Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1

____________________________________________________________________________ "ZİHİN
KONTROLÜ (MİND CONTROL)" VE "BEYİN YIKAMA

Sayfa

1

(BRAİN WASHİNG)" GERÇEKTEN MÜMKÜN MÜ YOKSA BİR FANTEZİ VEYA ALDATMACA MI? YOKSA PSİKOLOJİK SAVAŞIN BİR PARÇASI MI? HANGİ
OLAYLARDA ZİHİN KONTROLÜ TEKNİKLERİNDEN YARARLANILDIĞI SANILMAKTA?

ZİHİN KONTROLÜ

MÜMKÜN MÜ?
Geçmişte birçok zihin kontrolü ve psikolojik savaş tekniği çeşitli amaçlar için kullanılmış ve günümüzde hâlâ
kullanılmakta. Zaten son 30 yıldır pek çok istihbarat örgütünün ana hedefi insan beyninin kontrol altına alınması olmuştur. Bu amaç için milyonlarca dolar gizli laboratuvar çalışmalarına ayrılmıştır. Kitaplar tarihte zihin kontrolü ve beyin yıkama operasyonlarına maruz kalmış ve bu konuda ünlü olmuş çeşitli isimler ve olaylarla doludur. Basında son zamanlarda iddia edildiği üzere Türkiye'deki bazı teröristlerin yaratılmasında acaba zihin kontrolü teknikleri mi yatmaktadır?

"Zihin kontrolü" psikolojik teknikleri çok iyi kullanan kültlerin, tarikatların veya istihbarat örgütlerinin uyguladığı bir yöntemdir. Temelinde zihin kontrolü bir kişinin veya insan grubunun davranışını kontrol etmek veya değiştirmek için isteği ve bilgisi dışında uygulanan tüm yöntemlere verilen addır. Diğer bir tanımla, "beyin yıkama" (zihin kontrolü), bireyin farkında olmadan davranışlarının kontrol edilmesi ve değiştirilmesine girişimde bulunmak ve bu amaçla herhangi bir yöntemi uygulamaktır. "Psikolojik savaş" ise çeşitli zihin kontrolü tekniklerini de içine alan daha geniş bir kavramdır. Psikolojik savaş, insanların beyninde ve toplumsal psikoloji üzerinde sürdürülen savaştır, hedefi "reel olmayan" birtakım yanlış bilgileri propaganda, zihin kontrolü, medyanın kontrolü, toplu telkin ve beyin yıkama ile "gerçekmiş gibi" göstermektir. Böylece düşmanın veya karşıt güçlerin beyninde ve psikolojik tabanın da da savaşın kazanılması hedeflenmektedir.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

2

PSİKOLOJİK SAVAŞ TEKNİKLERİ
* Çeşitli propaganda faaliyetleri. * Kendini farklı gösterme, demoralizasyon yaratma ve psikolojik kamuflaj teknikleri. * Toplumsal zihin kontrolü. * Bireysel zihin kontrolü. * İleri tekniklerle Mançurya Kobayları (Manchurian Candidate) oluşturma. * Toplumlarda veya bireylerde ideoloji değiştirme, toplum mühendisliği veya toplumu tamamen kendi yönünde devşirme yöntemleri. * Medyanın ve beyinleri etkileyen tüm araçların kayıtsız şartsız kontrolü. * Disinformasyon yayma ve bilgi kirlenmesine yol açma. Yukarıda ifade edilen teknikler içerisinde en çok uygulanan psikolojik faaliyet şunlardır: Propaganda, bireysel ve toplumsal zihin kontrolü, kimyasal maddeler yardımıyla kişinin düşüncelerinin etki altına alınması. Toplumsal zihin kontrolü toplumu istenilen doğrultuya yöneltmek, o toplumun kültürünü distorsiyona uğratarak çökertmek veya toplumu istenilen amaçlar doğrultusuna çekebilmek amacıyla tüm topluma yapılmaktadır. Toplumsal zihin kontrolüne en güzel örnek ise Hitler'dir. Hitler'in hitabet sanatını ve diğer teknikleri çok iyi bir şekilde kullanarak kitleleri arkasına takması toplumsal zihin kontrolü olarak tanımlanabilir. Toplumsal zihin kontrolü amacıyla televizyondan basına, reklamlardan filmlere kadar her şey kullanılabilmektedir. Bireysel zihin kontrolünden anlatılmak istenen, bir insanın belirli bir ortamda beyin elektrofizyolojısini ve kimyasını etkileyerek, kişiliği ve davranış biçimleri istenen amaç doğrultusunda yeniden şekillendirmektir. İstihbarat örgütleri ve istihbarat örgütlen için çalışan bilim adamları yıllarca insan zihnim kontrol etmek amacıyla çeşitli maddeleri kullanmışlardır. Bu maddelerin çoğu, nörotransmitterleri çok sistematik bir şekilde değiştiren halüsinojenler, amfetaminler ve türevleridir (Nörotransmitter: Beyinde nöron adı verilen sinir hücreleri arasındaki biyoelektriksel iletimi sağlayabilen mekanizma; bu mekanizma sayesinde beyinde farklı yerlerde farklı özelliklere sahip nöronlar birbirleriyle nörotransmitterler aracılığıyla iletişim kurarak, duygu, düşünce, bilinç, his, saldırganlık, zeka, uyanıklık, yaratıcılık gibi fonksiyonları belirlerler). Örneğin esrar (THC), sodyum pentotal gibi birçok madde bireysel zihin kontrolü amacıyla kullanılmıştır. THC'nin etkisinde bilinç dışına ait çeşitli bastırılmış motifler, imajlar ortaya çıkar. Güçlü halüsinojenler olan LSD, MDA, STP, Meskalin, PCP, İbogain algılanmakta olan her şeyin distorsiyona uğramasına, renklerin, seslerin veya bilinç dışından gelen her türlü düşüncenin değişmesine yol açarlar. Bu ilaçlarla bir kült içinde insanları transa sokmak ve istenilen amaçlar doğrultusunda kullanmak mümkündür. Sodyum pentotal kemo-hipnoz yapmaktadır ve bunu insanları konuşturmak için kullanmışlardır. Gerçekten kimyasal ajanlar kullanılarak yapay anksiyete, hipnoz, rüya görme hali, ağrıya duyarlılığın artırılması ve azaltılması, hafıza kaybı veya hatırlatma, sersemlik, psikoz, yaratıcı düşünce, aşırı duyarlılık oluşturulabilir.

Beyin yıkama ve ideoloji kontrolünde genellikle şu teknikler kullanılmaktadır:
1) Telkin ve telkine yatkınlık. Gerek hipnoz, gerekse tekrarlayan ritüeller uygulanır. Hemen hemen tüm tarikatlar ve kültler bu teknikleri kullanır. 2) Mevcut tüm psikolojik akardengeyi yıkma. Var olan inanç ve bilinç yapısı sarsılır ve kişi kendi oluşturduğu psikolojik savunma mekanizmalarından mahrum kalarak, yeni bir travmaya ve telkine açık hale gelir. 3) Egoyu zayıflatma. 4) Cinsellik. Pek çok tarikat ve kült cinselliği, libidoyu had safhada kullanarak insandaki haz-ödüllendirme mekanizmalarını harekete geçirir. Bu sırada bazı ilaçların (Ekstazi, MDA vb.) etkilerinden de yararlanılır. 5) Gizemcilik ve üstün güçlere ulaşma. Gizemcilik, parapsikoloji ve mistisizm hemen hemen her tarikatın ve kültün temel parametre olarak kullandığı unsurdur. Bu yeteneklere ulaşma konusunda bazen ilaçlar veya başka psikolojik teknikler de kullanılır (vecd, meditasyon vb.).

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

3

6) Eşikaltı algının ve kollektif bilinç dışının, arketipal öğelerin çok sistemli kullanılması. Burada ses, müzik, görüntü, duyma veya görme eşiğinin dışındaki stimülan etkiler, fikirler, film görüntüleri, klişeleşmiş yapılar ve moda gibi unsurlar kullanılmaktadır. 7) Kimyasal maddelerle beynin normal akardengesinin (hemostasis) yıkılması ve yepyeni bir yapı kurulması. Mançurya Kobayı (Manchurian Canditate) ise kendi iradesi dışında, birtakım beyin yıkama seansları, ilaçlar veya hipnozun etkisiyle başkasının istediği eylemleri yapanlara verilen genel isimdir. Mançurya Kobayı teriminden hedeflenen robot-laştmlmış ve her istenileni yapabilen bireyler elde edebilmektir. Temel konusu LSD, halüsinojenler ve kimyasal ajanlarla beyin kontrolü olan MK-ULTRA projesini başlatan Ailen Dulles'ın 1953 yılında yaptığı konuşma bu bağlamda oldukça ilgi çekicidir. Ailen Dulles yaptığı konuşmada, hedeflerinin ne olduğunu şu cümlelerle açıklamıştır: "Hedef, insan zihnindeki savaşı kazanmaktır. Bu savaşın ilk cephesi propaganda, depolitizasyon ve sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise bireyin beyninde kazanılacaktır. Hedef, beyin yıkamak, ideoloji değiştirmek ve gerektiğinde birçok Mançurya Kobayı yaratabilmektir."

MARİLYN MONROE'NN ÖLÜMÜNDEKİ SİS PERDESİ KALDIRILAMADI. İDDİALAR ONUN ABD DERİN DEVLETİ PROJESİ YA DA BİLDİĞİ SIRLAR NEDENİYLE ZİHİN KONTROLÜ PROJESİ SONUCU ÖLDÜRÜLDÜĞÜ YÖNÜNDE

ZİHİN KONTROLÜ VAKALARI
Tarihte zihin kontrolü operasyonlarına maruz kalmış olabileceği iddia edilen kişilerin bazıları şunlardır: John F. Kennedy cinayetinin faili olan Lee Harvey Oswald'ın bir zihin kontrolü operasyonuna maruz kaldığı düşünülmektedir. Lee Oswald'ın MK-ULTRA isimli zihin kontrol projesinde Mançurya Kobayı haline getirildiği iddia edilmektedir. Bilindiği gibi John F. Kennedy cinayeti hiç çözülememiş, cinayetin tüm delilleri ise Amerikan Derin Devleti tarafından yok edilmişti. Bir zamanların efsanevi sarışını, film yıldızı Marilyn Monroe'nun ölümündeki sır perdesi yıllarca kaldırılamadı. Bazı kişiler onun intihar ettiğini bazı kişiler/kitaplar ise bir ABD Derin Devlet Projesi ya da bildiği sırlar nedeniyle

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

4

bir zihin kontrolü projesi sonucu öldürüldüğünü iddia etti. Ayrıca Marilyn Monroe'nun Cathy O'Brien gibi MONARCH projesinde kullanıldığı yapılan iddialar arasındaydı. Ünlü Manken Candy Jones'un CIA tarafından hipnozla çoğul kişilik oluşturularak yıllarca çift kişilikle yaşatıldığı iddia edilmektedir. "The Control Of Candy Jones" isimli kitapta belirtildiği üzere Candy Jones isimli manken CIA'de (Morse Allen'ın projesi) hipnoz seanslarıyla Mançurya Kobayı deneylerine tabii tutuldu ve çoğul kişilikle yaşatıldı. Kennedy kardeşlerden biri olan Robert F. Kennedy'nin katili Sirhan Bishara Sirhan'ın da bir zihin kontrolü operasyonundan geçirildiği iddia edilmişti. Sirhan konuşamadan ve iz bırakılmadan öldürüldü. Jim Jones'un kurduğu Halkın Tapınağı Kült'ünün 910 üyesi 1978'de topluca intihar etti. Jonestown Olayı'nın CIA'in toplumsal bir beyin yıkama olayı olduğu iddia edildi. 910 kişinin bir araya gelerek, siyanür içip intihar etmelerinin hiçbir mantıksal açıklaması olamazdı.

1981 YILINDA ÖLDÜRÜLEN JOHN LENNON'UN BİR MK-ULTRA PROJESİ KURBANI OLDUĞU İDDİA EDİLİYOR. ONU ÖLDÜREN DAVID CHAPMAN İSE KENDİSİNİ LENNON SANIYORDU
Hare Krishna ve diğer okkült dinsel yapılar bu kültlerin daha az ekstrem olanlarına verilebilecek başka bir örnektir. 1981'de öldürülen John Lennon'un katili Mark David Chapman'ın bir ruh hastası olmasının yanı sıra bir MKULTRA projesi kurbanı olduğu iddia edilmiştir. David Chapman kendisini John Lennon sanıyordu ve onu öldürürken söylediği sözler şunlardı: "Kanımda hiçbir duygu yoktu. Hiçbir öfke yoktu. Hiçbir şey yoktu. Beynimde ölü bir sessizlik hakimdi. Ölüm, soğuk sessizlik, kalıp yürüyene kadar devam etti. O bana baktı... Beni geçerek ilerledi ve sonra kafamda onu duydum. O bana tekrar ve tekrar 'onu yap, onu yap, onu yap' diye emir verdi." Mark Philips ve Cathy O'Brien tarafından yazılan "Baykuş İmparatorluğu (Trance Formation in America): Bir CIA Zihin Kontrolü Kölesinin Gerçek Yaşam Öyküsü" adlı kitapta Cathy O'Brien kendi ağzından yaşadıklarını anlatmaktadır: (Baykuş İmparatorluğu, O'Brien ve Philips, Aykırı Yayınları, İstanbul: 2003) "...MK - ULTRA projesi psikolojik travmayı ve çeşitli teknikleri kullanan bir zihin kontrolü projesiydi. Zihin kontrolü altında, kendi özgür irademi, düşüncelerimi denetleme yeteneğimi kaybettim. Ne soru sormayı, ne çıkarsama yapmayı, ne de bilinçli olarak kavramayı becerebiliyordum; sadece bana söylenilenleri yapıyordum.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

5

...Katılmak zorunda kaldığım pornografi, daha fazla şiddetlenerek, sado-mazoşizmin işkencelerine (S&M) dönüşmüştü. Fiziksel ve/veya psikolojik travmalar; uyku, yemek ve su mahrumiyeti; yüksek voltajlı elektrik şoku; ve belirli hafıza bölümlerinin/kişiliklerinin hipnotik ve /veya diğer yöntemlerle programlanması bu projede uygulandı. Projede pek çok halüsinojen ve uyarıcı madde üzerimde denendi. ...Seks tacirim bütün programlama sürecimi izliyor, kırbacı ve çakısıyla sürekli bana işkence yapıyordu. 'Eğer birisine gidip, olanları anlatsan bile, hiç kimse senin gibi birisiyle işim olacağını düşünmez, bu yüzden kaçacak hiçbir yerin yok' diyordu. Beni sık sık 'atılabilir' olmamla tehdit ediyordu, çünkü ne de olsa, 'ilk başkan modeli olan Marilyn Monroe bütün insanların gözü önünde öldürülmüş ve hiç kimse ne olduğunu anlamamıştı.' ...Birçok ünlü politikacıya, ajana ve daha birçok kişiye fahişelik yapmaya zorlandım. Onlara daha iyi hizmet verebilmek için birçok seks filmi çekildi. Ayrıca uyuşturucu kuryeliğinde beni kullandılar. Kendimde uyuşturucu kullanmak zorunda kaldım. Satanist ritüellere katılmak zorunda kaldım. Bohem Kulübü'nde üçgen şeklinde bir cam fanusa, içlerinde yılanların da olduğu eğitilmiş hayvanlarla birlikte defalarca kapatılmıştım." Cem Ersever'in öldükten sonra kanında saptanan halüsinojen maddeler ölmeden önce onun zihninin kontrol edilmeye çalışıldığını mı gösteriyor? Mehmet Ali Ağca kimin emriyle ve hangi unsurların etkisiyle Papa'ya suikast düzenledi? PKK, Tunceli ve Sivas'ta adeta canlı bombaya dönüşen ve patlayan, Diyarbakır'da patlamadan yakalanan PKK militanlarının beyinleri ilaçlarla mı kontrol ediliyor? IBDA-C örgütünün lideri Salih Mirzabeyoğlu'nun (Salih İzzet Erdiş) avukatı Harun Yüksel'in web sitesinde açıkladığı iddialar enteresan: "Mirzabeyoğlu, NSA (Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı) tarafından birtakım gelişmiş teknikler sayesinde kontrol altına alınmıştır." Salih Mirzabeyoğlu'nun yeni yayınlanan "Telegram: Zihin Kontrolü" isimli kitapta böyle benzeri yöntemlerle zihninin kontrol edildiği belirtilmekte. Acaba Mirzabeyoğlu gerçekten de yabancı istihbarat örgütleri tarafından çeşitli yöntemlerle kontrol altına alındı mı?

Kaynak: Max 2003 Ekim

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________ Varlığı yıllardır tartışılan, var olup olmadığı konusunda bir türlü sonuca ulaşılamayan G Noktası kimilerine göre sonunda bulundu ama ne yazık ki mesele bitmedi! G Noktası'nı ararken nelere dikkat etmelisiniz, G Noktası'nı nasıl bulursunuz gibi yanıtı çok zahmetli uğraşlara neden olacak sorular var ortada, işte cinsel doyumu arttıracak yanıtlar

Sayfa

6

HİÇ

BULABİLDİNİZ Mİ?
Cinsellikte
kadınlar için en duyarlı yerin klitoris olduğu biliniyor. En güçlü orgazmların ise bu bölgenin uyarılmasıyla ortaya çıkan klitoral orgazmlar olduğuna inanılıyor. Ancak esas olan gerçek şu: Grafenberg (G Noktası) vajinanın en duyarlı bölgesi ve kadınların pekçoğu bu noktanın uyarılmasından vajinanın diğer bölgelerinin uyarılmasına nazaran daha fazla zevk alırlar. Bu özellik kadınların cinsel anlamda çok az bilinen sırlarından birisi. G Noktası ilk kez 1944 yılında Amerikalı jinekolog ve seksolog Ernst Grafenberg tarafından tanımlandı. Cinsel yönden uyarılmamış kadınlarda bu noktanın kendini belli etmemesi ve ilk uyarıların aşırı bir tuvalete gitme isteğine neden olması, noktanın varlığının uzun yıllar tartışılmasına neden olmuştu. Jinekolojik muayenede G Noktası'nın belirlenmesi çok zor. G Noktası ancak orgazmın plato evresinin sonuna doğru fark edilebilir, çünkü bu bölgedeki embriyolojik prostat ana dokusu kanla dolmakta ve uyarılmakta. Bu bölgeye yapılacak basınç, titreşim G Noktası'nı uyararak orgazma neden olur. Böylelikle vajinal orgazmlar rahatlıkla başlayabilir. Birçok dergide ve kitapta ifade edildiği gibi erkeklerde G Noktası orgazmlarının olmadığı düşüncesi yanlıştır. G Noktası orgazmları erkeklerdeki prostat orgazmlarının karşılığıdır. Hangi uyarı tipiyle orgazma ulaşılabileceği her kadın için farklılık gösterir. Bazı kadınlar sadece klitoral uyarı ile orgazma ulaşabilirken, bazıları G Noktası'nın uyarılması ile orgazma ulaşabilmektedir. Her ikisinin uyarılması sonucu orgazma ulaşanlarda bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili yapılan araştırmaların sonuçları oldukça ilgi çekici. Yapılan araştırmalar, Batı Avrupa ve Amerika'da kadınların yüzde 70'inin tek başına cinsel ilişkiyle orgazm olamayıp, klitoral uyarıya da ihtiyaç duyduğunu göstermekte. Bunun başlıca nedeni olarak ise G Noktası uyarımının ayırdında olmamaları gösteriliyor. Masters ve Johnson adında yıllarca insanın cinsel davranışını ortaya koymaya çalışan araştırmalar yapan iki ünlü tıp doktoru, tüm orgazm olayının klitoral uyarıya bağlı olduğunu ve Vajinal orgazm" diye bir şey olmadığını iddia etmişlerdir. Böylelikle Masters & Johnson o zamana kadar iddia edilen kadında biri klitoral, diğeri vajinal olmak üzere iki orgazm olduğu düşüncesinin dışına çıkmışlardır. Ayrıca Malinowski Trobriand Adası yerlilerinin hem klitorisi hem de vulvayı uyaracak bir oyun oynadıklarını ve cinsel kültürlerinde kadının cinsel hazzını iki farklı organa bağladıklarını söylüyorlardı. Bu iki farklı organdan birinin klitoris olduğunu diğer organın da bu ilkel insanların hatasından (!) kaynaklandığını ifade etmekteydiler.

G Noktası nerededir?
Bu günümüzde halen tartışılan bir konudur. İtalyan bilim adamlarından ve L'Apuila Üniversitesi araştırmacılarından biri olan Dr. Emmanuele Jannini, G Noktası'nın kadınlarda mideye doğru vajinanın en dip

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

7

bölgesinde Skene Guddesi'ne yakın bir yerde yer aldığını ifade etmektedir. Evet G Noktası'nı vajinanın ön duvarında, pubis kemiğinin hemen altında yer alan ve vajinanın girişindeki yumuşak dokunun içine gömülü olan bir yapı olarak tanımlayabiliriz. Ancak G Noktası'nın yeri her kadına göre f arklılık göstermektedir. G Noktası vajina ile idrar kanalı arasında kalan bölgede bulunur. Bir başka görüşe göre ise, vajina girişinden 1-2 cm uzaklıkta, vajina ön duvarının ortalarında yer alır. Bu sihirli orgazm ilahı, genellikle pubis kemiğinin arka ucu ile serviksin arasındaki mesafenin ortalarında bir yerde bulunmakta ve sağa sola kaydığı da görülebilmektedir. Bundan dolayı G Noktası'nı klitorisin saat 12'yi gösterdiği bir saat kadranında saat 11 ila l arasında aramak gereklidir. G Noktası uyarımlarının daha kaliteli ve güçlü orgazmlar sağlayabilmek için gerekli olduğu düşünülmektedir.

G Noktası ararken dikkat!
G Noktası'nın yeri açık ve net olarak ortada olmasına karşın, bulunabilmek için niye birçok insanı oldukça zorluyor, kapris yapıyor? Bu sorunun cevabı gayet açık. Aranırken düşülebilen birçok hata var: √ G Noktası cinsel yönden uyarılmamış kadınlarda bulunamaz. Ancak orgazmın plato evresinin sonuna doğru ortaya çıkabilir ve hissedilebilir. Ayrıca cinsel ilişki öncesi G Noktası'nın uyarılması hormonal metabolizmayı hareketlendirmekte, beyinde yoğun anlamda bir cinselliğin yaşanmasına neden olmaktadır. Kalp hızında artma, sıcaklık duygusu ve solunumun hızlanması da görülebilmekte. √ Birçok dergide tasvir edilen kadının sırtüstü yattığı pozisyon G Noktası'nın en zor bulunabildiği pozisyondur. √ PC (Aşk) Kası zayıf olan kadınlarda G Noktası'nın bulunabilmesi çok zordur, ancak bu kasın kuvvetlendirilmesi sayesinde G Noktası'nın hissedilebilme olasılığı artmaktadır. G Noktası'nı her birlikte olduğunuz kadında bulamayabilirsiniz. Mesela haz almaktan uzak, sadece işini yapmak için koşullanmış bir fahişede bu noktayı bulabilmeniz epey zor. √ G Noktası'nı en iyi kadınların kendisi bulabiliyor, ancak kadınların çoğu kendi vücutlarına dokunmaktan oldukça uzak. Çoğu kadın bırakın organlarının içerisini dışarısına bile dokunabilmiş değil. √ G Noktası'nın bulunabilmesi için en önemli esas kadınlara cinsellikten ve duygusallıktan uzak bir biçimde yaklaşılmaması. G Noktası'nı kolaylıkla bulmak ve eşinizin bundan sonsuz anlamda zevk almasını istiyorsanız, duygusal ve etkili dokunuşlarla bu bölgeyi uyarmaya çalışmalısınız. √ Önemli bir nokta uyarıların sürdürülmesi sırasında kadınların küçük tuvaletinin gelmesidir. Bu son derece doğaldır. Eğer eşinizin uyarılar sırasında tuvalete gitme ihtiyacı duyduğunu söylüyorsa doğru yoldasınız demektir. Bu hissedildiğinde uyarı kesilmemelidir.

G Noktası nasıl bulunur?
G Noktası aranırken öncelikle dikkat edilmesi gereken husus mesanedeki idrarın boşaltılmasını sağlamaktır. Çünkü alttan uygulanacak basınç mesaneyi sıkıştıracak ve idrarın geldiği hissini daha fazla arttıracaktır. PC Kası'nın farkında olan kadınlar bu kası sıkıp gevşettiklerinde uyarı sırasında G Noktası'nı daha fazla hissetmektedirler. G Noktası'nın aranma koşullarından en iyisi oturulurken aranmasıdır. Eşiniz otururken onun G Noktası'nı rahatlıkla bulabilirsiniz. Size tavsiyem eşinizi tuvaletin üstünde oturarak aramaya yöneltmeniz. Böylelikle kadınları son derece tedirgin eden idrar kaçırma hissi de engellenmiş olacaktır. G Noktası'nı rahat ve kolaylıkla bulmak istiyorsanız aramayı eşinizin mutlaka orgazm olmasına yakın yapmalısınız. Çünkü G Noktası'nın daha iyi hissedilmesi için bu yapının kanla dolup kabarmış olması gerekmektedir. Oluşacak bu şişkinliği iki parmağınızı (baş ve işaret parmağı) içeri sokarak parmaklarınızın arasında hissedebilirsiniz. G Noktası'nı aramak için en iyi pozisyon yüzü koyun yatmaktır. Bu esnada işaret parmağı ile orta parmak vajinaya sokularak G Noktası'nın bulunduğu yumuşak doku sıkıştırılabilir. Bu sıkıştırma yapılırken yavaş yavaş bu iki parmak öne doğru hareket ettirilip hafif, kesik basınçlar uygulanması unutulmamalıdır.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

8

Kadının artta yattığı cinsel ilişki pozisyonlarında penisin hareket yönünün G Noktası'nı uyarma ihtimali çok azdır, ancak erkeğin arkadan yaklaştığı pozisyonlarda kadının da kalça hareketleri yardımıyla penisin G Noktası'na basınç uygulama olasılığı fazlasıyla artar. Erkeğin arkadan yaklaştığı pozisyonlarda klitoris uyarılamaz ancak kadınların pek çoğu böyle bir cinsel birleşmede çok güçlü orgazmları yaşayabilmektedir. Bunun nedeni ise G Noktası'nın uyarılması ve orgazmı tetiklemesidir. G Noktası'nın uyarılması esnasında kadınlar şu üç farklı duyguyu hissettiklerini ifade ediyorlar: 1) Çok güçlü bir zevk. 2) Gıdıklanma biçiminde gelişen tarif edilemez bir haz. 3) İdrar yapma isteği. Eşinizin bunları yaşadığını hissettiğinizde sakın duraklamayın. Basıncı ve basınç uygulama frekansını arttırarak idrara gitme hissinin çoğalmasını bekleyin ve o vazgeçilmez tuvalete gitme isteğine aldırmadan uyarıya devam edin. Bir süre sonra bu noktanın şiştiğini de görebilirsiniz. Hatta bir müddet sonra patlayıcı tarzda orgazmlar gelişebilecek ve buna siz de şaşırabileceksiniz. İlk defa G Noktası'nı arama girişiminde başarılı olamayabilirsiniz. Bunun için denemeyi tekrar ve tekrar sürdürmelisiniz; bu durum vajina duvarlarını algılamanızın hassaslaşmasını ve G Noktası'nı diğer yapılardan daha kolaylıkla ayırt etmenizi sağlayacaktır. G Noktası uyarılırken karşılaşılabilecek alışılmamış bir deneyim ise vajinadan beyaz, sütümsü bir sıvının gelebilme olasılığıdır. Kadınların çoğu bu sıvının idrar olduğunu düşünüp, rahatsız olabilmektedir. Ama bu sıvı idrar değildir.

G Noktası orgazmı yaşayanlar anlatıyor:
G Noktasını araştırmış ve bulmuş iki kadının bu anlamdaki duygulanımları ve ifadeleri ilgi çekici. Handan, 35 yaşında bir eczacı, ilk defa okuduğu cinsellikle ilgili bir kitapta G Noktası kavramıyla karşılaşmış. Daha sonra bu konuyu erkek arkadaşına açmış ve beraberce epey tartışmışlar. Edindiği bir video eğitim kaseti ile G Noktası'nı nasıl arayacağını, kalçalarını nasıl hareket ettirebileceğini, klitorise nasıl dokunulacağını, hangi pozisyonlarda G Noktası'nı araması gerektiğini öğrenmiş. Handan bu kaseti gördükten ve bu kasette gösterilen teknikleri uyguladıktan sonra erkek arkadaşıyla ikisinin cinsel yaşamında yeni bir safha açıldığını ifade ediyor. O tecrübelerini şu şekilde ifade ediyor: "Evet, seks ve orgazm yaşanılarak, deneyimlerle öğrenilen bir şeydir. Bunun için üzerinde çalışılması da gerekmektedir. Cinsellik eşlerin birlikte konuşarak geliştirebileceği bir konu. Erkek arkadaşımla video kaseti seyrettikten sonra beraberce G Noktası'nı aramaya giriştik. Uygun pozisyon sağlandıktan ve uygun arama teknikleri denendikten sonra bu noktayı bulamamanız mümkün değil. G Noktası ile aldığım haz vajinal orgazmdan aldıklarımın hemen hemen üç misli. Bu duyguyu yaşadığım için çok mutluyum. Erkek arkadaşım da bu durumdan şenderece memnun. Çünkü benim zevk aldığımı görmek onu da mutlu ediyor." Selin, 25 yaşında bir araştırma görevlisi. G Noktası'nı nasıl keşfettiğini ve onu bulmak için hangi yolları denediğini, sonuçta aldığı hazzı şu ifadelerle aktarıyor: "Bir gün mastürbasyon yaparken, her zamankinden farklı bir duygulanım hissettim. Bu klitoral orgazmla elde ettiğim duygulanımdan oldukça farklıydı. Hemen birkaç cinsellikle ilgili kaynağa sarıldım ve araştırmaya başladım. Kaynaklarda G Noktası kavramından bahsediliyordu. Bu nokta uyarıldığında elde edilebilecek duygulanımlar benim yaşadıklarımla aynıydı. Daha sonra erkek arkadaşımla yaşadığım bir sevişme sırasında orgazm olmama yakın bir anda, partnerimin bu anda kısa bir ara vermesinden sonra birlikte art arda gelişen G Noktası orgazmlarına tanık olduk. Bu korkunç bir histi. Daha sonraki cinsel ilişkilerimizde G Noktası'nı bulmayı ve bunu uyarmayı defalarca denedik".

Kaynak: Max 2003 Ekim

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________ Tüylenme, adet düzensizliği, kısırlık, şişmanlık, insülin direnci, lezbiyenlik. Doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen hormonal hastalık olan polikistik over sendromu, bu rahatsızlıkların hepsinin ya da bir bölümünün bir araya gelerek oluşturduğu klinik bir tablo. Ancak, bulgular arasındaki neden-sonuç ilişkisi hala tam olarak bilinmiyor.

Sayfa

9

KADINLARIN GİZEMLİ HASTALIĞI

POLİKİSTİK OVER SENDROMU
Polikistik över sendromu (PKOS), kısırlığın yanı sıra kadınlarda uzun dönemli risklere yol aça-bilen önemli bir
sağlık sorunu. Stein-Leventhal sendromu olarak da bilinen bu rahatsızlık, kısaca yumurtlama olmaması ve erkeklik hormonları (androjen) fazlalığı olarak tanımlanabilir. PKOS, üreme çağındaki, yani 18-45 yaş arasındaki her 15-20 kadından birinde en sık rastlanan bir içsalgı bezi bozukluğu. Çoğunlukla 30 yaş altı kadınlarda, yumurtalıklarda kalın bir doku içinde iyi huylu birçok kist ile dikkat çekiyor.

"Sakallı kadın diyabeti"
Polikistik över tanımlamasını ilk olarak 1721'de. bebeği olmayan kilolu bir kadın için İtalyan A. Vallisneri kullanmıştı. Kandaki erkeklik hormonlarının artması ile karbonhidrat metabolizması bozukluğu arasında ilişkiyi de, 1921'de Achard ile Thiers buldular ve bu rahatsızlığa "sakallı kadın diyabeti" adını verdiler. Hastalığın ayrıntılı tablosunu ise, ancak 1935?e gelindiğinde "American Journal of Obstetrics and Gynecology" dergisinde Stein ve Leventhal çizdiler. Âdet kanamasının olmadığı, tüylenmenin görüldüğü (hirşutizm) ve yumurtalıklarında çok sayıda kist bulunan yedi kadın üzerinde incelemeler yapmışlardı. Stein, yumurtalıklar için bir ameliyat yöntemi geliştirdi. Bu yöntemin kullanıldığı, 1948"de kamuoyuna açıklanan bir çalışmada, hasta kadınların %90'ının âdetleri yeniden düzene girmiş, hatta bazıları hamile bile kalmıştı. Bu ameliyatlar, polikistik över hastalığına hem müdahaleyi hem de teşhisi içeriyordu. 1970'li yıllara gelindiğinde, çeşitli hormonların kanda ölçülmeye başlaması ve yumurtlamayı sağlayan klomifen ilacının geliştirilmesiyle birlikte hastalığın sırrı da çözülmeye başladı. Hastalıkla insülin direncinin ilişkisi 1980'de, artmış diyabet riski ise 1987'de belirlendi. Bu arada ultrasonografi en önemli teşhis yöntemi haline geldi. PKO; "yumurtalıklarda 8 ya da daha çok, büyüklüğü l santimetreye kadar ulaşabilen kapsül dışı foliküler kist oluşumu" ya da "yumurtalıklarda-ki bağdokusunun kalınlaşması" olarak tanımlandı.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

10

PKO ve PKOS
Polikistik, "çok sayıda kist" anlamına gelen ve bu durumu tarif etmek için kullanılan bir terim. Sendrom ise tüylenme, âdet düzensizliği, şişmanlama, insülin direnci gibi belirtiler topluluğunun (sendrom) beraberce görülmesini ifade ediyor ve ender rastlanıyor. PKO'su olan hastaların sadece dörtte birinde aynı zamanda PKOS'a da rastlanıyor. Yani polikistik över (PKO), sadece ultrasonografide yumurtalıkların görünüşünü ifade eden bir tanım. Polikistik över sendromu (PKOS) ise, bir belirtiler grubu ve hastalığı, yani patolojiyi ifade ediyor. Bu nedenle polikistik över (PKO) ile karıştırılmaması gerekiyor. Pek çok kadının ultrasonografik görüntüsü polikistik olabiliyor, ancak hormonal değerler ve klinik tablo tamamen normal bulunabiliyor.

Heterojen klinik özellikler
Polikistik över, nedenleri ve sonuçları arasındaki ilişki itibariyle tam bir kısır döngü halkası oluşturuyor. Herhangi bir nedenle yumurtlama (ovülasyon) sürecini bozan her olay, polikistik över gelişmesine neden olabiliyor. Bu, hipotalamustan dalgalanmalar şeklinde GnRH (cinsiyet hormonlarının salınımını uyaran hormon) veya hipofizden LH (Luteinize edici hormon) ve FSH (Folikül uyarıcı hormon) salgılanmasını bozabilecek bir olay olabileceği gibi; şişmanlık, diyabet, böbreküstü bezlerinden aşırı miktarda erkeklik hormonlarının salgılanması gibi yumurtalıkların içindeki hassas dengeye etki eden bir olay şeklinde de gelişebiliyor. Ergenlik döneminde âdet düzensizlikleri PKO için en önemli uyaran niteliğini taşıyor. Âdetler seyrekleşiyor, zaman zaman hiç görülmeyebiliyor. Gecikmeyi izleyen kanama, genelde fazla miktarda ve uzun süreli yaşanıyor. Bu düzensizlik, yumurtlamada bir bozukluğa işaret ediyor. Normal koşullarda erkeklerde yüksek miktarlarda bulunan erkeklik hormonu androjen, kadınlarda çok daha düşük miktarlarda salgılanıyor. Erkeklik hormonları, PKO hastalarında olması gerekenden daha fazla miktarlarda bulunuyor ve bu nedenle erkek tipi tüylenme, sivilce ve hatta erkek tipi saç dökülmesi ortaya çıkıyor. Ancak, Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıktan Ana Bilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Ünitesinde görevli Uzman Doktor Bülent O. Yıldız, PKOS'un klinikte her hastada aynı özellikleri göstermediğini belirtiyor. Örneğin serumdaki erkeklik hormonları düzeyleri yüksek olmasına rağmen, tüylenme, erkek tipi saç dökülmesi ve akne gibi belirtiler hedef dokuların androjenlere duyarlılığına bağlı olarak görülmeyebiliyor. Ya da yumurtlama bozuklukları olmasına rağmen her hastada kısırlık bulunmayabiliyor. Bunun yanı sıra, bir PKOS hastasının yumurtalıkları cerrahi veya ultrasonografik olarak değerlendirildiğinde tamamen normal bir görünüm saptanabiliyor. Sendromun klinik özelliklerinin bu derece heterojen ve değişken olması, gerek PKOS hastalarının rutin tanı ve takibinde, gerekse PKOS alanındaki bilimsel araştırmalar yönünden güçlüklere sebebiyet veriyor.

Biyokimyasal denge bozuluyor
Sendromun tanısında süregelen tartışmalar nedeniyle, 2003 yılında Hollanda'da PKOS araştırmacıların katıldığı bir konferans gerçekleştirildi. Bu konferansta PKOS için üç tanı yumurtlama olmaması ya da yumurtlama sayısında azalma, klinik ve/veya biyokimyasal erkek ve son olarak ultrasonografik PKO. Bu üç kriterden ikisine sahip kadınlara, benzer klinik olabilecek diğer hastalıkların da elenmesiyle PKOS tanısı konulması öneriliyor. alanında çalışan kriteri belirlendi; hormonu fazlalığı bulgulara neden

Diğer pek çok hormonal hastalık gibi PKOS'un da nedeni tam olarak bilinmiyor. Ancak bu güne kadar elde edilen bulgulara göre, hormon tetkiklerinde LH hormonunda artma gözlenirken, FSH hormonunda değişme görülmüyor ya da hafif azalabiliyor. Bu durumda LH/FSH oranı 2-3'ün üzerine çıkıyor. Ayrıca erkeklik hormonları olarak bilinen testosteron ve androstenedion miktarlarında, yine hastaların yüzde 50'sinde DHEAS (tamamına yakını adrenal bezden salgılanan bir hormon) ve yüzde 20'sinde prolaktin hormonlarında artış gözlenebiliyor. Erkeklik hormonları yağ dokusunda östrojene dönüşüyor ve bu hormon da yeniden LH üretimini artırıyor ve böylece bir kısır döngü ortaya çıkıyor. Yüksek dozdaki östrojenin endometriyumu sürekli uyarması sonucu, yıllar içinde rahim kanseri gelişebiliyor. Hastalıkla ilgili en önemli tanı yöntemlerinden birisi transvajinal ultrasonografı incelemesi. Ultrasonografıde, yumurtalık kenarlarında çok sayıda küçük kist dikkat çekiyor. Bu kistler sadece birkaç milimetre çapında oluyor ve tek başına sorun yaratmıyor. Kistlerin kaynağı, gelişen, ancak yumurtlama ile atılmayan foliküller. Zaman içinde bunların sayılarında artış gözlenebiliyor.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

11

PKOS tanısında kandaki erkeklik hormonu düzeyleri çok önemli. LH/FSH oranının 3'ün üzerinde olması PKOS lehine bir bulgu. Yine âdetin 21. günü bakılacak kandaki progesteron hormonu değerleri yumurtlama olup olmadığı hakkında bilgi veriyor. Son yıllarda yapılan çalışmalar, PKOS ile insülin hormonu arasında bir ilişki olduğunu gösterdi. Pankreastan salınan insülin hormonu, hücrelerin glikozu (şekeri) kullanmalarını sağlıyor. PKOS'lu hastalarda, hücrelerde insüline karşı bir direnç görülüyor. Pankreas bu durumla başa çıkabilmek için daha fazla insülin salgılıyor. Yüksek dozda insülin yumurtalıkları etkileyerek yumurtlamayı engelliyor ve sonuçta erkeklik hormonlarında artış yaşanıyor. İnsülin direnci, PKOS'lu zayıf kadınların yüzde 30'unda saptanırken, obez kadınlarda bu oranın yüzde 78'e kadar ulaştığı tespit edildi.

Uzun dönemdeki riskler
PKOS, insülin ve androjen fazlalığına bağlı olarak uzun dönemde bazı sorunlara yol açabiliyor. Yüksek miktarlarda insülin uzun dönemde tip 2 diyabet, yani şeker hastalığı riski taşıyor. Bu tür diyabet, genelde sıkı diyet ve ağızdan alınan ilaçlar ile kontrol altına alınabiliyor. Kilo sorunu olan, tedavi edilmemiş PKOS hastalarının yüzde 25-35'inde 30'lu yaşlarda tip 2 şeker hastalığı ortaya çıkabiliyor. PKOS'ta görülen hormonal değişiklikler tansiyon problemlerini de beraberinde getiriyor. Bu hastalarda aynı zamanda yüksek kolesterol de ortaya çıkıyor. Her iki durum da, kalp hastalığı açısından yüksek risk faktörleri. Öte yandan erkeklik hormonu fazlalığı serumda lipit anormalliklerine yol açabiliyor. Bazı PKOS'lu kadınlarda "iyi" kolesterol (HDL) düzeyinde azalma, "kötü" kolesterol (LDL) düzeyinde ise artma görülüyor. Bu dengesizlik kalp ve damar hastalıkları riskini yükseltiyor.

Hastalığın tedavisi
Günümüzde, hastayı rahatsız eden semptomlara ve ayrıca uzun dönemli sağlık risklerini önleme veya geciktirmeye yönelik tedaviler uygulanıyor. Ancak tedaviye yanıt genellikle yavaş oluyor. Klinik ve biyokimyasal değişiklikler genellikle 6 aydan önce gözlenmiyor. Dr. Yıldız, tedavinin hastanın ihtiyacına göre bireysel olarak belirlenmesi gerektiğim vurguluyor. Sendrom tedavi edilebiliyor, ancak, kesin olarak ortadan kaldırılamıyor. Bu nedenle PKOS'lu kadınların bu hastalıkla yaşamayı öğrenmeleri ve herhangi bir semptomları olmasa dahi düzenli aralıklarla sağlık kontrolünden geçmeleri gerekiyor. Hastaların takip ve tedavisinde farklı alanlardaki uzmanların ekip yaklaşımının önemi büyük. İlk tedavi seçeneği olarak yaşam tarzı değişikliği (diyet, egzersiz ve obez hastalarda kilo kaybı) düşünülmeli. Çocuk yapma isteği olan hastalarda ilk planda yapılması gereken kilo vermek. Yüzde 5 civarında bir kilo kaybı genelde yumurtlamanın başlaması için yeterli. Eğer çocuk yapma isteği varsa, yumurtlamayı uyarıcı ilaçlar kullanılabiliyor. PKOS hastalarında yumurtlamayı uyarıcı ilaçlardan en etkili olanı klomifen sitrat. Klomifenin başarısızlığı durumunda, enjekte edilebilir hormonlarla yumurtalıklar uyarılıyor. Ancak, tedavinin en önemli komplikasyonu çoğul gebelik. 35 yaşından küçük ve çocuk istemeyen hastalarda, âdetleri düzene sokmak için doğum kontrol hapları en sık tercih edilen ilaç grubu. İkinci sırada ise âdetin 15. gününden sonra kullanılan progesteron ilaçları var. Her iki ilaç grubu da âdetleri düzene sokuyor. Başka bir alternatif ise laparoskopik diatermi (LOD). Burada laparoskopi ile karın boşluğuna giriliyor, yumurtalıklar lazer ile yakılarak üzerinde küçük delikler açılıyor. Tedavinin mekanizması bilinmemekle birlikte, düzenli yumurtlamayı sağladığı ve klomifene olan cevabı iyileştirdiği gözlenmiş. Ancak yine de bu yöntem üzerinde tartışmalar sürüyor. Erkeklik hormonlarının fazlalığına bağlı ortaya çıkan tüylenme yok edilemiyor. Ancak, buna karşı önlemler var. Doğum kontrol hapları kandaki androjen düzeylerini düşürdüğünden yeni tüy çıkmasını engelleyebiliyor.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

12

Cinsiyet hormonlarının işlevleri
Üreme çağında yumurtalıkların iki ana işlevi vardır. Bunlardan biri düzenli âdet kanamalarının arasında yumurta üretimi, diğeri ise östrojen ve progesteron hormonlarının salgılanması. Bu hormonlar yumurtayı döllenmeye, fallop tüplerini de embriyon transferine hazırlar ve döllenen embriyonun rahimde tutunabilmesi için gerekli ortamı sağlar. Beyindeki hipofiz bezinden yumurta gelişimini uyaran hormon (FSH) ve yumurtanın olgunlaşarak çatlamasını uyaran hormonların (LH) salınımı, yumurta gelişimini ve yumurtalıklarda hormon üretimini kontrol eder. Âdet kanaması sonrasında FSH ve LH hormonlarının etkisi ile folikül gelişimi başlar, östrojen salgılayan her tolikül bir yumurta içerir. Menstruel siklusun (âdet dönemi) ortasında yumurtlama gerçekleşir. Baskın olan folikül çatlar ve yumurta fallop tüplerine atılır, çatlayan folikülün hücreleri progesteron hormonu salgılar. Boş folikül büzüşür ve oluşan sarı renkli yapıya korpus luteum adı verilir. Menstruel siklusun ikinci döneminde korpus luteumdan östrojen ve çok miktarda progesteron salgılanır. Eğer döllenme gerçekleşirse, döllenen yumurta (embriyon) fallop tüplerinde üç-dört gün geçirdikten sonra dölyoluna gelerek endometriyum denen dölyolu iç tabakasına yerleşir. Östrojen ve progesteron, dölyolunu embriyonun tutunabilmesi için hazır hale getirir ve embriyonun beslenmesini sağlar. Eğer döllenmiş yumurta rahme tutunamazsa, bu hormonlar yumurtlamadan iki hafta sonra iyice azalır ve rahmin iç tabakası dökülür. Bu da âdet kanamasına neden olur, menstrüel siklus tekrar başlar.

PKOS ve lezbiyenlik
Bilim insanları tarafından yapılan araştırmalar, lezbiyenlerin yüzde 38 inde PKOS görüldüğünü ortaya koydu. İngiliz bilim uzmanlar, bu bulgunun lezbiyenlerin cinsel eğiliminin temeli hakkında da bilgi verdiğini belirttiler. Bilim insanları, bu bulgulara ulaşabilmek için 618 lezbiyen ve heteroseksüel kadın üzerinde araştırma yaptılar. Araştırmalara başkanlık eden Dr. Rina Agrawal, bu araştırmaya pek çok lezbiyenin yumurtalık kistlerinden şikâyetçi olduğunu gördükten sonra başladığını belirtti. Dr. Agrawal, "Araştırma sonucunda anladık ki, lezbiyenlerin yüzde 38'i bu tip rahatsızlıklardan şikâyet ediyor. Oysa bu oran, heteroseksüel kadınlarda sadece yüzde 14 diyor. Lezbiyen hastaların kan tahlillerinin bu kişilerdeki bazı erkeklik hormonlarının yüksek seviyesine işaret ettiğini de belirten Dr. Agrawal. "Biz aslında yumurtalık kistlerinin lezbiyenliğe yol açtığını söylemiyoruz. Biz sadece hiperandrojenizmin lezbiyen kadınların cinsel eğiliminde bir etken olabileceğini söylüyoruz" şeklinde bir açıklamada bulunuyor.

Kaynak: Focus 2003 Ekim

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________
BEYİN TARAMA TEKNOLOJİLERİYLE, NÖROLOJİK BİLİMLERDE ÖNEMLİ GELİŞMELER YAŞANDI. BİNLERCE BEYİN GÖRÜNTÜLEME ARAŞTIRMASI, NÖROLOGLARA BEYNİN NASIL ÇALIŞTIĞINA İLİŞKİN BİLGİLER SAĞLADI. PEKİ, BU ARAŞTIRMALAR BEKLENTİLERİ KARŞILADI MI? BEYNİN BİLİNMEYEN DÜNYASINA İLİŞKİN YENİ OLARAK NELER KEŞFEDİLDİ?

Sayfa

13

BEYNİN

BİLİNMEYENLERİ
Beyin...
Milyonlarca işlemin aynı anda yürütüldüğü, organik ve kimyasal bir mekanizma. Hepimiz için çözümü çok zor bir bilmece. Koku almak için burnun, görmek için gözün, işitmek için kulağın varlığı yeterli değil. Bu verilerin beyindeki sinirler tarafından algılanması, tanımlanması ve işlenmesi gerekli. Bunlar beynin mekanik işleyişiyle ilgili ve bir yere kadar sistematiğini anlamak kolay. Ya akıl, zekâ, bilinç ve düşünme gibi bilişsel süreçler? Nöroloji (sinir bilimi), 1990'lı yıllarda atılım yaptı ve binlerce araştırmacı, milyar dolarlık bütçeler bu alana kaydı. Bu patlamanın en önemli nedeni, f-MRJ (Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntülemesi) gibi yeni tarama cihazlarının geliştirilmesi ve bu konuda artan umutlardı. Bu, sadece çekici bir bilimsel keşfin zaferiyle sınırlı değildi. Nöroloji altın bulmuştu. Yaşlı nüfusun üçte birini pençesine alan Alzheimer'ın anlaşılması ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini sağladı. Depresyon veya hiperaktivite gibi beyin hastalıklarının tedavisinde çığır açıldı. Hatta, hafızayı ve zekâyı geliştirmeye yönelik ilaçlar üretildi. Merkezi ABD'de bulunan Nöroloji Derneği'nin (Society for Neuroscience) her yıl düzenlediği toplantılara 23.000'i aşkın genç bilim insanın katılması, bilim dalına ilginin arttığının en açık göstergesi. Ancak, geride bırakılan 10 yılda somut anlamda ne tür ilerlemeler kaydedildi? Beynin gizemli yanlan açığa çıkarılabildi mi? Hem evet hem de hayır... Nöroloji, sinirlerin birleşme noktalarına az sayıda molekülden oluşan ilaç enjekte edebilen mikro pipetlerden, gen aktarma deneylerine kadar devrim yaratan araştırma tekniklerini geliştirdi. Buna karşın, sayısız araştırma tezine rağmen, bilim insanları, hâlâ çok az veriye sahipler. En azından güçlü bir bilgiye ulaşıldı: Beynin üzerindeki yumrular, karmaşıklığını gösterir. Beyin için hep bilgisayar benzetmesi yapılır, halbuki bilgisayar beyne oranla çok daha basit bir cihaz. Çünkü beyin mekanik değil, organik: Öğreniyor, öngörüyor, gelişiyor ve uyum sağlıyor. Dolayısıyla, bilince sahip bir düzenek. İşlemleri bir bütün olarak, sağlam ve tutarlı şekilde gerçekleştiriyor. Nörolojinin bugüne kadar çözebildiği, karmaşık işlemler denizinin silik bir silueti.

Organik yapı
Beyin, elektrokimyasal devrelerle birbirine bağlanmış beyin hücrelerini tanımlayan sinirlerden (nöron) oluşuyor. Her sinir, sinyalleri alarak işliyor. Sinir ağlan, çok sayıdaki bağlantılarını zayıflatarak ya da güçlendirerek anıları saklıyor, hafızayı oluşturuyor. Alışılmadık bir deneyimle karşılaşılması, örneğin Mona Lisa'nın portresine

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

14

bakılması, hücrelerin kendi aralarında farklı düzenlemelere gitmesine yol açıyor. İlgili sinirler, aniden bağlantılarını güçlendiriyor ve karşılaşılan modeli tanımlamaya çalışıyor. Kaydedilen bu veriler, ikinci deneyimde işlemi daha hızlı gerçekleştiriyor. Tekrarlanan işlemler bütünü, yaşamın zihinsel görüntüsü olarak beyinde saklanıyor. Bu, bilgiyi hem hatırlayıp hem de simgeleştirebilen esnek yapının, yani sinir ağının temelini oluşturuyor. Mantıksal açıdan organik, çünkü devreler kullanıma bağlı olarak gelişiyor. Asıl şaşırtıcı olan beyin ağının ölçeği. 1,4 kg. ağırlığındaki yetişkin insan beyni, yaklaşık 100 milyar sinire sahip. Bu sinirlerin her biri, komşu sinirle 1.000-500.000 bağlantı noktasıyla temas ediyor. Bağlantılar, farklı kimyasal özelliklerde yaşanıyor ve her sinirin karmaşık iç sistemi var. Beynin temel olarak sinir ağlarından oluştuğu fikri, bilim insanlarının mikroskop altında gri maddeyi incelemesinden beri mevcut. Ancak, 1990'lı yıllarda bu bilgiye etki edebilecek yenilikler yaşandı. Saç teli kalınlığında elektrotlar kullanılarak maymun beynindeki sinirler tek tek gözlendi. Araştırma sırasında, hayvanın ilgi durumuna göre hücre etkinliğinin değiştiği saptandı. Maymuna bir şekil gösterildi. Şekilden oluşan bu uyarana ilgisi arttığında, sinirlerin hareketini gösteren ışıklar daha canlı hale gelirken, ilgi duymadığı şekillerde sinirin yaydığı ışığın azaldığı görüldü.

Necker Küpü veya imkânsız üçgenin yanı sıra, dönüyormuş izlenimi veren grafikler, bilincin araştırılması için görsel yanılsama deneylerinde kullanılıyor.

Beynin alanları
Beynin temel yapısıyla ilgili sonuçlar, ham bilgiyi alan, işleyen ve geri gönderen bir girdi-çıktı sistemi olduğunu açığa çıkardı. Bu da, her sinirin geri besleme yoluyla etkinleştiğini gösterdi. Beynin, küresel bir devlet gibi değerlendirilebilecek ağ sistemiyle oluşan doğası, milyarlarca hücrenin çıktılarını kontrol etmesi üzerine kurulu. Sinirlerin hareketlenmesi mi beyni oluşturuyor, yoksa beyin mi sinirleri hareketlendiriyor? Cevap şu şekilde verilebilir. Bilgisayarlarda girdi ve çıktı işlemleri tümüyle birbirinden ayrılmıştır. Ancak beyin için aynı şey söylenemez. Olağanüstü organik yapısı nedeniyle, bütün ile parçalar iç içe geçmiş durumda. Küçük ve büyük parçalar bir arada evrim geçiriyor. Bu nedenlerle nörologlar, beynin fotoğrafını daha ayrıntılı çekmeye zorlandılar. Felç, tümör, travma ve yaralanma gibi beyin hasarlarının incelenmesi, beyinle ilgili bir başka gerçeği daha gündeme getirdi: Farklı işlem bölümlerine ayrıldığı. Görme, duyular, konuşma ve motor kontrol gibi işlevlerin alanları ayrı. Beyin tarama cihazlarının yarattığı heyecanın nedeni de buydu. Biyoloji, insan genom projesiyle amacını gerçekleştirdi. Nörologların en büyük

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

15

tutkuları ise, beyin haritalama projesiydi. Ancak büyük umutlar, taramaların başlamasından kısa bir süre sonra suya düştü. Evet, beyin etkinlik merkezlerine sahipti. Konuşurken, sol yarımküredeki olası dil bölgesi etkinleşiyordu. Ancak hemen ardından, beynin tüm alanlarında hareketlilik görülüyordu.

▲Beyin görüntülemesi, bilgisayarlı tomografi (CT) gibi ▲1990'lı yıllarda önce beyin, klasik yöntemlerle tekniklerle devrim yaşadı. Bu sistemde röntgen parçalara ayrılarak, mikroskop altında inceleniyordu. ışınları, vücuttan farklı açılarla geçiriliyor.

◄Beynin sadece yüzde 10'unu kullanırız: Bu efsane 1930 lu yıllarda ortaya atıldı.Cerrahi uygulamalar sırasında beynin elektrotlarla incelenmesi sonrasında büyük bir bölümünün "sessiz" olduğu görüldü. Ancak modern beyin taramaları, beynin her alanının etkinliğini kanıtladı.

◄Beynin sol tarafı mantıksal, sağ tarafı yaratıcıdır: Beynin işleyişi yanal olduğu için, bu ifadenin bir parça doğruluk payı var. Sol yarımküre, ayrıntılara odaklanma ve sonuçlandırmada iyiyken; sağ yarımküre daha geniş ve bağlamsal bakış açısıyla işliyor. Ancak düşünme sırasında etkinlik paylaşılıyor.

Özel noktaların yanında, bütünsel bir işletim sisteminin varlığı açıktı. Beyinde hiçbir bölüm, tek başına, diğerlerinden bağımsız bir eyleme girişmiyordu. Bilgisayar dünyasında yaşanan gelişmeler, bilim insanlarında, beyin hatlarının kesin şekilde çizilmiş haritalarının çıkarılabileceği umudunu doğurdu. Tam tersi, bilim insanları beynin genelleştirme eğiliminde olduğunu buldular. Beynin ne zaman nasıl davranacağı kestirilemiyordu. Bir bölge farklı koşullarda farklı yüzünü gösterebiliyordu. Basitçe örneklemek gerekirse çevresine uyum sağlayan bukalemun gibiydi. Şu anda nörolojinin geldiği nokta bu. Eski basitlikler, yeni karmaşıklıklara yol açıyor. Laboratuvar ortamında bilim insanları, her geçen gün bilinmeyen bir durumla karşılaşıyorlar. Tıpkı ardı ardına dizilen domino taşlan gibi Uzun bir uğraş sonrasında tek bir taşın devrilmesi, o güne kadarki kazanımları silip atabiliyor. Beynin yapısı, kimyası ve işlevlerine ilişkin araştırmaların yanı sıra, nörobiyolojinin üstesinden gelmeye çalıştığı bir sorun daha var: zihinle beyin arasındaki ilişkiyi çözmek. Beynin en karmaşık konusu zihnin en gizemli yanlarından biri de, acı çekmekten utangaçlığa kadar pek çok şekle bürünebilen bilinç ya da şuur...

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________
◄Tüm insan beyinleri aynı yapıya ve özelliklere sahiptir: Gerçekte beyin, çeşitli alanları benzerlik gösterse de, yüz ya da parmak izi gibi bireysel. Dil merkezi ya da diğer kritik bölgeler, boyut ve konum açısından farklı oluşabiliyor. Örneğin bir hastanın görme kodeksi diğerine oranla üç kat büyük olabiliyor. Nörologları da en çok bu durum zorluyor. ◄Sinir kullanılmadıkça gösterir:

Sayfa

16

bağlantıları azalma

Bebeklerin ilk yıllarında ihtiyacı olandan çok daha fazla sinirsel bağlantı üretmeleri bu görüşü doğurdu. Fikir, yoğun uyarımların ek bağlantılara yol açacağı mantığı üzerine kurulmuştu. Varolan bağlantıların azalması, daha etkin beyin yollarının oluşmasında gerekli aşamalardan biri.

▲Yeni doğmuş bir bebeğin beyni 400 gr. içgüdüsel davranışları şekillendiren alt beyin oluşuyor. Sinirler ve kıvrımların etkinliği ise sınırlı olarak sürüyor.

▲Bebeklik döneminin ilk yılında, kortekste bir saniyede milyonlarca sinaptik bağlantı gerçekleşiyor. Beynin ağırlığı iki katına çıkıyor.

▲Emekleme döneminde beynin ağırlığı 1.100 gramı buluyor. Beyindeki sinaptik bağlantıların sayısı katlanıyor ve sinir yolları inşa ediliyor.

Bilinç araştırmaları
Uzun zamandır bilim insanları, bilinç konusunda adım atmaktan kaçmıyorlardı. Kimisi bilincin objektif araştırmaya açık bir konu olmadığını öne sürerken, kimisi ortada araştırılacak bir konunun bulunmadığını bile söyledi. Onlar için zihin, değişik beyin işlemleri sırasında beyinde gelişen bir kavramdı sadece. Ancak 1990'lı yıllarda bu konuya yaklaşım da değişti. Bilinç araştırmaları bilimsel yayınlarda, konferanslarda ve eğitim çalışmalarında kabul görmeye başladı. Günümüzde bilinç araştırmaları, ciddi olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayrılabilir. Ciddi olanlar işi ağırdan alıyorlar ve bilinci, eşgüdümlü sinirsel etkinliklerin ürünü olarak görüyorlar. Tabii ki her sinirsel etkinliğin bilinçle ilgili olmadığının farkındalar. Davranışlarımızın çoğu bilinçsizce ya da bilinçaltı alışkanlığı şeklinde ortaya çıkıyor. Bu grupta yer alan bilim insanları, Bilişselliğin Sinirsel Bağıntısı (BSB) adını verdikleri araştırmayla, zihinsel olaylar sırasında beyinde nelerin yaşandığını bulmayı hedefliyorlar. "Necker küpü" veya "imkânsız üçgen" deneyleri gibi tersine çevrilebilir görüntü yanılsaması örneklerini ele alalım. Necker küpünde, bakış açısına bağlı olarak görüntü değişir. Bir taraftan bakıldığında küp bize doğru yönelmişken, diğer taraftan bakıldığında arka kısma doğru uzanır. Hayvan beyni içinde yaşananları kaydetmek için elektrotları kullanan araştırmacılar, bu tür farklı bakış açılarının sinir tepkilerini nasıl etkilediğini belirlediler. Bu deneyler, beyin mekanizmasını anlamak için en güçlü yollar. Daha önceki keşiflerden birinde, bilişsel algının belirli bölümlerinde, sinirlerin ateşlenmesi adı verilen etkinliklerin ve elektrik uyarılarının eşzamanlı yaşandığı anlaşılmıştı.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

17

Özel beyin alanlarında da benzerlikler var. Örneğin ön alın lobu zihinsel süreçte devreye giriyor. Merkezde bulunan "anterior singulat korteks (önkuşak korteksi) olarak bilinen bölge de anahtar alanlardan biri. Buna karşın, bilişsellikle ilgili sinirsel etkinliği sağlayan tek bir mekanizmanın varlığından kesinlikle bahsedilemiyor. Bilinen tek şey, bilişsel etkinlik sırasında birbiriyle uyumlu pek çok sinirin etkinleştiği ve ön alın lobunun devreye girdiği. Yine de, BSB üzerine araştırma yapanlar, bilinç sürecini açıklayabilecek net ve kesin mekanizmaları belirleyebilmek için uğraşıyorlar.

▲Okul çağına erişmiş bir çocuğun beynindeki tüm bağlantılar yerine oturuyor. Beyin alanlarında iletişimi hızlandıran miyelin süreci başlıyor.

▲Gençlik çağında beyin 1.300 1.400 gramlık ağırlığına ulaşıyor. Karar verme ve sosyal düşüncenin geliştiği kortikal merkezler son şeklini alıyor.

▲20 yaşından sonra, beynin devre yapısını tamamladığı kabul ediliyor. Ancak, nörologlar, bu dönemden sonra da gelişmenin yaşandığını onaylıyor.

Kuantum mekaniği
BSB araştırmacıların yanı sıra, bilinç konusunu farklı yöntemlerle inceleyenler de var. Bu kişiler bilincin çok özel, sıradışı ve beynin işlemlerinin toplamı olduğunu düşünüyorlar. Bu kampta yer alanların yaklaşımına göre, bilinç gizemi kuantum mekaniğinin gizemiyle doğrudan bağlantılı. Onlara göre bilinç, çok sayıdaki hücrenin kuantum üstkonum aşamasına geçmesinin bir sonucu olabilir. Kuantum kuramcılarının karşılaştığı en önemli sorun, hücrelerin evre uyumlarına ilişkin makroskobik aşamaların sıcak ve nemli beyin ortamında net olarak tespit edilememesi. Bilinç mekanizmasını araştıran bir üçüncü kesim ise, bunun biyolojik işlemler bütünü olduğunu savunuyor. Örneğin, Şilili nörologlar Humberto Maturana ve Francisco Varela tarafından geliştirilen "autopoiesis" (yenilenme, kendini yeniden üretme eylemi) ya da kendinden bilme ağı teorisine göre bilinç, karar verme yeteneğinin genel biyolojik sürecinin yoğun şeklidir. Yaşamın kendisi, dünyada olup biteni bilme ve bunlara cevap verme eylemidir. Genler, dünyaya uyum sağlamak için bedenin ihtiyaç duyduğu anlama yeteneğini temsil eder. Bağışıklık sistemi, kendisinin ne olduğunu ya da olmadığını bilip ona göre harekete geçer. Dolayısıyla bilinç, bu temel biyolojik ilkenin karmaşıklaşmış hali olabilir. Tüm bu sistem yaklaşımlarının amacı, bilince yönelik net ve matematiksel bir model kazandırmak. Ancak, yolun çok başındayız ve bilinç konusunda aşılması gereken daha çok nokta var. Tüm bilinmezlerine rağmen, önümüzdeki 30 yıl içerisinde, beynin yapısı, kimyası ve işlevlerinin; her sinir ucunun, dendritin, presinaptik sinirin ve sinir hücresinin haritasının çıkarılacağı belirtiliyordu. Dolayısıyla bir makine ile insan arasındaki farkın çok azalacağı ileri sürülüyordu. Bu konuda önemli adımlar da atıldı. Yine de nöroloji dünyası henüz ulaşılan noktadan hoşnut değil. Ve yeni tekniklerle gizler denizinin derinliklerine ağır ağır ilerliyor.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

18

Bunları Biliyor musunuz?
√ Beynin yaklaşık yüzde 80'i su, yüzde 10'u yağ ve yüzde 8'i proteinden oluşuyor. Geri kalan bölümünü karbonhidrat, tuz ve diğer mineraller kaplıyor. √ Kalın sinirler, bir mesajı yaklaşık olarak saatte 400 km. hızla taşıyor. Ancak beynin genelindeki trafik, saatte 20 km den daha düşük bir hızda seyrediyor. √ Beynin kıvrımları yayıldığında elde edilen korteks. standart A4 kâğıdı büyüklüğünde gri madde tabakası oluşturuyor. √ Beyin, loş bir lambayı aydınlatabilecek kadar enerji yakıyor. Vücut ağırlığının sadece 50'de biri kadar olan beyin, vücudun oksijen ve glikoz ihtiyacının beşte birini tüketiyor. √ Beynin dünyada olup biteni algılaması zaman alıyor. Örneğin, 100 metre yarışçılarının silah sesini duyduktan sonra start almaları saniyenin sekizde birinde gerçekleşiyor. Beklenmedik bir şeye verdiği tepki ise, yaklaşık yarım saniyeyi buluyor. √ Uyku halinde düşünme eylemi sürüyor. Zihni kurcalayan karmaşık düşünceler bulanık bir biçimde etkinliğini devam ettiriyor. Ancak hafıza kapalı olduğundan bunlar unutuluyor. √ 20 kişiden biri (genellikle kadınlar) akılda kalıcı zihinsel düşler kurduğunu söylüyor. Bu günlük fantezilerin, gerçeğe çok benzediğini de vurguluyor. √ Göz beynin bir parçası. Diğer duyu organlarının sinirleri beyinde buluşsa da, gözün retinası beyin dokusundan oluşuyor. √ Vücut oranı esas alındığında, insanlar en büyük beyne sahip. Ancak bir fil beyni insanınkinden 4 kat, dev mavi balinanınki ise 5 kat büyük

İnsan beyninin evrimi
İnsan beyni ne zaman gelişti? Kişisel algı ve sembolik zihnin kanıtları kabul edilen mağara resimleri, dinsel heykelcikler ve boncuktan yapılmış kolyelerin ilk ortaya çıktığı zamanları göz önüne alırsak, yaklaşık 50.000 yıl önce cevabını verebiliriz. Karar verme, karmaşık düşünce sisteminin merkezi kabul edilen prefrontal lob, Homo sapiens'lerde Homo erectus'a oranla daha büyük. Bu değişiklik, konuşma ya da dil merkezlerinin de gelişmesini açıklıyor. Sembolik bir medyum olarak dil, sadece toplumsal iletişimin değil, düşüncenin de aracıydı. Böylece insan, hayvanlardan farklı olarak iç sesini, düşüncelerini yansıtabilen bir canlıya dönüştü. Peki gelecekte ne olacak? Bazı bilim insanları, doğal ayıklanma baskısının konusunu oluşturmadığından, beynin zihinsel evriminin durduğunu belirtiyorlar. Diğerleri ise, evrim sürecini doğayla değil, teknolojik gelişmeyle açıklıyor. Genetik mühendisliğinin ve gelişmiş bilgisayarların beynin evrimini değiştirebileceğini ileri sürüyorlar.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

19

▲Bilgisayarlı tomografi ▲PET taraması (Computed Tomography - CT) Positron Emisyon Tomografisi'nde kan Bilgisayarlı tomografi, dolaşımına radyoaktif bir geleneksel röntgen madde şırınga ediliyor. Bu cihazının gelişmiş hali. işaretleyici maddenin Her açıdan beynin beyin hücreleri tarafından röntgeni çekiliyor ve emilmesiyle, zihinsel bilgisayarla oluşturulmuş etkinlikler sırasında görüntüye beynin hangi bölgelerinin dönüştürülüyor. CT harekete geçtiği taraması, beynin bütünsel saptanıyor. Maliyetli ve anatomisini gösteriyor. zararlı bir uygulama. Beyin dokularını ya da etkinliklerini kaydetmiyor.

▲f-MRI taraması Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntülemesi'nde beyindeki atomları sıraya dizmek için güçlü mıknatıslar kullanılıyor. Daha sonra radyo dalga alımlarıyla hidrojen ve oksijen gibi elementlerin miktarı ölçülüyor. Saniyede pek çok taramayla zihinsel faaliyet haritalanıyor.

▲MEG taraması Magnetoensefalografi'de (MEG) çok yoğun, soğutulmuş sıvı tıelyumlu algılayıcılar kullanılarak, aktif sinir ağlarının ürettiği manyetik alanlar saptanıyor. Bu yol, sinirlerin ne zaman harekete geçip ne zaman durduğunu tespit etmeyi sağlıyor.

Kaynak: Focus 2003 Ekim

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________
UYGARLIK TARİHİNİN EN ESKİ HEYKELİ ŞANLIURFA'DA BULUNDU. ANA TANRIÇA İMGESİNDEN ÇOK ÖNCELERİ ERKEĞİN KUTSAL YARATIK OLDUĞUNUN KANITI SAYILAN HEYKEL, 11 BİN YIL ÖNCESİNE AİT.

Sayfa

20

DÜNYANIN

EN ESKİ

HEYKELİ
◄Göz oyuklarına obsidiyen yerleştirilen yontu, erkek cinselliğini sembolize ediyor. Bacakları belirtilmeyen yontunun tabana yerleştirilmek üzere tasarlandığı anlaşılıyor.

Son

yıllarda Güneydoğu Anadolu'nun hemen her yerinden beklenmedik derecede eski ve gelişkin bir kültürün izleri ortaya çıkmakta. Yakın zamanlara kadar Neolitik Çağ ya da Neolitik Devrim olarak bilinen, uygarlık tarihinin en önemli dönüşümünü temsil eden sürecin, beslenme zorluğu çeken küçük insan topluluklarının, avcılığı, göçebe yaşamı bırakmak zorunda kalarak tahıla dayalı yeni bir yaşam biçimine geçtiği, bunun da giderek yerleşik köy yaşantısına yol açtığı bilinmekteydi. Bu dönüşüm süreci görkemli bir yaşam ile birlikte düşünülmemekteydi. Bu dönüşümü önemli yapan, zaman içinde ortaya çıkarttığı sonuçlardı. Günümüze kadar gelişerek gelen yaşam biçimi, beslenme, kentlerin, devletlerin ortaya çıkışı söz konusu bu Neolitik dönüşümün bir sonucuydu. Bilim insanları arasında yaygın olan kam da, Neolitik dönüşümün doğal çevrenin oldukça kısıdı olduğu, bizim sınırlarımızın güneyindeki yarı kurak bölgelerde gerçekleştiği şeklinde idi. 1950 yıllarında Orta Anadolu'da bulunan Çatalhöyük zengin buluntuları, görkemli sanat eserleri ile Anadolu'nun bu süreç içinde oynadığı rolün ilk izlerini vermişse de, Çatalhöyük'ün Neolitik dönüşümün sonlarına tarihlenmesi, bu devrimin başlarının güneyde gerçekleştiği ve ancak sistem oturduktan sonra Anadolu'ya taşındığı görüşünü

değiştirmemişti. Son zamanlarda Diyarbakır'da Çayönü ve daha sonraları kazılan Batman'da Hallan Cemi, Şanlıurfa'da Nevali Çori, Konya Aksaray'da Aşıldı Höyük kazıları uygarlık tarihinin bu en önemli devrimi ile ilgili bilgilerimizin ne denli eksik ve yanılgılar ile dolu olduğunu göstermişti. Bu kazı yerlerinde ortaya çıkan bulgular, Neolitik Devrim'in ilk başlarından itibaren Anadolu platosunun yeni yaşam biçiminin gelişimine etkin olarak katıldığını göstermekle kalmamış, şaşırtıcı derecede görkemli buluntular

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

21

ile bu dönemin görünümünü de tümü ile değiştirmişti. Halen Şanlıurfa'da kazılmakta olan Göbekli Tepe, Mezraa Teleilat ve Akarçay Tepe gibi Neolitik Çağ kazı yerleri bu tabloyu daha da değiştirmiş, varlığını hiç bilmediğimiz çok eski ve ilginç bir kültürün izlerini, şaşılacak kadar iyi korunmuş yapı kalıntıları ve sanat eserleri ile yansıtmıştır. Burada özellikle Şanlıurfa bölgesindeki kalıntıların Konya Çatalhöyük'tekilerden en az 3-4 bin yıl eskilere, günümüzden 11 bin yıl öncesine gittiği söylenebilir. Bu heyecan verici buluntulara ait en yeni bulgu Şanlıurfa kentinin içinden, Balıklıgöl'ün hemen bitişiğinden gelmiştir. 1995 yılında bu bölgede yapılan düzenleme ve yol genişletme çalışmaları sırasında dört parça halinde kırılmış kireçtaşından büyük bir yontu bulunarak müzeye getirilmiştir. Bulunduğu yıllarda Yakındoğu'da bilinen hiçbir sanat tarzına bağlanmayan eser bu yüzden uzun süre yayınlanamadı. Yontunun gerek üslup, gerekse anlatım bakımından Nevali Çori ve Göbekli Tepe eserleri ile tam bir benzerlik içinde olduğu anlaşılmakta. Aynı zamanda çevresindeki diğer bulgular da yontunun günümüzden 11 bin yıl öncesine, Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'a ait olduğunda kuşku bırakmamaktadır. Yontunun gerçek bir insan boyutunda olması, yani gerçek anlatımda bir yontu sanatı ürünü olması kadar, betimlediği konu da ilginçtir. Şanlıurfa yontusu, kuşkusuz uygarlık tarihinin bilinen en eski gerçek yontusu olarak kabul edilebilir. Olasılıkla sadece ön yüzden seyredilmek üzere tasarlanan yontu yandan bakıldığında yassı bir görüntüye sahiptir, arka yüzde ise hemen hemen hiçbir vücut hattı belirtilmemiştir. Nerdeyse köşeli bir form verilen kafa iri yapılıdır. Yassı yüzde gözler, burun ve kulaklar daha belirgin ve göze çarpıcıdır. Derin ve yuvarlak göy. oyuklarına obsidiyen dilgi parçaları yerleştirilmiştir. Boyun uzun ve geniş, omu/ ve kollar hareketsiz, donuk bir görümü verir. Göğüste V şeklinde iki sı ı .ı takı, karın hizasında eller ve cinsel orijin görülür. Gövdenin alt kısmı bacaklar belirtilmeden büyük boyutlu bir tıkaç tasarlanmıştır. Alt gövdenin bu formu yontunun taban içerisine yerleştirilmek üzere yapıldığını düşündürür. Alt gövdenin işleniş biçimi Nevali Çori ve Göbekli Tepe'de bulunan birçok kireçtaşı eserde tekrarlanmaktadır. Yontunun yassı yan kesiti Ürdün'deki Ain Ghazal'da bulunan Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'a ait insan boyutlu kil heykellerini hatırlatır. Göz oyuklarına yerleştirilen obsidiyen dilgi parçaları Neolitik'in tipik alet endüstrisi "bipolar" kerntechnik ile yapılmıştır. Karın hizasında yatay karşılıklı duran ellerin tasarımı ise Nevali Çori ve Göbekli Tepe'deki dikilitaşlarda da görülür. Yontunun esas olarak erkek cinselliğini sembolize ettiğinde kuşku yoktur. Bu da yanlış olarak Neolitik Çağ kültürleri ile özleştirilen Ana Tanrıça imgesinin çok daha sonraları ortaya çıktığım, özellikle Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ'da hâkim kutsal yaratığın erkek olduğunu kanıtlamaktadır. Şanlıurfa Yeni Yol mevkiinde bulunan yontunun yakınında, bir yol kesitinde ayırt edilen yapı kalıntıları ve yontmataş aletlerden yola çıkarak Balıklıgöl çevresinde Neolitik döneme ait Nevali Çori ve Göbekli Tepe gibi büyük boyutlu yontularla donatılmış bir yerleşimin bulunduğunu söyleyebiliriz.

Kaynak: Atlas 2003 Ekim

YUCATAN'DAKİ ESKİ MAYALARIN

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________
YAŞAM PINARLARINDAN BİRİ, ÇOĞU 65 MİLYON YIL ÖNCE DÜŞEN BİR GÖKTAŞININ ETKİ ALANNI İÇERİSİNDE OLUŞMUŞ OBRUKLARIN YERALTI DÜNYASINDA YAŞIYOR

Sayfa

22

MAYA

SU

MEZARLARI
Yeraltındaki görevini tamamlayan Arturo Gonzalez başının üstündeki gıcırdayan makarada ağır ağır dönmekte olan halatın çektiği metal bir sandalyede dar kuyudan çıktı, siyah dalış giysisinden sular damlıyordu. Meksikalı sualtı arkeologu Gonzalez, az önce Yucatân Yarımadası'nın dikenli ormanındaki eski bir taş kuyunun 20 metre altında saklı bir düdenin dibine dalmıştı. Ellerinin arasında kapağı kapalı plastik bir kap tutuyordu. Ekip arkadaşlarının umut dolu yüzleriyle kuşatılmış bir halde yüzeye çıkan Gonzalez çevresine bakınarak, araştırma projesinin yönetmenlerinden biri olan genç arkeolog Carmen Rojas'ı arayıp buldu ve kabı ona teslim etti. "Sakın düşürme" dedi. Rojas Gonzâlez'in sözlerine aldırmayarak kabı, fiziki antropolog Alejandro Terrazas'ın sabırsızlıkla beklediği metruk bir hacienda'nın (çiftlik evi) arkasındaki dört yanı açık konservasyon laboratuvarına götürdü. Kapağı açtılar. Terrazas kafatasını yavaşça çıkarıp özenle eline aldı. Kafatası yüzlerce yıllıktı; ancak Terrazas, kafatası kas ve deriyle kaplıyken bu genç Maya'nın nasıl bir yüze sahip olduğunu ve canlı olsaydı siyah gözlerinin kendisine nasıl bakıyor olabileceğini kestirebiliyordu. Adam öldüğünde 25 yaşlarında olmalıydı; Mayalar'da âdet olduğu üzere bebekken yumuşak kafatası biçim vermek için tahta levhalarla bağlanıp sıkıştırılmış olduğundan, alnı göz çukurlarından geriye doğru belirgin biçimde meyilliydi. Yaşamı vahşi bir şekilde son bulmuştu; kafatasında kesikler vardı, bıçakla yarılmış gibiydi. Terrazas kesik izlerini yakından inceledi. "Bunun derisi yüzülmüşe benziyor" dedi. Belki de kurban edilmişti. Meksika Ulusal Antropoloji ve Tarih Enstitüsü'nün (INAH) Sualtı Arkeolojisi Bölümü'nden gelen ekibin son iki yıl içinde araştırdığı 20 kadar tatlı su havuzunun, yani obrukların berrak derinliklerinde bulunmuş olup derisinin yüzüldüğüne dair işaretler taşıyan ilk kafatasıydı bu. Genç bir adam olan Terrazas hiç dehşete kapılmış gibi görünmüyordu. Kafatasını yumuşak ve nazik bir hareketle kaptaki ıslak pamuktan yatağına yerleştirdi. "Mayalara göre beden, öbür dünyaya yolculuk için bir araçtı" dedi Terrazas. "Bir Maya keşişi bir insanı kurban ettiğinde, bunu kendi özel evreninin kuralları çerçevesinde yapıyor; o evrenin sürekliliğine katkıda bulunuyordu. Mesele iyilik ya da kötülük değil. Ben ahlaki saptamalarda bulunmak değil, anlamak istiyorum." INAH ekibini bu arkeolojik alana ilk kez, araştırmacı ve fotoğrafçı Wes Skiles getirdi. Skiles üç haftalık bir keşif gezisi için INAH'ın bilim adamlarına katılan belgesel ekibinin başındaydı. Bilimsel ve kültürel açıdan yarar sağlayacak tüm obrukları kayda geçirmek amacıyla altı yıldır sürdürülen bir araştırmanın parçası olan bu keşif gezisini tetikleyen şey, zaman kaybetmeden harekete geçme duygusuydu. Son yıllarda hem Yucatân eyaletinin hem de komşu Quintana Roo eyaletinin sınırları içindeki Yucatân

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

23

Yarımadası'nın gözenekli kireçtaşı zeminini bir anlamda kalbura çeviren obruklar ve sualtı mağaraları araştırılmakta, keşfedilmekteydi; zaman zaman spor amaçlı dalan ve sayıları her geçen gün artan dalgıçlar buralara zarar vermekte ya da buraları yağmalamaktaydı. Obruklara yılda 10.000 kadar amatör dalgıç girer. INAH arkeologları daha fazla hasar oluşmadan mümkün olduğunca çok obruğu belgelemek için bu dalgıçlarla işbirliği yapmaya hazırdı. Neredeyse 30 yıl önce Meksika'ya bu disiplini tanıtmış olan INAH sualtı arkeolojisi bölümünün yöneticisi Pilar Luna, "Ne zaman bir dalgıç oradan bir şey alsa, yapbozun bir parçasını kaybediyoruz" diyor. Arkeologlar, obrukları sistematik bir biçimde araştırmaya yönelik mağara dalışları için gereken becerileri son beş yıl içinde edindi. "Sonunda suya girdik" diyor Luna. INAH ekibi bir plantasyonun yıkıntıları arasında kamp kurdu. Ekip, obrukları yeraltı dünyasına açılan kutsal girişler olarak gören eski Mayalarla ilgili olduğu kadar, yarımadanın tarih öncesine ve Maya öncesi zamanlarına ilişkin ipuçları sunan oluşumların jeolojisi ve fosil bulgularıyla ilgili daha fazla bilgi edinmeyi de umuyordu. Ekip şimdiden bir bulguya ulaşmıştı: Yarımada üzerinde şimdiye dek kayıtlara geçmiş en eski insan yerleşimine işaret eden karbon tarihlemesi yapılmış 10.200 yıllık bir ateşin külüydü bu. Farklı disiplinlerden uzmanların oluşturduğu ekip bilimsel makaleler, bir kitap ve gezici sergi için bu alandaki buluntulardan yararlanmayı umuyordu. Buradan ayrıldıklarında yerli halkı, arkeolojik alanları korumaları için daha donanımlı bir halde bırakmayı da amaçlıyorlardı. Maya uygarlığı İÖ 600 dolaylarında yükselişe geçti ve Milat'tan kent devletlerinin çoğunun siyasi kargaşalar sonucunda çöktüğü İS 900'e dek, günümüzde Orta Amerika ve Meksika sınırları içinde kalan geniş bir alana hükmetti. Karmaşık mimari ve sanat eserleri üretmenin yanı sıra matematik ve astronomide Arap ve Hint dünyalarıyla rekabet edecek düzeyde geliştiler. Pek çok Maya hâlâ Yucatân Yarımadası'nın kuzeyindeki engebeli, sıcak, dikenli bölgede yaşıyor; burası yer yer tropikal fundalıklarla kaplı kireçtaşı blokundan ibaret. Akarsuları olmadığı gibi toprak yüzeyinde kalan yağmur suyu da yok. Yağmur hemen obrukların içine sı/ıyor ve bir yeraltı labirenti kanalıyla görünmeden denize akıyor. Maya keşişleri, yağmur ve günışığını sağlama almak ve doğanın hassas dengesini korumak için obrukların derinliklerinde yaşayan yağmur tanrısı ve yaşamın destekleyicisi Chac'a yakarırdı. Kuraklık, savaş ya da başka tehditler ortaya çıktığında Mayalar özel birtakım ayinler düzenler; vatoz iğneleriyle deldikleri dillerinden ve kulakmemelerinden akan kanı parşömen üzerine toplayıp ardından bunları sunu olarak yakarlardı. Arada bir üst düzey bir keşiş bir kurbanın göğsünü bir taş bıçak yardımıyla açar ve kurbanın hâlâ atmakta olan kalbini yerinden söküp alırdı. "Kazalarda kaburga kemikleri genellikle dışarıdan içeriye doğru kırılır," dedi Terrazas, bir iskeleti incelerken, "oysa yüreği sökmek, içeriden dışarıya doğru kırıklara yol açardı." Bu korkunç teknik açıklamayı yaptıktan sonra bana bakıp yumuşak bir sesle, "Bu da kırıkların kasıtlı olduğunun iyi bir göstergesi" dedi. Bu tür kaburga kırıkları, söz konusu insanın kurban edildiğine dair açık bir işaret sunduklarından arkeoloji ekibi için sevindirici bir haber olabilirdi. Henüz böyle bir kırığa hiç rastlanmamıştı, ancak ellerinde derisinin yüzülmüş olduğuna dair izler taşıyan kafatası vardı; bu da kurban etmenin bir başka türüydü. "Başta kırsal alandaki obruklarda bu tür kurbanlar bulacağımızı sanmıyordum," dedi Terrazas, "ama şimdi yanıldığım ortaya çıktı." Sırıttı. "Yanılmak çok güzel." Obrukların çoğu, 65 milyon yıl önce şehir büyüklüğündeki bir göktaşının bölgeye düşerek dünya çapında bir afete yol açması sonucunda oluştu. Dev dalgalar kıyıları sular altında bırakmış, atmosfere karışan toz güneşi perdeleyip dünyayı karanlığa gömmüştü. Bilim adamlarının çoğu günümüzde göktaşının, dinozorların da yeryüzünden silinmesine neden olan K-T (Kretase-Tersiyer) kitlesel yok oluşunu tetiklediği görüşünü kabul ediyor.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

24

Milyonlarca yıl sonra, 180 kilometre genişliğindeki kraterin çevresini kuşatan kireçtaşında, yağmur suyuyla dolmuş yeraltı odalarından bir çember oluşturan kırıklar ortaya çıktı. Yeraltı odalarının üstünü kaplayan kireçtaşı zamanla aşınıp inceldi ve çöktü; böylece obrukları oluşturan kırıklar ve su açığa çıktı. Bu obruk halkası, şaşırtıcı biçimde denize kadar uzanır. Kabarma sırasında denizin içindeki mağaralardan çıkan tatlı su, yüzeyde kabarcıklar oluşturur. Yöre sakinleri bu kaynaklara ojos de agua, yani suyun gözleri diyor. Ne var ki sualtı arkeologlarının gözü şimdilik, içinde kafatasını buldukları karadaki obruktaydı. Arkeologlar girişin yakınma kamp kurarken ABD belgesel ekibi civardaki küçük bir köyde mevzilendi. Araştırmacılar, teknisyenler ve biyologlar köyün 16. yüzyıldan kalma koloni dönemine ait kilisesine hamaklarını asarken ben de onlara katıldım. O ilk akşam ev sahibimiz olan yerli papaz, her zaman yaptığı gibi kutsal mekâna bekçilik etmek için Vosvos'unu kilisenin içine çekip sıraların arasındaki boşluğa park etti. Gecenin havası, odun dumanı ve kümes kokularıyla ağırlaşmıştı. Dışarıda gökyüzü göz kırpan yıldızlarla doluydu. Ekiplerin araştırma yaptığı obruk, yakın çevredeki aşağı yukarı 100 obruktan biri. Yukarıdan bakınca, geriye birkaç sığır ağılından başka bir şeyin kalmadığı, asma yapraklarıyla kaplı bir çiftlik evinin avlusundaki bir metrekarelik sıradan bir taş kuyu gibi görünüyor. Tenne Chuk Awum adındaki yaşlı çoban, her sabah bisikletiyle gelip sığırları otlatıyor ve hayvanların yalağı için obruktan su pompalıyor. Ancak şimdi ekipler, gürültüyle çalışan jeneratörleri ve dalış tüpleri için hava kompresörleriyle, 20 arabalık tozlu otoparkıyla, toplam beş ton ağırlığındaki 250'yi aşkın teçhizat sandığı ve kutusuyla burada âdeta küçük bir şehir kurmuş durumda. Wes Skiles'ın ekibi, daha hafif olan tatlı suyun yerini daha ağır olan tuzlu suya bıraktığı sınır katmanının (haloklin) altını araştırmak için Yucatân'a mikrodalga fırın büyüklüğünde iki uzaktan kumandalı araç (ROV) getirmişti. Sualtı mağaralarında yaşayan hayvanları inceleyen Texas A&M Üniversitesi deniz biyologlarından Tom Iliffe, "Sanırım bu sistemin tavan kısmına dalmaktan öteye gidemedik" dedi. "Obrukların büyük bölümü, 60 metrelik tüplü dalış sınırıyla ulaşabileceğimiz seviyeden aşağıda. Orası ayın karanlık yüzü gibi. Kimse aşağılarda ne olduğunu bilmiyor." Sualtı arkeologları her gün maskeleri ve siyah dalış giysileriyle kuyudan aşağıya, daha çok beyaz renkli ve kör canlıların yaşadığı günışığı görmeyen sessiz sulara inerken, geçit yapan bir alay karınca gibiydiler. Hedefleri obruğun haritasını çıkarmak, insan elinden çıkma nesnelerin yerini belirlemek, bunları bulundukları yerde görüntülemek, gelecekteki araştırmalara yönelik olarak üzerlerine etiketler takmak ve yukarıya örnekler çıkarmaktı. Obrukta hiçbir şey kolay değildi. Her dalgıç yanına üç ışık kaynağı ve diğer her şeyden de iki tane alıyordu: hava tüpleri, regülatörler, maskeler. Kimi fotoğraf makineleri, fenerler ve video kameralarıyla kimi de yazı panoları ve kalemlerle boğuşuyordu. Tüm bu lojistiğin sorumlusu, projenin üçüncü yönetmeni olan dalış eğitmeni Octavio del Rio'ydu. Bir gün elektrikli aletlerin ve ışıkların büyüklüğünün yol açtığı aşırı yüklenme sonucunda elektriksiz kaldık. Vinçlerin hiçbiri çalışmıyordu ve fenerlerin pilleri bir çırpıda boşalmıştı. Sonunda ekiplerin, ekipmanı ve adamları bir metal sepete bağlı bir halatla tıpkı rıhtım işçileri gibi kol gücüyle çıkarıp indirmekten başka çaresi kalmadı. Daha sonra da işçilerden birinin homurdana homurdana çalışan eski Vosvos'uyla durumu idare ettiler. Araba, vinç görevi gördü. Ne var ki bu sistem tehlikeliydi. Bir keresinde 30 kiloluk dört dalış tüpü sepetten kayıp doğruca kuyuya düştü ve büyük emeklerle suyun hemen üstüne kurulan ışık sisteminin bir bölümünü darmaduman etti. Tüpler az daha dalgıç Scott Braunsroth'a çarpacaktı. Yardım için halatların bir ucundan tutan yerlilerden biri olan Pedro Tüm Ortiz, daha sonra bana şunları anlattı: "Paskalya'dan önceki hafta obruklara inmek tehlikeli. Tanrı dinlendiği için sular hareketlenir. Bazen sesler

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

25

duyulur, horoz ötüşü, jaguarlar. Bir gün yıkanmak için arkadaşlarla bir obruğa indik ve su bizi yutmasın diye merdivene tutunmak zorunda kaldık." Üçüncü gün, metal sandalyeden gölcüğün serin sularına balık yemi gibi düştüğümde Tanrı'nın ne kadar tetikte olduğunu sınama sırası bendeydi. Su üstünde kalmaya çalışarak gözlerimi mağaranın ay ışığı loşluğuna alıştırdım. Obruk bir testi biçimindeydi: 30 metre çapında, 35 metre derinliğinde geniş bir odaya açılan ince bir boyun. Şişe yarısına kadar doluydu, su yüzeyi kubbeli tavanın 10 metre aşağısında kalıyordu. Sarkıtlardan sular damlıyordu ve ağaç kökleri duvarların üzerinde narin siyah bir ağ gibi yayılıyordu. İspanyol kaynaklarında, tanrılara kurban olarak sunulduklarına göre ölmeyeceklerine inanılarak, insanların belli başlı Maya kentlerinden Chichen Itzâ'daki kutsal obruğa nasıl diri diri atıldığı anlatılır; gerçi daha sonra bu kurbanları bir daha gören olmuyordu. Kaygan kireçtaşı duvarları gözden geçirirken onların kapıldığı dehşeti hissettim ve kalbim küt küt attı. Daha derine inip 15 metrede dibe vurdum ve kireçtaşı parçalarının oluşturduğu yığınlar arasından yüzdüm. Kumun içinde maun renginde bir iskelet yatıyordu, daha önce etiketlenmişti ve kafatasındaki göz çukurları, ebediyete ulaşma beklentisiyle boş boş bakıyordu. Birkaç gün sonra INAH'tan bilim adamları iskeleti yukarı çıkardı. Yucatân'da sualtında ilk kez kemiklerinin tamamı el değmemiş olarak yerli yerinde duran böyle bir iskelet bulunuyordu. İskelet, belki de 50 yaşında -Mayaların ortalama ömrünü hayli geçmiş- iri yarı bir erkeğe aitti. Terrazas kemikleri inceledikten sonra, "Sağlık durumu kötüymüş," dedi, "o kadar ağır bir eklem iltihabı varmış ki ellerini zar zor bükebiliyormuş. Dişlerinden yana çok sorunluymuş -dişeti iltihabı- ve muhtemelen çiğnerken çok zorlanıyormuş." İskelet kumda sırtüstü yatar bir halde bulunmuştu. Bir kaza kurbanı mıydı? "Hayır" dedi Terrazas. "Aşağıda dokuz iskelet var [sekizi parçalar halinde]. Bir tanesi oraya kazayla düşmüş olsa da dokuzu birden olamaz." Yaşlı adamın iskeleti 'araba vinç'le yukarı çekilirken, önceki gece bizim için tortillayla yapılan bir Meksika yemeği olan quesadilla hazırlayan üç kadın kuyunun başında duruyordu. Kadınlara yaptığımız çalışmayla ilgili düşüncelerini sordum. "İskelet görmeyi beklemiyorduk" dedi Olegaria Chiku adlı kadın. "Bize göre obruk, içinde su olan bir çukurdan ibaret. Ancak annem bu civarda yaşıyordu ve obruğa 15 bakire vermemiz gerektiğini söylüyordu; böylece aşağıda olduğunu bildiğimiz altının yukarı taşınması için Tanrı bir yol açacaktı." I ayışız arkeologun da aralarında olduğu pek çok insan 1960'lara dek, yaşamları obruklarda son bulan insanların yalnızca bakireler olduğunu düşünüyordu. Araştırma projesinin bilgi işlem biriminden sorumlu sualtı arkeologu Carmen Rojas, "Sonradan, buraya atılanların sadece genç kızlar olmadığını öğrendik" dedi. "Ayrıca hepsinin kurban edilenlerden ibaret olmadığını da biliyoruz artık." Bunun en dikkate değer kanıtına, Wes Skiles'ın bir cumartesi öğleden sonra yaptığı bir bulguyla ulaşıldı; sonradan anlaşıldığı üzere keşif gezisinin en önemli buluntularından biriydi bu. Suyun sadece iki buçuk metre altındaki küçük gizli bir nişte, dizleri yukarıya kıvrılıp sırtüstü yatırılarak cenaze pozisyonu verilmiş tam bir iskelet bulundu. İskeletin önünde, birinin içinde bir köpek kafatası olan üç seramik sunu kabı duruyordu. Bir kuşun kemikleri yakındaki balçığın içine gömülüydü. Mayalar iki hayvanın da doğaüstü güçlere sahip olduğunu düşünür ve hayvanların fiziksel özelliklerini sanat eserlerinde ve efsanelerinde sık sık harmanlardı. Tıpkı Azteklerde olduğu gibi Mayalar açısından da bu hayvanlar ölümün güçlü bir simgesiydiler. Rojas bu kalıntıların, ölüyü yüzerek ya da kayıkla getiren insanlar tarafından su seviyesi daha düşükken orada bırakılmış olması gerektiğini söyledi. "Bulduğumuz tüm iskeletlerin durumu, bize Mayaların ölülerini en az iki yolla obruklara bıraktığını gösteriyor" dedi. "Bazı ölüler özenle bırakılırken bazıları öylece suya atılmış." Arkeologların iskeleti yukarıya çıkardığı gün kasabalı yaşlı çoban, bayramlık giysisi olan beyaz bir gömlekle boy gösterip kuyunun başına vakarla oturdu. "Atalarımın yuvaya dönüşünü izlemek istedim sadece" dedi. Başka atalar da ortaya çıkacaktı. INAH ekibinin üyeleri ilk iki haftada 15 insana ait kalıntıların yerini belirledi. Sabahları buluntuları gözden geçirmek için bir bilgisayar ekranının başına toplanıyorlardı. Rojas ve Gonzâlez herkes fikrini söyledikten sonra inceleme için yüzeye çıkaracakları parçaları seçiyordu.

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Maxi-Dergi 2003 Ekim Sayı 1
____________________________________________________________________________

Sayfa

26

"Konservasyon laboratuvarım ve birçok disiplinden uzmanı sahaya getirmek teşhis etme sürecini hızlandırıyor" dedi Gonzâlez. "Çok işimize yaradı bu. Önümüzdeki yıllarda elde ettiğimiz sonuçları analiz ediyor olacağız." Terrazas bu kırsal alanda elde edilen buluntuların, Chichen Itzâ ve Dzibilchaltûn gibi şaşaalı şehirlerdekinden çok farklı olduğunu söyledi. "Burada altın ve yeşim içeren zengin süs eşyalarına rastlamıyoruz." Skiles'ın belgesel ekibi, obruk halkasının denizdeki yarısını araştırmak üzere arabayla kıyıya gidip bir balıkçı teknesi kiraladı; rüzgâr suda köpüklü dalgalar oluştururken yarım kilometre açıkta deniz yüzeyinin ürkütücü bir şekilde fokurdadığı noktaya gittiler. Delikten tatlı su fışkırıyordu; denizin alçalmasıyla akıntı tersine dönecekti. Deneyimli mağara dalgıcı ve biyolog Tom Morris maske ve paletle daldı. "Aşağıda rögar kapağı boyutunda küçük bir delik var" dedi su üstüne çıktığında. "Çok şiddetli bir akıntı olacak." Dalış tüplerimizi çabucak takıp daldık. Skiles ve Morris bir yangın hortumunun içine doğru yüzercesine kendilerini güç bela mağaranın içine soktular. Kayalara tutunup tatlı ve tuzlu suyun birleşip bulanık bir hat oluşturduğu bölgeye doğru kendimi çekerek ve paletlerimi var gücümle çırparak onların arkasından gittim. Tünelin dibinde ışıl ışıl bir mavi disk parıldıyordu. Bu Morris'in berrak sudaki fenerinin ışığıydı. Ben onlara yetiştikten hemen sonra Skiles ve Morris dipteki iki ayrı mağara ağzına girerek gözden kayboldular. Uzun süre bekleyip sonunda tekneye döndüm. İki saattir denizin, yerin altındaydılar. Endişelenmeye başlamıştım. Ancak Morris ve Skiles sevinç içinde döndüler. Skiles iki mağaranın da eski kraterin kenarıyla aynı hizada olduğunu söyledi, bu da halkanın üstünde olduğumuzu kesinleştiriyordu; mağaralardan biri, mangrov bataklığındaki daha önce keşfetmiş olduğumuz bir kaynağa doğru uzanıyordu. Diğerinin içinde en az üç yüz metre ilerlemişlerdi; maskelerinin balçığa sürtündüğü daracık yarıklardan eğilip bükülerek geçmişlerdi. İnsanın ulaştığı sınırları zorlayarak adım adım, tarihi afet bölgesinin kadavra'sının, araştırmaya direnmiş uçsuz bucaksız bir yeraltı aleminin içine doğru kendilerine yol açmışlardı. "Normal bir insanın bu senaryoda kendine yer bulması mümkün değil" dedi Skiles daha sonra. "Deniz tabanının altındayken duyularınız birer birer işlemez hale geliyor. Pek çok insanın en büyük kâbusudur bu. Bir mezarın içinden geçiyorsunuz ve bunun üstüne kafa yormaya başlarsanız büyük tehlikedesinizdir. Sonunda aptalca ve öldürücü hatalar yaparsınız." Obruklar gerçek anlamda birer zaman kapsülü ve Maya buluntuları onların sunduğu verilerin yalnızca bir bölümünü oluşturuyor. Kalıntılar ve çökeller yüzyıllar boyunca obrukların içine yağmış, derinlik ve karanlık onları korumuş. Buzul çağlarının başı ve sonu bu obrukların duvarlarına kazınmış durumda; tarihöncesi hayvanların fosilleşmiş kemikleri onların çekellerinde korunmuş.

Kaynak: National Geographic 2003 Ekim

_________________________________________________________________________________________ www.maximumbilgi.com

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful