ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR (THE CATCHER IN THE RYE

)
J.D.SALINGER ROMAN
Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfield zırvalıklarnı filan da bilmek istersiniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce, ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum. Sonra, onlarla ilgili en ufak bir söz etsem, bizimkilere inmeler iner. Böyle konularda ikisi de çok alıngandır, özellikle de babam. Bizimkiler iyiliğine iyidirler -ben onu demiyorum- ama felaket alıngandırlar yani. Ayrıca, size o lanet özgeçmişimi olduğu gibi anlatacak filan da değilim. Ben size yalnızca, iyice yamulup buraya getirilmeden önce, geçen Noel'de başıma gelen manyaklıkları anlatacağım. Yani, D.B.'ye anlattığım şeyleri. D.B. ağabeyim olur. Kendisi Hollywood'da. Hollywood denen yer şimdi kaldığım bu çöplüğe pek uzak değil. D.B. her haftasonu beni görmeye geliyor. Önümüzdeki ay taburcu olabilirsem, beni eve arabasıyla o götürecek. Daha geçenlerde bir Jaguar çekti altına. Hani şu, saatte iki yüz mil yapan İngiliz işi şeylerden. Yaklaşık dört bin kâğıda patladı ona. Bizimki bugünlerde iyi para kırıyor. Eskiden pek para kazanamazdı. Bizimle otururken kendi halinde bir yazardı. Kırmızı Balığın Esrarı diye müthiş bir öykü kitabı var ya, onu bizimki yazdı, belki yazarını bilmiyorsunuzdur diye söylüyorum. Kitaptaki öykülerden en iyisi de Kırmızı Balığın Esra¬rı'dır. Küçük bir oğlanın teki, kendi parasıyla satın aldığı için balığını kimselere göstermiyor. Bitmiştim buna. D.B. Holly7 wood'da oturuyor şimdi, piyasaya düştü anlayacağınız. Hayat-ta nefret ettiğim bir şey varsa, o da filmlerdir. Sakın bana filmlerden söz etmeyin. Anlatmaya Pencey Hazırlık'tan ayrıldığım günden başlamak istiyorum. Pencey Hazırlık, hani şu Agerstown, Pennsyl-vania'daki okul. Adını belki siz de duymuşsunuzdur. Hatta, ilanlarını bile görmüş olabilirsiniz. Yaklaşık bin küsur değişik dergide, atını çitten aşıran kasıntı bir herifin resmini gösteren reklamı çıkıyor sürekli. Sanki, Pencey'de işiniz gücünüz durmadan polo oynamakmış gibi! Ben o okulun yakınında bile at filan görmedim. O atlı herifin resminin altında da şu yazılıdır hep: "1888'den beri nice çocuğu fevkalâde aydın adamlar haline getirdik." Peh, külahıma anlatın siz onu. Öteki okullarda milleti ne haline

getiriyorlarsa, Pencey'de de bundan fazla bir halt edildiği yok. Ben Pencey'de öyle fevkalâde aydın birilerine filan da hiç rastlamadım. Belki bir iki kişi. Eh, ancak o kadar. Ama herhalde onlar da Pence'ye geldiklerinde zaten öyleydiler. Her neyse, o gün Saxon Hill ile futbol karşılaşmasının yapılacağı Cumartesiydi. Bu Saxon Hill maçı Pencey'de acayip önemseniyordu. Yılın son maçıydı ve eğer Pencey kazanamayacak olursa, canınıza kıymanız filan gerekiyordu. Hatırlıyorum, o gün öğleden sonra saat üç sularında o lanet Thomsen Tepesi'nin ta doruğuna çıkmış, İç Savaş'tan kalma o manyak topun yanı başında duruyordum. Oradan futbol alanını ve iki takımın birbirlerine yüklenmelerini olduğu gibi görebiliyordunuz. Tribünler pek seçilmiyordu, ama haykırmaları duyabiliyordunuz; benden başka tüm okul orada olduğu için Pencey tarafından derinden korkunç sesler, Saxon Hill tarafından da, yanlarına pek fazla adam getiremediklerinden herhalde, tek tük ama yırtınan sesler geliyordu. Futbol karşılaşmalarına pek fazla kız gelmezdi. Maçlara yalnızca son sınıftakiler kız getirebilirlerdi. Neresinden bakarsanız bakın, bu Pencey felaket bir okuldu. Bendeniz, çevrede en azından birkaç kız görebileceğim bir yerlerde takılmayı severim; kollarını kaşısınlar, sümkürsünler, hatta yalnızca kikir-deyip dursunlar, fark etez. Bizim Selma Thurmer -kendisi müdürün kızıydımaçlarda sık sık boy gösterirdi, ama pek öy8 le aklınızı başınızdan alacak türden bir kız değildi. Ama, iyi bir kızcağızdı. Bir kez, Agerstown'dan dönerken otobüsle yanya-na düştük, biraz konuştuk. Sevdim kızı. Kocaman burnu vardı, tırnaklarının hepsi kemirilmiş, kanlı görünüyorlardı, bir de, uçları ortalığa fırlayan içi takviyeli o lanet sutyenlerden giymişti, ama yine de kızcağız için üzülmeden edemiyordunuz. En beğendiğim yanı ise, babasını övüp tüy dikmelere pek kalkışma-masıydı. Babasının sahtekâr salağın teki olduğunu belki o da biliyordu. Aşağıda maç seyredecek yerde, gelip Thomsen Tepesi'nde dikilip durmamın nedenine gelince; eskrim takımıyla birlikte New York'tan daha yeni dönmüştüm ve eskrim takımının lanet menajeri bendim. Büyük iş yani. O sabah McBurney Okulu ile eskrim karşılaşması yapmak üzere New York'a gitmiştik. Yalnız, karşılaşamadık. Kılıçlarla birlikte tüm takım taklavatı lanet metroda unutmuştum. Ama bu yalnızca benim hatam değildi. Durmadan kalkıp o kahrolası haritaya bakmak zorundaydım, nerede ineceğimizi anlamak için. Sonuçta, Pencey'e akşam yemeği saatinde dönecekken, iki otuzda dönmüş olduk. Dönerken takımdakiler trende beni aforoz ettiler. Çok gülünç bir durumdu, bir bakıma.

Maçta olmamamın bir başka nedeni de; bizim tarih öğretmeni Spencer"a veda etmeye gidiyor olmamdı. Grip filan olmuş, onu Noel tatili başlayana dek bir daha göremeyeceğimi düşündüm. Bir not yazıp bana göndermiş, eve gitmeden önce beni görmek istediğini bildirmişti. Benim artık Pencey'e dönmeyeceğimden haberi vardı. Sahi, size söylemeyi unuttum; okuldan atılmıştım. Dört dersten çaktığım ve kendimi derslere filan vermediğim için, Noel tatilinden sonra artık okula dönemiyecektim. Çalışayım diye beni sık sık uyarmışlardı -özellikle de, ara sınavlar sırasında, annemle babam bizim Thurmer'la görüşmeye geldiklerinde- ama ben yine de boş verdim. Pencey'de sık sık böyle adam atarlar. Pencey'in akademik düzeyi bayağı yüksektir. Gerçekten de yüksektir yani. Her neyse işte, Aralık ayı filandı, o rezil tepede hava, cadı karı memesi gibi soğuktu. Üstümde çift taraflı giyilebilen pal9 tom vardı,eldiven filan da yoktu tabii. Bir hafta önce birileri odamdan devetüyü paltomu, cebindeki içi kürklü eldivenlerimle birlikte yürütmüştü. Pencey'de ortalık hırsızdan geçilmezdi Milletin çoğu acayip zengin ailelerden gehyordu, ama okul yine de böyle arakçılarla doluydu. Bir okul ne kadar paha-hvsa orada o kadar çok hırsız olur -şaka etmiyorum. Her neyse o manyak topun yanında kıçım dona dona dikiliyor ve ma-ca'bakıyordum. Yalnız, maçı pek izlemiyordum. Orada öyle takılmamın nedeni; kendimce bir çeşit veda duygusu yaşamaya çalışmamdı. Birçok okuldan, birçok yerden ayrıldım, ayrıldığımı anlayamadım. Bundan nefret ediyorum. Ayrılışlarım acıklı, hatta kötü olabilir, ama bir yerden artık ayrılıyorsam bunu anlamak istiyorum. Bunu anlamadığınız zaman kendinizi daha kötü hissediyorsunuz. Şansım varmış. Birden aklıma bir şey geldi, bunun, oradan defolup gittiğimi iyice anlamama epey faydası oldu. Birdenbire o günü hatırladım; ben, Robert Tichener ve Paul Campbell, hep birlikte idare binasının önünde top koşturuyorduk. İyi çocuklardı, özellikle Tichener. Akşam yemeğine az kalmış ve dı-şarda hava iyice kararmıştı. Ortalık daha da karardı, artık topu bile zor görebiliyorduk, ama kimse oyunu bırakmak istemiyordu. Sonunda bırakmak zorunda kaldık. Bay Zambesi, şu biyoloji öğretmem, idare binasının o penceresinden kafasını çıkarmış ve bize yatakhaneye gidip yemek için hazırlanmamızı söylemişti. Ama yine de, böyle saçmalıkları hatırlayarak, her ihtiyacım olduğunda veda duygusunu yaşayabilirdim -en azından çoğu zaman. Ne yaşayacaksam yaşadıktan sonra, tepenin öte yanından aşağıya, bizim Spencer'ın evine doğru koşmaya başladım. Kampüste oturmuyordu. Evi Antony Wayne Cadde-si'ndeydi. Ana kapıya kadar tüm yolu koşarak geçtim, sonra soluklanmak

Saçımı sık sık alabros kestiririm. "Hadi. beni gördüğüne memnun olmuştu. soluklanır soluklanmaz koşup 204. bizim Spencer'ın evine vardığım an nasıl zile saldırdım! Soğuktan donmuştum. Holden. apar topar nasıl da içeri daldım! "Nasılsınız Bayan Spencer?" dedim. kıçıkırık şeylerden. "Bay Spencer nasıl? Rahatsızlığı geçti mi bari?" "Holden.. geçti. yoldan karşıya her geçişinizde kendinizi yok oluyormuşsunuz gibi hissettiğiniz o çılgın akşamüstlerinden biriydi. Yani. Tüberküloz filan kapmamın ve tüm bu lanet çekap zımbırtıları için buraya gelmemin nedeni de o zaten. ama artık iyice şey gibi olmaya başladı. böyle söylemem kabalık. "Seni görmek ne güzel! İçeri girsene yavrum! Neredeyse donacakmışsın.için bir saniye durdum. Acayip şeylerden keyif alırlardı. bağırmamaya çalışarak. bilemiyorum. girebilirsin. çok sigara içiyorum. "Ben mi?" dedi." dedi." dedim." Dolabın kapağını örttü. "Sen nasılsın." diye söylendim. az kalsın yere kapaklanıyordum. parmaklarımı filan zor oynatabiliyordum. Karşıya geçerken kendimi yok olu-yormuşum gibi hissettim. bakalım?" Soruşundan. doğrusunu isterseniz: her şeyden önce. "Holden!" dedi Bayan Spencer. "Nasılsınız Bayan Spencer?" dedim yine. bizim Spencer'ın ona okuldan atıldığımı söylediğim hemen anladım. Ne gibi desem. güneşsiz. sanırım canım öylesine koşmak istemişti. Fazla paraları yoktu. yalnız bu kez duyurmak için biraz bağırdım. ama ben o anlamda söylemiyorum. "Açın şu kapıyı. Paltomu holdeki dolaba astı. Vay canına. Neden koştuğumu şimdi bile bilmiyorum. Beni severdi. 10 Her neyse. Yani. İçerde odasında. Dahası. Biliyorum. böylece pek taramak zorunda kalmıyorum. Şişip kalırım böyle." Sanırım. "İyiyim. "Bay Spencer nasıl?" "Paltonu alayım yavrum. hadi. İkisi de yetmiş yaşlarındaydılar. Vay canına. Felaket soğuk. kuşkusuz. ben öyle sanıyorum. yani içiyordum. Aslında oldukça sağlıklıyımdır. Sokağa geçtim. geçen yıl tam on altı buçuk santim birden boy attım. Hizmetçileri filan yoktu. içirtmiyorlar artık. "Ben iyiyim." Sonunda bizim Bayan Spencer kapıyı açtı. belki de daha fazla." 11 Bölüm 2 Her birinin ayrı odaları filan vardı. bu bizim Spen-cer hakkında epey . Ona Bay Spencer'ı sorduğumu duymamıştı. Kulaklarım sancıyor. Kulağı biraz ağır duyardı. Elimle saçımı geriye doğru sıvazladım.. kapılarını kendileri açarlardı. Her yer rezalet buz tutmuştu.

" dedim. İşin daha da moral bozucu yanı. Battaniyeyi satın almakla duyduğu müthiş keyfi anlamamanız elde değildi. bembeyaz. Kapı aralığından onu zaten görebiliyordunuz. ha?" . o sefil eski sabahlığını giymişti. o sözünü ettiğim battaniyeye sıkı sıkıya sarınmıştı. Ben ihtiyar herifleri böyle pijamalı sabahlıklı görmeyi de pek sevmem." dedi bizim Spencer. Ben hasta insanlardan pek hoşlanmam. bir battaniye satın aldık diye işte böyle keyiften dört köşe oluyorlar. "Gribiniz nasıl oldu efendim?" "Evladım. "Maç var. bir Pazar günü birkaç arkadaşla onlara kakao içmeye gitmiştik. Sınıfta. Kamburu çıkmış. Kapıyı tıklattığımda bana doğru baktı.düşünmüşümdür. doktor çağırtacaktmı. adamın kendi çapında hiç de fena olmadığını anlardınız. bir daha okula dönmeyeceğimi düşünerek. Sonunda kendisini toparladı ve. Atlantic Monthly dergisini okuyordu. "Kim o?" diye haykırdı "Caulfield? Gel oğlum. Geniş bir deri koltuğa oturmuş. tüysüz görünür hep. "Sen niye maça gitmedin? Bugün o büyük maç var sanıyordum. çökmüş bir haldeydi. Oturdum. bacakları filan hep ortalıktadır. yani plajlarda filan. Bayan Spencer'la birlikte Yellovvstone Park'tan satın aldıkları o eski püskü Navajo battaniyesini göstermişti bize." Vay canına. şöyle bir düşündüğünüz zaman." Bunu söylemek onu perişan etmişti. bizim Spencer sırtına o hazin. Sağolun. Örneğin. Böyle yapacağını biliyordum zaten. eskrim takımıyla New York'tan daha yeni döndüm. "Demek bizden ayrılıyorsunuz. "Not için zahmet etmeseydiniz. anlatmak istediğim şey bu benim. kendisine uğramamı ve vedalaşmayı istediğini bildirmek için yollamıştı. ama ben yine de tıklattım." "Otur şuraya. Yalnız." Sınıfın dışında hep böyle haykırırdı. zavallı bağırları. ilaçlardan geçilmiyor ve her yer Vicks Burun Damlası kokuyordu. oğlum. Kapısı açıktı. "Merhaba efendim. Ortalık haplardan. Felaket bir şeydi bu. azıcık halim olsaydı. Deliler gibi hışırdayarak öksürmeye başladı. 12 Odaya girdiğim an. İhtiyar heriflerin bacakları. "Notunuzu aldım." Bana o notu. O pörsümüş. Bu bizim Spencer gibi felaket yaşlı herifler. ön sıradan birinin kalkıp yerden tebeşiri alması ve eline tutuşturması gerekirdi. nazik olmak için filan. yatak taş gibiydi! Suratı acayip ciddileşmeye başladı. yere her tebeşir düşürüşünde. oradaydım. Bazen adamı sinir ederdi yani. onun hakkında biraz fazlaca düşünseniz hâlâ ne halt etmeye yaşadığına siz de şaşardınız." dedi. Ben zaten vedalaşmak için uğrayacaktım. buraya geldiğime geleceğime pişman olmuştum. bence. Ama Spencer hakkında pek derin değil de. Yatağı gösteriyordu. İşte. Bu sabahlığı herhalde doğduğundan beri giyiyordu.

kabul ederim. Yani. aslında. Çünkü boyum bir seksen dokuz ve saçımda aklar var. biraz da. efendim. özellikle de babam. oyunla ilgisi kalır m." dedim. evladım.. Çocukluğumdan beri böyle. Ben böyle şeyleri pek sallamam. O zaman on altı yaşındaydım. görüştünüz. Henüz haber vermedim. oyun o zaman. kıçımın kenarı. ama bazen on üç yaşındaymışım gibi davrandığım da oluyor. o kafa sallama illeti tuttu. Oyun. şey. Bu biraz doğru sayılır. Sanırım. Hayat." "Peki. as oyuncu filan yoksa. hiç anlayamazdınız. küplere filan binmedi. şimdi on yedi oldum. "Pazartesi günü yazacakmış. öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan. Bu bizim Spencer kadar kafa sallayan birini hayatta görmemişsinizdir. Thurmer sana ne dedi."Evet. yoksa başından kıçından habersiz kıyak bir ihtiyar olduğundan mı sallıyor. Bu." "E. Hayatın bir oyun filan olduğu gibi şeyler." Oyunmuş. Epey rahatsız olacaklar. bazen yaşımdan küçük biri gibi davrandığımdan. İnsanlar bazen.. Bazen yaşıma göre daha olgun davrandığım da olur -ciddi söylüyorum. "vay canına!" da derim. "Vay canına!" dedim. Bunu sanki yalnızca burnunun ucunu sıkıyormuş gibi yapıyordu. oğlum? Sanırım. tabii. Ya öteki takımdaysan." "Peki. ama aslında o koskoca başparmağı 'ı Sanırım.ama buna kimse dikkat etmez. Bir yandan da ninnimi kurcalıyordu. Ama yine de ben hâlâ on iki yaşındaymışım gibi davranmaktan hoşlanıyorum. Sanırım öyle." "Evet. Bizim Spencer yine kafayı sallamaya girişti. Yok oyun moyun. Biliyorsunuz. herhalde gittiğim dördüncü okul olacak. Başımın bir yanında -sağ yanında. kurallara göre oynanması gereken bir oyundur. "Dr. Çok gülünç bu." Kafamı salladım. Bu. Ben kafamı epey sık sallarım. bunu odada benden başka kim- ." Bu kez de. Durmadan. Herkes söylüyor bunu. sen ailene haber verdin mi?" "Hayır. tamam.." 13 "Hayat. "Gerçekten rahatsız olacaklar. efendim. "Dr. Kafasını böyle. bir şeyin tümüyle doğru olduğunu sanırlar. bir şey düşündüğü için mi. Ben sık sık böyle. insanlar hiçbir şeye dikkat etmiyorlar zaten. Gerçekten var.. Thurmer ailene yazdı mı?" diye sordu bizim Spencer. çünkü Çarşamba gecesi eve gittiğimde onlan zaten göreceğim. bunun? Hiç yani. iki saat kadar görüştük odasında. tabii ki bir oyundur. biraz ağzımın bozuk oluşundan. Görüştük.milyonlarca ak saç var. hayatın bir oyun olduğunu söyledi. ama birileri bana yaşıma uygun davranmam gerektiğini söylediğinde canım sıkılır. duyunca ne yapacaklar dersin?" "Şey. ama tümüyle de doğru değil.

Bakın. arada bir iki kompozisyon yazmak dışında. iyi mi. Yani. "İngilizce'den geçtim ama. Siz konuşurken pek dinlemezdi zaten. Tarih diye deli olurdu." dedim. buna çok kızarım." dedi yine. Tüm yaptığı Atlantic Monthly'yi kucağından alıp yatağa. Ayağa kalkıp dergiyi yerden aldım ve yatağın üstüne bıraktım. yani bir iki kez göz attım tabii. Kaç dersten kaldın." "Doğru. Acaba Tarih kitabını bütün dönem boyunca bir kez bile 15 açtın mı. hem Vicks Burun Damlası koklamayı ve hem de pijaması ve sabahlığıyla Spencer'ı seyretmeyi canım hiç istemiyordu. bana söyleyecek iyi bir şey bulmuş gibi oldu. Sizin elinizden hiçbir şey gelmezdi.se olmadığından yapıyordu. "Sınav kâğıdın surdaki ." "Beş dersten. bayağı iğneleyiciydi. İngilizce için pek sıkı çalışmam filan gerekmedi." dedim ona. Beş santim farkla yere düşmüştü. 14 Daha sonra. Her duyduğumda kusacağım geliyor." "Ama kesinlikle hiçbir şey. efendim. "Seni Tarih'ten bıraktım." dedi. Söyleve başladı bile. Harika insanlar. "Göz attın." Beni dinlemiyordu. "Ama kesinlikle hiçbir şey. ailenle tanışma onuruna eriştim." Yatağın üstünde kıçımı biraz oynattım. çünkü kısacası. Açtın mı? Bana doğruyu söyle. benim yanıma doğru fırlatmak oldu. Sonra birden. Thurmer'la o görüşmeyi yaparlarken. ama tutturamamıştı. ha?" dedi. Yani. Dr. efendim. "Bu dönem kaç dersten sorumluydun?" "Beş dersten. artık kabul etmişsiniz. Felaket bir söylev çekmeye hazırlanıyordu. şöyle çuvaldız cinsinden. Ama yanlış alarm vermişti. kesinlikle hiçbir şey bilmiyordun. peki?" "Dört. Kendi çapında bayağı sertti hani. ama aynı anda hem söylev dinlemeyi. Bu sözcükten gerçekten nefret ediyorum. "Çünkü. ne diye böyle hâlâ üsteleyip dururlar? Ardından. Harikaymış. Sonra birden o rezil odadan defolup gitmek istedim. neyin var senin?" dedi bizim Spencer. "Oğlum. çok doğru. Ne diyeceğine pek aldırdığım yoktu. Ah. tüm o Beowulf ve Lord Randal Oğlum Benim konularını Whooton Okulu'ndayken almıştım. oğlum. Onu incitmek istemiyordum. Ömrümde gördüğüm en sert yataktı. diye merak ediyorum. üçüncü kez söyledi." "Şey. Boş verdim. "Birkaç hafta önce. ama birinin karşınızda burun karıştırmasını seyretmek çok iğrençti. Koltuğunda doğruldu ve hafifçe yana döndü.

" dedim. sayfanın dibine bana hitaben bir de not düşmüşsün. bu adamla vedalaşmaya geldiğime nasıl pişman olduğumu size anlatamam. bugün çeşitli nedenlerden dolayı bizim için olağanüstü ilginçtirler. pek istemiyorum. onu durduramazdınız. çağdaş yirminci yüzyıl bilimini sürekli meşgul etmektedir. sizin de bırak manız bir şey değiştirmeyecek. Kâğıtların en üstündeki. bilindiği gibi. ölülerin yüzlerini çürümesin diye bezle sararlarken ne gibi maddeler kullandıklarını hâlâ bulamamaktadırlar. O kendisi bana bunları yazmış olsaydı. "Ayrıca." Kâğıdı bıraktı ve sanki beni pingpongda filan acayip tepelemiş gibisine bana baktı. onu durduramazsınız. Dersiniz çok ilginç. dinlemek ister misin?" "Hayır efendim.şifonyerin üstünde duruyor. "Mısırlılar. Sınav kâğıdımı dışkı filanmış gibi tutuyordu. Gerçekten çok adilikti bu yaptığı. ama Mısırlılarla çok ilgilenmiş gibi görünmek elimde değil. Bir kere." dedi. . Zaten İngilizce dışında bütün derslerden kaldığım için. Bir öğretmen kafasını bir şeye taktıysa. "Yazdığın makale. ben o lanet notu ona yalnızca. Ama yine de okudu bizimki. "Mısırlılar. Bu ilginç soru. Çağdaş bilim adamları. Holden Caulfi-eld. burada bitiyor." dedim. Afrika. Doğu Yarımküresindeki en geniş anakaradır. efendim. Afrika'nın kuzey bölgelerinde yaşamış olan beyaz ırktan bir kavimdir. "Sınavda serbest konulu makale sorusu için bu konuyu sen seçmişsin. ben ona okumazdım -gerçekten okumazdım-. Onu lütfen buraya getirir misin?" Ama bu büyük adilikti. Bunu hızlı hızlı söyledim. Yine de gittim. Ne yazmışsın. Bu zırvalıkları bana böyle okuduğu için onu bağışlayabileceğimi hiç sanmıyorum. Saygılarımla." dedi o felaket iğneleyici ses tonuyla. İlle de yapar yapacağını. "Mısırlılar hakkında bildiklerim bundan ibaret. Yani. "Evet. Ondan nefret etmeye başlamıştım. Betondan yatağa oturdum yine. çünkü o notu yüksek sesle bana okumaya başlamadan onu durdurmak 16 istiyordum. "Sevgili Bay Spencer. "4 Kasımdan 2 Aralığa kadar Mısırlılar konusunu işlemişiz. zaten başka seçeneğim de yoktu." dedi. beni çaktırdığı için üzülmesin diye yazmıştım." Okumayı kesti ve kâğıdı önüne koydu. Ne gezer. alıp getirdim. Barut gibiydi mübarek. hadi öyle diyelim artık." Oturduğum yerde bu zırvaları dinlemek zorundaydım." diye yüksek sesle okudu. Böyle ihtiyar bir herifin bu kadar iğneleyici olabileceğini filan hiç ummazdı-nız yani. Mısırlıların.

Göl donup buz tuttuğunda." Beni çaktırdığı için çok fena dertlendiğini anlıyordunuz. Yalnız. oğlum? Çok isterdim bilmeyi. İçimden o porsumuş bağrını örtmek geçti. efendim. "Yanlış hatırlamıyorsam. Onun yerinde olsaydım. Kafası almazdı böyle şeyleri." "Neden ayrıldın. Çok isterdim. Yine ayağa kalkmak. diyorsunuz?" dedim. aynısını benim de yapacağımı. evladım?" "Hayır. Ben kendim ayrıldım. İşin gülünç yanı. Sınav kâğıdımı yatağın üstüne fırlatmayı denedi. öğretmenliğin ne kadar zor bir şey olduğunu kimsenin bir türlü anlamadığını söyledim. Sözgelimi. kâğıdı yerden almak ve Atlantic Monthly'nin üstüne koymak zorundaydım. Acaba. ortalıkta bir sürü sahtekârın olmasıydı."Seni bıraktığım için beni ayıplamıyorsun. İki dakikada bir aynı şeyi yapmak çok sıkıyordu insanı. bir yandan da başka bir şey düşünüyordum. O zaman ben de biraz dalga geçeyim dedim. değil mi. aynı anda hem bizim Spen-cer'a palavra sıkıyor. Zaten hep insanın sözünü keserdi. işte bunun gibi zırvalar söyledim. Kesinlikle hayır. Central Park'taki gölü düşünüyordum. sorabilir miyim?" "Neden mi? Şey. Hep bildiğiniz palavralar yani. Yani. Bu gibi zırvalar işte. "Tüm bunlar hakkında neler hissediyorsun. ördeklerin nereye gittiğini merak ediyordum." dedim. Manzarası pek güzel değildi. ben palavra sıkarken birden sözümü kesti." Artık iğneleyici olmaktan çıkmış. biri kamyonla gelip onları hayvanat bahçesi gibi bir yerlere filan mı götürüyordu. "Sen benim yerimde olsan ne yapardın?" dedi. yoksa kendileri mi uçup gidiyorlardı? 17 Ne şanslı bir adamdım. bir yandan böyle palavra sıkarken. Ona gerçek bir geri zekâlı olduğumu. anlatması çok sürer şimdi. "Oradan pek atılmış filan da sayılmam. evladım. Whooton'da ve Elkton Hills'te de biraz zorluk çekmişsin. Zaten anlamazdı da. "Elkton Hills'te fazla bir güçlük çekmiş değilim. Bana böyle durmadan "evladım" deyip durmasa ne iyi olacaktı. öyle diyelim. hem de parktaki ördekleri düşünebiliyordum Ama bu çok gülünçtü. Ama. şu müdürleri ." Her şeyi olduğu gibi ona anlatmak istemedim. Hepsi de kapıdan kovsanız bacadan giren yüzsüz heriflerdi. Bir öğretmenle çene çalarken kendinizi fazla zorlamanıza gerek yoktur. yine tutturamadı tabii. terbiyesizleşmeye başlamıştı." "Pencey'den atılmam hakkında filan mı. Ben New York'lu-yumdur. "Doğru söyle bana." dedim ona. Elkton Hills'ten ayrılmamın en büyük nedenlerinden biri. şu Güney Central Park'taki yapay gölü.

Acayip sevimli havalara filan girerdi. sanırım. "Sağolun. Düzelirim. Ama. Tabii var. "Sahi söylüyorum. evladım. elbette bazı düşüncelerim var. Ama böyle zıt kutuplarda filan. Spor salonunda eve götürmem gereken bir sürü öteberim var. 18 Bizim Spencer bana bir şey sordu ardından. Oda arkadaşımın ailesine yaptıklarını bir görmeliydiniz. Sanki ölmüşüm filan gibi. Bu gibi şeyler beni öyle bunaltıyor ki deli gibi oluyorum O lanet Elkton Hills'ten nasıl da nefret etmıştim. örneğin. sarkıyorsa. Tabii. evladım. Bunu açıkça görebiliyordunuz. geleceğin hakkında hiç mi düşüncen yok?" "Şey. yüzünde yine o çok ciddi ifade vardı. Ama sakın. ya da ayağında o rüküş siyah beyaz ayakkabılardan varsa. Birden." Başını doğrultup bana baktı ve yine kafasını sallamaya başladı. efendim." "Oğlum. Vicks Burun Damlası'nın o gripli kokusunu koklaya koklaya burada daha fazla kalamazdım.. Pek yok." Biraz düşündüm. "O kafana bir şeyler sokmaya çalışıyorum. Ama çok değil. bir çocuğun biraz gülünç görünümlü anne babası gelmiş olmasın. Yani. Fena bozuluyorum. efendim." Böyle konuşması hiç hoşuma gitmedi." Sonra. ama iş işten geçmiş olacak. Ben böyle saçmalıklara hiç dayanamıyorum. "Bakın. "Gitmek zorundayım. Çok moral bozucuydu bu sözleri. Yani. Kafasızın tekiyim ben. yataktan kalktım. Yani. öleceğimi bilsem.Bay Haas vardı. onlarla belki yarım saat konuşmaya dalardı. "Olur herhalde. Şaka demiyorum. çocuğun annesi biraz şişman." dedim. biraz üzülüyorum elbette. Şimdilik yalnızca Çarşamba günü eve gitmeyi düşünüyorum. İyiliğinizi gerçekten takdir ediyorum. Sana yardım etmeye çalışıyorum." dedim. Siz benim için üzülmeyin. ikimiz çok zıt kutuplardaydık." "Olacak. Yalnızca. Böyle şeylerin kafama dank etmesi biraz zaman alıyor. Bu bizim Thurmer'dan belki on kat daha rezildi. hepsi o kadar. bir . "Ne." dedim. efendim?" dedim. Gerçekten. "Olacak. veya babasının sırtındaki ceketin omuzlan çok bol. Sana elimden geldiğince yardım etmeye çalışıyorum." Gerçekten de çalışıyordu. herkesin ailesi okula ziyarete geldiğinde el sıkmaya çıkardı. daha henüz kafama dank etmedi galiba. bizim Haas gelip yalnızca ellerini sıkar ve anında bir başkasının ailesine geçer. Pazar günleri.. ona felaket acıdım. "Sizi çok iyi anlıyorum. ya da kılıksız filansa. bir şey fırlattığında yatağı tutturamadığını ve o sefil bağrını göre göre. sanırım. "Ama pek fazla yok. İlerde öyle çok düşüncen olacak ki. o yatakta on dakika daha oturamazdım. "Pencey'den ayrıldığın için üzgün müsün?" "Eh. Haas'ı düşünüyordum. ama ne dediğini anlayamadım." dedi bizim Spencer. Hayatımda gördüğüm en sahtekâr herifti.

bir dergi almak için gazeteciye gidiyorken bile. Çok sağolun. onu gömdürebiliyormuşsunuz. Yani. Hemen spor salonuna gitmem gerek. Ossenburger Pencey'e bir yığın para saymış. Pencey'de okumuş. ailenizden biri öldüğünde. Bu kanatta üçler ve dörtler kalırdı. Lütfen benim için üzülmeyin. Kendinize iyi bakın. tabii. Kendimi felaket kötü hissediyordum." dedim.dönemden geçiyorum. 19 "Gitmeden önce bir fincan kakao almaz mıydm? Bayan Spencer-" "Gerçekten isterdim. bir düşünürseniz. kızarım ama. Bilmiyorum. Sırf nasıl da kendi . umarım dememiştir. Milleti gömüyorum diye." Kapıyı kapatıp salona doğru yürürken arkamdan bağırarak bir şey söylediğini işittim. Eminim. O ne korkunç bir sözdür. Ben üçteydim. Adam. Neyse işte. Ossenburger denen bir herifin adı verilmişti. Oda arkadaşım dördüncü sınıftaydı. Her yere bir sürü cenaze dükkânı açmış. "Size yazarım. değil mi?" "Bilmiyorum. Buraya. Herkes böyle dönemlerden geçer. on saat filan sürmüştü. herif o koskoca lanet Cadillac'ıyla kapıya dayanmıştı. gözümü kırpmadan operaya gittiğimi söylerim. efendim. Herkes geçer. ama ne dediğini anlayamadım. efendim. Umarım o lanet sözü söylememiştir. Ama. Ben o spor salonunda günahımı bile bırakmazdım. Felaket bir şey. "İyi şanslar!" diye bağırmam. Pencey'de. evladım. Pencey'i bitirdikten sonra giriştiği ölü kaldırma işinden yığınla para kapmıştı. "İyi şanslar!" filan demiştir. beş kâğıt verdiniz mi. Ama gitmeliyim. 20 Bölüm 3 Hayatta karşılaşabileceğiniz en felaket yalancı benimdir herhalde. Rezalet bir şey. yeni yatakhaneler bölümündeki Ossenburger Bağışı adı verilen kanatta kalıyordum. 'Tamam mı?" dedim. Ben kimsenin ardından. Yılın ilk futbol maçında. herhalde çuvala tıkıp denize filan atıyordur. bana. "Sahi söylüyorum. Bizim Spencer'a spor salonundan öteberimi almaya gideceğimi söylerken de palavra atıyordum. evladım." Elimle omzuna dokundum. bizim Ossenburger'ı bir görmeliydiniz. Ama. "Tabii." Biri bana böyle karşılık verdi mi. onlar da bu kanada onun adını vermişler. efendim. biri bana rastlayıp nereye gittiğimi sorsa. Ve daha bir sürü zırvalık. biz de ona tribünlerden şimendifer çekmiştik -sevgi gösterisi yapmıştık yani-." "Güle güle." Sonra el sıkıştık. Ertesi sabah o da bize kilisede bir söylev çekmişti ki.

ama rahat kol tuklardı. Koltukların kolları.halinde biri olduğunu anlayalım diye. Bizim Ossenburger Bağışı Kanadı. bizim müdür. başı derde girince filan nasıl hiç utanmadan diz çöküp Tann'ya dua 21 ettiğini anlatmaya başladı. hani şu siperi çok çok uzun olanlardan. Bu sahtekâr herifin. Odada iki koltuk vardı. Ah. öbürü de arkadaşım Ward Stradlateı'ın. Bizim Ossenburger de hiç duymamış gibi yaptı. kürsüde Ossenbur-ger'ın yanında oturuyordu ve onun duyduğu belli oluyordu. ama havasında değildi çocuk. sonra kafama New York'tan satın aldırım şapkayı giydim. ama böyle giymek çok hoşuma gidiyordu Yanı. Bize daima Tanrı'ya dua etmemizi söyledi -O'nunla konuşacakmışız. ne bitirim bir herif olduğunu filan anlatırken. arabasını birinci vitese alırken İsa'dan daha bol ceset dilemesini gözümün önüne getiriyorum. . gömleğimin yakasını açtım. bizim müdür fitil olmuştu! Orada hiçbir şey demedi. Pencey'de kaldığım yer. Üstümü soyundum. Ama Thurmer. Yalnızca bir papele kapmıştım şapkayı. Marsalla. Çok önemli konu yani. Siperini ters çevirip öyle giydim. işte böyle. Sonra kalktı. çok bayat bir numaraydı. Bize kendisinin İsa'yla nasıl konuştuğunu anlattı. İsa'yı ahbabımız gibi filan düşünmeliymişiz. bizim Marsalla'yı bir tane daha koyversin diye gaza getirmeye çalıştık. Kimse pek öyle sesli filan gülmedi. ama ertesi gece hepimizi idare binasındaki zorunlu etüd salonuna topladı ve bize orada sıkı bir söylev çekti. O lanet kılıçları kaybettiğimin farkına vardıktan hemen sonra. Sonra. kilisenin ortalık yerinde filan. Ya. bu çok ayıp bir şeydi. Pek keyiflendim. önce elli tane bayat fıkra sıraladı. bize. oda sıcacıktı. gelen gi22 den üstüne oturduğundan berbat durumdaydı. Vay canına. yakışıyordu. Yaşlı Spencer'ın yanından ayrıldıktan sonra odama dönmek güzeldi. önümdeki sırada oturan Edgar Mar-salla adlı çocuk cart diye yellenmez mi! Böyle. boyunbağımı çıkardım. Kilisede böyle terbiyesizlikler yapan bir çocuğun Pencey'de okumaya lâyık olmadığını söyledi. çocuklarla metrodan çıktığımızda bir spor mağazasının vitrininde görmüştüm. O kırmızı şapkalardandı. Araba kullanırken bile konu-şurmuş İşte buna bitmiştim. diyordum. yeni yatakhaneler bölümünde. Ossenburger tam bize ne kıyak. Thurmer konuşurken. ama felaket gülünçtü. herkes maçtaydı ve her nasılsa. Biri benimdi. Doğrusu. Ama bu söylevin tam ortasında harika bir şey oldu. okuduğum o kitabı alıp koltuğuma oturdum. ah! Herif neredeyse çatıyı havaya uçuracaktı.nerede olursak olalım.

Onun o Eustacia Vye'nıı çok severim. Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman. Bana. ama bunlar beni pek açmıyor. oturmuş. "Ackley" dışında bir adla çağırmazdı.B. Onu geçen yaz okudum. Somerset Maug-ham'nın Hayat Hüzünleri kitabını ele alalım. Ama öylesi pek bulunmuyor. Bizim kanatta her iki odaya bir duş düşüyordu. En sevdiğim yazar ağabeyim D. ama D. o kitap bence gerçekten iyidir. kim olduğunu anladım.B. Isak Dinesen'a telefon etmekten çekinmezdim.düşük omuzlu. Bir sürü klasik okudum. Bu herif evlenecek olsa. ortalığı kokutacak filan sandım. Henüz üç sayfa okumuştum ki. Gelen Robert Ackley'di. yeni şapkam kafamda. Önce. en azından. Her neyse. Oldukça cahilim-dir.Yanlışlıkla kütüphaneden aldığım şu kitabı okuyordum. berbat dişleri olan bir herifti. ondan sonra en çok Ring Landner'ı severim. Çok iyi bir kitaptı. Yalnız. Son sınıftaydı. Savaş üzerine şeyler. Bizim Thomas Hardy'e telefon etmeyi yeğ tutarım. Dönüp bakmadan bile. ben de odama gelinceye kadar fark etmemiştim. ben Pencey'de okula başlamadan önce. Kendi oda arkadaşı Herb Gale bile ona "Bob" veya "Ack" bile demezdi.'dir. dört yılın hepsini Pencey'de geçirmişti Hiç kimse onu. Telefon etmek isteyebileceğim biri değil o. bana onun ölmüş olduğunu söyledi. severim o kitapları. çılgın oyunlardan vardı. duş perdelerinin oradan birinin geldiğini işittim. Afrika'nın Dı-şında'yı okumaya başlamıştım. Kitapta şu çok gülünç. Bana yanlış kitap vermişlerdi. ama epey okurum. ama Somerset Maugham'ya telefon etmek filan istemem. Ağzı yosun . ama bazı yerlerim bir kez daha okumak istiyordum. polisiye romanlar filan. Isak Dinesen'ın Afrika'nın Dışında adlı kitabını vermişlerdi. Çok uzun boylu -bir doksan üç. bir de sürekli olarak aşırı hız yapan o şirin kıza âşık olan bir trafik polisinin öyküsü. doğumgünümde bana Ring Landner'ın bir kitabını armağan etmişti. 23 Tüm yatakhanede benden başka maça gitmeyen herhalde bir tek o vardı Bir yere gittiği de hiç görülmemişti zaten. Ağabeyim. Sonunda. kız sürekli hız yaptığından ölüyordu. Buna bitmiştim. hepsi bu yani. bizim Ackley de günde seksen beş kez gelip paldır küldür odaya dalardı. canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız. Oldukça iyi bir kitap. Çok aca-vip bir herifti. Aslında kitabı daha yeni bitirmiştim. evliydi polis. kendi karısı bile ona "Ackley" derdi herhalde. bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da. şu bize bitişik odada kalan herif. Ring Landner'a da. Bitişik odalarda kaldığımız tüm süre boyunca onu bir kez bile diş fırçalarken görmedim. Yuvaya Dönüş filan gibisinden. ama hiç de öyle çıkmadı. Bu yüzden kızla evlenemiyordu. arada bir gülünç şeyler olmasıdır. Bir kitapta en hoşuma giden şey.

Başucu dolabımın üstünde ne kurcalıyor diye gizliden bir bakış fırlattım. Ben de. aynı cümleyi belki yirmi kezdir okuyup duruyorum. Ona bir şey söylenmemişti sanki. felaket yorulmuş gibi söylerdi bu sözü. "Ödetirler mi dersin. Başımı kaldırmadan. aman Tanrım! Yani onları kaybettin." Suratına bakmıyordum." Bu lanet söz herkese dokunurdu da. bazen sinir ederdi adamı. "Eskrim işi ne oldu?" dedi. . "Selam. Stradlater'dan müthiş nefret ederdi. kaçırmaya çalışıyordu. "Metroda ha. Odada dolaşmaya başladı." dedim. Bundan başka. "Geldiğinden beri. Sözünüzü yineletmeden yapamazdı. İnadına yapıyordu. her zamanki gibi. Yani. Çoğu çocuklarda olduğu gibi yalnızca alnında veya çenesinde olsa yine iyi. "Hiç kimse kazanmadı. bezelye filan tıkıştırdığında görseniz kusacak gibi olurdunuz. "Hiç kimse kazanmadı. O zamanlar New York'ta çıktığım. suratı olduğu gibi sivilcelerle kaplıydı. Duş eşiğinden aşağıya inip odaya girdi. felaket bir kişiliği vardı. onlar mı? dedi. duvardaki o lanet haritaya bakmak zorundaydım. keyfim. ama başımı kitaptan kaldırmadan. işiniz bitik demektir. Sanki felaket sıkılmış. Hemen koltuğumun ardında olduğunu. öyle mi?" "Yanlış metroya binmişiz. Doğrusu bu ya. Sally Hayes denen şu kızın resmine bakıyordu. masanızın. Ackley gibi bir herif geldiğinde başınızı kitabınızdan bir kaldırdınız mı." dedim." Yanıma gelip ışığımı kesti. "Biz mi kazandık. İşi bittiğinde de resmi başka bir yere bırak-masa olmazdı. Stradlater içerde mi diye bakmdığını hissedebiliyordum. Biraz terbiyesiz bir herifti." dedi." dedim. eğer odada o varsa içeriye adımını bile atmazdı. dolabınızın üstündeki öteberinizi alıp bakacak. ondan pek hoşlanmıyordum. Tanrı aşkına. Sanki yanlışlıkla geldiğini sanmanızı isterdi. "Nasıl yani?" 'O lanet kılıçlarla öteberiyi metroda bırakmışım.tutmuş gibi berbat görünürdü. başınızı hemen kaldırmamışsanız iflahınızı kesmesini belki biraz geciktirebilirsiniz. bir de sivilceleri vardı. "Hey. Kitabı elimden bıraktırmaya. Bununla da kalmıyordu. "Selam. Sizi görmeye geldiğini filan düşünmenizi istemezdi. ha?" dedi." dedim. 24 "Ne?" dedi. Resmi oraya koyduğumdan beri en az beş bin kez alıp bakmıştı herhalde. duş eşiğinin üstünde durup. Anlıyordunuz. Aslında yine de işiniz bitiktir ya. Durmadan kalkıp. öyle ağır ağır. gelip böyle öteberinizi kurcalardı hep. tabii. "Hiç kimse kazanmadı mı?" dedi. yemekhanede ağzına patates. Neredeyse herkesten nefret ederdi yani. bizim Ackley'e hiç dokunmazdı.

yatağın üstüne atıyordu. Bu kez de yanıma geldi ve Stradlaterı'ın koltuğunun koluna ilişti." diyordum. Ama sonunda kestim girgin. fena bozulurdu. Sonra. ama bunu siz istediniz mi biraz zaman alırdı. epey iğneleyici olabilirim yani. uzat elini bana." "Sen üşütüksün. bana ve Stradlater'a ait öteberileri kurcalamaya başladı. "Galiba kör oluyorum. ardından siperliği burnuma kadar indirdim. Işığınızdan çekilmesini istediğiniz halde çekilmemekte ısrar eden türden heriflerdendi." Oturduğum yerde kör bir herif gibi elimi öne uzatıp çevreyi yoklar gibi yaptım. ha? Işığımı kesiyorsun." dedim mi. "İyi mi bari?" dedi. Ackley'nin bundan dehşetli rahatsız olduğunu da biliyordum. Elinde oda arkadaşımın dizliğini tutmuş. Durmadan. Bu New York gidiş gelişlerinden biraz 25 yorulmuştum. Ortalıkta Ackley gibi bir herif dolaşmaya başlamışsa kitap mitap okuyamazdınız artık. Orada dikilmeyi sürdürdü. . Yalnızca kafa buluyordum. oğlum. Stradlater'ın olduğunu söyleyince. Odada yine dolanmaya. Donunuza bile el atardı yani. "Canım anneciğim. biraz gırgır geçeyim dedim. bana gösteriyordu. Koltuğa iyice gömüldüm ve bizim Ackley'in odada nasıl keyif çattığını seyrettim."Bilmiyorum." Havamda olursam." dedi Ackley. her yer nasıl da kararıyor burada. oğlum. Şapkamın siperini yine geriye çevirdim. Gelip bir koltuğa adam gibi oturmazdı. Stradlater'ın başucu dolabının üstünden aldığı şeyi. yemin ederim. Hep böyle koluna tünerdi. Ben on altı yaşındayım. Sonunda çekilecekti. Niye uzatmıyorsun bana elini?" "Tanrı aşkına. anlamamıştı bile. Bu Ackley denen herif her şeye el atardı. Olanak yoktu buna. "Oğlum. Umurumda da değil. Bazen epey gırgır şeyler yaparım can sıkıntısından Ka famdaki şapkanın siperini öne getirdim. "Bu okuduğum cümle mükemmel. Bu durumda hiçbir şey göremiyordum." derdi. esnemeye başladım." Ona. Ayrıca. Sık sık sadistlik ederdim böyle ona. Sonunda kitabı yere bıraktım. bana hep." demenizden hiç hoşlanmazdı. Ama ben ona. "Canım anneciğim. niye uzatmıyorsun bana elini. "Bu kimin?" dedi Ackley. Bazen böyle zırvalıklar yapmak çok hoşuma gider. Ona karşı içimden sadistlik etmek gelirdi." Eliyle kitabı itip kapağına baktı. büyüsene artık. tabii. oğlum. Ackley. Ama ne gezer. "Ackley. "Ackley. "Canım anneciğim. "O okuduğun lanet şey ne?" dedi. "Lanet kitap işte. dizliği Stradlater'ın yatağına fırlattı. arkama yaslandım. kendisi de onse-kiz yaşında diye. otursan filan." dedim boğuk bir sesle. kalkmış.

" "Kaça?" "Bir papele. "Geyik avlama şapkası bu. Stradlater kiminle çıkıyor diye sürekli izlerdi. Böyle şeyler -birinin kafasına bir taş yemesi filan. Zaten bu Pencey'de insanı ya soğuktan." Bir kibrit çöpüyle tırnak içlerini temizlemeye koyuldu." dedi. Hep böyle tırnaklarını temizlerdi. "Kim bu Stradlater'ın çıktığı kız?" dedi. ya da sıcaktan öldürürlerdi. "Muhteşem Stradlater. . Bir gözümü kısıp şapkaya nişan alır gibi yaptım. Adamı uyutuyordu. lanet olsun. "Bununla adam avlıyorum ben. "Masanın üstünde kessene." "Kazıklamışlar seni. onu keseceğim. o da başladı hödük tırnaklarını kesmeye.küt diye tepeme inmez mi! Felaket canım yandı." Gidip koltuğuma oturdum. olurdu hep. "Haberin var mı bundan?" Makası eline tutuşturdum. Bir kızla."Hangi cehennemden aldın bunu?" dedi. "New York'tan. makasını bir saniye versene. "Felaket bir mizah duygusu var sende. termzlerdi. "Şunu masada filan yapsan. Ackley oğlum. ama o durmadan tırnaklarını. Bu kadar olur yani. makası çıkarana kadar durmadan güldü. bavulda. "-Hey. senin menajerin olayım. yine de çıkardım makası. Ama neredeyse geberiyordum. Kalktım. Böyle." "Öyledir." dedi Ackley. Bavulu indirip. Herifin dişleri yosun tutmuş gibiydi. Durmadan esniyordum. Stradlater'ın tenis raketi -kalıbıyla birlikte." "Atıldığından evdekilerin haberi var mı?" "Yok. Dolabın kapağını açtığım an. Gece çıplak ayakla o pis tırnaklarına mı basalım yani?" Ama yine de. Ackley az kalsın ölüyordu ama. ha? Burda mı?" "Hayır. Seni şu radyoculuk işine sokayım." "Bir saniye indiriver." Esnedim." dedim ona. Ta dolabın üstüne kaldırdım. ha?" dedi Ackley. Temizliğini yaparken kafamdaki şapkaya 26 bir daha baktı. Ne terbiyesizlikti ama. Her şey bir yana." "Stradlater hangi cehennemde?" "Maçta." dedim.acayip içini gıcıklardı Ackley'nin. Başladı kih kih gülmeye. Tanrı aşkına. "Gel. hem de Stradlater'dan müthiş nefret ettiği halde. tırnaklarını yere düşüre düşüre kesmeyi sürdürdü." Şapkayı çıkarıp baktım." Bir şeyi bavulla birlikte ta dolabın üstüne kaldırmış olmanız umurunda filan değildi. Herhalde. kulakları rezalet kirli. "Bizim oralarda bu şapkaları geyik avlarken giyeriz. tırnak temizlemekle temiz bir herif filan olduğunu sanıyordu. Bir ba-kıma çok gülünçtü bu. oda çok sıcaktı. "Bu. olmuyor mu?" dedim. "Bir şeytan tırnağı çıkmış. adam avlama şapkası.

Ama o lanet boyunbağını kesinlikle verir sana." Neyse." "Kendini beğenmişte." dedi Ackley. diyorum. Bir süre onu seyrettim. Vay canına. birinin böyle kalkıp size dişinizi fırçalamanızı söylemesi pek hoş bir şey değildi. Sanki kendisini-" "Hey." dedim. kendini daha iyi hissedersin. Gerçekten. Arada bir dişini fırçalasan daha düzgün görünürsün. O kendisini öyle sanıyor. böyle. "O orospu çocuğuna dayanamıyorum. iş olsun diye. Görüyoruz işte. "O kadar param olsa. sen dünyanın en-" . o orospu çocuğuna dayanamıyorum. Tabii." _ "Ben yine de. fırçalamıyorsun. örnek olsun diye söylüyorum sana. Herhalde çıkarıp hemen sana verir. O kadar paran olsa." "Ama o seni çok seviyor. tırnaklarını masada kesmeye başladı. Elli kez söyledik sana." dedim." dedim. millete kıyaksın filan derim. Belki adam gibi söylemedi ama niyeti seni aşağılamak değildi. demek istemişti." Kafamı salladım. Bence hiç kimse-" "Ne yani?" dedi Ackley. Dayanamıyorum o orospu çocuğuna. ben de veririm tabii. "Stradlater iyidir. hoşuna gitti. "Stradlater'a fitil olmanın nedenim biliyorum. Stradlater senin çok kıyak bir herif olduğunu düşünüyor. o bir orospu çocuğudur. değil-" "Herif durmadan üstünlük havası basıyor. Gerçekten verir. böyle sızlanıp duruyorsun." dedim. "Onu tanımıyorsun. tırnaklarını masanın üstünde kessen olmaz mı?" dedim. Bırak şimdi bunları. "Bana bak. fırçalamıyorsun. Kendisini dünyanın en-" "Ackley! Tanrı aşkına! Lütfen şu pis tırnaklarını masanın üstünde kessene yahu. Can sıkıntısından kurtuluyorum böy"Herif hiç durmadan üstünlük havası basıyor."Bilmiyorum. boynundaki boyunbağı acayip hoşuna gitti. biliyor musun? Getirir yatağının üstüne filan bırakır." "Hayır. Vermezsin. Diyelim ki. sen vermezsin." dedi Ack-ley. "Sana arada bir dişlerini fırçalamanı söyledi diye kızıyorsun ona. Ne yapar sence. tek sorun da bu. Ackley oğlum." "Dişimi fırçalıyorum ben. "Hayır. Gırgır geçerken." Bu son sözleri efendice söylemiştim. diyelim ki Stradlater'ın boyunbag. Niye soruyorsun?" 27 "Hiç işte. Ona acımıştım bir bakıma. Niyeti seni aşağılamak değildi ki. Sonra ona. Kendini beğenmiş bir orospu çocuğu o. ama bazı konularda çok cömerttir." "Hayır. Fena çocuk değildir. Ona ancak bağıra çağıra bir şey yaptırabilirdiniz. "O orospu çocuğunun akıllı bile olduğunu hiç sanmıyorum. "Elli kez söyledik sana. Veya 28 -ne yapar.

' demeyi kes. Ben senin rezil baban olacak yaştayım."dedi." dedi Stradlater. Yanıma geldi ve iki yanağıma şakacıktan birer tokat attı. yoksa?" Paltosu kar içindeydi. Biz çıkıyoruz. Biraz sahtekârca bir canayakmlıktı belki." dedim."Bana. Gerçekten gürdü. Aslında aynı boydaydık. ama en azından Ackley'e merhaba filan derdi. Ortahk a böyle hep üstü çıplak dolaşırdı. 'Evet. ama kilosu yaklaşık benim iki katım gelirdi. "Her şeyden önce. İnsanı böyle çok rahatsız edici şeyler de yapardı yani." "Hayır." dedim. 30 . "N'aber." "Giymeyeceğim. boyunbağını filan çıkarmaya başladı. ama o lanet omuzlarınla filan genişletmeni istemiyorum. sizin de on altı yaşınızda olduğunuzu hatırlatma fırsatını hiç kaçırmazdı.Ackley odanızdan gidiyor diye pek de üzülmezdiniz yani. "Tamam. Dinle. Kabul etmek gerek. çabucak bir tıraş olmam gerek. "Bu akşam bir yere çıkıyor musun. giymeyecek misin. "Daha ancak yarı oldu. bana şu köpek dişi desenli ceketini verir misin?" "Maçı kim aldı?" dedim. seni o lanet aileme kabul bile etmezdim. oğlum Ackley?" dedi Ackley'e. "Hadi." deyince. sen onu söyle. "O zaman bana öyle-" Birden kapı açıldı. '"Nerde senin kız?" dedim. kar mı yağıyor. "Sanırım. gırgır geçme de. Benim gri flanelin üstüne bir şeyler döküldü. değilsin. Ama gerçekten de öyleydi. Gömleksiz filan." Yahu. Kendisini acayip yakışıklı buluyordu.Oldukça gürdü Stradlater'ın sakalı." Telaşla dolaba gitti." dedi. Bizim Stradlater üstünü başını soyunmaya. "Ben gideyim artık. Kendisinin on sekiz. Dışarda neler oluyor. özel bir şey var mı?" "Ne bileyim? Olabilir. en azın29 dan bir şeyler mırıldanmayacak kadar bile cesareti yoktu Ack-ley bana döndü." Tıraş takım. bu herif bazen adamı çileden çıkarırdı. o da ona bir şeyler mırıldandı.Sonra görüşürüz. Çok acelesi vardı. karşılık vermezdi ya. lanet olsun. Elinden gelse. söz. 'Ackley oğlum. Stradlater Ackley'e "N'aber oğlum. En azından canayakın bir herif sayılırdı bu Stradlater." dedi." dedim. bizim Stradlater hışımla içeri daldı. ve havlusu koltuğunun altında odadan çıktı. "Ek binada beni bekliyor. Zaten her zaman acelesi olurdu. Çok geniş omuzlan vardı. Bu akşam özel bir şey yoksa. "Genişletmem. "Dinle. bu gece köpek dişi ceketini giyecek misin.

"Kim bu çocuk?" diye 31 soracakları cinsten bir yakışıklılıktı onunkisi. Hazırlanması bittiğinde hep pırıl pırıl. bakımlı görünürdü. Sizden hep büyük bir iyilik yapmanızı isterdi. Hiç temizlemezdi makineyi. siperi arkaya çevrili. Şarkının gerçekten de içine ederdi yani. daha çok okul yıllığı yakışlıksı türünden bır herifti. Hep yakışıklı görünürdü bu Stradlater. ben de kenefe indim. Stradlater tıraş olurken. tıraş olduğu o makineyi bir görmeliydiniz. ama onunki başka türlüydü. "Hey. Stradlater. Tabii. Oldukça yakışıklıydı da. "Bana buyuk bır iyilik yapar mısın?" "Ne?" dedim. Stradlater'ın bitişiğindeki lavaboya oturmuş. İyi ıslıkçıların bile zor çıkaracağı Song of India. ama yine de. pek isteksiz. sizin de onlar için deli olduğunuzu. Bu çok yakışıklı veya kendisini gerçekten bir şey sanan herifler. daha çok. ama okul yıllığındaki resimlerine bır baksa-nız pek de yakışıklı görünmezlerdi. Makine pas içindeydi. gizli türden bir pasaklıydı. ama sözgelimi." dedi Stradlater. Herkes hâlâ maçta olduğundan kenefte ikimizden başka kimse yoktu. kendilerine felaket âşık olduklarından.Bölüm 4 Yapacak bir işim yoktu. bütün camlar buğulanmıştı. Çok rastlamışımdır bu duruma. bozukdüzen öttürmeye çalışırdı. Stradlater. kabul etmek gerek yani. okul yıllığında resmim görüp de hemen. hatırladınız mı? Bizim bu Stradlater da pasaklıydı. Ailenizdekilerin. Stradlater ortalardaki lavabolardan birindeydi. Onun yanındaki bir lavaboya da ben oturdum ve soğuk su musluğunu açıp kapamaya başladım. Koca burunlu ve kepçe ku-laklı çıkardı resimleri. asabi bir alışkanlık işte. ya da onlara bir iyilik yapabilmek için . Ackley'nin nasıl pasaklı bir herif olduğunu anlatmıştım. ne gizli bir pasaklı olduğunu anlardınız onun nasıl hazırlandığını seyredince. Kendisine deliler gibi âşık olduğundan böyle bakımlı görünmelere önem veriyordu. Batı yarımküresinin en yakışıklı erkeği sanıyordu kendisini. Her neyse. Stradlater tıraş olurken ıslıkla Song of India'yı çalıp duruyordu. Kafamda hâlâ kırmızı avcı şapkam duruyordu. kıllar ve kalıntılarla doluydu. İçerisi cehennem gibi sıcaktı. O şapkadan acayip hoşlanmıştım. ya da Slaughter on the Tenth Avenue gibi parçaları böyle kulak tırmalaya tırmalaya. suyu açıp kapatıyordum. Hepsi duvar boyunca dizili on kadar lavabo vardı. onunla çene çaldık. Penceyde Stradlater'dan daha yakışıklı olduğunu duşundugum bir sürü herif tanıyordum. kalkıp durmadan onlara böyle büyük bir iyilik yapmanızı isterler. sabun artıkları.

beni felaket hasta eder böyle esnemeler. böyle noktalardan. Kendisinin yalnızca noktalan virgülleri yanlış yerlere koyduğundan kompozisyonda iyi olmadığını sanmanızı isterdi. biliyorum. bir . aşağıya atlayıp bir iki adım ötede step dansı yapmaya başladım." Buyrun işte. belki çıkmam. birileri de kalkar. Ne olursa. Bizim takımda Hovvie Coyle denen o felaket oyuncu vardı. Bilmiyorum. başım belaya girecek. Gülünç bir şey yani. Yani." dedim. Bir süre sonra lavabonun üstünde oturmaktan sıkıldım." dedi. Stradlater bunu hep yapardı zaten. ha. "Evet. sen kalkmış benden lanet bir kompozisyon yazmamı istiyorsun. ama kenefin zemini taştandı. hem birinden sizin için lanet bir iyilik yapmasını istiyorsunuz. Ki. bu da beni acayip hasta eder yani. Yani. ha? Nerde kaldı ahbaplık? Tamam mı?" Ona hemen karşlıkık vermedim. Neden sordun?" "Pazartesiye Tarih dersi için yüz sayfa kadar okumam gerek. virgülleri yerli yerine oturtturacağım diye uğraşma. potaya bile değdirmeden sayı yapardı çocuk. Bizim Stradlater tıraş oluyor. Şu müzikallerden birinde çıkmıştı hani. "Ama çok da iyi olmasın. bilirsin işte. Tanrım. Ne dersin?" Çok ironik bir durumdu.can attığınızı filan sanırlar. virgüllerden söz eder. hem de herifin suratına karşı esniyorsunuz. Hem de çok. yazmazsan başım belaya girecek. Bir kez Ackley'le bir basketbol maçında yanyana oturmuştuk. Ama. pek öyle noktaları. "İngilizce dersi için bana bir kompozisyon yazar mısın? Pazartesiye o lanet şeyi yetiştiremezsem. ama onları taklit etmek hoşuma gider. "Bu akşam dışarı çıkıyor musun?" dedi. Bir şeyi anlat 32 da. "Belki çıkarım." Bunu bana söylerken de acayip acayip esnedi. Ya da vir ev veya eskiden yaşadığın bir şey. Filmlerdeki o heriflerden birini taklit etmeye başladım. Arkadaşlık nerde kaldı. Bir şeyleri tanımlayacaksın işte. Siz kompozisyon yazmada iyisinizdir. bu zevzekliklerden nasıl da nefret ederim. Filmlerden günahım gibi nefret ederim. istersen cehennemin dibi olsun. oyun alanının tam ortasından. Aslında step dansı filan bilmem. hem de benimle aynı odada kaldığını biliyor. "Ben bu lanet okuldan atılmış gidiyorum. Stradlater gibi namussuzları böyle boşlukta bırakmak iyidir "Ne üzerine?" dedim. yani step dansı için çok uygundu. Bu bakımdan Ackley gibiydi biraz. gırgır olsun diye. Bir oda. "Şu Hartzell denen orospu çocuğu senin hem İngilizcede acayip iyi olduğunu. Onun için sormuştum. Ackley bütün maç boyunca Coyle'un basketbol için mükemmel bir fiziğe sahip olduğunu söylemiş durmuştu." dedi.

"Kurtar bakalım kendini kurtarabilirsen bu demir mengeneden. parlak görünmek için. Beğendin mi?" Stradlater kafasını salladı. Nefis bir kafakol çekmiştim ona." 33 "Nerden buldun o şapkayı?" dedi Stradlater." dedi. bir güreş oyunu bu." dedi." "Al senin olsun. "Of Tanrım. "Yeter artık. Bense pek çelimsiz bir herifimdir. step dansı benim lanet kanıma işlemiş. Tıraş oluyordu herif. Daha yeni görüyordu. "Zigfried Follies'in açılış gecesindeyiz. Yeniden tıraş olmaya başladı. "Ne istiyorsun şimdi yani -suratımı mı keseyim?" Yine de bırakmadım. Çok güçlü bir herifti. belki doksanıncı kez baktım ona. Senin için çok büyük ama. Şapkamı çıkardım. Onun yerine kimi çıkaracaklar şimdi? Kimi olacak. eski püskü makineyle. "Baş oyuncu devam edemiyor. rakibinizin bir koluyla boynunu birlikte kapar. yanındaki lavaboya oturdum. beni tabii. "Vaktim olursa yazarım. "Fitzgerald mı?" "Değil. Gırgır geçmiyorum." dedim. Sana demiştim. bana devretsene onu. Tanrı aşkına!" dedi Stradlater. kiminle çıkıyorsun şimdi sen?" diye sordum. çünkü hemen ardından. "Kıyak. Bir papele." dedi. Canı gırgır istemiyordu.. olmazsa yazmam. Soluksuz kalmıştım. Nitekim yaptım da. ben de şamatayı kestim. kes şu zırvalığı. Gittim. Kafamdaki ava şapkasından söz ediyordu. Valinin şu küçük lanet oğlunu." Birden -belirli bir nedeni yoktu." Stradlater güldü. Mizah duygusu fena sayılmazdı. Belki bilmiyorsunuzdur. ama herhalde canım gırgır istiyordu. "Kes şunu Holden. "Bu sabah New York'tan aldım. "Babam benim step dansçısı olmamı istemiyor. Şu kompozisyonu yazacak mısın? Bilmek istiyorum. öldüresiye yüklenirsiniz." "Öyle mi? Oğlum.lavabodan yere atlayıp Stradlater'a bir yarım-kafakol çekeyim dedim. Kendimi perişan ediyor.yandan da beni seyrediyordu. birden kollarını savurup elimden kurtuldu. Ayyaş herif. İki kez alırdı sakalını. Şişerim böyle işte. Oxford'a gitmemi istiyor. sözde step dansı döktürüyordum. O kız benim tipim. Tek eksiğim seyircidir. Bendeniz acayip gösterişciyimdir. o domuz karıyla işim bitti diye." dedim. "Şu Phyllis Smith denen yavru mu?" . Hem de o berbat." dedi. "Senin kız kim?" diye sordum. Aslında bana yağ çekiyordu.. "Fitzgerald değilse. Tıraş makinesini bıraktı. "Ben lanet Valinin oğluyum. Gittim yine lavaboya oturdum." dedim." Soluğum giderek daralıyordu. "Baksana. Ama.

Kız seni tanıyor." dedi Stradlater. Arasıra. Onunla öyle tanışmıştık. bir düşüneyim. Az kalsın düşüp bayılıyordum. Gerçekten heyecanlıydım." dedim. Beni neden sordu?" Bayağı heyecanlıydım. "İnip ona bir merhaba filan diyeyim. Kendimi toparlayamıyordum bir türlü. benim Vita-lis'imi. Hey. "Jane Gallagher. Hepsini arka sırada toplardı. Böyle şeyler çoğu insanı pek ilgilendirmiyor nedense." dedim. Nerde? Ek binada mı?" "Evet." dedim. Salak havlusunun üstüne oturmuştum. Damaya çıkan taşlarını hiç oynatmazdı. "Adı ne?" İyiden iyiye meraklanmıştım. Kocaman lanet bir Dobermann Pineller köpeği vardı. "Nerde şimdi?" diye sordum. Onunla hep dama oynardık."Hayır. Bud Thaw'un kızının arkadaşını kaptım şimdi. "Orda durmak zorunda mısın yani?" Tanrım... Bunu söylerken de lavabodan aşağıya atlamıştım. yazın ortasında. "Dansçıdır o. Jean Gallagher." dedim. "Dur. bunu duyunca az kalsın yere yıkılıyordum. Öyle olacaktı." 34 "Hangi kız beni tanıyor?" "Çıktığım kız. A. Tanrı aşkına.M. Arka sırada dizili olmalarından hoşlanırdı." Bizim Stradlater saçına Vitalis sürüyordu. "Bale filan yapardı yani. "Jane Gallagher onun adı." "Onunla hep ne oynardınız?" "Dama." "Ne diye sordu beni? Acaba B. köpeği sürekli gelip bizim çimenlere-" "Işığımı kesiyorsun Holden." dedi Stradlater. Önceki yaz bitişiğimizde oturuyorlardı. Bacakları bozulacak -kalmlaşacak filan. 35 Stradlater hiçbir şey demedi. Shipley'e de gidebilirim demişti. Neredeyse unutuyordum." "Dama mı. o sıcaklarda." Aman Tanrım. Birkaç kez . felaket heyecanlanmıştım... "Ben ne bileyim. "Of Tanrım." "Öyle mi?" dedim. Her gün yaklaşık iki saat çalışırdı. "Lanet olsun. Tanrı aşkına?" "Evet.'de mi okuyor şimdi? Belki oraya giderim demişti. Onları sıraya dizmek isterdi. biraz para kazanmak için kulüpte milletin golf sopalarını taşırdım. "Annesi bizim kulübe üyeydi. Gerçekten heyecanlanmıştım.diye ödü kopardı. ama bütün hesaplar yattı. tabii tanıyorum. Bir daha kullanmak istemezdi damaları. Tann aşkına? Kalkar mısın? Havlum altında kaldı.

Dalga geçmiyorum. sıska bir herif. "Ona atıldığımı filan söyleme tamam mı?" "Tamam. Shipley'e gittiğine yemin edebilirdim. Öyle sanırım. "Niye gitmiyorsun öyleyse?" "Gideceğiz yaa. "İnip kıza bir merhaba diyeyim bari. bir dakika. Jane evdeyken filan. Havamda değilim şu an. Seks konusu oldu mu ilgilenirdi yalnızca. "Hey. Kızla daha yeni tanıştım. Saçını taraması bir saat fi-lan sürerdi." dedi Stradlater. O muhteşem lanet saçım taraması sonunda bitti. "Annesi babası boşanmışlar. Stradlater odaya çıktı. Değildim de." Böyle şeyler onu fazla ilgilendirmezdi. Koltuğa oturdum." Stradlater beni pek dinlemiyordu. "Shiple/e gittiğini sanıyordum. Bu Stradlater seks düşkünü bir herifti. Pis tıraş takımlarını toplamaya girişti. Tanrı aşkına. Tanrım." dedi Stradlater. ama adım gibi biliyordum. Pencereye gittim. O ayyaş köpeğin Jane'in yanında çırılçıplak koşturması onu pek ilgilendirmişti. Bu Stradlater gibi herifler kimseye selamınızı filan iletmezler." 36 "Hep dama oynadığımızı filan anlattı mı sana?" "Bilmiyorum." "Öyle mi?" dedi Stradlater." dedim. Ona selam söyle benden. Ne yapacağımı bilemiyordum. Ve herif evde çırılçıplak dolaşırdı. sıcaktan camlar buğulanmıştı. Sonra ben de odaya gittim. "Jane Gallagher. tamam mı?" "Tamam. Onu hatırlıyorum.onun annesinin sopalarını da taşıdım. ama dışarıyı göremiyordum. "Kıllı bacaklı. Odaya döndüğümde Stradlater aynanın karşısında boyun-bağını bağlıyordu. Böyle şeyler için havanızda olmanız gerek. Maç hoşuna gitti mi Jane'in?" dedim. Annesi sonra gitmiş bir ayyaş köpekle evlenmiş. Jane bana onun oyun yazarı gibi lanet bir şey olduğunu filan söylemişti. Ben kenefte biraz daha oyalandım. Bilmiyorum." "Durmadan bunu söyleyeceğine niye gitmiyorsun?" dedi Stradlater. Ömrünün yarısını aynanın karşısında geçirirdi. "İnip kıza bir merhaba diyeyim bari." dedim." Kenefte bir süre dolandım. Şort giyerdi hep." Onu aklımdan atamıyordum. onu her gördüğümde hep kafa çekip radyodan lanet bir polisiye piyes dinlemekte olurdu." dedim. biraz onu seyrettim." dedim. söylemezdi. "Çocukluğu rezalet geçmiş kızın." Saçını yeniden ayırmaya girişti. O muhteşem perçemini taramakla meşguldü. "Evet. "Baksana. bizim Jane'i düşündüm." . Kadın dokuz delikte yüz yetmiş sayı yapmıştı.

"Tanrım. "Ona sor. Bu Stradlater denen herifin seks düşkünü bir namussuz olduğunu size demin söylemiştim. Yani. değil mi?" Artık giyinmiş kuşanmış." dedim. kendine iyi bak. onunla Stradlater'ın buluşmalarını filan. Başka saçmalıkları unutup sıkıntımı dağıtmama yaramıştı. dedim ki. "Kendini zorlayayım filan deme. O ceketi daha iki kez giymiştim. her zamanki gibi o lanet duş perdelerinin oradan. Seni bir tanısaydı belki de sabah on otuza kadar izin alırdı.cebine koydu. defolup gitti. O her şeye burnunu sokmadan edemezdi. Tamam mı?" Ona karşılık vermedim. birden şapkamın siperini öne çevirdim. Sigaram nerde benim?" "Masanın üstünde. öylece oturdum. Dokuz otuza kadar izin almış. Birdenbire sinirlenmeye başlamıştım." dedi. mendilim bile kullanmadan. az kalsın delirecektim. "Karar-laştırdınız mı?" "Bilmiyorum. Canım istemiyordu. Tanrı aşkına. Onu kızdırmak kolay değildi. içeriye yine Ackley daldı. ama kıza söylemeyeceğini biliyordum." dedi Stradlater. O gittikten sonra. çıkma-. Sanırım." Konuşma tarzından hiç hoşlanmamıştım. "Herhalde senin ne yakışıklı. o piçin . Bu beni öyle sinirlendirdi ki." Sonra. "Damalarını hâlâ en arka sıraya mı diziyormuş?" "Tamam. "Hadi. İş olsun diye." dedim. "Atkının altında. Doğrusunu isterseniz. acayip betimsel ol-sun yeter. Çok kendini beğenmişti. O kompo-ziyonu yazacaksın. ya hazırdı. Pen-cey'deeki nefret ettiği heriflerden bahsetti. bari genişletmemeye çalış. Yalnızca. ceketinin -benim ceketimin." 37 "Bak. Birdenbire. "Genişletmem. Ömrümde ilk kez onu gördüğüme sevinmiştim. Asıl neden bu olmalı. Böyle ufak tefek lanet şeyleri ona açıklamak zorunda kalmazdınız. yarım saat kadar orada oturdum. onunla nereye gidiyorsunuz?" diye sordum. bu accayip doğru. çenesindeki o koca sivilceyi sıktı.Stradlater'ın iyi bir yanı da buydu. "Baksana. Stradlater benim köpek dişi desenli ceketimi giymişti. ne dayanılmaz bir piç olduğunu bilmediğinden böyle erken bir saate kadar izin almıştır. Epey sinirli bir herifimdir." Sigarasını aldı. hiçbir şey yapmadan. Ackley farklıydı. New York'a gideriz. Stradlater böyle şeylerle pek ilgilenmiyordu. Ackley akşam yemeği saatine kadar odada takıldı. "Dalga geçme benimle. vakit olursa." Neyi nereye koyduğundan hiç haberi olmazdı. Sürekli Jane'i düşündüm durdum. ama Ackley'den kurtulamazdınız.

Galoşlarımı filan giyerken bizim Ack-ley'e bağırıp bizimle sinemaya gelir mı diye sordum. Hazırlanması beş saat kadar sürdü.. Zaten kullanırken de görmüş değilim. Bekle bir saniye. rezil bir film seyretmeye karar verdik. bunu yapmalarının nedeni. Neymiş. O hazırlanırken. ama Ackley gibi herifler. Ackley'yi pek sevmezdi. Felaket güzel bir şeydi. Yerde beş on santim kar vardı ve hâlâ çılgınlar gibi yağıp duruyordu. Bütün gece kıçımızın üstünde oturup durmak istemiyorduk. sert. kupkuru et parçalarındandı. duş eşiğinin üstünde dikilip. başladık birbirimize kartopu atıp şakalaşmaya. tabağınıza bir kepçe dolusu patates püresi atarlardı. 38 Bölüm 5 Pencey'de Cumartesi akşamları hep aynı yemek çıkardı. odasında oturup sivilcelerini 39 filan sıkardı. Buluşacağım bir kız filan yoktu. sandala binmeden önce mutlaka kürekte kim var diye sorardı. birer hamburger yemeğe ve bulursak eğer. Çok önemli bir şeymiş gibi. Duş perdelerinin ardından beni rahatça duyabildiği halde. Ackley Cumartesi geceleri hiçbir şey yapmaz. daha iyisinden hiç haberi olmayan orta kısımdaki küçük çocuklar dışında tabii." Haline bakınca size büyük bir iyilik yapacak sanırdınız. ben de . o da "Biftek. Soruşumun nedeni. Size hemen yanıt vermekten nefret eden bir herifti. Bin kâğıdına bahse girerim ki. İyi tezgâh. hazırlanmak üzere odalarımıza çıktık. güreş takımından Mal Brossard adlı arkadaşımla otobüsle Agerstovvn'a inmeye. tatlı olarak da Brown Betty verirlerdi. Başka kim gidiyor diye hep böyle sorardı. Mal sakıncası olmadığını söyledi. biftek çıkarıyorlarmış size. ama herkesin keyfi yerindeydi. bu herifin gemisi batsa. Yemekhaneden çıktığımızda hava güzeldi. Neyse. ama pek hoşuna gitmemişti.mendili olduğunu bile sanmıyorum. Sonunda perdelerin arasından çıktı. Yemin ederim. değil mi? Biftekleri de bir görmeliydiniz. "Mal Brossard. ki kimse ağzını sürmezdi. çoğu ailelerin Pazar günleri okula çocuklarını ziyarete gelmesi ve bizim Thurmer'ın hesabına göre sevgili oğulcuklarına akşam ne yediniz diye soracak olmasıydı. önlerine ne koysanız siler süpürürler. "O piç mi?. Peki. sinemaya benimle birlikte başka kim gidiyor diye sordu. lanet bir sandalla onu kurtarmaya gitseniz. Mal'a Ackley'nin bizimle gelmesinde bir sakınca olup olmadığını sordum. hemen karşılık vermedi. kesemezdiniz bile." diyecekti. Biftek çıktığı akşam. Çocukça şeylerdi tüm bunlar. Şu küçücük." dedim.

yüzü filan da yastığımda. atmaya niyetlendim. sonra otobüse binip Pencey'e döndük. Ackley de iş olsun diye bizim odaya park etti. Stradlater'ın koltuğuna tünemedi bu kez. Yalnız. pijamamı ve sabahlığımı giydim. elimde kartopunu sıka sıka dolaşmaya başladım. Gülünç bile olmayan zırvalıklara sırtlanlar gibi gülerdi bu ikisi. Hayatta tanıdığım tek bakir herif oydu herhalde. O felaket tekdüze sesiyle. kafamı toparlamam için defolup gitmesini söyledim. artık sonunda ona açık açık. bir yangın musluğuna nişan aldım. sivilcelerini kurcalaya kurcalaya. bir ev. bir dakika sonra bakıyordunuz bir iskelenin üstüne uzanmış yatıyorlardı.pencereye gittim. O tekdüze sesiyle başladı anlatmaya. Bir süre sonra. Araba orada. Sonra. Sinemada yanlarında oturmaktan pek hoşlanmazdım. Filmi ille göreceğim diye can attığım da yoktu zaten. Ona kartopunu kimseye fırlatmayacağımı söyledim. Yatakhaneye döndüğümüzde saat daha dokuza çeyrek vardı. biraz tilt makineleriyle oynadık. çıplak elle bir kartopu yaptım. biz de gittik bir iki hamburger yedik. kardeşim Allie'nin beyzbol eldivenini yazdım. bir oyun çevirmek için yatakhane■40 de adam bakmaya çıktı. O gittikten sonra. İnsanlar size hiç inanmıyorlar zaten. Camı kapattım ve odanın içinde. Ayrıca. Ama kartopunu atmadım. Brossard ve Ackley'yle birlikte otobüse binerken kartopu hâlâ elimdeydi. Sonunda hiçbir şeye atmamaya karar verdim. Neyse. Karla harika kartopu yapılıyordu. Otobüsün şoförü kapıyı açtı ve kartopunu dışarı attırdı bana. Sokakta duran bir arabaya. tarif edilecek bir oda. kafama da o şapkayı geçirdim ve kompozisyonu yazmaya giriştim. Gitmesine gitti. camı açtım. odaları. tabii. ama o da bembeyaz ve çok güzeldi. geçen yaz sözde becerdiği bir yavruyu anlattı durdu. aklıma Stradlater'ın dediği gibi. Ama vazgeçtim. İyi güzel de. Sonra. Kardeşim Allie'nin eldiveni solaklar için olan . boylu boyunca benim yatağa uzandı. Hem Brossard. ama onu başımdan atamadım. Bana bunu belki yüz kez anlatmıştı. ben de oturdum. Brossard briç hastasıydı. Brossard ve Ackley'yle daha önce de sinemaya gitmiştim. veya herhangi bir şey gelmiyordu. hem de Ackley filmi görmüşlerdi. Stradlater için bir kompozisyon yazmak zorunda olduğumu. evleri anlatmaya pek meraklı değilimdir. Bir dakika önce kıza kuzeninin Buick'inde sahip oluyordu. Ben öyle. Bin türlü numara çektim. Tümüyle palavraydı. Ama her anlatışında başka başka şeyler oluyordu. Ne yapayım. ama yine her zamanki gibi ağırdan aldı. Gerçekten. bembeyaz. Felaket betimsel bir konuydu. çok güzel görünüyordu. ama bana inanmadı. Cary Grant'li bir komedi filandı herhalde. Birinin ona karşı bir şey hissedebileceğini bile düşünemiyorum.

Kardeşim öldü. hıncımı almak için. ama benden elli kat daha akıllıydı. O yalnızca ailenin en akıllı üyesi değildi. Korkunç zekiydi. Bir saat kadar vaktimi aldı. Stradlater'ın kompozisyonu için yazdıklarım bunlardı işte. Yemek masasında otururken aklına gelen şeylere o kadar çok gülerdi ki. Bu kompozisyonu yazmaya pek hevesli değildim. beni psikiyatriste filan götürmüşlerdi. Gerçekten ayıplamıyorum. Kızıl saçlı insanlar çok çabuk kızar derler. on iki yaşındaydım o yaz bir gün atış yapmak için topu kuma dikerken. bir şey yapamadım. Ben golf oynamaya on yaşındayken başladım. garajın camlarını kırdığım için. tüm lanet camlan da yumruğumla kırdım. Bunları beyzbol alanında. ama siz Allie'yi tanımadınız. Ayıplamıyorum onları. Öğretmenleri. sancıyor ve artık yumruğumu sıkamıyorum. Böylece hiç kimse. tepesinde eli sopalı bir vurucu olmadığı zamanlarda okumak için yazmıştı. bavulumda. Artık hep bende duruyor. Döndüm baktım. durmadan anneme mektup yazar. beni seyretmiyor mu? Ya. başımı bir çevirsem Allie'yi görecekmişim gibi bir duygu geçti. 18 Temmuz 1946'da. Her neyse. bunun dışında pek önemli bir şeyim kalmadı. Solaktı kardeşim. Allie'nin adını değiştirmekti. bütün parmaklarına ve el üstü cebine kardeşimin şiirler yazmış olmasıydı. Size onun na41 sil bir kızıl saçlı biri olduğunu anlatayım. işte böyle türden bir kızıl saçlıydı o. Hiç kimseye kızmazdı. ya da kemancı filan olmayacağıma göre. Tanısaydınız onu çok severdiniz. şöyle sımsıkı bir yumruk yani. Elim arada bir. ama. Hatırlıyorum. onun Stradlater'ın kardeşi değil de benim kardeşim olduğunu anlayamayacaktı. öyle iyi çocuktu ki. neredeyse sandalyeden düşecek gibi olurdu. içimden birden. inanın. Benden iki yaş küçüktü. Lanet bir cerrah. gerçeği söylerlerdi. Allie gibi bir çocuğun öğretmeni olmaktan gurur duyduklarını bildirirlerdi. O sıralarda Maine'de oturuyorduk. Ve palavra sıkmak için yazmazlardı. Böyle şeyler yapmak çok aptalca. Tanrım.türdendi. O yaz aldığımız steyşın arabanın da camlarını kırmaya çalıştım. en efendisiydi de. ama Allie hiç kızmazdı ve kızıl saçlıydı. Ayrıca. çünkü Stradlater'ın rezil daktilosunu . Eldiveni çıkardım ve üstündeki şiirleri kompozisyona ekledim. kabul ediyorum. Bizim Allie'nin beyzbol eldiveni. Eldivenin betimsel özelliği. Allie'nin öldüğü gece garajda yattım. yüz elli metre kadar uzakta bisikletine oturmuş. Yeşil mürekkeple. lösemiden. yağmur yağdığında filan. ama zaten elim çoktan kırılmıştı. Daha yeni on üç yaşına girmiştim. bunları yazmak hoşuma da gitmişti. çitin ardında -golf alanı çepeçevre o çitle sarılıydıyüz. Tek yapacağım. ama bundan başka tasvir edilecek hiçbir şey gelmemişti aklıma.

Pek uykum yoktu. Sinüslerinden rahatsızdı. Üzülmekten gidemem. ne dediğimi biliyorum yani. kalktım bir süre pencereden dışarıya baktım. berbat dişler. Stradlater'ı tanısaydınız. Yani. sivilceler. uyurken pek düzgün soluk alamıyordu. o lanet ayak sesleri geldiği sırada ne yaptığımı hatırlayamıyorum yani. Stradlater'ın Jane'le buluşmasından dönüşünü hatırlamaya çalışıyorum şimdi. o daktilo da canımı fena halde sıkmıştı. Soğuktan sızlana sızlana girdi odaya. Sonra. Herhalde hâlâ pencereden filan bakıyordum. tuvalete gitmem gerekse bile gitmem. Ceketi biraskıya asıp dolaba kadırdı. 43 Bölüm 6 İnsan bazı şeyleri tam hatırlayamıyor. bu manyak orospu çocuğuna acımadan edemiyordunuz. Ben daktilomu koridorun ucundaki bir herife ödünç vermiştim. Bir-şeylere üzülüyorsam. Artık kar yağmıyordu. Ona yanıt verme zahmetine bile girmedim. Her neyse. ama arada sırada. Bizim Ackley'nin horlamasını da duyabiliyordunuz. pis tırnaklar. O herifle birlikte kaç kez kızlarla buluşmaya gittim. Üzülmeyi bırakıp gidemem. hatırlamıyorum. Sinüs rahatsızlığı. çalışmayan arabaların sesleri 42 eliyordu. felaket üzgündüm." dedi. Jane'le ilgili tek b. Odaya girdiği sırada nerede oturduğumu bile hatırlamıyorum. Ben de konuşmadım. bunu ona söylemek için kendimi perşan edecek değildim yani. "Herkes ne cehenneme gitti böyle? Ortalık morga dönmüş. siz de benim gibi üzülürdünüz. Soyunmaya başladı. Edepsiz herifin tekiydi. köpek dişi ceketim için teşekkür etti bana. ağız kokusu. koridor muşambayla filan kaplıydı. Hatırlayamayışımın nedeni. ya da haftasonu için evine gitmiş olduğunu bilmeyecek kadar salaksa. yoksa onunkinde mi? Yemin ederim. benim koltuğumda mı. Cumartesi geceleri herkesin ya dışarda. Koridordan Stradlater'ın o salak.r lanet söz etmedi. lanet duş perdelerinin arasından. 44 . tam olarak hatırlamıyorum.Yalnız.kullanmak zorunda kalmıştım. Onu seyret-tim yalnızca. O herifin her şeyi bir tuhaftı zaten. Gerçekten edepsizdi. Yazmayı bitirdiğimde saat on buçuk filandı. ya uykuda. ama yemin ederim. pencerede mi. onun o lanet ayak seslerinin koridordan odaya doğru yaklaştığını duyabiliyordunuz.

Sigara içeceksen." dedi. Ben bunu ona sorduğum sırada.Daha sonra. Herif âşıktı kendine. "Hangi manyak. Manyaklar gibi sigara içmeye devam ettim. Döndüm. bana o lanet kompozisyonunu sordu. "Bunu niye yaptın şimdi?" dedi. Sonra da yırttım. Yatakhanede sigara içmemiz yasaktı. lanet bir oda veya ev gibi bir şey anlatılacak demedim mi?" "Betimsel olsun dedin. "Sen her şeyi böyle kıç tarafından yaparsın zaten." dedi. Gittim. boyunbağını çıkarırken. karnını oğuştururdu. . O. bunu Stradlater'ı rahatsız etmek için yapıyordum. "Selamımı söyledin mi ona?" diye sordum. Acayip kızmıştı. Kâğıt parçalarını çöp sepetine attım. Dahası. "Tek bir lanet şeyi bile doğru dürüst yapamıyorsun.' Umursamadım. Beyzbol eldiveni anlatsak. tamam. Stradlater. ha?" Tanrım. bir yandan gömleğinin düğmelerini çözerken. Uzun süre ikimiz de bir şey söylemedik. yine de içebiliyordunuz. yan yatarak. üstünde bir tek donla kaldı. yatakhanede sigara içmezdi. ama ben mezun oUna kadar burada kalmak zorundayım. Gitti. lanet ayak tırnaklarını kesiyordu. ne fark eder?" "Lanet olsun!" dedi. Hep böyle göğsünü. herkes uyurken veya dışar-dayken kimse kokusunu alamayacağından. bir yandan da kâğıdı okudu. Sonunda. Ne okuldu ama. Ben yattığım yerde bir sigara yaktım. göğsünü. Tek bir lanet şeyi bile. yatağıma uzandım. Cumartesi gecesi için dokuz otuza kadar izin alır. bu saate kadar nasıl kaldınız? Daha geç bir saate kadar mı izin aldırttın kıza yoksa?" dedim. kenefte yapmıyorsun? Sen burdan defolup gidiyorsun." dedi." dedim. felaket soğuk bir tavırla. "Tanrı aşkına. ama gece geç saatte. Bir tek ben içerdim. Sonra." Bana baktı. o lanet kâğıdı elinden çekip aldım. "Ne demek -ne olmuş? Sana. Jane hakkında tek bir söz etmiyordu. Birdenbire. Suratında o salak ifadeyle. o yatağının kenarına oturmuş. Stradlater soyundu. onun ayak tırnak-larını kesmesini seyrettim. Ona karşılık bile vermedim. niye bunu gi-dit. "Saat dokuz otuza kadar izin aldıysa. o an nasıl nefret ettim ondan. Hiç umursamadım. "Bir dakika. "Seni burdan attıklarına hiç şaşmamak gerek. ver onu bana o zaman. 45 nasıl gideriz?" Bana baktı "Dinle. Lanet yatağının üstünde olduğunu söyledim ona. Holden. karnını oğuştura oğuştura orada öyle durup okudu. Fitil gibiydi. Hiç durmadan birilerinin ayak tırnaklarını kesmesini veya sivilcelerini sıkmasını seyrediyordunuz." "İyi." "Ne olmuş?" dedim. Burda lanet bir beyzbol eldivenini anlatmışsın.

sonra ağzına. Size anlattığım o kırılmadan dolayı.Aslında. ama istediğim olmamıştı. "Ne yaptın kıza?" dedim "Onu Ed Banky'nin arabasında becerdin mi yoksa?" Sesim rezalet titriyordu. hâlâ damalarını en arka sıraya diziyor muymuş?" "Hayır. "O ne dedi?" dedim. İçimden. Pençeyle basketbol koçluğu yapıyordu. nereye gittiniz peki?" diye sordum. ama bu sporcu herifler birbirlerini tutarlardı." Ed Banky. Canını acıttı herhalde. suratı kıpkırmızı bir halde. "Kes şunu. takımda ortada oynuyordu çünkü. o diş fırçasını ağzına gömecek. Yalnız. "Kessene şunu." Omzuma yine o salak yumruklardan bir tane salladı. sormadım." dedim. Her neyse. Ed Banky de. yataktan kalktım. ama yumruğu sağ elimle atmıştım. Yalnızca kafasının yanına değmişti biraz. Tanrım. ona yumruk . "Nevv York'a gitmedinizse. sanki kenefe gidiyormuş gibi. ahbap. gırtlağına saplayacaktım. her istediğinde ona arabasını verirdi. göğsüme oturmuştu. Gittiğim her 46 okulda gördüm bunu. Omzuma şakadan yumruk atmaya başladı. ama ona bir yumruk salladım. Lanet arabada oturduk." Söylemişmiş. Stradlater omzuma yalandan yumruk atmaya devam ediyordu. bir ton filan geliyordu üstümde." "Yaptın mı?" "Bu bir meslek sırrıdır. Bileklerimi de tutmuştu. bütün gücümle. bundan sonra hatırladığım. dama mı oynayacaktık. benimle şakalaşmaya girişti. o elimi pek sıkamıyordum." dedim. Ağzına biber süreceğim senin."Söyledim. yere serilmiştim ve Stradlater. ıskaladım. "Kimin arabasında?" "Ed Banky'nin. pis herif. az sonra matrak bir şeyler olacak diye bir duygu gelip geçtiLanet ayak tırnaklarını kesmesi bitti. Sesimin titremesini güçlükle denetleyebiliyordum. Tanrı aşkına?" Bir süre sonra ona. bütün gece ne yapacaktık yani. üstünde bir tek donla filan. dişlerinin arasına aldı fırçayı. giderek iyice sinirleniyordum. Yatağından kalktı. nereye gittiniz peki?" "Hiçbir yere gitmedik.öğrencilerin öğretmenlerden araba alması yasaktı. Epey canını acıtmış olabilir. ne ayıp. bu sporcu herifler birbirlerini acayip tutuyorlar. "Ona sordun mu. "Ne ayıp. Ne sanıyorsun. "Nevv York'a gitmedinizse. Oturtamadım yumruğu. Bizim Stradlater da onun yavrucuklarından biriydi." Bundan sonrasını pek hatırlamıyorum. Tek bildiğim. Elinde diş fırçasını tutuyordu.

çakacağım bir tane. geri zekâlı orospu çocuğu seni. hatırlamıyorum. filmler dışında tabii. Lanet olsun.kokmuş. "Pis. "Sana sus dedim durdum. lanet olasıca herif. Zaten bütün geri zekâlılar böyledir.haberin olsun". duruyordu. onu bile bilmiyorsun. Birini yumrukla yere yıkmak oldukça zordur. O salak suratı kızarıyor da kızarıyordu. Holden. Holden. kendimi birden yerde buldum. Onu Öldürebilirdim. canının her istediğini becerebileceğini sandığını söyledim. Hiçbir şeyi adam gibi tar-" Bu kez gerçekten bir tane çaktı bana. kalk üstümden. tamam mı?" 47 -Kızın adı Jane mi. pis herif!" Ama kalkmıyordu. Kahrolası dizleri göğsüme batmıştı. lanet herif?" deyip duruyordu. Hiçbir şeyi tartışmak istemiyorsunuz. Vay canına. Ama burnum kanıyordu. "Holden. çeneni kapayacak mısın?" "Evet. bizim Stradlater sağ yanımda tepeme dikilmiş. O kocaman budala suratı kıpkır-mızı kesilmişti. Çeneni kapa. "Bunu sen istedin. bırakırsam. ben de ayağa kalktım. Niyeti kötüydü. çeneni kapayacak mısın?" Ona yanıt bile vermedim. niye susmadın. Bir daha söyledi. "Çek şu pis dizlerini göğsümden. geri zekâlı dizlerini göğsümden. "Kes artık. Zaten bütün geri zekâlılar kendilerine geri zekâlı denmesinden nefret ederler. yoksa-" "Niye kapayacakmışım?" dedim. Koltuğunun altında lanet tıraş takımları vardı. "Senin gibi geri zekâlıların derdi de bu işte. Bu onu çok kızdırdı. Yukarı baktım. lanet olsun. Beni vurup da mı yıktı. bak seni uyarıyorum. Neredeyse. dedi. kesmezsen. bak seni uyarıyorum. resmen haykırıyordum. ben de ona sürekli orospu çocuğu filan dedim." ■Artık kes şunu. Ona geri zekâlı demenizden nefret ederdi." Üstümden kalktı. herif . ha?" dedi. Kafamı yere vurduğum zaman. Koca salak parmağını suratıma salladı. kafatasımın çatladığından filan endişeleniyordu herhalde. avazım çıktığı kadar haykıracaktım." dedi. "Holden. Ona. çünkü lanet salak bir geri zekâlı olduğunu söyledim. canım felaket acıyordu. June mu. ama sanmıyorum. salak. Bir kızın damalarını en arka sırada toplamasıyla hiç ilgilenmediğini." dedi. lanet ge ri zekalı. Bileklerimi öylece tutup durdu. Sesi çok asabiydi. "Kes artık. "Bak. "Hadi. "Çek şu pis. Ona söylediğim her şeyi tam hatırlayamıyorum." "Bırakırsam.atamıyordum. "Neyin var senin. on saat kadar." dedim ona." dedim ona.

amma da üzülmüştü! Zahmet edip ayağa bile kalkmıyordum. Öyle yerde upu-zun yatıp, ona geri zekâlı orospu çocuğu deyip durdum. Çok kızgındım, resmen böğurüyordum "Dinle beni. Git bir yüzünü yıka," dedi Stradlater. "Beni duyuyor musun?" Ona, asıl kendisinin gidip o geri zekâlı suratını yıkamasını 48 söyledim; çok çocukçaydı bunu söylemek, ama felaket kızgındım. Ona, kenefe giderken, uğrayıp Bayan Schmidt'i becermesini söyledim. Bayan Schmidt, kapıcının karısıydı. Altmış beş yaşında filan vardı. Stradlater'ın oda kapısını çekip koridorun sonundaki kenefe gittiğini duyana kadar yerde oturdum. Sonra kalktım. Şu lanet avcı şapkamı bir türlü bulamıyordum. Sonunda buldum onu. Yatağın altındaydı. Kafama taktım, siperini de, hoşuma giden biçimde, arkaya çevirdim ve budala suratımın ne hale geldiğini görmek için aynaya gittim. Hayatta böyle kan görmemiş-sinizdir. Ağzım, çenem, hatta pijamam ve sabahlığım kana bulanmıştı. Biraz korktum, biraz da hoşuma gitti. Bütün bunlar bana sert adam havası veriyordu. Ömrüm boyunca herhalde iki kez kavga etmişimdir, ikisinde de sopayı yedim. Pek dişli biri sayılmam. Pasifistim ben, doğrusunu isterseniz. Herhalde Ackley, büyük olasılıkla tüm bu şamatayı duyup uyanmıştır diye düşündüm. Perdelerin arasından yan odaya geçtim, ne halt ettiğine bir bakmak için. Ackley'nin odasına pek gitmezdim. Pasaklı herifin teki olduğundan, acayip bir koku olurdu o odada. 49 Bölüm 7 Perdelerin arasından bizim odanın ışığı sızıyordu biraz. Ackley'ii görebiliyordum, yatağında yatıyordu. Çok iyi biliyordum,bal gibi uyanıktı. "Ackley?" dedim. "Uyanık mısın?" "Evet." Oda oldukça karanlıktı, yerde bir ayakkabıya bastım, az kalsın kafaüstü çakılıyordum. Ackley yatağında doğruldu, kolunun üstüne yaslandı. Suratına beyaz bir zımbırtı sürmüştü, sivilceleri için. Hortlağa dönmüştü karanlıkta. "Ne yapıyorsun, bakayım?" dedim. "Ne demek, ne yapıyorsun? İkiniz gürültü etmeye başla-madan önce uyumaya çalışıyordum. Niçin kavga ediyordunuz ki?" "Işık nerde?" Düğmeyi bulamıyordum. Elimle duvarı araştırıyordum. "Işığı ne yapacaksın?... Sağ elinin altında." Sonunda düğmeyi buldum ve ışığı yaktım. Bizim Ackley gözlerini

korumak için elini ışığa siper etti. "Tanrım!" dedi. "Ne oldu sana böyle?" Üstümdeki kanlardan filan söz ediyordu. "Stradlater'la atıştık biraz," dedim. Sonra yere oturdum. Odalarında hiç sandalyeleri filan da olmazdı. Sandalyeleri hangi cehenneme atmışlardı, hiç bilmiyorum. "Baksana," dedim, "biraz, kanasta oynamak ister misin?" Ackley kanasta hastasıydı. Hala kanıyor, Tanrı aşkına. Üstüne bir şey koysan iyi ola50 "Durur, durur. Baksana. Biraz kanasta oynamak istersin, değil mi?" "Kanasta mı, Tanrı aşkına. Saate bakar mısın, bir zahmet?" "Geç değil . Daha on bir, on bir buçuk." "Daha on birmiş!" dedi Ackley. "Bana bak. Sabah kalkıp Ayine gitmem gerek, Tanrı aşkına. İkiniz kalkmış lanet geceyarısında bağırışıp kavga -niçin kavga ediyordunuz ki?" "Anlatmak uzun sürer şimdi. Sıkmayayım seni Ackley. Se. nin iyiliğini düşünüyorum ben," dedim ona. Onunla özel konulara girmezdim. Her şeyden önce, bu Ackley, Stradlater"dan da budalaydı. Ackley'e bakarsak, Stradlater dâhi filan sayılırdı. "Hey," dedim, "bu gece Ely'nin yatağında uyusam, bir sakıncası var mı? Yani, yarın geceden önce dönmeyecek, değil mi?" Çok iyi biliyordum, dönmezdi. Ely her lanet haftasonu evine giderdi. "Ne zaman gelir, ben ne bileyim?" dedi Ackley. Vay canına, nasıl bozuldum buna! "Ne demek, ne bileyim; ne zaman geleceğini nasıl bilmezsin? Pazar gecesinden önce gelmez, değil mi?" "Gelmez de, Tanrı aşkına, ben nasıl her isteyene, buyur Ely'nin yatağına yat derim, ha?" İşte buna daha felaket bozuldum. Oturduğum yerden uzanıp, lanet omzuna dokundum. "Ackley oğlum," dedim, "sen çok kıyak delikanlısın. Bunu biliyor musun? "Tamam, yani ciddiyim -ben nasıl her isteyene—" "Sen gerçekten kıyak delikanlısın. Sen efendi ve aydın bir i çocuksun," dedim. Öyleydi de, yani. "Sigaran bulunur mu, acaba? -Bir yok de, öleyim daha iyi." "Hayır, yok sigaram. Gerçekten yok. Baksana, ne cehenneme kavga ediyordunuz?" Ona yanıt vermedim. Tek yaptığım, kalkıp pencereye gitI mek ve dışarıya bakmak oldu. Birdenbire kendimi felaket yapayalnız hissetmiştim. İçimden neredeyse ölmek geçti. "Niçin kavga ediyordunuz ki?" dedi Ackley belki ellinci kez. Herif

buna takmıştı kafayı. "Senin için," dedim. "Benim için mi, Tanrı aşkına?" 51 "Evet Senin lanet onurunu savunmak için. Stradlater bana, senin rezil bir herif olduğunu söyledi. Bunu söyledikten sonra yakasını elimden kurtaramazdı." Bu sözlerim onu heycanlandırmıştı "Dedi, ha?Dalga geçme ?Dedi,ha? Ona yalnızca şaka yaptığımı söyledim. Sonra gidip Ely'nin yatağına uzandım. Kendimi felaket yalnız hissediyordum. "Burası leş gibi kokuyor," dedim. "Çoraplarının kokusu ta buraya geliyor. Çoraplarını çamaşırhaneye filan hiç göndermez misin sen?" "Hoşuna gitmediyse, sen bilirsin ne yapacağını," dedi. Çok da akıllıydı yani. "Şu lanet ışığı söndürsene." Işığı hemen söndürmedim. Ely'nin yatağında yatmaya devam ettim, Jane'i filan düşünerek. Stradlater'ın onunla, o koca götlü Ed Banky'nin arabasına kapandığını düşündükçe taş kesiliyordum. Siz bu Stradlater'ı nereden bileceksiniz? Ama ben bilirim. Pencey'deki heriflerin çoğu, kızlarla cinsel ilişkide bulunduklarını anlatır dururlar -Ackley gibi mesela- ama bu Stradlater gerçekten yapardı. Böyle en az iki kızı becerdiğine tanık oldum. Gerçekti yani. "O soluk kesici yaşam öykünü anlat bana, Ackley oğlum," dedim. "Şu lanet ışığı söndürür müsün? Yarın kalkıp Ayine gitmek zorundayım." Kalktım, ışığı söndürdüm, mutlu olur belki diye. Sonra yine Ely'nin yatağına uzandım. "Niyetin ne senin; Ely'nin yatağında uyuyacaksın, öyle mi?" dedi Ackley. Vay canına, ne de konukseverdi yani! "Olabilir. Olmayabilir de. Canını sıkma sen." "Canımı sıktığım filan yok. Yalnız, Ely birden gelip burada birini bulursa diye-" "Rahatla. Burda uyumayacağım. O lanet konukseverliğinden yararlanmaya çalışmıyorum yani. Birkaç dakika geçmedi ki, Ackley çılgınlar gibi horlamaya başladı.Yine de orada, karanlıkta yatmaya devam ettim, bizim Jane'le Stradlater'ın Ed Banky'nin arabasında ne yaptıklarını. düşünmemeye çalışarak. Ama bu olanaksızdı Sorun, bu Strad52 later herifinin tekniğini bilmemden kaynaklanıyordu. Bunu

Artık araba sesi de duyamıyordunuz. beni böyle aptalca sorular sormak için mi-" "A. Kaskatı uyuyordu. ışığı söndürdü. o içten sesiyle tavlamaya çalışıyordu.Kimse senin lanet dininle dalga geçmiyor. Ya da. Nerede olduğuma bakınmadı bile. Gerçekten utanç vericiydi. Ackley beni duymuyordu. Sonunda. Bir kez. Manastıra nasıl giriliyor?" diye sordum ona. Bir süre sonra. Bunu dememle birlikte. Hepsi de manyak piçler olur yani. Ama bizim Stradlater kızı." dedim fısıldarcasına. O gece orada o kızı becerdiğini sanmıyorum. Tanrı aşkına!" "Baksana. Temiz hava hastasıydı kendisi. ama lanet dinimle dalga geçmeye kalkarsan. Kendimi çok yalnız. Onu dinlerken neredeyse kusuyordum. Kız durmadan. Stradlater'ın duş perdelerinin arasından beni duymasını istemiyordum." dedi. bunları düşünmemeye çalışırken. daha da moral bozucuydu. o içten Abraham Lincoln sesiyle yumuşatmaya devam ediyordu." dedim. yalnızca çok yakışıklı bir herif değilmiş. onlar arkada. çok berbat hissediyordum. Ed Banky'nin arabasında. Piç herif.bizim Ackley kalktı. O pis tıraş takımlarını filan bıraktığını. ama felaket yaklaşmıştı buna. "Senin neyin var?" dedi. "Benim için nedersen de. sanki.bilmem durumu daha da kötüleştiriyordu. "Şurda dalmış." Ely'nin yatağından kalktım ve kapıya yöneldim. girdiğim manastırın papazları da 53 ters cinsten çıkar. Felaket yaklaşmıştı. Ackley'i uyandırmak bile istedim. Bir manastıra girme fikriyle oyalanıyordum. uyuyordum.Tanrı aşkına-" "Sakin ol. Dışarısı. Lütfen.yatağında oturdu. Herifte ne teknik vardı ama. Zaten ben de manastıra filan girecek değilim. Ackley!" Beni hâlâ duymuyordu. Lütfen. Ackley!" Bunu duymuştu artık. Orada uzanmış. "Katolik olman filan mı gerekiyor?" "Tabii ki Katolik olman gerekir. Stradlater'la ben birlikte birer kızla buluşmuştuk. pencereyi açtığını duyabiliyordunuz. Kızı o sakin. "Hey Ackley. aynı zamanda efendi ve içten bir herifmiş gibi. Bu man-vak ."Bana bak. arka tarafta korkunç bir sessizlik oldu. hadi uyu öyleyse. biz önde oturuyorduk. "Hayır -lütfen. bizim Stradlater'ın keneften dönüp odaya girdiğini duydum. "Hey. Bendeki bu şansla. sokak. yalnızca piç herifler"." diyordu. yapma. "Hey.

Giderken dur-dum Ackley'nin elini tuttum ve tantanalı. Ackley oğlum. Bavul toplamakta acayip hızlıyımdır. sahtekarca bir tavırla tokalaştım onunla. Toplanacak bir iki şe54 yim kalmıştı zaten. Toparlanırken bir şey biraz moralimi bozdu. Aslında. sonunda üzülen hep ben olurum. biraz tatil yapmaya ihtiyacım vardı. Annemin daha birkaç gün önce bana yolladığı buz patenlerini bavula yerleştirmeliydim. Durumu ilk öğrendiklerinde pek ortalıkta görünmek istemiyordum. Leaky'le Hoffmann'ın oda kapısının önünde boş bir Kolynos diş macunu kutusu duruyordu. Hazırlanmam bittiğinde paramı saydım. Ama birden vazgeçtim. Bir gün biri sana gününü gös-" Durup dinlemedim bile onu. Ayrıca. aşağıya inip Mal Brossard ne yapıyor diye bir bakmak geçti aklımdan.ama yine de üzüldüm. Gerçekten mahvolmuştu. giyindim ve iki bavulumu da yerleştirip kapattım. Bizimkiler durumu öğrenip içlerine sindirmeden eve gitmek istemiyordum.ortamda daha fazla takılmak istemiyordum. Annem birden histeriye ka-pılıverir. Thurmer'ın atıldığımı bildiren mektubu bizimkilerin eline herhalde Salı ya da Çarşamba'dan önce geçmez diye hesapladım. Çarşamba'ya kadar kendime gelecektim. "Hiçbir şey olmuyor. Sonra. Neyse. "Bunu biliyor musun?" "Uyanık herif. koridora çıktım. Annemin Spaul-ding mağazasına gidip satıaya milyonlarca bayıltıcı soru yöneltmesini gözümün önüne getirdim. annem böyle şeyleri içine sindirdikten sonra pek fena sayılmaz. o çok içli ses tonuyla söylemiştim. Bu sözü. Bir hafta kadar önce ." dedim. ama epeyce yüklüydüm. Lanet kapıyı çektim. Çarşamba günü. merdivenlere doğru yürürken ayağımdaki içi tüylü terliklerle kutuya şut çektim durdum. kalkmış yine bir okuldan daha kovulmuştum. dinlenmiş ve kendimi kıyak hissederek filan eve gidecektim. Bir sigara yaktım. o hokey pateni almıştı. Bizim Stradlater uyanmadı bile. Bavulumu filan toplamaya başladım. Yalnızca. Ne yapayım derken. Birdenbire ne yapacağıma karar verdim.kalacak. "Bu ne oluyor şimdi?" dedi. ya da evindeydi. hepsi bu. İşte buna moralim bozuldu. Herkes uyumuştu. çok kıyak bir herif olduğun için sana teşekkür etmek istedim. Koridor çok sessiz ve moral bozucuydu. "En büyük sensin. bilemiyorum. veya haftasonu nedeniyle ya dışarda." dedim. Ben de odaya gidip ışığı yaktım. Bana yanlış cins patenlerden almıştı -ben yarış pateni istemiştim. Hepsi iki dakikamı aldı. gidip Nevv York'ta bir otelde -çok ucuz filan bir otelde. ve ben de. Elini çekti. Bana birisi bir armağan verdiğinde. Sinirlerim mahvolmuştu. Tam olarak kaç param vardı. kararımı vermiştim. Buna çok üzüldüm.

Nereden bileceksiniz? Ben de ne yaptım. Epey varlıklı bir herifti. Hiçbir şey yapmadan. Doksan kâğıda aldığım şeye. hoşuma gittiği biçimde siperini arkaya çevirdim ve avazım çıktığı kadar "Uyuyun bakalım. Herkes zıbarmış yatmıştı. dergi satan herifler dolaşır. ben de istasyona kadar olan yolu yürüdüm. dergilerdeki o salak öyküleri bile kusmadan okuyabilirim. Beklerken biraz karla yüzümü ovuşturdum. soğuktan burnum ve üst dudağım sızlıyordu. bilmiyorum. oldukça yüklü olmama karşın. 55 Bölüm 8 Taksi filan çağırmak için vakit çok geçti. Dişimin dudağımı deldiği yer çok acıyordu. koridorda kahve. Neyse. Artık pek aklı başında değil sayılır -felaket yaşlı. bizim Stradlater'ın çaktığı yerler yani. Tek sorun. Trende gece yolculuk yapıyorsam. öyle oturdum. Ama hava hoşuma gitti. İçinde bir sürü sahtekâr. Kırmızı av şapkamı giydim. David adlı. özellikle geceleri. Şansım vardı. bavullarım da durmadan bacaklarıma çarpıyordu. Ama bu kez durum farklıydı. Zaten ortalıkta hiç kimse yoktu. bu David'lerin lanet pipolarını yakan Linda veya Marcıa adlı sahtekâr kızların olduğu öyküler. ince yüzlü herifler. fazladan paraya ihtiyaç duyabilirdim. Pek satın almak istemediğini söyledi. istasyonda trenin gelmesi için yalnızca on dakika bekledim. Ona daktilo için kaç para vereceğini sordum.büyükannem bir yığın para yollamıştı. şu daktilomu ödünç verdiğim herifi uyandırdım. Ben genellikle bir salamlı sandviçle üç dört tane dergi alırım. Salağın biri merdivenlere fıstık kabuklan atmıştı. ama hava felaket soğuktu. Tam çıkarken. yalnızca yirmi kâğıt verdi. ışıklar yanıyordur ve pencereler karanlıktır. inip Frederick Woodruff'ı. Yalnızca avcı şapkamı çıkarıp cebime 56 . Bahse girerim. Neden. Genellikle tren yolculuğu yapmayı severim. Onu uyandırdığıma çok bozulmuştu. Yüzümde hâlâ epeyce kan vardı. Sonra defolup gittim. nasıl göründüğüm umurumda bile değildi. elimde bavullarla filan. az daha düşüp bir yerimi kırıyordum. onları kulaklarımın üstüne indirdim.ve doğumgünüm için bana yılda dört kez para gönderip duruyor. o kattaki bütün herifler uyanmıştır. Canım hiç istemiyordu. Fazla uzak değildi. Kulaklarım sıcacıktı ama. Aldığım o şapkanın kulaklıkları da vardı. grin zekâlılar!" diye bağırdım. sandviç. Ağlıyordum. Büyükannem oldukça cömerttir. Sonunda aldı ama. Gece trende giderken bu rezil öyküleri bile okuyabilirim genellikle. merdivenin yanında durdum ve lanet koridora son bir kez daha baktım. Karlar yürümemi zorlaştırıyordu. Bilirsiniz.

tanıyorum.Birdenbire. Benim sınıfımda." dedim ona. Her neyse. fena değil." "Ernest okulunuza hayran. Aşırı seks düşkünü filan olduğumu söylemek istemiyorum. kadınlardan hoşlanırım demek istiyorum. Pencey Hazırlık'in çıkartması değil mi?" dedi. vagon bomboştu. "Evet. Haklıydı. ama öteki okullar kadar iyidir. 57 "Pencey'i seviyor musun?" "Pencey mi' Eh. Çok zarif bir tavırla. ne iyi!" dedi kadın. ama çok güzeldi. "Ah." dedi. yukarıya. Aslında vakit geç olduğundan filan. pek seversem de. ne güzel! Belki benim oğlumu tanırsınız." "Evet. kondüktör falan. ama bu. Ama dangalakça değil yani. duş yaptıktan sonra çıkar. o zaman. "Evet. Rudolf Schmidt bizim yatakhanenin kapıcısının adıydı. Pek öyle cennet sayılmaz. rafta duran bavullarıma bakıyordu. kabul etmek gerek." Oğlu. Ben kadınlara biterim. hiç kuşkusuz. öyle. oturup duruyorduk. Yakasında şu orkidelerden vardı." dedim. bütün millet ancak bavulun üstünden atlayarak geçebileceklerdi. Daha doğrusu. Gerçekten biterim. ama boş bir koltuğa oturacağına geldi yanıma oturdu. Er-nest Morrovv? Pencey'de okuyor." . "A." dedim. her ne kadar. öğretmenlerin çoğu da saygın insanlar. Trenton'da trene bir kadın bindi ve geldi yanıma oturdu. canım?" "Rudolf Schmidt. Pencey'de okuyan en büyük namussuzdu. Yanında lanet bir telefonla dolaşsa yeriydi yani. sanki büyük bir partiden daha yeni ayrılmış gibiydi. Ona yaşamöykümü olduğu gibi anlatmayı filan istemiyordum. çünkü elinde kocaman bir bavul vardı ve ben de en ön sıradaki koltuktaydım. 'Tanıştığımızı Ernest'e söyleyeyim. işte tam böyle bir herifti. birdenbire bana. ıslak havlusunu milletin kıçında şaklatırdı. Pencey'de mi okuyorsunuz?" Çok güzel bir sesi vardı. Kırk-kırk beş yaşlanndaydı sanırım. Hep böyle gelip o lanet bavullarını koridorun tam ortasına bırakırlar. "Adınızı sorabilir miyim. "Ah. Yani yalnızca. çok güzel bir telefon sesi. Koridorlarda görürdüm onu hep. Bavullarımdan birinin üstüne lanet bir Pencey çıkartması yapıştırmıştım. "Beni bağışlayın. Bavulunu koridorun tam ortasına bıraktı. yani okulun tüm o rezil tarihi boyunca gördüğü en büyük namussuz. Çok hödükçe bir şeydi.

Rudolf. Bu Morrow denen herif ancak bir klozet kapağı kadar duygulu olabilirdi. rast-gele birinin annesine bakınca yani. beni anlıyor musunuz? Onunla ilk tanıştığımızda onun kendini beğenmiş biri olduğunu sanmıştım. Gerçekten zarifti. "Bazen onun pek sokulgan olmadığını düşünüyoruz. Sonra eldivenlerini çıkarmasını seyrettim." Duyguluymuş. Bana baktı ve gülümsedi. Onu çok beğenmiştim. Başımı salladım ve mendilimi çıkardım. Bize bağıran biri çıkana kadar içebiliriz. Vay canına. İyi bir kadındı. anlayacağınız. Neredeyse." dedi. "Bir sigara almaz mıydınız?" diye sordum ona. onun yaşındaki çoğu kadınlar gibi." dedi birdenbire. doğrusunu isterseniz." dedim.. Sigarasını yaktım. Dumanı içine filan çekiyordu. felaket ilgilendiği anlaşılıyordu. Yani. ama uzun sürerdi şimdi. Ona iyice baktım." dedim." "Öyle mi düşünüyorsunuz?" Sesinden. Nasıl bir namussuzun annesi olduğunu çok iyi bildiği izlenimi veriyordu insana. "İyice sıkıştırmışlar. Öyle sanmıştım. Bır sigara aldı benden." dedi." de-dim. Ama değildi. bilmiyordum. Gerçek kişiliğini . "Sorun değil." dedim. Çevresine bakındı." "Nasıl yani?" "Şey. ama sanırım. taş gibiydi. ama dumanı pis pis ortalığa püskürtmüyordu. "Bizim Ernie."Sevdiğini biliyorum. "Ernest mi? Tabii. "Çevresine uyum sağlamayı çok iyi başarıyor Gerçekten iyi başarıyor." Ne olup bittiğini anlatmam gerekirdi. ona adımın Rudolf Schmidt olduğunu söylediğim için özür dileyecektim ki. pek çok bakımdan. Çok duygulu bir çocuk. ya da pis pis sırıtır. parmakları taş deposuydu sanki! "Biraz önce bir tırnağımı kırdım. Bittim buna. Sonra palavraya başladım. "Onu tanımak biraz zaman alır. Çoğu insan ya hiç gülümsemez. Felaket zarif gülümsüyordu. burası sigara içilmeyen bir vagon. Cinsel çekiciliği de çok fazlaydı. "Sanırım." dedim." Başımı salladım. . "Yanılıyor muyum acaba. "Ernest'in babası ve ben bazen üzülüyoruz onun için. Bittim." dedi. taksiden inerken. . Bunu biliyor muydunuz?" "Hayır. Değişik biri. "Kartopu attılar. burnunuz kanıyor canım. "okulda en tutulan çocuklardan biridir. Öbür çocuklarla pek arkadaşlık kuramıyor. uyum sağlamayı gerçekten iyi biliyor. Belki de. Anneler hep bir parça aklı başında olur zaten. Sigara içerken çok zarif görünüyordu. Ama bunu her zaman anlayamazsınız. Tuhaf bir çocuk. Rudolf. Bizim Morrow'un anasını bayağı sevmiştim. olayları yaşına göre fazla ciddiye alıyor. 58 Bana biraz tuhaf bakıyordu. Beyni pek uyuşmuş gibi de değildi yani.

Gerçekten utangaçtır.yalnızca böyle çocukken rezıllik etmekle kalmazlar. Havamday-dım. "Şey. Reddetti yani." dedim. Ama bahse girerim ı ki onca palavradan sonra.mayı istiyordum. Çünkü çok utangaç ve alçakgönüllü filandı. öyle çekici filandı ki. onun seçilmesinin nedeni açık ve basitti. Vay canına. "Restorana gidebiliriz. "Size anlatmadı mı bunları?" "Hayır. Onu transa sokmuştum sanki. . Onu yerine mıhlamıştım. demek istiyorum. Anlatmaz." Ona baktım. "Size seçimlerden söz etti. yak maya çalışan herifler. "Bir kokteyl alır mıydınız?" diye sordum ona. Olur mu.. Ben de artık palavrayı kesme fırsatı bulmuş oldum. tabii. tam olarak değil. kokteyl içmek istemişti canım. olur! Nereden bileceksiniz? Bu konularda annelerin kafası pek çalışmıyor." Başını salladı." Başımı yana çevirip saçımdaki akları gösterdim. anlatmadı. öteki çocuk -Harry Fencerseçilmez mi? Ve. Oy birliğiyle onu seçecektik. "Ernie böyledir işte. oğullarının ne bitirim bir herif olduğudur. kondüktör bizim Bayan Morrovv'un bileti için geldi. Bayan Morrow oğlunu hâlâ. değişik biri. Arada bir boşverip rahatlamasını sağlamak gerek. canım?" diye sordu bana. Milletin kıçında havlu şaklatan bu Morrow gibi herifler -insanın gerçekten canını. "Hadi. tüm duymak istedikleri. Ardından." Tam o an. bizim oğlunu aday göstermememizi isteyecek kadar utangaç ve al-çakgönüllü sanıyordur.anlamanız vakit alıyor. lütfen?" dedim. Bundan kurtulmasını sağlamanız gerek. Yani. "Üstelik saçımda da epeyce ak var. Bir hatası da bu zaten -çok utangaç ve alçakgönüllü. Bu anneler böyledir zaten. Gerçekten ama. Tamam mı?" "Yaşınız içki içmeye elveriyor mu acaba. Bu görevi gerçekten üstlenebilecek tek çocuk oydu. ama onu bir görmeliydiniz. Ama tavrı pek can sıkıcı değildi." dedim. Bütün ömürleri rezillikle geçer. Ama boyum yüzünden genellikle bir şey demiyorlar. değil mi?" diye sordum ona. Onunla birlikte ol. "Sınıf seçimlerinden. asla can sıkıcı olamazdı. Bir 59 süre atmaktan pek keyiflenmiştim yanı. biz bir sürü çocuk bizim Ernie'nin sınıf başkanımız olmasını istedik.." Bizim Bayan Morrovv bir şey söylemedi. iyice zırvalamaya başladım. amma da atıyordum! "Ama. Dondu kaldı. Ernie bizden onu aday göstermemizi istemişti." Başımı salladım. bana katılın. "Şey.

"Yok. çok geç oldu. evden bile zor dışarı çıkardı." dedim. Daha sonra yüzüme baktı ve bana sormasından korktuğum o şeyi sordu. Ki gerçekten kuyruklu bir yalandı. Bir başladım mı. Zaten çok küçükmüş. Nevvark'ta da trenden indi. gelmesem daha iyi olacak. evde herkesin sağlığı yerinde. yazın Ernie'yi ziyaret edecekmişim. Ağabeyim D. Ona çok teşekkür ettim. Biliyorsunuz." "Ah. İki dakikada çıkarıp alabiliyorlarmış. belki lanet bir matineye filan gitmek dışında. büyük bir olasılıkla restoran kapalıdır. "Pek önemli bir şey değil. "Hayır. ailenizden birinin hastalığı nedeniyle çağırmamışlardır sizi. Massachusets'e davet etti." 60 Sonra. İşlerime burnunu sokmaya kalkıştığı filan yoktu. Ama çok teşekkür ederim. Noel tatilinin Çarşamba günü başlayacağını yazmıştı. 61 Bölüm 9 Penn İstasyonu'nda trenden iner inmez hemer bir telefon kulübesine gittim.B Hollwood'daydı. cebimden tren tarifesini çıkarıp okumaya başladım. Ur en dışta bir yerdeymiş. ama çok geçti artır.yok. "Hasta olan benim.Canım birisiyle konuşmak istiyordu. canım. Gerçekten de üzülmüştü." Buna çok üzülmüş görünüyordu. Bir süre pencereden dışarıya baktı. ama kulübeye girince aklıma telefon edecek hiç kimse gelmedi.Bavullarımı içerden görebileceğim bir biçimde kulübenin dışına bıraktım."Sanırım." dedi. o orospu çocuğu Morrow'u ziyarete filan gitmezdim zaten. Sonra beni Gloucester. yapacak başka hiçbir şeyim kalmasa bile. Böyle şeyler söylediğim için o an pişman oldum. Ameliyat olacağım. havamday-sam. Bayan Morrow bir Vogue dergisi çıkarıp okumaya başladı. Sırf yalan söylemeyi kesmek için. "Zaten. "Umarım. Rudolf deyip durdu." dedi. Saatin kaç olduğunu filan unutmuştum. Şaka etmiyorum. Daha sonra pek konuşmadık.. Evleri kumsaldaymış. canım. Bana durmadan. Beynimde minik bir ur varmış" "Ah olamaz!" Elini ağzına götürdü." dedi. "Ernest mektubunda eve Çarşamba günü geleceğini.Geçecek. saatlerce sürdürebilirim. büyükannem. ama ne yazık ki büyükannemle Güney Amerika'ya gidecektik." Doğru söylüyordu.Küçük kızkardeşim . Ama. anlıyordunuz bunu. bir de tenis kortları varmış. Saatlerce. Ameliyat için filan bana şans diledi. Rudolf. çok üzüldüm.

Ayrıca. Sally'nin annesiyle benim annem tanışıyorlardı. fırsat bulduğunuzda bir zahmet geri döner misiniz? Size yanlış adres vermişim. bana manyakmışım gibi bir baktı. "Burdan dönemem. Doksanıncı Sokaktaki parka . Sürücüye. "Sen n'apıyorsun ahbap. ama canım hiç istemedi. onu öğrenebilirdim. acaba?" Ama anladım ki. Sürücü uyanık herifin tekiydi. "Tamam. ahbap. onu. Felaket dalgınımdır. Park yolunu yarılayana kadar farkına bile varmadım. hepsi bu kadar." Başka bir şey söylemedi. Ayrıca. Annem. ben de artık konuşmadım. hayatta bir amacımın olmadığını söylerdi. eskiden epey sık çıktığım şu Sally Hayes denen kıza telefon etmeyi düşündüm. Döndü. ancak milyonda bir olasılıkla haberi olabilirdi. yapmacıklı bir mektup yazmış. Onu uyandırsaydım bozulmazdı. Jane'in tatili ne zaman başlıyor. alışkanlıkla sürücüye bizim evin adresini vermemiş miyim! Birkaç gün bir otelde kalacağımı. Daha sonra. kadın benim New York'a geldiğimi göz açıp kapayana kadar anneme yetiştirmekten hiç geri kalmazdı. telefonla konuşmak için vakit çok geç olmuştu. Jane Gallagher'ın annesini arayayım diye duşundum. Kent merkezine dönmek istiyorum. arayamazdım. Sonra birdenbire aklıma bir şey geldi. Doksanına Sokağın sonuna kadar gitmek zorundayım. Sonunda kimseyi aramamaya karar verdim. Whooton Okulu'ndayken tanıdığım şu Carl Luce denen herifi arayayım dedim. Acaba. bakar mısınız?" dedim. ama ondan da pek hoşlanmıyordum. "Hey. Yaramaz olduğumu. ama telefonu ondan başka birileri açabilirdi. biliyor musunuz? Haberiniz var mı. ha? Benimle kafa mı buluyorsun?" "Hayır. onun daha şimdiden Noel tatiline çıkmış olduğunu biliyordum -bana upuzun. bavullarımı alıp taksilerin durduğu o tünele yürüdüm ve oradan bir taksiye bindim. göl donduğunda. Yirmi dakika kadar böylece oya62 landıktan sonra telefon kulübesinden çıktım. beni Yılbaşı Gecesi için Yılbaşı ağacını süslemesine yardım etmeye çağırmıştı-ama telefona annesinin çıkmasından korkuyordum. yalnızca merak ettim. Burası tek yönlü bir yol." dedim. ya da babam. "Hey. Phoebe'yi arayamazdım yani. tatil başlayana kadar eve uğramayacağımı tümüyle unutmuştum.Phoebe saat dokuz sularında yatar. o ördekler nereye gidiyorlar. bizim Bayan Hayes'le telefonda konuşmaya can attığım filan da yoktu." Tartışmaya girmek istemiyordum." dedim. "Güney Central Park'ın hemen yanındaki o gölde bulunan ördekleri biliyor musunuz? O küçük gölde hani.

Yapacak bir şeyim yoktu." "Şey. "Taft'ta. Perdeleri bile çekmemişlerdi.'Edmont'ta bırakın beni. pencereden otelin öbür yanı dışında hiçbir şey görünmüyordu. Önce bavulunu alıp yatağın üstüne koydu. inip girişte kaydımı yaptırdım. Yemin ederim. Banyoda biri varsa. Ama hödük birisiyle konuşuyorsam. çok seçkin görünümlü biriydi.gelene kadar. otelin öbür yanında olup bitenleri bir görseniz şaşıp kalırdınız. anlatsam bana inanmazsınız. Her neyse. sonra öyle şeyler yaptı ki. Sonra. ne yazık ki. O lanet otelin sapık ve geri zekâlılarla dolu olduğunu nereden bileyim? Ortalık üşütükten geçilmiyordu. üstümü filan soyunmadan. Pek akıllı bir herife benzemiyordu. "Yol üstun-de bir yerde benimle bir kokteyl almaz mısınız? Benden. bağları aşağılara sallanan o korselerden. aslında. manzara iyi mi. Sonra. Ama. Beni üşütük herifin teki sanmalarını istemiyordum. Kelini gizlemek için saçını yana yatıran türden bir herifti. Gerçek kadın giysileri yani -ipek çoraplar. ahbap. "Şey. bu yaptığı da altmış beş yaşındaki bir herif için pek müthiş bir işti yani." Ne de arkadaş canlısı bir adamdı ama. Edmont oteline gittik. Yalnızdı. kırmızı avcı şapkamı giymiştim. "Evet. Ama. Tebdil dolaşıyorum." gibisinden hödükçe şeyler söylemekten nefret ederim. o taraf pek görünmüyordu." dedim. nasıl göründüğüme boş verip. üstünde yalnızca paçalı donuyla duruyordu. Kusura bakma. ama otele girince şapkayı başımdan çıkardım. ben de hödükçe hareket ederim." 63 "Alamam ahbap. kadınlar gibi küçücük adımlar atarak. Yük-LÜyüm yani.' dedim. Kendisini bir şey sanan havalarda. onu bilemem. "Tebdil dolaşıyorum. Adam gidince bir süre pencereden dışarı baktım. doğu yakasındaki otellerde kalmak istemiyorum.ahbap. kötü mü diye düşünecek halim yoktu. Sonra. Beni odaya altmış beş yaşlarında çok yaşlı bir herif çıkardı. Böyle. öyleyse. acaba?" "Yok. aşağı yukarı hemen bir üst pencereden. Sigara içiyor ve aynada kendisine bakıyordu. Pek önemsemedim. yüksek topuklu ayakkabılar. Daha sonra odada bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. ya da New Yorker'da hangi orkestralar çalıyor. milletin bavulunu taşıyıp bahşiş beklemek. Şimdi nereye?" dedi. üstüne sımsıkı oturan siyah bir gece elbisesi giydi. tanıdıklarla karşılaşabilirim. ama durum yine de korkunçtu. Böyle yapacağıma kel gezerim daha iyi. Bana verdikleri oda rezaletti. Moralim çok bozulmuştu. birbirlerine ağızlarından su . Bir herif gördüm. Sonra bavuldan kadın giysileri çıkardı ve onları giydi. haberiniz var mı. Adamın durumu odadan da moral bozucuydu. Takside. işler tam tersine çıktı. sütyen. Böyle. ak saçlı.

kafamı bozan kızlarla takılmamaya kesin karar vermiştim. benim derdim de bu işte. sonra aynısını kadın 64 adama yapıyordu işi sıraya bindirmişlerdi. Ama onu beğeniyorsanız. fırsat bulsam çekinmeden yapabileceğim çok rezil şeyler geçer aklımdan. Bu seks işini hiç anlamıyorum. İyice düşünürseniz. iyi eğlenmiştik. durduğum yerde. Ama bir sorun vardı. ne rezil kızdı o! Bir süre rezillik edip. Vay canına. Bir kız biliyorum. önce adam bir yudum alıp kadının yüzüne püskürtüyor. O otelin kralı olurdu herhalde. aynı hafta içinde hem de -ne aynı haftası. Orada. Püskürttükleri şey herhalde içki filandı. rezalet bir şey çıkıyor ortaya. bu rezillikleri büyülenmiş gibi seyre dalıyordunuz. epey matrak olacağını bile anlayabiliyorum. Bütün geceyi Anne Louise Sherman denen o felaket kızla oynaşarak geçirmiştim. Seks konusunda kendi kendime kurallar koyup sonra yine hemen boza-rım. Sözgelimi. ikiniz de sarhoşken filan. kendinizi kaptırmak istemeseniz de. yani eve ne zaman geliyor diye annesine sora-cağıma. bizim Jane'i aramayı geçirıyor-dum aklımdan. Tanrı aşkına! Bir görmeliydiniz. Hayatta gördükleri en gülünç şeymiş gibi gülmekten katılıyorlardı. B. hemen o gece. Yemin ede-rim. onun yüzünü de beğeniyorsunuz demektir. Ama yine tutamadım kendimi. Bazen böyle rezil şeylerin eğlenceli olması ne kötü. Şaka etmiyorum. su değildi. mssmm 65 . Güzel şeyleri bozmamaya çalıştığınızda. Bazen. Ama ben bu işin gerisindeki fikirden hiç hoşlanmıyorum. rezilce de olsa. Neyse. Geçen yıl. Bir kızı gerçekten beğenmiyorsanız. şu adamın suratına su püskürttüğü kız oldukça güzeldi.çıktım böyle bir kızla. Oradaki tek normal herif de bendim herhalde. kızlar da size pek yardıma olmuyorlar. ne desem az yani. Eğer bir kızın yüzünü beğeniyorsanız. öyle. hiç anlamıyorum.'ye o gittiği okula şehirlerarası telefon açayım. Bu seks denen şeyi hiç anlayamıyorum zaten. Yani. onunla asla oynaşmamanız gerekir. Az kalsın bizim Stradlater'a bir telgraf çekip ilk trenle New York'a gelmesini isteyecektim. benden iki kat daha rezildi.püskürten bir adamla bir kadın gördüm. Bir kızla birlikte. o otel sapıklarla doluydu. birbirinizin suratına böyle su püskürtmenin. bir iki yıl önce tanışmıştık. İnsan ne yapıp ne ettiğini hiç bilmiyor. ama bardaklarında ne olduğunu göremiyordum.M. Bence hayatta görebileceğiniz en felaket seks manyağı benimdir herhalde. su püskürtmek filan gibi rezil şeyler yapmaktan kaçınmanız gerekir.

Gerçekten çok naziktim. numarasını çevirdim.Kente geldiğimde sizinle bir kokteyl içebileceğimi söylemişti. "Umarım beni bağışlarsınız. ama o Prince-ton'lı herifin dediğine göre. "Alo. Bir süre sonra bir sandalyeye oturup birkaç sigara içtim.çok geç olduğunu ben de biliyorum. Kendimi bayağı azmış hissediyordum. Bir süre orada olmadığını filan sandım.diyordum. arada bir orospuluk yapıyormuş.beni tanımazsınız. onu getirdiği için neredeyse okuldan atılıyormuş.Telefona bakan kişiye dayısı olduğumu söyleyecektim. Eddie Birdsell." dedi bir kadın sesi. ama yine de okuyabiliyordunuz." dedim. Kimse bakmıyordu telefona. Neyse.kendisinden öğreneyim. hiç kuşkum yok. tam olarak bir orospu filan değilmiş. Herif kızı bir kez Princeton'da dansa götürmüş.Teyzesinin bir kazada öldüğünü. onunla hemen konuşmak zorunda olduğumu söyleyecektim. geçen yıl bir partide tanıştığım." dedim. Adresini verdiği kız. Cüzdanın içinde rengi atmıştı. gittim telefona."Bu çılgın saatte insanı niye uyandırıyorsun?" Biraz ürkmüştüm "Şey.ama sizinle tanışmaya can atıyordum. havamda değildim. Yaşımı filan anlamasın diye sesimi kalınlaş-tırdım. Eskiden vodvillerde soyu-nurmuş. Sonra birden biri açtı. Rezil bir yerdi. "Kimsin?" "Şey. böyle zırvalıklan pek beceremiyorsunuz."Felaket nazik konuşuyordum. Adı Faith Cavendish'ti. Ses tonu hiç de dostça değildi ama "Bayan Faith Cavendish?" "Kimsin?" dedi." 66 "Kını dedin? Kimin arkadaşı?" Vay canına telefonda kap lan kesilmişti başıma! Beni azarlıyordu.ama ona da bir çare buldum. Sonra. İyi numaraydı. Alrmışbeşinciyle Broadway'in kesiştiği köşedeki Srradford Arms Oteli'nde kalıyordu. "Edmund Birdsell.Ben Eddie Birdsell'in arkadaşıyım. Kabul etmek gerek.çok olgun havalarda filan bir sesle. Sesim zaten oldukça kalın sayılır.Öğrencileri gece vakti telefona çağırtamazdınız. Sonunda buldum. Cüzdanımı çıkarıp. "Alo?" dedim. ama Jane'i aramaktan vazgeçtim yine de. Havanızda değilseniz. Adı Edmund mı. Eddie . Princeton'da okuyan o herifin verdiği adresi aramaya başladım. birdenbire aklıma bir şey geldi.

" dedi "Çok kıyak bir çocuk.v inlisi 'İmaya başlamıştı. Butün gece gözünü bile kırpmadan yattı burada. Onunla sadece bir kez. "İltifatınıza çok teşekkür ederim. "Sen Princeton Üniversitesi'nden misin?" "Evet." dedim. Şimdi n'apıyor?" Birden felaket arkad.atasından bu adı geçirdiğini hissediyordunuz." ." dedim. "A. Nasıldır.. Bay Cawffle. Yani." "İyi. bu tuhaf saatte mi aranır insan? Aman Tanrım. "Ama. sorabilir miyim?" Birdenbire ingiziliz vurgusuyla konuşmaya başlamıştı. Hep aynı zımbırtılar. "Bak." dedi. "Ben öyle birini tanımıyorum." "Yarın Pazar."dedi. aslanım. Herifi zar zor hatırlıyordum zaten. Gece yarısı buluşma âdetim yoktur benim. derdim.. Birdsell. Ama vakit çok geç" "Kaldığın yere gelebilirim." "Nerde kalıyorsun? Kokteyl için belki yarın buluşabiliriz. Hâlâ Prınceton'da olup olmadığından bile haberim yoktu. Princeton'dan." "Aa. ama oda arkadaşım çok hasta. Sonra uzun bir duraklama oldu. Benden selam söyle ona. "Olsun. Daha yeni daldı. yani. O kadar da geç değil 67 ok tatlısın. Ben çalışan bir kızım. "Sesinden... Gece yarısı böyle uyandırılmaktan çok hoşlandığımı sanıyorsan-" l'ddie Birdsell. Eddie nasıl. Sesin çok çekici.Çok çekici birine benziyorsun. Birdsell. Buraya kokteyl için gelmene sevinirdim. Güzellik uykusuna yatmam gerek." "Şey. ama düşünemedim. "Bir yerde benimle bir kokteyl içmek ister miydin?" "Acaba. "Nerden arıyorsun? Şimdi nerdesin yani? "Ben mi? Bir telefon kulübesindeyim.. Princeton'dan?" ." "A. biliyorsun işte." dedim." Güldüm. şahane olur. hatırlayamıyordum. bilirsin "Sanırım bir kokteyl içebiliriz." "Eddie iyi Sana selam söyledi. doğru. başka bir zaman. senin saatten haberin var mı?" dedi "Bu arada. sağol.. "Bakar mısın?" dedim. adın ne senin. "Holden Caulfıeld adım. Princeton Üniversitesi' nden mi yani?" "Evet. acayip kibar konuşuyordum. lanet salak bir partide karşılaşmıştık.mi. bakalım?" dedi." dedim. Bay Cawffle. biraz genç bir arkdaşsın galiba. "Seninle bir başka zaman bulusmayı gerçekten isterim." Ona uyduruk bir ad vermeliydim.

"Yarın buluşamam," dedim. "Yalnızca bu akşam buluşabilirim." Ne salak heriftim. Bunu söylememelıydım. "Aa. Şey, korkunç üzüldüm." "Eddie'ye selamını söylerim." "Söyler misin? Umarım, New York'ta iyi vakit geçirirsin. Şahane bir yer." "Öyle, biliyorum. Sağol. iyi geceler," dedim ve telefonu kapadım. . Vay canına, işi kıvıramamıştım! Onu en azından kokteyl için ikna etmem gerekirdi. 68 Bölüm 10 Vakit hâlâ erken sayılırdı. Saat kaçtı, şimdi emin değilim, ama pek geç değildi. Nefret ettiğim bir şey de, daha uykum gelmeden yatağa girmektir. Ben de bavullarımı açtım, temiz bir gömlek çıkardım, daha sonra banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım ve gömleğimi değiştirdim. Ne yapayım derken, aşağıya inip Lavender Salon'a gitmeye karar verdim. Otelde bir de, La-vender Salon dedikleri bir gece kulübü vardı. Gömleğimi değiştirdiğim sırada az kalsın kendimi tutamayıp küçük kızkardeşim Phoebe'ye telefon ediyordum. Onunla mutlaka telefonda konuşmak istiyordum. Duygulan filan olan biriyle yani. Ama bu riski göze alamazdım, bırakın telefona yakın bir yerde bulunmasını, o saatte ayakta bile olmazdı, daha küçücüktü. Bizimkiler çıkarsa telefonu kapatırım diye düşündüm, ama bu da bir işe yaramazdı. Benim olduğumu anlarlardı. Annem hep anlar telefonu benim açtığımı. Medyumdur kendisi. Ama yine de Phoebe'yle bir gırgır geçmek istemiştim. Onu bir görmelisiniz. Ömrünüzde onun kadar sevimli, onun kadar akıllı bir çocuk görmemişsinizdir. Gerçekten akıllıdır. Okula başladığından beri bütün derslerden hep pekiyi alır. Aslında, bizim ailedeki tek salak benim. Ağabeyim D.B. yazar filan işte. Allie, ölen kardeşim hani, o da felaket akıllıydı. Tek gerçek salak benim. Ama bizim Phoebe'yi bir görmelisiniz. O da kızıl saçlı, Allie'nin saç rengine yakın bir tonda. Yazın kısacık kestirirler, kulaklarının ardına sıkıştırır saçlarını. Güzel, kü-çük kulakları vardır. Kışın uzatırlar ama. Annem Phoebe'nin 69 saçlarını bazen örer, bazen de örmez. Uzunken de güzeldir.Da_ ha on yaşında. Oldukça zayıf, benim gibi, ama guzel bir zayıflık onunkisi. Onu bir kez, parka gitmek için Beşinci Caddeyi geçerken, pencereden izlemiştim, işte dedim, tekerlekli patenci

zayıflığı bu. Onu severdiniz. Yani, bizim Phoebe'ye bir şey söy lemişseniz, neden söz ettiğinizi kesinlikle anlar. Yani, onu yanınızda her yere götürebilirsiniz. Onu rezalet bir filme götürmüşseniz, sözgelimi, onun rezalet bir film olduğunu anlar. Onu iyi bir filme götürmüşseniz, onun da iyi bir film olduğunu söyler. D.B.'yle ben onu, Raimu'nun oynadığı Fırıncının Karısı adlı şu Fransız filmine götürmüştük. Bitti o filme. Ama en sevdiği film, Robert Donat'ın oynadığı Otuz Dokuz Basamak. Tüm o lanet filmi ezbere bilirdi, çünkü onu o filme herhalde on kez filan götürmüşümdür. Sözgelimi, bizim Donat polislerden kaçıp o İskoç evine geldiğinde, Phoebe sinemada yüksek sesle-tam filmdeki İskoç herif söyleyecekken- "Ringa balığı yiyebilir misiniz?" deyiverir. Filmdeki tüm konuşmalar ezberindedir. Hele filmdeki o profesör, ki aslında Alman casusudur, Robert Do-nat'ı göstermek için yansı kopmuş küçük parmağını daha havaya kaldırmadan, bizim Phoebe ondan önce davranır; küçük parmağını suratıma uzatır. İyidir Phoebe. Onu severdiniz. Tek sorun, bazen fazla sevecen olması. Bir çocuk için çok duygusal. Gerçekten de öyle. Yaptığı bir şey de, durmadan kitap yazmak. Ancak, bitirmez kitaplarını. Hepsi de Hazel Weatherfield adlı bir kız çocuğu hakkındadır; yalnız, bizim Phoebe onu "Hazle" diye yazar. Bizim Hazle Wheatherfield bir kız dedektiftir. Yetim kalıyor kendisi, ama sevgili babası durmadan ortaya çıkıyor Babası hep, "Yirmi yaşlarında, uzun boylu çekici bir beyefendi"dir. Buna biterim. Ah Phoebe! Yemin ederim onu çok severdiniz. Daha küçücükken bile akıllıydı. Phoebe çok küçükken Allie'yle ben Pazar günleri onu parka götürürdük. Allie, özellikle Pazarları, dalgasını geçmek için o yelkenlisini alırdı' Pho-ebe'yi de götürürdük yanımızda. Phoebe, ellerinde beyaz eldi venlerle, ortamızda yürürdü, bir hanımefendi gibi Allie'yle ben genel konularda konuşurken, bizim Phoebe bizi hep dinli-yor olurdu. Bazen onun yanınızda olduğunu unuturdunuz ,ya' ni küçük filan diye, ama o kendisini hatırlatırdı size. Hep sözü 70 nüzü keserdi. Allie'yi veya beni dürtükler, "Kim? Kim öyle demiş? Bobby mi, kadın mı?" diye sorardı. Ve biz kimin söylediğini bildirince, "A!" der ve hemen yine dinlemeye başlardı. Al-lie de biterdi ona. Yani, o da Phoebe'yi severdi. Phoebe on yaşında şimdi, pek küçük sayılmaz artık, ama hâlâ herkes biter ona; yani biraz duygusu olan herkes. Telefonda kendisiyle konuşmak isteyeceğiniz biriydi bizim Phoebe. Ama telefona annem ya da babam çıkacak diye çok korkuyordum, New York'ta olduğumu ve Pencey'den atıldığımı filan anlayabilirlerdi. Böyle düşünerek, gömleğimi giydim. Sonra

hazırlanıp, bir bakınmak için, asansörle lobiye indim. Birkaç pezevenk görünüşlü herifle birkaç orospu görünüşlü sarışın dışında lobi boş sayılırdı. Ama Lavender Salon'da bir orkestranın çaldığını duyabiliyordunuz, ben de oraya indim. Pek kalabalık değildi, ama bana yine de rezil bir masa verdiler; ta en arkalarda bir masa. Baş garsonun burnuna bir papel sallamalıydım aslında. New York'ta her yerde para konuşur; dalga geçmiyorum. Kokmuş bir orkestraydı. Buddy Singer. Pek tantanalı çalıyorlardı, ama iyi değillerdi; hödükçe çalıyorlardı. Ayrıca, ortalıkta benim yaşlarımda pek az insan vardı. Aslında benim yaşlarımda hiç kimse yoktu. Çoğu yaşlı, gösterişçi birtakım herifler, yanlarında hatunlarla oturuyorlardı. Hemen yanıbaşımdaki masadakiler dışında. Hemen yanıbaşımdaki masada otuz yaşlarında üç kız oturuyordu. Üçü de oldukça gudubetti. Başlarına giydikleri şapkalardan, aslında New York'lu olmadıklarını anlı-yordunuz, ama içlerinden biri, sarışın olan pek fena değildi. Bu sarışın kız biraz şirin gibiydi, ben de başladım ona kesik atmaya, ama hemen yanıma bir garson geldi. Viski soda ısmarladım, karıştırmamasını söyledim; bunu felaket hızlı söyledim, çünkü azıcık kem küm edecek olsanız, yaşınız yirmi birin altında diye alkollü içki vermezler. Yine de takıldık tabii, "Affedersiniz efendim," dedi, "üzerinizde yaşınızı bildiren bir belge var mıydı, acaba? Bir sürücü belgesi, örneğin." Sanki bana hakaret etmişçesine, garsona buz gibi bir baktım. "Yirmi bir yaşından küçük görünüyor muyum?" dedim. "Üzgünüm, efendim, ama biz burada-" 71 "Peki, peki," dedim. Anlaşılmıştı. "Bana bir kola getirim." Garson yanımdan ayrıldı, ama onu geri çağırdım. "İçine biraz rom filan koyamaz mısınız?" dîye sordum. Bunu ona çok efendie dice filan söylemiştim. "Böyle bir yerde, buz gibi ayık duramam ben. İçine biraz rom filan koyamaz mısınız?" . "Çok üzgünüm, efendim..." dedi garson ve elimden sıyrıl-dı. Daha fazla dayatamazdım da zaten. Küçüklere içki satarken yakalanırlarsa işten atılırlardı. Ben lanet bir küçüktüm. Yan masadaki üç cadıya kesik atmaya başladım yine. Yani, sarışın olana. Öbür ikisi ancak gözü dönmüşlere yarardı. Pek öyle odun gibi de bakmıyordum ama. Üçüne doğru sakin havalarda filan bakıyordum. Ama onlar, üçü birden, ben öyle bakınca geri zekâlılar gibi kikirdemeye başladılar. İçlerinden birine aha gözle bakmak için yaşımın küçük olduğunu düşünmüşlerdi herhalde. Felaket bozuldum buna; sanki onlara evlenme teklif ermiştim. Onlar böyle yapınca, benim de soğuk davranmam gerekirdi, ama canım gerçekten dans etmek istiyordu. Bazen canım böyle çok

o kız felaket iyi dansçıdır o zaman. "Kızlar." "Çok şanslısın. değil mi? Elimin altında hiçbir şey hissetmezsem -ne kalça. bunu acayip gülünç bir şey sandılar.dans etmek ister.. onun da hoşuna gittiğini sanıyordum ki. Yapması gereken şeyi yapıyor. Bir süre ben de boş verdim ona. Tamam mı? Ne dersiniz? Hadi!" Canım gerçekten dans etmek istiyordu. "Film yıldızı hani. Beni dinlemiyordu bile. sarışın olan benimle dansa kalktı. Bir kız ne zaman felaket iyi bir dansçı olur. Bunu pek öyle kaba saba söylemedim. bizimki birdenbire salak bir söz etmez mi? "Kızlarla birlikte dün gece Peter Lorre'u gördük. "Sen gerçekten iyi dans ediyorsun. "Pro72 fesyonel olmalısın." dedim sarışına." dedim. Çünkü aslında ona söylediğimi anlardınız. Tutulan bir şarkıydı. Dans ettiğim en iyi dansçılardan biriydi. Bakarsınız kız akıllıdır." "Dansçı bunlar. Ama. Bunlardan birine takılmak için bile kesinlikle çok düşmüş olmam gerekirdi. lanet olsun. Marco ile Miranda'yı duydun mu hiç?" "Bilmiyorum." "1-ıh. biz oraya giderken neredeyse gülmekten katılıyorlardı. bir profesyonelle dans etmiştim. ne bacak." "Bak şimdi. "Gerçekten çok şanslısın. "Hepinizle sırayla dans edeceğim. üçü de gerçek geri zekâlıydılar. bazı salak kızlar dans pistinde böyle mest ederler adamı. "Bir kız ne zaman felaket iyi bir dansçı olur. Şaka etmiyorum. ya da berbat dans ediyordur. dedim. Bunu biliyor . ama yine de iyi değil. Bir kez. Dans ederken hiç öyle gösterişli figürler yapmaya kalkışmadım -pistte gösterişli figürler çeken heriflere de gıcık olurum. Gazete alıyordu. Just One of Those Things'i çalıyorlardı. Pek iyi değil ama. en iyisi onunla masada oturup sarhoş olmaktır. Dans pistine çıktık. Kız dansçı." dedi. Sarışın bayağı iyi dans ediyordu. Yine kikirdemeye başladılar. Bilmiyorum. Ama yine de değmişti. hem de berbat etmeden filan. hiçbir şey ama. o sersem kız ne güzel dans ediyordu. elim belinde. Hayır. hanginiz benimle dans etmek ister?" dedim. Tanrım." dedim." Ama dinlemiyordu. Çevreyle meşguldü kafası. Birdenbire onlara doğru uzandım ve.ama kızı epeyce döndürüyordum ortalıkta ve benimle iyi uyuşuyordu. Sonunda. Hem de yakından. biliyor musun. Aslında çok naziktim. biliyor musun?" "Ne dedin?" dedi. "Hadi. Doğru söylüyorum. Çok tatlıydı. Şaka etmiyorum. sen ondan iki kat daha iyisin. Öbür İki gudubet. Buddy Singer ve onun kokmuş orkestrası. İşin gülünç yanı. Öylece dans ettik. ama dans pistinde sizi o yönetmeye kalkar.

"Böyle konuşmaya devam edeceksen. Ama ne güzel dans ediyordu.musun?" Aslında bir geri zekâlıydı. onlara böyle yarı yarıya âşık oluyorsunuz ve hangi cehennemde olduğunuzu bile unutuyorsunuz. "Biliyor musun?" "Ne?" dedi. Gerçekten alıyorlar. pek yüzlerine bakılmayacak gibi olsalar da. Washington. Beni masalarına filan davet etmediler -görgüsüzlüklerinden. sakin sakin. "Daha dörde giden bir kızkardeşim var. sen bilirsin yani." dedim. Kraliçeydi mübarek. sen kaç yaşındasın bakayım?" Fena bozuldum buna. "Hey. Kafası almıyordu ne dediğimi zaten. şöyle güzel güzel. "Sizler nerelisiniz? Canın istemiyorsa yanıt verme. Benimle Jitterbug yapmaya başladı. "Of Tanrım. hoplamak filan da yok yani. 'Jitterbug yapalım mı. Hızlı bir tane çalarlarsa. olmaz mı?" dedim. "Siz kızlar nerelisiniz?" diye yine sordum ona. "Hey! N'oluyor?" "Bir şey yok. sanırım. Sen onun kadar iyisin. Kızlarla olan sorun da bu işte. ama güzel güzel." dedi. Kızlar! Aman Tanrım! Aklınızı başınızdan alıyorlar. bir zahmet. 73 "Nerelisiniz?" diye sordum ona. sakin sakin. yani." "Konuşmana dikkat et. gidip otururum arkadaşlarımın yanına. Çok güzel dans ediyorsun. Her dönüşünde o küçük güzel poposu öyle hoş titreşiyordu ki." Bu ne hanımefendilikti. Kızkardeşim gelmiş geçmiş bütün dansçılardan daha iyidir. bize de geniş yer kalır Tamam mı?" "Benim için sorun değil.Kendini zorlama. "Ne?" dedi. Tanrı aşkına! Yaşıma göre İrİyimdir. Hoş bir şey yaptıklarında. çünkü orkestra hızlı bir parçaya başlıyordu." dedi. Neşemizi bozmasan. tabiiama ben yine de gittim yanlarına oturdum. Bir şey olmuyor. Yerimize oturduğumuzda ona yan yarıya âşıktım artık. "On iki yaşındayım." "Bana bak. Gerçekten de iyi dans ediyordu. Beni mahvetti. Ben de kestim artık konuşmayı." Deliler gibi özür diledim ondan." "Seattle. Sana dedim. Bunu söylemekle bana büyük bir iyilikte bulunmuş oluyordu kendisi. "Sohbetine de doyum olmuyor." dedi." dedim. yaşlı şişko herifler dışında herkes oturur. Gerçekten. Bana yanıt vermedi. ölü gibi değil. Bizim Peter Lorre gelecek diye bakn-makla meşguldü. Onu o sersem alnından Öpmekten kendimi alamadım. Tek yapacağınız ona dokunmaktı. hızlı bir tane çalarlarsa? Öyle ölü gibi Jitterbug değil ama. hatta salak bile olsalar. Dans et- . değil mi? Böyle konuşmalardan hoşlanmıyorum.

Bazı insanlarla dalga geçmemek gerek.74 tiğim sarışının adı Bernice birşeydi. hep bu Lavender Salon'a takıldıklarını sanıyorlardı herhalde. Hemen çıktı gitti. kapanmadan. bizim Marty tam bir cinayetti. Hepsiyle -üçüyle de. Gudubetlerden Laverne. İkisinden hiçbirinin diğerine benzemeyi istemediğini anlayabiliyordunuz. ama buna olanak yoktu. İçlerinden en salağının hangisi olduğunu anlayamıyordununuz. Elinizden bir kaza çıkması işten bile değildi. bunu hak etseler bile. neyse işte. kızların Seattle'da nerede çahşhklarmı filan anlamam yarım saatimi aldı. Masaya döndüğümüzde. ama bu üç sersemden doğru dürüst bir yanıt almak olası değildi. bu yüzden ayıplayamazdınız da onları. size gülünç bir şey daha. İşlerini sevip sevmediklerini sordum. Krebs mi. bizim Marty öbür ikisine Gary Cooper'ın daha yeni dışarı çıktığını söylemez mi? Vay canına.sırayla dans ettim. "Nerde?" diye sordu bana. Buyrun bakalım. Marty ile Laverne'ü kardeş sandım.. kırmıştım da. ama durum yine de çok gülünçtü. felaket heyecanlanmıştı. hala kola iç-tiğim için . onu kaçırdın. Kalbini kırmak üzereydim. Onunla dalga geçtiğim için felaket üzüldüm. Onu böyle sürüklemeye ancak biraz matrak geçerek katlanabilirdim. Üçü birden çevreye bakınıyor. bizim Laveme'le Ber75 nice bunu duyduklarında az kalsın canlarına kıyacaklardı!Çok heyecanlandılar ve Marty'e onu görüp görmediğini filan sordular. Özgürlük Anıtı'nı pistte oradan oraya sürüklüyordunuz. ama bunu onlara sorduğumda sanki hakaret etmişim gibi baktılar bana. Obur iki gudubetin adları Marty ve Laverne'dü. Bizim Marty onu bir an görür gibi olmuş. gırgırına. "Aamaan!" dedi. onlarla akıllı uslu konuşmaya çalıştım. ama Öbürü. Sana söylediğim an hemen niye bakmadın ki?" Dansı bırakıverdi. New York'a gelen film yıldızlarının Stork Kulüp'e veya El Morocco'ya filan değil de.Lanet masa bardaktan geçilmiyordu. Bittim buna Barı kapatıyorlardı. başladı milletin kafalarının üstünden onu göreceğim diye bakınmaya. kendime de iki kola daha ısmarladım. aslında. Her neyse. Adım Jİm Steele dedim onlara. Gudubet olanlardan Laverne pek fena dans etmiyordu. pisttn öbür ucunda film yıldızı Gary Cooper'ı gördüğümü söyledim. gidip kızlara ikişer içki getirdim. Bizim Marty ile dans etmiyor. O iki gudubeti. Sonra. "Ner-de?" "Ah. Hepsi de aynı sigorta acentasına çalışıyorlardı. Ben de ona. sanki her an içeriye bir sürü film yıldızı dalıvermek üzereymiş gibi umutla bekliyorlardı. Crabs mi.

benimle dalga geçti. Ne de harikulade bir mizah duygusu vardı bu kızın. Laverne'le Marty, Tom Collins ıçıyorlarcn, hem de Aralık ayının ortasında, Tanrı aşkına! Ne yapsınlar, bu kadarını biliyorlardı garipler. Sarışın olan, bizim Bernice sulu Bourbon viski içiyordu. İyi de çekiyordu yani. Üçü hâlâ belki bir film yıldızı görürüz diye çevreye bakıp duruyorlardı. Pek konuşmuyorlardı; kendi aralarında bile. Bizim Marty öbür ikisinden daha fazla konuştu. Sıkıcı sözler edip durdu, kenef diyeceğine, "küçük kızların odası" diyordu, Buddy Singer'ın zavallı hımbıl klarnetçisini, ayağa kalkıp tınşkadan iki numara çekti diye felaket biri sanıyordu. Adamın klarnetine, "meyan kökü çubuğu" diyordu. Acıklıydı durumu. Öbür gudubet, La-verne ise kendisini pek şakacı sanıyordu. Benden babamı aramamı, ona bu gece bir işi var mı diye sormamı istedi durdu. Babamın çıkrığı biri var mıymış. Bunu bana tam dört kez sordu; yani, bu kız kesinlikle şakadan anlıyordu. Bizim sarışın Berni-ce'in ağzından tek bir sözcük bile çıkmadı. Ona bir şey sorduğumda hep, "Ne?" dedi. Ama, bir süre sonra buna da sinir oluyordunuz. Birdenbire, içkilerini bitirir bitirmez yani, üçü birden ayağa fırladılar ve artık yatmaları gerektiğini söylediler. Radio City Müzikholü'ndeki ilk gösteriye yetişmek için erken kalkmak zorundalarmış. Onları biraz daha kalsınlar diye oyalamaya çalıştım, ama istemediler. Onlara, Seattle'a gelirsem eğer, uğrayacağımı söyledim ya, buna ben bile inanmadım. Onlara uğramak yani? Sigaralarla birlikte filan, hesap on üç kâğıt kadar tuttu. Sanırım, en azından, ben gelmeden önce içtiklerini ödemeyi Önermeleri filan gerekirdi; ben ödemelerine İzin vermezdim tabii ama en azından önermeleri gerekirdi. Oysa pek umursamadı-lar. Çok görgüsüzdüler, hele kafalarındaki o hazin, rüküş şap76 kalarla filan. Ve bu Radio City Müzikholü'ndeki ilk gösteriye yetişmek için erken kalkma işi acayip canımı sıktı. Yani biri, kafasında korkunç görünüşlü şapkası olan bir kız sözgelimi, kalkıpta Seattle,Washington'dan New York'a geliyor;sonra da, Radio City Müzikholü'ndeki ilk lanet gösteriye yetişmek için sabahleyin erkenden yatağından fırlıyor, buna dayanamam artık. Bu üçü, bana bunu söylemeselerdi, onlara yüz kadeh içki ısmarlasam bile üzülmezdim. Onlar çıktıktan sonra, ben de Lavender Salon'dan ayrıldım. Zaten kapatıyorlardı, orkestra ne zamandır susmuştu. Her şeyden önce, burası, yanınızda iyi dans edecek biri yoksa ve garsonlar size gerçek içki değil de yalnızca kola getiriyorlarsa, katlanılacak yerlerden değildi Yer yüzünde gerçek içki içmeden uzun süre oturabileceğiniz bir gece kulübü olamaz.Ya da,yanınızda gerçekten bittiğiniz bir kız

yoksa. 77 /,. Bölüm 11 Lobiye çıkarken aklıma birdenbire yine bizim Jane geldi. Yine takılmıştım kıza, kafamdan atamıyordum. Lobide iğrenç görünüşlü bir koltuğa oturup Stradlater'la onun Ed Banky'nin arabasındaki durumlarını düşündüm. Bizim Stradlater'ın onu orada beceremediğinden emin olduğum halde -Jane'i avcumun içi gibi iyi bilirdim- düşünmeden edemiyordum kızı. Jane'i avcumun içi gibi bilirdim. Gerçekten iyi tanırdım kızı. Yani, damadan başka, sportif oyunlara da düşkündü. Onunla tanıştıktan sonra, bütün yaz birlikte hemen her sabah tenis ve hemen her öğleden sonra golf oynamıştık. Onu gerçekten yakından tanırdım. Yani, pek öyle fiziksel anlamda filan demiyorum -yoktu bir şey- ama her dakika birlikteydik. Bir kızı iyi tanımış olmak için ille de cinsel takılmanız gerekmez. Onunla tanışmamız şöyle oldu; Jane'lerin şu Dobermann Pinscher cinsi köpeği gelip gelip bizim çimlere pisliyordu, annem de bundan çok rahatsız oluyordu. Bir gün Jane'in annesine seslendi ve acayip toz kaldırdı. Annem böyle saçmalıkları çok abartır. Sonra ne oldu, birkaç gün sonra Jane'i kulüp havuzunun kenarında yüzüstü uzanmış olarak gördüm, ona merhaba dedim. Bize komşu oturduklarını biliyordum, ama daha önce hiç konıışmamıştık. O gün ona merhaba dediğirnde bana fena surat astı. Köpeğin nereyi pislettiğine benim metelik bile vermediğimi ona anlatacak bir sürü zamanım vardı. Gelip salona da yapsa umurumda değildi. Neyse, daha sonra, Jane'le arkadaş filan olduk. Hemen o gün öğleden sonra onunla golf oynadık. 78 Tam sekiz top kaybetti, iyi hatırlıyorum. Sekiz top. Topa vuruş yaparken en azından gözlerini açtıracağım diye felaket terler döktüm. Ama çok iyi öğrettim kıza bu oyunu. Ben çok iyi golfçüyümdür. Ne kadar sayı yaptığımı söylesem bana İnanmazsınız herhalde. Bir kez, az kalsın kısa bir filmde çıkacaktım, ama son anda vazgeçtim. Filmlerden benim gibi nefret eden birinin, kendisini filmde çıkarmalarına izin vermesi sahtekârlık olur diye düşünmüştüm. Gülünç bir kızdı bu bizim Jane. Şimdi size acayip güzel olduğunu filan söyleyemem. Ama ben ona felaket kesilirdim. Biraz çenesi düşüktü. Bir şey olup da heyecanlandığında, konuşurken ağzı, dudakları filan biçimden biçime girerdi. Biterdim buna. Ve ağzını

tam olarak kapatmazdı da. Hafifçe açık olurdu hep, özellikle golfte atış yaparken, ya da kitap okurken. Hep okurdu, çok iyi kitaplar okurdu. Bir sürü şiir filan da okurdu. Ailem dışında, Allie'nin, üstü şiir yazılı eldivenini gösterdiğim tek kişi odur. Allie'yle hiç karşılaşmadı, çünkü o yaz Maine'e ilk gelişleriydi -daha Önce Cape Cod'a gitmiş- ama ona kardeşimi anlatmıştım. Böyle şeylerle ilgilenirdi. Annem onu pek sevmezdi. Yani, selam vermedikleri için filan, Jane'le annesinin ona burun kıvırdıklarını düşünürdü. Annem onlarla köyde sık sık karşılaşırdı, Jane annesiyle birlikte, o üstü açık LaSalle arabalarıyla çarşıya inerdi. Annem Jane'i beğenmezdi bile. Ama ben beğenirdim. Endamı hoşuma giderdi, hepsi bu yani. O akşamüstünü hatırlıyorum. Bizim Jane'le sarmaş dolaş olmaya yaklaştığımız yegâne zamandı. Cumartesi günüydü, dı-şarda yağmur yağıyordu deliler gibi. Onun evindeydik, sundurmada oturuyorduk; geniş bir sundurmaları vardı. Dama oynuyorduk. Arada bir takılıyordum ona, çünkü damalarını en arka sıradan hiç kıpırdatmıyordu. Ama fazla da ileri gitmiyordum, Jane'le fazla dalga geçmek istemezdiniz. Sanırım, fırsat olunca kızlarla langır lungur dalga geçmeyi pek severim, gülünçlük olsun diye. Ben aslında dalga geçmek istemediğim kızlardan hoşlanırım en çok. Bazen onlar da kendileriyle dalga geçmenizden hoşlanıyorlar -aslında hoşlandıklarını biliyorum- ama onlarla uzun zamandır tanışıyorsanız ve hiç dalga geçmemişseniz, gır79 gıra başlamıyorsunuz bir türlü. Neyse, Jane'le sarmaş dolaş olmaya çok yaklaştığımızı anlatıyordum size. Felaket yağmur yağıyordu, biz dışarda sundurmada oturuyorduk, birdenbire annesinin evli olduğu o ayyaş köpek çıkageldi ve Jane'e evde sigara var mı diye sordu. Onu pek tanımıyordum, ama sizde şey istemek dışında hiç konuşmayan bir herife benziyordu. Re-zil bir kişiliği vardı. Neyse, herif sigara sorduğunda bizim Jane ona yanıt vermedi. Herif yine sordu, ama Jane hâlâ yanıt vermiyordu. Sonunda herif dönüp eve girdi. Herif gidince, Jane'e ne olup bittiğini sordum. Baktım, bana da yanıt vermiyor. Bir sonraki adım için oyuna yoğunlaşma havalarındaydı. Sonra birdenbire dama tahtasının üstüne pat diye bir gözyaşı damlası düştü. Kırmızı karelerden birine düşmüştü; vay canına, gözyaşını ora-da hâlâ görebiliyordunuz! Parmağının ucuyla hemen siliverdi. Neden bilmiyorum, ama bu beni felaket rahatsız etmişti. Ben de kalktım salıncakta biraz öteye gitmesi için onu sıkıştırdım, böylece yanına oturacaktım; aslında kızın kucağına oturmuştum. Başladı hüngür hüngür ağlamaya. Bundan sonra hatırladığım şey; kızın her

birdenbire oradan defolup gitmek istedi canım. Hâlâ faaliyette olan bir sapık var mı acaba diye pencereye bir göz attım. Moralim çok bozuktu. Ah. Çok gülünç geldi bu bana. burnunu. Yok. Bazı kızlara ne olduğunu anlamanız olası değildir. Çoğu kızın elini tuttuğunuzda o lanet elleri ölü gibidir elinizin içinde. sonra da lanet bir filme gittik. ağzı dışında tüm yüzünü. arada bir. alnını. mahvoluyorsunuz. dedi ama. sözgelimi. otuz yaşlarında olurlar ve bunu ya kocalarına. Değildi Eli elimdeydi hep. Gerçekten de mutlu olurdunuz. Her neyse. Bay Cudahy'nin -ayyaş köpeğin adı buydu. onunla öpüşmeye en yakın olduğumuz zaman buydu. Hollywood'a gidip piyasaya düşmeden önce birlikte sıkça gittiğimiz. ben de küçük kızkardeşim Phoebe'ye yaparım bunu. ama vücudu felaket güzeldi ve ben. Daha küçüktü. Jane öyle bir şey yaptı ki. Ve uykum filan da yoktu. Her neyse. ama onunla el ele tutuşmak felaket güzel bir şeydi. Aklıma bir şey daha geldi.tarafını Öpüyordum -rastgele. daha çok gençti. ne cehennem olduğunu anlayamadım. Ellerimizin duruşunu değiştirmeden ve fazla da abartmadan.gözlerini. lobide o iğrenç görünüşlü koltukta otururken bunları düşündüm. bunu konuşmak bile İstemiyorum. Ernie'nin yeri. mutlu olduğunuzdu. kulaklarını. biliyorum. Lobide artık kimseler yoktu.B. o Cudahy rezilinin bir şeyler yaptığına inanıyordum. sizi sıkmaktan korkuyor gibidirler. Asansörle yine aşağıya indim ve bir taksiye binip Ernie'nin yerine çekmesini söyledim. Ağzına yaklaşmama izin vermiyor gibiydi. Hiç öpüşmedik. kaşlarını filan.ona hiç terbiyesizlik filan yapıp yapmadığını sordum. ya da çocuklarına yaparlar. Yani. Dünya haberlerini filan geçiyorlardı. Fazla bir şey sayılmaz bu. Bir süre sonra kalkıp içeriye gitti ve O bittiğim kırmızı beyaz kazağını giyip geldi. film seyrederken. birdenbire ensekökümde bir el hissettim. itişip kakışmadık diye size Jane'nin lanet bir buz kalıbı olduğunu filan söylemeye çalışmıyorum. Bir kez. öyle bir hoş oluyorsunuz ki. Jane! Onun Stradlater'la Ed Banky'nin arabasında olduğunu her hatırlayışımda deli gibi oluyordum. ama ışıklar filan hep sönmüştü. . Orospu görünüşlü sarışınlar bile yoktu artık. Jane'le elleriniz terlese de dert etmezdiniz. Ben de odaya çıkıp paltomu giydim. mahvoldum. Ama Jane farklıydı. Ona. ağabeyim D. Ama bunu size çok genç bir kız yaptığında. birinin böyle ensesini tutan çoğu kızlara bir baksanız yirmi beş. Tek bildiğiniz. ya da hiç durmadan ellerini oynatmaları gerektiğini sanırlar. film bite80 ne kadar da bırakmazdık. Jane'in eliydi. örneğin. Doğrusunu isterseniz. Lanet bir filme gittiğimizde hemen el ele tutuşmaya başlardık.

sokakta karşıya geçen bir adamla bir kız görüyordunuz yalnızca. zenci bir şişkodur bu Ernie. Çok sabırsız bir herifti. içine birileri kurabiye dökmüş gibi kokan eski püskü bir arabaydı. ama gerçekten iyi piyano çalardı. Acaba kış geldiğinde nereye gidiyorlar. moral diye bir şey kalmaz insanda. canım. Gece geç saatlerde Nevv York'ta birinin kahkaha atması dehşet verici bir şeydir. Arasıra. Daha Önce bindiğim taksinin şoföründen çok daha iyi bir herifti. bahse girerim kî. gülünç bile olmayan şeylere sırtlanlar gibi gülüyorlardı. iriya-rı. Ördekler var hani. hani." "Ne'detı geçtim mi?" "Gölden. İyiydi çalışı. bizim Phoebe'yle gırgır geçmek istiyordu. ama bazen o lanet piyanosunu kafasına geçirmek gelirdi insanın içinden. Piyano çalarken onu dinlemekten kesin hoşlanıyordum. Cumartesi gecesi olduğu halde. ya da. Adı Horwitz'di. ellerini birbirlerinin beline atmış durumda. eve gitmeyi geçirip duruyordum. Bunu duyunca yalnızlığınız daha da artar. D." "Ee. Horwitz. Geceleri ne zaman bir yere taksiyle gitmeye kalksam. haberin var mı?" 82 "Kimler nereye gidiyor?" "Ördekler. arasıra yanında götürürdü oraya beni. Felaket kasıntı bir herifti." dedim. biri onları kamyonla alıp götürüyor mu. biraz yol alınca. 81 Bölüm 12 Bindiğim taksi.Greenwich Village'da bulunan bir gece kulübüydü. hepsi de. Sanırım. "Central Park'taki o gölün ordan hiç geçtin mi? Central Park'ın güneyinde. Bilirsin. Bununla ne demek istediğimi tam olarak bilmiyorum. "Hey. ama sığdı aslında. İçimden. güneye filan yani?" Bizim Horwitz iyice dönüp bana bir baktı. yoksa kendiliklerinden mi uçup gidiyorlar. belki bu şoför ördekleri bilir diye düşündüm. Ama sonunda. Sokaklarda kimseleri göremiyordum. İşin daha kötü yanı. Önemli biri veya ünlü filan değilseniz sizinle konuşmazdı bile. ne olmuş yani?" "Gölde yüzen ördekleri diyorum. Neyse. dışarılar çok sessiz ve ıssızdı. yanlarında hatunlarla bir sürü eşkıya kılıklı herif görüyordunuz. Millerce öteden duyabilirsiniz. Piyano çalan. bu iğrenç arabalara rastlarım zaten.B. Şu küçük yapay göl. Haberin var mı? Acaba. ama öyleydi. şoförle konuşmaya başladım. . Bahar geldiğinde filan yüzüyorlar ya. önemli biri değilseniz sizinle konuşmayan türden bir herif gibi çaldığından böyle düşünüyordunuz.

Onunla konuşmayı kestim." "Nesi farklıymış? Hiç de farklı değil. Tabiat Ana sana da göz kulak olurdu. "Sen balık olsaydın. Beni anlıyor musun?" Yine iyice dönüp bana baktı. Bir dana sordum. "Balıkların durumu ördeklerden daha da kötü.. farklı tabii. Göl buz tuttu mu dayanamazlar. Onların doğası öyle. ahbap." dedi. ." Ernie'nin yerine geldik. neyin var senin. arabayı gidip bir lâmba direğine toslayacak diye korkuyordum." "Öyle mi? Peki ne yiyorlar? Kaskatı donup kalıyorlarsa. Bana yanıt vermedi." Bir dakika kadar bir şey söylemedim." "Dayanamazlar mı? Biz. tamam mı?" "Hayır. 83 "HI. Nerdeyseler orda kalır balıklar. sen kaç yaşındasın? Neden evinde. yiyecek filan nasıl arıyorlar?" "Onlar. "Onlar o lanet buzun içinde yaşar. bu kadar alıngan bir heriflne bir şey tartışmanın bir anlamı yoktu. İyi bir herifti. "Bana bak. Felaket heyecanlanmış tı. Tann aşkına. O lanet gölde de. ama-" . Tanrı aşkına. "Hem. ha? Onlar besinlerini buzun içindeki yosunlardan filan alıyorlar. Böyle lanet lanet alınacaksa. Tanrı aşkına. Ağzını her açışında bir şeye bozuluyordu adam. Tanrı aşkına. "Durdukları yerde duruyorlar. "Sen ne demek istiyorsun. "Ne cehenneme gittiklerini ben nerden bileyim? Böyle aptal bir şeyi ben nerden bileyim?" "Bozulma hemen. "Bir yerde durup benimle bir içki içmeye ne dersin?" dedim. Onlar öyle yaşıyor. Epey matrak filan biri yani. Gözeneklerini hep açık tutuyorlar. Sanırım.Ama kötü bir herif değildi. Bozulmuş gibiydi. acaba?" Bizim Horwitz yine döndü. Ördeklerden bahsediyorum burda ben. Tanrı aşkına." "Balıklar mı? Balıktan söz eden oldu mu şimdi? Balık dedin mi." "Buza dayanamazlar. Bütün kış boyunca. üstünde millet paten kayarken filan. "İçkiye zamanım yok. Arabayı bir yere çarpacak diye korkuyordum. Konuşmayı kestim. dayanırlar mı dedik. hâlâ düşünüyordu. Bir kafanı kullan. yatağında değilsin?" "Daha uykum gelmedi. Yine iyice bana doğru döndü ve." diye haykırdı bana. değil mi? Tamam mı? O balıklar kış geldi diye ölüverecekler sanma. "Peki." dedi Horwitz." dedi. balıklar ne yapıyor. Ayrıca. kışın yani. onunla konuşmanın bir gereği yoktu. ha? Ne yapıyorlarsa yapıyorlar. ücreti öderken bizim Horwitz yine balık diye tutturdu. şimdi?" dedi Horwitz. Ama bu kez de kendisi açtı. Tanrı aşkına. O küçük göl olduğu gibi buz tutunca. Sonra." dedim. donup Öylece kalıyorlar. "Balıklar hiçbir yere gitmez." dedim.

bizim Ernie'yi görmeye çalışıyorlardı. parmaklarım değil ama. hiçbir şey göremiyordunuz yani. Çıldırdılar sanki. ya da aktör filan olsaydım. şarkıyı bitirdiğinde ona acımıştım. Gülünçtü ama. Şarkıyı bitirdiğinde kalabalığın halini bir görseniz. o kocaman moruk suratını yalnızca. onu böyle acayip alkışlayan sersemlerde buluyorum kabahati. Neyse. Bunlar kesinlikle. filmlerde gülünç bile olmayan şeylere sırtlanlar gibi gülen o geri zekâlılardandı. acayip alçakgönüllü bir herifmiş gibi. Viski soda ısmarladım. böylece. kusardınız. Neyse. Emie'nin suratına da iri bir spot lâmba çevirmişlerdi. ortalık çok karanlıktı ve . ve bu sersemler de benim olağanüstü biri ol 84 duğumu düşünselerdi. aslında sandalyenize tırmanarak oturuyordunuz. Yemin ederim. namussuzlar-yerinize geçip oturamayacağınız o küçücük masalardandı. millet acayip bir alkış tutturdu. bizim Ernie'nin yeri balık istifi doluydu. yeryüzündeki her lanet okul Noel tatiline erken çıkardı." dedi Horwitz ve ok gibi fırladı gitti. ben bir piyanist. ama Ernie'nin içine ettiği kesindi. Ben biraz da. hiç kimse onun kadar iyi çalamazdı. Piyanoyu doğru dürüst çalıp çalmadığının bile farkında olduğunu sanmıyorum. Yani. şarkıyı bitirdiğinde. bizim Ernie de taburesinde döndü ve o müthiş sahtekâr alçakgönüllü tavrıyla eğildi. İtişerek. Ernie'nin bu kasıntı halleri yani. duvarla lanet bir sütun arasına. ayakuçlarnda yükselerek. hödükçe. masa bekliyorlar. Ben piyanist olsaydım. bu durumdan nefret ederdim. daiquiri'den sonra en sevdiğim içkidir."Çok haklısın. İnsanlar hep yanlış şeyleri alkışlıyorlar. kötülemedik hiç kimse bırakmaz bunlar. kalkıp otele dönmek üzereydim. tabii ölmezler. Aman. Tiz notalarda. o piyano çalarken. kutsal bir şeydi sanki. ne önemli yani. Tanrı aşkına. Beni alkışlamalarını bile istemezdim. Artık iyice geç olmasına karşın. öyle çalardım. Paltonuzu vestiyere bile veremiyordunuz bu kalabalıkta. Yan masada-kiler yerlerinden kalkmasalar -kalkmazlardı da. çünkü bizim Ernie piyano çalıyordu. bir fırsat bulsalar. Benim gittiğim okullar dışında. İçeri girdiğimde çaldığı şarkının adını pek hatırlamıyorum. suratını seyredebiliyordunuz. gösterişli süslemeler ve daha bir sürü numaralar çekip beni hasta etti. Hazırlık okullarından ve üniversitelerden gelmiş zıpırlarla doluydu her yer. gider bir kenefe kapanır. Bu ne sahtekârlıktı. Ernie'nin yerinde. Benden başka üç kadar çift. içki getirirlerdi size. altı yaşında bile olsanız. Piyanonun önünde kocaman lanet bir ayna vardı. ama daha çok erkendi ve canım pek yalnız kalmak istemiyordu. harika bir piyanist olmakla birlikte. Sanki. Herifin piyanoya oturması bile. Sonunda o kokmuş masaya oturttular beni. Ama ortalık oldukça sessizdi.

Vay canına. ölsem de o Doğu Kıyısı üniversitelerine gitmek istemem. Yani. masanın altından kızı kurcalarken. . sanırım bu yüzden de herifi dinlemek zorundaydı. Şu Öbür küçük masada. Herif kıza bugün Öğleden sonra seyrettiği lig maçını anlatıyordu. Tüm bu Doğu Kıysı üniversitelerinde okuyan piçler birbirlerine benzerler. D. komik görünüşlü bir kız vardı. kız pek güzeldi! Her şeyden önce. Ama ne gülünçtüler. "Ay.'nin kardeşi olduğumu bildirmesini söyledim. Düşünün yani. Herif bir yandan. veya Princeton'a. bir süre onunla gezip tozmuştu. Bazen onlara bakamam bile. sevgilim. komik görünüşlü bir herifle. gudubet kızların işi gerçekten zor. Şaka etmiyorum. Acayip iri ampulleri vardı. ikisi de hafif kafayı bulmuşlardı. Kız durmadan." diyordu." dedim.. Birdenbire yanıma bir kız geldi ve "Holden Caulfield!" dedi. hem de canına kıymaya kalkışan birini anlatıyor! Bittim buna.B.kimse kaç yaşında olduğunuza bakmazdı. Ama bu namussuzlar sözünüzü hiç kimseye İletmezler. Lütfen yapma. özellikle sersem herifler onlara maç anlatıyorlarsa. Lillian'ın yanında. Ayağa kalkmaya çalıştım tabii. Bir süre ne konuştuklarına kulak verdim. Burda olmaz. hiç kimsenin umurunda değildi. Bazen onlara çok acıyorsunuz. baston yutmuş gibi dolaşan bir Deniz subayı vardı.Sağ yanımda gri flanel takım elbisesi. Kızın lanet maçla bir ilgisi olmadığını da anlıyordunuz. herif aynı anda hem kızı kurcalıyor. Sigara ve içki İçmekten başka yapacak bir şey yoktu. bu Joe Yale kılıklı herifin yanındaki kız felaket güzeldi. sağ ya85 nımdaki konuşmalar daha da rezaletti. ama kız heriften daha da komik görünüşlüydü. ne korkunç şey. yani tam tepemde. Her yanım salaklarla çevriliydi. "Selam. Neyse. Orada öyle bir başıma otura otura kendimi iyice mıymıntı hissetmeye başlamıştım. Hayatta dinlediğim en can sıkıcı herifti. belki benden biraz büyüktüler. bir yandan da kaldığı yatakhanede bir herifin bir kutu aspirin alıp nasıl canına kıymak üzere olduğunu filan anlatıyordu. Ama. ama böyle bir yerde ayağa kalkmak bayağı bir işti yani. Ağabeyim D. Adı Lillian Simmons'tu. yapacak bir işim yoktu.B. kıpır kıpır Tattersall desenli yeleğiyle fena halde ] oe Yale kılıklı bir herif oturuyordu. Uyuşturucu düşkünü biri de olabilirdiniz. Lanet maçta geçen her ayrıntıyı -gırgır geçmiyorum. Zorunlu olarak ısmarladıkları ilk içkiyi çabuk bitirmemeye çalışıyorlardı.tek tek sıraladı kıza. Yapma. Emie'ye gidip benimle bir içki içer mi diye sormasını istedim. Ben de garsondan. Babam be-nim Yale'e gitmemi istiyor.. Ona. ama yemin ede-rim. Benim yaşımdaydılar.

Ve ben de ondan pek hoşlanmıyordum. ağabeyimin tek bir öyküsünü bile okumamış olanlar. "Biriyle buluşacağım. "İyidir." dedim ona. Kızın halinden. böyle. Sizi böyle saatlerce ayakta tutan bir tipti. Ben de çıktım oradan.Kesinlikle bir sahtekârdı. Lillian'a biriyle buluşacağımı söyledikten sonra. "Yalnız basma mısın. Gördüğünde ağabeyine ondan nefret ettiğimi söyle. Garson onun yoldan çekilmesini bekliyordu. . Özellikle de. denizci herifin bile ondan hoşlanmadığını görebiliyordunuz. "Holden. yavşak olacağını sanan türden bir herifti.B."Seni görmek ne harika!" dedi bizim Lillian Simmons. Acımak zorunda kalıyordunuz ona. tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere. Canım bu konuyu konuşmak istemiyordu. Sen bilirsin. Ama. Hollywood'da. hayatta kalmak istiyorsanız.'ye ondan söz edecektim." dedim. Yazarlık yapıyor. "Ne yakışıklı. Ama burada bir masada bizim Lillian ve o denizci herifle oturup sıkıntılara da giremezdim. Ki. Ama. bir bakıma." dedi bizim Lillian. Sonra beni o denizci herifle tanıştırdı. "Ağabeyin nasıl?" Zaten bilmek istediği de yalnızca buydu. ille de bu zırvalan söylemek zorundasınız. Lillian'la çıktığı halde." Sonra gitti. Ben de D. Ondan hiç kimse hoşlanmıyordu. Hemen herkes Öyle sanıyor." demek beni öldürüyor. gel bize katıl." "Çıkmak üzereydim. Elinizi sıkarken kırk parmağınızı birden kırmazsa. her dakika daha yakışıklı oluyorsun. tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyledik. Denizci herifle ben birbirimize. hesapça. Hollywood'da olmayı pek önemli bir şey sandığını anlıyordunuz. İnsanlar her işinizi berbat ediyorlar böyle. bebeğim?" diye sordu bizim Lillian." Lillian'ın bana şirin görünmeye çalıştığını anlıyordunuz. değil mi?" diye denizci herife sordu." dedi bizim Lillian. "Holden. Trafiği kesmekten pek hoşlandığını anlıyordunuz. Ona yolu tıkadığını söyledi. "İçkini de getir." Denizci herif ona ilerlemesini söyledi. bana oturmamı bile söylemiyordu. seni. işte buna deli oluyorum. küçük yaramaz. vestiyerden paltomu alırken çok kızgındım. Öyle. Ne gülünçtü ama." "Hollywood'da mı? Ne harika! Orda ne yapıyor?" "Bilmem. "Çıktığın bir kız yok mu?" diye sordu bana. 86 "Ay. ama Lillian'ın haberi bile yoktu garsondan. ayakta onu dinliyordum. Adı Yarbay Blop gibi bir şeydi. ne hoş. Bizim Er-nie'yi yarım yamalak da olsa dinlemek için bile kalamazdım. durmadan "Tanıştığımıza memnun oldum. artık oradan çekip gitmekten başka bir seçeneğim kalmamıştı. Garsonun ondan hoşlanmadığını anlıyordunuz. "Seni.

buna ne diyorsun?" derdim. Her neyse işte. Ben de ona. "Kimseye hırsız dediğim yok. ne kadar yüksek olursa olsun. "Bu eldivenleri hayatımda ilk kez görüyorum. Hemen ardından. Birdenbire. Eldivenleri çalan hırsız da. herhalde çok masum bir ses tonuyla. Cebimden şapkamı çıkarıp giydim. bir şey yapacağım yoktu tabii. Açık konuşalım. o da kalkıp yanıma gelir ve. Canım yürümek istediği için yürümüş filan değilim. bende bunu yapacak yürek olmazdı.Çekip çıkarırdım eldivenleri oradan ve herife gösterip. Küçükken. Belli etmemeye çalışırım. Kırk bir tane muhteşem sokaktan geçtim.87 Bolüm 13 Otele yürüyerek döndüm. Kaldırımlarda pek kar yoktu. yine bir taksiye daha binip inmek istemediğimden yürüdüm. "Evet. Arakçı herhalde karşımda yalandan masum bir tavır alır ve. öyle diyorum işte. öyle mi?" derdim. evet. "Bana bak. Çıkar bakalım şu eldivenleri. sık sık bizim kata yürüyerek çıkardım. Bilsem de. herhalde. Daha çok.Galoşlarının içinden filan. nasıl göründüğüm umurumda bile değildi.sözgelimi.dolabında bir yerden eldivenleri çıkarırdım. Tam on iki kat. Onu hasta etmek için ne yapabilirdim. beş daki88 ka orada dikilirdim. ama aslında herife bir tane oturtmam gerektiğini filan düşünürdüm. Şu eldivenleri yürüteni bir bilseydim. Ben de ne yapardım. asansörlere binip inmekten bıkarsınız ya. ellerim donuyordu. sert görünmeye çalışırdım. Eldivenlerimi o lanet galoşlarının . ona böyle ağır sözler söylediğimde. herhalde arakçının odasına gider ve ona. Sözgelimi. "Bana bak. çenesini kırmam gerektiğini filan yani. "Lanet eldivenlerimi senin galoşlarının içinde buldum. Ama soğuk. ama öyleyimdir. herif ona bir tane oturtamayacağımdan kesin emin olduğundan. Ben de elimde eldivenlerle filan. Pence/de eldivenlerimi çalanın kim olduğunu anla-saydım. çok ağır bir iki söz söylerdim. Senin olsun. Sonra ben ona. Kulaklıklarını bile indirdim. Al." derdim. taksilere de binip inmekten sıkılıyorsunuz böyle." Bunlar senin eldivenlerin oluyor.gider. "Ne eldiveni?" derdi bana. Sen şimdi bana arakçı mı demek istiyorsun yani?" derdi. Yalnız. kalkar. Orada öyle durur. Çok ödlek bir herifimdir. O lanet şeyleri görmek bile istemiyorum. Sen pis bir hırsızın tekisin!" diyeceğime. Caulfield. "Ha şunu hileydin. Bazen. çenesine bir tane oturtacağım yerde." derdi. canınız yukarı yürüyerek çıkmak İster hani. al. Kar yağdığı zar zor anlaşılıyordu. tamam mı? Sen şimdi bana hırsız mı diyorsun yani?" derdi. donduruyordu.

ben zorlamıştım kendimi. Ama bu. ya da kafasını baltayla uçursam daha iyi. 89 bir düşünürseniz.ama bir yumruk döğüşünde beni en çok karşımdaki herifin suratı korkutur. ona bir tane oturtamadan oradan çıkar giderdim. Yatmadan önce kustum. Ne bileyim? Belki de biraz ödleğimdir. Kendi kendimi aldatmıyorum yani. Gülünç bir ödleklik benimkisi. Sonunda. bana metroya nasıl gideceklerini sordular. Kaybedince üzüleceğim bir şeyim olmadı hiç. Bazı herifler kaybettikleri bir şeyin peşinde günlerce koştururlar. fena halde Kübalı kılıklı olana yolu tarif ederken. ama kusmasam da olurdu.içinde buldum. Biraz ödlek olmamın nedeni de bu belki. sonuncusunu da bitirememiştim bile. iyi bir özür değil. küçükken annem buna çok kızardı. Dayak yemekten fazla çekinmem -dayak yemeğe de meraklı değilim. Bir kez. Bunu böyle saatlerce sürdürebilirdim. hiç kimse anlayamaz içkili olduğumu. Uykum filan yoktu. ama ben hiç belli etmedim. kokmuş soluğunu suratıma üfledi durdu. Benim bir özelliğim de. Havamda olduğum zaman bütün gece içebilirim. Raymond acayipleşti. Raymond Goldfarb denen çocukla ikimiz üç çeyrek litre viski alıp. derdim de bu benim. Ortalık. Neredeyse. doğru otele gittim. Gerçekten değil. Karşımdaki herifin suratına bakmaya dayanamam. Hiç ödlek olmamanız gerekir. O lanet bara girmekten vazgeçtim. oturtmalısınız yumruğu. onu pencereden aşağıya itsem. kilisede kimselere görünmeden kafayı çekmiştik. Eldivenlerimi ve ödlekliğimi düşüne düşüne moralim da-ha da bozuldu. Benim derdim de bu işte. Otelde lobi tümüyle boşalmıştı. bir şeyim kaybolunca hiç umursamıyorum. Neyse. elli milyon puro izmariti atılmış gibi kokuyordu. Belki o kadar da ödlek değilimdir. Herhalde kenefe gider. Moralim de bozuktu. ama yine de ödleklik işte. Döndüm. leş gibi sarhoş iki herif dışan çıktı. nasıl sert oluyorum diye. otele varmadan önce. . Çok sessizleşiverdim yalnızca. biraz da eldivenleri kaybolunca pek umursamayan biriyimdir. salaş görünüşlü bir bar görüp tam içeri girerken. Birinin çenesine bir yumruk oturtmanız gerekiyorsa. otele dönerken yolda bunları düşünmüştüm. iyi içerim yani." derdim. Sarhoşlardan. Ernie'nin yerinde yalnızca üç içki almıştım. ama kendimi berbat hissediyordum. Ben de yolumun üstünde bir yerde durup bir içki içmeye karar verdim. o kadar. Ödlek olmak matrak bir şey aslında. Yumruk döğüşlerinden nefret ederim. tabii. Ama ben bunu yapamıyorum. Hem de nasıl. Herifin çenesine bir yumruk çakacağıma. bir sigara yakıp aynada kendime bakardım. Neyse. Who-oton Okulu'ndayken. İkimizin de gözünü bağla-salar filan hiç fena olmazdı hani.

şef?" dedi asansörcü herif. Moraliniz çok bozuksa. güzel mi bari?" diye sordum ona. peki. ama yine de sinirliydim. İlkelerime filan aykırıydı." "Yalnız bir sefer. Odama gittim. "Yaşlı bir kokana olmasın. ama moralim öyle bozuktu ki." "Parayı kime vereceğim?" "Kıza. ben bakirim. asansörcü herif bana hemen. "Hey." "Kokana filan yok. Sözü nereye getireceğini anlayamamıştım. Asansörün kapısını açtı ve dışarı çıktım. "Hoşça vakit geçirmek ister misin." dedim. Biliyordum." 'Tamam. "Öğleye ka dar. Gerçekten öyleyim." dedi ve asansörün kapılarını resmen suratıma çarptı. "Manita ister misin. bir fahişe için pek de süslenip püslenmem gerekmezdi. "Ne demek istiyorsun?" dedim. "Kaç yaşındasın. Asıl derdim de bu benim." "A-ah? İyi." dedi. "Niye sordun?" dedim." Kolundaki saate baktı. Kendimi epeyce seksi hissetmeye başlamıştım. Bâkirlikten kurtulmak için filan elime epeyce fırsat geçti. Sonra. İstiyor musun? Bir seferi beş kâğıt Bütün gece olursa on beş kâğıt. on beş kâğıda öğleye kadar. ama alabros kesilmiş saçları tarayamıyorsunuz. "On iki yirmi iki. soluğunuzu ağzınızdan verip burnunuza çekerek kokluyorsunuz. Her zaman bir şeyler oluyor. ama yine de dişlerimi fırçaladım. . Elinizi ağzınızın altına tutup. hepsi bu.ölmeyi isteyecek bir hale gelmiştim. "Ben gideyim. şef? Yoksa vakit artık çok mu geç senin için?" diye sordu. sigaradan ve Ernie'nin yerinde içtiğim viski sodalardan soluğum kokuyor mu diye baktım. ama yine de kendime bir çeki düzen vermek istedim. Pek kötü kokmuyordu soluğum. iş işten geçmişti artık. Doğrusunu isterseniz. Sonra birdenbire o müthiş rezilliğe bulaştım. öğleye kadar mı? Bilmem gerek. Bu işe bulaştığıma o anda pişman oldum ama. "Tamam." 90 "Tamam. On beş dakika içinde sana bir kız gönderiyorum." dedim. Ki çok budalaca bir yanıttı. şef. "Yirmi iki. saçımı ıslattım biraz. Sen hiç merak etme. Beş kâğıda bir sefer. ama henüz bir çaresini bulamadım. şef. ne tamam? Bir sefer mi. düşünemiyorsunuz bile. ama birinin yanınıza gelip böyle bir şey sorması çok utanç vericiydi. yani?" "Ben mi?" dedim." dedi. Hangi odadasın?" Anahtarın üstünde oda numarasının yazılı olduğu o şeye baktım. Asansöre bindiğimde. 'Tamam da. Biraz sinirliydim. düşünemiyordum bile.

veya yalnızca korkuyorlar mı. evlendiğimde filan yararı olurdu. Herif gerçek bir sapıktı. temiz bir gömlek çıkarıp onu giyerken düşündüm de. boş zamanlarını da kadınları sopayla döverek değerlendiriyordu. farkındayım. ben de duruyorum. veya gelecekler diye siz korkuyorsunuz. kitapta çok sofistike. ama yine de durmadan edemiyorumNeyse. bir bakıma. Rezil bir kitaptı. arka koltuktasınız. hep duruyorum. ama çok da hödükçe sayılmazdı yani.bu iş tam olacak gibiyken. Onları evlerine bıraktıktan sonra. Çıkarttığım anda da. Mösyö Blanchard idi herifin adı. biriyle ön koltukta oturan yavru arabada ne olup bittiğini çok merak ediyor. ama kadınlar ona bitiyorlardı. . bu benim için büyük bir fırsattı. Bir kız kendisini oynaşmaya bir kaptırdı mı. başlıyor durmadan size dur demeye. akılları başlarından gitmiş. Ne bileyim? Dur diyorlar. evlendiğimde yararı olur diye. Benim derdim de bu işte. Yani. bir kızla oynaşırken neyin peşinde olduğumu bile anlayamıyorum. Riviera kıyılarında büyük bir şatosu filan vardı. kibar ve zampara bir herif anlatılıyordu. bu işe deneyim sahibi olayım bari. vay canına! Hödükçe bir şeydi bu. Whooton Okulu'ndayken bir kitap okumuştum. Sorun şu. onlara acımam. Kitabın bir yerinde." diyordu. Ben yine de. Yani. iyi hatırlıyorum da. 91 ama ne olduğunu tam hatırlamıyorum. Bu konuda iyi olmaktan ne çıkardı ki? Doğrusunu isterseniz. Yalnızca o lanet sütyenini çıkartmak bir saatimi almıştı. Çoğu herif durmuyor. orospularla filan değil. "Kadın bedeni bir keman gibidir. diye girmiştim. ona bakacak. hakkını vererek çalmak için acayip iyi bir müzisyen olmak gerekirmiş.ama bu keman zırvası hiç aklımdan girmiyor. Fahişe olduğuna göre. hep bir şeyler olur böyle. Ya da birinin arabasında. Özellikle de birinde.Sözgelimi. Bu saçmalıklara canım sıkılır bazen. Hödük bir kitaptı -farkındayım yani. hâlâ hatırımda. bir kızla -ya-ni. Yine bir şey olmuştu. Durmanı-zı gerçekten mi istiyorlar. Neyse. beyin meyin aramayın onda. Bir süre oynaştıktan sonra. Benim elimden gelmiyor. olmadık bir zamanda annesi babası çıkıp geliyor. bu kızlann çoğu aptallaşıyor. hiç bilemiyorsunuz. onunla deneyim sahibi olurum diye düşündüm. az kalsın oluyordu ama. bir bakıyorsunuz. kızın evindesiniz. bilmem anlatabiliyor muyum? Tam cinsel ilişkiye girecekken elimden kaçırdığım şu kız örneğin size anlatmıştım hani. kız ille de dönüp ne rezillik oluyor. Sorun. Avrupa'da. ama bu Blanchard oldukça iyiydi. Bir bakıma da. kız az kalsın suratıma kusuyordu. duruyorum. keşke durmasaydım diyorum. Caulfield ve Sihirli Kemanı. ya da işin sonunda kusurun onların üstünde değil de sizin üstünüzde kalması için mi dur diyorlar. Birkaç kez.

Sonra gitti. Yan tarafındaki büyük koltuğa oturdum. ona sigara tuttum. Yanı. bekliyordu. amma da kibardım! "Maurice'in dediği herif sen misin?" diye sordu bana. "Hey. "Asansörcüyü mü diyorsunuz?" "Evet.i "Saatin var mı?" diye yine sordu bana ve ardından elbisesini başının üstünden sıyırıp soyunuverdi. Bir fahişe için çok sinirliydi. mantosunu çıkardı. "Peki sen kaç yaşındasın?" diye sordum ona. girin. "Tamam." dedim. Gerçekten kaçıyordu. Adınız ne cehennemin dibiymiş. Bacak bacak üstüne atmıştı. ne de gülünç." diyor. sen kaç yaşındasın. ama saçını boyatmış olduğunu anlıyordunuz. Sırtına bir polo manto girnişti. her şey birden-bire . "Asıl sana derler. Şu iş artık bir olup bitsin istiyordum. benim. Yaşlı kokana filan da değildi. Yaşı benim kadar filandı. Arkadaş canlısı birine benzemiyordu. Bavullara takılıp tökezlemek için filan hep böyle acayip zamanları seçerim zaten." demez mi? Ne de şakacıydı yani." dedim. İçeri girdi. Sarışın gibiydi. "Kullanmıyorum.92 Neyse. tadım giderek kaçıyordu. Ama. Adım John Steele. yukarıda kalan ayağını da hoplatıp duruyordu. "Nasılsınız?" dedim. Size teşekkür de etmiyordu. Mıymıy bir sesi vardı." diyeceği yerde "Aman. neredeyse dizimi kırıyordum. Vay canına. Görmemiş bir kızcağızdı. Düşünün fahişenin biri kalkmış. Kapıyı açmaya giderken bavullardan birine takılıp öyle bir tökezledim ki. şapkası filan yoktu. Bunu yaptığı anda bir tuhaf oldum. fahişe orada. ne de gülünç." dedi. ona sigara filan tutunca. Sonunda biri kapıyı çaldı. "Saatin var mı?" dedi. Sanırım. Buyrun." Asıl bunu söylemesi çok gülünçtü. masanın önündeki sandalyenin yan kenarına oturdu ve başladı ayağını aşağı yukarı sallamaya." "Ben mi? Yirmi iki. fahişenin gelmesini bekliyordum. fırlatıp yatağın üstüne attı. "Kendimi takdim edeyim. böyle düşüne düşüne odada dönüp durdum." dedi. Sesini zor duyuyordunuz. çok genç olmasıydı bunun nedeni. size "Sana ne?" ya da." "Aman. tabii. bakayım. onu hiç ilgilendirmiyordu. Kapıyı açtım. Güzel olmasını diliyordum hep-pek umurumda değildi ama. 93 "Her şeyi bilecek yaşta. Yeşil bir elbisesi vardı. Çocuk gibi sözler ediyordu.

Çok çocukçaydı bunu söylemem. "New York'lu değilsin. Bırakın seksi bir yana. Bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. "Sunny. Gerçekten pek utanç vericiydi. ama kendimi felaket tuhaf hissediyordum. sanırım. Sonra kalktı. Masadan bir menü aldı ve okumaya başladı. elbisesini bıraktığı yatağa gitti." "Biraz konuşmak istemez misin?" diye sordum ona. "Her gece çalışıyor musun?" diye sordum ona. Vay amma. Kalkıp bir şey yapacak olmak beni memnun etmişti. Benim işim gücüm var." 94 "Tabii. moralim bozul muştu. Daha ve-nı aldım. Sinemaya . Yine ayağını sallamaya başladı. Sigara içmediğini unutmuştum.olmuştu. "Evet. gidip dolaba astım. vay canına. "Hollyıvood'luyum. "Askın var mı? Elbisem buruşacak yoksa. "Uyuyorum. Tezgâhtar herhalde onu kendi halinde bir kız sanmıştı. ne konuşacaksan konuş. Hayır. amma da sinirli bir kızdı! "Şimdi bir sigara alır miydin?" dedim. Bana bak. biri böyle karşınızda elbisesini başı-nın üstünden sıyırıp soyununca kendinizi bayağı seksi hissetmeniz gerekir. "Acelen mi var?" Bana manyakmışım gibi baktı." dedi. hey?" "Hayır." dedim. nedenini de bilemiyorum. "İşimize bakalım. Biliyorum. ha? Hadisene. Elbisesini aldım. "Kullanmıyorum. Onun bu elbiseyi almak için bir mağazaya gidişini düşündüm. ama ben hissetmiyordum." Gitti yine masanın oradaki sandalyeye otundu. Sohbetine de doyum olmuyordu yani. Pek zayıftı. Zaten anlatmazdı herhalde. Yine oturdum ve şu bizim konuşmayı sürdürmeye çalıştım. Felaket üzüldüm buna. ama sormaya çekindim. çok korkunç geldi bana bu soru. orada en son hissedeceğim şeydi. Ona bu yola nasıl düştüğünü sorayım dedim. Seks. "Saatin var mı dedik. "Neymiş bakalım konuşmak istediğin?" "Ne bileyim? Özel bir konu yok yani. "Gündüzleri ne yapıyorsun?" Omuzlarını silker gibi yaptı. sorduğum anda da. yok." Odada dört dönüyordu." dedim hemen." Aklıma konuşacak hiçbir şey gelmiyordu. kendimi nasıl da tuhaf hissediyordum! "Adın ne?" diye sordum ona. Gerçekten. Biraz çene çalmak istersin diye düşünmüştüm. anlıyordunuz." dedi. mağazada hiç kimse onun bir fahişe olduğunu bilmiyordu." dedim sonunda Aklıma gelen tek şey buydu. Üstünde yalnızca pembe bir slip vardı.

Beni-" "Geldiğin için filan. Bilirsin kim olduğunu. moral bozukluğu hissediyordum. omurilik kanalında. "Nasıl bilmezsin? Mel-vin Douglas'ın oynadığı bir filmde çıkmıştı. Paranı filan vereyim senin. Lanet kucağımdan inmeye hiç niyeti yoktu. Mel-vin Douglas'ın küçük oğlan kardeşlerinden biriy-di hani? O kayıktan düştüydü. Burda seninle-" "Bak." dedim ona. aslında. Gerçekten hiç sanmıyordum. "O manyak Maurice beni kaldırdığında ne güzel uyuyordum. "Hadi yaa. sorun bu." dedim. "Bu gece pek kendimde değilim. "Havamda değilim. "Bırakalım ha." Asabım felaket bozuldu. "Bana bak. bu işi. sorun buydu. gün boyu sinemalarda ömrünü geçiren biriyle yapabileceğimi hiç sanmıyordum. Neydi adı?" "Bilmiyorum. Zorlu bir gece geçirdim. klavsenimden." "Öyle mi?" dedi. Seksten çok." Daha yeni ameliyat oldum. ama yapmadık diye üzülmezsin." dedim." Sonra. Bu kız da moral bozucuydu zaten." Sonra acayip şeyler yapmaya başladı. ama bana korkunç bir bakış fırlattı. "Şey. " Ne var. bana inanmamış gibiydi. Sinemaya elimden geldiği kadar giderim." Vay canına. bilmiyorum." Menüyü yerine bıraktı ve bana baktı. Ayrıca. Bilirsin. nasıl denir işte. Tanrı tanığımdır. işimize bakalım. Omurilik kanalının epeyce aşağısında yani. Bir sürü param var. değil mi? Üzülür müsün yoksa?" Bu işi yapmak istemiyordum. Gerçekten vereceğim." dedi. Palavraya devam ettim. söyledim sana. Kucağımdan filan kalkmadı. "Bir şey yok." "Hayır. kaç paraysa vereceğim dedim ya sana. 95 "Filmlerde çıkan bir herife benziyorsun.gidiyorum. gelip lanet kucağıma oturuverdi. Kaba saba şeyler. Ben yalnızca çok ciddi bir ameliyattan daha yeni-" "Peki o zaman o manyak Maurice'ten niye kız istedin? O lanet bilmemnerenden daha yeni ameliyat oldunsa." dedim. ne oldu?" dedi. "Zor iş. yüzünde de gülünç bir ifade. Yanıma geldi. Kimdi o? Biliyorsun işte kimden bahsettiğimi. nasıl da asabileşiyordum! "Daha yeni ameliyat oldum. Ha?" . "Öyle mi? Nerenden?" "Şeyimden. doğrusunu isterseniz. "Çok hoşsun. "Nekâ-hatteyim hâlâ. Dolapta asılı o yeşil elbisesi filan. ne dersin?" dedim." "Öyle mi? Ne cehennemde oluyor ki bu?" "Klavsen mi?" dedim.

Ben de ne yaptım." diye konuşurum. bir sefer beş kâğıt dedi bana. çok soğuk bir tavırla." Omuzlarını silker gibi yaptı." dedi. sonra yatağın üstünden polo mantosunu aldı." "Bu beş." Matraklaşmaya başlıyordu. Beş dolarlık bir banknot çıkardım ve ona uzattım "Çok teşekkür ederim. 'Tamam."Kendimi daha iyi hissederim sanmıştım. "Güle güle. o da gelmek istedi. Bir şeyler olacak diye korkuyordum. Onunla birlikte gezmeyi sevmediğimden değildi. Giyindi. Allie konuştuklarımızı duymuş. "Elbisemi getirir misin? Zahmet mi 96 olur yoksa?" Yaramaz bir çocuk gibiydi." "Bir sefer on kâğıt. Neyse. pis serseri. anlatamam size. Ma-ine'deki evimizin hemen yakınında oturuyordu." dedi. bisikletini al ve Bobby'lerin evinin Önüne gel. makyajlı filan. Sahi söylüyorum. verdim.ama ancak bu kadar uçlanırım." dedim. Çabuk ol. Ona durmadan. gerçekten korkuyordum. Allie'yle. Bobby Fallon. Üzgünüm. Eve git. Öğle yemeklerimizi filan da alacaktık." Felaket bozulmuştu. Her neyse." dedim ona. bu dediklerim. koltukta oturup bir iki sigara daha içtim. İşte böyle ara sıra. kuşandı. "O bana beş dedi. Vay canına. Moralim çok bozulduğunda bazen böyle konuşurum onunla. biraz önce yaptığı gibi Sonra da. Dışanda gün ağanyordu. Bir saniye ayağa kalkarsan. "Öğleye kadar on beş. "Maurice bana beş dedi. BB tüfeklerimizi de. moralim çok bozulduğunda. eve gidip bisikletini almasını. O mıymıy sesiyle bile sizi biraz ürkütüyordu. çok kötüydüm! Moralim öyle bozuktu ki. . onu Bobby Fallon'ların evinin önünde beklediğimi söylüyordum. daha küçük olduğunu söyledim. daha çocuktuk. anlıyordunuz. Üzgünüm -gerçekten. "Elveda. Bilememişim. bu kadar ürkütücü olamazdı. Şöyle yaşını başını almış bir fahişe olsaydı. başladım yüksek sesle konuşmaya. Dalga geçmiyorum. Ona teşekkür filan da etmedim. İyi ki etmemiştim. bir gün Bobby'yle ikimiz bisikletle Sedebego Gölü'ne gidecektik. olan şuydu. Ona. Gidip elbisesini getirdim." dedim ona. On kâğıt vereceksin. ama ben istemedim. BB tüfekleriyle atış yapacak bir şey buluruz diye düşünmüştük. yıllar önceydi. 97 Bölüm 14 Bizim Sunny gittikten sonra. onunla. ama lanet kucağımdan kalktı ve ben de gidip başucu dolabından cüzdanımı aldım. "Milyonlarca teşekkürler. cüzdanımı alayım.

vaaz verirlerken sesleri o Kutsal Joe sesi olur hep. ateist gibi bir şeyim. ama İncil'deki çoğu şeye kulak asmam. Doğrusunu isterseniz. bizim Childs'a. O zavallı serseriyi havarilerden on kat daha fazla severim. kendisini taşlarla yaralayan o kaçık herif. Onları İsa'nın seçtiğini bildiğimi. Hiç kızmamıştı -hiçbir şeye kızmazdı o. özellikle de havarileri onun bakış açısıyla kavramak olanaksızdı. Zaman bulamadıysa. benim sorunumun kiliseye filan gitmemek olduğunu düşünüyordu. yatağa girdiğimde bir parçacık bile dua edemedim. havarilerden herhangi biri onu cehenneme filan gönderirdi -hem de çabuk tarafından. niçin kendi doğal sesleriyle konuşmazlar. Çok iyi bir çocuktu. mezarlıkta yaşayan. ama yapamadım. Her şeyden önce. Gittiğim her okulda. bu onun suçu değildi ki. hep aklıma gelir bu. Her şeyden önce. Ona. Ne zaman dua etmek istesem olmaz zaten. Bizim Childs. Bir türlü anlayamıyorum. İsa bizim Yudas'ı cehenneme göndermezdi. İsa'ya ihanet filan eden. annem babam farklı dinlerden. Hatırlıyorum. Doğrusunu isterseniz. bin kâğıdına bahse girerim ki demiştim. durmadan İncil okurdu. İsa'yı filan severim.ama ne zaman moralim bozulsa. O'nun insanları çözümlemeye ayıracak zamanı olmadığım filan söylemiştim. İncil'de adı geçenler içinde. Whooton Okulu'ndayken. Beni felaket rahatsız eden bir konu bu. ama onları rastgele seçtiğini söylemiştim ona. onu severdim. Childs. canına kıydığı için cehenneme giden şu Yudas hakkında hiç düşündü mü diye sormuştum. İsa'yı filan da sevmezmi-şim. Quaker filandı. Sonunda soyunup yatağa girdim. Sanırım. bu havarilerden daha çok seviyorum. hiç durmadan onu aşağılamak. Haklıydı. "pis serseri" demesi . Gitmem. Neyse. İsa öldükten sonra yaptıklarına bir diyeceğim yok. Derdi ki. koridorun sonunda kalan Arthur Childs adlı bir çocukla epey tartışmıştım bunu. Bin kâğıdım olsa yine de bahse girerdim. İsa'dan sonra en çok sevdiğim kişi.ama her şeyine bahse girerim ki. bir bakıma. ama o hayattayken ona sanki üşütükmüş gibi davranıyorlar. İncil'de adı geçen hemen herkesi. 98 doğrusunu isterseniz. Havarileri sevmezsem. hep öyle derdi. havarileri İsa seçmiş. Tek yaptıkları şey. İsa göndermezdi. Nasıl da sahtekâr bir ses tonuyla konuşurlar. havariler konusunu. papazlara tahammül bile edemiyorum. O'nu ayıplamadığımı da söylemiştim. Onunla kesinlikle anlaşamadığımız nokta buydu. nefret ederim bundan. Canım dua etmek filan istedi yatağa girince. ama İncil'de geçen şeyleri. Duaya her başlayışımda bizim Sunny'nin bana. Tanrım. Sözgelimi. Ailedeki çocukların hepsi de ateist.Ama bir gün de istememiştim gelmesini. öyleyse onları da sevmeliymişsiniz.

Tanrım. ama ıyı biliyordum ki. Pis eliyle beni itti. ortalık aydınlanmıştı artık. Sesim çın çın ötüyordu. Epey korkmuştum. Sonunda kalktım." dedim. Çaldıkları benim kapım değildir diye umut ediyordum. ama kesinlikle-" "Sökül parayı. Böyle bir şeyle karşılaştığınızda pijamalı olmak felaket bir şey. Sana demiştim. üstümde pijamalarla filan. sesim felaket titriyordu! "Fazla bir şey değil. Sana demiştim." İkisi adına konuşuyordu. şef. Bir daha çalındı. yatakta 99 oturup bir sigara daha yaktım. nasıl da sinirliydim! "Peki. "Ona verdim ya. şef. ver bakalım şunu.geliyordu gözümün önüne. İşime dönmem gerek. Böyle konularda çok ödleğimdir. Nasıl anladım." "Bana öyle demedin." "Ne içini" dedim. Maurice de büyük koltuğa geçti. yakasını filan gevşetti. Vay canına. Pencey'den ayrıldığımdan beri iki pakete yakın içmiştim. ikisi birlikte odaya dalmışlardı. Tadı berbattı. "Hadi. öğleye kadar on beş kâğıt. Sorsana. Size bir sent bile borcum yok. birdenbire biri kapıyı çaldı." dedi bizim Maurice. Babalarının yeriydi sanki lanet oda. ağzı açık bir halde. sesim nasıl da titriyordu! "On kâğıt. Medyumumdur biraz. iriyarı bir orospu çocuğuydu. değil mi?" . Bir sefer on kâğıt. Bana. "Beni yontmaya çalışıyorsunuz. Ben ona zaten beş-" "Kes şamatayı artık." dedi bizim Maurice. Kimin geldiğini de biliyordum. bilmiyorum. "Yalnızca beş kâğıt. Işığı açmama gerek yoktu. şef." "Niye verecekmişim beş kâğıt daha?" dedim. Bizim Sunn/yle pezevenk asansörcü Maurice kapıdaydılar. gidip kapıyı açtım. Vay canım. Az kalsın kıçımın üstüne düşüyordum. benim kapımdı. ama anlamıştım. kalbim davul gibi gümbürdü-yordu. Maurice ve bizim Sunny. "Ne var? Ne istiyorsunuz?" dedim. Bizim Sunny. onun yanında duruyordu. En azından giyinik olsaydım bari. Bundan sonra bildiğim. Sonunda yataktan kalktım. Ona beş kâğıt verdim ya. bir sefer beş kâğıt dedin. Bizim Sunny gitti pencerenin kenarına oturdu. Vay canına. Öğleye kadar on beş kâğıt dedin. sigara içiyorken. Uzanmış. "Kim o?" dedim. Bu kez daha sesliydi." 100 "Sana on kez söyledim. Uçlan bakalım. sırtında o asansörcü üniforması vardı.

"Ver hadi şunu." "Cüzdanıma dokunmayın." dedim. Hırsız fi-lan değilim yani. sırtımda pijamayla olmasam. Bir şey yapmak istemiyorum. Çok çok yorgun." Gerçekten bir geri zekâlıydı.Bizim Maurice üniforma ceketinin bütün düğmelerini gevşetti. şu. "Hadi." Birdenbire ağlamaya başladım. tamam. "Bize beş kâğıt borcun var. Kollarımı kavuşturmuştum. Bana doğru bir beşlik salladı." "Aldım bile. Hâlâ kollarımı kavuşturmuş olarak duruyordum. Cüzdanını alayım mı?" dedi." "Şef. Ama sen kesinlikle-" "Sen şunu veriyor musun." Ben bunu söyleyince koltuktan kalktı ve üstüme yürümeye filan başladı. "Bak." dedi.'■ r 'Tamam." 101 !. "Hey. acayip bağırırım. "Baak? Yalnızca borcun olan beş doları alıyorum. ya da çok çok sıkılmış gibi görünüyordu. Kocaman kıllı bir göbeği vardı. "Hiç durma. "Onu rahat bırak. Oteli ayağa kaldırırım. "Hayır. "Ver hadi şunu. Tanrım. "Siz yalnızca benim beş kâğıdımı çalı-" "Kapa çeneni. "Kimse seni yontmaya çalışmıyor." dedi. . Maurice. "Ailen geceyi orospularla geçirdiğini öğrensin mi istiyorsun? Senin gibi bir sosyete çocuğu hem de?" Herifin kafası bu pis işlere acayip çalışıyordu." "Size beş kâğıt borcum yok. bu kadar kötü olmazdım. gömlek filan yoktu. nasıl da korktum. Bize borcu olan parayı aldık. bağırabileceğin kadar. beni zorluyorsun. şef. hey. "Hayır. Sürekli bunu söylüyordu. yakarım canını senin. Ceketin altında yalnızca sahte bir gömlek yakası vardı. al." dedi Sunny. hatırlıyorum. şef." dedi bizim Maurice ve beni itti. Öyle. Gerçekten acayip çalışıyordu kafası. bak." dedi Sunny. onun üstünde. vermiyor musun?" Beni kapıya doğru sıkıştırdı. "Bir dokunursan bana. hey. hiç sanmıyorum." Sesim felaket titriyordu. On kâğıt demiş olsaydın. Çok iyi." Durduğum yere geldi. "Beni rahat bırakın! Odamdan defolun. "Beni rahat bırakın. Sonra. ama canın yanacak şimdi." dedim. Neler vermezdim ağlamamak için. siz hırsız filan değilsiniz. bağır bakalım." dedi bizim Maurice. adı neyse işte. ama oldu işte." "Hayır. Polis filan çağırırım. "Hadi ver şunu. kabul. Tanrım. ne zirzop heriftim. O pis göbeğiyle filan karşıma dikilmişti. Sunny ilk kez çenesini açtı." dedim.

sokakta bir kahve için on sent dilenen o tirit heriflere dönersin. Onu rahat bırak. Ama onu zımbalıyordum orada." dedim. Sağırmış gibi elini kulağının ardına atmıştı.merdivenden iniyordum aşağıya. kaçmadım bile. ama iki yıla kalmaz." dedi bizim Maurice. Banyo filan yaptım. Çekilmedim. Ben kanlar içinde filan yatarken. karnımı sarsın diye. Maurice. Yalnızca mideme korkunç bir yumruk yemiştim. elimde otomatiğimle beni görüyor ve onu rahat bırakmam için haykırmaya başlıyordu. Gerçekten de öyle sandım. Trabzanlara filan tutunuyordum. Banyoya giderken." "Geliyorum. "Sen pis bir geri zekâlısın. o cırlak.ve gidip asansörün düğmesine basıyordum. "Ne dedin? Ben neymişim?" Hâlâ ağlıyordum. hey. tabii. Hadi. Felaket kızgın ve sinirliydim. Şimdiyse banyoya sinirlerimi düzeltmek için filan. Çok güç soluk alabiliyordum." dedim. yolun yarısında karnımdan kurşun yemişim gibi yapmaya başladım. iki büklüm bir halde. Bizim Maurice beni zımbalamıştı. Sonunda ayağa kalktıktan sonra. Neremi dürttüğünü söyleyemiyeceğim size. Bizim Maurice kapıları açar açmaz. giyi102 nip kuşanmış. Ödlek sesiyle. Ama ben deliyim. sürüklenerek odama dönüyor ve Jane'i çağırıyordum. ama canım felaket acıdı. Bayılmamıştım ama." "Biz ne yaptık ki?" dedi felaket masum bir tavırla. Yemin ederim deliyim. Pis palton sümükten görülmez. kalktı pijamamın üstünden parmağıyla beni sertçe dürttü. Uykuya dalmam epey sürdü -uykum bile yoktu daha. sen de-" Çakmıştı yumruğu. birkaç kat iniyordum -karnımı tutarak ve ortalığa kanlar saçarak. Ardından. Daha sonra. çünkü yattığım yerden baktığımda ikisinin kapıya yönelip çıktıklarını gördüm. bir tek Bourbon viski atmaya gidiyordum. Asansörle değil de. karnımı tuta tuta. Sonra. banyoya zor gittim. hey.ama . Yalnız bu kez ölüyorum sandım. Sonra bayağı uzun bir süre yerde kaldım. hafif sendeliyordum. Lanet banyodan çıkarken düşledim kendimi. Stradlater'ın vurduğu zamanki gibi. "Ne dedin. "Sen geri zekâlı haraççısın.Gidelim. Banyoda bir saat kadar kaldım. parmak izlerimi sildikten sonra.cebimde otomatiğim. Ama gitmedi. "Pis geri zekâlı. Sizi ne hale getiriyorlar. Şaka etmiyorum. ne yaptı. Lanet filmler. arada bir ağzımın kenarından hafifçe kan geliyordu. O şişko kıllı göbeğini altı kurşunla dol duruyordum. Boğuluyorum filan sandım. ne dedin?" dedi. Ne yapıyordum. Sonra yatağa girdim. Ona. "Sahi söylüyorum. onun başımda sigaramı tutuşunu düşledim. otomatiğimi asansör boşluğuna fırlatıyordum.

Epey zaman olmuştu. o aptallığımla tabii. "Çok sevinirim. Neyse. En büyük sorunum da bu benim. kimsiniz?" dedi. Ama bir süre çene . indikten sonra hemen atlardım da. tiyatro. Sally'nin ne olduğunu anlamam için yıllar geçmesi gerekti. Bugün Pazar. ona matineden vazgeçelim demeye niyetlendim. ama yıllardır tanıyorduk birbirimizi. Kim olduğumu babasına söylemiştim. Ne kadar da sahte bir sözcük. o da bu harika sözcüğü. Brossard ve Ackley'le Agerstown'a sinema için indiğimizde. çok daha önce anlayabilirdim. 103 kıymak geçti aklımdan. onun aptal olup olmadığını anlayabilmeniz epey zaman alıyor. ama bizim Maurice'le gönderirler belki diye korktum. Sonra da Sally. "Sally?" dedim. evde olduğunu biliyordum. meraklı turşucu salağın beni kanlar istemiyordum. Önce hizmetçileri çıktı. çünkü bir iki hafta önce ondan bir mektup almıştım. bayağı açlık hissettim. Harika. ama Pazar günleri de bir iki matine vardır. Öyle sanmamın nedeni. onu bayağı akıllı biri sanıyorum. "Holden Caulfield. kiminle biraz oynaşsam. ama ben yine de öyle sanıyorum. Ben de yatakta biraz daha yatıp bir sigara daha içtim. Bugün bir işin var mı diye merak ettim. Bir saniye için. Bizim Jane'e bir telefon edeyim dedim. bizim Sally Hayes'e telefon ettim.sonunda daldım. Onun için pek deli divane olduğum filan yoktu. Sen nasılsın?" "Müthiş. onunla bu kadar oynaşmasaydık. Onu görmeye can attığımı sanıyorsanız deli olmalısınız. En son iki ham-burger yemiştim. Bir sigara yakınca. Yere üstümü örteceklerinden emin olsaydım. Nasılsın?" "Holden! İyiyim. Sanki elli yıl geçmişti aradan. Hiç de öyle değil tabii." Harikaymış. Bir sürü içinde seyretmelerini Bölüm 15 Fazla uyumamıştim. ama havamda değildim. eve gelmiş mi öğreneyim diye. Birisi bu konularda pek çok şey biliyorsa. Yani. Sanırım. sanırım kalktığımda saat daha on filandı. 104 "Evet. aradım Sally'yi. baksana. Telefon sağ tarafımda duruyordu. Şey. Sonra babası. ne sahtekârdı bu kız. Eskiden onu pek akıllı sanırdım. Ne istedim ama. canıma Pencereden atlayıvereyim dedim. aşağıyı arayıp bir kahvaltı isteyecektim. VVoodruff Okulu'na gidiyordu. Nefret ettiğim bir sözcük varsa. Ne yaptım ben de. edebiyat ve bütün bu zırva-lıklar üzerine çok şey bilmesiydi. Mary A.

. Allie öldüğünden beri. Sabah olunca hepsi fena halde namuslu oluvermişlerdi. Daha pazardı. Bir başka otele gidip. bittim buna. yani. Odadan ayrılmadan önce pencereye bir göz attım. Taksideyken cüzdanımı çıkarıp. orada size anahtarını verdikleri o çelik dolaplardan birine bavullarımı koyar. Babam epey varlıklıdır ama. sonra da bir kahvaltı ederdim. Ben de ne yaptım. ama çok güzeldi. Annemin okuldan kovulduğumu öğrenmesinden felaket korkmamın bir nedeni de bu zaten. Annem babam çok kızarlar bu huyuma. Biltmore'daki saatin altında buluşalım dedim ona. Gerçekten de harcamıştım. Acıkmıştım. annem de babama kızar paraları batırdığı için. Önce bana Harvard'lı bir herifi anlattı -herif herhalde birinci sınıfta okuyordu. lokantalarda. Harcayamadığım parayı da mutlaka kaybederim bir yerlerde. Çok Önemli yani. tabii. Çoğu zaman. ama bana bunu söylemedi. O pis herifi görmeye de meraklı değildim. ama tüm perdeler Örtülüydü. çarşambaya kadar -ya da en erken salıdan önce. Sonra başka bir herifi anlattı. annemin sağlığı iyi değil. Gar. geç kalmamasını söyledim. giyindim ve bavullanmı topladım. gece kulüplerinde filan paramın üstünü bile almayı unuturum. Şirket avukatlığı yapıyor. Çok sinirli. Asansörle aşağıya indim ve hesabı ödedim. Kaç para kazanıyor. Felaket canımı sıkardı bu kız. İyi para kırdığını bilmemin bir başka nedeni.fena halde kesikmiş Sally'ye. Otelin önünden bir taksiye bindim. İkide. Ondan size sıra gelmezdi bir türlü. Gece gündüz telefon açıyormuş. Onları ayıplayamazsınız ki. epey kazanıyor-dur.ama sanırım. bir bakayım diye. bir de orada boyumun ölçüsünü almayı kesinlikle istemiyordum. Ama bu işler hep batar. şoföre beni New York Merkez Garı'na götürmesini söyledim. Broadvvay gösterilerine sürekli yatırım yapar. Hep geç kalırdı. kaç param kaldığına baktım. çünkü oyun iki otuzda başlıyordu herhalde. bizim şu sapıklar ne yapıyor. West Point Harp Okulu öğrencisiymiş. Gece gündüz. Düşündüm.eve gidemezdim. Sally ile buluşma işini ayarladıktan sonra yataktan kalktım. Doğuştan savurgan bir herifim ben.çaldık. ama nereye gideceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ne kadar pa105 ram kaldığını tam olarak hatırlamıyorum. ama pek servet sayılmazdı İki rezil hafta içinde bir kralın kurtulmalığı kadar para harcamıştım. Yani o çene çaldı. Sally ile buluşacağımız yer olan Biltmore'un hemen yakınındaydı. Bu işte iyi para var yani. hiç bilmiyorum -böyle şeyleri benimle asla konuşmaz. Telefonu kapadım. Bizim Maurice yoktu ortalıkta. o da Sally için gırtlağım kesmeye hazırmış.

Bavullarımı gardaki çelik dolaplardan birine bıraktıktan sonra. ben de kalkıp onlara yardım ettim. bir de mayalı süt içerim. Yumurtalarımı yerken. anlatayım. Çoğu zaman bir portakal suyu içer kalkarım. Benim için epey yüklü bir kahvaltıydı. V. portakal suyu. Dİck onları yatağının altına koyardı. Gerçekten bunun için yapmıştı. ama hiç uymadım şimdiye kadar. bizim bu Slagle. rafa yerleştireceğine. tepem atıyor. ellerinde bavullarla iki rahibe -sanırım. ama birinin elinde ucuz cinsten bir bavul gördüm mü. sonunda. Bir zamanlar bir şeyler oldu bu konuda. Kalemi sürekli benden ödünç alırdı. o küçük sandviç büfesine girip kahvaltı ettim. bu yüzden bavullarımı atıp kurtulmak. onun en sevdiği sözcüktü. İşin gülünç yanı. Bu lanet şey. Fazla bir şey değil. jambonlu yumurta. başka bir manastıra filan gidiyorlardı ve treni bekliyorlardıbüfeye girdiler ve hemen yanımdaki tezgâha oturdular. bir süre aynı odada kaldığım çocuğun Dick 106 Slagle'm bavulları bu çok ucuz olan cinstendi. ama kalem yine de burjuva idi. Bavullarım için hep rezil sözler ederdi. Bunu neden yaptığını anlamam epey zaman aldı. o ne yaptı. Dışarda dolaşırken genellikle İsviçre peynirli bir sandviç yer. böylece onun bavul-larıyla benimkileri hiç kimse yan yana göremeyecekti. Önemli bir şey değil. Bu durum felaket bozardı moralimi. ya da duymuş. ben de tuttum. Elkton Hills'e gittiğim sıralarda. bir gün çok gülünç bir şey oldu. Bavullarını hangi cehenneme koyacaklarını bilemedikleri anlaşılıyordu. Millet benim bavullarımı. onun kendi bavulları sansın diye yapmıştı bunu. aşağılık kompleksi duymasın diye. ikimizden de odayı boşaltmamız istendi. Bunu böyle söylemek felaket ayıp fır şey. Dolmakalemim bile burjuva idi. gerçek deri olmayan şeyler yani. H. İçinde bir sürü nişastalı gıdalar filan olan o diyeti uygulamam gerekiyor. Bana ait her şey felaket burjuva idi. Bavullarımı çıkarıp yine rafa yerleştirdi. Ne yaptım. ama mayalı sütten bayağı vitamin alıyorsunuz. Benimkiler Mark Cross marka. çok burjuva imişler. hatta onunkilerle değiş tokuş etmek bile İsterdim. Bu konularda çok gülünç bir herifti yani. Bavulları şu çok ucuz görünüşlü şeylerdendi. Boğazıma pek düşkün değilim. kızarmış ekmek ve kahve. bavullarımı yatağımın altına indirdim. Sonra. Caulfield. bakın ne oldu. Ama bakın. gerçek sığır derisi zımbırtılardı ve sanırım bayağı pahalı şeylerdi. Holden Vitamin Caulfield. çünkü çocukta felaket iyi bir mizah duygusu vardı. Ancak iki ay kalabildik onunla aynı odada. Bu yüzden böyle felaket zayıfım zaten. sözgelimi çok yeniymişler. Sonra. Bir yerde okumuş. ve . ama elinde ucuz çantayla dolaşanlardan bile nefret ediyorum. odadan taşındıktan sonra onu biraz Özledim.

mi. şu Salvation Army yavrucuklarının Noel zamanı para toplarken kullandığı 107 sepetlerden vardı. sanıyorsunuz ki. Önceleri. Bu kadar parayı verebileceğimden emin olup olmadığımı sorup durdular. İnsanlarla oda arkadaşlığı yapmak zor bir iş. İnsana. ama felaket canayakın bir yüzü vardı. baktığında çok güzel gulumsuyor-du. Moralim bozuldu buna." dedim. İncil türünden bir şeydi. demir çerçeveli gözlüğü pek çekici değildi. İri burunluydu. O da beni özlemişse. Konuşmayı genel konulara kaydırdım ve onlara nereye gittiklerini sordum. "Eğer bağış kabul ediyorsanız. Bir yandan kahve içiyor. anlıyordunuz ki. Ama sonunda aldılar. En azından. Bağış topladığınız zamana kadar saklarsınız. bu iki rahibe yanıma otudular ve konuşmaya başladık. Köşelerde bekleşirken görürsünüz onları. arkadaşı da Tarih ve Amerikan Devlet Bilgisi. Onlara üstümde epey param olduğunu söyledim. "sanırım. onun bavulları da. dedi. mı. o da böyle elinde taşıyormuş." dedi. hiç şaşmam buna. kimin bavulu daha iyiymiş diye kafaya takmaz. 186. onlarınkiler değilse yani. Stradlater gibi budala bir herifle oda arkadaşlığını yeğleme-nin nedenlerinden bîri de buydu. Yardım olarak onlara on kâğıt vermemi kabul ettiler. benimkiler kadar kaliteliydi. Öğ-retmenlermiş. Durmadan bana teşekkür etmelerinden pek utandım. 168. küçük bir katkıda bulunabilirim. aslında gülünç bir şeydi. Öbür rahibe arkadaşı. acaba yanımda oturan ve İngilizce . Oda arkadaşınız akıllı filan biriyse ve herifte iyi bir mizah duygusu filan da varsa. yanımdaki rahibe sepetini yere duşurdu. daha yeni Chicago'dan gelmişler. özellikle Beşinci Cadde'de. ama takıyor. Bavuluna sığmamış sepet. Ben kalkmış jambonlu yumurta yerken. büyük süpermarketlerin önlerinde filan. neyse işte. Gerçekten takıyor.bazen birlikte epey neşelenirdik. bana ait zımbırtılara burjuva derken. Yanımda oturan rahibe İngilizce okutuyormuş. Hayır. Sonra birden pis pis meraklandım. Ama bir süre sonra. Neyse. birilerinin yalnızca kahve içip kızarmış ekmek yemesinden nefret ediyorum. Hemen yanıma oturan rahibenin elinde. yalnızca şaka yapıyor diyordum ve hiç üstünde durmuyordum. İşte. Bağış için para topluyor mu diye sordum. İkisinin önünde de kahvaltı diye. ne iyisiniz. ben de yere uzanıp aldım. ama bana pek inanmadılar. ona verdim. eğer sizin bavullarınız iyi cinsten. sonra da öteki bağışlara katarsınız." "Ah. Neyse. bir yandan da siyah ciltli küçük bir kitabı okuyordu. şaka filan değildi dedikleri. uzanıp bana baktı. kızarmış ekmekle kahve vardı yalnızca. kentin felaket kuzeyindeki o sokaklardan birinde bulunan bir manastırda öğretmenliğe başlayacaklarmış.

Birisi -hele Mercutio gibi akıllı ve neşeli olan biri. o Mercutio'nun ölümüne. ek kredi için dışardan kitaplar da okumak gerekiyor. bir bakıma onunla Romeo ve Juliet hakkında konuşmaktan utanıyordum. i»zgelımı. ama bi-zim Eustacıa hakkındaki şeyleri okuyan bir rahibenin neler dü-şündüğünü merak ediyordunuz." dedim. o ikisinin.okutan rahibe. canım?" diye sordu bana. o oyunda epeyce müstehcen yerler var.. çoğunlukla. Romeo'nun ve Juliet'in yüzünden Öldü Mercutio. ama. öyle mi? Çok memnun oldum!" dedi gözlüklü İngilizce öğretmeni. değil mi?" Ama." "Hangi okula gidiyorsunuz. onları beğeniyorum. Çok beğendim. Lord Randal Benim Oğlum.Öldüğü zaman çok kızıyorum. ama çok hareketli bir oyun. karşımdaki de bir rahibe yani. Herhalde bu . en iyi dersimin İngilizce olduğunu söyledim. bizim Grendel sonra. bir bütün olarak. bizim bu Mercutio'dur. Mercutio öldürüldükten sonra. En azından. o bambaşkaydı. pek de bir rahibe gibi konuşmuyordu yani. "Şey. böyle şeyler işte." dedim. "Romeo'nun hatasıydı bu. ders için okuduğu bazı kitaplar hakkında bir rahibe olarak filan ne düşünüyor diye. orada sözünü bile et108 medim bunların tabii. Ben. Thomas Hardy'nin Yuvaya Dönüş'ündeki bizim Eus-tacıa Vye gibi." Gerçekten çok tatlı bir insandı. Hani. ne bileyim? Bazen insanı çok rahatsız ediyorlar. Tybalt. Ama. şimdi burada anlatmak çok güç. Anglo-Sakson edebiyatını okuduk. artık Romeo'dan pek hoşlanmamaya başladım. üstelik bir de başkasının hatası yüzünden ölmüşse. Yuvaya Dönüş'ü okudum Thomas Hardy'den." "Neleri beğenmediniz? Hatırlayabiliyor musunuz?" Doğrusunu isterseniz. Be-owulf. arada. "yani. hepsi iyi güzel de -özellikle Juliet. Romeo'nun ve Juliet'in ölümlerinden daha çok üzüldüm. ama o sorduğu için ben de biraz tartıştım bu oyunu. "A. "Bu yıl ne okudunuz? Bilmeyi çok isterdim. bu herifin adını hep unuturum zaten. Neydi adı?" "Tybalt.bıçaklıyordu Mercutio'yu. biri -Juliet'in kuzeniydi. Capulet'ler. Kitaplarda geçen bir sürü müstehcen zırvalar değildi düşündüğüm. Beğenmediğim bir iki şey var. O oyunda en sevdiğim kişi. e." "Doğru. âşıklardan filan bahseden kitaplardı.ama Mercutio. Sonra. Diyeceğim. Yalnızca. Kitap pek öyle müstehcen filan değildi. "Evet. Ama. Romeo ve Juliet mi! Ne güzel! Çok beğendiniz. Romeo ve Juliet ile Julîus-" "Aa. Ro-meo'yla Juliet'e pek bayıldığım filan yok. Ne bileyim? O Montague'ler..

Sorsalardı. bir de Katolik olsaydınız çok daha hoşuna gidecekti. soyadınızı bilmeseler de. Katolikler. Mor-row'un annesini anımsattı. Sonra. biraz da soyadımın İrlanda kökenli oluşundan. ben de giderim demiştim ona. Katolikler. Bir bakıma. Üstünde durmadım. artık yola koyulmaları gerektiğini söyledi. lanet konuşmanın tam ortalık yerinde. Ama. öbür rahibe. Gerçekten biliyordu. Tenise çok ilgi duyuyordu. Aslında.Romeo ve Juliet konusunu artık kapatmak istiyordu. Gerçekten de memnun olmuştum. Hesabı önlerinden aldım. Hele gülümsemesi. konuşmamız berbat olmazdı. şu trende karşılaştığım. 109 Pencey dedim ona. Güzel güzel konuşurken. . birdenbire Katolik olup olmadığımı ne zaman soracaklar diye korkup durmasaydım. Başıma çok geldi. Bu iki rahibenin bana Katolik olup olmadı110 ğımı sormadıklarına bu nedenle memnun olmuştum. bir süre sonra. tenis üzerine epey şey biliyordu. lanet revirin önündeki ilk iki sandalyede muayene olmak için beklerken. yalnızca bilmek istemişti. Forest Hills'teyken her yaz Ulusal Finallere gittiğini söylemişti. ama ben de herhalde farklı davranırdım. Duymuş Pencey'i. Tenis üzerine sizinle konuşmak filan.ama sormasının bir yaran olmadığı da kesindi. Bana biraz da. Onlarla konuştuğum süre boyunca. ama ödememe izin vermediler. "Kentteki Katolik kilisesinin nerede olduğuna hiç dikkat ettin mi acaba?" diye sormaz mı! Bunu. Konuşmanın içine etti filan demiyorum -etmedi." Ne iyiydi. Okulun açıldığı gün. sizin de Katolik olup olmadığınızı anlamaya çalışırlar hep. biliyorum çünkü. size anlattığım şu bavul işine benziyor bu durum. Orada ilk tanıştığım çocuktu. "Ama bu kadar cömertlik yeter. Gerçekten de bunun için sormuştu o soruyu." dedi. Gözlüklü rahibe pusulayı elimden aldı. Böyle zırvalıklar beni hasta ediyor. ben de duyuyordum. İrlanda kökenlilerin çoğu Katoliktir. Ben de memnun olduğumu söyledim onlara. babam da Katolikmış. Ama. sanırım. Annemle evlenince bırakmış. ama anlıyordunuz. O. daha da memnun olacaktım. benim Katolik olup olmadığımı anlamak için sorduğunu anlı-yordunuz. onunla tenis üzerine konuşmuştuk. "Sizinle konuşmaktan çok memnun olduk. Whooton Okulu'ndayken Louis Gorman diye bir çocukla tanışmıştım. Çok iyi bir okulmuş. hiç iyi bir şey değil bu. "Çok tatlı bir çocuksunuz. Önyargılı biri olduğu için filan değil. çocuğun çok hoşuna gidiyordu. yaşına göre. Katolik olup olmadığınızı anlamaya çalışırlar hep." dedi. sonra bazı ünlü tenisçilerden konuşmuştuk bir süre. Tarih ve Amerikan Devlet Bilgisi okutan.

Lanet para. İki rahibe gitmek için kalktıklarında çok salakça ve ayıp bir şey yaptım. Çok zor bulunan bir plaktı. böyle. Teyzem oldukça yardımsever biridir -Kızılhaç işleri için filan pek koştururama çok şık giyimli filandır. Sepeti hemen birinin eline tutuşturuverir. İsteyerek olmadı. Yardım için bir şey yaparken onu siyah elbiselerle ve rujsuz olarak düşünemiyorum. ama yine de üzüldüm. o saat bırakırdı para toplamayı. onu umursamadan filan yani. Güle güle demek için ayağa kalkınca. bizim Sally Hayes'le matineye gidecektik. ancak herkes eline ayağına kapanarak para verirse çıkabilirdi. Annemi değil de. pazar günleri de açık olan bir plak mağazası bulurum belki. Hele bizim Sally Hayes'in annesini. Phoebe ye "Little Shirley Beans" adlı plâğı almak istiyordum. O rahibeleri bu yüzden sevmiştim. çünkü yıl112 lardan beri o taraflara gitmemiştim. Biliyorum. Çılgınlar gibi özür diledim. Sonunda hep böyle üzülür durursunuz. öylesine. biraz gezeyim bari dedim. Ama. biraz duman üfledim yüzlerine. Onlar gittikten sonra. ama oldu. Sigara içiyordum. ama ben yine de çok utandım. O iki rahibeyi düşünmeden edemiyordum. Atılıyordunuz. diyordum. teyzemi ya da Sally Hayes'in manyak annesini bir süpermarketin önünde yoksullar için para toplarken düşledim. Eğer insanlar yalnızca para bırakıp hiçbir şey söylemeden giderlerse. Bizim Sally ile saat ikide buluşacaktık. Öbür ikisini. elinde bir sepetle ortalıkta para toplamaya. iki ön dişi düştüğü için çok utandığından . bu hiç de önemli bir şey değildi. Broadvway'e doğru yürümeye başladım. Plak. O kadın. gider. şatafatlı bir yerde yemek yerdi. 111 Bölüm 16 Kahvaltımı bitirdiğimde saat daha on ikiydi. Aman Tan-rım. Ayrıca. her şeyden önce. Okulda öğretmenlik yapmadıkları zamanlar ortalıkta dolaşıp para topladıkları o yıpranmış eski sepeti düşündüm durdum. biletler için filan köşeye biraz para ayırmam gerekti. yardım için bir şeyler yaptığında hep şık giyimli ve rujunu mujunu sürmüş olur. Ama yine de üzüldüm.demek istiyorum. bunu çok kibarca karşıladılar. Elinde o yıpranmış eski sepetle annemi. veya başka birini. ben de. Onların hiçbir zaman şatafatlı bir yerde yemeğe gitmediklerini düşününce felaket üzüldüm. Hepsi bu yani. bağış için yalnızca on kâğıt verdiğim için üzülmeye başladım. onlar hiçbir zaman öyle şatafatlı yerlerde yemek yemezlerdi.

Plâğı pazar günleri açık olan bir mağazada bulabilirsem. Strand'e. Kaldırımda yürümüyordu. ama biri gerçekten sinemaya gitmek istiyorsa. Her113 kes sinemalara gidiyordu. kendine şirin havalar vermeye filan çalışırdı. işte bu çılgın yerlerden birine. şarkıyı felaket iyi söylüyordu. Dinlediğim en iyi plaklardan biriydi. çoğu çocuklar gibi. Estelle Fletcher adında zenci bir kız şarkıcının doldurduğu çok eski ve felaket güzel bir plaktı. anne ve altı yaşlarında küçük bir çocuk. O ve karısı. saat daha on ikiydi. Arabalar yanından vızır vızır geçiyor. ama kaldırımın hemen dibinden." şarkısını söylüyordu.Capitol'a. Herhalde kiliseden yeni çıkmış olan bir aile hemen Önümden yürüyorlardı." şarkısını söylüyordu. ama satmadı. çocuğa hiç dikkat etmeden filan. öyle yürüyorlardı. sabırla sıralarının gelmesini beklerken filan gördüğümde. Astor-a. Ama bizim Estelle Fletcher ne yaptığını biliyordu. Beş kâğıdımı aldılar. Yirmi yıl kadar önce. Phoebe'nin bu plâğa biteceğini bildiğimden. Neyse. inmiş sokakta yürüyordu.evinden dışarı çıkmayan küçük bir kız çocuğu hakkındaydı. birinin sinemaya gitmesini anlarım. alıp yaramda parka götürürüm diye düşündüm. Çocuk müthişti. Artık pek fazla moral bozukluğu hissetmiyordum. Özellikle. "Yakalarsa birini biri. yoksul heriflerin havalı görünmek için giydikleri o inci grisi şapkalardan vardı. Ama en kötüsü. korkunç kuyruklarda milyonlarca insanı dikilirken. bu daha da kotuydu. ama yine de kalabalıktı. yetişeyim diye bir de hızlı hızlı yürümelere kalkarsa. ama umurumda değildi. çavdarlar arasında. çavdarlar arasında. Rastladığım ilk plak mağazasında bir tane "Little Shirley Beans" plâğı buldum. Yapacak bir şey yoksa. Paramount'a. duygusal filan olsun diye de uğraşmıyordu. Ama güzel olan bir şey vardı. şansım varmış. Babanın başında. Kız şarkıyı fena halde Dixieland ve genelev tarzında filan söylüyordu. Yatakhanenin alt katındaki bir çocukta vardı. anlıyordunuz. Herkes giyinmiş kuşanmıştı Pazar günüydü çünkü. Şarkıyı Pencey'de duymuştum. Güzel bir sesi vardı. çok zor bulunuyormuş. işte buna felaket canım sıkılır. ondan satmasını istedim. herkesin sinemaya gitmeye can attığını görüyordunuz. frenler cayır cayır ötüyor ve o kaldırımın dibinden yürüyor. Hava önceki gün kadar soğuk değildi. Bu şarkıyı beyaz bir kız söylemiş olsaydı. O gün Pazardı ve Phoebe pazar günleri sık sık tekerlekli paten kaymak için parka gelirdi. Biraz yoksul gibiydiler. Dümdüz bir çizgide yürüyormuş gibi yapıyordu. Broadway tıklım tıklım doluydu ve çok gürültülüydü Pazar günüydü. ve durmadan. o upuzun. "Yakalarsa birini biri. Üstelik. . baba. Parkta en çok nerelerde dolaştığını bilirdim. ama güneş hâlâ ortalıkta yoktu ve bu soğukta yürümek pek hoş değildi. Öyle hoşuma gitti ki.

B. ortalıkta yürürken. Bizi önce öğle yemeğine. Sormakla ölmezdim yani. plâğı ona vermek için yerimde duramıyordum. Biliyorum Sevgilim için iki ön kolluk bileti aldım. onu kızdırıyor. Ben sevmem. bir baktım. en azından Jane evde mi diye sorabilirdim. Ama seyredince pek hoşuma gitmedi. D. gidip bir broşür aldım ve hangi oyunlar oynanıyor.'nin anlattığı Hamlet değildi o. onu izlemek güzeldi. ben de görmek için felaket sabırsızlandım. İçerdeki telefon kulübesine girdim ve evlerini aradım. Lunf lar oynuyordu. yalnızca üç oyun vardı. Ama. tatil için eve gelmiş mi. Sir Laurence Oh-vier'yi ele alalım.Vay canına. bir parça yani. Doğrusunu isterseniz. ama öyle ballandırarak anlatılacak bir yanlan da kesinlikle yok yani. Bütün filmin en iyi yeri bizim Ophelia'nın ağabeyinin -en sonunda Hamlet'le düello eden haniuzaklara giderken. Phoebe'yle beni geçen yıl götürmüştü o filme. yemekte bize öyle bir anlattı ki. Her şeyden önce. durup dükkâna girdim ve bizim Jane'i bir arayayım. Felaket . O sahne çok güzeldi. iyi olduğunu biliyor ve bu da her şeyi berbat ediyor. bir türlü anlayamadım. o aktörlerden nefret ediyorum. ben tiyatro oyunlarını da sevmem. plâğı bulunca acayip mutlu oldum! Bizim Phoebe'yi parkta bulup. başı dertte olan bir herif değil de. ama bizim sahtekârlar kraliçesi Sally'yi iyi tanıyordum. Onu Hamlet'te seyrettim. ruhsuz oyunları çok sever. Yalnız telefonu annesi açtı ve kapatmak zorunda kaldım. Zaten kız analarıyla telefon muhabbeti yapacağım diye pek öyle çıldırdığım filan da yok. Felaket iyi bir ses tonu vardı. düello ederken filan. Ağabeyim filmi önceden görmüştü. Pek seyretmeyi istemiyordum. bizim Ophelia ağabeyiyle gırgır geçiyor. Böyle zırvalıklar için havanızda olmanız gerekir. sonra da filme götürmüştü. bu oyun için bilet aldığımı duyunca ağzının suyu akacaktı. bir öğreneyim dedim. Bu Sir Laurence Olivier'nin nesi böyle muhteşemmiş. hep anlıyorsunuz. çünkü efendim. Filmler kadar kötü değiller.B. Hayır için filan oynanıyordu. Plak mağazasından çıktıktan sonra. bir büfenin önünden geçerken. Örneğin. sanki muhteşem bir general gibiydi. Sally. bu Lunflann oynadığı çok sofistike. Canım istemedi ama. acayip yakışıklı bir herifti. babasının ona öğüt verdiği sahneydi. Hâlâ lanet biletleri almamıştım.. Normal insanlar gibi hareket ederek oynamıyorlar. hançerini kınından çıkarıyor. ağabeyi babasının attığı palavraları dinler gibi görünürken. Üzüntülü. Öyle oynadıklarını sanıyorlar Bazı 114 aktörler iyi oynuyorlar. Pazar günü olması nedeniyle. Babalan öğüt verirken. ama D. Annesiyle uzun uzun konuşmalara filan girmek istemedi canım. Ben de ne yaptım. ama o da seyretmeye değmiyor. Bir aktör iyiyse.

Lunt'ların oyunu için biletleri aldıktan sonra bir taksiye binip Park'a gittim. Hatırlıyorum. Bir çocuk paten anahtarını nasıl iyi bilirse. Bundan elli yıl sonra avcuma bîr paten anahtarı tutuştursanız. Benim derdim de bu işte. bazen de eski zamanlarda Kızılderililerin yaptıkları şeylere bakardık.keyiflenmiştim. Patenleri sıkıştırınca bana teşekkür filan etti. Phoebe en çok. Şimdi bile. Phoebe benim küçükken gittiğim okula gidiyordu. Gerçekten tatlı ve nazikler. Bir aktör oynamaya kalkınca. sonra tayfaların ona baş . Bayan Aigletinger adlı bir öğretmenimiz vardı. Aslında. Kızılderili zımbırtılarına baktıktan sonra. onu çok seviyorum. Çocukla-nn çoğu da böyle. gemi satın almak üzere bizim Ferdinando ve İsa-bella'dan borç para almak için nasıl zor günler geçirdiğini. Bize durmadan Kolomb'un Amerika'yı keşfini gösterirlerdi. Çanak çömlekler. böyle tatlı ve nazik olunca. yapmam gereken şeyi biliyorum. bir çocuk patenini sıkıştırdığınızda filan. öyleydi de. Çocukların hep arkadaşlarıyla buluşmaları gerekir zaten. Hava pek soğuk değildi. hayır teşekkür ederim dedi Bir arkadaşıyla buluşması gerekiyormuş. böyle zırvaları kendi başıma okumam gerek. Park'tan Doğa Tarihi Müzesi'ne kadar olan yolu yürüdüm. bir de. Kristof Kolomb. Pazar olmasına ve Phoebe'nin sınıfıyla birlikte oraya gitmemiş olması olasılığına. Çevrede köpek pisliğinden. yürürken arada bir titreme gelip tüyleriniz ürperiyordu. Çok tatlı ve nazik bir kızdı. Müzede sergilenen her şeyi avucu-mun içi gibi bilirdim. o oyunu okumam gerek benim. Bazen hayvanlara bakardık. Gülünç ve güzel olduğunu düşünüyordu. Metroya filan binmem gerekiyordu. Tanrım. Hamlet'in o köpeğin başını okşadığı sahneyi çok beğenmişti. biz de hep giderdik bu müzeye. genellikle o büyük salona gider. Bunları düşününce çok mutlu oluyorum. bir film seyrederdik. kör karanlıkta bile ne olduğunu anlarım. Her an. Noel tatilinin gelmekte ol115 bir tuhaflık olmadı yine de. neredeyse her lanet cumartesi bizi oraya götürürdü. zor dinliyorum. balgam öbeklerinden ve ihtiyar heriflerin attıkları puro izmaritlerinden başka bir şey görünmüyordu. çünkü lanet param azalıyordu. ne sahtekârlık yapacak diye kıvranıp duruyorum. Biterim buna. ama bana. ben de bu müzeyi o kadar iyi bilirdim. Benimle bir kakao içer mi diye sordum. sepetler filan. Bütün bunlar moralinizi bozuyordu. ama o lanet Broadvvay'den elimden geldiği kadar çabuk uzaklaşmak istemiştim. ama güneş hâlâ ortada yoktu. kitabını bulup. Park'ta durum rezaletti. hatta o rutubetli ve rezalet havaya karşın. Ama böyle şeyleri pek fazla göremiyorsunuz. kanepelerin üstleri de ıslaktı.

lanet bir aynasız gibi filan değil. Öğretmen en önde giderdi. içinde yirmi kadar Kızılderili. bazdan sert sert çevreye batarlardı. Ama hiç bozulmazdı Bayan Aigletinger. Başınızı eğip de onlara tersinden bakar gibi yaptığınızda kuşların güneye daha da aceleyle uçtuklarını sanırdınız. her şeyin yerli yerinde kalmasıydı.art. "Hiçbir şeye dokunmayın. bekçilerden biri size. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden. sanki yağmur yağıyormuş gibi kokardı ve yeryüzündeki en kuru ve en ılık yerdeymişsiniz gibi gelirdi size." derdi. durdu-rur ve ne rezillik oluyor diye bakmaya gelirdi. salona girmek için Kızılderili bölümünden geçmeniz gerekirdi. içinde pınardan su içen geyik bulunan. içinde ateş yakmak için çubukları birbirine sürten Kızılderili adamlar ve bir de battaniye dokuyan bir Kızılderili kadın olurdu. bazılar. Herkes ona bakardı. salon da pek güzel kokardı.Sonra. misketler çılgınlar gibi. öyle. Kanonun en arkasında felaket korkunç bir herif vardı. tellerle asmışlardı onları. Kimsenin Kristof Kolomb'u umursadığı filan yoktu tabii. O lanet müzeyi çok severdim. bir de eşiniz olurdu. kızlar bile. ardından da sınıf. suratı maskeli. o büyük cam vitrine gelirdiniz. çünkü daha küçüktüler ve bizden daha büyük değildi göğüsleri. Ama o müzedeki en iyi şey. Salon. Kız hep elimi tutmak isterdi. kapının yanında o Eskimoyu görürdünüz. acayip şamata olurdu.kaldırmalarını filan seyrederdik. balık tutardı. Kadın battaniyeyi biraz öne doğru eğilmiş bir durumda do-kurdu. salona girmeden hemen önce. kış geldiği için güneye uçan kuşlar olan. Bir şey daha. yerde zıplamaya başlar. ama yine de severdim. Eşim çoğu zaman Gertrude Levine adlı o kız olurdu. Sonra. O heriften ödüm kopardı. ama güzellikle söylerdi. elinizde birkaç misket varsa ve bunlar yere bırakmışsanız. Sonunda. ancak fısıltıyla konuşabilirdiniz. .o upuzun Kızılderili kanosunun önünden geçerdiniz. Buz tutmuş bir gölün üstünde açtığı deliğin başında oturur. Döşeme taştandı. öğretmen de sınıfı. o müze cam vitrinlerle doluydu! Üst katta da bir sürü vitrin vardı. hepsinin de yüzlerinde savaş boyaları olurdu. ya da sakız gibi şeyler olurdu. hepsi de gerçekten güneye uçuyorlarmış gibi görünürlerdi. Upuzun bir geçişi vardı bu bölümün. ama eli de yapış yapış ya da terli 117 filan olurdu. Hatırlıyorum. Size yakın duran kuşlar doldurulmuş olurdu. Siz çocuklar iki sıra olurdunuz. geçerken o küreklerden birine filan dokunursanız.arda üç lanet Cadillac uzunluğunğ daydı kano. Deliğin yanı başında daha yeni yakaladığı iki balık dururdu. kürek çeker. geri plandakiler ise duvarın üstüne boyayla yapılmıştı. dışarda yağmur yağmasa da. ama yanınızda ya bir sürü şeker. Vay canına. göğüslerini filan da görebilirdiniz. çocuklar.

Anlatabilsem de. Veya. Canım oraya da gitmek istemiyordu. Ama Sally ile buluşacaktık. dokurdu. demek istediğim şeyi anlatamıyorum. hava oldukça nemli idi. o gün banyoda annenizle babanız felaket bir kavgaya tutuşmuş olurdu. onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz. olanaksız bir şey bu. Veya. Elinizde olsa da. Veya. Müzeye vardığımda. müzenin önünden bir taksiye atladım ve Biltmore'a gittim. Ya da. ben de lobide saatin yarandaki deri kanepelerden birine oturup kızları seyrettim. Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Kimse değişmezdi. Oyun parkının yanından geçerken durdum ve tahtırevalli-ye binen çok küçük iki çocuğu seyrettim. ama her görüşünde onun da değişmiş olacağını düşündüm. Phoebe orada olsaydı. anlatmayı isteyeceğimden pek emin değilim. yürürken hep bunları düşündüm. Canım hiç istemiyordu. Biri biraz şişmandı. ama o da yoktu. değişik bîr şey olurdu sizde. ama benim orada bulunmamdan hoşlanmadıklannı anlıyordunuz. cebimden bizim avcı şapkasını çıkarıp giydim. üstelik. Beni tanıyan biriyle karşılaşmayacağımı biliyordum. kuşlar hâlâ güneye uçar. Yolda. üstünde gökkuşağı renkleri oluşan bir su birikintisi görmüş olurdunuz. bir milyon kâğıt verseler bile içeriye girmemeye karar verdim. Sonra çok gülünç bir şey oldu. Değişen tek şey siz olurdunuz. son gelişinizde sıradaki eşiniz kızıl çıkarırdı ve yeni bir eşiniz olurdu. Çok büyümüş olmanız filan değil demek istediğim. 119 Bölüm 17 Oraya gittiğimde vakit daha erkendi. ama yine de pek fena olmazdı. Bayan Aigletin-ger'ın yerine başka biri getirirdi sizi. Bir . Bu kez sırtınızda bir palto olurdu. Yürüdüm de yürüdüm.Oraya yüz bin kez gidebilirdiniz. ağırlığı dengelemek için elimi zayıf olanın ardına koydum. belki girerdim. o Eskimo hâlâ daha yeni iki balık tutmuş olur. yürürken de bizim Pho-ebe'nin cumartesileri benim gibi müzeye gidişini düşündüm. Yalnızca değişmiş olurdunuz. Neyse. müzeyi filan göreceğim diye can atarak Park'ın içinde tüm o lanet yolu teptiğim halde. Diyeceğim. Benim gördüğüm bütün o zımbırtıları aynı biçimde onun da göreceğini. Bunları düşünmek tam olarak moralimi bozmuş sayılmaz. 118 Tam olarak o değil yani. Biliyorum. ben de onları rahat bıraktım. Ben de ne yaptım. ama acayip keyiflenmiş de sayılmam yani. birdenbire. geyikler o narin bacakları üstünde o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini.

belki de bunların hepsi felaket iyi ıslıkçı filandırlar. bu konuda çok dikkatli olmalıyım. tek bir şey vardı." diyemezsiniz. Çok akıllı filan bir çocuktu. Durmadan konuşurdu. kıyak bir kız onlarla evlenmişse. Hep o lanet arabalarının mil başına kaç litre benzin yaktığından bahseden herifler. pek kimseyi incitmiyor. Felaket kafa utuleyici bir ses tonu vardı. Harris Macklin denen o çocukla aynı odada kalmıştım. hayatta 120 duyduğum en iyi ıslıkçıydı. bizim Sally merdivenleri çıkarken göründü. ama o bere çok yakışmıştı. Klasik zımbırtıları bile ıslıkla çalabilirdi. İyi yaptığı. Elkton Hills'teyken. bu sıkıcı herifleri anlayamıyorum. ya da ping pong gibi salak bir oyunda size yenildikleri için çocuk gibi kızan herifler. bacak bacak üstüne atmamış kızlar. Bu yüzden. Golfte. beni delirtecek kadar canımı sıktığı halde. birine gidip. en müthiş ıslıkçı olduğu için ona iki ay katlandım. ama coğu zaman caz parçaları çalardı. yaklaşık bir milyon tane kız oturarak veya ayakta. canım onunla evlenmek istedi. biraz da moral bozucuydu. resmen olanaksızdı. Kim bilir? Ne bileyim? Sonunda. Başına çok ender şapka filan giyer. onu susturmak. Yatağını düzeltirken. iki ay kadar. Yani. "Ne müthiş ıslık çalıyorsun. beni anlıyorsanız eğer. Felaket güzeldi. ondan duymak istediğiniz bir söz çıkmazdı ağzından. Herhalde çoğu sersem heriflerle evlenecek diyordunuz. Yani. her şeyden önce. -Ama. buluşacakları oğlanların gelmesini bekliyordu. Siyah bir manto ve siyah bir bere giymişti. harika görünen kızlar. felaket bacaklı kızlar. liseden veya üniversiteden sonra. Çok sıkıcı herifler. bu da beni hasta derdidurmadan ıslık çalardı. dolaba bir şey asarken -her şeyini dolaba asardı hep. Bacak bacak üstüne atmış kızlar. bazı heriflere sıkıcı demek konusunda. duyduğum en iyi. Bu orospu çocuğu. İşin gülünç yanı. felaket iyi bir ıslıkçı olduğunu düşündüğümü filan hiç söylemedim. Yani. bir tanısanız ne orospu olduğunu bileceğiniz kızlar. ona hiçbir zaman. "Tin Roof Blues" gibi çok cazlı şeyleri çok güzel ve rahat bir biçimde -tam da dolaba bir şey asarken. Bir bakıma. Bu sıkıcı herifleri hiç anlamıyorum. değil mi? Sırf. Hiç kitap okumayan herifler. ama hayatta tanıdığım en sıkıcı heriflerden biriydi. Ondan pek fazla . Gerçekten güzel bir manzaraydı. millet evine gelmişti. Bunların çoğu. çalışma biterdiniz. rezalet bacaklı kızlar. çünkü durmadan hepsinin başına ne rezillikler gelecek diye meraka düşüyordunuz. işin korkunç tarafı. o kafa ütüleyici ses tonuyla konuşmuyorsa eğer. Yani.çalar. onu gördüğüm an.sürü okul çoktan tatile girmiş. belki de pek üzülmeme-niz gerek. Çok ters herifler. Gerçekten çok güzeldi. Gerçekten hiç anlamıyorum. siz de. Ben deliyim herhalde. Tabii. ben de onu karşılamak için merdivenlerden inmeye başladım.

ha erken gelmiş. Deli olduğumu kabul ediyorum." Onunla bir yerde buluştuğunuzda böyle avaz avaz bağırıp sizi utandırırdı." "Lunt'lar mı? Ah. İki kez. Sonra. kızın ailesi oğlanla evlenmesini istemiyor. Yani? "Acele ede121 lim. aileden birileri öldüğünde filan. ama on dakika kadar gecikmişti. Oyun gençliklerinde filan başlıyor. Zırva bir konusu vardı ama. Daha sonra. sokak köşelerinde sevgilileri gelmediğinden ağaç olup mosmor kesilen herifleri konu alan karikatürler çıkar. Yemin ederim. "N'aber. Ben deliyim. ama ne var ki. lanet taksi trafikte durduğunda neredeyse koltuktan düşüyordum. kalkmış. Karı koca güzel bir çifttiler -çok şakacı . ona âşık olduğumu filan söyledim. Oyun pek ilgimi çekmedi. Geç mi kaldım?" Hayır dedim ona. Saçların çok tatlı. "Ah sevgilim. İhtiyar bir karı kocanın beş yüz bin yıllık geçmişleri anlatılıyordu. Yalandı tabii. pek etkilenmedim. kimin umurunda. Yemin ederim ben deliyim. "Holden!" dedi." Çok tatlıymış. Bir sürü aktör gelip gitti.hoşlanmadığım halde. Onu görmek gerçekten hoşuma gitmişti. daha önce seyrettiklerim kadar kötü değildi. ama ben felaket baştan çıkarıcı olmaya başlayınca başka bir seçeneği kalmadı. soluk bile almadan." Aşağıya inip taksilerin olduğu yere gittik. ama kız yine de evleniyor. ruj filan sürmüştü çünkü. "Seni görmek ne güzel!" Görüşmeyeli yıl oldu. yaşlanıyorlar da yaşlanıyorlar. kıçımın kenarı." Size demiştim. Oyun. yemin ederim değiller. Önce istemedi. Aslında hiç önemli değildi. Bir kız sizinle buluşmaya geldiğinde felaket güzelse." dedim." dedi. Yani. sonra bir de sarhoş ağabeyi var. onunla iyice sarmaş dolaş olduğumuz anda. ne kadar deli olduğumu siz anlayın artık. Ardından. ha geç gelmiş. Tiyatroya giderken taksinin içinde biraz oynaştık. "Asıl seni görmek ne güzel!" dedim. Kadının kocası savaşa gidiyor. ben de seni seviyorum. saçını uzatacaksın. Lunt'lar işte. nasılsın?" "Çok iyiyim. Lunt'lara gideceğimizi duyunca nasıl deliye döneceğini. "Oyun saat iki kırkta başlıyor. Bu lanet şoförler nerede gittiklerinin farkında bile değiller. Felaket güzel olduğu için katlanırdım. Alabros saçların modası geçiyor artık. birdenbire kendimi ona âşık sanıyor ve onunla evlenmek istiyordum. ben deliyim. söylerken kendimi öyle hissediyordum. Yalnızca onların biletini bulabildim. "Bana söz ver. ama beni böyle öldürür dururdu. hepsi de tümüyle palavra. çok iyi. "Ne göreceğiz?" "Bilmem. Saturday Evening Post'ta filan. Hani.

Bizim aktör ve yanındaki şahane sarışın.çok iyiydiler. sigara içiyordu. Ömrünüzde bu kadar çok sahtekârı bir arada göremezdiniz. o havada oynadılar. tüm öteki zıpırlarla birlikte sigara içmek için dışarı çıktık. Farklı oyunculardı ama. Ve sonunda da iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız. ya da kadın birilerinin fincanına çay dol-duruyordu. birbirlerinin sözlerini filan kesmeleri oyunda çok fazlaydı. hemen söze girişiyordu. Sorun da buydu işte. öbürü soluk bile almadan. Sonunda. Felaket alçakgönüllü havalarda. bir bakıma. Onu nereye götür-seniz. insanların gerçekteki konuşmaları. Canımı iyice sıkana kadar söylendi durdu. bir de şu damalı yeleklerden giymişti. çıkıyordu. öldüresiye sigara içiyor ve felaket sıkılmış havası basıyordu. Alfred Lunt ve Lynn Fontanne yaşlı çifti oynuyorlar122 dı. Bir şeyi çok iyi yapıyorsanız.bir parça beyni olan. Duvarın dibinde duruyordu. Yakınımızda sersem bir sinema aktörü vardı. çevredekiler ne akıllı olduğunu anlasın diye bağıra bağıra oyun hakkında konuşuyordu. "Niye ya- . ama hep savaş filmlerinde siperden çıkma sırası gelince ödleklik yapan herif rolünde çıkar hani. Ama yine de. Lunt'ları göklere çıkarmak dışında pek konuşmadı. iyiydiler. İnsanlar gerçekte nasıl konuşuyorsa. normal aktörler gibi de oynamadılar. Bizim Sally. Normal insanlar gibi oynadılar. Aşağı yukarı. Yani." diyordu. Sırtında çok koyu gri flanel bir takım vardı. Sonra birdenbire lobinin öbür ucunda. Ama ne de havalıydı millet. bunu söyleyebilirim. Adnıı bilmiyorum. "Ben bu çocuğu bir yerden tanıyorum. oyunda yalnızca onlar vardı -Lunt'lar yani. Yalnız. bir süre sonra. bıkkın havalarda. İkisinden biri sözünü bitirdiğinde.ama pek ilgimi çekmediler. Acayip keyiflendim bu havalarını görünce. Kesinlikle Doğu Kıyısı üniversitelerinden birine gidiyordu. Anlatması çok zor. durmadan çay veya benzeri lanet bir şeyler içip duruyorlardı. dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz. onların oturup kalkmasını seyredeyim derken sizin de başınız dönüyordu. İlk perdenin sonunda. mutlaka tanıdığı veya tanıdığını sandığı birileri çıkar. ama fazla iyiydiler. tanıdığı bir zıpırı gördü. herkes çılgınlar gibi sigara içiyor. Bizim Ernie'nin Village'da piyano çalışına benziyordu bu.filandılar. Çok önemli konu yani. Onları her gördüğünüzde. Bizim Sally durmadan. bir uşak gelip önlerine birer fincan sürüyordu. çok ünlü filan olduklarını bilerek. çünkü sağı solu kesmekle ve çekici görünmeye çalışmakla meşguldü. o biçimde birbirlerinin sözünü keserek filan konuşuyorlardı. Kabul etmek gerek. Millet hiç durmadan sahneye giriyor. ama onlardan pek hoşlanmadım. sanki milletin onlara baktığından haberleri yokmuş gibi davranıyorlardı. oyun boyunca.

Hayatta duyabileceğiniz en sahtekârca konuşmaydı. Yerlerimize dönme zamanı geldiğinde kusmak üzereydim. İşin gülünç yanı. bir bar tezgâhının çevresine dizilip oturmuşlar. Çok önemli yani. "Baksana. Bizim Sally'nin ona oyunu beğenip beğenmediğini soruşunu görecektiniz. tiyatro oyunlarını. Oyun bittikten sonra lanet taksiye bizimle binecek mi diye bir dakika düşündüm bile. Tanrı aşkına. Yeni yeni yer adları ve oralarda yaşayan insan adları söyleyip durdular. Eski dostlar. bir sahtekârlar partisinde filan. Bittim buna. Bu. Birbirlerini yirmi yıldır görmemişler sanırdınız. çok yorgun. Merhabalaşmalarını bir görecektiniz. "Şahane bir fikrim var!" demez mi?" Hep böyle şahane fikirleri olurdu zaten. Sonunda." dedim. Düşünün. Melekmişler." dedi. kasıntı sesleriyle eleştiriyorlar. Ardından. Geriye bir adım attı. kesinlikle birer melekmişler. Sonunda. Gerçekten kusuyordum yani. yani. onun da çok hoşuna gider. Herif hiç çekinmeden benim kıza iş koyuyordu. Herhalde kadının bütün ayak parmaklarını ezmiştir. Sonra zıpır ve bizim Sally. Ellerinden geldiği kadar çabuk bir yer adı düşünüyorlar. bizim zıpır Sally'i tanıdı ve yanımıza gelip merhaba dedi. Biri soru sorunca yeri dar gelen türden bir sahtekârdı. zıpırın ses tonu. İç bulandırıcıydı. Melekmişler. onu tanıyorsan eğer. Sesi kız sesi gibiydi. o çok sahtekâr. Bitiyorum bu heriflere." Ben böyle konuşunca. sonra o yerde oturan ve tanıdıkları birinin adını söylüyorlardı. bundan önce bir kez karşılaşmışlardı herhalde. Oyunun kendisi bir başyapıt sayılmazmış. o yorgun. çünkü herif yanımızda iki sokak boyunca yürüdü. Doğu Kıyısı üniversite öğrencilerinin ses tonuydu. öyle dedi.Sally bana. kitapları ve kadınları.123 nına gidip ona sıkı bir öpücük vermiyorsun. sırtlarında o lanet damalı yelekleri. "Akşam yemek için kaçta evde olman gerekiyor? Yani. yılışmaları bitti ve bizim Sally bizi tanıştırdı. yine o lanet konuşmaya devam ettiler. bir sonraki perde bitince. Yalan da sayılmazdı. "Niye sordun?" . Küçükken aynı banyo küvetinde yıkanmışlardı sanki. çok acelen filan var mı bir şey için? Belirli bir saatte evde olman gerekiyor mu?" "Ben mi? Hayır. İşin en kötü yanı. Adı George birşeydi -hatırlamıyorum bile ve Andover'a gidiyordu. hiç kuşkusuz. Tam 124 onu evine bırakmaya hazırlanıyordum ki -gerçekten. hemen arkasında duran bir kadının ayağına bastı. Belirli bir saat yok. ama Lunt'lar. tanıdıkları bir yığın kişi hakkında konuşmaya başladılar. Sally fena bozuldu. ama kokteyl için bir sürü sahtekârla buluşacakmış. kasıntı havalarda. Bu Andover'lı herifi on saate yakın dinlememe neden olduğu için taksiye binerken Sally'den nefret etmek üzereydim.

İstemez misin? Eğer istemiyorsan-" "İstemiyorum demedim ki. Kız yalnızca korkunç salak görünmekle kalmıyor. Kabul etmek gerek. ama orospu çocuğu tersleşince. çoraplarınızla girip oturabil-diğiniz ve patencileri seyredebildiğiniz o bara geçtik. patenlerimizi aldık. "Tabii. Ancak poposunu örtebilen o küçücük eteklerden giyip nasıl oluyor diye bakmak istiyordu." dedi. Ona gerçekten acıdım. "Jeanette Cultz geçen hafta kiralamış. Ayak bileklerimin acısından ölmek üzereydim. Yılbaşı gecesi için ağacı süslememe yardım etmek için . ben de ona sigara tuttum. Bırakırım. şimdi mi?" "Bir iki saat yalnızca." "Gerçekten mi? Gerçekten istemiyorsan. sonra Sally'ye o küçücük mavi popo titreticiyi verdiler." dedim." Fark etmezmiş. bizim Sally hemen eldivenlerini çıkardı. Sonra. Ama kıza gerçekten de felaket yakışmıştı. Garson geldi. bunun farkında olmadığını da hiç sanmıyorum. biz ikimizdik. artık tutulmayacak gibi oluncaya dek. Ama. durup dururken birdenbire bizim Sally."Radio City'e buz pateni kaymaya gidelim!" Hep de böyle fikirler yumurtlardı. sonra tablaya atarım. 125 \>Â "Bugün senden gelen en şahane fikir bu. Bizim Sally'nin ayak bilekleri resmen buza değecek kadar içe kıvrılıp duruyordu. belirli bir ruh haline girince. işin gülünç yanı. benim için fark etmez. Felaket rezil görünüyorduk herhalde. sonuna kadar yanarlar. "İçerde oturup bir şeyler içmek ister misin?" dedim ona sonunda. Yerimize oturur oturmaz. Bazen. Gerçekten de. Kabul etmek gerek. Sen istiyorsan. Bilmek istiyorum. Biz de gittik. tatlı patenci eteklerinden kiralayabiliyorsun. Ve. Kendisini perişan etmişti. Daha da kötüsü. "Baksana. en berbat bizdik. Çok usta olanlar da vardı. Benimkiler de acıyordu. Derken.kendime viski soda söyledim." Neden oraya gitmek için can attığı anlaşılmıştı. ben de kola aldım. düşüp kalkanları seyrediyordu. içmedi." dedi bizim Sally. Lanet patenlerimizi çıkardık. gitmesek de. Önümde yürüyüp duruyordu. Sally için bir kola ısmarladım -ki. ayak bilekleri de felaket acıyordu. böylece o küçük poposunun ne kadar şirin olduğunu görecektim. Pek mutlu görünmüyordu. "Radio City'de buz pateni mi? Yani hemen. o lanet buz pistindeki en berbat patenciler de. kibrit yakar dururum. Asabi bir alışkanlık işte. Sally/nin. işi gücü olmayan birkaç yüz meraklı turşucu pistin çevresine dizilmiş. Çok kötüydü durumu. Pek de şirin görünüyordu poposu. "O küçük. öylesine söyleme yani. Gitsek de. başladım kibritle oynamaya.

diye soruyorum. bağırdığım filan yoktu. Madison Caddesi otobüslerinden. . Arabalannı aldıkları gün. Bir dene de gör." dedi bizim Sally. Tanrı aşkına. "Şu anda New York'ta olmamın tek nedeni sensin. "Arabalar. "Yani. ona doğru uzandım. durmadan mil başına ne yaktıklarını konuşuyorlar. Aklımdan söyleyecek bazı şeyler geçirdim. "Örneğin insanların çoğu arabaları için deli oluyorlar." dedim. "Ne?" dedi. Tabii geleceğim. herhalde uzaklarda bir cehennemin dibinde olurdum şimdi. ne tatlısın. daha iyi. insanların hep-" "Bağırma lütfen. tam da nefret etmiyorum. Hem de nasıl nefret ediyorum. felaket sı-kıcı. Sally. Lanet bir atım olsa. "Hey." "İyi de." dedim. bir şeyler yapmazsan. Bu New York'ta yaşamaktan. Her şeyden. başka bir lanet yerde mi işte. "Ama yalnızca okuldan değil." "Ah. hâlâ soruyorsun. Sen olmasaydın. Arabaları hafifçe bile çizilse üzülüyorlar. kendimi hemen sokağa atmak istediğim halde durmadan 126 asansörlere binip inmekten." dedi bizim Sally. Kayarken bilekleri acıdığı için çatacak bir şey arıyordu. nefret ediyor musun. "Konuda konuya-" "Biliyor musun?" dedim. bu lanet konuyu değiştirmemi istiyordu. örneğin. Brooks'ta sana pantolon uydurmaya çalışan heriflerden.' dedim. Ki çok gülünçtü. okuldan nefret ediyor musun? Biliyorum. Beni hiç ilgilendirmiyor arabalar. Birdenbire kibrit çakmayı kestim." dedi ve başladı lanet salonda çevreye bakınmaya. Bu belki yirminci kez oldu. her şeyin batağa gideceğinden korktuğun oldu mu hiç? Yani. Atlarla en azından-" "Neden söz ettiğini bile anlamıyorum. Lunf lara melek diyen sahtekârlarla tanıştırılmaktan. Ben. "Hiç canına yettiği oldu mu?" dedim. başlıyorlar daha yeni bir arabayla nasıl değiştiririz diye düşünmeye. "Gelirim diye yazdım ya sana. Ama çok sakin bir sesle söyledim bunu. bilmem gerekiyor. okulu filan seviyor musun?" "Okul mu? Felaket sıkıcı. Taksilerden. Tek yapacağın. "Sahtekâr heriflerden geçilmiyor ortalık." "Yani." dedim. Burda olmamın tek nedeni sensin." "Şey. "Erkek okullarına gitseydin görürdün. eski arabaları bile sevmiyorum. ama ben sana. her şeyden. seni arka kapıdan dışarı atmak için haykıran şoförlerden.gelecek misin. Salonun öbür ucundaki bir kıza bakıyordu. Atlar en azından insana yakın. Ama anlıyordunuz." dedi. Ama hep-" "Ben nefret ediyorum." dedi. Ormanlarda mı olur artık. gelmeyecek misin? Bilmem gerek.

" dedi bizim Sally." dedim." dedim. Berbat durumdayım.derslerine çalışmak. bana hâlâ on kâğıt borcu var. Ayın Kitabı Kulübüne üye olan herifler bile birbirlerini tutuyor. Bunun için tasa çekmen gerekmez. Ne dersin? Hadi! Ne dersin? Benimle gelir misin? Lütfen!" "Böyle bir şey yapamazsın. Katolikler birbirlerini tutuyor. Sorun ne? Benimle gelmek istemiyor musun? İstemiyorsan eğer. felaket güzel bir hayatımız olur. Ne yaparız. Basketbol takımındakiler birbirlerini tutuyor. daha sonra da evleniriz. Sabah banka açılınca çekerim. bir gün kendine lanet bir Cadillac alacak parayı kazanmasını öğreneceksin. Para suyunu çekene kadar o orman evlerinden birinde filan kalırız. biz daha çocuk sayılırız. Anlıyor musun? Derdim bu benim. ama-" "Şahane filan değil. içkiden ve seksten başka bir şey konuşmayacaksın. Kışın evimizin odununu filan ben keser getiririm. arabasını birkaç hafta için ödünç alabiliriz. ne yaparız? Açlıktan ölürüz. Konu hiç de o değil. gider bir iş bulurum. o kadar." Sonra aklıma birdenbire o fikir geldi. Vermont'a. "Bak. dinle beni. Bunların hepsi şahane şeyler. Sen bunun için tasalanma." "Kabul ediyorum! Yararlananlar var. öylesin. işte o taraflara çeker gideriz." dedim. "Çocukların çoğu okuldan senin bu dediklerinden daha fazlasıyla yararlanıyor ama. Şöyle biraz akıllıca bir şey yapmaya kalk-" "Bak. Ondan . ama bazıları! Benim yararlanabileceğim ancak bu kadar. söyle yani. okulun futbol takımı kaybederse çok üzüleceğine herkesi inandıracaksın. Felaket kızmıştı. lanet entelektüeller birbirlerini tutuyor." "Konu o değil. "Ben 127 \ hiçbir şeyde. "Neden yapamam? Neden yapamazmışım?" "Yapamazsın işte. bizim Sally'nin lanet elini tuttum. anlıyor musun? Oralar felaket güzeldir. Çok kötü durumdayım. sabahtan akşama kadar kızlardan. sonra gider o herifin arabasını alırız. Sonra. ya-rın sabah biner arabaya. "Dalga geçmiyorum." Düşündükçe. Massachusetts'e. daha da felaket heyecanlanıyordum." "Evet." dedi bizim Sally. Yemin ederim. uzandım. "Ne düşünüyorum? Burdan defolup gitmek ister misin? Greenwich Village'ta oturan bir herif tanıyorum. iş bulurum. paran bittiğinde iş bulamazsan." dedi bizim Sally. Dalga geçmiyorum. O küçük kliklerde herkes birbirini nasıl da tutuyor. Lanet olasıca derdim de işte bu benim. dere kıyısında filan bir yerde otururuz. Bir zamanlar aynı okula gidiyorduk. böylece. Ne lanet bir salağın tekiydim. "Bankada yüz seksen kâğıdım var. Her şeyden önce. hiçbir yarar göremiyorum. hiç düşündün mü. Para bitince de.

O zaman her şey tümüyle farklı olacacak. "Ciddi söylüyorum. teşekkür ederim. olmayacak. sinemalara gidip bir sürü kısa film ve haber şeridi seyredeceğim. seni eve bırakayım. Vay canına. O zaman aşağıya elimizde bavullarla filan. Babası sessİ2 sedasız türden bir herifti. Gidilecek pek çok yer olacak o zaman. Bu konuyu açtığım için de felaket pişmandım. Genellikle kızlara böyle kaba şeyler söylemem." dedim. bundan biraz korktum. Yani. ama Özürümü kabul etmedi. bir bakıma. bir sürü para kazanacağım. durmadan briç oynayacağım. asansörle ineceğiz. işe taksilerle veya Madison Caddesi otobüsleri ile gideceğim. bütün bu işlere. Ki. belki anlamıyorum! Belki sen de anlamıyorsun. ben üniversiteye gittikten sonra filan gidilecek pek çok şahane yerler olmayacak. ona. Onunla akıllıca bir konuşma yapmaya çalışmanın hiçbir anlamı olmadığını anlıyordunuz. "Doğrusunu bilmek istiyorsan. "Seni duyamıyorum. Ne demek istediğimi hiç anlamıyorsun." . Üstelik ağlıyordu. Bak bu çok gülünç. Gidilecek pek çok yer olmayacak. of Tanrım! Hep de salak bir at yarışı olur. böyle söylememeliydim. Önce bağırıyorsun. beni hasta ediyorsun. ya da kadının teki geminin bordasında şişe kırar." "Evet. benden fazla hoşlanmıyordu." dedim.nefret etmeye başlamıştım. sonra da sesin-" "Hayır dedim. "Böyle işlere girişmeye daha bir sürü zaman var." dedi bizim Sally. ama felaket moralimi bozmuştu. Ömrümde hiçbir çocuk bana böyle bir şey söylemedi. "Üzgünmüş. 128 "Ne?" dedi. sen üniversiteye gittikten sonra. ya da pantolonlu bir şempanze lanet bir bisiklete biner. O zaman geldiğinde. Moralim felaket bozulmaya başlamıştı yine. Ciddi söylüyorum. Çok üzgünüm. Zaman geçtikçe. evde babasına. ben böyle söyleyince kız nasıl küplere bindi! Biliyorum. Hâlâ ağlıyor gibiydi. öyle konuştuğum için çok üzüldüm. böyle bayağılaşmamalıydım. deli olmalısın. Sally'ye bir gün. "Hadi. Kulağını aç da. "Hadi. kız nasıl küplere bindi! Ondan deliler gibi özür diledim. ikimiz de birbirimizden müthiş nefret ediyorduk." deyip durdum ona." "Ben kendim gidebilirim. Beni eve bırakmana izin vereceğimi sanıyorsan. dinle. ve birdenbire. benim lanet bir şamatacı olduğumu söylemiş." dedi. Sen şimdi yalnızca-" "Hayır. gazete okuyacağım. O haber şeritleri. hiçbir şey aynı kalmayacak. Üzgünmüş. Ben bir büroda çalışacağım. kalk gidelim burdan." Vay canına. evlenirsek filan. Herkese telefon edip hoşçakalın diyeceğiz ve otellerden kart filan atacağız. "beni hasta ediyorsun" dediğimi filan söyleyebilirdi.

Birdenbire yapmamam gereken bir şey yaptım. İşin en korkunç yanı. bir bakıma çok gülünçtü. Yemin ederim. Doğrusunu isterseniz. eve geldiğini öğrenirsem. Ne zaman kesinlikle rezil bir heriften -çok ters. Durumu anlayamamıştım. Massachusetts'e Vermont'a filan gitme işini. Pek numara filan da yapmıyordu. Kızların gülünç yanı da bu işte. anlayamamıştım. ama canıma yetmişti artık.129 Olup biten her şey. bu konuları ona neden açtığımı bile bilmiyorum. Çok güzel dans ediyordu. Yemin ederim. Kulüpte Dört Temmuz kutlanıyordu. Jane onun için üzülüyormuş filan. İçerden ayakkabılarımı filan alıp. Onunla çıkmaya başladıktan sonra. Yani. o gece Jane onunlaydı. O herifi pek tanımıyordum. ama kabul etmedi. ona sorduğumda ciddiydim. Onu dans ederken bir kez görmüştüm ama. bir zahmet patırtıyı kesmemi söylerdim herhalde kendime. atlamak için hep yukarıya çıkardı. Kaslan gelişmişti de. Bizim Ja-ne'i bir arayıp eve gelip gelmediğini öğreneyim dedim. Orada bir süre daha ondan beni affetmesini istedim. ama havuzun oralarda takılırdı hep. ben deliyim. salak gibi gülerim işte.söz . Yapabildiği tek atlayış buydu. Al Pike'la çıkıyorlardı. Beyaz bir lasteks mayosu vardı. onu dans için filan bir yere götürürüm diye düşünmüştüm. o da bunu çok kıyak bir şey sanıyordu. Yani. O zaman onu pek iyi tanımıyordum. Güldüm. 130 Bölüm 18 Buz pateni pistinden çıktığımda karnım acıkmıştı biraz. onu rahat bırakmamı söyledi. Choate'a giden o acayip herifle. Ciddiydi. şu uzaklarda bir yerlere. onun gösterişçi olmadığını söyledi. Götürmek isteyeceğim biri olamazdı o. çok kendini beğenmiş bir heriften filan. Böyle yapmamalıydım. ben sinemada kendimin arkasında otursaydım. ben de bir büfeye gidip bir mayalı sütle İsviçre peynirli bir sandviç yedim. Akşam bir işim yoktu. Her neyse. Jane. Sabahtan akşama kadar o berbat yarım perende atlayışını yapar dururdu. sonra bir telefon kulübesine girdim. onunla çıkmayı filan da aklımdan geçirmemiştim. Tanıştığımızdan beri onunla hiç dans filan etmemiştim. ben onu yanımda götürmek istemezdim herhalde. Oğlanda aşağılık duygusu varmış. Ben bazen böyle sesli sesli. bir düşünürseniz. kendi başıma çıktım oradan. Durmadan bana gitmemi. Ben de sonunda çektim gittim. O benimle gelmek isteseydi bile. Al Pike gibi gösterişçi bir herifle nasıl olup da çıktığını sordum ona. beyni yoktu. İşin korkunç yanı. Kahkahayla gülmem bizim Sally'yi daha da delirtti.

Benden üç yaş büyüktü. ne kadar namussuz bir herif olursa olsun. bizim Jane'i yine aradım. Çok iyi bir herifti. size o herifte aşağılık duygusu olduğunu söyler. Bazen çok aydınlatıcı olurdu. Jane. ama bence. bu durum o 131 herifi namussuzun teki olmaktan alıkoymaz. ya da aşağılık duygusu ne kadar fazla olursa olsun. "geliyon mu?". Roberta'ya Bob'ın çok kendini beğenmiş olduğunu söylemiş. bana. Neyse. çünkü. Elkton Hills'te öğretmenimdi. Benimle yemeğe çıkmak isteyebilir ve şöyle entelektülce bir konuşma yapabiliriz diye düşündüm. Ne düşündüklerini hiç anlayamazsınız. Aramakla onu şaşırttığımı sanıyorum Bir kez ona. bir arkadaşıma ayarlamıştım. Deftere insanların adlarını yazmayı unutup duruyorum. Sonra. Radio . koca götlü sahtekâr demiştim. ama şu çok entelektüel dedikleri türden bir herifti. Böyle küçücük bir şey yüzünden onu kendini beğenmiş sanmış! Kızların derdi de bu zaten. Ben de ne yaptım sonunda. deyiverirler. bizim CarL Luce'u aradım. bir çocuktan hoşlanmışlarsa. 132 Saat ona kadar bir sürü vaktim vardı. Tek sorun. Columbia Üniversitesi'ne gidiyordu. ne kadar iyi bir herif olursa olsun. onda aşağılık duygusu olduğunu söylerler. Ben de onu aradım. Kız. bir de babamın büro telefonu vardı. "gi-diyon mu?" diye konuşuyorlardı. pek varlıklı da değillerdi. Ben VVhooton'dan ayrıldıktan sonra. Telefona çıktı.etseniz. Kızlar. ben de ne yaptım. ama Roberta Walsh'ın oda arkadaşı olan o kız ondan hiç hoşlanmadı. Ailesinden filan çok utandığını anlıyordunuz. ben de kapadım. ama çocuktan hoşlanmamışlarsa eğer. ama benimle Elli Dördüncüdeki Wicker Bar'da bir içki içmek üzere saat onda buluşabileceğini söyledi. Şu Roberta Walsh denen kızın oda arkadaşını. Herif belki öyledir. Ama çocuk öyle namussuzluklar yapmazdı. yemeğe çıkamayacağını. akşam buluşmak için kim var kim yok diye adres defterime bakayım dedim. ama Altmış Beşinci Sokağın oralarda oturuyordu ve evde olacağını da biliyordum. Luce orayı bitirmişti. Adı Bob Robinson'dı ve çocukta gerçekten aşağılık duygusu vardı. adres defterimde yalnızca üç kişinin adı vardı. Akıllı kızlar bile bunu yapıyor. kendini beğenmişin teki. Bay Antolini adlı şu adam. ondan pek hoşlanmıyordum. Bob'ın kendini beğenmiş olduğunu düşünmesinin nedeni de. çocuğun ona okulda münazara takımının başkanı olduğunu söylemesi. Whooton'da yapılan zekâ testinde en yüksek puanı o almıştı. ama telefon yanıt vermiyordu.

Davulları gümbürdetırken nasıl da güzel güzel. aktörlerin sırtlarında çarmıhlarla dolaşmasında dinsel ya da güzel bir yan göremiyorum. sırtında simokin ve ayaklarında tekerlekli patenlerle bir herif çıktı. Her yerden bütün o melekler filan çıkmaya başladı. Sally de bana saygısız bir ateist olduğumu söylemişti. biliyorum. bunu yaparken de gülünç bir şeyler söylüyordu. ama bahse girerim. İşleri bitip de yerlerine dönmeye başladıklarında. sanat!" demez mi! Bittim herife. öteberiler taşıyan heriflerle doldu. her yıl Noel'de Radio City'de yaptıkları saçmalığa geldi sıra. Bu gösteriyi bir yıl önce Sally Hayes'le birlikte seyretmiştim.deliler gibi "Gelin Ey Tüm İnananlar!" ilahisini söylemeye başladılar. ama Tanrı aşkına. ama davul çalmadığı zaman. lanet sahne gösterisi sürüyordu. ama onu seyretmekten hiç hoşlanmadım. gözümü perdeden ayıramadım. o süslü kostümleri filan görseydi. ah ne güzel. Yapabileceğim en hödükçe şey buydu. lanet film başladı. başladı bir yığın küçük masanın altından geçerek kaymaya. onu daha yakından görebilmek için öndeki yerlere geçerdik. Tüm gösteri boyunca ancak bir iki kez davullarını gümbürdetme şansı olurdu. İçeri girdiğimde. ortalık çarmıhlar. çünkü sahnede paten kayan bir herif olmak için çalışırken onun neler yaptığını düşünüp durdum. Ingilizin biri . Felaket dinsel bir şey sayılıyordu bu yaptıkları. görüyordunuz. ah ne güzel deyip durmuştu kostümler için filan. Çok iyi bir patenci filandı. Çok önemli konu yani. Bana çok salakça bir şey gibi geldi bu. Adres olarak ne yazacağımızdan pek emin değildik. Ro-kette'lerin ardından. yani. Onun ardından da. "Bu ne biliyor musun? Sanat bu. Sekiz yaşımdan beri onu hep görürüm sahnede. tatlı tatlı yapardı bunu. İsa'nın burada tek hoşlanacağı şey. orkestrada davulları çalan o herif olurdu herhalde. Kardeşim Al-lie'yle ben. ailemizle birlikte gelmişsek filan. demiştim Sally/ye. yan yana dizilip kollarını birbirlerinin bellerine atmış durumda. hepsi birlikte -binlercesi.City'ye film seyretmeye gittim. Öyle kokmuş bir filmdi ki. sahnenin ortalık yerinde. herhalde kusardı. karısına. Gördüğüm en iyi davulcuydu. hiç 133 de sıkılmış gibi görünmezdi. Bizim İsa bunları görseydi. Roket-te'ler deli gibi bacak sallayıp duruyorlardı. Seyirciler çılgınca alkışlıyorlardı. Bizim Sally de. içerde hemen bir sigara yakmak için sabırsızlandıklarını. yüzündeki o sinirli ifadeyle Bir kez babamla birlikte Washington'a gittiğimizde Allie ona bir kart atmıştı. arkamda oturan bir herif. ama sinema barın yakınandaydı ve aklıma yapacak başka bir şey gelmemişti. adamın eline geçmemiştir. çok güzel bir şey sayılıyordu. Bu Noel zımbırtısı bittikten sonra.

kız bunu yayınlıyor ve ikisi birlikte çuvalla para kaldınyorlar. Ama bir gün çayırlıkta çocuklar kriket oynarlarken bizimki kafasına bir kriket topu yiyor. o güzel. Alec'e aslında bir dük olduğunu filan söylüyor. o iri Danimarka cinsi köpeği onu görünce üstüne atıldığı halde annesi parmaklarıyla yüzünü yokladığı. Marda. Sonra lanet belleği hemen yerine geliyor. Alec belleğini yitirmeden önce nişanlısı imiş. işleri pek yolunda gitmiyor. Annesi onu alnından öpüyor. Adam. adı Alec birşeydi.anlatılıyordu. Adam çok acı çekiyor. Neyse. herif hastanede belleğini filan yitiriyor. Londra'da. o da durmadan kafayı çekiyor. Size öykünün gerisini anlatayım. sonunda Alec'le hamarat yavru evleniyorlar. çünkü bizim İri Danimarka. bizim Marcia. ama oldukça şakaa filan bir herif. sonra sarhoş ağabeyle Marcia birbirlerinden hoşlanıyorlar. kızın sarhoş ağabeyinin sinirleri düzeliyor ve Alec'in annesini ameliyat edip kadının gözlerini açıyor. Daha sonra da. Adamın elinde bir Oliver Twist nüshası var. Film savaşta geçiyor. Alec'i annesini görmeye yolluyor. küçükken oynadığı' ayısını 134 ona gösterdiği halde. Ama belleği bir türlü yerine gelmiyor. ama hangi cehennemde dolaştığını bilmiyor. çünkü kızın ağabeyi sarhoşun teki. yayıncılık işi yapan o hamarat yavruyu unutuveriyor. bizimki yakalıyor şapkayı. Yalnız. ama Alec inanmıyor ve Marcia'yla birlikte annesini ziyarete gitmek filan da istemiyor. upuzun bir yemek masasında oturuyorlarken birden hepsi kıçlarını yırtarcasına gülüyorlar. Kız çok soylu bir biçimde filan davranıyor. Sonra. sinirleri bozulduğundan şimdi ameliyat yapamıyor. hamarat. yani Charles Dickens'a hayran oldukları için filan. bizim bu Alec oturup bir kitap yazıyor. Kendisi aslında bir dük. içten kızla karşılaşıyor otobüse binerken. Tam evlenmeye hazırlanırlarken öbür kız. Kız yayıncılık yapıyor. Kızın lanet şapkası rüzgârda uçuyor. çıkageliyor. daha sonra üst kata çıkıyorlar ve Charles Dickens hakkında konuşuyorlar. başlıyor yine dük olmaya. kızın yanında da aynısından bir nüsha çıkmaz mı! Az kalsın kusacaktım. kızın yayıncılık işini sürdürmesine yardım ediyor. o da gidiyor annesine. Konuyu size rezil edip anlattığımdan değil. anında birbirlerine âşık oluyorlar. İkisinin de en beğendiği yazarın Dickens olduğu çıkıyor ortaya. paralan harcayıp duruyor. Hastaneden elinde bastonla çıkıp ortalıkta topallaya topallaya dolaşıyor. Zaten rezil edilecek bir yanı da yoktu yani. bir kitapçıda kitaplarını imzalarken Alec'i tanıyor. Alec de annesine gidiyor. çünkü savaşta doktormuş. ama anlatırken kusabilirim. Neyse. ardında bir sürü . Neyse. Alec'in annesinin gözleri de kör değil miymiş! Ama öbür kız. hamarat olan yani. ama o bunu bilmiyor. En sonunda.

ama askerde felaket uzun bir süre kalmak zorundasınız. Sorun da bu işte. savaşırken filan vurulup murulmadı. yürürken de savaşı filan düşündüm. İşin beni mahveden yanı. Sizi çekip vursalar filan. ama ben onun yanında oturuyordum. diye düşünüyorum. Orduda. Allie. ülke dışına gittiğinde. sonra da en iyi savaş şairinin hangisi olduğunu sormuştu. Sinemalarda böyle sahtekârca zımbırtılara deli gibi gözyaşı dökenlerin yüzde doksanı aslında kötü kalpli. O zamanlar daha 135 küçüktüm. Hatırlıyorum. Rupert Brooke mu. beni infaz mangasının . Gerçekten dayanamam.enikle içeriye giriyor. çünkü pek fazla şiir okumam. Işı gucu yalnızca bir kovboy generali. makam arabasıyla bütün gün oraya buraya taşımakmış. Ağabeyim D. O kadın ancak lanet bir kurt kadar iyi kalpli olabilirdi. Film sahtekârlaştık-ça o daha da fazla ağladı. namluyu nereye çevireceğim bılemezmiş. aynı Nazilerdeki gibi bir sûru namussuz olduğunu söylemiş. Kadının felaket iyi kalpli biri olduğu için böyle ağladığını filan düşünebilirsiniz. demişti. üstünüze başınıza kusmamak istiyorsanız sakın gitmeyin bu filme. ses çıkarmamasını. aşağılık insanlar. dayanabileceğimi hiç sanmıyorum. Ben bu konuda pek bir şey bilmiyorum. lanet filmin başından sonuna kadar ağladı durdu. Daha sonra. hiç kimseyi vurmak zorunda da kalmamış. Ona. askerlikten nefret etmiştir. Bu savaş filmlerini seyrettiğim zaman öyle hep düşünürüm. Yemin ederim ki. Oturma odasına bile zor çıkardı. tığı iş yatakta sırtüstü yatmakh. Bir zamanlar izcilik yapmıştım bir hafta kadar. tek yap. uslu durmasını söyledi durdu. yazar olduğu için. Şaka demiyorum. Ağabeyim de. değildi. Ne bileyim? Tek söyleyeceğim şey. Herkes onu erkek filan sanmıştı. birine ateş etmek zorunda kalacak olsaymış. savaşın kendisinden çok. Emily Dickinson mı diye. yanımda oturan kadın. Emily Dickinson. ama o götürmedi çocuğu. savaşta yazacak bir sürü şey görmesinin bir bakıma iyi olup olmadığını sormuştu. o kadar da kötü sayılmaz yani. Bir kez Allie'ye demiş ki. bundan sonra yeni bir savaş çıkarsa. Yanında küçük bir çocuk vardı ve felaket sıkılmıştı.B.ama gerçekten öyle sanıyorum ki. ama çok iyi biliyorum ki. Savaşa gitmek zorunda kalırsam. Allie ona. şu bizim Mauri-ce gibi bir yığın herifle hep bir arada olup onlarla uygun adım yürümek zorunda filan kalsaydım deli olurdum herhalde. Film bittikten sonra bizim Carl Luce'la buluşacağımız Wic-ker Bar'a doğru yürümeye başladım. Allie'ye beyzbol eldivenim getirmesini söylemişti. önümdeki herifin ensesine bakmaya bile dayanamamıştım. askere gidip de orada Ackley gibi. tam dört lanet yıl askerlik yaptı. Savaşa da katıldı -hem de çıkarma Günü ilk saflardaydı. Çocuk helaya gitmek istiyordu. ama izinlerde eve gelişini filan hatırlıyorum. Stradlater gibi.

kalkar size. Bunu söylediğim zaman. her gece yaklaşık üç kez çıkıp piyano eşliğinde şarkı söylüyorlar. Zamanla ayağımı kestim oradan. Orada yeterli bir süre kalıp da bütün o sahtekârların nasıl alkış tuttuğunu bir duysanız.'nin anlayamadığım yanı da bu zaten. yarı İngilizce. sahtekârların hepsi orda boy gösteriyor. bizim Janine. Çok sofistike insanların gittiği bir yer sayılıyor. niz. yemin ediyorum 136 Bölüm 19 Belki New York'lu olmayabilirsiniz. bu kadar askerlikten nefret edip de. sanki onu yakından tanıdığınızda ne müthiş bir herif olduğunu anlayacakmışınız havalarında.B. Felaket iyi bir kitapmış. Biri piyano çalıyor -kesinlikle berbat. Hiç karşı çıkmazdım. yarı Fransızca salak bir şarkıya başlar ve salondaki bütün sahtekârlar sevinçten çılgına dönerler. Muhteşem Gatsby'yi müthiş beğenmiştim. sizlere Vule Vu Fransey havası sunuyoruz. şu şatafatlı Seton Oteli'ndeki bar oluyor. konuşmazdı bile sizinle. Tına ve Janine. savaştan bu kadar nefret ettiği halde. yemin ederim. Ring Landner'i ve Muhteşem Gatsby'yi filan beğendiğimi söyledim ona. "Ev-veet! Connecticut nasıl?" veya "Florida nasıl?" derdi. D. Şarkı söyleyen yavru. Bizim ehlikeyf Gatsby. seversi.B. şu iki Fransız yavru.B. şarkıların çoğu ya açık saçık. nasıl hâlâ böyle sahtekâr bir kitabı beğenip. atom bombasın. bir de o çok beğendiği Muhteşem Gatsby'yi sevebiliyor. küçücük bir Fransız kızı anlatıyor. bu fısıldama ve acayip şirinlik havaları basması bittikten sonra. Ama bir de önemli biri veya ünlü filansanız. şimdi pek gitmiyorum. Bunun için gönüllü giderim. Önemli biri. şimdi de. ya da ünlü filan değilseniz. Anlamadığım şey de bu. Şarkımız New York gibi büyük bir kente gelen. daha iyi. Suratında o kıyak gü-lümsemesiyle. daha küçük olduğumu. Eskiden epey sık giderdim. şarkıya başlamadan Önce mutlaka mikrofonda fısıltıyla bir şeyler söyler. iyi bir herif sanılan o Yüzbaşı Henry adlı herif var o kitapta. söyleyeyim. Acayip kasıntıydı. Felaket . D. Barmen de rezil herifin tekiydi.öbürü de şarkı söylüyor. nasıl hâlâ Ring Landner'in kitabını. Hiç anlamıyorum. gider bombanın tepesine otururum.karşısına diksinler. keşfettiklerine çok memnunum bir bakıma.. Wicker Bar. bu dünyada yaşayan herkesten nefret edersiniz. Beğenmiştim de zaten. D. Yeni bir savaş olursa. herif daha da iğrenç olurdu. "Ve. ya da Fransızca. Bizim Gatsby. fena kızdı bana. kalktı bana Silahlara Veda denen kitabı verdi okumam için. Bitmiştim o kitaba. ama ben aynı fikirde değilim. Umarız. bunları takdir edebilecek yaşa daha gelmediğimi söyledi. Bro-oklyn'li küçücük bir delikanlıya âşık oluyor." Bizim Janine. Her neyse.

Derdi ki. Gittim bara oturdum -epey kalabalıktı. film yıldızlarının filan. Epeyce gerçek homo gördüm. dünyadaki evli erkeklerinin yansı homoymuş. Eğer eğiliminiz filan varsa. özellikle sapıklar hakkında filan. Zamanla oradan bütünüyle kesmiştim ayağımı. sizinle konuşurdu. Joe Blow da mı homo? Joe Blow? Hep gangster ve kovboy rollerine çıkan o iriyarı. Bazıları evli bile olurdu. İçki ısmarlarken ayakta durdum ki. Tanrı aşkına. Bizim Luce da size. Whooton'dayken benim Öğrenci Rehberimdi. o lanet kenefin kapısını açık tutar. Koridorda giderken. Gerçekten çok zekidir. bizim Luce size hemen onun homo olup olmadığını söylerdi. Amerika'da yaşayan her homoyu. Sizi görünce merhaba filan demezdi.ve bizim Luce gelmeden bir iki viski soda ısmarladım. Sonra ortalıktaki sahtekârlara bir göz gezdirdim. Bize hep. Homoları. Ama.137 bir yerdi. Homo olacak mıyım acaba diye dertlenir dururdum. "Kesinlikle. saçları pek öyle uzun filan değildi. Kenefteyken de. Durmadan ona. Bütün bunlar biraz homo işleri gibi geliyor bana. Kıza. "Yani şimdi. Barda yanıma gelip oturur . Bizim Luce'un tuhaf bir yanı vardı. okulda filan. Yan ta-rafımdaki bir herif getirdiği yavruyu acayip tavlıyordu. Bazen. onlar da hep böyle şeyler yaparlardı. Luce'tan hep böyle kuşkulanmamın nedeni de bu zaten. ama kendileri bile öyle olduklarını bilmezlermiş. Pek homo görünüşlü değillerdi -yani. saka demiyorum. her seviciyi bilirdi." der. Sevicileri. Bizim Luce. Bittim buna. Ne heriftir ama. şapkalarının içine kadın donu dikip başlarında o şapkalarla ortalıkta dolaşan herifleri anlatırdı. "Kesinlikle. boyumun ne kadar uzun olduğunu görsünler ve beni lanet bir küçük sanmasınlar. arkanıza parmak atardı. Sonunda bizim Luce geldi. İçeri girdiğimde vakit daha erkendi. sert herif yani?" derdiniz.ama homo olduklarını anlıyordunuz. öyle olduklarına inanamazdınız. geceleri odasında bir sürü herife geç saatlere kadar seks üzerine söylev çekmekti. Felaket korkuturdu bizi. siz dişinizi fırçalarken filan da. tek yaptığı şey." derdi zaten. Bizim Luce. 138 Gerçekten. Birinin —herhangi birinin. Ama çok zeki bir heriftir. Hep. Herifin evli olup olmaması fark etmezmiş. Ba-rın öbür ucu homolarla doluydu. Seks üzerine epey bilgisi vardı. ben asıl onun homo olduğunu düşünürdüm. "Şunun ölçüsüne bir bak.adını söylemeniz yeterdi. ellerinin çok aristokrat olduğunu söylüyordu. bir gece içinde homo olabilirmişsiniz. koyunlarla iş çeviren herifleri." derdi. homo veya sevici olduğunu söylediği kişilerin.

sana bir homo buldum. Çok felaket bir durum-" Homurdanarak bana." "Çok komiksin. Gerçekten kızdırmıştım herifi. diye korkuyordum . zeytinsiz olacakmış. sakin sakin. kalkıp gider. bu korkunç fikri kabullenmeye şimdi." dedim ona." dedim. ha?" Bir şey demedim. "Sen ne yapmaya çalışıyorsun -komiklik mi?" "Hayır. Sonra. "Bana bak. Bazen pek sıkıcı olurdu. Sen ne zaman büyüyeceksin?" Canını fena sıkmıştım. yalnızca şaka yapıyorum. tamam. ilk sözü ancak birkaç dakika kalabileceğini söylemek oldu. Sen entelektüel bir herifsin. Bir kızla buluşacakmış. aman. Burada oturup. Kendisine böyle şeyler sormanızdan nefret ederdi. "Hep aynı Caulfield. rahatla. değil mi?" dedi. ciddi olarak hiçbir şey tartışmak istemez bunlar. sen sordun diye söylüyorum. "Bu. huzur içinde bir şeyler konuş-" "Tamam. Bildiğim tek şey. Önerilerine ihtiyacım var. "Barın öbür ucunda. Onu sana ayırdım. hemen bakma." dedi. beni bayağı eğlendirir-di yani. dinle Luce. seks hayatın nasıl?" diye sordum ona. "Columbia Üniversitesi nasıl? Seviyor musun?" "Kesinlikle seviyorum. "Bak. Ama. şöyle sakin sakin." dedi. Barmene iyice sek yapmasını söyledi. en azından. huzur İçinde bir içki alıp. "Gırgır geçmiyo139 rum. Susmazsam." Benimle ciddi olarak hiçbir şey tartışmak istemediğini anlıyordunuz. hoşuma da gitti kızması. ondan böyle söz etmemen gerekir. Kız seni koynuna alacak kadar cömert davran-dıysa." "Ne ayıp." dedim. Kız sana bu kadar yakın. "Rahatlasana." "Hayır. Bu Luce." "Ben rahatım. "Seks hayatın nasıl?" diye sordum ona. bu kadar cömert—" "Mecbur muyuz yani. Onunla değilim. "Rahatla. tipik bir Caulfield konuşmasına dönüşecek herhalde." dedim. "Sapıklar üzerine mi?" Şaka yapıyordum ona yalnızca.oturmaz. onunla genel konularda konuştum. herhalde şu sıralar New Hampshire Orospusu olarak takılıyor. Tanrı aşkına. Bu entelektüel heriflerin derdi de bu zaten. Kendisi için sek bir martini söyledi." dedim. Ben de ne yaptım."Yaslan arkana." "Of Tanrım!" dedi bizim Luce. Eğer canları istemiyorsa. "Ne üzerine yapıyorsun tezini?" diye sordum ona. "ama yine de ayıp bu yaptığın. "Dinle beni. Caulfield. Dur." dedi. Öyle mi? Hemen bilmek istiyorum. "Nasıl olur? Ne oldu ki?" "En küçük bir fikrim yok. "Whooton dayken çıktığın aynı yavruyla mısın hâlâ? Hani şu felaket-"Aman. Sevmeseydim gitmezdim.

" "Öyle mi? Gırgır geçmiyorsun ya? Kaç yaşında?" "Ona hiç sormadım ki. bizim Luce bir martini daha ısmarladı ve barmene daha da sek yapmasını söyledi. Sordun diye söylüyorum. Doğu. Sen ne zaman büyüyüp adam olacaksın." "İyi de. "Baksana. "O yaştakilerden mi hoşlanıyorsun?" Sormanın nedeni. Şunu iyice açıklığa kavuşturalım.biraz. Bu gece o tipik Caulfield sorularını yanıtlamayı reddediyorum. Bu ülkeye daha birkaç ay önce geldi." dedim. kim? Belki tanıyorumdur?" "Kız köyde yaşıyor. Bir süre kestim konuşmayı. Tanrı aşkına. Bu anlamsız konuşmayı sürdürecek miyiz?" "Bak. "Olgun insanlardan hoşlanıyorum. ben ciddiyim." "Öyle mi? Neden ama? Şaka etmiyorum." "Neden ki? Çok merak ettim." "Öyle mi? Nereli?" "Şanghay'lı. Bilmek istiyorsan eğer. yani. seks hakkında filan bir şeyler biliyordu. "Onlar .Daha iyi mi seks filan yapıyorlar?" 140 "Dinle beni. sormak istediğin buysa eğer. Heykeltraş. diyebiliriz. dinle. Sonra. Doğu dedim." dedi bizim Luce. "Onunla Whooton'dayken de mi takılıyordun?" "Pek değil. "Anlatmak ister misin?" "Sen tanımazsın. "Kırka mı yakın! Öyle mi? Öylesinden mi hoşlanıyorsun?" diye sordum ona. "Şimdi kiminle çıkıyorsun?" diye sordum ona. ha?" Bir süre hiç konuşmadım. Doğuda bu işler neden daha iyi?" "Bu çok uzun bir konu. Tanrı aşkına." "Ben Doğu felsefesini. "Gırgır geçmiyorum. Tanrı aşkına." "Tamam da." dedi bizim Luce." "Öyle mi? 'Felsefe' diye ne demek istiyorsun? Seks filan mı yani? Bu işler Çin'de daha mı iyi? Ne demek istiyorsun?" "İlle de Çin mi dedik sana. Ben de ne yaptım. Batı'nınkinden daha doyurucu buluyorum. gerçekten. kaç yaşında?" "Kırka yakın. Çok merak ediyordum. yani şu heykel-traş yavruyla?" diye sordum ona. Ne zamandır çıkıyorsun onunla." "Gırgır geçme! Kız Çinli. Tanıdıklarım arasında bu işleri bilen birkaç heriften biriydi Daha on dört yaşındayken. Gerçekten. Kesinlikle. Nantucket' te bâkirlikten kurtulmuştu. bir içki daha ısmarladım. Kendimi kokmuş bir sarhoş gibi hissetmeye başlamıştım. Öyle mi?" "E tabii.

Yapabilir misin?" "Keselim artık. buna çok kızardı. her şey denetimleri altında değilse. "Biliyorum. "Sakıncası yoksa. Whooton'dayken. dedim sana. Birinin odasında çocuklarla oturduğumuz zaman. sizin başınıza gelen en kişisel şeyleri bile anlattırırdı size. Seni en son gördüğümde neye ihtiyacın olduğunu söylemiştim.seksi hem maddi hem de manevi bir yaşantı olarak görüyorlar. entelektül bir konuşmadan hiç hoşlanmıyorlar. ama siz ona kendisi hakkında soru sormaya başlarsanız." dedim. Gerçekten. Tann aşkına. "Benim derdim ne. biliyor musun? Ben fazla hoşlanmadığım bir kıza gerçekten heyecan duyamıyorum. onlar odalarına gitmek istediler mi. "Belki de Çin'e giderim. Biliyorum. Sizin bu birlikteliğinizin iyi bir yanı var mı?" "Kes artık." "Gerçekten de öyle. "Seks hayatım berbat benim. Öylesini 141 herkesle yapamazsın. Tanrı aşkına. Bu Çinli yavruyla seni ele alalım. keselim bitsin bu-" "Tamam. nasıl diyorsun -maddi ve manevi bir yaşantı. Bunun farkındaydım. ama dinle beni. ondan çok hoşlanmam gerek. yani. Buna çok gülerdim. hatta sa-' natsal filan yanları var." Biraz fazla burnumu sokmuştum herifin özel işlerine. siz de kalkıp odanıza girmelisiniz. bu." 'Tabii öyle olur. bu işi kiminle yaptığıma bağlı tabii. Heyecanlanıyor ve biraz da bağırarak konuşuyordum. birinin ondan daha akıllıca bir şey söyleyecek olmasıydı." dedim. Kafan olgunlaşmamış ki senin. Ben de bu işi. Caulfield. o en büyük olmayı sona erdirdikten sonra. ama bir dinle beni. Hoşlanmıyorsam. Ama benim demek istediğim." 'Tabii. ona karşı isteğimi filan yitiriyorum. çok. En korktuğu şey. ben de öyle görüyorum. herkesin birlikte kalkıp odalarına dağılmalarını. "Ben de bunu diyorum. benim seks hayatımı dayanılmaz hale getiriyor! Benim seks hayatım kokuşmuş. Bu entelektüel dedikleri herifler. Bağırmadan duramıyor-san. Whooton'dayken." dedi bizim Luce. sizin de susmanızı istiyorlar. ha?" 'Tamam. Heyecanlandığım zamanlar böyle biraz yüksek sesle konuşurum. oynaştığın bir kızla bile. sizin de çenenizi kapamanızı isterdi. bizim bu Luce millete seks üzerine söylev çekip gittikten sonra. Luce'u rahatsız eden şeylerden biriydi. gerçek bir heyecan. ardından bir süre daha oturup çocuklarla gevezelik etmemize bozulurdu. Eğer benim-" "Bak. Onlar sustular mı. Ama bu konu. bu işin maddi ve manevi." . Eğer hiç tanımadığım biri ile yapıyor-" "Bağırma." dedim. Ama. bozulduğunu anlardınız.olarak görüyorum. Yani. Vay canına." dedim.

" dedim. ama bizim Tina ve Janine'den daha iyiydi. Gırgır geçmiyorum. şu yeni yavru."Yani." dedi. ama daha ötede bir analiz gerekmedi. Ne yapıp ne edeceğin. zihinsel yapının farkına varmana yardımcı olacak. Düşünüyordum." "Neyin farkına varmama?" "Zihinsel yapının. ama kesinlikle iyi bir sözcük dağarcığına sahipti. sözcük dağarcığı en geniş öğrenci oydu. kendimi ayarlamam için bana yardıma oldu. Yalnızca merak ettim. çıkıp yapsınlar diye. Bana o zaman böyle söylemişti. ne zırvalık yapacaklarsa. Başka bir şey diyemem. Tanrı aşkına. Valencia çıktı ve şarkı söyledi. Burda psikanalize giriş kursu açmadık yani. babana gittim. kafayı buluyor ve Tina ve Janine'i bekliyordum. Yalnızca konuşacak seninle. Bir noktaya kadar. Felaket yalnızım. Zihnin belirli bir düzende. Piyano. Kendine iyi bak. Tanrı aşkına. 143 Bölüm 20 Orada oturmuş. "Ben tüyeyim. VVhooton'dayken. sen de onunla konuşacaksın. Çıktı gitti." Elimi omzuna koydum. Etti mi yani? Etti mi?" 'Tam olarak değil. Artık çok geçmiş. "Bir içki daha al. 142 "Sen bilirsin." Barmeni çağırdı ve hesabını istedi. Etmediysen. ne yapacak?" "Sana hiçbir lanetlik yapacağı yok. ama çıkmıyorlardı. Yalnızca." dedi ve kalktı. Bahşiş bırakıyor ve gitmeye hazırlanıyordu. "Bana ne yapacak ki? Yani. kendimi ona analiz ettirdim." dedim ona." dedim. açarsın telefonu. Çok merak ettiy-sen. Vay canına. Pek iyi değildi. çok eğlendirmişti beni! "Sen gerçek bir dost canlısı piçsin. Bizim Luce adamı hasta ederdi." Bir süre hiçbir şey söylemedim.Dinle beni. yani bizim Valencia resmen . Sonra. Babası psikanalistlik filan yapıyordu. bizim Luce sıvışmadan. senin bileceğin bir iş. "Seni gördüğüme sevindim." ' "Peki. boş ver. açıkçası. "Baban seni hiç analiz etti mi?" "Beni mi? Niçin soruyorsun?" "Yok bir nedeni. "Diyelim ki. "Lütfen." Kalamayacağını söyledi." dedim ona. "Hey. piyano çalmaya başladı. "Bunu biliyor musun?" Kolundaki saate bakıyordu. psikanaliste filan gitmemi mi diyorsun?" dedim. Saçları dalgalı. Niçin soruyorsun?" "Yok bir nedeni. Bizi test etmişlerdi. barda oturduğum yerin dibindeydi. homo görünüşlü bir herif çıktı. bir randevu alırsın.

Vay canına. Kaldırın. İnsanlar mesajınızı hiç kimseye iletmiyorlar. İyi geceler. Barda karnından vurulmuş olan yegâne herif bendim. biliyor musun?" "Evet. Tamam mı? . Ben de ne yaptım." Daha sonra. canım bizim jane'e telefon etmek istedi. Hadi." Bizim Sally'ydi. Ondan. Sally'yle konuşmak istiyorum. "Yine ne oldu?" "Sally? Sen misin?" "Evet. Ama elimden geldiği kadar. saat biri geçiyordu. daha onu bir içki içmek için yanıma davet etme fırsatı bile bulamadan. o lanet barda ben hâlâ oturuyor ve manyak gibi kafayı buluyordum! Baktığım şeyi bile zor görebiliyordum. "Benim. "Kimsiniz?" dedi çok soğuk bir kadın sesi. Sanırım. çok sarhoştum. Vay canına. karnımdan vuruldum diye saçmalamaya. telefonların bulunduğu yere gittim. nasıl da sarhoş olmuştum! Ama. Ona hafiften kesik attım. benim. Holden? Saat kaç. bağırıp durma. bizim Sally Hayes'in numarasını çevirdim. Yann ara. Sarhoş musun?" "Evet. kör gibiydim! Lanet telefonu biri açınca. Yaralı bir orospu çocuğu olduğumu hiç belli etmiyordum. yine başladım kendi kendime. Holden Caulfield. delikanlı. "Holden. hey. Kanım ortalığa akmasın diye. bizim Jane'i aramak için pek havaya giremedim. ama iyiden iyiye kafayı buluyordum. bardan çıktım." "Kaldırın. Çok önemli. Göze batmak filan istemiyordum veya yaşımın sorulmasını. Yılbaşında size geleceğim. baktığım şeyi bile zor görüyordum! Gerçekten sarhoş olduğum zaman hep yaptığım gibi. telefondan başka bir ses geldi." "Sally uyuyor. ama herhalde mesajımı kıza iletmemiştir bile. vay canına. Dinle.yanıbaşımda duruyordu. bir rezalet çıkarmamaya dikkat ediyordum. öğrenmek istiyordum. Yaralı olduğumu hiç kimse 144 bilmesin istiyordum. Ama. lütfen. Vay canına. Soracağını söyledi. belki yirmi kez denedim." "Sally uyuyor. eve gelmiş mi. kız salondan hemen sıvıştı. Sally'yle konuşacağım. kan akmasını önlemeye çalışıyordum. onu kaldırın. Durmadan elimi ceketin altından karnıma bastırıyor. çok sarhoştum. Niçin bu saate arıyorsun. "Alo. Ben de hesabı filan Ödedim. Herhalde böyle şeyler yapmamam gerekirdi. ben de şef garsonu çağırdım. Sonunda. Hey. Numarayı doğru olarak çevirene kadar. Programı bitince. telefon kulübesine girince. elimi ceketimin altından mideme bastırıyordum. Ben Sally'nin büyükannesiyim. Dinle. ama beni görmezden geldi." dedim. Biraz haykırdım herhalde. bizim Valencia benimle bir içki almak ister mi diye sormasını istedim.

"İyi geceler. gittim. Bunu biliyor musun? Biliyor musun dedim sana. Nerdesin? Yanında kim var?" "Kimse yok. Telefona tutunuyordum. Kendimi şahane hissediyordum. çünkü acayip titriyordum. pencerenin kenarındaki kaloriferin üstüne oturdum. bir sorar mısın?" . ben. ama sarhoş olunca böyle acayip titriyorum. yat artık. yerdeki küçük beyaz kareleri saymaya başladım. Sally tatlım sevgi-lim. Ne kadar sarhoş oduğumu siz anlayın artık. Sarhoş olduğum zaman çılgına dönüyorum. Lavabolardan birini soğuk suyla doldurdum. Kapatıyorum." 145 "Hey Sally! Ağacını süsleyeceğiz mi? Geleyim mi? Ha?" "Evet. Biraz sonra. Sonra telefonu kapadım. İyi geceler. Ben varım. kulübeden çıktım ve erkekler tuvaletine gittim. O lanet garson ona mesajımı iletmiş mi. Onu. Kalorifer sıcacıktı. Boynumdan seller gibi sular akıyordu. yakam. Tamam mı.Lanet ağacı süsleriz." Ve telefonu yüzüme kapadı. Hep de karşıma böyle namussuzlar çıkar zaten. hey Sally?" "Evet. Evine git. Yat artık hadi." Vay canına." dedi." dedim. "Büyük bir olasılıkla. ama umurumda değildi. boyun-bağım fışır fışır olmuştu. Herif taranırken biraz konuştuk. Hadi yat artık. İyi ıslanmıştım ama. Beni yarın ara. Salak kafamdan sular sıza sıza. Keşke ona hiç telefon etseydim diye geçirdim içimden. Nerdesin? Yanında kim var?" "Sally? Ağacı süsleyeceğiz. Yapacak bir işim yoktu. Sally yavrum. bizim Valencia şarkı söylerken ona piyano çalan. "Hey! Bara dönünce şu Valencia denen yavruyu görecek misin?" diye sordum ona. bir de kendim. Sally?" "Seni duyamıyorum. tamam mı? Tamam mı. o Andover'lı zıpırla birlikte Lunt'lu filan bir yerlerde takılırken düşledim. Biriyle gezmeden daha yeni dönmüştür diye düşündüm. ben de kaloriferin üstünde oturup. Hepsi lanet bir çaydanlığın çevresinde kafa yapıyorlar ve birbirlerine incelikli zırvalıklardan bahsederek çekici ve sahtekâr havalara giriyorlardı. Kurulanmaya filan da boş verdim. saçları çok dalgalı olan o homo kılıklı herif geldi. Hadi yat artık. altın sarısı zülüflerini taramaya başladı. ama pek arkadaş canlısı biri sayılmazdı. Sen sarhoşsun. kulaklarıma kadar. böylece sızmayacaktım hesapça. Tuhaf bir şey. hey?" "Evet. İyi geceler. doğrusunu isterseniz. Ona benden selam söyle. Sonra kafamı suya daldırdım. Sonunda. nasıl da sarhoştum! "Rocky'nin çetesi beni sıkıştırdı. geri zekâlılar gibi sendeleyerek. Kendimi çok iyi hissettim. Lanet telefon kulübesinin içinde epeyce uzun bir süre kaldım. Ne de şakacıydı namussuz herif. "Baksana.

Belki elli parça oldu." dedim. O küçük gölün ki147 yısına gideyim dedim. Lanet saçlarını taramaları biter bitmez. "Radyoda çıkmalısın. menajer ister misin?" Bana yanıt vermedi. ahbap?" "Sen beni boş ver. o yüzden. Stradlater gibi. Ayrıca. Ama canım lanet bir otobüse binmek de istemiyordu. Öyle dedi. gidecek belirli bir yerim de yoktu -gece nerede kalacağımı bile bilmiyordum daha. hoşuna gitti. Uykum filan da yoktu. oradalar mı. adam gibi. Çok iyi bir kızdı. Gırgır geçmiyorum. ahbap? Hem. Park pek uzakta sayılmazdı. sen kaç yaşındasın?" "Seksen altı. "Hele senin gibi yakışıklı bir arkadaş. Vestiyere gittiğimde lanet fişi bulamadım. Menajerin var mı senin?" "Evine git. Piyano çalarken ortalığı kokutuyordu. Annem yaşındaymış. Yağ çekiyordum herife." "Evim yok gidecek. dişlerim felaket ta-kırdıyordu. orada otobüs beklemeye başladım. Dışarı çıktı. Tüm bu yakışıklı herifler hep aynı. Kaloriferden indim. Ona benden selam söyle. ama yine de kırıldı. kendimi . Ve "Little Shirley Beans" plâğımı. Dinle. parka doğru yürümeye başladım. Vestiyere giderken ağlıyordum. Bizim Phoebe'nin plâğını düşürdüm. Dışan çıktığımda artık kendimi pek de sarhoş gibi hissetmiyordum.ben de parka gittim. hemen yanınızdan sıvışıyorlar. Ağlamak üzereydim. Daha yeni parka varmıştım ki. tamam mı?" "Sen niye evine gitmiyorsun. Ama kız çok iyiydi. Yine de verdi paltomu. Git evine. Ona kır saçlarımı gösterip yaşımın kırk iki olduğunu söyledim. Büyük bir zarfın içindeydi. Dişlerimin takırdamasını durduramıyordum. Vay canına! Lanet piyanoyu müthiş çalıyorsun. İşi bittikten sonra çıkalım diye uğraştım. Şu lanet altın sarısı zülüflerin. ama hava iyice soğuyordu yine. Bana eve gidip yatmamı söyleyip duruyordu. Saçını tarayıp oğuşturma-sı bitti ve çekti gitti. Felaket hüzünlüydüm. Ben de ne yaptım. Böyle iyi biri olduğu için ona bir dolar bahşiş verdim. zıbar yat. gırgır geçiyordum yine.146 "Sen niye evine gitmiyorsun. ama istemedi. ahbap. Madison Caddesi'ne yürüdüm. Ördekler ne halt karıştırıyorlar. Dışarı çıkmadan Önce giydirdi bana şapkayı. Sanırım. nereye gideceğimi bile bilmiyordum. artık pek az param kalmıştı ve taksilere binmekten filan kaçınmam gerekiyordu. çünkü saçım bayağı ıslaktı. değiller mi diye bir bakacaktım. Vestiyerde çok iyi bir kız vardı. kendimi felaket morali bozuk ve yalnız hissediyordum. ama almadı. korkunç bir şey oldu. Ona lanet kırmızı ava şapkamı gösterdim." dedim ona. doğrusunu isterseniz. onu hâlâ yanımda dolaştırıyordum.

Elimden gelse. ama ne yaptım. Ben yanında değildim. suyun kıyısında. Her neyse işte. Artık bir işe yarayacakları filan yoktu. Özellikle anneme. elbiselerimi. sonra teyzelerim. İşin tek iyi yanı buydu. park nasıl da karanlıktı! Ömrüm New York'ta geçti. Sonunda. Nasıl da rezil bir çete toplanırdı. birazı donmuş. anlatmıştı bana. Detroit'ten büyükbabam gelirdi. Ne olmuştu göle. Sonra milletin beni bir mezara tıktıklarını filan düşündüm. Sonra. ama o gece şu yapay gölü bulmaya çalışırken korkunç zorlandım. Ama ördek filan bulamadım. spor malzemelerimi ne yapacağını bilemeyecekti. . küçük buz parçalan vardı! Buna çok üzüldüm. bir bakayım derken az kalsın göle düşüyordum. onunla lanet bir otobüse binip gittiğinizde sokakları sayardı.ama yine de bulamıyordum.ve bütün o rezil kuzenlerim. çünkü kardeşim Allie'nin üzüntüsünden hâlâ kurtulamamıştı. Central Park'ı avucumun içi gibi bilirim. parçalan zarftan çıkardım ve paltomun cebine soktum. İşin tek iyi yanı. O sırada hâlâ hastanedeydim. Yürüdüm de yürüdüm. ama atmak da istemedim. Cenaze törenime filan gelen milyonlarca zıpırı düşledim. mezarta-şında adım filan yazılıydı. az kalsın suya batıyordum. Allie öldüğünde hepsi lanet bir budala sürüsü halinde cenazeye gelmişlerdi. Eğer oralardaysalar. çünkü küçükken burada tekerlekli patenle kayar. çimlerin yakınında filan uyuyorlardır diye düşünmüştüm.korkunç kötü hissettim. Vay canına. Nerede olduğunu biliyordum -Güney Central Park'm oralarda bir yerlerdeydi. D. ölürüm diye düşündüm. başımda ava şapkam olduğu halde. Vay canına. acayip titriyordum. daha küçük olduğu için. saçlarımda tıkır tıkır buzlarla. gidip o kanepeye oturdum. birazı donmamıştı. Herhalde zatürreye tutulur. Onu gözümün önüne getirip durdum. ensemdeki saçların arasında. parka girdim. kanepenin bulunduğu yer pek öyle felaket karanlık değildi. Allie'nin nasıl da huzur içinde yattığını söyleyip durduğunu. Ama ortalıkta ördek filan görmedim. Elimi sakatlayınca filan o hastaneye yatmak zorunda kalmıştım. bir adımda bir mil atlamak isterdim. Parkta bulunduğum sürece tek bir kişiye bile rastlamadım.B. Neredeler bunlar. Anneme babama felaket acıdım. Buna memnunum. Teyzelerimden ağzı leş gibi kokan salak bir tanesinin durmadan. Lanet gölün çevresinde yürüdüm -bir yerinde. Sandığımdan daha sarhoştum herhalde. halalarım -onlardan 148 yaklaşık elli tane var. annem bizim Phoebe'yi lanet cenaze törenine getirmezdi. ortalık daha da karanlık oluyor ve ürkünçleşiyor da ürkünçleşiyordu. bisiklete binerdim hep. En sonunda gölü buldum. zatürreye yakalanıp öleceğim diye üzülüp duruyordum.ama tek bir ördek bile görmedim.

Bir iki kez ben de gittim onlarla. Her neyse. Hava gü-neşliyse durum pek de kötü sayılmazdı. Allie dışındaki herkes. ama düşünmekten kendimi alamıyordum. bir sokak lâmbasının berbat ışığında saymaya çalıştım. yemeğe bir yerlere gidebilirlerdi. Öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın? Yani. Vay canına. Onu hiç tanımadınız. ne demek istediğimi anlardınız. cebimden paramı çıkanp. aklımdan zatürreye yakalanmayı filan atmak için. ama iki kez -tam İki kez-biz mezarlıktayken yağmur başladı. Havanın güzel olduğu zamanlar annem babam Allie'nin mezarını ziyarete edip bir sürü çiçek filan bırakırlar. ama güneş de yalnızca canı İstediği zaman çıkıyor ortaya. İşte bunu görünce deliri-yordum neredeyse. daha bir sürü zırvalık. sonunda düşündüm. beş çeyrek ve bir de on sentim kalmıştı geriye. böylece zatürre olup ölmeyi filan aklımdan atacağımı düşünmüş olmalıyım. ne iyi olurdu. biliyordum bütün bu zırvala149 rı. şöyle aklı başında biri çıkıp beni denize filan atıverse. Yağmur yağıyordu çocuğun başındaki mezartaşına. ama yaptım işte. öldüğünüzde işiniz gerçekten bitik yani! Ah nerede o günler. Bütün ziyaretçiler arabalarına atlayıp. ölürsem filan yani. Pencey'den ay-rıldıktan sonra bir servet harcamıştım! Sonra. onu o çılgın mezarlıkta görmekten hiç hoşlanmıyorum. bana epey düşkündür. vay canına. Ölmüş heriflerle. Her yer sırılsıklam olmuştu. yine de aklımdan atamadım bunları. sessizce eve girer ve Phoebe'yle biraz çene çalardım. Yani. Pazar günleri millet gelip karnınızın üstüne bir sürü çiçek filan koyacak. karnının üstündeki çimlere. Başladım. Buna dayanamamıştım. Ama. Her şeyden önce. gerçekten Öldüğüm zaman. Keşke orada olmasaydı diyordum. gittim gölün kıyısına. Yalnızca üç madeni dolar. kendisini çok kötü hissedecekti. radyolarını açabilirler. ama kestim sonra gitmeyi. Yanımda anahtarım filan vardı. ben zatürreye yakalanıp ölünce bizim Phoebe neler hisseder diye düşünmeye. Beni tek düşündüren . beni lanet bir mezara tıkmasınlar. Yalnızca bedeni filan mezarlıktaydı. Korkunçtu. Böyle bir şey olursa eğer. Bir süre sonra. Beni çok sever. Mezarlığı ziyarete gelen herkes deli gibi arabalarına koşmaya başladı. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. donmamış yanına doğru çeyreklerle on senti kaydırır gibi fırlattım. ne yaptım. Ne yaparlarsa yapsınlar da. ama yine de dayanamıyordum. mezartaşlarıyla filan çevrili bir halde.Çepeçevre Ölmüş heriflerle sarılmış bir durumda. Hava güneşliyse durum pek o kadar kötü sayılmaz. Onu tanısaydımz. Bunları düşünmek çocukça bir şeydi. ruhu Cennete gitmişti. eve gizlice girip onu görmem iyi olacaktı. bunu aklımdan atamıyordum. Sanırım.

hem artık kendimi sarhoş bile hissetmiyordum. Sonra. dairenin giriş kapısıydı. "Onları beklemem gerek. ahbap. her şey garç gırç öterdi. daha önce hiç görmediğim yeni bir herifti." dedi.şey. kuşkuyla baktı." Bana salakça. anahtarımı çıkardım ve felaket sessiz bir biçimde kapıyı açtım." dedi." dedim. Gerçekten isterdim." dedim. Tüm yolu yürüdüm. çok çok dikkatli. hava çok soğuktu ve ortalıkta kimseler yoktu. "Ama bacağı-rnı belirli bir biçimde uzatmam gerekiyor. girer." dedi ve beni yukarı çıkardı. İşler hiç de fena gitmiyordu. "Girişte beklesen iyi olur. "Çok isterdim." Ne cehennemden söz ettiğimi anlamamıştı. yalnızca bir "Aa. her zamanki asansorcü Pete yoktu ortalıkta. Artık sarhoşluk filan bile hissetmiyordum. bir denemeye karar verdim. Asansörcü. Anlamadıkları birşeyler söylediniz mi. kapıcımız da tembel herifin tekiydi. Bir şeye çarpıp . Eve girerken annem babam beni duyarlarsa diye korkuyordum. Kuzenleri oluyorum. 151 Bizim katta indim asansörden. Sonra başımdan ava şapkamı çıkardım. Sonra. karşı dairede oturuyorlardı. parktan defolup çıktım. buradan sıvışırdım. Sonra. Bayağı iyiydim. "Olsun. Çok rahat bir ses tonuyla ona beni Dickstein'lere çıkarmasını söyledim. Aslında hırsız filan olmalıymışım ben. Yalnızca. içeri girip kapıyı açtım. Dickstein'ler bizim katta. Ama ne olursa olsun. eve gittim. Apartman epey eskiydi. birden döndü ve. 150 Bölüm 21 Yıllardır işim hiç bu kadar rast gitmemişti. Asansörün kapılarını filan kapadı. kapılarının Önündeki sandalyede otursam çok iyi olacak. vay canına! Ne gülünç şeydi. eve vardığımda. millet ne isterseniz yapıyor böyle. kuşku verici filan görünmeyeyim diye ve sanki felaket acelem varmış havalarında asansöre girdim. bu yeni asansörcü biraz safça birine benziyordu. On dördüncü kattaki partiye çıktılar. Acayip gıcırdardı. yorgun da değildim. asansör kapılarının kapandığını duyar duymaz dönüp bizim kapıya yöneldim. İşin daha da iyi yanı. Anneme babama yakalanmazsam. Talihim yaver gidiyordu. kimsenin de geldiğimden gittiğimden haberi olmazdı. Pek uzak değildi zaten. Giriş felaket karanlıktı ve tabii ışığı da yakmadım. Böylece. Sanırım. Phoebe'ye bir merhaba der. başladım Dickstein'lerin tarafına doğru -sahtekârlar gibi topallayarak. "Evde yoklar. tam beni yukarı çıkarmaya hazırlanıyordu ki.yürümeye.

onların kapısının önünden çok çok yumuşak adımlarla geçtim. Ama artık evde olduğumu kesinlikle biliyordum. Soluk bile almadım. Bizim Phoebe uyanmadı bile. Sonra. Felaket sinirlidir. Phoebe onun odasında uyur hep. Orada yatmış. onu zor fark ediyorsunuz. Yatağı nereden aldığını bilmiyorum. odada D. phoebe oturmuş ödev filan yapıyorsa.B. Yastığın üstü olduğu gibi tükürük olsa da. Geceleri vaktin yarısını kalkıp sigara içmekle geçirir.B. sizi duyar. Işıkta onu seyrettim bir süre. ama çocuklar öyle görünmüyor. Yayılmayı seviyormuş.ama o kokuyu alınca evde olduğunuzu anlıyorsunuz. özellikle de annemin kulakları lanet tazılar gibidir. yalnızca bir kulağı sağlamdı. oğlan kardeşi kulağına bir saman çöpü sokup kulak zarını delmişti. Bir çocuk için fazla düzenli . Bunu unutmuştum. Bitiyorum buna.B. Artık zatürre olacağım filan diye de üzülmüyordum. Evdeki en büyük oda olduğu için seviyormuş orayı. on mil genişliğinde ve on mil uzunluğunda dev bir yatak vardı. Ancak bir saat sonra filan bizim Phoebe'nin odasına varabildim. Kendi odasını çok küçük bulduğu için hiç sevmiyormuş.patırtı çıkarmamak için çok dikkatli olmalıydım. Bayağı sağırdı yani. Neyse. ben de paltomu çıkarmadım. sessizce dolandım odada. Ama odasında yoktu. Phoebe'yi o çılgın yazı masasında ödev filan yaparken görmeli152 siniz.B.Masa da. bizim Pho-ebe'nin odasına doğru. Ne cehennem olduğunu ben de bilmiyorum. başka hiçbir yerinkine benzemez. Bir zamanlar anlatmıştı bana. Bizim Phoebe'nin elbiseleri yatağın kenarındaki sandalyenin üstündeydi. ama annem. Babamın kafasına sandalyeyle bile vursanız uyanmaz. böyle açık ağızla uyurken berbat görünürler. Ben de. güzel görünüyorlar çocuklar.'nin Philadelphia'da alkolik bir kadından satın aldığı koskocaman çılgın bir yazı masasıyla. parfüm kokusu da -ne cehennem olduğunu ben de bilmiyorum. evde yokken Phoebe o odada yatmaktan çok hoşlanıyor. yanağı yastığın kenarında. Sibirya'da öksür-seniz. Her neyse. Ama annemle babam. Karnabahar kokusu da değil. Tuhaf bir durumdu bu. Tanrı aşkına. Paltomu çıkarmaya giriştim. Ağzı iyice açıktı. Yetişkinler. neredeyse yatak kadar büyük. Bizim evin girişindeki o tuhaf koku. ama girişteki o dolapta yığınla askı vardı ve kapısını açtığınız anda çılgınlar gibi takırdamaya başlarlardı. D. çok çok yavaş yürüdüm. Holly-wood'dayken filan. öyle diyor. ağabeyim de kalmasına izin veriyordu. D. hizmetçi beni duymazdı.'nin odasına felaket sessizce girdim ve masa lâmbasını yaktım.. çok iyi hissediyordum kendimi. Çevreye bakınarak. uyuyordu. Hatta. Ayrıca.. Biliyordum. Masaya bakınca. D. Bizim Phoebe'nin yayılacak nesi var ki? Yani.

Çoğu Phoebe'ye aitti. VVeatherfield filan değil. Phoebe'nin ikinci adı Josephine'dir. bazı çocuklar gibi öteberisini ortalığa atmaz. yerde yanyana duruyorlardı. Tanrı aşkına. Coğrafyanın altında da bir yazım bilgisi kitabı.B. Bu ayakkabıları daha Önce hiç görmemiştim. Onu her gördüğümde kendisin" yeni bir ikinci ad bulmuş oluyor. Niçin değerli ormanlar vardır? Çünkü iklimi uygundur.'nin yazı masasına oturdum ve üstündeki ıvır zı-vıra baktım. Bizim Phoebe şöyle yazmıştı: 153 ^ % Phoebe Weatherfield Caulfield 4B-1 Bittim buna. hemen sandalyenin altında. Yeni alınmışlardı. Sandalyenin arkasına annemin ona Kanada'dan getirdiği ten rengi ceketi asmıştı. Yani. Aritmetik kitabının altında Coğrafya vardı. Annem bazı konularda felaket zevk sahibidir. Buz pateni filan gibi şeyleri satın almada pek iyi sayılmaz ya. Phoebe ne giyse. Bir sonraki sayfada Güneydoğu Alaska'da niçin çok sayıda konserve fabrikası vardır? Çünkü çok fazla som balığı tutulur. ama en iyi dersi yazım bilgisiydi. İlk sayfasını açıp şöyle bir baktım. Devletimiz Alaska Eskimolarının . En üstte duranın kapağında Aritmetik Eğlencedir! yazılıydı.bizimki. En üstteki defteri açtım ve ilk sayfasına baktım. Gerçekten. Bu kadar çok defteri olan bir başka çocuk daha göremezsiniz. Hödük değildir. Çoğu da kitaptı. bitersiniz. Şu koyu kahverengi loafer türü şeylerdendi. Ayakkabıları ve çorapları. Dersleri çok iyiydi. Şunlar yazılmıştı: Bernice teneffüste beni gör sana çok önemli bir şey söyleyeceğim. Dalga geçmiyorum. elbise konusunda mükemmeldir. aileleri varlıklı filan olsa bile. Bizim D. üstleri başlan dökülür. okul zımbırtıları filan. Çoğu çocuklara bir bakın. Annem Phoebe'yi çok güzel giydirir. ve annemin ona Kanada'dan getirdiği takıma da çok uymuştu. ayağımda olanlar gibi. Bluzuyla öteberisi de oturma yerine konmuştu. Diyeceğim. Annemin Kanada'dan getirdiği o takımı Phoebe'nin üstünde bir görmenizi isterdim. Yazım bilgisi kitabının altında da bir sürü defter vardı. Bu sayfada yalnızca bunlar yazılıydı.

D. Çok kolay uyanır Phoebe. yatağın kenarına oturup. Çok sevecendir. onu görmeye gelmemi istiyordu. uyanmıştır. "Eve ne zaman geldin?" dedi. "Holden!" deyiverdi hemen. Mektubumu aldın mı? Sana beş sayfalık bir-" "Evet. Cuma günü kimseye söz vermememi." Vay canına. bazı çocukların defterlerini. sağol. Onu öptüm. son sigaramdı. çok fazla sevecen oluverir. Phoebe'nin olsun. Bazen de. pek öyle bağırmanız filan gerekmez. "Baksana. başka çocukların olsun. Nasılsın bakalım?" "İyiyim. Lütfen Shirley'ye uzat!!! Shirley bana yayım dedin ama sen boğasın bizim eve gelirken patenlerini de getir. Caulfield Phoebe Weatherfield Caulfield Esq. Bir günde üç karton sigara içmiş olmalıyım. 154 Orada. Sen de geliyor musun?" 'Tabii geliyorum. Böyle bir şey olmadan ona bir merhaba demek istedim." Vay canına. annem babam ansızın bastırıp odaya dalabilirlerdi. Yani bir çocuk için biraz fazla sevecendir. "Adı ne demiştin?" "Adı. Annem Çarşamba günü . ben ölürken başlıyor." Bana bir mektup yazmıştı. bağırma öyle. Uçakla California'ya gitmesi gerekiyormuş. Kokmuş bir şey. Beni gördüğüne felaket sevinmişti. Aldım. "Bağırma öyle. ama ben Benedict Arnold'ım. Biliyorsun işte." dernektir. iyice uyanmıştı! Yatakta oturuyor -bağdaş kurar gibive lanet elimi tutuyordu. 'Amerikalılar İçin Bir Noel Gösterisi'. Phoeb. günlerce. Kesinlikle geliyorum. Yani. Bana.B." "Babam gelemiyor. Böyle şeyleri. Sonunda onu uyandırdım. sonra da. Daha şimdi geldim.rahat yaşamaları için ne yapmalıdır? yanıtını yarın ara!!! Phoebe Weatherfield Caulfield Phoebe Weatherfield Caulfield Phoebe Weatherfield Caulfield Phoebe W. "Oyun. "Oyun nasıl gidiyor?" diye sordum ona. Sonra bir sigara daha yaktım. Anhyordunuz. Çocukların defterlerine biterim. tombala. gecelerce okuyabilirim.'nin yazı masasında oturdum ve bütün defterleri okudum. Yani. "Uyan. Ben de onu kaldırdım. Bana sarıldı. Yılbaşı gecesi o ruh geliyor ve bana utanç duyup duymadığımı filan soruyor. iyice uyanmıştı! Böyle zırvalıkları anlatırken çok heyecanlanır. Çok fazla bir zamanımı almadı. Tek yapacağınız şey. o yazı masasının başında sonsuza kadar oturamazdım. Okulda oynayacakları oyun hakkında şeyler yazmıştı. Ayrıca. orada. Ama ona yanıt verecek zaman bulamamıştım. Ülkeme ihanet ettiğim için filan.

Yalnızca bugün için. yakalanırdım. Ne zaman geleceklerini-" "Doktor. . "İyi bir filmdi. Connecticut'a bir partiye gittiler. öğleden sonra ne yaptım! Hangi filme gittim. Kentucky'de bir doktor. Bizim sınıftaki bir kızın annesi götürdü. filmde çok önemli bir şey olduğunda. ha?" "Şahaneydi. Tam." Parçalan cebimden çıkardım ve ona gösterdim. Yalnız. Bir de radyo aldık arabaya! Ama annem." dedi bizim Phoebe. Doktor onu. Nasıl sinirime dokundu. trenlerle uğraşmak zorunda kalmayacaklarmış. ama çok da geç kalmayacaklarmış. Bütün sınıftaki tek-" "Dur bir saniye. Biterim bu kıza. Herkesi uyandıracaksın.B. "Saklayacağım. ama Alice üşütmüş. ama boğmak istediği kız onu sürekli ziyarete geliyor ve yaptığı şey için ona teşekkür diyor. Alice Holmborg. "Çok üzgünüm. olmaz mı?" dedim.gelecek demişti. yalnız bugün gösterildi. Fillere biter bizimki. Yani. Noel'de eve geliyor mu?" diye sordum ona. "Lister Vakfı'nda özel olarak gösterildi." Biraz rahatlamaya başlamıştım. Bil bakalım." dedi. söylemediler mi?" "Söylemediler." "Dinle bir saniye. Onu hapse atıyorlar." Elimden aldı ve başucu dolabının çekmecesine koydu. Benim en yakın arkadaşım. acı çekmesin diye öldürmek istemiş. yakasında kırmızı filler vardı. annesi eğilip Alice'e uzanıyor ve kendini kötü hissediyor mu diye sorup duruyordu. Ne zaman geleceklerini söylediler mi. Norwalk. Onu battaniyeyle boğmaya kalkıyor. "Yalnız." 155 "Saat kaç? Çok geç geleceklermiş. eve gelirken yolda kırıldı. "Çarşamba demişti. çünkü doktorlar Tanrı'nın işine kanşamazlar. Mükemmel bir filmdi. araba yolda giderken kimse açamaz diyor. annesi de Alice'e durmadan kendisini kötü hissediyor mu diye sordu." "Erken ayrıldım. Mavi pijamalannı giymişti. artık beni evde yakalacaklar mı diye üzülmekten kurtulmuştum. sana bir plak getirdim. "D. Babam arabayı çıkardı. Boş ver. "Bil bakalım. "Sana bir soru sordum. Yakalanırsam. Phoebe'yi görmeliydiniz." Sonra ona plâğı anlattım. annem dedi." 156 dedim ona." "Ne bileyim. "Ver onları bana. "Baksana." dedi bizim Phoebe." dedi. sakat ve yürüyemeyen küçük bir kızı battaniyeyle boğmaya kalkıyor. baksana. Ne zaman geleceklerini-" "Kızın durumuna çok üzülüyor doktor." dedim ona. bağırma öyle. Bu yüzden onu hapse atıyorlar. biliyor hapse atılmayı hak ettiğini. dedim kendi kendime.

" Elini ağzına götürdü. "Holden. "Şu Curtis VVeintraub denen çocuk." dedi bizim Phoebe. Tanrı aşkına?" "Bir aşk öyküsü filan olacakmış. Acımadığını düşünüyorsanız. kim oynaya-cakmış! Hangi film yıldızı? Bil bakalım!" "Bana ne bundan şimdi. Sonra." dedi. ne bilirmiş ki.B. bizim sınıfta. yine yumruk attı bana. deli olmalısınız."Gelebİlirmiş de. her yerde beni izliyor. Annapolis hakkında D. gelmeyebilirmiş de. çocuk musun. "Kovuldun'. Tanrı aşkına. "Koluna ne oldu?" diye sordum ona. Tanrı aşkına? O yazdığı öykülerle bunun ne ilgisi var şimdi?" dedim. Hadi. annem öyle dedi. Bu kız böyle çok duygusallaşıyor. ama ben ne zaman parka gitsem. Annapolis hakkında bir film yazmak için Hollywood'dan ayrılmamak zorunda kalabilirmiş. Bazen iyice delirir böyle. bu kıza her dakika dikkat etmeniz gerekiyordu! Akıllı olmadığını sanıyorsanız. "Kovulmadın yani. Sinirime dokunuyor. bu saçmalıklar beni çılgına çeviriyor! Lanet Hollywood. "Kovulduğumu da nerden çıkardın? Yok öyle bir-" "Kovuldun. Phoeb. deli olmalısınız. Sonra kendisini yüzükoyun yatağa attı ve lanet yastığı yüzüne bastırdı. Kovuldun" dedi. Tanrı aşkına?" "Hayır. bana tuhaf tuhaf bakmaya başladı. Kafası kızdı mı." "Annapolis mi. Bil bakalım. "sen eve niye Çarşamba gününden Önce geldin?" "Ne?" Vay canına. Hep beni izliyor. Mürekkep atmak için başka bir neden-" "Beni beğenmesini istemiyorum. Sonra. Dirseğinde kocaman bir yapışkan band tomarı görmüştüm. iyi yumruk atar. Bunu sık sık yapar. Kimse bana bir şey. Sonra bacağıma yumrukla vurdu." "Herhalde seni beğeniyor. değil mi?" 167_^ "Sana dedim ya. Selma Atter-bury'yle ben montuna mürekkep filan attık" "Hiç güzel bir şey değil. "Babam seni öldürecek'. Kolsuz pijama giyer bizimki." dedi. "Kes artık şunu. yemin ederim. "Bırak dursun. çek o lanet şeyi suratından. parkta merdivenden inerken itti beni. Bizi erken bıraktılar. Kovuldun'. Kimse beni öldürmez." ." dedi. Annapolis ha. "Sen eve niye Çarşamba gününden önce geldin?" diye sordu bana. Sen nesin. Seni neden itti ki?" "Ne bileyim? Sanırım benden nefret ediyor. Vay canına. Tüm okul-" "Sen kovuldun. "Kimse beni öldürmez. Ah Holden'." dedim. "Görmek ister misin? Başladı kolundan o çılgın yapışkan bandı sıyırmaya." dedi. Duruma göre hareket edecekmiş.

. şu Colorado'daki çiftliğe gitmiş olurum. Hadi çek şunu. "Hadi. Vay canına. Çek şunu yüzünden. yastığı yüzünde tutmak istiyorsa. Sana iki dakikada Öğretiyorlar. Çok gıcık olur. pek gülünçtü. büyükbabasının Colorado'da bir çiftliği var. neyse. çok. Kafanı bir kullansana. gıcık gıcık." dedim "Şunu yolmayı bırak. "Babam 3eni öldürecek" deyip duruyordu. En kötüsü. Bazen. kafaya bir şey taktı mı. "Seninle sürekli haberleşiriz ben gittikten sonra. O lanet yastık yüzündeyken ne dediğini zor anlı-yordunuz. Hiç sigaram kalmamıştı." dedim durdum. eskrim takımında-kilerin yaptığı gibi. Bazen çok gıcık olur böyle. sırtüstü yattığı halde. gider bir çiftlikte iş bulur. ona hiçbir şey yaptıramazsınız. Dolanıp yine yatağın kenarına oturduğumda." "Kim binemezmiş? Tabii ki binerim. Hadi. çılgın yüzünü öbür yana çevirdi. her şeyden önce.Yastığı yüzünden çekmiyordu.ama bana hâlâ bakmıyordu. bir şey yapmaz. Aynen. Bazen ona söz dinletemezdiniz." dedi. Orda iş bulabilirim. Çekmeyi denedim. Ve. Bir bakıma da. "Kimse beni öldürmez. Bana tek yapacağı şey bu. ama bizimki acayip kuvvetliydi. o lanet kılıçları metroda unuttuğum zaman. "Seni ilgilendirmez. Canı istemedi mi. Beni acayip aforoz ediyordu. lanet bir öğretmen gibi oluverir. tutuyordu yani! "Phoebe. hey. Onunla çekişmekten bıktım." "Babam seni öldürecek. Çek şunu suratından. Hey. Phoeb! Lütfen! Lütfen.. gerçekten takmıştır! "Hayır. birileri kızın saçını salak gibi kesmişti. bir süre çalışırım. "Herhalde yine bütün derslerden kaldın." dedim. Sen ata bile binemezsin. lütfen. Weatherfield. Herhalde herhalde." Vay canına. Kesinlikle binerim." dedi. oturma odasına gittim ve sehpadaki kutudan birkaç sigara alıp cebime atfım. Bavulları İstasyona bıraktım. yine bozuk atar ve benî o lanet askeri okula gönderir. 158 Bölüm 22 Geri döndüğümde. Her şeyden önce. . zaten ben gidiyorum." Çekmiyordu." Kolundaki yapışkan bandı yoluyordu." "Güldürme beni. Bana. hey. yastığı yüzünden çekmişti -çekeceğini biliyordum. Öykün çok iyiydi. yani gidersem. Hadi. zaten ben ortalıkta olmayacağım. "Bizim Hazel Weatherfield nasıl?" dedim. Sonunda kalktım. daha bu yaşında. "Saçını kim kesti?" diye sordum ona. "Yeni öykü yazdın mı onun hakkında? Bana gönderdiğin öykü bavulumda duruyor. Baktım da. Ne yapabilirim. Çok çok kısa olmuştu. tamam mı?" Yastığı yüzünden çekmiyordu. Bir herif tanıyorum.

Sözgelimi." dedim." 160 "Bunları görsen. Okuldan sepetlenmemden söz ediyordu." dedim. çocuklarıyla. dışardan bir kimse içeriye girmek isterse onu odaya almazlar. "İngilizceden geçtim. sıkıcı herif. çoğu zaman neden söz ettiğinizi anlıyordur. "Bunu niye yaptın?" dedi. herif sanki lanet bir kralmış gibi alttan alırdı. Böyle konuşmasına bayağı üzüldüm. "Sonra. Gittiğim en kötü okullardan biriydi. Ama sınıfa bizim müdür Thurmer girip de arka sıraya oturunca bir görmeliydin. iyi insanlardı. "Ah Tanrım. Mezunlar Gününü. kıkırdayacağım diye resmen öldürürdü kendisini. Biri odaya girmek istediğinde herkes kapısını kilitler." "Ağzını bozma. Çünkü. Robert Ackley girmek istedi." Bizim Phoebe bir şey demedi. Bizim Spen-cer da. Bizim Pencey'i anlattım durdum." dedim. Ve ters heriflerle. bir de o Mezunlar Günü var. Orada bir süre oturduktan sonra. Thurmer'a karşı. ama kabul etmediler. Bay Spen-cer. Bu kadar çok ters herifi bir başka yerde hayatta bir arada göremezsin. Ama. yemin ederim. Canım bunları konuşmak bile istemiyor. Katılmak için uğraştı durdu. Ona bir şey anlatıyorsanız sizi mutlaka dinler. Popo da yoktu ki kızda. o gizli kardeşlik demeği vardı." Sonra sırf gırgır olsun diye. Pencey'den.159 "Hayır hepsinden kalmadım. İşin gülünç bir yanı da. yan yattığından tutturamadım. ödlekliğimden giremedim. onu bir . Bir de bunu kutluyorlar. sorup durma artık." dedim. O sivilceli. Gerçekten anlıyordur. poposuna bir çimdik attım. Sonra birdenbire. yanlarında kanlarıyla. herhalde 1776'da filan mezun olmuş bir sürü zıpır gelip ortalıkta dolaşıyor. Phoebe. gülümseyeceğim. "Öğretmenlerin içinde bir iki tane iyi insan vardı. sıkıcı ve sivilceliydi. Elli yaşlarında bir herif vardı. kusardın. başlardı bir sürü hödükçe şakalar yaparak bizim Spencer'm sözünü kesmeye. ama beni dinliyordu. ama onlar bile sahtekârdı. "Milyonlarca nedeni var. geyik muhabbeti ederken. Kokuşmuş bir okuldu. Canım anlatmak istiyordu. Sahtekârlarla doluydu. kusardın. Sonra bir de. O yokmuş gibi davranılacaktı hesapta. Bıktım herkesin bunu sormasından. "İhtiyar bir herif vardı. Pek sıkmadım zaten. ama kaçırdı. karısı hep kakao filan ikram ederdi. birinin odasında toplanmış. İnan bana. Ensesine bakarak bile anlıyordum beni dinlediğini. yine de elime vurmaya çalıştı. Müdür böyle gelip sınıfın arka sıralarında yanm saat kadar otururdu hep.

kafamı toparlayamıyorum. Pencey'de olan hiçbir şeyi sevmedim. Neden böyle lanet lanet konuşuyorsun?" "Çünkü sevmiyorsun. Tek yapacağın şey. seviyorum. Sevmiyorsun. bize Pencey'deyken ömrünün en mutlu günlerini nasıl geçirdiğini anlattı. Tabii. sesi duyulmuyordu. işte tam burada yanılıyorsun. Of Tannm. birinin moralini bozmak için ille de kötü bir herif olmak gerekmez ki. . kenef kapılarında adının baş harflerini bulsun diye onu bekledik. iyi bir herif olup. StradlateVla bana Pencey'den sonuna kadar yararlanmamızı söyleyip duruyordu. Ne yapalım. Ne dedi. yeter. Benden bin mil uzaktaydı. seviyorum. o kadar bozulmazdı moralim. bunu yap. Vay canına." Bizim Phoebe bir şey söylemişti. hâlâ duruyor muymuş. kenefle adının baş harflerini ararken birilerine bir sürü sahtekârca öğüt vermek. Bana yanıt vermedi. "Ne?" dedim." 161 "Seviyorum. herif nasıl da moralimi bozdu! Kötü bir herif olduğunu söylemek istemiyorum. ona bakacakmış." Bana bunu söyleyince." "Bir şey mi? Sevdiğim bir şey?" dedim. Ama. olan hiçbir şeyi sevmiyorsun zaten. oda arkadaşımla ben kalktık banyoya gittik onunla. "Ağzını yastıktan çeksene. değildi. seni duyamıyorum. gelecek için bir sürü öğüt verdi. bunu bize ne demeye sordu. öyle mi?" diye sordum ona. İşte burada yanılıyorsun. öyle soluksuz kalmasaydı." dedi. "Evet. kafamı pek toparlayamıyordum. Merdivenleri çıkarken soluk alamaz olmuştu. Milyonlarca şeyi sevmiyorsun. Kıvrılmış. Banyo koridorun sonun-daydı." Ama. Durmadan konuştu. Anlatamam sana. "Peki. "Hadi. Böyle konuşma. Bazen kafamı topar-layamıyorum böyle. Neden böyle lanet lanet konuşuyorsun?" dedim. biliyor musun? Adının baş harfleri kenef kapılarından birinde duruyor muymuş hâlâ? Doksan yıl önce kapıya adının baş harflerini kazımış. Ama. yanıt ver bana. biliyor musun? Bizim odaya geldi ve banyoyu kullanmak için bizden izin istedi. Ne yaptı." "Peki. bilmiyorum. yatağın ta öbür ucunda yatıyordu. Vay canına. o baş harfleri ararken zorlukla soluk alıyordu. Ağzının kenarını yastığa dayamıştı. burun delikleri tuhaf ve üzüntü verici biçimde açıla açıla. "Sevdiğin bir şey söyle. Tek aklıma gelen." dedim. sonra. seviyorum." "Sen. ellerinde o yıpranmış sepetle para toplayan iki rahibe oldu. Evet. ama onu duyamamıştım. "Çok sevdiğim bir şey. moralim daha da bozuldu. "Çok sevdiğim bir şey mi. yine de moral bozucu olabilirsin. nasıl da bozmuştu moralimi! "Çünkü sevmiyorsun." dedim. yoksa öylesine sevdiğim bir şey mi?" "Çok sevdiğin. Phoebe! Anlatamam sana.görmeliydin. Ne bileyim? Belki.

Cabel R. kenefte dişimi fırçalıyordum Kuzeni gelip onu arabayla gezdi-recekmiş. kendini çok beğenmiş bir herif demişti. dişleri. Pencereden bir şey düşürdüler sanmıştım. İşin tuhaf yanı. Üstünde ona ödünç verdiğim balıkçı yaka kazak vardı. kazağı ona neredeyse vermeyecektim. Okulda bazı herifler. Başlamışlar çocuğu sıkıştırmaya. Kodese bile tıkmadılar. Bir de. Elk-ton Hills'teyken tanıdığım o çocuk. bilekleri çöp gibiydi. Sonunda. "Sevdiğin tek bir şey bile yok. Bizim James Castle orada. O çok sakin heriflerden biriydi. benden balıkçı yaka kazağımı ödünç vermemi istediğinde konuşmuştuk.Özellikle de. o demir çerçeveli gözlüğü olan. Kahvaltı yaparken gördüğüm o iki rahibeyle. çelimsiz bir herifti. Matematik dersinde aynı sınıftaydık. ama insan olabileceği hiç aklıma gelmedi. bu zımbırtıları . 162 Aklıma yalnızca bunlar gelmişti. Sonra. sınıfta öbür uçta otururdu. onu seviyorum. sözlü için pek tahtaya filan da kalkmazdı. var." "Allie'yi seviyorum. Hatırlıyorum. yoklama listesinde adının hemen benim adımdan önce olmasıydı. Seninle oturmayı. Benimle konuştuğunda az kalsın düşüp Ölecektim. Onu bir görmeliydiniz. ama o. kimse yanına yaklaşamıyordu." "Peki. kanları ortalığa saçılmıştı. James Castle. radyo veya masa gibi bir şey. herkesin koridorda koşup. Ufak tefek. Cabel W. ama duyamadım. Bana bir şey demişti. taş basamaklarda yatıyordu. çok şaşırmıştım. bana sorduğunda. doğrusunu isterseniz. Caulfield. James Castle onun hakkında. tahtaya hemen hiç kalkmazlar. Ona ne yaptıklarını anlatmayacağım size -çok rezil bir şey. ben de bornozumu giyinip aşağıya koştum. çocuğun aşağıya düştüğünü ben bile duydum. Onu odada sıkıştıran herifleri yalnızca okuldan attılar. "Ve şu an ne yapıyorsam. O sırada banyodaydım." dedim. Tek bildiğim. yanında altı kadar pis herifle James Castle'in odasına gitmiş. Doğrusunu isterseniz. Stabile de. konuşmayı. söyle o zaman. sözünü geri almamak için pencereden atmış kendini.. kapıyı kilitleyip sözünü geri aldırmaya çalışmış. bu James Castle'ı pek tanımıyordum bile. Benim bir balıkçı yaka kazağım olduğunu bildiğinden bile haberim yoktu. ama aldıramamış. Castle. var. O kendini çok beğenmiş Phil Stabile hakkında söylediği sözü geri almamıştı. hâlâ hatırımda. onu pek iyi tanımadığım için.. Yani.ama yine de sözünü geri almamış bizim James Castle. Elkton Hills'teyken tanıdığım James Castle. Sanırım onunla yalnızca. merdivenden indiğini duydum." "Evet. Stabile'nin rezil arkadaşlarından biri de gidip onu fıştıklamıştı. Ölmüştü. "Ne?" dedim bizim Phoebe'ye. Evet.

bunu. martini içmek ve kasılmak." dedim." dedim." "Ben bilim adamı olamam. çavdarlar arasında." Phoebe'nin neden söz ettiğimi anlayıp anlamadığından pek emin değilim.düşünmeyi. tek bir lanet söz etmez zaten. biliyor musun? Yani o lanet seçimi yapmak elimde olsaydı?" "Ne? Ağzını bozma. sanırım. hayatta olanlardan bin kez daha iyi kalpli bir insansa?" Bizim Phoebe bir şey demedi. beni dinliyordu. Ne olmak istersin? Bilim adamı gibi. özellikle de. Veya avukat filan gibi. ama o da beni pek çekmiyor. artık-" "Öldü. Onu dinlemiyordum. şu anı seviyorum. yani. başka bir şey söyle bakalım. Fen konularında zayıfım. araba satın almak." "O şarkıyı biliyor musun. değil mi? Bir insan Öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın. ve—" "Allie öldü. asla bilemeyeceksin. Bu lanetlikten bıktım artık. "Babam seni öldürecek. gırgır-" "Ama bu gerçek bir şey değil!" "Bu çok çok gerçek bir şey! Kesinlikle öyle. Dahası var. ama avukat olduğunda böyle şeyler yapmıyorsun. Söyleyecek bir şey bulamazsa. "Şu anı. Biri sizi en azından dinliyorsa. Tanrı aşkına. Peki. durum o kadar da kötü sayılmaz. yoksa o iğrenç filmlerdeki gibi. Neden olmasın 163 ki? İnsanlar hiçbir zaman bir şeyin gerçek bir şey olduğunu anlayamıyorlar. Gidip heriflerin hayatını kurtarsan bile. Seni öldürecek. gidip masum herifleri kurtardıklarında iyi hoş." olacak! Şiir bu. Başka bir şey düşünüyordum. briç oynamak. onların hayatını gerçekten kurtarmak için mi. çılgın bir şey. "Neyse işte. "Yani. Robert Burns'ün. Daha küçük bir çocuk yani." . 3unu hep söylüyorsun! Birisi ölmüşse filan. Ne olmak isterdim." "Peki. çavdarlar arasında. Cennete gitmişse. Ama en azından. Tek yaptığın. golf oynamak. hani "Yakalarsa birini biri." diye? Ben işte-" "O öyle değil. "Rastlarsa birine biri." dedi. biliyorum! Bilmediğimi mi sanıyorsun? Ama." "Ağzını bozma. çok seviyorum da. onu yine de sevebilirim. avukat olmak." "Robert Burns'ün şiiri olduğunu ben de biliyorum. seninle oturup çene çalmayı. Babam gibi filan?" "Avukatlık olabilir. bir sürü para kazanmak. felaket iyi bir avukat olduğun için herkesin sırtını sıvazlayıp seni tebrik etmesi için mi yaptığını nereden bileceksin? Sorun da bu işte.

Sonra yataktan kalktım. Canım istiyorsa hemen . Hemen uyuma sakın. Çılgın bir şey bu. Çok tatlıydı. çünkü telefona yanıt vermeleri epeyce bir zaman aldı. "Holden!" dedi. Ben ona bunu söyleyince. ama pek hafifti. umurumda sanki. "Yakalarsa birini biri." olacaktı. Bana kötü bir durum var mı diye sordu. yatakta oturmuştu. çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. n Bölüm 23 Telefonda sözü fazla uzatmadım. "Phyllis Margu-lies denen kızdan geğirme dersleri alıyorum. onları yakalıyorum. Sonra. "Aman Tanrım. ben bir yerlerden çıkıyor. bir şey duydum. yani. uçuruma 164 yaklaşan herkesi yakalıyorum. ama emin olmak için söylemiştim yine de. Mizah duygusu bayağı iyidir bizim Bay Antolini'nin. "Rastlarsa birine biri. İstersem hemen gelebileceğimi söyledi. Elkton Hills'ten ayrılmıştı. çavdarlar arasında. "Ben. New York Üniversitesi'nde okutmanlık yapmaya başlamıştı.Doğru söylüyordu.' sanıyordum." Bizim Phoebe uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Ne yapıyorum. "Her neyse. ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. bizim Phoebe. bak. bu çılgın bir şey. Kalkmış. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. "Bir telefon etmem gerek. biliyorum. "Babam seni öldürecek. ben de ona döndüm. Kapıya doğru giderken." dedi. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Artık New York'ta oturuyordu. Pencey'den atıldım ama. "Güzel. ağzını açar açmaz yine." dedim. Elkton Hills'te İngilizce öğretmenim olan Bay Antolini denen herife telefon etmek istemiştim. yok dedim. Biliyordum. bilmiyormuşum. "Dinle. Ona bunu söyleyebileceğimi düşünmüştüm." dedim Phoebe'ye. Gelmediler ama. hep. çünkü annem babam konuşmanın tam ortasında gelip beni basabilirlerdi. büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne.benden başka. Sanırım onu ve karısını uyandırmıştım. Ben." dedi. başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse. dedim. Doğrusu. Demek ki." dedi." dedim." dedim. "Şimdi dönüyorum. nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken." Kulak verdim. Biliyorum. Bay Antolini çok iyi karşıladı." Oturma odasına geçtiğimde uykuya dalmasını istemiyordum. Binlerce çocuk. uyumazdı. 165 k. "Öldürürse. Sonra çıkıp oturma odasına geçtim ve Öğretmenim Bay Antolini'ye telefon ettim.

" Yataktan resmen hoplayıp indî. Yani. Onunla çapraz figürler. yaşlı bir herif bir çocuğu dans pistine götürüyor.gelebileceğimi söyledi. paltosunu çıkarmış. Konuşmak filan yok.'den fazla büyük değildi. hatta tango bile yapabilirsiniz. sonra radyoya kapattım. hizmetçi duyamazdı. Hadi. Yaptığınız her figüre uyar. Onunla dans etmek gerçekten başka. Dans müziği çalıyordu. Gittim yine yatakta yanına oturdum. Tanrı aşkına. Bir insana gerçekten nasıl iyi dans edeceğini öğretemezsiniz. çünkü çoğu zaman felaket bir manzara çıkar ortaya. Hiç kımıldamadan durur yerinde. Bizim Phoebe hoplayıp yatağa girdi. Epeyce genç bir herifti. Çoğu şeyleri kendi kendine öğrendi. Müzik dinliyordu. Tanıdığım en iyi öğretmendi Bay Antolini. isterseniz onu felaket yalan tutun kendinize. şu yoga yapan herifler gibi bağdaş kurmuş. yanlışlıkla çocuğun elbisesinin arkasını havalara kaldırıyorlar. örtülerin üstüne. bizim Phoebe radyoyu açmıştı. D." dedim. "Hadi. Yatağın tam ortasında. Ben Phoebe'yle böyle yerlerde dans etmem. Çok iyi dans eder. "Çıkarıyorum. bir bakıyorsunuz. Her neyse. bir restoranda yemeğe filan çıkmışsanız. Bitiyorum bu kıza." dedi. Felaket iyiydi. Onunla saygınızı yitirmeden filan şakalaşabilirdiniz. kız gerçekten dans ediyor yani.B. sonunda yerden kaldıran Bay Antolini olmuştu. korkunç bir manzara çıkıyor karşınıza. James Castle'ın üstüne örtmüş ve kaldırıp kucağında ta revire kadar götürmüştü. "Hem de nasıl. onunla dört kez filan dans ettik. Çoğu zaman da. Biz yalnızca evde dalgamıza bakarız. "Dans edelim mi?" Ona dans etmeyi daha minicikken öğretmiştim. Buna biterim. benim ayakkabılarımı çıkarmamı bekledi. Ama çok hafif açmıştı. oturuyordu. "Ayakkabıların. Çocuklarla dans eden insanlardan pek hoşlanmam. Onunla dört kez filan dans ettik. Yani. ben ona bir166 kaç Şey öğrettim. Bizim Bay Antolini çocuğun nabzına bakmış. bacaklarınız ondan çok çok uzunmuş. Gülmek filan da yok yani. paltosu kanlanacakmış filan diye. "Dansı ilerletiyorum. Onu görmeliydiniz. değil mi?" diye sordu bana. ikiniz de yerinizde durup orkestranın yine başlamasını bekleyeceksiniz.B. Size anlattığım o kendini pencereden atan çocuğu. hiç fark etmez. Duraksamamıştı bile. Yani." dedim. Parça aralarında acayip gülünçtür bizim kız. ardından bir süre dans ettik onunla. Hiç zorlanmadan uyar size. o hödük dalış figürlerinden çekebilirsiniz.'nin odasına döndüğümde. James Castle'ı. yaşı ağabeyim D. .

bakayım. Yalnızca bir nefes çektim. ayakkabılarımı kaptım. Ona. ben çıkarıyorum. dokunanın eli yanıyor. Ardından. sorabilir miyim? Üşümedin ya?" "Hayır. Çıkması mı gerekiyor?" "Evet. elimi hızla alnından çektim. Bir şey hissetmedim ama. lütfen. üşümedim. sağol. "Çıktığını termonetrede gösterebilirim. elimle dumanı dağıtmaya çalıştım." Tuttum. ama sesinden öyle olmadığını anlıyordunuz. Bacak bacak üstüne atıyorsun.Soluğum kesilmişti. Ama uyuyamadım." Bizim Phoebe'nin. "Ne dediğimi duydun. "Ateşim çıkmış mı?" dedi. Felaket çok sigara içiyordum. "Ne oldu?" dedim. Sonra . "Ön kapı!" dedi güçlü bir fısıltıyla. Lanet bir aşağılık duygusuna kapılmasını istemiyordum. Vay canına. soluk alamaz olmuştum. sen sigara mı içtin yoksa burda? Doğru söyle bana. ayakkabımın üstünde sigaramı söndürdüm ve cebime attım. Işığı gördüm. kalbim çılgınlar gibi atıyordu! Annemin odaya girdiğini duydum. Sonra acayip bir hızla kalktı yatakta oturdu. Tanrı aşkına? Daha sonra da. Sonra alnın öyle bir ısınıyor ki." Buna bitmiştim. "Geldiler!" Hemen fırlayıp masa lâmbasını söndürdüm." dedim. küçük hanım. Başını salladı." dedi annem." "Termometre denir ona. "Aman. Yine tut." "Bir saniyecik yaktım bir tane. "Uyuyamadım. ama yine bir şey hissetmedim. İyi vakit geçirdiniz mi?" "Şahaneydi. Sonra. soluğunu tutuyorsun ve çok çok sıcak bir şey düşünüyorsun. Kalorifer filan gibi bir şey. Phoebe'nin soluklan ise sıklaşmamıştı bile. O böyle yapınca felaket ürktüm. "Niye uyuyamadın. "Sanırım. Kimden duydun bunu?" "Alice Homberg bana nasıl olduğunu gösterdi." "Phoebe. sigara içmenin zamanı mıydı şimdi. dolaba girdim ve kapağı kapadım. "Elini yakmayacaktım zaten. Sanki korkunç bir tehlike içindeymişim gibi. "Phoebe?" dedi. Duracaktım çok sıcak ol-Şşş\" dedi. "Ne var?" "Sen tut." 168A Yine tuttum. Gezmeye gitmekten filan pek hoşlanmazdı. "Hayır." dedi birdenbire." "Ne?" dedi bizim Phoebe. "Kes şunu. iyi ki söyledin." dedim. küçük hanım. "Merhaba!" dediğini duydum. şimdi çıkmaya başlıyor. "Alnımı bir tutsana. Bir tutuver.

" "Peki." "İyi geceler. Onu almak için ta Lexington Caddesine kadar-" "Pirzola güzeldi. haberleri filan dinliyordun Şimdi tam zamanı." dedi bizim Phoebe. Fısıltıyla konuşmalıydınız. Phoebe. İyi geceler!" dedi bizim Phoebe. Hadi uyu. Başım ağrıdan çatlıyor. Dua ettin mi?" "Banyoda etmiştim. Hadi uyu artık. eğilip eğilip Alice'e kendisini kötü hissediyor mu diye sordu hep." "Bir şeyim yok. Annemi başından savmaya çalışıyordu. Oda çok karanlıktı. Gerçekten çok ağrır. ama karşılaşırsak hiç de hoş bir şey olmayacaktı." dedi Phoebe." dedi annem. "Annem banyodadır. "Film nasıldı?" dedi annem. Çıktığım anda da. felaket asabiydim." Annemin odadan çıkıp kapıyı kapadığını duydum. Nesi rezilmiş yemeğin? Ne güzel kuzu pirzolası işte. Annesi Öyle sandı. Filmin başından sonuna kadar. yataktan fırlayıp bana haber vermeye davranmış. Ört üstünü bakalım." diye fısıldadı Phoebe. "Çabuk çıkmalıyım. Anneye bir öpücük ver bakayım. Alice'in de yoktu. Çok asabiydim. "Bir iki aspirin al. babam da radyoyu açmış. Yalnızca. Yakalanırsam beni öldüreceklerinden filan değildi sinirli oluşum. Sonra dolaptan çıktım." Ayakkabılarımın bağlarını zar zor bağladım." "Peki. "Bir battaniye daha ister misin?" "Hayır. "Nerdesin?" dedim bizim Phoebe'ye. Hadi hemen uyu. Eve taksi İle geldik. Yemek nasıldı?" "Rezildi. ama Charlene hep üstüme soluyor. "Holden Çarşamba günü geliyor. İyice. İyi geceler. değil mi?" "Bildiğim kadarıyla Öyle. Sık sık başı ağrır böyle. Bundan hiç hoşlanmadım. Birkaç dakika bekledim. Bütün yemeklerin üstüne soluyor. "Uyumalarını bekle!" 169 "Hayır. "Canın yanmadı ya?" dedim. Hemen çıkmalıyım. "Mükemmeldi. "O sözcüğü kullanman hakkında babanın ne dediğini duydun. anlıyordunuz." "Alnına bir bakayım. Her şeyin üstüne soluyor. Şimdi tam zamanı. oturup ayakkabılarımı giymeye başladım.pencereden dışarı fırlattım. Kabul etmek gerek." 168 "Niçin. . Çok karanlıktı." dedi annem." dedim. Alice'in annesi işte. Karanlıkta yatağın kenarını buldum. "Hemen çıkma." dedim." "Bundan hoşlanmadım. sorabilir miyim?" "Uyuyamadım. teşekkür ederim. Phoebe'yle çarpıştık. çünkü ikisi de evdeydi.

Onu yatağa sokmaya çalıştım. ama hayır. "Yılbaşı harçlığını istemiyorum." dedim. Oda zifiri karanlıktı. Ben ağlamaya başlayınca Phoebe felaket korktu. Ağladığım sırada hâlâ yatağın kenarında oturuyordum. "Burdayım." "Yılbaşı harçlığım var yalnızca. Yok. Şaka etmiyorum. burda. içlerini eliyle yokladığını duydum. Sonunda sustum.B. "Hey bak. Sonra. duyurmadan ağlıyordum. hepsine ihtiyacım yok. "Lanet bavullar istasyonda. Bana para vermeye çalışıyordu. bizim Phoebe'yi felaket korkutmuştum! Lanet pencere filan açıktı. Oyunu kaçırır mıyım sanıyorsun?" dedim." dedim. Armağanlar için filan. oyunda beni görmeye gelmeyeceksin öyleyse.onu göremiyordum." dedim. herhalde Bay Antolini'lerde kalırım. milyonlarca çekmeceyi açıp kapadığım. "Biraz ister misin?" dedi." "Nerde?" Parayı avcuma bıraktı. ama bir başladı mı kesilmiyor işte. Elimde değildi. ama bu çok çok uzun bir zaman aldı. Biraz harcadım. "Baksana. Bay Antolini beni bekler şimdi . Tanrı aşkına?" "Sekiz dolar. Salı gecesine kadar." "A.. Boğuluyorum filan sandım." "Burda. Fırsat bulursam. "Ne yaparım. Ona haberleşeceğimizi söyledim. Phoebe'nin titrediğini filan hissediyordum. sıvışsam daha iyi olacak. "Evet. ama uzun bir zaman ağlamayı kesemedim. Phoebe kollarını boynuma dolayıp bana sarıldı..'nin masasında. Daha hiç alışveriş yapamadım. altmış beş sent." Hemen yanımda duruyormuş. Sonra eve gelirim. "İki dolar versen yeter. yanıma gelip beni susturmaya çalıştı." dedi bizim Phoebe. kızın üstünde bir tek pijaması vardı." "Biraz ödünç verebilirim." 170 Sonra birdenbire ağlamaya başladım. İçin için. Yılbaşı harçlığını almak istemiyordum. Lanet şey. geleceğim.Sonra." dedi." Ona geri vermeye çalıştım. ama girmedi. sana telefon ederim. Paran var mı. paltomu filan düğmeledim. Onu görmemiştim bile. ama ağlıyordum. Bunu söylerken sesi bir tuhaf çıkmıştı. Oyunda seni görmeden hiçbir yere gitmem.Vay canına. ama elimi bulamıyordu. seksen beş sent. İstersem onunla uyuyabileceğimi söyledi bana. Oyuna geldiğinde getirirsin. "Al hepsini. Phoebe? Resmen beş parasızım." "Kaç para bu. D. "Eğer gidiyorsan." dedi. Sonra geri verirsin. ama almadı. ben de ona sarıldım.

'nin bütün öykülerini okumuşlardı. Bayan Antolini ise ciddi biriydi. Almak istemedi. çünkü ben Elkton Hills'ten ayrıldıktan sonra. de öyledir. yakalanır mıyım filan diye hiç telaşlanmamamdı Gerçekten boş verdim. Nedeni de. Ama Bay Antolini sizinle birlikteyken. Herhalde. Zaten ben de D. barı filan olan oturma odasına geçiyordunuz. senin gibi yazabilen birinin Hollyvvood'da ne işi var dedi.B. Yakalanırsam. Oraya yürüyerek gidebilirdim.B. yakalanmayı istiyor gibiydim. ama dışarı çıkar çıkmaz kendimi bir tuhaf hissettim. Asansöre binmedim. onunla ve Bayan Antolini'yle sık sık tenis oynadık Forest Hills. Evden çıkmam. Kadının acayip parası vardı. İstememiştim. girmemden çok daha kolay oldu. entelektüel değil de. Kulübe Bayan Antolini üyeydi. Sutton Meydanı üzerindeki çok şatafatlı bir apartman dairesinde oturuyorlardı. İkisi de D.dedim. yakalanırdım yani. aşağı yürüyerek indim. Hollywood'a giderken. namussuz asansörcü sonda yukarı . Bölüm 24 Bay ve Bayan Antolini'ler. Evlendikten sonra. Taksi bulana kadar da canım çıktı. ikisi de entelektüeldi. Bay Antolini ona. Paltomun cebinden avcı şapkamı çıkardım ve ona verdim. 172 Kapıyı bizim Bay Antolini açtı. Bu çılgın şapkalara bayılır. D. Böyle şapkaları gerçekten çok sever. Ağır bir astımı vardı. Bay Antolini okul durumlarım nasıl diye öğrenmek için sık sık bize yemeğe gelirdi. Bir yandan da. ama üsteledim. benim hâlâ Dickstein'lerde olduğumu sanıyor-dur. özellikle de Bay Antolini. milyonlarca çöp bidonuna takılıp bir yerimi kırıyordum. Bay Antolini'den altmış yaş filan büyüktü. başında o şapkayla uyumuştur.B. Long Island'daki West Side Tenis Kulübü'nde. Az kalsın. O sıralar evli değildi. D. Asansörcü beni görmedi bile. ama o yine de gitti. Phoebe'nin Noel harçlığını harcamak istemiyordum çünkü. Bayan Antolini de okumuştu yani. Bay Antolini ona telefon açıp gitmemesini söylemişti.'ye aynen bunu söylemiştim o zaman. Onlara epey gidip geldim. ama bir şey olmadı. Sonra ona fırsat bulursam telefon edeceğimi söyledim yine. 171 \r. Arka merdivenlerden. hemen iki adımda. ama iyi uyuşuyor gibiydiler.B. Ben de bir taksiye bindim. şakacı biri oluverirdi. Kapıdan girdiniz mi. Her şeyden önce. daha sonra odadan çıktım. Bahse girerim. ama yine de bindim. Biraz başım dönüyordu.

" Bazen çok şakacı bir herif olur böyle. Fazla içmiyorum. Sırtında sabahlık.. 'Tanrım. "İngilizce dersin nasıldı? Eğer İngilizceden kaldıysan. Yataktan yeni kalktı. demek istemiyorum -şakacı bir heriftirama. kapının yolunu gösteririm sana. 173 "Sorun ne?" diye sordu Bay Antolini. Pencey'le yollarınız ayrılıyor artık. "Holden." dedim. ama bazen de hiç hoşlanmazdım. ayaklarında terlikler vardı. Tadını kaçırırdı biraz. "Holden mi geldi? Merhaba Holden!" Bu evde böyle bağırıp dururdunuz. İngilizceden geçtim. şimdi getiriyorum." "Neden?" "Ne bileyim?" Canım pek anlatmak istemiyordu." gibi şeyler söyleyince sinirinize dokunuyor." Güldüm. bazen biri kalkıp size. az önce bir parti verilmiş gibiydi. her yer dağınık." dedi Bay Antolini. bir elinde de büyük bir içki kadehi. "Sözel İfadeden kaldım ama. "Arada bir." diye o da bağırdı. O dersten kaldım." dedi. Bayan Antolini'nin ilk adıydı. "Bayan Antolini'nin Buffalo'dan gelen ahbaplarını eğlendirdik. almak zorundaydınız. "Artık." dedim. Sigara alsana.. Pencey'le yollarınız ayrılıyor artık. Bayan Antolini mutfaktan bağırarak bana bir şey söyledi. İçiyor musun?" "Sağolun. epey de içerdi. D. Sözel İfade diye bir ders vardı. "Kusura bakma." "Umarım öyledir. otursana.çıkmama izin verdikten sonra tabii. Çoğunlukla edebiyat okuduk. Paltonu alalım. Dönüp mutfağa doğru bağırdı. "Demek. ama duyamadım. Evsiz barksız." "Yok. "Demek. Aslına bakarsan. Hele o şahane kompozisyonları yazdıktan sonra. Hep de böyle konuşurdu bu adam. Bana tuttuğu kutudan bir sigara aldım. Bütün dönem boyunca yalnızca iki kompozisyon yazdık. Kirpiklerinde kar taneleri. Kahve oldu mu?" Lillian. Seni gördüğüme sevindim. Ortalık bardaklar ve fıstık tabaklarıyla doluydu. "Ne dedi?" diye Bay Antolini'ye sordum. Başım hâlâ . Biraz kafayı bulmuştu. Bazen hoşuma gider gülerdim. yine elli santim daha boy atmış.B. kendileri de buf-faloydu. de bazen bunu çok yapar." "Nasılsınız Bay Antolini? Bayan Antolini nasıl?" "İkimiz de çok iyiyiz. Epey sofistike filan bir herifti. Söyledikleri gülünç değil. "Holden. kucağında yeni doğmuş bir bebekle gelir diyordum." dedi. Tuhaftılar. Oda. "Lillian. aslanım!" dedi." Paltomu alıp astı. Sehpadan aldığı kocaman çakmakla sigaramı yaktı. "Hazır. anlıyordunuz. Çünkü ikisi birden asla aynı odada bulunmazlardı. "Yanınıza gelince Holden bana bakmasın diyor." dedi.

dayısının annesine yazdığı mektuba geçti. Benim sorunum da bu işte. sonra birdenbire ilgileri dayılarına kayarsa. Konuya pek fazla bağlı kalmıyordu. elinizden geldiği kadar çabuk. Ne bileyim? Açıklaması çok güç. Bilmiyorum. "Dağıttı!" diye bağırıp durmak ne kadar ayıp bir şey.. Dayısı kırk iki yaşında çocuk felcine yakalanmış. Neredeyse deli oluyordum. üstelik birdenbire başım ağrımaya da başladı. bu Kinsella çok sinirli bir herifti -gerçekten sinirli bir herifti. Bay Antolıni'nin anlatmanızı beklediğini anlıyordunuz. o konuşurken çocuklar da durmadan. konudan hiç ayrılmadan konuşanlardan hoşlanmıyorum. yani konuşmak için ayağa kalktığı zaman." Daha fazla açıklamaya da çalışmadım zaten. "F" aldım bu dersten. ne dediğini bile duyamazdınız. ben de biraz anlattım. . Bilirsiniz. Felaket bir durumdu. çünkü bacaklarındaki o ortopedik demirlerle onu görmelerini istemiyormuş. sonra birdenbire. Richard Kinsella. "O derste her çocuk kalkıp bir konuşma yapmak zorundaydı." "Sana bir şey anlatan birinin konuya bağlı kalması önemli değil mi sence?" "Önemli tabii! Konuya bağlı kalarak filan konuşanları da seviyorum. konuşmaya babalarının çiftliğinden başlayıp. Richard Kinsella ne yaptı. "Dağıttı!" diye bağırdıklarından 174 "D-artı" aldı. Çocuğa durmadan. dudakları titrerdi. "Dağıttı!" diyorsunuz. bu çok hoşuma gidiyor. Dudaklarının titremesi biraz geçince. çocuk güzel güzel. böyle. onun yaptığı konuşmayı herkesinkinden daha çok beğendim. Sanırım. Sınıfın en arkasında filan da oturuyorsanız. Konuşmanın çiftlikle pek ilgisi kalmamıştı -kabul etmek gerek. Ona hep. Bana daha ilginç geliyor. Ama bir çocuk vardı. çünkü çiftliği anlatırken çiftlikte ne çeşit hayvan ve sebzeler yetiştiğini filan söylememiş. "Dağıttı!" diye bağırdılar. Ama konuya çok da bağlı kalmalarından hoşlanmıyorum. öğretmen Bay Vinson da ona "F" verdi o gün." "Neden?" "Ne bileyim? Bu konuyu dağıtma işi sinirime dokunuyordu. Ama. Sözgelimi.. konuyu dağıtırsa.dönüyordu. konudan hiç ayrılmayanlardı. O da kaldı bu dersten zaten. Özellikle de. Çocuk konuşurken. heyecanla anlatırken. çünkü her şey bir yana. Birilerinin size dayılarını anlatması güzel bir şey. bunu kabul etmek gerek. babasının satın aldığı Vermonft'aki o çiftliği anlatmıştı. "Dağıttı! Dağıttı!" diye bağırıyorlardı. Hazırlanmadan filan. Sözel İfade dersinden en iyi not alan çocuklar. başladı çiftliği anlatmaya. biri konuşurken konuyu dağıtırsa.ama çok güzel anlatıyordu. Gerçekten ağnyordu. Yani. hiç kimsenin kendisini hastanede ziyarete gelmesini istememiş.

Yorgun görünüyordu zaten. Yani. Beni felaket rahatsız eden bir şeydir bu. Holden?" "Annem iyi. Bence. dayısını seçmesi gerekirdi. ama hazır değildir. Bizim Bayan Antolini'nin saçları. biri size öyle dedi diye. kahve." "Kahveleriniz geldi beyler. birisi bir şey hakkında en azından ilginç bir şey söylüyor ve bunu heyecanla yapıyorsa." dedim. Bir tepside. Bazı şeyleri kısa kesip toparlayamazsınız ki. dayısının ortopedik demirlerini bu kadar tahrik edici bulduysa. Midem de ağrıyordu biraz. doğrusunu isterseniz. Ama. Holden'ın bir şeye ihtiyacı olursa." dedi Bayan Antolini. onu en çok dayısı ilgilendirdiyse." dedi Bayan Antolini. Bayan Antolini. o demir kıvırma zımbırtı-larıyla sanlıydı." dedi Bayan Antolini. "Evet. çiftliğin yerimi" Canım düşünmek ve yanıt vermek filan istemiyordu." "Merhaba. anlatsın. Felaket bir durumdayım. donuk bir eğitim-büim sorusu. Bay Vinson denen o öğretmeni bilmiyorsunuz. Ba-şım ağrıyordu ve kendimi berbat hissediyordum. en çok neyin ilginizi çektiğini bilemiyorsunuz çoğu zaman. kalkar. kek ve ıvır zıvır getirmişti. size kahve hazır derler. her şey çarşaf dolabında. sanırım. daha iyi olmaz mı? Ya da. adamda beyin yoktu. anlatacağınız şeyi nasıl kısa kesip toparlarsınız? Bu Bay Vinson denen herifi bilmiyorsunuz. bıra175 kaçaksınız. Çok yorgunum. Pek çekici değildi yani. belki ondan sonra dayısının bacaklanndaki ortopedik demirlere geçse. dudak boyası filan da yoktu. İkiniz de alın bakalım. konu olarak çiftliği değil. ama Bay Antolini ceketimden tutup çekti ve oturttu. "Annen nasıl. Çok zeki filan biriydi. Bayağı yaşlı görünüyordu. sağolun. sonunda. Her şeyin bir yeri ve zamanı olduğunu düşünmüyor musun? Sence biri. Yani. bana gözünün ucuyla bile bakma. neşesiz. kısa kes der dururdu. sizi pek fazla ilgilendirmeyen bir şeyi anlatmaya girişmeden Önce. ama anlıyordunuz. "Buraya bırakıyorum. ardından babasının tüfeklerine geçse. Ne bileyim? Sanırım gerekirdi. Yani. o ve lanet sınıf. Ayağa kalkmaya filan davrandım. "Sana küçük bir soru soracağım.Her şeyden önce. Bayan Antolini'nin şu kahveyi getirmesi için Tanrı'ya dua ettim. "Siz iki delikanlı kanepeyi hazırlarsınız artık. Üst rafta. "Holden. Görmeyeli epey oldu. Sizi deli ediyordu. değil mi?" . size durmadan toparla. Sehpanın üstündeki bütün o bardakları filan irip tepsiyi boşalan yere koydu. Bu güzel bir şey. daha konuşmanın en başında bu konuyu seçmesi gerekmez miydi. Ben yatıyorum. ama en son onu-" "Sevgilim. yine o felaket baş ağrısı başladı birdenbire. önce babasının çiftliğini anlatmaya başlayıp.

" dedi Bay Antolini ve onu öptü. doğrusu." 176 "Anladığıma göre. senin kesinlikle hiç çaba göstermediğini bildiren. "Bu. "Birkaç hafta önce babanla bir Öğle yemeğinde buluştuk. otuz yaşına gelince. görürsünüz yani."Biz her şeyi hallederiz. Sözü nereye getirmeye çalıştığımı anlıyor musun. en son müdüründen. Gerçekten nefret ettiğim herifler de pek fazla değil yani. Kendisine dikkat etmezse. onlardan arada sırada biraz nefret ediyorum. Ama Bay Antolini kendisine yeni bir içki daha doldurdu yalnızca. midemi biraz düzeltmişti." "Biliyorum. bunun ne çeşit bir bela olduğunu hiç. "Açık söyleyeyim. Ama. en yakınındaki sekreter kıza zarf açacağı fırlatabilirsin. Farkındayım. Sonra bana. Ya da." "İçimde öyle bir duygu var ki. kafasını toparlamaya çalışıyordu. Bazı derslere katılmadım birkaç kez." Ama bunlan tartışmayı hiç istemiyordu canım. sonunda alkolik olabilir bu adam. sana ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Derse girmiyor-muşsun. Herkesin içinde böyle Öpüşüp dururlardı. korkunç bir bela sanyorsun. Kahve. Ama belki de. üniversitede okuyanlar konusunda. biraz da o taş gibi kekten aldım. Pencey'de tanıdığım o Stradlater gibi örneğin. uzun ve ıstırap verici bir mektup almış. bir barda oturur." Anlamıştım ne demek istediğim. Tiryakiler gibi içiyordu. bilmiyordum." "Haberin yok tabii. Ben aslında. Biraz kahve içtim. İlgilendiğini biliyorum." "Biliyorum. Derse girmemenize İzin vermiyorlar ki zaten. "Ama bu nefret etme konusunda yanlış düşünüyorsunuz. sonunda bir şirket bürosunda. Ama derslere sürekli gir-memezlik etmedim. Bayan Antolini bana iyi geceler dedi ve yatak odasına gitti. Yani. Derslere hazırlanmadan giriyormuşsun. sanki sen. Sen hemen koş yatağa. size anlattığım o Sözlü İfade dersi gibi derslere.. "Biliyor muydun?" "Hayır. Konuşmak zor benimle." Anlıyordunuz. içeri girenlere bakar ve üniversite takımında futbol oynamış gibi görünen herkesten nefret edersin. Holden. "Bu öyle bir bela olabilir ki. onunla aramızda bir sırdır. bana telefon etmeden hemen önce. acaba?" "Evet." dedi birdenbire. Beni dinliyor musun?" "Evet. Genelde dört dörtlük bir-" "Bütün derslere girdim. ama başımda hâlâ korkunç bir ağrı vardı. seninle nasıl ilgilendiğinden." diye konuşan insanlardan nefret etmeye yetecek kadar eğitim de almış olabilirsin. başına korkunç. tabii. Bay Antolini bir sigara daha yaktı.. İçkilerini de bayağı sert yapar. Bilmiyorum. ve öbür .

" "Bak. aramaktan vazgeçerler. ne diyor: "Olgunlaşmamış insanın özelliği. Tüm düzen. şu konuşmayı kesse de. şöyle ya da böyle. Beni dinliyor musun?" "Evet. Başına bela sarıp düşmeye başlayan birine dibe vardığını anlama şansı verilmez. Bana verdiği o kâğıt hâlâ duruyor. ama düştüğünü anlayamaz. Düşer." Ayağa kalktı ve kadehine biraz daha içki koydu. Wilhelm Stekel adlı bir psikanalist yazmış. Onlardan ara sıra nefret ettim -kabul ediyorum.. Onlar da. "Senin için bir şeyler yazsam. Ackley gibi. "Bu başına sardığını düşündüğüm bela. ama bir iki gün içinde bu konuda sana bir mektup yazacağım. Sonra. Daha sonra. ne var. ama bırakacağa hiç benzemiyordu." Bana tuhaf tuhaf baktı." "Emin misin?" "Evet." dedi." 177 Bay Antolini bir süre hiçbir şey söylemedi. Tabii. o zaman da insanlar yakanızı bırakmıyor böyle. bunu dikkatle okur musun? Ve saklar mısın?" "Evet.. "Tuhaf ama. gerçekten de sakladım. Siz tartışmak istemiyorsunuz.ama bu çok uzun sürmedi yani. odaya gelmedilerse veya yemekhanede birkaç kez onları göremediysem. Düşünüyordu. orada bir kâğıda bir şeyler yazdı." dedim. yarın devam etsek diye geçiriyordum.Sen beni dinliyor musun?" "Evet. değersiz bir dava uğrunda. düşer. tabii.çocuk. düşer. Aklında kalacak bir biçimde söyleyemem bunu şimdi belki. onları Özledim. "Ama seni soylu bir biçimde ölürken görebiliyorum. Dinle bak ne di. Sonra yerine oturdu. beni bir dakika dinle. Epeyce bir süre hiçbir şey söylemedi. sonra yerine oturdu. özel bir çeşit. Ama şimdi yine de dinle beni. arılıyordunuz. Dinliyorum. Onları bir süre görmeyince." Yeniden düşünmeye başladı. Odanın öbür ucundaki yazı masasına gitti ve sandalyeye oturmadan. olgun insanın 178 . efendim. Sonra elinde o kâğıtla gelip yerine oturdu. dehşet verici bir bela bu. bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir. hayatlarının şu ya da bu döneminde çevrelerinin onlara veremediği şeyleri arayan insanlar için kurulmuştur. Ayağa kalktı ve içkisine bir buz parçası daha attı. "Seni korkutmak istemiyorum. İçimden. bunları yazan kişi yaşayan bir şair değil. Onları gerçekten özledim. O zaman tam olarak anlarsın. "Peki. Veya çevrelerinin onlara sağlayamadığını sandıkları şeyleri arayan insanlar için.

" Uzandı ve kâğıdı bana verdi. Gerçekten iyiydi. "ama. "Bu dünyaya. Bir dakika bile kaybedecek zamanın yok." dedim. gönlünde yatan türden bilgiye adım adım yaklaşmaya başlayacaksın. "yalnızca iyi eğitilmiş insanların ve bilim adamlarının değerli katkıları olabilir demeye çalışmıyorum. Vay canına. Ve. bu günlerde. Aynı senin şimdiki durumunda. iyi eğitim görmüş insanlar ve bilim adamları. sı179 u rayla. pek çok insan ahlaksal ve ruhsal sorunlarla karşılaşmış. Sen. ne olacağına karar verdikten sonra. Sonra. yani. Felaket yorgundum. "Sanırım. tüm Bay Vinson'ları demek istemişti. O da. Tarih bu. tüm bu Bay Vinese'leri ve onların Sözel ifadelerini bir atlat-" "Bay Vinson'ları. Şiir bu. Ama ne var ki. coşmuştu adam! İyi ki onu durdurmaya filan kalkmamışım. karşılıklı. Aynı biçimde. Diğer pek çok şeyin yanında. bir gün senin önereceğin bazı şeyleri başka birinin gelip senden öğrenmesi gibi." Başımı salladım. "Bunu sana söylemekten nefret ediyorum. Böyle zahmetlere girecek kadar iyi bir insandı. . Bu konuda hiç de yalnız değilsin. Bir kez. gitmese de öğrencisin. bir düşünürsen anlayacaksın ki. hoşuna gitse de. İyice kafayı bulmuştu. eğer istersen. Sonra yine başladı. canım bu konulara dalmak istemiyordu artık. Yok senin zamanın. Sen bir öğrencisin. Ama yine de sözünü kesmemem gerekirdi. istiyorsan." dedi." Durdu ve kadehinden iri bir yudum aldı." dedi. ne olacaksan ona göre hareket ermeye.özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir. Bay Vinese'leri değil. Bay Vinson'lan. ama o an pek emin değildim. pek çok. bilgiyle yatıp bilgiyle kalkmak zorundasın. çünkü bana bakarak konuşuyordu. birden kendimi acayip yorgun hissettim! Ama Bay Antolİni'nin hiç yatmaya niyeti olmadığını anlı-yordunuz. "Peki. Heyecan ve dürtüyle öğrenmek isteyeceksin. ona teşekkür filan ettim ve kâğıdı cebime koydum. hatta hasta olan ilk kişinin sen olmadığını anlayacaksın o zaman. ilk işin kendini derslerine vermek olacaktır yine de. ama neden söz ettiğinden pek emin değildim. Ne güzel bir düzen bu. bazıları bu sorunları yazmışlar. korkuya kapılan. insanların davranışları karşısında aklı karışan. "ne olacağına karar vermek zorunda kalacaksın. iyi bir düşün. Alıp hemen okudum. tüm bu Bay Vinson'ları atlattıktan sonra. Ne mutlu ki. arıyorsan ve bekliyorsan onu. eğitim de değil bu. Ama diyorum ki. Ama hemen. Vay canına." dedi. Neden söz ettiğini epey anladığımı sanıyordum. Onlardan öğreneceksin bunları. Ve.

bu ender bir durumdur. Kendilerini daha açık seçik ifade edebiliyor gibiler ve genellikle. çarşaflan 180 pek germeden filan sokuşturuyordu." Sonra. Kadehi içip bitirdi ve yere bıraktı. zihninin boyutları hakkında bir fikir veriyor sana bu eğitim. Bugün öğleden sonra onunlaydım. "İyidir.ama birdenbire acayip uykum gelmişti." . "Haydi. Ama pek dikkatli değildi." "Ha. sana yakışmayan düşüncelerle uğraşmaman için olağanüstü bir zaman kazandırıyor bu. zihninin yapısına hangi düşüncelerin uygun olduğu hakkında bir fikrin oluyor. "Sally nasıl?" Bizim Sally Hayes'i tanıyordu. İyidir. Beni izliyor musun?" "Evet efendim. Hiç başınıza geldi mi bilmiyorum. Zihninin neye uyup neye uymadığı hakkında." dedi "kanepeyi hazırlayalım yatman için. zihnini ona göre giydirip kuşandırıyorsun. Gerçekten zor yani.yüzde doksan olasılıkla bilim adamı olmayan düşünürlerden daha alçakgönüllü oluyorlar. Ben de umursamadım zaten. Öbür kızdan ne haber? O bana anlattığın. Bir ke2 onları tanıştırmıştım. Bir süre sonra da. Ve -en Önemlisi. Yarın ona bir telefon edeceğim. düşüncelerini sonuca ulaştırmak gibi bir tutkuları var. gerçek ölçülerini alıp. Sıkıldığım için filan değil -sıkılmış filan değildim. ama elinde kadeh olduğundan çıkaramadı. "Senin hatunlardan ne haber?" "İyiler. Yatağı birlikte hazırladık." Epeyce bir süre bir şey söylemedi. sanki aradan yirmi yıl geçmişti! "Artık onunla ortak bir yanımız kalmadı." Vay canına. Onları kanepeye taşımasına yardım ettim. öyle yapmak istemediğim halde.başlangıçta zeki ve yaratıcı iseler -ne yazık ki. ama böyle oturup. karşınızdakinin düşüne düşüne konuşmasını beklemek biraz zor. Namussuz esnemeye engel olamamıştım! Bay Antolini yalnızca güldü ama. Esnememeye çalışıyordum. Gerçek boyutlarını. Biraz yol alırsan. birdenbire." Arkasından yürüdüm. arkalarında sonsuza kadar kalabilecek çok daha değerli şeyler bırakıyor gibiler. ayakta bile uyuyabilirdim. "Akademik eğitim sana bir şeyler kazandırıyor. Sonra dolaptan o zımbırtıları indirdi." Zoraki konuşmaya başlamıştım.yalnızca zeki ve yaratıcı olan insanlara kıyasla. Her şeyden önce. Jane Gallagher. Main'deki hani. sana uymayan. esneyiverdim. Bay Antolini bir dolaptan çarşaf ve battaniyeleri çıkarmaya çalıştı. Öyle çok uykum vardı ki." "Acayip güzel kız ama.

nedense hep ben ortalıktayken başlarlar sapıklaşmaya. Ben de. efendim. Zihninizin boyutlarını keşfetmeyi filan. böyle yerlerde yatmaya alışığım. kesinlikle hayır." "Olsun. oturma odasına döndüm ve kanepenin yanındaki o küçük lâmbayı söndürdüm. paçalarını zor buldum. felaket utanmıştım. "Bavullarımı istasyonda bıraktım. Okulda filan. felaket korktum! Bay Antolini'ydi. yakışıklı. Vay canına. "Al bakalım. Ben de yatıyorum. yalnızca oturmuş. Vay canına. Üstümde bir tek donla yatağa girdim." Bay Antolini mutfağa gitti. Siz ve Bayan Antolini bu gece hayatımı kurtardınız. Dişlerimi fırçalayamadım. Saatin kaç olduğunu filan hiç bilmiyorum. kanepenin kıyısında yere oturmuş. ışıktan rahatsız olur musun?" "Hayır. bilmiyorum. bin metre havaya sıçramışım-dır herhalde! "Ne oluyor ya?" dedim. "Nereye gitmen gerek?" dedi Bay Antolini. yani?" dedim. yatağın hazır.Kanepeyi hazırlaması bitmişti. ama pek de sakin filan değildi. hayranlıkla-" "Ne oluyor. "Biraz yavaş konuşsana. gidip getirsem iyi olacak. Neyin var senin?" . Hiç kimse benim kadar çok görmemiştir herhalde. Öyle sinirliydim ki. bir sürü sapık görmüştüm böyle. "Yok bir şey. ama uyandım. Bir şey gerekirse sesleniver. 181 Birdenbire uyandım. karanlıkta filan. ama öyle uykum gelmişti ki." dedim. Pijamam da yoktu." "Banyo nerede. Bir iki saniye uyanık yatarak. "Bu bacaklarla nasıl sığacaksın buraya. Çok rahat ve sakin davranmaya çalışıyordu. Ben bir süre daha mutfakta kalacağım. İyi geceler." dedi Bay Antolini. öylece. Ama. biliyorsun. Sağolun. uyumuşum. vay canına. Burda yalnızca oturmuş-" "Benim gitmem gerek zaten. İnanın bana. çünkü yanımda diş fırçası yoktu. Sanırım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Gerçekten de epey akıllı bir herifti bu adam. Her şeyim bavullarda kaldı. nasıl da sinirlenmiştim! Karanlıkta lanet pantolonumu giymeye başladım. Başımda bir şey geziniyordu. gözümü kırpmadan ayakta bile uyuyabilirdim. lanet gözlerim felaket ağırlaşmıştı. Kanepenin boyu bana kısa geliyordu. lanet yüzümü veya saçlanmı okşuyordu. Sonra bir şey oldu. Bay Antolini de bana ödünç bir pijama vermeyi unutmuştu." "Sabahleyin gider alırsın. bir herifin eli." "Peki. ben de banyoya geçtim ve soyundum. Yat artık. "Çok sa-ğolun. Bay Antolini'nin bana anlattığı şeyleri düşündüm. Bu konuda konuşmak bile istemiyorum aslında." dedim.

Elinde o namussuz kadehi tuttuğunu filan görebiliyordum. Yalnızca benim. buraya gel." Yani bir-şeyler söylemek zorund aydınız. ama bana iyi geldi. Epey soğuktu hava. çıkmaya davrandım. Vay canına. hep böyle oluyorum. "Çok. ama beni izlediğinin farkındaydım. Ne cehenneme gittiğimi bilmiyordum. Ben de yatıyorum. Ciddiyim. Bir otele daha gidip. Annemin ve-" "Saçmalama. yalnız boyunbağımı bulamıyordum. çünkü çok terliyordum. onu pek göremiyordum. Çocukluğumdan beri." dedim. 182 "Sen çok. o da orada bekleyip duruyordu. çok tuhaf bir çocuk olduğumu" söyledi yine. Phoebe'nin parasını bitirmek istemiyordum. çok tuhaf bir çocuksun. bütün param. Gerçekten okuyacağım. Dayanamıyorum." "Biliyorum. Asansörü beklerken ne lanet söz edeceğimi bilemedim. Boyunbağsız filan. öteberim bavullarda kaldı." "Çok sağolun. Bizim Bay Antolini benden epeyce ötede." dedim. Çok utanıyordum. hemmen atla. Boyunbağımı nereye koyduğumu hatırlamıyordum. "Çok teşekkürler. ceketimi giydim. En sonunda. Ben de ne yapayım. Holden. "Hoşça kalın!" Asansör gelmişti sonunda. Tuhafmış. büyük bir koltuğa oturmuş. Parana bir şey ol-" "Hayır. deliler gibi ter döküyorum. Boyunbağsız filan. efendim. Yemin ederim. Yat yatağına. belki yirmi kez başıma geldi. Asansör düğmesine bastığımda." dedim. Vay canına." Ben kapıya doğru giderken." Lanet üstümü giyinmiştim artık. kıçımın kenarı. hemen dönerim. Gitmem gerek. arkamdan yürüdü durdu. Boyunbağımı bulacağım diye çevreme fazlaca bakmadım bile. Karanlıktı. karanlıkta az kalsın tepeüstü çakılıyordum yere! "Para benim değil. Hemen dönerim. Gerçekten. Hayatımda hiçbir asansörün kata çıkışı bana bu kadar uzun gelmemiştir. çılgınlar gibi titriyordum! Terliyordum da. beni seyrediyordu." dedim. ben de Lexington'a kadar yürüdüm ve oradan metroya binip Merkez . "Bavullarını kap. Ne zaman böyle sapıkça bir şeyler olsa. Gerçekten. 183 Bölüm 25 Dışan çıktığımda gün ağarıyordu. "Hoşça kalın."Bir şeyim yok. Kapıyı kilitlemeden bırakacağım. Lanet asansör gelene kadar kapı ağzında bekledi. Hâlâ kafayı çekmekle meşguldü. "Bazı kitapları okumaya başlayacağım. Bir taksiye atlar. o da kapı ağzında bekledi.

uyuyan heriflerin başlarını okşamaktan hoşlanan biri miydi? Yani. ömrüm boyunca moralim hiç bu kadar bozuk olmamıştı. birinin kanepenin üstüne bıraktığı bir dergi duruyordu. başımı gırgır olsun diye okşuyordu. herkesin önünde bavulları açmak istemiyordum. ve size anlattığım gibi. İşin bu yanı beni pek üzmüyordu. çünkü ortalıkta kimse yoktu ve ayaklarımı kanepeye uzatabiliyordum. İşin bu yanı beni fazla üzmüyordu. Yani. Düşündükçe moralim daha da bozuldu. onu bu kadar geç bir saatte aradığım halde. Eğer hormonlarınız normalse yüzünüzün gözünüzün ne biçimde olacağı anlatılıyordu. Ben de öyle yaptım. kanepelerde uyuyabilirdim. çünkü Bay Antolini çok akıllı biriydi ve ona söyleyebileceği bir şey uydurabilirdi. James Castle öldüğünde onun yanına giden yegâne insandı. yanımda burnumu silecek bir mendilim bile yoktu. Sonra. yalnızca. Başım hâlâ ağrıyordu. Bavullarım filan oradaydı. Yanımda. bekleme odasına gider. Üstelik üşütmüştüm galiba. Düşündüm de. bana karşı ne kadar iyi davranmıştı. Ben de kalkıp oturdum. ama . ben mi yanlış anladım diyordum. Bütün bu zımbırtıları düşündüm.Garı'na gittim. ben de alıp okumaya başladım. Beni asıl üzen şey. Hiç istemiyordum. Herhalde oraya dönsem iyi olacak diye düşünmeye başladım. bana Öğüt vermek için bir sürü zahmete sokmuştu kendisini. Belki de. hiç bozulmayıp. Güzel bir şey değil. Doğru söylüyorum. Benim kalkıp gittiğimi gören Bayan Antolini'ye ne diyeceğim merak ediyordum. Ve sanırım. Doğru dürüst uyuyamadığımdan gözlerim batıyor ve yanıyordu. ama yine Bay Antolini'yi düşünmeye başladım. gerçekten bavullarımı alıp. canım istiyorsa hemen evine gelebileceğimi söylemişti. ona söylediğim gibi oraya geri dönsem mi diye düşünmeye bile başladım. birden uyanıp onu başımı okşarken filan görmekti. Moraliniz çok bozulur. böy184 le saçmalıklardan nasıl emin olabilirsiniz ki? Olamazsınız. Saat dokuza kadar ancak uyuyabildim. Bu konuyu pek tartışmak istemiyorum. Sakın denemeye kalkmayın. Yazı hormonlar hakkındaydı. Düşündükçe moralim daha da bozuldu ve bir acayip oldum. ama o çelik dolapların başına çöküp. Acaba. homo bile olsa. Ama. Bir süre için durum kötü sayılmazdı. düşündüm. acaba o bunu sapık bir ilişkiye çağrı olarak yapmadı da. Acaba. çünkü bekleme odasına bir milyon insan doldu ve ayaklarımı indirmek zorunda kaldım. en azından bir süre Bay Antolini'yi ve milyonlarca şeyi kafamdan atarım bari dedim. okumaya başladığım o lanet makale yüzünden daha kötü oldum. Üstelik daha da artmıştı ağn. Yani. Bavullarımda birkaç tane mendil vardı.

tüm dükkânlar açıktı. Noel'e az zaman kalmıştı. öbürüne durmadan. Çörekleri para filan almadan geri götürdü. Bütün köşelerde o uzun boylu Noel Babalar ellerindeki çanları çalıyorlardı. Gülmez olaydım keşke. Yürürken. bulantım geçti. Yani. Göremeyeceğimi biliyordum. Ama pek yiyemedim. Sağlıksız bir şey filan da yememiştim. Sonra. Dudağımın iç tarafında bir yara vardı. ama artık bir şeyler yesem iyi olacak diye düşündüm. az kalsın kusuyordum." diyordu. gidip bir kahvaltı edeyim dedim. tam iki haftadır geçmiyordu. çanlarını çalıyorlardı. Garson çok iyi biriydi ama. aynen. Bir gün önce kahvaltı yaparken tanıştığım o iki rahibeyi aradım durdum. Tanrı aşkına. Yalnızca kahve içtim. değil mi? Gülünçtü de bir bakıma. en azından içinde vitaminler olan bir şeyler yemem gerek diyordum. mağazalara girip çıkıyorlardı. başladım ben de gülmeye. Eğer ağzınızda çıkan yaralar çabuk iyileşmiyorsa. Gerçekten kusuyordum. fazla para harcamak istemiyordum. Karnım pek aç değildi. Ben de ucuz lokantaların bulunduğu doğu yönüne doğru yürümeye başladım. Ortalık iyice Noel havasına bürünmüştü. gülmeye başladığım an. Milyonlarca çocuk anneleriyle çarşıya inmişler. bir kamyona büyük bir Noel ağacı yükleyen iki herifin yanından geçtim. Her neyse. Eğer bir şeye moraliniz çok bozulmuşsa. otobüslere binip iniyor. bir başka makaleye geçip okumaya başladım. Kaldır şunu. dudak boyasız filan. ama onları göremedim. O çok ucuz görünüşlü lokantaya girip kahveyle çörek ısmarladım. yemek filan geçmiyor boğazınızdan. Üstelik. ama en azından bir şeyler yemem gerektiğini düşündüm. "Kaldır şu orospu çocuğunu. Yani. Heriflerden biri. Ben de başladım hormonlarımın durumuna üzülmeye. makalede hormonları bozuk diye anlatılan o herife benziyordum. ortalıkta dolaşıyor. Bir iki ay içinde kanserden giderim artık diyordum. hatta öleceğime kesin gözle bakmaya başladım. bu belki de kanser olduğunuzun bir belirtisiydi. Her şeyden önce. bu yazıda da kanser olup olmadığınızı nasıl anlayacağınız anlatılıyordu. Yağmur yağacak gibiydi. çünkü bana Nevv York'a öğretmenlik yapmaya geldiklerini söylemişlerdi. Günlerden Pazartesiydi. Sonunda okumayı kestim ve dışarıda yürümeye başladım. Beşinci Cadde'de yürümek pek de fena sayılmazdı. bir Noel ağaa hakkında ne güzel bir konuşma. ama yine de yürümeye devam et185 tim. Sonra lokantadan çıktım ve Beşinci Cadde'ye doğru yürümeye başladım. Ben de herhalde kanser oluyorum dedim.benim yüzüm gözüm anlatılanlara hiç uymuyordu. Salvation Army'den kızlar da. Gerçekten öyle düşündüm. . üstelik midem hayli kuvvetlidir. ama yine de gözlerim onları aradı. Kendimi hiç mi hiç iyi hissetmiyordum.

Ama yürümeye devam ediyordum. Allie. Daha önceki Noel'de onunla birlikte çarşıya inmiştik. sanki kardeşim Allie yanımdaymış gibi onunla konuşmaya başladım. yok olmayayım. Holland Tüneli'nin oradan otostopla bir yere kadar gider orada inerdim. Sokağın dibine batacak. öyle. nasıl korktum. boyunbağsız filan. ama dolaşmayı ve insanlara bakmayı çok seviyor. birkaç gün içinde batıda güneşli bir yerde.Keşke şimdi Phoebe de burada olsaydı dedim. batacak. Gırgır geçtiğimizin farkındaydı. lanet adımımı kaldırımdan aşağıya attığım an. Sonra birdenbire çok korkunç bir şey olmaya başladı. zavallı herif ayakkabıyı en tepesine kadar bağlamak zorunda kaldı. Pis bir numaraydı. "Allie. Karar verdim.almak istiyormuşuz gibi numara yapmıştık. eve artık hiç gitmeyecektim. yeni bir okula daha gitmeyecektim. ama bizim Phoebe bitmişti. sonra bir daha derken. sonra da otostop yaparak batıya gidecektim. Sonra bir şey yapmaya başladım. yok olmadan sokağın karşı yakasına ulaşınca ona teşekkür ediyordum. ne sandığımı da hatırlamıyorum. çok yüksek 186 botlardan -bizim Phoebe için. bırakma beni. hayvanat bahçesinin önünden geçip hiç durmadan yürüdüğümü biliyorum. doğrusunu isterseniz. beni tanımayan insanların arasında bir iş bulurdum. Zavallı tezgâhtarı neredeyse deli ediyorduk. Her neyse. bırakma beni. yok olmayayım. Bir 187 . Her yeni sokağın sonunda. N'olur. Sonra bir kanepeye oturdum. Sonunda artık buralardan çekip gitmeye karar verdim. gömleğim ve iç çamaşırlarım filan terden sırılsıklam oldu." diyordum. Orada. karşıya varamayacağım diye bir duyguya kapılıyordum. bırakma beni. sanırım bir saat kadar oturdum. Acayip eğlenmiştik. Bizim Phoebe elli çift filan denedi. Tezgâhtar çok iyi bir adamdı. Altmışlı sokakların oraya kadar. Sanırım Bloomingdale'e girmiştik ve şu bir milyon deliği olan. Vay canına. Durmaktan korkuyordum sanki. sanırım. Karar verdim. Artık deli gibi oyuncak bölümüne dalacak kadar küçük değil. Sonunda bir çift mokasen aldık ve parasını ödedik. yalnızca Phoebe'yi bir görüp ona hoşça kal filan diyecek ve ona Noel harçlığını geri verecektim. Beşinci Cadde'de yürüdüm de yürüdüm. sonra bir daha. Ne yaparım dedim. Her sokağın sonuna gelişimde. Allie. Ona. Bir sonraki köşeye gelince yeniden başlıyordum. her defasında da. Allie. çünkü bizim Phoebe her defasında kikirdemişti. Sonra. batacaktım ve hiç kimse görmeyecekti beni bir daha. Zor soluk alıyordum ve hâlâ reziller gibi terliyordum. bilemezsiniz! Rezalet terlemeye başladım. yok olmayayım.

bana bir şey demek istediği zaman. az kalsın geberi-yordum. Ormanın hemen yakınında yapardım kulübeyi. Kendi yemeğimi kendim pişirirdim. 188 Okul nerede biliyordum tabii. Avluda . bana uzatırdı. Hızlı hızlı yürüyordum. Vedalaşmak ve Noel harçlığını geri vermek üzere onunla buluşmak için bir not yazarım. herkes gibi o da lanet bir kâğıda yazardı. sağır-dilsizmişim gibi numara yapardım. farketmezdi zaten. okuluna gider. müdürün bürosunda birini bulur. ama bunları düşünmek yine de hoşuma gitmişti. İç tarafta o hep öyle karanlık olan avlu vardı. onunla evlenirdim. Bundan bir süre sonra sıkılınca da. Bunları düşünürken felaket heyecanlandım. biliyordum. Pho-ebe'nin okuluna doğru felaket bir hızla yürümeye başladım. yağ filan doldururdum. onları bir yerlere saklardık. nıydı. Bu. okuma-yazma-yı biz öğretirdik. hiç kimseyle o salak konuşmaları yapmak zorunda kalmazdım. arabalara benzin. küçükken ben de aynı okula gitmiştim. bir benzin istasyonunda bir iş bulurum diyordum. beni rahat bırakırdı. yağ filan doldururdum. çünkü daima güneşli bir yerde olmak istiyordum. bu yeterdi. ömrümün sonuna kadar insanlarla konuşmaktan kurtulurdum. Onlara bir sürü kitap alırdık. Böylece. Herkes beni sağır-dilsiz herifin teki sanır. top atıp kırmasınlar diye lâmbaların üstünde bulunan kafesler yine ay-. Düşündüm. Okula vardığımda kendimi bir tuhaf hissettim. Salak arabalarına benzin.yerlerde. Kazandığım parayla bir yerlerde kendime küçük bir kulübe yapar. doğrusunu isterseniz. Biri bana bir şey demek istediğinde bir kâğıda yazar. Kulübede benimle yaşardı. Gerçekten çok heyecanlandım. fazla içerlere yapmazdım. onlar da bana bir maaş verirlerdi. ben kimseyi tanımayayım. çünkü Phoebe öğle yemeği için eve gitmeden önce notu ona ulaştırmak istiyordum ve bunun için de pek fazla zaman kalmamıştı. Ama kalemle bloknotu hemen cebime koyup. Ama batıya gitme konusunda gerçekten kararlıydım.ve o kırtasiyeciye girip bir kurşunkalemle bir de bloknot aldım. Pho-ebe'ye bir hoşça kal diyecektim yalnızca. notu kırtasiyecide yazamayacak kadar çok heyecanlanmıştım. notu ona yollardım. Kimse beni tanımasın. eğer evlenmek filan istersem de. Okulun içinin nasıl olduğunu hatırlayabileceğimden pek emin değildim. ama hatırladım. benim zamanımdaki gibiydi. ömrümün sonuna kadar orada yaşardım. Ben de birdenbire çılgınlar gibi karşı kaldırıma fırladım -bu arada. gider kendim gibi sağır-dilsiz bir kız bulur. Eğer çocuklarımız olursa. sağır-dilsiz numarası çekme işi çılgıncaydı. Nasıl bir iş olursa olsun. Her şey aynı.

Yerde otururken. Kimse yoktu ortalıkta. Bizim zamanımızdaki o koku vardı merdivenlerde. Halâ terliyordum. belki de üzülüp duracaklardı. bende bunu yapacak yürek olmazdı. Bir saniye yere oturunca biraz düzeldim. Yazıyı silerken öğretmenlerden biri onu benim yazdığımı filan sanabilirdi. Çarşamba gününe kadar bekleyemeyeceğim. Aynı bizim zamanımızdaki gibi. Kimse açmasın diye belki on kez katladım. Ve o hep filesiz basket potaları. Az kalsın kafayı üşütüyordum. helaya gidiyordu. kafasını nasıl taş basamaklara çarpa çarpa. zenci bir çocuk. Fazla harcamadım. yine kusacak gibi oldum birdenbire. Bu yüzden moralim daha da bozuldu. Biliyordum bunu. Sonra . Ama. yani beni bulacağından emindim. orada oturup şunları yazdım: Sevgili Phoebe. onlar da bunu birkaç gün kafaya takacaklar. saat on ikiyi çeyrek geçe Sanat Müzesi'nİn kapısında buluşalım. Okul merdivenleri hep böyle kokar. müzenin yanı başında sayılırdı. Sanki birileri küçük su dökmüş gibi. ilk basamağa oturup satın aldığım kurşunkalemle bloknotu çıkardım. Phoebe'nin ve bütün öbür çocukların bunu görünce ne demek diye merak edeceklerini düşündüm. Sevgiler. yazıyı duvardan elimle silmeye bile cesaret edemedim. Noel harçlığını sana geri vereceğim. Herhalde gece geç vakitte sapık bir serserinin teki içeri süzülüp küçük su filan dökerken bunu da duvara yazmıştır diye düşündüm. ama eskisi kadar çok değildi. Gelebilirsen. biliyordum tabii.oyun için filan yere tebeşirle çizilmiş daireler de aynıydı. herhalde bugün akşamüstü otostopla batıya doğru yola çıkacağım. müdürün odasına doğru çıkmaya başladım merdivenlerden. öğle tatili de olmamıştı henüz. beni delirten bir şey ilişti gözüme. öğretmenin helaya gitmesine izin verdiğini gösteren tahta bir çubuk sokuluydu arka cebine. kan içinde geberttiğimi. ağabeyi filan olduğum için notu ona vereceklerini biliyordum. Lanet bir okulda hiç kim189 seye güvenemezsiniz. sonra pis bir çocuk -rezil herifin tekionlara bunun anlamını söyleyecek. Ama. Sonra. Doğrusunu isterseniz. Bunu yazanı bulup öldürmek geçti içimden. Yalnız kusmadım. zaten eve yemeğe giderken müzenin önünden geçmek zorundaydı. herhalde daha teneffüs zili çalma-mıştı. Her neyse. Ortalıkta yalnızca küçük bir oğlan gördüm. yalnızca panyalar ve potalar. Merdivenlerden çıkarken. Ama sonunda sildim yine de. Biri duvara. Onu yakalarken düşledim kendimi. Merdivenlere gittim. Holden Okul. "Seni —" diye yazmıştı. notu birine verip Phoebe'ye ulaştıracaktım.

Müdür yoktu ortalıkta. Ben de doğru müzeye gidip orada oyalandım. Çocuk da. ona benim. Sonra bu yüz yaşındaki kadınla bir sürü ıvır zıvır konuştuk. bu dünyadaki tüm "Seni —" yazılarının yansıyla bile başa çıkamazsınız. "Biliyor musun?" Şunlarla biraz dalga geçeyim dedim. hemen benimle konuştuğu yerde -bir köşeye çekilmeden filan. "Mumyalar nerde. Ayrıca. Phoebe'yle buluşup bir büfede yemek yiyecektik. notu lütfen ona vermesini rica ettim. hemen giriş kapısının iç tarafında iki küçük çocuk yanıma gelip bana mumyaların nerede olduğunu sordular. sesimi çıkarmadım. Gülecektim. Kendimi batı yollarına vurmadan önce. ben Pencey'den ayrılırken aynen bizim Spencer'ın dediği gibi. Notu benden aldı. Çok moral bozucu bir şey bu. yan odadan başka bir kadını çağırdı ve bu kadın notu alıp Phoebe'ye vermeye gitti. saat daha on ikiye yirmi vardı. Sileceğim diye bir milyon yıl uğraşsanız. Bana şimdi hangi okula gittiğimi sordu. bizim Jane Gal-lagher'ı aramak üzere bir telefon kulübesine gideyim mi diye düşündüm. Oldukça iyi bir kadındı. ama kusarım filan diye korktum. arkadaş?" dedi çocuk yine. Kadın arkamdan "İyi şanslar!" di190 ye bağırdı. Ona. Avludaki duvar saatine baktım. Yüz yaşındaki birine yeni bir şey söylemekten nefret ediyor insan. ama bir daktilonun başında oturan yüz yaşında filan bir kadın vardı. Aşağıya bu kez başka bir merdivenden indim. Müzede Phoebe'yi beklerken. Bittim buna. Gidecek bir yer yoktu. ama havamda değildim. oradan ayrıldım. Çok önemli dedim. Bunu ona söyledim. Pencey dedim. Ama ben yine de müzeye doğru yürüdüm. evde yemek yoktu. Yaşlı kadın beni çok iyi karşıladı. bizim Phoebe'yle buluşana kadar epey zaman vardı.düğmeledi önünü. Bana bunu soran çocuğun pantolonunun önü açıktı. Pencey'nin çok iyi bir okul olduğunu söyledi. Canım çok istediği halde. Bir süre sonra. 4 B-l'den Phoebe Caul-field'in ağabeyi olduğumu söyleyip. Tanrım. birisi arkamdan. İnerken duvarda bir başka "Seni —" yazısı daha gördüm. Çıkmıyordu. annemiz hastalanmıştı. "İyi şanslar!" diye bağırdfğında çok kızıyorum. kadıncağız Pencey'yi çok iyi sanıyorsa.müdürün odasına çıktım. Böyle şeyleri duymak istemiyorlar. Her şeyden önce. Ne tuhaftı. ona tersini iddia edecek gücüm olmadığından. ama bıçakla veya benzeri bir şeyle duvara kazınmıştı. "Mumyalar mı? O da ne?" . Onu elimle silmeye çalıştım. erkek kardeşimin ve ağabeyimin de hep bu okula gittiğimizi anlattım. bırakın öyle sansın. gülmedim. Durum umutsuzdu. Olanak yok buna. tatil için eve gelip gelmediğinden emin değildim.

" Nezarmış. bilemezsiniz. hiç konuşmayan çocuk resmen koluma yapışmıştı. "Seni —" diye yazıveriyordu. duvarda ne gördüm. Çağdaş bilim adamları bile. "Yoo. Bu gizli maddeyi Mısırlılardan başka hiç kimse bilmiyor." Sonunda mumyaların olduğu yeri bulduk ve içeri girdik. Mumyalar. gidelim." dedi ağabeyi. sizin bakmadığınız bir sırada biri gizlice gelip. duvarları firavun mezarlarından getirilmiş taşlarla döşeli çok dar bir geçitten geçmek zorundaydınız. "Hoşça kal!" O da sıvıştı. Vay canına. hey. Kırmızı pastel. beni bir mezara tıktıklarında başıma ." "Aa. bilsen iyi olur. ama müzeye yıllardır gelmemiştim! "Siz ikiniz mumyaları mı merak ettiniz?" dedim. adım gibi biliyordum. Bittim. vitrinin altında kalan duvar parçasına. "Siz ikiniz neden okulda değilsiniz?" dedim. Bizim Phoebe gelene kadar yapacak bir şey de yoktu zaten. Bu yolla ölüler mezarlarda yüzleri çürümeden binlerce yıl kalabiliyorlar-mış." dedi." Mumyaların bulunduğu odaya girebilmek için." Döndü ve sıvıştı. "Ödü koptu valla. nerede olduklarını iyi bilirdim. "Hadi. Hoşuma gitti bu. öldüğüm zaman bile. Güzel ve huzurlu bir yerdi. "Canım istemiyor. mumyaların olduğu yere gitmelerine yardım ettim. Kardeşim. bir bakıma. burnunuzun dibinde. "Konuşuyorum. Var sanıyordunuz. Kerata palavra atıyordu. Felaket sokulmuşlardı bana." dedi ağabeyine. Bir tane daha "Seni —". "Okul yok bugün. Çok ilginç. Ölülerin yüzlerini gizli bir kimyasal maddeye batırılmış bezlerle sararlarmış.dedim çocuğa. Sonra birdenbire. Oldukça ürkütücü bir yerdi. boya kalemi gibi bir şeyle yazılmıştı. "Biliyorsun. taşların altında. bu iki uyanığın da bu işten pek hoşlanmadıklarını anlıyordunuz. "Sen konuşamıyor musun?" diye ona sordum. "Ben zaten görmüştüm." "Konuşamıyor mu?" Konuşmayan çocuğa baktım. Mezar demek istiyordu. çünkü böyle bir yoktu. Mezar odasında yalnız kaldım." "Arkadaşın konuşamıyor mu?" "Arkadaşım değil. Asla güzel ve huzurlu bir yer bulamıyordunuz. 191 "Evet. Sanırım. Sorun da buydu işte. "Hadi. "Mısırlılar ölülerini nasıl gömerlermiş biliyor musun?" diye sordum konuşan çocuğa. şu Ölü herifler. Öylece nezarda yatıyorlar hani. ama siz oraya varır varmaz." dedi benim konuşan çocuk.

helaya git192 mem gerekti. felaket soğukkanlı bir havada. gerçekten. Danışma odasının duvarındaki saate baktım. ama yalnızca böyle bir şey olursa kulübemden ayrılıp giderdim eve. Noel ve Paskalya yortularında. doğrusunu isterseniz. saat bire yirmi beş vardı. biri hastalanıp. Sahtekârlık yaparlarsa. Yani. D. Okuldaki yaşlı kadın öbür kadına mesajımı Pho-ebe'ye vermemesini söylemiş midir acaba diye üzülmeye başladım. Dışarı çıkarken. neyse ki yan tarafıma düştüm. Biliyordum. Ne yapacaktım. 193 Sonunda onu gördüm. Onu sakinleştirecektim. Noel harçlığı filan üstümdeydi hâlâ. Ama şansım varmış. İshali pek önemsemedim.'nin de beni ziyaret etmesine izin verecektim. bizim Phoebe'nin gelip beni ziyaret etmesine izin verecektim yaz tatillerinde. Saat on ikiyi on filan geçiyordu. ama kenefte bir şey geldi başıma. yazmak için güzel ve sakin bir yerde kalmak istediğinde. "Seni —" yazılmış olacaktır. sonra oturma odasının öbür yanına giderek sigaralıktan bir sigara alıp yakacaktım. orada bizim Phoebe'yİ bekledim. beni ziyaret etmelerini söyleyecektim onlara. annem felaket sinirlenip ağlamaya başlayacaktı. Ne zaman isterlerse. Mumyaların olduğu odadan çıktıktan sonra. Bizimkileri düşündüm. Acayip rahat havalarda olacaktım. Biliyorum bunu. ama ancak yıllar sonra. dönüp kapıya gittim. Acaba kâğıdı yakmasını filan mı söyledi diye üzülüyordum. yalnızca Öyküler ve kitaplar yazabilirdi. beni ziyarete gelenlerin sahtekârca şeyler yapması yasak olacaktı. Felaket üzüldüm ama. Yere düştüğümde az kalsın geberiyordum.B. baygınlığım geçince kendimi daha iyi hissettim. Kapının cam kısmından gördüm onu. Kural koyacaktım. bana evde kalmam. ölmeden önce beni görmek isterse filan. ama artık lanet başım dönmüyordu. yanımda kalamazlardı. ama ısrar etmeyecektim. Yola çıkmadan önce bizim Pho-ebe'yi gerçekten görmek istiyordum.diktikleri taşın üstündeki "Holden Caulfield" ile doğduğum ve öldüğüm tarihlerin hemen altında. Eve döndüğüm zaman ne olacağını bile getirdim gözümün önüne. ama ben yine de gidecektim. Gülünçtü ama. üstüne düştüğüm yer. İshal olmuştum. ama film senaryosu yazamazdı benim kulübemde. Onları belki yine görürüm diyordum. Kolum acıdı biraz. tam kapının önünde baygınlık geçirdim. kulübeye dönmemem için yalvaracaktı. Onu bu son görüşüm nasıl olacak diye düşünmeye başladım. Otuz yaşındayken filan eve giderim diye düşündüm. .

Kes artık! Ver şu çantayı." dedim. Yanıma gelince. Ne halt doldurdun bunun içine?" Bavulu yere bıraktı. Pek ağır değil. Bu bavulu ne halt etmeye getirdiğini çıkaramamıştım. çok geldiğimin farkında bile-" "Gitmiyorsun. Holden! Bir şey yapmam. Zor kaldmyordu bavulu. Çantayı ondan aldım. Ona gerçekten vurmak üzereydim. "Niçin istemiyorsun? Lütfen. Yemin ediyorum size. "Merhaba." Küt diye yere düşeceğim sandım. Yalnızca iki elbisemi. Başım döndü ve düşüp bayılıyorum sandım. Charlene beni görmedi. Anlamadığım şey. yalnızca bir iki-" "Hiçbir şeyini götüremezsin. Ben yalnız gidiyorum. "Elbiselerim var içinde." "Lütfen." dedi. "Sen ne yapmak istiyorsun şimdi? Oyunda çıkmayacak mısın yani. Birdenbire. Sen de bak. "Gelmeyeceksin sandım. Sanırım. İstasyona bıraktığım bavulları bile almayacağım. Çeneni kapat bakalım. benim eski bavulum olduğunu anladım. Oyunda." dedim. Ondan nefret bile ettim. onun gözlerini patlatacak kadar ağlamasını istedim. ama yine de bayılacağım sandım. Bunu duyduğumda neredeyse düşüyordum yere. Seninle gelebilir miyim.. Az kalsın ona vuruyordum. Ona öyle kaba konuşmak istememiştim. İyice yaklaşınca. "Arka asansörden indim. VVhooton'dayken kullanmıştım onu. yalnızca yanında gelirim. 194 Phoebe ağlamaya başladı. bayılıyordum. Yanında çok." "Hayır. Kapa çeneni. Olduğum gibi gidiyorum. Holden. Çünkü gelmiyorsun. ben de geleyim. O çılgın bavulu taşıyacağım diye soluksuz kalmıştı. elinde de koskoca lanet bir bavul sürüklüyordu. Tanrı aşkına?" Bu sözlerim onu daha da ağlattı. Holden? Gelemez miyim? Lütfen. elinde bir de bavul vardı. onu karşılamak için taş basamaklardan inmeye başladım. Bir baksana. Beşinci Caddeyi geçmiş. Gelebilir miyim?" Tamam mı?" "Ne?" dedim. "Okulda bir oyunda rol aldığını filan sanıyordum. N'olur. eğer benimle gelirse oyunda çıkamayacağı . o kadar! İstemezsen. Memnun olmuştum. Seninle geliyorum. elbiselerimi de götürmem." dedim. çok. Neredeyse ona bir tokat patlatacaktım.. Bunlan çok kaba bir biçimde söyledim.Başında benim çılgın avcı şapkam vardı. "Ne var o lanet bavulda öyle? Benim bir şeye ihtiyacım yok ki. çamaşır. Benedict Arnold rolü filan oynayacağını sanıyordum. Ağır değil. çorap ve birkaç şeyimi aldım. Kapıdan çıktım. on mil öteden görebilirdiniz o şapkayı. geliyordu.

Ben yine de çıktım. Sonra yine sırtını döndü bana. Elini tutmaya yeltendim. "Bugün öğleden sonra okulu asmana izin verirsem. Sonra." dedim. sonra da dosdoğru-" "Sana. değil mi?" "Hayır. bu saçmalığı keser misin? Yarın uslu bir kız gibi okula gider misin?" "Gidebilirim de. Ben yine de söyledim. Hadi artık." dedi. O rolü oynamak istiyorsun. ne kadar korkunç bir şeydi. gezmeye ne dersin?" diye sordum ona. Bana yanıt vermedi. benim kırmızı avcı şapkamı -ona verdiğim. Dönerse dönsün dedim. Okula dönüyoruz seninle. Şapkayı yerden aldım ve cebime soktum. Fikrimi değiştirdim. benden kaçıyordu. gel. öyle. "Gel hadi. "Hayvanat bahçesine gitmek ister misin? Bugün öğleden sonra seni okula değil de. Orada. Hâlâ orada. Müzenin merdivenlerinden çıkmaya başladım. "Her şeyden önce. Kesinlikle istiyorsun. değil mi? Benedict Arnold olmak istiyorsun. Bunu bana söyleyince. Birlikte okula dönüyoruz. keser misin bu saçmalığı?" "Bana yanıt vermedi. gidelim. hey. geç kalacaksın. girmeyebilirim de." dedi. Önce istasyona gidip bavullarımı alacağım. İşin gülünç yanı. Sen de ağlamayı kes artık. korkunç. kaldırımda duruyordu. Canın ne istiyorsa yap. sonra yine çıkıp aşağıya indim. Küfürden de beter geldi bana. size sırtını dönebilirdi yani. Tanrım. "Yemek yedin mi? Öğle yemeği yedin mi?" diye sordum ona. tamam mı?" Ömründe ilk kez bana. ben bunu söylediğim sırada. "Hadi. Ne yaptı beğenirsiniz. ben de ona bir kez daha söyledim. gelen arabalara filan hiç bakmadan. kız ağlamıyordu." dedi." dedim. Bana sırtını dönmeye devam ediyordu. ama ben okula gitmiyorum. Hâlâ bana bakmıyordu ve elimi her omzuna uzatışımda filan.çıkardı ve resmen yüzüme fırlattı. ben hiçbir yere filan girmiyo195 rum." "Tabii ki istiyorsun. "Kapa çeneni. ama elini kaçırdı benden. ama ben yanına gidince bana sırtını döndü. Korkunçtu." dedim. "Ben okula gitmiyorum. "Okula gitmek zorundasın. kapa çeneni diyordu. okula gitmeyeceğim dedim. "Ben hiçbir yere gitmiyorum.için ondan nefret etmiştim. Benimle yürümüyordu. ben de eve gideceğim. ona ne diyeceğimi bilemedim. hızla lanet sokağın ortasına fırlayıp karşıya . gezmeye götürürsem. Canı istiyorsa eğer. Sen okula gidersen." dedim. Hadi artık. birkaç dakika durdum. Eve gidiyorum. "Hadi artık. Kahrımdan ölecektim o an. söyledim ya sana. çantayı danışmaya götürüp bıraktım. gezmeye gidersek. "Baksana." Bana yanıt filan vermiyordu. ama bir şey demedim.

Benden yana bakmıyordu hiç. peşimden geliyordu. siz de bilirsiniz. "Onu dışarı çıkar. çünkü oldukça berbat bir gündü. Başında. Yalnız. Çocuklar bir tuhaf yani. ama bakılacak pek bir şey yoktu. Yalnızca kıçını görebiliyordunuz. Hayvanat bahçesinde pek fazla insan yoktu. ama dizlerini kırıp elimden sıyrıldı. Kaldırımın bir yanında o yürüyordu. ben de sokağın park yakası boyunca hayvanat bahçesine doğru yürümeye başladım. ama beni duyduğunu anlıyordunuz. Bizim Phoebe'ye baktım. Ellerimi omuzlarına filan koymadım ama. hayvanat bahçesinden çıktık ve parkın içindeki o küçük yolun karşı tarafına yürüdük. Onlara karşı nasıl davranacağınıza dikkat etmek zorundasınız. kutup ayısı dışardaydı.ben de geri döndüm. çıkmıyordu. o hep birileri küçük su dökmüş gibi kokan o ufak tünellerin birinden . Sokağı geçmiş. Bazen böyle delirir bu kız. Ben pek bakmadan geçmeye başlamıştım. istediği zaman çok gıcık olabileceğini söylemiştim size. "Phoebe! Ben hayvanat bahçesine giriyorum! Hadi gel artık!" diye bağırdım. lanet inine girmiş. kulaklarına kadar inmiş bir kovboy şapkası olan küçük bir çocuk vardı yanımda. Peşinden girmedim ama. diye düşündüm. Çocuklar size kızdıklarında neler yaparlar. Onu dışarı çıkar. O da aynı yönde." diyordu. gülmüyordu.geçti. Ayıların oradan ayrıldıktan sonra. Hayvanat bahçesinin merdivenlerinden inerken arkama dönüp baktım. ama daha önce olduğu gibi bir mil uzaktan yürümekten daha iyiydi. Hiç gülmez bunlar. öbür yanında ben. Baba. Bana bakmıyordu. boz ayı. ta hayvanat bahçesine kadar yürüdük durduk. Durum pek de şahane sayılmazdı. çünkü koy-saydım belki de gerçekten yanımdan sıvışabilirdi. iki katlı bir otobüs gelip aramıza girince onu göremedim ve canım sıkıldı. Gidip arkasında durdum ve ellerimi omuzlarına koydum. Her neyse. Peşimden geleceğini biliyordum. Onunla arayı düzeltmek için bir şans bu. hayvanat bahçesine vardığımızda ona. ama bizim Phoebe durdu ve sanki deniz aslanlarının beslenmesini seyrediyormuş gibi numara yapmaya 196 başladı -herifin biri onlara balık atıyordu. Phoebe deniz aslanları beslenirken orada bekledi ve ben de hemen arkasında durdum. öylece. O küçük tepeye çıkıp ayılara baktık bir süre. ama göz ucuyla deliler gibi benim nereye gittiğimi izlediğini anlıyordu-nuz. Öbürü. Sonra. babasına durmadan. sokağın öbür yakasında yürümeye başladı. ama pek de uzak durmuyordu artık. Deniz aslanlarının oradan ayrıldıktan sonra yanımdan yürümedi. Ama. ama deniz aslanlarının yüzme havuzunun çevresinde filan birkaç kişi vardı. ayılardan yalnızca bir tanesi.

bir şey demedi.geçtik. Herhalde benimle küs olduğunu hatırlamıştı. İstediğini biliyordum. Bana yanıt vermeyecek sanıyordum. Benimle küs olduğunu unutmuştu herhalde. ben çocukken de aynı şarkıyı çalarlardı. bin. Elli yıl önce. Bana biraz tuhaf bakıyordu. bir bilet aldım ve ona verdim. Çepeçevre dolaştı. "Bir başka zaman." dedi. Lanet şeyin üstünden indiremez-diniz onu. "Bir zahmet. Allie. Sonra. atlıkarıncaya binmeye bayılırdı. "Ha. "-lütfen. "Sende kalsın. bin. böyle birinin size. "Hayır. "Ama çok büyüğüm. çek ellerini üstümden. Ama önceki kadar kızgın değildi. Her neyse. Atlıkarınca ." dedim "Bilet sende. 197 "Kışın atlıkarıncayı kapatıyorlar sanıyordum.B. öyleyse." dedim. Ardından da hemen. ama vermişti. Atlıkarıncaya giden yolun üstündeydi tünel. Phoebe çok küçükken. "Al. Seni beklerim. hep aynı şarkıları çalıyorlar. "Oh." dedi bizim Phoebe. yıpranmış görünüşlü bir ata bindi. Ama parayı cebime koydum. Felaket moralim bozuldu. iri. Moral bozucu bir şey. Atlı karıncayı bir kez hırladı." "Hadi bin." dedim. onları bekliyorlardı. bir saniye. atlıkarıncaya iyice yaklaştık. Bana hâlâ kızgındı." Bana ödünç verdiği parayı uzattım ona. değilsin. Yani Phoebe'nin filan." Gidip kanepeye oturdum. Parayı benim için sakla. Hadi." demesi. Ben sana bakacağım. ama sıyrıldı elimden. Atlıkarıncaların iyi yanlarından biri de bu zaten. çoğu küçük çocuklardı. Hadi. Yaklaştıkça da o her zamanki fıttırık müziği de duymaya başlıyordunuz. "Belki Noel diye açılmıştır. "Binmek ister misin?" dedim." dedi. Mantosunun kuşağını arkadan tuttum gırgır olsun diye. Atlara binmiş birkaç çocuk vardı. Yanımda duruyordu hâlâ. Gişeye gittim. Bu da Noel harçlığından kalanlar. "Sen binmeyecek misin?" diye sordu bana." dedi." dedim. Bizim Phoebe benimle hâlâ konuşmuyordu. ve ben onu parka götürürdük. Sonra hemen atlıkarıncanın önüne gittik. Ben ona bunu söyleyince. "lütfen. Marie!" adlı şarkıyı çalıyordu. artık bana fazla kızgın değildi. Anlıyordunuz. ama artık biraz yanımdan yürümeye başlamıştı. Phoebe atlıkarıncaya çıktı. D. kahverengi. birkaç büyük de atlıkarıncanın çevresindeki kanepelere oturmuşlar. Daha ağzını yeni açıyordu ne zamandan beri. Seni seyredeceğim." dedi. değil mi?" "Evet. ben şurdaki kanepedeyim.

Onlara bîr şey demeniz bundan daha kötüdür." dedi. Tanrım. herkes sırılsıklam olmamak için kalkıp atlıkarıncanın sundurmasının altına girdiler." Koştu. Ona harçlığından biraz para verdim. bir şey yapmadım. Neden. 200 . Hadi. "Doğru söylüyorsun.uzanıp cebimden kırmızı avcı şapkamı çıkardı ve başıma koydu." Sonra. "Acele etsene. "Tabii. Kaçıracaksın. "Smoke Gets in Your Eyes" şarkısı çalmaya başladı. Az kalsın haykıracaktım. Düşerlerse düşsünler. bir şey söylemeyeceksiniz. İyice ıslandım ama. bilmiyorum." dedim. "Al şunu." dedim. Birdenbire kendimi acayip mutlu hissettim. doğrusunu isterseniz. Sonra. ama bir şey söylemedim. Buradan eve gidecektim artık. Atların üstünde yalnızca beş altı tane çocuk vardı. Atlıkarınca durunca. Çocukların hepsi altın yü198 züğü yakalamaya çalışıyorlardı. Sonra ata bindi. Sanırım. Acele et." dedi. kendi atını buluncaya kadar bakındı. namussuz bir yağmur başladı! Gök delinmişti sanki. "Şapkayı istiyor musun?" "Biraz giyebilirsin. Lanet atın üstünden düşecek diye ödüm kopuyordu. ama iyi ıslandım yine de. Bütün anne babalar." "Peki. değil mi? Gerçekten bir yere gitmiyorsun. Hiç umursamadım. "Artık sana kızgın değilim. ama ben epey bir süre daha kanepede oyalandım. Çocuklar altın yüzüğü yakalamak istiyorlarsa. Cazlı ve neşeli çalıyordu." Parayı aldı. bırakın yakalasınlar. kendimi felaket mutlu hissediyordum. Yalan değildi. yemin ederim." Sonra birdenbire beni öptü. bilet aldı ve lanet atlıkarıncaya tam zamanında yetişti." dedim Doğru söylüyordum ona. "Hayır. Sonra elini havaya kaldırdı." "Biliyorum. hadi. ne yaptı dersiniz -bittim buna.dönmeye başlayınca onu izledim. Atın filan kaçacak. hadi. Vay canına." Ama yine de oyalanıyordu. Bana el salladı. üstünde mavi mantosuyla filan dönüp duruyordu. "Başlıyor. tabii bizim Phoebe de. şimdi. git bilet al. Phoebe attan indi ve yanıma geldi. değil mi?" diye sordu bana. ben de ona el salladım. Ben seni seyredeceğim yalnızca. "Biliyorum. yalnızca seni seyredeceğim. 199 Phoebe'yi böyle durmadan dönerken görünce. keşke siz de orada olsaydınız. Felaket güze! görünüyordu yalnızca. "Sen de bin ama. Avcı şapkam epey işe yaramıştı. Yağmur başladı. özellikle boynum ve pantolonum sırılsıklam oldu. acele et ama. "Yağmur yağıyor. başlamadan yetiş bari.

Gerçekten istemiyorum. ama o da bana bir sürü soru sorup duruyor. Yani. D. Sanırım. bana. Eve gidince ne yaptığımı. 201 . bilemezsiniz. çok salakça bir soru bu. önümüzdeki Eylül ayında okula başladığımda kendimi derslere verecek miyim diye sorup duruyor. D. özellikle de buradaki şu psikiyatrist herif. Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm.B. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. size anlattığım bu şeyler hakkında ne düşündüğümü sordu. sözgelimi. yanında şu ingiliz yavruyla geldi buraya. Geçen Cumartesi. Ne diyeceğimi bilemedim. nasıl hastalandığımı.B. ama canım istemiyor. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'i bile. bir şeyi yapmadan önce. size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra. Bu çok salakça bir soru bence. Pek yapmacıklı. Bildiğim tek şey. o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Bu zırvalıklar şu an beni hiç ilgilendirmiyor. Pek çok kişi. Doğrusunu isterseniz. ne düşündüğümü ben de bilmiyorum. ötekiler kadar kötü değil. senaryosunu yeni yazdığı bir filmde oynayacak-mış.Bölüm 26 Size anlatacaklarım bu kadar. Yemin ediyorum. ne olacağını nereden bilebilirsiniz ki? Yanıtı belli bunun. kız tuvalet için ta öbür kanatta bir yerlere gittiği bir sırada. buradan çıktıktan sonra önümüzdeki sonbaharda hangi okula gideceğimi filan anlatabilirim herhalde size. Her neyse işte. ama çok güzel bir kız.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful