I Küçük hücrenin mezara benzer karanlığında, saatler sessizce akıp gidiyordu Esirlerin gözlen zifiri karanlığa alıştıktan sonra

bile, ıssızlık, onların zamanın geçişini algılama yetilerini yıkmış ve duyularını uyuşturmuştu. Odanın çıplak karanlığının ve kendi soluklarının ötesinde, küçük bir kemirgenin ara sıra geçişinden ve buz gibi suyun yıpranmış taşın üzerine düzenli olarak damlayışından başka bir şey duymuyorlardı. Nihayet kulakları onlan yanıltmaya, sadece sessizliğin olduğu yerde sesler duymaya başlamıştı. Hareket etmeleri anlamsızdı, çünkü bunun faydasız ve umutsuz olduğunu biliyorlardı Bitmez gibi görünen bir süre geçmiş ve hâlâ kimse gelmemişti. İnsanların ve şehrin sesleri arasında yukarıda bir yerlerde Palance Buckhannah, onların ve dolaylı olarak da Güneykara-sı'nın kaderine karar veriyordu. Callahorn için zaman tükeniyordu; Karabüyücü Lord, her geçen saat biraz daha yaklaşıyordu Fakat burada, bu küçük hapishanenin sessiz karanlığında, insanların dünyasının nabzından men edilmiş dünyada zamanın anlamı yoktu ve yarın da bugün gibi olacaktı. Eninde sonunda biri onları keşfederdi, ama güneşin dostane ışığıyla mı buluşacak, yoksa sadece bir karanlıktan diğerine mi geçecekTeıry Brooks lerdi? Tek gördükleri Kafatası Kralı'nın karanlığı, onun gücünün sadece Callahorn'a değil, aynı zamanda Güneykarası eyaletlerinin en uzak bölgelerine kadar yayılması mı olacaktı? Kendilerini esir edenler gittikten sonra, Balinor ve Elf kardeşler kısa bir süre içinde serbest kaldılar. Onları bağlayan ipler, o zindan odasına kilitlendikten sonra kaçabilecekleri düşünülmediğinden sağlamlaştınlmamıştı ve üçü düğümleri çö-zerken hiç zaman kaybetmediler. İpler ve göz bağları bir köşede dururken, birbirlerine sokularak kendilerine ne olacağını tartıştılar. Eğilerek birbirlerine yaklaştıklarında eski odanın nemli ve küf kokusu soluklarını tıkıyordu ve kalın pelerinlerine rağmen içerdeki havanın keskin soğuğunu hissediyorlardı. Zemin topraktan, duvarlar taş ve demirdendi, oda da boştu. Balinor sarayın altındaki mahzeni biliyordu, fakat hapsedildikleri odayı tanıyamamıştı. Mahzen, başlangıçta depo olarak kullanılmıştı ve içine yıllanması için birçok şarap varilinin konulduğu odalar vardı. Ama bu oda, onlardan biri değildi. Derken, yüzyıllarca önce mahzenin altına inşa edilmiş, fakat sonradan kapatılıp unutulmuş eski zindana hapsedildiklerini tüylerini ürperten bir kesinlikle fark etti. Onun varlığını Palance ortaya çıkarmış-ve hücreleri kullanmak üzere tekrar açmış olmalıydı Büyük bir olasılıkla, Balinor'un Sınır Lejyonu'nun dağılmasına karşı çıkmak için saraya gelen arkadaşlarını bu labirentin bir yerine hapsetmişti. Bu, iyi gizlenmiş bir hapishaneydi ve Balinor onları arayan herhangi birinin bulabileceğinden şüpheliydi. Konuşma hızlı bir biçimde tamamlandı. Söylenecek pek fazla şey yoktu. Balinor, talimatlarını Yüzbaşı Sheelon'a bırakmıştı. Geri dönmezlerse, Balinor'un en güvenilir komutanlarından Ginnisson ile Fandwick'i arayıp bulacak ve onlara Ka-

Shannara'nm Kılıcı III rabüyücü Lord'un ya da işgal ordusunun saldırısına karşı savunma yapmak için Sınır Lejyonu'nun tekrar toplanmasını em-redecekti. Sheelon'a, Elflere ve Cüce halkına, onları uyarmak ve acil desteklerini istemek üzere haber göndermesini de söylemişti. Eventine, kuzenlerinin Callahorn'da uzun süre esir olarak alıkonmalarına izin vermezdi; Allanon da başlarına gelen talihsiz olayı duyar duymaz gelirdi. Dört saatten daha uzun bir süre geçmiş olmalı, diye düşündü, artık iş sadece zamana kalmış olmalıydı. Fakat, zaman değerliydi ve Palanca Calla-horn'un tahtını almakta kararlı olduğundan hayatları tehlikedeydi. Sınır gözcüsü, Durin'in tavsiyesini dinleyip, sonucundan emin oluncaya kadar kardeşiyle yüzleşmekten kaçınmış olmayı diliyordu. İşlerin böyle çığırından çıkacağını hiç tahmin etmemişti. Palance çılgın gibiydi;' kini öyle büyüktü ki, Balinor'un söyleyeceklerini beklememişti bile. Yine de bu mantıksız davranışta pek fazla esrar yoktu. Genç adamın düşmanca davranışlarına neden olan, iki kardeş arasındaki farklılıklardan öte bir şeydi. Bu, babasının, Palance'ın her nasılsa kardeşini sorumlu tuttuğu hastalığından da öte bir şeydi. Bu Shirl Ravenlock'la, kardeşinin aylar önce âşık olduğu ve kızın evlilik teklifi karşısında suskun kalmasına rağmen evlenmeye yemin ettiği çekici kadınla ilgiliydi. Kemli genç kızın başına bir şey gelmiş, bunun suçu da Balinor'a yüklenmişti. Kız, kardeşinin zindana getirilmelerinden hemen önce belirttiği gibi gerçekten kayıpsa, Palance onu salimen geri getirmek için her şeyi yapabilirdi. Sınır gözcüsü durumu Elf kardeşlere açıkladı. Palance'ın yakında onlara geleceğinden ve genç kadınla ilgili bilgi isteyeceğinden emindi. Fakat, hiçbir şey bilmediklerini söylediklerinde onlara inanmazdı... Terry Brooks Yirmi dört saati aşkın bir zaman geçmiş, fakat hâlâ kimse gelmemişti. Yiyecek bir şey yoktu. Gözleri yavaş yavaş karanlığa alıştıktan sonra bile, kendi gölgemsi şekillerinden ve çevrelerindeki duvarlardan başka görecek şey yoktu. Güçlerini ileride olacaklara saklamaya çalışarak nöbetleşe uyuyorlardı, ama anormal sessizlik gerçek bir uykuya dalmalarına izin vermiyor, kendilerini ruhlarını ve vücutlarını tazelemeyen, hafif, rahatsız bir uyuşukluğa teslim ediyorlardı. Başlangıçta büyük demir kapının menteşesinde zayıf bir nokta bulmaya çalıştılar, fakat kapı açılmayacak şekilde kapanmıştı. Hiçbir aletleri olmadığından, soğukta kirli zeminin demir sertliğindeki sert yüzeyini kazmanın imkânsız olduğunu biliyorlardı. Taş duvarlar oldukça eskiydi, ama kireçli harç sıvasında zayıf ya da aşınmış bir yer yoktu, hâlâ sert ve sağlamdı. Nihayet kaçma girişiminden vazgeçtiler ve tekrar sessizce yerlerine oturdular. Soğuk karanlıkta bitmeyen saatler boyunca bekledikten sonra, uzaktan eski demir kapının sürgülerinin açılırken çıkardığı metal çınlamasını duydular. Boğuk ve alçak sesler geliyordu, yıpranmış basamaklarda üçünün hapsedildiği zindana inen ayak sesleri vardı. Hemen ayağa kalkıp ayak sesleri yaklaşırken dikkatle- dinleyerek kapıya

yaklaştılar Balinor, kardeşinin tuhaf bir biçimde tereddütlü ve çatlak olan sesini seçebiliyordu Sonra kapı mandalı artık zindanlarının ölümcül sessizliğine alışmış olan üçlünün kulaklarını çınlatan metal sesleriyle açılırken geri çekildiler. Meşalelerin ışığı odada parladı ve esirleri, zayıflamış gözlerini gölgelemek zorunda bıraktı. Onlar bu yeni ışığa yavaş yavaş alışırlarken, birkaç kişi içeri girdi ve kapının tam içinde durdu. Hasta Callahorn Kralı'nın küçük oğlu, dört kişinin en önünde duruyordu; yüzü sakin görünüyordu ve dudaklarını büz8 Shannara'nın Kılıcı III muştu. İçindeki nefreti sadece gözleri açığa vuaıyordu ve ellerini sıkmış bir halde bir esirden diğerine gidişinde çılgın ve neredeyse çaresiz bir hal vardı. Onun Balinor'un kardeşi olduğu belliydi; onunla aynı yüz hatlarına, aynı geniş ağza, çıkıntılı buruna ve aynı iri, sağlam cüsseye sahipti. Hemen onun yanında, Elf kardeşlerin bile onunla hiç karşılaşmamış olmalarına rağmen anında tanıdığı bir adam duruyordu. Bu, kırmızı, uzun, süslü bir giysiye bürünmüş, zayıf ve hafif kambur gizemci Stenmin'di Gözleri tuhaf bir şekilde gölgeliydi, yeni kralın güvenini tamamen kazanmış olan bu adamın içinde gizlenemez bir kötülük olduğunu gösteriyorlardı. Elleri bedeninde huzursuzca geziniyor, zerafetten yoksun yüzünü gölgeleyen sivri sakalını neredeyse mekanik bir hareketle okşamak üzere zaman zaman yüzüne gidiyordu. Onların arkasında, siyahlar giyinmiş, şahin nişanını taşıyan, silahlı iki nöbetçi duruyordu. Kapının hemen dışında, bunlardan iki tane daha vardı Hepsinin elinde mızraklar vardı. Bir süre kimse konuşmadı; küçük hücredeki loş meşale ışığında birbirlerini dikkatle incelerken, kimse kımıldamadı. Palance açık kapıya doğru hızlı bir işaret yaptı. "Kardeşimle yalnız konuşacağım. Bu ikisini dışarı alın." Nöbetçiler, Elf kardeşlere yol göstererek, söyleneni yaptılar Uzun boylu Prens, onlar gidinceye kadar bekledi ve hâlâ yanında duran kırmızı giysili şekle soru sorarcasına döndü. "Belki bana ihtiyacın olur, diye düşündüm. " dedi Zayıf, kurnaz yüzü hiçbir şey yapmayan Balinor'un üzerinde odaklanmıştı. "Bizi yalnız bırak, Stenmin, kardeşimle yalnız konuşacağım." Ses tonu öfkenin kıyısında geziniyordu ve gizemci itaatkâr Terry Brooks bir şekilde başını salladıktan sonra çabucak hücreden dışarı çıktı. Kapı, iki kardeşi yalnız meşale ateşlerinin kuru odunları yakıp kıvılcımlar saçarken çıkardığı sesin bozduğu bir sessizlik içinde bırakarak, uğursuz bir gürültüyle kapandı. Balinor kıpırdamıyor, ümitle

bekliyordu, gözleri, kardeşinin genç yüzünü araştırıyor, orada çocukken paylaştıkları sevgi ve dostluk duygularına ulaşmaya çalışıyordu. Fakat bunlar yoktu, ya da en azından kalbinin karanlık bir köşesine dikkatle gömülmüştü ve bunların olması gereken yerde tutsak kardeşine duyduğu antipatinin yanında durumdan duyduğu hoşnutsuzluktan da kaynaklanan tuhaf, huzursuz bir öfke vardı. Hemen sonra, şiddet ve hor görme kayboldu, bunun yerini Balinor'a sanki Palance oynadığı karakteri anlamadan bir rolü oynuyormuş gibi akıldışı ve sahte gelen, sakin bir kayıtsızlık aldı. "Niçin geri geldin, Balinor?" Sözcükler ağır ağır, hüzünle çıkmıştı. '/ Uzun boylu sınır gözcüsü bu ani tavır değişikliğini anlayamadığından bir cevap vermedi. Başlangıçta, güzel Shirl Raven-lock'ın nerede olduğunu öğrenmek uğruna onu parça parça etmeye hazır olan kardeşi şimdi bu konuyu kafasından tamamen silmiş gibigörünüyordu. ,,- • j;.v, "Sorun yok, sanırım," dedi, Balinor daha ondaki ani değişikliğin şaşkınlığından kurtulamadan. "Uzakta kalabilirdin... Bütün bunlardan... ihanetinden sonra. Ben de öyle yapmanı ümit etmiştim, bilirsin, çünkü sen ve ben çocukken çok yakındık, kardeşim. Callahorn'un kralı olacağım... İlk doğan ben olmalıydım zaten..." Sesi bir fısıltıya dönüşerek kayboldu, aklı birden dile getirilmemiş düşüncelere dalmıştı. Çıldırmış, diye düşündü Balinor ümitsizce, artık ona ulaşılamazdı. 10 Shannaıa nın Kılıcı III "Palance, beni dinle -sadece beni dinle. Sana ve Shirl'e hiçbir şey yapmadım. Haftalar önce buradan ayrıldığımdan beri, Paranor'daydım ve halkı Kafatası Kralı'mn onu burada durdurmadığımız sürece Güneykarası'nın tamamını silip süpürecek denli korkunç büyüklükte bir ordu oluşturduğu konusunda uyarmaya geldim. Bütün bu insanların hatınna, dinle beni..." Kardeşinin sesi havada tiz bir emirle çınladı. "Bu saldırılar hakkındaki böyle deli zırvalarını bir daha duymayacağım1 Gözcülerim ülkenin sınırlarını kontrol ettiler ve hiçbir yerde düşman ordularının bulunmadığını bildirdiler. Üstelik hiçbir düşman Callahorn'a saldırmaya cesaret edemez -bana saldırmaya... Halkımız burada güvenlikte. Güneykarası'nın geri kalanı için ne diye endişe edeyim? Onlara ne borcum var? Bu sınırı korumak için bizi sürekli tek başımıza savaşmaya zorladılar. Onlara hiçbir şey borçlu değilim!" ,v Balinor'a doğru bir adım attı ve yeni bir nefret dalgasıyla alevlenen yüzünü buruşturarak parmağını tehdit edercesine ona doğru uzattı. "Kardeşim, kral olacağımı öğrendiğinde benden yüz çevirdin. Babamı zehirlediğin gibi, beni de zehirlemeye çalıştın. Onun şimdi olduğu gibi, hasta ve çaresiz olmamı istedin...

Yalnız başıma ölmemi, yalnız başıma unutulmamı. O hain Alla-non'la gittiğin zaman, tahtı senin için ele geçirebilecek bir müttefik bulduğunu sandın. O adamdan nasıl nefret ediyorum, nasıl -hayır o bir adam değil, şeytani bir şey! Yok edilmesi gerek! Fakat seti ölünceye kadar tek başına ve unutulmuş olarak burada kalacaksın, Balinor -benim için planlamış olduğun akıbeti bulacaksın." Kapalı kapıya doğru yürürken, tiradını keskin bir gülüşle kesip aniden döndü. Balinor onun tam kapıyı açacağını dü11 Terry Bıooks sunduğu sırada hantal genç, duraksadı ve dönüp ona baktıktan sonra yavaşça yanına geldi. Gözleri yine hüzünlüydü. "Bu topraklardan uzak durup güvende olabilirdin," diye mırıldandı, bu durum kafasını kanştınyormuş gibi. "Ona gelmeyeceğinden emin olduğumu söylediğimde bile Stenmin geleceğini söylemişti. Yine haklı çıktı. O her zaman haklıdır. Niye geri geldin?" Balinor çabuk çabuk düşündü. Babasına ve arkadaşlarına ne olduğunu öğrenmek için kardeşinin dikkatini çekmek zorundaydı "Ben hata yaptığımı anladım -yani haksızdım. Eve babamızı ve seni görmek için geldim, Palance," diye cevap verdi ağır ağır •• "Baba." Bu sözcük bir adım daha yaklaşan Prens'in ağzından yabancı bir isim gibi çıktı "O, güney kanadındaki bir odada, bizim yardım edemeyeceğimiz bir durumda, ölü gibi yatıyor Benim gibi, Stenmin de bakıyor ona, ama elden hiçbir şey gelmiyor. Yaşamaya istekli gibi görünmüyor.. " "Fakat nesi var'" Balinor'un sabrı tükenmişti ve tehdit edercesine kardeşine doğru yürüdü. "Uzak dur, "Balinor." Palanca hançerini çekip, telaşla geri çekildi. Balinor, bir an duraksadı Hançeri ele geçirmek; serbest kalıncaya kadar Prens'i rehin tutmak kolaydı. Fakat, içinden bir ses onu böyle bir davranışta bulunmaması yolunda uyarıyordu. Ellerini kaldırıp geri çekilerek aniden durdu. "Benim esirim olduğunu unutmamalısın " Palance, hoşnut bir şekilde başını salladı "Kral'ı zehirledin, beni de zehirlemeye çalıştın Seni öldürebilirdim Stenmin, seni hiç vakit kaybe-meden idam ettirmemi tavsiye etti. Ama ben onun kadar korkak değilim Ben de bir zamanlar Sınır Lejyonu'nunda komu12

Shannara'nm Kılıcı III tanlık yaptım... Fakat onlar şimdi yok, dağıtılıp ailelerinin yanına gönderildiler. Benim krallığım bir barış çağı olacak. Beni anlamıyorsun, Balinor, değil mi?" Kardeşinin dikkatini birkaç dakika daha tutmak için, sınır gözcüsü başını ümitsizlikle iki yana salladı. Palance, ya doğuştan gelen zihinsel bir eksiklikten ya da Balinor'un Allanon'la Tyrsis'ten ayrılışından bu yana olanların geriliminden ötürü aklını kaçırmıştı; bunu bilmek olanaksızdı. Her halükârda o, Balinor'un birlikte büyüdüğü, herkesten çok sevdiği kardeşi değildi artık. Kardeşinin bedeninde saklanan, kafasını Calla-horn Kralı olmaya takmış bir yabancıydı o. Balinor bunun arkasında Stenmin'in olduğunu biliyordu. Gizemci nasıl yaptıysa çıldırmış kardeşinin zihnini çarpıtmış, onu Callahorna'a kral olmanın yazgısı olduğuna inandırarak kendi amaçları doğrultusunda eğip bükmüştü. Palance, daima Callahorn'a hükmetmek istemişti. Balinor şehri terk ederken bile, Palance'ın bir gün kral olacağından emin olduğunu biliyordu. Dost havasında kardeşini sürekli yönlendiren, ona akıl veren ve onu kardeşine karşı zehirleyen Stenmin her zaman yanındaydı. Palance bir zamanlar iradesi güçlü, bağımsız, akıllı ve sağlıklı bir adamdı. Fakat artık değişmişti. Hendel Palance hakkında yanılmıştı, ama anlaşılan Balinor da hata etmişti. Hiçbiri, bunu önceden tahmin edemezdi ve artık çok geçti. "Shirl -ya Shirl?" diye sordu uzun boylu sınır gözcüsü. Kardeşinin oynayan gözlerindeki öfke yine kayboldu ve gergin yüzünü bir an için rahatlatan hafif bir gülümseme yayıldı dudaklarına. "O kadar güzel... o kadar güzel ki o!" Duygularını ifade etmek için elini açar açmaz hançer yere düştüğünde aptalca içini çekti. "Onu benden aldın, Balinor -benden uzaklaştırmaya 13 Terry Brooks çalıştın Ama artık güvenlikte Benim gibi Prens olan bir Gü-neykaralı tarafından kurtarıldı. Hayır, artık Tyrsis Kralı'yırn; o ise sadece Prens. Orası adını hiç duymadığım, küçük bir krallık. Onunla ben iyi dost olacağız, Balinor, senin ve benim bir zamanlar olduğumuz gibi. Fakat Sterimin., kimseye güvene-meyeceğimi söylüyor. Messaline ve Actor'u bile hapsetmek zorunda kaldım. Sınır Lejyonu'ndakiler eve gönderildiğinde gelip beni ikna etmeye çalıştılar., sanırım, barış planlarımdan vazgeçmem için. Anlamadılar neden..." '*'}*#/ > . (/"ı ar\ ' Aniden durdu ve gözleri bir anda unuttuğu hançere kaydı. Onu yerden alıp, azarlanmaktan kurtulmuş uyanık bir çocuk edasıyla sinsi sinsi gülerek kılıfına yerleştirdi. Artık Balinor'un kafasında, kardeşinin mantıklı kararlar vermekten aciz olduğuna dair bir şüphe kalmamıştı. Hançeri kardeşinden kolayca kapıp onu esir alabilecekken bunun ciddi bir hata olacağı önsezisine kapıldı bir defa daha. Şimdi bu içgüdüsel uyan hissinin neden kaynaklandığını tamamen anlıyordu Stenmin Palan-ce'ın durumunun tam olarak farkındaydı ve kardeşleri odada bile bile yalnız bırakmıştı.

Balinor, kardeşini etkisiz hale getirip esir alarak_oradan kaçmaya kalkışsaydı, kötü gizemci tek bir cüretkâr darbeyle her iki kardeşi birden öldürerek amacına ulaşacaktı. Kardeşi hapis tutulduğu hücreden kaçmaya çalışırken Palance'ın kaza eseri öldüğünü söylediği takdirde, onu kim sorgulardı? Her iki kardeş de ölmüşken, babaları da ülkeyi yönetebilecek durumda değilken gizemci Callahorn'un yönetimini tek başına ele geçirebilecekti. O zaman Güneyka-rası'nın kaderini tek başına o belirlerdi. "Palance, lütfen beni dinle, sana yalvarıyorum," diye rica etti Balinor yavaşça "Bir zamanlar çok yakındık Kardeşten de öteydik. Arkadaştık, dosttuk. Birbirimize güveniyorduk. Birbi14 Shannara'mn Kılrcı III rimizi seviyorduk. Sorunlarımızı birbirimizi anlayarak çözebiliyorduk. Bütün bunları unutmuş olamazsın. Beni dinle! Bir kral bile, halkını anlamaya çalışmalıdır -hatta işlerin nasıl yürütüleceği konusunda onlarla aynı fikirde olmasa bile. Bana katılıyorsun, değil mi?" Palance, ağırbaşlılıkla başını salladı, gözleri düşüncelerini bulanıklaştıran şeyleri aşmaya çalışırken boş ve anlamsız bakıyordu. Orada bir idrak kıvılcımı vardı ve Balinor, derinlerde bir yerlerde kilitli olan anılara ulaşmaya kararlıydı. "Sterimin seni kullanıyor -o kötü bir adam." Kardeşi daha fazlasını duymak istemiyormuş gibi bir adım geriledi. "Anlamak zorundasın, Palance Ben, ne senin, ne de bu ülkenin düşmanı değilim. Babamızı ben zehirlemedim. Hiçbir şekilde Slıirl'e zarar vermedim. Sadece yardım etmek istiyorum..." Hücrenin ağır kapısı açılıp da düzenbaz Stenmin görününce ricası yarıda kesildi. Tepeden bakan bir tavırla başını eğerek içeri girdi, zalim gözleri dikkatle Balinor'a bakıyordu "Beni çağırdığınızı duyduğumu sandım, Kralım," diye gülümsedi. "O kadar uzun süredir burada yalnızsınız ki, bir şey olabileceğini düşündüm .." Palance bir an anlamayarak ona baktı; sonra başını iki yana salladı ve çıkmak üzere döndü. Balinor, o anda orada olmayan muhafızlar müdahale etmeden önce, gizemcinin üzerine atlayıp işini bitirmeyi düşündü. Fakat bu davranışın bile onu ve kardeşini kurtaracağından emin olmadığı için bir an duraksadı ve fırsatı kaçırdı Muhafızlar, şüpheli bakışlarla etrafa göz gezdirdikten sonra Elf kardeşleri geri getirdiler ve onlar da odanın diğer köşesindeki yoldaşlarına katıldılar Balinor, Shirl hakkında konuşurken Palance'ın söylediği bir şeyi hatırladı. Genç kızı kurtaran, küçük bir Güneykarası krallığının Terry Brooks

prensinden bahsetmişti. Menion Leah! Fakat, o nasıl Calla-horn'da olabilirdi ki...? Muhafızlar, oradan ayrılıyorlardı; onlarla birlikte de sessiz Palance ve aklını kaçırmış Prens'e kırmızı giysili koluyla odadan çıkmasında öncülük eden şeytani arkadaşı. Sonra aniden zayıf şekil, başını dikkatle bir yana eğip dudaklarında hafif bir gülümseyişle üç esire bir kez daha bakmak için döndü. "Kralım tam olarak açıklayamamış olabilir, Balinor..." Kelimeler yavaş, ama yakıcı bir nefretle söylenmişti. "Dış Sur-lar'daki muhafızlar, sizi, Sınır Lejyonu'nun eski Yüzbaşısı She-elon'la konuşurken görmüşler. Yakalanıp hapsedildiğinde... durumunuzla ilgili olarak diğerleriyle konuşmaya çalışıyordu. Daha fazla sorun çıkaracağını sanmıyorum. Konu halloldu; hatta zamanla sen bile unutulursun." Bu son haberle, Balinor'un umutlan kaybolmuştu. Sheelon Ginnısson ve Fandwick'e ulaşamadan yakalanıp hapsedildiy-se, Sınır Lejyonu'nu toplayacak ve onun tarafında olanları mahkeme talebinde bulunmaları konusunda uyaracak kimse kalmamıştı. Ayrıldığı arkadaşlan Tyrsis'e vardığında yakalanıp hapsedildiğini bilmiyorlardı, bu durumdan şüphelenseler bile ona ne olduğunu nasıl öğrenebilirlerdi ki? Eski sarayın bu kısmını bilen sadece birkaç kişi vardı ve giriş gizli tutuluyordu. Üç ümitsiz esir, muhafızların açık kapının hemen yanına bir tepside ekmekle bir sürahi su bırakıp, biri hariç bütün meşaleleri alarak çıkmalarını sessiz bir acıyla izlediler. Sterimin sinsi gülüşüyle Palance'ın da çıkanlara katılmasını beklerken bu son meşaleyi de elinde sıkı sıkı tutuyordu. Fakat Palance gözlerini kardeşinin mağrur, sakin yüzünden alamadan bir an durakladı; ölgün meşale ışığında Balinor'un yüz hatlarına kırmızımsı gölgeler düşüyor, yarı gölgede kalmış uzun, derin ya16 Shannara'nın Kılıcı III ra izi koyu ve zalim görünüyordu. İki kardeş, uzunca bir süre sessizce birbirlerine baktılar, sonunda Palance yavaş ve ölçülü adımlarla Balinor'a yöneldi; Stenmin'in kendisine engel olmaya çalışan ellerinden kurtuldu. Kardeşinin hemen önünde durdu, sersemleşmiş gözleri, sert yüz hatlarına, oradan yansıyan kararlılığı emmek istercesine kilitlenmişti. Ellerinden biri-.ni tereddütle keldırdı ve bir süre duraksadıktan sonra Balinor'un omzunu sıktı. "Bilmek... istiyorum." Yan karanlıkta sözleri bir fısıltıydı. "Anlamak istiyorum.. Bana yardım etmelisin..." Balinor sessizce başını salladı, büyük eli kardeşininkini, kısa, sevgi dolu bir kavrayışla içine aldı. Bir süre, çocukken paylaştıkları sevgi ve dostluk hiç kaybolmamışçasına, öylece kaldılar Sonra Palance döndü ve durumdan rahatsızlık duyan Stenmin'in önünde hücreden çıktı. Ağır kapı demir sürgülerin yerlerine sürülme sesleriyle, üç esiri zifiri karanlıkta bırakarak tekrar kapandı. Ayak sesleri sessizliğin içinde ağır ağır yitti.

Bekleyiş yeniden başlamıştı, ama bu defa kurtuluş umudu, bir daha ele geçmemecesine kaybolmuş gibi görünüyordu. Gölgeye benzer bir şekil Sendic Köprüsü'nün kemerlerinin altındaki terk edilmiş parkın gece karanlığıyla örtülmüş siyahlığından sıyrılıp Buckhannah Sarayı'na doğru ilerlemeye başladı. Bu güçlü, kısa boylu kişi hızlı, sağlam adımlarla karaağaçların çevresini ören çalıların üzerinden atlayıp geçti; gözleri etrafta gece nöbetçilerinin olup olmadığını araştırarak dikkatle saray arazisini çevreleyen duvarları inceliyordu. Parkın yukarısmdaki demir kapıların civarında, kapıların yanındaki meşalelerin ışığında şahin nişanı taşıdıktan açıkça görülen birkaç muhafız devriye geziyordu. Karanlık şekil hafif eğimli toprak set17 Terry Brooks ten, yukarıdaki yosun ve sarmaşıklarla kaplı duvarlara doğru yöneldi, yokuşun tepesine vardığında da bir anda taşların gölgesinde gözden yitti. Ana kapıdan ve zayıf fener ışığından uzaklaşırken uzun süre tamamen görünmez kaldı Dayanıklı asmalara güçlü elleriyle yapışıp taşların kenarına atlayan davetsiz misafir, zayıf ay ışığıyla aydınlanan doğu duvarında belirsiz bir şekil olarak yeniden göründü. Orada kafası ihtiyatla kalktı ve keskin gözleri boş saray bahçesinde muhafız olup olmadığına bakıp, kimse olmadığından emin oldu Davetsiz misafirin omuzlarını kaldırıp hafifçe sıçramasıyla bahçedeki çiçeklerin arasına inmesi bir oldu. Esrarengiz şekil yan çömelmiş bir halde, hızla dev bir söğüt ağacının gölgesine doğru koştu. Büyük ağacın koruyucu dalları arasında soluk soluğa durduğunda davetsiz misafir, yaklaşan konuşma seslerini duydu. Bir süre dinledikten sonra, bunun devriye gezen muhafızların sohbetinden başka bir şey olmadığı sonucuna vardı. Beklerken kendini ağacın gövdesine öylesine gizlemişti ki, birkaç adım öteden bile görünmesi mümkün değildi. Muhafızlar göründü, yanından geçerken bile aralarında konuşmaya devam ediyorlardı. Birkaç dakika daha dinlendikten sonra, yabancı, ağaç gölgeli bahçenin karanlığının merkezini işgal eden dev yapıya -yüksek ve eski Cal-lahorn Sarayı'na baktı Pencerelerde yanan birkaç ışık, boş bahçelere süzülen huzmeleriyle dev taş yapının sisli karanlığını bozuyordu, içerden zayıf sesler geliyordu, ama seslerin sahibi hâlâ belli değildi. Yabancı çabucak binanın gölgelerini geçip küçük, karanlık bir pencerenin altındaki oyukta durdu Güçlü elleri aceleyle pencerenin eski sürgüsünü açtı. Sonunda ona bütün sarayı 18 Shannara nın Kılıcı III

çınlatırmış gibi gelen bir sesle sürgü kırıldı ve pencere sessizce içeriye doğru açıldı Davetsiz misafir dönüp muhafızların duyup duymadıklarına bile bakmaksızın içeri girdi. Pencere arkasından kapanırken, bulutlarla kapanmış ayın zayıf ışığı dayanıklı Hendel'in kararlı yüzünü ortaya çıkardı. Stenmin, Eventine'ın kuzenlerini ve Balinor'u hapsettiğinde tek bir yanlış hesap yapmıştı. Başlangıçtaki planı basit bir şeydi İhtiyar Sheelon, Balinor'un yanından ayrılır ayrılmaz, Prens'in arkadaşlarını tutsak alındığından haberdar etmesi yolundaki emirlerini yerine getiremeden hapsedilmişti. Tyrsis'e girdiğinde yanında yalnız Elf kardeşler olan Balinor sarayın altında tutsak alınmış, Prens'in yakın arkadaşları Acton ve Mes-saline de hapsedilmişti, şehirde kimse zorluk çıkaracak gibi görünmüyordu Balinor'un, kısa bir ziyaret için geldiğine ve Stenmin'in Palance Buckhannah'yı ve Tyrsıs halkının büyük bir kısmını bir düşman ve Callahorn için tehdit olduğuna ikna ettiği gizemci Allanon'un yanına döndüğüne dair haberler yayılmıştı bile Eğer Balinor'un herhangi başka bir dostu çıkıp, sınır gözcüsünün ani gidişini sorgulayacak olursa, artık Kral olan kardeşinin yanına saraya gelirdi ve orada da işini bitirmek zor olmazdı. Ama suskun Cüce, Stenmin'in çevirdiği dolapları biliyordu ve onun dengesiz Palance üzerinde sarsılmaz bir etkisi olduğundan şüpheleniyordu. Hendel ortadan kaybolan arkadaşlarının başına gelenleri öğrenmeden varlığını belli etmeyecek kadar uyanıktı. Onu Tyrsis'e geri getiren şey, olayların garip şekilde geliş-mesiydi Balinor ve Elf kardeşleri, kalenin kuzeyindeki ormanlıklarda bıraktığında, doğruca Varfleet'in batı şehirlerine gitmek ve oradan tekrar geriye, Culhaven'a dönmek niyetindeydi. Kendi ülkesine varınca Cüce ordularının Karabüyücü .19 Teıry Brooks Lord'un beklenen saldırısına karşı Anar'ın güneyini savunmak üzere seferber edilmesine yardım edecekti. Gece boyunca Varfleet'in kuzeyindeki ormanlarda ilerleyip, sabah olduğunda şehre girmiş ve hemen arkadaşlarıyla görüştükten sonra uyumaya gitmişti. Uyandığında vakit öğleydi ve yıkanıp karnını doyurduktan sonra, kendi ülkesine dönmeye hazırlandı. Şehrin kapılarına daha ulaşmamıştı ki, yolda sendeleyerek yürüyen ve konseye çıkmak isteyen bir grup Cüce gördü. Hendel de tanıdığı bir tanesine olanları sorarak onlara katıldı. Trol ve Gnom güçlerinin Ejderha Dişi'nden çıkarak Varfleet'e doğru ilerlediğini ve şehri bir iki gün içinde basacaklarını öğrendi. Bu Cüceler devasa orduyu görmüş olan ve Güneykarahlar'ı uyarmak için onları geçmeye çalışan devriye gurubundandılar. Ama, maalesef fark edilmişler ve çıkan savaşta pek çokları hayatını kaybetmişti. Hiçbir şeyden haberi olmayan şehre sadece bu bir avuç Cüce ulaşabilmişti. ;t.t; Hendel, Varfleet'e silahlı bir grup gidiyorsa, bundan çok daha büyük, ikinci bir grubun da muhtemelen Tyrsis'e gidiyor olacağını biliyordu. Ruhlar Âlemi'nin Lordu'nun, Güneykara-sı'nın bütün kapılarını açıp savunmasız bırakmak için Calla-horn şehirlerimi çabucak ve tamamen yıkmayı planladığından emindi. İlk görevi halkını uyarmaktı, fakat

Culhaven'a gitmek için iki günlük uzun bir yolculuk gerekiyordu ve aynı şekilde dönmek de iki gününe mal olacaktı. Balinor'ım babasının hâlâ Kral olduğunu düşünmekle hata ettiğini anlaması uzun sürmedi. Balinor tahtı ve Sınır Lejyo-nu'nun kumandasını ele geçiremeden önce, çılgınlık derecesinde kıskanç kardeşi ya da ham gizemci Sterimin tarafından öldürülmüş veya hapsedilmişse, Callahorn'un işi bitmiş demekti. Birilerinin çok geç olmadan sınır gözcüsüne ulaşması 20 Slıannaıa'mn Kılıcı III gerekiyordu. Bu işi yapacak Hendel'den başka kimse yoktu. Allanon hâlâ, Kuzeykarası'nda, Flick ve Menion Leah'yla birlikte, kayıp Shea'yı arıyordu. Kararım hemen vererek perişan devriye grubundaki bitik Cücelerden birine o gece derhal Culhaven'a gitmesini emretti. Kuzeykarası istilasının Callahorn'a yöneldiği ve Cüce ordularının Varfleet'e yardım etmek üzere harekete geçmesi gerektiği haberi Cüce liderlere iletilmeliydi. Callahorn şehirleri yenilmemeliydi, aksi halde karalar bölünür, Allanon'un olmasından en çok korktuğu şey başlarına gelirdi. Güneykarası düşmanın eline geçerse, Cüce ordusuyla Elf ordusu birbirinden ayrılır ve Karabüyücü Lord'un bu topraklardaki nihai zaferi kesinleşmiş olurdu. Bu yüzden perişan haldeki Cüce, Hendel'e başarısız olmayacağı ve hepsinin bir an önce Anar'a yola çıkacakları sözünü verdi. Yolculuk bu defa yavaş ve tehlikeli olduğu için, Hendel'in tekrar Tyrsis'e dönmesi saatleri buldu. Görevleri Callahorn şehirleri arasında irtibatı önlemek olan Gnom avcılar, ormanlarda kol geziyordu. Hendel, birçok defa büyük bir devriye grubu geçinceye kadar gizlenmek ve sıkı muhafaza altındaki nöbetçi noktalarından kaçınmak için yolunu değiştirmek zorunda kaldı. Nöbetçiler ağı, Ejderha Dişi'nde olduğundan daha sıktı; bu da tecrübeli sınır savaşçısı için saldırının çok yakın olduğunun göstergesiydi. Kuzeykaralılar, Varfleet'i birkaç gün içinde basmayı planlıyorlarsa, Tyrsis'e de aynı zamanda saldırırlardı Küçük ada şehri Kern çoktan düşmüş olabilirdi. Cüce, nihayet nöbetçi hatlarını geçip Tyrsis'in yukarısındaki ovalara yaklaştığında gündüz olmuştu; Gnomlar tarafından fark edilme tehlikesi geride kalmış, artık Sterimin ve etki altındaki Pa-lance tarafından ele geçirilme tehlikesi başlamıştı. Palance ile daha önce birkaç defa karşılaşmıştı, fakat Prens'in onu hatırla21 Terry Brooks ma olasılığı çok azdı; Stenmin'le de sadece bir defa karşılaş-mıştı.Yine de kimsenin dikkatini çekmemeye çalışmak akıllıca bir davranış olacaktı. Uyanmakta olan Tyrsis şehrine onlarca tüccar ve yolcu arasında gizlenerek girdi. Dış Surlar'dan içeri girdiğinde, Sınır Lej-yonu'nun terk edilmiş kışlalarında askerlerle

konuşup arkadaşlarının âkibeti hakkında ipucu arayarak birkaç saat gezdi. Sonunda, arkadaşlarının oraya iki gün önce günbatımında geldiğini ve doğruca saraya gittiklerini öğrendi. Bir daha da görülmemişlerdi, ama Balınor'un babasına kısa bir ziyaret yaptıktan sonra oradan hemen ayrılmış olması da mümkündü. Hen-del bunun ne anlama geldiğini biliyordu ve günün kalan saatlerinde arkadaşlarını merak ederek, sarayın civarında gezindi. Sarayın, aşina olmadığı şahin nişanını taşıyan, tanımadığı askerler tarafından çok sıkı korunduğunu fark etti. Aynı nişanı taşıyan askerler ana kapılarda ve şehir boyunca nöbet tutuyorlardı ve görünüşe göre, bunlar Tyrsis'te iş başında olan yegâne birlikti. Balinor'u sağ salim bulsa ve onu kurtarsa bile, şehri tekrar kontrol altına almak ve Sınır Lejyonu'nu yeniden bir araya toplamak kolay olmayacaktı. Cüce, kuzeyden gelen istiladan bahsedildiğini hiç duymadı, bu da halkın karşı karşıya olduğu tehlikeden tamamen habersiz olduğunu gösteriyordu. Hendel, Palance Buckhannah kadar dengesiz ve etki altındaki birinin bile Karabüyücü Lord kadar büyük bir tehlikeye karşı şehri hazırlamayı reddeceğine inanmıyordu. Şayet Tyrsis düşerse, Ruhi Buckhannah'ın küçük oğluna bırakacak bir tahtı olmayacaktı. Hendel Sendic Köprüsü'nün altındaki geniş bir alana yayılan umuma açık parkı sessizce inceledi. Karanlık bastırınca muhafaza altındaki saraya doğru ilerleyişine başladı. Şimdi pencereyi arkasından kapatmış, bir an karanlık oda22 Shannara'nın Kılıcı III da duraklamıştı. Duvarlarında damgalı kitap dizileriyle dolu kitaplıklar olan bu oda, Buckhannah ailesinin kişisel kütüpha-nesiydi; pek az kitabın yazılıp dağıtıldığı bir zamanda böylesi bir kütüphaneye sahip olmak büyük bir lükstü. Büyük Savaşlar edebiyatı dünya yüzünden neredeyse tamamen silmiş, sonraki sıkıntılı, umutsuz yıllarda da pek az kitap yazılmıştı. Özel bir kütüphaneye sahip olmak ve boş zamanlarda oturup var olan birkaç yüz kitaptan birini okumak dört karanın en aydın toplumlarında bile pek az kişiye nasip olan bir ayrıcalıktı. Ama Hendel diğer taraftaki kapıya kedi gibi yaklaşırken odaya ancak şöyle bir bakmış, keskin gözleri zemine yakın bir yerdeki çatlaktan sızan ışığı fark etmişti. Cüce bu çatlaktan ışıklı koridora dikkatlice baktı. Görünürde kimse yoktu, fakat atacağı bir sonraki adıma hâlâ karar vermemiş olduğunu fark etti. Balinor ve Elf kardeşler, sarayın herhangi bir yerinde olabilirdi. Seçenekleri düşündükten sonra, eğer yaşıyorlarsa, sarayın altında bir zindana hapsedilmiş olabilecekleri sonucuna vardı. Önce orayı araştıracaktı. Cüce sessizliği bir süre dinledikten sonra, derin bir nefes aldı ve temkinli bir şekilde koridora doğru ilerlemeye başladı. >•• Hendel, Balinor'u daha önce ziyaret ettiği için sarayı tanıyordu. Odaların nerede olduklarını hatırlayamamıştı, ama salonların, merdivenlerin yerini biliyordu ve daha önce şarapların depolandığı mahzene inmişti. Koridorun sonundan sola döndü ve mahzen

merdivenlerinin bulunduğunu bildiği yere doğru ilerledi. Arkasındaki koridordan sesler duyduğunda aşağı katların soğuğunu kapatan dev kapıya varmıştı. Telaşla kapıyı çekti, ama kapı açılmadı. Omuzlarını kaldırarak tekrar denedi, ama kapı hâlâ kıpırdamıyordu. Sesler artık hemen üstündeydi ve çaresizlik içinde saklanabileceği başka bir yer bula.23 Terry Brooks bilmek için hareket etti. O anda gözleri, yerin yakınında daha önce fark etmediği bir güvenlik kilidine kaydı. Koridorun köşesinden gelen ve cilalı taş zeminde yankılanan, birkaç adama ait ayak seslerinin eşliğinde Cüce, sakince bu ikinci mandalı kaldırıp devasa kapıyı açtı ve içeri daldı. Güney kapısındaki nöbetlerini devralmaya gitmekte olan üç nöbetçi henüz köşeyi dönmemişti ki, kapı arkasından kapandı. ' ' Hendel, görülüp görülmediğini öğrenmek için beklemeden taş basamaklardan aşağı, terk edilmiş mahzenin karanlığına doğru ilerledi. Cüce merdivenlerin en aşağısında durdu ve duvar boyunca eliyle demir bir meşale tutacağı aradı. Birkaç dakika sonra buldu, meşaleyi çabucak yerinden çıkararak çakmaktaşı ve demir yardımıyla yaktı. Yavaş, temkinli bir bakışla oda oda, köşe köşe bütün mahzeni inceledi. Zaman hızla geçiyordu ve hâlâ hiçbir şey bulamamıştı. Sonunda her yeri aramıştı; arkadaşlarının sarayın bu kısmında tutulmadığını anlamaya başladı. Hendel gönülsüzce kendini yukarıdaki odalardan birinde hapsedilmiş olabileceklerini kabul etmeye zorladı. Palance'la şeytani danışmanının, onların ziyaretçiler tarafından görülmesi riskini göze almış olmaları tuhaftı~Hendel gene de Balinor'un belki de Tyrsis'ten gerçekten ayrılıp Allanon'u aramaya gittiğini düşündü. Ama daha düşünceyi tamamına erdirmeden bile bu tahminin yanlış olduğunu biliyordu. Balinor böylesi bir sorun için başkalarından yardım isteyecek türden bir adam değildi -kardeşiyle yüz yüze gelirdi, kaçmazdı. Hendel umutsuzca, eski bir binada esirlerin gizli tutulabileceği bir yerde, sınır gözcüsüyle arkadaşlarının nereye hapsedilebileceğini tahayyül etmeye çalıştı. En mantıklı yer, sarayın altındaki karanlık, penceresiz yerlerden biri olabilirdi, kendisinin de az önce... 24 Shannara'nın Kılıcı III Hendel birden, o mahzenin bile altında eski zindanlar olduğunu hatırladı. Balinor şehrin tarihçesini anlatırken bunların terk edilmiş olduklarını ve mühürlendiklerini söylemişti. Cüce eski geçidin nereye yapıldığını hatırlamaya çalışarak karanlık odaya heyecanla bakındı Arkadaşlarının oraya götürülmüş olduğundan emindi -çünkü orası, bir insanın gizli tutulabileceği ve asla bulunamayacağı bir yerdi. Orayı Kral'ın ailesinden ve yakın arkadaşlarından başka kimse bilmiyordu. Yıllar önce mühürlenmiş ve unutulmuştu, Tyrsis'in en ihtiyar vatandaştan bile onun varlığını hatırlamayabilirdi. Kararlı Hendel aradaki küçük odaları ve geçitleri önemse-meksizin, daha önce gördüğü mühürlenmiş girişin burada olduğundan emin olarak ana salonun duvarlarını ve zeminini

dikkatle inceledi. Şayet gerçekten de tekrar açıldıysa, onu bulmak zor olmayacaktı. Yine de onu hiçbir yerde göremiyordu. İlerledikçe duvarların sağlam, pervazların da kırılmamış olduğunu gördü. Araştırmaları bir defa daha sonuçsuz kalmıştı ve bir defa daha hata yapmış olabileceğini düşündü Ümitleri kırılmış bir halde odanın ortasındaki şarap fıçılarının dibine çöktü; hatırlamaya çalışırken gözleri umutsuzca duvarları tarıyordu. Hendel için zaman tükeniyordu. Gündüz olmadan kaça-mazsa, o da arkadaşlarının yanına katılacaktı. Birşeyleri gözden kaçırdığını biliyordu. Sessizce küfrederek, şarap varillerinin yanından kalktı ve düşünerek, hatırlamaya çalışarak yavaş yavaş geniş odayı adımladı. Duvarlarla ilgili birşeyler vardı... duvarlarla ilgili birşeyler. Sonra anladı. Geçiş yolu duvarlardan değil, zemindendi! Bir neşe çığlığını bastırarak o gece iki defa dikkatle incelediği şarap varillerinin bulunduğu kısma yürüdü. Hantal şarap varillerinden birkaç tanesini güçlü kaslarını neredeyse insanüstü 25 Terry Brpoks bir çabayla zorlayarak yana ittiğinde gizli geçidin üzerindeki taş levha ortaya çıktı. Ter içindeki Cüce levhanın bir kenarına tutturulmuş demir çengeli tutup duyulabilen bir gümbürtüyle çekti. Taş ızgara yavaşça kımıldadı, dev levha geniş bir yay çizerek açıldı ve sertçe geri düştü. Hendel elindeki meşaleyi küf kokulu derinliklere tutarak, önünde açılan delikten içeri dikkatle baktı. Karanlığa gömülmüş, yeşil yosunlarla kaplı, ıslak eski merdivenler vardı. Küçük adam ışığı önünde tutarak ve içinden bunun yaptığı başka bir hata olmaması için dua ederek unutulmuş zindana indi. Neredeyse aynı anda elbisesini delip alttaki ılık tenine sinsice yapışan bayat havanın soğuğunu vücudunda hissetti. İçendeki küf kokulu, zorlukla solunabilen hava, suratını ekşitmesine ve basamaklardan aşağı inişini hızlandırmasına neden oldu. Hiçbir şey onu bu tip saklı, mezar gibi yerler kadar korkutamazdı ve bu eski zindana nasıl cesaret edip de girdiğini sorgulamaya başlamıştı. Ama Balinor gerçekten böyle kötü bir yerde hapsediliyorsa, bu riski göze almaya değerdi. Hendel arkadaşlarını yarı yolda bırakmayacaktı. Merdivenlerin sonuna vardığında önüne doğruca ileri giden bir koridor çıktı. Meşalenin ışığına bil? direnen nemli karanlıkta ilerlerken, her iki taş duvara da belirli aralarla oyulmuş demir kapılan ayırt edebiliyordu. Bu eski, paslanmış demir levhalar penceresizdi ve dev metal sürgülerle sıkıca kilitlenmişti. Burası her insanı dehşete düşürebilecek bir zindandı -insanların kapatılıp ölene kadar orada unutulabileceği bir penceresiz, ışıksız hücreler silsilesi. Cüceler, mahvedici Büyük Savaşlar'dan sonra hayatta kalmak için yıllarca bu şekilde yaşamışlar ve oradan ışığı neredeyse tamamen unutmuş, yarı kör bir halde çıkmışlardı. Bu korkunç anı kuşaklar boyunca Cücelerin bilinçaltına kazınmış; on26 Shannara'mn Kılıcı III

larda karanlıktan, gizlenmiş yerlerden duydukları, bir türlü üstesinden gelinemeyen içgüdüsel bir korku kalmıştı. Hendel, o an bu duyguyu hissediyordu, bu eski mezarlığın oyulduğu yerin derinliklerinin yapış yapış soğuğu kadar ısrarcı ve tiksinçti. Kararlı avcı, boğazına düğümlenen korkuyu bastırmaya çalışarak ilk birkaç kapıyı inceledi. Kapıların sürgüleri yerlerinde hâlâ paslıydı ve metal toz tabakalarıyla ve bozulmamış örümcek ağlarıyla kaplıydı. Demir kapıları geçtikçe, bunların yıllardan beri açılmadığını görüyordu. Kontrol ettiği kapıların sayısını unutmuştu ve loş koridor, karanlıkta uçsuz bucaksız görünüyordu. Seslenmek istiyordu, fakat ses girişten yukarıdaki odalara gidebilirdi. Arkasına endişeli bir bakış attığında, merdivenleri ve girişi artık göremediğini anladı. Arkası da, önü gibi karanlıktı. Azalan güvenini geri kazanmak için dişlerini sıkıp kendi kendine konuşarak, kapıları kısa zaman önce kullanıldıklarına dair bir işaret bulma umuduyla dikkatle inceleyerek ilerledi. Sonra yoğun sessizlikte belli belirsiz insan fısıltıları duyarak hayrete düştü. Bir heykel gibi dondu ve duyularının kendini aldattığından şüphelenerek dikkatle dinledi. Ama ses gene vardı; zayıftı, ama kesinlikle insan sesiydi. Cüce hemen harekete geçerek sesleri takip etmeye başladı. Ama aniden sesler geldikleri gibi kesildi. Hendel, ümitsizce her iki yanındaki kapılara baktı. Biri paslı ve kapalıydı, ama diğerinin metalinin üstünde yeni oluşmuş çizikler vardı ve tozlarla örümcek ağları temizlenmişti. Kapı mandalı yağlanmış ve kısa süre önce kullanılmıştı! Cüce kuvvetle metal kilidi çekti ve meşaleyi önünde tutarak ağır kapıyı açtığında, ışık içerdeki, bu davetsiz misafiri görmek için tereddütle ayağa kalkan üç esiri açığa çıkardı. Birbirlerini tanıdıklarında içten haykırışlar, ellerini uzatarak 27 Terry Bıooks birbirlerine koşmalar oldu; dört arkadaş yeniden bir araya gelmişti Gülümseyen Eli kardeşlerin tepesinden bakan Balinor, artık rahatlamış ve kendinden emin görünüyordu, sınır gözcüsünün duyduğu rahatlamayı sadece mavi gözleri ele veriyordu Becerikli Cüce, hayatlarını bir kez daha kurtarmıştı. Ama şimdi duygulan ifade etmenin zamanı değildi ve Hendel bu korkutucu zindandan çıkış yolunu işaret etti Şafak vakti onları hâlâ sarayın altında dolanırken bulursa, yakalanma ve yeniden hapsedilme olasılıkları kesin gibi görünüyordu. Derhal şehre kaçmaları gerekiyordu. Hızlı adımlarla koridor boyunca ilerlediler. Zayıflayan meşale ışığı, yolunu bulmaya çalışan kör adamların bastonu gibiydi. Derken sanki bir mezar kapatılıyormuş hissi veren bir gümbürtü ve taşın taşa sürtünme sesi geldi. Hendel korku içinde öne geçip taş basamaklara ulaştı ve durdu Yukarıdaki taş levha kapanmış, sürgüler yerlerine sürülmüş ve özgürlük yolu tıkanmıştı. Cüce üç arkadaşının yanında, başını sallayarak umutsuz bir şekilde duruyordu. Onları kurtarma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı; tek başardığı kendisini de esir etmekti Elindeki

mecale neredeyse sönmüştü. Çok geçmeden bir defa daha karanlığa mahkûm olacaklar ve umutsuz bekleyiş yeniden başlayacaktı. 28 * , il n 'Xf, 'l v' ı'" '** cKA - " .' )'' V ı,' '

, -j .*'• r ', jt'* ",/•,'-, i' ı\ II v/ |j j, j '(*)? / ' o/;)

' .'/"' 'i'f" f f1 ı '/ j"", ,',ı ' i^1 ,"•'• "Hurda, sadece, hurda!" diye haykırdı Panamon Creel, önünde uzanan değersiz metal kılıçlara ve mücevherlere bir tekme savurarak "Nasıl bu kadar aptal olabilirim? Bunu hemen anlamam gerekirdi." Shea sessizce açıklığın kuzey ucuna yürüdü, gözleri Orl Fa-ne'in kuzeye kaçarken ormanın toprağına bıraktığı zayıf izlere bakıyordu. Çok yaklaşmıştı. Değerli Kılıç'ı kendi elleriyle tutmuştu -ancak gerçeği görememiş ve onu kaybetmişti. Kelt-set'ın iri cüssesi hayal gibi yanında belirdi, koca bedeni nemli ve yapraklarla kaplı zemine eğilmiş, gözleri araştırırken ifadesiz yüzü kendisininkinin hemen yanında duruyordu. Shea yavaşça öfkeli Panamon'a döndü. "Senin hatan değildi; şüphelenmen için neden yoktu," diye mırıldandı kederle. "Onun saçmalıklarını biraz daha akıllıca dinlemeliydim ve biraz daha az... neyse. Aramam gereken işaretleri biliyordum, ama gerektiği zaman gözümü açık tutmayı unuttum " Panamon dikkatle kesilmiş bıyığını bıçaklı elinin ucuyla sıvazlarken başını sallayıp omuz silkti. Yerdeki aletlere son bir tekme savurarak Keltset'i çağırdı ve ikisi daha fazla konuşma29 Terry Bıooks dan gece için ortaya çıkardıkları malzemeleri ve silahları paketleyip kampı toparladılar. Shea bir süre onları izledi, Kılıç'ı ele geçirmekteki başarısızlığını hazmedemiyordu. Panamon aksi bir tavırla kendisine yardım etmesi için ona aksice seslendi, o da sessizce itaat etti. Bu en son engelin kaçınılmaz sonuçlarıyla yüzleşemiyordu. Panamon Creel aptal ve şaşırtıcı derecedeki ahmak bir Vadiliye Paranor'un tehlikeli arazilerinde, pekâlâ düşmana dönüşebilecek insanları ve hakkında yalnız Shea'nın bir şeyler bildiği, ama elinde tutarken bile tanıyamadığı bir Kılıç'ı aramasında ona refakat ederek, dayanabileceği kadar dayanmıştı. Kırmızılı eşkiya ile dev arkadaşı bu esrarengiz kılıç

yüzünden bir kez hayatlarını neredeyse kaybediyorlardı ve şüphesiz bir defa fazlasıyla yeterliydi. Vadilinin arkadaşlarını bulmaya çalışmaktan başka seçeneği kalrhamıştı artık. Ama onları bulduğunda, Allanon'la yüzleşmek ve ona nasıl başarısız olduğunu -hepsini başarısızlığa uğrattığını- anlatmak zorunda kalacaktı. Sert Druidle yüzleşeceğini, acımasız gözlerinin bütün gerçeği öğrenmek için saklı düşüncelerini okuyacağını düşününce ürperdi. Hiç de iç açıcı olmayacaktı. Yaklaşık bir hafta önce karanlık, sisli şafakta, Kayaç Vadi-si'nde onlara "bildirilen kehaneti düşündü. Korkunç Ejderha Dişi'ndeki tehlikenin -birinin Paranor'u göremeyeceği, dağın diğer tarafına geçeceği, gene de Shannara'nın Kılıcı'na dokunacak ilk kişi olacağı- kehanetinde bulunan Bremen'in gölge-siydi. Bütün bunlar önceden biliniyordu, ama Shea geçen birkaç günün gerginliği ve heyecanı içinde bunu unutmuştu. Bitkin Vadili bir süre gözlerini kapadı ve ruhlar alemiyle efsanevi bir Kılıç arasındaki güç savaşının etrafında dönen bu inanılmaz bilmecede nasıl olup da bir rolü olduğunu merak etti. Kendini öylesine küçük ve çaresiz hissediyordu ki, onun 30 Shannara'mn Kılıcı III için en kolay yol kendini gömüp çabuk bir ölüm için dua et-mekmiş gibi görünüyordu. Şayet Allanon'a inanılacak olursa, birçok şey ona bağlıydı ve işin başından beri bu görev için tamamen yetersizdi. Onu buraya kadar getiren adamların gücüne güvenmekten başka hiçbir şey yapmamıştı. Büyülü Kılıç'ı alabilmesi için ne çok fedakârlıklarda bulunmuşlardı. Ama eline aldığında o... "Kararımı verdim. Peşinden gideceğiz."' '•' ''fV/ Panamon Creel'in sert sesi küçük düzlüğün sessizliğini demir bıçağın tahtayı kesmesi gibi keskin bir çatırtıyla bozdu. Shea hayretle geniş, gülümsemeyen yüze baktı. "Yani... Kuzeykarası'na mı?" ^'' '• ' Kırmızılı hırsız Vadiliye sanki aklı başında bir adamın kavrayışına sahip olmayan bir geri zekâlıymış gibi, öfkeli bakışlarından birini attı. 1 "Beni aptal yerine koydu. O küçük farenin elimden kaçmasına izin vermektense boğazımı keserim, daha iyi. Onu bu defa ele geçirdiğimde, kemirmeleri için solucanlara bırakacağım." Yakışıklı yüzü duygusuzdu, ama tehdit dolu sesinde insanın iliklerine kadar işleyen bir nefret vardı. Bu Panamon'un diğer yüzüydü -bütün Gnom kampını insafsızca yok eden, sonra da Kafatası Taşıyıcısı'nın ölçüsüz gücünün karşısına çıkan bir profesyonel. Bütün bunları Shea için, hatta Shannara'mn Kılıcı'm ele geçirmek için dahi yapmıyordu. Bu, incinen onuruyla ve onu çiğnemeye cüret etmiş talihsiz yaratıktan intikam alma arzusuyla ilgiliydi. Shea hareketsiz Keltset'e çabucak bir göz attı, ama dev Kaya Trolü ne kabul ettiğine ne de reddettiğine dair bir işarette bulunmadı; ağaç kabuğu gibi yüzü boş, çukurdaki gözleri ifadesizdi. Panamon tereddütlü Vadiliye doğru birkaç adım atıp sertçe güldü.

31 Terry Brooks "Bunu bir düşün, Shea. Gnom dosaımuz uzun süredir aradığın Kılıç'm yerini bize göstererek işleri çok daha basitleştirdi. Artık onu aramak zorunda değilsin -nerede olduğunu biliyoruz." Shea başıyla sessizce onayladı, hâlâ maceracının gerçek niyetinden şüphe duyuyordu. "Ona yetişme şansımız var mı?" "işte bu -işte böyle olmalıyız." Panamon ona sırıttı, yüzü bir güven maskesiyle örtülüydü. "Elbette, ona yetişebiliriz -bu sadece bir zaman meselesi. Asıl zorluk onu bizden önce başka birinin yakalaması olacaktır. Keltset Kuzeykarası'm herkesten iyi bilir. Gnom bizden saklanmayı başaramaz. Kaçmak, kaçmak ve kaçmaya devam etmek zorunda olacak, çünkü dönecek kimsesi yok, kendi halkına bile dönemez. Kılıç'a nasıl tesadüf ettiğini ya da değerini nasıl anladığını bilmemize imkân yok, ama bu yaratığın bir sürgün ve asker kaçağı olduğundan eminim." ,.. "Kılıç'ı Karabüyücü Lord'a götüren Gnom ekibinin bir üyesi olabilir -ya da bir tutuklu," diye öne sürdü Shea düşünceli bir şekilde "Büyük olasılıkla ikincisi," diye onayladı diğeri, sanki bir-şeyleri hatırlamaya çalışıyormuş gibi duraksayıp kuzeye, orman sabahının-eisıne bakarak. Güneş dünyanın doğu köşesinden tamamen ortaya çıkmıştı, ormanlığın karanlık köşelerine ağır ağır süzülen ilk ışıkları parlak ve sıcaktı. Ama sabah sisi henüz kalkmamıştı; üç yolcuyu güneş ışığıyla ölmekte olan gecenin buğulu bir karışımıyla sarılmış bir halde bırakıyordu. Göğün kuzey tarafı sabahın ilk saatlerine göre bile olağanüstü koyu görünüyor, normalde geveze olan Panamon'un bile merakından tek kelime etmeden uzun dakikalar boyunca siyahlığa bakmasına neden oluyordu. Sonunda onlara döndü, yüzü şüpheyle gölgelenmişti. Shannara'nın Kılıcı III "Kuzeyde tuhaf şeyler oluyor. Keltset, artık harekete geçelim -o Gnomu avcı devriyelerinden önce bulalım. Onun bu dünyadaki son anlarını kimseyle paylaşmak istemiyorum!" "• Kaya Trolü rahat adımlarla liderliği aldı, önündeki zeminde Orl Fane'in bıraktığı izleri incelerken başı aşağı eğilmişti. Panamon'la Shea sessiz bir konsantrasyonla arkasından ilerliyorlardı. Avlarının izleri Keltset'in keskin gözleri için son derece belirgindi. Arkaya dönüp bir eliyle, Panamon'un Shea'ya Gnomun ayak izlerini saklamakla bile uğraşmadan hızla koştuğu ve sonunda hedefine karar verdiği şeklinde tercüme ettiği bir işaret yaptı. Shea kafasında kurnaz adamın nereye kaçabileceğine dair tahminler yapıyordu. Kılıç

elindeyken Karabüyücü Lord'a sunmaları için geri götürürse, halkının gözünde aklanabilirdi. Ama Orl Fane onların tutsağı olduğu sırada davranışlarında son derece tutarsız görünmüştü ve Shea Gnomun rol yapmadığından emindi. Ancak kısmen kontrol edebildiği bir çılgınlığa esir olmuş gibi, Kılıç'ın nerede olduğuna dair gerçekleri ortaya koyan karma karışık cümleler sıralayıp durmuştu. Şayet Shea konuyu biraz daha dikkatli dinlemiş olsaydı, bunu -aranan tılsımın Orl Fane'de olduğunu- anlayabilirdi. Hayır, Gnom aklı başındalıkla çılgınlık arasındaki zihinsel engelleri aşmıştı ve hareketleri hiçbir şekilde önceden tahmin edilemezdi. Onlardan kaçmıştı, ama kime? "Şimdi hatırladım." Streleheim Ovalan'na doğru yollarına devam ederlerken Panamon düşüncelerini böldü. "O kanatlı yaratık dün karşımıza çıktığında Kılıç'ın bizde olduğunda ısrar etmişti. Kılıç'ın varlığını hissettiğini söyleyip durmuştu -gerçekten de seziyordu, çünkü Orl Fane çuvalındaki Kılıç'la beraber çalılıkların arkasında gizleniyordu." 33 Terry Brooks Shea olayı acıyla hatırlayarak başını salladı. Kafatası Taşıyıcısı farkında olmadan kıymetli Kılıç'ın oralarda olduğunu onlara söylemişti, ama onlar dövüşün öfkesi ve hararetinde bu önemli ipucunu yakalamakta başarısız olmuşlardı. Panamon gizlemediği bir öfkeyle, Orl Fane'i yakaladığında onun için hazırladığı berbat sonlan homurdanarak dolanıp duruyordu. Derken orman Streleheim Ovalan'na açılarak bir anda bitti. ^ Hayretler içindeki üçlü durdu, gözleri inanamayarak tam kuzeylerinde beliriveren dehşet verici manzaraya kilitlenmişti -uzayın sonsuzluklarında gözden kaybolana kadar yükselen, bütün ufka yayılıp tüm Kuzeykarası'nı kaplayan, dev, aşılmaz bir karanlık duvan. Adeta Kafatası Kralı kadim ülkeyi kara bir kefenle sarmıştı. Bu bulutlu bir gecenin karanlığından bile daha koyuydu. Kuzeye, Kafatası Krallığı'nın merkezine doğru sürüklenirken grinin en koyu tonlarıyla dalgalanan yoğun bir sisti Bu Shea'nın şahit olduğu en korku verici manzaraydı. Zilini açıklanamaz bir kesinlikle bu devasa duvarın bütün dünyayı sararak yavaş yavaş gııneye doğru süründüğünü algılayınca ilk andaki korkusu ikiye katlandı. Karabüyücü Lord geliyordu... "Bu da ne ola ki...?" Nutku tuaılan Panamon cümlenin sonunu getiremedi. Shea dalgın dalgın başını salladı Bu soruya bir cevap verilemezdi. Bu bir ölümlünün kavrayışının ötesindeydi. Üçlü sanki başka birşeyler olmasını bekler gibi, uzun dakikalar boyunca bu büyük duvara baktılar. Sonunda Keltset önlerindeki sert çimenliği dikkatle incelemek için eğildi, bir defasında birkaç metre ilerleyerek biraz uzaklaştı. Sonra doğruldu ve uğursuz siyah sisin tam merkezini işaret etti. Panamon yanına koştu, yüzü donmuş gibiydi "Gnom doğruca o şeyin içine koşuyor," diye mırıldandı öf34

Shannara'nın Kılıcı III keyle. "Oraya ulaşmadan önce yakalayamazsak, karanlık izlerini tamamen saklar. Onu kaybederiz." Birkaç metre ötede, sis ve dumandan oluşan kara duvarın gri kenarlarında Orl Fane'in küçük, eğik bedeni kaçışından bitkin bir halde bir an durdu; yeşilimsi gözleri korkuyla ve gördüğünü kavrayamayarak girdap gibi dönen karanlığı inceledi. Sabahın erken saatlerinde üç yabancıdan kaçtıktan beri sürekli kuzeye doğru, gücü tükenene kadar, sonra ayaklarını sürüyerek bir gözü hep arkada ve kaçınılmaz takibi bekleyerek koşmuştu. Zihni artık mantıklı işlemiyordu; haftalardır içgüdüleri ve şansla, ölülerden beslenerek ve dirilerden kaçınarak yaşamıştı. Onu istemeyenler, onu kendilerinden biri olarak kabul etmeyenlerin arasında bir gün daha yaşayabilmek içgüdüsüyle hayatta kalmaktan başka hiçbir şeyi düşünmüyordu. Kendi halkı bile onu çiğnedikleri yerlerde sürünen böceklerden daha alçak bir yaratık olarak görmüş, ona arkalarını dönmüşlerdi. Etrafındaki topraklar vahşiydi -tek başına uzun süre sağ kalamayacağı topraklar. Ama o yalnızdı ve bir zamanlar makûl olan aklı yavaş yavaş kendi içine dönmüş, delilik galebe çalana ve bütün aklı selim kaybolana kadar orada gömülü olan korkuları bastırmıştı. Gene de kaçınılmaz ölüm kolay gelmedi; kader çarpık bir mizah anlayışıyla araya girmiş ve bu dışlanmış zavallıya son bir sahte umut pırıltısı bahşederek ellerine görünürde bir daha elde etmesinin imkânsız olduğu insan sıcaklığını kazanmasının yolunu vermişti. Hâlâ bir asker kaçağıyken, kaybedilmiş bir hayatta kalma savaşını hâlâ sürdürürken, çaresiz Gnom efsanevi Shannara'nın Kılıcı'nın varlığını öğrenmişti. Onun dehşet verici sırrı Slrelelıeim Ovalan'nda ölmekte olan birinin kasTerry Brooks katı olmuş dudakları arasından zayıf bir uyan fısıltısı olarak söylenmişti. Sonra Kılıç ellerindeydi -Orl Fane'in elinde, ölümlüler üzerinde gücün güç anahtarı olan şey. '•> ' Ama o harekete geçmenin yolunu düşünüp taşınırken korku ve şüpheler yenilen zihnini durmaksızın kemirmiş, delilik gitmemek üzere yerleşmişti. Bu ölümcül tereddüt Gnomun tutsaklığı ve Kılıç'ın -kendi ırkına dönüşünün tek yolunun- kaybıyla sonuçlanmıştı. Mantık yerini umutsuzluğa ve hezeyanlara bırakmış ve zaten dengesiz olan aklı hepten çökmüştü. Yalnızca yakıcı, unutulmaz bir düşünceye yer vardı -Kılıç'a sahip olmalıydı, yoksa ölürdü. Kendini tutsak alan, hiçbir şeyden şüphelenmeyen kişilere Kılıç'ın kendisine ait olduğunu, yerini sadece kendisinin bildiğini söyleyerek akılsızca böbürlenmiş, böylece onu elinde tutma yolundaki son şansını da yitirme tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. Ama yabancılar satırlann arasını okuyamamış, onun tamamen deli olduğunu düşünüp savuştur-muşlardı. Sonra Kılıç'ın alınması ve kuzeye kaçış gelmişti. Kuzeye gidişini engelleyen gizemli karanlığa boş boş bakıyordu. Evet, kuzeye, kuzeye, diye düşündü; gülümsemesi çarpıktı, gözleri vahşice irileşmişti Orada toplumun dışına itilmiş biri için bir güvenlik ve kurtuluş yolu vardı. İçinde, geldiği yöne dönmek için

neredeyse tekinsiz bir istek hissediyordu. Fakat kurtuluşu, Kuzeykarası'nda olduğu için, düşüncesi zihninde olduğu gibi kaldı. Orada... Efendi'yi bulacaktı. Karabüyücü Lord'u. Bakışları birden, beline sıkıca tutturduğu eski kılıca gitti; bıçak kısmı hantalca yerde sürükleniyordu. Boğum boğum san ellerini, yanan bir meşale tutan kolun resmedildiği oymalı kabzasına koydu, yaldızlı resim yer yer, altındaki cilalı kabzayı ortaya çıkararak dökülmüştü. Tekrar güç kazanmak istercesine kabzayı sıkıca tuttu. Aptallar! Ona hak ettiği saygıyı gösterme36 Shannara'mn Kılıcı III yen herkes aptaldı. Çünkü o Kılıç'ın taşıyıcısı, dünyanın bildiği en büyük efsanenin sahibi ve... hemen düşüncesini kesti, etrafını saran boşluğun bile zihnini okuyabileceğinden, en mahrem düşüncelerini araştırıp çalacağından korkuyordu. Önündeki korkunç karanlık onun girişini bekliyordu. Orl Fane, her şeyden olduğu gibi, bundan da korkuyordu, fakat gidecek başka yeri yoktu. Kendini takip edenleri -dev Trolü, kinini içgüdüsel olarak sezdiği tek elli adamı ve yarı insan yarı Elf olan genci- hayal meyal hatırladı. Bu sonuncusunda Gnomun açıklayamadığı, zaten dengesiz olan aklına sarsılmaz bir süreklilikle rahatsızlık veren bir şeyler vardı. Küçük adam yuvarlak kafasını boş boş sallayarak kara duvarın gri kenarlarına doğru ilerledi, hava durgun ve sessizdi. Karanlığın içine girene ve rüzgârla soğuk nemin aniden esişiy-le sessizlik yok olana dek geriye bakmadı. Arkasına bir göz attığında orada hiçbir şey olmadığını korkuyla gördü -yoğun, aşılmaz katmanlar halinde uzanan karanlıktan başka hiçbir şey. İlerledikçe rüzgâr şiddetlenmeye başladı ve karanlıkta diğer yaratıkların farkına vardı. Önce zihninde bulanık bir far-kındalık olarak, sonra da sislerin içinden sızıp ona yapışan yumuşak çığlıklar olarak belirdiler. Sonunda yapışkan parmaklarıyla hafifçe etine dokunan canlı vücutlar olarak göründüler. Artık canlı yaratıkların dünyasında değil, ruhsuz varlıkların ebedi esaretlerinden kaçma umuduyla çaresizce dolaştığı bir dünyada olduğunu bir şekilde bilerek çılgınca kahkaha attı. Konuşarak, gülerek, hatta neşeyle şarkı söyleyerek, aralarında tökezleyerek ilerliyordu; zihni artık ölümlü varlığının bir parçası değildi. Etrafındaki karanlıklar dünyasının yaratıkları bu çılgın ölümlünün kendilerinden biri olduğunu bilerek ona eşlik ediyorlardı. Bu sadece bir zaman sorunuydu. Ölümlü haTerry Brooks yatı bittiğinde, o da, kendileri gibi olacaktı -sonsuza kadar kayıp. Orl Fane sonunda kendi türünün arasında olacaktı. Neredeyse iki saat geçmişti, sabah güneşinin yavaş, ölçülü kavisiyle birlikte ilerleyen üç adam, avlarının içinde kaybolduğu sis duvarının kenannda duruyorlardı. Onun yaptığı gibi, Karabüyücü Lord'un krallığının eşiğini işaret eden korkutucu karanlığı inceleyerek duraksadılar. Sis, ölü toprağın üzerinde, merkeze doğru çıktıkça koyulaşan katmanlar

halinde duruyor gibiydi. Panamon Creel geriye doğru çekildi, ilerlemek için yeterli güveni toplamaya çalışıyormuşçasına gözlerini karanlıktan ayırmıyordu. Heykel gibi hareketsiz duran Keltset, zemini gelişigüzel inceledikten sonra Gnomun gerçekten kuzeye gitmiş olabileceğini belirten kısa bir el hareketi yaptıktan sonra, koca kollarını kavuşturup, kaşlarının aşağısında belli belirsiz birer yaşam penceresi olan gözleriyle, bir heykel kadar hareketsiz durdu. Başka seçenek yok, diye düşündü Shea, zihninde kararını çoktan vermişti ve izleri karanlıkta yitirebilecekleri düşüncesiyle umutları henüz kınlmamıştı. Bu takibe başladıklarından beri eski inancını bir ölçüde yeniden kazanmış, Orl Fane'in bulunabileceğinden ve Kılıç'ın geri alınacağından tekrar emin olmuştu. Birşeyler onu çekiyordu -ona başarısızlığa uğramadığını söylüyor, onu yüreklendiriyor, rahatlatıyordu; kalbinin derinliklerinde ona yeni bir cesaret veren birşeyler vardı. Sabırsızlıkla Panamon'un vereceği ilerleme emrini bekliyordu. "Yaptığımız şey çılgınlık," diye mırıldandı kırmızılı hırsız Shea'mn yanından geçerken. "Bu duvarın havasında kendimi ölü gibi hissediyorum..." "Devam etmeliyiz," dedi Shea. 38 Shannara'nın Kılıcı III Panamon yavaşça dev arkadaşına baktı, ama Kaya Trolü kıpırdamıyordu. Diğeri bir süre daha bekledi, Keltset'in Ku-zeykarası'na yaptıkları bu yolculuğa giriştiklerinden beri hiçbir görüş bildirmemesinden açıkça rahatsız olmuştu. Önceleri, sadece ikisi varken Panamon ondan destek istediğinde dev her zaman onayladığını belirtirdi, fakat Trol son zamanlarda tuhaf bir şekilde tarafsız davranır olmuştu. Sonunda maceraperest, başını evet anlamında salladı ve üç arkadaş azimle gri sislerin içine girdiler. Arazi, düz ve çıplak olduğu için zorlanmadan yürüyorlardı. Sonra, görüş zorlaştı, ta ki birbirlerini bulanık gölgelerden ibaret olarak görmeye başlayana kadar. Panamon onlara hemen durmalarını söyledi ve çantasından bir ip çıkarıp aynlmamalan için birbirlerine bağlanmalarını önerdi. Bu iş tamamlandıktan sonra yola devam ettiler. Sert toprak üzerindeki ayak seslerinden başka ses yoktu. Sis rutubetli değildi, ama gene de Shea'ya Sisli Bataklık'ın kokuşmuş havasını hatırlatarak tenlerine rahatsız edici bir şekilde yapışıyormuş gibi geliyordu. Onlar derinlere daldıkça daha da hızlı ilerliyor gibiydi, ama henüz rüzgârın esişini hissetmiyorlardı. Sonunda bütün yollar kapandı ve üçlü tamamen karanlıkta kaldı. Saatlerden beri yürüyor olmalıydılar, ama narin ölümlü varlıklarını örten sessiz kara siste zaman kavramları yitmişti. Onları tutan ip sisin içine işleyen ölüm yalnızlığından kurtarıyordu onlan, ipin uçlan birbirlerinden çok arkalarında bıraktıkları gün ışığı ve görüntüler dünyasına uzanıyor gibiydi, içine girmeye cüret ettikleri yer, duyuların boğulduğu, kısıtlayıcı bağlardan kurtulamama korkusunun daha da arttığı, yaşamın eksik

olduğu, unutulmuş bir ara dünyaydı. Burada karanlığı parçalara ayıran, bir gün alacağı ölümlü yaratığa hafice sürünen '39 Terry Brooks ölümün varlığı hissedilebiliyordu. İnsan duyularının sınırları bu garip karanlıkta hayali anılara dönüşüp kayboldukça zihnin derinliklerindeki imgeler, yani bilinçaltı tanınmak için öne çıktıkça, gerçek olmayan neredeyse kabul edilebilir bir hal alıyordu. İlk önce, bilinçaltının derinliklerine inebilmek neredeyse hoştu, ama sonradan ne eğlenceli, ne kabul edilebilir, sadece ölümcül bir hal aldı. Bu son duygu hem bedenlerini, hem de ruhlarını lotus yiyen eski insanlarınkine benzer bir uyuşukluğa bırakarak akıllarını kucaklayan belli belirsiz bir sıkıntı, ilgisizlik haline dönüşerek uzun süre devam etti. Zaman tamamen yok oldu; sis dünyası ebediyete kadar uzanıyordu. Yaşayanların dünyasının loş kuytularından yakıcı bir acı hissi gelip aniden Shea'nın bitkin vücuduna yerleşti. Zihni ani bir sarsıntıyla düşüncelerini örten halsizlikten kurtuldu ve bu yakıcı his göğsünde keskinleşmeye başladı. Hâlâ uykulu, bedeni tuhaf şekilde ağırlığından yoksun, bitkin bir halde, eli giysisine uzandı, sonunda onu huzursuz eden şeyin kaynağına ulaştı -küçük deri kese. Değerli Elftaşlarını sıkıca tutarken zihni birden aydınlandı ve bir kere daha uyandı. Ani bir korkuyla yere boylu boyunca uzanmış olduğunu, artık yürümediğini ve hatta artık nereye gitmekte olduğunun bile bilincinde olmadığını fark etti. Paniğe kapılarak belindeki ipi sıkıca tuttu ve şiddetle çekti. Diğer uçtan hafif bir inilti gelmişti; arkadaşları hâlâ onunla birlikteydi. Mücadele ederek, ağır hareketlerle, bitkin bir şekilde ayağa kalktı ve ne olduğunu anladı. Bu ebedi uyku ara dünyası onlan neredeyse kurbanı yapmıştı, onları yatıştırarak, uyuşturarak, sessiz ölüme gitgide yaklaştırırken duyularını karma kanşık ederek. Onları kurtaran sadece taşların gücü olmuştu. Shea kendini inanılmayacak kadar bitkin hissediyordu, 40 Shannara'nın Kılıcı III ama kalan son gücünü de toplayıp ipi umutsuz bir şekilde çekerek Keltset ile Panamon Creel'i ölüm uçurumundan geriye, tekrar canlıların dünyasına sürükledi. İpe asılarak çılgınca bağırdı, sonra sendeleyerek, acı bilinçlerini açana kadar tepkisiz bedenlerini tekmeledi. Uzun bir süre sonra ne ne olduğunun ayırdına varacak kadar uyandılar: bu uyanışla beraber ayağa kalkmaya çalışırlarken, hayatta kalma arzusu yeniden canlandı. Zihinleri berrak kalma mücadelesi verirken birbirlerine tu-tunuyorlardı. Derken, zifiri karanlıkta sendeleyerek her biri zihin ve bedenin inanılmaz çabaları sonucunda atılan

adımlarla yürümeye başladılar. Shea en öndeydi, yönü bilmiyordu, ama güçlü Elftaşlarının uyandırdığı güdünün kendisine rehberlik edeceğine güveniyordu. Uzun bir süre sonsuz karanlıkta öldürücü sisin etraflarında onları uyuşturarak döndüğünü bilerek ve ayakta kalma mücadelesi vererek yürümeye devam ettiler. Tuhaf, uyuşturucu ölüm hissi yorgun zihinlerini etkilemeye çalışıyor, tükenmiş bedenlerini onları bekleyen huzurlu sonu kabul etmeye sessizce zorluyordu. Fakat ölümlüler büyük bir kararlılıkla ona karşı koyuyordu, güçleri başka her şey tükendiğinde bile pes etmeyecek olan küçük cesaret ve umutsuzluk kırıntılarıydı. Sonunda ölüm olsa bile vazgeçmeyeceklerdi. Sonunda, yorgunluk derin sisin içinde geri çekilmeye başladı. Ölüm yaşama arzusunu söndürmekte, bu kez başarısız olmuştu. Bu üçlü için başka zamanlar olacaktı, ama şimdilik biraz daha insanlann dünyasında yaşayacaklardı. Böylece durgunluk geçti, normal uyku haline benzemeyen uyuşukluk, bir daha gelebileceği tehdidiyle şimdilik silindi. Üç yoldaş gene önceki hallerine dönmüşlerdi, kasları uyku sanki hiç olmamış gibi bağlarından kurtulmuş, zihinleri uyanmaktan çok serbest 41 Terry Broolcs ' kalmıştı. Uzanma ya da esneme isteği yoktu, sadece ölüm uykusunun zamansız, duygusuz bir uyku olduğuna dair silinmeyen bir anı vardı. V >,, '<•• -,ıjı'f (I4'"n.,ty" . tVM* *K,'t <4. W V,M:M; Tümü de tamamen canlanmış olmasına rağmen, her biri deneyimlediği ölüm korkusunu dile getirilmeyen bir korku ve suskun bir çaresizlik içinde, onun önü alınmaz dokunuşunun kendilerini bir gün edediyen eline geçireceğini bilerek yaşadığından, uzun süre hiç kimse konuşmadı. Birkaç kısa an boyunca yaşamın kenarında durup, hiçbir ölümlünün doğal yaşamları son bulmadan bakamayacağı, ötedeki yasak bölgeye bakmışlardı. Oraya bu kadar yakın olmak korkutucu, hissizleş-tirici, hatta çıldırtıcıydı. Bundan sağ çıkmamaları gerekirdi, v' Hemen sonra anılar kayboldu, üçünün ölümden kıl payı kaçtıklarının belli belirsiz bilgisi kaldı yalnızca.. Soğukkanlılıklarını yeniden topladıktan sonra, karanlığın bitimini bulmak için devam ettiler. Panamon, Shea'ya alçak sesle doğru yolda ilerleyip ilerlemediklerini sordu. Bilmiyorsam da ne fark eder, diye düşündü, küçük Vadili kendi kendine öfkeyle. Başka hangi yöne gideceklerdi ki? Eğer içgüdüleri yamlıyorsa, onlara yardım edecek başka şey yoktu. Elftaşları onu bir defa kurtarmıştı; onlara-yine güvenecekti. Orl Fane'in bu sis duvarını aşma denemesinin nasıl sonuçlandığını merak etti. Belki de çılgın Gnom ölümcül etkilerden kurtulmak için kendine özgü bir yol bulmuştu, fakat bu pek de olası değildi. Küçük adam yolda düştüyse de, Kılıç bu karanlıkta kaybolmuş olmalıydı ve onu asla ele geçiremeyebilir-lerdi. Bu tatsız olasılık Vadilinin Kılıç'ın siste bir yerlerde, belki de onlardan birkaç metre ötede birinin onu yeniden bulmasını bekliyor oluşu ihtimalini değerlendirerek duraklamasına neden oldu.

42 Shannara'nın Kılıcı III Sonra birden karanlık kirli griye dönüşerek solgunlaştı ve sis duvarı arkalannda kaldı. Bu öyle ani olmuştu ki, tamamen gafil avlandılar. Bir an birbirlerini görmelerine dahi imkân vermeyen karanlığa gömülmüşken, bir sonrakinde Kuzeykara-sı'nın kurşunî göğünün altında şaşkınlık içinde kalakalmışlardı. Bir an durup içinde belirdikleri araziyi incelediler. Burası Shea'nın gördüğü en kasvetli yerdi. Clete'in kasvetli ovalarından daha kötü, Güneykarası'ndaki Kara Meşeler'den daha korkunçtu. Arazi çorak ve ıssız, gri-kahverengi toprak, güneş ışığından ve bitki yaşamından tamamen yoksundu. En dayanıklı çalılık bile hayatta kalamamıştı -bu, burasının gerçekten Karanlıklar Lordu'nun krallığı olduğuna dair sessiz bir uyarıydı sanki. Arazi engebeli, alçak tepelerde, kuzeyde ufka doğru uzanıyordu, sert toprakta ufacık bir yeşillik bile yoktu. Kaya kümeleri loş, gri göğe uzanıyordu ve düzlükler uzun süre önce kuruyan nehir ve dere yataklanyla berelenmişti. Hiçbir yerde yaşam belirtisi yoktu; hatta sükûneti bozacak böcek vızıltıları bile. Bir zamanlar yaşamın var olduğu bu arazide artık sadece ölüm vardı. Kuzeyde, boş gökyüzüne doğru yükselen bir dizi tehditkâr görünüşlü tepe duruyordu Kendisine söylenmesine gerek kalmadan, Shea burasının Karabüyücü Lord Bro-na'nın evi olduğunu anlamıştı. "Şimdi ne öneriyorsunuz?" diye sordu Panamon Creel. "İzleri tamamen kaybettik. Hem Gnomun o şeyden sağ çıkıp çıkmadığını bilmiyoruz bile. Aslına bakılırsa bunu becerebileceğini de sanmıyorum." "Onu aramaya devam etmek zorundayız," diye cevapladı Shea "O uçan yaratıklar bizi ararken," dedi diğeri. "Tuhaflıklar düşündüğümden biraz daha fazla, Shea. Bu durumda ilgimin 43 1 Terry Brooks

gittikçe azaldığını açıkça söyleyebilirim -özellikle de ne uğruna mücadele ettiğimi bilmiyorken. Orada az kalsın ölüyorduk ve ben bizi öldürmeye çalışan şeyi göremedim bile!" >•'<' •> Shea birden durumu anlayarak anlayışla başını salladı. Panamon Creel hayatında ilk defa, yaşamından endişe duyuyordu, bu ciddi bir yara almış gururuyla birlikte geri çekilmek anlamına gelse bile. Yolculuğun devam edip etmemesi Shea'ya bağlıydı. Gözleri Vadiliye odaklanmış, kaşlarını anlayışlı bir şekilde çatmış olan Keltset, diğer iki adamdan ayrı duruyordu. Shea, iri yaratığın müşfik gözlerinde gördüğü köklü ve mütevazi zekâ pırıltısından bir kez daha etkilendi. Hâlâ dev Trol hakkında hiçbir şey

bilmiyordu, ama öğrenmek istediği çok şey vardı. Yakın dostluklarından onca böbürlenmesine rağmen Panamon Creel'in bile bilmediği tuhaf, önemli bir sının anahtarıydı Keltset. "Seçenekler sınırlı," diye cevap verdi küçük Vadili sonunda. "Orl Fane'i sisin bu tarafında arayabiliriz ve Kafatası yaratıklarıyla şansımızı deneyebiliriz, ya da geri dönüş riskini göze alabiliriz..." Panamon'un renginin atmasına neden olan düşüncesini yarım bırakarak sustu. "Geri dönmüyorum -en azından hemen değil," dedi cesareti sarsılan hırsız şiddetle. Böylesine anlamsız bir öneriyi ona ileten havayı bıçaklı elini kaldırıp savuşturarak başını ateşli bir şekilde salladı. Sonra, eski Panamon Creel aklını başına devşi-rirken, bildik gülümseme neredeyse utangaç bir edayla geri döndü. Hiçbir şeyin kendisini uzun süre korkutmasına izin vermeyecek kadar tecrübeli bir birey ve hayat oyununda gerçek bir profesyoneldi. Karanlığın içindeyken ölüm dünyasında hissettiklerinin anılarını bastırmaya çalışıp bir maceracı ve 44 Shannara'nın Kılıcı III hırsız olarak hayat tecrübesini hatırlayarak güvenini topladı. Şayet yazgısında bu macerada ölmek varsa, bunu birçok zor yıl boyunca kazandığı cesaret ve azimle karşılayacaktı. ^ "Şimdi bir süre bu konuyu görüşelim," dedi, onlardan biraz uzaklaşıp yeniden yanlarına gelerek. Eski cesareti ve metaneti geri geliyordu. "Eğer Gnom sis engelini geçemediyse Kılıç hâlâ oradadır -onu hemen alabiliriz. Ama ya atlattıysa, bizim gibi, o zaman nerede. .?" Araziyi inceleyerek, ihtimalleri azaltmaya çalışırken cümlesini yanda bıraktı. Keltset hemen yanına geldi ve kuzeydeki, Kafatası Krallığı'nm sınırlarını belirten sivri uçlu tepeleri gösterdi. "Evet, tabii ki, yine haklısın," diye onayladı Panamon belli belirsiz bir gülümsemeyle. "Baştan beri o yöne gidiyor olmalı. Gidebileceği tek yer orası." "Karabüyücü Lord mu?" diye sordu Shea sessizce. "Yani Kı-lıç'ı doğruca Karabüyücü Lord'a mı götürüyor?" Diğeri başıyla onayladı. Ruhlar Kralı'na giden Gnomu onlara yardım edecek Allanon'un gizemci becerileri bile olmadan takip etme olasılığını düşünen Shea'nın beti benzi soldu. Şayet fark edilecek olurlarsa onlara yardımcı olacak Elftaşlan dışında tamamen savunmasızlardı. Taşlar Kafatası Taşıyıcısı'na üstün gelmişti, ama Brona gibi korkunç bir yaratıkla karşı karşıya geldiklerinde aynı etkiyi gösterecekleri şüpheliydi.

İlk önemli nokta, Orl Fane'in tehlikeli sisten geçip geçemediğiydi. Sis duvarının kenarını, kaçan Gnomun bu bölgeye girdiğinde bırakmış olabileceği izlerin yolunu kesmek üzere batıya doğru takip etmeye karar verdiler. O yönde bir iz bulamazlarsa, aynı yerden doğuya gitmeyi deneyeceklerdi. Hâlâ Orl Fane'den bir iz yoksa, öldürücü sisin içinde bir yerlerde düştüğünü varsayacaklar ve Kılıç'ı bulmak için tekrar sise gi45 Terry Brooks receklerdi. Kimse son alternatiften hoşnut değildi, fakat Shea, Elftaşlarmın gücünden faydalanarak kaybolan tılsımı bulma şanslarının olduğunu söyledi. Değerli taşları kullanmak, şüphesiz varlıklarını ruhlar âlemine bildirecekti, ama o zifiri karanlıkta bir şey bulmayı umuyorlarsa, bu oynamaları gereken bir kumardı. Böylece üçlü kuzeye doğru ilerlemeye başladı, Keltset'in keskin gözleri çorak toprakta Gnomun izlerini arıyordu. Bulutlar Kuzeykarası'nı sevimsiz gri bir sisle kaplayarak bütün gökyüzünü kapatmıştı. Shea, sis duvarına girdiklerinden beri ne kadar zaman geçtiğini hesaplamaya çalıştı, fakat emin olamadı. Birkaç saat, hatta birkaç gün geçmiş olabilirdi. Her koşulda, arazinin griliğinin gitgide artması gecenin yaklaştığını ve onları Orl Fane'i aramada geçici bir sona götürdüğünü işaret ediyordu. Başlarının üzerindeki gri bulutlar gitgide koyulaşmaya ve kapalı gökyüzüne doğru ilerlemeye başlamıştı. Derken, çorak tepeleri ve dere yataklarının üzerinde ilerleyişinin önüne set çeken kayaları hışımla döven bir rüzgâr çıktı. Isı hızla düşerek havayı öyle bir soğutmuştu ki, rüzgârın arkalarından ittiği üçlü av pelerinlerine sıkıca sarınmak zorunda kalmıştı. Çok geçmeden fırtınanın çıkacağı belli oldu ve öfkeyle yağmurun kaçan Gnomun bıraktığı bütün izleri sileceğini anladılar. Her ne kadar onun kurtulduğunu sadece tahmin ediyor olsalar da... Fakat nadir gelen bir iyi şans sayesinde, Keltset çorak toprakta kuzeye doğru ilerleyen ayak izleri keşfetti -sis duvarından çıkıp kuzeye doğru giden ayak izleri. Trol Panamon Cre-el'e izlerin küçük bir insana, muhtemelen bir Gnoma ait olduğunu ve o her kimsenin yaralandığından ya da yorgun olduğundan feci şekilde sendelediğini gösterdi. Bu keşiften ve Orl 46 Shannara'nın Kılıcı III Fane'i bir daha bulduklarından emin olmaktan ötürü sevinçle daha da hızlanarak kuzeye doğru giden belli belirsiz izleri takip etmeye başladılar. Sabahın sıkıntısı unutulmuştu. Her an her yerde olan Karabüyücü Lord'un tehditleri unutulmuştu. Değerli Shannara'nın Kılıcı'nı kaybettiklerinden bu yana duydukları yorgunluk ve ümitsizlik unutulmuştu. Orl Fane bir daha ellerinden kaçamayacaktı.

Yukarıda gökyüzü kararmaya devam ediyordu. Batıdan bütün Kuzeykarası üzerindeki fırtınanın artan gücüyle taşınan uğursuz gümbürtüler ve derin yıldırım sesleri geliyordu. Muhteşem bir fırtına olacaktı, adeta tabiat ana bu ölü toprakları canlılar için verimli bir araziye dönüştürmek için yıkamaya karar vermişti. Hava soğuktu, ısının düşüşü durduğu halde, esen rüzgâr üç yolcunun giysilerine işliyordu. Gene de bunu pek hissetmiyorlardı, gözleri avlarından bir işaret görmek umuduyla kuzey ufkuna çevriliydi. İzler gitgide tazeleşiyordu; tam önlerinde bir yerlerdeydi. Toprağın yüzü fark edilebilir derecede değişmeye başladı. Çıplak arazi hâlâ temel vasfını yitirmemişti; dağınık kayalarla kaplı sert toprak hâlâ duruyordu, ama gitgide sıklaşan iniş çıkışlar yolculuğu zorlaştırmaya başlamıştı. Çatlamış kurak toprak hareketi özellikle zorlaştırıyordu, çünkü normal koşullar allında yürümeyi kolaylaştıran bitki örtüsünden yoksundu. Tepeler ve vadiler yükseldikçe ve meyiller dikleştikçe üç takipçi düşe kalka ilerlemeye başlamıştı. Batı rüzgârının gücü yükselerek sağır edici bir ulumaya dönüşmüştü, ara ara tepelerden şiddetli patlamalarla eserken savunmasız adamların ayaklarını yerden kesecek gibi oluyordu. Rüzgârın amansız gücü üç adamın tenlerine, gözlerine ve ağızlarına çarparken gevşek toprağın üst kısmına her yandan hü47 Terry Brooks cum ediyordu. Çok geçmeden öylesine berbat bir hal aldı ki, bütün arazi çöldeki kum fırtınaları gibi rüzgâr ve tozla kaplandı. Görmek kadar nefes almak da güçleşmiş, sonunda Kelt-set'in keskin gözleri bile önündeki izleri ayırt edemez olmuştu. Büyük olasılıkla bulunacak hiçbir şey kalmamıştı, rüzgâr savunmasız toprağı tamamen kaplamıştı, ama üçlü ilerlemeye devam ediyordu. Batıda neredeyse tam tepelerindeki yıldırım çakmalanyla bölünen şimşeğin sesi aralıksız bir gümbürtüye dönüşmüştü. Yukarıdaki gökyüzü siyaha dönmüştü, rüzgârın ve tozun kör edici etkisine rağmen, bunun da görüşlerini engelleyici bir unsur olduğuna dikkat bile etmediler. Batı göğünden yoğun bir sis tabakası yağmuru da beraberinde getirerek, ağır ağır yaklaşıyordu. "Faydası yok! Fırtına bizi öldürmeden önce bir sığınak bulmalıyız!" l>f

"Şimdi vazgeçemeyiz!" diye bağırdı Shea öfkeyle; sözleri ani bir şimşek gürültüsüyle neredeyse tamamen boğuldu. "Aptal olma!" dedi uzun boylu hırsız yanına gitmeye çalışarak; uçuşan tozların arasından bakmaya çalışırken bir dizinin üzerine çöktüT elleriyle gözlerini can yakıcı, kör edici tozlardan korumaya çalışıyordu. Sağ tarafta rüzgârdan korunmak için sığınacak bir yer bulabilecekleri çıkıntılı kayaların bulunduğu bir tepeyi gösterdi. Diğer ikisine işaret

ederek, kuzeye doğru ilerlemekten vazgeçti ve yüzünü kayalara doğru çevirdi. İri yağmur damlaları adamların terleyen sıcak yüzlerine yakıcı soğuk damlalar halinde çarparak düşmeye başlamış, şimşek gümbürtüleri kulak tırmalayıcı bir hal almıştı Shea, Panamon'un çok yaklaştıklarını bildikleri halde takibi bırakma karannı kabul etmek istemeyerek kuzeydeki karanlığa bakmaya devam etti. 48 Shannara'nın Kılıcı III Hareket eden bir şey gördüğünde kayalardaki sığınağa neredeyse ulaşmışlardı. Göz kamaştırıcı bir şimşek parıltısı çok uzak bir zirvedeki küçük bir şekli ortaya çıkarmıştı. Vadili çılgınca bağırarak Panamon'un koluna yapıştı ve uzaktaki, artık karanlıktan neredeyse görünmez olmuş tepeyi gösterdi. Fırtına kör edici yağmur damlalarıyla onlan bir anda sırılsıklam yaparak üstlerine sökün ederken üçü birkaç saniye boyunca oldukları yerde kalıp karanlığı araştırdılar. Derken şimşek hâlâ zirveye tırmanmakta olan küçük adamı ortaya çıkararak ikinci bir kez daha çaktı. Sonra görüntü kayboldu "Bu o! Bu o!" diye bağırdı Shea çılgınca, gördüğünü tanıyarak. "Peşinden gidiyorum!" Heyecanlı Vadili diğer ikisini beklemeden ıslak toprak setten aşağıya atıldı; bu sefer Kılıç'ı kaçırmamaya kararlıydı. "Shea. Hayır, Shea!" dedi Panamon boş yere. "Keltset, getir onu!" Dev Trol tepeden aşağıya inip Vadiliyi yakaladı ve iri koluyla kolayca tutup beklemekte olan Panamon'a doğru taşıdı. Shea, sinirli bir şekilde bağırıyor ve onu tekmeliyordu, ama Trolün elinden kurtulma şansı yoktu. Fırtına iyice şiddetlenmişti; sağanak yağmur, korunmasız toprağı dövüyor, küçük dere yataklarında taşkın nehirler oluşturuyordu. Panamon Shea'nın tehditlerini ve ricalarını duymazdan gelerek, tepenin doğu tarafında onları yağmurun ve rüzgârın gücünden koruyacak bir sığınak aramak üzere kayalıklara doğru başı çekti. Küçük bir araştırmadan sonra tepenin zirvesine yakın bir noktada, onları soğuktan ve ıslanmaktan olmasa da fırtınanın gücünden koaıyacak, üç tarafı büyük kayalarla korunan bir yer seçti. Kalan son güçleriyle, rüzgârın inanılmaz saldırısıyla savaşarak, bitkin bir halde çöküp kaldıklan yetersiz sığınakları49 Terry Brooks na ulaştılar. Panamon, Keltset'e mücadele edip duran Shea'yı bırakmasını işaret etti. Vadili uzun boylu maceraperestle öfke içinde yüzleşti; yağmur hâlâ tekdüze derecikler halinde gözlerine ve ağzına dolmaktaydı. "Çıldırdın mı sen?" diye patladı Shea rüzgârın ve fırtınanın derin, aralıksız gümbürtüsünün arasından. "Onu yakalayabilirdim! Onu ele geçirebilirdim..."

"Shea, beni dinle!" diye sözünü kesti Panamon dışarı bakarak. Shea duraksadığında Kuzeykarası fırtınasının sesi bir an için kesildi. "Böylesi bir fırtınada yakalayamayacağımız kadar uzaktaydı. Sürüklenebilir ya da heyelan altında kalabilirdik. Bu tepelerde, bu gibi bir fırtınada, bırak birkaç kilometreyi, on metre ilerlemek bile tehlikelidir. Biraz rahatla ve sakinleş. Bu fırtına dindiğinde Gnomdan artakalanları toparlayabiliriz." Bir an Shea, ayak diremek istedi, ama gene duraksadı ve öfkesi geçip aklı selim galebe çaldığında Panamon'un haklı olduğunu anladı. Fırtına bütün gücüyle savunmasız toprağı yırtıyor, üzerinde ne varsa silip süpürüyor, çorak yüzünü yeniden şekillendiriyordu. Tepeler yavaş yavaş derelere sürükleniyor ve kadim Streleheim Ovaları Kuzeykarası'na doğru genişliyordu. Soğuk kayaların dibine çömelmiş olan Shea, üçünden başka canlının olmadığı bu arazinin ıssızlığını, hayattan yoksunluğunu gizleyen, gelip geçen su taşkınlarını izliyordu. Belki de, fırtına uzunca bir süre devam ederse, hepsi yıkanır gider ve yeni bir hayat başlardı. Küçük sığınaklarında doğrudan yağmura maruz kalmasalar da, içerinin soğuk ve rutubetli havasından ve giysilerinin ıslaklığından kaçamadıklarından, rahatsızlıkları devam ediyordu. Önce fırtınanın bitmesini ve Orl Fane'i takip etmeye devam et50 Shannara'nın Kılıcı III meyi bekletmiş gibi umutlu bir sessizlik içinde oturuyorlardı, ama yavaş yavaş bu yalnız bekleyişten sıkıldılar ve yağmurun bütün bir gün süreceğine kani olduklarında eski alışkanlıklarına döndüler. Açlıktan çok alışkanlık yüzünden hafif birşeyler yedikten sonra, birbirlerine sokularak uyumaya çalıştılar. Pana-mon, fırtınada zorlukla kurtardığı çantasından iki battaniye çıkardı ve Shea'ya verdi. Minnettar olan Shea bunları arkadaşlarına vermek üzere reddetti, ama hiçbir şeyden rahatsızlık duymuyor gibi görünen dev Trol çoktan uykuya dalmıştı. Böylece Shea ve Panamon battaniyelere sarınıp sığınaklarının bir kenarında birbirlerine sokularak, yağan yağmuru sessizce izlediler. Bir süre sonra, geçmiş şeylerden, bu belirsiz yalnızlık ve çaresizlik dolu saatlerde paylaşmak zorunda hissettikleri şeylerden bahsetmeye başladılar. Sohbetin başını çeken her zamanki gibi Panamon'du, fakat anlattığı yolculuk hikâyeleri öncekiler gibi değildi. Bu defa, anlattığı şeylerdeki olasılık dişilik ve çılgınlık ortadan kalkmış ve Shea, bu renkli hırsızın ilk kez gerçek Panamon Creel'den bahsettiğini fark etmişti. İki adam arasında geçen konuşma rastgele, neredeyse kaygısızdı -sanki yıllardan sonra bir araya gelmiş iki eski dostun söyleşisi gibiydi. Panamon, gençliğini ve o büyürken etrafındaki insanların bildiği ve yaşadığı güç zamanları anlatıyordu. Anlattıklarında pişmanlık ya da bahaneler yoktu, sadece

hafızalardan kolay kolay silinmeyen anıların sade bir dille anlatımıydı. Vadili, Duln ormanlarında yaptıkları vahşi, heyecanlı yolculukları hatırlayarak kardeşi Flick'le beraber çocukluğunda yaşadığı şeyleri anlattı. Bazı yönlerden Panamon Creel'ın gençliği olarak düşünülebilecek, ne yapacağı önceden tahmin edilemeyen Menion Leah'dan bahsettikçe gülümsüyordu. Onlar konuştukça zaman akıp gidiyor, fırtınayı unutturuyor ve karşılaşüklarm•51 Terry Brooks dan beri ilk kez onları birbirlerine yaklaştırıyordu. Saatler geçip karanlık çöktüğünde, Shea onu anladı ve başka türlü beceremeyeceği şekilde tanıdı. Belki hırsız da, Shea'yı biraz daha iyi anlamıştı. Vadili buna inanmak istiyordu. Nihayet gece tüm toprağı örttüğünde ve yağmur durduğunda, dere ve nehir seslerinden başka bir şey duyulmaz oldu. Sohbet, uyumakta olan Keltset'e döndü. Sessizce iki adam, dev Trolü Kuzeykarası'na bu intihar yolculuğuna getiren şeyin ne olduğunu tartıştılar. Burası onun vatanıydı, bunu biliyorlardı ve belki de uzaktaki Charnal Dağları'na dönmeyi planlıyordu. Ama oradan halkı değilse bile, buna denk başka bir güç tarafından sürülmemiş miydi? Kafatası Taşıyıcısı onu hemen tanımıştı -ama nasıl? Panamon bile, onun sadece bir hırsız ve maceraperest olmadığını kabul ediyordu. Trolün duruşunda müthiş bir gurur ve cesaret, suskun azminde derin bir zekâ ve geçmişinde hiç kimseyle paylaşmamayı tercih ettiği korkunç bir sır vardı. Başına dile getirilemeyecek bir şey gelmişti ve iki adam bunun dolaylı da olsa Karabüyücü Lord'la ilgili olduğunu düşünüyordu. Kafatası Taşıyıcısı, iri Trolü tanıdığında gözlerinde korku vardı iki adam sabah saatlerinde uyku bastırm-caya kadar bir süre konuştular, sonra gecenin soğuğundan ve yağmurdan korunmak için battaniyelerine sarınıp uykuya daldılar. 1 52 r~ III "Sen, oradaki1 Bekle biraz!" Sert emir Flick'in arkasındaki karanlıktan gelip, zaten tavsamakta olan cesaretini bir bıçak gibi kesmişti. Aklını kaçabilecek kadar olsun başına devşiremeyen Vadili arkasına döndü. Sonunda yakalanmıştı. Avcı pelerininin altında hâlâ sıkı sıkı tutmakta olduğu av bıçağını çekmek faydasızdı, ama gözleri yaklaşan düşmanı karanlıkta görmeye çalışırken parmakları gene de bıçağın üzerinde duruyordu. Gnom dilini pek arılamıyordu, ama salt ses tonu bile bu kısa emri anlamasına yetmişti. Kaskatı kesilmiş bir halde, çadırların arasındaki karanlıktan beliren hantal bedene baktı.

"Orada öyle durma1" dedi kulak tırmalayıcı ses öfkeyle, tombul vücut paytak paytak yürüyerek yaklaşırken. "Gerektiğinde yardım etmelisin1" Vadili hayretle kendini keşfeden bodur şekle yakından baktı, çarpık ve kalın ayaklarını yere her bastığında elindeki tepside duran tabaklar düşecek gibi oluyordu. Flick neredeyse düşünmeden adamın yardımına koştu; elindeki tepsilerin en üsttekini aldı, burnuna tepsideki kapaklı servis kaplarından sızan et ve sebze kokulan geldi 53 Terry Brooks "Şimdi daha iyi oldu." Bodur Gnom rahatlamış gibi içini çekti. "Bir adım daha atsaydım hepsini düşürecektim! Tüm ordu buraya kamp kurdu ve reisin yemeğini taşımama yardım edecek birini bulabiliyor muyum? Hayır, bir Gnom çok şey isteyemez. Hepsini kendim yapmalıyım. Bu insanı delirtir -ama sen iyi bir adamsın. Sanınm güzel bir yemeği hak ettin, ne dersin?" Flick bu boşboğaz adamın ne dediğini anlamıyordu, ama bunun önemi yoktu. Önemli olan sadece yakalanmamış olmasıydı. Yeni arkadaşı boş boş konuşurken Flick sessiz bir minnettarlık soluğu aldı, tepsi kalın kollarında tehlikeli bir şekilde dengelenmişti. Avcı pelerininin karanlığı altına kendini gizlemeye çalışan Vadili, diğerinin konuşmalannı anlıyormuşçasına başını sallıyordu; gözleri hâlâ önlerindeki büyük çadırın içinde kımıldanan gölgelerdeydi. O çadırın içine girmek zorunda olduğu fikri zihninde çakılı kalmıştı; orada ne olup bittiğini öğrenmesi gerekiyordu. Sonra küçük Gnom, sanki Flick'in aklını okumuşçasına çadıra doğru yürümeye başladı, yeni arkadaşının sonu gelmez monologunu daha iyi duyması için yüzünü kısmen ona dönmüştü. Artık şüphe kalmamıştı. Çadırın içindekilere, bu büyük orduyu meydana~"getiren iki ırkın reislerine ve korkunç Kafatası Ta-şıyıcısı'na yemek servisi yapacaklardı. Bu delilik, diye düşündü Flick aniden; bana baktıkları anda fark edecekler. Ama içeri bakması da şarttı... Otlatın üzerinde yükselen ağaçlar gibi duran iki dev Trol nöbetçinin sessizce durduğu girişin önüne geldiler. Flick ancak aşağıya bakabiliyordu, gene de sırtını dikleşürıp düşmanla yüzleşse kendini zırhlı, ağaç gövdesine benzer bir göğüse bakar bulacağının farkındaydı. Kendini Flick'in arkadaşı ilan eden adam, görünüşte küçük 54 r

Shannara'nın Kılıcı İH olmasına rağmen, anlaşılan varlığının -ya da en azında taşıdığı yemeğin- içeridekiler tarafından istendiğini düşünüyor ve etrafa sert emirler yağdırıyordu. Nöbetçilerden biri çabucak biriyle konuşmak için çadırın içine girdi, sonra çıkıp iki adamın girmesi için bir el işareti yaptı. Küçük Gnom titreyen Flick'e omzunun üzerinden bir baş işareti yaparak onu çadırın içine itti ve Vadili korkudan nefesi kesilmiş bir halde, başka bir mucizenin olması için dua ederek adamın peşinden gitti. ı;4v Geniş çadırın içi ortada duran tahtadan boş bir masanın üstünde duran demir şamdanlardaki meşalelerle iyice aydınlatılmıştı. Çadırdaki farklı boyutlardaki Trollerden kimisi masanın üstündeki katlanmış haritalarla krokileri pirinç kaplamalı bir sandığa taşıyor, kimileri de uzun süredir beklenen akşam yemeğine oturmaya hazırlanıyordu. Hepsi de askeri elbise giymişti ve elbiselerinde de Maturen-Trol kumandanlarının taşıdığı rütbe işaretleri vardı. Büyük çadırın arka kısmına, en parlak meşale ışığının bile gölge yansılamayacağı resimli bir duvar örtüsü gerilmişti. Ordu karargâhındaki hava o kadar dumanlı ve kokuşmuştu ki, Flick soluk almanın bile imkânsız olduğunu fark etti. Odanın bir köşesinde zırhlar ve silahlar yerleştirilmişti ve duvara dekor için asılmış, tahrip olmuş kalkanlar vardı. Flick, korkunç Kafatası Taşıyıcısı'nın yadsınamaz varlığını sezebiliyordu ve kara canavarın çadınn diğer tarafında solgun duvar örtüsünün arkasında olduğunu çıkarsamıştı. Böyle bir yaratık yemek yemezdi -ölümlü varlığı uzun zaman önce çürüyüp toprak olmuştu ve geriye kalan uıhıt doyrrv.k için yalnızca Karabüyücü Lord'un ateşine ihtiyaç duyuyordu. Sonra Vadili aniden başka bir şey gördü. Giriş kısmının gerisinde, resimli duvar ötüşünün hemen yakınındaki bir tahta Terry Brooks .. sandalyeye oturmuş, hareketli Trollerin ve loş meşale ışığının yüzünü sakladığı biri oturuyordu. Flick irkilerek bir an için onun kaybolan Shea olduğunu düşündü. Troller onun yanına gidip ellerinde taşıdıkları tepsilerde duran tabaklan masanın üstüne koyarken bir an Vadilinin bu şekli görmesini engellediler. Troller iki hizmetkârın yanında dikilirken kendi aralarında alçak sesle sohbet ediyorlardı; dilleri ışıktan saklanmak için pelerinini çekiştiren Flick'e tamamen anlaşılmaz geliyordu. Yakayı ele vermesi gerekirdi, fakat hiçbir şeyden şüphelenmeyen komutanlar yorgun ve açtı, batıya saldırı planlarıyla da onlara hizmet eden bu iri Gnomun olağandışı yüz hatlarını fark edemeyecek kadar meşguldüler. ' Maturenler yemeğe başlamak üzere yorgunlukla masada toplanırken son tepsiler de boşaltılıp sofra hazırlandı. Flick'i çadıra getiren küçük Gnom ayrılmak için döndü, fakat hevesli Vadili arka taraftaki kişiye bakmak için bir an daha durdu. Bu Shea değildi. Esir otuz beş yaşlarında, güçlü ve zekâsını ele veren yüz hatları olan bir

Elfti. Bu uzaklıktan daha fazlasını görmesi olanaksızdı, ama Flick onun Allanon'un Güney-karası'nın zaferi ya da mağlubiyeti için hayati önem taşıdığını söylediği genç-£lf Kralı Eventine olduğundan emindi. Özgür karaların güçlü ordusuna yurtluk eden Batıkarası'ydı, yani büyük Elf krallığı. Eğer Shannara'nın Kılıcı kaybolduysa, Karabü-,yücü Lord'un korkunç kudretinin önünü kesecek olan gücü sadece bu adam yönetebilirdi -yaşamı tek bir emirle yok edilebilecek olan bu esir. Flick omzunda tekrar bir el hissetti ve şiddetle irkildi. "Haydi! Haydi şimdi! Gitmeliyiz," diyordu küçük Gnom tatlı sözlerle. "Ona başka zaman bakabilirsin. O yine burada olacak." 56 Shannara'nın Kılıcı III Flick yeniden duraksadı, aklına aniden cüretkâr bir plan gelmişti. Şayet konuda düşünerek harcayacak vakti olsaydı, bu onu korkuturdu, ama fazla zamanı yoktu ve mantıklı düşünüp taşınma sınırını çoktan aşmıştı. Karargâhtan kaçıp Allanon'a gün ışığından önce varmak için vakit çok geçti ve bu korkunç yere bir görev icabı gelmişti -henüz tamamlayamadığı bir görev. Daha oradan ayrılmayacaktı. "Haydi dedim, gitmemiz gerekiyor... Hey ne yapıyorsun...?" diye bağırdı küçük Gnom Flick'i bir kolundan sertçe tutup, yemeklerini bu keskin çığlıklar üzerine bölüp, merakla iki küçük şekle bakan Trol komutanlarının yanına iterek. Flick hemen elini kaldırdı ve sorarcasına bağlı esiri işaret etti. Troller onu izliyordu. Flick nefessiz bir şekilde beklerken içlerinden biri kısa bir emir verdi ve diğer askerler omuzlarını silkip başlarını salladılar. "Sen delisin, aklın yerinde değil senin!" diye soludu küçük Gnom hayretle, sesini sesini alçaltmaya çalışıp başarısız olarak. "Elfin ne yiyip yemediğinden sana ne? Kuruyup ölse bile bundan sana ne...?" ı Sözleri yarıda kesildi. Trollerden biri onları çağırıp, bir yemek tabağı uzattı. Flick birden, bıyık altından söylenen ve başını sallayan arkadaşına bakarak duraksadı. "Bana bakma!" diye bağırdı Gnom kısaca. "Senin fikrindi. Onu sen doyur!" Flick Gnomun söylediği her şeyi anlamıyordu, ama sesinin tonundan ne demek istediğini anlamıştı ve hızla yerdeki tabağı aldı. Kimsenin yüzüne anlık göz atmalar dışında bakmamıştı, o ana kadar kimse de kimliğini gizleyen geniş pelerinin gölgesini dikkatle incelememişti. Çadırın diğer tarafındaki esire doğru ilerlerken pelerinine sıkıca sarınmıştı ve oynadığı kumar J7

Teıry Brooks işe yaradığı için içinden sevinç çığlıkları atıyordu. Eğer Even-tine'a yaklaşabilirse, ona Allanon'un yakında olduğunu ve onu kurtarmak için bir girişimde bulunulacağım bildirecekti. İhtiyatı elden bırakmadan giriş tarafındakilere baktı, fakat Trol komutanları yemeğe geri dönmüşlerdi ve arkasından sadece küçük Gnom aşçı bakıyordu. Flick bu aptalca numarayı düşman güçlerinin göbeğinde değil de başka bir yerde deneseydi yakayı çabucak ele verebileceğini düşündü bir an. Ama burada, kumandanların kendi karargâhlarında, korkunç Kafatası Taşı-yıcısı'yla birlikte ve her yer binlerce Kuzeykaralı'yla doluyken, birinin bırakın bu çadıra, kampa sokulması bile delilikti. Flick sessizce esirin yanına yaklaştı, pelerininin başlığı içinde yüzü hâlâ gizliydi, yemek dolu tabaklar elindeydi. Bir Elfe göre iri olmasına rağmen, Eventine normal boyda biriydi. Zincir zırhlı bir yeleğin parçalarıyla kaplı bir orman kıyafeti giymişti; Elessedil soyunun aşınmış nişanı loş ışıkta zar zor seçiliyordu. Görünüşe göre esir düşmesiyle sonuçlanan savaşta yaralanmıştı, yüzü kesikti ve berelenmişti. İlk bakışta onda farklı bir şey görünmüyordu; kalabalıkta ayırt edilebilecek birisi gibi değildi. Flick tam önüne geldiğinde yüz ifadesinde kayıtsızlık vardC düşünceleri başka bir yerde odaklanmış gibiydi Derken incelendiğini fark etmiş gibi başını çevirdi ve derin yeşil gözleri bir an ona bakan küçük adama kaydı. Flick bu gözleri gördüğünde hayretle donakaldı. Bu gözlerden Vadiliye Allanon'u anımsaiarı bir karakter güçlülüğü ve vahşi bir kararlılık yansıyordu Bu gözler, karşısında bir ilgi, bir itaat bekler gibi zihnini ele geçirmişti. Bu bakışları başka kimsede görmemişti, hatta doğal liderleri olarak kabul ettikleri Balmor'da bile. Druidin gözlen gibi, Elf Kralı'nın gözleri de onu korkutuyordu. Flick elindeki tabağa bakarak ne yapabile56' Shannara'nm Kılıcı III ceğini düşündü. Çatalı mekanik bir hareketle hâlâ sıcak olan yemeğe batırdı. Bulunduğu köşe loştu ve içeriye yayılan duman hareketlerini gizlemesine yardım ediyordu. Sadece küçük Gnomun onu dikkatle izlediğinden emindi, ama küçük bir hata hepsinin tepesine çullanmalarına neden olabilirdi. Meşalelerden gelen ışık yüz hatlarını dikkatli esirin gözlerinin önüne serene kadar başını yavaşça kaldırdı. Göz göze geldiklerinde Elfin normalde ifadesiz olan yüzünde merak belirdi ve bir kaşı sertçe havaya kalktı. Flick dudaklannı büzerek onu sessiz olması yolunda uyardı ve yeniden elindeki tabağa baktı. Eventine kendi basma yiyemiyordu, bu yüzden Vadili bir yandan sonraki hareketini tasarlarken, bir yandan da eliyle ona yemek yediriyordu. Artık Elf Kralı onun bir Gnom olmadığını biliyordu, ama Flick, Elfle fısıltılı bir sesle de olsa konuşursa duyulabileceğinden korkuyordu. Aniden Kafatası Taşıyıcısı'nın resimli duvar örtüsünün diğer tarafından olduğunu hatırladı, ya olağanüstü bir duyma yetisine sahipse. . . Ama başka seçeneği yoktu. Ayrılmadan önce bir şekilde esirle

iletişim kurması gerekiyordu. Başka bir şansı olmayabilirdi. Vadili cesaretini toplayarak, çatalı kaldırdı ve kendim Trollerle Eventi-ne'ın arasına getirerek eğildi. "Allanon." Bu söz zar zor duyulabilecek bir fısıltı halinde söylenmişti. Eventine kendisine sunulan yemekten bir parça aldı ve başım hafifçe sallayarak karşılık verdi, yüzü yine sert ve ifadesizdi. Flick orada gerektiği kadar durmuştu. Şansı dönmeden dışarı çıkma zamanı gelmişti. Yarısı yenmiş tabağı aldıktan sonra yavaşça döndü ve yüzü nefret ve öfkeyle dolu Gnom aşçının bulunduğu kısma doğru yürüdü. Yanlanndan geçerken Trol komutanları hâlâ yemeklerini yiyordu, konuşmaları ciddiydi. 59 Terry Brooks Başlarını bile kaldırmadılar. Elindeki tabağı küçük Gnoma verdi ve küçük arkadaşının düşünmesine fırsat vermeden iki dev Trolün yanından hızla geçerek dışan çıktı. İlgisizce çadırdan uzaklaştığında, Gnom aniden giriş kapısında göründü ve bağırarak Vadilinin anlayamadığı öfkeli birşeyler söyledi. Vadili geniş yüzünde belli belirsiz bir hoşnutluk gülümsemesiyle küçük adama el salladı ve karanlığın içinde kayboldu. ">W ıı ( ',.• '• M fA"W>.y "*,'(?. "'n,

Şafak söktüğünde, kuzey ordusu güneye, Callahorn'a doğru yürüyüşüne başladı. Flick karargâhtan daha önce çıkamamıştı. Öfkeli ve endişeli Allanon Ejderha Dişi'nin tenha bir köşesinden izlerken, korkularının kaynağı tebdili kıyafetini bir gün daha sürdürmek zorunda kaldı. Yoğun sabah yağmurları Vadiliyi neredeyse Allanon'un yüzüne soluk bir san renk vermek için sürdüğü boyaların akmasından korkarak sığınacak bir yer aramaya ikna edecekti. Ama gün ışığında kaçması imkânsızdı, böylece av pelerinine iyice sarınarak kendini gizlemeye çalıştı. Çoktan sırılsıklam olmuştu. Neyse ki, tenindeki sarı boya akıyor gibi görünmüyordu. Biraz solmuştu, ama karargâhtaki kargaşada kimsenin kimseyle ilgilenecek vakti yoktu. Aslına bakriırsa, Flick'i yakayı ele vermekten kurtaran havanın berbatlığı oldu. Şayet sıcak, güneşli kuru bir yaz günü olsaydı, ordudakiler birbirleriyle söyleşmeye istekli olacaklardı. Güneş parlıyor olsaydı, ağır av pelerinine gerek kalmayacaktı ve peleriniyle herkesin dikkatini çekebilirdi. Bunu çıkardığında da bütün Kuzeykaralılar onu fark edecekler ve Vadilinin Gnom hatlarına sahip olmadığı ortaya çıkacaktı. Yoğun yağmur ve rüzgâr, Flick'i bütün bunlardan kurtarmış ve istilacılar güneye Callahorn'a doğru ilerleyişe geçtiklerinde gizlenmesine yardım etmişti. 60 Shannara'nın Kılıcı III Kötü hava o günün kalan kısmında ve diğer günlerde de devam etti. Fırtına bulutları gri ve siyah kütleler halinde yerle güneşin arasında çalkalandı durdu. Bazen amansız batı

rüzgâr-larıyla sürüklenerek, bazen de fırtınanın dinmesinin yakın olduğuna dair boş umutlar vererek, melankolik bir çiseleme halinde yağıyordu yağmur. Hava zaman zaman sırılsıklam orduyu titretircesine soğuyor ve keskinleşiyordu. İyice ıslanmış, ama kimseye fark edilmeden yürüyebilmekten memnun olan Flick, günün yorucu yürüyüşünde yer aldı. Belirli bir grupla uzun süre yürümekten kaçınıyor, daima tek başına kalarak, konuşmak zorunda kalacağı durumlardan uzak duruyordu. Kuzeykarası istila kuvveti öylesine büyüktü ki, aynı adamla ikinci bir defa bir hizaya gelmekten kaçınmak çok da zor olmuyordu ve büyük orduda yürüyüş düzeni sağlama çabası olmayışı oyununu kolaylaştırıyordu. Disiplin son derece gevşek, ya da askerler arasında tam olarak kökleşme-miş olduğundan, yüksek rütbeli subaylar düzen sağlama girişiminde bulunmuyorlardı. Fakat Flick ikincisinin olduğuna pek inanmıyordu ve her yerde ve her zaman hazır bulunan Kafatası Taşıyıcıları'dan ve bunların esrarengiz Efendilerinden korkularının, Gnomlarla Trollerin aptalca bir şey yapmalarını engellediği sonucuna varmıştı. Her durumda, Flick Allanon'a kaçmayı planladığı gece vaktine kadar Kuzeykarası ordusunun bir üyesi olarak kalacaktı. öğleye doğru Kern şehrinin tam karşısındaki taşkın Merrni-don'un yukarı kıyılarına ulaştılar. İstila kuvvetleri yeniden kamp kurmuştu. Komutanlar Mermidon'u şiddetli yağmurdan dolayı büyük tehlikeleri göze almadan geçemeyeceklerini anlamışlardı; geçseler bile, çok sayıdaki adamın karşı kıyıya geçebilmesi için geniş teknelere gereksinim olacaktı. Tekneleri olmadığın61 Terry Brooks dan sal yapmalan gerekiyordu. Bu birkaç günlerini alırdı; o zamana kadar da fırtına durmuş olur ve Mermidon'un suları karşıya geçişe" izin verecek kadar çekilebilirdi. Nehrin karşısındaki Kern şehrinde, Menion Leah Shirl Ravenlock'ın evinde uyurken Kuzeykarası kuvvetleri görülmüş, tehlikenin boyutlarım fark e-den halk paniğe kapılmaya başlamıştı. Düşman saldırı gücü, Kern'i atlayıp asıl hedefleri olan Tyrsis'e doğru yoluna devam edemezdi. Kern'in alınması şarttı; şehri savunma düşüncesi, şehrin genişliği ve onu savunanların sayısı göz önüne alındığında, bu çok da zor olmayacaktı. Şehrin düşüşünü sadece yükselen nehir ve beklenmedik fırtına geciktirmişti. Flick bunların hiçbirini bilmiyordu, aklı sadece kaçma düşüncesiyle meşguldü. Fırtına birkaç saat içinde hafifleyebilir ve onu düşman kampının göbeğinde savunmasız bırakabilirdi. Daha da kötüsü Güneykarası'sının istilası her an gerçekleşebilir ve Callahorn'un Sınır Lejyonu'nuyla bir çatışma çıkabilirdi. Hatta bir Gnom olarak o da kendi dostlarıyla savaşmak zorunda kalabilirdi! Flick Gölgeli Vadi'de Allanon'la karşılaştığından beri olgunlaşmış, kendisinin bile inanamadığı bir içsel güç ve özgüven geliştirmişti. Geçen yirmi dört saat onun için Hendel gibi tecrübeli bir savaşçının bile korkutucu bulacağı bir azim ve cesaret sınavı olmuştu. Savunmasız ve tecrübesiz küçük Vadili, üzerindeki müthiş baskının altında

çözülmenin, onu attığı her adımda avucuna alan dehşetli korku ve şüphe duygusuna yenilmenin eşiğinde olduğunu hissediyordu. Başlangıçta, Paranor'a yapılan tehlikeli yolculuğa katılmaya karar verişinin nedeni Shea'ydı. Ama daha da ötesi, Shea kötümser ve şüpheci olan Flick'i dengeleyen yegâne unsurdu. Fakat Shea günlerdir kayıptı ve yaşayıp yaşamadığına dair hiç62 Shannara'mn Kılıcı III bir iz yoktu. Ama onun sonunda bulunabileceği umudunu yitirmeyi reddeden vefakâr kardeşi kendini hiç bundan daha yalnız hissetmemişti. Yalnızca yabancı bir toprakta ölümlü dünyadan bile olmayan gizemli bir yaratığa karşı giriştikleri çılgınca bir macerada değil, aynı zamanda onu kim olduğunu anladıkları anda hemen öldüreceklerini bildiği binlerce Kuzey-karalı'nın ortasında yapayalnızdı. Bütün bu durum bir çıkmazdı ve yaptıklarının gerçekte bir anlamı olup olmadığından şüphe duymaya başlıyordu. Büyük ordu alacakaranlıkta Mermidon'un kıyılarına kamp kurarken, korkmuş Vadilı de kaybolan azmini ümitsiz bir şekilde sürdürmeye çalışarak kampın içinde dolaşıyordu. Yağmur insanların yüzlerini ve gövdelerini gizliyor, insanları ve toprağı soğuk, kasvetli bir sisle sırılsıklam ediyordu. Böyle bir havada ateşin hiçbir anlamı olmadığından gece zifiri karanlıktı ve adamların yüzleri görünmüyordu. Flick karargâhta sessizce dolanırken, Elf Kralı'nı kurtarma planında Allanon'un işine yarayacağını düşünerek, kumandanların ordugâhlarını, Gnom ve Trol kuvvetlerinin yerleşim düzenini ve nöbetçi noktalarının yerlerini zihnine yerleştirdi. Trol Maturenler'le değerli esirlerinin banndığı büyük çadırı zorlanmadan tekrar buldu, ama burası da kampın diğer kısımları gibi karanlık, soğuk, sis ve yağmurla örtülmüştü. Even-tine'ın hâlâ orada olup olmadığından emin olmak mümkün değildi, başka bir çadıra nakledilmiş ya da Güneykarası'na ilerleyişleri sırasında kamptan başka bir yere götürülmüş olabilirdi. İki dev Trol girişteki nöbet yerlerinde kalmışlardı, ama içeride bir hareket görünmüyordu. Flick sessiz çadırı dakikalarca izledi ve hissettirmeden oradan ayrıldı. Gece iyice çöktüğünde Trol ve Gnomlar soğuk, ıslak bir 63 Terry Brooks uykudan çok rahatsız bir uyuklama haline geçtiklerinde Vadi-li kaçmaya karar verdi. Allanon'u nerede bulabileceği hakkında bir fikri yoktu; sadece dev Dnüdin de Callahorn'a giden istila kuvvetlerini güneye doğru izlediğini düşünüyordu. Yerini karanlıkta ve yağmurda saptamak mümkün olmayacaktı; tek umudu şafağa kadar bir yerlerde saklanıp gün ışığında onu bulmaktı. Islak pelerinine sannarak yarı uykulu adamların arasından

geçti ve kampın batı kenarına doğru sessizce ilerledi. '< Büyük olasılıkla gecenin bu zifiri karanlığında saklanmadan bile yürüyebilirdi. Karanlığa ve nihayet giderek azalmakta olan ısrarcı yağmura ek olarak ovalara yayılan sis her şeyi öylesine gizliyordu ki, burnunun önündeki birkaç metreyi bile göremiyordu. Kendini elinde olmadan Shea'yı düşünürken buldu. Gnom kılığında bu kampa sızma kararının arkasında kardeşini bulma isteği vardı. Shea hakkında hiçbir şey öğrenememişti; gerçi öğrenmeyi de pek beklemiyordu. Uçsuz bucaksız karargâha girdikten birkaç dakika sonra fark edilip esir düşeceğini sanmıştı. Fakat hâlâ özgürdü. Şimdi kaçıp Allanon'a ulaşabilirse, esir Elf Kralı'na yardım etmenin bir yolunu bulabilirlerdi ve.. ' Flick, ağır yüklerin sarılı olduğu brandaların önüne çöküp bir an durdu. Eninde sonunda Druidi bulsa bile Eventine'ı kurtarmak için ne yapabilirlerdi ki? Tyrsis şehrindeki Balinor'a ulaşmak zaman alırdı ve artık çok az zamanları kalmıştı. Onlar, Shannara'mn Kıhcı'nın kaybedilmesinden sonra Güneyka-rası için Flick'in kardeşinden şüphesiz çok daha önemli olan Eventine'ı kurtarmaya çalışırken Shea'ya ne olacaktı? Ya Even-tine Shea hakkında birşeyler biliyorsa? Belki Shea'mn nerede olduğunu -hatta belki de kudretli Kılıç'ın nereye götürüldüğünü biliyordu. 64 Shannara'nm Kılıcı III Flick'in yorgun zihni bütün olasılıkları gözden geçirdi. Shea'yı bulmalıydı; onu bulmaktan başka hiçbir şey onun için gerçekten önemli değildi. Menion Callahorn şehirlerini uyarmaya gittiğinden, ona yardım edecek başka kimse kalmamıştı. Allanon bile sonuçsuz kalan bitimsiz hünerini tüketmiş gibiydi. Fakat Eventine Shea'nın nerelerde olduğunu bilebilirdi ve bu konuda birşeyler yapabilecek durumda olan tek kişi Flick'ti. ^ > i'. >,- v" ""W", Soğuk havada titreyerek gözündeki yağmur damlalarını sildi ve bakışlarını hissiz bir şüpheyle sisin içine dikti. Geri dönmeyi nasıl düşünebilirdi? Artık bir riski göze almasa dahi paniğin ve tükenişin eşiğindeydi. Ancak gece mükemmeldi -zifiri karanlık ve sisliydi. Böyle bir fırsat bu kadar az zaman kalmışken bir daha ele geçmeyebilirdi ve böylesi bir fırsattan faydalanacak kendinden başka kimse yoktu. Delilik -bu delilik! diye düşündü çaresizce. Oraya Eventine'ı kurtarmak için tek başına geri dönerse... onu öldürürlerdi. Aniden yapacağı şeyin tastamam bu olduğuna karar verdi. Değer verdiği tek insan Shea'ydı ve Elf Kralı kardeşine ne olduğunu hakkında bir fikri var gibi görünen tek kişiydi. Yakayı ele vermemeye çalışarak bu kampta işkence gibi bir yirmi dört saat geçirmiş, bu aşamaya kadar tek başına gelmişti. Hatta, Elf halkının büyük Kralına mesajını iletebilmek uğruna Trol komutanlarının çadırına girmeyi bile başarmıştı. Belki bu mucizevi bir şansın sonucuydu, ama bu kadarcık başanyla şimdi kaçmak olur muydu? Daha önceden göz ardı ettiği, daima karşı çıktığı, ama onu o anda tuzağa düşüren ve

muhtemelen sonunu getirecek kahramanlık anlayışına hafifçe gülümsedi. Sadece şartlar onu buraya, bu zamana getirmiş olduğundan, üşümüş, bitkin ve hem fiziksel hem de zihinsel çöküşün eşiğinde 65 Terry Brooks olmasına karşın bu son riski de göze alacaktı. Tek başına. Me-nion Leah bunu bilse kim bilir nasıl gülerdi, diye düşündü, bir taraftan da dağlının pervasız cesaretiyle orada olup yükünü paylaşmasını dileyerek. Fakat Menion orada değildi ve zaman hızla akıp gidiyordu... Sonra, neredeyse yaptığının farkına varmayarak geldiği yoldan uyuyan adamların ve sisin arasından geri döndü ve nefes nefese Maturenler'in uzun çadırının birkaç metre önünde çö-meldi. Hedefine bakarken sis ve ter sıcak yüzüne ve ıslak giysilerine su gibi akıyordu. Şüpheler yorgun kafasını insafsızca karıştırıyordu. Karabüyücü Lord'a hizmet eden, Flick'i bir an bile düşünmeden öldürebilecek kötü yaratık da oradaydı. Muhtemelen hâlâ içerideydi ve uykusuz nöbetinde Eventine'ı kurtarmak için yapılacak, bunun gibi aptalca bir girişimi bekliyordu. Daha kötüsü, Elf Kralı başka bir yere götürülmüş olabilirdi... Flick şüphelerini bastırmaya çalışarak derin bir nefes aldı. Önündeki zifiri karanlıkta puslu bir gölgeden ibaret olan çadırı incelerken yavaş yavaş cesaretini topladı. Dev Trol muhafızlar bile seçilmiyordu. Elini pelerininin altına sokup yegâne silahı olan kısa av bıçağını çekti. Eventine'ın bir önceki gece bağlı olduğu yeri gözünün önüne getirmeye çalışarak çadırın içindeki yerini belirledi. Sonra sessizce sürünmeye başladı. Flick daha sonra ıslak çadırın yanına çömeldi ve yanağını soğuk çadır bezine dayayıp içeriden zar zor işitilen sesleri dinledi. İçeride uyuyan Kuzeykaralılar'ın nefes seslerini ve kesik kesik horultularını dinleyerek on beş dakika kadar hareketsiz durdu. Önce ön taraftan içeri sokulmayı tasarladı, fakat içeri girdikten sonra karanlıkta Eventine'a ulaşmak için uyuyan Trollerin arasından geçmek zorunda kalacağını düşününce bu fikrinden hemen vazgeçti. Resimli ağır goblenlerin bir bölme 66 Shannara'nın Kılıcı III oluşturduğu -Elf Kralı'mn bağlı olduğu sandalyenin yeri olarak hatırladığı- noktada elindeki bıçağı bütün gücüyle, yağmurda ıslanmış çadıra ızdırap verici bir yavaşlıkla soktu ve kumaş dokusunun iplerinin bir bir keserek aşağı doğru dikkatle inmeye başladı. Bir metrelik bir yank oluşturmanın ne kadar zamanını aldığını hatırlayamıyordu bile -yalnızca gecenin sessizliğinde, en hafif bir yırtılma sesinin bütün cadın ayaklandıracağından korkarak, sonu gelmeyecek gibi görünen kesme işini hatırlıyordu.

Dakikalar geçerken, sisin ve yağmur örtüsünün altında terk edilmiş gibi görünen dev karargâhta kendini yapayalnız hissetti. Gelen geçen kimse yoktu ve kulağına hiçbir insan sesi ulaşmıyordu. Bu ümitsiz, kısa dakikalarda dünyada gerçekten tek başınaydı. Derken, çadırdaki yırtık ona beklentiyle bakıyor, onu içeri davet ediyormuş gibi gözüktü. Dikkatle, elleriyle yoklayarak içeri girdi. İçeride dizlerinin ve ayaklarının altındaki kuru ve soğuk branda zeminden başka bir şey yoktu. Dikkatle kafasını içeri uzatıp, uyuyan adamların sesleriyle dolu karanlığı korkuyla inceledi. Soluklarını düzenlemeye çalışarak gözlerinin bu yeni karanlığa alışmasını bekledi. Bodur bedeni çadırın dışından geçecek birine karşı savunmasızdı. Gözlerinin karanlığa alışması fazlasıyla uzun sürmüştü ve bu bölümde fark edilme riskini göze alamazdı, bu yüzden girişten içeri girmeyi göze aldı. Nefesler ve horultular aynı perdeden devam ediyordu ve arkasındaki karanlıkta sağa sola dönen insanların sesleri duyuluyordu. Fakat kimse uyanmamıştı. Flick gözleriyle gecenin karanlığında adamların biçimlerini, masaları, yükleri ayırt etmeye çalışarak, uzun yarığın içinde dakikalar boyunca çömelmiş bir vaziyette kaldı. Ona bu sonsuza kadar sürmüş gibi geldi, fakat sonunda 67 Terry Brooks battaniyelerine sarınmış, uyuyan adamların çadırın zeminine serilmiş olduğunu fark etti. Hayretler içinde, hareketsiz bir bedenin hemen önünde yattığını gördü. Eğer gözleri alışmadan içeride yürümeye kalkışsaydı, uyuyanın üstüne tökezleyecek ve onu uyandıracaktı. Başlangıçtaki korkusu artık yerini kendisine ısrarla geri dönmesini emreden panik duygusuna bırakmıştı. Nefesi düzensizleştikçe pelerininin altında su gibi akan teri hissedebiliyordu. O anda bütün duygularının ayırdınday-di; zihni çöküşün sınırına gelmişti -gene de daha sonradan bu hislerin hiçbirini lıatırlamayacaktı. Neyse ki, bu düşünceler zihninden çıkacak ve geride kalan yalnız beynine çıkmayacak şekilde kazınmış, uyuyan Trol Maturenler'in ve arayışının ereği Eventine'ın resmi olacaktı. Flick onun yerini saptadı, zayıf bedeni artık goblenlerin köşesindeki sandalyede değil, Vadiliden birkaç adım ileride yerde uzanmıştı, gözleri açıktı ve onu izliyordu. Flick giriş noktasını doğaı olarak saptamıştı ve şimdi de kedi gibi Kral'ın yanına giderek ellerini ve ayaklarını bağlayan gergin halatı hızla kesti. Elf bir anda serbest kaldı ve iki gölgemsi şekil çadırın kenarındaki dikey yırtığa doğnı ilerlediler. Eventine uyuyan Trollerden birinin yanından bir şey almak için durdu. Flick Elfin ne aldığına bakmak için durmamış, dışarının karanlığına çıkmıştı Dışan çıkınca çadırın yanında çömelip herhangi bir hareket olup olmadığına baktı. Fakat sadece derin sessizliği bölen ısrarcı yağmur damlaları vardı. Saniyeler sonra çadırın yırtığı yeniden aralandı ve Elf Kralı çıkıp kurtarıcısının yanına çö-meldi. Elinde bir pelerinle enli bir kılıç vardı. Pelerini bedenine sararken bir an durdu; korkmuş, ama neşeli Flick'e gülümsedi ve minnettarlığını belirtircesine onun elini sıktı. Vadili de yanıt olarak

hoşnutlukla başını salladı. 68 Shannara'nın Kılıcı III Eventine Elessedil uyuyan düşmanın dişlerinin arasından böylece kurtulmuştu. Bu Flick Ohmsford'un en mutlu anıydı. Eventine'ı kurtarıp Maturen çadırından çıktıklarında en kötüsünü atlattıklarını düşündü, kamptan kaçmalarına kimse engel olamayacaktı. Trol kumandanlarının çadırının girişine dönüp bakmayı düşünmedi bile. Artık önlerinde olacaklara bakma anı gelmişti, fakat ikili gölgelerin arasında durakladıklarında bu fırsat geçip gitti. *tt*',<v.*', ' Bir anda nereden geldikleri belli olmayan üç zırhlı Trol nöbetçi ortaya çıktı ve Maturen çadırının yanında çömelmiş iki şekli hemen fark ettiler. Bir an için herkes donup kalmıştı, derken Flick'in hayret dolu bakışlarının önünde Eventine çadınn yırtık bölümünün önünde durarak yavaşça ayağa kalktı. Çabuk düşünen Elf Kralı üç nöbetçiye el sallayarak onların dilinde bir-şeyler söyledi. Kendilerine aşina olan bu dili duyduklarında, bekçiler aşağı indirdikleri mızraklarla oraya yaklaşırken Eventine, Flick'i bir baş hareketiyle uyararak, çadırın yırtığını gösterecek şekilde kenara çekildi. Korkmuş Vadili bıçağı kavrayarak biraz daha ileriye gitti. Gözleri yırtığın üzerinde odaklanmış Troller oraya vardıklannda Elf Kralı hemen kılıcıyla işe koyulmuştu. Trollerden ikisi kendilerini koaımaya fırsat bulamadan, boğazlan kesilerek susturuldu. Fakat sonuncu Trol bağırarak yardım istedi ve Eventine'm üzerine çılgınca atılarak Elfin omzunu doğradı; sonra o da cansız bir halde çamurlu toprağa düştü. Bir süre sessizlik oldu. Yaralı Elf Kralı omzundaki yaradan akan kanı dindirmeye çalışırken Flick ölmüş Trollere bakarak beti benzi atmış bir halde çadırın kenannda duruyordu. Sonra yaklaşan sesleri duydular. "Hangi tarafa?" diye fısıldadı Eventine üzeri kanlı kılıcı sağlam elinde sıkıca tutarken. - 69 Terry Brooks Küçük Vadili sessizce Elfin yanına gelip arkasındaki karanlığı işaret etti. İki kaçak uyuyan Trol karargâhından kaçarken, yaklaşan sesler artık birkaç yönden birden gelmeye başlamıştı. Sisle örtülü çadırlar arasında tökezleyerek, ıslak otların üzerinde adımlarını zorla kontrol etmeye çalışarak, karanlık ve sisten kör olmuş bir halde takipçilerinden uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Yanlarındaki sesler azaldı ve arkalarında kaldı, ancak sadece birkaç saniye sonra muhafızların cesetleri bulunduğunda telaşla yükseldi. Trol savaş borularının tüyleri diken diken eden sesi Kuzeykarası ordusunun gece uykusunu böler ve her yanda adamlar kalkma ve savaşa hazırlanma çağrısına uyanırken iki adam koşuyordu. Flick öndeydi ve onları kampın çeperine ulaştıracak en kısa yolu hatırlamaya

çalışıyordu. Bu kampın ötesindeki sessiz karanlığın güvenliğine ulaşmak için gözleri görmeyerek, mantık ötesi bir dehşetle koşuyordu. Mızraktan yaralanmış omzu kanarken Vadilinin adımlarını yakalamaya çalışan Eventine genç kurtarıcısına neler olduğunu anladı ve onu dikkatli olması konusunda uyarmaya çalışarak arkasından seslendi. Çok geçti. Sözcükler ağzından yeni çıkmıştı ki, savaş borusunun sesiyle"uyanmış, hâlâ uykulu bir grup Kuzeykaralı'ya tosladılar. Eller ve ayaklar birbirine karıştı, her iki grup da tamamen gafil avlandığı için çarpışmaktan kaçmamamıştı. Görünmeyen el ve ayaklar tarafından darbe alan Flick avcı pelerininin yırtıldığını hissetti ve delice bir dehşetle, elindeki bıçağı yanma yaklaşan herkese vahşice savurarak mücadele etti. Saldırganlardan acı ve öfke çığlıkları yükseldi, bir an için ellerle ayaklar geri çekildi ve Flick serbest kaldı. Tam ayağa kalkmıştı ki, bir saniye sonra yeni bir saldırıya uğradı. Başının üstünden geçen bir kılıcın donuk parıltısını gördü ve bıçağını 70 r Shannara'nın Kılıcı III kaldırarak darbenin önünü kesti. Vadili kendisine yapışan ellerin ve ağır bedenlerin arasında yol açmaya çalışırken dakikalar boyunca her şey karma karışıktı; sisli gecede etraf vahşi çığlıklar ve itişip kakışan bedenlerle dolmuştu. Yolunu açmaya çalışırken amansız darbeler alıyor, bazen yere düşüyor, ama her zaman saniyeler içinde kurtulup Eventine'a sesleniyordu. Fark etmediği şey, aralarına av bıçağını savurarak çılgınca daldığı zaman tamamen gafil avlanan silahsız bir Kuzeykaralı çetesine rastlamış olduğuydu. Birkaç dakika boyunca onu yakalayıp silahsız bırakmaya çalıştılar, ama korkmuş Vadili öyle şiddetle mücadele ediyordu ki, onu tutamıyorlardı. Eventine, gence ulaşmak için saldırganları yarıp hemen yardımına koştu, ve sonunda Kuzeykaralılar hepten vazgeçip karanlığın güvencesine doğru kaçtılar. Elf Kralı var gücüyle mücadele eden Flick'e yapışmış iri yapılı bir Gnom daha gördüğünde kurtarıcısını yakasından tutup çekti. Vadili bir süre daha mücadele etti, kendisini tutanın Elf Kralı olduğunu anladığında rahatladı; kalbi deli gibi çarpıyordu. Çalınan savaş borusunun sesleri ordunun çığlıklarıyla karışarak dört bir yandan yankılanıyordu. Boşu boşuna diğerinin ne dediğini anlamaya çalıştı, sarsılmış başı darbelerin etkisiyle çınlıyordu. "...en kısa çıkış yolunu bul. Koşma -sadece durmadan yürü, fakat telaşlanmadan. Koşmak dikkat çekecektir. Şimdi yürü!" Güçlü elleriyle Flick'in omzunu tutup onu kendine çevirdiğinde Eventine'ın sözleri karanlıkta kayboldu. Gözleri bir an birbirine kilitlendi, ama Vadili, Elf Kralı'nın korkmuş kalbini yakıp geçen bakışlarına ancak bir saniye dayanabildi. Sonra ayaklanan karargâhtan uzaklaştılar, silahlan hazırdaydı. Flick artık daha hızlı düşünüyor, Kuzeykarası kampındaki belirsiz işaretleri hatırlayarak doğru yönde ilerlediğini

anlıyordu. Kıs71 Terry Brooks men yanında sessizce yürüyen güçlü varlıktan kaynaklanan soğuk bir kararlılık onu avucuna alarak korkuyu bir süre için gömdü. Elf Kralı'nın yaydığı kendine güven öyle sarsılmazdı ki, Allanon'dan aşağı kalır bir yanı yoktu. Onlarca düşman yanlarından geçiyor, zaman zaman onlara birkaç metre yaklaşıyordu, ama kimse durup onlarla konuşmuyordu. İki adam karargâhı çevreleyen sınırlara doğru rahatsız edilmeden yürürken bu beklenmedik savaşa çağrılan Ku-zeykaralılar'ı içine alan kaostan sessizce geçiyorlardı. Sesler yavaş yavaş kaçakların arkasında kalmaya başlayarak devam ediyordu. Yağmur bir an için tamamen durmuştu, ama Strele-heim'dan Mermidon'a kadar her yeri örten ağır sis kalkmamıştı. Flick sessiz arkadaşına baktığında onun topalladığını ve sol kolunun hissizce sarktığını ve kanlar içinde olduğunu fark etti. Cesur Elf yoruluyor ve kan kaybından halsizleşiyordu; yüzü solmuş, ayakta kalacak gücü kalmamıştı. Flick bilinçsizce adımlarını yavaşlattı ve düşerse diye yoldaşının yanında yürümeye başladı. ;, " Kısa süre içinde kampın sınırlarına ulaşmışlardı -aslında öyle kısa sürede ki, Maturen karargâhında olanların haberi nöbetçi karakollarına henüz ulaşmamıştı. Ama savaş boruları onları harekete geçirmişti ve silahlarını hazır tutarak küçük gruplar halinde kamp alanına yakın duruyorlardı. Ama tehlikenin dışarıda olduğuna inanıyorlardı. Gözleri kampın uzaklarına çevrili olduğundan Eventine ile Flick'in hatlarının gözetlenmeyen köşelerine yaklaşmaları mümkün oldu. Elf Kralı zifiri karanlık, sis ve fark edilmelerini önleyen kargaşada sık adımlarla ileri karakolların arasından geçmekte tereddüt etmedi. Zaman tükeniyordu. Birkaç dakika içinde tüm ordu seferber edilip savaş durumuna geçecekti ve kaçmayı başardığım 72 Shannara'nın Kılıcı III anladıklarında peşine düşeceklerdi. Kern sınırlarına ya da Ejderha Dişi'nin kuytularına ve doğuda dağları çevreleyen ormanlara varabilirse güvende olacaktı. Her halükârda, bu birkaç saatini alacaktı ve gücü yavaş yavaş azalıyordu. Yakalanma riski olsa bile şimdi duramazdı. İkisi açık otlağın ötesindeki boşluğa doğru ne sağa ne de sola bakarak ilerlerken iki nöbetçi karakolunun arasından geçtiler. Nöbetçi noktalarının hattını geçinceye kadar dikkat çekmemeyi başarmışlardı. Aniden bir grup nöbetçi onları gördü ve bağırdı. Eventine döndü ve sağlam kolunu kaldınp elini sallayarak Trol dilinde birşeyler söyledi, öne doğru bir adım atmayı başararak karanlıkta ilerledi. Nöbetçiler hâlâ ne yapacaklarına

kara verememiş bir halde arkalarından bakarken Flick onu takip etti. Sonra içlerinden biri sertçe onlara bağırdı ve onlara el salladı. Eventine Flick'e koşmasını söyledi ve takip başladı. Yirmiye yakın nöbetçi mızraklarını savurarak ve bağırarak onları izliyordu. " ,".'•>• Baştan beri adil olmayan bir mücadeleydi bu. Eventine da Flick de yapıca daha hafiftiler ve normal şartlarda olsaydı kendilerini takip edenleri atlatabilirlerdi. Gelgelelim, Elf kötü bir şekilde yaralanmış ve kan kaybından halsizleşmişti, Vadi-liyse fiziksel olarak son iki günün sıkıntısıyla iyice yorulmuştu. Takipçiler oldukça iyi beslenmiş ve dinlenmiş, hareketli ve güçlüydü. Flick tek umutlarının karanlık ve siste düşmanların onları bulamayacağı gizli bir yer bulmak olduğunu anlamıştı. Nefes nefese, yorgun bacaklarının üstünde sendeleyerek, artık tükenmenin eşiğinde olan vücutlarını fiziksel dayanıklılığın sınırlarına itiyordu. Her şey etraflarını saran siste ve koşan ayaklarının altındaki otların kayganlığında bulanık-laşmıştı. Artık devam edemeyeceklerini anlayana kadar koş73 Terry Brooks tular ve hâlâ dağlar, ormanlar, saklanacak bir yer yoktu. Aniden önlerindeki karanlıktan Eventine'ın pelerinine saplanıp onu yere seren demir uçlu bir mızrak belirdi. Sınırın dışındaki nöbetçiler, diye düşündü Flick korkuyla -onları tamamen unutmuştu! Düşen Elfin üzerine hızla atlayan birinin bağırışı duyuldu sisten. Yaralı Kral zayıflayan gücünün son dam-lasıyla başının yanındaki toprağa saplanmış kılıçtan sakınmak için bir yana sıçrarken aynı anda kendi silahını yukarı doğru savurdu. Saldırgan ani bir çığlık atarak vücudunda kılıçla cansız yere düştü. Flick etrafta onlara saldıran başkalarının olup olmadığına bakarak, yerine çivilenmiş bir halde duruyordu. Fakat sadece bir tane nöbetçi vardı. Hançerini bırakarak yorgun Elfin yanına gitti ve neredeyse insanüstü bir çabayla onu ayağa kaldırdı. Eventine yere düşmeden önce birkaç adım daha attı. Vadi-li korkarak onun yanına, dizlerinin üstüne çöktü ve onu uyandırmaya çalıştı. '"' •• /"'• " " '''';,•< "Hayır -hayır, tükendim artık," diye kısık bir cevap geldi, sonunda. "Daha ileri gidemem..." Arkalarında karanlıktan Kuzeykaralılar'ın sesleri geliyordu. Takipçiler yafcnlaşıyordu! Flick, yeniden hissiz bedeni kaldırmaya çalıştı, ama bu defa hiç tepki yoktu. Vadili umutlarını umutsuzluğa bırakan karanlığa elinde bıçakla, çaresizce bakıyordu. Bu sondu artık. Son bir çaresizlikle karanlığın ve sisin içine doğru vahşice bağırdı. "Allanon! Allanon!" Çığlığı gecenin içinde çabucak kayboldu. Yağmur, yeterince doymuş toprağa sakin otlar üzerinde daha büyük göletler ve bataklıklar oluşturmak üzere usul usul çiselemeye

başlamıştı. Her ne kadar böylesi havalarda bilmek imkânsız da ol74 Shannara'nın Kılıcı III sa, şafak bir satten önce sökecekti. Flick baygın Elf Kralı'nın yanına sessizce çömeldi ve yaklaşan adamların seslerini dinledi. Onu hâlâ görmemiş olmalarına rağmen oldukça yaklaşmışlardı. Durumun yararsızlığını dana da vurgularcasma Flick Eventine'ı kurtarmak için her şeyi göze aldıktan sonra, kaybolan Shea'ya ne olduğunu öğrenemediğini fark etti. Sol tarafından gelen sesler artık belli belirsiz şekillerle yüz yüze olduğunu belirtiyordu. Onu bulmuşlardı! Onlarla karşılaşmak için ağırbaşlılıkla ayağa kalktı. Bir saniye sonra aralarındaki sisli karanlık, yerin içinden fışkırıyor gibi görünen, kör edici bir alev çakmasıyla patladı; patlamanın muhteşem gücü Flick'i yarı baygın ve kör bir halde yere fırlattı. Yanan otlar sağanak halinde üstüne yağıyordu. Arka arkaya gelen patlamalar toprağı şiddetle sallıyordu. Bir an göz kamaştırıcı ışığa yakalanan Kuzeykaralılar'ın gölgemsi bedenleri beliriverdi, bir sonrakinde de kayboldu. Alevler dev sütunlar gibi karanlığa ve sise saplanarak göklere doğru uzanıyordu. Bu karşı konulmaz güce kısık gözlerle bakan Flick, dünyanın sonunun geldiğini düşündü. Sonu gelmez dakikalar boyunca, ısı Flick'in derisini yakmcaya kadar, toprağı siyahlaş-mış yığınlara dönüştürerek ve gecenin havasım kavurarak gökyüzünü aydınlattı. Son bir kez daha alevlendi ve yağmurla sisi birbirine karıştırarak dinlenmeye çekiliyormuşçasına kayboldu. Flick, dikkatle bir dizinin üstünde doğruldu ve boşluğu inceledi, sonra arkasından birinin yaklaşmakta olduğunu duymaktan çok sezerek aniden döndü. Sisin dışından sanki onun ruhunu almaya gelen bir ölüm meleği gibi uzun elbisesinin içinde dev kara bir şekil belirdi. Flick donup kaldı ve önüne kadar gelen korkutucu şekli tanıyarak irkildi. Bu, nihayet gelen esmer gezgindi. Bu Allanon'du. '75 IV Ada şehri Kern'den gelen son mülteci grubu da Dış Surlar'ı geçip Tyrsıs'e girerken şafak bulutsuz, koyu mavi göğün üzerine göz kamaştıran bir parlaklıkla soktu. Günlerdir Callahorn'un üzerini kaplayan nemli, yoğun sis ve kapkara yağmur bulutları dağılmıştı Çimenler hâlâ sırılsıklam ve doygun toprağın henüz ememedığı küçük su birinkitileriyle kaplıydı, ama ardı arkası kesilmeyen yağmurlar yerini sabaha yepyeni bir neşe getiren taptaze bir göğe ve _ güneşe bırakmıştı Kern halkı, hepsi de bitkin ve ileride olacakların endişesi içinde, dağınık gruplar halinde şehre varıyorlardı. Evleri tamamen harap olmuştu, gene de birçoğu Kuzeykarahlar'ın, kamplanna yapılan ani saldırıdan sonra her şeyi ateşe verdiklerinin henüz farkında değillerdi.

Talihsiz şehrin boşaltılması mucizevi bir başarı olmuştu ve evlerini kaybetmiş olmalarına rağmen hâlâ sağ ve şu an için de olsa guvenliktelerdi Kuzeykaralılar bu toplu kaçışı fark edememişlerdi ilgileri, ana kampa saldırıp onları, butun kuvvetlerle yapılacak bir hücumun yolda olduğu yanlış inancına kapılarak en gerideki karakollarından bile çekilmek zorunda bırakan cesur Lejyon askerleriyle meşguldü. Onlar saldırının Shannara'nın Kılıcı III karışıklık yaratmak amacıyla yapılmış bir yanıltma hareketi olduğunu anlayana kadar ada çoktan boşaltılmış, halkı coşkun Mermidon'u geçip çılgına dönmüş düşmanın erişemeyeceği yerlere ulaşmıştı. Menion Leah, hırpalanmış ve bitkin bir halde, surlu şehre en son varanlardan biriydi. Mermidon'dan Tyrsis'e olan yaklaşık on beş kilometrelik yol ayaklarındaki yaraların yeniden açılmasına neden olmuştu, ama taşınmayı reddetmişti Bir tarafında, uyumak için bile yanından ayrılmayı reddeden sadık Shirl'in, diğer yanında en az kendisi kadar bitkin Janus Senp-re'nin desteğiyle, kalan son gücünü kullanarak Dış Surlar'ın kapılarına çıkan geniş rampayı tırmanmaya çalışıyordu. '><f O korkunç savaş gecesinden sağ çıkan genç Lejyon kumandanı kuşatma altındaki adadan Menion'la Shirl'in de içinde olduğu küçük salla kaçmıştı Yaşadıkları büyük sıkıntı onları birbirine daha da yaklaştırmış ve güneye doğru yolculuklarında, fısıltıyla da olsa içtenlikle Sınır Lejyonu'nun dağılması hakkında konuşmuşlardı Şayet Tyrsis Kuzeykarası ordusu büyüklüğünde bir kuvvetin saldırılarına karşı koymak zorun-daysa Lejyon'a ihtiyaç olacağı konusunda tam bir fikir birliği içindeydiler Dahası, yalnız kayıp Balinor onlara rehberlik edecek savaş bilgisine ve yeteneğine sahipti. Prens bir an önce bulunmalı ve birliğin başına geçmeliydi; gerçi kardeşi şüphesiz tam bir aptal gibi dağıttığı efsanevi savaş kuvvetinin yeniden toplanmasına karşı çıkacağı gibi, böyle bir harekele de ayak direyecektı Her ne kadar Balınor'un birkaç gün önce Tyrsis'e girişinde kardeşi tarafından yakalandığından şüphelenseler de, şu anda ne dağlı, ne de Lejyon kumandanı vazifelerinin ne kadar güç olacağını bilmiyorlardı Gene de Tyrsis'in Kern kadar kolay ,,77 • (ı Terry Brooks yok edilemeyeceğine emindiler. Bu defa karşı koyacak ve savaşacaklardı. . ,'•" ' " ı "J • ' ," • "(-t

Kral'dan sıcak selamlar ve bir an önce ona gitmeleri haberini getiren bir manga siyah giysili muhafız küçük grubu şehrin kapılarının hemen önünde karşıladı. Janus Senpre Kral'ın çok hasta ve yatağa mahkûm olduğunu duyduğunu belirttiğinde manga kumandanı, gecikerek de olsa, oğlu Palance'ın babasının davetini yinelediğini ekledi. Menion'u hiçbir şey daha fazla memnun edemezdi -sarayın içine girip etrafa göz atmak

için sabırsızlanıyordu. Yol arkadaşları hâlâ ona destek vermeyi sürdürüyorlarsa da, o yorgunluğunu ve ağrılarını unutmuştu Manga kumandanı İç Surlar'ın yanındaki askerlere bir işaret yaptı ve ayrıcalıklı grubu saraya götürmek üzere çabucak gösterişli bir araba getirildi. Menon'la Shirl arabaya bindiler, ama Janus Senpre önce boş Lejyon barakalarındaki askerlerini görmek istediğini açıklayarak onlara katılmadı. Güven verici bir samimiyetle onlara daha sonra katılmaya söz verdi. Araba İç Surlar'a doğru hareket ederken genç kumandan kolunu sallayarak Menion'u selamladı, yüzü duygularını ele vermiyordu. Sonra kır saçlı Fandrez ve birkaç seçkin subayla beraber Lejyon barakalarına doğru yürümeye başladı. Arabanın içinde Menion kendi kendine hafifçe gülümsedi ve Shirl'in elini sıktı. Araba İç Surlar'ın kapılarından geçip kalabalık Tyrsis Yo-lu'nda ağır ağır ilerledi. Surlu şehrin halkı, kardeş şehirlerinin talihsiz kaçaklarını karşılama, arkadaşları kadar yabancılara da yiyecek ve barınak sağlama telaşıyla o sabah erkenden kalkmıştı. Herkes şimdi kendi evlerine doğaı ilerleyen kalabalık istila grubu hakkında daha çok şey öğrenmek istiyordu. Kendi aralarında konuşarak kalabalık sokaklarda ne yapacağını bil78 Shannara'nın Kılıcı III meden dolanan endişeli ve korkmuş insanlar, saray muhafızlarının eşliğinde yavaş yavaş ilerleyen arabaya bakmak için duruyorlardı Arabanın içindeki esmer, bitkin yüzünü pas rengi saçlarının gölgelediği zayıf kızı tanıyanlar hayretle el sallıyorlardı. Yaralı ayağına saplanan sancını aniden farkına varan Menion kıza daha sokuldu. Daha fazla yürümek zorunda olmayışına artık seviniyordu. Koca şehir gürültülü dalgalar halinde koşuşturan her yaştan kadın, erkek ve çocuklarla dolu binaları ve geçitleriyle hızla önünden akıp geçiyormuş gibiydi. Dağlı derin bir iç geçirdi ve eli hâlâ Shirl'inkinde olduğu halde, minderli koltuğun arkasına iyice yaslandı ve gözlerini kapatıp yorgun zihninin düşüncelerini gölgeleyen gri pusların içine süzülmesine izin verdi. Şehir ve kalabalığı onu uykunun rahatlığına götüren, yatıştırıcı bir ninniye dönüşmüştü. Omzundan nazikçe sarsılıp uyandırıldığında tamamen kendinden geçmek üzereydi. Araba Sendic Köprüsü'nün geniş caddesine çıkarken gözlerini açtığında saray arazisini gördü. Genç adam köprünün altındaki parklara beğeniyle baktı; gölgelikli çimenleri özenle bakılan, görünüşte sayısız çiçek tarhının renkleriyle lekelenmişti. Buradaki her şey, sanki şehrin bu bölümü çalkantılı insan varlığından bağımsızmış gibi sakin ve huzurluydu. Köprünün diğer tarafında sarayın kapıları davetkârca açıktı. Menion kuşkuyla içeriye göz attı. Girişte, kusursuz şalıin amblemli siyah üniformalar giymiş, hazır ol vaziyetinde duran saray muhafızları sıralanmıştı, içerdeki trompetler arabanın ve içindeki yolcularının geldiğini ilan ediyordu. Dağlı hayretler içinde kalmıştı. Normalde yalnız dört karanın en

büyük liderleri için hazırlanan resmi bir karşılama töreni, tüm Güneykarası'nda ka79 Terry Brooks lan birkaç monarşi tarafından dikkatle uyulan bir kutlama poli-tikasıydı bu. Tüm askeri karşılama töreni tantanası Palance Bu-ckhannah'nın yalnız oraya varış şartlarını değil, asırların geleneklerini de hiçe saymaya kararlı olduğunu gösteriyordu. "Çıldırmış olmalı -tamamen çıldırmış!" diye patladı öfkeli Güneykaralı. "Bunu ne sanıyor bu adam? Bir işgal ordusu tarafından kuşatıldık, onun şu yaptığına bak! Askerleri giysi gösterisine çıkarmış!" "Menion, ona söylediklerine dikkat et. Eğer Balinor'a yardım etmek istiyorsak, sabırlı olmalıyız." Shirl omzunu sıktı ve onu uyanrcasına gülümsedi. "Hatalı olmasına rağmen bana âşık olduğunu da unutma. Bir zamanlar iyi bir adamdı ve o hâlâ Balinor'un kardeşi." Her zamanki gibi sabırsız ve parlamaya hazır olsa da Menion, kızın haklı olduğunu anlamıştı. Bu aptal törene sinirlendiğini göstermekle hiçbir şey elde edemezdi ve de Balinor'un yeri tespit edilip kurtarılana kadar Prensin kaprislerine razı olması akıllıca olurdu. Araba, saray kapılarından Kral'ın kişisel muhafızlarının oluşturduğu ifadesiz askerler sırasının önünden geçit töreni havasında, yavaş yavaş geçerken sessizce oturdu. Bandonun sesi her yanda gümbürdüyordu ve bir tabur süvari yeni gelenler için mükemmel bir düzende çark etmişti. Sonra araba nazikçe durdu ve Callahorn'un yeni kralı arabanın kapısında belirdi, geniş yüzü endişeli bir keyifle gülümsüyordu. "Shirl -Shirl, seni bir daha asla göremeyeceğimi sanıyordum!" Arabaya iyice yaklaşıp kızın inmesine yardım etti. Önce onu kendine çekti, sonra da ona bir kez daha bakmak için uzaklaştı. "Ben... ben seni gerçekten kaybettiğimi sanıyor-, dum." İçin için yanan Menion arabadan inip yanlarına doğru yü80 Shannara'nın Kılıcı III rüdü ve Prens onu selamlamak için döndüğünde belli belirsiz gülümsedi. "Leah Prensi, krallığıma gerçekten de hoş geldin," diye selamladı büyük adam elini zayıf dağlıya içtenlikle uzatarak. "Bana çok... büyük bir yardımda bulundun. Benim olan her şey senindir -her şey. Sen ve ben çok iyi dost olacağız! Sıkı dostlar! Öyle uzun zaman oldu ki... şeyden beri..." Dağlıya, düşüncelere dalmış bir halde bakarken birden sustu. Konuşmaları söylediği neredeyse hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi, doğallıktan yoksun ve endişeliydi. Şayet

hâlâ aklını tamamen kaybetmiş değilse bile, diye düşündü Menion, çok hasta olduğu kesin. "Tyrsis'te olmaktan ötürü çok memnunum," diye karşılık verdi, "ama gene de herkes için koşulların çok daha iyi olmasını dilerdim." "Kardeşimden bahsediyorsun, tabii ki?" Soru diğerini kendine getirerek patlamıştı. Yüzü kızardı. Menion bir anda hayretle irkildi. u, :i"!.' .-.>:.. '. <'j> !<",' l "Palance, Kuzeykaralılar'ın istilasından, Kern'in yanmasından bahsediyor," diye araya girdi Shirl çabucak. "Evet... Kern..." yeniden sustu; bu defa sanki birileri olması gereken yerde değilmiş gibi, kaygıyla etrafa bakınmıştı. Menion huzursuzca etrafa göz attığında gizemci Stenmin'in tuhaf bir biçimde orada olmadığını fark ettti. Shirl'le Janus Senpre'ye göre, Prens danışmanı olmadan hiçbir yere gitmezdi. Hemen Shirl'in dikkatli bakışlarım yakaladı. "Yolunda gitmeyen bir şey mi var, Lordum?" Menion diğerinin ilgisini çekmek için resmi bir şekilde, yardıma hazır bir dost gibi güven verici bir edayla gülümseyerek seslenmişti. Bu hile beklenmedik sonuçlar doğurdu. 81 Terry Brooks "Bana., ve bu krallığa yardım edebilirsin, Menion Leah," diye yanıtladı Palance çabucak. "Kardeşim benim yerime Kral olmak istiyor. Beni öldürtecekti. Danışmanım Stenmin beni bu durumdan kurtardı -ama başka düşmanlarım da var... her tarafta! Sen ve ben dost olmalıyız. Tahtımı elimden almak ve bana geri getirdiğiniz bu tatlı kadına zarar vermek isteyenlere birlikte karşı koymalıyız. Ben... ben Stenmin'le konuşamıyorum... yani bir dostla konuştuğum gibi. Ama sen, seninle konuşabilirim!" Hayretler içindeki Menion'a küçük bir çocuk gibi bakarak yanıtını bekledi. Dağlının içini Ruhi Buckhannah'nın bu oğlu için ani bir acıma duygusu kapladı ve bu talihsiz adama yardım edebilmeyi diledi. Hüzünle gülümseyerek kabul anlamında başını salladı. "Benim tarafımda olacağını biliyordum1" dedi diğeri heyecanla, neşeyle gülerek. "İkimiz de kral kanı taşıyoruz ve bu... bizi birbirimize bağlıyor. Sen ve ben çok iyi dost olacağız, Menion. Ama şimdi... dinlenmelisin." Aniden saray askerlerinin geçit töreni düzeninde kaskatı durduklarını ve sabırla Prens'in gitmelerine izin vermesini beklediğini Hatırladı. Callahorn'un yeni kralı elinin sert bir hareketiyle iki misafirine Buckhannah malikânesine doğru yol gösterdi. Geçerlerken kişisel muhafızlarının kumandanına başını sallayarak askerlerinin olağan vazifelerine dağılmalarını işaret etti. Üçlü, misafirlere odalarına kadar eşlik edecek olan hizmetkârların beklediği eski evin girişine yürüdüler. Ev sahibi bir defa daha tereddüt

ederek misafirlerine döndü ve fısıldamak üzere onlara doğru eğildi. "Kardeşim altımızdaki zindanlarda kilitli. Korkmanıza gerek yok " Bir süre arkalarında saygıyla bekleyen meraklı hiz82 Shannara'nın Kılıcı III metçilere göz atarak, manalı manalı onlara baktı. "Onun her yerde arkadaşları vardır." Menion da Shirl de başlarını salladılar, çünkü kendilerinden beklenen buydu. '< "O halde zindanlardan kaçamaz?" diye Menion konuyu biraz daha uzattı "Dün gece denedi... arkadaşlarıyla beraber." Palance memnuniyetle gülümsedi. "Ama onları yakaladık ve tuzağa düşürdük... sonsuza dek zindanda kalacak. Stenmin şimdi orada... onunla tanışmaksın..." Dile getirmediği düşüncesiyle yeniden doğruldu, dikkati yanına çağırdığı birkaç hizmetçiye yönelmişti. Kendinden emin bir edayla onlara arkadaşlarına kahvaltıda kendisine katılmadan önce, banyo yapıp temiz giysiler bulabilecekleri odalarına kadar eşlik etmeleri emrini verdi. Gün doğalı henüz bir saat olmuştu ve Kern'den gelenler bir önceki geceden beri hiçbir şey yememişlerdi. Menion'un üstünkörü sarılmış yaralarının tedaviye ihtiyacı vardı ve saray hekimleri sargılan değiştirip taze merhemler uygulamaya hazır bekliyorlardı. Dinlenmeye de ihtiyacı vardı, ama bu bekleyebilirdi. Aniden endişeli bir ses Shirl'e seslendiğinde küçük grup uzun bir holde ilerlemeye başlamıştı. Callahorn'un yeni kralı arkalanndan tereddütlü adımlarla yetişip, şaşkın haldeki kıza yaklaştı ve sonunda da tam önünde durup ona sarıldı. Menion yüzünü öteye çevirdi, ama konuşmaları duyabiliyordu. "Bir daha benden uzaklara gitmemelisin, Shirl." Sözler yumuşak bir tonda söylenmiş de olsa, bir ricadan çok emirdi. "Yeni evin Tyrsis'te olmalı -kanm olarak." Uzun bir sessizlik oldu. "Palance, ben bizim..." Shirl'in sesi araya bir^açıklama sok•83 Terry Brooks maya çalışırken titriyordu. "Hayır -bir şey söyleme Şu anda tartışmaya gerek yok -şimdi olmaz," diye sözünü kesti Palance çabucak. "Sonra... yalnız kaldığımızda, sen dinlendikten sonra... zamanımız

olacak. Seni sevdiğimi biliyorsun... seni hep sevdim. Sen de beni sevdin, biliyorum." Bir kez daha uzun bir sessizlik oldu ve sonra Shirl Meni-on'u geçip hizmetkârları konuk odalarına giden yolu göstermeleri için harekete geçmeye zorlayarak ilerledi. Dağlı, çabucak güzel kıza yetişti, ama ev sahibi hâlâ arkalarından onları izlerken ona elini uzatmaya cesaret edemedi. Shirl başını eğdi, uzun kızıl saçları yüzünü kapatmıştı ve ellerini sıkıca önünde kenetlemişti. Hizmetkârlar onları uzun koridorda eski sarayın doğu kanadındaki odalarına doğru götürürken ikisi de konuşmadılar. Menion ısrarcı hekimlerin yaralarını tedavi edip yeni bandajlarla sarmalarına izin verirken ayrıldılar. Temiz çarşaflı dev yatak ve sıcak bir banyo onu bekliyordu, ama çılgına dönmüş Menion bunların hepsini görmezden geldi. Derhal odasından boş koridora süzülüp Shirl'in açık kapısını iterek içeri girdi. Kapıyı kapatırken Shirl yavaşça yatağından kalktı ve koşup kollarını sıkıca dağlıya sardı. Birbirlerine sarılıp, bedenlerinin arasında akan yaşam sıcaklığının onları birbirine kopmaz bağlarla bağladığını hissederek, dakikalarca sessizce durdular. Menion koyu kızıl bukleleri nazikçe okşayarak güzel yüzü göğsüne bastırdı. Kız ona güveniyordu; bu düşünce uyuşmuş zihnine huzur veriyordu. Kız, gücünü ve cesaretini kaybettiğinde ona dönmüştü ve Menion onu umutsuzca sevdiğini anladı. Bunun, dünyaları un ufak olmaya mahkûmken ve ölüm gölgelerde beklerken olması çok tuhaftı. Menion'un geçen bir84 Shannara'nın Kılıcı III kaç hafta içinde yaşadığı gürültülü patırtılı hayat, onu ölümlü olarak anlamsız görünen ve mantığını yalnızca esrarengiz Shannara'nın Kılıcı efsanesinde ve Karabüyücü Lord'da bulan bir hayatta kalma savaşından bir diğerine sürüklemişti. Culha-ven'dan beridir yaşadığı korkunç günlerde hayatı savaşlarla geçmiş, o da bu dalgalanmanın ortasında yönsüzce oradan oraya sürüklenmişti. Shea'ya olan derin dostluk ve sevgisi, Pa-ranor'a ve ötesine birlikte yolculuk yaptığı grubundan ayrılışı onda dünyanın bir kısmı sürekli değişirken birşeylerin de sabit kaldığı hissini uyandırmıştı. Sonra, hiç beklemediği bir anda Shirl Ravenlock'a rastlamıştı ve olayların hızlı gelişimi ve birkaç gün önce beraberce göğüslenen tehlikelerin kişisel ihtiyaçların birbirine karışmasıyla birleşmesi onları birbirlerine koparılamaz bir şekilde bağlamıştı. Menion gözlerini kapatıp onu daha da kendine çekti. Palance'ın en azından bir konuda onlara yardımı olmuştu -Balinor'un ve muhtemelen yanmdakilerin sarayın alt katlarındaki zindanlarda tutuklu olduklarını söylemişti. Göriinüşe göre daha şimdiden bir kaçış denemesi başarısızlığa uğramıştı. Menion hata yapmamaya kararlıydı. Sessizce Shirl'le bundan sonra yapmaları gerekenleri konuştular. Şayet Palance güvenliğini sağlamak gerekçesiyle Shirl'i yanında tutmakta ısrar ederse, Shirl'in hareketleri kısıtlanacaktı. Daha da ciddi bir tehdit unsuru da Prens'in kızın onu

sevdiğine dair yanlış inancına dayanarak onunla evlenmek saplantısıydı. Palance Buckhannah tam bir deliliğin eşiğindeydi. Her an düşebilirdi ve şayet bu Balinor elindeyken olursa... Menion sustu, zamanın yarın ne olacağı hakkında tahminler yürütmeye izin vemıediğini biliyordu. Bu pek de bir şeyi değiştirmeyecekti, çünkü Kuzeykarası istila gücü kapılarına 85 Terry Brooks dayanmış ve harekete geçmek için çok geç kalınmış olacaktı. Balinor derhal kurtarılmalıydı. Janus Senpre Menion'un güçlü bir müttefikiydi, ama saray yalnızca krala hizmet eden ve şu an için sadece Palance Buckhannah'ın emrinde gibi görünen kara giysili özel askerlerce korunuyordu. Kimse eski Kral'ın başına ne geldiğini bilmiyordu; haftalardır onu gören olmamıştı. Görünüşte hasta yatağından kalkamıyordu, ama yalnızca oğlu böyle söylüyordu -oğlu da garip gizemci Stenmin'in iradesine göre hareket ediyordu. Shirl bir defasında Palance'ı danışmanı yanında olmadan ancak bir iki defa gördüğünü söylemişti, gene de Kern'den geldiklerinde Stenmin görünürde yoktu. Bu çok tuhaftı, özellikle de Stenmin'in dengesiz Prens'in arkasındaki asıl güç olduğu herkesçe malûm olduğundan. Shirl'in babası Kern'deki konsey odasında şeytani gizemcinin Ruhi Buckhannah'nın genç oğlu üzerinde tuhaf güçleri olduğunu belirtmişti. Keşke Menion bu güçlerin neler olduğunu bilebilseydi -zira gizemcinin Prens'in dengesiz davranışlarının anahtarı olduğundan emindi. Ama zamanı kalmamıştı. Şu anda bildikleriyle elinden gelenin en iyisini yapmak zorundaydı. Shirl'deıvayrılıp artık sıcak banyo ve temiz çarşaflar için hazır olarak odasına döndüğünde kafasında Balinor'u kurtarmak için bir plan şekillenmeye başlamıştı. Yıkanmasını bitirip kapısı çalındığında hâlâ detayları tamamlamaktaydı. Saray hizmetkarlarından biri Leah kılıcını getirmişti. Minnettarlıkla gülümseyip adama teşekkür etti ve saraya gelirken arabada unutmuş olduğunu hatırlayarak değerli silahını yatağın üzerine attı. Giyinirken gururla, savaşlarda bu yıpranmış silahın hizmetlerini düşündü. Shea aylar önce Leah'ya geldiğinden beri birçok şey yaşamıştı -bu herhangi bir adam için bir ömür demek olabilirdi. 86 Shannara'nın Kılıcı III Bir an duraksayıp kayıp arkadaşım düşündü ve belki bininci defa onun hâlâ yaşayıp yaşamadığını merak etti. Tyrsis'te ol-nıaması gerektiğini düşünerek kendi kendine kızdı. Shea onu koruması için ona güvenmişti, ama görünüşe göre güveni boşa çıkmıştı. Menion Allanon'un isteklerinin kendisini yönetmesine izin vermişti ve her defasında vicdanı Druidin düşüncelerini izlediği için bir şekilde yanıldığını söylemişti. Bu acı bir seçimdi, tabii gerçekten seçme şansı diye bir şey varsa. Çünkü görevi Balinor'la tutuklu

yoldaşlarının ve dolayısıyla Callahorn halkının hayatlarıyla iki hayat arasında seçim yapmasını gerektiriyordu. Eğer kayıp Vadili hâlâ yaşıyorsa onu bulup kurtarmak Allanon'la Flick'in göreviydi. Birçok şey onlara düşüyor, diye düşündü dalgınca, yorgun bedeni ve zihni fena halde ihtiyaç duyduğu uykuya doğru sürüklenirken. Başarı için yalnızca dua edebilir... dua edip bekleyebilirlerdi. Uykunun kıyısına doğru hızla çekildi ve sonra yavaşça daldı. Bir an sonra uyuyan zihni aniden sarsıldı ve bir anda uyandı. Hafif bir ses olmuştu ya da belki de yalnızca altıncı histi, ama her ne idiyse, onu ölümüyle sonlanacak uykusundan uyandırmıştı. Büyük yatakta hareketsiz durup dinlerken kulakları duvardan bir tıkırtı duydu ve yarı aralık gözleri hareket eden duvar halısını gördü Duvar halısının arkasında ağır bir kaya parçası dışarı doğru itildi ve eğilmiş, kırmızı pelerinli bir şekil sessizce görüş alanına süzüldü. Menion kalbi deli gibi çarpıyor olmasına rağmen kendini düzenli nefes alış verişlerini sürdürmeye zorladı ve kalkıp bu esrarengiz konuğu ele geçirme arzusunu bastırdı. Pelerinli şekil yatak odasında sessizce yürüyordu, tanıdık olmayan yüz etrafı kolaçan ettikten sonra yeniden dağlının sere serpe uzanmış bedenine doğru döndü. Davetsiz misafirin zayıf eli kırmı87 Terry Brooks zı pelerininin altındaki uzun hançeri çekip çıkardığında yataktan ancak bir metre uzaktaydı. , ,; ^, !,<•;,•...,, ,,t< " } Menion'un eli kılıcının üzerindeydi, ama hâlâ kımıldamıyordu. Saldırgan hançerini göğüs hizasında tutarak yatağa, iyice yaklaşana kadar, bir süre daha bekledi; sonra bir kedi çe-vikliğiyle saldırdı. Zayıf bedeni aniden doğaıldu ve irkilen adama doğru atıldı, elindeki, hâlâ deri kınında olan kılıcının yassı tarafıyla adamın korumasız yüzüne yakıcı bir sille indirdi. Esrarengiz şekil geri çekilip kendini savunmak için hançerini kaldırdı. Kılıç ikinci bir darbe indirdi ve saldırganın uyuşmuş parmakları aniden kasılırken silah yere düştü. Menion durmadı, kendini kırmızı şeklin üzerine fırlattı ve ağırlığıyla, yere düşen mücadele halindeki adamı yere çiviledi. Bir kolunu sertçe kıvırıp parmaklarıyla gırtlağına sarıldı. "Konuş, suikastçı!" diye gürledi Menion tehditkârca. "Hayır, hayır bekle, yanlışın var... ben düşmanın değilim... lütfen, nefes alamıyorum..." Ses aniden kesildi ve dağlının sıkı parmaklarında hiçbir gevşeme olmazken ve soğuk gözleriyle tutsağının yüzünü incelerken adan nefes almaya çalıştı. Menion adamı daha önce hiç görmemişti. Küçük siyah bir sakalla çevrili zayıf, sert yüzü acıyla gerilmişti. Öfkeyle sıkılmış dişleri ve nefretle yanan gözlori incelerken bile dağlı, içgüdüsel olarak ortada bir yanlış anlaşılma olmadığını biliyordu Çabucak yana çekilip adamı sertçe ayağa

kaldırdı, bir eh hâlâ cılız boğazı sıkmaya devam ediyordu. "O halde bana yanlışımı açıkla. Dilini kesip seni muhafızlara teslim etmeden önce bir dakikan var!" Adamın boğazını mengene gibi kavrayan parmaklarını gevşetip kırmızı giysinin yakasına yapıştı. Kılıcını yatağına fırlatıp 88 Shannara'mn Kılıcı III çabucak yerdeki hançeri aldı ve adam başka bir saldırıya yellenirse diye hazır tuttu. "Bu bir armağan, Leah Prensi... Kral'dan bir armağan." Adam soğukkanlılığını yeniden toplamaya çalışırken sesi hafifçe çatladı. "Kral minnettarlığını göstermek istedi ve ben... ben de seni uykunda rahatsız etmemek için diğer kapıdan geldim " Birşeyler bekler gibi sustu, keskin gözlerini dağlınınkilere dikmişti. Hikâyesine inanılmasını bekliyor gibi değildi -bu başka bir şeydi, sanki neredeyse Menion'un başka birşeyleri de görmesini bekler gibiydi... Leah Prensi zayıf yüzünü kendi-sininkine daha da yaklaştırmak için onu şiddetle çekti. "Bu hayatımda duyduğum şüphesiz en saçma hikâye! Kimsin sen, suikastçı?" Gözler kendi gözlerini yoğun bir öfkeyle yakıyordu. "Ben Stenmin'im, Kral'ın şahsi danışmanı." Aklını şimdi aniden yeniden kazanmış gibi görünüyordu. "Sana yalan söy-lemiyoaım. Hançer Palance Buckhannah'nın sana getirmem emredilen armağanıydı. Niyetim sana zarar vennek değildi. Bana inanmıyorsan gidip Kral'a sor. Sor ona1" Adamın sesinde bir kendine güven seziliyordu, bu da Me-nion'u doğru olsa da olmasa da Palance'ın danışmanının hikâyesini doğrulayacağına ikna etmişti. Callahorn'un en tehlikeli adamı, krallığın arkasındaki asıl güç haline gelen kötü gizemci -şayet Balinor kurtanlacaksa temizlenmesi gereken adam-elindeydi. Anlamadığı şey, birbirlerini tanımadıkları halde adamın neden ona saldırmayı seçtiğiydi, ama dağlı onu şimdi serbest bırakırsa ya da Palance'ın önüne gözden düşürmek için bile götürürse inisiyatifini kaybedecek ve hayatını yeniden tehlikeye atacaktı. Gizemciyi sertçe yakındaki bir sandalyeye itti ve kıpırdamamasını emretti. Adam sessizce oturdu, gözleri 89 Terry Brooks amaçsızca odada geziniyor, elleri küçük sakalını gergince sıvazlıyordu. Menion dalgın

bakışlarla ona bakıyordu, zihni elindeki seçenekleri tartmaktaydı. Karar vermesi yalnızca bir saniye sürdü. Arkadaşlarını kurtarmak için doğru zamanın gelmesini bekleyerek daha fazla vakit kaybedemezdi; karar onun yerine verilmişti. "Ayağa kalk, gizemci ya da kendine ne diyorsan!" Kötücül yüz ona gözdağı verircesine baktı ve Menion adamı şiddetle çekerek sandalyeden kaldırdı. "Seni daha fazla düşünmeden gebertmeliydim; Callahorn halkı için en iyisi bu olurdu. Ama hizmetlerine ihtiyacım var Beni Balinor'la diğerlerinin tutuklu olduğu zindanlara götüreceksin -derhal!" <,-''/' ' Stenmin'in gözleri Balinor'dan bahsedilince faltaşı gibi açıldı. "Onu nereden tanıyorsun... bu krallık için hain olan birini'" diye bağırdı gizemci hayretle. "Kral'ın kendisi kardeşinin eceliyle ölene kadar tutuklu kalmasını emretti, Leah Prensi ve ben bile..." Menion kabaca boğazını sıktığında nefesi kesilerek cümlesi yarım kaldı. Stenmin'in yüzü yavaş yavaş morardı. "Bahane ya da açıklama duymak istemiyorum. Sadece beni ona götür!" Adamın boğazını sıkan demir bir mengeneye benzer eli daha da daralınca sonunda nefes nefese kalan tutsak şiddetle kafasını sallayarak kabul etti. Menion bileğinin sert bir hareketiyle adamı bıraktı ve neredeyse boğulmuş olan adam gözü karararak dizlerinin üzerine çöktü. Dağlı çabucak giyinip kılıcını aldı ve hançeri kemerine soktu. Bir an için yan odadaki Shirl'i kaldırmak istedi, ama bu fikirden hemen vazgeçti. Planı yeterince tehlikeliydi; onun da yaşamını tehlikeye atmanın bir an90 Shannara'mn Kılıcı III lamı yoktu. Eğer arkadaşlarını kurtarmayı başarırsa, ona dönmeye yetecek kadar zamanlan olacaktı. Esirine döndü ve diğerinin görmesi için kemerindeki^ hançeri çekip kaldırdı. - < "Eğer beni aldatmaya ya da oyun oynamaya kalkarsan bana getirmekle büyük incelik ettiğin armağanın sana geri dönecek, suikastçı," diye uyardı sesinin en tehditkâr tonuyla. "Bir uyanıklık yapmaya kalkışma. Bu odadan çıktığımızda, beni arka koridorlardan ve merdivenlerden Balinor'la arkadaşlarının bulunduğu yere götüreceksin. Muhafızları çağırmaya falan da kalkışma -yeterince çabuk davranamazsın. Sana söylediğim herhangi bir şeyden şüphe duyuyorsan bunu anla: Bu şehre Allanon tarafından gönderildim!" Stenmin'in rengi dev Druidin bahsi geçince bembeyaz oldu ve fal taşı gibi açılan gözlerine saklamadığı bir korku yerleşti. Kendini yakalayandan açıkça gözü korkmuş olan kırmızılı gizemci sessizce yatak odasının kapısına yürüdü. Menion tam arkasında, eli

kemerine geri soktuğu hançerin kabzasında olduğu halde onu izliyordu. Şu anda zaman çok önemliydi. Saray muhafızları alarma geçmeden Balinor'la tutuklanan diğerlerini kurtarıp delirmiş Palance'ı ele geçirmek için elini çabuk tutması gerekiyordu. Sonra Janus Senpre'ye yollayacakları mesajla hâlâ Balinor'a sadık kalanların yardımı gelir, böylece de krallığın gücü savaş çıkmadan yeniden canlandırılırdı. Kuzeykarası ordusu Tyrsis'e hareket etmek üzere Kern adasının yukarısındaki kırlarda toplanmış olmalıydı. Şayet Sınır Lejyonu yeniden toplanabilir ve o gün yeterince çabuk harekete geçirilebilirse, istilacıların Mermidon'un kuzey kıyılarında durdurulma şansı vardı. Nehrin coşkun sulannı geçmek neredeyse imkânsızdı ve düşmanın bir yan saldırı manevrası yapmayı başarması günler alırdı -Eventine'ın ordularının ora91 Terry Brooks ya ulaşması İçin gereken zamandan daha da fazlasıydı bu. Me-nion bütün bunların önündeki birkaç dakikaya bağlı olduğunu biliyordu. İki adam odanın ötesindeki koridora ihtiyatla çıktılar Me-nion çabucak her iki tarafa da siyah giysili muhafız olup olmadığına baktı, ama koridor bomboştu, Stenmin'e ilerlemesini emretti. Gizemci gönülsüzce kendini tutsak edene eski yapının arka taraflarına giden dolambaçlı koridorları boyunca, dolu olan odalardan kaçınarak sarayın iç odalarına doğru yol gösterdi. Ikı defa saray muhafız üyelerine rastladılar, ama her defasında Stenmin ne bir harekette bulundu, ne de selam verdi; karanlık yüzü sert bir kararlılıkla öne eğilmişti. <>r't<ijh Menion sarayın kafesli pencerelerinden Buckhannah malikânesini süsleyen bahçeleri görebiliyordu, güneş ışığı parlak renkli çiçeklerin üzerine düşüyordu Saat neredeyse dokuz olmuştu, konuk kabul zamanı kısa süre sonra başlayacaktı. Pa-lance Buckhannah ortalarda yoktu ve Menion Prens'in başka konularla meşgul olmasını diliyordu. İkili koridorlarda ağır ağır ilerlerken her tarafta sesler duyuluyordu. Sayıları giderek çoğalan hizmetçiler işlerinin başına gidiyorlardı. Yanlarından geçerlerken gizemciden hoşlanmadıklarını ve ona güvenmediklerini açıkça belli ederek Sten-min'le yanındaki yoldaşını görmezden geliyorlardı. Kimse onların varlıklarıyla ilgilenmiyordu. Sonunda kalenin mahzenlerine giden muazzam girişe yaklaştılar. Kapının önüne iki tane silahlı nöbetçi yerleştirilmişti ve kapıyı kocaman metal bir sürgü tutuyordu. "Konuştuklarına dikkat et," diye uyardı Menion sert bir fısıltıyla, gardiyanlara yaklaşırken Büyük mahzen kapılarına ulaştıklarında durdular, ihtiyatlı 92 Shannara'nın Kılıcı III

dağlı Stenmin'in tam arkasında dururken sıradan bir hareket-miş gibi elini hançerin kabzasına koymuştu. Gardiyanlar bir an merakla ona baktılar, sonra da dikkatlerini kendileriyle konuşmaya başlayan Kral'ın danışmanına çevirdiler. "Kapıları açın. Leah Prensi ve ben şarap mahzenlerini ve zindanları teftiş edeceğiz." "Kral'ın emirleri uyarınca buraya giriş yasak, Lordum," dedi sağ taraftaki gardiyan anlamlı anlamlı. VK H., < J""Kral'ın emriyle buradayım!" diye bağırdı Sterimin öfkeyle. Bu Menion'un onu dürterek uyarmasına neden oldu. "Nöbetçi, bu Kral'ın kişisel danışmanı -Krallığın düşmanı değil," diye belirtti Menion aldatıcı bir gülümsemeyle. "Sarayı geziyoruz ve Kral'ın nişanlısını kurtaran kişi ben olduğumdan, leydiyi kaçıran adamı tanıyabileceğime inancı var. Şimdi eğer gerekliyse kralı rahatsız eder ve onu buraya getiririm..." Manalı bir şekilde sustu, gardiyanlann Palance'ın dengesiz davranışlarından, onu aşağı çağırmadan önce iki defa düşünecek kadar haberdar olduğunu ümit ediyordu. Gardiyanlar bir süre tereddüt ettikten sonra sessizce başlarını sallayarak kapının sürgülerini açtılar ve aşağı inen taş merdivenleri açığa çıkararak büyük kapıları aralayıp kenara çekildiler. Sterimin herhangi bir yorum yapmadan yeniden yolu gösterdi. Görünüşte Menion'un dediklerine harfiyen uymaya karar vermişti, ama temkinli dağlı gizemcinin aptal olmadığını biliyordu. Şayet Ba-linor başarıyla kurtarılır ve Sınır Lejyonu'nun kumandasını yeniden alırsa, Callahorn tahtı üzerindeki gücü sona erecekti. Mutlaka birşeyler deneyecekti, ama henüz yeri ve zamanı gelmemişti. Ağır kapılar arkalarından sessizce kapandı. Meşalelerle aydınlatılmış mahzenlere doğru inişlerine başladılar. Menion mahzen zemininin tam ortasında kapak şeklindeki 93 Terry Brooks kapıyı hemen gördü. Gardiyanlar bunu ikinci bir defa şarap fı-çılanyla saklama gereği duymamış, ancak taş levhayı aşağıda kilitli olan herhangi birinin kaçmasını önlemek için bir dizi demir sürgü ve mandalla kilitlemişlerdi. Menion tutukluların sabahın erken saatlerindeki başarısız kaçma girişimlerinden sonra hücrelerine geri götürülmediklerini bilmiyordu. Bunun yerine, zindan koridorlannın karanlığında başı boş bırakılmışlardı. Mühürlü girişin yanına iki gardiyan yerleştirilmişti, dikkatleri bu defa, buraya girmelerine izin verilmiş iki adama yöneldi. Menion bir şarap fıçısının üzerinde bir peynir tabağıyla yansı yenmiş bir parça ekmek ve yansı boşalmış bir mataranın yanında duran iki bardak şarap gördü. İçki içiyorlardı. Dağlı hafifçe gülümsedi. İkili taş zemine yaklaştıklarında Menion suskun Stenmin'le neşeli bir konuşma

başlatarak şarap mahzenine büyük bir ilgiyle bakıyormuş gibi yaptı. Gardiyanlar yavaşça kalkıp Kral'ın bir nedenden dolayı sert bakmaya kararlı görünen danışmanının yanına geldiler. Dağlı adamların bu beklenmedik ziyaretle yanlış zamanda yakalandıklarını hissetmiş ve bundan en iyi şekilde yararlanmaya karar vermişti. "Ne demek istediğinizi anlıyorum, Lordum " Nöbetçilere yaklaşırlarkerTgizemciye ters ters baktı. "Bu adamlar görev başında içiyorlar! Ya tutuklular bu adamlar sarhoş yatarken kaç-saydı? Burada işimiz biter bitmez Kral'ı bu durumdan haberdar etmeliyiz." Gardiyanlar Kral'ın adını duyunca bembeyaz oldular. "Lordum, yanılıyorsunuz," diye yalvardı biri aceleyle. "Kahvaltıda birazcık şarap içiyoruz, o kadar. İhmalci davranmış değiliz..." "Buna Kral karar verecek." Menion elini kaldırarak adamın sözünü kesti. 94 Shannaıa'nın Kılıcı III "Ama... Kral dinlemeyecektir..." Stenmin bu hileye ters ters baktı, ama gardiyanlar bunu yanlış anladılar ve hemen bunu cezalandırılacak olmalarına yordular. Gizemci birşeyler söylemeye çalıştı, ama Menion sanki talihsiz gardiyanları ondan korumaya çalışırmış gibi hemen onun önüne geçti ve hançerini çekerek adamın savunmasız göğsüne yaklaştırdı. "Evet, elbette büyük olasılıkla yalan söylüyorlar," diye devam etti Menion sesinin tonunu değiştirmeden. "Gene de Kral meşgul bir adam ve onu bu tip küçük sorunlarla rahatsız etmekten nefret ederim. Belki onlan uyarmak...?" Stenmin'in öfkesinden kaçınmak için her türlü fırsatın üzerine atlamaya hazır, aptalca başlarını sallayan gardiyanlara döndü yeniden. Krallıktaki herkes gibi onlar da tuhaf gizemcinin Palance üzerindeki gücünü biliyor ve onu kızdırmaktan korkuyorlardı. "Çok iyi, o halde, uyarınızı aldınız." Menion hançerini yerine koydu ve hâlâ titremekte olan nöbetçilere döndü. "Şimdi kapıyı açın ve tutukluları getirin." Stenmin'e yakın durup uyanrcasma baktı. Esmer yüz onu artık görmüyormuş gibiydi, gözleri aşağıdaki zindanlann girişinde sürgülenmiş taş levhaya dalgın dalgın bakıyordu. Nöbetçiler kımıldamayarak, yeni bir umutsuzlukla birbirlerine baktılar. "Lordum, Kral tutukluların görülmesini yasakladı... ne sebeple olursa olsun," diye geveledi bir gardiyan sonunda. "Onları zindandan çıkaramam." "Demek Kral'ın danışmanını ve özel konuğunu içeri almayacaksınız." Menion

duraksamadı. Bunu bekliyordu. "O halde Kral'ı buraya çağırmaktan başka seçeneğimiz yok..." Bu kadarı yeterliydi. Nöbetçiler aceleyle taş levhanın yanı95 Terry Brooks na gidip mandallan ve sürgüleri açarken daha fazla konuşmasına gerek kalmadı. Gardiyanlar demir çemberi yukarı çektiler ve kapak şeklindeki ağır kapı kara bir deliği açığa bırakarak geniş bir yay çizip yukarı doğru döndü ve arkaya düştü. Kılıçlarını hazır tutup tutuklulara oraya gelmelerini emrederek karanlığa seslendiler. Menion Stenmin'in yanında heyecanla beklerken eski taş merdivenlerde ayak sesleri duyuldu; artık o da kılıcını çekmişti. Boştaki eliyle gizemcinin kolunu sıkıyordu ve sert bir fısıltıyla zayıf danışmana kıpırdamamasını ve konuşmamasını söyledi. Sonra deliğin içinden Balinor'un geniş bedeni belirdi; hemen arkasında da Elf kardeşler ve dayanıklı Hendel vardı, onun da arkadaşlarını kurtarma girişimi sadece birkaç saat önce engellenmişti. Önce Menion'u göremediler. Dağlı sessiz gizemciyi bırakmadan öne çıktı. "İşte böyle, hepsini bir arada tutun, acele etsinler. Bu tip adamlara dikkat etmek gerekir. Bunlar daima tehlikelidirler." Bitkin haldeki tutuklular Leah Prensi'ni görmekten duyduk-lan hayreti saklayamadılar. Menion gardiyanlann arkasından çabucak göz kırptı ve dört tutsak arkalarını döndü. Yalnız Da-yel'in genç yüzündeki hafif gülümseme eski arkadaşlarını görmekten duydukları sevinci ele veriyordu. Şimdi karanlık çukurdan çıkmışlar, arkaları dağlıya dönük olan gardiyanlardan birkaç metre ötede sessizce duruyorlardı. Ama Menion daha harekete geçemeden, o ana kadar pasif kalan Stenmin kendini tutsak edenin demir mengenesinden kurtulup diğer yana sıçrayarak hiçbir şeyden kuşkulanmayan nöbetçilere bağırdı. "Hain! Gardiyanlar, bu bir aldatmaca..." Sonunu asla getiremedi. Dikkatleri dağılan nöbetçiler arkalarına dönene kadar Menion kaçan gizemcinin üzerine bir kedi kıvraklığıyla atılıp onu taş zemine şiddetle fırlatmıştı bile. 96 i Shannara'nın Kılıcı III Askerler hatalarını çok geç anlamışlardı. Dört tutuklu hemen harekete geçip gardiyanlarla aralarındaki mesafeyi kapatarak toparlanmalarına fırsat vermeden

silahlarına el koydular. Gardiyanlar saniyeler içinde mahzenin gözden ırak bir köşesine sürüklenip elleri ve ağızları çabucak bağlanarak kontrol altına alınmıştı. Tam bir yenilgiye uğramış olan Stenmin bu defa kendisini esir alanlarla yüzleşmek üzere kabaca ayağa kaldırıldı. Menion endişeyle mahzenin merdivenlerinin kapalı kapılarına baktı, ama görünürde kimse yoktu. Anlaşılan bağırışı duyan olmamıştı. Balinor'la diğerleri yorgun yüzlerinde minnettar bir gülümseyişle yanına gelip sırtını sıvazlayıp bir kez daha elini sıktılar. '*';• •• '"'•<'• *"' "Menion Leah, sana ödeyebileceğimizden daha fazlasını borçlandık." Dev sınır gözcüsü Menion'un elini kuvvetle sıktı. "Seni yeniden göreceğimizi hiç sanmıyorduk. Allanon nerede?" Menion çabucak Allanon'la Flick'i Kuzeykarası ordusunun kampının yukarısında nasıl bırakıp Callahorn'a Tyrsis'e yakında olacak saldırıyı haber vermeye geldiğini anlattı. Şeytani danışmanın mahzen kapısının dışındaki muhafızlara seslenme olasılığına karşı Stenmin'in ağzını bağlamak için kısa bir mola veren dağlı sonradan, Shirl'i kurtarıp Kern'e. sonra da adanın ele geçirilip yok edilişinin ardından Tyrsis surlarına kaçışını anlattı. Arkadaşları onu sözünü bitirene kadar dinlediler. "Bunun sonu ne olursa olsun, dağlı," dedi Hendel yavaşça, "Bugün kendini kanıtladın ve bunu asla unutmayacağız" "Sınır Lejyonu'nun yeniden toplanıp bir an önce Mermıdon'a yollanması gerekiyor," diye sözünü kesti Balinor. "Aşağı kente haber yollamalıyız. Sonra babamı... ve kardeşimi bulmalıyız. Ama sarayı ve orduyu savaşsız kurtarmak istiyorum. Menion, şayet yardımını istersek Janus Senpre'ye güvenebilir miyiz?" 97 Terry Brooks "O sana ve Kral'a sadık," diye Menion başını salladı. "Burada kaldığımız süre içinde ona mesaj yollamalıyız," diye devam etti Callahorn Prensi tutsak Stenmin'in yanına giderek. "Yardım ulaştığında sorunumuz olmayacaktır -kardeşim desteksiz kalacaktır. Ama ya babam...?" Gizemcinin önünde dikilerek tutsağın ağzındaki bezi çıkardı ve buz gibi gözlerle ona baktı. Sterimin onun bakışlarını karşıladı, gözleri sinsi ve nefret doluydu. Gizemci, Palance yakalanır ve Callahorn Krallığı elinden alınırsa yenileceğini biliyordu ve sona yaklaşıp planları alt üst oldukça umutsuzluğu daha da artıyordu. Balinor tutsakla konuşurken Elf kardeşler ve Hendel'le beraber Menion adamın Palance'ı bu şekilde hareket etmeye teşvik ederek ne elde etmeyi umduğunu merak ettiğini hissetti. Dengesiz Prensi Callahorn'un yeni Kralı olarak destekleme sebeplerinde anlaşılmayacak bir şey yoktu. Ama istilacı bir ordunun küçük Güneykarası krallığını istila edip bu aydın monarşiye son verme tehdidini bildiği halde neden Sınır Lejyonu'nun dağıtılmasını

istemişti? Neden ikisi de çabucak ortadan kaldırılabilecekken Balinor'u hapsetmek, babasını da sarayın uzak bir kanadında saklamak gibi zahmetlere girmişlerdi? Ve ne^en Menion Leah'yı, daha önce hiç görmediği bir adamı öldürmek istemişti? "Sterimin, bu ülkeyle halkı üzerindeki hakimiyetin ve kardeşim üzerindeki gücün sona erdi," dedi Balinor soğuk bir kararlılıkla. "Yarını görüp görmeyeceğin, şu andan itibaren benim şehrin kumandasını yeniden alışıma kadar yapacaklarına bağlı. Babama ne yaptın?" Gizemci yüzü korkudan bembeyaz bir halde umutsuzca etrafa bakınırken uzun bir sessizlik oldu "Baban... baban kuzey kanadında... kulede," diyen 98 Shannara'nın Kılıcı III Stenmin'in cevabı bir fısıltı halinde çıkmıştı. "Eğer ona bir zarar geldiyse, gizemci..." Balinor bir an için korkmuş adamı unutarak sertçe döndü. Stenmin sınır gözcüsünün uzun bedenine bakarak bir duvara yaslanmış, titriyordu. Gergin küçük bir el, sivri uçlu sakalı sıvazlamak için kalktı. Menion neredeyse acıyarak onu izliyordu. Sonra birden kafasında birşeyler yerine oturdu. Bir imge gözünün önünde şimşek gibi çakmıştı -Kern adasının kuzey tarafında, Mermidon kıyılarında düşmanın ele geçirdiği çıkarma yerme bakan küçük bir tümseğin arkasında gizlenirken birkaç gün önce şahit olduğu bir sahne. Aynı tavırlar -sivri uçlu küçük sakalı sıvazlaması! Artık Stenmin'in ne yapmaya çalıştığını tam olarak anlamıştı! Yüzü bir öfke maskesine dönüştü ve yürüyüp, sanki orada değilmiş gibi Balinor'un yanından geçti. "Sen sahildeki adamsın -sen onu kaçıransın!" diye suçladı saklamadığı bir öfkeyle. "Beni öldürmek istedin, çünkü Shirl'i kaçıran -onu Kuzeykaralılar'a teslim eden adam olarak seni tanıyacağımı düşündün. Hain! Hepimize ihanet etmeye niyetleniyordun -şehri Karabuyücü Lord'a teslim edecektin!" Arkadaşlarının bağırışlarını duymadan artık iyice çılgına dönmüş gizemcinin üzerine atıldı, fakat adam bir şekilde onun ilk hamlesinden kurtulmayı başarıp mahzen merdivenlerine doğru kaçtı. Menion arkasından atıldı ve alalarının parıldayan kılıcını vurmak üzere kaldırdı. Taş merdivenlerin yarı yoluna gelmişti ki, onu yakaladı ve korkudan titreyen adamı bir eliyle sertçe çekti. Gene de son hâlâ gelmemişti, çünkü kılıç geri çekilir ve Menion çılgına dönmüş Stenmin'i taş duvara sertçe bastırırken eski mahzenin büyük kapısı arkasındaki duvara kulak tırmalayıcı bir zangırtı çıkararak aniden açıldı. Kapıda Palance Buckhannah'nın geniş bedeni belirdi. "> >

.59 V Bu an kimse, kımıldamadı Hatta koıkmus Stenmtn bile mahzen duvaıına güçsüzce yaslanmış esmeı vu/u boş boş eski taş meıdrvenletin tepesinde heykel gibi bekleyen sessiz şekıe bakıyordu Prensin beti benzi solmuştu ve gözlennde öfkeyle şaşkınlık birbirine karışmıştı Menıon leah izimle bu soıgulayan gözlen karşıladı kılıcı tutan kolu yavaşça aşağı ın-mıştı olaylaıın bu anı değişimi nefretim soldurmuştu Lğer elini çabuk tutmazsa yaşamlarını kaybedebilirlerdi Kaba bir lıa-ıcketle Stenmın ı ayığa kaldırıp Pıense doğm höt goıuıccsı-pe fırlattı işte haıfTburada I alancc -Callahoınun geıçek düşmanı işte Shırl ı Ku/eykaralılaı a veren adam bu lyrsıs ı de Kaıabu-vucu Lord a veıecek olan adanı 'Ioıdum tam zamanında geldin Gizemci Menıon u daha la/la zarar yetmeden durduracak kadar aklını toplamıştı Korkudan sendelevcrek meıdnenlere koşup kendim Palancem a\aklaunın dibine attı ve aşağıdaki aıktdaş grubunu işaret et ti Onları kaçarken yakaladım -s ma haber vermek uzerey -dım1 Dağlı Balınorun dostu -buraya seni olduımek için geldi' Velinimetinin giysisine yapışıp yınında doğruluıken bu keli 100 Shannara nın Kılıcı III meler ağzından saklamadığı bir nefretle dökülüyordu Önce beni sonra da seni öldüreceklerdi Lordum Neler olduğunu göremiyor musun'' (/ <' •> a s f ' v Menıon merdivenleri çıkıp yalancı gizemcinin dilini kes mek arzusunu bastııdı ve bakışlarını nutku tutulan Palance Buckhannah nınkıleıe dikerek kendini sakın kalmaya zorladı Bu adam sana ihanet etli Palance ' diye devam etli Senin kalbini ve aklını zehirledi iradem yok etli Sen onun umurunda bile değilsin Kernı yerle bir eden düşmana uç otu/a sattığı bu ülke de onun umurunda değil Stenmın öfkeyle gürledi ama Menıon ona aldırmayarak devam etti Bizim dost olacağımızı söylemiştin ve dostlar birbirlerine güvenmelidir Sakın ona aldanma, voksa krallığını kesinlikle kaybedersin Merdıvenleıın dibinde Balınoı ve arkadaşları sessizce onia-ıı izliyorlar ve net hangi bir şeyin dikkatini dağıtarak Menıon Leah nın ördüğü tuhaf buvuyu bozacağından korkuyorlardı çünkü Palance bulutlu zihnini kaplayan karışıklıktan kurtulmaya çalışaıak hâlâ onu dınlıvoıdu Yavaşça sahanlıkta ilerleyip kapıyı arkasından yavaşça kapattı ve sanki onu gormuyor-muş gibi Stenmın ı geçti Danışmanı şaşkınlık içindeydi, goz-lerını kaçma girişiminde bulunmayı düşünüyormuş gibi mahzen kapısına dikmişti Ama henüz yenilgiyi kabul etmeye hazır değildi hızla atılıp Palance in kolunu yakaladı ve zayıf suratını adamın kulağına yaklaşın di Sen aklını mı kaçırdın' Bazılarının dediği gibi gerçekten delirdin mı Kıalım' diye

fısıldadı zehir saçarcasına Şimdi heı şeyden \a/ mı geçeceksin -hepsini kardeşine mı vetecek-sın' Yarıı o mu kral olacak -yoksa sen mı' Bunlaıın hepsi yalan1 Leah Prensi \llanon un dostu Palance gozleıını m in açarak hafifçe ona dondu ,101 Terry Brooks "Evet, Allanon!" Stenmin doğru noktaya parmak bastığını anlamıştı ve bunun üzerine gitmeye kararlıydı. "Evleneceğin kadını Kern'deki evinden kaçıranın kim olduğunu sanıyorsun? Dostun olduğunu söyleyen bu adam o kaçırma işinin içinde -bunların hepsi saraya girip seni öldürmek için çevrilen dolaplar. Sen öldürülecektin!" Merdivenlerin altından Hendel bir adım öne çıktı, ama Ba-linor'un eli onu durdurdu. Menion sessizce duruyordu, çünkü şimdi yapılacak ani bir hareketin Stenmin'in suçlamalarını doğnılayacağını biliyordu. Sertçe gizemciye baktı ve kafasını iki yana sallayarak Palance'a döndü. "O bir hain. O Karabüyücü Lord hesabına çalışıyor." Palance birkaç basamak indi; Menion'a şöyle bir baktıktan sonra gözlerini merdivenlerin dibinde sabırla bekleyen kardeşine dikti. Kafası karışmış bir halde dururken dudaklarına hafif bir gülümseme yayıldı. "Sen ne düşünüyorsun, kardeşim? Ben gerçekten... deli miyim? Eğer ben değilsem... o halde, benim dışımdaki herkes deli olmalı ve yalnızca ben... aklı başında olmalıyım. Birşeyler söyle, Balınor. Bunu konuşmamız gerek... ama önce... bir şey söylemek istiyorum..." Ama dikleşip köşeye kıstırılmış tehlikeli bir hayvan gibi her an saldırmaya hazır görünen Stenmin'e bir kez daha döndüğünde cümlesi yarım kaldı. "Açması birisin, Stenmin. Ayağa kalk!" Bu sert emir sessizliği böldü ve gizemcinin eğilmiş vücudu dikleşti. "Bana ne yapmam gerektiğini söyle," diye emretti Palance sertçe. "Herkesi öldürteyim mi -bu beni korur mu?" Stenmin bir anda onun yanına gitti, keskin gözleri öfkeden buz gibiydi. 102 Shannara'nın Kılıcı III "Muhafızlarını çağır, Lordum. Bu suikastçıları derhal yok et!"

Palance birden sendeler gibi oldu, uzun bedeni sallanıyor, gözleri taş mahzen kapısına bakıyordu. Menion Callahorn Prensi' nin gerçeklerden yeniden koptuğunu ve onu mantıktan uzaklaştıran deliliğin puslu dünyasına hızla düştüğünü sezdi. Stenmin de bunu anlamıştı, esmer yüzüne sert bir gülümseyiş yayıldı ve eli küçük sivri uçlu sakalı sıvazlamak için kalktı. Sonra birden Palance yeniden konuşmaya başladı. "Hayır, askerler olmayacak... öldürme olmayacak. Bir Kral sağduyulu olmalı... Benim yerime Kral olmak istese de, Bali-nor benim kardeşim. O ve ben şimdi konuşmalıyız... ona zarar gelmemeli... o zarar görmemeli." Sustu ve beklenmedik bir şekilde Menion'a gülümsedi. "ShirPi bana sen geri getirdin..i' onu kaybettiğimi düşünüyordum. Eğer... düşmanım olsaydın... neden böyle bir şey yapasın ki...?" Stenmin diğerinin giysisini çekiştirerek öfkeyle bağırdı, ama Prens onun orada olduğundan bile habersizmiş gibiydi. "Net düşünmek... benim için çok zor, Balinor," diye devam etti Palance fısıltıyla, kafasını sallayarak. "Artık hiçbir şey net değil. Kral olmak istediğin için sana karşı bile öfke duymuyorum. Her zaman... Kral olmak istedim. Biliyorsun, istedim. Ama benim... dostlarım... konuşabileceğim insanlarım olmalı..." Serinkanlılıkla Stenmin'e baktı, gözleri bomboş ve ifadesizdi. Danışmanın orada gördüğü bir şey diğerinin kolunu bırakmasına ve çenesi korkuyla açılarak taş duvarın dibine sinmesine neden oldu. Yalnız Menion neler olduğunu anlayacak kadar yakındaydı. Gizemcinin Palance Buckhannah'nın üzerinde kurduğu hakimiyet artık sona ermişti Adam etrafındakileri tanıma bilincini bile yitirene dek uçuruma sürüklenmişti artık ve Stenmin, çıldırmış Callahorn Prensi'nin kâbuslarına dadanan, '103 Terry Brooks !ı birbirinden ayırt edilmesi olanaksız varlıklar deryasındaki suratlardan farksızdı.• • ı •; •' ' "Palance, beni dinle," diye seslendi Merıion usulca, adamın birkaç saniye içinde gömüleceği karanlığın arasından uzanarak. Geniş bedeni hafifçe döndü. "Gidip odasından Slıirl'i çağır. Shirl'i çağır, o sana yardım edecektir." Prens hatırlamaya çalışır gibi bir süre tereddüt etti, sonra bitkin suratında hafif bir gülümseme belirdi ve bütün vücuduna derin bir sükûnet yayılır gibi oldu. Kızın yumuşak sesini, nazik tavırlarını, narin güzelliğini anımsamıştı -huzuru ve dinginliği, başka hiçbir insanda bulamadığı derin sevgi dolu anları çağrıştıran hatıraları. Onunla yalnız bir saniye daha birlikte olabilse... "Shirl," diye adını söyledi hafifçe ve bir elini uzatarak kapalı mahzen kapısına döndü.

Stenmin'in yanından geçerken, çömelmiş gizemci bir anda çılgına döndü. Öfke ve hırsla kendini diğer adamın üzerine atıp giysisine yapıştı. Menion Leah hemen harekete geçerek mücadele eden iki adamı ayırmak için atıldı. Ama Stenmin'in zayıf eli giysisinin altından uzun bir hançer çıkardığında aralarında hâlâ birkaç adım vardı. Silah yükseldi ve Balinor çaresiz bir dehşetle bağırırken, bir saniye için adamların üzerinde havada asılı kaldı. Ve sonra indi. Palance Buckhannah sertçe gerildi, hançer geniş göğsüne kabzasına kadar saplanmıştı, genç yüzüne korkunç bir beyazlık yürümüştü. "İşte kardeşini sana geri veriyorum, ahmak!" diye bağırdı deliye dönen Stenmin, kaskatı bedeni taş merdivenlerden aşağı iterken. Vurulan Prens Menion'un uzattığı kollarına düşerek sertçe duvara çarpıp dağlının bir anlığına dengesini ve düşmanını ya104 Shannaıa'nın Kılıcı ÎII kalama lırsatını yitirmesine neden oldu. Stenmin büyük mahzen kapısını çılgın gibi çekerek kaçmaya girişmişti. Balinor gizemcinin kaçışını engellemek için merdivenlere atıldı, gardiyanlara bağıran Elf kardeşler de hemen arkasındaydı. Hâlâ merdivenlerin dibinde duran Hendel topuzunu alıp kaçan adama şiddetle savurduğunda kırmızılı şekil kapıyı kısmen açabilmiş, özgürlüğüne kavuşmak üzereydi. Topuz gizemcinin omzuna şiddetle çarptı ve rutubetli duvarlardan acı bir çığlık yankılandı. Gene de bu onu tamamen durdurmaya yetmedi ve bir saniye sonra gözden kayboldu Ötedeki koridorda tiz sesiyle tutsakların Kral'ı katlettiklerini haykırdığını duydular. Balinor takibine devam etmeden önce yalnızca bir an durup Menion Leah'nın güçlü kollarında sessizce yatan hareketsiz bedene bir göz attı, sonra da açık mahzen kapısına doğru koştu. Koridorda silahsız sınır gözcüsünün yolunu kesmek üzere kılıçlarını çekmiş iki tane siyah giysili muhafız belirdi. Onların bu beklenmedik ortaya çıkışları yıldırım hızıyla saldırıp onları yere deviren Balinor için hiçbir fark yaratmadı, sonra da gözden kaybolmadan önce düşen kılıcı aldı. Durin'le Dayel ancak birkaç adım gerisindeydiler. Vurulmuş Palance'ı tutmakta olan Menion tek başına merdivenlerde diz çökmüş arkalarından bakıyordu, kendi kendini Callahorn Kralı ilan eden adamın bedenini nazikçe kucağında tutuyordu. Hendel hüzünle başını sallayarak yanına gelmek üzere sessizce merdivenleri çıkmaya başladı. Prens hâlâ yasıyordu, kesik kesik soluyor, gözkapakları ara sıra seğiriyordu. Cüce, gevşek bedeni tutup ölümcül hançeri yavaşça çıkaran ve tiksintiyle bir köşeye fırlatan Menion'un yanına geldi. Dağlının yaralı adamı kaldırmasına yardımcı olmak için eğildi, bir an gözler aniden açıldı. Palancc usulca konuşarak güçlükle duyulan birşeyler , 105 Terry Brooks

mırıldandı ve yeniden bilincini kaybetti. "Shirl'i çağırıyor," diye fısıldadı Menion, diğerine bakarken gözleri dolu doluydu. "Onu hâlâ seviyor. Onu hâlâ seviyor." Ötedeki koridorda Balinor ile Elf kardeşler kaçan Stenmin'i yakalamaya çalışıyordu. Muhafızlar, hizmetkârlar ve konuklar panik içindeki sarayda koşuşturup duaırken tam bir ana baba günü yaşanıyordu. Eski duvarlarda yankılanan korku çığlıkları KraPın ölümünü ve suikastçilerin herkesi öldürmeyi akıllarına koyduğunu haykırıyordu. Giderek büyüyen kargaşaya saray kapılarındaki başka bir hareketlenme eklenmişti. Balinor ve iki arkadaşı çekilmiş silahları görünce tam bir isteriye kapılmış, panik halindeki insan kargaşasında yollarını açmaya çalışıyordu. Birkaç muhafız yollarını kesmeye çalıştıysa da, her defasında dev sınır gözcüsü talihsiz adamları bir kenara savurup önlerinde topallayarak ilerleyen kırmızılı şekli kovalamasına ara ermeden devam etmişti. Üçlü ana koridora girdiklerinde Sterimin hâlâ görüş alanları içindeydi, ama yolu tıkayan kalabalığa karışmış, izini kaybettirmek üzereydi. Balinor yoluna çıkanları inanılmaz bir hışımla bir kenara itip ilerliyordu; yüzü haşin ve korkunçtu. Sonra saf5y kapıları düzinelerce savaşçının ağırlığıyla aniden sarsılmaya başladı ve sonunda gümbürtüyle tam dev sınır gözcüsü ile Elf arkadaşlarının önüne açıldı. Savaşçı adamların kalabalığı Balinor'un adını seslenerek ve silahlarını sallayarak antreye ve ötedeki salonlara doluştuğunda tam bir curcuna yaşandı. Prens bir an bunların kim olduğunu anlayamadı; sonra Sınır Lejyonu'nun leopar nişanını taşıdıklarını gördü. Orada öylece kalakalmış olan birkaç saray muhafızı hemen yakalandı. Lejyon askerleri Balinor'u hemen fark edip ona yaklaştılar ve onu zafer naralanyla omuzlarına aldılar. Durin'le Dayel on106 Shannara'nın Kılıcı III dan ayrılmışlardı ve neşeli adamların kalabalığı hızla ortadan kaybolan Stenmin'i izlemelerine engel olmuştu. Balinor onlardan kurtulmaya çabalayarak umutsuzca bağırdı, ama kalabalık onun mahzenlere doğru akan dalgalanmalara direnmesine engel oldu. Öfkeli Elfler sonunda kalabalık insan yığınlarından kurtulup değişik bir koridora saparak bir anda gözden kaybolan avlarının peşine düştüler. Ancak zayıf Elfler son derece hızlıydılar ve birkaç saniye içinde Stenmin'le aralarındaki mesafeyi kapattılar. Koridorun köşesini dönünce onu yeniden gördüler, esmer surat onları görünce korkuyla kızarmıştı, sağ kolu gevşek ve işe yaramaz bir halde sarkıyordu. Durin mızrağı almayı başaramadığı için kendi kendine söylendi. Kaçan adam birden durdu ve nafile bir çabayla geçidin sol tarafındaki kapılardan birini açılması için zorladı. Gizemcinin ısrarla zorlamasına rağmen kilitler açılmadı ve sonunda o da bundan vazgeçip bir sonraki kapıya koştu. Bunu açmayı başarıp içerde kaybolduğunda ve kapı şiddetle kapandığında Durin'le Dayel birkaç metre ötedeydiler. Elfler birkaç saniye içinde oraya vardılar. Kapının içerden kilitlendiğini anladıklarında demir mandalı kılıçlarıyla zorladılar. Kilit son derece dayanıklıydı ve bunu

kırmak onlara son-suzmuş gibi gelen dakikalar aldı. Sonunda kapıyı açıp kılıçları hazır vaziyette odaya daldıklarında oda bomboştu. Balinor Sınır Lejyonu kumandanlarıyla konuşurken Menion Leah Buckhannah malikânesinin ön kapılarında sessizce duruyordu. Bir koluna girmiş Shirl yanındaydı, genç ve alımlı yüzünde öğlen güneşiyle aydınlanan kaygı çizgileri vardı. Menion bir an ona baktı ve onu kendine çekerek yatıştırırcasına gülümsedi. Tyrsis şehrinin Dış Surlar'ının ötesinde Sınır Lejyo107 Teı ry Bıooks nu'nun iki tümeni dehşet verici Kuzeykarası ordusuna karşı savaşmak üzere verilecek emri sabırla bekliyordu. Büyük istila ordusu coşkun Mermidon Nehri'nin kuzey kıyılarına varmıştı ve şu anda bile karşıya geçiş için düzenlemelere başlamışlardı. Şayet Lejyon birkaç gün bile olsa güney kıyısını tutabi-lirse, bu süre Elf ordularının toplanıp oraya ulaşmasına yeterdi. Zaman, diye duşundu Mcnion acıyla -tüm ihtiyaçları olan şey biraz zamandı ve şimdiye kadar buna sahip olmamışlardı. Şehir ele geçirilip Balinor kumandanlık görevim yeniden alınca Sınır Lejyonu olabildiğince çabuk görev başına toplanmıştı, fakat bu arada ilerleyen Kuzeykaralılar Mermidon'a ulaşmış ve karşıya geçiş hazırlıklarına koyulmuşlardı. •' ' • ' '*!W Bu bir kutlama vesilesinden başka her şey de olsa, Balinor artık Callahorn Kralı'ydı. Kardeşi komada yatıyordu, güçten düşmüştü ve ölmek üzereydi Tyrsıs'in en iyi hekimleri fazlaca sıkıntılı bir sabır göstererek mantık dışı davranışlarının nedenini bulma çabasıyla onu muayene etmiş ve bir sure sonra ona direncini kırmak ve onu bütün amaçlar için elverişli, kafasız bir kuklaya dönüştürmek için uzun süre boyunca güçlü uyuşturucular verilmiş olduğu sonucuna varmışlardı. Dozaj sonunda, bedeniyle zihni fiziksel ve ruhsal dayanıklılığını kaybettiği noktaya varıncaya dek arttırılmıştı Nihayet deliliği gerçek olmuştu. Balinor onların vardıkları sonuçlan hiçbir şey söylemeden dinledi Bir saat önce babasını Buckhannah malikânesinin kuzey kulesinde terk edilmiş bir odada bulmuştu. Yaşlı Kral birkaç gün önce ölmüştü ve bir hekimin raporu sistematik olarak zehirlendiğini açığa çıkarmıştı Stenmin Ruhi Buckhannah'nın ölümünün esrarı kolayca saklanabilsin diye kendisi ile dengesiz Palance dışında kimsenin o odaya girmesine izin verme108 Shannara'nın Kılıcı 111 misti Şayet gizemci Balinor'u da öldürmeyi başarmış olsaydı, Palance'ı kapıları Karabüyücü Lord'un ordularına açmaya ikna etmek ve böylece Tyrsis'in yok edilmesini sağlama bağlamak çok basit bir iş olacaktı Bunu az kaldı başaıacaktı ve hâlâ da başarabilirdi. Stenmin Elf kardeşleri atlatmayı başarmıştı ve şehirde bir yerlerde

saklanıyordu. Guneykarası'nın geleceği gerçek anlamda Callahorn Pren-si'ne bağlıydı. Tyrsıs halkı güvenilir bir hükümet ve güçlü liderlik için Buckhannah ailesine güveniyordu. Sınır Lejyonu bir savaş biıliği olarak kumandada Balınor varken en iyi şekilde çalışıyordu Dev sınır go/cüsu şu anda soyunun son ferdi ve herkesin bilinçli ya da bilinçsiz, lideı olarak gördüğü adamdı. Eğer ona bir şey olursa şehir son Buckhannah'yı kaybederken Lejyon da en iyi kumandanından ve savaş gücünün kalbinden olurdu. Durumun ciddiyetini anlayanlar Tyrsis'in ilerleyen Ku-zeykaıası ordusuna karşı elde tutulması gerektiğini, aksi halde Guneykarası'nın kaybedileceğini ve Elf ve Cüce ordularının arasına bir set çekilmiş olacağını fark etmişlerdi. Allanon onları bunun olması halinde Karabüyücü Lord'un kazanacağına dair uyarmıştı Tyrsis başarının ya da başarısızlığın anahtarıydı; Tyrsıs için anahtar da Balinor'du Janus Senpre o sabahın erken saatlerinde şchıi ele geçirme işinde payına düşeni yapmştı Menion'la kapılarda ayrıldıktan sonra Lejyon kumandanları Fandwick'le Ginisson'u aramıştı. Dağılan Lejyon'un stratejik üyelerini gizlice toplayıp kapıları ve asker barakalarını ele geçirmişlerdi. Hızla saraya ilerlerken herhangi bir direnişle karşılaşmadan, sonunda Buckhannah malikânesini çevreleyen tüm şehir ve bahçeler yeniden ele geçirilene kadar güç kazanmışlardı. Menıon'dan bir işaret gelmesi için saray arazisinin hemen dışında bekleyen üç kumandan 109 Terry Brooks ve takipçileri içerideki suikast bağırışlarım duymuşlardı; en kötüsünün olmasından korkarak kapılara koşmuşlar ve Bali-nor'un kaçmakta olan Stenmin'i yakalamasına engel olacakları sıra içeri girmişlerdi. Bu kısa ayaklanmada neredeyse hiç hayat kaybı olmamış ve Palance taraftarları ya hapse atılmış, ya da Lejyon birliklerindeki eski görevlerine yeniden atanmışlardı. Şu anda beş Lejyon tümeninden ikisi yeniden toplanmıştı ve diğer üçü de günbatımına kadar şekillenip silahlanacaktı. Ama şehirden devriyeler Balinor'a Kuzeykaralılar'ın Mermi-don'a varmak üzere olduğunu rapor etmişler ve karşıya geçmelerini önlemek için bir an önce harekete geçmesi gerektiğini bildirmişlerdi. U| j.,;., , (,;, , r, Hendel ile Elfler sarayın merdivenlerinin sağ tarafında huzursuzca oturuyorlardı, yüzlerinden karmaşık duygular okunuyordu. Cüce her zamanki gibi azimli görünüyordu, dağlıya ve yanındaki güzel kıza ilgisizce bakarken yüz ifadesi sertti. Durin her nasılsa yaşlanmış gibiydi, Elflere özgü yüz hatları ileride olacakların sezgisiyle gölgelenmişti. Dayel'se aynı sebeplerden ötürü kaygılıydı, ama neşeli bir şekilde gülümsemeyi de başarmıştı. Menion bakışlarını Balinor'a ve Lejyon ku-mandanlarına-çevirdi. Ginisson inanılmaz kızıllıktaki saçları ve güçlü kollarıyla iri yapılıydı; Fandwick yaşlıcaydı ve kır saçları, sarkık beyaz bir bıyığı vardı, kaşlarını çatmıştı; at biniciliğinde üstüne olmadığı söylenen Acton ortalama kilosuyla sıradan bir görünüme sahipti; Messaline uzun boylu ve geniş omuzluydu, Balinor onlarla konuştuğu sırada topuklarının üzerinde dalgın dalgın

sallanırken kibirli bir hali vardı. Niyahet Kern'de-ki cesaretinin ve Tyrsis'e kaçıştaki önemli rolünün ödülü olarak kumandanlığa terfi eden Janus Senpre de geldi. Menion sanki bakışlarıyla onların değerini saptayabilecekmiş gibi uzun 110 Shannara'nın Kılıcı III dakikalar boyunca adamları inceledi. Sonra Balinor ona dönüp Hendel'le Elflere de kendilerine katılmalarını işaret ederek ona doğru yürüdü. "Mermidon'a gitmek üzere hemen ayrılıyorum," diye bilgi verdi hepsi toplandıklarında yavaşça. Menion konuşmaya başlayacaktı ki, Balinor çabucak sözünü kesti. "Hayır, Menion, ne diyeceğini biliyorum ve cevabım hayır. Hepiniz burada, şehirde kalacaksınız. Size hayatım pahasına güveniyorum ve Tyrsis'le kıyaslanınca benim hayatım ikinci planda olduğuna göre, bunun yerine sizden şehri korumanızı istiyorum. Şayet bana bir şey olursa savaşa nasıl devam edeceğinizi en iyi siz bilirsiniz. Janus şehrin savunmasını kumanda etmek için burada kalacak ve her konuda size danışması için ona emir verdim." "Eventine gelecek," dedi Dayel çabucak, kendini sesine neşeli bir hava vermeye zorlayarak. ^ '' , Y'' Balinor gülümsedi ve başını salladı. ., • ,t

"Allanon asla başarısız olmadı. Bu defa da bizi yarı yolda bırakmayacaktır." "Kendini gereksiz yere tehlikeye atma," diye uyardı Hendel sertçe. "Bu şehir ve halkı sana bağlı. Sana sağ salim ihtiyaçları var " "Hoşça kal, eski dostum." Balinor Cücenin elini sıktı. "Ben de en çok sana güveniyorum. Senin tecrüben benimkinin iki katı ve benden iki kat iyi bir daha strateji uzmanısın. Kendine dikkat et." Kumandanlarına işaret ederek döndü ve onu kapıya kadar götürecek olan arabaya, bindi. Saray arabası uzaklaşırken Janus Senpre Menion'a rahatlatırcasına el salladı, geriden atlı eşlik alayı demir naili toynakların şakırtısıyla Sendic Köprüsü'ne doğru dörtnala harekete geçti. Dört yoldaş ile Shirl Ravenlock 111 Terrv Brooks onu gözden kaybolana kadar izlediler, bir süre sonra atların gümbürtüsü sessizliğin içinde kayboldu. Hendel kayıp Sten-min'i bulmak üzere sarayı bir kez daha araştırmakla ilgili dalgın dalgın birşeyler mırıldandı ve herhangi bir yanıt beklemeksizin Buckhannah malikânesine yeniden girdi. Durin'le Dayel kendilerini tuhaf bir biçimde kederli

hissederek onun peşinden gittiler Haftalar önce Culhaven'dan başlayan yolculukları boyunca Balınor'dan ilk kez birkaç saatten daha uzun bir süre için ayrılıyorlardı ve onun Mermidon'a tek başına gitmesine izin vermek endişe vericiydi Menion onların hissettiklerini lam olarak anlayabiliyordu; huzursuz doğası onu da içten içe sınır gözcüsünün peşinden gidip Karabüyücü Lord'un ordusuna karşı savaşında ona katılmaya zorluyordu. Ama neredeyse tamamen tükenmişti -iki günden beri hiç uyumamıştı. Kern adası savaşının gerginliği, Mermidon'a zorlu kaçışları ve Balinor'la diğerlerini kurtarmaya kadarki olayların hızlı gelişimi dayanma gücünü sarsmıştı. Shırl'i neredeyse sarhoş gibi sarayın yanındaki bahçelere götü' rüp geniş bir taş banka yığıldı Gözlerini kapatıp zihnini rahatlamaya zorlarken kız yanına oturarak yüzünü sessizce izledi. "Ne düşÜHdüğünü biliyorum, Menion " Kızın yumuşak sesi ona bitkinliğinin arasından yavaşça süzülerek ulaştı. "Onunla gitmek istiyorsun " Dağlı gülümsedi ve hafifçe başını salladı, düşünceleri bulanık ve karma karışıktı "Uyuman gerek, biliyorsun." Gene başını salladı ve birden Shea'vı düşündü. Shea neredeydi? Vadili Shannara'nın Kılıcı'nı nafile arayışında nerelerdeydi acaba? Biıden uyanıp çabucak ayağa kalktı ve sanki kn zın orada olmayabileceğini düşünürmüş gibi Shirl'e döndü. 112 Shannara'nın Kılıcı III Bitkindi, ama konuşmak istiyordu -konuşmaya ihtiyacı vardı, çünkü bunun için başka bir fırsatı olmayabilirdi. Alçak, kasvetli bir ses tonuyla ona birbirlerini tanıdıkları yılların dostluklarını nasıl güçlendirdiğini belirterek, kendini ve Shea'yı anlattı. Leah dağlarında geçirdikleri zamandan başlayarak Paranor'a yolculuklarının ve Kılıç'ı arayışlarının bütün hikâyesini anlattı. Zaman zaman boş yere, paylaştıkları duyguların ve paylaşamadıkları felsefelerin ardındaki mantığı derinlemesine keşfetme çabalarıyla konuyu dağıtıyordu. Dağlı devam ettikçe, Shirl Menion'un tanımlamaya çalıştığı kişinin gerçekte Shea değil kendisi olduğunu anlamaya başladı. Sonunda elini düşünmeden dudaklarına götürerek onu susturdu. "O gerçek anlamda tanıdığın tek kişiydi, değil mi?" diye sordu yavaşça. "O kardeşin gibiydi ve ona olanlardan kendini sorumlu hissediyorsun, değil mi?" Menion kederle omuz silkti. "Yaptıklarımdan daha fazlasını yapamazdım. Onu Leah'da tutmak kaçınılmazı ancak ertelemeye yarardı. Fakat bütün bunları bilmenin bir şeye yararı olmuyor. Hâlâ bir çeşit... suçluluk duyuyorum..." Shirl, "Şayet o da sana karşı senin ona duyduğun kadar derin hisler besliyorsa, her

nerede olursa olsun senin yaptıklarının doğru olduğunu düşünüyordur," diye yanıtladı çabucak. "Kimse senin şu birkaç gün içinde gösterdiğin cesarette bir kusur bulamaz -ve seni seviyorum, Menion Leah." Menion kıza aptal aptal baktı, son sözleri onu alt üst etmişti. Onun bu durumuna gülen kız kollarını ona sardı, sarılırken kızıl saçları yumuşak bir peçe gibi yüzüne dökülmüştü. Menion onu bir an çekti, sonra nazikçe omuzlarından tutup uzaklaştırarak yüzüne ve gözlerine baktı. Kız onun bakışlarına karşılık verdi. '113 Terry Brooks "Bunu yüksek sesle söylemek istedim. Bunu duymam istedim, Menion. Eğer öleceksek..." Sözlerini yarıda kesip uzaklara baktı ve şaşırmış Güneyka-ralı gözyaşlarının kızın yanaklanndan süzüldüğünü gördü. Elini uzatıp bunları sildi ve ayağa kalkarken eskiden olduğu gibi gülümseyerek onu da kaldırdı. "Uzun, çok uzun bir yoldan geldim," diye mırıldandı usulca. "Yüz kere ölebilirdim, ama ölmedim. Bu dünyadaki ve ölümlülerin varlığım ancak hayal ettikleri dünyalardaki kötülükleri gördüm. Bize zarar verebilecek hiçbir şey yok. Aşk ölüme bile karşı koyabilecek bir erk doğurur. Ama bir parça inanca ihtiyacın var. Sadece inan, Shirl. Bize inan." Kız elinde olmadan gülümsedi. • > "Sana inanıyorum, Menion Leah. Sen de kendine inanmayı unutma." Bitkin haldeki dağlı ellerini sıkıca tutarken kıza gülümsedi. Hayatında gördüğü en güzel kadındı ve onu canı kadar seviyordu. Eğilip onu öptü. "İyi olacağım," diye onu rahatlattı yavaşça. "Bunların hepsi geçecek." Güzel kokulu yaz çiçeklerinin arasında kıvrılan küçük patikaları dalgınca izleyerek-ve konuşarak bir süre daha ıssız bahçede kaldılar. Ama Menion uyanık kalmak için kendini zorluyordu ve Shirl fırsatı varken biraz uyumasını söylemekte gecikmedi. Hâlâ kendi kendine gülümseyerek saraydaki yatak odasına gitti ve geniş ve yumuşak yataklarından birine giyinik olarak yığılıp kaldı ve hemen derin, rüyasız bir uykuya daldı. O uyurken ikindi saatleri yavaşça aktı, güneş batı göğünde kaydı, kaydı ve sonunda ufukta parlak kırmızı bir alevle battı. Karanlığın çökmesiyle dağlı dinlenmiş bir şekilde, ama tuhaf 114 il

Shannara'mn Kılıcı III bir huzursuzlukla uyandı. Hemen Shirl'i bulmaya gitti ve beraberce Hendel'le Elf kardeşleri arayarak neredeyse tamamen boş olan koridorlarda yürüdüler. Heykel gibi duran nöbetçileri ve karanlık odaları aceleyle geçerlerken çizmelerinin sesi uzun koridorlarda yankılanıyordu. Sadece hekimlerin ifadesiz bakışlarının eşliğinde Palance Buckhannah'nın ölü gibi hareketsiz bedenine bakmak için kısa bir süre durdular. Durumunda bir değişiklik yoktu, yaralı bedeni ve paramparça olmuş ruhu ağır ağır, kaçınılmaz bir şekilde üzerine çöken ölümün ezici ağırlığına karşı hayatta kalma savaşı veriyordu. İki sessiz şekil başucundan çekildiğinde Shirl'in koyu gözlerinde gene yaşlar vardı. Arkadaşlarının Callahorn Prensi'ni beklemek üzere şehrin kapılarına girmiş olduğuna ikna olan Menion iki atı eyerledi ve çift Tyrsis Yolu'na doğru atlarını sürdüler. Ayın ve yıldızların gümüş parıltılarıyla aydınlanmış serin, bulutsuz bir geceydi ve şehrin kuleli silueti gökyüzünde açıkça görülüyordu. Atlar Sen-dic Köprüsü'ne saptığında Menion kendini yanan yüzüne rahatlatıcı dalgalarla esen gece melteminin serinliğine hoşnutlukla bıraktı. Tyrsis Yolu olağandışı bir biçimde sakindi, sokaklar bomboştu ve yolun yanındaki evler aydınlıktı, ama kahkahalar ve neşeli sohbetler duyulmuyordu. Kuşatılmış şehre duyulabilir bir dehşet, savaşla gelen ölümü bekleyen haşin bir yalnızlık fısıltısı yerleşmişti. Biniciler, ırklara binlerce yarın umudu veren yıldızlı gökyüzünün güzelliğinde huzur bulabilmek için atlarını bu mutlak sessizliğe sürdüler. Dış Surlar'ın yüksek kuleleri uzakta hayal gibi görünüyordu ve korkuluklarındaki binlerce meşale Tyrsis'in askerlerinin eve dönüş yolunu aydınlatıyordu. Uzun zaman önce gitmişlerdi, diye düşündü Menion kendi kendine. Ama belki de kimsenin onlardan beklemeye 115 Terry Bıooks cesaret edemeyeceği kadar başarılı olmuşlardı. Belki de Mer-midon'u Kuzeykarası ordularına karşı savunmuşlardı.. Kısa süre sonra biniciler dev surların muazzam kapılarında atlarından indiler. Huzursuz garnizonlar önlerindeki savaşa hazırlanırken Lejyon kışlaları canlanmıştı. Her köşe başında asker kümeleri vardı ve Menion'la Shirl için, sonunda Janus Senpre tarafından içtenlikle karşılandıkları geniş surların tepesindeki rampalara ulaşmak oldukça zor oldu. Balinor gittiğinden beri genç kumandan gözleme işini aralıksız sürdürmüştü ve zayıf yüzü bitkinlik ve endişeyle kırış kırıştı. Birkaç dakika sonra onlara katılmak üzere Durin'le Hendel karanlıkta belirdi, Dayel'se nedense arkalarından geliyordu. Küçük grup sessizlik içinde durup kuzeye, Mermidon'un ve Sınır Lejyonu'nun üzerine çöken karanlığı izledi. Uzaklardan bağırışlar ve savaşan adamların sesleri duyuluyordu, sesler orada bekleyen gergin kulaklara açık gece havasının rüzgârıyla taşınıyordu. Janus yarım düzine devriyesini nehirde olup bitenleri araştırmak üzere gönderdiğini, ama

hiçbirisinin geri dönmediğini dalgın dalgın anlattı -bu kötüye işaretti. Birkaç defa kendisi gitmeye karar vermiş, ama Hendel her defasında ona Tyrsis'in savunulmasında görevlendirildiğini hatırlatmış, o da her defasında fikrinden vazgeçmişti. Durin içinden, şayet Balinor gece yansına kadar dönmezse, arkadaşını aramaya gitmeye karar verdi. Bir Elf hemen hemen her türlü engeli fark edilmeksizin asabilirdi Ama şimdilik o da diğerleri gibi gitgide artan bir endişeyle bekleyecekti. Shirl kısaca Palance Buckhannah'nın durumunda bir değişiklik olmadığından bahsetti, ama ilgisiz cevaplar alınca zihinlerini savaştan ve nehirden uzaklaştırma sevdasından çabucak vazgeçti. Küçük grup bir, sonra da iki saat bekledi. Sesler gitgide daha gürültülü, daha umutsuz bir 116 Shannara'nın Kılıcı III hal almıştı ve bu da savaşın şehre daha da yaklaştığını gösterir gibiydi. ' • ,!' W-'W *' - >'<• V -ı f'", " Sonra aniden kalabalık bir atlı ve piyade asker grubu karanlıkta, sarp kayalıkların tam karşısında belirdi ve düşe kalka şehre giren geniş taş rampalara çıkmaya başladı. Yaklaşmaları son derece beklenmedikti ve ortaya birdenbire çıkışları Dış Surlar'ın tepesindeki herkesi hayrete düşürmüştü. Janus Senp-re düşmanın bir şekilde Balinor'u atlatıp geçtiğinden korkarak dev kapıları kilitleyen mekanizmaya doğru panik içinde atıldı. Ama Hendel yavaşça arkasından seslendi. Diğerleri daha şüphe bile duymamışken o her şeyi anlamıştı. Duvarın kenarından eğilen Cüce aşağıya kendi dilinde birşeyler seslendi ve neredeyse aynı anda yanıt aldı. Başını diğerlerine sertçe sallayan Hendel uzun sıranın başındaki uzun biniciyi işaret etti. Zayıf ay ışığında Balinor'un toz toprak içinde kalmış yüzü yukarıyı inceliyordu, haşin görünüşü diğerlerinin onu tanıdıkları anda şüphelendikleri şeyi doğruluyordu. Sınır Lejyonu Mermi-don'u tutmakta başarısız olmuştu ve Karabüyücü Lord'un orduları Tyrsis'e karşı harekete geçmişti. Culhaven'dan yola çıkan gruptan geriye kalan beş kişi Buckhannah malikânesinin küçük, kuytu bir yemek odasında akşam yemeği için toplandıklarında saat neredeyse gece yarısı olmuştu. Kuzeykarası ordusuna karşı Mermidon'u tutmak için öğleden sonra ve gece boyunca süren savaş, düşman korkunç bir can kaybı vermesine rağmen kaybedilmişti. Bir süre için Sınır Lejyonu'nun tecrübeli askerleri bata çıka ilerleyen Kuzeykaralılar'ın coşkun nehrin güney kıyısını ele geçirmesini engellemeyi başaracaklardı. Ama binlerce düşman askeri vardı ve yüzlercesi başarısız olurken binlercesi eninde sonunda ba117 Terry Brooks şanyordu. Acton'un süvarileri Lejyon hattının kenarlan boyunca yıldırım gibi hareket ederek, düşmanın piyadeleri atlatıp geçmek girişimlerini mahvetmişti. Güneykarası saflarının içlerine ilerleme girişimleri yüzlerce Trolle Gnomun ölümüyle sonuçlanmıştı. Bu Balinor'un şahit olduğu en korkunç kıyımdı ve sonunda Mermidon'un suları ölü ve

yaralıların kanıyla renk değiştirmeye başlamıştı. Ve buna rağmen hâlâ denemeye devam ediyorlardı -duyuları, anlayışları, insani korkulan olmayan beyinsiz yaratıklar gibi, durmaksızın deniyorlardı. Karabü-yücü Lord'un gücü dev ordunun ölümlü beyinlerini topluca öylesine köleleştirmişti ki, ölümün bile bir anlamı yoktu onlar için. Sonunda kalabalık bir grup vahşi Kaya Trolü Lejyon'un savunma hattının sağ kenarında bir gedik açmıştı; bunların hemen hemen hepsinin öldürülmesine rağmen, dikkati başka yöne çekme taktiği Tyrsisliler'in sol kanadı ihmal etmelerine neden olmuştu. Sonunda da, Kuzeykaralılar karşıya geçmişti. Bu sırada güneş batmış ve Balinor dünyanın en iyi savaşçılarının bile karanlık bastıktan sonra güney kıyısını geri alamayacağını anlamıştı. Lejyon öğleden sonraki savaşta hafif kayıplar verdiğinden onlara Mermidon'un birkaç yüz metre güneyindeki küçük bir tepede ikiye ayrılıp savaş düzeninde yeniden toplanma emrini vermişti. Süvarileri düşman saflannda kargaşa yaratmak ve düzenli bir karşı saldırıya engel olmak için kısa hamleler yapmak üzere sağ ve sol kanatlarda tutmuştu. Sonra karanlığı bekledi. Alacakaranlıkta Kuzeykarası ordusu karşıya geçmeye başlamıştı; hayretle korku arasındaki duygularıyla Sınır Lejyonu'nun askerleri önce yüzlercesinin, sonra giderek çoğalan binlercesinin karşıya geçişlerini izlemişlerdi. Bu sınır gözcüsünün gördüğü en korkunç manzaraydı -bu ordu öylesine inanılmaz bir büyüklükteydi ki, Mermidon'un her 118 Shannara'nın Kılıcı III iki tarafını da göz alabildiğince kaplıyordu. ^ , •.,•,'", • Ama büyüklüğü manevra kabiliyetini azaltıyordu ve kumanda zinciri düzensiz ve karışık görünüyordu. Küçük tepede siper alan Tyrsisliler'i yerinden atmak için yoğun bir girişimde bulunmamışlardı. Bunun yerine, devasa ordu karşıya geçtikten sonra sanki birinin onlara bundan sonra ne yapmaları gerektiğini söylemesini beklermiş gibi güney sahili boyunca dolanıp durmuştu. Ağır silahlı birkaç manga Trol, Lejyon kumandasına bir dizi kısa hücumda bulunmuştu, ama sayıca denk olduklarından tecrübeli askerler onları çabucak püskürtmüştü. Sonunda karanlık çöktüğünde düşman ordusu birden beş kolda organize olmaya başlamıştı ve Balinor baştan sona kadar sürdürülen ilk saldırıda Lejyon'un dağılacağını anlamıştı. Callahorn Prensi, onu dillere destan Sınır Lejyonu'nun arkasındaki güç ve Güneykarası'nın en iyi kumandanı yapan yetenek ve cesaretle, gerçekleştirilmesi en zor manevra taktiklerinden birini uygulamaya başladı. Düşmanın saldırmasını beklemeksizin ordularını birdenbire bölüp Kuzeykarası kollarına sağdan ve soldan saldırdı. Kısa şaşırtma saldırıları yapan ve her Sınır gözcüsünün gayet iyi bildiği arazide karanlığın avantajını da kullanan Lejyon askerleri, düşmanı dağınık bir yarım daire haline getirerek yan taraftan saldırmıştı. Çember her defasında daha da daralıyor ve Tyrsisliler biraz daha geri çekiliyorlardı. Acton ile Messaline sağ kanadı kumanda ederken Ba-linor'la Fandwick solu kumanda ediyordu. Hiddetlenen düşman gitgide artan karanlıkta tanımadığı arazide beceriksizce sendeliyor, Lejyon'un geri çekilen askerleri daima onlardan birkaç adım uzakta kalıyordu. Balinor

yandaki kuvvetlerini yavaşça içeri çekip Kuzeykaralılar'ı çember içine alarak hatları daraltmıştı. Sonra, piyadeler karanlığa 119 Terry Brooks sığınarak, geri çekilişte tamamen arkada kalınca tecrübeli süvariler hatlannı son bir yanıltma hareketiyle toplayıp yaklaşan düşman tuzağının dişleri arasından kayıp kurtulmuştu. Tacize uğramış Ktızeykarası ordusunun sağ ve sol yanları karşı karşıya gelmiş ve her biri karşıdakinin düşman olduğunu sanarak tereddüt etmeksizin saldırıya geçmişlerdi. " ' '' .,>/./, Kaç Trolle Gnomun kendi halklarından kişiler tarafından katledildiği asla bilinemeyecekti, ama Balinor'la Sınır Lejyo-nu'nun iki kolu Tyrsis kapılarına sağ salim ulaştığı sırada hâlâ çatışmaya devam ediyorlardı. Atların nalları ve askerlerin ayaklan geri çekilişi saklamak için ses çıkarmayacak şekilde sarılmıştı. Doğu tarafında yoldan ayrılan ve yollan kesilip yok edilen bir bölük süvari haricinde Lejyon eksiksiz bir şekilde kaçmıştı Gene de verdikleri kayıplar devasa Kuzeykarası ordusunun ilerleyişini durdurmamış ve Tyrsis'in ilk savunma hattı olan Mermidon kaybedilmişti. Şimdi düşmanın ucu bucağı belli olmayan kampı şehrin hemen aşağısındakı düzlüklere yayılmıştı, yaktıkları gece ateşleri ay ışıklı karanlıkta göz alabildiğine uzanıyordu. Şafak sökünce binlerce Trol ve Gnomun birleşik güçleri Karabüyücü Lord'un istekjerine bağlı olarak Dış Surlar'ı meydana getiren taş ve demirden yüksek çembere hücum ettiğinde Tyrsis'e saldın başlayacaktı. Hendel küçük yemek masasında, Balinor'un karşısında, o gün erken saatlerde Janus Senpre'yle büyük şehrin tahkimatını denetlerken hissettiği meşvım duyguları hatırlayarak, düşüncelere dalmış bir halde oturuyordu. Dış Surlar şüphesiz aşılmazdı, ama ters olan bir şey vardı. Huzursuzluğunun nedenini tam olarak arılamıyordu; ama şu anda, arkadaşlarının sıcaklığının bulunduğu yemek odasının sakin ortamında bile onle120 Shannara'nın Kılıcı III rindeki uzun kuşatmaya hazırlıklarda çok önemli bir şeyin gözden kaçtığına dair şüpheyi içinden atamıyordu. Aklından geniş şehrin koruyucu savunma hatlarını gözden geçirdi. Tyrsisliler sarp kayalıkların kenarında düşmanın platoda tutunmasına engel olmak için alçak bir siper inşa etmişlerdi. Şayet Kuzeykaralılar kayalıkların aşağısmdaki çayırları kontrol altına alamazsa, Sınır Lejyonu şehir arazisine gerileyip düşman ilerleyişini durdurmak için Dış Surlar'a bel bağlayacaktı. Tyrsis'e arkadan yaklaşma girişimi, sarayın tam arkasında yüzlerce metre yükselen sarp kayalar tarafından engelleniyordu Balinor onu kayalıklara

tırmanılamayacağına dair temin etmişti; bunlar tırmanmaya elverecek girinti çıkıntılardan tamamen yoksun, dümdüz yüzeyleri olan kaya tabakalarıydı. Tyrsis'i çevreleyen savunmalar aşılamazdı, ama Hendel gene de tatmin olmuş değildi. Bir an için düşünceleri kendi ülkesine kaydı -haftalardır görmediği Culhaven'a ve ailesine. Onlarla hiçbir zaman çok fazla vakit geçilmemişti, tüm yaşamı Anar'daki ardı arkası kesilmez sınır savaşlarında harcanmıştı. Ormanları, bahar ve yaz aylarında oluşan yeşillikleri özlemişti, birden evine uğramadan bunca zamanı nasıl geçirdiğini merak etti. Belki asla geri dönemeyecekti Bu düşünce kafasından geldiği gibi geçti; pişmanlık duymak için zaman yoktu artık. Durin'le Dayel ciddi tavırlaıla Balinor'la konuşuyorlardı, onların düşünceleri de Doğukarası'ndaydı. Dayel de Hendel gibi evini düşünüyordu. Önlerindeki savaştan kaygı duyuyordu, ama diğerlerinin varlığının ona verdiği cesaret ve onları yok etmeye gelen ordu karşısında onlar kadar dirençli olma azmiyle korkusunu kabulleniyordu Sakince Lynliss'i düşündü, kızın utangaç, sevimli yüzü zihninde kalıcı bir imgeydi. Ken121 Terry Brooks dininki kadar onun güvenliği için de savaşacaktı. Durin kardeşine baktığında yüzündeki ani gülümsemeyi görünce gencin evleneceği Elf kızı düşündüğünü hemen anladı. Durin için hiçbir şey Dayel'in güvenliğinden daha önemli olamazdı; başından beri kardeşini korumak için hep yanında olmaya karar vermişti. Paranor'a olan uzun yolculukları sırasında birkaç defa neredeyse hayatlarını kaybedeceklerdi. Ama yarın daha da büyük tehlikeler getirecek ve Durin bir kez daha kardeşini koruyacaktı. Tyrsis'e zamanında ulaşıp ulaşamayacaklarını merak ederek Eventine'ı ve güçlü Elf ordularını düşündü. Sınır Lejyo-nu'nu kuvvetleriyle takviye etmezlerse Karabüyücü Lord'un devasa orduları sonunda şehrin direncini kırardı. Şarap bardağını aldı ve kana kana içti, sıvı boğazını yakmıştı. Keskin gözleri diğerlerinin üzerinde dolaştı ve sonunda bir an için Meni-on Leah'nın endişeli yüzünde durdu. /^,'j/fV ;K; r ı^ Yirmi dört saattir hiçbir şey yememiş olan dağlı yemeğini iştahla silip süpürmüştü. Yemeğini arkadaşlarından çok önce bitirmiş, Balinor'a öğleden sonraki savaş hakkında sorular so-rarup dururken bir taraftan da şarap içiyordu. Şimdi, sabahın erken saatlerinin sakinliğinde, yemeğini yemiş, şaraptan hafif bir sarhoşluk yaşarken Culhaven'dan beridir olan ve geri kalan günlerde olacak her şeyin anahtarının Allanon olduğunu düşünüyordu. Artık Shea'yı ve Kılıç'ı düşünemiyordu, hatta Shirl'i bile. Aklında yalnızca esrarengiz Druidin esmer, korkunç şekli vardı. Bütün somların cevabı Allanon'daydı. İnsanların Shannara'nın Kılıcı dedikleri tılsımın gizlerini bilen tek kişi oydu. Kayaç Vadisi'ndeki gizli hayaletin -beş yüzyıl önce ölmüş olan Druid Bremen'in- tuhaf bir şekilde ortaya çıkışının amacını bir o biliyordu. Paranor'a tehlikeli yolculukları sırasın122

Shannara'nın Kılıcı III da, her an karşılarına neyin çıkacağını ve bununla nasıl baş edileceğini bilen tek kişi oydu. Gene de adamın kendisi bir muamma olarak kalmıştı. Şimdi onlardan uzaktaydı ve yalnızca, hâlâ hayattaysa Flick ona başlarına ne geleceğini sorabilirdi. Hayatta kalmak için hepsi Allanon'a güveniyordu -ama dev Druid ne yapacaktı? Shannara'nın Kılıcı kaybolduğuna göre ona yapacak ne kalmıştı? Jerle Shannara'nın genç varisi kaybolduktan ve muhtemelen öldükten sonra ne yapabilirdi ki? Menion bu nefret verici düşünce zihninden geçip giderken öfkeyle dudaklarını ısırdı. Shea hayatta olmak zorundaydı! Menion onları bu üzücü sona getiren her şeye lanet etti. Kendilerini köşeye sıkıştırmışlardı. Önlerinde açık olan yalnızca tek bir yol vardı. Yarınki savaşın katliamında insanlar ölecek ve kimse bunun nedenini bilmeyecekti. İnsanların bilinmeyen nedenlerden ötürü ölecek olması savaşın kaçınılmaz bir parçasıydı -bu asırlardır böyle olmuştu. Fakat bu insanların kavrama yetisinin ötesinde bir savaştı, bu maddesel olmayan ruhlarla ölümlülerin arasındaki bir mücadeleydi. Karabü-yücü Lord'unki gibi bir kötülük daha anlaşılamazken, nasıl olup da yok edilecekti? Bir tek Allanon bu yaratığın doğasını anlıyor gibi görünüyordu. Ama en çok ihtiyaç duyduklarında Druid neredeydi? Önlerindeki masada mumlar tükeniyor ve küçük odadaki karanlık derinleşiyordu. Tahta ve dokumalarla bezenmiş duvarlardaki meşaleler demir yuvalarında sönecek gibi yavaş yavaş titriyordu ve beşlinin sesi sanki gece, uyanmasından çeki-nilen bir çocukmuş gibi alçak mırıltılara dönüşmüştü. Şimdi Tyrsis şehri ve aşağıdaki ovalarda Kuzeykarası ordusu uyuyordu. Ay ışıklı gecenin barış ve sükûnetinde, tüm canlı türleri 123 Terry Brooks dinlenmeye çekilmişti; ölüm ve acı vaat eden savaş ise sanki yıllar öncesine ait belirsiz, neredeyse unutulmuş bir anı gibiydi. Ama alçak seslerle daha iyi günlerden ve paylaşılan dostluklardan konuşan beşli, savaşın korkunçluğunun gündoğu-mundan daha uzak olmadığı ve kuzeyden çelimsiz yaşamlarını emmek için amansızca, yavaş yavaş yaklaşan Karabüyücü Lord'un karanlığı kadar kaçınılmaz olduğu hissini kısa bir an için bile bastıramıyorlardı. ' • - ••••• ;• • < Orl Fane'i arayışlarının üçüncü günü, sabah vakti, kıraç Ku-zeykarası'nın sonsuzluğunda şiddetle yağan yağmur durmuş ve güneş, Karabüyücü Lord'un kara duvarından artakalan sisli karanlığın arasından bir ocak hışmıyla çamur ve kaya kaplı araziyi yakan, sönük, solgun ve beyaz bir ateş topu gibi yeniden belirmişti. Fırtına arazinin şeklini tamamen değiştirmişti, yağmurlar herhangi bir şeyin yerini gösteren hemen hemen bütün işaretleri silip süpürmüş, geride yalnız birbirinin aynı dört kayalık tepe ve çamurlu vadi ufukları bırakmıştı.

Başta güneşin ortaya çıkışı hoş bir durumdu. Isı sürekli yükselirken ışınlarının sıcaklığı, çıplak toprağa sabitlenmiş kasvetin içine sızarak artık kaybolan fırtınanın bıraktığı soğuğu yok etmiş ve toprağın yapısı bir kere daha değişmeye başlamıştı. Ama bir saat içinde sıcaklık otuz dereceye yükselmişti ve yükselmeye devam ediyordu. Yağmurun etkisiyle oluşmuş sel yataklarından kabaran nehirler ısıyla buharlaşmaya başlamış ve nem oranı hızla yükselerek her şeyi yeni, daha rahatsız edici bir ıslaklıkla sırılsıklam etmişti. Mahvedici fırtınanın sonunda var olan tek tuk bitkiler de güneşin hayat verici parlaklığından yoksun kalarak soldu ve 725 Terry Brooks gri sisin içine işleyen boğucu sıcaklık yüzünden kuruyup gitti Çamura dönüşen toprak ısıya karşı savunmasızdı ve çok geçmeden yaşama elverişli olmayan sert, çatlak bir balçığa dönüştü. Nehirler, göller ve su birikintileri çabucak kurumaya başladı ve neredeyse bir anda tamamen yok oldu. Kavrulan toprağa dağılmış iri kaya parçalarının yüzeyleri yakıcı sıcağı kömür korlarının üzerine konmuş demir gibi içti. Arazi yavaş yavaş ve amansızca yağmur yüzeyini süpürmeden önceki -engin, bulutsuz bir göğün altında kurak, kıraç, yaşamdan yoksun bir tabaka- halini aldı. Tek hareket yaşlı, umursamaz güneşin günleri yıllara, yılları asırlara çevirirken doğudan batıya izlediği değişmez yay üzerindeki hareketiydi. Eğilmiş bedenleriyle üç kişi, sayısız, şekilsiz tepeliklerden birinin yanındaki kayalık oyuğun siperi altında büyük bir dikkatle ilerliyordu, gözleri kesintisiz sis duvarını incelerken kasılmış bedenleri yavaş yavaş dikleşiyordu. Uzun süre, ölü loşlukta sonsuzluğa kadar uzanıyor gibi görünen bu yasak krallıktan geçmiş ölümlülerin kalıntılarım saklayan kayalıkların kasvetli mezarlığına bakarak durdular. Üç yaşayan yaratığın zihinlerine ölümü sessizce yerleştiren, sisli griliği uğursuzca dolduran mutlak bir sessizlik vardı. Etraflarını çevreleyen ölü topraklara endişeli bir ihtiyatla bakıyorlardı. Shea yoldaşlarına döndü. Panamon Creel uyuşan kaslarını uyandırmak için sırtını geriye doğru kıvırıyor ve kollarıyla bacaklarını ovuşturuyordu. Siyah saçları darma dağınıktı, yüzü üç günlük sakalla gölgelenmişti. Yorgunluktan ve açlıktan bitkin görünüyordu, ama Shea'nın meraklı bakışlarıyla karşılaşan keskin gözleri ihtiyatla yanıyordu. İri Keltset ise sessizce tepenin doaığıına gitmiş, kuzey ufkunu incelemekteydi. Şiddetli kuzey fırtınası etraflarındaki boş arazide aralıksız 126 Shannara'nın Kılıcı III eserken neredeyse üç gün boyunca kayalık oyuktaki sığınaklarında birbirlerine

sokulmuşlardı. Orl Fane'i ve Shannara'nın Kılıcı'nı arayışlarında üç günlük kayıpları olmuştu -kurnaz Gnomun izlerinin tamamen silindiği üç gün. Kaya yığınlarının ortasında, gerektiği için yemek yiyerek ve yapacak başka şey olmadığından uyuyarak, çömelmiş bir halde durmuşlardı. Keltset hâlâ bir muamma olarak kalırken, konuşmak Shea'yla Panamon'a birbirlerini daha iyi anlama fırsatı vermişti. Shea fırtınayı göz ardı edip takiplerine devam etmekte ısrar etmiş, ama Panamon bu fikri tartışmayı reddetmişti. Böylesi bir fırtınada kimse yol alamazdı ve Orl Fane de bir sığınak aramak zorunda kalmış, bir heyelana yakalanmayı göze almış, ya da coşkun sel yataklarından birinde boğulmuş olmalıydı. Her halükârda onu hırsız Gnomun pek fazla ilerlemiş olamayacağına ikna etmişti. Keltset tek eliyle bir hareket yaparak tepeden indi. Ufuk temizdi. Karabüyücü Lord'un kalesi kuzeydeki uzun, kara tepelerin ortasındaydı. Bunların arkasında Kafatası Krallığı'mn dış sınırlarını belirten ölümcül sis duvarı vardı. Bu lanet olası yerden kaçmak için ya birinden ya da diğerinden geçmek gerekiyordu. En açık seçenek sisli karanlığı geçmekti, ama Elftaşları onlara Güneykarası'na bir geçit gösterebilecekken, bunları kullanmak varlıklarını ruhlar âlemine belli edecekti. Allanon Shea'ya Culhaven'da durumun böyle olacağını anlatmıştı, o da bunu Panamon'a anlattı. Onları Karabüyücü Lord'dan koruyacak tek silah Shannara'nın Kılıcı'ydı ve şayet onu ele geçirirlerse, en azından savaşma şansları olacaktı. Basit planlan tılsımı ele geçirmek ve karanlık duvarından olabildiğince çabuk kaçmaktı. Bu pek de parlak bir strateji değildi, ama bu koşullar altında işe yaramak zoaındaydı. 127 Terıy Brooks Yolculuk fırtınadan önce olduğu kadar zordu. Arazi sert ve yürüyüşü tehlikeli kılan moloz ve gevşek toprakla kaplıydı. Üçlü engebeli arazideki zorlu ilerleyişlerinde sürekli düşmekten ötürü kısa sürede toza toprağa bulanmış, yara bere içinde kalmıştı. Arazinin engebeli yapısı nedeniyle dikkatlerini yoğunlaştırmaları zorlaşmış ve ne kadar ilerlediklerini hesaplamaları neredeyse imkânsız hale gelmişti. Geçtikleri yeri belli edecek izler yoktu ve çevre neredeyse her yönden aynı görünüyordu. Dakikalar acı verici bir yavaşlıkla ilerliyordu ve hâlâ bir şey bulabilmiş değillerdi. Nem oranı artmaya devam ediyordu ve üçünün giysileri terden sırılsıklam olmuştu. Pelerinlerim çıkarıp sırtlarına astılar; gece bastırdığında hava gene soğuyacaktı. ,r"f ,<".'^ "Burası onu son gördüğümüz yer." .. ,,/H>İ

Panamon henüz tırmandıkları tepenin doruğunda nefes nefese durdu. Shea onun yanına geldi ve inanamayarak etrafa baktı. Çevredeki bütün tepeler bazı ufak boyut ve şekil farklılıkları dışında bunun tıpkısıydı. Şüpheyle ufka baktı. Nereden geldiklerinden bile emin değildi. "Keltset, ne görüyorsun?" diye sordu diğer adam.

Kaya Trolü ağır ağır tepeye çıkıp küçük Gnomun oradan geçtiğini gösteren bir iz olup olmadığına baktı, ama fırtına bütün izleri silmiş gibiydi. Birkaç dakika daha sessizlik içinde dolandı, sonra dönüp başını iki yana salladı. Panamon'un kirlenmiş yüzü ani bir öfkeyle kızardı. "O buradaydı. Biraz daha yürüyeceğiz." Bir tepeden bir diğerine tırmanarak sessizce ilerlediler. Bu konu üzerinde tartışmadılar. Söylenecek başka şey yoktu. Panamon yamlıyorsa bile, kimsenin durup bakınmaktan başka fikri yoktu. Kuzeye doğru ilerlerlerken bir saat daha geçti. 128 Shannara'nın Kılıcı III Ama hâlâ hiçbir şey yoktu. Shea durumlarının ne kadar umutsuz olduğunu anlamaya başlamıştı. Doğuya ve batıya uzanan alanın tamamını araştırmaları imkânsızdı; şayet kurnaz Gnom herhangi bir yöne elli kilometre gitmişse bile, hangi yöne gittiğini bilmelerine imkân yoktu. Belki de fırtınada Kılıçla beraber çamura gömülmüştü ve onu asla bulamayacaklardı. Shea'nın kasları zorlu tırmanıştan ötürü ağrıyordu ve bu yönde ilerlemeye devam etme kararlarını yeniden değerlendirmek için kısa bir mola vermelerini söylemeyi düşündü. Belki de yakalayamadıkları kaçaklarının yolunu kesmeyi deneyebilirlerdi. Ama Vadili Panamon'un yüzüne bakınca bu fikri dile getirmekten vazgeçti. Shea maceracının yüzünde günler önce Gnomları öldürmeden hemen önce de böyle bir ifade görmüş-lü. Bir kere daha avcı olmuştu işte. Şayet Panamon Creel onu eline geçirirse Orl Fane ölü bir adam olacaktı. Shea ürperdi ve bakışlarını uzaklara çevirdi. Birkaç tepe sonra, aramakta oldukları türden bir şeye rastladılar. Keltset onu küçük bir tepecikten gördü, keskin gözleri küçük bir dere çukurunda toprağa yarı gömülü halde duran yabancı nesneyi fark etmişti. Diğer ikisine işaret ederek, çabucak kayalık tepeden indi ve atılan nesneye ilerledi ve kapıp diğerlerine getirdi. Bu genişçe bir kumaş parçası -bir giysinin kolundan bir parçaydı. Bir süre sessizce ona baktılar ve Shea bunun gerçekten Orl Fane'e ait olduğunu doğrulaması için Keltset'e baktı. Dev Trol ağırbaşlılıkla başını salladı. Panamon Creel haşince gülümseyerek elinin ucundaki bıçağını bez parçasına sapladı. "Demek ki, onu yeniden bulduk. Bu defa elimizden kaçamayacak!" Ama o gün onu ne bulabildiler, ne de oradan geçtiğine da129 Terry Brooks

ir bir işarete rastladılar. Kabarmış toprakta Gnomun ayak izlerinin görünmesi gerekirdi, ama hiçbir iz yoktu. Panamon'un ilk tahminlerinin aksine Orl Fane bir şekilde çamur selinden ve boğulmaktan kurtularak fırtına sırasında yol almıştı. Yağmur izlerini silmişti, ama tuhaf bir sapkınlıkla yırtık giysi kolunu açıkta bırakmıştı. Herhangi bir yerden sürüklenmiş olabilirdi, bu nedenle Gnomun hangi yönden geldiğini ve hangi yöne gittiğini bilmenin imkânı yoktu. Gecenin çöküşüyle bera-ber, karanlık etrafı öylesine kaplamıştı ki, birkaç metreden ötesini görmek imkânsız bir hal almış ve arayış ister istemez bırakılmıştı. Keltset'in ilk nöbeti almasıyla Shea ve Panamon çöktükleri yerde neredeyse bir anda uykuya daldılar. Gündüz-ki mtubet geçmemiş olmakla beraber, gece havası ılıktı ve üçlü bir defa daha yarı ıslak avcı pelerinlerine sarındılar. Sabah o tanıdık gri pusla birlikte fazlasıyla çabuk geldi. Bir önceki kadar nemli olmamakla birlikte, hoş bir gün de değildi; güneş havada değişmemecesine asılı kalan sisin ardında yitmişti. Aynı sessizlik sürmekteydi ve üçlü, yaşayan dünyadan tamamen soyutlanmış oldukları hissiyle etrafa bakmıyordu. Sonsuz boşluk Shea ile Panamon Creel'de hissedilir bir etki bırakmaya başlamıştı. Shea geçen birkaç gün içinde gergin ve kaygılı olmuş; normalde neşeli ve konuşkan olan Panamon ise neredeyse büsbütün sessizliğe gömülmüştü. Bir tek Keltset geneldeki tavrını kaybetmemişti, yüzü her zaman olduğu gibi ifadesiz ve amansızdı. İlgisizce tükettikleri kısa bir kahvaltıdan sonra arayışları yeniden başladı. Avlarına neredeyse bezginlikle kaldıkları yerden devam ediyorlardı; ortak arzulan bu bezdirici yürüyüşü sona erdirmekti. Kısmen kendini koruma hissiyle, kısmen de gidecek başka bir yerleri olmadığından ilerliyorlardı. Shea da 130 Shannara'nın Kılıcı III Panamon da Keltset'in neden takibe devam ettiğini farkında olmadan merak etmeye başlamıştı. Kendi topraklarındaydı ve kendi yoluna gitmeyi seçse muhtemelen kendi başına hayatta kalabilirdi. İki adam, üç günlük yağmur sırasında Keltset'in yola onlarla devam etme nedenlerini boşuna çözmeye çalışmışlardı ve şimdi, konuyu daha fazla irdeleyemeyecek kadar bitkin olduklarından, bu yolculuk sona ermeden önce kim ve ne olduğunu öğrenmeye karar vererek, şüpheyle varlığını kabul etme yoluna başvurmuşlardı. Sabah öğleye doğru donuk donuk süzülürken toprakta ve pusta ağır adımlarla yürüyorlardı. Panamon aniden ve son derece beklenmedik bir şekilde durdu. "İzler!" Uzun boylu hırsız vahşi bir neşe çığlığı attı ve Shea'yla Keltset'i hayretler içinde bırakarak çılgınca sol taraflarındaki küçük vadiye koştu. Birkaç saniye sonra üçlü kabarmış toprakta açıkça belli ayak izlerine eğilmişlerdi. Kaynağı şüphe götürmezdi; Shea bile topuklardaki aşınmışlıktan ve çatlaklardan bunlann Gnom çizmelerine ait izler

olduğunu anlamıştı. Bırakılan izler saklanmamıştı, genel olarak kuzeye gidiyordu, ama sanki geçen adamın yönü sanki artık belli değilmiş gibi zikzaklar çiziyordu. Orl Fane amaçsızca dolaşıyormuş gibiydi. Bir süre daha durakladıktan sonra Panamon'un emriyle çabucak doğruldular. İzler ancak birkaç saatlikti ve Orl Fane'e yetişmeleri zor olmayacaktı. Panamon avın sonunun yaklaştığını görünce yeniden canlanan bedenine yayılan neşe dalgasını saklamadı. Daha fazla konuşmaksızın üçlü ağır eşyalarını yüklenip haşin bir kararlılıkla kuzeye ilerlemeye başladılar. Bugün Orl Fane'i yakalayacakları gündü. Küçük Gnomun bıraktığı izler aşağı Kuzeykarası'nın tozlu 131 Terry Brooks tepelerinde istikrarsız bir karmaşayla uzanıyordu Üçlü zaman zaman kendilerini doğruca doğu yönünde ilerlerken bulmuşlar, bir keresinde de büsbütün geri dönmüşlerdi. İkindi can sıkıcı bir kesinlikle geçiyordu ve Keltset izlerin gittikçe tazeleş-tiğıni işaret ederken onlaıa hâlâ hiçbir şey elde etmemişler gibi geliyordu. Eğer avlarını yakalamadan gece bastıracak olursa onu bir kere daha ellerinden kaçırabilirlerdi, iki kere onu yakalamanın eşiğine gelmişler, ikisinde de olayların beklenmedik gelişimi onları aramalarından vazgeçmeye zorlamıştı Bunun üçüncü bir defa daha olmasını kaldırabilecek durumda değillerdi ve Shea içten içe Orl Fane'ı gerekirse zifiri karanlıkta bile aramaya yemin etmişti. Korkutucu Kafatası Krallığı'mn dev tepeleri uzakta tehdit edici bir hayal gibi belirmişti, kara, sivri doruklan ufku bir bıçak gibi deliyordu Vadilinin kafasında silip atamadığı ve üç adam Kuzeykarası'nda daha da içlere ilerlerken gitgide güçlenen bir korku hissi vardı Aslında tahmin ettiğinden daha fazlasını üstlendiğini, Orl Fane'ın ve Shannara'nm Kılıcı'nı aramanın olayların sadece küçük bir parçası olduğunu hissetmeye başlamıştı. Hissettiklerinden ötürü henüz paniğe kapılmamıştı, ama bu akıldışı kovalamacanm bir an önce bitmesini ve evine dönmeyi şiddetle arzuluyordu. Öğleden sonra tepelik arazi üç adamın daha uzakları görmesine ve kara duvarı geçtiklerinden beri ilk kez rahat bir tarzda yol almalarına imkân verecek şekilde düzleşmeye başlamıştı ilerideki arazi önlerinde nefes kesici bir çıplaklıkla uzanıyordu, Kafatası Krallığı'nı ve Karabüyücü Lord'un ülkesini sınırlayan uzun tepelere doğru kuzey yönünde uzanan engebeli kahverengi toprak ve gri kayalarla kaplı kasvetli, bomboş bir ova. Bu sonsuz düzlükler kuzeye doğru ötedeki korkutucu tepele132 Shannâfa'nın Kılıcı III re uzanan kaya kümeleri ve dağ yamaçlarıyla bozularak sona eriyordu. Her yer, çıplak, sıcak ve ıssız, aynı uğursuz, ölümcül sessizlikle maskelenmişti. Hareket eden hiçbir şey

yoktu; ne bir yaratık kımıldıyor, ne bir böcek vızıldıyor ne bir kuş uçuyordu; rüzgâr bile esmiyordu. Her yerde aynı yıkıcı boşluk, hayattan yoksunluk vardı; her yer ölümle örtülmüştü. Orl Fane'in zikzaklar çizen izleri sonsuzluğa uzanıyor ve uzaklarda gözden kayboluyordu. Sanki yer onu yutmuştu. Avcılar uzun dakikalar boyunca durdular, yüzlerinden bu sevimsiz topraklarda ilerlemeye duydukları gönülsüzlük yansıyordu. Ama durum değerlendirmesi yapmak için vakit yoktu ve ilerlemeye devam ettiler. Bu düz alanda kıvrılan yol daha uzak mesafelere kadar görülebiliyordu ve üç takipçi daha doğrudan iz sürebiliyorlardı. İki saat geçmemişti ki, Keltset avlarından bir saatten daha az bir mesafede olduklarını belirtti. Gün-batımı hızla yaklaşıyordu, güneş doğudaki ufka meyletmişti. Alacakaranlık her zaman orada olan gri pusla daha da maskeleniyordu ve arazi bulanık bir görünüm almaya başlamıştı. Üçlü Gnomun izlerini keskin çıkıntı ve büyük kayalarla kesilen bir dizi yüksek yamacın derinliklerinde izlemekteydiler. Solan güneş kararan vadinin gölgelerinde tamamen kaybolmuştu ve bir süre önce hevesle önderliği alan Panamon Creel kabarmış topraktaki ayak izlerini bulmak için gözlerini kısmak zorunda kalıyordu Hırsız öne daha da eğildikçe yürüyüşleri yavaşlamıştı Panamon Creel tam önündeki izleri incelemeye öyle kararlıydı ki, ayak izlerin aniden son bulması onda tam bir şok etkisi yarattı Shea'yla Keltset hemen yanındaydılar ve ancak dikkatli bir incelemeden sonra birinin bundan sonraki küçük Gnomlann izlerini sistemli bir şekilde sildiğini keşfettiler. Aynı anda iri, kara şekiller yoğunlaşan karanlıkta ağır ağır 133 Terry Brooks ilerleyerek dağ sırtının gölgelerinden belirdiler. Onları önce Shea gördü, ama gözlerinin onu aldattığını sandı. Panamon neler olduğunu anlamakta daha hızlıydı. Hırsız sıçrayıp büyük kılıcını çekti ve kargısını kaldırdı. Daralan çemberi aşabilirdi, ama Keltset beklenmedik bir şey yaptı. İleri atılıp hayretler içinde kalan hırsızı geri çekti. Panamon inanamayarak sessiz yoldaşına baktı, sonra gönülsüzce silahlarını indirdi. Üç adamın etrafını en azından bir düzine kişi kuşatmıştı ve dehşet içindeki Shea alacakaranlıkta bile bir bölük dev Trol tarafından yakalandıklarını anladı. Bitkin Elf binici grubu terli atlannı dizginlemişler, geniş Rhenn'e inen vadi yamaçlarına bakıyorlardı. Boş vadi doğu yönünde kilometrelerce uzanıyordu, her iki yandaki yüksek yamaçlarda ağaçlar ve çalılıklarla çevrelenmiş sarp yokuşlar vardı. Bu efsanevi geçit binlerce yıldır Streleheim Ovaları'nın aşağısından Elf yurduna doğal bir kapı teşkil eden büyük Do-ğukarası ormanlarına geçişi sağlıyordu. Burası Karabüyücü Lord'un güçlü ordularının Elf lejyonları ve Jerle Shannara tarafından yenilgiye uğratıldığı ünlü geçitti. Burası Brona'nın yaşlı Bremen ve esrarengiz Shannara'nın Kılıcı'yla karşılaşıp kaçtığı -büyük ordularının ovalara çekildiği ve ancak Cüce orduları tarafından tuzağa düşürülüp yok edilerek durdurulduğu-yerdi. Rhenn Geçidi mahvedici Büyük Savaşlar'dan beri karşılaştığı en büyük tehdidin çöküşüne tanıklık etmişti ve bütün ırkların insanları bu

huzurlu vadiyi tarihte bir dönüm noktası olarak görürdü. Burası insanlık tarihinin doğal bir anıtıydı; bu nedenle de insanlar dünyanın yolunu kat edip buraya gelir ve kendilerini bu korkunç olayın bir parçası gibi hissederlerdi. Jön Lin Sandor atlardan inilmesi emrini verdi ve Elf süvariShannara'nın Kılıcı III leri atlanndan indiler. Onun ilgilendiği geçmiş değil, hemen önlerindeki gelecekti. Streleheim Ovaları'ndan aşıp Kuzeyka-rası'ndan yaklaşan yoğun kara duvara endişeyle baktı; puslu gölgesi Doğukarası sınırına, Elf yurduna yaklaşıyordu. Keskin gözleri karanlığın iyice yerleştiği eski Paranor kalesini çevreleyen ormanların bulunduğu doğu ufkunu inceledi. Acıyla başını sallayıp Kralının ve eski dostunun yanından ayrıldığı güne kahretti. Eventine'la beraber büyümüşlerdi ve arkadaşı kral olunca onun kişisel danışmanı ve gönüllü özel muhafızı olarak yanında kalmıştı. Bir zamanlar Irkların İkinci Savaşı'nda yok edildiğine inandıkları Ruhlar Âleminin Lordu Brona'nın, istilasına karşı birlikte hazırlanmışlardı. Esrarengiz gizemci Al-lanon Elf halkını uyarmıştı ve bazıları durumu kavrayamadıklarından alay ederken, Eventine doğru olanı yapmıştı. Allanon hiç yanılmamıştı; onun geleceği görme yeteneği tüyler ürpertici, ama şaşmaz bir şekilde doğruydu. Elf halkı Eventine'ın önerisini dinleyip savaş için hazırlık yapmışlardı, ama istila beklenen şekilde gelmemişti. Sonra Paranor düşmüş, onunla beraber Shannara'nın Kılıcı da kaybedilmişti. Allanon bir kez daha onlara gelmiş ve onlardan Dru-id Kalesi'ni elinde tutan Gnomlarm Kılıç'ı kuzeye, Karabüyü-cü Lord'un kalesine götürmelerini engellemek için Streleheim Ovaları'nda devriye gezmelerini istemişti. Gene ona itaat etmişlerdi. Ama beklenmeyen Jön Lin Sandor Kral'dan ayrı olduğu sırada gerçekleşmişti. Paranor'a iyice yerleşen Gnomlar umulmadık bir kararla iç Kuzeykarası'mn güvenliğinden çıkıp üç devriye gücüyle Elf hatlarına saldırmışlardı. Şayet birleşik Gnom ve Trol ordusu Karabüyücü Lord'un halihazırda ilerlemekte olan Kuzeykarası ordusundan ayrılıp müdahale etme135 Terry Brooks mis olsalardı, Gnomları kolaylıkla yok edeceklerdi. Jön Lin'in ordusu neredeyse tamamen imha edilmişti, kendisi de hayatını kıl payı kurtarmıştı. Eventine'a ulaşması mümkün olmamış ve Elf Kralı bütün askerleriyle beraber kaybolmuştu. Jön Lin Sandor neredeyse üç gündür onu arıyordu. "Onu bulacağız, Jön Lin. O kolay kolay öldürülecek biri değildir. Hayatta kalmanın bir yolunu bulacaktır." Katı Elf başını salladı, gözleri çabucak yanında duran genç adamın yüzüne kaydı.

"Bu çok tuhaf, ama onun hayatta olduğunu biliyorum," diye devam etti diğeri ağırbaşlılıkla. "Nasıl olduğunu bilemiyorum -yalnızca bir sezgi." • ,\ ,\\ Breen Elessedil Eventine'ın kardeşiydi; ayrıca kardeşi ölürse Doğukarası Elfleri'nin sonraki Kralı olacaktı. Bu onun henüz hazır olmadığı ve aslında pek de istemediği bir mertebeydi. Eventine'ın kayboluşundan beri zayıf düşen Elf ordularının kumandasını ya da dehşete düşmüş Kraliyet Konseyi'nin idaresini üstlenmek için hiçbir şey yapmamış, derhal kardeşini arama grubuna katılmıştı. Bunun sonucunda, Elf hükümeti kaos durumuna yakındı ve çok değil, iki hafta önce kuzeyden gelen istila 4ehdidine karşı birleşmiş olan halk, hükümeti yönetmeye hazırlıklı bir lider olmayışından ötürü fena halde korkmuş bir halde ayrı gruplara bölünmüşlerdi. Elf halkı toptan paniğe kapılmayacaktı; olayların tamamen çığırından çıkmasına izin vermeyecek kadar disiplinliydiler. Ama Eventine yadsınamaz denli güçlü bir kişiliğe sahipti ve tahta çıkışından beri bir bütün olarak arkasındaydılar. Genç olmasına rağmen olağandışı bir karakter gücüne ve yanılmaz bir sağduyuya sahip olan Eventine, daima onlara nasihatler vermek için yanlarında olmuş, halk da onu her zaman dinlemişti. 136 Shannara'nın Kılıcı III Kaybolduğu yolundaki söylentiler halkı fena halde sarsmıştı. Fakat ne Breen Elessedil'in, ne de Jön Lin'in kayıp Kral'ı bulmaktan başka bir şey için endişe duymaya vakitleri yoktu. Aramaları sırasında imha edilmiş Elf devriyelerinden hayatta kalan bitkin askerler Gnom devriyelerini ve asıl Kuzeykarası ordusunu atlattıktan sonra yeni atlar ve erzak temin ettikleri Koos'un uzak bir köyüne dönmüşlerdi. Şimdi aramalarına kaldıkları yerden devam etmek üzere dönüş yolundaydılar. Jön Lin Sandor şayet hâlâ hayattaysa Eventine'ı nerede bulabileceklerini bildiğine inanıyordu. Dev Kuzeykarası ordusu yaklaşık bir hafta önce güneye, Callahorn Krallığı'na doğru hareket etmişti ve ünlü Sınır Lejyonu iyok edilmediği sürece daha ileriye gidemezdi. Eğer Eventine Breen'in ve kendisinin şu anda düşündüğü gibi, tutsak alındıysa, değerli bir pazarlık rehinesi olarak Brona'nın istila kuvvetleriyle beraber olmalıydı. Eventine Elessedil'in yenilgisiyle birlikte, liderleri daha az etkili kişiler olan şehirler teslim olmayı düşüneceklerdi. Her halükârda Karabüyücü Lord Eventine'ın Elf halkı için önemini anlamıştı. O Elfler nezdinde Jerle Shannara'dan beri en saygın ve sevgi duyulan liderdi ve onu sağ salim geri almak için her şeyi yapabilirdi. Ölü olarak Ruhlar Kralı'nın hiçbir işine yaramazdı ve onu öldürmesi Elf halkının onu yok etmek için yeniden birleşecek kadar öfkelenmesine neden olabilirdi. Ama yaşarken Eventine paha biçilmez bir değerdi, çünkü Elf halkı ona zarar gelmesi riskini göze alamazdı. Jön Lin Sandor ve Breen Elessedil, ordu Güneykarası istilasına müdahalede bulunmamış bile olsa, Eventine'ın sağ salim geri döneceği sanrısını

barındırmıyorlardı. Kendi inisiyatiflerine göre hareket ediyorlar ve onu değeri kaybolmadan, yani Güneykarası düşmeden önce bulabileceklerine inanıyorlardı. " 137 Terry Brooks "Bu kadarı yeter, Atlara binin!" Jön Lin'in sabırsız sesi yakıcı bir keskinlikle sessizliği böldü ve yayılıp oturmuş biniciler çabucak ayağa kalktılar. Uzaklardaki karanlığa bir defa daha baktıktan sonra döndü ve hızlı bir hareketle dizginleri toplayıp atına bindi. Breen tam yanındaydı ve birkaç saniye içinde küçük süvari grubu vadiden aşağı hızlı bir tırısla inmeye başladı. Gri bir sabahtı, havaya ovalarda hâlâ devam eden önceki gecenin yağmurunun keskin kokusu yayılıyordu. Uzun çimenler ıslaktı ve geçen atların keskin nallarının altında eziliyordu. Güneyde bulutların ötesinden koyu mavi bir gök seçilebiliyordu. Serin bir gündü ve Elfler rahatça yol alıyorlardı. Vadinin sonuna çabucak geldiler ve atlarını daha yavaş bir tırısa dizginleyip geçidin doğu koridoruna girdiler. Biniciler kendi aralarında alçak seslerle konuşuyorlardı, çünkü Kuzeyka-rası sınırlan geçidin çıkışının hemen ötesindeydi. Atlılar girişin doğu tarafını çevreleyen yüksek vadi sırtlan arasından tek sıra halinde, yılan gibi dolanarak ilerlediler ve birkaç saniye içinde geniş Streleheim Ovası'na vardılar. Jön Lin ihtiyatı elden bırakmadan önünde uzanan boşluğa bakıp birden atını dizginledi. "Breen -Bir atlı!" Diğeri hemen yanına geldi ve beraberce kendilerine doğru hızla at süren biniciyi izlediler. Elfler puslu ışıkta atlının kim olduğunu anlayamadan merakla ona baktılar. Kısa bir an için, Breen Elessedil bunun kardeşi olduğunu sandı, ama bir saniye sonra adamın Eventine olamayacak kadar ufak tefek olduğunu anlayınca umutları söndü. Bu kesinlikle usta bir binici de değildi. Onlara doğru yaklaşırken hem dizginleri, hem de semer boynuzunu sıkı sıkı tutuyordu; geniş yüzü harcadığı çabadan kızarmış ve ter içinde kalmıştı. Bir Elf değildi; bu bir Güneykaralıydı. 138 Shannara'nın Kılıcı III Atını Elflerin önünde sarsarak durdurdu ve konuşmak için nefesini düzenlemeye çalıştı. Kendisine bakan şaşkın yüzleri inceledi ve yüzü biraz daha kızardı. "Birkaç gün önce bir adamla tanıştım," diye başladı yabancı. Sonra dikkatlerini çekip çekmediğini anlamak için duraksa-dı. "Benden Elf Kralı'mn sağ kolunu aramamı istedi." Öne eğilen Elf süvarilerin yüzlerindeki alay aniden kayboldu.

"Ben Jön Lin Sandor," dedi devriye kumandanı sessizce. Bitkin haldeki binici minnetle nefes alıp başını salladı. "Ben Flick Ohmsford'um ve Callahorn'dan buraya kadar seni bulmak için geldim." Beceriksizce atından indi ve ağrıyan sırtını ovuşturdu. "Şayet dinlenmem için birkaç dakika izin verirseniz, sizi Eventine'a götüreceğim." Shea kendini tutsak alan dev Trollerden ikisinin arasında Keltset'in onlara ihanet ettiği hissinden kurtulamadan, sessizce yürüyordu. Tuzak son derece zekice kurulmuştu, ama en azından kurtulmak için savaşabilirlerdi. Bunun yerine, Keltset'in beklenmedik emriyle, hiç direniş göstermemişler ve hemen silahlarını bırakmışlardı. Shea Keltset'in baskın yapan Trollerden birini tanıyor olabileceğini ya da aynı ırktan olduklarına göre onlarla konuşup serbest kalmalarını sağlayacağını ümit etmişti. Ama dev Trol onlarla konuşmayı bile denememiş, en ufak bir direnişte bulunmaksızın uysalca ellerinin bağlanmasına izin vermişti. Panamon Creel ve Shea silahlarını teslim etmişlerdi, elleri bağlanmıştı ve böylece üç tutsak kıraç ovada kuzeye doğru yürümeye başlamışlardı. Elftaşları hâlâ küçük Vadilideydi, ama bunlar Trollere karşı etkisizdi. Tam önünde yürüyen Panamon'un geniş sırtına bakarak 139 Terry Brooks öfkesi burnuna çıkmış hırsızın ne yapacağını merak etti. Adam yoldaşının çabucak teslim oluşuna o kadar şaşırmıştı ki, o zamandan beri tek söz etmemişti. Yaşamını kurtardığı ve dostluğuna değer verdiği bu sessiz devi yanlış tanıdığına inanmakta güçlük çektiği belliydi. Trolün davranışı ikisine de esrarengiz gelmişti, ama Shea'nın sadece aklı karışık olmasına rağmen, Panamon Creel derinden incinmişti. Aralarında her ne olursa olsun Keltset onun dostu olmuştu -güvenebileceğini hissettiği tek dostu. Maceracının düş kırıklığı kısa sürede nefrete dönüşecekti ve Shea şartlar ne olursa olsun Panamon Creel'in son derece tehlikeli bir düşman olacağını daima biliyordu. Nereye götüaildüklerini bilmelerinin imkânı yoktu. Kuzey-karası gecesi aysızdı ve grup kaya yığınlarının ve yüksek dağ sırtlarının arasından kuzeye doğru ilerlerken Shea bastığı yen görmekte zorlanıyordu. Trol dili Vadiliye tamamen yabancıydı. Eğer Troller onun kimliğinden kuşkulandılarsa onu Kara-büyücü Lord'a götürürlerdi. Elftaşlarıyla ilgilenmeyişleri onları, Kuzeykarası'na getiren nedenlerin farkında olmaksızın yakaladıklarının göstergesi de olabilirdi, Bu olasılık içini pek de ra-hatlatmamışti; Troller onu her an tanıyabilirlerdi. Birden kaçak Orl Fane'ın T>aşına ne geldiğini merak etti. Yakalandıkları yerde ayak izleri sona ermişti, o halde Gnom da tutsak alınmış olmalıydı. Ama onu nereye götürmüşlerdi? Ve Shannara'nin Kı-lıcı'na ne olmuştu? Zifiri karanlıkta saatlerce yürüdüler. Shea çok geçmeden zaman kavramını hepten yitirdi

ve sonunda öyle bitkin düştü ki, yığılıp kaldı ve yolun geri kalan kısmı boyunca kendini tutsak alanlardan birinin geniş omzunda tahıl çuvalı gibi taşındı Kafile bilmediği bir kampa girdiğinde yanan odun ateşinin titrek ışığında kendine geldi ve aşağı indirilip geniş bir çadıra 140 Shannara'nın Kılıcı III götürüldüğünü hissetti, içeride, ellerindeki bağların sağlam olup olmadığı kontrol edildikten sonra ayaklan da bağlandı. Saniyeler sonra yalnız başına kalmıştı. Panamon'la Keltset başka bir yere götürülmüştü. Bir süre ellerini ve ayaklarını zapt eden deri kayışlardan kurtulmaya çabaladı, ama gevşemiyorlardı, sonunda da vazgeçti Uykuya doğru süzüldüğünü hissetti; uzun yürüyüşten kaynaklanan bitkinlik ağrıyan bedenine yayılıyordu. Kendini bir kaçış planı geliştirmeye zorlayarak buna direnmeye çalıştı. O zorladıkça düşünmesi güçleşiyor ve yorgun zihnindeki her şey gitgide daha da bulanıklaşıyordu. Beş dakika içinde de uykuya dalmıştı Daldığı derin uykusundan onu kabaca sarsan eller tarafından uyandırılğında, ona ancak saniyeler geçmiş gibi geldi iri Trol çadırdan gün ışığına çıkmadan önce anlaşılmaz şeyler söyleyip bir tabaktaki yiyecekleri işaret ettiğinde Shea sersemce kalktı. Çadırın karanlığında kısık gözlerle etrafa bakındığın-da Kuzeykarası sabahının başka bir günün başlangıcını işaıet eden tanıdık griliğini dalgınlıkla fark etti. Hafif bir şaşkınlıkla deri kayışların çözülmüş olduğunu anladığında kan dolaşımını düzeltmek için el ve ayak bileklerini ovdu ve çabucak kendisi için hazırlanmış yemeği yedi. Çadırın dışında büyük bir hareketlilik vardı ve kampta koşuşturan Trollerin bağırış çağırışları sabah havasını dolduru-yordu. Vadili yemeğini yedi ve tam dışarıya bir göz atmaya karar verdiği sırada aniden çadınn girişindeki kanatlar açıldı. İri yarı bir Trol muhafızı içeri girip Shea'ya onunla gelmesini işaret etti Vadili bir eliyle Elftaşlarının rahatlatıcı varlıklarını hissettiği giysisinin önünü tutarak gönülsüzce onu izledi. Küçük Güneykaralı bir dizi Trol eşliğinde alçak yamaçlarla 141 Terry Brooks çevrelenmiş geniş bir kayalığın üzerine inşa edilmiş değişik ebatlardaki çadırların ve taş kulübelerin bulunduğu büyük bir kamp alanında yürümeye başladı. Uzaktaki ufka bakarak bir önceki gece geçtikleri kıraç ovaların oldukça yukarısında olduklarını anladı. Kamp terk edilmiş gibi görünüyordu ve Shea'nın daha önceden duyduğu sesler tamamen kesilmişti. Geçen gecenin ateşlerinden geriye küller kalmıştı ve çadırlarla kulübelerin hepsi boştu. Ani bir soğuk hava dalgası korku içindeki tutsağa çarptı; sanki idamına

götürülüyormuş gibiydi. Ne Panamon'dan ne de Keltset'ten hiçbir iz yoktu. Allanon, Flick, Menion Leah ve diğerleri onun durumundan habersiz, Güneykarası'nda bir yerlerdelerdi. Yalnızdı ve ölecekti. Korkudan öylesine felce uğramıştı ki, kaçma girişiminde bile bulunamıyordu. Kampın içinde ilerlerlerken kendini tutsak edenlerin arasında kaskatı bir halde gibi yürüyordu. Tam önlerinde hayal gibi yükselen alçak bir dağ sırtı kamp yerinin sınırını belirliyordu. Sonra kulübeleri ve çadırları geçip açık bir düzlükte durdular. Shea gözlerine inanamayarak baktı. Düzinelerce Trol yamacın karşısında geniş bir yarım daire oluşturacak şekilde oturmuştu; açıklığa girdiği anda başları ondan yana döndü. Yamacın tam ortasında değişik boyutlarda ve Shea emin olamasa da, muhtemelen ayrı yaşlarda, üç Trol oturmuştu. Her biri elinde parlak renkli direklere takılmış siyah flamalar tutuyodu. Panamon Creel geniş çemberin bir yanında oturuyordu. Yüzünde alışılmışın dışında dalgın bir ifade vardı ve Shea'yı gördüğünde de bu ifade değişmedi. Herkesin dikkati Trollerin arasında hareketsizce duran Keltset'in iri bedenine sabitlenmişti; o ise üç flama taşıyıcısının karşısında kollarını kavuşturmuştu. Çemberin içine getirilip düşünceli Panamon'un yanına oturtulan Shea'ya bakmadı. Uzun süre 142 Shannara'nın Kılıcı III tam bir sessizlik oldu. Bu Shea'nın şahit olduğu en tuhaf manzaraydı. Sonra çemberin tepesinde oturan üç Trolden biri son derece resmi bir tavırla ayağa kalktı ve sancağını hafifçe yere vurdu. Topluluk hep birden ayağa kalktı ve yüzlerini doğuya çevirip bir ağızdan kendi dillerinde birkaç kısa cümle söylediler. Sonra sessizce yeniden yerlerine oturdular. "Akhn alıyor mu? Dua ediyorlardı." •; ''"'

Bunlar Panamon'un söylediği ilk sözlerdi ve Shea şaşkınlıkla irkildi. Hemen hırsıza göz attı, ama iri adam Keltset'e bakıyordu. Üç Trolden tuhaf meclise başkanlık eden bir diğeri kalktı ve birkaç defa Panamon'la Shea'yı göstererek dikkatli dinleyicilere hitap etti. Küçük Vadili sorarcasına yoldaşına baktı. "Bu bir duruşma, Shea," dedi hırsız tuhaf bir soğukkanlılıkla. "Ama senin ya da benim için değil. Bıçak Sırtı'nın ötesindeki Kafatası Dağı'na, Karabüyücü Lord'un'krallığına götürüleceğiz, burada tutulup... her neyse. Henüz kim olduğumuzu bildiklerini sanmıyorum. Bütün yabancıların huzuruna getirilmesi Ruhlar Lordu'nun emri ve bize de aynı şekilde davramh-yor. Ama hâlâ ümit var." "Ama bir duruşma...?" diye başladı Shea kuşkuyla. "Keltset için. Brona'ya teslim edilmektense kendi halkı tarafından mahkeme edilme hakkını talep etti. Bu eski bir gelenektir -bu talep geri çevrilemez. Halkı bizim ırkımızla savaş halindeyken bizimle yakalandı. Bir İnsanla yakalanan herhangi bir Trolün hain

olduğu varsayılır. İstisnasız." Shea gayrı ihtiyari Keltset'e baktı. Başkanlık eden Trol konuşmaya devam ederken iri Trol bekleyen kalabalığın önünde katı bir ağırbaşlılıkla oturuyordu. Vadili şükranla, yanıldıklarını düşündü. Keltset onlara ihanet etmemişti; onları ele vermemişti. Fakat kendi yaşamını da kaybedebileceğini bile bile ne143 Terry Brooks den o kadar kolay teslim olmalarına izin vermişti ki? ' ı .< "Onun bir hain olduğuna karar verirlerse ne yapacaklar ona?" diye sordu düşünmeden. "'• <l Uzun boylu adamın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. "Ne düşündüğünü biliyorum." Alaylı sesinde bir parça ironi vardı. "Bu duruşmada her şeyi tehlikeye atıyor. Şayet onu suçlu bulacak olurlarsa en yakındaki uçurumdan atılacak." Manalı manalı durakladı ve ilk olarak doğrudan Vadiliye baktı. £ k "Bunu ben de anlamıyorum." <*iv ^'•'> M^U"' Konuşmacı uzun ifadesini bitirip otururken bir defa daha sessizliğe gömüldüler Kısa bir süre sonra, bir Trol, Shea'mn artık yargıç olduklarını anladığı, oturuma başkanlık eden üç Trolün önüne gidip durdu ve kısa bir konuşma yaptı. Yargıçlar tarafından sorulan sorulara yanıt veren diğer birkaç tanesi onu izledi. Shea olanlardan hiçbir şey anlayamıyordu, ama bu Trollerin bir gece önce onlan yakalayan grubun üyeleri olduğunu talimin ediyordu. Malıkeme sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünüyordu ve Keltset hâlâ kılını bile kıpırdatmamıştı Shea olayların neden bu şekilde gelişmesine izin verdiğini anlayamayarak duygularını açığa vurmayan devi inceledi. Shea da, Panamon da bir süredir Keltset'in konuşamadığı için topraklarından ve halkından uzaklaştırılmış alelade bir sürgün olmadığını biliyorlardı. Panamon'un onu yapmaya çalıştığı gibi basit bir hırsız ve maceracı da değildi. O onu tuhaf bir ze-rafete sahip olan gözlerinde zekâ vardı. Shannara'nın Kılıcı, Karabüyücü Lord ve hatta Shea hakkında asla açık edilmeyen bilgi vardı. Devin yüreğinin derinliklerinde gizli bir geçmiş vardı O da Allanon gibi diye düşündü Shea aniden. Her ikisi 144 Shannara'nın Kılıcı III de bir şekilde Shannara'nın Kıhcı'nm gücünün sırrını ellerinde tutuyorlardı. Bu tuhaf bir keşifti ve Vadili kendi düşüncelerinden kuşku duyarak başını salladı. Ama daha fazla

düşünecek vakit olmadı. Şahitler dinlenmişti ve yargıçlar sanığın ayağa kalkıp kendisini savunmasını istediler. Yargıçlar, Trol topluluğu, Pana-mon Creel ve Shea Keltset'in kalkmasını beklerken inanılmayacak kadar uzun, ıstırap verici bir sessizlik anı yaşandı. Dev Kaya Trolü sanki transa girmiş gibi hâlâ hareketsizce oturuyordu. Shea önüne geçilmez bir bağırma ve bu dayanılmaz sessizliği bozma isteği duyuyordu, ama sesi boğazına takılıp kalmıştı. Saniyeler geçmek bilmiyordu. Derken Keltset durup dururken ayağa kalktı. İri bedenini dikleştirerek her nasılsa bir ölümlüden öte olan bir yaratık görünümüne büründü. Mahkeme kürsüsünün önünde gözlerini üç yargıca dikmiş dururken tavırlarında gurur vardı. Gözlerini bir milim olsun kımıldatmaksızın eli belindeki geniş deri kemere gitti ve oradan zincire asılı geniş siyah bir metal çıkardı. Bunu bir süre açıkça hayrete düşmüş olan yargıçların gözleri önünde tuttu. Shea bunun bir dairenin içindeki bir çapraz işareti olduğunu görmüştü. Sonra dev, resmi bir tavırla zinciri başının üzerine kaldırıp yavaşça büyük boynuna taktı. "Bize yaşam veren tanrılar adına... buna inanamıyorum!" Panamon hayretle ırkildı. Yargıçlar da hayretler içinde ayağa kalktılar. Keltset ağır ağır meraklı Trollere döndüğünde bir anda ayağa fırlayan daire şeklindeki kalabalıktan heyecan çığlıkları yükseldi. Tamamen serseme dönmüş olan Shea da diğerleri gibi bakıyordu. "Panamon, neler oluyor!?" diye bağırdı sonunda. 145 Terry Bıooks Kalabalığın hararetli gürlemeleri kelimelerini bastırdı ve Panamon Creel bir eli Shea'nın zayıf omzunda olduğu halde birden ayağa kalktı. "Buna inanamıyorum," diye tekrarladı önüne geçemediği bir neşeyle. "Bunca aydır aklımın ucundan bile geçmemişti bu! Bunca zamandır bizden sakladığı buymuş, benim küçük Vadi-li dostum! Bu nedenle savaşmadan teslim olmamıza izin vermiş. Ama başka şeyler de olmalı..." .,,, "Bana neler olduğunu anlatacak mısın?" diye sordu Shea hararetle. "Kolye, Shea -çarpı ve daire!" diye bağırdı diğeri çılgınca. "Bu Siyah Irix, Trollerin kendi türlerinden birine verebilecekleri en büyük ödül, en yüce onur! Hayatın boyunca bunun verildiği üç kişiyi görmen bile olağandışıdır. Bunlardan bir tane alabilmek için, Trol ulusunun aziz tuttuğu ve ulaşmak istediği her şeyin yaşayan bir timsali olman gerekir. Geçmişte bir zamanlar, Keltset bu onura layık görülmüş -ve biz bunu tahmin bile edemedik!"

"Fakat ya bizimle beraber yakalanması gerçeği...?" Küçük Vadili sorusunun ancak yarısını dile getirebilmişti. "Siyah îrbc'i taşıyan biri asla halkına ihanet etmez," diye kesti Panamon sertçe. "Bu onur, sarsılmaz bir güveni de beraberinde taşır. Buna sahip olan kişi asla kendi halkının kanunlarını ihlal etmez; böylesi bir şeyi aklına bile getirmesinin olanaksız olduğu farz edilir. Bu tarz bir güven ihlalinin hayal edilmesi bile korkunç olan ebedi bir ceza anlamına geleceğine inanırlar. Hiçbir Trol bunu aklından bile geçirmez." Bağırışlar kontrolsüzce sürerken Shea, sersemlemiş bir halde Keltset'e baktı. Üç yargıç çığırından çıkan kalabalıkta boş yere sükûneti sağlamaya çalışırken büyük Trol onlarla yeniden 146 Shannara'nın Kılıcı III yüzleşti. Gürültü konuşmalar duyulabilecek kadar bastırılmadan önce dakikalar geçmişti. Troller gergince Keltset'in konuşmasını gerginlikle beklerken yeniden oturdular. Davalının yanından bir Trol tercüman belirene kadar kısa bir duraksama oldu, sonra Keltset işaret diliyle konuşmaya başladı. Gözleri Keltset'in iri ellerinde olan tercüman anlatılanları yargıçlara Trol diline çevirdi. Yargıçlardan biriyle kısa bir konuşma oldu. Shea bunların hiçbirini arılamıyordu, ama neyse ki, Panamon gergin arkadaşının kulağına eğilerek kendi tercümesini yapmaya başlamıştı. "Onlara Charnal Dağlan'nın kuzeyindeki büyük Trol kentlerinden biri olan Norbane'den geldiğini söyledi. Ailesinin adı Mallicos -bu isim çok eski ve soylu bir aileye aittir. Ama tüm aile bireyleri muhtemelen malikânelerini yağmalamak isteyen Cüceler tarafından öldürülmüştü. Sol taraftaki yargıç Keltset'e nasıl kaçtığını soruyor; onun da öldüğünü sanmışlar. Bu, uzak köyde duyulduğuna göre bile tüyler ürpertici bir olay olmalı. Ama sonra -bunu duyana kadar bekle, Shea! Keltset ailesini Karabüyücü Lord'un adamlarının öldürdüğünü söylüyor! Yaklaşık bir yıl önce Kafatası Taşıyıcıları Norbane'e gelmişler ve hükümetin kontrolünü ele geçirip Trol ordularına kumandalarını kabul etme emri vermişler. Şehirdekilerin çoğunu Bro-na'nın ölümden geri döndüğüne, binlerce yıldır yaşadığına ve ölümlüler tarafından yok edilemeyeceğine ikna etmişler. Mallicos sülalesi Norbane'i yöneten ailelerden biriymiş ve boyun eğmeyi reddetmiş, şehrin Karabüyücü Lord'a karşı direnmesini istemiş. Siyah Irix taşıdığı için Keltset'fn sözlerinin büyük etkisi olmuş. Karabüyücü Lord Bıçak Sırtı'ndaki kalesine götürdüğü Keltset haricinde bütün Mallicos ailesini yok etmiş. Cüce yağmacıları hikâyesi Trol yerlilerini Güneykarası istilasına 147 Terry Brooks katılmaya tahrik etmek için düzenlenmiş bir dolapmış.

"Ama Keltset onu hapse atmalarından önce kaçmış ve ben onu bulana kadar güneyde dolanıp durmuş. Karabuyücü Lor-d yaşayan herhangi bir şeyle iletişim kurmasını engellemek için dilinin dağlanması emrini vermiş, ama o işaret lisanım öğrenmiş. Kuzeykarası'na dönmek için fırsat kollamış.. " Yargıçlardan bin aniden sözünü kesince Panamon bir süre için duraksadı , "Yargıç ona neden şimdi geri döndüğünü sordu. Bizim büyük dostumuz Brona'nın Shannara'nın Kılıcı'nın gücünden korkusunu ve Elf soyundan bir oğulun çıkıp Kılıç'ı alacağını öğrendiğini söylüyor..." ,<, Çevirmen Keltset'e döndüğünde Panamon aniden sustu. Keltset ilk kez olaıak Shea'ya döndü ve zarif gözleri tuhaf bir şekilde küçük Vadıliye sabitlendi. Shea'yı bir ürpertidir sardı. Sonra m yoldaşı kendisini bekleyen yargıçlara el işaretleri yaptı. Panamon tereddüt etti ve hafifçe konuşmaya başladı. /P "Onunla beraber Kafatası Krallığı'na gelmek zorunda olduklarını ve kaleye girdiklerinde, senin, yani Shea'mn Karabü-yucu Lord'u yok edeceğini söylüyor!" 148 t'M . '" ıft

Palance Buckhannah şafakla birlikte öldü Ölüm Doğu ufkunun karanlığından yükselen güneş ışıklarıyla birlikte usulca geldi Buckhannah tekrar bilincine kavuşmadan öldü. Balinor'a ölüm haberi ulaştığında sadece başını salladı ve öteye döndü Arkadaşları Hendel gitmelerini işaret edene dek onun yanında kaldılar. Ölünün odasının ötesindeki koridorda toplanmışlar, sessizce konuşuyorlardı. Balinor, Buckhannahlar'ın sonuncusuydu Onları bekleyen savaşta ölecek olursa, ailenin ismi yeryüzünden silinecekti Sadece tarih onları hatırlayacaktı. Aynı saatlerde Tyrsis'e saldırı başladı. Bu saldırı da tıpkı gecenin sona erişi gibi sessizce gelmişti Siper almış durumdaki Sınır Lejyonu'nun bekleyen askerleri, büyük surların aşağısın-daki gri düzlüklere bakıyordu Yavaş yavaş yükselen güneşin ışıkları Mermidon'a kadar yayılan devasa Kuzeykarası ordusunu açığa çıkarmıştı Dikkatle konuşlandırılan birliklerin koyu yeşil çimenler üzerinde damalı bir görünümü vardı. Bir an büyük ordu sessiz kaldı, gölgeleri karanlıktan şafağa doğru etle kan, demirle taştan şekillere dönüştü ve bir an sonra Tyrsıs savunucularının üzerine doğru yürüyüşe geçti. Sessizlik Gnom savaş davullarının sert ve anı patlayışıyla bozuldu Derin da,149 Terry Brooks vul sesleri Tyrsis surlarında uğursuzca yankılanıyordu. Kuzey-karalılar savaşa ağır ağır,

düzenli olarak geldiler; davul sesleri ilerleyen askerlerin düzensiz ayak seslerine ve metallerin birbirine çarparken çıkardığı gürültülere karışıyordu. Şafak karanlığında yüzleri görünmeyen silahlı binlerce ve binlerce şekil sessiz sedasız geldi. Demirlerle birleştirilmiş, keresteden yapılmış hantal rampalar, metal jantlı tekerleri üzerinde ileri geri hareket ettirilirken yarı karanlık patikalarda gıcırdıyordu. Saldın gücü, saniyeler içinde, bekleyen Lejyon'un yüz metre kadar açığına gelmişti ve bu arada davulların vuruşları sürekli devam ediyordu. Güneşin yuvarlağı daha keskin hatlarla belirmiş, sona ermekte olan gece batı ufuk çizgisinde tamamen solmuştu. Davulların sesi aniden kesildi ve ilerleyen ordu birdenbire durdu. Bir an için havada korkulu bir kararsızlığın asılı kaldığı derin bir sessizlik oldu. Sonra Kuzeykaralı-lar'ın gırtlaklarından dalga dalga sağır edici bir kükreyiş yayıldı; önüne geçen her şeyi mahveden dev ordu Sınır Lejyonu askerleriyle göğüs göğüse savaşmak üzere şiddetli bir dalgalanmayla saldırıya geçti. Balinor, yüksek Dış Surlar'ın kapalı kapıları ardından, geniş yüzünde serinkanlı bir ifadeyle Kuzeykarası ordusunun taarruzunu izliyordu. Adamlarından birini acil olarak ordunun sol kanadındaki Acton ve Fandwick'i, bir diğerini de sağ kanattaki Messaline ve Ginnisson'u bulmaya gönderirken ses tonu sakin ve kararlıydı. Gözleri birden vahşi saldırının gitgide yaklaştığı siperlerdeki korkutucu manzaraya döndü. Alelacele oluşturulan savunma yapılarının ardında Lejyon okçularıyla mızraklı askerleri onun emrini bekliyordu. Balinor, üstün savunma konumlarından onların bu büyük saldırıyı bile def edebileceklerini, ama öncelikle kayalık üsse doğru ağır ağır ilerle150 Shannara'mn Kılıcı III mekte olan beş geniş rampayı yok etmeleri gerektiğini biliyordu. Bu türden araçların plato ve alçaktaki siperlere tırmanmak için kullanılacağını tahmin etmişti, tıpkı düşmanın onun şehir rampalarını imha edeceğini önceden görmesi gibi. Kuzeykara-sı ordusunun öncü kolu kayalığa on beş metre kadar bir mesafedeydi ve yeni Callahorn Kralı hâlâ bekliyor ve izliyordu. • Aniden, düşmanın ayaklarının altında yer yarıldı ve saldırganlar platonun tabanı boyunca kamufle edilmiş kuyulara çığlık çığlığa düşerken koca delikler belirdi. İki devasa rampa paramparça olarak geniş bir yarığa düştü. Devasa akının ilk dalgası durakladı ve Lejyon askerleri Balinor'un uzun süreden beri bekledikleri işaretinin üzerine, aniden afallayan düşmanın saflarına yakın mesafeden ateş etmek üzere alçak siperlerin üzerinden ayaklandılar. Üç ağır rampa gizlenmiş çukur tuzaklardan kurtulmuş, herhangi bir engelle karşılaşılmadan alçak siperlere doğru ilerlemeye devam ediyordu. Lejyon okçuları rampaların arkalarındaki tahta kısımları yanan ok yağmuruna tuttu, ama düzinelerce çevik sarı beden ateşleri söndürmek için yanan kalaslara tırmandı. Bu arada Gnom okçular da konumlarını almıştı ve birkaç dakika boyunca yoğun bir ok yağmuru iki

tarafın da saflarını dövdü. Rampalara tırmanmış, tamamen savunmasız haldeki Gnomlar paramparça edildi. Yanan oklar dört bir yanda hedeflerini buldukça adamlar acı çığlıklarla düşüyordu. Sınır Lejyonu'nun yaralıları alçaktaki siperlerde ağır yaralanmalara karşı daha iyi korunabiliyor ve tedavi edilebiliyordu. Ama düşen Kuzeykaralılar yardımsız ve korunmasız açık alanda ölümü bekliyordu ve yüzlercesi kurtarılmak üzere güvenli bir yere çekilemeden ölüyordu. Biri feci şekilde yanıyor da olsa, geriye kalan üç rampa hâ151 Terry Brooks la tahkim edilmiş kayalığa doğru ilerliyordu. Rampa öylesine şiddetle yanıyordu ki, dalgalar halindeki duman yüz metre iça-risindeki herkesin görünüşü bulandırıyordu. Diğer iki rampa siperlere iki yüz metre kadar bir mesafeye geldiğinde, Balinor son savunma harekâtı için işaretini verdi. Koskoca yağ kazanları Güneykarası savunma kısmının kenarına taşındı ve tam aşağısındaki rampanın bulunduğu çimenlik üzerine boşaltıldı. Saldırıya geçmiş olan Kuzeykaralılar'ın her iki tarafa da kaçmalarına fırsat verilmeden, yayılan yağ meşalelerle ateşe verildi ve tüm meydan alevlerle koyu, siyah bir duman içinde kayboldu. Süregelen düşman saldırısı, yaklaşan asker dalgaları karşılarındaki ateş duvarlarının karşısında korkuyla duraklayınca dağıldı. Düşmanın ön safları diri diri yanmıştı; Lejyon savunma hattının merkezindeki korkunç kıyımdan ancak birkaç kişi kurtulabilmişti. Rüzgâr koyu dumanı batı platolarına savuruyordu ve birkaç dakika boyunca her iki ordu da karşısındakini ve boğucu dumanların ortasında çaresizce yatan yaralı askerlerini göremez hale geldi. Balinor aniden önündeki fırsatın farkına vardı. Şimdi ani bir karşı saldırıyla düşman hücumu tamamen ortadan kaldırılabilir ve Kuzeykarası ordusu bozguna uğratılabilirdi. Balinor hemen ayağa kalkıp Dış Surlar'daki şehir garnizonunun sol kanadını komuta eden Janus Senpre'ye- işaret verdi. Birden, büyük, demir sürgülü kapılar gürültüyle dışan doğru açıldı ve Sınır Lejyonu'nun atlı, kısa kılıç ve kancalı mızrak kullanan birlikleri, uçuşan leopar sancaklanyla, sola, şehir surlarına giden yola dönerek kayalıklara doğru at koşturdular. Çok geçmeden, Acton ve Fandwick'in siper almış Sınır savaşçılarını komuta ettikleri Lejyon'un sol savunma hattına ulaşmışlardı. Portatif bir rampa, kayalıkların kenarından, dumanla kaplan152 Shannara'nm Kılıcı III mış platoya indirildi ve Acton'un liderliğindeki Lejyon süvarileri şimşek gibi atılıp sola doğru geniş bir çember çizdiler.

Balinor, efsanevi birliğe duman duvarını geçip düşmanın sağ kanadı üzerine saldırması talimatını verdi. Kuzeykarahlar kontratağını karşılamak için döndüklerinde Balinor, bir piyade alayını Kuzeykaralılar'ı Mermidon'a sürmek için harekete geçirecekti. Eğer karşı saldırı harekâtı başarısızlığa uğrarsa, her iki birlik de etrafı saran dumanda geri çekilerek, beklemekte olan rampalara dönecekti. Bu cüretkâr bir kumardı. Kuzeykarahlar Lejyon askerlerine göre sayıca en az yirmi kat fazlaydı ve şayet Tyrsisliler'in önleri kesilecek olursa, tamamen imha edilebilirlerdi. Lejyon piyadelerinin küçük bir bölümü, hareketli rampayı sol kanadın üzerine doğru çoktan alçaltmışlardı ve atlı birliklerin kuşatılmış şehirle olan tek bağlantısını güvenceye almak için, düşman safları üzerine savunma amaçlı kısa bir karşı hücum gerçekleştirdiler. Bir an sol kanattaki düşman, savunma hattının ortasında kör edici dumanlar çıkararak yanan rampa yüzünden tümüyle gözden kayboldu. Sağ savunma kanadındaki çatışma son derece çetindi. Bu noktada sadece hafifçe süzülen bir duman kütlesi ve toz iki ordunun göaişünü bulandırıyordu ve Kuzeykarahlar'ın saldırısı kontrolsuz olarak devam ediyordu. Siper almış olan Lejyon okçuları ilk düşman saldın gücünü sindirmişti, ama ikinci saldırı dalgası kayalık zemine ulaşmış ve tahkim edilmiş olan yere kabaca yontulmuş tırmanma merdivenleriyle tırmanmaya çalışıyordu. Gnom okçuları savunma yapanları, tırmanan savunmasız durumdaki adamlara Tyrsis müdafaa hattını aşacak zamanı verecek kadar meşgul etmek için alçak siperlere yüzlerce ok yağdırıyordu. Lejyon okçuları, yoldaşları savunma 153 Terry Brooks l hattının kenarında kanca uçlu mızraklarla düşmanı geri püskürtmeye çalışırken, ateşe karşılık verdiler. ' , .* • Bu, her iki tarafın da dinlenmeye bile fırsat bulamadığı, uzun ve kanlı bir çarpışmaydı. Bir noktada uzun bacaklı Kaya Trollerinden oluşan son derece vahşi bir grup Lejyon savunma hattında gedikler açarak açık kayalığa doğru hücuma geçti. Yüzü, saçları kadar kırmızı olan iri cüsseli Lejyon komutanı Ginnisson askerlerini Trollerin üzerine sürdüğünde kısa ve çok şiddetli bir çarpışma oldu. Kanlı ve göğüs göğüse olan savaşta Lejyonerler saldırı gücünün küçük bir kısmını imha ettiler ve oluşan gediği kapattılar. • , •> ••"**• '"V. '(""t ?•' Janus Senpre'yle birlikte yüksek Dış Surlar'ın zirvesinde dört eski arkadaş sessizce durup aşağılarında gerçekleşen korkunç sahneyi izliyordu. Hendel, Menion Leah, Durin ve Dayel hepsi birlikte şehirde kalmıştı, görevleri savaşın gelişimini gözlemleyerek Balinor'a Lejyon'un hareketinin koordine edilmesinde yardım etmekti. Yükselip alçalan duman, dev sınır gözcüsünün Lejyon süvarilerinin hareketini görmesini engelliyordu; saldırı emrini savunma hattının ortasından uygun zamanda verebilmesi için bu birliklerin

hareketi hakkında bilgiyi ona ancak şehir surlarının tepesindeki bir gözlemci verebilirdi. Kral özellikle Hendel'in kararlarına güven duyuyordu, çünkü pek konuşkan olmayan Cüce Anar sınır savaşlarında yaklaşık otuz yıl savaşmıştı. Şimdi yıllanmış avcı, Güneykaralı ve Elf kardeşler aşağı taraflarındaki düzlüklere yayılan manzarayı endişeyle izliyorlardı. Sağ savunma kanadında çarpışmalar çok şiddetliydi, çünkü kararlı Kuzeykaralılar siper almış olan Lejyon'u dövüyor, kayalık yüzeye tırmanmaya çalışıyorlardı. Sınır Lejyonu dayanıyordu, ama Lejyon'un vahşi saldırıları geri püskürtebilmesi için 154 Shannara'nın Kılıcı III her şeyini harcaması gerekiyordu. Şehrin girişinin hemen altındaki plato yanan yağ ve un ufak olup alevler içindeki kereste yığınlarına dönüşen tahta rampalar yüzünden tamamen görünmez olmuştu. Dumanın kıyısında Kuzeykaralılar karışmış olan savaş hatlarını parçalanmış saldırıyı yenilemek üzere boş yere toparlamaya çalışıyordu. Sol kanatta Lejyon süvarileri yükselip alçalan kara dumandan kurtulmuş, ilk direniş işaretleriyle karşılaşmışlardı. Büyük bir Gnom süvari mangası sağ saldırı kanadında muhtemel bir saldırı manevrasına karşı savunma durumunda konuşlandırılmıştı. Ancak Kuzeykaralılar yandan gelecek saldırıya dair önceden bir uyarı alacaklarını sanmış ve hazırlıksız yakalanmışlardı. İyi eğitilmemiş Gnom süvari mangası Sınır Lejyonu tarafından derhal dağıtıldı ve Kuzeykarası ordusunun korunmasız kanadı üzerine gerçekleşen saldırılar ciddi bir şekilde başlatıldı. Efsanevi ordu kuzeye doğru yayılıp mızraklarını çekti ve üç sütundan oluşan bir duvar biçiminde dizilerek şaşırmış haldeki düşmana saldırdı. Acton askerlerini Kuzeykarası ordusunun en sağ ucundaki savunmasız kanadına yöneltmişti. Küçük grup Dış Surlar'ın tepesinden gelişmeleri izlerken, düşman birden hatlarını yeni saldırıya karşılık verebilmek için merkezin sağ tarafına konuşlandırdı; bu gerçekleştiğinde Hendel aceleyle Balinor'a işaret verdi. Savunma hatlarının merkezinden ikinci bir rampa indirildi ve dumanla kaplı çimen sahada piyade olarak görev yapan Lejyon askerlerinden oluşan ikinci bir birliğin başında Messaline'in uzun silueti belirdi. İkinci birlik karanlık siste kaybolurken hareketli rampanın yanı başında bir muhafız bekliyordu. Balinor savunma hatlarını kapatarak, alel acele karşı taarruzun sonuçlarını gözlemlemek üzere büyük surların tepesindeki arkadaşlarına katıldı. 755 Terry Brooks Plan mükemmel bir şekilde uygulanmıştı. Büyük Kuzeyka-rası ordusunun sağ kanadı tam Sınır Lejyonu süvari birliğinin gelmekte olan saldırısına karşılık verirken, Messaline'in kumanda ettiği piyadeler dumanlar arasından savunma hattının merkezinden çıkarak saldırdılar, iyi eğitimli Lejyon askerleri sıkça dizilmiş bir grup şeklinde, kalkan

siperlerinden örülü bir duvarı delen mızraklarıyla hazırlıksız ve kargaşa halindeki düşmanın merkezine ilerledi. Kuzeykaralılar koyun sürüsü gibi geriye sürülmüş, her adımda çok sayıda ölü ve yaralı vermişti. Acton'un süvarileri sol kanattan baskı yapmaya devam ediyordu. Düşman hattının sağ kanadı tamamen çekmeye yüz tuttu ve korku çığlıkları öyle kulak tırmalayıcı bir hal aldı ki, bir an şaşkınlığa uğramış Kuzeykaralılar faydasız bir çabayla batı kanadında ne olduğunu anlamak için bakarken sağ savunma kanadında bir bocalama oldu. Menion olanları Dış Sur-lar'ın tepesinden şaşkınlıkla izliyordu. ,fc "Bu inanılmaz. Lejyon onları gerçekten geri püskürtüyor. Yenildiler'" "Henüz değil," dedi Hendel yavaşça soluyarak. "Asıl sınav birazdan başlayacak." Dağlının" gözleri yeniden savaşa yöneldi. Kuzeykaralılar Lejyon'un saldırısı ve kıyımı karşısında hâlâ gerilemekteydi, ama düşmanın geri çekilen hatlarında yeni bir canlanma vardı. Karabüyücü Lord'un ordusu bu kadar kolay bozguna uğra-tılamazdi; eğitim eksikliğini sayı çokluğuyla telafi ediyordu. Kalabalık bir Gnom süvari alayı, geri çekilmekte olan piyadelerin arkasındaki Lejyon süvarilerinin saldırısına karşılık vermek üzere geliyordu. Gnomlar çabucak toparlanarak Acton'un ilerleyen süvarilerinin kuzey tarafına doğaı hareket ettiler; bir dizi okçu ve sapan kullanan asker tarafından desteklenmiş bir 156 Shannara'nın Kılıcı III şekilde saldırıya geçti. Düşman ordusunun arka saflarından iri cüsseli ve zırhlı uzun siluetlerden oluşan birlikler gevşeyen ordularının arasından sıkı bir düzenle Lejyon piyadelerine doğru ilerlemeye başladı. Dış Surlar'ın tepesindeki adamlar bir an merakla baktılar, bu zırhlı birlik kendi ordulannın içerisinde yollarını açmaya başladığında da hayretle irkildiler. Menion'un tanık olduğu en vahşi şeydi bu. "Bunlar Kaya Trolleri!" diye bağırdı Balinor hararetle. "Mes-saline ile bütün adamlarını öldürecekler. Geri çekilme işareti ver, Janus." Çiçeği burnunda komutan itaatkâr bir şekilde yakındaki bir direğe büyük bir kırmızı flama çekti. Menion Leah merakla sessiz sınır gözcüsüne baktı. Savaş görünüşte neredeyse kazanılmıştı, ama gene de geri çekiliş işareti veriliyordu. Kral'ın gözüne baktı, sınır gözcüsü dağlının gözlerindeki dile getirilmeyen soru karşısında sertçe gülümsedi. "Kaya Trolleri doğumlarından itibaren savaşmak için yetiştirilirler -savaşmak onların yaşam tarzıdır. Göğüs göğüse savaşta Sınır Lejyonu askerlerinden daha iyidirler. Daha iyi eğitimli ve fiziksel olarak daha güçlüler. Saldırıyı sürdürmekle hiçbir şey kazanamayız. Onları zaten çok kötü bir şekilde yaraladık ve kayalık hâlâ elimizde. Eğer onları bozguna uğratmayı planlıyorsak, güçlerini azar azar yok etmeliyiz."

Menion anladığım ifade ederek başını salladı. Balinor elini hafifçe salladıktan sonra burçlardan ayrılarak aşağıdaki birliğine döndü. Şimdi ilk hedefi her iki birliği için geri çekiliş yolunun güvenliğini sağlamaktı; bu aynı zamanda, askerlerin şehirle tek bağlantısı olan portatif rampaların başarılı bir şekilde korunması anlamına geliyordu. Dağlı iri şeklin görünürden kayboluşunu izledi, sonra tekrar surlara döndüğünü gördü. 157 ,• Terry Brooks Aşağıdaki düzlükte meydana gelen kıyım korkunçtu. Ölü ve yaralıların bedenleri kayalıktan Kuzeykarası ordusunun arka saflarına kadar dağınık bir şekilde yayılmıştı. Bu, küçük gruptakilerden hiçbirinin daha önce şahit olmadığı bir kıyımdı ve korkunç çatışma sürüp giderken tek kelime etmeden olanları izliyorlardı. Uzakta, Messaline kumandasındaki Lejyon piyadeleri şehre doğru düzenli bir şekilde geri çekilmeye başlamıştı, ama Kaya Trolleri kendi ordularının ön saflarından dolanarak nefret ettikleri Tyrsislileri takibe koyulmuşlardı. Piyade alayı herhangi bir direnişle karşılaşmadan geri çekilirken, atlı birlik umulmadık bir şekilde Gnom süvarilerinin saldırısına uğramıştı. Ac-ton'un ardı arkası kesilmeyen düşman askerlerinden kopmadı-ğı ya da bunu istemediği açıktı ve süvarileri tam kuzeylerine yerleştirilmiş iki sıra Gnom okçusu tarafından mahvedici bir çapraz ok ateşine maruz kalmıştı. Saldıran süvarilerin ardında, kılıçlı Gnom ve Trol askerlerinden oluşan düzenli, büyük bir birlik ilerlemiş ve Acton'un komuta ettiği birliği üç tarafından sıkıştırmıştı. " ••"' " Hendel öfkeyle söylenmeye başladı. Menion ilk kez endişelenmeye başladı. Janus Senpre bile yürüyüş yolunda gergince volta atıyordu. Çok geçmeden en büyük korkuları gerçek oldu. Trollerin yorulmak bilmeyen takipteki birliği Tyrsis'in geri çekilen askerleri üzerine o kadar hızlı bir şekilde atılıver-mişti ki, bitkin haldeki Tyrsisli askerler kayalık güvenli bölgeye kaçacak fırsatı bulamamıştı. Beklemekte olan rampaya neredeyse yüz metre mesafedeyken savaşmak üzere geri döndüler. Dağınık bir düzende yanan ateşlerden dalga dalga yükselen duman alçak siperlerin önünde şehir kapılarında bekleyen Balinor'un görüşünü de kısıtlayan bir duvar örmüştü, ama 158 Shannara'nın Kılıcı III yüksek şehir surlarından bakan korku içindeki adamlar olayların bu umulmadık değişiminin farkındaydı. "Balinor'u uyarmalıyım! Bütün birlik daima dağın olacak!" diye bağırdı Hendel heyecanla bulunduğu siperden inerken. Janus Senpre de onunla gitti, ama Menion ve Elf kardeşler dev Kayalık Trolleri Messaline'in yorgun adamlarını sıkıştırırken kendilerini çaresizce izlemeyi sürdürmekten

alamadılar. Lejyon askerleri kalkanlarım kilitleyip mızraklarını uzatarak bir araya toplanmışlardı, birbirlerine yaklaşmış silâhlarının uçlan vahşi saldırıya hazırdı. Troller de genişliği uzunluğunu geçen sık bir hat oluşturmuştu, amaçlan Güneykaralılar'ı üç koldan çevirip savunmalarını korkunç bir güçle ortadan kaldırmaktı. Menion duvarın üzerinden telaşla baktı, ama Balinor henüz hareket etmemişti; efsanevi Sınır Lejyonu'nun bir katliamla karşı karşıya olduğunun hâlâ farkında değildi. Hatta dağlı düzlük alana baktığında, Hendel ve Janus'un uzun boylu sınır gözcüsünün yanına gidip, çılgınca el kol hareketleri yaptığını bile görmüştü. Menion kendi kendine, Geç kaldılar, diye bağırdı. Onları kurtarmak için çok geç olacaktı. Ama birden garip bir şey oldu. Acton'un şehir surlarındaki gözlemciler tarafından bir an için unutulmuş olan süvari birliğinin tamamı, saldıran Gnom süvarilerinin arasından beklenmedik bir dalga halinde çıktı ve mükemmel bir birlik oluşturarak, ani bir yay çizip Kaya Trollerinin birliğini arka tarafından vurdu. Dört nala at koşturan bu kusursuz süvariler, yollarını kapayan Gnom binicilerini yardılar. Kızgın Gnom okçularının ok yağmurunu hiçe sayarak doğrudan Trol saflarına doğru ilerlediler. Trollerin arka saflarını vurup tarayarak onları platodan doğuya sürdüler. Dev savaşçılar hazırlıksız yakalanmıştı ve mızraklar bedenlerini keserken düzinelercesi yerlere serildi. 159 Terry Brooks Ama bunlar dünyanın en iyi savaşçılarıydı ve derhal toparlanarak saflarını toplayıp bu yeni tehditle yüzleşmek için arkalarını döndüler. Acton'un süvarileri yeniden batıya doğru şiddetli bir saldırıya geçip Kaya Trollerini arkadan tekrar vururken Kuzeykarahlar gürz ve mızraklarını fırlatmaya başladılar. Bir düzine süvarinin cansız bedeni atlarından düşüp yere savruldu; bir o kadarı da, birlik doğuya saldırıp Tyrsis'i güvenlik altına alabilmek için güneye doğru keskin bir dönüş yaparken yaralanarak semerinin üzerine yığıldı. Acton amacını ulaşmış, tam zamanında gerçekleştirilen yön değişimi Messaline'in kuşatılmış birliğinin her şeyi gizleyen dumanın içine çekilmesini sağlamıştı. Bu çok zekice gerçekleştirilmiş bir manevraydı ve olup bkeni Dış Surlar'ın tepesinden izlemekte olanlar gizlemedikleri bir hayranlıkla bağırdılar. Kızgın Trollerin ön safları tarafından takip edilmelerine rağmen Lejyon piyadeleri dumanın içinde saklanmayı başardılar ve destek mangasının başındaki Balinor'un yardımıyla da, bekleyen rampanın güvenliğine kavuştular. Birlik düşman al-çaltılmış köprüyü ele geçirmeden önce geri çekilmek için mücadele ederken kayalıkların aşağısında korkunç bir çatışma yaşandı. Sonunda, siperlerden salınıp ovaya indirildikten birkaç saniye sonra Tyrsisliler onu ateşe vererek imha ettiler. Acton komutasındakiler bir kez daha kızgın Gnom okçularının üzerine gider ve bir kez daha kayıplar verirken sol savunma kanadında savaş durumuna geçmiş olan geri muhafız birliği diğer rampayı korumak için cesurca savaşıyordu. Bu aralıksız süren bir savaştı ve bir bölümünde süvariler kaçışlarını engellemek için aceleyle önlerini kesmeye koşan

kılıçlı askerlerden oluşan tenha bir grubu yarmak zorunda kaldılar. Ama en sonunda hücuma geçen süvariler kayalığın sığınağına 160 Shannara'mn Kılıcı III ulaştılar ve rampadan yukarı yavaşlamadan, açılan şehir kapısına, tezahürat yapan askerler ve halktan oluşan kalabalığa doğru dört nala at koşturdular. Son süvari de yukarı çıktığında, arkadaki muhafız birliği hemen savuma hattının gerisine çekildi ve rampa çekilerek güvenceye alındı. Vakit gün ortası olmuş ve öğlen güneşinin sıcaklığı her iki ordunun üzerine nemli bir battaniye gibi kurulmuştu. Kuzey-karası ordusu savaş sahnesinden asık yüzlü bir gönülsüzlükle, yüzlerce ölü ve yaralısını da birlikte götürerek, tekrar toparlanmak üzere çekilmişti. Sabah rüzgârı uzaklarda kaybolurken garip bir sessizliğe gömülen düzlükte yanan yağın dumanı havada asılı duruyordu. Kayalık yüzeyin önündeki zeminde kömürleşmiş ölü bedenler darma dağın bir şekilde yayılmıştı, rampanın parçalanmış kısımları ağır ağır küle dönerken bazı küçük ateşler hâlâ ısrarla yanıyordu. Savaş meydanından berbat bir leş kokusu yükselmeye başlamıştı ve leş yiyen hayvanlar tüyler ürperten çığlıklarla cesetler üzerinde uçuyor ya da sürünüyorlardı. Savaşın geçtiği topraklarda yorgun ve acı dolu, ama aynı zamanda da üzerlerine aldıklan öldürme işine devam etmeye hevesli olan iki ordu birbirlerini gizlemedikleri bir nefretle süzüyordu. Uzun birkaç saat boyunca, bir zamanlar yeşil olan arazi, bulutsuz mavi gökyüzünün altında yaz güneşiyle kavrulurken bomboş durdu. Mantıklarının yerini hayalci düşüncelerin almasına izin verenlere saldın bitmiş, yıkım sona ermiş gibi gelmeye başladı. Düşünceler öldürme ve hayatta kalma düşüncesinden, ailelere ve sevilenlere umutla yöneldi. Ölümün gölgesi geçici olarak kalkmıştı. Derken bitmeye yüz tutan öğleden sonranın geç saatlerinde Kuzeykarası ordusu tekrar saldırıya geçti. Gnom okçu safları alçak siperleri ve ötesini bitmez tükenmek görünen bir ok 161 Terry Brooks yağmuruna tutarken, Gnom ve Troller Güneykarası savunma hattına doğru şiddetli bir hücuma geçerek boş yere zayıf bir nokta bulmaya çalıştılar. Hareketli rampalar, düğümlü halatlardan tutunma kancalan, tırmanma merdivenlerinin hepsi Lejyon hatlarında bir gedik açmak için kullanıldı, ama her seferinde saldırganlar geri püskürtüldü. Tyrsis askerlerini yıldırmak için düzenlenen bezdirici bir saldırıydı bu. Uzun günün sonunda hava yavaş yavaş karardı, ancak şiddetli savaş hâlâ devam ediyordu. Sınır Lejyonu için gün karanlık ve trajediyle sonlandı. Alacakaranlık kanlı arazinin üzerine çökerken, yorgun düşmanlar birbirlerini, zor bela görebildikleri sisin arasından son bir mızrak ve ok yağmumna tuttular. Bir kaza oku Lejyon kumandanı savunmanın sol kanalından geçerken

Ac-ton'un boğazına saplandı ve atından düşerek adamlarının kollarına yığılıp birkaç saniye sonra ölmesine neden oldu. >" Karabüyücü Lord'un krallığı bilinen dünyadaki en ıssız, en tehlikeli toprak parçasıydı -çoraktı ve geçilmez ölüm tuzakla-rıyla doluydu. Tabiatın şefkatli, hayat veren eli bu nankör karanlık ülkesinden çoktan sürülmüştü. Doğu sının hiçbir yaşayan varlığTn başarıyla geçemediği korkunç ve uğursuz bir çamur deryası olan Malg Bataklığı'nın kasveti ve leş kokusuyla sarılmıştı. Üzerinde bir gün içinde büyüyüp ölen renksiz yabani otların yüzdüğü sularının altında dünya çamura ve yutan kuma dönüşmüştü, yakaladığı her şeyi emerek çabucak yok ediyordu. Malg Bataklığı'nın dipsiz olduğu söylenirdi; üzerinde yer yer dağınık bir şekilde yayılmış küçük kara parçaları ve ölmüş ağaçlara rastlanabiliyor da olsa, bunlar bile tek tek gözden kaybolmaktaydı. Uzak kuzeydeki sınırların üzerinde, Malg'dan batıya doğru 162 Shannara'mn Kılıcı III uzanan düşük sırtlı, pek yerinde bir isimle Jilet Dağlan olarak anılan dağlar bulunuyordu. Bu dağlarda hiç geçit yoktu ve geniş eğimli sırtlan sanki kaya kütleleri yeryüzünün derinliklerinden fırlamış gibi görünen keskin ve çıkıntılı kayalıklardı. Deneyimli ve azimli bir tırmanıcı gene de bu dağların geçilebilir olduğunu düşünebilirdi -hatta bir iki adam bunu denemişti bile- tabii şayet bu kıraç dağlarda yuvalanmış sayısız zehirli örümcek olmasaydı. Karanlık kayalara beyaz lekeler halinde dağılmış soluk insan kemikleri bunların varlığına sessiz birer tanıktı. Krallığın kuzeybatı köşesindeki Jilet Dağları'mn uzantısı olan tepelerde ölümcül çember kopuyor, ülkenin güneye doğru on kilometresi boyunca kolayca geçilebilir hale geliyor ve bir çıkmazın ortasına açılıyordu. Burada dışarıdan gelen saldırılara karşı doğal bir koruma yoktu, ama bu küçük kapı krallığın iç kısımlarına ulaşmanın en bariz yoluydu, bu nedenle de burası dikkatsizlerin içeri adımını atmasını dinleyen Lord ve Efendinin tuzak kapısıydı. Sadece onun emrini bekleyen gözler ve kulaklar bu dar bölgeyi özenle koaıyordu. Bu çember anında kapanabilirdi. Tepelerin eteklerinde Kierlak Çölü diye adlandırılan geniş çorak topraklar güney yönüne dom neredeyse elli mil uzanıyordu. Güneyin ateşli boşluğuna akarak iç bölgelerdeki bir göle karışan Lethe Nehri'nden sürüklenen ağır ve zehirli bir buhar düz, kumlarla kaplı arazinin üzerinde asılı duruyordu. Bu öldürücü buhara yakın uçan kuşlar bile anında ölürdü. Bu korkunç ısı ve zehirli hava fırınında can veren yaratıklar birkaç saat içinde çürüyüp toza dönüşürdü; öyle ki geride onların oradan geçtiklerine dair bir işaret bile kalmazdı. Ama en korkunç engel yasak ülkenin güney sınırının karşısında tehditkâr bir şekilde uzanıyordu. Kierlak Çölü'nün güneydoğu ucundan başlayıp, doğuda Malg Bataklığı'nın sınırla163

Terry Brooks nna ulaşan Bıçak Sırtı. Adeta canavanmsı devlerin sert toprağa sapladıktan mızrakları andıran bu dağlar, gökyüzüne doğru binlerce metre yükseliyordu. Bir sıradağdan çok acıyla gerilip ufku kapayan parmaklara benzeyen bir dizi haşmetli doruktu bunlar. Bu dağların tam aşağısında Lethe Nehri'nin Malg Bataklığı'ndan çıkıp gelen zehirli sulan akıyor, Bıçak Sırtı'na, büyük kayanın dibinden dolana dolana batıya yönelerek Kier-lak Çölü'nün zapt edilemez buharlarına kanşıyordu. Sadece aklı yerinde olmayan biri buraya tırmanmayı deneyebilirdi. Bariyerde bir geçit bulunuyordu. Bu çemberin güney sını-nnın hemen aşağısındaki tek ve uğursuz bir şekilde yalnız olan dağın eteğine kadar binlerce metre uzanan bir dizi kayalık tepeye açılan küçük, dönemeçli bir kanyondu. Dağın yaralı yüzü zaman ve hava koşullarıyla değişerek güney sırta çok tehditkâr bir hava vermişti'. Rastgele bir gözlemle bile güney duvarının bir insan kafatasını andırdığı fark edilebilirdi. Baş yuvarlaklaştırılmıştı, göz çukurlannın üstü parlıyordu, yanaklar çökük, çene ve dişler çarpıktı. Kemikler belirgin olarak seçile-biliyordu. Burası Lord'un ve Efendi'nin eviydi. Burası Bro-na'nın, Karabüyücü Lord'un krallığıydı. Her tarafta Kafatası nişanı, yani otumun silinmez damgası vardı. Gün ortasıydı, ama zaman garip bir şekilde durmuş gibiydi ve geniş, çorak kale tuhaf bir durgunluğa gömülmüştü. Aynı bildik grilik güneşi ve gökyüzünü perdeliyordu ve ıslak kahve rengi kayalık ve toprak arazide yaşama dair hiçbir belirti yoktu. Ama bugün havada her başka bir şey vardı, sessizlik ve boşluğu asıp Bıçak Sırtı'ndaki tek kapıdan geçen kıvrımlı yoldaki adamların etine ve kanına işleyen bir şey. Bu, Karabüyücü Lord'un krallığının yüzünde beliren baskın bir aciliyet hissiydi, sanki olaylar zaman içerisinde çok hızlı-bir biçimde 164 Shannara'nın Kılıcı III gerçekleşmiş, açgözlü bir hevesle birbirine karışmış ve zamanının gelmesini bekliyordu. Troller kanyon kıvrımları boyunca dikkatle dağılmışlardı, iri cüsseleri yükselen dağ zirveleri karşısında cüceleşiyor, karınca gibi görünüyorlardı. Ölümün krallığına küçük çocukların tanımadıkları, karanlık bir odaya girdiği gibi, içten içe korkulu, gönülsüz, ama yine de önlerinde olanı öğrenmeye azimli bir şekilde girdiler. Hiç bir engelle karşılaşmadan yürüdüler, ama görülmüşlerdi. Bekleniyorlardı. Görünmeleri bir sürpriz olmamıştı ve Efendi'nin adamlanndan zarar görme tehlikesi olmadan girdiler. Yüzlerindeki ifadesizlik onların gerçek amaçlarını gizlemiyor olsaydı, Letlıe Nehri'nin güney sahillerini asla geçemezlerdi. Çünkü aralarında Ruhlar Krah'nın yok ettiğini sandığı soyun son halkası, Shannara Elf soyunun son evladı vardı. Shea Keltset'in iri bedeninin hemen ardında, elleri arkasında, görünüşte bağlanmış bir

halde yürüyordu. Panamon Creel onu izliyordu, onun da kolları benzer şekilde arkada bağlıydı, rüzgârlı sütunun her iki tarafındaki kayalıklara dikkatle bakarken gri gözleri tehlike saçıyordu. Hile mükemmel bir şekilde işliyordu. Kaya Trolleri, Güneykaralı iki sözde tutsağı Kafatası Krallığı'nın güney sınırını çevreleyen çok ağır ve berbat Lethe Nehri'ne doğru götürüyordu. Troller ve onların sessiz tutsakları çürük tahtadan bir sala binmişti. Salın sesi çıkmayan kaptanı insandan çok hayvana benzeyen bir yaratıktı; yüzü başlıkla iyice saklanmıştı, ama manivela kolunu tutup eski salı zehirli sularda idare ederken kancalı, pullarla kaplı elleri açık seçik görülüyordu. Huzursuz yolcular kaptanlarının varlığından dolayı gitgide artan bir tiksinti yaşıyorlardı ve sonunda karşı sahilde karaya çıktıklarında ve kaptan eski kayığıyla buharlı " 165 Terry Brooks sularda kaybolduğunda rahatladıkları belliydi. Aşağı Kuzeyka-rası onlar için yoktu artık, kuru ve bayat havaya bir grilik yayılmaya, nehrin ötesindeki hiçbir şey görünmemeye başlamıştı. Buna karşın yükselen kapkara Bıçak Sırtı kayalıkları sade bir şekilde hayal meyal olarak önlerinde duruyor, kayadan parmaklar sis perdesini bir kenara süpürüyor ve kuzey güneşinin ışığı etrafın yarısını aydınlatabiliyordu. Gaip, engin dağların arasındaki koridordan tek kelime etmeden geçerek Kara-büyücü Lord'un yasak bölgesine girdi. Karabüyücü Lord. Shea, en başından, Allanon'un ona soyunu anlattığı günden ben böyle olacağını -onu çaresizce yok etmek isteyen bu korkunç yaratıkla yüzleşmek zorunda kalacağını biliyordu. Zaman ve olaylar tek bir anda birleşti, bu korkutucu karşılaşmaya dek sürekli kaçış ve hayatta kalmaya çalışarak yaşadığı uzun günlerin anıları gözlerinin önünden bir çırpıda geçti. Şimdi bu korkunç yüzleşmeyle karşı karşıyaydı. Beklenen an yaklaşıyordu ve bunu bilinen dünyadaki en vahşi topraklarda, karşılamak üzereydi. En eski ve en güvendiği arkadaşları yanında değildi, yegâne dostları bir grup Kaya Trolü ve kin dolu, esrarengiz bir devdi. Sonuncusu mahkemeyi emrine bir müfreze Kaya Trolü verilmesi konusunda ikna etmişti; bu, önemsiz Vadilinin ölümsüz Brona'yı yok edebilecek güce her nasılsa sahip olduğunu düşündüklerinden çok, iri akrabalan saygıdeğer Siyah Irix sahibi olduğundan mümkün olmuştu. Üç hakim ayrıca Orl Fane'in kaderini de açıklığa kavuşturmuştu. Troller küçük kaçağı peşinde olanlara yakalanmadan bir saat kadar önce tutsak almış ve asıl ordugâha götürmüştü. Maturen mahkemesi çabucak Gnomun tamamen kaçık olduğuna hükmetmişti. Çılgınca hazinelerden ve gizemli şeylerden bahsediyordu, sarı pörsük yüzü çirkin bir sırıtışla çarpılmıştı. 166 İ Shannara'nın Kılıcı III

Zaman zaman etrafındaki havayla konuşuyor, çıplak ayak ve kollarını sanki onları bağlayan birşeyler varmışçasına şiddetli bir şekilde sallıyordu. Gerçekle olan tek bağı sahibi olduğu eski kılıçtı. Kılıca öyle sıkı yapışmıştı ki, onu yakalayanlar onu bu kılıçtan ayıramamış, ellerini kılıcın paslı kınına bağlayarak değersiz metal parçasının onda kalmasına izin vermişlerdi. Bir saat içerisinde Kuzeye, Karabüyücü Lord'un zindanlarına götürülmüştü. Kanyon, zaman zaman dar bir yoldan kayalar arasındaki bir yarığa dönüşerek Bıçak Sırtı'nın zirveleri arasında kıvrıla kıvrı-la uzanıyordu. İri Troller dönerek uzanan bu geçitten dinlenmeden ilerliyordu. Birkaçı orada daha önce bulunmuş ve diğerlerine yorucu ve kararlı bir yürüyüşte öncülük ediyordu. Hızlı olmaları çok önemliydi. Şayet geç kalacak olurlarsa, Ruhlar Kralı Orl Fane ile elinden bir an bile bırakmak istemediği kadim kılıcının kendi zindanlarında kapalı tutulduğunu anlardı. Shea bu ihtimali düşünerek titredi. Bu ihtimal çoktan gerçek olmuş ve şu anda kendi sonlarına doğru gidiyor olabilirlerdi. Culhaven yolculuklarından beri her defasında, sanki Karabüyücü Lord onlann yaptığı her hareketi biliyor ve onları bekliyor gibiydi. Bu delilikti -korkunç bir risk! Hatta başanya ulaşsalar ve Shea Shannara'nın Kılıcı'nı eline geçirse bile... ne olacaktı ki? Shea içten içe güldü. Yanında Allanon ve efsanevi tılsımı harekete geçirecek şeyin ne olduğuna dair en ufak bir fikri olmadan Karabüyücü Lord'la nasıl baş edebilirdi? Kimse Kılıç'ı ele geçirdiğini bile öğrenemeyecekti. Vadilinin diğerlerinin ne düşündüğü hakkında bir fikri yoktu, ama bir mucize olup da bu kılıcı ele geçirebilirse hayatını kurtarmak için kaçacaktı. Geriye kalan herkes dilediği gibi davranabilirdi. Panamon Creel'in onun bu planına destek 167 Terry Brooks vereceğinden emindi, ama Kafatası Kralhğı'na yolculukları başladığından beri her ikisi de çok az konuşma fırsatı bulabilmişlerdi. Shea kırmızılı hırsızın ölümden kıl payı kurtuluşlar ve tüyler ürpertici kaçışlarla geçmiş yaşamında ilk defa korktuğunu hissetti. Ama Keltset ve Shea'yla birlikte gitmişti, çünkü onun tek arkadaşlarıydılar, çünkü gururu başka türlü hareket etmesine el vermezdi. En güçlü itkisi her ne pahasına olursa olsun hayatta kalabilmekti, ama hayatta kalmak için bile olsa böylesi bir utanca katlanamazdı. Keltset'in böyle bir tehlikeye atılma sebebi daha belirsizdi. Shea dev Trolün neden sürekli olarak Shannara'nın Kılıcı'm ele geçirmeleri için sessizce ısrar ettiğini anladığını ve onun böylesine tehlikeli bir maceraya atılmasında ailesinin öldürülmesinden dolayı duyduğu kişisel kin duygusundan daha fazlası olduğunu düşündü. Keltset'te Shea'ya Balinor'u anımsatan birşeyler vardı -güveni daha az olanlara aşıladığı kendine güven hissi. Shea bunu Keltset Orl Fane ve Kılıç'ın peşinden gidilmesi gerektiğini söylediğinde anlamıştı. Bu nazik ve zeki gözler Vadiliye ona inandığını söylüyordu ve Shea bunu açıklayamadığı halde dev arkadaşıyla birlikte gitmesi gerektiğini biliyordu. Shannara'nın Kılıcı'm aramakla geçen haftalardan sonra şimdi aynlacak olursa, hem kendisine, hem de

arkadaşlarına ihanet etmiş olacaktı. Kanyonun her iki tarafındaki keskin kayalıklar birden ge-nişleyiverdi ve kanyon Kafatası Krallığı'nın engebeli iç yüzeyinde geniş bir çukura benzeyen eğilimli bir vadiye açıldı; vadinin kum ve çorak yüzeyi, dağınık tümsek, tepecik ve kurumuş nehir yataklarıyla kaplıydı. Grup sessizce durdu, bütün gözler gayrı ihtiyari vadinin ortasında tek başına duran dağa çevrildi; dağın güney yüzünde kafatasının göz çukurlarını tem168 Shannara'nın Kılıcı III sil eden iki büyük, boş yuva onlara amansızca bakıyordu. Harap yüz zamansız bir ümitle Efendi'nin gelişini bekliyordu. Vadinin ağzında duran Shea ensesindeki tüylerin soğuk bir ürpertiyle diken diken olduğunu, korkunun iliklerine kadar işlediğini hissetti. Kayaların her iki tarafından bir dizi şekilsiz, hantal yaratık belirdi; vücutları ölü toprak kadar soğuk, yüzleri ise herhangi bir hattan neredeyse yoksun gibiydi. Bir zamanlar insan olabilirlerdi, ama artık değillerdi. İki ayakları üzerinde dimdik duruyorlar, elleri amaçsızca bedenlerinin yanlarından sarkıyordu, ama insana benzerlikleri burada bitiyordu. Ciltleri tebeşirimsi macun, hatta kauçuk gibiydi ve akılsız varlıklar gibi hareket ediyorlardı. Garip yaratıklar korkunç bir kâbustan çıkıp gelir gibi Trollere doğaı yaklaştı. Troller yaratıkların kabuğa benzer yüzlerine bakarak ne için gelmiş olduklarını anlamaya çalıştılar. Keltset yavaşça dönerek Panamon Creel'e işaret etti. "Troller bunlara Muten der," diye fısıldadı maceracı sessizce. "Rahat ol -bir tutsak olman gerektiğini unutma. Sakin ol." Şekilsiz yaratıklardan biri Trollere iki bağlı kişiyi göstererek, törpü sesi gibi bir ses tonuyla birşeyler söyledi. Kısa bir konuşma oldu ve daha sonra Trollerden biri omzunun üzerinden Keltset'e birşeyler söyledi. Keltset hemen Shea'yla Pana-mon'a kendisini izlemelerini işaret etti. Üçlü ana gruptan ayrıldı. Başka iki Trolün eşliğinde, hantal hantal yürüyen Muten-lerden birini, sol taraflarındaki iç kayalık duvara girerken takip ettiler. Shea arkasına dönüp baktığında kanyonun girişinin iki tarafına dağılmış, görünüşte yoldaşlarının dönüşünü bekleyen Trolleri gördü. Geride kalan Mutenler kımıldamamışlardı. İleriye baktığında Vadili metrelerce yükselen kayalık yüzeyde in169 Terry Brooks fi ce bir çatlak bulunduğunu ve bunun ötedeki bir yere açılan bir geçit olduğunu gördü. Küçük grup bir kaya duvarına ilerledi, gözleri aniden bastıran karanlığa alışmaya çalışıyordu. Rehberleri yola devam etmeden önce duvardan bir meşale alıp yaktıktan

sonra dalgınlıkla Trollerden birine verirken bir süre durakladılar. Görünüşe göre onun gözleri zifiri karanlığa alışkındı, çünkü onlara öncülük etmeye devam etti. Grup nemli, iğrenç kokulu birçok dipsiz geçide ayrılan büyük mağaraya girdi. Shea, uzaklarda bir yerden gelen zayıf, ürpertici bir çığlık silsilesinin kaya duvarlardaki yankısını algıladı. Panamon titrekçe yanan meşale ışığında kabaca küfür etti, geniş yüzü terle yol yol olmuştu. Sessiz ve kayıtsız Muten geçitlerden birine doğru yürüdü ve yarığın girişinden gelen zayıf ışık da solup gitti. Çizmelerin kaya zeminde çıkardığı seslerin yankısı, karanlık koridorda aşağıya doğru inerken duydukları tek sesti, gözleri koridorun her iki tarafındaki kayalık zemini kapayan pen-ceresiz demir kapılarda dolanıyordu. Çığlık sesleri çok belirsiz bir şekilde kulaklarında hâlâ yankılanıyordu, ama şimdi daha uzaktan geliyor gibiydiler. Geçtikleri hücrelerden insan sesi gelmiyordu-Sonunda rehberleri ağır kapılardan birinin önünde durdu ve gırtlağından çıkardığı aynı ses tonuyla el ve kol işaretleri yaparak Trollerle konuştu. Geçitten aşağıya doğru yürümeye başladı; ilk adımını atmıştı ki, en öndeki Trol koca topuzunu yaratığın koca başına indirdi. Muten'in cansız bedeni mağaranın zeminine serildi. Diğer iki Trol hücre kapısının önünde gözcülük yaparken Keltset hemen Shea'yla Pana-mon'u bağlayan ipleri çözdü. Arkadaşları serbest kaldığında, dev Kuzeykaralı demir kapıya bir kedi çevikliğiyle yaklaşarak sürgüsünü açtı. Demir kapıyı parmaklıklarından kavradı ve 770 Shannara nın Kılıcı III çekti. Koca kapı keskin bir sürtünme sesiyle açıldı. Panamon, "Şimdi göreceğiz," diyerek sert bir soluk aldı. Meşaleyi Keltset'ten alarak ihtiyatla küçük odaya girdi, iki yoldaşı da tam arkasındaydı. Orl Fane dipteki duvara yaslanmış, oturuyordu. Bacakları zemine tutturulmuş bir prangaya bağlıydı, elbiseleri tanınmayacak derecede yırtık ve kirliydi. Kesinlikle Streleheim Ova-sı'nda günlerce önce tutsak alınan yaratığa benzer bir hali yoktu. Kendi kendine saçma sapan sözler söyleyip sırıtarak delice bir umursamazlıkla bu üç kişinin yüzüne baktı. Göz bebekleri parlak meşale ışığında garip bir şekilde büyümüştü, konuşurken ileri doğnı bakıyor, sanki hücrede kendinden başkasına görünmeyen birileriyle konuşuyordu. İki adam ile dev Trol onun durumunu ilk bakışta anladılar ve uzun zamandır peşinde oldukları Kılıç'ı ve aşınmış kınını sıkıca kavrayan kemikli ellerine baktılar. Kadim kabza meşale ışığında parlıyor ve yanan meşaleyi tutan elin gölgeli görüntüsü kabzaya yansıyordu. Onu bulmuşlardı. Shannara'nın Kılı-cı'nı bulmuşlardı! Çılgına dönen Gnom kılıcı sıkı sıkı kavrayarak bir deri bir kemik kalmış gövdesine yanaştırırken bir an için hiçbir hareket olmadı, Panamon'un yavaşça yükselen elinin kesik

ucundaki keskin bıçağın parlayışını gördüğünde gözlerinde tanıdığını belirten ani bir parıltı oldu. Maceracı, tehditkâr bir edayla öne doğru çıkarak Gnomun yüzüne doğru eğildi. "Senin için geldim, Gnom," dedi keskince. Panamon'un söyledikleriyle birlikte Orl Fane ani bir değişim yaşıyormuş gibi görünüyordu. Uzaklaşmaya çalışırken dudaklarından korku dolu bir çığlık duyuldu. "Bana kılıcı ver, seni hain fare!" diyerek kılıcı talep etti hırsız. 171 Terry Brooks Herhangi bir cevap gelmesini beklemeden, kılıcı artık son derece korkmuş olan Gnomun onu şaşırtıcı bir güçle kavrayan ellerinden almaya çalıştı. Orl Fane, ölüm pahasına da olsa sahip olduğu bu değerli şeyi vermeyecekti Öyle ki, ses tonu çığlığa dönüştü ve ani bir öfkeye kapılan Panamon demir iğneli elindeki ağır demir şeridi adamın savunmasız kafasına indirdi. Gnom kendinden geçmiş bir halde yere yığıldı.' "t'/t "Günler boyunca bu sefil yaratığı kovaladık!" dedi Panamon bağırarak Aniden durup sesini fısıltıya alçaltarak, "En azından onun olumunu görme zevkine erişmeyi umuyordum, ama. . artık buna değmez," diye devam etti. Tiksinerek kılıcı kınından çıkarmak için kabzasına uzandı, ama Keltset öne doğru çıkarak omzuna men edici bir tavırla elini koydu Kaya Trolü sessizce olup bitenleri izlemekte olan Shea'yı işaret ederken, halâ öfkeli olan hırsız arkasına dondu ve sonra her ikisi de geriye çekildi. •' f <'*•* > l Shannara'nın Kılıcı Shea'nın doğum hakkıydı, ama o şimdi kararsızlık yaşıyordu. Bu ana ulaşmak için çok fazla çaba sarf etmişti -ve şimdi korktuğunu hissediyordu. Eski silaha baktığında içinde bir ürperti hissetti. Bir an, içten içe bir yandan bu korkutucu sorumluluğu -kendisine dayatılan bu sorumluluğu-alamayacağını hissederek reddetmeyi düşündü. Gözlerinin önüne üç Elftaşının korkunç gücü hakkındaki anılar geldi Shannara'nın Kılıcı'nın gücü neydi peki' Gözlerinin önünde Shannara'nın Kılıcı'nı alabilmek için savaşan Flıck'ın, Menion'un ve diğerlerinin hatıraları canlandı Eğer şimdi geri dönecek olursa onların güvenme ihanet etmiş olacaktı Onlara kendisi için yaptıklarının boş yere olduğunu söylemek olacaktı bu Tekrar gözlennin önüne onu aptalca fikirleri için cezalandıran Allanon'un esmer, gizemli yüzü geldi. Al772 Shannara'nın Kılıcı III lanon'a da hesap vermek zorunda kalacaktı ve bu Allanon'un hoşuna gitmeyecekti...

Ölü gibi yere serilmiş olan Orl Fane'e doğru ilerledi ve eğildi; parmaklan silahın metal kabzasını sıkıca kavradı, terleyen avucunda yanan meşale kabartmasını hissetti. Bir an için duraksadı ve sonra Shannara'nınsKıhcı'nı kabzasından çekerek çıkardı.ı , '-ı,1 ı j,\~\t ' ,*> , < • * ^, < VIII Tyrsis savaşının ikinci günü de aynı ilk günü gibi Kuzeyka-rası askerlerinin toplu kıyımına sahne oldu. Dev işgal gücü şafakla birlikte kayalık yüzeye doğru Gnom savaş davullarının derin vuruşlarıyla birlikte oluşan tam teşekküllü birliklerle harekete geçmişti. Yüz metrelik bir mesafede sessiz bir duraklayıştan sonra dümdüz kayalık bölgeye tırmanmak için kulak zarını delen bir bağırtıyla öne atıldılar. Aynı şekilde hayatlarını hiçe sayarak kendilerini akın akın Sınır Lejyonu'nun dış savunma hattına doğru attılar. Tamir etmeye zaman bulamadıkları dev rampaların yardımı olmadan geliyorlardı. Bunların yerine binlerce tırmanma merdiveniyle tutunma demirlerine güveniyorlardı. Vahşi, acımasız ve çok sert geçen bir mücadeleydi bu. Yüzlerce Kuzeykaralı birkaç dakika içinde öldü. Acton öldüğünden, Balinor atlı Lejyon birliklerini devasa düşman ordusuna karşı ikinci bir karşı saldırıya sokmayı göze alamıyordu. Bunun yerine kayalık zeminin üzerini kazarak siper açıp burada mümkün olduğuca tutunmaya çalışma kararına varmıştı. Kızgın yağ ve Lejyon okçuları sayesinde saldırının ilk dalgaları parçalanmış, ama bu sefer düşman askerleri dağılıp kaçmamışlardı. Yılmadan saldırılarını sürdürmüşler, 174 Shannara'nın Kılıcı III nihayet ok ve alevlerden kurtulup düzlüğe çıkanlar halat merdivenlerini kayalığa doğaı fırlatmıştı. Bir sürü Kuzeykaralı tırmanmaya çalışmış ve savaş göğüs göğüse çarpışmaya dönüşmüştü. Sekiz saat boyunca Tyrsis'in yürekli savunucuları kendilerinden sayıca yirmi kat daha üstün olan düşmanı püskürtmeyi başardı. Halat merdivenlerle tutunma kancalan sistemli bir şekilde koparılıp söküldü. Kuzeykaralılar tepeye çıkar çıkmaz püskürtüldü ve savunma hattında oluşan delikler bir gedik halini almadan hemen kapatıldı. Efsanevi Lejyon'un askerlerinin tek tek gösterdiği kahramanlıklar sayılamayacak derecede çoktu. Bütün imkânsızlıklara rağmen, düşmana en küçük bir fırsat tanımaksızın savaştılar. Sekiz saat boyunca kızgın Kuzey-karası ordusu Lejyon siperlerini yarmaya çalıştı ve başarısız oldu. Ama sonunda sol kanatta bir gedik meydana geldi ve düşman sarsak bir zafer çığlığıyla siperlere hücum etti. Acton'un ölümünden sonra savunma hattının komutası tek başına yaşlı Fandwick'e verilmişti. Azalmış olan takviye güçlerle Lejyon komutanı Kuzeykarası saldırısının önünü almak için harekete geçti. Saldırganlar bu gediği ellerinde tutup onu genişletmeye

çalışırken açık gedikte şiddetli, uzun ve yoğun çarpışmalar oldu. Cesur Fandvvick de dahil olmak üzere her iki taraftan da onlarca kişi öldü. Balinor geldiği kapatma çabasıyla merkezden buraya yığma yaptı ve sonunda başarılı oldu. Ama uzun bir müddet sonra sol savunma kanadında ikinci ve daha sonra üçüncü bir delik açıldı ve bütün ordu geri çekilip dağılmaya başlamıştı. Cal-lahorn Kralı dış taraftaki savunma hattını daha fazla tutamayacağını anladı ve hâlâ hayatta olan komutanlarına şehrin içine çekilmeleri emrini verdi. Dev smır gözcüsü düşmanı uzaklaş175 Terry Brooks tırmaya çalışırken sol kanadı toparlayarak en dıştaki savunma hattını çöken şehrin içine çekti. Şimdi büyük Dış Surlar'ı savunmak için koşan savunan Gü-neykaralılar için acı bir andı bu. Ama Kuzeykarası ordusu saldırıya devam etmedi. Bunun yerine savunma siperlerini yıkıp kayalık zemine bastırarak, Lejyon okçularının menzilinin tam dışında kalan yere kendi savunma siperlerini kurdular. Öğleden sonra güneşi istilacıların kampı üzerinde karanrken Sınır Lejyonu'nun bitkin askerleri şehir surlarından sessizce onları izliyordu. Kuzeykarası ordusunun kampı şehrin dibindeki düzlüğe doğru ilerledi, karanlık üzerlerini örttüğünde de gözcü ateşlerini yakmaya başladılar. Günün son ışıklarında, düşman Tyrsis surlarına tırmanma planını kısmen açığa çıkardı. Siperlerden şehir surlarına kadar taş ve keresteyle desteklenen büyük eğitimli rampalar kuruldu. Daha sonra alacakaranlıkta Dış Surlar'la neredeyse aynı yükseklikte olan üç büyük kuşatma kulesi belirdi. Bu kuleler düşman kampının arka tarafına, şehre hakim bir yere demirlendi. Bunun kuşatılmış durumdaki Sınır Lejyonu'un direncini kırmak için tasarlanan psikolojik bir yıpratma taktiği olduğu belliydi. Balinor olup bitenleri şehir kapılarının yukarısından, Lejyon komutanları ve Culhavenlı arkadaşlarıyla birlikte sakince izliyordu Kuzeykaralıların kampına bir gece saldırısı yapıp kuşatma kulelerini yakmak fikriyle oyalanıp durdu, ama bundan vazgeçti. Onun buna benzer bir şey yapmak istediğini düşünüyor olmalıydılar ve şehir kapıları da bütün gece gözetle-necekti. Ayrıca Lejyon askerleri öncekiler gibi bu rampaları da herhangi bir sorunla karşılaşmadan yakabilirdi. Balinor başını iki yana salladı ve kaşlarını çattı. Kuzeykara176 Shannara nın Kılıcı III sı ordusunun saldırı düzeninin tamamında yanlış giden bir şey vardı, ama o bunu keşfedemiyordu. Onlar mutlaka bu kuşatma kuleleriyle Dış Surlar'ı geçemeyeceklerini

biliyor olmalıydılar. Akıllarında mutlaka başka bir şey vardı. Belki yüzüncü defa Elf ordusunun kuşatılmış şehre zamanında ulaşıp ulaşamayacağını merak etti. Eventine'ın onları yan yolda bırakacağına inanamıyordu. Hava karardığında surların her tarafını iki defa iyice kontrol ettirdikten sonra, adamlan onunla birlikte akşam yemeğine davet etti. Tyrsis'in millerce batısında alçak bir tepe sırtının zirvesindeki korulukta gizlenmiş küçük bir grup süvari, gece çökerken aşağıda gerçekleşen korkunç kıyımı konuşuyorlardı. Kuzeyka-ralı kampının arka kısmındaki sabahla birlikte şehrin surlarına saldırmakla kullanılacak büyük kulelere sessice baktılar. "Onlara haber yollamalıyız," dedi fısıltıyla Jön Lin Sandor. "Balinor ordumuzun yolda olduğunu bilmek isteyecektir." Flick umutla sargılar içindeki Eventine'a baktı. Kuşatılmış şehre bakarken Elfin tuhaf gözleri yanar gibiydi. "Ordumuzun yolda olduğuna eminim," dedi Elf Kralı neredeyse duyulmayacak bir şekilde. "Breen gideli neredeyse üç gün oldu. Eğer yarın dönmezse ben kendim gideceğim." Arkadaşı elini Kral'ın geniş omzuna onu anladığını belirtir-cesine koydu. "Yolculuk edecek durumda değilsin, Eventine. Kardeşin seni yarı yolda bırakmayacaktır. Balinor son derece tecrübeli bir savaşçıdır ve Tyrsis surlan şehir var olduğu günden beri is-tilacılarca düşürülemedi. Lejyon yeterince dayanabilir." Uzunca bir sessizlik oldu. Flick arkasındaki karanlığa gömülmüş olan şehre baktı ve arkadaşlarının iyi olup olmadığını 177 Terry Brooks merak etti. Menion da bu surların içinde olmalıydı. Dağlı ne Flick'in başına gelenleri, ne de Eventine'a ne olduğunu biliyordu. Ona bakılırsa Vadilinin Elf arama grubuyla gelmesinden kısa bir süre sonra herhangi bir neden olmaksızın kaybolan Al-lanon'a ne olduğunu da. Druid Gölgeli Vadi'de ortaya çıkışından beri birçok şeyi saklamıştı, ama hiçbir zaman açıklama yapmadan çıkıp gitmezdi. Belki de Eventine'la konuşmuştu... "Şehir kuşatılmış." Eventine'ın sesi artan karanlığı deldi. "Hatlarını, Balinor'a mesaj ulaştırmaya yetecek bir süre için dahi olsa geçmek çok zor olacaktır. Ama haklısın, Jön Lin -bizim onu unutmadığımızı bilmeli." "Bırakın Tyrsis'e girmeyi, Kuzeykaralıların gerideki muhafız grubunu vuracak kadar bile gücümüz yok. Ama..." dedi arkadaşı düşünceli bir şekilde.

Çabucak aşağıdaki düzlükte terk edilmiş gibi duran kuşatma kulelerine baktı. ı "Küçük bir işaret," diye sözlerini bitirdi Kral anlamlı bir şekilde. Balinor acilen şehrin kapılarının yukarısındaki gözetleme kulelerine "çağrıldığında henüz gece yarısı olmamıştı. Bir süre sonra, Menion, Hendel ve Elf kardeşler eşliğinde rampaların üzerine çıkarak hiçbir şey söylemeden durup aşağıda yarı uyanmış düşman kapına yayılan kargaşayı izledi. Geniş kampın arka tarafında, üç dev kuşatma kulesinin ortasındaki düzlükleri aydınlatan dev bir ateş yanıyordu. Kuzeykarahlar kulelere doğru koşarak faydasız bir çabayla alevlerin daha da fazla yayılmasını önlemeye çalışıyorlardı. İşgalcilerin gafil avlandığı açıkça görülebiliyordu. Balinor diğerlerine bakarak çarpık bir şekilde gülümsedi. Yardım artık uzak değildi. 178 Shannara'nın Kılıcı III Savaşın üçüncü günü Callahorn topraklarıyla Güney ve Kuzey ordularının üzerini kefen gibi örten bir sessizlikle doğdu. Gnom davullarının güçlü vuruşu, savaşa giden çizmelerin sesleri ve fırtına gibi gürleyen saldırı naraları yoktu artık. Güneş doğuda alev gibi bir kırmızıya bürünmüş, koyu renk kaybolan geceye kan gibi yayılmıştı. Kırağı düşmüş toprağı yoğun bir pus kaplamıştı. Hiçbir ses ve hareket yoktu. Tyrsis surlarında Sınır Lejyonu askerleri endişeyle bekleşiyor, gözleri dalgınlıkla düşman kampını izliyordu. Balinor Dış Surlar'm merkez kısmını komuta ediyordu. Ginnisson sağ, Messaline sol kanadın komutasını almıştı. Ja-nus Senpre yine şehir garnizonuyla takviye güçlerin komutasına geçmişti. Menion, Hendel ve Elf kardeşler Balinor'un yanında sessizce duruyor, sabahın soğuğuyla titriyorlardı. Dinle-nememişlerdi, ama kendilerini olağandışı ve garip bir şekilde sakin hissediyorlardı. Son kırk sekiz saat içinde durumlarını sessizce kabullenmişlerdi. Binlerce kişinin ölümüne tanık olmuşlardı, kendi yaşamları bu kadim toprağı yutan korkunç kıyımla kıyaslandığında önemsiz sayılabilirdi -ama aynı zamanda çok değerliydi. Şehrin hemen aşağısındaki çayır paramparça olmuş ve her tarafında tekerlek izleri oluşmuştu. Kan ve parçalanmış bedenler toprağın rengini değiştirmişti. Gelecekten de beklenecek pek farklı bir şey yoktu, bir ordu diğerinin işini bitirene dek hep aynı şeyler olacaktı. Tüm Tyrsis savunucularının unuttuğu hayatta kalma kavramının ardındaki ahlaki amaçtı; savaş, insanların davranışları için kendi gerekçesini oluşturan mekanik bir reflekse dönüşmüştü. Sabah güneşinin kan kırmızısı rengi daha keskin hatlarla belirmeye başlamış ve tekrar seçilir olmuştu. Kuzeykarası or779 ', Terry Brooks dusundaki at ve insan şekilleri seçiliyordu. Kayalık savunma hattından kömürleşmiş

kuşatma kulelerinin bulunduğu yere kadar dünkü savaş meydanının üzerinde dikkatle düzene girmiş askerlerin oluşturduğu labirent göze çarpıyordu. Hareket etmiyor, konuşmuyorlardı. Sadece bekliyorlardı. Hendel neler olup bittiğini anladı ve aceleyle Balinor'a fısıldadı. Lejyon komutam çabucak surlar boyunca uzanan yardımcı kollarına haberciler yollayarak onları beklenenler konusunda uyardı ve askerlerini sakin bir şekilde yerlerinde kalmaları konusunda ikaz etti. Şehir kapılarının hemen dibindeki kayalıklarda birdenbire hareketlenmeler görüldüğü sırada Menion neler olduğunu sormak üzereydi. Karanlıktan tek bir savaşçı çıktı; dimdik ve upuzundu, devasa surun önünde durdu. Bir elinde uzun direkli kırmızı bir flama taşıyordu. Yavaş ve dikkatli hareketlerle direği toprağa sapladı ve sanki bir törensel bir tavırla geriye dönüp kendi ordusunun saflarına karıştı. Yeniden tam bir sessizlik yaşandı. Bir borunun uzun hüzünlü feryatları düzlükte bir, iki, üç kez duyuldu. Daha sonra sessizlik oldu. "Ölüm nöbeti," diye Hendel alçak bir fısıltıyla sessizliği bozdu. "Yani bize aman vermeyecekler. Hepimizi öldürmeyi kafalanna koymuşlar." Havayı bir anda Gnom davullarının vuruşları kapladı, herkes bir anda harekete geçti. Büyük bir hücumla binlerce Gnom oku gökyüzünü doldurdu ve rampalardan aşağıya doğru şehir surlarını süpürdü. Saldıran Kuzeykaralılar'ın mızrak, kargı ve gürzleri havada uçuşuyordu. Aşağıdaki ovanın sisinin ortasında bir kuşatma kulesinin iskeleti belirdi, yüzlerce düşman askeri canavarımsı yapıyı gıcırtılarla yeni inşa edilmiş rampaya yükleyip Dış Surlar'a doğru çektiler. Şehrin içindeki 180 Shannara'nın Kılıcı III Lejyon okçuları bir o yana bir bu yana koşuşturan düşmanı ok yağmuruna tuttular. Sınır Lejyonu'nun adamları savunma hattının taşlarını sıkıca kavramış, Balinor'un emrini bekliyordu. •l Dev sınır gözcüsü, kuşatma kulesi surlara yirmi beş metre kadar yaklaşana dek bekledi. Düşman çoktan tutunma kancalan ve halat merdivenleriyle tırmanma girişiminde bulunmuş, surun kaba taş yüzeyi zirveye tırmanmaya çalışan adamlarla benek benek olmuştu. Birden rampaların tam aşağısındaki adamların ve makinelerin üzerine dökülen kazanlarca yağ hemen aşağıdaki kayalık yüzeyi kapladı. Bunları yanan meşaleler izledi ve alevler bir anda Kuzeykarası ordusunun tüm ön saldırı gücünü yuttu. Siyah duman gökyüzüne doğru yükselirken kuşatma kulesi ve etrafındaki askerler yok oluvermişti. Duman, Lejyon savunucuları için aşağıdaki kıyımın izlerini silmişti, ama çığlıklar ve ızdırap kaybolmamıştı. Dış Surlar'a tırmanmaya çalışan düşman tuzağa düşmüştü. Birkaçı rampalara kadar ulaşabildi ve burada hemen imha edildi, ama çoğu koyu dumana yenik düşüp, çığlık çığlığa ateşe düştüler. Dakikalar içinde bütün taarruz gücü parçalanmış, tüm Kuzeykarası ordusu görünürden kaybolmuştu. Balinor faydasız bir çabayla bir sonraki saldırının ne zaman olacağını anlamaya çalışarak yükselen dumanı inceliyordu. Arkadaşlarına dönerek başını şüpheyle

iki yana salladı. "Bu tam bir aptallıktı. Daha önceden bunların olacağını biliyor olmaları gerekirdi, ama yine de saldırdılar. Çıldırmış mı bunlar?" "Belki de bizi şaşırtmak için yapıyorlar..." diye mırıldandı Hendel. "Belki de bizim onlar için bunun gibi bir duman perdesi oluşturmamızı istiyorlardı." "Bütün bu adamlar dumandan bir perde oluşturmak için Terry Brooks l" :i mi öldü?" diye bağırdı Menion inanamayarak. "Eğer öyleyse akıllarında çok kesin bir şey var, demektir -başarısızlığa uğramayacağından emin oldukları bir şey," dedi Balinor. "Burada olup bitene göz kulak olun. Ben kapılara iniyorum." ı ı ,*,'*> .(( Aniden dönüp sarmal taş merdivenlerde neredeyse koşarak kayboldu. Diğerleri onun gidişini hiçbir şey söylemeden izleyip surlara döndüler. Düzlük alandaki yağ yanarken önlerindeki kalın duman gökyüzüne doğru yükseliyordu. Ölüm çığlıkları durmuştu, etrafta garip bir sessizlik vardı. "Ne çeviriyorlar?" diye sordu Menion en sonunda. Bir müddet bir cevap gelmedi. " Sonunda Durin, "Umarım Stenmin'i yakalayabiliriz," diye mırıldandı. "Bu çılgın adam şehirde serbestçe dolaştığı sürece kendimi bu duvarların ardında bile güvende hissedemiyorum." "Onu neredeyse yakalıyorduk," diye araya girdi Dayel. "O odaya kadar izledik onu, ama sanki havaya karıştı. Gizli bir geçit olmalı." Durin ^başını sallayarak aynı fikirde oluğunu belirtti. Konuşmalar yeniden kesildi. Menion dumana bakarak sarayda onu bekleyen Shirl'i düşündü. Aklına Shea, Flick, babası ve ülkesinin hatıraları geldi. Onlan nasıl bir son bekliyordu? "Gölgeler adına!" Hendel, onu aniden sarstı ve irkilmesine neden oldu. "Aptallık ettim Her zaman tam gözümün önünde dunıyordu. Gizli bir geçit' Şarap mahzeninin altında, sarayın zemininde seneler boyunca mühürlü olan zindanlarda -ötedeki ovalardan dağlara giden bir geçit. Eski Kral bir keresinde bana bundan bahsetmişti, uzun yıllar önce.

Stenmin onu biliyor olmalı!" 182 Shannara'nın Kılıcı III "Şehre giden bir yol!" diye bağırdı Menion. "Bizi sırtımızdan vuracaklar." Öfkeyle durakladı. "Hendel, Shirl orada!" "Fazla vaktimiz yok." Hendel çoktan merdivenlerden inmeye başlamıştı. "Benimle gel, Menion. Dayel, Janus Senpre'yi bul ve bize saraya yardım göndermesini söyle. Durin, sen de Balinor'a giderek onu uyar. Şimdi acele edin ve dua edelim de geç kalmış olmayalım." ı Aceleyle, aşınmış merdivenlerden aşağıya indiler, kışlalarda çıldırmışçasına dağıldılar. Hendel'le Menion Tyrsis Yo-lu'ndan kapılara doğru askerlerin arasından geçerek ilerlediler. Çok yavaş, diye haykırıyordu Menion'un bizar olmuş zihni. Hendel'i neredeyse itip sarsarak sağ tarafta eyerli atların bağlı olduğu yere doğru sürükledi. Önlerine çıkan bir hizmetkârı kenara iten ikili en yakındaki iki ata atlayarak şehre doğru hareket etti. Bekleşen takviye güçlerini dört nala geçip şehir kapısından içeri fırtına gibi girdiler; saraya giden yolun önü açıldığında da büyük bir hızla oraya yöneldiler. Bundan sonra olanlar zamanla yer kavramına kafa tutan bir koşuşturmacaydı. İkili Tyrsis Yolu'na girip buradan dört nala geçerlerken insanlar ve binalar bir an belirip hemen kayboluyordu. Değerli anlar yitirilmişti ve Halk Parkı'ndan Buckhan-nah sarayına doğru at koştururken uzaktan Sendic Köprü-sü'nün kemeri görülüyordu. İki binici yavaşlamadan geçerken köprünün üzerindeki bir dizi yük arabası darma dağın oldu. Hızla bahçeyle çevrili avluya girdiler, Hendel ve Menion hemen kan ter içindeki atlarını durdurarak atladılar. Her yer sessizdi. Yolunda gitmeyen bir şey yok gibiydi. Bir hizmetkâr büyük bir söğüdün gölgesinden çıkıp neredeyse rahat bir tavırla kan ter içindeki binicilerin dizginlerini almak için geldi, gözlerinden hafif bir merak okunuyordu. Hendel " 183 Terry Brooks sert bir bakış atarak onu savdı ve Menion'a ön kapıya doğru kendisini izlemesini işaret etti. Hâlâ bir şey yoktu. Belki de zamanında gelmişlerdi. Hatta belki de yanılmışlardı... İkili fuayede bir defa daha duraklayıp açık kapılara, derin nişlere, duvar halılarına ve perdeli pencerelere bakarken eski malikânenin holü boş ve sessizdi. Menion Shirl'i aramak için döndü, ama arkadaşı onu tek bir sözle engelledi. Kızıl saçlı kral kızı beklemeliydi. Küçük adam kedi kadar yavaş ve sessizce dağlıya karşıdaki geçitten mahzene doğaı öncülük etti. Koridorda tam dönemeçte durakladılar ve cilalı ahşap

zemine iyice yaslanarak dikkatle koridoru incelediler. " Artık tanıdıkları şarap mahzenine açılan büyük demir kapı aralık duruyordu. Tam girişte üç silahlı adam geniş holü kolluyordu. Hepsinde de şahin işareti vardı. Menion ile Hendel sessizce geri çekildiler. Leah Prensi ilk defa silahsız olduğunu fark etti Leah kılıcını atının semerinin topuzuna asılı bir halde bırakmıştı. Gözleri arkasındaki duvarı taradı ve üzerinde çapraz olarak asılmış kargılarda durdu. Bir kargı ihtiyaç duyduğu silah değildi, ama başka bir seçeneği yoktu. Sessizce ilerleyerek hantal kargılardan birini kaptı ve Hendel'in yanına döndü. Aralarında uz"n bir bakışma oldu. Acele etmeleri gerekiyordu. Eğer mahzenin kapısı onlar giremeden içeriden kilitlenirse, Stenmin'e ve geçide ulaşma şansını yitireceklerdi. Her koşulda da iki kişiydiler. Kim bilir aşağıda onları kaç asker bekliyordu? Bunu daha fazla düşünmediler. Saklandıkları yerden aniden fırlayıp koridora çıktılar. Üç nöbetçi saldırıya uğramadan önce sadece çevrelerine bakabilecek zamanı bulabilmişti. Menion kargısını önce kapıya yakın duran adama sapladı, kısa bir aradan sonra da diğerine sapladı. Son nöbetçi de Hendel'in büyük topuzunun önünde sessizce yığılıverdi. Her şey nere184 Shannara'nın Kılıcı III deyse başlamadan bitmişti ve iki savaşçı mahzenin girişine doğru ilerliyordu. Aşınmış taş merdivenlerden aşağıya, yaşamlarının en ölümcül savaşına doğru gidiyorlardı. Eski şarap mahzeni meşalelerin ışığıyla pırıl pırıldı. Tüm duvarlarda puslu güneş ışığının sabahı aydınlatması gibi küçük ateş parçalan küf kokulu karanlığı aydınlatarak yanıyordu. Odanın tam ortasında aşağıdaki unutulmuş zindanlara açılan taştan kapı açıktı ve çukurun karanlığından taşlara vurulan metal sesleri geliyordu. Mahzen silahlı askerlerle dolup taşıyordu ve iki işgalcinin üzerine dört bir yandan çullandılar. Hendel ve Menion bu hücuma onları saldırganlarının merkezine çeken vahşi bir saldırıyla karşılık verdiler. Dağlı merdivenlerin başında ölen nöbetçilerden birinden bir kılıç kaptı. Hendel'le sırt sırta vererek düşmanlarını doğramaya başladı. Göz ucuyla mahzenin karanlık noktasından çıkıp gelen kırmızı cüppeli birini gördü. Bu Stenmin'di, onu görür görmez içinde vahşi bir gazabın şahlandığını hissetti. Yepyeni bir öfkeyle onlara hainlik eden adama ulaşmak için muhafız askerlerin üzerine doğru saldırıya geçti. Dövüşten kaçan gizemcinin ince yüz hatlarından şüphe götürmez bir korku geçti. Cüce ve dağlı sırt sırta vermiş, deli gibi savaşıyorlardı. Önlerinde adamlar ölüp düşüyordu. Her ikisi de düzinelerce yerlerinden yara almıştı, ama acı hissetmiyorlardı. Menion iki defa kanlı zeminde kayarak düşmüş, her defasında dağlı kalkmaya çalışırken Hendel düşmanları savıışturmuştu. Düşman askerlerinden sadece beş kişi ayakta kalmıştı, ama Hendel ve Menion hemen hemen tükenmişlerdi. Artık mekanik yaratıklar gibi savaşıyorlardı; vücutları kan ter içerisinde kalmış, uzuvları ağırlaşıp hissizleşmişti Dehşet içindeki Stenmin sanki birdenbire kendine gelmiş gibi çukurun kenarına giderek yardım

185 Terry Brooks için bağırmaya başladı. Leah Prensi hemen karşılık verdi. Son bir güç patlamasıyla kendisine saldıran iki düşmanı yere serdi. Üçüncü bir saldırgan onu durdurmaya çalıştı, ama dağlı elindeki kılıcını adama kabzasına kadar sapladı ve orada bıraktı. Yere düşmüş bir kargıyı alarak gizemcinin üzerine atıldı ve büyük silahın bir hareketiyle onu yere serdi. İnce beden taş zemin üzerinde sürünürken, Menion Leah ağır tuzak kapısının kenarlarından kavrayarak, kalan son gücüyle yukarı doğru itti. Sanki taş açık konumunda mahzenin zeminine zincirlen-mişti. Hareket etmiyordu. Ta aşağılardan gelen taşlara vurulan metal sesleri sustu ve yerlerini tuzak kapısına doğru koşan askerlerin ayak sesleri aldı. Sadece saniyeler kalmıştı. Şayet merdivenlere ulaşırlarsa Menion ölü biri olacaktı. Yaralı adam, kendisini toparlayarak tüm ağırlığıyla koca taşı kaldırdı ve taş levha bu sefer yükseldi. Menion korkunç bir acıyla inleyerek, kadim zemindeki yerine müthiş bir gümbürtüyle oturana dek kapıya yüklendi. Uyuşmuş terli elleriyle zinciri mühür halklarıyla birleştirdi ve demir bir çubukla iyice sıkıştırdı. Yol kapanmıştı, Kuzeykaralılar buradan girmeye kalkışacak olurlarsa, metrelerce demir ve taşı yarmak zorunda kalacaklardı. "Menion."' Aniden adını söyleyen çatlak bir fısıltı sessizliği bozdu. Dağlı elleriyle dizlerinin üzerine düşmüştü, ama eline bir kılıç geçirip hırpalanmış yüzünü yukaıı doğru kaldırdı. Leah Pren-si'nin gözleri yerde darma dağın olmuş yığınlar halinde yatan, ya yaralı ya da ölmek üzere son nefeslerini veren düşman muhafızlarının kıvranan bedenleri arasında arkadaşını buldu. Cüce mahzen merdivenin yanındaki duvara sırtını dayamış, topuzunu elinde hâlâ sıkıca tutuyordu. Etrafında ölü bedenler uzanıyordu. Hepsini öldürmüştü, hiçbiri kaçamamıştı. Sert bakışlı 186 Shannara'nın Kılıcı III gözleri bir an için Menion'unkilerle buluştu, tıpkı Kara Meşe-ler'in ötesindeki ovalarda ilk karşılaşmalarındaki gibiydi. O ihtiyar Hendel'di -katı, suskun, her daim hünerli. Daha sonra topuzu elinden düştü, gözleri kaydı ve sonunda bedeni yavaş yavaş onu çağıran ölüme teslim oldu. Hendel! Titrek gölgelerde ayağa kalkmaya çabalarken bu isim Menion'un inanamayan ve şaşkın zihninden akarak geçti. Gözyaşları kıpkırmızı olmuş gözlerinden taştı ve yara bere içindeki yüzüne aktı. Hakim olamadığı bir kin ve umutsuzlukla solurken ağır adımlarla düşman cesetlerinin arasında yürüdü. Arkasında bir yerlerden Stenmin'in kendisine doğru yaklaştığının hayal meyal farkına vardı. Cücenin olduğu tarafa doğru gidip, yanında diz çöktü, gevşemiş kolunu nazikçe göğsünün üzerine koydu. Hendel onun yaşamını kaç kez

kurtarmıştı' Hepsini kaç defa kurtarmıştı, sadece...? Düşüncesinin sonunu getiremedi. Sadece ağlayabiliyordu. İçindeki her şey paramparça olmuştu. ' ' i': '*' " *'" I *••-" * Stenmin yavaşça tek dizi üzerine kalkarak mahzende dar-ma dağın halde bulunan cesetlere boş boş baktı. Adamlarının hepsi ölmüş, tuzak kapısı kapanıp zincirlenmişti ve... Acıyla dolu bedenine bir korku dalgası yayıldı. İşgalcilerden biri -dağlı halâ yaşıyordu! Bu adamdan nefret ediyordu, ondan o kadar nefret ediyordu ki, üzerine saldırıp onu öldürmeyi denemek istiyordu, ama sonra içindeki korkuyu daha şiddetle hissetmeye başladı ve birden bütün düşünceleri kaçma fikrine dönüştü. Yaşamak için kaçmak! Dışarıya çıkan sadece tek bir yol vardı, diz çökmüş adamın hemen yanındaki merdivenlerden çıkıp mahzen kapısından geçmek. Çoktan ayağa kalkmış, yarı yürüme yarı sinsi sinsi ilerlemeyle muhafızsız basamaklara ulaşmıştı. 187 Terry Brooks Dağlının sırtı ona dönüktü, hâlâ Cücenin bedenini tutuyordu. Stenmin'in alnından boncuk boncuk ter damlaları gelmeye başladı ve ince dudakları tehditkâr bir havayla kıvrıldı -gene de onu güden şey içindeki korkuydu. Sadece birkaç basamak daha. Tekrar özgür olacaktı. Şehir yok olmaya mahkûmdu; hepsi ölecekti -bütün düşmanlan. Ama o hayatta kalacaktı. İçinden yükselen kahkahayı bastırmak zorunda kaldı. Bir eliyle eski merdivenin taşına uzandı, diğer ayağı onu izledi. Hâlâ bir şeyden şüphelenmeyen dağlıyla arasında sadece yarım metre vardı; dış mahzen kapısı aralıktı ve muhafızsızdı. Özgürlük1 Sadece birkaç adım ötede... Derken Menion döndü. Leah Prensin'in yüzündeki korkunç ifadeyi gördüğünde, gizemcinin dudaklarından bir korku çığlığı koptu. Stenmin elleri üzerinde açık kapıya doğru süründü, kırmızı cüppesine takılıp sendeliyordu. Menion onu yakaladığında basamakları daha yeni yarılamıştı.. >" ;•' *>;" '':• • " • Tyrsis surlarında imkânsız olan gerçekleşiyordu. Balinor, Dış Surlar'ın korkuluk duvarlarından iner inmez, büyük şehir kapılarının olduğu yere gelmişti. Büyük demir kapıların önündeki Lejyon muhafızları hemen hazır ol vaziyetine geçmişlerdi. Her şey görünürde olması gerektiği gibiydi. Kapı kulesinden mekanik olarak kontrol edilen bir dizi iç sürgü demiri dışa doğru açılan kapılara sağlam bir şekilde sürgülenmişti. Ek bir korunma olarak ağır demir kilitler her iki kapının eni boyunca sıkıca kilitlenmişti. Balinor içindeki ısrarcı şüpheyle büyük surlara baktı. Kapılar şehrin anahtarlarıydı, Tyrsis'i çevreleyen aşılmaz surlardaki tek zayıf halkaydı Kuşatma kuleleri, tutunma kancalan, halat merdivenler -bütün bunlar koca suru 188 Shannara'nın Kılıcı III

aşma girişiminde kullanılan boş teşebbüslerdi ve Karabüyücü Lord bunu biliyor olmalıydı. Kapılar şehrin anahtarlarıydı. .,, Gözlerini yukarıya, içinde kapıların kilitlerini kontrol eden mekanizmayı banndıran penceresiz kapı kulesine doğru çevirdi. Tek kapısında iki Lejyon askeri nöbet tutuyordu. Bu hayati mekanizmayı korumak için Balinor'un seçtiği ve Yüzbaşı She-elon'un komuta ettiği bir müfreze asker görevlendirilmişti. Küçük binanın her iki tarafında kale burçlarındaki mazgallı siperleri koruyan Sınır Lejyonu askerleri vardı. Kuzeykaralılar'ın kapı kulesini ele geçirmeleri imkânsız görünüyordu. Gene de... Uzun boylu sınır gözcüsü çoktan kapı kulesine çıkan dar merdivenin önüne gelmiş ve yıpranmış taş merdivenleri çıkmaya başlamıştı. Bir anda surlardan gelen çığlık sesleri dikkatini çekti ve hava Dış Surlar'ın rampalarını hedef alan, uçuşan binlerce okla mızrağın derin vızıltısıyla çınlarken duraksadı. Bali-nor hemen mazgallı siperlere yönelip üç kısa adımda sura ulaştı. Buradan enkaz ve cesetlerle kaplı, yanan yağın dumanlarının sabahın sisine karıştığı nokta nokta lekelenmiş kayalık zemine dikkatle baktı. Kuzeykaralılar doğrudan saldırılara geçici olarak ara vennişlerdi. Bunun yerine beş kişilik saflar rampalar-daki şehrin savunucularını sürekli bir yaylım ateşine tutuyordu. Bu yeni taktiğin ardındaki neden hemen açığa çıktı. Kayalığın kenarında ağır silahlı Kaya Trolleri yanlarından ve üstünden geniş bir sacla korunan hantal ve hareketli bir koçbasım öne itiyorlardı. Sınır Lejyonu, okçulann ağır yaylım ateşiyle olduğu yere çakılırken, dev Kaya Trolleri şehrin kapısını döverek şehre zorla girecekti. Plan ilk bakışta saçma ve işe yaramaz görünüyordu. Ama kapı kulesi düşman eline geçecek olursa, iç kilit sürgüleri açılabilecek ve şehrin kapılarını sadece uzun kol demiri tutacak189 Terry Brooks ü. Kol demiri tek başına dev koçbaşının vuruşlarına dayanamazdı. Balinor küçük kapı kulesine koştu. Muhafızlar sessizce hazır ola geçtiler. Onları geçip endişeyle kapının koluna uzanırken onlara şöyle bir bakmakla yetindi. Sheelon görünürde yoktu. Kapı içeri doğru açıldı ve nöbetçilerden hiçbirini tanımadığını fark ettiğinde odada bir adım atmıştı. Dev sınır gözcüsü içgüdüsel olarak, sessizce arkasına yaklaşan muhafızı hissedip yana çekildi ve sırtını sıyıran mızrağı kavrayarak onu olası suikastçinin elinden söküp aldı. Kral sırtını duvara vererek loş odanın içine bir an bakabildi. Sheelon ile adamlarının cesetleri bir tarafta kıvrılmış, zırhsız ve silahsız olarak duruyordu. Odanın gerisindeki gölgeler arasından yüzü görünmeyen bir grup düşman askeri sınır gözcüsünün üzerine yürüdü, ellerindeki hançerleri öldürmek üzere kaldırmışlardı Balinor mızrağı uzunlamasına ortalarına fırlattı ve kapıya doğru atıldı, ama dışarıda duran diğer nöbetçi onun geldiğini görerek kapıyı dışardan kapatmıştı. Tuzağa düşen Kral'm kendisine yol açmak için zamanı yoktu. Düşman askerleri onun üzerine saldırmadan büyük geniş

kılıcını çekmeye zamanı anca buldu. Onu sertçe yere devirdiler, hançer darbeleri defalarca hayatîrn kurtarmış olan zincirli zırhından sekti. Balinor büyük bir hırsla kendini kurtararak ayağa kalktı Kapalı odanın yarı aydınlığında düşmanlar sadece gölgeler gibiydi, ama gözleri karanlığa alışmıştı ve üzerine saldıran düşmanlara hücum ederek kılıcını onlara sapladı. Büyük kılıç doğrarken iki karanlık şekil çığlıklarla düşerek can verdi, ama bunların arkadaşları kılıç hamlesinden kurtularak Kral'la aralarındaki mesafeyi kapattılar. Balinor ikinci defa yere devrildi, ama tekrar kurtulmayı başardı ve küçük odada mücadele yeniden başladı Dışarıdaki 190 Shannara'nın Kılıcı III saldırının gürültüsü küçük taştan odadaki boğuşmanın seslerini tamamen yutuyordu; sınır gözcüsü kapıyı açmayı başaramazsa hiç kimsenin yardımına gelmeyeceğini biliyordu. Sırtını bir kez daha duvara verdi ve gölge düşmanlar tekrar saldırıya geçtiğinde geniş kılıcını salladı. Üç düşman daha ölmüş, birçoğu da yaralanmıştı, ama savaşmakta olanlar gücünü tüketiyordu. Hemen kurtulması gerekiyordu. Daha sonra manivela ve dişlilerin gıcırtıları kapı kulesinde yankılandı ve Balinor dehşetle birinin ön kapının sürgülerini açmaya başladığını fark etti. Çılgına dönmüş bir halde kilit mekanizmasına atıldı, ama kararlı düşmanlar önünü keserek onu hareketini engellediler. Bir süre sonra metallerin birbirlerine sürtünerek çıkardıkları keskin sesleri izleyen tokmak darbelerinin gürültüsü duyuldu. Gevşetme manivelalarım sıkıştırıyorlardı1 Balinor hayatını hiçe sayarak düşmanların üzerine atıldı. Daha sonra kapı kulesi açıldı ve hain nöbetçinin bedeni girişten içeri şiddetle fırlatıldı. Gri gün ışığı odayı doldurdu ve Durin'in ince bedeni bir anda arkadaşının yanında belirdi. Haşin bir suskunlukla onları harekete geçirdikten sonra sıkıştırılan makineden uzak tutmak için geride kalan birkaç düşman askerini binanın bir köşesinde sıkıştırarak, göğüs göğü-se vahşi bir çarpışma sonunda tümüyle öldürdüler. Kan ter içinde kalan Kral öldürdükleri insanlara bakmaksızın bozulan kilit mekanizmasına doğru koştu; birbirine girmiş metal manivela ve çarklara bakarken yüzü öfkeyle gerilmişti. Kızgın bir şekilde bütün ağırlığını ana gevşetme çarkının üzerine verdi. Hareket etmiyordu. Ne olduğunu anladığında Durin'in rengi soldu. "Yeterince vaktimiz yok!" diye patladı Balinor hararetle, sıkışmış manivelaları çekerken. " 191 Terry Brooks /;V Taş binada duvarları ve iki adamı uğursuzca sarsan büyük bir çarpma ve patlama sesi

duyuldu. \n "Kapılar!" diye bağırdı Durin umutsuzca. V'." o, , ı, Bir ikinci ve üçüncü gümbürtü kapı kulesini sarstı. Dışarıdaki rampalardan ayak sesleri geliyordu ve bir saniye sonra aralanan kapıdan Messaline'in esmer yüzü belirdi. Konuşmaya başladı, ama Balinor çoktan emirler yağdırmaya başlamış ve kale burçlarındaki mazgallı siperlere doğru hareket etmişti. "Bu odayı temizletip, teknisyenlere dişlileri tamir ettir. Kapının kilitleri gevşedi ve kullanılmayacak duruma geldi!" Mes-salıne ölümcül bir darbe almış gibi görünüyordu. "Kapıları kerestelerle güçlendirin, en iyi birliğinizi sık bir saf düzeninde her iki tarafta da bulunacak şekilde elli adım geriye yerleştirin. Kuzeykarası ordusu içeriye girememeli. Kapı girişini güçlendirmek için İç Surlar'a iki sıra okçu yerleştirin. Yedek kuvvetlerle garnizondakiler İç Surlar'ı savunacaklar. Diğerleri Dış Surlar'daki konumlarını koruyacaklar. Dayanabildiğimiz kadar dayanacağız. Dış Surlar düşerse, Lejyon ikinci savunma hattına çekilerek tutunacak. Şayet bunu kaybedecek olursak, Sen-dic Köprüsü'nde tekrar birleşeceğiz. Bu son savunma haltımız olacak. Başka "bir şey var mı?" Durin çabucak Hendel'in nereye gittiği söyledi. Balinor bezgince başını iki yana salladı. "Her köşe başında ihanete uğradık. Hendel şimdilik yardımımız olmadan ne yapması gerektiğini biliyordur. Şayet saray düşerse ve bizi arkadan vururlarsa işimiz zaten biter. Messali-ne, sen sık saf düzenindeki birliklerin sağ kanadında, Ginnis-son sol kanadında, ben de merkezinde yer alacağım. Düşman başarılı olmamalı. Dua edin de Eventine gücümüz tükenmeden yetişsin." 192 ı , Shannara'nm Kılıcı III

Messaline koşarak gözden kayboldu. Balinor ile Durin küçük odada birbirlerine bakarken, büyük koçbaşının darbeleri duvarları sarsmaya devam ediyordu. Karabüyücü Lord'un gölgesi uğursuz bir şekilde karanlık şehre doğru ilerlerken günün gri ışıkları daha da koyulaşıyordu. Dev sınır gözcüsü yavaşça uzandı ve Elf arkadaşının ince elini tuttu. "Hoşça kal, dostum. Bu bizim sonumuz. Artık zamanımız kalmadı." ', "Eventine bizi isteyerek yan yolda bırakamaz..." dedi Elf içtenlikle. "Biliyorum, biliyorum," diye yanıtladı Balinor. "Allanon da öyle. Ne Kılıç'ı ne de Shannara'nın varisini bulamadı. Onun da vakti tükendi." '<w ,•",">'H K Aralarında surlardaki adamların bağırmalarıyla kesilen kısa bir sessizlik oldu. Tyrsis kapıları şiddetli bir şekilde dövülüyordu. Balinor bir gözünün üzerindeki derin yaradan akan kanı sildi. •;.•' < yr,

"Kardeşini bul, Durin. Ama Dış Surlar'ı terk etmeden önce son yağ kazanını bu koçbaşının üzerine döküp ateşe vermelerini sağla. Onları tümüyle durduramazsak bile etrafı ısıtarak işlerini zorlaştırabiliriz." Acı acı gülümseyerek sessizce kapı kulesinin küçük taş odasından çıktı. Durin nasıl bir kaderin onları bu haksız sona sürüklediğini merak ederek onun ardından boş boş baktı. Balinor Elfin tanıdığı en takdire şayan insandı. Yine de her şeyini kaybetmişti -ailesini, şehrini, evini ve şimdi hayatını da ondan alacaklardı, iyi insanların her şeylerini yitirdiği, nefret ve kötülük dolu ruhsuz yaratıkların zafere koştuğu, böyle bir adaletsizliğe nasıl bir dünya izin verirdi? Bir zamanlar kaybetmeyeceklerinden o kadar emindiler ki, nefret edilen Karabüyücü 193 Terry Brooks Lord'u yok edip dört karayı bir şekilde kurtarabileceklerini düşünmüşlerdi. Ama bu rüya sona ermişti. Durin, sersemlemiş bir halde birkaç Lejyon teknisyeninin kapı kulesine doluşup bozulan kilit mekanizması üzerinde umutsuz çabalarını sürdürüşüne bakıyordu. İnce yapılı Elf hemen rampalara gitmek üzere harekete geçti. Dayel'i bulmanın zamanı gelmişti. Dış Surlar'ın düşmemesi için verilen mücadele inanılmayacak derecede şiddetliydi. Kayalıkların aşağısından üzerine Gnom okçu saflarının yaylım ateşine rağmen, yürekli müdafa-acılar zayıflayan ana kapıyı dövmeyi sürdüren Trolleri dağıtmayı başarmışlardı. Geriye kalan yağ kazanları koçbaşımn bulunduğu tahkimatlara götürüldü ve oradan düşman aracı ve onu kullananlar üzerine boşaltıldı. Bunu yanan meşaleler izledi, tüm saha yükselen duman ve alevler içinde kaybolmuştu. Birkaç dakikada oluşan o korkunç ısıyla Trollerin giydiği zırhların metalleri erirken adeta birer fırın gibi içlerindeki Trolleri canlı canlı pişirdi. Ama boşluğu çabucak yeni düşman askerleri doldurdu ve muhteşem koçbaşı şehir duvarlarım kol demirini önce eğen, sonra da uzun kapılan tutan kerestelerle birlikte çatlatan, çatırtılı, gümbürtülü darbelerle dövmeye devam etti. Gri gökyüzü yanan çimenlerin üzerinden yükselip şehrin surlarını ve savunucularını derin, koyu bir sisle örten yağlı dumandan kapkara oldu. Dış Surlar'ın dışarısında biriken Trollerin kömürleşmiş, kapkara bedenlerinden ötürü Lejyon askerlerinin burun ve ciğerleri yanık et kokusuyla boğuldu. Her iki taraf da diğerinin gücünü kırmak için umutsuzca çabalıyordu, ama yenişememe durumu süryordu. Kısa bir müddet için, gün iki ordunun da talihinde herhangi bir değişiklik olmadan sona erecek gibi göründü. 194 Shannara'nın Kılıcı III

Ama en sonunda kol demiri ikiye bölündü, destek için konan keresteler düşüp çatladı ve dev koçbaşı Tyrsis kapılarında bir gedik açtı. Hücum halindeki Kuzeykaralılar tören alanına doluştular ve derhal İç Surlar'ın tepesindeki Lejyon okçuları tarafından öldürdüler. Üç kenarlı sıkı saf düzeninde Dış Sur-lar'a çekilen Lejyon askerleri, kapalı siperlerin ardında düşman saldırısı için hazır duruma geçtiler. Koçbaşı kapıyı dövdükçe kapı gitgide aralanıyordu. Kuzeykarası ordusunun ön safları bu aralıktan içeri doğru atıldılar ve Sınır Lejyonu'nun mızraklarına hedef oldular. Lejyon savunma hattı biraz sarsılmıştı, ama dayanıyordu. Kuzeykaralılar özellikle hem yukarıdan, hem de aşağılarından gelen ok yağmuruyla karşılaşıp şaşırdıklarında püskürtüldüler. Saniyeler içinde tören alanı ölü ve yaralı Kuzeykaralılarla kaplanmıştı ve kapılarda oluşan gedik o kadar çabuk tıkanmıştı ki, büyük istila kuvveti ilerlemesine devam edememişti. Durin Dış Surlar'da kapı kulesinin yanında duruyor ve Kuzeykarası ordusunun sıkı saf düzenindeki Lejyon karşısında dağılışını izliyordu. Kardeşinin Janus Senpre'yle saraya gittiğini öğrenmişti ve mümkün olduğunca Balinor'un yanında kalmaya gönülsüzce karar verdi. Düşman şimdi düzlük alandaki gücünü ve hızını tekrar kazanma çabasmdaydi; aşağıdaki ovada Maturenler kuşatılmış şehrin kapısında bir gedik oluşturmak için Kaya Trollerine emir veriyorlardı. Kuzeykarası ordusu tüm gücünü Güneykarası ordusunu tamamen imha etmek için topluyordu. Dış Surlar bir kez daha merdivenler, ipler ve tutunma kancalarıyla öne atılan sürü sürü Gnom ve sayıca onlardan daha az olan Trol tarafından dört bir yandan saldırıya maruz kalıyordu. İyice zayıflayan Lejyon savunma hattı düşmanın geçmesine engel olmak için umutsuzca çarpışıyordu, ama Lejyon A95 ı , Terry Brooks askerleri ölüyordu, buna karşın Kuzeykarası ordusunda asker sayısı sanki sonsuzdu. Savaş, Tyrsis askerlerinin kazanma umutlarını yitirdiği etkin bir yıpratma savaşına dönüşüyordu. Derken kuşatılmış şehrin kuzeyinde gökyüzünün artan koyuluğundan iki kanatlı şekil yükseldi ve havada tehditkâr bir şekilde daireler çizmeye başladı. Durin kanının donduğunu hissetti. Kafatası Taşıyıcıları1 Zaferlerinden gün ışığında ortaya çıkacak kadar emin miydiler? Elf yüreğinin ağırlaştığını hissetti. Burada yapabileceği her şeyi yapmıştı; şimdi kardeşine katılma zamanıydı. Onları nasıl bir kader beklerse beklesin, bunu birlikte karşılayacaklardı. Çevik bir hareketle döndü ve sur boyunca sıkı saf düzenindeki Lejyon'un sol kanadına varana dek ilerledi. Lejyon'un arka sıralarından yüz metre kadar uzakta olan uzun bir köprü şehrin surlarının arasındaki asker kışlalarına kadar dimdik uzanıyordu Surlarda savaşan askerlerden sağır edici bir kükreyiş yükseldi. Durm rampanın sonuna yaklaşırken Dış Surlar'da açılan gedikten içeriye doluşan dev Kaya Trollerini gördü. Sonraki birkaç dakikanın Sınır Le)yonu açısından hayati olacağını sezerek gayrı ihtiyari durdu. Dev Troller saldırı için toplanıp, savunma hattının Bali-nor'un kumanda ettiği merkezine

yaklaşırken Lejyon askerleri saflarını daha da sıklaştırıp saldırıya hazırladılar. Tüm Trol birliği herkesi hayret içinde bırakarak keskin bir dönüş yapıp Lejyon'un sağ kanadına doğrudan saldırdığında savaşçılar arasında birkaç metre vardı. İki kuvvet birbirine girdiğinde mızraklarla topuzların, kalkanlarla zırhların birbirlerine çarpmasından çıkan sesler her tarafa yayıldı. Bir an için sıkı saf düzenindeki Lejyon askerleri iyi dayandı ve dev Trollerin en ön saflanndakiler öldürülerek darma dağın edildi. Ama üstün olan ve ağırlıklan196 Shannara'nın Kılıcı III m koyan Kuzeykaralılar, az sayıdaki Sınır Lejyonu askerlerini birliğin sağ kanadı parçalanmaya başlayana dek sıkıştırdılar. Komutan Ginnisson hemen bu boşluğun oluştuğu yere doğru hareket etti; safları korumak için savaşırken kızıl saçları havada uçuşuyordu. Balinor'un sağ kanada, Messaline'in de arka kısma destek vermesiyle Troller adım adım geri çekilmeye başladılar. Bu Durin'in bu korkunç ihtilafta tanıklık ettiği en şiddetli göğüs göğüse savaştı ve Kaya Trollerinin Sınır Lejyonu askerlerini sıkıştırarak tekrar öne atılmalarını dehşet içinde izledi. Bir süre sonra Sınır Lejyonu'ndaki boşluk daha da büyüdü ve Ginnisson kalabalık saldırganlar üzerine hücum edip de İç Surlar'la kışlalara doğru ilerleyişe geçtikten sonra gözden kayboldu. Durin tam yollarının üzerindeydi. Surlann güvenccesine ulaşmak için zaman bulabilirdi, ama Elf çoktan dizlerinin üzerine çökmüş.ve okunu çekmişti. İlk Trol beş adım, ikincisi on, daha üçüncüsü yirmi beş adım yol aldıktan sonra vurulup düştü. Surlardaki Lejyon askerleri saldırı için atıldılar ve okçular İç Surlar'ın aşağı kısımlarından Trol hücumunun önünü almaya çalıştı. Troller ve Lejyonerler birbirine girmiş bir halde, umutsuzca göğüs göğüse savaşarak ona doğru yaklaşırken Elfin önünde olup bitenler tam bir kargaşaydı. Çok sayıdaki Kuzey-karalı üzerine gelmeye devam etti ve Dev Durin son okunu da ortalarına fırlattı. Yayını atü ve aklından ilk kez kaçmayı geçirdi. Ama bunun için zaman yoktu. Dalga dalga gelmekte olan savaşçı kalabalığı onun üzerine çullanmadan önce savaş meydanında bırakılmış bir kılıcı kapmayı güç bela başardı. Kışlaların duvarlarına doğru sürüklenirken dengesini korumak için çılgınca mücadele ediyordu. Tepesinde kara, ağaç kabuğuna'benzer deri197 Terry Brooks den ve zırhtan oluşan bir kütleyi andıran dev bir Kaya Trolü dikiliyordu ve Trolün topuzu üzerine inerken umutsuzca yana dönmeye çalıştı. Sol omzunda feci bir acı hissetti, ardından tuhaf bir uyuşukluk bastırdı. Bilincini yitirmemeye çalışıyordu, acı bir anda

zayıf bedenini bir sel gibi sarmıştı. Ama çoktan düşüyordu. Zorlukla nefes alırken yüz üstü toprağa kapaklandı Savaşan kalabalığın ondan uzaklaştığını hissettiğinde üzerine korkunç bir ağırlık çöktü. Olup bitenleri görmeye çalıştı, ama bunun için harcaması gereken güç çok fazlaydı ve içini deşen acılarla sessizce bilincini yitirdi. Menion kanla çizgi çizgi olmuş yüzünü Hendel'e yanaştırdı ve hareketsiz bedenini dikkatle kollarına alarak kaldırdı. Özenli ve mekanik adımlarla ölü düşman bedenleri arasından merdivenlere ulaştı ve aralanmış kapıya doğru merdivenleri tırmandı. Dağlı mahzen girişinden dikkatle, ama yerde merdivenlerin tam ortasında kanlı bir pelerin yığını içindeki korkunç cesede bakmaksızın geçti, boş olan malikânenin holüne doğ-aı ilerledi. Cücenin cansız bedenini kendisine daha da yaklaştırdı. Amaçsızca yürümeye başladı, insanı şaşırtacak derecede boş bakıyordu, yüzünde kurtarılmayı umarak acıyla bağıran birinin hayret dolu, korkunç ifadesi vardı. Sarayın girişine ulaştığında güney koridorundan koşan birinin ayak seslerinin yankısını duyarak durakladı. Yükünü nazikçe cilâlı parlak zeminin üzerine bıraktı ve incecik, kızıl saçlı bir kız önünde yavaşlayarak durana kadar sessizce bekledi. Kızın güzel yüzü birdenbire gözyaşlarıyla doldu. "Ah, Menion," diye fısıldadı usulca. "Ne yapmışlar sana?" Menion'un gözleri titredi ve ağzı hareket ederek bir türlü çıkmayan sözcükleri aradı. Shirl hemen yanına gelerek ince 198 Shannara'nın Kılıcı III kollarıyla onun kamburu çıkmış bedenini sardı. Bir an sonra kız adamın güçlü kollarının beline dolandığını ve içindeki acıların sessizce sel gibi bedenine aktığını, sıcaklığında ve sessizliğinde kaybolduğunu hissetti. İç Surlar'da Balinor Lejyon savunma birimlerini son bir kez kontrol etti ve ardında sıkı barikatlar kurulmuş olan kapıların yukarısında yorgun bir şekilde durdu. Kuzeykaralılar son saldırı için çoktan toplanmaya başlamıştı. Sadece kısa bir süre önce zaptedilemez denilen Dış Surlar düşmüş ve Sınır Lejyo-nu'nun cesur askerleri ikinci savuma hattının gerisine çekilmek zorunda bırakılmıştı. Balinor surlara tırmanmaya çalışan kitleler halindeki düşmanı kin dolu bakışlarla süzerken kılıcının kabzasını parmak eklemleri zincirden örülü yeleğinin altında bembeyaz olana dek sıktı. Dış Surlar'da Trollere karşı gediklerin büyümemesi için yaptığı çarpışmalarda giysileri ve pelerini paramparça olmuştu. Balinor Sınır Lejyonu'nun merkezini bir arada tutabilmiş, ama sağ ve sol kanatlar çökmüştü. Gin-nisson öldürülmüş, Messaline ciddi şekilde yaralanmış ve yüzlerce Güneykaralı umutları tükenene dek Dış Surlar'ı savunarak ölmüştü. Durin bile savaşta kaybolmuştu. Callahorn Kralı artık tek başına kalmıştı. Kapıları tutan keresteleri desteklemekte olan askerlere sert bir el işareti yaptığında kolunun üzerindeki örülü zincir, grimsi havada ışıldadı, üzerinde bir düzine darbe izi vardı. Bir an bütün bütün umutsuzluğa düştü. Onu yarı yolda bırakmışlardı -hepsi. Eventine ve Elf ordusu. Allanon. Güneykarası'nın tamamı. Tyrsis, ve onunla beraber Callahorn topraklan da yok edilmenin eşiğindeydi ve hâlâ yardıma gelen yoktu. Lejyon

onları koaıyabilmek için tek başına savaşmıştı -Güneykara199 Terry Brooks sı'nın son savunmasıydı bu. Ne amaca hizmet etmişti peki? Bütün şüphe ve umutsuzluklarını bir tarafa bırakarak çabucak kendine geldi. Kendine acımaya zamanı yoktu. Kurtarılacak bir sürü yaşam vardı ve ona güveniyorlardı. < Kuzeykarası ordusu Dış Surlar'ın eteklerinde toplanıyordu; bildik halat merdivenleri ve tutunma kancaları saldırı için hazırlanıyordu. Tören alanındaki savaş sürerken çok sayıdaki Kaya Trolü İç Surlar'a çoktan tırmanmıştı. Kısa bir an Hendel ile Menion'a ne olduğunu merak etti. Görünüşe göre sarayın güvenliğini sağlamış ve arkadan bir saldırının gerçekleşmesini önlemişlerdi; aksi halde şehir çoktan düşmüş olurdu. Artık düşman birliklerinin ayn kollarının İç Surlar'ı geçip saraya doğru ilerleyişe geçmelerini önlemeleri gerekiyordu. Yağ dumanından çıkan is ve kurum parçacıkları gözlerine batıyordu ve gözleri sulanıp rahatlayana dek ovuşturdu. Sur tahkimatlarına bakarken sanki her şey ağır gri bir sis perdesine gömülmüş gibiydi Lejyon, uçsuz bucaksız düşman ordusu karşısında yetersiz siperlerinden imkânsız bir savunma yapıyordu. Yüzlerce askeri ölmesine rağmen düşman ordusu açısından bu önemsiz bir sayıydı. Babasının ölümünden sonra Hendel'in söylediklerini anımsadı. Son Buckhannah. Bu isim de kendisiyle birlikte, Tyrsis ve halkı gibi ölecekti. Kuzeykara-lılar'dan yine o tanıdık kükreyiş yükseldi ve Lejyon'un surlu savunma hattına karşı kayıtsızca saldırıya geçtiler. Dev sınır gözcüsünün yanağındaki uzun yara izi morun koyu bir tonuna dönüştü ve geniş kılıcını korkutucu bir şekilde havaya kaldırdı. Bu arada Trol öncü birliğinin dağınık gücünün kalıntıları Sendic Köprüsü'nün ayağına ulaştı ve burada durakladı. Bir dizi kararlı Lejyon askeri geniş taş kemerin etrafını çevirmiş, Buckhannahların evine girişi engelliyordu. Janus Senpre, iki 200 Shannara'nın Kılıcı III eliyle kılıcını kavrarken hırpalanmış bedeni dimdik olan Meni-on Leah'nın hemen yanında, en ön saftaydı; diğer tarafında Dayel vardı, genç yüzü gergin, ama kararlıydı. Kaya Trollerinin ardından şehrin yapılarından çıkan dumanla birlikte hava yoğunlaşmıştı, iç Surlar'daki savaşın haykırışlarının bastıran korkulu çığlıklar duyuluyordu. Uzakta, terk edilmiş Tyrsis Yolu üzerinde, telaşla koşuşturan, evlerinin güvencesine doğru koşan insanlar görülüyordu. Kuvvetler sessizce yüz yüze geldiler, diğerleri saflarını genişletmeye başlarken, Trollerin sayısı gittikçe artıyordu. Troller profesyonel askerlere özgü ifadesiz ve deneyimli bakışlarıyla, kendilerinin dünyanın en iyi eğitilmiş askerleri olduklarını bilmenin güveniyle Güneykarahlar'ı süzdüler. Köprüdeki savunucuların sayısı elliyi bulmuyordu.

Öğleden sonra göğü birdenbire kapkaranlık oldu ve her iki ordu da tekinsiz bir sessizliğe gömüldü. Yanan şehirde bir yerlerde Menion bir çocuğun zayıf haykırışlarını duydu Birkaç metre solundaki Dayel, kuzey rüzgârının hafif bir fısıltıyla usulca kaybolduğunu hissetti. Önlerinde, dev Troller dikkatle düzene girmiş, topuzları gevşekçe kaldırılmıştı; daha sonra birlik halinde öne atıldılar. Köprünün ortasında şehrin son savunma Kuzeykarası akınına karşı kendini hazırladı. Tyrsis'in imhası gerçekleştirilirken şehrin batı sırtlarında Flick Ohmsford ve küçük Elf süvari grubu durumu çaresizce izlemek zorunda kalmıştı. Vadilinin yanında Eventine ve Jön Lin Sandor vardı. Koskoca Kuzeykarası ordusu Dış Surlar'dan kontrol edilemez bir şekilde gelirken, Vadili son umudunun da tükendiğini hisetti. Şehrin savunma hatları ortadan kaldırılmıştı. Tyrsis üzerinde koyu dumanlar yükseliyordu ve gururlu Sınır Lejyonu'nun son kalıntıları da Dış Surlar'dan atılmış, şeh201 Terry Brooks rin savunma hatlan ortadan kaldırılmıştı. İlerlemekte olan düşmanın üzerinde uçan, koyulaşan öğlen göğüne kanatlarını geren Kafatası Taşıyıcıları'na dehşetle baktı. Allanon'un tahmin ettiği en kötü şey gerçekleşmişti. Karabüyücü Lord savaşı kazanmıştı. Derken Vadilinin sol tarafındaki süvariden keskin bir çığlık geldi; Eventine atını mahmuzlayıp Vadilinin yanına gelirken kızarmış yüzü göz erimine girdi Batıdaki, hâlâ uzakta olan çim alanda soluk koyu bir hat gökyüzünün griliğine kontrast oluşturarak belirdi. Nal seslerinin gümbürtüsü arkalarındaki savaşın feryat ve vahşetine kanştı. , / ", Bu koyu hat çabucak genişleyerek binlerce güçlü süvariye ve parıldayan mızrak ve sancağa dönüştü Tiz ve berrak sesli savaş borusunun patlayan haykırışı geldiklerini haber veriyordu. Dev süvari birliği düzlüğe yayılıp son hızla Tyrsis'e doğru ilerlerken Elflerin küçük süvari grubundan neşeli haykırışlar yükseldi. Onların geleceklerini tahmin eden Kuzeykarası ordusu, saflarını sıklaştırarak saldmya karşılık vermek üzere hazırlandı. Bu nihayet gelen Elf ordusuydu -Tyrsis'in savunucuları, üç karanın birleşik halkları, insanlığın çağlar boyunca korumak için çabaladığı her şey uğruna geliyorlardı. Belki de çok geç kalmış olarak geliyorlardı1 202 IX Shea, kadim Kıüç'ı yıpranmış kınından tek bir sessiz hareketle çekti. Demir yüzeyi efsanevi Kılıç sanki daha önce hiçbir savaşta kullanılmamış gibi kusursuzdu, metali zayıf meşale ışığında mavimsi bir ışıltıyla parıldıyordu. Umulmadık derecede hafif, ince ve olağanüstü bir işçilikle dengelenmişti, kabzasına yanan bir meşale tutan bir el kabartması oyulmuştu. Shea ihtiyatla silahı tutarken, birden olacakların korkusuna kapıldı ve ona güvence vermelerini istercesine Panamon Creel ile Keltset'e göz attı. Arkadaşları

hareketsiz duruyordu, yüzlerinde boş ve duygularını açığa vurmayan bir ifade vardı. Shea Kılıç'ı iki eliyle sıkıca tutup ucunu yukarı çevirdi. Avuç içleri terliyordu ve hücrenin karanlığında vücudunun ürperdiğini hissetti. Bir yanda hafif bir kımıldanma oldu ve Orl Fane'in dudaklarından hafif bir inilti yükseldi. Dakikalar akıp gidiyordu ve Shea avuç içlerinde kabzanın kabartmasının uyandırdığı etkiyi hissediyordu. Hâlâ hiçbir şey olmamıştı. ...Kafatası Dağı'nın zirvesindeki boş odanın yarı aydınlık griliğinde, taş havuzun karanlık suları sessiz ve hareketsizdi. Karabüyücü Lord denen güç hâlâ uykudaydı... Aniden Shannara'nın Kılıcı Shea'mn ellerinde ısınmaya baş203 Terry Brooks ladı ve siyah demirden garip nabız gibi atan bir sıcaklık dalgası şaşkın Vadilinin avuç içlerine aktıktan sonra kayboldu. Korkuyla irkilerek geri bir adım attı ve kılıcını yavaşça indirdi. Hemen sonra, bu ani sıcaklığın yerini silahtan vücuduna doğru akan keskin bir ürperti hissi aldı. Acı hissetmemesine rağmen duygunun böyle aniden gelişi tepkisel olarak ürkmesine ve kaslarının gerginleşmesine neden oldu. İçgüdüsel bir hareketle, tılsımı elinden bırakmaya çalıştı, şaşkınlıkla bunu başaramadığını fark etti. İçinde birşeyler onu alıkoymuş ve ellerini kadim kabzaya kilitlemişti Karıncalanma hissi hızla içinden aktı ve artık kendi yaşam gücünü çeken, onu Kılıç'ın soğuk madeninden, silah onun bir parçası oluncaya dek taşıyan bir akımın farkındaydı. Kılıç'ının kabzasını kaplayan süslü boya Vadilinin ellerinde dökülmeye başladı ve kabza parlak metalin içinde canlı gibi yanan dönen kırmızımsı ışık çizgileriyle işlenmiş cilalı gümüşe dönüştü. Shea bir şeyin, uyanışa geçip hareketlendiğini hissetti; kendi parçası olan, ancak kendisi olarak bildiği her şeye yabancı olan bir şeyin. Birşeyler onu kendi derinliğine nazikçe itmekteydi. Birkaç adım ötesinde Panamon Creel ve Keltset artan bir kaygıyla hücrenin karanlığında taş gibi kalmış, transa geçmiş gibi duran, nefesi kesilmiş, göz kapaklan ağırlaşmış küçük Va-diliyi izliyorlardı. Shea her iki eliyle Shannara'nın Kılıcı'nı önünde tutuyordu, ucu yukarı dönüktü ve cilalı gümüş kabzası ışıldıyordu. Bir an 'Panamon Vadiliyi tutmayı ve kendisine gelmesi için onu sarsmayı düşündü, ama bir şey hırsızı engelledi. Gölgelerin arasından Orl Fane taşlann üzerinde sürünerek değerli kılıcına doğru ilerlemeye başladı. Panamon bir an duraksadı ve onu tekmeleyerek geriye doğru itti. Shea bir yeraltı akıntısına kapılmış bir mantar gibi içeri çe2O4 Shannara'nın Kılıcı m

kildiğını hissediyordu. Etrafındaki her şey gözlerinden silinmeye başlamıştı. İlk önce taş hücrenin duvarları, tavanı ve zemini kayboldu, sonra inleyen Orl Fane ve son olarak da Pana-mon ile Keltset. Bu tuhaf akıntı sadece onun etrafında dönüyordu ve buna karşı koyamıyordu. Her şey karanncaya kadar yavaşça varlığının en içteki özüne doğru çekildi. ..Bir anlık bir ürperti yalnız ölümün kafasındaki hükümdarlığın mağaralarının derinliklerindeki hâlâ kımıltısız olan sulan hafifçe dalgalandırdı ve Efendi'nin korkmuş, sürünen yaratıkları taş duvarlar arasındaki sığınaklarında koşuşturmaya başladılar. Karabüyücü Lord dağılan uykusundan temkinlice uyandı... Benliğinin en temel bölümünü oluşturan duyguların girdabında, Shannara'nın Kılıcı'nın taşıyıcısı kendisiyle yüzleşiyor-du. Belli bir süre, belirsiz izlenimlerden oluşan bir kaos yaşadı; sonra akıntı onun tamamıyla başka bir yöne doğru taşıyarak tersine döndü. Önünde görüntüler ve izlenimler belirdi. Doğduğu ve yaşam kaynağı olan dünya geçmişten bugüne, yanılsamalardan arındırılarak önüne serildi ve varlığının saf gerçekliğini gördü. Hiçbir hayal hayat görüşünü renklendirmiyor, hiçbir fantezi kendi şekillendirdiği seçenekleri kapsamıyor ve tasavvur ettiği hiçbir umut yargılarını yumuşatmıyordu. Bütün bunlann sonsuzluğunda ilk defa kendisini gördü; temsil ettiği o açması, önemsiz anlık yaşam kıvılcımını. Shea'nın zihni içinde patlıyor gibiydi ve gördükleri karşısında donup kalmıştı. İç çıplaklığının ve kendi olarak tanımak zorunda olduğu şeyin zayıflığının korkutucu manzarasını silerek aklı başındalığını sürdürmek, yaşamasını sağlayan benliğinin saf görüntüsünü yakalamak için şiddetle mücadele ediyordu. Sonra, akıntının gücü biraz azalır gibi oldu. Shea içsel görüntüden kaçınarak bir an gözlerini açılmaya zorladı. Kabza205 Terry Brooks sından aşağı kör edici beyaz bir ışık yayan Kılıç, yukarı dönük bir şekilde önünde duaıyordu Kılıç'ın ardında, bakışları üzerine kilitlenmiş, hareketsiz duran Panamon'la Keltset'i görüyordu. Sonra dev Trolün bakışları hafifçe Kıhç'a kaydı. Gözlerindeki ifadede tuhaf bir anlayış ve aciliyet vardı ve Shea, yeniden Shannara'nın Kılıcı'na baktığında ışığının bir nabız gibi hararetle attığını gördü Kılıç'tan vücuduna bir harekete geçme arzusu yayılırken Kılıç'ta bir sabırsızlık hissi vardı Vadili bununla bir an daha mücadele etti, sonra gözleri kapandı ve içsel görüntüler yeniden canlandı. Görüntülerin verdiği şaşkınlık artık geçmişti; şimdi ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Shea Ohmsford kendini tamamen duygulara, yargılara ve karakterini şekillendiren hem tanıdık, hem de yabancı güdülere vererek, imgelerinin üzerinde yoğunlaştı. imgeler korkutucu bir keskinlikle dağıldı ve aniden kendisinin daha önce hiç görmediği

ve tanıyamadığı -ya da kabul etmek istemediği- bir tarafını gördü. Gördükleri, sonsuz bir olaylar zinciri olarak ortaya çıkan güçlü bir şekilde inandığı anılarının birer karikatüründen ibaretti. Şimdi başkalarına verdiği zararlar, duyduğu kıskançlıklar, kökleşmiş önyargıları, umutsuz yalanları, kendine acıyışları, korkuları -içinde saklı olan, karanlıkta kalan her şey- gözlerinin önüne serilmişti. Burada Gölgeli Vadi'den korkusu için bahaneler arayarak, ailesini ve dostlarını korumak ve kurtarmak için değil, kendi yaşamını kurtarmak için kaçan -bencilce kendi kâbuslarını Flick'in de paylaşmasına ve böylelikle bunun acısını dindirmesine izin veren Shea Ohmsford vardı Burada Panamon Creel'in değer yargılarını aşağılarken aynı zamanda hırsızın onun yaşamını kurtarmak için kendıninkini tehlikeye atmasına izin veren Vadili vardı. Ve orada... 206 ı< -j ^ imgeler bitmeyecekmiş gibi devam ediyordu Shea Ohms-ford görmekte olduklarından korkarak geri çekilmişti. Bunu kabul edemezdi. Bunu asla kabul edemezdi! Gene de içindeki güç ve anlayış dağarcığından beslenen zihni, utancı bir kenara bırakarak bu hayalleri kabul edercesine açıldı ve onu gördüklerinin gerçekliğini kabul etmeye zorladı. Karakterinin diğer tarafını kolaylıkla inkâr edemezdi; her zaman kendisi olduğuna inandığı sınırlı insan imajı gibi, bu da gerçek Shea Ohmsford'un bir parçasıydı sadece -kabul etmesi ne kadar güç olursa olsun. Fakat kabul etmesi gerekiyordu. Bu gerçekti. ...Akkor bir gazapla dolu olarak Karabüyücü Lord tamamen uyandı... Gerçek? Shea Shannara'nın Kılıcı'na bakmak için gözlerini tekrar açtı; Kılıç ucundan kabzasına kadar beyaz bir ışıltıyla parlıyordu Yeni bir benlik imgesi değil, sadece derin bir içsel bilgelik uyandıran, sıcak, nabız gibi atan bir his çabucak yayıldı içine Aniden Kılıç'ın sırrını bildiğini fark etti. Shannara'nın Kılıcı Gerçeği açıklama kudretine sahipti -onu elinde tutan insanı kendi gerçeğini tanımaya, hatta belki de onunla bağlantıya geçen başkalarının gerçeklerini ortaya çıkarmaya zorluyordu. Bir an bütün bunlara inanamadı. Umutsuzca bu beklenmedik keşfi sürdürmek için duraksadı -başka şeyler de bulmalıydı, çünkü başka şeyler de olmalıydı Ama ortada keşfedilecek başka bir şey yoktu. Ortada olan tek şey Kılıç'ın övülesi büyüsüydü. Bunun dışında, aynı göründüğü gibiydi, -olağanüstü bir işçilikle yapılmış, başka bir çağa ait bir silah. Bunun ne anlama geldiğini anlamak kafasını karıştırdı ve onu alt üst etti. Allanon'un Kılıç'ın sırrım hiçbir zaman açıkla207 Shannara'nın Kılıcı III

rr Terry Brooks maması şaşırtıcı değildi. Karabüyücü Lord'un inanılmaz gücüne karşı koyan nasıl bir silahtı bu? Yaşamım bir düşünceden biraz fazlasıyla kolayca alabilecek bir yaratığa karşı nasıl bir savunma sağlayabilirdi ki' Shea ürperten bir kesinlikle ihanete uğradığını anladı. Kılıç'ın efsanevi gücü bir yalandı! Korkuya kapılmaya başladığını hissetti ve duyduğu ürpertiye karşı gözlerini sıkıca kapattı. Etrafındaki karanlık sersemleşip bilincini kaybedinceye kadar şiddetle çalkalanmaya başladı. >, Karabüyücü Lord dağdaki sığınağının soğuk ve gri boşluğunda izliyor ve dinliyordu Öfkesi ağır ağır dindi ve başlığın içindeki sisli karanlık hoşnutlukla başım salladı. Yok ettiğini düşündüğü Vadili hâlâ yaşıyordu. Her şeye rağmen Kılıç'ı bulmuştu. Fakat adam tılsımı anlamak için gereken bilgiden yoksun ve acınacak kadar zavallıydı. Korkuya yenik düşmüştü ve savunmasızdı Efendi büyük odadan çabucak ve sessizce kayıp gitti... ft ' ' , ı.""'" Cvi-f ı Rüzgânn süpürdüğü çıplak tepede Allanon sessizce durak-sadi; gri kuzey ufkuna doğru uzanan dağ sıralarının tenhalığını izlerken karanlık gözlen kalın kaşlarının altında görünmez olmuştu Dağlar da ona bakıyor gibiydi; yüzleri, kendilerini yıllarca önce ortaya çıkaran ruhu yansıtırcasma yaralı ve hırpalanmıştı. Kuzeykarası topraklarının üzerinde derin bir sessizlik beklentiyle asılı duruyordu. Yüksek dağların rüzgârı bile sessizliğe bürünmüştü Daıid biyah pelerinine sarınıp derin bir soluk aldı. Yanlış olamazdı, zihinsel taraması bu konuda ona yalan söylemezdi Başannak için onca çabaladığı şey sonunda gerçekleşmişti Bıçak Sırtı'mn derinliklerinde, gizemcinin durduğu yerden çok uzaklarda, Shea Ohmsford Shanna-ra'nın Kıhcı'nı çekmişti. 208 Shannara'nın Kılıcı III Fakat bütün bunlar yanlıştı! Vadili kendisi hakkındaki gerçeğe tahammül edip onu anlamış ve belki Kılıç'ın sırrını anlamış olsa bile, bu kılıcı Karabüyücü Lord'a karşı gerektiğince kullanmaya hazır değildi. Yalnız Allanon'un verebileceği bilgiden yoksun, tek başına ve çaresizken özgüvenini geliştirecek kadar vakti yoktu. Kendine güvensiz ve korkuyla hırpalanmış haliyle Brona için çok kolay bir av olacaktı. Druid daha şimdiden düşmanın uyanışını hissedebiliyordu. Karanlıklar Lordu, Kılıç sahibinin tılsımının gücünün farkında olmadığına emin bir şekilde sığınağından inmeye başlamıştı. Saldırısı hızlı ve vahşi olacaktı ve Shea daha hayatta kalmayı öğrenemeden yok edilmiş olacaktı. Yüzleşmeye sadece birkaç dakika kalmıştı ve Allanon yardım etmek üzere zamanında orada olamayacağım biliyordu. Sonunda Shea ve Shannara'nın Kılıcı'mn bir şekilde kuzeye doğru gittiğini anlamış ve diğerlerini Callahorn'da bırakarak Vadilinin yardımına koşmuştu. Ama olaylar çok çabuk gelişmişti. Shea'nın onu kullanabilmesi için bir tek şansı vardı -tabii gerçekten bir şans varsa- ve o hâlâ çok uzaktaydı. Druid pelerinini

vücuduna sararak tepeden aşağıya doğru hareket etti, yüzü kararlılıkla gerilmişti. Shea bir dizinin üzerine çöker çökmez Panamon Creel ileriye doğru atıldı, fakat Keltset'in güçlü kolu onu engelledi. Trol mağaraların girişini dinliyordu. Panamon hiçbir şey duya-mıyordu, ama ani bir endişe duygusu ve derinliklerine kadar işleyerek artan korku Vadiliye doğru yaptığı hamleye engel oldu. Keltset'in gözleri hücrenin ötesindeki koridordan birisinin geçtiğini işaret edercesine o yöne çevrildi ve Panamon duyduğu korkunun derinleştiğini hissetti. 2019 Terry Brooks l ' ı* Birden her şeyin üzerine bir gölge düştü, sonra mağaranın hücresini aydınlatan meşale ışığı donuklaştı. Hücrenin girişinde siyah bir pelerine bürünmüş uzun bir şekil duruyordu. Panamon Creel içgüdüleriyle onun Karabüyücü Lord olduğunu hissetti. İyice indirilmiş başlığın altında yüz olması gereken yerde sadece karanlık bir çift kızılımsı kıvılcımın etrafında ağır ağır hareket eden koyu yeşil bir buğu vardı. Kıvılcımlar ilk önce Panamon ve Keltset'e yöneldi ve tanıdıkları bütün korku ve dehşetleri felç halindeki bedenlerine göndererek onları anında hareketsiz heykellere dönüştürdü. Hırsız Vadiliyi uyarmak için bağırmak istedi, fakat konuşamadığını fark etti ve Shea'ya doğru ilerleyen yüzden yoksun yaratığı çaresizce izledi. Vadili küçük hücrenin gölgeli rutubetinde ayıldığını hissetti. Her şey tuhaf bir şekilde uzak görünüyordu, buna rağmen puslu zihninin derinliklerinde belirsiz bir uyarı işareti hissetmişti. Ama tepki göstermedi ve bir süre için sadece hücrenin bayat ve rutubet kokusu vardı. Hafif sise rağmen kendisinden beş adım ötede olan Panamon ve Keltset'in hareketsiz duruşlarını gördü, yüzlerinden korku yansıyordu. Orl Fane hücrenin gerisine doğru sürünmüş, düzensiz bir şekilde inleyen ve sızlayan küçük sarı bir topa benziyordu. Kendi önünde ise $han-nara'nın Kılıcı parlıyordu. Sonra bir anda Kılıç'in sırrı aklına geldi -ve bununla birlikte durumunun umutsuzluğu. Başını kaldırmaya çalıştı, ama gözleri önünde kilitlenmiş gibiydi. Ani bir korku ve keder onu buzlu bir nehrin suları gibi yıkadı ve kendini onun içinde boğuluyor gibi hissetti. Soğuk terler dökmeye başladı; elleri titriyordu. Kafasında tek bir düşünce vardı: Kaçmak! Yasak krallığına saldırmaya cesaret ettiği korkutucu yaratık varlığını fark edip onu yok etmeden önce kaçmak. Her şeyi uğrunda feda 210 Shannara'nın Kılıcı III ettiği amaç artık umurunda değildi; aklında kalan tek düşünce onu kaçmaya zorluyordu.

Sendeleyerek kalktı. Varlığının her bir zerresi ona Kılıç'ı atıp kaçmasını söylüyordu. Ama bunu yapamıyordu. İçinde bir şey Kılıç'ı bırakmayı reddediyordu. Ümitsizce korkusunu kontrol altına almaya çalışarak, Kılıç'ın kabzasını parmaklan acıdan beyazlaşıncaya kadar sıktı. Kendisiyle korkusu arasında kalan tek şey oydu. Ümitsizce faydasız olduğunu bildiği bir tılsımın yardımıyla aklına tutunuyordu. ,fÖLÜMLÜ YARATIK, BEN BURADAYIM! Kelimeler derin sessizlikte tüyler ürpertici bir yankıydı. Shea'nın gözleri kapıya bakmak için çabaladı. Önce sadece gölgeler göründü; sonra gölgeler yavaşça şekillenerek belirginleşti ve sonunda Karabüyücü Lord'un pelerinli siluetini oluşturdu. Odanın kapısında, ulaşılmaz, kapkara, şekilsiz bir bez parçası olarak duruyordu. Pelerinin iç taraflarında yeşil dumanlar girdap gibi dönüyor ve gözleri yerindeki kıvılcımların alevleri büyüyerek parlıyordu. ÖLÜMLÜ YARATIK, BURADAYIM. ÖNÜMDE EĞİL! Shea korkudan bembeyaz oldu. Zihninde büyük kara bir şey şimşek gibi çaktı ve büsbütün paniklemenin ince çizgisi üzerinde sendeledi. Önünde dipsiz bir boşluk açılmış gibiydi. Sadece küçük bir itişle.. Kendisini Kılıç'a ve umutsuzca hayatta kalma ihtiyacına konsantre olmaya zorladı. Kafasında sayısız, lanetli yaratığın umutsuzca merhamet dileyen çığlıklarını da beraberinde getiren koyu kırmızı bir sis belirdi. Bacaklarına ve kollarına sarılan şeyler onu boşluğa çekiyordu. Hiç cesareti kalmamıştı. Çok küçük ve savunmasızdı. Karabüyücü Lord kadar haşmetli bir varlığa nasıl direnebilirdi? Panamon Creel, hücrenin bir köşesinde siyah cüppeli figü211 \ l Terry Brooks rün Shea'ya yaklaşmasını izliyordu. Karabüyücü Lord yüzü olmayan hareket eden boş bir pelerin gibi görünmekteydi. Fakat Shea'nın tek başına baş edemeyeceği kadar güçlüydü; Kılıç olsun olmasın. Panamon Keltset'e uyan anlamında başını sallayıp onu donduran panik hissiyle savaşarak bıçaklı elini kaldırarak ona saldırmaya çalıştı. Siyah figür neredeyse ilgisizce ona döndü, artık boş bir cüppe gibi değil, dehşet verici bir güçle dolu görünüyordu. Kolu hareket etti ve hırsız adeta demirden bir mengenenin boğazını sıktığını ve onu duvara yapıştırdığını hissetti. Panamon bir kez daha harekete geçmeyi denedi, fakat Keltset'le beraber elleri kollan bağlanmıştı. Çaresizce Karabüyücü Lord'un yeniden Vadiliye doğru dönmesini izlediler. Shea için mücadele neredeyse bitmişti. Kılıç'ı hâlâ sıkıca tutuyordu, ama Karanlıklar

Lordu'nun saldınsı karşısında dayanıklılığının sonu da tükeniyordu. Artık sağlıklı düşünemi-yordu. Kendisini saran korkuya karşı gücünü yitiriyordu. Korkunç bir emir başlığın karanlığının içinden üzerine atıldı. ÖLÜMLÜ YARATIK, KILICI BIRAK! Shea ani emre uymamak için çaresizce direniyordu. Her şey bulanıklaşmaya başlamıştı ve nefes alabilmek için mücadele ediyordu. Zihninin derinliklerinde bir yerlerinde tanıdık bir ses ona ismiyle sesleniyordu. Cevap vermeye çalıştı, bağırarak yardım dilenmek istedi. Sonra Karabüyücü Lord'un sesi onu bir kez daha paramparça etti. KILICI BIRAK! Kılıç hafifçe aşağı indi Shea beyninin uyuştuğunu ve karanlığın ona daha da yaklaştığını hissetmeye başlamıştı. Kı-lıç'ın ona bir yararı yoktu. Neden söyleneni yapmıyordu? Bu yaratığa karşı hiçbir gücü yoktu. Sadece narin, önemsiz bir ölümlüydü o. 212 Shannara'nın Kılıcı III Kılıç daha da alçaldı. Orl Fane birden korku içinde bağırdı ve karanlık hücrenin tabanına doğru eğilerek ağlamaya başladı. Panamon bembeyaz kesilmişti. Shannara'nın Kılıcı taş zeminin birkaç santim yukarısında hafifçe salınarak duruyordu. Sonra Shea'nın kafasındaki ses ona bir kez daha seslendi. Nereden geldiği belli olmayan kelimeler güçlükle anlaşılabilir bir fısıltı halinde ona ulaştı. "Shea! Cesaretli ol Kılıç'a güven."'*• •> •''" '''"'* Allanon! Druidin sesi Vadilinin elini kolunu bağlayan korku ve güvensizliği delip geçti, fakat çok uzaktaydı ~-o kadar uzaktaydı ki... >>'" ' ı > v ' " "" "Kıhç'a inan, Shea. Geriye kalan her şey yanılsama .." Allanon'un kelimeleri, Shea'nın zihninden Karabüyücü Lord'un attığı bir öfke çığlığıyla birlikte kayboldu. Fakat Bro-na farkına varmakta çok geç kalmıştı. Allanon bir yaşam ipi fırlatmış ve Shea ona tutunarak kendisini yenilginin uçurumundan çekmişti. Korku ve güvensizlik geri çekildi. Kılıç hafifçe yükseldi. Karabüyücü Lord geri bir adım atar gibi göründü ve yüzsüz pelerin Orl Fane'den tarafa döndü. Aniden Gnom bir tahta kuklaya özgü bir hareketle irkilerek dikleşti. Karanlık Lord'un artık kendi kendisinin efendisi olmayan maşası öne atıldı, sarı elleri Kılıç'ı kavramak için ümitsizce uzanmıştı. Parmaklan Kılıç'm bıçak kısmında kapandı ve nafile J s('>'"'>''

yere çekti. Sonra Orl Fane aniden can çekercesine çığlık atarak ellerini tılsımdan kurtardı Yere düşerken, sanki korkunç bir şeyi görmek istemiyormuş gibi ellerini gözlerine kapamıştı. Karabüyücü Lord tekrar elini kaldırdı Titreyerek ayağa kalkmaya çalışan Gnom bir kez daha parıldayan kılıcı kavra213 Terry Brooks di. Bir kez daha acıyla bağırıp dizlerinin üzerine çöktü, tılsımı ikinci defa bıraktı, gözlerinden oluk oluk yaş boşalıyordu. Shea çökmüş adama baktı. Neler olduğunu anlamıştı. Orl Fane kendisi hakkındaki gerçeği görmüştü, tıpkı Shea Kılıç'a ilk dokunduğunda kendi gerçeğini gördüğü gibi. Fakat Gnom için gerçek tahammül edilemezdi. Gene de bütün bu olanlarda tuhaf bir şey vardı. Brona neden Kılıç'ı kendisi almaya çalışmamıştı? Çok basit bir hareketle bunu yapabilirdi; fakat bunun yerine Shea'mn Kılıç'ı bırakması için yanılsamalara başvurmuş, sonra da maşa olarak zaten çıldırmış olan Orl Fane'i kullanmıştı Bu kadar büyük bir gücün Efendisi olan Brona, neden Kılıç'ı kendisi alamıyordu? Bunun için basit bir hareket gerekliydi; bulamadığı cevap ona çok yakındı şimdi -sonra ilk küçük idrak kıvılcımı belirdi Orl Fane bir kez daha ayaklarının üzerindeydi, hâlâ çaresiz bir şekilde Karabüyücü Lord'un emirlerine uyuyordu. Delice bir çaresizlikle Shea'ya yaklaştı, gerilmiş parmakları vahşice önünde sallanıyordu. Vadili onu engellemeye çalıştı, fakat Orl Fane ne yaptığının farkında değildi, aklı uçup gitmişti, artık ruhu kendisine ait değildi. Korku ve öfkeyle kendini Kılıç'a doğru attı. GnomTkendisi için dünyada hâlâ tek anlamı olan şeye yani Kılıç'a doğru atıldığında zayıf vücudu parlak metalin etkisiyle bir anda şiddetle sarsıldı. Bir an Kılıç tekrar onun olmuştu Sonra da öldü. Shea sersemlemiş bir halde döndü ve Kılıç'ı ölü vücuttan çekip aldı. Karabüyücü Lord bir anda Vadilinin kafasındaki direnci yok etmeye çalışarak yeniden saldırıya geçti. Vahşi ve dolaysızdı; ne kurnaz bir şüphe anıştırması ne bir belirsizlik iması, ne de kendi kendini aldatmaca kullanmamıştı. Yalnızca balyoz vuruşları gibi ezici ve mahvedici korkuyu salmıştı üze214 Shannara'nın Kılıcı III rine. Shea'nın kafasında Karabüyücü Lord'un inanılmaz gücü hepsi de kendi yok oluşuna yönelik binlerce korkutucu biçimde canlandı. Yeryüzünde yaşayan en küçük ve en önemsiz varlığa indirgendiğini hissetti; bir saniye sonra da Karabüyücü Lord bu zavallı insanı bir anda un ufak edebilirmiş gibi geldi.

Fakat Shea cesaretini kaybetmedi. Bir keresinde neredeyse çılgınlığa yenik düşmüştü, ama bu defa kendine ve Allanon'a güvenerek inancından vazgeçmeyecekti. Kendini içini daraltan sise ve ona saldıran korku duvarına doğru küçük bir adım atmaya zorlarken Kılıç'ı iki eliyle sıkıca tutuyordu. Hissettiği korkunun ve panik hissinin kendisine ait olmadığına, sadece bir yanılsama olduğuna inanmaya çalıştı. Orl Fane'in ölümünü hatırladı ve şayet onları yarı yolda bırakırsa ölmek zorunda kalacak insanları gözünün önüne getirdi. Allanon'un fısıldadığı sözler geldi aklına. Karabüyücü Lord'un Kılıç'ı almayı tuhaf bir şekilde reddetmesiyle açığa çıkan zayıflığına dair inancına konsantre oldu Shea tılsımın gücünün gerçek sırrının Brona kadar haşmetli bir yaratık üzerinde bile etkili olan basit bir kuralı olduğuna inanmaya zorladı kendini. Sisler bir anda dağıldı ve önündeki korku duvan kalktı. Shea tekrar Karabüyücü Lord'un önünde durdu, pelerinin altındaki yeşil dumandan kırmızı ışıklar saçılıyordu. Pelerinin altında gizlenmiş kollar sanki tehlikeyi savuşturmak istercesine uzandı ve karanlık şekil geri çekildi. Panamon Creel ile Kelt-set duvarın kuytusunda bir anda serbest kaldılar ve silahlarını çekip öne atıldılar. Shea Karabüyücü Lord'un saldın karşısındaki direncinin parçalanıp yok olduğunu hissetti. Sonra Shannara'nın Kılıcı indi. Şiddetle sarsılan pelerinden tüyler ürpertici, sessiz bir dehşet çığlığı yükseldi ve uzun, iskeletimsi bir kol yukarı uzandı. 215 Terry Brooks ı '; Vadili parıldayan bıçağı kıvranan bedene, onu en yakındaki duvara sıkıştırana kadar dayadı. Kaçış olmayacak, diye yemin etti yavaşça. Bu yaratığın kötülüklerinin sonu gelecekti. Önündeki gerilmiş parmaklar hücrenin nemli havasını acıyla tırmalarken kara pelerin sallanıyordu. Karabüyücü Lord çökmeye başlamıştı ve onun yok eden şeye nefretini var gücüyle haykırıyordu. Çığlığının ardında uzun süre boyunca mahrum bırakıldıkları intikamları için haykıran binlerce ses yankılanıyordu. Shea yaratığın dehşetinin Kılıç'tan geçerek zihnine aktığını hissetti, fakat bununla birlikte diğer seslerden güç de geldi ve teslim olmadı. Kılıç'ın dokunuşu Karabüyücü Lord'un yarattığı yanılsamalarla ve hilelerle yadsıyamayacağı bir gerçeği taşıyordu. Bu kabullenemeyeceği, razı olamayacağı, tahammül edemeyeceği bir gerçekti -gene de karşısında kendisini savuna-mayacağı bir gerçek. Karabüyücü Lord için gerçek, ölümdü. Brona'nın ölümlü varlığı sadece bir yanılsamaydı. Uzun süre önce ölümlü yaşamını idame ettirmek için başvurduğu yöntem her ne ise onu yarı yolda bırakmış ve bedeni ölmüştü. Gene de ölçmediğine olan saplantılı inancı bir parçasının /aşamasına izin vermiş ve onu deliliğe götüren büyüyle varlığını devam ettirmişti. Kendi ölümünü inkâr ederek elinden kaçan ölümsüzlüğe ulaşmak için cansız bedenini bir arada tutmuştu. İki dünyanın bir parçası olarak var olan bu yaratığın gücü görünüşte dehşet vericiydi. Fakat şimdi, Kılıç onu kendi gerçekliğinin -yani yalnızca gerçekliğine olan yanlış inancıyla varlığını

sürdüren çürümüş, cansız kabuğunun- sadece arzularının gücüyle oluşmuş bir oyun, bir fantezi, kendini gösterdiği fiziksel varlığı kadar gelip geçici olduğunu görmeye zorluyordu. Ölümlülerin korku ve şüphelerinde var olup büyüyen bir yalandı, gerçeği örtbas etmek için yaratmış olduğu bir yalan. 216 Shannara'nın Kılıcı III Ama şimdi yalanları ortaya dökülüyordu. Shea Ohmsford bütün insanların olduğu gibi kendi insan doğasının da bir parçası olan güçsüzlüğünü ve zaaflarım ka-bullenebilmişti. Ama Karabüyücü Lord Kılıç'ın ortaya çıkardıklarını asla kabul edemezdi, çünkü gerçek, kendisinin olduğunu düşündüğü varlığın yaklaşık bin yıl önce var olmaktan çıktığıydı. Brona'ya kalan tek şey yalandı ve şimdi de bu ondan Kılıç'ın gücüyle alınıyordu. "' 'f- f'UY"?^/ v;''. 'îX">t Son bir defa daha bağırdı; hücrede yankılanan dokunaklı iniltisi diğer hayalet seslerden yükselen zafer çığlıklarına karıştı. Sonra bütün sesler kesildi. Giysisinin altında parçalara ayrılırken uzattığı kolu titreyen bedeninden düşerek solup toz oldu. Kırmızının zayıf parıltısı gittikçe incelen yeşil dumanda bir kere daha ışıldadı ve kayboldu. Pelerini arkada yalnızca yıpranmış bir bez kalana kadar çökerek buruştu ve der top olup yere düştü. Bir süre sonra Shea dengesini yitirerek sallanmaya başladı. Sinirlerinden çok fazla duygu birbirini kovalayarak geçmişti ve çok uzun süredir devam eden çok büyük gerginlik bedeninden diyetini alıyordu. Ayağının altındaki zemin çekiliyor gibiydi ve yavaş yavaş düşüyordu. Tyrsis şehrinde ölümlülerle ruhlar âleminin yaratıkları arasındaki uzun, korkunç mücadele hayret verici bir hızla doruğa ulaştı. Dünya taşla kaplı yüreğinin derinliklerinde gümbürdemeye başlamıştı, sarsıntılar yüzeyini tehdit edici titremelerle dalgalandırıyordu. Tyrsis'in batıdaki alçak tepelerinde bir grup Elf süvarisi korkmuş atlarını kontrol etmeye çalışıyordu. Yorgun Flick Ohmsford ise dehşet içinde önündeki toprağın şiddetle sallanışına bakıyordu. Kuzeykarası ordusu Güneykarası 217 Terry Brooks savunmasını dağıtmaya çalışırken İç Surlar'ın hemen üzerindeki dev Balinor saldırıları geri püskürtüyordu ve sarsıntılar savaşın hengâmesinde dakikalarca fark edilmemişti. Gümbürtüler artmaya devam ederken Sendic Köprüsü üzerindeki Troller duraksayıp etrafa bakmdılar. Menion Leah eski taşlardaki çatlakları fark ettiğinde irkildi, köprü nöbetçileri kaçmak için hazırlandılar. Derin titreşimler toprağı ve kayaları sarsarak muazzam bir heyelan gümbürtüsüyle daha da arttı. Rüzgâr vahşi hamlelerle toprağın üzerinde patlıyor ve Tyrsis'i kurtarmak için hâlâ dört nala koşan Elf ordusunu

dağıtıyordu. Muhteşem Rüzgâr Culhaven'dan Anar'a kadar geniş Batıkarası topraklarının en ücra köşelerine kadar kükrüyordu. Rüzgânn ve depremin kabaran gücü dört kıtaya da yayılırken sık orman ağaçlarını yıkıp dağıttı ve dağların çıkıntılı tepelerini koparıp un ufak etti. Gökyüzü kopkoyu bir siyaha dönüşmüştü -gök dev bir fırçanın tek bir darbesiyle silinmiş gibi buluttan, güneşten yoksun, bomboştu. Devasa, kırmızı yıldırımlar karanlığı keserek inanılmaz bir elektrik enerjisi ağıyla gökyüzünü bir uçtan bir uca karışlıyordu. Bu, dünyanın sonuydu. Bu, tüm yaşamın sonuydu. İlk sözün ağızlardan çıkışıyla birlikte vaat edilen kıyamet sonunda gelmişti. Ama bir an sonra, birdenbire mutlak bir sessizliğe gömülerek sona erdi. Zifiri karanlıktan yükselen kederli feryatlar bir anda acı dolu haykırışlara dönüşünceye kadar sessizlik her yanı kefen gibi sardı. Tyrsis şehrinde savaş unutulmuştu. Kuzey-karalılar ve Güneykarahlar havada şekilsiz hayaletler gibi, anlatılamaz bir acı içinde kıvranarak süzülen Kafatası Taşıyıcıla-rı'nı dehşetle izliyorlardı, yaratıkların kancalı kolları çığlıklar atarlarken kıvrılıyordu. Korkudan bembeyaz olmuş insanların tam üzerinde bir an için asılı kaldılar. Sonra kanatlı şekiller 218 Shannara'nın Kılıcı III parçalara ayrılıp dağılmaya başladı, kara bedenleri yavaş yavaş küle dönüştü ve yere doğaı süzüldü. Birkaç saniye sonra, sanki bir perdenin uçları gibi kuzeye doğru sürüklenmeye başlayan boş karanlıktan başka bir şey kalmamıştı. Mavi gökyüzünün önce güneyi, sonra doğu ve batısı güneşin pırıltısıyla aydınlandı. Ölümlüler huşu içinde, imkânsız bir karanlığın kuzeyde gökte hareketsizce asılı duran simsiyah bir buluta dönüştüğünü ve sonra da toprağa inerek ebediyen ortadan kaybolduğunu gördüler. Shea uçsuz bucaksız, karanlık, bir boşlukta bilinçsizce süzülürken zaman akıp gidiyordu. t;.,v. > f",1!" J" Vl "Başa çıkamadı, galiba." Uzaktan, çok uzaklardan bir yerden zihnine bir ses geldi. Yanan tenine değen sert taşların ani soğukluğunu ellerinde ve yüzünde hissetti. "Bekle biraz, gözlerini kırpıyor. Sanırım kendine geliyor!" Panamon Creel. Shea'nın gözleri açıldı ve kendini küçük hücrenin zemininde yatarken buldu, meşalenin sarı ışığı karanlıkta puslu bir ışıltıyla yanıyordu. Yine eski haline dönmüştü. Bir eli hâlâ Shannara'nın Kılıcı'nı tutuyordu, fakat tılsımın gücü artık onu bırakmış ve onlan birleştiren tuhaf bağ sona ermişti. Beceriksizce ellerinin ve dizlerinin üzerine kalkmaya çalıştı, ama derin, uğursuz bir gümbürtü tenha mağarayı sallayıp onu ileriye doğru fırlattı. Düştüğünde güçlü eller onu tuttu.

"Şimdi daha iyi, biraz yavaş." Panamon'un pürüzlü sesi neredeyse kulağının dibindeydi. "Sana bakayım biraz. Tamam, bana bak." Küçük Vadiliyi şiddetle çekti ve göz göze geldiler. Hırsızın sert bakışlarında sadece korkunun izleri görünüyordu, 219 Terry Brooks daha sonra ise bir gülümseme belirdi yüzünde. "O iyi, Keltset. Artık çıkalım buradan." Shea'yı ayağa kaldırdı ve açık kapıya doğru ilerlemeye başladı. Birkaç adım ileride Keltset hantal adımlarla yürüyordu. Shea kararsız birkaç adım attı ve duraksadı. Birşeyler onu tutuyordu. "iyiyim," dedi zorlukla işitilen bir sesle. "' Aniden her şey ona geri geldi -Kılıç'ın birbirlerine bağlanmaları için bedenine akan gücü, kendi gerçeğine dair içsel görüntüler, Karabüyücü Lord'a karşı verdiği korkunç mücadele, Orl Fane'in ölümü... Haykırdı ve sendeledi. Panamon Creel düşünmeden atılıp sağlam olan koluyla küçük Vadiliyi tuttu. • '•/ v* 1 vUy fWif<*J ; ' v"v "Geçti, geçti, hepsi bitti artık, Shea. Basardın -sen kazandın Karabüyücü Lord yok oldu Fakat bu dağ tamamen sallanıp parçalanıyor Burası tepemize çökmeden önce buradan çıkmamız gerekiyor!" ^ Gümbürtüler durmadan yükseliyordu ve kayalar mağaraların duvarlanndan tavanlarından düşmeye ve küçük taş sağanakları halinde zemine yağmaya başlamıştı. Yer sallanmaya devam ettikçe eski taşlarda çatlaklar beliriyordu. Shea Pana-mon'a baktı ve başını salladı. "İyi olacaksın." Kırmızılı hırsız çabucak ayağa kalktı. "Seni buradan çıkaracağım, sana söz veriyorum." Üç adam sessizce odadan karanlık geçide çıktılar. Kayalık tünel Bıçak Sırtı'nın derinliklerine doğru kıvnla kıvrıla uzanıyordu, sert duvarlar çatlaklarla yarılmıştı. Sarsıntı güçlendikçe başka çatlaklar da oluşuyor, duvarlar çatırtılarla kırılıyordu Dağ, toprak açılıp onu yutmakla tehdit edermiş gibi yerin kalbinden gelen gök gürültüsünü andıran yankılarla sallanıyordu. 220 Shannara'nın Kılıcı III Sayısız geçitlerden ve bağlantı bölmelerinden geçmişler, ama hâlâ güvenlikte

olabilecekleri bir yere kaçış yolu bulamamışlardı. Birkaç defa biri ya da ikisi toz ve kaya şelalesi altında kaldı, ama kurtulmayı başardılar. Büyük kaya külçeleri onlardan önce geçitleri kapatıyordu, ama güçlü Keltset olanca gücüyle onları bir tarafa itiyor ve küçük grup yollarına devam ediyordu. Shea olup bitenleri anlayamaz oldu; tuhaf bir bitkinlik amansızca bastırarak ve kalan küçücük dayanma gücünü kernirerek bütün bedenini esir almıştı. Devam edemeyeceğini anladığında, ona destek olmak için hemen yanı başında güçlü koluyla onu tutup kayaların arasında ilerlemesine yardım eden Panamon belirdi. Dağ şiddetli bir sarsıntıyla sallanırken keskin bir dönemeçle sağa kıvrılan dar bir geçide ulaştılar. Geçidin tabam boydan boya çatlaktı ve aşağıya çökmeye başlamıştı. Panamon çılgına dönmüş bir şekilde bağırarak Vadiliyi kendi bedeniyle korumak için önüne çekti. Keltset bir anda orada bitip kollarını yukarı kaldırarak tonlarca ağırlıktaki kayanın düşmesini engellemek için geniş omuzlanyla yukarı abandı. Toz kör edici bir bulut halinde yükseldi ve her şey bir an görünmez oldu. Panamon Creel Vadiliyi iterek Kaya Trolünün gergin bedenin yanından geçmeye zorladı. Shea parçalanmış kayadan geçerken yukarıya baktı ve müşfik gözler kendisininkiyle buluştu. Tavan birkaç adım öteye düşmüştü ve iri adam bir Kaya Trolünün sahip olduğu bütün gücünü kullanarak ona direniyordu, ağaç kabuğunu andıran bedeni muazzam gerilimden kaskatı olmuştu. Shea duraksadı, fakat Panamon'un eli onu omzundan tuttu ve daha geniş bir koridora açılan tünele doğru itti. Gevşek dağınık kaya yığınlarının bulunduğu bir yere çöktüler ve toz dumanı içinde nefes almaya çalıştılar. Kısa bir an Kelt221 Terry Brooks set'i gördüler, dev bedeni hâlâ çöken kayayı destekliyordu. Panamon geçidin girişine doğru yöneldi, fakat dağın merkezinden bir sarsıntı, kayaların gümbürtülerle kayıp çökmesine neden olarak arkalarındaki tüneli kapattı. Tonlarca ağırlıktaki kaya aşağı çöktü ve arkalarındaki yolu tamamen kapattı. Shea bağırarak kendini kayalara doğru fırlattı, ama Panamon bıçaklı elini ona doğrultarak onu sertçe çekti. *n ' ' "O öldü! Ona yardım edemeyiz artık." Vadili'nin yorgun yüzü ona dehşetle baktı. "Kımılda biraz -çıkalım buradan!" Hırsız öfkeden mosmor kesilmişti. "Onun bir hiç yüzünden mi ölmüş olmasını istiyorsun? Kımılda!" Shea'yı şiddetle ayağa kaldırdı. Tünelin açık kısmına doğru itti. Derin sarsıntılar dağın içinde iki adamı neredeyse mağaranın tavanına fırlatacak kadar güçlüydü. Shea artık körle-mesine koşuyordu, gözleri tozla ve yaşlarla doluydu. Görmek gittikçe daha da zorlaşıyordu ve bulanıklaşan görüşünü düzeltmek için gözlerini kırpıştırıp kısıyordu. Panamon'un güçle-şen nefes alış verişlerinin sesi tam kulaklannın dibindeydi ve sırtında onu daha hızlı koşması için itmekte olan bıçaklı elini hissediyordu. Geçidin duvarlarından ve tavandan düşen kaya parçalan savunmasız bedenine yağıyor, orasını burasını kesip

bereliyor, zayıf, ter içindeki bedenini saran orman giysisini lime lime ediyordu. Elinde, olanların bir deli saçması olmadığının kanıtı olmaktan öte artık bir işe yaramayan parıltılı Kılıç vardı. Tünel aniden Kuzeykarası göğünün gri aydınlığına açıldı ve dağdan kurtuldular. Önlerinde Trollerin ve Mutenlerin ölü bedenleri dağılmıştı. İki adam duraksamadan dehşet verici Bıçak Sırtı'na açılan dönemeçli geçitten çıktılar. Sert toprak şid222 Shannara'nın Kılıcı III detle sallanıyordu, Kafatası Dağı'nın dibinden uzun çıkıntılar beliriyor ve yasak bölgeyi sınırlayan doğal tehlikeler zincirine doğru çarpık bir biçimde kıvrılıyordu. Öncekilerden daha yüksek, ani bir gümbürtü koşan iki adamı durdurdu. Sessiz bir dehşetle kafatasının zayıf ve kuru yüzünün parçalanmasını izlediler. Sanki her şey bir anda darma dağın olmuş ve tonlarca kayanın çökmesiyle Kafatası Dağı yok olurken Karabüyücü Lord'un nişanı silinip gitmişti. Kalın, sarı bir bulut kütlesi gökyüzüne dalga dalga yükseliyor ve yerin derinliklerinden gelen ağır bir patlama Kuzeykarası'nın uçsuz bucaksız boşluğunda yankılanıyordu. Şiddetli rüzgârlar yok olan dağdan artakalanları silip süpürüyordu ve yeryüzündeki gümbürtüler bir kere daha duyulmaya başlamıştı. Shea dehşet içinde devasa Bıçak Sırtı'nın bu yeni sarsıntının etkisiyle titremeye başladığını gördü. Bütün krallık dağılıyordu! Panamon sersemlemiş haldeki Shea'yı da çekerek geçide doğru sendeleyerek koşuyordu. Fakat bu kez küçük Vadinin ısrara ihtiyacı yoktu ve çabucak ölü vücutları aşarak koşmaya başladı. Son bir cesaret ve kararlılıkla kalan son gücünü toparladı ve Panamon Creel'i şaşırtarak yetişmek için adımlarını sıklaştırmak zorunda bıraktı. Dağın eteklerine ulaştıklarında, sarsıntılar araziyi sallarken Bıçak Sırtı'nın yüksek doruktan çatırtıyla koparak düşmeye başlamıştı. İri kayalar derin vadiye yuvarlanmaktaydı ve eski tepelerden aşağıya bir heyelan geliyordu. Bu kıyametin ortasında kalmış olan iki Güneykarah bir taraftan diğer tarafa kaçıyorlardı -bir elinde efsanevi Kılıç'ıyla yarı-Elf ve tek elli hırsız. Rüzgâr onları daha hızlı hareket etmeleri için uyarırcasına arkalarına çarpıyordu. Kaya duvarlarının dönemeçleri kayboldu ve ötedeki tepeliklere açılan kanyonun çıkışına yaklaştıklarını anladılar. Shea birden gözlerinin 223 Terry Brooks yeniden bulanıklaştığının farkına vardı ve kararsızca sendeledi, serbest olan eliyle şiddetle gözlerini ovuşturuyordu. Derin vadinin batı kısmı birden yarılarak ikisinin üzerine çöktü ve onlan kaya ve toza gömdü. Korunmasız başına sert bir şey çarptı ve Shea bir an bilincini yitirerek karanlığa gömüldü. Kısmen göçük altında kalmıştı ve zihni kendisine gelmeye çabalıyordu.

Panamon parçalanmış taşlann arasından güçlü koluyla onu yukarıya doğru çekmeye çalışıyordu. Gri bir sisin arasından Shea iri adamın yüzünde kan olduğunu gördü. Shannara'nın Kılıcı'ndan destek alarak yavaşça ayağa kalktı. Panamon dizlerinin üstünde kalmıştı. Bıçaklı eli arkalarındaki geçidi gösteriyordu. Shea kaygıyla gösterdiği yere baktı. Shea ümitsizlik içinde yükselen toz bulutlarının arasından onlara doğru gelen hantal, kılıksız bir yaratık gördü. Bir Muten! Biçimsiz yapay yüzü onlara döndü; canavar durmadan ilerliyordu. Panamon Shea'ya baktı ve haşince gülümsedi. '"* , "Bütün yol boyunca bizimleydi. Onu kayalıklarda atlatabileceğimizi düşündüm, fakat ısrarcıymış." Yavaşça kalktı ve uzun kılıcını çekti. "İlerlemeye devam et, Shea. Sana yetişirim." Korkudan irkilen Vadili konuşmadan başını iki yana salladı. Yanlış anlamış olmalıydı. "Ondan daha hızlı koşabiliriz," diye patladı sonunda. "Geçidin sonuna ulaştık sayılır. Onunla orada vuruşabiliriz -beraber!" Panamon başını salladı ve üzgün bir şekilde gülümsedi. "Korkarım, bu defa değil. Ayağıma birşeyler oldu, daha fazla gidemem." Shea birşeyler söylemek için ağzını açtı. "Bunu duymak istemiyorum, Shea. Şimdi kaç -ve koşmaya devam et!" Adama bakarken Vadilinin gözlerinden yaşlar akıyordu. 224 Shannara'nın Kılıcı İÜ "Yapamam1" Aniden Bıçak Sırtı'm sallayan bir gümbürtü daha geldi ve Panamon'la Shea'yı tekrar dizlerinin üzerine fırlattı. Kaya parçalan dağlardan ezercesine geliyor, yerin derinliklerinden çatırtılar kopuyordu. Muten sarsıntılardan etkilenmeksizin onlara doğru yürümeye devam ediyordu. Panamon titrekçe ayağa kalkıp Shea'yı çekti. "Bütün geçit aşağı iniyor," dedi sessizce. "Tartışmaya ayıracak zamanımız yok. Seninle ya da Keltset'le karşılaşmadan önce olduğu gibi kendi başımın çaresine bakabilirim. Şimdi, koşmanı istiyorum -çabuk geçitten çık!" Bir elini Vadilinin ince omzuna koyup onu nazikçe itti. Shea koşarken bir an

Shannara'nın Kılıcı'nı neredeyse tehdit edercesine yukarıya kaldırarak durdu. Panamon Creel'in yüzünde bir hayret pırıltısı belirdi, sonra da o bildik şeytani sırıtış göründü, gözleri adeta ateşe dönüşmüştü. "Tekrar karşalaşacağız, Shea Ohmsford. Beni bekle." Bıçaklı elini vedalaşırcasına salladı ve yaklaşan Mutenle karşılaşmak için döndü. Shea bakakaldı. Zayıflayan gözleri onu aldatıyor olmalıydı -bir an kırmızılara bürünmüş hırsız topallamıyor gibi gözüktü. Dar geçitten ağır kaya parçalan inerken Vadili dağ eteklerinin güvencesine doğru koşmaya başladı. Gevşek kayalardan ve topraktan kayarak, Bıçak Sırtı'nın yükseklerinden derin vadiye inen enkaz ve taş şelâlesinden kaçarak, tek başına koşmaya devam etti. 225 Öğleden sonra neredeyse sona ermişti Güneş ışığı süzülen beyaz bulutların arasından uzun, belirsiz huzmeler halinde çorak, boş Kuzeykarası topraklarına ılık dokunuşlarla yerleşiyordu. Işık, uzun yıllar boyunca kurak, ıssız uzanmış olan topraklarda yakında bir gün gelişecek olan kalıcı hayatın ilk işaretleri olan oraya buraya serpiştirilmiş yeşillik parçalan üzerine ihtiyatla düşüyordu. Uzaklarda, un ufak olmuş Bıçak Sırtı'nın körleşmiş tepeleri kuzey ufkunu kesiyor ve ötedeki viraneye dönmüş vadiden kalkan tozlar hâlâ Kafatası Krallığı'nın kalın-tılannın üzerinde asılı duruyordu. Shea, Bıçak Sırtı'mn hemen aşağısındaki sıradağlardan uzanan dere çukurlarında ve dağ sırtlarında amaçsızca yürürken bir anda ortaya çıkıverdi. Yan kör ve tamamen tükenmiş haldeki üstü başı yırtılmış haliyle güçlükle tanınıyordu. Farkında olmaksızın Allanon'a doğru yürüyordu, iki eliyle gümüş kabzalı kılıcı sıkıca tutuyordu Yalnızca bir an boyunca Druid sessizce sendeleyerek yürüyen, perişan haldeki kılıçlının gülünç haline tek kelime edemeden baktı. Sonra keskin bir rahatlama ünlemi koyvererek zayıf, hırpalanmış Shea Ohmsford'u yakalamak için atıldı ve onu kendisine yaklaştırdı. 226 Shannara'nın Kılıcı III ., -"it, ; " • *

Vadili uzun süre uyudu ve yeniden uyandığında gece olmuştu Derin, geniş bir dere çukuruna açılan kayalarla kaplı bir çıkıntının oluşturduğu sığınakta yatıyordu. Küçük bir odun ateşi huzur verici çıtırtılarla sıkıca sanndığı pelerininin sıcaklığına sıcaklık ekleyerek yanıyordu. Bulanmış görüşü berraklaşmaya başlamış ve kendini üstündeki karyola sayvanı gibi bir tepenin ucundan diğerine uzanan parlak, yıldızlı göğe bakarken bulmuştu. Elinde olmadan gülümsedi Kendini yeniden Gölgeli Vadi'de düşleyebilirdi. Bir süre sonra ateşin zayıf ışığında Allanon'un kara gölgesi belirdi "Daha iyice mısın?" diye sordu Druid otururken. Allanon'da tuhaf birşeyler vardı. Daha

insani, daha az korkutucu görünüyordu ve sesinde olağandışı bir sıcaklık vardı. '•' * Shea başını salladı "Beni nasıl buldun?" "Sen beni buldun Hiçbir şeyi hatırlamıyor musun?" "Hayır, hiçbir şey -hiçbir şey. ." Shea tereddütle duraksadı. "Başka kimse var mıydı... başka kimseyi gördün mü?" Allanon bir süre cevabını düşünüyormuş gibi yüzünün gergin ifadesini inceledi, sonra esmer başını iki yana salladı. "Yalnızdın" Shea bir şeyin boğazında takıldığını hissetti, zorlukla yutkunarak battaniyelerin sıcaklığına geri döndü. "İyi misin?" Druidın kalın sesi karanlıkta ona ulaşmıştı. "Şimdi birşeyler yemek ister misin? Bence bu senin için iyi olurdu " "Evet." Shea oturur pozisyona geldi, hâlâ pelerinine sarınmış haldeydi. Allanon ateşin üzerinde küçük bir kapta çorba kaynatıyordu Kokusu ona davetkârca ulaştı ve Shea kokuyu içine çekti Sonra birden Shannara'nın Kılıcı'nı hatırladı ve ka227 Terry Brooks ranhkta ona bakındı. Neredeyse bir anda gördü onu, yanında duruyor, metali donuk donuk parlıyordu. Sonradan aklına gelen bir düşünceyle giysisinin altındaki Elftaşlarını aradı. Ama bulamadı. Paniğe kapılarak umutsuzca giysisinde küçük keseyi aradı, ama sonuç aynıydı. Yoktu. Ümitsizliğe kapıldı ve bir süre zayıfça yattı. Belki Allanon... "Allanon, Elftaşlarını bulamıyorum," dedi hemen. "Sen...? Druid yanına geldi ve tüten çorba kabıyla küçük tahta bir kaşık uzattı. Yüzü anlaşılmaz, siyah bir gölgeydi. • f.,t/ .,* "Hayır, Shea. Onları Bıçak Sırtı'ndan kaçarken düşürmüş olmalısın" Diğerinin yüzündeki yılgın ifadeyi gördü ve onu rahatlatmak için elini omzuna koydu. "Şu anda onlar için kaygılanmana gerek yok. Taşlar amaçlarını yerine getirdiler. Bir-şeyler yiyip uyumanı istiyorum -dinlenmeye ihtiyacın var." Shea, Elftaşlannı kaybetmesini kolay kolay unutamayarak mekanik hareketlerle çorbasını içti. Ta başından beri her adımında onu koruyarak yanında olmuşlardı. Birkaç defa da hayatını kurtarmışlardı. Nasıl bu kadar dikkatsiz olabilmişti? Onlan nerede

kaybetmiş olabileceğini hatırlamaya çalışarak bir süre daha düşündü, ama faydası yoktu. Her an kaybetmiş olabilirdi. "Elftaşları için üzgünüm," diye özür diledi yavaşça, birşey-ler söylemesi gerektiğini hissederek. Allanon omuz silkip hafifçe gülümsedi Vadilinin yanına otururken bitkin ve bir şekilde yaşlanmış gibiydi. "Belki daha sonra geri dönerler." Shea sessizlik içinde çorbasını bitirdi ve Allanon o söylemeden kabı yeniden doldurdu. Sıcak çorba hâlâ bitkin olan Vadiliyi rahatlatmış ve bedenine ağır ağır yayılan bir uyuşukluk vermişti. Yeniden uykuya dalıyordu. Kendini bu hisse bırakmak çok kolaydı, ama bunu yapamazdı. Hâlâ onu rahatsız 228 Shannara'nın Kılıcı III eden birçok şey, cevaplanmamış bir sürü soru vardı. Cevapları artık onları verebilecek adamdan almak istiyordu. Yaşadığı bunca şeyden sonra bu kadanna hakkı vardı. Allanon'un küçük ateşin ötesindeki karanlıktan kendisini izlediğini bilerek doğrulup oturmaya çalıştı. Uzaklarda bir yerlerde bir gece kuşunun çığlığı sessizliği bozuyordu. Shea durdu. Hayat Kuzeykarası'na yeniden dönüyordu -o kadar uzun zamandan sonra. Çorba kabını yanında yere koydu ve Alla-non'a döndü. "Biraz konuşabilir miyiz?" Druid sessizce başını salladı. "Bana Kılıç hakkındaki gerçeği neden anlatmadın?" diye sordu Vadili usulca. "Neden anlatmadın?" "Sana bilmen gereken her şeyi anlattım." Allanon'un esmer yüzü ifadesizdi. "Gerisini sana Kılıç anlattı." , Shea ona inanamayarak baktı. "Shannara'nın Kılıcı'nın sırrını kendi başına öğrenmen gerekiyordu," diye devam etti Druid şefkatle. "Bu sana açıklayabileceğim bir şey değildi -bu yaşaman gereken bir şeydi. Kı-lıç'm bir tılsım olarak Karabüyücü Lord'a karşı bir işe yaraya-bilmesi için kendin hakkındaki gerçekleri kabul etmeyi öğrenmen gerekiyordu. Bu benim doğrudan dahil olamayacağım bir süreçti." "Pekiyi, ama bana en azından Kıhç'ın Brona'yı nasıl ve neden yok edeceğini de mi anlatamazdın?" diye ısrar etti Shea.

"Ve aynı şekilde sana ne yapacağını da mı anlatsaydım, Shea?" Vadili kaşlarını çattı. "Anlamıyorum." "Sana Kılıç hakkında anlatabileceklerimin hepsini anlatsaydım -o zaman şimdiki gibi seni aydınlatacak geçmiş günlerin 229 Terry Brooks bilgisine de sahip olmadığını akılda tutarak- bu sana pratik anlamda fayda sağlayacak mıydı? Kılıç'ı aramaya devam edebilecek miydin? Kendi gerçeğini açığa çıkarmaktan başka bir işe yaramadığını bilerek Kılıç'ı Brona'ya çekebilecek miydin? Sana bu kadar basit bir şeyin Karabüyücü Lord'un gücüne sahip bir canavarı yok edeceğini söylesen bile bana inanır miydin?" "t '*'. Loş ışıkta Shea'ya doğru biraz daha eğildi. "Yoksa araştırmayı o anda orada bırakmaz miydin? Gerçeğin ne kadarına dayanabilirdin?" "Bilmiyorum," diye yanıtladı Shea şüpheyle. H1 "O halde sana daha önce söyleyemediğim bir şey söyleyeyim. Jerle Shannara, bundan beş yüz yıl önce bütün bunları biliyordu -ve gene de başarısız oldu." "Ama ben sanıyordum ki..." ••" "'"''f • "Başarılı olduğunu mu sanıyordun?" diye Allanon düşüncesini tamamladı. "Hem başanlı olsaydı, Karabüyücü Lord yok edilmiş olmaz mıydı? Hayır, Shea; Jerle Shannara başanlı olamadı Bremen Elf Kralına Kılıç'ın sırnnı açıklamıştı çünkü; o da, tılsımın nasıl kullanılacağını bilmenin taşıyıcısını Brona'yla karşılaşmaya daha iyi hazırlayacağını düşünmüştü Ama öyle olmadı. Kendi gerçeğinin açığa çıkacağı konusunda uyarılmış olduğu halde, Jerle Shannara keşfedeceklerine hazırlıklı değildi. Aslında, daha önceden uyarmanın onu daha iyi hazırlamasına olanak yoktu. Kendimize karşı tamamen dürüst olamayacak kadar çok duvar öreriz. Ve onun Bremen'in Kılıç'ı nihayet eline aldığında olacaklar hakkındaki uyarılarına gerçekten inandığını sanmıyorum. Jerle Shannara savaşçı bir kraldı ve Kılıç'ın ona o şekilde yardımı olmayacağı söylendiyse de, doğal içgüdüsü onu fiziksel bir silah olarak görmesine neden olmuştu. Karabüyücü Lord'la karşılaştığında ve tılsım Bremen'in onu 230 Shannara'nın Kılıcı III uyardığı şekilde işlemeye başladığında paniğe kapıldı. Fiziksel gücü, savaş yeteneği ve tecrübesi -bunların hiçbirinin yaran olmadı. Bu kabul edebileceğinden daha fazlaydı. Bunun sonucu olarak, Karabüyücü Lord ondan kaçmayı başardı." Shea kavrayamamıştı. * "Bende farklı olabilirdi." ' Ama Druid onu duymamışa

benziyordu. "Shannara'nın Kılıcı'nı bulduğunda ve tılsımın sırrı kendini sana açıkladığında yanında olabilirdim, o zaman Karabüyücü Lord'a karşı bir silah olarak anlamını açıklayabilirdim. Ama seni Ejderha Dişi'nde kaybettim ve bundan hemen sonra senin Shannara'nın Kılıcı'nı bulup kuzeye doğru bensiz yola çıktığını anladım. Peşinden geldim, ama çok geç kalmıştım. Kılıç'ın sırrını keşfettiğinde yaşadığın paniği sezebiliyordum, Karabüyücü Lord'un da bunu sezdiğini biliyordum. Ama hâlâ sana zamanında yetişemeyecek kadar uzaktaydım. Sesimi zihnine yansıtarak sana seslenmeye çalıştım. Sana ne yapman gerektiğini anlatacak kadar zaman yoktu; Karabüyücü Lord bunu engelledi. Birkaç kelime, hepsi o kadardı." '' Transa girmiş gibi duraksadı, karanlık bakışı aralarındaki boşluğa takılmıştı. "Ama cevabı kendi kendine buldun, Shea -ve kurtuldun." s Vadili birden kendisinin hayatta olmasına rağmen, onunla beraber Kafatası Krallığı'na giden herkesin ölmüş olduğunu hatırlayarak uzaklara baktı. "Farklı olabilirdi," diye tekrarladı cansızca. Allanon hiçbir şey söylemedi. Ayaklarının dibindeki küçük ateş gece iyice bastınrken yavaş yavaş sönerek kızıl közlere dönüşüyordu. Shea çorba kabını alıp üzerine çöken uyuşukluğu bir kere daha hissederek çabucak bitirdi. Allanon bir an231 ' Terry Brooks

da karanlıktan çıkıp yanma geldiğinde başını sallıyordu. "Kılıç'ın sırrını sana açıklamadığım için yanlış yaptığımı mı düşünüyorsun?" diye mırıldandı usulca. Bu bir sorudan çok gerçeğin ifadesiydi. "Belki haklısın. Belki bunu başında sana açıklamış olsaydım herkes için daha iyi olurdu." Shea başını kaldırarak ona baktı. Kemikli yüzü, ebedi bir muammayı örten koyu gölgeler ve kemikli hatlardan oluşmuş bir maske gibiydi. "Hayır, haklıydın," diye yanıtladı Vadili yavaşça. "Gerçeğin üstesinden gelebileceğimden emin değilim." Allanon'un başı bu olasılığı düşünüyormuş gibi hafifçe yana eğilmişti. "Sana inancım daha büyük olmalıydı, Shea. Ama korkuyordum." Vadilinin yüzünün şüpheyle bulutlanır gibi olduğunu görünce duraksadı. "Bana inanmıyorsun. Ama bu doğru. Senin için de, diğerleri için de her zaman bir insandan daha ötesiy-dim. Bu gerekliydi, aksi takdirde sana verdiğim rolü asla olduğu gibi kabul etmezdin. Ama bir Druid gene de insandır, Shea. Ve sen bir şeyi unutuyorsun. Karabüyücü Lord olmadan

önce Brona da bir Druiddi. Böylelikle de, en azından bir ölçüde, onun bu durumundan Druidler sorumlu. Onun Karabüyücü Lord olmasına göz yumduk. Öğretilerimiz ona bu fırsatı sundu; sonradan kendimizi dünyanın diğer kısımlarından tecrit etmemiz onun gelişmesine izin verdi. Bütün insan ırkı köleleşti-rilmiş ya da yok edilmiş olabilirdi ve bunun suçlusu da biz olacaktık. Druidlerin eline iki kez onu yok etme fırsatı geçti- ve iki defa yenilgiye uğradılar. Ben bu insanlann sonuncusuydum ve şayet ben de başarısız olsaydım, ırkları bu canavara karşı koruyacak kimse kalmayacaktı. Evet, korkuyordum. Küçük bir hatayla Brona'yı sonsuza kadar özgür bırakabilirdim." 232 Shannara'nın Kılıcı III Druidin sesi bir fısıltıya dönüştü ve bakışlarını bir an yere indirdi. "Bilmen gereken bir şey daha var. Bremen benim için bir atadan daha ötesi. O benim babamdı." "Baban mı!" Shea bir anda tamamen uyanmıştı. "Ama bu imkân..." U .ı "Bitiremeden sustu. Allanon hafifçe gülümsedi. "Mutlaka benim normal bir adamdan daha yaşlı olduğumu tahmin ettiğin zamanlar olmuştur. Druidler Irkların Birinci Sa-vaşı'ndan sonra uzun yaşamın sırrını keşfettiler. Ama bunun bir bedeli vardır -Brona'nın ödemeyi reddettiği bir bedel. Birçok şartın ve kuralın yerine getirilmesi gerekir, Shea. Bu büyük bir ödül değildir. Ve uyanık zamanlarımız için bizi yaşlanmanın etkilerinden koruyan özel bir çeşit uykuyla sağlanması gereken bir derinlik biriktiririz. Gerçek uzun ömürlülüğün birçok adımı vardır ve bazıları pek de hoş değildir Hiçbiri de kolay değildir. Brona Druidlerinkinden daha farklı bir yol arıyordu, aynı bedelleri, aynı fedakârlıkları gerektirmeyen bir yol; sonunda yalnızca yanılsamaları buldu." , Druid uzun süre kendi içine çekilmiş gibi göründü, sonra devam etti. "Bremen benim babamdı. Karabüyücü Lord'un kötülüklerini durdurma şansı vardı, ama çok fazla hata yaptı ve Brona elinden kurtuldu. Onun kaçışından babam sorumluydu -ve şayet Karabüyücü Lord planlarında başarılı olsaydı, suç babama yüklenecekti. Bende bir saplantı halini alana dek bu korkuyla yaşadım. Onun yaptığı hataları yapmayacağıma yemin etmiştim. Korkarım, Shea, sana fazla inancım yoktu. Yapılması gerekeni yapamayacak kadar zayıf olmandan korkuyordum ve kendi amaçlarım için gerçeği sakladım. Birçok bakımdan 233

Terry Brooks ^R sana haksızlık ettim. Ama babamı kurtarmam, onun yaptıkla-nndan ötürü duyduğum suçluluk hissinden kurtulmam ve Brona'nın ortaya çıkışında Druidlerin sorumluluğunu sonsuza kadar silmem için tek şansım sendin." Duraksadı ve Shea'nın gözlerinin içine baktı. "Hatalıydım, Vadili. Olduğunu düşündüğümden daha iyi bir adamsın." Shea gülümsedi ve başını iki yana salladı. "Hayır, Allanon. Bana geçmişi doğru değerlendirmenin erdeminden bahsedip duran sendin. Şimdi kendi sözlerini kendin duy, tarihçi." Etrafını saran karanlıkta Druid özlemle gülümsedi. "Keşke .. keşke birlikte daha çok vakit geçirseydik, Shea Ohmsford. Birbirimizi tanımak için daha fazla zaman. Ama ödemem gereken bir borcum var... çok yakında..." Neredeyse üzgünce sustu, zayıf yüzü gölgelere eğilmişti. Şaşkın Vadili bir süre onun başka birşeyler söyleyeceğini düşünerek bekledi. Ama o konuşmadı. "O halde sabahleyin." Shea pelerinine iyice gömülerek çorbadan ve ateşten ısınmış ve rahatlamış halde bitkince uzandı. "Güneykarası'na uzun bir yolumuz var." Allanon hemen cevap vermedi. "Seni arayan arkadaşların yaklaşıyor," diye karşılık verdi sonunda. "Seni bulduklarında sana anlattıklarımı onlara anlatacak mısın?" Shea onu zorlukla duydu, düşünceleri Gölgeli Vadi'ye ve yeniden eve dönme umutlanna kaymıştı. "Bu işi sen benden daha iyi yapabilirsin," diye mırıldandı uykulu bir halde. Uzun bir sessizlik anı daha oldu. Sonunda Allanon'un ötedeki karanlığa yürüdüğünü duydu ve uzun adam yeniden ko234 Shannara'nın Kılıcı III nuşmaya başladığında sesi tuhaf biçimde uzaktan geliyordu.

"Bunu yapamayabilirim, Shea. Çok yorgunum -fiziksel olarak gücümün sonuna geldim. Şimdi bir süre uyumalıyım." "Yarın," diye mırıldandı Shea. "İyi geceler." Druidin sesi bir fısıltı olarak geldi. "Hoşça kal, genç dostum. Hoşça kal, Shea." Ama Vadili çoktan uyumuştu. Shea irkilerek uyandı, sabah güneşi üzerine düşüyordu. Nal ve çizmeli ayak seslerini duyunca hemen gözlerini açtı ve etrafını orman yeşili giysiler giymiş zayıf, uzun bacaklı figürlerle çevrilmiş buldu. İçgüdüsel olarak eli Shannara'nın Kılı-cı'na uzandı ve oturur pozisyona gelmeye çalışıp yüzlerini daha iyi görmek için gözlerini ovuşturdu. Elflerdi bunlar. Uzun boylu, sert yüzlü bir Elf gruptan ayrılıp ona doğru eğildi. Derin, insanın içine işleyen gri gözler kendisininkilerle buluştu ve bir el güven verircesine omzunu tuttu. "Dostlar arasındasın, Shea Ohmsford. Bizler Eventine'm adamlarıyız." Shea yavaşça ayağa kalktı, Kılıç'ı hâlâ elinde tutuyordu, 'n "Allanon...?" diye sordu etrafta Druidi ararken. ', , (J Uzun boylu adam bir süre tereddüt ettiken sonra başını iki yana salladı. "Burada başka kimse yok. Yalnız sen varsın." Shea sersemlemiş bir halde onun yanından, atlıların arasından geçti ve dere çukurunu araştırdı. Gri kayalar ve kıvnla kıv-nla gözden kaybolan bomboş, terk edilmiş kanyondan başka bir şey yoktu. Kendisi ve Elflerden başka kimse yoktu. Sonra birden Druidin söyledikleri geldi aklına -ve Allanon'un gerçekten gittiğini anladı. "Uyku..." diye fısıldadı kendi kendine. 235 Teny Brooks , Bekleyen Elflere kaskatı bir halde döndü, sonra bitkin yüzü gözyaşlarıyla ıslanırken duraksadı. Ama kendisine ihtiyaç olduğunda Allanon geri dönecektir, diye söylendi kendi kendine öfkeyle. Her zaman yaptığı gibi. Gözyaşlarını sildi ve Ku-zeykarası'nın parlak mavisine baktı. Yalnızca bir anlığına Dru-ıdin ona uzaklardan seslendiğini duyar gibi oldu. Hafif bir gülümseme yayıldı dudaklanna. "Hoşça kal, Allanon," diye cevapladı hafifçe. ' '<'" ' >,ü ' >'• /*U>

XI Böylece sona erdi On gün kadar sonra haftalar önce Cul-haven'dan yola çıkan küçük gruptan artakalanlar birbirleriyle son defa vedalaştılar Gün ışığı ve yazın tazeliğiyle dolu açık, parlak bir gündü. Doğudan hafif bir meltem Tyrsıs ovalarının zümrüt yeşili halısının üzerinde esiyordu ve uzaklardan Mer-mıdon Nehri'nin coşkun gümbürtüleri sabahın durgunluğunu bozuyordu Surlu şehirden çıkan yolda beraberce duruyorlardı -bir kolu sanlı olan Durin'le Dayel Dayel onu yaralıların arasında bulmuştu ve şimdi hızla iyileşmekteydi Zincir zırhı ve mavi kraliyet pelerini içinde Balinor Buckhannah, hâlâ bitkin haldeki Shea Ohmsford, vefakâr Flick ve Menion Leah. Bir sure, cesurca gülümseyerek ve rahat görünmeye çalışıp başarısız olarak, zaman zaman arkalannda otlayan bağlı atlara göz atarak konuştular. Sonunda acemice bir suskunluk oldu, eller sıkıldı ve yakında ziyaretler gerçekleşeceği vaatleri mırıldanıldı Acı bir vedaydı bu ve gülümseyişlerle el sıkışmaların ardında üzüntü vardı. Sonra her bin evlerine doğru at sürdüler. Durin'le Dayel, batıya, Dayel'in sonunda sevgili Lynliss'ine kavuşacağı Bele-al'e gidiyorlardı. Ohmsfordlar Gölgeli Vadi'ye ve Flick'in sü237 Terry Brooks rekli olarak tekrarladığı gibi hak ettikleri dinlenmeye doğru güneye döneceklerdi. Flick'in açısından yolculuk günleri sona ermişti. Menion Leah da Shea'nın başına başka bir şey gelmeyeceğini kendi gözleriyle görmeye kararlı olarak onlarla beraber Vadi'ye kadar gidecekti. Buradan, bir süreliğine kendisini özlemiş olan babasının yanına dönecekti. Ama çok kısa süre içinde sınır bölgesine ve kendisini bekleyen kızıl saçlı kral kızına geri dönmek zorunda olduğunu biliyordu. Balinor boş yolda sessizce durup arkadaşlan yeşil düzlüklerde birer nokta haline dönüşene kadar arkalarından baktı. Sonra yavaşça bekleyen atına bindi ve Tyrsis'e döndü. Shannara'nın Kılıcı Callahorn'da kaldı. Tılsımı sınır halklarında bırakmak Shea'nın fikriydi. Kimse dört karanın özgürlüğünü korumak için onlar kadar fedakârlıkta bulunmamıştı. Ve böylece efsanevi Kılıç kırmızı bir mermere saplanarak, sonsuza dek kalmak üzere Tyrsis'teki Halk Parkı'nın bahçelerinin ortasında Sendic Köprüsü'nün geniş, korunaklı kemerlerinin altındaki bir kubbeye yerleştirildi. Kemerin taş yüzüne şunlar kazınmıştı: >tı "'"^ı^V . , - '. /•'f*-' "sfctw!<. 'i* '"' Burada ulusların kalbi ve ruhu yatıyor. Özgür insanlar olma haklan,

Barış içinde yaşama istekleri, Gerçeği arama yolundaki cesaretleri, Burada Shannara'nın Kılıcı yatıyor. Haftalar sonra Shea hanın mutfağındaki tahta taburelerden birinde yorgunlukla oturuyor ve önündeki masadaki yemek tabağına boş gözlerle bakıyordu. Onun yanında, Flick ikinci tabağına başlamıştı bile. Akşamın erken saatleriydi ve Ohms238 Shannara'nın Kılıcı III İ ford kardeşler bütün günlerini verandanın çatısını tamir etmekle geçirmişlerdi. Yaz güneşi sıcak ve işleri usandırıcıydı; gene de, yorgun olmasına ve canının biraz sıkılmasına rağmen Shea yemeğini yemek için iştah hissetmiyordu. Babası kapıda kendi kendine homurdanarak belirdiğinde hâlâ tabağmdaki yemekleri iştahsızca yiyordu. Curzad Ohmsford bir şey söylemeden Shea'mn omzuna dokundu. "Bu saçmalık daha ne kadar devam edecek?" diye sordu. Shea hayretle ona baktı. "Ne demek istediğini anlamıyorum," diye cevapladı dürüstçe, omuz silken Flick'e bakarak. "Bir şey de yemiyorsun." Babası yemek tabağına baktı. "Doğru dürüst yemek yemezsen gücünü nasıl yeniden toplayacaksın?" Bir süre duraksadı ve sonra konudan tamamen uzaklaştığını hatırlamış gibi oldu. "Kastettiğim yabancılar. Sanırım gene uzaklara gideceksiniz. Bu işlerin tamamen bittiğini sanıyordum." \ ? .,." . Shea ona baktı. "Hiçbir yere gitmiyorum. Sen neden bahsediyorsun?" Curzad Ohmsford geniş bir tabureye oturup üvey oğluna baktı, görünüşe göre çaba sarf etmeden bir yanıt alamayacağını anlamıştı. "Shea, birbirimize hiç yalan söylemedik, değil mi? Leah Prensi'ni ziyaretinden döndüğünden beri, kimseye bir şey söylemeden gecenin yarısı çıkıp gitmenize rağmen,

hayalete dönmüş bir halde geri gelmene ve bunun nedenini benden sır gibi dikkatle saklamaya çalışmana rağmen oradayken neler olup bittiği konusunda sana bir şey sormadım. Şimdi bana cevap ver," diye devam etti Shea karşı çıkmayı denerken. "Senden 239 Terry Brooks hiçbir zaman bana bir şey anlatmanı istemedim, değil mi?" Shea sessizce başını salladı. Babası memnuniyetle başıyla evetledi. "Hayır, çünkü bir adamın işi kendinindir. Ama seni arayan o yabancının ortaya çıkmasından sonra Vadi'den kayboluşunu unutamıyorum." "Diğer yabancı!" diye bağırdı iki kardeş aynı anda. Bir anda eski hatıralar gözlerinin önünde canlanmıştı -Al-lanon'un esrarengiz beliriverişi, Kafatası Taşıyıcıları, kaçış, korku... Shea yavaşça taburesinden kaydı. "Burada beni arayan... biri mi var?" Babası başını salladı, geniş yüzü kapıya gizlice bakarken oğlunun yüzündeki ilgiyi görünce bulutlanmıştı. "Önceki gibi bir yabancı. Birkaç dakika önce geldi, seni arıyordu. Seni salonda bekliyor. Ama..." "Shea, ne yapabiliriz?" diye böldü Flick aceleyle. "Bizi koruyacak Elftaşları bile yok artık." "Bil... bilmiyorum," diye mırıldandı kardeşi umutsuzca düşünmeye çalışarak. "Arka taraftan kaçabiliriz..." "Durun biraz!" Curzad Ohmsford yeterince dinlemişti. Onları omuzlarından tutup kuşkuyla süzerek kendine bakmaya zorladı. "Ben oğullarımı beladan kaçsınlar diye yetiştirmedim." Bir süre endişeli yüzlerini inceledi ve kafasını salladı. "Kaçmadan sorunlarınızla yüzleşmeyi öğrenmelisiniz. Üstelik, evinizdesi-nız, her zaman yanınızda olacak olan ailenizin ve arkadaşlarınızın arasında, kalkmış, kaçmaktan bahsediyorsunuz." Onları bırakıp bir adım geriledi. "Şimdi oraya birlikte gidiyoruz ve bu adamla yüzleşiyoruz. Zorlu bir tipe benziyordu, ama konuştuğumuzda sevimli biri

240 Shannara'nın Kılıcı III gibiydi. Üstelik, tek kollu bir adamın üç adamla baş edebileceğini sanmıyorum -o bıçağa rağmen." Shea birden irkildi. "Tek elli... ?" "Buraya gelmek için uzun bir yol kat etmişe benziyor." Yaşlı Ohmsford onu duymamıştı. "Sana ait olduğunu söylediği deri bir kesesi var Ben almayı teklif ettim, ama bana vermedi. Senden başka kimseye veremeyeceğini söyledi." Flick şimdi bir anda anlamıştı. "Önemli bir şey olmalı," dedi babası. "Onu eve dönerken düşürmüş olduğunu söyledi. Şimdi, bu nasıl olabilir?" Curzad Ohmsford cevabı öğrenmek için bir süre beklemek zorundaydı Oğullan aceleyle onu geçip mutfak kapısından çıkmışlar ve hanın salonunun yolunu yarılamışlardı bile. ' 'ıf.tj. ' ı! '

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful