OSMANLI PADİŞAHI Padişahın Görevleri 1. Adaleti sağlamak 2. İslâm’ı yaşatmak, korumak ve yaymak 3.

Tebaanın hak ve menfaatlerini güvence altına almak 4. Liderlik yapmak 5. Halkı servet sahibi yapmak 6. Halkın dinî inançlarını yaşamalarını sağlamak Padişahın Yetkileri  Töreye göre memleketin sahibidir.  Halk üzerinde her türlü tasarrufa sahiptir.  Toplum yararına kanun çıkarır.  Devlet işlerinde son söz onundur. Divan’ın aldığı kararlar, ancak onun onayıyla yürürlüğe girer.  Bir mesele hakkında verdiği karar ve kat’i olarak beyan ettiği fikir kanundur.  Devletin her kademesine atama yetkisi sadece onundur.  Orduların baş kumandanıdır Padişahın yetkilerinin sınırları  İslâm hukukunun devlet başkanına tanıdığı ölçüler içerisindedir.  Fıkhın caiz gördüğü meseleyi kendi arzu ve iradesi ile gayrı meşru ilan edemez, tam tersini de yapamaz. (Ebu Suûd Efendi derki; “Na-meşrû nesneye emr-i sultanî olmaz.”)  Padişahın diğer insanlardan tek farkı, onun Müslümanların temsilcisi olarak dinin hükümlerini icra yetkisine sahip olmasıdır.  Bu icra yetkisini kullanırken kamu adına yaptığı her icraatı, amme maslahatı ile sınırlı tutmakla yükümlüdür.  Bu yüzden İslâm hukukçuları padişah ile halk arasındaki ilişkiyi vasisi ile yetim arasındaki ilişkiye benzetirler. Saltanat Osmanlılar, Oğuzların Kayı boyuna mensup olmaları sebebiyle, saltanatta eski Türk adet ve geleneklerini uyguladılar. Ailenin reisi olan “Uluğ Bey” memleketin de sahibiydi. Veliaht tayini yoktur, askerin ve halkın sevdiği şehzade hükümdar olur. Diğer şehzadeler, nizam-ı alem, dirlik düzenlik için öldürülebilir. (Fatih Kanunu) I.Ahmed (1603-1617) kardeş katlini kaldırmıştır. Şehzade  XVI. Yüzyıl sonlarına kadar şehzadeler sancakbeyi olarak atanır ve burada devlet yönetimini, ordu komuta etmeyi, savaşmayı öğrenirlerdi.  Sancaktaki şehzadeye “Çelebi Sultan” denirdi.  Her şehzadenin hükümdar olma hakkı vardı.  Şehzadelerin yanlarında “lala” denilen tecrübeli bir devlet adamı bulunurdu.  Sancakta divan kurar, sancağın meselelerini çözer, savaşta artçı veya bir kola komuta ederlerdi.  Şehzade kendi sancağında zeamet ve timar dağıtabilir (padişaha bildirerek), berat ve hüküm verebilirdi. Hüküm Herhangi bir iş veya vazife için Sultan tarafından verilen yazılı emre (tahrir) denir. Divan, Maliye, Darphane v.s. Hükümdar namına yazılan emirlerin hepsi hükümdür. Özellikleri; 1-Divanî hat ile yazılır. 2-Divan’da görüşülüp karara bağlanan meseleler hüküm olarak ilgili merciye gönderilir. 3-Hükümler, Ahkâm, Mühimme, Maliye ahkâm, Meâdin gibi defterlere kaydedilir. 4-Hükümler, işe ve icabına göre ferman, nişan, berat, tevkî ve menşur adlarını alırlar. Mesela, hüküm bir valiye iş için gönderilirse “ferman” adını alır. Bir vazifeye tayin ile ilgisi ise “berat” ve “ruus” tesmiye edilir.

Hatt-ı Hümayun Sultan tarafından bir mesele hakkında çıkarılan ve umumiyetle kendi el yazısıyla kaleme aldıkları emirlere denir. Ayrıca “Hatt-ı Şerif” ismi de verilmiştir. Özellikleri: 1-Veziriazamın “telhis”i üzerine veya doğrudan doğruya yazılır. 2-Uzun olanları “mabeyn katipleri” tarafından yazılabilir, Sultan imzasını koyar. Ferman Resmi bir iş veya bir maslahatın icraasını emreden Padişah’ın yazılı emrine denir. “Menşûr”, “Biti”, “Misal”, “Yarlığ”, “Tevkî” de fermanın eş anlamlısıdır.  Özellikleri; 1-Divanî hat ile yazılır. 2-En üst köşesine “hüve” şeklinde lafza-i Celâl yazılır. 3-Hüve’nin altı Nişancı tarafından tuğralanır. 4-İlgisine göre, Divan kalemlerinden birinde yazılır. 5-Bölge kadısı inceler ve Şer’iyye siciline kaydeder.

BABIÂLİ  Osmanlı klasik döneminde devlet idaresinin beyni Divan-ı hümâyûn olmuş, bu durum 17.yyın ikinci yarısına kadar devam etmiştir. Bu tarihten sonra Divan, cülus bahşişi, askere mevacib dağıtılması ve elçi kabulü gibi merasimlere münhasır sembolik bir kurula dönüşmüştür. Bu dönemde “Bab-ı asafi” gelişmiştir. Bab-ı asafi döneminde Sadrazamın başkanlığında Sadaret kethüdası, Reisülküttab ve Çavuşbaşı adlı üç amir ve bunların nezaretinde kalemler mevcuttu. 18.yy sonlarında ise sadrazamın başkanlığındaki kurula “Babıâli” denilmeye başlanmıştır. Babıâli, devlet işlerinin yürütüldüğü yer olmakla sürekli gelişen ve büyüyen bir teşkilata sahipti. Nezaretler öncesi denilen teşkilatın başlangıcı döneminde Sadrazamın başkanlığında Sadaret kethüdası, Reisülküttab ve Çavuşbaşı adlı üç amir ve bunların nezaretinde kalemler mevcuttu.

    

Sadaret Kethüdası  Babıâli’nin birinci büyük dairesi Sadaret kethüdalığıdır.  Sadaret kethüdası, sadrazamın başyardımcısı olarak çalışırdı.  Daha çok dâhilî işlerle uğraşırdı.  Vilayetlere giden yazılar ve gelenlerin cevapları burada hazırlanır, incelenir, süratleri deftere (Kethüda kalemi defterleri) kaydedilirdi.  Genel anlamda dâhili asayişten ve idareden sorumlu olan sadaret kethüdalığı 1835’de Mülkiye nezaretine dönüşmüş, bir yıl sonra nezaretin adı Dâhiliye nezaretine çevrilmiştir. Babıâli’de Nezaretlerin Kuruluşu  Avrupa tarzı hükümet ve idarenin model alınmasıyla 1830’lardan sonra nezaretler kuruldu. Böylece Babıâli yeni bir teşkilata kavuştu.  Mart 1836’da Sadrazam maiyyetinde sadaret kethüdalığı dâhiliye, reisülküttablık hariciye nezaretine dönüştürüldü.  Reisülküttab’ın maiyetinde bulunan amedi, beylikçi, tahvil ve ruus adlı eski divan kalemleri de hariciye nazırının maiyetinde bırakıldı.  Hariciye nezareti, Tanzimat döneminde Meclis-i Vâlâ ile birlikte reformlar için bir dinamo görevi yerine getirdi.  Hemen bütün reformlar bu iki kurumun öncülüğünde tespit edilip gerçekleştirildi.  Çavuşbaşılık Aralık 1836’da Divan-ı Deavi nezaretine dönüştürüldü. Mahkemelere katılan Deavi nazırlığı, 1870’de lağvedildi.  Şubat 1838’da defterdarlık Maliye nezaretine dönüştürüldü. Ancak, Eylül 1839’da bu nezaret lağvedilerek Hazine-i Amire ile Hazine-i Mukataat Defterdarlıkları tekrar kuruldu. Ancak, maliyedeki iki başlılık sakınca doğurunca Nisan 1840’da defterdarlık kaldırıldı ve nezaret yeniden maliyenin tek sorumlusu oldu.  Yeniçeriliği kaldırarak askerî bürokrasiyi etkisizleştiren II.Mahmud (1808-1839), mütevellilerin elinde bulunan vakıfların idaresini merkezileştirmek için Evkâf-ı Hümâyûn nezaretini kurdu. Bu nazırlığın kurulmasının sebebi ulemayı etkisizleştirmekti. Nezaretin kurulmasıyla, hem ulema merkeze bağımlı kılındı, hem de önemli bir gelir kaynağını kendi tasarrufuna aldı.  1839’da Babıali’ye memur yetiştiren okulları yaygınlaştırmak için kurulan Mekâtib-i Umumiye Nezareti, Şeyhülislâm’ın denetimine verildi.  Memleketin ticaret, sanayi ve tarım işlerini organize etmek üzere Mayıs 1839’da Ticaret Nezareti kuruldu. Ancak, işlerde aksama olunca 1845’de müstakil bir memuriyete dönüştürüldü.  Osmanlı merkez bürokrasisinde nezaretlerin kurulmasıyla ihtisaslaşmaya dayalı birimler oluşturuldu.  Bu meyanda sadrazamın bazı yetkileri nezaretlere aktarıldı. Sadrazam vekiller heyetinin başı konumuna getirildi ve başvekâlet adını aldı.  Başvekâlet müstakil bir memuriyet olmaktan çıkarıldı. Duruma göre hangi nezaret uygun olursa ona ilave edilerek idare edildi. Nitekim 1838’de dâhiliye nazırı Akif Paşa’nın hastalığı sebebiyle bu nezaret sadrazam Rauf Paşa’ya tevcih edildi. Böylece vekil-i mutlak olan sadrazam, vekiller heyetinin başı mertebesine indirildi.  Bu durum II. Mahmud’un gücü merkezileştirmek istemesinden kaynaklanmaktadır.  II.Mahmud’un ölümü ve Abdulmecid’in cülusunu müteakip, yeni padişahın tecrübesizliğinden istifade eden Hüsrev Paşa, Rauf Paşa’nın elinden Padişah mührünü alarak kendini yeniden sadrazam ilan ettirdi. Bu değişiklik ile sadaret, yeniden padişahın vekil-i mutlağı konumuna geldi. (Temmuz 1839).  Sadrazamın konumu hükümet üyeleri arasında koordinasyonu sağlamak ve onlara nezaret etmekti.

Meclislerin Kuruluşu  II.Mahmud giriştiği köklü reform hareketleri çerçevesinde Meşveret meclisini yetersiz bularak, batı tarzında düzenli bir meclis kurulmasını istiyordu.  Bu meyanda üst kademedeki devlet erkânından ve nazırlardan oluşan Meclis-i Hass-ı Vükela teşkil edildi. Bu meclis bir nevi Bakanlar Kurulu, yani hükümeti temsil ediyordu. Karaların oy çokluğuyla alındığı kurum, devletin en yüksek yasama ve yürütme organı olup, sadrazam başkanlığında haftada 2 gün toplanırdı.  Üyelerini Padişah atardı.  Alt meclislerden gelen yasa tasarılarını düzeltir, sadrazamın tezkiresiyle padişahın tasdikine sunardı.  Bu mecliste; Sadrazam, şeyhülislam, serasker, meclis-i vâlâ reisi, maliye, ticaret, hariciye, evkaf, darphane, deavi nazırları, zaptiye ve tophane müşirleri ve kapudan-ı derya yer alırdı.  II. Mahmud, yapmayı düşündüğü reformları hazırlamak üzere Mart 1838’de Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye ile Dâr-ı Şûrâ-yı Babıâli adlı iki meclis kurdu.  Bu meclisler Babıâli’nin çalışmasında önemli bir merhaleyi oluşturmuştur.  Dar-ı Şura’da alınan kararlar, Meclis-i Vâlâ gider, görüşülüp kabul edilenler Sadrazam’ın tasvibinden sonra Padişah’ın tasdikiyle kesinlik kazanırdı.  1840 yılında birleştirilen her iki meclis, 1854’de Meclis-i Alî-yi Tanzimat ve Meclis-i Ahkâm-ı Adliye olarak tekrar ikiye ayrılmış, 1861’de yeniden birleştirilmiştir.  1868’de Ali Paşa, Şûrâ-yı Devlet ve Divân-ı Ahkâm-ı Adliye adlarıyla yeniden ikiye ayrılarak son şeklini almıştır. İdarî işler Şûrâ-yı devlet, yargı işleri Divân-ı Ahkâm-ı Adliye’ye verilmiştir.  Bu meclislerin yanı sıra 1838’de nezaretlerin yapacakları reformu planlayan ve birer yürütme organı olan Nezaret Meclisleri kuruldu. Bunlar arasında Ziraat, Ticaret, Sıhhiye, Sanayi ve Nafia zikredilebilir.  Nezaret meclisleri, nezaretin bütün işlerini ele alıp, görüşürdü. Nezaretin diğer memurlarından bilgiler toplanır, bir mazbata düzenlenerek nazıra takdim edilirdi. Nazır bu mazbatayı Sadrazam’a iletir, Sadaret herhangi bir mutaalada bulunmadan Meclis-i Vâlâ’ya havale ederdi. Meclis-i Vâlâ nezaret meclisinin hazırladığı mazbatayı teferruatıyla inceleyerek yapılması icab eden hususları belirler ve Sadaret’e sunardı. Sadaret, buradan gelen görüşleri değerlendirerek Sadaret Takriri şeklinde Padişah’a arz ederdi. Padişah da bir irade yayınlayarak meselenin hallini emrederdi Babıâli Kâtiplerinin Yetişmesi  Osmanlı Devleti’nde yönetici zümre; “seyfiye”, “ilmiye”, “kalemiye” ve “mülkiye” gibi sınıflara ayrılmıştı.  Bunlardan ilmiye medreseden, seyfiye acemi oğlanlar ve enderundan yetişiyordu. Kalemiye zümresi için belli bir okul yoktu. Bazen medrese, bazen de sarayda yetişenlerden kalemiyeye geçiliyordu.  Kalemiye zümresinin asıl yetişme tarzı üstad-şakird ilişkisi içerisinde oluyordu.  Babıâli’de şakirdlerin yetişmesini sağlayacak Divan kalemi ve Kethüda Bey dairesi adlı iki daire vardı. Şakirdler burada “hace” denilen üstadlardan sülüs, reyhani, talik, divani, rik’a, üsluplu yazı, Farsça ve Arapça öğrenirlerdi.  Ancak Tanzimat’a hazırlıkta bu eğitim yeterli görülmemiş ve 1839’da daimi bir okul olarak Mekteb-i Maarif-i Adliye açılmıştır. Fransızca dersler de verilen bu okul, 1862’de Mekteb-i Aklâm adını almıştır.  Mekteb-i Maarif’in ardından yine aynı amaçla Mekteb-i Ulûm-ı Edebiye kurulmuştur.  1849’da da Abdulmecid’in annesi Bezmialem Valide Sultan Darülmaârif adıyla bir okul açmıştır. Bu okul 1872’de kaldırılarak idadiye dönüştürülmüştür.  Rüştüye tahsili üstünde bir eğitim için Maarif Nazırı Kemal Efendi’ni teşebbüsüyle Mekteb-i Aklâm açılmıştır. Bu mektep de daha yüksek seviyeli devlet memuru yetiştirmek üzere 1876’da Mekteb-i Fünûn-ı Mülkiye’ye dönüştürülmüştür.  Babıâli’ye eleman yetiştirmede Tercüme Odası da önemli bir rol oynamıştır. Önceleri Müslümanların görev yaptığı Divan tercüme odası, daha sonra Fenerli Rumların eline geçmiş ve 1821 Yunan isyanı sırasında ihanetleri görülerek idam edilmişlerdir.  Diplomasinin yoğunluk kazanmasıyla II.Mahmud 1833’de Babıali Tercüme Odası’nı kurmuştur. Buraya alınan kişilere dil öğretilmiş ve batıya elçi olarak gönderilmiştir. Babıâli’de Yazışmalar  19. yy yazışma tekniğinin de değişikliğe uğradığı bir asırdır.  Avrupa bürokrasisinin benimsenmesi ve katiplerin mektepte yetişmesi yeni bir yazışma anlayışının gelişmesini sağlamıştır.

   

Yazışmalarda övgü kelimeleri atılmış, elkab formülleri kısaltılmış, dua formülleri kaldırılmış, tazim ifadeleri sınırlandırılmıştır. Devrin karakteristlik yazı çeşidi rik’a olmuştur. Sadrazamların arz tezkirelerinde, daireler arası yazışmalarda, merkez taşra muhaberatında rik’a kullanılmıştır. Bununla beraber, ferman ve beratlarda yine divanî yazı, ilmiyede ta’lik kullanılmıştır. Klasik dönem yazışma usulünde hemen hemen tek kağıt üzerinde muamele yapılırken, Tanzimat dönemi bürokrasisinde kırtasiye çoğalmıştır. Pek çok daire kendi başlıklı kağıdını ilave etmek suretiyle evrak çoğalmıştır.

Babıâli’de Çalışma Saatleri Ve Tatil  Babıali personeli güneş doğduktan bir saat sonra mesaiye başlar ve güneş batımından bir saat önce de çalışmalarına son verirdi.  II.Mahmud döneminde Perşembe ve Pazar günleri tatil yapılmaktaydı.  1836’da ise Perşembe, 1862’de Cuma günü tatil olduğuna dair bir kayıtlar vardır.  Bu kayıtlar, haftalık tatil gülerinin zaman zaman değiştiğine işaret etmektedir.

Timar Nasıl Tevcih Edilirdi? 1-Sancağın alaybeyi, “ziyade yoldaşlık” veya “yarar yoldaşlık” eden bir kimse için timar tevcihini arz eder. 2-Merkeze gelen arz reisülküttap tarafından “derkenar” olunmak üzere Defterhane’ye gönderilir. 3-Arzı defterhane inceler, o timarın boş olup olmadığı, kimin üzerinde bulunduğu, yıllık geliri gibi bilgiler katibin parafı ve günün tarihiyle birlikte sadaret kethüdasının ibaresi altına kaydedilir. 4-Hazır hale gelen arz, divana gönderilir, burada “mucebince tahvil hükmü buyuruldu” ibaresi yazılarak timarların son durumunu gösteren tahvil kalemine sevkedilir. 5-Tahvil kalemi kendi defterlerindeki kayıtlara bakarak eğer defterhane bir yanlışlık yapmışsa hatayı düzeltir ve reisülküttap vasıtasıyla Sadrazama bildirir. Defterhane’nin derkanarı doğru ise “Tahvil hükmü” yazılır. 6-Tahvil hükmüne dayanılarak defterhaneden “Berat tezkiresi” verilir. 7-Berat tezkiresi gereği Divan kaleminden “Timar beratı” yazılırdı.

6-Osmanlı Deniz Kuvvetleri Osmanlı Deniz Politikası  Türklerin denizlere yönelik devlet politikası gütmeğe başlamaları daha Anadolu’nun ilk fetih yıllarına kadar uzanmaktadır.  1085’de İzmir ve civarını feth eden Çaka Bey ilk defa ciddi olarak denizlerde hareket başlatan Türk beyi oldu.  Çaka Bey, kurduğu donanma ile Midilli, Sakız, Sisam ve Rodos gibi adaları feth etti ve Bizans’a karşı varlığını koruma mücadelesi verdi.  Çaka Bey kendinden sonra gelişecek Türk denizciliğine örnek oldu.  Selçuklular da Alanya’da kurdukları tersanesi ile Akdeniz, Sinop tersanesi ile Karadeniz’de donanma bulundurdular.  Bu donanmalar ile Akdeniz sahillerini koruyup, Karadeniz’de Kırım’a kadar sefer düzenlediler.  Beylikler döneminde de denizlerde faaliyet devam etti. Aydın beyi Gazi Umur Bey, kurduğu güçlü donanma ile Kıbrıs, Girit, Bozcaada, Sakız ve Gelibolu üzerine seferler düzenledi.  Gazi Umur’un seferleri Venedik ve Bizans’ın Ege sahillerine saldırmalarını önlemiştir.  Aydınlılardan başka, Karesi, Saruhan ve Menteşe Ege ve Marmara, Sinop’taki Çandarlı beyliği Karadeniz’de birer deniz beyliği olarak geliştiler.  Bu denizci beylikler, ileride Osmanlı deniz gücünün temelini teşkil ettiler.  Osmanlılar donanma bulundurma ihtiyacını ilk olarak Rumeli’ye geçişte hissettiler.  Orhan Bey zamanında Karesi’nin donanmasını kullanarak işe başlayan Osmanlılar, Karamürsel ve İzmit’te kurdukları tersaneler ile deniz gücünün ilk nüvesini kurdular.  Hatta Karamürsel Bey’in icadı olan kadırga tipi gemilerin inşası, ilk gayretlerin kalıcılığını gösterir  Osmanlılar Rumeli’ye yerleştikten sonra, Venedik, Ceneviz ve Bizans’a karşı Çanakkale ve Marmara’yı korumak için Gelibolu’da bir tersane kurdular.  Deniz gücü konusunda ilk köklü teşebbüs I.Bayezid tarafından yapıldı. Bayezid, boğazların stratejik önemine binaen Gelibolu’da bir deniz üssü kurdu.  Bu deniz üssünde tersane, depo, peksimet fırını, baruthane gibi tesisler yapıldı.  15. yy.dan itibaren Çalı Bey gibi tecrübeli kaptanların elinde daha da gelişen donanma, Venedik ile mücadeleye girişti. Ancak bu donanma henüz Venedik donanması gibi donanmaları yenecek durumda değildi.  II. Mehmed, İstanbul’un fethine karar verdiğinde bunun sadece kara kuvvetiyle olmayacağını anlayarak, Gelibolu’da yeni gemilerin inşasını emretti. Kaptan Baltaoğlu Süleyman 350-400 gemi hazırlattı.  Fetihten sonra II.Mehmed denizciliğe büyük önem vererek Haliç’in Aynalıkavak semtinde bir tersane kurdu. İnşa edilen gemilerle Kırım ve Trabzon feth edilerek Karadeniz bir Türk gölü haline getirildi.  Fatih’in bundan sonraki hedefi Akdeniz oldu. 1480’de Gedik Ahmed Paşa donanmayla Napoli krallığına ait Otranto ve pek çok kaleyi ele geçirdi. Fatih bu suretle İtalya’yı (Roma) fethi düşünüyordu. Ancak onun ölümü ve Cem hadisesi İtalya’nın fethini engelledi.  Fatih döneminde Osmanlı deniz gücünü artırarak bir deniz imparatorluğu olma yolunda ilerledi.  II.Bayezid döneminde sayıca Venedik deniz gücünü geçmekle birlikte, tecrübede henüz geriydiler. Venedik ve İspanyol gemilerini örnek alarak çektiri, kalyon ve göke denilen gemiler inşa ettiler.  İki katlı göke türü gemiden iki adet yapılarak Kemal ve Burak reislerin emrine verildi. Bunlar 14991500’de Modon, Koron ve Navarin’i aldılar.  Bu fetihler, Osmanlı denizciliğinin ileri atılımının başlangıcı oldu. II.Bayezid devri denizciliğin sessiz ve derinden geliştiği bir dönem oldu.  15. yy. Osmanlı donanması, Ceneviz’i Karadeniz’den atmış, Doğu Akdeniz ve Ege’de Venedik ve Ceneviz gücüne büyük darbe vurmuştur. Akdeniz’in geleneksel deniz teknolojisi Osmanlı dünyasına aktarılmıştır.  I.Selim’in Mısır’ı fethiyle Osmanlılar, Kızıldeniz vasıtasıyla kendileri için yeni bir dünya olan Hind okyanusuna ulaştılar.  Okyanusta rakipleri coğrafi keşifler sonucu bölgeye gelen Portekizlilerdi. Böylece Hind ve Uzak doğuya hakim olma yolunda Portekiz ile mücadeleye giriştiler.  Bu mücadelenin çetinliği, sahilleri koruma ve denizleri kontrol altında tutma zorunluluğu dolayısıyla Yavuz, Haliç tersanesini Galata’dan Kağıthane’ye kadar büyütülmesi ve yeni gemiler inşasını emretti.  Cafer kapudan 1515’de yeni tersaneyi tamamladı. Böylece Osmanlı’nın yıkılışına kadar donanmanın merkez üssü olan Haliç tersanesi yani Tersane-i Amire kurulmuş oldu.

 

 
 

       

 

“Hakanü’l-Bahreyn” lakaplı Kanuni, saltanatının ilk seferini Rodos’a yapması denize verdiği önemin göstergesidir. Onun döneminde denizler uluslar arası bir mesele olmuş, Osmanlılar dikkatlerini batı Akdeniz ve Hint denizine çevirmişlerdir. Akdeniz’in önem kazanmasında bölgedeki ticaretin etkisi büyüktür. Çünkü, doğunun emtiası Anadolu, Suriye, Mısır iskelelerine ulaşıyor, buradan Venedik ve Ceneviz gemileriyle Avrupa’ya taşınıyordu. Osmanlı hakanları içinde denizin önemini en fazla idrak eden Kanuni’dir. Kanuni, deniz siyasetine, kara siyaseti kadar önem vermiştir. Kanuni döneminde iki önemli mücadele bölgesi vardı; Akdeniz ve Hint denizi. Osmanlıların Avrupa’yı hakimiyet altında tutabilmesinin yolu Akdeniz’e hakim olmaktan geçiyordu. Bunun için büyük bir filo kurarak denizde üstünlük sağlaması gerekiyordu. Bu sıralarda Avrupa’da da iki büyük deniz devleti ortaya çıkıyordu; İspanya ve Portekiz. İspanya ve Portekiz, 15. yy sonu, 16. yy başlarında dünyayı içerisine alacak deniz imparatorluğu kurmaya başladılar. Buna karşılık Osmanlılar da İslâm deniz imparatorluğu oluşturuyorlardı. Kanuni, 46 yıllık saltanatı sırasında bunu gerçekleştirmek için büyük uğraş verdi. Önce Rodos’u alarak düşmanı topraklarından uzaklaştırdı. Doğu Akdeniz’i tamamen elde edince orta ve batı Akdeniz’e yöneldi. Bu sırada bir başka Türk denizcisi Kuzey Afrika’da İspanyollarla kıyasıya mücadele ediyordu. Bu kişi Barbaros Hayrettin’di. Barbaros, korsanlıktan yetişmiş, donanmanın da yardımıyla süratle gelişmişti. Çünkü Osmanlı donanması Türk korsanlarına sürekli yardım ediyordu. Onlarda karadaki akıncıların görevini ifa ediyordu. Barbaros, 1533’de İstanbul’a gelerek Osmanlı hizmetine girdi ve Kaptanlık makamına getirildi. Barbaros usta bir denizci ve iyi bir devlet adamıydı. İlk iş olarak Haliç tersanesine çeki düzen vermekle işe başladı. Ele geçirdiği İspanyol kalyonları ve Napoli kadırgalarını inceleyerek elde ettiği bilgilere göre yeni bir donanma hazırladı. Onun bu ordusu ilk imtihanında 1538’de Preveze’de büyük bir zafer kazandı. Preveze’de Haçlı donanmasında rüzgarla hareket eden büyük kalyonlar bulunuyordu. Osmanlı donanması ise Akdeniz’in durgun havasında kalyonlara göre daha süratli hareket edebilen kadırgalardan oluşuyordu. Kalyonlardaki topların menzili kısa, kadırgalardaki daha uzundu. Avantajları itibariyle kadırga türü gemilerle savaşa giren Barbaros zafer kazandı. Bu zaferle Hıristiyan dünyası Akdeniz hakimiyetini kesin olarak kaybetti. Osmanlılar kara imparatorluğunun yanı sıra deniz imparatorluğu oldu. Türk denizciliği bir dönüm noktası yaşadı ve deniz politikaları oluştu. Preveze’den sonra Avrupalılar ancak 1571’de Osmanlı’nın karşısına çıkabildiler. İnebahtı’da Osmanlı donanmasını yenmeyi başardılar, ancak bir yıl sonra karşısına çıkabilecek bir donanmaları bulunmuyordu Osmanlıların ikinci mücadele alanı Kızıldeniz vasıtasıyla ulaştıkları Hint okyanusu oldu. Portekizliler ile Hadım Süleyman Paşa, Piri Reis, Seydi Ali Reis gibi ünlü denizciler mücadele ettiler. Bağdat ve Basra’nın fethiyle Basra körfezinden de mücadeleye giriştiler. Yemen, Habeş, Basra ve Lahsa eyaletleri Kızıldeniz ve Basra körfezinin korunması amacıyla kurulmuş eyaletlerdi. Bunlar Osmanlı’nın güney siyasetini yöneten idari merkezler oldular. Portekiz tehdidine karşı Süveyş ve Basra’da iki tersane yaptılar. Buralarda inşa edilen gemilerle Hint okyanusu ve Uzak doğuda savaşı yürüttüler ve Avrupa sömürgeciliğine karşı koydular. Osmanlı hükümeti 16. yy boyunca Akdeniz ve Hint’te Müslümanlara yardım eli uzattı. İspanya zulmüne karşı Endülüs, Portekiz zulmüne karşı Hint ve Açe Müslümanlarını koruma altına aldı. Osmanlı denizciliği dünyanın en önemli denizlerinde yüzyıllarca varlığını sürdürdü. Bunun en önemli sebebi, iyi organize olmasıdır. İmparatorluk sahillerinde 80 yerde tersane kurulmuştu. Bunlar içinde en mühimi İstanbul’daki Tersanei Amire idi. Gemi inşa gözleri (140 adet), mahzenleri, odaları, idari binaları ile Akdeniz ülkeleri içerisinde en büyük tersane idi. Gelibolu, Sinop, Süveyş, Basra, Samsun, Birecik, Rusçuk gibi yerlerde tersane vardı. Osmanlılar, Venediklilerin gemilerinden esinlenerek çok çeşitli gemiler inşa edebiliyordu. Lazım olan kereste ve diğer mallar ülke kaynaklarından temin ediliyordu. Osmanlı donanması, 16. yüzyıl boyunca, 17. yüzyıl ortalarına kadar Karadeniz ile Akdeniz’in hakimi olarak, ihtişamlı bir şekilde denizlerde seyrediyordu. Ancak, onu ileriye dönük işler yapmaya sevk edecek sebepler ve ihtiyaçlar yok gibiydi. Buna karşılık Karadeniz ve Akdeniz’deki ticaret ve gelirlerini kaybeden Avrupa ülkeleri, açık denizlerden doğuya ulaşıp, buraların zenginliklerinden faydalanma yollarını arayıp buldular ve Uzakdoğu ülkelerine birçok seyahatlerde bulundular. Bu seyahatleri sırasında denizcilik sahasında pek çok bilgi ve tecrübe kazandılar. Donanmalarını bu bilgi ve tecrübeleri

ile geliştirip tamamen kalyonlarla teçhiz ettiler ve denizcilik mektepleri açtılar. Bu durum, denizlerdeki üstünlüğün Venedik’e geçmesine sebep oldu. Ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru Amcazâde ve Mezomorta Hüseyin paşaların kaptanlığı dönemlerinde adedi artırılan kalyonlar sayesinde, donanmada üstünlük tekrar ele geçirildi. Sakız Adası, Venediklilerden geri alındı. Bu üstünlük, 1770 senesindeki Çeşme mağlûbiyetine kadar, 80 sene müddetle devam etti. Bu tarihte yakılan donanmamızda, 5000 denizcimiz şehid düştü. Bunun üzerine 1773’te, donanmaya personel yetiştirecek ve gemi yapacak ustalar ile mühendisler yetiştirmek üzere, yerli ve yabancı hocaların ders verdiği, Bahriye Mektebi açıldı. Üçüncü Selim zamanında, 1787-1792 Türk-Rus Harbinden sonra, çekirdekten denizci olan Küçük Hüseyin Paşa, kapdân-ı deryâ olunca, Osmanlı donanmasının modernize edilmesinde önemli adımlar atıldı. Bu gelişmeler, Sultan Abdülmecid Han zamanında da devam etti. Kuvvetli bir donanma gücüne sahip olmadıkça savaşlarda netice alınamayacağını bilen Sultan Abdülaziz Han, Osmanlı bahriyesine hususî bir alâka gösterdi. Bu zamanda donanma, asrın teknik gelişmelerine göre teçhiz edilerek, personel eğitimine önem verildi ve tersanelerde buharlı gemiler yapıldı. Bu sayede, Osmanlı donanması, İngiltere ve Fransa donanmalarından sonra dünyanın en kuvvetli donanması durumuna geldi. Nitekim donanmanın bu gücü sayesinde Osmanlı denizcileri, İkinci Meşrutiyet döneminde Türk-İtalyan Savaşında denizaşırı uzak bölgelere, önemli ölçüde silah taşımıştır. Denizcilerimiz, Balkan Harbinde bir yandan gemilerini onarıp, öte yandan ordunun ikmal nakliyatını başarmışlar ve Birinci Dünya Harbinin dört yılında, bitmez tükenmez bir enerji ile çalışmışlardır. Kurtuluş Savaşında da, cephenin ihtiyacı olan cephaneyi bulup taşımışlardır. Donanma, bu faaliyetleri yürütürken, tamamen Sultan Abdülaziz zamanında ulaştığı muazzam gücünden istifade etmiştir.

Tersane-i Amire  Düzenli ve büyük ilk Osmanlı tersanesi Yıldırım döneminde 1390’da Gelibolu’da inşa edilmiştir.  Teşkilatlı bir müessese olarak ilk tersane tabiri, 1527’de Galata tersanesi için kullanılmıştır. Galata tersanesine 16.yy ortalarından itibaren “Tersane-i amire” denilmeye başlanmıştır.  Fatih döneminde Kadırga limanı tersane olarak kullanılmış, daha sonra Aynalıkavak (Haliç)’da ilk Galata tersanesi inşa edilmiştir.  I.Selim veziriazam Piri Mehmed Paşa vasıtasıyla tersane ve donanma işlerine ehemmiyet vermiştir. Böylece Galata’dan Kağıthane deresine kadar olan yerde tersane inşa edilmiş, bu tersane yıkılışa kadar donanmanın inşai ve idari merkezi olmuştur.  Kanuni’nin emriyle Barbaros bu tersaneyi büyütmüş ve teşkilatlandırmıştır.  Tersane-i amire’nin idare merkezi divanhane idi. Burada Kapudan Paşa ve kethüda odaları bulunuyordu. Tersane-i amire bahçesindeki en meşhur saray olan Kasr-ı Hümayun I.Ahmed devrinde Kapudan-ı derya Halil Paşa tarafından 1613’de inşa edilmiştir.  Gelibolu, Cezair-i Bahr-i Sefid eyaletinin merkez sancağı (paşa livası) idi. Kapudan Paşa’da bu eyaletin beylerbeyi idi. Kapudan Paşa (Kaptan-ı Derya)  Kapudan İtalyanca bir kelimedir. 15. yy ortalarından itibaren donanma kumandanı için kullanılmaya başlanmıştır.  Kapudan Paşa tabirinin ilk olarak 1551’de Sinan Paşa için kullanıldığı tesbit edilmiştir.  Eski kaptanlardan Kemal Reis, Pîrî Reis, Murad Reis, Seydi Ali Reis, Turgut Reis, Salih Reis gibi meşhur denizcilerimize, 16. asırda kaptan denilmeyip, reis denilmiş  Kapudan-ı derya tabirinin ise 17. yy başlarında Kayserili Halil Paşa için kullanılmışsa da esas olarak 18.yydan itibaren yaygın bir şekilde kullanılmıştır.  Önceleri sancakbeyi statüsünde iken Barbaros Hayreddin Paşa’nın 1534’de Cezayir beylerbeyi tayin edilmesinden sonra beylerbeyi rütbesinde “mirimiran-ı derya” veya “mirimiran-ı cezayir ve kapudan” olarak paşa unvanı ile adlandırılmıştır.  16. ve 17. yyda Cezayir beylerbeyi, 18. yüzyıl başlarından itibaren aynı zamanda kapudan-ı derya olarak zikredilmiştir.  1867’de Bahriye nezaretinin kurulmasıyla bu unvan kaldırılmıştır. Bu târihten sonra bahriyenin bütün işleri “Bahriye Nezâreti” adlı bir teşkilâta verilmiştir. Kaptan-ı deryâlık 1876 Haziran ayında Kayserili Ahmed Paşanın ikinci Bahriye Nâzırlığında yeniden ihdas edilmişse de, aynı yıl Bahriye Nezâretine dönüşmüştür.  Osmanlı donanmasının organize edilmesinde emeği geçen ilk kapudan Yıldırım Bayezid’in 1390’da Gelibolu sancakbeyliğiyle tersane ve donanmayı kurmakla görevlendirdiği Sarıca Paşa’dır.  Barbarosa kadar bütün kaptanlar Gelibolu sancakbeyi olarak donanmaya komuta etmişlerdir.  Terfi ettiklerinde Karaman, Rum, Şam ve Rumeli beylerbeyi olurlardı.  1591’de Cığalazade Sinan Paşa vezir rütbesiyle kapudanlık mevkiine getirildi. Bu tarihten itibaren 17. yy boyunca bütün kapudan paşalar vezir rütbesinde kapudan oldular.  16.yyda kapudanlık genellikle denizcilikle alakası olanlara verilirken bazı istisnaları da olmuştur. Mesela Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1661’de Diyarbakır valiliğinden bu makama getirilmiştir. Lütfü Paşa Asafname’sinde bu makama geleceklerin tecrübeli, korsanlık yapmış kimselerden seçilmesini tavsiye etmiştir.  İnebahtı savaşından sonra kaptan tayin edilen Kılıç Ali Paşa’nın beratındaki görev talimatında sahillerdeki kale ve şehirlerin, adaların muhafaza edilmesi küffar, harami ve levend gemilerinden gelecek zararları engellemesi istenmiştir.  Kalyon dönemine geçildikten sonra hazırlanan 1701 tarihli Bahriye kanunnamesine göre kapudan paşa bütün derya beylerinin başbuğu, işlerin mesulü, tersane kayıtlarının düzenleyicisiydi.  Cezayir timar ve zeametlerinin dağıtımından sorumluydu.  Karadeniz’e gönderilecek donanmanın komutanı onun tarafından atanırdı.  Senelik gelirleri 550 bin akçeden başlamış, 885 bin akçeye çıkmıştır. Galata mukataası da gelirleri arasındaydı.  Tersanede iken divanhane de otururdu. Sefer dönüşünde Padişah Yalı köşkünde onu kabul ederdi. Denize açıldığında paşa baştardasına binerdi. Donanma Gemileri  Osmanlı gemiciliğinin gelişimi üç aşama geçirmiştir;

1-İmparatorluğun kuruluşundan 17. yüzyıl sonlarına kadar devam eden kürekli gemiler dönemi; Bu dönemin başlıca gemileri kadırga olan çektiri tipi gemilerdir. Barbaros bu döneme damgasını vurmuştur. Barbaros, ele geçirdiği İspanyol kalyonlarını ve Napoli kadırgalarını inceleyerek gemi onarımı ve inşasında uzmanlaşmıştır. Ona göre en iyi savaş gemisi Akdeniz’in durgun havasından dolayı çektiriler idi. 2-19.yüzyıl ortalarına kadar gelen yelkenli gemiler dönemi; Bu dönemin gemisi kalyondu. Özellikle Girit seferinde (1645) Venedikler karşısında kadırgaların hafif kalması Osmanlıların kalyon yapımına ağırlık vermelerine sebep oldu. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın gayretiyle kalyon düzenine geçildi. Çeşme yenilgisine kadar (1770) kalyonlar Akdeniz hakimiyetinde önemli rol oynadı. Hatta 1707’de kaptan Canım Mehmed, İspanya ve Mayorka taraflarına akınlar yaptı. Karadeniz’de de Ruslara karşı büyük bir güç oldu. Ancak 18. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa standartlarına uygun gemi ihtiyacı ortaya çıkınca Fransız, İsveç ve Amerikalı uzmanlar getirtilerek Osmanlı bahriyesinde modernleşme ve uzman yetiştirme çabasına girişildi. Haliç tersanesinde havuz kuruldu. Modernleşmede kaptan Küçük Hüseyin Paşa’nın büyük emeği geçmiştir. 3-İmparatorluğun yıkılışına kadar gelen buharlı gemiler dönemi;  İngiltere donanmasında kullanılan vapur, ilk olarak 1827’de İngiltere’den satın alındı. Zaten 1827 Navarin yenilgisi yelkenli gemilerin adeta son savaşı olmuştu. 1830’dan itibaren Amerikalı uzmanların yardımıyla Eser-i Hayr adlı ilk buharlı gemi 1837’de inşa edildi. Bu üretim daha sonraları Mecidiye, Taif, Eser-i Cedid adlı umumiyetle posta işlerinde kullanılan gemilerle devam etti. Gemi Çeşitleri  Büyük donanma gemileri;  Kadırga; Yaklaşık 40 m. boyunda, uzun ve ensiz, su seviyesine yakın, kıç kısmı baş tarafa oranla yüksek, kıvrak ve hızlı bir gemidir. Baş ve kıç tarafında etrafı halatlarla çevrili birer güverte bulunur ve kaptan ile savaşçılar burada dururlardı. 25 oturak, 49 kürek vardı. Her küreği 4-5 kişi çekerdi. Mürettebat 100 savaşçı, 196 kürekçi, halatçı, iki dümenci, gemiyi yöneten reis olmak üzere 330 kişiydi. Büyük top, darbzen ve prangı silahlarıydı.  Baştarda; Kadırgadan büyük olup, 43-55 m. boyunda, 26-36 oturaklı, her küreği 5-7 kişinin çektiği gemilerdi. Tersane emini sefere çıktığında bu tür gemiye binerdi. Bunların 55 m. boyunda olanı kaptan paşa, “paşa baştarası” gemisiydi. Her küreği 7 kişi çeker, kürekçi mangasının arasında 3 savaşçı bulunurdu. 500 kürekçi, 216 savaşçı olmak üzere 800 mürettebatı, 8 toplu vardı. Padişah’ta süslü ve direkleriyle yelkenleri yeşile boyalı baştardaya binerdi. Buna Hünkar baştardası veya baştarda-i hümayun denirdi.  Mavna; Baştardadan daha kısa, fakat daha geniş ve yüksekti. 49 m. uzunluğunda 26 oturaklı, 2-3 direkli, 3 katlı idi. 52 küreğinin her birini 7 kişi çekerdi. 600 mürettebatı olurdu.  Kalyata (Kalite); 32-35 m. uzunluğunda, 19-24 oturaklı, 220 savaşçılı gemilerdi.  Pergende; 25-30 m. uzunluğunda, 18-19 oturaklı savaş gemisiydi.  Fırkate; 20 m. uzunluğunda, 10-17 oturaklı, her küreği 2-3 kişinin çektiği, ince donanmada ve genellikle haber taşımakta kullanılan, 80-100 savaşçı bulunan gemilerdi.  Kalyon; Bütün yelkenli gemilere (Kalyon, fırkateyn, korvet, burton, barça, ateş gemisi v.s.), aslında üç direkli gemilere denirdi. Taşımacılık ve savaşlarda kullanılırdı. İlk kalyon, II.Bayezid döneminde Kemal reis tarafından yapılmıştı. En gelişmişleri ise Girit seferinde kullanılmıştır. 45-50 m. uzunluğunda, 800 mürettebatlı, 100 civarında toplu gemilerdi. En büyüğü Mahmudiye adı verilen kalyondu. Bunun 1815’de 1200 mürettebatı vardı.  İnce donanma gemileri;  Kalyata, fırkate, karamürsel, şayka, işkampoye, üstü açık, kelek aktarma, çekeleve, celiyye, kancabaş, palaşkerme, at gemisi, top gemisi, taş gemisi, tombaz, melekse, çamlıca, şahtur, kırlangıç, uçurma, çete kayığı, menzil kayığı, dolap kayığı, funda kayığı, sandal, ve filika.  Karamürsel, ilk Osmanlı çektirisidir. Üçgen yelkenli, güvertesiz küçük bir tekne idi.  Şayka; Özi, Dinyeper ve Tuna nehirlerinde kullanılan geniş ve altı düz savaş gemisiydi.  İşkampoye; Haberleşmede kullanılan sekiz kürekçi ile çekilen ve Tuna donanmasında kullanılan gemilerdendi. Fırat ve Dicle nehirlerinde de kullanılmış, Birecik tersanesinde inşa edilmişlerdir.

OSMANLI İLMİYE TEŞKİLATI 1-Medreseler İlk medrese 1330’da Orhan Gazi tarafından İznik’te yaptırıldı. İlk müderris Davud-i Kayserî’dir. İznik medresesine Kozluca köyü ve İznik’te bir takım evler vakfedildi. Vakıf gelirlerinin 5/6’sı müderrise, 1/6’sı talebelere tahsis edildi. Orhan Gazi, Bursa’da bir manastırı, 1335’de Orhan Camii yanında bir medrese daha yaptırdı. Osmanlı devlet adamları da medreseler yaptırdı. Mesela; Edirne’de Sinan Paşa, Kürt Hoca, Saruca Paşa, Alaşehir’de I.Bayezid, Amasya’da I.Bayezid, I.Mehmed, II.Murad, Balıkesir’de I.Bayezid Fatih Medreseleri; Fatih’in 1463-1471 yılları arasında yaptırdığı Fatih medreseleri (Sahn-ı Seman/Semaniye) devrin en üst derecesindeydi. 8 medreseden oluşuyordu. Her birinde 1 müderris görev yapıyordu. Fatih, Sahn-ı Seman’a talebe yetiştirmek için de “Tetimme” adlı medreseler yaptırdı. Sahn müderrisleri 50 akçe yevmiye alırlardı. Her birinin 5’er akçe yevmiyeli “Muid” (asistan)leri vardı. Her medrese odasında 2 “Danişmend” (talabe) bulunur, bunlara da 2’şer akçe yevmiye, ekmek ve çorba verilirdi. Fatih külliyesinde medrese, hastahane, muallimhane, kütüphane, darü’tta’lim, hamam, ahır, imaret ve aşhane bulunuyordu. Müderrisleri; Ali Kuşçu, Akşemseddin, Molla Güranî, Molla Hüsrev, Kadı-zâde Rumî Süleymaniye Medreseleri; Kanunî, Süleymaniye Camiiyle birlikte “Sahn-ı Süleymaniye” adı verilen 7 medrese yaptırdı. Bunlar “evvel”, “sanî”, “darü’t-tıb”, “salis”, “rabi”, “darü’l-hadis” adlarını taşıyordu. Bunların en yükseği “Darü’l-Hadis” idi. Müderrisi 100 akçe, diğerleri 60 akçe yevmiye alırdı. Müderrisleri; Kadı-zâde Şemseddin, Mimar-zâde Muslihiddin, Molla Yahya, Mehmed Çelebi Medrese Dereceleri Fatih’in medrese derecelendirmesi;  Haşiye-i Tecrid; Müderrisi 20-25 akçe yevmiye alır. Süresi 2 yıl-3 ay arasındadır.  Miftah; Müderrisi 30-35 akçe yevmiye alır. Süresi 2 yıl-3 ay arasındadır.  Kırklı; Müderrisi 40 akçe yevmiye alır. Süresi 3 yıl-3 ay arasındadır.  Hariç; Müderrisi 50 akçe yevmiye alır. Süresi 1 yıl-5 ay arasındadır. Selçuklu ve beylik ailelerinin, vezir, sancakbeyi ve ümeranın yaptırdıklarıdır.  Dahil; Müderrisi 50 akçe yevmiye alır. Süresi 1 yıldır. Padişah, şehzade valideleri, şehzadeler, padişah kızlarının yaptırdıklarıdır.  Sahn-ı Seman; Müderrisi 50 akçe yevmiye alır. Süresi 1 yıldır. – Kanunî’nin medrese derecelendirmesi;  Altmışlı; Müderrisi 60 akçe yevmiye alır.  Sahn-ı Süleymaniye; Müderrisi 60 akçe yevmiye alır.  Darül’Hadis; Müderrisi 100 akçe yevmiye alır. Okutulan Dersler  Kelam, mantık, belâgat, lugat, nahiv, hendese, hesap, heyet (astronomi), felsefe, coğrafya, tıp, matematik, hukuk, edebiyat, tarih, ilm-i Kur’an, hadis, fıkıh.  Ders geçme sistemi uygulanırdı. Talebe aldığı derse ait kitabı tamamladıktan sonra bir imtihana girerdi. Bu imtihanda başarılı olunması durumunda diğer derse geçerdi. Bazı ders kitapları;  Hendese’den; Şemseddin Semerkandî’nin “Eşkalü’t-tesis  Hesap’tan; Ali Kuşçu’nun Risale-i Muhammediye  Belagat’tan; Sekkakî’nin Miftahü’l-ulûm  Fıkıh’tan; İbn- Hacib’in Muhtasar-ı Münteha, Molla Hüsrev’in Telvih Haşiyesi  Tefsir’den; Zemahşeri’nin el-Keşşaf an Hakayıkı’t-tenzil Müderrislik Dereceleri 1.Haşiye-i Tecrid 2.Miftah 3.Kırklı 4.İbtida-i hariç 5.Hareket-i hariç

6.İbtida-i dahil 7.Hareket-i dahil 8.Musıla-i sahn 9- Sahn 10- İbtida-i altmışlı 11- Hareket-i altmışlı 12- Musıla-i Süleymaniye 13- Hamise-i Süleymaniye 14- Süleymaniye 15- Darü’l-hadis Müderrislikten Kadılığa Geçiş Müderris  20-30 akçelik müderris  50 akçelik müderris  Sahn ve Altmışlı müderris  Darü’l-Hadis müderrisi Kadı Kaza kadılığına 150 akçelik Sancak 500 akçelik Mevleviyet Mahreç mevleviyeti (Kudüs, Halep, Eyüp, Üsküdar)

2-Kadı Şer’i ve hukukî hükümleri tatbik eden, idarî, beledî ve noterlik gibi işlere bakan kişidir. İlk kadı; Osman Gazi döneminde Karaca Hisar’a tayin edilen Tursun Fakih’tir. Ondan sonraki kadı önce Bilecik, sonra Bursa kadısı olan Çandarlı Kara Halil’dir. Kadıların Gelirleri; Sicilden 7 akçe, hüccetten 32 akçe, imzadan 12 akçe, kısmet-i emvalden binde 20 akçe, nikahtan bakire ise 32 akçe, dul ise 15 akçe Kadı tayini; 14-15. asırlarda Kadıaskerlerin arzı, padişahın onayıyla, 15. asır ortalarından itibaren kadıaskerlerin arzı, veziriazamın onayıyla, 16.asırdan itibaren Şeyhülislamın teklifi veziriazamın onayıyla yapılırdı. Kadılık müddeti; 18 ay-3 yıl arasında değişir. Kaza kadıları 20 ay, Mevleviyet kadıları 12 ay görev yapar. Süresini dolduran mazûl olarak bir üst dereceye yükselmek için sıra bekler. Birden fazla aday olursa imtihan yapılarak en iyi olan atanır.  Kadı yardımcıları; Toprak kadısı, Kadı naibi, kaza naibi, mevalî naibi, arpalık naibi, kassam.  Kadılık Dereceleri; Aşağıdan Yukarıya Rumeli (9) Anadolu (10) Mısır (6)  Çinad İbtida Sadise  Eğri Tasia Hamise  İnebahtı Samine Rabia  Salise Sabia Salise  Saniye Sadise Musul  Karib-i ala Hamise Sitte-i Mısır  Sitte-i Rumeli Rabia  Müşavir (2) Salise, Saniye, Musul Sitte-i Anadolu Mevleviyet Kadılık Dereceleri 1-Rumeli Kadıaskerliği 2-Anadolu Kadıaskerliği 3-İstanbul kadılığı 4-Haremeyn kadılığı 5-Bilad-ı Hamse kadılıkları; Edirne, Bursa, Şam, Mısır 6-Mahreç kadılıkları; Kandiye, Kudüs, Halep, Eyüp, Selanik, Galata, İzmir, Sofya, Trabzon 7-Devriye kadılıkları; Bağdat, Antep, Bosna, Erzurum, Maraş, Trablusgarp, Beyrut, Diyarbakır, Rusçuk, Sivas, Adana, Van, Çankırı

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful