You are on page 1of 130

“K”ALP “İ”KLİ“M”İ ? [10] + MAKALAT [7] + M.SAİD TÜRÂB [10 .

0 = 0] + = [17]

İÇİNDEKİLER *K+alp *İ+kli*M+i’nde İlk ‘18’ Remz....................................................................................1 Önsöz …..…………………………………………………………………..……...……....................................3 İlk Söz ….………………………………………………………………….................................….…...…….....4 İlk Emir Oku ve İkinci ‘18’ Remz.......…..…...…………………………….……......................….…..12 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – I…...………………………………………….….....................…....….....13 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – II......……..…………………………………...................…..……..........26 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – III...........…………………………………….................…....…….….....35 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – IV…..……..……………………………………......................……......….53 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – V….….………..………………………………............................….…...62 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – VI………...………..…………………………........................….......…..68 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – VII………...…………..…………………....................…….…….…….....75 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – VIII………………………...…………....................……....…….….……..82 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – IX……………………………….......................……………..……….…....92 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – X……………………………….............................………………....…..105 Kalp İkliminde Feth-î Urûc – XI………………………….......................….………...…….…….….....114 900 Katlı İnsana Dair Son ‘18’ Remz..…..……………………..............……….................….......126

2

Bu kitap: Efendimiz’in(sav) şairlerinden Kâ’b bin Malik’in(r.a) aziz, latif, kir kabul etmeyen pak ruh-î şeriflerine îtaf olunur.‘Allah beni ancak doğruyu söylemem sayesinde kurtardı. Hayatta kaldığım müddetçe doğruyu söylemek de tevbemin tamamıdır.’ ( Kâ’b bin Malik r.a)

ÖNSÖZ
Asrımızın en büyük sorunlarından biri haline gelen, insanın ruhu ve manevi boyutlarının sürekli ihmal edilerek kendisine yabancılaşması karşısında ortaya çıkan tatminsizliklerin sonucunda sonsuz bir yokoluşa dek bireyleri hoyratça sürükleyebilen, zincirleme olayların birbiri ardına devam ettiği bir devirde, bizi biz yapan tarihi ve kültürel değerlerimizi hatırlatmayı; yapılması gereken en önemli bir vazife telâkkî ederek, bir çok dünyevî imkân ve fırsatlardan tecerrüt ederek, insan şahsiyetinin yeniden inşâ edilebilmesi için Rahmani patikalara döşenen kaldırımların, o yolda yürümeye dünyaya gelmekle, farkında olarak veya olmayarak talip olmasına rağmen, sürekli bir koşuşturmaca ve arayış içinde bulunan günümüzün modern bireylerinin yolunu aydınlatmasını sağlayacak, gerekli ta’lilleri, tahkik ve tahlilleri yaparak kendi özüne yaklaştırabilmek, kendini gerçekleştirebilmesine yardımcı olabilmek ve attığı her adımda bastığı taş ve toprağın altında saklı kalan küfriyatı gidermek, üzerindeki tüm sırların perdesini kaldırmak, uzak olan hak ve hakîkatleri, ilk yaratılan nurun izinden giderek insanlığa aklının kabı ölçüsünde, fehmîne ve idrâkine yakınlaştırmak, hayatı doğru okumak ve emredildiği gibi dosdoğru olabilmek ve rahmet deryasına, hidayet köprüsünden geçerek ulaşabilmek, zıtlıklar içerisindeki harkûlade birliği, nurani remzlerle ilk ağızdan insanın kendisine, yine kendinden haber verebilmek, sıcağı-soğuğu, geceyi-gündüzü, aşk-ı firakı, sevinci ve kederi, hayatı-ölümü, yaşı-kuruyu, genci-ihtiyarı, mutîyi ve asiyi, fakiri ve zengini, alacaklıyı-borçluyu, iyiyi-kötüyü, biri ve ikiyi, aslan ile ceylanı, güvercin ile şahini, az ile çoğu, dert ile sefayı, lütfu ve kahrı, dünyayı ve ukbayı, hastalığı ve sağlığı, yakın ile uzağı, hayrı ve şerri, güçlüyü ve zayıfı, zahir ile batını, açıkla-kapalıyı, dostla-düşmanı, doğruyu ve eğriyi, hakkla ve batılı, nazmı ve nesri, sebebi ve sonucu, aç ile toku, ruhu ve bedeni, yeri ve göğü, kız ile erkeği, kalbi ve aklı, aydınlığı ve karanlığı, zalimi ve mazlumu dünü ve bugünü, hasılı varlığı ve yokluğu dönecekleri yerin bir olması ve hiç kimsenin zerre kadar bir haksızlığa uğramadan yaptıklarının karşılığını, ileride bulacak olmalarına inanmanın getirdiği sonsuz bir güven ve sühuletle, nihayetinde hiç istisnasız her bir işin dönüp dolaşıp aslına rücu’ edeceğinin bilincine sahip olarak, kesret içindeki birliği, yani vahdaniyeti hakkel yakîn keşfedebilmek, tevhid kalesine ihlas ile girebilmek, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın fevkalade güzel ifade ettiği gibi ‘Cenabı Mevla dü alemi ben-i adem için / Beni Ademî de kendi marifeti için yaratmıştır / Pes hilkat-i alemden ve ademden / Maksad-ı alâ ve Matlab-ı aksa Marifeti Mevla’dır,’ kevnî alemin ve insanın varlığını özetleyerek aşkın olana aşk ile Marifetullah’a vasıl olabilmek, hikmet pınarlarından kanarcasına içebilmek, zahîdane bir yaşamı tercih eden derviş meşrep sufilerin öğretilerinin özüne dokunmadan, zamanın şartlarına uygun hale getirebilmek, ruhun etrafında cereyan edip-duran metafizik olayları ve kendi batınını okuyarak ibret alan gözün ve akleden kalbin hakkını verebilmek, devamlı olarak deveran halinde hareket ettiği için sıradanlaşmasından mütevellit, üzerinde pek düşünmeye ihtiyaç duyulmadığından; sürekli ihmal edilen insana, hayatındaki mucizevi olayların çokluğunu ve çeşitliğini akıcı ve edebi bir üslupla nefsini tasfiye edip, gönlü teskin edebilmenin önemini gerektiği gibi vurgulayabilmek, hayvaniyetten çıkıp büyük insaniyetin derecelerine, yani İslamiyet’in engin vadilerine; kalp ikliminde seyahat ederken vuk’u bulan mükaşefat ve inkılapları; kalp gözü ve akıl nuru henüz sönmemiş Rabbini aramaya, geçici

3

hayat gaileleri nedeniyle zaman ve fırsat bulamamadan dolayı muzdarip olan, Hızır’ın(as) dünyada Kevser havuzundan kaynayan ab-ı hayat iksirini bularak içmesi ve sonsuz bir hayatı ilahi bir ikrâm olarak daha burada bulması gibi susuz kalmış, sadra şifa bekleyen gönüllere hayat bahşeden bir tiryak hükmüne geçmesi, dileğinin bir yansıması olarak gönül aynasından taşan elmaslar ve yakutlar kadar değerli hakîkatlerin, Allah’ın yürüyen kitabı olmasına rağmen henüz kıymetini takdir edemeyen kimselere mahrem kalması kayd-u şartıyla, sonsuz bir yaşamın reçetesi olarak kaleme alınmış makalelerin insanlara karşılıksız olarak iyilik yapmanın; yalnız kendi gönüllerine mevâhib olarak akan letaiflerin şükründen aciz kaldığının şuurunda olarak, hakîkate meftun olarak geçirilen nice yılların birikimiyle oluşturulan ve zaman zaman kelimelerin sizinle bire bir konuştuğu hissine kapılacağınız, çok yönlü harika bir kitap okuyacaksınız; bu başyapıtı lütfen gözünüzü kapatarak, sözcüklerin sıcaklığını ruhunuzun parmak uçlarında hissetmeye çalışarak, gerçek özgürlüğü kulluğun derinliklerinde olduğunu manen keşfederek, yatağında akan kan kadar ılık bir okyanusa, yazarla birlikte yelken açarak, cümleleri kalp gözüyle kelime kelime takip ederek okumayı lütfen deneyiniz. Böylece sadece sıradan bir kitap okumaktan çok daha ötesini hissedebilecek, daha büyük bir lezzet ve haz duyarak, vaktinizi en güzel şekilde değerlendirmenin keyfine en iyi bu yolla varacağınızdan emin olabilirsiniz; bir farkla ki eğer şimdiye kadar ki olan yaşantınızda sahip olduğunuz bir sürü önyargı ve başkaları hakkında kişisel tecrübelerinizle veya duyarak edindiğiniz bilgilere binaen taşıdığınız art niyetleriniz varsa, derhal onlardan kurtulmanız gerektiğini beyan etmek, ruhen ûrucu tamamladıktan sonra, saflaşarak fıtratu’l-ûlâ’ya(ilk yaratılış) yaklaştırılmasını, duygu ve tasavvur dünyasında birliği yakalamadan evvel, Nuh’un gemisine binen kimselere; balık sahibinin başına gelenleri hatırlatırız! Aramıza katılma cesaretini kendi nefsinde bulan her potansiyel ‘birr(iyilik) havarisine’ aramıza hoşgeldiniz diyerek, geminin dümenini ruhumuzun biricik kaptanı olan kalbimize teslim edelim; çünkü hayat okyanusunda rotası şaşmayacak olan kimseler, asla unutmayın ki; yalnız ‘kalplerinin sesine kulak vermeyi bilenler’ olacaktır. İnsanlar genelde önsöz de kendilerinden bahsederler ancak ben Mühendis olduğumu ve en büyük hobilerimden birinin kitap okumak ve araştırmacı bir gözle ülkemde ve dünyada cerayan eden hadiseleri değerlendirmek ve her çeşit insanı inceleyerek hareket etme saiklerinin neler olduğunu ortaya çıkarmak gayretine matuf olan düşüncelerimin, kaleme alınmasından ibaret olduğunu belirtmekle yetineceğim. Güç ve kuvvet sahibi, Alim ve Hâkim olan yalnız Allah(z. c)’dir.

İLK SÖZ
İnsanın beş duyusunun yanında ellerini ve ayaklarını da sayarsak yedi azası vardır. Ve insan sahip olduğu bu organlarıyla ister iyilik adına olsun, ister kötülük adına olsun bunlarla hareket eder. Dolayısıyla insanın amel defterini oluşturan bu organlardan sûdur eden iş, oluş ve hareketlerdir. Nitekim yedi cennet, yedi cehennem, yedi kat yer, yedi kat gök, yedi gün, Safa ile Merve arasında yapılan yedi sa’y, Şeytan’a atılan yedi taş, Kur’nın yedi okunuş üzere nazil olması, yetmiş kapılı cennet köşkleri, her kapıda yetmiş sedir, her sedirin üzerinde huriler gibi İslâmi literatüre girmiş arifleri çok meşgul etmiş kesretten kinaye olan bir sayıdır tıpkı Elif harfi gibi bu yedi sayısı da. Az önce defter dedik ya, onu elimize aldığımızda neler okuyacağımızın bu gün yaptıklarımızın belirleyecek olması her an hatır da tutulması gereken çok yüksek bir hakikât olarak karşımıza teberküz etse de maalesef her zaman bu bilinçte

4

hareket edemeyebiliyor insan. Apaçık düşmanı olduğunu bildiği halde şeytanın adımlarını takip etmeyi ya çevresinin baskısıyla, ya his ve hevasına mağlup olmasıyla; haramların büyük mü yoksa küçük mü olduğunu dahi düşünemeden günahları işleyebiliyor. Hamdolsun ki ihlasla ve nasuh bir şekilde yapılan tövbeyi Rabbimiz kabul edeceğini vaad ediyor. Vaad edenlerin en hayırlısı Allah’dan başka kim olabilir? Bu Nasuh’un kadınlar hamamındaki hikayesini anlatmak isterdim ancak aşağıda da okuyacağınız gibi evde birisi varsa ona bir işaret yeter. Merak eden dostlarımız Mevlana(ks)’nın Mesnevi’sine veya Şems-i Tebrizi’nin Makalat’ına müracaat edebilirler. O deftere her şey yazılırsa benim gibi halimiz harap diye düşenebilecek olanlar hemen korkmayın çünkü bakın Hz. Ebu Bekir(ra) bizim dikkatimizi nerelere çekecek, Kur’an da hiçbir zaman yüce Allah Salihlerin ve müttakilerden, sabredenlerden bahsederken onların hatalarından ve günahlarından söz açmaz aksine onları bağışlayarak cennetlerine koyacağını vaat eder. Biz de Rabbimizin tüm istediklerini dört dörtlük yerine getirmeye muvaffak olamasak da O’nun sevdiklerini severek, varlığına ve birliğine iman etmek suretiyle La ilahe illallah’ı çok zikir ederek, Hz. Muhammed’e(as) inen yüce Kur’anın hak olduğuna şahitlik ederek, elimizdekileri yoluna sevkederek, kim bilir Rabbimize belki de böyle bir kavuşmayla ruhumuzu teslim ederiz bu işle vazifeli olan Azrail adındaki güvenilir ve dost olan meleğe. İnsanlık tarihi bilindiği gibi bir çok Peygamberin ibret dolu hayat hikayelerine şahitlik etmiştir. Yunus Süresi 18 ve 19. Ayetler: “Allah'ı bırakıyorlar da, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek olan şeylere tapıyorlar ve "Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki, Siz Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir. İnsanlar, aslında bir tek ümmet idiler, sonra ihtilafa düşüp ayrı ayrı oldular. Eğer Rabbinden bir karar çıkmamış olsa idi, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında şimdiye kadar aralarında çoktan hüküm verilmiş olurdu. ” İşaret olunduğu üzere insanların ihtilaf ettikleri hususlardaki hüküm kıyamet gününe bırakılmıştır. Nahl Süresi 92 ve 93. Ayetler : 92- “Bir ümmet, diğer bir ümmetten (sayıca ve malca) daha çok olduğu için yeminlerinizi aranızda aldatma vasıtası yaparak, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra onu söküp bozmaya çalışan kadın gibi olmayın. Allah sizibununla imtihan eder ve şüphesiz hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri kıyamet günü size mutlaka açıklayacaktır. 93- Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir. Şüphesiz ki, (kıyamet gününde) bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız. ” Peygamberlerin gönderiliş hikmeti Nisa Süresi 165.Ayette: “Peygamberleri müjdeciler ve azab habercileri olarak gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah mutlak üstündür, yegane hikmet sahibidir.” Yine aynı şekilde En’am Süresi 48. Ayette: “Biz peygamberleri, ancak rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın habercileri olmak üzere göndeririz. Artık kim iman edip durumunu düzeltirse, onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. ” Ahzab Süresi 39. ,45/48. Ayetler : Onlar (peygamberler), Allah'ın gönderdiklerini tebliğ ederler ve O'ndan korkarlar, Allah'tan başka kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak da Allah yeter. 45- “Ey peygamber! Biz seni hem bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik. 46- Ve hem de izniyle Allah'a bir davetçi ve nurlar saçan bir kandil (olarak gönderdik). 47- Müminlere müjdele! Onlara Allah'tan bir mükafat vardır. . . 48- Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların ezalarını bırak (aldırma) da Allah'a tevekkül et. Allah vekil olarak hepsine yeter. ”

5

Zuhruf Süresi’nde insanlara hak geldikten sonra bir kısmının gösterdiği inkar ve inadi, hasetle yanıp tutuşmaları ve kendilerine mucizeler ve çeşitli nimetler verildikten sonra bile aynı hususta var olmayan ihtilaflar meydana getirip fitneye düştükleri gibi başkalarını da fitneye düşürmeye çalışmalarının bir neticesi olarak kendilerini doğru olan hak yolda sanmaları ve şeytanlarının köleleri olmaları çok ibretamiz bir dille insanların dikkatine sunulmaktadır. Zuhruf Süresi 30/39. Ayetler: 30- Kendilerine hak geldiği zaman onlar: "Bu bir büyüdür doğrusu biz onu tanımıyoruz. " dediler. 31- Yine Onlar: "Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" dediler. 32- Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. 33- Eğer insanlar küfre sapan bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman olan Allah'ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. 34- Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık. 35- Daha nice altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir. 36- Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. 37- Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 38- Nihayet kıyamet günü bize gelince, arkadaşına: "Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!" der. 39- Onlara: "Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız. " denir. Özellikle Allah’a yakınlaşmak için aracı edinenlerin verdikleri hükümlerin batıllığı ve zanlarına uyarak hareket etmeleri şu ayetlerde açıkça vurgulanmıştır Yunus Süresi 35 ve 36 Ayetlerde: “De ki, "Ortak koştuklarınızdan doğru yolu gösterecek olan var mıdır?" Deki, "Allah, hak olan doğru yola hidayet eder. O halde doğru yola hidayet eden mi kendisine uyulmaya daha layıktır, yoksa kendisine yol gösterilmeyince onu bulamayan mı daha layıktır. O halde ne oluyorsunuz? Nasıl hükmediyorsunuz? Onların birçoğu zandan başka bir şeye uymaz. Zan ise haktan hiç bir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki, Allah onların ne yaptıklarını bilir. ” Yine Yunus Süresi 21. Ayette Allah’a karşı hile kurmaya kalkışanların asla amaçlarına ulaşamayacakları bildirilmiştir. “İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz hakkında derhal bir takım hilekârlıklara girişirler. De ki: "Allah'ın hilesi daha çabuktur. Haberiniz olsun ki elçilerimiz yaptığınız hileleri yazıp duruyorlar". ” Bakara Süresi 148. Ayette ise daha önce tek bir ümmet olarak yaratılan insanlara ihtilafa düşüp ayrı ayrı olduktan sonra bile hep hayırda koşmaları yarışmaları emredilmiştir. ‘Ümmetlerden her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir, haydin, hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir. ‘İnsanlar, aslında bir tek ümmet idiler, sonra ihtilafa düşüp ayrı ayrı oldular. Eğer Rabbinden bir karar çıkmamış olsa idi, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında şimdiye kadar aralarında çoktan hüküm verilmiş olurdu. ’ İşaret olunduğu üzere insanların ihtilaf ettikleri hususlardaki hüküm ahirete bırakılmıştır. Yunus Süresi 40-41 ve 44. Ayetlerde: 40- “Onlardan ona (Kur'ân'a) inanacaklar da var, inanmayacaklar da var. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir. 41-

6

Eğer seni inkâr etmeyi sürdürürlerse, de ki; "Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yapacağım sizi ilgilendirmez, sizin yapacağınız da beni ilgilendirmez. "44- Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar. ”. Dünyada Hz. Muhammed(sav)’in hak olan peygamberliğini ve getirdiği Kur’anı ve İslam’ı kabul etmeye yanaşmayan ehl-i kitaba karşı takınılacak tutum netleştirilmiştir. Yani İslam hep hakkı tavsiye etmiş ve Allah’a açıktan şirk koşanlar müşriklerle, ehl-i kitabın arasını ayırmıştır. Yunus Süresi 99/103. Ayetler de ise : 99- “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?100- Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kişinin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını kullanmayanlar üzerine Allah bir uğursuzluk yükler. 101De ki: "Göklerde ve yerde olup bitenlere dikkatle bakın!" Fakat o uyarmalar ve o âyetler, iman etmeyen bir kavme fayda vermez ki!102- Onlar, kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları felaket günleri gibisinden başkasını mı bekliyorlar? De ki, "Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerden olacağım. "103- Sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte biz böyleyiz. Müminleri kurtarmak üzerimize düşen bir görevdir. ” Denilmiş imanın yalnızca Allah’ın izniyle gerçekleşebileceği bildirilmiştir. Allah(c. c) Nahl Süresi 104/107. Ayetlerde: 104- Allah'ın âyetlerine iman etmeyenleri, muhakkak ki Allah hidayete erdirmez ve onlara can yakıcı bir azab vardır. 105- Yalanı ancak Allah'ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte onlar yalancıların ta kendileridir. 106- Kalbi iman ile sükûnet bulduğu halde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim imanından sonra küfre kalbini açarsa, mutlaka onların üzerine Allah'tan bir gazab gelir ve kendilerine çok büyük bir azab vardır. 107- Bu (azab) şundan dolayıdır ki, onlar, dünya hayatını sevmiş ve onu ahirete tercih etmişlerdir. Allah da kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez. Nur Süresinde gerçek mü’minlerin Allah ve Resülune inanmaları ve itaat etmelerinin gerektiği, böyle davranmaktan imtina edenlerin de mü’min olamayacağı açıkça vurgulanmıştır. Nur Süresi 47. Ayet: “Bir de "Allah'a ve Resulüne inandık ve itaat ettik" diyorlar da, sonra bunun arkasından yan çiziyorlar; bunlar mümin değillerdir. ”Al-i İmran Süresinde iman ettikten sonra küfre dönenlere, bu yaptıklarına karşılık cehennem azabının hazırlandığı bildirilmiştir. Al-i İmran Süresi 106. Ayet: O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: "İmanınızdan sonra küfrettiniz ha? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın" (denecektir). Diğer taraftan dünyada emirlerini yerine getirmek nehiylerinden sakınmak ve hudutlarını gözetmek suretiyle İslâm’a sahip çıkanlar da kurtuluşla müjdelenmişlerdir. Yunus Süresi 61/64. Ayetler: 61- “Hangi işi yaparsan yap, Kur'ân'dan ne okursan oku, ne işte çalışırsan çalış, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, biz sizin üzerinizde şahidiz. Ne yerde, ne de gökte zerre kadar hiç bir şey Rabbinin gözünden kaçmaz. Ne zerreden daha küçük, ne de ondan daha büyük! Ancak bunların hepsi apaçık bir kitaptadır. 62- Açın gözünüzü! Allah'ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. 63- Onlar ki, iman etmişler ve Allah'a karşı gelmekten sakınmışlardır. 64- Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah'ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.” Kasas Süresi’nde ise dünya ve ahiret dengesi insana bildirilmiş diğer bir sürede de infak edenler Rableri katında ecir ve mükafatlarla müjdelenmişlerdir. Kasas Süresi 77.Ayet: "Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet, ama dünyadan da nasibini unutma! Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez. "Bakara Süresi 274. Ayette: “Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında

7

ecir ve mükafatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar. ” Nur Süresinde de helal yoldan ticaret yaparak mal kazanan ve kazandıklarını infak edenler övülmüştür. Nur Süresi 37ve 38. Ayetler: “Birtakım insanlar (Allahı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. Çünkü Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile ecir verecek, lütfundan fazlasını da bahşedecektir ve Allah, dilediğine hesapsız rızık verir. Al-i İmran Süresi 102. Ayette: “Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. ” Denildikten sonra gelen aynı sürenin 134. ,170 ve 171. Ayetinde: “O (Allah'tan hakkıyla korka)nlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever. ” Al-i İmran 170 ve 171 Ayetlerde: “Allah'ın lütfundan verdiği nimetle sevinçlidirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere de hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'ın nimetini, keremini ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelerler. ” Kehf Süresi 30. Ayet: “ İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar var ya, şüphe yok ki biz öyle güzel işler yapanların mükafatını zayi etmeyiz. ”Bu ayetlerle Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkmanın nasıl olacağı evsafıyla bildirilmiştir. Aklını kullanmayı becerebilenlerin Rablerinden istedikleri şeyler de Al-i İmran Süresi 190/195. Ayetlerde şöyle anlatılır:190- “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır. 191- Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve "Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru. " derler. 192- "Rabbimiz! Sen kimi cehennem ateşine sokarsan onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur". 193- "Rabbimiz! Biz, 'Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al". 194- "Rabbimiz! bize peygamberlerine vaad ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak sen verdiğin sözden dönmezsin". 195- Rableri onlara şu karşılığı verdi: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden, hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler. . . Onların günahlarını elbette örteceğim ve Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları altından ırmaklar akan cennetlere de koyacağım. En güzel mükafat Allah katındadır". Tevbe Süresi 71. ,111 ve 112. Ayet Mealleri: 71- Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Allah rahmetiyle yarlığayacaktır. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir. 111- Allah, müminlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır: Allah yolunda çarpışacaklar da öldürecekler ve öldürülecekler. Bu, Tevrat'ta da, İncil'de de Kur'ân'da da Allah'ın kendi üzerine yüklendiği bir ahittir. Allah'dan ziyade ahdine riayet edecek kim vardır? O halde yaptığınız alış-veriş ahdinden dolayı size müjdeler olsun! Ve işte o büyük kurtuluş budur. 112- (Bunlar), O tevbekâr olanlar, o ibadet edenler, o hamd edenler, o oruçlular, o rükua varanlar, o secdeye kapananlar, iyiliği emredip, kötülükten vazgeçirenler, Allah'ın hududunu 8

koruyanlar (emirleriyle yasaklarının ölçülerine riayet edenler)dır. Müjde ver o müminlere, müjde! Yukarıda geçen müminlerin sahip oldukları diğer vasıflar Mü’minun Süresinde ayrıntısıyla belirtilmekle beraber, onları ekserün nasdan ayıran bir evsafı Bakara Süresi’ndeki bir ayetin içine harkulade bir surette derc edilmiştir. Mü’minun Süresi 1/12. Ayetler ve Bakara Süresi 165. Ayet-i Kerime’de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: 1- Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir,2- Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler,3Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler,4- Onlar ki, zekat (vazifelerini) yerine getirirler,5- Ve onlar ki, iffetlerini korurlar,6- Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (cariyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir. 7- Şu halde, kim bunun ötesine gitmeyi isterse, işte bunlar , haddi aşan kimselerdir. 8- Yine onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler,9- Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler,10- İşte asıl onlar varislerdir. 11- Ki, Firdevs'e varis olan bu kimseler orada ebedî kalırlar. 12- And olsun biz insanı, çamurdan, bir sülâleden (süzülüp çıkarılmış çamurdan) yarattık. Bakara Süresi, 165: ‘İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa ki iman edenler en çok Allah’ı severler. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.’ Furkan Süresi 61/77. Ayetler: 61- Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir. 62- İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O'dur. 63- O çok merhametli Allah'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) "selam" derler (geçerler). 64- Ve onlar ki, Rablerine secdeler ve kıyamlar ederek yatarlar. 65Onlar ki, şöyle derler: Cehennem azabını üzerimizden sav! Doğrusu onun azabı geçici bir şey değildir. 66- Orası cidden ne kötü bir uğrak, ne kötü bir konaktır. 67- Ve onlar ki, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. 68- Yine onlar ki, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan günahı(nın cezasını) bulur. 69- Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada alçaltılmış olarak temelli kalır. 70- Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. 71- Ve her kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner. 72- Ve onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile (oradan) geçip giderler. 73- Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar. 74- Ve onlar ki: "Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl" derler. 75- İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mükafatlandırılacaklar, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır. 76- Orada ebedî kalacaklar, orası ne güzel bir konak ve ne güzel bir makamdır. 77- (Resulüm!) De ki: "Rabbim size ne kıymet verir duanız olmasa? (Ey inkârcılar! Size bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; o halde azab yakanızı bırakmayacaktır!

9

Araf Süresi’nde murada eren ümmet müjelenmektedir: “157- Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler ki, o, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.158- De ki; ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah'ın resulüyüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öldüren de, dirilten de O'dur. Bundan dolayı gelin, Allah'a ve resulüne iman edin. Allah'a ve Allah'ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz.” Kuran-ı Azimüşşanın 42. Süresi olan Şura Süresinin beyan ettiği hakikatleri Ömer Nasuhi Bilmen Hoca Efendi’nin tefsirinde öz olarak beş madde de toplanmış. Mekke-i Mükerreme de nazil olan bu mübarek süreyle gelen hakikatleri biz de tıpkı Zuhruf, Furkan, Müminun ve diğer alıntıda bulunduğumuz sürelerde yaptığımız gibi muhterem Elmalılı Hamdi Yazır Efendi’nin yazmış olduğu Kur’an ayetlerinin mealleri vermek yerine, buraya Ömer Nasuhi Bilmen’in tefsirindeki özetini almayı uygun bulduk. 1- Kur’an-ı Kerim’i tavsif etmek, Resulü Erkemin o ilahi kitap ile insanları İslam dinine davet etmekle emrolunduğunu beyan etmek. 2- Müşriklerin Hazreti Peygamber’i yalanlamaya cür’et etmiş olduklarını, Meleklere Allah’ın kızları demekte bulundukları ve semaları yeri Cenab-ı Hakk’ın yaratmış olduklarını itiraf ettikleri halde putlara tapınmadan geri durmadıkların kınamak. 3- Kafirlerin atalarını körü körüne taklit ederek ilahi dini kabulden kaçındıklarını beyan ve bu yüzden kıyamet gününde nasıl azaplara maruz kalacaklarını ihtar etmek, mü’min kulların ise o gün korkudan, hüzün ve kederden emin olarak cennetlere ve nice nimetlere nail olacaklarını müjdelemek. 4- İnsanlara ait üstünlüğün maddi servetlerle, altın ve gümüş ile değil, güzel bir itikad ile, güzel ahlak ve amellerle mümkün olduğuna işaret etmek, peygamberlik ve risaletin hangi zatlara ihsan buyurulmuş olduğunu açıklamak. 5- Resulü Ekrem’e teselli vermek üzere Peygamberlerin babası Hz. İbrahim gibi bazı peygamberlerin kıssalarına işaret etmek ve sapıklara karşı hakimce bir üslup ile hareket edilmesini tavsiye etmek. Rabbimizin insana verdiği değeri Maide Süresi 32.Ayette: “Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.” İnsan hayatına verdiği çok öncelikten ve kıymetten anlıyoruz. Maide Süresi 3.Ayet-i Kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, 10

boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet (şans) aramanız size haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.” Abdulkadir-i Geylani(ks) : Belirsiz ve muğlak şeyleri keşfeden Allah’a hamdolsun. Yaratılmışların hayırlısı Hazreti Muhammed’e (A.S.) salât ü selâm olsun! Dedikten sonra şunları söyler: Ey Gavs-ı Â’zam! Melekleri insanın nûrundan yarattım; insanları da kendi nûrumdan vücuda getirdim.Ey Gavs-ı Â’zam! İnsanın cismi, nefsi, kalbi, ruhu, kulağı, gözü, ayağı, dili var ya; işte onların hepsinde Ben varım. Hepsi de Benim tecellimle zâhir olur; Ben onların başkası değilim. Ey Gavs-ı Â’zam! İnsan Benim sırrımdır; Ben de O’nun sırrıyım. Eğer insan Benim katımdaki mevkiini bilmiş olsaydı, her nefes alıp verişinde “Bugün Mülk kime aittir?” Âyetini okurdu. (Mâna âleminde) Rabbimi gördüm; Bana buyurdu ki: “Ey Gavs-ı Â’zam! Kim ilimden sonra Ben’den rü’yeti (Beni görmekliği) isterse, hakikat o, rü’yet ilmiyle mahcûbdur, yani rü’yet ilmi ara yerde perdedir. Kim de rü’yetin ilimden başkası olduğunu zannederse, hakikat o, Rüyetullah ile aldanmıştır.” Bizim bu çalışmamız Yunus Süresi 14. Ayette de açıkça belirtildiği gibi :‘Sonra onların ardından sizi yeryüzüne halifeler yaptık ki, bakalım nasıl ameller işleyeceksiniz’,insanın kendini yeryüzündeki Allah’ın halifesi makamına lâyık hale getirebilmesi ve kendi değerini yeniden keşfedebilmesini ve şahsiyetin inşaasını sağlamak için çıkılan bu yolda, belirli bir mesafe aldırırsa bundan dolayı kendimizi bahtiyar sayar ve böyle bir hizmete kulunu vesile eden Rabbimize sonsuz hamd-ü senalar ederiz…

07/12/2009

11

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

ALÂK SÜRESİ 1-18. AYETLER 1- Yaratan Rabbinin adıyla oku! 2- O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı. 3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. 4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. 5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti. 6- Hayır! Doğrusu (kâfir) insan azgınlık eder. 7- Kendisinin muhtaç olmadığını zannettiği için. 8- Muhakkak ki dönüş mutlaka Rabbinedir. 9-10- Namaz kıldığı zaman, bir kulu engelleyeni gördün mü? 11- Gördün mü (ne dersin?), ya o (kul) doğru yolda olur, 12- Veya kötülüklerden sakınmayı emrederse? 13- Gördün mü, ya bu (adam, hakkı) yalanlar, yüzçevirirse, 14- O adam, Allah'ın kendini gördüğünü hiç bilmiyor mu? 15-16- Hayır, hayır! Eğer o, bu davranışından vazgeçmezse, and olsun ki biz, onu perçeminden, o günahkâr ve yalancı perçeminden tutup cehenneme sürükleriz. 17- O zaman o taraftarlarını yardıma çağırsın. 18- Biz de Zebanileri çağıracağız.

12

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC – I

1- Kur’an-ı Kerim’in her ayetinin bir “Fatiha’sı” vardır. Bu kaide gereğince; kevnî varlığın sebebi ve“fatihası” olarak Mülk Süresi’nin ilk dört ayeti görülebir. Mülk Süresi, 1-4: ‘Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter. O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır. O, yedi göğü, birbiri üzerine yarattı. Rahmân'ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana geri dönecektir.’ Elinizde tuttuğunuz bu kitap ise, işlediği konular ve olayların Batıni yönüne ışık tutması bakımından, Yusuf Suresi’ndeki 105. Ayet-i Kerimenin bir “fatihası” olarak, yer ile gök kadar arası açılan ve evrenin sürekli genişlemesiyle birlikte gittikçe açılmaya devam eden, meteryalizmin asırlar boyunca hayatı, ölümden koparmaya dönük sistemli çalışmalarının ifsat etmesiyle, kendine ve evrene yabancılaşmanın doğal bir sonucu olarak, dünya ile ahiret arasında oluşan bu geniş uçurumu, kapatarak doğal haline geri döndürebilmek için tekrar birbirine yaklaştırmak ve her ikisi arasında olması gerektiği gibi ezelden beridir var olan ikiz kardeşliğin yeniden sağlanabilmesi için oluşturulan köprülerin halatlarına her adımda yeni bir ilmek daha atarak daha da kuvveti hale getirebilmek için kılı kırk yarararcasına düşünülerek, üzerinde uzun soluklu bir fikir çilesinin bir ürünü olarak, çeşitli edebi sanatların ve metoforlara sık sık kullanarak, sözün etkisinin ve gücünün artırılmaya çalışıldığı, iki nur sahibi olarak yaratıldığı için karar alma mekanizmalarını etkileyerek bunu eyleme dönüştürme potansiyelinin gerektiği gibi kullanıldığı takdirde; gerçekleştirilmeye kalkışılan her aktiviteye bilinç ve şuur kazandıran, göz fotonlarının ve metakognisyon(yüksek zihin fonksiyonu gerçekleştiren) genlerini katalizör gibi çalıştırılarak, yani bilinmeyeni öğrenmeye, doğru ve güzel olanı ihtiyâr etmeye, hayatın ve ölümün anlamını sorgulayarak araştırmaya, varlığı hallac ederek onu anlamlandırmaya sevkeden, bilinmeyeni ve görünmeyeni murâkabe ederek, bilirâde herkes tarafından keşfedilebilinmesi için elle tutulan gözle görülen varlıkları esas kabul ederek, kenzi mahfilere birer pencere açarak, müspet bilimlerin gelişmesinde çok büyük katkı sağlayan istikra (endüksiyon) ve kıyas (dedüksiyon) yöntemlerinden faydalanarak, gerekli mantıksal çıkarımlarla, en uygun kıyaslara ulaşıp, doğru neticeleri elde edebilmek için hidayet kaynağı olarak insanın kullanımına tahsis edilen göz ve akıl nurunun bir arada kullanılarak esenlik ve barış yolunu insanlara gösterebilmek, onları düşünmeye sevkedebilmek ve kendi benliklerinden sıyrılarak, varlığın hakikatine, yani özüne ve ruhuna yaklaştıracak yeni yollar açma arzusunun bir amelî yansıması olarak, aşk kaleminin gönül defterine karşı gösterdiği coşkun bir sevgiyle birlikte dillere destan o, muhteşem ahde vefasının harkulade bir suretinin gölgesinin muhatabın kalbine düşmesidir. Çünkü kalp ikliminde seyahat eden kişinin, ehli dünyanın aldatıcı ve saptırıcı güçlerinin; sürekli hücumları ve hayati bir değer taşıyan duyu organlarının ve zihnî melekelerinin sömürgeleştirilmek üzere, işgale hazır hale getirdiği tüm insanî değerlerin teker teker yok edilmesi karşısında; kolonileştirilmek istenen Rabbani her bir fakültenin yeniden yegane sahibine istirsâli ve zapt-u rapt altına alınabilmesi adına girişilen iç mücadelenin zaferle sonuçlandırılabilmesi için hilâl takdiği kullanılarak Fatih Sultan Mehmet gibi ileri görüşlü bir dehanın fethi müyesser kılmayı kolaylaştırıcı bir mahreç ve

13

urûc kapısını bulabilmek için gemileri karadan yürütmesi gibi; olmayacak işleri oldurma azim ve kararlılığı içinde, sağlam bir iman ve tevekkülün sağladığı sarsılmaz bir özgüven ve cesaretle, hayatın her alanını kapsayan bir tarzda doğuşuyla birlikte oluşan, Rabbine karşı borcunun farkına vardırmak, Allah’ın yarattığı her mahluku, yerdeki ve gökteki ayetleriyle süslediği harika cisimlerin işlevleri ve şekilleriyle uyumluluğundan alınan ibretâmiz bir dersle, insanla İslâmın arasındaki engelleri bir bir ortadan kaldırmak, bu ikisinin yeryüzünde çatallaşan yollarını, gökyüzü merdivenin basamaklarından teker teker çıkarak Arş-ı Alâ’da birleştirebilmek; attığı her adımda kişinin manevi miracını kemâle erdirmesinden ve kendisini ve çevresini üreterek, söz ve iş sekronizasyonunu gerçekleştirerek doğru hareket edebilmek için hâdisâtı doğru okuyabilmesinden geçer ki, bu da bize ilham veren her bir ayetin farklı bir menfezinin bulunduğuna şehadet edebilmek, yaşarken şehitlik makâmını, lâyık olduğu şekilde idrâk edebilmekle çok yakından alakâlı bir husustur. Kaldı ki, konular hangi açıdan ele alınırsa alınsın, kâinat kitabı ile bir rahmet, hidayet, nur ve şifa kaynağı olarak gönderildiği için kıymeti sonsuz olan hayat kitabımız olan yüce Kur’anı Kerim’in her bir ayeti kerimesinin, aslında birbirlerini desteklediklerini ispat ederek, kanıtlamanın yanında, en yüksek hakikat olan marifetullaha; Nebîyi Zişan Efendimiz’in(sav) ayak izlerini takip ederek, Onun her sözünde olduğu gibi ademoğlunun bir çoğundan saklı olan hikmetnümâ gizli ilimlerin bulunduğu ilahi cennet saraylarının ve illiyûnun penceresini, asrın idrakine yakınlaştıran bir mercek vazifesini gören şu hadisin esrarını on sekiz bin alemin fehmine okutarak “Gizli bir ilim türü vardır ki; onu ancak Allah’ı tanıyanlar bilir. Onlar o ilimden bahsettikleri zaman, Allah için gayrete gelenler onu kabul etmezler.” Her bir ferdin Sırat-ıl Müstakıymî vicdanlarında bulduğunu hissedebilmesi için şart olan; zihnin ve gözün algılamaktan aciz düştüğü metafizik ve melekût aleminde cereyan eden lahutî hadiselere, tüm sufîler gibi çok yakından inanarak, bunu akla ve ruha şüpheye yer bırakmayacak şekilde tasdik ettirdikten sonra; insan-ı kâmile ulaşabilme gayret ve çabasının gösterildiği, devamlı dağdağalı olarak deveran edip duran dünya denizinde, uzun yıllar boyunca, tecrübevârî elde edilen duygu ve düşüncelerin, vicdâniyat sinesinde harmanlanmasıyla oluşturulan, nice zorlu ve çetin fikir çilelelerinin bir ürünü olarak, hayat telaşesi, geçim meşgalesi gibi dünyevi nedenlerle, kıymetli kitapları bir araya getirerek, ilimle uğraşmaya pek vakit ayırmaya fırsat bulamadığı halde sinesi deniz kadar engin, yüreği her zaman tertemiz ve dupduru kalmayı, yüce Allah’ın büyük bir siyaneti ve esirgemesiyle başarabilmiş, ünlü halk ozanlarımız Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal’dan sevgiyi ve fenayı, yüce pirlerimiz Hazreti Mevlana’dan ve Hacı Bektaş-ı Veli’den aşkı ve hoşgörüyü, ulu önder ve başkumandan Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarından ulusal bağımsızlığın ve bilim ve tekniği çağdaşlığın gereklerine göre, necip Türk Milleti’nin menfaatleri istikametinde kullanarak, medeniyetleri oluşturan dünya kültürleri arasına, sahip olduğu yüksek insanlık meziyetleri ve tüm sanat ve moral değerleriyle birlikte katkı sunarak, kendisini kaybetmeden asrîleşmeyi öğrenmiş, hürmetle ve minnetle elleri öpülesi, tarih boyunca sehâvetin ve şecâatin bayraktarı olmuş, misafirperver Anadolu insanıyla hasbihâl nevinden birebir şahit olunan tüm gerçekliklerin onların hak din olan İslam’a karşı tarih boyunca gösterdikleri eşsiz sadakat ve sergiledikleri cansiperane kadirşinaslık karşısında, yine onlardan biri olarak bu toprakların geçmişteki sahiplerine bir vefa borcu olarak ve aynı zamanda gelecekteki kuşaklarına kutsal bir emanet olarak; kuyumcu titizliğiyle bir biri ardınca inciler gibi dizilerek vücuda getirilen kelimelerin, şu muhteşem ayetlerin ışığı altında aziz milletimizle paylaşılmasından, hakikatlerin açık bir dil ve gönülle, asra beyan edilmesinden ibarettir: Yusuf, 105: ‘Göklerde ve yerde öyle mucizeler var ki, (insanoğlu)

14

yanından geçip gider de onlara dönüp bakmaz bile’ Zımmen: İnsanoğlu mucize mi arıyor? Kâinata basiretle baksın, mucizeden başka bir şey göremeyecektir. Ne var ki, nazarı muhteşem olmayan, baktığındaki ihtişamı göremez. Kâinat ayetlerine sırt dönenlerin kitabın ayetlerine sırt dönmeleri sürpriz değildir. Casiye Süresi, 3: ‘Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için birçok âyetler vardır.’ Nisa Süresi, 82: ‘Onlar hâlâ Kur'ân'ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.’ Hacc Süresi 46. Ayet: ‘Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.’ Enfal Süresi, 22: ‘Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir.’ Bakara Süresi, 74: ‘Sonra bunun arkasından yine kalbleriniz katılaştı, şimdi de taş gibi, ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor... Ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.’ Muhammed Süresi, 23/24: ‘İşte onlar, Allah'ın lanetlediği, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir. Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?’ Ankebut Süresi, 43/44: İşte biz bu temsilleri insanlar için getiriyoruz; fakat onları ancak alimler düşünüp anlayabilir. Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz bunda, mü’minler için mutlaka bir ibret vardır. Zımmen: Gerçeğin izini süremeyenler bilgi ile hakikat arasındaki bağlantıyı doğru bir şekilde kuramazlar. Kaf Süresi, 37: ‘ Şüphesiz ki bunda kalbi olan ve hazır bulunup kulak veren kimse için elbette bir öğüt vardır.’ Maide Süresi, 54: ‘...Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.’ Enam Süresi, 125: ‘Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Allah, inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır.’ Zümer Süresi, 22: ‘Allah, kimin bağrını İslâm'a açmış ise işte o, Rabbinden bir nur üzerinde değil midir?...’ Bakara Süresi, 269: ‘Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir. Ve bunu ancak üstün akıllılar anlar.’ Zariyat Süresi, 20/21.Ayet: ‘Kesin olarak inananlar için, yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice ibretler vardır. Hiç görmüyor musunuz?’ 2- Tevhid, iman kalesinin temelidir. Dört kitabın manasını kendi içinde cem edebilen, ilk insan yaratıldığından beri, onlara nimetlerin en büyüğü olarak verilen, ihlasla söylendiğinde, kalplerin kilidini açacak esrar-ı Sübahniyeyi ihtiva eden, doksan dokuz belayı def edip, Allah’ın gazabını kullarından uzaklaştırabilen, tek kelime “La ilahe illallah” dır. Bu hakikatin üzerinde başka bir hakikat yoktur. O kelime o kadar yücedir ki; onunla Allah arasında hiç bir perde yoktur, onun manevi ağırlığı tartılara sığmaz, beşer bunu tam anlamıyla idrak edemez, çünkü o cennetin bahası, tecdid-î imanın en temel nüvesidir. Nasıl olur da sonlu bir varlık, sonsuzluğun anahtarının değerini lâyık olduğu şekliyle kavrayabilir? Onu büyük yapan sırra gelince; evvela bu çok büyük bir sırdır: onu bilinçli ve şuurlu bir şekilde dillendiren eğer ne dediğinin farkında olarak bunu yapıyorsa; kendi varlığını o ilahi kudretin varlığına Eşhedüenlâ ilahe illallah diyerek, hem buna şehadet ediyor hem de bu hakikatin nuru içerisinde nefsini ve benliğini nefyetmek suretiyle kendini eritmeyi başarabilmişse eğer, özündeki ilahi nurun çerağını yakmış, kalbine yerleşen hikmetle tefekküre kapı aralamış, cennete giden yolların taşlarını teker teker bu zikrin esrarına vukufiyetle ermiş demektir, bunu Rableri tarafından bir lütuf, kerem ve

15

3-

4-

5-

6-

7-

atiyye eseri olarak gönüllerinde bulmuş olanlarsa; yalnızca mü’min, müttaki, mukarreb, Muhsin, Salih, aziz ve halis olan kullar, ilahi inayet ve Hakk’ın kapısının vazgeçilmez taliplileri olanlardır. Fatır, 32-33: “ Sonra biz o kitabı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan da nefislerine zulmeden var, orta yolu tutan var, Allah'ın izniyle hayırlarda ileri geçenler var. İşte bu büyük lütuftur. Onlara Adn cennetleri vardır. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir. Orada elbiseleri de ipektir.” Burada zikredilen üç grup insan da ne ölürken, ne kabirlerinde, ne de kabirlerinden kalktıkların da yalnız kalacaklardır. Diriliş çığlığını duydukları zaman, başlarından toprağı silkerek: ‘ Hamdolsun bizden üzüntüyü gideren Allah’a, muhakkak ki Rabbimiz, elbette Gafûrdur, Şekûrdur.’ Diyerek kalkacaklardır. İlk grupta yer alanların durumları mizan günü belli olacaktır. Melekler onların lehine şöyle şehadet edecekler: ‘ Onların, Allah’tan başka ilah yoktur dediklerini gördük.’ Diyecekler. Allah-ü Teala’da: Doğru söylemişlerdir, Ben’den başka hiçbir ilah yoktur. “ O bir tektir ” sözlerinden dolayı onları cennete girdirin ve hatalarını da cehennem ehlinin üzerine yıkın, buyuracaktır. Ankebut, 13: ‘ Fakat gerçek şu ki, elbette kendi yüklerini, kendi yükleriyle birlikte nice yükleri taşıyacaklar ve uydurup durdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir.’ İkinci guptakiler kolay bir hesapla cennete girecekler, üçüncü ve son gruptakiler ise hesapsız olarak cennete gireceklerdir. (İbn-i Kesir, Hadislerle Kur’an Tefsiri) ‘Eğer dünya senin standartlarına uymazsa, ona boyun eğmek yerine onu yıkmalı ve yeniden kurmalısın.’(İkbal) Yakîni en öndekilerden ve manen en öndekilere en yakın olanlardan, ders alarak öğrenmeye çalışırken, daha güzel ve içinde herkesin huzurla yaşayabileceği adil bir dünya kurabilmek için harekete geçmek; bu zamanın en önemli ibadetlerinden birini teşkil ediyor olmalı. Bunu Hz.Ali(kv)’in şu sözü ne güzel ifade eder: ‘Kim zekâda basiret sahibi olursa, ona hikmet görünür. Kime hikmet görünürse ibreti bilir. Kim ibreti bilirse sanki ilklerin arasında olur.’ ‘Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlâkının, anneannelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyoruz. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.(Gazi Mustafa Kemal Atatürk)’ Hz. İsa(a.s)’ın konuşmalarında kullandığı imgeler; ve bu kullandığı imgelerin anlatılan konuları avamın dahi rahatlıkla anlamasına zemin teşkil etmesi. Örneğin babanın; ailesini koruması ve onların rızkını temin etmek için çalışması bakımından Rabbin babaya mecazen benzetilmiş olması ve bu mecazi olarak babaya benzetilmiş olan Rabbimizi gerçek manada bir insanmış gibi anlayanların; gerçek manada Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanmaktan bile imtina ettiklerinin açık bir göstergesi olarak; bu çarpık, tarafkir, tutucu ve inatçı yaklaşımın semavi dinlerin ortak çağrısı olan tevhid inancı karşısındaki çelişkisi ve Allah’ı babaya benzetmenin anlaşılması bakımından çocukların fıtratına dahi en uygun tercih oluşu. Ve yine İsa(a.s)’nın bunu destekler mahiyette; İsrail oğullarının yolunu şaşırmış dağınık koyunlarını toplamak için gönderildiğini söylemesi. Bilginin asıl kaynağı ilahi bilgidir. Çünkü her şeyi yoktan var edenin ilmi sonsuzdur ve her şeyi kuşatmıştır. Sınırlı halde bulunan kümülatif bilginin sahibi insan bilgisinin ise, denizin yanındaki tek bir damladan farkı yoktur. Allah’a en yakın kul, Allah’ı en iyi akleden kuldur. Zira akletmek, Allah’ı birlemenin alametidir. Nur-u Kur’an, tahkiki iman ve İslâmiyet, şefkat ve merhamet, adalet ve 16

hakkaniyet, hak ve hakikat dersi alan talebeler, hadisat ve vukûatın mahiyet ve künhüne, menşei ve menbaına nüfuz etmekte ve vâkıf olmakta fevkâlede bir şuur ve ferasete, dirayet ve kıyasete, tedbir ve temkine mazhardırlar; zira tahkik-i ilm-i iman ve marifetullah dersleri, iman ve İslâmiyet’i, fehm ve feraseti, basiret ve iz’anı inkişaf ettirir, muhakeme ve muvazene melekesini ihya eder ve kuvvetlendirir. Bunun neticesinde ilmiyle amil olmaya çalışırak; ‘amelin ruhu ihlâstır, ihlâsın ruhu niyettir’ hakikatine bağlı kalarak, ihlâs ve takvayı kazanma gayreti içinde çalışır. 8- Uygulanması en zor olan üç büyük sır: Az yemek, az uyumak, az konuşmak. Hayattayken selamet bulmanın en öncelikli reçetesi işte bu sırlar. 9- ‘Ne edersen kendine edersin kendi kendine’ Türk öz deyişindeki hakikatin içindeki anlam derinliği; başına gelen her şeyin kendi elinden olduğu, hak ettiğinden fazlasını elde edemeyeceğin için başkalarının elindeki nimetlere göz dikerek, nimet düşmanlığı yapmanın yanlışlığı, hoşlanmadığın bir durumla karşılaşırsan değiştirebilecek güç ve kudrete sahip değilsen onu Allah’a havale etmeyi telkin etmesi, kimseye karşı kin ve düşmanlık beslememeyi öğütlemesi, ne halde olursan ol her halükârda Rabbinin yardımını isteyerek şükretmenin tarifi kabil olmayan getirisi, ne kadar şükredersen şükret bir kul olmanın bilinciyle Rabbin için yaptığını yeterli görmemeyi istemesi, kendi benliğini yok saymanın getirdiği huzur ve rahatlığa işaret etmesi, nefsinin aşırı isteklerine kulak vermemenin ilahi gazabı celbetmemek için dikkat çekmesi, nerde olursan ol Rabbine tam güvenmeyi salık vermesi ve nihayetinde de Onun dostlarını zayi ettiğinin görülmemiş olması karşısında insana sağladığı yüksek yaşam kalitesi ve huzuru ve nihayetinde de insanı iki dünya saadetine daha dünyadayken hazırlamasının bu özdeyişi cennetin kapısını açan bir anahtara dönüştürmesi. 10- Günah olduğunu bile bile sılayı rahim-i kesenlerin; akrabalarıyla karşılaştıklarında içine düştükleri içler acısı durumları. 11- Cennet hurilerini dünyada aramanın insana kaybettirdiği imani hasletler, nefsinin kölesi olmuşları düşürdüğü hayvani haller! 12- Yüzüne karşı hataları hatırlatılan tekebbür sahibi kimselerin; takındıkları inkârcı tutum ve başkalarının yanlışlarını ortaya dökmek suretiyle, kendinden başka herkesi karalayıp, kendilerini olabildiğince temize çıkarma gayreti içine girmeleri. 13- Duygusal zekâya sahip, ayna nöronların aktif olduğu kimseler rahatlıkla karşılarındaki kimselerin mimik ve davranışlarını ve ses tonunu gibi manevi durumlarını hızla algılayarak bunlarla senkronize olabilirler. Özellikle yüz hatlarının analizi; her insanın farklı bir mizaca sahip olmasına rağmen, yaptığı hareketler ve eylemlerin o andaki sahip oldukları ruhsal psikolojilerini, en derin ayrıntılarıyla birlikte, bir harita hassasiyetinde önümüze sermesi. 14- Kendisine karşı gösterilen dünyevi nimet ve ihsanlar altında ezilmeden, bunlardan dolayı kendini mihnet altına sokmadan kalmayı becerebilmek; kâinatta hüküm süren tek olan ilahi kudreti müşahede edebilen, marifet ve hikmet sahibi, arif kimselere has bir özelliktir. 15- Genel ahlâk kaidelerinin tamamiyle alt üst olduğu toplumlarda yardımlaşma ve dayanışma duygularının gün geçtikçe azalmasına paralel olarak, akrabalar arasında dahi yaşanan ilişkilerin formelleşmesinin getirdiği; ailelerin kendilerini yalnız hissetme

17

pskolojisinin yol açtığı davranış bozukluklarının; topluma korku, endişe, kargaşa, hırsızlık ve terör gibi adi suçlar olarak geri dönmesi. 16- Bireysel ahlâk bakımından, ruh ve beden bütünlüğünü sağlayamayan insanların, yaşadığı ruhsal çatışmalar ve geçirdikleri psikolojik tramvaların her aşamasında fıtratında saf ve temiz yaratılmış olması itibariyle, insanı özüne bir adım daha fazla yaklaştırıyor olması. 17- Aile ortamlarında şiddet gören çocukların; sevgiyi dışarıdaki arkadaşlarında araması ve hayatın acımasızlığı karşında korunmasız kalakalmalarının onlara yaptırdığı affedilemez hatalar. 18- Ahlâki zaafiyeti olanların; sevgi ve saygı bekledikleri en yakınlarından dahi sevgi ve saygı görememeleri, İslâm hukukunun getirdiği tedbirlerin ne kadar insan onuru ve haysiyetine değer verdiğini göstermesi. Fıtrat dışı aşırılıkları şiddetle reddetmesi. 19- Düşündüklerini açık açık söyleme hakkının, sadece resmi ideolojiye yakın duranların kendilerinde görmeleri, gayet normal olarak karşılandığı bir ortamda, toplumda sayılarının artması istenmeyen bi takım kesimlerin sürekli pskolojik baskı altında tutulması, demokratik ve özgür ülkelerde meşru sayılabilecek, her türlü özgürlüklerin artırılmasına yönelik isteklerinin, yine devletin resmi ideolojisini temsil eden organlar tarafından, en yüksek perdeden, aşırı denebilecek tepkilere maruz kalması ve bu kakafoni içinde toplumda azınlık olmalarına rağmen, sesleri baskın çıkanların ileriye ve özgürleşmeye yönelik atılan her adımı, her seferinde aynı bahaneleri ileri sürerek; duyulması arzu edilmeyen sesler olarak gösterip, boğmak istemeleri. 20- Azınlığın içine sindiremediği çoğunluğun, yine azınlık tarafından sindirilmesi. 21- Türk halkının; daha çok çocuklarına verdikleri isimlerin ilk Müslüman olanlardan seçilmesinin sebebi; fani ömrü boyunca çekilen dünyevi sıkıntılara paralel olarak, eziyetlere uğrayan ashab-ı ikramı kendilerine daha yakın görmeleri ve geçim endişesiyle münkerattan, fuhşiyattan, maruz kaldıkları musibetlerle halkın büyük bölümünün bu ve benzeri kötü ortamlardan, uzak kalabilmesi sonucu; İslam’ın güzelliklerini ahir zamanda dahi ilk olanlara benzeyerek yaşatmak arzusunun, dışa vurumunu teşkil ediyor olması. 22- İlk hevesle uygulanmak isteyen İslâmî hakikatlerin; aradan geçen her bir yıl yaprağının insanı yaşlandırması sonucu; Müslümanların değer yargılarının dünyevileşmesi ve dünya lezzetlerine karşı olan bağlılıklarının, artması dolayısıyla unutturduğu sağlık ve afiyete karşı şükürsüzlüğün ve kanaatsizliğin artmasının, toplumlara getirmiş olduğu büyük felaketler ve musibetler. 23- Ailesinin dini konularda cahil olması nedeniyle, o ailede yetişen çocukların dini eğitimini hayatı boyunca alamama tehlikesi ve ileride kendi ailesi içinde yaşayabileceği sorunların yüksekliği ve potansiyel olarak gösterebilecekleri ahlâki zaafiyet oranının yüksekliği. 24- Kendi kendinin düşmanı olarak, nefsine zulmedenlerin; uykuda olduğu için rüyasının farkında olamayanların, ateşle uyanacak olmalarını düşünmenin getirdiği dehşet. 25- Kıymetli şeyleri kuyumcu sarraflarının bilmesi gibi ilmin kıymetini de en iyi alimlerin bilmesi. 26- Kitaplarına(Tevrat’a) taptıklarından, gerçeği inkar eden ey kitap ehli! Peki elinizdeki kitabı size kim indirdi?

18

27- Kim Allah’a sarılırsa muhakkak ki o, doğru yola iletilmiştir. (Al-i İmran, 101) İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar. İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.(En’am, 82) 28- Ya Muhammed Ah bir görsen: Onların (kafirlerin) ateşin başında durdurulmuş iken ah ne olurdu, keşke biz geri döndürülseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık, inananlardan olsaydık dediklerini. (En’am, 27) 29- Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır, kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar. Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için "Bu Allah katındandır. " derler. Artık vay o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!.. (Bakara, 78-79) 30- Allah şehadet eyledi şu gerçeğe ki, başka tanrı yok, ancak O vardır. Bütün melekler ve ilim uluları da dosdoğru olarak buna şahittir ki, başka tanrı yok, ancak O aziz, O hakîm vardır. Doğrusu Allah katında din, İslâm'dır; o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse iyi bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir. Buna karşı seninle münakayaşa kalkışırlarsa de ki: "Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah'a teslim etmişimdir". Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmîlere de ki: "Siz de İslâm'ı kabul ettiniz mi?" Eğer İslâm'a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlar içinde adaleti emredenlerin canına kıyanlar yok mu? Bunları acıklı bir azapla müjdele!(Alî İmran 18-21) 31- Her nerede olursanız olun, ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız. Onlara bir iyilik erişirse "Bu, Allah’tandır" derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, "Bu, senin yüzündendir. " derler. Ey Muhammed! De ki: "Hepsi Allah'tandır. " Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar?(Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şahit olarak da Allah yeter (Nisa,78-79). Çünkü yaratma meydana getirme yönünden iyilik de kötülük de Allah’tandır. Ancak kişinin başına gelen iyili Allah’ın fazlından bir ihsan iken, onun başına gelen kötülük Allah’ın adaletinin bir tecellisi olarak işlemiş olduğu günahlara karşılık dünyada peşin verilen bir ceza ve intikam olarak görülmelidir. 32- Hikmet ve ledünni ilme Hz. Hızır(a.s) gibi vakıf kulların; hassaslaşan duyuları ve öbür alemin kapılarını, onlara açan karşılıksız kullukları ve bu karşılıksız kulluğun nişanesi de hem darlıkta hem bollukta şükretmeyi Allah’ın inayetiyle ellerinden bırakmamaları. 33- Ahir zamanda korkulacak olanlar sadece diliyle alim geçinen münafıklardır.(Hadis Meali) 34- Geceleyin gündüz yaptıklarının, hesabını başının altındaki yastığa verebilen, her söylediğinin hak ve doğru olmasına dikkat eden; Hz. Ebu Bekir(ra) gibi sıddıklar ve her işinde adaleti gözeten Hz. Ömer(ra) gibi er oğlu erlerdir. 35- Her şeyi en iyi en doğru ben bilirim sevdasındakilerin, hiç kimse tarafından sevilmemesi ve en yakınlarından dahi destek bulamamaları sonucu olarak; helal şeylere aşırı

19

düşkünlüğü ve yakînlerinin azalmasıyla ibadetlerden alınan lezzetlerin gitmesi ve ülfet halinin hasıl olması. 36- Yaşlı olmayı olgunluk yerine meziyet sayanların; kendi pencerelerinin darlığı ve farklı düşünenlere tahammülsüzlüğü, yalnız kendini haklı görme hastalığı nedeniyle onları ikna edebilmenin güçlüğü. 37- Katışıksız tertemiz saf ve lekesiz bir kalple tam olarak iman etmiş olanlara, Yüce Rabbimizin yakînlerini artırmak için lütfettiği rahmani latifeler. Her insan farklı farklı yeteneklere sahip olduğu için değişik kaplara benzerler. Kapların içerisine aldığı miktar birbirinden farklı olsa da hepsinden taşan aynı şey: zevk-î ruhanidir. 38- Eski ve yeni Ahit’te anlatılan kıssalarda yer, zaman ve kişilerin belirtilmesine rağmen Kur’an-ı Azümüşşan’daki kıssaların daha çok öğüt ve ibret yönünün öne çıkarılmasındaki hikmetin; cevizin kabuğuyla-özü arasında bulunan ilişkiye olan yakın benzerliği. 39- Yüce bir ipe tutunmadan insan letaifinin yükselmesinin mümkünatnın bulunmayışı. 40- İnsan elinin, sırtını kaşımak veya kirlerinden temizlenmek için ardına dahi yetişmemesinin; verdiği bir ders olarak; hayatta insanın tek başına yaşamak için yaratılmamış olduğunun başlıca delilini oluşturması. 41- İhtiadı İslâm için çalışmanın, zamanımızda farz-ı ayn olduğunun, herkes tarafından kabullenilip, geniş hak kitleleriyle paylaşılmasının zarureti. 42- Türkiye’nin iç ve dış politikasının belirlenmesinde, büyük güçlerin neticelere yön veren etkisinin sorgulanabilmesi için daha güçlü bağımsız işleyebilen ekonomiye ve milli bir savunma sanayine sahip olarak, tam bağımsızlığını sağlamasının önemi ve gerekliliği. 43- Mevlana Celaleddi-i Rumi’deki insan sevgisi ve Allah aşkının bir sonucu olarak, yetmiş iki millete kendi sırrını işittirerek, aşk makamına vasıtasız eriştikten sonra, Şeb-i Aruz’da nurun o yüce nura kavuşması. 44- İmanı hakikatleri aklın penceresine yaklaştırmaya çalışan, hikmet ve yakîn sahibi asrın müçtehidi Risale-i Nur Külliyatı’nın müellifi: Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin dini uğruna katlandığı çileler ve örnek alınması gereken hasletlerinden biri de; nerdeyse bir asra yaklaştığı halde, sürgünlerle dolu olan hayatında, sürekli kanaat ve iktisata dikkat ederek yaşaması, Allah’a karşı tevazuu, tefekkürü, tevekkülü, şükrü ve hediye kabul etmeyişindeki ihlâs sırrı. 45- Buharın gökyüzünde belli şartlar altında, yoğunlaşıp yeryüzüne düştüğü gibi; yoğunlaşan duygularla şiir yazmanın da insana kazandırdığı iç huzur ve can ile ten bütünlüğüne sağladığı yadsınamaz katkılar. 46- Kendini diğer insanlardan üstün görerek kibirlenenlerin; Allah’ın vahdet sıfatının bir vahid-i kıyasi yapabilmeleri için kendilerine verilmiş bir tecellisi olduğunu kavrayamamış olmalarının, onları Rablerinden çok Firavun’a yaklaştırması. 47- Ağaran saçların; insana hatırlattığı ölüm gerçeği ve Müslüman olarak saçı ağaranlara azap etmekten, haya eden Rabbimiz’e karşılık, fasıklıktan utanmayan ihtiyarların, ilahi azaba düçar olacak olmalarını, insanın cahilliğiyle telif etmenin zorluğu. 48- Zamanında vazifesininin ağırlığının farkında olmayan gençlerin; tüm ağırlığıyla hayatı kendi omuzlarında hissetmelerinin, geleceğe dair onlara yaşattığı sükûtu hayal.

20

49- Aşk hususunda size asla yalan söylemeyecek olan; bedenimizin kapısı hükmündeki gözünüzün, sevgiliyi gördüğü andaki o ışıltısı ve ruhumuzun kapısı hükmündeki, kalbinizin dışardan bile rahatlıkla duyulabilecek olan, güm güm atış sesidir. 50- Kalpte noksansız olarak yanan iman meşalesinin, insana sağladığı tarifi imkansız sarsılamayan, yıkılamayan büyük güç, kuvvet. 51- Sekinetlerin birer rahmet damlaları olarak; Hz. Davud(a.s)’dan beri inananlara, doğru yolu göstermesi ve dünyayı mü’minin mirat-ı kalbinden seyreden, ilahi nurların tecelligahı olarak, kirlerden arındırması. 52- Yüce Rabbimizin; ümmi bir peygamber olarak gönderdiği, Kainatın Efendisi Muhammet Mustafa (sav)’in insanlığa bir lütuf, kainata bir rahmet olarak, vazifelendirilmiş olmasının, arka planında sürekli bir hıfz ve inayetle birlikte, Cebrail(as)’ın hayrı tavsiye eden dostluğu ve açtığı İslâm dini yolundan giden ümmetinin, sevaplarından bu kutsi mesaja ayinedarlık yapması bakımından, hisse alması neticesinde makam-ı Mahmut’u kazanması ve onun sünnetinin neredeyse yayın iki ucu kadar Sünnetullah’a (Allah’ın hoş ve uygun gördüğü tavsiye ettiği fiil ve davranışlara) yaklaşması. 53- Resulullah(s.a.v)’in peygamberi bir metod olarak, tercih ettiği tebliğ ve irşat yönteminin; etrafında bulunan herkese büyük/küçük demeden onları, hem doğru yola yönlendirmesinin, hem de ileriye dönük olarak yetiştirmesinin ve ferasetiyle her şahsı kendi durum ve şartları içerisinde telakki etmesinin; İslâmî öğreti açısından getirmiş olduğu hızlı intişar dönemini dikkate alarak, değerlendirmek açısından önemi. 54- Her doğruyu her yerde çekinmeden söyleyebilenlerin; iki yüzlü yaşamamak için tek başlarına kalmayı göze almalarının, getirdiği bir sonuç olarak; etrafındakiler tarafından pek sevilmediğinden, hayatın maddi boyutuna yapışmak zorunda kalmalarının; verdirttiği ahlâki ve dini tavizler. 55- Evrensel hukuk normlarını tespit etmeye çalışanların; suç ve ceza kriterlerini hazırlarlarken, öncelikli olarak, dikkate almak zorunluluğu bulunan, iki belirleyici nitelik olarak; kanunların her türlü önyargı ve kavmiyetçilikten uzak kalarak, insan fıtratına ve vicdanına ne kadar uygun olup/olmadığı meselesinin etüdünün, adalet terazisini elinde bulunduranlar tarafından yapılmasının, dengenin şaşmaması ve toplumsal huzurun tesisi açısından hayati derecedeki önemi. 56- İlahi ilmin ve hikmetin kıymetini en çok bilen alimlerin, dünya metaına hiç kıymet vermemelerinin ve dünyanın fani yüzüne arkalarını dönmelerinin, getirdiği bir netice olarak; zahidâne yaşayanların avamın nazarında fakir ve yardıma muhtaçmış gibi algılanmasının, topluma kattığı nakıslık, asla tükenmeyen ilahi lütufları, her an unutmaksızın yaşayabilme nimetinin, Allah’ın yardımıyla havassa ait olduğunu ikaz etmesi. İlmin ve alimin kıymetsizleştirildiği ve aranmadığı bir toplumda, insanların gündüzü gece, geceyi gündüz sanarak aldanmasına hiç şaşmamak gerek doğrusu. 57- İnsanın özündeki cevheri keşfedebilmesi için; çevresindeki her şeye hak ettiği kadar değer vermeye çalışarak, kültürel açıdan önemli ve değerli olan moral değerlere yaklaşarak, değersiz ve faydasız iş ve kişilerden uzaklaşarak, ruhen yalnızlaşarak, insanın yaratılış mahiyetini ve buna bağlı olarak hayatın ve ölümün gerçek manalarını, yakından tanıma

21

gayreti içinde, kişinin bulunmasının; fiili bir dua hükmüne geçerek Rabbani letaiflerle desteklenmesi sayesinde; meleklerin bile secde ettiği, Allah’ın nurundan üflediği, yeryüzünün halifesi, Hz. Adem’in(as) o temiz ve pak ruhuna adım adım insanı her an daha fazla yaklaştırırken, yakalanan bu ten ve can uyumu sayesinde ölümle beraber barışık yaşamayı öğrenen insan; zaten ölümsüzlük iksirini yaşarken tam anlamıyla yalnız böyle tadabilir. 58- Yekkanehullah: Allah’ın tecelligâh yeri olan kalbe ilettiği yakîn sırrının; mü’minleri doğru yola iletmesinin, büyüklüğünün şükrü karşısında; acziyetini va fakrını idrak eden kullarının içinde bulundukları müşkilin farkında olmalarını, şükür olarak kabul eden Rabbimize yerde ve gökte yarattıkların sayısı adedince hamd-ü senalar olsun. 59- Arifibillahları Allah’tan başkasının bilmemesindeki hikmet sırrı; ilahi Cemâl’e ayinedarlık yapan kulunun kalbini, masivaya karşı koruması ve başkalarının aşırı sevgisinden onu kıskanarak, gaybet perdesi altında gizlemesi. 60- Kur’anın ayetleri adedince Cennet’te bulunan mertebelere, insanın; dünyadaki marifeti ölçüsünde, ilahi Cemâl’in nurunu müşahede edecek olması hakikatinin, iman ehline kazandırdığı iki dünya saadeti. 61- Yüce Rabbimizin kendi zatını sevenleri ve onun sevdiği kulları sevenleri, bu yüce sevgilerinin bir karşılığı olarak, dünyevi musibetleri defetmesi, ahde vefalılara karşı merhamet edip koruması ve bu kulunu düşmanlarının zayî etmesine engel olarak, dünyada dahi peşinen ödüllendirmesi. 62- Cennete daha çok cömertlerin layık olmaları nedeniyle; fakirleri gözeten, Allah’ın dinini malıyla-canıyla yüceltmeye çalışan, Allah’ın inayetiyle kendi çizdiği hudutlarını aşmasından, azad ettiklerinin farkına varabildikleri; üstünlüğün maddi zenginlikle değil gönül zenginliğiyle alakâlı olduğu hakikatine ermiş, karşılıksız Allahü Teala’ya ihsan şuuruyla bağlanmış, çalışmayı ibadet telakki edecek kadar dininin özüne vakıf olmaları. Tevbe, 24: ‘Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.’ 63- Ramazan’ın her iftar vaktinde bir milyon cehennemlik kişi azat olur, aynı işlem bu aydaki Cuma günlerinin her saatinde tekrarlanmasına rağmen; şeytanın hilelerinden gafil olarak yaşadıklarından dolayı nefislerinin Şeytanlaştığının farkına varamayan bedbahtların, Şeytanların bile bağlandığı unutarak, on bir ayın sultanı olan bu ayda; çevrelerindeki diğer akrabalarının arasında yardımlaşma ve kardeşlik duygularının ortaya çıkmasına rağmen, nefsinin içindeki kötülükleri dışa vurmaları ve ruhlarının aynasını karartması neticesinde; insanın kendine ne kadar yabancılaştığının, bir göstergesi olarak açığa çıkmasının; insanlığa yaşattığı hüzün. 64- ‘İnsanların en hayırlısı onlara faydalı olandır’, fehvasınca hareket etmeyi kendilerine bir vazife olarak telakki edenlerin; ilahi kelamı okumanın yanı sıra, kâinat kitabını(müspet

22

ilimler) da en güzel şekilde okuyup, onu da anlamaya çalışmalarının insanlığa kutsî mesajın ulaştırılmasının, üstlendikleri onurlu ve kutsal bir vazifeyi teşkil etmesi. 65- Kâinatın bütün yüzleriyle birlikte okumanın; (nebatat ve hayvanat ve anasır-ı erbaayı tanıma) insanlara verdiği üzerinde uzun uzun düşünmeyi gerektiren, milyonlarca belki milyarlarca tevhid akidesini lisan-ı halleriyle, kainatta tesbih eden olaylardan bihaber yaşayan ehl-i kitabın; henüz keşfedilememiş hakikatleri düşünemeden, aklın fenerinde ihtidayı arama zorunluluğu içinde kalmalarının, hakkı tasdik noktasında oluşturduğu zaafiyet. Küçük bir örnek olarak; şehvetinin kurbanı olan erkek örümceğin, dişisinin ördüğü ağ üzerinde çok uzun müddet kalmasının; bir av zannedilerek, sarmalanıp yenerek ölme riskinin bulunmasının, insanlara verdiği ibret... 66- İnsanın dünyada aşkla bağlanmaya değecek olan tek dünyalığının, seccadesi olması. 67- İnsanlara yapılan yardımların içerisinde en yücesinin fakirleri, yoksulları, muhtaçları,yetimleri, yolcuları, misafirleri ve borçluları doyurmak olması. 68- Uykunun, fiziki bedeni dinlendirmenin, en iyi yolu olması nedeniyle, her yeni gün insanın hayata yeniden, doğduğu günkü kadar temiz ve zinde başlamasını temin etmek suretiyle, insanlığın maddi terakkisine verdiği mükemmelliği tartışılamaz katkı. 69- Yüzlerce ayetten süzülerek oluşan Risale-i Nur hakikatlerinin, nur ehline verdiği sarsılmaz iman ve nice hikmetlere ve lütuflara binaen ilham ile yazdırılmış olmasının, o yolda yürüyenlere; sürekli bir aksiyon, aşk ve şevk olarak yansıması ve onları her daim teyakkuz halinde bırakması. 70- Her insanın kalbinde onun imanını emen bir kene bulunur. Bu kenenin emdiği kan miktarı da damarları içinden geçen kan miktarıyla doğru orantılı olarak değişir. Böyle birinin, kalbinde meydana gelen ‘hutuvvat-ı Şeytan’ın’ kuvvetli tesiriyle, yönetimi ele geçirmesine katkı sağlayan bu kene ve onun daimî müttefikleri olan; nefis ve heva birleşerek; sürekli kula günah ve haram olan şeyleri işlemesini fısıldayarak, kötülüğü telkin etmesi. Bu kutsal ittifak karşısında aciz düşen ademoğlunun, hareketlerini kontrol edememesine paralel olarak, içine düştüğü kuyuda günahlarının içinde yuvarlanması, onun şeytanla yoldaşlık ettiğinin farkına varmasını engeller; çünkü onun hileleri ve arzuları o kadar gizli ve tehlikelidir ki; yalnız alimler hakkıyla onlardan korkabilir ve onun desiselerinden ‘Euzü billahimineşşeytanirraciym’ kelimesinin sırrıyla ve Muvazeteyn sürelerinin yardımıyla korunup, onun şerrinden emin olarak kalabilirler. Ayrıca helal dairesi keyfe kâfidir, Şeytanın hilelerine ve vesveselerine uyarak harama girmeye hiç lüzum yoktur kaidesince; helâl dairesinde kalarak, kişinin ailesiyle birleşmesinin dahi bir cilveyi Rabbaniye olarak, ibadetin değişik bir nev-i olduğunun değerlendirilmesi; kulu Rabbine daha fazla yaklaştırıyor olmasının yanında, insanın kullanımına verilen her bir nimetin, ebediyete bakan farklı bir vechesinin daha bulunduğunu, cümle aleme ilan ediyor oluşu. 71- Hayatın boyunca hiç deniz görmemiş bir bedeviye; okyanusun dibindeki hazinelerden olan inci ve mercandan bahsetmenin anlamsızlığı gibi vahyin üstünlüğünü pozitif akılla kıyaslayanların; akıllarını gözlerinin derekesine indirme gafleti ve beyni örten bu gafletin bir neticesi olarak manâ alemine dair her şeyi inkâra kalkışmaları ve ilahi rahmetin ve lütüfun bir tecellisi olarak mucizeleri anlayamayanların; bu halleriyle, denizi hayatlarında

23

hiç görememiş, hayatın anlamını tamamiyle kavrayamamış, cahil çöl bedevilerini andırıyor olmaları. Hiç olmazsa bedeviler develerine su taşıtmasını becerebilirken, bu hasletlere sahip okumuş olduğunu zanneden cahil-cühelanın; kâinatın sadece fani olan yüzüne bakan kısmını anlayabilmek için yıllarca müspet ilimleri sırtlarında taşımalarına rağmen kişilik ve şahsiyetlerinin bekasını başlarının üzerinde taşıdıkları makamlara bağlayan, taassub ve bağnazlık kokan açıklama ve eylemlerle medyanın karşısına çıkmaktan utanmayan profesörlerin; işlerini layıkıyla yapmadıklarının bir ispatını oluşturması. 72- Bu devirde medenileri galebenin yalnız ikna ile mümkün olmasındandır ki; aklı ve müspet ilimleri dinin doğru anlaşılması için seferber etmenin, ahir zaman için yazılmış yegane reçetelerin; Risale-i Nur eczahanesinde isteyen herkese, hastalığı ölçüsünde şifa dağıtmasındaki mucizevi yönleri ve insanlığın kurtuluşuna yaptığı yatsınamaz katkı; insanı özgürleştiren bu manevi hürriyetin gerçekleşebilmesi için her türlü fedakârlığın yanında fikri çileyi çekenlerin azami derece riayet etmeye çalıştıkları; ihlas, kanaat ve iktisat ölçüsünde yapılan çalışmaların kıymetlenmesi, dalga dalga dünyaya yayılması ve nice aklıyla karanlıkta yol arayan, kalbi henüz tamamen kararmamış, fıtratı ve sadrı bozulmamış, akıl ve fikir sahibi olan herkese gösterdiği nurefşan bir ufuktan, büyük insaniyetin yani İslamiyet’in tıpkı şafak vakti güneşin doğması gibi tenevvür etmesi. 73- Geçmiş kavimlerin yaşadığı anlatılan hikâyelere inanıp/inanmamak konusunda tereddüte düşenlerin; ehli sünnet velcemaat çizgisine uygunluk bakımından, olayların sorgulanıp, değerlendirmesinin; İsrailiyat’ın dine sonradan karıştırıldığı için Müslüman olmak isteyen ehli kitabı da şüpheye sevkeden, bid’atlardan arındırılması bakımından önemi. 74- Asr-ı Saadet’te Peygamber Efendimiz(s.a.v) ile birlikte yaşayan ashab-ı ikramın örnek hayatlarına benzer bir hayat yaşamanın; Allah’ın siyanetiyle şu zamanda dahi mümkün olabilmesi nimetini, hiçbir cemaatin, rızayı ilahiye talip tarikatin ödeyemeyeceğini bilmenin, şükür olarak kabul edilmesi ve Süha yıldızında asılı duran, takva libasını giymenin, ona talip insanlara ait bir haslet olduğu ve bu haslete sahip olanların; Sıdk ve Faruk sıfatlarıyla şereflenecek olmaları. 75- Tolstoy’un çok uzun zaman önce sorduğu soruların cevapsız kalması hasebiyle şimdi tekrar hatırlatma gereğini duyarak soralım ki cevap versinler bakalım bize her şeyi açıklamak iddiasındaki bilimi tek kılavuz kabul eden aklının kulları; ‘Hayatta sarhoş olarak yaşamaya devam etmek mümkün mü? Hayatımın beni bekleyen kaçınılmaz olan ölümün yok etmeyeceği bir anlamı var mı? En doğru şekilde nasıl yaşarım? İlerlemeye uygun olarak nasıl yaşarım? Bu gün yaptıklarım ve yarın yapacaklarımın sonunda ne olacak? Arzuları olan bir varlık olarak ben kimim? Bilginin her bir basamağı onları hakikate kılavuzlar; hakikat ise ölümün ta kendisidir. Benim gibi hayatın anlamını bilimde arayan, hiç kimsenin de hiçbir şey bulamadığına ikna oldum. Bilimler hayatın kendisiyle ilgili hiçbir soruya cevap verememektedir. O insanlar hiçbir şey bulamamakla kalmadıkları gibi beni tam da ümitsizliğe sevk eden, şeyin hayatın anlamsızlığının, tek bir şüpheye yer vermeksizin, bilebilecekleri yegane şey olduğunu açıkça kabul etmişlerdi. Sorduğum sorular sorulabilecek tek meşru sorulardı ve bütün bilimlerin temelini oluşturuyordu.

24

Suçlanması gereken bu soruları soran kişi olarak, ben değil bu sorulara cevap verme iddiasında olan, bilimin kendisiydi. İnsan inancı olmadan yaşayamaz!’ 76- Kadın boşluktan, erkekse yokluktan ibarettir. Yokluk boşlukta kaybolduğunda vuslata erişen varlık, kemâle erme bahtiyarlığını en güzel surette elde etmiştir. 77- İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.Konuşmaktan korkuyor,eleştirilmekten korktuğu için.Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.Yaslanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.Unutulmaktan korkuyor,dünyaya iyi bir şey vermediği için.Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.(W.Shakespeare)

25

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC – II

1- Açık saçık dolaşmayı maharet sayan, güzelliklerini teşhir için gece gündüz sokak sokak dolaşan kadınların; yabancı nazarların şehevi bakışları karşısında utana sıkıla arzularının hilafına, kısacık elbiseleriyle tenlerini kapatabilmek için elbiselerinin sağından solundan çekiştirerek, gayrı ihtiyari yaptıkları hareketlerin; aslında örtünmenin, kadınların fıtratına en uygun, büyük bir nimet olduğunu, farkında olmadan kendi haraketleriyle ispat ve tasdik ediyor olmaları. 2- Fani dünya refahı ve zenginliğinin; maddi planda çalışmaya bağlanması, bunun yanında ahiret kazancının ise ihlasa ve samimiyete bağlanmasındaki, ilahi işaretleri anlayabilmenin, ölçüsünün ilahi kudret karşısındaki teslimiyet ölçüsünde oluşu... 3- Ah şu kadınlığını kötüye kullanmaktan, başka meziyeti olmayan kadınların; yaratılıştan gelen eksikliğini ve sevilmeye muhtaç olarak yaratılmasını suistimal ederek, şeytanın ayak izlerini takip ettiği için şeytanlaşan, şeytanlaştığı için erkekler için bir fitneye dönüşen, azdırıcı ve saptırıcı olan vücudunu zevk için, sex objesine dönüştürmekten utanmayan, menfaatperest, dünyaya ve hazlarının esiri olmuş, zavallı mahluklara açık bırakılan tek ve son kapı olarak henüz ölmeden tövbe etmeyi acilen düşünmelerinin, ateşe olan yakınlıklarıyla, ters orantılı olarak artması karşısında takınılan şuh ve umursamaz tutumun, bu kapının da işledikleri büyük günahlardan ötürü onların büyük kısmına kapalı olduğunu göstermesi. 4- İlkesizlerin vezir yapıldığı, güç savaşlarının siyasi arenada ilkesizce yaşandığı, garip bir ülke gerçekten çok garip. 5- Ruhen erken yaşta olgunlaşmanın sırrı, insanın her şeyden uzaklaşıp, kendi özüne dönerek ruhunun ve bedenin ihtiyaçlarını, eş zamanlı olarak karşılayabilmesinin, ön şartını teşkil ediyor oluşu. 6- İnsanlığa yatırım yapan, sermaye sahibi herkes, ilerde hasat zamanı geldiği vakit, er yada geç dünyada ekim yapıp, yüzlerinin gülecek olması. 7- ‘Samimiyetin lisanı yoktur. Samimiyet sözlerle açıklanamaz. O, gözlerden ve tavırlardan anlaşılır.(Atatürk)’ 8- Gücünü haksız yere işgal ettiği makamlarından alanların; haksız ve adaletsiz tutum ve davranışlarının, makamlarını itibarsızlaştırdığı gibi devletin geleceğinden, halkın güvenini çalanların, hayati öneme haiz kurumlarda oluşturdukları, tamiri gayrı-kabil zararlar ve tahrifatlar. 9- Meleklerin kendisine imrenerek baktıkları kimseler; bir kere gönüllerinden geçirdiklerinin veya dualarında Rabbinden yardım isteyenlerin, vakit kaybetmeksizin derhal zaman ve mekânı aşan bir kudret eli tarafından, kaza planına geçirtilmesi mucizesi ve ve anında kendilerine cevap verilen ve dileği yerine getirilen halis kullar olması. 10- Namazın kıraatındayken okuduğu ayetlerin manasını tam olarak bilememenin; insanda oluşturduğu menfi bir duygu olarak, aidiyyat ve ülfet alışkanlığının namazın ruhuna tamamen aykırı olması hasebiyle, şuuraltımıza yerleştirdiği Rabbimize karşı bizi içine sürüklediği, güven bunalımı ve sebep olduğu ruhsal bozukluklar. 11- İnsan en çok sevdiği şeyle imtihan olmadan ölmez. Bu dünyanın, imtihan dünyası olduğunu içselleştirememenin; tevekkül hususunda insana yaşattığı tereddütler ve yol açtığı pskolojik travmaların, yaşantımıza kattığı huzursuzluk hali.

26

12- Kendisinde yüksek kaabileyet olduğunu vehmedenlerin; aldıkları tüm tedbirlere rağmen, sonuçlar karşısında, sergiledikleri tahammülsüz tavırlar. 13- İmanı kâvi olanlara; ibadet yapmalarının asla ruhlarına ve bedenlerine ağır gelmemesi, imanın ve ibadetin iştiyakı; çiçeklerin hoş kokularının bal arıları tarafından, diğerlerine ekilmesi gibi onları da aynı cazibeyle çekmesi. 14- Zahmetsiz elde edilen nimetlerin, kıymetlerinin yeterince takdir edilememesi, o nimetlerden mahrum kalmak suretiyle, yaşayarak öğrenmenin ve öğretmenin en sağlam öğrenim metodunu oluşturması. 15- İstiharenin kişinin niyetinden bağımsız olarak, bir işin sonucunda, bizim hakkımızda yapmaya niyet ettiğimiz işlerin hayır mı, yoksa şer mi olduğu hususunda bize bir ip ucu vermesi. 16- Yalnız Allah’a dayananların diğer insanların; dünyası için gösterdiği canhıraşane gayretlerine ve çektikleri binbir sıkıntı karşısında, onların bu gafletleri yüzünden, duyduğu acıma hissinin büyüklüğü. 17- Sadece çok konuşan bazı boşboğazların, dinde aşırıya giderek, dinî değerleri anlatma adına işledikleri cinayet sebebiyle, söylediklerini yaşama konusunda içine düştükleri ibretâmiz ikircikli ruh haletleri. 18- Gereksiz yere uykuları kaçan bir insanın; tüm gece boyunca yattığı yatağın boylu boyunca genişliğine rağmen, o kişiye dar gelmesi nedeniyle, hitame erdirilemeyen haksızlığa ve zulme karşı, adaleti savunan fikir çilesinin yaşattığı nihayetsiz vuslat arzusu ve ölüm hakikatine duyulan yakınlığın zirveye çıktığı bir anda kirpiklerine dolan tonlarca uyku yüküne karşı, dayanamabilmenin, tarifinin imkansız oluşu. 19- Beni Haşim kavminin, nail oldukları büyük nimete karşılık zekatın kendilerine haram kılınmış olmasındaki, nimet külfet dengesi. 20- Zekât olma ihtimali az dahi olsa, karşısına çıkan hurmaları yememe hususunda Efendimizin(sav) gösterdiği şayana değer, harkûlade dikkat. 21- Günümüz mütedeyyin Müslümanlarının en çok düştükleri yanılgı; ‘işine geldiği kadar Müslüman olmak’ yani ahkâmı İslâm’iyeye yaşayışıyla muhalefet etmesine rağmen işine geldiği durumlarda, meselâ; bir alacak verecek meselesinde dilinden dini hikayeleri hiç düşürmemeleri ve bu riyakârlık hastalığına yakalandığının farkına varmak istememelerinin onları sürüklediği ikircikli ruh hallerinin; doğruluklarına, dürüstlüklerine ve zorda kalmışa, borçluya, fakire, yoksula, yetime yardım etme duygularının; dünyevi endişelerle ve rızık kaygılarıyla törpülenmesinin bir sonucu olarak; toplumun kardeşlik, isar ve cömertlik duygularına verdiği tarifi imkansız zararlar. 22- Nefisleri için başkalarına kızanların, şeytanın oyuncağı olduktan sonra; kendilerinde geriye kalmış olan pişmanlık duygusunun büyüklüğünden dolayı, bir anlık hiddetin,çekilen pişmanlığa değmemesi. 23- Yüce Kitabımız Kur’anı Kerim’in Efendimiz’le(sav) birlikte gönderilmesinin kainata ve insanlığa bir rahmet, hidayet, nur ve şifa kaynağı olarak, birbirinden asla ayrılamayacağı ve bunu Efendimizin(s.a.v)’in: ‘‘Dikkat edin! Agâh olun! Allah bana kitap gönderdi ve bunun bir misli kadar daha kitap verildi. Muhtemeldir ki; tahtına yaslanmış, karnı tok bir adam kendisine benden bir söz nakledildiğinde, beni yalanlayacak ve o şöyle diyecek: ‘Resulullah böyle söz söylemez; çünkü bu Kur’an’da yok, bırak o sözü bize Kur’an yeter, siz kitapta ne helâl varsa ona uyun, ne haram 27

varsa ondan uzak durun, der. Siz böylelerinden uzak durun, sakın onların sözlerine aldanmayın.” Diyerek, O(sav) ümmetini ahir zamanın fitnelerine karşı uyarmıştır. 24- Hayatının uzun bir kısmını sadece ilim tahsiliyle geçirenlerin; sosyal hayattan kopmalarına paralel olarak, meseleler karşısında tutundukları aşırı bencil ve ilimlerine haddinden fazla güvenmenin getirmiş olduğu ukâla sayılabilecek, gayrı ahlâki tutumları. 25- ‘Arifin huzuru marifet, surûru muhabbet, nuru hakikat birliğidir’ sözündeki tevhid hakikatini fısıldayan marifet-nur ve hakikat birliği ifadelerinin ardı ardına gelmesindeki fevkalede tevafuk. Aklı aşka kurban edenin maşukun yüzüne hayran kalacağı muhakkaktır. (Erzurumlu İ.Hakkı) 26- Bilmiş ol ki, işleyeceğin her amel namazına bağlıdır. Rabbimizin ihsanlarının eseriyiz. İnsanlarda iyiliklerin eseridir.(Hz.Ali kv) 27- Siyaseten iktidara kendilerini yakın hisseden, köyden şehre sonradan gelen kimselerin; toplum hayatına alışmakta gösterdikleri uyum problemi. Devlet memurlarına karşı haksız yere takındıkları, aşağılama ve tahkir etme alışkanlıklarının ahlâki açıdan irdelenmeye muhtaç oluşu. 28- İsrailoğulları’nın işlemiş olduğu cinayetlerden birisi de; haram olan faizi yemek, temiz ve saf olan Hz. Meryem’e, toplum içindeki konumlarını korumak için büyük bir iftira atmaları, Allah’ın ayetlerini az bir fiyat karşılığında satmaları, haksız yere peygamberleri katletmeleri ve bunun neticesi çok azı dışında, hidayet yollarının onlara kapanarak, lanetlenmiş olmalarının verdiği bir ders olarak, ümmet-i Muhammed-i şükre sevketmesinin gerekliliği. 29- İsrailoğullarına kardeşi Harun(as)’ı bırakarak kırk gün bir dağa inzivaya çekilen Hz.Musa(as)’ın Allah’ın kendisini Levh-i mahfuzdan indirtip verdiği, altı levhayla birlikte kavminin yanına dönmesi esnasında, karşılaştığı manzara karşısında çok öfkelenerek, gazaplanıp elindeki kutsal tabloları yere atması sonucu, silinen iki levhada büyük bir ihtimalle, İsrailoğullarına gönderilecek olan son peygamberin adının geçiyor olma ihtimalinin, Yahudilerin onca verilen mucize karşısında, yalnız Allah’a değil gösterilen mucizelere tapınma alışkanlığının, bir riyakârlık göstergesi olarak, bu gazaba duçar olmaları, ibretlik bir tarihî ders olarak ortada duruyor olması. 30- İbadetin en üstünü ilim öğrenmektir. Kim ondan bir parça öğrenirse ister onunla amel etsin, ister etmesin; bin rek’at namaz kılmış kadar sevap alır. Bu öğrendiği ilmin sevabı durduğu gibi durmaz, sürekli artarak, taşar. Eğer mürşid, başkasına da bu ilmi öğretirse, mürid bunları uyguladığı müddetçe, kazandığı sevapların aynısı, eksiksiz olarak mürşide de verilmesindeki, ilahi rahmet ve lütufların seyredilmesi. 31- Ehl-i Kitab’ın materyalist hayat anlayışı sonucu; içine düştükleri iman edecekleri şeylerin, tamamiyle dünyevileşmesi neticesinde, bir türlü tatmin olamamaları ve sürekli bir arayış içinde yaşayarak, kısa ömürlerini zevk-ü sefa peşinde tüketiyor olmaları. 32- Kendilerini güvende hissedemeyenler; başkalarına kötülük etmektende hiç çekinmeyenlerdir. Bu kaide gereğince sürekli Batı ülkelerinin terör korkusu içinde

28

yaşamalarının asıl sebebi kendi elleriyle yaptıkları zulümlerin, bir neticesi olmasının yanında, onların kalplerine yerleştirilen korkunun ilahi kaynaklı bir korku olduğu hakikatinin, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bizlere bildirilmesi. Ve nihayetinde de zulmün dünya ve ahiret zilletini netice vermesi! ‘Olaylar önemli değildir, asıl onları algılama şeklimiz önemlidir,’diyen Epiktetos ne kadar da haklıdır. 33- Evlenmeye gücü yettiği halde evlenmeyen Müslümanların; istisnai bir özel durumları veya sağlık sorunları yok ise, bu halleriyle Hristiyanların ruhban sınıfı önderlerine benzemesi, bu tür benzemelere karşı; Efendimiz(sav)’in onların adetlerine benzememek konusundaki açık emrine muhalefet ediyor olmaları, yine Kainât’ın Efendisi’nin başka bir sözünde: ‘Evlenmeyenin Salih olamayacağı ve yine evli birinin ibadetinin, bekâr birinden yetmiş derece üstün olduğunu, beyan buyurması ve yalnızlığın sadece yüce yaratıcıya has oluşu ve aile müessesinin insan-ı kâmile giden yolda aldırdığı hızlı mesafenin, maalesef göz ardı ediliyor olması. 34- Harika bir ölçü olarak konuşurken sadece hakk olanı konuşmalı, susarken de hakkın örtülmesine müsaade etmemeli. İnsanın başına büyük dert ve musibetler açabilecek dil nimetinin, hakkını verebilmek ancak böyle mümkün olabilmesi. 35- Türk birliğinin, Türk kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesi olan şerefli Türk ordusunun, kahraman bir neferi olan; ey Türk askeri! Dinle, bak, başkomutanımız ulu önder Atatürk seni hangi özelliğinden dolayı dünyanın geri kalanından ayırıyor ve seninle övünüyor: ‘ Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir.’ 36- Hz. Peygamber(sav)’in Hudeybiye antlaşmasından sonra, hac ve umre için Mekke’ye ilk girdiğinde, Müslümanların sa’y yaparken ilk üç sa’y da remil yapmalarına izin vermiş olması, diğer dört say’ı ise normal yapmasındaki hikmetlerden biri de yapılan her işte zamana, mekanın elverdiği şartlara göre hareket edip, aşırıya kaçanların bulunabileceği ve bunu istenmeyen bir adet olarak sürdürmelerin engellenmesinin yanında, o sırada müminlere diş bileyen, müşrikler karşısında da zayıf gözükmeme isteği, arasındaki dengeyi kurarak, ümmetine her halini her hareketini örnek bir miras olarak bırakması. 37- İlk saati keşfeden Hz. Yusuf(a.s)’ın tıpkı bir yılın on ikiye bölünmesi gibi gece ve gündüzü de on iki eşit parçaya bölmesi, kainattaki makro ve mikro dengenin uyumunu ispat eden, bir hakikati ortaya koyması. 38- İnsanın sahip olduğu manevi istidatları keşfedebilmesi için; kendisini etkileyen dünyadan ve dünyaya ait maddi şeylerden olabildiğince uzaklaşarak, İbn Tufeyl’in Hay b.Yekzan adlı romanında anlattığı gibi tek başına bir adada yaşamak zorunda kalan; Hay adındaki kahramanın da yaptığı gibi; varlık ve doğa üzerinde derin derin tefekkür eden muhakkiklerin, araştırmaları neticesinde, Allah’ı bulabilmesinin yegane şartının; bedeninin ona çizdiği maddi boyutu aşarak, metafizik aleme, hayatın manâ boyutuna yelken açabilmesi kendi aczini ve fakrını fark etmesinin yanında, şükür nimetini lâyıkıyla idrak etmesinin gerekli ve olmazsa olmaz şartlarını oluşturması .

29

39- Sürekli ufak hesap peşinde koşanların; yaşamı kendileri ve başkaları için çekilmez hale getiriyor olması. Çünkü hesap yaparak hareket etmenin, ihlasın ruhunu ortadan kaldırması. Samimiyet ve dürüstlükten uzak her türlü ikili ilişkinin, fıtrata ters olması nedeniyle insanı içine düşürdüğü, huzursuz ve sabırsız ruh haleti. 40- İnsana verilen her bir hasanenin çekirdek hükmünde olması, ilahi hudutları koruyarak fıtratının temizliğine zarar vermemiş olanların, ahirette meyvasını ziyadesiyle alacağını bilmelerinin, getirdiği sonsuz mutluluk ve huzur. 41- İnsanlar olaylar ve farklı durumlar karşısında üç farklı gözlüğe sahiptir. Birincisi akıl gözlüğü, ikincisi kalbin gözlüğü, üçüncüsü ise ruh gözlüğüdür. Ruh gözlüğüyle düşünüp akıl gözlüğüyle hareket etmesini bilenlerin; kararlarındaki isabet etme oranlarının, sıradan insanlarınınkine göre çok yüksek olmasının nedeninin; kalp gözlüğü olanların hükümlerinin mahşer-i vicdana uygun düşmesinden kaynaklanıyor oluşu. 42- Ruh beden aracının şoförüdür. Beden aracının ruhu kalp, ruhun kalbi ise ilahi davete evkat-ı hamse sorgusuz sualsiz icabet etmesindedir. 43- Peygamber’i(sav) görmek istiyorsan önce, işlediğin günahlardan bir tövbe et; daha sonra da onlardan hicret et, tüm dünya ve onun içindeki dünya meta-ı namına her ne varsa, kalanını da dağıtacak kadar cömert ol etrafındaki fakir fukaraya. 44- Nasıl ki yemeye ve içmeye şükür gerekirse; aynen öylede günahların da insanı tövbeye sürüklemesinin gerekliliği. Bunu bilemeyen gafiller; karşılaştıkları her insanı Allah’ın günahlarından bilmesine müsade ettiği kadarından, ibaret olduğunu sanırlar. Çünkü meselenin kabuğuna takılmış, özüne niyetlerinin bozukluğundan dolayı ulaşamamışlardır ki, Hz.Adem(as)’ın zellesine rağmen eşref-i mahkluk olarak yaratılmasındaki hikmeti çözememiş, bu hallerinden ötürü herkese tepeden bakan mütekebbir kimselerin, Firavun’un veziri Haman’la ne kadar çok benzeşiyor olmaları. 45- Şükrün Allah’ın(c.c) üzerimizde ki nimetleri artırdığı gibi, şikayetin de başımıza gelebilecek bela ve musibetleri doğru orantılı olarak katlayarak artırıyor olması. 46- Nankör kelimesi aslen Farsça dan dilimize geçmiştir. Nan ekmek demektir. Ekmeğe karşı kör manasına gelir. Kâfir de örten manasına gelir ki, Allah ayetlerini az bir menfaate değişen, hakkı bilmesine rağmen; hasedi ve inadından bir türlü sadrı açılmayan insanlara verilen bir addır. Bizi her türlü gıdayla rızıklandıran yalnız birkaç nimetiyle sınırlayan, Rabbimize ne kadar şükretsek az olur, hiçbir zaman bunun karşılığını veremeyiz. Şükrün üç aşaması vardır. Birincisi: Her şeyi Allah’tan bilmek; ikincisi: Rabbinin üzerindeki nimetlerinin hakkı için şükretmek; üçüncüsü: Allah’a karşı olan aczini fakrını ve hadsiz ihtiyacını hissetmek suretiyle gerçekleşir. 47- Kadir-i Mutlak olan yüce Rabbimiz, bir şeyi murad ettiği zaman; bu muradının yerine gelmesi için sebepleri; istediği doğrultuda hâlk ederek, o istikamete kulunu yönlendirmesi. 48- Meteryalist çağın insanlarının; çoğunda görülen dünyaya ait işlerde maddeci, menfaatperest, aşırı bencil ve nobran davranışlar sergilemelerindeki, yabanilikten cömert olan müslümanların dahi bir nebze etkilenmeleri sonucu, ilklere benzeme

30

sevdasında olanların bile, gerekli feragatı ve diğergamlığı göstermelerinde bir tereddüte, bir endişeye sevkediyor oluşu. 49- Gerçekten ne kadar az düşünüp, şükrediyoruz ve işlerimiz de ne kadar az Allah’a istiaze ediyoruz ve bunun sonucu olarak, ehl-i kitabın şeytanın vesveselerine uyarak düştüğü hataların aynılarına, maalesef inananlar olarak biz de düşüyoruz. 50- Yüce Peygamberimiz(s.a.v)’in hicreti esnasında Hz. Ebu Bekir(r.a)’ın devesine; bunu kendisine bir borç olarak vermesi karşılığında, binmeyi ancak o zaman kabul etmesi karşısında, insanın dilinin tutulması, bu davranışın makamının yüceliğinin izahtan vabeste oluşu. Nitekim daha sonraları ikinin ikincisi olarak sıddıyk olarak seçilmiş olan, o mübarek zat bu gerçeği şöyle ifade edecekti: ‘ Allah sevgisinin özünü tadan kimseyi, bu sevgi dünyadan alıkoyar ve insanların tümüne karşı yabancı kılar.’ 51- Ben de Senin sesini var et Allah’ım. Ben de Seni aşkla bidayetten nihayete dek yaşat Allah’ım. Ben de bizi bizle dirilt Allah’ım. Bizi mağfiretin nuruyla yıkayarak, arıtıp, saflaştır Allah’ım…Amin. 52- Bir gün peygamber Efendimiz(sav)’in yanına biri gelir ve iç dünyasının huzursuz olmasından, kendini yapayalnız hissettiğinden ve boşlukta olduğundan şikayetlenir. Bunun üzerine Efendimiz(sav) ona şöyle dua etmesini tavsiye buyurur: “De ki, Ey benim Rabbim; kulağımın şerrinden sana sığınırım(yalan dinler, münker olanı dinler, iyi olan hayrı, tavsiyeyi dinlemez), gözümün de şerrinden sana sığınırım(harama bakar, helal olanı ve tavsiye edilen Kur’ana, Kabe’ye ve ana-babasının yüzüne bakmaz), diliminde şerrinden sana sığınırım(yalan söyler,hakla batılı değiştirir,küfür eder, gönül yıkar), kalbimin şerrinden de sana sığınırım(duyguların merkezi kalptir, orası berbatsa insan şeytanın peşinden gider), menimin şerrinden de sana sığınırım(arzularımın şerrinden, haram olan cinsi arzularımın şerrinden Sana sığınırım). De ki Ey benim yüce Allah’ım; ben senden öyle bir nefis istiyorum ki; seninle huzur kesbetsin, sana kulluk etmekten zevk duysun, sükûnet bulsun, rahata ersin, huzura seninle kavuşsun, bir gün gelip senin huzuruna çıkacağına –aynel yakininanmış olsun, senin kaderine(hükmüne)-şartsız ve koşulsuz-razı olsun ve atana (lütfuna, ihsanına bağışına, rızkına) da kanâat göstersin. De ki Ey Sübhan’el Melikil Kuddus(Her türlü noksandan mukaddes olan, pak olan yüce olan hüküm sahibi Allah’ü Teala’yı tesbih ederim), Rabbil melaiketil ver-Ruh(Meleklerin ve ruhu azamın Rabbidir O), Cülli lettil-Semavatü vel ardu bil-izzeti vel-ceberrut (Semalar ve yer Onun izzet ve ceberrutuyla yüce kılındı).” Bu duayı yaptıktan sonra, soruyu soran ashab-ı ikramın manevi hali derhal düzeldi ve o yalnızlık hissinden kurtularak, manen iç huzura ve bütünlüğe kavuştu... 53- Bilinmeyene aşık olma esrarının, sürüklediği engin denizlerin içinde, bir buhar tanesinin soğuk havayla karşılaşarak, oluşturduğu rahmet hazinelerinin dağıtıldığı kapıya, ziyaretçi olma bahtiyarlığı; bilmem ki değişilebilir mi, meleklerin yaşadığı nice saadetlere. 54- Anadolu’ya aşkla Allah’ı ve Onun kullarını sevmeyi öğreten, sırlar sultanı Mevlana Celaleddin-i Rumi(ks).

31

55- Hz. Hacer annemizin oğlu İsmail’e su bulabilmek için; gösterdiği çabanın ve daha öncesinde Rabbine karşı gösterdiği tam teslimiyetin bir lütfu olarak, oğlunun soyundan gelen son peygamberin(s.a.v) ümmetinin hacc farizasını eda ederken, burayı koşmasını onların üzerine bir borç kılmasında; Allah-ü Teala ve Tekaddes Hazretleri’nin Hz.İbrahim(as)’a ve ailesine karşı göstermiş olduğu büyük vefa nişanesi. 56- Wells (ö.1948) Körler Memleketi isimli romanında şöyle bir olayı anlatır: Romanın kahramanı bir gün dünyadan çok uzak Andes Vadisi’nin dağlık arazisinde dolaşırken, bütün mensupları anadan doğma kör olan, bir memlekete gider. Onların arasına girip, dünyanın renklerini ve bin bir çeşit manzarasını onlara anlatır; fakat cahil yaratıldığı için bilmediğine düşman olan ademoğlu, hiç kimseyi anlattıklarına inandıramaz. Körlerin doktorları, gözleri gören bu adamı muayene edince, onun şizofrenik bir deli olduğuna hükmederler.Ve normal hayata dönebilmesi için gözlerini dikmeye karar verirler. İlahi vahiy yoluyla insanlara fizik ötesi alemin sırlarını anlatan peygamberlerin hali, bazı yönleriyle romanın kahramanına benzetilebilir.“Hayat sadece bu dünyada yaşadığımız hayattan ibarettir: Ölürüz, yaşarız. Bizi yalnız zamanın akışı helak eder” diyen duyuların ve aklın sınırlı alanına hapsolan kimselerin, vahye muhalefetleri inkârlarının bir sebebi bu olsa gerektir. Jean Herbert’in dediği gibi “ kıyıdakiler, engin denize açılanların hikayelerini şüpheyle karşılar” En’am Süresi 50.Ayet: …”De ki: Kör, görenle bir olur mu? Hiç düşün müyor musunuz? M.Hamdi Yazır bu ayeti tefsir ederken şöyle demiştir: Peygamberle peygamber olmayanın farkı gözü olanlarla a’maların farkı gibidir. A’malara gözü olanların delâil(delileri)ve âyâtı(Allah’ı tanıtan varlıklar) olan elvanı(renkler) anlatmak mümkün olmaz.Sağır ve deli değillerse, önlerindeki uçurumu söyleyerek, sakındırıp korunmalarını sağlamak ve âyâtı semi’(duyma) ve kalb sayesinde doğru yolları anlatmak mümkün olur. Bunun için buyruluyor ki; ‘kör ile gören müsavi(eşit) olur mu?’ İmdi peki siz hiç taakkul ve tezekkür etmez misiniz? (Kalb Ülkesi, Şadi Eren) 57- Peygamber Efendimiz’e(s.a.v) nübüvvetin ümmi olarak verilmiş olmasında, o tertemiz, pak saffaniyetinin yanında doğru sözlü ve emin olmasının getirdiği, duygudüşünce bütünlüğünün, yüksek ahlâkın kemâlini oluşturması. 58- Bitkilerin yeryüzüne polenleri aracılığıyla dağılmasına vesile olan, rüzgarın içindeki gizli rahmet hazinelerinin çokluğu. 59- Kendini kurtarabilmenin isar hasletine sahip olarak, başkalarını kurtarmakla da vazifeli olduğunun şuurunda yaşanarak, ancak mümkün olabilmesi. 60- Ayrımcılık yapanlara karşı tavır almanın; korunup kollananlar tarafından hoş görülmemesi ve haksızlığı ahlâk edinenleri korumak suretiyle, nefislerini hakka tercih ediyor olduklarının farkında olamayışları. Bu durumun herkese hakkını vermeyenleri yaptıkları yanlış işlerde iki kat daha fazla cesaretlendiriyor olmasındaki kısır döngü. 61- Gereksiz yere sık sık kullanılan, bir malın çok çabuk eskimesi gibi, aynen öyle de lüzumsuz yere kullanılan bedenin, zamanından önce yaşlanması neticesi artık vücudunu taşımayacak hale gelmesinin, sahibine ve etrafındakilere verdiği eziyet. 62- Sen her ne zaman Rabbini hatırlarsan yol gösterecektir muhakkak O(c.c) sana. Bilmem ki başka söze hacet kaldı mı artık bir işaretten anlayana?

32

63- Kimi kitabını taşır, kimi de çok yemekten göbeğini kaşır. Testi içinde bulunanı dışına sızdırır hakikatince; söylenen sözlerin kişinin karakter yapısını ve moral değerlerini ortaya koyarak kişiliğini ele vermesi; iki yüzlü olanların ve samimi olanların bir karpuzun iki yarısı gibi birbirinden ayrılması. Elhamdülillah... 64- Misyonerlerle mücadele ederken, onları vesveseleriyle sapıtan, yakın dostları şeytana gösterdiği yakınlık kadar, biz neden Rabbimize kendimizi bu kadar uzak hissettiğimizin sebeplerini araştırarak, cevaplar bulmaya çalışmamızın, zamanı gelmedi mi sizce de hâla? 65- Şeytanın Adem(a.s) ve Havva annemize yemin vererek ebediyetin anaharını verdiğini< söyleyip; yasak meyvayı yemek suretiyle fitneye düşürmesinden sonra; avret yerlerini örten libasların açılması hususunda çeşitli bahaneler ileri süren insanın nefsinin, Allah’ın geniş olan rahmetinin ve affını suistimal ederek, Allah’a isyan etme cesaretini kendinde bularak, Allah’tan korkmayanların, karşılacakları ilk musibetin edep yerlerini muhafaza edemeyerek, bu kıssadan bir ibret alamadıklarından; aynı şekilde fitneye düşme ihtimallerinin yüksek oluşuna karşılık; en hayırlı libasın takva libası olduğu gerçeği. Bu remz hakikaten, insanın işlediği günahlara bir kılıf geçirmesi bakımından, can alıcı bir yaraya tuz basmaktadır. 66- Şükrün şükrünü eda edebilmenin, böyle bir şükrün imkansızlığını, bilmekten geçmesi. 67- Aşkın zıt anlamlısı olarak; masivadan gayrısına sırt çevirmek olmasının, her duyguya karşılık onu dengeleyen rakip bir duygunun yaratılmasındaki, takdire ve düşünmeye şayan mükemmellikte yaratılan dengedeki ilahi ölçü. 68- Tamamen hayata hükmetmeyi arzulamak yerine, kaderin hayata nasıl hükmettiğini, tefekkür penceresinden temaşaya dalmanın, verdiği lahûti zevk. 69- Aile yaşantısı itibariyle giderek batıya benzeyen ülkemizin, batının kaybettiği değerleri yavaş yavaş bizim toplumumuzda da etkisini göstermesinin, yol açtığı ahlâki erozyonun, toplumsal güven ve huzur ortamını, kökünden yıkma ve dinamitleme tehlikesini bünyesinde barındırması. 70- Bir’e yedi yüz sevap verilen ameller: 1- Fisebilillah(sırf Allah rızası için) para harcamak 2- Hacc ve Umre’ye giderken harcanan para 3- Aile efreadına harcadığın para 4- Kişinin ana-babasına yaptığı harcama 5- Ramazan Bayramı’nda Allah rızası için kurban kesmek 6- Zikrullah(Allah’ı zikretmek): Allah’ın zikretmenin, sevabı Allah yolunda infak etmekten yüz misli daha fazladır. Eğer bu zikir, dil ile değil de gönülden, kalp ile yapılırsa; kişinin aldığı sevap yetmişe katlanır.(700*100*70 = 4.9 milyon) 71- İnsanlara sırf insan olmalarından dolayı kıymet vermenin; bunun kıymetini gerektiği gibi idrak edememiş olanlar tarafından suistimal edilerek, müşterek zamanlarda elde edilen bilgilerin, kötüye kullanmaya tevessül etmelerindeki karakter zaafiyetinin ve ahlâk düşüklüğün, kelimelerle izahtan vareste oluşu. 72- İbadetlerin en efdali sürekli olanıdır sırrınca bu konuda sürekliliğe ehemmiyet vermeli. 73- Yeryüzünün en kutsal mekanının tıpkı Kâbe olması gibi insan bedeninde tecelligahı, Rabbani bir makama en lâyık organın, kalbimiz olması. 74- Günahkar nefsimizi kınayalım, tövbeyle kirlerden arınalım, kardeşçe birbirmize sarılalım, paylaşmak varken ne diye kıskançlıkla birbirimize küsüp darılalım, haydi kalkın ayağa aynı hizada saf olup, kendi affımız ve kardeşlerimizin de bağışlanması için

33

birlikte yalvaralım, müminlerin kanayan yaralarını tek tek saralım, gaflet içindekileri müslümanları hilmle uyaralım, az kaldı vuslata sıkın kemerleri dayanalım, azim-i dünya sırr-ı imtihanını asla unutmayalım, kıyamda durarak ilahi bir ipe, hep birlikte nasıl sıralanalım, yalnız Kur’an ve sünnete uyarak yol alalım, emanetinden emin olarak da inşallah, Hakk’a vasıl olalım ve dünyada dahi ayak izlerini, arayarak Ona(as) ulaşmak için bir iz ve yol aradığımız, yüce Peygamberimiz(s.a.v)’e ve arkadaşlarına kavuşarak haşrolunalım. 75- İnsan oğlu fıtraten kolayca erişemeyeceği, uzun çaba ve uğraşlar göstermeden ulaşıp elde edemeyeceği, ruh dünyasında sürekli eksikliğini duyumsadığı, her türlü duygu, düşünce ve nesneleri öncelikli olarak elde etmeyi, kendisine bir hedef olarak ittihaz etmeye, çok meyilli olarak yaratılmıştır. Elde edilmesi güç olan her şey, eşyanın tabiatının bir gereği olarak zaten kendiliğinden kıymetlenir. 76- Fransa’da ömrünü kominizme adadığı halde, altmış yedi yaşında İslâmiyet’i kabul ederek Müslüman olan, Roger Garaudy: Henüz daha yirmi sekiz yaşındayken Cezayir’de esir edilip, güneydeki Gardaya bölgesinde, arkadaşlarıyla birlikte kampın komutanlarının emrine itaat etmeyerek, ona meydan okuduklarında, ateş emrini alan bir Müslüman askerin komutana verdiği cevabı, yaklaşık kırk sene sonra hatırlayacak ve şeref ve haysiyeti hak din olan İslâm’da bulduğunu şu eşsiz ifadelerle anlatacaktı: ‘Eksiksiz ve tensel tadı içinde anı yaşadım, sonsuzluk anını; zamanların ve sonsuzluğun bir araya geldiği bir an bu. O zaman mucize kendini gösteriyor. Eli kırbaçlı âmir adamlarını tehdit ediyor. Cezayirli Müslüman askerler hiç tereddütsüz Fransız komutanın verdiği ateş emrini reddediyorlar. Silahlı bir adamın silahsız bir adama ateş etmesi, bir Mağrib savaşçısının onuruna terstir. Savaş kanunlarına itaatte ya da Allah’ın yüce emrinin zıddına olan bir şeyin reddinde, her şey kayıtsız şartsız onura bağlı. O 4 Mart 1941’de henüz 44 yıl oldu, sağ kalmış olmamı ve o gün ölümün ışıltısında insan hayatında aşkın boyutun mutlak bir norma kayıtsız şartsız İbrahimi itaat olduğunu öğrenmiş olmamı, bu Kur’anî onur anlayışına borçluyum.’(XX.yy Biyoğrafisi) 77- Bir insanın Allahü Teala yardımcısıysa tüm dünya bir araya gelse o insana bir zarar veremez, onu yıkamaz. Ne tasa, ne gam!

34

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC – III

1. İlk inen vahiylerden olan Müddessir suresi, daha yeni risalet görevini üstlenmiş olan Hz. Peygamber'i inşa eden -surelerin başında gelir. Bu surenin giriş ayeti, “bilkuvve/potansiyel” iyiliği “bilfiil/kinatize” hale getirmeyi amaçlar. Onun için de ilk muhatabına yekten seslenir: “Ey yatan kişi, kalk ve uyar!” Bunun açılımı şudur: “Ey yatan iyi! Yatan iyi iyi değildir! Kalk ve uyar! Yani, pasif halden aktif hale geç ve iyiliği yay! Bu emri alan Hz. Peygamber, emrin gereğini yapmak için kalkmış ve iyiliği de ayağa kaldırma çabasına girişmiştir. İşte ne olmuşsa ondan sonra olmuş, o güne kadar Kureyş'in en güvenilir, en akıllı, en barışçıl insanı, birden bire “yalancı”, “deli”, “bozguncu” oluvermiştir. Önceki hayatında ona ilişmeyi aklından dahi geçirmeyenler, o “aktif iyi” haline gelince varlığını ortadan kaldırmak için sıraya girmişlerdir. (Mustafa İslamoğlu) 2. Ah şu dilin insanın başına neleri getireceğini bilmeden, dar evini dönüp durarak, sürekli genişletmesi ve aşırı konuşma hırs ve şehvetinin insanı sürüklediği helâket ve felaketlerin yanlış anlaşılmalar vukû bulduğunda, insanın gelişen olaylar karşısındaki acizliğini ve başkalarının memnuniyetsizliklerini, yüzlerinde görmenin manâ alemindeki izlerine rastlamanın, oluşturduğu hoşnutsuzluk tablosunda, belirgin bir boya olmaktan başka bir şey yapamamanın kırıklığını, bu musibetin fiili müsebbibi olarak, kırılması mümkün olmayan, dilin dahi yakından bu hakikati yaşayarak hissetmesi. 3. Yalnız kendine iyi olan iyilerin; iyiliklerinin pek makbul olmadığının ve cehenneme ekseri olarak cimrilerin girecek olmasının, birbirini işaret eden iki ulvi hakîkat olarak ortada durması. 4. Nimet ve külfet dengesini kurabilenlerin; olayların sonucundan bağımsız olarak, çevrelerinde gelişen olaylar karşısında, sürekli şükür yolunu tutabilmesi. Dengeyi her konuda arayıp bulma gayretinin, İslam ahlâkının temel taşlarından birini teşkil ediyor olması. 5. Müslüman şahsiyetin inandığı değerlere olan güveni, onda bir özgüvene dönüşmüştür. En yüce bir velinin vekilliğine talip olanlar ise bu yolda asla zayi edilmeyeceklerine olan inançlarının, sağlam duruşun kazandırdığı tam teslimiyet ve tevekkül hali. 6. Bire bir araştırarak öğrenenlerin; kişileri ön yargıdan uzaklaştırarak, onları kendisinden farklı yol izleyenleri de anlamaya çalışmak gayretine sevkederek, farklı hayat tarzını benimsemiş olan insanlara karşı hoşgörülü olduğunu savunanlardan daha fazla birbirlerine yakınlaştırması. 7. Akrabalardan en uzak olanına dahi gösterilen samimi ve sıcak bir davranışın, onların nazarlarındaki sevgiyi celb ederek, makes bulması ve iyiliğin daha dünyadayken karşılığının peşin olarak verilmesinin; din kardeşinin yüzünü gördüğünde gülmenin sadaka olarak zikredilmesi ve ikisi arasında oluşan kuvvetli insibağ. 8. Kendisi üzerinde kendi nefsinden daha fazla ilahi bir kudretin kendine hükmettiğini fark edebilenlerin; önlerine açılan rahmet ve muhabbet kapıları karşısında, duyulan hayret ve gösterilen hayranlığın zirvesindeki rakım kabul etmeyen müşahedelerin, ilahi bir diriltici nefesin beşerin günahla pörsümüş kalplerine hayat üflemesi. 9. Sahip olduğu makam ve mevkiden dolayı insanları aşağılayarak hor ve hakir görmenin, insanı düşürdüğü zillet ve sosyal bir varlık olan insanın kendi eliyle

35

kendine verebileceği en büyük zararın; başkalarının nazarındaki kıymetini düşürürek, bu davranışa müstehak olarak içine düştüğü kâale alınmama halinin getirdiği, giderek kendini itibarsızlaştırılma sendromu. 10. Ana ve babasına karşı sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin, tam bir mü’min olamadıkları için Allah’tan daha çok, doğru ve dürüstlüklerinden dolayı tepki görebileceklerini umduğu kimselerin; gerçeği öğrenmemelerini önlemek için gösterdikleri yoğun çabanın bir neticesi olarak, geçici dünya nimetleri karşısında gösterdikleri tamahın onları içine düşürdüğü kuyunun derinliğinin dünyadaki göz nimetiyle algılamaktan aciz olmanın, esfeli safilini insana tekrar tekrar hatırlatıyor olması. 11. Nesneleri ve olayları birbirine benzeterek anlatmanın, insan fıtratına uygun oluşu karşısında farklı değer yargılarına sahip insanlarla, farklı şart ve koşullar altından cereyan etmiş olayları birbirleriyle kıyaslamanın elma ile armudu mukayese etmenin abesliğine benzemesi ve bunun şeytanın açtığı ilk kötü yol olarak karşımıza çıkmasındaki tenasüp. 12. Asr-ı Saadeti on dört asır öncesine hapsetmenin, yaşanıldığı zaman dilimine ait en çok malumatın ve en çok olayın nakledilmesindeki hakîkati hiçe saymanın, kılı kırk yararak üzerinde düşünüldüğü için nice ömürler tüketerek yazılan kitaplara ve onca evliyaullahın keşfi sadıkalarıyla bunları tasdik etmeleri karşısında; ashab-ı güzine karşı yapılabilecek, en büyük bir saygısızlık, haksızlık ve vefasızlık olarak; bakıp da göremeyen gözlerin, kalbi olup da hissedemeyen hissizlerin, duyup da anlamayan bahtsızların, kendilerini o zamandan uzaklaştırmak suretiyle, takva dairesi dışındaki kendi hareketlerini yumuşaklıkla karşılayıp, başkalarının hataları karşısındaki tavizsiz bir tutum sergilemelerindeki davranış bozukluğunun, ahlâki açıdan tevilinin mümkün olmaması ve o zamandan uzaklaşarak yaşamanın, günümüzde acı bir yansımasının, toplumda birbirine karşı önyargı, nefret, anlayışsızlık, taassub ve anlayışsızlık olarak tezahür etmesi. 13. Allah-ü Teâlâ’nın verdiği aklı Allah için kullanmanın, hidayet yolunu kaybetmemek isteyen müminler için dualarında rahmet ve istiaze istemelerinin ön şart oluşu. 14. İnsanın ziyadesiyle lütfa ve merhamete mahzar oldukları, zaman dilimlerinin bir adı olarak; ubudiyetin bu anlarda Rabb’le kurduğu ilahi bağ. 15. Yeryüzünü kaplayan suların oranının %75 olmasının; insan vücudundaki su oranıyla benzerlik gösteriyor olmasının, şu yüce kainat kitabının bir misali musağgarı olan insanın vücudundaki su oranıyla, benzerlik teşkil ediyor olmasındaki ilahi hikmetlerinden birisi de her ikisinin -insan ve kainat- de yalnız tek bir yaratıcının dilemesiyle ince ve mükemmel bir nizam ve intizam içinde yaratıldığının en büyük delillerinden birini teşkil ve ispat ediyor olması. 16. Fıtrata uygun hareket eden insanların, diğer insanlarla olan ilişkilerinde sergiledikleri eşsiz rahatlık ve bu tutumlarından ötürü bir kısım insanlar tarafından takdirden öte bir imrenmeyle karşılamaları, fıtratlarının henüz bozulmamış olduğunun delilini teşkil etmesi; diğer bir kısım insanların ise çekememezlik kıskançlık ve hasetlerinden ötürü –şeytanı yoldan çıkaran ilk büyük günah kibirin ve gururun kaynağını oluşturan – adeta hakkı savunmayı, savunan kişiden dolayı kabul etmeye yanaşmayarak inkâr etme yolunu seçmeleriyle, içine düştükleri halin şeytanınkiyle benzerlik teşkil ediyor olmasının, akıbetlerinin de aynı olacağı endişesini kuvvetlendiriyor olması. 17. Feminist geçinen kızların ve kadınların başkalarına hizmet ederek yaşamayı zul addererek, kendi his ve hevalarının peşinden gitmeleri sebebiyle, aslen kendilerine

36

bu muameleyi reva gören erkeklere değil, kendilerini erkek olarak yaratmayan ilahi kudrete düşman kesilmeleri. Buna karşılık gül kadar hassas ve narin olarak yaratılan kadınların; şefkat bekledikleri nazarlardan hakettikleri sevgi ve ilgiyi görmek yerine, kendilerine köle mualemelesinde bulunulması, sürekli hakaret etmeyi adet haline getiren psikolojik yardıma muhtaç kocaların, aile müessesinin taşıdığı yüce değerden habersiz, kaba kuvvetle hareket etmeyi maharet zanneden erkek müsveddelerinin de ülkemizde bolca bulunması, toplumsal huzuru en az feministler kadar derinden tehdit etmektedir. 18. Kötülüğe kötülükle muamele etmenin, gerçek erdem olmadığı, kendisine kötülük yapanları ihsanlarla ezerek düşmanlıklarını azaltmanın, nebevi bir metod olarak muhacirlerin yolundan gitmek isteyenlere, güzel bir örnek teşkil ediyor olması. 19. Yaptığı ibadetlerini sırf Rabbinin rızasına hasredebilenlerin; kalplerine doğan hak ve hakikat nurlarının, dillerinden Kevser havuzunun suyu berraklığı ve tadında sadece doğrulukla ve geçtiği tüm yerlere yeni bir hayat bahşederek ve adalet dağıtarak çağlıyor olması. 20. Bir işin riyaya sebep olmasından korkuyorsanız, işinizin sonucu nasıl neticelenirse neticelensin sizi insanların ayıplayıp kınamasında asla korkmayınız. Sizin nazarınızda kulların yergisi de övgüsü de bir olabilmelidir. İhlasa sahip olmanın diğer iki alâmeti daha vardır: Birincisi: Amelini görmemek, ikincisi: Ameline karşılık olarak verilecek olan sevabı da ummamaktır. 21. Nihayetinde bir karşılık beklenerek yapılan iyiliklerin ve rızadan başka taleplerin, umutların ve maddi menfaatlerin, dünyevi gailelerin Allah(c.c) katında hiç bir kıymeti harbiyesinin bulunmamasına karşılık, Allah(c.c) hakkının her şeyden önce geldiğinin ve ana babayı zor durumda bırakmamak şartıyla, ilahi davete icabeti ancak şükrü vird edinmiş, Allahü Teala’nın şuur nasip ettiği, mü’min kullarının gerçekleştirebiliyor olması. 22. Her yaptığı iyiliği halkın içinde bir bir sayıp dökerek, yaptıklarını başa kakmaktan çekinmeyenlerin; iyiliklerinin karşılığını dünyada aldıklarının, farkında olmamaları nedeniyle, yarın huzur-u mizanda eli boş olarak gidecekleri ve ahirette dillerinin kendi aleyhlerinde açtığı elim ziyandan, iş işten geçtikten sonra pişman olancakların, genellikle sadece kendine Müslüman olanlarda ve sık sık görülen ateşli cimrilik hastalığına yakalanmış olanlarda tezahür etmesi. 23. Sevk-i İlahi’nin varlığına kalbiyle kuvvetli iman edenlerin, tüm iradelerini yaratana teslim edebiliyor olmaları ve yaptıkları her işi ilahi kudretin parmakları arasındaki kalbini cemaline müteveccih kılarak saadet-i dareyni, yakini ve onca evliyaullahın keşfi sadıkaların yardımı sayesinde, yolumuzu aydınlatan ölçü güneşinin namütenahi tayflarını temaşe ediyor olması. 24. Dünya da çok sıkıntı ve çile çeken fakirlerin; çektiklerinin günahlarına kefaret sayılması sebebiyle, ilahi mesajın diriltici nefesini teneffüs etmeye zenginlere göre çok daha fazla yatkın olmaları ve ilahi hudutları muhafaza etmek konusunda gösterdikleri hassasiyetlerin, kendilerine ahiret zenginliğini yetmiş yıl önce kazandırıyor olmasındaki harika denge. 25. Allah(c.c) yolunda yapılan harcamaların(infak etmenin) kemmiyete göre değil, verilenlerin(sadaka) sahip olunan servete göre değerlendirilmesinin, ilahi adalete toz konduramamasındaki harika ölçü. 26. Ademoğlu için yaratılan nimetlerden alınan lezzetlerin, fakirlik ve zenginlikle değil, kişinin açlığıyla doğru orantılı olarak değişiyor olması.

37

27. Dünya hırsına kapılmış olanların; kanaatsizlikleri sonucu halinden memnun olmayanların, içinde bulunduğu halden sürekli şikayet etmeyi adet edinmeleri. 28. Çalışırken ürettiği kadarıyla iktifa edip, çalışmanın sonucunda elde ettiği ürünün veya hizmetin maliyetine iktifa etmemek, kanaatsizlik nişanesi olarak nefsimize ser levha olmalıdır. 29. Namazda iken dünyevi olay, duygu ve düşüncelerden sıyrılmanın zorluğu karşısında cemaatin ilahi bir rahmet olarak kulların üzerine doğması. 30. Dini bayramların getirdiği sevgi, kardeşlik, hoşgörü, sılay-ı rahim gibi özellikleri taşıması nedeniyle aileleri bir arada tutan bir tutkal olarak ülkemizde yaşanmasının yanında; Osmanlı’dan kalma hoş bir kültürel miras olarak evlerde bayram ziyaretine gelen misafirlere ikram etmek için yapılan baklava, sarma ve böreklerin ziyaretçiler için zahmetsiz, çok pratik olması nedeniyle günümüze kadar uzanarak asırlardır devam ede gelen bir hars olması. 31. ‘İşte buna kıyasen Risale-i Nur'da pekçok muvazenelerle ehl-i sefahet ve dalalet, dünyada dahi bir manevî cehennem içinde azab çektiklerini ve ehl-i iman ve salahat, dünyada dahi bir manevî cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve imanın tecelliyatıyla ve cilveleriyle, manevî cennet lezzetleri tadabilirler. Belki derece-i imanlarına göre istifade edebilirler. Fakat bu fırtınalı zamanın hissi ibtal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, ibtal-i his nev'inden bir sersemlik vermiş ki; ehl-i dalalet manevî azabını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl-i hidayete dahi gaflet basıyor, hakikî lezzetini takdir edemiyor.’ 32. ‘Ümmetin beklediği, âhir zamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan îman-ı tahkikîyi neşr ve ehl-i îmanı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâmiha Risale-i Nurda görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı Âzam ve Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bâzan da o şahs-ı mânevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatdan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nuru bir programı olarak neşr ve tatbik edecek. O zâtın ikinci vazifesi, Şeriatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddi kuvvetle değil, belki kuvvetli îtikad ve ihlâs ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife, gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin. O zâtın üçüncü vazifesi, Hilâfet-i İslâmiyeyi İttihad-ı İslâma bina ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip Dîn-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedakârlarla tatbik edilebilir. Birinci vazife, o iki vazifeden üç-dört derece daha ziyade kıymetdardır, fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dairede ve şa'şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar. İşte o has Nurcular ve bir kısmı evliya olan o kardeşlerimizin tâbire ve te'vile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl-i dünyayı ve ehl-i siyaseti telâşa verir ve vermiş hücumlarına vesile olur. Çünki, birinci vazifenin hakikatını ve kıymetini göremiyorlar, öteki cihetlere hamlederler.’ 33. Nisa 59- Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir. Ayetinde Allah, anlaşmazlığa düşülen bir hususun çözümü için müracaat yeri olarak sadece Allah ve Rasûlünü göstermiştir, 34. Allah’a hakiki manada abd olabilenler kainatın mülküne sahiptir.(Yeryüzü Mirasçıları)

38

35. Cenab-ı Hak sevdiği kullarının huzurunda daha fazla kıyamda bulunmasına izin vererek, zamanını o kulu için işlerini yoluna koymak suretiyle, daha bereketli kılar. 36. Bizleri İslam fıtratı üzerine halkeden ve ademoğullarının tövbesiyle kendilerini arındırma fırsatı veren, mü’minleri mağfiretiyle yarlıgayacağını müjdeleyen Rabbimize sonsuz hamd-ü senalar olsun. Ahzab, 73: ‘ Çünkü Allah münafık erkeklerle münafık kadınlara, müşrik erkeklerle müşrik kadınlara azab edecek, mümin erkeklerle mümin kadınların da tevbelerini kabul edecektir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.’ 37. Resulüne ve Kur’an’a sadece ona kulak verenler ve sadece hakkıyla onlara inananlar istifade edebilir ve faydalanabilir, yoksa Allah’ın indirdiği ayetleri okumakta insanların çoğunun aciz kalması, Allah’a tam manasıyla yönelmemelerinden kaynaklanır ve bir ömür boyu mahrumiyetleri devam eder. Çünkü onların his ve hevalarını tahrik ederek, körükleyen ve imanı törpüleyici vesveseleri kalbe atan şeytan, en iyi arkadaşlarıdır. 38. Ehl-i Kitab’a mensup zengin ülkelerde yaşayanların, yeme ve içmede zenginliğin getirdiği aşırılığın şehveti tahrik ederek, israfı çok ileri boyutlara götürmeleri sonucu, sefahatin ve cinsel tatminsizliğinden kaynaklanan rezilliğin, en yüksek seviyelere erişmesi. 39. Gerçek şu ki arkasını ağaya dayayan kişinin, sırtı zor yere getirilebilir. 40. Önü-arkası, sağı-solu, altı-üstü nur olanın kendisi de nur içinde kaybolur. 41. Kendi değerinden haberdar olan bir şahsiyetin en büyük gücü; inandığı değerlere karşı olan sağlam güveni kendisine malederek, bunu bir özgüvene dönüştürebilmesinden geçer. Ulu’l-Elbab’dan üstad bir araştırmacının da çok isabetli tespit ettiği gibi imanın akidevi karşılığı nasıl ki şeksiz-şüphesiz Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaksa, imanın ahlâki karşılığı da hesapsız ve kitapsız olarak din kardeşine güvenebilmekle yakından ilgilidir. 42. Peygamber Efendimiz(sav)’in babasının 120 deve karşılığında Hz.İsmail(as) gibi kurban olmaktan kurtulduktan kısa bir süre sonra, ilk yaratılan nurun gölgesi henüz dünyaya düşmeden evvel, vefat etmesinin ardından, altı yaşında da annesini kaybederek öksüz kalması, onun kalbini yavaş yavaş ilahi vahye muhatap olabilmesi için hazırlanarak, hayatta yalnızlaştırılması neticesinde, kendi hakikatine yaklaştırılması ve bu ortak özelliği diğer bir çok peygamberin (Hz.İbrahim, Hz.Nuh, Hz.Yunus, Hz.Musa, Hz.İsa gibi) de hayatlarında görülmesinde sünnetullahın aynı şekilde tecelli etmesindeki esrar-ı Sübahaniye’sinin, insanın yüce Halîk ile olan ilişkilerinde en yüce makamı oluşturuyor olması. 43. Allah Resulu(s.a.v)’in hediye kabul edip, sadaka kabul etmemesindeki incelik; hediye sunulan kimseye karşı beslenen sevgi ve muhabbetin bir nişanesi olmasından başka bir karşılık beklenmemesi, sadakanın karşılığında ise Allah’ın dünyada ve ahirette vaat ettiği sevaplara ve nimetlere erişmenin yanında dünyada dahi bela ve musibetleri uzaklaştırıyor olması. 44. Maalesef insanoğlu belli bir makama gelince, ruhunu o makamla sınırlandırma temayülüne girişerek, geçmişe nazaran gelişen yeni olaylarla birlikte yaşama dair önceliklerinin, teker teker değiştiriyor olmasındaki yaman çelişki. 45. Fıtraten nefsini sevmeye meyilli olarak yaratılan insanın; bu duyguyu kontrol altına alamaması sonucu, makam-mevki ve iktidar gibi nimetler ve kendisini ilgilendiren işlerle ilgili olarak, adaleti muhafaza edebilmesinin zorluğu ve bunun en önemli

39

istisnasını oluşturan; Hz.Ömer’e bir iltifat olarak Peygamberimiz(s.a.v)’ın ‘benden sonra bir peygamber gelseydi adaletiyle Ömer olurdu’ demesi. 46. Hızla gelişen teknolojinin hayatı kolaylaştırması sonucu; uzun uzun tefekkür etmeye vakit ayırabilecek kadar çok vakit bulma fırsatına sahip zamane insanının; tefekkürlerinin sonucunda özlerini keşfederek, tekrar aslına rücû edecek yolları keşfetmeleri neticesinde, artan yakinleri sayesinde ilimde derinleşebilmeleri... 47. Meselelerin karmakarışık keşmekeşliği içinde çözüm yolu arayanlardan, Kur’an-ı Kerim’in tümüne derin vukufiyeti olanların, çok daha isabetli kararlar verebiliyor olmaları. 48. Hayatı Allah’tan başka kimsesi bulunmayanların, temiz fıtratları bozulmadan önce Rablerini bulabildikleri takdirde Allah’a yakın ve katında değerli kimseler olmaları. 49. ‘Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı geliştirmektir. Bir milletin kültür düzeyi üç safhada; devlet, düşünce ve ekonomideki çalışma ve başarılarının özüyle ölçülür.’ Başöğretmen Atatürk’ün bize gösterdiği yüksek hedeflere ulaşabilmek için Türk gençliğine düşen ödev: Kendisine verilenlerle yetinmeden daha fazla okumak ve sürekli araştırarak daha fazlasını talep etmek, bilhassa geçmişte yaşanmış, tarihte iz bırakmış olayları çok iyi bilmek, geleceği de planlarken; insanların uzun yıllar boyunca yapageldikleri çok yönlü (psikolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel, toplumsal, bireysel, dini, tarihi) karar alma süreçlerindeki davranışlarını etkileyen moral değerlerin tümünün(duygu ve inanç) duyumsak hareket merkezlerindeki otonom yapıların etüdler analizini, en isabetli şekilde yaparak, dünyada gelişen yeni olaylar karşısında, doğru tarafta yer alarak doğru hareket etmeyi başarabildikleri takdirde; ellerinde kalan bir avuç toprak parçası olan Anadolu’da gelecek nesillerin bağımsız ve huzur içerisinde başları dik olarak yaşayabilmesi için çekinmeden kanlarını veren, yüksek seciyeli ecdatlarının hakkını ödeyebilir ve atalarının ruhaniyetlerini ancak bu şekilde şad ve memnun edebilirler. 50. Adaletli olabilmenin ilk şartı; herkesi bulunduğu konuma göre değerlendirerek, ona göre bir muamelede bulunmayı, becerebilme sanatının altında gizlidir. 51. Babanın işlediği günahların daha çok oğullarında, annenin işlediği günahların ise daha çok kızları üzerinde kendisini değişik suretlerde gösteriyor olması. 52. Dedelerin ve ninelerin nefislerine ettikleri zulme karşılık; tövbe etmemeleri halinde, hiç istemedikleri halde torunları üzerinde bu isyanlarının, olumsuz izlerinin yansımasını, ömürleri olduğu takdirde daha dünya gözüyle bunları müşahade edecek olmaları. 53. Kesilen kurbanın kimin adına kesildiği bilinmediği takdirde, o kurbanın Allah adına kesilmiş olduğu varsayılarak, yenilebilmesine cevaz verildiği gibi insanın caiz olupolmadığını bilmediği hususlarda, zorda kaldığı takdirde bu hükmü taklid edebilmesi. 54. Allah(c.c)’ya hakiki manada abd ve asker olabilenlerin, diline hakikati koyduğu gibi işlerinde de adaleti muhafaza etmeleri hususunda onlara yardımcı olması. 55. Her doğru sözü, herkesin kaldırmaya kapasitesinin yetmeyeceği göz önüne alınarak, herkesin seviyesine ve idrak kapasitesine göre konuşmanın, İslâm ahlâkının bir yansıması olarak, her hikmetli hakikati kıymet bilmeyenlere vermenin; hikmete ve hakka karşı bir saygısızlık ve haksızlık olduğunun nişanesini oluşturması. 56. Söz kadar iş, iş kadar söz üretebilecek dengeye sahip çok az insan görmüştür, yer ve gök ehli. Onun için has mü’min olanlar bırakın gıybeti, lüzumsuz nefesten dahi Rablerinin hıfzına sığınırlar.

40

57. Oruç tutmayan açın halini bilemeyeceği gibi, onun düçar olduğu sıkıntının büyüklüğünü de idrak etmekten uzaktır, fakiri küçümsediği içinse kul hakkını çiğnemekten kendini kurtaramaz. 58. Aslında başa gelen her olay bir imtihan meselesidir. Fakat bu sırrı ancak sabretmesini bilen her halükârda; Allah’ın yardımıyla şükretmeyi düşünebilen, alicenap gönüller bu hususta muvaffakıyet gösterebilir. 59. Musibete uğramış bir kula yardım etmenin yollarını ararken, ona dualarında yer ayırmak, îsar hasletine sahip yaşatmak için yaşayan, ali gönüllere mahsus bir haslettir. Bunun dışında kalarak nefsi için yaşayan, işine geldiği kadar Müslüman olanlarsa -Allah muhafaza- kendi nefsini temize çıkarabilmek ve İslâmiyet’in ön gördüğü kardeşliğin kendi üzerine yüklediği sorumluluktan kurtulabilmek için kim bilir bu belaya hangi günahından dolayı maruz kaldı, demek suretiyle işin içinden kendini kurtarabileceklerini zannederler. Unutmayın ki Hucurat Süresi 12. Ayeti Kerimesi’nde yüce Rabbimiz: “ Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir. ” Evet hoşlanmadık Ya Rabbi şüphesiz Sen tevbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edensin! 60. İnsanların ekserisi üzüm tanesi gibidir. Yaşamak için hepsinin de ihtiyaçları eşit ölçüde olduğu halde tıpkı üzüm taneleri gibi farklı farklı büyüklükte ve şekillerdedirler. Eğer bu üzümleri ezip de şeker şerbeti haline getirirsek bu hal de toplumun genelini yani avam halk tabakasının çoğunluğunu temsil eder. Çünkü sıvı olan her madde içine girdiği kaba göre şekil alır. Onun için sen başkalarına bakıp da asla ‘halk nasılsa ben de öyleyim’ deme. Çünkü gerçekte herkese bu dünyadan kazandığından başkası yoktur ve her koyun sevap-günah cihetiyle kendi bacağından asılır. En’am Süresi 116. Ayeti Kerimesin de Yüce Rabbimiz: “Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece zann’a uyarlar ve saçmalarlar. ”(Mevlana Celaleddin Rûmî) 61. Evet A’râfta kalan günümüz insanının A’râf Süresi’yle birlikte gelen hakikatleri ve hikmetleri daha fazla tefekkür etmek suretiyle karşılaştığı problemlere çıkış araması gerekir kanısında olduğum için 23 ile 58. Ayetlerin meallerini izliyoruz: 23- Dediler ki: "Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz! 24- (Allah) buyurdu: "Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir. " 25- "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan (dirilip) çıkarılacaksınız!" dedi. 26- Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah'ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar. 27- Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık.

41

28- Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: "Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti. " derler. De ki: "Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?" 29- De ki: "Rabbim bana adaleti emretti. Her mescidde yüzünüzü O'na doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz. " 30- (O) bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, şeytanları Allah'tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar. 31- Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez. 32- De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı zinetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?" De ki: "Bunlar, bu dünya hayatında inananlar içindir, kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur". İşte böylece biz âyetleri bilen bir topluluğa uzun uzun açıklıyoruz. 33- De ki: "Rabbim, sadece fuhşiyatı, onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere isyanı, haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi yasaklamıştır". 34- Her ümmetin bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler. 35- Ey Âdemoğulları! Size içinizden peygamberler gelip âyetlerimi anlattıklarında, kim Allah'tan korkar ve kendini düzeltirse, işte onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. 36- Kim de âyetlerimizi yalanlar ve onlara karşı büyüklük taslarsa, işte onlar cehennemliktirler ve orada ebedî olarak kalacaklardır. 37- Allah'a karşı yalan uyduran yahut âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onlara Kitap'tan nasipleri erişir. Canlarını alacak elçilerimiz gelince onlara: "Allah'tan başka taptıklarınız nerede?" derler. Onlar: "O taptıklarımız bizden sapıp ayrıldılar. " derler. Böylece kendilerinin kâfir olduklarına bizzat şahitlik ederler. 38- Allah onlara: "Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla beraber cehennem ateşine girin!" der. Cehenneme giren her ümmet kendi din kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: "Rabbimiz ! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı. Onlara cehennem ateşinden kat kat azab ver". Allah der ki: "Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz". 39- Öncekiler de sonrakilere derler ki: "Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur. O halde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın". 40- Bizim âyetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte suçluları böyle cezalandırırız. 41- Onlara cehennemde ateşten bir yatak, üstlerine de (ateşten) örtüler vardır. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız. 42- İman edenler ve iyi amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz işte onlar cennet ehlidir ve orada ebedî olarak kalacaklardır. 43- Orada kalblerinde bulunan kini çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. "Bizi buna erdiren Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçeği getirmişler. " derler. Onlara şöyle seslenilir: "İşte size cennet! Yaptıklarınıza karşılık buna varis oldunuz". 44- Cennet ehli, cehennem ehline: "Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar da "evet"

42

derler. Bunun üzerine aralarında bir çağırıcı şöyle seslenir: "Allah'ın laneti zalimler üzerine olsun! 45- Onlar, Allah'ın yolundan men ederler ve onu eğriltmek isterler, ahireti de inkâr ederlerdi". 46- Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir. 47- Gözleri cehennemlikler tarafına çevrilince de :"Rabbimiz! Bizi zalim toplulukla beraber eyleme!" derler. 48- A'raftakiler yüzlerinden tanıdıkları kişilere seslenerek şöyle derler: "Ne topluluğunuz, ne de büyüklük taslamanız, size hiç bir yarar sağlamadı". 49- "Allah onları hiç bir rahmete erdirmiyecek, diye yemin ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?" (Cennetliklere dönerek): "Girin cennete, artık size ne korku vardır, ne de siz üzüleceksiniz" derler. 50- Cehennemdekiler, cennettekilere: "Bize biraz su akıtın veya Allah'ın size verdiği rızıktan bize de verin. " diye seslenirler. Cennettekiler de: "Allah, bunların ikisini de kâfirlere haram kıldı. " derler. 51- Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı kendilerini aldattı. Onlar, bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi nasıl inkâr ettilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz. 52- Gerçekten onlara, bilgiye göre açıkladığımız, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap getirdik. 53- İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? Onun te'vili geldiği (verdiği haberler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler, yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki eski yaptıklarımızdan başkasını yapalım?" Onlar, kendilerini zarara soktular ve uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti. 54- Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. 55- Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez. 56- Düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O'na, korkarak ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır. 57- Rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgarları gönderen O'dur. O rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir memlekete gönderir, sonra onunla yağmur yağdırır ve onunla her çeşit ürünü yetiştiririz. İşte Biz, ölüleri de böyle diriltiriz. Gerekir ki düşünür, ibret alırsınız. 58- Güzel memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte biz, şükreden bir toplum için âyetleri böyle açıklarız. 62- Kur’an-ın Rabbimizden kati bir bürhan olarak inmişken küfürde hala Ona isyan etmek ne demek bilir misin sen? İşte bu ateşe odun olmaktır. Yüce Rabbimiz Kehf Süresi 99 ile 110. Ayet-i Kerime’ler arasında şöyle buyurur: “99- Biz o gün (kıyamet günü) onları bırakıvermişizdir. Dalgalar halinde birbirlerine girerler, Sûr'a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır. 100- Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki!

43

101- Onlar ki, beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı. 102- O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık. 103- De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi? 104- Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı. 105- İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik altında yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız. 106- İşte böyle, onların cezaları cehennemdir. Çünkü inkâr etmişler ve benim âyetlerimi, peygamberlerimi alaya almışlardır. 107- İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için Firdevs cennetleri konak olmuştur. 108- İçlerinde ebedî olarak kalacaklar, oradan hiç ayrılmak istemeyeceklerdir. Bu hatırlatma ve uyarmayı yeterli görmeyip de daha fazla açıklama isteyenlere karşı ey Muhammed! 109- Deki: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile. " 110- De ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin. " 63. Zuhruf Süresi 1-45 Ayetler: “1- Hâ, mîm. 2,3- Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur'an yaptık. 4- Gerçekten o bizim nezdimizde bulunan ana kitapta mevcut yüce ve hikmet dolu bir kitaptır. 5- Siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye Kur'an'ı size göndermekten vaz mı geçelim? 6- Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiştik. 7- Onlar kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı. 8- Biz onlardan daha kuvvetli olanları helâk ettik. Kur'an'da öncekilerin örneği de geçmiştir. 9- Eğer sen onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan elbette: "Onları çok güçlü ve herşeyi bilen Allah yarattı. " derler. 10- O, yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı ve doğru gidesiniz diye orada sizin için yollar meydana getirdi. 11- Allah gökten belli bir ölçüye göre su indirdi. Biz onunla ölü bir memlekete yeniden hayat verdik. İşte siz de kabirlerinizden böyle diriltilip çıkarılacaksınız. 12- Allah bütün çiftleri yaratmıştır. Sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir. 13- Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz: "Bunları bizim hizmetimize veren Allah'ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. " 14- "Gerçekten biz Rabbimize döneceğiz. " 15- Buna rağmen insanlar, Allah'ın kullarından bir kısmını O'nun bir parçası saydılar. Gerçekten de insan apaçık bir nankördür.

44

16- Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de erkek çocukları size mi seçti? 17- Onlardan biri Rahman olan Allah'a isnad ettiği kız çocuğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir de öfkesinden yutkunur durur. 18- Yoksa onlar, süs ve zinet içerisinde yetiştirilip de mücadelede erkek gibi kendisini savunmaya açık olmayan kızları mı O'na isnad ediyorlar? 19- Onlar Rahman olan Allah'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onlar meleklerin yaratılışını gördüler mi? Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir. 20- Onlar: "Eğer Rahman olan, Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık. " dediler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. 21- Yoksa biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de onlar, ona mı sarılıyorlar? 22- Hayır, onlar sadece: "Biz babalarımızı bu din üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz. " dediler. 23- Ey Muhammed! Yine böyle biz senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: "Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız. " dediler. 24- Gönderilen uyarıcı; "Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmişsem de mi bana uymazsınız?" deyince, onlar: "Gerçekten biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz. " dediler. 25- Biz de onlardan intikam aldık. Bak peygamberleri yalanlayanların sonu nasıl oldu! 26- Hani İbrahim babasına ve kavmine: "Gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uzağım. 27- Ben ancak beni yaratana taparım. Şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir. " dedi. 28- İbrahim, bu sözü, ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, onlar doğru yola dönsünler. 29- Doğrusu ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim. 30- Kendilerine hak geldiği zaman onlar: "Bu bir büyüdür doğrusu biz onu tanımıyoruz. " dediler. 31- Yine Onlar: "Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" dediler. 32- Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. 33- Eğer insanlar küfre sapan bir ümmet haline gelmeyecek olsalardı, biz O Rahman olan Allah'ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. 34- Onların evleri için gümüşten kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar yapardık. 35- Daha nice altın ziynetler verirdik. Çünkü bunların bizce hiçbir kıymeti yoktur. Bütün bunlar dünya hayatının geçici menfaatinden başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbin katında takva sahipleri içindir. 36- Her kim Rahman olan Allah'ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. 37- Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 38- Nihayet kıyamet günü bize gelince, arkadaşına: "Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!" der.

45

39- Onlara: "Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız. " denir. 40- Ey Muhammed! O halde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanlara sen mi doğru yolu göstereceksin? 41- Eğer biz seni onlara azap gelmeden önce alıp götürsek bile onlardan intikam alırız. 42- Yahut da onlara vaad ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü bizim onlara azap etmeye gücümüz yeter. 43- Öyleyse sen, sana vahyedilen Kur'an'a sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin. 44- Doğrusu o Kur'an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz. 45- Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de sor, biz Rahman olan Allah'tan başka kendisine ibadet edilecek ilâhlar yapmış mıyız? 64. Hacc Süresi 1-22. Ayetler: “1- Ey İnsanlar! Rabbinizden sakının; şüphesiz o kıyamet gününün sarsıntısı çok büyük bir şeydir. 2- Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden geçer. Ve her hamile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları hep sarhoş görürsün, halbuki sarhoş değillerdir. Fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir. 3- İnsanlardan bazıları Allah hakkında bir bilgisi olmadığı halde tartışır da her azılı şeytanın ardına düşer. 4- (O şeytanki) hakkında şöyle hüküm verilmiştir: Şüphesiz kim onu dost edinirse, o muhakkak onu saptırır ve doğruca cehennem azabına götürür. 5- Ey insanlar ! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, (bilin ki) ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden (spermadan) sonra bir alekadan (embriodan) sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. 6- İşte bunlar gösteriyor ki, Allah şüphesiz haktır. Şüphesiz ölüleri o diriltir ve o her şeye kadirdir. 7- Kıyamet ise şüphesiz gelecek ve muhakkak ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir. 8- İnsanlardan kimi de vardır ki ne bir bilgiye, ne bir delile, ne de aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır. 9- Allah yolundan şaşırtmak (saptırmak) için büyüklük taslayarak (tartışır). Dünyada ona bir rezillik vardır. Kıyamet gününde ise ona cehennem azabını tattıracağız 10 -Ona "Bunlar, senin ellerinle kazandığın günahlar sebebiyledir" denir. Şüphesiz Allah kullarına zulmeden değildir. 11- İnsanlardan kimi de Allah'a bir yar kenarındaymış gibi ibadet eder, eğer kendisine bir iyilik gelirse ona gönlü yatışır ve eğer başına bir bela gelirse yüzüstü dönüverir. Dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur. 12- Allah'ı bırakır da kendine ne zarar, ne menfaat veremeyecek şeylere yalvarır. İşte derin sapıklık budur.

46

13- Herhalde o, zararı faydasından daha yakın olana yalvarıyor. Yalvardığı şey ne kötü yardımcı ve ne kötü yoldaştır. 14- Şüphe yok ki Allah, iman edip salih amelleri işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacak. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. 15- Allah'ın ona (peygambere) dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse hemen yukarıya bir ip uzatsın, sonra (kendini intihar edip) boğsun da baksın bu hilesi kendisini öfkelendiren şeyi giderecek mi? 16- İşte biz onu (Kur'ân'ı) böylece, apaçık âyetler olarak indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini doğru yola eriştirir. 17- Şüphesiz o iman edenler, yahudi olanlar, sabiîler (yıldıza tapanlar), hıristiyanlar, ateşe tapanlar ve (Allah'a) eş koşanlar (yok mu?) Allah, kıyamet günü bunların arasını şüphesiz ayıracaktır. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla görüp bilendir. 18- Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah'a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azab hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar. 19- Şu ikisi Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. O'nu inkar edenler için ateşten elbiseleri biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. 20- Bununla karınlarındaki ve derileri eritilir. 21- Bir de bunlara demirden kamçılar vardır. 22- Uğradıkları gamdan (dolayı) oradan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilirler: "Yakıcı azabı tadın" denir. 65. Fussilet Süresi 1-25. Ayetler!in meali: “1- Hâ Mîm. 2- Bu Kur'ân Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Bu, Arapça bir Kur'an olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır. 4- O, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Fakat insanların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar gerçeği işitmezler. 5- Onlar: "Ey Muhammed! Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda anlaşmamıza engel bir de perde vardır. Sen istediğini yap, çünkü biz yapıyoruz" dediler. 6- Ey Muhammed! De ki: "Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık hep O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Vay O'na ortak koşanların haline! 7- Onlar, zekatı vermezler, ahireti de inkâr ederler. 8- Şüphesiz ki, iman edip, salih amel işleyenler için de bitmez tükenmez bir mükafat vardır. 9- De ki: "Siz yeri iki günde yaratanı gerçekten inkâr edip duracak mısınız? Bir de O'na eşler koşuyorsunuz ha? O bütün âlemlerin Rabbidir. " 10- O, yerin üstünde sabit dağlar yarattı. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp soranlar için rızıkları tam dört günde belli bir seviyede takdir edip, düzene koydu. 11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin. " dedi. Her ikisi de: "İsteyerek geldik" dediler.

47

12- Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. 13- Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizi Âd ve Semud'un başına gelen yıldırıma benzer bir yıldırıma karşı uyardım. " 14- Onlara Allah'tan başkasına kulluk etmeyin diye önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği zaman: "Eğer Rabbimiz dileseydi mutlaka melekler indirirdi. Biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeylere inanmayız. " dediler. 15- Âd kavmine gelince onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve: "Bizden daha kuvvetli kim vardır?" dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. 16- Bu yüzden biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlara yardım da edilmeyecektir. 17- Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları kötülük yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarpıverdi. 18- Biz iman edenleri ve kötülükten sakınanları ise kurtardık. 19- O gün Allah'ın düşmanları cehennem ateşine sürülmek üzere hep bir araya toplanırlar. 20- Nihayet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler. 21- Onlar derilerine: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" derler. Derileri de: "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu, sizi ilk defa yaratan O'dur ve siz yine O'na döndürülüyorsunuz" derler. 22- Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden korkarak kötülükten sakınmıyordunuz. Fakat yaptıklarınızdan birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini zannediyordunuz. 23- İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti de zarara uğrayanlardan oldunuz. 24- Şimdi eğer dayanabilirlerse onların yeri ateştir. Yok eğer hoşnutluğa dönmek isterlerse bile artık onlar hoşnut edileceklerden değildirler. 25- Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini güzel gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip, geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki, azab sözü onlar için de hak oldu. Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmişlerdir. 66. Münafikun Süresi 1-7. Ayetler: 1- Münafıklar sana geldikleri vakit: "Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin. " derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder. 2- Yeminlerini kalkan yapıp (insanları) Allah'ın yolundan çevirdiler. Onların yaptıkları ne kötüdür! 3- Bunun sebebi şudur: Onlar inandılar, sonra inkar ettiler, bu yüzden kalblerinin üzeri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.

48

4- Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl olup da döndürülüyorlar? 5- Onlara: "Gelin, Allah'ın Resulü sizin için mağfiret dilesin. " denildiği zaman başlarını çevirirler ve onların, büyüklük taslayarak yüz çevirdiklerini görürsün. 6- Onlara mağfiret dilesen de, dilemesen de onlar için birdir. Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan çıkmış bir toplumu yola iletmez. 7- Onlar öyle kimselerdir ki: "Allah'ın elçisinin yanında bulunanları beslemeyin ki dağılıp gitsinler. " diyorlar. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır, fakat münafıklar anlamazlar. 67. Şûrâ Süresi 49/53. Ayetler : 49-50 Allah'ındır bütün göklerin ve yerin mülkü *hükümranlığı+; dilediğini yaratır, dilediği kimseye dişiler bahşeder, dilediği kimseye de erkekler bahşeder yahut da onları erkeklidişili ikizler (yapar), dilediğini de akîm *kısır+ kılar. Her halde *şüphesiz+ O'nun ilmi çok. kudretine nihayet yoktur. 51 Bununla beraber, hiçbir beşer için kabil değildir ki Allah ona başka suretle kelam söylesin; ancak vahiyle, veya bir hicap arkasından, veyahut (melekten) bir resul gönderip de izniyle ona dilediğini vahyettirmesi müstesna; çünkü O çok yüksek, çok hakimdir. 52-53 Ve işte sana böyle emrimizden biz ruh vahyettirdik. (Bu mesaj sana gelmeden önce) sen kitap nedir, iman nedir biliniyordun, velakin biz onu bir nur kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz ve emin ol sen her halde *hakikaten+ doğru bir yola çağırıyor/*kılavuzluyor+sun; o Allah'ın yoluna ki: Göklerde ne var, yerde ne varsa hep O'nundur. Uyan! Bütün işler, döner dolaşır Allah'a varır. 68. Dünya hayatının mahiyetini anlayanlar için başa gelen musibetlere tahammül edip sabır göstermek ne güzel değil mi? Hadid Süresi 9/29 Ayetlerin Meali : 9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. 10- Neden siz Allah yolunda harcamayasınız ki? Göklerin ve yerin mirası zaten Allah'ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşan bir olmaz. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel sonucu vaad etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 11. Kimdir o, Allah'a güzel bir borç verecek olan ki, Allah da onun verdiğini kat kat artırsın ve onun için şerefli bir mükafat da versin. 12. O gün inanan erkekleri ve inanan kadınları görürsün ki nurları, önlerinde ve sağlarında koşuyor. (Kendilerine): "Bugün müjdeniz altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacağınız cennetlerdir. " (denilir) İşte büyük kurtuluş budur! 13. O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar o iman edenlere şöyle diyeceklerdir: "Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım?" Onlara: "Arkanıza dönün de nur arayın!" denilir. Aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet, dışında da azap vardır. 14. (Münafıklar) onlara: "Biz sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. (Müminler) de derler ki: "Evet ama, siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz, gözlediniz, şüpheye

49

düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi, Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah'ın emri gelip çattı. 15. Bugün artık ne sizden ne de inkar edenlerden fidye kabul edilir, varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur. Orası ne kötü bir dönüş yeridir! 16. İnananlar için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalbleri Allah'ın zikrine ve inen hakka saygı duysun ve bundan önce kendilerine verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalbleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar? 17. Biliniz ki Allah yer yüzünü ölümünden sonra diriltir. Belki aklınızı kullanırsınız diye size âyetleri açıkladık. 18. Şüphesiz sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere, verdikleri kat kat artırılır ve onlara şerefli bir mükafat vardır. 19. Allah'a ve peygamberine iman edenler var ya, işte onlar, Rableri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehitlik mertebesine erenlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip de âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır. 20. Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir. 21. Rabbinizden bir mağfirete; Allah'a ve peygamberine inananlar için hazırlanmış olup, genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir. 22. Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır. 23. Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez. 24. Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse Allah, zengindir, övgüye layıktır. 25. Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın dinine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür. 26. Andolsun, Nuh'u ve İbrahim'i elçi gönderdik, peygamberliği ve kitabı bunların zürriyetleri arasına koyduk. Onlardan yola gelen de vardı, ama onlardan çoğu yoldan çıkmışlardı. 27. Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır. 28. Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'nun Resulü'ne inanın ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir 29-Böylece Kitab ehli, Allah'ın lütfundan hiçbir şey elde edemeyeceklerini bilsinler. Lütuf bütünüyle Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

50

69. Ankebut Süresi 1-13.Ayetler Meali: “1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? 3- Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır. 4- Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar! 5- Her kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa bilsin ki, Allah'ın tayin ettiği o vakit elbette gelecektir. O her şeyi işiten ve bilendir. 6- Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir. 7- İman edip iyi işler yapanların kötülüklerini elbette örteriz ve onlara, yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz. 8- Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim. 9- İman edip iyi işler yapanları, muhakkak salihler (zümresi) içine katarız. 10- İnsanlardan kimi vardır ki, "Allah'a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir yardım gelecek olsa, mutlaka, "Doğrusu biz de sizinle beraberdik" derler. Acaba Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir? 11- Allah, elbette (O'na gönülden) iman edenleri de, iki yüzlüleri de bilir. 12- Kâfirler, iman edenlere, "Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim" derler. Halbuki onların hiçbir günahını yüklenecek değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler. 13- (Fakat gerçek şu ki) elbette kendi yüklerini, kendi yükleriyle birlikte nice yükleri (başkalarını saptırmanın vebalini) taşıyacaklar ve uydurup durdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir. 70. Her aradığını Kur’an-ı Kerim’de bulamayanların ya anlayışında ya da mü’min oluşunda bir problemi vardır. 71. İnsanın değeri dış görünüşüyle değil, sahip olduğu ilimle ölçülmelidir. Samimiyetinin ve halk arasındaki itibarını ise sözleriyle fiilleri arasındaki uyum belirler. 72. İnsan ne kadar derinden yaralanmış ise kelimeler de o derece duygu yoğun ve kuvvetli olarak imdat edercesine, o kırık kalbin yarasını sarmak için seferber olurlar. 73. Birbirine karşı savaşan iki topluluktan, galip olan tarafın ele geçirilen esirlere, kendi bineklerini vererek, yaya olarak yolculuğa devam etmeyi tercih edebilmesi, yokluğun ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir belde de, kendisi ve ailesi de ihtiyaç içinde olmasına rağmen, ekmeğini ve katığını esir düşen düşmanlarına ikram etmeyi düşünebilmesi, kendisini öldürmeye gelen en azılı müşrikleri bile yakaladıktan sonra, belki kalbi yumuşayarak İslâm’a girerler umuduyla, fidye almaksızın onları serbest bırakabilmesi, insan şeref, onur ve haysiyetini korumayı dini bir vecibe olarak görüp, en ağır şartlar altında dahi bulunsa gönül rızasıyla bu erdemli davranışların en yükseğini sergileyebilecek kadar bir insanın kemâle ulaşması; olduğu gibi İslâm’ın tümünü özümseyip, içselleştirerek kutsal olan

51

manevi değerlerini hayatının merkezine yerleştirdiktinden sonra, bu merkezin etrafında illiyyîndeki kişinin; yaşantısını bir dantela gibi örmesiyle ancak mümkün olabilir. 74. Adalet, hikmet ve kuvvet ile birlikte işler. 75. Sahip olduğu ilmi dünyevi kazanç vesilesi yapanlar emeklerin karşılığını peşinen dünyada alan ahirete kullanabilecekleri bir amel bırakmayan bedbaht gafil kimselerdir. 76. Kur’an-ı Kerim bizi üç mahkeme huzurunda hesap vermekle baş başa bırakmaktadır. İçimizde vicdan mahkemesi, etrafımızda kamuoyu mahkemesi, üstümüzde semavi mahkeme. Bu üç mahkeme huzurunda hesap vermeyi, vicdanımızı üç boyutlu olarak terbiye etmekle eş tutmaktayız: Ahlâki vicdanın terbiyesi, toplum vicdanının terbiyesi, medeni vicdanın terbiyesi.(Prf.Dr.M.Abdullah Draz) 77. ‘Hayat, tabir edeceğimiz rüyaların evidir.’

52

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC – IV

1- Hayata hak ettiği kadar değer verenler; onun önünde diz çökmezler, kendi önlerinde ona diz çöktürürler ve böylece dünya sultanlığını elde ettikleri gibi, ahiret sultanlığını da hak etmiş olurlar. 2- Ruhumuzun evi bedenimizdir, ondaki tüm azaların şükrü en kapsamlı olarak bir tohum gibi fiili bir dua olan namazın içerisine derc edilmiştir. 3- İbadet-ü tattan alınan lezzetlerin; devamlı olabilmesi için hayatın tümünün bir ibadet neşvesi içinde yaşanabiliyor olması ve her an ibadet esnasında, Rabbimize karşı takınılan manevi tavrın, devam ettirebilmesiyle bunun yakından alakalı olması. 4- Günahı küçümsemek; işlenen günahtan daha büyük bir günahın işlenmesi demektir. Başkasının günahını büyük, kendi günahını küçük görmek; her duyduğunu söylemesi gibi kişiye günah olarak yeter. 5- Şeytan sizi fakirlik korkusuyla, kendi mallarınızdan ve dünyalık namına sahip olduklarınızın elinizden çıkarak fakir düşeceğiniz konusunda aldatmasın. Eğer hayırlı bir işe niyet ederseniz, onu hemen gerçekleştirin ki çeşitli vesveselerle o hayırlı kapının size kapanma olasılığını ortadan kaldırmak için acele edin. 6- Bir meseleyi bilmek ayrı şeydir; o meseleyi anlamak ayrı şeydir. Bildiğini zannederken meselenin özünü kavramaktan aciz olanlara içinde bulundukları acınası durumu kabul ettirmek; o mesele hakkında hiç malumatı ve ön yargısı bulunmayan başka birisini bilinçlendirmekten çok daha zordur. 7- Kainatın etrafında döndüğü merkezin, insan olması nedeniyle, her şeyden önce kendini iyi tanımasının ve sahip olduğu akıl nimetiyle, kâinat kitabını doğru okuyarak onun kendisine verdiği mesajı doğru kavrayabilmesi saadet-i dareyni kazanmak isteyenlerin, fark edebilecekleri ilk noktayı istinadı oluşturması. 8- Başkasının daha önce aynı tarzda söylediği bir söze katılmanın yanında üstüne üstlük bir de bununla övünmeye kalkışmak fikir emekçiliğine yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. 9- Allah-ü Teala’ya yakın olan kullarının; kalplerinin sürekli haraketli ve çok hararetli olması nedeniyle teskin edilerek, sakinleştirilip, sükun bulmasına ihtiyacın fazla tekerrür etmesi hasebiyle hemcinslerinin değerini çok daha iyi takdir ederek, kadirkıymet biliyor olmaları. 10- Allah(c.c)’un başka bir mü’min kardeşine bahşetmiş olduğu nimetlere, ona erişemeyenlerin; suizan ve hased ederek kardeşinin elindeki nimetlere düşmanlık yapmadan, ön yargısız olarak bu nimetleri kullananlar hakkında olumlu ya da olumsuz hüküm vermesinin çetinliği ve zorluğu. 11- Beşeri ilişki içerisinde bulunduğu insanların, davranış ve duygularından beğenip takdir ettiklerini, kendi karekterine katmak isteyenlerin; öncelikle yine çevrelerindeki insanlar içinde, gördüğü ve duyduğu olumsuzluklardan uzak durmaya çalışması ve aynı hatalara düşmekten kaçınması, insanı ahlâken yüceltmesi. 12- Tarihte tam manasıyla güzel ahlâkın, dört dörtlük vesikasını görmek isteyenlerin; öncelikle sırf bunu tamamlamak için gönderildiğini bildiren, Hz. Muhammed(sav)’in hayatını ve olaylar karşısında takındığı tavır ve davranışları incelemelerinin onları doğru bir istikamete götüreceği gerçeği. Resulullah’ı(sav), ondan sonra gelen dört büyük halifeyi, o devirde yaşayan ashabı, tabiîni ve arkalarından onları tasdik etmek

53

için gelen binlerce evliyayı azamın hayatlarını incelesinler ki; Allah’a karşı iyi bir kul olabilmenin hakkını vermenin ne demek olduğu kavrayabilsinler. 13- Bu hayatta ne mi yapacaksın? İşte sana harika bir yol haritası: Araştırmacı olacaksın, akıl nimetinin hakkını, haddini aşmadan vereceksin; ancak bir tezi, bir fikri, bir ideolojinin haklılığını ispatlamak için değil hakikate sadece hikmete ulaşabilmek gayesiyle üzerinde tartışılan insanların merak ettiğin mevzuların en yalın şekilde vuzuha kavuşup, herkes tarafından anlaşılabilmesi için okuyup, yazacaksın; bunu yaparken de istifade ettiğin kaynakların güvenilirliklerini, sürekli sorgulamayı da ihmal etmeyeceksin ve böylece fikirlerini, hiç kimseden korkup çekinmeden toplumla paylaşacaksın. Yaptığın işi en iyi şekilde yapmaya çalışacaksın. İşte bunlar; senin vatanına ve milletine karşı olan yegane sorumluluklarındandır. 14- Samimiyet ve inanç; ancak hak yolunda olursa makbuldur. Eğer bu sıfatlar, batıl işler için kullanılır ise bunu yapanların; kapıldıkları kör bir inat uğruna, doğdukları ve doydukları her günden, sonra akıbetleri hususunda endişe etmeye, herkesten ziyade müstehak oluşları. 15- Bir konuyu anlatırken anlamın pekişmesi, dinleyenlerin dikkatinin o konuya çekilerek, onların düşünmeye sevk edebilebilmesi için soru sorarak meseleleri açıklayarak anlatmanın; ilahi ve nebevi bir metot olarak ortada durması. 16- İnsanları hataları ve sevaplarıyla birlikte kabul edebilmenin; sosyal hayatın önemli bir köşe taşını oluşturuyor olması. 17- Beşeri sevgilerde aşırıya kaçanların, hadlerini aşarak sevdiği kimsenin Allah’a karşı olan hatalarını temize çıkartmaya çalışarak, en büyük akılsızlığı yapmaları. Doğrusu tarafgirlik şirkten sonra en büyük zulümdür. 18- Denge üzerine yaratılan, şu koca kainatta, dengesini belirlemesi kendisine bırakılmış tek varlık olan insanın; bırakın kendi kimyevi dengesini korumayı, kainata yaptıkları olumsuz müdahaleler ile iklimlerin bile değişmesine sebep olarak, hassas ölçüler üzerine bina edilen uzayın ve yer kürenin tehditlerine karşı; savunmasız olan nebatat ve hayvanatı teker teker yok etmesi ve bu dengesizliğin neticesinde ademoğlunun ödeyemeyeceği tek fatura olan kıyameti yaklaştırmasının, ileride gelecek olan nesillerimize verdiği tamiri mümkün olmayan zararlar ve bu günü yaşayan hali hazırdaki insanlığın; bunu düşünerek vicdanlarına açtığı kapanması çok zor olan derin yaralar. 19- Dünya hayatında çekilen sıkıntıların başında şükürsüzlüğün, bir neticesi olan kanaatsizliğin, getirmiş olduğu insan olmanın değerini bilemeyenlerin yaşamı değer dilenciliği yaparak, menfaat peşinde koşarak, rızık endişesiyle sürekli mal toplayıp, üst üste yığarak hayatı eskiterek geçirenlerin; kendi elleriyle işledikleri amellerin azim bir karşılığı olarak başlarına gelen zahiren ufak meseleleri çok büyük meselelermiş gibi tevehhüm ettirerek, dünyada dahi huzur ve mutluluğu aşırı bir değer atfettiği cüz’i aklı yoluyla ulaşacakları zannı galibinin sonucu olarak; his ve hevanın beşeri arzularının istikametinde, gaflet içinde yaşantısını genel akıntı istikametinde yönlendirenlerin ve böylece kendi nefislerine de zulmedenlerin kalplerindeki perde kaldırıldıktan sonra, hakiki insan olmanın kendilerine yüklediği sorumluluk bilincinin, adaletle sağlanabileceğinin gerçek manasını, maalesef iş işten geçtikten çok sonraları fark edebilecek olmaları. Hacc, 46: Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

54

20- Erkeklerin en büyük imtihanın, ta Hz. Adem(a.s)’dan beri kadınların oluşu. (Allahümme ecirna min şerrin-belain-fitnetin nisa) Amin. 21- Herkese toplum içindeki konumlarını gözeterek değerlendirmenin; hakkaniyet namına elzem oluşu. Hayatta Allah’ın dinine hizmet etmek ve ona abd ve asker olma sevdasındakilerin; insanlara ve onların dostluklarına gönül bağlamadan, hareket etmesinin gerekliliği; ölçü olarak da tebliğ ve irşad vazifesini ifa etmek için başkalarıyla bir araya gelerek ortak hareket edebilmek için istişarede bulunmanın zarureti. 22- ‘Herkes kendi günahını hatırlayarak; tövbe edip Rabbine yönelsin çünkü kıyamet günü iyi meyve vermeyen ağaçlar kesilip, ateşe atılacaklardır.’ (Hz. İsa as ) 23- Şükrün tam zıddı olarak, küfrün hayattaki en önemli hakikat olan; Allah’ın tüm nimetlerini örtmenin ve gizlemenin ancak şükürsüzlük ve nankörlükle açıklanabiliyor oluşu ve Allah’ın insanlara belli bir müddet istifade etmeleri için emanet olarak verdiği vücüdun azalarını kötüye kullanmak, insanların hayatlarının devamını temin için verilen, nimetlerin tümünü tekzip etmek, onları yok saymak, maddeye tapmak, kısa dünya hayatı ve menfaati için Allah’ın elçilerini ve ayetlerini inkâr etmek, hakkı kabul etmenin; getireceği sorumluluktan çekinmek, demek ne demek sen bilir misin? Cehennemi hak etmek ona yakıt olmayı kabul etmek demektir! Vesselam… 24- Kendince vazifelerini tam yapmadıklarını düşünenlerin; bu zaaflarını kapatabilmek için karşılaştıkları her farklı insana kendince iş olarak gözüken en son yaptıkları şeyi alal acele sayıp, dökmeye kalkışması. 25- Dert etmediğin mesele hallolur, dert ettiğin mesele dert olur. 26- Bir elmanın iki yarısı gibi olan çiftler; mutluluklarını ebedileştirmek istiyorlarsa birbirlerine hayrı tavsiye etmelidirler. 27- Yağmur yüklü iki bulutun rahmet hazinelerini yeryüzüne gönderebilmek için birbirleriyle çarpışmalarının gerekli ve şart olması gibi aynen öyle de insanın başına gelen musibetlerin onu düşünmeye sevk etmesinin gerekliliği. Göze perde olan zahiri sebeplere takılarak, olayların batıni yönünü sezememek, hakikatin keşfinin önündeki en büyük engeli teşkil ediyor olması. 28- Siyaset kırıp-dökmeden insanları küstürüp birbirine düşman etmeden bir arada yaşatma maslahatı ve duruma vaziyet ederek Türkiye’de maalesef günü kurtarma sanatının adı. 29- Hasmının toplum nezlindeki yanlışlıklarının ve eksikliklerinin sorgulanır hale gelmesini temin ederek; sorgulamaların ardından insanların, gözünden düşmeleri sonucu itibarsızlaşmanın ötesinde, onları en zor zamanlarında destekleyip, ihsanlarla onları ezerek düşmanlıklarını en aza indirmek suretiyle, kötülüklerini bertaraf edip, savuşturmak akıllıca bir iş gibi görünüyor. 30- İsyanın kaynağı olarak başlarına gelen musibetlerin; nefislerinin işlediği günahlar yüzünden mi, yoksa Allah(c.c)’nin sadece kendi nefislerine has olarak daha önceden takdir etmiş olduğu bir kaza mı olduğunun ayrımını, tam olarak yapamamalarında yatmaktadır. 31- ‘İbrahim b. Ethem’in(k.s) yolundan giden Tubba’(Yemen) Meliki olan Es’adü’lHımyeri’nin ordusuyla Yesrib’i kuşatmaya geldiğinde karşısına cesaretle dikilen Tevrat’ı çok iyi bilen İsrail oğullarından iki genç taşlıklarla kaplı hurmalıklarıyla bilinen bu mekanın yurdundan göç etmek zorunda bırakılacak olan son peygamberin kalacağı yer olduğunu öğrenir, öğrenmez burasını kuşatmaktan vazgeçecek ve bu iki delikanlıyı da yanında götürecek ilimlerinden istifa edecekti. Onların anlattıklarından çok

55

etkilenen Himyeri yıllar sonra tıpkı İbrahim b. Ethem gibi saltanatını,tahtını-tacını Allah rızası için terk edecek ve o göç edince kalacağı evde rahat edebilmesi için iki katlı bir evin inşasına girişecekti. Ne yazık ki ferasetinin genişliğine fani ömrü yetişememiş Peygamberimize ulaşamadan vefat etmişti. Ancak nebevi iltifata mahzar olmuş bu Cennet Sultanı kendi çocuklarından daha iyi tanıdıkları son Peygamber olan Hz. Muhammed’in tüm vasıflarını Medine’deki dört yüz civarındaki Yahudi din alimleriyle karşılaşmış onlara karşı da çok cömert ve yardımcı olduğundan alimlerin en güvenilir olanlarından Son nebinin sıfatlarını teferruatıyla öğrenmiş ve kendisinden sonra gelecek olan O Son Peygamber’e bir mektup ve bir şiir yazarak en yakın arkadaşına bunu emanet etmeyi ihmal etmeyecekti. Ebu Leyla aracılığı ile Allah’ın Resulüne ulaşan mektupta şu ifadeler vardı: -Alemlerin Rabbi’nin Resulü ve peygamberlerle nebilerin hatemi, Abdullah’ın oğlu Muhammed’e; Hımyer’in ilk Tübaa’ından: Ya Muhammed! Ben, Sana, Senin ve her şeyin Rabbine, Rabbinden getirdiğin her şeyin iman ve İslam şeairi olduğuna iman ettim. Bunun sebebi ise, bu kitap vesilesiyle Sana ulaşıp yarın ahiret gününde bana şefaat etmen ve beni unutmaman içindir. Şunu bil ki, ben daha sen gelmeden ve Allah daha Seni göndermeden önce sana iman etmiş öncülerdenim. Ben, Senin ve İbrahim’in dini üzereyim. Mektubu okunduktan sonra Efendimiz: “Başlangıçta da sonuçta da her iş Allah’a aittir” ayetini okuduktan sonra; üç kere sana da merhaba Ey Tübaa beldesindeki Salih kardeş diyecekti. Resulü Zişan Efendimiz Tubaa’ hakkında kötü konuşulmamasını isteyecek; onun müslümanlığını nazara verecek ve gördüğü rüyaların tesiriyle o zamanlar en kaliteli kumaşla Kabe’nin örtüsünü giydirenin Es’adü’l Hımyeri olduğunu hatırlatacaktı ve şöyle diyecekti: Nebi midir, yoksa değil midir bilmiyorum, diyerek onun ruhunu hoşnut eden taltif edici iltifatlarda bulunacaktı. Her ne kadar oğulları bu halis niyetlerle yapılmış evin kıymetini idrakten yoksun olsalar da; yine babaları gibi bir başka peygamber aşığının eline düşen yedi ay boyunca Kainatın Efendisi’ni ağırlayacak olan bu kutsal mekan kaderin bir cilvesi olarak Peygamberimiz(sav)’den duyduğu bir hadisin övgüsüne mahzar olmak isteyen Ebu Eyyübe’l Ensari doksan küsür yaşlarında ata bağlanarak Bizans surları önüne gelecek ve bu seferde şehit olarak vefat ederken kalenin alınamayacağını da anlayınca daha sonra gelen Mücahid’lerin tekbir ve kılıç seslerini duyabilmek mülahazasıyla surlara en yakın yere gömülmeyi vasiyet edecekti. Çünkü o yine Efendimiz’den dinlemişti kabirlerin çevrelerinde olup bitenlerden haberdar olacağını çok iyi biliyordu. Milletimiz’e İstanbul’un fethinden başka bir müjde daha verecekti Kainatın Sultanı: “Ashabımdan bir kimse bir yerde vefat ederse; oradaki mü’min kimseler onunla birlikte haşr olunurlar” diyecekti. Kusva’nın bir memur olarak seneler önceden takdir edilmiş olan bu kutsal eve en yakın olan yerde konaklaması elbette Ebu Eyyüb el Ensari çok mutlu etmiş ve sevincini ashab-ı ikram ile daha önceden evinde bulduğu muhtemelen Tübaa’ Meliki Es’adü’l Himyeri tarafından kaleme alınmış şu şiiri dillendirerek paylaşacaktı: - Ben Ahmed diye birisini biliyorum ki O, - Allah tarafından herkese gönderilen bir Resul ve yaratılmışların en şereflisidir. - Şayet ömrüm, O’nun ömrüne yetişirse, O’na en sadık bir vezir ve yanındaki amcaoğlu gibi olacağım. - Bu gün ben kılıcımla, O’nun düşmanlarına savaş ilan etmiş bulunuyorum ki,

56

Böylelikle O’nun sinesinde meydan gelebilecek sıkıntıları şimdiden bertaraf etmiş olayım.’ (Halebi,Sire 2 / 278-279, Ahmed b. Hanbel Müsned 4/340,elHindi, Kenzül-Ummal 12/80-81,Salihi,Sübülü’l Hüda ver’Reşad 3/274) 32 – Allah(c.c) mal ve servet için çalışan herkese dünyada hak ettiği dünyalığı verir; ancak Allah-ü Teala ilmi yalnızca kendi zatına gönülden bağlı olanlara ve sevdiği kullarına verir. İlim başkadır, marifet bambaşka bir şey. 33 – Kuba’ya kurulan ilk mescide Allah Resulü(sav) çıkmış, Medine’deki ilk hutbesini irad ediyordu: Her zaman ki gibi öncelikle Rabbine hamdetti; layık olduğu şekilde O’nu bütün noksanlıklardan tenzih etti ve yine O’na övgü dolu senalar ederek sözlerine başladı. - ‘Ey insanlar! Kendiniz için ahiretiniz adına istikbalinize yatırım yapın; yarın bunların hepsini görüp bileceksiniz! Allah’a yemin olsun ki, sizden biri yarın aklı başına gelip de koyunlarını çobansız olarak yalnız bıraktığında, Rabbiyle baş başa kalacak; arada hiçbir tercüman veya perde olmadan Allah(c.c) ona soracak: - Sana peygamberim gelip de tebliğ de bulunmadı mı? Ben de sana, bu kadar mal verip de onları önünde yığmadım mı? Peki, öyleyse sen, bugün için ne yatırım yaptın? - Bu hitaba muhatab olan insan, önce sağ ve soluna bakar; tutunabilecek hiçbir dal bulamaz! Sonra önüne bakar; bütün dehşetiyle önünde cehennem durmaktadır! Sizden her kim, yarım hurma dahi olsa cehennemden kendini sakındırabiliyorsa bunu mutlaka yapsın! Şayet, bunu da bulamıyorsa, en azından güzel söz söylesin! Çünkü burada her bir iyilik, en az on kat karşılık görür ki bu, yedi yüz kata kadar çıkabilmektedir. - Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun.(Hutbenin ilk bölümü tamamlanmıştı) - Şüphesiz ki hamd Allah içindir; ben de O’na hamdeder ve yine yardımı da O’ndan dilerim. Nefislerimizin şerrinden O’na sığınır, amellerimizin kötü olanlarından da yine O’nun rahmetine iltica ederiz. Şüphe yok ki Allah’ın hidayet verdiğini dalalete ulaştıracak yoktur; dalalette ısrar edip de artık kalbine mühür vurulanı da hidayette tutmaya kimse güç yetiremez. - Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur; O tektir ve şeriki yoktur. Sözün en güzeli Allah’ın kitabıdır! Şüphesiz ki her kime Allah(c.c) küfürden sonra iman iklimini nasip etmiş; kalbini iman nuruyla tezyin edip de, insanların alımlı sözleri yerine Rabbin kalıcı ifadelerine ram olmayı nasip etmişse artık o, kurtulmuş demektir. Şüphe yok ki Allah kelamı, sözün en güzeli, en güzel ve ahenkli olanıdır. - Sizler, Allah’ın sevdiklerini sevin ve kalplerinize Allah’ın sevgisin yerleştirin! Allah kelamı karşısında asla usanma konumunda kalıp da zikir-i ilahiden uzak kalmayın ki, kalbiniz katılıkla baş başa kalmasın! Çünkü Allah(c. c), yarattıkları arasından bazılarını tercih edip diğerleri arasından onları seçer! - Amellerin en hayırlısını Allah bize bildirmiş ve önümüze koymuş, kulları arasından bazılarını seçerek rehber yapmış ve sözlerin içinden de en güzel ve salih olanları açıkça beyan etmiştir. İnsanlara verilen helal ve haram ne varsa artık bunlar, tebeyyün etmiş gizli bir şey kalmamıştır. - Gelin Allah’a kulluk yarışına girin ve asla O’na başka bir şeyi şerik koşmayın!O’ndan, takvanın gerektirdiği gibi bir haşyet duyup rahmetine iltica ümidiyle şahlanıp azabı karşısında da titreyin! Ağzınızdan çıkanların en Salih olanlarıyla Allah huzurunda sadakatinizi ispat edin! Allah’ın rahmet ve bereketiyle aranızdaki muhabbetinizi artırın! Şüphesiz ki Allah(c. c), ahdinin yerine getirilmemesinden hoşnut olmaz ve bunu yapanlara buğzeder. - Allah’ın selamı hepinizin üzerine olsun!’(İbn-i Hişam, Sire 3/30-31) -

57

34- Çekilen her bir sıkıntının insanın olgunlaşmasına, onun manevi derecelerini artırmada oynadığı rol ve kıymetli kullarına dua etme imkanı bahşeden Allah(c.c) onları sık sık bela ve musibetlere maruz bırakması. Ve insanın Rabbine en yakın olduğu iki hal secde hali ve dua anıdır. 35- Tabiînin büyük hadis alimlerinden olan Şabi hiç hadis yazmamıştır; çünkü o, yazdıklarına güvenmesi nedeniyle hadislerin emirlerine muhalefet etmekten korkmuş, öğrendiği her hadisi hıfz etmeyi yeğlemiştir.Ne büyük hassasiyet, ne büyük incelik. 36- İbret alan, basiret sahibidir. 37- Malını şükredenlerden saklayan, onu şükretmeyenlere miras bırakmak zorunda kalır. 38- Ah şu sorusuz babalar; keşke çocuklarının günahları içinde sahip oldukları payın büyüklüğünü görebilecek kadar basiret sahibi olabilselerdi. 39- Ne üzerine döner dersiniz şu koca kainat, ilahi aşkın etrafında. 40- Gökyüzündeki cisimlerin kaybolmasının, hikmetlerinden biri de Allah’ın azameti ve büyüklüğü karşısında kulun acziyetini ve fakrını idrak etmesini murad ediyor olması. 41- Ey aşk; eğer kanım senden başkasına kaynarsa; muradıma ermeden helâl olsun kanım sana. (Hz. Mevlana) 42- Ey gök ne diye dönüp durmadasın; yoksa sen de benim gibi aşık oldun da başın mı dönüyor? (Hz. Mevlana) 43- Şeref ve izzetini İslâm’ın şeref ve izzetiyle özdeşleştirebilen kemalî imane erişebilir. 44- Hz. İbrahim(a.s) şöyle demişti: ‘ Bana göklerin ve yerin melekutu bildirilmişken size tabi olmamı mı istiyorsunuz şüphesiz Rabbim bana hidayet vermeseydi ben de kavminize benzerdim. Ben hak üzere sizi ona davet edip; ona karşı gelmekten sakındırdığım halde siz ondan korkmazken; ben mi sizlerin beni korkutmalarınızdan ve sizin taptıklarınızdan korkayım. Ey kavmim şunu bilin ki, ben sizin taptıklarınızdan asla korkmam. 45- Rüyâlar üç grupta toplanabilir. Rahmani, şeytani ve bilinç altındaki bastırılmış duygu ve düşüncelerin bir yansıması olarak ortaya çıkanlar. I. Rahmani Rüyâlar: Allah’ın mü’min kullarına bir lütuf ve ihsanı olarak onlara yol gösterici hatta müjdeleyici rüyâlar. II. Şeytani Rüyâlar: Uyandığında gördüğü rüyadan dolayı pişmanlık verici, üzüntü ve kederini artırıcı, Allah’a sığınılması gereken rüyâlar. III. Bilinç Altı Rüyâları: İnsanın çevresinde yaşamış olduğu olayların etkisiyle, aşırı korku, başına gelebileceğini düşündüğü bir kötülükten çok çekinmesi, psikolojik ruh haletinin bir dışa vurum alanı olan rüyâlar. 46- Kâinatta bir yaprak bile lüzumsuz yere, yere düşmezken nasıl olurda insanoğlu başına gelenlere şükretmek veya sabretmek yollarından birini tercih etmez, başına gelen her bir musibeti manevi terakkisine bir vesile etmez, hâla kendine çeki düzen vermez. 47- Sahipsiz kalmış bir ülkenin evlatları! Uyanıp şahlanma zamanı gelmiştir, madden büyük, manen küçük devletlerin içimizdeki hain işbirlikçileri aracılığıyla istediği yöne çektiği zavallı bir ülke olmaktan kurtulmanın, askeriyle-siviliyle, yirminci yüzyılın başlarına külleri savrulan yeni Osmanlıcılığın ikinci dirilişini, elinle tesis edip dağıttın adaletle, sen muştulayacaksın, nevbahar da ab-ı hayat yudumlayacak, Mesih-i soluklar, Muhammed-i ruhlar yardımımıza koşacak, sineler tekbirlerle, Lailaheillallah’la kabarıp, coşacak, Mücahidler hicret için serhat boylarına alperenler gibi akın düzenleyip at koşturacak, yollar kutsilerin ayak izleriyle nurlanacak, ehli batılın ayakları birbirine dolaşacak, çünkü artık hiçbir olay Arifler’e gizli kalmayacak, Yavuzlar’ın Ulubatlılar’ın eliyle İslam’ın güzelliklerini ve sancağını

58

görmeyen kalmayacak, hikmet sofrasından doyan artık acıkmayacak, bu sırra ermiş ruhlar saadetle ebediyen cennetlerde yaşayacak!. . 48- Ey mucize peşinde koşan hain nefs; vücudundaki azalara bir bak! Hepsi nasıl kemâli ihtiramla muntazaman harika bir surette yaratılmış. Ruh ve bedeniyle birlikte yaşayan bir insandan hiç daha büyük bir mucize olur mu? 49- Hz. Yusuf(a.s) da sana hayrandı, ben nasıl hayran olmayayım. Çok çalışkan ve çok cömert olan Halilurrahman(a.s). Sen öyle mübarek bir peygambersin ki: Allah-ü Teala senin o kuşatıcı duanı vesile yaparak ilk nurunu, yarattığı nübüvvet mührünün son halkasını, senin pak ve temiz sulbünden yaratacaktı. Ve yüce Allah(c.c) yer yüzünde ademoğlunun kendi nefsine zulmederek, günahlarıyla kirlenmiş bedenlerini ve ruhunu arındırmak ve onları temizleyip affetmek için seçeceği o kutsal mekanı (Kâbe) inşa etme vazifesini senin omuzlarına yükleyecekti. Hazret-i Allah senden sonra yine sana yaptırdığı gibi yapacak; çok sevdiği iki kulunu Hz. Davud’u(a.s) ile Hz. Süleyman’ı(a.s), Kubbetü’s-Sahra’yı yapmakla mükellef tutacaktı. İlahi ferman demek ki, sevilen mübarek kullar için hep aynı şekilde bu alemde tecelli ediyordu. Bundan da elbette dünyadakiler adına, çıkarılacak dersler vardı. Demek ki, seven sevgisini burada da hep aynı şekilde göstermeliydi. Sevgilinin emir ve yasaklarına uymayı, ona itaat etmeyi en büyük vazife, huzur ve mutluluğun tek kaynağı saymak gerekiyordu. Bu vazifeyi de ancak ve ancak ihsan şuuruna sahip ihlaslı kullar omuzlayabilirdi. 50- Yüz kapılı gönül sarayında ey sır sahibi! Açık olan kapıyı bulursan, içeri gir. Unutma ki yaratılan her insan dünyaya saf ve temiz olarak, İslâm fıtratı üzerine doğar. 51- Bir beşer olarak yaratıldığı için; hayatta kalma mücadelesi verirken, bin bir sıkıntı ve belaya muhatap olmak zorunda kalan din kardeşim! Allah(c.c) sana kâmil bir insan olana kadar karşılaştığın sıkıntılara sabır ve ondan sonra da şükür nimetini, engin fazl-u kereminden, cümle mü’minlere bahşetsin…Amin. 52- Her türlü nimetine karşılık; şükrü yeterli bir ücret olarak kabul eden Allah’ım, bu hamdin şükrünü hiçbir kelimeyle ifade edemeyeceğimi bilerek, tüm acizliğimle iki büklüm olarak, şu kelimeleri senin için söylemekten kendimi alamıyorum: Kâinattaki tüm cansız varlıklardaki zerrat adedince ve tüm canlı varlıkların bedenlerindeki hücrelerin nefes alıp vermelerinde ortaya çıkan, atomlar adedince Sana hamdolsun!.. 53- Hiç bir sırrı olmayan kulların, kalbleri ancak ilahi cemalin nuru ve ayinadarlığıyla itminana kavuşabilir. 54- Yapılan kavli dualar fiili dualarla desteklenmediği sürece, dua sadece zor zamanlara hasredildiği müddetçe, edilen duaların kabul olabileceği zehabına hiç bir zaman kapınılmamalıdır. 55- Kaynağı sağlam olan, doğru bilgi yüzeysel olması hasebiyle eksik olmasına rağmen bu zamanda önemli bir güçtür. 56- Problemleri öteleyerek, onları görmezden gelip, önemli sorunlardan sürekli kaçarak yaşayanlar için yerin altı üstünden daha hayırlıdır. Hayat ancak imanla anlam bulabilir, ruh yalnız onunla arınıp, özüne dönerek terakki edebilir, üzüntü ve kederden kurtulabilir. Ancak Allah’a kul ve asker olanlar bu Rabbani iltifatlara mahzar olabilirler. 57- Yavuz Sultan Selim’in oğlu Süleyman’a olan vasiyeti: ‘Oğlum sana gelen her nimeti Allah-ü Teala’dan bilmelisin. Eğer böyle yapmazsan o nimete lâyık olmadığını ortaya koymuş olursun. Oğlum insanların dış görünüşüne aldanma önemli olan kalpleridir.’ 58- Herkes itikadı ölçüsünde, Rabbani iltifatlara mazhar olur. 59- Kazanılan paranın helâl veya haram olmasına dikkat edilmeyen ailelerde, yetişen gençlerin maddi yönden bir sıkıntısı bulunmadığı için çok kolay elde edebildikleri paraya olan

59

ihtiyaçlarının süreklilik arz etmesi böylece paraya bağımlı hale geldikleri için hayatlarının ileriki aşamalarında bunun devamını sağlamak için olmadık yöntemlerle, kısa yoldan köşeyi dönme gayreti içinde olmalarının, bir sonucu olarak toplumun iyi ve muteber kabul ettiği, tüm genel ahlak kurallarını yok etmesi ve böylece materyalist, faydacı, bencil, duyarsız, adeta duyguları alındığı ve hayatı ihtiyaçlarından ibaret gördüğü için robotlaşmış, sosyalleşememiş bireylerin sayısının artması için her türlü çevresel faktörü barındıran, münbit toprakları da cesetleriyle kirletmelerinin, aile bireyleri dahil kimse tarafından ölünün arkasından konuşmamak perdesi altında gizlenmesi. 60- Hiç kuşkusuz insana verilen en büyük hazine sabır nimetidir. 61- Güçlü bir devlet kuramadığın veya oluşturamadığın sürece yeryüzündeki yamyam devletlerin istihbarat servisleri satın aldıkları işbirlikçileriyle birlikte; kedinin fareyle oynadığı gibi oynar senin her şeyini feda etmeye hazır olduğun, şu cennet timsali, güzel ülkenle. 62- Ölümsüzlüğün sırrını bulan Lokman Hekim(a.s) belki de şunu bulmuştu; ölümsüzlüğün sırrı; ölümle varolabilmektir. Ölümle varolabilmekse ancak ve ancak sağlam bir Allah(cc) inancı ve ahirete olan sarsılmaz bir itikatla mümkün olabileceği gerçeği. 63- Kâinattaki en yüksek hakikat tevhidden sonra adalettir. 64- İnsan eliyle yürütülen her savaşın kendine göre taktikleri vardır. 65- Mal ve servet uğruna kaypakça iki yüzlülük yapıp, hakkın üzerini örtenlerin, menfaatleri istikametinde, iftirayla insanları karalayanların bu istikamette yaşayanların, dünyada rahat edip zevk-ü sefa sürseler bile ahirete taşıdıkları, dünyadayken ceplerine doldurdukları ancak avuç avuç ateş topları olacaktır. 66- Allah’a karşı hile ve mekir kuranların; kendi kazdıkları kuyuya düşerek; rezil rüsva olmaları, onların kendi elleriyle kazandıklarının kendilerini bulmasından başka bir şey değildir. 67- İnsanların fıtratlarında olmayanı onlardan beklemek, kaldıramayacağı sorumlulukları onların omuzlarına yüklemek, arkadaşlık ve dostluk hukukunun icaplarını yerine getirememek demektir. 68- Dünyada dinine uygun yaşamayıp, davranamayanlar, işlerine gelmediği için Kelamullah’ı okumayanların, ölümü hiç düşünmeyerek mezarlıktan geçmeyi ar sayanların; işte yalın ayak Sırat Köprüsü’nü kılıçtan keskin olarak bulacakları için ateşe yuvarlanacak vücutların sahipleri olmayı hakediyor olmaları. 69- Firavun gibi ölürken yaşadığının farkına vararak uyananlar, acaba niçin uyurken öldüklerinin hayatları boyunca hiç farkına varamazlar ? 70- Doymasını bilmeyen azgın nefisler, harama bulaşmadan da yaşayamazlar. 71- Sırf kendi dünyalık menfaatleri ve çıkarları için haksızlığa göz yumanlar, ilerde bir gün aynı haksızlıktan dolayı muzdarip olmaktan hiç çekinmezler mi? 72- Hiç insan bilerek, isteyerek kendine nefsine karşı kötülük yapabilir mi ki başkasına kötülük yapmayı aklının ucundan dahi geçirebilsin? Ne edersen kendine edersin kendi kendine… 73- Bir evi olanın ikincisini, eski bir arabası olan yenisini, yaşlı bir eşi olan gencini, akrabalarından şikayeti olanın, onlarla selamı-sabahı keserek konuşmamasının, doğrunun yerine yalanın, bilginin yerine cehaletin, muhabbetin yerine şehvetin, vatan sevgisinin yerini hamaset ve rüşvetin, yardımlaşmanın yerine adavetin, barışın yerine savaşın; peşinden koşan bir milletin fertlerinin insanlıktan ve evrensel ahlâk kurallarından, güçlü bir ülkeden bahsetmesi abesle iştigal ve kamu vicdanıyla girişilen asimetrik bir psikolojik savaş hareketinin ta kendisidir.

60

74- Toplumların başına gelen büyük felaketlerin sebebini; o felakete maruz kalanlardan bazılarının, o toplumun içinde yaygınlaşan zulümlerden, ayrı görmeleri bu felaketin sebebini farkında olmadan, tasdik etmelerinin bir nişanesi olarak, ibretle izlenmeye muhtaçtır. 75- Dünyamız bile boş durmayıp, hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında dönerken insanoğlu acaba kendine tenbelliği nasıl yakıştırabiliyor? 76- Ne için yaşadığını bilmeyenler, kendi nefislerine bilmeyerek taptıklarının, acaba ne kadar farkındadırlar? 77- Hayat arkadaşını kaybeden sevgilisini kaybetmiştir, belki bir nebze olsun onun hatıralarıyla teselli bulabilir, ancak sevgisini kaybedense hayatının ışığını kaybetmiştir ve hep karanlıkta kalmaya mahkûm olduğundan daha çok acınmaya muhtaçtır.

61

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC – V

1- Aziz Türk Milleti; Kurtuluş Savaşı'nda ulu önder Atatürk’ün aldığı ‘ ya bağımsızlık ya ölüm’ kararını, halkımız tümüyle uygulanabilir hale getirebilmek ve vatanı düşman işgalinden kurtarabilmek için en ağır ve zor şartlar altında bulunmasına rağmen düşmanı yurttan kovmak ve asırlar boyunca onur ve haysiyetini muhafaza ederek, yeryüzündeki adaleti tesis etmek için nice savaşlar ve şehitler vererek yaşamış Türk ulusunun bağımsızlık aşkını en ufak bir tereddüte yer bırakmaksızın bugün de südürebilmek için tüm yurttaşların bu hususta ittifak ederek, ulusun geleceği adına verilen kararı tasdik eden imzaları; vatan topraklarını baştan başa kanlarıyla sulayarak atmışlardı, günümüzün sözde aydınları onu ve ideallerini gerektiği gibi kavramaktan ne kadar da uzak! Gelin hep birlikte bakalım, ilerde bütün bir ulusu kurtaracak olan o, muhteşem destansı fotoğrafa; bir devrin kapanıp, yeni bir sayfanın açılışına şahitlik edercesine, mürekkebinin sıcaklığını halâ yüreklerimizde hissettiğimiz, altın harflerle tarihin sayfalarına nakış nakış işleyip, kıyamete kadar hatırlanacağından emin olarak, istikbâlin münbit bağrına emanet ettiğimiz, o destansı metnin üzerindeki özgürlüğün anahtarının üzerindeki muhteşem parolaya: ‘Bu kararın dayandığı en kuvvetli düşünüş ve mantık şu idi: Esas; Türk milletinin haysiyetli ve onurlu bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulusa, uygar insanlık, uşaklıktan üstün bir nitelik yakıştırmaz. Yabancı bir devletin koruma ve kayırmasını kabul etmek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü miskinliği benimsemekten başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine hiç olasılık yoktur. Halbuki Türk’ün değeri ve onuru ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet tutsak yaşamaktansa, yok olsun daha iyidir. Bundan ötürü, ya bağımsızlık ya ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı.’(Nutuk) 2- İnsanların; gelecekte olmak istedikleri kişilikleri ve yapmak istedikleri şeyleri; model aldıkları başka insanların belirlermesi, onun için de yüce Allah(c.c) bu dünya da sevdiklerini, hep sevdiği kullarıyla karşılaştırması. 3- İnsanlığın bir gereği olan fiil, söz ve davranışların başkalarının hareketlerine göre değil, sahip oldukları iradeleriyle, Allah’ın rızası istikametinde isteklerini kendisine doğru çeviriyor oluşu. Zünnûn Mısrî’nin de dediği gibi ‘hikmet sahibi eğri de olsa selamete yakındır; irade sahibi doğru da olsa münafıktır’ sözünü akıldan çıkarmadan, hûkemadan ve fudalâdan ilim talep ederek, güç ve kuvvetini bu istikamette harcamalıdır. 4- İnsanların söz ve fiili nazara alarak zahire göre hüküm vermeleri ve şeytani bir fiil olan aceleciliğin ve öğrenilen haberin olumsuzluğunun getirmiş olduğu ağır psikolojik şartlar altında aklın örtülmesi neticesinde, meselenin sonunu iyice düşünerek, soğukkanlılıkla analiz edilerek, yeterince teemmül ve tedebbür edilmeden atılan her adımın, getirebileceği ödenmesi ağır faturalar ve bu nedenle hiç de içine düşülmesi istenilmeyen durumlar. 5- Başına gelebilecek herhangi bir kötülüğü düşünerek iyilikten vazgeçmenin, iyiliğe yapılabilecek en büyük haksızlık olması ve hayır peşinde koştuğunu iddia edenler için bir samimiyet testi oluşturması. 6- Yardımlaşmanın üstesinden gelemeyeceği bir fakirlik yoktur.

62

7- Sağlık açısından büyük bir imtihana tabî tutularak, organ nakline ihtiyacı olan hastaların, dertleriyle dertlenmek ve eğer elinde imkanı varsa organ bağışında bulunmak, tamamen insani ve dini bir vecibedir. Dolayısı ile organ nakli helâldir. 8- Biz Türkler; üzeri de uzlaşamadığımız herhangi bir meselemizi kavga etmeden halledemeyiz. Sonunda güçlü olanın dediğini kabul etmek zorunda kalırız. 9- Paranın ve iktidarın hükmedemediği maalesef çok az insan vardır. 10- Testi içindeki sıvıyı dışına sızdırır, iyiler hep iyilik düşünür, kötüler ise hep hainlik. İyiliğin tamamına da insanın başkasından gizleyecek hiçbir şeyinin bulunmayacak kadar dürüst ve düzgün olmasıyla, kendini gerçekleştirmesiyle mümkün olabilir. Ne yazık ki, genelde hainlerin sesi günümüzde iyilerden çok çıkıyor. Bunu gören sadık ve Salihlerden, en azından kötülerin gösterdiği kadar bir cesareti göstermelerini beklemek, lükse kaçan bir istek olarak karşılanması bile içinde bulunduğumuz durumun ne derece vahim olduğunun açık bir göstergesidir. 11- Salat ehl-i olan Müslümanlar Allah(cc)’ın zimmetindedir, haksız yere cana kıymadığı müddetçe o zimmetin altından çıkmazlar.(Hz.Ömer r.a) 12- Hikmetin, taşıyıcısı üzerindeki hakkı; mahrem olana onu açmaman, ihtiyacı olandan da onu saklamamandır. 13- Kainatta cereyan eden işlere bir sevk-î ilahi nazarıyla bakabilenler yalnız Hakk’ı iyi bilenlerdir. 14- İnsanoğlu elindeki nimeti kaybetmedikçe, gerektiği şekliyle o nimetin şükrünü eda etmekten, aciz olduğunu fark edemez; ancak elindeki nimetlerin varlığına sevinmeyen ve yokluğundan da müteessir olmayan zahitler bundan müstesna. 15- Allah’a müteveccih olmayan, her icraatın sonu yokluktur. 16- Varken nefsini yok edemeyenler; kemâle erişemez, ilahi sırları sezemez, varlığın kıymetini idrak şuuruna eremez, onca peygamber ve evliyalar ortada dururken ben bunları bilmiyordum hiç denemez. 17- Vehbî (Allah vergisi) bir ilim sahibi olmanın; kişiye sağladığı her konuyla ilgili söz söyleyebilme cür’etinin sonunda, kendine duyulan aşırı bir güvenle şımarmayıp, haddini aşmayan ve bu günahı yüzünden Allah’a olan emniyeti azalmayan alim, gerçekten çok azdır. 18- Karşılıklı bir terazinin kefelerini dengede tutan demir gibi kainatı da dengede tutan ilahi adalettir. 19- Üstünlük yarışına giren mütekebbirler, hep kaybetmeye, acizlik yarışına giren mütevaziler ise hep kazanmaya mahkûmdurlar. Sırf Allah’ın rızasına talip olarak Ona yönelmeyenler; amansız bir mücadele olarak gördükleri yaşam yarışında, algılarındaki bu eğrilik nedeniyle hep en gerilerde kalmaktan kurtulamazlar. 20- Yaratılanı yaratandan ötürü sevebilmek, ancak yaratanı iyi bilmeyle gerçekleşebilir. 21- Maksadı rızayı ilahi olan makasıtlardan geçerek, er ya da geç gayesine vasıl olacaktır. Fani yaratılan her nefis, elbette, mutlaka bir gün ölümü tadacaktır. 22- Ölümden korkmamak için önce nefsini öldürebilmelisin, yaşadığın her şeye ibret nazarıyla bak ve seni yaratan ilahi kudrete hangi şart ve ahvalde olursan ol, yalnız O’na(c.c) dayan ve güven! 23- Rüyetullah’ın lezzetinin milyonda birini bile evlenmeden anlayabilmek ancak özel vazifeli kimselere verilmiş özel lütuflardır. Çünkü insanı en güzel şekilde yaratan Allah(c.c) nutfenin ala’k haline dönüşebilmesini sevilip, erkeğe bir arkadaş olarak yarattığı kadının varlığına bağlamıştır.

63

24- Nefsini bilen kendini bilir, kendini bilen Rabbini bilir, Rabbini bilen varlıkta yokluğu bulur, bunu bulansa kalb huzuruyla saadet-i dareyne vasıl olur. Eğer sen kendini bilmezsen, başka hayatların sermayesi olmaktan kendini hiçbir zaman kurtaramazsın! 25- Yüzmeyi bilmeyenlerin pek tabidir ki denizden korkması, özle meşgul olmayanın da pek tabidir ki kabuğa takılıp kalması. 26- Yerli yerince doğruyu dosdoğru söyleyebilmek, dilini boş sözle kirletmeyen hakîmlere, müsrif olmayan zakirlere, ve dünyayı satmış zahitlere mahsus bir haslettir. 27- Geceleri rahat bir uykuya hasret olanların, şayet dertleri Allah ve O’nun Resulünü ve dinini aziz tutmak değilse, hayatta uyudukları her an için istiğfar etmeleri gerekir. 28- Hayattayken uyuduğunun farkına varamayanlar; bir gün hiç uyanmamak üzere gördükleri korkunç kâbusu, yaşamak için uyanması mukaderrattandır. 29- Hak bir söz; ancak işlediği günahlar sebebiyle henüz kalbi mühürlenmemiş, sadrı tamamen İslam’a kapanmamış, hâla aradığını tam olarak bulamamış olanlara bir faydası dokunabilir. Eğer içerde kimse varsa, bir söz de onun kulağına yetişir! 30- Kulağı sürekli yerde olanın kulağına ayakkabının tozundan başkası kaçmaz, kulağı gökte olanın kulağına hiç su kaçmaz. 31- Yeryüzündeki bütün altın ve gümüş madenlerini ve tüm bankaların rezervlerini toplayarak, yaptığınız bir haksızlığa keffâreten vermek üzere bir araya da getirseniz, mağdur ve mazlum olan kişi, kendisine yapılan zulmü ve haksızlığı affetmediği müddetçe, fidye olarak yığdığınız onca dünyevi servetlere rağmen, yaptığınız zalimliğin dünya ve içindekilerden daha ağır olan vebalinden asla kurtulamazsınız. 32- ‘Her şeyden şikayet etmeyi adet haline getiren nasipsiz adam dinle ve kulağına küpe yap: ‘Sağlının kıymetini hastalardan, uzuvlarının kıymetini, bedeninde özür bulunduğu halde, canında özür bulundurmayanlardan, gençliğin kıymetini ihtiyarlardan, hayatın kıymetini kabirlerden, tövbenin kıymetini cehennem ehlinden, tevhidin kıymetini meleklerden, içkinin kıymetini sarhoşlardan, kendi kıymetini ailenden, eşinin kıymetini şehvetinden, bir nutfenin kıymetini henüz rahme düşmemiş bir alâktan, bir damla suyun kıymetini yolunu kaybedip susuz çölde kalmıştan, ana-babanın kıymetini yetimlerden, yetimlerin kıymetini onların başlarını şefkatle okşayandan, ibadetin kıymetini namazdan, namazın kıymetini miraçtan, miracın kıymetini niyazdan, niyazın kıymetini halis olanlardan, ihlasın kıymetini riyakârlardan, helâl ticaretin kıymetini tacirlerden, zenginliğin kıymetini fakirlerden, hicretin kıymetini muhacirlerden, muhacirin kıymetini ensardan, ensarın kıymetini Allah ve Resulünden, ilahi aşkın kıymetini maşuk olan evliyaullahdan, doğru sözün kıymetini yerli yerince konuşan hakîmden, hakîmin kıymetini karşılıksız hak üzere konuşturulandan, özgürlüğün kıymetini kölelerden, derdin kıymetini cennet ehlinden, Hz. Muhammed Musatafa’nın(sav) kıymetini ashabdan, ashabın kıymetini gökteki yıldızlardan, Hz.Ebu Bekir’in kıymetini Hz. İsa(a. s)’dan, Hz. Ömer’in kıymetini Hz. Musa(as)’dan, Hz. Osman’ın kıymetini Hz. İbrahim(as)’den, Hz. Ali’nin kıymetini gelen milyonlarca evliya ve asfiyadan, İslâm’ın kıymetini mü’minlerden, mü’minlerin kıymetini ehl-i kitaptan, ehl-i kitabın kıymetini yalancılığıyla ve helâkiyle meşhur olan şirk ehlinden hele bir sor!’ 33- Dünyadayken insan bedeni, cismen kirlenirse, temizlenebilmek için onu suyla arındırması kâfidir; ancak eğer insan kendi öz cevherinden habersiz olarak, nefsini dünyevileştirerek kirletmiş ve kendi benliğine zulmetmişse bu kimsenin arınması nasıl mümkün olacaktır? Bu zor sorunun cevabına gelince; bu manevi kiri temizleyebilmek için tıpkı çeliğin, işe yarayan kısmın işe yaramayan kısmından yani cürufundan arındıralabilmesi için ateşte eritilmesi gibi, bir günü bin yıl kadar olan bir zaman dilimi

64

içerisinde, topraktan yaratıldıktan sonra özünü muhafaza edemeyerek, yaratılış hamuruna pis su ve cerahat bulaştırmaktan kaçınmayarak, karekterini çamurlaştıran, bedeni altında ruhunu çekinmeden ezdirenlerin, kurutulması için gereken; tekrar tekrar bedenlerinin ateşe sokulup sokulup, çıkarılması gerekir ki; insan tüm kötülüklerden arınarak, tamamıyle cennete ehil hale gelerek, saflaşıp yeterince günahlarından ve kirlerinden kurtulup temizlenebilsin. 34- Allah’ın affedemeyeceği büyüklükte hiç bir günah yoktur. Allah’ın samimi tevbeleri kabul edeceğini bildirmesi bunun en açık delilidir. 35- Kınayıcıların kınamasından korkarak, Hakk’ı kabul etmemek, gerçekten kınanmayı hak edecek kadar kötü bir iştir. Cahillerle karşılaşmaktan Allah’a sığınırım. 36- Kâinatta cereyan eden olaylara kuş bakışı bakacaksın; fakat bunları analiz edip, yorumlarken bir kuş beynine sahip olmadığını farkında olacaksın ki, hatalı yargılara vararak, Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini unutmak suretiyle, yalanlamak gibi bir gazaba düçar olmaktan azade kalabilelim. 37- Arapça öğrenmeye değil, kalbini daha çok temizlemeye çalış. 38- Kalbinden dünya sevgisini çıkaranın kalbi, ilahi sevgiyle dolar. (Hz.İsa as) 39- Sırf Allah(c.c) adına yapılan fiil ve sözlerden, daha büyük bir amel yoktur. 40- Koyunları gütmek zorunda olan, mutlaka bir gün kurdu görür. 41- Ne için yaşatıldığını çözemeyenler, yaşadığı gibi çözüm üretirler. 42- Herkesin rağbet ettiği devlet kapısını çalmayan biri; başka bir alanda çok daha rahat rızkına kavuşabilir. 43- İnsanlara karşı rıfk ve şefkat sahibi olarak muamele et ki; Rabbin de seni şefkat ve merhametle yarlıgasın. 44- Sahip olduğun cevheri yeryüzünde taşıyabilecek kimse yoksa eğer; onu saklayabileceğin, derin bir kuyu ara kendine. Kuyunun içindeki Hz. Yusuf(as)’ı çıkarttırıp, Mısır’a sultan yaptığı gibi, o kuyudan sırlarına lâyık bir arife; su taşıtacaktır, senden taşan sırları başka temiz gönüllere. 45- Daha önce hiç bu kadar câmi bir söz duymadım: ‘ İlm-i fenâ ve ilm-i bekâ, ihlas-ı vahdaniyet ve sıhhat-ı ubûdiyyet üzere deveran eder. Bunun gayrisi, mugalit ve zındıktan ibârettir.’ Çift bakıp tek görmesinden ibret alan yalnız kalp ehli ehlullahtır. 46- Öfkesi, kini ve keskin gayzı, insanın gözünü perdeler ve onu adaveti sebebiyle dünyada dahi rezil ve zelil eder. 47- Dünyayı cennete çevirebilmek, Rabbani iltifat ve lütuflara mahzar olarak, tevfiği inayetin refiğ olması sayesinde ancak mümkün olabilir. 48- İslâm’ın beş şey üzerine bina edildiği gibi insan da beş şey üzerine bina edilmiştir: Adalet, Şükür, Her şeyi Allah’tan bilmek ve sadece Ona güvenmek, Allah’tan başkasından korkmamak, Takva: Çakıllarla dolu bir arazide yürüyormuşcasına dünya da yaşamak. 49- Şeytanın, nefsindeki en sağlam fırsatlarından biri de; sana kendini beğendirmek ve nefsinden beğendiğin şeylere güvendirmek suretiyle övünmendir. Bu, iyilik yapanların iyiliklerini siler süpürür.(Hz.Ali kv) 50- Semanın kapılarını mü’min kulunun kalbi üzerine kuran Allah’a sonsuz hamd-ü senalar olsun! 51- Her nerede olursa olsunlar; Allah ve Resulüne en yakın olanlar müttakilerdir. 52- Gözle okumak başkadır, insanın kendini yazarın yerine koyarak ruhuyla okuması ise bambaşka bir şeydir. Böyle olunca da anlatılan olaydan alınacak olan ibret vesikası

65

okuyanın beynine piksel piksel nakşedilmiş ve unutulma olasılığı, minumum düzeye indirilmiş olur. 53- ‘Bir baba sadece çocuğunun kendisinden üstün olmasını ister. Veled babasından hak iddia edemez, onu rencide edip, üzense insan bozması bir canavardır.’ 54- Daha henüz dünyadayken cezası verilen amellerin biriside ana-babaya asi olarak, onları koruyup-kollamamaktır. Böyle davrananlar mutlaka çocuklarından, aynı hareketi görmedikçe ölmezler. 55- Ana-babaya karşı duyulan muhabbetin, Allah için olmasına delil; onların yaşlılıklarında, onların hizmetinde bulunmak, onlara iyi davranarak hiçbir karşılık beklemeksizin, onlara iyilik edebilmektir. 56- Çocuk sevgisinin, Allah için olduğuna delil; onların genç yaşta vefat etmeleri halinde, bu olayı sabır ve şükürle karşılanmasındadır. 57- Hiç şüphesiz ki, mü’minler adına; Allah(c.c) var, Leilaheillallah hakikati sayesinde kayıp hiçbir anı ve ameli yoktur şu fani dünyada. 58- Sahip oldukları dünyevi nimetleri nefsi namına sevenler; başlarına gelen en ufak bir musibete dahi isyanlarla karşılık vermedeki sabırsızlıkları ve gösterdikleri cehalet. 59- ‘Batın-ı kalp ayineyi Samedaniyedir.’ 60- Allah’ım bize sevgini ve sevgini yaklaştıracak şeylerin sevgisini nasip et. (Hz.Davud a.s) 61- Kıymetsiz bir hediye eğer çok kıymetli bir zatın elinde olursa, o kıymetsiz hediyenin değeri birden bine çıkar. Bu nimetin şükrünü eda edebilmek de ancak ve ancak sürekli hamd etmeye çalışarak, bu gayretinin yanı sıra da bu nimetlerin karşılığını ödemekten, aciz olduğunun şuuru içinde olabilmek ve her fırsatta Rabbinden bu hususta kendisine yardım etmesini talep etmekle, mümkün olabileceği umulur. 62- En aciz olan ölmeden önce, hadsiz acziyetinin farkında olamayandır. 63- Açmaktan aciz kalacağın bir hayır kapısını, bari kendi elinle kapatma. 64- Kimisi okur ilim sahibi olur, kimisi okur hikmet sahibi olur. Okudukları arasında hakkı ve batılı ayırt edebilecek ferasete ulaşır. 65- Gerçekten seven, sevdiğinin kölesi olabilendir. 66- Herkesin aradığı biricik hakikat adalettir. Ancak iş adaleti nefsinden başlayarak uygulamaya gelince; yan çizen nefis umumun adına istediği bir hakikati, kendi işine gelmediği için uygulamaya yanaşmaz, dosdoğru yoldan sapar. İnsan ise nefsini temize çıkarabilmek için bin dereden su getirir ve sonuçta bu halinden dolayı işlediği günahlar sebebiyle, denizde yüzen balığın suyun kıymetini bilememesi gibi, aradığını bulduğu halde, muradına eremeden göçüp gider fani dünya aleminden. 67- Bir toplumda günahkârların sayısı, iyilerin sayısını geçer de üzerlerine düşen görevi; yalnızca kendisi için yaşayarak, pasif bir direnişi tercih eden Müslümanlar da emr-i bil mağruf – nehyi ani’l münker vazifesini terk ederlerse, o toplumun kuşatıcı bir belaya maruz kalmasından şiddetle korkulur. (Hadis Meali) 68- Nefse karşı adil olabilmek ancak ve ancak lütfun içindeki kahrı (örneğin bir nimete nail olduğu halde bunu nefsinden bilmek gibi), kahrın içindeki lütfu (atlattığı ölümcül bir kazadan sonra dinine daha sıkı bağlanmak gibi) görebilmekle mümkün olabilir. 69- Her olaya ibretle bakabilmek, Hz. Muhammed Mustafa(sav)’ın sünnetine harfiyen uymak, gücü kuvveti yerinde olarak çalışıp rızkını elde edebildiği halde Rabbine İbrahim(a.s) misal hesapsız olarak güvenebilmek, insanı Beyazıd-ı Bistami(k.s) misal arifu’l sultan yapar, hayvanların zikrini duyarak onların lisan-i hallerinden bile Allah(c.c)’ın izniyle ibret alacak mertebelere ulaştırır.

66

70- Günah sürekli insanın iç dünyasını huzursuz eder ve tövbe edilmediği takdirde; adım adım sahibini, Rabbinden uzaklaştırır. 71- ‘Zulüm’e asla bir başka zulümle yanıt verilmez. Hak adına, başkasına zulmedenin, zulümden şikayet etmeye hakkı olmadığı gibi zalimler zümresinden işlediği fiil bakımından hiçbir farkı kalmaz. Zulüm’ü ortadan kaldırabilecek tek şey adalettin kılıcıdır. Onun için zalimin cezası toplumun huzuru ve esenliği için derhal verilmeli ve asla geciktirilmemelidir.’ 72- İman öyle büyük bir nurdur ki; hangi kalbe girse orayı Kâbe’ye çevirir. 73- Tevekkül, Cennet köşklerinin en büyüğünde oturur. Onun kapısına İbrahim(a.s) vari kullar kabul edilir. 74- Kulun Rabbi hakkındaki en güzel zannı, Rabbinden korktuğu kadardır. Allah(c.c) hakkında en güzel zanda bulunanlar, ondan en çok korkanlardır. Sekerat halindeki, her mü’mine farzdır ki; Rabbinin kendisini rahmetiyle kuşatıp affı mağfiretiyle yargılayacağı hüsn-ü zannıyla ebediyete intikal etsin. Çünkü kutsi bir hadiste şanı yüce Rabbimiz: “ Ben kulumun zannı üzereyim. ” Buyurmuştur. 75- İnsana en kıymetli bir hazine olarak verilen hayatı; kendisine bir vahid-i kıyasi yapamayarak, dünyanın kendi etrafında döndüğü zannını taşıyan, yetmiş iki milletin sırrından bihaber yaşayan, iz’an ve şükür yoksunu bedbahtlar aldanmıştır. Lâkin farkında olmaksızın, daha fazla mal toplayabilmek için gece-gündüz dünyayı tavaf edercesine, onun etrafında, menfaat devşirme peşinde dönerken gaye-i hayallerini unutarak, kendilerini her şeyin üzerinde, nisyandan, hatadan ve her türlü kirden müberra görme hastalığına müptela olmuş kimseler, iki kere aldanmıştır. 76- Beni merak eden ey perende dost; şu kâinatta insan namına söylenmiş ve insan tarafından ifa edilmiş ne kadar güzellik varsa onların destekçisi ve taraftarı olarak; işte ben oyum. 77- Bedenleri yaşlanırken, ruhlarını gençleştirmenin yolunu arayıp bulamayanlar; maalesef hiç bir zaman emredildikleri gibi dosdoğru olmanın yolunu da bulamayacaklardır.

67

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC – VI

1- Bizim sözümüz süt gibidir. Okuyan hem susuzluğunu giderir, hem de açlığını. 2- Ordunun en önünde yürüyorsan sebeplere riayet ederek, yanlış bir harekette bulunmamak için çok gayret göstermelisin. Çünkü komutanın bir yanlışı, en arkadaki nefere ulaşana dek yüze katlanır. 3- Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim her nefse hayrı şerden, adaleti zulümden, takvayı fücurdan ayırt edebilecek fıtrî bir kabiliyetin verildiğini açıkça beyan etmektedir. İsrâ Süresi 14: ‘Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana nefsin yeter! deriz.’Şems, 7/8: ‘Nefse ve onu düzenleyene de, ona takvasını ve fücûrunu ilham edene yemin ederim ki,’, Kıyame, 14/5: ‘İnsan kendi başına iyiyi kötüden ayırt edicidir. Onlar ne kadar mazaretler ileri sürseler bile.’ Sünnetten de bir delil getirmemiz gerekirse: ‘Fetvayı nefsinden sor, fetvayı vicdanından sor. İyi, kalbi mutmain eden şeydir. Kötü nefiste ızdıraba sebep olur, gönülde tereddüt meydana getirir. İnsanlardan fetva alsan bile onu kendi vicdanına da danış’(Hadis Meali). Yine başka bir hadis-i şerifte: ‘Kim yaptığı kötülükten huzursuzluk, işlediği iyilikten de içinde bir rahatlık hissederse, işte o mü’mindir.’ Akıldan başka yol göstericiler tanımayanlar için sadece bir nur vardır: Aklın nuru. Akıllarıyla Allah’ın dinine yapışanlar için iki nur vardır. Çünkü hiçbir zaman nur, nuru ortadan kaldırmaz. Bu da Allah’ın şu beyanıyla ne güzel izah edilebilir: ‘Nûrun alâ nur(Nur üstüne nur)’ Allah’ın insanoğluna tanıdığı iyiyi kötüden, hayrı şerden ayırt etme, iyiye iyi, kötüye kötü hükmünü verme melekesini inkâr etmeye hakkı yoktur. İnsan aklına tanınan bu vicdani yetkinin müstaki varlığını ve kemâlini İslâm; kendisine henüz din ulaşmamış, İslâm’ın emirlerinden uzak kalanlar için bu ilâhi emirler kendilerine ulaşıncaya kadar, geçerli olacağını tanımaktadır. Sonra insana bir nur olarak Kerim olan yüce Allah tarafından, büyük bir nimet olarak verilen aklın, iyiyi kötüden, hayrı şerden ayırt etme kabileyetinin yanında verilen, cüz’i iradesi eliyle ademoğluna, iyiliği emir, kötülüğü men etme hakkını da tanınıyor; ancak akıllarını kötüye kullananlar ise bir çok ayet-i kerimeyle kınanıyor. Tûr, 32: ‘Yoksa onları bu tavra(peygambere şair demelerine) savruk akılları mı sevkediyor? Sakın onlar isyanda sınır tanımayan azgın bir topluluk olmasın! Yunus Süresi, 100: ‘Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kişinin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını kullanmayanları o pislik üzerine bırakır.’(Prf.Dr.M.Abdullah Draz) 4- Salihâ birisi tarafından bir erkek hakkında iyi niyetle, hüsnü zannını ifade sadedinde söylenmiş bir sözün hangi büyük kapılarını açmaya vesile olacağı kestirilemez. 5- Ah yüce perende dost; ne güzel seninle karşılaşmak yerde de. Dost gelince dertler gider, sen gelince beni de götürdün yine hamd iklimine. Sen de mazlumsun, garipsin benim gibi de kimsen yok. Çünkü seni anlayabilecek yoktu çevrende. Kim bilir kaç sene aradın Mevlana’yı. Olmasa da benim bir Mevlana etrafımda, kalem ve kağıdım var hemen yanı başımda. Ey yüce Şems peki sen ne için gezerdin dünyayı. Senin de derdin hicret etmek miydi hiç bilmediği, tanımadığı insanların yanlarına o ilk muhacirun gibi. Doğru ya en büyük hicret günahlardan olanıydı değil mi? Baksana o Davud’un (as) elindeki demir nasıl erir değil mi ya? 6- Ruhunun dünyadaki tek nasibi bedenin hacmi kadar yer kaplamak, olduğunu sananlar sefih, bencil, hasetçi, zalim, nimet düşmanı, ham ruhlar benlik duvarını aşamadıkları için bir ömür boyu bıkıp usanmadan, zavallı nefislerine zulmederler.

68

7- Allah’ı (cc) bilebilmek Hz. Muhammed Mustafa’yı (sav) yakından tanıyabilmekle, Onu (sav) tanıyabilmekse altmış üç yılını geçirdiği devri saadeti ve daha sonra gelen Hulefa-i Raşidin Dönemini anlamakla birlikte nübüvvet mührünü O’ndan(sav) önce taşımış olan diğer Peygamberleri de yakından tanımakla mümkün olabilir. Çünkü Müslümanlar itikadi açıdan daha önce Allah(c.c) tarafından gönderilmiş olan peygamberlerin hepsinin de hak bir dava ile gönderildiklerini tasdik etmekle mükelleftirler. 8- Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır.(Bediüzzaman) 9- Ana-babasının, rızasını almadan yola çıkan, yolda kalır. 10- Şeytana uyarak insanlara hile kuranların, cezalarının peşinen daha dünyadayken verileceğinden şüphemiz yoktur. 11- İnsanlara ibret alıcı gözle bakabilmek; Şems gibi yaşayabilenlerin işidir. 12- İlmin avam halk karşısında insana sağladığı üstünlükten müstağni kalabilmek yalnızca kâmil kulların şiarıdır. 13- Her şeyin bir delili vardır; tek olan şanı yüce Rabbimizin varlığına yegane ve yeterli delil bizzat insanın ta kendisidir. Bunun hilafını vehmetmek küfürdür. Çünkü yüce yaratıcı Hz. Adem’i yaratmakla abes iş yapmaktan uzaktır, münezzehtir. 14- Senin içerisinde bulunduğun dünya tıpkı bir pencereye benzer, kafanı pencereden çıkarmayı denemezsen sahip olabileceğin malumat, gördüğün alan içerisinde cereyan eden olaylar kadardır. Sen bu nedenle, herkesin de aynı şeyi gördüğünü zannedersin ve kainatı bulutların üzerinden başka alemleri seyredenlerin de olabileceğine, ne diye hiç ihtimal vermezsin? 15- Aklına haddinden fazla güvenen; nefis putunu ömrü boyunca kıramaz. 16- Zalimin zulmünün şiddetini, tatmayan bilmez. 17- İnançsız insan huzurlu yaşayamaz. 18- Her doğruyu herkesin içinde söyleyebilmek, bir kadirşinaslık ifadesidir. 19- Haksızlık karşısında kendi nefsine veya makamına bir zarar erişebileceğini vehmederek bu korkuyla, mazlumu tek başına zalimin insafına terk etmek; bencillikten öte bir çeşit zalimliktir. 20- İman ve küfür mücadelesinde; ehli imanın, sürekli çatışmadan ziyade Hudeybiye örneğinde olduğu gibi davranmaları, inandıkları hakikatleri daha fazla gönüle duyurmak açısından, faydalı hatta zamanımızda elzem olabilir. 21- Umumun huzurunu ilgilendiren, konulardaki kazanımlar için güçler dengesi değişene dek bireylerin uğramış olduğu haksızlıklara, sabretmeleri daha münasip gibi görünen bir davranıştır. 22- Ölümü hiç düşünmeden yaşayabilen başlar; ölmeye (yokluğa) en lâyık başlardır. 23- Toprak, çakıl, taş arasındaki münasebeti tersinden onlara bakmayanlar okuyamaz. 24- Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim insana doğru okumayı öğreten yegane kitaptır. 25- Okuduğu kitabı kritikten uzak olarak okuyan; bilgi hamallığı yapıyor demektir. 26- Yarınları için bir endişesi olmayan; tam manasıyla yarınların gerçek sahibidir. 27- İki günü birbirine denk olan kimse; bir gününü yaşamamış demektir. Hayat kısa yapılacak iş ise pek çoktur. Bu bakımdan zaman; su ve ekmek kadar değerlidir. 28- Karşısına çıkan olayların hiçbirinden ibret almamak, Allah-ü Teala’nın Âlim, Hakim ve Rahim isimlerinin hiç birisinden tek bir hisse dahi alamamak demektir. Çünkü bu üç Esmay-ı İlahiye Allah-ü Teala’nın Adl ismine bakar, Adl ismi celilesine yarenlik ederler.

69

29- Gül Devrinden on dört asır sonra gelen; garip mü’minler üzülmeyin; sizler Hz. İsa’nın Faran Dağları’ndan çıkacak olan son nebiyi Barnabas İncili’nde müjdelediği gibi Resülün kardeşlerim, diye müjdelediği kimselersiniz. 30- İlahi Şems garip adamsın, konuşmalarının bir kısmını anlayabilmek için illa Mevlana(k.s) mı olmak lazım? Efendimiz Habibimiz(sav)’in sünnetine ittibaa etmek için Abdullah b. Ömer(ra) kadar titiz ve gayret gösterebilsek bilmem ki hiç mübah iş ve söz kalır mı hayatımızda? Mesela dostsuz kalakalmak ortada ağır gelirdi değil mi bu sana? Araştırırken kitapları ve insanları karşılaşmamış mıydın henüz en iyi şeyle? En iyi şey nedir eminim sen de bilirsin. Hz. Ali (k.v) gibi başına geleni istemek. Zaten bu da yalnız her şeyden çok Allah’ı sevebilmekle mümkün olabilecek bir şeydir, vesselam. 31- Gerçekten en zor iş, insanın bildiğiyle amel edebilmesidir. 32- Şems seni büyük yapan tıpkı Mevlana gibi ulaştığın mertebenin yüksekliğini ve yüceliğini değil, karşılıksız onu halkla paylaşabilecek kadar cömert ve hayırsever olmandandır. Ne derdin, konuşurken hep sen? “Allah konuşturunca ortaya çıkan sözler kelimâttır. Bu durumda olan kul, sanki konuşmanın aktaran enstrümanı olmuştur. Sözlerinde kendi katkısı devre dışıdır. Kalbine Allah neyi ilham ederse, sadece onu söyler. Ve bu da sonsuzcadır, tükenmez bir deryadır.” 33- Gece insanların üzerini yorgan gibi kaplarken; gözüne uyku girmeyen Rabbiyle baş başa kaldığının şuurunda olan, tüm kullara selam olsun… 34- Ay otuz güne bölünmüş, bu günlerin insanın karakteri üzerinde yaptığı etkiler mutlaka astroloji ilmine vakıf olanlar tarafından araştırılmalıdır. Bunu acizane ben şöyle açıklayayım: Karakterlerin tespitinde otuz aşama vardır. Günler bu aşamaları temsil ederler. Her yönden insanı kamili temsil edenlerin ekserisinin doğumlarının ayın yirmisine tevafuk ediyor olmasındaki dengenin bu konuda dahi korunmuş olması sizce de vaz edilen ibretlik bir olay değil mi? 35- Söylediğin hak sözü, kaldıramayacak olan kişilere, açma ki hakkın hatırını korumuş olasın. Ayrıca muhatabının, henüz kabul etmeye hazır olmadığını düşündüğün, hak olan bir sözü hemen söyleme. Zemini hazırlayıp onu ikna edecek yardımcı örneklerle anlatımını destekle ki anlattığın hakikatler, sırf senin tarafından dile getirildiği için peşinen reddelip, yüz çevrilmesin. 36- Ben okumadan okumaya fark var demiyorum, okumadan anlamaya fark var diyorum. 37- Gerçekten de kainatta şaşılacak ve hayret edilecek kadar ilahi bir adalet hüküm sürmektedir ki; bunu fark edemeyen yeryüzüne de halife olabilme liyakâtini kesbedemez, tıpkı rüzgârın önünde savrulan bir yaprak gibi nereden gelip nereye gittiğinin cevabını ömrü boyunca araştırsa bile doğru olarak veremez. 38- ‘Bu gün kıblesi mutfak olan kimselerin, İyi bil ki, yarın yeri cehennemin ortası olacaktır.’ 39- ‘Sürekli peşinden koşarak aradığın şeylere dikkat et, kumaşının kalitesini ortaya çıkarır.’ 40- ‘Muhabbet duygusuna muhabbet, adavet duygusuna da adavet ancak tam manasıyla adil olabilmekle mümkün olabilir. ‘ 41- Niyetine dikkat et. Hadi diyelim ki elimde yok diye bir şey veremiyorsun, peki öyleyse gönlünde de mi verecek hiçbir şeyin yok ? Çevrendeki olup bitenler karşısında böyle umursamaz ve vurdumduymaz tavır ve davranışlar sergileyebiliyorsun. 42- Kıyametin gölgesi insanoğlunun üzerine düşmüşken, hâla sıra gelmez mi akledip, günahlardan tövbe etmek suretiyle, ölenlerden ibret almaya.

70

43- Denize ve ufka bakarken hiç dikkat ettin mi bu muhteşem manzaraya bir hudut çizebildin mi? Tahayyülü sınırlı olarak yaratılmış olan gözlerin daha dünyadaki denizlere ve ufuklara bir hudut çizemezken, neyine güvenerek Allah’ın rahmet denizine hudut çizmeye çalışıyorsun, kendinden başkasını cehenneme layık görebiliyorsun! 44- Asla kulları hakkında takdir ettiği şeylerden dolayı Allah’a isyana kalkışma, haddini aşmaktan kork, nefsine acı, aklını kullan fakat bazı felsefecilerin yaptıkları gibi aklına da tapma, başkaları hakkında karar vermek, senin işin ve haddin olmadığı gibi bu işe yeltenmenin de bir çeşit şirk-i hafi olduğunu sakın unutma. Çünkü başkaları hakkında, henüz daha o kimsenin nereye gidebileceğini bilmeden; kendi nefsini nihayi karar verici olan, ilahi makama nasıl koyabilirsin? Kulların hatalarıyla değil, kendi hatalarınla daha fazla meşgul olman, senin için daha hayırlı ve selametli bir yoldur. 45- Çevresindekilere hiçbir faydası dokunmayanların, imanında noksanlık olabileceğinden korkulur. 46- Hatayı kabul ederek, ondan geri dönebilmek; yalnız alçak gönüllü, tevazu sahibi insanların başarabilecekleri bir konudur. 47- Dostu çok ziyaret usandırır, az ziyaret ise aradaki muhabbeti kaldırır. 48- Vasl yani kavuşma penceresinin iki vechesi vardır. Pencerenin dışa dönük tarafı dünyaya, içe dönük tarafı ise kalbinden geçerek ukbâya bakar. 49- Sırf kendisi için yaşayan, tek başına her hayırdan yoksun kalarak, ilahi huzura çıkmaya mahkûmdur. 50- Sürekli Rabb’ine kul olduğunu hatırlarında tutarak, bu disipline uygun olarak yaşayabilenler; hesapsızca bir özgürlüğü Ahiret’te tadarlar. 51- Dünya nimetlerinden her hangi birine bel bağlayanlar, boyunlarına bağladıkları yükle acaba Sırat Köprüsü’nden geçebileceklerini mi düşünüyorlar? 52- Maide Süresi 77. Ayet ineli on dört asır olmuşken hâla mı bu kitap ehl-i, hak olanı görmekten yüz çevirecek; “De ki: "Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve böylece doğru yolu kaybetmiş bir kavmin keyiflerine uymayın.” 53- Aklı her türlü bilimsel gerçekleri kabul etmeye alışkın olan; aydınlanma çağının batısında dini mevzular, neden acaba sadece onların adına, Allah’la kul arasında ki günahları bağışlayabilen, helâl ve haram koyabilen ruhbanlık sınıfına (rahiplere) verilmiş de bireye haftada bir kiliseye giderek, onlara bağış yapmaya, ibadet-ü taat ritüelleri indirgenmiş. Böylesi onlar için daha cazip olmalı çal, çırp, soy, başkalarını sömür, gel kazandığınla cennetten köşk satın al. Ne de olsa Ortaçağ Avrupası çok uzun bir süre, bu çok yetkili, her işe karışan rahipler yüzünden geri kaldıkları düşüncesindeler. Aslında pek de haksız sayılmazlar; ancak yaptıklarının da yıllarca süren kanlı bir zulümün intikamını aynı şekilde kiliseden çıkarmaya çalışmak, zulüme zulümle mukabelede bulunmanın da bir çeşit zulüm olduğu gerçeğinden kendilerini asla kurtulamazlar. Bilimin dünyadaki yerini doğru belirleyememek, insanlığın yeryüzündeki gelişimi sürecinde bilimi bir maske olarak yüzlerine takıp, hiç mümkünatı bulunmadığı halde, yalandan bir yeryüzü tanrıcılığının inşaasına, meteryalizmin ve kapitalizmin reçeteleriyle huzur ve mutluluk arayışına, üstünlük yarışına girmek, dünyanın ayaklarını karanlık ve çıkmaz bir sokağa zorla sokmaya benzer ki, bu çok önemli olan yanılsamanın beşer medeniyetine kaybettirdikleri; insani ve kutsal değerleri yok edilmesine göz yummak, aynı memeden süt emen ikiz kardeşler olan din ve bilimi birbirine düşman edilmesine ses çıkarmayıp, zımmi olarak

71

bir nevi bu yapılan kardeş katline kayıtsız kalmak ve buna destek olan idareciler; kendilerini bekleyen yakın bir zaman içinde, toplumsal terör ve anarşinin karşısında aciz düşerek, şiddetle canları yandığında, geç de olsa şaşkınlıkla şunu farkedeceklerdir ki, etle tırnağı birbirinden ayırmaya çalışan, kendini tanımayan bu diplomalı okumuş cahiller, din düşmanı bağnazlara mani olmamakla, büyük bir akılsızlık yaptıklarını ve sonuçları itibariyle çok derin bir gaflet ve dalalet içerisinde bocaladıklarını farkedeleceklerdir. Teslis inancını, araştırma zahmetine girmeyen, akıllarını kıble edinen, sözüm ona çağdaş laik burjuvazinin mahşerde halleri acep nice olacak? Acaba yalan yanlış hikâyelerini okuyarak büyüdükleri, o kutsal Roma ve Grek Medeniyeti’nin çok sevdikleri filozoflarının ortaya attıkları Logos kandırmacasına, şeksiz şüphesiz iman etmiş olmanın getirdiği küfür sonucunun hesabını, mahşerde kimden soracaklar ve sordukları sorulara, o aklının kulu filozofların verdiği cevaplar, Şeytan’ın cehennemlik insanlara vereceği cevaplarla ne kadar da benzeşecek. 54- Akla dini uydurma gayesiyle yola çıkıp; Şeytan’ın oyuncağı olmaktan kurtulamayanlar yaptıklarının ne kadar akıl kârı olup-olmadığını haşir günü anlayacaklar. Ancak iş işten çoktan geçmiş olacak. 55- Bilmediği bir konu hakkında, kaldı ki bu ilahi bir konuysa, elçilerin yollarını onların adına konuşup, yazdığını iddia ederek onların kutsal yolunu saptırmak ve son derece açık ve anlaşılır haldeki ilahi mesajları keyiflerine göre tahrif edenler Hz. İsa(as)’ın da dediği gibi, acaba yaptıkları bu kötü iş sebebiyle cennetten kovulacaklarının farkındalar mıydı? Bu yapılan işin ne fena bir iş olduğunu, ileride anlayacaklar! 56- His ve hevasının emrinde yaşayanlar, haydi ölümü öldürün ki, ateşe girmekten kurtulun, haydi eğer gücünüz yetiyorsa, dünyadayken birbirinizi yardımcı ve dostlar edindiğiniz gibi, çağırın fayda umduğunuz tüm taptıklarınızı ve mallarınızı. Hiç şüphesiz, küfür ehli olanlar mutlak mağlupturlar. 57- Bedir de cehlin babasını ilmin önde gelen alimlerinden birinin öldürmesindeki nükteyi fark edebildik mi acaba?(Abdullah b. Mesud) 58- Ah şu anne ve babalar sanki kendileri hayatları boyunca, hiç hata yapmamış gibi çocuklarının dört dörtlük yetişip, dünyada rahat edebilmesi adına; dinlerinden yaptıkları onca eksiltmeye aldırış etmeksizin, yapmadıkları veya yapamayacakları fedakarlık ve veremeyecekleri ahlâki taviz ne acıdır ki yok. 59- Sürekli doğru şeyler konuşmasına karşılık; güzel örnek olmayı beceremeyen aileler, emeklerinin karşılığını daha dünyadayken hiç ummadıkları şekilde, çocuklarından görürler. 60- Her olayı fırsat bilerek hareket ve sözlerinde ölçüyü kaçıranlar sevgi ve saygı bekledikleri nazarlardan aynı şekilde hep tepki görürler. 61- İnsana dair anlatılmış o kadar çok şey var ki hangi maksatla ağzımı açarsam açayım, ağzımdan çıkacak sözlerin, bazen başka bir kulağa daha önce çarpmış olduğu vehmine kapılıyorum. 62- Her ne kadar söyleneceklerin çoğu, bu zamana kadar gelip geçenler tarafından söylenmiş olsa da yepyeni şeyler söylemek için çalışanlar her zaman olagelecektir. 63- Yürürken dikkat et! Ayaklarının altından kayıp giden toprağa; onu sana tıpkı sakin bir döşek gibi yayan, senin rızkın için ondan enva-i çeşit nebatatı yaratan, suyu insanlığa hayat kılana karşı şükretmemek, özü toprakla yoğrulmuş ademoğlu için toprağa karşı yapılmış en büyük bir ahde vefasızlık örneğini oluşturmaz mı? 64- Çok sevdiğim bir dostum vardı Ona şu on öğüdü vermekte fayda mülahaza ettim: Her işinde dengeli fakat duanda ısrarcı ol. Müttaki ol, gizli ve açıkta Allah’tan kork.

72

Kanaatkar ve sabırlı ol. Ne edersen kendine edersin kendi kendine. 1. ve 2. aylar hariç her ayın 20. ’de mutlaka oruçlu ol. Riya, kibir, ucb, dünya sevgisi ve cimrilikten de Allah’a sığın! 65- Ey alevi olduğunu zanneden hakiki Müslüman kardeşim; gel de Hz. Ali(kv) tarafından rivayet edilmiş olan şu hadisi bir tefekkür et: “Yâ Ali! Sen İsâ(a.s) gibisin. Yahudiler ona buğz ettiler. Vâlidesi Meryem Hazretlerine hâşâ iftira ettiler. Nasâra, yani Hristiyanlar da onu çok sevdiler ve kendi makamından yükseğe çıkardılar. [Hz. Ali(kv)’den Rebi’a bin Nâcid (r.a) rivayet etmiştir.+ “ 66- Sana sevdiklerinin tarafından yapılan her kötülüğü unut, aracılığı yoluyla ulaştığın nimetlerin hatırına da sana iyilikte bulunmuş olanları hiç unutma. 67- ‘Dünya, yılan gibidir; dokunuşu yumuşak, zehri ise öldürücüdür.’ 68- Siz asla Allah’ın emirlerini uygulamaktan korkmayın. Çünkü korktuklarınızdan sizi emin kılacak olan yine yalnız Allah(c.c)’dur. 69- Bir insan yüzünün aydınlığını ayağından almadığı müddetçe özüne rücû edemez. 70- Yaşamayan bilmez, bilmeyen anlamaz, anlamadan da yaşanmaz. 71- Karşına çıkan herkesin Hızır’ı olmak istersen; önce karşındakinin kıblesinin neresi olduğunu anlamaya çalışmalısın. Bunu tespit etmenin en iyi yolu da insanları dinlemektir; çünkü insan dilinin altında gizlidir ve konuşurken de kendisi hakkında pek çok ipucu verir. Bundan sonraki aşama ise Musa(as)’ın göze aldığı gibi azarlanmayı göze alabilmen gerekir. Bunun sebebi Allah-ü Teala yalnızca dilediği mukarreb kullarının boynuna esrar-ı Sübhaniye’sinin hikmet incilerini takar, bu konuda senin aracılıktan başka bir yetki ve sorumluluğun mevzu bahis olamaz. 72- Sevgiden büyük yine sevgidir. İnsanı sevmek demek, Allah’ı sevmek demektir. 73- ‘Bir grup insan -bir taife- kıyamete kadar hak yol üzerinde Allah’ın istediği tarzda cihat edecek Allah’ın istediği tarzda faaliyette bulunacak, Onu memnun edecek işler yapacak, ister sen onların arasına, o zümreye katıl, istersen onlara muhalif ol, bu onlara bir zarar vermeyecek. Allah-ü Teala’nın yakmış olduğu bu nuru kafirler istemese bile hiç kimse kıyamete kadar söndüremeyecek.’(Hadis) 74- Rahmet gelip ona isabet etmeden, tohumun kabuğu çatlamaz. 75- Dünya insan bedenine,can ise ahirete denk olarak yaratılmıştır. 76- Sağlığının kıymetini bilmeyen, doktor reçetelerinde sağlık arar. Oysa ki sağlığın reçetesi az yemektir. Seher vakti uyanık olan da zaten geçim derdi nedir ömrü boyunca bilmez. 77- Bir doku kültürüne maymun sinir hücresi ve insan sinir hücresi birlikte konulduğunda; maymun sinir hücresi uzantısını diğer maymunun sinir hücresine, insan sinir hücresinin ise uzantısını kendi cinsinden olan bir hücreye bağladığı gözlemlenmiştir. Muhtemeldir ki, böyle bir araştırma yapmayı düşünmüş olanlar kendilerince, agnostik olmakla övünebilen, her ne kadar başlangıçta doğru bilgilere sahip olsa da bunlardan yanlış sonuçlar çıkartarak; böcek beyniyle kendi beyni arasında bir fark olmadığını söyleyebilecek kadar aklına ihanet etmiş bir zavallının, bilimsellikten uzaklaşıp, güç ve iktidar sahiplerinin manyetik alanına girerek onların istediği doğrultuda, inkâr psikolojisini destekleyecek açılımlar ve konuşmalar yapan, C.Darwin’in bu çürük teorisini ispatlayabileceklerini ummuşlardı; ama her zaman olduğu gibi sükûtu hayale 73

uğramaktan yine kurtulamamışlar ve bu zihin yapısıyla da uzun süre kurtulamaycaklarını söylemek de gaybdan haber vermek sayılmaz; çünkü görünen köy kılavuz istemez. Yiğidi öldürelim de, hakkını teslim edelim. Bu araştırmayı yapanların sonuçları çarpıtmadan vermelerini ve bilim ahlâkına bağlı kalmaları karşısında saygı duyduğumuzu belirterek, harcanan bilimsel emeği veri kabul ederek, biz de meseleye daha geniş bir pencerereden farklı bir boyut kazandıralım: Kâinattaki her canlı varlık, kendi türünden olan bir benzeri varlığı arayarak bulmaya çalışır; çünkü aynı duygu ve aynı düşünceleri kendisiyle paylaşanlarla ülfet ve ünsiyet etmek, onaylanmanın getirdiği tarifi imkânsız haz ve memnuniyet, manen insanları daha mutlu ve daha huzurlu kılar.

74

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC – VII 1- Kainatın ömrü kadar ömrüm olsa ve benim de tek bir söz söylemeye hakkım bulunsa ben o tek kelimelik hakkımı ‘Lailahe illallah’ diyerek kullanmak isterdim. 2- Herkesle anladığı dilden konuşacaksın; çünkü dinsizin hakkından ancak imansız olunarak gelinebilir. 3- Sevdiklerini kırmamayı, dostlarının kusurlarını örterek başarabilirsin. 4- İçinde beraber yaşadıkları toplumlarda ortak bir lügat üretmeyi başaramayan milletler tarih sahnesinde figüran olarak rol almaya mahkûmdurlar. 5- Eğer ölüm bir sessizlikse; hayat çığlıktır, eğer hayat bir çığlıksa; ölüm sessizliktir. 6- Hz. Salih’e (a.s) bir mucize vermek için taştan kırmızı deveyi çıkartan Allah(c.c), kullarının eliyle taştan ekmeği de çıkarır. 7- Yüzde yüz iman her kula nasib olmayan çok özel bir lütuftur. Onun için bu lütfa da çok özel bir şükür gerekir. 8- Kendi nefsini aşmak, en sarp yokuşları en çetin dağ yollarını aşmaktan daha zordur. 9- Olgun insan tıpkı dalları meyveyle dolan ağaçlar gibi başını aşağılara eğer. 10- Kendi nefsini sadece şeytanlaşmış olan haddini ve kendini bilmez aşırılar sever. 11- İşlerinde adalet, hayatta saadet, ahirette rıza getirir. 12- Ayağını yorganına göre uzatmayan; ya ayaksız ya da yorgansız kalır. 13- Vicdan sahibi olan herkes; fakirlerin haline acır, onları sever, haklarını savunur, onlara kol kanat gerer. 14- Enaniyetini sıfırlayamayanlar; onun aritmetik mi, yoksa geometrik mi artacağını bilemezler. 15- Dost diye birini aradım. Bana seni gösterdiler, bilemiyorum seni gösteren başkası mı yoksa kendim miyim? 16- Önce ölümle evlenmeyi öğren ki, hayata öğretmen olabilesin. 17- Hâl sahibi bir makamda bulunan her organın bir seması vardır. Muhakkik ariflerin seması tevhid ekseni etrafında dönmek, kulağın seması ney ve rebabın lahûti seslerini işitmek, ellerin seması birbirinden ayrılır ayrılmaz, aşk ile tekrar birbirine kavuşmayı şiddetle arzulamak, dilin seması zikir, gözün seması ibret, aklın seması hakkı batıldan ayıracak bir muhakeme gücü, aşkın seması ise vasldır. Mevlana gibi Hû diyen yerinde duramaz, semazenler gibi döner durur aşkla, ilahi aşkın her bir zerresinin etrafında. 18- Sen bir kalemsin, hayatınsa bembeyaz bir kâğıt. İstersen çirkin şeyler yazarak onu kirlet, istersen düzgün şeyler yazarak temizliğini muhafaza et, yoksa irade-i cüz’iyenin hangi tercihi yapabilmen için sana verildiğini sanırsın? 19- Bilir misin neden döner durur şu dünya? Hem kendi etrafında hem güneşin etrafında. Sende yüzünü güneşe dönersen, kalbine sığan güneş döner; gönül Kâbe’nin etrafında. 20- Hep kaybedeceğim korkusudur, insanları Hakk’a taraftar olmaktan vazgeçirerek, ebediyetlerini onlara kaybettiren. 21- Öleceğini bilseydi şu hayvanlar, et ve süt yiyemezdi şu insanlar.(Hadis Meali) 22- Kanın bedeli candır. Kimse bilmez halbuki can kansız da yaşayandır.

75

23- Ağlayarak acziyetini fark etmek; bazen en müşkil meselelerin çözümünün anahtarı olabilir. 24- Yayını ve okunu yanına almayarak ava çıkan bir avcı; avın kokusunu bile elde edemez. 25- Ademoğlunun başına bir sürü olay gelir; ama çoğu insan bunlardan gerekli dersleri çıkarabilecek kadar henüz Rabbine inanamamıştır. 26- İnsanlar genellikle duymak istedikleri şeyleri kabul ederler, baktığı yerde hep görmek istediklerini görürler, doğru bile olsa inançlarına aykırı olduğunu düşündükleri şeyleri, düşünmekten istiğna ederler. 27- Her duyduğunu insanlara anlatma. Yalan olarak bu yeter. İnsanların sana anlattığı her şeye karşı çıkma. Cahillik olarak bu yeter. 28- Fıtrata aykırı yapılan işleri, nefsi bir meyille menfaatlerine uygun düştüğü için kabul edenlerin, çok mihnetler ve sıkıntılar çekmesi kuvvetle muhtemeldir. 29- Azgın olan kendini doyuramayınca, haram çubuklar arar kaldıracak onu havaya, o kül attığını zannederken hevaya, düşer ateşle dolu gayyalara, hiç aramadı ki; kurtularak bulsun Hüda’yı da. 30- İnsan hayatı o kadar kutsaldır ki, Allah’tan başkasının uğruna, o can feda edilemez. 31- Başkasının zararına müslüman sevinemez. Allah’ın düşmanları hariç. 32- Hakk’ı ve adaleti arayan insanlık elbet birgün İslâm’ı bulacak! Huzuru yudum yudum kutsiler ordusunun ellerinden yudumlayacak. 33- Huzurlu kesintisiz bir uykuya sahipsen; üzülerek söylemeliyim ki, senin hiçbir ulvi derdin yok demektir. İşin gücün yemek yemek, maddi ihtiyaçlarını karşılamak ve uyumaktır. 34- Kendisini başkasından üstün görerek hareket edenlerin, kaynağı nefis olan bu kibirlerinin farkına varır-varmaz, mahçup olarak, uyanmaya mahkûmdurlar. 35- Rüyaları hep karışık olanın; aklı ve ruhu, dünyaya fazlasıyla meyletmiştir. 36- Midelerinin kulları sürekli yemekle ve şehvetle meşgul olurken, Allah’ın kulları sürekli zikir ve ibadetle meşgul olmalarına nasıl bir mana verirsiniz? Tüm bu söylenenlerden sonra şu hadise ne dersiniz: ‘ Hak’tan bir cezbe, insanların ve cinlerin ibâdetinden daha hayırlıdır.’ 37- Milli ve Manevi olarak ortak değerlerimizi iç çekişme ve kavga meselesi yaparak, bu değerlerimizi tüketen siyasilere; sağduyu sahibi, ülkesini ve vatanını seven her bir yurtseverin; dur demesi ve dinin ve cumhuriyetin bizi bir arada tutan, tıpkı aziz şehitlerimizin kanlarından rengini alan bayrağımız gibi birer ortak paydamız olduğunu hatırlatılması ve vatandaşlarımızın onlardan Türkiye’nin yüzünü ağartacak iş ve hizmetler üretecek büyük projeler beklediklerini, toplumda milli birlik ve beraberliğin oluşturulabilmesi için buldukları her ortamda yüksek sesle bunların dillendirilmesinden çekinilmemesi, siyasi parti liderlerleri kendi aralarında uzlaşarak ülkedeki cemiyetlerin barış ve huzur içerisinde bir arada yaşayabilmesi için karşılıklı olarak saygı ve sevgiye dayanan hoşgörü kültürünün oluşturulmasına hizmet eder hale tüm yöneticilerin getirilmesi, bölünmez bütünlüğümüzün ve devletin üniter yapısının korunabilmesi adına gerçekleştirilmesi gereken hayati derecedeki önemli mevzulardandır.

76

38- Yâre karşı vuslatı neden mi çok anıyorum, çünkü milyonda bir de olsa şuhud halinden bir zerreye onun nazenin teniyle eriyorum, kalbimde onunla sükûnet buluyor, genç ve dinç kalarak bu yönüyle dünyayı cennete benzetiyorum. 39- Söylüyorum söylüyorum ama ne söylediğimi bilmediğim için tekrar söylüyorum, ya delirdim, ya da bana bir söyleten var bunca hikmetli remz taşıyan sözleri… 40- Hayatı bir cidal ve mücadele zannederek yaşamaya çalışanlar; bunu niha-i bir gaye haline getirenler, hayatı kendilerine zehir etmekle kalmaz, aynı zamanda onlarla birlikte yaşayan diğer insanlara da hayatı çekilmez ve yaşanmaz bir hale getirirler; onların durumu Amazon Ormanları’nda vahşi hayvanların arasına düşmüş, zavallı bir adamın haline benzer ki, bu zavallı adam, diğer tüm insanların da aynı ormana daha önceden konulmuş olduğunu fark edemez ve aç kalmamak için vahşi hayvanlar gibi mücadele etmek zorunda olduğunu zanneder. Böyle düşündükleri için de öncelikle kendi nesline ve etrafındaki diğer tüm canlılara zulmettiğini göremez ve niçin yaratıldığının ve neden yaşatıldığının hakikatine eremeden, bedenlerinin hayvanlar gibi toprağa karışacak olması, her ne kadar fani bedenleri eğer toprak her zaman yaptığı gibi bir Kerim’lik sıfatına ayna tutararak onları bünyesine kabul etse bile, ruhları daha önceden sükut edip, tefessüh ettiği için kabir azabından başlayarak, kıyamete kadar ve ardından İsrafil(as)’ın kalk borusuyla uyanıp, sonsuz bir cehennem hayatına başlayacak olmalarının; Charls Darwin’in büyük bir yanılgıyla, ilahi nurun aydınlatmadığı şeytanî bir akılla, kendi varlığını hayvanlardan bir familyayı esas alarak, onu hayvanlardan ayıran, insanın hakikatını teşkil eden, en önemli özelliklerinden; aklını, ruhunu ve özünü hesaba katmaksızın açıklamaya girişmesi, kendilerinin esfel-i safilin denilen hemcinslerinden daha aşağı bir kuyuya yuvarlanmasını hatırlatıyor olması… 41- İnsanlar karşılarındakileri kendi pencerelerinden, sahip oldukları değer yargıları üzerinden, değerlendirme meyli içerisindedirler. Fakat kendi penceresinden daha büyük pencere sahiplerinin de olabileceği ihtimalini, kişisel egoları sebebiyle akıllarına getirmek dahi istemezler. 42- Fındığın ve cevizin özünü dış kabuğunda zannedenler, sürekli kabuğu kırmakla meşgul olduklarından, kendi özlerini keşfetmeye de bir türlü yeterli vakit bulamazlar. 43- Bir yabancı dil öğrenmenin gayesi; evvela tebliğ ve irşat ekseninde ele alınmalıdır. 44- Dünyada doyamayan; dünyaya doymaya geldiğini zanneden insandır. 45- Zannı galiplerinin esiri olduğunun farkında olmayanların, dillerinden dökülenlerinin kirini, dünyadaki tüm denizlerin suyuyla yıkasak, yine de bu kiri temizleyemezdi. 46- Soğukla acımasızlık ve zalimlik arasında kuvvetli bir bağ vardır. Sıcak ile de şefkat ve merhamet arasında kuvvetli bir ilişki mevzu bahistir. Bu bağı ve ilişkiyi çözemeyenler maalesef eşyanın hakikatini gerektiği gibi de kavrayamazlar. 47- Hayır adına gençken yürümeyi tercih edenler; ihtiyarlayınca ömürlerini sürünerek tamamlamak zorunda kalacaklarını bilseler halâ ahesteverelik ederek zaman kaybetmeye devam ederler miydi acaba?

77

48- Değer yargılarını kişiselleştirerek, insana has kılan, her insanın yaşamış olduğu hayat tecrübelerinin birbirinden farklı olması, asla insana ve onun çevresindeki varlıklara dair evrensel ahlâk kurallarının olmadığı anlamına gelmez. Eğer evrensel ahlâk kuralları olmadığı kabul edilirse, insan olmanın getirdiği tüm olumlu hasletleri de inkâr etmek zorunluluğu doğar ki, bunu da insanlıktan yana nasibi olan, aklı başında hiç kimse iddia edemez. 49- Bir kulun ihtiyacını gidermek için gayret göstermek Gayretullah’ı harekete geçirebilecek potansiyeli içerisinde ihtiva eden, kuvvetli bir fiili dua hükmündedir. 50- Ölüm ve huzur ancak aralarında, tevhid ve imana yer varsa anlamlı bir hale gelir ve bir kişi hayatı dünyeviyesini dahi sahip olduğu imanı ölçüsünde, cennete çevirebilir. 51- Hayatını fani aşk aramakla tüketenlerin; kendilerine verilen ruhları, ilahi aşkı anlayabilmeleri için verilmiş olan milyonda bir zevkin zerresi için bunu yapıyorlarsa kim bilir aradıkları şeyin tamamının kokusuna muttali olabilselerdi, o zaman ilahi aşkın cezbesinde ne hale gelirlerdi. Cezveden cezbeye geçemeyenler ise; ruh beden bütünlüğünden ruhu kopararak ruhlarının üzerlerindeki haklarını da bedenlerine yüklediklerinden, şu fani ömürleri boyunca bir türlü bellerini doğrultmaktan bile aciz olarak ihtiyarlık günlerini binbir zahmet çile ve acılarla geçirmek zorunda kalan, ecellerinin gelip, kendilerine ulaşmasını bekleyenlerdir. 52- Allah’ın davasına hizmet edenlerin; hizmeti dünya ve içindeki her şeyden büyüktür. O Nazarenler(Allah’a kendilerini vakfedenler) işte hayatın hakkını tam manasıyla eda etmek hususunda, tıpkı mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler gibi, diğer mü’minlerin bir adım önünde mukarrebundan olarak, Rabbani iltifatlara fazlasıyla erecek olanlardır. Çünkü Allah Enfal Süresi, 53: ‘ Bu, Allah'ın bir kavme verdiği nimeti, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmemesinden dolayıdır. Gerçekten de Allah hakkiyle işiten, herşeyi bilendir.’ Buyurmuştur. Allah ve Resulünü her şeye tercih edebilenler işte kurtuluşa erecek olan Salihler bunlardır. 53- Evet besmele öyle bir kimyevi iksirdir ki, her mübah hareketi ibadete çevirir. 54- İlime önem vermeyen, adalet hak, helâl ve haramı bilmemesinin hesabını vermekte çok sıkıntı çeker; çünkü ilim dindir, namazda dindir. Bu ilmi kimden aldığınıza bir bakın! Bu namazı kimin huzurunda kılıyorsunuz dikkat edin! Çünkü kıyamet günü, her insan hayattayken yaptığıklarından mükellef tutulacaktır. 55- Göklere; yerde gezerken gönül kafesi boş olduğu halde gözleri ibretle dolan, karnı sütle doyan, burnu misk-ü amber kokularına alışık, dilleri zikirle karışık, ruhu Rabbiyle, bedeni nefsiyle barışık, kullar destursuz çıkabilir... 56- Ey Zülkarneyn(as)! Hz. İsa(as) gibi o kısa ömrüne Yüce Allah’ın iman edenler için büyük bir mucizesi ve ayeti olarak ne büyük fetihler sığdırdın ki Ben-i İsrail’in önde gelenlerine kendini hayran bıraktın? Bu hayranlıklarının sebebi dünyada adaleti tesis ederek Ben-î İsraili de zulümden kurtarman olabilir mi acaba? Hani sen Rabbinin şu emrine, ne kadar fevkâlede bir cevap vermiştin: ‘Ey Zülkarneyn! Seni yeryüzü halkının çoğumluğunu teşkil eden çeşitli dillere sahip yeryüzü ümmetlerine gönderdim. Onlardan iki ümmet, dünyanın boylamasına iki ucundadırlar. İki ümmet de, dünyanın

78

enlemesine iki ucundadırlar. Yeryüzünün ortasında da ümmetler vardır; insanlar, cinler ve Ye’cüc-Me’cüc bunlardandır. Yeryüzünün boylamasına bir ucunda bulunan ümmet Güneş’in battığı yerdedir ve onlara Nâsik denilir. Diğer ümmet de güneşin doğduğu yerdedir; onlara da Mensek denilir. Yeryüzünün enlemesine iki ucundan biri olan arzın sağ ucunda bulunan kavme Hâvil denilir; diğer sol ucundaki kavme de Tâvil denilir.’ Zülkarneyn dedi: ‘Ya Rabbi! Sen’den başka kimsenin güç yetiremeyeceği bir işe beni gönderdin. Beni gönderdiğin bu kavimler hakkında bilgi ver. Onlara hangi kuvvetle üstün gelirim; hangi toplulukla galebe çalarım; hangi hile ile onları oyuna düşürürüm; hangi sabırla tahammül ederim; hangi lisanla onlarla konuşurum; onların lisanlarını nasıl anlarım; hangi kulakla sözlerini işitirim; hangi gözle onları görebilirim; hangi delille onlara düşmanlık ederim; hangi kalple onları hissederim; hangi hikmetle onların işlerini idare ederim; hangi ölçü ile aralarında adil davranırım; hangi kanunla hapsederim; hangi bilgi ile aralarını bulurum; hangi ilimle işlerini düzenlerim; hangi elle onlara saldırırım; hangi adamla onlara boyun eğdiririm; hangi güçle onları zaptederim; hangi ordu ile onlarla savaşırım; hangi yumuşaklık ile onları dost ederim? Bütün bunlar bende yoktur. Ya Rabbî! Senin söylediğin şeyi yapmaya güç, kuvvet yetmez! Sen bir nefsi gücünün yettiğinden başkasıyla kılmayan, gücünün yeteceğinden başkasını nefse yüklemeyen Rabbimsin! Sen nefsi kahr ve helak etmeyen, bilakis ona merhamet eden, şefkat gösterensin!’ Bu kuşatıcı harkulade istekler karşısında Rabbimiz şöyle buyurdu: ‘Sana yüklediğim yük için güç vereceğim, göğsünü açacağım; her şeyi işiteceksin. Anlayışını artıracağım, her şeyi anlayacaksın; lisanını genişleteceğim, her şeyi konuşacaksın; işitmeni açacağım, her şeyi işiteceksin; görüşünü artıracağım, her şeyi göreceksin; işini düzenlerim, her şeyi sağlam yaparsın; sana her şeyi öğretirim, bir şey önüne geçemez; seni korurum, sana bir şey zarar veremez; seni desteklerim, seni bir şey yıkamaz; senin heybetini artırırım, bir şey sana galip gelemez; kalbini güçlendiririm, bir şey seni korkutamaz; ışığı, karanlığı senin emrine veririm, senin askerlerinden olurlar; ışık sana yol gösterir, karanlık seni arkandan takip eder. Aklını kuvvetlendiririm, seni bir şey nefsin hoşlandığı şeye meylettiremez; senin elindekileri artırırım, her şeye galip gelirsin; saldırı gücünü artırırım; her şeyi yıkarsın; sana vakar veririm, her şey sana yönelir!’ 57- Tıpkı yayın içine yerleştirilmiş ok gibi aşkla geril, sana emredilen hedefe kitlenerek aş hayatın engellerini, sıva hedefe konulan ömrünün kollarını, duy kainattaki Hay ve Hû yankılarını, aç gözlerini nurun güneşe vuran parıltılarına. 58- Gündüzle gecenin sana anlattığı hikaye; güneş ve ayla ilgili olduktan sonra, benim bu sana anlattıklarım acep ne ola, boş kovalar su ile dola, fakirler sütün bereketiyle doya, kalmayız inayetinle ahirette yaya, bindirirler cennet köşklerinde seni ata, arif olan ricaller hikmet incileri saça, anlaşılan bu gece yine uyku yok bu satırları yazıp durana, bunları tekerleme gibi okuyana, yüzündeki tebessüm hatrına, sen de aklederek, kavi bir imanla hayatı yaşa. 59- Düzenli olmayanın kendini keşfetmeye, ayırabilecek zamanı da olamaz.

79

60- Her amelin kıymetli olduğu bir zaman dilimi vardır. Bu zaman dilimleri içerisine, mutazarrır bir halde, kuvvetli bir ihtiyaç anında yapılan dualar; makbul olmaya şâyân dualardır. Basiret ve feraset sahibi, gönlünü mutahhir ederek, tasfiye etmeyi başarmış, o kişidir ki; başkalarının başına gelen hadiselerden ibret alır da gerekli dersleri çıkarabilmek için kendi nefsinin de aynı akıbetlere düşmesini beklemeksizin, zikrini ve şükrünü başka bir zamana erteleyip, asla dilini duasız bırakmaz. 61- Cimrilik ayıp, korkaklık noksanlıktır. Fakirlik, zeki kişinin delilini ortaya koyarken dilsiz yapar. Fakir kendi yurdunda yabancıdır. Acizlik afet, sabır yiğitlik, züht servet, takva sığınaktır.(Hz.Ali kv) 62- Bir işe kabul edilmek için mülakata girenin mülakat yapanlara ders vermesi, gerçekten hem şaşılacak hem de böyle şeylere çok nadir şahit olunduğu için takdir edilmesi gereken bir durum galiba. 63- Küçük hesap yapmayanlar, yaptıkları iş ufak dahi olsa, ihlaslı olarak yapmaya çalışanlar, başlarına ne gelirse gelsin; bunların haklarında hayırlı bir neticeye sebep olacağını da unutmayanlardır. 64- Her sert mizaçlı, kaba hayırdan alıkoyan kibirli kişi, cehennemdedir.(Hadis Meali) 65- Münakaşa ve mücadeleye devam etmen günah olarak bir Müslümana yeter. Birbirinizle çekişmeyi terk edin. Zira onun hikmeti anlaşılmaz ve fitnesinden emin olunmaz. 66- Enfal Süresi 20 ve 24. Ayetler : 20- Ey iman edenler, Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin! 21- Ve işitmedikleri halde "işittik" diyenler gibi olmayın! 22- Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir. 23- Allah onlarda hayır görseydi onlara işittirirdi, işittirseydi yine de aldırmaz arka dönerlerdi. 24- Ey iman edenler! Peygamber sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, Allah'a ve Resul'e icabet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız. 67- Merak edip araştırıp üzerinde inceden inceye düşünmediğin şeyi yok sanırsın halbuki bütün bilgilerin kaynağı Kelamulah’tır. 68- Davud(as) bir çok yönden Hz. İbrahim(as)’a benzer. Davud(as) oğlu Süleyman’la(as) birlikte Mescid-i Aksa’yı Hz. İbrahim(as) ise oğlu İsmail’le(a.s) birlikte Allah’ın Beyt’i Kabeyi muazzamayı yapmıştır. Allah Hz. Süleyman(a.s)’a kimsenin dünyada erişemeyeceği bir dünya saltanatını, Hz. İsmail(a.s)’da yine dünyada hiç kimsenin erişemeyeceği zürriyetinden Hz. Muhammed Mustafa(sav) gibi bir ümmi peygamber göndermiş ve iki kulunun da katındaki mevkilerini yükseltmiştir. 69- Hz. Hızır(as) ile Hz. Musa(as)’ın kıssalarından alınacak ders, kainatta vuku bulan hiçbir olayın sebepsiz ve hikmetsiz yaratılmış olamayacağıdır. Çünkü Allah(c.c) abes iş yapmaktan münezzehtir. 70- Yaşayan ölüler gibi olmayın; insanlara faydalı olacak işler ve eserler ortaya çıkarabilmek için gayret gösterin. 80

71- Dünyevi dertlerini tek bir derde indirgeyebilenler; dertsizlik okyanusuna yelken açmış, sahip olduklarını Rablerine vermek suretiyle, yüklerinden kurtularak hafiflemiş ve nihayetinde gönül sultanlığını; tıpkı O’nun bize verdiği vücut emaneti gibi, kalbin sahibine emanet ederek ulaşmış, hayatta sözüne en çok güvenilen hüküm, mühür ve takva sahibi kimselerdir. 72- Kendisini en doğru yolda görüp; başkalarının yaptıklarını küçümsemek ve bu yaptığı yanlışlığı fark edememek kadar insanları helak etmiş başka bir düşünce tarzı yoktur. 73- Yapılan her şey de bir eksik ve kusur arayan kendi kusurlarını görmekten mahrum kalır. 74- Batılı hak diye sahiplenenlerin; gözlerine batmayan tek şey inanıp inanmadıklarının kararını verip, kendi öz nefislerine karşı bile dürüst davranıp-davranamadıklarını sorgulayacak cesareti kendilerinde bulamamalarıdır. Ey atalarının cömertliği iliklerine kadar işlemiş olan Türk halkı! Yakışır mı hiç sana sende olmayan bir nimete, kardeşinin sahip olmasını istemeyerek, Allah’ın nimetine düşmanlık edip, elindekine kanaat etmeksizin, münafıklar gibi isyan ederek onlarda bu kadar çok olduğu halde ben de neden yok demek suretiyle, ateşin odunu yemesi gibi iyiliklerini tüketen bir sıfatı sahiplenerek, din kardeşine haset etmen, hırsla kâfirlere süslü gösterilmiş dünyanın geçici zevklerine meyletmen, hiç akıl kârı mı? Kaldı ki bu çirkin haslet atalarında da yoktu. Frenklerden bulaşmış olan bu şeytani virüsü, yok edecek uhuvvet ilacını neden kullanmayı düşünmezsin de birlik naraları atmakla huzuru yakalayacağın vehmine kapılırsın? İşte senin bu onulmaza hastalığına nebevi bir reçete: Yaptığın her işte ihlası gözeteceksin, yöneticilerine düşmanlıktan evvel nasihat edeceksin, ümmet-i Muhammedi her namazdan sonra dualarında ihmal etmeyeceksin. 75- Firavun sihirbazlara demişti ki eğer Musa(as)’yı ilzam edebilirseniz tıpkı ilahi emir ve yasakları gözetenlere yüce Allah’ın da vaad ettiği gibi, sizler benim en yakınlarımdan olacaksınız. Firavun; şeytanın askeri olan kalbi mühürlenmiş vezirinin gözlerini örtmesiyle göremedi ki, ondaki benlik ilahi birliği takviye etmek için bir vahidi kıyasi olarak ona verilmiş. Haşa! İlahlık ittihaz etmek için değil! 76- Müttakiler; gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verilen şeyden de infakta bulunurlar, yaptıkları antlaşmaya karşı taraf bozmadıkça sağdık kalırlar, doğru davranırlar, ahiret yurdu onların nazarında daha hayırlı bir dönüş yeridir, kötülükten korundukları için de Kur’an onlar için bir hidayettir, önce yakın çevrenizdeki kâfirlerle savaşırlar ki, kendilerinin güç ve kuvvet sahibi olduğunu onlar görsün, ölümlerinden evvel sahip olduklarını yakınlarına vasiyet olarak bırakırlar, kötülüklerden Allah’a kaçarlar. Allah katında güvenilir bir makamdadırlar, Allah onlarla birlikte ve onların dostudur, hayır adına tüm yaptıklarının karşılıklarını eksiksiz olarak Adn, Naim ve Firdevs, Meva cennetlerindeki nimetlerine nur içinde nail olarak alacaklardır. İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir? 77- Yüceliği yerde göremeyen, göklerin egemenliğini de göremez.

81

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC - VIII

1- Bir aşkınlık eylemi olan özgürlük, derin bir insani proje olup, bitip tükenmeyen mükemmelleşme çabaları içinde, insanın kendisine mal edilmiş kabuk ve kırıntılardan uzaklaşarak, benliğini, kendisini hakikatte bulunduğu gerçek üzere keşfe koyuluşudur. Sürekli kendini aşma yolunda, en özgür, bütünüyle kendi doluluğunda ve özgün insan oluncaya değin, her vadiyi ve her zirveyi geride bırakmadır… Ya da, büyük kopma öncesinde, ‘varlık’ ve ‘var’ı külli varoluşsal bir teslimiyet ve sabır ile mahrem varlığında tecrübe etmektir.(St.Augustin) Eflatun özgürlüğünüzü kaybedersiniz, meziyetlerinizin yarısını yitirirsiniz diyor. Hayır neyiniz varsa hepsini kaybedersiniz. Kölelik felaketine uğradığınız zaman çevrenizde ne varsa hepsinin derhal parçalanıp yıkıldığını görürsünüz. Atatürk de cumhuriyetin ilelebet payidar kalabilmesini buna bağlamış;‘Cumhuriyet, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister,’demiştir. Özgürlük, şevk, onur, özlem, din, kuvvet gibi bütün üstün nitelikler ruhun bedeni terk etmesi gibi sizi de bırakıp giderler. Asırlarca öz iradenizden yoksun olarak yaşarsınız ve bu bezdirici süre boyunca, olmadık tesellilerle avunup, başkalarının mutluluğuna ve büyüklüğüne hizmet edersiniz. Fakat insan hür olduğu kadar, aynı zamanda yaratılan bir kul olduğunu da hiç unutmaması gerekir, sürekli Rabbine itaat çabası içinde olmalıdır. İnsanın özgürlüğü, evrenin kuralları ve sınırlarını bilip/bilmediğiyle ilgili olarak bir tür teste tabi tutulmaktadır. Bunun için evliyaullahdan çokları “kendini bilen, Rabbini bilir,” demişlerdir. Nefsine arif olmak da diyebileceğimiz bu kavram kalbin hallerinden olan ‘sırr’ makamıdır ki; bu makamın sahibi kimse nefsini tasfiye ve teskiye ederek, nefsinin karanlık ve kötü taleplerinden ruhunu kurtarmıştır. Allah’a doğru kurbiyyet makamlarında yükselmeye başlar. Kalp de yerleşik bulunduğu halden çıkarak ruha doğru yönelir ve ondan gelecek emir ve işaretleri beklemeye başlar. Ruha meyleden kalp, tabiî safvetine ilâve olarak, sırr makamına ulaşınca, ruhta ‘kalp ikliminde feth-î urûc’ harekâtı geçekleştilirek ‘sırr’ makamına yükselir. Bu esnada tüm dünyevi perde ve örtülerinden kurtulan, nefis de kalbe yönelir ve mutmain olmuş nefsi ortaya çıkarır. En yüce mertebeye ulaşan nefs; muradlarının çoğunu kalpten istemeye başlayınca, kalb de bütün kuvvet, kudret, irâde ve ihtiyarını Allah’a has kılar. Kalp, nefsin yanında hâlis kulluğun tadına varınca, Yunus’un diliyle ballar balını bulunca; irâde ve ihtiyarında hür hâle gelir, çünkü Hakk’ın irâdesinden başka bir şeyle ilgilenemez bir hale gelir. 2- Çocukların dünyasını oyuncaklardan ibaret zannedenler, elbette büyüklerin dünyasının da silahlardan ibaret olduğunu sanrısına kapılırlar. 3- Akıl kelimesi köken itibariyle bağlamak, sınırlamak ve engellemek manalarına gelir. Aklın sınırlanması ise nefsinin aşırı arzu ve isteklerinin sınırlaması, kendi özgürlüğünü başkalarının kötülüğü için kullanmamak, haksızlık yapmamak, menfaatlerini insani ve ahlâki değerlere tercih etmemek gibi konularda olmalıdır; yoksa ilk yaratılan nurlardan biri olarak akıl; gerçekten insani Rabbine dikey olarak bağlayan çok kıymetli nurani bir varlıktır. 4- Eleştirirken ölçüyü kaçırmamak şarttır; çünkü yapmak zor, yıkmak ise ona nazaran çok daha kolaydır. Bu nedenle yapıcı olmak, beşeri hayatın sağlıklı idamesi açısından gereklidir. Allah azze ve celle hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez, ademoğlunun başına gelen her şey onun olgunlaşmasına ve yeni değerler kazanmasına bir vesile olarak görülmelidir.

82

5- Mutlu ve huzurlu bir yeryüzünde yaşayabilmek için; yeni fikirler ve metodlar geliştirerek, çözüm üretenler, ahiretteki karşılaşacakları nimetlere sahip olmayı dünyaya tercih edenlerin zühd ve fakirlik içinde yaşarken, az bir rızıkla iktifa ederek yaşayanlara karşı, tevazuyu asla elden bırakmamalıdırlar; çünkü yahudilerin hristiyanları aldatmak için kullandığı, Allah fakir olanlarda bir hayır murad etseydi, bizim yerimize onları zengin kılardı, bu nedenle seçilmiş ve kutsanmış topluluk yalnız biziz ve seçilmiş olmak içinse tek şart; yeterli mal ve kazanca sahip olmaktır; mealine gelebilecek yanlış ve sakat anlayışlarının kapsamına girmekten şiddetle kaçınmalıdırlar. 6- Fıtratı bozmadan muhafaza etmeye çalışmak, ademoğlunun hiç unutmaması gereken, karşılaşılan girift meselelerin doğru ve adil bir şekilde halli ve sulh içerisinde çözümü için üzerinde hassasiyetle durulması gereken çok önemli bir hakikattir. Araf Süresi, 199: ‘Sen insan fıtratına uyan yolu tut, iyi olanı emret ve cahillerden yüz çevir.’ 7- İnsanların sözlerine güvenebilmek; tam manasıyla insanın kendine ve öz değerlerine yeterince güvenebilmesiyle mümkün olabilir. 8- Hak edilmiş bir hakkı gaspetmek için hakikate muhalif olarak, gerçek dışı, uydurma bahaneler üretenler, bire bin katıp abartarak doğru ağacın gölgesini eğriltmeye çalışanlar, şunu iyi bilsinler ki zulümleri dünyada dahi karşılıksız kalmaz ve zulümle abad olunamaz ve eğer onlar tövbe etmeyi kendilerine yakıştıramıyorlar, haksızlıklarını cansiperane müdafaa etmeyi tercih ediyorlarsa; biz de bir zamanlar büyük bir alimin dediği gibi cihadın en büyüklüğünü gerçekleştirerek deriz ki: 'Zalimler için yaşasın cehennem!' 9- İnsanlardan saygı bekleyenler, hiç kimseyi esirgemeden gönüllerindeki sevgiyi ve şefkati diğer insanlarla paylaşmasını da bilmelidirler. 10- Aynı duyguyu paylaşanlar aynı kurallara uymakla mükelleftir; ancak alınan kararların mahşeri vicdana ve adalete uygun olması bu mükellefiyetin ilk şartıdır. 11- Bir idarecinin asli vazifesi adaletle yönetmek olmazsa, kim ona saygı gösterir? 12- Kul hakkı büyük bir şeydir, onun için tecessüse dikkat etmemek; onun bir damlası koca bir okyanusu zehir eden; zakkum ağacı gibi sosyal ve toplumsal hayatı ve din kardeşliğini zehirlemeye yetebileceği için; ittihadı İslam'ı gerçekleştirebilmek için çalışanların önünde aşılması gereken yalçın sıra dağlardan birisi olarak durmaktadır. 13- İnsan sevdiğini kıskanır, gerçekten bu inceden inceye üzerinde tezekkür ve teemmül edilmesi gereken müthiş bir cilveyi Rabbaniyedir. 14- Hz.EbuBekir'in(ra) Hz.Ömer'e(ra) olan üstünlüğün Hz.İbrahim(as)'ın Hz.Musa(as)'a olan üstünlüğü gibidir. Burada şu da asla unutulmamalıdır ki insanın fıtratını en saf ve en temiz şekilde yaratan yüce Allah(cc) onun içerisine sevdiğini çok anmayı da dercetmiştir. Nitekim maşukun neredeyse her sözü aşkıyla ilgilidir. 15- Annesinin-babasının terkettiği bir kedi yavrusu bile, bir insandan gördüğünü taklit etmek suretiyle, hayatını idame ettirebiliyorsa; nasıl olurda birisi; hayvanlar arasında görüp tasvip etmediği, zalimane bulduğu tutum, davranış ve haraketleri; onlardan ibret almaz da diğer insanlara karşı uygulayabilir ve kedi kadar dahi olamaz, rızkını temin için çalışırken başkalarının elindekine göz dikebilir, Allah'ın sayısız nimetinin sahibi sanki kendisiymiş gibi bu taksimata rıza göstermeyerek, nimetlerin çeşitliliği ve çokluğu karşısında, başkasına kin besleyerek, ona düşmanlık edebilir. 16- Arıya balı yaptıran; o ilahi ilhama olan mazhariyetidir. 17- Allah'ın büyük gördüğünü küçültmeye çalışmak, şirkle eş değer bir günahtır, sahibi için taşınması çok ağır, altından kalkılması imkânsız bir vebaldir.

83

18- İslâm insanlığın huzur ve esenliğinin kaynağı, yolu cennete çıkan kapıyı açan yegane doğru anahtardır. 19- Biz müslümanlar hiç bir peygamberi birbirinden ayırt etmeyiz, çünkü hepsi aynı hak ve hakikat üzere gönderilmişlerdir ve hepsi de Allah'ın seçtiği emin birer elçisidirler. Yalnız şunu unutmamak gerekir ki yine onlardan biri olarak son peygamber Hz.Muhammed Mustafa(sav) Efendimiz; miracın sahibi, ilahi hikmetin dellalı, adalet timsali ve büyük bir mücahid olarak; O(as) miraca çıkmadan önce topluca tüm peygamberlere imamlık yapmış, önlerine geçerek onlara namaz kıldırmıştır. 20- Karalamak, yaftalamak, düşüncesizce başkalarını suçlayarak damgalama yolunu seçenlerin, fitne ve fesad tohumlarını topluma pervasızca ekenlerin; ektikleri bu bostandan; hasat olarak ne elde etmeyi bekliyorlar hiç düşünmüyorlar mı acaba? 21- Hatayı kabul etmek tövbenin ilk şartı ve insan onuruna muhalif gözükse bile Hakk'ın hatırını kırmayı göze alamayanların âlî bir meziyetidir. 22- Cüneyd(ks) Allah'ın kendisine dost seçtiği ilahi rızaya ve ihlasa talip, son nefesteki imanın çetinliğini kavramış, ilme meftun, dengeyi yakalamış, tam anlamıyla Allah'a inanmış ve kendinden sonra gelerek ilahi aşkla kavrulanlara kıldan ince kılıçtan keskin bir yol açmış, Kuran'da 'selam olsun alemler içinde Nuh'a(as)' denildiği gibi bu iltifat kendisine de edilse buna lâyık olduğunu yaşantısıyla kanıtlamış, hayatını ticaretle idame ettirmiş Bağdat’ta yaşamış Allah’ın çok sevgili bir kuludur. 23- İnsan günde 70 defa sürçer 5 vakit namaz bu günahların affına vesile olur tıpkı Azrail(as)'ın günde 70 defa insanın yüzüne nazar etmesi gibi... 24- Kendisi için değil, hakkı aleyhine bile olsa üstün kılmak için büyük mücadeleleri göze alabilenler; kainâta meydan okuyabilecek kadar imana sahip, kalp ehli yiğit kullardır. 25- Temiz olamayan bir yerde oturmayı kimse arzu etmez; fakat gönlünü temizlemeyi düşünmeyenler, imanlarının kemâli ve akıbetleri hususunda ciddi ciddi endişe etmek durumunda olduklarını, neden hatırlamaz da başkalarına takılarak kendi nefislerini unuturlar? 26- Ramazanların özlenen Rabbi yeniden aramıza hoş geldin, 11 aydır nerelerdeydin peki Sen? 27- Bakışları inkıtaya uğrayanlar; helal ve haram konusunda hassas davranmayanlardır. 28- Bu vatan için toprağa düşen şehitler müjdeler olsun sizlere; çünkü niceleri var ki, sizinki gibi bir ölümü arzulamalarına rağmen bulamazken; kimisi de var ki sıcacık yataklarında sağından-soluna dönmeye erindiklerinden, zillet içerisinde ölümü beklemekteler. 29- Nefsi teskin edip arınabilmek için öğüt alan bir kulağa, ibret alan bir göze, düşünüp tefekkür edebilecek bir akla sahip olmak gerekli değil mi? Peki aramızda bu nimetlere sahip olmayan var mı? Cevabınız ‘yok’sa eğer hala üç maymunu oynamaya niyeti olan kaldı mı ? 30- Gönlü hiç uyumayanların, korkması ve yapacakları işleri gerçekleştirmeden önce, tereddüt etmesi farz-ı muhaldir. 31- Kim dünyasını severse ahîretini zarara uğratır, ahîretini seven de dünyasını zarara uğratır; Agâh olun, gözünüzü açın! Baki olanı, fani olana tercih edin.(Hadis) 32- İki şey arasında kararsız kalırsanız Hz.İbrahim(as) gibi Rabbinizin yanında olanı tercih edin! 33- Kıyamet günü duyulan pişmanlıktan daha büyük bir pişmanlık yoktur.(Hadis) 34- Dışı koyun, içi kurt insanlar gibi olmayın; onlar sizin yüzünüze gülerler ancak bir tenhada sizi yalnız başınıza kıstırsalar parçalamaktan da geri durmazlar.

84

35- Dünya ummana benzer, insanın gönlü de deniz üzerindeki gemiye benzer. Eğer kalbinize, beş duyunuz aracılığıyla dünya sevgisi akmaya başlarsa (tüm fenalıkların başı budur), gemi de su almaya başlamış demektir ve batması yakındır. 36- İş hayatında dahi vazife ve sorumluluklarını Allah rızası için yapanlar; ibadet ediyormuşçasına hesapsız olarak, nice sevaplara nail olurlar. 37- Cennete ilk gireceklerin içinde Allah’ın göndereceği rızka kanaat ederek, tevekkül edenler, doğru sözlü tüccarlardır ve kıyamet günü sıddıklar ile birlikte haşr olurlar. 38- ‘Kim sayfasının kendisini sevindirmesini istiyorsa; istiğfarını çoğaltsın.(Hadis)’ 39- ‘Kim bir kavmi amellerinden dolayı severse, kıyamet günü onlarla haşrolacak ve onların hesabıyla birlikte hesabı görülecek .(Hadis)’ 40- İlahi bir mertebeye ibadetleriyle eriştiğine inanan insanlar; sanırlar ki Allah-ü Teala’nın gücü ve kuvveti, sürekli arkalarında hissederek aldanmışlardır. Oysa onlar içine düştükleri gurur ve ucb bataklığından kurtulabilselerdi, yakînen bileceklerdi ki, ilahi kudret ve siyanet daima hak ve haklı olanlarla birlikte hareket etmektedir. 41- Din sadece kendilerine yardımcı olacağına inananlara fayda sağlar. Bütün işlerinde Allah’a güvenip, tevekkül edenbilenler; rahmetin ve gufranın üzerlerine ineceğinden ümitvar olarak hareket ettikleri için, günahlara girebilirler, fakat kendi nefsine ve benliğine güvenenler ise, Allah-ü Teala’nın Cebbâr ve Kahhâr isimlerinin tecellilerini sürekli üzerlerinde hissettikleri için günaha düşmekten nefsini büyük ölçüde alıkoyabilme gayreti içinde bulunduklarından, psikolojik olarak daha fazla korkuya müptela ve deprosyonlara daha açık bir durumda olmalarının etkisiyle sanırlar ki, kendileri tüm günahkârların önünde, Allah’a en yakın olan bir makamdadırlar; lâkin onlar bilemezler ki; günah insanın ruhuna zarar veremez, sadece elbiseye bulaşan bir necaset gibi yıkanması, herkese vacip olan tevbenin hükmünün, günahkâr için farz halini almasından ibarettir. Böyle yanlış bir itikada sahip olanlar; her gün düzenli olarak yaptıkları ibadete ve yaptıkları her hayra bir o kadarını daha ekleseler dahi, kendi ibadetlerinden daha fazla Rabblerinin katındakine güvenmezlerse, Allah’a yönelerek, imanlarını tazeleme yoluna girmeyerek, ilahi bir yardıma ve istiazeye müracaat etmedikleri müddetçe, içine düştükleri bu halden kurtulup, ihlasla iman ederek, Salih amel işleyenler zümresi içine katılmaya da hiçbir zaman güç yetiremeyeceklerdir. 42- Aziz Türk Milleti: Dinle, bak: Ulu önderimiz en zor günlerde bile milletimizin kurtuluşu için nasıl bir reçete yazmış: ‘Trakyanın moralini yükseltmek amacı ile bu talimata şu bilgileri de koydum: Anadolu halkı baştan aşağı tek vücut bir duruma getirildi. Kararlar, istisnasız tüm komuta kurulları ve arkadaşlarımızla ortakça alınıyor. Vali ve mutasarrıfların hemen tümü bizimle birliktir. Anadoludaki ulusal örgütler ilçe ve bucaklara kadar yayıldı. İngiliz koruması altında bağımsız bir “Kürdistan” oluşturulması yolundaki propaganda ve bunun yandaşları yok edildi, Kürtler Türklerle birleşti (Nutuk, Belge 19).’ Sürekli olarak batılı değerleri taklit ederek entelektüel olabileceğini zanneden ey aydın takımı! Tarihte kurtuluş savaşı yıllarında etle tırnak gibi birleşen bu halkı ayırabilmek için onun zaaflarını kullanmak; her duyduğuna ve okuduğuna inanmayı adet haline getirdiği için, araştırma zahmetine katlanmayı zul addetmesinin ağır bir bedeli olarak, emelleriniz doğrultusunda halkın geniş bir kesimini etkileyerek, onların da maddi ve manevi desteğini arkanıza alabilmek için akla hayale gelmeyen senaryolar üretip, halkı yemek ve içmekten başka derdi olmayan, yapılan hiçbir şeyi anlamayan zavallı mahlûklar olarak görme temayülü gösteren, dışarıdan aldıkları maddi destekle azgınlaşan, paralı kalemşörler; önce kanla

85

satın alınan ulusun dört bir yanında özgür olabilmenizin, hesabını her sabah baktığınız aynalara dürüst olarak hele bi veriverin. Peki kanlarıyla bu vatan topraklarını satın alarak, size hürriyeti ve bağımsızlığı armağan etmiş olan, aziz şehitlerimizin hakkını nasıl ödeyeceksiniz? Bunun hesabını bir an önce yaparak, her fırsatta ülkenin milli ve manevi değerlerine saldırmayı, neden üzerinize bir vazife bildiğinizi açıklayınız? Tabiki hâla paranın satın alamayacağı değerlerin de yeryüzünde olabileceğini, o ufacık akıllarınıza sığıştırabiliyorsanız! Eğer bugün, bu topraklar üzerinde özgürce, yaşayıp dolaşabiliyor, yazıp, çizebiliyorsanız, nankörlüğü ve gafilliği bırakıp, fakirliğinden ötürü beğenmediniz halkı aşağılayarak, ecdadınıza küfür etmekten derhal vazgeçin ve içeriğini boşalttığınız halde hiç dilinizden düşürmediğiniz Atatürk’ün şu sözünü kendinize rehber yapın: ‘Siyasi cidallerin çoğu basittir. Fakat içtimai mesai her vakit için müsmirdir(faydalı netice verir).Bizim münevverlerimiz buna çalışmalı. Neden Anadolu’ya gelip uğraşmazlar? Neden milletle doğrudan doğruya temasta bulunmazlar? Memleketi gezmeli, milleti tanımalı, eksiği nedir görüp göstermeli. Milleti sevmek böyle olur. Yoksa lafla muhabbet fayda vermez.(Ekim 1919).’ Bu davranışlarınızı değiştirmez ve kendi grupsal çıkarlarınızı ülkenin âlî menfaatlerinin üzerinde, tutmaya devam ederseniz, şunu iyi bilin ki; dünyada hakkı ve hakikati savunan, geçilmez ve sarsılmaz muhkem bir kale gibi kadirşinas olan vatanperver, has milliyetçileri daima karşınızda bulacaksınız, ahirette ise merak etmeyin sizinle hesaplaşacağımız o mahşer gününü, zaten sabırsızlıkla beklediğimizden zerre kadar bir şüpheniz olmasın! 43- Hiç doymadım ki acıkayım. 44- Cenneti bulmadan evvel dünyada gülmedim ki ağlayayım. 45- Ne güzel şeyler, İslâm şearinden olan, beldeleri süsleyen şu mahyalar. 46- Yaşarken toprak olmayı becerebilenler, hiç toprağa girmekten korkarlar mı? 47- İnsanın bedeni araz; ruhu ise cevherdir. 48- Hangi koşul ve şart altında olursa olsun adaleti tesis etmeye çalışmak, yalan ve kandırmacalardan ibaret olan siyasi mülahazalara müraccah ve onun çok üzerinde duran yüce bir hakikattir. 49- Yeryüzünde kim en huzurluysa, yeryüzü mirasçıları olmaya da onlar en layıktır. 50- Allah-ü Teala Hazretleri yarısı kardan yarısı ateşten bir melek yarattı. Ona da kıyamete kadar şöyle dua etmesini ilham etti: “Allah’ım kar ve ateşi birleştirdiğin gibi Salih kullarının da kalbini birleştir.” Amin… 51- Farklı iki kutup olan havf ve recayı aynı eksende kendi nefislerine karşı birleştirebilen tek şey halis niyet, başkalarına karşı ise kalplerde beslenen hüsn-ü zandır. 52- Peygamber Efendimiz(sav) Ramazan ayında ordusuyla birlikte bir sefere çıkmıştı. Hava çok sıcak olduğu için karşılarına çıkan dereden, ben sizin gibi değilim diyerek, ashabının su içmelerini ve oruçlarını bozmalarını istedi; fakat hiç kimse orucunu bozmaya yanaşmadı. Bunun üzerine Allah Resulü(sav) atından aşağıya indi, dizleri üzerine çöktü ve eliyle nehirden bir yudum su alarak orucunu bozdu. Arkasından diğer bütün askerler de oruçlarını bozdular. Kurban olayım ben sana, ey şefkat peygamberi! 53- Sen sürekli kanadı kırık bir kuş gibi kendisine hep yardım götürülmek zorunda kalınan kimse gibi olma; çalış, çabala ve başkalarına yardım götürebilecek bir konuma ulaş. Ye, yedir bir gönül daha ele getir. Eğer yüzme bilmiyorsan, öğrenmek için acele etmelisin, çünkü yaşın ilerledikçe karşılaştığın dağdağalı fırtınaların şiddetleri ve boyları artacaktır; yüzmeyi biliyorsan, yine sorumluluğun bitmiş sayılmaz, bu sefer de

86

başkalarını da sahili selamete çıkarabilmek için gayret göstermeli, bunun için çalışmalısın. 54- Bir gayri müslimin İslâm’a girmesi uğruna; eğer ömrümün geri kalanını ona hizmet etmek zorunda kalarak geçireceğimi bilsem, yine de onun hidayetini her şeye tercih ederdim. Bir vesileyle gurbet illere giderek, belki de farkında olmadan, ağır bir sorumluluğun altına giren kardeşim; eğer sen de bu hakikati nefsine söyletemiyorsan, tut elimi, haydi gel, seninle hayalen Ceziret’ül Arab’a gidelim ve orada imanımızı yeniden tazeleyelim. 55- Batı ülkelerinde, özellikle metaryalist toplumlarda, İslâmiyet’i Allah’ın bir lütfu ve ihsanı olarak kalplerinde bulan, sadrı ona açılmış, ihtida etmiş kimselerin; maruz kalabilecekleri ailevi ve çevresel baskıları ortadan kaldırmak için vakıflar ve fonlar oluşturarak aramıza yeni katılan bu din kardeşlerimizin yaşayabilecekleri muhtemel olumsuzlukların ve sorunların önüne geçilmesi; evvela oralarda yaşayan Müslümanlara düşen bir görev ve sorumluluk gibi gözükse de henüz tam olarak manevi değerlerini kaybetmeyen ülkelerin değerlendirerek, yapılması gerekenleri tespit etmek için bu hususta ümmetin ortaya koyabilecekleri çok önemli maddi ve manevi katkıların olduğu, herkesin takdir edebileceği hayati denebilecek kadar ciddiye alınması gereken çok önemli bir konudur. 56- Annesine yakın olan çocuklarda daha çok X kromozomunun genetik özellikleri baskınken, diğer kardeşlerinde ise cinsiyetine göre Y veya X kromozomunun genetik özellikleri daha baskın olabilmektir. Bu durum gördüklerini doğru okuyabilen mahir doktorlar tarafından araştırılmayı fazlasıyle hak etmektedir. 57- Köken olarak insan kelimesi; unutan ve ünsiyet eden manalarına gelmektedir. Eğer kelimeyi birinci manasına alacak olursak insanın unutkan bir beşer olarak yaratıldığı için, küçük günahlarından dolayı hiç kimse kınanıp, toplumsal hayattan tecrit edilerek dışlanamaz; ikinci manasına alacak olursak; gündelik hayatta insanın edindiği bir takım alışkanlıklar ve dostluklar olacaktır ki bu durumda birlikte teşriki mesaî de bulunmanın bir hakkı olarak; iyi günlerinde arkadaşının yanında olduğu gibi kötü günlerinde de onun yanında olmasını bilmek demektir. 58- Bir gün sizin önünüze de bir zamanlar Bursa kadısı Mahmud Efendi’nin önüne geldiği gibi meselenin zahiriyle batını arasındaki büyük uçurumdan dolayı haklının tamamiyle değişebileceği bir dava gelirse; olayın zahirine baktığınız kadar işin batınî yönünü; size açıklayanlara eğer itibar etmezseniz, sadece meseleyi ayet-i tekvineye aykırı olmasından ötürü, bunu aklınıza sığıştıramaz, anlatılanları kabule yanaşmazsanız; kadı Mahmud Efendi’yi Aziz Mahmud Hüdayi(ks) yapan âlî sırlardan mahrum olarak, kararınızın haklılığını ispat etmek için olmadık yollara başvurmak zorunda kalabilir ve basiret ve feraset sahibi müminlerin araya girmesiyle-Allah kişi ile kalbi arasına girer ayetini hatırlatmadan geçemeyeceğim- hiç de içerisinde bulunmak istemeyeceğiniz kötü durumlara düşebilirsiniz. 59- Sen sen ol, sahip olduğun ham bilgiyi; üzerine temel inşa edeceğin bir binanın temeli yapma; çünkü eğer insanların yüzlerine baktığında kalplerinden geçeni henüz okuyamıyorsan; haddini aşma, işin iç yüzünü bilmeden, çürük temel üzerine hüküm binasını kurma, tam olarak niyetini kestiremediğin, dört mevsim bir arada bulunmadığın kimseler hakkında kesin konuşarak, kendini ağır bir vebal altına sokma! 60- Ey ehli kitap! Gelin sizinle aramızdaki ortak bir kelimede birleşelim. Allah’tan başka kimseye tapmayalım ve Ondan başkasına da kulluk etmeyelim. Çünkü biz Hz.İbrahim’i(as) ve Hz.İsa(as)’ı da en az sizin kadar seviyoruz. Ve onlarla birlikte,

87

cennette sizi de aramızda görmek bize mutluluk verecektir. Kâinatta her kim varsa nefes alıp veren biz hepsine karşı şefkat ve merhamet beslemekle emrolunduk çünkü. 61- Peygamber Efendimiz(sav)’in vahiy katiplerine, vahyi yazdırırken; bir kelimeyi atlamak veya unutmak korkusuyla, acele etmesi karşısında; yine başka bir ayette Efendimiz’in(sav) bu hususta ikaz edilmesi ve ona unutturmamayı ilahi teminat altına sokması karşısında, ne zamana kadar ehl-i kitabın inceden inceye üzerinde düşünmesi gerekilen bir konu olmaktan hâla uzak kalacak? 62- Bir şeyin zatının var olması şer değildir. Ancak bıçak, ateş ve silahta olduğu gibi bunları kötüye kullanmak cüz’i iradenin emrine tabiî olması hasebiyle, bu vasıtalarla suç işleyenlerin bir cürmüdür; yoksa haşa ilahi kudretin takdiriyle, insanlara zulmedip; kul hakkına tecavüz ederek başkasının hayatiyet alanına müdahalesi, ademoğlunun birbirlerine yaptıkları zulümlerdendir; fakat hiç kimse de kainatta mikro alemden, makro aleme cereyan eden, cosmosun külli iradenin emri dışına çıkabileceğini iddia edemez. Zaten gökteki yıldızların ve meteorların iplerini elinde bulunduran meleğin elinden çıktığında, gök sofrası dürüldüğünde, yeryüzünde dağlar yürütüldüğünde, kıyametin başlarına koptuğuna o gün yaşayan kâfirler gözleriyle şahitlik edeceklerdir. 63- Ey Müslüman! Madem namaz kılıyorsun, o halde Rabbi’nin emrine uy ve namazını; farz bir ibadetin vebalinden kurtulmak için değil, sadece Rabbi’ni hatırlamak için aşk ve şevkle, huşu içinde, ilahi nurun karşısında olmanın hassasiyetine sahip olarak, sadece dilinle okuyarak değil, gönlünle birlikte söylediklerinin hakkını vermeye çalışarak kıl. 64- Uzaktan ya da yakından İslamiyet’i alakâdar eden her konu, beni yakından alakâdar eder. Çünkü garptaki bir mü’minin ayağına diken batsa, şarktaki bir mü’min bundan elem duyup, müteessir olmuyorsa; ‘iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe hakiki imanı elde edemezsiniz’ ikazından habersiz olarak, gaflet içinde yaşıyor ve bu hareketiyle çok sağlam ve kavî olması gereken İslam Kalesi’nin duvarları etrafında kendi şahsi ihmali ve duyarsızlığı yüzünden bir gedik açılmasına sebebiyet veriliyor demektir ki, bu gedikten hücum eden ehl-i küfürün ve ehl-i dalaletin mü’minlere, onların dırahşan çehrelerini kirleterek, İslam’a verdikleri zarar nispetinde hesaplarının çetinliği ve ateşe olan yakınlıklarının artacak olması karşısında duyulan elemin ancak böyle bir duygu ve düşünceye bağlı kalarak, hareket etmekle bertaraf edilebileceğine yakinen inanmış olmamız, bize her konuda fikir serdetme yoluna sevketmektedir; umulur ki bizim yazdıklarımızı reçete kabul edip, hayata geçirebilecek olanlar, hiç kimseden korkmayan, mü’min ve müttaki olarak yetişen Mehdi’nin ve Hz.İsa(as)’nın askerleri ittihad-ı İslam için çalıştığımız için bizleri de dünya da rahmetle, ahirette de şefaatle anar. 65- Size verilen lütuf ve nimetlerle karşı, şükretmek varken onlarla faziletfüruşluk nevinden gösterişe ve riyaya kapılmadan, keramet izharına soyunmadan, sümayı ifnaya, özgürlüğü ahlâka tercih etmek de neyin nesi oluyor? 66- Bitkiler nasıl huzur içinde vakti gelince topraktan, Rablerinin ayat-ı tekviniyesine itaat ederek serpilip boy veriyor, filizlenip dalları insanlara meyveye duruyor; aynen öyle de kendisini eşref-i mahluk olarak yaratıp kâinata halife kılan yüce Allah’ın emirlerine itaat etmek konusunda iradesinin hakkını zayi ederek, bitkiler kadar olamamak, esfel-i safiline düşmek ademoğluna hiç yakışır mı? Dersiniz. 67- Bir hatanın bedeli asla bir topluluktan tecrit edilmek olmamalıdır; gerçi vahşi hayvanlar arasında zayıf olanın sürünün dışına itilerek kendi halinde ölüme terk edilmesi yaygın bir davranış olarak taklid edilebilir; pek tabiî ki kendilerine bunu

88

örnek alanlar olabilir; ancak en genel manâda yüce Rabbimizin emirlerinden birincisinin kendine itaat, ikincisinin ise yarattığı canlılara karşı şefkat ve merhamet göstermek olduğu hakikati, herhalde kâmil insan olma yolundakilere daha cazip gelen bir alternatif yol olarak düşünülmesi gerekir. 68- Başkalarının başına gelen olayları açıklarken; bunları adl-i ilahiyle tefsir etmek; kendi başlarına gelen musibetleri düşünüp, sebeplerini araştırıp, akıl etmek yerine, Firavun’un İsrailoğulları’nı her türlü kötü muameleye ve köleliğe lâyık ve müstehak görmesi gibi; kendi gruplarının çıkarlarını üstün tutarak, geçmişte birlikte çalıştığı insanları aşağılamak suretiyle, onlara parya muamelesi yapmayı ve daha önce başkalarının haklarını gasp etmeyi; nasıl tefsir edecekler: Hakk’a karşı bir vefa mı yoksa inandıkları ulvî değerlere büyük bir sadakatsizlik olarak mı ? Doğrusu bu hayli merak konusu. 69- Ufacık bir sivrisineğin, kendisine vereceği zararı gidermeye malik olamayan insan; korkmaz mı hiç yaptıklarından ötürü, bir gün gazabı ilahiyeye muhatap olarak sivrisineğin akıbetine düçar olmaktan? 70- Arkasını zahiren dünyada kuvvetli bir güce dayadığı için, yok olma korkusu yaşamayan bir kimsenin; kendine aşırı derecede güvenmesine şaşılır; çünkü elinde olana, elinden olmayandan daha çok güvenen birisinin; İslâmın içindekş çalışma mefhumunu doğru anlamasına rağmen, tevekkül mefhumunu doğru-dürüst anlayamadığı aşikârdır. 71- Hak ile rahmet arasındaki ilişkiyi çözebilecek, basiret ve feraset sahibi müslümanlar nerede? 72- Üç şey vardır ki; bunların bir kısmı imanın, bir kısmı da tevazunun alametidir. Birincisi: Müslümanların başına gelenlerden dolayı kalbin keder duyması. İkincisi: Kötü zanlarına aldırmadan herkese öğüt yayması. Üçüncüsü: Kendinden hoşlanmayarak, onu cahil saysalar da buna aldırmadan, kendisini beğenmeyenleri irşat etmeye çalışması. Tevazunun alametleri ise: Ayıbını bilip, nefsini küçültmek, tevhid akidesine hürmeten insanları yüceltmek, kimden gelirse gelsin, hakkı ve nasihatı kabul etmek. Ve nihayetinde marifetin de üç şekli vardır: Tevhide dair olan marifet: Bütün mü’minler bu durumdadır. Hüccet ve beyana dair olan marifet: Hâkimlerin belagatçıların ve ulemanın marifeti budur. Vahdaniyete dair olan marifet: Allah’ın velilere ait marifeti de budur. Kalben Hakk’ı devamlı müşahede edenlere, Allah-ü Teala hiç kimseye izhar etmediği gizli ilimleri bahşeder.(Hadis Meali) 73- ‘Ey dost! İnan ki insanlar şu puttan daha güçsüzdür, sen onlardan hiçbir şey bekleme; çünkü sükûtu hayale uğraman mukadderdir. Sen yüreğini Samed olan yüce bir zata bağla ki kimse seni sarsıp, hiç kimse senin dünyanı yıkamasın.’ 74- En asil niyet; saffaniyeti en yüksek olan, her türlü gelişi güzel hareketten ve keyfilikten arındırılmış olanıdır.(Kant) 75- Bilmem ki ne desem sırf yemek için yaratılmış gibi aklı fikri akşam ne yiyeceği, sabah ne içeceği olan; bağırsağı vücudundaki damarlardan daha uzun ve eni daha geniş olduğu için göbeği yağ, yüreği kasvet bağlamış, gaflet içinde geceleyen ve sabahlayan hikmetten ve tefekkürden habersiz, aklı hep tatilde, bedeni sürekli dünya için çalışmada olan zavallı insan görünümlü yaratıklara. 76- Kendilerini yüce bir mefkûreye ve davalarına adayan, sahip oldukları değerleri insanlığın hizmetine sunabilmek adına ölümü göze alan, geleceğin nesillerinin sağlıklı bir şekilde yetişmesi için onlara su ve toprak olmaya hazır, bu yola canla baş koyan, gönlü ve kalbi aynı doğruluk ekseninde birleştirmeyi başarmış, milletiyle ağlayıp, onlarla gülmesini bilen, ilahi rızaya talip, kalbinin emir eri, ruhunun esiri, nefsine arif,

89

gül kadar zarif, aşk kadar aziz, şevk kadar leziz, iyiliğin denizi, nimetlere perhizli, iradesi sapasağlam, günaha kapalı, ukbâya açık, her nefesi zikir, özü cevher, dili bal, dini kul, içi misk, işi nurefşan, ayakları istikamet üzere koşan, cömertçe saçan, hesapsızca yaşayan, diğergamca çalışan, korkuyu kuyuya atan, emniyet ve güven telkin eden, aldatılsa bile asla aldatmayan, kine, kibre, cehalete ve kavmiyetçiliğe düşman, inanlara güzel bir dost, Alah’a ve Habib’ine(as) yakın bir sevgili olabilmek uğruna, hayatlarına en yüksek fiyatı vererek; sahip oldukları her şeyi bu yolda tüketebilenler; işte onlar asr-ı saadettekilere denk özlenen, gerçek sabır ve aksiyon kahramanlarıdır. 77- Nas’dan sadır olan iş, söz ve hareketlerin genel olarak üç hükmü vardır: Sevap, mübah ve günah. Bu kavramların hükümleri, zamana ve şartlara bağlı olarak kişiden kişiye değişiklik arzedebilir. Mesela işlenen amel, aynı olmasına rağmen bir müslüman için yapılan fiil mübah olurken, diğeri için günah olabilir. Yine aynı şekilde yapılan bir ibadet aynı olmasına rağmen, gönüllerin Allah’a bağlanışı nisbetinde ondan alınacak sevap; bir misline, ona veya yediyüz katına kadar çıkabilir. Buradaki espri, hükmün kişinin içinde bulunduğu zaman, mekân, şartlara ve şahsi durumuna bağlı olarak, farklılık arz etmesidir; ancak bu yol kıldan ince kılıçtan keskin bir yoldur, ilimde rüsuh sahibi, hakkı, batıldan ayıracak yüksek bir basiret ve feraset sahibi, şeytanın üzerindeki yönlendirici etkilerinden kurtulmuş, nefsani havatırların iyisini kötüsünden ayırt etme gücüne sahip, nefisleri üzerine, kendilerine verilen ledünnî bir ilimle hakîmiyet kurmuş, mahlûkatın korkusundan emin, Rabbi’nin gazabından ve nifaktan çok çekinen, Vahdet-i Vücut içindeki tevhid sırrına ermiş, ruh tarlasında biten yabani ve zehirli otların kökünü mahir bir bahçıvan titizliğinde kendini bilerek kesmiş; ancak seçilmiş kişiler bu yolda yürüyebilirler. İslâm sadece insan hayatını korumayı esas tutmamıştır, aynı zamanda dini korumayı, aklı korumayı, nesli korumayı ve malı korumayı da esas kabul ederek, ruhsatla amel edebilme kolaylığına da cevaz vermiştir. Malını savunurken öldürülen kimsenin, şehit olarak kabul edilmesi bu hakîkatin tebeyyün etmiş bariz bir örneğidir. İslâm’ın va’z ettiği bu temel prensiplerden birisi de neslin korunması, dolayısıyla zinânın engellenmesidir. Bunun insanın cibiliyeti gereği nefsine, hevasına ve güzel olana karşı meyilli olmasının getirdiği zaafı aşabilmek için dinin üçte ikisini muhafaza edecek olan evliliğin kolaylaştırılması teşvik edilmeli, maddi imkânı yerinde olanların, bu vazifeyi üzerlerine alarak, ehem bir sorumluluktan toplumun tamamını kurtarabilmek için, hiç kimsenin yapmadığı takdirde farz-ı ayn olabilecek mühim bir meseleyi üstlenerek, farz-ı kifaye haline getirmeleri, ahlâk ve yaşantılarıyla daha önce halka kendilerini kabul ettirmiş, önde gelen ilim ve fikir adamlarının, aracılığıyla milli ve manevi değerlerin yüceltilmesi, ticari kaygılar güderek çıkartılan yazılı ve görsel basın tarafından toplumun gözünde her geçen gün değeri düşürülmeye çalışılan aile müessesinin güçlendirilmesi, moral değerlerin öncelenerek özendirilmesi gerekmektedir. Nasıl ki, murdar olan bir hayvan olan domuzun, etini yemek normal koşullarda haramken, hiç yiyecek ve içeceğin bulunmadığı bir ortamda, ölümden sakınarak insan hayatını koruyabilmek için bu etin yenmesine dinen izin verilmişse; aynen bunun gibi de ahir zamanda zinâ gibi büyük bir günaha düşme tehlikesiyle, her an karşı karşıya bulunan bekâr gençlerin; bundan korunabilmek için zaman zaman nutfelerini dışarı atarak kendilerini tatmin etmeleri, ehven-i şer olarak, zinâya düşme korkusundan kurtulabilmek için oruç tutarak korunmanın dışında, ademoğlunun nefislerinin vücutları üzerindeki ihtiyaçlarını karşılamakla da mükellef tutulmasına binaen his ve

90

hevalarına uyarak haddini aşmamak ve kalp pusulalarının ibresinin, işlenen fiilin manyetik alanından olumsuz etkilenerek rotasının sapmaması kaydıyla, ki bu da lahûti bir destek ve yardımla ancak gerçekleşebilir, bu şartlar altında istislâh’da bulunarak eli istimal ederek tatmin olma durumunda kalanın, Fethu’z- Zerâi prensibi gereğince gerçekleşen eylemin vücuttan kan aldırmak gibi değerlendirilmesi gereken bir fiil olup, neticesinde günah gibi gözüken bir amel, yemek ve içmek gibi mübah bir hale geçebilir ve bu şartlar altındaki hiç kimse, gayrî ihtiyarı yaptığı bir hareketten dolayı hiç bir mü’min kardeşi tarafından kınanıp tahkir edilerek, onun gıybetini kendi aralarında meşru olarak göremez. Bu iğrenç davranışı kendilerine yakıştırmakta herhangi bir beis görmeyenlerin; topluma atılan nefret ve fitne tohumlarının sosyal huzuru ve uhuvveti kökünden söküp atmaları karşısında; bu zalimane davranışları; asla kabul edilebilir ve maruz görülebilir iyi niyetli bir davranış olarak telakki edilemez ve hiç kimsenin de hakkı batılla değiştirmeye gücü yetmez!

91

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC - IX

1- Algılarımızdaki birliği oluşturan psikonların; sinir hücreleri olan dentritleri aracılığıyla dendronlardaki mikro kanalcıklarda bulunan aksonların birbirlerini aktifleştirmesiyle beyinden çıkıp, omuriliğe kadar tek hücre olarak ilerleyen ve yaklaşık bir metre uzunluğa sahip sinir hücrelerinin, kuantum fiziğindeki gibi tek bir sinir hücresinin beşon bin tane farklı bağlantı kurabilmesi gibi yol boyunca da karşılaşılan dentroitlerin üzerindeki bağlantılara, taşıdıkları bilgiyi teker teker sinaps yaparak, nörotransmiter molekülleri aracılığıyla iletilmesi gibi birbirleriyle tamamen farklı gibi gözüken kavramların ve meselelerin doğru zamanda, doğru yerde, doğru anlamda, hikmetle zikredebilmek, yalnız: fıtratı bozulmamış, sadrı tefessüh etmemiş, akl-ı selim bir kalp ve marifet sahibi, hikmet ve hakîkate aşık, şefkat ve izzet kahramanı, ilme ve say’e meftun, ihlasla emredildiği gibi istikamet üzere dosdoğru yaşayan, ilahi rızaya ve cemale talip, hayatı ölümle aynı doğrultuda birleştirmiş, iç bütünlüğünü yakalayarak huzura ve kemâle ermiş, kendi sırrını ve esrar-ı Sübhaniye’yi Kur’an ve sünnet perspektifinden bakarak elde etmiş, en büyük düşmanı olan nefsiyle ve müşriklerle sürekli cihat halinde, güzel ahlâka ve metafizik gerilime sahip, ruhunun bekâretini dünya sevgisiyle ömrü boyunca bozmamaya kendini adamış, kalp iffetini ve saffaniyetini muhafaza etmeyi Rahmani tecelliler ve lütûfların yardımıyla, iradesinin sabır ve tevekkül kulpuna yapışarak başarabilmiş, alemde cereyan eden bin bir çeşit olayı gözüyle, tefekkür atının üstünde fehmederken, taakkul gemisiyle ihtiyatı elden bırakmayarak, imanı ve İslam’ı birinci dereceden hayatının maksadı haline getirebilmiş, zihnen ve cismen bütün güzellikleri kendi nefsine mâl etmeyi; başkalarına karşı Salih ve cömert davranarak yakalayabilmiş, tüm karşıtlıkları tevhid potasında, adalet okyanusu içinde eritmiş, ilahi takdir karşısında boynu kıldan ince, ilahi lütfun içindeki kahrı, kahrın içindeki lütfu görüp, her ikisine de ibadet ve şükürle mukabelede bulunmayı kendisine yol olarak seçmiş, kullarının kınamasına ve övgüsüne aldırmamayı, nefsine arif olarak aşabilmiş, kalbi ve diliyle hep Rabbini zikrederken, elleri, ayakları ve beş duyu organı bu zikrini noksanlaştırıp, eksiltmemesi için devamlı la ilahe illallah’ı ve estağfirullahı kelimelerini diline pelesenk etmiş, herhangi bir nisyan vukû bulduğunda, hemen tövbe ve istiğfarla bunu temizlenmeyi adet edinmiş, kendisini tek bir hedefe odaklayarak; tüm dertlerini âli bir dert içinde cemedebilmiş, celali-cemali ve kemâli ilhamlara mazhar olmuş, ruhuna ve bedenine düşen nurani şavkların zevk ve cezbesiyle mest olarak kendi benliğini yitirmiş, kendi benliğini yitirirken ledünnî aleme yelken açmış, orada birbirinden kıymetli, paha biçilemez, inci, elmas ve pırlantalarla karşılaşmış, kudreti ilahi tarafından seçilerek hikmet incileri ve gayb hazineleri boynuna takılmış, bu yapılırken acizliği ve fakirliği nedeniyle kendisi halka unutturulurken, Rableri katında mertebeleri yükseltilmiş, gözleri, kulakları ve elleri daha dünyadayken asıl sahibinin emrine tahsis edilmesinden dolayı, dünyadayken nurlandırılmış, kul olduğunun farkına ilahi bir inayetle varmış, yer ile göğün irtibatını devam ettirirken erenler kervanına katılmış, daha doğmadan 92

evvel said ve eşref-i mahluk olarak Allah’ın boyasıyla boyanmış, adını yüceltmek için yaşatılan muazzez, müberrâ ve mücellâ varlıklar, bu işin hakkını lâyıkıyla verebilir. 2- Ben zalimler için bir fitne ve onların ağızlarının tadını bozmak için cehennemden sökülerek dünyaya gönderilmiş bir zakkum ağacıyım. 3- İnsan iyiyi ve iyiliği sevmeye mahkûm olarak yaratılmıştır.(Platon) 4- Cennet taamlarıyla, dünyadaki taamların birbirine benzeyen taraflarını farketmek yalnızca önyargısız, basiret sahibi, adil müminlerin başarabileceği bir iştir. 5- Aldığınız bir karardan veya yaptığınız bir işten dolayı, bundan etkilenler size Allah’ı ve ahîret gününü hatırlatıyorsa eğer; biliniz ki başkasının hakkına tecavüz ederek, onlara zulmetmiş olmanız çok kuvvetli bir ihtimaldir. Ve şundan da emin olabilirsiniz ki; mazlumun duası ilahî dergâhta sizin duanızdan daha çok kabule ve makbule şâyândır. 6- Mü’min bir kalbin sahibi; Allah’tan başkasının hayalini kalbine sokmaz ki; başka hayallerle avunup, onlarla itminan bulsun. 7- ‘Allah Resulü(sav) bu âlemden ayrılıp gitti; fakat gökte kanat çırpan her kuş Ondan bize bir ilim hatırlatıyor.(Ebu Zerr Gıffari ra)’ 8- Düşmanlarınızı size karşı cesaretlendiren; sizin Hakk’a karşı olan vaadinizden; başınıza gelebilecek bela ve ezalardan korkarak hulf etmeniz ve Ona karşı gösterdiğiniz vefasızlık ve sadakatsizliğinizdir. 9- Mü’minler sağlam bir binanın taşlarına benzerler, lakîn eğer en alta yerleşmeye razı olmayanların, hasbelkader kenet taşı gibi en üste yerleştirilmişlerse; bu ümmet binasının sağlam yükseltilmediğine ve en ufak bir rüzgârda yahut düşman taarruzunda yıkılabileceğine dalalet eder. 10- Hayata ikinci defa doğmak; ancak utanma bilmeyen küçük çocukların elbiselerini çıkararak soyunmasına benzer ki; nefsinden ve benliğinden kesilmesini başarabilen kimseler; bu kapıdan göklerin melekutuna, daha nuranî ve ebedi olan, bir aleme buyur edileceklerdir. 11- İsrailoğullarından bir topluluk, zinakâr bir kadını tam recmetmek üzereydiler, Hz.İsa(as)’ı görünce duraksadılar ve onu da davet ettiler. Her peygamberin kâfi miktarda sahip olduğu gibi onda da şefkat ve merhamet vardı ve ordakilere şöyle nasihat edecekti: ‘ İlk taşı, hiç günahı olmayan atsın’ ve bu emir bir kadını kurtaracak ve bu kadın geriye kalan ömrünü şefkat ve merhamet abidesi Ruhullah’a(as) hizmet etmeye adayacaktı. 12- Düşünmeden başka işi olmayan bir mütefekkire ne denebilir ki; ancak kolay gelsin ve belki bir de ‘Allah akıl fikir versin’ değerlerin alt-üst olduğu bu zamanda başka işin mi yok birader senin. 13- Mucizelere inanmayanların, yaşamın bizatihi kendisinin bir mucize olduğunu algılamaktan aciz düşmüş, gördüklerine doğru bir anlam vermekten uzak kalmış, dünya malı bakımından zengin dahi olsalar, manevi bakımdan en çok yardıma muhtaç olan kimselerin, gerçek manada akıl nimetinin hakkını vermede dürüst davranamadıkları için esfel-i safiline yakınlaşan zavallı mahlûkları oluşturması.

93

14- Yeryüzüyle gökyüzünün irtibatını devam ettiren, nâdir kullarından birinin vesilesiyle; azıcık aralanan hakikat perdesinden bakarak daha önce şefkat ve merhamete layık görmedikleri birinden, bunlarla birlikte hayır dua beklemek; azizane bir davranış mı yoksa zelîlane bir davranış mı doğrusu tam olarak kestirme de biraz güçlük çekiyorum. 15- Hakk’a aşık olanların eğlencesinin tevhid olduğunu, hakkel yâkin çok aciz ve fakir olan kullarına; iliklerine kadar hissettiren Tevhid-i Zat’a sonsuz hamdü senalar olsun. 16- Adaletin ve hikmetin hükümferma olmadığı bir yerde bulunmaktansa; gaybete mazhar olarak, kendi halinde münzevi bir hayat yaşamayı yeğlerim. 17- Uzun müddet güneşin altında bekletilen süt bozulur, süt eğer belli bir sıcaklıkta mayalanarak muhafaza edilirse yoğurda dönüşür, kıvamı tutturulamazsa süt kesilerek peynir oluverir; demek ki süte kıvam kazandıran belli bir müddet hararete maruz kalmasıdır, aynı şekilde bir süre ısıtılan elementlerin kendi varlığından vazgeçerek, yepyeni bir maddeye dönüşmesi gibi buradaki sıcaklık ile de; teskin olmaya muhtaç olarak yaratılan, ilahi tecellilerin makes bulmasıyla fokurdayan kalbin harareti arasında ve yine bedenin üst kısmıyla alt kısmı arasındaki denge uyarınca; bu hararetin bir yansıması olarak değişik organlarda tezahür eden süte benzeyen yaşlık şeklinde açığa çıkan özle birlikte, kâmil insanın sahip olması gereken sevgi, şefkat ve merhamet arasında da çok kuvvetli bir insibağ vardır. Bu üç şey arasındaki hassas dengeyi kuramayanlar; İslâm ümmetinin niçin vasat bir ümmet olarak yaratılmış olduğunun sırrını da asla çözemezler. 18- İnanmayan bir asker komutanına, hayatın sırrına henüz vakıf olmadığından dolayı sorgusuz-sualsiz itaat edebilir ve rahatlıklar hayatından vazgeçebilir; fakat mümin olmaya çalışan bir kimse nefsine arif olduğu için kendisinden yerine getirilmesi istenen her emirden mes’ul olduğunun bilincinde hareket etmekle mükellef olmasından mütevellit; kendisine verilen her emri yerine getirmeden önce, onu mihenk taşına vurarak, tan vaktinde, kara ipliğin ak iplikten ayrılması gibi doğruyu eğriden ayırıp, hakkı eksiksiz olarak ikame etmekle emrolunduğu için denebilir ki sadık mücahidler böyle uyanık ve müteyakkız oldukça; Allah’ın izni ve inayetiyle, yıkılamayacak ve kıyamete kadar hiç kimse tarafından mağlup edilemeyeceklerdir. 19- Bakış açılarının içerisinde odağı, niyetlerinin içindeki saffaniyetle aynı nokta üzerinde çakıştıramayanların; retinaları üzerine ters olarak düşen görüntüyü, düzelterek beyinlerinin doğru bir görüntü olarak algılayıp, onu yansıtması ve göz bebeklerine bunun düzgün olarak aksetmesi mümkün değilken; zahiren eğri olan şekli aslına uygun olarak doğrultmak ve bakışlarına doğru bir mana verebilmek, yalnızca çift bakıp tek görebilen basiret sahibi ariflerin altından kalkabileceği çok zor bir iş olsa gerektir. 20- Hz.İsa(as), Allah’ın bir mucizesi olarak tıpkı ilk insan Hz.Adem(as) gibi babasız olarak, Hz.Meryem’e Cibril-i Emin vasıtasıyla ilka edilmesinin ardından, dünyaya gelir-gelmez annesinin masumiyeti hakkında konuşması ve nitekim büyüdüğünde de yanındaki havarilere ve halka sürekli kapalı ve anlaşılması derin ilim gerektiren bir üslupla konuşması onun; Meratib-i Tevhid makamlarından en yükseği olan Tevhid-i Zat’a yani yüce yaratıcıya en yakın olan makamdan, beşeriyete doğru inen tevhid makamlarından ilki olan Cem makamında, insanlığa hitap ediyor olduğunu akla getirmesi ve kullandığı dilin bu makamda konuşan birisinin özelliklerini anımsatmasının yanında, kendi varlığından soyunduğu, kendinden geçtiği bir anda Ene’l Hak dediği için idam edilen Hallac-ı Mansur’un yaptığı gibi Onun da kendi varlığından tamamiyle soyunduğunu, secde esnasında birinin Rabbiyle konuşması

94

gibi, hesapsız bir rahmete ve iltifata mazhar olan, ilahi hikmetlerin mükemmelliği karşısında coşkun bir aşka ve zevke gark olarak nefsini aşkın olanda eritmesi gibi, her meseleyi Rabbine bağlayarak, “konuşması hikmet, bakışı ibret, düşüncesi tefekkür olmayan işte hayır yoktur” demiş olmasının kendisine yüklediği ağır mesuliyetin farkında olarak; Allah’a en yakın olan beşeriyet makamlarının ilkinden insanlığa vaaz etmiş olmasını; inatla aklını perdelememiş, gözlüğünü filozofların gereksiz fikir savaşlarına kaptırmamış, sadrını hakîkate tümüyle kapatmamış, adaleti toptan unutmamış, samimi olarak Rabbine gönülden inanan, ehl-i kitaba hatırlatmak lazım; lazım ki o canlar da bu dünyadan ağzı kuru olarak, iman balının ve İslam bahçesinin güzelliklerinden haberdar olmayarak, hakikate kör olarak hayattan ayrılmasınlar. 21- Allah-ü Teala’nın yanına bir şeytanı sürekli arkadaş etmesi sebebiyle, kendisini hatırlatmayı unutturduğu kimseler gibi olmayın. Çünkü dünyadayken Allah’ı(cc) hatırlamayan ahirette kör olarak haşredilecek ve Ya Rabbi: ‘Ben dünyada kör değildim beni neden kör olarak dirilttin’ dediğinde, ona: ‘ Dünyadayken senin nefsine uyup, kendine zulmederek günahlara dalman sebebiyle bizi unuttuğun gibi bugün de biz seni unutacağız denilecek.’ Bu dünyadayken Allah-ü Teala’nın varlığını ve birliğini anlamak için kullanılmak üzere verilen göz nimetinin neredeyse akıl kadar kıymetli olduğu ve insanın hakikati bulmasında akla en büyük yardımcı olarak kullanılması gerektiğine kuvvetli bir remz vardır. Bu bakımdan göz nimetinin şükrünü dünyada hiçbir ibadet karşılayamaz Kur’an-ı Kerim’i tefekkür ederek ve kâinata ibret alarak bakmasını bilmek dışında. Hacc Süresi 46.Ayet: ‘Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.’ Yüce Rabbimizin bize bildirdiği bu hakîkati; Hatib İsfahani bir beyitinde ne güzel cem etmiştir: ‘Her bir zerrenin kalbini yararsan eğer. Görürsün orada bir güneş varmış meğer.’ 22- Yüce bir mefkûreye matuf olarak; uzak diyarlara hicret ederek günahlarından arınmak isteyen birinin günahlarını onun boynundan çıkarıp, hakkın âlî hatırını, uhuvveti ve gıybeti bir anlık kalplerinin buğulanması sonucu unutarak, içtihatlarında hata ederek pireyi deve yaparak, evhamlarıyla ufak bir kar topunu yuvarlaya yuvarlaya nerdeyse üzerlerine düşecek bir çığ haline getirecek kadar dillerine dolayanların, boynuna takmak suretiyle aciz ve fakir bir kulunun gönlünü ferahlatan, tüm dost ve arkadaşlarını ondan soğutarak uzaklaştırırken; onu kendisine yaklaştıran ve bizi de bunca nimete hakkel yakîn şahit tutan, Aziz ve Celil olan Allah’a sonsuz hamd-ü senalar olsun. 23- Peygamberimiz(as) bile zaman zaman kalbinin buğulandığını ve günde 70 defa istiğfar ettiğini söylerse, ahir zamanda yaşayan ümmeti Muhammedin, defterini gördüğünde sevinebilmesi için bilmem ki günde kaç defa tövbe ve istiğfar etmesi gerekir? 24- Bazı evliyalar bırakın helâl yemek konusunda hassasiyet göstermeyi, yemeği hazırlayan kimsenin dünya kelamı edip/etmediği, abdestli olup/olmadığına varıncaya kadar dikkat etmişler; ne kadar uzak ve yabancı değil mi günümüzün müslümanlarına bu kıldan ince kılıçtan keskin olan hassas duygular. 25- Nasıl oluyor da bir müslüman günaha düşme korkusundan nefsini halaskâr ederek, karnını tıka basa doldurabiliyor; her kim yeme şehvetini sınırlayamıyorsa; bilsin ki, bu fiiliyle daha çok müşriklere benziyor ve nasıl oluyor da bir özelliğiyle müşriklere benzeyenler, onlarla birlikte haşredilebilecek olma ihtimalinden ötürü hiç endişe duymayabilir?

95

26- Dünyaya karşı oruçlarını bozanlar, kalplerine dünya sevgisiyle birlikte, dünya saltanatına da yer bulabilmek için dev güçlerin piyonluğuna razı olanlar, bunu yaparken nefislerini ifa ettikleri uhrevi vazifelerinden soyutlayamayanlar, profesyonellik uğruna gelişip neşv-ü nema bulmalarına vesile olan, hayati değerlerini bir anda unutanlar, bir doğrunun içine hiç utanmadan bin yalan katanlar, akıllarınca aldattıklarına hiç utanmadan sıkılmadan hain damgası vuranlar, ölümü-hayatla eşitlemiş olanlara, duymak istemediklerini seslendirdiği için ona karşı kin ve nefret duyarak ölümü hatırlatanlar, ellerinin tersiyle(zahiren) bal arılarını kovalayabilecekleri zannı galiplerine uyanlar, maalesef her zaman korku içinde yaşamaya; tek bir kişiye bağlandıklarından, imanlarını sorgulayarak itikatlarını ferdan ferda sağlam bir inanç haline getiremediklerinden ve yeterince kendilerine güvenemediklerinden ve yaptıkları işleri açık yüreklilikle tüm halkla paylaşamadıklarından dolayı, attıkları her adımın, faaliyet içinde bulundukları toplumun ekseriyeti tarafından, sürekli şüpheyle karşılanmaktan kurtulamazlar; çünkü gayri fıtrî davranışların tepkiyle karşılanması mukadderattandır. 27- Peygamber Efendimiz(sav) vefat ettiği yıllardı, onu kabrine indirmeden önce ashab-ı ikramdan biri onun cübbesini kabrinin altına sererek, ondan başkasına Resul’ün(as) cübbesini kimseye layık görmediğini göstermek istemişti. Eğer ben orada olsaydım ve önümde Nihat Hatipoğlu Hocam’ı da eğer yanı başımda bir yerlerde bulabilseydim, yere serilen cübbeyi kaldırır sırasıyla 4 büyük halifeye teklif ettikten sonra o mübarek cübbeyi; Peygamber ve ashabının maşuku, yedi senedir onların hayatlarını Türk halkına anlatmak suretiyle Efendimiz’i(sav) halka sevdiren, kadife sesiyle, pamuk tarlalarından gök yüzü yıldızları toplayan, kullarının dertleriyle dertlenen, gönlü geniş, dili tatlı, gözyaşı yağmur gibi olduğuna yakinen şahit birisi olarak, oradaki ashab-ı güzinin, aflarına sığınarak, daha önce yedi asır İslâm’ın bayraktarlığını yapan; fakat sonraları maalesef moral değerleri büyük ölçüde kendilerine unutturulmuş olan büyük bir millet namına, nur yüzlü hocamın da sırtına bir kez olsun kondurur, misk kokusunun 14 asır evvelinden günümüze taşınmasına aziz milletim adına bir aracılık yapmak isterdim. 28- Başkasının kötülüğünü ancak onlardan bir kötülük gören veya fıtratı bozulmuş, kalbi kararmış, sadis ruhlu hayvanlaşan insanlar isteyebilir. 29- İlahi bir nura sahip olmayan iyiyi kötüden ayıramaz. Her gök gürlediğinde ilahi rahmetin habercisi olan şimşeklerden korkarak, bu muhteşem ayete gözlerini yumanlar, kendilerini yakalayacak olan şedid bir yıldırımın, nerede kendilerine yetişeceğini bilemediklerinden dünyada devamlı korku içinde yaşamaktansa, ahiret azabını burada kazanmaktansa; yer ve göklere hükmeden tek ilahi kuvvetin makarrı saltanatı altına girip, her türlü şerden Allah’a sığınması feraset sahibi olan herkesin kabul etmesi gereken bir durumdur. 30- Gaflet ve tembelliğin hiç bir mazareti olamaz. 31- Ölümle beraber barışık yaşamayı; ancak ölümsüzlük iksirini yaşarken içenler bilebilir. 32- ‘Her kimin dili ve kalbi doğruysa, karnı ve tenasül organı asil ise işte bu kişi ilimde çok ileri gitmiş rasih kullardandır.(Hadis)’ 33- ‘Eğer kullar hiç günah işlemeselerdi, melek gibi olsalardı, Allah gene günah işleyen kullar yaratırdı onları yine mağfiret ederdi. Çünkü o çok Gafur ve çok Rahim’dir, merhametlidir.(Hadis Meali)’ 34- Şu üç müthiş ayetin anlamını gelin birlikte fehmedelim. Fatır, 10: ‘Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah'ındır. O'na hoş kelimeler yükselir, onu da salih

96

amel yükseltir.’ Ankebut, 69: ‘Ama bizim yolumuzda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.’ Enfâl, 29: ‘Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız (Ona sığınır ve korunursanız), O, size bir furkan (hakkı batıldan ayırdedecek bir anlayış) verir ve günahlarınızı örtbas eder, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.’ 35- Sadık olmayanlar zekat vermeye bir türlü nefislerini ikna edemezler; çünkü sürekli yarın aç kalma korkusu içinde yaşarlar; sonradan gördükleri zenginliğe azı dişleriyle öylesine bir yapışırlar ki, sanki bir an bırakıverseler bir daha onu geri yakalayamayacaklarını zannederler. Bu da yeme iştihalarını tatmin etmek isterken, hayvanlaşmalarından ve midelerini hiç doymayacak ve dolmayacak zannetmelerinden ileri gelmektedir. Dünyanın bütün nimetleri böyle bir adama verilse yine de bu adam, aynı şekilde hareket etmekten kendini bir türlü kurtaramaz. Çünkü kâfir yedi midesiyle yerken, mü’min midesinin üçte biriyle iktifa eder ve bunun için Rabbine sonsuz hamd ve şükretmesi iktiza eder. Yalnız böyle bir davranış sergileyebilenler, midesinin hükümranlığından kendisini kurtarabilirler. 36- İslâm’ın ilk vakıf arazisi; Uhud Savaşı’na Müslümanlarla birlikte katılarak canını ve malını Allah ve Resulüne bağışlayan, zengin ve alîm bir Yahudi olan Muhayrık isminde bir muvahhitti. 37- Zemzem suyu hangi maksatla içiliyorsa kişiye o faydayı sağlar. Örneğin sen ondan şifa umarak içersen, o sana şifa verir, eğer şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak için içersen, onun şerrinden emin olarak korunursun, sadece susuzluğunu gidermek için içersen, susuzluğunu giderir. İşte aynen bu nedenle de mü’minin niyeti amelinden daha hayırlıdır, denilmiştir. 38- İç bütünlüğünü yakalamış kimselerin, manevi güzelliklerden haberdar olması gibi maddi güzelliklere de kayıtsız kalması düşünülemez. 39- Aziz ve Celil olan yüce Allah’ın her kulunu ihsanın kölesi sanarak, ilerde onlardan daha fazla bir karşılık ve hayır umarak bugün onlara yardım yolunu tutmak; hayvancılıkla uğraşan Kabil’in sürüsü içerisinden en zayıf ve en çelimsiz olan ineği kurban olarak Allah’a sunması gibi o ilahi makamın şanına layık olmayan eksik ve kusurlu bir iyilik ve O’nun zatına yakışmayan bir sadakayı O’na verme biçimidir. 40- Canlı fakat akıl sahibi olmayan sineklerin sürekli insanları rahatsız etmeleri karşısında merhamet sahibi insanlara ne düşer bilmem ki akılları kendilerine karşılıksız bir surette hakkını vermeleri için armağan eden Rabbimize hesapsız şükürden başka. 41- İnsanın niyetiyle kalbi arasına yalnızca Aziz ve Celil olan Allah girebilir. Üstlerine vazife olmadığı halde bu işe soyunanlara konuşmaktan daha çok sûkut yakışır. Yapmayan ilahi ve nebevi azarlanmayı ve paylanmayı da hak etmiş olur. 42- Amiriyle memuru, patronuyla işçisi, komutanıyla emir subayı, fakir ile zengini, yaşlısı ile genci Aziz ve Celil olan yüce Allah’ın karşısında, kulluk ortak paydasında buluştuklarının bilincine varamayan Müslümanların, câmi de yan yana aynı safta omuz omuza durduğu insanları, namaz biter bitmez tanımamazlıktan gelmeleri, tekrar o dünyanın zulüm kokan fani yüzüne dönüvermeleri, makamlarıyla, mallarıyla,

97

paralarıyla insanların üzerinde tahakküm kurmaya ve insan onur ve haysiyetine yakışmayan zalimane tavır ve davranışları emri altındakilere uygulayabilme cesaretini kendilerinde görebilenler; namazın özünü anlayamayan, her an ilahi huzur da bulunduğu için hayatın tamamının bir namazdan ibaret olduğu hakîkatini Cebrail(as), Mikail(as), Azrail(as) ve İsrafil(as) ile birlikte mukarreblerin arasında ilk safta sürekli ilahi huzurda bulunmanın yüceliğini kavrayamamış, yaşarken ruhu bedeninin altında ezildiğinden, ceseti kıyamete kadar kendine lanet edecek, kılınan cenazesinin namazından daha kıymetsiz bir bedenin sahibi olarak, toprağa geri dönecek olmasının insanı gamîz bir üzüntüye sevketmesi. 43- Düşmanlarına dahi güzel davranabilmek nebevi bir metottur. Bu düşmanın görüş ve fikirlerini kabul edip ona teslim olmak demek değildir; sadece onların da insan olduklarını hatırdan çıkarmaksızın, en güzel şekilde mücadele ederken buna ahlâki bir boyut kazandırarak; onların onur ve haysiyetlerini kırmadan, aşağılamadan onları tek olan Allah’a hakkıyla iman etmeye, gerektiği gibi yaşamaya davet etmekten ibaret olmalıdır. 44- Allah’ın yarattığı her canlı reşit oluncaya kadar masumdur, ondan sonra bu masumiyetin sürmesi inayete bağlıdır. Masum olarak yaratılan herkesin Rabbini tanıması ve bilmesi aynı seviyede olmadığı için; herkesi bildiği kadarıyla sorumlu tutarak değerlendirmeli, bilmediği için yanlış hareket eden birini; haksız yere suçlayıp, onu kırıcı söz ve davranışlar da bulunarak böyleleri incitilmemelidir. Çünkü bilmeyen kimse özürlü sayılır; özürlü olanın hükmen durumu mazurdur, mazur olansa yaptığı her hangi bir davranıştan dolayı kınanamaz; takî aklının hakkını verip, niçin yaratıldığını, hayatı-ölümü ve ilahi adaletin neden dünyada dahi tecelli ettiğini düşünüp, doğru yolu, özündeki iyiliği, ömrünü tüketmeden evvel keşfedene kadar. Taha Süresi 115: ‘Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda bir azim (bir kararlılık) bulmadık.’ Ayetinden de anlaşılacağı üzere öncelikle azim ve niyet bulunmadan, unutarak işlendiği için bir kast-ı mahsusa yoksa, Hz.Adem(as) bu fiilinden dolayı nasıl ki iradesinin hakkını vermediği için eleştirilemez ve kınanamazsa; her ferdin hayatında geçirdiği cahiliye dönemlerinden dolayı, tövbe etmesinin kendisine bir fayda sağlamayacağı da söylenemez. Yalnız tövbe etmeyi düşünmeyi, gururuna mağlup olarak yaşarken akıl etmezse; yukarıdaki soruların doğru cevaplarını daha dünyadayken vermediği için ahirette kendi ruhu başta olmak üzere, yüce Allah, melekleri ve tüm inananlar ona lanet edeceklerdir. 45- Ufak bir günahın terki yer ve gök ehlinin tüm ibadetlerinden hayırlıdır.(Hadis) 46- İnsan zulmani bir yerde yaşaması ve sürekli şeytan gibi bir düşmanın hile ve fitne tohumlarına açık olması bakımından aklından veya kalbinden geçen her düşünceyi aceleyle gerçekleştirmeye kalkışmamalıdır. Ölçüler bellidir, Kur’an ve sünnetin belirlediği daire içerisinde kalmak için kendini zorlamalı ve Allah’ın koyduğu hudutları gözetmeli, onları aşmamalıdır. İnsanın her an kalbini kontrol etmesi çok zor bir meşguliyet olduğundan; bunun için ilahi yardıma günde beş defa dua ve namaz ile

98

müracaat etmeli ve onun saptırıcı ve azdırıcı iğfalarından Rabbimize sığınmayı ebedi saadeti açısından ihmal etmeyip, hatırlamalı her kul. 47- Haksız olmasına rağmen kabilesinden veya ırkından birini tutarak, Hakk’ın âlî hatırına en geniş akrabalık bağını tercih etmek; Hz.Musa(as)’a henüz risalet gelmeden önce, bir Kıpti’yle kavga eden İsrailoğulları’ndan birini kayırarak, Kıpti olan adama bir tokat aşkeylemesi sonucu adamın ölümüne sebebiyet vermesinin karşılığını ahiret günü tüm insanların ondan diledikleri şefaatın önündeki tek engel olduğunu bilselerdi ne bu fiili işler; ne de zalimce davranarak cehenneme girmeyi, cennet nimetlerine tercih ederlerdi. 48- Şeriata göre zina eden bir bekâr erkeğe veya kadına 80 değnek acımaksızın sopa vurulur, fakat eğer zina eden kişi evli ise ve buna da dört şahit varsa yahut kendisi bilerek suçunu itiraf ediyorsa bu kimse de Allah ona bir çıkış yolu gösterene kadar bir odaya hapsedilir. Burada dikkatimizi çekmesi gereken olay; aynı fiil karşısında, kişinin medeni durumuna göre; hükmün birbirinden farklılaşmasıdır. Efendimiz(sav)’in neredeyse karşılaştığı tüm insanlara nebevi bir metot olarak uyguladığı, muhatabın durumuna göre aynı suale birbirinden çok farklı yanıtlar vermesi gibi kaide ve hüküm herkesin şahsi durumuna göre değişebilmektedir. Her fert aynı kereste fabrikasından çıkan birer torna olmadığına göre de, onları aynı kalıba dökerek, hepsine aynı muamelede bulunmak, insanların kabiliyet ve istidatlarını köreltici, onları her anlamda sınırlayan ve kınanmayı hak edecek kadar kötü bir davranış olduğu kadar, gelişmenin önünü baştan kesen, fevkalade engelleyici son derece ilkel bir tutumdur. Bu ancak insan hakları, demokrasi ve özgürlüğün adının dahi edilemediği, diktatörlükle idare edilen, sömürgeleştirilen üçüncü dünya ülkelerinde mevzu bahis olabilir 49- Yemek ve içmek suretiyle vücuduna aşırı yatırım yapanlar; ağırlaşan bedenlerine ölene dek hamallık yapmaktan kurtulamazlar. 50- ‘Hiç bir nimet yoktur ki, aradan çok zaman geçse bile kul onu hatırlayarak tekrar şükrederse, Allah-ü Teala o hamdi tazelediği için, nimetin hamdinin sevabını tekrar ona kazandırmasın. Hiçbir musibet dert yoktur ki eğer eskiden bile olsa kul yine o musibete inna lillahi ve inna ileyhi raciun diyerek onu anarsa onun ecrini noksansız Allah ona tekrar vermesin.’(Hadis) 51- Hırs dünyevi meseleler karşısında olursa hasarete sebebiyet verebilir; ancak hak ve hakikatin ortaya çıkması hususunda gösterilen hırs bilakis menduptur, övgüye layık bir davranıştır. Nitekim Hz.Ali(kv) de bir hakkı açığa çıkarmak için belalarla dolu bir denize dalmanız gerekse bile bundan kaçınılmaması gerektiğini belirtir. 52- Yaşanmayan din, içilmeyen bir ilaç gibidir. 53- Bir yerde namaza duranların üzerine, gökyüzünden yağan nurani lütuflar ve rahmet öncelikle namaz kıldırana ulaşır, imama ulaşan bu ledünnî letâifler de camideki cemaatin kalabalıklığına bağlı olarak, artarak veya azalarak gelmiştir, en ön safta namaza duranlarla, arka saflarda namaz kılanların aldıkları sevapların aynı olamayacağı gibi, cemaate inen bu nurani latifeler, imamın hemen sağındakilerden

99

başlayarak, namaza iştirak eden diğer kullara melekler tarafından camiye geliş sıralarına göre, âdilane bir şekilde pay edilir. Bu nedenle denilebilir ki; eğer namazı kıldıran imam rikkat sahibi, selim bir kalbe sahipse; bir pilin farklı uçlarına bağlanarak elde edilen elektrik akımının farklı iki koldan gelerek tek bir lambayı yakması gibi, Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerinin manaları da duyularak namaz kıldırılmaya çalışılıyorsa, kalbin Rabbiyle olan bu lütuflarla aydınlanması, itminana ve huzura kavuşması neticesinde, herkeste farklı farklı tecelli etmesine rağmen, vücudun değişik organlarında yansımalarının görülmesi, özellikle manevi dünyanın beyni olan kalbin tetiklenmesi hadisesi vukû bulabilir. Hele bir de ancak avam tabakasının manevi bir takım hal ve olaylardan habersiz olması, zahire göre hüküm vermesi, esrarı Sübhaniye’nin cilvelerini her müminin keşfedebilmesinin maalesef mümkün olamayışı gibi sebeplerden dolayı, halkın kolaylıkla riya ve kibir olarak niteleyebileceği hal ve durumlarla itham edilmekten emin ve salim kalabilmek ve haksız yere hiçbir müslümanın gıybet ve haset günahına girmesine neden olmamak için; samimi ve evvah olan müminlerin, o makama insanlar içinde en layık kimseler olmalarına rağmen; öne geçerek namaz kıldırmayı başka bir kardeşlerine bırakması daha uygun bir davranıştır. 54- Kendilerinde her türlü gayrı meşru hakkı görme eğiliminde olanlar, nefislerinin firavunlaşmasından hiç endişe etmezler mi? Daha önce tanışmış olsanız bile başkasının mahremi olan evine; sanki kendi evinizmiş gibi izinsiz olarak, gizli odalarına varıncaya dek teker teker girmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Eğer bu yetkiyi şahsî vehimlerinize dayanarak kendinizde görme eğilimi içine girerseniz; orada hiç kimse sizi kırmızı güllerle karşılamaz, lâyık olduğunuz biçimde, ne yaptığının farkında olmayan bir hırsızın; sağ elinin kıymetini idrâkten yoksun olarak hareket etmesi gibi hak ettiğiniz kelimelerle karşılanırsınız ve bundan dolayı da gocunmaya ve yüksünmeye de salabetiniz kalmaz, eğer siz düşünürseniz. Ar damarı çatlamayan, aklı başında hiç kimse; halkın arasında kendi halinde yaşayan sade birinin; özel hayatına ilgi duyarak, onun eksiklerinin ve kusurlarının alenen peşinden koşmaz. Bu eylem açık bir düşmanlık göstergesiyse şayet; nefis ve Şeytanla birlikte, zalimlere ve küffâra karşı hasmâne bir tavır takınmanın gerekliliğini ve adavet beslenmeye daha lâyık olduklarını, bu çirkin fiili kendilerine yakıştırabilenlere hatırlatırız; eğer siz bilirseniz. Herkul Allah dostu olabilme istidatını yaratılış itibariyle ruh cevheri içinde barındırır. Bunun için size düşmanlık yapanlar dışında, yeni ve daha kuvvetli düşman cepheleri oluşturmaktan sakının, hiç kaybedeceğinizi yakînen bildiğiniz bir savaşa girmek ister misiniz? Dostunu düşmanından tefrik edemeyenlerin hali ise mü’minliğinin kemâlinden ciddi şüphe içinde olunması gereken bir adamın haline benzer ki, Allah’ın kendisine dost olarak seçebileceği kimseleri de tanımaktan gözündeki ve kalbindeki kalın perde sebebiyle mahrum kalan gafil kimseler ancak bundan müstesna tutulabilir. 55- Necip Türk Milleti! Hazreti Kur’an ve Hazreti Peygamber’e göstermiş olduğun derin ve samimi olan saygı ve sevgine alkış tutarken, ebedi bir hayata bedel olarak bu sevgi ve

100

saygıyla iktifa etmen, şifa ve rahmet kaynağı olan ilahi bir çağrıya, her gün yediğin ekmek ve suyu elde edebilmek için göstermiş olduğun canhıraşane gayretkeş çabalara tercih etmenin, ne kadar akıl kârı olup/olmadığını senin yüksek idrak ve fehmine havale ediyorum. 56- Mikro ve makro alemde cereyan eden her hadiselerin ilahi bir denge ve nizam içinde gerçekleşmesinin; deniz kabuğu içinde gizlenmiş muazzam iki inci gibi sekr ve sahv hallerinden, ilkinin öbür alemden bir nüve taşımasına rağmen, geçici bir surette teşekkül etmesinin tıpkı cihad gibi ömürün bir bölümünü andırması karşısında, diğer halin ise içerisinde huzur-u tâm bulundurması bakımından, dünyaya müteveccih gibi gözükmesine karşılık ahiretin devamlılığını andırmasının tıpkı kalp ile yapılan zikre benzemesi, gerçekten kâinattaki her şeyin ilahi bir ölçüye göre yaratılmış olduğunu tasdik ve ispat etmesi karşısında duyulan hayret ve hayranlık. 57- Fikir işçileri; milyonlarca yıllık arkeolojik kazılar içerisinden, yeniden ve temelden inşasına giriştikleri toplumları sağlam temeller üzerine kurabilecek doğru bilgi kırıntılarını toplayarak, iyi ve yararlı olanı tarihin asırlık harabeleri arasından çıkarabilmek için gecesini-gündüzüne katarak, bir arkeoloğun yumuşak çekiç darbeleriyle toprağı derinlemesine kazarken, incelemesi gibi kulağından giren her sesin gözündeki retinada hassas bir iz düşümü bırakması işini, lâyık-ı vechile üstlenebilecek olan aydınlar; samanlıkta iğne aramaya talip, tefekürün kanatlarıyla okyanuslar ötesi alemi fehametle gezinmeye tâlib, mâzinin ayak izlerini takip ederken, istikbâli nasıl, daha güzel ve verimli kucaklayabileceğinin hesabını zihnen her an defalarca yapan, sırtına yüklenilen bir tomar kıymetli kağıdı istif ederek, toplamak yerine, öğrendiği ilk on ayeti hemen hayatında uygulamaya çalışan ashab-ı ikram gibi onları öğrenir-öğrenmez hayatta uygulayacakları alanı araştırmaya girişen, basiret ve feraset sahibi, ilme ve irfana meftûn, nice yüce sırrın mazharı olarak yaşatılan, yaratılmışlara karşı adalet ve merhamet sahibi olarak hareket edebilen, toplumu çağdaş uygarlık seviyesine yönlendirebilen, ahlâki olanla/olmayanın ayrımını rahatlıkla tespit edebilen, ve tüm bunların yanında kamu vicdanını doğru olarak temsil edip, gerektiği gibi bunları seslendirilmesi beklenilen, önde gelen kanaat önderleri ve münevverlerin omuzlarına yüklenen bu ağır mükellefiyetin bilincini iliklerinde hissedebilecek olanlar, halka karşı olan sorumluluklarını bihakkın yerine getirmiş olmanın verdiği huzur ve mutluluğun sıcaklığını yüreklerinde duyumsayacak olanlardır. 58- Ramazan Ayı’nı oruç tutarak değerlendiren toplumumuzun, bu oruçla hatırladığı manevi değerleri, diğer zamanlarda da yaşatılmasını sağlamak ve toplumda yaygınlaşmakta olan yozlaşma, ahlâksızlık ve haksızlıkların önüne geçilebilmesi için; toplumsal bir kardeşlik ve barış atmosferi içerisinde, yoksulun ve fakirin unutulmadığı ve unutturulmadığı bir ortamda, çok verimli bir şekilde değerlendirilmesi gereken, zaman dilimlerinin en başında gelir. 59- Ahlâki eylemi gerçekleştirebilmek için geçmiş ve geleceğin bir arada değerlendirilmesi şarttır.

101

60- İslam bedenen ruhbanlığı reddeder, ancak ruhen ve manen arınıp, saflaşarak ruhbanlaşmayanlar da göklerin melekûtuna kabul edilmeyeceklerdir. Kulluğunu bildinse eğer, sırtını sağlam bir yere dayadın demektir, korkma. 61- Allah’ın dünyadayken kendilerine haram kıldığını kendilerine haram kılarak, kendilerini müstağni kılarak fıtratlarından uzak kalmaya çalışanlar; yerine başka bir şey koyamadıklarından vücutlarının bir yanı tamamlanamadığı için hep eksik kalır, bir zaaf noktaları olarak zaman zaman bu nüksedebilir ve bunu kapatmak içinde lüzumsuz yere agresifleşebilir, gözlerini kırpmadan pire için yorganı yakabilirler. 62- Kemmiyete bakmayarak, daha önce bin bir hile, yalan ve ayak oyunuyla üstü kapatılmış olan bir hakikati ortaya çıkarmayı, keyfiyete göre hareket edebilmeyi; dünyadan azade Salihler, Allah’tan başkasından korkmayan Süvariler, iç bütünlüğünü, kalp itminanıyla sağlamış Mücahidler, Kurtuluş Savaşı’nda milletimizin bir kez daha özgürlüğün bedelini canlarıyla ödemekten kaçınmadığı gibi yeryüzünde dahi ilahi adaleti tesis edebilmek için başkalarından hiçbir şey beklemeksizin, ulu önder Atatürk’ün gelecek nesillere miras bıraktığı hazinenin içinden çok kıymetli bir parçayı yolumuzu aydınlatmak için çıkartalım: "Adalet dilenmek ve kendine acındırmak gibi bir prensip yoktur. Türk milleti, Türkiye’nin yarınki çocukları, bunu, bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar." Prensibi kaidesince adaletsizliğin karşısına korkusuzca dikilebilecek şecaate sahip kahramanlar, bu vazife için kudreti ilahi tarafından seçilmiş münzeviler, ayın on dördü kadar parlak hakikati müşahede eden arifler, zahidane yaşamayı başarabilen dervişler, ilim peşinde koşan müttakiler, şefkat abidesi Muhsinler, kabre dünyadayken girmiş Sıddîkler, yalnız bu vasıflarla muttasıf olmayı inayet ve istiazeden başka her şeyden istiğrak halinde yaşayarak, yakîni elde etmiş veliler gerçekleştirebilir. 63- Sosyal hayatın huzurunu ve güvenini tehdit eden, toplumsal hayatı olumsuz olarak etkileyen, genel ahlâk kurallarıyla sınırlanmamış, bireysel özgürlüklerin alabildiğine yaygınlaşarak hükümferma olduğu bir ülkenin önde gelen münevverlerinin gelecek nesillerin mutlu ve nitelikli yetişebilmesi adına ciddi ciddi bu günden düşünmeye başlaması, yarının büyüklerinin ilme, kültüre ve sanata değer vererek, birbirlerine saygı duyan bireyler olarak yetişmesi adına ihmal edilmemesi gereken çok önemli, millî bir vazife ve sorumluluktur. 64- Bir işin başlangıcındaki safiyane niyet o kadar önemlidir ki, ya o ameli ifsat eder, ya da onu sevabı bol bir amel haline getirebilir. 65- Ahireti vaat ederek güzel ve genç kızları kandırıp, onları ehl-i dünyanın hayvani ve şehvani kucaklarına terk etmek, çok zalimane bir davranıştır. Hem böyle bir işe sebep olmak ve arkasından onların sorunlarıyla ilgilenmeyenler, Rabblerinden hiç korkmazlar mı? Mazlumun ahından ve bedduasından sakınmazlar mı? 66- Gerçek hasta kimdir? Sen bilir misin? Şekeri, tansiyonu, baş ağrısı olan değil; asıl haline acınılası hasta, kalben hasta olduğu halde, bir türlü bu hastalığının farkına varamayan kimselerdir.

102

67- Yüce Allah(azze ve celle) bazen mü’min bir kulunun taşıyla; daha önce işledikleri günahta birbirlerine ortaklık ederek, hak etmiş bulunan farklı iki kuluna o taşı isabet ettirerek; ilahi adaleti daha dünyadayken tesis ettirebiliyor, ne harika. 68- Elleri birbiri üzerinde açık olarak duran ve bu şekilde yedi kat semaya kadar ulaşan Allah katında dualarının geri çevrilmeye haya edildiği Salih, mukarreb ve çok evvah olarak yarattığı kulları vardır. Anlayan, anlasın! 69- Dünyada hiçbir şey haksız olan bir adamın kendini savunmaya çalışmasından daha zor olamaz; çünkü düşen, düşerken tutunacağı dalı seçme hakkından mahrum kalmıştır. 70- Neden Kur’an-ı Kerim’de isim olarak aklın yerine he kalbin kullanıldığını hiç düşünmüyorsunuz? Kur’anın insan tasavvurunda acaba bu aklı doğru düşünmeye akl-ı sevkeden selim kaplerin bir evsafı olmasından, bu sıfatın da nasıl kazanılıp, kullanacağınızı bilememenizden dolayı mı kaynaklanıyor, tezekkür ve tefekkür pencerelerini, tamamiyle gözünüze ve aklınıza kapayan. 71- Med-Cezir(gel-git) olayı: Ay’ın dünyayı daha fazla çekmesi, güneşin ise onun yarısı kadar çekmesi; insanın Sonsuz Nur’u kazanabilmesi için rahmetinin gazabını iki kat geçmesine ve yer yüzündeki varlıkların tümünün tıpkı makro alemde olduğu gibi mikro alemde de aynı şekilde tezahür etmesi; evrendeki her bir parçacığın diğer parçalarla etkileşim halinde olduğunu, aralarında fiziksel bir kuvvetin varlığını, maalesef Newton kendi zamanındaki ilim seviyesi ve bunun için gerekli araç gereçlerin icat edilememiş olması gibi nedenlerle belki henüz keşfedememişti; ama büyük bir filozof olan Platon ondan önce “eros” kavramıyla, ve yine büyük bir İslâm alimi olan İbn-i Sina da “ışq” adını verdiği olayda, bu hakikati ifade etmişlerdi. Hem madem artık bu gerçekler artık bilimsel olarak da ispatlanarak kabul ediliyor; o halde biz de yerle gök arasındaki kainatın yaratıldığı günden beri berdevam olan bu ayat-ı tekviniyenin, küçültülmüş bir alem misâli, yeryüzüne nâib olarak yaratılan insana açılan dikey pencereden yeryüzüne bakabilen, mutasavvıfların kolaylıkla müşahede edebileceği bir doğruyu, alem-i ervahta verdiğimiz ilk söze sadık kalarak, seslendirelim: Hem madem kâinattaki her madde, birbirleri arasındaki uzaklığa ve kütlelerine bağlı olarak; gözle görünmese bile aklın idrak edebileceği fiziksel bir kuvvetin varlığıyla, birbirlerini etkilemekte; o halde sen de kendi gönlünü Allah’a bağla ki; Sırat’ıl Müstakiym’den saparak, ilahi sevgiden uzaklaşıp, tümüyle hâyırlardan mahrum kaldığın için hayatının sonunda nihayetsiz bir pişmanlık ve elem duymayasın! 72- Arşa değme istadını yüreklerinde bulunduranların, ayakları altına omuzlarımızı koymaktan şeref ve onur duyarız. Biz öyle hamallarız ki, dünyayı sırtımıza koysalar, onun ağırlığınından dolayı of bile demeyiz! 73- Bir gün Hz.Muhammed Mustafa(sav ) otururken yanına Azrail(as) o ulular ulusunu ziyarete geldi. Hazret, kardeş, binlerce yıldır bu iştesin, binlerce kişiyi canından ettin; binlerce çocuğu yetim bıraktın; hiç kimseye acıdın mı? Hiç kimseye yüreğin acıdı mı diye sordu. Azrail(as), Ya Resulullah dedi, bunca zaman içinde iki kişiye gönlüm yandı: Bir gün bir gemi, denizin dalgalarına, suyun şiddetine dayanamadı, paramparça oldu, gemidekiler boğuldu; yalnız gebe bir kadın, bir tahta parçasının üstüne tutunarak diri

103

kaldı. Kimi dalgalarla denizin dibine inmede, kimi yelin kuvvetiyle göğe ateş saçmadaydı. Bu arada kadın çocuğunu doğurdu. Zahmetten kurtulup, çocuğuna baktı; denizin suyu bile o çocuğun yüzünden arınmadaydı; o kadar güzeldi. Kadın, memesini çocuğun ağzına verip onu emzirmek isterken, o kadının canını al, çocuğu da denizin dalgaları arasına bırak diye ferman geldi. Kadının canını aldım; ama hüzünler zindanından kaçıp, uçsuz-bucaksız denizin dalgaları arasında kalan o çaresiz çocuğa acıdım. Bir de Ad oğlu Şeddad’a acıdım. Yıllarca bir bağ-bahçe, bir cennet yapmaya uğraştı; bütün alemin malını sarfetti. Bağının ovası altındandı; salkımları incidendi, misktendi; çakıl taşları değerli mücevherlerdendi; ağaçları mercandan, dalları zümrüttendi; suyu içkiydi, toprağı Çin ahularının göbeklerinin kanı. Buharı misk kokar, yelinden amber tüterdi. O bağ-bahçe tamamlanınca gidip seyretmeye, canına can katmaya niyetlendi. Atından inerken, sağ ayağını özengiden çıkarmıştı, sol ayağı henüz özengideydi ki bu mel’unun canını al, şu dinsizi attan aşağıya at diye ferman geldi; canını aldım ama gönlümde yandı hani. Biçare bütün ömrünü ümitle geçirdi, mevkı’ dalı tam meyve vermişti, gözü göremedi gitti. Tam bu konuşma sırasında Cebrail(as) geldi ve Ya Muhammed(as) dedi: Tanrı’nın sana selamı var; buyuruyor ki: Üstünlüğüme, ululuğuma andolsun ki, o uçsuz-bucaksız denizde, o sonsuz dalgalar arasında, anasız olarak görüp gözettiğim; sonra da padişahlığa ulaştırdığım çocuk Ad oğlu Şeddad’dı ; nimetlerime karşı küfranda bulundu; benlik bayrağını yüceltti; akıllılara, kâfirlere mühlet verdiğimiz fakat ihmal etmediğimiz malum olsun diye onu suyun azabından kurtardım. 74- Makbul olarak kabul edilmeye en lâyık dua; mutazarrır bir mazlumun acz ve fakr içerisinde, ruhen terakki ederek kalbini her an sücûd üzere bulundurarak, mirac makamında yaşayabilen iman ve Salih amel sahibi kimselerin dualarıdır. 75- Elmas ve incilerin ona lâyık olmayan boyunlarda taşınması; çok kıymetli olan o, elmas ve incilerin değerlerinden herhangi bir şey eksiltmez. 76- Başkalarına vahyin diriltici soluklarını taşımak, insanlığa yapılabilecek en büyük iyiliktir; fakat Allah’a teslim olan kimselerin bundan bir karşılık beklemesi müslümana yakışmaz, yaptığı her şeyi emri bi’l mağruf ve nehy-i ani’l münker ekseninde sırf Allah rızası için yapmalıdır. Buna mânî olmak için gösterilen tepkilerden dolayı yılmamalı ve doğru bildiği yolda direnmeli ve ısrar etmelidir. 77- ‘Şahsiyet ise insanın kime ve neye karşı olursa olsun, körü körüne itaati reddettiği ve aklın, ruhun üstün değerini kabul ettiği yerden başlar.(Habâbî)’ Müslümanın şahsiyetin inandığı değerlere olan güveni, onda bir özgüvene dönüşür. Vahyin oluşturmaya çalıştığı kimliğin özünde kardeşine karşı emniyet ve güven duygusu yer alır. Kendi kendini bilen bir şahsiyet, sınırlarını da bilir. Dolayısıyla, meziyetlerini de bilir. Kendi sınırlarını bilen, eşya karşısındaki yüceliğini bilir ve eşyaya kul olmaz; insan karşısındaki denkliğini bilir ve kim olursa olsun hiç bir insana kul-köle olmaz. Tabi ki Rabbi karşısındaki acziyetinin ve fakrının da farkındadır.

104

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC - X

1- Marifet topluluğu olan ariflerin aslı sudandır. İşte bu su temiz ve temizleyicidir.O halde arife hem temiz olmak hem de temizleyici olmak düşer. Eğer, “Ariflerin temizi ne demektir, temizlediği nedir? Diye sorarlarsa şöyle cevap ver: Arifler katında her sözün üç ön yüzü, bir ardı vardır. Öyle olunca arif olmayanlar, bilmediklerinden dolayı sözün ardını söylerler, mahçup olurlar. Ancak arifler, sözün ön yüzünü söylerler, utanılacak şey söylemezler. Bundan dolayı suyun temiz olması demek, aynı zamanda temizleyici olması demektir. Hangi kaba girerse o kap su gibi temiz olur. Hem de kendisinden başka nesne ona benzemez, rengi bilinir ve hem de murdar olanı dışarı bırakırlar. O halde, ariflerin temiz olması aynı zamanda temizleyici olması demektir. Geri aslına döner, birikir. Ve hem arifler katında şirk murdardır. İçlerinde koymayıp dışarı bırakırlar, böylece kendilerini arıtıp, temizlerler. O halde şöyle bilmek gerekir ki, kendisini temizleyemeyen başkalarını da temizleyemez. Şu kadar ki şeriat sözüne göre; elbiseye ve vücuda pislik değse su ile yıkanınca hem elbise hem de vücut temiz olur. Hem cünüplüğünü giderir ve sonra abdestli olur. Zira yıkayıcı temiz olmayınca yıkadığı nasıl temiz olsun? O halde şimdi, insan suya yaramalı, su abdeste yaramalı, abdest namaza yaramalı. Allah’a ulaşmak için namaz lazım. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce olan buyurur: ‘ Her sıradan insan beni anmaya layık değildir. Her vücut bana ibadet edemez. Her sıradan ibadet de benim marifetimi bilmeye yaramaz. O halde ey azizim! Çok sakınmak lazımdır ki, insanın pis olmasının sebebi içinde şeytan fiili bulundurmasıdır. Eğer inanmazsan bir kaba içki koy, ağzını sıkıca kapat ve denizin içine bırak. O kabın dış kısmını günde on kez yıkasan kabın içindeki yine içkidir, pistir. Yine bir kuyuya bir damla içki damlasa, o kuyunun suyunu bir defa çıkarıp başka yere dökseler, o suyun dökldüğü yerde ot bitse ve o otu koyun yese takva ehlinin sözüne göre o koyunun eti haramdır. Bunun haram olmasının sebebi nedir? İçinde şeytan fiili ve şeytan suyu olmasındandır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘ Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar(putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz’(Maide,90). O halde, kuyuya bir damla içki(şeytan suyu) damladığı için o suyun bitirdiği otu yiyen koyunun eti haram oluyorsa vay sana ki, içinde: kin, haset, cimrilik, tamahkârlık, öfke, gıybet, kahkaha, maskaralık ve bunca şeytan fiili olduğu halde suyla yıkanıp nasıl temizlenip arınacaksın? Şöyle bil ki: Asla arınamazsın. Şimdi bu saydığımız sekiz türlü nesneden birisi bir kişi de olsa; onun bütün ibadetleri boşa gider. Ve eğer bu sekiz nesnenin hepsi birden bir kişi de olsa; o kimse mutlaka şeytandır. Hem zaten şeytanın şeytanlığı bizzat bu sekiz türlü nesne ile belli olur. Bundan dolayı ey benim azizim! Arifin aslı sudandır; içinde murdar bir şey barınamaz. Ayrıca suyun aslı yeşil mücevherdendir. Mücevherin aslı Allah’ın kudretindendir. Bundan dolayıdır ki arifleri yüce Allah sever. Çünkü onların aslı O’ndandır. Aslın kendinden geldiği aslını sevmesine şaşılmaz. İnşaallah bundan başka, arifleri, kişi kendi nefsini bildiği yerde hatırlatırız. Yine bilmektir ki, ariflerin ibadeti hem tefekkürdür, hem de dünya ve ahreti terk etmektir. Bunların yanında birilerinin kendilerine nazar edip, onlardan velayet beklemektir. Ve hem de arifler içinde bulundukları hallerini bütün varlığa değişirler; bundan da kötü bir endişeye kapılmazlar. Bunların dahi durumları bu kadardır.(Hacı Bektaş-ı Velî, Makâlât)

105

2- Hayatlarının özellikle gençlik dönemlerinde, his ve hevalarına uyarak kadınlara tabii olanlar; câmîde onlarla birlikte aynı safta durup, kıbleye ters dönen bir adamın haline benzer ki, bu şaşkın adam onlarla aynı safta namaza durmayı dinin emri gereği hoş karşılamazken, şeytanın hile ve aldatmalarına kanarak, onların iğfallerine mağlup olduğundan, aslında hemcinslerine uymakla öz kıblesini kaybettiğini maalesef fark edemez, şehvetlerine uyarak kadınların Kâbe’sine dönen kimselerin, her ne olursa olsun ehl-i din tarafından kınanmayı daha önce göze almış olmaları gerekirdi. Nebilere, evliyalara ve onların yolunda gitmeye gayret gösterenlere olan aşırı muhabbeti ve İslam’ın güzelliklerini, içselleştirerek, kendilerine mâl etme hususunda ki harisiyetleri had safhada olanların; ispat-ı sevgi yerine istiğfar dilemeleri, yapılması gereken daha doğru bir davranıştır. Her ne kadar kendileri art niyetli olmayarak hareket etseler bile, başkaları tarafından nasıl anlaşıldıklarına ve hareketlerinin nasıl yorumlandığına pek ehemmiyet vermediklerinden; bir takım haksız, yersiz, yalan ve uydurma iftiralara maruz kalsalar bile, onlara düşen zalim peşinde ömürlerini tüketmek değil, kaderlerine rıza göstererek, zaman en iyi müfessirdir fehvasınca, meselenin hallini zamana bırakmaları, cemiyete madden ve manen faydalı bir insan olmaya çalışmaları, bu anlaşılamama krizinden herkesin bir şeyler kaybederek çıkmaması için, en onurluca çözümün, tek doğru yol ve kulpu sulh ve selamete açılan tek çıkar kapı bu gibi gözükmektedir. Elhamdülillahi ala dini’l İslam ve kemâli iman! 3- Muhasibi gibi dedim ki: Ya Rabbi! Kulların tam mü’min olmuyor. Dedi ki: Onlar bunu yapmıyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın, baksana sen ehl-i kitabı İslâmla şereflerini aşkla-şevkle arzulayıp dururken, onlar da senin tam Müslüman olmanı talep ediyorlar. Hangisinin önce hangisinin daha sonra geldiğini Ben size bildirmemiş miydim de sürekli birbirinizle çekişip durdunuz? 4- İman sahibi kimselerden daha fazla mümince hareketi bekleyenler, yalnız; saf, halis ve Salih olan diğer mü’min kardeşleridir. 5- Hayatlarında hiç mağlup olmayanların, ilk defa mağlubiyeti hissettikleri bir anda, galib olana karşı verebilecekleri ölçüsüz tepkinin şiddetinden ve şerrinden sakınmak gerekir. 6- Şeref ve namusu aynı cümle içerisinde anıp, bunların birbirleriyle olan ilgisini ve bağlantısını düşünmeyenler, onurlarını da muhafaza edemezler. 7- Kendileri için değil, başkaları için yaşayabilen, aşkın bir tasavvura sahip olan insanların kibir ve bencilliğe düşme korkuları da olmaz. 8- Hz.İbrahim(as) kadar şefkat ve merhamet gösteremeyenler, onun Hz.Lut’un tercihini kendi nefsine sadece isar hasretinin bir gereği olarak mı yoksa Salih mü’min ve Muhsinlere has çok özel bir vasıf olarak mı kullandığının ayrımını yapamayanlar, onun çocuklarına rehber ve muallim olmayı da hak etmediklerini, itiraf etmiş olurlar. 9- Uğradığın her haksızlık, daha önce yapmış olduğun zulümlerin bir neticesidir. Bu böyledir ancak ilahi adaletin kılıcı olan zalimin, bundan dolayı kendini aklayıp, paklayarak temize çıkarmaya da hiçbir zaman hakkı yoktur. Zalimler zaten yüce Allah’tan ve ahiretten korkmadıkları için, onların kirli yüz ve yüreklerini Hakk’ın hatırını ali tutan İlyas(as) vari, dili zikir kokan kullar tarafından gün ışığına çıkartılacaktır; çünkü karakteri itibariyle hakikat bütün engelleri yener, alteder: ‘Vincit omnia Veritas’ 10- Ah şu kadınlar, ne olurdu sanki yaratılan her şeye karşı gösterdikleri şefkat ve merhamet kadar akıllarını da yararlı ve faydalı bilgilere de ilgi göstererek

106

doldurabilselerdi, işte o zaman erkekleri cezbetmek için akla hayale gelmedik, garip davranışlar sergilemekten kurtulacak, bundan uzak kalabileceklerdi. 11- Kendi gözlerindeki merteği göremeyenlerin, kardeşlerinin gözündeki çapağa takılanlar, sevap ve hayrı sadece kendilerine hasretmeleri hususunda o kadar hırs ve hasaret gösterirler ki sanki rahmet ve lütuf hazineleri kendi ellerindeymiş gibi gufran ve mağfiret ayında dahi nasıl olup da tövbe ederek günahkâr insanların bundan arınarak, analarından doğdukları günkü kadar temiz olabileceklerini, adl-i ilahiye münafi gördüklerinden bir türlü akıllarına sığdıramazlar ve iyiliklerini başkalarıyla paylaşmaya yanaşmaktan da imtina eden hasis ve bahillerdir. 12- Yürürken canlılara hayat veren suyu hatırlatan ve aynı canlıda avlarını birkaç dakika içinde felç eden zehri cem ederek, çıyanın içinde birleştirdikten sonra, bunu bizlere keşfettiren hakim olan keşşafa ve kudreti sonsuza sonsuz hamd-ü senalar olsun. 13- İyilere karşı en sert ve kuvvetli muhalefet kötülerden değil, yine iyilerden gelir, çünkü eğer anlaşarak, ortak paydalarda ittifak edebilselerdi, sürtünme kuvvetinin etkisi gibi birbirlerinin hızını kesmek yerine birbirlerine ivme katacaklardı. Eğer böyle olabilseydi, kötülük zaten topluma hakim olamayacaktı. 14- Nerede günahkârlar, günahlarının ağırlığıyla kalbi kırılmış kullar, bekletilmiş üzüm suyuyla sarhoş olanlar, nasıl düşünmesi gerektiğini bilemediği için beynindeki sinir hücrelerini uyarabilmek için uyuşturucu madde müptezelleri, hakikatin peşinden koşmanın lezzetini tadamadıkları için his ve hevasının peşinde koşarak ömrünü boşa geçiren müsrif zinakârlar. Nerelerdesiniz, herkes sizden kaçarken ben sizi arıyorum, çünkü manevi hastalıklarınızın reçetesi benim yüreğimde, ben de sizin gibi hayat denen bir uçurumdan düştüm fakat ne hikmettir bilinmez, daha dünyadayken sanki cennet bahçelerinden bir bahçeye düştüm, bu yüzden bana siz lazımsınız, şimdi gelin yanıma aradığınız her şey var benim gönül bahçemde, hiç günah işlememişçesine iyilik pazarlayıp, sevap satanlarla oturup, kalkmaktan, onların dilleriyle sohbet edip, elleriyle inkâr ettiği masallardan artık bıktık usandık. Nefsine karşı suç işleyenleri arıyorum, onları bulup getirin bana, elimdeki mücevherlerin kıymetini bir bilselerdi, terk ederlerdi içinde bulundukları hallerin tümünü ve bırakırlardı ardısıra takip ettikleri malayani işlerin her birini, onlarla birlikte ülfet ve ünsiyet etmeyi kibir sahibi, ikiyüzlü ve dindar geçindikleri halde ham softa, kara yobazlarla birlikte bulunmaya gerçekten yeğlerim. 15- İnsanların üzerlerine konarak, parazit gibi yiyecek ve temizlik ihtiyacını giderdikten sonra onlardan tamamen ayrılan, bal kasesinin etrafında bir lokma aşırmak için dönüp duran sinekler gibi olmayınız. İnsanların cömertliklerine ve ihsanına karşı yapabiliyorsanız aynı şekliyle, yapamıyorsanız güzel sözlerle onları memnun etmeye çalışınız. Arkadaşlık ve dostluğunuzu onlardan kesmeyiniz. 16- Bir demir parçası, kendisinde mıknatıslanma özelliği bulunan kuvvetli bir mıknatısla temas ederek, birbirlerine sürtünmezse eğer, mıknatıslanma özelliğini kazanamaz. Aynen bunun gibi de kendisine dost olarak Salih arkadaşlar seçmeyenler onlardaki cömertlik, fedakarlık, yardımlaşma gibi hasletleri kazanarak, onlardan istifade edemezler. 17- İki cisim arasındaki sürtünme eğer zıt yönde ise bu hareket eden iki cisme de yavaşlatıcı bir etkide bulunur. Birbirine bir iple bağlı olarak hareket halinde olan cisimlerin hızlarını ivmesi en yüksek olanın hızına bağlı olarak artırması beklenir. Aynen bunun gibi de birbirlerine manevi bir bağla bağlı olanların, birbirlerine destek olmak suretiyle, yolda takılıp kalmaların, dökülmelerin önüne ancak böyle geçilmesi

107

mümkün olabilir.Aynı zamanda aynı duygu ve düşünceyi paylaşarak aynı hedefe odaklanan kimselerin; birbirlerinin aşk ve şevkini artırarak, birbirlerinin ivmesini artırmaları beklenirdi. 18- Nedir bu yazdığınız kitaplar, Allah’ın kitabının yanında bir kitap daha mı yazmak istiyorsunuz, mümkündür ki böyle yapmanıza Allah gazap eder ve bir gece de hepsini yukarıya kaldırır ve içinden yazısı silinir, sadece Allah’ın kendisinde hayır murad ettiği kimselerin kalbi üzerine Lailahe illallah kelimesinin manası bırakıverir.(Hadis) 19- Yasal olmayan işler yapanlar bir gün gelir çiğnedikleri yasalar gibi kendileri de ayaklar altında kalarak, çiğnenmeye mahkûm olurlar. 20- İmamesi olmayan tesbih tanelerinin birer birer etrafa saçılması gibi, ümmeti oluşturan ülkelerin de her biri farklı bir yol ve sevda tutturarak, çil çil dünyanın her tarafına dağılmış olmasının başlıca sebepleri; müşterek ortak paydalar belirlenerek, Müslümanların ortak çıkarları tespit edebilecek mekanizmalar büyük güçler ne der korkusuyla tesis edilemediği için, ümmetin önde gelen alîmleri tarafından karara bağlanabilecek, ortak hedeflere ulaşabilmek gayesiyle gösterilecek çalışmalarının hep birlikte planlanıp, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların acil ihtiyaçları doğrultusunda öncelik sıralamalarının tespit edilip, aksiyona geçilebilmesi için, İslam Birliği’nin devreye girmesi ve ümmeti üzen elim facialar meydana gelmeden evvel devreye sokulabilecek stratejik merkezlerin oluşturularak, onlara işlerlik kazandırılabilmesi için gerekli malî ve siyasi açılımların yapılması; ilk etapta ümmet bilincinin oluşturulması adına atılması gereken, hayati adımlar olarak düşünülmelidir. 21- Bir ülkenin güvenlik güçleri vatanı ve bayrağı sevdikleri kadar halkı ve halkın kutsal değerlerini de sevip bunlara saygı göstermedikçe, o ülkede toplumsal barış ve huzurun tesis edilerek, ülkenin her alanda gelişebilmesi, ulaşılmak istenen refah ve ortak değerler etrafından güçlü sinerji eksenleri oluşturulabilmesi asla söz konusu olamaz. 22- Sedef kabuğu içindeki incinin kendini en güzel şekilde muhafaza etmesi gibi kalplerini de dünyanın her türlü istek ve arzularından arındırarak, emaneti sahibine kirletmeden verebilmek için kalplerini muhafaza edebilenler, dünyanın fani ve eksik yüzünden de selamette kalabilmeyi başarabilenlerdir. 23- Erkekleri ve kadınları Allah’ın yarattığı birer mahlûk olarak görüp, aralarındaki cinsiyet ayrımını ortadan kaldırarak onlara muamele de bulunabilmek, nefsini arındırarak; kötülüklerden kurtulmakla ancak mümkün olabilir. 24- İnsanlar sahip oldukları fikir ve ideallere göre değil kıyafet ve davranışlarına göre değerlendirilirler. Her ne kadar cahilce bir tutum olarak görünse bile zahirin hükmünün kıymet ifade ettiği, başkalarının nazarında önemli bir yer işgal etmektedir. İnsanın başlangıçta çok zalim ve çok cahil yaratıldığın farkına varamayarak, bu eksikliklerini gidermek için, zaman ayırıp çalışmamaları da zahire takılıp kalarak, bir adım ötesi olan batına geçememelerinde ki en büyük etkendir. 25- Kendini manevi bir yola kaptırarak onda ifna olana sataşma, çünkü o şahsı lekelemeye çalışırken, yok olduğu şeyi lekelemeye ve kirletmeye çalışmış olursun ki, fıtraten temiz olarak yaratılanı karalamaya da senin gücün yetmez. Sen kim oluyorsun ki; haddini bilmiyor, Allah’ın dost olarak kendine seçtikleriyle mücadeleyi göze alabiliyor, bilerek ya da bilmeyerek Allah’ın sevdiklerini incitmek suretiyle, O’na harp açıyor, kendi nefsine ve gururuna yenilerek, aklını devreden çıkarıp, açıkça kendi nefsine zulmetmekten çekinmiyorsun? Peki Rabbin’den de mi hiç kork muyorsun?

108

26- ‘İman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.’ Dışarıya karşı dimdik ve tavizsiz olarak davranabilenler, iç bütünlüğünü sağlayarak kemâle erebilenlerdir. 27- Akılları Kur’an’ın kuşatıcı mesajıyla buluşturmak için, aklı örten tüm perdelerden, ön yargılardan, kavmiyetçilikten, cemaatçilikten uzaklaşarak, maddi ve manevi açıdan sağlıklı nesiller yetiştirebilmek için kendi gündemimizi belirleyebildiğimiz bir toplumsal ortam oluşturulmalı ve düşünen beyinleri halkla buluşturularak, yaşayan Kur’an’ın günün koşullarına göre tefsir edilmesi ve her konuda manevi aydınların millete önderlik ve kılavuzluk yapmaları sağlanmalıdır. 28- İnsanlarla ülfet etmek isteyenler, onlardan gelen sıkıntılara katlanmayı göze almak zorundadırlar. 29- Senden sadır olan eziyete kim katlanıyorsa, işte senin gerçek dostun onlardır. 30- Haklı bir mazareti redderek, keyfi hareket etme özgürlüğünü kendilerinde görenler, duymak istemedikleri sözü işitmekten kurtulamazlar. 31- Allah katındaki makbuliyetini idrak edemediğin hiç kimseyi hor ve hakir görerek, aşağılama, çünkü onun ahının etkisi çok şedidtir. Mazlumun duası ise can yakıcı bir azabı pek tez olarak, mütekebbirlerin üzerine gönderiverir. 32- Ben hak olanı haykıran bir işaret fişeğiyim gökyüzünde yükselen ve alçalan yıldızlardan insanlığa haber veren; ancak buna herkes tahammül edemez. Ve yaşatıldığının farkında olanlar da şuna hakkel yakin şahittir ki: ‘Kader Adalet Eder Ama Asla Zulmetmez!’ 33- Sahip oldukları cömertçe toplumla paylaşabilmelerine rağmen iş, sahip oldukları dünyalıkları onlarla paylaşmaya gelince bahilleşenler; saygı ve sevgi bekledikleri nazarlardan kin ve hasedle karşılaşmaktan hiç haz etmeseler de kurtulamazlar. Bu onların dünyada buldukları karşılıkları, yaptıklarının ahretteki karşılığına gelince; mallarındaki hasislikleri ölçüsünde dinlerinin noksanlaştığını orada acıyla müşahede edecek olmaları. 34- İnsan kendi sorumluluklarının farkında olduğu ölçüde başkalarının sorumluluklarıyla ilgilenmelidir. Yoksa beşeri ilişkiler arasında telafisi çok zor problemler baş gösterebilir. 35- Düşünürken aklını yitirmiş deli ve şizofren ilan edilmiş adamlar nerede? Bana siz lazımsınız, içine düştüğüm bu vahşi ormanda; işlerine gelmediği vakit, bir zamanlar el üstünde tuttuklarını, binbir iftira ile yaftalamak ve dangalamak için yarışanlar; acımasızların arasında kaldığı için hakkını savunmaya kalkışana ölümün hatırlatılması karşısında, vahşi hayvanlar bile bu davranışı sergileyenlerden daha akıllı ve dürüst, birbirlerinin hakkını daha fazla gözeterek yaşıyor. 36- İnsan başkasının akıbetinden endişe ettiği kadar kendi akıbetinden endişe etmediği müddetçe kemale ermiştir denemez. 37- Başkasına maddi anlamda bir faydan yoksa, onlar arasında saygı ve sevgi görerek yaşamaya da hakkın yoktur diyebilenler; insanlıklarını ticari bir meta haline getirerek, en önemli sermayeleri olan kişiliklerinden harcadıklarının da farına varamazlar. 38- Niyet öyle bir sırlı iksirdir ki bazen birinin sevabını alarak, onun bu davranışına su-i zan besleyen başka birinin sırtına günah olarak yükleyiverir. 39- Câmî’de birlikte omuz omuza vererek cemaatle namaz kılan Müslümanların birbirlerine destek olmaları, camiden çıkınca birbirlerini tanımamazlıktan gelmeleri bencillikten öte, büyük bir gaflet ve ümmetin kalesinin surları etrafında bu ihmalden ötürü açılan büyük gediklerden sızan düşman askerlerinin İslam’ın şeairine ve şahs-ı

109

maneviyesine verdiği zarar ölçüsünde cezaya müstehak olması ve ayrılık fitnesinin topluma verdiği acıyı göğüsleyememe gafletini düşünememenin Müslümanları içine düşürmüş olduğu durum karşısında; gözü yaşlı, kalbi kırık örtülü genç kızların göz yaşları karşısında hissedilen çaresizliğin ve acizliğin ifadesinin kelimelere sığmayışı. 40- Allah için dünyayı talim edenin kıymeti ölçülemez. 41- Şeytandan başka düşmanı olmayan, yalnız Allah’tan başkasından korkmayan kâmil müminlerdir. 42- İbn’ül vakt tahtının sultanları hesap yapmaz; sadece yapmaları gereken şeyi yaparlar. Bunun sonucunda ise ya şehit olurlar ya da gazi olarak yaşamaya devam ederler. 43- Yüce bir makamdan kula akan vâridât ve kalbe gelen ilhâmât; kişinin o andaki sahip olduğu bilgiyle uygunluk göstererek değişebilir, ilahi mevhibeler herkesin kabının büyüklüğünden bağımsız olmayarak gelir. Böylece denilebilir ki; ruhani ve zevkî haller aynı konularda olsa dahi kişiden kişiye göre değişiklik arz edebilir. 44- İnsanlara çok fazla nimet ve ihsanda bulunarak onları sehavetinizle ezmeyiniz. Çünkü ademoğlu cibilliyeti icabı, kendisine aşırı olarak ihsanda bulunan kimselere karşı haddinden fazla muhabbet besleyerek, bunu yapanları farkında olmadan -Allah muhafaza- ilah olarak ittihaz edebilir. 45- Bir anlık nefsinin arzularına mağlup olmuş birinin, göstermiş olduğu cehd ve gayreti yok sayarak tüm zamanını tıpkı bir tavşanmış gibi his ve hevasının peşinde geçirdiğini varsaymak; şöyle bir adamın haline benzer ki geceleyin yatarken uçkurunu çözüp, kalkınca bağlamayı unuttuğundan aklı fikri ona takılı kalan bir adamın; kendini bu düşünceden kurtaramadığı için, ondan başka bir şeyi düşünemeyen, zavallı bir meczubun haline benzer. 46- Kendini tanımayan gerektiği gibi hizmet edemez. Kendi tanıyansa Rabbinden başkasına hizmet edecek başka bir makam bulamaz. 47- Tek boyutlu olarak bakıp, düşünen insanların; iç ve dış gözlükleriyle mücehhez olarak meselelere bakabilen kimselerin de aralarında bulunabileceği ihtimalini asla akıllarından çıkarmaması gerekir. 48- Bir hakkı gururu ve nefsi sebebiyle Allah’ın mağfiretine güvenerek geri sahibine iade etmeyerek, kul hakkına göz yummak acı bir gaflet ve cehalet örneğidir. 49- Kıblesi yemekhane olanın varacağı yerin tuvalet olması gibi niyeti ve bakış terazisi kaymış olanın da isabetli kararlar alarak, doğru bir icraat yapması da mümkün değildir. 50- Hayat bir bütündür. Fani dünya ve ahiret olarak parçalanması insanı tehlikeli sulara taşıyabileceği için boğulma riski fazlasıyla mevcut olan bir alandır. Lâkin dünyada dahi cennet hayatı yaşayabilmek isteyenlerin; huzurun ve mutluluğun gerçek kaynağını bulmak için araştırıcı olmaları gerekir. Huzur ve mutluluğun kaynağı ise insanın kendini ve içinde bulunduğu vahyin ışığı altında doğru okuyabilmesi ve isabetli yorumlayabilmesiyle alâkalı bir konudur. Akıl ve mantık süzgecini günahların tıkamadığı herkes; eğer bu sorunun yanıtını bulabilmek için samimi bir gayret içindeyse; er ya da geç böylelerinin sadrı Kur’ana açılacak ve gerçek huzur ve mutluluğu, her şeyin anlamını İslâmiyet’te bulacaklardır. 51- Takdir ve saygı bekledikleri nazarlardan sürekli tekdir gören ve azar işiten kadınların; layık olmadıkları bir davranışı kendilerine reva gören kocalarından intikam alabilmek için, ebedi hayatlarını zehirlemeyi göze alarak, kocalarını aldatmak için bunu bir bahane olarak görebilmelerindeki cehaletin büyüklüğünü tarif etmenin imkansızlığı.

110

52- Okuyarak tasdik etmekle, yaşadıktan sonra görerek tasdik etmek arasında yedi kat yerle, yedi kat gök arasındaki mesafe kadar, büyük bir fark vardır. 53- Sen Rabbi’nin sana verdiği beş duyu organını Onun hizmetine tahsis etme de cömert davranabilirsen, O(cc) da senin avucuna hikmet incilerini saçmada, daha önce Hızır(as)’a ilmi ledünnî verdiği gibi, senin sehavetinden çok daha fazla sana karşı cömert davranır. 54- ‘Helâk olsun, altın ve gümüş yığma peşinde koşarak ömürlerini tüketirken; kendilerini yaratan yüce Zat’ın zikrini unutanlara, Onun(cc) nimetleriyle hesapsız rızıklandıkları halde şükrü unutanlara, Saliha bir kadınla yetinmeyerek, zinaya yaklaşanlara.(Hadis Meali)’ 55- Alimin zekatı; ilmini başkalarıyla paylaşmak, midenin zekatı; oruç tutmak, Ramazan orucunun zekatı; fitre vermek, fakirliğin zekatı; sabırlı ve itaatkâr olmak, zenginliğin zekatı; hacca gitmek ve sadaka vermek, namazın zekatı; tadil-i erkana riayet etmek, çalışmanın zekatı; işinin hakkını vermek, amelin zekatı; halisane niyet etmek, hakkın zekatı; denizin dibine bile kaçsa onun peşinden gitmek, zamanın zekatı; malayani işlerden yüz çevirmek, adaletin zekatı; geciktirilmesine izin vermeden tez vermek, Kur’anın zekatı; doğru anlayabilmek için kılı kırk yararcasına teemmül, tezekkür, tefekkür ve teşekkür etmesini bilerek okumak, ümmeti Muhammed’in zekatı; Onun(sav) sünnetine eksiksiz ittiba etmek, sözün zekatı; tatlı olarak hayrı konuşmak, gözün zekatı; kâinat kitabını okurken harama nazar etmemek, dilin zekatı; hakkı beyan ederken yalan söylememek, kulağın zekatı; sohbet-i cananı dinlemek, ayağın zekatı; istikâmet üzere olarak sırat-ıl müstakim üzere yürümek, kalbin zekatı; nurlanmak, aklın zekatı; basirete ve ferasete sahip olmak, bedenin zekatı; rızık için çalışmak, mü’minin zekatı; isar hasletine sahip olmak, akrabanın zekatı; ziyaret etmek, evin zekatı; misafir kabul etmek, nutfenin zekatı; helalinden başkasına dökülmemek, cihadın zekatı; yaşarken şahitlik etmek veya şahadet şerbetini kanla içmek, caminin zekatı; nafile namaz kılmak, abdestin zekatı; uzuvları yıkarken abdest dualarını etmek, yemeğin zekatı; besmele çekerek ona başlayıp, bu nimetleri bize veren Rabbimize karşı şükretmek, hayatın zekatı; emri bil mağruf(iyiliği emredip) ve nehyi anil münker(kötülüğü yasaklamak) yapmak; dinin zekatı; onun çizdiği dairedeki emir ve yasaklara uymak, uykunun zekatı; gafleti izale etmek, aşkın zekatı; vuslata ermek, kemâlin zekatı; helmin mezid diyebilmek, namusun zekatı; hoşlansa da başkasının helaline(zinaya) yaklaşmamak, onur ve şerefin zekatı; İslam’ı kabul etmek, iradenin zekatı; helal ve haramı bilerek sınırları aşmamaktır ve nihayet çoğunun bilmesine rağmen yapamadığı, malının zekatı; kırkta birini yoksula ve muhtaca sırf Allah rızası için verebilmektir. 56- İnsan psikolojisi bir suçla itham edildiğinde, otomatik olarak savunma mekanizmasını devreye sokar, ya konuyla hiç alakası bulunmasa bile karşısındakinin eksik gördüğü alanlarını dillendirmeye ya da kendisine yapılan ithamın doğru olmadığını ispatlamak için konuyla uzaktan alakası olsa bile, çok uç bir örneği vererek, vaziyeti kurtarmaya meyilli olarak yaratılmıştır, ancak iki yolda dengeyi yakalamayan, sürekli ifrat ve tefrit arasında salınımlar yapanların dengeden uzak olarak, tutunacakları birer dal olarak teberküz etmekteler. 57- Bana dersen ne zaman Allah’ı buldun? Derim ki: Hakk için yaşamaya karar verdiğim gün Hakk’ı buldum. 58- Hz.İsa(as) der ki: İnsanların ayıp ve kusurlarını araştırmayınız. Eğer illa da bunu yapacaksınız sakın sizin de bir kul olduğunuzu aklınızdan çıkarmayınız.

111

59- Müziğin dinleyicilere sağladığı yüksek motivasyon ve insanlara kattığı yaşama sevinci. Hassas kimseler için müziğin ruh üzerindeki etkisi; güneşin kar üzerindeki etkisi gibidir. 60- Doğru muhakeme edemeyen; iradesinin hakkını da düzgün verebilmesi beklenemez. 61- Engellemeye gücü yettiği halde, bir zulme mani olmamak, o zulmü işlemek gibidir. 62- Kimisinin kalbi doğuştan pamuk gibi, kimisininki de demir gibi serttir. Demir gibi bir kalbe sahip olan zikri cehri ve kalbiyle onu ateş altında oruç topuzuyla tam kıvamına gelene kadar döverek yumuşatmalıdır, ardından da içine şefkat ve merhamet katarak hassaslaştırıp, rikkat sahibi yapabilmek için gece-gündüz çalışmalı ve son olarak da insanlardan uzaklaşarak, nefsini inziva halinde tefekküre alıştırmalıdır. 63- Her zaman başkalarının ne düşüneceğini ve nasıl davranacağını, düşünerek hareketlerini onlara göre belirlemek, insanları ikiyüzlü yapar. 64- Zaman zaman insanlar farkında olmadan, iki yüzlü davransalar bile, hiç kimsenin kendilerine iki yüzlü davranmasını istemezler, herkesten içtenlik ve samimiyet beklerler. 65- Aşk sevgilinin adını maşukun diline düşürmeden, gönül akılla gerdeğe girmeden, fikir yelkeni tefekkür denizine açılmadan, henüz mâlûmât ilim ışığıyla yoğrulmadan, ilim altın ve elmas kadar kıymetli sayılmadan, ben böyle bir zamanda ne desem boş. 66- Kur’anın ilk emri Oku’yu şöyle tefsir etmek gerekir: Arınarak özüne dön; çünkü eğer kendine dönersen; atan Adem(as) gibi yalnız başına orada otururken bulacaksın özündeki cevheri. 67- Bir bahçede güzel bir çiçekle karşılaşmışsan eğer; bir bal arısı hassasiyetiyle çiçekler arasında dolaşmaya, onların kokularını takip etmeye devam et; çünkü kokusu ve tadıyla cennet taamlarından birini insanlığın hizmetine sunmak için karşılaştığın her güzellikten nefsine çıkaracağın bir pay olmalı ki, el uzatmadığın tek bir mahzun gönül yeryüzünde himmetinin dışında kalmasın. 68- İlmi ledünni öğrenmek için başkasından yardım isteyen kimse; kilidini bulamadığın avucundaki anahtara dikkat et, kalbinin kapısını açacak olan; o anahtar seni, göklerin melekûtuna kabul ettirecek, ruh ve kalbin derece-i hayatında sülûk ettirecek, ve gözlerinin önündeki perdeyi yavaşça kaldıracak, böylece her şeyin hakîkatini bulmuş olacaksın. 69- İlahi vahyin nuruyla aydınlanmayan hiçbir akıl; kaptanı olduğu gemiyi fırtınalı ve dağdağalı bir deniz olan şu dünya haytından sahil-i selamete çıkarmaya, hiçbir fikir ve akıl yürütmesi yeterli olmayacaktır. 70- Nasırlı eller emeğin ve çalışmanın bir nişanesi olurken, insanın aklını hayır için kullandığının ve ideallerinin nişanesi nerede? 71- İnsanları en kuvvetli şekilde birbirine bağlayan yegane şey aşkın olan, ilahi sevgiye en yakın olduğu için aşk adını alan, çok güçlü olan sevgi bağıdır. Bu sevgi en çok karşılıksız vermeyi ahlâk edinen annelerin; hayatın ağır tarafına omuz vermek suretiyle, cennetin kapısının ayaklarının altına saklanmasındaki dünya ahiret dengesi. 72- Aynı idealleri gerçekleştirebilmek için bir araya gelen insanların oluşturduğu topluluğa cemaat denir. Cemaatin olduğu bir yerde, gösterilen cehd ve gayretler de rıza-i ilahiye muvafık düşüyorsa, Allah-ü Teala’nın bereket eli onlarla birliktedir. Ancak cemaati oluşturan bireyler; her konuda doğru ve adaletli olanı bulamayabilirler, böyle bir durumda hakkın tarafında bulunan her kimse, hakkın hatırının âlî olmasından dolayı, Hz.İbrahim(as) gibi tek başına dahi kalsa bir kişi, o cemaati teşkil eder, karşısındaki grup, bir topluluk dahi olsa, herhangi bir mevzuda haksızlık onlarla birlikte

112

bulunamayacağından, bu şartlar altında topluluk hükmünü kaybederek, akıllarını bir kişiye bağladıklarından dolayı tek kişi hükmündedir, buna karşılık mazlum olan birisi eğer haklıysa dışlanarak zahiren mağlup görünse bile hükmen galiptir ve ilahi rahmetin ve kuvvetin mazharıdır; ancak burada gözden kaçırılmaması gereken husus; haksızlığın kabul edilip/edilmemesi oluşturmalı, pire için yorgan yakılmamalı, yanlışlar bütün bir topluluğa maledilmeden, yanlışı yapanlarla mücadele etmek, esas tutulmalıdır. 73- Allah-ü Teala sıddık olarak seçip, kaydettiği kullarına; başkasının kalbinden geçenleri bildirir. Bir kişi ise doğru söyleyip, doğrulukla meşgul olduğu sürece bu mertebeye çıkabilir. Ancak şu da asla unutulmamalıdır ki; Allah dilediğine bu makamı verir, bu mertebeyi her isteyene değil. 74- Alev alasıya dek, insanların enerji ve samimiyetleri hakkında fikir sahibi olabilmeleri için altı saniyelik kısa bir sürenin yeterli olduğu araştırmalar neticesinde ortaya çıkmıştır. Buna rağmen kısa bir sürede aşırı öfkelenenlerinin, sert bir mizaca sahip olmaları nedeniyle, kimseyle kolay kolay geçinememeleri. Huysuz ve katı mizaçlı olmaları, birlikte çalışmaya yatkın olmadıklarından, cemiyet hayatında ve her türlü hayırdan da yoksun olarak, yalnızlaşarak hayatta tek başlarına kalakalmaları. 75- Bir kişinin, kendi nefsine hüsn-ü zann ettiği kadar, mü’min kardeşinden bu devleti esirgeyerek, ona karşı art niyet taşıması günah olarak kendisine yeter. 76- Algılama bozukluklarına yaygın olarak sebep olan olayların başında, sanki ülkemizde alanında yetkin hiç uzman kalmamışcasına, görsel ve yazılı medyada sürekli aynı kişilerin her konu hakkındaki görüşlerine çok büyük bir kıymet-i harbiye atfederek, belirli bir kesimin ideolojilerini yansıtmak amacıyla her konuda onlara mikrofon uzatmak, toplumun zekâ seviyesine hakaret etmenin yanında, aynı zamanda bir nevi laf-u güzaftır da. Çünkü düşünceleriyle halkı yönlendirmeye çalışan aydınların geçmişte savundukları kişisel fikirlerine, ne derece de namus gözüyle bakıp/bakmadıklarının çetelesini okuyucular çok daha doğru ve dürüst olarak yapıp, notunu vermektedir. 77- Devamlı olarak insan iki tür manyetik alanın etkisi altındadır; birincisi rahmani ihsan ve ikramların tecellileri, ikincisi ise şeytani vesvese ve havatırların şiddetli taarruzları altındadır. Kişi bireysel çıkarlarından ve dünyevi hırs ve arzulardan yüz çevirdiği oranda Rabbine yaklaşırken, nefsinin ve dünyaya dair uzun emellerinin peşinden koştuğu sürece, yapılan her işi ifsat edebilmek için onu adım adım sürekli takip eden bir şeytan peşi sıra bu kimsenin ardından gelmemiş olsun.

113

KALP İKLİMİNDE FETH-Î URÛC - XI

1- Günde beş defa ilahi huzura temiz çıkabilmek için abdest alarak zahirini kirlerinden arındırmak zorunda olan ademoğlunun; nazargâh-ı ilahi olması hasebiyle her an kullanıldığı için bundan çok daha mühim olan batınını teşkil eden hulûsi niyetini, sürekli mirat-i kalbine düşen gölgeleri kontrol etmeyi ihmâl ederek, bamtelini akord etmeksizin; nefes alıp vermesinin, şükründen aciz kaldığı yüce bir Hakim’den habersiz kalmasına, bir nefeslik dahi olsun zikr-i kalbiyi ihmal etmesine, göz nurunu kalp nuruyla birleştirememesine, hayatı ve ölümü aynı doğrultuda kesiştirememesine, gayreti ve cihadı unutarak ölümü beklemesine, her biri Hakk tarafından gönderildiğinde şüphe olmayan peygamberlerin izini takip etmemesine, yaşatma arzusuyla yaşlanırken, hakikat ışığıyla etrafını tenevvür ettirememesine, ehli tevhid olan bir mücahidin elinde, hedefe atılmak üzere aşk ve şevkle çekilen bir ok olmayı, nefsine kabul ettirememesine, cahilliğinin ve zalimliğinin farkına vararak, sürekli ilminin artırılmasını Rabbinden talep etmemesine, mal-mülk ve nam peşinde koşarken, gençliğinin tükenmesine, düşmanın hışmından sakınacak ve korunacak doğru bir cephe ve siper bulamayınca, deve kuşu gibi kafasını toprağa sokmasına, çevresinde gelişen hâdisata ibret gözüyle bakmamasına, bir hakkı hak sahibine iade etmeyi, kendi nefsine tercih etmeyecek kadar cesaret göstermesine, güç yetiremeyeceğine inandığı iktidar sahibi bir zalimin karşısında, elini, ayağını ve dilini ölüm korkusuyla bağlayarak, en büyük cihadın sevabından mahrum kalmasına, izzetli bir ölümü, zillet içinde bir yaşamdan üstün tutmamasına, dini, onur ve haysiyeti, namusu ve bayrağı için seve seve canını feda edememesine, nefsini sevdiği kadar mü’min kardeşini sevememesine, niçin yaratıldığı sorusunun cevabını zor bularak kendini sorgulamaktan, sürekli bir bahene ileri sürerek köşe bucak kaçmasına, içerisinde mündemiç bulunan, kenz-i mahfileri ve manevi istidatları keşfederek gecegündüz geliştirebilecek, çalışma imkânı ve zamanı varken, tembellik ve tenperverlik yapmasına, kitabı kâinatın ayetlerini okumaktan gafil olmasına, yaratılan her bir varlığı okurken tefekkür, tefakkuf ve teemmül etmemesine, taalluk ve tedebbür edip de kelime-i ihlası nefsine ve zerrata söyletememesine, tüm yaratılan zerrata tevhid hakikatini söyletip de tahkiki imanı elde edememesine, tahkiki imanı elde edip de namaz hususunda gevşeklik göstermesine, tadilî erkana riayet ederek namazı eda edip de yine farz olan zekatı vermeye; fakirlik korkusuyla nefsini ikna edememesine, zekatı verip de yeterince oruç tutmamasına, orucu artırarak tutup da her bir uzvuna ve kalbine oruç tutturamamasına, azalarını günahlardan, kalbini kötü duygu ve düşüncelerden koruyabilenlerin; Salihler zümresine katılamamasına, Salihler arasına ilahi bir sevkiyatla girebilenlerin; istikamet üzere olmamasına, istikamet üzere hareket edebilenlerin; Allah’dan başkasından çekinip, korkmasına, Allah’dan gayrısından korkmayan Salih ve Salihaların; basiret ve feraset nuruna sahip olamamasına, Allah’ın nuruyla basiret ve feraset sahibi olanların, hikmetle varlığı 114

ibret alarak doğurgan bir bakışla okuyamayıp, önlerine açılan kapılar arasından, doğru olan hidayet yollarını seçememesine, hidayet nuruyla hiç ummadıkları bir yerden desteklenenlerin; inayet ve rahmet deryalarına gark olmamasına, lütuf ve ihsan boyasıyla mesh edilenlerin; mahlukâta şefkat ve merhamet nazarıyla bakamamasına, yaratandan ötürü, yaratılanlara şefkat ve merhamet gösterebilenlerin; ihlas sırrını selim olan kalplerinde bulamamasına, ihlas sırrını, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, gönlünde bulanların; Allah’ın sevdiği bir kul olarak, sadakatle gönlünü Rabbine bağlayamamasına, bağlanması gereken yere kalplerini bağlayarak hüsran ve kederden kurtulan sadıkların; başkalarına hilmle muamele ederken, kendi akıbetlerinden ümitvar olarak yaşayamamasına, son nefesinde imanını muhafaza etmeyi kuvvetle umanların; nefislerini bu işten muaf tutarak, tövbe etmeyi unutmasına, geri dönmemek üzere ettiği tevbesinden sonra manevi bir neşveyi, gönlünde bir safâ olarak duymamasına, kalbindeki süveydanın içinde safâ ve sekineti avlayarak gıdalananların, melekler tarafından mukarrebûndan kimseler olarak kaydedilmemesine, mukarrebûnun arasına yazılanların; insanlar içinden seçilen evliyaullahın zümresine katılmamasına, velayet mertebesine fenafillah ile erenlerin, haniflerin ilki, cömertliği dillere destan ve tağutlara düşman olan, Hz.İbrahim’i(as) hayatını hiç merak etmemesine, Hz.İbrahim(as)’ı arayarak bulanların; Allah’ın, onun için kâinatı yarattığı, mahbup olarak seçerek katında mübarek ve üstün kıldığı, makam-ı Mahmud’un yegane sahibi Hz.Muhammed Mustafa(sav)’ın sünnetine harfiyen ittiba etmek hususunda hassasiyet göstermemesine, Nebiyi Zişan Efendimiz(sav)’in sünnetine, her hal ve şart altında uymaya çalışanların; doğruya ulaştıran bir rehnüma olan, Kur’an-ı Kerim’in kıymetini gereği gibi idrâk edememesine, Kur’an-ı Kerim’in değerini, emirlerine inkıyad ederek, yasaklarından kaçınarak, hakkını vermeye çalışanların; emr-i bil mağruf, nehy-i anil münker vazifesinden kaçınmasına, tebliğ ve irşad eksenli bir hayat yaşayanlara, sekiz cennetin birden, müştak bir halde beklememesine, cenneti âla olan Firdevs’e ulaşanların; Rüyetullah’ı görüp de Allah-ü Teala ve Tekaddes Hazretleri’nden razı olarak, hayretfeza hallerden hallere tebeddül edip duran ruhlarının; an be an rahmani zevk ve hazlarla dolup dolup boşalarak, ilahi bir coşkunluk halinden sonra ‘helmin mezit’ diyerek daha fazla bir süre Cemalullah’ı müşahede etmek istemesine ve meleklerin de böyle fevkalede hallere sahip olan arifibillah kullara imrenerek, hayranlık içinde iç geçirmesinden; yerde ve gökte bunlardan daha fazla şaşırılacak başka bir şey gerçekten yoktur! 2- Bir ülkeyi ayakta tutan değerlerden bazıları; adalet, milli ve manevi değerler, iş ahlakı, adil bir iş bölümü, demokrasi, özgürlük, bayrak ve cumhuriyet vb. toplumun ortak değerlerdir. Bunların birinin yek diğerine tercih edildiği ülkelerin; iç bütünlüklerini sağlayarak, ortak hedefler etrafında kenetlenmesi, iç çekişmelerden kurtularak ülkenin geleceğini daha müreffeh kılabilmek için birbirleriyle yardımlaşarak, bilgi ve enerjilerini aynı doğrultuda toplayarak kullanmaları ve böylece her yeni gün terakki

115

ederek ilerleyen, modern dünyaya ayak uydurarak yürüyebilmeleri, maalesef mümkün değildir. 3- Minnacık elleriyle, kıvır kıvır saçlarıyla, şekerden tatlı yüzlerindeki tebessümleriyle, boncuk boncuk bakan misket gibi gözleriyle ne kadar güzel yaratmışsın ya Rabbi, şu afacan sevilesi, doya doya öpüp koklanası çocukları. Onlara yeterince zaman ayırarak, onlarla küçülebilen, oyuncaklarını paylaşabilen anne-babalar; yarın sağlıklı bir toplumun inşa edecek olan birer tuğla hükmündedir. 4- Allah-ü Teala yeryüzünde sevdiği kullarını çok zor durumda kalmış, başka canlılarıyla karşılaştırır ki; onların derecelerini kendi katında, bu olayları vesile ederek çokca yükseltebilsin. 5- Kalbinde ilahi ışığın nurunu bulan insan, Resülü Ekrem Efendimiz’in(sav) sünnetine yakınlaşır. 6- İzzet sahibi olup, nefis sahibi olmayanlar; yalnız aff yolunu tutabilenlerdir. Allah’a kul olabilen insanda benlik ve içerisinde yapmak isteyip de yapamadığı herhangi bir ukde bulunmaz. 7- Tevhid akidesini doğru anlamanın iki şartı vardır. Birincisi Allah’tan başka ilah olmadığını şeksiz şüphesiz tasdik etmek, ikincisiyse tüm insanların yaratılış cihetiyle eşit olduklarının kabulüyle, ırk ve cinsiyet ayrımını ortadan kaldırılması ve ümmet bilincinin oluşturulmasıdır. 8- Aziz ve Celil olan yüce Allah insanların amellerine ve dualarına karşı iki şekilde mukabelede bulunur. Birincisi müşrik olanlara karşı adaletiyle, ikincisi mümin kullarına karşı lütfu, keremi ve rahmetiyle. Adaleti bırakın yeryüzünde tesis etmeyi henüz kendi aralarında dahi sağlayamayan, mikro ve makro alemdeki her topluluk; rahmetten mahrum kalmaya da mahkûmdurlar. 9- Kalb-i selime sahip olamadığı için Kur’an’ın dilini konuşamayan, Arapçayı bilse dahi o hidayet ve rahmet ve şifa kaynağı olan ilahi nuru, Hazreti Peygamber(sav)’ın anladığı şekilde anlayamaz. 10- Aziz ve Celil olan yüce Allah bir kulunu kendine yakınlaştırmayı murad ettiğinde; o kulunun günahlarını başkalarına açarken, gizli olan iyiliklerini de sadece kendisine hasrederek gaybetine mazhar eder. 11- Her şey yerli yerince yapıldığı takdirde güzeldir. Zaten adalet de her şeyi yerli yerine koyma manasına gelmektedir. Haksızlık karşısında sabır, Hakk’a karşı büyük bir vefasızlıktır. Sabır haksızlık karşısında dişini sıkarak, ona boyun eğmek olarak anlamak, dinin özünün doğru kavranamadığının da apaçık bir göstergesidir. Yalnız bir hakkı savunurken, gerekli alt yapının oluşturularak, istenilen neticenin alınabilmesi için psiko-sosyal ortamın müsait hale getirilmesi gerekir. 12- Sürekli tekerrür eden doğum gibi olaylar, içerisinde büyük bir mucize ihtiva etmelerine rağmen; halkın avam tabakası, çocuğun doğmasına kadar geçen evreleri ayrıntılarıyla bilemediklerinden, adiyyattan bir olaymış gibi algılanmaya meyilli olması, insanların gözündeki perdelerdendir. İlk Nebî olan Hz.Adem(as) bana darılmasın; ama onu çokça zikredenler, keşke bu hakikate vakıf olarak onu ansaydı,

116

yine de o saf, pak ve alîm olarak, başlangıçta Cennet’e denk olarak yaratılmış olmasını da göz önüne alarak, rahatlıkla diyebilirz ki: Bu yapılan babamızın(as) büyüklüğünden ve şanından hiçbir şeyi eksiltmiş olmazdı. 13- Gökyüzü ademoğlunun yaptığı tüm azgınlıklar ve haddi aşmalara rağmen hâla üzerimize pişmiş taşlar yerine, hayat veren yağmurlar yağdırılıyorsa eğer, içimizdeki Salihler ve zayıflar hürmetine yaşatılıyoruz, demektir bunu iyi bilesiniz. Haddini aşarak ve kendi nefislerine zulmedenler; bâri elinizdeki kiri ve pası tevbe suyuyla yıkamadan önce başkasının üzerine bulaştırmayın! A’raf, 196: “ Muhakkak ki, benim dostum, kitabı indirmiş olan Allah'tır. Ve O(c.c), Salih kullarını dost olarak seçmiştir." 14- Yeryüzünde korunup, kollanmaya en lâyık olanlar fakir, kimsesi olmayan kimselerdir. 15- Yapmaları gereken şeyi yapmayanlar, başkalarının yapmaması gereken şeyleri yapmalarına, kapı aralamış olurlar. 16- Allah-ü Teala ve Tekaddes Hazretleri iman edip Salih amel işleyenlerin; kötülüklerini affedip, onları rahmet ve mağfiretiyle yarlıgayacağını vaad ederken, (En’am, 82: ‘İman edenler ve imanlarını zulüm ile karıştırmayanlar... İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.’) şirk koşarak, kendisinden korkmayan kimselerin; yere bir çöp atmalarına varıncaya kadar yaptıkları her şeyden sorumlu tutacağını ve sahip oldukları azaların dahi aleyhlerinde teker teker şahitlik edecekleri gün; cehennemin şedid olan azabına yaklaştırılacakları ve artık kendilerine bir yardım edenin de bulunmayacağı açıkça beyan etmiştir; yaptıklarına karşılık olarak, şiddetli ateşle tehdit edilmelerinin yanında, geçmişte yaşayan kavimlerin sonlarından ibret almadıkları ve kendilerine verilmiş olan aklı, bu hayati konuda kullanmamış olmaları kınanmakta ve bu cezayı hak etmiş bulundukları imâ edilmektedir. 17- Günün her anında yeryüzüne düşen ışık tayflarının dünyanın dönüşüne bağlı olarak, şuaların miktarının değişmesi gibi mü’min bir kulun kalbine doğan hakîkat güneşlerin de sürekli değişmesini ve farklılaşmasını doğru anlamlandırmak gerekir. Çünkü lahûti meselelerin zamana-mekâna ve şahsa göre değişmesi gayet doğaldır. Burada zamanın en büyük müfessir olduğu ve yeni dünya düzeninin insanlara dayattığı çok farklı istek ve mecburiyetler göz ardı edilmemelidir. 18- Hadisler bir Müslümanın hayatında karanlık bir yerde, doğru yolu bulabilmesi için etrafını onunla aydınlattığı, yakıtı ilahi kaynaklı bir nur olduğundan ışığı hiç tükenmeyen kandiller gibidir. 19- İyiliğe ulaşmak istedikleri nihaî bir hedefi gerçekleştirebilmek maksadıyla, başkalarına yardımcı olmaya değer bulanlar, bilemezler ki; Salihliğin ve cömertliğin ilk şartı karşılıksız verebilme erdemine erebilmektir. 20- Erkeklerin kadınlara muhtaç olarak yaratılması, nefis putuna indirilen en kuvvetli ve en yıkıcı darbedir. 21- Başkalarının açığını aramakla meşgul olanların; iç bütünlüğünü yakalayarak, huzura erememiş olmalarının acısını çıkarmak isterken, göstermiş oldukları psikolojik ve nörolojik davranış bozuklukları.

117

22- Yeme şehveti, konuşma şehveti, yazma şehveti ve üreme şehveti ne yazık ki günümüzde neredeyse hepsi de birbirine eşit seviyede. 23- Ademoğlu tarihin hiçbir döneminde, insanî değerlerine ve ruhî melekelerine, bugünkü kadar yabancılaşmamış ve kendi özünden bu kadar uzaklaşmamış olmasının, ahirzamanın en büyük alametlerinden birisini olduğunu göstermesi. 24- Daha fazla dünyalık elde edebilmek için çıkar hesabı yapanların, amelleri gelirken çoğu zaman ihlas ve samimiyet de hiç ardına bakmadan, intikam alırcasına oradan çekip gider. 25- Rahmetin taksimine rıza gösteremeyenlerin soluğu, cehennemin sıcağına erişir; çünkü Ebu Cehil ve Yahudiler de böyle yaparak, hiç utanmadan, arlanmadan ilahi taksimi sorgulama cüretini kendilerinde bulabilmiş; ilahi gazabın hararetini de enselerinde hissetmişlerdi. 26- Aklını başkalarına emanet edenlerin; bu akılsızlıklarının faturasının altından kalkılamayacak kadar ağır oluşu. 27- Haksızlık yapanlarla niçin mücadele etmeli: Hakk’ın o ali hatırını korumak için. Dünyada ve ahirette selam olsun bu hakikati insanlığa miras bırakan Hz.İlyas(as)’a. 28- Küfür etmek insan onur ve haysiyetine yapılmış en büyük tecavüz ve en vahim saldırılardan birisi olarak, öfkenin insanı Şeytan’a daha fazla yaklaştırması neticesinde, bu aşağılayıcı hakaretleri adet haline getirenlerin; sonlarının helakiyetle neticelenmesinden en fazla endişe etmeye müstehak olmaları karşısında ne yapacakları ve o anda sinir katsayılarının ne durumda olacağını düşünüp/düşünmediklerinin cevabı hususunda insanı tereddüte sevketmesi. 29- Ne için yaşatıldıklarının farkına varamayanlar; ne için öldüklerinin de anlayamadan geldikleri gibi göçüp giderler bu alemden. 30- Karşısındakini hafife alabilmek ve onu hor görebilmek, yalnız kendi değerinin farkında olamayan, aşağılık ve karaktersiz kimseler için mevzu bahis olabilir.. 31- Küfrün ve şirkin değişmeyen şekli, inananları çeşitli etiketler altında karalamak suretiyle kendilerini temize çıkarabilmek ve yapılan haksız ve hukuksuz uygulamaları mazur ve legal gösterebilmek için, müfterilerin psikolojik harp tekniklerini uygulayarak temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp gündeme getirdikleri, adını ‘irtica’ koyarak ortaya attıkları, asılsız ve kof iddiaların, medeniyet tarihinin en büyük; kuyruklu yalanını, iftira ve çarpıtma örneklerinden birini teşkil ediyor olması. 32- Hayatı yaşarken nefis ve hevalarına uyarak adaleti unutanların, kıyamet günü acıyla ilahi adaleti müşahede edecek olmaları. 33- Cahil olarak yaratıldığının farkına varamayarak, ilime gerektiği kadar ehemmiyeti vermeyenler, çukurlarla dolu bir yolda, gecenin en karanlık anında, zayıf bir fenerle yola çıkan, zavallı bir adamın halini andırırlar ki, bu hal hamakâtin zirvesi olarak görülüp, böyle birinin akıbetinin hüsran olacağı daha şimdiden söylenebilir. 34- Sosyal Psikoloji üzerine yapılan çalışmalar arttıkça, ehl-i kitabın muhakkiklerini, tevhid akidesine yakınlaştıracak olması.

118

35- Hayatı başkalarına zehir edenler; kendi elleriyle hazırladıkları zakkumu içmeden ölmezler. 36- Hayatın ağır tarafına omuz veren hanımların, nasıl olup da analık payesiyle cennetin kapısını ayaklarının altına aldıklarına, doğrusu hiç şaşmamak gerek. 37- İnsanların fıtratları içerisine dercedilmiş bulunan, mücadeleci ruh; eğer nefis ve batılla mücadeleye yönlendirilmediği takdirde, onun yanlış yerlerde konumlanmasına ve doğru tarafı seçememesine neden olduğu için yokolmasına sebebiyet verebilir. 38- Hz.Nuh(as)’ın kavmine mensup Salih insanların içinde yaşadıkları toplum tarafından çok sevildiği için daha sonraları onların aziz hatıralarını yanıbaşlarında devamlı hatırlamak isteyenler tarafından; bu kimselerin oturdukları yerleri kutsal adak mekanları olarak düzenlemeleri neticesinde, nesiller geçtikçe bu kimselerin, kavimleri içerisinde kendilerini sevilen bir zat konumuna yükselten iyilikleri ve kullukları unutularak, kendisine adak sunulan haşa birer tanrı olarak tapılmaya da başlanması çok ibretamiz bir olaydır. Bu elim olaydan çıkarmamız gereken ders; ademoğlu çok unutkan ve çok cahildir. Onun için insanları ifrat ve tefritten uzak kalarak övmek veya yermek çok büyük bir tehlikedir. 39- Hz.Adem(as) zellesinde mazurdur. Çünkü Taha Süresi 115. Ayet-i Kerime de Rabbimiz: “ Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda bir azim (bir kararlılık) bulmadık” buyurmuştur. Kendinden sonrakilere insan adı verilmesi onun bu unutması ardından gerçekleşmiştir. 40- Hermes’in İdris(as) olduğuna dair rivayetler vardır. Hermetizm öğretisi ise nefis terbiyesi ve ruh tezkiyesine dayandığı için peygamberlerin müşahede makamlarına insanı yaklaştıracağını iddia etmesi bakımından incelenmeye değerdir. Ayrıca şunu ifade etmek gerekir ki Allah-ü Teala İdris(as)’a yıldız ilmini (astroloji) öğretmiş ve yıldızların gökyüzündeki hareketlerini okuyarak, gelecekte vukû bulacak hadiselerin önceden tahmin edilmesi, kendisinden sonraki devirlerde bu ilmi bilen kâhinler tarafından çoğu zaman kullanılmıştır. Hermetiz’in Tanrısı, “her şeyin babası, hayat ve nur olan akıl” dır. O, Hermes’e “Nur benim, yani senin ilahın olan akıldır” der. Zatını sevdiği için “kendisine benzeyen” Adem’i yaratmıştır: “Meydana getirdiği oğlunun kendisine benzeyen güzelliğine hayran kalır. Gerçekte Allah oğlunda kendi suretini sevmiştir. Bütün yaratıklarını onun hizmetine verir. Bu metnin 26.pasajında tasavvuftaki fenafillah makamına denk düşebilecek bir öğreti vardır: “O da, diğer kuvvetler gibi olduğu için sekizinci gök üzerine yerleşerek, Baba Tanrı’yı yumuşak bir sesle tesbih eden diğer kuvvetleri duyar. O zaman hepsi birden işlerini bu kuvvetlere havale ederek mükemmel bir nizam içinde Baba’ya doğru yükselip, bu kuvvetlerin aynısı olurlar ve yüce Tanrı’yla birleşirler. Çünkü bu, irfana sahip insanların mutlu sonudur. Bu son onların da tanrı haline gelmesidir. Şimdi ne bekliyorsun artık? Benden bütün yolu öğrendiğine göre, hidayete ehil olanlara yol göstermeye başlamayacak mısın? Belki tanrı senin aracılığınla tüm beşeriyeti kurtarır!” 41- Allah’ın büyük, âlim kulları, kendi zamanlarında nübüvvet devrine nisbetle nebiler mesabesinde olmaktadır.

119

42- İnsana verilen benlik yani ‘ene’ sahibini dikey olarak yükseltip Rabbini bulmasına vesile olabileceği gibi onun bir vahidî kıyası olduğunun iyi anlaşılamadığı durumlarda insanı esfel-i safilin derekesine düşürerek; onu Firavunlara ve Nemrudlara arkadaş yapma potansiyelini içinde barındırdığı için tahkiki imanı tam manasıyla elde edememiş, ham ruhların bu yolda yaya olarak yürümesi, bir takım itikadi problemlere yol açabileceği için çok tehlikeli ve sakıncalıdır. 43- ‘İnsanoğlu, selim akla yabancılaştığı oranda kendine yabancılaşmış, kendine yabancılaştığı oranda da Allah’a ve onun mesajına yabancılaşmıştır. Kendisine, Allah’a ve eşyaya karşı yabancılaşan insanı, kendisiyle bilişik, barışık ve tanışık kılmak için, Allah peygamberleri aracılığıyla mesajlar göndermiş; fakat tarih boyunca bu ilahi çağrıya muhatap olabilmeleri için kaybetikleri öz benliklerini bulmaya ve ona dönmeye çağrılan hemen hemen tüm toplumlar, kendilerine gelen vahyin içeriğiyle değil, kendilerine vahyi getirenin kimliğiyle ilgilenmeyi tercih etmişlerdir.’ Bu da gösterir ki, önemli olan kimin söylediği değil, ne söylediğidir. Söylenen hak bir sözü kabule yanaşmamak, bir mürüvetsizlik alâmetidir. 44- İşrak (içsel bir aydınlanma) yaşamadan kim olduğunu bulabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun. İnsanın cevheri nefsinin altına gizlenmşiştir, eğer onu öldüremezsen özündeki hakikatlere de ulaşamazsın. Onun için, git, içini dışına çevirebilenleri ara, bul!.. 45- Hz.Peygamber’in örnek alınması, onun ahlaki tavır ve davranışların yeniden günümüz şartlarına uyarlanarak üretilmesi demektir. Bunun tersi ise onu tüketmek demektir. Onu(sav) tüketenler, ahlâkını örnek alamazlar. Sadece taklid edebilirler. Oysa Kur’an, O’nun(as) hayatını mü’minlere bir usvetü’l hasene, güzel bir örnek olarak sunmuştur. 46- İnsanoğlunun mayasında tartışmaktan hoşlanan bir şey var.(Hadis) 47- Namazı bir hayat tarzı olarak algılayamanlar, Allah kaygısını önceleyen bir hayat tasavvurunu da oluşturamazlar. Namazla hayatın birleştirdiğini parçalayanlar, ruh ve bedenlerini de birbirinden ayırmış olurlar. Zaten namaz ve doğruluk arasında çok yakın bir ilişki vardır. Birincisi insanın Rabbine karşı en önemli ve en öncelikli vazifesiyken, doğruluk ise erdemli bir insan olmanın ilk şartıdır. 48- Her insan Allah’ın ruhundan üfleyerek yarattığı orijinal birer varlıktır. Onun için insanları okumaya tabiî tutarken, bireyleri birbirinden ayıran özellikler dikkate alınmalıdır. Birisine ilaç olarak verilen aspirin, diğerine zehir olabilir. Hızır(as) ve Lokman(as) kadar hekimlikten anlamayanlar; öncelikle nefislerinden başlamalıdır, tebliğ ve irşad vazifesine. 49- Kur’an’ı hayata muallim kılamamanın, çeşitli sebepleri vardır. Bunların başında onun dilini anlayamamak, diğer insanların kınamasından korkmak, mesleğini kaybederek, fakir düşme endişesiyle yaşamak, Peygamberin söz ve fiillerine karşı kayıtsız kalmak, kendi batınını araştırmamak, ölümü unutup, dünyevi menfaatlerden daha fazla yararlanabilmek için ömrünü harcamak, terk edilerek yalnız kalmaktan korkmak, Şeytanın davetine kulak kesilerek, emrine âmade olmak, helâl ve haramı tespit

120

edecek ilme vakit ayıramamak gibi nedenlerle, insanların çoğu sonsuz bir hasareti ve pişmanlığı daha dünyadayken kazandıklarının farkına varamayarak yaşamaktadır. 50- İnsanın yazarak kendini ifade etmeye çalışması, onu fevkâlade özgürleştirir. Özgürleşen kimse ise hesapsız bir kuvveti benliğinde hisseder. Toplum içinde onların yaşayış ve yaptıklarını tasvip etmediği için garipleşenlerin, tüketim toplumunda azınlıkta kaldığını hissettikleri için yazı üzerinde duygudaşlık göstererek, ortak bir payda da buluşmaları neticesinde birbirlerini, diğerlerinden çok daha iyi anlayabilirler. 51- Her yer gül koksun istiyorsanız, boş bulduğunuz her toprağın, gerekirse vatanın her metre karesine gül ağaçları dikecek, gelecek neslin sağlıklı yetişebilmesi için cehd ve gayret göstermeyi, ailenize bakmak kadar kıymetli bir vazife bileceksiniz. 52- Başkasının kötülüğünü onlardan bir kötülük görmüş olanlar müstesna, tamamen fıtratı bozulmuş, kalbi kararmış, sadis ruhlu, hayvan mizaçlı insanlar isteyebilir. 53- İlahi bir nura sahip olmayan, iyiyi kötüden ayıramaz. Tasavvur ve muhakeme terazisini fıtratına uygun olarak, vahyin aydınlığında inşa edemeyen kimseler de bu nuru gerektiği gibi kullanmaktan aciz kalır. 54- Gaflet ve tembelliğin bir mazareti olamaz. 55- İlim cüz'i iradeye, hikmet ise külli iradeye bağlanmıştır. Çünkü ilim peygamberlerin mirasıdır, o güvenilir kaynaklardan okunarak temin edilebilir; ancak hikmet ise, manâ, muhteva ve maksatlarıla âyetleri kavrama, Kitabı anlama ve hakkıyla yaşayıp, onunla hükmetmenin ilmidir; eşyanın hakîkatini, hükümlerin illet, gaye ve neticelerini bilme, ‘neden, niçin’ sorularına cevap verebilme ilmidir. Müfessirler buna ‘Sünnet’ de demişlerdir ki, hiç de yanlış değildir. Bu da, Kitap gibi Allah tarafından Rasulüne inzal buyurulmuştur. Müceddid-i Elif-i Sani der ki; Ben ruhanî seyru sülûkumda görüyordum ki, Rasulü Ekrem(as)’dan rivayet edilen kelimeler nurludur ve Sünnet-i Seniyye’nin parıltılarıyla parlıyor. O’ndan gelmeyen parlak ve kuvvetli evrada ise o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı bile, evvelkinin en az parlağına denk gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet-i Seniyye’nin ışığı bir iksirdir; hem Sünnet nur arayanlara kâfidir, hariçte nur aramaya gerek yoktur. Zaten O(sav) kendilerinden de buyurduğu gibi; ‘(ağzını işaret ederek) bundan haktan başka bir şey çıkmaz’(Necm Süresi/53:3) 56- Aziz ve Celil olan yüce Allah’ın her kulunu ihsanın kölesi sanarak, ilerde onlardan daha fazla bir karşılık ve hayır umarak bugün onlara yardım yolunu tutmak; hayvancılıkla uğraşan Kabil’in sürüsü içerisinden en zayıf ve en çelimsiz olan ineği kurban olarak sunması gibi Allah’ın şanına layık olmayan eksik ve kusurlu bir borç verme biçimidir. 57- Yorgunluktan dili dışarı sarkan bir köpeğin üzerine yürüsen de yürümesen de onun dilini çıkarmaktan başka yapacağı bir şeyin olmaması gibi canlı fakat akıl sahibi olmayan sineklerin de insanları sürekli rahatsız etmeleri karşısında, şefkat ve merhamet sahibi olarak yaratılan insanlara ne düşer bilmem ki, kalbin en güzel

121

amelini olan akılı kendilerine karşılıksız bir surette hakkını vererek kullanmaları için armağan eden Rabbimize hesapsız şükürden başka. 58- İnsanın niyetiyle kalbi arasına yalnızca aziz ve celil olan Allah girebilir. Üstlerine vazife olmadığı halde bu işe soyunanlara konuşmaktan daha çok sükut yakışır. 59- Düşmanlarına dahi güzel davranabilmek nebevi bir metottur. Bu düşmanın görüş ve fikirlerini kabul edip ona teslim olmak manasında değildir; sadece onların da insan olduklarını hatırdan çıkarmaksızın, en güzel şekilde mücadele ederken buna ahlâki bir boyut kazandırarak; kimsenin onur ve haysiyetini kırmadan, aşağılamaksızın onları tek olan Allah’a hakkıyla iman etmeye davet etmekten ibaret olmalıdır. 60- Allah’ın yarattığı her canlı reşit oluncaya kadar masumdur. Masum olarak yaratılan herkesin Rabbini tanıması ve bilmesi aynı seviyede olmadığı için; herkesi bildiği kadarıyla sorumlu tutarak değerlendirebilmek gerekir, bilmediği için yanlış hareket eden birisini hiç kimse haksız yere asla suçlayıp, onu söz ve davranışlarıyla incitemez. Çünkü bilmeyen kimse özürlü sayılır; özürlü olanın hükmen durumu mazurdur, mazur olansa yaptığı her hangi bir davranıştan dolayı kınanamaz; takî aklının hakkını verip, niçin yaratıldığını, hayatı-ölümü ve ilahi adaletin neden dünyada dahi tecelli ettiğini düşünüp, doğru yolu ve özündeki cevheri, ömrü tükenmeden evvel keşfedene kadar. Sadece bunu yapmak da yetmez, aklı bulmadan evvel zihnin içerisine dercedilmiş olan ilahi nuru keşfetmelidir. Eğer bu nuru yaşarken bulamazsa; bu soruların doğru cevaplarını şeytandan dinlemek zorunda kalır ve daha dünyadayken kendisine verilenlerin hakkını vermediği için ahirette kendi ruhu başta olmak üzere, yüce Allah, melekleri ve tüm inananlar bu düşüncesize lanet edeceklerdir. 61- Ufak bir günahın terki yer ve gök ehlinin tüm ibadetlerinden hayırlıdır.(Hadis) 62- İnsan zulmani bir yerde yaşaması ve sürekli şeytan gibi bir düşmanın hile ve fitne tohumlarına açık olması bakımından aklından veya kalbinden geçen her düşünceyi alel acele gerçekleştirmeye kalkışmamalıdır. Ölçüler bellidir, Kur’an ve sünnetin belirlediği daire içerisinde kalmak için kendini zorlamalı ve Allah’ın koyduğu hudutları gözetmeli, onları aşmamalıdır. İnsanın hayatını idame ettirmesi kalbinin her an çalışmasına bağlı olmasından dolayı murabıtlar gibi sürekli kalbini kontrol etmesi çok zor bir meşguliyet olduğundan; bunun için ilahi yardıma günde beş defa dua ve namaz ile müracaat etmeli ve onun saptırıcı ve azdırıcı iğfalarından Rabbimize sığınmak, ebedi saadetimiz açısından ihmal edilmemesi ve asla unutulmaması gereken bir davranıştır. 63- Haksız olmasına rağmen kabilesinden veya ırkından birini tutarak, Hakk’ın âlî hatırına en geniş akrabalık bağını tercih etmek; Hz.Musa(as)’a henüz risalet gelmeden önce, bir Kıpti’yle kavga eden İsrailoğulları’ndan birini kayırarak, Kıpti olan adama bir tokat aşkeylemesi sonucu adamın ölümüne sebebiyet vermesinin karşılığı olarak, ahiret günü tüm insanların ondan diledikleri şefaatın önündeki tek engel olduğunu bilselerdi ne bu fiili işler; ne de cehenneme girmeyi, cennet nimetlerine tercih ederlerdi.

122

64- Eğer bir ağızdan hak ve hakîkat dökülüyorsa, ben o sözleri söyleyen kimsenin, ayakları altına paspas olmaya hazırım. 65- Kendisini tanıyana and olsun ki! Kendisinden şüphe edilmeyen bir hakikate dikkat çekmek için söze kıymetli varlıklar üzerine yemin ederek başlamak, sünnetullaha uygun ve calib-i dikkat bir husustur. 66- Nereden geldiğini unutan insan her an kibir ve gurura kapılma tehlikesiyle karşı karşıyadır; çünkü atılmış necis bir sudan yaratıldığını bilen; kendisine büyüklüğe ve gösterişe kapılmak konusunda, nefsine bir yol bulamaz. 67- İbretle bakan göz ipliği, gönül iğnesinden geçerek, hayat kasnağına sürekli birer yeni fırça darbeleri indirip dururken, dikkat et: Kur’an ve Sünnet çerçevesinden dışarı taşan ömrünü dolduran o rengarenk boyalar, sen farkında olmadan hikmete münafi bir iş ve söz; güzel olması için en değerli hazineni ona feda ederek verdiğin zamana uygun düşmeyen hayatının resmini ilerde bir gün bir film şeridi gibi karşında gördüğünde, şahit olduğun irtisamda hoşuna gitmeyen bir insibağ olmasın! 68- Bir şey icra ettiği fonksiyonlar bakımından birden fazla değişkene bağlı olarak hareket edebilir. Örneğin Ay ışık yönünden Güneş’e, dönüş yönünden ise Dünya’ya bağlı olarak haraket eder. Yine aynı şekilde Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece-gündüzün, Güneşin etrafında dönmesiyle mevsimlerin oluşması gibi. Tıpkı bu örneklerdeki gibi bir insan da ruh bakımından Kur’an-ı Kerim’e, beden bakımından da Sünnet’e bağlı kalarak; çekirdeğin etrafında elektronların sürekli birer Mevlevi gibi dönmesi gibi insanı kâmil makamına ulaşarak, kalp ikliminde feth-î ûruclar gerçekleştirerek, rahatlıkla Arş’ı Alâ’nın çevresinde seyeran ve seyahat yapabilir. 69- Büyük düşünürleri büyük yapan yaşadıkları iç çatışma ve çekişmenin çok şiddetli ve yoğun olarak gerçekleşmesi ve dert ve çile toplayarak geçen ömürleri içerisinde daha önce kimselerin gemiyle gitmeye dahi cesaret edemediği, ulaşılmaz gördüğü evrenin derinliklerine feraset ve basiret nuruyla kulaç atarken, topladıkları elmas ve incileri yüreklerine sığdırarak, bu seyru sülük seferinden döndüklerinde, insanlığa alemin tüm esrarını da armağan edecek kadar cömert ve vefalı oldukları kadar birr ve takvanın da sevdalıları olabilmeleri, gerçekten kendilerine hayran bırakıyor insanı. 70- Allah’ı sevmenin tamamlayıcısı olan Allah korkusu değildir. Eğer illâ ki bir korkudan bahsedilecekse bu da, ancak Allah’ın sevgisinden uzaklaşma korkusu olabilir. Çünkü Allah’ı aşkla sevenin ondan korkması farz-ı muhaldir; fakat sevenin sevdiği için bazı fedakarlıklarda bulunması, bu sevdanın gerçek oluşuna kuvvetli bir delildir. Allah korkusu, Onun sevgisinden mahrum kalma endişesini içinde barındıran bir Allah kaygısına inkılap edebiliyorsa, bu manevi güç insanı kâmili Muhammedî Nur’a yaklaştıran en büyük ve en etkili ve ateşleyici bir itici güçtür. Ra’d Süresi, 20/21: ‘Onlar ki, Allah’a verdikleri söze sadakat gösterirler ve fıtrat sözleşmesini ihlal etmezler. Yine onlar Allah’ın kurulmasını emrettiği bağları kurarlar. Zira onlar Rablerinin sevgisini yitirme kaygısıyla titrerler ve hesabı kötü vermekten korkarlar.’ 71- Dünya o kadar denîdir ki; din için dahi istenemez. Çünkü dünyada herhangi bir şey yükselirse, Allah onu ahirette mutlaka alçaltacaktır. Ancak kafirlerin baskı ve

123

zulümlerinin şiddetine karşı koymak için dünya saltanatının istenmesi ancak bu şartlar altında mazur görülebilir; yalnız bunu yaparken de meselenin beşerî boyutu ihmal edilmemeli bu kutsal vazifeye talip olanların genişleyen maddi imkânlar karşısında beşerin nefislerinin talep ve arzularına, meyletme ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu o kadar hassas bir konudur ki kıldan ince kılıçtan keskin bir konudur; çünkü nisyan ile malûl olarak yaratılan ademoğlunun nihayi gayesini kaybederek, peşinden koştuğu dünyayı satın almasıyla hayatı inkıraza uğrayan insan sayısı, maalesef hiç de azımsanmayacak kadar çoktur.Rahmet ve inayet çok çalışarak veya çok ibadet edilerek elde edilmez; yalnız Allah’a abd olmakla ve Allah’ı tanıyarak özgürleşmekle erişilen bir devlettir. 72- Gözü açılmadığından rızkını temin edebilmek için sürekli bir koloni içerisinde yaşaması gereken gece-gündüz çalışan bir karınca gibi olmaktansa; ilkbahar gelince tomurcuklanarak, yaza doğru cennet kokuları saçarak açan, bin bir çeşit çiçeği özgürce tek başına tavaf edercesine dolaşıp, topladığı özütlerden billûr lezzetler devşiren bal arılarının; günleri petekteli kovanlara çevirerek, doğal seleksiyon için oynadığı büyük rolün bir benzerini, insanın baktığı her şeyde ûkbaya açılan bir pencere bulunduğu hakikatini herkese gösterebilmek, dünya ile ahiret arasında peygamberler eliyle kopmaz bir ip kullanılarak, hali hazırda kurulan köprünün üzerinde adım adım ilerlerken, bu hayat köprüsünün halatlarına, kalp nurunun akla düşürdüğü remizleri zikreden kimsenin her adımında, kopmaz iplerin üzerine onları daha da sağlamlaştırmak için birer ilmek daha ekleyerek, sırat köprüsünden sağsalim karşıya geçmek isteyenlere; sırat’ıl müstakıym’in yolunu gösterebilmek, bakış açılarındaki gönyelerinde; ekliptik düzlemi ile ekvator düzlemi arasında bulunan eksen eğikliği kadar benliklerinde bulunan sapmayı giderebilmek ve onları daha fazla ehl-i sünnet vel-cemaat çizgisine yaklaştırabilmek için, arı gibi hür ve çalışma iradesine sahip olmayı, iradesizliğe, göz ve kalp nurum aklımı ve yolumu aydınlattığı müddetçe tercih ederdim. 73- Kur’an, ülü’l-emr’e itaattan söz eder; ama kimin ülü’l-emr olduğu bilinmeden her emire körü körüne itaat etmek, çok zaman şeytana itaat etmek demek olabilir. Kur’an kıtalden, kâfirlerle savaşmaktan söz eder; ama hangi durum ve şartlarda ve nasıl savaşılacağı bilinmezse, İslam adına katliamda bulunulabilir. Kur’an bazı önemli suçlar karşılığında hadler koyar, fakat Kur’an’ın hayata hayat yapıldığı bir zemin teşekkül ettirilmeden, İslam’ın kendi seyir çizgisinde bir Medine kurulmadan bu hadleri uygulamaya kalkmak, İslam adına nice şerlere yol açabileceği gibi, İslam’ın zihinlere, kalplere ve hayata hayat olan o diriltici nefesi ve ab-ı hayatı çokları nezdinde yanlış değerlendirilebilir, istismar edilir ve İslam düşmanlarına propaganda malzemesi verilmiş olur.(Ali Ünal, Din Etrafında) 74- Lebîd’in şu sözü ne kadar hoştur: ‘Kendisinden daha güzel terbiyeci yoktur, kabiliyetli için. Salih bir arkadaş da islah edicidir, insan için.’ Allahü Teala’nın lütfuna ve ihsanına en layık olan Salih bir kalp sahibiyle, sadece kendi hesapları için Salih olanlarlar arasında çok büyük bir fark vardır ki, bu fark yedi kat gökle, yedi kat yer arası kadar

124

geniştir; çünkü kendi şahsi menfaatini düşündüğü kadar kardeşini düşünmemek, isar hasletine ve kelimeyi tevhidin ruhuna tamamen aykırı bir durumdur. Kaldı ki insan yaratıldığında çok cahil ve çok zalim bir vaziyette olmasının bir sonucu olarak; kime dost kime düşman olacağı hususunda tereddüte düşmesi, aleyhinde olan her söz ve davranışa karşı düşmanlık beslemesinin, haklıyı koruyarak, ona hakkını geri verebilmek için mücadele etme erdemi ve izzetine nail olabilecek iktidar elinde mevcutken, mazlumu hakkından vazgeçirebilmek için ona maddi ve manevi çeşitli rüşvetler teklif edilmesi karşısında; gurura mağlup olmaktan kurtulamayarak, uhuvveti Mısır’dan esen samyeline, ihlası okyanus ötesinden gelen sele kaptırıldığının ve adalet kılıcının rahmet bulutlarına tercih edildiğinin bir nişanesi olmasının yanında, kendi seslerinin yankısını, iradesini yalçın bir dağ olan Uhud Dağı’nın taşına, toprağına emanet eden birisinin sinesine çarparak geri dönen yankılarına dahi tahammül edemezlerken; nasıl olur da başkasından bu yapılan haksızlık ve zulümleri affetmesi ve sabretmesi ondan beklenebilir? Zalimin zulmüne ortak olmayı göze alanlar, onun kendisini savunmak için getirdiği doğru veya yanlış, gayrî ahlâki yollardan elde ettiği uydurma bir takım delilleri kanıt kabul ederek, doğru hüküm verdiklerine kendilerini ikna edebilmek için vahdeti unutarak, kesrete güvenip, kalbe atılan her bir vesveseyi teker teker dillendirme cesaretini kendilerinde bulanlar; Allah’ın şedid olan gazabından ve azabına uğramaktan; daha önce yaptıklarına güvenerek, kurtuluşlarından hiç de bu kadar emin olmasınlar... 75- Kalbim temiz diyen ilk varlık; şeytandır, yalnız kalbini temizleyemeyenler, onun hileleri karşısında aciz düşmekten kurtulamazlar. İnsan iki küçük organından ibarettir. Kalbi ve dili. Kişi Allah’a teslim olamaz, kalbi ve dili ona teslim olmadıkça. ‘İnsanın kalbinde bir nokta vardır. Bu nokta kilitliyse eğer, o kalbin sahibi hakkı görmede kör olur. Allah-ü Teala bir kulu hakkında hayır murad buyurmuşsa o kilidi açar. Böylece o kulun basireti de açılır. Nasıl ki düşen yağmurdan, yalçın kayalar değil, ekin ekilen tarlalar en çok istifade ederse, aynen bunun gibi de o kalbe rahmani ikramlar ve ilhamlar coşarak gelir. Bu gönül sahibi Allah’ın emirlerine inkıyad etmeyi başardığı gibi, Allah’ın nuru sayesinde yakine kavuşur, kalbi huzura ve itminana erer, bu öyle bir hal alır ki, artık oraya gelen letaifler oradan çıkamaz, kalb-i selim(kibir, hased, hırs gibi hastalıklardan salim) bunların muhafaza edildiği geniş bir ambar gibi olur, oraya her ne gelirse saklar ve konuşurken de dilini hak ve hakikatten ayırmayarak, sadakat ve istikamet üzere kullanan sadıklardan olur.’(Hadis Meali) 76- Güçlüyken dik durmasını becerebilmek erdem değildir; gerçek erdem en zayıf olduğun bir anda güç ve iktidar sahibi kimseler karşısında olsan bile, yapılan en ufak bir haksızlığa dahi razı olmaman ve işin ucunda darağacı dahi bulunsa, doğru bildiğini söylemekten, yeryüzünde dahi adaleti tesis edebilmek için bulunduğun yerden bir adım bile olsun geri adım atmayı ar sayan bir adamın davranışıdır. 77- Suçlu arayan, suçunu itiraf edendir.

125

900 KATLI İNSANA DAİR SON ON SEKİZ REMZ

1- Benim dilim aracılığıyla insanoğlunun ortak kültürel bilgi ve birikimlerinin çağladığı pınarlardan fışkıran ab-ı hayat suyundan, kalp kabının genişliği ölçüsünde biriktirdiğim hikmet incilerinden kabına sığmayarak taşan sözlerim tıpkı aşılayıcı rüzgarların, atmosferde yağmurla birleşmesi gibidir. Gök yüzünün meşîme-i şebinde sükun bulan, bu nezih birleşmeden doğan her yeni nur; kimin kalbine düşmüşse, o damlayı oluşturacak olan nüvenin özünde kenz-î mahfîlerin sırlarını ihtiva eden, nurefşan bir nutfenin süveydayı döllemesiyle, yeniden hayata doğabilmek için, daha önce gözlerin görmediği, kulakların işitmediği genişlikte bir okyanusta, ömür boyu sürecek olan, gizemli bir yolculuğa yelken açmaya rıza gösteren herkes; hangi millete mensup bulunursa bulunsun, hangi inanca sahip olursa olsun, sorgusuz-sualsiz benim manevi müridliğime, doğrudan doğruya kabul edilecektir. 2- Allah ile arasındaki sırrı bilmeden kimse hakkında kesin hüküm verme. Başlarına gelen bela ve musibetlerden ötürü insanları kınama; çünkü belaların en şedidi, peygamberlere ve onu layıkıyla sevenlere sağnak sağnak gelir. Dolayısıyla, her bela, eğer sabır ve rıza ile karşılanabilirse, içerisinde birer tuba-i cennet çekirdeği taşıyor denebilir. Hz.Eyyüb(as)’ın bir fakire iyilik etme imkanı varken, bunu şeytanın vesvesiyle unutması seni sakın aldatmasın. O bu ihmalinin faturasını daha dünyadayken fazlasıyla ödemiş ve engin sabrı dolayısıyle Allah’ın mağfiretine ve affına mazhar olduğu için övdüğü kutlu peygamberler arasındaki yerini çoktan almıştır. 3- Ananevi olarak Türk aile yapısında çocukların ve gençlerin ailevi meselelerde söz haklarının bulunmamasının, kendilerini ilgilendiren meseleler olsa dahi hiçbir konuda görüş ve fikirlerine değer verilmemesinin, olumsuz bir yansıması olarak, gençlerin kişiliklerinin ve şahsiyetlerinin gelişimini olumsuz etkilediğinden, bireysel başarılarının önünü kesen, bir davranış bozukluğuna sebebiyet vererek; aidiyyet duygusu içinde, kendilerini bir grupla veya belli bir ideolojiyle özdeşleştirmek suretiyle, ilmi ve bilimsel meselelerin birinde derinleşerek, onda uzmanlaşmak yerine, genel olarak toplumu ilgilendiren gündelik meseleler hakkında, tam olarak bilgi sahibi olamasalar dahi, olumlu ya da olumsuz bir görüşlerinin bulunmasını, tercih etmelerinin, gerçek manada halkı iyiye ve doğru olana yönlendirecek olan aydınların, kendilerini çok iyi yetiştirmiş ilim ve fikir adamlarının, ortaya çıkmasını engellemesinin bir sonucu olarak, yol haritaları daha önceden birileri tarafından çizilmiş, çıkarcı, menfaatperest tetikçi kalemşör yazar takımının milleti belirlenen istikamete kanalize edebilmek, kutuplaşmayı temin edebilmek ve havayı dumanlaştırıp, suyu bulanıklaştırarak, emelleri doğrultusunda daha rahat balık avlayabilmek için, her türlü maddi imkanlarını ve manevi etkinliklerini kullanarak sürekli topluma pompaladıkları; korku ve endişe ortamına zemin hazırlayabilmek için, tarihte çok acı ve kanlı bir şekilde yaşanmasından dolayı, milli hafızada derin bir iz bırakan; olay ve hadiselerin arkasına sığınarak, fikir ve çözüm üretmek yerine, gençliği tahrik edip, düşünmeyi ve sorgulamayı ortadan kaldırarak, sırf sloganlarla yaşayan bir nesil haline getirebilmek 126

4-

5-

6-

7-

maksadıyla, devamlı insanları geçmişte yaşamaya zorlayarak, değişen ve gelişen şartları ortadan kaldırarak, insanlara ve olaylara geçmişin penceresinden baktırmaya çalışmak, antidemoktatik yollardan istedikleri koşulları dikte ettirebilmek için her türlü gayr-ı meşru, yol ve yönteme başvuracak kadar gözünü karartan, asker veya sivil idarecilerin yönetici olabildiği bir ülkede, hangi ulus olursa olsun böyle bir milletin ileriye bakarak, geleceğin ulus devletini, sağlıklı bir şekilde inşasını sağladıktan sonra, modern çağın ulaştığı medeniyet seviyesini yakalaması, maalesef gerçekleşmesi imkansızın da ötesinde koskoca bir hayal ürününden başka bir şey değidir. Her olay yaşandığı zaman, mekan ve şartların etkisi hesaba katılarak, özellikle doğru ve adil kararlar alınabilmesi için ilgili olayın geçtiği zaman dilimi içerisinde kalınarak, değerlendirilme de bulunmak zorunludur. Böyle olmalıdır ki; doğruyla eğri birbirine karıştırılmasın, köprünün altından çok sular akmasın, dokuz köyden kovulanlar onuncu köyden de kovulmak zorunda bırakılmasın, haksız yere kimse kınanmasın, makam ve mevki sahibi, iktidar sarhoşu zalimlere kimse arka çıkamasın, mukarrebunun seyyiatının, ebrarın hasenatı gibi olduğu unutulmasın, hakkı ve hakikati söylemeyi dilsiz şeytan olmaya, tercih edenler hainlikle yaftalanıp, iffetsizlikle damgalanmasın, yüceler yücesi ilahi bir makamda bulunan tevhid akidesine, toz kondurulmasın, ihlas ve samimiyet bir inat uğruna riyaya ve ucuba satılmasın, bir daha kimse ‘sırrını’ ifşa etmek zorunda bırakılmasın, batıl olandan hakk cesaretle tutulup çıkarılsın, kimse borçlu olduğu birine, onun başkalarına olan borcunu hatırlatılarak zelil bir duruma düşürülmesin, haklı ve üstün çıkabilmek için tecessüs peşinde koşularak, mü’minin onuru ayaklar altında çiğnenmesin, hiç kimse kendi hatalarının ortaya dökülmesine tahammül edemeyerek, takınılan adavetkârane tavırları mazur gösterme gayreti içerisine girmesin, dostunu düşmanla karıştırma gafletinin altına sığınarak, zevahiri kurtarmaya çalışmasın! Ey iman edenler! Müslüman olarak can verin emri, bilmem ki ne zamana dek yalnız emir olarak yüce Kur’anın raflarda durduğu gibi duracak ve bu yüce ayet şöyle tefsir edilmekten hala ürkülecek. Ey iman edenler! Müslümanca yaşayın. Muhammed Süresi, 7: ‘ Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar.’ Dünya saltanatından kurtulup, aile ve mal-mülkten yetim olarak yaşamayı; ancak kendini iyi bilen arifler, hakkın hatırını en âlî makamda tutmayı başarabilen gönüller, insanların hor görüp, kınamasına aldırmayan Muhsinler, Allah’tan başkasının öfke ve gazabından korkmayan Salihler, o diriltici Mesihî soluğu ve Muhammedî ruhu insanlara ulaştırmayı gaye edinen muhacirler, niçin yaşatıldığının esrarını çözmüş sehavet ehli ensarlar, ahiret sultanlığını geçici dünya saltanatına değişmiş zahidane dervişler, gönlüne yağan ilahi mevhibe ve varidatlarla kendinden geçerken, kendi benliğini yitirmiş, ilahi kudreti daima sağ omzu üzerinde hissedebilen ademler, başarabilir… İnsanları bulundukları konum itibariyle değerlendirmek esastır, onlardan hiç günah işlememelerini beklemek; ıssız çölde bir kanadın tüyü kadar esen rüzgara açık bir

127

beşer olarak yaratıldığı için unutabilen, zaman zaman his ve hevasına uyabileceğinden dolayı, hassas olarak yaratılan bir nesneyi, nebilere has bir hususiyet olan ismeti tüm insanlığa şamil kılmaya çalışmak eğer ulaşılmak istenen bir gaye ve hedefse makul ve makbul karşılanabilir; fakat eğer bu tüm ademoğluna şamil kılınmaya kalkılırsa Araf Süresi, 42: ‘ İman edenler ve iyi amellerde bulunanlar -ki biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmeyiz işte onlar cennet ehlidir ve orada ebedî olarak kalacaklardır.’ Kaidesine ve Rahman, Rauf, Rahim, Kerim, Gafur, Hannan, Settar, Afuv ve Vedud esma-i ilahisinin birer tecellisi olarak herkese taşıyabileceği kadar yük yükleyen ilahi fermana aykırı bir işe kalkışmak olur ki bunda ısrar etmekse, farkında olmadan ehli kitabın din adamlarının yaptığı gibi dinde aşırı giderek, insanları dinden soğutmaya, Allah’ın affını ve mağfiretini küçümseyereye, kulların günahlarını bahane ederek, kulla-Allah arasına kendilerini yerleştirerek kendilerine kudsiyet atfetmekten öteye geçemeyen bir çaba olmaktan, şirk işmam eden bir istek olmaktan, kendini kurtaramayan bir talep olmaktan öteye geçemez. 8- İnsanlara yalnızca samimi olarak sevgini verdiğini onlara hissettirirsen, henüz onlarla yeni tanışmış olsan dahi bunun karşısında onlar sana hayatlarının en kıymetli hazineleri olan tecrübelerinin içerisindeki inci ve mercanları cömertçe avucuna saçmaktan kendilerini alamayacaklardır; çünkü sevgi eltaf-ı Sübhaniyye penceresinin hikmet perdelerini aralayan bir kapıcı hükmündedir ve karşılık beklemez. 9- Eğer insanlar önemsiz görerek, işledikleri fiillerin ya da ifratkâr tüketim alışkanlıklarının itidalden sapma, gaflet, kalp katılığı, dikkatsizlik ve aptallık gibi marazları doğurduğunu, fazla sulanan bitkilerin yapraklarının sararıp solarak dökülmesinden ibret alarak, anlayabilselerdi eğer; bayrağın üzerinde rüzgârın bir sağa bir sola sallayarak hareket ettirdiği, nefis aslanının karşısına hiç tereddüt etmeden, teyakkuz halinde beklediği için şeytanın vesvese ve iğfalleri karşısında uyanık olan irade aslanını çıkartır, kendisine yeryüzünün halifesi olarak, emaneten bahşedilen; akıl, göz, kulak, basiret, feraset, muhakeme gibi kuvvetli tüm askerlerini her an devam eden büyük cihadı kaybederek, ebedi bir azaba düşme tehlikesinden halaskâr kalabilmek için cepheye sevkeder, sahip olduğu maddi ve manevi bütün teçhizatını nefsiyle olan cihadı kazanabilmek için bu uğurda seferber eder, doğumuyla başına açılan bu en büyük davayı lehine sonuçlandırabilmek için tüm cehd ve gayretini sergilerken, son nefesine kadar düşmanıyla yaka-paça olarak mücahede ve mücadele etmekten de bir an olsun geri durmazlardı. 10- Sevilmesi için yaratılmış bir varlık olarak kadınlar, uzun saçları, göz alıcı endamları, nazarları okşayan anaç olarak yaratılan vücut yapılarıyla, her biri birer Tekvin esmayı ilahisinin tecellesine mazhar olarak yaratılmış, erkeklere bir yardımcı ve hoşlarına giden bir hayat arkadaşı olarak dünyaya gönderildiği için, ricâllerin şükrünü edadan aciz düştükleri, onların kıymetlerini idrakte adil davranamayacaklarının farkına vararak, nazenin olarak yaratılan dünya hurilerine karşı insan haysiyeti ve onuruna yakışan en güzel hal ve davranışlarda bulunabilmenin zorluğu ve çetinliği.

128

11- Ebeveynler çalıştığı için, çocuklarına karşı olan sorumluluklarını ve görevlerini tam olarak yerine getiremediklerinden, vicdanî rahatlamayı gerçekleştirebilmek ve bu açıklarını kapatabilmek için, çocukların tüm ilgiyi kendi üzerlerinde toplayabilmek için yaptığı oyunvari kaprislerine aldanarak, en ufak meselelerde dahi onlara seçme ve tercih hakkı bırakmayarak, kendilerini onların her istediğini yerine getirmek mecburiyetinde hissetmeleri çocuğun ruh ve beden sağlığını olumsuz etkileyerek, sabırsız, bencil, sinirli, ahlâksız ve saygısız olarak yetişmelerine zemin hazırlaması. 12- Kalpleri bir noktada toplama ve kaynaştırma sadece, dinini tesis hususunda Allah’tan gelen bir yardımla mümkündür. Enfal Süresi, 63: ‘Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalblerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hakimdir.’ Kalpler batıl heva ve heveslere, dünya meyline çağrılırsa, rekabet hasıl olur, ihtilaflar yaygınlaşır. Hakk’a döndürülür, batılı ve dünyayı reddeder ve Allah’a yönelirse, cihetleri (ve gayeleri) birleşir, rekabet ortadan kalkar, ihtilafar azalır, yardımlaşma ve dayanışmanın güzel bir şekli ortaya çıkar, bu husustaki kelimenin (ve işbirliğinin) sahası genişler, bu suretle devlet büyümüş olur. Etnik azınlıkların ve cemaatlerin çok yaygın olarak yer aldığı toplumlarda, bireyler arasındaki rekabet ve hasedi ortadan kaldırarak millet şuurunun tüm kültürel ve moral değerlerin bir araya getirilerek, kalplerin bir noktaya teksif edilmesiyle sağlanan ülkü birliğinin oluşmasında din çok önemli bir işlev görmektedir. Bu nedenle denilebilir ki, sağlıklı bir psiko-sosyal zeminde medeniyetin tüm görkemiyle üzerine inşâ edilebildiği; o muhteşem iki direkten birisi asabiyetse,(dil, tarih, yurt ve ülkü birliği ile birlikte yaşama iradesi) diğeri de hiç kuşkusuz dindir. 13- Peygamberlere ilimle birlikte hikmet de verilmiştir. Onlara verilen hüküm nasıl şüpheye ve nefsaniliğe yer olmayan hüküm ise, onlara verilen ilim de, kendisinde asla cehaletin yeri bulunmayan, eşya ve hadiselerin manâ ve hakikatine nüfuz, insanın iç dünyasını, nefsinin hallerini tanıma ve onu terbiye ilmidir.(Fahreddin-i Razi, Taberabâî) 14- ‘Halvet ve yalnızlığı anlamaya çalışmak, O’nu elde etmeye vesiledir. Mükâşefe sınırında durmak, kurtuluştur. Allah’a yakınlığın ilmini öğrenmek, vuslattır. Cevap vermemeyi çirkin görmek, azıktır. İlâhi hitâbı dinlemeye götürücü yolları kabulden imtinâ etmek, tekellüf ve zorlamadır. Allah’a yönelişte sahip olunan ilmî idrâkin yok olmasından korkmak, günahtır. Nefsin fısıltılarına kulak kabartmak, Hakk’tan uzaklaşmaktır. Karşılaşma sırasında boyun eğebilmek, yiğitliktir. Üns makamında sevinç, aldanmadır.’ (Ziyâuddin Ebu’n-Necib es-Sühreverdi) 15- Kalbi sürekli ağlamayanlar, ne kendilerine karşı ne de başkalarına karşı dürüst davranabilirler. 16- Yarın Allah’ın meclisinde birlikte sohbet için oturacak olanlar; vera(takvada ileri gitme) ve zühd(dünyaya ehemmiyet vermemek) sahibi kimselerdir.(Hadis Meali) 17- Doğrulukla ihlas arasındaki kuvvetli bağın bir benzerinin, hidayet ile rahmet arasına da gizlenmiş olmasındaki esrar-ı Sübhanî.

129

18- Yeni ve daha adil bir dünya oluşturmanın zorluğu karşısında Kâfirlerden daha fazla çalışmaktan kaçınanlar bu tembelliklerinin cezasının ağır bir bedeli olarak dünyanın kulları olan Allah düşmanlarına köleleşerek ödemek zorunda kalabilirler. Zulümleri ortadan kaldırabilmek için herkes kendi istidadı ölçüsünde gerekenleri yapmalıdır tıpkı benim Allah’ın lütfu sayesinde sahip olduğum, hak ve hakikat olduğuna yakinen inandığım sözlerimi, herkese ulaştırmaya çalışmam gibi. İlim tahsil etmek için zamanını harcayan, bu yolda saçlarını ağartan ve alın teriyle kazandığı malını infak eden cömert Mü’minlere, Allah yolunda kafirle gece-gündüz çarpışan Mücahidlere; Allah’ın dinine her asırda sahip çıkmış olan; onca enbiyanın ve evliyaların yeni dünya nizamını onların rehberliğiyle inşâ etmeye soyunanlara, tüm iman edip salih amel işleyen kulların âlî hatırına muhabbetle, kucak dolu selamlar olsun!

130