You are on page 1of 5

Bedrettin Cömert'i İkinci Kez Öldürmek, 14 Yıllık Bir İntihal Cinayeti

Kimi çeviriler çevirmenleriyle anılır. Gombrich'in “Sanatın Öyküsü” eseri de sanat tarihçisi, akademisyen, büyük Türkçeci ve usta çevirmen Bedrettin Cömert'in adıyla anılıyordu, hattâ öylesine anılıyordu ki, hiç kimsenin aklına Sanatın Öyküsü'nün 1997 baskısının iç kapağına bakmak gelmedi. Tam 14 yıl, yani Sanatın Öyküsü'nün tam beş baskısını Bedrettin Cömert çevirisi diye alıyoruz ve 14 yıldır yanılıyoruz. Meğer Gombrich, bu eserini “büyük ölçüde” değiştirmiş, hal böyle olunca da bu “yeni” Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi'nin iki yöneticisi, Erol Erduran ve Ömer Erduran tarafından çevrilmiş. Bunu ben iddia ediyor değilim, eserin 2007 yılı Türkçe baskısının iç kapağında aynen şunlar yazılı (Metnin imlası olduğu gibi yayınevine aittir): Bu çeviri Phaidon Press Limited'in izniyle kitabın (genişletilmiş ve yeniden düzenlenmiş) on altıncı basımından (1997) yapılmıştır. Çevirenler: Erol Erduran-Ömer Erduran Metin (text) 1995 E.H. Gombrich Çeviri (translation) 1997 Remzi Kitabevi “Bu kitabın ilk çevirisi 1980 yılında İtalyanca'dan Bedrettin Cömert tarafından yapılmış; daha sonraları orjinale yapılan eklemelerin çevirileri ise yayınevimiz tarafından gerçekleştirilmişti. Kitabın İngilizce orijinali, on altıncı basımda büyük ölçüde değiştirildi. Yeni resimler, yeni metinler ve yeni bölümler ile kitap yepyeni bir nitelik kazandı ve kitabın bu kez, İngilizce aslından ve yeniden çevrilmesi gerekti. Okurların bu yeni çeviriyi de beğeniyle karşılayacaklarını ve bu çevirinin onları sanata yakınlaştırmada yararlı olacağını umuyoruz. Birinci Basım: Kasım, 1997 Beşinci Basım: Mayıs, 2007 Bu ifadeler, 1997 Türkçe baskısının iç kapağında da yer almaktadır. Şu halde 1997'den 2007'ye tam beş baskının aynı olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Şimdi bir taşla iki kuş vurmaya geldi sıra; yanlış anlaşılmasın, avcılığa karşıyım, hele de kuşların sapanla vurulması içimi acıtır ama bu “kuşlar”, o serçelere, o kumrulara, o güvercinlere benzemiyor. Yukarıda alıntıladığım ifadeleri tek tek açayım. “Bu kitabın ilk çevirisi 1980 yılında İtalyanca'dan Bedrettin Cömert tarafından yapılmış” (...) Bu ifadeye inanacak olursak, 11 Temmuz 1978 günü, Hacettepe Üniversitesi'ndeki olayları araştırmak için kurulmuş olan komisyondaki başkanlık görevini sürdürdüğü sırada üç milliyetçi tarafından katledilen Bedrettin Cömert, kitabı 1980 yılında, üstelik İtalyanca'dan çevirmiş. Sanatın Öyküsü'nün çevirisinden dolayı 1977 TDK Çeviri Ödülü'nü alan aynı Bedrettin Cömert'ten bahsediyoruz değil mi? Üzerinde Remzi Kitabevi logosu ile iç kapakta “Dizgi, baskı ve cilt: Yükselen Matbaacılık Limited 1976” ibaresinin yer aldığı Sanatın Öyküsü'nün “Çevirenin Önsözü” kısmında Bedrettin Cömert aynen şu ifadeleri kullanıyor: “(...)Ayrıca, çevirmen olarak adımı görmekten gurur duyduğum bu yapıtın dilimize kazandırılmasında gösterdiği çaba ve titizlikten dolayı Remzi Kitabevi'nin dürüst ve anlayışlı yöneticisi sayın Erol Erduran'ı bu hizmetinden dolayı kutlamak isterim. Hiç de kolay olmayan bu emeğimi ise karım Agostina'ya, oğullarım Ergun ve Kemal'e adıyorum. B. Cömert” Yine 1976 baskısının iç kapağında aynen şu ifade yer alıyor: “1972 yılında yapılan on ikinci basımında yeniden düzenlenmiş ve genişletilmiştir. © Phaidon Press Limited”. Bunun “bir hata” olduğu ileri sürülebilir elbette, o halde “Çevirenler: Erol ErduranÖmer Erduran” ifadesinin altında yer alan cümlenin geri kalanını yeniden okuyalım; (...) “daha sonraları orjinale yapılan eklemelerin çevirileri ise yayınevimiz tarafından

gerçekleştirilmişti. Kitabın İngilizce orijinali, on altıncı basımda büyük ölçüde değiştirildi. Yeni resimler, yeni metinler ve yeni bölümler ile kitap yepyeni bir nitelik kazandı ve kitabın bu kez, İngilizce aslından ve yeniden çevrilmesi gerekti.” Bu ifade de hiçbir kuşkuya yer bırakmadan, apaçık şunları söylemektedir; a) Eserin gövde metni İngilizce on altıncı basımda “büyük ölçüde”, yani yeniden çevrilmesi gerekecek kadar değişmiştir. b) Remzi Kitabevi'nin kurucusu Remzi Bengi'nin damadı Erol Erduran ile torunu Ömer Erduran (burası tamamen internet bilgisi, doğru olmayabilir), yani yayınevinin bu iki yöneticisi, eserin “çevirmenleridir”. Şu halde eserin 1976 yılı Bedrettin Cömert çevirisi ile 1997 yılı ErolÖmer Erduran basımı (asla ve asla Erol-Ömer Erduran çevirisi demeyeceğim) arasında “hiçbir” benzerliğe rastlamayacak olmamız gerekir değil mi? Bir eserdeki “Fotoğraflar, dizin” vs. gibi eserin gövdesine değil de eserin okuyucuya sunumuyla ilgili editoryal seçimler elbette eserin çeviri incelemesinin konusu olamaz. Şu halde Sanatın Öyküsü'nün 1976 ile 2007 baskılarının karşılaştırmasında “önsöz”, “dizin”, “haritalar”, “zamandizin cetveli”, “teşekkürler” gibi kısımları değerlendirme kapsamına alamayız. Sanatın Öyküsü'nün Türkçe 1976 tarihli ilk baskısı (siyah-beyaz) ile 2007 baskısı (renkli) 28'er bölümden oluşuyor; ilkinin sayfa sayısı baştan sona (yani dizin gibi ek kısımlar dahil) 497, 2007 baskısı ise tam 688 sayfa. 1976 Türkçe baskısındaki “Değişen Görünüm: Ek Bölüm” başlığı altındaki bölüm 2007 baskısında bulunmuyor; onun yerine “Sonu Olmayan Öykü” başlığı altında tek bir “yeni” bölüm var ve tam 37 sayfa (Gombrich zaten bunun daha önceki baskılarda olmadığını bölümün içinde bizzat ifade etmiş); kalan 27 bölümün başlıkları, kimileri yakın anlamlarla ikame edilse de tamamen aynı (1976, “Doğu Sanatına Bakış”; 2007, “Doğuya Bakarken” / 1976, Us Çağı; 2007 “Akıl Çağı” /1976, “Parçalanan Gelenek; 2006, “Gelenekten Kopuş”). Demek oluyor ki, bu “yepyeni”, yani Bedrettin Cömert çevirisinde bulunmayan 37 sayfalık bölümü dışarıda bırakırsak, aradaki sayfa sayısı fazlalığının nedenini sadece yeni resimlerin eklenmesi, sayfa düzeni gibi editoryal kararlarda değil, metnin kendisinde de görebilmemiz gerekiyor, zira Remzi Kitabevi 1997 yılı baskısından itibaren iç kapağa yazmış olduğu ibareyle, tekrar ediyorum, “özgün” metnin büyük ölçüde değiştiğinden dolayı “yeniden çevrildiğini” iddia ediyor (Diğer iddiası da ilki İtalyanca'dan, “yenisi” İngilizce'den). Dolayısıyla aynı kaynak metnin iki farklı çevirmen tarafından yapılan birbirinden bağımsız çevirilerinde ne tür benzerliklere hangi koşullarda rastlanabileceğinin ayrıntılarına burada girmeme gerek yok, dahası bu iddia karşısında özgün metinleri karşılaştırmaya da gerek yok; yapılması gereken tek şey, 1976 baskısı ile 2007 baskısını (veya 1997-2007 arasındaki baskılardan herhangi birini) yan yana koymak ve satır satır okumak. Ancak bu satır satır okumayı yaparken “editoryal seçim” kapsamına giren “terimleri” (Örneğin Alpötesi, Alpler'in kuzeyi; izlenimcilik vs), bahsi geçen eser adlarını (Örneğin tablolar, heykeller, bunlar her zaman için değiştirilebilir, yeniden Türkçeleştirilebilir) dikkate almamak gerekir. En incelikli, dolayısıyla ortaya çıkarılması için daha fazla zaman, daha yoğun bir çalıştırma gerektiren intihal türü, bir eserin farklı iki-üç çevirisinin kısım kısım devşirilmesiyle yapılır. Oysa burada daha “kaba” bir el çabukluğu görüyoruz, tespit ettiğim “kalem oynatma” türlerini iki başlıkta ele alabilirim (Tuğla kalınlığındaki iki basımı buraya olduğu gibi kopyalayamayacağımdan dolayı birkaç örnekle yetinmek zorundayım): 1) Cümle yapılarıyla oynamalar: Burada özellikle Bedrettin Cömert çevirisinde aralarında nokta veya noktalı virgül bulunan cümlelerin birleşik hale getirildiğini görebiliyoruz. 17'inci bölüm, 1976-Bedrettin Cömert Bilginin yeniden doğuşuyla ilgilenen herkes İtalya'ya yöneliyordu. İtalya, klasik dünyanın bilgi ve hazinelerinin bulgulanması için gidilen bir yer olmuştu. 2007, Erol-Ömer Erduran Bilginin yeniden doğuşuyla ilgilenen herkes klasik dünyanın bilgi ve hazinelerinin keşfedildiği yer olan İtalya'ya bakmayı alışkanlık haline getirdi. 11'inci bölüm, 1976-Bedrettin Cömert XIII. yüzyıl büyük katedraller yüzyılıdır. Bu katedrallerde hemen bütün sanat dalları kullanılmıştır. 2007, Erol-Ömer Erduran

XIII. Yüzyıl hemen hemen bütün sanat dallarının yer aldığı büyük katedraller yüzyılı olmuştur. 12'inci bölüm, 1976-Bedrettin Cömert Giotto da, sanatın yeniden doğmasını sağladığı için övülmüştür. Bu yeniden doğma sözüyle anlatılmak istenen şuydu: Onun da yapıtı, Yunan ve Roma yazarlarının övgüsünü kazanan ünlü ustaların sanatıyla eşdeğerliydi. 2007, Erol-Ömer Erduran Giotto da, sanatın gerçek dirilişini sağlayan bir usta olarak bu şekilde göklere çıkarılırken, halk onun sanatının Yunan ve Roma antikite yazarlarının övdüğü ünlü ustalarla eş değerde olduğunu söylemek istiyordu. 2) Kelimeye dayalı oynamalar: Sözdizimiyle oynanmadığı durumlarda ise Bedrettin Cömert çevirisindeki kelimelerin (a) yakın anlamlı kelimelerle ikame edilmesine; (b) iyelik, yapım veya hal eklerinin -fiil çekimlerini de sayabiliriz- değiştirilmesine; (c) aynı sözdizimine başka kelimeler katıldığına veya mevcut kelimelerin eksiltildiğine tanıklık ediyoruz. Hattâ bazı “rakamlar” vereyim; hiç üşenmeyip belli bir yere kadar, her iki “kitaptaki” kelimeleri saydım ve aynı olan kelimelerin sayısını saptadım (Özel isimler, kavramlar gibi editoryal kararları hesaplama dışında bırakırken bağlaçları hesaplamaya dahil ettim. Şu durumda kökü aynı olup farklı hallerde kullanılmış kelimeleri “aynı” kabul etmek elbette yanlış olmaz; örneğin “kimse-ye” / “kimse-lere”) İlk rakam, 2007-Erol/Ömer Erduran'ın bir sayfasındaki bulunan kelime sayısını, ikinci rakam ise o bölümün Bedrettin Cömert çevirisinde denk düştüğü kısımda bire bir aynı bulunan kelimelerin sayısıdır: 304285; 52-49; 47-47; 64-64; 127-119; 170-108; 187-148; 189-177; 98-96; 180-169; 186-160; 89-83. Bu böyle sürüp gidiyor. Bunların hepsi için şu alıntılara göz atabilirsiniz (koyu yazılmış kelimeler ikame edilmiş, eklenmiş veya eksiltilmiş olanlar): GİRİŞ, 1976-Bedrettin Cömert Bu, kuşkusuz abartılmış bir örnek. Ne var ki, benzer yanılgılar, ilk bakışta sanıldığı gibi pek de seyrek değildir. Hepimiz, alışılmış renk ve biçimleri, biricik doğru renk ve biçimlermiş gibi sayma eğilimindeyizdir. Çocuklar kimi zaman, yıldızların, aslında hiç de öyle olmadıkları halde, yıldız biçiminde olduğuna inanırlar. Bir tabloda gökyüzünün mavi, otun da yeşil olmasında direnen kimselerin, bu çocuklardan pek farkı yoktur. Bu kimseler, bir tabloda başka renkler görünce öfkelenirler. Oysa, mavi gök ve yeşil çayırlara ilişkin her şeyi unutmayı bir denesek; sanki bir keşif yolculuğunda, başka bir gezegenden şimdi gelmişçesine dünyaya bakıp onu ilk görmüş gibi olsak, işte o zaman nesneler daha değişik ve şaşırtıcı renklerle görünürlerdi bize. 2007, Erol-Ömer Erduran Bu, kuşkusuz abartılmış bir örnek. Ancak, benzer yanılgılar, ilk bakışta sanıldığı gibi pek de seyrek değildir. Hepimiz, alışılmış renk ve biçimleri, biricik doğru renk ve biçimlermiş gibi kabul etme eğilimindeyizdir. Çocuklar kimi zaman, yıldızların, aslında hiç de öyle olmadıkları halde, yıldız biçiminde olduğuna inanırlar. Bir tabloda gökyüzünün mavi, otun da yeşil olmasında direnen kimselerin, bu çocuklardan pek farkı yoktur. Bu kimseler, bir tabloda başka renkler görünce öfkelenirler. Oysa, mavi gök ve yeşil çayırlara ilişkin duyduğumuz her şeyi unutmayı bir denesek; sanki bir keşif yolculuğunda, başka bir gezegenden şimdi gelmiş ve dünyayı ilk kez görüyor gibi olsak, işte o zaman nesneler daha değişik ve şaşırtıcı renklerle görünebilirdi bize. 10. Bölüm, 1976-Bedrettin Cömert Biraz önce, Roman sanatını Bizans sanatıyla, hatta eski Doğu sanatıyla karşılaştırdık. Fakat bir özellik yüzünden, Batı Avrupa, Doğu'dan her zaman çok derin bir biçimde ayrılmıştır. Doğu'da üsluplar binlerce yıl sanki hiç değişmemecesine sürüp gidiyordu. Batı, bu durağanlığa düşmemiştir. Hep tedirgin, hep yeni çözümlere ve yeni yollara doğru atılım içinde olmuştur. 2007, Erol-Ömer Erduran Az önce, Roman sanatını Bizans sanatıyla, hatta eski Doğu sanatıyla yan yana koymuş, karşılaştırmıştık. Ama bir konuda Batı sanatı daima Doğu sanatından farklı olmuştur. Doğu'da bu üsluplar binlerce yıl sürüyordu ve bunları değiştirmek için hiçbir neden görünmüyordu. Batı hiçbir zaman bu durağanlığa düşmedi. Daima kıpır kıpırdı, durmadan yeni çözümler, yeni düşünceler peşindeydi.

Şunu noktayı vurgulamak isterim; 2007, Erol-Ömer Erduran basımının Bedrettin Cömert çevirisinden sözdizimi çerçevesinde farklılaştığı, kimi zaman farklı anlamlar kazandığı, yer yer “genişlediği” kısımlar mevcut. Buna da bir örnek vereyim: 3'üncü bölüm, 1976-Bedrettin Cömert Klasik Yunan yazarlarınca adı bile anılmayan, örneğin Fidias'ın kuşağından Atina'lı Miron'un Disk Atan Adam'ı gibi yapıtlar, atlet heykellerinin yok edilmesiyle uğradığımız zararı değerlendirmemize yardımcı oluyorlar. 2007, Erol-Ömer Erduran Klasik Yunan yazarları tarafından sözü bile edilmeyen bu çeşit çalışmalar, atlet heykellerinin en ünlüsü olan ve Fidias'la aynı kuşakta yaşamış olduğu sanılan Atinalı heykelci Miron'un yaptığı “Disk Atıcısı” (Discobolos) heykelini görmemekle neler kaçırdığımızı bize hatırlatıyor. Haksızlık etmeyeyim; Erol-Ömer Erduran basımında olup da Bedrettin Cömert çevirisinde bulunmayan kimi cümleleri parmak hesabıyla saymak mümkün. O halde yukarıda da alıntıladığım üzere Remzi Kitabevi'nin “eserin yeniden çevrilmesini gerektirecek büyük ölçüde değiştiği” iddiasını bir kez daha hatırlayalım. Bu iddia büsbütün gerçekdışı. İki metin birbirini öylesine andırıyor ki ancak tek bir sonuca varabiliriz: Gombrich olsa olsa metne “küçük dokunuşlarda” bulunmuş, bu “küçük dokunuşlar” da Bedrettin Cömert çevirisine işlenerek intihal yapılmış ve bu intihal cinayetinin faillerinin adları çevirmen namıyla Erol-Ömer Erduran olarak yazılmıştır. Gombrich'in metni asıl olarak her iki basımda da mevcut olan “27. Bölüm: Deneysel Sanat” adlı bölümün ortalarına doğru “Gauguin, Tahiti'den yazdığı mektuplardan birinde” ile başlayan paragraftan itibaren “değişmeye başlıyor”. Bahsettiğim paragraf 2007 baskısının 586'ıncı sayfasında, bölüm zaten 597'de bitiyor. Bu metnin başında da söylediğim üzere son bölüm, yani “28 Sonu Gelmeyen Öykü” başlıklı bölüm ise bu intihal cinayetinde “gerçek” anlamdaki tek çeviri kısım. Bedrettin Cömert çevirisine Gombrich'in metninin ana gövdesindeki ufak değişiklikleri işlemek “redaksiyonun” bir parçasıdır, “yeniden çevrildi” diyerek “Çevirmen” adı olarak başkalarının adını yazıyorsanız bunun adına “gasp” denir. Şu yapılabilirdi; Çevirmen olarak elbette hak ettiği üzere Bedrettin Cömert'in adı yazılır, buna “28'inci bölümün çevirisi X tarafından yapılmıştır” ibaresi eklenir, hemen altına da “Redaksiyon: X kişisi” açıklaması yazılabilirdi. Emeğin ucuz görüldüğü yerde gasptan başka ne beklenir? İntihal her ne kadar bir hak gaspı olsa da diğer gasp türlerinden epeyce ayrı bir yerde duruyor. Yani birinin “intihal yaptığını” kanıtlamanız hiçbir işe yaramaz. Sadece ve sadece, intihal edilenin yasal varisleri söz konusu intihalci karşısında “yasal haklarını” arayabilirler. Ancak kanıt derken, bu ülkenin hukuk tarihine geçecek “virüslü dijital belgeler” veya “gündelik hayatın ritmine uymayan 19 çakmak” gibisinden (Benim evimde tam tamına 16 çakmak var, bunlardan ikisi muhtar çakmağı, diğeri de havalı tabanca tüpünden tornada elle yapılmış ilginç bir çakmak, yani kesin örgüt lideriyim) komedi filmlerine konu olacak öğelerden bahsetmiyorum, üstelik bir şeyi “kanıtlamış” değilim, zira “kanıtlamak” kimi çetrefilli durumlarda belli bir yöntemsel süzgeçle, sağlam bir ilişkilendirme süreciyle varılan sonuçtur; burada ise yayıncı tarafından “birbirinden tamamen farklı” olduğu öne sürülen iki metnin yan yana konmasının kendisi “kanıt”. Şimdi gelelim bu konu hakkında Remzi Kitabevi'nden yapılabilecek “olası” açıklamalara. Elbette bu çıplak gerçeği reddedecekler ve ilk cümleleri şöyle olacaktır “Bedrettin Cömert çevirisiyle kimi benzerlikler olabilir.” Kimi benzerlikler mi? O halde belki daha uygun ortamlarda “benzerlik” ve “fark” kavramları hakkında intihal incelemesinin şanından bir ders vermem gerekir; benzemiyor, zaten aynı. Diğer bir olası savunmaları da “Gombrich, bizim de Türkçe baskısına koyduğumuz 16. Baskıya Önsöz'de bunun yeni bir metin olduğunu söylüyor” olabilir. Evet Türkçe baskıya Gombrich'in İngilizce aslının 16. Baskısı için yazdığı önsöz eklenmiş. Gombrich o önsözde, ki şu anda önümde açık duruyor, metnin değiştiğini değil kitabın editoryal kararlarıyla ilgili biçim değişikliğinden, resimlerin üzerinde durarak bahsediyor: “Kitabın son biçim değiştirmesi, başlangıçtaki, okurun resimler, metinle birlikte görmesi ilkesine dönülmesini isteyen, resimlerin basım kalitesini ve boyutlarını artıran ve mümkün olan yerlerde sayısını çoğaltan, Phaidon Press yayınevinin şimdiki sahibi Richard Schlagman sayesinde oldu” Ardından da içeriğe kattığı sekiz sanatçıyı sıralıyor ve şöyle diyor: “Bunun dışında eklenecek sanatçıları sadece XX yüzyılla ilgili

bölümlerle sınırladım. Bu kitabın Almanca baskısından Alman Ekspresyonizminin iki ustasını, Doğu Avrupa'nın “sosyalist realist”lerine çok önemli etkileri olan Kathe Kollwitz ile yeni ve güçlü bir grafik üslubu getiren Emil Nolde'yi aldım (sayfa 566-567, resim 368-369). Brancusi ve Nicholson (sayfa 581-583, resim 380-382) soyut sanatı; de Chirico ile Magritte Sürrealizmi (sayfa 590-591, resim 388-389) ele alışımı güçlendirmek için eklendiler.” Gombrich de benim söylediğimi söylüyor, bahsettiği “değişiklik” metnin ana gövdesinde değil, sonunda, 27'inci bölümün yarısından sonra ve zaten yeniden yazdığı 28'inci bölümde. Umarım “Bedrettin Cömert çevirisiyle tabii ki karşılaştırdık” derler, intihalin bundan güzel bir itirafını bilmiyorum. Okuyucu için de bir şeyler söylemek gerekiyor; eğer gerçek anlamıyla “çeviri” istiyorsanız çevirmeni denetlemeye kalkmadan önce, çevirmen ne yer ne içer, nasıl yaşar, hakları nasıl gaspedilir, sonra birtakım edebiyat uzmanlarınca orada burada, kimi zaman sinsice, kimi zaman cahilce nasıl ipi çekilir, bunları da biraz düşünün. İşsiz kaldığınızda aklınıza ilk “Ben de çeviri yaparım” geliyorsa, o zaman hiç kimseden “çeviri beklemeyin”. Bunu, kimi “seçkin insanlar” çevirmen olabilir bağlamında söylemiyorum elbette, zira hak gaspı çevirmenin “iyisine” bakmamaktadır, emeğimizi satarak geçindiğimiz ve örgütsüz olduğumuz her durum bu gasplara daha fazla kapı aralamakta. “Çevirmenliği” lütfen hafife almayın vurgusuyla söylüyorum. Şu durumda yapılması gereken şey, sanırım “Bedrettin Cömert” çevirisini Bedrettin Cömert'in adıyla istemektir. Çağrım, bütün okurlara. Emeğin tokadının geldiği en güzel yer, Şeyh Bedrettin'ten Bedrettin Cömert'e, kimi zaman “hatırlama ve hatırlatma” görevimizi unuttuğumuz ama asla “unutmayacağımız” isimlerin yaptıkları, hele de yazdıkları değil mi? Bedrettin Cömert'in yukarıda alıntıladığım şu cümlesini bir daha tekrar etmek istiyorum, iki kelimenin koyu renkteki yazılması şahsımın tasarrufudur: “Ayrıca, çevirmen olarak adımı görmekten gurur duyduğum bu yapıtın dilimize kazandırılmasında gösterdiği çaba ve titizlikten dolayı Remzi Kitabevi'nin dürüst ve anlayışlı yöneticisi sayın Erol Erduran'ı bu hizmetinden dolayı kutlamak isterim.” Bedrettin Cömert'in anısına, saygılarımla...