ODTÜ’DE EMEĞİN SESİ

EĞİTİM-SEN Ankara 5 No.lu Şube ODTÜ Temsilciliği Aylık Haber Bülteni
Sayı 3 — Mayıs 2012

G

23 Mayıs’ta R E V deyiz
İ S T İ YO R U Z

Grevli Toplu Sözleşme Hakkımızı İçeren Yasa İnsanca Yaşayacak Bir Ücret Güvenceli İstihdam Kamu Emekçisi Kadınlara Pozitif Ayrımcılık

Yazıklar Olsun!
Prof. Dr. Semih Bilgen (ODTÜ Öğretim Üyesi)
28 Mart 2012 günü öğlen saatlerinde AKP'li bakan Bekir Bozdağ radyoda bir haberciyle 4+4+4 yasa tasarı hakkında konuşuyor ve tek söyleyebildiği, CHP'nin dünkü Tandoğan “grup toplantısı”nın “fiyasko” olduğu, katılımın yüz binleri falan değil, on bini anca bulduğu… Tam anlamıyla yangından mal kaçırırcasına 70 milyonluk bir ülkenin ilk ve orta eğitimi alt üst ediliyor. Milli Eğitim Komisyonu, inanılmaz ve açıkça şiddete dayalı engelleme taktikleriyle tasarıyı kabul edip genel kurula yollamıştı. Ana muhalefet partisi meclisten ümidini kesmiş, meydanlara çıkıyor; sonucu bakan böyle değerlendiriyor. KESK ve Eğitim-Sen üyesi binlerce insan illerde, ilçelerde durduruluyor, Ankara'ya gelip bu taslağı protesto etmeleri en hunhar biçimde engelleniyor... Ülkenin dört bir tarafında oturma eylemleri, gösteriler, gözaltılar... Usta iktidarın usta polisi yine iş başında; biber gazı havayı kaplıyor, coplar savruluyor; “güvenlik önlemleri en üst seviyede”, hastanelere kaldırılan emekçiler var... ve bakanın söyleyebildiği, yalnızca CHP'nin meydana topladığı kalabalığın öngörüldüğü kadar büyük olmadığı... Usta iktidar bu, ileri demokrasi bu, öyle mi?! Bir hafta önce de Nevruz kutlamalarını yasaklamış, Diyarbakır'daki yüz binleri görmezden gelip başka kentlerde polisle çatışan kitleleri suçlayarak kendilerini haklı çıkartmaya çalışmışlardı. Bakış aynı bakış. Ben en doğal, en haklı etkinlikleri yasaklarım, suç yasağı kabul etmeyende olur... Hazırlanan yasa teklifi cehaletin, kültürsüzlüğün, art niyetin karikatür düzeyinde abartılı bir örneği. İler tutar yeri yok. Maddelerin gerekçeleri belli değil. 8 yıl kesintisiz eğitim yerine ilk dönemi dört yıla niye indiriyorlar; o kesinti, kızları eve çekmek, çocuk işgücü oluşturmak ve hafızlık eğitimini kolaylaştırmak dışında neye yarayacak, belli mi? Okula başlama yaşı nasıl 72 aydan 60 aya indirilebilir, hangi pedagoji bunu öneriyor? On yaşında çocuklar nasıl meslek lisesine hazırlık alanını seçecekler; bunun hangi eğitim biliminde yeri olabilir? Tasarıyı savunacak söz söyleyemeyen iktidar partisi çözümü doğrudan muhalefete yüklenmekte buluyor. ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği tarafından davet edilen AKP temsilcisi zahmet edip gelip tasarıyı anlatmıyor, kimseyi ikna etmek derdinde değiller. Ama karar verilmiş. Son eğitim şurasında Eğitim-Bir-Sen tarafından önerilen ve özünde bir yandan “dindar nesiller” yetiştirirken diğer yandan da ekonomiye ucuz çocuk işgücü sağlamayı, akılları sıra böylece “kalkışa geçmiş olan ekonomiyi iyice yükseltmeyi” hedefleyen tasarı olduğu gibi yasalaşacak; padişah böyle buyurmuş. Yazıklar olsun! Bu seviyeyi bu toplum ne zaman hak etti? On yıllardır karşıtlarını ezmek dışında hiçbir çözüm üretmeyen iktidarlar mı bu derece sığlaştırdı bizi? Herkesin kendi çıkarından başka bir şey gözetmemesini en doğal davranış diye belleten uluslararası küresel düzen mi yoksa bunun sorumlusu? Üç dönemdir çoğunluğu yakalayarak

ulaştıkları "ustalık dönemi" mi yoksa gözlerini döndürdü? Bu toplumun hiçbir konuda uzlaşmasının olanaklı olmadığı nasıl böyle yaygın kabul görür oldu? Hepimiz nasıl böyle basiretsizleştik? ...ve bizler... Akademisyenler. Öğrencilerimize, çocuklarımıza, torunlarımıza nasıl bir ülke bırakacağımıza ilişkin kaygılarımızı, günü kurtarma hesaplarımızla dengelemeye çalışan, doğal olarak ancak elimizden geleni yapıp, çoğu zaman ekran ve klavye başında ya da çay ve içki sohbetlerinde vatanı kurtarıp sonra günümüze devam eden bizler. Demek ki daha iyisini sağlayamıyoruz bu topluma - ne iktidarın, ne de muhalefetin... Kimimiz ötekilerin omuzları üstünde baş bırakmamayı, taş üstünde taş koymamayı çözüm olarak öneriyor, kimilerimiz ise artık hepten umudunu yitirmiş, “hayırlısıyla emekli olayım da sardunya yetiştireyim” diye planlar yapıyor. Farklı düşünenlerimiz de şu ya da bu nedenle soluğu içeride alıyor; örnek öyle çok ki... Şu an tutuklu kaç gazeteci, kaç öğrenci, kaç akademisyen var, biliyor muyuz? Koflaştıralım bu toplumu; daha da koflaştıralım! Çocuklarımızı hafız, kızlarımızı “aile” yapalım... Her gün öldürülen kadın sayısı katlansın! Ezelim, yok edelim düşünen herkesi; farklı düşünen gazeteci, yazar, düşünür, sanatçı, akademisyen, öğrenci, kimseyi bırakmayalım ortalıkta. Farklı düşünenleri, farklı olanları tümüyle yok edip kurtulalım. Ermeniler çoktan kırılmış, gitmişti, son kalanları da güvercin vurur gibi vurdurduk; Rumlar tek tük bile kalmadı. Sayısı en fazla olan Kürtleri de kopartmak için elimizden geleni yapıyoruz; zorlanıyoruz ama o yönde de epey yol aldık. Tamam, yalnızca bizim gibilere kalsın meydan. ... ve sonra dinleyelim bakalım yerden göğe dizilen küplerin en alttaki böylesine koflaştığında kopuveren gümbürtü nasıl oluyor… …ve Eğitim-Sen üyelerine yine dayak, yine zulüm; ama bastırılamayan sloganlar: “Durdurulduğumuz her yer eylem alanı!”... “Baskılar bizi yıldıramaz!”... Durdurulan her bin kişinin yerine, durdurulamayan başka binler Ankara'ya ulaşıyor...

2
ODTÜ’DE EMEĞİN SESİ

Güvencesizlik

Akademide

50 D

TEKEL işçilerinin direnişiyle kamuoyunun hafızasına giren “4-C” kavramı, neoliberal dönem Türkiye’sinde güvencesizliğe yapılan en çarpıcı vurguyu ifade ediyordu. En kaba tabiriyle “TEKEL işçilerinin özelleştirmeye karşı çıkışları” olarak nitelendirilen bu direniş, özü itibariyle güvencesiz çalışma koşullarının dayatılmasına karşı çıkıştı. Bu yüzden, hâlihazırda özelleştirme gündeminde olmayan kamu kuruluşlarında güvencesiz çalışma koşullarına geçiş, gündemi meşgul etmeden gerçekleşti. Neoliberal yeniden yapılanmadan nasibini alan ve güvencesiz çalışma koşullarının giderek yerleştiği alanlardan biri de ne yazık ki üniversitelerdir. Üniversitelerde bu dönüşüm, geçen sayıda bahsedilen Bologna süreci ile de meşrulaştırılmıştır. 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 50. maddesinin (d) fıkrası şöyledir: “Lisansüstü öğretim yapan öğrenciler, kendilerine tahsis edilebilecek burslardan yararlanabilecekleri gibi, her defasında bir yıl için olmak üzere öğretim yardımcılığı kadrolarından birine de atanabilirler.” Aynı kanunun 33. maddesinin (a) fıkrası ise şöyledir: “Araştırma görevlileri, yükseköğretim kurumlarında yapılan araştırma, inceleme ve deneylerde yardımcı olan ve yetkili organlarca verilen ilgili diğer görevleri yapan öğretim yardımcılarıdır. Bunlar ilgili anabilim veya anasanat dalı başkanlarının önerisi, Bölüm Başkanı, Dekan, enstitü, yüksekokul veya konservatuvar müdürünün olumlu görüşü üzerine rektörün onayı ile araştırma görevlisi kadrolarına en çok üç yıl süre ile atanırlar; atanma süresi sonunda görevleri kendiliğinden sona erer. Bunlar aynı usulle yeniden atanabilirler.” Yasa metninden açıkça anlaşılabileceği gibi, 33(a) görece daha güvenli bir istihdam biçimine tekabül ederken, 50(d), araştırma görevlilerini her defasında yenilenen 1 yıllık sözleşmelere mahkum kılar. Üniversitelerde güvencesizliğin yerleştirilmesini sağlayan ise 50(d)’ye göre ata-

ması yapılmış olan araştırma görevlilerinin görev süreleri dolduğunda 33(a)’ya geçirilmelerini engelleyen, 31 Temmuz 2008 tarihli YÖK Yönetmeliği’dir. ODTÜ’de de son dönemde araştırma görevlilerinin hemen hemen hepsi 50 (d)’ye göre istihdam edilmiştir. ODTÜ’de 50(d) altında çalışmakta olan araştırma görevlileri, görevlerinin gereği yürüttükleri araştırmalar boyunca gelecek kaygısı taşımakta ve bu kaygıyı çalışmalarına yansıtmaktadır. 50-d, iddia edilenin aksine, akademik çalışmalara verimlilik değil verimsizlik getirmiştir. Sözleşmelerinin yenilenmesi Bölüm Başkanlarınca belirlendiğinden, araştırma görevlileri Bölüm Başkanlarının beklentileri doğrultusunda akademik olmaktan uzak işlerde çalıştırılabilmekte ve bundan kaynaklanan akademik “başarısızlık”larının bedelini de yine kendileri ödemektedir. Ders yükü ve doktora yeterlik sınavı gibi asgari gerekliliklerin yanı sıra, bir araştırma görevlisinden beklenen yüksek lisans aşamasında da doktora aşamasında da, bağlı bulundukları enstitüye bir tez sunmak ve üniversitedeki araştırmalara/akademik birikime katkıda bulunmaktır. Her yıl işten atılma kaygısıyla çalışan araştırma görevlilerinin bu beklentiyi karşılaması giderek zorlaşmıştır. Özellikle sosyal bilimler alanında bu kaygı, yazılan tezlerin içeriğine, hatta kimi durumlarda çalışılan alanın seçimine yansımaktadır. 50(d), neoliberal hegemonyanın kendisine gelecek eleştirilerin sahiplerini ekarte etmek için ürettiği yöntemlerden biridir. Eğitim-Sen ODTÜ Temsilciliği olarak bültenimizin önceki sayılarında dile getirdiğimiz YÖB komisyonlarından birinde görev alma çağrısını 50(d) özelinde yineliyor; ilgili üyelerimizi 50(d)’ye karşı mücadele etmek için, YÖB Asistan Sorunları Komisyonu’na katkıda bulunmaya davet ediyoruz.

3
ODTÜ’DE EMEĞİN SESİ

23 Mayıs’ta
ren Grevli Toplusözleşme Hakkımızı İçe Yasa İstiyoruz!
2001 yılında çıkarılan 4688 sayılı “sahte sendika” yasası, AKP hükümeti tarafından sadece yandaş konfederasyonunu korumayı hedefleyen düzenlemeler yapılarak “toplu sözleşme” yasası adı altında yeniden çıkarıldı. Bu yasada Grevden bahsedilmiyor. Bu yasada her sendikanın kendi üyesi adına toplu sözleşme yapabilme hakkı yok sayılıyor. Milyonlarca kamu emekçisinin, emeklinin ve ailelerinin geleceğine yandaş konfederasyonun başkanı karar verecek(miş). Örgütlenme yasakları aynen devam ediyor. Yani yıllardır söylediğimiz gibi evrensel sendikal normlar, ülkemizin altında imzası bulunan uluslararası sözleşme ve anlaşmaların yanı sıra Anayasa yok sayılarak, kamu emekçileri oyalanmaya çalışılıyor. KESK olarak; Grev hakkımızın yasal teminat altına alındığı, her sendikanın kendi üyeleri adına toplu sözleşme yapabildiği, toplu sözleşme masasında ekonomik, sosyal, özlük ve demokratik tüm haklarımızın görüşüldüğü bir toplu sözleşme düzenini teminat altına alana yasal düzenleme istiyoruz.

Güvenceli İstihdam İstiyoruz!
AKP hükümeti döneminde kamuda sözleşmeli, taşeron vb. farklı statülerdeki güvencesiz çalıştırma uygulamaları hızla artmıştır. Devlet eliyle güvencesiz, esnek ve sendikasız çalıştırma özendirilmektedir. Kamuda işçi ya da kamu emekçisi ayrımı yapılmadan bütün esnek, kuralsız ve güvencesiz çalışma biçimlerine son verilmesini ve tüm emekçilerin iş güvencesine sahip olarak çalıştırılmasını istiyoruz.

Tüm Ek Ödemelerin Emekli Aylığımıza Yansıtılmasını İstiyoruz!
AKP hükümeti döneminde yaygınlaşan bir diğer uygulama da, ek ödeme adı altında yapılan ödemelerdir. Birçok kamu emekçisinin maaşlarının yarısına ulaşan ek ödemeler ısrarla emekli keseneklerimize yansıtılmamaktadır. Örneğin, 2.000 TL maaş alan bir kamu emekçisinin maaşı emekli olduğunda 1.000 TL civarına düşmektedir. Yine 3 Kasım 2011 tarihinde çıkarılan 666 sayılı KHK ile kamudaki ücret eşitsizliği daha da derinleştirilmiştir. “Eşit işe eşit ücret” adı altında başta öğretmenler olmak üzere yüzbinlerce kamu emekçisi bu düzenlemenin dışında bırakılmıştır. Kamu kurumlarında farklı adlar altında ödenen tüm ek ödemelerin (ek ders ücreti vb.) esas maaşımıza eklenmesini, gerçek anlamda eşit işe eşit ücret ilkesinin yaşama geçmesi için yaratılan mağduriyetlerin bir an önce giderilmesini istiyoruz. 4
ODTÜ’DE EMEĞİN SESİ

G R E V deyiz
İnsanca Yaşayaca k Bir Ücret İstiyo
AKP’nin hükümet olduğu son on yıl boyunca kamu emekçilerinin maaşları sürekli olarak eridi. Her yıl %2-3 gibi zamlar kamu emekçilerine dayatılarak yoksulluk ve sefalete mahkûm edildik. 2011 yılı başından itibaren doğalgaz, elektrik ve akaryakıtın yanı sıra temel tüketim maddelerine toplamda %30’u aşan oranlarda zam yapıldı. “Ekonomimiz büyüyor, dünyanın en büyük 17. ekonomisi olduk” diyerek övünen hükümet sıra kamu emekçilerine gelince “kaynak yok” yalanının arkasına sığınıyor. Daha geçen ay çıkardığı yasayla sermayeye milyarlarca lira teşvik aktaran hükümetin dayatmalarına teslim olmayacağız. Kamu emekçileri insanca bir yaşamı hak etmektedir. 2012 yılı için en düşük kamu emekçisi maaşı 2.145 TL’ye yükseltilmeli, tüm kamu emekçilerinin maaşlarına %30 zam yapılmalıdır.

ruz!

Ücretlerimizin Vergi Dilimi Artışından Etkilenmemesini İstiyoruz!
Maaşlarından %15 oranında vergi kesilen kamu emekçilerinin maaşları her yılın ilk yarısında vergi diliminin kademeli olarak önce %20’ye, yılın ikinci yarısında da %27’ye yükselmesinden dolayı sürekli azalmaktadır. Kamu emekçileri yılbaşında aldığı maaşı ancak 3-4 aylık sürede alabilmekte, sonraki aylarda maaşları sürekli azalmaktadır. Bu adaletsizliğe son verilmesini, maaşlarımızın vergi dilimi artışlarından etkilenmeden net olarak ödenmesini istiyoruz.

Kamu Emekçisi Kadınlara Pozitif Ayrımcılık İstiyoruz!
Son yıllarda kadına yönelik her türlü baskı ve şiddet çoğalarak artmaktadır. Kadını toplumsal yaşamın dışına iten, eve hapsetmeyi hedefleyen düzenlemeler hükümet eliyle yapılmaktadır. Bu ayrımcı politikaların yansımaları kamusal alanda yoğun olarak yaşanmaktadır. Görevde yükselme başta olmak üzere, işyerlerinde değişik baskılar ve mobbing uygulamaları ağırlıklı olarak kamu emekçisi kadınlara yöneliktir. Kadınlara görevde yükselme sınavlarında, atamalarda ve unvan değişikliklerinde öncelik tanınmasını, kadına yönelik her türlü baskı ve şiddete son verilmesi için önlemler alınmasını, baskı yapanlar hakkında ise etkili hukuksal yaptırımların uygulanmasını ve kreş talebinin karşılanmasını istiyoruz. 5
ODTÜ’DE EMEĞİN SESİ

Sendikamıza Yer İstiyoruz
Eğitim-Sen ODTÜ İşyeri Temsilciliği, uzun yıllardır ODTÜ emekçisinin mücadelesiyle gelişmiş, güçlenmiş ve emekçilerin ekonomik-demokratik haklarını almalarının bir aracı olan sendikal mücadeleye devam etmiş ve etmektedir. Halen yedi yüzün üstündeki üye sayısıyla üniversitemizin tamamında örgütlenmiş durumdadır. Üniversitemizin tüm birimlerinde görev yapmakta olan, yedi yüzün üstündeki sendika üyesinin temel insan hakkı olan “örgütlenme hakkını” kullanabilmesi için elbette fiziki koşulları uygun bir toplanma yerine ihtiyacı vardır. Temsilcilik yeri/barakası emekçilerin (bir saatlik yemek aralarında) bir araya gelip sorunlarını paylaşacakları ve çözüm yollarını arayacakları yerdir. Bu durum fiziki koşulların en önemlisi temsilcilik yerinin/barakasının merkezi/erişilebilir olması zorunluluğunu doğurmaktadır ki mevcut yer bu koşuldan uzaktır. Ayrıca mevcut yerin sadece beş kişinin toplantı yapabileceği büyüklükte olduğu, ısıtma, su tesisatının olmadığı düşünüldüğünde bu yerin kullanılamaz olduğu açıktır. Örgütlenme ve sendikal mücadele yürütme hakkımızın önünde ki bu engelin kaldırılması ve üyelerimiz için erişilebilir, merkezi temsilcilik yeri talebimiz üniversitemiz idarecilerine defalarca ve çeşitli araçlarla (Kurum İdari Kurulları, dilekçeler ve toplantılarla) iletilmiş ancak sonuç alınamamıştır. 13 Nisan Salı günü Genel Sekreter Vekili Prof. Dr. Tanju Mehmetoğlu ile görüşülerek talebimiz tekrar iletilmiştir. Talep ettiğimiz iki alternatif yer için tekrar dilekçe yazılmış ve bir hafta içinde yanıt verileceği sözüyle toplantı sonlandırılmıştır. Üzerinden yeteri kadar uzun zaman geçtiği halde, dilekçemize halen resmi bir cevap alabilmiş değiliz. Bu tutum, rektörlüğün ODTÜ sendika üyesi yüzlerce insanı ve onların emek örgütü Eğitim-Sen’i tanımadığının, muhatap almadığının ve ihtiyaçlarıyla ilgilenmediğinin en açık göstergesidir. Rektörlüğün bu sessizliğini yer talebimizin reddi olarak kabul ediyoruz ve tekrar ediyoruz ki, ODTÜ emekçisini doğrudan ilgilendiren bu sorununun üniversitemiz idarecilerince çözüme kavuşturulmaması halinde, sendikal örgütlenme hakkımızın ihlali olan bu tavra karşılık kendi çözümlerimizi yaratmaktan ve uygulamaya koymaktan çekinmeyeceğiz.

Örgütlenme Hakkımız Engellenemez!

Katılımcılık ve Temsiliyet
“Katılımcılık ve Temsiliyet” konulu “HOCAM, BU AY YİNE BULUŞUYORUZ” etkinliği; Eğitim-Sen ODTÜ Temsilciliği, ODTÜ Mezunlar Derneği, Öğretim Elemanları Derneği ve ODTÜ öğrencilerinin katılımıyla 2 Mayıs Çarşamba günü gerçekleştirildi. Eğitim-Sen ODTÜ Temsilciliği adına yaptığımız konuşmanın temelini, katılımcılık ve temsiliyetin en önemli aracı olduğunu düşündüğümüz, diyalog/diyalog kurmak ve diyalog süreçlerinin taraflı bilgi verme, yönetim ve manipülasyon araçlarıyla sekteye uğratılması üzerine kurduk. Diyaloğun özünün “söz” olduğu, sözün ise eylemle örtüşmediği yani söylenenlerle yapılanların birbiriyle çeliştiği zaman sözün yerini boş laf, yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı idare etme halinin alacağını vurguladık. Üniversitemiz idarecilerinden sıkça duyduğumuz “Üniversitemizde İdari-Akademik personel arasında ayrım yapmıyoruz” sözünün, (en barizi olduğu için seçilen) Mediko’da uygulanan statüye göre sağlık hizmeti önceliği uygulamasıyla çeliştiğini, böylelikle ayrım yapmıyoruz sözünün gerçekliğini yitirdiğini vurguladık. Sendika üyelerinin biraraya gelebilmesi için fiziki koşulları uygun, merkezi/erişilebilir yer talebimizi ilettik. Merkezi/ erişilebilir sendika yeri talebini burada tekrar gerekçelendirmeyeceğiz. Ancak sendikanın yer talebi için Rektör Prof. Dr. Ahmet Acar'ın vermiş olduğu cevap diyaloğun nasıl yürütülmemesi gerektiği konusunda eşi bulunmaz bir örnek olmuştur. Rektör Prof. Dr. Ahmet Acar mevcut yerle talep edilen yerler arasında sadece 500 metre uzaklık bulunduğunu söyleyerek “500 metre mi örgütlenme çalışmasını engelliyor?” demiştir. Bu tarzla, diyalog süreçlerinin taraflı bilgi verme ve manipülasyon araçlarıyla sekteye uğratılmasının ve diyaloğun kesilmesinin eksiksiz bir örneğini verdikleri için kendilerini tebrik ediyoruz. Aynı zamanda Rektörlüğün diyaloğa (söz ve eylemin bir arada olduğu) ne kadar kapalı olduğu, temsiliyeti ise “pür, doğrunun ve bilginin sahibi olan bir çekirdek grubun üyeleri” için var olan bir kavram olarak algıladıklarını anlatmaya çalıştığımız on dakikalık zamanın ne kadar gereksiz olduğunu gösterdikleri, çünkü bunu tek bir cümleyle zaten kendilerinin yapabileceklerini gösterdikleri için de teşekkür ederiz. Taraflı bilgi verme, yönetim ve manipülasyonla kitleleri yönetmeye çalışmanın benzer ve güncel başka bir örneği de aşağıdadır; Durum: Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Okul Sütü-Akıl Küpü” projesi kapsamında okullarda parasız süt dağıtımının ilk gününde 6 ilde 500’den fazla çocuk zehirlenerek hastanelik oldu. Yorumlar: Sivas Valisi Ali Kolat: “Zehirlenme demeyelim. Sanıyorum sütler biraz bozukmuş. Tespitler öyle. Ama zehirlenme demeyelim. Bozuk gıdanın verdiği biraz kısmen psikolojik diyelim, kısmen de rahatsızlık diyelim”. Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak: “Psikolojik olarak diğer çocuklar da bundan etkilendi. Onlar da hastaneye götürüldü. Biz bunun sütten olduğunu düşünmüyoruz”. Belki de ODTÜ emekçilerinin sorunları da psikolojiktir.

6
ODTÜ’DE EMEĞİN SESİ

Direnişe Sahip Çık!
TOGO emekçileri, bizlere bir şeyleri hatırlatmaya çalışıyor. Toplumsal yaşam alanlarına ve kamusal kazanımlara topyekun bir saldırının olduğu ve AKP iktidarıyla devletin örgütlü şiddetinin emekçisinden öğrencisine, sendikacısından işsizine kadar tüm toplumsal kesimlere yöneldiği bu düzen, ancak ve sadece örgütlü mücadelenin yükseltilmesiyle değiştirilecektir.
ODTÜ A-1 girişinin karşısında bulunan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na 3 km uzaklıkta olan TOGO Ayakkabı Fabrikası’nda çalışan emekçiler, uzun bir süredir ücretlerin azlığı ve çalışma saatlerinin uzunluğu nedeniyle işverenle defalarca görüşmüşlerdi. Yıllardır hiçbir talepleri iş veren tarafından kabul edilmediği için sendikalaşmaya karar verdiler. Nisan ayının başında olgunlaşan örgütlenme faaliyetlerini sonucunda TOGO’da çalışan 55 işçiden 35’i Deri İş'e üye oldu. Başbakanlar, milletvekilleri ve işverenlere özel ayakkabı üretimi ile tanınan TOGO Fabrikası’nın patronu ise, önce örgütlenme çalışmalarının öncülüğünü yapan 9 işçiyi ve sonrasında ise sendikadan istifa etmekten vazgeçiremediği 26 işçiyi işten çıkarttı. Tamamen hukuksuz bir şekilde gerçekleştirilen kitlesel işten çıkarmalara karşı sendikal örgütlenme hakkını savunan işçiler, fabrikanın yanında bulunan yeşil alanda direnişe başladılar ve direnişlerinin üçüncü haftasını sayısız baskı ve yıldırma politikalarına karşı mücadele ederek dolduruyorlar. TOGO direnişine karşı, sermaye ve AKP hükümetinin el ele yürüttüğü bir baskı ve yıldırma politikası da gecikmeden kendini gösterdi. İşten atılmalar nedeniyle aksayan üretim, işverenin emekli işçileri kaçak olarak çalıştırma girişimiyle rayına oturtulmaya çalışıldı. Açık bir hukuksuzluk içeren bu taktik direnen işçiler tarafından teşhir edilse de, AKP ve onun taşeron birimleri olarak iş gören ilgili devlet kurumları, baştan itibaren işverenin yanı başında konumlandılar. Temel anayasal hak olan sendikal örgütlenme haklarını kullanmak isteyen TOGO emekçilerini işten atan işveren açık bir suç işlerken ve yasa dışı bir şekilde kayıt dışı işçi çalıştırma hamleleri yaparken, direnen TOGO işçileri, ne olduğu belirsiz “Kabahatler Kanunu” ve içeriği muğlak bir şekilde doldurulmuş “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu”na dayanılarak 3 kez göz altına alındı, saatlerce karakolda tutuldu ve yıldırılmaya çalışıldı. En son gözaltı saldırısında, TOGO emekçilerine destek veren 12 ODTÜ öğrencisi de göz altına alındı, saatlerce karakolda tutularak psikolojik işkence ve yıldırma taktiklerine maruz kaldı. Ancak TOGO emekçilerinin direnişi, burjuva hukukunun kendi dar sınırlarına bile sığmayan baskı ve yıldırma politikalarına rağmen kararlılıkla devam ediyor. Direnişin

Togo Senin Hikayendir!

kamusal alanda görünmez kılınması ve kırılması adına yapılan bu baskılar, AKP’nin dilinden düşürmediği demokrasi ve özgürlük söylemlerinin koskoca bir palavradan başka bir şey olmadığının ispatıdır. Zira muktedirler “Ankara’da ikinci bir TEKEL’e izin vermeyeceğiz” derken neden böyle şuursuzca davrandıkları ve telaşa kapıldıklarını kendileri dillendirmektedir. Korkuyorlar çünkü örgütlü mücadele, kurmaya çalıştıkları düzene temelden sokulan bir çomaktır. TOGO emekçileri, bizlere bir şeyleri hatırlatmaya çalışıyor. Toplumsal yaşam alanlarına ve kamusal kazanımlara topyekun bir saldırının olduğu ve AKP iktidarıyla devletin örgütlü şiddetinin emekçisinden öğrencisine, sendikacısından işsizine kadar tüm toplumsal kesimlere yöneldiği bu düzen, ancak ve sadece örgütlü mücadelenin yükseltilmesiyle değiştirilecektir. Bu nedenle, 35 TOGO işçisinin direnişi seni kendi hikayenin öznesi olmaya çağırıyor ve ısrarla şunu söylüyor: “TOGO’ya sendika halaylarla girecek!” TOGO emekçisi seni direniş halayına çağırıyor!

7
ODTÜ’DE EMEĞİN SESİ

ODTÜ’de Ulaşım Sorunu
Son yıllarda yapılan zamlarla birlikte ulaşım konusunda, Ankara Türkiye’nin en pahalı şehirlerinden biri durumuna getirilmişti. Dolmuş tarifelerinin 2tl’ye yükseltildiği ve öğrenci-tam ayrımının olmadığı bir durumda oldukça karlı bir tezgâh kurulmuş durumda. Pahalı ulaşıma ek olarak, balık istifi taşıma ve yolcuya kaba muamele sorunları, Ankara’da bulunan yolcu taşımacılığını tarif eden “özellikler” durumuna gelmiştir. ODTÜ yerleşkesine ulaşım konusunda da aynı sorunların yaşandığı bir ortamda, dolmuş işletmecileri şimdi de ODTÜ öğrencilerini ve çalışanlarını A1 kapısından ODTÜKent istikametinde yer alan bölümlere ve yurtlara 2tl almadan taşımıyoruz demekteler. Rektörlüğün de bu uygulamaya onay verdiği söylentileri etrafta dolaşsa da, böyle bir uygulamanın ODTÜ öğrencileri ve emekçilerinden onay olması mümkün değildir. Dolmuş işletmecileri, ODTÜ-Kent istikametine giden yolcu sayısının az olduğu gerekçesiyle böyle bir uygulamayı savunmaktadır. Yerleşkenin belli bir bölümünün tecridi anlamına gelen bu uygulamadan bir an önce vazgeçilmesi yolunda Rektörlüğün ilgili birimleri harekete geçmelidir. Yerleşke içi dolmuş güzergâhı ayrım yapılmaksızın bütün ODTÜ’ye bağlı akademik ve idari birimleri kapsayacak şekilde genişletilmeli ve yerleşke içi yolcu taşıma ücreti makul olan en alt seviyeye çekilmelidir. Dolmuş işletmecileriyle Rektörlüğün yaşayabileceği herhangi bir anlaşmazlığın ODTÜ emekçi ve öğrencileri üzerine “yerleşke içi ulaşım yükü” olarak yansıtılması kabul edilemez bir durumdur. Böyle bir anlaşmazlık ortamında ise, var olan ring seferleri A1 kapısından yerleşke içine ulaşımı sağlayacak şekilde genişletilmeli ve bu sorun bir an önce çözüme kavuşturulmalıdır.

Pikniğe gidiyoruz
NASIL GİDİLİR?

Bahar geldi, dönem sonu yaklaştı. Paylaşmayı ve dayanışmayı eğlenceyle birleştirip, hep birlikteyken güzel olacağından şüphe etmediğimiz bir hafta sonunda bir araya gelelim istiyoruz. Bu nedenle 26 Mayıs Cumartesi günü Çubuk-Karagöl'e pikniğe gidiyoruz.

!

Piknik alanına ulaşım, sendikamız tarafından tutulacak araçlarla sağlanacaktır. Bu konuda, toplanma yeri ve saati konusunda daha sonra duyuru yapılacaktır. Piknik alanına kendi araçlarıyla gelmek isteyenler için ise aşağıdaki güzergah kullanılabilir: Ankara'ya 68 km uzaklıkta. Çubuk İlçesi sınırlarında bir krater gölüdür. Karagöl. Esenboğa Havalimanı yolundan Çubuk'a dönülüp ilçe içinden ve Çubuk II Baraj yolundan devam edilerek Kışlacık Köyü içinden geçilip krater gölünün olduğu alana varılmaktadır. Çubuk'a 28 km mesafede bulunmaktadır. Ulaşım, iletişim ve daha detaylı bilgi için cananbuyuka@gmail.com adresine e-posta bırakabilirsiniz. Öğle yemeğini sendikamız organize edecektir. Kahvaltı ve diğer gerekli piknik ekipmanlarını katılımcılarımızın getirmesi beklenmektedir. Görüşmek ve birlikte eğlenmek dileğiyle....

EĞİTİM-SEN 5 NO.LU ÜNİVERSİTELER ŞUBESİ Adres: Süleyman Sırrı Sk. 2/10 Kızılay/ ANKARA Telefon: 0 312 430 56 90 Faks: 0 312 430 56 91 E-posta: ankara5@egitimsen.org.tr Web: http://www.egitimsenankara5.org Bültende yayınlanmasını istediğiniz yazılarınız için e-posta: odtubulten@gmail.com

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful