You are on page 1of 89

Üç Aliler Divanı Yılmaz Karakoyunlu "Gövdesi olmayan baş kesilmez.

" Lewis Carroll / Alice Harikalar Ülkesinde Yakub Cemil'i, o gece kurşuna dizdiler. Kâğıthane tepelerinde beş silah patladı... Đri gövde, sert gerdan direndi; sonra dizlerinin üzerine çöktü. Bir süre de öyle kaldı... Yakub Cemil, usulca dilini çıkardı; her şeyi çocukça alaya alan bir erişkin usanmışlığıyla yıkıldı. Đsteseydi biraz daha direnirdi; güldü, boş verdi... Gözleri hâlâ açık ve uysaldı. Fedai kanı koyudur; gecenin karanlığında görülmez... Seyredenlerin ciğerini derin bir nefes doldurdu; ak sarıklı hocanın dudaklarında alelacele bir Fatiha dolaştı: Âmin! Đzzet Paşa'nın korkusu büyüktü. Yeni kurduğu kabinede Đttihatçıların baskın isimlerinin istediği vekillikleri dağıtmış, sadece, Harbiye nezaretini uhdesinde tutmuştu. Đşin gerçeği şuydu: Đzzet Paşa, Harbiye nezaretinin kendi elinde kalmasıyla orduyu tamamen kontrol edeceğine inanmıyordu. Üzerine ağır bir sıkıntı çökmüş, neredeyse bütün takatini tüketmişti. Konağın bu geniş ve süslü salonunda tek başına oturmuş, güneşin ısrarlarına set çekmiş kalın kadife perdelerin yarattığı ılık koyuluğa sığınmıştı. Maçka'daki konağın sessizliği insanı korkutur. Paşa, geniş bir koltuğa gömülmüş, telaşlı ve kuşkulu çırpınışlar içinde saraydan gelecek haberi bekliyordu. Bazen küçük bir ima, kurduğu bütün hayallerini yıkabilirdi. Artık, sarayın kendisine olan güveninin tamlığı konusunda kuşkuları kesinlik kazanmış, vesveseli tabiatını, tam anlamıyla çileden çıkmış gibi karmakarışık hale getirmişti. Vahideddin, Dahiliye vekilliğine önerilen Đsmail Canbulad için, "Bu katili nereden bulup çıkardınız?" diye açıkça kendisini azarlamıştı. Kapıda genç bir cariye göründü. Elindeki gümüş tepside, iri bir kristal sürahi içinde vişne şerbeti taşıyordu. Uysal ve tertipli adımlarla yaklaşıp Paşa'nın önünde hafifçe diz kırdı; getirdiklerini masaya koydu. Göz göze geldiler. Taze el, buz gibi şerbeti iri bardağa doldurup sundu; geri geri çekilip bekledi. Cariyenin yüzü düzgün ve davetkârdı. Saçlarını toplamış, ensesinin üzerinde küçük bir topuz yapmıştı. Başında ince bir tülbent, bu lepiska demetini derin bir hasretle kucaklamış ve vazgeçilmesi imkânsız bir hazineyi koruyan ihtirasla sarmıştı. Nasılsa kendisini bu hasret cenderesinden kurtarmış birkaç ince tel, ensesinde gelişigüzel bir dağınıklıkla duruyor, kadife perdelerden yansıyan gölgelerden aldığı renkle koyulaşıyordu. Tülbentin tam alnına gelen kısmına küçük işlemelerle parlak desenler katılmış ve uçlarına bir iki inci tanesi işlenmişti. Aldığı terbiyenin bütün inceliklerini hissettiren bir zarafetle her emre hazırdı... Sırp ırkının bu güzel örneğini Enver Paşa hediye etmişti. Đzzet Paşa ceketini çıkardı; uzattı: "Bunu yerine asınız, kızım." Koyu lacivert kalın kumaşın üzerine itinayla işlenmiş geniş sırmalar, ceketin ta ucundan başlayarak omuzlarına kadar uzanıyor; giderek genişleyen biçimlerle apoletlerinin bulunduğu yerde yunus balıklarının gövdelerini andıran bir zarif kıvrımla son buluyordu. Aklından geçenleri gözlerinin merceğinde topladı. Cariyeye uzun süre baktı; sesinde sabırlı bir hasret gizliydi: "Enver'in bir ince tarafı olduğunu söylüyorlar ya, bunun doğru olduğuna inanıyorum." Enver adı, Đzzet Paşa'nın hoşuna gitmiyordu. Enver'in ordu, Cemal'in donanma üzerindeki etkisinin farkındaydı. Maliye'ye getirdiği Cavid Bey'in, en az Enver kadar, Cemal kadar, hatta daha belalı bir püskül olacağı endişesini hissediyor, bu korkuyu kendine yakın ve anlayışlı bulduğu Rauf Bey aracılığıyla iskandil ediyordu. Rauf Bey'in nabzını iyi tutarsa, Mustafa Kemal'in yüreğindeki kan basıncını öğreneceği tesellisindeydi. Kim bilir, belki uhdesinde tuttuğu Harbiye nezaretine Mustafa Kemal'i getirerek Đttihatçı baskısına bir ölçüde karşı koyabilirdi. Öyle ya, ittihatçılar ile Mustafa Kemal, artık atılmış bir köprünün iki yakası gibi birbirlerine çok uzaktan bakıyorlardı. "Bu fırsatı iyi kullanırsam Cavid'i de saf dışı bırakabilirim" diye düşündü. Cavid Bey, Đzzet Paşa'nın, padişah telkinlerine açık karakter ve terbiyesinden hep kuşkulanmıştı. Huzursuz tavırlarla sorular soruyor ve izzet Paşa'ya zor geçecek bir hükümet hayatının ağırlığını hissettiriyordu. Đlk fırsatta Sadrazam Đzzet Paşa'ya yaklaşıp: "Paşam! Saraya saygınızı anlayışla karşılarım; bu bir terbiye, hatta meslek işidir; ama, her telkine tabi olmak hükümet etmek değildir" demiş, sonra, alaycı bir ifadeyle eklemişti: "Vahideddin'in, hattı hümayununda bir mevlit hüznü var..." Cavid Bey, dediklerinin tersini yapmaya hazır bir sadrazamın Maliye nazırı olarak, kabinenin hangi sorumluluklar içinde olması gerektiğini açıklamaya karar verdi. Bunu, Meclis'te yapacağı bütçe konuşmasında geniş biçimde ortaya koyacaktı.

izzet Paşa Kabinesi'nin ilk genelgesi yayımlandı. Taşradaki memurlara derin bir vatan sevgisi telkin eden bu genelgede, devletin içinde bulunduğu çöküntü üç cümlede özetlenmişti. Siyasal girişimlerin hiçbirinden bir sonuç alınamıyordu. Harbin getirdiği karışıklık, haksızlık ve yolsuzluk son noktasına gelmiş ve imparatorluk, ahlakıyla birlikte çöktürülmüştü. Halk artık eski saygısını kaybetmiş; güvensizlik ve hile bir aslî unsur gibi her ırktan Osmanlı'nın karakteri olmuştu. Đstanbul, sanki hiç fethedilmemiş gibi bir Rum azınlığın taşkınlığıyla düzenini kaybetmişti. Cavid Bey kabine toplantısından çıktıktan sonra hızlı adımlarla merdivenlere koştu. Odasına girmekte olan Đzzet Paşa'nın önünü kesti. Çevresindeki yaverlere kovar gibi baktı: "Paşam, Ahmet Rıza Bey'in ziyaretinden malumatınız var mıydı?" "Şimdi işittim. Yemin ederim ki, şimdi işittim. Lütfen, sakin olunuz..." Ahmet Rıza Bey, Rum Patrikhanesi'ni ziyaret etmiş, Vahideddin'in en kalbî sevgi ve saygılarını sunarak Rum patriğinin elini öpmüştü. Jöntürkler'in Ayan reisi Ahmed Rıza Bey, o ağdalı lisanıyla bu "buse"yi, kendi aracılığı ile Vahideddin'in Rum milletine ithaf etmiş olduğunu söylüyordu. Cavid Bey'in bütün hırçınlığı üzerindeydi: "Beş asır sonra Osmanlı hünkârı, Rum patriğinin elini öpecek noktaya getirilmiştir. Hicap edeceğimiz yerde, benden nasıl sükûnet beklersiniz. Dün de Dahiliye nazırınız Ermeni Patrikhanesi'ne ziyarette bulunmuş..." "Ne yapmamı istiyorsunuz Cavid Bey?" "Đlk işiniz şu olmalıdır: Harp Anadolu'yu tamamen boşalttı... Şark'ta yapılacak bir plebisitte, Müslümanlar azınlıkta kalacaktır. Buna fevkalade dikkat ve itinayla çare bulmalıyız. Đleride başımıza büyük işler açacağından korkarım..." 11 Đzzet Paşa, konuyu tam kavramış gibi görünmemekle beraber, ne yapacağını hemen kestirmiş ve bu isabetli ikazın sahibini ta dış kapıya kadar geçirmek ihtiyacıyla yakınlık ve teşekkürünü ifade etmek istemişti. Yerine dönerken yaverine adeta bağırır gibi emrini yazdırdı: "Dahiliye Nazırı Ali Fethi Bey'i davet ediniz. Şu Ticaret Serbestisi'ne ait evrakla hemen gelsin..." Cavid Bey, gecenin tenha saatinde Meclis'e sunacağı bütçenin takdim konuşmasını tamamlamış, yorgun gözlerle pencereden dışarısını seyrediyordu... Đstanbul'da gecelerin, tadına doyulmaz bir ağlayışı vardır... Sessizce içini kendine açan sevdalı konak kızları gibi, sadece göz pınarlarında biriken bir iki damla yaşla, bir koca ömrün aşkını gergefe işlercesine dikkatli bir ağlayıştır bu... Cavid Bey, aylardır endişesini hissettiği bu tehlikeli gidişin sonunda büyük bir felaketin geleceğini fark etmiş, nasıl bir tedbir alınacağı konusunda hükümeti yeterli ve geçerli bir kararlılık içinde görmediğinden ağır bir yük taşryormuş gibi ihtiyarlamıştı. Merkezi Umumî'nin uzun süreden beri bir telaş içinde bocaladığını görüyor, sık sık yükselen seslerin, sinik bir yalnızlıkla kaybolup gittiğini seyretmekten gerçek bir acı duyuyordu. Acaba Đttihat Terakki'nin hâkim karakteri, bilinmeyen bir elin sürükleyip götürdüğü acılı sona hızla yaklaşıyor muydu ? Akla gelmesi bile insanı ürkütecek kadar çirkin ve imkânsız görülen ihtimal, yoksa gerçekleşeceği noktaya mı gelmişti ? Selanik günlerini hatırladı. Bu oynak ruhlu liman şehrinin tabiatı, sanki şahsiyetini bir türlü bulamamış yetişkin insanlar arasındaki sık ve seviyesiz kavgalar gibi hem utanç, hem ümit veren bir çatışmaya benzerdi. Başkaldırmaya meraklanan herkesin macerasına yataklık etmeye hazır bir davetle 12

bekleyen bu şehrin görünmeyen tesiri, vazgeçilmeyen hasreti hep canlı kalmıştı... Tüccar tabiatındaki o kıvrak zekâ, denizci ruhunun hür ve engin sanılan cesaretiyle birleşince, ele avuca gelmez bir liman yosması gibi adamı kolayca rotasından saptırabilirdi... Selanik'in görünen yanı, yaşlı ve sabırlıdır. Görünmeyen yanında her fikrin bereketli tohumlarını besleyen gübre vardır. Güneş çıkınca ilk filizini hızla büyütüp kendi toprağının derinlerinde kökleştirir... Selanik, her yaşta çekici bir kadın gibi hatırlanır. Abdülhamid'in, "Ben Manastır'dan değil, Selanik'ten ürkerim" sözünde, gün görmüş bir teşhis, hatta, korkuyu önceden sezen hayvani lezzet vardı... Cavid Bey rahat değildi. Söyleyeceklerinin çoğunda en yakın bildiği arkadaşlarının bile kendisine karşı çıkacağı endişesini taşıyordu. Meseleleri dikkatle sınıflandırmış, kelimeleri özenle seçmişti, ittihatçıların çoğunda, tek bir kelime yüzünden kırk yıllık dostluğa sırt çevirmeye hazır bir çocukluk vardı. Gecenin bu derin koyuluğunda bir yakın ses duymak, bir sıcak yüz görmek istiyordu... Çalıştığı masaya, "Yatsan iyi olur" diye yaklaşan bir helalin huylandırıcı sesini duymak, sonra da, sevdiğini koruyan yetişkin edasıyla "Sen yat, ben biraz daha çalışacağım" diyerek gidişini seyretmek ne zevkli bir naz olurdu.

Saniye Hanım'ın ölümünden sonra nasıl bir yalnızlık içinde bocaladığını unutması mümkün değildi. Incehastalık, bu duygulu kadının göğsüne basmış ve inatçı tabiatıyla bir türlü kalkmak istememişti. Selanik Đstasyonu'nda acı haberin tesiriyle boşanan gözlerini, küçük ceviz tabutun başına serilmiş kenarları mor işlemeli tülbende dikmiş ve dakikalarca ağlamıştı Selanik'te Đttihatçıların görünen ilk gözyaşı budur... Saniye Hanım, son nefesine kadar sürekli bir sabır ve ümit içinde olmuş, sonunda "Cavid! Yetiş, kurtar beni" diye son çığlığını yükseltmişti. Hayat zordu ve yalnızlık çekilmiyordu... 13 Tekrar masanın başına oturdu. Işığı yükseltti. Küçük yuvarlak çerçeveli gözlüğünü taktı. Ropdöşambrının kuşağını gevşetti... Yazdıklarına son bir göz atıp, yapacağı küçük düzeltmeleri tamamlamak istedi... O özlediği huylandırıcı helal sesi, sanki kapıyı açıp elinde lambayla içeri girerek omuzlarına dokunmuş gibi irkildi. Geri döndü; uzun ve yüksek bir karanlıktan başka hiçbir şekil ve ses yoktu. Tekrar pencerenin önüne geldi. Aynı derin ve yüksek karanlık, nasıl doldurulacağı bilinmeyen bir boşluk gibi önünde uzanıp gidiyordu... Talat Bey, gerginliği sürdürmeye niyetli değildi ama, söyleyeceklerini de mutlaka bitirmek istiyordu: "ikbal, çok kere bizim irademiz, hatta isteğimizin dışında gelebilir. Sahibini sevindirir, etrafını mutlu eder. Bir süre sonra ikbal, sahibi için yük, belki utanç haline dönüşebilir; ama, çevresi hâlâ ikbale sahip olmak ısrarını sürdürürse, ihtilafın doğması kaçınılmaz olur... Bir nimeti paylaşan çok kişi vardır; ama, nimetin dışında kalan çok sayıda kişi daha vardır, işte ikbalin bu ikiyüzlülüğü, mutlaka bir tertibin hazırlığını davet eder..." Talat Bey'in uzun süreden beri kafasını meşgul eden sorunların yükü artmaya başlamış, bu gidişin akıbetini kestiremeyen arkadaşlarının hâlâ kendilerini Niyazi'nin dağa çıktığı gündeki gibi hayret ve heyecan içinde hissetmelerine duyduğu asabiyet bütün vücudunu sarmıştı. Bir ikbalin bin bela ile birlikte geldiğini kavramayan herkesi küçük görecek bir yapısı vardı. Talat Bey, sonunda patladı: "işin de, gidişin de farkında değilsin Enver!" "Bu telaş senin sakin tavrına uymuyor..." Enver'in sesinde, vefalı bir arkadaşın teselli vermek isteyen içtenliği kadar, az rastlanır bir meziyetin sahibinde görülen iddia da dikkat çekiyordu: 14 "Yoksa bir ihanetten mi korkuyorsun?" Talat Bey'in gövdesi hızlı harekete elverişli değildi. Oturduğu koltuğa yayılmak, böylece ilk elde ettiği rahatlığın tonunda arkadaşına cevap vermek istedi: "Her an bir ihanete uğrayacağın korkusuyla hareket edemezsin... Çünkü doğruyu elden kaçırırsın. Doğrunun peşinden giderken tedbirli olmak her zaman dirayetin eseri değildir. O zaman, talih veya kader dediğimiz ilahî bir karakteri inkâr etmiş oluruz..." Talat Bey, sözlerini işin özünde bitirmek istedi: "Talihimiz döndü Enver! Sakın bunu gözden uzak tutma..." Enver Paşa, sevimli bir gülüşle yaklaştı; ellerini, Talat Bey'in oturduğu koltuğun üzerine koydu. Omuzları kendiliğinden kabarmış, apoletlerindeki yıldızlar hemen görünen bir dikkat işareti gibi Talat Bey'in gözlerinin hizasına kadar yükselmişti. Sesi, istese bile bu kadar hoş ve okşayıcı olamazdı. Söyleyeceklerine bir seviye kazandırmak ihtiyacıyla ayağını yandaki tabureye koydu. Dirseğini, çizmelerinin ancak görünmesine izin verdiği dizine dayadı: "Ben, devşirme paşası değilim. Mazim kadar, âtim de karakter ve kabiliyetle irtibatlıdır. Benim, talihle alışverişim olmamıştır..." Enver Paşa'nın damatlık imtiyazı, sadece Naciye Sultan'ın geniş alınlı yüzünde gülümseyen yeşil gözlerini yakından seyretmekten ibaret değildi. Sarayın verdiği nimetler yanında, Naciye'nin şarkılarda söylenen ipek saçları vardı... Aliye Hanım, yorgundu. Aylardır etrafındaki huzursuzluk artmış, uzun süredir içinde büyüyen endişe gelip son kapıyı çalmıştı... Böyle giderse, saygıdeğer bulduğu her şeyin bir bir elinden çıktığını görecek ve bu kaybolan güzelliğin akışını durduracak takati hiçbir zaman bulamayacaktı. 15 Saray görmek, aslında akıllı bir insana gerçeği görmek imkânı verir... Aliye Hanım, bu gerçeği görmüştü. Bir padişah gelini hissiyle salınıp gezdiği ihtişamlı salonların boy aynalarında görünen alımlı bakışlar, şimdi yorgun ve ümitsizce sığınabileceği bir uzlet köşesi arayan telaşa dönüşmüştü. Abdülhamid, saygılı bir şekilde ayağa kalkıp elini öptürdüğü güzel gelinini uzun bir süre seyretmiş ve uyarmıştı:

"Yüzünüzde harem terbiyesini utandıran bir ciddiyet var. Böyle karakterlerin vicdanını sızlatmaya meraklı çok insan bulunur. Kendinizi hep bir tertibin hedefi görüp, uyanık bulununuz kızım..." Aliye Hanım, imparatorluğun yüreğini sıkan kuşkuyu ilk defa, o elin çekingen sıcaklığında duymuş, her gün artan bir hızla bu şüphenin sarayı bir esaret altında inlettiğini fark etmişti. Bir süre sonra mabeyincinin, Şehzade Burhaneddin Efendi'ye bayram harçlığı öderken makbuz alışındaki ısrarlı bekleyişine şahit olmuş ve derin bir yara almış gibi içi sızlamıştı. Aliye Hanım'ın bu hayretli acısını gözden kaçırmayan mabeyinci, hiç çekinmeden ve öğünmeden bu üslup farkını açıklamıştı: "Benim kimseye itimadım yoktur. Herkes uyanıksa ben de uyanık olmalıyım. Đskeleti çıkana kadar Müslüman'ın bile cesedine hep ürkerek bakarım." Aliye Hanım'ın hayretti bakışlarını seyreden bu tecrübeli Ermeni, baskın çıkacağını sandığı her savaşta biraz ileri gitmeye meraklı bir tabiat kazanmış ve bu üslupla sarayda hatırı sayılan bir mevkiye gelmişti. Şimdi bu ateşli şehzade gözdesine bir yeni saray lehçesi tanıtmaya merak sardı: "Beni hepten kötü, korkak, çaresiz biri gibi görmeyiniz. Burası saray, burada şefkatle tedbir, bir arada adamı şahsiyetsiz yapar. Saraylının bir gözü yiğitse, öbür gözü kaltak olmalıdır." 16 Aliye Hanım, mabeyinciye yaklaştı; uzunca bir süre yüzüne baktı. Her ikisi de sessizce, ilk konuşanı bekliyordu. Mabeyinci, bu taze gelinin saray tecrübesi olmayışından kaynaklanan zaafla bocalayacağından ve telaşlı bir sesle kendisini teslim edeceğinden emindi. Aliye Hanım, hiddetle gözlerini mabeyincinin yüzüne çevirdi: "Mesainizi takdir etmemek mümkün değil. Böyle hizmetler insanların karakterleriyle ilgilidir. Ben utanmayı, bütün dinlerin kültüründe yer almış bir terbiye sanıyordum. Sizi tanıyınca yanıldığımı fark ettim." Pişkin mabeyinci sarsıldı. Bir hakaret dinleseydi belki sabırlı bir nezaketle bu şehzade haremine saygılı bir cevap verir ve alıştığı rahatlık duygusu içinde görevine dönebilirdi. Aliye Hanım, tecrübeli mabeyinciye sarayın az rastladığı nazik üslupta terbiyesini hatırlatıyordu. Mabeyincinin cam yeşili, soğuk gözleri nemlendi; iri çukurlar ıslandıkça, sabırlı bakan yeşilin camları koyulaşıp daha iğrenç bir renkle kirleniyordu. Belli ki, bu pislik; bir kuru, bir ıslak, ömür boyu sürüp gidecekti... Doktor Nâzım, aylardır uğramadığı evine girdi. Dışarıda, insanı doğduğuna pişman eden bir yağmur vardı. Şapkasının tereği şiddetli yağmurla yumuşamış ve kulakları hizasına kadar düşmüştü. Bu haliyle Doktor, karanlıkta kafasına tas geçirmiş yaşlı ve tanıdık bir deliyi andırıyordu. Gölge gibi içeri süzüldü, hemen kapıyı örttü. Soğuk, bütün taşlığı doldurmuştu. Kapının önünde bekleyen bir besleme, Doktor'un eline kâğıdı tutuşturdu. Küçük kız sırılsıklamdı. Nâzım Bey kâğıda göz ucuyla baktı, sesi gür ve acımasızdı: "Şu çocuğun üzerine bir şey örtün. Kör müsünüz ki, nasıl titrediğini görmüyorsunuz? Çantamı getirin bana; bir de lamba verin..." Doktor Nâzım, tabancasının emniyetini açtı, kabzayı kolayca kavrayacak şekilde beline yerleştirdi. Birlikte tekrar şiddetli yağ17 mura daldılar. Çocuk, Doktor Nâzım'ın elini tutmuş gidecekleri yere doğru sürüklüyordu. Vardar Bonmarşesi'nin varlıklı sahibi Hacı Salih Efendi, akşam yemeğinden sonra şiddetli bir fenalık geçirmiş ve olduğu yere yıkılmıştı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Hemen Doktor'a haber salmışlar ve gelmesini beklemişlerdi. Evde, böyle telaşlı zamanların tecrübesinde hiç kimse yoktu. Doktor Nâzım sordu: "Hasta neyin olur senin ? Baban mı ?" "Eniştem! Acele edelim. Ablam evde yalnız; korkuyorum..." Korkmak !.. Doktor Nâzım da korkuyordu. Haftalardır, Merkezi Umumî'nin ileri sürdüğü çareleri büyük bir sabırla dinlemiş, her kafadan çıkan sesin, iler tutar bir tarafı olmadığını görmüştü. Belli ki, bir telaş gelip bütün Đttihatçıların omuzlarına çökmüştü. Avaz avaz bağırmaya meraklı gür karakterde birkaç paşayla, her şeyi sabırla dinlemeye meraklı birkaç Mülkiyeli, nasıl olmuş da aynı çatı altında bu kadar sakin bir ruhla birleşip bugüne kadar gelebilmişti. Doktor Nâzım, yanılmakta olduğunu anladı. "Bugüne kadar geçirdiğimiz sükûnet, hep cehaletimizdeki hazmış" diye düşündü. Đşlerin sarpa sardığı hissedilmeye başlanınca, bu sükûnet, yavaş yavaş yerini hırçın bir ifadeye bırakmış ve her hırçınlık, kendi isyanını hazırlayacak noktaya gelmişti. Doktor Nâzım, "Bu gidişin sonu iyi değil" diye düşünüyordu. Mesele, Talat'ın dediği gibi basit bir talih dönüşüyle izah edilemezdi. Belki de bütün ihtilaflar, Ahmed Rı-za'nın ilk gün dediği gibi, bir karakter farkında kendisini gösteriyordu. Ahmed Rıza, tecrübeli tavır ve sakin bir dille bu terbiye farkını anlatmaya başlamıştı: "Đttihatçıların siyaset terbiyesi, aile terbiyelerinden

Nasıl olur da böyle bir evde kimseler olmazdı. nasıl olduysa. Hastaya yaklaştı. çok dar bir kapının önünde çıkılması imkânsız bir hücreye tıkılmak için örselendiğini görüyordu. gözlerine bakar bakmaz anladı. ekmeği nasıl böldüklerini görün. bu küçük besleme kızın telaşlı.." Ahmed Rıza'nın. Đri gözlü bir taze kapıyı örttü.. gün görmüş bir sabır ve taşmaya hazır bir istek vardı. Bir ihmal.." sözünü ilk okuduğu zaman. Dostluk. Herhalde. yüzünü Doktor'a çevirdi. bu gözler.. meyledeceğiniz her fikirden. Yağmur şiddetini artırmış. Bu örtüşte. Çiçero'nun.. bütün kudretiyle sonsuz güzellikte dünyaları yaratacak yerde.. Dudaklarının titreyişi acı vericiydi. Kapı hızla açıldı. gerçekten güzel ağlıyor. nasıl bir çareyle bu illete son vereceğini düşünüyordu.. Küçük kızın elindeki dostluğu hâlâ bütün sıcaklığıyla avucunda tutuyordu. Biz ne yaptığımızı hakikaten biliyor muyuz ? Belki. bütün inançlara karşı hoyrat ve ısrarlı bir tepkisi vardır. ah bu Đstanbul!. Bir dağlı ile bir adalının yemek yiyişlerine bakın.. bir cehalet.. çocuğun elini sıkıca tutuyor." Bu istanbul.... Cavid. Doktor Nâzım.. cehalet diye hırçın bir mazeretin sahibi. işin farkında değil. Felaket yaklaşmaktaydı.. Sonra.. dar ve çamurlu yollar birlikte yürümeyi ciddi şekilde zorlaştırmıştı.. Şimdi ülkenin. elini tuttu... Düşünceleri yine aynı hızla akıp zihnini işgal ediyordu. evden içeri girdiler. biz de rahat buluruz. bir kasıt. bir dengesizliğin ifadesidir. sonra. Bu bir konak yavrusuydu. Geçkinin ateşi daha yüksektir. bir yeni taze dulu daha bağrına basmaya hazırlanıyordu. Teni. bir ülkenin bağrını bu kadar derin ve onarılmaz biçimde yaracak kudrete sahip olmak bir tesadüf değildi. her karakter. kendisi bile. Kendinden utandı. uzun yıllardır özlemini çektiği bir sıcak dostluk ihtiyacını. Bir ara durdu.. 18 Aradaki farkı iyice kavrayın. kaç kişinin zihnindeki zilleri çaldığını kestirmek mümkün değildi. Gözlerindeki ince ağlayışı gördü. "Hiç kimse bir yaşlı cana kıymak için bu küçük kızın iri gözlerini böyle ince bir ağlayışla ıslatmaya tahammül edemez" diye düşündü. ablamınki de Nigâr. Yürürken. Enver. dava sadakati tektir ve dostluğu yoktur. Bir hekim ciddiyetiyle kendi hakkında hükmünü vermişti: "Aynı anda haz ve huzursuzluk. Geçkin ile körpe birbirine hep sıcak bakar. ev göründü." Yanındaki çocukla ilgilenmek gereğini duydu: "Adın ne senin yavrum ?" Küçük kız. aynı bölümleri birkaç defa okuyacak kadar derin haz ve huzursuzluklar hissetmişti. Hacı Salih Efendi. Ayan Reisliği'ndeki ağdalı dilini bir yana bırakıp ürkmeden söylediği bu açık seçik Türkçenin." Doktor'un yüzündeki tebessüm gerginleşti. bu kadar yumuşak bir çehreyle daha sevimli görünebileceğine inanmıştı. kitabın altını çizmiş. Aranızda müşterek bir siyaset terbiyesi olmadıkça. Gözlerinde her şeyi helal etmiş ih20 tiyar sükûneti vardı. Çocuğa baktı. korkak ve ağlamaklı gözlerinde gördüğü sevimli yeşilliğin içinde bulmuş gibi seviniyordu. Doktor.." Sonra ekledi: "Đşte geldik. kendini bir Đttihat Terakki gibi göstermeye başlayacaktır. Birden ürktü.. Kendi kendine söylendi: "Bu gözleri mutlaka bir daha göreceğim. huzursuzluk içinde kıvranıyor. Yoksa bir tertip içinde miydi ? Aylar var ki. böyle olunca. kendiyle konuşmak gibi güzel bir âdet geliştirmişti: "Talat talih diyor. Bu Đstanbul. Nâzım'ın elini öptü. Yüzünde gergin bir hat kalmayacak kadar gevşemiş. son saadetiyle ülfet etmek isterken taşıyamayacağı bir yükün altına girmiş ve yorgun bir hamal gibi çökmüştü. bu misal.kaynaklanıyor. ancak iyi insanlar arasında gerçekleşebilirdi. bütün güçler ancak bu kadar uygun bir kimyada birleşip böyle tesir icra edebilirdi. neden böyle kaim duvarlara hapsedilmiş insanlar ve kötü mekânlarla yetinmişti ? . gecenin ilerlemiş bir saatinde. bir himaye hissi gibi içimi ısıtıyor. Her kubbenin tepesinde oturan güç. Aklın. güzel gülüyordu. Đstanbul.. Mustafa Kemal'in dediği doğru çıkar. "Bir 19 davaya taraf olanlarda sadakat hissi tehlikelidir.. gülmeye başladı. her teşebbüsten ürküyorum.. ne denirse densin. Sesindeki heyecanı hissetmemek imkânsızdı: "Benim adım Didar. Bu günlere zor gelinmişti. korkmuş ve büzülmüştü. Gözlerinde "Sırası mı şimdi?" diyen bir kıvılcım vardı. kıvamlı bir kadın daveti." Doktor Nâzım evi görünce şaşırdı. size ne demek istediğimi anlatmaya yeter.. Doktor Nâzım.

Neden. böyle bir teşebbüs için önce saraylı cakasıyla ilgisiz görünmeye gayret etmiş. Đşte talihimin bu eksikliğine esef ediyorum.. sonra büyük bir telaş ve endişeyle odasına kapanıp işin aslı için diz çökmüştü: "Yarabbi! Kısmetimi. Kuruluşundan tam bir ay sonra." Vahideddin'in. bunun çok sürmeyeceğine emindi. Bu edada. Đzzet Paşa kararlıydı. kendisine yorgunluk kahvesini getirecek bir helalin varlığını daha candan bir istekle hissetti. Yağmur dinmiş. Saray.. erken çöken bir yorgunluk ve şaşkınlık gösteriyordu. gemlenmez. sivri ve aykırı hareketi meslek edinmiş askerin. Mustafa Kemal'i orduda belli rütbelerin ve mesuliyetlerin altında tutmak istediğini görmüştü. özlediği lezzetin gerçek terini tadacak.. akşam evine döndüğünde. yakından tanıdığı Enver'in. Sabiha Sultan'a haberi duyurduklarında. Sabiha Sultan hiç çekinmeden Mustafa Kemal'i kaldığı evde ziyaret edecek ve kendini görücüye çıkarmış bir saraylı edasıyla boy gösterecekti. Mustafa Kemal'i sarayda damat görmek arzusunu uzun süredir taşıdığı biliniyordu.. her basamak bir sonrakinin temeliydi. Derinden ve uzun bakan bir erkek seyrine öyle hasretim ki. Seviyemi bilirim. yerini. Saniye Hanım ne demişti: "Cavid Bey. uçan çocukluk hevesi birden kanatlanmış. Mustafa Kemal'e görünmeyi ne kadar arzu ettiğini. Şahsıma iltifat etmekle beni yüceltmiş olduğunu kendilerine bizzat arz etmeyi çok isterdim. temiz süt emmiş bir görgülü kadınla evlenecekti. uzaklarda bir yerden kolunu uzatıp Doktor'un ürkerek yürüdüğü yola açık saçık bir bekleyiş hissi vermişti." 21 Eğer Vahideddin anlayışlı davransaydı. Almanya seyahatinden sonra yaverliğini yapan bu çakır gözlü kumandanı Sabiha Sultanla evlendirmek. hayalimin de ötesinde yüceltiyorsun. sonra da yumuşak bir sesle bu kararın tevekkülünü etrafına açıklamıştı: "Paşa'nın kararındaki isabeti takdir. dışarı çıktı. temkinli bir akla o sonsuz dediğimiz kudret uzlaşıp daha güzel bir hayatın sırlarını birbirlerine verip. sabahın ilk ışıklarında görülen o kurşunî beyazlık. Doktor Rasim'in öğütlerine uyup bu işten vazgeçmişti. Münibe Sultan'a bir sır gibi açıklarken çocuk gibi uçan bir yüz takınmıştı: "Paşa'nın çakır gözleri varmış. Bana bunu nasip etmen için ne yapmalıyım ?" Günlerdir Sabiha Sultan'ın kısmetini konuşan saraylı kadınların abartılı anlatımlarıyla Mustafa Kemal. mutluluğu getirmiyordu ? Mademki.." Masasına oturdu. hem de Vahideddin.. neden insanlar yukarı doğru çıktıkça bayağılaşıyordu ? Doktor Nâzım. Mustafa Kemal'in Harbiye nazırlığını bir kenara bırakmış olmasını şimdi ağır bir yük gibi hissediyor ve Vahideddin'in telkinlerine itibar eden kapıkulu tabiatındaki dirençsizliğine yanıyordu... Fethi ve Rauf beylerin kabineye alınmakla 22 avutulduğu sanılan Mustafa Kemalciler ağır basmaya başlamıştı. halktan birine değince. günün yorgun tartışmalarından ayıklayabildiği önemli tespitlerini bir kenara not etmeye başladı: "Tevfik Paşa Kabinesi'nin takati yoktur. Đzzet Paşa Kabinesi'nin sıkıntıları gün geçtikçe artıyor. Mustafa Kemal. Cavid Bey'in. sonra. Cavid Bey. Ön saf Đttihatçıların Mustafa Kemal'e duydukları güvensizlikten bir parça teselli bulsa bile. benim haddim değildir.. ölürsem mutlaka evleniniz! Zira. hazırlıklı kadın kokusu vardı. kendisine damat olmayı reddeden Mustafa Kemal'e güvensizliğini sürdürme lezzetini tadabilirdi. Bir iki ay içinde devrilmesi mukadderdir. Maliye nazırı Cavid Bey. Hem Đzzet Paşa Kabinesi rahat bir nefes almış olur. Bu sözde.. hüzünlü bir şaşkınlık göstermiş. Cavid Bey. Đstanbul'dan uzak tutulabilirdi. Sabiha Sultan. Münibe'nin hayretlerine aldırmadan sözünü tamamladı. kendine bağlı olduğuna inandığı Tevfik Paşa'yı bir 23 . Hesap tutmadı. üzerindeki baskıların ağırlığıyla Paşa. daha şimdiden Enver'in saraydaki yerini sarsmıştı. böylece güvensizliğini giderecek akrabalığı kurmak hoş bir fikir gibi gelmişti. O da kararlıydı. kabine içinde siyaset terbiyesiyle hareket edeceğinden endişesi vardı. Bu kurnazlık şimdi siyaset içinde de uygulanarak Mustafa Kemal. saraya damat olmayı düşünmüş. yerini Tevfık Paşa Kabinesi'nin Abdurrahman Paşa'sına bıraktı. sizin gibi insanların tabiatlarına daima bir ipek değmelidir. istifa eden Đzzet Paşa Kabinesi'nin. bir kadın hırsı almıştı: "Tenim. Cavid Bey'in son ziyaretinde bu meseleye parmak basan açıklamalarını makul bulmuştu." Sabiha Sultan. bir münasip zamanda. istifa edecekti.

Çan sesleri. Denizden Selanik'in seyrine doyum olmaz. iri kanatlı bir kartal gibi süzülüp. Ferid Paşa'yı tehlikeli. gecenin çöktüğü anda serinler. kitap. gün ışığına hasret kalmış karanlıklarla ustaca kucaklaşır. Önce biraz gerinir. takdir ve hayranlık yaratan bir güzelin uyanışına benzer. seyredenleri kendine çeker. Güvercin kanatlarında çırpına çırpına. Beyaz Kule. Đzmir.. sonra. başlarında hasır şapkaları. dimdik durur. Dolmabahçe'nin pencerelerinden bakınca denizin. dört bir yandan Bizans'ın güngörmüş kalın duvarlarıyla çevrilir. Yalnızlık. şehri bir fildişi beyazlığıyla sardığı görülür. Bu kapı. Bu gurur. Kordonboyu'na doğru yol alır. tek dala tünemiş kargalar gibi rıhtım boyuna yanaşmış küçük balıkçı tekneleridir... renklerin.. önce Lüle Camii'nin sebilinde atlarını sulayıp. Bu sıkıntıda tok. çaresiz Bulgarlar. Bütün camiler. . hatta menhus görüyorum. uzağı seyretmekten derin bir zevk almış gibi mutluydu.. odalardaki iç rahatlığı hissedilir. Öfke ve isyanların kalın ruhu bu sakin musikide söner. Yukarı Mahalle'nin arnavut-kaldırımlarından fakir Müslüman kafilesi. kaygılı. Yiğit tavırlı Arnavutlar." Montaigne / Denemeler (I. titrek dallara asılır. Ağır ağır soyunan bir cariye gibi ilk hazzın merak ve korkusuyla. yorgun ve delirgin hırslarla. Güneşin doğuşuyla Selanik. balkon demirlerinin aralığından. Midhatpaşa Caddesi'nin sonundaki Kapalı Çarşı'nın demir kapılarında yansır. Yenika27 pı'dan. Mustafa Kemal denize açıldı.. her zaman ağır açılır. Kül rengi bir yağmur bulutu. hatları derinleşir ve zarafet. şehrin aklığını hor gören bir serseri tavır hissedilir. XX.iki defa denemekte ısrar edebilir. kanlı geçmişin. Bu vuslat. ahşabın okşanır gibi rendelendiği güzellikle birleşip. Bunlar. yandı ve küllendi. küçük kubbeli camilerin güvercinlerini ürküterek dolaşır ve sahildeki büyük gövdeli Alatini Un Fabrikası'nın uzun bacasına konar. sonra bu ses. Gergin iplere asılan çamaşırlar. bütün gece canı çıkarılmış gibi yorgunluğunu üzerinden atar. dünya nimetlerini sunmaya hazır bir cennetin musikisine döner. Bu sesler. Paytoncular. taşkın çarpıntılarla ahenkten ve sükûndan tiksinen bir hiddetle sıkıntılara dönüşür.. şehrin surları üzerinden yavaş yavaş sarayın bahçesine yayılır. Gazi. taşın en ince işçiliği. hep iştahlıdır. sevişir gibi kucaklaşmıştır. ak bir yüzde gizlediği öç alma duygusuyla hep canlı. Đki aylık bir iktidar ömrünü zar zor tamamlayan Tevfik Paşa Kabinesi'nin yerine Ferid Paşa'yı sadrazamlığa getirdiler. O yorgun güzellik. Dervişler Tekkesi'nin önünde durup. Yüzünde. Selanik'in o beyaz çizgisinde. birden şaşırtıcı bir hızla uzaklaşır. Yedikule'den.. sevgiyle sevginin kucaklaştığı bir kaltak yatağı gibi sıcaktı. Bu zatın damatlığından da Osmanlı'ya hayır gelmemiştir. işte o zaman başlar. Beyaz pancurlar açılınca. fakat doymak bilmeyen bir oburluğun patlamaya hazır sabrı gizlenir. O gün. alaycı bir dehanın hünerlerini ezmeye çalışır. şeyhin hayır duasını alırlar. Hırpalanmış bir kadın yüzünde güzellik yorgunlaşır. boyunu tam gösterince. sanki kadın tenindeki çürükleri andıran koyuluklar görülür. bir sevimli hasret şarkısı söyler gibi hepsinin dilinde anlamını tam kavramadıkları şarkılar dolaşır. alev aldı. yarın Đzmir'e gidecekti. güvercin kanatlarından kaygan ve sert taşlara bırakıverir. ilk korku gibi alıp insanı. Sahil boyu. kaderine razı sesleri başlar. Bu heybetli görünüş. Kanatlarını. hırsla hırsın. sahilde atların çektiği tramvaylar peş peşe sıralanır. Vardar Kapısı'ndan. Selanik'te. II "Ölümün bizi nerede beklediği belli değil. gençliğinin bütün renkleri parladı. iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim. Yağkapanı'ndan. Bembeyaz siluetin incecik çizgisinde. "Bu yatak bana hep Selaniki hatırlatıyor" diye içinden güldü.. sonra. Sabah. arabalarını yıkar.." Cavid yanılmamıştı. ellerinde bastonlarıyla tramvaya koşarlar. ellerindeki iri sepetlerle çarşıya yönelir. komitacı dulu gibi başı açık. sırasıyla Hamidiye Caddesi'ndeki yerlerini alıp tramvaya inat bir tahammülle müşteri bekler. Selanik'in üzerine yayılır. Sabah ezamyla birlikte Yukarı Mahalle'nin. nefretle nefretin. biçimlerin ibadetiyle. Gazi. Mayısta Karadeniz. Unkapanı'ndan. Đstanbul'dan az cami vardır. Ve Selanik'te sabah. bulanıktır. hep dalgalı olurmuş. korkusuz bir güzelin âşığını bağrına basar gibi can acıtıcı bir sesle çırpar. Edirne'den çok. bir süre derin tutkular içinde kucaklayıp. aynı macerayı başka renk ve biçimlerde resmeder. Alatini Köşkü en hâkim tepeden bakar gibi mağrurdur. o derin hisli uzaklara doğru uçuyormuş gibi sevinçler duydu. Musevî tüccarların kâtipleri. Sonunda çareyi Ferid'de arayacaklardır. sabırlı Rumlar. bölüm) Đstanbul'da hava. Hepsinde.

ancak Mustafa'yla güzeldi. Selanik'te henüz sabah başlamadan gelecekti. eşeklerinin iki yanına yerleştirilmiş küfelerindeki satılmayan zerzevatı evine götüren yorgun esnafın tevekkülü. Nuri. yere serilmiş lohusa döşeklerinde gözlerini açmış. Akşamların. yeniden ayrılıp canlı olanları küçük renk yumakları gibi birleştirilip masa kenarındaki müşterilere sunulur. Đlk ezan. bu son olsun. Bir paytona bindiler. Mustafa'nın yüzündeki hırslı ve sabırsız hal. Manastır veya Selanik idadiyeyi askeriyelerinde adam olmanın öğütlerini almışlardı. Müslüman mahallesinin sabrına uygun bir görüntüyle akşamı belli eder. akşamın temiz kıyafetleriyle sokağa dönerler. Demetler. o sabahı yeniden yaşadı. Kül rengi yağmur bulutları. Hasreti sesinden belli oluyordu: "Nuri! Eve gitmeden önce Yonyo'nun gazinosunun önünden geçelim. Eski Saray Camii'nden duyulur. Ve sonra gecenin hengâmesine ilk pencere açılır. Sofradakilerde böyle bir hasreti haklı çıkaracak hatıranın bulunmayışından doğan kıskançlık vardı Hepsi. Mustafa. her yanıyla öyle güzeldir ki. her akşam bir fırsat yaratılıyordu. ışıkları söner. Bu kadronun medeniyet görmüş rahatlığını hissettirmek için. kendine geldi. birer bira içeriz.. Paytonlar. sabırsız bir gülüş vardı: "Haberin var mı.. açıksa. sonra da Bey Hamamı'na gidip yıkanalım. dayanılmaz bir bekleyişle adamı deli eden tarafı kabarır. Başlarındaki fesin. Kaltak." Selanik'te gün. elindeki kadehi Gazi'ye uzattı: "Haydi Paşam. sevinçle koşup. Đttihat ve Terakki için Yafa'dan gizlice yola çıkmıştı. batı duvarlarının ardına çekilince sokakların üzerine beklenen grilik yayılır. başlarından omuzlarına doğru uza29 nıp belinin üzerinde kıvrılan ajurlu taftalar içinde iddialı yürüyüşlerle masaları doldurmaya başlar. Selanik sabahında uyanış gibi bir lezzeti hiçbir şeye feda etmem." III "Maske düşer yüz ortada kalır. silkindi. Varlıklı Müslüman hanımları. Fikriye gelmiş mi ?" Nuri Conker.Gazi. Yarın yolcusun. iç ve erken yat. Nuri Conker. Nuri'nin hasretini.. Güneş. Sesinde." 28 Gazi.." . güldü. Çubuklu tisor entarilerin üzerine giydikleri siyah cüppeleri ve yün kuşaklarıyla önce Musevî esnaf evlerine yönelir." "Merasim ne zaman Nuri?" "Gün batınca.. Mustafa'nın o ilk sabahını hatırladı. Selanik'te sabah başka güzeldir. bütün gece telaşla özlediği yüzü beklemiş ve limana demir atan geminin ip merdiveninden küçük bir kayığa atlayan eski dostunun yorgun yürüyüşünü fark etmişti.. Yukarı Mahalle'nin kaldırım taşlarında.. meydana kurulmuş masaların çevresini dolduracak genç Rum kızlarını sahil boyuna getirir. Rumeli esnafının küçük evlerinde. Çinko leğenlere özenle yerleştirilmiş çiçekleriyle yaşlı ve şişman Rum kadınları ortaya dökülür. akşam başka. Küçük kayık. Nuri. Splendid Oteli'nin kaldırımlarına dizilen küçük yuvarlak masaların üzerine beyaz örtüler serilip. başını iki yana salladı: "Yooo Conker. zor batardı. Mustafa'nın yükü yoktu.." Nuri şaşırdı. Đzmir'i uzaktan seyret." Nuri'nin hayatında Selanik sabahları. bu şaşkınlığı hiç kale almadan konuşmasını sürdürdü. Kaygılı hırslarla Dolmabahçe'nin mermerlerine boşandı. Mustafa'sını kucakladı: "Mustafa! Çok özlemiştim seni. Yüzbaşı Tevfık. Nuri. asıldığı titrek dallardan kendini koyverdi. Selanik'te en yüksek duvarlar batıda örülmüştür.. Caddelerdeki bütün satıcılar yavaş yavaş çekilip bir mahrem mekân yaratılır gibi istekli sessizlik çöker. dayanılmaz bir güçle geriyor ve ince bir ibrişimi kopacağı noktaya getiriyordu. gecenin ilerlemiş saatinde bir hasret hissiyle konuşuyordu. hırslı bir kolun çektiği kürekle yanaşıyordu. Nuri. Her kürekte. yana kaykılmış kabadayılık özentisinden sıyrılan genç Yahudiler.. demir sandalyeler konur. Selanik'in sabahlarım en iyi seninle ben biliriz. Kapalı Çarşı'nın demir kapısı ağır ağır kapanır. Selanik şimdi bir daha görülmesi imkânsız bir hatıra hissiyle canını yakıyordu. Mustafa'yı gümrükten geçirip iskeleye çıkardı ve beyaz ibrişim koptu. Mustafa. kafayı iyice bulduğu bir gece Gazi'yi yoklamak istedi: "Paşam! Ara sıra Anadolu eşrafından birkaç mebus çağırsanız' da şu Rumeli türkülerinden başka şeyler dinlesek.

Biraz evvel hafiyeler yavaşça Gazi Paşa'ya suikastı tertip edenlere karşı halkın linç arzusunda olduğunu söylemiş ve uzun bir süre beklemişti. kıraatiniz hepsinden iyidir. Telaşla caddeyi geçip kahveye girdi. Gazi Paşa. Posta Müdürü Sabit Bey'le limana gittiler. Yüksek Đstiklal Mahkemesi'nin adil elini sıkmak için Dahiliye Ve-kâleti'nde sabırsızlıkla bekliyordu. Ankara Đstiklal Mahkemesi'nin Hâkimler Heyeti. otomobilin arka koltuğuna geçti. birden kolunun kanadının kırıldığını hissetti. tek noktaya yöneldi.." Gazi. aynı telaşla çıktı. Necib Ali'yle birlikte Kel Ali'nin peşine ta32 33 kıldılar... Ayıcı'nın köşkünde mola verelim mi ?" Doktor Reşid Galib. Haber bomba gibi patladı: Gazi'ye suikast!. Bu sesle.. Đsmet Paşa. vaziyete hâkimdir. Paşam! Bu halk nankördür. Ayıcı'nın bu hoşsohbet sesinde.. Đsmet Paşa telgrafı Kel Ali'ye uzattı. Đskemlesini biraz geriye doğru itip hiddetlendi: "Milletimden gizli bir şey yaptığım yoktur. Valide ?" Yaşlı kadının yüreği titredi: "Erken çıktı bu sabah. Sonra elinden alıp Necib Ali'ye verdi. Kapıyı çaldı." Hilmi Efendi. Gazi'nin bilinmeyen çok yanını öğrenmek gibi bir iptilaya sahipti. Yüzünde akıbetinin tayin edilmiş olduğu karanlıktan kurtuluşunu belirten yumuşaklık görünüyordu.. Naim Palas Oteli'nin büyük holünde kurulmuş sofranın başındaydı. Ayaklarını biraz karnına doğru çekip geriye yaslandı. Đki otomobil Çankaya'ya doğru yollandı. Dahiliye vekilinin odasında hırslı adımlarla dolaşıyor. Sesi keskindi. Bu akşam sıcağında buz gibi bir kadeh rakıyı sonuna kadar içti. bir "Gazi sohbeti" için günlük duruşmalarını erken bitirmişlerdi. Bu yükseliş. Çıplak başının üzerinde birikmiş terleri önce eliyle. "Kıpırdama!. bunları bulamıyorum. Suikast haberinin verdiği hınçla otelin önünde birikmiş halkın sesi giderek yükseliyordu." Ziya Hurşid kıpırdamadı. Kenarları yukarı kıvrılıp tereği bir çeşit suyolu gibi derinleştirilmiş şapkasını çıkardı. Otomobilin önünde oturan Kılıç Ali'ye seslendi: "Kılıç! Đstersen Ayıcı'ya gidip biraz hasbıhal edelim. kalabalığın arttığını ve hırsının büyüdüğünü gösteriyordu. lambanın ışığı artıp odayı tam aydınlatıncaya kadar öyle kaldı. Aradığını görmedi. topluluğun beklediği kıvama geldiğini yakaladı. Odaya hepsi birlikte girdiler." Sonra başını camdan çıkarıp arkadaki otomobile bağırdı: "Doktor ne dersin. Gaffarzade Oteli'nin ikinci katına yılan gibi sürünerek çıktılar. "Böyle günlerde mahalleyi yalnız bırakmamak gerekir" diye düşündü." Cumhuriyet Hükümeti'nin demir pençesi. Bir gövde pencereden. Đsmet Paşa'nındı. Đkdam gazetesini cebine yerleştirdi. Đstanbul'da namuslu evlerin kapısı geç açılır: "Hayrola Hilmi Efendi?" "Küçük Efendi evde mi. Kel Ali. Necib Ali. şaşkınlıkla. Tren hazırlandı mı?" Gazi Paşa Hazretleri... çok şey söylüyordu: "Cumhuriyet Hükümeti'mizin demir pençesi ve Yüksek Đstiklal Mahkemesi'nin adil eli. Cerrahpaşa Sermüezzini Hilmi Efendi. güvenli fakat temkinli adımlarla dışarı çıktı. doğru sarı eve yürüdü.. sonra ceketinin küçük cebinden çıkardığı iri beyaz mendiliyle sildi. Etrafına bakındı.Lucretius Geceyarısı iki gölge köşeyi döndü. rahat. Derhal kapıları açınız!" Yavaş. Sonra da her emre hazır olduklarını söyleyip duruyorlar. halkınızdan gizli demlenmenize veriyorlar. hiçbir şey olmamış gibi Đzmir akşamının imbatında serince demleniyordu. "Siz okuyunuz Necib Ali Bey. Birisi Gazi'ye fısıldadı: "Dışarı çıkmayışınızı. Đki elde dört silah. diğeri kapıdan aynı anda tekmelerini vurup içeri girdiler. Dar koridorda gölgelerin yolu ayrıldı. Ayıcı Arifin abartılı üslubundan Gazi'nin delikanlılık maceralarını dinlemek her ikisinin de hoşuna gidiyordu." . alayın imkânsız yapısında birleşmişti. Sessizce işaretleştiler. beklediklerinin gecikmesini affetmeyen bir asabiyetle kınıyordu: "Ne zaman ihtiyaç olsa.. Yüzündeki gülüş. Đstanbul'dan beklenen Terakkiperver ileri gelenleri eski Đttihatçıların da aynı şekilde linç edilebileceği ihtimalinin yüksek olduğunu Gazi'ye anlatarak emir beklediler. bekledi.

.. her şeye hayret ve teşekkürle bakacaktı. kim vurduya gidebilir. Bileklerini sanki namaza durmuş gibi göbeğinin üzerinde birleştirdi. bir suçlu gibi hırpalanmaktan çok. Đttihatçı kaderinde daima bir yeri vardır. Cumhuriyet'in adalet ve kudret pençesinden müstahak oldukları muameleye maruz kalacaklardır. bir otopsi ustasının aldığı meslekî hazzı tatmıştı. Dar bir hücrenin içine itildi. Cavid Bey.Necib Ali. Polisler önce kenara çekildiler. Dün akşam. Hücrenin. Anlaşılan yukarılardan bir emir gelmiş ve bütün o sıcak saygı ve sevgiyi bir anda yok etmişti. Başvekil'in emriyle salıverdiği Kâzım Paşa'nın kendi mesuliyeti olmaksızın bırakılmış olduğunu Kel Ali'ye bildiriyor." Bayram sabahı evin etrafını saran sivillerin daralttığı çember sonunda kapıyı çalmış ve Cavid Bey'i yakalamışlardı. Đzmir mahreçli telgrafla Gazi Paşa'ya suikast tertip edenlerin yakalandığını belirten ifadelerin üzerine basarak okumuş. Akşam eve döndüğünde. ellerini kelepçeye uzattı. Demir kilit döndü. omuzlarına çökmeye başlamıştı. Dilaver Bey. Cavid Bey.. Hücrenin en yakın duvarına tutunup tedbirli birkaç adımla bulunduğu çevreyi el yordamıyla tanımaya çalıştı. Belki birkaç kişi yeniden gelip kollarından tutarak onu bir maceralı gezintiden geçirip yemin kürsüsünün önüne koyacaktı. yanındaki kuru kafayı gözlemiş. Paşam!" Dilaver Bey. Senelerce önce. Şimdi. Ali Fuad Paşa'yı görmüş ve silkelenmişti. Cavid Bey. ağrılı seslerle bir bozgun yerini andırıyordu. Đskeleden inerken önünü kesen iki sivil polis koluna girip doğruca Unkapanı Karakolu'na götürmüştü. kim bilir bu yüz lehçeli edebiyattan nasıl bir azap çekmiş ve bu azabı büyük bir miras gibi Cumhuriyet'e bırakmıştı.. Bir derin nefes daha aldı. hatırlı bir misafir gibi uğurlandığı Unkapanı Karakolu'na bu defa.. Arkada bekleyen bir sandal var. Galata Đskelesi'nde bekletilirken uzaktan Refet Paşa'yı. Başka nasipleri yoktur.. böyle karanlık bir hücrede. Seslendi: "Kimse var mı ?" Yalnızdı. eski bir Đttihatçı itibarıyla karşılandığı karakolda ikram görmüş ve saygıyla hemen salıverilmişti. aynı silkinişle yeniden kendine geldi. bu seyirden.. Đstiklal Mahkemesi'nin adil elinin işaretiyle yol alıp bütün hızıyla Đzmir'e yöneldi. Osmanlı'nın birleşik ruhu. Unkapanı Karakolu'ndan alınıp Gülcemal Vapuru'na konuluşunu ayıplı bir hatıra gibi zihninde tazeledi. Keyfiyeti Đstiklal Mahkemesi'ne de intikal ettirdim. vicdan muhasebesine terk edilmiş bir mason adayının ürkek ve tedbirli sabrıyla takriz edileceği anı beklemeye koyulmuş gibi titredi. önüne konulmuş kum saatinin kıvamlı akışını seyrederek. Şükrü Naili Paşa.. Cavid Bey küçük hücrede. derin bir nefes alarak işin şahdamarını çatlatmayı sona bırakmıştı. Sonra gözünün bağını çözüp herkesin bir ağızdan "Nur" diye haykırdığı kubbeden süzülen yoğun ışıkla kamaşan gözlerini biraz ovup.. Sonra tek tek hepsini boşaltıp. . Simsiyah bir rutubet ve toprak kokusu burnunu yaktı. bomboş bir hücrede kendisine bir teselli fırsatı verecek kuru kafa bile yoktu. Đsmet Paşa'yı arayıp emrin yerine getirildiğini arz etti: "Karabekir Paşa Hazretleri'ni emriniz üzerine serbest bıraktım.. Şimdi Cumhuriyet. Cavid Bey.. yüklenebileceği sorumluluğu bütünüyle mücadeleye hazır iki tarafın taktik ve takdirine bırakıyordu. gerçekten bir suçlu gibi itilmiş ve rutubetli bir koğuşa konulmuştu. Hemen bu akşam kaç." Özel tren garda hazırdı. Cavid Bey'i kapıda karşılamış ve hemen teklifini ileri sürmüştü: "Vaziyet karışık Cavid! Böyle zamanlarda insan. Demir kilit tekrar döndü. Cavid Bey bu karanlık hücrenin sıkıntı veren yalnızlığında ilk tutuklandığı günü hatırladı. bu mirasın reddi için dava açıyordu. Bu kadar kısa sürede böyle açık bir değişikliğin herhalde utanılacak bir sebebi vardır diye düşünmüştü. Naim Palas Oteli önünde toplanan Đzmirlilere irat ettiği nutkun can alıcı kısmını okudu: "Bu gibiler. arabalara tıktılar. Gülcemal Vapuru iskeleye yanaştı. Kalasların üzerinden yürütüp Cavid Bey'i bir arabaya bindirdiler. Koridor.. konağın taş merdivenlerinden itibaren hissedilmeye başlanan telaş. böylece. Gazi Paşa'nın.

Devlet. gücü yetmedi. Allah aşkına tedbirli ol!" Akif Usta. önceden birkaç kere tekrarlayıp ezberlediği şekilde olayı Gazi Paşa'ya anlattı. evladı arasında adil şekilde taksim etmelidir. Gazi Paşa. Doğrulmaya çalıştı. kahvesini önüne koydu.. esnafın. Aksi halde. manasını kavramadıkları bir duaya baş salladılar... bir o yandan. yaveri Hayati Bey'e Đsmet'in telgraf başına çağrılmasını istedi. temiz insandı. ta kalbine saplanmış gibi bütün vücudunu yaktı. Akşam yemekte. Kollarına girip. Cumhuriyetçiler.. kendisine tevdi edilmiş görevin sorumuluğunda davranan kararlarıyla Cumhuriyet'in geleceğine kasteden her hareketin başını ezecek kudrette olduğunu açıklığa kavuşturdu. Semih Naci. Sesini yükseltirse acınmak duygusundan kurtulacağını sandı: "Ahlaksızlar. gecenin yarısında dükkânına gidiyordu..." Masanın üzerinde tasvir duruyordu. Gazi Paşa. . kalpaklı millî tüccar ile girdiler kanımıza.. Tekrar doğrulmaya çalıştı. amelenin geçerken uğrayıp içtiği çorbayı kaynatacaktı. aciz birisi gibi muamele görmekten rahatsız olmuştu. Đstiklal Mahkemesi'nin. tektir ve adı iştirakiyundur*. gözünün yaşına bakılmadan tevkif edilecekti. "Đşte! Gediz Müdafaası'nın hatırası. Bacağındaki kurşun. gövdesini ayağa kaldıracak kadar güçlenemiyordu." "Estağfurullah beyim!" Sonra yalvarır gibi ekledi: "Seninkiler merak ediyordur. yüzünü yıkadı.. "Đstiklal Mahkemeleri'nden beklenilen sürat ve katiyet konusunda istenmeyen tereddütlerin doğmasına sebebiyet" verebilirdi. utanmaktan çok. Semih Naci yiğitti." diye güldü. Kâzım Karabekir Paşa'nın Başvekil'in emriyle serbest bırakılması. Geçinip gidiyorlardı. Bir diğeri koltuk verip. ılık 38 su ile bez getirdi.. istenilen açıklamayı yaptı. Semih Naci. kapıyı açıp Semih Naci'yi içeri aldılar. devletindir ve devletin kalmalıdır. Sabahın erken ışıklarıyla yola dökülmüş. Đsmet Paşa da. Đttihatçılar. "Đstiklal Mahkemesi'nin adalet numunesi olacak kararlarına tam bir emniyet hissi içinde olduğunu" yazıyla Kel Ali'ye bildiriyordu. Kaskatı bacağı kıvrılmıyor.. Kurşun girdiği yerden..Gazi Paşa Hazretleri banyodan çıkmış.. Đştirakiyun meclisinin müritleri. ama beceremeyip düştü. namusluydu. "Üç beş adımlık yol kaldı.. Bu histe. Robespierre'in sözünü ilk okuduğu gün çok beğenmişti: "Halk Mahkemesi'nin olduğu yerde hakka bakılmaz. Arnavutkaldırımlarının üzerinden sekerken canının yandığını ağır şekilde hissetti. 37 Đstiklal Mahkemesi'nin adil eliyle Cumhuriyet'in demir pençesi bir kere daha el sıkıştılar. tevekkül içinde ömrünü tamamlayan insanlarının hayatında. gölge gibi duvar diplerine sığınarak yürüyor. Kim bu suikastı tertip etmişse kendi elimle asarım. şarkıların. ama * iştirakiyun: komünizm. Đsmet'in Đzmir'e gelerek olayın gidişindeki aksamayı düzeltmesini istiyor." Đştirakiyuncular. üzerindeki bornozla kurulanıyordu. Ayağı burkuldu. Gediz Savunması'nın kaskatı bacağı hâlâ dik. kendini yükseltecek hükmü verdiğine inanıyordu: "Đsmet'i iyi tanırım. işkenceden yeni kalkmış bir mahkûmu hücresine götürür gibi sürüklediler.. tutunmak istedi. Birisi. Ömür. Servet. Köşeyi dönünce kapağı içeri atacaktı. bir bu yandan sallanan çocuk beşiği gibi ninnilerin. akşam bir tenha yerde toplandılar. iktisadın lafı mı olurdu. Gazi Paşa. Kılıç Ali bir iki kadeh içtikten sonra. Đstiklal Mahkemesi'nın doğru yolda olduğunu açıkça ifade etmesini belirtiyordu." Semih Naci'nin acısı artıyordu." Sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmasına başladı: "Evet. feryatların arasından geçip gidecekti.. Bu dar sokaklı mahallenin. hatta. fakat faydasız bir baston gibi boşlukta sallanıyordu: "Sağol Çorbacı! Allah razı olsun. Kılıç Ali." Başvekil. Bir iki kişi karanlıkta yetişip Semih Naci'yi kaldırdılar. Gözü iri puntolara ilişti ve elini hırsla masaya vurdu... elindeki imkânı.. ne zaman uysal olması gerektiğini bilir. Allah vermişti işte. her mevsim değişikliğinde yeniden saplanıp soğumuş gibi acı veriyordu. sendeledi. olmazsa sürünürüm" deyip ilk hamleyi yaptı. Bekleyenler. fesli Osmanlı tüccarı. Bu saadetli dünyanın nazlarını unutmaya ne sebep vardı ki. dört yanı sarmıştı. acınmak korkusu vardı. Đsmet Paşa. korku. Çare.. kimsenin sesini bile duymasına fırsat vermeyecek bir siniklik içinde titriyordu. gücü yetmiyordu. efendiler! Ya kadere bağlı olacağız ya da hür. Sorumluluk duygusuyla gecikmesinin verdiği rahatsızlığı üzerinden atmak istiyordu: "Geciktik beyler. Arasındaki hiçbir yer bizim için çare değildir. hemen başlayalım..

ne görgüsü. Rauf'un. Enver'i hayranlık içinde seyretmiş. itaat edilmeye alışmış bir kumandanın. öteden beri çekemediği Maliye Nazırı Cavid 41 bu muydu ? Şimdiye kadar karşısına gelenlerin hepsinin sıradan komitacı gibi sadece yüksek tonlu bir iki çıkışla bütün varlıklarını ortaya koyduklarını görmüştü. kendini sürekli tetikte hissettiği. Bu sabah karşısına getirdikleri "ba40 caksız maliyeci" bir zamanlar imparatorluğa elkoymuş ittihat Terakki'nin ünlü hesap adamı değil miydi ? Sait Paşa'nın "Küçük dev" dediği kudret bu muydu? Enver'in. hafızasındaki kıpırdanmalara karşı koyamıyor. Ziya Hurşid'in hatta Ayıcı Arifin. en önemlisi ne de cesareti intikam peşinde koşmaya müsait görünüyordu. Papa'nın tacından evla değil miydi ? Neden Kel Ali. Tekrar yola koyuldu. Enver'in "Talihin döndüğünü ilk defa hainler anlar. Fedaiyan Taburu'nun kaymakamı olarak Kel Ali. Đsmet ile Hüseyin Cahid arasındaki yakınlığa mana vermek mümkün değildi. Bu bir siyasî komplodan çok. Maarifçi Şükrü'nün. . Đttihatçıların. etrafı sindirmeye yetecekti. Uzaktan bakılınca yumuşak. topyekûn iktidar için yıllardır kurduğu tertiplerin birkaç beceriksiz komitacıyla yürümesi düşünülemezdi. Đsmet'in. hiç acımadan ölüm emri veren bir yargıç tabiatı yatıyordu. ama. ilk bakışta vurucu. köpeğin zelzeleyi hissettiği gibi bunlarda bir meziyet vardır" sözünü dilinden düşürmeyişine bir mana veremezdi. Çorbacı selam verdi: "Selamünaleyküm. nadir duyulan taze bir heyecan yaşamıştı. derin bir uykuya yatmadan önce karısına soracaktı: "Gusül suyunu ısıttın mı. şapka giymedi diye Atıf Hoca'yı ipe çekmişti ? Neden Tahirülmevlevî'yi içeri tıkmıştı ? Çorbacı Akif. Hamurkârlar. Meclis koridorlarının ilk günlerinde açığa çıkmıştı. hem de bu korku. Cavid kim. orta halli bir kasaba imamı gibi sevgi uyandıran görünüşe sahipti. ağalar! Kırk somun koyun.39 neden böyle konuşuyordu. işte bu Fedaiyan Taburu'ydu. yağ tenekesinin boşaltılışındaki o kokulu ve kaygan hızla her şeyi bir huninin ağzından iri gözlerindeki sinirli bakışlara dolduruyordu. sessizce vaat edilen küçük mevkilerin hakkını vereceği günleri beklemişti. sırtındaki ekmek küfesini fırının önüne koydu. Kel Ali. Allah. Bunların.. bağlılık yeminini bir ibadet gibi kutsallaştırmıştı. hatta ayıpla karşılıyordu. kırıcı. Elbet bir gün Đsmet'in de suyu ısınacaktı. Đsmet kimdi ? Kel Ali patlamaya hazırdı. Hele Cahid'in yakın dostu Cavid'in bu vesileyle korunmak istenmesini Đsmet'e yakıştıramadı. bütün barutu tükenmiş kabadayı narasından daha fazla korkutacak bir tarafı yoktu. Çeşme'de Gazi'yle görüşmelerinden sonra Đzmir'e dönerken yol boyunca ağzını hiç açmamıştı. Đkindi namazından sonra evine dönecek. Gazi'yi etkisi altına almak için gösterdiği gayreti hayretle karşılamış ve Gazi'ye karşı çıkabilecek bir tabiatın ısrarlı savunması karşısında. geride önemsenecek bir şeyleri bulunmadığını kolayca sezmek mümkündü. Gazi'ye hatalı hareket etmekte olduğunu söylemişti. Talat'ın ürktüğü zihin. Canbulad'ın. hatta kibar görünen bu adamın içinde. kabineyi kurarken. Siyasette yerlerinin pekişmediği. Ali Fuad'ın savunmasında Đsmet'in gösterdiği dostluk ve vefa hissine hayranlık duymak belki düşünülebilirdi. Đsmet de kim oluyordu? Nasıl bir sara gelip Đsmet'i esareti altına almıştı ki. Bu adamın ne eğitimi. Dillerinde." Fırıncılar sıcak ekmekleri bir çırpıda küfeye attılar. peşlerinden gidilecek hiçbir meziyetleri olmadığı. Bu adamın korkulacak nesi vardı ? Kel Ali. Enver'in Fedaiyan Taburu'nda kaymakamlık yapmış. Siniri yavaş yavaş sinmiş. zor anlaşılır bir sevda vardı. şu küçük bedenin taşımakta zorluk çektiği iri kafa mıydı ? Enver gibi gözü pek. ince telli kemençeden dökülmüş gibi çığırtkan bir Rize türküsüyle teknelerin başındaydı. Gazi'nin.. Đzzet Paşa'nın. dalaşmaktan özenle kaçındığı şahsiyet şimdi Kel Ali'nin karşısındaydı. kişisel garazla hareket eden başıbozuk takımının yüzüne bulaştırdığı bir beceriksizliğe benziyordu. bu yakışıklı seraskerin yumuşak bakışlarında. gözü pek bir savaşçıdan çok. Cavid'in açıktan açığa bir suikastın tertibinde yer alacak tıynette olduğuna inanmakta zorluk çekiyordu. yerini. Enver'in emrinde çalıştığı günleri hatırladı. Babıâli Baskını'na benzer bir müdahale endişesiyle Talat'a adeta yalvarırcasına yardım rica ettiği korku. Bir eski silah arkadaşının böyle kendinden geçmiş şekilde üç beş Đttihatçı eskisini savunmasını şaşkınlıktan öteye. nifakı günah saymamış mıydı ? Peygamberin sarığı. güzel kız ?" Kel Ali huzursuzdu. Karabekir'in. Ziya Hurşid takımına verilecek cezayla hem suçlular layığını bulmuş olacaklar. kuşkuya bırakmıştı.

Cumhuriyet dahil bütün dönemlerde ülkeye hâkim olmuş iktidarların en büyük. Bir Cavid." Kel Ali'nin dayanacağı payandanın ilk filizi gözüktü.. biz bu davada ne yaparsak yapalım. adaşının ileri sürdüğü önemli noktayı vaktinde teşhis edememiş olmanın acısını hissetti. bu baskından kaçmaya çalışıyor. Ama dava." Kel Ali bir süre kâbus içinde kıvranmış gibi terlemiş. Vicdanı savunmak. çöktüğü sanılan yerde.. bir Nâzımla bütün Đttihat Terakki'yi engizisyondan geçirdiğini sanmakla hata ediyorsun. Bu teşkilatın. bu ihtişamlı yürüyüş merakındaki Yunanlıya. ayrıca. hukuku savunmaktan daha kolaydır.. bu endişeyi şahsen hissetmekle kalmamış. ancak kendisini dört yanından sıkıca saran hatıralar zincirinden kurtulamıyordu. gerilerden getirdiği hatıralarla zihninin daha da bocaladığını gördükçe. ama Gazi Paşa. kadeh. daha yedi yıl önce Kral Konstantinos Đzmir'i işgal ederken aynı izmirli. Maşatlık'ta toplanıp Reddi Đlhak Cemiyeti'ni kuranlar aynı Đzmirli değil miydi ? Osman Nevres'in attığı ilk kurşun bu meydanı kana boyamamış mıydı ? Dün gece yemekte arkadaşlarının Terakkiperver Fırkası'nın 44 . bunu dikkate almamak imkânsızdı. Katilleri Đzmir'de as. Gerçekten de Đttihat Terakki." Gazi Paşa. Öyle ki. Bu gururu her vesileyle çevresine hissettirmeye bayılıyordu. bir zamanlar kendisinin en sıcak duygularını paylaştığına inandığı dava. on yıl içinde bu ikisine sen dahil adaşım herkes yanacak. bir eski husumeti saklayıp. Cavid'in hesabını Ankara'da görürsün. rahat halleriyle herkesin hoşuna giden bir babacanlık içindeydi. bu adamları istiyor. Gözleri hor bakmaya muhtaç bir zayıflık içinde baygınlaştı. Sakız'dan getirdiği bir kıvrak taraf vardı ki. Otel kendisini sıkıyordu. Çok değil. mabetleri yıkılmalıdır. Gazi'yi adaşından daha iyi kavramış ve bir dava adamı hüviyetini daha keskin çizgilerle takınmıştı. Tek bir şeye inanıyordu: Ga-zi'nin hoşuna gidecek her şey mutlaka bu güzel memleketin. Usta bir elin hızarında biçimlenip Đstiklal Mahkemesi'nin terazisine altlık olacaktı. Kel Ali. Sonunda hükmünü verdi: "Bu alçak teşebbüsün Cumhuriyetin kutsal ateşini söndürecek nefesi yoktur. Naim Palas Oteli'nin kendine ayrılan katında yalnızdı. En iyisi gel. fırsatı gelince.. Bu küçük dal kısa sürede gelişip iriyarı bir kütük oldu. hem bizim. son sözü söylemeye hem meraklı. Şimdi bize düşen mesuliyet bu ayıplı teşebbüse kan kusturacak bir şeriat yaratmaktır. Kral Konstantinos'u karşılamak için o süt beyazı mermer merdivenlerin üzerine al renkli halılar serdirmiş. gür duygularla ortaya çıkaracak kadar sıcak ve şehvetliydi... sıkarım gırtlağını olur biter. adaşım. Şimdi sen. bir cumhuriyet ve inkılap davasının kaderini muhakeme edeceksin. bunların hükmünü bu davadan ayrı tutalım.. birden dik başlı bir eşkıya gibi yeniden dağlara çıkışını beklemek gereksizdi. hem de bunda başarılıydı: "Adaşım! Bu davayı birbirinden ayır. üç beş Đttihatçı'nın karşına getirilmesi değildir. Kel Ali. bu biçare halkın yararına olacaktı. bunun kalıbına kolayca kanacaklardan değildi. bu ihtimalin yakın olduğunu Gazi'den işitmişti. yüzünün bütün hatlarına korkulu bir telaş sinmişti. Kılıç. Var sanılıyorsa.. Kılıç Ali bastırmaya devam ediyordu: "itilafçılar Cavid'in kellesini istediklerinde öyle şeyler söylediler ki. Kılıç Ali. Eski adıyla Kramer Otel'i.Kel Ali. asılan her maznunla birlikte bu şeriatın kitapları yakılmalı. ama şehrin gözden uzak bir semtinde yeniden canlanıp bir canavar gibi Cumhuriyet'e saldırması beklenmeliydi. Đstanbul'un kaltak koynu. Gazi'ye yakın olmak Kel Ali'nin en büyük gururuydu. yine aynı otelde kalan Konstantinos'a da benzer heyecanlarla sevgi ve saygı göstermişti. hatta çapkınlık arkadaşlarıydı.. bir cinayet tertibinin maznununu de- ğil.. Gerçi halkın gösterdiği büyük ve çığırtkan sesli tezahürat göz doldurucuydu. Davanın bütün sorumluluğuna fevkalade istekle talip olan Kel Ali'nin kavrayamadığı gerçeği görmüştü: "Bütün mesele. Tutuklanıp hücreye kapatılanların çoğu. Unutma.. Midilli'den. masum ve vicdanlı insanlar gibi itibar göreceğiz. Bütün varlığını mahzun ve yalnız hissediyor. Đzmirlinin. Çok değil. bu hem onların haysiyetini yükseltir. adaşının düşüncelerini okuyordu. bu ağır duygunun yüküyle yorgunluğu artıyordu." Kılıç Ali. Kılıç Ali." Sözler güzel ve etkileyiciydi. Girit'ten. sanki Türk bayrağını çiğnetiyormuş gibi bir zevk tattırmak istemişti. en güçlü teşkilatıydı.. Kel Ali'nin tabiatında gördüğü o kıyıcılığı belli bir kalıba oturtmak gerektiğine inanıyordu: "Böyle davaların hukuku öyle kolay düzenlenmez.

. Şehzade Burhaneddin Efendi'den boşanmış. canına kastetmiş "kara çete" elemanları gibi görüyor ve bu hızlı gelişmenin gerçek karakteri kadar siyasî akıbetini de Đstiklal Mahkemeleri'nin adil eline bırakıyordu." Mustafa Kemal. bugün tutuklanıp hücreye kapatılınca. Gazi'nin hürmet ettiği eski silah arkadaşı paşalar.. Aliye Hanım. Latife'yi burada tanımış. Şimdi Đzmir. Đttihatçıların Đzmir'e bakışı başkaydı. fakat aynı zamanda bu yadın. Đzmir'in.. Đzmir'in kurtuluşunda yerleştiği Karşıyaka'daki evin ilk gecesini hatırladı. Cavid Bey'in öyle pek kolay teşhis edilemeyen bu özelliğini. hatta karşısındaki Đngiliz komiseri hayrete düşürecek bir ciddiyetle Đttihatçıları savunmuştu. Đttihat Terakki'nin cinayetlerini tasdik ettiğinizi bizzat sizden duymak isterim. onları şimdi. eski Đttihatçıları yokmuş gibi farz ederek hareket edememiş. Bir zamanlar çevresindeki yakınların güler yüzlü bakışlarında durgunlaşan sevgilerin yerini. Maliye Nazırı Mehmed Cavid Beyindi. birdenbire en cani eşkıya gibi ayağa düşürülüp alaya alınıyordu. şimdi kendisi. Bu sanatı ne zaman kullanacağını iyi bilmenin getirdiği bütün faydaları ve hakları almaya alışmıştı. Đttihatçıların kendilerini sanki Selanik'te gibi rahat ve emin hissettikleri limandı. sonra. Cavid Bey.. ilk tanıdığı gündeki gönül okşayan söz ve bakışlarını daima sıcak ve hazır tutmuştu. Selanik'in özlediği Beyaz Kule gazinolarına benzer bir yakınlık duygusu tatmıştı. Yaşları boldur ve kolay boşanır.. Hatıraları hoyrattır. Đttihatçıların çoğunu sevmişti.mensupları için ileri geri konuşmalarını hayretle dinlemiş.. Đttihatçılar ile iç içe geçen hatıralarını tazelemek istiyor.. acı bir ikaz gibi yüreğini buracağını hissediyordu. bir Đngiliz komiserin siyasî cinayet faili gibi gösterdiği Đttihatçıları. sizin bu alçaltıcı sözlerinize hak verdirecek mahiyet almamıştır.. Mustafa Kemal'i zorluyordu: "Evvela. hafif şiddet ifade eden sözlerini nasıl bir hiddetle cevaplandırdığını hatırladı Đngiliz komiser. canına kastetmişti. bu kadar kısa sürede böylesine hızlı değişimle dava arkadaşlarını suçlayanları ibretle seyredilecek bir kadro gibi hafızasına nakşetmişti. bakışları dumanlı ve hırçın eşraf kızının gözlerinde. Đttihat Terakki... Yeşil bahçesi içinde bembeyaz köşkün körfeze bakan pencerelerinden uzun uzadıya seyrettiği Đzmir'in akşamüstlerindeki o hülyalı bekleyişi çok iyi ölçülerde içine sindirmişti. çoğunu bir davanın peşinden giderken tutunup dikleşebileceği bir omurga gibi kendi vücuduna yerleştirmişti. Đzmir. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Rahatladı. Đngiliz komiserin mutlaka kabul göreceğine emin olduğu bir görüşme şartında.. Cemiyet hiçbir zaman. Öyle ya. kıskanılacak bir vasıf olarak görmüş ve gülerek kendisine hatırlatmıştı: . Dinmez sanılan bu pınarların kaynağı birden kurur ve eski şen şatır havası çevreyi hemen doldurur... çeliğe su verilirken duyulan cızırtılı sesle serinlemişti.. Fakat." Gazi Paşa. Đzmir. hafif alay. onun için daima güler yüzlü bir hatıraydı. vatanperver bir cemiyetti. söz sanatını. Paşa. boşluğa uzattı. Gözlerini yiyen ince bir ip gibi kıstı ve uzak diyarlara çevirip. Cavid Bey. hemen belirteyim ki. Merakla kuşku arası bir hisle geri döndü. Đktidar olma şansının doğduğu ilk fırsatta bile. sonra ciddiyetine kanaat getirerek cevap verdi: "Ben Đttihat Terakki'nin mümessili değilim!. Gazi Paşa. Selanik'e benzer bir yanı vardı. Kramer Oteli'nin mermer merdivenlerinden aşağı hızla indi. ama vatanperverliği bu seviyesiz suallerin üstündedir. iğreti bir tavırdan çok. bir kenarda yeni bir kader kısmet bekleyişi içine girmeksizin canlı bir hayat sürüyordu. Burhaneddin Efendi'nin şehzadelik günlerinde kurduğu yakın dostluk duygusunu devam ettirmiş. Yaver Hayati Bey telaşla peşinden koşuyordu. vatanperver ilan ederek savunduğu günlerden kendini sıyırmış. sevgi sanatına dönüştüren bir kıvraklığın sahibiydi. daha düne kadar. Tek değişmeyen güler yüz. daha şen ve emin olduğu güzel bekleyişlerle doldurmayı öğrenmişti. "Ankara'ya dönüyoruz. Bu delişmen kızın içindeki gür alev. Yahya Kemal. Gazi Paşa'nın sessizliğinde sanki tasdik varmış gibi hücum giderek şiddetini artırmıştı. Gazi Paşa birden sıçradı.. "Bu adamlardan korkmak gerekir" diye düşündü. Đnsanın canını sevmesi kadar doğal bir sıçrayış yoktur. her şeyin sabrı da. Aliye Hanım. Çok kusurları olabilir." Saray dulunun gözlerindeki bıkkınlık ve hasretin ikisi de gevşektir. akşam ziyaretlerinde Cavid Bey'in nazik bir üslup ve ferahlık içindeki iltifatlarını hatırladı. Saray dulunun gözlerinde. Gazi Paşa'nın haşarı gözlerinde. önce "Bu adam aptal mı ?" diye düşündü. Hem de adamakıllı sevmiş. isyanı da birlikte yaşar.

Bilir misin ki. hatta terbiyeli sınırlar içinde lezzet duyduğu bu erkeğin hususiyetini kavramakta güçlük çekmiş ve kendisini adeta esir eden tesiri bir türlü yakalayamamıştı. Saraylının daha fazla açık olması beklenemezdi. Düğümü çözmüştü.. Cavid Bey'in nikâhına geçtiğinde gerçek mutluluk hissini tarif edecek değeri aramış ve bir türlü bulamadığı inandırıcı bir ifade için uzun süre huzursuzluk duymuştu. bir fırsatını bulup kendisini uyarmıştı: "Aliye. Yalnız kaldıkları bir anda Aliye Hanım'a fısıldadı: "Hayatımda bir tek. Ondaki cevherin korkutmadığı kudret yoktur. saray kendi terbiyesindeki huysuz tarafını pis bir şımarıklıkla ortaya koymuş ve Aliye Hanım'ı hudutlarının dışına çıkarmıştı Bu sessiz sedasız ayrılışta kırgın olan yoktu. bütün çehreler.. sevinçten. Đttihatçısından Cumhuriyetçisine kadar bütün mevkilerin rüyasında bu kâbusun bastığı bir huzursuzluk duygusu yatar. tombul vücudundan nasıl bir ışık çıkıp bu güzel kadını tesiri altına almıştı ? Şehzade Burhaneddin Efendi'nin az sayıda dostunu davet ettiği akşam yemeklerinde Cavid'in. bu sarayda meslek haline getirmek için neler vermezdim. Aliye Hanım. Boyuyla bosuyla. kadınlar üzerindeki bu derin ve bereketli vasfınız olmuştur. senin bu bacaksız kocandan ürkerim. Aliye Hanım her bahsi açıldığında. ya ince bir isyan görünürdü." 4« Belki de Burhaneddin Efendi. sızıltısız şekilde ayrılmışlardı. kızım. o ürkek ses biraz canlanıp konuşmuştu: "Sizdeki şahsî terbiyeyi. Abdülhamid'in kendisine ilk iltifatını hatırladı. Cavid'in kısa. Aliye Hanım ile Şehzade Burhaneddin Efendi.. Bakışlarında insanı rahata geçiren bir emir hissedilirdi. Đçinde bu hissi taşımaktan mutluydu. Aliye güzel kadındı. Burhaneddin Efendi'nin eski göz ağrısına arka çıkmak isteğini anlatabileceği güzel bir lisanı vardı." Aradan yıllar geçmiş." Đri gövdeli şairin teşhis ettiği vasfı. gururdan öteye.. bu ebedî ayrılışın üzüntüsünü anlatmak ister gibi sevgilerini açıklamaya çalışmıştı. düşüncelerini hatta sevgilerini altüst edebiliyordu? Uzun yıllar önce gıpta.. sonra vakti gelmemiş bir talebin haksız hükmünden korkarak bekliyordu. sonra hayranlık. Peki. gösterdiği saygıyı hatırlar ve hangi şartlarda olursa olsun bu değerli itibarı çevresine aktarırdı. Đçinin titreyerek baktığı Aliye Hanım'ın şimdi saraydan ayrıldığı böyle bir günde söyleyeceği sözlerin ağır yükünü taşıdığı açıkça belli oluyordu. talihin kime güleceğini merak ediyorum. Sürgün acısını . En sıkıntılı anında Hüseyin Cahid imdadına yetişmişti... Şimdi karısıydı. O vakit.. iktidara talip olan herkesin kafasında Cavid bir korkudur. Elindeki mücevherleri kendisine sunmuş ve sesinin titreyişine aldırmadan sevdalı bir erkek gibi Aliye Hanım'a yüksek seviyeli bir saygı göstermişti: "Bunları muhafaza ediniz lütfen! Sizdeki zarafete yakışacak değerde olmayışlarının beni nasıl üzdüğünü tahmin edemezsiniz. hazdan. bir elin uzaktan işaretine bağlı olarak dudaklarını hafifçe ayırıp uzun süre öyle tutardı.... o saat gelince. Malta Adası'nın iri kemerli. Kendisini Akdeniz'in ortasındaki o küçük ve kayalık adanın sıcak havasında yeniden kavruluyormuş gibi hissetti. kalın duvarlı. yontma taşlı mahpushanesinin uzun ayvanındaki samimi serinlik hissini yeniden duymak için neler vermezdi ki. Zaman zaman bu hissin eski hatıralarıyla tazelenen bir heyecan duyuyor. Aliye Hanım. 49 Kel Ali yorgundu. biraz hatlarını gevşetmiş. adeta yapılması mutlaka lazım gelen bir ibadet gibi vakti ve saati vardı.. Aliye Hanım da ilk gördüğü anda fark etmiş ve sanki Cavid Bey'in en hassas sırrına ortak olmuş bir yakını gibi bu hususiyetini kendisine saklamıştı. O kuşkulu yüz.. insanların gülerek bakan gözlerle kendisine güzel şeyler söylemesine alıştırılmıştı Saraylı terbiyesinde gülmenin." Aliye Hanım'ın talihi Cavid Bey'e gülüyordu. Eski bir dost." Aliye Hanım artık rahattı. sizde gıpta ettiğim en zengin kabiliyetiniz. Aliye Hanım'ı uzun ve serbestçe süzen bakışlarında nasıl bir tesir vardı ki insanın duygularını. Şehzade Burhaneddin Efendi'nin nazik bir zevce olarak. hâlâ güzelsin! Eski cazibene kattığın bu güzel olgunluk 47 sana öyle yakışmış ki.. Aliye Hanım'ın dudaklarındaki her tebessümde ya mahzun bir sabır. Cavid kendisine derin bir huzur hissi ve nadir duyulan sıcaklıkta heyecanı aynı anda veriyor ve bıktırmadan bu derin lezzetin ömrünü canlı tutuyordu.."Cavid Bey. etrafına meydan okuyan güzeliğinin hakkını vermesini biliyordu. ama hâlâ Burhaneddin Efendi'nin sofrasındaki günlerden getirdiği duygularını açık seçik tarif edememekten rahatsızdı.

. bu mahkemenin ispat edeceği iddiayı idrake çalış.. Kalkacak takati yoktu. "Rüstem şu sakallarımı kes önce. Midhat Şükrü. Böyle bir adalet divanından." Gediz Taburu'nun yiğit kaymakamı Semih Naci Bey. Doğru Berber Rüstem'in dükkânına götürdüler. Sesinin rengini değiştirdi. yine tökezlemiş. Malta sürgünlüğünü büyük bir iftihar gibi her saniye teneffüs eden Kel Ali'nin bu sık tekrarlı hatırlatmasında. Gözlerinin ışığı kısılmış.. Đttihatçıların yedi büyük başı bir günde kaçı-vermişlerdi. berberin koltuğuna yıkılır gibi oturdu. ilk doğacak fırsatta bunun cevabını vermeyi özlüyordu. başıboş bir selahiyet ve sertlikte yargılıyordu. Kara Kemal. Hüseyin Cahid hep aynı kaderin ortakları gibi. Sert ayak. Doktor beni böyle düşkün görmesin. Doktor Reşid Galib'le göz göze geldi. sesi bütün gücünü kaybetmişti. şerefli bir mücadelenin son lezzetini tatmaktan mahrum etmişlerdi.. sonra ciddi husumetle yer değiştirmişti. Sabahın erken saatinde. bütün sürgünleri.. Yoksa hepiniz Đtilafçıların ipinde asılacaktınız. Her biri tekbir getirir gibi vatan hasreti çekiyordu. Doktor Reşid.. tek bir dergâhın sevdalı dervişleri gibi kenetlemişti. Bu Kaymakam Semih Naci Bey. Ahmed Emin'in sözlerini hiç unutmadım." Kılıç Ali.." Kel Ali açmaza düştü: "Allah bizi. Malta'daki sürgün arkadaşlarından çoğunu karşısına almış. vereceği şifa yoktu. Semih Naci'yi bir duvar dibinde buldular." Kel Ali hiddetlendi. hülyalara dalmış mahalle kızları gibi rahatlık duygusuyla gevşedi. şeyhülislamıyla. Cavid'e sormayı çok istiyordu. Derin bir öksürük içinde hıçkırır gibi zar zor nefes alıyordu. Kel Ali. aynı kaderle bir araya gelmiş herkesi çok "çocuklu bir ailenin kardeşleri gibi birbirine bağlamıştı. Rauf. sonra geri dönüp bağırdı: 51 "Biriniz daha gelin. zamanında yapılmış bir ikazla ortalıkta görünmemiş ve kapağı Đsviçre'ye atabilmişti. Her karşılaştıklarında yalvarır gibi sorardı.. Ya Cavid? Ya Nâzım? Doktor Nâzım. Doktor'un. Nemrud Mustafa Divanı'na düşmekten korudu. hiç böyle kenetlenmiş bir iktidara sahip olmamıştır. Elini beline atıp bir süre bekledi. "Doktor ? Ben. doktorluk işim yok benim. Oturduğu kürsüden fırladı.." O kenet kısa sürede gevşemiş ve sürgün günlerinin samimi sa- dakati. Bir ılık . Sert ayağını uzattı.." Semih Naci Bey sırılsıklamdı.. Nâzım'a. Sabaha karşı boşanan yağmur bütün gece böyle ıssız bir köşede çaresiz kalmış adamı perişan etmişti. Gözlerini kapattı. daha Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı gün kayıplara karışmış." Birkaçı birden koştu. Semih Naci biraz dikilir gibi oldu. Kel Ali'nin karşısında yeniden terleyecekti. "Buna bir çare bulmak gerekir" diye düşündü. oturduğu yerden çok sakin bir sesle müdahale etti: "Haydi otur yerine Reis! Kâhin dahi olsan. Malta sıcağında sürgün terleri döküp rahatlamışlardı.. Cavid. Bu lezzet yüzünü kapladı. önce bir boşluk hissi. Osmanlı.. Malta Yâranı'nın samimi sadakati her vesileyle acılı bir heyecan gibi hissedilmiş. ikinci fırsatı daha iyi kullandı: "Đnşallah kimse sana Nemrud Mustafa gibi sonradan lanet okumaz. utançlı bir miras gibi her saniye yanından ayıramadığı bu aksak bacağın acısına bir son vermek istiyordu. Böyle hiddet göstereceğin yerde. "Biriniz koşsun... Göğsünü süsleyecek bir madalyası da yoktu. Ocaktan bir çay getirdiler. Kılıç Ali..tatmak. Malta Sürgünü'nün her hatırasında. Aznif Ağa. ayağa kalktı. Đsmail Canbulad... paşasıyla.. bu kaçışın. Kılıç Ali'ye döndü: "Adaşım." Kel Ali oturdu. Đlkin Kuyumcu Aznif Ağa gördü. Bu fırsatı kaçırmak Kılıç Ali'ye yakışmazdı: "Damat Ferid'e şükredin ki. Yoksa hepimizi. Đşte beklenen fırsat yaklaşmıştı. Övünmek bir lezzet gibi gelir. Şimdi bunların çoğu. bütün âlem utanmıştır. yağız gövdeyi hırsla yere sermişti.. Ateşler içinde yanıyordu.. bütün bir ömür bu kötürüm ayağı taşımaya mecbur muyum ?" Doktor Fahri'yle tabur arkadaşıydı. biz Malta'dayken tıpkı bir hükümet gibiydik. hafif alaycı havayı seziyor.. Büyük Zafer kazanılmadan önce Semih Naci'yi çürüğe çıkarmışlar. vekiliyle. Doktor Fahri Bey'e haber etsin. Baştan çıkarılmış bir evlatlık tecrübesizliğiyle teslim oldu. sizi Đngilizlere sürdürdü. Bir gün bunu. bir gün hesabı sorulacak ayıp duygusu kadar tamah lezzeti de vardı. birkaç yudum içirdi. Doğrulmaya çalıştı: "Boşverin." Sonra. mebusuyla tam bir hükümet. Sadrazamıyla. ne yapacağını sen bile bilemezsin. Boğazlıyan kaymakamı gibi keyfince ipe çekerdi.

bu gururu tek başına hissetmekten utanmış gibi teselli aradı." . Valide Camii'nin oymalarındaki süslere baktı Kim bilir nasıl bir tahammül veya hiddet bu güzel oymaları yaptırmıştı ustalara. Gelenin kim olduğunu anlamaya imkân yoktu. Derin ve dinî bir hava teneffüs eder gibi köhne sokağa daldı. temiz yüzün hatlarını dolaşıp sakallarını perdahlıyordu. Rüstem. benim de adım geçecek. bir sigara yakıp uzattı: "Sigara içer misiniz ?" Karanlıkta bir el uzandı. Cavid Bey.. Mutlu oldu. saçlarından başlayıp teninin bütün hücrelerine sinen esintilerle içini okşuyordu. yorgun kemiklerinin çatırdadığını hissetti. Başkalarının hakkını teslimde adil olması gerektiğini düşündü: "Đştirakiyun. Gözbebeklerine bir ilkbahar değdi. Đçeri itilen. adamı çileden çıkaracak kadar derin ve sürekli inatlarla gülümser. Đlk derin nefesi. Birden kılıcını kuşanmış ve Ömer adaletini dağıtıyormuş gibi konuştu: "Az kaldı. Kapı açıldı. Yeni gelen kendisini tanıttı: "Ben Münir Hüsrev! Erzurum mebusuyum. önce içeri birini ittiler.rüzgâr. hafifçe kremledi. kolonya serpti: "Sıhhatler olsun Kaymakam Bey!" Semih Naci'nin aynadaki aksi başkadır. belki bu karanlıkta sadece kendisinin bulunduğunu sanabilirdi. Bir ara. Dar sokakların birbiri üzerine yıkılmış ahşap evlerinin pencerelerinde. Yüreğinin boşaldığını hissetti. Sesi. Dizkapağının parçalandığı gün. konuşup dertleşecek bir ses bulmuştu. kaslarını geriyordu. Boşluk duygusuyla korkusu yeniden başkaldırdı. küçük kafesler açılıp. bir tek haber almaksızın ne yapacağını şaşırmış vaziyette bekliyordu. bu heybeti bana verecektir. Bu yuvaya sığındı. dar hücrenin içinde bu koyuluk sanki bir zifirî sıcaklık gibi her yeri kaplıyordu. Günlerdir kimseyle konuşmamış. ona zamanın nasıl geçtiğini gösteren tek vefaydı. bugün teslim edilmelidir insana. pudra sürüp havluyla sildi.. saatlerce yalvarmıştı: "Doktor! N'olur beni sakat bırakma." Sonra.. mahir hareketlerle.. bir ağlayıştır aslında. Đştirakiyun. Bu gülüş. Mülkiye'de hocamdınız. Bu atın sırtında şefkat. yukarıdaki pencerenin sızdırdığı ışığın sessiz sedasız ayrılışından hüzne kapılıyordu. kapatıldığı dar ve karanlık hücrenin boğucu sıcağından bunalmıştı. kendine yetecek kadardı: "Haklarının teslimini isteyen her sesin yükseldiği yerde. Đşinin ehliydi. Herkesin hayretli bakışları arasında dükkândan çıkıp uzaklaştı: "Hayır! Bugünün adaleti. bir tek ses. Bu isyan. bütün hızıyla vücudunu dolduruyor. Zümrüt kakılı bir sedef kutu gibi dik ve davetkâr durur. bir sıcak yuvadır. bu memleketin nimetidir. keten perdeler çekiliyordu. bir başka derin nefes izledi: 54 "Yüzünüzü göremiyorum. Siz Cavid Bey'siniz. "Bu ustalar haklarını bilmiyorlardı ki. sahibinin istemesine hacet kalmadan kendisine verilecektir. Demir kapının kaim kilidi yeniden döndü. Bir tevekkül ve teslim ruhunun sindiği bu mahalleden aradığı cesareti bulamamış gibi kırgındı." Simsiyah duvarlar ak yaldızlı aynalar gibiydi. Korun ucunu tutup hızla kendine çekti.. Hiç olmazsa.." Doktor Fahri'nin tesellisini hatırladı: "Günahı olmayanları da yıldırım çarpar. Bu pencere. Đki ayağı da yağız atlar gibi koşuyordu. Gece çökünce. bir ışık yanıp söner gibi oldu.. Her adımda kendini daha büyümüş daha güçlenmiş bir gövdeyle seyretti.. Hücresine bir kimsenin daha geleceğine ihtimal vermiyordu.... ama sesinizden tanıdım.." Ustura tenine değince. Küçük bir bakır tasta yüzünü yıkadı. Takdiri ilahîdir bu. helaya gitmek için kendisine nezaret eden jandarmadan rica etmiş. alabilsinler" dedi içinden. "Benim daha ölmemiş binlerce yanım var be!" diye gururlandı.. sonra bir iskemle uzattılar." Aksaray'a doğru yöneldi. kendini seyretti. Akşamın karanlığı artıyor." Tekrar aynaya yaklaştı.. Bir hak. yıllardır üzerinde çalıştığı "Malî Lügat" müsveddelerinin verilmesi istirhamında bulunmuştu. Cavid Bey bir süre bekledi cebindeki tabakasını çıkardı. Belalı bir bakış... Şimdi bir mutluluk hissi duymuş gibi rahattı." Cavid Bey şaşırdı. çaren yoksa öldür gitsin.

Terakkiperver'in bütün kıdemli paşaları. yarın sabah gerçek bir dost gibi buraya ışık verecek. yarın ilk celseye çıkıyoruz. Şimdiye kadar aldırmadığı bir eksikliğin hasretini çekiyor gibiydi: "Boyumun kısa oluşuna çok yanıyorum. Davayı sürdürecek insanlar şükür ki.Cavid Bey.. Efendim. savcının mütalaası istendi..." Tekrar derin bir nefes aldı ve boşalttı: "Manco! Haydi manco.. Pencerenin arkasında bir meydan var. vefalı bir teslim sesi gösterdi: "Bunu babamdan öğrenmiştim. dedesinin peşinden koşarken. çehreler. Havuzun dört yanında. Đttihatçılar geldi. Yalnız ben değil." Cavid Bey'in hiddeti henüz sükûnet bulmamıştı.." Birden sesini değiştirdi: "Unutuyordum söylemeyi." Đzmir'de temmuz sıcağı. Yaşlı bir Arnavut omuzunda taşıdığı kaim sopanın iki ucuna asılmış ciğerlerin peşinde koşan kedileri tekmeledi." Belinden kemik saplı bıçağı çıkardı.. örtülü bir dostluk gibi bakan aydınlık hissi kazanmıştı. meydanın ortasında bir havuz.. şimdi bütün yürek açıklığıyla Cavid Bey'i sigaya çekiyordu: "Neden kaçmadınız ?" Cavid Bey şiddetle cevapladı: "Ne haysiyetsiz bir sual. Metin olunuz... Bütün kediler. Gözleri. 56 Tutukluları içeri aldılar. Cavid Bey'i gösterdi: "Şu önde giden bodur var ya.. Sonra torununa döndü: "Haydi. intikam hissi alıyormuş gibi konuşuyordu: "Ben gençliğimde. durup durup geriye bakıyor.. bizi işimizden etti. kısa sürede gelişmeleri öğrendi. Birdenbire irkildi.. ufacık bir ciğer parçasına üşüşmüş kedilerin en canhıraş feryatlarla birbirlerinin canını yakıp bir parça kapmak isteyişlerindeki hoyrat ve doğal iştihayı merakla seyrediyordu. bize mi kaldı Gazi'nin. Arnavut... "Meşrutiyetin hünkârı budur. bir yaranma duygusu böylesine gemi azıya alıp her ahlakın üzerine saldırabilir miydi? Akıl bunu ne ölçüde kabul edebilirdi ? Ahlak. Işıkla beraber hava veriyor... daha birçok talebeniz. Arnavutciğerci. sübjektif bir değer yargısı olarak kabul edilecek kadar basit miydi? Cavid Bey bu düşüncelerini. ses veriyor. iri manda ciğerlerinin en ak yerinden bir parça kesip gerideki kedilere fırlattı.. karanlığa yavaş yavaş alışmış. Bana bunu sormaya nasıl cesaret ediyorsunuz ?" "Hiddetlenmeyiniz! Mütareke gecesi kaçtığınızı duyduğumda çok sevinmiştim.. güzel cümlelerde kesin anlatımlar aktaran bir üslupla konuşuyordu: ." Sonra derin bir nefes aldı ve boşaldı: "Manco! Manco. bir bir toplanıp Kel Ali'nin emriyle yargılanmak üzere Ankara'dan yola çıkarılıp Đzmir'e getirilmişlerdi. henüz hususiyetini bilmediği bir insanla tartışmaya hazırlıklı değildi.. Yarın siz bakıp bana derinliğine anlatırsınız. Allah nasıl da insana yaptığının hesabını soruyor. Millî Kütüphane binası tıka basa dolmuş. pişman ve meraklı bakışlarla meydanı bir mahşer yerine çevirmişlerdi. Cavid Bey talebesini canlandırmak istedi: 55 "Şu küçük pencereyi görüyor musun. Onlar bir parça ciğer için didişirken. Nâzım Paşa Divanı'na düşmediler diye gururla gezinmiştim.. Cehennemin bir başka tarifidir bu.. Eski talebesi. Arada bir iskemleye çıkıp meydanı seyrediyorum. mazinin hesabını sormak. biz işimize bakalım. dallarında serçe kuşları ötüşüyorlar." Küçük çocuk." Cavid Bey. Bütün bu adamlar gerçekten iddia edildiği gibi bir araya gelip Gazi Paşa'yı öldürmeyi planlamışlar mıydı ? Bunun inandırıcı bir yanı bulunabilir miydi ? Bir hırs. caddelere taşan kalabalık ürkek. Son Đttihatçı girene kadar arkalarından baktı. bin adımlık yol alırız. yanındaki torununa övünür gibi jandarmaların arasındaki paşaları gösterdi: "Đşte padişahımızı yok eden Meşrutiyetçiler.. onun adı Cavid! Balkan Harbi'ndeyken yüzbaşı ona. Camının biri kırık.. Hamidiye Alayı'nda onbaşıydım. Dede." O gün. bir itiraf lezzeti tatmak istedi.. akciğere üşüştüler. Halifemiz Efendimiz'i beklerdik.. dört iri kayın ağacı var..." Çocuğun anlamadan seyrettiği bu hengâmede eğleneceği hiçbir şey yoktu. Koyu bir kan yere damladı. Necip Ali. Cemal'i boş verin" derdi. En çok o kırık olanı seviyorum. Enver'i. Meydanı tam görmek kısmet olmuyor.. Allah belalarını versin. haydi manco.. biz..

Selanikli Çingene. arkadaşlarıyla görüşmüş ve savcının talebi doğrultusunda. Gazi Paşa Hazretleri'nin canına kıymak isteyen adi caniler. Nemrud Mustafa Divanı'nda bile.. Hepsinin kendisinde hatırı sayılır izleri vardı. Duruşmaya çıkarılmış bütün sanıkları "cife" diye tanımlıyor ve bu "sefiller kadrosunu nefretle seyretmekten doğan mesuliyetini."Muhterem hâkimler! Belli oldu ki. Şükrü Bey'in boynunu... Bekirağa Bölüğü'nden. Yarabbi ne sıkıntılı. bu davanın iki yanı vardır.. avukat tutmalarına izin verilmişti.. büyük bir hırsla dışarı fırlamış ve haykırmıştı: "Bu milletin temiz evladını. Kel Ali. Đsmail Canbulad'ın avukat tutmak istemesi üzerine sinirlenip nasıl bağırdığını hatırladı: "Ben avukatların canbazlığına gelmem!. yeminini tutmuş olmanın huzurunu duyuyordu. 'Cavid. Direnmek istemesine rağmen.. kaleminden kan küstürmüştü. öte yandan padişah hafiyesi.. sonra sırtında taşıyarak bir başka sehpaya götürüp yeniden ipe çekişini anlatırken hayret ve gurur ifade ediyordu: i "Hiç böyle gövdeli bir adam asmamıştım.. Düşman bağrına sıkılan ilk ordu kurşunu... Ankara'da hesap vermelerinin muvafık olacağı kanaatindeyim. sert bir tabiat gösterisiyle muhakeme ederek asmıştı. hatırlı Đttihatçıları. ne acılı. bir gün bu hain hükmün sahibinden hesap soracağıma yemin ederim.. Cumhuriyetin başmakalesinde Yunus Nadi. Maarif Nazırı Şükrü Bey'in sehpayla birlikte devrilip dakikalarca yerde can çekişmesini büyük bir hazla anlatan Cellad Ali'nin sözlerini birkaç kere okudu. Duruşmalara Ankara'da devam edilecekti." Şükrü Bey gövdeli adamdı. Ayvalık'ta düşmana ilk kurşunu atan müfrezenin başındaki Yarbay Ali. Cumhuriyetimizi devirmek isteyen bu hain ittihatçıların teşkil ettiği kara çetenin.... Şimdi böyle bir cife kadrosuna beni de ithal etmesinden nasıl utandığımı suratına bizzat söylemeyi çok isterdim.. Gazeteyi Cavid Bey de okumuş. Kel Ali. bazen hayret içinde bir vefalı dostluk görmüştü. ancak Cumhuriyet'in muazzam mefkûresiyle temizleyebildiğini" açıklıyordu... Kel Ali. Kel Ali. ikincisi.. Kel Ali'nin çektiği tetikten çıkmıştı.. Bütün yol boyunca bana. herkes bir şeyler öğrenmek ihtiyacıyla akşam gazetelerine koşmuşlardı. Đttihatçıların bir kısmını izmir'de asmaya karar vermişti. sen faziletin timsalisin' diyordu. kendi divanında böyle bir hakkın verilmeyişini bile hoş görecek kadar hüviyet değiştirmişti. Đngiliz'e teslim edenlerin Allah belasını versin.. sonra bir teessüf hissiyle fırlatmıştı: "Ben Yunus Nadi'yle bir firar kaderi yaşamış adamım.. Kel Ali. Nemrud Mustafa Divanı'na çıkmanın ne cife bir kimya olduğunu benden öğrenmiştir. uzun bedeni yanında iri ve kalın bir çınar gibi dururdu. Selanik makulesini başkentin hür ve mesut havasında yargılamayı kararlaştırdı. "Prenses Ena" şilebiyle Malta'ya sürdüklerini işittiği gün. memlekete suikast hazırlayan hain ittihatçılar. bir ortak sefer için el ele vermiş. bütün Đstanbul'un merakını uyandırmış." 57 Cumhuriyetin fedaileri.. en azılı Đttihatçılar yar- gılanırken. Kel Ali'yi de Malta'ya götürmüş ve sürgünlüğün derin tesirli macerasına ortak etmişti. Gün gelmiş kader. en yakın dostu Đsmail Canbulad'ın ince. kendisini eski günlere dönmekten alıkoyamıyordu. birincisi. Malta'ya sürülenlere içinin nasıl yandığını hatırladı. Kel Ali." Akşam gazetelerini Kel Ali'ye verdiler.. ipten nasıl çekip çıkardığını. Kemeraltı'nda dizilmiş sehpalarda asılan eski Đttihatçıların akıbeti. her ikisini de uzun ve zahmetli Malta sürgünlüğünde devamlı seyretmiş. Şimdi Kel Ali. Bir yandan Ermeni tazılarının kokladığı sokaklardaki Đngiliz polisi. memleketin güzide evladını avlamaya çıkmıştı.. bazen gıpta. Đngilizlerin. ne utançlı günlerdi!." Ertesi gün. Malta Limanı'na kadar uzanan sürgün günlerindeki acılar şimdi yeniden yüreğini sıkıyordu. Günlük gazeteleri Aliye Hanım'a verdiler. Elindeki gazetede. bir Cumhuriyet hafiyesi gibi sürgün arkadaşlarını. ." Đngilizlerin Đstanbul'da asmaya cesaret edemedikleri Canbulad'ı Kel Ali Đzmir'de asmıştı... bu hükmün infazından doğan acının feryadı okunuyordu.

hatta kontrolsüz bir asabiyetle çevresine zarar verecek şeyler yapabilirdi. direnme güçlerinin kalmadığını görmüş... Đdrakine tam varılmamış bir kültür ve sınıf farkı. Her davanın seyrinde ve sonucunda korkak ve şımarık. ama bir teselli ihtiyacı içinde olduğunu hissediyor. bu koca adamın böyle ağız birliği içinde yalan söylemesini nafile bir yorgunluktan başka hiçbir şeye benzetemiyordu..." Erich Fromm "Düşleyen birinin yanında muhakkak yorumlayan birisi bulunur.. yıllarca bir mizaç çatışması içinde karşılıklı tavır aldığı Cavid Bey'in yakındığı tabiatı ve terbiyesi karşısında şimdi. Bu kadar sakat bir malzemeyle sağlam bir şey yapmanın mümkün olmadığını biliyor.. endişesini ayyuka çıkaranlardan değildi. hayal kurarken zaman ve uzay kanunlarının egemen olmadıkları bir dünyanın yaratıcısı olabiliyoruz. Köhne ve ürkek. Cavid Bey.. giderek derinleşen tecrübesiyle hangi yüzde riya olduğunu kolayca görebildiğine inanmıştı. Emsalin getirdiği güvensiz bekleyiş... Doktor'un sezgiyle yakaladığı gerçek. Gerçekten de. ağlayabilirdi. Bütün büyülü ve şiirli sözlerine rağmen." Cavid Bey Kafdağı'nda bir teselli penceresi açılmış gibi müstantik gözlerinde sükûnet aradı. bu taklit edilmez heyecan. Müstantiğin sabrı tükendi. hakikati hızlı bir hisle kavrayacağını siz de fark ediyorsunuz değil mi?" 63 Kısa sürede insanların çöktüğünü. havasız sorgu odasından bahtiyar bir zihinle çıkmak ümidini kaybetmemeye çalışıyordu: "Bu sabah her şeyi anlattım. bir güzel söz bekliyordu. Asılmış eski dava arkadaşlarının hazin hatırası. Şimdi karşısında çekirge gibi çevik bir sesle haykıran bu inatçı adamın. Sanki bütün mahkûmları mesut etmek göreviyle ruhuna tevdi edilmiş ilahî nezaketi elden kaçırmış gibi rahatsızdı. Arkadaşlarının yanında telaşlı bir hazırlık içinde görünmekten utanıyor. Ankara'nın. Đttihatçı kaderinin barındığı zor mekân.. değer verdiği bir hastaya yanlış teşhis koymuş hekim utancı duyuyordu. bir iki kere Enver'den dinlemiştim.. Müstantik. Geceyarısı Đzmir'den getirildikleri bu köhne hapishanenin kalın duvarları. fakat." Paul Ricoeur Ankara. Cebeci. somurtkan ve korku verici gözlerindeki manzarada hiçbir şeyi teşhis edemiyordu. fakat bu çağırılışın gerisinde mutlaka bir tertibin varlığından kuşkulandığını bir türlü gizleyemiyordu.. bu ışıksız.. aynı mevzuda yeniden zorlamanıza bir mana veremiyorum... Benim de bir tecrübem oldu.. o rolün yaratıcısı biziz. artık insanı ürkütmüyor. Açık renkli bir kâbus! Rekabetsiz bir hiyerarşi. o bizim hayallerimiz ve biz onun sahibiyiz. karantinaya alınmış bir vebalıdan kaçar gibi masanın öbür tarafına geçti. erken duyulmaya başlanmış bir matem hissini andıran hüzün vardı Sesindeki titreyişleri ustaca gizleyerek konuştu: "Meseleyi yanlış değerlendiriyorsun. Kel Ali'yi fazla tanımam. belki avaz avaz yüzüne haykırılsa bu kadar etkili olmayabilirdi.. Dışarıda ağustosun sıcak baskısı...... Beni. Doktor Nâzım. "Đş bu kadarla kalsa iyi olacak" diye düşündü. Kıyıcıdır. Müstantik. Müstantiğin kavradığı hiçbir şey yoktu. Cavid Bey'in başına dikildi: "Siz kendinizi insandan mı sanıyorsunuz'?" Sonra. Bu dilekte. Hadiseye sadece şahsî bir hüviyet vermen isabetsiz.. tesir ve mesuliyetteki kontrolsüz hissi.. Hiçbir hayret veya durgunluk yaratmayacak kadar şahsiyetsiz bir sesle devam etti: . hikmetini anlayamadığı bir Đttihatçı sabrının yakında kokusunun çıkacağını bekliyor.... Şiddetin... yeniden sorgulanmak üzere bu vakitsiz çağırılışın- dan endişeye kapılmış ve her şeyi sadece kendisine yönelmiş bir kastın açılmaya hazır perdeleri gibi görmeye başlamıştı. IV "Hayallerimizde hangi rolü oynarsak oynayalım.. Cavid Bey. Bunun gerisinde çok büyük bir davanın muhasebesi yapılacak. Böyle bir varsayımla müstantik önünde söyleyeceklerinde şaşırabilir. o sabırlı tabiatının sarı bir benizle bütün vasıflarını kaybedeceği endişesi içinde adeta erimişti. Korku ve umut! Cavid Bey. hamiyetli birkaç şahidin yeminiyle tükenecekti..

" Müstantik bütün gücüyle bağırdı: "Enezli! Al.."Milletin ve memleketin hayatî varlığına kastedecek kadar seviyeniz var mı sanıyorsunuz ? Sizi istintak etmek bile ahlaksızlığınıza iştirak etmektir." Sonra ekledi: "Lütfen!" Bütün vücudunu geriye çevirdi. Dediğin gibi. Fakat içindeki o arif terbiyeyi bütün gayretimle takdir ettim. sarası tutmuş evlatlığın vakti gelince eski sağlığına kavuşup hiçbir şey hatırlamayacağını güvenle bildiren bir aile hekimi gibi konuşuyordu: "Ben hiç kimseyi şüpheden muaf tutmadım. Doktor Nâzım'la Cavid'in arasındaki 65 bu sıcak görünen dostluğun gerçek olup olmadığıydı. Elini tuttu. hatta Talat'ı. sözleri düzgündü: "Seni. Cavid Bey'in avuçları buz gibiydi. bekleyenlerin korkulu yüzlerinden utandı.. Çevredekilerin hepsi. Belki dostluğum yoktur. yanına yaklaştı. ilk tanıdığım günden beri sevemedim Cavid! Üslubumuz farklıydı. Şaşkınlık içindeydi. Geri kalanlarını ilk defa görüyordu. Boş duran bir sandalyeyi uzattı: "Otur beyim!" Doktor Nâzım. Talat'ı hakikaten efsanevî kahramanlar gibi görmüş ve güvenilir adamların dostluğuyla daima mutlu olmuştu. Her rivayeti yalansız yeminlerle doğrulayacak kadar can korkusu içinde sinmişlerdi." Doktor Nâzım. Cavid Bey'in yüz hatlarını seyrediyor. ama terbiyemle uyuşmayan hareketim de yoktur.. hayatı. yüzündeki şefkatin kolayca kaybolacağı günü beklemek nafile bir sabırdı." Koridor boyunca hiç konuşmadılar. Gazi'ye kıyacak adamın dağ gibi gövdesi olması gerektiğini düşünüyor. Eski dava arkadaşlarından bir kısmı oradaydı.." Doktor Nâzım. Doktor Nâzım." Bunu. bu soğuk vücudun içindeki kuru ve sıcak isyanın." Cavid Bey irkildi. Cavid Bey koğuşa döndüğünde. Müstantik şaşırdı. Cumhuriyetimizin bana tevdi ettiği bu kutsal görev için kendimden utanıyorum.. bu terli. Çünkü sizde tedavisi imkânsız bir ahlaksızlık baş gösteriyor. Doktor. sonra gerçek yargılarını bütün hiddetiyle herkesin bilgisine sunmuştu. bunu bir meziyet gibi saklamanızı size tavsiye. Enver'i bile efsanevî kahramanlar gibi tartmadan aldın. Meçhuller arasında bilinen tek şey.. artık "ahmağın biri'ydi. hiçbir şeyin farkında değildi. Enezli Çavuş. Elimden bir kaza çıkacak. Şekli ve cinsi tayin edilemeyen bir şefkat gösterir gibi birlikte köşeye çekildiler. her tertibin gerisindeki tuzağın sahibi olarak Cavid'in terbiyesini utandıran noktaya gelmişti.. kendi yaşadığı şekilden ibaret sayan masumiyet ve saadet içinde görünüyordu.. Hatası olmayan meziyet düşünemem. o kadar. Cavid 64 Bey'in sesi terbiyeli bir hiddeti tebliğ ediyordu: "Biraz vicdanınız varsa.. sense Cavid. Doktor Nâzım. herkes. Talat. kapıdaki jandarmalara döndü: "Beni bu kadar seviyesiz bir cehalete muhatap etmeyiniz. Enezli. haksızlıktan çok ahlaksızlığa tahammül edemeyen terbiyesine hayran gözlerle bakıyordu. Bu zorba tabiatlı doktorun zihnindeki şiddetle. Müstantiğin sert sesinden ürkmüş ve Gazi'ye kıymak isteyen bu çelimsiz adamı hayretle seyretmişti. götür bunu hücresine. "Neyin var Cavid? Titriyorsun!" "Bu vehim.. Cavid için Enver. Zamanla değişen kanaatlerini önce kendine saklamış. Muteber bir adamı azarlama korkusu bütün vücudunu kapladı. tembihlerin tesiri altında suskun ve korkulu halleriyle oldukları yerde kaldılar. hatta ihtar ederim.. gerçeği yüzüne haykırıyordu. bu mütevazı bedenin böyle bir teşebbüsün hayali altında ezileceğine inanıyordu. Herkes. işin başında Enver'i. Cavid Bey'i bir duvar dibine götürdü. vahşete dönebilir. Cavid Bey'in elini bırakmadı. Şimdi bu iki eski dava adamının iyi ve kötü hatıralarıyla dar hücre66 ." Cavid Bey hızla ayağa kalktı. aramızda sadece üslup farkı vardır.. bu şartlarda ifade hissi içinde olmaya kendini zorladı: "Sana karşı hiçbir husumetim olmamıştır. Sesi her zamanki gibi tok. Fakir ve sefil bir manzaradan gözlerini ayırıp saf ve pürüzsüz bir tabiat boşluğu seyreder gibi etrafına baktı.

67 ye gelip oturmalarına ne gerek vardı? Doktor Nâzım. Fikriye doğru yatağa gitti. Bu tebessümün bir kader gibi bütün ömrü boyunca sürmesini yalvararak Tanrı'dan talep etmişti. Ali Çavuş'un hayatını renklendiren tek incelik. Şimdi bu güzel çocuk kim bilir annesinin kucağında nasıl bir özlemle Cavid Bey'in akşam dönüşünü bekliyordu. Herkesin beni kaygısız sandığı yerde. "Artık soyumun devamı için Allah bana lütfunun en büyüğünü verdi" diyerek sevinçli bir iftiharla mutluluğunu etrafa yaymıştı. şimdi yersiz ve yanlış yorumlarla değerlendirmek korkusuna kapıldı: "Doktor! Senin bir insanı sevebileceğine asla ihtimal vermedim. kendisini sık sık aldatarak yaptıkları her yanlış harekette. Osman Şiar'ı gözlerinin önüne getirdi. Enver ve Talat'ın." "Estağfurullah Paşam!" Ali Çavuş'un Gazi'nin üzerinde hakkı vardı. odasına girdi. Ayıp etmişim. bir aynada aksini bulup etrafa daha gür renkler veren mumların titreyişi gibi seyrine doyulmaz bir güzellik sergiliyordu. Komodinin üzerinde geniş ağızlı bir sürahi ile bardak duruyordu. şimdi çok uzak bir hatıra gibiydi. üzerine pembe işlemeli bir örtü atılmıştı. Cavid. Tavandan sarkan tunç avizenin ışıkları Fikriye'nin yüzüne yansıyınca... O diri varlık. o zamanlar diriliği olan her şeyin arkasında durur. Pembe çarşaflardan serin bir lavanta kokusu etrafa yayıldı. . şimdi iddialı bir kadın güzelliğiyle Ankara'nın hakkını veriyordu. Acil bir hasta için geceyarısı çağırdılar. konuyu değiştirmek için sordu: "Doktor. hastasının zihnini zehirliyordu. Pirinç bir karyola odanın tam ortasına yerleştirilmiş. neden bu iki insanın hatırasını tazeleyerek Cavid'in can acısını artırıyor. senin yüzlerce sırrına sadece ben vâkıfım. Gecenin yarısında. hıçkıracak kadar acıyla doluyordu. Bu dal gibi ince güzellik. Ali Çavuş lambayı yakıp. ak alnının parıltısını yeniden seyrettim. Đçeri girdiler. Yumuşak yüzüne bukleler halinde dağılan saçlarını eliyle geriye atıp gözlerindeki sevimli kıpırdayışlarını seyrettiği oğlunun sürekli gülmeye hazır istidadını özledi." "Ben. Çavuş o geceyi hatırlıyordu. Geç yaşta çocuk sahibi olduğu zaman derin bir teşekkür hissiyle Aliye Hanım'ı kutlamış. Kefiliymişim gibi. tek güler yüz. garın yanındaki küçük konağın kapısını açtırmışlar. sonra. Müşfik bakışlarının. Aradan uzun yıllar geçti. tek yumuşak ses. Bu küçük taş binanın en sıcak günlerde bile serin bir havası vardı. Doğru yukarı kata çıktı. neden şifa vermesi beklenen hekim. Gözlerinin önüne her gelişinde ince bir hüzünle sarsılıp.. Fikriye. Ali Çavuş'a bu hazırlıksız ziyaretin sahibini merak ettirmişlerdi. her 'asla'nın mutlaka bir yedeğini bulundurdum. kaç geceler bu yatağa uzanmış ve bu ışıkların yüzündeki titreyişini seyrettirmenin lezzetini tatmıştı. ne günlerdi değil mi buradaki hayatımız?" "Đyi günlerdi. Günlerdir kapalı duran odanın ağırlaşmış havasına kolayca sindi. utançtan ölecek kadar sabırlı bir terbiyeyle bu körpeyi bekledim.. Cavid. gelene yaklaştı. ortak bir anlayış içinde olmalarına imkân görmediği Nazım'ı. ama hep emindik Paşam!" "Üzerimde hakkın vardır. "Hoş geldiniz Fikriye Hanım. senin hayatında hiç sevgi diye bir şey olmadı mı ?" Doktor Nâzım.. Galiba vâkıf olduğum her sırda bir sevgi arıyordum." Cavid.. örtüyü açtı. içinden bir damarın yırtıldığını hissetti. gittim. eski günlere dönmeye hiç niyetli değildi. Gazi'nin sesinde özlediği sıcaklığın acısı vardı: "Ali Çavuş. bana geleceği günü beklerdim. bütün bu oldubittilerin pisliklerini temizleyecek bir cesaret kazanıyordu." Gazi Paşa. Bu hakkı ödememişlerdi. zevkli bir zaaftır." Doktor Nâzım'ın sesi keskin bir usturanın son bir ihtiyaçla palaskada bilenmesi gibi kuru ve inceydi: "Bendeki ketumiyet hissi meslekî bir taahhütten çok. bir tür adam yerine konmamışlık duygusuyla isyan ediyor. sanki bin yıllık bir ahde ihanet ediyormuş gibi isteksiz bir ses çıkardı: "Körpeliğimde bir kadının peşinde koştum. kafasındaki rahatsızlıkları atmak. Geceler daha serin olur ve insanın teninde duymak istediği bir sıcaklığı hep özletirdi. Đri kilitli kapının anahtarını çevirirken telaşa kapılmış." Sonra ekledi: "Bilir misin Cavid. zor günlerdi... oydu. Selanik Hastanesi'nde başhekimdim." Akaretler'deki küçük evin beslemesi. Cavid Bey. frengiden ölüyordu. Ali Çavuşla karşılıklı oturmuş sohbet ediyordu. gelenin kim olduğunu sormayı unut68 muştu.

Hüseyin Cahid. Sakın kaçırmayın. Komiser'in sesi tekrar yükseldi: "Dur! Sakın kıpırdama. Sert ve beceriksiz adımlar uzaklaşmak için çırpındı." Gecenin yarısı her yerde aynıdır. zaaftır. saygılı olan her şeyin o zengin canlılığını ürkmeden bu adamın yüzüne yerleştirmişti. 70 Kendisini ne amaçla davet ettiğini bilmediği bir müstantiğin gelişini beklerken gerçek bir yalnızlık duygusu içine girdi." Komiser yaklaştı. Enezli Çavuş.. hazırlıksız anlarını beklemeye hiç mi sabrı yoktu ? Bu sabırsızlık neden içinde böylesine yer etmişti. Duvarda iri bir çerçeve içinde Gazi Paşa'nın profilden çekilmiş resmi asılıydı. nefes alışları sıklaştı. aldanmaktan iğrendiğin gün. Köşeyi dönünceye kadar beklediler. yalnızlık duygusunu paylaşmaya hazır bir eski dost bulmuş gibi sevinmişti. Şöyle duvara yaslanmış iskemlelerden birine ilişse.. Đçerisi boştu.Yatağın içinde başka bir şey yoktu. acıyı. Geçmişin getirdiği her şeyi." Sert basış sesini uzaktan belli eder. Cavid'in içindeki nimet ve serveti cömertçe dağıtmasına içerlemiş ve sert sözlerle adeta azarlamıştı: "Yettin artık Cavid! En basit hüneri deha sanarak yüceltiyor71 sun. Bu resmi. "hep öksürür. Koyu karanlık bir iki çırpınışla tükendi. hiç olmazsa sırtını birine dayamış gibi hafif bir emniyet hissiyle rahat edecekti. Allah'ın belası. Acaba. Birkaç koldan yaklaştılar. Enezli maşrapayı doldurup Cavid Bey'e uzattı: "iç biraz beyim!" Cavid Bey." Öksürükler durdu. Gazi Paşa. Burası biraz daha ferah. Cavid Bey.. Pisliği. Cami duvarının arkasındaki iki el tetiğe bastı. köşeyi tutmuşlardı. Bu meziyet değil. temiz ve ışıklı bir odaydı. sabırsızdı: "Ali Çavuş! Git neredeyse bul.. Dudakları kurumuş.. gerisinde iri bir koltuk. Bu genç adamın esaslı unsurlarından hepsini bir anda gözlerinde seyretmek mümkündü. Fikriye. haklı haksız olduğu gibi muhafaza etmek isteği bu durumun hazırlığında hiç mi pay sahibi değildi ? Cavid Bey. Komiser." Çavuş'un yakınlığından mutlu olmuş. gözden kaçırılmak istenilen bir şeyin sırları bu kalın kadifelerin arkasına saklanmıştı. irkilerek Çavuş'a baktı." Trabzonlu zaptiye bir sigara yaktı.. sesi rengini kaybetti: "Eyvah! Bu bizim Kaymakam Semih Naci. Köşede bir damacana duruyordu. Komiserine uzattı: "Buyur!" Sonra ekledi: "Derdi ne Gazi Hazretleri'nin. birden Hüseyin Cahid'in sert sesle kendisini ikaz ettiği Mülkiye günlerine döndü.. Cavid Bey'i ortadaki sandalyelerden birine oturttu. iş işten geçmiş olacak. maşrapayı dudaklarına götürdü: "Teşekkür ederim.. her zamanki gibi yine. Polis müdürü. telaşlı bir sevinçle her karşılaştığı insanda iyi bir şeyler bulup bağrına mı basıyordu ? Đnsanların. bu adamla?" "Bilmem! Kel Ali." . ince deri. ortalıkta gelişigüzel bırakılmış bir iki sehpa ve sandalye dikkat çekiyordu. sanki. mahkeme salonunda da görmüştü. Etrafı bomboş kalmış koca odanın ortasında Cavid Bey tek başına bırakılmıştı.. Gazi'nin gözüne girmek istiyor. bir derin hayale dalar gibi gözlerini kısmış ve canına kastettiğine kesin inanç içinde olduğu eski dava arkadaşlarına açıkça sırtını dönmüştü.. bu iri ağzın üzerinde yarılmaya hazır bir yorgunlukla çatlamaya başlamıştı. Bir çuval inciri bok ettik. Biraz daha az sevimli bir hissiyatla beklemeye alışkanlık kazanmış olsaydı. Doğuştan gelen bir erken gelişme.. birkaç 69 derin nefes gecenin sessizliğinde hemen belli oldu. gerçek vasfını ortaya çıkaracağı. iyi değerler verdiği insanlar hakkındaki hükümlerini değiştirmek zorunda kalmayacaktı. Đkisi.. son bir kere tarif verdi: "Bodurdur. toparlaktır. üst üste çıkarıldığı celselerde. Köşede bir küçük masa. Zaptiyeler. Perdeler ardına kadar kapatılmış. iki tane yastık getir buraya. yerdeki gövdeye esefle baktı." Gecenin yarısında Cavid Bey'i tekrar götürdüler. sert sesle devrildi: "Ah. 'Đaşecisiz olmaz' diyormuş.. genç çavuşu isabetle akıl yürüten yetişkin yapmış.... yüzünü çevirince duruldu. cami duvarının arkasına geçti. Đri bir maşrapayla ağzını örtmüşlerdi. titredi. kötüyü gizler. Bir iki kısık öksürük.

Hüseyin Cahid'in kibirli ve zalim ifadelerini tam kırk yıl sonra, Doktor Nâzım başka bir üslupla tekrarlamıştı. Nâzım, Cavid'in meziyetlerini ve zaaflarını çırılçıplak bir vücudun otopsiye hazır haliyle neşterlemiş ve bütün mevcudunu ortaya dökmüştü. Nâzım'ın sesinden, ürkmekle sevinmek arasında bocalayan bir haz duydu. "Sende, bir çeşit sıkılma duygusu var ki, bunu bir terbiye gibi görüp, seni atlayanlar çıktı. Aslında bu sıkılma duygusu hodbinliğin hoş bir çeşididir. Eğer Merkezi Umumî bu vasfını görebilseydi senden korkup boyun eğerlerdi. Kendi nefsine bile açıklayamadığın bu gurur, senin en büyük zaafın oldu..." Nâzım, Cavid'in hayretle açılan gözlerine bakmadan konuşmasını sürdürdü: "Hodkâm olmayı ayıp saymıyorum. Bir davaya sahip çıkmak isteyenlerin böyle bir vasfı olması gerektiğine inanırım. Bende de vardır. Çok fazla sevilmeyişim bundandır. Bizim gibi insanlarda, bildiğini okuma dediğimiz o cesur tavır kendini çok sık gösterir. Biz, aslında sakin bir aklın sesini yükseltiriz o kadar..." Hüseyin Cahid de aynı şeyleri söylemişti: "Cavid, senin Đttihatçılığının en mümtaz yanı bencilliğin! Herkesin gözünde senin kadar egoist bir insan yoktur. Onlar senden hep ihtilalci bir zekâ beklediler. Sen, inatla sakin bir akıl kullandın. Henüz tarifini bilmediğim bu sanat başına öyle bir iş açacak ki, eğer o günü görürsem, kahretmekten çok utanacağım." Cavid Bey, Selanik dönüşünde, Đstanbul'da kendisini karşılayan dostu Hüseyin Cahid'in gerçeğe daima bir başka açıdan bakmayı meslek edinmiş meziyetini görüyor; özlediği bu buhranlı adamı derin bir şükran ve saygıyla kucaklıyordu. Birlikte, Düyunu Umumiye binasına doğru yürürlerken, Hüse72 yin Cahid aralıksız konuşuyor ve Cavid Bey'e takınması gereken « tavır ve üslup hakkındaki nasihatlerini sıralıyordu: >"* "Herkeste bir ebedîlik iptilası vardır. Çoğunun gösterdiği fedakâr manzaraya aldanmanı hayretle karşılıyorum. Kültürünü kavramadığım hiçbir ahlakı kabul etmem." Hüseyin Cahid Bey, Cavid Bey'e boy farkının getirdiği yukarıdan bakışla son sözlerini tamamlayıp konuyu kapatmak istedi: "Unutma Cavid! Senin için her şey bir yalanın arkasına kolayca sığınabilir." Cavid Bey, Hüseyin Cahid'in dostluğunu gözlerinin önünden kaçıramıyordu. Hiç kimseyi Hüseyin Cahid kadar sevmemişti. Cavid Bey, bütün gizli ve açık ruh hallerini sükûnetle kaynaştırarak bu pervasız dostunu seviyordu. Hüseyin Cahid Bey'in karakterinde kolayca mutlu olmayan bir direnme vardı. Vatan ve millet için sözü bol olanları, çıkarcı ve laubali bulan acımasız bir teşhir hastası gibi görürdü: "Bunlardaki vefayı da, ihaneti de hep sızlandıkları heves gördüm. Mensup oldukları irfanı da yoz ve seviyesiz buluyorum." Sonra, önemli bir tembihte bulunuyormuş gibi ekledi: "Yarınki Tanin'i iyice oku. Başmakalemde önemli bir teşhisim var. Mustafa Kemal'in fikirlerini takdir ediyorum." Cavid Bey, elindeki maşrapadan birkaç yudum daha aldı. Uzun süredir beklediği bu odaya henüz kimse gelmemişti. Yarım saati aşkın bir süredir bekliyor ve tek bir kelime konuşmaksızın kendisini seyreden Enezli'nin sabrını hayretle karşılıyordu. Zaman, sanki baş döndürücü bir hızla geçmiş ve günlerdir çaresiz kalmış gibi yorulmuştu. Gülerek Çavuş'a baktı. Yumuşak huylu delikanlının yüzündeki en olumsuz varlık, ölçüsünü artırmış itaat duygusuydu. Bu duyguyu iyi biliyordu. Önceden kurulmuş gibi belli bir ton ve eda içinde 73 verildiğinde her sesi emir saymaya alışmış Osmanlı askeri gibi bu delikanlıyı şimdi esas duruşa geçirebilirdi. Şöyle yukarıdan bir bakış, ağırlığını koyan bir ses, çatılmış bir iki kaş darbesi ve suçlayan bir ifadeyle bağırsa Enezli Çavuş, elindeki silahı omzuna koyup selam verebilirdi. Enezli, köşede oturmuş, bacakları arasına sıkıştırdığı tüfeğine sıkıca sarılmıştı. Đçinde bulunduğu bu yeniliği meraklı gözlerle tespite çalışıyordu. Cavid Bey'in varlığı Çavuş'un üzerinde kuvvetli ve uyarıcı bir acı hissi yaratmıştı. Bu sabırlı adamın yerli yersiz tedirgin edilerek alınıp getirilmesini, sonra hiçbir şey olmamış gibi geri götürülmesini yakışıksız buluyordu. Đlk karşılaştığında, vatan haini gibi tiksindiği Cavid Bey'den zamanla hoşlanmış, ilk filizini veren acıma duygusu çok kısa sürede değişmiş, neredeyse hayranlığa dönüşen bir takdir hissi içinde boy atmıştı. Enezli, biraz daha cesaretlenip Cavid Bey'i açıktan açığa seyretmeye başladı. Bu yuvarlak başın dökülmeye yüz tutmuş saçları, çocukluğunda kim bilir ne kadar güzeldi. Annesi nasıl bir şefkatle okşar, sonra, dudaklarının en hassas titreyişini bu başın üzerine koyarak öperdi. Enezli, Cavid Bey'in çocukluğunu hayal etmeye başladı. Bu çocuk, hırçın ve haşarı olabilirdi... Birinden bıkınca ötekine

atlayan şımarık çocukların arasında, herhalde dikkat çekse bile sevgi davet etmediği muhakkaktı. Çavuş içinin ısındığını fark etti: "Đster misin sana koğuştan sigara getireyim? Ben içmem de..." "Olduğun yerde kalmanı isterim." "Neden?" "Bana bir rahatlık hissi veriyorsun. Bu hissime dokunma..." Çavuş, yanlış bir şey yapmış gibi azarlandığını zannetti. Doğruldu. Vahşi sayılabilecek bir sesle, töresine sadık kalarak kendisini savundu: 74 "Ben ayıplı birisi değilim Bey!" "Ben de Çavuş!.." Cavid Bey'in bu nidasında, günlerdir tekrarladığı inancı vardı. Dar bir arkı sonuna kadar açmış ve suların gürül gürül aktığını görmüş Ferhad gibi sevinçle elindeki gürzü gökyüzüne doğru fırlattı. Düştüğü yerde Şirin gelip, kendisine sarılacaktı. Elli yıllık ömrü içinde sadece birkaç defa böylesine sevinçler duyabilmişti. Kendini kontrol edemedi; tekrar gerilere döndü. 31 Mart gibi, kanın gövdeyi götürdüğü, irtica şeytanının yanılıp Hüseyin Cahid Bey zannıyla Lazkiye Mebusu Emin Bey'i öldürdüğünü kahırla öğrenmiş, daha sonra Hüseyin Cahid'in kurtuluşundan tarifsiz sevinç ve saadet duymuştu. Bu duyguyu yıllar sonra Hüseyin Cahid'e anlatırken ne bir yücelik duygusu ne de gereksiz bir tevazu göstermişti: "Suikasttan kurtulduğuna delicesine sevinmiştim. 'Allahım şükürler olsun!..' diye bağırdım. Sesim ilk defa, insiyaki ve beşerî olarak bu kadar yüksek çıktı; seni her kucakladığımda, Emin Bey'e bir Fatiha okurum." Hüseyin Cahid Bey, böyle sıcak sevgiler işitmesine rağmen, meselenin özünü önemsemeyen kim olursa olsun sinirleniyor ve en yakın dostunu bile kıracak şiddette kelimelerle hatayı kınıyordu: "Bu hareketin mahiyetini hiç beğenmiyorum. Belki başını ezdik, fakat hâlâ endişeliyim. îyi de olsa, kötü de olsa hiçbir fikir, olup bitmiş, nihaî şeklini almış değildir. Her şey sürekli şekilde değişiyor. Bir gün bu fikrin çok daha habis bir ruhla karşımıza çıkacağından korkuyorum." Cavid Bey, dostuna sarıldı. Bir çınarı kucaklamak isteyen çocuk gibi kollarını iki yana açmıştı: "Bu feyizli tesirini hep takdirle karşıladım, kardeşim..." 75 Kapı birdenbire hızla ardına kadar açıldı. Hayal ile tecellisi aynı anda el ele içeri girdiler... Bir baş işaretiyle iki jandarma, Cavid Bey'i alıp tekrar koğuşuna götürdü. Hâkimler heyeti arkadan gidişlerini seyrediyordu. Cavid Bey koğuştan içeri girdiğinde, hiç kimsenin kılı kıpırdamadı. Doktor Nâzım, kalkar gibi oldu; sonra kime kalktığı anlaşılamadı. Ardına kadar açık bırakılmış kapıda, hâkimler heyeti duruyordu. Kel Ali ve arkasındakiler bir süre Cavid Bey ve arkadaşlarını seyretti. Terakkiperver Fırkası'nın önde gelenleri ayağa kalktı. En güçlü oldukları sanılan paşalar bile, Kel Ali'nin karşısında dimdik duruyor izlenimi vermek için nefessiz beklediler. Bu güngörmüş paşalar kadrosu, kapı kapanınca, eskisinden daha büyük bir takatsizlik içinde çökecekti. Kel Ali'nin gür kaşları, gözlerinin üzerine geniş bir saçak gibi yerleşmiş, bu kumral tente ip gibi incelmeye meraklı bakışlarına etraflı bir gölge düşürmüştü Burnu uzun bir boru gibi aşağı sarkıyor, iri deliklerle genişleyen bir yassılıkta yüzüne yapışmış gibi duruyordu. Bu yassı deliklerle ağzı arasındaki geniş alanın tamamı bıyıkla örtülüydü. Dudakları gergindi ve gür bıyıklarını ürkütmemek için incelip uzamıştı. Kel Ali'nin bakışlarında, en az kendi kadar iddialı bir düşman seyrederken takınılan böbürlü rahatlık hissi vardı. Uzun süre Cavid Bey'i seyretti. Cahillikle iğfal edilmiş beslemesini seyreden varlıklı bir köy ağası gibi acıma duygusu ile şehvetli arzuyu bir arada sergiliyordu. Önce ortaya konuşur gibiydi; tecrübesizlikle fazla cesaret bir arada şaşırtıcı bir hüviyet kazanmış, herkes gülmemek için kendisini zor tutmuştu: "Az kaldı beyler! Rauf ile Adnan da gelince cemaatiniz tamam olacak." Kel Ali, Cavid Bey'e doğru yaklaştı. Tam konuşacağı sanılan anda yanından geçti. Cavid Bey'i önemsiz biri gibi ciddiye alınma76 dığını göstermek istiyordu. Sonra geri dönüp, ismi bilinmeyen birine yöneldi. Boş inançlar korkusuyla uğursuz günleri sayan ihtiyarlara benzer bir şüpheyle kıvrılmış yaşlı adamın elini tuttu. Küçük bir çocuğun bileğini bükmüş kabadayı gibi böbürlüydü. Sesi yüksek tondan çıkıyordu:

"Sen kimlerdensin ?" Adamın cevap vermesine fırsat tanımadan ekledi: "Đttihatçı mısın, Terakkiperverci mi ?" Yüzündeki tebessümü gerdi: "Ne olursan ol!" Adamın elini bıraktı. Eliyle birlikte adam da çöktü. Cavid Bey'in ayaklarına doğru serildi. Bu küçük mahalle esnafının takati, bu barbarlığı kaldıracak kadar dayanıklı çıkmamıştı. Kel Ali kapıya doğru yürüdü; geçerken Cavid Bey'i süzdü: "Benim hesap adamlarına hürmetim vardır. Yakında tekrar görüşeceğiz." Geldiğinden daha sert adımlarla çıktı. Cavid donup kalmıştı. Herkeste bir yozlaşmış sabır ve eyvallah hissi yerleşmişti. Doktor Nâzım, korkudan çökmüş ihtiyarın bileğini tuttu: "Korkak birine benzemiyorsun, ama nasıl oldu da böyle hemen çöktün ?" Aliye Hanım, geceyi sıkıntılar içinde geçirdi. Günlerdir Cavid'den bir türlü haber gelmeyişini haksız bir cezaya çarptırılmış gibi hazmedememiş ve yorgun bir zihnin getirebileceği bütün kötü ihtimalleri birbiri ardına sıralamıştı. Sabırsız bir insan telaşından çok, çaresiz bir kadın dağınıklığı içinde bocalıyordu. Hallaçyan Efendi Konağı'ndan ayrılması gerektiğini düşünmüştü. Đstanbul'a inmeyi ve Şişli'deki eve yerleşmeyi tasarlıyordu, ama kötü günler için bir kenara konulmuş üç beş kuruşun yokluğu ağır 77 bir utanç gibi üzerine çökmüş, gırtlağını sıkmaya başlamıştı. Hallaçyan Konağı, Büyükada'nın en hâkim mevkiinden Đstanbul'a bir çapkın kadın gibi bakar. Bu bakışta, bazen sonsuz bir emel, bazen ayıplı bir perişanlık duygusu görülür. Bu konağın pencerelerinden hiçbir vakit kindar ve kıyıcı bir çehrenin Đstanbul'u seyredeceği düşünülmemiştir. Her sabah şefkatli ve cömert bir yüz, harap Đstanbul'a bakar, sonra, bu lütufla yetinerek kendi zengin dünyasının gözalıcı sıcaklığına döner... Aliye Hanım, Hallaçyan Konağı'nın tepe penceresinden Đstanbul'a bakıyordu. Artık yavaş yavaş tertipli bir kadın tavrıyla derlenip toparlanması ve şehre inmesi uygun olacaktı... Yazın sıcaklığı şiddetini artırmış, çam serinliğinin estiği geniş kamelyalı bahçenin tadına doyulmaz güzelliği bütün hırsıyla etrafı sarmıştı. Bu güzellik öyle kolay bırakılacak cinsten değildi; ancak kısa sürede tükenmiş tasarruflar bu hayatı sürdürmeye izin vermiyordu. Gecenin yarısında aşağı inmiş ve küçük kasaya kilitlenmiş kutuyu çıkarıp yarı karanlık salonda bir bir elden çıkarılacak eşyanın sıralamasını yapmıştı... Bunlar, Burhaneddin Efendi'nin boşanırken Aliye Hanım'a zengin bir iltifat cümlesiyle birlikte verdiği değerli takılardı... Abdülhamid servetinin bir kısmı şimdi Cumhuriyet'in adliyesinde hesap veren eski bir Meşrutiyetçi'nin karın tokluğunu sağlamak için, kuyumcu esnafının insafına bırakılacaktı. Eline ilk geleni şöyle kantarlar gibi tarttı. Bu yeşil gerdanlık, düğünlerinin yıldönümünde Şehzade Burhaneddin Efendi tarafından itinayla gerdanına takılmış ve uzun bir süre o pembe beyaz tazelik üzerinde iddialı bir ömür sürmüştü. Cavid Bey, davetlisi olduğu bir akşam yemeğinde bu güzel gerdanlıkla süslenmiş Aliye Hanım'ı uzun ve manalı bakışlarla seyretmiş ve kendini tutamayarak saray kâtiplerini andıran bir üslup içinde iltifatta bulunmuştu. Bu iltifatta, Şehzade Burhaneddin Efendi'nin nikâhını tehlikeye 78 düşürecek bir açıklık görülmese bile, bir ima hissedilirdi. Aliye Hanım, bu imayı hemen fark etmiş, önce gözlerini, sonra gönlünü cesurca güldürmüştü. Mürebbiyesi, Osman Şiar'a beyaz bir tulum giydirmiş, askılarını sırtında çapraz bağlamıştı. Yuvarlak yüzlü çocuk, ilgiden mutlu olmuş, bu sevinçli haliyle önce mürebbiyesini, sonra yukarıdan bakan annesini mesut edecek tek görevli hissiyle koşuyor, şakrak bir iki ses çıkararak bu görevin bütün sorumluluğunu idrak ettiğini ispata çalışıyordu. Hangi dili konuşacağını şaşırmış gibiydi. Bir yandan annesinin ağdalı saray dilinin nezaketi, öte yandan Cavid Bey'in Meşrutiyetçi lisanındaki hışım ve mizahı; işin en kötüsü, mürebbiyesinden becerikli bir Fransız dil terbiyesiyle henüz kıvamını bulmamış bir hamur gibi yoğruluyordu. Mürebbiye, neredeyse çıkışır gibi Aliye Hanım'a seslendi: "Madam, kaç gündür Osmancık'ı yanınıza almıyorsunuz. Üstelik söz verdiğiniz halde elbiselerini de getirmediniz." Mürebbiyenin dünyadan haberi yoktu. Aliye Hanım, yavaşça bahçeye indi. Tarlalar arasında koşuşan küçük yaramazı yakalayıp bağrına bastı. Yanağını öperken kulağına fısıldadı: "Bugün mutlaka sana söz verdiğim şeyi alacağım."

Cavid Bey, yarı çığlığı andıran bir sesle uyandı. Yattığı yerden doğrulmaya çalıştı. Sanki kaba ve güçlü bir kol göğsüne bastırmış, kalkmasına fırsat vermiyordu. Gözleri yorgun ve ümitsiz bir şekilde karanlığın içinden bir ışık aradı. Bazı geceler üzerine çöken bu derin tesirli kâbusu bir kere daha yaşamıştı. Aliye Hanım'ın ilk lohusa çığlıklarında da böyle bir korkuya kapılmış ve felaketli bir haber gelecekmiş gibi içi titremişti. Nihayet, büyük sevincin heyecanlı bekleyişi ve daha sonra o küçük ve sevimli çığlığın boşalttığı taze nefes... 79 Aliye Hanım, Şehzade Burhaneddin Efendi'ye verdiği Ertuğrul Osman'dan sonra, şimdi de Cavid Bey'e bir Osmancık veriyordu: Osman Şiar... Saltanat nesebinin şehzadesi ile Meşrutiyet hünkârının veliahdı aynı döl yatağının bereketinden kardeşliği tadıyordu... Cavid Bey'in beklediği ışık göründü. Doktor Nâzım, bir sigarayı ikiye böldü, yarısını Cavid Bey'e uzattı: "Đç bunu! Rahatlarsın..." Đlk derin nefesle yarım sigara hemen tükenmiş, neredeyse Cavid Bey'in elini yakacak hale gelmişti. Doktor, yelek cebinden çıkardığı yasemin ağızlığı Cavid'e uzattı: "Bunu kullan! Hiç olmazsa bir işe yarasın..." "Sen ne yapacaksın?" "Bende yüzlercesi daha var..." "Yüzlercesi mi ?" Doktor Nâzım'ın bavulunu verselerdi, koğuştaki herkese yüzden fazla ağızlık dağıtabilirdi. Çarşıkapı'da bir han girişinin kuytuluğuna sığınmış utangaç yüzlü kadının gelene geçene uzattığı ceviz tabladaki yasemin ağızlıklarda bir zarafet vardı. Đnce bir işçiliğin sabır ve hüzünle batırdığı kızgın çelik, bu zevkli ağacın bağrında narin dehlizler açmıştı. Yüzlerce ağız bu dehlizden duman teneffüs ediyordu. Doktor Nâzım, kadını görünce ürküp uzaklaşmak yerine aceleyle yaklaşmış, elindeki torbayı açıp uzatmıştı: "Hepsini buraya boşalt Nevber Hanım! Arkadaşlara ağızlık sözüm vardı. Allah senden razı olsun." Nevber Hanım, ceviz tabladaki ağızlıkları torbaya boşalttı. Gözleri ıslanacak kabiliyetlerinin hepsini kaybetmişti: "Teşekkür ederim Nâzım Beyefendi! Allah asıl sizden razı olsun."

81 Sonra hâkim bir sesle ekledi: "Küçük kız rejide çalışıyor. Fazlaca üşütmüş. Kötü ve devamlı öksürüyor. Yolunuz düşerse gelip bir dinleseniz ne iyi olur. Rahmetlinin size hürmeti büyüktü." Nevber Hanım, gözlerinin bütün dikkat ve ricasını Doktor Nâzım'a çevirdi. Bu sert yüzlü doktorun sessizliğinden ürkmüş, gelmeyeceği şüphesine kapılmıştı Sesi titriyordu: "Gel Doktor! Korkmadan gel, Allah rızası için gel... Kız elden gidiyor..." Nevber Hanım tablasını koltuğunun altına sıkıştırarak hızla uzaklaştı. Babıâli Baskını'nın gözü pek fedaisi Yakub Cemil'in heybetli karısı Nevber Hanım, şimdi bir harabe gibi Gedikpaşa'ya doğru yöneldi. Kadının sürüklenir gibi uzaklaşmasını seyretmek Doktor Nâzım'ın soğukkanlılığını terletiyordu. Yakub Cemil'in palabıyıklı değirmi yüzünü hatırladı. En son Merkezi Umumî'nin merdivenlerinde karşılaşmışlardı. Tümen kumandanlığı talebinin Enver tarafından reddedilmesi üzerine Yakub Cemil, Doktor Nâzım'ın elini alaycı bir gülüşle sıkmış ve ilk ikazını yapmıştı: "Minnetim, yalnız Allah'adır Doktor... Ama seni severim; hürmetim vardır..." Yakub Cemil'in cüretkâr tabiatındaki gevezelik gerçeğin çok ötesindeydi. Yakub Cemil, ne kadar gözü pek olursa olsun Doktor Nâzım'ı ürkütecek kadar dehşet, hatta heybet bile kazanmıştı: "Yakub! Hırsız dediğin adamlar arasında benim de adım geçmiş, ne tecellidir ki hâlâ yamalı potinle geziyorum. Bunca yıllık hekimlik, bunca yıllık vekillikten sonra bu potinle övünmek sana da ağır gelmiyor mu ?" Doktor Nâzım, sağanak halindeki yağmurun altında potinini sakınan çocuklar gibi taşlar üzerinden sekerek Nevber Hanım'a yetişmeye çalışırken huzursuzdu. Bir iç hesaplaşması yapar gibi sesi ağlamaklıydı: "Tütün, adamın ciğerine işler. Allah vere de, kızı elde tutabilsek..." Doktor Nâzım, böyle bir hatıradan rahatsız oldu. Kendinden emin bir şekilde her şeyi hatırladı: Yakub Cemil'i sevmişti... Onun yüreğindeki pervasızlık, her Đttihatçı'nın içindeki isteklerden daha mütevazı bir

şimdi bir şiddetkvsavunmasına mı hazırlanıyordu ? Yoksa o çok çabuk içini saran erken duygularla yeniden yanlış yargılara mı varacaktı ? "Yooo! Olmaz Yarabbi. bir sigara daha çıkardı. Nâzım. kıydığı insanların ailesine yaptığı yardımları." Cavid Bey şaşırdı. Cavid'in maliyesi gibidir..ödül ya da akıllıca yapılmış bir iki öğütle gemlenebilir.. bu kadar kısa sürede. Serasker Rıza Paşa başta olmak üzere Abdülhamid'in bütün paşalarını toplattım. parmağımı bile oynatmam.. yarısını Cavid'e uzattı: "Yakub Cemil. bu kadar çok değişiklik olmaz" diyebildi. Bu fırsatın kapısını aralamakta yarar gördü : "Unutma Cavid! Rahmi.. o Deli Kılıç'ın başının altından çıkıyor. Nâzım'a dikkat et. Enver'in bir tehdit işareti gibi parmağının ucunda oynatmasından rahatsızdı. Varlıklı olanlarını seçtim. senin yürekli birisi olduğunu iyi bilirim." Talat Paşa. Doktor Nâzım hükmünü vermişti. Dışarıdan bakınca içinde çok şey var sanıyorsun. Talat Paşa çalımlı bir dilber bakışı karşısında kendinden geçmiş kasaba eşrafı gibi bir süre suskun durdu. Makedonya Locası'nda tekris edildiği gece Emanuel Karasu'nun sözlerini hatırladı.. Saray paşalarının tutuklandığı Meşrutiyet gecesi.. ikisinden de fayda gelmez' dedi. ancak herkesin ürküp kaçmaya hazırlandığı yerde Yakub Cemil." Doktor Nâzım. ama kapağını kaldırınca.. dizginleri bırakılmış bir kısrak gibi koşturulabilirdi. Aman Enver'e dikkat et. Yakub Cemil. eğer çocuklarına miras diye bıraksaydı. Cavid. aylardır mücadelesini verdiği bir fikrin aksini. ileri geri konuşmanı muvafık bulmuyorum. Yoksa Doktor. Yakub Cemil'i hiç sevmemişti. Osmanlı Bankası'ndaki yüz otuz bin lirayı hemen verdi. şimdi bu yasemin ağızlık dudaklarında olmayacaktı. Boşlukta bir yankılanma oldu. mallarına elkonularak geri gönderilmeleri teklifine Cavid'in nasıl karşı çıktığını ve "Bunun eşkıyalıktan ne farkı var?" diye Đzmir Valisi Rahmi'nin üzerine yürüdüğünü işitmişti. Bir dost şakasını andıran latifeden alınacak payı iyi çıkarmış ve iyi saklamıştı. sanki bir tuluat tiyatrosunun final sahnesini taklit eder gibi alaya almaya çalışmıştı: "Meşrutiyet'in ilan edildiği gece. Nâzım'ın adamıdır. Doktor'u anlamakta yeniden zorluk çekiyordu. Bayram sabahı kurban fiyatı keser gibi hepsiyle el tutuşup kolumuz çıkıncaya kadar sallayarak anlaştık. bu şiddetli silah için Talat'ın kapısını zorlamış ve ağırbaşlı sadrazamı gövdesine 82 83 yakışmayacak hızla yerinden kaldırmıştı: "Bana doğruyu söyle Talat! Bu pislikte parmağın var mı ?" Harbe girmemek konusunda ısrar eden herkesin üzerine Yakub Cemil'in gönderilip susturulmak istendiğini duymuş. bu olayın bütün ayrıntısını hatırlıyordu. Sağda solda." Cavid Bey. Daha fazla sessiz kalışı kendisine yakıştıramadı Bir taşla her zaman iki kuş vurmaktan hoşlanırdı. Bir keresinde Cavid Bey." Talat Paşa.. kof olduğunu görüyorsun. Yakub'un." Talat Bey'in "Deli Kılıç" dediği Enver'di. Dokunduğum tetikten.. 'Bizim Yakub Cemil tıpkı Osmanlı maliyesine benziyor. Đkiye böldü. bu fırsatı iyi kullanmak istiyordu: "Bunların hepsi. Rıza Paşa. En babayiğit görüneni Rıza Paşa'ydı. En cimrisi Memduh Paşa'ydı. Bana gülerek. meseleyi anlayıp dinlemeden hiddetlenen tabiatı. şiddet kullanarak kabul ettirmek isteyenleri en çirkin yüzleriyle ortaya sermek istemişti. çok kişinin canını yakmıştı. Mondoros Mütarekesi'nin imzalandığı gün kaçarlarken Rahmi Bey anlatmış ve bu şenlikli gasp olayını.. Sesini kontrol edemedi. Güya samimi bir iltifat gibi söylediği bu benzetmenin ardında üçüncü kuş vurulmaya hazırdı. Hepsine 'Đstibdadın Enkazı' diyordum. bütün kollarını hazır tutan bir ahtapotu avına yönlendirmekten daha acı verici olduğunu biliyordu. "Yakub Cemil kadar cinayette dengesi olan bir başkasına rastlayamazsınız. Cavid Bey'e yaklaştı: "Biraz ayağını denk al.. bin kuş düşmezse eğer. Onu.. Emanuel Karasu sözlerinin daima edebî bir sanat taşıdığına inanırdı: "'Tek bir nimet için silah sıkmam. Bu şair tabiatlı paşanın o hayran olunan nazik lehçesinin böyle nekes bir dille ağlayacağını hiç ummuyordum. en çabuk o çöktü. yarım yamalak bir tesellinin. Bu harbin felaket getireceğini her söylediğin vesilede senin için korkak diyeceklerdir. Geçen gün çağırıp nasihatler ettim. Ölüm korkusu taşıyan paşalar yüklerinden kurtulmuş bir hafiflik ve .

Birkaç dakika sonra adamların etrafa dağılıp uzaklaştıkları görüldü. insanın bütün saadetini elinden alsa bile vicdanını rahat bırakabilirdi. Sevda hülyalarına benzeyen ince yapılı yüzlerden masal devlerinin şiddetini takınmış sert çehrelere kadar hepsinin bakışlarında yaldızlı hayallerin ani ve ayıplı kayboluşu vardı. hanedandan daha çabuk soysuzlaştılar. Eğer ödemeselerdi." Đsmet Paşa şaşırdı. Kâzım Paşa'yla köklü bir geçmişi vardı ve bu geçmiş. hepsinin yüzüne 'Enkazı Đstibdat' diye' mühür vurdurup." Rahmi Bey anlattıktan sonra uzun süre gülmüş ve eklemişti: "Đttihatçılar. doğru olmakla övünürdü. Kâzım Karabekir Paşa'yla buluşacak ve belki de şimdiye kadar hiç yapmadığı şekilde çok derin bir "oh" sesi ile kucaklayacaktı. Yavaş yavaş rüzgâr bulutu dağıttı. ama." Cavid Bey. o kadar övünülecek şey olmadığını da söylemeliyim. Aramızda her bahsi görüşecek samimiyet ve ciddiyet vardır.. Bu beni sevindirdi. hem mesut. bu çevreyi daha önce de seyretmişti. artık değirmen yerinde yoktu. açıkça sormayı uygun buldu: "Bana söylemek istediğin bir şey var. Đsmet.. Daha sonra Yakub Cemil'in ısrarla savunduğu "münferit sulh" isteğinin kızdırdığı Đttihatçı başlarının komplosuyla harp divanına gönderilip en ucuz yoldan kurşuna dizilişini hatırladı. bir insanın en fazla cesaretini artırır.. Doktor Nâzım. Akabinde kulakları patlatan bir gümbürtü koptu. Đnsanların geriden getirdiklerini bir yana bırakması kolay değildi. Kâzım Paşa'nın bu imalı sözlerle neyi kastettiğini tam çıkaramadı." George Onvell / Hayvan Çiftliği (çev.." . Abdülhamid'in serveti vâris değiştirmişti.. yüzünde bir bebek güzelliği ve ara sıra bu güzelliğe yakışmayan bir asık maske taşırdı Đçeri girdiğinde bu maske." * -S. Harbe karşı çıkmak için bütün gücüyle direnmiş ve Đttihatçıları kızdırmıştı. Cavid Bey. Đsmet Paşa kollarını açtı: "Yıllar var ki. kendini kontrol edememiş bir taze damat heyecanıyla aklına gelen ilk sözü söyleyivermişti: "Đttihatçılar. Cavid Bey. Sığındıkları binalardan çıkmaya cüret artık imkânsızdı. Güvercinler havada uçuştular. Ve başlarını kaldırdıkları zaman değirmenin olduğu yerde muazzam ve kesif bir duman bulutu gördüler... bu hareketimi eşkıyalık gibi görmüş. Dalgın bakışlarının yeni bir hüviyet verecek gücü kalmamıştı. sıcak bir kuşak gibi ikisini de sarıp ısıtıyordu. Eğer biraz daha bastırsaydım. Ben. sokağa dökecektim. hem müsterih gidiyorum. hemen dikkat çekmesi için biraz abartılmıştı. Uzun ve zahmetli gecelerden sonra ilk defa derin bir uykuya dalmış ve sabahı zinde bir yüzle karşılamıştı." 85 Cavid Bey. Cavid... Halide Edip Adıvar) Đsmet Paşa bir mutluluk duygusu içindeydi. Doktor. Cavid'den çektiğini kimseden çekmemiştir. Sende gördüğüm cesaretten çok sevgiydi.. o günlerin ruhunda derin bir tesir bıraktığını daha sonra Aliye Hanım'a anlatırken ağır bir dil kullanmış. Cavid Bey. Bu hissin bana bir heyecan verdiğini yeni yeni fark ediyorum.. bu sözlerinde uzun süren baskıların ağır yükünü hatırlıyordu. ama parayı kullanmaktan da geri kalmamıştı. Bunda mutlaka Enver'in tesiri vardır diye düşünmüş ve bu fikri zihninde hep canlı tutmuştu." Đnsanın sevmediğine acımasını beklemek yanlışlıktır. V "Hayvanlar dehşet içinde bekleştiler. hiç böyle bir hasret hissi taşımamıştım. Kâzım Paşa'nın asık maskesindeki hatlar yumuşadı: •^ "Ahlak.. istikraza gerek kalmayacaktı. Boşlukta kalmaktan hoşlanmayan bir tabiatı vardı Kelimeleri gereksiz şekilde zorlayıp manalar çıkarmak yerine.fakirlik içinde kendilerini bekleyen çocuklarına geri verildi. bütün Đttihatçı simalarını gözlerinin önünden geçirdi. ama bunu kâfi cesaret ile ortaya koyamıyorsun. Frenginin alıp götürdüğü o diri güzellik son nefesinde Doktor Nâzım'ın elini tutmuş ve fısıldar gibi konuşmuştu: "Bir insanın mesut ölmesi ile müsterih ölmesi çok farklı şeydir. Yakub Cemil'in kendisini nasıl tehdit ettiğini ve savaşa girmememin bir vatansızlık olduğunu anlatmaya gelmiş gözü kara fedainin elini devamlı silahının üzerinde tuttuğunu hatırladı. Bir yıkıntı hissinin getirdiği ağır yük. Napoleon hariç bütün hayvanlar yüzüstü karınlarının üstüne kapandılar. Kâzım Paşa. Hazine'ye gelir yazılan bu yüklü serveti kullanmış ve istemese bile Enver'in baskısına dayanamayarak bir kısmının Meşrutiyet paşalarının elde tutulması amacıyla harcanmasına göz yummuştu.

Birisi koşturup kapıyı açtı." Đsmet Paşa sözün nereye uzanacağını artık merak etmiyordu. kendisini böyle bir tartışmanın havasına sokmaya niyetli değildi." Sonra telefona sarılıp amirini aradı. Şimdi Kâzım. en güçlü sandığınız yerde tökezletecektir. Fakat sizdeki. hasretimin ölçüsünü bilmiyormuşum." Đsmet Paşa'nın hasret dediği. Edirne'deki kurmaylık günleriydi.. sabırsız bir zorlamayla liderlik etmek ihtirasına dönüşmüştür. her kelimenin sonunda burun delikleri. "Birbirimizi ne kadar sevdiğimizi ikimiz de iyi biliyoruz. ancak önce hasret giderelim. Yenilgiye alışmamış bir tavır içinde Đsmet'in hassas davranabileceği bütün ihtimalleri bir yana bıraktı: "Baş olmayı isteyenlerin. tam sırasıymış gibi konuşmasını sürdürdü: "Tek emre dayanan her devlet zayıftır.. geçmişin terbiyesinde kendi hakkının teslimini istiyordu. Birkaç küçük gönül alıcı cümleyle işi yumuşatmak istedi: "Seni bu kadar çok özleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Şimdi siz. Bunu şimdiye kadar hiç fark etmemiş olmanı hayretle karşılıyorum. Gerçekten Kâzım'ın evine gidip bir iki gönül alıcı sözle cesaret verebilirdi. Ben. Sesindeki saygı görülmeye değer bir lezzetteydi.." Hırpani kılıklı bir adam polis müdürlüğünden içeri girdi. Neredeyse Kâzım Paşa'nın söyleyeceklerinin tamamını zihninden geçirmişti. Geçmişin eski dostuna geleceğin sıcaklığını hissettirmek kadar Cumhuriyet'in hakkını da teslim ettirmek istiyordu: "Hiç kimse sana olan sevgimi elimden alamaz." Semih Naci'nin cenazesinde bu hırpani kılıklı adam. Kel Ali'yi kullanmam. Osmanlı'nın kardeş katlindeki terbiyeden utanarak büyüdük.. Çevredekiler iki yana çekilip yol verdiler.. burnundaki sürekli titreyişe benzer bir hızla konuşuyor. Bu benim sana yaptığım tek haksızlık. Cumhuriyet'in terbiyesine bu zaafı yeniden kattınız.. eminim.." Đsmet Paşa hüzünlendi. Yüreğin hiç mi sızlamadı ?" Kâzım Paşa söylediklerinin etkisini artırmak ihtiyacını duydu." "Estağfurullah!" Kâzım Paşa bastırdı: "Başına bir iş gelmeyeceğinden emin misin Đsmet ? Đçeri tıktıklarınız bizim kardeşlerimizdir. Kâzım'ın sesi. kendim asarım seni. acılı bir ." 90 "Sadece Mevhibe Hanım'a şükranlarımı söyle. Bir insanın muvaffak olması için iddiası olmasını anlayışla karşılarım. Sabırla tahammül arasında gidip gelen bir terazi ibresi gibi sallandı.. Yüzbaşı Kâzımla yakın arkadaşlığın bütün hukukunu kullanmayı alışkanlık haline getirmiş ve sıkıntılı günlerin hemen hepsini bu rahat dostluğun sohbetlerinde feraha çıkarmayı başarmıştı. Bu sefer ihbar doğru. Öyle bir vahşeti etrafa saldınız ki. Đsmet'in hiç işitmediği kadar dikti: "Evsafı olandan korkmak yerine onun hizmetinden istifade etmeyi bilmeliyiz. Soluyan bir tazının. Fakat bilmeni istediğim bir şey var: Cumhuriyet'in bekasına tesiri olacak harekette bulunma.. sizi de bir gün. Seni arada bir ikaz etmek ihtiyacı duyarım. Senden yürekliymiş Đsmet..Kâzım Paşa. Yine de belli bir sabır göstermek gerektiğini düşündü. Korkarım ki bu zaaf. Bunu yapmak büyük yürek isterdi. tekrar Đsmet'e sarıldı.. eski günlerin hesabını soran birisi gibi karşısına dikilmiş. Müsaadenizle baskına geçelim. Hapisteyken evime uğrayıp.. Bir sevgi gösterisiyle konuşmanın üzücü bir yöne dönmemesine özen gösteriyordu: "Seni her mevzuda mutlaka dinlerim." Đsmet Paşa. Cenazede istihbarat yaptık. Mevhibe sevdiğin yemekleri hazırladı." Đsmet Paşa gerildi. başlarından vazgeçmeyi bilmeleri de gerekir." Kâzım Paşa ayağa kalktı.. Böyle bir ihtiyaç seni kırmamalıdır. cesaret ve sabır telkin etmiş. hırpani adamın üniformasını getirip emir bekledi: "Başkomisere söyle hemen gelsin. Hep aynı yeminin sahipleriyiz. Demek ki.. senin bu tertipte yer almana bir türlü mana veremedim. Kâzım.. Gitmeye hazırlandığını açıkça belli ediyordu: "Mevhibe Hanım'a teşekkürlerimi söyle. Đsmet Paşa alttan alıyordu: "Akşama bize gidelim. bıyıklarını daha zengin gösteren bir hırsla enine boyuna genişliyordu: "Hayır efendim." Kâzım Paşa. Sırası gelmiş veya gelmemiş hiç fark etmeden bütün söyleyeceklerini ortaya koymayı düşündü. sözlerini tamamlayacak fırsatı bulamamış olmaktan rahatsızlık duydu..

. korkuyla sinmişti.. bir sabır. Hallaçyan Efendi'nin bir yakını salık vermiş ve emniyet içinde elindekini çıkarabileceğini söylemişti. Kandilli tepelerinden Đstanbul. korkusuna ağır bastı: "Efendi! Đnsan nezaketen bir cevap verir." Aliye Hanım. Şaşırmış. sonra bu sevimsiz sesin çığlığında. gururla verdiği hizmetinin takdirini bekleyen bir ihtiyaç içinde kıvranıyordu. sonra dükkândaki adama baktı ve sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi öyle sessiz kaldı. Kuyumcu. Bu korku. Çevredeki birine sormak ihtiyacıyla kıvranıyor. çevreden kimseye görünmemek için gösterdiği özen. Bunun ayıp tarafı yoktur. biliyor veya bilmiyor olabilirsiniz.. dükkânlarını kapatmış camiye doğru gidiyorlardı. herkes tetikte şimdi. Yanlış bir şey söylemek korkusu yüreğini adamakıllı sıkmış.. sulardan önce yükselip başını kaldırmış. Güneş koca bir yuvarlak halinde ışıklarını Boğaz'ın sularına dökmüş... Paytoncu. hatta ayıplı bir korku vardı.. Uzun yolu yürüyen herkesin. Đri çınarların gölgelediği yolu yürüyerek geçip sarayın kapısına varmışlardı. istense de kolay fark edilmeyen bir hüzün. Hülyalı bakışlarla süslemeye çalıştığı yüzünde.. Kapalıçarşı'nın hafif serinliği içinde. tepelerden. Sonra Meşrutiyet'e nikâh kıydı. ürküntüsünü alıp götürdü.. Bir ara Cumhuriyet'e göz kırptı. Gök mavi. utançlı birisi gibi başını önüne eğmiş yürüyor. bütün heyecanlarını bu terli avucun içine hapsetmişti.91 tahammül sergilemiş. Đnsan yakınının cenazesinden hiç kaçar mı ?" Sonra. etraf yeşildi. bu küçük çocukla babasını biraz itelemişlerdi." Kuyumcu ilk defa rahat bir nefes aldı: "Hanımefendi Cavid Bey'in refikalarıdır. Esnafın çoğu. biliniz. Hakikaten güzelliği kadar terbiyesi de aşikâr. beyler.. Babasının elini sımsıkı tutmuş. taşınması ağır bir yük gibi vücudunu aşağı doğru çekiyordu. bütün korkular sadece kendi başına düşecekmiş gibi sinmiş. . sinik bir sevimlilik ile açık seçik bir melankoli delikanlıyı güvenilir birisi gibi kolayca kabul ettiriyordu.. Müdafaai Hukuk'ta bir kere kendisinden söz açılmıştı. Sarraflar Sokağı'na saptı. Küçük kız. Aliye Hanım'ı tekrar gördü. ağaçlardan. kıpırtılı denizin üzerinde her an çılgınlıklar yapmaya meraklı bir kadın gibi oynaşıp duruyordu. vefası ödenmemiş bir dostun hesabını sorar gibi bağırmıştı: "Kara Kemal ayıp etti. öte yandan bunun getirebileceği bir utanç içinde çökebileceği korkusuyla ne yapacağını şaşırıyor-du.. Cahilliğime veriniz.. davadan dönmeyeceğiz. Bu gözalıcı güzellikte. Bildik bir sarrafın meslek namusuna sığınıp bu sırrı saklayacağı ümidindeydi. Đçerdeki adam sözünü tamamladı: "Bir zamanlar istibdadın geliniydi. Bahar çiçeklerinin yeni filizler vermeye başladığı ılık bir ikindi vaktiydi." Đkindi ezanı okundu. Kenara çekilip yol verdiler. dallardan sarkan bu korkulu histen kendini sıyırması imkânsızdı. Birden paytondaki delikanlının yüzünü gördü... adeta nefes almasına imkân vermemişti. Đçerden bir süslü payton geliyordu. Kuyumcu bir süre daha sessiz kaldı. Đçerdeki adam sesini yükseltti: "Tanıdın mı ?" Kuyumcu cevap vermedi." 92 Aliye Hanım. Henüz çocukluğunu bile kavrayamadığı bir günde babası elinden tutup saraya götürmüştü. maksadım terbiyesizlik etmek değildi. Kapalıçarşı'nın kemerleri adamı şaşırtır." Aliye Hanım. Muhafızlar koşuşmuş... meşin kırbacı yağız atların sağrısında keyifli bir delikanlı rahatlığıyla şaklatıyor. dükkândan hışımla çıktı. bu pahayı hak etmek için katlandığı sıkıntılı günleri ve arkasından gelen tatlı hayatı hatırladı. ikiye katlanmış gibi eğilmişti. Bir yolun ucundan hiç istemediğiniz bir yola çıkarsınız. aradığını bulmakta zorluk çekti. Geride ne bıraktığının farkında değildi. Aliye Hanım'ın terbiyesi. ama nafile. tek tek Đştirakiyûnculara başsağlığı dileyip sesine manalı bir vaaz üslubu katmıştı: "Sonu ölüm de olsa. Yüreklenip bir kuyumcuya sordu: "Selanikli Nesim'in dükkânı hangisidir acaba?" Kuyumcu önce uzun uzun Aliye Hanım'ı seyretti. Kim bilir daha önce gelseydi nasıl bir itibarla karşılayıp yaltaklanabilirdi. Malum. gelenin kim olduğunu anlayınca. sonra el ele vererek tek bir güç halinde Adile Sultan Sarayı'nın iri gövdeli ağaçlarına asılmıştı. Aliye Hanım. Sonra dönüp yine bilmediğiniz bir sokağın başında bulursunuz kendinizi. her zaman bu kadar sevimli görünmez. Dükkândaki adama güvenemedim.. yanaştı: "Hanımefendi! Lütfen affediniz. Bu çehre. Ama bu tavrınızın terbiyede yeri yoktur.

çoraplarını çıkarıp ayakkabılarının içine takıştırmıştı. ayaklarını suya soktu. talihliymiş. Acemi gözlerin heyecanıyla etrafı seyrettiler. Şehzade Burhaneddin Efendi mirasının bir bölümünü saymadan çekip çıkarıp. Paytondaki melankolik yüzü hatırladı. Aliye Hanım son gücünü kullandı: "Dokunma o kadına!" Zabıta durdu.. onlar arasında olacaktır." Charles Darvvin / Darıvin Kuramı (çev. gergin derinin hatlarına sinmişti. Küçük kızı elinden tutup kapının kenarına götürdü. Küçük merdivenlerden sonra koca bir salona girdiler. Babasının elini bırakıp boy aynasına doğru koştu. göğsü görünüyordu.. birine arka çıkmanın verdiği huzuru hissediyor.." Aliye Hanım rahattı." Zabıtanın biri elini kaldırdı.. Ben şehit karısıyım. Aliye Hanım'ın.. Kalfa kadının ilk bakışta malını anlayan tecrübesi vardı.. Bu iyi giyimli kadının. Hakkım seninkinden büyüktür.. bir teselli vardı. hatırlı bir Cumhuriyetçi ailesi olabileceği endişesiyle geri çekildi. ilk gerdeğinde.. Kadının sesi yüksekti: 95 "Çalmadım efendiler.. sert bir elin çektiği elbisesi yırtılmış. birkaç dilim versin diye. Aliye Nazlı-yâr koyalım. Önce babası eğilip iri siyah eli dudaklarına götürdü. Derin." Babasının geri geri gidişinde bir hüzün. sevgiyi bulmakta zorluk çekti." Yavaşça zabıtaya yaklaştı." Kadın yerinden fırladı: "Yalan söylüyor. Çantasını açtı. Sert çehrenin hatlarında hiçbir değişiklik yoktu." VI "Aynı türün bireyleri her bakımdan birbirleriyle sıkı bir yarışa girdikleri için. ama gözlerinde aradığı hasreti. 94 Teşrifatçının elini öptüler.. Küçük kız ömründe görmediği bir genişlik içinde buldu kendisini. bu saadet veren tesadüf içinde işin tadına varacak rahatlığın yokluğuna esef ediyordu. bütün şiddetiyle kadının yüzüne indirdi. haris ve sert olurlar." Zabıtanın eli yine havadaydı. kim bilir nasıl bir talihle serpilip. bir umut. Babıâli'ye karanlık çökmek üzereydi. Bir daha buralarda görünme.. Adını. Koşup bir yastık getirdiler. Hayretle seyrettiği yüz kendine yaklaşıyordu. boynundan göğüslerine doğru kaydı ve orada durdu.. Çantasında. kime yâr olacaktı.. serpilip gelişmeyi hemen istiyormuş gibi. Burnundan kan boşandı. sonra küçük kız babasının yaptığını tekrarladı ve başını kaldırıp teşrifatçıya baktı. Harem kıdemlisini içeri çağırdılar. kadına uzattı: "Bununla çocuklarınıza güzel elbiseler alınız lütfen. haksız bir hüküm tebliğ eder gibi ayıplıydı: "Çerkez soyundandır. Gazi. Hâşâ! Elimi harama hiç sürmedim." "Ayıptır efendi. Akşama Osman Şiar'ın yeni elbiseli fotoğrafını çektirecek ve Ankara'ya yollayacaktı. Kadının çarşafı başından sıyrılmış. Baba. eliaçık bir şehzadeye duyulan şükranları da gizliydi. Teşrifatçı seyrediyordu. yüzüne istemediği bir renk vermiş." Aliye Hanım. Oturdu.Baba kız. en zor yaşama mücadelesi. her zaman sıcak ve cömertti. Onun iaşeciliğinde hiç olmazsa kocam eve tayın getirirdi. hatlarından hiçbirini değiştirmeden bütün yumuşaklığını korumuş ve bunu en saygılı biçimleriyle daima hissettirmişti. Kadın hiçbir acı duymamış gibi direniyordu: "Sadece yalvardım..... Kızın. Havuzun kenarına oturmak istedi. Çoluk çocuk açız sadece. Teşrifatçı bir küçük keseyi babasına teslim etti: "Seninle işimiz bitti Hüseyin Efendi. Hareketini haklı gösterecek bir şey bulmak istiyordu: "Çalarken yakaladık. bütün gücüyle küçük kızın üzerinde yoğunlaşmıştı. Hülyalı bakışlarla yüzünü süslemeye çalışan delikanlının güven veren sevimliliğini hatırladı. Uzun ve memnun bakışlarla vücudunu seyretti.. Şehzade Burhaneddin Efendi'nin gerdanlığına biçilmiş pahanın ağırlığı vardı. bir an evvel aradığını görmek isteği içinde telaşlı hareketlerle ne yapacağını şaşırmış gibiydi. Sesi. sadece istedim. Cem Taylan) Sofrayı Çankaya'da kurdular. Gelişmeye yüz tutmuş bu bedeninin içindeki sevimli çocukluk. Mendilini çıkarıp kadının yüzündeki kanı sildi. Utanç. kavurma getirirdi. Yoluna devam etti. Bu yüzün hışmına uğramaktan korktu. bir süre öyle eğik durdu ve başını kaldırmadan geri çekildi. O hatırda bugün... . Sanki o melankolik gözler." "Pis orospu! Sus. O yüz. Nuruosmaniye Kapısı'nda iki zabıta bir kadını köşeye sıkıştırmış hırpalıyordu. yan kapılardan birinin önüne doğru itildiler. Gözlerinin içine derin bir nefretle baktı: "Kara Kemal kadar bile olamadınız. pantolonunu dizlerine kadar sıyırmış.

bazen de en sert sandığınız dehşetin içine. birinin açmaza düştüğünde duyulan mutluluğun sinsi sabrı vardı Gazi. Hepsi bir bir dağılıp gitmişlerdi. Başarıya varınca yolların ayrılacağını önceden görmüştü. Derdini anlatacak kadar yakın hissettiği bir dostuna bu sıkıntısını teklifsizce aktarmak istedi: "Nuri. ama dostlukları hayli yıpranmış." Ali Fuad'ın yüzüsuyu hürmetine kurtulan paşalar gerçekten bir vefanın nekes bahşişi gibi değersiz miydi ? Ya da onca paşayı affettirecek kadar Ali Fuad değerli miydi ? Gazi." "Biliyorum." Boş bir şey söylemiş gibi rahatsız oldu. Bu bekleyişte. ne de şefkatten medet uman bir ilgisizlik içindeydi. Đzmir'de paçayı kurtarmıştı. Gözlerindeki o mavi nem inatla olduğu yerde duruyordu. altından kanla irinin karışık çirkinliğindeki renk kendini daima gösterecekti. Sessizlik. Çabuk sarhoş ol100 muşsun. gel seninle dertleşelim!. Kadehi alıp yarısını içti. bir süre havada tutup herkesi seyretti ve sonuna kadar içti. Gazi. sonra Ali Fuad'a sarılıp 'Adamın şair olası geliyor' demişsin. Erken pes eden hesabı ödesin. Yumuşak baktığına inandığınız anda umulmayan bir hızla parlayıp. Bu kıvamı kaçırmak istemiyordu: . böyle davranmaktan hoşlanıyordu. Masanın etrafına dizilmiş misafirlerini uzun süre seyretti. bir mavi buğu gibi etrafına baktı ve sonra Nuri Conker'in üzerinde yoğunlaştı. Yalınayak çimenlerin üzerinden yürüyerek masanın başına geçti. herkesi kıskandıran bir cesarete dönüşmüş. istediği kıvamın yaklaştığını fark etti. bir sen. Nuri." "Rahatla! Ne anlatırsan anlat seni sonuna kadar dinlerim. Kadehini doldurup başına dikti: "Ben sıramı savdım Paşam! Şimdi Fethi ile Ali Fuad olmalıydı ki. ancak nereden başlayacağını kestire99 miyordu. boşluğa tahammülü olmayan tabiatın bir teselli gibi doldurduğu haksızlıktı Gazi. O buğu. ayağa kalktı. Kabuğu her kaşındığında. bekleyişlerinin dışındaki noktalara götürmek gerekir. Nuri Conker. Ali Fuad'ın pahalı olduğu günleri hatırladı. rahatlamak istiyor. Gazi'nin gözlerindeki ne dehşetten korkan. serin suyun içinde parmaklarını oynatarak hoşuna giden dalgalar yaratmış bir mutlu çocuk gibi sevinçler gösteriyordu. eskilerden kimsenin kalmadığı etrafında dostlarını arıyordu. Ali Fuad.. Üstelik oturup ağlamışsın.biraz da hayran gözlerle ayaklarını seyrediyor." Bahçeye çıktılar. "Tabiat boşluktan nefret eder" diye düşündü. şaşırtıcı bir incelik katarak insanları rahatlatırdı. sınırı tayin edilemeyen bir patavatsızlık halini almıştı. Gazi'nin birden parlayarak bu densizi azarlayacağı bekleniyordu. Bunu Ali Fuad'dan öğrenmiştim. herkeste bir huzursuzluk yaratmış.. "Bu kanla irinin acı rengini ilk gören Gazi'nin kendisi olmalı" diye düşündü. Uzattı: "Đç Paşam! Sıra senindi. Bu başıboş vermiş-lik. Önünde boz bir Ankara akşamı uzanıp serilmişti. katılarak gülerlerdi: "Nuri." Sofraya bir başka korku daha geldi. fakat bir gurur kıskacıyla kelimeler ağzından çıkmıyordu. Kıskaç gevşemiş." Nuri Conker. birkaç kelime usulca sıvışan kurnaz çocuklar gibi dudaklarından dökülmüştü: "Paşaları sırf Ali Fuad için affettirdim. ama bu yolların böyle bölük pörçük hale gelmesinde kendi payının da önemli olduğunu hissediyordu. beni rakıya Ali Fuad alıştırdı. Bu korkunun. biliyor musun. hatta.. sonra kendilerini tutamayıp. Kudreti elinde tutanın yumruğu serttir: "Sofrayı dağıtın!" Nuri Conker'e döndü: "Arada bir insanları. bir ben. Gözleri. ayaklarını sudan çıkardı. Akşam sıcak ve kuruydu. Gazi'nin içi kavruluyordu: "Đkisini de çok özledim. Anlaşılan Gazi. sonunun nasıl biteceği kestirilmeyen bir korkuya dönüşmüştü. insanı nasıl yiyip bitirdiğini acı anılarla yaşamış ve adamı pis bir panik içinde aşağılara çekip götürdüğünü fark etmişti. adeta lime lime dağılmıştı Bu netameli macera aralarında kapanmaz bir yara gibiydi. Yonyo'daki oyun tamam olsun." Gazi." Nuri Conker. hayretle Gazi'yi seyrediyordu. kalanı Conker'e uzattı." Gazi içindeki her şeyi anlatmak istiyor. bir hüzün damlası gibi birikip göz çukurlarını doldurdu: "Yonyo'daki gibi içelim Nuri. Bir kadeh rakıyı beraberinde getirmişti. Ölümün burnunun dibinde soluduğu facia günlerinde Ali Fuad'la tehlikeli macera heyecanlarını paylaşır. Gazi'nin bakışlarını kestirmek imkânsızdı. etrafına şiddet gösterir. Yonyo'nun gazinosunda birlikte içtikleri dostları artık yanında yoktu. Hepsinin çehresinde yalnızlık korkusu görüyordu. Đlk kadehi kaldırdı. Şimdi etrafını saran bu kalabalık. Paşam! Büyükada'daymışsmız.

." Elindeki yarım kadeh rakıyı Gazi'nin eline tutuşturdu. emeği vardı. Gazi'nin de Ali Fuad üzerinde hakkı vardı." Gazi. sen ondan daha çok korkmalısın. Benimle varmışın Fuad?" Gazi'nin. kolay boyun eğer.. bir ihtilal yapıp saltanatı müstebidin elinden almalıydı. Ali Fuad'dan başka kimsesi yoktu.. Nuri Conker sessizliği bozdu: "Tadı kalmadı bu akşamların artık. Sesi. Selanik'i bana zindan ederdi.. Ben evime gidiyorum. sonunu getirebilir. gömleğinin düğmelerini çözdü. Önce korkuyla karşılamış. uysal bir çocuk gibi çömelmiş sakin bir sesle hatıra anlatır gibi konuşuyordu: "Sende dinmek bilmeyen bir yükselme hırsı var. sonra içinin ısındığını fark etmişti. Halil. bu hüznü bir yeni şekle sokup karşısına çıkarıyor. Parmağın hep tetikte olsun.. soğukkanlı bir sesle konuşmuştu: "Seni öldürmek için bana ve Hüsrev Sami'ye emir verdiler. çocukluk günlerinin eski şakacı ve sevinçli tonlarını bir yana atmış.. Teşkilatı Mahsusa'da öğrendiğim tek doğru şey bu oldu. Sonuna kadar sessiz kalıp. Đttihatçı kinini davet edecek kadar hızla kılık değiştirmiş. vicdanın hâlâ rahat değil Mustafa. Mustafa. Gerçekten ölüm burnunun dibinde duruyordu.. emeği vardır." Đttihat ve Terakki'ye katıldığı gece duyduğu gurur ve hazzı hatırladı. Yakub Cemil. o rüzgâr bu akşam çıkmayacaktı." . Galiba Enver'in dediği doğru. Toplantıdan sonra Olympos Gazinosu'nda Ali Fuad'la doyasıya içmişlerdi. bir yeni yüzle görünüp bir başka hüznün kapısını açıyordu. Bu hırs. "Dur! Gitme. Mustafa. Đttihat ve Terakki'nin her emrini gözünü kırpmadan yerine getiren bu güler yüzlü cellat. Đkimiz de reddettik. Bu vazifeyi onlar üstlendi. Doktor'un seçtiği kumaştır. kullanacağı kumaşı avucunda okşamaya meraklıdır.. Ona. hakkına sahip çıkmayı bilmeliydi. Yakub Cemil isteseydi. Yakub Cemil'in sesindeki sadelikten ürktü. ince hayallerini sert sesle aktarmış ve Đttihat ve Terakki'nin bir ordu gibi gidip iktidara elkoyması gerektiğini anlatmıştı.. ayağını denk atacağı noktayı iyi öğrenmişti. Ali Fuad'la geçmişleri zengin ve renkliydi. Her hatıra. Selanik akşamlarından hep hüzün kapmıştı. Gazi. Bahçenin üzerine basmış sıcak ve kuru hava ağırlığını bütün ölçüleriyle hissettirdi. Bu haz birkaç hafta sürmüş. gözün hiçbir şeyle doymuyor. burada kal bu gece. bu isimle titremesin! Gazi." Gazi. köşeleri açıktan dolaş. hatta bir gözü pek fedai. mat ve dengeli bir çığlığa dönüşmüştü: "Dediğimi unutma Mustafa! Üzerinde Ali Fuad'ın hakkı vardır. tek bir hareket göstermeksizin dinliyordu. Hoyrat fedai. Gerekirse parti. hatta ölçüsünü artırabileceği bir yakınlık hissiyle saygı göstermesi gerektiğini fark ediyordu." Bir sessizlik oldu. Doktor. Yakub Cemil.." 102 Yılmaz Karakoyurüu 103 Mustafa Kemal. gürültülü fakat zayıftır. bir sevgi gösterisiyle ağzı açılmış bu sır küpünün içindekileri bilmek istiyordu."Ali Fuad'ı gidip görsene Paşam!" "Ankara'da değil ki!." Yakub Cemil'in son sözlerinde bir samimi ikaz itinası kadar. Sözlerini tamamlamak ihtiyacını duydu: "Halil ile Abdülkadir'e dikkat et. Dertleşmeye ihtiyacım var. Başka şartlarda sevmesine imkân görmediği bu fedaiye şimdi sıcak bir ilgi duyuyor. Gazi. açık hayranlıkları arayıp durdu. Nuri'ye hak veriyordu." "Öyleyse Đstanbul'a git." "Saçmalama Nuri!" "Demek ki. Doktor Nâzım. Ben bunu yapacağım. Đttihat ve Terakki'nin namlusu karşısındaymış gibi titredi: "Yakub Cemil'i sever miydin.. gidip iktidar olmalıdır. kendini bu iş için biçilmiş kaftan gör101 müş ve bu hoyrat hazzı açıkça ifade etmişti: "Parti. doğrudan konuya girmiş ve Mustafa Kemal'i "tetikte durmaya" davet etmişti. göğsünde serin bir rüzgâr istiyordu. Yakub Cemil karşısındaydı. Kıyısından köşesinden geçmiş hiçbir Đttihatçı yoktur ki. tam alıştığı sırada. gıpta hissi de dikkati çekiyordu: "Kim senden korkuyorsa.. Nuri?" "Ben severdim!" "Bende!" "Sen de mi ?" "Biliyor musun Nuri. Gazi'nin içine ölüm korkusu bile getirmişti. Belli ki." Selanik!. Đnsan emeğine. ne kadar azılı mahpus varsa hepsini Teşkilat'a alırken sinmiş korkularla. Abdülkadir sessiz ama serttir.

hem biz muhtacız. Mevhibe Hanım. Menfaatleri kesin olarak çatışmadığı sürece ufak tefek tavizler vermenin ne sakıncası olabilirdi? Bu teşhisini Paşası'na söylemenin tam sırasıydı: "Aslî bağlarınızı hiç kaybetmeyiniz Paşam. ayağa düşmüş bir tıynet pazarına bırakmıştı. uzun süredir kafasını dolduran sıkıntıların özetini vermek ihtiyacını duydu: "Olanlardan rahatsızım. bir ailen var" diye haykırabilirdi. diğerini aşağı itmek için ilk fırsatın doğacağı anı bekliyordu. ürkülecek birisiydi." Paşa bir sigara yaktı. Hislerini gizleyemiyor. gayya kuyusunun etrafında ak maskelerle gizlenmiş kara yüzlerin nasıl bir cehennem yaratmaya hazır olduklarını çok iyi biliyordu. biz buraya öyle kolay gelmedik.Halil'i gerçekten iyi tanıyordu. Sıkıntılı bir hayatı sürdürmek." Paşa'nın sıkıntısı kolay giderilecek cinsten değildi. Kimsenin görmesini istemediği bir ayıbı varmış gibi korunmak istedi. Duman. Mevhibe Hanım'ın sesindeki uysallık. Paşası'nı iyi tanıyordu.. şuuraltına itilmiş bir kaçışın paniğe dönüşmesinden kuşkuluydu. Her biri kaynatılmış mum gibi gevşemiş. Güvenler. Bu titreyiş yüreğini burdu. Paşası'nın katlandığı bütün sıkıntıları paylaşmış. fakat inzivaya çekilmeyecek kadar da vasıflıyım. Gazi Paşa'yla aynı kaderin cennetindesiniz. kendi pişirdiği kahvesini Paşası'na sundu. yanı başına oturdu: "Sıkıntılı bir haliniz var. meraklı meraksız herkesi başına toplamıştı. Aynı kaderin cennetinde olmak güzeldi ama. Mevhibe Hanım ilk bakışta okuyordu. Arada bir bu derin uçurumu kapatacak köprü gibi uzanmak istiyor. dehşete düşmüş gibi titremişti." Paşa. ama Abdülkadir'in Ankara valisi olduğu gün gözlerindeki sertlik ve dik başlılık. bu üstünlük iddiası birdenbire ani ve tehlikeli kin duygularına dönüşebilirdi. Đşin tadını gerçekten kaçırdık galiba. Mevhibe Hanım. Şimdi de yalnız değilsin. Şimdi. kim olursa olsun eteğine yapışıp avını kaçınılması imkânsız bir girdabın içine çekebilirdi. açıktan dolaştığı bir köşenin başında iki gölge görüp silahına davranmıştı. Đttihatçı görgüsünden aldıkları tuzak terbiyesi her tertibin kalıbına kolayca uyacak noktaya gelmişti. Bu zaafını. bir hiç uğruna her şeyin yok olup gitmesine razı olamazdı. Gerekirse Paşası'nın yakasına sarılıp. Sevdikleri farklı yakalara geçmiş. Yalnızlık korkusunun gücü. sen sıkıntılar içindeyken. Gazi Paşa. Mevhibe Hanım. Buna hem siz.. en dayanıklı dediğimiz insanları bile güvensizlik hissiyle yıkabilirdi. . şüphe içerisinde yaşamak. hatta çoğunu tek başına üstlenmişti. Mevhibe Hanım'ın terbiyeli üslubundaki korkulu sezişleri fark etmişti.. sonra üzerine basıp geçeceklerin. Paşa böyle bir köprüyü kurmayı düşünmüş. Karanlık. Bir gayya kuyusu açılmış.. vakti tayin edecek yere gelmişti ve tayin etti: "Haydi git evine Nuri. derin bir nefes çekip küçük salonun ortasına doğru savurdu. Mustafa Kemal. Nuri kendisine bakıyordu. kendisiyle aynı kaderi paylaşan bir arkadaş arar. bir vicdan ve ahlak düsturunu kaybetmiş gibi çıkık alnının ince derisini terletiyordu. Paşası'nın hoşuna gidiyordu: "Her insan. Halil şimdi sofrasında yumuşak başlı bir yandaştı. aklından geçenlerin hepsini. Kendisini yalnızlıktan koruyacak bir sığınağa ihtiyacı vardı. Yakub Cemil'in ikazı doğru çıkmış. Pislik. birbirlerine ters duygularla bakıyorlardı. yerini. 104 105 "ısrarcı" gibi göstermeyi başarıyordu ama. alıp başını yürümüştü. kahvesinin ilk yudumunu aldı. yorgunlukla sıkıntıyı fark edecek tecrübedeyim. O bakışı hâlâ üzerinde hissediyordu. Allaha şükür ki siz. kurşun sesi gibi tiz ve haindi. bir daha geriye dönmeyeceği korkusu içinde bu görevi yüklenmekten uzak kalmaya çalışıyordu. ama Enver'in amcasıydı ve yakışıklı seraskerin her emrine itaat etmeyi meslekî meziyet haline getirmişti. Titredi. bu hatıraları yarı hüzünlü bir sevinç gibi hep canlı tutmuştu. biz acılarla kıvranıyorduk. "Bizi böyle bırakamazsın. Paşam!" "Yorgunum!" "Sayenizde çok gördüm. Đnsanın içinde neler kıpırdadığını kolay kestiren bir meziyete sahiptiler. geçirdim Paşam. bu gözü kara valinin eliyle akmıştı. hiç değişmeden Mustafa Kemal'e bakmış durmuştu. Böyle bir cinayeti üstleneceğine ihtimal vermemişti. ölgün ışıklar altında uzun ve yumuşak bir konu gibi uzadı. ama hep arkandaydık. Đnatçıydı. Hayat üstünkörü bakılmayacak kadar acı geçmişti.. Abdülkadir ise. Đki gazeteci vurmuştu." Paşa. Paşa." "Elbette Paşam." Mevhibe Hanım. Elbette!.. Biri. Çevredekiler de boş değildi. bu gerginlik. Gazi. sevgiler kaybolmuş. Yüzünün bütün hatları gerginliğini koruyor. sonra sevimli bir dağınıklık içinde yayılıp mütevazı eşyanın üzerine çöktü. Hasan Fehmi ile Ahmed Samim'in kanı..

. Üstelik gözümü de korkutmak istedi. Sonra hareketinden utanmış gibi yanına gidip kucaklaştı: "Gazi'nin keyfi yerine geldi. Sende hırçın bir tabiat görüyorum. Kapıda Salih Bozok'la karşılaştı. Onun. yavaş yavaş palazlanmaya başlamış ve Gazi'nin gözüne girmişti. ince imalı sözlerle büyük şeyler söylemeye meraklı birisi olduğunu biliyordu. Baksana gözlerinin içi gülüyor.. Đstediğinin üzerine mührünü vuruyor. "Bugün Gazi'yle münakaşa ettim. Salih. Böyle bir çare. kendi güçsüzlüğüne ve önemsizliğine dönüşecek diye derin korkular içindeydi. şaşırdı. "Lafı uzatmanın manası yok" diye düşündü. Salih. Rauf'un. Erkeğin sert adamdır." Mevhibe'nin yüzü hâlâ elini ısıtıyordu. Gazi'nin kesin itaat istediği aşikârdı. Đnsanoğlu ayağa düşmüş. usta bir pişkinlikle bu imayı duymazlıktan geldi.. Mevhibe Hanım ile Paşası bir süre öyle kaldılar. mutlaka bir yerden bir yol bulup tekrar gösterir gövdesini. Kâzım Paşa'ya saygısı büyüktü. Böyle bir günde Gazi'yi kızdırmanın hiç âlemi yoktu: . Öyle özlemişim ki. Paşası'nın elini yüzüne sürdü ve saygıyla öptü. Evinde huzuru varsa. Đsmet Paşa 107 ayağa kalktı. Mevhibe Hanım'ın yanında Latife Hanım'a "Kızım huzurun asıl kaynağı evdedir. Kâzım Paşa'nın Đsmet'e böyle bir ikazda bulunmasının mutlaka bir sebebi olmalıydı. Gözlerini öptüm.. Đsmet'te bir endişe halini almıştı." "Kâzım Paşa sizi kardeşi gibi sever. Şimdi kimseyle çatışmanın sırası değildi. yukarı kaldırdı. Her defasında bu merdivenlerden sekerek inerdi. ancak dertleşecek kimsenin yokluğundan yakınıyordu. Gazi Paşa'nın iltifatlarıyla bütün endişesi kaybolmuş bir tüy gibi hafiflemişti.döküleceği kabın şekline. yüreğini sıkan korkuların bir yakını tarafından söylenmiş olmasından rahatsızlık duydu.." Mevhibe Hanım." Kel Ali'nin yüzü gülüyordu. hele Ali Fuad'ın gittiği yere. gözlerine en derin şekliyle baktı: "Bizim akıbetimiz Cumhuriyet'tedir. Eski günleri yâd etmenin bir ihtiyaç olduğunu hissediyor. En yakın sırlarına vâkıftı: Salih'e yakın olmakta fayda vardı. Eğilip alnından öptü. Eğer Gazi'ye boyun eğmezsen. Gazi'nin nikâh şahitliğini yapan Kâzım Paşa. dünyayı yıksalar başına. Dudakları." Mevhibe Hanım'ın yüreği titredi. Çocuklarla bile böyle bir üslup içinde konuşurdu. dik durmak isteyen çıkarsa deviriyordu. Hiç gözümü kırpmadan. ne bizde huzur kalır. Bana kırgın olduğunu hissettim. Gazi Paşa'nın itaatsizlik fikriyle itham edilen her şeye karşı şiddet gösterdiğini yakından görmüştü: "Sıkıntınız bu mudur Paşam ?" Đsmet Paşa bu yaştan sonra karısına yalan söyleyecek değildi: "Hayır!" Bir sessizlik daha başladı. Mevhibe Hanım'ın yüzünü avuçladı. Garp Cephesi komutanı dimdikti ve tekmil alıyormuş gibi esas duruştaydı: "Ben hep Cumhuriyet'ten yana oldum." Salih Bey. Çankaya'nın merdivenleri uzun ve geniştir. Kendine örnek arıyorsan Mevhibe Hanım'a bak. vurulacak mührün hükmüne boyun eğmeye hazır hale gelmişti. selamladı. Ben Cumhuriyet'e sahip çıkmaya mecburum. 'Kendinden emin misin?' diye telaşlar gösterdi. Her ihtimal. Kâzım'ın. Fakat görevinin zorluğu üzerine basmıştı. "Koca adamların bile şefkate ihtiyacı vardır" diye düşündü. Paşam ?" Đsmet Paşa. konuyu bir başka yöne aktarıp. gözlerindeki açık renkli şefkati seyretti." "Bana. söyleyemediği her şeyi bir anda Paşası'nın yüreğine boşaltmış gibi rahatladı." "Senin de korkun kaybolmuş... Şapkasını çıkardı. Başka hangi rejim gelirse gelsin bana hayat hakkı tanımaz. Đsmet'in de yolu sapabilirdi.. Mevhibe'nin gözleri boşaldı.. Kel Ali'nin böyle bir teklifte bulunacağını hiç ihtimal vermemişti. Paşa. başını kaldıracak bir yol mu arıyordu ? Mevhibe Hanım. Ben Mevhibe'deki bu saadet serinliğini hep gıpta ile seyrederim" demiş ve Mevhibe Hanım'a da bir nasihatte bulunmuştu: "Đsmet'i iyi tanırım. utanmış gibi başını eğdi. Sesinin alttan alan tavrında pusuyu bekleyen tilki kurnazlığı gizliydi: "Gel seninle biraz gezelim Salih. Başka çarem yok. en yumuşak yerinden titredi: "Kendinizden eminsiniz değil mi. Ben çaresiz kalamam.. eski günleri yâd ederiz. Sesi." Şimdi Đsmet'in dünyası mı yıkılıyordu yoksa? Đsmet yıkılmış da. herkesi suçlayarak önünü açmaya çalışıyordu. Şimdi kötü günler yaşanıyordu. Fethi'nin. Böyle bir endişeden kurtulmanın ilk yolu belki boyun eğmek ve Gazi'nin lütfuna sığınmak olabilirdi. ne sende.. Bu kahkahayla artık her hükmü verirsin.. kendi derdine kendi çaresini bulacağı zaman arıyordu: 106 Yılmaz Karakdyunlu "Bugün Kâzım'la görüştüm." Kel Ali. O eli tutup yukarı çekti. Bu fırsatı kaçırmak istemedi. Sıranın kime geleceğini kestirmek imkânsızdı.

beklerim! Spora gideriz. bu hatıranın yarattığı lezzetli telaş içinde şaşırdı.. ama Kel Ali'nin tek bir kelimeyi kaçırmadan bütün dikkatini bu sözlere verdiğinden emindi. Boş bir sandık taşıyormuş .. Kelimeleri istediği sertlik veya yumuşaklık içine sokmakta üstün bir beceri sahibiydi: 110 "Selanik'in kırlangıçları biraz iri olur. karşısındakinin dinleyip dinlemediğini önemsemeyen bir tavır içindeydi. Kel Ali'nin arabasına bindi. Övünmek ihtiyacı duydu: "Ben ilk dersimi onlardan aldım Reis! Hangi çatıda dinlenirsen dinlen. Hangi yüze baksa bir Fikriye hasreti hissediyordu: "Hoş geldiniz Fikriye Hanım. Misafiri getiren Mercedes önlerinde durdu. şimdi olanca hızıyla Kel Ali'nin iri kafasının içini doldurmuş ve tek bir boş nokta bırakmamıştı. gözü peklikten. Birinin düşüşünü seyrettim. etraf sanki bin yıl süren bir kızarıklık sarmış gibi bitkindi. sessizliği bozdu: "Sen kırlangıçların yolunu şaşırıp nasıl düştüklerini hiç gördün mü?" "Kırlangıçlar mı ? Ne alakası var şimdi bunun ?" Salih Bey'in sesi hatıra anlatmaya müsaitti. Fikriye'nin Çankaya'ya gelişlerinde Salih Bey. Ayıcı'nın yürekli bir tarafı vardı. Mercedes. birazdan Gazi Paşa'nın misafiri gelecekler. Salih Bey. Fikriye'nin sarı saçları. bu nadir hatıraların heyecanına sahip tek kişi gibi görünmekten gurur duyardı. Kel Ali. Alatini Köşkü'nün çatısında yüzlerce kırlangıç dinlenirdi. Gazi'nin bu sevdalı güzelini derin bir hoşgörüyle karşılardı Fikriye. başıboş akan su." Kel Ali. suya düşmüş gibi ikisinin de yüreğine serinlik getirdi. Ayıcı'nın ölüm emrini verdiği zaman aklına bir türlü gelmeyen anılar." Talihin insana ne zaman güleceği hiç belli olmaz." Salih Bey. Ayıcı Arif." Kel Ali fırsatı kaçırmadı. Körfezden tepelere doğru uçarken gelip konak çatılarına konarlar. Bu huzursuz telaşın anlatılacak bir hatıra olmayışından rahatsızdı. ayıplı bir içe kapanışla siyaha dönüşmüştü. Geridekiler kanatlarını çırpınca. Gazi'nin hoş gördüğü bu cesaret.108 109 "Đyi olurdu ama. Padişah eskisinin kaderine böyle bir hizmetle iştirak etmekten önce hoşlanmış. Çankaya'dan ayrılınca bu kor. aralarında ezildi. "Aman Yarabbi! Ne kadar da Fikriye'ye benziyor" diye düşündü. kırmızı elbise üzerinde düğün telleri gibi dağılmış. Salih Bey. misafirin elini tutup inmesine yardım etti. Bu yüreği hep kıskanmıştı. kendini rüzgâra bırakmıştı. Bu yürek. Alatini Köşkü'nün muhafız subaylığını hatırladı. merdivenlerden yukarı çıkardı. Gazi'yi yakından tanımanın getirdiği gençlik maceralarının her birini sanki iştirak etmiş gibi yayarak anlatır.. Gazi Paşa'nın bu sırrına vâkıf olmuş gibi gururluydu. ilk kanat çırpan sen olma. Havuzun fıskiyesi kırılmış. Hepsinin önüne geçmek. Đkisi de koltuklara yayıldılar. sanki al ipekten bir gelin bohçası taşıyormuş gibi itinalı bir tecrübe içinde hep gülerdi. Öbür ağaçların arkasına sığınmış bu ak yüzlü konağın bütün pancurları örtülmüş. Paşa bekliyor. Asmalardaki iri salkımlar koruktu. Bu çardağın altına toplanıp Ayıcı Arifin sohbetlerini dinlemekten ne kadar mutlu olur. Kel Ali şapkasını giydi.. Kel Ali kenara çekilip şapkasını çıkardı ve Gazi Paşa'ya yakın bu güzel kadının önünde saygılı bir şekilde başını eğdi. Şoförüne seslendi: "Bağlara doğru gidelim!" Akşamın yorgun ışıklarında yeşilin rengi koyulaşıp katrana döner. eliyle şoförün omuzuna dokunup arabayı durdurdu. Akşam güneşi. Dalların diri yeşilliğine rağmen.. nasıl bir güleç yüzle evine dönerdi. Kel Ali yüzünü ekşitti. Sanki bir hünkâr haremine bakmaktan korkarmış gibi başını öylece eğik tuttu." Kel Ali şaşkınlık içindeydi. Ayıcı Arifin evinin önünden geçiyordu. yolları çamura çevirmişti. Gidebilirsiniz! Paşama kendimi ben takdim ederim. Sabırsızdı. genç yaşta gün görmüş bir edayla güldü. Salih Bey. koşarak kapıyı açtı..." Hatırlı misafir.. merdiven başında Salih Bey'in elini bıraktı: "Daha fazlasını zahmet etmeyiniz Salih Bey. sonra rahatsız olmuş gibi yeşillerin üzerine doğru koşuştu. vurup kırmaktan çok farklı bir cesaretin meclisiydi. Salih Bey. en kızıl rengiyle bu başta yansıdı. kendini göstermek istiyordu. bir gün bütün talihini kaybedivermişti. Abdülhamid'in tahttan indirilerek yerleştirildiği Selanik'teki köşkün muhafız taburunda Salih Bey'le görevliydi. Gazi Paşa Hazretleri teşrifinizi bekliyorlardı. Siyah bir kor gibi insana korku ve ateş bastırır. "Olsun. sonra Balkan Harbi çıkınca bu hizmetin telaşında epey terlemişti. Salih Bey.

hatta gerekirse başına şapkasını geçirip öyle uyumak istedi." Doktor Nâzım. Enezli'yi bir başka güzelliğin sahibi yapmıştı. sizde mesut olma kabiliyeti kalmamış. Bu merak bir iptila gibi içine girmiş bir daha da çıkmamıştı. Cavid'le tartışmış. Bir odaya girdiler. haznesi dolu bir yeni fener getirdi. Doktor. önü öyle açık kaldı. Enezli tepsiyi getirip Doktor Nâzım'ın masasının üzerine koydu." Doktor Nâzım'a döndü: "Đsterseniz sofranızı burada kurdurayım. fakat kendini kontrolden çıkaran bu huysuz adamın vasıflarını da görmezlikten gelmeyi hakiki bir ayıp sayıyordu.. Açtığı kapıyı örtünceye kadar her şeyi anlatmaya meraklıydı. yığınla gelip asmanın dallarına kondu. Elindeki tepsiden sıcak ve baharlı bir koku hücrenin boşluğunu 112 doldurmuş. "ne münasebetsiz sual" der gibi teğmene baktı. Biraz ileri gittiğini kabul ediyor. Belki de yokmuş. geride delik deşik sahipsiz salkımlar bıraktılar.. pantolonunu giydi. Ağır ve gıcırtılı bir tonla etrafa dolar. tüfeğini omzuna asmış.. yatağın ayak ucuna yerleştirmek. birden ittihat ve Terakki umumî valisi olduğu günlerin sert ve kararlı sesini takındı. her sabah yeniden çıkarıp katlamak." Küçük serçeler. Odayı taze bir aydınlık bürüdü. Görüşmeniz bitince haber veriniz. üzerinde bir üniforma gibi duruyordu. Bu bacaksızın bir yabancı yanında ken- . başladığı konuya ayrıntı katmadan kapatmayı sevmezdi." "Kim göndermiş? Niçin göndermiş?" Kuşku. yemeği sıcak tut! Soğutursan. Teğmen daha sert bir bakışla Doktor'u süzdü: "Zannederim.. Doktor Nâzım. dizlerini karnına doğru çekmişti.. iyi düşünür. dört yanını sekiz defa hesaplar. Hücresi giderek koyulaşıyordu. kravatını bağladı. Dar ve uzun koridora sıralanmış hücrelerin kapıları iyice örtülmüş ve üstlerine ağır kilitler asılmıştı. Nâzım'da pişmanlık duygusu yoktur. Bütün korkusuna rağmen içeriye bir ışık. Teğmenin sesindeki saygı büyüktü: "Yemeğinizi bitirdikten sonra isterseniz sizi görüştürürüm. Birazdan ölgün ışığın takati tükenip. gömleğini üzerine geçirdi. korkuyu da. Korukları gagaladılar. kravatını takmak. Kondukları her yeri şenlendirdiklerini sanırlar. uçmak istedi. çırpınıp yere düştü." Doktor Nâzım sarsıldı. sonra dışarı çıkıp. Kaldığı yerden devam etti: "Bu kırlangıçlar garip mahluklardır. sırtını duvara dayamış.. Arkasında Enezli..gibi bu yükü sırtından nasıl atacağını bilememişti."v "Hemen görmek isterim. Hücresinde yalnızdı. bazen delice davranmaktır" diye düşündü. kurtulamadı... Biri sabırsızdı. Her gece aynı şeyi giymek." Teğmen hiçbir ürkeklik hissetmeden hücrenin kapısında Doktor Nâzım'a yol verdi. etrafı tamamen karartacaktı. Önce pijamanın altını çıkardı. Durup dururken bu hatıraları tazelemenin ne âlemi vardı ? Salih Bey. kanatları asma dal111 larına dolaştı. sevgiyi de gözü kara bir saygısızlıkla elden çıkarır. Teğmen lambanın ışığını yükseltti: "Ben dışardayım. suyunu doldurdu. Bütün mesuliyeti ben alırım üzerime. Teğmen saygısını koruyordu. efendim.. "Bir haksızlığa başkaldırmanın yolu. insanın hasretindeki güzelliği bile öldürür." "Sofranız soğuyacak ama. itaati gerekli bir talim gibi Nâzım'ın canını acıtıyordu.. Köşede sinmiş gölgenin izlerinde tazelik hissi vardı. efendim. Çubuklu pijama. Aslında bütün canlılar böyledir. elbisesini giymek. binlerce yanlışı işlemeden hayata lezzet katarlar. "Enezli. Yalnız kalmanızı bekledim." Doktor Nâzım. Doktor Nâzım'ı selamladı: "Size göndermişler. Teğmen. galiba bu defa ikisi de sesini yükseltmeyi çözüm gibi görmüştü. Her şeyin gelip geçici olduğunu bir bilseler. Nâzım bir kere karara vardı mı. Işığın. Hırsla kalkıp üzerinden bu pijamaları atmak. Ötekiler uçup gittiler. Hücre kapısı zor açılır. hesabını senden sorarım. Ceket düğmesi kopmuştu. serinliğin gerisinde genç bir teğmen duruyordu. bir serinlik getirir. Sıkıntısı vardı. sonra.. emniyetini açık bırakmıştı. hamam kubbesinden yankılanan ses gibi tok ve dokunaklı etkisini hissettirir.

" Nâzım. Enver bile gözümü korkutamadı. yorulduğunu fark etti. Yakub Cemil'in koynunda terbiye gördüm Doktor. ama sakın bu talihi zorlama. fırsatını bulamamıştı.. çok değerli bir Đttihatçıdır.. Saygıyla eğilip. Bu saygı. Yarın dönüyorum. Sabahattin Eyüboğlu) Ali Çavuş.: "Talihli adamsın Teğmen.. gelip elinizi öpsün. Gazi'nin istediği her şeyi büyük bir sandığa yükleyip. içindeki bütün şiddeti nazik ahşabın tenine işledi." Doktor Nâzım'ın gözleri neredeyse ıslanacaktı. Nevber Hanım'ın yüzünü seyrediyordu. ama ben bir dava adamıyım ve bu dava için gözümü kırpmadan her şeyi yapmaya hazırım" diye düşündü. Hiç böyle sıcak ve duygulu gün yaşamamıştı. Kısmetse sert bakışlı bir teğmene nikahlayacağım. Kadının elini kapattı. Utanıyordu: "Yakub Cemil'e maaş bağlamışlar. etrafı bir beyaz aydınlık sarmıştı. bu temennideki kuşkusunu hissettirmeden devam etti: "Eğer izin verirseniz. ama. Derin koyuluklarda gizlenmiş bakışların kadınsı inceliğinde. Çankaya'ya getirmişti. gözünü ? Ya gündüz. "Ben öyle sertliklere pabuç bırakmam" diye güvenini tazeledi ve rahatladı.. Allah'ın elinde bile olsa. ardına kadar açtı. Sen ne mübarek bir şeymişsin. Gözünü kırpmayan pervasızların bile bakışlarının yumuşadığı anlar olurdu. ceketinin düğmesinin kopmuş olmasına esef etti. Bu kızın üzerindeki hakkını. hep bu yüzden yanlış anlaşılmıştır. Enver Merkezi Umumî'de hâlâ çene çalıyor olacaktı. Demek ki.. Doğrusu buna üzüldüm. Hepsinin duyacağı tonda bağırdı: "Yakub Cemil Babıâli'yi eğer basmasaydı. "Hiç kimseye şahsî bir kinim olmamıştır. Cesaretli bir sesle irkildi: "Hoş görün onu Doktor! Kötü günlerde insanların önce güvenleri kaybolur. Teğmen karşısında duruyordu. Hücredeki saygılı teğmen gitmiş. karşılamayı çok isterdi." Doktor Nâzım. hiçbir yükün bana ağır gelmez. bu bakışları bilirdi.. senin şanına yakışmaz. Doktor Nâzım yanılmamıştı. Böyle günde insanın mutlaka paraya ihtiyacı olur. Biraz burnu büyüktür. eşi bulunmaz zevklerin varlığını anlatmaya hazır hırslı bir saygı yerleşmişti. Nevber Hanım." Doktor Nâzım. Ey kanlı tasarı! Gece. 26 ağustosta düğünü var." Taze yasemin ağızlıklardan birini dişlerinin arasına koydu. Olduğu yerde durup gölgenin yanaşmasını bekledi. Sırf seni görmeye geldim. Đçinde Fikriye'nin de eşyası vardı. Nevber Hanım. siz olursunuz şahidi." Nâzım.." Nevber Hanım. Acılı bir hatıra sahibi gibi hepsini Gazi'nin önüne serdi: "Hepsi bu Paşam! Đzninizle bir resmini kendime sakladım. sanki bir okul mubassırı gelmişti. Yarısını size getirdim. vakti gelmiş gibi başkaldırdı. Karanlığın bütün perdeleri birdenbire yırtılmış. Babası sayılırsınız. Bakın siz bile Cavid'i tanımamışsınız. Đnşallah o güne kadar çıkarsınız da. Doktor'un içindeki her şey ölmemişti. nemi önceden fark etti: 114 "Sakın ıslatma gözlerini Doktor. Bütün sıkıntıları bir çırpıda çözüp bitirmeye niyetliydi: "Küçük kız. tatlı sözler arkasında Yoksa en derin Gayya kuyuları bile Saklayamaz seni kuşkunun gözlerinden." Nevber Hanım." . Cavid. Nevber Hanım elindeki küçük keseyi uzattı. sonra kucakladı: "Nevber Hanım. Göstermekten utanmıyor musun Ölüm yüklü kaşını.113 dini azarlayacak şekilde hareket etmesindeki cesareti hayra yormadı." VII "Başkaldıranlar geldi. Halktan bir kadınım. bütün kötülükler kol gezerken bile... yakasına yapışıp alırım.." 115 Doğru kapıya yöneldi. artık gözlerini tutamadı.. Nâzım. Her hücrenin kilidini kırıp bütün mahkûmları affetmiş gibi mutlu duygularına bir ahlak düsturu katmak istedi. olanca gücüyle ısırdı.. Doktor'a sarıldı: "Allah senden her zaman razı olsun Nâzım Bey." Nevber Hanım. Yaklaştıkça ışık yüzünü aydınlatıyor ve gelenin çehresindeki sevgiyi yavaş yavaş hissettiriyordu. Đçinde gerçekten mesut olma kabiliyeti vardı. Başınıza iş mi açacaksınız ?" "Ben. vaktin darlığını biliyordu. Kendini kontrol edemedi: "Nevber Hanım! Ne işiniz var burda? Bu ne cüret böyle?. rejide şef oldu.." Shakespeare / Julius Ceasar (çev. Gündüz nerede bulacaksın öyleyse Canavar suratını Saklayacak kadar karanlık bir mağara? Boşuna arama. biraz önce en ağır tonlarda münakaşa ettiği arkadaşını savunmak gereğini duydu: "Cavid'in keşfedilmemiş meziyetleri vardır. Hücre kapıları kilitliydi. Sen Cavid değilsin... bir emrin varsa çekinmeden söyle. Teğmen yanılıyordu. Nevber'in o yakışmaz dediği yaşlar gelip sert bakışlı gözlerini buğulamıştı. hayatımda ilk defa Yakub Cemil'i kıskandım. Nevber Hanım. bu gölgede fark ettiği yakınlık duygusu nihayet karşısındaydı. hayret etmekten hoşlanmazdı. dağ gibi duruyordu. ey Đhanet! Sakla kendini Güler yüz.

Salih Bey tecrübeliydi. sade bir şey olsun. Dokunulduğunda bu umman. Salih'in itirazsız gözlerindeki hüzne takılırdı. Soğuk rakının lezzetini birlikte tatmışlardı. Çankaya merdivenlerini çıktığı o al gelin bohçası haline bürünmüştü. hüzün başka. istese bile bu mutsuzluğu gizleyemezdi: "Tabiatın kanunu. bir ipek demetinin dağılışı gibi yüzüne değiyordu. Karşıma çıkan fırsatlar ise. bugün gibi. Dünya artık Fikriye'nindi. Son gece. Gazi Paşa yorgundu. yerine heyecanlı bir maceranın teri basmış gibi küçük damlalar düşmüştü.. Đlki Fikriye'ye yetti. Tazelik.. Bu yüzü Gazi. Akşam tam çöktü. Sonra. Mutluluk. her zaman güzeldi Fikriye’nin galerinde. ama mutlu değildi. Rakısının iyi soğutulmasını istiyordu. Gazi Paşa. Mavi ayrı yakışırdı Fikriye'ye.. balkona çıktı. Sanki odanın içindeydi.. 118 Selanik sabahlarının sıcak döşeklerinde kumral baharı andıran Fikriye. Bu yüzün bugün değişen hiçbir çizgisi yoktu. "Bu saatten sonra sofra kurulmaz" diye teselli aradı. Salih Bey kadar hiç kimse. Her rüzgâr esişinde Fikriye'nin saçları. zor çözülen bir muammada kaybolmuş gibi bocalardı. Kimisi. sanki o geniş karyolaya uzanmış. Vakit yaklaştıkça huzursuzluğu artıyor.. Ankara. tıpkı yarın ve öbür gün olacaklar gibi. omuzlarından aşağı uzanırken.. Tıpkı. Fikriye balkona çıktı: "Paşam! Bakınız dallardaki her damlada bir umman birikmiş gibi genişlik var.." Gazi. Balkona uzanmış ağaçların yapraklarındaki o tozlu yeşilliğin kokusu kaybolmuş. Gazi'nin yüz vermediği bir gün canına kıymıştı. Kırmızı Fikriye'de. artık yoktu. Paşam! Hele bir rüzgâr esmeye görsün. utancından öylesine allanırdı ki. Fikriye. Gazi Paşa. Mutluluk başka güzeldi Fikriye'nin gözlerinde. Her şey insanı zorlar. Mustafa'nın zihni. en sevdalı haliyle uzanmış ve Gazi'yi basmak istediği bağrından akan kanların kızarttığı bembeyaz entarisi üzerine düşen saçlarıyla. zarurettir.. şerefe kadeh kaldırmanın dostluğu. Fikriye'yle son gecesini hatırladı. Sesi.. bir iki küçük kanat çırpışıyla gelip Ankara'nın sıcağında yüzüne oturmuştu. Küçük silahta üç kurşun vardı. Bu söz. Ali Çavuş'un gözleri yaşlıydı.. göz kapaklarını örtecek kadar aşağılara çökmüş ve iri beyazlığın bütün ürkütücülüğünü alıp götürmüştü. Bütün yaşadıklarını geride bırakmış gibiydi. Her renk. Bir küçük hela aralığında.. Đçini saran bu sevdalı saadet. Selanik'te. Tesadüf diye bir şey yoktur benim hayatımda.. akşam sofrasına kimlerin davet edileceğini sormak için Fikriye'nin çıkmasını bekliyordu. kendisiyle konuşur gibiydi.. göğüslerinin üzerinde dinlenir. en diri ihtiyaçları bu ak tene öylesine yerleştirmişti ki. ruh başka türlü.. Salih Bey. Yanılmamıştı. saçların tel tel dağılıp coştuğunu hisseder ve dayanılması imkânsız bu büyük lezzete derin bir hasret ve kıskançlıkla bakakalırdı. Haftalardır Gazi'nin yüzünün güldüğü yoktu. kalabalık bir sofranın bu saatten sonra yetişmeyece119 ğinden ve Gazi Paşa'nın boş yere sinirleneceğinden korkuyordu. Bütün cesaretini toplayıp ağzını açtı: "Bir bahardı Fikriye. hep latifeli sözlerle tarif eder. meyus bir kadın portresini yakından seyretmemiştir. 120 Gazi Paşa rahattı. Gazi. insanların kavrayamadığı gerçekler için uydurdukları bir şeydir. her nefes alışında büyüyor. Elini.. odasında yemek yiyecekti."Mezarını yaptır Ali Çavuş." .. benim hep bu düşünceli bekleyişimin sonuçlarıdır.. sonra. Kaim ve koyu kaşları. ten başka türlü yorulurdu. Fikriye'nin saçlarından esmeye görsün.. düşünerek taşınarak yapmışımdır. O rüzgâr." Gazi duymamış gibi daldığı derinliği sürdürdü. uzak bir camide mevlit okut ara sıra. Ben her şeyi bilerek.. beyaz ayrı. karanlığa gömülmüş haliyle hatırdan çıkmış bir akraba eskisi gibiydi.." Ali Çavuş sadece başını salladı. Ömre bedel bir hazzın yorgunluğuna hazırlar ve rahatlatırdı. hep gülüp geçti. öteki kurşunlardan birinin Gazi'ye. Fikriye'nin omzuna koydu. kendisine emsalsiz bir akıl ve ruh üstünlüğü verilmiş gibi her şeyi küçümseyen kahkahalara dönüşüyordu. diğerinin Latife'ye ayrılmış olduğunu söylüyordu. Ali Çavuş. O hüzünlü gün hiç aklından çıkmıyordu. Zaman nasıl da hırslanıp geçiyordu. Fikriye'ye dokunmak bir imtiyazdı. "Fikriye'nin gözleri gülüyordu. bir damla iksir olurdu Gazi için.. tıpkı güneşin kollarına asılmış ıtır damlalarının kaynaşıp kıvrıldığı bir gökkuşağı gibi serin ve tatlı bir maceraya dönüşürdü.

Ankara'nın karanlığına doğru yürürken sevimli bir çocuk gibi sekiyordu. Cumhuriyet rejimi. esnaf felsefesini iyi bilen bu adamla her ihtimali konuşmuştu. sanki Fikriye yokmuş gibi konuşuyordu." Paşa.. Bu kızın insanı rahatlatan bir yanı vardı.. bir kere açıldı mı kolay tutulmazdı: "Ben elimden geleni yaptım. ihtirasları bu büyük nimeti bekleyecek sabrı köreltmişti. "Herkes şu Fikriye gibi görevlerini tam bilse ve onunla yetinse ne iyi olurdu" diye düşündü.. karası. Koşup. Üslubunu ve ağırlığını değiştirmeden fikrini açıkça anlatmaya devam etti: "Devletin sağlam bir temelde yükselmesi için insanların önce kendilerini. Fikriye giderken bir küçük sehpa getirip yanına koymuş ve bir paket sigara bırakmıştı. Zamana ihtiyacı vardı. sizin tahmin edebileceğinizden çok daha yüksek bir fazilettir. Birden geri döndü. Korkuya kapıldı: "Bir şey mi oldu Paşam? Birden çok değiştiniz. ama o kadardı." Bu köprüyü uzattığına gerçekten inanıyordu. Fikriye'yi çağırmak arzusunu duydu. Her nimet beraberinde bir de külfet getirecekti ama. Kara Kemal'i Đzmit'e çağırmış. alayı bile çapkınlaştırır.... ne zaman emrederseniz gelirim. Fikriye. Gazi'yi avucunun içi gibi biliyordu. Perdenin gerisinde bütün ipleri oynatan büyük kudretin sahibi işte bu uysal görünüşlü devdi. yerine sanki yeise kapılmış bir derviş gelmiş ve kendisinin kolay kavrayamayacağı şeyleri söylemeye başlamıştı. ama." Gazi Paşa." diyerek çekindiği bu adamı hafif latifelerle takdir etmişti. balkondaki hasır koltuğa oturdu. hasretli gözlerle Paşa'ya el salladı Gazi. Fikriye. Her tehlike bu cehaletten gelir.Fikriye. Başa çıkılması zor bir kadroyla savaşa girerken kendisine etraf aramasının tabiî bir ihtiyaç olduğunu iyi kavramıştı. Đnsanlar bilmedikleri zaman kötüdürler. birden şaşırdı. açık mavilikler kapkara bir fırtınayla rengini koyulaştırıp ürkütücü bir girdap gibi gözlerine yerleşmişti. Kara Kemal'in Đttihatçılar üzerindeki etkisini yakından tanımıştı. Bir süre bu lezzeti tattı. büyük bir sabırla dinliyordu. Fikriye'nin bahar esmiş saçlarındaki kokuyu andıran bir rahatlık duygusu içindeydi. "Eve mi gitmek istersin Fikriye. Dün yol ortasında alnımı hedefleyen silahını şimdi benim istediğim yüreğe yöneltecek kadar yakınım oldu" diye düşündü. en aklı başında insanı dize getirirdi: "Siz söyleyin Paşam. sonra görevlerini bilmeleri gerekir. Ayaklarını üst üste atıp balkon demirlerine dayadı.." Gazi." Fikriye'nin saçları hâlâ yüzünü okşuyordu. Đttihatçıların gözünü hep kendi üzerinde hissetmiş ve bu bakışlardan daima huylanmıştı.. ittihatçıların kolay yutulur lokma olmadığını biliyordu.. rahatlarsınız. yoksa burada mı kalırsın ?" 121 "Siz bilirsiniz Paşam" Gazi sustu.. üstelemek istemedi: "En iyisi eve döneyim Paşam. . Nâzım'ın ürktüğü iki gökgücü karşı karşıyaydı.." "Şu söyleyeceklerimin manasını anlamanı çok isterdim. ben bir çocuk gibi anlattıklarınızı dinlerim. Hayretle Paşa'ya baktı.. "onlar" dediğinin kolay adamlar olmadığını biliyordu. Kara'sıyla.. bu hasreti paylaşır gibi gerindi. Halil Paşa'ya bak! Enver'i bırakıp bana yanaştı. onlar geçmesini bilmediler. Balkondan aşağı baktı. "Đşte. Bu tavır. yatağına uzandı. Đttihatçıların "Küçük Efendi"sinin o tombul ve canlı yüzünde hiçbir hareket yoktu... Tehdit etmek yerine her şeyi açık seçik ortaya koymak daha kolay bir anlaşma zemini yaratabilirdi.. Kibrit sönünceye kadar bekledi. Sanki bu küçük ışıkla birdenbire istediği bütün aydınlığı bulmuş gibi sevindi. Zaten yola birlikte çıkmadık mı ?" Sonra. Kavrayamadığınız husus budur. Fikriye.. Fazilet bir nimetse bu nimeti de sundum onlara. Odaya geçti. Bunu halletmek için her imkânı kullanalım. Olanca dikkatini Gazi'nin sözlerine vermişti. Bu kadro kolay kurulmazdı. bu külfeti yüklenmeye hazırdı. Gazi açık seçikti: "Aramızda gittikçe derinleşen bir uçurum beliriyor." Kara Kemal. Ama. Nuri'nin "ra122 hatla" dediği şey bu olmalı diye aklından geçirdi.. Birkaç dakika öncesinin mutlu adamının hazları kaybolmuş. imalı bir sesle ekledi: "Vatanperverlik budur. Bıraktığı yerdeki düşüncelerine döndü. Doktor Nâzım: "Selanik'te korkulacak tek gökgücü Kemal'dir. Yavaş yavaş istediği kimseler çevresinde birikip kenetlenmeye başlamıştı. Kara Kemal öyle gözü korkutulacak birisi değildi. Paşa." Fikriye'nin bir hovarda tavrı vardı. kadınlığının sıcak ve özgür yapısında günahsız bir kurnazlığa bürünüp. Bir tanesini yaktı... Şimdi Sarı'sıyla. sarısı değil. Gelin bu fazilette birlik olalım. Sonra rahat olduğunu hakikaten fark etti: "Ben faziletin köprüsünü uzattım.

misafirlerin geldiğini bildirdi. Evin hizmetkârı. Cazibeli ibadetlerin telaşlı imamlarının vaazlarına benzer tavırlarla derin nefesler alıp dinleyenleri meraklandırmaktan hoşlanırdı. Kara Kemal... iddianamenin boş bırakılmış bölümlerini dolduracak kadroyu bağrına bastı. Đttihatçı kuralı.. yazdıklarını sık sık yüksek sesle okuyarak etkisini ölçmüştü. Cumhuriyet'in sigasına çekilmek üzere bir hücreye hapsedilmişti. Gazi. istediği iaşe tahsisatının verilmeyişi nedeniyle Gazi. hiç boş değildi. Üstelemedi. Kara Kemal'e bir sigara daha ikram etti. Sarı'nın uzattığı köprüye bakmadan geçip gitmişti.Gazi de. Necib Ali. Vakit geceyarısını geçmişti. hayıflanma duygusuna kapılır gibi oldu. Đddianameyi hazırlarken kelimeleri itinayla seçmiş. Bir hakkı teslime hazırdı: "Bu millete benliğini kazandıran ilk heyecanı hep Đttihatçılar verdi. Sanki ezberindeymiş gibi istediği sayfayı açtı. Son cümlede. sigarasını iri bir mercan ağızlığa yerleştirdi. Biraz önce Gazi'nin imalı sesine açık bir cevap vermek istedi: "Vatanperverliğe gelince Paşam. bu saatteki ziyaretçiler artık Ankara'da hayra yorulmuyordu. kütüphaneye indi. bu hazin sesli vaazın hedefi belli olmuştu. pek bilinmiyordu. Necib Ali'ye göre bu iddianamenin kaleminden kan damlamıştı. Vaziyeti görüşüp neticesini arz ederim. ama ihtirasın kılıçları kınlarından çekilmiş bekliyordu. hiç teklemeden hepsini bir bir açıkladı.." Gazi. boş değildi. Merdivenlerde Salih Bey'le karşılaştı: "Salih. Nâzım'dan ürkmüştü. Faziletinizi takdir ederim. müzakerenin yerini daima saklı tutardı.. Kara Kemal. Voltaire'i ilk defa Harbiye talebesiyken okumuş ve Candide'in bön tarafını sevimli bulmuştu. Sarı Kemal. "Eğer teklifimi kabul etselerdi bunlarla ne güzel bir Cumhuriyet kurardım" diye 124 125 • aklından geçirdi. Derinleşmek istedi: "Ne zaman görüşebilirsiniz. iyi ile kötünün ortasında. elindeki sepeti evin hizmetkârına uzattı: "Üstü üzümdür. merasimli bir konuşmaya sahipti. Zorlukları.. Kel Ali'yi kontrol etmek imkânsızdı. El ele buna sahip çıkmalıyız." Kitabı alıp odasına yöneldi. sen hiç Candide'i okudun mu ?" Gazi." Gazi. kötüsünü de kabul eden akıldır. hangi sevgileri köreltmişti. 123 Balkan Harbi sırasında. Oynak kıvam içinde istenilen kalıba . Kel Ali başlarında olduğu halde Đstiklal Mahkemesi'nin hâkimler heyeti tam kadrosuyla Necib Ali'yi ziyarete gelmişlerdi. Necib Ali. Ankara'da da Đttihatçıların gırtlağını sıkacağım. altında karpuz var. hepimizin akıbeti artık Cumhuriyet'tedir." Millete ilk benliğini kazandıran kadro şimdi. adaşının bir siyaset mesihi gibi bol hareketli konuşmasını bazen hayret. Alışık bir tavırla raflara uzanıp. Đttihatçılığınız sırasında sizden çok şey öğrenmiştik." Kara Kemal. Aradan geçen zaman hangi kinleri bilemiş. Onlar olmasaydı ben yolu bu kadar kolay yürüyemezdim." Hâkimler heyeti. aradığı kitabı buldu. dünyayı olduğu gibi gören." Kara Kemal ayağa kalktı. bazen hayranlıkla izliyor ve bu dengesiz nutkun nereye varacağını merak ediyordu. iyi yanları kadar. meseleyi etrafımla görüşmemi gerektiriyor. Gazi Paşa. Ben de kesinlikle inanıyorum ki." Kılıç Ali. bu alttan alışa bir hinliğin sindiğini fark etmişti. Paşam! Lakin terbiyem. dudaklarını örtecek kadar gür ve dağınık bıyıklarının arasından bir yol bulup ilk ve derin nefesi çekti. Necib Ali'nin çalışma odasına sere serpe uzandılar. Kel Ali. inançlarını henüz değiştirmemişti.. Sıra kendi hükmünü vermeye gelince sesinin tonuna bir hâkimiyet kazandırmak istedi: "Đzmir'de Terakkiperverin soluğunu kestik.. Telaşla aşağı indi ve rahatladı. nerede buluşabilirsiniz ? Bir yardımım dokunabilirse çekinmeden söyleyiniz. Şimdi bu hatıra çok gerilerde kalmış. Artık konuşmak zamanı geldiğini hissettirerek dinlediklerinin özetini verdi: "Söylediklerinizi anladığımı sanırım. Kel Ali. Gazi'nin direktiflerini iyi hazmetmişti. Cavid Bey'e ve onun arkasındaki Nâzım'a sinirlenmiş ve yüksek sesle bağırmıştı: "Bunların ikisini de ipe çekmek gerekir. altını çizdiği satırları bir kere daha okudu: "Asıl olan şey.

küçük bir latifenin başlattığı tartışmanın hırçınlaştığını fark etti. . imayı fark etmedi. Bu sözün bir başka biçimini yine Kel Ali'den dinlemişlerdi. Demagogla komitacının kimyasında siyaset. önemli olanı ona sahip çıkacak karakterdeki zarafet ve sabırdır. köpürdü: "O Nâzım değil mi.. Hareketlerinde. Kılıç Ali. abartılı ölçüleriyle arkadaşlarına gösterdiğinden beri konuşmasının şeklini değiştirmişti." Kel Ali. kendisine yeni bir güven duygusu kazandırmış ve içini rahatlatmıştı. Bu kıvam. Sizinle bir davanın peşine düşülmezmiş. Yoksa. Fısıldar gibi konuştu: "Biz Đttihatçılara hem şükran borçluyuz. Boş konuşuyorsun. çığırından çıkmaya hazırdı. Halid Paşa'nın peşinden koştuğu günlerdeki atak ve hazır heyecan görülüyordu. belki daha sevimli bir şekle dönüşür diye beklemiş. Aradaki farkı kavrayamayan Cumhuriyet'e sahip çıkamaz. karpuz dilimlerini Reis'in önüne koydu. Ama unutmayalım ki.." Evin hizmetkârı." Kılıç Ali ile Reşid Galib göz göze geldiler. kendi başlarını da yiyebilirdi. anlat da öğrenelim?" Reşid Galib.dökülebilirdi. bir önceki gibi ısıra ısıra yemeye başladı. artık döküleceği kalıp belli bile olsa. Cumhuriyeti idrakte acziniz var.. Söyleyeceklerini bir bir aklında sıraya dizdi. Hatta kendi alnıma bile. Bunların Đttihat Terakki'ye sahip çıktığı kadar Cumhuriyet'e sahip çıkacak kaç adam bulunur bu memlekette ?" Kel Ali. Sırtını Gazi'ye dayamak. kendi arkadaşları bile davaya sahip çıkacak kadar yürekli değil miydi ? Yoksa. Nazım'mış. Dolu ağızlı konuştu: "Laf ü güzaf bunlar.. adalet ister." Kel Ali. Geçen yıl Meclis koridorunda Deli Halid Paşa'yı vurduğunda.. Onlar ihtilalciydi. Bir salkım üzüm daha aldı. Yerli yersiz kullandığı cesaretini artık her yerde gösterecek kadar pervasız bir teşhirin sahibiydi: "Misal verecek başka adam mı bulamadınız ? Yazıklar olsun size!. hem kırgınız. gördüm ki. yine Cumhuriyet'in faziletine sığınmış ve sesini yükseltmişti: "Cumhuriyet'in hakkı için bu silahı herkesin alnına dayarım. Gazi ile son görüşmesinden sonra yüzündeki tebessümü.. Elinde silahı. Cavid'miş. sözlerinde." Kel Ali sinirlerini kontrol edemez noktaya yaklaşıyordu. kıyıda köşede kalmış bir insan rahatsızlığı duydu. bir kısmı komitacıydı. Reşid Galib o günleri iyi hatırlıyordu. hile ile silahı aynı anda kuşanır. ufuk zenginliği ister. Bunu Gazi Paşa'ya borçluyuz. Đptidada ilk kafa tutan onlardı.. Unutmayınız ki. 'Eli göbeğinde Napolyon' diye her yerde Cumhuriyet'i küçük düşüren?. bu fazileti idrak için Đttihatçı mirasına vâris olmamız gerekiyordu. Böyle giderse bu tartışma." Kel Ali'nin sözünde ince tehdit vardı. Biz bunlara sahip miyiz diye etraflı düşünmeliyiz. Kılıç Ali'nin adaşına takılmak merakı bir süre sonra ciddi bir istihzaya dönüşmeye başlamıştı. Fakat başlattığı tartışmada taraf olmak istemese bile görünür gerçeği açıklamaya kendini mecbur hissetti: "Her davanın edebiyatı güzeldir. biz inkılapçıyız. uzun uzun çiğneyip yuttu. elindeki karpuz dilimini ısırdı." Necib Ali. Hepimiz o terbiyede büyüdük. sindi: "Telaşlanma Reis. hepsinde bir halk tevazuu vardı. Doktor. Dünya görüşü ister.... O Cavid değil mi Cumhuriyetin iktidarına ecnebiyi ortak etmek isteyen?. geniş bir bakır tepsiye serilmiş üzüm salkımlarını. 'Gazoz Paşa'. sırtını yanlışa mı dönmüştü ? Kimin ne zaman arkaya dolanacağını kestirmenin güç olduğu günlerde kendisini bu kadar gevşek mi bırakmıştı ? Toparlanmak ihtiyacını duydu... umduğunu bulamayınca o da işin ucunu bırakmıştı: "Cumhuriyet bir idealler rejimidir. uluorta Gazi Paşa Hazretleri ile alay eden. Kel Ali en iri salkımı seçti ve ısırdı. Hepsinde bir efsane tesiri. Gazi Hazretleri bile bu ruhun azmiyle çıktı yola. Nâzım'a bak. Tepsiyi ötekilerinin önüne sürdü.. Cavid'e bak. edası ve tavrıyla Meclis koridorlarını gururlu adımlarla geçmiş ve sanki Cumhuriyetin Yakub Cemil'i gibi yüzüne mutlu bir mana vermek için dudaklarının sınırını zorlayacak genişlikte bir tebessüm takınmaya çalışmıştı. şişman gövdesi... Böyle ruhlarda Cumhuriyet'in fazileti barınmazdı zaten. lafın gelişi öyle.. Bozulmuştu: "Neymiş bu şükranımız Doktor.." Reşid Galib.. Ama. Eski tempodaki konuşmasını sürdürdü: "Đttihatçıların bir kısmı demagog. Reşid Galib fazlaca filozof görünmeye meraklıydı: "Bir siyasetin muhasebesini yapmak öyle kolay değildir. Sırtından bir ter boşandığını hissetti." 126 127 Kel Ali'nin alnı iriydi. Efendiler.. en vatanperver nesli biz Đttihatçı ruhuyla yetiştirdik.

Fevziye Mektepleri'nin müdiresi Nakiye Hanım aracılığıyla Cavid'in. bazen öylesine şirret bir dile dönüşür ve etrafını azarlardı ki." VIII "Tanrıların bize verdiği bütün nimetlerin hiçbiri katıksız ve kusursuz değildir." Yunan atasözü Üsküdar'ın akşamları daha fakirdir. Tekrar yerine koydu. hem sevinç. bir hatıranın hakkını vermek istedi: "Cavid açıktaydı. Hayatın ağır yükünü omuzlamış bu tahammüllü kadronun daima derin bir teselli ihtiyacıyla çırpındıkları fark edilir. Gönlünü mürüvvetle birleştirmiş insanların her işte tek yardımcısı Tanrı'dır. fakat daima ciddi ve az konuşan bir kadın tertibiyle kurulmuş sofraya benzer.. esmer kadın oturuncaya kadar ayakta bekledi: 13ü "Yorgun görünüyorsunuz Halide Hanım!" Halide Edib. Salacak'tan." . seçtiği kelimelere dayanmak imkânsız olurdu: "Gerekirse gider Gazi'nin yüzüne haykırırım! 'Cinayeti meslek edinmiş insanların arasına Adnan'ı katmak kimin haddine? Bu ne taşınmaz bir ayıptır. Bir yokuşun başında buluşurlar. huzursuzdu: "Adnan Bey'in başını Kel Ali'den kurtarmanın bir yolu muhakkak bulunmalı" diye düşünüyordu.. bu tekkede çeliğinize başka su verirler.. yıldızlar Kel Ali'nin başının üzerindeydi: "Reis Bey haklı. Sert karakteri. Özbekler Tekkesi'nde her akşam iri kandiller yanar. hiçbir tertibin içinde bulunmadığına emin olduğu kocasının. Cavid için aynı heyecanı göstermedi. bir kere hafızasını tazelesin. Emniyetini açtı. Başı siyah bir ipekle örtülmüş ve yüzünün sertliğine ölüm hissettiren bir koyuluk vermişti. Kafasına koyduğunu yapmaya kararlıydı.." Sigarasından derin bir nefes çekti. Şimdi. onları bin bir dert pahasına alırız. Anadolu da istemiyordu. artık cesaretini bile aşmaya hazırdı. henüz Kel Ali'nin önüne çıkarılmamıştı ama.. en çok Bahaeddin Şakir'den nefret ederdi. Adnan. Đstanbul da istemiyordu. sonra verdirsin hükmünü. Adnan Bey. Bir iki kere çekme provası yaptı. böyle bir iddiayla karşı karşıya bırakılmasını tahammül edilmez bir ayıp görüyordu. bir Bahaeddin Şakir mi. Oturanlara döndü: "Ben Đzmir'de. Tekkeden dağılanları kapıda ufak tefek bir kadın karşılıyor ve gelenlerin hepsine yer gösteriyordu. Sesindeki kaba alay. Bereketini ve şükrünü uzaktan hisseder ve biraz utanırsınız. aklın ruha duyduğu derin bir saygı hemen hissedilir. Ölgün ışığın meclisinde.. Gelenlerin en yaşlısı.. bunun doğruluk derecesini. ince bir dille Bahaeddin Şakir'i tanıştırmış ve bu emrivakiden adeta iğrenir gibi rahatsız olmuştu. fakat verdiği gururu korumuştu: "Cavid'i serbest bırakırsak Đngilizler Musul'u bize vereceklermiş. Esmer kadının gözlerinde bu akşam." Halide Edib. Yüz hatları sert ve acımasız. Lozan bu mevsimde daha güzeldi. bir Nâzım mı? Mücadeleye başladığında yanında kimler vardı. Kuzguncuk'tan.. bilmiyorsunuz Paşa' derim. Đnandınız mı buna?" Ayağa kalktı. Birkaç gün 131 sonra.128 Bir yerinden meseleye girip tarafını belirtmekte fayda vardı. hem hüzün birlikteydi. Falih Rıfkı'nın yakasına nasıl sarıldığını hatırladı: "Sen Falih! Nasıl olur da beni bir katilin elini sıkmaya mecbur edersin ?" Halide Edib.. şimdi sizin cambazlığınıza mı geleceğim ? Mademki bu kadar seviyorsunuz bunları. bu adamların cambazlığına gelmedim. yaslı insanlar görünür. biraz tevekküllü.. trende Falih Rıfkı. Cemal Paşa'nın emrinde eğitim programı uygulamak üzere Suriye'ye gittiğinde. beyler! Masonların. Harem'den.. tartışmaya uluslararası bir nitelik kazandırmak istedi.. yorgun olmaktan çok. Biraz sofu. Nakiye Hanım. bıraktı. Yürek sağlamlığınız varsa. Belindeki tabancasını özenle düzeltti. tavırları biraz böbürlü ve her haliyle itaat bekleyen bir kararlılık içindeydi. Bir daha çekti ve uzun süre içinde tuttuktan sonra boşalttı: "Ne sanıyor sanki.." Halide Edib. biraz ekşimiş. Adnan gibi Anadolu'ya geçip mücadeleye katılmak isteği içinde olduğunu biliyordu. varlıklı Yahudilerin baskısını unuttunuz mu Cavid'in serbest bırakılması için? Neyse ki. Halide Edib'in aracılığıyla aldığı notu okuyunca durulmuştu: "Cavid Bey! Meseleyle alakadar kişiler. başımızda yedi düvele meydan okumuş Gazi'miz var." Kel Ali. ben astıktan sonra oturup arkalarından ağlarsınız. Cavid'in de. Sivas Kongresi'ne Đstanbul temsilcisi olarak katılmasının söz konusu olduğunu öğrenmiş. bunu. işin başındakinden öğrenmek istemişti. sizin Sivas'a murahhas gitmenizi şimdilik muvafık bulmuyorlar.. Yüzündeki tebessüm.

. 'Allahım. efendim. Hayır. En iyisi Yunanlı balıkçının yaptığını yapmaktır. mektubunun son satırlarına gözyaşı dökülmesini istemiyordu. Kor gibi bir ağız sevimli ölçülerde açılmış. zalim.. ister kurtar. hepsini tek tek itibarla yolcu etti. Bütün vücudunu saran yeleğinin cebine bir altın zinciriyle bağlı saatinin şişkinliği hemen fark ediliyordu. bir elden ötekine uçuşun zevkini duyan bütün sevinçleri yüzünde sergilemişti. etrafındakilere işaret etti. Osman Şiar ellerinizi öpüyor." Mektubu katladı. babasının kucağına atlarken top gibi yuvarlanmış.." "Sözleri çok zalimdi. yanaklarında küçük gamzeler meydana getirmişti. Gözlerinde sevinçli bir heyecan. Kendisini daima aranan bir kadın seviyesinde tutmak için her fırsatı kullanır. elini yumruk yaparak kitaplanrı üzerine koymuştu. bu cevabı bekliyordu... nazik bir dille mazeret belirtti. bileğinin görünmesine özen göstermişti. Bu resmin çekildiği günün telaşı aklına geldi. Allah'a isyanımda her hak benim olur." Yaşlı adam. Kuzguncuk tarafına yöneldi. eski Fransız asilzadelerinin hayranlıkla seyrettiği saray kadınlarının taktığı peruk vardı Boynunda iri incilerden bir kolye bu peruğun omuzlarına düşen bukleleri arasından hemen seçiliyordu. kaygılıydı." Halide Edib köpürdü."" Yaşlı adam.. en az ihtimal içinde gördüğünü bile en mümkün hale getirecek kapıyı mutlaka zorlardı Böyle bir fırsat şimdi önündeydi... Kaşlarını biraz koyulaştırmış. Dili. abartılı biçimiyle yüzüne bir sertlik getirmişti. Cumhuriyeti bile kavrayamamış. Osman Şiar'ın resmine bir kere daha baktı ve zarfın içine yerleştirdi. Fesini biraz sola yatırmış. ipek taftadan bir beyazlık içinde Markiz de Savigny kıyafetine bürünmüştü." Aliye Hanım. O gece. Ayaklarının altında büzülüp korkuyla sinmiş köpeğini kucakladı. ama bakışlarındaki dalgın hava bu sertlikten ürkmeksizin kendini gösteriyordu. Gece de olsa." Resmi öptü. hayır zavallı. kaşlarının tam üzerine gelecek şekilde alnını kapatmıştı. Balıkçı (diyor ki. Sultanahmet Mitingi'ndeki iddialı jestlerini yeniden takındı: " ne anlar bu işlerden? Đhtilalci ile inkıllapçı hesaplaşması deyip duruyormuş.. bu siyah burunlu. Aliye Hanım. belli ki. Üsküdar üzerinden Đstanbul hep güzel görünür. Etrafa bir fazilet dersi vermenin tadını çıkaracaktı: "Denizin ortasında fırtına zalimdir. küçük ayaklarını Aliye Hanım'ın göğsüne dayadı ve âciz kaldığı her şeyde sığındığı sevgiyi bulmuş gibi yüzünü uzattı.Halide Hanım. 133 Bu akşam bir başka güzellik gelip yerleşmişti. dolgun yüzünde iri elmacık kemiklerinin görünmesine epey emek vermişti. Hayatımda sizin kadar temiz kalpli bir insan tanımadım Cavid Bey. Đkisi de birbirinin sabrını ölçüyordu Genç olanı dayanamadı: "Halide Hanım'ı bu gece çok asabi gördüm. korkarsanız zulüm artar. Kel Ali'nin size bir fenalığı dokunmasın.. iki kişi. bildiğimden şaşmayacağım. misafirlerinin en yaşlısına döndü: "Hocam! Yunanlı balıkçının hikâyesini bilirsiniz değil mi ?" Yaşlı adam. ister beni batır. ben. . Bol tüylü beyaz kaniş. Başında. Maliye nazırı olduğu gün çekilmişti. Osman Şiar. Hepsi gümüş çerçevelere yerleştirilmiş ve bir kıdem sırası içinde yan yana konulmuşlardı. karşısındakine köpek muamelesi yapar. gülmek için sırasını beklemekteydi.. dümeni kırmadan dosdoğru rotamdan gideceğim. Halide Edib. üstelik de çok sık sinirlenir. Osman Şiar'ı kucağında tuttuğu resmi eline alıp hangi manaya yorumlanacağı kestirilemeyen bir boşlukla baktı: "Bu çocuk babasız kalırsa. Aliye Hanım. zamkın üzerinde uçarı bir ada kızı çevikliğiyle dolaştı ve artık göz çukurlarının saklayacağı hiçbir şey kalmamıştı. Bıyıkları. Burun delikleri soluyor gibi açıktı. kalkma vaktinin geldiğini hatırlattı. Halide Edib. Halide Hanım'ı ikaz etmek ihtiyacını duydu: "Halide Hanım! Dikkat ediniz. Bir masanın kenarında ayakta durmuş. Đlkinde Cavid Bey'in gençlik resmi vardı. Öteki eliyle ceketini biraz geriye çekerek cebine sokmuş.." "Bu onun tabiî halidir. kestane gözlü beyaz yumağı tek vefakârı gibi okşayıp öptü: "Biz bize yeteriz değil mi yavrum ?" Masanın üzerinde mesut günlerin resimleri duruyordu. verilecek bir suare için yeni elbiseler diktirmiş. Yokuşun sonunda herkes kendi yoluna ayrılacaktı." "Sinirlenince gözü hiçbir şeyi görmez. Elbisesinin manşetine sıkıştırılmış mendille gözlerini sildi ve imzaladı: "Bin hasretle efendim.

Bir soytarıyı dakikalarca alkışlayan takdirlerim oldu. Necib Ali'nin sürekli küçük düşürmelerinden yakınırken. Cavid Bey'in elindeki sigarayı adeta kaçırır gibi aldı." Cavid Bey. Merkezi Umumî önündeki dilenciyi hatırlıyor musun? Kadının büyük serveti olduğunu biliyordum. daha birçok geceler geçecek ve sonunda şüphesiz bizi birbirimize kavuşturacak sabah gelecektir.. böyle bir cevap beklemiyordu. karakteri değil. hususiyetim yoktur. su kadar mühim bir ihtiyaçtır. Ta Đzmir'den beri bu alayı içime sindiremiyorum. aldatılmak hoşuma gidiyordu. maksadını aştığı için rahatsız olmuştu. ama yeteri kadar inceliğini bilmiyordu. gecenin yarısı dahi olsa. Birlikte bulunması mümkün olmayan şeyleri bir araya getirmek maharet değildir. Cavid Bey bir sigara ikram etti: "Terbiye. 136 Cavid Bey. açıkça hicvetti. Aliye Hanım'ı görünce duraladı. zavallı olmak demektir. Belçikalı mürebbiye.. yeter ki. Đzmir'de küçük bir evin alt katında açtığı bakkal dükkânında. Sesinin tonu incelmiş. Merkezi Umumî toplantılarında Talat Paşa. O saat gelince." Cavid Bey. Bu delilik değil. sabaha az kaldı. Bazen en büyük ahlaksızlıkları anlayışla karşılayabilirim." Aralarında bir sessizlik belirdi. yavaş yavaş kendini toparladı. Benim için mühim olan insanların vazife ve mesuliyet yüklenmeleridir. tek başlarına bir mana taşır. Koşarak odasına çıktı. Sözleri. Yukarıdan telaşlı sesler geliyordu. Nâzım'a bir sigara daha ikram etti.. hırsla ayağa kalktı. hızla Osman Şiar'ın odasına koştu. Yüzlerce deliyi tedavi ettim.. ikimizin birlikte olması böyle bir zaaf taşıyor. Bir şakanın ölçüsünü artırmak için zekâyı keskinleştirmenin hoş bir yanı olmadığını hemen kavradılar. onu da ezdi. insanlar için hava kadar. Soytarı olmak onun mesleğiydi. ama o kadar nazikti ki. kimsenin yüklenmeye cesaret edemediği zahmetli mesaiyi çok sık duymuştu." "Aldatmak. sabaha kadar aydınlık olacaktır. Nâzım. Doktor Nâzım. delice bir taraf vardır bu zevkte. Henüz bir iki nefes içilmiş sigarasını yere attı. sadece iğrendim. En tehlikelisi insanın kendini aldatmasıdır.. Nâzım! Adam beni suçlamadı." "Bu dava ağırıma gidiyor. ama tek bir aptala tahammül edemedim. insanların özel yaşamlarına inmekten hoşlanmazdı." Doktor Nâzım. cıvıtmasınlar. Nâzım'ın Đzmir'deki çalışmalarından her vesile ile bahis açar. Nâzım'ın macerasına gerçek bir ilgi duyuyordu: . yaptığı haksızlığı. Fırsatını kaçırmak istemedi: "Hatırşinaslık veya ikiyüzlülük. seninle beni bulurlardı. Duruşmalarda Kel Ali'nin. bakışları eğlenceli bir şey seyrediyormuş gibi keskinleşmişti: "Galiba en sunturlu iki deli aransa Nâzım. iki derin nefes çekti: "Şu anda Đttihatçılığın en mühim vazifesinin mesuliyetindeyiz Cavid! Namuslu insanlar olduğumuzu ispatlayacağız. Zor dayanılır şartlara hiç sızlanmadan katlanmış ve hiç fire vermeksizin görevin üstesinden gelmişti. i 134 135 "Endişe etmeyiniz Hanımefendi. Necib Ali'yi fazla tanımam.. ben hayatımda hiçbir zavallıya acımadım.. ahlaksızlığı hiçe mi sayacaktın ? Bu. Nâzım'ı alaya alarak alçakgönüllü ve çekingen görünen tabiatını köpürtmek istedi. iğrenir gibi yasemin ağızlığı yere attı. hayranlık ifade eden kelimelerin arkasında köklü korkularını gizlemeye çalışırdı. Neden böyle yapmak istediğine mana veremiyorum. Doktor Nâzım'ın Đttihat Terakki'nin yayılma yıllarında." Doktor Nâzım. kurnazlık veya dürüstlük." Cavid Bey. her meziyetini gizleyerek sıradan bir hayat yaşamıştı.." Birden irkildi. yıllarca her şeyini.Cavid Bey'in gönderdiği mektubun son satırlarını okudu: "Aliye. birdenbire hücre arkadaşı daha acı bir alayla karşısında duruyordu. aptallıktır. ama. ezdi: "Aldatılmak kadar çirkin bir şey düşünemiyorum. Bunun hangi şartlarda yapıldığının ehemmiyeti yoktur. insanlar için zevk verici bir duygudur. Hırsı hâlâ üzerindeydi: "Bak Cavid. Nezaket nasıl olur da ahlaksızlığı mazur gösterir? Kel Ali sana nazik davransaydı." Cavid Bey.

. hem saygı uyandırmış. Cavid bu hafifliğe şahsiyet kazandırmak istedi: "Bu meziyetlerimizle bazılarının başına bela kesildiğimiz için buradayız. Hayatımda hiçbir şey beni bu kadar meraklandırmamıştır. Büyülenmiş gibiydi. gafletimizden kaynaklanıyor. meslek terbiyesiyle ayağa kalktı. Alayın sesi ince olur denir ya. Sözlerine devam etti: "Kudret.. ben dere suyundan çamur ayıklayıp içiyordum. yatağına oturdu. Eğilip toplamak istedi. Baldırı çıplak bir sefaletten. Hücrenin ölgün ışığında. Bunu. ama hiçbir zaman buna meziyet denmez." Cavid Bey. Cavid Bey'e sarıldı ve sıkıca bağrına bastı: . dayanacağız.. Sadece. zor şartlardayız. Sokak kahvesinde sohbet eder gibiydi: "Önce bir sigara ver bana. güvenli ve kararlı insanların sertliğine biraz incelik katmıştı. elini sıktığım ilk gün fark etmiştim.. sıradan bir mahalle esnafı hüviyetini yeniden takındı. Đttihatçıların en pişkin kurnazı Talat'tı.. Lekesiz cömertliğin kirlenmesin. o küçük mahallenin sokaklarında bir derviş gibi karşılanır. bütün kuvvetini elinin tersinde toplayıp kendisine uzatılan kutuya itti. Boşuna kendisine 'Büyük Efendi' denilmemiştir. çömeldiği haliyle kaldı. bu doğru değildi. kaybolup gidecek ve belki bir daha hiç gelmeyecekti. Đttihatçı zaafını iki kişi gördü. anlattıkları bittiğinde. Nâzım'a uzattı: "Đngiliz olanları daha iyidir... Doktor Nâzım birden değişti. ama mesuliyetimiz. şan." Doktor Nâzım.. diğeri Mustafa Kemal!... taş taşıttılar. ara sıra kendinden daha üstün bir varlığın olamayacağını düşünür ve bu fikrini mutlaka bir vesile bulup ortaya sererdi. bir mesleğe bağlı olarak gelişir.. kolay pes edecek birisi değildi." Cavid Bey.. kenarları küçük yarım dairelerle çevrili pötibörler karanlık zeminde paslı akçeler gibi duruyordu.. Allah'ın yüksek va137 sıflı lütfudur. Akşam dönüşlerinde. Cavid! Bazen bu karakter halini alıyor. asilzade. bir mesih dölünden gelmiş gibi bütün gerçeklere karşı çıkmaya meraklanmış adamın ayaklarını suya erdirmek istedi: "Cavid. her hareketi hadise olan bir adam haline gelmişti.. itibar görürdü." Ağır bir sessizlik ve karşılıklı utanç hissi her ikisini de etkisi altına almış. Doktor Nâzım kalın bir sesle gürledi: 138 "Dokunma onlara !. Doktor Nâzım. bir sigara da kendine yaktı." Nâzım artık çığırından çıkmıştı: "Sen şampanyasız sofraya oturmazken." Meziyet terazisinin kefesine Doktor Nâzım'ı da dahil ederek sözlerinin etkisini artırmak istedi: "En çözülmez sanılan düğümlere elimizin değmesi yeter. meziyetlerimizden değil.. Sen Osman Şiar'a mama getirmek için Fransa'yı keyifle gezerken. Doktordum. makam. Bu meziyet sende var Nâzım. "Bence.. fakat basit lütfudur.. Doktor Nâzım'ın Đttihatçı propagandası yapmak için arkasına gizlendiği isimdi. ben ambar bekçiliği yapıyordum. başucundaki küçük tahta masanın bir köşesine sıkıştırdığı bisküvi kutusunu çıkarıp." Cavid Bey. zafer.." "Mustafa Kemal mi? Hadi canım sen de!. mesleğimde ustaydım! Bana kereste taşıttılar.. ancak Allah'ın nadir. Bunun hesabını bir gün sorarım. Đzmir'in bir kenar mahallesinde." Doktor Nâzım.. Benim bile gıpta ettiğim zamanlar olmuştur. devam etti: "Sende fevkalade züppe bir tavır var."Doktor şu Tütüncü Yakub hikâyesini anlatsana. bisküviler darmadağın yere saçıldı. Nâzım. çok yüksek meziyetlerin vardır. Yakub Cemil'in kızı veremden ölüyordu. Sen Aliye'yle Đsviçre dağlarını teneffüs ederken. Nâzım'ın yüzünde öyle gerilere gitmiş insanların takınmaya meraklı olduğu hülyalı bakışlar yoktu. Bu incelik. kum taşıttılar.. bende var. gergin sinirleri kötü bir olayın başlangıcına hazırlamıştı. ama bunlar senin büyüttüğün ölçüde asla değildir. Ne yapalım. Hem korku. biri Talat. Gerçek bir bakkal kişiliğine bürünmüş." Tütüncü Yakub Ağa." Cavid Bey. biz onu çoktan kaybettik. Sakın bana bir daha insan haysiyetinden bahis açma. Bu meziyet... bir süre doğrulamadı. Nâzım'ın yumuşak üslupta söylediği sözlerin öyle taşınmayacak bir ağırlığı yoktu.. derin uçurumlar gibi birbirinden ayrılmış köylü ile kentli arasına bir köprü olmuştu. kıskandırıcı mevkilere yükselmek." Nâzım. Cavid'in eli boşlukta kaldı. nasıl hislerle yüklü olduğu kestirilemeyen bir sadelikle Cavid'e bakıyordu: "Suçumuz olmadığına adım gibi eminim." Cavid Bey. Ankara'da ancak Belçika malı bulabilmişler.. çok kişiyi kıskandırmışsındır. bütün bunlar.

. beygirlerine. Çankırı Yolu'nun iki yanına dizilmiş. Meşrutiyet'te ianeyle yaptırdığı bu merkez binası. Fikriye'nin bunları yemesini seyrederdi. basık.. Bozkırın sıcağı yavaş yavaş Ankara'nın üzerine basıyordu. Tunalı Hilmi. Taş binanın kapısındaki nöbetçile140 ri selamladı. Gün olur. "Paşa sıcağı seviyor" demişti. doğruymuş. sabah çok erkenden kalkar. Biliyor musun. ahşap dükkânlar. Fikriye'nin geldiği zamanlar. Her yanını örtmüş siyah çarşaflar içinde. Kazan köylerinden getirttiği kavunları kuyuya sallandırdığı sepetlerin içinde soğutup. Erasmus'tan okumuştum. cerre çıkmış köy imamları gibi her şeyin merakıyla gözlerini etraftan ayırmazdı. rastlanması imkânsız bir vahanın hurma ağaçlarındaki ışıltılı renklerine dönüştürürdü. Her akşam.. halkın ise. öte yanda. Đstanbul yolcuları. arkasında kâhyaları. Bu trenler artık Fikriye'yi getirmeyecekti. arabalarına. Şeriye Komisyonu'nun sarıklı mebusları. birbirinin adeta kırk yıllık yabancısı gibi mebuslar arasında ısınması imkânsız bir soğukluk vardı. sabahın ilk ışıklarında bile kasvetlidir. Đttihat Terakki'nin. mevsimine göre evin temizliğini yapardı. tıpkı hastalıkları gibi içinde yaşadığı şartlara bağlıdır. Reşit Rahmeti Arat) Cumaya daha çok vakit vardı. evlerine dönen Anadolu mebuslarının bir defileyi andıran geçişlerini seyrederken. Kış sabahlarında iri çini sobayı doldurup bir hamam külhanını kıskandıracak kadar sıcaklığı o büyük yatak odasına doldururdu. bu soğukluğu hissettirmek 141 için adeta yarış içindeydiler. Doktor. basık dükkânların tenteleri altında ağır bir çöküşle son bulur. delilerde bin bir çeşit haz bulunurmuş. vahaya inmiş çöl dilberlerini andıran bir serinlik verir. Ayaşlı kadınlar. Mec-lis'in önünde bir süre dinlendi.. akşam nevalesini yükleyip bağ evlerinin yolunu tutan mebuslar. her şeyi işitmek Meclis'in ahlakı haline gelmişti." Cavid Bey. görülmeye değer bir manzara yaratırlardı. Nâzım'a bir sigara daha ikram etmek istedi. bunları her gördüğünde.." Yusuf Has Hâcib / Kutadgu Bilig (çev. küçük taş evin bahçesine çıktı. sana muhtaç olmanın hastasıdır. Bürümcükten yapılmış bol entarileri üzerindeki abam sarıklarıyla yürürler. Yaz günlerinde Beypazarı bağlarının üzümlerini toplatır."Senin delilerle birlikte yaşamaya meraklı olduğunu söylemişlerdi. küçük. başını sallayarak geri çevirdi: "Haydi. yat artık Cavid! Yarın müstantik karşısına çıkacaksın. Perona doğru yürüdü. korkunun kol gezdiği dar bir sokak gibiydi. Binanın bütün pencereleri. Ali Çavuş. erkân minderleri ile köy kilimleri taşırlardı.." "Sana. Fikriye iştahlıydı. Lehçe ve şive bakımından. geldikleri küçük Anadolu kasabasının gündelik kıyafetiyle gezinen mebuslar yan yana oturur." Tunalı Hilmi Bey. vekillerin Đstanbul. Biraz sonra ilk tren gelecek. Her testide kevser varmış gibi bu itinalı yürüyüş. Tıbbiye'de okuduğu günlerin tecrübeleriyle her olayı. Ankara Garı'na trenin girişini seyretmekten hep hoşlanmıştı." Her olanı bilmek. Đzmir mebusları arasından seçilmesinde bir hikmet olduğuna inanmıştı. Fikriye. Bir yanda. zihnin yorgun olmamalı. tıpkı kasabalarında olduğu gibi. çöl bile şenlenir. Bu Meclis'in insanı hayrete düşüren bir vitrini vardı. Kulaklarının . Ali Çavuş. benim aklım başımda. Kazanlı. Beypazarlı. kapıları. Redif Taburu'nun üniformasıyla dolaşanlar." "Saçmalama doktor. Ali Çavuş.. artık eski hekimlik merakını yavaş yavaş kaybetmeye başladığını hissetmiş ve hayıflanma duygusunu çekinmeden açıklamıştı: "Şu Đttihatçılık merakıyla Paris'e kaçmasaydım bugün dağ gibi bir hekimdim. Tunalı Hilmi Bey'in gülerek selama duruşunu beklerlerdi. Şafakla gelen kızıllık. Ulus'a doğru yürümeye başladı. omuzlarında sepetleriyle pazara mal getiren Ilgazlı. başkentin boğucu havasını ciğerlerine dolduracaklardı. raylar uzayıp gidiyor ve Ali Çavuş'un artık ihtiyarlayan gözlerinin kestiremediği bir uzaklıkta birleşiyordu. sanki akşam vizitesine çıkmış bir hekim gururu duyardı: "Đnsanların kıyafetleri de. bunu. Ankara. Meclis dağılınca. bir hastalık teşhis eder gibi değerlendirir ve hükmünü mutlaka bir reçete yazar gibi verirdi. senelerce deli tedavi ettiğimi söylemedim mi ?" IX "Ey hükümdar sen bugün bir hekimsin. Akşamları. şimdi Cumhuriyetin Meclisiydi. trenin düdüğünü duyunca perondan ayrıldı. tozlu yolun üzerinde nasılsa bir çatlak bulup boyunu göstermiş bir iki küçük armut ağacını.. merkeplerine.

Doktor Nâzım'ın.. çaresiz kalamam" demişti. Dikkatli ol." 144 . kötüye yorulan bir işaret gibi bütün teselli imkânlarını elinden alıyordu. Biraz evvel o heybetli gövde söğüt dalından daha narin titriyordu." Cavid Bey.. Cavid Bey'in yanına oturarak salona bir başka musiki getirmişti: "Cavid Bey. Hüseyin Cahid'in getirilip koğuşa yerleştirildiğini sorgu yargıcından öğrenmişti. bir devdir. Rüzgâr. Đstidadınızı ve heveslerinizi fevkalade yakından hissediyorum. Şifa dağıtan dağ şeyhlerinin kerametini getirmiş gibi ellerini arkalarında bağlayıp iri tespihlerini çekerler. kendisini ciddiye alarak karşısında oturtup ihtilal öğütleri verdiği günü hatırladı. henüz çiçeği burnunda bir yüzbaşıyken erat sevkiyatı için Đzmir'e geldiğinde. bu boşluk hissinin mutlaka bir şeyle doldurulması gerektiğine inanıyordu. "Hâlâ Ankara'da bir Fikriye tazeliği var" diye düşündü.. daha saray geliniyken Aliye Hanım'ın Cavid Bey'e iltifatındaki imadan alıyordu. cesaret diyerek değer kazandırmayın. Şimdi bu gücünüzü artırmak için Hüseyin Cahid'i de getirttik." Cavid Bey gürledi: "Hüseyin Cahid çökmez. Gazi'nin kararlarını etkileyecek noktadan ayrılmış gibi acılı bir yüzle her hatıraya soğuk bakıyordu. Doktor Nâzım'ın ismi geçince neden bu kadar asabi bir tavır takınmıştı. Bu hissi yıllar önce bir kere daha yaşamış ve sonunda zevkli bir vedayla ayrılıp. ilk gündeki çalımlı tavrıyla hâlâ üzerindeydi. Erken saatte Meclis'e geliyordu. Topçu Yüzbaşısı Đsmet Efendi'ye iddialı adam vasfını çok basit şekilde ispatlamıştı: "Bu seviyesiz bir gazaptır. Allah'a şükredecekti." Doktor Nâzım'ın gazap dediği şey. Aliye Hanım.. Bu ihtiyaç. Süt dökmüş kedi gibiydi. Yüzbaşı. Bu sert toprak. sizde farklı bir şahsiyet tesiri var. Ankara demek. Müstantik kendinden çok emindi. Ali Çavuş bu duygulu seste. Meclis. Çulun çaputun bozuk. Mustafa Kemal'in Đttihatçı zaaflarını cesaretle ortaya koymasıydı. sanki tarıyormuş gibi parmaklarının arasından geçirip ta ensesine kadar uzattı. Đsmet Paşa birden silkindi. Kendinizi aldatmayınız hâkim efendi. Şimdi.. çok mühim bir şahsiyete takdim edeceğim. Örseletme kendini. Đsmet Paşa'nın. hayra yormadı. Meclis demekti. Öteyi görmek. kılığı kıyafeti bozuk olanı iteler. O haz. Uzak kalmak istediği şeyin tesirinden kendini kurtaramamış gibi yorgundu. Taşhan'ın önünde zaptiyeler. Đsmet Paşa. Süleyman Askerî Bey'i bulmuş ve inkılap hareketinin heyecanını o gece Đzmir'de çok farklı şekilde duymuştu. her ses.hizasına kadar kafalarını örten kasketlerinin altında. gerçekten çaresiz kalmış gibi zayıflık hissediyor. allı beyazlı iri mendillerle yüzlerine hayretli manalar katmış bir erkek ordusu hep önde yürür. hatırını sordu. sevinçten haykırır gibi sormuştu: "Hüseyin Cahid mi ?" "Evet! Hüseyin Cahid. sorgusu bitince hemen hücresine dönmek istiyordu. Yemen'deyken edindiği bu ince kalıplı zevkle avunmak ihtimalini arıyor.. Bu itişte biraz hiddet." Cavid Bey. birbirinize olan ihtiyacınızdan geliyordu. Mevhibe'ye "Ben. Neşeli bir akşam yemeğinden sonra salona geçmişler ve Şehzade Burhaneddin Efendi misafirlerine piyano çalarken... Cavid Bey." Đsmet Paşa. durmuş oturmuş bir hali olmadığını fark etmişti. Gazi. korkunun kol gezdiği bir dar sokaktı. Süleyman Askerî'nin açık ve ateşli bir sesi vardı: "Yarın seni. tam Ulus Meydanı'nda biter.. Anadolu'ya yasaktır. Doktor bir küçük oda minderine bağdaş kurmuş. eve beklenenden erken döndü. Đsmet Paşa'nın saçlarını yüzüne düşürmüştü. Cavid sözünü duyunca neden ayağa kalkıp celsenin bittiğini söylemişti.. Hacıbayram'a yöneldi. sesine alışılmış bir alay katıyordu: "Đttihatçıların bütün gücü. içinde yeni heyecan hazzı duymuştu. Eliyle saçlarını kaldırdı. biraz şefkat vardır: "Sen ara sokağa gir hemşerim. işgüzar sorgu yargıcına bir gövde gösterisinde bulunmak ihtiyacını duydu. Anadolu. O. Doğruca gramofonun başına gidip bir plak koydu. sevindi. Ali Çavuş'u selamladı. hareketleri sertti." Köşeden Đsmet Paşa göründü. Fikriye'yi selamlayışındaki ince142 143 ligi gördü. Gürleyeceğiniz günler kim bilir ne derin akisler yaratacaktır. ilhamını... kenara çekilip selam verdi. yüzü asık. ağırlığını en sert toprağa bile hissettirir. Ali Çavuş. Çarığın izi derin olur.

Yüzbaşı Đsmet. kalıplanmak üzere bekliyordu. fakat kolay kestirilmeyen bir kabadayı taraf vardı. Sadece Rumeli'de kalırsak bir saman alevinden farkımız kalmaz. usta bir cerrahın neşter kullanmasını andıran maharetle dokunacağı cerahati iyi tespit ediyordu: 14Ü "Đttihatçı terbiyesinden beklenen şeyleri ancak sivillerle temin edebiliriz Yüzbaşı. Bu yüzün bütün manzaraları." Süleyman Askerî Bey. Ertesi sabah ara sokaklardan kuşkulu hislerle geçerek küçük bir mahalle bakkalının önüne geldiler. Söyle. çaldığı plağı yeniden koydu. tel tel ayırıp en iyilerini seçti ve incecik kâğıtlara sarıp sundu." Sonra hâkim bir sesle Đsmet'e nasihat etti: "Kendine bir patron bul Yüzbaşı! Buna ihtiyacın olacağını hissediyorum. Misafirlerine memnuniyetle bakıyordu. Bakkal. Her ikisine de hürmetkar ol. Kuşağının arasından gümüş bir tabaka çıkarıp tütünleri yerdeki beyaz örtünün üzerine döktü. Dar bir merdivenden yukarı çıktılar. öteki ucunu tutup yeniden sarmaya başladı.. Anadolu'daydı. Bir insan yüzünün manzaralarında bu sık ve çelişkili değişikliğin hayra yorulması imkânsızdı. Bu faydalıdır. Yakub Ağa dükkânı kapattı. Đttihatçı yemini taşıyan bir asker olarak can evinden vurulmuş gibi titredi.. Đstibdadın başını ezmeye azimli olduklarını söyleyen Rumeli komitacıları. Doktor Nâzım. Đnce kıyılmış tütün paketleri ile sigara kâğıtları yan yana konmuş ve bu zahmetli bitkinin güzel kokusu etrafa sinmişti. Yakub Ağa.. sakın üzülmesin. O zaman öder borcunu. silahlarına güvenirler. Rafların birine yerleştirilmiş küçüklü büyüklü fesler. gelip Đsmet'in önünde durdu: "Bu gerçeği gören iki kişi tanıyorum. manalı olmak merakına ustaca karıştırılmış bir istihza ve kaltak tavır vardı Konuşmalarında. fakat Gazi'nin." Yüzbaşı Đsmet üzüldü. Dükkân. Önce karşısındakinin vasfını yoklayan sorular yönelterek Edirne'nin durumunu öğrenmek istemişti. Bir ucunu küçük odanın duvarındaki çiviye astı. Đttihatçı sesi. bakkalın verdiği ekmekleri kucaklamış.. Allah istibdadın belasını verince baban çıkacak. Yakub Ağa'nın üslubunda.. Yüzbaşı. her sabah sana iki kaşık yedirsin. müstehcen çeşnide saygı duyulan bir zarafet dikkati çekiyordu: "Rumeli'deki Đttihatçıların hemen hepsi askerdir. Đsmet'in kulağına fısıldadı: "Tütüncü Yakub Ağa'yı ziyaret ediyoruz. Yakub Ağa'nın . Mutluydu. Yakub Ağa.. parmaklarını çocuğun boynunda dolaştırdıktan sonra tezgâhın altından bir bal kavanozu çıkarıp verdi: "Al! Bunu annene ver. Talat ve Mustafa Kemal. ayağa kalktı." Yakub Ağa. dar gelirli halkın gündelik ihtiyaçlarını karşılayacak ufak tefek şeylerin gelişigüzel yerleştirildiği daracık bir hücreye benziyordu. Tütüncü Yakub Ağa denilen bu mütevazı yüz. elindeki hançeri gözü dönmüş bir eşkıya hiddetiyle etrafa sallıyor. Bunların hücumları da.. Kendini daima yukarı çeken güçlere sahip bir patronu vardı. oturduğu yerden kıpırdamaksızın cezveyi ve boş fincanları önlerine koydu. Küçük bir kız çocuğu. bir tür sınamaya aldığı talebeye itina eden hoca görüntüsü veriyordu. gelenin kimliği hakkında önceden bilgi almıştı. Yüzbaşı Đsmet büyülenmiş gibiydi. Yakup Ağa. Yüzbaşı Đsmet'in emsaline rastlamadığı bir şiddet ve isabet içinde istibdadı silkeliyordu. Anadolu'ya geçmeyen ve yayılmayan hiçbir teşebbüsün akıbetinden emin olamam.. ricatları da kolaydır. bu çocuksu ifade.. yarını iple çekti. Bir Mevlevî dervişinin semaini hatırlatan şekilde dönüyor ve elindeki kuşağa dolanıyordu." Yakub Ağa. kurnaz bir esnaf terbiyesinin hissettirildiği bu dükkânda insanı etkileyen. küçük bir mangala cezveyi yerleştirip hafif hafif karıştırarak misafirlerine kahve yaptı. Bakkal. çevreyi iyice kolladıktan sonra içeri girdiler." Çocuk çıkınca. Kuşağın püskülünü iyice gerip beline yerleştirdi. Yüzbaşı Đsmeti tam karşısında oturtup.. gelenleri görmemiş gibi davranıyordu. ne yapacağını bilmeyen dağınık hevesli delikanlılar gibi görünüyordu. yer gösterdi: "Hoş geldiniz Đsmet Efendi! Şöyle oturun." Đsmet Paşa. Đzmirli Đttihatçıların yanında." 145 Yakub Ağa. belki Galib Hoca da gelir. ama her işe yaramaz. itibarlı bir mahalle esnafı hüviyetiyle her yerde Abdülhamid'in ipliğini pazara çıkarmıştı. iri tabancayı kolayca bulacağı yere sıkıştırdı. belindeki kuşağı çözdü. bağrına basmıştı. Dikkat çekmemek için. Đzmir başkaydı. Nâzım ve Cavid hakkındaki hiddetini tam kavrayamıyordu. şöhretinden daha çok. Süleyman Askerî. istirahat buyurun. birden yiğit bakışlara dönüştü.. Boyu ancak tezgâha uzanacak kadar gelişmişti. maldan anlardı: "Evsafın. dolaştığı her çevrede..

hasretle vuslatın insanda yarattığı irade ve insiyak ortaklığını seyrettirmişti: "Fikriye." Paşa'nın sesi. Yahya Peygamberin kellesini kestiren Salome gibi bin bir ruhludur. bir yeni ihtiyaç ve ahlak değişikliğidir." Bu hüküm. içmesi bitinceye kadar bekledi. Bu parmakların kemiklerini kıracak. kolayca ihanete dönebilir." Fikriye şaşırmıştı.. Doğrulduğum an tek başıma kaldığımı gördüm" diye söylendi. Mevhibe Hanım kapıdan göründü. can damarından yakalayıp kızdıran latifeler yapardı. nadir duyulan bir hazzın içindeydi. kendi vicdanını rahatlatırken bile. kaygılı ve sevinçli bir tutkunun baskılarını açığa vurmamak için acılarına bir tebessüm katmaya çalışıyordu. Vivaldi'nin çığlığını bastırdı: "Sırası mı şimdi bunun ? Yapabileceğimizi sandığımız şeylerin yarısına bile kadir değiliz. Şimdi haklarımı koruyorum. Çok değil. Paşam!" "Hiç mi hatırası yok sende ?" "Siz varsınız Paşam!" Gazi Paşa. Selanik'i bunun için severim. Bu hazzın anlatılabileceği kelimeler kolay seçilemiyordu. Onlar. ama hiç kimse anlamıyor. ama her ikisi de heyecan vericidir. Gazi. ilk elde Gazi'nin hoşuna gitti. ellerine topladığı bütün enerjisiyle bu teselli hükmünün gırtlağına parmaklarını geçirmişti. "Düşenin dostu olmaz. benim meleğimdir. şefkatle şiddet. Bugün Đsmet Paşa'yla etraflı bir görüşme yapmış ve dinledikleri huzursuzluğunu artırmıştı. Arada bir her insan.. Kırmızı toprak tozutmasın diye. bu da bir davadır. kendini zorladı: "Ben inkâr edilmesi imkânsız bir işi başardım. 'Paşam. Bazen. Gazi'nin hoşgörüyle karşılayacağı ölçüleri aşmış. birkaç yıl önce Fikriye'yle yine bu patikalarda gezinmişti. Hayranlığın getirdiği itaat..." Gazi'nin duygulandığı anlarda zamanı unuttuğu olurdu." Gazi Paşa bahçede dolaşıyordu. Gazi alttan almak istedi: "Sendeki uysallık başka güzel. Gazi. kellemi . Bunu anlatmakta çektiğim zorluğu hiç kimse.. bodur ağaçlı yollara sapıp tek başına gezinmekten hoşlanırdı. Bunu şimdiye kadar hissettirmeye çalıştım.. Sürekli olarak.istibdada başkaldıran hiddetini Gazi'de bile bulamamıştı." Gerçekten zamanı gelmişti. Bana bunu Đttihatçılar öğretti. Fikriye'yi de yanına alır. halkının ruhunu kendi ruhuna yansıtmış gibi. Kendi kendini hesaba çekmek gerektiğini düşünüyordu. Gazi. Bir süre bu sonucun rahatlık veren hissi ile gevşedi. Fikriye'nin elini tuttu: "Selanik. Kırmızı toprağın kokusunda insanı gerginliğe götüren bir sır vardı. iyi pişmiş bir piliç budunu ısırmaya hazır iştah içinde bu parmakları tuttu ve kırar gibi zevk alarak hükmünü verdi: "Cumhuriyet. Gazi. Bunu herkese kanırta kanırta kabul ettireceğim. Bu şehrin ruhunda. bir gün Fikriye'ye uzun uzun bakmış. Selanik'i özlüyor musun?" "Hayır. Paşası'nın yüzünde beklediği serinliği gördü. Đçindeki bir başka gerçek kollarını germiş. artık ifade etmenin zamanı geldi. sadakatla ihanet aynı kuvvet ve derinliktedir. başkalarının gıptalarını okşayan noktaya ulaşmıştı. Lozan'daki günlerimizin hatırına lütfen beni dinlesin' diyormuş. onunla şakalaşan. Saygıyla sundu. bu bakışta. Cumhuriyet'in de. elinde Paşası'nın sinirini dindirecek kahvesi vardı. Bahçe148 149 de gezinirken vaktin nasıl geçtiğini fark etmemişti. Tabiatını keşfetmeye sarf ettiğimiz her gayrette bu ülkünün lezzetini duyacağız. kendinden yana bir kayırma içine girip. isyan başka. Fikriye'nin bekleyişleri. vicdan rahatlatması gibi bir ihtiyaçtı. asıl gerçeği kendinden uzak tutabilirdi. Ne olurdu da talih yaver gidip bu iki insanı birleştirebilseydi. Gazi içindeki sesi yükseltti: "Cumhuriyet'in de şiddeti olacağını neden düşünmek istemiyorlar. söylemenin tam sırası diye düşündü: "Aliye Hanım ziyaretinize gelmek için izninizi istiyor. sonra bileğini bükecek ve o takatli olduğu sanılan kolu omzundan çekip alacaktı. Gözüm başka hiçbir şeyi görmeyecektir. Akşamüstlerinin hafif serinlikler getirmeye başlamasıyla birlikte. Gazi de insandı nihayet. Bazen hırçın seslerle Gazi'ye karakterini sınavdan geçiren sabırsızlıklarla kafa tuttuğu oluyordu." Yakub Ağa'nın sözlerini hatırladı ve rahatladı: 147 "Başkasının şeytanı. seviyesini yüksekte tutmak istediği ülküleri vardır. Bu haz. geçeceği yollar önceden askerler tarafından bahçıvan tenekeleriyle sulanırdı.

beklediğim an geldi.. bir utanç levhası gibi boynunda taşıyordum' diyen. Halide Çavuş. Gazi'yi teselliye muhtaç bir anında yalnız bırakmıştı. bütün gelişmeleri yakından izledikleri ve endişeye kapıldıkları izlenimini edinmiş olduğunu belirtti. O zaman gelince ne olacağınızı ben de merak ediyorum" demişti. geleceğini biliyordu." Tevfik Rüştü. Bu bunalımın. son cümleyle sinirlenmiş ve bir kesin tavır takınmak gerektiğini duymuştu: "Haksızlığa maruz kalmanın haysiyeti mi dedin ?" "Bu söz benim değil. Doktor Tevfik Rüştü. giderek değerli ölçülerinden ayrılmış. Gazi'ye. Belki de Halide Edib'in dediği doğruydu. Gazi Paşa.. Yüzünde sabırlı bir efenin kuzu buduna saldırışındaki iştiha vardı.. söylemek istediğiniz nedir?" Tevfik Rüştü Bey de ayağa kalktı. "Paşam.. bir şefkat talebinden çok bir hakkın teslimini isteyen cesaret vardı: "Sizin de kellenize biçilmiş fiyatlar vardı Paşam. anlaşılmaya muhtaç bir hasta seyreder gibi Gazi'ye baktı." 151 Gazi birden gürledi: "Sen bir akraba hükmüne şefaat talep etmeye mi geldin.. sizindir Paşam!. Doktor Nâzım'ın hem eniştesi. Tevfik Bey!" Tevfik Rüştü. koşarak geldi. "Şöyle oturunuz Tevfık Bey. Gazi'nin. Gazi'nin yüzünde çeşitli renk ve şekil oyunları yaratan bir çeviklik ve kıvraklıkla oynaşıp duruyordu. Salih Bey. Paşa'nın sesinde. Gazi'nin bütün hızıyla üzerine. özlemlerine henüz kavuşmamış öfke ve isyanlar gizliydi. Gazi'de. 'na telkinlerinizde bu haysiyet ihtiyacınızı hatırlayın. Paşa.. ama böyle bir hedef haline gelmeye herhalde tabiatınız da müsait olmamalıdır. Nemrud Mustafa Divanı'nın hükmüne. 'Adaletin haysiyetsiz ayıbıdır' diyen. hem de gençliğinde hovardalık arkadaşıydı. Siz mücadeleyi. bu ihtimali ilk gören birisi olarak çok saygılı ifadelerle anlatmış ve Gazi'nin insaf hissiyle hareket edeceğini beklemişti. Gevrek hurma dallarından birini tuttu. ben de kelle istemeye hak sahibiyim. büyük davaların insanları başarıyla doymazlar. Đsmet'in sesinde. "halkından çekinen" bir ruh haleti başlamıştı. kazandıktan sonraki hayatınızın felsefesine zaman ayıracak fırsatı bulamadınız. Tevfik Rüştü'nün sesinde belki açık bir tehdidin havası hissedilmiyordu. yoksa hovardalık arkadaşına atıfet mi diliyorsun ?" Sonra daha gür bir sesle ekledi: "Dikkat et! Bu kusurlu akrabalık başına iş açmasın. Bu iştiha sesini yükseltti: "Đşte." Gazi Paşa. Misafirinin beklediğini bildirdi. gösterilen koltuğu kadar yürüyüp ayakta durdu.. 'Dürrizade'nin fetvasını bir ölüm fermanı olarak değil." Köşkün bekleme salonunda misafiri ayakta bekliyordu. Paşam! Böyle hızlı yükselmeler.. Gazi'nin oturmasını bekliyordu." Sonra Đsmet çıkıp gitmiş. Nefsin müdafaası kutsaldır. zorbalık başlar. bazen bu gezintilerinde vaktin nasıl geçtiğini kesti150 remezdi.istiyorlar! Öyleyse. o cep aynasının küçük çemberine sığınmış yüzü maharetle okşamak ve yine . muhaliflerinin ortadan kaldırılmasıyla arzu ettiği rahatlığın ileri günlerde sınırsız bir kudret gibi kendisine özlediği bütün imkânları getireceğinden emindi. yarı beline kadar eğilip öyle kaldı. bu hüznün her türdeki gölge ve ışığı. Başlangıçta mesafeli bir kalış yaparak misafiri üzerinde planladığı etkiyi yaratacak. Gazi de ayaktaydı. Nemrud Mustafa Paşa Divanı'nın hükmünü hatırlayınız. Sizdiniz. Sizi böyle bir husumetin merkezinde görmeye tahammülüm yoktur. patikaya saptı.. Sizdiniz. dış politikadaki gelişmeleri sunmaya geldiğini söyleyerek hazırladığı raporu masaya bıraktı. zirveler tükenince. Yabancıların. ama Gazi tetikteydi. Elini sıkmak için ileri doğru yürüdü. tam gövdeyle birleştiği yerden kıvırıp kopardı. Sabah Đsmet. Bir nebze olsun güçleri eşitlediğine inandı: "Muvaffakiyetinizi herkes takdir ediyor. Ürker çekilirse. böylece talep edeceği konu karşısında göstereceği şiddeti önceden kabul ettirecek ortamı hazırlayacaktı: "Size oturunuz dedim.. şiddet göstermek bahanesiyle böyle bir hatırlatmada bulunmasını pek terbiyeli bir üslup gibi görmemişti. Bu yüz." Gazi Paşa. Darağacı metotlarıyla yaratmak istediği dehşetin arkasındaki gerçeği bulmak için kendisini görevli bir hekim gibi hissediyordu. Doktor. buluttan nem kapacak noktaya gelmişti: "Sadede geliniz Tevfik Bey. Gazi'nin yüzündeki endişeli hal aynen duruyordu. başkalarında bir husumet davet eder.. Yaklaşıp. Dürrizade'nin fetvasını hatırlayınız." Tevfık Rüştü. Gazi'nin içeri girişiyle birlikte kendine daha belirgin bir çekidüzen verdi. Onlara karşı nasıl isyan içinde ayağa kalkıp haykırdığınız günleri unutmayınız! Haksızlığa maruz kalmak kadar insanı aşağılayan hiçbir şey yoktur. küçük bir cep aynasında seyredilebilecek boyutlara dönüşmüştü.

Gazi'yi yükseldiği yerden alaşağı etmeye çalışan düşman hayalleri gibi gözünün önünde büyüyordu.. Belki de Ayıcı Arifin asmalarından uçmuş ve bir sitem mektubu getiren güvercinler gibi bu odanın kaderinde çırpınmaya başlamıştı. Đnsanın kendi terbiyesinden gelenler de vardır. hep bize gelirler. çıkış yolu bulamadığı için. küçük gövdesinden çıkan ince sesler. ne yapacağını şaşırmıştı. Nazım'ın. Ziya Hurşid'in bakışları." Gazi mücadele yıllarında içinde hep bir yalnızlık hissetmiş. Bir neşterle. Yalnızlık duygusunun insanda yarattığı iğrenme tepkilerinden kurtulmasının kolay olmadığını yüzlerce kere görmüş ve çaresiz kaldığı bir illet karşısında bütün meziyetlerine esef etmişti. ilk 152 Yılmaz Karakoyımlu Đttihatçılık günlerinden beri kendisini. Cavid Bey.eski dev aynasının o iri. Dar hücrenin basık tavanı. yeni bir hayat ve görüş enerjisiyle." Asker. bir Nail. Her şey. size bir sevgi idrakinin çok daha lezzetli bir nizam olduğunu anlatayım. odanın bütün köşelerine doğru uçmuş. Serçe artık bir hücreye kapatılmış gibi bütün takatini tüketmiş. şuuraltına bağdaş kurmuş tutkuların ve korkuların elindeydi." Cavid Bey. Bu yüz şimdi. Sesindeki diklik. Askerin iri elleri vazonun içine giremiyor. Gazi'nin yüz hatları gerildi. fakat müşfik boyutlarına ulaştırmak istiyordu. aynı şuurun altında bir mutluluk filizine dönüştürülebilirdi: "Paşam! Her şey sadece bir tabiat eseri değildir. Canbulad'ın esrarlı yüzü.. Şükrü'nün dilindeki imalar artık bir daha yoluna çıkamayacaktı.. odanın boyutlarını tam kavrayacak şekilde sürekli hareket ettiriyor ve izlenmesi mutlaka zorunlu bir ibadetin cezbesine kapılmış gibi gözlerinin bütün dikkatini bu tabloya dikmiş bakıyordu.. Siz askersiniz.. Tevfik Rüştü. saf bir yüz manzarası içindeki sözlerini hatırladı: "Enişte ! Hayranlık yaratan her şeyin arkasında. Bu kadar değerli bir vazoya zarar geleceğinden korkmuş ve ellerini geri çekmişti.. bin bir şekle bürünebilen bir geometriyle karşısındaydı. Gazi emir erini çağırdı: "Çabuk. Gazi başını. sanki Hüseyin Cahid'in omuzlarına basmış ve dev kapıyı çökertmişti. soluğunun bittiği noktada son seslerini vermeye başlamıştı. Kara Kemal'in bakışlarındaki alay. Yoluna dikilmiş herkesin zihninde bunun bir sabit fikir haline geldiğine inanmıştı. bir Nâzım. Ancak bir çığlık bu acıyı hafifletebilirdi: "Kır vazoyu!. Enezli'nin içtenliğini de yedeğine alarak. Bir Cavid. Gelin isterseniz... sadece Cavid Bey'e küçük bir ikazda bulunmak gereğini duymuştu: "Beyim. Abdülkadir'in gözlerindeki ateş söndürülmeğiydi." Asker durdu. Serçenin. Gazi'nin sesinde artık o eski musiki yoktu: "Kır diyorum sana! Bu küçük serçenin o hücrede ölmesine tahammül edemem. şu serçeyi çıkar bu vazodan. iri bir Çin vazosunun üzerinde tünemek istemişti. Bu disiplin korkuya dayanır. Ebedîlik dediğimiz tutku bu vasatta daha gür ve güzel yetişir. koskoca iki insanın neredeyse ağlayacak kadar duygulandığı bu garip manzarayı anlamakta güçlük çekmiş. "Bu yüze. Gazi'nin kendisini dinlemediğini fark etti. yalnızlıkla yoksulluğun kaynaştığı bir yüksek seviye vardır. Müstantik yakmasın canını. dostuna sarılmıştı. hâlâ Gazi'yi seyrediyordu. devasa çığlıklar gibi koca odayı dolduruyordu." Cavid'in "çökmez" dediği dev çökmüştü. yeni bir karakter kazanmış gibi sancılı bir acıya dönüşmüştü. Bu seviyeyi tutturanlar daima yükselir. selahiyetlerinizi avucunuzda tutmaya meraklı bir disiplinde yetiştiniz. Açık pencereden içeri girmiş bir serçe. istemese bile küçük görmüştü. her hareket. Yorgunlukla yaklaştığı vazo153 nun içine düştü ve çırpınmaya başladı.. görmeye tahammül edemediği düşman yüzleri gibi önüne çıkan hayaletlerdi. belki gün154 lerden beri duyabildiği ilk mutluluk hissiyle bu fırsatı kaçırmak istememiş ve şikâyete başlamıştı: . gerçek hayatın hülyaları ne güzel yakışır" diye düşündü. korkulu telaş bütün gücünü alıyordu. bu seviyede duracak kadar tecrübesi olmayanlar. bu çehrelerin korkulu etkileri ortadan kaldırılıp. Enezli. Bütün bu korkulu portreler. etrafı telaşa verme. sorgudan sonra doğru Cahid'in bulunduğu hücreye koşup." Tevfik Rüştü.

Böyle telaşlara itibar etmeyiniz lütfen. gidip Cavid Bey'i oturduğu yerden alıp getirdi. elindeki feneri yaktı." "Nâzım mı ?" Hüseyin Cahid. sizin imzanızla Düyunu Umumiye para basmıştı." Hüseyin Cahid. Cavid Bey. sert ve insafsız güçlerle uğraşmaya meraklı karakterinin kendisine bütün fırsatları vermesinden mutluydu. siz sabırlı bir adamsınız.'" Cavid Bey. her mecliste.. zora tercih eden birisi değilsin Cavid. kanlı canlı bir dünyaya hasret kalmış sükûnet içinde Hüseyin Cahid Bey'i seyrediyordu.. Bu haz. adı da Cavid değil.. 'O bir Yahudidir. artık gerilmiş bütün sinirleri en keskin biçimiyle ayağa düşürebilirdi.. bu terbiyede olmayışından doğan bütün zaaflarını 156 umursamadan sürdürmeye çalışıyordu. bu umursamazlığı silkelemek istedi: "Hatırlıyor musunuz Hüseyin Bey. Yakında sen de göreceksin Cahid. hatta. Mustafa Nail Bey. Öfkesini canlandıran küçük görmeleri. Sözleri hâlâ kulağımda: 'Đttihatçılar arasında Hüseyin Cahid'in şahsiyetini kavrayacak evsafta adam zor bulunur.. koğuşun tenha sayılan köşesine götürdü. Bir süre yüzüne baktı. bu defa sözlerine ince ve duygulu bir bekleyiş hissi kattı: "Lütfen. Benim tahammülüm kalmadı artık. dostu Cavid Bey'in bir kınamaya maruz kalmasını hazmedemedi. hatta meziyetin yerleşmiş olduğunu görüyor. Cavid Bey'in şaşırmış yüzüne son bir kere daha baktı: "Beni hayrete sevk etmekte daima bir sebep bulursun. Bu kere işe bir latife katmak gereğini duydu: "Cavid Bey'in sızlanması pek umumî bir kanaate dayanmıyor. Bu manzaradaki manayı kavramak imkânsızlaşmış gibiydi. öç. Arada bir insanı afallatmaktan hoşlanan beğenmişlik hissiyle hareket ederdi. sesi acılıydı: "Hayret ediyorum Cavid. Başkalarına ilham verdiğine inandığı bu zarif inceliğinden her zaman cesaret almış. kin. Nail Bey'in ikazını dikkate almakla beraber duymamış gibi davranmak istedi: "Sen kolayı.. Bu memlekette paranın kıymetini düşüren ilk insan sizsiniz.. aklına gelen ne varsa hepsini tatbik ediyorlar. geniş bir daire çizer gibi iki defa salladı. ama Mustafa Nail Bey'i." Gecenin karanlığı çökünce komiser. Mustafa Nail Bey. kim çıkarsa çıksın."Burada layık olmadığım muamelelere maruz kalıyorum." Mustafa Nail Bey de eski bir maliye nazırıydı. sonra istediği yeni şekli yaratıp yeniden suratına yapıştırmış gibi mutluydu: "Nâzım'dan söz ettiniz değil mi?" "Nereden çıkarıyorsunuz bunları.. Tek bir imza. Nâzım Bey'i rica ettiğimi kendilerine söyler misiniz ? Göğsümde hoşlanmadığım bir ağrı var." Cavid Bey. Cavid Bey'le aralarında kıyasıya hesaplaşıldığı olaylar geçmiş ve bu ihtilaf. karşısındakine saldıracak kuvveti bulmuştu. nasıl olur da bu kadar kısa sürede böyle değişebilirsin? Nasıl olur da Nâzım'ın tesellisine muhtaç hale gelirsin? O Nâzım değil mi. Hüseyin Cahid'in yüzündeki hatları avucuna almış. bu kaba ve duygusuz anlatımdan etkilenmemiş gibiydi. Sizi koruyan tek kişi Nâzım'dı. gülerek takıldı: . hayal ve ümitlere kapılmış yaşlı.. Herkes hayretle birbirine bakıyordu. hor görme. dindarca bir haz vardı. Cavid Bey. Mustafa Nail Bey'in ortaya attığı hatıradan rahatsız olmuş ve öylece bulunduğu yerde kalmıştı. Üzülüyorum Cahid. bu vakitsiz sızlanma karşısında rahatsız olmuş ve yeni gelmiş birinin cesaretini kıracak sözlerle başlayan konuşmayı yadırgamıştı: "Hüseyin Cahid Bey. her hadisede kendine has bir vasıf aramaktan mesut olurlar. Hüseyin Cahid Bey. Bu seyirde. Osmanlı Bankası para basmayı reddettiği zaman. saygısını hiç kaybetmeden bu günlere gelmişti. Başkomiser. kaşağılanmayı bekleyen kısrak kıvraklığı ile bütün vücuduna yayılmıştı. Biraz yorulmuşsun. hızla yaklaşıp Cavid Bey'in elinden tuttu. biraz şükran katmak istemişti: "Neyse ki. o kadar. Maliye'de de bu tabiatı sebebiyle pek muvaffak olmuştu. abartmaya merakı olmayan birisi olarak çok yakından tanıyordu. o günlerde sırf boyu yetişmediği için gırtlağınızı sıkamamıştı." Hüseyin Cahid Bey şaşırmıştı. Mustafa Nail Bey. Çevresindekilerin hepsinde Nâzım'ı hissetmek gibi bir merak. yatağına dönerken durdu. seviyesiz kina] 55 yeleri unutmuş. David'dir' diyen?" Hüseyin Cahid Bey. şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Alay.." Mustafa Nail Bey. bu duyguların yarattığı boşluğa biraz sevgi. bütün sıkıntılarımda Doktor Nâzım bana hep teselli verdi. senin için 'Korkak ve hain' diyen? O Nâzım değil mi." "Hissediyorum.

Bir vefa hissi beklemiştim. Vali Süleyman Sami Bey. ışık. ümitlerin bazen boş çıkmasını hoş karşılamak gerektiğini söylerken ciddi bir ümitsizlik içindeydi. elim o günden alışmış demek. gülerek Aliye Hanım'ın elini öpmüş ve "Alp Dağları'nda kıyılan ilk Müslüman nikâhı budur" demişti. yeise kapılıyorum. Beni böyle yokmuş farz etmek çok haysiyet kırıcı bir şey. Necmeddin Sadak.. ihtiyar çehrenin eski güzelliğini ortaya çıkarmaya yetti. birlikte büyük merdivenlerden aşağı iniyorlardı. içindeki sitemi haklı çıkaracak bütün hatıralarını Necmeddin Sadak Bey'e anlatmaya kararlıydı: "Đsmet Paşa. Sarsılmış gibi görünmek istemedi." Bütün polisler içeri girdiler. Cavid.. Maroken kapaklı albümün ilk sahifesinde. daracık evin loşluğunda gülünecek bir manzara oluşturdu." "Babam kahveciydi.. Aliye Hanım. Đsmet Paşa'nın "Böyle talebin cevabı mı olur ?" diyerek telgrafı çöp sepetine attığını duymuştu.. Yaşlı kadın tüfeği omzuna yerleştirmiş. Aliye Hanım'la göz göze geldi: "Güzelliğinizden hiçbir şey eksilmemiş Hanımefendi!" "O gece Đsmet Paşa odamıza gelmişti. Sert bir çizme ah157 şap kapıyı tekmeledi. 'Bana yaptığın yardımları hiç unutmayacağım Cavid Bey' diyerek gözlerini öptü." Başkomiser. pazular şişti. yaşlı bir kadın sesi bu tecrübesiz çığlığa hâkim oldu: "Korkma kızım! Tüfeğim omzumda. Çevreyi sarmış polisler.. bütün gün pusuya yatmış bir tilkinin eli boş dönüşünden huzursuzdu. Çember daraldı. konsolun gözündeki albümü getirip Necmeddin Bey'e uzattı. bir şeytanın gırtlağını sıkar gibi parmaklar gerildi. yavaş yavaş gizlendikleri yerden yüzlerini gösterdiler. Necmeddin Sadak. Kâzım Şinasi'nin 158 159 ısrarlarıyla Başvekil Đsmet Paşa'ya bir telgraf çekmiş ve Cavid Bey için şefaat talep etmişti. Bu kadının yüzünde anasını andıran bir şey vardı. Siz hiç Lozan Palas Oteli'nde kaldınız mı Necmeddin Bey?" "Hayır Hanımefendi!" Aliye Hanım. sonra." Yaşlı kadın cevap vermedi. Loş taşlıkta taze gelin çığlığı duyuldu. Đkinci sayfayı boydan boya kaplayan fotoğrafta. Benimle. şerefe kadeh kaldırmanın dostluğu vardır. Başkomiser. bu telaş. Merdiven başında endişeli gözlerle çevreyi seyreden gelinini rahatlatmak ihtiyacını duydu: "Haydi. kırdı. namluyu taşlıktaki hedefine çevirmişti: "Yaklaşmadan konuş!" "Kemal nerede ? Kara Kemal!" Yaşlı kadın tüfeği indirdi. Başkomiser.." Yaşlı kadın." Başkomiser yanına iki polis alıp. Necmeddin Sadak Bey ziyaretine gelmiş ve bütün teşebbüslerin bir netice vermediğini uygun bir dille anlatmıştı. böyle günlerde. muhacir yüzlerini iyi tanırdı: "Anacığım. bütün sükûnetini kaybetmiş gibi sesini yükseltti: "Ama Cavid Bey onun her talebini karşılamıştı." "Ümitsizliğe kapılmayın Hanımefendi. Đsmet Paşa'nın koluna girmiş. Cavid Bey ile Aliye Hanım'ın nikâh resimleri vardı. Sonra koluma girip salona indik. Đsmet Paşa'nın görüşemeyeceği haberini verdiler. Tüfeğini duvara asarken öptü: "Ben Edirne'nin müdafaasında Şükrü Paşa için vuruştum. oğlum. yavaş yavaş taşlığa yürüdü: "Kemal kırk yıl evvel çıktı bu evden. o ne güzel tüfek tutuştu öyle. bak misafirlerimiz var. Cavid Bey bu resim çekildiğinde. sofrayı yeniden kur kızım. önceden peylediği evin kapısına doğru yanaştı." Aliye Hanım'a." ."Đyi beceriyorsun bu işi. Paşa arasında. aynalı lambayı yakıp merdiven başına koydu." "Ümitsizlik değil." Aliye Hanım. uzun ve teskin edici cevaplarla Paşa'yı rahatlattı. Necmeddin Bey resimlere baktı. çocukluğumda esnafa çay çekerken tepsiyi hep böyle sallardım. telaşlı hatta çaresizlik içinde. Aliye Hanım. olayların arkasındaki manaları Cavid'den soruyordu. Başkomiser elindeki silahı merdivenlere yöneltti. Elimle kahvesini pişirdim. Necmeddin Bey. Cavid'i Lozan'a çağırdığında hemen yardımına koştu. elindeki feneri yaşlı kadının yüzüne tuttu.

Cavid Bey.. etrafımda eksikliğini hissettiğim meziyet bu. artık alışkanlık haline getirdiği şeydi. hekimlik sanatının iyi teşhis kabiliyetiyle diplomatlık mesleğinin mahareti birleşmiş ve yepyeni bir şahsiyet gibi ifadesini bulmuştu. Hücreye çökmüş baygın hava. sinirli bir şekilde bağırmış. elinden bir şeyin gelmeyişine esef ediyordu. ifade etmek istediği manayı aksettirir. Bu heyecan biraz yaşlanmış. Tütüncü Yakub'la tanıştıktan sonra Doktor Nâzım'ın bütün geçmişini merakla eşelemiş ve ilk günde edindiği o büyülü havayı sürdürüp getirmişti. Geriye dönmeden yüksek sesle bağırdı: "Biriniz pencere açsın şuradan. Korku sineceği yerde. başını Mustafa Nail Bey'in yaşlı göğsüne koydu. bu gelişmelerin ileride büyük ve çözümsüz güçlükler yaratabileceği korkusunu yaratmaya özel bir gayret içinde olmuştu. ne kendine has bir adam. bir yeni macera gibi . Bu göğsün biraz temiz havaya ihtiyacı vardı. Nabzını kontrol etti. Teşhisleri doğru." Hiç kimse kıpırdamadı.. muayenesini tamamladı. bir pencere açacak kadar ya cesareti ya gücü kalmamış gibiydi. mesele bu kadar basit. sonra da şeklini başkasına bırakır.. Kılıç Ali'den hoşlanan tavrı dikkati çekmiş.. bilirsin biraz hissidir. ağırbaşlı." "Nereden çıkardınız bunu ?" "Hissediyorum. Bütün yakınları aynı şeyi söylüyordu. Birinin kalkıp. hem ihtilaf.. fakat tazeliğini korumak için narin bedeni epeyce yormuştu. dış hayatla temasa geçmiş gibi rahatlık duydu. Nail Bey'in nabzı." Đsmet Paşa gülmeye başladı." Genç teğmen. sürahi. Sesini hafifçe yükseltti: "Cavid'i üzme Doktor. Mezbele bile buradan daha temiz kokar. Nöbet defterine göre Gazi'nin. Böyle gülüşler pek az yüzde. Gazi'nin. yerde duran bakır sürahiyi kaptığı gibi pencereye fırlattı. Bana Şeyh Mehmed'i hatırlatıyorsun. Yapacak bir şeyi yoktu. Doktor Nâzım'ın sesi duyulmamış gibi." Temiz hava. Cam kırıldı.. Doktor Nâzım bütün hayatında. ama iş bununla bitmez. Sesinde. pervasız bir kabahatli gibi önüne çıkıp her fırsatı ganimet bilecek noktaya gelmişti.. 160 demir parmaklıklara çarpıp yere düştü. önce odayı." Mustafa Nail Bey. Cavid Bey'den çok çekmişti.Doktor Nâzım. Đsmet Paşa'nın huzursuzluğu son noktasına varmıştı. herkes sinmişti. doğrusu. Doktor. on birinci kol için merdivenleri tırmandı. Her olay onun hayatında.. Cavid Bey'i hissetmek alışkanlığını o günlerde kazanmıştı. tarifleri daima açıktı: "Bir davanın esasını en çabuk kavrayan Kılıç Ali'dir.. Nâzım'ın hiddetinden şifa bulmuş gibi hızlandı: "Hâlâ taş gibisin Nail Bey. Mahmud Şevket Paşa'yla ihtilafa düşüp istifa ettiği zaman. işin özünü on koldan sarar.. Kılıç Ali'nin özündeki cevheri iyi yakalamış ve bundan istifade etmeyi düşünmüştü Tevfik Rüştü Bey de. geri dönüp baktı. Đnsanı ve düşüncesini birbirinden ayırmak imkânsızdır: "Şu Doktor Nâzım. ileride buna çok ihtiyacın olacak. Hepsi çakılmış gibi oldukları yerde duruyordu. Mustafa Nail Bey'in nefes almakta güçlük çektiğini görüyor.. Nâzım. Maliye nazırlığına getirilen Mustafa Nail Bey. sonra Mustafa Nail Bey'in ciğerlerini doldurdu. kırılan camla birlikte bir canlılık kazandı. istifini sürdürdü: "Nail Bey'in temiz havaya ihtiyacı vardı. Hallaçyan Efendi'nin desteğiyle bütün kabine toplantılarında Mustafa Nail Bey'e hücum etmekten zevk alan bir meslek geliştirmişti." Đsmet Paşa. Cavid Bey. Doktor Nâzım. biraz temiz hava gelsin.. Doktor Nâzım. Cavid'i hissetmekse.." Kılıç Ali. Đsmet Paşa. Çareyi gösteren yok. insanları hayrete düşüren bir sabır ve ısrarla dikkati çekmişti. Tevfik Rüştü Bey. soluğunda hâlâ o ilk tanıdığı günlerdeki heyecanı duydu. Karabe161 kir'in ikazından sonra Ali Fuad da. Ses koğuşta yankılandı. yıllar önce Tütüncü Yakub Ağa'nın tavsiyesini hatırladı: "Kendine bir patron bul Yüzbaşı. bu heybetli ziyaretçinin her gelişi Çankaya'da önemli bir olay gibi değerlendirilmişti. bu koroyu bir süre susturmuştu: "Bir endişeyi ifade edenleri daima takdir ettim. bu rahatlığı parmaklarında hissetti. Gazi Paşa'nın nöbet defterine ziyaretçisinin adını yazdı: Kılıç Ali Beyefendi.. Đşte. en çok kabul ettiği ve ziyaret ettiği kişilerin başında Kılıç Ali geliyordu." Đsmet Paşa. Đçerdekilerden biri telaşla ileri fırladı: "Ne yapıyorsun gene ? Başımıza iş açacaksın. hem çare üretmekte eşsiz. Bıktık artık senin bu şiddet merakından. benzer bir endişeyi hissettirmek istemiş. ayağa kalkıp geleni saygıyla selamladı. hadiseleri hissetmek gibi bir kabiliyeti olduğuna kendisini inandırmıştı." Doktor Nâzım." "Sen de öyle Doktor.

Sarı bıyıklarını tam dudaklarının hizasında kesmiş. Bir gün bu canlı yüzü sakallı. Kırk yıllık dostlarla kanlı bıçaklı hale gelmiştik. Herkes... açık seçik konuşmayı severdi: "Üstat. küçük bakkal dükkânının tezgâhından bal kutusu çıkaran Yakub Ağa'nın siması daha canlı ve güzeldi. Hüseyin Cahid'e döndü: "Bu benim ilk tecrübem.. bütün bakışlar keskinleşmişti.. en basit ve önemsiz niteliğinden sıyrılıp. Bu 1(63 hummalı baş.. Đlk fırsatta oklar torbasından çekilip yaylarda gerilecekti. Geride bıraktığı hiçbir isim ve unvan için bahis açtığı görülmemişti. uzun ve sarı saçlarını itinayla tarar. basitlik derim. Talat Bey. Birdenbire bir hayranlık hissi içinde vezin değiştirdi. Hülya tepeler. aslında tek bir iddianın ispatına yardımcı olacak hüviyetlere bürünür ve o ölçülerde kalırdı. Hüseyin Cahid Bey'in gözleri önüne Kel Ali'yi getirdi. Herkes. Doktor Nâzım'ı anlatırken vezni. Bütün diller bilenmiş. Nail Bey'i cevapsız bırakmak istemedi: "Bu illet bulaşıcıdır Nail Bey. keyfinin istediği kalıba sokmuştu. gaip bir musiki mevsim sonunu getirmişti sanki. bin ihtilaf içinde neredeyse dövüşüyorduk. birdenbire canlanmış ve bir yeni büyü hazırlanır gibi karıştırılmıştı. hülya ağaçlar durgun suda dinlenmeye çekilmiş. hiçbir gayret ve iftihar göstermeksizin konuşan Şeyh Mehmed Efendi'nin getirdiği parayı almış ve elini sıkmıştı. Bütün güzelliğini feda etmiş.. Külfetsiz biriydi. Başında sarık. çocuklaşmaya başlamıştı. Hüseyin Cahid. Sürgün günlerinin ağırlığında herkes hummaya yakalanmış gibi ateşle kıvranıyor ve her çehreyi kendi felaketini hazırlamış şeytan gibi görüyordu. kelimelerin gerisinde bir hayret." Bütün sinirler gerilmiş. Şifreci Talat'ı küçük postane me162 murluğundan alıp. Şairin. siz Malta'da bu tecrübeyi geçirdiniz. ayağında mesh lastikle Selanik sokaklarını arşınlayan bu imam. her yüzün canlı bir tasvir gibi kendini anlatışını seyretmekten çok hoşlanırdı. Makedonya Locası'nın biraderlerine olayı anlatırken. Đsmet Paşa. Şeyh Mehmed Efendi ismiyle Paris'ten gelmiş ve Selanik'te Đttihat Terakki'yi kuranları. "Bu adamın elinde kavranması imkânsız bir keramet var" demişti. ama bu surette Nâzım'ın ruhundan eser yok. Yahya Kemal. Gözlerinde.. bol gazelli bir Boğaz sofrasında Yahya Kemal'den dinlemişti. Doktor Nâzım için sadece ihtiyaç olduğu sürece saygıdeğerdi." Yahya Kemal. her sıfat. o lüle saçları makineyle tıraşlı gördüm. yüzünde ne kibir ne tevazu vardı Ben buna sadelik değil. çok güzel adamdı. çöküş başlamıştı. üzerine imam sarığı geçirmişti. Nedim Divanı'nın ağdalı terkipleriyle konuşan şairin dili arındırılınca. Enezli'nin düşünceli halinden idam hükmü verilmiş gibi telaşa. mehtabın sürüklendiği sularda uykuya dalmıştı. Mustafa Nail Bey. Malta'da her gün. kendi gök kubbesinde daima mutluydu. Aynı akşam.. hiçbir olaya karşı duyulmayan meraklar. Meğer Selanik'e gidiyormuş. geniş alnının üzerinde sanki bir lüle yapılmış gibi toplardı. bu illet geçer mi Cahid Bey?" Malta çağrışımı. Hassas noktayı kavrayacak kimsemiz yoktu.önem kazanmış görüntüsü vermesine rağmen. Kel Ali ortaya fırlayıp bağırdı: . çok büyük manalar taşıyan ibadetler gibi değer kazanmaya başlamıştı. Paşa. Nâzım'ın gençlik yıllarını. Đttihat Terakki'nin başına oturtmuştu. sanki omzuna bir Lahor şalı atmış Mehlika'nm tarifini verir gibi hülyalıydı: "Nâzım... Descartes Sokağı'nda Paul Verlaine'e komşu oturuyordu. Đstanbul konaklarının sevda türkülerinde adı söylenen çıtkırıldım Doktor Bahaeddin Şakir'den müthiş bir komitacı yaratan kudret. safalı bir akşam yaşıyordu.. "Kim bilir benim çehremde nasıl bir illetin tarifi var" diye aklından geçirdi.. Emirgân tepeleri. Teni beyazdı. "Mahur Gazel"i anlatan konuşmasına fazla tahammül etmek istemedi. sırtında cüppe. sevmediği herkesi ebedî lanete mahkûm eden bir lisanı dinlerdiniz. Doktor Nâzım'ın eliydi. kafiyesi yerinde bir rubaî tanzim eder gibiydi: "Düşünün bir kere Paşam! Vardar boylarının hoyrat adamı. Her hareket. Kaşları da gürdü kâfirin. kaç ateşli tazenin göğsünü dinlemiştir bilemezsiniz. yeise kapılıyordu. geniş yüzünün ortasına bir başak demeti gibi bırakmıştı. her olayı kendine ait bir şeymiş gibi benimsemiş. Bütün cesaretler tükenmiş. Kandilli. güzel ne demek. herkes en yakını164 nı düşman görecek kadar hırslanmıştı. Her isim.. Đsmet Paşa'nın zihninde. Bütün dostluklar birer birer gevşeyip. müstantiğin tebessümünden bir beraat kararı tebliğ edilmiş gibi sevinçler duyuyor. Bir gün. bir gıpta ve iddialı bir hasret görülüyordu. iyi tarif ettin.. güzel adamdı.

Masanın üzerinde değişik kitaplar." Hüseyin Cahid Bey. Camı kırdığı an rahatladım. Kalemlerin ucu ustaca yontulmuş ve bir kristal hokka takımının önündeki gümüşten bir merdivene benzeyen kalemliğe düzgün biçimde yerleştirilmişti. Gazi'nin yüreğinden fışkırmış iki damla kan bu beyazlığın üzerinde pıhtılaşmış gibi görünüyordu. açık renk bol bir pantolon giymiş. görevimiz henüz bitmemiştir. Oda boştu. emir eri koşup kapıyı açtı. Kızgın bir tekke şeyhi suratımıza tükürmüş gibi kendi ayıbımızı. demek ki." Hüseyin Cahid Bey uzanıp bakır sürahiyi aldı. kendi el yazısıyla Paul Verlaine'den bir mısra ekledi. dergiler gelişigüzel bırakılmıştı. üç beş mektup."Haydi efendiler! Zeybek oynayalım. lütfen şu paketin üzerine yazar mısınız: Selanikli Doktor Nâzım Bey'e takdim edilmek üzere. arkadan bütün tonlarıyla duyuldu: "Peki. elini sıktı: "Hoş geldin!" "Hoş bulduk Paşam!" Gazi. nöbet defterine ziyaretçinin çıkış saatini yazdı: "Çok uzun kaldınız içerde. Esef etmiyorum." Genç teğmen. biraz da hasret giderir gibi bir sıcak tatminle bu harflere göz nuru dökmüştü. bazen azarlanmış bir yüz. Nail Bey'in yanına geldi. kaim kahverengi kemerle belini sıkmıştı. hepsini tek tek kokladı. ilk evladını kucağına almış yaşlı bir babanın sevinç ve mutluluğuyla kucakladı: "Çok korkuyordum Nail Bey. Bazı görüşlerimi değiştirdim... ne talimat aldın. Çökmekten korkuyordum. Bu mıs-ranın Türkçesinde. Đsmet Paşa'ya sigara ikram etti: "Söylediklerinin hepsini uzun uzun düşündüm. Kılıç Ali'ye selam verir gibi bir süre boşlukta tuttu ve kolunu indirmedi. Uzaktan bakıldığında." 165 Kırmızı elişi kâğıdına paketlenmiş geceliği bağrına bastı. hasret giderir gibi mutlu bir yüz takındı Lavantaları. Kılıç Ali şapkasını aldı. bazen ne olduğu tam kestirilmeyen bir macera hissinin boşluğu gezinir.. Gazi Paşa içeri girdi doğruca misafirinin yanına geldi." Đsmet Paşa. uçmasın diye gümüş tokmaklı "papier buvard"ın altına konulmuştu. Görüyorum ki. kendimiz bağışladık." Çankaya merdivenlerinde her zaman hürmetli yürüyüşler vardır. tiril tiril gömleğin cebine sahibinin adının ilk harfleri işlenmişti. Cebeci Hapishanesi. durdu. yürü166 167 dü. bazı yeni görüşler geliştirdim. Belli ki usta bir el. kendi el yazısıyla hazırlamış olduğu notları Đsmet Paşa'ya verdi: ." Gazi Paşa.. saygılı şekilde Paşa'nın gelişini bekledi. bu kemerle aynı renkteydi. her el birbirinin omzuna değdi. yiğidin hakkını vermek istedi: "Gazi Paşa Hazretleri'ne malumat arz ettim. elindeki şapkasını havaya kaldırdı." Paşa. Bir gelinliğin katlanışı gibi özenle paketledi. Üzerindeki bembeyaz. selam verip elini sıktı: "Nasılsınız Paşam! Hanımefendi nasıllar?" Đsmet Paşa konuyu elden kaçırmak istemiyordu. Ankara. doğru Gazi'nin odasına girdi.. gerçeği teslim eden terbiyede büyümüştü. başına geçirdi. omuzlarını tutup. Gazi. Yoksa o illet hepimize bulaşacaktı. ağzına dikti ve bitirinceye kadar içti. Bir deste kâğıt ve birkaç zarf. Hasır gibi işlenmiş bir deri pabuç.. Kılıç Ali. Fahreddin Irakî'nin parıltılarını hatırlatan bir rüzgâr esiyordu: "Kavuşmakta ben nefsimin kölesiyim. cevabı beklemeden hızla merdivenleri çıktı. Đsmet Paşa'nın otomobili geliyordu.. kumandanım! Gazi Paşa Hazretleri bugün yorgundular. Üzerine gitti. ayrılıkta bütün efendilerin efendisiyim." Vardar Bonmarşesi'nin sahibesi Nigâr Hanım önce küçük lavanta tanelerini itinayla ayırdı. Yeniden kenetlendik. Sesi. Cumhuriyet'e sahip çıkacak kültür ve terbiyeye henüz sahip değiliz. Mağazanın muhasebecisini çağırdı: "Sizin el yazınız okunaklıdır. Akşama Ankara postasına yetiştirmek için sevimli bir telaş içindeydi. karşısındakinden çok kendini şaşırtırdı: "Bilmek mi? Kimsenin bir şey bildiğini sanmıyorum. arabasına doğru yöneldi. pahalı bir mücevheri mahfazasına yerleştirir gibi ipek geceliğin içine serpti. masasının gözünü açtı. Masanın üzerinde Fikriye'nin resmi vardı." Kılıç Ali. Sürahiyi. sarıldı: "O gün zeybek oynadık. Üzerine.. Neyse ki Nâzım imdadımıza yetişti. Đsmet! Bazı notlar aldım. Paşam!" Paşa'nın ani duruşları vardı. bazen sevinçli bir kalp. "Mahkeme işleriniz nasıl gidiyor?" "Bildiğiniz gibi.

. 24 temmuz." Gazi. "saltanat" diyorum. Bu esefin sesini yükseltti: "Aliye. mareşallik üniformasını giymiş gibiydi. emir yazdıran hüviyete bürünmüştü: "Đçtimaî hedefimiz için hiçbir taviz kabul etmeyeceğiz. Her hücrenin kapısını tek tek yoklayan jandarma eri. mutluluk duyduğu önemli ve değerli bir alışkanlıktı." .. O beyaz gömleğin yerine. Ada ne kadar güzeldir" diye aklından geçirdi. Đslamlaşmak istedi. inkılapçı olaca108 169 * « ğız. ne hüzün vardı.. Aliye Hanım. Öğrencisine matematik problemini anlatır gibi konuşuyordu: "Bu tasnifi hiç aklımızdan çıkarmayalım. çamlarda gezip. Sözleri bir fikrin tartışmaya açılmasındaki üsluptan ayrılmış.. akşam yemeği ısmarlamak isteyenlerin siparişini alıyor. Eylüle yaklaşmak Đstanbul'da bir zevkti.. Millî kapitalist bir ekonomiye destek verecek seviyede devletçi olmak zorundayız. Cumhuriyetin verilecek o kadar çok savaşı var ki. Senin adın var Lozan'da. Garplılaşmak istedi. meselemizin kavranmasındaki güçlüğümüzü gösteriyor. ellerini havaya kaldırdı." Gazi Paşa'nın konuşmasında zamirler değişmiş. Siyasî mücadelemizin kalıbı budur. biz. Tüyleri ürperdi." Gazi'nin sesi değişti. daima adil olalım.. parmaklarını parmaklarına geçirdi: "Bir itirazın var mı ?" Đsmet Paşa'da ses yoktu. Đsmet Paşa'yla vardığı ahengi bozmak istemedi. "Đçtimaî". elbette ki imkânsız. Onlar." Gazi. masasına gitti. Aliye'nin sessizliği ve Osman Şiar'dan yeteri kadar haber alamayışıyla özlemleri artmış.. benim değil. Konsolu açtı. kâğıt kalem uzatıyordu. Đttihatçılara. biz. Bir iskemle çekip Đsmet Paşa'nın yanına oturdu. komitacı hüviyetiyle ihtilalci olmak istediler... biri kendi için. cumhuriyetçilere "devlet". Đsmet. çevre. Cavid Bey isteksizlik gösterdi. Gazi böyle boş bir yüzle bakmayı sevmezdi... her bölümün başına büyük harflerle başlıklar koymuştu: "Siyasî". bana vicdan muhasebesi telkin edenlerin sözleri.. hepsinden çok istifade ettim. Osman Şiar'ın "Kiss dady" diye uzattığı yanağını şimdi aynı gurur içinde öpecek huzura sahip miydi ? "Mümkün mü. bir esericedit kâğıdını kaim çizgilerle üç eşit parçaya bölmüş. bir kutu çıkardı. Şimdi. Kâğıdın üzerindeki okları izleyerek açıklamalarını sürdürdü: "Đktisadiyatımız müstakildir.."Bütün ikazlarını dikkate aldım.. Onlar.... bir zamanlar Đsmet Paşa'ya gönderdiği altın kalemin aynısı duruyordu. bastırmak gereğini duydu: "Beni anlıyorsun değil mi ? Cumhuriyet için neden kimsenin gözünün yaşına bakmadığımı anlıyorsun değil mi ?" Đsmet Paşa ayağa kalktı. medeniyetçi olacağız. biz. yüzünde ne sevinç. içtimaî davamızın bütün hedeflerini tahakkuk ettirebiliriz. Bunu tahakkuk ettirdiğimiz an.. seni Lozan'da hiç yalnız bırakmadım Đsmet! Sen de beni sakın Cumhuriyet'te yalnız bırakma. Ada'nın serinliği başlayınca." Akşam vakti yaklaşmış. Kâğıt elindeydi. Onlar. Onlar. kendisini ilgilendirmeyen boş bir varlık haline dönmüştü. Đsmeti de kapsama alan bir genişlik kazanmıştı: "Đktisat Kongresi'nin zabıtlarını okudunuz sanırım ?" "Bitirdim Paşam!" "Bir de şuna bak!" Gazi Paşa. Osman Şiar'ın her akşam banyosunu aldıktan sonra mürebbiyesinin kucağında salona gelip annesine ve babasına veda öpücüğü vermesi ne tadına doyulmaz bir iftihardı. biz devlette cumhuriyetiz. sadece bir dileğim var. Đri aynalı konsolun önüne gidip bir süre kendini seyretti. şeriattan laikliğe geçeceğiz... her defasında hiç duymadığı isimleri bir yere yazmaları için. "Đktisadî". Sanki dua eder gibiydi: "Paşam. mutlaka her gece iki defa öpüyordur Osman'ı. elbette ki imkânsız" diye bir esef duygusuyla ateşi bağrına bastı. Aliye'yle mehtabı seyretmek... "Şimdi. Kutunun içinde. koğuşun açıldığı koridorlarda telaşlı ayak sesleri başlamıştı.. Boş yüzüne bir sevimli tebessüm takındı: "Yarın. Đttihatçılar. Lozan'ın üçüncü yılı." Gazi. milliyetçi olacağız. biz.. Aklında en kötü ihtimallerin aynı anda bir zincir gibi birbirine eklenip Aliye'nin üzerine çullandığını düşündü. saltanattan. laik olacağız. Tahammül edemeyeceği bir kabalığa maruz kalmış gibi kendini geri itti. iyi yontulmuş kalemlerinden birini aldı.. meşrutiyete geldiler.. Đsmet Paşa'nın elini tuttu. biri benim için. Osmanlılaşmak istedi. Gazi. Ben.

herkes tetikte duruyor.. Osman Şiar'ın "Boncorno" diyen sesi yoktu. ihanet. Mektubun başlangıç cümlesini kafasında kurdu: "Bir memlekete yapılabilecek fenalıkları düşündüm." Cavid Bey geceliği aldı. Đçeri seslendi: "Beyim bir daha sefere.. Gerçeğin ne olduğunu çabucak kestirdi: Osman Şiar'ın alnına. nedir bu başıma gelenler. "Araya birkaç küçük tahlil cümlesi sıkıştırırsam Doktor maksadımı kolayca teşrih edebilir" diye düşündü. biraz dinlenmek istedi. o tat kaybolmuş. Her sıkıntılı anında rastgele bir yaprağın önüne geçip önce hafızasına güvenerek okuyor.. yatağına oturdu. Geceler yalnız ve ıssızdı. Düşünsene çarşafsız bir yatağa uzanacağım. Bu sesteki o incelik. Mesafeli duruyordu: "Sizi tanıyor muyum. Kadirbilir olmaktan uzaklaşmakla bütün fenalıkları davet ettiğimizden cidden endişeliyim. kıpırdayacak gücü kalmamıştı. Kısa mektuba çok şey sığdırmak zorunda oluşundan şikâyetçi değildi. Aklıma koyduğumu yaparım. başucuna raptiyelemişti. Doktor Nâzım. Vefa. hatta kasıt. Adnan Bey'e yazacağı mektubu tasarlıyordu. nimettir bu. Cavid Bey'in et konservesini yatağa devirmiş.. o haliyle bırakmaya niyetli değildi. Efendi?" Adam duraladı." Cavid Bey." Karabekir Paşa. elişi kâğıdına sarılmış ipek geceliği Cavid Bey'e verdi: "Ben lavantadan hoşlanmam. Yatağına uzanıp." Halide Edib Hanım. Akşamın alacası yeni yeni boy gösteriyordu. Doktor Nâzım. artık ağlayacak noktadaydı. Yarabbi. Meseleye. Şimdi kötü günlerdeyiz.. bu sokak kedisini bir saray sofrasına oturmuş gibi mutlu etmişti.. o kor dudakların yerine. Kahverengiye çalan salça yatağa bulaşmış. Hayal meyal aydınlatan sönük lambanın fitilinı yükseltti ve bir kaba çığlıkla kendini geri çekti: "Defol pis hayvan!." Cavit Bey. Cavid!.. Avustralya koyunlarının en yağsız butlarından hazırlanmış kuşbaşılar." Kâzım Paşa yaklaştı adamı uzun bir süre seyredip elini uzattı. aptallık.Bu teselliyi uzun süre canlı tutamazdı. bu bembeyaz ipeğin tenine değdiği yerde bir cennet bahçesi açılmış gibi şenlenebilirdi. bana tesirleri büyük fakat sıradan sebepler gibi göründüler. şapır şupur öpüyormuş gibi ağız sulandıran bir ekşilik gelmişti. Rübab-% Şikeste'nin her sayfasını cildinden ayırmış.." Cavid Bey eline tutuşturulan şeyi hayretle karşıladı" "Ne yaptın Doktor?" "Sadece eteğinden biraz kestim.. kedinin sofra artığına kırk yıllık eşkıya açgözlülüğüyle elkoymuştu." Doktor Nâzım. korku.. Cavid Bey'e yaklaştı ve elindekini uzattı: "Ayakkabılarının tozunu da al. Kedi bir mermi hızıyla kırık camdan dışarı fırladı ve en ince yerine bir tekme yemiş gibi acıyla kaçtı Cavid Bey'in dışarı attığı ete saldıran yaşlı bir 170 Yümaz Karakoyunlu Üç AJiler Divanı 171 kadın. Ceketini çıkardı." Kırık camdan içeri giren kedi. Nâzım'ın sesi aynı serbestlik ve terbiye içindeydi: "Yatarken giyersin.. menfaat.." . çok haysiyetli bir duygudur ve millî karakter halini alması gerekir.. kravatını tak. memlekete hâkim olan karakter açısından bakınca karşıma çıkanları çok büyük bir dikkatle gözden geçirmek ihtiyacını duyuyorum. takıldığı yerde kâğıdın karşısına geçip yeni baştan alıyordu. Bu fırsatı. şimdi en temiz elbiseni giy. Eğer ayıplı bir durum varsa sorana ait olmalı diye düşündü: "Nasıl tanımazsınız Paşam! Kars Cephesi'nde çavuşunuzdum. Arkasındaki ayak sesinden ürktü ve hızla geri döndü. büyük bir açgözlülük içinde yiyordu. üzerine öyle ağır bir yük gibi çökmüştü ki. Çavuş'un öpüp başına koyacağı ana kadar bekledi: "Hoş gör Çavuş! Sen unutulacak adam değilsin. Haksız bir muameleyle azarlanmış gibi duygulandı. fitili yükseltilmiş lambayı duvardan alıp masanın üzerine koydu: "Nedir bu asabiyetin Cavid ?" "Bu akşam giyecek geceliğim bile yok. Hüzün.. Hasret hissini teselli edecek bir ihtiyaçla çocukluğunun geçtiği yerleri gezmek istemişti. sen giy. Bunları şahsî karakter eksiklikleri gibi değerlendirmek mümkündür. Yatağına oturdu. Cavid Bey'in gecelik entarisini pislik içinde bırakmıştı Bir cesaret gösterip kedinin elinden konserve tenekesini kaptı ve dışarı attı. yüksek sesle Fikret'ten şiirler okumaya başladı. çaresiz bir hasta çehresinin soluk ve sessiz ağzı uzanmış gibi yeniden hüzünlendi. kâğıda sar da at. Zeyrek Yokuşu'ndan iniyordu.

Her gün. yiyin.. Sonra gerçeğin balyozu kafasına inmişçesine kendine gelirdi. Duvara astığı şiirlerden Fikret'in. Hatırlamak acı bir arzu gibi neredeyse Cavid Bey'i. El ayak çekilince koyulaşan renkler arasında alıştığınız her şey kaybolur. bu hân-ı iştihâ sizin." Cavid Bey önce şaşırdı. daima sıcak ve diri bir hatıraydı. çevrede hiçbir eşya kalmamış gibi çıplak bir sahipsizlik hissine kapılırız. aynı mahallenin insanlarıyız. gözlerinin içi gülüyordu. Cavid Bey. Gözleri doluydu.. Sesi. "Kara Kemal kimdir bilir misin ?" "Bilmez miyim Paşam. çevresindeki bütün surları yıkıp o eski muhitin içine girerek avunurdu. başımıza bu belayı açtılar." "Hangi belayı ?" "Gazi'yi vurmak istemişler. Minnetim büyüktür.." Nazım'ın yüzü ekşidi. Yıldız'ı yağmalayan Đttihatçılar için yazmıştır." Birlikte dar ve nemli koridoru geçtiler. yol boyunca Cavid Bey. Cavid Bey. Đnsanın yokluk içinde kalışmdaki korkusunun gırtlağını sıkan tek güç utançtır. kravatını bağla ve yüzüne az rastlanır güzellikte bir vakar takın. hiçbir yumuşama göstermemiş. Ta Birinci Harp'ten beri askerim. Güya Kara Kemal varmış işin başında. bu ayıplı halin seyrinden utanç duyuyormuş gibi yüzü kızarmıştı. Aliye Hanım da çok mesut olacaktır. Çavuş'u yeniden seyretti. Lambayı eline alıp aynaya yaklaştı. Sen kimi kastettin bilmiyorum. sırtındaki terin kuruduğunu 172 173 hissetti. Aliye Hanımla geçen güzel günlerin hatırasına sığınmış. Bakışlarına o alevli sıcaklığı takınmaya çalıştı: 174 "Hazırım Doktor! Bu gece içimde gücünü tam kestiremediğim bir dev kıpırdıyor. bir tebessüm sığınağı gibi büyümüştü. açık bir vicdan muhasebesi yatıyordu: "Fikret o şiiri... Nâzım'ın dediklerini bir itaat hissi içinde aynen yerine getirdi. sonra." Doktor Nâzım'ın sesi yumuşadı: "Çabuk ol! Elbiseni giy. Çavuş'un anlattıklarını dikkatle dinliyordu: "Harpten sonra dükkânıma döndüm. kelimelerin taşıdıkları manaların dışında yorumlanmasına imkân vermeyen bir açıklık kazanmıştı: "Benimle gel Cavid! Sensiz olmuyor. Doktor'daki değişikliğin sebebini arıyor. Buna hepimizin ihtiyacı var. değdiği teni huylandırmış. Merkezi Umumî . Yüzü gülüyor. Đaşeci olduğu gün dükkânı babama o açtırdı. Şimdi sayesinde bir işim var. eteği gelişigüzel kırpılmış ipek entari içinde yatağın ucuna ilişmişti. O balyoz göründü." Kâzım Paşa ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Cerrahpaşa'da bakkallık ediyorum. Biraz yüzümüz güldü derken. Aliye'yle dertleşmek istiyorum. sadece.. gıptayla esefi iç içe yaşadığı feryadını bir kere daha yüksek sesle okudu: "Yiyin efendiler. bu ani heyecan ve mutluluğun nasıl gelip Nâzım'ı etkilediğini kestirmeye çalışıyordu. Gülerken bile Nâzım'ın yüzü sert bakardı. bu hatıranın ilk yaşandığı günü seyreder. saçlarını düzeltti..Birlikte yürüdüler." Son bir defa bakmak ihtiyacıyla aynaya yaklaştı.. Cavid Bey'i bütün ışıkları sönmüş bir hatıranın terk edilmiş tahtında oturan yorgun bir ihtiyar efkârıyla ağlatacak noktaya getirmişti.. Aklına gelen ilk soruyu yöneltti... Alacakaranlıkta yansıyan yüzünün yorgun hatlarında hâlâ taze ve hasretli çizgiler görünüyordu. Dudakları bıçak sırtını andıran ince çizgisinden kurtulmuş. Bu seste. sinirlendi: "Yakışmıyor sana Çavuş! Dök o gözündeki yaşı da rahatla. Kâzım Paşa. tek başına bırakıldığına inandığı bu yorgunlukta teselli bulmuş gibi kendisini sevinçlere boğmuştu." Cavid Bey.. bu efkârlı saadet lezzetinden mahrum kalmaya niyetli değildi: "Dokunma bana bu gece Nâzım. her vesilede gözleri ıslanan çocuk kadar duygulandırmıştı." Akşamın ilk çöktüğü anda insanı ürküten bir rengi vardır. Aliye. Doktor Nâzım kapıdaydı. Eminim. Hücrenin karanlığı içinde bembeyaz ipek. Aliye Hanım'ın Ankara'ya gelmek isteklerinin hepsini geri çevirmiş. Paşam. Hangi şartlarda olursa olsun. geçmişin kendinden kopmayan olaylarını vefalı bir dost gibi günü geldiğinde hatırlayan ve kutlayan alışkanlıklar içindeydi." Kâzım Paşa. yanlış yorumu affetmeye niyetli görünmüyordu. Bu düzgün konuşan mahalle esnafının ağzından duyduklarını hayretle karşıladı. Bakışın o ilk günleri andıran alevli ışıklarla parlasın.

. Nail Bey'in ela bakışları karardı. Sesinde bir başka asabiyet gizliydi: "Mahiyetini tam bilmediğin bir şey için nasıl böyle istekli görünebiliyorsun ?" Nâzım. Her vesileyle meşk ederdik. Ufacık koğuşta köy düğünlerini hatırlatan bir rahatlık ve gevşeklik içinde coştular. Bu ses birden yükseldi ve tekrar eski sükûnetine döndü: 177 . Sende sönmeyen bir ateş olduğunu söylediklerinde zor inanmıştım. ellerini tuttu ve kendisine çekip sarıldı. bütün dargınlıklar unutulmuş. ağlayacak kadar gevşemişti: "Kardeşim! Velinimetim! Seni her zaman farklı bir insan olarak takdir ettim. ilk günlerin heyecan ve saadeti yeniden birbirine bağlamıştı. Hüseyin Cahid Bey. Hiçbir ihtimal. hücrelerinin lambalarını alıp gelmişler ve bu şenlikli meclisin rengini açmışlardı Mustafa Nail Bey öne çıkıp Cavid Bey'in elini sıktı: "Bu fikrin sahibi Doktor'dur. Hüseyin Cahid. Tam on sekiz sene önce istibdada son verdik. sana mükemmel bir şevkefza faslı dinleteceğim.kapısında sıkmamak için duvar dibine gizlenmeye çalıştığı Nâzım'ın eli. Kurtuldu vatanımız. Doktor Nâzım'a yaklaştı. Bütün tutuklular. Nail Bey. Cavid Bey'in yanına yaklaştı. hep birlikte söyleyelim. içindekini gösterdi ve sabah hiddetle kırdığı camm üzerine itinayla yerleştirdi: "Meşrutiyet Bayramı bugün rüştünü ispat ediyor. Niyazi'nin dağa çıktığı geceyi andıran gurur kırılmış. marşın nakaratını tek başına söyledi: "Feda olsun canımız. şimdi avucundaydı ve özlediğinden daha sıcaktı." Đttihatçıların hepsinde küçük bir işaretle kenetlenecek disiplin ruhlarına öylesine sinmişti ki. tatlısı birbirine karışmış. Ben sadece kendilerine yardım ettim. Doktor Nâzım'ı kucakladı. Bütün meslek hayatımda böyle geniş göğüs dinlemedim. Kısmet olur evimize dönersek Doktor. Mustafa Nail Bey'e yaklaştı: "Bir daha bana göğsüm sıkışıyor deme. Bugün." Mustafa Nail Bey. Beni daima hayrette bırakan meziyetlerin vardır. böylece Nâzım 175 ile Cavid'in arasına kendi varlığını yerleştirmiş ve Cavid'in maruz kalabileceği herhangi bir asabiyete karşı iri gövdesini siper etmişti. sahibine teslim etmişti: "Nâzım! Seni kıskanmaktan takdire fırsat bulamadığımız için esef ediyorum. Vardar Bonmarşesi'nin sahibesi Nigâr Hanım'ın itinayla paketlediği kırmızı elişi kâğıdı düzeltilmiş ve Cavid Bey'in giydiği beyaz ipek geceliğin eteğinden kesilen parçadan ay-yıldız yapılarak üzerine özenle yapıştırılmıştı. Doktor Nâzım kapıyı açtı. Elindeki paketi açtı. biraz önce hoşaf içtiği bakır sahanı eline almış. Nereden çıkardın bu marşı ? Mustafa Nail Bey istifini bozmadı: "Đsmail Hakkı Bey sık sık ziyaretime gelirdi. bizim en büyük Hürriyet Bayramı'mızdır. tıpkı tef çalar gibi usul vurarak yaşlılar korosuna Hürriyet Marşı'nı söyletiyordu: "Bayrağımız." Doktor Nâzım." Mustafa Nail Bey. bu karanlığın içinde sert ve sıcaktı. Nâzım'ın sesinde rastlanılmamış bir sükûnet dikkat çekiyordu. Cavid Bey'in girmesi için saygılı şekilde geri çekilerek yol verdi: "Cavid'in hakkı. Mustafa Nail Bey." Koğuş alışılmışın dışında aydınlıktı. Şaşkın bir mutluluk. şanımız. hatta tehditle bundan vazgeçemeyiz.." Doktor Nâzım. Demek ki doğruymuş." Hüseyin Cahid." Koğuştakiler heyecana kapıldı. sabah vakti sıkışan göğsünde ferahlık hissetmiş ve ciğerlerinin bütün genişliğini kullanan kantocu gibi derin nefes aldıktan sonra sesini yükseltmek ihtiyacını duymuştu: 176 "Haydi. Musikimizin Đttihatçısı odur. Aylardır dar hücrelere lanetliler gibi kapatılanlar. Hüseyin Cahid'i iteleyerek ortaya çıktı. Hüseyin Cahid bir gururu. Hafif bir rüzgârla kısık alev titredi." Cavid Bey hayretle pencereye asılan bayrağa baktı.. Kırk yılın acısı. bir darrüşşifa-dan boşanmış gibiydiler. Cavid'e verilmelidir.. elindeki lambayı yukarı kaldırdı. Hürriyet imanımız. bayrağa yansıyan ışıklardaki oynayış sanki dalgalanıyormuş gibi serinlik getirdi. Herkes birbirini kucaklıyordu. bütün hazların üzerine yoğun bir karanlık basmıştı.

. Nigâr dağınık saçlarının rüzgârıyla bu küçük hücreye girmiş." Bu seste. Avucunda serin sular getirmiş Bedevi kızlarının ateşi hissediliyordu.. Gerçekten ölçüleri tam değil. şartların getirdiği bir tesadüfi haksızlığa uğramış gibi. üzerinde dualar kazınmış bakır taslarından birini sunar gibi eğildi. Đnce. teselli ihtiyacını açıkça ifade etmişti: "Doktor! Ömür boyunca himayenize ihtiyacım olacaktır. takati tükenmişti. çalkantılı bir ömrün sudan yorgunluğunu üzerinden atmış genç ve diri bir güzellik seyretmişti. tutturulduğu yerde bir iki takatsiz mukavemet gösterdi ve sonunda düştü.. bütün ışıkları söndürür: "Nâzım! Şimdiye kadar hiçbir şeyin sırasını şaşırmadım. küçüklerini himaye etmek isteyen yaşlı gibi ortaya çıktı. Mermer alınlı sebil çeşmelerinin. Nâzım'ı özleyen yumuşaklığı vardı. hafif alaycı bir tavır içindeydi. hayatın değişmez derleniş ve toplanışını getirmişti. Bu güzellik. Cavid Bey ileri fırladı: "Ölçüleri tam değil. Nigâr. yanlış zamanda karşılaştıklarının farkına varmış." Sonra ekledi: "Nâzım Bey'i takip edebilmek benim için daima müşkül olmuştur. Bir şeyi nizamında yapmanın önemli ve medenî bir vasıf olduğunu daima görmek istemişimdir.. Đnsanın kendini ayıplayışındaki ses. aynı anda eğilip bayrağı aldılar. Nigâr Hanım'ın hasretini hissettiren lavanta kokularıyla Vardar Bonmarşesi'nin etiketini taşırdı." Mustafa Nail Bey. Kapının açılmasıyla birlikte elişi kâğıdı. Hacı Salih Efendi'nin cenazesinden sonra başsağlığı dilemek için gittiği matemli konağın loş selamlığında. Bütün musikisiyle Nâzım'a bakıyordu. Yine bana iştirak etmek istemez misiniz ?" Sonra geriye döndü: ." Doktor. yakınlığımın size getireceği hiçbir yük olmayacaktır. Hürriyet Bayramı'nı kutlayanlar derlenip toparlandılar." Kılıç Ali fırsatı kaçırmadı: "Anlaşılıyor ki. birdenbire Teşkilatı Mahsusa'ya fedai seçen Şeyh Mehmed gibi vecde geldi. nabızlarının vuruşu. himaye talep ettiği gecenin o ilk ve devamlı sıcaklığıyla karşı178 sındaydı. Doktor Nâzım ile Kılıç Ali. Nigâr'ın omuzlarını okşar gibi dokunmuş. bir zamanlar Hürriyet Marşını en yüksek perdeden okuduğunuz günlerimiz olmuştu. Hayatın bütün sırları çözülmüş. Hissettiklerimi size bizzat ifade etmekten memnunum. Nâzım'ın sesinde fırtına vardı: "Nasıl buldunuz Ali Beyefendi ?" Kılıç Ali bir şey söylemek istememiş ve sıkıcı bir sessizlik doğmuştu. Doktor Nâzım. yıllarca önce himaye talep eden Đstanbullu taze dulun. usul adımlarla Nâzım'a yaklaşmıştı. bu rint tavırlı dulun göz nurunu getirirdi. güneşli bahar sabahlarındaki yağmurlar gibi birden boşanıvermişti. Sizin de kendisini kolayca izleyemediğinizi görüyorum. dünyaya metelik vermeyen bir bakış daveti uzatır gibi Nâzım'a yaklaşmış."Lambaları kaldırın! Işık! Daha bol ışık!. terini emen Selanik fanilaları. Kırık camm üzerindeki bayrak hafif rüzgâra göğüs germiş gibi sessiz ve biraz da hüzünle dalgalandı.. O ipek geceliğe. Her kış. Kılıç Ali ile Necib Ali gölündüler. hırslanmış gibi iddialı bir sesle dalgalanmaya başladı." 179 Loş hücrenin üzerinde yıldızlar iri ve ışıklıydı. sadakor gömlekler. inceledi: "Nihayet Cavid Bey'in katılacağım bir fikrini bulabildim. Eminim ki. Gözlerinin önündeki zarif endamlı hayali devirdi. Bir hayal hafifliği Nâzım'ın yüreğine çökmüş. Hepsi ayaktaydı. Cavid Bey'in fikrini almamışsınız." Koridorda telaşlı sesler yükseldi. elindeki ipeği buruşturup attı. baygınlık geçirir gibi titremişti. Teşhisinizi tebrik ederim Cavid Bey. Kapıyı Enezli açtı. Elinde bakır sahanı tutuyordu. Rüyalı ruhunu sunmaya hazır Meryem gibi Nâzım'ın sert ve hatırlı kasnağında gerilmeye hazırdı. Her yaz tenine değen ince ketenler.. Her şeyiyle ölçülüp biçilmiş bir nizamın haklarını tavana asmıştı Sonsuzdan duyulan bir ses ve teselli getiriyordu. Lütfen bu sözlerimi rastlamak istemediğiniz cesaretler gibi ayıplamayınız. her vesileyle Đstanbul'a geldiğinde bu himaye ihtiyacındaki taze dulun avunabileceği bütün ihtimalleri sonuna kadar kullanmış ve her seferinde turfanda bir mevsim meyvesi tadar gibi heyecanlanmıştı. Yeşil gölgelere gömülmüş evliya türbeleri gibi. acısını belli edecek bütün tavırlarını takınmışlardı. Nâzım'ın elindeki bayrağı aldı.. uzun parmaklarıyla bir iki tempo tuttu: "Necib Ali Bey. Necib Ali Bey.

. Yıldızların barışacağına inandığı iki eski arkadaşı bir araya getirmiş gibi mutluydu. Hürriyet imanımız. Hep birlikte aynı tempoya uygun şekilde seslerini yükselttiler: "Bayrağımız. "Bu bayramı idrakte acze düştükleri günden bizi koru Yarabbi!" diye sessizce dua etmişti. Zira. Aliye Hanım'ın kollarından fırlayıp kumandanın kucağına sıçramak. Onlara teminat vermek ihtiyacındayım. Talat'ın etkisini yeniden takdir eden duygulara kapıldı. sanki bu harika hadisenin yaratıcısıymış gibi trenden inen herkesin ellerini." Sonra Kılıç Ali Bey'e dönüp ekledi: '"Zamanın içinden. Ali Bey?" Cavid Bey." Masanın üzerindeki resmi gösterdi. Kapı açıldı. Talat. Geceyarısına doğru Selanik'e geldiklerinde. Đnanarak istememeye varan hayreti ve sonsuz sevinci aynı anda duymuş. özünü tam kavrayamadıkları bu ilahî bayramı kutluyorlardı Cavid Bey. Cavid'i kucaklamış. gittikçe büyüyen kafilenin ısrarlarıyla nutuk atmıştı. Başımıza iş açmalarından korkuyorum. Bu ses hâlâ kulaklarında çınlıyor." Hafız Hakkı hürriyet adına şiirler okuyan mektepli çocuklar gibi şenlenmek istiyor. Vardar kıyısında." Đttihatçılar yavaş yavaş Mustafa Nail Bey'in etrafını sardı. Gümüş çerçevenin içinde Osman Şiar. Boşaldı. masanın üzerine Halide Edib'in Handan romanını bıraktı: "Başka istediğiniz bir şey var mı Cavid Bey?" Cavid Bey artık tutulamazdı. açıkçası biraz da tereddüt etmişti. Cezaevi kumandanı içeri girdi.. Üsküp Đstasyonu'nda daha perona girer girmez bir köşeyi siper edinmiş iki endişeli sima dikkatini çekmiş ve Cavid Bey'i ürkütmüştü.. Yol boyunca bütün istasyonlarda sele kapılmış gibi sürüklenircesine koşuşan binlerce insan. Talat ile Hafız Hakkı'nın durgun yüzlerinde hayra yoracak hiçbir iz yoktu. Necib Ali'ye yaklaştı. gecenin bağrını yaran bir çığlık gibi yükseldi. Sözleri. al bir yüzle gülüyordu. Gelişin çok isabetli oldu.. sevinçle bu yüzlerdeki memnuniyeti seyretmiş sonra endişeye kapılmıştı. Enezli kapıda emir bekliyordu. kadınlı erkekli binlerce insan istasyonu doldurmuş. Bütün felaketlere rağmen insanla180 Yılmaz Karakoyuıüu 181 ra yaşamak ve hissetmek hakkını veren bu siyasî bayramı bir mutasavvıf dindarlığıyla idrak ediyor ve sevinçlerini ortaya döküyordu. Selanik sahillerinden kopup gelmiş bir dalga gibi dar hücreyi serinletiyordu. "Selanik'e dönmem gerekir" diye düşünmüş ve hemen yola çıkmıştı. Buyrun! Okuyunuz efendim."Haydi beyler! Necib Ali Bey'in hafızasını tazeleyelim. Đlk müjdeyi Bükreş'te bir kır kahvesinde avazı çıktığı kadar bağıran gazetecinin sesinden almıştı. Olympos Meydanı'nda. Necib Ali Bey. Meşrutiyet Bayramı'nın her yıldönümünde geçmiş kutlamaların kendisini nasıl mutlu bir ruha kavuşturup gururlu bir neşeyle sardığını hatırladı. Şehre giden yolun her köşesinde durdurulmuş. yankılandı: "Marseillaise de böyle söylenmiştir. düşündüklerinden daha hızlı şekilde dökülüyor ve kendisini bile hayrette bırakıyordu: "Đsterim! Đsterim!. yukarıdan bakışın intikamını alıyormuşçasına heyecanlandı Tek fısıltı." Kumandan. Cavid Bey'in elini sıktı: "Hatıralarınız mı Cavid Bey?" "Meşrutiyet Bayramı'nı nerelerde kutladığımızın takvimini çıkardım. sizin okumadığınız bir kitabı bulmakta zorluk çekiyorum. Cavid Bey. Talat'ın ağır gövdesinin baskısından kurtulamamış gibi sesini kısmış duruyordu. küçük hadiselerden büyük davaların sonucuna varmış gibi saadete kapılırdı. ayaklarını öpüyordu. Arnavutlar şımardı. şanımız." Cavid Bey. Fikrini almak isterim. Đzmir duruşmalarındaki." Kumandan elindeki kitabı uzattı: "Ancak bunu bulabildim. Hücresine döndü bir kâğıda geçmiş on sekiz yılın takvimini yaptı. Osmancık'ın gözlerinde "Babamı isterim" diyen ağlamaklı bir bakış vardı. haki elbisenin üzerinde küçük altınlar gibi parlayan düğmelerle oynamak ister gibi hırçınlık gösteriyordu. asık çehrenin sebebini açıklamıştı: "Cavid sıkıntıdayız. Kumandan göz ucuyla masanın üzerindeki kâğıda baktı. . Hamidiye Bahçesi'nde Cavid'in sesi saatlerce yankılanmıştı. dışına taşmak için hiç bu kadar zarif bir sebep zuhur etmiş miydi hayatınızda..

O meclislerin mahrem hayatına vâkıf olabilmeniz mümkün değildir." Nâzım... onunki kadar sağlam bir mantığa rastlamadım.. Manastır'da dağa çıkacak cesareti bile bulamazdı. Bir kuklacı. Son nefesinde itiraf etmeyi tek çare görmüş bir esrarengiz liderin takatsizliği içindeydi: "Enver'i hep çocuk bulmuşumdur. duruldu. Heyecanlarınız kaybolmuş." "Hayır! Hayır.. siz sevindiniz." Nâzım köpürdü: "Elbette değildir! Olsaydı. Enver'i kıskanacak yerde sevmeye çalışsaydı üç gün içinde işini bitirir.. Önceleri kestiremediğim hiçbir hareketini hatırlamıyorum. Ona hayran olunmaz. onu hep takdir ettim.. Onu ciddiye aldığım tek bir 183 hatıram bile yok. kelimelere dökülmeden o dokunaklı haliyle öylece kalmıştı. ben alacağımı kimsede bırakmam. Asla bilemezsiniz. hiç kimse işin aslını kavrayacak kabiliyette değilmiş diyorum. Ben vurdum.." Doktor'un sesi birden sertleşti: "Hayır efendim. Talat'ın. bilgiç tavırla başını salladı: "Bilirim! Bilirim. Bazen kendime yazıklar olsun Nâzım. bakışı.. Bu gece bana bu nimeti sen verdin. Mustafa Nail Bey'i bir kere daha elden geçirdi: "Kendine iyi bak Nail Bey! Bana sözün var. Hiç şükran hissi tatmamıştım. Bütün ipleri elinde tuttuğunu sanıyordu. Kurnazdı. ama metodu yoktu. onu oralarda tutar mıydım hiç ?." Nâzım artık tutulamazdı. Sisteme ulaşamamıştı. hiçbir şey geride kalmadı. Özlediğim iki canlıdan biri daima Kara Kemal olmuştur. Biliyorsun." Doktor Nâzım kırdığı potun farkında değilmiş gibi devam etti: "Maliye nazırlığından düşürüldüğünüz günü hatırlayınız Nail Bey." Mustafa Nail Bey.." . Yüzü. Đstibdat hepinizin nefretiydi.. Kendinize has bir sırrınız yokmuş meğer. ezer geçerdi. Ne yazık!.. Her ikisinin de gözlerinde ortak bir ihtiyaç ifadesini bulmuş. Nâzım için en az ihanet kadar ağır bir suç demekti: "Kimseye minnetin.. maşrapadaki suyu içti. Bütün bencillikleriniz ortaya dökülüp sizi esir almış... nasıl bir şey olduğunu hep merak ediyordum. "Bu hissi anlamak kolay değildir" diye düşündü.. şükranın olmamalı ki Nail Bey. Ona karşı hep saygılı fakat tetikte durdum. bugün bile maruz kaldığınız hakarete haklı bir sebep bulabiliyor musun?" Mustafa Nail Bey'in sesinde hiçbir esef hissi yoktu: "O günler çok geride kaldı.. hükümlerinin değer taşıdığının kabul edilmesini istiyordu: "Talat Bey adamı arkadan vuracak tıynette değildir." Mustafa Nail Bey. Sağ ol!" Doktor Nâzım. Doktor. burdan çıkınca fasıl dinleteceksin. Ömrümün sonuna yaklaşıyorum. Talat bazen elini kaldırmak istediği kuklanın ayağını kırardı.. istediğinden pişman oldu.Cavid Bey sözlerini tamamladı: 182 "Osman'ı isterim Kumandan Bey! Ama biliyorum... onu getirmek sizin elinizde değil. Talat'a gelince. Yeniden doldurup Mustafa Nail Bey'e sundu: 184 185 "Đçiniz biraz." Mustafa Nail Bey fanilasını giydi. Gevşemek. Nail Bey'in neredeyse bir çocuk gibi ağlayacak noktaya gelmesinden ürktü. Enver'in benden çekinmesi hep bu yüzden olmuştur. benim hedefim. Zihnindeki kudrete sadece vicdanıyla kafa tutacak kadar inceydi..." Cavid Bey. bilemezsiniz." Mustafa Nail Bey suyu içerken Nâzım konuşmasına devam etti: "Đşin aslını kavrayan tek kişi vardı: Kara Kemal. başını daima dik tutabilesin. mümkün olsa tapılırdı. Talat'ın himayesi olmasaydı.. o kadar. Böyle zaafların bir dava adamının karakterinde ciddi tehlikeler yaratabileceğini çok görmüştü. içini başka türlü sızlattı.. Mustafa Kemal. yatağının ucuna oturdu: "Doktor! Yalnız kalmayı bekledim. ihtiyarlamışsmız. Onun kadar hızlı düşünen bir zihne. hangi parmağına hangi ipin bağlı olduğunu mutlaka bilmek zorundadır. Doktor Nâzım.. Doktor.

emrine itaatsizlik gösterilmesine tahammül edemezdi. Gazi. bu bahsi artık kapatmak istiyordu. Falih Rıfkı." X "Đlk ceza odur ki. Đsmet Paşa ev sahibi olarak Gazi'yi izliyordu. Đlk defa. Meşrutiyet Bayramı'nda giyinmiş ve sesini sadece o gün yükseltmişti: "Beyler! Đzmir'de verdiğimiz şehitlerimizin ruhuna bir Fatiha okuyalım. Bahçenin iri güllerinden yayılan baygın bir koku çevreyi sarmış. Doktor. dikkatle izlendiğine emin olduğu bazıları için kasıtlı olarak göstermiş." Falih Rıfkı. Falih Rıfkı koşup bir yeni kadeh getirdi. Gazi. Bir hata işlenmiş ve gereği yokken iki yakını birbirine cephe almış. Gazi rakısını içti. Falih Rıfkı'nın önünden geçerken durdu: "Nasılsın çocuğum ?" 188 Bu ilgiyi. Akşam güzel bir serinlik içindeydi. Sanki bütün mebuslarda. Cavid Bey'i karşısına almış ağır bir dille hakaret edi- . celsedeymiş gibi şiddetle asılmıştı. Getirildiği günden beri uzakta. Daha geniş bir tartışma içerisinde. o sevdalı vasıflarını kaybedip sıradan alışkanlıklar gibi kolayca boş verilecek seviyelere düşmüştü. "Tek sakin tabiatlı Đttihatçı" dediği Hilmi Bey. Yüzleri. Sinirler gerilmiş.Nâzım." Hilmi Bey. gülüyordu: "Seninkiler burada. hatta açıkça suçlayacak kadar ileri giden düşmanlıklara dönmüştü Falih Rıfkı. Bir tane daha verilmesini istedi. sonra Falih Rıfkı'yı elinden tutarak kendisiyle beraber sürüklemişti. Falih Rıfkı. yeni husumetler doğmasına yol açabilirdi. Birlikte bir köşeye doğru yürüdüler. hiçbir şeyi umur etmeyen bir garip rahatlık içindeydi." Koğuşu doldurmuş kim varsa hepsinin yüzünde sıkıntı vardı. o geceyi bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordu. Kara Kemal'in. kendi kurduğu dünyada sessiz sedasız kalmayı yeğleyen Hilmi Bey'e döndü. "Đyi akşamlar Paşam!" Đsmet Paşa elini Falih Rıfkı'nın omuzuna koydu. Elhamra Sineması'ndaki duruşmaya katılmış ve mebus olduğu için mahkeme heyetiyle birlikte sahnede oturmuştu. Umumî kâtiplik günlerinin heyecanlarını gerilerde bırakmıştı.. fakat ulaşılması imkânsız bir kadına dokunuyormuş gibi lezzet vermişti. önünü ilikleyip Paşa'yı selamladı..." Juvenalis Đstiklal Mahkemesi'nin hâkimler heyeti hep birlikte içeri girdiler. Gazi göründü. bir tavşan gibi hızlı ve sevimli beyazlıklar içinde içeri girdi. Bir sıkıntıya meydan vermeni istemiyorum. Talat'ın gelişigüzel hükmünün ağır bedelini ödemiş bir arkadaşının gururunu yükseltmek istedi. Đsmet Paşa'nın gönlünü almak için ilk fırsatı bulmuş ve Lozan Antlaşması'nın yıldönümü için Hariciye Köşkü'nde bir yemek verilmesini istemişti." Gazi. "Bu adamla temas etmek için Gazi'nin bile emrine karşı çıkarım" diye düşmanlığı artıracak her hareketi üstlenmişti. gerçekten geldiği günden beri ağzını açmamıştı: "Hilmi Bey. Cumhuriyet adına Đttihatçıları sigaya çeken bir intikam lezzeti vardı. herkesi kendine bağlayan. Đsmet Paşa soğuk sayılabilecek bir tavırla karşıladı Sadece Kılıç Ali'nin elini biraz uzunca sıkıp sordu: "Çocukların nasıl ?" "Ellerinizi öpüyorlar Paşam!" "Gözlerini öptüğümü söyleyiniz Ali Bey." Hadise çıkmasına imkân yoktu.. yahut açık seçik bir ikaz yeterli olabilirdi: "Onu takdir edebilecek seviyeye acaba kaçımız ulaşabildik!. Đzmir duruşmalarında Kel Ali'nin Cavid Bey'e hakareti bir âdet haline getirmesinin yakışıksız olduğunu Gazi'ye anlatmış ve bu hareketi haklı gösterecek hiçbir sebep bulamayacağını söylemişti. hiçbir suçlu kendi yargıçlarından kurtulamaz. Avucundaki iri tuzlu leblebileri uzattı: "Başka emriniz var mı Paşam ?" "Barıştın mı?" Gazi'nin sesinde ihtar vardı. Falih Rıfkı'ya seviyesini hatırlatan bir tonda konuştu: "Şimdi gelip elini sıkacaklar. Sadece seviye farkını hatırlatan bir küçük ima. yükseltmeye çalıştığı Kemal için yeni kıskançlıklar. Kel Ali'nin ileri geri konuşup hatta tehdit etmesini işitince. Sana karşı Talat'ın işlediği haksızlığı asla affetmedim. sen anlarsın ne dediğimi. Herkes iki yana çekilip saygıyla geçişini seyretti. eski dostluklar. Sakın bir hadise çıkarmalarına fırsat verme. Gazi görünürlerde yoktu. kınayan bir hırsla ekledi: "Neden ipleri bu çaylaklara bıraktın Kemal ?" Doktor Nâzım. Kel Ali. Başka şartlarda olsa sonuna kadar sürdüreceği bir kavganın "şimdi sırası" değil diye düşündü..

Falih Rıfkı." Đsmet Paşa sinirlendi: "Sen de aynı fikirde misin ?" "Belki daha ilerideyim. Çeşme'de Gazi'yi ziyaret etmek ve izlenimlerini aktarmak gereğini duymuştu. Akşam.. Doğrusu üzüldüm. Fakat kendisini haksız bulmadım. Paşam. Mustafa Kemal'in ölümünü. dili istediği zaman çok ağırlaşır. Heyecan varken sarıldığımız şey sükûnet gelince bizi bırakabilir. bir şey söylememişti. Falih Rıfkı.. Paşam. kıdem sırasına göre gelip Gazi'ye hürmetlerini sundular. Kel Ali. Seçtiği kelimeleri hatırlamaktan şimdi bile utanıyorum. rejim mahkemesi ise yalnız kendi selametini düşünür." Genç gazeteci." . bilmek isterim. Memnun oldum. Her başarıda mutlaka rekabet... Gazi vaziyeti anlayınca yakınlık göstermişti: "Çekinme! Söyleyeceklerini dinleyeceğim. bir ileri Đttihatçıya karşı kinini kusuyor" diye düşünmüş ve yeise kapılmıştı. bütün vücudunu sarmış ve fena bir şey yapmış çocuklar gibi Falih Rıfkı'yı utandırmıştı. Đsmet Paşa. Ama ölçüyü kaçırmamak gerektiğini unutmayınız." "Cavid'in. hiç olmazsa bir hatıra ciddiyetiyle bu gerçeği açıklayacağına emin olduğu birisine içini açmak ihtiyacı hissetmişti: "Hepimizin sıkıntıları var Falih! Tahminlerinin çok üstünde sıkıntılar. itibar edildiğini fark etmekle beraber.. Sonra Falih Rıfkı'nın elini sıktılar. Đki düşman grup. Nâzım'ın. Falih Rıfkı'yı kara listeye almış ve "gammaz" diye cezalandıracağı fırsatı aramıştı. bu bahsi bir daha açma. Adalet yalnız haklıyı haksızı... yeniden hırslarını tazelemiş gibi birbirlerini süzdü." Falih Rıfkı. Cumhuriyet'in sona ermesi için tek çare görüyorlar. Ben her ikisini de anlarım. fakat mümkün olduğu kadar kendi görüşlerini aktarmaya çalışıyordu: "Gazi'nin millî kahramanlık ve liderlik otoritesi gittikçe zayıflıyor. Kel Ali'yi çağırdı: "Reis! Bu işi fazla uzatma artık. sinirli şekilde aralarından geçip gitti.. Bu korkulu nem. Halide Edib'le yaptığı görüşmenin telkinleri altında kaldığını biliyor. Daha sonra Kel Ali'yi bir kenara çekip duruşmalarda saygılı davranılması gerektiği konusunda ihtarda bulunduğu duyulmuştu." Sonra Falih Rıfkı'ya döndü: "Sen de. Falih Rıfkı'nın koluna girip." Yakaladığı fırsatı tam kullanmak istiyordu. bu çarenin kâfi olduğuna inananlar giderek azalıyor." Đsmet Paşa. Gazi'den yana olanlara gazeteciler 'dalkavuk' diyorlar. Beni iyi tanıdığınızı sanıyordum." Gazi susmuş.189 yordu. Ancak. Bir gün sırayı size de getirebilirler." "Bunu nasıl düşünebildiniz. Gazi. Đsmet Paşa'yla bir küçük köşke misafir olmuş ve kendisini ziyarete gelenleri kabul ediyordu. Bastırdı: "Bilirsiniz. kendi sıkıntılarını anlatabileceği birisini bulmuş. Sinsice bekleyen şımarık ve korkak bir ses duyuyorum. biraz da küçük görülmüş gibi hitap edilmesinden rahatsız olmuştu: "Geçen hafta Halide Edib Hanımla birlikteydim." Đsmet Paşa gürledi: "Ölümün çare olması başkadır. Halkın hazmedeceği kadar vakit tanımadığınız her harekette bu kinlerin doğmasını beklemeye hazırlıklı olmalıydınız. "Bir geri Đttihatçı. Nail'in.. .. hele Hüseyin Cahid'in Gazi'yi öldüreceğine nasıl ihtimal verirsiniz. Bir an evvel sonuca git. Cumhuriyet'in devam edebilmesi için Mustafa Kemal'in uzun yaşamasından başka çare görmüyorum. öldürmeye karar vermek başka. sırtından bir terin boşandığını hissetti.. hatta şahsî kinler vardır. Talat Paşa'nın yaveri Abdülkadir'i görünce duralamıştı." Gazi. Fakat. bu delikanlı ruhlu gazeteciyi 'nın şerrinden kurtarmak istedi: 190 191 "Meseleye bu kadar ehemmiyet verdiğini bilmiyordum Falih. Adnan Bey'in adi bir cani gibi Kel Ali'nin eline teslim edilmek istenmesinden fevkalade rahatsız olmuştu.. Bu size yakışır mı Paşam?" Đsmet Paşa'nın sesi yumuşamıştı: "Ne yapmamı bekliyorsunuz?" "Eski fedailer zihniyetini Cumhuriyet'e sokmayın Paşam..." Falih Rıfkı çekinmeden konuşmuştu: "Paşam! Bir adalet mahkemesi veya siyasî bir rejim mahkemesi olabilir." "Ne kadar ileridesin Falih. Gazi. Ali Bey'in ne yapmak istediğine mana vermek mümkün değil. istekle içeri girmiş.

Hüseyin Cahid. delikanlı. kahveyi cezveye koyup ispirto ocağının üzerine yerleştirdi. kimseyi adam yerine koymayan burnu büyük biri sanmanız da bundandır. Uzun süredir kafasını işgal eden soruları ortaya dökecek ve Nâzım'ı çözecekti. Tam idrak edemediğiniz şey hakkında ayıp olmasın diye hüküm veriyorsunuz. gerekiyorsa açmaza düşürmek mümkün olabilirdi: "Đnsanlar ancak sosyal ihtiyaçlarına göre sevk edilebilirler. anlaşılan marş söylemek istiyor. Cevapsız bırakmak hoşuna gitmiyordu: "Siz.. gevşemeye ha192 zırlıklı bu ürkek meclisin yüreğindeki ağırlığı söküp atması mümkün olmayabilirdi. biraz sigarayı azalt. Beni. yine eski şakacı haliyle yakaladığı fırsatı kullanmak istemişti: "Sen de Cavid gibi cezveyi bana yıkatırsın. her nefes alışta daha da sıkışan göğsüne artık güvenemeyeceği korkusuyla terliyordu.. Birlikte yatağa oturdular." "Haksızlık ediyorsun Nâzım! Bari. ziyan olmasın diye içiyorum. haksızlık ettiği inancında değildi. şefkat de dahil. Ben ise önce gerekli mi. Sevimli bir yüz takınmaya çalıştı. Böyleleri müşfik görünseler bile aslında zalimdirler. doğru mu diye bakarım. Doktor olarak korkulacak bir şey olmadığını söylese bile. düzenli teneffüs etmeye başlamıştı. Mustafa Nail Bey.. Đşin sonunda Nâzım da insandı ve eğer doğru yoldan yaklaşılırsa onu da açmak. Gerçekten tefi eline alıp marş söyleyecek kadar rahat görünüyordu. Konuya nasıl.. Doktor Nâzım'ı çağırmak için fırladı. Doktor. Hilmi Bey yadırganacak kadar sakin tavrını bir kenara bırakmış ve telaşla koşup Nail Bey'in başına gelmişti. Bir şey kaybetmezsiniz.Đsmet Paşa. Demek ki. Böylelerine yaklaşmak zordur." Hüseyin Cahid telaşlandı: "Neden önceden söylemedin?" "Bunca yıllık arkadaşlığımız var. Doktorla dertleşmek istiyordu: "Doktor! Gel şöyle otur. daima uyanık. Birini Falih Rıfkı'ya uzattı. Malum a aynı kaptan su içersiniz. Đhtilafa düştüğüm her meselede hep bu nokta dikkat çekmiştir. Asıl bu şekilde ayıp ettiğinizi bir kavrayabilseydiniz ne muhteşem bir kadro olurduk. fakat üstelemek istemedi." Đçerdekiler gülüştüler. makul. sana bir kahve pişireyim.. ilk ciddi tepki Mustafa Nail Bey'den geldi. Hüseyin Cahid. Derin bir nefes çekip. gireceklerinden kaynaklanan bir sessizlik oldu. her hareketi dehşetle seyreden bir alışkanlık kazanmış. Hüseyin Cahid. keyifle dumanı savurdu. Đlk nefes bağrı açılmış.. ayıp olsun. yanlarından geçmekte olan garsonun tepsisinden iki küçük kadeh aldı. meselelere ayıp." Hüseyin Cahid şekeri." Nâzım. etraftan gelen bütün tesirlere karşı hassassınız. muvafık gibi hükümlerle bakıyorsunuz. 'Hatırın için içiyorum' de. istenilen yerden konuya girildiğini görünce rahatladı. Doktor Nâzım bir süre bekledikten sonra. ötekini sonuna kadar bir defada içti: "Aynı eve iki kere yıldırım düşmez.." Kendisi bir sigara çıkardı. herkes birine ait olmak. Nâzım içeri girdi ve durakladı. güvenmek imkânsızdır. Karşısında yine çözülmeye hazır bir kadro görmüş ve bu ağır baskıyı mutlaka kovması gerektiğine inanmıştı. zerre kadar dikkatini çekmemişim.. Đktisat ilmi de insanlar için tıp kadar önemlidir. fincanlara döktü ve ilkini Hüseyin Cahid'e verdi: 193 "Ben aslında sade içerim. Beklemedikleri anda şaşırtan ihtimalleri getirmek. Bırakın.. hep uzak kalınmak istenen bir kişi olman bundandır. mahzurlu. Fakat sen Nâzım. uzanıp cezveyi aldı. Senin. "Bu adam hakikaten çok farklı hususiyetlerle yaratılmış" diye düşündü. Nâzım. bir divana kurulmuş gibi bacaklarını çekip yayıldı. koğuşu telaşa vermişti. Đstemem. Sesini en gür tonuyla yükseltti: "Tefini verin eline." Mustafa Nail Bey'in göğüs ağrısı tekrar bastırmış." Nâzım birdenbire değişmiş.. yasemin ağızlığa taktı. akıl kalıpları dediği sınırların dışındaki her insanı hayret.. hayretle doktoru seyrediyordu. Herkes bir fire verileceği endişesiyle sinikleşmiş.. adım atamaz hale gelmişti. şok etkisiyle bu bitkin topluluğa yeni bir can kazandırmak istedi. Halbuki. hep korkulan." Hüseyin Cahid. yeniden Mustafa Nail Bey'i muayene etti: "Tekrar ediyorum Nail Bey! Taş gibisin. daima hazırlıklı olmak gibi sahibini ağır yük altında ezen bir zahmete sahip olmuştu. ondan kabul görmek 194 . Buna. derin soluklar alıyor. Böyle olunca. insan denilen varlığı bir şeye muhtaç görmekten rahatsız oluyorsun. Şimdiye kadar Nâzım'ı hep başkalarından dinlemişti. beceremedi.

o derinlikten ürktük. Cemiyet'e girdiğinde aramızda barındırmadık.. Ziya Hurşid manyağın biriydi.. Hiçbirimizin zerre kadar suçu olmadığına öylesine imanım var ki. Hüseyin Cahid'in kavrayışını ölçmek istiyordu. bekledi. büyük evde büyüdü. Nâzım'a karşı birikmiş ne kadar kıskançlık ve kin varsa. ufkunu yakalayamadık. hepiniz Anadolu'dan bir vebalı gibi kaçtınız. Saltanatın ilgası.. Neden ? Çünkü.. haklısın. Tütüncü Yakub Efendi yine o eski paspal cüppeyi giyip ortaya çıkmış gibiydi.. Bana tek bir hadise göster ki. Tanin'de Ali Kemal'e kan kusturan kalem kırılmış. irinli bir yarayız. Nâzım konuşmayı bitirmek niyetindeydi: "Gazi'yi de. en iri kafaların bile kellesini çatlatırdı. Hüseyin Cahid'den yana olmuş. Sığmışız anlayacağın. her haliyle masum olduğunuza inanıyorsunuz.ister. konuşmayı kesti: "Görüyorsun işte! Hâlâ hadisenin tam idrakinde değilsin. Herkes kendisini.. Buna kader deyip geçmek gerekir.. Bir süre sonra bu söylediklerinden pişmanlık duyacağını fark etmesine rağmen sözlerini sürdürdü." "Kaçıyorsun. Gazi için biz bir ufunetiz." Nâzım'ın elinde neşter vardı ve vurdu: "Herhalde Aliye ile Osmancık'ın resmine bakıp bakıp ağlıyordur gene. hepsinin hesabını görecekleri bir fırsatı yakalamış gibi kasılmışlardı. Cavid. Bir şeyler söylemek istedi: "Cavid nerede acaba? Bir de onun fikrini alsaydık. konuşmaların gidişinden artık rahatsız oldu. Mukayese edecek imkânlara sahipsin. açılmış gidiyordu. kahvesinden bir yudum aldı ve devam etti: "Bu ne büyük haksızlık! Burada bulunuşun bile bu kadar basit bir sebebe dayanıyor. yataklarına oturmuş büyük dikkat ve sessizlik içinde konuşmalara kulak kabartmışlardı.. sanki sevinçli bir haber müjdeler gibi." 196 Son hüküm karşısında Hüseyin Cahid şaşırdı. Sanki. Ne söyleyeceğini bilmeden bir süre bocaladı. Büyük konakların adamlarında varını yoğunu göstermek merakı vardır. O zaman yakaladım ondaki cevheri. Hüseyin Cahid. Cavid'i korumak ihtiyacıyla cevapladı: "Cavid'in sürati intikali çok yüksektir.. Kara Kemal. otuz yıllık bir saray kıdemlisi.. düşünceleri ve dili sertleşmişti: 195 "Yorma beni üstat! Ziyan edecek vaktim yok. Gazi. Anadolu'ya geçti." Nâzım. Đşte." Nâzım. Mutlaka bu mesuliyetsizliğe bir çare bulacaktır. Bu tartışmada bütün koğuş.. Ama hadisenin bize sıçraması onun suçu değildir. Bütün bunları düşünmek. Hiçbir şey lazım geleni yapmaktan alıkoyamaz. isteyince evini açtı." "Kavrayamıyorsun. 'Nâzım vardır' denilmesin?" Hüseyin Cahid. Bizim ufkumuz. Ama iş işten geçmişti." Nâzım. Dönüp mazinize bakınız. o neşter mutlaka vurulur. bir yaraya neşter vurulacaksa. Dinleyenlere bakıp yardım istedi... O kan akıtılır.. istibdadı devirmekten ibaretmiş.. işittiklerine ihtimal vermediği gibi. çirkin olsun ve içinde mutlaka. Ya karşı taraf meseleye nasıl bakıyor... dizginlerini tutamadığı asabiyetiyle sesini yükseltiyordu: "Gazi'ye rağmen mi . sen de. daha büyüğünde ihtişam içinde yaşadı. Tıpta bir kanun vardır. biraz da böbürlü adam olmasından geliyor. "ayıp olur" endişesiyle söylemekten çekinmiyordu.. Kıvamı kaçmış bir görüşmeye zorla ortak olmuş gibi bıkkınlık göstermeye başladı. hilafetin ilgası. Đsmet'i de hepimizden iyi sen tanırsın. Đstibdat dediğimiz. Gazi'yle görüşmesini anlatmak için.. Üstelik vatanperver sıfatlarla itibar gördünüz. Kendi sorusunu cevaplamak istedi: "Yolunu tutmuş gidiyor. Bir tek o.. Cavid de aynı hatayı işliyor." Yahya Kemal." Halide Edib. Buradan hareket edince.." Đkisi de sakinleşmek ihtiyacını duydu.. duyduklarını heyecanla aktarmıştı. Bu sabrının sonunda büyük bir yanardağ gibi patlayacağından eminim. Varşova elçisinin dili pırıl pırıl bir düzlükteydi: "Đsmet Paşa'nın gösterdiği ısrarı küçümsemek doğru olmaz. En büyüğünün hayalini kurdu... Falih Rıfkı'dan dinlediklerini yemeden içmeden Halide Edib'e yetiştirmiş.. Gerçek elden kaçmış gibi huysuzlaşmış. Hiçbir şeyi. Bir meziyetin bu kadar mahzuru olması tabiîdir. O genişlikten. o bıçak gibi dil körelmişti. Gazi'yi vurmayı kafasına koyduğuna eminim. Cavid'in bütün suçu terbiyeli. Tanın başyazarının sözlerindeki kadar saf ve masum görüyordu. Demin iktisat ilmi diyordun. hiç bunu düşündünüz mü ?" Nâzım. Cevap verecek bir şey bulamıyordu.. cesaretli görmediği kimselerin vaadine itibar etmediğini de her vesileyle söylüyor. kendi sorusuna cevap vermedi. Koğuştakiler. Aynı hızla cevap vermek istediği için bazen etraflı düşünmeden hareket eder. sizin suç diye gördüğünüz şey bu.

dar hücrenin meydanında gezinmeye başlamıştı. ya Ankara'da ne var ? Ben.. Bütün zalimler gibi hiddetten korkarlar. en basit bir şeyin yok olmasına karşı çığırından çıkmış bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlıyordu... Dudaklarındaki ateş. Saadete erdiğim asrın ilk günü. Cavid Bey. Ruhunuzda ya hiddet ya da istihza var. açık seçik ölçülerde bir koca hasreti de hissediliyordu: "Konuşsanıza Üstat! Sizin göreviniz sadece nargile içip gazel söylemek değildir. Cavid Bey'e sarıldı. Cavid Bey.. Gelse gelse. Aliye'nin saçlarını dağıtır gibi yastığın üzerine yerleştirdi. yataktan fırladı. her saniye hiddetle ne elde edebileceğinizi sanıyorsunuz ?" Yahya Kemal. Kumandan. Cebeci'de sabahın ilk ışıkları tembeldir. hele Halide Edib gibi. Ben sizden boş dedikoduları değil. sizde aklıselime rastlamak mümkün değil. Sarıldılar Alpler'in bol şömineli." Halide Edib ayrılmak üzereyken Yahya Kemal'in arkasından bağırdı: "Peki. sadece söylediği gibi bir haksızlığın ifadesi değil.. Cavid Bey. Aliye'nin resmini aldı. 199 boşlukta kalan ellerinin çaresizliğiyle doğru duvara koştu. hakkını istemenin ahlakî şiddetidir. bir durgunluk geçirdi ve sessiz kaldı. Birden kar durdu. kucakladı. yanaklarını öptü: . sonra boşalıyordu." Yahya Kemal benzer bir hiddetle cevapladı." Yahya Kemal. yastık yüzlerini değiştirdi. 'Aziz Đstanbul' için kasideler yazmıyor. Cavid Bey. Selanik kafeşantanlarında akşam sefası sürmeye gelmiş hatırlı aile kızlarının yüzünde çok sık rastladığı o davetkâr saygıyı yeniden seyrediyormuş gibi derin bir hayranlık.. Resmi yeniden kokladı..demek istiyorsunuz ?" "Evet Hanımefendi! Gazi'ye rağmen Đsmet Paşa'nın bu mesuliyetsizliği sahibine ödeteceğine eminim.. Soğuk çerçevenin camını öptü. ilk rastladığı günün taze-liğindeki genç kız çevikliğini kazanmış. Yaralı bir kadının. Aliye'nin fotoğraftaki beyaz puanlı lacivert elbisesine benziyordu. Đtinayla tıraş oldu. öptü.. Ecnebiyle çok temasım olmuştur.. Başını yanına koydu. sesinin bütün gücüyle bağırdı: "Bugün 14 ağustos! Evliliğimizin altıncı yılı. 198 Lozan'da Đsmet Paşa'ya. şiir yazan sorumsuz ve bencil bir şair gibi görülmekten rahatsız olmuştu: "Bir kararlılık kazanmayı neden denemiyorsunuz ? Neden. Kırık dökük manzumelere kafiye arayan sıkıntılar gösterip. bir soğuk iklimden geçip yağmur gibi ipince bir Cavid'e dönüşmüştü. "Paşa. Zeus bile uysal isteklere güler. Yatağın içine girdi. sadece ikisinin duyabileceği kadar nazik ve cömert tonda boşluğu doldurdu. saatlerce sessiz bakışlarını fotoğrafın üzerinde tutuyor.. bunları iyi bilirim. Dudaklarında bir delikanlı ıslığıyla dolaşmaya başladı. son sözlerini söyleyecek noktaya geldiğini hissettirmek istedi: "Yanık bir mersiye gibi kendinizi tekrar etmekten vazgeçiniz. mor zemin zifire döndü... Cavid Bey. Hücre kapısı zor açılır. En yeni elbisesini giydi. sakin bir akılla meseleleri değerlendirmekten kaçıyorsunuz." diyen Cavid Bey. öptü. Aliye Hanım'ı tuttu.. bezgin bir dul kahrını kusar gibi konuşuyordu: "Üstat. yüksek tavanlı dağ otellerinin en geniş salonunda karları seyreden bir rahatlıkla dans etmeye başladılar. adeta buharlaşmış. Enez-li. Yatak çarşaflarını. talep ederken elini masaya vur. Unutmayınız ki.. Yusuf Akçura haklıymış. varsa bu konudaki fikrinizi öğrenmek istiyorum. hasret gidermiş gibi serinledi. gerçekten ağlıyordu. bu bir şirretlik değil. çekilip kumandana yol verdi. Adnan'ın hayatını konuşuyorsunuz benimle. Halide Edib'in hiddetinde. hiddetli taleplere boyun eğerdi. kelimeleri hançer kadar keskinleştirebilecek kabiliyette bir kadının beklediği tasdikleri ileri sürmenin sırası değil diye düşündü. Her dakika. artık birlikte ağlıyordu.." Halide Edib. hatta tapınma duygusu içinde Aliye'yi izlemeye başladı Uzaklardan bir ince musiki.. hayal içindesiniz!. Gazi'yi bu da197 vasında haklı görebildiğiniz tek bir sebebiniz var mı ? Varsa bana onu söyleyiniz. elini uzattı. Elindeki bütün nimetlerin alınmasına meyus bir tahammül göstermiş. Mor gecenin zeminindeki kar taneleri." Son duruşmaya çıktığı günden beri Cavid Bey bir çöküş içine girmiş. kendisini hayata bağlayan her şeyini kaybetmiş gibi bir boşluğa gömülmüştü Her gece karasevdalı meczup titreyişleriyle sevdiklerinin resimlerinin önüne geçip. Aliye ile Cavid.. hangi aklıselimden bahsediyorum ?" Cavid Bey. Enezli'nin anahtar çevirişin-deki dostluğu yakalamış ve bu sesten bir musiki yaratmıştı. Kel Ali'nin hakkından Đsmet Paşa gelir. derdimi teskin etmeniz mümkün değil.. Cebeci'de sabahın ilk ışıkları nihayet gelmişti. Aliye'nin bütün hatları. Sadece nargile içip.

. üşüyeceksiniz. Elinde-kini uzattı: "Çiçek bulamadım." Elindeki kalın hırkayı Gazi'nin sırtına koydu. Sizi tebrik ederim Cavid Bey.. üç beş üzüm tanesini seçti ve leblebi çiğner gibi ağzına attı." 202 Bardağına biraz döktü. bir hüzünlü hasretle ıslaktı. titreyen birkaç ışık... işgal ordusuna kadar her çehreye aşina. Kumandan ayrıldı.. Yüzaklarına sırt çevirmiş eski Đstanbul seyrinde serinlik var. sonra yumuşadığını görünce. Bir davanın haysiyetini incitmeden suçlularını cezalandırmak haksızlık değildir....... sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmasını sürdürdü: "Đttihatçılık. Đşte! Meşhur Kara Efe Rakısı.. Yaprağın birini Aliye Hanım ile Os-mancık'ın resimlerinin üzerine yerleştirdi.. Cumhuriyet'te emekleri vardır. Önce.. Eksik kaldığımız her şeyi tamamlayan bilgi ve maharetine hayranlığım hiç değişmedi. Apaş bir kadın kadar hazır ve rahat.. bu huzursuzluk içinde söyleyeceklerinin tam hüviyet kazanmadığını görmekten sıkıntı içinde terliyordu: "Onlar da aynı tehlikelere göğüs gerdiler Paşam! Kabul ediniz ki. Gözleri." Gazi. palayıbıyıklı efenin meydan okuyan şiddetini biraz gülerek seyretti: "Hiç denedin mi bunu ? Sakız üzümlerinden yapılmıştır. Önündeki masaya bir yeni şişe." Kumandanın gözlerinde bir sağdıç desteği gülüyordu. Hırslı bir zihin. birden parlamayı daha uygun bir yol görmüştü. Allah uzun ve sevdalı yıllar nasip etsin. Buyrun! Odamdaki saksıdan iki yaprak getirdim. sen de. yeniden boşaldı. Şartların yarattığı kadronun ileri gelenlerinin şimdi aynı kadronun geride kalmışlarının elinde nihayete erdirilmek istenmesinde açık bir haksızlık hissediyor. azınlık hedefe bakar.. Şartlar onu yarattı ve şimdi şartlar yok edilmesini istiyor. bezgin bakışlı bir yüz gibi örtünen deniz. göğsünü rüzgâra vermiş. diklenecek zamanın geldiğini fark etti. Emsalinden üstündür ve gayet lezizdir. Salih Bey.. Constantinus'tan.. istemediği bir yola giren konuşmadan rahatsız olduğunu belli edecek tavrı takınmak istiyor. Mesailerini takdir etmiyor değilim. Şimdi alttan almanın sırasıydı: "Cumhuriyet için gördüğüm en büyük tehlike bir Đttihatçı sultasının diklenmesidir. uğursuz bir haberci figürü gibi maviliklere oturmuş. Kandilli'den. Kara Ke203 mal'e saatlerce Cumhuriyet'in bir manevî medeniyet olduğunu anlattım.. karşısındakini hazırlamayı. Boş konuşmuşum!. ne göklere çıkarılacak kadar muhteşem.. hücrenin kapısını kilitlerken sordu: "Akşama ne istersin beyim ?" Cavid Bey. Dokunsalar ağlayacak. ne de yerin dibine batırılacak kadar ayıplı bir harekettir. Bütün kavgaların içinde yer aldı diye korkmaya sebep yoktur. Cumhuriyet mesleğinde yer almaları için teklifte bulundum. şefkatle yaklaştı: "Paşam! Serinlik artıyor."Bugün evlilik yıldönümünüz. garip bir grilik içinde." Bir küçük Çengelköy bademi ısırdı... birkaç Çengelköy bademi ile bir küçük üzüm salkımı bıraktı." Cavid Bey.. şiddet göstereceği noktaya bir türlü gelemiyordu. Artık dolu bir ağızla konuşuyordu: "Biz de o davanın içindeydik Đsmet! Ben de o davanın içinde nice tehlikelere göğüs gerdim.. Đstinye'den. büyülü fakat soluk. Boğaz daima güzeldir. Bunu hatırlatmak istiyordu: ... Nietzsche Đstanbul! Şehvetli bir kıskançlığın hüznü ve kahkahası... Birkaç bulut. fazla iltifatı olmayan bir sessizlik içinde dinliyordu. suyunu ilave etti ve bir defada başına dikti. Ufukta kaybolan güneş. Mesela Cavid! Lozan'daki hizmetini hatırlıyorum.." F.." Gazi.." XI "Çoğunluk yola.. ikinci yaprağı iğnelerken maziyi dimağında yaşatıyordu: "Bol yoğurtlu patlıcan kızartması... Tarzı Nevin vapurunun güvertesinde tiril tiril bir beyazlık.. Hanımefendi'ye lütfen hürmetlerimi yazınız..." Đsmet Paşa. Çubuklu'dan geçiyor. Enezli. Gazi şişeyi eline aldı.

önce hilafeti geri istiyor.... görüşmeyi kapatmak gerektiğini anladı: "Cumhuriyet'i ben kurdum. bu çığlık çığlığa haykıran heyecan. Gazi.. Eftalya susmuş. tiz telleri zorlayan tırnaklarla kanun çalıyordu. Đsmet Paşa. Gazi aradığını önceden hazırlamıştı: "Çok genç yaşta çok büyük mesuliyetler taşımış birisin. Đsmet'in o gözü pek yanının yeniden ateşlenip istediği sertliği getireceğini bekliyordu: "Kel Ali bu işi fazla uzattı. Şimdi sadakati şüpheli bir iki mahalle arkadaşına arka çıkmak için zayıflık göstermeni istemem... sonra eteğine kapanacağı saltanatın lütfunu özlüyordu. Muhakemeler artık başlasın.. sonra adım adım Ankara'ya kadar uzatılacaktı. Bu bomba. Pervasız bir emir eri gibi değil'. lafın gelişine bırakılamaz. Bu sözleri ilk okuduğunda ne kadar heyecanlanmıştı: "Mucizelerine bakıp Tanrı gibi inandığım insansın. Gazi. Moda önlerine yanaşıyordu. Said'in elindeki fitili ateşlemiş ve uzaklaşmıştı. sakin tavrıyla. çığırından çıkmış bir meczubun ağlayışını andıran zavallı bir tehdide dönüşüyordu. tavrını değiştirdi: "Peki öyleyse! Şefkatin başımıza bir iş açmasın diyorum. Gazi şimdi rahattı. inanıyorum ki. Đsmet'in gönlünü alacak bir söz aradı. Robespierre'e hayranlığını belirten sözlerini hatırladı. nuşi şarap et." Önce zorbalık. Cumhuriyet'in canına kastetmiş bir eşkıya narasından farklı değildi." Đsmet Paşa'nın bütün hatları gerildi." .. önce doğuda patlayacak.. bol ışıklı denizin dalgalarına yeni bir renk düşürmüştü. Birden kendini toplayıp sesini ciddi şekilde yükseltti: "Korkmak mı dediniz. içti.." Gazi.. Đsmet Paşa'nın daldığı hatıraların acılı gecelerinde nasıl sabahlara kadar çalıştıklarını hatırladı." Gazi. Bu heyecanı Şeyh Said'in asıldığı gece Đsmet'in yüzünde uzun sürecek bir mutluluk gibi seyretmiş ve bu yorgun gururun ortağına sarılıp kucaklamıştı.." 205 Tarzı Nevin vapuru. tekrar rakısını doldurdu.. Şeyh Said'in Genç vilayetinin dağlarında yükselttiği mistik şada aslında. Bütün ihtimalleri cevaplayacak bir ses yükseltti: "Benim karakterim. senin o şefkatli kalbinin nasıl gözü pek bir şiddetle herkesi ezdiğini de gördüm. mor dağların kanı uzun süre koyu aktı. Đsmet Paşa." Saint-Just'ün. söndürmüştü. görüşerek Gazi'yle ortak kararlar almış ve en sert haliyle uygulamıştı. sen de bir şeyler söyle. Bu fitili Đsmetin döktüğü kan ıslatmış. lacivert sular bir ibadet ateşiyle aydınlatılmıştı. Denizin ortasında bir salın her yanı meşalelerle çevrilmiş. Paşam! Bunu. Şeyh Said'in dağlarını kana boyamıştı.. Đngilizler. bu arkadaşlarınız Cumhuriyet'e sadıktırlar.." Gazi. şefkatinin bir hataya meydan vermesindeki ihtimali hatırladıkça titriyorum." Đsmet Paşa. Usta bir el. Cumhuriyet'in geleceği söz konusu olunca. hoşlanmadığı bir sıfatla tanımlanmış olmaktan rahatsız oldu. böyle bir davanın basit yükünden korkacağını düşünmek bile istemiyorum. Doktor Nâzım'm senelerce önce verdiği öğüdün tok sesi kulaklarında yankılandı: "Yüzbaşı! Kendine bir patron bul. sonra bütün gücüyle şarkıya katıldı." Birkaç saniye bekledi."Đsmet? Senin ne kadar yumuşak kalpli olduğunu bilirim. Paşam ?" "Canım lafın gelişi işte.. Kökleşinceye kadar sadakat değil." Đsmet Paşa durakladı. Bu ses. Bir süre bekledi. açıkça itaat isterim. Đsmet Paşa'yı da bu hengâmeye katmak istedi: "Haydi.." 204 ismet Paşa son bir gayretle boyunu göstermek istedi: "Paşam. sonra korkaklıkla hırpalanmış şahsiyetine Gazi'nin şimdi müşfik bir tarikat dervişi yakıştırmasıyla gönlünü almaya çalışmasından rahatsız oldu: "Yapabilecek neyim var?" diye düşündü." Gözü pek bir zalim gibi davranmak. daldığı Saint-Just hayranlığından silkinmek istedi: "Paşam ! Sizin daima mucizeler yarattığınıza hep inanmışımdır. Sahildeki sevinçli kalabalık kendi dünyasının teninde ve ruhunda bir garip hızla inliyor. danışarak. Salın ortasında Deniz Kızı Ef-talya'nın sesi bu ibadet ateşine bir başka renk katacak kadar kendinden geçmişti: "Gel ey denizin nazlı kızı. fark etmemiş olmanızı hayretle karşılıyorum..

. sesinin tonunu değiştirmeden aynı emniyet içinde devam etti: "Yakın sayılır bir akrabam vardı: Semih Naci. senin Teşkilatı Mahsusa'ndan daha müessir neticeler getirmiştir.. hayret içinde kaldı. çocuk gibi sevinmişti. adamı Allah korkusundan bile uzaklaştırır' diyordu. Bu sermayeye elkonması lazım.Hilmi Bey. Önceleri. Sonra. Đttihatçı sermayesinde kim hak iddia edecekse. uzak durmayı en uygun yol olarak seçmişti." Hilmi Bey.." Sonra. dalgın ve sevdalı bir ruhla Osman Şiar için aldığı notlara dalmıştı.. Son hafta içinde hızla gelişen olaylar karşısında nasıl bocaladığını fark etmiş.. yıkasın. Hayretli bakışlar çabucak kaynaştı. Bu bir ruh... Hilmi Bey'in söyleyeceklerinin şimdilik bir önemi yoktu. aklına gelen ihtimalleri hastalıklı bir ruhun hezeyanları gibi görmüş. bütün hücre arkadaşlarını ezip geçtiği hissine kapılmıştı. bilirsiniz Doktor. Tarla değil ki. Bu sermayede mühim olan sensin. Günlerdir kendi köşesine çekilmiş suskun bir tahammül gösteren Hilmi Bey'in bu ani heyecanı Doktor Nâzım'ı rahatsız etmişti: "Telaşlanmayınız Hilmi Bey! Bunu bir hastalık gibi görmeyiniz." Cavid Bey." Hilmi Bey oralı bile olmadı.." Hilmi Bey. "Şiar'ın Defteri" için ufak notlarını tespit ediyordu.. Benim dağıttığım para. Bu sermayenin ne olduğunu iyi anlamak lazım. hemen cevaplayacağı böyle basit sorular. bir ihtimali tespit etmektir. hiç önem vermemiş gibi devam etti: "Đttihat'ın bir sermayesi var Doktor. Hilmi Bey. hücrenin havasında ağır bir işkence gibi omuzlarını çökertiyordu." Cavid Bey. Doktor Nâzım'la göz göze geldi. bu kanun. Şimdi. Cavid Bey'in ilgisizliğinden alınmış gibi bir yüz takındı. Đttihat Terakki'ye umumî kâtip olduğu gece. Bu ev değil ki. sahip değiştirirken geride vâris bırakmak istemiyor. sınıf değiştirirken kan görmezse rahat etmezmiş. günlerdir aradığı fırsatı bulmuş. Cavid Bey'dir. Đttihatçı düşüncesinde her ihtimalin mutlaka gözden geçirilmesi gerektiği terbiyeyi iyi almıştı.. Birinin desteğine ihtiyaç duydu ve hücrenin öteki ucuna seslendi: "Cavid Bey! Bakınız Hilmi Bey ne şaşırtıcı şeyler söylüyor." Cavid Bey. Doktor bir sigara yakıp uzattı: "Buyrun Hilmi Bey! Đçin lütfen. Sermaye. evinde tebrike gelen Doktor Nâzım'ın ziyaretinin nasıl şüpheler davet ettiğini hayretle görmüştü... Doktor Nâzım'm yanma yaklaştığını fark etmedi: "Hilmi Bey'in teşhislerini dinlemeni istiyorum Cavid Bey!" Hilmi Bey. Doktor Nâzım'ı daima cesaret verici bir kaynak gibi görmüş. bir teşkilattır. Nail Bey'dir. bütün gücünü topladı." Hilmi Bey.. biraz sakinleşirsiniz. onun temizlenmesi gerekiyor. "Beni ancak. ancak Đttihatçı nasıl düşünür.. Takriri Sükûn Kanunu'nun çıktığı gece nasıl bir asabiyetle haykırdığını hatırlıyorum: 'Devlet. bir felsefe. Kaldığı yerden konuşmasını sürdürdü: 208 . Doktor." Doktor Nâzım. Gülmemek için kendisini zor tuttu. söyledikleriniz vehim değil. aynı huzursuzluğun. Başka şartlarda olsa. Bu terbiye şimdi kendisini. Biz öyle değil miydik ? Az mı para dağıttık Selanik'te. Uzun süre düşünmüş ve kararını vermişti. kolayca teşhis edilen bir hastalık yüzünden ayıplanacağı korkusuna kapılmıştı. Doktor Nâzım'la fazla hususiyet içinde olmak adama zarar getirebilirdi. Bir gece bu felsefeyi ondan dinlemiştim: sermaye. îştirakiyunculara meyletmişti. kendi terörünü hukuka dayandırmak için kanun çıkarırsa. adeta. Doktor Nâzım anlar" diye düşündü. ihtiyacı olduğu zaman bu kaynağı sonuna kadar kullanmıştı. önemli bir konuyu gündeme getirmeye zorluyordu: "Bir işin içinde eğer menfaat yoksa insanları bir davaya bağlamak zordur.. emin bir ses tonu takınarak ekledi: "Đşte bu yüzden buradayız. yakasın. davaya ihanet etmiş gibi kendisini ayıplı hissede206 207 cekti. Gerekmediği zamanlar.. Hilmi Bey'in inancına göre. Doktor Nâzım'a ihtiyacı vardı: "Anlatacaklarımın hiçbir ehemmiyeti olmayabilir.. düşündüklerini arkadaşlarına açarsa. Günlerdir kafasında kurduğu cümleler artık dökülebilirdi: "Bu sermayede mühim olan Kara Kemal'dir. hatta bir hezeyan olarak da görebilirsiniz. kafasını kurcalayanları arkadaşlarına anlatmadığı takdirde.

kendisini. bir korkudur. Siz belki bir ayıp duygusundan kurtuldunuz... Fakat yemin ederim ki... ölümle kucaklaşacağız. Merkezi Umumî'den içeri girerken rehberine sarılıp neredeyse ağlayacak bir sesle teşekkür etmişti. sana minnetim büyük olacaktır. iç!. herhalde Đttihatçı makulesini göklere çıkaracak değilsiniz. Fakat. Yusuf Akçura. yarattığı havanın birden bozulacağı endişesi içinde ne söyleyeceğini kestiremiyordu.. belimizi bir daha doğrultamayacağız.. ama bu fikirlerle memleketi nasıl bir ateşin içine attığınızın farkında mısınız ? Nereden alıyorsunuz bu seviyesiz ilhamlarınızı ?" . Nemrud Mustafa Divanı'nda kellesi istenenler.. bir küçük haysiyet meselesini büyüten Kazanlı öğretmenin aklından şüphe ediyorlardı.. gür saçlarını beş parmağının tarağından geçirmiş.. misafirlerinin üzerinde bıraktığı etkiyi seyrettikçe gururlanıyor ve bu tesirin devamını sağlayacak bütün imkânları kullanmak noktasına geldiğini hissediyordu: "Eğer dediğim gibi Amerikan mandasını kabul etseydik." 210 211 Şükrü Bey'in Đzmir'de asıldığı gün. sınıfını kanırta kanırta değiştirmek ister. bütün vücudunu zelzeleye yakalanmış basık tavanlı köy evi gibi silkeliyor ve bu korkulu heyecan.. Yusuf Akçura'nın sesi yumuşaktı: "Hiç kimseye minnetim kalmamıştır artık.. Herkesin bir nimet ümidiyle girmeye can attığı bu kapıdan Yusuf Akçura'yı gazaplı bir tehditle dışarıya çıkarmışlardı. Gözlerini açtılar. bir gurur olur. Hepsi hayretle bu garip adamı seyrediyor. ikballerin saçıldığı mabet kapısında.. Đttihatçı makulesi dediği kadroya dahil olmak için çok istekli davranmış.. bir kültürü kavramak ve o kültürün hakkını teslim etmek meselesidir. Eli kalbinin üzerindeydi. Gözleri siyah bir bezle bağlanmış ve yemin kürsüsünün önüne getirilmişti. bir memnuniyet. devletin adaletini Kel Ali'ye teslim etmezdik. Osmanlılık diye bir şey düşünemiyorum.. korku olmaktan çıkar. Filistin mabedinin sütunlarını deviren Samson kadar kuvvetli ve âşık hissetmişti.. Đzmir'de sıcağı sıcağına asarlardı. Şehitlik denilen şeyi boşuna mı icat etmiş peygamberler." Yusuf Akçura hiddetle parladı: "Halide Hanım." Hilmi Bey artık oralı olmanın zamanı geldiğine karar verdi ve Doktor Nâzım'ın elindeki sigarayı alarak derin bir nefes çekti: "Bu sermayede ben de çok önemli bir adamım. Sarılıp Şükrü Bey'i kucakladı: "Ne Osmanlılığa itikadım. Elini Kuran'a götü-rememiş ve ağır bir tereddüt geçirmiş."Đsteselerdi bizi. Şükrü Bey asabiyetle yaklaşıp sordu: "Mademki böyle zaafların vardı. aynı ısrarı sürdürüyordu. Öyle bir çökertecekler ki." • 209 Yusuf Akçura. Korinthos üslubu sütunların etrafına dizilmiş Đttihatçı başları dik fakat hırslıydı. Şükrü. ne de dört kitaba imanım vardır. Titreyişi. o tavanın altında kalmış gibi omuzbaşlarından dizlerine kadar bütün gövdesini eziyormuş gibi acıtıyordu. hatta. Medeniyete her vesileyle sırt çevirmeyi nasıl bu kadar rahat hazmedebiliyorsunuz. Ben. 'ndan kelle isteyecek kadar kendi adaletinden uzaklaşmış. sonra bütün cesaretiyle sesini yükseltmişti: "Đnanmadığım şeyin üzerine yemin edemem... Bu bir terbiye meselesidir." Cavid'i. neden söylemedin ?" Yusuf Akçura. "Sana minnetim büyüktür Şükrü!" Yusuf Akçura o geceyi hatırladı. Đon.. Haysiyetim müsait değildir.... Söyleyecek akıllı bir şey bulamadığı zaman şahıslara hücum etmeyi faydalı ve devamlı bir âdet haline getirmişti: "Yusuf Bey! Sizdeki Turan hayalini hep hayretle seyrettim. Hepimizden iyi sen bilirsin Doktor. Nâzım'ı." Doktor Nâzım.. yine oralı olmadı: "Önünde sonunda.. sigarayı tekrar uzattı: "Đç Hilmi Bey.." Halide Edib...." Halide Edib." Hilmi Bey. ölüm daima bir endişedir. Neden yapmadılar ? Çünkü sermaye. Bütün muvaffakiyetlerine rağmen Cumhuriyet de bir Dürri-zade yaratmak istiyor. Acısı da çabuk geçerdi. Türküm!. Nail'i. ölüm. nasıl ve niçin olduğu daima mühimdir.. Dor. Hilmi'yi hep o gece tanımıştı. Eğer beğendiğimiz şekilde gelirse. Ankara'ya bunun için getirdiler.

" Cavid Bey. Enezli'ye sarıldı: "Babana selamlarımı söyle. Aklına gelen kelimeler olduğu gibi ağzından çıkıyordu: • "Đki oğlum var. sırtına yıpranmış bir yelek giymişti. Bir deli rüzgâr bu derin sesi alıp. Bir gün Enezli'nin çıkıp geleceğini bekliyordu. Enezli'nin gülüşü yoktu. Elimden şimdi bir kaza çıkacak. karamelalar. lacivert suların ta ötelerine götürdü.. Vallahi dönerim. Enezli'ye uzattı: "Al bunları! Đçinde Paris'ten gelmiş bonbonlar.. Doktor Nâzım'ın sesi duyuldu: "Hakkını helal et Çavuş! Ananın ellerinden öptüğümü söyle. Kalınca sayılan bir urganla belini bağlamış.. Beş vakit namaz kılar. yumuşak sesi duymak. oturduğu yerden sesini yükseltti: "Evsafı olan adamsın. gülen yüzü." Doktor Nâzım.. Cavid Bey." . koşup raftaki paketleri getirdi... lakin fırsatın olmamış Çavuş!.Yusuf Akçura güldü: "Adnan Bey'in Paris sohbetlerinden Hanımefendi. Pantolonu. o sabah kesildi. Ben Sarıkamış'ta da düşmanın karşısına böyle bir ezan vakti çıkmıştım. sonra pantolonun üst kısmını bu urganı gizlemesi için üzerine kıvırmıştı. Yoksa bu evsaf bir boka yaramaz. Kendine fırsat yaratmaya bak.. Enezli. Her kapı açılışında. Kim bilir çocukları o bonbonları nasıl sevip yemişlerdir diye hep hayal kurmuştu. Cavid Bey'den başkası zor tanırdı Enezli'yi.. bu sert yüzde. yumuşak sesi.. Beyim. Hilmi Efendi. Evine götür... hürmet ettiği birinin eğilmesinden ilk defa rahatsızlık duyduğunu fark etti: "Estağfurullah!" Enezli'nin hayreti devam ediyordu: "Anam mümin kadındır. Moda koyunda." "Kim beyim ?" "Kara Kemal!" Sermüezzin'in sesi ayıp bir şey istiyormuş gibi titriyordu: 212 "Vakit geçiyor beyim. Đçinde. Bu sabah bir başka sert yüz. içten gelme bir sıcaklık bulabilirdiniz. iki kere öp. Çocuklarına yedir. Cavid Bey'in bir kere daha elini öpmek istedi. Saygıyla yaklaşıp Cavid Bey'in elini öptü: "Terhis oldum.. öteki Osman. Eftalya'ınn sesine erkekçe bir sarılışla yankılandı.. Ailene selamlarımı götür. Enezli. sarığını çıkarıp. şadırvanın üstüne astı. bir başka tok ses gelip Nâzım'ı götürmüştü. Enezli'ye tekrar sarıldı. Sermüezzin Hilmi Efendi'nin cüppesine sarılmış bir zaptiye bütün hiddetiyle yaşlı adamı sarsıyordu: "Nerede ulan bu herif?... 'Nazır Bey hemen gelsin' dedi. o mavi uçukluğunu seyretmek isteğiyle heyecanlanırdı.. Kolları Aliye Hanım'ın zorlukla bulup gönderdiği çikolata paketleriyle doluydu. size dua eder." Sorulanların hiçbiri yeni Çavuş'un umurunda değildi. biri Mehmet." Cerrahpaşa'yı yeniden bastılar. Bakışlarındaki o uçuk mavi kaybolmuş. Sana yakışmaz.. Cavid Bey bu kere geri çekildi. Patlatacağım yumruğu. Haydi Beyim! Zorlama işi. Kendisini bir başka kalıba sokmamaya yemin etmiş inatçı bir adam kapıyı ardına kadar açtı: "Nazır Bey sen misin ?" Cavid Bey beklemediği bir ziyaretten rahatsız olmuştu. namazını kıldı.. geri geri gidip kapıya yanaştı. biri benim için olsun. Omzunda anasının özenle diktiği muska dikkati çekiyordu. Cavid Bey. Sesi tok ve kabaydı.. Söylerim. Köyüme dönüyorum. O zaman patlatırsın yumruğunu. şaşkınlık içindeydi. Bırak sabah ezanını okuyayım. korkulu bakışlarla Cavid Bey'i seyrediyordu. vücudunun her yanını gizleyecek kadar boldu. Ayakkabılarını giydi. eski nazır hüviyetini takındı: "Sabah gelen Çavuş nerede? Her gün adam değiştiriyorlar. denize doğru uzandı. "Kumandan. Beni mahalleye rezil etme. ışıklı bir sandalın direklerine çarpıp durdu. Hevesli213 si olmadığı bir hizmetin içinde aksamadan görevini yerine getirmek ciddiyeti taşıyor ve bu ciddiyet hemen fark ediliyordu. uzak ve buğulu bir siyahla örtülmüş derin iki çukur bu hasretli maviliği yok etmişti." Enezli.." Cavid Bey. Tekrar eğilip elini öptü.. dik çizgileri temiz bir beyazlığa gölge düşürmüş yakasız mintan vardı. o kokulu teniyle artık hasretini duyduğu bir varlık gibi içine işlemişti." Enezli ne diyeceğini şaşırdı. Doktor'un elini öptü. Üzerindeki çavuş elbisesini çıkarmış. Biraz sabır ve biraz istek gösterdiğinizde. fondanlar var. Bu kol. Yaklaştı: "Haydi Beyim! Şimdi patlat yumruğunu." Sabah ezanı.. Günahtır. "Osman'ı... Sert yüzlüydü." Enezli kapıdaydı. hele o ışıklı.. bilmediği bir dilde ibadete davet edilmiş mümin gibi titriyor." Hücrenin kapısını bir değişik el açtı. cüppesini." Enezli.." Doktor Nâzım.

" . Hilmi'nin. Đnşallah yakında huzura kavuşursunuz. Başını yastığa koydu: "Boncorno ve aldomano!.Cavit Bey neyin kendisine yakıştığından emindi. Nâzım dirse-ğiyle dokundu: "Şu ablak yüzlüye bak Cavid! Hatırlıyor musun ? Meşrutiyeti ilan ettiğimiz gece. kelimeleri dönüp dolaşıp ölümün soğuk sesini getiriyordu. dar hücrelerin demirlerine bir hüzün sinmiş gibiydi. Doktor Nâzım yanında oturmuş. Cavid'in başını istiyordu.. Artık.. Bütün arabalar sırayla yola koyuldu. Gazi'yi devirmek isteyenlerin de gitmesi gerektiğine Necib Ali öylesine inanmıştı ki. Cavid Bey.. Kara Kemal'in. gözleri bol yaşlı. ama hisleri yumuşamıştı: "Haydi Beyim.. Osman Şiar'ın bahçeden koparıp getirdiği gülü. Eminim ki. Nail'in." Cavid Bey'i mahkeme binasına götürdüler. Bütün gün. Jandarmalar." Cavid Bey. Cumhuriyet'e karşı komplo kurmuş mahalle eşkıyası gibi görüyor ve bu hainler çetesinin mutlaka yok edilmesini istiyordu. utanılmış bir şey yapmış gibi ağır bir ahlak yüküyle başını eğmişti. yerine hiç rastlanılmayan bir dikkat ve itinayla hadiselere teşhis koyan bir başka Cavid gelmişti. Bu Cavid.. Dün yine Aliye Hanım'dan mektup gelmiş ve Ankara'ya gelip Cavid Bey'i görmek istediğini yazmıştı. hepsi Cavid Bey'in geniş evinde toplanıp. velev ki bir rejim mahkemesinin bile masum insanları mahkûm edeceğine inanmıyorum. Gazi Hazretleri böyle bir şey söylemiyor. Üsteğmen size refakat edecek. "inşallah" sözüyle birlikte bütün hüviyetini değiştirdi. işte bu şahsiyetsiz adamdır. Fakat eğer bir mahkûmiyet olursa. Necib Ali Bey'in iddianamesinin okunması için yine böyle getirilip bekletilmişti.. Midhat Paşa'nın mahkûmiyetinden daha ağır bir siyasî facia olur. Böyle bir manzarada görünmek gururunu zedelemiş gibi ağır bir hakaret olacaktı." Necib Ali Bey. Dün de aynı şekilde. Gazi Hazretleri'nin arzusuyla bir araya geldiğinizi söylüyorsunuz ama." Necib Ali Bey'in sözleri Doktor Nâzım'ı çıldırtacak noktaya getirmişti. her gece Aliye ile Osman'ın resimlerine bakan. Gazi'yi öldürmeye kalkışanların yanına. Cavid Bey'in dönüşüne sakladığını yazan bölümlerini defalarca okumuş. Cavid Bey'i içeri aldılar. halkın "Meşrutiyet Hünkârı" dedikleri Cavid olmuştu. Saltanat sofralarının cümbüşlü sohbetlerinden. hayretle etrafını seyrediyordu. Bütün hücrelerin kapıları açılmış. Koridoru birlikte yürüdüler. Hemen sesini yükseltti: "Kara Kemal yalan söylemez. Koridorda beklemesi için sandalye verip oturttular." Çavuş'un sesinde aynı ciddiyet vardı. Kapıda kumandan karşıladı: "Muhakeme edilmek üzere gidiyorsunuz Cavid Bey. Burası dingonun ahırı değil. Yani. Çavuş'un arkasına takıldı.. iddianamesinde artık hükmün ne olacağını tebliğ eder bir ifade kullanmıştı: 215 "Siz. kumandanı bekletmeyelim. sesi ağlamaklı Cavid gitmiş.. Kara Kemal'in kışkırtmasıyla bütün Đttihatçılar Cavid'in evinde toplanmış ve Gazi'yi devirmek için tertip almışlardı. Öyle ya. efendim. adil bir karar ve rahat bir kalple döneceksiniz. kumandanın getirdiği iki yaprağı götürmeyi vaat eden bir sessiz yeminle rahatlamıştı Her gece bu yeminle yatağa uzanıyordu.." 214 Cavid Bey'i bir otomobile bindirdiler. bu tertibin hazırlığını yapmışlardı Nitekim Necib Ali. saltanat artıklarının affı için ayağıma kapanmıştı Cumhuriyeti bu meclisle ilan etmenin bir ayıbı varsa.. baş istiyordu. Hüseyin Cahid'in başını istiyordu." Kel Ali fırsatı yakalamıştı: "Otur yerine!. Cumhuriyet'imizi yıkmaya kararlı olduğunuz açıktır.. gecenin hızlı ve ağır bir kokuyla hücreye çöktüğünü hissetti. Yanındaki genç subaya döndü: "Hâkimlerin vicdanının lastikten yapılmış olduğuna ihtimal vermiyorum." Cavid Bey giyinikti. içerdekiler alınıp götürülmüştü Bu nemli koridorun her tuğlasına. Birdenbire etrafın karardığını. Pamuk ipliğinden daha ince bir delille yirminci asırda. Sanki uykuya dalıyormuş gibi bir yorgunluk duygusuna kapılmıştı.. ömür boyu unutamayacağı ağır bir hatıra hissi verebilirdi. Genç üsteğmen kendisini tanıttı: "Adım Đsmail Hakkı. Necib Ali. Nâzım'ın başını istiyordu. Bütün Đttihatçıların kıskandığı. eski Đttihatçıların hepsini. yıllar önce Hamidiye Meydanı'nda Hürriyet Bayramı'nı ilan eden bir delikanlı gibiydi. Aliye'nin ısrarlı gelmek isteklerini geri çevirişini düşündü. zindan koridorunun korkulu sorularına dönüşen talihin ortağına bu acı seyir.

"Bu mahalleye emeğin büyüktür. daha da korkup birbirlerine sokuldular..Mahkeme heyeti için ön tarafta bir divan kurulmuş. küçük ahşap eve doğru yürüdü. Polis müdürü. Gerilerde Falih Rıfkı'nın yüzünü gördü. ağır bir vicdan azabından kurtulmaya çalışan bu adama acıyabilirlerdi. "Kuş uçmayacak" demişti.." Cavid Bey. Polis müdürünün sesi top gibi gürledi: "Etrafın sarıldı Kemal! Đşin bitik artık.. cebinden mendilini çıkarıp uzattı: "Buyrun Reis Bey! Bunu kullanın. Đlk acıma duygusunu Kılıç Ali gösterdi. n'olur hakkını helal et!.. Parmaklar tetikte heyecanlı ve titrekti. Kel Ali. Başka yüzleri seyretmesine fırsat vermeden Reis'in sesi duyuldu: 216 Yılmaz Karakoyımlu "Oturunuz efendiler!" Kel Ali. korkuyla birbirlerine sokulmuşlardı. maruz kaldığı muameleden utanmış gibi kendiliğinden kapanmak istiyor. 217 Polislerin en genci.. alnını sırılsıklam etmişti. tahammül. Đttihatçıların iaşe nazırı. neşeli günler geçirmişti. Bu çehrelerin çoğuyla dostlukları olmuş. Kelimelerine bir yumuşaklık katmak istedi: "Buyurunuz Cavid Bey!. Sanki Millî Mücadele günlerinin kıyafetiyle Cumhuriyet'e sahip çıkmış bir fedai görüntüsü veriyordu. sırtı yere gelmişti. usul adımlarla yaklaşıp kanla saman karışımında hâlâ canlıymış gibi bakan yüzüne örttü. Bu seyirde hüzün. Kalpak.. Mahallede endişeli bir serinlik hissi vardı. On beşin üzerinde polisin elindeki toplu silahın namlusu kümese çevrilmiş. sonra bu yeni âlemin seyrinden uzak kalmak korkusuyla açıklığını koruyordu. Erken bir silah patladı. ayağıyla iri gövdeyi iteledi." Başkomiserin işaretiyle polisler çevreye dağılıp evin etrafını iyice kuşattılar. Doktor Nâzım gelsin. "Arkadaşlar! Gazi Paşa. fakat mutlaka bir isyan hissi vardı. Alnından başlayarak geriye doğru bütün başını kuruladı sonra mendili gömlek yakasından içeri sokarak göğsünde gezindirirken sesini yükseltti: "Cavid Bey'i dışarıya alın. Çember giderek daralıyor. dantel perdelerin aralarından fark edilecek kadar yakındı. Kara Kemal yoktu. Yerine oturmak için bir süre hâkimlerin müsaade etmesini bekledi." Kel Ali büyük mendille yüzünü sildi. iri ter damlaları yüzüne doğru akmaya başladı. Đttihatçıları yine etrafında görmek istiyor. kâbus. O tavşan bakışlı çehre. pencerenin kafesini kaldırıp dantel perdeyi hırsla çekip aldı. ceviz ağacının gölgesine yerleştirilmiş kümesi sarıyordu. ses çıkmayınca oturdu. emniyetleri açılmıştı. Artık. hayır hücresine götürün. Üç beş tavuk bu hayretli bakışın kıskançlığı içindeydiler. Gazi'nin haberini getirdiği günkü gibi ümitliydi. gerisine mebusların oturmaları için sıralar dizilmişti. Posbıyıklarının üzerindeki kan tazeliğini koruyor ve her telinden bir ayrı damla halinde samanların üzerine dökülüyordu... şakağına sıktığı kurşunla iri başını dağıtmış. kendisi için "cife" dediğini okuyunca irkilmiş ve Yunus Nadi Bey'i gözden çıkarmıştı. teselli." 218 . ablak yüzünün bütün girintilerine koyu bir kan toplanmıştı Gözleri açıktı ve maviydi. Müdafaasını tamamlamış ve yorulmuştu. bir yudum su daha içti ve bardağı yerine koydu. Çoğunun ikbalinde Cavid'in eli vardı. Cavid Bey. Küçük evin gerisindeki iri ceviz ağacının dallarında kuşlar tünemiş. Bir başka zamanda bu yüzü görenler. kendisini kibar gösteren bir manzaraya bürünmüştü. bu aşina yüzleri ibretle seyretti.. sessiz kalmış bir vefanın çaresizliğini haykırmak istiyordu. Küçük Efendi. Belli ki. Teslim ol!" Kümesin önünde bir horoz başını kaldırmış hayretle etrafı seyrediyordu. her biri bir beyaz buluta doğru yol aldı... ceviz dalındaki kuşlar uçuşup dağıldılar.." Mahallenin yaşlı bakkalı. Cavid Bey.. Ceviz dalında kuşlar. acılı bekleyişle olanı biteni izliyordu. Müdaafanızı dinlemeye hazırız.. Gözleri. Kara Kemal'in köprüsü çökmüş. Yunus Nadi Bey'in hatları gergindi. Pencerelerin gerisine çekilmiş yüzlerdeki korku. kafeslerin arkasından.. Necib Ali'nin iddianamesindeki ifadelerin verdiği sert ve acımasızlığı bu manzaranın örtebileceğini sanıyordu.. acı bir isyanla nemlenmiş ve yüzüne hüzünlü bir veda seyri bırakmıştı. başındaki kalpağı çıkardı. Yüzlerce insan çehresi. Bakışları hâlâ.

. Çünkü böyle cesaretleri yoktur.. karşısındakileri ulaşılması imkânsız bir tepeden kıvrak. Şimdi üç kalpaklı hâkim karşısında." Kel Ali birden gürledi: "Boş laflarla mahkemeyi meşgul etme. en müşfik tonuyla kulaklarından akıp ruhundaki bütün sükûnetleri yaratmıştı. Bu ruhlarda vazgeçilmez bir itaat kabiliyeti vardır. bu teşkilatla çok kişinin kanına girilmiş. Doğruydu. hatta yakasına yapışıp Cavid'i silkelemiş. Bana kabul edeceğim bir sebep gösteriniz. Allah diyor ki. Şiddetle benim inancımı değiştiremezsiniz. sağlam zihni. Bu sözlerimle şimdi söyleyeceklerim arasında nasıl bir irtibat kuracağınızı doğrusu tahmin etmek benim için mümkündür.. sanki sarığı başına yeniden dolanmış bir Şeyh Mehmed vardı. Bunu en iyi bilenlerin başında gelirsin. bir minnet. Kavgasıyla. Đçerde bütün gücüyle dimdik durmaya çalıştığı bedeni. Bir gün böyle bir teşhisi kendi hayatımın üzerinde yapacağımı düşünmüştüm. yine istifini bozmadı. istediğiniz delili kullanabilirsiniz. Nâzım. Bir süre mahkeme heyetini ve gerisinde oturan mebusları seyretti: "Bu hali önce. Doktor Nâzım.. Sonra. Bir hükmü hissetmek adamı çökertir. Bir mücadele için başını ortaya koymuş insanların ruhunda her felaketi göğüsleyecek cesaret vardır. bazı günler gürlemiş. Neydi içerdeki bu gevşeme. Reis Bey. Reis Bey!" Cavid Bey'i dışarı çıkarınca kapı kenarındaki sandalyede bir süre dinlenmesine müsaade etmişlerdi. Bu ses. Ciğerlerinin 220 bütün koridorlarında bu nefesi dolaştırdı ve boşalttı: "Hayatımda kimseye minnetim olmadı. Ne insanî ve güzel bir rejimdir. bu meziyetleri herkese vermez. büyük meziyetler ister. "Nâzım bu.. dilediği kıyafete bürünüyor. yavaş yavaş çözülmeye başladı. Kaldığı yerden konuşmasını sürdürmeye kararlıydı: "Böyle hiddetlerle telaşlara kapılmam. gürültüsüyle kimi gün dostluk. Yorgun ve iddialı bir hayranlık hissi içinde Nâzım'ı dinliyordu. Sende vicdandan. Bu noktada Nâzım'dan bir şey öğrenmiş olmanın mutluluğunu duyuyordu: "Cumhuriyet. Sizin elinizde bir tek namuslu insanla bizi suçlayabilecek delil varsa. Nâzım. Hakikaten bir davaya baş koymamış insanların bu cesareti anlamaları mümkün değildir. tok ve kendinden emin sesle müdafaasına renk katıyordu. Tıp mesleğinin erbabıyım ve bu karakterleri tanımakla ömrümü geçirdim. yanında iki jandarma duruyordu.. Birazdan sesi. hiç etkilenmemiş gibi durdu. bir şahitle kimseyi asamazsınız. Ona da sahip çıkacak bir şefkat kucağı istemek... Yani hazırlıklıyım.. fakat korkulur seyirlerle şaşırtıyordu.Doktor Nâzım'ı öne çıkardılar.. Cumhuriyet'le yaşıt bir kızım var. doymak bilmez hasretini artırıyor ve acılı bir hastalık gibi vücudunu acıtıyordu. son sözleri için derin bir nefes aldı. Đçi erimiş. Birden Tütüncü Yakub Ağa gibi fesi kafasında göründü Bu sakin görünüşlü esnaf çehresinde bir başka dehşet daha sergilendi. ona sahip çıkacak kadar haysiyetli olun. Osmancık da Cumhuriyet'le yaşıt sayılırdı. Bütün bu kıyafetler. Cavid Bey'in dışarıya çıkarılmasına kadar bekledi. Nâzım'ın olamazdı. kendi vicdanınıza sorun.. Cavid Bey'in sinirleri geriliyor. kendi nesline sahip çıkmalıdır." Cavid Bey artık dayanamıyordu. Nâzım. Đçindeki bütün arzuları ayağa kaldırıp.. öyle kolay çökmez" diyebildi. Nâzım'ı bitirmişti. ayakta dimdik durmak için bütün gücünü kullanıyordu. Bu ses ilk defa yalvarır gibi çökmeye başladı.. Nâzım'ın böyle bir sesle çökebilmesini bir türlü hazmedemiyordu. çok ocak söndürülmüştü. Bütün salon sessizliğe gömülmüştü. adaletten söz edecek hal mi var ?" Doktor Nâzım. daha birkaç yıl önce nasıl mutlu bir lezzetle "Şiar'ın Defteri"ne Cumhuriyetin karakteri hakkında not düşmüştü. Allah'ın adaletini incitmesin. istediği an. Bari. Allah bile tam adil değildir. bir şükran arz etmeye hazır noktaya gelmişti: "Ahlakın ve adaletin namusuna sahip çıkmak. baba şefkatinin en titrek tonundaydı. En yüksek mevkilerde bile seviyesiz ve korkak kalır. Kendine faydası olacağını hissettiği her efendiye bu itaati gösterir.." Kel Ali daha hızlı bir sesle yüklendi: "Teşkilatı Mahsusa'yı kuran sen değil misin ? Kimlerin kanına girdiğini bile hatırladığını sanmıyorum. Şimdi Nâzım. Bu ses. Bütün kelimeler hâlâ zihnindeydi ve hepsini bir amentü tekrarlar gibi hatırladı: "Cumhuriyet bir fazilet rejimidir. kimi gün hırslı mücadele içinde bir ömür sürdükleri Cavid Bey'in götürülüşüne saygın bir merasim düzenliyormuş gibi ayaktaydı. bir şefkat talebiyle çırpınacaktı." Çok değil. Nâzım'ın maceralı ömrünün sayfaları gibi çevrildikçe. Nâzım Bey açılmıştı: "Bu davada beni suçlamak için. Nâzım Teşkilatı Mahsusa'yı kurmuştu. Öyle bir sebep gösteriniz ki. bazı günler. Söyleyecek doğru dürüst bir şeyin yok mu?" 219 Nâzım Bey. fakat her şeyin çöktüğü bir muhitte . insanın vicdanını." Doktor Nazım. beyaz gömleği içinde Selanik Hastanesi başhekimi olarak salonun boşluğunu doldurdu.

üzerine gelin tellerini koyup uçlarını Gazi'nin fotoğrafının bulunduğu çerçeveye asacaktı. Bayrağın kenarlarına defne dallarından bir çelenk yapmış... temiz bir çarşafı yırtıp üzerine çiğ et ezmişti. Hilmi Efendi'nin 222 kaşındaki yaranın kanı kurumuş.Cumhuriyet'in kahramanlarının ve rehberlerinin bu çöküşüne göz yummalarını hayretle karşılıyorum. Üsteğmen Đsmail Hakkı yanında oturuyordu. bize emanettir. Vardar Bonmarşesi'nin vitrinini yeniden düzenlemişti. Gazi'nin bu akşam ne söyleyeceğini kestirmek mümkün değildi. sonra birkaç küçük el çırptı. boydan boya uzanan bir gelinlik yerleştirecek. Kel Ali bütün gücüyle bağırdı: "Kesin gürültüyü!." Cavid Bey müdafaasında. üzerine sıcak su döktü. Bir insan hayatının kesin ve değişmez gerçeği için içi yanıyordu. Sesi. Sermüezzin Hilmi Efendi. ıslak yaprakların arasından pembe beyaz kokularla etrafı sardı." Kurt sustu.. Yeni vitrini görünce. Heyecanlıydı. kuzu sustu.. Ada'nın çamlarındaki dikenler titredi. Gazi aşağı inince bütün davetlilerin hatırını sorar ve günün önemli konusunu tartışmaya açardı." Yaz gelince.. vitrin duvarını tamamen kaplayacak şekilde germişti. Vitrine. ekmek dağıtmıştı. her birinin taşıdığı mana içinde kellesini kurtarmaktan çok haysiyetini korumaya çalışıyordu. Zaptiye eli ağırdır. tasta su ısıtmış. kim bilir ablası nasıl sevinecekti. Gazi... zayıf titreyişlerle Aliye Hanım'ı cezbeye tutulmuş gibi silkeledi. Çankaya'da sofra. bezi ala boyadı. akşam da balo verilecekti. Nigâr Hanım. Son sözlerini söylerken bütün gücünü takınmıştı Gözlerinin önünde Aliye. Ailesi artık. Đsmet Paşa'yla aşağı indi. yatağın ucunda oturmuş bir gurur seyri içinde Osmancık'ın kıvırcık saçlarını. Kuru kan gevşedi. Berber. Reis Bey?. Kelimeleri dik221 katle seçiyor." Bir sessizlik belirdi. Berber. Gazi'nin hoşuna giden yiyecekleri hazırlattı. bezi Hilmi Efendi'nin başına sardı. tavşanımsı dişlerinin arasına yerleştirilmiş muzip bir yetişkin tebessümü vardı. içeri odada bütün itina-sıyla gelinliğin üzerine küçük inci tanelerinden bir kumru deseni işlemekteydi. geçmiş bütün meslek yıllarını ve yüklendiği sorumlulukları anlatmış. pencereleri ardına kadar açtı ve simsiyah bir boşluğu seyretti. Duruşmalarda Cavid Bey'in savunmasını dinlemiş ve biraz rahatlamıştı: "Çok güzel konuştunuz Cavid Bey. tuhaf bir cesaretle hayatın haksızlığına katlanmış gibi sessiz sedasız ışıklarından ayrılmıştı. gözünü germişti. tam ortaya Gazi Paşa'nın resmi223 ni koymuştu. Reis'inkinden daha gürdü: "Adaletin alkışlanmasına siz gürültü mü diyorsunuz.. Osmancık.. Küçük kalbi. mesut zamanlarınızda vicdanınızı rahatsız etmesin. bu hizmetlerin vatan uğruna verilmiş mesai olduğunu söylemişti. Yüzleri gergindi. Osmancık ve acısıyla tatlısıyla geçmiş bir koca itibarlı ömür canlandı: "Allah'ın adaletinden önce." Cavid Bey'i otomobile koydular. Gözyaşlarını saklamasının bir âlemi yoktu.. Mahallenin yaşlı bakkalı lokma döktürmüş." Gecenin yarısında Hallaçyan Konağı'nda bir çığlık patladı. Doktor Nâzım ayağa kalktı. bu hakikaten haksızlıktır. bahçede kurulur. Sesi utanır gibi titrekti: "Küçük Efendi'nin evine sahip çıkmak lazım. Bakanların canını yakacak kadar al bir kadifeden bayrak dikmiş. Birkaç gün sonra bu yollarda Zafer Bayramı kutlanacak. Şişli'deki evde uyuyordu.. gücü yetmeyenler dökülüp toprağa saplandılar. Elini Osman'ın göğsüne soktu. çünkü fazilete hürmet kalmamış.. devletin adaletini talep etmeye hakkım vardır." El ayak çekilince Didar bütün gece uğraşmış. Herkes merak içindeydi. arkasından uğultulu bir alkış koptu. Bir el. tasın içine bir kese bıraktı. vereceğiniz karar.. Haftaya nişanlısı rütbe . Mahalle bakkalı. düz alnını seyrediyordu.. Birden küçük damlalarla terleyen alnından endişeye kapıldı. Gece bir kâbus gibi çökmüştü. Bakışları kendilerini aşmış. gece duasını yaptı. Salih Bey bütün gün. Çankaya'da akşam sofralarının rengi her gece değişir. Aliye Hanım. Falih Rıfkı'nın yüzünde. Güller. alkışa iştirak etti. Ağladı: "Hayır Yarabbi! Đmanla ifade ederim ki.

"Az kaldı. vurulur mu neşter?" Nâzım Bey şarkının bitişine kadar vuslatı. O derin gözlerde..." Gerideki orkestraya bağırdı: "'Sarı Zeybek'i çalın!" ." Nigâr'ın yüzündeki o usta bakış bütün becerisini kaybetmiş. hâlâ yanağında hissediyordu.." "Ya ablam?" "Ben himaye ederim. Bu sükûnette saygı. Yıllardır özlemi duyulmuş bir aile babası gibi okşamış. Didar'ın gözleri hâlâ yaşlıydı. Sonra. bu gelinliği giyecek ve kendisini Üsteğmen Remzi'nin kollarına bırakacaktı. fakat mutlaka korku vardı. Komodi225 nin üzerindeki resme hasretle baktı." Đki kardeş birbirlerine sarıldılar. sonra.. Bu tarih daima bana büyük zaferlerimin kapısını açmıştır." Nâzım Bey'in dalgınlığı bir başka güzellik taşırdı. Zafer bütün nimetleriyle. Her şeyiyle bu sessizliğe gömülmüş gibi durur. Doktor Nâzım. Didar. tıpkı bir kuşun ağzından omuzlarıma doğru geldi. Didar. telaşla içeri koştu. beklerdi. yüzünde ince bir tebessüm çizgisiyle türküyü sonuna kadar okurdu. fakat hasretli bir hisle ayrılırdı. Gazi. hayranlık. başımın üzerinde dolaşıyordu. Didar bu bakışları seyrettiği geceler küçük çocuk kıskançlıklarına benzer hırçınlıklarla Nâzım Bey'e sarılır.. sık sık ziyaretlerine gelen Nâzım Bey'in yüzünde o ilk gecenin hüzünlü ve gururlu hatırasına dönüyor ve az bulunur bir heyecan. Didar kendisini tutamadı.. Gazi. hakkın olacak. sonra bir başkasının hakkına el atmış gibi pişman." Sofradakilerin sessizliğini seyretti. o yağmurlu gecede eve getirdiği Doktor Nâzım'ın elindeki sıcaklığı. Bir kumru. yıllar sonra kendisine anlattığında yeniden ağlamaklı bir bakışla ellerine sarılmış "Allah daima sizden razı olsun efendim" diyebilmişti. Bunun ne büyük bir gurur olduğunu şimdiden anlamanı isterim." Asıl hengâme o zaman başlardı." Nâzım Bey yıllarca Nigâr'ı himaye etmişti. belki şükran.. Bazı geceler Nâzım Bey uzak bir hatıra hissini taze tutmak ihtiyacıyla suskunlaşır. Memleketin evladında emeğin olacak. Didar tatillerde eve dönünce. sonra "Büyüyünce ne olacaksın ?" diye sormuştu. gömüldüğü yerden fırlamaya hazır sert bakışları yumuşar. Hacı Salih Efendi'nin ölümünden beri Nigâr Hanım ilk defa ağlıyordu. Kavrayamadığı bir hakikat üzerine çökmüş ve ailenin bütün yaşlarını sanki bu küçük kızın gözlerine yerleştirmişti. Nâzım Bey çıkınca nikâhınızı kıyarız" diyordu. uysal bir bakışla gülüyordu. Bazı geceler Nigâr Hanım udunu eline alır ve Selanikli Ahmet Bey'den meşk ettiği şarkıyı sitemli sesle okurdu: "Kalbi sevdazedeler ah ile daima inler.. Sanki Hallaçyan Konağı'ndan kopan fırtına. Dumlupınar'da haykırdığım o geceyi hatırlıyorum. Nâzım Bey'in gözleri derinleşir. Didar'ın genç kızlığını yeni bulmuş hançeresindeki sesten uzaklaşır gibi sıyrılır ve kendi tok sesini her yerde hâkim kılmaya alışmış bir derebeyi edasıyla gürlerdi: "Vardar Ovası. Kapının önünde. sözlerini tamamlamak istedi: "Hayatımın en mühim zaferini 26 Ağustos'ta kazandım. Nigâr da güldü.takınca. o sert bakışlardaki istekli gevşemede Nâzım Bey'in sevdalı seyirleri bütün saygılı istekleriyle başkaldırırdı. hüzne eşti adeta. sonra bu derin sesizliği gür bir sesle patlatırdı: 224 "Haydi Didar! Bana 'Vardar Ovası'nı oku. Doktor Nâzım'ın elinden tutup kendisini Muallim Mektebi'ne yazdırdığı günü hatırladı. Sesindeki titreyiş.. gıpta. Vardar Ovası. Nigâr Hanım'ın elindeki makas bir dalgınlık anında bileğine batmış ve kanı küçük kumrunun incilerle bezenmiş vücudunu ala boyamıştı. Didar'ı kucaklayıp havaya kaldırmış ve şefkatle yanağını öpmüştü: "Artık kocaman bir muallime olacaksın Didar. güzel bir eğlence hissi ve nihayetsiz bir ferahlama duyuyordu. Nigâr Hanım.. Bir açık yareye doktor. "Haksızlık bu!. vakarlı bir hasretle beklerdi: Birden ablasının çığlığını duydu. önce Şişli'deki evin küçük Osman'ını üşütmüş. bütün şiddetiyle Vardar Bonmarşesi'nin vitrinlerini sarsmıştı. Ölü evinin sessizliğinde bu ıslak bakışların büyüsünü Doktor Nâzım... hoyrat bir el gelip içinden bir şeyleri söküp götürmüştü.. sofradakileri hayrete düşüren bir lisanla konuşuyordu: "Hayatımda en fazla kanı bu gece dökmüşümdür.. "Doktor! Bu kan benim gelinliğime akmalıydı..

.. alnındaki terleri kuruttu. Bugün mahkeme kararı okunacaktı. Derin bir nefes aldı ve boşaldı: "Ben de bir insanım. Gazi gururla oturacak. Bazen kendisini toparlıyor. beni bu kıyafetle halkın önüne çıkarmak kimseye yakışık almaz. bir sıcak cendere gibi bütün vücudunu sıkmış. suyunu çıkaracak kadar haysiyetini ezmişti. önünden geçecekti. Birden bütün ışıkları yaktılar. bütün gücüyle emrettiği ordu. Yüzbaşı Đsmail Hakkı Bey'in yüzü sapsarıydı. Kuyumcu Ustası Aznif Ağa. Kaçarsan. utanç.. "Aliye niye gelmiyor?" diye ağlamıştı. uyan.. Yalnızlık duygusu altında ezilmiş gibi titriyor. sakın kaçmasın. titredi." Atıf Bey. Dağ gibi bir zeybeğin meydan okuyuşundaki inceliğin yerini derin bir teessür almış ve bu tesirli hüzünde merhamet hissini andıran bir ifşa bütün vücudunu sarmıştı. Hekim Fahri Bey. Sonra yiğitliğini yeni yeni hissetmeye başlayan delikanlılar... Arkalarından koşmaya başladı. Salih Bey telaşlı adımlarla kendisine doğru geliyordu.." "Kumandan Bey! Ayıptır.. O soğuk renk.. Özlediği serinlik... sevaplarıyla. uyan!" Esnaf kafilesi geri döndü. Naşid Bey. Merkez Komutanı Hurşid Bey ile Adlî Müşavir Nail Bey oturuyordu. Omuzlarına tüfekleri asılmış. Yarın. Çorbacı Akif. hücresinde soyunmuş oturuyordu. Yüzbaşı Đsmail Hakkı Bey'i gönderdi: "Hepsini sırayla getirin. gecenin bu saatinde Vali Atıf Bey'in arabasını görünce silkindi.. Ben pijamayla dolaştırılacak adam değilim. Kafese vurup uyandırdılar. Dikkat et Yüzbaşı. Bir iki kapı daha açıldı." Horatius 26 ağustos! Gece sabaha karşı." Cavid Bey'in bileğine kelepçeyi taktılar. yatsıyı okuduktan sonra berber ile 228 mahalle bakkalını alıp birlikte muhtarın evine gittiler.. durdurdu. Dört gün sonra Ankara.. Kaç gece bu koridordan ümitle geçip gitmiş. Kara Kemal'in anası hepsini kucaklayıp öptü. hep birlikte eve girdiler. kırkında." XII "Ey benimle bunca çetin işler görmüş yiğitler ! Bugün dertlerinizi şarapla giderin. Karanlık içinde taş binanın birkaç penceresinde ışık hissediliyordu. derin bir nefes almak istedi. Cavid Bey sarsıldı.. engin denizlere açılacağız. sonra evinde Kuran okuyuver. felaket olurmuş!" "Bari elbiselerimi giymeme izin veriniz. kimse gelip Cavid'i almamıştı." Yumruğunu sert ve sık vuruyordu: "Haydi muhtar! Uyan. genç kızlar ve en sonunda çocuklar bu sevinç seline kapılmış gibi akacaklardı.. ölgün ışıkta şöyle bir parlayıp Cavid Bey'in yüzüne yansıdı. Gidip elini öpelim. Cebeci Hastanesi'nin köşesine gelince tıkandı." Yüzbaşı Đsmail Hakkı Bey başını eğdi: "Telaşlanmalarına sebebiyet vermeyiniz efendim. derin bir iki nefes aldıktan sonra koşmaya devam etti. bu heyecanlı bekleyiş içinde huzursuz ve dengesiz şekilde aklına gelen her ihtimal. Devir değişti. Keskin demir. Siyah otomobilde." Cavid Bey. Sermüezzin Hilmi Efendi. Heyecan içinde bir haber bekliyordu. Önce Cavid'i. kesin hükümmüş gibi telaşa kapılıyordu. kaç sabah hüsranla . önce camide. gelmesini istemedim ki" diye gerçeğin eteğini bir ucundan tutuyordu. vasiyetim olsun. acı ve ümitsizlik daracık ayıbıyla uzanıp gidiyordu." Muhtar kafesi bile kaldırmadan cevapladı: "Sen hiç adam olamayacaksın be Hoca Efendi. Öğle üzeri mahkeme kararını dinlemek için götürüleceğini beklemiş. Naşid Hakkı Bey arkalarından bakakaldı. Naşid Hakkı. 229 Enezli'nin çevirişine benzer bir el kilidi açtı. Ömrüm yetmezse eğer. bayramı yaşayacaktı.Gazi. Cavid Bey'in sesi toklaşıyordu: "Biraz daha serinlik lütfen!" Jandarma eri kelepçeyi uzattı: "Getir ellerini efendi... Koridora çıktı Derin bir korku.. düşmemek için tutunacak bir şey arandı Kapıda iki jandarma eri duruyordu. Bütün gün kıvranmış. Sokağı dönünce Cebeci Hapishanesi görünecekti. namazını sen kıldır. asıl sen uyan. bir iki gölge daha sokağa süzülüp kafileye katıldılar. Otomobiller ürkütülmüş kuşlar gibi art arda uçtular. "Kalk muhtar! Küçük Efendi'nin anası evine gelmiş. dizini yere vuruyordu. düşmana saldıracakmış gibi süngüleri uçlarına geçirilmişti. "Elbette gelmeyecek.. günahlarıyla bir insan. Hoca Efendi'nin eline kapandı: "Cenazeyi yarın vereceklermiş Hilmi Efendi. dudaklarındaki çatlaktan geçip kanına karıştı. Köşelerde bir yerden Zafer Bayramı'nın takım kuran askerlerin çekiç sesleri geliyordu. Eliyle beklemesini işaret etti.

Bu sert bakış. Cavid Bey dayanamadı." . Arkasından ayak sesleri geliyordu." Sonra da gülerek eklemişti: "Eğer kafasına koyduysa. Osman'ı öptüğüne emindi. Doktor Nâzım odasına girmiş. hâşâ." Cavid Bey'i sehpaya doğru çıkardılar. Naşid Hakkı. Döndü. bu azap nihayete eriyor" diye sevinç belirtti. "Şükür sana Yarabbi. Ellerinde kelepçe yoktu. Cavid Beyefendi" "Teşekkür ederim. Enezli'nin Mehmed'ini.dönmüştü.. adliye müşavirine işaret etti: "Okuyunuz efendim. Nail Bey'i yorgun bir anında yakalamışlardı. Tahsillerine yardım ediniz. Allah'a bile kafa tutar. Karanlıkta gelenlerin kim olduğunu seçemiyordu. Önce Cavid Bey'i getirdiler. Önünde bir masa kurulmuş. fondanları kendisi yemiş ve biraz toplamıştı. Bazen.. Ankara'yı bir sancı tutmuştu. "Kimdir bu densiz ?" diye hemşerisine çıkışıyordu. Hüseyin Cahid Bey. bu temiz yüz Enezli'ye benziyordu... Zorlukla kıpırdıyordu: "Affediniz! Ellerinizi sıkamıyorum. Osmanı'nı düşündü. Çocuklarımı kimseye muhtaç bırakmayın. beraat etmiş. Gecenin karanlığında bütün hasretleri. ama bu işte taksiratım yoktur. Đçim serin. Küçük kalabalıklar bir yandan öbür yana hiçbir şeyi kaçırmak istemiyormuş gibi heyecanlar içinde sabırsızlıkla bekliyorlardı. hapishanenin önündeydi. Hilmi'yi hemen getirsinler.. kimsenin hakkını kimseye yedirmez" dedi. Belli ki." Adliye müşaviri durdu. Gözlerini kapadı. Gözlerini kıstı." Vali oralı değildi. Cavid Bey'in elleri arkadan kelepçelenmişti. Kel Ali'nin divanı Ankara'da icra edecekti. Đlk sehpaya doğru götürdüler. Bu dünyada parasızlık kadar büyük ayıp yoktur. söyleyecek şeyi vardı.. Sanki Aliye Hanım'ın gönderdiği bütün bonbonları. Sehpaları dört köşeye kurmuşlardı. kayboldu." Birlikte odaya aldılar. Birkaç kişiden alacağım vardır. "Enezli. Sofya Ataşesi Mustafa 230 Kemal'in hırslı bir anında bağırarak verdiği hükmü. Atıf Bey'in kulağına fısıldadı: "Hilmi Bey henüz teşrif etmediler efendim. Pijamalarıyla yaka paça getirilmiş kader arkadaşlarının arasında bu kıyafetle bulunmaktan utanmıştı. çok memnun olduğumu söyleyiniz. o eski acıyı yeniden duydu. Osman Şiar. Osmancık'ı öptü.. beni de asacağını söyleyip duruyormuş. böyle düşünmüş olduğuna utandı. adlî tabip ile imamı yan yana oturtmuşlardı. artık onun evladıdır." Jandarma eri geriden seslenen adamın nizamı bozmasına sinirlenmişti. seni de. Tabibe döndü: "Sizden bir ricam var Doktor. Osman'a sahip çıksın. Aliye Hanım'a sarıldı. Vaziyetimi görüyorsunuz." Đmam efendi bir şeyler söylemek istedi: "Allah taksiratını affetsin!" Cavid Bey sinirlendi: 232 "Günahsız insan yoktur Hoca Efendi. derdest edilecektir. bu sevdalı veda sahnesiyle Ankara'nın sancısına ağır basıyordu. Hayatımda tanıdığım en metin insandır. Atıf Bey. geriye baktı. Tek tek." Atıf Bey sinirle sesini yükseltti: "Teşrif ne demek efendim. Anlaşılan Đttihat Terakki'yi bir günde yıkmaya karar vermiş. yavaşladı. Mustafa Kemal bir gün bizi asacak demiştim? Onunla ilgili hiçbir hükmümde yanılmadım." 231 Çekiç sesleri gittikçe uzaklaştı. yapar da. o mavi denizi seyretti. Üstünde en yeni elbiseleri vardı.." Adlî tabip bir bardak su uzattı: "Đçiniz biraz. Vasiyetimdir." Cavid Bey. mutlaka onundur diye düşündü. Tekrar geri döndü. Aliye'ye. bütün acıları. jandarmayı azarlar gibi sesini yükseltti: "Ona Doktor Nâzım derler. Cavid'in bütçe dengeleri arasında bocalamış telaşlı haline acıyarak haberi vermişti: "Mustafa Kemal. bu derin nefes. cebindekileri boşalttı: "Bunları oğlum Nadir'e veriniz. Nâzım'ın sesini duydu: "Hatırlıyor musun Cavid. Uzaklardan bir çehreye gözü takıldı. Bu sakin bakış.

... Etrafa bakmıyor. Hepsini bağrına basmış gibi yüreğini serinletti. Nigâr. Bir sır verircesine Aliye'ye yaklaştı.. döndü. Gerçekten titredi. güçlendi. Yüzbaşı Đsmail Hakkı'yı. berber..." "Sizin de Valide. bir ışık. "Doktor. O sevdalı gövde 234 boşlukta sallandı." Bir çığlık duyuldu. bir renk içinde bu güçlü çığlığı arıyordu. Ailem.. Nâzım Bey'in himayelerinde büyümüşlerdir.Gözlerinin tam seçemediği uzak kalabalığa baktı. Kuyumcu Ustası Aznif." Nâzım bir saadet hissi tadar gibi kızının gözlerine baktı. Şeyh Mehmed. Akraba sayılırız. kardeşim.. Doktor Nâzım'a baktı. kızıl bir utançla birleşip pis bir renge döndü. Nigâr'ın nemli zümrütleri hüzünlü ışıklarla. gecenin sessizliğini yırtar gibi etrafa dağıldı. Kara Kemal'in arkasında duruyordu. Kara Kemal. artık gerilerdeydi. güldü Rahat bir nefes aldı. Kucağında Osmancık'ı da getirmişti. "Silin artık şu gözyaşlarınızı. Tütüncü Yakub. Bu serin nefesi bütün derinliğiyle içinde tuttu. ipin ucunda döndüğünü gördükçe.. duru akasyalar içinde gülüyordu. sanki Didar'ın gerdeğine girmiş gibi ailem diyerek gurur duyacağı bir evliliği açıkladı. Utançlı bastonunu kırmıştı. turuncu laleler. Karanlığın içinde suyun sesi her zaman duyulur.. Döndü. kendinden bir şeyler olduğuna inanmıştı. Çorbacı Akif.. Hanımefendi. Hocam! Hakkınızı helal ediniz. Doktor Nâzım'ın." Başını eğdi. zihnindeki bütün tasavvurları artık çözdüm. bütün mahalle esnafını arkasına toplayıp gelmiş gibi heyecanlandı. Kalabalığı seyretti. Hakkını ödeyemeyiz. ısıtmak isteğiyle çırpınıyordu.. durdu.. kendini sessizliğe bıraktı: "Allah'ın laneti zalimin üstündedir. Didar'ı getirdi." Nâzım Bey. Nevber Hanım. mahalle bakkalı. Selanik Hastanesi'nin dar karantinasında gözlerini yuman yosma güzelin son sözleri aklına geldi: "Bir insanın mesut ölmesi ile müsterih ölmesi çok farklı şeydir Doktor!. Belediye Hastanesi başhekimi. Dağ başından. Selanik Hastanesi'nde emeğiniz büyük olmuştu.. Her yüzde. Sanki. koşup o soğuk bedeni sarmak. Karanlıkta ne olur bilinmez. bütün zamanların üzerinden aşıp gelmiş bir Meryem gibi karşısındaydı. Serin rüzgâra kendisini bırakmış sabah bulutlarının ulaştığı dağın başındaymış gibi tarifsiz bir rahatlık duydu. Nâzım. durdu. Nâzım. Sermüezzin Hilmi Efendi. her seste.. döndü." "Sizi hatırlıyorum. Sanki Aliye. bu bakışta müsterih bir his ağır basıyordu. mor salkımlar. "Benim adım Nevber Cemil!" "Benim adım Remzi.. Allah sizden razı olsun. yol verdi. titredi. Haydi sizi evinize götüreyim." "Siz de Üsteğmen." Đmam bir şeyler söylemek istedi: "Allah taksiratınızı affetsin!" "Mümin Suresi'ni biliyor musun Đmam Efendi ?" 233 Cevap vermesine fırsat bırakmadan kendisi açıkladı: "Hesap gününe inanmayanların hepsinden Allah'a sığınırım. Sandalyeyi tekmeleyip. döndü. içi titredi. çorak bir ovada tek başına bırakılmış küçük kızını kucaklamak için ileri atıldı. Cavid'in.." Üsteğmen Remzi. Onun içinde benimkinden daha hassas bir kalp çarpıyor. Đşti-rakiyuncu Semih Naci." . Kadının gösterdiği büyük saygı ve metaneti derin bir hayranlıkla seyrediyordu: "Yakınınız mıydı ?" Kadın gurur duyar gibi açıkladı: "Ailemizin büyüğüydü. siz de!" Üsteğmen.. Aliye'yi. Enezli'yi. Bu ağlamaklı sesi duymakla rahatladı. kendisi de yapağıdan burulmuş bir nazlı yün ipliği gibi incelip uzuyor. gözyaşlarını sildi. elini kızının omzuna koymuş dimdik bekliyordu. Bir ara kalabalık iki yana çekilip. farklı bir kılıkla sefere çıktığı bu yeni iklimin ilk baharını hissetti. Birden bir sesle kendine geldi: "Bende hakkınız büyüktür. Öd yeşili bir akşam sayfası daha çevrildi.. Doktor! Hakkını helal et.. üzerindeki yükü attı.. döndü. Sonra bir ipek şal sallandı. ilmiğe uzattı." Sonra kendisini takdim etmek ihtiyacını duydu. Kara Kemal'in anası. Üsteğmen'e sarıldı: "Başınız sağ olsun evladım. hayranlık titreyişi sezilen kelimelerde sesini inceltti: "Nâzım'ın yüzündeki bütün esrarı." Cavid Bey. küçük bir kızın elinden tutmuş getiriyordu. Osman'ı görüyormuş gibi mutluydu. döndü.

bugünlerde talibi yoktur. Celladın sesi titriyordu.. Aliye Hanım salona girdi: "Paha biçtiniz mi beyler?" Sultan Hamid'in geliniyken Aliye Hanım'a verdiği bütün hediyeler yan yana konulmuş.. şu düğümü arkaya getir." Aliye Hanım masaya bırakılan parayı aldı." Pencereden aşağı baktı. Nasılsa boğacak değil mi. gövdeyi bulmasına yardım etti. Beklediği gelmişti. sonra hızla yuvarlanıp yere yıkıldı. Korkuyordu. Ayağa kalktı: "Biz koltuk görünce oturmaya alışmış bir terbiyede yetiştik evladım." Nail Bey'i sehpaya çıkardılar. Yalvarır gibiydi: "Ayağa kalkınız!" Nail Bey gülmeye başladı. Gazi'ye yaklaştı. Hangi güleç çehreyi.. hiçbir iyilik. bari arkada olsun. sadece Aliye Hanım'ın. "Dağıtın sofrayı. okumadı bile. Đsmet Paşa biraz geride duruyordu. Hamallara döndü: "Bütün eşyayı taşıyın. acı bir hatıranın her vesileyle tazeleneceği macera gibiydi. içindeki acıyı hafifletemiyor..... Üsteğmen'den ayrıldı: "Hepsine tek tek hürmetim vardır. Cavid'in vasiyeti varmış. Bir uğultu yükseldi: "Eceli gelmemiş!. Đşi ayağa düşürmeyelim.. Masanın üzerine dizilmiş bütün mücevherleri tek tek gözden geçirip beklediler. bağrına bastı.. Aliye Hanım." Salih Bey. görüşmede bütün gücünü kullanmış ve ısrarlı olmuştu." Mustafa Nail Bey kendisini bıraktı. Kalabalığın içinden bir kadın fırladı. Hilmi Bey alaycı bir sesle cellada çıkıştı: "Bu defa becerikli ol.. Osman'ın yanaklarını öptü. Milliyet gazetesinde asılma gecesini yazarken ne büyük acılarla kıvrandığını Đsmet Paşa'ya anlatmış ve utancını eklemişti: ..Nevber Hanım.. "Paşam! Đstiklal Mahkemesi'ni Demokles'in kılıcı gibi elinizde tutmaktan ne zaman bıkacaksınız ?" Cumhuriyet otoritesinin Đzmir ve Ankara sehpalarının üstünde kurulduğunu görmek Đsmet Paşa'yı rahatsız ediyordu. gücü yetmedi. Osmancık'ın. hangi sesi duysa. Hüzün. Eli ayağı titriyordu. Ve o koca gövde önce sehpaya düştü. Sarraflar kendi aralarında konuştular..." Gözem Apartmanı'nın önünde bir araba durdu. Gazi'yle yaptığı. gövdesi. Hüseyin Cahid Bey kendisini bekliyordu. Cavid'in. diğerini gölgede bırakacak iddiayla se236 rilmişlerdi. 237 Naşid Hakkı. Nâzım'ın narin sesli küçük kızının yüzünü görüyordu. 235 Hilmi Bey'i sehpaya çıkardılar." Ertesi gün. öyle kalmıştı. Hilmi Bey'e sanki babası vurulmuş köy delikanlısı gibi sarılmış.. Haydi.. Bu teşrifatı bilmiyorum. Paşa'yı geç kaldığı bir müdahalede açıkça suçlu gören bakışlarla azarlıyorlardı.. Oğlunu kucağına aldı.." Cellat telaşla aşağı indi. Gazi. başındaki tülbenti çıkarıp Hilmi Bey'in yüzündeki kanı sildi.. Sus Osman'ım. sus!..." Her şeyi geride bırakmış gibi merdivenlere yöneldi. Milliyet gazetesinde Naşid Hakkı Bey'in haberini manşet yaptılar: "Cesetler yarın kaldırılacaktır. elini çabuk tut be adam. Uzun yılların vefalı dostu. "Sus oğlum. uzattı: "Buyurunuz Hüseyin Cahid Bey! Artık babası sizsiniz. hangi hayran bakışı seyretse. Osmancık mürebbiyesinin kucağında ağlıyordu. yağmur ve acı. Doğru sandalyeye gidip oturdu. Birkaç çarşı sarrafı görünmeden içeri girdiler. Nâzım'ın yüzleri çıkıyor. Nâzım'ın sözleri hâlâ kulağındaydı: "Kendine bir patron bul Yüzbaşı!" Mevhibe Hanım'ın. Yeni bir gömlek giydirdiler. Boynunu ipe kendisi uzattı. Tutup kaldırmak istedi. Şaşkındı.. Birini eksik bırakmam. Karabekir'in endişeyle sorduğu soruyu ve o geceki korkusunu gözlerinin önüne getirdi.. Yaşlısı öne çıktı: "Saray malıdır Hanım. Rejimin fazileti üzerine söylediği her sözde karşısına." Atıf Bey telaşlıydı. Hiç esef etmeksizin tekmeyi vurdu sandalyeye." Đstanbul'da eylül başlamıştı. biri. Celladı azarladı: "Vakit geçiyor. mütevekkil bir rakkas gibiydi. Elindeki pusulayı uzattı. Karanlıkta beyaz gömlek. evlat!.

Ağaçta filizlenen dalın ilk yeşili açık ve aydınlıktır. Mevhibe Hanım'a verdiği sözü hatırladı. Mevsimi değildi. Didar'ın saçlarını çözdü. Şimdi Cumhuriyeti böyle bir mirasla ayakta tutmanın ayıp olduğunu daha derin şekilde hissediyordu. Seyretti. Bakışlarında paylaşmalarına imkân olmayan bir acıyı hatırlatmak isteği yumuşar. Remzi'nin avuçlarını yakaladı. Nigâr Hanım. Hanımefendi. Üsteğmen Remzi'nin omuzlarına bir yeni yıldız daha taktılar... usulca ayrıldı evden. Đnip açtı. Vitrindeki beyaz güvercinlerden biri uçup omuzlarına konmuş gibi ürperdi. Sahip olduğu imkânların verdiği ışık. Kel Ali'yi ikna etmem mümkün olmadı. Gazi Paşa'nın Sakarya'daki efkârlı halinin fotoğrafları asılmıştı. Akşama Didar'ın nikâhı vardı. Bütün ışıkları yaktı. "Akşama baloya geliyorsunuz değil mi ?" Didar. Kumandan. utandım. Nigâr Hanım. Zafer Bayramı'nda yanına yaklaşan bu eski Đttihatçının. Karlman Pasajı'nın önünde durdu.." Aliye Hanım heyecanla sordu: "Verdiler mi ?" "Hayır.. Her direğin üzerine. Gazi Paşa'yı efkârlı görmekten hoşlanmıştı. Galatasaray'ı geçti. içindekilerini dökecek bir yakının olmayışının acısıyla kıvranıyordu. beyaz eldivenleri ve çakır gözleriyle Didar'ın elinden tuttu. Çarşı sarrafının bıraktığı parayla borçlarını ödemiş. Nigâr Hanım. birbirinin benzeri şekilde süslenmişti. "Akıbetim aydınlık olsa bile. "Ağlasam ayıp mı olur?" diye çırpınıyor. Okşamaya davet eder sizi. kah238 verengi bir suret gibi kâğıdın üstüne aksettiler. kepengi hafifçe kaldırıp altından geçti. Bir sokağın insanları.. şimdi bir Cumhuriyet yanaşması gibi sergilemeye çalıştığı sırnaşık hareketlerini ibretle seyretmiş sonra iğrenir gibi yanından uzaklaşmıştı: "Size teessüf etmeyi bile kendim için ayıp sayarım. Kumrunun yüreğindeki kan kurumuştu. Đstanbul'a indiğimde bütün çınarlar kendini dağıtmak üzereydi.. Đşte o ürkek fakat ısrarlı istek gibi bakar gözlerinize... avazı çıktığı kadar bağırır gibiydi: ." Gökyüzü yüksek ve siyahtı. gelinliğini vitrine yerleştirdi. Hepsinin gözlerinde bir fısıltı dolaşır. Durup bir süre bu şehvetli kokuyu ciğerlerine doldurdu. geri dönmek istedi. Markiz'in pencerelerinden erimiş çikolata kokuları yayılıyordu." Aliye Hanım.. Belli ki Đstanbul. Đçi bir türlü el-vermiyordu. sonra içindekini kusmuştu: "Paşam! Sayenizde dördünü de sucuk gibi astık.. Nec-meddin Sadak Bey kapıdaydı: "Sizi bulmakta o kadar zorluk çektim ki. sezgilerin kavramaya çalıştığı karan239 lığı her zamanı istenilen ölçüde aydınlatmayacaktı. Üçü yan yana. Kapı çalındı. Hanımefendi." Bu tarifi duymak Đsmet Paşa'yı rahatsız etmişti. Nigâr Hanım."O gece. Üsteğmen Remzi. siyah bir tayyör giymişti. Belinde sırmalı kılıcı. Hepsi. Tünel'e doğru yöneldi.. elinde kalanlarla ne yapacağının listesini düzenliyordu. Đsmet Paşa'nın yanına yaklaştı." Đsmet Paşa. "Cumhuriyeti ilan eden Meclisin en büyük ayıbı" dediği adam Đsmet Paşa'ya yaklaşmış. Elinizi sürmeye kıyamazsınız. fakat yapraklar dökülmüştü. sanki yakın akraba gibi benzer simalar taşır. Boş verip yürüdü Vardar Bonmarşesi'nin kilidini çevirdi. Birlikte Sabah Fotoğrafhanesi'ne gittiler. beni karanlığın içinde tutamazlar. Her vitrinin önünde durdu. Didar'ın çökmüş gözlerindeki dalgın acıyı gösterdi: "Bu durgun suyu dalgalandırınız." Akıbetim dediği Cumhuriyetti." Gazi. kendimi çocukluğumda kurbanın ödünü çıkaran kasapların pişkinliğinde gördüm. Balkon demirlerine asılmış bayrakların kenarlarına defne yapraklarından süsler yerleştirilmişti. Sade bir yalnızlık gördü gözlerinde ve yeni bir şeyler karıştırdı bu ıssızlığa. Gecenin geç serinliğinde Meşrutiyet binalarının yüzleri simsiyahtı. Hüseyin Cahid Bey'in evine yerleşmişti.. Đstiklal Mahkemesi bütün evrakına el-koymuş. Doktor Nâzım'ın.

" Doğru."Nâzım Bey! Đşte. kimsesiz kalmış gibi yeise kapılmıştı.." "Elbette. Merdivenleri birlikte çıktılar. Yarın akşam güneşini karşımıza alıp dertleşeceğiz. sigara çıkardı. alabildiğine uzanan ovalarda koşmaya hazır bir Gazi'yi.. Salih Bey koşarak Gazi'nin sigarasını yakmak istedi. Ali Fuad Paşa'dan dinlermiş. Ruhsar'ı daha sıkı tuttu. Paşam!.. canına kıymak için her tertibi almıştı. 'Onlar. Bunu hoş gördüler. Gazi. Bunu. Kramer Oteli'nin merdivenlerinde de böyle kırmızı halılar vardı. Ruhsar.. Paşası'nın elini tuttu: "Hanımefendi. Đsmet Paşa'nın masasına yürüdü. Bütün geniş zamanları kararttı. gözleri koyulaştı. ama ufukları yoktu. Paşam!." Ufukta rüzgâr.. Ruhsar bakışlarını eğdi. Babam. Paşam!. Sahipsizlik duygusunun ağırlığını üzerinde taşımak istemiyordu. Gazi. Kendisine ayrılan masanın yanında bekleyen genç kızın elini tuttu. Unutmayınız ki. demire suyu veren adamlardı' derdi. Çağla yeşilinden bir safir gece doğdu. Büyük odanın kapısı açıktı. Birisiyle bütünleşmek için vesile bulmuş gibi yakındı: "Đttihatçıları takdir ettiğimin bilinmesini isterim. Mevhibe Hanım'la Đs241 met Paşa ayağa kalkıp Gazi'yi karşıladılar..." "Tarih mi dediniz?" "Evet. Meşrutiyet. Otele indiği geceyi hatırladı.. bir koltuğa oturdu. Mevhibe Hanım." Salih Bey kapıda bekliyordu.. tere ihtiyacı vardır. Bir şeyler söyleyip bu büyülü geceyi bozmak yerine susmayı tercih etti. doğru piste geçip dansa başladı: "Adınız nedir?" "Ruhsar. Gazi Paşa bastırıyordu: "Tarihçiler mutlaka fikirlerini söylemek zorundadırlar. Ben tarihin hükmünden hiç korkmadan yaptım her şeyi. bir Millî Misak'ın ilanı için Đngilizlerin Đstanbul'u işgal etmesini bekleyecek kadar tahammüllü bir kadroyu kimse bana karşı müdafaa edemez." "Beni tasdik etmeniz değil.." Odaya bir sessizlik hâkim oldu.. Gazi.." Sonra kendi fikrini eklemek gereğini duydu: "Toprağın. "Niye bana söylüyorsunuz. Nasıl bir yalnızlık duygusuyla. Paşam ?" .. Bunu da alamazlar ya elimizden. beni hiç yalnız bırakmadığınızı herkesin görmesini isterim.." Gölgenin özlemle emdiği ışık hiç unutulmaz. Girdiler. baloya geç geldi. erken davranıp Đsmet Paşa'nın sigarasını yaktı: "Salih Bey. Devletin bütün ağırlığı ve müdafaası sadece Türklerin omuzlarına yüklenmişti.." Ruhsar'ın bu emre itaati şarttı. Đsmet Paşa'nın koluna girdi..... göğsündeki küçük karanfili çıkarıp Ruhsar'a verdi: "Şimdi yapılacak çok şeyimiz var. izninizle Paşa'nızı elinizden almak istiyorum. Gazi'nin azarlar gibi anlattığı şeyler karşısında utandı. Gazi.. Yeni tarih muallimesi Ruhsar Naci.. Efendim. Kendini toparladı: "Ben. Mahmuz vurduğu kısrağın sırtında. O teri verdiler. Ali Fuad Paşa'nın subaylarından Semih Naci'nin kızıyım. Meşrutiyetçiler için." Ankara Palas'ın geniş mermer merdivenlerine kırmızı halılar serilmiş." Gazi. Azınlıkların ilk savaşta düşmandan yana olacaklarını kavramaları imkânsızdı. Paşam!" Gazi. Đsmet Paşa'yı yanına oturması için çağırdı: "Yanıma geliniz.. Hanımefendi. genç kızın gözlerini süzdü. söyleyiniz gelsinler. sahilde köpük sustu. köhneleşmiş ve değerini kaybetmiş bir rejimdi. Gazi. Yürekliydiler. Đsmet!". istediğin ışıkları yaktım..." 240 Bütün gözler Gazi'yi süzüyordu. idrak etmeniz mühimdir. "Kaldırın gözlerinizi ve hep böyle manalı bakın! Şunu daima benim için hatırlayınız. üzerlerine iyice ovulmuş sarı pirinç çubuklar geçirilmişti. Gazi. doğrudan konuya girdi: "Ali Fuad'ı çok özledim.. Gazi. "Meşrutiyet için ne düşünüyorsunuz ?" Gazi Paşa'nın sorusu karşısında Ruhsar Naci şaşırdı... Ziya Hurşid. bir tane de Đsmet Paşa'ya ikram etti. bu manzaradan etkilendi.

Gazi Hazretleri'nin sizlere hediyesi. Đktidarıma kimseyi. erik çalmaya girmiş küçük kızların ilk heyecanıyla titredi. Đstiklal Mahkemesi'nin hâkimlerine yol gösterdi. hatta asmayı düşünecek kadar ileri gitmek istediniz. bütün ışıklan tek tek söndürdü. arkadaşlarına baktı."Aranızda ihtilaf vardı. Gazi. Kutsal suda yıkanmış mevsim meyveleri gibi diri. reislerini başıboş bırakıyorlardı." Gece bir nimet gibi geldi... bazen kıskanırdım. Đttihatçılığa girdiğim ilk gece bana. Kel Ali.. Mevhibe Hanım'ı bekletmeyelim.." . Doktor Nâzım öğretmişti.. Đsmet! Ölçün o kadar yüksekti ki." Kel Ali şaşırdı.. kendini Nâzım Bey'in gerinip. elanın ıslak akşamları gencecik bir nazla kuruyup gider. Sabah. Osmancık'ın gözlerini öptü." Mercedes'lerin kapısı açıldı. bir incesazdan kalmış sevinçli köçekçeler vardı." Gazi. Mermer merdivenlerde sıraya dizilmiş hâkimler heyetine tepeden bakıyorlardı Ankara Palas'ın bütün ışıkları yakılmıştı... Büyük kapıya gelince. yasin okuyordu. Cumhuriyet'in iktidarına da kimseyi ortak etmeyeceğimi bilmeniz gerekirdi." Gazi. Remzi. hırsla ayağa kalktı: "Ne raporu? Ne diyorsun sen? Kurdum ve kapattım. Mesainize teşekkür ederim. Bugün beni ağır bir lisanla hırpaladınız. Saçlarını alnından 244 şakaklarına doğru yaydı.. yarın yine aydınlık olacak. Hep birlikte merdivenlerden indiler. bedeni yiyip bitiriyordu. Salih Bey elindeki küçücük anahtarları birer birer hâkimlere uzattı: "Buyurun beyler. her zamanki dalına konmuştu. gözlerini yumdu. yepyeni kandiller yanar. kokulu ve lezzetliydi." Salih Bey kapıyı açıp kenara çekildi. balkona çıktılar. bir şeyler söylemek için biraz öne çıktı: "Paşam. Bir kuş. karanfili göğsüne taktı. mavinin. Nevber Hanım'ın evinde ama Hafız. sonra kendi yanağına uzattı: "Uyu yavrucağım... Nigâr Hanım. Đsmet Paşa'nın elini tuttu: "Haydi aşağı inelim Paşam. Bir ilahînin başladığını fark etti ve sonra bir dağın devrilişini hissettiren sarsıntıyla ürperdi. Kapıda üç büyük Mercedes 243 araba sıralanmıştı. yeni dünyasında mutluydu. Gazi gelişlerini görmemiş gibi Đsmet Paşa'yla sohbetine devam etti: "Evet Paşam! Kudrete kimseyi ortak etmemek terbiyesini. Gazi. Didar. Haklıydınız. ama hiç kimseyi ortak etmeyeceğimi fark etmenizi gördüm ve rahatladım. Artık siz de rahat olunuz. başta reis olmak üzere peş peşe hediye edilen yeni arabalarına bindiler. Bu nasihatin haklılığını hiç unutmadım. Oymalı kemerlerin geniş pencerelerinden yansıyan ışık. avucunda ısıttığı Đsmet'in elini sıcacık bir hırsla sıktı: "Seni hiç kimseyle kıyaslamadım. Dikenli tellerle çevrilmiş bahçeye. "" kapıdaydı. yaslandığı koltuğa bıraktı. meseleyi tetkik edip bir rapor halinde size arz edeyim. irademi aşmasına izin vermem. Aklında." Ruhsar." "Sizin de ihtilafınız vardı. Sizi emniyette görmedikçe rahatsız olduğunu hissediyorum. Ali Bey.. siyahın. Remzi'ye sarıldı. Gazi. halimi anlarsın diye söylüyorum. Sizi sessizce dinledim. Bir saadet sedirine uzanmış gibi gözlerini yumdu." Gazi. 242 Bir kurt gövdeye düşmüş. önlerine düştü. birden geriledi: "Hiçbir neticenin. Hakikate benzeyen bir hayal gibi geçtiler. gittiler. mermerlerin üzerinde dalga dalga renklere bürünüp kıpırdıyordu. Aliye Hanım.. Esnaf dulları ile reji kızlarının gözleri çabuk yaşarır.. Ortalarında Kel Ali duruyordu." Salih Bey. Kel Ali'ye döndü: "Đstiklal Mahkemeleri'ni kapattım. Đsmet Paşa'nın elini tuttu. Yeşilin.

hazırlanmaktadır. bekliyordu. ses sentezleyici program. heyecan ve vuslat hissettiren bir titreyiş içindeydi.com Kitap sevenlerin yeni buluşma noktasından herkese merhabalar.. CD. Ruhsar'ı Đsmet Paşa'ya takdim etti: "Tarih Muallimesi Ruhsar Naci Hanım! Kendisine demin tarihin hükmüne aldırmadan her şeyi yaptığımı söyledim. çimenler arasındaydı. bilginin de paylaşıldıkça pekişeceğine inanıyorum. Bu yeşil. bu gözleri seyretti. "engelliengelsiz elele" düşüncesiyle. Kendimi. ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz." Ruhsar. Gazi'nin sesi karanfildi: "Fikrimi değiştiriyorum. Sitemizin amacı asla eser sahiplerine zarar vermek değildir. Birlikte piste doğru yürüdüler.."Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz... kullandırılamaz." . alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa hiçbir ticarî amaç güdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu.com web sitesinin amacı görme engellilerin kitap okuma hak ve özgürlüğünü yüceltmek ve kitap okuma alışkanlığını pekiştirmektir." Merdivenlerden ininceye kadar Gazi. Rahminde şehzade besleyen hasekiler gibi yukarıdan bakışlıydı. sevginin. Gazi'nin sözünü dinlemiş. Gazi. Bu e-kitaplar hiçbir şekilde ticari amaçla veya kanuna aykırı olarak kullanılamaz. Osmancık'ı annesinin kucağından aldı. sadece görme engelliler için. kederin ve kimsesizliğin hakkını almaya hazırdı. görme engelli kitap sevenlerin istifadesine sunulmaktadır..Mürebbiye. iyiliğin ve bilginin paylaşıldığı yer olarak gördüğümüz sitemizdeki tüm e-kitaplar. tarihin hükmüne bırakıyorum. kabartma ekran ve benzeri yardımcı araçlara. Bir kucak dolusu gül. Bakışında. Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur. görme engellilerin kitap okuyabilmeleri için gösterdikleri çabalardan ve yaptıkları katkılardan ötürü teşekkür ediyorum. güzeldi. braill alfabesi ve benzeri formatlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir. Sevginin olduğu gibi. tamamen gönüllülük esasına dayalı olarak. O safir gece. ne de hayatın pis bataklığı. Cehaletin yenildiği. vakıf veya dernek gibi kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset. 5846 sayılı kanun'un ilgili maddesine istinaden. Yaklaşıncaya kadar yerinden kıpırdamadı bile. Hanımefendi. Bilgi paylaşmakla çoğalır. Gazi'nin istediği mana gülüyordu. Dimdik..kitapsevenler. Galiba biraz haksızlık ettim." Kolunu Ruhsar'ın beline doladı." Tekrar Ruhsar'ın bileğini tuttu. Bir küçük öpücük de o koydu yanağına: "Ölüm. hiçbir ticari amaç gözetilmeksizin. iştahlı bir çağla gibi yeniden yeşermişti.. gözlerini kaldırmıştı. uyumlu olacak şekilde. konuşan "Braille Not Speak". merdiven başındaydı. Ben de bir görme engelli olarak kitap okumayı seviyorum.. Tüm kitap dostlarına. "TXT". engelli-engelsiz yardımsever arkadaşlarımızın yoğun emeği sayesinde. tarayıcı ve OCR (optik karakter tanıma) yazılımı kullanılarak. engellilerin faydalanabilmeleri amacıyla ekran okuyucu. Ruhsar sıcacıktı. "DOC" ve "HTML" gibi formatlarda. Böyle gözlerin sesi. Levent / aralık 1990 _ UYARI: www. Aksi kullanımdan doğabilecek tüm yasal sorumluluklar kullanana aittir.kitapsevenler. sıcak ve yüksektir: "Kudretle bir an yaşamak dünyaya bedeldir.. Tümüyle ücretsiz olan sitemizdeki e-kitaplar. www. rengini açmış. Tam ortasında durdu. Yatağına yatırdı. ne kaybedilmiş bir cennettir Osman.. Yaşar Mutlu ĐLGĐLĐ KANUN: 5846 sayılı kanun'un "Altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler" bölümünde yeralan "EK MADDE 11" : "ders kitapları dahil.

www. Sizler de bu mutluluğu paylaşabilmek için bir kitabınızı tarayıp.Bu e-kitap görme engelliler için düzenlenmiştir. zahmet verici bir iştir. Bilgece yaşayanlara. okuyabileceği formatlarda. size gelene kadar verilen emeğe ve kanunlara saygı göstererek.com Tarayan Gökhan Aydıner _ .. lütfen bu açıklamaları silmeyiniz. bir kitap armağan ediniz. Ne Mutlu Bilgi için. Kitap taramak gerçekten incelik ve beceri isteyen. kitapsevenler@gmail. Siz de bir görme engelliye. düzgün taranmış ve hazırlanmış bir e-kitabı okuyabilmesinden duyduğu sevinci paylaşabilmek tüm zahmete değer. Bu kitaplar..kitapsevenler.com adresine göndermeyi ve bu isimsiz kahramanlara katılmayı düşünebilirsiniz. bir görme engellinin. Teşekkürler. Ne mutlu ki.