Paul Verlaine

ÇEVİRİ, ANLAYABİLMEK ve de YAPABİLMEKTİR Mustafa Durak

ÇEVİRİ ANLAYABİLMEK VE DE YAPABİLMEKTİR (Nicolas Ruwet, Brice Parain,) Mustafa Durak

Sagesse, III, vi Le ciel est, par-dessus le toit, Si bleu, si calme! Un arbre, par-dessus le toit, Berce sa palme. La cloche, dans le ciel qu'on voit Doucement tinte. Un oiseau sur l'arbre qu'on voit Chante sa plainte. Mon Dieu, mon Dieu, la vie est là, Simple et tranquille. Cette paisible rumeur-là Vient de la ville. - Qu'as-tu fait, ô toi que voilà Pleurant sans cesse, Dis, qu'as-tu fait, toi que voilà De ta jeunesse? Paul Verlaine 0. Giriş: Yazının başlığı gereği, öncelikle şiirin anlamının ortaya konması gerekir. Ben, şiirin anlamı üzerine zaten fransızcada yapılmış önemli bir çözümlemeyi ve şiir üzerine dil felsefesi ile ilgili bir kitapta rastladığım açıklamayı aktararak, bu şiirin anlaşılması sorununu büyük ölçüde çözeceğimi düşünüyorum. Şiirin türkçede bulduğum üç çevirisine ek, kendi çevirimi de ekleyip bir değerlendirmeye gideceğim. Elbette çevirilerdeki yorumlarla birebir bir uyuşum bir yana bazı noktalarda taban tabana zıt yorumlar içinde olabileceğim. Bu

yüzden kendi anlamlandırmalarımı da karşılaştırmalar sırasında yeri geldiğinde vereceğim. Şiirle ilgili tarihsel not: 30 Mart 1844'de Metz'de doğan Paul Verlaine, 8 Ocak 1896'da Paris'te ölür. Verlaine'in yaşamında Rimbaud ile karşılaşma ve ayrılık süreci (1871-1875) onun için kriz dönemidir. Bu dönemde, Brüksel'de, yanına çağırdığı Rimbaud'yu aralarındaki tartışmanın ardından vurması yüzünden, Rimbaud'nun şikayetini geri çekmesine rağmen iki yıl tutukluluğa mahkum edilir: (1873-1875). 1874'te karısınıdan boşanma kararı gelir. Ayni yıl “Sözsüz şarkılar” (Romances sans paroles) yayınlanır, bir nüshayı Rimbaud'ya yollar. Rimbaud, hiçbir tepki vermez. Verlaine, birden hristiyanlığı benimser. Monarşi yanlısı ve gelenekçi olur. “Bilgelik” adlı şiir kitabının bir kısmını tutuklu iken yazar. Kitaptaki şiirlere ad verilmemiştir. Kitap, roma rakamlarıyla üç bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde 24, ikinci bölümde 9 şiir (ancak 9. şiir tek dizedir: “Zavallı ruh, işte böyle”dir) Üçüncü bölümde 21 şiir yer alır. Söz konusu edilecek şiir üçüncü bölümün 6. şiiridir. Bu şiirden öceki şiir, şairin bu şiirle ilgili ruh halini yansıttığı için, 6.şiir hakkınd bize ön bilgi verebilir. 5. şiirin çevirisi: "V. Kapkara bir uyku /düşüyor hayatımın üstüne /Uyusun tüm umut /Uyusun tüm iştah/ /Göremiyorum artık bir şey /Yitiriyorum belleğimi /Kötülük ya da iyilik... /Ey üzücü tarih/ /Bir beşiğim ben /Bir elin salladığı /Oyuğunda bir mahzenin: /Sessizlik, sessizlik!" Nicolas Ruwet: “Paul Verlaine'de Müzik ve Görüntü” (1): Nicolas Ruwet, “Paul Verlaine'de Müzik ve Görüntü” adlı çalışmasında bu şiiri şöyle irdeler: “Değişimli iki ölçü üzerinde çapraz uyaklı dört dörtlük. Sekiz heceli tek dizeler eril uyaklı. Dört heceli çift dizeler dişil uyaklı. Eril dişil uyaklar arasındaki karşıtlık ses olarak her yerde algılanabilir. “Sekiz artı dört eşit oniki: Verlaine'in tipik ölçütlerinden birine uygun olarak her iki dize bir 12 heceli ediyor. Sözdizimsel olarak virgül ile tek tümce haline getirilmiş, eklemeli iki ayrı tümce içeren son dörtlük dışında her 12 hece bir tümce.

“Uyak dizgesi bu bölümlemeye denk düşüyor. Her kıta eril uyaklarla ayni sözcüğü yineliyor: toit, voit, là, voilà; voilà ses açısından voit + là ile ayni. Toit ile toi da öyle. Son bölüm sekiz hecelinin ikinci yarısında şiirin tüm eril uyaklarını görünüş düzeni içinde özetliyor. Tersine dişil uyakları oluşturan sözcükler dilbilgisel değişik ulamlara aittir: sıfat (calme) /isim (palme), fiil (tinte) /isim (plainte), sıfat (tranquille) /isim (ville), zarf (sans cesse) /isim (jeunesse). Her bölüm belirli dişil bir sözcükle bitmektedir. Uzun ve kısa, eril ve dişil dize arasındaki tek uygunluk üçüncü bölümde /lâ vi e lâ/ ile /vieñ dö lâ vil/ arasında ses açısından kurulmuştur. “Şiir baştan sona tekil ve haber kipinin présent (2) zamanındadır. (4.bölümdeki as-tu fait, sözdizimsel olarak présent'dır). 80 sözcükten 69'u tek hecelidir. Bu üç özellik basitlik izlenimi uyandırmaktadır. “Her bölüm uyaklar ve sözdizimle kişileştirilmiştir. Bu bölümler karşılıklı ilişkileri içinde ele alınırsa birbirlerine binişen üç düzenleme görülür: a) ilk iki bölümü son iki bölümden ayıran düz yapılama. 1. ile 2. arasında sözdizimsel yoğun, açık bir koşutluk var. 3.ve 4.'de bunlar yineleniyor. 3. ve 4.'deki koşutluk, 1.ve 2.'dekinden daha açık. b) çapraşık yapılama: 1. ile 3. ve 2. ile 4. c) 4.'yü, bir ölçüde de 3.'yü bir kenara bırakan özellikler. Bu üç tip düzenleme uyak dizgesinde de var. “İlk iki bölümden her biri bürünsel açıdan eşit uzunlukta iki tümce içermektedir. (Bunlara P1 (N) ve P2 (N) diyelim, bu yazım 3 ve 4 için de geçerlidir). Dört tümcenin her biri olumlu ve bildirimsel (déclaratif), P1(1) ünlemseldir, ama si sıfat belirleyicisi dışında hiç bir şey onun sözdizimini bildirimselden ayırmaz. Kabaca sözdizim açısından bu dört tümcede bir koşutluk vardır. İki P1 öbür iki P2'ye karşıttır (belirli özne (le ciel, la cloche) karşısında belirsiz özne (un arbre, un oiseau) ve geçişsiz yüklem (“o kadar mavi”, “o kadar sakin”, “yavaşça çınlıyor”) karşısında geçişli yüklem (berce sa palme, chante sa plainte). P1(1) ve P2(2)'nin yüklemleri farklıdır: pekiştirilmiş sıfat [si bleu, si calme] karşısında fiil; yine de zarflar (si / doucement) arasındaki ilişkide belirli bir koşutluk not edilmeli. Buna karşılık P2(1) ve P2(2)'nin yüklemleri kesin bir koşutluk içindedir (bir kapanış etkisi yaratır). Dört tümcenin kabaca koşutluğu temelinde çapraşık uyum vardır: P1(1), (P2(1)'e aittir, P2(2) de P1(2)'ye. Öbür yandan yer zarfları her bölümde yinelenmiştir ve bölümden bölüme karşıtlık içine girerler: 1 ve 2 arasında kabaca bir zıtlık. Bürünsel, sözdizimsel hatta ilk bakışta anlamsal açıdan çapraşık bir uygunluk kurmamıza hiç bir şey engel değildir (Le ciel est, par dessus le toit.../ Un arbre, dans le ciel qu'on voit.../La cloche, par dessus le toit.../ un oiseau sur l'arbre qu'on voit...)

“İki bölümden her birinde beş yalın isim grubu (article + isim) vardır ve belirleyici (article)'lerin dağılımı tamamen aynidir. “1 ve 2 gibi 3 ve 4'ten her biri de iki temel fiil, beş ad ya da ad öbeği içerir. 1 ve 2 nesne değerli ad öbeğiyle 3 ve 4 ise edat (ilgeç) öbeğiyle bitiyor. 1 ve 3, üçüncü şahısta, 3 ve 4: bir ve ikinci şahısta ve yinelenmiş ünlem biiçiminde. 1 ve 2 de yinelenen öbek (syntagme)'ler soyut yer belirtiyor. 3 ve 4'te yer bildirme "là = orada" ile yapılıyor. tranquille, calme'ın yaklaşık eşanlamlısı; un ciel bleu, bulutlar ya da yıldızlı bir gökyüzü ile kıyaslanınca un ciel simple (= yalın bir gök) olur. “Dört bölüm arasındaki çapraz uyum şöyle sıralanabilir: - 1. ve 3. bölümden farklı olarak 2. ve 4. bölümlerdeki 1. ve 3. dizelerin sonunda her defasında ilgi zamirli bir oluşum sunar [qu'on voit, que voilà]. Bu ilgi tümceleri söz-dizimsel, biçim-bilimsel, sesel ve anlamsal yakınlaşmalar getirir. - Her bölüm beş ad içermektedir. Yinelenen sözcükleri bir yana bırakırsak 1.'de dört, 2.'de üç, 3.'de dört, 4.'de üç yeni sözcük var. -Her bölüm, dişil bir adla son buluyor. Tek biçim birimli, somut adlarla (palme, ville), türetilmiş soyut adlar (plainte, jeunesse) arasında bir almaşma var. -1. 2. ve 3. bölümler présent'dadır ve içkin, hiç bir zamansal ayrım sunmaz. 4.bölüm, passé composé (3)'dedir. üstelik zamansal belirlenimler getirir: sans cesse yineleme ifade eder, belirli bir süre içerir, jeunesse her şeyi geçmişe gönderir. - pleurant şiirin tek bitmemiş (gérondif = fiilimsi) fiilidir. “Dis” bir emirdir. 1,, 2., 3. bölüm bir fiil öbeğiyle bitmektedir, 1 ve 2'de doğrudan geçişli, 3'te dolaylı geçişli. 4.bölüm iki tümleçli: düz tümleç que ve dolaylı tümleç (de ta jeunesse). 1'den 3'e ((P1(1) dışında) fiiller hep tümleçlerine bitişik, 4'te ise ayrı ve tüm son dizeyi kaplıyor bu tümleç. - Şiir az kullanılmış iki heceli sözcüklerden biriyle bitiyor (jeunesse), öbür bölümlerin son tek heceli adlarıyla zıtlık oluşturuyor. 1 ve 2'nin sonundaki iyelik 3'te kaybolmuş, 4'te yeniden ortaya çıkmıştır [sa palme, sa plainte --> ta jeunesse]. “Bu şiir, söz sanatı (trope) açısından büyük bir yalınlık sunuyor. Yalnızca çok kullanılan sözcüklerden yararlanıyor. Berce sa palme " = Sallıyor dalını" da bir eğretileme, o da saydam olarak görülebilir. xxx “Bu kez okuyuşumuzu söylemsel olarak yeniden ele alalım. Şiirin başlığı yok. Söylenen konusunda; yer, zaman, durumlar (circonstances) konusunda hiç bir

şey bilmiyoruz. Hatta bunun söylenmediğini bile bilmiyoruz.

özel

bir

söyleyici

açısından

söylenip

“İlk bölüm; görülmüş, çok yalın şeylerden söz ediyor: gökyüzü, bir çatı, bir ağaç: gören özne açık değil. Sahne ilkbaharın ya da yazın güzel bir gününde geçiyor. Şiirin ilk biçiminde Verlaine, 'mavi gök' yerine 'güzel gök' diye yazmış. Güzel bir gök, yıldızlı, gün batımında kızaran bir gök, fırtınalı bir gök vb olabilirdi. Mavi bir gök ise ayni zamanda "yalın" bir gökyüzüdür. Mavi, göğün yalınlığı, sakinliği ile uyum içindedir. "Gök mavidir", bir yargıyı, bir gerçekliği ifade eder. Ama yine de henüz, konuşanı heyecanlandırmış görünen bu görüntünün dışında pek bir şey bilmiyoruz. “çatının üzerinde: üzerinde (=par-dessus) nin kullanılması, hareket düşüncesi içerir. Bir şey yalnızca bir başka şey üzerinde değildir. çatılar üzerinde denseydi bürünsele (prosodie'ye) daha uygun olurdu, hem sonra niye benim değil de o (=le) bilinen, bu bir. Bilinen, belirli "görünen" bir çatı. O çatının üzerinde, bu çatının görüşü sınırladığını telkin ediyor: konuşan, gökyüzünü bu özel çatı üzerinden görebiliyor yalnızca. Öbür çatıları, belki de başka bir şeyi görmüyor. Bir de yer değiştirmiyor ya da değiştirmek istemiyor. Açık havada, örneğin kırda olamaz. Belki bir pencerede, görüşü sınırlı. üçüncü dizedeki yineleme, bu izlenimi güçlendiriyor. Çatının varlığı kendini hissettiriyor. Gök, ağaç, aşağıdan görülmekte. Çatı, kısmen, ekran gibi. Sözdizim bu etkiye yardım ediyor: ara tümcedeki zarf, tümceyi aynen çatının görünümü engellemesi gibi engelliyor. “Bir ağaç: tek bir ağaç. Belki başkaları da var ama görüldüklerini belirten hiç bir şey yok. Dalını sallıyor biraz eğretilemeli. Sallıyor (=berce), yumuşak, yatıştırıcı. Bir annenin hareketini ifade ediyor ve hafif bir rüzgârı, hoş, serin bir rüzgarı telkin ediyor. Daha çok kayın, kavak gibi uzun bir ağacı düşündürüyor. Yazınsal yan anlamlarıyla da bu görünüme, bir tür saygınlık kazandırıyor. İkinci bölüm birincideki görsel çerçevenin üzerine işitsel izlenimler getiriyor. “çan: belirli, tanıdık ve tek bir çan. Dinsel ögeyi akla getiriyor. Saygılı ve açık bir ses. Bir manastırın çanını düşündürüyor. Bu da bir durgunluğu, dünyadan el etek çekmeyi içeriyor. Zira kiliseninki daha çınlayıcı daha kalındır. “Görülen gökyüzünde: gökyüzü görülüyor. çan ya da çan kulesinin görüldüğü söylenmemiştir. Kuşkusuz çatının ötesinden gelmekte olan çan sesi, gökyüzünde bulunuyor gibidir. "Gördüğümüz"ün yinelenmesindeki üsteleme niye? Gökyüzü ve ağacın görülmesi önemli. [Fransızcadaki]"On" (4) zamirinin belirsizliği de ayrı. Belki konuşan yalnız değil, belki de "ben" arka planda kalarak bir çoğu adına konuşmakta.

“Görülen ağaç üzerinde bir kuş: kuşun da görüldüğü söylenmemiştir. Bir ağaç gibi, bir kuş da özel bir türü değil sınıfı işaret eder. Konuşan, özel ayrıntılarla değil, genellikle yaşamın, doğanın varlığıyla ilgileniyor. (Bu, geneldeki yalınlık izlenimine katkıda bulunuyor.) Gökyüzündeki çan, gök ile; ağaç üzerindeki kuş, ağaç ile bürünsel ve sözdizimsel bir eşitlik içindedir. Bu, bir oran telkin etmektedir: gökyüzü ağaca, çan sesi de kuşa ve de sınırsız, çevresiz, hemen hemen madde dışı olan maddesel, sınırlı bir varlığa, canlı bir kişiye aittir. Öbür yandan iki bölümün, bürün ve sözdizim karşıtlığına, görülen ve sessiz ile görülmeyen ve sesli olan arasındaki karşıtlık denk düşmektedir. “Bir kuş...şikayetini dile getiriyor: bir şikayet, bir acının ya da üzüntünün sesle ifadesidir. “Onun şikayeti” (=sa plainte), "şarkı söylüyor"a (5) oranla, artıkbilgidir, içsel nesnedir. Bu, kuşun şikayetidir, onun üzüntüsüdür. Ama bilindiği kadarıyla kuş, hiç de üzgün değildir belki. Şikayet, konuşanın, kuşun şarkısına tepkisini, ona getirdiği yorumu gösteriyor. "Ben", hep arka planda kalıyor. Ama onun öznelliği, heyecanı dolaylı olarak devreye giriyor. Belki üzgündür, belki duygularını yansıtıyordur. “Dalını sallıyor ve şikayetini dile getiriyor: biçimsel olarak tam bir koşutluk. Nesnellik açısından betimlenen şeylerin durumu apayrıdır. Örneğin "ağacın yaprakları (rüzgarın etkisiyle) kımıldıyor" ve "bir kuş ötüyor" denilebilirdi. Seçilen biçim ve koşutluk eylem fiillerinin öznelerini, yani kuş ve ağacı kişileştiriyor ve yaklaştırıyor birbirine. İyelik (sıfatı (sa)) nesne ve özne arasında ayrılmaz mülkiyete yakın, içkin bir birleşim kurar: dal ağaca özgüdür, şikayet de kuşa. Dal (palme) eğretilemelidir. [Fransızca biçiminde] (yaprakları palmiyeye benzetilmektedir) [burada yukardıda verilen "Daha çok kayın, kavak gibi uzun bir ağacı düşündürüyor." yorumu çelişiyor gibi.], şikayet de öyle (şikayete benzeyen bir şarkı). Bu iki terimle konuşanın öznelliği ifade edilir. “Tanrım, Tanrım: "ben"in eğik bir biçimde yinelenişi heyecan telkin ediyor ve aslında bulanık bir ifade içinde görülüyor. Tanrım gerçek bir seslenim olabilir: konuşan, inanan biridir. Tanrıya seslenir ve kuşkusuz bunu yapmak için bir nedeni vardır. Ya da "Tanrım", basit, sıradan bir ünlemdir, dindarlıkla ilgisi yoktur. Bu iki yorum arasındaki sınırı belirlemek zor. “Yaşam oradadır: Bu genellikle kuşu, ağacı ve de düzdeğişmecelerde yalnızca içkin olarak bulunan insanları içeren yaşamdır. Orada (=là) önceden belirtilmiş yerleri kuşatıyor (çatının üzerinde, gökyüzünde, ağaçta) ama bunlarla sınırlanmıyor: orada, burada değildir. "Burada"nın içinde, içkin olarak konuşan da vardır. Bu, "orada-aşağıda" da değildir: yaşam yakındır (yakın ağaç ve çatı görüldüğü gibi uğultunun, çanın sesleri işitilmektedir), ama "ben" bu yakınlıktan kopuk gibidir ("Tanrım, Tanrım" ile ifade edilen heyecan bu yüzdendir). Ama "ben" canlıdır (diye düşünülebilir): Öyleyse yaşamı, gerçek

yaşam, özgür yaşam olacaktır. Bu yaşam, yalın ve sessiz olarak nitelenmiştir gökyüzünün mavi ve durgun oluşu, sallayıcı ağacın eylemi, tatlı çanın sesi, rahat kentin gürültüsü gibi. Gerçek yaşam, sessizce kendi işleriyle uğraşan basit insanlarınkidir. Belki de bu yüzden yaşamdan kopuktur. Gökyüzüyle, yaşamın denkliği telkin edilmiştir: gökyüzü dünyayı, yaşam da ağacı, kuşu, insanları sarmalar; "ben" ikisinden de kopuktur. Arka planda büsbütün geleneksel kişileştirme var yaşam ile gün arasında (gökyüzü...mavidir) “Oradaki tasasız uğultu: bu, insanların etkenliğinin belli belirsiz, karışık gürültüsüdür. “Şehirden geliyor: 1-2 deki bakışın içkin hareketinin tersine, oradan buraya bir hareketi içkin olarak ifade eder; her iki durumda "ben" ve ötekiler (doğa, öbür insanlar) arasında, burada ve orada arasında bir ayrım belirlenmiştir. “Şehir: bu, belirli bilinen belki çok iyi tanınan bir şehirdir. Hiç bir şey bunun "benim şehrim" (doğduğum ya da yaşadığım şehir) olduğunu söylemiyor. Kuş ve ağaç gibi, bu terim de geneldir. Sözü edilen, hangi şehir olursa olsun pek önemli değil. Ayni şekilde insanların gürültüsü de böyledir. Bunların basit, sessiz, sakin olduklarını bilmek yeterlidir. la vie est là (=yaşam oradadır) ile Vient de la ville (=şehirden geliyor) arasındaki [fransızcasındaki] sesel benzerlik belki şehrin, (insan) yaşamı(nı)n doğal yeri olduğunu telkin etmektedir. “Konuşanın sınırlı bir ufku var. Gördüğü, işittiği, aklında tuttuğu yalnızca iki üç şeydir. Bunları da en yalın en genel terimlerle vermektedir. Bunlara, kuşkusuz gerçeği, kendisi için sahibolduğu en yalın, en temel şey içinde sundukları için değer verir. Yalın, sakin olarak (üzüntüyle) düşündüğü yaşamdan, dünyadan kopuktur. Bir münzevidir. Kim olabilir bu? Bir rahip midir, bir rahibe midir? (Ama manastırın çanı burada değilmiş gibi). Bir hasta, bir sakat, bir tutuklu, bir sürgün, yeni bir dünyada yalnız bırakılmış bir yabancı mıdır? Nerededir? Bir hastanede mi, bir düşkünler-evinde mi, bir tavanarası-katında mı, bir hapisanede midir? Niye dünyadan kopuktur. Belki 4. bölüm bu sorulara bir yanıt getirecektir. “4.bölümü başlatan tire bir kesiklik yaratıyor. Tanrım Tanrım ve Ne yaptın ilişkili düşünülürse bir diyalog telkin eder. Şimdi "ben"e seslenen Tanrıdır belki. Belki de kendine dönüşü belirten diyalog salt içseldir, "ben" kendine seslenmektedir. Belki "ben" kendisi ile Tanrı arasında bir konuşma düşlemektedir. “1-3'de söylenen ya da telkin edilenin açıklanması yerine, yanıtsız kalan, yinelenen bir soru var. Bu ayni zamanda yanıtını da çıkarmamız gereken bir sorudur. Bir sürprizi, ya da bir yakınmayı içeriyor gibi. Söyle, zorunlu olarak

yanıta çağrı değil: belki yalnızca dikkat çekmek için söylenmiş bir ünlem. Ne yaptın kolayca hayret olarak yorumlanabilir. Soru "ben" tarafından bir yanıttan çok bir düşünceye, bir kendine dönüşe çağırmaktadır. "Ben" sözcenin öznesi olarak doğrudan sunulmayacak, heyecanlarını bizzat ifade etmeyecektir. Yalnızca ikinci şahısta görünür. Onun, gökyüzünü ve ağacı gördüğü biçimde, o da dışarıdan görülmüştür. Koşutluklar bu izlenimi doğrulamaktadır. "Ben" öbürleri gibi oradadır. Toi que voici (=işte sen) denebilirdi ama Verlaine, belki orada/burada, işte orada /işte burada karşıtlıklarının işaretsiz terimleri olan "orada (=là)" ve, "işte (=voilà)" nın belirli bir bulanıklığı üzerinde oynamaktadır. “Şiir bütünü içinde, eylemlerden çok nesnelerin "orada olması" üzerinde üsteliyor. Berce (=sallıyor) ve chante (=şarkı söylüyor) iki eylem fiilidir ama öznelerindeki içsel eylemleri betimlerler. Tinte (=çınlar) bir eylemden çok bir özgülüğü betimliyor. Voit (= görüyor), bir algı fiilidir. Öznesi insan olmayan vient (=geliyor) bir eylemi değil, bir algıyı telkin eder; gürültüsü işitilen insan etkinlikleri betimlenmemiştir. Faire (=yapmak) çok genel içerikli bir eylem fiilidir ama söz konusu eylemleri özgülleştirecek yanıt verilmemiştir. “Voilà (=işte)nin içindeki là (=orada), 1-3 teki yerlerden ayrı bir yeri göstermektedir. Zira "ben", hitabedilen açısından görülmüştür. Ama moral bir ayrımla daha genel bir değeri vardır: toi que voilà, "bu durumda olan sensindir" de. Durmadan ağlayarak belirlenmemiş bir ya da daha çok neden etkisi yaratıyor: "ben" üzgündür zira dünyadan kopuktur, ya da yaptığı şeyden (bu yaptığı onu dünyadan koparmıştır; belki de vicdan azabı çekiyordur. “Ağlayarak yoğun olsa da saygılı bir üzüntü telkin ediyor, isyan değil. Ayni şekilde, "ben" gördüğü ve duyduğu şeylere de saygılıdır. “Ne yaptın... Gençliğini? Gençlik yaşamın parçasıdır (yaşamın ilke olarak en "canlı" parçasıdır). "Ben"in hâlâ genç olduğunu telkin eder (yoksa "gençliğini ne yaptın" daha doğal olurdu): "ben"in gençliğini yaptığı şeyden başka bir şey de yapabileceğini de telkin etmektedir: gençliğini yaptığın şey, seni bulunduğun oraya sürükledi. Verilmemiş ama telkin edilmiş yanıt şöyle bir şey olabilirdi: "gençliğimi harcadım, kötü kullandım", şiirin yalnızca bağlamı ("ben", dünyadan kopuk, ağlıyor) bu olumsuz içeriği telkin etmektedir. "Gençlikten bir şey yapmak"a denk düşen davranış ve edimleri düşünmede özgür, okur. “Verlaine bu şiiri hapisanede yazmıştır. Bunu Hapisanelerimde adlı kitabında açıklamıştır ve sorduğu tüm sorular yaşam-öyküsel bağlamda apaçık bir yanıt bulmaktadırlar. Geriye Verlaine'in tüm çok özel ayrıntıları silmesi, kendini genel bir biçimde ifade etmeyi seçmesi kalır. Az ya da çok, kendi hatasıyla dünyadan

kopan kendini, böyle bir durumda bulan kim olursa olsun inanmış ya da inanmamış, bu metni kendi hesabına alacaktır. Bir sürgün, hastaneye yatırılmış bir hasta, aşk kırgını genç bir rahibe ve her okur kendini benzer bir durumda düşünebilir kolayca. Buradan şu çıkıyor: bu şiirin evrenselliği yalınlığındadır. Verlaine kendince, Aristo'nun sözüne hak veriyor: tarih özelle uğraşır, şiir ise genelle. *** Brice Parain: “Dilin İşlevleri ve Doğası üzerine Araştırmalar”(6): Brice Parain, kitabında, bu şiirle ilgili şunları söylüyor. “Racine, karar vermeden konuşmaz hiç. Bu kural, her sözü için geçerlidir. Bizce, Verlaine, aksine, heyecanlarının tutsağıdır. Hatta şunu diyebiliriz: onun temel kaygısı, bu duygularını eldeğmeden koruyabilmektir, onları o ya da bu anlama eğip bükmemektir. Sanki bu heyecanlar, düşüncesinin değil ama onun varlığının efendileriydi. Bununla birlikte, hiç bir zaman şu "doğa" durumuna ulaşamaz. Olumlar ve sorular sorar. Le ciel est, par-dessus le toit, Si bleu, si calme! “Bu est ile bir renkten, bir duruluktan, bir kederden konu çıkarır. Kanıtı da, yalnızlığında bizzat kendi kendisiyle, tartışmasıdır; bir akıl yürütmeninin öncellerini tasarlar: Mon Dieu, mon Dieu, la vie est là, Simple et tranquille. Cette paisible rumeur-là Vient de la ville. - Qu'as-tu fait, ô toi que voilà Pleurant sans cesse, “Kuşkusuz kesinlikle karar veriyor, kuşkusuz uslamlamaya imgeler düzeyinde ulaşıyor. Ancak bu imgeler doğrudan ya da ters çevrilmiş olsun, zaten yargıdırlar. “Umut, ahırdaki bir saman çöpü gibi parlıyor. Alaca karanlıkta umut ışığı uyandıran, bir güneş hüzmesinin aydınlattığı saman çöpünün ışıltısı ya da kendisi uyuşuk bir haldeyken, hayvanların ayakları altındaki saman çöpünü, orada ilişkiye sokulmuş iki kavramı çağrıştıran, umut özlemi (nostalgie) olsun, buradaki ilişki bir değerlendirmeyi sarmalayan bir yargıdır. Söyleşme başlar: - Neden korkuyorsun... eşek arısından... - Lütfen, uzaklaşın han'fendi... - Umut, çukurdaki bir çakıl gibi parlıyor.

“Verlaine'i Racine'den ayıran, yargılamayı reddetmesi değildir, yargılaması ve özellikle de yargılarını başka biçimlere göre ifade etmesidir. Ama Racine'de de onda da yargı vardır. Bundan kaçamaz. İnsan, yargılamadan konuşamaz. "Yargılamayın" demek, zaten bir yargıdır, "kuşkuluyum"un bir bilme, ve de "ne bileyim"in bilgi olduğu gibi. Dilin tek karşıtı vardır: susmak” (7). “Dünyanın durumundan, şimdi bununla ilgili söylemek zorunda olduğum şeyi seçiyorum, ve işte benim için şimdinin imgesi. Her türlü olasılık, yani şimdinin her çeşit ifadesi, dünyada ayni anda birlikte bulunur. Eğer bu akşam kendime yazarsam ya da bu akşam arkadaşıma yazarsam: "şimdi gecedir" diye, kendime ya da ona şunu demek isterim: bu saatte, sessizlik içinde, bütün işlerimi bitirmiş, ve evdeki dünyam susmuş düşünüyorum. Ama bu şimdi sözcüğünü ve şimdi an'ını tanımlamak için değil. Dünyadan ayrı kendimi toparladığım zaman sırasında başka şeyler geçiyor. Biri kalkıp, gece oluyor, çünkü onun için sıkıntı zamanıdır diyecektir, oysa Verlaine, Le ciel es, par-dessus le toit Si bleu, si calme! “diye yazdığında, herkese geriye kalanların hiç öneminin olmadığını, gökyüzünün o anını kapatmak isteğini, bu görüntüyü tüm öbür olaylardan, kendi kuralını bunlardan çekip çıkarmak için kapattığını anlıyordu. Bu, bir izlenim değil, bir inanç işidir, bir uslamlamanın ilk bölümüdür, ikincisi de şudur: Mon Dieu, mon Dieu, la vie est là simple et tranquille... “Ve karar: - Qu'as-tu fait, ô toi que voilà Pleurant sans cesse, Dis, qu'as-tu fait, toi que voilà De ta jeunesse? “Bu aldığı bir karardır, buna an'ın düşüncesi de diyebiliriz” (8). *** 3. Mustafa Durak: Karşılaştırmalar: Şimdi bu şiirin türkçedeki çevirilerinin şiirle karşılaştırılmalarına geçebilirim. Bu şiir için dört çeviriye ulaşabildim: Cahit Sıtkı Tarancı, Erdoğan Alkan ve Yakup Yaşa ve Orhan Ülkülü'nün çevirileri (9). Karşılaştırmayı dörtlükler halinde bölümleyeceğim ve dört dörtlük 1, 2, 3, 4 olarak, çeviriler de Cahit Sıtkı Tarancı'nınki (a), Erdoğan Alkan'ınki (b), Yakup Yaşa'nın ki de (c) olarak belirtilecek. Orhan Ülkülü çevirisine bu yazı tamamlandıktan sonra ulaştığım

için yazının bu yeniden gözden geçirilmiş biçiminde yalnızca çeviriye yer verilip çeviri değerlendirme dışında tutulacaktır. GÖK ÖYLE MAVİ Gök öyle mavi, öyle durgun, Damlar üzerinde! Yeşil bir dal sallanadursun, Damlar üzerinde. Ürpertip gökyüzünü birden, Bir çan tın tın eder, Bir kuştur şu ağaçta öten, Türküsünü söyler. İşte hayat! Aç gözünü gör, Bak ne kadar sade. Her günkü sakin gürültüdür, Şehirden gelmekte. Ey sen ki durmadan ağlarsın, Döversin dizini, Gel söyle bakalım ne yaptın Nettin gençliğini? çev: C. Sıtkı Tarancı GÖKYÜZÜ Gökyüzü üstünde damın Durgun ve mavi Bir ağaç üstünde damın Beşik misali Bir çan çalar gökyüzünde Ki ağır ağır Bir kuş dalın üzerinde Hüznünü şakır. Tanrım; işte hayat, Tanrım Ne güzel sâde Bu sakin uğultu Tanrım Kentten gelmede.

Ey sen ki n'eyledin, n'ittin Ağlarsın böyle. Canım gençliğini n'ittin N'eyledin söyle? çev: Erdoğan Alkan BİR CEZAEVİNDEN Gökyüzü dam üstünde Öyle mavi, öyle sakin ki! Bir ağaç dam üstünde Sallanır beşik gibi Gökyüzünde bir çan Usulca çalar Kuş ise çıkmış ağaçtan Derdini şakırdar İşte Tanrım! hayat orada Sâde ve sakince Evet, şu yumuşak uğultu da Oradan gelmekte Ne yaptın da şimdi Ağlarsın böyle? N'aptın söyle hadi N'oldu gençliğine? çev: Yakup Yaşa ÇATININ ÜSTÜNDEKİ GÖK Gök çatının üstünde O denli sessiz, o denli mavi! Bir ağaç çatının üstünde Dallarını sallamada. Görülen gökteki çan çınlıyor yavaştan.. Görülen ağaçtaki bir kuş Derdini yakınmada. Allahım Allahım yaşam orada,

Yalın ve sakin, Bu sessiz gütrültüsü kentin Uzaktan geliyor. -Ey sen durmadan ağlayan İşte sen ne yaptın, İşte sen gençliğini, Söyle ne yaptın? Orhan ülkülü Kaynak-metin ile Amaç-metinlerin Karşılaştırılması: Başlık: şiirin başlığı a) "Gök Öyle Mavi ki" b) "Gökyüzü" c) "Bir Cezaevinden" olarak çevirilmiş. Şiirde olmayan bu ad koymaların her üçü de şiir bütününün anlamından uzaklaştırmakta okuru. İlkinde göğün maviliğine hayranlık, daha başlıkta önümüze çıkarıldı. Oysa böyle bir hayranlık değil şiirde söz konusu olan. İkincisi Gökyüzü derken şiirdeki girişi esas almış, oysa, şiirdeki şeylerden yalnızca biri gökyüzü. üçüncüsü "Bir cezaevinden" diyerek şairin konumunu özgülleştirmiş. Acaba şair bunu niye yapmadı, hiç düşünmemiş. Oysa şiire yakından bakıldığında görülecektir ki şair bu şiire (daha doğrusu bir öbek şiire) bilgelik adını verirken şiirinin bütününü gözönünde bulundurmuş, kendisini, şiiri söyleyen beni filozoflaştırmıştır. 1a) Bu amaç-metinde, kaynak metnin görünüşteki anlamı tam olarak aktarılmış gibidir. Ancak kaynak-metinde, bulunan est (=dir), diller arası basit bir özellik olarak değerlendirilmiş olacak ki, yer verilmemiş. Oysa burada être (= -ImAk) fiili exister (=varolmak) değerlidir. üstelik "Si bleu, si calme (=o kadar mavi o kadar sakin)" dizesinin, amaç-metindeki sözdizimde öne alınması, şiirdeki edimi, okurun yanlış değerlendirmesine yol açacak niteliktedir. Kaynak-metinde bir varlığın, dolayısıyla kendi varlığının ayrımına varma, giderek bir değerlendirme, bir düşünmeye açılmanın başlangıç edimi gerçekleştirilirken, amaç-metinde göğün güzelliğine hayran olma, bir coşma edimi gerçekleştirilmiş olmaktadır. Dolayısıyla şiiri sözceleyen öznenin ruhsal durumu konusunda okur yanlış bilgilendirilmektedir. Kaynak-metinde varlıklar tekil, ve genel nitelikli iken (gök, çatı, ağaç), amaçmetinde çatı ve ağaç, "damlar" ve "yeşil bir dal"a dönüştürülmüş. Böyle bir anlatım, şairin hedeflediği şiire ters düşüyor. Anlatımını dış dünyayla, bilinçli olarak, yeni karşılaşmış bir düşünen kişi şaşkınlığında ve ilkellliğinde, yalın bir biçimde aktarmaya çalışan şaire, ayırdında olmadan ihanet edilmiş oluyor. Etre'i algıladıktan sonra bir eylemi gözlemlemek söz konusu şiirde: gök var, ağaç var ve de sallanıyor, ağaç sallanıyor derken göğün, çatının varlığından sonra ağacın da varlığını bulgulayış, artık, varlığı bir ön-kabule dönüşüyor ve

varlıktan eyleme geçiyor, yalnızca eylemi anarak, varlıktan sonra devinimin de ayırdına varışı dile getiriyor. Oysa amaç-metinde bu eylem eksik bir eylemselliğin anlatımına dönüştürülmüş, eksik zira türkçede iki eylemi gerektiren bir anlatımın bir parçasıdır sallanadursun. (O orada sallanadursun, biz şu işi konuşalım vb.). Ve elbette böyle bir anlatım uyaklama kaygısıyla ortaya çıkmış bir zorlamadan başka bir şey değildir. Kaynak-metindeki hece sayısı amaç-metinde tam denk düşürülememiş ama kendi içinde bir denklik sağlanmış. 1b) Bu amaç-metinde, yine est gözden kaçırılmış. Ve si (= o kadar) sıfatı eksik aktarılmış. Şiirin uyaklanış biçimine uyulmuş. Bu yapılırken "ağaç"ın eylemi bir benzetmeyle verilmeye çalışılmış. Ve hece sayısı açısından kaynak metinle denklik sağlanmış. 1c) Bu amaç-metinde düz bir çeviri gerçekleştirilmiş: uyak sorunu ve hece sorunu hiç dikkate alınmamış. Dolayısıyla dizeler arası bakışım ve çıkarsama göz ardı edilmiş. Oysa, kaynak-metin dikkatle incelenirse uzun dizeler gözlem önermeleridir, kısa dizeler ise bu gözlemin üzerine yüklenen değerlendirme (ikinci bir gözlem içerse bile) önermeleridir. Birinciler özne, ikinciler de yüklem önermeleridir Aristo'cu bir çözümlemeyle. Bu amaç-metin, ikincisindeki (1b'deki) benzetmenin etkisinde kalmış izlenimi uyandırıyor. Bir de bu amaçmetin eylemi geniş zamanda aktararak şairin o anki gözlemlerine ve düşünüşüne ters bir seçim yapmış. 2a) Bu amaç-metin yine sözdizimde değişikliğe giderek önermeler arası ilşikiyi gözden kaçırmış. üstelik çan sesiyle gökyüzünü ürpertmiş. Oysa kaynak metinde bu çan'ın sahneye girişi öyle ürperti yaratmıyor, "tatlı bir biçimde (=doucement)" çınlıyor. Yani şairde korku değil huzur yaratan, dış nesneden tanrı kavramına geçiren bir gösterge çan. Amaç-metinde çanın ötüşü de kaynakmetindekiyle uyuşmuyor: tinter fiili çanın eylemini, çalmasını ifade ediyor, yalın bir olgu. Türkçede "tın tın etme", ya bir boşluğu ya da eğer /n/ sesleri üzerinde durularak, uzatılarak okunursa bir sürekliliği, dolayısıyla da yeknesaklığı, bıkkınlığı aktarabilir. Oysa "çan" öznesinin yüklemi yalındır. Araya giren "dans le ciel qu'on voit /doucement" şairin öznelliğinin araya sıkıştırıldığı, öne çıkarıldığı bölümdür. Şiire böyle baktığımızda yukarıdaki açıklamaların tamamlandığı, bir görüntünün dış gerçeklik olarak çözümlenişi ve başka algılamalarla bütünlenişinde üst üste binişen ögelerin tek tek çözümlenişi söz konusudur. Ve bu öznel bölümde ben/biz belirsizliği içersinde (on, fransızcada belirtisiz adıldır) gözlemci(ler)in varlığını gökyüzünü ve ağacı gören(ler) olarak somutluyor ve çanın çalmasının kendisindeki yorumlanışını (doucement (= yavaşça, tatlı bir biçimde)) ile aktarıyor. Böyle baktığımızda dilsel biçimlere bağlı kalmadan bir koşutluk kurmaya kalktığımızda varlığının ve ayrıca yorumlayarak varlığının, yorumlama gücünün ayırdına varan bir özne

var: yukarıda nesneler ve eylemleri yalın olarak verilmişti. Burada ise özne (ben/biz / insan belki de) karmaşık bir dilsel yapı içinde ve eylemiyle daha doğrusu edimiyle (yorumlamasıyla), o da bir fiille değil de biçim zarfıyla aktarıldı. Böylece bir bakıma nesne /insan arasındaki ayrım da ortaya kondu: nesne yalın/ insan karmaşık ve bulanık (zira doucement bir dönüşüm geçiren, eklemlemeyle ortaya çıkan bir birimdir, net değildir). Amaç-metne baktığımızda, bırakın insanın karmaşıklığını, insanı, özneyi hiç görmüyoruz. Hem sonra kaynak-metinde çanın eylemi, nasıl öznel olarak değerlendirilmişse, kuşun eylemi de ayni değerlendirme, yorumlamayla verilmekte. Şiiri kuran öznenin şiir içi eylemi anılmaksızın içkin olarak yineleniyor. Zira bu özne, kuşun ötüşünü, şikayetini dile getiriş olarak algılıyor. Ama bunu amaç-metinde göremiyoruz. Ve bu kez anlamsal hiç bir gereği yokken kuş'a "dIr" yüklemsel eki getirilmiş, sanırım bunun gerekçesi de biçimseldir: hece sayısını tutturmak. 2b) Uyak ve heceleme kaygısıyla (bu amaç-metinde, bu konuda Erdoğan Alkan çok başarılı) bu amaç-metinde de şiiri dile getiren özne eksiltilmiştir. Bir de eksik ifadeli bir anlatım elde edilmiştir: "Bir çan çalar ki" ifadesi bizde başka bir tümceyi bekletiyor, yani eksik. Çevirmen türkçede bir şiir yazsaydı böyle bir anlatım kurmazdı. Şiir çevirilerinde biçimsel kaygılardan, bu tür eksiklilere, hatta anlaşılmazlıklara düşme tehlikesi vardır. çok önemsiz gibi görünen "bir" belirsizleştiricisi hece sayısı yüzünden dizeye eklenivermiş. Ancak bu ekleme kaynak-metindeki anlama ihanet etmektedir. Zira belirtici bir article ile kullanılmış, ve bu belirticinin kattığı asıl anlam "şu" dur, dış dünyadaki nesnelere o an katılan belli bir sestir ve de şairin zihninde bilinen, belli bir değeri olan bir sestir. Bu bellilik ve de bilinirliği aktaran küçücük bir birimsel değişiklik şiirdeki anlamsal bütünleşmeyi bozabilmektedir. 2c) İlk iki amaç metinde görülen eksiklik burada da var. Zira gerçekten şiirin öbür sorunlarıyla bunu bağdaştırmak hem zor hem de şiir bütünü, çevirmen tarafından sorgulanmadığı için pek de önemsenmemiş bir kesit olarak kalıyor. İlk dörtlükteki biçimsel özensizlikler burada da sürdürülmüş. Kaynak-metinde çan /kuş arasında varolan belirlilik /belirsizlik, bu amaç metinde zıtlaştırılmış: çan belirsiz, kuş ise belirli hale getirilmiş. Hele kuş için kullanlan eylem hiç de kuşa yakışır bir eylem değil: türkçede şakımak ile şakırdamak farklı fiillerdir. 3a) Cahit Sıtkı, kaynak metindeki "Mon Dieu, mon dieu" seslenimini basit bir ünlem gibi ele almış ve eksiltmiştir. Bunun yanında şiirde olmayan eklemeler yapmıştır: "Aç gözünü gör /Bak ne kadar". Oysa çan sesiyle çağrıştırma noktasındaki gizlenmiş dindarlık, burada sözcüksel bir açıklığa kavuşmuştur. Nesneleri tek tek ele alan şair tanrıyı da ad olarak hem de yinelemeyle vererek o an içinde bulunduğu düşüncenin, kurduğu uslamlamanın vargısının altını çizmiştir. Elbette "işte" sözcüğü de fazladan kullanılmıştır. "tranquille" sözcüğü de çevrilmemiştir. Sonraki dizede "her günkü" ifadesi yoktur. "Sakin gürültü" de

kendi içinde çelişik durmaktadır, oysa dertsiz, tasasız uğultu olarak çevirmek daha uygun olurdu. 3b) Aslında sözcükler aracılığıyla kurmaya çalıştığı şeyi, şair bu kez açıkça dile getiririr: /Tanrım, Tanrım yaşam, yalın ve sessizdir/. Oysa Erdoğan Alkan'ın çevirisinde yaşama özlem ve imrenmeyle bir bakış söz konusudur. Ve Erdoğan Alkan, biçimsel benzerlik sorununu çözmek için "Tanrım"ı üçlemiştir. Uğultu sakin sözcüğüyle buluşturulmuş, ama ben bu uğultunun dertsiz, tasasız olması gerektiği üzerinde israr ediyorum, zira çan sesinden başka, şaire akseden kentin varlığını dile getiren düzenli, kenti kırsaldan ayıran rutin bir sesel niteliktir. Bu sesel nitelik, kente özgü gürültüyü genelleştirmesi, bireysel özelllikleri nötrleştirmesi sonucu tasasızdır. Varsa tasa bu sesin derinlerindedir, şair ise onu dışardan, uzaktan yansıyış biçimiyle algılamakta, böylece onu sakin bir gürültü, sakin bir uğultu olarak değil de tasasız, gündelik, işinde gücünde, yaşamın çarkı içinde, dış dünyanın bilincinde olmaksızın yaşayıp gidenlerin kaynaştığı bir uzam olarak görüyor, oysa kendisi, içinde bulunduğu uzamda nesneden giderek benden tanrıya bir varlık felsefesinin sorunlarıyla cebelleşmektedir. Dolayısıyla karşıtlık burası/orası: kırsal/kentsel ve de ben, biz /başkaları arasında kurulmaktadır. Yoksa amaç-metnin öne çıkardığı gibi kentte olmaya can atma kesinlikle söz konusu değildir. 3c) Önceki kaynak-metinler gibi bu da yaşamı kente bağlı kılmaktadır. Oysa dikkatle bakılınca "tranquille (=sessiz) ile rumeur (=uğultu, gürültü)"nün karşıtlıkları, dolayısıyla bu sözcükleri barındıran ikiliklerin birbirleriyle zıtlıklarını somutlamaktadır. Sanırım burada "basit /tasasız" olarak alınması gereken sözcükler "sade ve yumuşak"; "sade ve sakin" olarak alınınca, elbette bir de “là” (=orada) sözcüğünün kullanımlarındaki karşıtlık eşitliğe, ayniliğe dönüştürülmüş. Oysa birincisinde, buraya değin anlattıkları dolayısıyla dışdünyayı algılaması, yani bilinçle algılanan (düşünsel) varlık dünyası, öbüründe ise algılayamayanlar dünyası söz konusudur. Ve bu iki là sözcüğünün biçimsel kullanılış farkı da bu açıdan önemlidir. Biri bağımsızdır, ikincisi ise bağımlıdır: "là, -là" Biri şeylerin varlığını kavrayarak bağımsızlaşmış, öbürü ise şeylerin varlığı içinde, varlıklardan habersiz, bu şeylerin varlıklarını kendine dert etmiyor, dolayısıyla kendi dışındaki şeylerden sıyrılamıyor, bağımsızlaşamıyor. 4a) Özne Tanrı'ya yönelik konuşmasından sonra bu kez kendine yönelik bir konuşma içinde: "- Ne yaptın, Hey sen, şu (kimse) /durmadan ağlayan /Söyle ne yaptın, sen, şu (kimse), gençliğini?" Bu bir iç hesaplaşması olarak alınabileceği gibi Tanrı'nın özneye (onu kendine getirmeye yönelik) seslenişi, sorgulayışı, onu çağırışı olarak da yorumlanabilir. Bu amaç-metin şiirin biçimsel yapısındaki iki kez yinelemelerle bağıntılı olan kesitleri tümden kaldırıp, yinelemesiz bir anlatım ortaya çıkarmış. Elbette böyle

bir anlatım, eklemeleri zorunlu kılar: "döversin dizini", "gel", "bakalım", "nettin". Bunların içinden bir "nettin" yineleme olarak değerlendirilebilir ama hemen arka arkaya yapıldığı için bir ikileme olarak ele alınabilir. Burada bana şöyle bir karşı çıkma yöneltilebilir: iyi ama sen tüm dilsel ögelerin birebir, eksiksiz çevrilmesinden yana mısın, özgür çeviriye karşı mısın? Elbette hayır. ancak öncelikle kaynak metnin anlaşılmasına iletecek işlevsel birimlerin değeri ile amaç-metinlerdeki, birimler arasındaki ayrılıkların irdelenmesi ve bunların ayni işlevde olup olmadıklarının sorgulanması gerekir diye düşünüyorum. Bir amaç-metin, kaynak-metinden tümden ayrı bir anlatım biçimi, hatta tümden ayrı sözcükler ve konu bile seçebilir, ama anlatıcının şiirsel edimlerine denk düşmelidir çeviri, işlemlerine değil. Böyle bir çevirinin de çok büyük ustalık ve işçilik istediği ortadadır. Yoksa, "canım benimki özgür çeviri, elbette tıpatıp ayni olmayacak", ya da "şiir, kardeşim her ögesiyle aynen çevrilemez zaten" deyip işin içinden kolaycı sıyrılmalarla çıkamayız. Her şiirin, bakın burada genel olarak değil de özel olarak şiir-birimden söz ediyorum, kendine göre çevirilme güçlükleri, çeviri sorunları olabilir. İşte, öncelikle bunların saptanması gerekir. Şimdi bu amaç-metnin aktardığı edime bir bakalım. Her şeyden önce "sen" ve "gel söyle" derhal kendisi dışında bir kişiyi düşündürmekte. Ve edim bir başkasını sorgulamaya dönüşmekte. Oysa kaynak-metinde "sen", "işte burada olan", kendi içinde bölünmüş 'ben'dir. Dolayısıyla edim de kendisiyle hesaplaşma, daha önce kentte yaşamış olduğu sorumsuz, tasasız yaşamdan pişmanlık duyma edimidir. 4b) Bu amaç metin de yine bölünmüş bir 'ben'in konuşmasını değil de iki ayrı kişiden birinin, öbürünü sorgulaması, suçlaması olarak beliriyor. Bunun nedeni de, kaynak-metindeki voilà' (=işte)'nın eksiltilmiş olması ve amaç-metinde de "sen" ile "ki"nin arka arkaya verilmiş olmasıdır. Yine de Erdoğan Alkan çevirisinin çok işlenmiş, düşünülmüş bir çeviri olduğunu söylemeliyim. "Durmadan ağlayan" yerine "ağlarsın böyle" kullanımını "söyle" ye uyak oluştursun diye seçmiş. "Böyle ağlamak" da "durmadan ağlamak" gibi çok ağlamayı işaret edebilir. Ben de, ikinci çevirimde, Erdoğan Alkan'ın "böyle /söyle" uyağını yeğledim. 4c) Bu kaynak-metinde iki ayrı kişinin söylemi daha bir belirginleştirilmiş. Ne yaptın , yinelenirken "n'aptın"a dönüştürülmüş. Bu amaç-metin hem anlama hem de şiirselleştirme açısından daha henüz işin başında, acemiliklerle dolu bir çevirmeni işaret ediyor. *** Sonuç yerine: bu şiirin, beş yıl önce yaptığım, anlamsal çevirisi ile (o gün yapmış olduğum çeviride hiç bir değişikliğe gitmeden) yeniden ama şiirselleştirmeye, elimden geldiğince çabalayıp yaptığım ikinci bir

çeviriyi sunarak; son gerçekleştirdiğim amaç-metnin, kaynak-metnin poetikasını en iyi yansıtan değil, ama birilerinin daha sonra, en iyi yansıtabileceğine inandığımı belirterek bu yazıyı noktalayayım: bilgelik vi Gök, üzerinde çatının Öyle mavi, öyle durgun! Bir ağaç, üzerinde çatının Sallıyor dallarını. çan, görülen gökyüzünde, çınlıyor yavaşça. Bir kuş görülen ağaçta Ötüyor derdini. Tanrım, Tanrım, yaşam orada, Yalın ve sessiz. Oradaki, şu huzurlu gürültü Şehirden geliyor. -Ne yaptın, hey sen buradaki Durmadan ağlayan, Söyle, sen buradaki, Ne yaptın gençliğini? çev: Mustafa Durak 1989 bilgelik vi Gökyüzü, dam üzerindeki Masmavi, dupduru. Bir ağaç, dam üzerindeki Sallıyor dalları. Görülen gökyüzünde, şu çan, çınlar ağır ağır. Görülen gökyüzünde, bir kuş Dertlerini şakır. Tanrım, Tanrım, hayat orada Sessiz ve yalındır

Şu tasasız uğultular da O şehirden yansır. -Ne yaptın, hey sen buradaki Ağlıyorsun böyle Ve ne yaptın, sen buradaki, Gençliğini söyle. çev: Mustafa Durak 1994 Notlar: 1) Bu bölüm, Langue Française adlı derginin 49. sayısında (1981) yer alan 'Nicolas Ruwet; Musique et Vision Chez Paul verlaine' yazısından biraz kısaltılarak yapılmış özgür bir çeviridir. 2) Türkçedeki geniş, şimdiki ve sürekli şimdiki zamanı, bazı kullanımlarda dilek kipinin şimdiki zamanını karşılar. 3) dili geçmiş (genellikle). 4) Fransızcada özneyi belirsiz, nötr olarak ifade etmede kullanılan, homme (=insan) sözcüğünden yapılmış bir zamir. 5) Fransızcasının ilk anlamı "şarkı söylüyor" bunu alt başlıkta "dile getiriyor" diye çevirdim. 6) Brice Parain; Recherches sur la Nature et les Fonctions du Langage, Gallimard; Paris; 1942 7) Ayni yazar ayni yazı (s: 28-29) 8) Ayay (s:217-219) 9) [Jean Richer;] Paul Verlaine; Yaşamı, Sanatı ve Şiirleri; türkçesi: Erdoğan Alkan; Alaz yayıncılık, istanbul; 1984 2.baskı içinde. Fransız şiirinden Esintiler; Türkçesi: Yakup Yaşa; Ağrı Eğitim Fakültesi; Ağrı; 1993 Orhan Ülkülü; Fransızcada çok ünlü şiirler; Ankara; 1992

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful