Kelile ve Dimne - Beydeba -İbn-ül Mukaffa

DÜNYA KLASİKLERİ KELİLE VE DİMNE BEYDEBÂ (MÖ 1 YY) VE İBNÜ’L MUKAFFA(720?-759): BU KİTABIN ÇEKİRDEĞİ, İKİ BİN YIL ÖNCE BEYDEBÂ İSİMLİ BİR HİNT BİLGESİ TARAFINDAN DEBŞELÎM ADLI HİNT KRALINA SANSKRİTÇE OLARAK SUNULDU. BÜYÜK ÇEVİRMEN-YAZAR İBNÜ’L MUKAFFA İSE BIRAKTIĞI ESERLERLE ÇAĞINI VE ARAP NESRİNİ ETKİLEMİŞ BİRİDİR. 36 YAŞINDA ÖLDÜRÜLMESİNE RAĞMEN FİKİRLERİ, MUHAKEME KUDRETİ VE DİL USTALIĞIYLA ARAP EDEBİYATINDA VE ORTAÇAĞ İSLAM SİYASAL GELENEĞİNDE ÇIĞIR AÇMIŞTIR. EDİTÖR A. SAİT AYKUT: 1969 YILINDA DOĞDU. SİYASET, ARAP EDEBİYATI VE TASAVVUFLA İLGİLİ ÇEVİRİLERİ YAPI KREDİ GRUBUNDAN SANAT DÜNYAMIZ, AKŞAMLIK VE COGİTO GİBİ DERGİLERDE YAYIMLANDI. ARAPÇA, İNGİLİZCE VE FARSÇA BİLEN AYKUT’UN YAPI KREDİ YAYINLARI TARAFINDAN YAYINLANAN “İBN BATTÛTA” ÇEVİRİSİ, TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ TARAFINDAN “2004 YILININ EN İYİ ÇEVİRİSİ” UNVANINA LAYIK GÖRÜLDÜ. MARMARA İLAHİYAT MEZUNU OLAN AYKUT 2005’TE ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE SİYASET BİLİMİNDE MASTIRINI BİTİRDİ. BORDO SİYAH YAYINLARI’NIN ARAP KLASİKLERİ EDİTÖRÜ OLARAK ARAP EDEBİYATININ VE DÜŞÜNCESİNİN TEMEL METİNLERİNİ TÜRKÇE’YE KAZANDIRDI. ÇEVİREN SELAHATTİN HACIOĞLU:1966’DA YUGOSLAVYA, ÜSKÜP’TE DOĞDU. 1969’DA AİLESİ TÜRKİYE’YE GÖÇ EDİP İSTANBUL’A YERLEŞTİ. BİR DÖNEM İMAM-HATİP LİSESİ’NDE ÖĞRENİM GÖREN HACIOĞLU ARAPÇA VE OSMANLICA’DAN GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİNE TERCÜMELER YAPTI. ARAPÇA’DAN TÜRKÇEYE TERCÜME ETTİĞİ YAPITLARDAN BAZILARI ŞUNLARDIR:CİMRİLER KİTABI-CAHİZ;İBN MUNKIZ HAÇLILARA KARŞI-USAME İBN MUNKIZ;GÜVERCİN GERDANLIĞI-İBN HAZM;KELİLE VE DİMNE-BEYDABA;HİKEMÜ’LATÂİYYE-İBN ATÂULLAH EL-İSKENDERÎ. REDAKSİYON A. SAİT AYKUT:BAKINIZ EDİTÖR. TÜRKÇE REDAKSİYON SÜLEYMAN ASAF: 1950’DE İSTANBUL’DA DOĞDU. SAINT BENOIT LİSESİ’Nİ BİTİRDİKTEN SONRA FRANSA’DA ÖĞRENİM GÖRDÜ. ODA YAYINLARI İÇİN FRANSIZCA ÇEVİRİ YAPTI. GELİŞİM HACHETTE ANSİKLOPEDİSİ YAYIN KURULU ÜYELİĞİ GÖREVİNDE BULUNDU. RADİKAL VE CUMHURİYET GAZETELERİ VE AYRINTI, CAN, İNKILAP VE BORDO SİYAH YAYINEVLERİ İÇİN REDAKSİYON VE DÜZELTİ YAPTI. TASHİH ESEN GÜRAY: 1961’DE İSTANBUL’DA DOĞDU. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ESKİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜNDEN MEZUN OLDU. 1978 YILINDAN BERİ YAYINCILIK SEKTÖRÜNDE DÜZELTMEN OLARAK ÇALIŞMAKTADIR. GELİŞİM YAYINLARI, SABAH KİTAPLARI VE TURGUT YAYINCILIK’TA UZUN YILLAR ÇALIŞTI. BORDO SİYAH DIŞINDA İŞ-KÜLTÜR YAYINLARI VE CUMHURİYET KİTAPLARINA DA DIŞARIDAN DÜZELTMENLİK YAPMAKTADIR.

YAYINCI SERTİFİKA NO15553 ISBN978-605-4439-35-5 BASIM TARİHİ:İSTANBUL – TÜRKİYE 2011 BS YAYIN BASIM DAĞITIMREK. ORG. SAN. TİC. LTD.ŞTİ. FATİH CADDESİALAYBEY SOKAK NO: 28/B ZEMİN KAT MERTER –GÜNGÖREN –İSTANBUL/ TÜRKİYE

TEL:(0212) 505 99 70 (pbx)FAKS: (0212) 505 99 75 MERTER V. D. 187 061 1123e-mail: bs.yayin@gmail.com
BASKI:EZGİ MATBAACILIK SANAYİ TİCARET LTD. ŞTİ. SANAYİ CAD. ALTAY SOK. NO:10 ÇOBANÇEŞME/YENİBOSNA-İST. TEL: (0212) 452 23 02 - 654 94 18 FAKS: (0212) 654 94 13 HALKALI V. D. 3840046734e-mail: ezgimatbaa@gmail.com TÜM HAKLARI BS YAYIN BASIM DAĞITIM REKLAM ORGANİZASYON SANAYİ TİCARET LTD. ŞTİ’NE AİTTİR. İZİNSİZ KOPYALANAMAZ, ÇOĞALTILAMAZ, KULLANILAMAZ.

KELİLE VE DİMNE
BEYDEBÂ - İBNÜ’L MUKAFFA

ÇEVİREN: SELAHATTİN HACIOĞLU DÜNYAKLASİKLERİ
HİKÂYE

İBNÜ’L-MUKAFFA
Miladî 720’li yıllarda doğan ve 759’da vefat ettiği tahmin edilen bu büyük çevirmen-yazar hakkındaki temel bilgi, Mesûdî’nin1 Murûcu’z-Zeheb’inden, İbnü’n-Nedim’in2 Fihrist’inden, Câhız’ın3 risâlelerinden, Cehşiyâri’nin Kitabü’l-Vüzerâ’sından, Bâkıllânî’nin4 I’câzu’l-Qur’an’ından, Isfahanî’nin Kitabu’l-Egâni’sinden, Birûnî’nin5 Tahqîqu Mâ li’l-Hind kitabından ve İbnü’l-Mukaffa’nın kendi kitaplarından elde edilebilir.6 Asıl adı Dâzoye oğlu Rozbeh’tir. Kaynaklarda “Ebû Muhammed AbdullahRûzbîh b. Dâzûyeh İbnü’l-Mukaffa” olarak geçer. “Rozbeh” Farsça “kut sahibi”, “aydınlık”, “mübarek” demektir. İran’ın Gôr şehrinde doğmuştur. (106 h./723-4 m.) Babası, vali Haccac b. Yusuf’a bağlı bir vergi tahsildarıydı. Devlet malına hıyanet ettiği gerekçesiyle takibata uğramış, verilen ceza sonucu eli kurumuştur. Bu yüzden oğluna İbnü’l-Mukaffa yani “Eli kuruyanın oğlu” demişlerdir. İbnü’lMukaffa’nın babası Dâzoye İslam’a geçmedi, öldüğünde eski dinine inanıyordu. Mecûsi-Maniheist olan baba, oğlunu da bu tarzda yetiştirdi. Ancak kendisi gibi oğlu da iyi bir Arapça eğitimi görmüş, yüksek siyasi yazışmalarda görev almıştır. Arap, Fars, Yunan ve Hint kültürlerine aşina olan İbnü’lMukaffa, Emevîlerin son döneminde Irak divanlarında çalıştı. Abbasî Devleti kurulduğunda Mansur’un amcaları olan Süleyman b. Ali ile İsa b. Ali’ye mektup yazarak bağlılığını bildirdi, onların hizmetine girdi. Yine onların huzurunda Müslüman olduğunu ilan etti, “Ebû Muhammed” diye çağrılır oldu. Abdullah b. Ali, Şam valisiyken yeğeni Mansur’un hilâfetine başkaldırdı. Ancak Abbâsî Halifesi Mansur onu yendi. Böylece Abdullah b. Ali, kardeşleri olan Süleyman ve İsa’nın yanına kaçtı. Halife Mansur, amcalarından Abdullah’ı istediyse de onlar “ancak emân7 şartıyla teslim ederiz” dediler. Mansur bu teklifi kabul etti. O zaman İsa, kâtibi İbnü’l-Mukaffa’ya “Emân” yazma (ferdi güvenlik sözleşmesi kaleme alma) yetkisi verdi. İsa b. Ali, Emân sözleşmesinin, iptale yol açan hiçbir yoruma kapı aralamayacak bir sarahatle8 kaleme alınmasını tembihlemişti. Halife Mansur bu emânı okuyunca kızdı, çünkü amcası Abdullah’ı öldürmeye kesin niyetliydi. Oysa bu sözleşmeyi imzalarsa arzusuna erişemeyecekti. Üstelik neredeyse kendisine küfrediliyordu! Mansur, Süfyan b. Muâviye el-Mühellebî’ye “İbnü’l-Mukaffa’nın işini bitir!” diye haber gönderdi. Basra valisi olan Süfyan, İbnü’l-Mukaffa’nın eski düşmanıydı. Süfyan, İbnü’l-Mukaffa’yı takip etti ve nihayet tuzağa düşürüp parça parça doğrayarak tandıra attı.9 Bazı kitaplarda onun Zındıklar taifesinden olduğu için öldürüldüğü söyleniyorsa da asıl sebep siyasidir. Bilindiği gibi, o dönemde Mecûsi ve Maniheist fikirler taşıyanlara “zındık” deniyordu. Zendîq ve zindîq şeklinde telaffuz edilen bu kelimenin kökeni eski Pehlevîce’ye dayanır; ZendAvesta okuyan, Zend-Avestacı demektir. Zındıklık klasik bir İslam devletinde tek başına “idamı
Mesûdî: Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen, 957’de Mısır’da vefat eden Arap tarihçi ve gezgin. Arapların Heredotos’u olarak da bilinir. 2 İbnü’n Nedim (910-995): Arap bibliyografyacı. Ünlü yapıtı Kitabu’l-Fihrist’i çeşitli uluslardan yazarların kitaplarını titiz bir çalışmayla toplayarak 988’de tamamlamıştır. 3 Câhız (776-868/869): Arap ilahiyatçı, bilgin ve edebiyatçı. Diğer eserlerinin yanı sıra yedi ciltlik bitmemiş çalışmasıKitabu’l-Hayavan, Aristoteles’ten esinlenmiş manzum hayvan masalları içerir. 4 Bâkıllânî (949-1013): Basra’da doğup Bağdat’ta vefat eden, İslam kelamcılarının en ünlülerinden Arap düşünür. 5 Birûnî: 973’te Haresm-Kas’ta doğan, Gazne’de 1048 ya da 1051/1052’de vefat eden Birûnî ortaçağın en büyük bilginlerindendir. Astronomi alanındaki buluşları, matematik, doğabilimleri, coğrafya ve tarih alanındaki çalışmalarıyla ünlüdür. 6 İbnü’l Mukaffa ve siyasal fikirleri hakkında doyurucubilgi tarafımızdan yapılmış ‘İbnü’l-Mukaffa’ tezinde bulunabilir. Bkz.: A. Sait Aykut, İslam Siyasal Realizminin Doğuşu: İbnü’l-Mukaffa-Machiavelli Mukayesesi, (basılmamış tez), Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2005, s. 6-10 ve 26-50. 7 Bağışlama. 8 Açık, anlaşılır olma durumu. 9 Cehşiyâri,Kitâbü’l-Vüzerâ, s. 105.
1

mücbir sebep” değildir.10 Zındıklar radikal anlamıyla ateist değildirler; çoğunlukla eski kültürlerinde var olan Tanrı anlayışına sahip çıkarlar; İslam’ın sunduğu “Tanrı inancı” onlarda yoktur. Bu tür kişiler, yeterli eğitim aldıkları ve devlet işlerine; özellikle de hükümdar ailesine burunlarını sokmadıkları sürece sırkâtipliği, vergi takip uzmanlığı ve mabeyincilik gibi yüksek memuriyetlerde bulunmuşlardır. Dolayısıyla İbnü’l-Mukaffa’nın, sadece zındıklıktan ötürü öldürülmesi akla yatkın görünmüyor. Daha sonraki yıllarda zındıklara karşı kısa bir süre tasfiye operasyonu yapıldığı bilinen bir gerçektir; ama onun katli demin belirttiğimiz somut sebeplerden ötürü siyasi idi. İbnü’l-Mukaffa, sahip olduğu geniş kültür birikiminin yanı sıra, müthiş zekâsıyla da herkesi şaşırtıyordu. Ünlü yazar İbn Selam şöyle der: “Hocalarım söylüyor; Sahâbe’den11 sonra Araplar Halil b. Ahmed’den daha zeki ve geniş kültürlü birine sahip olmadı. İranlılar da İbnü’l-Mukaffa’dan daha zeki ve geniş kültürlü birine sahip 12 olmadı.” Eserleri İbnü’l-Mukaffa, bıraktığı eserlerle çağını ve Arap nesrini etkilemiş biridir. 36 yaşında öldürülmesine rağmen fikirleri, muhakeme kudreti ve dil ustalığıyla Arap edebiyatında ve ortaçağ İslam siyasal geleneğinde çığır açmıştır. Başlıca Çevirileri 1) Kelile ve Dimne 2) Siyeru’l-mülûk 3) Kitâbu’r-Rusûm 4) Risâle-i Tenser 5) Kitâbu’t-Tac Fî Sîreti Anuşirevan 6) Kitâbu’s-Sakisârân 7) Kitâbü’l-Beykâr 8) Kitâbu Mazdek Telifleri 1) el-Edebü’s-Sagîr 2) el-Edebü’l-Kebir

Zındıklık hakkında en etraflı eser, Melhem Şükür tarafından Fransızca kaleme alınan tezdir: Melhem Chokr,Zandaqa et zindiqs en Islam, Dımaşk, 1993. Bu kaliteli eser Ayşe Meral tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Bazı isimlerin yanlış okunması dışında iyi bir çeviri sayılabilir. Bkz.; Melhem Chokr,İslâm’ın İkinci Asrında Zındıklar ve Zındıklık, çev. Ayşe Meral, İstanbul, Anka Yay., 2002. 11 (Burada) Hazreti Muhammed’in meclislerinde ve konuşmalarında bulunan kimseler. 12 Ebu’t-Tayyib el-Lügavî,Merâtibü’n-Nahviyyîn, Kahire: 1964, s. 28.

10

Alegorik Bir Siyasetname Olarak Kelile ve Dimne
Kelile ve Dimne tarih boyunca en çok okunan, çevrilen ve uyarlaması yapılan üç-beş kitap arasındadır. Bu kitapla ilgili araştırma yapanların en ünlüleri; Silvestre de Sacy, Henry Zotenberg, J. Hertel, T. Benfey, Theodor Nöldeke, Carl Brockelmann, Keith-Falconer, William Wright, Ignazio Guidi, Papaz Luis Şeyho el-Mardînî ve Ludwig Kosegarten’dır.13 Bu kitabın çekirdeği, İranlı Berzeveyh’e göre, iki bin sene önce Beydebâ ya da Bidpâ isimli bir Hint bilgesi tarafından Debşelîm adlı Hint kralına Sanskritçe olarak sunuldu. Makedonyalı İskender’in14 gidişinden sonra halkın başına geçen Debşelîm sınır tanımaz bir despot olmuştu. Beydebâ, despot kralı usulüne uygun bir şekilde uyarmak, iktidarın nasıl korunacağını göstermek, düşmanları ve dostları tanıtmak için bu kitabı yazdı. Amaç itibarıyla Machiavelli’ye15 benzediği söylenebilir. İbnü’l-Mukaffa bu ana metni kendi amacına uygun olarak yeniden yoğurmuş; neredeyse metin kadar yer tutan bir ön giriş yazarak kitaba kendi damgasını vurmuştur. 16 Beydebâ eski çağların Brahmanları gibi öğütlerini hayvanların dilinden verdi. Bilindiği gibi Brahmanlar, ruh göçüne inandıkları için siyasal içerik taşıyan nükteli sözleri hayvanların ağzından vermekteydiler.17 İslam Ansiklopedisi’nin Carl Brockelmann tarafından hazırlanan ‘Kelile ve Dimne’ maddesinde eserin Sanskritçe adının “Karataka ve Damanaka” olduğu belirtiliyor. Bunlar kitabın başkahramanı olan iki çakalın isimleridir. Benfey’in, Sanskritçe’den yaptığı çevirinin giriş kısmında uzun uzadıya değindiği gibi Avrupa, hatta dünya edebiyatında hayvanların konuşturulduğu masal motiflerinin kaynağı Hindistan’dır.18 Eserin aslına dair ilk ciddi çalışma Hertel tarafından yürütülmüştür. İlk bulgular, bir giriş ile her biri “Tantra” yani “insan zekâsının kullanılacağı hal” adını taşıyan beş kitaptan ibarettir. En eski düzenleme “Tantrâkhyâyika” adını taşır. Bunun ikinci bir şekli de “Pançatantra” adını taşımakta ve Hindistan’da yaygın bir halk kitabı olarak sayısız varyantı bulunmaktadır.19 Berzeveyh ya da Pehlevi okuyuşuyla Burzôe, ilk beş bölümü Pançatantra’dan çevirdikten sonra esere diğer Hint masallarını da katmıştır. Sonradan eklenen bu üçünün kaynağının Mahâbhârata olduğu anlaşılmıştır. Daha sonra gelen iki bölüme ise Pançatantra’nın daha yeni bir şekli olan Hitopadesa’da tesadüf edilmiştir.20 O halde elimizdekiKelile ve Dimnekitabının geri kalan kısımları Berzeveyh ve İbnü’l-Mukaffa tarafından yazılmıştır. Temel konusu ahlak ve siyasettir. Eserin özü, hükümdar ile aristokrat bir aydın arasında vuku bulması temenni edilen istişare21 sohbetleridir. Otorite kaynağına yakınlık, uzaklık; otoritenin
Bu saydıklarımız, Mardinli Papaz Luis Şeyho hariç, Avrupalı oryantalistlerdir. Geçen asırda ve bu asrın ilk yarısında yaşamışlardır. Ayrıntılı bilgi için şu kitaplara bkz.; Dr. Abdurrahman Bedevi,Mevsûatu’l-Müsteşrıqîn, Beyrut: 1993, b.a.; Hannâ el-Fâhûrî,el-Câmi fi Târihi’l-Edebi’l-Arabî, Beyrut: 1995, C. II, s. 287. 14 İskender (İÖ 356-İÖ 323): Büyük İskender olarak da bilinir. İÖ 336-323 arasında Makedonya kralı ve tarihteki en büyük komutanlardan biri. Pers İmparatorluğu’nu yıkarak Yunanistan’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuştur. 15 Niccolo Machiavelli (1469-1527): Floransalı siyaset kuramcısı, yazar ve devlet adamı. Ölümünden sonra yayımlananIl Principe(Prens) adlı başyapıtında siyasette devlet çıkarlarının gerektiğini savunmuştur. 16 Brahmanlık: Kalıtım yoluyla geçen bir kast bölünmesine dayalı toplumsal bir kuruluşu içeren Hint dini, Brahmanizm. 17 Bkz.; İbnü’l-Mukaffa,Kelile ve Dimne,Mürrüsafî neşri, Beyrut: 1994, s. 5. 18 Bkz.; T. Benfey, Pantschatantra (fünf Bücher Indischer Fabeln) Märchen und Erzahlungen, (2 cilt), Leipzig: 1859, 1. cildin Giriş kısmı. 19 J. Hertel, “Tantrakhyayıka”, Die alteste Fassung des Pantschatantra (Sanskritçeden çeviri, giriş ve notlar ile) Leipzig ve Berlin: 1909. 20 Bkz.;Kelile ve Dimne, Mürrüsafî neşri, s. 7. 21 Danışma, fikir sorma.
13

devamını sağlayan temel ilkeler; halk-hükümdar ilişkisi, hükümdar-vüzerâ22 ilişkisi, siyasi ihtiraslar, ehliyet, beceriklilik, ihanet, vb kitap boyunca uzayan sohbetin temel konularıdır.

22

Vezirler

Kelile ve Dimne’de Öne Sürülen Pratik Siyasi Düşüncelerin Machiavelli’nin Önerileri ile Mukayesesi Machiavelli’ninKelile ve Dimne’den etkilenmiş olması mümkün müdür? Küçük de olsa böyle bir ihtimal mevcut. ÇünküKelile ve Dimneçok erken bir dönemde 13. yüzyılda Latinceye çevrilmiş, bu dilden de daha sonra öteki Avrupa dillerine çevrilmiştir. Daha 12. yüzyılın başlarında Rabbi Yûîl adlı bir Yahudi din adamı, Berzeveyh’in vazifesine dair şüpheli hikâye ile “Balıkçıl Kuşu ve Ördek”, “Tilki ile Balıkçıl Kuşu” hikâyelerini içeren nispeten sağlam bir yazmadan faydalanarakKelile ve Dimne’yi İbranî diline çevirdi. J. Derenbourg bu çeviriyi, bize kadar gelen, ama baş tarafı oldukça bozulmuş olan yegâne yazmadan istifade ederek 13. asra ait Yakop ben el-zar’in tercümesiyle beraber yayımlamıştır.23 Johannes de Capua 1263 ile 1278 arasında, Kardinal Ursinus’un ricası üzerine, Rabbi Yûîl’in eserini“Directorium vitae humanae”adıyla Latince’ye çevirdi.24 Rabbi Yûîl’inkinin aynı olan bir metnin, ondan daha sadık bir üslûpla İspanyolca’ya çevirisi sayılmazsa; -yenileri hâriç- Batı Avrupa dillerine yapılan tüm çeviriler Johannes de Capua’nın Latince metnine dayanır. Bu metin 1480 yılında Almancaya, 1493 yılında İspanyolcaya, 1552 yılında İtalyancaya çevrilmiştir. Almanca çeviri, 1618 yılında Danimarka diline, 1623’te de Felemenkçeye çevrildi. 1552’de yapılan İtalyanca çeviriyse Sir Thomas North tarafından 1580 yılında İngilizceye çevrildi. Bu versiyon, 1556 yılında Fransızcaya çevrildi.25 13. yüzyılda İbnü’l-Mukaffa’nınKelile ve Dimne’sinden çevrildiği kabul edilen Latince manzumbir eser de vardır. Bu kitap “Baldos Alter Aesopus” adını taşımaktadır.26 13. yüzyıl ortalarında Arapçadan yapılan bu çeviri daha sonra Latinceye çevrildi. Buna “Raimond Nüshası” denilmektedir. Silvestre de Sacy bundan bahseder. 27 Dolayısıyla daha bin iki yüzlü yıllardan beriKelile ve Dimne’nin Avrupalı entelektüeller arasında tanındığını söyleyebiliriz. Dökmeciyan ve Sâbit gibi araştırmacılar ise Machiavelli’nin doğudaki öncüsünün Sicilyalı fakih28 İbn Zafer es-Sıqıllî (ö: 565 h./12. yüzyıl m.) olduğunu savunmuşlardır. Döneminin önde gelen hukukçularından olan İbn Zafer,Sülvânü’l-Mütâa’adlı eserini Sicilya’yı yöneten Müslüman bir kumandana ithaf etmişti.29 Bu iki araştırmacının makalesinde İbn Zafer es-Sıqıllî’nin iktidar– güç–liderlik algısıyla Machiavelli’ninPrens’i karşılaştırılmıştır.30 Ancak bize göre İbn Zafer es-Sıqıllî’nin de kaynağı İbnü’l-Mukaffa’dır. Çünkü İbn Zafer’in kitabı aynıKelile ve Dimnegibi hayvanların diliyle verilmiş alegorik31 siyasal hikâyelerle doludur ve bunların bir kısmıKelile ve Dimne’den aynen alınmıştır. İki düşünürün de yararlandığı ortak kaynaklar olabilir mi? Bu konu ayrı bir incelemeyi gerektirecek kadar karmaşıktır. Çünkü Machiavelli’nin Aristo’dan32 Titus Livius’a33 kadar antik
J. Derenbourg,Deux versions hebrâiques du Livre de Kalilah et Dimnah, Paris, 1881. Johannes de Capua,Directorium vitae humanae, neşreden: J. Derenbourg, Paris, 1887. Bkz.; İbnü’l-Mukaffa,Kelile ve Dimne, Mürrrüsafî neşri, s. 24. 26 age., s. 25. 27 age., s. 25. 28 Fıkıh bilgini. İslam hukukunda din ve dünya işleri ile ilgili ana kaynaklardan yararlanarak konulmuş kurallar (şeriat) konusunda bilgin kişi. 29 Bkz.; İbn Zafer es-Sıqıllî,Sülvânü’l-Mütâa’ fî Udvâni’l-Etbâ, Müesseset ‘İzzeddîn, Beyrut, 2003. 30 Dekmejian R.H. - Thabit A.F.: “Machiavelli’s Arab Precursor: Ibn Zafar al-Siqilli”, British Journal of Middle Eastern Studies, C. XXVII, sayı: 2, Kasım 2000, s. 125-137. 31 Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyikavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme. 32 Aristoteles (İÖ 384-İÖ 322): Mantık biliminin, akılcı vebilimsel görüşlerin öncüsü eski Yunanlı filozof.
24 25 23

düşünür ve tarihçilere özel bir ilgisi olduğu malumdur. Fakat kaynaklarda geçtiğine göre İbnü’lMukaffa’nın Kategoryas, Paremeneas ve Analutika dışında Aristo’dan çevirdiği başka bir eser yoktur.34 Ayrıca Latinceden çevirdiği bir kitaba da rastlamıyoruz. Zaten Abbasî aydını için Latince entelektüel bir anlam ifade etmiyordu; daha çok Yunanca, Süryanice ve eski Farsça (Pehlevice) bilim ve kültür dilleri olarak dikkat çekiyordu o dönemde. Bu yüzden her iki yazarın ortak kaynağı olarak serdedebileceğimiz35 çok net isimler yoktur. Ancak ihtiyat payıyla şunu söyleyebiliriz ki Aristo’nun siyaset de dahil pek çok konuda ileri sürdüğü denge teorisi, yani “ne ifrat36 ne tefrit,37 ortada olan her zaman iyidir” prensibi; İslam dünyasında ta baştan beri kabul edilmiş ve savunulmuştur. Örneğin klasik ahlak kitabı yazarları en iyi insanın tüm huylarda dengeli, aşırılıktan uzak kişi olduğunu savunmuşlardır.38 Aristo da neredeyse her konuda işlediği bu teoriyi siyasetle ilgili çalışmalarında da dile getirir. Özetleyerek sunduğumuz şu ifade ona aittir: “Bütün devletlerde topluluğun üç kesimi vardır: Çok zenginler, çok yoksullar ve orta halliler. Ilımlılık ve orta bir durumun, en iyi şey olduğu herkes tarafından bilinir. Orta sınıf aynı zamanda en istikrarlı öğedir; yoksullar gibi başkasının malını mülkünü kıskanmaz, başkaları da onların malını mülkünü kıskanmaz. Bu yüzden orta sınıfın üyeleri daha tehlikesiz, daha istikrarlı bir hayat sürerler; ne kendilerine ne de başkalarına karşı bir düzen kurarlar. Öyleyse şu gerçek tamamen açık oluyor ki orta sınıf aracılığıyla işleyen siyasal ortaklık en iyisidir; orta sınıfın geniş olduğu, mümkünse öteki iki sınıfın toplamından, hiç değilse bunların her birinden daha güçlü olduğu şehirlerin iyi yönetilme ihtimali çok yüksektir.”39 Ancak Aristo’nun vatandaş olarak orta sınıfı sevdiği, idareci olarak ise aristokrat gruba taraftar olduğu iyi bilinir. İbnü’l-Mukaffa, Aristo’nun denge teorisini yoğun bir şekilde işlememiştir. İlerde değineceğimiz gibi siyasi gücün hükümdar başkanlığında aristokrat bir grupta toplanması gerektiğini o da savunur. İbnü’l-Mukaffa’yı anlamak için onun siyasal dilini doğru kavramak ve yorumlamak gerekir. O, çağındaki aydınlar arasında bilinen sembolik anlatımlara başvurmaktan çekinmemiş; sözgelimi, rüya yorumunda kullanılan ve özel anlamlar ifade eden pek çok kelimeyi ve kavramı siyasal edebiyatta kullanmıştır. Machiavelli’nin bazı öneri ve benzetmelerinin şaşırtıcı bir şekildeKelile ve Dimne’deki ifadeleri andırması da İbnü’l-Mukaffa’yı ilginç kılan bir özelliktir. Bazı konularda ise farklı düşünmekte, başka kaynaklardan esinlenmektedirler. Örnek vermek gerekirse; 1. Her iki düşünür de insan doğasının umumiyetle kötülük ve haksızlığa meyilli oluşunu savunmada görüş birliği etmişlerdir. Her ikisi de kötülüğü dini kaynakların verilerine dayanarak değil insanın doğası ve irâdi kararlarıyla açıklamışlardır. Talihin niteliği, değişkenliği ve talih güldüğünde fırsatları kaçırmamak gerektiği konusunda da sözbirliği etmiş gibidirler. 2. Her iki düşünür de hükümdarlığın ayakta kalması için ihsan40 dağıtmanın önemli olduğunu, ama yanlış adama yapılacak bir iyiliğin asla doğru ve akıllıca bir tavır olmadığını; nitekim geçmişte de bazı hükümdarların ihsana boğdukları yanı başlarındaki kişiler tarafından devrildiğini
33

Titus Livius (İÖ 59/64-İS 17): Sallustius ve Tacitus ilebirlikte eski Roma’nın en ünlü üç tarihçisinden biri. İbn Ebî Usaybia,Uyunu’l-Enbâ, c. l, s. 308. İleri sürebileceğimiz. 36 Ölçüyü kaçırma, aşırı davranma. 37 Tutum ve davranışlarda gereğinden aşağıda kalma. 38 Bkz., İbn Fâtik,Muhtâru’l-Hikem ve Mehâsinü’l-Kelim,neşreden ve notlandıran: Abdurrahman Bedevî, Beyrut, 1980, s. 178-184. 39 Aristoteles,Politika, çev. Mete Tunçay, İstanbul, Remzi kitabevi, 1975, s. 127-128. 40 İyilik.
34 35

savunmuşlardır. 3. Araç-amaç ilişkisine gelince, Machiavelli’de büyük bir amacın gerçekleşmesi için her türlü aracın meşru kılındığına tanık oluruz. İbnü’l-Mukaffa’ya baktığımızda da “araçlardan çok gayenin önemli olduğu” fikrine rastlıyoruz, ancak ne Kelile ve Dimne’de ne de Abbasi hukuk reformuyla ilgili olarak kaleme aldığı Risâletü’s-Sahâbe adlı eserinde “iyi bir amaç için tüm araçların meşruluğundan” bahsedildiğini görmüyoruz. 4. Vatan savunmasına gelince Machiavelli’de modern anlama yakın bir ulus ve yurt anlayışı göze çarpmaktadır. Machiavelli yurt savunmasını olağanüstü sert ve duygusal ifadelerle dile getirirken İbnü’l-Mukaffa’yı daha sakin ve ağırbaşlı görüyoruz. O da yurt savunmasının önemi ve istilacılara karşı alınacak tedbirlerden bahsediyor, ama savaş işini akılcı esaslara oturtmak taraftarı olduğunu söylemekten de geri durmuyor. Eğer ille de savaş gerekiyorsa savaş yapılmalıdır; savaşsız yollarla vatanı savunmak mümkünse bu daha iyidir, diyor. İbnü’l-Mukaffa’nın metinlerinde modern anlama yakın bir ulus ve yurt kavramına rastlanmamaktadır. 5. Ordu konusunda her ikisi aynı gayeyi, “hükümdarın ve halkın selameti” gayesini 41 taşımalarına rağmen farklı içtihatlarda bulunmuşlardır: Machiavelli kendi şahsi tecrübelerinden ötürü ulusal orduyu savunarak paralı askerliğe karşı çıkarken İbnü’l-Mukaffa imparatorluğun en uç noktalarından gelecek ve maaş alacak disiplinli askerlerin daha iyi olduğunu savunmuştur. 6. İbnü’l-Mukaffa’nın savaş ve ordu edebiyatı konusunda yararlandığı kaynaklar umumiyetle eski İran kültüründen çevirdiği eserler ve İslami dönemde ortaya çıkan megâzî (Peygamber savaşları) derlemeleridir. Machiavelli ise Tacitus, Titus Livius gibi Latin klasiklerinden faydalanmıştır. 7. Her iki düşünür de hükümdarın başyardımcısı olan vezirin çok önemli olduğunu, onun sahip olduğu niteliklerin aslında hükümdarın ileri görüşlülüğünü ya da tedbirsizliğini yansıttığını, vezirden sadakat beklemek için onda güven duygusu uyandırmak gerektiğini vurgular. 8. Machiavelli kadın-siyaset ilişkisi konusunda çekimser, hatta kötümserdir; ona göre kadın siyasi sorunları çoğaltmada ve siyaseti elinde tutan erkeklerin birbirini öldürmesinde önemli etkenlerden biri haline gelebilir. İbnü’l-Mukaffa’da da benzer yargılara rastlıyoruz; ancak o kadını ayrı bir kategoride görmek yerine zaafları, zekâsı ve aklıyla insan olarak görür, tecrübeli ve akıllı bulduğu kadınlarla ilgili örnekler vermekten çekinmez. 9. Her ikisi de siyasal edebiyatta bir simge olarak hayvanları kullanmakta, sözgelimi aslan, tilki ve kurttan bahsetmektedirler. Ancak Machiavelli’de siyasi davranışların hayvan figürleriyle ifade edilişi gayet sınırlı ve sayılı iken; İbnü’l-Mukaffa’da bu yöntemin kullanıldığı yerler sayılamayacak kadar fazladır.42 İkisi arasında doğrudan bir bağ kurmak mümkün görünmese de Sicilyalı İbn Zafer, Tortosalı Ebu’l-Velîd Turtûşî gibi yazarlar aracılığıyla Machiavelli’nin dolaylı bir şekilde İbnü’l-Mukaffa’dan etkilenmesi söz konusu olabilir. Daha ihtiyatlı bir ifadeyle şunu söyleyebiliriz ki Machiavelli’nin faydalandığı kaynaklar arasında sadece Yunan ve Latin klasikleri değil, Sicilya ve Endülüs yoluyla Latinceye çevrilen Arapça kaynaklar da mevcuttur. Câhız, Abdülhamid el-Kâtib, İbn Miskeveyh43 vs isimlerle beraber İbn Haldun’un44 öncülerinden sayılması gereken İbnü’l-Mukaffa’nın fikirleri günümüzde yeniden incelenmeyi hak etmektedir.
(Burada) Bir iş hakkında bir kimsenin düşüncesi, özel görüş. Ayrıntılı bilgi en başta künyesini verdiğimiz tezimizde mevcuttur. 43 İbn Miskeveyh (930-1030): İranlı filozof, bilim adamı ve tarihçi. 44 İbn Haldun (1332-1406): Tunus’ta dünyaya gelip Kahire’de vefat eden Mukaddime adlı başyapıtıyla tanınan en büyük Arap tarihçi.
42 41

A. Sait Aykut Kasım 2005, İstanbul

KELİLE VE DİMNE

GİRİŞ
Bu mukaddimeyi45 Behnûd İbn Sehvan yazmıştır. Ali İbn Şah el-Fârisî diye tanınır. Behnûd, Brahmanbaşı olan Hintli bilge Beydebâ’nın, Hindistan kralı Debşelîm için kaleme alıp Kelile ve Dimne adını verdiği eserin temel amacını açıklamıştır. Bu eseri Beydebâ, hayvanların ve kuşların dilinden yazmıştır. Çünkü o, halktan asıl maksadını gizleyip korumak ve kitabın özünü değersiz kimselerden sakınmak niyetindedir. Ayrıca hikmeti, onun dallarını, güzelliklerini ve kaynaklarını temiz tutmak ister. Bunun sebebi ise, hikmetin sadece bilge kimseye ferahlık vermesi ve yalnız onun zihninin gerçek anlamda hikmete açık olmasıdır. Dahası hikmet, yalnızca sevgiyle kendisine bağlı olanları eğitip bilgilendiren ve ancak onu talep edenleri şereflendiren bir şeydir. Feyrûz’un oğlu olan Kubad’ın oğlu İran hükümdarı Anûşirvân’ın doktorların başı Berzeveyh’i nedenKelile ve Dimneiçin Hindistan’a gönderdiğini de anlatmıştır Behnûd. Bu ülkeye girerken Berzeveyh’in nasıl ustaca, temkinli ve duyarlı hareket ettiğini de ele almıştır. Ve daha sonra, geceleyin kralın hazinesinden Hint bilginlerine ait erişebildiği diğer kitaplarla beraber, gizlice Kelile 46 ve Dimne’nin bir nüshasını çıkaran o adam gelmiştir Berzeveyh’e. Sonra da, bu kitabın nakli için Berzeveyh’in Hindistan’a gönderiliş hikâyesini anlatır Behnûd. Behnûd’a göre bu eseri okurken mana üzerinde olabildiğince yoğunlaşmalı. Okuyan kişi, sözün özüne bakmalıdır. Böyle yapmadığı takdirde, kitabın yazılış amacından hiçbir şey elde edemez. Berzeveyh’in geri gelişine ve kitabı yüksek sesle okuyuşuna da değinmiştir. Ayrıca İran Kisra’sının veziri Büzürkmihr’in neden kitaba “Doktor Berzeveyh Bölümü” adını verdiği özel bir bölüm koyduğunu izah etmiştir. Burada, Berzeveyh’in doğumundan önceki zamana değinilmiş ve onun eğitim görme çağına gelmesinden başlayarak bilgelik aşkıyla ilmin çeşitli dallarında söz sahibi olmasına kadar yaşam öyküsü konu edilmiştir. Kitabın başlangıcı olan “Aslan ve Öküz” bölümünün önüne Behnûd bu bölümü yerleştirmiştir. *** Şahoğlu Ali el-Fârisî söyledi; Hindistan kralı Debşelîm’e bilge Beydebâ’nın,Kelile ve Dimnekitabını yazmasının sebebi şudur: *** Makedonyalı İskender Zülkarneyn, batıdaki krallardan sonra doğuda bulunan İran’ın ve diğer ülkelerin krallarını da yenmek için harekete geçti. Direnen İran hükümdarlarıyla savaşmış, saldıranları bozguna uğratmış, barış isteyenlerle barış yapmıştır. İskender’in karşılaştığı İran hükümdarları henüz ilk tabakaydı. Onlara üstün gelerek düşmanlık edenleri kahretmiş, kendisiyle savaşanları yenmiştir. Böylece onlar parçalandılar, darmadağın oldular. Daha sonra ordusuyla Çin diyarına yöneldi İskender. Yolunun üstündeki Hint kralına kendisine itaat etmesini ve hâkimiyeti altına girmesini teklif etti. O sırada Hindistan’ın başında For adında etkin, cesur ve güçlü bir kral vardı. İskender’in yaklaşmakta olduğu haberini alan For, savaşmaya karar verip hemen hazırlıklara başlamış, etraftaki kuvvetlerini de toparlamış, velhasıl ciddi bir savaş donanımı sağlamıştı. Hızla savaşa alışkın filler, düşmana saldırmak üzere eğitilmiş yırtıcı hayvanlar, eyerli atlar, keskin kılıçlar ve ışıldayan mızraklar tedarik edilerek hazırlıklar tamamlanmıştı. Hint kralı For’un ülkesine yaklaşan İskender daha önce fethettiği ülkelerde hiç rastlamadığı türden hazırlıklar yapıldığını duyunca, savaşa girmekte acele ederse bir felakete uğrayacağından
45 46

Bir büyüğe verilen şey, ön söz, sunu. [Bu giriş metni İbnü’l Mukaffa’ya aittir.] Berzeveyh’in Hindistan’da kendisine yardımcı olan bir Hintli dostu. İleride bahsedilecektir.

endişe etti. İskender, deneyimli, tedbirli ve kurnaz bir adamdı. Bir çözüm yolu bulmak için karargâhının çevresine bir hendek kazdırıp beklemeye başladı. Bu işi başarıyla bitirmek gayesiyle temkinli davranıyor, düşmana saldırdığında galip olmak için nasıl hareket etmesi gerektiği konusunu enine boyuna düşünüp tartıyordu. Müneccimleri çağırdı ilk olarak. Ve onlara, Hint kralına karşı savaşmak ve zafer elde etmek için uğurlu bir gün belirlemelerini emretti. Müneccimler derhal bu işe koyuldular. İskender, geçtiği her şehirdeki, sanatlarında usta ve meşhur olan sanatkârları alıp beraberinde götürürdü. Bu kez de zekâ ve ferasetiyle47 onlardan yararlanmayı düşündü. Üzerinde insan heykelleri bulunan içi boş bakır atlar yapmalarını ve bunların itilip hızla gitmeleri için tekerlekler üzerine yerleştirilmelerini emretti. Daha sonra içlerinin neft ve kibritle doldurulmasını ve hepsinin giydirilip ordunun merkezine, ilk safa yerleştirilmesini istedi. İki ordu karşı karşıya gelince bunların içi tutuşturulacaktı. Düşmanın filleri, iyice ısınmış bakır atlara hortumlarını dolayınca da can havliyle geri dönüp kaçacaklardı. İskender, ustalarından güçleri yettiğince süratli çalışıp bu işi halletmelerini istiyordu. Emre uydu onlar da, çok sıkı çalıştılar, işlerini çabuk tamamladılar. İskender, müneccimlerin seçtiği gün yaklaşınca For’a yeni bir elçi gönderdi ve ondan hâkimiyetini tanımasını istedi. Ama For, İskender’e karşı gelerek savaşta kararlı olduğunu bildirdi. İskender onun ısrarlı olduğunu görünce tüm ağırlığıyla yüklendi. For, ön safa filleri yerleştirmişti. İskender’in adamları, üstlerindeki süvari heykelleriyle birlikte bakır atları düşmanın üzerine sürdüler. Filler atlara doğru ilerleyip hırsla doladılar hortumlarını, ama korkunç ısıyı hisseder hissetmez sırtlarında taşıdıkları her şeyi etrafa saçarak ayaklarının altında ezdiler. Sağa sola dikkat etmeden önlerine çıkanı mahvederek kaçıştılar. For, ordusuyla bağlantısını yitirmişti. İskender’in askerleri onların peşine düştü, önlerine geleni kırıp geçirdiler. İskender şöyle bağırıyordu: “Ey Hint kralı! Karşımıza sen çık! Ordunu ve hanedanını koru! Onları ölüme sürükleme! Bir kralın tüm askerlerini tehlikeye atması elbette erkeklik değil! Aksine ordusunu, malı ve canı pahasına korumalıdır kral! Haydi çık karşıma; askeri bir kenara çek ve benimle dövüş! Baht, yenenindir!” For, İskender’in meydan okumasını işitince bunu bir fırsat sayarak onu yenerim düşüncesiyle dövüş için öne çıktı. Bunun üzerine İskender de atıldı ileri. Çatışma başladı. Saatlerce at sırtında kapıştılar, ama yenişemediler. Mücadele böyle devam ederken hasmını halledemeyeceğini anlayan İskender, ansızın yeri göğü inleten, ordugâhı çınlatan bir nara attı. For, bu haykırışı, ordusuna karşı hazırlanmış bir tuzak sanarak yüzünü çevirip arkasına baktı. Aniden fırlayan İskender bir anda düşmanını, atının eyerinden koparacak şekilde hamle yaptı. Ardından bir darbe daha indirdi ve For yere düştü. Hintliler başlarına gelen belayı görüp krallarının sonuna tanık olunca, ölümü yaşamaya yeğlediler. Sonuna kadar savaştılar hep birlikte. Bunun üzerine İskender onlara birçok vaatte bulundu. Allah’ın lütfuyla yurtlarını istila etti onların. Başlarına güvendiği adamlarından birini geçirdi. İşlerini halledinceye ve egemenliğini tam olarak sağlamlaştırıncaya dek Hindistan’da kaldı. Sonra o güvendiği adamı kendi yerine vekil bırakarak ayrıldı Hint ülkesinden. Ve ulaşmak istediği hedefe doğru yola koyuldu. İskender askerleriyle oradan gidince Hintliler onun tayin ettiği adama itaatten vazgeçerek şöyle söylendiler: “Bu adam ülkeyi yönetebilecek bir siyasete sahip değil. Bu ülkenin ne halkı ne de soyluları;
47

Hemen anlama, çabuk kavrama yeteneğiyle.

kendilerinden olmayan, hanedanlarına mensubiyeti bulunmayan birinin başlarına kral olmasını asla kabullenemezler! Çünkü bu yabancı kral onları her zaman küçük görüp aşağılayacaktır!” Daha sonra toplantı yapıp kendi krallarının oğullarından birini başa geçirmek için anlaştılar ve Debşelîm adlı birini kral yaptılar. İskender’in kendi yerine bıraktığı adamı tahttan indirdiler. Debşelîm ise şartlar olumlu hale gelip hâkimiyetini iyice sağlamlaştırınca gemi azıya almaya, haksızlık ve zulüm etmeye, kibirlenmeye başladı. Dahası çevresindeki krallarla savaşıyor ve her savaşta muzaffer oluyordu. Halkı ondan korkar olmuştu. Tek hâkim olarak kendisini gördükçe halka zarar vermeye, işlerini küçümsemeye ve onlara kötü davranmaya başlamıştı. Kudreti fazlalaştıkça küstahlığı da artıyordu. Her şey böyle sürüp gitti bir zaman boyu. Debşelîm’in hüküm sürdüğü devirde Brahmanlardan bir bilge adam vardı. Erdemli, basiret sahibi ve hikmetli biriydi. Bilgeliğiyle ünlenmişti, her konuda ona başvurulurdu. Adı Beydebâ idi. Beydebâ, kralın halini görüyor; halka ettiği haksızlığı düşünüyor; onu adalet ve insafa yöneltmek için nasıl bir çare bulurum diye akıl yürütüyordu. Bunun için öğrencilerini topladı ve seslendi: 48 Hangi konuda sizinle müşavere etmek istediğimi biliyor musunuz? Ben sürekli Debşelîm’in durumunu, onun adaletten yüz çevirip zulme yönelişini, halkına eziyet edip adi davranışlarda bulunuşunu düşündüm... Krallar böyle çirkin fiillerde bulunduğunda uyarmak ve adalete davetetmek için yetişmişiz biz, kendimizi bu günler için hazırlamışızdır! Bunlara göz yumar ve vazifemizi yapmaktan çekinirsek cahillerin gözünde onlardan daha cahil ve aşağı duruma düşeriz! Bu yüzden başımıza hiç istemediğimiz belaların gelmesine engel olamayız! Şimdi; vatanı terk edip gitmek bana göre uygun bir karar değildir. Onu bu kötü gidişat içinde bırakmak ve işlerine hiç karışmamak da hikmetimize yakışmaz. Öte yandan dilimizden gayrı bir araçla ona karşı mücadele edecek durumda da değiliz. Kendimizden başka kimseleri bulup yardım istesek de ona karşı duramayız. Eğer ona karşı olduğumuzu ve kötülüklerinden bıkıp usandığımızı surat ekşitmemizden anlayacak olursa sonumuz geldi demektir. Biliyorsunuz ki, güzelliği ve sağladığı parlak yaşam bahane edilerek bir ülkede canavar, köpek, yılan ve öküzle yan yana yaşamak kendine ihanetten başka bir şey değildir. Bir bilgeye yakışan ise başa gelmesi muhtemel felaketlerden ve bunların ağır neticelerinden korunmak, maksada ulaşmak için de korkulan şeyi bertaraf etmektir. Bilgelerden birinin, talebesine şöyle yazdığını işitmiştim: “Kötülerle beraber yaşayan ve onlarla dost olan adam, deniz yolculuğuna çıkan adam gibidir; boğulmaktan kurtulsa da korku ve endişelerden kurtulamaz. O, kendisini tehlike ve korkunun içine attıkça akılsız yaban eşeklerine benzemektedir. Hatta daha da aşağı! Çünkü hayvanların doğasında yararı zarardan ayırt etme özelliği vardır. Bu yüzden biz onların zarar görecekleri şeye doğru gittiklerine tanık olmayız. Tehlike kokusu aldıklarında, yaradılışlarının gereği olarak hemen korunmak için uzaklaşırlar oradan.” İşte, ben de sizleri buna benzer bir durumdan ötürü topladım. Çünkü siz benim ailem, sırdaşım ve bilgi dağarcığımsınız. Sizden destek alır, size güvenirim. Kendi görüşüyle hareket eden ve tek başına kalan kimse zayi olur, yardımcı bulamaz. Akıllı adam ise bulduğu çarelerle, başkasının at ve askerlerle beceremediğini becerir. Bunun örneği de şudur: Bir tarla kuşu, filin su içmek için geçtiği yolun üzerinde bulunan bir devekuşu yumurtasını kendisine yuva yapıp yumurtlamış. Fil, hep buradan geçermiş. Bir gün her zamanki gibi suya, bu yoldan gitmiş. Ve tarla kuşunun yuvasını çiğnemiş! Yumurtalarını ezmiş, yavrularını öldürmüş! Tarla
48

Danışmak.

kuşu felaketi görünce bu işi filden başkasının yapmış olamayacağını anlamış, kanatlarını çırpmaya başlamış ve file gelmiş. Ağlayarak başına konmuş filin ve file: “Ey kral! Neden yumurtalarımı ezip yavrularımı öldürdün, senin komşunum ben? Acaba beni küçük gördüğün ve değersiz bulduğun için mi yaptın bu işi?” diye seslenmiş. Fil de: “Evet, bu yüzden yaptım!” demiş. Bunun üzerine tarla kuşu uçup gitmiş filin yanından. Bir kuş topluluğunun yanına gelerek, onlara filin neden olduğu felaketten dert yanmış. Onlar da: “File ne yapabiliriz ki, biz sadece küçük kuşlarız!” diye cevap vermişler. Tarla kuşu da saksağan ve kargalara şöyle demiş: “Siz benimle gelir, filin gözlerini oyarsınız. Ben de sonrası için başka bir çare bulurum.” Kargalar ve saksağanlar bu teklifi kabul ederek filin yanına gitmişler, gözlerini akıtıncaya kadar gagalamışlar. Koca fil, yeme içmeye gidemez olmuş; yalnızca bulunduğu yerde, hortumuna geçirdiğiyle karnını doyurmaya çalışıyormuş. Tarla kuşu daha sonra civarda içi kurbağa dolu bir gölete gelmiş, kurbağalara filin kendisine yaptığı kötülüğü anlatmış, yardım istemiş. Kurbağalar vıraklamışlar: “Koskocaman filin karşısında biz ne çare bulabiliriz? Ne yapabiliriz ki ona?” Tarla kuşu ötmüş: “Sizden, benimle şuradaki çukur bölgeye kadar gelmenizi ve vıraklamanızı istiyorum. Fil sesinizi işitince orada kesinlikle su bulunduğunu sanacak, yanaşıp yuvarlanacaktır!” Tarla kuşunun önerisini kurbağalar onaylamış ve çukurun kenarında toplanıp vıraklamaya başlamışlar. Susuzluktan içi yanan fil, kurbağa vıraklamalarını işitince derhal o yöne doğru koşmuş ve çukura yuvarlanıp perişan olmuş. O zaman tarla kuşu filin başının üstünde kanat çırparak seslenmiş: “Ey beni küçümseyerek kuvvetiyle böbürlenen azgın! Koca gövden ve minik aklının yanında benim ufacıklığıma rağmen ne denli büyük düşündüğümü gördün değil mi?” *** Şimdi siz de teker teker bana söyleyin bakalım; kralımız için aklınıza gelen tedbirler nelerdir? Öğrenciler hep birlikte: “Ey erdemli filozof ve adil bilge! Sen bizim üstadımızsın, üstünsün bizden! Senin fikrin yanında bizimkinin ve senin zekâna karşı bizim zekâmızın lafı mı olur?” demişler. “Ancak şunu bilmekteyiz ki, timsah olan suda yüzmek kendini riske sokmaktır. Burada suç, timsahın sahasına girendedir. Yılanın dişinden zehri çıkarıp üzerinde denemek için yutan adamın kendisidir kabahatli olan; suç yılanda değildir. Aslana ormanında yaklaşan adam, elbette onun hamlesinden emin olamaz. Bu kralı nice musibetler akıllandırmamış, deneyimler eğitmemiştir. Onun hoşuna gitmeyecek bir laf ettiğinde gazabına uğrayabilir, eziyetine maruz kalabilirsin. Sana bir zarar gelmesinden korkuyoruz; hem senin hem de kendimizin can güvenliğinden emin değiliz!” Bilge Beydebâ cevap verdi: “Allah için, doğru söylüyorsunuz! Ama basiretli insan, kendinden aşağı veya yukarı konumda diye başkalarının görüşlerini de hesaba katmayı ihmal etmez! Çünkü tek bir fikir ne seçkinlere yeterli, ne de halka faydalı olur. Ben artık Debşelim’le yüz yüze gelmeye karar verdim. İşittim sizin söylediklerinizi de; biliyorum iyiliğimi düşündüğünüzü, beni ve kendinizi korumak istediğinizi. Ancak ben bir karara varmışım ve bunu uygulayacağım. Kral nezdindeki konuşmamı ve ona verdiğim cevapları haber alırsınız elbette. Onun huzurundan çıktığımı duyduğunuzda yanıma toplanın.”

Bunları söyledi Beydebâ ve yanlarından ayrıldı. Öğrencileri de onun için hayır dileklerinde bulundular. Sonra Beydebâ bir gün kararlaştırdı kralın huzuruna çıkmak için. O gün, Brahmanların giydikleri türden kıldan örülme giysilerine bürünerek kralın kapısına yöneldi; mabeyinciyi istedi. Ona götürülünce selam verdi, durumu anlattı; şöyle dedi: “Ben krala nasihat etmek için gelmiş biriyim!” Mabeyinci hemen kralın huzuruna çıkarak: “Kapıda Beydebâ adlı bir Brahman var. Kendisinin krala nasihat edeceğini söylüyor!” dedi. Kral izin verince Beydebâ huzura girerek onun önünde durdu, eğildi, secdeye vardı. Sonra ayağa kalktı ve bekledi. Debşelîm, Beydebâ’nın gayet sakin bir şekilde duruşuna bakarak kendi kendine mırıldandı: “Bu adam bize ancak iki şeyden biri için gelmiş olmalı; ya durumunu düzeltmek için bir şeyler isteyecek yahut altından kalkamadığı bir sorunla karşılaştığı için yardım dileyecek!” Kendi kendine düşünmeye devam ediyordu: “Kralların, ülkeleri üzerinde hakları varsa, bilgelerin de erdemlerinden ötürü daha büyük hakları olmalı... Çünkü bilgeler, deneyim ve bilgilerinden ötürü krallara muhtaç olmazlar. Ama kralların mutlaka onlara ihtiyacı vardır. Bilgi ve kudreti birbiriyle kucaklaşmış iki dost gibi görüyorum. İkisinden biri yitince diğeri de gidiyor; biri gidince diğeri yeme içmeden kesilen, yaşamın lezzetini yitiren, hüzne boğulan iki can yoldaşı gibi... Bilge kişileri hürmetle karşılamayan, onların diğer insanlardan daha kıymetli olduğunu bilmeyen, onları küçük düşürmekten çekinmeyen adam akılsızdır; dünyasını karartmıştır. O, bilgelerin hakkını çiğnemiş ve kendini bilmez kara cahillerden olmuştur böylece..!” Sonra Beydebâ’ya doğru başını kaldıran Debşelîm şöyle seslendi: “Sana baktım ey Beydebâ; suskundun, ihtiyacını arzetmiyordun, dileğini söylemiyordun. İçimden; ‘Herhalde heybetimizden ürperdi, belki şaştı da susup kaldı!’ dedim. Baktım uzun uzun bekledin, şöyle düşündüm bu sefer: ‘Geçerli bir sebep olmasaydı gelip kapımızı çalmazdı Beydebâ. O, zamanın en iyilerindendir. Buraya gelmesinin sebebini soralım mı ona? Ziyaretinin sebebi bir haksızlıksa onun elinden tutmak, onu yüceltmek ve ağırlayıp istediğini vermek önce benim boynuma borçtur. Eğer dünya malı talep ederse dilediği kadar yağdırarak onu memnun ederim. Krallara ait olup verilmeyecek bir şey isterse onun layık olduğu cezayı düşünürüm; ama böyle birisi burnunu krallıkla ilgili bir işe sokmaya cüret edemez. Onun dileği, eğer halkın işleriyle alakalıysa hemen ilgilenir ve arzusunun ne olduğuna bakarım. Çünkü bilge kimseler yalnızca iyiliği tavsiye eder, cahillerse bunun aksini önerirler.’ Şimdi sözü sana veriyorum, dilediğin gibi konuşabilirsin!” Beydebâ kraldan bu sözleri işitince korkusu gitti; rahatladı. Onu selamlayarak secdeye kapandı; sonra doğrularak şüyle dedi: “Önce krala Allah’tan uzun ömürler diler, krallığının ebedi olması için duacı olduğumu belirtirim. Çünkü kral, beni sonraki bilginlerden üstün kılacak, filozoflar tarafından yâd edilmeye layık bir mevki lütfetti bana!” Bunları söyledikten sonra yüzünü sevinçle krala çeviren Beydebâ, gördüğü güzel muameleden ötürü derin bir şükran hissiyle devam etti: “Kral benden lütfunu esirgemeyip merhamet etti. Beni huzura çıkartan şey, yalnızca krala vermek istediğim bir öğüttür; huzura çıkma cesaretini böyle buldum. Bundan haberdar olanlar, bir hünkâra karşı yapılması gereken şeyde kusur etmediğimi anlayacaklardır. Zât-ı âlileri söz söylememe izin verir, beni dinlemek lütfunda bulunurlarsa kendine yaraşanı yapmış olur. Lakin sözlerimi dinlemezse ben görevimi yapmış ve yergiden kurtulmuş olurum.” Kral yanıt verdi: “Dilediğin gibi konuş Beydebâ! Seni can kulağıyla dinliyorum. Senin sözlerini anlamak, seni

layık olduğun şekilde mükâfatlandırmak arzusundayım.” Beydebâ konuştu: Gördüm ki insan, dört niteliğiyle hayvanlardan ayrılmıştır. Bu dört özellik; hikmet, iffet, akıl ve adalettir; bunlar dünyada ne varsa hepsini içine alır. Bilgi, edep ve yetenek, hikmete girer. Kendine hâkim olma, sabır ve vakar, akla girer. Hayâ, yüce gönüllülük ve şahsiyetli olma, iffete girer. Doğruluk, iyilik, nefs murakabesi49 ve güzel ahlak ise adalete girer. Bütün üstün nitelikler, işte bunlardan ibarettir; kötülüklerse bunların zıddıdır. Bu vasıfların tümü bir insanda toplanınca o artık nimet bakımından bir eksiklik yaşasa bile dünyada hüsrana ve ahirette bedbahtlığa atmaz kendini. Talih ona gülmüyor diye üzülmez, saltanat ve devletiyle ilgili kaderin cilveleri karşısında mahzun olmaz. İstemediği bir şeyle karşılaşınca afallamaz. Dağıtmakla bitmeyen bir hazinedir hikmet; yoksulluğun uğramadığı bir ambardır; eskimeyen giysi, bitmeyen bir lezzettir. Ben zât-ı âlilerinin huzuruna çıkınca söze önce başlamadım; kendimi tuttum. Ama bunun sebebi, onun heybeti ve ona duyduğum saygıydı. Kuşkusuz krallar içinde seleflerinden sizin gibi kat kat üstün olanlara daha çok hürmet edilmelidir. Bilginler şöyle der: Dilini tut; çünkü selamet sükûttadır. Boş sözden sakın; zira sonu pişmanlıktır. Hikâye edildiğine göre, dört bilgin bir kralın meclisinde toplanmışlar. Kral onlara: “Öyle bir söz söyleyin ki her biriniz, kültür ve âdab namına bir temel teşkil etsin!” demiş. İçlerinden birincisi: “Bilginlerin en üstün niteliği susmaktır!” der. İkincisi: “Kuşkusuz insana en çok yarar sağlayacak şeylerden biri, haddini bilmesi ve aklının neye yettiğinin farkında olmasıdır!” der. Üçüncü adam: “Kendisini ilgilendirmeyen şey hakkında konuşmaması, insan için en faydalı şeydir!” der. Ve dördüncü bilgin: “Kadere teslim olmak, insanı en çok rahatlatan şeydir!” der. Bir zamanlar Çin, Hint, İran ve Rum ülkelerinin kralları toplanıp; “Her birimiz, dünya durdukça dillerden düşmeyecek bir söz söyleyelim!” derler. Çin kralı: “Söylediğim bir şeyi inkâr etmektense hiçbir şey söylememek benim için daha kolaydır!” der. Hint kralı: “Konuşması şöyle olan adama şaşarım; lehine konuştuğu kendine bir fayda getirmez, aleyhine konuştuğunda kendinin helâkine50 neden olur!” der. İran kralı: “Söz ağzımdan çıkmadan benim esirimdir, ağzımdan çıkarsa ben onun esiri olurum!” der. Rum kralı: “Söylemediğim sözler için hiç pişman olmadım; oysa söylediğim nice sözler yüzünden defalarca pişman oldum!” der. Kralların yanında düşünmeden, geri dönüşü olmayan söz söylemektense susmak daha iyidir. İnsanı en çok koruyan şey dilidir. Allah ömrünü uzun etsin, kralımız konuşmama müsaade etti, dilediğimi söyleme imkânı verdi. Öyleyse söylemek istediklerimden elde edilecek yarar ona olsun; benden önce tüm iyilikler ve faydalar ona ulaşsın! Neticede ben içimden geçenleri söyleyeceğim; bunun menfaati de, şerefi de ona dönecektir. Açıkçası ben üzerime düşeni yapmaya çalışarak diyorum ki:
49 50

Murakabe: Denetleme, denetim. Helâk: Ölme, yok olma.

*** Ey kral! Sen kudretli atalarının makamındasın şimdi. Senden önce onlar devlet kurmuş, kaleler ve surlar inşa etmiş, şehirler yapmış, ordular yönetmiş, onları donatmış, yıllarca hükmederek sayısız silah ve bineğe sahip olmuşlardır. Onlar asırlarca gıpta edilecek bir halde, mutlu bir hayat sürdüler. Bu nimet ve imkânlar onları, güzel nam bırakmaktan, şükranla yâd edilmekten, halka iyilik etmekten ve merhametli davranmaktan, yönetimlerinde iyi bir yol izlemekten alıkoymadı. Yaşadıkları saltanatın büyüklüğüne rağmen böyleydiler; iktidar onları sarhoş etmedi. Ve sen, ey ataları kutlu hükümdar! Onların malı olan yurtlarına, servetlerine ve saraylarına vâris51 oldun; onlardan devraldığın mülkün üzerinde oturmaktasın; onların mallarına ve askerlerine kondun. Ama üzerine düşen yükümlülüğü yerine getirmedin. Aksine azdın, şımardın, halkının tepesine bindin! Halktan üstün gördün kendini. Kötü bir gidişat koydun ortaya, getirdiğin bela tahammül edilemez bir hal aldı. Oysa sana yaraşan, senden önceki kralların izinden gitmek, sana bıraktıkları güzellikleri sürdürmek, utanılacak işlerden geri durmaktı. Halka iyi davranman, adını hayırla yâd ettirecek iyi şeyler yapman gerekirdi. Bu en emin, en kalıcı ve en doğru yoldu. Kuşkusuz cahil aldanır, şımarır ve nankörlük eder. Akıllı ise devleti ustaca ve hoşgörülü bir şekilde idare eder. Ey kral! Sözlerimi düşün! Bunlara gocunma! Ben bu sözleri ne bir menfaat ne de bir mükâfat umarak söyledim. Amacım senin iyiliğindir sadece ve söylediklerim yalnızca sana olan şefkatimdendir. Beydebâ sözlerini bitirip nasihatini tamamlayınca kral çok öfkelendi, onu hor görerek incitici sözlerle küçük düşürdü: “Hiç kimsenin bu sözlerle karşımda dikilebileceğini ve senin cesaretini gösterebileceğini aklımdan geçirmezdim. Zayıf ve aciz biri olduğun halde hangi cüretle bu lafları ettin? Burnunu sokmaman gereken konularda ileri geri konuşman beni çok şaşırttı. İbreti âlem için seni cezalandırmaktan başka yol yok! Senin gibi kral meclislerinde yer bulan cüretkârların önünü kesmek bu şekilde mümkün olacaktır!” Kral daha sonra götürüp Beydebâ’yı asmalarını emretti. Adamları onu alıp gidince verdiği karar hakkında biraz düşündü ve bundan vazgeçip onun hapiste zincire vurulmasını emretti. Beydebâ zindana girince kral, bu kez onun öğrencilerinin peşine adam saldı. Beydebâ’nın talebeleri çeşitli kentlere kaçtılar, adalara sığındılar. Beydebâ günlerce kaldı hapiste... Kral onu arayıp sormuyor, başkaları da kralın huzurunda ondan bahsetmeye cesaret edemiyordu. Bir gece kralın uykusu kaçtı ve hiç uyuyamadı. Gözünü göğe dikerek yıldızların asılı olduğu boşluğa baktı ve yaratılışını düşündü. Aklına takılan bir soruya cevap ararken Beydebâ’yı anımsadı. Onun sözlerini zihninden geçirdi yeniden. Böylece kendine gelip içinden söyleniverdi: “Bu bilgeye yaptıklarım hiç de doğru değildi. Ona haksızlık ettim. Çabuk kızdığımdan oldu böyle... Oysa şöyle der bilgili insanlar: ‘Krallarda şu dört nitelik bulunmamalı! Öfke; çünkü insana en çok nefret kazandıracak şeydir. Cimrilik; varlıklı olduğu halde cimrilik yapanın hiçbir bahanesi yoktur. Yalan; hiç kimse yalancıya güvenmez. Ağır ve kaba söz; bu tür manasızlıklar krala yakışmaz.’ İyiliğimi isteyen biri geldi bana, kimse hakkında dedikodu yapmadı, laf getirmedi. Bense ona hak ettiği muamelenin tersini yaptım. Benden göreceği karşılık bu olmamalıydı. Onu dinlemeli, tavsiyelerini tutmalıydım.” Kral bu kararından sonra hemen bir adam göndererek onu getirtti. Huzurunda şöyle dedi bilgeye: “Daha önce söylediği sözlerden maksadın, fikirlerimin kusurlu olduğunu ve yanlış bir yol takip ettiğimi vurgulamaktı değil mi?”
51

Kendisine miras düşen kimse.

Beydebâ cevap verdi: “Ey şefkatli, doğru sözlü ve iyiliksever kral! Ben yalnızca sana halkına ve krallığının devamına yarayacak sözler ettim!” Kral: “Beydebâ! Daha önceki sözlerini, bir kelimesini bile atlamaksızın yinele!” Beydebâ konuşmaya başladı. Kral onu dikkatle dinliyor, her söz başında elindeki asasını yere vuruyordu. Sonra gözünü Beydebâ’ya dikti, oturmasını buyurdu ve şöyle dedi: “Beydebâ! Sözlerini beğendim. Bunlar ruhumda yankısını bulmuştur. Tavsiyelerin üzerinde düşünecek, onları uygulayacağım.” Sonra, bilge adama vurulan zincirlerin çözülmesini emretti ve ona kendi giysilerinden verip iyi muamelede bulundu. Beydebâ: “Ey kral! Size yaptığım öğütlerin çok daha azı, sizin gibi birini doğruya çevirmeye kâfidir!” dedi. Kral: “Doğru söylüyorsun ey erdemli filozof! Ben de seni şu andan itibaren ülkeme vezir yapıyorum!” “Ey kralım! Beni mazur gör. Ben bu işin üstesinden gelemem. Ancak sizin lütfunuzla yürür bu işler.” Hükümdar onu bu vazifeden muaf tuttu. Beydebâ huzurdan çıkınca kral tekrar düşündü ve ona bu vazifeyi vermeyişini yanlış buldu. Hemen birini peşinden gönderdi ve onu geri çağırtarak şöyle dedi: “Bu konuyu yeniden düşündüm. Anladım ki sana önerdiğim iş ancak seninle sağlıklı yürür. Bu vazifeyi senden başkası hakkıyla yerine getiremez, bana boş yere karşı gelme!” *** Bunun üzerine Beydebâ görevi kabul etti. O devirlerin âdetine göre kral birini vezir yaptığı zaman onun başına taç koyardı. Sonra vezir bir merasim alayıyla kent içinde at sırtında gezdirilirdi. Kral, aynı geleneğin Beydebâ’ya da uygulanmasını emretti. Beydebâ’nın başına taç giydirildi, at üstüne bindirilip şehirde dolaştırıldı, dönüp adalet ve insaf meclisine oturdu. Ezilenin hakkını zalimden alıyor, güçlü ile zayıf arasında eşit davranıyor, etrafa bağış dağıtıyordu. Beydebâ’nın vazife aldığı haberi öğrencilere ulaştığında onlar böyle parlak bir fikri krala ilham eden Yüce Allah’a şükrettiler, sevindiler ve her yandan toplanıp geldiler. Debşelîm’in uyguladığı kötü yönetim biçiminin değişmesinde Beydebâ’yı vesile kıldığından dolayı her zaman Allah’a hamdettiler. O günü bayram saydılar. Bu yüzden Hindistan’da hâlâ bir bayram olarak kutlanır o gün. *** Beydebâ, Debşelîm’le ilgili fikirlerini uygulayıp biraz rahat nefes alınca siyaset kitapları yazmaya vakit bulmuştu. Gece gündüz çalıştı, yönetimle ilgili en iyi tedbirleri içeren pek çok yazı kaleme aldı. Bu arada kral, Beydebâ’nın gösterdiği yoldan giderek halkına iyi davranıyor, adaletli hareket ediyordu. Böylece çevre ülkelerin kralları ona yaklaştılar, bütün işleri yola girdi. Halk ve devlet adamları bundan çok sevinç duydular. Sonra Beydebâ öğrencilerini toplayarak onları güzelce ağırladı, hoş vaatlerde bulunup şöyle dedi: “Eminim ki, kralın huzuruna çıktığımda aklınızdan şunlar geçiyordu: ‘Beydebâ bu azgın despotun yanına gitmekle bilgeliğini ayaklar altına aldı, artık onun fikirleri hükümsüzdür!’ Ama görüşümün neticesine tanık oldunuz, şimdi düşüncemin doğruluğunu anladınız. Ben onu hiç tanımadan varmadım ki huzuruna! Hep işitirdim bilge kimselerden; Şarap içmiş gibi sarhoştur krallar, diye. Onlar ancak bilginlerin öğütleri, bilgelerin eğitimi ile bu uykudan ayılırlar. Kralların vazifesi

bilginlerin öğüdünü tutmak, bilginlerin görevi de kralları yetiştirmek ve onları bilgileriyle ıslah etmektir. Dahası adaleti terk ettikleri zaman onlara kılavuzluk ederek ilkeleri bir bir ortaya koymaktır. Ben de bilginlerin krallara yaptıkları ikazı, bilgelerin de boynuna borç bildim. Tıpkı doktor gibi! Doktorlar bedeni ya sağlam tutmak ya da tedavi etmek durumundadırlar. Onlar bu işin ustasıdırlar. Bu yüzden ben öldükten sonra insanların “Azgın kral Debşelîm zamanında bilge Beydebâ yaşıyordu, ama onu yanlış yoldan çevirmedi!” demelerini istemem. Ve eğer biri çıkıp “Ölüm endişesi yüzünden konuşmadı!” derse, “Öyleyse kraldan ve kralın memleketinden uzaklaşmalıydı!” diyeceklerdir. Vatandan ayrılmak gerçekten de zordur. Ben hayatımı tehlikeye atmaya ve beni, ardımdan gelecek bilgeler nazarında mazur gösterecek bir şey yapmaya karar verdim. Bu nedenle yaşamımı koydum ortaya. Ya hesabım tutmadığı için mahvolacaktım yahut zafer elde edecektim. Sonuç işte gördüğünüz gibi. Bazı atasözlerinde geçer: Üç şeyden birini göze almadıkça dileğine ulaşamaz insan; ya canından, ya malından ya da ilke ve inancından ödün vermedikçe bir yere gelemezsin! Tehlikeyi göze alamayan kişi amacına erişemez. Kral Debşelîm bana her tür incelik ve bilgeliği içeren bir kitap yazayım diye izin verdi. Şimdi her biriniz, seçtiği dalda bir şeyler koysun ortaya ve bana getirsin! Böylece herkesin akıl derecesini, anlayış derinliğini ve hikmet seviyesini öğreneyim! Öğrenciler dediler ki: “Ey erdemli, büyük insan! Ey akıllı, uyanık kişi! Sana hikmet, akıl ve zarafet veren Allah’a andolsun böyle bir teklif aklımızdan geçmedi. Bizim başımız ve en erdemlimizsin! Senin sayendedir bizim şerefimiz! Biz senin elinde yetiştik! Buyruğunu yerine getirmek için var gücümüzle çalışacağız.” Kral Debşelîm bu arada halka iyi davranıyor, Beydebâ ona danışmanlık yapma görevini sürdürüyordu. *** Daha sonra Beydebâ’nın yardım ve kılavuzluğuyla devleti istikrara kavuşturup, düşmanlarının işini bitiren kral, daha sonra Hint bilgelerinin, ataları için yazdıkları kitapları incelemeye başladı. Bu esnada, daha önce babaları ve ataları adına yazıldığı gibi kendi adına da bir kitap yazılması fikri uyandı içinde! Kendine ait olayların anlatıldığı bir eser yazdırmaya karar verince, bu işin altından ancak Beydebâ’nın kalkabileceğini düşündü. Onu çağırdı, baş başa kalınca şöyle dedi: “Beydebâ! Sen Hindistan’ın bilgesi, büyük filozofusun! Ben önceki krallara ait hikmet hazinelerine baktım ve çok düşündüm bunların üzerinde! Onların her biri, kendi döneminin ve hayat öyküsünün ele alındığı bir kitap yazdırmış. Bu kitaplarda onların zarafetinden ve ülke halkından bahsedilmiş. Eserlerin bir kısmını, zaten yetenekli ve bilge olan kralların kendileri yazmışlar. Bir kısmını ise onların filozofları kaleme almışlar. Benden öncekiler gibi benim namıma yazılmış; vefatımdan sonra beni hayırla yâd ettirecek bir kitap benim hazinelerimde yer almadan ölürsem gözüm açık gider! Ölüm onların da başına geldi, biz de öleceğiz çaresiz. Tüm zekânı ve bilgeliğini kullanarak adıma bir kitap yazmanı istiyorum. Kitabın dışı, halkın yönetimi ve hükümdarlara boyun eğmesi gerektiği konularını işlesin! İçi ise kralların ahlakını ve halka nasıl davranacağını anlatsın! Böylece devlet ve memleket idaresinde karşılaştığımız meseleleri halledecek bir eser ortaya konmuş olacaktır. Bu eserin benden sonra çağlar boyunca diri kalacak bir yadigâr olmasını istiyorum!” Beydebâ kralın sözlerini dinleyip secdeye kapandı, sonra başını kaldırıp şöyle dedi: “Ey mutlu hükümdar! Yıldızın yükselsin, uğursuzluk senin semtine uğramasın, kutlu günlerin hep sürsün! Kralımızın zekâsı ve basireti onu hep büyük amaçlara yöneltmiştir. Yüce ruhu ve gayreti

sebebiyle daima en yüksek basamağa, en erişilmez hedefe göz dikmiştir. Hak Teâla kralın mutluluğunu daim kılsın, aldığı kararlarda ona yardımcı olsun! Onun arzusunu yerine getirmem konusunda bana yardım etsin! Zât-ı âlileri dilediklerini emretsinler; ben onun belirttiği hedefe koşacak, konuyla ilgili fikrimi gündeme getirerek kendimi tamamen bu işe vereceğim.” Hükümdar karşılık verdi: “Beydebâ! Sen daima en sağlam görüşü ortaya koydun, tüm işlerinde hükümdarlara itaat ettin; seni deneyerek anladım bu gerçeği! Artık senin tüm imkânlarını seferber etmeni, aklını çalıştırıp bu kitabı yazmanı istiyorum! Eser hem ciddi ve bilgece olmalı hem de mizahi ve eğlendirici olmalı!” Beydebâ kralın önünde eğilerek secdeye kapandı ve konuştu: “Yüce Tanrı egemenliğinizi bâki kılsın! Kralımızın emrettikleri husus başımızın üstüne! Süreyi de belirlemiş durumdayım!” Kral: “Ne kadar zamanda halledersin?” diye sordu. “Bir yıl!” diye cevapladı Beydebâ. “Tamam, sana bu süreyi verdim gitti!” dedi hükümdar ve Beydebâ’ya yüklü bir maaş verilmesini buyurdu; böylece filozof daha rahat ve âsûde bir halde yazacaktı kitabını. *** Bilge Beydebâ uzun bir süre kitabı nasıl yazacağını düşündü. Nasıl başlamalıydı, ne tür bir üslupla ele almalıydı konuları; işte bunlara kafa yordu. Daha sonra çevresine topladı talebelerini ve seslendi: “Kral, benim sizin ve ülkenin övünç duyacağı bir görev lütfetmiştir bendenize, bunun için çağırdım sizi!” Böylece söze başladı ve kralın arzu ettiği eseri, amacının ne olduğunu anlattı talebelerine. Ama onlarda aradığı gibi parlak bir fikir bulamayınca aklını çalıştırdı ve şöyle düşündü: ‘Denizde bir gemi ancak tayfalar sayesinde güzel yüzer. Çünkü onlar gemi için gerekli işleri yapar, onu ustaca yüzdürürler. Fakat uçsuz bucaksız okyanuslara sadece yetenekli ve tecrübeli olan kaptanla açılmak mümkündür. Gemi tıka basa yolcularla dolar, tayfalar da fazla olursa artık batmasından korkulacak hale gelmiştir.’ Sonra yine düşündü Beydebâ ve sonunda güvendiği bir çömezi de yanına alarak eseri yazmaya karar verdi. Yanına Hintlilerin yazıda kullandığı türden bir tomar kâğıt aldı, bu süre zarfında kendisine öğrencisine yetecek kadar azık ayırttı ve ikisi bir hücreye kapanıp; kapıyı da arkadan kapadılar. Böylece eseri yazmaya, bölümlerini düzenlemeye koyuldular. O söylüyor, çömezi kâğıda geçiriyordu. Daha sonra Beydebâ, yazılanları gözden geçiriyordu. Sonunda kitap, gayet mükemmel bir şekilde ortaya çıktı. On beş bölüme ayırmıştı eseri; her bölüm diğerlerinden bağımsızdı. Okuyanlar, öğütlerden kolayca nasiplensinler diye her bölüme bir soru ve onun cevabını koymuştu. Tüm bölümleri bir araya getirdi ve kitabına “Kelile ve Dimne” adını verdi. Sözün dış yüzü halka ve ileri gelenlere eğlence olsun, iç yüzü ise seçkin kişilerin zekâlarına hitap etsin, onlara tecrübe kazandırsın diye kitabı hayvanların ve kuşların diliyle konuşturdu. Böylece esere, insanın kendini, ailesini ve çevresini idare ederken muhtaç olduğu; dini, dünyası, yaşamı ve âkıbeti için ihtiyaç duyduğu her şeyi koydu. İnsanın, uzak durduğu takdirde kendi hayrına davranmış olacağı halleri bildirdi tek tek. Kişiyi, krallara itaat konusunda teşvik edici ifadeler koydu kitaba. Böylece eserini, bilgeliği işleyen kitaplar gibi çift manalı kıldı; gerçekten de kaleme aldığı bu eserin bir iç yüzü bir de dış yüzü vardı. Hayvan eğlencelikti. Oysa sözler bilgeliğin ta kendisiydi.

Beydebâ kitabın ilk bölümünü dostluğa ayırdı; İki arkadaş nasıl olmalıydılar, laf taşıyan birinin hilesi onları nasıl ayırırdı! İşte bu konuları anlatmak istedi birinci kısımda. Ve emretti talebesine, kitap Beydebâ’nın kendi ağzından yazılsın da kralın istediği gibi eğlence ile bilgelik iç içe olsun eserde. Ama aklına geldi ki hikmetli söze, nakledicilerin cümlesi karışınca bu cümle onu bozmakta, inceliğini zedelemekte ve bayağı hale getirmektedir. Beydebâ, kralın talebini tam olarak karşılamak için öğrencisiyle habire kafa yoruyordu. Sonunda akıllarına geldi: Onların diyaloğu iki hayvanın diliyle olmalıydı. Böylece hayvanların konuşması eğlence ve mizah gibi görülecek, söylenenlerin içeriği ise hikmet olacaktı. Bilgelikten pay alanlar eserin hikmetlerine kulak verecek, hayvanların ve mizahın –bilgeler için yazılan bu kitapta– sadece araç olduğunu anlayacaklardı. Cahiller ve sıradan insanlar ise iki hayvanın karşılıklı diyaloğuna şaşırıp dikkat kesilecekler, hiç şüphe etmeksizin dinlediklerini eğlence sayarak asıl manayı anlamaya çalışmayacak, eserin yazılış amacını bilemeyeceklerdi. Çünkü filozof Beydebâ ilk bölümü yazarken dostların birbiriyle görüşmesi ve araya nefret sokan kimselerden sakınma, kendisine menfaat sağlamak için laf getirip götürenden uzak durma ilkeleri sayesinde dostluğun pekiştirilmesi meselesini anlatmak istiyordu. Beydebâ ve çömezi kitabı bir senede tamamlamak için hücrede çalışıp durdular. Bir sene dolunca kral, filozofa haber salarak vaktin geldiğini ve ne yaptığını sordu. Beydebâ da şu yanıtı iletti: “Ben krala verdiğim sözü tuttum! Emir buyursunlar, kitabı getireyim. Ama önce halkı toplasınlar da eseri onların huzurunda okuyayım.” Haberci döndü, kral aldığı cevaba sevindi ve onun hatırına halkı toplayacağını vaat etti. Ardından Hindistan’ın en ücra köşelerine bile haber saldı; eser okunurken hazır bulunsunlar diye. O gün geldi. Kral, Beydebâ için kendi tahtına benzeyen bir taht kurmalarını emretti. Ayrıca beyzadeler ve bilginler için de kürsüler kurulmasını buyurdu. Sonra adam gönderip onu çağırttı. Ulak Beydebâ’nın yanına geldiğinde o derhal kalktı, kral huzuruna çıkarken büründüğü siyah yünden yapılmış giysisini üzerine aldı; kitabı da öğrencisinin eline tutuşturdu. Kralın yanına vardığında insanlar kalktılar, kral da teşekkür ederek kalktı. Beydebâ eğildi krala yanaşınca, secdeye kapandı ve başını kaldırmadı. Kral: “Beydebâ! İstediğim tam da buydu. Dile benden ne dilersen; arzuladığın her şeye kavuşacaksın!” dedi. Beydebâ efendisine uzun ömür dileyerek cevap verdi: “Ey hükümdar! Benim servete ihtiyacım yoktur; giysiye gelince kendi elbisemden başkasını giymem! Ama kralımızdan bir ricam olacak!” “Beydebâ! Ne arzu edersin, söyle ve her dileğini olmuş bil!” dedi kral. Beydebâ ise temennisini iletti: “Ben zât-ı âlilerinin bu eseri, babalarının ve dedelerinin kendi kitaplarını yazdırdıkları gibi güzelce yazdırmalarını istiyorum! Ayrıca ferman buyursunlar da kitap korunsun diyorum. Çünkü bu eserin Hint ülkesinden dışarı çıkarılmasından endişe ediyorum. Eğer haberdar olurlarsa İranlılar ele geçirirler onu! İşte bu yüzden kral hazretleri emretsin, eser Bilgelik Evi’nden (büyük kütüphaneden) dışarı çıkarılmasın diye!” Kral daha sonra Beydebâ’nın öğrencilerini çağırdı, onlara hediyeler yağdırdı. Gün döndü, zaman geçti. Kisra Anûşirvan, Fars hükümdarı oldu. Kaliteli eserlere, edebiyata, geçmişlerin bıraktıklarına merak duyan Kisra, söz konusu kitaptan haberdar olunca içine büyük bir ateş düştü, rahatı kaçtı. Sonunda dayanamadı, bilge-doktor Berzeveyh’i gönderdi Hint diyarına. Berzeveyh tecrübesini kullandı, kitabı o ülkeden çıkardı ve Fars’ın hazineleri arasına ekledi onu da.

BERZEVEYH’İN HİNT DİYARINA GÖNDERİLMESİ
İmdi... Kuşkusuz Allahü Teâla rahmetiyle mahlukatı yarattı. Kullarına dünyada geçimlerini sağlasınlar diye cömertlikle muamele ederek rızık tayin etti. Ve ahirette azaptan ruhlarını kurtuluşa erdirebilmeleri için fazlını ve keremini sundu onlara. İnsanlara Allahü Teâla’nın sunmuş olduğu en üstün nimet, her konuda desteğine başvurdukları akıldır. Dünyadaki hiç kimse akıl olmadan geçimini sağlayıp yaşamını düzene koyamaz. Ayrıca insan akılsız ne bir fayda elde edebilir ne de bir zararı defedebilir.
***

Aynı şekilde, orada ruhunun güvende olması için çok amel52 eden ahiret tâlibi de, her hayrın sebebi ve mutlulukların anahtarı olan akıl olmadan amelini tam bir olgunluğa erdirmeye güç yetiremez. Akıla ihtiyaç duymayan hiç kimse yoktur. Akıl, deneyimlerle ve edeple elde edilir. İnsanda aklın gizlenmiş bir eğilimi bulunur. Bu, tıpkı kıvılcım çıkartmadıkça parıltısı görünmeyen taştaki saklı ateş gibidir. Birisi eleştirmedikçe ortaya çıkmaz; ancak eleştirildiğinde gösterir mizacını. Akıl, onu edep aydınlatıncaya ve tecrübeler güçlendirinceye dek gizlidir insanda. Akıl sunulmuş ve edeple aklı doğruluğa yöneltilmiş bir kimse, atasının iyi şansını talep etmeye eğilimlidir; dünyada onun emeline ulaşmak, ahirette iyi kimselerin mükâfatını elde etmek hedefidir onun. İşte mutlu kral Anûşirvan’a da üstün aklı bereketli ilmi bahşetmişti Allahü Teâla. Anûşirvan yönetimle ilgili en doğru bilgiye, en isabetli hareket kabiliyetine, usûl ve fürû’53 hakkında en faydalı tahkik imkânına sahipti. Allahü Teâla onun muhtelif ilimlerin çeşitli dallarına ve kendisinden önceki hiçbir kralın ulaşamadığı felsefenin farklı alanlarına ulaşmasını sağlamıştır. Ve nihayet Hindistan’da ilme dair eşsiz bir kitap bulunduğu haberini alır Anûşirvan. Bu kitabın bütün ilimlerin başı olduğunu, her edebin aslının onda bulunduğunu öğrenir. Her menfaatin kılavuzudur bu kitap; ahiret ameli ve ilminin anahtarı, oradaki korkulu hallerden kurtuluşun bilgisidir. Anûşirvan vezirlerine emir verdi bilgili, kibar, edebiyattan anlar, olgun bir adam arayıp bulmaları için. Bu adam tüm erdemleri kişiliğinde toplamış, bilginler ve edebiyatçılar nazarında kabul görmüş olmalıydı. Farsça’yı ve Hintçe’yi çok iyi bilmeli, yazıda kullanabilmeliydi. İlme düşkün olmalı, edebiyatta yetenekli, tıp ve felsefe konularında sürekli araştırma yapan biri olmalıydı. İşte bu vasıflara sahip biri getirmeliydi kitabı. Böylece akıl ve edep bakımından mükemmel, tıp sanatını iyi bilen, Fars ve Hint dillerinde uzman, Berzeveyh denilen edebiyatçı bir adamı bulup getirdiler. Berzeveyh kralın huzuruna girince derhal secdeye kapandı. Kral ona seslendi: “Ey Berzeveyh! Erdemini, bilgini, aklını ve bulunduğun her yerde ilim talebine tutkun olduğunu anlattılar bana. Ben de seni seçtim bu yüzden. Bana ulaşan bir habere göre Hint diyarında, hazinelerinde saklı bir kitap varmış.” Kral ona kitabın öyküsünü anlattı ve sözlerini sürdürdü: “Hazırlan! Hindistan’a göndereceğim seni. Onların hazinelerinden bu eseri çıkarmak, mükemmel bir Farsça örneğini oradaki bilgin ve hikmetli kişiler aracılığıyla elde etmek için zekânı kullan, yumuşak ve kibar davran, aklını çalıştır! Böylece sen de faydalanmış olacaksın ondan, biz de! Bizim hazinelerimizde olmayan Hint kitapları görürsen, gücünün yettiği kadarını da yüklen getir! Dilediğin kadar para ve ihtiyaç duyduğun her şeyi yanına al. Hiç vakit kaybetmeden yola koyul! O ilimleri ele geçirmek için ne gerekiyorsa yap! Masraf ne denli büyük olursa olsun endişelenme, o
52 53

Din emirlerini yerine getirme. Fürû: Bir kökten ayrılan dallar, budaklar.

kitabı ve diğerlerini alman için hazinem senin hizmetinde olacaktır!” Kral bunları söyledi ve müneccimlere54 onun yola çıkması için uygun bir gün ve doğru bir saat seçmelerini emretti. Berzeveyh yola koyulduğunda, her birinde on bin dinar bulunan yirmi torba vardı yanında. Hint ülkesine vardığında kralın kapısında (başkentte) ve halkın arasında dolaşmaya başladı. Bilgelerle hemhâl55 oluyor, sarayın has adamlarını, kralın dostlarını ve filozofları soruşturuyordu. Onların arasına girmeye, onlarla selamlaşmaya başladı. Kendisinin gurbet elde olduğunu, bu ülkeye bilgi ve eğitim amacıyla geldiğini, böylece yetkinleşeceğini, ama gayesine ulaşabilmek için onların yardımına gereksinim duyduğunu anlatıyordu. Böylece bu diyara gelişinin asıl nedenini saklıyor, sırrını içinde tutuyor ve arzusuna kavuşmak için dualar ediyordu. Hep bildiği şeyleri hiç bilmiyormuş gibi yaptı, Hint bilginlerinden ayrılmadı, asla gerçek hedefini açığa vurmadı. Böylece pek çok samimi arkadaş edindi. Soylulardan, bilginlerden, filozoflardan, esnaftan ve her sınıftan Hintli’yle dostluk kurdu. Dostları arasında erdemi, kibarlığı, zekâsı, sır tutuşu ve sadakati sebebiyle seçip kendine sırdaş ve danışman ettiği biri vardı. Her şeyi onunla görüşüyor, derdini ona açarak rahatlıyordu. Ama buraya gelişinin asıl sebebini ondan saklıyor; iyice denemeden, sırra ehil olduğunu anlamadan bu konuyu onunla paylaşmak istemiyordu. Sürekli araştırıyordu bu adamı; nasıl biri olduğunu bilmek istiyordu. Sonunda iki arkadaş arasında beliren güven hissi onu rahatlattı. Karşısındaki Hintli’nin sır verilmeye layık, emanete hıyanet etmeyen iyi bir dost olduğu kanısına vardı. Böylece onunla daha fazla ilgilenmeye, daha samimi olmaya başladı. Sohbet arkadaşına ikram ve yedirip içirme uğrunda büyük harcama yaptı. Uzun bir süreden beri erişilemeyen arzuya erişebileceği, aranılanın bulunacağı yolunda ümitlerinin depreştiği gün geldi. Berzeveyh bahsettiğimiz Hintli dostuna güvenip aklını denedikten ve sırrının fâş56 olmayacağına ilişkin tam bir emniyet duygusuna eriştikten sonra, bir gün onunla baş başa kaldı ve şöyle dedi: “Kardeşim! Halimi senden daha fazla gizlemek istemiyorum. Sen bunu bilmeye ehilsin! Şunu bil ki; ben yurdunuza bir iş için geldim. Size gösterdiğim şeylerin dışında başka bir sebebi var gelişimin. Akıllı kimse bir bakıştan anlayabilir işareti ve karşısındakinin içinde tuttuğu sırrı çözer.” Hintli cevap verdi: “Her ne kadar önceden niçin geldiğini, ne istediğini, amacının ne olduğunu bildirmeyip asıl maksadını gizlediğini, başka bir sebep ileri sürdüğünü sana söylemediysem de durumun hiç de meçhul değildi bana! Benden sakladığın şey gözümden kaçmadı. Ama ben seni ve dostluğunu kazanma peşindeydim. Bu yüzden bildiğimi yüzüne vurmak, açıkça söylemek istemedim. Örttüğün şeyi anlamış, sakladığını fark etmiştim aslında. Ama sırrını kendin açığa vurduğun için şimdi ben konuşayım senden önce; gizli yönlerini bildireyim sana. Ne için buralara geldiğini, neden bunca zaman buralarda kaldığını anlatayım artık... Sen bizim paha biçilmez hazinelerimizi bizden almak için geldin. Onları kendi yurduna götürmek, böylece hükümdarını sevindirmek amacıyla vatanımıza ayak bastın. Bir planın vardı kafanda. Bizimle dostluğun da bir oyundan ibaretti. Ama ben senin ısrarını, isteğini elde etmede gösterdiğin azmi, uzun zaman aramızda kalmana rağmen kendini gizleyişini, sırrınla ilgili ağzından
54 55 56

Yıldızların durumundan anlam çıkararak falcılık yapan kimse, yıldız falcısı. Aynı durumda olan, bir durumda olan. Açığa çıkmış, ortaya çıkmış, duyulmuş, yayılmış.

hiçbir söz kaçırmayışını gördüm. Sana kanım kaynadı, güvenim arttı, can dostun olayım istedim... Ben halk arasında senden daha basiretli, daha kibar, bilgi uğrunda daha sabırlı, sırrını saklamada daha usta birini görmedim. Sen ki gurbettesin, vatanında değilsin, hiçbir töresini, huyunu suyunu bilmediğin bir millet arasındasın... İnsan sekiz şeyle belli eder aklını: 1. Dostça davranma ve nezaketli olma, 2. Kendini bilmek ve korumak, 3. Lidere itaat ve onun rızasına uygun davranmak, 4. Sırrını hangi arkadaşına ve nasıl açacağını bilmek, 5. Hükümdarların kapılarında zarif ve tatlı dilli olmak, 6. Kendi sırrını koruduğu gibi başkalarının sırrını da korumak, 7. Dile hâkim olmak ve yalnızca arkasında durabileceği sözü söylemek, 8. Toplantılara katıldığında kendisine bir şey sorulmadan konuşmamak. Bu niteliklere sahip olan kimse iyiliği davet etmiştir kendisine. İşte bu vasıfların hepsi de sende toplanmış. Bunu açıkça görebiliyorum. Bu yüzden Allah seni koruyacaktır, amacına uygun yardımlarda bulunacak sana ve O’nun izniyle arzuna kavuşacaksın. Eğer bunca zaman benimle arkadaşlık yapman hazinemi, övüncümü, ilmimi almak içinse, sen dileğinin yerine getirilmesi hususunda yardımı hak eden birisin! Elbette talep ettiğin şey hakkında sana aracı olmak gerek! İstediğin verilmeli!” Berzeveyh bu sözlere şöyle karşılık verdi: “Ben uzun bir konuşma hazırlamış, birçok cümleler kurmuş, tasarımlarda bulunmuştum. Ama sen çabuk davrandın. Her şeyi anladığını, samimiyetle içini döktüğünü ve sözlerinden bana yardıma istekli olduğunu gördüm. Böylece kararsızlık içinde bocaladığım konuşmayı kesmeye karar verdim. Çünkü sen, Yüce Allah’ın sunduğu anlayış sayesinde az sözle ihtiyacımı kavradın! Beni konuşma külfetinden kurtardın. Bu yüzden kısa kestim. Arzumu yerine getirmeye gösterdiğin rağbet, benim açımdan asaletine ve vefakârlığına yeterli bir delil oldu. Çünkü söz bilgeye söylenir, sır da tutabilene emanet edilirse tıpkı değerli bir şeyin sağlam kalede korunduğu gibi korunmuş olur, sahibi de amacına ulaşır böylece.” Hintli yanıt verdi: “Dostluktan daha kıymetli bir şey yoktur! Eğer dostluğunda samimiyse arkadaş, onunla içten bir yarenlik kurmaya değer. Hiçbir şey esirgememeli ondan, sır saklamamalı. Mümkünse dileğini karşılamalı onun, isteğini yerine getirmeli. Sır tutmak, edep ve erdemin başıdır! Güvenilir birinde olursa sır zâyi olmaz. Kendisine güvenilen kişiye yakışan da, verilen sırrı asla kimseye açmamasıdır. İki insan arasında bilinip dile getirilen sır, artık sır olmaktan çıkmıştır. Onlar o sırdan bahsederken üçüncü kişiye sızdırabilirler. Üç kişinin ağzında dolaşan bir sır yayılmış ve iyice dağılmıştır. Artık asıl sahibi de yadsıyamaz bu sırrı, eğip bükemez, geçiştiremez. Tıpkı gökyüzünde asılı parça parça bulutlar gibi; biri “bulut parça parçadır!” dese kimse onu yalanlayamaz. Senin dostluk ve arkadaşlığından duyduğum mutluluğa hiçbir mutluluk denk olamaz. Benden istediğin işin gizlenemeyecek sırlardan olduğunu, ağzımdan kaçtığı takdirde halkın diline düşeceğini biliyorum. Bu durumda ne kadar çok mal versem ölümden kurtulamam. Çünkü kralımız acımasızdır, katı kalplidir; ufacık suça en sert cezaları verir. Bunun gibi büyük bir suçun âkıbeti kimbilir nasıl olur? Aramızdaki dostluğa binaen senin dileğini yerine getirmeye kalksam kralın bana vereceği cezayı hiçbir şey engelleyemeyecektir.” Berzeveyh: “Âlimler, arkadaşının sırrını tutan ve başarısına koşan dostu methetmişlerdir. Buraya gelişimin sırrını senin gibi birine sakladım ve senin sayende ona ulaşmayı umuyorum. Nitekim senin karakterine ve aklının yeterliliğine güvenim var. Benden çekinmediğini, bu sırrı birine açacağımdan korkmadığını biliyorum. Bilakis çevrende dolaşan yakınlarından ve seni kralın gözünde küçük

düşürmeye çalışanlardandır senin endişen. Ben de bu konu hakkında hiçbir şeyin duyulmayacağını umuyorum. Çünkü ben gidiciyim, sense kalıcısın. Ama burada kaldığım sürece aramızda bunu bilen üçüncü bir kişi olmayacaktır.” Böylece sözleştiler. Hintli zaten kralın hazinedarıydı; hazinelerinin anahtarı onun elindeydi. O kitaba ve diğer kitaplara karşı çıkmadı. Berzeveyh bu kitabı şerh etmek ve Hintçe’den Farsça’ya çevirmek için üzerine eğildi. Gece gündüz demeden çalışıp yorularak tamamen kendini bu işe verdi. Bir yandan da ya bu kitap bir gün Hint kralının aklına gelir de onu hazinelerinde bulamazsa diye kaygılanıyordu. Nihayet hem bu hem de beğendiği diğer eserlerin birer nüshasını yazınca, Anûşirvan’a bir mektup yazarak durumu bildirdi. Mektup kendisine ulaştığında kral çok sevindi. Sonra yazgının erken davranıp sevinci kedere çevirmesinden endişe etti. Ve Berzeveyh’e haber salarak hemen dönmesini emretti. Bunun üzerine Berzeveyh, Kisra’ya doğru yola koyuldu. Sonunda kral onu yorgun ve bitkin bir halde karşısında bulunca: “Ey ektiğinin semeresini biçen samimi kul! Gözün aydın! Sana müjdeler! Artık seni onurlandırmamın zamanı geldi, en üst mevkiye çıkaracağım seni!” dedi. Bunları söyledikten sonra Kisra yedi gün istirahat verdi Berzeveyh’e. Sekizinci gün emretti; memleketin bütün ileri gelenleri ve âlimleri toplansın diye. Herkes geldiğinde Berzeveyh’i çağırttı kral. O, huzura çıktığında kitaplar da yanındaydı. Kitabı açtı ve orada bulunanlara okumaya başladı. Kitapta yazılı ilimleri işitenler bunları çok beğenip büyük sevinç duydular. Allah’a şükrettiler kendilerine verdiği nimet için. Berzeveyh’i methedip övgülere gark ettiler. Kral inci, zebercet,57yakut, altın ve gümüşle dolu hazineleri açmalarını ve Berzeveyh’in onlardan dilediği malı ya da elbiseleri almasını emretti. Sonra hükümdar onu tahtına, kendi yanına oturtup taç giydirdi. Berzeveyh, kralın huzurunda yere eğilerek şöyle dua etti: “Allahü Teâla kralımıza burada da, öte dünyada da bol bol lütuflarda bulunsun. Bana verdiğinden daha güzel mükâfatlar ihsan etsin! Tüm övgülere layık olan Allahü Teâla, nasip ettiği yüksek mertebe sayesinde beni mala muhtaç olmaktan kurtardı. Bu zavallıyı, kralımızın onurlandırmasıyla diğer emellerden âzat etti. Ama kralımız mutlaka bir şey istememizi arzuluyorsa sadece onun buyruğuna uymak, rızasına erişmek için ferman buyurduğu şeylerden bir iki parça alacağım.” Sonra giysilere yöneldi, Horasan işi ve krallara özgü bir elbise sandığını aldı. Daha sonra konuşmasını şöyle sürdürdü: “Allahü Teâla kralımızı şereflendirsin ve ona uzun ömür ihsan etsin. Kendisine ikram edilen insanın ikram edene teşekkür etmesi kaçınılmaz bir görevdir. Katlandığı yorgunluk ve zahmet ile bunu hak etmiş olsa da, ikramın şükrünü edâ58 etmesi gerekir mutlaka! Bense ey bu hânedanın sâkinleri; şerefinize şeref katacağına inandığım bir şeyi ele geçirmek için pek çok güçlük, yorgunluk ve meşakkatle59 karşılaştım. Ama bugüne dek yalnız sizin hoşnutluğunuz uğruna çaba sarfettim ben; bu yolda her zorluğu kolay, müşkülü basit görür; üzüntüyü sevinç, acıyı lezzet sayarım! Çünkü bu işte sizin rızanız olduğunu, bu sayede size yaklaşacağımı biliyorum. Benim sizden isteğime gelince ey kralımız! Bu kolay bir şey ve uygulanmasında çok faydalar var.”
57 58 59

Zümrütten daha açık yeşil renkte bir süs taşı. Eda: (Burada) Yapma, yerine getirme. Güçlük, sıkıntı.

Kisra Anûşirvan: “Söyle, her isteğin bizim kabulümüzdür. Çünkü bizce kıymetli birisin. Mülkümüzü bölüşmeyi de dilesen arzunu yerine getirir, talebini reddetmeyiz. Artık gerisini sen hesap et! Söyle, çekinme! Ne dilersen dile!” Berzeveyh: “Ey kralımız! Emriniz ve rızânız60 için çektiğim sıkıntıyı o kadar büyütmeyin! Ben sizin bir kölenizim. Beni hiç ödüllendirmeseniz de rızânızı kazanmak için hayatımı versem yeridir! Bu yaptıklarım benim nazarımda büyük sayılmaz, kralımızı da minnet ve borç altında bırakmaz. Ama o, asil ruhu ve yüce makamı sebebiyle beni ödüllendirmek istemiş, beni ve ailemi övmüş, en yüksek mertebeye çıkarmıştır. Hatta dünya ve ahiret şerefini bağışlamak gelse elinden, onu da yapacağından kuşkum yok. Bizim yerimize Yüce Allah onu en iyi şekilde mükâfatlandırsın!” Anûşirvan konuştu: “Söyle dileğini, seni sevindirmek boynumun borcudur.” Berzeveyh: “Tüm arzum; kralımızın bilge veziri Bahtigânoğlu Büzürkmihr’e eseri bölümlere ayırması, ayrıca benden ve yaptıklarımdan bahsedeceği özel bir bölüm eklemesi için emir vermesidir. Vezir Büzürkmihr bu işi bitirince benle ilgili bölümü “Aslan ve Öküz Bölümü”nden önceye koysun. Kralımız bunu yaptırırlarsa bana ve sülaleme en büyük şerefi, en üstün mertebeyi bahşetmiş olur. Böylece bu kitabın okunduğu her yerde nâmımız ebediyyen kalır!”
***

Kisra Anûşirvan ve oradaki devlet ricâli Berzeveyh’i dinlediler, ondaki ‘nâmı ebedileştirme’ tutkusuna tanık oldular. Böylece Berzeveyh’in asâleti, yetkin aklı ve yüce ruhu karşısında şaşırdılar. Onun talebini takdir etmişlerdi. Kisra konuştu: “İsteğini severek, hatta şeref sayarak yerine getireceğim Berzeveyh! Sen arzusu yerine getirilmeye layık birisin. Senin nezdinde büyük olan bu talebin, bir bilsen ne kadar kolaydır bizim yanımızda!” Sonra Anûşirvan veziri Büzürkmihr’e yöneldi ve şöyle dedi: “Berzeveyh’in bize karşı içtenliğini sen de biliyorsun. Bize yakın olmak için nice bâdireler atlatmış, nice korkulu ve tehlikeli işlere girişmiştir. Bizi memnun etmek için nasıl yorgunluklara katlanmıştır! Biz de onun yaptığı iyiliği bildik. Allah’ın lütfuyla şerefi ebediyyen bizi kuşatacak olan bir hikmeti bize sundu o! Ve biz de ona hazinelerimizden hediyeler bahşettik. Berzeveyh ise hiçbirine iltifat etmedi. Onun ‘en yüce ikram’ diyerek talep etmiş olduğu, bizce çok kolay ve basit bir şeydir. Onunla konuşmanı, her ihtiyacını ve talebini karşılamanı istiyorum. Yorulsan da elinden geleni yapmalısın, bil ki bu beni mutlu edecektir. Görevin, kitaptaki bölümler misâli bir bölüm yazmaktır. Burada Berzeveyh’in erdemini, başlangıçtaki durumunu, soyunu sopunu, sanatını anlatmalısın. Sonra bizim ihtiyacımız için Hindistan’a gönderildiğini, onun sayesinde şeref duyacağımız, başkalarına üstün geleceğimiz hikmetleri elde ettiğimizi belirtmelisin! Ayrıca Hint’ten dönüşünde sunduğumuz serveti kabul etmediğini de yaz. Onu övmekte mübalağadan çekinme! Tüm sanatını kullan, Berzeveyh’i ve halkı sevindirecek hiçbir ayrıntıyı atlama! Çünkü Berzeveyh benim nazarımda bütün bu övgüleri hak etmiştir. Yurdumuzun medâr-ı iftihârıdır o! Bilgiye âşık olduğun için senin nazarında da övgüye layıktır. Onun için yazacağın bölüm seçkinler ve halk nezdinde kitaptaki diğer bölümlerden daha üstün olmalı! Yazacakların bu ilmin en iyi örneği olsun! Bu işin altından ancak sen
60

Rızâ: (Burada) İstek.

kalkabileceğin için kendini en şanslı ve mutlu kişi saymalısın! Söz konusu bölümü kitabın ilk kısmı yap! Sana anlattığım gibi yazıp bitirdiğinde hemen bana bildir ki halka okuman için ferman çıkarayım. Böylece senin ustalığın da öğrenilsin ve bize muhabbetin sebebiyle gösterdiğin gayret bilinsin. Bu da senin için iftihar vesilesi olsun!” Büzürkmihr, kralın sözlerinden sonra secdeye kapandı ve şöyle dedi: “Ey kralımız! Allah ömrünüzü uzun etsin! Dünyada ve ahirette iyi kulların varabileceği derecelerin en üstününe eriştirsin sizi! Bu görevi lütfederek, beni sonsuza dek sürecek olan bir nâma kavuşturdunuz!” Daha sonra Büzürkmihr, Kisra’nın yanından ayrıldı. Ve Berzeveyh hakkında bir yazı kaleme aldı. Bu yazıda, ana-babasının Berzeveyh’i bir muallime61 teslim edişinden, tedavi yöntemlerini ve ilaçları öğrenmek için nasıl Hindistan’a gittiğinden, onların yazısını ve dillerini öğrendiğinden ve nihayet Anûşirvan’ın onu bu kitap için Hindistan’a gönderdiğinden bahsetti. Berzeveyh’in erdemlerini ve onun hikmeti, ahlakı, fikirleri, eğilimleri konusunda bildiği her şeyi anlattı. Onun durumunu hiç noksansız ortaya koymuştu. Daha sonra Kisra’ya ek bölümü bitirdiğini bildirdi. Anûşirvan da memleketin ileri gelenlerini ve halkı toplayıp Büzürkmihr’i onların önüne çıkardı. Yazdıklarını okumasını emretti ona. Berzeveyh de oradaydı, vezirin hemen yanında... Büzürkmihr, bilge Berzeveyh hakkındaki yazısını başından sonuna kadar okudu. Kral, vezirinin ustalığına ve bilgisine sevindi, orada bulunanlar veziri övgülere boğdular, hepsi de takdirlerini ve teşekkürlerini sundular kendisine. Ayrıca Kisra ona büyük bir servet, hilat62 ve nice ziynet verilmesini buyurdu. Ama Büzürkmihr, yalnızca hilatı kabul etti. Sonra Berzeveyh de teşekkür etti vezire, başını ve elini öptü. Ardından Kisra’ya dönerek şöyle dedi: “Allah senin mülkünü ve saadetini daim etsin! Benim nâmımı ebedileştirmek ve halimi izah için Büzürkmihr’e bu bölümü yazdırdınız! Böylece beni ve sülalemi onurlandırdınız!”

61 62

Öğretmen, öğretici kimse. Padişah veya vezir tarafından verilen ağır kaftan. Onur giysisi.

KİTABI ÇEVİREN ABDULLAH İBNÜ’L-MUKAFFA’NIN TAKDİMİ
Bu, ‘Kelile ve Dimne’ kitabıdır. Hint bilginleri darbımesel 63 ve anlatılardan ortaya koydular bu eseri. Ulaşabildikleri etkili ve özlü sözleri istedikleri tarzda bu mesel ve anlatıların arasına sokma fikri ilham olundu onlara. Daima bütün milletlerin âlimleri kendilerine akıl danışılmasını arzu etmişlerdir. Muhtelif yollara başvurmuşlardır bunun için. Bu kitabın da hayvan ve kuşların ağzından yazılmış olması bu yüzdendir. Böylece bazı yararlar bir araya gelmiş oldu onlar için... Bilginler sözde tasarruf imkânına ve yararlanacakları kaynaklara kavuştular. Kitap ise hikmet ile eğlenceyi bir araya getirmiş oldu. Akıllılar hikmeti, sefihler eğlencesi için seçti bu eseri. Genç öğrenciler beğendikleri kısımları ezberlemeye çalışmışlarsa da içeriğini pek anlayamamışlardı! Aksine tek fark ettikleri, bunun noktalama işaretleri konulmuş ve numaralanmış hoş bir yazı olduğuydu. Bu durumda onlar, ergenlik dönemine vardığında ebeveyninin önüne hazineler yığdığını, kendisi için gelir getiren binalar diktiğini gören ve bu sayede geçinmek için çalışmak zorunda olmadığını düşünen adama benzerler. İşte böyle üstünkörü göz gezdirdikleri hikmet; edebiyatın diğer yönlerini görmekten alıkoymuştur o çömezleri!
***

Bu kitabı okuyan onu değişik yönleriyle anlamalı ve yazarın hayvanları konuşturmakla kalmayıp bir de muğlak64 ifadeleri buna eklerken neyi hedeflediğini bilmelidir. Örneğin okuyucu böyle yapmadığı takdirde, bunca kavramdan neyin kastedildiğini ve hangi sonuçların çıkarılacağını idrak edemez! Dahası bu kitabın ihtiva ettiği önsözlerden devşirilecek semereleri de bilemez! Eğer onun amacı okuduğu şeylerden bir şey öğrenmeksizin, yalnızca sonuna kadar kitabı okuyup geçmekse, zaten ona kitabın herhangi bir fayda sağlaması beklenemez. Okuduğu şeyler üzerinde düşünüp yeni fikirler üretmeden ve bunları hayata geçirmeden birçok ilimleri kafasına istif eden ve sürekli kitap okuyan bir kimsenin hali, bilginlerin anlattığı şu adamın hali gibidir: Adam, çöller aşmış, sonunda hazine izlerine rastlamıştır. Kazıp araştırdığında altın ve kâğıt paralar bulur. Kendi kendine, “Bu malı azar azar taşırsam çok uzun sürecek. Dahası onları taşıma ve muhafaza etme işiyle meşgul olursam, kavuştuğumun tadına da varamam... En iyisi bunları evime taşıyacak birilerini kiralayayım, ben de onların arkasında olurum. Böylece kafamı kurcalayacak bir şey kalmaz arkamda, onlara ödeyeceğim azıcık bir ücretle de böyle yorucu bir işten kurtulurum!” der. Sonra hamallar tutar ve her birine taşıyabileceği kadar yük verir. Ama hamallar aldıklarını kendi evlerine götürür! Hazinede bir şey kalmayınca adam, en sonuncu hamalın ardından gider ve kendi evine gelir. Ama orada hiçbir şey bulamaz! Çünkü hamalların her biri taşıdığı malları kendi evine almıştır. Hazineyi bulana da geride zahmet ve yorgunluktan başka bir şey kalmamıştır. Çünkü o, tedbirsiz davranıp neticeyi düşünmemiştir! Bu kitabı okuyup da içeriğini anlamayan, görünürdeki ve derindeki gayeden habersiz kalan kişi de böyledir. İlk anda gözüne çarpan yazı ve şekillerden bir fayda elde edemez, tıpkı kendisine sağlam bir ceviz verilen adamın, onu kırmadıkça istifade edemeyeceği gibi! Konuyla ilgili bir örnek de insanların nasıl etkili konuştuğunu merak edip güzel kelâmın65 usulünü bilen bir dostuna gelerek bu işi öğrenmesi gerektiğini söyleyen adamdır. Dostu ona etkili sözün kurallarını, yöntemini, çeşitlerini sarı bir kâğıt üzerine yazmış; o da kâğıdı evine getirerek
63 64 65

Ata sözü, atalar sözü. Anlaşılması güç, karışık, çapraşık. Söz.

anlamını bilmeden tekrarlamış ve yazılanları ezberlemiş... Sonra bir ilim ve sohbet meclisinde söze katılınca ağzından hatalı bir kelime çıkmış. Bunun üzerine orada bulunanlardan biri seslenivermiş: “Hata ettin! Doğrusu senin söylediğin gibi değil!” Adam: “Nasıl hata ederim, ben sarı sayfayı okudum, o sayfa evimde hâlâ!” Özrü kabahatinden büyük olmuş bu lafıyla. Ve bu olaydan sonra kara cahilliğe biraz daha yaklaşmış, edebiyat ve zarafetten uzaklaşmış.
***

Bu kitabı idrak edip içindekileri tam olarak anlayan akıllı kişinin, kendisine yarar getirmesi için öğrendiğini hayata geçirmesi, bilgisi doğrultusunda iyi bir numune haline gelmesi lazımdır. Böyle yapmayan kimsenin hali şu adamın hali gibi olur: Anlatılanlara göre adamın biri uyurken hırsız duvardan atlayıp onun evine girmiş. Ev sahibi bundan haberdar olmuşsa da kendi kendine: “Vallahi herifin ne yapacağını görmek için sesimi kesecek, onu tedirgin etmeyecek ve haberim olduğunu sezdirmeyeceğim. Tam arzusuna kavuştuğunda ansızın dikilip hevesini kursağında bırakacağım!” demiş. Adam bu düşüncelerle oyalanırken hırsız da dolaşıp duruyor, bulduklarını bir yerde toplamak için turlar atarak işi uzatıyormuş. Sonunda ev sahibi uyuyakalmış. Hırsız amacına ulaşıp hiçbir engelle karşılaşmadan çekip gittikten sonra adam uykusundan uyanmış. Bakmış ki hırsız ne bulduysa çuvalına doldurup gitmiş; kendi kendine hayıflanmış. Hırsızın evde olduğunu bilmesinin ona hiçbir yarar sağlamadığı kafasına dank etmiş, ama artık olan olmuş. Çünkü o, gereği gibi kullanamamış bilgisini. Bilgi ancak uygulama ile tamamlanır. Bilgi ağaç, amel ise onun meyvesi gibidir. Bilginin gerçek sahibi, faydalanmak için onunla amel edendir. İlmini kullanmayana âlim denmez. Ayrıca bir kimsenin tehlikeli olduğunu bildiği yoldan yürümesi, onun aslında cahil olduğunu gösterir. Belki de o adam kendini biraz sorgulasa; bilmeyerek tehlikeli yola giren kimseye nazaran benim zarar ve eziyetini bildiğim halde böyle davranmamın nedeni arzularıma boyun eğmem ve basiretimin körelmesidir, diye düşünür. Deneyimlerinin öğrettiği ve başkalarının gösterdiği doğru işi terk edip heveslerine uyan kimse, yiyecek ve içeceklerin iyisini kötüsünü, hafifini ağırını bildiği halde oburluk ederek kötü yemekler atıştırmış, derdine deva olacak yiyeceklere burun kıvırmış olan hasta gibidir. İyiliği bırakıp da kötülük yapan insanlar arasında mazereti en geçersiz olan adam, doğruyu yanlıştan ayıran ve hangi davranışın daha erdemli olduğunu bilen kimsedir. Örneğin, birinin gözleri açık diğeri kör iki adam kazara bir çukura denk gelip içine düşseler, ikisi de çukurun dibinde olma bakımından aynı konumda sayılırlar. Ama gözleri açık adamın bu zarara uğraması diğerinden daha az mazur görülür insanların nazarında. Çünkü görebilmesini sağlayan iki gözü vardır onun. Diğeri ise, nereye doğru yürüdüğünden habersizdir zaten.
***

Bilgin adam işe kendinden başlamalı, ilmiyle amel ederek olgunlaşmalıdır. Çünkü başkaları için ilim elde edenin faydası yalnızca elâlemedir. Tıpkı bir pınar gibi; suyundan insanlar içer, ama kendisine hiçbir menfaat yoktur bunda. Yine kendisine yararı olmadığı halde, sanatını ustaca icra eden çalışkan ipekböceği de böyledir. Bilgiyi isteyen, işe kendisine nasihat etmekle başlamalı, bundan sonra ilim öğrenmelidir. Çünkü dünyada yaşayan insan için ilim ve mal elde etmek, bir de iyi ahlak sahibi olmak kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Kendisinde de bulunan bir eksiklik yüzünden başkasını ayıplamak âlim kimseye yakışmaz.

Yoksa o, kör bir kimseyi görmediği için kınayan, ama kendisi de kör olan adama benzemiş olur! Bir işin ardına düşen kimsenin, mutlaka bir amacı ve bir nihai hedefi olması gerekir. Amacı doğrultusunda çalışıp hedefine vardığında durmalı ve talep etmekte aşırıya kaçmamalıdır. Çünkü eskilerin sözüdür; hedefini belirlemeksizin giden kişinin bineği çabuk yorulup çöker. Sonu olmayan ve kendinden önce kimsenin elde edemediği şeylerin peşinde kendisini yormamalıdır insan. Bu yüzden üzülmemeli ve dünya onun nazarında ahirete yeğlenecek bir değer olmamalıdır. Çünkü kalbini ihtiras ve arzulara bağlamayan kimse, bunlardan ayrılmak gerektiği zaman çok fazla hayıflanıp hasret çekmez. Denmiştir ki herkes için münasip olan iki şey vardır; biri ibadet, diğeri helal mal. Nitekim geçip giden, bir de takdir edilmemiş olan için kendini kınamak da akıllı kişiye yakışmayacak iki şeydir. Belki de Allahü Teâla ona hiç ummadığı ve beklemediği bir bağışta bulunacaktır. İşte bunun örneği: Bir adam yokluk, açlık ve çıplaklığın pençesine düşmüştü. Akraba ve arkadaşlarından dilenmeye mecbur olduysa da, hiç kimsenin ona vereceği fazladan bir eşya çıkmadı. Ve bir gece bu adam evine bir hırsız girdiğini görünce içinden neşeyle: “Vallahi evimde bir şey yok ki korkayım, hırsız boşuna yorsun kendini!” dedi. Hırsız ise evde dolaşıp dururken buğday dolu bir heybeye elini daldırdı ve kendi kendine: “Bu geceki çalışmamın boşa gitmesine razı olamam! Başka bir yere de uğramam belki! Ama hiç olmazsa şu buğday torbasını alıp götüreyim,” dedi. Sonra buğdayı içine dökmek için gömleğini yaydı. Beri tarafta ev sahibi: “Buğdayı alıp gidecek mi bu, üstelik geride başka bir şeyim de kalmadı? Bir de şimdi aldığım besinlerin elden gidişi eklenecek çıplaklığıma! Vallahi bir yandan açlık diğer yandan açıklık; bu iki bela, insanın işini bitiriverir!” diyordu içinden. Sonra birden hırsıza bağırmaya başladı. Bu arada başucundaki bir odunu kapmıştı. Hırsızın kaçmaktan başka çaresi yoktu. Gömleğini de orada bırakıp canını zor kurtardı. Böylece ev sahibi de bir gömlek kazanmıştı. Ama kişi bu gibi örneklere güvenip de geçim için gerekli çabayı bir yana bırakmamalıdır. Yazgının yardım ettiği, şanslı kimseleri de örnek almamalıdır kendisine. Çünkü çok nadirdir insanların arasında böyleleri. Çoğunluk, işini halletmek için çalışıp didinen ve binbir zahmetle kendini yoran kimselerden oluşur. İnsan, temiz kazanca ve faydalı olana dikmeli gözünü; sıkıntıdan başka bir şey getirmeyen boş heveslere kapılmamalıdır. Yoksa, yavrusunun alınıp boğazlanmasına rağmen aynı yere ısrarla yavrulamaya devam eden güvercinin haline benzer o kimsenin durumu. Derler ki Allahü Teâla her şey için bir sınır belirlemiştir. Kim bu sınırı geçerse, onun amacına ulaşmasını engelleyecek bir şey çıkar hemen. Dünya ve ahiret için çalışanın hayatında lehine ve aleyhine olan şeyler bulunur derler. Ama yalnız dünya için çaba sarf eden, neticede kendi aleyhine olacak bir yaşam sürmüştür. Yine derler ki insanın çalışıp düzene koyması gereken üç şey vardır dünya hayatında: Birincisi geçimi, ikincisi insanlarla ilişkisi, üçüncüsü de onu ölümünden sonra hayırla yâd ettirecek iyi işler yapmasıdır. Bir de, kimde şu üç nitelik varsa onun işleri yolunda gitmez denmiştir: Birincisi ihmalkârlık, ikincisi fırsatları kaçırmak, üçüncüsü her haber getirene inanmak. Çünkü heber getirenlerden birçokları haberi idrak etmiş, ne var ki doğru olup olmadığını bilmeden, anlamadan tasdik etmiştir. Akıllı kimse arzularına şüphe ile bakmalı, herkesin sözünü hemen kabul etmemelidir. Sonra yanlışı ortaya çıkıp anlaşıldığında hatasında ısrar etmemelidir. Doğruyu bırakıp yanlışta ilerleyen ve her adımında biraz daha boşa yorulup hedefinden uzaklaşan kişi gibi olmamalıdır akıllı insan. Gözüne kaçan şeyi kör olma ihtimalini hiçe sayarak ovuştura ovuştura çıkarmaya çalışan kişi gibi de

olmamalıdır. Akıllı insan yazgıya inanmalı, olgun ve soğukkanlı davranmalı, kendisi için istediğini başkaları için de istemeli; kendi düzeninin yürümesi için başkalarının işlerini bozmamalıdır. Başkalarının düzensizliği üzerine kendi dirlik ve düzenini kuran adam; şu tüccarın, arkadaşından dolayı uğradığı musibete uğrar:
***

Anlatılanlara göre bir tüccar ortağıyla beraber dükkân kiralamış ve ikisi de mallarını oraya koymuşlar. Ortaklardan evi dükkâna yakın olanı, arkadaşının yüklerinden bir kısmını yürütmeye karar vermiş ve çeşitli kurnazlıklar düşünerek: “Bu iş için geceleyin gelirsem kendi torbalarımı veya paketlerimi alırım farkına varmadan; boş yere zahmete katlanmış olurum!” demiş kendi kendine. Bu yüzden götürmeyi tasarladığı yükün üstüne cüppesini atmış, sonra da oradan ayrılarak eve dönmüş. O gittikten sonra yüklerini düzeltmek için dükkâna gelen öteki ortak, arkadaşının elbisesini kendi malları üstünde görünce: “Vallahi bu giysi benim ortağın. Galiba unutmuş burada. Şunu alıp torbalarından birinin üstüne koyayım. Belki dükkâna benden önce gelir, elbisesini istediği yerde bulur!” demiş. Sonra giysiyi arkadaşının yükünün üstüne bırakmış ve dükkânı kapatıp eve dönmüş. Beriki hava karardığında niyetlendiği şey için anlaşıp taşıma ücretini verdiği bir adamla dükkâna girmiş. Elbisesini bir torbanın üzerinde el yordamıyla bulmuş. Hemen torbayı sırtlayıp yanındakinin de yardımıyla dükkândan çıkarmış; sırayla eve kadar taşımışlar. Sonra kendini yatağa atıvermiş yorgunluktan. Sabah olduğunda bir de bakmış ki yanındakiler kendi malı! Bunun üzerine çok şiddetli bir pişmanlık duygusu kaplamış içini. Ve bu hisle dükkâna doğru yürümüş. Dükkâna erkenden gelip arkadaşının yükünün kaybolduğunu görerek üzüntüye boğulan ortağını görmüş orada. Adamcağız kendi kendine: “Vah benim altın kalpli dostumun kara bahtına! Bana güvenmiş, malını emanet etmişti o. Şimdi onun nazarında durumum ne olacak? Kesinlikle benden şüphelenecek, biliyorum! Ama onun zararını üstlenmeye hazırım!” diye söyleniyormuş. Sonra arkadaşı gelmiş, onu mahzun ve kederli bir halde bularak nedenini sormuş. Beriki de cevap vermiş: “Yükleri kontrol ettim. Senin yüklerinden bir kısmının kayıp olduğunu gördüm. Nasıl böyle bir şey olduğunu anlamadım. Öyle sanıyorum ki şimdi sen benden kuşkulanacaksın! Ama merak etme zararını ben karşılayacağım.” Yükleri götüren arkadaş söze girmiş: “Ey kardeşim üzülme! Hıyanet, insanın yapabileceği en kötü şeydir. Hile kimseyi iyiliğe eriştirmez. Asıl aldanan, tuzak kurup aldatandır her zaman! Haksızlık neticede sahibine döner elbet. Doğrusu, asıl hilekâr ve düzenbaz benim!” Arkadaşı şaşkınlıkla sormuş: “Ama nasıl olur bu?” Öteki durumu açıklamış, hikâyesini anlatmış. Suçsuz arkadaş, “Senin durumun, hırsızla tüccarın öyküsüne benziyor!” demiş. Diğeri bu hikâyeyi anlatmasını isteyince, o da başlamış söze: “Söylentilere göre bir tüccarın evinde biri buğday, diğeri altın dolu iki heybe varmış. Hırsızlardan biri onu bir süre takibe almış. Sonunda tüccar bir işi için evinden ayrıldığında, fırsatı değerlendiren hırsız eve girmiş ve bir köşeye saklanıvermiş. İçi altın dolu heybeyi almaya

niyetlendiğinde, yanlışlıkla buğday dolu heybeyi kapıvermiş; onu altın dolu sanmış! Binbir yorgunluk ve zahmetle heybeyi evine getirip açtığında içinde ne olduğunu görmüş ve içi pişmanlıkla dolmuş.” Bunun üzerine hilekâr adam: “Verdiğin örnek duruma hiç de aykırı değil, yaptığın kıyas doğru! Sana karşı işlediğim suçu itiraf ediyorum. Bu bana bilsen ne ağır geliyor! Ah şu nefis, insanı ne kadar da adi şeylere teşvik ediyor!” demiş. Böylece masum ortak, diğerinin özürünü kabul ederek onu kınamaktan vazgeçmiş, ama bir daha da ona güvenmemiş. Hilekâr ortaksa ne çirkin iş yaptığını, nasıl cahilce davrandığını anladığında acı bir pişmanlık duymuş. Bu kitabımıza bakan kimsenin amacı, sayfaları çevirip çevirip onun süsünü, güzelliğini seyretmek olmamalıdır. Bilakis son bulduğu sayfaya değin orada bulunan ibretli hikâyeleri dikkatle okumalı, her öykü ve söz üzerinde durup düşünmelidir. Ayrıca bu yazılardan yararlanarak kendine özgü fikirler türetebilmelidir. Velhasıl babalarından büyük bir miras devralan üç kardeşin en küçükleri gibi olmalıdır. Bu üç kardeş malı aralarında bölüştükten sonra, iki büyük kardeş lüzumsuz harcamalarda bulunarak kendi hisselerini hızla tüketip yok etmeye başlamışlar. En küçükleri ise, onların bu halini görerek kendine nasihat etmiş: “Ey nefsim! İnsan ancak şu işler için servet arayıp mal biriktirir; durumunu muhafaza etmek, geçimini sağlayıp dünyasını düzgünleştirmek, insanların gözünde onurlu bir yere sahip olmak, kimsenin eline bakmamak, akrabayı gözetmek, çoluk çocuğuna bakmak, dostlara ikram etmek, vesaire... Malı olmasına rağmen gerektiği yerde sarf etmeyen kimse, zenginliğine karşın fakir gibi görünene benzer. Gerçekten malını güzelce tutan ve iyi yöneten kişi asla iki şeyden yoksun kalmaz; daima elinde tuttuğu dünya, bir de ardından hayırla yâd edilmek! Bu münasip amaçlar dışında malını harcayan adam çabucak elindekileri tüketiverir. Hüsran ve yıkım hissiyle ortada cascavlak kalakalır. Bana düşen, bu serveti sıkı sıkı elimde tutmaktır. Çünkü ben malımın bana ve kardeşlerime yarar sağlayacağını umuyorum. Nihayetinde bu servet, benim ve onların babasının değil mi? Dahası, uzak akrabayı gözetmek bile en güzel cömertliktir, kaldı ki onlar benim öz kardeşlerim!” İşte küçük kardeş böyle uzun uzun düşündükten sonra hemen haber iletmiş, kardeşlerini çağırmış ve servetini bölüşmüş onlarla. *** Bu kitabımızı okuyanın yapması gereken şey, bıkmadan dikkatle onu incelemek ve ondaki manaların özlerini bulmaya çalışmaktır. Elindeki eserin hedefi iki hayvanın kurnazlığının ya da bir aslan ile bir öküzün konuşmalarının aktarılmasıdır diye düşünmesin okuyucu! Yoksa asıl anlatılmak isteneni kaçırmış olur. Tıpkı şu avcı gibi: Bir gün körfezde balık tutan avcı suyun dibinde pırıl pırıl parlayan bir sedef görmüş ve göz kamaştıran sedefi değerli bir mücevher sanmış. Hemen ağını denize atmış ve günlük yiyeceği olan bir balık dolanmış ağına. Ama o, sedefi almak için balıktan vazgeçip hemen kendisini suya atmış. Sedefi çıkarınca bir de bakmış ki içi boş, içinde umduğu şey yok! Hırsı yüzünden elindekini de bıraktığı için çok pişmanlık duymuş. İkinci gün oradan daha uzakta bir yerde ağ atmış ve küçük bir balık yakalamış. Bu arada yine parlak, ama kıymetli bir sedef gördüyse de “değersizdir” diyerek umursamamış. Oradan geçen diğer bir balıkçı o sedefi almış ve içinde hazine değerinde muhteşem bir inci bulmuş! İşte, kitabımızın içeriğine bakıp derinliklerini incelemeyen cahiller de, ondaki manaların sırlarını

anlayamaz, yalnızca yüzeysel ve basit şeyleri algılamakla yetinirler. Bütün gücünü eserimizin sadece eğlenceli yönlerine bakmaya sarf eden kimsenin durumu şu adama benzer: Verimli, temiz bir tarla ve iyi tohum elde eden bir adam, hemen sürüp ekmiş ve sulamış toprağı. Ürün alma zamanı yaklaşınca bütün vaktini çiçek toplamak ve diken kesmekle harcamış. Böylece faydalı olanı yok etmiş ve çalışıyormuş gibi görünerek asıl ürünü ziyan etmiş.
***

Bu kitabı okuyan kimse, hedeflediği şeyler açısından onun dörde taksim edilmiş olduğunu bilmeli: İlk olarak; eğlence arayan gençler severek okuyabilsin diye konuşamayan hayvanların dilinden kaleme alınmıştır. Böylece gençlerin kalpleri kitaba eğilim gösterecektir. Hayvanların ilginç kurnazlıkları da bu amacı taşımaktadır. İkinci hedef; kralların kalplerinde bir dost gibi yer etmesi için hayvanların imajları renkli ve türlü türlü ortaya konmuştur. Böylece bu tasvirlerde eğlenerek dolaşacak ve kitabı daha fazla okuma isteği duyacaklardır. Üçüncü olarak; bu vasıflarla krallar ve halk nezdinde sevilen bir eser haline gelen kitabımızın nüshalarının çoğaltılması hedeflenmiştir. Böylece, geçip giden günlere karşın eserimiz her zaman ayakta kalacak ve okunacaktır! Ayrıca hem kitabı resimleyenler hem de nüshalarını çıkaranlar için sürekli bir ekmek kapısı açılmış olacaktır. En uçta ve önemli olan dördüncü hedef ise; filozoflara hitap etmesidir. Bu gayeyi özellikle onlar idrak ederler.

BERZEVEYH FASLI
Hint eserlerinden bu kitabın nüshasını yazıp tercüme eden –önce bahsi geçmişti– Fars doktorlarının başı Berzeveyh’in anlattıkları: “Babam bir savaşçıydı. Annem ise Zemâzim66 sınıfından olan büyük bir ailedendi. Refah içinde yetiştim. Anne babam en fazla bana özen gösterdiler. Diğer kardeşlerimden daha çok beni kolluyorlardı. Yedi yaşımda özel öğretmene verdiler beni. Yazıyı söktüğümde anne babama karşı şükran hissi duydum ve ilme yöneldim. Hayata ilimle attım ilk adımı ve tıp ilmine gıpta edip onunla meşgul oldum. Çünkü onun ne kadar gerekli ve üstün bir ilim olduğunu kavramıştım. İlmim arttıkça öğrenme ve araştırma isteğim de artıyordu. Hasta tedavisine başlamaya niyetlendiğimde, bir süre düşündüm kendi kendime ve fikirler yürüttüm. Sonra insanların arzuladığı ve uğruna çaba sarf ettiği dört şeyden birini seçme konusunda serbest bıraktım benliğimi. Ve dedim ki kendime: “Bunlardan hangisinde ilmimi kullanmam yakışık alır? İhtiyacımı karşılayacak en doğru seçim acaba nedir? Para mı, şöhret mi, lezzetler mi, ahiret mi? Mesleğinde çabalayan en erdemli doktorun ahireti kazanmaktan başka amacı olmayan doktor olduğunu öğrendim tıp kitaplarından. Dolayısıyla, ahireti kazanmak için tıpla meşgul olmayı istediğimi fark ettim. Böylece çok kıymetli bir yakutu verip ona göre gayet değersiz bir inciyi alan tüccar gibi olmayacaktım. Bununla beraber, eskilerin kitaplarında okuduğum şöyle bir gerçek vardı: “Ahireti gözeterek tıp mesleğini icra eden doktor, dünya hazlarından da mahrum kalmayacaktır!” Bu tıpkı, elde edeceği ürün için toprağı süren çiftçinin, olgunlaşan ürünle beraber, ekmediği halde çeşiti yeşil otları da devşirmesi gibidir. Ben karşılığını öte dünyada alacağımı umarak başladım hastaları tedavi etmeye. İyileşeceğini yahut biraz olsun toparlanacağını umduğum hiçbir hastayı ihmal etmedim. Erişemediğim ya da yeterince meşgul olamadığım hastalara da tavsiyelerde bulunup iyi gelecek ilaçlar verdim. Yaptıklarıma karşılık hiçbir karşılık ve armağan beklemedim. Bilgide benim altımda olup makam ve servette benden üstte olan emsallerime gıpta etmedim. Zaten söz ve fiil bakımından doğru ve iyi bir tutum biçimini gösteren, mal ve mevki değildir! Onların arasında ve onların makamında bulunmak arzusu benliğimde uyandığı zamanlar, kendime şöyle diyordum: Ey benlik! Menfaatinin nerede, zararının nerede olduğunu bilmiyor musun? Kavuşanlara yararı gayet külfetli, yokluğunda da acısı çok büyük olan zahmetli şeylerin peşinde koşmaktan vazgeçmeyecek misin? Ey benlik! Bu dünyadan sonrasını bir düşünsen iştahla sarılmak istediğin şeyleri unutacağını düşünmüyor musun? Adi kişiler gibi sen de şu fani dünyaya tutkun olmaktan hiç utanmaz mısın? Aslında dünyadan bir şey elde eden de hiçbir şey elde etmiş sayılmaz. Çünkü o elindekiler kalıcı şeyler değildir! Şu dünyaya yalnızca kendini kandıran cahiller sevgi besler ve alışırlar! Ey benlik kendine gel, bu yararsız boş davranışları bırak! Tüm gücünü iyilik yolunda harca! Kötülük etmekten de sakın! Bil ki bu beden bazı eksikliklere ve illetlere açık olarak yaratılmıştır. Çeşitli iğrenç karışımlarla doludur o. Bunlar hayat iksirine bağlanmıştır. Hayatın sonu ise yokluk... Bir putu düşün, bir araya getirilirken uzuvlar tek tektir. Çivilerle ve tellerle birbirlerine bağlanmaktadırlar. Çivi söküldüğünde parçalar dağılıverir! Ey benlik! Sevdiklerinin ve dostlarının da sohbetine aldanma! Kendini bununla tatmin etme sadece. Neşelenmeler ve gülüşmeler varsa da, külfeti çoktur dostlukların ve sonu ayrılıktır! Bir kepçe düşün! Henüz yeniyken çorbanın sıcaklığına dayanır, bu iş için kullanılır bir süre. Ama gün
66

Zerdüşt dinine ve onun kutsal kitabına inanan.

gelip kırılınca bir odun olarak yakılır! Ey benlik! Ailenin ve akrabalarının sevgisi seni aldatmasın, onları düşünmek seni servet yığmaya sevk etmesin! Böyle yaparsan güzel güzel kokan, ama başkalarını ferahlatıp kendini yakan tütsü gibi olursun! Ey benlik! Şu geçici dünyaya güvenme! Dünya ehlinin değerli saydığı mevkiye tamah ederek aldanma fani dünyaya! Çoğu kimse, gözünde büyüttüğü şeyden kopmadıkça anlayamaz ne kadar küçük olduğunu o şeyin! Tıpkı saç gibi; baştayken sahibi ona kıymet verir ve hizmet edip bakımını yapar. Ayrıldığında onu pislik sayıp kenara atıverir! Ey benlik! Hastaları gözetip tedavi etmekten bıkma! Belaya uğrayanın derdi için çırpınan ve yalnız sevap kazanmak uğruna koşturup duran adama bak da kendine örnek al! Bundan çok fazlasını yapabilen bir doktorun durumunu gözünün önüne getir! Bu gerçekten de sevaplı bir davranıştır! Ey benlik! Ahireti unutup dünyaya bağlanarak ücreti peşin olan şeyin ardına düşme! Bir ambar dolusu baharatı bulunan ve ‘Bunu yavaş yavaş tartıp satarsam epeyce vakit alır!’ diyerek gayet düşük bir fiyata hepsini bir komisyoncuya veren tüccar gibi olma! Ben herkesin birbirinden farklı düşündüğünü ve farklı arzuların peşinde olduğunu gördüm. Herkes birbirini yadsıyor, birbirine düşman, birbirinin arkasından konuşuyor. Kimse birbirinin sözünü kabul etmiyor! Bu duruma tanık olunca, hiçbirinin yolundan gitmemeyi doğru buldum. Çünkü onlar arasında halini bilmediğim birinin sözüne uyarsam şu aldanan adam gibi olurum: Hırsızın biri birkaç arkadaşıyla zenginlerden birinin evinin çatısına çıkmış. Ev sahibi ayak seslerinden uyanıp durumu anlamış ve hanımını da uyandırmış. Ona durumu bildirmiş ve demiş ki: “Sessiz ol! Galiba hırsızlar evin üstüne çıkmışlar. Şimdi sen beni onların duyacağı bir sesle uyandır ve bana “Bunca malı nasıl elde ettiğini anlatmayacak mısın?” de! Ben seni bunları sormaktan men etsem de sen yine ısrar et!” Kadın tıpkı kocasının dediği gibi yapmış. Bunun üzerine hırsızlar karı kocanın seslerine kulak vermişler. Adam diyormuş ki: “Be kadın! Sana kader büyük nimet nasip etmiş! Ye de otur aşağı, hiç sesini çıkarma! Biri işittiği takdirde ikimizin de canını sıkacak olan bir şeyi sorma bana!” “Anlat be adam! Çevremizde bizi duyabilecek hiç kimse yok, yemin ederim!” Adam: “Peki açık konuşayım öyleyse: Bu malı hırsızlıktan elde ettim!” Kadın: “Ne dedin? Bu nasıl olur, nasıl yaptın bu işi?” Adam: “Hırsızlıkta öğrenmiş olduğum bir şey işimi çok kolaylaştırıyordu. Bu sayede birinin beni suçlamasından ya da benden kuşkulanmasından kurtuluyordum.” Kadın: “Anlat bakalım, neymiş bu öğrendiğin şey!” Adam: “Dolunaylı gecelerde arkadaşlarımla hırsızlığa çıkardım. Bizim gibi zengin birinin çatısına tırmanırdık. Nihayet ışığın içeri süzüldüğü dam penceresine varır ve bu sihri yapardım. Yedi kez“şevlem şevlem”derdim. Sonra pencereden içeri süzülen ışık hüzmesine sarılarak kimse duymadan aşağı inerdim. Evdeki değerli her şeyi alır ve tılsımlı sözleri aynı şekilde yedi kez tekrar

ederek ışık hüzmesine sarılırdım. Işık beni çeker, böylece arkadaşlarımın yanına çıkardım. Ve sağ salim çeker giderdik!” Yukarıdaki hırsızlar bu hikâyeyi işitince: “Bu gece dilediğimiz kadar mala kavuşacağız!” demişler. Sonra uzun bir bekleyişe geçmişler. Nihayet ev sahibinin, karısıyla uyuduğuna kanaat getirdiklerinde elebaşı kalkarak dam penceresinin yanına gelmiş, yedi defa“şevlem şevlem”deyip aşağı inmek için ışık hüzmesini kucaklamış. Tepetaklak orta yere düştüğünde ev sahibi koca bir sopayla üzerine çullanıvermiş: “Sen kimsin?” diye sormuş. Hırsız cevap vermiş: “Ben asla olmayacak bir aldatmacaya kanmış bir ahmağım! Bu da senin sihrinin meyvesi işte!” İşte ben de olmayacak duaya âmin demekten kaçındım. Çünkü aksi takdirde tehlikeli durumlara düşeceğimi iyice anlamıştım. Daha sonra dinleri araştırmaya ve en doğru olanı bulmaya koyuldum. Ama bununla ilgili soru sorduğum hiç kimse beni ikna edecek bir yanıt vermedi. Verdikleri cevaplarda aklıma yatan ve izini takip edeceğim herhangi bir şey görmedim. O zaman içimden dedim ki: “Kendisinden doğru bilgi alacağım güvenilir birini bulamadım. Öyleyse babalarımın ve dedelerimin sarıldığını gördüğüm dine ben de inanayım!” Ama ne kadar çaba sarf ettiysem de babalarımın ve dedelerimin dininde kalmak için geçerli hiçbir sebep bulamadım. Atalarımın dini hakkında kendimi ikna edemediğim gibi ruhumun dinleri araştırma ve onlar hakkında derin derin düşünmeye eğilimli olduğunu fark ettim. Birden dünya hayatının çabuk bitivereceği dank etti kafama. Ecelin yakın olduğu, bütün yaşayanların yok olacağı ve zamanın onların yaşamını kemirip tükettiği fikirleri kalbime saplanıvermişti. Şöyle düşündüm: “Belki de ecelim yaklaştı, dünyadan göçme zamanım geldi. Evvelden en iyisi olduğunu umduğum işleri yapardım. Bu durumda tereddütte kalışımsa, daha önce yapmakta olduğum iyi işlerden de alıkoydu beni!” Doğrusu böyle bir tereddüde düşmüş olmaktan korku duydum. Endişe ettiğim nahoş bir duruma maruz kalmamalı, tüm din ve inançlara uygunluğu hususunda herkesin tanıklık edeceği bir iş ve davranışta bulunmalıydım. Bu yüzden vurmak, öldürmek ve çalmaktan kendimi uzak tuttum. Ruhuma nefret, öfke ve ihanetin girmesine izin vermedim. Dilimi yalan, iftira, gıybet,67 dedikodu ve kötülük için kullanmadım. Kalbimden bütün kötülükleri sildim. Hep iyilerle beraber olmaya çaba gösterdim. Anladım ki, hiçbir dostun yerini tutamayacağı bir kılavuzdur doğruluk. Allah’ın yardımıyla doğruluğu elde etmek kolay oldu. Gördüm ki doğruluk, yalnızca hayrı gösterir ve arkadaşın arkadaşa yaptığı gibi öğütte bulunur. Doğruluk harcadıkça eksilmeyen, aksine yenilenip artan bir şeydir. Doğruluğun nezdinde; sultan gaspeder, su boğar, ateş yakar, hırsız çalar, canavar ve yırtıcı kuşlar parçalar gibi korkulara yer yoktur. Bugün elde edip yarın kaybedeceği az bir serveti, kalıcı olan büyük nimete tercih eden adam, şu tüccarın başına gelenlere maruz kalır dedim kendime: İddia edildiğine göre bu tüccarın elinde çok kıymetli bir taş varmış. O, bu taşa delik açması için günlüğü yüz dinara bir adam kiralamış, evine götürmüş. Evin bir köşesinde duran bir sanc (büyük zil) varmış. Tüccar, sanatkâr adama, “Sanc çalmayı iyi bilir misin?” diye sormuş. Bu müzik aletini çalmakta usta olan adam da, “Evet!” diye karşılık vermiş. Tüccar, “Çal da dinleyelim bakalım!”
67

Bir kimseyi arkadan çekiştirme.

deyince adam sanc’ı eline alıp maharetini göstermiş. Daha önce bu kadar güzelini dinlememiş olan tüccar, adama eli ve başıyla işaret ederek devam etmesini isteyip durmuş. Ve böylece akşamı etmişler. Akşam olunca adam, “Hadi söyle de ücretimi versinler!” demiş tüccara. Bunun üzerine tüccar, “Sen ücreti hak edecek olduğun işi yaptın mı ki?” diye adama çıkışmış. Ama adam şöyle yanıt vermiş: “Senin istediğin şeyi yaptım. Çünkü ben senin ücretle çalıştırdığın işçin durumundayım. Ve senin benden yapmamı istediğin şeyi yerine getirdim. Şimdi de senin sözünü tutup bana yüz dinarı eksiksiz vermen gerekir!” Böylece tüccar parayı verdiği halde elindeki değerli taşa delik açılmamış... Dünyayı ve cazibelerini inceledikçe meylim azaldı ve kaçtım ondan. İbadetin ahiret yolunu açıp kolaylaştırdığını gördüm, tıpkı bir babanın evladını hayata hazır hale getirmesi gibi... Kesin olarak anladım ki, ebedi nimete açılan kapı ibadet ve zâhitliktir.68 Gördüm ki insan kalbini dünyaya bağlamazsa her işini huzur ve sükûnetle yapar, şükreder, mütevazı bir tutum içindedir, kanaatkâr olduğu için ihtiyaç tuzaklarına düşmez, başa gelene isyan etmez, gam keder çekmez. Zâhit kişi, dünyayı kalbinin putu olmaktan çıkarıp bir kenara koymuş, kötülüklerden kurtulmuştur. Arzuları terk ederek tertemiz bir gönüle erişmiştir. Kıskançlığı bir tarafa fırlatıp sevgiyi kendine rehber edinmiştir. Ruhu artık her konuda cömerttir onun. Aklını çalıştırarak âkıbetini görür ve böylece pişmanlığa düşmekten kurtulur. İnsanlar artık onun kalbini istila edemediğinden, onlarla ilgili bir korkusu kalmamış ve onların getirdiği tasalardan kurtulmuştur. Ama sonra, “Belki dünyayı bir kenara bırakıp da zâhidâne bir yaşam sürmeye katlanamam!” diye endişe ettim. Daha önce faydalı olduğuna inandığım ve dünyadayken olumlu sonuçlarını gördüğüm işleri de bırakabilirim diye içimde bir korku duydum. Belki de o zaman halim; bir nehrin kıyısında gezerken ağzındaki kemiğin yansımasını suda görüp onu almak için nehre dalan ve suda bir şey bulamadığı gibi ağzındaki kemikten de olan köpeğin durumu gibi olurdu. İşte bu nedenle, duyduğum saygıya rağmen zühdden69 çekindim. Belki sıkılır ve sabırsızlık ederim diye korktum. O zaman içinde bulunduğum durumda kalmayı istedim. Sonra bu iki şıkkı derinlemesine araştırıp karşılaştırarak bir seçim yapmayı düşündüm. Zâhitliğin dayanamam diye korktuğum eziyetli, sıkıntılı ve zorlu yaşamını gözümde canlandırdım. Bir de dünyaya sıkı sıkı sarılan adamın uğrayacağı bela ve musibetleri düşündüm. Dünyanın arzu ve lezzetleri benim nazarımda eza ve hüzne dönüşecek olan bir şeyden ibaretti yalnızca. Dahası dünya, içenin susuzluğunu artırmaktan başka bir işe yaramayan tuzlu su gibidir aslında. Ve dünya; köpeğin onda et kokusu bulduğu kemik gibidir, ta ki ağzı kanayıncaya dek o kemikle uğraşır durur. Çaylağın bir parça et elde etmesi gibidir dünya; yırtıcı kuşlar üşüşür üzerine ve onu şaşırtıp iyice yoruncaya kadar inatla döner dururlar çevresinde. O da takati tükenince elindekini atar ister istemez. Dünya, dibinde zehir bulunan bir bardak bal gibidir. Önce tatlıdır, ama sonu ani bir ölüm. Dünya, insanın uykusunda gördüğü sevindirici bir rüya gibidir. Ama uyanınca o sevinç de yok olup gider. Bütün bunları düşününce, tekrar zâhitliği ister oldum. Bu istek beni sarsıp kendime getirdi. Sonra kötülük işlemede gayet rahat ve serbest davranan nefsimle mücadeleye giriştim. Tıpkı önce bir tarafı dinleyip ona göre hüküm veren ve daha sonra karşı tarafı dinleyerek o yönde kararını değiştiren bir hâkim gibi, nefsim hiçbir şeyde sebat etmiyordu. Daha sonra zâhitliğin ve sıkıntısının bana taşıtacağı ağır yüke baktım. Ruhun elde edeceği
68 69

Zâhit: Din emirlerine aşırı bağlı, tüm düşüncesi bu emirlerin yerine getirilmesi olan kaba sofu. Her türlü hazdan kendini alıkoyarak perhiz yapma. Kendini ibadete verme, aşırı sofu davranma.

ebediyet ve rahatlık bakımından bu meşakkat önemsizdir, dedim kendime. Bir de nefsin çok iştahlı olduğu dünya lezzetine baktım. Bu dünya da, verdiği acılar da çabuk geçer; sonra insan ebedi azaba ve korkuya sürüklenir dedim. Peki insan kısa süren bir acılığı takip edecek olan çok uzun bir tatlılığı nasıl güzel bulmaz? Ve nasıl az bir tatlılığın ardından gelecek olan sürekli acıları tercih edebilir? Kendi kendime; bir adama yüz sene ömür verilse, bu ona bir günden yaşanmış bir kesit gibi gelir dedim. İnsan ardından birçok iyilikler gelecek olduktan sonra birkaç günlük zâhitliğe ve sıkıntılarına nasıl olur da sabretmekten imtina70 eder. Oysa dünyanın bütünüyle bela ve azap olduğunu bilmiyor değiliz. Sonra insanın ana rahminden başlayıp hayatını tamamlayıncaya değin dünyanın bir azabından diğer azabına taşınarak yaşadığını bilmiyor muyuz? Daha çocukluğunda acının türlü türlüsünü tadar; acıkınca yemek, susayınca su, sırt üstü yatırılıp da sırtı acıdığında yardım isteyemez kimseden. Süt emme döneminin eziyetlerinden kurtulunca, bu kez terbiye görmenin azabı başlar. Bu devrede de eziyetin türlüsünü görür. Öğretmenin sert tutumundan, dersin can sıkıcılığına ve yazmanın usancına kadar. Sonra ilaçlar, perhizler, hastalıklar, ağrılar, sancılar ve acılar birbiri ardınca gelip insanı bulur. Mal biriktirmek için çalışmak ve çocuk yetiştirme zamanı gelince aramak, koşmak, sıkı çalışmak ve yorulmak... Bütün bunların yanında görünmeyen düşmanlar da bırakmaz onun peşini. Safra, sevda, yel, balgam, kan, öldürücü zehir ve acımasız yılan; ayrıca yırtıcı hayvanların ve haşeratın korkusu; sıcak, soğuk, yağmur ve rüzgâr âfetleri; nihayet ihtiyarlığın getirdiği azaplar... İnsan bunların hiçbirinden korkmadığı takdirde kurtuluşa ve selamete ereceğini düşünse de hiç unutmaması gereken gerçekler vardır: Ölüm saati gelecek; sevdiklerinden, ailesinden, akrabalarından ve dünyadan ayrılacaktır insan; ölümden sonraki büyük korkuya yakın olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Eğer bunları düşünmezse insan, o zaman aciz, müsrif ve alçaklığa eğilimli sayılmayı hak eden biridir ve kınanmaya müstahak71 olur. Ve kim bunları bile bile son bir çareye başvurup yarın için hazırlık yapmaya uğraşmaz; dünyanın heveslerini, gururunu ve tutkularını bir kenara bırakmaz?.. Özellikle bulanık olduğu halde berrak gibi görünen bu zamanda ne çok tuzaklar vardır. Çünkü kral ne kadar basiretli, kudretli, himmeti yüksek, adil, dürüst, çok şükreden, cömert, gayretli, istikrarlı, vefakâr, halkının durumundan haberdar olursa; o derece ilmi, iyiliği ve iyileri seven, zulme karşı amansız, korkusuz ve pervasız biri olur. Kendisini seven halkına yumuşak, nefret edenlere karşı tavizsiz ise de biz görmekteyiz ki zaman her yerde insana arkasını dönmüştür! Doğruluk insanlardan uzaklaşmış! Olan olmuş, değerler yitirilmiş ve değersiz şeyler varlığını korumuştur! İyiliğin çehresi sararmış, kötülüğün suratı ışıldamış! Sanki anlayış her yönüyle kayıplara karışmıştır. Hak mahzun ve gönlü kırıktır, şimdi onun yerini bâtıl72 almıştır. Yöneticiler istedikleri gibi yargıda bulunarak doğruluğu yok etmiştir. Mazlumlar feryat ederken zalimler kendisini yüceltmekle meşgul. Her taraftan ağzını açmış olan hırs, uzak yakın ne bulursa yutuveriyor. Haline rıza meçhul bir şey olmuş, kötülükler ayyuka çıkma peşinde. Sanki artık iyiler, yerin altını istiyor. Mertlik zirvelerden en aşağılara fırlatılmış gibi. Alçaklık beğenilir olmuş. Güç ve hüküm erdemli kimselerin elinden çıkıp seviyesizlerin malı olmuş. Sanki dünya sevinç içinde bağırıyor: “İyilikler kayboldu, kötülükler öne çıktı!” diye. Böylece dünyayı ve hallerini, insanın buradaki en şerefli ve üstün varlık olduğunu, ama sonra
70 71 72

Çekinme, yapmama. Hak etmiş. Bir kimsenin layık olduğu ödül veya ceza. Boş, çürük, doğruya ve gerçeğe karşıt.

sürekli kötülük ve tedirginliklere yönelik değişim gösterdiğini düşününce dedim ki: Aklı olan her insan bunu biliyor, ama nedense kendisini kurtarmak için bir çare bulmaya çalışmıyor! Doğrusu buna şaştım kaldım! Sonra da baktım ki insanı bir çıkış yolu aramaktan alıkoyan şey, basit zevklerdir: Koklamak, tatmak, bakmak, işitmek, dokunmak ve bu duyular aracılığıyla önemsiz şeylere ulaşmak ya da küçük, kolay şeyleri elde etmek gibi... İnsanı meşgul eden, kendini bilmek ve kurtarmaktan alıkoyan işte buydu. Sonra bir misal aradım insanı tanımlayan. Ve azgın bir filden kaçarak canını kurtarabilmek için bir kuyuya sığınmış olan adamı buldum: Filin korkusundan kendini kuyuya sarkıtmış olan adam, üst kısımdaki iki dala tutunmuş, ayakları da içeride bir şeye değiyormuş. Bir de bakmış ki, başlarını deliklerinden çıkarmış dört yılan! Biraz daha dikkatli bakınca, dipte bir ejderhanın onu yemek için ağzı açık olarak düşmesini beklediğini görmüş! Başını kaldırıp yapıştığı iki dala bakınca orada iki fare görmesin mi, biri siyah biri beyaz; tutunmakta olduğu dalları amansızca kemiriyorlar! İşte böylece durumuna bakıp haline yandığı sırada, içi bal dolu bir arı kovanı gözüne ilişmiş yanı başında! Bir tadına bakmış balın hemencecik. Ve kendini balın lezzetine kaptırınca içinde bulunduğu durum da çıkıvermiş aklından, bir kurtuluş yolu arama düşüncesi de. Dahası ayaklarının hemen altındaki dört yılanı, tutunduğu iki dalı kemiren iki fareyi ve her an bu dalların kopup üzerine düşebilecek olduğu ejderhayı da unutuvermiş! Böyle gafilce balın tadını çıkarmakla oyalanıp dururken, sonunda düşüvermiş ejderhanın ağzına ve işi bitmiş! Ben felaket, kötülük, korku ve hastalıklarla dolu dünyaya benzettim o kuyuyu! Dört yılanı da insan vücuduna ait dört salgıya benzettim. Çünkü bu salgılardan biri azıp da doğal dengesi bozulduğunda, yılan dişi ve öldürücü zehir gibi tehlikeli olur! İki dal, herkesin bir gün mutlaka kesilip sona erecek olan belirlenmiş yaşam süresi gibidir. Siyah beyaz iki fare, eceli getiren gece ve gündüz gibidir. Ejderha, kaçınılmaz olarak varılacak yere benzer. Bal ise, insanın elde ettiği geçici hazlardır. İnsan bunları tadar, duyar, koklar ve dokunurken kendini ihmal eder ve durumunu unutmaya çalışır! Onun asıl hedefinden sapmasına ve doğru yoldan uzaklaşmasına neden olmuştur bütün bunlar. Ben bu düşüncelerimin nihayetinde bulunduğum duruma rıza gösterir oldum. Davranışlarımın ve yaptığım işlerin güzel olması için elimden geldiğince çaba sarf etmeye başladım. Belki de bana doğruyu gösterecek bir kılavuza tesadüf edeceğim ve kendime sağlam bir yol, diriltici bir nefes bulacağım bir zaman gelir kalan günlerimde! Bu minval üzere geçti günlerim. Ve işte pek çok kitabın örneğini yazarak nüshalarını çıkardım. Sonra da ayrılıp geri döndüm Hint diyarından. Kuşkusuz bu kitabın da bir nüshasını çıkarmış olarak.

ASLAN İLE ÖKÜZ
Kral Debşelîm, Brahmanların başı olan filozof Beydebâ’ya dedi ki: “İki birbirini seven insanı ayıran ve aralarına düşmanlık sokan yalancı bir hilekâra dair bana bir misal getir!” Beydebâ şöyle dedi: “Aralarına yalancı ve hilekâr birinin girmesiyle birbirini seven iki insan imtihana tabi tutulduklarında, çok geçmeden ayrılık girer aralarına ve birbirlerinden yüz çevirirler. İşte şu anlatacağım hikâye bu konuya güzel bir örnektir: Destâvend73 yöresinde ihtiyar bir adam yaşıyordu. Onun üç oğlu vardı. Çocuklar büyüyüp güçlendiklerinde, servetini har vurup harman savurmaya başladılar babalarının. Kendilerine hayırlı kazanç getirecek bir meslekle uğraşmıyorlardı. Baba onları kınadı ve kötü davranışlarıyla ilgili nasihatte bulundu. Şöyleydi sözlerinin bir kısmı: “Evlatlarım! Dünyada yaşayanlar üç şeyin peşindedir ve bunların elde edilmesi dört şeye bağlıdır. Talep edilen üç şey; rahat bir geçim, insanlar arasında saygın bir yer ve ahiret azığıdır. Bu üç şeye ulaşmak için gereken dört şey ise; öncelikle helal para kazanmak, sonra kazandıklarını güzel bir biçimde korumak, sonra bunları işletip kâr etmek, sonra da geçimini sağlamak ve ailesini, sevdiklerini hoşnut etme yolunda harcama yapmaktır. Böylece bunların faydasını ahirette de görür. Elbette bunlardan birini terk eden arzusuna ulaşamaz. Çünkü çalışıp kazanmazsa geçimini sağlayacak malı olmaz. Malı ve kazancı olur da iyi korumazsa, her şeyini çok geçmeden tüketir ve hiçbir şeysiz ortada kalır. Servetini bir kenara koyar da nasıl işleteceğini bilemezse, idareli bile harcasa malının bir gün bitivermesini engelleyemez. Tıpkı her göze sürüşte çöpün ucuyla azıcık alındığı halde hızla tükenen sürme gibi... İnsan malını uygun biçimde harcamaz da gereksiz yerlere sarf ederse, beş parasız bir yoksul konumuna düşüverir. Malını kullanmadan elinde tutsa, bu kez hiç beklenmedik olaylar sonucunda servetin uçup gitmesine mani olamaz. Sürekli dolan bir su deposu gibi tıpkı; eğer suyun çıkabileceği bir yer yoksa depo bir yerden patlak verir ve içindeki suların çoğu oradan akıp gider. Belki de büyük bir patlama meydana gelir ve böylece bütün sular heba olur.” İhtiyarın çocukları babalarının sözünü dinleyip öğüdünü tutmuşlar ve “Bir hayır vardır bu sözlerde!” diyerek ona itimat göstermişler. Böylece en büyük kardeş Meyyûn denilen bir yere doğru yola çıkmış. Yol üzerinde çok çamurlu bir yere rastgelmiş. Beraberinde iki öküz varmış arabasını çeken, Şetrebe ve Bendebe adlı. Bunlardan Şetrebe çamura batınca, hayvanı kurtarmak için sahibi ve onun arkadaşları bütün güçleriyle uğraşmışlar. Ama bir türlü güç yetirememişler onu çıkarmaya. Sonunda adam oradan gitmeye karar vermiş; belki çamur kurur da öküzü çıkarma imkânı doğar diye birini bırakmış hayvanın yanına. Öküzü alıp getirmesi gereken adam geceyi orada geçirince yalnızlık hissedip canı sıkılmış ve hayvanı orada bırakıp arkadaşına yetişmiş. Ona öküzün öldüğünü söylemiş ve sonra da sözlerini şöyle sürdürmüş: “Bir kere ecel vakti geldi mi; helâke74 götürecek sebeplerden insan ne kadar korkup kaçmaya çalışsa da hiçbir şeyin faydası olmaz. Çırpınıp durması onun sadece yükünü artırır ve belki daha da kötü olur sonu.
***

Tıpkı şu hikâyede anlatıldığı gibi: Adamın biri çıktığı yolculukta yırtıcı hayvanların korkusu
73 74

Bazı nüshalarda “Desteba” olarak geçen bu bölge İran’daHemedan yakınlarındadır. Helâk: (Burada) Ölme, yok olma.

yüzünden engebeli ve sarp bir yoldan geçmeyi yeğler. Ama daha pek az bir mesafe gitmişken karşısına bir kurt çıkıverir. Adam kurdun yaklaşmakta olduğunu görünce korkar ve kaçıp sığınacak bir yer bulmak için sağa sola bakar. Ancak ta ileride, nehrin öte tarafındaki bir köyden başka bir yer göremez. Çaresiz koşmaya başlar köye doğru. Nehre ulaştığında karşıya geçecek bir köprü bulamaz ve kendisini suya atar peşindeki kurda yakalanma korkusuyla. Oysa iyi yüzme bilmiyordur. Allah’tan son anda birkaç köylü görür de koşup adamı sudan çıkartarak boğulmaktan kurtarırlar. Adam onların yanında kurdun gâilesinden75 kendisini emniyette hissedip rahatlayınca, vadinin yanında tek bir ev görür ve kendi kendine, “Şu eve girip dinleneyim biraz!” der. Ama içeri girdiğinde, yolunu kestikleri bir tüccarın malını paylaşan ve onu öldürmeyi tasarlayan bir grup eşkıya ile karşılaşır. Bu sahneyle yüz yüze gelen adam büyük bir korkuyla köye doğru kaçmaya başlar. Adam korku ve yorgunluktan kan ter içinde kalmış vaziyette biraz nefes almak için köydeki bir duvara sırtını yaslar. Ama birdenbire duvar adamın üstüne yıkılır ve adam oracıkta can verir!” Öküzün sahibi tüccar: “Doğru söyledin. Ben de işitmiştim bu hikâyeyi!” demiş. Bu arada öküz, bataklıktan kurtulup suyu bol ve yemyeşil bir otlağa gelerek bir güzel karnını doyurmuş ve keyifle böğürmeye başlamış. Artık huzurluymuş. O yakınlardaki bir ormanda civarın kralı olan büyük bir aslan yaşamaktaymış. Birçok yırtıcı, kurt, çakal, tilki, pars ve kaplan bulunmaktaymış huzurunda. Bu aslan, dediğim dedik ve kimsenin fikrini önemsemeyen bir zorbaymış. Öküz böğürtüsünü işittiğinde, daha o güne dek hiç öküz görmemiş ve böğürtüsünü işitmemişmiş. Çünkü o hep bulunduğu yerde oturmakta, yiyeceği de askerleri tarafından getirildiği için ne dolaşmakta ne de çalışmaktaymış! Bu aslanın huzurundaki hayvanlar arasında biri Kelile, diğeri Dimne adında iki çakal varmış. Zeki, bilgili ve gün görmüş hayvanlarmış bunlar. Dimne, kardeşi Kelile’ye demiş ki: “Kardeşim, böyle oturup yerinden ayrılmayarak nereye varacak şu aslanın hali?” Kelile cevap vermiş: “Sana ne bundan, ne diye soruyorsun? Biz kralımızın kapısında, sadece onun istediğini yapan ve hoşlanmadığından uzak duran hizmetkârlarız. Yani kralların sözlerini değerlendiren, yaptıklarını inceleyen yüksek mevkide kimseler değiliz! Sakın ha, bu meseleyi daha çok kurcalama! Bil ki kendisini ilgilendirmeyen bir söze ve işe burnunu sokan kimsenin başına maymunun marangozdan çektiklerine benzer belalar gelir!” Dimne, “Nasıl olmuş bu, neymiş bu hikâye?” diye sorunca, Kelile de başlamış öyküyü anlatmaya:
***

“Denildiğine göre, kütükleri odundan bir kazıkla ikiye ayıran bir marangozu seyrediyormuş maymun. Çok hoşuna gitmiş bu gördüğü. Ve bir süre sonra marangoz oradan ayrılıp gidince, maymun kalkıp kendisini ilgilendirmeyen bu işe burnunu sokarak kütüğün üstüne çıkmış. Sırtı kütüğe, yüzü odun parçası tarafına denk gelmiş maymunun. Bu arada kuyruğu yarığa girmiş. Kazık biraz meyillenince yarık kısılmış ve araya kuyruğu sıkışan maymun acıdan bayılacak hale gelmiş. Az sonra marangoz geri dönüp maymunu o vaziyette bulunca sinirlenerek onu bir güzel dövmüş. Zavallı maymunun yediği dayak, sıkışan kuyruğundan çektiği acıya göre çok daha şiddetli olmuş.” Dimne der ki: “Ben de duydum bahsettiğin hikâyeyi. Ama bilmelisin ki herkes karnını doyurmak için
75

Sıkıntı, üzüntü, dert, keder.

yanaşmaz krallara. Arkadaşı mutlu etmek ve düşmanı sindirmek için de yapar kimisi bunu. Gerçekten de insanlar arasında mert ve onurlu olmayan kimseler vardır. Bunlar az bir menfaate sevinir; kuru bir kemikle mutlu olan köpek gibi, kötü ve değersiz şeylere razı olurlar. Oysa erdemli ve şahsiyetli kimseler az bir menfaate tav olmaz; “İşte buna sahiden onlar layıktır!” dedirtecek şeyleri elde etmeden memnuniyet göstermezler. Tıpkı tavşanı parçalamışken deveyi gördüğünde tavşanı bırakıp deveye saldıran aslan gibi! Kuyruğunu sallayıp durduğunu görmüyor musun köpeğin, birkaç kırıntı önüne atılsın diye. Oysa gücü ve üstünlüğü herkesçe kabul edilen fil, yemesi için önüne yem konulduğunda yüzü okşanmadan ve sırtı sıvazlanıp iyice pohpohlanmadan asla tenezzül etmez yemeye! Kim ki servetle yaşayıp erdemli davranır, ailesine ve kardeşlerine ikram etmeyi bilirse ömrü kısa da olsa upuzun bir hayatın sahibi olur. Ama kendine ve yakınlarına karşı cimri davranan, yaşam tarzı dar ve sıkıcı olan kimse var ya; doğrusu mezardaki ölü, böyle bir kimseden daha diridir. Bir tek karnını doyurmak için çalışan ve yalnızca bununla yetinip bunun dışındaki her şeyi boş vererek ihmal eden kişi ise hayvanlardan sayılır.
***

Kelile der ki: “Ben senin söylediklerini anladım. Ama sen de aklını biraz kullan ve her insanın bir mevkii, bir değeri bulunduğunu anla. Eğer insanın sabit ve sağlam bir mevkii varsa, kanaatkâr olması gerekir. Bizim de içinde bulunduğumuz durum asla bizi küçültecek bir konum değildir.” Dimne karşılık verir: “Mevkiler, insanların mertlik ve kişilik derecesine göre birbiriyle çekiştiği ortak rekabet konusudur. Bazı kimseler mertliği ve kişiliği sayesinde alt mevkiden üst mevkiye yükselir; bazıları da kişiliksiz davrandığı için yüksek bir mertebeden aşağı bir konuma düşer. Şerefli bir mevkiye tırmanmak çok zorlu bir iştir, oysa oradan aşağı düşmek gayet kolaydır. Tıpkı ağır taş gibi; onu yerden kaldırıp omuza koymak ne denli güçse, yere bırakmak o kadar kolaydır. Öyleyse bizim için en doğrusu, üstümüzdeki mevkileri istemek ve şahsiyetli davranarak bunun peşinde olmaktır. Bir şeyler yapmak mümkünken nasıl olur da bulunduğumuz konuma razı oluruz?” Kelile sorar: “Peki bu konuda ne yapmayı düşünüyorsun?” Dimne cevap verir: “Ben bu fırsattan yararlanarak kendimi aslana tanıtmak istiyorum. Çünkü şu anda aslanın kafası karışık ve zayıf görüşlü. Şimdi belki de ona yaklaşır, yanında bir mevki ve bir yer edinebilirim!” Kelile sorar: “Nereden anladın aslanın kafasının karışık olduğunu?” Dimne cevap verir: “Tabii ki hisle ve düşünceyle bunu biliyorum! Çünkü aklı başında olan kimse, arkadaşının halini anlar ve davranış biçiminden düşüncesini hisseder!” Kelile: “İyi ama sen kralın arkadaşı değilsin ki, nasıl onun yanında bir makam ümit ediyorsun? Üstelik krallara hizmet konusunda da bir bilgin yok!” Dimne: “Kuvvetli adam her zaman yük taşımasa bile ağırlık kaldırmaktan korkmaz. Zayıf adam ise, mesleği hamallık olsa dahi ağır yükü kaldıramaz.” Kelile: “Bir kral, ikram etmek isteyince asla huzurundaki erdemlileri araştırmaz! Sadece yakınında

oturanı, kendisine sokulanı tercih eder. Hükümdarın lütuf konusunda üzüm asmasına benzediğini söylerler; asma, ağaçların en kıymetlisine değil en yakınında olanına sarılır! Sen aslana yakın değilsin, onun nezdinde mevki sahibi olmayı nasıl düşünebiliyorsun?” Dimne: “Söylediklerinin hepsini ve bahsettiğin şeyi anladım; doğru söylüyorsun! Ama şunu bil ki; krala yakın bulunmaya hakkı ve hürmeti olmasına rağmen bir süre uzak kaldıktan sonra ona yakınlık sağlayan kimse, seviye ve mevkisi olmayıp krala yakın bulunan kimse gibi değildir. Ben kendi gayretimle onların mevkisine varmak niyetindeyim. Derler ki: Hükümdar kapısında sürekli kalabilmek için insan kibri bir kenara atmalı, eziyete katlanmalı, öfkesini yenmeli, halka karşı mülâyim76 davranmalı ve sır saklamayı bilmelidir. Eğer bu hedefe ulaşabilirse, o kişi murâdına ermiştir.” Kelile: “Farz et ki ulaştın aslana... Peki onun katında seni prestij ve makam sahibi yapacağını sandığın başarın nedir?” Dimne: “Eğer kendisine yaklaşır, ahlakını ve karakter özelliklerini yakından tanıyabilirsem, bu sayede ona uyum gösterme konusunda hassas davranır ve olabildiğince az muhalefet etmeye çalışırım. Böylece kendi fikrine göre doğru olan bir şey yapmak istediğinde, onun lehinde konuşur, gönlünü avuturum. Dahası pek çok menfaat ve iyiliğin bunda olduğunu söylerim ona. İstediği şeye ulaşıncaya dek kendisini yüreklendirmeye devam eder, ta o memnun ve razı oluncaya kadar da bu desteğimi sürdürürüm! Eğer sonu utanç ve ziyan olan bir şeyin peşine düşerse işin kötü yönlerini hemen nazik bir üslupla ona bildirir, niyetinden vazgeçtiği takdirde ulaşacağı faydaları dilimin döndüğünce anlatırım. İşte ben bu davranışlarımla aslanın gözünde değer kazanacağımı ve onun başkasında bulamadığı şeyleri bende bulacağını umuyorum. Çünkü iyi eğitim almış, terbiyeli ve yumuşak davranan kişi, bir doğruyu yanlış, bir yanlışı doğru göstermek isterse kuşkusuz bunu becerebilir. Tıpkı, öyle olmadığı halde sanki dışarı doğru çıkık ya da içeriye girintiliymiş gibi görünen resimler yapmayı meslek edinmiş olan usta bir ressam gibi yani...” Kelile: “İster öyle, ister böyle olsun; ben senin adına korkuyorum kraldan! Çünkü her zaman risklidir kralların arkadaşlığı. Bilginler şöyle der: “Üç şey vardır ki, ancak aptallar düşer bunların ardına ve getireceği tehlikelerden pek az kişi kurtulabilir. Bunlar; kralla arkadaşlık etmek, sır tutacağı konusunda kadınlara güvenmek, bir de tecrübe etme amacıyla zehir içmek. Bilginlerin benzetmesine göre kral eteklerinde güzel meyveler, sırtında yakut ve zümrütler ve nice yararlı gıdalar bulunan bir dağ gibidir. Zirvesine varmak zordur. Öyle bir dağ ki canavarlar, kaplanlar, kurtlar ve birçok bilinmezliğin sebep olduğu korkular mesken tutmuştur orayı! Bu dağa tırmanmak çok zor, orada kalmak ise zordan da öte!” Dimne: “Bahsettiğin şeyler doğru! Ama risk almayan kimse asla hedeflerine erişemez! İhtiyatlı davranmak bahanesiyle korkudan durmadan yön değiştiren kimsenin büyük işler başarması hiçbir zaman mümkün olmaz! Derler ki hiç kimse büyük bir gayret ve ciddi bir çalışma desteği olmaksızın başaramaz şu işi: Krala hizmet, deniz ticareti ve düşmanla cenk... Erdemli ve olgun adamla ilgili olarak bilginler demişlerdir ki, ancak iki yerde görünür o: Ya krallarla birlikte saygın bir halde ya da
76

(Burada) Yumuşak huylu.

zâhitlerle beraber kendini Allah’a adamış olarak; bu iki durumun haricinde bulunmak ona yakışmaz. Tıpkı filde olduğu gibi, o da güzelliği ve kıymetliliği ile iki yerde bulunur ancak; ya vahşi doğada görürsün onu ya da üzerine krallar oturmuş olarak!” Kelile, ona iyilik temennilerinde bulunarak, “Kararın hakkında Tanrı yardımcın olsun, inşallah senin için hayırlı olur bu!” der.
***

Sonra Dimne ayrılır ve aslanın huzuruna varıp onu selamlar. Aslan, çevresinde oturanlardan birine sorar: “Kim bu?” “Filan oğlu filan!” “Babasını tanırdım onun!” der ve sonra sorar Dimne’ye yönelerek, “Neredeydin sen bakayım?” diye sorar. “Hiç ayrılmaksızın kapınızdayım. Belki bir iş çıkar, bedenim ve fikrimle kralımıza hizmet ederim diye bekliyorum efendim. Zira sultanların kapılarında öyle çok iş olur ki bazen önemsiz sayılan zavallılara bile ihtiyaç duyulabilir. Aslında hiç kimse küçümsenmemelidir; zira gücü nispetinde herkesin ve her şeyin yararı görülebilir. Hatta yere atılmış bir tahta parçası bile yerine göre bir iş görür belki; birisi onu alır da bir alet olarak ihtiyaç anında faydası dokunur kendisine!” Dimne’nin konuşmalarını duyan aslanın bu sözler hoşuna gider. Faydalı öğüt veren, basiretli biri olduğunu düşünür onun. Ve orada bulunanlara yönelerek: “İlim ve erdem sahibi biri namsız ve mevkisiz olabilir. Ona yakışan, eninde sonunda şahlanıp yükselmektir. Tıpkı ateşten çıkan kıvılcım gibi, başında duran adam bu kıvılcımın parlamasını engellemek istese de o yine sıçrar,” der. Dimne, aslan tarafından beğenildiğini anlayınca der ki: “Halkı kralın kapısında beklemeye sevk eden şey, bir gün sahip olduğu bilgi ve becerinin fark edilmesi ümididir. Üstünlük iki konudadır demişler: Savaşçının savaşçıya üstünlüğü, âlimin âlime...” Şu gerçek ki yardımcıların kalabalıklığı, eğer işten haberdar değillerse faydadan çok zarar verir. Çünkü iş, yardımcıların fazlalılığını değil, ehliyetli olmalarını ister. Örneğin ağır bir taşı sırtlamış olan bir adam kendini yorar, ama bu taşı satın alacak birini bulamaz! Aynı şekilde, ihtiyacı odun ve ağaç gövdesi olan adama yükler dolusu kamış getirsen işe yaramaz! Şimdi ey kral! Zaten sana da yakışan, aşağı konumda birini asla hor görmemektir! Çünkü küçük şey, büyük bir iş görebilir.
***

Dimne oradakilere, kralın kendisine gösterdiği iltifatın tamamen kendi zekâsı ve yeteneği sayesinde olduğunu, onların sandığı gibi babası sayesinde olmadığını göstermek isteğiyle der ki: “Kral, kimseyi babasının yakınlığı sebebiyle kendine yaklaştırmayacağı gibi, birini uzaklaştırması da babasının kendine uzaklığı sebebiyle olmaz. Ona yakışan, herkesi meziyetine göre değerlendirmektir. Çünkü insana kendi bedeninden daha yakın bir şey olmadığı gibi onu hasta edip eziyet veren şey de vücudunda olabilir. Dahası bu hastalığı ancak uzaktan gelen bir ilaçla yenebilir.”
***

Dimne konuşmasını bitirdiğinde, bu sözler aslanın çok hoşuna gider, onu tebrik ve takdir ederek cömertlikte bulunur. Sonra da meclisindekilere yönelerek der ki: “Sultan, hak edenin hakkını vermeli, keyfince davranıp haksızlık etmemelidir. Bu konuda insanlar iki kısımdır: Bazısı kötü huyludur. Tabiatı yılana benzer. Onun üstüne basan, beni ısırmadı diyerek aldanmamalıdır. İkinci defa bastığında sokup zehrini akıtacaktır hiç kuşkusuz. Bazıları da

yumuşak ve uysal tabiatlıdır. Soğuk sandal ağacı tahtası gibidir böylesi. Fazlaca sürtünmede can yakacak kadar sıcak olur!” Böylece Dimne aslanla arkadaşlığı sağlamlaştırıp dost olur, onunla baş başa kalır. Bir gün ona der ki: “Kralımızın kendine bir yer belirlemiş olduğunu ve hiç oradan ayrılmadığını görüyorum. Acaba bunun sebebi hikmeti nedir efendim?” Tam bu konuşma esnasında Şetrebe müthiş bir ses tonuyla böğürür. Bunu duyan aslan heyecanlanıp telaşa kapılır. Ama endişesini Dimne’ye belli etmek istemez. Oysa Dimne o sesin aslanı tedirgin edip ürküttüğünü fark eder ve sorar: “Bu sesi işitmek kralımızın rahatını mı kaçırdı acaba?” Aslan: “Şimdiye dek bundan başka bir şey beni böyle huylandırmadı!” der. Dimne: “Yalnızca bir ses kralımızın yerinden ayrılmasına değmez bile! Bilginler, ‘her işitilen sese itibar etmek gerekmez!’ derler.” Aslan: “Bunun misali nedir?”
***

Dimne: “Rivayete göre tilki bir ormana girmiş. Orada asılı bir davul varmış. Rüzgâr esip hareket eden dallar davula vurdukça büyük bir gürültü işitilirmiş. Tilki işittiği korkunç gümbürtünün ne olduğunu anlamak için ona doğru ilerlemiş. Yanına vardığında davulu gayet iri bulmuş. İçinden, “Bu kesinlikle çok yağlı ve etlidir!” diye düşünmüş. Sonra sağını solunu incelemiş ve derken davulu deşmiş. İçinin bomboş olduğunu görünce, “Anlamıyorum, herhalde en kof şey, sesi en çok çıkan ve gövdesi en iri olandır!” demiş. “Size bu misali şunu izah edebilmek için verdim; bizi endişeye sevk eden sesin yanına varsak onu sandığımızdan daha basit bulacağız. Kral hazretleri dilerse hiç yerinden ayrılmayıp beni göndersin; bu sesin nereden geldiğini tespit edip kendisine haber getireyim.” Aslan bunu onaylamış ve sesin geldiği yöne gitmesi için Dimne’ye izin vermiş. Dimne de, Şetrebe’nin bulunduğu yere doğru aceleyle yola koyulmuş. Aslan, Dimne yanından ayrılınca durum hakkında fikir yürütmeye başlamış. Dimne’yi oraya gönderdiğine pişman olmuş ve kendi kendine şunları düşünmüş: “Dimne’ye güvenmekle pek iyi etmedim. O, kapımdan daha önce reddedilmiş, tanınmayan biriydi. Böylesine güvenmek doğru değildir. Çünkü kralın kapısında hazır bulunan bir kimse suçsuz yere uzun süre mahrumiyet ve ilgisizlikle karşılaşmışsa ya da sultanın nezdinde haksızlığa uğramışsa, yahut onun gözünde açgözlü ve ihtiraslı olarak tanınmış; zarar ve sıkıntıya düştüğünde kendisine el uzatılmamış; işlediği bir suçun cezasından korkmuş; kralın zararına, kendi yararına olan bir işin umuduna kapılmışsa veyahut kendine fayda getirecek şeyden “zararlı da olabilir!” gerekçesiyle endişeye düşmüş ve kralın düşmanına dost, dostuna düşman olmuşsa... Böyle birine samimi davranıp güvenmek hususunda aceleci davranmamalıdır kral! Nitekim Dimne de zeki ve kabiliyetli olmasına rağmen daha önce benim kapımda iltifat görmeyen, dışlanmış biriydi. Kimbilir, belki de bu sebepten bana kin besledi ve ihanet düşünerek düşmanıma yardım etmeye koştu. Niyeti acizliğimi ona bildirmek olabilir. Belki de o sesin sahibini otorite bakımından

benden daha güçlü görür, ona yaslanarak benden vazgeçer, onunla bir olup bana cephe alır!” Daha sonra yerinden kalkan aslan fazla uzak olmayan bir noktaya kadar yürür. O anda Dimne’nin kendisine doğru gelmekte olduğunu görünce içi rahat olarak tekrar yerine geri döner. Dimne aslanın yanına varınca aslan ona sorar: “Ne yaptın, neler gördün?” Dimne: “Bir öküz gördüm! O böğürtünün sahibi, senin duyduğun sesi çıkaran yalnızca bir öküz...!” Aslan: “Peki, gücü kuvveti ne, cesur mu?” Dimne: “Gücü pek yok öyle. Birbirine denk kimselerin konuştuğu tarzda müzakere ettim biraz onunla. Bana bir şey yapabilecek gibi değildi!” Aslan: “Bu sakın seni aldatmasın. Onu küçümseme. Çünkü şiddetli rüzgârlar zayıf otları hiç etkilemez, ama büyük hurmalıkları, dev ağaçları kırıp yerle bir eder.” Dimne: “Ey kralım hiç endişe etmeyin, öyle ortada büyütmeye değer bir şey yok! Ben onu getireceğim sana, hem de sözünü dinleyen, uysal, itaatkâr bir hizmetkâr olarak...” Aslan: “Peki, bildiğin gibi yap öyleyse!”
***

Böylece Dimne öküzün yanına gider, gayet cesur ve aldırmaz bir tavırla der ki: “Aslan seni onun huzuruna çıkarayım diye beni gönderdi! İtiraz etmez de gelirsen; şimdiye dek gecikmen ve onunla görüşmeyi ihmal etmenden dolayı kusurlu olsan da bu konuda sana güvenlik garantisi vememi emretti bana. Eğer ona varmaya yanaşmazsan derhal dönmemi, durumu kendisine bildirmemi ferman buyurdu!” Şetrebe sorar: “Seni bana gönderen bu aslan kim? Nerededir? Nasıl biridir?” Dimne cevap verir: “Yırtıcı hayvanların kralıdır. Şu mekânda kalıyor. Emrinde kendi gibi birçok yırtıcı askeri var.” Aslan ve yırtıcı hayvanlardan söz edilmesi Şetrebe’yi korkutur. Der ki: “Eğer bana can güvenliğime dair garanti verirsen seninle gelirim!” Dimne öküzü ikna edecek tarzda garanti verir. Sonra beraberce aslanın huzuruna çıkarlar. Aslan öküzü iyi karşılayarak iltifatlarda bulunur, kendine doğru yaklaştırır ve der ki: “Bu diyara ne zaman geldin? Neydi seni çeken buralara?” Öküz kendi hikâyesini anlatır. Aslan der ki: “Benimle dost ol! Benden ayrılma! Sana her zaman ikramda bulunacağım!” Öküz aslana hayır dualar eder, onu över. Aslan artık öküzü hiç yanından ayırmamaktadır. Sürekli ikramlarda bulunmakta, kurulan yakın dostluk sebebiyle birçok sırrını açmaktadır ona. Artık yönetimle ilgili konularda bile ona danışmaktadır. Her geçen gün aslanın öküze karşı hayranlığı artar. Onu iyice yakın eder kendine, mevkice en seçkin arkadaşlarından biri yapar. Öte yandan Dimne öküzün başarılarını kıskançlık içinde seyretmektedir. Öküz ondan ve onun arkadaşlarından daha kıymetli, daha özel biri olmuştur aslanın nezdinde. Aslanın akıl hocasıdır o. Yalnızken ve eğlence zamanlarında yâreni odur. Çok kıskanır onu. Kini depreştikçe depreşir. Bir

gün bu durumu kardeşi Kelile’ye açar dertli dertli ve der ki: “Tedbirsizliğime, kendime neler ettiğime bakıp da öz menfaatimi ihmal ederek sadece aslana fayda sağlayacak bir işi gerçekleştirmeme şaşıyorsun değil mi ey kardeşim? Tuttum aslanın yanına mevkimi elimden alacak bir öküz getirdim!”
***

Kelile cevap verir: “Sen şimdi düşünceni ve bu hususta ne yapmak istediğini bana anlat!” Dimne: “Bugün artık aslan nezdinde mertebemin olduğundan üst seviyeye çıkacağını ümit ediyor değilim. Ama yine de içimde eski konumuma dönme isteği taşıyorum. Nitekim akıllı kişiye yakışan, adımını şu üç konuda dikkatli atması ve elinden gediğince uyanık davranmasıdır: Birincisi, neler kaybedip neler kazanmış olduğuna bakmalıdır. Böylece bir taraftan daha evvel düştüğü çukura düşmemek için tetikte durup diğer yandan geçmişteki menfaate yeniden ulaşmanın çeresini aramaya koyulmalıdır var gücüyle. İkincisi, şu anda yararına ve zararına olan şeylere bakmalı, yararına olan şeyleri pekiştirmeli, zarar verenden uzak durmalıdır. Üçüncüsü, ileride yarar getirebileceği umulan şeyle zarar getirebileceğinden korkulan şeyleri iyi tespit etmelidir ki, böylece umduğu faydalara kendi gayretiyle kavuşabilsin ve emin olabilsin korktuğu zararlardan... Yenilgiye uğrayışımı düşünüp eski mevkime nasıl kavuşacağım hakkında kafa yorarken aklıma gelen tek çare ot yiyen şu öküzün canını almaktır! Çünkü ancak o öküz aslandan ayrıldığı zaman ben eski konumuma dönebilirim. Böylesi belki aslan için de iyi olur. Nitekim öküzü kendine çok fazla yakınlaştırması, büyük ihtimalle kınanmasına ve itibarının zedelenmesine sebep olacaktır.” Kelile: “Bana soracak olursan, ben, aslanın öküze ilişkin tavrında ne de onun nezdindeki prestij ve mevkiinde aslan açısından kınanacak bir durum ve bir tehlike görmüyorum!” Dimne: “Bir sultanın sonunu getiren ve otoritesini yitirmesine yol açan altı şey vardır. Bunlar; mahrumiyet, kargaşa, arzuların peşinde koşma, kaba ve kırıcı davranma, yazgı, beceriksizlik ve aptallıktır.
***

Mahrumiyet; kralın iyi yardımcılardan; basiretli,77 gözü pek, güvenilir danışman ve komutanlardan yoksun kalmış; böylelerini aramayı da bırakmış olması demektir. Kargaşa; halkın birbiri ile kavga edip didişmesi, aralarında savaş ve anlaşmazlık olmasıdır. Arzuların peşinde koşmak; dedikodu, eğlence, şarap ve av gibi şeylere düşkün olup bunları bir tutku haline getirmektir. Kabalık; şiddet ve sertlikte aşırılıktır. Öyle ki, işi azgınlık seviyesine vardırıp çevresindekilere diliyle küfürler yağdırmak ve olur olmaz sebepler yüzünden eliyle vurup kırmaktır. Yazgı; insanların başına gelen yaşlılık, ölüm, çalışmaların semeresiz kalması ve savaşlar çıkması gibi felaketlerdir. Beceriksizlik ve aptallık ise; esnek davranılacak yerde katı, katı davranılacak yerde esnek davranmaktır.

77

Doğru görüşlü, uyanık ve sağgörülü.

Sözün kısası, aslan öküze gösterdiği sevgide çok aşırı gidiyor bence. Ona zarar gelecek diyorum, bu gidişle otoritesi falan kalmayacak.” Kelile: “Peki, ama öküzle nasıl baş edebilirsin ki? O senden daha güçlü ve aslanın nezdinde senden daha itibarlı! Üstelik senden daha çok yardımcısı var!” Dimne: “Unutma ki bazen küçük ve çelimsiz kimseler, hile, zekâ ve keskin görüşleri sayesinde pek çok iri ve güçlü kimsenin aciz kaldığı işleri başarmıştır. Küçük bir karganın oyun kurup, kocaman, siyah bir yılanı öldürdüğünü anlatan hikâyeyi sen duymadın mı?” “Hayır, nasıl olmuş bu olay?” “Anlatılanlara göre karganın yuvası dağ tepesindeki bir ağaçtaymış. Hemen yakınlarındaki bir delikte de kara bir yılan varmış. Karganın ne zaman yavrusu olsa, yılan yuvaya süzülüp o yavruları yutuverirmiş. Bu durum çok üzermiş kargayı. Bir gün çakal dostlarından birine bu durumu şikâyet etmiş: “Artık bu konuyla ilgili kesin bir şey yapmaya kararlıyım! Sana da bunu danışmak istiyorum!” “Anlat bakalım, nedir verdiğin karar?” “Yılan uykuya dalınca yaklaşıp gözlerini gagalayacak, onu kör edeceğim. Böylece kurtulurum belki ondan.” Çakal itiraz etmiş: “Bulduğun çare kötü! Öyle bir hile düşün ki kendini helâk etmeden, tehlikeye atmadan amacına ulaşasın! Sakın şu yengeci öldürmek isteyip de kendini mahveden balıkçıla benzemesin halin!” “Nasıl olmuş bu?”
***

“Rivayete göre bir balıkçıl, balık bakımından zengin bir sazlığa yuva kurmuş. Bir süre orada yaşamış huzur içinde. Zamanla da iyice ihtiyarlayıp avlanamaz duruma düşmüş. Böyle aç, bitkin, kederli bir halde içinde bulunduğu duruma bir çözüm ararken yengeç yanaşıvermiş ona yan yan... Üzüntüsünü fark ederek demiş ki: “Seni neden böyle kederli görüyorum?” “Nasıl kederlenmeyeyim? Buradaki balıkları avlayarak hayatımı sürdürüyordum. Bir gün şuradan geçen iki avcının aralarındaki konuşmaya kulak misafiri oldum: “Burada balık çok! Önce bunları avlasak olmaz mı?” Öteki karşılık verdi: “Ben falan yerde daha çok balık gördüm. Ava oradan başlayalım. Oradakileri bitirince buraya gelir, buradakileri de bitiririz...” O anda anladım ki bu iki avcı dedikleri yeri bitirince bu sazlığa gelecek, buranın balıklarını avlayacaklar. Eğer bunu yaparlarsa ben bittim, mahvoldum demektir...” Yengeç bu haberi alınca doğruca balık sürüsüne gitmiş, duyduklarını anlatmış. Onlar da 78 balıkçıl kuşuna gelerek istişare etmişler ve demişler ki: “Bize bir çare gösteresin diye sana geldik! Çünkü akıllı kişi gerektiğinde düşmanıyla dahi istişare yapmaktan çekinmez.” Balıkçıl cevap vermiş: “Avcılarla boğuşacak değilim. Buna gücüm yetmez. Tek çare, buranın yakınındaki suyu bol,
78

Danışma.

sazı çok olan gölete gitmek. Oraya gitmeye gücünüz yeterse sizin açınızdan iyi olur; çoğalırsınız...” Balıklar: “Bize bu iyiliği ancak sen yaparsın!” demişler. Böylece balıkçıl her gün iki balığı rahatça alıyor, onları bir tepenin üzerine götürüp afiyetle yiyormuş! Yine bir gün iki balık almaya gelmiş, bu sefer yengeç yaklaşarak demiş ki: “Ben de burada korktum... Yalnızlıktan ürktüm. Beni de o gölete götür.” Balıkçıl, yengeci aldığı gibi havalanmış, nihayet balıkları yediği tepeye varınca yengeç bakmış ki aşağıda bir sürü balık kılçığı! Bunu yapanın balıkçıl olduğunu ve sıranın kendisine geldiğini anlamış ve kendi kendine: “Kişi düşmanıyla karşılaşıp ölümün kaçınılmaz olduğunu gördüğü yerde, derhal canını ve onurunu kurtarmak için mücadele etmeli! İster dövüş bilsin ister bilmesin, ona yakışan savaşmaktır!” deyip kıskaçlarıyla balıkçılın boynunu sımsıkı kavramış ve var gücüyle sıkıştırarak onu öldürmüş. Böylece kurtulup tekrar balık sürüsünün yanına dönerek onlara da anlatmış bütün olanları. Bu örneği sana hatırlatıyorum, zira bazı hileler hile yapanın helâkine sebep olabilir. Şimdi sana öyle bir yol göstereceğim ki becerebilirsen kendini hiç riske atmadan yılanın işini bitirebilirsin. Böylece selamete kavuşmuş olursun!” Karga: “Peki nedir bu göstereceğin yol?”
***

Çakal: “Şöyle havalanır ve çevreyi bir kolaçan edersin. Bir kadının değerli taşlarını görürsen hemen bir tanesini kapıp kaçarsın. Sonra kadının görüş menzilinden kaybolmadan bir uçarsın bir konarsın... Böyle gide gide büyük yılanın saklandığı deliğe kadar gelir, mücevheri oraya atarsın. İnsanlar bunu gördüklerinde mücevheri alır, yılanı da öldürerek seni ondan kurtarmış olurlar.” Böylece karga gökte halkalar çizerek uçar. Bir damın üstünde çok zengin adamlardan birinin kızını yıkanırken görür. Kız elbiselerini ve takılarını çıkarıp bir kenara koymuştur. Hemen dalışa geçen karga takıların arasından bir gerdanlık kapar ve havalanır. Millet karganın peşine düşer. O herkesin görebileceği bir şekilde uçmaktadır. Sonunda koca yılanın bulunduğu deliğe varır, gerdanlığı herkesin gözü önünde oraya bırakır. Yılan deliğinin yanına çıkan kalabalık yılanı öldürüp gerdanlığı alır... Bu örneği sana, kuvvetle başarılamayacak bir işin hileyle halledilebileceğini göstermek için veriyorum.” Kelile: “Eğer öküzde kuvvetine ek olarak sağlam fikirler de mevcut olmasaydı, iş dediğin gibi olurdu. Ama o hem güçlü hem de isabetli bir görüşe ve akla sahip. Sen bu durumda ne yapabilirsin ki?” Dimne: “Evet, güç ve akıl konusunda öküz senin dediğin gibi. Ama aynı zamanda o benim üstünlüğümü kabul ve tasdik eden biridir. Dolayısıyla tavşanın aslana yaptığı gibi ben de onu alaşağı edebilirim.” “Nasıl olmuş bu iş?”
***

“Anlatıldığına göre sulak mı sulak, yeşil mi yeşil bir yerde bir aslan yaşarmış. Pek çok yabani hayvan varmış o civarda. Ama aslandan korktukları için ne suyundan ne merasından faydalanabilirlermiş. Sonunda bir gün hayvanlar toplanıp aslana gelerek demişler ki:

“Çaba sarf edip yorulduktan sonra ancak ele geçirebiliyorsun sen bizden birini. Bu meselede hem senin menfaatine hem de bizim güvenliğimize uygun bir çözüm bulduk. Eğer bizim huzur içinde yaşamamızı garanti eder, bizi korkutmazsan her gün yemek vaktinde aramızdan birini sana göndereceğiz!” Bunu kabul eden aslan, onlarla anlaşmayı kabul etmiş. Onlar da sözlerini tutmuşlar. Gün gelmiş, aslana gıda olmak üzere bir tavşan çıkmış çekilen kurada. Tavşan ötekilere seslenmiş: “Eğer bana destek olursanız, sizi hiçbir zarara yol açmaksızın aslandan kurtaracağımı umuyorum!” Hayvanlar merakla: “Bizden ne yapmamızı istiyorsun?” diye sormuşlar. Tavşan: “Beni götürecek olan söyleyin bana müsaade etsin; biraz gecikerek varayım aslanın yanına!” Hayvanlar bu teklifi kabul etmişler. Böylece tavşan yavaş yavaş yürümeye başlamış. Aslanın yanına tek başına vardığında yemek vaktini çoktan geçirmiş. Canavar hayvan öfkeden kudurmuş bir halde yerinden kalkıp demiş ki: “Sen nereden geliyorsun?” Tavşan başlamış anlatmaya: “Ben hayvanların sana gönderdiği elçiyim. Yanımda sana gönderilen bir tavşan vardı. Ama yolun bir yerinde peşime düşen bir aslan onun benden aldı ve şöyle dedi: “Ben bu yerin ve burada yaşayanların en üstünüyüm!” Ben ona dedim ki: “Şu aldığın tavşan, bizim kralımızın gıdasıdır. Hayvanlar beni görevlendirerek onu kralımıza gönderdiler. Onu gaspetmeye kalkma sakın!” Bunun üzerine o aslan size küfürler yağdırmaya başladı. Ben de koşup size haber vermeye geldim.” Tavşanı dinleyen aslan: “Haydi beraber çıkalım, göster bakalım şu aslanı, nerede!” der. Tavşan onu peşine takarak suyu derin ve berrak bir kuyunun başına getirir. Kuyunun içini işaret ederek, “İşte burada!” der. Aslan kuyuya bakınca hem kendisinin hem de tavşanın yansımasını görür suda. Bunun üzerine tavşanın doğru söylediğine kanaat getirir. Aslanı öldürmek için hışımla suya atlar ve kuyuda boğulur. Tavşan hayvanların yanına dönerek başından geçenleri anlatır.” Bu hikâyenin ardından Kelile der ki: “Aslana hiç zararı dokunmayacak şekilde yok edebileceksen öküzü, bu işi hemen yap! Gerçekten öküz, bana, sana ve diğerlerine zarar getirmiştir. Ama aslanı yok ederek başaracaksan bu işi, o zaman hiç teşebbüs etme! Çünkü bu hem senin hem de benim için haince bir davranış olur...” Sonra Dimne günlerce uğramaz aslanın yanına. Nihayet aslanı yalnız olduğu bir sırada ziyaret eder. Aslan: “Bana gelmene engel olan şey nedir? Uzun zaman oldu seni göremiyorum. Hayırdır inşallah; bu kopmanın manası ne?” diye sorar. “Hayır olur umarım yüce kralımız.” “Bir şey mi oldu?” “Hem de, ne kralımızın ne de ordusundan birinin kabul edeceği bir şey!..” “Nedir o?” “Korkunç, çok iğrenç sözler!..”

“Söyle bakalım, nedir?” Ve Dimne başlar anlatmaya: “Öyle sözler ki bunlar, dinleyeni tiksindirir ve kimse kolay kolay cesaret edemez anlatmaya. Siz erdemli, olgun birisiniz ey kralım! Basiretinizle bilirsiniz ki, hoşlanmayacağınız şeyleri anlatmak bana acı verir. Ama iyi niyetimin size malum olduğu ümidini taşıyorum. Sizi kendime tercih ettiğimi bildiğinizden kuşkum yok. Size anlatacağım şeyde bana inanmayabileceğiniz ihtimalini kabul ediyorum. Ama biz hayvanlar topluluğunun size olan bağlılığını anımsıyorum da, bunu düşündükçe üzerime düşen görevi yerine getirmekten başka bir çare bulamıyorum. Bana inanmayacağınızdan korkuyor olsam da vazifemden kaçamam. Zira ‘Kraldan öğüdünü, kardeşlerinden görüşlerini esirgeyen kişi, kendine ihanet etmiş olur!’ derler.” Aslan: “Peki anlat, nedir bu?”
***

Dimne: “Doğru sözlü, güvenilir birinin bana anlattığına göre Şetrebe ordunun subaylarıyla baş başa görüşüp şöyle demiş onlara: ‘Ben aslanı iyice tanıdım. Aklını, kurnazlığını ve gücünü sınadım. Sonunda çok açık bir biçimde anladım ki o, zayıf ve aciz biridir. Benimle onun arasında ciddi bir problem yaşanabilir yakın zamanda!’ Bu sözler kulağıma geldiğinde Şetrebe’nin alçak bir hain olduğunu anladım. Siz ona nice iltifatlarda bulundunuz, onu kendinize yâren saydınız; ama o kendisini size denk görüyor. Siz yerinizi bıraktığınızda saltanatınız ona kalacak. Sizin, otoriteyi elinizden kaçırmanız için her şeyi yapacaktır o! Derler ki: ‘Hükümdar, bir adamın ululuk ve mevki bakımından kendisiyle yarıştığını, hatta kendisine denk olduğunu görürse derhal yok etmelidir onu! Eğer bu kararı vermezse kendisi yok olacaktır!’ Şetrebe, idare ve otorite konusunu en iyi bilendir kuşkusuz. Bu iş asla önünü alamayacağınız ve bir daha telafi edemeyeceğiniz bir hale gelecek belki de, kimbilir... Derler ki; üç sınıf insan vardır. Kararlı, basiretli ve aciz. Kararlı olan kimse; başına bir felaket geldiğinde soğukkanlı davranır, korkmaz, çıkış yolu aramaya başlar, asla çözümden ümidini kesmez... Basiretli kişi; evvelce tedbirini alan, hazırlığını yapmış olandır. Daha sorun yaşanmadan ve felaket gelmeden neler olabileceğini idrak eder. Söz konusu soruna gereken ehemmiyeti verir; adeta musibetle şimdiden karşılaşmışçasına çözümünü bulur. Böylece hastalık ve zafiyet gelmeden önlemini alır ve kökünden halleder meseleyi. Kısaca ‘Belayı vukuundan79 önce def eder!’ başından... Aciz adam ise; tereddüt içinde olur, onun huyu temenni ve kuruntudur. Geçici çözüm ve eğlenceyle sorunu başından savacağını zanneder. Nitekim sonunda helâk olur gider! Bu konuda güzel örneklerden biri de üç balığın hikâyesidir.” Aslan: “O hikâye nedir, anlat!” deyince Dimne tekrar başlamış söze:
***

“Rivayete göre içinde üç balığın yaşadığı küçük bir göl varmış. Balıklardan biri çok akıllı, diğeri biraz akıllı, öteki ise aciz imiş. O göl, neredeyse kimsenin erişemeyeceği bir yükseklikteymiş ve yanı başında bir nehir akarmış. Bir gün nehrin civarından iki avcı geçmiş. Yanında ağlarıyla göle geri dönme ve balık avlama konusunda anlaşmışlar. Bizim balıklar da onları işitmişler. En akıllı olan, bu

79

Vuku: Olma, meydana gelme.

sözlerden ötürü endişeye düşmüş; sağına soluna bakmadan doğruca nehrin göle döküldüğü yere varmış ve oradan çıkıp kaçmış... Biraz akıllı olan ise avcılar gelinceye kadar gölü terk etmemiş. Sonunda onları görüp ne niyetle geldiklerini anlayınca yüzüvermiş alelacele nehrin ağzına... Bir de ne görsün! Avcılar nehrin ağzında barikat oluşturmuşlar. Bu durumda şöyle demiş kendi kendine: ‘Gevşek davrandım, işte ihmalkârlığın sonucu. Acaba bu durumdan kurtulmanın çaresi ne olabilir? Aslında zor zamanda, aceleyle alınmış tedbirin faydası azdır. Ama akıllı olan, düşünmenin getireceği yararlardan hiçbir zaman ümidini kesmez, cesaretini yitirmez ve bilinçli gayreti elden bırakmaz asla!’ Nitekim az sonra akıllı balık ölü taklidi yaparak suyun üstüne çıkmış. Bazen sırtüstü bazen yüzüstü çevrilip duruyormuş suda. Avcılar onu tutup nehirle göl arasına koymuşlar. Bunun üzerine balık nehre atlayıp kendini kurtarmış. Aciz balık ise, sağa sola kaçışıp durmuş, ama sonunda av olmaktan paçayı sıyıramamış.”
***

Aslan ikna olmamıştır: “Evet, bu hikâyenin içeriğini anladım. Ama öküzün bana ihanet edeceğini ve felaketimi isteyeceğini pek sanmıyorum. Nasıl benim zararımı arzulasın ki o? Benden hiçbir kötülük görmedi! Üstelik yapmadığım iyilik kalmadı kendisine, her dileğini yerine getirdim...” Dimne: “Alçak huylu kişi hiç layık olmadığı makamlara ulaşıncaya dek iyi gözükür ve faydalı öğütlerde bulunur. Ne var ki dileğine eriştiği zaman hırsı artar, daha fazlasını istemeye başlar. Hele hıyanet ve suç kanına işlemişse bu kaçınılmazdır. Alçaklar ve hainler yalnızca korktukları için kralın önünde eğilir, övgüler yağdırır, hayır dualar ederler. Artık buna ihtiyaçları kalmayıp palazlandılar mı ne korku kalır onlarda ne de saygı. Böylece gerçek yüzlerini göstermekten çekinmezler artık, asıl hallerine dönerler. Tıpkı köpekte olduğu gibi; köpeğin kuyruğunu bağlasan düzelsin diye, bağlı olduğu sürece düz kalır. Ama çözüldüğü anda kıvrılıp yine eski haline döner. Bilmelisin ki ey kral, sırf nefsine ağır geldiği için nasihat kabul etmeyen kişi hiçbir zaman övgüye layık olamaz. Tıpkı doktorun önerdiklerini umursamayıp kendi arzusu istikametinde hareket eden hastaya benzer onun hali. Bir vezir, hükümdarını kudret ve saltanatı pekiştiren hususlara yönlendirmeli; zarar verecek ve kınanmasına yol açacak şeylere karşı onu ikaz etmelidir! En iyi dost, en iyi yardımcı; öğüt verirken en az pohpohlayandır. İşlerin en hayırlısı, sonucu en güzel olandır. Kadınların en iyisi kocasına uyumlu davranandır. En güzel övgü, hayırlı kimselerin dilinden söylenendir. Kralların en üstünü, mağrurâne ve taşkın davranışlardan uzak olan kraldır. En güzel ahlak, takvâya ulaşmada yardımı ve hizmeti olandır. Denilmiştir ki: İnsan ateşi yastık, yılanları yorgan edinirse elbette uyuyamayacaktır! Dostunun hıyanetinden kuşkulanan adam hiç ona güvenebilir mi? Kralların en acizi, ihmalkâr davranan ve işlerin neticesini en az hesap edendir. Telaşa kapılmış, gözü bir şey görmeyen fil gibidir böyleleri; ciddi bir durumla karşılaştığında umursamaz, iş işten geçince de çevresindekilere kızıp saldırır!” Aslan: “Çok ağır sözler ettin! Gerçi öğüt verenin sözlerine katlanmalı ve nasihatleri kabul edilmelidir. Ama Şetrebe dediğin gibi düşman da olsa, zarar veremez ki bana. Nasıl gücü yetsin buna, o ot yiyor bense et! Benim için o yanlızca bir öğünlük yemektir! Ondan korkmama hiç gerek yok. Hem onun hayatını garanti ettikten sonra ben nasıl sözümden cayabilirim, dahası ona ikram ve övgülerde bulunmuşken... Sözümde durmaz, lafı değiştirirsem kendi kendimi inkâr etmiş, küçük düşürmüş, güvenirliliğimi sarsmış olurum.”

Dimne: “Yemeğimdir o benim, korkacak bir şey yok deyip de sakın aldanmayasın! Şetrebe kendisi yenemezse de seni, başkalarının yardımıyla oyuna getirebilir. Hani derler ya: Günün bir saatinde huyunu bilmediğin bir ziyaretçi sana misafir olursa, hemen ona güvenme, ondan gelebilecek zarardan emin olma. Sonra pire yüzünden bitin başına gelen felakete uğramayasın!” Aslan: “Nasıl olmuş bu?” “Anlatırlar da, zengin bir adamın yatağına yerleşen bir bit uzun süre orada yaşamını sürdürmüş. Adam uykuya daldığında usulca yanaşır, hissettirmeden kanını emermiş! Kibarca gezinip dururmuş hiç durmadan. Orada böylece hayatını sürdürüyormuş. Nihayet gecelerden bir gece pire gelmiş misafirliğe. Bit de konukseverlik gösterip, “Gel de bizimle geçir geceyi, leziz kanın tadına bak!” demiş. Böylece pire konuk olmuş bite. Geceleyin adam yatağına girdiğinde pire hemen üzerine zıplamış ve adamı ısırıp ısırıp sonunda uyandırmış. Uykusu kaçan adam kalkmış ve yatağı araştırmalarını emretmiş. Baktıklarında yalnızca biti görmüşler ve hemen tırnakla ezip öldürüvermişler. Pire ise kaçıp kurtulmuş. Bunu sana kötünün şerrinden kimsenin kurtulamayacağını bilmen için anlattım! O kötülük yapmaktan aciz de olsa, onun yüzünden kötülük gelir seni bulur. Şetrebe’den korkmasan da, senin askerlerini aldatmasından sana karşı kışkırtmış olmasından kork!” Dimne’nin sözleri aslanın yüreğine saplanmıştır: “Peki ne düşünüyorsun, sence ne yapmalıyım?” “Çürümüş diş sökülüp atılmadıkça rahat vermez! Mideyi bozan yemeği kusmadıkça hasta huzur bulmaz! Korkulu düşmanın ilacı onu yok etmektir!” Aslan: “Bu anlattıkların beni Şetrebe’yi artık görmek bile istemez hale getirdi. Ona adam yollayıp içimden geçenleri bildirecek ve istediği yere gitmesini emredeceğim!” Bu durum Dimne’nin hiç hoşuna gitmez. Zira bilir ki, eğer aslan Şetrebe ile konuşup da onun cevabını dinlerse getirdiği haberin yalan olduğu ve ihaneti ortaya çıkacak, aslan için bir tehlikede olmadığı anlaşılacak. Hemen aslana şöyle der: “Aman, Şetrebe’ye kimseyi göndermeyin sakın. Bu hiç de isabetli ve akıllıca olmaz. Bence kralımız bunu aklından çıkarsa iyi eder. Çünkü eğer Şetrebe meseleyi anlarsa korkarım önce davranıp savaş açar kralımıza. Kuşkusuz sizinle savaşmak için hazırlıklı gelecektir o. Dahası onu kendi yoluna bırakırsanız şanınıza leke düşer, bu sizin için bir utanç olur. Üstelik basiretli ve tedbirli krallar suçunu açığa vurmamış kimseye açıktan ceza vermezler. Ama onların nezdinde her suçun kendine özgü cezası vardır. Aleni suça aleni ceza, gizli suça gizli ceza...” Aslan: “Peki bir kral, suçlu olduğunu kesin bilmediği birini sadece bir şüpheye dayanarak cezalandırırsa, o zaman aslında kendisini cezalandırmış ve cezalandırdığı kişiye de zulmetmiş olmaz mı?” Dimne: “Madem kralımız böyle düşünüyor; gafil avlanmamak için hiç olmazsa iyice donanmadan huzuruna çıkarmasın Şetrebe’yi! Gerçi ben Şetrebe’nin huzura çıkarken çok tedirgin davrandığını kralımızın fark etmeyeceğini sanmıyorum. Nitekim suçluluk belirtisi olarak onun renginin değiştiğini göreceksiniz; mafsalları titreyecek, sağa sola bakacaktır; bir de toslaşıp savaşmaya hazır olan birinin yaptığı gibi boynuzlarını salladığını göreceksiniz...”

Aslan: “Evet, evet! Ona karşı tedbirli ve uyanık olacağım. Bahsettiğin belirtileri onda görürsem artık kuşkum kalmayacaktır!”
***

Dimne aslanın aklını çeldiğine ve onun öküze karşı önlem alacağına tam kanaat getirdikten sonra öküzün yanına, bu kez de onu aslana karşı kışkırtmak için gitmeye niyetlenir... Ama aslanın bunu öğrenip cezalandırmasından korkarak kendisini öküze aslan göndersin diye hesap eder ve şöyle der: “Ey kralımız! Şetrebe’ye gidip durumunu bir yoklasam ve söyleyeceklerini dinlesem fena olmaz değil mi? Böylece belki onun gizli planlarını öğrenir ve gelip kralımıza rapor vererek durumdan haberdar ederim!” Aslan, Dimne’ye izin verir. Dimne kederli biri gibi yanaşır Şetrebe’ye. Öküz eski dostunu görünce: “Hoş geldin! Neden ortalarda yoksun! Uzun zamandır göremiyorum seni! Umarım iyisindir,” der. Cevap verir Dimne: “Yaşamı kendi kontrolünden çıkmış, durumu şüpheci bir kimsenin eline bakan, sürekli tetikte ve korku içinde bulunan biri, üstelik tek bir saati bile can güvenliği içinde geçmiyorsa ne zaman huzurlu olabilir ki?” “Ne var, sana ne oldu?” “Oldu işte, olacak olan! Zaten kaderle kim başa çıkabilir ki? Dünyada güç sahibi olup da şımarmayan mı var? Amacına erişip gururlanmayan, arzularına kapılıp zarar görmeyen var mı? Kim adi ve pinti birinden iyilik bekleyip de mahrum olmamış ki? Kötülerle yakınlık kurup da selamete eren olmuş mu hiç? Hangi sultan kendine dost olan birini sürekli can emniyeti ve ikram içinde yaşatmış ki?” Şetrebe: “Ama nasıl olur! Aslandan kuşkulandığını gösteren sözler işitiyorum senden. Seni böyle üzüp çökerten bir davranışı olmalı muhakkak!” “Ondan kuşku duyduğum doğru. Ama kendimle ilgili bir kuşku değil bu!” “Peki kiminle ilgili?” “Seninle aramızdaki dostluk malumun. Biliyorsun ki üzerimde sorumluluğunu taşıyorum. Hani aslanın beni sana gönderdiği günlerde sana verdiğim can güvenliği sözü aklındadır sanırım! İşte onun için seni korumak ve hakkında endişe ettiğim bir meseleyi sana duyurmaktan başka bir yol göremedim.” “Neymiş hakkımda sana gelen bilgi?” “Sözüne çok güvenilir birinden öğrendiğime göre, meclisindeki bazı kimselere diyormuş ki aslan: ‘Öküzün semizliği iştahımı kabartıyor. Zaten onun hayatta kalması için bir lüzum görmüyorum. Öyleyse artık onu yemeli, adamlarıma da etinden ikram etmeliyim!’ Bu haber bana ulaşınca aslanın ne kadar hain ve sözüne güvenilmez biri olduğunu anladım. Ardından hemen yanında geldim ki, sana borcumu ödemiş olayım, sen de kendine bir çıkış yolu bulasın!” Şetrebe, Dimne’yi sessizce dinledi. Vaktiyle onun verdiği teminatı hatırlayıp aslanın azgınlığını düşündü kaygı içinde. Dimne’ye hak verdi, onun nasihatte bulunduğunu sandı. Durumu onun anlattığı gibi görünce kederlendi, söylendi: “Ben, dost olduğumuzdan beri ne aslana ne de herhangi bir askerine karşı suç işlemedim! Nasıl vefasızlık yapıp zulmedecek bana! Sanıyorum ki aslana benim hakkımda ileri geri konuşan biri

var. Tahrike kapılmış ve kafası karışmıştır mutlaka. Çünkü aslanın arkadaşlık ettiği kötü kimseler de var. Gerçi yalanlarına alışmıştır, ama onların sözleri dışında kendisini inandıracak bir şeyler de söylenmiş olabilir! Zaten kötülerle dost olmak, iyiler hakkında kötü zanlara sevk eder insanı. Böylece ördeğin düştüğü hataya düşer. Anlatırlar ki ördek suda yıldız parıltısı görmüş ve balık sanmış onu. Avlamaya çalışmış ve defalarca tekrar etmiş bu teşebbüsünü. Sonunda bunun avlanacak bir şey olmadığını anlamış ve vazgeçmiş. Ertesi gün gördüğü balığı yine yıldız parıltısı sanarak bırakmış, hiçbir teşebbüste bulunmaksızın onu avlamaktan caymış! Eğer aslana hakkımda bir yalan ulaşıp o da işittiklerine inanmışsa, artık başkalarının başına gelen benim de başıma gelecek demektir. Şayet hakkımda hiçbir şey söylenmediği halde sebepsiz yere bana kötülük yapmak niyetindeyse gerçekten şaşılacak bir haldir bu! Hani derler ya: Kişi arkadaşını memnun etmeye çalışır da arkadaşı memnun olamamakta inat ederse, bu gerçekten çok şaşılacak bir şeydir. Hele arkadaşı kendisini hoşnut etmeye uğraştıkça canı sıkılıp öfkelenen kişinin durumu daha da gariptir. Kızgınlık belli bir sebebe dayanıyorsa meseleyi tatlıya bağlama ihtimali mevcuttur. Ama ortada hiçbir sebep yoksa barış ümidi de yoktur. Nitekim sebebin ortadan kalkmasıyla, sebebe bağlı kızgınlık da elbette bertaraf olacaktır! Düşünüyorum da, aslanla aramızda kötü bir şey geçmedi. Bildiğim kadarıyla ona karşı küçük ya da büyük bir hata da işlemiş değilim. Hayatıma andolsun ki, uzun süre biriyle dost kalan hiç kimse kendisini hata yapmaktan tamamen koruyamaz. Elbette arkadaşının hoşlanmayacağı küçük ya da büyük bir yanlışı olacaktır. Ama akıllı ve vefalı biri, arkadaşı bir hata ettiğinde, onun bu işi bilerek mi yoksa istemeden mi yaptığına bir bakar. Sonra, hatasını görmezden gelmenin bir zararı olup olmadığını düşünür ve affedilmesi mümkün olan bir şey için arkadaşını cezalandırmaz. Aslan bir suçum olduğuna inanıyorsa ben bunu bilmiyorum. Gerçi onun bazı fikirlerine katılmayıp nasihat ettiğim olmuştur. Belki benim iyi niyetli öğütlerimi cüretkârlık olarak addetmiş olabilir. Ama ben sadece olgunluk, menfaat ve din açısından pek normal karşılanmayacağını düşündüğüm konularda farklı görüşümü öne sürdüm. Ona hiçbir zaman kumandanların yahut arkadaşlarının yanında muhalefet etmiş değilim. Yalnızca baş başa kaldığımızda, saygılı bir şekilde açtım itirazlarımı. Çünkü şunu iyi bilirim ki; dostlarına, doktorlara ya da din âlimlerine bir konuyu danışırken kolaylık ve iltimas bekleyen adam, fayda sağlayacak fikirleri gözden kaçırır ve olumlu bir sonuca ulaşamaz; dahası düştüğü vartadan kutulamayıp daha da ağır bir yükün altına girmiş olur. Eğer bu da değilse, krallık sarhoşluğuna kapılıp da bu karara varmış olabilir. Zaten sultanın dostluğu tehlikelidir, isterse bu dostluk güven, sevgi ve samimiyet üzerine bina edilmiş olsun... Ve eğer bunların hiçbiri değilse, kaderin karşı konulmaz hükmüdür bu. Aslanın kuvvetini elinden alıp onu kabre sokan da kader değil mi nihayet! Zehirli yılana zehrini çekip alacak ve onunla oynayacak adamı musallat eden de kader değil mi! Aciz ve ahmak olanı, akıllı ve basiretli hale getiren yazgı değil mi! Cesaretli ve zeki kişiyi zavallılaştıran; fakiri zengin, ödleği cesur, cesuru korkak yapan da kaderdir. Hepsi de kaderin yazdığı sebeplerin ortaya çıkmasıyla bir bir gelip sahibini bulur!”
***

Dimne: “Aslan, kötülerin ayartması, krallık sarhoşluğu ya da başka bir sebepten dolayı değil, zalim ve vefasız oluşundan ötürü sana karşı niyetini bozdu! Onun kalbi kara, içi kin doludur. Sofrası tatlı, ama sonu öldürücü zehirdir.” Şetrebe: “Galiba ben de o yemeğin tadından hoşlandım, ölüme yaklaştım. Ölüm vaktim gelmese, benim

gibi ot yiyen bir öküz niçin et yiyen aslana yanaşsın! Tehlikenin ortasında, tadı ve kokusu hoşuna gittiği için nilüferin göbeğine kurulmuş arı gibiyim. Tattığı lezzetle oyalanan arı akşamleyin nilüferin kapanışıyla içerde kalır; ne kadar uğraşıp didinse de fayda etmez, can verir. Dünyada ihtiyacı kadarıyla yetinmeyerek başka şeylere göz dikip akıbetinden endişe etmeyen kimse; güzelim ağaç ve çiçeklerle yetinmeyerek filin kulağındaki salgıya sulanıp bir kulak darbesiyle geberen sinek gibidir! Sevgisini ve öğüdünü şükür bilmez bir hayırsıza yönelten adam gübreye tohum ekmektedir! Kendini beğenmiş budalaya akıl veren adam, ölüyle müşavere80 edene yahut sağıra bir sır açana benzer.” Dimne: “Bırak şimdi bu sözleri de, bir çare ara kendine!” Şetrebe: “Ne çare bulayım ki, bir kere beni yemeye niyetlenmişse aslan ve fikri senin dediğin gibiyse, ahlakı kötüyse... Şunu da biliyorum ki; o hakkımda iyi düşünse de adamları hilekârca davranıp helâk 81 etmek istediklerinde elbet amaçlarına ulaşacaklardır. Çünkü kötüler birini mahvetmek istediklerinde, kurban güçlü, onlar zayıf da olsa erişirler hedeflerine. Koca bir deveyi kurt, karga ve çakal hile ile mahvetmediler mi!” “Bu nasıl oldu?”
***

“İnsanların sürekli kullandıkları bir yol kenarındaki ormanda kurt, karga ve çakalla beraber bir aslan yaşarmış. Daima o yolu kullanırmış deve çobanları. Bir gün sürünün ardında kalan bir deve ormana dalıp, aslanın yanına varmış. Aslan: “Neredensin?” diye sorunca, “Falan yerdenim!” demiş bizimki. “Ne istiyorsun?” “Kralımızın buyurduğu şeyi!” “Öyleyse memnun, mesut ve huzur dolu bir gönülle kal yanımızda!” Aslanla deve epey dostluk etmişler. Sonra aslan av bulmak amacıyla yola düşmüş. Karşılaştığı fille şiddetli bir mücadeleye girişmiş ve dev hayvandan aldığı darbeyle yara bere içinde geri dönmüş. Filin etkili diş darbeleri aslanın her yanında kanlı izler bırakmış. Bir daha ava çıkamayacak kadar yorgunmuş aslan. Öte yanda kurt, karga ve çakal da aç kalmışlar günlerce. Çünkü onların besinleri aslandan arta kalanlarmış. Açlıktan kıvranan asalakların durumunu fark eden aslan: “Siz de pek zayıf düştünüz, size de yemek lazım...” demiş. Onlar da bir ağızdan, “Yo, yo! Efendimiz, biz kendimizi değil sizi düşünüyoruz. Keşke biraz yiyecek bulsak da durumunuzun düzelmesine vesile olsak!” diye cevap vermişler. Bunun üzerine, “Samimiyetinizden kuşku duyuyor değilim,” demiş aslan. “Etrafı bir kolaçan edin, belki av bulabilirsiniz. Böylece siz de ben de karnımızı doyururuz.” Kurt, karga ve çakal aslanın yanından ayrılarak bir köşeye çekilmişler, aralarında konuşmaya başlamışlar: “Şu ot yiyenle hiçbir münasebetimiz yok. Hali halimize benzemez, fikri fikrimize uymaz! Aslanın kafasını karıştırsak da onu yese, bize de bir şeyler kalır elbet...” Çakal: “Bu şekilde söyleyemeyiz aslana bu fikri! Deveye can güvenliğine dair garanti verdi o!”
80 81

Müşavere: İki ya da daha fazla kişi arasında, danışma. Öldürmek, ortadan kaldırmak.

Karga: “Ben hallederim bu sorunu!” deyivermiş ve aslanın huzuruna çıkmış. Aslan: “Ne oldu, bir av mı gördün?” diye sormuş. Karga cevap vermiş: “Gayretli ve dikkatli olan kimse elbet bir çözüm bulur. Ama biz açız; bu bitkinlikle çalışmak da görmek de çok zor! Yalnız aramızda bir karara vardık. Kralımız da uygun görürse tamam deyip gerekeni yapacağız.” “Ne karara vardınız?” “Aramızda otobur olan bir tek şu deve var. Üstelik bize bir faydası da yok onun!” Aslan kargayı terslemiş: “Bu çok kötü bir fikir! Gaddarâne ve acımasızca bir niyet! Deveye can güvenliği verdiğimi biliyorsun. Söz verdim ona bir şey olmayacağına dair! Bundan haberin varken hangi cüretle sen bu lafları edebiliyorsun? Korku ve endişe içinde titreyen bir zavallıyı gönül huzuruna erdiren biri kadar büyük sevap kazanan var mıdır? Deveye can güvenliği sözü verdim, hâinlik edemem!” Karga: “Kralımızı anlıyorum. Ama bir ferdi bir ev halkına; bir aileyi bir kabileye; bir kabileyi bir şehir halkına; bir şehri bir krala feda etmek mümkündür! Şimdi sultanımızın buna ihtiyacı var. Ben verdiği güvenceyle ilgili kralımıza bir çıkış yolu bulacağım. O bu sorumluluğun altına hiç girmeyecek, kendisi bu işe hiç bulaşmayıp kimseye bununla ilgili bir emir de vermeyecek. Bizler onun için dirlik ve başarı sağlayacak bir çare bulacağız.” Aslan, karganın sözlerini sessizlikle karşılamış. Karga aslanın böylece onay verdiğini anlayarak arkadaşlarının yanına varıp şöyle demiş: “Aslanla görüştüm deveyi yeme konusunu. Şimdi gelin, deveyi de alıp onun huzuruna çıkalım birlikte. Aslanın başına gelenleri analım, onun için endişeli ve üzgün olduğumuzdan söz açalım. İyileşmesini ne çok istediğimizi belirtelim. Her birimiz kendini aslana sunsun, kurban olarak. Öte yandan diğer ikimiz itiraz ederek bu teklifi eleştirsin. Aslanın o arkadaşımızı kurban olarak yemesi fikrinin hiç de sağlıklı bir fikir olmadığını izah etsin. Bu oyunu iyi oynarsak hepimiz kurtuluruz, aslan da bizden hoşnut olur.” Ve dedikleri gibi yapıp aslana gitmişler. Karga söze başlamış: “Ey kralımız, sizi eski gücünüze döndürecek bir şeye ihtiyacınız var. Sayende yaşamakta olan biz kölelerinize düşen, kendimizi kurban olarak size sunmaktır. Sizin ardınızdan hayatta kalmak bizim için söz konusu değildir. Siz ölürseniz yaşamak acı gelir bize. Öyleyse lütfen beni yesin kralımız, ona canım feda olsun!” Kurt ve çakal hemen karşı çıkmışlar: “Sus! Senin etin aslanın karnını ne kadar doyurabilir ki! Seni yemesinin aslana hiçbir yararı olmaz!” Çakal: “Ama ben doyurabilirim kralımızı! Öyleyse beni yesin, buna hazırım!” Kurt ve karga buna derhal karşı çıkmışlar: “Hayır, sen leş gibi kokarsın, pissin!” Kurt: “Ben öyle değilim! Kralımız beni yesin! Kendimi ona sunuyorum ve buna gönülden razıyım!” Bu kez de karga ile çakal karşı koymuşlar: “Doktorlar, kendini öldürmek isteyen kurt yesin derler.” Bu konuşmaların sonucunda deve sanmış ki, kendisini aslana sunarsa onun için de ötekiler bir

mazeret bulacak ve birbirlerini korudukları gibi onu koruyacaklar. Böylece canını da kurtaracak, aslanı da hoşnut etmiş olacak. Dahası diğer tehlikelerden de emniyete kavuşacak... Bu düşünceyle konuşmaya katılmış deve: “Bense kralımız için doyurucu ve temiz bir yemek olabilirim. Üstelik etim lezzetli ve sıhhidir. Buyursun beni yesin kralımız! Arkadaşlarına ve hizmetkârlarına da ikram etsinler. Buna gönülden razıyım ben. Seve seve canımı feda edebilirim kendisine!” Kurt, çakal ve karga hep bir ağızdan söze atılarak: “Deve doğru söylüyor, davranışı asilce! Zaten söylediği de herkesin bildiği bir şey!” demişler. Sonra hep birlikte parçalamak üzere devenin üstüne çullanmışlar.
***

Sana bu hikâyeyi şunun için anlattım. Bilesin ki, aslanın arkadaşları işimi bitirmeye niyetlenmişlerse onlardan ne sakınabilirim, ne de korunabilirim! Aslanın benim hakkımdaki düşüncesi onlarınkinden farklı da olsa, kurtulmam için bunun bana bir yararı olmaz. Derler ki, kralların en iyisi, halkına adaletli davranandır. Aslanın kalbinde benim için dostça hisler bulunsa da ne fayda! Kuşkusuz dedikodular gönlünü bulandıracaktır! Çünkü dedikodu, çokluğu nispetinde acıma ve şefkat hissini azaltan bir şeydir. Su söz gibi, insan ise taştan daha sert değildir, ama buna rağmen taşın üzerine sürekli akan su, çok geçmeden onda delik açıp meyillendirir! Söz de insana işte böyle etki eder...” Dimne: “Öyleyse ne yapmayı tasarlıyorsun şimdi?” “Savaşa hazırlık yapmaktan başka bir çare göremiyorum. Çünkü haklı bir dava uğrunda savaşan adamın kazandığı sevabı ne dua, ne sadaka, ne de takva82 kazandırabilir!” Dimne: “Başka çıkar yolu varken tehlikeye atılmak doğru değil aslında! Basiretli kişi, önce yumuşaklık ve kurnazlık yollarına başvurup elinden geldiğince her türlü önlemi alan ve savaşı en son çare sayandır. Derler ki: Zayıf ve hakir de olsa düşmanı küçümseme; özellikle de kurnaz davranabilecek, kendisine yardımcılar bulabilecek yetenekte biriyse!.. Artık cesur ve güçlü aslana karşı yapılması gerekeni sen düşün! Zayıf gördüğü düşmanı hafife alan kişi, Tıytava adlı kuş yüzünden deniz perisinin başına gelenlere duçar olur.” “Nasıl olmuş bu?”
***

“Rivayete göre, eşiyle birlikte deniz kıyısında yaşayan Tıytava adında bir deniz kuşu varmış. Yumurtlama zamanı gelince dişi kuş erkeğine demiş ki: “Yumurtlamak için şöyle korunaklı, erişilmez bir yer bulup yerleşseydik! Çünkü suların kabarma zamanı geldiğinde deniz perisinin yavrularımızı alıp götürmesinden korkuyorum.” Erkek kuş: “Bulunduğun yerde yumurtla, orası gayet uygun buna. Üstelik yakınımızda su ve çiçek var!” Dişi kuş: “Ey budala! Gözünü iyi aç, deniz perisinin yavrularımızı götürmesinden korkuyorum!” “Burada yumurtla ve kuluçkaya yat! O böyle bir şey yapmaz.” “Ne kadar inatçı ve ters birisin! Onun seni nasıl tehdit ettiğini unuttun değil mi! Yahu kendini ve gücünü bilmiyor musun sen?”

82

Günahtan sakınma.

Bütün ısrarlarına rağmen dişisinin sözünü dinlememiş erkek kuş. Bir türlü laf anlatamayan dişi kuş demiş ki: “Öğüt verenin sözünü dinlemeyen kişi, iki ördeğin sözüne kulak asmayan kaplumbağanın akıbetine uğrar!” Erkek kuş: “Nasıl olmuş bu, hadi anlat!”
***

Dişi kuş: “Rivayete göre, yeşillikle çevrili bir göl varmış. O gölde iki ördek ve bir kaplumbağa yaşarmış. Aralarında sevgi ve vefa hüküm sürermiş. Gün gelmiş, gölün suyu giderek azalmaya başlamış. Ördekler kaplumbağaya veda etmeye gelip demişler ki: “Selam olsun sana... Gölün suyu kuruduğundan dolayı çekip gitmeye karar verdik biz.” Kaplumbağa: “Suyun azalması benim gibileri de etkiler. Tıpkı bir gemiye benzerim ben, su olmaksızın yaşayamam. Halbuki siz nerede olsa yaşamınızı sürdürebilirsiniz. Beni de yanınızda götürün!” Ördekler bu teklifi kabul edince kaplumbağa: “Beni nasıl taşıyacaksınız?” diye sormuş. Ördekler de, “Yapışırız bir çubuğun iki tarafına. Sen de ağzınla ortasına tutunursun. Böylece seni havada götürürüz. Ama insanlar sana bakıp konuşunca, ağzını açayım deme sakın!” demişler. Bu uyarıdan sonra ördekler, kaplumbağayı çubukla birlikte kaldırıp havalanmışlar. Bu manzarayı görünce insanlar: “Çok tuhaf doğrusu! Bir kaplumbağayı iki ördek aralarına almış götürüyor!” demişler. Kaplumbağa dayanamayıp: “Ey insanlar, Allah gözünüzü kör etsin emi!” deyivermiş ve ağzını açtığı için yere düşüp ölmüş oracıkta.” Erkek kuş hikâyeyi dinledikten sonra: “Sözlerini işittim. Ama deniz perisinden korkma!” demiş yine de. Ve sular kabarıp yavruları götürünce dişi kuş haykırmış: “Ben en başından biliyordum zaten başımıza gelecekleri!” Bunun üzerine erkek kuş: “Elbet ondan intikam alacağım!” diye söz vermiş dişisine. Sonra kuşların camiasına gidip onlara demiş ki: “Sizler kardeşlerimsiniz benim, güvenilir dostlarımsınız! Bana yardım edin lütfen!” “Ne yapmamızı istiyorsun?” diye sormuş kuşlar. Deniz kuşu Tıytava onlara şöyle cevap vermiş: “Toplanın ve birlikte diğer kuşlara gidelim. Deniz perisinin başıma açtığı belayı anlatırız, derdimizi bildiririz. Sonra onlara, “Siz de bizim gibi kuşsunuz, yardım edin bize!” deriz. Kuşlar da: “Anka bizim efendimiz, kraliçemizdir. Hadi bizimle gel, ona seslenelim de dışarı çıksın. Ona anlatalım, deniz perisinin sana neler yaptığını. Ve hükümdarlığının gücüyle deniz perisinden intikamımızı almasını isteyelim!” diye konuşmuşlar. Kuşlar Tıytava’yla birlikte Anka’ya gitmişler. Huzurunda yalvararak ondan yardım istemişler. Anka onların karşısına çıkmış. Kuşlar durumu izah edip deniz perisiyle savaşmak için gelmesini istemişler. Anka bunu kabul etmiş. Deniz perisi, Anka’nın göğü dolduran bir kuş ordusuyla yaklaşmakta olduğunu görünce teslim

bayrağını çekmiş. Böyle azametli bir kralla savaşamayacağını anlamış. Tıytava’nın yavrularını geri vermiş, barış yapmışlar ve Anka geri dönmüş.”
***

Dimne sözünü tamamlayınca Şetrebe’ye yönelir: “Bu hikâyeyi sana, doğrudan aslanla savaşmanı uygun görmediğim için anlattım.” Şetrebe: “Ben aslanla ne savaşacağım ne de ona karşı düşmanlık edeceğim gizli ya da açık... Eski vaziyetimi değiştirmeyeceğim. Ancak korktuğum başıma gelirse dövüşeceğim onunla!” Şetrebe’nin bu sözleri Dimne’nin hiç hoşuna gitmez. Çünkü artık aslanın, öküzü suçlamak ve aslanın gözünden düşürmek için öne sürdüğü belirtileri göremeyeceğini iyice anlamıştır. Bunun üzerine Dimne der ki Şetrebe’ye: “Hele bir git aslana sen!.. Ona dikkatle baktığında pek iyi düşüncelerde olmadığını anlayacaksın!” Şetrebe: “Nasıl anlayacağım ki bunu?” Dimne cevap verir: “Kuyruğuna oturmuş, göğsü sana doğru kalkık, gözleri üzerinde, kulakları dik, ağzı açık ve saldırıya hazır vaziyette olduğunu göreceksin onun huzuruna çıktığın zaman...” “Eğer aslanda bu belirtileri görürsem, o zaman senin gerçekten de doğru söylediğini anlamış olurum.” Dimne aslan ve öküzü birbirine karşı kışkırttıktan sonra rahat eder ve hemen Kelile’nin yanına varır. İkisi karşılaştığında Kelile sorar: “Ne oldu şu senin iş, neler yaptın bakalım?” “Her şey yolunda. Yakında ikimizin de istediği olacak!” Daha sonra aslanla öküzün kavgasını seyretmek, olayın nasıl sonuçlanacağını görmek için yola düşer ikisi de... Şetrebe gelir ve aslanın huzuruna çıkar. Aslanı tam da Dimne’nin tarif ettiği halde bulur. “Demek doğruymuş!” der kendi kendine “Krallarla dostluk eden koynunda yılan besleyen kimse gibiymiş meğer. Ne zaman saldıracağı belli olmaz!” Bu arada aslan da öküzü seyretmekte ve onda Dimne’nin söz ettiği işaretleri görmektedir. Artık öküzün savaşmaya geldiğinden hiç kuşkusu kalmamıştır! Ansızın yerinden fırlayarak hücum eder öküze. Amansız bir kavga başlar ikisi arasında. Kanlar akmaktadır her ikisinden de. Kelile aslanın başına gelenleri görünce şöyle der Dimne’ye: “Ey rezil! Tedbirindeki cehaletin ne iğrenç, akıbetin ne kötü!” Dimne: “Bu ne demek?” Kelile: “Aslan yaralandı, öküz öldü. Kuşkusuz en aptalca davranış, başka çare olduğu halde arkadaşını kötü olmaya, kavga ve savaşa teşvik etmektir. Akıllı kişi, ihtiyatlı davranan ve bir işi yapmadan evvel ölçüp tartandır. O, planın yürüyüp yürümeyeceğini iyice düşünmeden atılmaz hiçbir işe. Doğrusu bu zulmünün sonunda başına gelecekler korkutuyor beni. Çünkü sözün güzel olsa da senin, yaptığın iş güzel olmadı. Planında aslan zarar görmeyecekti hani? Derler ya: “Amelsiz sözde, takvasız ilimde, niyetsiz sadakada, verilmeyen malda, vefasız dostlukta, sıhhat olmayan hayatta ve mutluluk bulunmayan emniyette hayır yoktur!

***

Şunu bil ki; gündüz görenlerin görüşünü artırdığı gibi, edep de akıl sahibinin tutarsızlığını giderir; ve küçümseyişin basireti köreltmesi gibi, kararsızlık da ahmaklığı artırır...”
***

Senin durumun işittiğim bir şeyi hatırlattı bana. Derler ki: Sultan iyi olsa da vezirleri kötü olduktan sonra onun iyiliğine mani olurlar. Çünkü halktan hiç kimse onun yanına yaklaşamaz. Bu, tıpkı içinde timsahlar yaşayan tatlı su misaline benzer; ihtiyaç duysa da, kimse o sudan istifade edemez. Sen de ey Dimne! Aslana senden başka kimsenin yakınlaşmamasını istedin. Oysa bu, asla kabul edilemez, yanlış bir tutumdur. Çünkü kesin tespit edilmiştir ki; deniz dalgasız, hükümdar yârensiz olmaz. Vefasız bir dostluğu arzulamak, riyâ83 ile ahireti talep etmek ve başkasının zararıyla kendi menfaatini aramak ahmaklıktır. Benim sana nasihatte bulunup eğitmek isteyişim, bir adamın kuşa öğüt vererek şöyle demesine benziyor: “Doğrulmayacak şeyi düzeltmeye çalışma! Terbiye olmayacak kişiyi terbiye etmeye uğraşma!” Dimne: “Bunun hikâyesi nedir?” diye sorar. Kelile başlar anlatmaya: “Rivayete göre, bir dağda yaşamlarını sürdürmekte olan bir grup maymun varmış. Soğuk, rüzgârlı ve yağmurlu bir gecede ateş aramış, ama bulamamışlar. Derken kıvılcım gibi uçan bir ateşböceği görmüşler. Onu ateş sanarak bir sürü odun toplayıp üzerine atmışlar! Ve tutuşturup ısınacağız diye başlamışlar üflemeye. Bir kuş varmış yakındaki bir ağacın üzerinde; onlar ona, o da onlara bakıyormuş. Ne yapmaya çalıştıklarını gören kuş, sonunda maymunlara seslenmiş: “Vazgeçin artık bu boş çabadan! O gördüğünüz şey ateş değil!” Böyle kaç kez uyardıysa da kuş, hiçbir yararı olmamış. Bari biraz daha yaklaşıp uyarayım diyerek o tarafa yönelmiş. O sırada civardan geçen biri kuşun çabasını görmüş ve demiş ki: “Doğrulmayacak şeyi düzeltmeye uğraşma! Çünkü kesilmeyecek olan taşa bir deneyeyim diye kılıç vurulmaz. Eğilmeyecek daldan da yay yapılmaz.” Ama kuş bu öğüdü dinlememiş. Ateşböceğinin ateş olmadığını anlatmak için maymunlara doğru ilerlemiş. Ne var ki bir maymun onu ansızın yakalayıp yere vurmuş ve kuş ölmüş. İşte benim seninle olan durumum da böyle. Yalan ve günahkârlık kanına işlemiş senin. Oysa bunlar iki kötü vasıftır. Yalan ve hile en zararlısıdır! Bunun da yaşanmış bir misali var.” Dimne: “Nedir bu misal?” deyince Kelile anlatır:
***

“Rivayete göre bir hilekâr, bir budalayla ticaret ortağı olarak yola koyulmuş. Yolda giderken budala bir ihtiyaç için geride kalmış. Ve içinde bin altın olan bir kese bulmuş! Hilekâr ortak da bundan haberdar olmuş. Ve memlekete döndüklerinde, daha şehre girmeden altını paylaşmak için oturmuşlar. Budala: “Yarısını sen al, yarısını da bana ver!” demiş. Ama hilekâr bin altının hepsini alıp götürmeye niyetlenmiş bir kere. Demiş ki: “Bence bölüşmeyelim. Ortaklık dostluğa daha uygun düşer. Ben de, sen de içinden bir parça geçimlik alalım. Kalanı da şu ağacın köküne gömelim. Burası gayet emniyetli bir yer. İhtiyaç duydukça gelir, gerektiği kadarını alırız. Hiç kimse de durumumuzdan şüphelenmez.” İkisi de altından biraz almışlar, geri kalanını büyük bir ağacın dibine gömerek şehre girmişler.
83

İnandığı, düşündüğü gibi davranmama, iki yüzlülük.

Bir süre sonra hilekâr ortak, budalaya hissettirmeden altınların yanına gelmiş ve hepsini alıp gömü yerini eski haline getirmiş. Budala birkaç ay sonra hilekârın yanına gelmiş ve demiş ki: “Paraya ihtiyacım var. Gidip gerektiğince alalım.” Kalkıp gitmişler. Yeri kazıp da hiçbir şey bulamayınca hilekâr çok üzülmüş gibi yaparak suratını tokatlamaya ve söylenmeye başlamış: “Vah, vah... Demek benden gizli buraya gelip altınları götürdün!” Kurnaz adam yüzüne daha çok vurmakta ve yaygaraya devam etmekteymiş: “Onları senden başkası almış olamaz! Senden başka kimse bilemez bu yeri!” Tartışma uzayıp gitmiş. Sonunda kadı efendiye başvurup olayı anlatmışlar. Hilekâr arkadaş altınları budalanın aldığını iddia etmekteymiş. Budala ise sürekli kendini savunmaya çalışıp suçlamayı reddediyormuş. Kadı sormuş hilekâra: “İddianı ispatlayacak bir delilin var mı?” “Elbette! Onları onun çaldığına en büyük tanık altınların başındaki ağaçtır!” Meğer hilekâr adam babasına gidip ağacın kovuğunda gizlenmesini tembihlemiş. Böylece ağaç soru sorulduğunda konuşacakmış! Kadı adamlarıyla beraber yola çıkmış, hilekârın iddiasını her ne kadar olmayacak işlerden saysa da... Budala ile hilekâr da yanlarında gitmişler. Oraya vardıklarında kadı ağaca durumu sormuş. Kovuktaki ihtiyar: “Evet! Altınları o budala aldı!” demiş. Kadı bu sözleri işitince hayreti artmış ve çalı çırpı getirilip ağacın tutuşturulmasını emretmiş! Ağacın çevresi yanmaya başlayınca ihtiyar basmış çığlığı! Yanarak ölmek üzereyken ağaç kovuğundan çıkarılmış. Kadı onu sıkı bir sorgudan geçirince ihtiyar olayın aslını anlatıvermiş. Bunun üzerine kadı onu tokatlamış, oğlunu da dövdürmüş. Sonra da suçluyu eşeğe bindirip ibret-i âlem için suçunu ilan ettirmiş. Üstelik altınları da hilekârdan alıp budalaya vermiş.
***

Bu örneği, hilekârların çoğu kez aldanıp tuzağa düştüğünü bilmen için anlattım sana. Oysa sende yalan da var ey Dimne, hile de var, ahlaksızlık da!.. Senin adına endişeliyim; bakalım ettiğin hainlik nereye varacak! Sanma ki kötü sondan kurtulacaksın! Sen iki yüzlü, çatal dillisin! Nehirlerin suyu, denize varmadan önce tatlıdır. İçlerinde bir fesatçı çıkana kadar ev halkı dirlik içindedir. Sen çatal dilli, zehirli bir yılan gibisin. Onun için öteden beri senin dilinden damlayan zehirden korkmakta ve başına gelecek belayı beklemekteyim. Kardeşler ve dostlar arasındaki fesatçı şu yılana benzer: İnsan onu eğitir, besler, okşar ve bunca iyiliğin karşılığı olarak yılan onu sokup zehirler. Denilmiştir ki: Akıllı ve asil insanlarla beraber ol, onlara yanaş, hiç ayrılma... Akıllı ve asil adamla dost olmalısın, çünkü akıllı ve asil adam olgun olur. Akıllı, ama asil değilse de dostluğu bırakma, ahlakı beğenilmese de kötü huyundan uzak durup aklından faydalanırsın. Akılsız, ama asil ise yine dostluğunu sürdür, aklını beğenmesen de asaletinden yarar görür ve aklınla ona faydalı olabilirsin. Ama hem akılsız hem de adi olan kimseden kaçabildiğin kadar kaç! Buna göre benim senden kaçmam gerekiyor! Sen ki; velinimetin olan, sana onur veren, iltifatlar yağdıran kralına kötülük ettin! Artık dostların nasıl senden asalet ve sevgi beklesin? Şu sözü söyleyen tüccar gibisin sen: “Bir yerde fareler yüz batman demiri yiyorsa, oradaki şahinlerin filleri kapıp kaçırması çok garip değildir!” Dimne: “Aslı nedir bu hikâyenin?”

***

Kelile: “Rivayete göre bir memlekette bir tüccar yaşarmış. Adam para kazanmak için bir yere gitmeye karar vermiş. Giderken, kendisine ait yüz batman demiri bir arkadaşına emanet edip öyle çıkmış yola. Ve bir süre sonra eve döndüğünde, dostuna gidip demirini istemiş bizim tüccar. Ama adam: “Demiri fareler yedi!” demiş. Tüccar: “Evet, gerçekten demiri fareden daha iyi kemiren bir hayvan olmadığını ben de duymuştum!” diye karşılık vermiş. Adam da tüccarın bu hikâyeye kandığını sanarak bir oh çekip rahatlamış. Tüccar yolda o adamın oğluna rastlamış. Onu alıp evine götürmüş. Ertesi gün kendisine gelen adam: “Oğlumdan haberin var mı?” diye sormuş. Tüccar cevap vermiş: “Ha! Dün senin yanından çıktığımda bir de ne göreyim! Bir şahin, bir çocuğu kaçırıyor! Belki senin oğlan olabilir!” demiş. Adam saçını başını yolarak haykırmaya başlamış: “Hey millet! Hiç işittiniz ya da gördünüz mü ki, şahinler çocuk kaçırsın!” Bunun üzerine tüccar derhal cevabı yapıştırıvermiş: “Evet, farelerin yüz batman demiri yediği bir ülkede şahinler de filleri kapıp götürürse, bunda şaşılacak ne var!” Bunun üzerine adam başlamış yalvarmaya: “Ben ettim sen eyleme; işte demirinin parası! Ne olur ver oğlumu!” diye. Bu misali, dostuna ihanet ettiğin takdirde başkalarının da seni aldatacağından kuşkun olmasın diye anlattım sana. Dostunun birilerine ihanet ettiğini gören adam, arkadaşının nazarında dostluk ve sevginin bir değeri olmadığını anlar. Vefasız adama gösterilen sevgi; şükür bilmeze verilen hediye; eğitim kabul etmeyene verilen eğitim ve boşboğaza verilen sır kadar boşa giden, heba olan bir şey yoktur dünyada! Kuşkusuz iyilerle kurulan dostluk iyilik getirir, kötülerle kurulan dostluk ise kötülük getirir; tıpkı rüzgârın, hoş bir şeyin yanından geçerken onun hoş esintisini, pis bir şeyin yanından geçerken de kötü kokusunu getirmesi gibi!.. Her neyse, sözü biraz uzatıp başını ağrıttım.”
***

Kelile sözünü bitirirken aslan da öküzün işini bitirmiştir. Ama bir süre sonra öfkesi yatışan aslan yaptığı işi düşünür ve şöyle der: “Şetrebe’nin ölümüne çok üzüldüm! Akıllı, ferasetli, güzel ahlaklı biriydi o. Bilmiyorum, suçsuzdu belki de... ya da iftiraya uğramıştı!” Pişmanlık hissi aslanı perişan etmiş, yüzü kederlerle bulutlanmıştı. Dimne bu duruma tanık olunca Kelile’nin yanından ayrılarak aslana doğru yaklaştı: “Tanrı düşmanını helak etti, zaferin kutlu olsun! Hâlâ sizi mahzun eden nedir yüce kralımız?” dedi. Aslan kederli bir sesle yanıt verdi: “Şetrebe’nin akıllı, sağlam görüşlü ve edep sahibi olduğunu düşünüyorum da kendimi üzülmekten alamıyorum!” Dimne: “Ona acımaktan vazgeçin artık efendimiz! Çünkü akıllı kişi kendisini endişelendirip huzurunu kaçıran düşmanına acımaz. Tedbirli ve basiretli adam, hoşlanmadığı birini sonra onda güç ve kabiliyet görüp kendisine yakın kılabilir; tıpkı tiksindiği ilacı fayda umuduyla içen adamın yaptığı

gibi... Bazen de parmağını yılan sokan adamın zehir tüm bedene yayılır korkusuyla parmağını feda edip kestiği gibi, sevdiği ve değer verdiği birini zararından endişe ederek yanından uzaklaştırabilir ve öldürebilir!” Aslan biraz rahatlar Dimne’nin bu sözleriyle. Ne var ki, daha sonra onun yalanını da öğrenir, ihanetini de, yaptığı alçaklığı da! Bunun üzerine ölümün en şiddetlisiyle cezalandırır onu.

DİMNE’NİN DURUMUNU TAHLİL FASLI
Kral Debşelîm bilge Beydebâ’ya dedi ki: “Hilekârlıkta usta bir iftiracının laf taşıma ve karalamayla nasıl iki dost arasındaki güçlü sevgiyi fesada uğrattığını bana çok iyi anlattın. Şimdi bana biraz da Dimne’nin son durumunu anlat; Şetrebe’nin katlinden sonra ne oldu onun hali? Aslan öküz meselesini yeniden ele alıp da ona neden iftira günahını yüklendiğine dair sorular yönelttiğinde, aslana ve arkadaşlarına Dimne ne gibi mazeretler sundu?” Bilge Beydebâ: “Dimne hâdisesinde ben şunu gördüm: Şetrebe’yi öldürdüğüne çok pişman olan aslan, onunla eski dostluğunu ve büyük hizmetini hatırlayıp kendisinin en asil arkadaşının o olduğunu düşünür. Kalbinde onun çok özel bir yeri bulunduğunu ve en yakını olduğunu anlamıştır. Çünkü aslanın sürekli istişare ettiği kimse, etrafındaki danışmanları değil de odur. Öküzden sonra aslanın en yakın dostu kaplandı. O, bir gece yarısı aslanın yanından ayrılıp evine giderken Kelile ve Dimne’nin evinin önünden geçer. Kapının yanına vardığında Kelile’nin sert bir şekilde Dimne’yi azarladığını işitir. Kelile, Dimne’yi yalancılığından ötürü suçlamakta, iftiraları sebebiyle eleştirilerde bulunmaktadır. Kaplan, Dimne’nin isyankârlık ettiğini ve Kelile’nin hiçbir sözünü kabullenmediğini anlamıştır. Böylece durup Kelile ve Dimne arasında geçen konuşmaları en ufak ayrıntısına kadar dinler. Kelile şunları söylemektedir Dimne’ye: “Sen gemi azıya almış, boyundan büyük işlere kalkışmışsın! Kendi helâkini hazırlamışsın! Sonu hüsrandır bu işin! Ölümün feci olacak! Aslan ihanetini anlar, yalanını ve sahtekârlığını fark ederse, artık kimse sana yardım edemez. Senin şerrinden ve fitnelerinden korkulacağı için de alçaklık ve ölüm gelip başına üşüşecektir. Bugünden sonra dostum değilsin! Ama sırrını da açığa vurmayacağım. Çünkü bilge zatlar şöyle demiştir: “Hoşlanmadığın kişiyi bırak ve uzaklaş!” Ben de senden uzak durmalı ve aslanın gazabından kendimi kurtarmalıyım!” Kaplan onların bu konuşmalarını işitince hemen aslanın yanına döner ve aslanın annesinin yanına varır. Ona bir sır vereceğini belirtir; ama bunu açığa vurmaması için söz ister ondan. Anne aslan söz verir. Böylece kaplan, Kelile ve Dimne arasında geçen konuşmaları ona bir bir anlatır. Aslanın annesi oğluna varır sabahleyin. Aslan, Şetrebe gibi iyi bir dostu öldürmüş olmaktan ötürü çok üzgün ve canı sıkkındır. Anne aslan der ki: “Seni bu kadar çok üzüp yıkan şey nedir acaba?” Aslan: “Beni yıkan Şetrebe’nin ölümü! Onun dostluğunu, öğütlerini, samimi arkadaşlığını düşünüyor, verdiği içten nasihatleri yerine getirişimi anımsadıkça kederleniyorum.” Anne: “Kendi aleyhine tanıklık ancak bu kadar aşırı olur! Gerçekten büyük bir yanılgı bu! Açık bir bilgi, sağlam bir kanaat olmaksızın nasıl öldürebildin o öküzü? Sırrı yaymanın çok kötü ve çirkin bir davranış olduğu konusunda bilginlerin sözleri olmasa, bildiklerimi hemen anlatırdım sana!” Aslan: “Bilginlerin sözlerinin farklı farklı yorumları ve manaları olabilir. Gerçi söylediğin şeyin de doğru olduğunu biliyorum. Ama bir bildiğin varsa lütfen saklama onu benden. Eğer birisi sana bir sır verdiyse bana bildir ki, ben de işin aslını astarını öğreneyim!”

Böylece anne aslan, kaplanın adını vermeden ondan duyduğu her şeyi ona anlattı ve ekledi: “Ben sırrı ifşanın84 cezasının ağırlığını ve bunun çok utanılacak bir davranış olduğunu bilmiyor değilim. Ama sana yararlı olacağını düşündüğüm bir şeyi haber vermek istedim. Çünkü bir işin zararı herkese dokunacaksa krala sadakatsizlikte diretmek o sırrı saklayanları kötülükten uzak tutmaz! Aşağılık kişiler de, böyle sebepleri bahane eder ve çirkin işlerine mazeret olarak bunları öne sürerler zaten. Böylelerinin en rezil davranışları ise, sağduyulu kişilere yiğitlik taslamaya kalkmalarıdır!” Annesi sözlerini bitirince hemen danışmanlarını ve askerlerini çağırdı aslan. Herkes huzura geldi. Sonra aslan Dimne’nin getirilmesini emretti. Dimne kralın huzuruna çıkıp onun hüzünlü ve acılı halini görünce oradakilerden birine sordu: “Ne oldu? Kralı bu kadar üzen nedir?” Aslanın annesi: “Kralı üzen senin hâlâ yaşıyor olmandır; artık bir saniye daha hayatta kalmana razı değil! Asla yarına sağ olarak çıkamayacaksın!” Dimne hemen söze girişti: “Önce gelenler her şeyi söylemiş, sonrakilere bir söz bırakmamışlardır söyleyecek. Nitekim derler ki: ‘İnsanların beladan en çok korunanları, belaya teslim olanlara nispetle daha çok düşerler belaya!’ Sakın krala, yârenleri ve askerleri kötü örnek olmasınlar... Şöyle bir söz işitmiştim: “Kötülüklerini bildiği halde kötülerle dostluk eden kimsenin şerri85 elbette kendisinedir!” Bu nedenle zâhitler halka karışmaktan vazgeçerek yalnızlığı seçmiş ve dünya tutkunlarına muhabbeti bırakıp her işlerini Allah için yapmayı tecih etmişlerdir. İyiliği gerçekten iyilikle ödüllendiren, güzelliğe en güzel biçimde karşılık veren Allah’tan başka kimdir!? İyiliğin karşılığını insanlardan bekleyen kimsenin alacağı ödül, mahrumiyetten başka bir şey olmayacaktır! Çünkü yapılan işte Allah’tan gayrı için samimiyet gösterip insanlardan mükafat beklemek doğruluktan sapmanın ta kendisidir. Gerçekten de kralın halkına yakışan, güzel ahlaklı, doğru tutumlu ve dürüst olmaktır. Bilgeler şöyle demişlerdir: “Yalanlanması gereken şeyi doğrulayan ve doğrulaması gereken şeyi yalanlayan kişi, akıllılar sınıfından çıkmış ve hor görülmeyi hak etmiştir! Kralımız bir şüphe üzerine aceleci davranmamalıdır hakkımda. Bunu ölümden çekindiğim için söylüyor değilim. Çünkü ölüm arzu edilmeyen bir şey de olsa ondan kurtuluş yoktur, herkes bir gün ölecektir ister istemez. Hem kralımız diledikten sonra, yüz canım da olsa seve seve feda ederim!” Askerlerden biri söze girer: “Kralı sevdiğinden değil kendini kurtarmak için söylüyor bunları, mazeretler uydurup duruyor!” Dimne ona yanıt verir: “Yazıklar olsun sana! Kendime bir özür bulmaya çalışmam ayıp mı? İnsana kendisinden daha yakın hiç kimse var mıdır? Kendi için mazeret aramazsa kim için arayacak? İçinde tutamadığın kıskançlık ve kinin şimdi su yüzüne çıktı! Bu sözlerini işiten herkes senin hiç kimsenin iyiliğini istemeyen biri olduğunu anlamıştır! Hatta sen kendine bile düşmansın, nerede kaldı başkası!.. Kralla beraber bulunup onun kapısında beklemek senin gibilere çok fazla, diğer hayvanlara bile yakın olman doğru değil aslında!” Dimne’nin bu cevabı karşısında sıkılıp utanan asker başını eğerek mahzun bir halde ayrılır. Aslanın annesi söze atılır:
84 85

İfşa: Açığa vurma. Şer: Kötülük.

“Doğrusu utanmazlığına, küstahlığına, seninle konuşana karşı durumu kendi lehine çevirerek yaptığın hilebazlığa şaştım!” Dimne cevap verir: “Çünkü sen bana yan gözle bakıyor, söylediklerimi tek kulakla dinliyorsun! Üstelik şanssızlık yakama yapışmış, her şey bana sırtını dönmüş ve hakkımda ileri geri laflar etmişler kralımızın huzurunda! Görüyorum ki kimse gerçeği söylemiyor. Hükümdarın hizmetkârları onu hafife alır olmuşlar. Kral onlara bol bol ihsanlarda bulunduğu için lükse ve sefahate dalmışlar. Ne zaman konuşup ne zaman susacağını hiçbiri bilmiyor artık!” Aslanın annesi öfkelenir: “Şu caniye bakın hele! Suçunun büyüklüğüne rağmen nasıl da masum pozlarına girip hiç günahı yokmuş gibi laf yetiştiriyor!” Dimne’nin cevabı gecikmez: “Üzerine vazife olmayan işlere atılanlar hiçbir kıymet ifade etmezler! Onlar abesle iştigal edene benzer ve onlar kadın elbisesi giyen erkek; erkek elbisesi giyen kadın; ev sahibi gibi davranan misafir; mecliste kendisine sorulmayan şeylere cevap veren kimse gibidir! Bedbaht kişi, olaylardan habersiz, insanların halinden anlamayan ve bir kötülüğü kendisinden uzaklaştıramayacak kadar aciz olan kimsedir.” Aslanın annesi: “Vay alçak hain! Kralı bu sözlerle aldatacağını ve böylece onun seni hapsetmeyeceğini mi zannediyorsun?” Dimne yanıt verir: “Hilekârlığından ötürü rakibi hiçbir zaman güvende olmayan kimseye hain derler! O hasmını ele geçirdiğinde suçlu olup olmadığına bakmaksızın öldürür!” Aslanın annesi: “Seni düzenbaz yalancı! Söylediğin yalan cezasız mı kalır sandın! Sen bundan kolayca sıyrılacağını, suçunun büyüklüğüne rağmen hilenin bir işe yarayacağını mı düşünüyorsun?” Dimne: “Yalancı, olmamış bir şeyi anlatana derler. Söylenmeyen bir sözü söylenmiş, yapılmayan bir işi yapılmış gibi gösterendir yalancı! Oysa benim sözüm gayet açık ve doğrudur!” Aslanın annesi: “Bilge olanlarınız bu konuşma faslından her şeyi açıkça anlamıştır!” diyerek kalkıp gitti. Aslan, Dimne’yi yargıça teslim etti. Yargıç onun hapsedilmesini istedi. Böylece boynuna bir ip geçirilen Dimne zindana tıkıldı.
***

Kelile, gece yarısı öğrenir Dimne’nin hapsedildiğini ve onu gizlice ziyaret eder. Zincirlere vurulmuş bir halde görünce eski dostunu, ağlar ve şöyle der: “Hilekârlığın ve öğüt dinlememen yüzünden sonunda varacağın yere vardın işte! Niyetlendiğin şeyden vazgeçirmek için seni uyardım, çok nasihatler ettim, yardım etmeye çalıştım, ama nafile! Her makamın bir sözü, her mevkinin bir sahası vardır! İyi gününde sana nasihat etmemiş olsaydım, bugün senin suç ortağın olmuş olurdum. Ne var ki, yaptığın işten sen gurur duyuyordun; saplandığın bir düşünce yüzünden aklın karışmıştı. Oysa sana birçok misaller getirmiş, bilginlerin sözlerini hatırlatmıştım. Nitekim ‘Hilekâr, ecelinden evvel ölür!’ demişlerdir bilge kişiler.” Dimne burada söze girer: “Dediğinin doğruluğunu kabul ediyorum. Yalnız bilgeler şöyle söyler: Bir suç işlediğinde

cezadan şikâyetçi olma, tasalanma! Suçunun cezasını dünyada çekmen, günah yüküyle ahirete varıp ateşe atılmandan daha iyidir!” Kelile: “Evet anlıyorum seni!.. Ama suçun çok büyük, aslanın cezalandırma biçimi ise şiddetli ve elimdir!” Zindanda Kelile ve Dimne’nin konuşmalarını işiten, görmedikleri bir çita varmış onların yakınlarında mahpus. Çita, işlediği kötü bir fiil yüzünden Kelile’nin Dimne’yi suçlamakta olduğunu, Dimne’nin de büyük günahını kabul ettiğini anlamış. Ve istenirse tanıklık etmek üzere aralarında geçen konuşmayı hafızasına kaydetmiş. Sonra Kelile oradan ayrılıp evine döner. Sabahleyin aslanın annesi oğlunun huzuruna varır ve şöyle der: “Ey vahşi hayvanların efendisi! Dün söylediklerini unutmamış olduğundan eminim! Sen emrini tam vaktinde verdin, böylece kulların Rabbini hoşnut ettin. Bilgeler der ki: “Mühim konularda çekimserlik ve merhamet doğru değildir. Hele suçlunun günahını müdafaa etmek asla doğru değildir.” Aslan annesini dinledikten sonra yargı makamında bulunan kaplanın huzura gelmesini emreder. Kaplan gelince ona ve Âdil Cevvâs’a (adlî müfettiş) şöyle der: “Yargı makamına oturup küçük büyük tüm ordu mensuplarını çağırınız! Dimne’nin durumunu inceleyip suçunu tetkik etsinler! Sözleri ve savunması mahkeme zabıtlarına kaydedilsin! Siz her gün vaziyeti bana bildirirsiniz!” Kaplan ve Âdil Cevvâs: “Kralımızın emirlerini işittik ve itaat ettik!” diyerek ayrılırlar. Kendilerine verilen emrin gereğini yerine getirirler. Sonunda mahkeme kurulur ve yargıç, Dimne’nin getirilmesini emreder. Dimne getirilir, jüri de oradadır. Mahkemede herkes yerini alınca jüri heyetinin başkanı yüksek sesle: “Sayın jüri heyeti biliyorsunuz ki yırtıcıların kralı, Şetrebe’yi öldürdüğünden beri sıkıntı içinde ve kederlidir,” der. “Şetrebe’yi haksız yere öldürdüğünü, buna Dimne’nin yalanının ve arabozuculuğunun sebep olduğunu düşünmektedir. Bu yargıca, mahkeme kurulması ve Dimne’nin durumunun incelenmesi emri verilmiştir. Şimdi her kim Dimne hakkında iyi ya da kötü bir şey biliyorsa aranızdan, hemen burada söylesin. Jüri önünde ve tanıkların huzurunda konuşsun ki bu doğrultuda bir karara varılsın! Şayet durumu öldürülmesini gerektirecek kadar ciddi ise yavaş olup işi biraz ağırdan almakta fayda vardır. Çünkü acele, kötü arzulardan kaynaklanır. Yanlışı savunan dostlara tabi olmak da onursuzluktur, zillettir!” Yargıç konuşur: “Ey topluluk! Başkanımızın sözünü dinleyin ve Dimne hakkında bir bildiğiniz varsa saklamayın. Suçu gizlemenin şu üç sonucunu da hiç aklınızdan çıkarmayın: İlki ve en önemlisi onun bu yaptığı işi hafife almayın! Çünkü yalan ve iftira ile bir masumun ölümüne sebep olmak en büyük suçlardandır. Karalama ve hileye başvurarak bir günahsızı itham eden bu yalancı hakkında kim bir şey bilir de gizlerse o, işlenen suça da, verilecek cezaya da ortak olmuş sayılır. İkinci olarak; suçlu eğer suçunu itiraf ederse bu onun için daha iyi olur. Krala ve askerine yakışan böylesini affetmek ve cezalandırmamaktır. Üçüncüsü de şu; suçlu ve günahkâr kimseleri kayırmaktan vazgeçmek, onların seçkinlere ya da halka ulaşma ve dostluk kurma yollarını keser. Şimdi kim bu hilekâr hakkında bir şey biliyorsa hemen burada, tanıklar huzurunda açıklasın bildiklerini. Böylece suçlu aleyhine kesin bir delil varsa ortaya çıksın! Denilir ki: ‘Bir ölü hakkında

tanıklık etmekten kaçınan kimseye ateşten bir gem vurulur kıyâmet günü!’ Öyleyse herkes bildiğini söylesin!” Heyet, yargıcın sözlerini dinledi ve sustu. Dimne konuştu: “Nedir sizi susturan? Hadi bildiklerinizi söyleyin. Ama bilin ki her kelimenin bir cevabı vardır. Bilginler derler ki: Görmediğine tanıklık eden, bilmediği şeyi söyleyen kişi, şu bilmediği şeylere biliyorum diyen doktorun başına gelen felaketle karşılaşır!” Jüri heyeti sorar: “Bu nasıl olmuş?”
***

Dimne anlatır: “Rivayete göre bir kentte işinde uzman bir doktor varmış. Kendi sahasındaki ilaç ve tedavi çeşitlerini çok iyi bilirmiş. Elbet bu becerikli doktor da bir gün yaşlanmış ve gözleri zayıflamış. O yörenin kralının yeğeniyle evlendirmiş olduğu bir kızı varmış. Kız hamile kalıp genelde hamilelerin çektiği sıkıntılara uğrayınca bu doktor getirilmiş. Kadına şikâyetlerini sormuş. Kadın anlatmış. Doktor, hastalığı ve ilacını tespit edip şöyle demiş ona: ‘Eğer iyi görebilseydim malzemelerini ve cinslerini bildiğim karışımlar hazırlardım sizin için, bu konuda kendimden başkasına da güvenemem.’ Şehirdeki cahil bir adam da kadının hastalığını duyunca varmış saraya. Kendisinin tıp âlimi olduğunu iddia etmiş karşısına çıkanlara! Çeşitli ilaçların karışımından ve malzemelerinden anlarmış! Dahası karışımla yapılan ilaçları bildiği gibi tek çeşit malzemeden üretilen ilaçları da biliyormuş güya! Kral ferman buyurmuş; adam ilaç deposuna gitsin, istediği türden ilaç ve malzemeyi alsın diye... Ahmak adam, depoya girip çeşitli ilaçlarla karşılaşınca bunların ne olduklarını anlamadığı ve zaten yeteneği de olmadığı için rastgele elini attığı ilaçlar arasında anında öldüren türden zehirleri de almış. Sonra ne olduklarını bilmediği, anlamadığı ilaçlardan bir karışım yapmış! Karışım tamamlanınca kadıncağız bunu içivermiş ve oracıkta, o anda ölmüş! Bunu haber alan kral, o ahmağı çağırıp aynı ilaçtan ona da içirmiş ve adam da hemencecik can vermiş! Size şunu bilesiniz diye anlattım bu misali; haddi aşıp bir zan üzerine söz söyleyen ve iş gören kişi hataya düşer! Öyleyse sizden de her kim haddi aşarsa o cahil adamın akıbetine uğrar ve kınanan asıl kendisi olur! Bilgeler şöyle der: ‘Bazen söylediği şeyle konuşan cezalandırılır!’ Şimdi söz sizde; yalnız kendinize bir bakın ve düşünün!”
***

Domuzların başkanı, aslan nezdindeki mevkisine güvenerek kibirli bir tavırla söze girdi: “Sayın bilginler! Dinleyin ve sözümü bir tarafa yazın! İyiler hakkında bilge kişiler şöyle söyler: ‘Onlar simalarından tanınır!’ Ve ey Allah’ın bağışıyla kudret ve dirâyet sahibi olan topluluk! Hiç kuşkusuz iyileri siz de görünümlerinden tanıyabilirsiniz; küçük bir kanıtla büyük olayları kavrayabilirsiniz! Şu alçak Dimne’nin içyüzünü anlatan, hainliğini gösteren birçok emare86 var orta yerde! Siz de bundan emin olmak isterseniz, onun dış görünüşünü inceleyip bu emarelere bakın!” Yargıç, domuzların başkanına dönerek dedi ki: “Ben ve buradakiler iyi biliriz ki sen sûretteki87 kötülük emarelerini hemen görebilirsin! Haydi bir yorum yap bize ve bu alçağın sûretinde gördüklerini anlat!”
86 87

İz, belirti, ipucu. Dıştan görünen biçim, surat, yüz.

Domuzların başkanı söze koyulur: “Büyük bilginlerin yazdıkları ve açıkladıkları ‘fizyoloji’ kurallarına göre, kişinin sol gözü sağ gözünden küçük olup sürekli seyiriyorsa ve burnu sağa meyilli ise o adi ve düzenbaz biridir!” Dimne de ona şöyle der: “Şaşılacak birisin ey pislik! Sende bir sürü iğrenç ve çirkin emareler varken kralın sofrasında bulunma cüretini göstermen çok garip doğrusu! Bedenindeki pislik ve çirkinliğe, başkaları gibi kendince de bildiğin onca ayıbına rağmen yine de kralın huzuruna çıkıp önünde dikilebiliyorsun! Üstüne üstlük kalkmış seçkin vücuda sahip benim gibi biri hakkında laflar ediyorsun! Senin kusurlarını yalnız ben değil buradaki herkes biliyor! Bir zamanlar aramızda mevcut olan dostluk senin ayıbını söylemekten beni alıkoyuyordu. Ama değil mi ki sen herkesin önünde iftiralar attın yüzüme karşı; kinini ortaya döktün, hiçbir bilgin ve delilin olmadan ağzına geleni söyledin; artık günah benden gitti; yalnızca herkesin bildiği kusurlarını ve günahlarını söylemem sana yeter! Seni bilen ve tanıyanın yapması gereken şey, kralın sofrasını hazırlama görevini senden almasıdır! Bir daha da bu onurlu işte seni çalıştırmaması için kralı bilgilendirmeli! Sen çiftçilik yapmaya bile layık değilsin, o işi bile beceremezsin! Sana düşen; hiçbir işe burnunu sokmaman, hiçbir şey yapmamandır! Bırak kralın baş hizmetkârı olmak; halktan biri gibi deri tabaklayıcısı veya hacamatçı88 bile olamazsın; olmamalısın!” Domuzların başkanı öfkeyle homurdandı: “Bu ağır sözleri bana mı söylüyorsun?” Dimne alaycılıkla yanıt verdi: “Evet! Gerçeği ve hak ettiğin şeyleri söyledim! Yani sana diyorum ey aksak, çarpık bacak, şiş göbek, yarık dudak, içi de dışı da pislik yaratık!” Dimne bunları söyleyince rengi atan domuzların başkanı üzülür, utanır, kekeler, boynunu büker ve tüm neşesini yitirir. Dimne onun bozguna uğradığını görerek şöyle der: “Daha çok ağlarsın! Hele senin pisliğini ve kusurunu kralımız iyice anlayıp seni yemek görevinden alsın; hizmetinden ayırarak huzurundan bir uzaklaştırsın da!..” Aslanın, dürüstlük konusunda evvelce deneyip emin bularak hizmetine aldığı bir çakal vardı. Ona, mahkemede hazır olmasını, taraflar arasında cereyan eden konuşmaları belleyip kendisine haber vermesini emretmişti. Bu çakal mahkemeden kalkıp kralın huzuruna gitti ve ona anlattı bütün konuşulanları. Duydukları üzerine aslan, domuzların başkanını hemen sofra hizmetinden aldı; onun bir daha huzuruna çıkmamasını ve gözüne görünmemesini emretti! Dimne’nin tekrar hapse tıkılmasını istedi! Gün bitmiş, bütün olanlar ve söylenen her şey kaydedilmiş, kaplan mührünü basmış ve herkes evine dönmüştü.
***

Aslanın özel hizmetkârı çakal Revzebe ile Kelile birbirlerini severlermiş. Revzebe aslanın nezdinde kabul gören biriymiş... Kelile, arkadaşı Dimne’nin başına gelenler için üzüntü duyuyor, çok acıyormuş ona. Kendisi ve arkadaşı adına endişeleniyormuş. Sonunda bütün bunlara dayanamayıp hastalanmış ve ölmüş. Özel hizmetkâr Revzebe, Dimne’nin yanına gitmiş ve Kelile’nin derin bir üzüntüye garkolarak vefat ettiğini haber vermiş. Dimne ağlamış, üzülmüş. Revzebe’ye şöyle demiş:
88

Vücudun herhangi bir yerini hafifçe çizip üzerine boynuz, bardak ya da şişe oturtarak kan alma.

“En iyi dostumun ayrılığından sonra ne yapayım bu dünyayı! Ama Tanrı’ya şükür ki Kelile ölmeden senin gibi hayırlı bir akrabayı bana miras bıraktı. Şuna eminim ki senin bana gösterdiğin ilgi ve alaka Allah’ın bana bir nimeti ve lütfudur! Benim için sen son ümit ve dayanaksın! Lütfuna sığınarak senden filan yere gitmeni; kardeşimle beraber binbir emekle yığdığımız ve Allah’ın izniyle bugünlere getirdiğimiz serveti bana ulaştırmanı rica ediyorum!” Revzebe, Dimne’nin dileğini yerine getirir. Para gelince Dimne hemen önündeki servetin yarısını ona verir ve şöyle der: “Sen aslanın huzuruna çıkma konusunda herkesten daha yetkilisin. Benim için bir şeyler yap, benimle hasımlarım arasında geçen konuşmalar krala arz edildiğinde onun benim için ne dediğini bir dinle bakalım. Sonra aslanın annesi benim hakkımda neler söylüyor; aslan onu onaylıyor mu, yoksa muhalefet mi ediyor! Hepsini aklına yaz, bakalım neler göreceksin!” Çakal Revzebe, Dimne’nin verdiği serveti alır, onunla böylece anlaşarak ayrılır oradan ve evine gidip aldığı paraları saklar. Ertesi gün aslan erkenden makamına kurulur. Kısa bir süre sonra adamları huzura çıkmak için izin isterler. O izin verince mahkeme kayıtlarını getirip önüne koyarlar. Aslan, onların ve Dimne’nin sözlerini okuyup anlayınca annesini çağırıp bunu ona da okur. Anne, mahkeme zabıtlarını dinleyince öfkeyle bağırır: “Kaba konuşursam beni kınama ama, sen kârını zararını bilmiyorsun! Hem bunlara kulak vermekten men etmemiş miydim seni ben? Çünkü bu sözler, bize kötülüğü dokunan ve hainlik eden suçlunun sözleri!” Sonra kızgın bir halde çıkıp gider anne aslan. Dimne’nin dostu olan Revzebe, gözünün önünde gerçekleşen bu tartışmadaki konuşmaların tamamını işitmiştir. Hemen Dimne’nin yanına koşarak olup biteni anlatır. Bu arada bir görevli gelir ve Dimne’yi alarak mahkemeye götürür. Dimne yargıcın huzuruna çıkarılınca reis oturumu açarak söze başlar: “Ey Dimne! Sözüne güvenilir biri senin hikâyeni bana bildirmişti. Aslında senin durumunu daha fazla inceleyip araştırmamız gerekli değil. Çünkü bilginler şöyle söyler: ‘Tanrı dünyayı ahiret için bir vesile ve bir mihenktaşı yaptı. Nitekim dünya, iyiliğe kılavuzluk eden, Cennet yolunu gösteren, Allah’ı bilmeye çağıran Nebiler89 diyarıdır.’ Senin durumun bizce sabittir. Hikâyeni bize anlatan kişi, kesinlikle sözüne güvendiğimiz biridir. Ancak kralımız senin durumun hakkında yeniden enikonu bir inceleme yapmamızı emretmiştir.” Dimne söze başlar: “Ey yargıç! Senin pek öyle yargıda adalete alışık olmadığını görüyorum! Oysa mazlum ve suçsuzları adil olmayan yargıçların eline bırakmak kralların adaletine yakışan bir tutum değildir! Bilakis masumların kayırılması ve adilce yargılanması gerekir! Nasıl olur da tutuklanışımdan bu yana üç gün geçmeden ve iyi bir sorgulama yapılmadan hakkımda keyfince ölüm fermanı veriyorsun? Ama ‘Alışana iyilik, kendi zararına bile olsa kolay gelir!..’ diyen doğru söylemiş!” Yargıç konuşur: “Şu hikmetli sözü gördüm eskilerin kitaplarında: Adaletli hâkim, iyinin işiyle kötünün işini birbirinden ayıracak ferasette90 olmalıdır. Böylece iyiyi iyiliği sebebiyle korur, mükâfatlandırır; kötüyü de kötülüğü nedeniyle cezalandırır! Hâkimler böyle yaptığında iyiler iyilik yapmaya arzulu olur, kötülükten sakınır kötüler! Evet ey Dimne! Yaptığın kabahati görmeli ve suçunu itiraf etmelisin! Artık her şeyi anlat ve tövbe et!”
89 90

Peygamberler. Hemen anlama, çabuk kavrama.

Dimne hemen yapıştırır cevabı: “Dürüst hâkimler bir zanna dayanarak hüküm vermezler! Ne seçkinler ne de avam91 kesimi için yapmazlar bunu. Çünkü onlar bilir ki zan başkadır, gerçek başka... Siz eğer benim suç işlediğim zannındaysanız, bilmelisiniz ki ben kendimi sizden daha iyi tanıyorum! Dahası benim kendi hakkımdaki yakın bilgim kuşku götürmez, sizin benim hakkımdaki bilginiz ise gayet şüphelidir! Suçumu kabul etmeyip başkasının üzerine atmak mı sizce benim kabahatim! Peki ben ithamlarınızdan uzak ve masum olduğumu bildiğim halde kendim hakkında yalan söyleyip öldürülmeye razı olsam, bunun mazereti sizce ne olabilir? Öz varlığım elbette en çok hürmet edilecek ve hakları korunacak varlıktır benim nezdimde! Bunu sizden kendime en uzak bulduğum birine de yapsam doğru ve haklı bir davranış olmaz, en yakın bulduğum birine de... Ne dini anlayışıma sığar bu, ne de karakterime uyar! Başkalarına asla yapmayacağım bir şeyi kendime hiç yapmam! Şimdi bu konuşmalardan vazgeçin artık hâkim bey! Eğer niyetiniz bana nasihat etmekse, bunun ne sırası ne de yeri... Yok amacınız beni oyuna getirmekse, şunu bilin ki en çirkin oyun hiç umulmayan biri tarafından oynanan oyundur. Nitekim oyun ve hile dürüst hâkimlerin işi değildir.
***

Şunu bilin ki sözleriniz ancak cahillere ve kötülere yaraşır cinsten. Hâkimlerin doğru davranışları ve doğru kararları, doğru kişiler tarafından benimsenir! Yanlış kararları ise aşağılık ve cüretkâr tabiatlı kişiler tarafından kullanılır, onların işlerini kolaylaştırır! Söyledikleriniz başınıza dertler açacak ve rezil olacaksınız kanaatindeyim hâkim bey! Kral, askerler, seçkinler ve halk nezdinde sağlam görüşlü, âdil, dirayetli, namuslu ve erdemli sayılman değil elbette bahsettiğim bela ve musibet. Ama nasıl oluyor da bütün bunları benim hakkımda da uygulamıyor ve o güzel hasletlerin hepsini bir kenara bırakıyorsun, işte asıl musibet ve rezillik bu!”
***

Hâkim, Dimne’nin sözlerini dinledikten sonra bir karara varması için aslana bildirdi durumu. Aslan bir süre düşündükten sonra annesini çağırdı ve her şeyi ona da anlattı. Anne, Dimne’nin sözlerini ince ince düşündü ve şöyle dedi oğluna: “Şimdi Dimne’nin seni geçmişte masum bir dostunu öldürmeye kışkırtmış olmasını önemsemekten çok, ben onun bazı oyunlar kurarak senin ölümüne ya da kötü bir duruma düşmene sebep olacağından endişe etmeye başladım!” Aslan karşılık verir: “Dimne hakkında sana kim haber getirdiyse bana bildir ki, onu öldürmem için kesin bir delil olsun!” Anne aslan: “Kimseye söylememem şartıyla bana sır veren birinin sırrını ifşa edemem! Çünkü ileride bir gün Dimne’yi alt ettiğimi anımsadığımda, bunu bilginlerin men etmiş olduğu sırrı ifşa yoluyla yaptığım düşüncesi sevincimi yarım bırakacaktır! Ama dur bakalım; bana sır emanet edene bir danışıp izin isteyeyim; ifşa etmeye razı olursa, bildiklerini sana kendi anlatsın!” Sonra aslanın annesi kaplana adam gönderir. Kaplan, annenin yanına gelir. Anne aslan ondan ricada bulunur, hakkın ortaya çıkması için elinden geleni yapsın diye... Ve kendisi gibi saygın birinin kaçınmaması gereken bir tanıklık yüküyle vicdanını karartmasını doğru bulmadığını belirtir. Mazlumlara yardım etmenin hem hayatta hem öldükten sonra mutlu olmak ve gerçeği ayakta tutmak

91

Halkın aşağı tabakası.

açısından önemli bir görev olduğunu da vurgular. Nitekim bilgeler şöyle demiştir: Kim bir ölü hakkında tanıklık etmekten kaçınır, bildiği şeyi gizlerse kıyamet günü kendi lehinde de tanıklık edemez!” Aslanın annesi, ta ki kaplan kalkıp aslanın yanına gidene kadar bu yoldaki sözlerini sürdürür. Kaplan aynen duyduğu şekliyle Dimne’nin itiraflarını aslana anlatır. Kaplanın tanıklık ettiğini işiten çita da krala haber gönderir; ‘Benim de söyleyeceklerim var!’ der. Bunun üzerine hapisten çıkarılan çita, Dimne’den duyduklarını anlatarak onun aleyhinde tanıklık yapar. Sonunda aslan kaplan ile çitaya sorar: “Durumumuzu ve Dimne hakkında yaptığımız yoğun soruşturmayı bildiğiniz halde sizi şimdiye kadar tanıklık etmekten alıkoyan nedir?” İkisi de şöyle derler: “Tek kişinin yapacağı tanıklığın karar almada yeterli olmadığını biliyor, bu yüzden de nihai karara yardımı olmayacak bir harekete kalkışmayı doğru bulmuyorduk. Sonunda birimiz tanıklık edince, diğerimiz de koştu bunun için!” Aslan onların bu savunmalarını kabul eder, sonra da Dimne’nin zindanda öldürülmesini emreder. Böylece Dimne rezil bir halde öldürülür! Bu hikâyeyi dikkatle okuyan şunu anlar ki, entrika ve hileler düzenleyerek başkalarının zararı pahasına kendi menfaati peşinde koşan kimse eninde sonunda kendi hazırladığı tuzağa kendisi düşecektir mutlaka!

TASMALI GÜVERCİN HİKÂYESİ
Hükümdar Debşelîm, filozof Beydebâ’ya dedi ki: “İki yakın dostu yalancı birinin nasıl ayırdığına dair anlattığın ibretli hikâyeyi dinledim. Şimdi uygun görürsen sıkı dostların ilk tanışmalarından ve birbirlerine olan faydalarından bahset bana.” Filozof Beydebâ: “Akıllı kişi hiçbir şeyi dostlara denk tutmaz! Çünkü dostlar her hayırda yardım eden ve zor günde teselli kaynağı olan kişilerdir! Buna en güzel örnek tasmalı güvercin, fare, ceylan ve karga arasında kurulan dostluğun hikâyesidir.” Hükümdar merakla sordu: “Bu nasıl olmuş?” Beydebâ anlatmaya başladı: “Rivayete göre, Sekâvendecin memleketinin Dâher kenti civarında bir bölge varmış avı bol, avcısı eksik olmayan... Ve oradaki sık yapraklı, dalları karmakarışık bir ağaçta bir karga yuvası bulunuyormuş. Karga yuvasında unutulmuşken, bir gün ağaca doğru yaklaşan çirkin suratlı, kötü yürekli bir avcı görür, omzunda bir ağ, elinde ise bir değnek vardır... Ondan çok korkup kendi kendine söylenir: “Bu adam ya benim ya da başkasının canına kıymak için buraya gelmiştir mutlaka... Yerimden hiç kımıldamayayım da ne yapacağına bir bakayım!” Avcı ağını kurar, üzerine hububat saçar, yakında bir yere gizlenir... Az bir zaman sonra güvercinlerin efendisi olan tasmalı güvercin oraya uğrar yanında bir sürü güvercinle. O da arkadaşları da tuzağı göremezler. Tanelerin üzerine konarlar onları yemek için. Ama hepsi de ağa takılıp yakalanırlar. Avcı mutluluk ve neşe içinde yaklaşır. Bütün güvercinler çırpınmakta, herkes kendi canını kurtarmaya çalışmaktadır. Tasmalı güvercin der ki: “Kurtuluş yolu ararken aranızdaki dayanışmayı bozmayın! Hiçbiriniz canını, arkadaşının canından daha değerli görmesin! Aksine işbirliği yapmalıyız. Hep birlikte ağı havalandıralım. Böylece her birimiz, yekdiğeri sayesinde kurtulmuş olacaktır!” Güvercinler toplu hareket edip yardımlaşarak yerden kaldırırlar ağı. Havada yükselirler. Ama avcı hemen öyle vazgeçmez, birazdan konmak zorunda kalacaklarını düşünmektedir. Bu arada karga kendi kendine, “Güvercinleri takip edeyim de işin sonunun nereye varacağını göreyim!” der. Tasmalı güvercin çevresine bakınır ve avcının kendilerini izlediğini fark eder. Bunun üzerine güvercinler, dönerek şöyle der: “Bizi izlemeye kastetmiş anlaşılan bu avcı! Ve açık alanda kalmaya devam edersek bizden vazgeçmeyecek, takip etmeyi sürdürecektir. Ama eğer yerleşim bölgesine doğru gidersek kendimizi ondan gizleyebiliriz, sonunda bırakır peşimizi! Daha sonra da falan yerdeki farenin mekânına gideriz, o dostumdur benim. Şayet oraya kadar varabilirsek, bu ağı yırtıp kopararak bizi kurtarır o.” Güvercinler hemen yaparlar bunu. Böylece avcı onlardan ümidi keser ve çekip gider. Karga onları takibe devam eder. Farenin yanına vardıklarında tasmalı güvercin inişe geçmelerini emreder diğer güvercinlere. Hep birlikte yere konarlar. Farenin tehlikelere karşı hazırladığı yüz tane yuva deliği vardır. Tasmalı güvercin onu ismiyle çağırarak; “Ziyrek, ziyrek!” diye seslenir. Fare yuvasından karşılık verir: “Kimsin sen?” “Ben dostun tasmalı güvercin!” Fare hemen ona doğru koşar ve durumunu görünce şaşkınlıkla sorar:

“Nedir bu zor duruma düşüren böyle seni?” Güvercin anlatır: “Bilmez misin ki, başa gelen iyi ve kötü her şey kişinin yazgısıdır. İşte beni de kendi yazgım düşürdü bu vartaya! Kuşkusuz benden daha güçlü olan ve daha önemli konumda bulunan biri de kaçamaz yazgıdan asla. Değil mi ki güneş ve ay bile kaçamıyor, tutuluyor takdir edildiği gün ve saatte!” Sonra fare başlar tasmalı güvercinin düğümlerini kemirmeye. Tasmalı güvercin itiraz eder: “Kemirmeye diğer güvercinlerin düğümleriyle başla, ondan sonra gel benim bağımı kemir!” Ama güvercin birçok kez bu uyarıyı yapsa da fare dinlemez, önce ondan başlar ve bir yandan da çıkışır: “Ne çok tekrar ettin şu sözü! Senin canın yok mu sanki! Kendine hiç mi acımıyorsun, nefsinin de hakkı var sende!” Tasmalı güvercin: “Önce benim düğümümü kemirdiğinde sıkılıp da diğerlerininkini kemirmede tembellik gösterirsin diye korkuyorum ben! Ama eğer işe onlardan başlarsan biliyorum ki ne kadar yorulup bıksan da benim ağın içinde kalmama için elvermez.” Fare: “Sana olan sevgimi ve eğilimimi arttıran şey de işte bu!” der. Sonra ağı kemirmeye koyulur ve işin sonuna gelince diğerleriyle birlikte tasmalı güvercini de kurtarır.
***

Karga, farenin yaptıklarına tanık olunca onunla arkadaş olmayı arzuladı. Sonra yaklaşıp ismiyle seslendi ona. Fare başını çıkarıp baktı ve ne istediğini sordu. Karga: “Seninle arkadaş olmak istiyorum!” “Peki ama, aramızda hiçbir bağlantı yok ki! Akıllı kimse tanıdığı, bildiği yolu izler; bilmediği şeyin ardına takılmaz! Üstelik sen avcısın, ben de senin avınım!” Karga: “Doğru! Sen benim avımsın. Ama her ne kadar yemeğim olsan da, bana öyle çok büyük bir fayda sağlayıp da ihtiyacımı giderecek türden bir şey değilsin hani! Oysa senin dostluğunu kazanmak, zannettiğinden çok daha önemlidir benim için. Arkadaşlık teklifimi reddetmek sana yakışmaz. Zaten beni sana çeken güzel huyun, sağlam karakterin apaçık ortada olan bir gerçektir. Gerçi sen bunu açığa vurmak istemedin, ama akıllı kişi ne kadar gizlese de çıkar yine fazileti ortaya; tıpkı ne denli saklanırsa saklansın güzel kokusunun yayılmasına mani olunamayan misk gibi!..” Fare: “Düşmanlığın en şiddetlisi karakterden doğan ezeli düşmanlıktır. Bu da iki türlüdür. Biri fil ile aslan arasında olduğu gibi dengi dengine bir düşmanlıktır ki bazen aslan fili, bazen de fil aslanı öldürür. Diğer tür düşmanlık ise, hasımlardan birinin öbüründen çok daha güçlü olduğu düşmanlıktır; benim kediyle ya da seninle olan düşmanlığımız gibi!.. Seninle aramızdaki düşmanlıkta sen hiç ziyan etmezsin, hep ben olurum zarara uğrayan! Su ne kadar ısıtılırsa ısıtılsın ateşin üzerine döküldüğünde onu söndürmesine mani değildir bu onun! Düşmanıyla dost olan kişi koynunda yılan taşıyan adama benzer. Akıllı kimse hiçbir zaman kabiliyetli bir düşmanıyla dostluk kurmaz!”
***

Karga: “Söylediklerini anladım. Ama sen erdemiyle uygun seçimi yapacak ve sözlerimin doğruluğunu

fark edecek bir karakterdesin! “Aramızda bir bağlantı yok!” diyerek kestirip atacak biri değilsin! Akıllı ve asil kimseler yaptıkları iyiliğe karşılık beklemezler. İyiler arasında arkadaşlık çabuk kurulur, bozulması ise yavaştır! Örneğin altın sürahi kolayca kırılmaz, eğer çatlar ya da kırılırsa çabucak eski haline getirilebilir ve hemen tamir edilir! Oysa kötülerin arasındaki dostluk çok çabuk bozulabilir, düzelmesi ise uzun sürer. Aynı toprak testi gibi; küçük bir darbeyle hemen kırılabilir ama onarılması mümkün değildir... Asil kimse, kendi gibi asil olanı sever. Oysa adi karaktere sahip kişi, ya bir çıkar için ya da korktuğundan arkadaş olur! Ben senin dostluğuna ve iyiliğine muhtacım! Çünkü sen asil birisin! Sen beni kendine dost sayana kadar kapında aç susuz bekleyeceğim!” Fare: “Tamam, senin dostluğunu kabul ettim! Çünkü ben asla birinin ihtiyacına kayıtsız kalamam! Seninle bu ilk konuşmamız kendimi sağlama almak istediğim için böyle geçti. Çünkü eğer beni aldatacak olursan, ‘Fare de ne kadar çabuk kanıyormuş!’ demeni istemedim doğrusu!” Sonra deliğinden çıktı fare ve kapının kenarında durdu. Bunun üzerine karga ona sordu: “Yanıma kadar gelip benimle daha candan dost olmanı engelleyen nedir? Yoksa sana zarar vereceğime dair bir kuşku mu taşıyorsun içinde hâlâ?” Fare yanıt verdi: “Dünya ehli, iki türlü alış veriş yaparak birbirleriyle irtibat kurar ve dost olurlar. Biri sahip olduğu canı, diğeri elindeki malı sunar! Canını ortaya koyabilenler halis dostturlar. Malını takdim edenler ise, birbirine karşılıklı faydası dokunarak yardımlaşan kimselerdir. Bazı dünyevi yararlar için iyilikte bulunan kimse, kuşlara tane atan avcıya benzer eli açıklık konusunda. Bunu onların yararına yapmaz, kendi menfaati için yapar. Can sunmak elbet mal sunmaktan daha üstündür! Ben de sana güvenerek canımı koydum ortaya! Senin yanına gelmemişsem, asla sana kötü zan besliyor oluşumdan değildir. Ama bilirim ki senin özelliklerini taşıdığı halde hakkımda senin gibi düşünmeyen birçok arkadaşların var!”
***

Karga: “Dostluğun alametlerinden biri de dostun dostuna dost, düşmanına düşman olmaktır. Seni sevmeyecek hiçbir dostum yok benim. Dahası benim türümden sana düşmanlık edecek biriyle hemen bütün ilişkimi koparabilirim!” Böylece fare, karganın yanına geldi ve tokalaşıp samimi oldular. Hemen alışmışlardı birbirlerine. Öyle ki aradan günler geçince karga şöyle dedi fareye: “Senin yuvan insanların gelip geçtiği yola çok yakın. Bazı küçük çocukların seni taşlayacağından endişe ediyorum. Benim herkesten uzak bir mekânım var, orada arkadaşım kaplumbağa yaşıyor. Balığı bol, bereketli bir yer orası, kolaylıkla yiyecek bir şeyler bulabiliriz... Emniyet ve huzur içinde yaşayabilmemiz için oraya götürmek istiyorum seni!” Fare bu fikri onaylar: “Tamam, bahsettiğin yere vardığımızda sana anlatacağım hikâyeler var. Artık yerine getirebilirsin isteğini!” Böylece karga, fareyi tutup kuyruğundan havalanır. Söylediği yere varıncaya kadar uçar onunla birlikte. Kaplumbağanın bulunduğu pınara yaklaştıkları zaman kargayla beraber bir fare gören kaplumbağa ürker, gelenin eski dostu olduğunu anlayamaz ilk anda. Ama karga seslenince hemen yanına çıkar. Ve sorar ona: “Böyle nereden çıkıp geldin?” Karga ona hikâyesini anlatır; güvercinleri nasıl izlediğini ve o ana kadar fareyle aralarında

yaşananların hepsini... Kaplumbağa farenin yaptıklarını öğrenince hayran olur onun akıllılığına ve vefakârlığına. “Hoş geldin!” diyerek onu ağırlar ve sorar: “Hangi sebeple buralara kadar geldin peki?” Karga: “Kaplumbağaya cevabının yanında bana sözünü ettiğin hikâyeleri de anlat! Çünkü artık senin için ben neysem o da o!”
***

Fare başlar anlatmaya: “Mârût kentinde yaşadım hayatımın ilk yıllarını. Zâhit ve âbid92 bir adamın evinde kalıyordum. O yalnız yaşıyordu, ne bir ailesi ne de çoluk çocuğu vardı. Her gün kendisine getirilen bir sepet yiyecekten ihtiyacı kadarını yer, geri kalanını bir köşeye asardı. Ben âbidi gözler, o evden çıkar çıkmaz sepete sıçrardım. Bulduğum her şeyi ya mideye indirir yahut diğer farelere atardım. Defalarca o âbid benim ulaşamayacağım bir yere sepeti asmayı denediyse de başaramadı. Bir gece bir misafir geldi ona. Birlikte yemek yediler ve sonra sohbete başladılar. Adam misafire nereden gelip nereye gitmekte olduğunu sordu. Misafir çok yerler gezmiş, garip olaylara tanık olmuştu. Dolaştığı şehirleri ve gördüğü acayiplikleri âbide anlatmaya başladı. Bu arada beni ürkütüp sepetten uzak tutabilmek için âbid ikide bir ellerini çırpıp duruyordu. Misafir bu duruma öfkelendi ve bağırdı: “Ben seninle konuşuyorum, sense alay ediyorsun! Peki ne diye soru soruyorsun bana?” Ondan özür diledi âbid ve dedi ki: “El çırpışım bir fareyi kaçırmak için. Beni acze düşürdü şu minik hayvan. Eve ne koysam yiyip bitiriyor!” Misafir sordu: “Bir tek fare mi yapıyor bunu, yoksa çok mu fareler?” Âbid cevap verdi: “Evde fare çok var... Ama özellikle içlerinden biri alt etti beni, hiçbir çare bulamıyorum ona karşı!” Misafir: “Şimdi sen bana ‘Bu kadının ayıklanmış susamı vererek ayıklanmamışını satın almasında bir iş var!’ diyen adamın sözünü anımsattın.” Âbid sordu: “Bu nasıl olmuş?”
***

Misafir anlattı: “Falan şehirde oturan bir adamın misafiri olduydum bir keresinde. Akşam yemeğini yedikten sonra adam yatağımı hazırladı, kendisi de yatağına çekildi. Sabaha doğru karısına şöyle dediğini işittim onun: “Birkaç kişi çağırmak istiyorum yarın yemeğe, onlar için de bir yemek yapıverirsin.” Kadın cevap verdi: “Evinde çoluğuna çocuğuna ancak yetecek yemeğin varken nasıl oluyor da insanları yemeğe davet ediyorsun? Sen elindekini silip süpüren bir adamsın, yarın için kenara bir şeyler koymayı hiç düşünmüyorsun.”

92

Sofu, dinin yasak ve buyruklarına sıkı sıkıya uyan.

Adam: “Yedirdiğimiz ve sadaka verdiğimiz hiçbir şey için pişmanlık duymamalısın! Çünkü toplayıp biriktiren kişi sonunda kurdun akıbetine uğrayabilir.” Kadın: “Peki nasıl olmuş bu dediğin?”
***

Adam: “Rivayete göre bir gün bir avcı yayını, okunu alıp ava çıkar. Daha pek fazla ilerlememişken bir ceylan vurur. Ceylan sırtında evine dönerken karşısına bir yaban domuzu çıkar. Attığı okla onu vursa da domuz saldırıya geçerek avcıya yetişir. Sivri dişleriyle vurduğu gibi avcının yayı elinden uçar ve ikisi de cansız olarak yere düşer! Oradan geçen bir kurt; ceylan, adam ve domuzdan oluşan cesetleri görünce, “Bu adam, ceylan ve domuz beni günlerce doyurur... Ben ziyafetime şu yay kirişiyle başlayayım, bu günlük yiyeceğim de bu olsun bari!” der. Kurt kirişi kemirmeye başlayınca kiriş ansızın kopar; yayın eğri ucu fırlar, kurdun boğazına vurur ve hayvan ölür! Sana bu misâli, saklayıp biriktirenin vahim akıbetini öğrenesin diye anlattım.” Kadın: “Ne iyi ettin bunu anlatmakla! Yanımızda altı yedi kişiye yetecek kadar pirinç ve susam var. Sabahleyin erkenden yemek yapmaya başlayacağım, kimi istersen çağır!” Sabahleyin kadın susamın kabuklarını ayıklayıp kurusun diye güneşe yayar. Sonra kuş ve köpeklerden kollaması için bir çocuğunu susamların başına dikip kendi işine koyulur. Ama çocuk dikkatsiz davranınca bir köpek gelip susamların altını üstüne getirir. Kadın susamdan iğrenir ve onunla yemek yapmayı içi kaldırmaz. Böylece alıp pazara götürür onları ve o susamları verip aynı ağırlıktaki ayıklanmamış susam ile değiş tokuş yapar! Tesadüfen ben de pazardaydım o sırada; bu alış verişi gören bir adam şöyle diyordu: “Bu kadının ayıklanmış susamı vererek ayıklanmamış olanı almasında bir iş var!” Şu bahsetmiş olduğun fare için de aynı söz geçerli; hani seni illâllah ettirecek dereceye nasıl getirdiğini bilemediğin fare için!.. Şimdi bana bir kazma bul! Belki onun yuvasını kazıp ne işler çevirdiğini anlayabilirim!” Hemen âbid komşularının birinden ödünç bir kazma aldı ve misafire getirdi. Ben o sırada kendi yuvamda değildim. Başka bir delikten onların konuşmalarını dinliyordum. Benim yuvamda, içinde yüz altın bulunan bir kese vardı ve hiç bilmiyordum oraya onu kimin koyduğunu!.. Misafir kazdı, kazdı ve sonunda altınlara kadar ulaştı. Hemen onları aldı ve âbide dönüp dedi ki: “İşte bu farenin, bulunduğu yerden rahatça sıçrayabilmesini sağlayan şu altınlardır! Çünkü para onu kuvvetli kılıyor, anlayışını güçlendirip kendine güvenini artırıyordu. Bundan böyle, onun her zamanki gibi sıçrayamadığını göreceksin oradan!” Ertesi gün olduğunda beraberimdeki fareler yine toplanmışlardı. Bana, “Acıktık, sen bizim umudumuzsun!” dediler. Yanımdaki farelerle birlikte sepete her zaman sıçradığım yere gittim; defalarca denedim ona ulaşmayı, ama bir türlü başaramadım. Böylece aczim gün gibi ortaya çıktı diğer farelerin önünde. Onların benim hakkımda şöyle dediklerini işittim: “Bırakın şunu, hiç kimseye bir faydası olmaz. Doğrusu onu bu durumda görmek hiç beklemediğimiz bir şeydi; şuna bakın, birilerine muhtaç bir hali var!” Beni terk edip düşmanlarımın safına geçmişlerdi. Tam bir vefasızlık örneği sergiliyorlardı. Beni kıskanan hasımlarımla dedikodumu yapmaya başlamışlardı. Kendi kendime dedim ki: Meğer dostlar, destek olanlar, arkadaşlar hep para ile varmış... Nitekim bir şey yapmak

istediğinde parası olmayan kişiyi mahrumiyet ve yetersizliğin çaresiz duruma soktuğunu gördüm; tıpkı kış yağmurundan vadilerde arta kalan, ne bir nehre ne de başka bir mecraya ulaşamayıp toprak tarafından emilen su gibi!.. Artık anladım ki iyi dostları olmayan kişi, kimsesiz gibidir. Evladı olmayanın, ünü ve hatırası olmayacaktır. Serveti olmayanın ise ne aklı vardır, ne dünyası ne de ahireti!.. Çünkü bir adam fakirleşti mi yakınları ve dostları ondan uzaklaşırlar. İnsanların elindekine muhtaç olan fakirin hali, tuzlu toprakta yetişip her tarafından kemirilerek cılızlaşmış olan ağaca benzer. Ve gördüm ki bütün belaların başıdır fakirlik, her üzüntüyü kendine çeker ve kişiyi dedikodu malzemesi haline getirir. İnsan fakirleşti mi önceden ona güvenen kişi şimdi onu suçlamaya başlar! Zamanında onun için olumlu düşünenlerin gözünde o pek de iyi biri değildir artık! Nitekim başkası da suç işlese, kabahat yine fakirin başına kalır. Hiçbir sıfat yoktur ki zengin için övünç, fakir için kınanma vesilesi olmasın! Fakir cesaretli olsa çılgın derler; cömert olsa israfçı derler; uysal olsa aciz derler; ağırbaşlı davransa aptal derler. Ölüm, insanı başkasından bir şey istemeye muhtaç eden yoksulluktan daha kolaydır, özellikle de cimri ve karaktersiz kimselerden!.. Asil birinden elini yılanın ağzına sokup oradan zehir çıkararak yutması istense, kuşkusuz bu iş ona cimri ve alçak birinden istekte bulunmaktan daha kolay gelir ve tercihe layık görünür! Misafirin paraları alınca âbidle paylaştığını görmüştüm. Kendi payını âbid bir keseye koyup gece çöktüğünde yanı başına bıraktı. Ben o altınların bir kısmını alıp yuvama götürmeyi planlıyordum. Bu altınlar sayesinde gücümün artacağına ve dostlarımın bana döneceğine inanıyordum. Bu niyetle, uyumakta olan âbidin yanına vardığımda karşımda misafiri buldum! Elindeki kocaman bir sopayı başıma indiriverdi! Can acısıyla sıçrayıp yuvama koştum. Ama yaramın acısı dinince yine hırs ve açgözlülüğe kapıldım. Yine evvelki amaçla deliğimden çıktım. Bir de ne göreyim, misafir beni gözlüyormuş meğer! Bir darbe daha indirdi ve bu kez kan çıktı! Takla attım, olduğum yerde döndüm... Yuvama bayılacak vaziyette ulaştım! Canım çok yanmış, artık paradan tiksinmiştim. Artık adını bile işitmek istemiyor, hatırladıkça ürperiyor, endişeyle titriyordum. Sonra kesin olarak fark ettim ki insanı dünyada belaya düşüren şey, sonu gelmez ihtiraslar ve aç gözlülüktür. Dünyayı çok seven, daima musibet, zorluk ve yorgunluk içindedir. Ama şunu da anladım ki rızık uğruna yorucu ve uzun yolculuklara çıkmak, içtenlikle cömertlik eden kişiye el açmaktan daha kolay gelir bana! Kanaat93 gibi güzel bir şey görmedim. İşte halime rıza gösterip kanaatkâr biri oluncaya dek başıma bunlar geldi. Kırlara taşınmış, âbidin evinden ayrılmıştım. Orada bir güvercin dostum oldu. Onun arkadaşlığı beni sadakatli olmaya sevk etmişti. Sonra karga bana seninle arasındaki sevgi ve dostluk bağından bahsetti. Sana gelmek istediğini söyledi. Ben de onunla beraber sana gelmeyi arzuladım. Orada yalnızlıktan sıkılmıştım. Zaten hangi eğlence, hangi neşe dostlarla beraber olmaktan doğan sevince denktir ki? Ahbaplardan uzaklığın verdiği gam ve keder gibisi yoktur! Pek çok kez denedikten sonra anladım ki aklı başında olan kişi, ihtiyacından fazlasını istememeli şu dünyadan! İhtiyacı ise, sağlıklı kalabilmesine ve geçimini sağlayabilmesine vesile olacak kadar yiyecek ve içecek... Zaten bir insana içindekileriyle beraber bütün dünya verilse, o ancak bundan ihtiyacı nispetinde fayda sağlayabilir! İşte bu fikirle geldim sana kargayla beraber. Artık senin bir kardeşinim, sen de beni öyle gör bundan böyle!
***

93

Elindekiyle yetinme, fazlasını istememe.

Farenin sözleri bittikten sonra kaplumbağa kibar ve tatlı bir üslupla yanıt verdi: “Sözlerini dikkatle dinledim. Ne güzel şeylerden bahsettin öyle! Ancak benliğindeki kalıntılardan söz ettiğini fark ettim. Şunu bil ki sözün güzelliği, güzel işler sergilemeden tamam olmaz! Hasta, derdinin ilacını bildiği halde onunla tedavi olmuyorsa, bu bilgi hiçbir yarar sağlamaz ona; ne hastalığı hafifler ne de acısı diner!.. Bu güzel fikirlerini kullan ve yoksulluğuna üzülme! Erdemli kişi malı olmasa da saygı görür; tıpkı yatıp uzandığı halde kendisinden korkulan aslan gibi!.. Ve erdemsiz zengin, malı çok olsa da hor görülecektir; altın tasma takmış olan süslü köpek gibi!.. Gurbette bulunuşunu da büyütme sakın gözünde! Çünkü akıllı kişi için gurbetlik yoktur, o nereye giderse gitsin gücünü muhafaza eden aslan gibidir! Sen kendine verdiğin sözü tut ve meziyetlerini koru. Bunu yaparsan, suyun kendi yatağını aradığı gibi hayır da seni arayıp bulur! Kararlılık ve erdem, işlerinde azimli ve basiretli kişiler için var edilmiştir. Oysa tembel her zaman tereddüt içindedir, onurluluk onun semtine bile uğramaz! Denilmiştir ki, bazı şeyler kararsız ve devamsızdır; yaz bulutunun gölgesi, kötülerin dostluğu, direksiz bina, çok para!.. Akıllı kimse “malım az” diye üzülmez; çünkü onun sermayesi aklı ve önceden yaptığı iyi işlerdir. O yaptığı işin çalınmayacağına, yapmadığı bir şey için kınanmayacağına emindir. Böylelerine ahiret işinde de gafil olmamak yaraşır. Çünkü ölüm ansızın gelir, belirlenmiş bir vakti yoktur. Aslında sen bilgin biri olduğun için bu nasihatlere pek ihtiyaç da duymazsın. Ama yine de bunu kendime bir borç bildim. Çünkü sen bizim kardeşimizsin, öğüdümüz çok olur sana!..”
***

Kaplumbağanın fareye cevabını ve iltifatlarını duyan kargayı bu çok sevindirir ve der ki: “Gerçekten mutlu ettin beni, kibar davrandın! Bu tutumunla doğrusu sen de sevindirilmeyi hak ediyorsun! Dünyada en mutlu kişi, iyi dost ve arkadaşlarla sürekli evi dolup taşan kimsedir bence! Böyle birinin daima yanında iyi dostlardan bir cemaat bulunur; beraber olmaktan her iki taraf da mutluluk ve sevinç duyar! Her an dostlarının işlerini ve ihtiyaçlarını gözetir böyle bir ev sahibi. Nitekim asil kişinin ayağı sürçtüğünde onun elinden tutacak kişi de asil biri olacaktır; tıpkı bir fil çamura saplandığında yine onu bir filin çıkarması gibi!..”
***

Karga böyle konuştuğu sırada koşarak oraya doğru bir ceylan geldi. Kaplumbağa korkuyla suya daldı, fare oracıktaki deliğe sıvıştı ve karga uçup bir ağaca kondu. Sonra ceylanı kovalayan var mı diye çevreyi kolaçan etmek için gökyüzünde daireler çizdi karga. Baktı, ama bir şey göremedi. Bunun üzerine fare ile kaplumbağaya seslendi. Onlar da dışarı çıktılar. Kaplumbağa ceylanın suya baktığını görerek ona dedi ki: “Susadıysan çekinme, iç! Korkacağın bir şey yok onda!” Ceylan yaklaştı suya doğru; kaplumbağa hemen onunla merhabalaşarak buyur etti ve sordu: “Nereden geliyorsun böyle?” Ceylan yanıt verdi: “Şu tenhada otlanıyordum. Ama bir zamandır avcılar beni oradan oraya kovaladıkları için bugün yine bir siluet gördüğümü sandım ve avcı olmasından korktum!” Kaplumbağa: “Artık korkma! Biz buralarda hiç avcı görmedik. Sana sevgimizi verir ve yerimizi paylaşırız. Su ve ot boldur burada. Gel sen de bizim dostumuz ol!” Böylece onlarla kalır ceylan da. Onların toplandıkları bir gölgelik vardır. Orada sohbete dalar, mazideki hadiselerden bahsederler. Yine bir gün karga, fare ve kaplumbağa gölgeliğe geldiklerinde

ceylan ortalıkta yoktur. Bir süre onu bekledikleri halde ceylan gelmez. Hayli vakit geçince başına kötü bir şey gelmiş olmasından endişe etmeye başlarlar. Fare ve kaplumbağa, kargaya dönerek: “Bir bak, yakınlarımızda bir şey görecek misin?” derler. Karga havalanır, daireler çizer, çevreyi gözden geçirir. Bir de ne görsün?! Ceylan tuzağa düşmüş çırpınıyor! Hızla dostlarının yanına uçup, durumu anlatır. Kaplumbağa ile karga fareye dönerek: “Bu ancak senin halledebileceğin bir mesele! Haydi yardım et kardeşine!” derler. Fare süratle koşup ceylanın yanına varır. Ve ona sorar: “Nasıl oldu da senin gibi zeki ve dikkatli biri bu belaya düştü?” “Kadere karşı aklın ne hükmü olabilir ki!” diye karşılık verir ceylan. Bu arada kaplumbağa da yanaşır oraya. Ceylan ona der ki: “Yanımıza gelmekle hiç iyi etmedin! Şu anda fare ipleri kemirmiş olsa ve avcı buraya ansızın çıkıp gelse ben kaçabilirim, fare için delik çok, karga da uçuverir. Oysa sen ağırsın, hızlı koşamazsın! Korkarım avcının sana bir zararı dokunur!..” Kaplumbağa cevap verir: “Dostların ayrılığına rağmen yaşamak mümkün mü ki! Dostun ayrılığı dost için yüreğinin sökülüp alınması gibidir. Artık sevinç ona haramdır; hiçbir şey görmez olmuştur gözü!” Kaplumbağanın sözleri daha bitmemişken avcı çıkagelir. Fare de tam o sırada tuzağın ipini kesmeyi bitirmiştir! Ceylan hemen koşup canını kurtarır, karga halkalar çizerek uçar, fare de girecek bir delik bulur. Ortada kaplumbağadan başkası kalmaz. Avcı ağın iplerini parçalanmış görünce sağa sola bakınır, kımıldanan kaplumbağayı fark eder. Hemen kaplumbağayı alıp bir yere bağlar. Az sonra karga, fare ve ceylan toplanırlar. Avcıyı gözetlemeye başlar ve onun kaplumbağayı bağlamış olduğunu görünce çok üzülürler. Fare der ki: “Henüz bir belayı atlatmadan daha şiddetlisine uğradık! ‘Kişinin ayağı takılmadıkça talihi yâver gider. Bir tökezledi mi de, düz arazide bile sürekli düşer!’ diyen ne kadar doğru söylemiş. Benim endişem en iyi arkadaşımız kaplumbağa için. Hiç karşılık beklemeyen bir dostluktu onunki, asil ve onurlu bir dostluk! Bir babanın evladına olan dostluğundan daha üstün bir dostluktu bu. Yalnızca ölümün zevale94 uğratacağı bir dostluk! Sürekli belanın tasarrufuna emanet edilmiş, döndürülüp duran bedene ne yazık; hiçbir şey devamlı olmaz onun için! Doğan yıldızın doğuşu ve batan yıldızın batışı sürekli olmadığı gibi, o da bir halde sabit kalamaz! Birlikte geçen güzel günlerden sonra dostlardan ayrılık, yaraları deşilen birinin duyduğu acıyı hissettirir!” Ceylan ile karga, fareye derler ki: “Biz de seninle aynı endişeyi paylaşıyoruz. Ama edebi sözlerinin hiçbir yararı olmaz kaplumbağaya. Şu sözde de dediği gibi: İnsanlar bela ve felaket zamanlarında, güvenilir kişi alış verişte, kadın ve çocuk fakirlikte gerçek yüzünü gösterir; dostlar da zor günde belli olur!” Fare söze atılır: “Aklıma bir çare geliyor; ceylan, sen gidecek ve avcının seni görebileceği bir yerde düşüp yaralı izlenimi vereceksin. Karga senin üstüne konacak ve senden et koparıyormuş gibi yapacak. Ben de koşup avcıya yakın bir yerde durarak onu gözetlerim. Belki de yanındaki av takımlarını atıp kaplumbağaya koşar. Şimdi ceylan kardeş; avcı sana doğru yakalarım ümidiyle geldiğinde, yaklaşmasını bekle ve
94

Zeval: (Burada) Yok olma, yokluk.

sonra ağır ağır kaçmaya başla. Acele etme ki senden ümidini kesmesin! Öyle ki seni yakalamayı an meselesi sansın. Böylece seni kovaladıkça bizden uzaklaşmış olacak. Mümkün olduğunca devam etmelisin buna. Bu arada ben, kaplumbağanın iplerini kemirip avcı geri gelmeden onu kurtaracağımı umuyorum.” Karga ve ceylan farenin salık verdiği gibi hareket ederler. Avcı onları görüp harekete geçmiştir. Ceylan avcıyı fare ile kaplumbağadan uzaklaşıncaya kadar peşinden koşturur. Bunun üzerine fare ipi kemirmeye başlar ve dostu kaplumbağayı kurtarır. Avcı, bitap vaziyette geri döndüğünde bir de bakar ki ipleri koparılmış! Aksayarak kaçan ceylanı tekrar düşününce avcının iyice aklı karışır; ceylan ile karganın hali ve karganın ceylanı yiyormuş gibi hareket edişi gözünün önüne gelir ve kemirilmiş iplere bakar! Adam içinden, “Burası perili ya da büyülü bir yer olmalı!” diye geçirir ve bir korku kaplar yüreğini! Sonra da sağına soluna hiç bakmadan kaçarak geri döner. Karga, ceylan, fare ve kaplumbağa yine gölgelikte bir araya gelirler. Sağ salim, emniyette ve eskisinden daha mutludurlar. Bu canlılar, küçük ve zayıf olmalarına rağmen dostluk ve samimiyetleri sayesinde ölümcül tuzaklardan defalarca kurtulmuşlar; dostluğun tadına vararak birbirlerine yararlı olmuşlardır. O halde kendisine akıl ve anlayış verilmiş, hayır ve şer ilham edilmiş, irade ve bilgi nimetleriyle donatılmış olan insanlar birbiriyle dostluk kurup yardımlaşmaya daha uygun ve daha layıktır! İşte samimi dostların ve gerçek arkadaşlığın hikâyesidir bu!

BAYKUŞ VE KARGALAR
Kral Debşelîm, filozof Beydebâ’ya dedi ki: “Candan dost olup aralarında yardımlaşanların hikâyesini dinledim. Şimdi bana, ne kadar yalvarıp pohpohlasa da aldanılmaması gereken düşman hakkında bir şeyler anlat.” Filozof, “Husumeti devam etmekte olan düşmana aldanan kişi, baykuşun başına kargaların getirdiği musibete uğrar!” dedi. Kral sordu: “Nasıl olmuş bu?”
***

Beydebâ başlar anlatmaya: “Rivayete göre bir dağda, dallarında bin karga yuvasının bulunduğu kocaman bir ağaç varmış. İçlerinden biri reisleriymiş onların. Bu ağacın yakınlarında ise bin baykuşun barındığı bir mağara varmış ve onların da başında kendilerinden bir kral!.. Baykuşların kralı bir gece dolaşmaya çıkar. Kargaların reisine karşı düşmanlık vardır yüreğinde. Kargaların reisi de baykuş kral için aynı düşmanlığı hissetmektedir. Ve kral baykuş arkadaşlarıyla birlikte kargalara yuvalarında bir saldırı düzenler. Bir kısmını öldürüp pek çoğunu da esir alır. Baskın geceleyin olup bitmiştir. Sabah olunca kargalar toplanır ve reise giderek derler ki: “Geceleyin baykuşların kralının bize ettiklerini biliyorsunuzdur. Bu saldırıdan hepimiz payımızı aldık; bazılarımız öldü, bazılarımız yaralandı, kanadı kırıldı kimimizin, kimimizin tüyleri yolundu, kimimizin de kuyruğu koparıldı! Ama asıl zorumuza giden şey, verdikleri hasardan ziyade bize karşı cüretkârlıkları ve yerimizi çok iyi biliyor olmaları. Gelip yine kolayca bulacaklar bizi; çünkü yerimizi biliyorlar. Ey reis emret, biz seninleyiz! Halimize baksana, bir çözüm düşün bize lütfen!” Kargalar arasında görüşlerine saygı duyulan beş bilge vardı. Önemli konularda hep onlara danışılırdı. Reis de çoğu kez onların fikirlerini sorar, önemli meselelerde onların da görüşünü alırdı.
***

Reis birinci kargaya sordu: “Bu durum hakkında senin önerin nedir?” Bilge karga cevap verdi: “Ben eski bilgelerle aynı fikirdeyim! Onlar derler ki: Güç yetirilemeyecek azılı düşmana karşı en iyi çare kaçmaktır!” Reis ikinci kargaya yöneldi: “Senin bu konudaki fikrin nedir?” O da birincinin görüşünü onayladı ve “firar” dedi. Ama reis razı olmadı ve söylendi: “Düşmanın hemen ilk baskınıyla kaçıp vatanımızı onlara bırakmayı doğru bulmuyorum. Bu bize yakışmaz. Toparlanıp düşmanlarımıza karşı hazırlık yapmalıyız. Harp ateşini tutuşturacağız. Ama saldırdıklarında gafil avlanmamalı, onları karşılamaya hazır olmalıyız. Asla geri çekilmeden çarpışmalıyız sonuna kadar! Kuvvetlerimiz her yönden onları karşılayabilmeli! Kalelerimizde korunabilmeli, kendimizi düşmana karşı savunmalıyız. Kâh saldırıp kâh geri çekilmeli ve fırsatı bulunca da ansızın son darbeyi indirmeliyiz ki düşmanımızın gözü korksun!”
***

Sonra reis üçüncü bilgeye sordu: “Senin görüşün ne?” Bilge karga cevap verdi: “Ben de doğru bulmuyorum o ikisinin fikrini. Casuslarımızı göndermeli ve her yere gözcüler

yerleştirmeliyiz. Düşmanla aramızda bizim öncü kuvvetlerimiz olmalı. Bizimle barış yapmak istiyorlar mı, kesin savaş niyetindeler mi, yoksa istedikleri fidye mi bilelim! Onların yalnızca mal peşinde olduklarını görürsek, barış için her sene bir miktar haraç vermeye değer; vatanımızda huzur ve emniyet içinde yaşamak için bu ödemeyi yapabiliriz. Zira kralların genel görüşüdür; bir düşman güçlenip de, can ve ülke adına tehdit oluşturmuşsa, yurdu, kralı ve halkı korumak için ellerindeki malı kullanırlar!” Reis dördüncü bilgeye sorar: “Senin barış hakkındaki fikrin nedir?” Dördüncü bilge cevap verir: “Ben barışı doğru bulmuyorum! Aksine vatanımızdan ayrılarak gurbetliğe ve geçim zorluğuna katlanmak, onurumuzu ayaklar altına alıp kendisinden üstün olduğumuz düşmana boyun eğmekten daha iyidir! Kaldı ki bugün baykuşlara barış teklif etsek, ancak çok ağır şartlar koşarak razı olacaklardır buna! Atasözünde diyor ki: ‘Düşmandan istediğini almak için bir miktar yanaş, ama çok fazla da yanaşıp seviyeni düşürme ki küstahlaşmasın! Sonra seni büsbütün aciz ve zayıf sayarak küçümseyici davranışlarda bulunur.’ Bunun misali güneşe karşı dikilen tahta parçasıdır. Biraz eğersen gölgesi uzar, büyür; ama çok fazla eğersen giderek kısalır gölge! Düşman bizim yakınlaşmamıza razı olacak da değil aslında. Ben de senin gibi savaşmak fikrindeyim!”
***

Bu sefer beşinci bilgeye sordu reis: “Sen ne diyorsun? Savaşı mı, barışı mı, yoksa vatanı terk etmeyi mi önerirsin?” Beşinci bilge karga cevap verdi: “Savaş deniliyor. Oysa kişinin baş edemeyeceği biriyle savaşmasının yolu yoktur! Derler ki: Kendini ve düşmanını iyice bilmeden harekete geçen ve hakkından gelemeyeceği düşmanla savaşa tutuşan kimse, kendi mezarını kazıyor demektir. Dahası, akıllı kimse hiçbir zaman düşmanını küçümsemez. Çünkü düşmanını küçük gören, düşmanı tarafından aldatılır; düşmana aldanan ise, onun elinden kurtulamaz. Ben baykuşlardan çok çekiniyorum doğrusu. Bizimle savaşmaktan vazgeçseler bile onlara asla güvenemem. Zaten sağduyulu kişi hiçbir şartta düşmanından emin olmaz. Çünkü düşman uzakta olsa sefer düzenlemesinden korkulur; yakında olursa ani baskın yapmasından endişe edilir ve tek başına ise hilesinden emin olunmaz! En akıllı ve uyanık millet, nafaka uğruna savaşmaktan kaçınandır. Çünkü savaş olmaksızın nafakanın temini; mal, düşünce ve işle olur. Oysa savaşla sağlanan nafakada yitirilecek olan, canlar ve bedenlerdir! Bence baykuşlarla savaşmayı siz de aklınızdan çıkarmalısınız ey reis! Çünkü kazanamayacağı bir savaşa giren, ancak kendini aldatmış olur. Sır tutan, yardımcılarını iyi seçebilen, halkın nazarında saygın ve güçlü bir reise yakışan, bu elindeki nimetleri korumasıdır ey kralım! Bana danıştığınız konunun alenen cevaplandırılması gereken kısmını cevaplandırdım! Bir kısmını ise gizli söylemek gerekir. Sırların da mertebeleri vardır. Bazı sırlar bir topluluğa söylenebilir, bazıları ise iki kişi arasında kalmalıdır. Benim size açacağım sır ise ancak dört kulağın ve iki dilin iştirak edeceği türdendir!” Bunun üzerine reis hemen kalkıp beşinci kargayla baş başa kalacağı bir köşeye çekilmiş ve ikisi konuşmuşlar. Reis ilk olarak ona şunu sormuş: “Baykuşlarla aramızdaki düşmanlığın nasıl başladığı hakkında bilgin var mı?” Bilge karga cevap vermiş: “Evet! Bir karganın söylediği bir söz üzerine başladı bu husumet!”

Reis: “Peki nasıl olmuş bu, karga ne söylemiş?”
***

Bilge karga: “Rivayete göre, önderleri olmayan bir grup turna varmış. Bir araya gelip baykuşlar kralının yönetiminde yaşama konusu üzerinde konuşmaya başlamışlar. Onlar bu meselede tartışırken yakınlarına bir karga konmuş. Turnalar, “Şu karga buraya gelse de onun fikrini sorsak!” demişler. Ve çok geçmeden karga onların yakınına gelmiş. Turnalar da hemen meselelerini bir de ona danışmışlar. Karga demiş ki: “Hiçbir yerde kuş kalmasa; tavuslar, kazlar, ördekler, devekuşları, güvercinler büsbütün tükense yine de çirkin görünüşlü, kötü ahlaklı, kıt akıllı, kindar, acımasız ve gündüz körü olan şu iğrenç kuşu, yani baykuşu seçmemeniz gerekirdi. Ama yine de bir baykuşu kendinize sultan ederseniz eğer, kendi işlerinizi görmek ve kendi aklınızla hareket etmek durumunda kalacaksınız; tıpkı gökteki ayı kendi hükümdarı sanan, ama sonuçta kendi görüşüyle hareket eden tavşanın yaptığı gibi!..” Turnalar hemen bunun nasıl olduğunu sormuş.
***

Karga başlamış anlatmaya: “Rivayete göre, fillerin yıllarca uğrayageldikleri bir yer varmış. Burada bir kuraklık baş göstermiş, suyu azalmış, pınarlar çekilmiş, bitkiler solmuş, ağaçlar kurumuş; filler fena halde susamış. Krallarına dert yanmışlar. Ve kral, su arasınlar diye elçilerini ve keşif kollarını salmış dört bir yana. Nihayet gönderilenlerden biri dönerek krala demiş ki: “Ay pınarı denilen suyu bol bir kaynak buldum falan yerde!” Bunun üzerine kral fil, herkesin su içmesi için adamlarıyla birlikte oraya doğru yola koyulmuş. Ama orası tavşanların arazisindeymiş. Koca filler, yuvalarında habersiz duran tavşanları çiğneyip çoğunun ölümüne sebep olmuşlar. Tavşanlar süratle toplanıp kendi hükümdarlarına dert yanarak, “Fillerin bize ne ettiğini haber almışsınızdır!” demişler. Tavşanların kralı: “Aranızda bir fikri olan varsa söylesin!” demiş. Feyruz adındaki bir tavşan öne çıkmış. Kral onu isabetli düşünceleri ve güzel ahlakıyla tanıyormuş. Bu akıllı tavşan demiş ki: “Kralımız uygun görürse beni fillere göndersin. Yanıma da emin birini katsın ki, olanları görüp söyleyeceklerimi işiterek kralımıza arzetsin!” Kral tavşan:“Sen güvenilir birisin! Teklifine razıyız. Şimdi fillere git ve benim adıma onlara istediğini ilet! Ve unutma ki elçi, anlayışı, aklı, nezaketi ve erdemiyle onu gönderenin akıl düzeyini belli eder. O halde nezaketli, yumuşak başlı ve ağır davran! Elçi kibar davranırsa kalpleri yumuşatır, kabalık ederse muhatabını gaddarlığa sevkeder.” Sonra tavşan mehtaplı bir gecede yola çıkıp fillerin yanına varır. Ama fazla yaklaşmaktan da kaçınır. İstemeyerek de olsa koca ayaklarıyla kendisini çiğneyip öldürmelerinden korkar. Daha sonra tepeye tırmanıp fillerin hükümdarına seslenir: “Beni elçi olarak ay gönderdi sana. Sözü ağır olsa da elçiye zeval olmaz!” Fillerin kralı ona getirdiği mesajın ne olduğunu sorunca, devam eder tavşan: “Ay diyor ki sana; zayıflarla kendini kıyas ederek her kim kuvvetine mağrur olup aldanırsa, onun başına kuvveti bela olur. İşte sen de, diğer hayvanlara karşı kuvvetinin üstünlüğünü görüp aldandın buna! Benim ismimi taşıyan pınara gidip oradan su içerek pınarımı bulandırdın! İşte ay

beni sana, bir daha böyle bir hareketi tekrarlamaman için uyarayım diye gönderdi. Eğer aynı hatayı yine yapacak olursan, gözlerin kör edilecek ve bu senin ölümün olacak! Eğer benim elçiliğimden bir kuşku duyuyorsan haydi pınara git, ben de katılayım sana!” Fillerin kralı tavşanın sözlerine çok şaşırmış. Pınara doğru elçi Feyruz’la birlikte yola koyulmuş. Şöyle bir bakınca pınara, orada ay ışığını görmüş. Hemen elçi Feyruz söze atılmış: “Şimdi hortumunla su al, onunla yüzünü yıka ve aya secde et!” Fil hortumunu suya salmış ve suyun yüzeyi hareket etmiş. Ayın titrediğini sanan fil sormuş: “Neden ay böyle titriyor? Sakın hortumumu suya daldırdığım için öfkelenmiş olmasın?” Tavşan Feyruz, “Evet!” diye karşılık vermiş. Bunun üzerine fil aya tekrar secde etmiş ve yaptığından ötürü af dilemiş. Asla bunun tekrarlanmayacağına ve arkadaşlarının da asla bir daha böyle bir şeye kalkışmayacağına dair kesin söz vermiş.” Beşinci bilge karga sürdürür konuşmasını: “Baykuş hakkında anlattıklarıma ek olarak şunu da söyleyeyim ki, o sahtekâr, hileci ve düzenbazdır! Oysa kralların en şerlisi halkını aldatandır. Düzenbaz kral belasına uğrayan kimse ve böyle kralın hizmetindekiler, kedinin idaresine giren tavşan ve “sıfrid” kuşunun uğradığı felakete uğrar!” Turnalar sormuşlar: “Bu olay nasıl olmuş?”
***

Karga da başlamış anlatmaya: “Komşum olan bir sıfrid95 kuşu vardı. Yuvama yakın bir ağacın gövdesinde yaşar, sık sık ziyaretime gelirdi. Sonra onu kaybettim. Nereye gittiğini bilmiyordum. Uzun süre göremedim onu. Ve bir gün sıfrid kuşunun yerine bir tavşan geldi, oraya yerleşti. Karşı çıkmak, onunla didişmek istemedim. Tavşan bir zaman orada kaldı. Daha sonra bir gün sıfrid kuşu geri döndü nedense! Ve yuvasının başına gelince tavşanı orada gördü. Bunun üzerine ona: “Bu yer benim, hemen terk et orayı!” dedi. Tavşan karşılık verdi: “Bu yuva şimdi bana ait! Benim gözetimimde! Seninki ise yalnızca bir iddia!.. Eğer davanda haklıysan, bana bunu ispatlamalısın!” Sıfrid: “Tamam, yargıç bize çok yakın. Haydi ona gidelim!” Tavşan yargıcın kim olduğunu sorunca, sıfrid cevap verdi: “Kendini ibadete adamış bir kedi var deniz sahilinde. Gündüzleri oruç tutar, bütün gece namaz kılar. Hiçbir hayvana eziyet etmez, asla kan dökmez! Hayatını otlarla ve dalgaların sahile attığı şeylerle sürdürür. İstersen ona başvuralım ve vereceği karara razı olalım.” Tavşan: “Eğer anlattığın gibiyse, ne diye razı olmayayım ki?” dedi. Sonra birlikte kediye gittiler. Ben de sürekli oruç ve namazla meşgul olan birinin yargıçlığını görmek için onları izledim. Tavşan ve sıfrid kuşunun kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu gören kedi, kalkıp namaza durdu. Huşu içinde boyun eğen bir zâhit havasına bürünmüştü. Bizimkiler kedinin bu halini görünce etkilendiler; saygıyla yaklaştılar, selam verdiler ve ondan aralarında hakemlik etmesini istediler. Kedi hikâyeyi anlatmalarını istedi, onlar da anlattılar.
95

Tarla kuşunun bir türü.

Kedi: “Artık iyice yaşlandım, kulaklarım ağır işitiyor. Biraz bana doğru yaklaşın da söylediklerinizi daha rahat işitebileyim!” Bunun üzerine ikisi ona yaklaştılar ve hikâyelerini yeniden anlatıp kararını sordular. Kedi: “Evet, sözünü ettiğiniz meseleyi anladım. Yalnız aranızda hüküm vermeden önce size biraz nasihatte bulunacağım; Allah’tan korkun ve ancak hak olanı isteyin! Çünkü hakkı arayan başarıya ve huzura erecektir, isterse aleyhinde karar verilsin... Bâtılı arayana gelince, o her zaman mağlup olacak, karar lehinde bile olsa hüsrana uğrayacaktır! Dünya ehline hiçbir şey yoktur dünyasından; önce yaptığı iyi işler hariç ne servet kalır yanında, ne de bir arkadaş!.. Akıllı adam tüm gücüyle kalıcı olana yönelir; ahirete faydası olan işler yapar, dünya tutkusuyla kendini kaybedip boş işlere dalmaz! Akıllı kişi için servetin değeri kuru balçık 96 mesâbesindedir. Basiretli kişi, kendine değer verdiği gibi diğer insanları da önemser; kendisi için istediği kadar, onlar için de iyilik ister; ve kendi nâmına bir zarara uğramamayı nasıl istiyorsa, diğer insanlar için de ister bunu!..” Sonra kedi, ona iyice alışıp daha da yaklaşsınlar diye bu ve buna benzer şeyler anlattı durdu. Sahiden de ona iyice yaklaştılar tavşan ve sıfrin kuşu. Sonra kedi ansızın onların üstüne atlayıp ikisini de öldürdü!”
***

Karga hâlâ konuşmasını sürdürmektedir: “İşte böyle!.. Size anlattıklarımın dışında daha pek çok uğursuz özellikleri mizacında toplamıştır baykuş! O halde sakın ola ki baykuşu başınıza kral yapmayasınız!” Karganın bu sözlerini dinleyen turnalar baykuşu kendilerine kral seçmekten vazgeçerler. Ama o civarda konuşulan şeyleri işitmiş olan bir baykuş varmış meğer! İşte bu baykuş kargaya demiş ki: “Sen yüreğime hiç kapanmayacak bir yara açtın! Doğrusu sana bunu yapmanı gerektirecek bir kötülük ettiğimi hatırlamıyorum. Yalnız şunu bil ki: Baltayla biçilen ağaç bir gün yeniden filizlenir; kılıçla kesilen et zamanla eski haline döner ve iyileşir; ama dil yarası asla kapanmaz, tedavisi olmaz! Yaydan çıkan ok ete saplansa da çekerek çıkartılabilir. Ama kalbe isabet eden ok gibi bir söz, ne yerinden sökülebilir ne de unutulabilir! Her yangının bir söndürücüsü bulunur; ateşe su, zehire panzehir, üzüntüye sabır çare olur. Oysa kin ve nefret ateşi asla sönmez! Aramıza kin, düşmanlık ve nefret ağacını siz kargalar topluluğu diktiniz!”
***

Baykuş söyleyeceklerini bitirdikten sonra kızgın bir tavırla sırtını dönüp gitti. Bütün olanları ve karganın sözlerini kral baykuşa haber verdi. Sonra karga sözlerinde ölçüyü kaçırdığı için pişman oldu ve söylenmeye başladı kendi kendine: 97 “Vallahi sözlerimle kendim ve milletim üzerine düşmanlık ve nefret celb ederek büyük hata ettim! Keşke turnalara hiç bu halden bahsetmemiş olsaydım, anlatmasaydım bildiklerimi! Oysa kuşların çoğu sanırım benim gördüklerimden fazlasını görmüştür; benim bildiğimin iki katını biliyorlardır! Ama onları benim gibi konuşmaktan alıkoyan şey, benim düşünmediğim kendini koruma ve tehlikeli sonuçlara karşı tedbirli olma duygusudur! Özellikle böyle had safhada çirkin ve iğrenç türdense konuşma, dinleyen de, söyleyen de kin ve nefrete yol açan sözlerin getireceği zahmet ve
96 97

Derecesindedir, o kadardır. Kendi üzerine çekme.

sıkıntıya katlanmak zorundadır. Aslında bu çeşit sözlere kelam değil “ok” dense yeridir!.. Akıllı kimse, gücüne ve üstünlüğüne güvense de bu onu kendisine karşı düşmanlığı celb edecek küstahça davranışlarda bulunmaya sevk etmemelidir! Yanında tiryak98 bulunsa da ona güvenerek zehir içmemesi gerektiği gibi... Olaylar karşısında uzun, tumturaklı sözler edemese de davranışları güzel olan kişinin fazilet ve üstünlüğünü açık bir biçimde zaman ortaya çıkaracaktır. Ve güzel vasfından insanlar hoşlansa da ağzı laf yapanın işinin neticesi övgüye layık bulunmayacaktır. Ben asla beğenilmeyecek bir kelam ettim. Ne kadar beyinsiz biriyim ki hiç kimseye danışmadan, üzerinde enine boyuna düşünmeden böyle büyük meselelerde ileri geri konuşuyorum! Dostların nasihatlerine başvurmadan, tekrar bakıp düşünmeden kendi kafasına göre hareket eden elbet memnun olmayacaktır verdiği kararlardan! Benim bugün yediğim haltı kim temizleyecek, içine düştüğüm çıkmazdan beni kim kurtaracak!” Böylece o karga kendini bu ve benzeri sözlerle kınamış, sonra çekip gitmiş oradan. İşte bizimle baykuşlar arasında düşmanlığın nasıl başladığına dair sorduğunuz sorunun cevabı bu!..
***

Savaş konusuna gelince, artık bununla ilgili fikrimi ve benim savaştan yana olmadığımı biliyorsunuz. Ama aklıma gelen bir çare var, bu, içinde savaş olmayan bir kurtuluş yolu... Nitekim pek çok topluluklar vardır ki meselelerini fikirleri sayesinde çözmüşler ve istedikleri zafere ulaşmışlardır; tıpkı şu zâhidi kandırıp elindeki keçiyi alan topluluk gibi!” Kargaların reisi sordu: “Bu nasıl olmuş peki?”
***

Bilge karga sözlerini sürdürdü: “Rivayete göre zâhit bir adam kurban etmek için semiz bir keçi satın almış; peşinden çeke çeke götürüyormuş. Onu gözetleyen birkaç dolandırıcı keçiyi zâhidin elinden kapmak üzere aralarında anlaşmışlar. Nihayet zâhidin karşısına onlardan biri çıkıp demiş ki: “Efendi, bu yanındaki köpek de nedir?” Sonra diğer dolandırıcı çıkmış ortaya ve arkadaşına: “Bu bir zâhit değil! Çünkü hiçbir zâhit beraberinde köpek taşımaz!” demiş. Çok geçmeden birkaç kişi daha aynı şekilde hareket edip buna benzer sözler söyleyerek zâhidi iyice inandırmışlar satın aldığı hayvanın köpek olduğuna! Adam kendisinin büyülendiğini, bu yüzden keçi yerine köpek satın aldığını sanmaya başlamış. Ve elinden bırakıvermiş keçiyi. Dolandırıcılar da onu alıp gitmişler. Bu örneği sana nazik ve kurnazca davranmamız gerektiğini izah etmek için anlattım. Şimdi sizden beni gözler önünde gagalamanızı, tüylerimi ve kuyruğumu yolmanızı istiyorum. Sonra da şu ağacın dibine atın beni ve askerlerinizle falan bölgeye gidiniz efendim! Bu muameleye katlanabileceğimi ve bu sayede baykuşların durumunu, korundukları mevkileri ve bu yerlerin girişlerini yakından gözlemleyebileceğimi umuyorum. Sonra onları atlatıp yanınıza gelirim; böylece hücuma geçer ve inşallah hedefimize ulaşırız!”
***

Kargaların reisi: “Gerçekten de kendin için böyle bir muameleye hoşnutlukla razı mısın?” diye sordu. Bilge karga cevap verdi: “Evet! Bunda reis ve askerlerinin huzuru söz konusuyken ben nasıl hoşnut ve razı olmam ki?” Reis, bilge karganın dediği gibi hareket ederek istediği şeyleri aynen yaptı ve onu bırakıp
98

Panzehir. Bitkisel, hayvansal ve madensel maddelerin karışımından yapılan macun.

yoluna gitti. Bilge karga inliyor, baykuşlar onu görsün diye acıyla mırıldanıyordu. Sonunda iniltilerini duydular ve durumu kendi krallarına bildirdiler. Kral baykuş, kargaların durumları hakkında bilgi almak amacıyla kalkıp oraya gitti. Yanına geldiğinde bir baykuşa emretti, ona kim olduğunu ve diğer kargaların nerede bulunduğunu sormasını... Karga: “Ben falan kargayım... Diğer soruna gelince, herhalde sen beni gizliliğin ve sır saklamanın ne demek olduğundan habersiz bir geveze sandın öyle mi!” diye karşılık verdi. Bunun üzerine kral baykuşa, “Bu karga, reisin veziri ve danışmanı. Belki de neden bu muameleye maruz kaldığını sormalıyız ona!” denildi. Ve kargaya bu halinin sebebi soruldu. Karga da anlatmaya başladı: “Reisimiz, size karşı ne gibi bir tedbir alınacağını görüşmek için bir meclis kurdu ve konuyu bizlere danıştı. Ben de oradaydım. O, “Sevgili kargalar! Bu konuda alınacak en iyi tedbir nedir sizce?” dedi. Ben de: “Hükümdarım! Bizim baykuşlarla savaşacak gücümüz yoktur. Onlar bizden daha kuvvetli, daha katı kalpli ve cesurlar. Barış yollarını aramayı, mümkünse fidye vermeyi doğru buluyorum! Eğer baykuşlar bu teklifi kabul ederlerse ne âlâ; etmezlerse buralardan kaçıp gideriz! Çünkü baykuşlarla savaşmaya kalkarsak bizim aleyhimize olur bu karar, onlarınsa lehine... Kuşkusuz barış, düşmanlıktan daha iyi bir çaredir!” diye cevap verdim. Ben onlara savaş kararından vazgeçmelerini öğütledim, pek çok kıssa99 anlattım, örnekler verdim. Dedim ki: “Güçlü bir düşmanın gazabından ancak boyun eğmekle kurtuluş mümkün olur! Çimenleri görmüyor musunuz; yumuşaklığı ve rüzgâr yönünde eğilmesiyle nasıl da şiddetli fırtınalardan kurtuluyor!” Ama dinlemediler. Dahası savaşma isteği, sözlerimden ötürü beni suçlamaya sevketti onları ve, “Sen bizden çok baykuşların taraftarıymış gibi konuşuyorsun!” dediler. Öğüdümü tutmadıkları yetmiyormuş gibi beni böyle dövüp eziyet ettiler. Sonra da reis ve askerleri beni terk edip gittiler. Daha sonra ne yaptıklarını bilmiyorum!”
***

Baykuşların kralı karganın anlattıklarını dinledikten sonra vezirlerinden birine sordu: “Ne dersin karga hakkında, onu ne yapalım?” Vezir yanıt verdi: “Bence hemen öldürülmeli! Bu karga içlerinden en uyanığı! Bunu öldürürsek artık bir hile düşünemezler bize! Üstelik bunu yitirmek diğerlerini de zora sokacaktır. Derler ya: Başarıya ulaşma fırsatını yakalayıp da gerekeni hemen yerine getirmeyen kimse feraset sahibi değildir! Bir kimse büyük bir amacın peşinde olup da buna imkân bulduğunda ihmalkâr davranırsa onu elinden kaçırır! Böylesi aynı fırsatı ikinci kez bulamasa yeridir, haktır! Kim düşmanın zayıf ânını yakalar da işini bitirmezse, düşman güçlenip baş edilmez olduğunda acı bir pişmanlık duyacaktır!” Kral baykuş diğer vezire sordu: “Bu karga hakkında senin görüşün nedir?” Vezir yanıt verdi: “Ben onun katlinden yana değilim! Çünkü kendisine yardım edecek kimsesi bulunmayıp boynunu bükmüş olan bir düşman merhamete, affa ve korunmaya layıktır! Özellikle de korku içinde sığınmış zavallı bir durumdaysa! Bilakis kol kanat gerilmeli!”
***

Kral baykuş bir diğer vezire dönüp sordu:

99

Ders alınacak hikâye.

“Karga hakkında sen ne diyeceksin?” Öbür vezir yanıtladı: “Bence onu sağ bırakmalı, hatta iyilik edip bağışta bulunmalısın! O sana içtenlikle öğüt verebilecek biridir. Akıllı kişi düşmanlarının kendi aralarındaki anlaşmazlığı bir fırsat olarak görür ve bunu kendi yararına değerlendirir. Hasımlarının didişmesi akıllı kişi için kurtuluş vesilesidir; tıpkı kendisine ne edecekleri konusunda anlaşmazlığa düştüklerinde bu fırsatı değerlendirerek hırsız ve şeytanın elinden kurtulan zâhidin yaptığı gibi!..”
***

Kral baykuş bu olayın nasıl olduğunu sorunca vezir konuşmasına devam etti: “Rivayete göre bir zâhit, adamın birinden bol sütlü bir inek alarak evine doğru götürürken onu çalmak isteyen bir hırsız takılır peşine. Aynı zamanda onun aklını başından almak hevesinde olan bir şeytan da izlemektedir zâhidi! Şeytan, hırsızı görüp de, “Sen kimsin?” diye sorunca şöyle yanıt verir hırsız: “Ben hırsızım! Zâhit uykuya dalınca ineği çalacağım! Peki sen kimsin?” “Ben mi? Ben şeytanım! Zâhit uyuduğunda onu çarpacağım, aklını başından alacağım!” Hırsız ve şeytan bu şekilde eve kadar varırlar. Zâhit eve girerken onlar da girer. Zâhit ineği de içeri alıp bir köşeye bağlar ve akşam yemeğini yedikten sonra yatıp uyur. Hırsızla şeytan sessizce konuşmaya başlar onunla ilgili. Ama işine hangisinin önce başlayacağı konusunda anlaşmazlığa düşerler. Şeytan, hırsıza der ki: “Eğer sen önce davranıp ineği çalmaya kalkışırsan zâhit uyanır, bağıra çağıra milleti uyandırır. Bu durumda ben onu çarpamam, aklını başından alamam. O yüzden bana öncelik tanımalısın! Ben önce onu çıldırtayım, sen de sonra dilediğini yaparsın!” Ama hırsız, “Eğer zâhit ilk önce çarpılırsa uyanacak ve ben ineği götüremeyeceğim!” diye düşünür ve karşı koyar: “Hayır olmaz! Önceliği bana ver; ben ineği alıp götüreyim, sen de bildiğini yap sonra!” Böylece tartışmaya başlarlar hırsız ve şeytan. Ve en sonunda hırsız bas bas bağırır: “Uyan zâhit uyan! Bu şeytan seni çarpmak istiyor!” Şeytan da haykırır: “Ey zâhit kalk! Hırsız ineğini çalacak, uyan!” Zâhit bu bağırışmalarla uyanır ve doğrulur yerinden; komşular da uyanırlar. Böylece iki muzır yaratık kaçmak zorunda kalır...” Sonra karganın öldürülmesini teklif eden ilk vezir tekrar söz aldı: “Sanırım karga sizi kandırmayı başarmış! İçinizden aptal olanların hoşuna gidecek şeyler söyledi. Bu da sizi yanlış kararlar almaya sevk ediyor. Kralımız hemen karar vermeyin bu konuda bence!” Ama vezirin bu uyarısını pek önemsemeyen kral emir verdi; karga baykuşların evine götürülsün, orada en güzel biçimde ağırlansın diye.
***

Sonra bir gün karga, baykuş kralın huzuruna çıkar; orada baykuşlardan bir grup ve karganın ölümünü isteyen vezir de vardır. Karga der ki: “Ey kralım! Kendi cinsimden olan kargaların bana neler ettiğini biliyorsunuz! Onlardan öcümü almadan kalbim rahat etmeyecek! Ne kadar düşündüysem, amacıma yalnız başıma eremeyeceğimi anladım. Çünkü ben zavallı bir kargayım! Hani bilgelerin bir sözü var ya: ‘Kendini yakarak canını feda eden kimse, Allah’a en büyük kurbanı sunmuştur! Ve bununla bir şey dileyenin duası kesin

kabul olur!’ Eğer kralımız uygun görürse emretsin kendimi yakayım ve dua edip Rabbimden beni bir baykuşa çevirmesini dileyeyim. Böylece kargaların en zorlu düşmanı ve en güçlü rakibi olurum. Onlardan öcümü de ancak böyle alabilirim!” Ama en başta karganın katlini öneren baykuş söze atıldı ve bilge kargaya yapıştırıverdi cevabı: “Sen dıştan kendini iyi gösterip kötülüğünü gizlemekle, tadı ve kokusu hoş, ama içine zehir katılmış olan şaraba benziyorsun! Yani şimdi, senin bedenini yaksak özün ve karakterin değişir mi hiç? Senin huyların, nerede olursan ol senle beraber değil mi? Ne olursan ol, neye çevrilirsen çevril, huyların yine sana, öz mayana dönecektir! Can çıkar huy çıkmaz! Hani şu dişi fare misali geldi aklıma; güneş, rüzgâr, bulut ve dağı teklif edip kendisine aralarından birini eş seçmekte onu serbest bırakmışlar. Ama dişi fare, sonunda kendisine koca olarak bir erkek fareyi tercih etmiş!” Oradakiler merakla sordu: “Bu nasıl olmuş?”
***

Vezir anlatmaya başladı: “Rivayete göre, duası makbul bir zâhit varmış. Bir gün sahilde otururken pençesinde fare yavrusu bulunan bir çaylak geçmiş üzerinden. Farecik kuşun pençesinden kurtulup zâhidin yanına düşmüş. Zâhit ona acıyarak alıp bir yaprağa sarmış ve evine doğru yola koyulmuş. Ama böyle bir hayvanı beslemenin ailesine ağır geleceğini düşündüğü için Rabbine yakarmış; fareyi bir kız çocuğuna dönüştürsün diye... Ve fare güzel bir kıza dönüşmüş! Zâhit onu alıp karısına götürerek demiş ki: “Bu benim kızım! Oğluma davrandığın gibi davran ona da!” Kız gün gelip de büyüdüğünde ona: “Ey kızcağızım! Dilediğini seç de seni evlendireyim!” demiş. Kız: “Madem ki seçimi bana bıraktın, o zaman kendime koca olarak varlıkların en kuvvetlisini seçiyorum!” karşılığını vermiş. Zâhit: “Herhalde güneşi istiyorsun!” demiş ve güneşe varıp dileğini sunmuş: “Ey görkemli varlık! Benim bir kızım var ki en kuvvetli yaratıkla evlenme arzusunda! Onunla evlenir misin?” Güneş cevap vermiş: “Benden daha kuvvetlisini haber vereyim sana: Beni perdeleyen, ışınlarımın hararetine engel olan, ışık hüzmelerimi tutan bulut!” Bunun üzerine zâhit gidip buluta yalvarmaya başlamış ve güneşe dediklerini ona da söylemiş. Bulut şöyle cevap vermiş: “Sana benden de daha güçlü olanını bildireyim: Beni yönlendirip idare eden; doğuya ve batıya götüren rüzgâra git sen!” Zâhit rüzgâra gidip aynı teklifte bulunmuş. Rüzgâr demiş ki: “Ben sana daha güçlü olanı söyleyeyim; bir milim yerinden benim hareket ettiremediğim dağdır o!” Zâhit bu kez de gidip dağa söyler aynı şeyleri. Ama dağ da şöyle yanıt verir: “Benden de daha kuvvetli olanı haber vereyim sana: Sağımda solumda delik açıp kendisine mesken edindiğinde ondan kaçınmaya güç yetiremediğim fare!”

Böylece zâhit derhal fareye gider ve ona da sorar: “Bu kızla evlenir misin?” Fare der ki: “Onunla ben nasıl evlenebilirim? Yuvam daracık bir yer! Üstelik bir erkek fare ancak başka bir dişi fareyle evlenir!” En sonunda zâhit kızın da rızasını alarak tekrar dua eder Allah’a, o güzel kızı fareye çevirsin diye yeniden... Hak Teâla kızı yeniden önceki haline döndürür, o da erkek fareyle birlikte oradan ayrılıp uzağa gider. İşte senin durumun da bu misal gibidir ey hilekâr karga!” Baykuşların kralı vezirin sözlerine itibar etmedi. Aksine kargaya karşı daha da yumuşak ve iyiliksever davranmaya başladı. Öyle ki karga eski hayatına kavuştu, tüyleri yeniden çıktı ve tamamen iyileşti. Artık istediği bilgiyi de almış olarak gizlice oradan ayrıldı ve görüp işittiği şeylerle arkadaşlarının yanına geldi. Kargaların reisine dedi ki: “Ben görevimi yaptım! Şimdi sana düşen tavsiyelerimi dinlemek ve uygulamaktır!” Kargaların reisi karşılık verdi: “Ben ve askerlerim talimatlarını bekliyoruz! Hüküm sende!”
***

Karga sözü aldı: “Baykuşlar şu bölgede, odunu bol bir dağdalar. O yerde bir koyun sürüsü ve onları güden bir çoban var. Dolayısıyla orada köz bulabilir, baykuşların evlerine atabiliriz. Üzerlerine kuru dallar atar, kanat vuruşlarımızla ateşi körükleriz! Böylece közler odunları tutuşturur. Dışarı çıkanlar yanıp kül olur, çıkmayanlar ise dumandan boğulur!” Kargalar bu söylenenleri aynen yapar ve baykuşların topunu helâk ederler. Bundan sonra selamet ve emniyet içinde eski evlerine geri dönerler.
***

Sonra bir gün kargaların reisi bizim bu bilge kargaya: “Baykuşlarla kalmaya nasıl sabredebildin o kadar zaman. Oysa iyiler kötülerle birlikte bulunmaya katlanamaz!” dedi. Karga cevap verdi: “Dediğin doğru ey reisim! Ama akıllı kişi, kendisi ve kavmi adına şiddetine katlanamayacağından korktuğu çok kötü bir durumla karşı karşıya geldiğinde, artık bundan kurtulmak için sabrın zorluğunu gözü görmez! Çünkü o, “Sabrın sonu selamettir!” diyerek güzel bir netice umar yaptığı işten; kendisini umutsuzluğa teslim etmez. Ve amacına ulaşıncaya kadar, değersiz birine tevazu göstermekten gocunmaz o; buna işini halletmek adına razı olur ve sabreder neticeye varmak için!” Reis karga sordu: “Baykuşların akıl düzeyleri ne âlemde?” Karga yanıtladı: “Benim katlimi isteyen vezirin dışında akıllı kimse görmedim aralarında! O, defalarca öldürülmemi önerdiyse de, baykuşlar ileri görüşlülük bakımından nasipsiz oldukları için kargalar arasında benim mevki sahibi olduğum hakkında konuşmalarına rağmen kimse bana bakıp durumumu yakından incelemedi ve tecrübeli oluşumu önemsemedi. Ne tuzak kuracağımdan ne de hile yapacağımdan endişe ettiler! Kendi içlerinden birinin şefkatli nasihatlerine kulak asmadılar. Sırlarını gizlemediler benden! Oysa bilgelerin bir sözü vardır: Kral dedikoducu ahmaklardan işlerini gizlemeli, hiç kimseye sırrını açmamalıdır!”

Reis atıldı: “O zaman baykuşların helâkine bence, vezirlerin kötü fikirlerine uyan dirayetsiz kral ve diğerlerinin aptallığı sebep olacak!” Bilge karga yanıt verdi: “Doğru söylüyorsunuz efendim! Nitekim zengin olup da azmayan, aşırı yiyip de hastalanmayan kimse pek azdır! Binaenaleyh kötü vezirlere güvenip de helâke düşmekten kurtulan kral da çok seyrektir. Hani derler ya: Kibirli kimse, övgünün güzelliğini hiç ümit etmesin; sahtekâr adam, çok arkadaş istemesin; edepsiz kişi, onurluluk taslamasın; cimri, hürmet beklemesin; arzularına mağlup olan kimse, günahının azalacağını sanmasın; olayların gidişatını doğru tahlil etmeyen ve ahmak danışmanlarla siyaset yürütmeye kalkan mağrur kral da saltanatının kalıcı olacağını düşünmesin, halkının refah ve huzura kavuşacağı kuruntusuyla sevinmesin!” Kargaların reisi yine sordu: “Baykuşlara rol yapmak ve itaat etmek için çok sıkıntı ve zahmet çekmişsindir öyle değil mi!?” Bilge karga yanıt verdi: “Doğrusu sonunun faydalı olacağı umuduyla zorluk ve meşakkate tahammül edip gururu bir yana bırakan kişi, bu görüşünün semeresini elde edince memnun olacaktır kuşkusuz! Tıpkı kurbağaların liderini sırtında taşıyan, ama kurbağaları afiyetle mideye indiren yılan gibi sabretmeli!” Reis: “Nasıl olmuş bu olay, anlat bakalım?”
***

Bilge karga: “Rivayete göre büyük ve ihtiyar bir yılan varmış. Yaşlılıktan görme duyusu zayıflamış biraz. Artık eskisi gibi güçlü de değilmiş; bu yüzden avlanamıyor, yiyecek bulamıyormuş. Bir gün yiyecek aramak için dolaşmaya çıktığında bol kurbağalı bir pınara gelmiş. Önceden de uğrayıp kurbağaları azık edindiği bir yermiş burası. Ama bu sefer keyifsiz ve üzüntülü bir halde kendisini bırakıvermiş kurbağaların yakınına. Oradaki bir kurbağa sormuş: “Neden seni böyle canı sıkkın ve hüzünlü görüyorum ey yılan?” Yılan: “Benden daha fazla üzülecek kim var ki? Hayatımı kurbağalarla sürdürüyordum. Oysa şimdi uğradığım dert yüzünden kurbağalar bana haram oldu. Öyle ki, kurbağalardan birine iyice yaklaşabilsem de onu yakalamaya asla güç yetiremiyorum!” Bunları işiten kurbağa hemen zıplar oradan, gidip krala anlatır duyduklarını sevinçle! Kurbağalar kralı ihtiyar yılanın yanına gelir ve sorar: “Hikâyeni bir de ben dinlemek istiyorum, nasıl oldun böyle?” Yılan: “Bir kurbağanın peşine düşmüştüm birkaç gün evvel. Akşam sularıydı. O bir zâhidin evine kaçmak zorunda kaldı, ben de arkasından daldım içeri. Zâhidin oğlu varmış evde, karanlıkta fark edemedim. Kurbağa zannederek parmağını yakalayıp soktum ve çocuk öldü! Hızla kaçtım evden, ama zâhit ardıma düştü. Beddualar edip lanetler okudu! Diyordu ki: Benim masum yavrumu haksız yere öldürdün! Dilerim perişan vaziyetlere düşersin! İnşallah bir eşek olur ve kurbağalar kralına hamallık edersin! Asla bir kurbağayı tutamayasın ve ancak kurbağalar kralının sana sadaka olarak verdiklerini yiyip tıkınasın! İşte zâhidin bu lanetine duçar vaziyette sana geldim sırtıma binmen için. Beni eşek niyetine kullan, razıyım!”

Yılanın sırtında dolaşma fikri kurbağalar kralının aklına yatmıştı. Bunun kendisi için bir övünç ve şeref vesilesi olduğunu sandı. Hemen yılanın sırtına bindi. Bu iş hoşuna gitmişti hani! Yılan da dedi ki ona: “Ey kurbağalar kralı! Artık benim aciz biri olduğumu anladın! Bana bir rızık100 takdir et ki onunla yaşamımı sağlayayım!” Kurbağalar kralı cevap verdi: “Kuşkusuz sana bir rızık tahsis etmek gerekli! Çünkü benim bineğimsin artık.” Böylece kurbağalar kralı emretti; her gün yılana iki kurbağa verilsin diye. Artık yılan rahat etmiş, kolay bir yaşama kavuşmuştu. Hakir bir düşmana itaatin ona hiçbir zararı dokunmadı. Aksine fayda sağladı bundan, rızık ve geçim elde etti. İşte ey efendim! Baykuşlara karşı zafer kazanabilmemiz için benim de acıya ve zillete gösterdiğim tahammül böyledir. Bundan böyle emniyetteyiz, düşmanı yok ettik! Kesin olarak gördüm ki esnek muamele, yumuşak huyluluk ve kibarlık, ahmak düşmanı çok daha kısa zamanda kökünden mahvetmemizi sağladı. Meydan okumaya kalksaydık bunu böyle başaramazdık. Ateş ağaca değdiğinde tüm gücüne, zorbalığına ve hararetine rağmen ancak toprak üstündeki kısmını yakar. Su ise onca soğukluğuna ve yumuşaklığına rağmen ağacı kökünden götürür! Derler ya: Dört şey vardır ki azı da küçümsenmez: Ateş, hastalık, düşman ve borç!.. Karga sözlerini sürdürür: Bütün bu zafer ve başarılar kralımızın ileri görüşlülüğü, talihi ve tedbiri sayesinde gerçekleşmiştir. Derler ki: Aynı şeyi isteyen iki kişiden hangisi daha erdemli ve azimli ise, o erişir hedefe! Azimde de eşit iseler bahtı açık olan mücadeleyi kazanır. Ve yine derler ki: Başarının şımartmadığı, musibetlerin korkutmadığı basiretli ve maharetli bir krala savaş açan kimse, ölümüne davetiye çıkarmış demektir. Sevgili kralım, hele sizin gibi gerekeni gerektiği yerde yapan; sertlik ve esnekliğin sınırlarını bilen, öfke ve hoşnutluk göstereceği anı iyi hesaplayan; acele ve yavaşlık zamanlarını doğru tayin eden; bu günü, yarını, özetle davranışlarının tüm sonuçlarını ölçüp biçen birine savaş açmak akıl kârı değildir!” Kargaların reisi bilge kargaya yanıt verdi: “Hayır, asıl senin ferasetin, aklın, öğüdün ve bahtının açıklığı sayesinde gerçekleşti bu zafer. Çünkü akıllı ve hesaplı davranan bir kişinin fikri, düşmanı yok etmede; güçlü, hazırlıklı ve kalabalık ordulardan daha üstündür elbet! Bence senin şaşılacak işlerinden biri de baykuşların arasında uzun süre kalarak onca kaba sözü işitmen, ama yine de ağzından yanlış bir söz kaçırmamandır!” Bilge karga: “Ben sürekli sizin terbiyeniz doğrultusunda hareket ettim ey efendim! En yakın dostumdan en uzak kişiye kadar, herkesle iyi geçindim, nazik davrandım, hoşgörülü oldum.” Reis: “Ben şunu gördüm ve anladım ki, sen iş bitirici, becerikli bir adamsın! Diğer vezirler ise sadece ağzı laf yapan boş adamlardır! Tanrı senin elinle bize zafer lûtfetmiştir. Biz önceden yemek yiyemiyor, su içemiyor, huzur içinde uyuyamıyorduk... Hani derler ya: Hasta iyileşmedikçe, efendisinden mükâfat uman aç gözlü adam beklediğine kavuşmadıkça, düşmanın sıkıştırdığı kişi ondan kurtulmadıkça yemek ve uykunun tadına varamaz! Elindeki ağır yükü yere koyan kimse rahat bir nefes alır; düşmanından korkusu kalmayan kişinin içine su serpilir!”
100

Yiyecek, içecek şey, azık.

***

Bilge karga: “Dilerim ki düşmanınızı helâk eden Allah, size hükümdarlığınızdan hayır görmeyi nasip etsin! Halkınız da krallığınızla mutlu olsun! Çünkü bir kral gücünü ve servetini halkının saadeti ve refahı için harcamazsa dişi keçinin boğazından sarkan yalancı memeye benzer. Oğlak, meme ucu sanarak bu gıdığı emer. Ama bir fayda sağlayamaz!” Reis: “Ey sadık ve akıllı vezir! Baykuşlar ve başlarındaki kral, savaş ve benzeri önemli meselelerde nasıl bir yol ve metot izlerlerdi?” Karga: “Onlar bu tür durumlarda azgın, küstah, kibirli, beceriksiz ve gururlu olurlardı. Bunların yanında daha birçok kötü sıfatları vardı! Tıpkı kral gibi, adamları da beter ve ahmaktı! Sadece benim öldürülmemi isteyen tecrübeli vezir, onlar gibi değildi! Bu baykuş ileri görüşlü, kurnaz, zeki, tedbirli, filozof bir kuştu. İşlerini yerli yerinde yapmak, akıllı ve basiretli olmak gibi konularda seçkin biriydi.” Reis merakla sordu: “Onun akıllılığına delil olarak gördüğün en üstün özelliği neydi sence?” Karga cevap verdi: “İki özellik; biri, benim katlimi istemesi. İkincisi de; kendisini küçümsemelerine rağmen arkadaşlarına öğüt vermekten geri durmaması. Ayrıca sözleri hiçbir zaman sert ve kırıcı değildi. Yapılan hatalardan bahsederken bile nazik ve yumuşak konuşurdu. Çeşitli örnekler ve hikâyelerle konuyu izah eder, başkalarının kusurlarını dile getirerek kıssadan hisse çıkarılmasını sağlardı. Bu arada kral da hatasını anlardı, ama kızamazdı vezire. Onun krala verdiği öğütlerden bazılarını hâlâ anımsıyorum. Şöyle demişti bir seferinde: “Bir kral asla işinde ihmalkâr davranmamalıdır; zaten hükümdarlık, insanların pek azının başarabildiği büyük ve önemli bir şeydir! Ancak basiretli ve kararlı kral olur. Çünkü hükümdarlık çok kıymetli ve yüksek bir makamdır. Bu makama ulaşan onu korumayı bilmeli ve makamını kollamalıdır! Derler ki: Devamlılıkta nilüfer yaprağının gölgesi kadar dayanıksızdır krallık; zevâlinin101 çabukluğu, yükseliş ve alçalış sürati bakımından rüzgâr gibidir! Bencil ve alçaklarla dolu bir grupta tek erdemli kimse gibi istikrarlı olmak zorundadır kral! Yavaşça eriyip yok olmasıyla yağmur damlalarının suya düştüğünde oluşturduğu su kabarcıklarına benzer!..”
***

Beydebâ: “İşte saygıdeğer kralım! Bu, ne kadar kendisini mütevazı ve itaatkâr da gösterse, asla güvenilmemesi ve aldanılmaması gereken düşmanın hikâyesidir!”

101

(Burada) Sorumluluk.

MAYMUN İLE KAPLUMBAĞA
Kral Debşelîm, filozof Beydebâ’ya dedi ki: “Bu anlattığın hikâyeyi de dikkatle dinledim. Şimdi de, peşinden koştuğu amaca ulaştıktan sonra onu yitiren kimseden bahset bana biraz.” Filozof: “Bir dileğin peşinden koşmak, bulduğunda onu elinde tutmaktan daha kolaydır. Dileğine kavuştuktan sonra onu elinden kaçıran kimse, kaplumbağanın uğradığı musibete uğrar!” Kral sordu: “Peki bu nasıl olmuş?” Beydebâ başladı anlatmaya: “Rivayete göre Mâhir adında bir maymun varmış. Kralıymış maymunların! Sonunda ihtiyarlamış ve elden ayaktan kesilmiş. Derken krallık sülalesinden genç bir maymun ona hücum edip atılmış üzerine. Onu mağlup ederek krallık mevkisini elinden almış. Bunun üzerine eski kral Mâhir başını alıp kaçmış o diyardan. Nihayet bir sahile ulaşmış. Bulduğu bir incir ağacına tırmanıp orada kurmuş yeni yuvasını. Mâhir bir gün ağaçta karnını doyururken suya düşen bir incirin çıkardığı ses hoşuna gidince, her zaman yemek yerken suya incir atmaya başlamış. Bu onu neşelendirdikçe daha da fazla incir atmış suya. Oralarda suya düşen incirlerle beslenen bir kaplumbağa yaşıyormuş. İncirler çoğalınca maymunun bunu kendisi için yaptığını sanmış. Böylece onunla arkadaşlık kurma isteği duymuş ve giderek sevmeye başlamış maymunu. Sonunda bu isteğini ona açmış ve gerçekten maymunla kaplumbağa birbirine dost iki komşu olmuşlar. Kaplumbağayı evde bekleyen ve uzun süren yokluğundan dolayı onun için kaygılanmaya başlayan karısı komşu kadına dert yanmış: “Başına kötü bir şey gelmiş olmasından korkuyorum!” Çok bilmiş komşu kadın hemen yapıştırıvermiş cevabı: “Senin bey sahilde, bir maymunla dost olmuş! Beraber yiyip içiyorlarmış. Kocanı senden ayıran işte o! Maymunu yok etmek için bir çare bulmadıkça kocanı geri döndüremezsin!” Dişi kaplumbağa sormuş: “Nasıl yapabilirim acaba bu işi?” Komşusu akıl vermiş hemen: “Kocan eve geldiğinde ona hasta numarası yapacaksın. Sana ne olduğunu sorunca da, ‘Doktorlar hastalığımın çaresinin maymun olduğunu söylediler!’ diyeceksin.” Gerçekten de bir süre geçtikten sonra evine gelir kaplumbağa. Karısını kötü bir durumda ve tasalı bulur. ‘Seni böyle görmemin sebebi nedir?’ diye sorar. Hemen komşu kaplumbağa söze atılıp yanıt verir: “Karın hasta ve perişan bir durumda! Doktorlara göre onu ancak bir maymun yüreği eski sağlığına kavuşturabilirmiş! Başka da bir devası yokmuş bu hastalığın!” Kaplumbağa demiş ki: “Bu güç bir iş! Biz suda yaşıyoruz, maymun kalbini nereden bulacağız ki? Ama çaresiz, dostumu oyuna getireceğim!” Böylece kaplumbağa deniz kıyısına gider. Maymun ona, “Ey kardeşim, nereye kayboldun?” diye sorar. Kaplumbağa cevap verir: “Ortalarda görünmememin sebebi mahcubiyetimdir. Bilmiyorum ki senin iyiliğine nasıl karşılık vereceğim? Evime gelip bana misafir olarak son bir iyilik daha yapmanı istiyorum senden! Çünkü

ben, bol tatlı meyvesi bulunan bir adada kalıyorum. İstersen sırtıma bin, yüzerek seni götüreyim oraya!” Bu fikir maymunun hoşuna gider ve hemen ağaçtan inip kaplumbağanın sırtına biner. O da onu suda taşımaya başlar. Epey ilerleyip suya dalmayı düşündüğü sırada kaplumbağa birden vicdanında bir pişmanlık hissi duyar; çirkin niyetinden utanarak başını öne eğer. Bunun üzerine maymun sorar: “Neden seni böyle endişeli ve üzgün görüyorum kardeşim?” Kaplumbağa cevap verir: “Üzgünüm, çünkü eşimin ağır hasta olduğunu anımsadım birden. Bu seni istediğim gibi ağırlamaktan ve sana dilediğim gibi ikramda bulunmaktan alıkoyacak da beni!” Maymun: “Ben biliyorum ya senin ne kadar çok arzu ettiğini bana ikramda bulunmayı. Ama sen fazla zahmetlere de girme öyle!” “Evet, haklısın!” der kaplumbağa ve maymunla bir süre daha ilerler. Sonra ikinci kez durup beklemeye başlar yine. Maymun bu kez kuşkulanır. Ve düşünür kendi kendine: “Kaplumbağanın bu duraksamasında ve ağırdan almasında bir iş var! Onun kalbinin bana karşı değişmediğine artık emin değilim. Herhalde bana olan dostluğundan vazgeçti, bir kötülük düşünüyor olmalı benim için! Zaten kalpten daha zayıf olan ve daha hızlı değişen bir şey yoktur! Derler ya: Akıllı adam karısının, çocuğunun, dostunun ve arkadaşının her şeyinden haberdar olmalı, asla gaflete düşmemeli; onların her bakışı, her kelimesi, kalkıp oturması ve her hali kalplerinde gizledikleri şeyleri teşhis etmeye yardım eder. Bilginler derler ki: Bir adam dostundan şüphelendi mi ondan korunmayı bilmeli, dikkatli davranmalıdır. Dostunun niyetini, onun tavırlarından ve bakışlarından sezmelidir. Eğer şüphesinde haklı çıkarsa hızlı davranıp kendini kurtarır. Ve kuşkusu yalnızca bir kuruntudan ibaretse, tedbirli olmaktan bir zarar gelmez yine de!” Bunları düşündükten sonra kaplumbağaya tekrar sordu: “İlerlemeni engelleyen şey nedir acaba? Neden seni hâlâ tedirgin görüyorum? Sanki kendi kendine konuşuyor gibisin!” Kaplumbağa yanıt verdi: “Evime geldiğinde karımın hastalığı yüzünden seni istediğim gibi misafir edemeyeceğim için üzülüyorum!” Maymun: “Hiç üzülme! Zaten üzülmek bir çözüm değil ki. Bence sen derhal karını iyileştirecek ilaçları ve gıdaları araştır. Eski bilgelerin bir sözü vardır: Varlıklı kimse servetini dört yerde harcayabilmeli; Allah için yardımda, zaruri ihtiyaç zamanında, çocukları için ve karıları uğruna!” Kaplumbağa: “Haklısın! Ama mesele şu ki, doktorlar eşimin ancak maymun yüreğiyle şifa bulacağını söylediler!” Bunun üzerine maymun kendi kendine: “Eyvah! Şu geçkin yaşıma rağmen bir türlü kurtulamadım açgözlülük ve hırs belasından. Ne büyük bir tehlikeyle karşı karşıyayım şimdi. Meğer ne kadar doğruymuş şu söz: ‘Kanaatkâr kimse elindeki ile idare etmesini bildiğinden huzur içinde yaşar. Açgözlü ve ihtiraslı kimse de her zaman yorgunluk ve güçlükler arasında yaşamını sürdürür.’ Şimdi bu düştüğüm tehlikeli durumdan kurtulmak için aklımı çalıştırmak zorundayım!” diye düşünür ve kaplumbağaya dönerek şöyle der: “Keşke evimdeyken söyleseydin bunu, ben de kalbimi yanıma alırdım. Belki sen

bilmiyorsundur; maymun halkında kesin bir âdettir, birimiz dostunu ziyarete gittiğinde kalbini evinde bırakır, ailesinin yanında... Öyle ki ziyaret ettiğimiz kişinin haremine baktığımızda kalbimiz yanımızda olmasın!” Kaplumbağa: “Peki kalbin nerde şimdi?” Maymun: “Ağaçta bıraktım onu. İstersen beni ağaca geri götür, hemen onu vereyim sana.” Kaplumbağa buna sevinir. Kendi kendine, “Hiç onu oyuna getirmeme gerek kalmaksızın mesele çözüldü; dostum kendiliğinden veriyor istediğim şeyi!” der. Sonra da maymunu alıp geri götürür yerine. Karaya yaklaşınca maymun sırtından sıçrayıp ağaca tırmanır. Geri dönmekte çok gecikince kaplumbağa ona seslenir: “Hey dostum! Şu kalbini al da in aşağıya artık! Çok beklettin beni!” Maymun cevap verir: “Heyhat! Sen şu meşhur eşekle mi karıştırdın beni yoksa; hani çakal onun kalbi ve kulakları olmadığını sanmış ya!..” Kaplumbağa: “Bu dediğin olay nasıl olmuş?”
***

Maymun: “Rivayete göre ormanların birinde yaşayan bir aslan ve onun yanında yemeğinin artıklarıyla beslenen bir çakal varmış. Derken aslan uyuz hastalığına yakalanmış. Çok zayıflayıp güçsüz kalmış ve ava çıkamaz olmuş. Bunun üzerine çakal ona demiş ki: “Nedir bu halin ey yırtıcıların şahı, o eski tavırlarından hiç eser kalmadı?” Aslan: “Böyle beni bitirip tüketen şu uyuz illeti. Bana tek ilaç olacak, bir eşeğin kalbi ve kulaklarıymış!” Çakal: “Bundan kolay ne var! Falan yerde bir çamaşırcı ve onun eşyalarını taşıyan bir eşek biliyorum. O eşeği getireyim sana!” Ve bu sözleri söyledikten sonra o eşeğe doğru yola koyulur. Onun yanına varır, selam verir ve der ki: “Seni iyice süzülmüş görüyorum, neden böyle zayıfladın sen?” “Sahibim doğru dürüst bir şey yedirmiyor ki bana!” “Öyleyse neden hâlâ onunla birlikte yaşamaya razı oluyorsun?” “Ondan kaçmamın bir yolu yok ki! Zaten nereye gitsem bir insan beni döver, çalıştırır ve aç bırakır!” Çakal: “Ben seni insanlardan uzak bir yere götürebilirim. Tek bir insan bile uğramaz oraya. Alabildiğine yeşil otlarla kaplı. Bir de eşek sürüsü var ki, hiçbir gözün görmediği güzellikte ve semizlikteler!” Eşek: “Vay! Bizi oraya gitmekten alıkoyan nedir ki? Hadi, hemen gidelim!” Çakal, eşeği yanına katıp doğruca aslanın bulunduğu tarafa yönelir. Çakal önden yürüyüp aslanın bölgesine girer ve ona eşeğin beklediği yeri haber verir! Aslan da onun yanına varır hemen. Üzerine atlamak isterse de zayıflığından ötürü başaramaz bunu. Eşek ondan paçayı kurtarır

böylece, korku içinde fırlayıp kaçar. Çakal, aslanı görüp eşeğin üstesinden gelemediğini anlayınca sorar: “Ey yırtıcıların efendisi! Bu derece mi zayıf düştün?” Aslan cevap verir: “Onu bir kez daha bana getir, bu sefer elimden kurtulamaz asla!” Böylece çakal yeniden eşeğin yanına varır ve der ki: “Sana ne oldu öyle? Eşeklerden biri senin yabancı olduğunu görerek yanına gelmiş; karşılamak ve sana hoş geldin demek istemiş! Biraz bekleseydin seninle dost olacak ve arkadaşlarının yanına götürecekti seni.” Eşek, çakalın sözlerini işittiğinde, henüz aslan görmemişti hiç. Bu yüzden inandı ona. Ve tekrar aslana doğru yola koyuldu. Yine çakal önden gidip aslana eşeğin yerini bildirdi ve dedi ki: “Bu kez hazırlıklı ol. Yine onu aldatmayı başardım. Zayıf davranma bu sefer. Çünkü elinden kaçırırsan, bir daha benimle sana gelmeyi asla kabul etmez!” Aslan, çakalın kışkırtmasıyla çok heyecanlanmıştı. Hemen eşeğin yanına vardı. Eşeği görünce ansızın üzerine atladı ve onu parçaladı. Sonra çakala dönerek şöyle dedi: “Tabipler, yıkanıp temizlenmeden eşek etinin yenmemesini tavsiye etmişlerdir. Sen şimdi burada bekçilik yap. Ben döndüğümde onun kalbini ve kulaklarını yerim, kalanı da sana bırakırım azık olarak.” Aslan yıkanmak için gidince çakal niyeti bozarak eşeğin başına geçti. Aslanın onu uğursuz sayıp etinden hiç yemeyeceğini umarak hayvanın kalbini ve kulaklarını yedi. Daha sonra aslan geri döndü. Çakala sordu: “Nerede bu eşeğin kalbi ve kulakları?” “Anlamadın mı, eğer onun idrak eden bir kalbi ve işiten kulakları olsaydı bir kere kaçıp ölümden kurtulduktan sonra tekrar sana geri dönmezdi ki!”
***

Maymun sözlerini sürdürür: “Bu hikâyeyi, çakalın kalpsiz ve kulaksız olduğunu iddia ettiği o eşek gibi olmadığımı bilesin diye anlattım sana. Oysa sen tuzak kurup bana ihanet ettin. İşte ben de misillemede bulunarak oyun kurup seni aldattım. Böylece ödeşmiş olduk. Hani derler ya: Yumuşaklığın yoldan çıkardığı kimseyi ancak ilim yola getirir!” Kaplumbağa karşılık verir: “Söylediğin doğru! Yalnız şu da var ki iyi kimse hatasını kabul eder. Dahası o sözünde ve işinde samimi olduğundan, bir suç işlediğinde terbiye için cezalandırılmaktan çekinmez. Bir vartaya düştüğünde de hileye başvurup aklını kullanarak ondan kurtulabilir, tıpkı yere yuvarlanan adamın bir şeye tutunarak yeniden ayağa kalkması gibi!..”
***

Beydebâ alır sözü: “İşte, muhtaç olduğu şeyin ardına düşüp de tam yakalamışken elinden kaçıran adamın hikâyesi budur hükümdarım!”

ZAHİT İLE SAMUR
Filozof Beydebâ’ya şöyle dedi kral Debşelîm: “Bu hikâyeyi dinledim. Şimdi bana, işinde aceleci davranıp neticesini hiç düşünmeksizin gözü kapalı hareket eden adamın hikâyesini anlat.” Filozof: “Yapacağı işe düşünüp tartmaksızın atılan kimse çok geçmeden pişman olur mutlaka! Böyle yapan kişi, samuru sevdiği halde öldüren zâhidin akıbetine uğrar.” Kral: “Bu dediğin olay acaba nasıl vuku bulmuş?” Filozof: “Rivayete göre Cürcan semtinde bir zâhit yaşarmış. Güzel bir de karısı varmış onun. Uzun zaman geçtiği halde bir çocukları olmamış bunların. Tam ümit kestikleri bir anda kadın hamile kalmış. Kadın da zâhit de çok sevinmişler bu işe. Allah’a hamdü senâlar edip çocuğun erkek olması için duada bulunmuş zâhit ve şöyle demiş karısına: “Gözün aydın olsun! Bize bereket ve mutluluk getirecek bir oğlan doğuracağını ümit ediyorum. Ona en güzel ismi vereceğim ve dadılar tutacağım küçük oğlum için!..” Kadın cevap vermiş: “Olup olmayacağını bilmediğin bir şey hakkında seni böyle konuşturan nedir be adam? Kuşkusuz böyle yapan kimse, kafasına yağ ve bal dökülen zâhidin uğradığı belaya duçar olur!” Zâhit sormuş: “Nasıl olmuş bu dediğin olay?” Kadın anlatmış: “Rivayete göre, her gün kendisine bir tüccar adamın evinden rızk olarak yağ ve bal gönderilen bir zâhit varmış. Zâhit ihtiyaç duyduğu kadarını yer; kalanı da bir çömleğe koyarak evin bir köşesindeki kazığa asarmış. Derken bir gün bizim zâhit elinde değnek, başının hemen üzerinde asılı çömlek sırt üstü yatarken yağ ve bal fiyatlarının ne kadar yüksek olduğu hakkında düşüncelere dalmış! Kendi kendine şöyle fikir yürütmüş: “Şu çömleğin içindekileri bir altına satsam, o parayla on keçi satın alsam diyorum. Bunlar süt verir, her beş ayda bir yavrular, bunlar da yavrulayınca koca bir sürüye sahip olurum.” Böyle hayallerle epey kafa yoran zâhit sürünün çoğalma devresiyle iligili olarak da birkaç yılın hesabını yapar ve dört yüzü aşan bir keçi sürüsü çıkar neticede. Artık iyice heyecanlanan zâhit şöyle der kendi kendine: “Bu sürüyü yüz sığır karşılığında satarım; her dört keçiye bir boğa ya da inek alabilirim sanırım. Sonra da sıra büyük bir arazi ve tohum almaya gelir. Rençperler çalıştırırım, boğaları çift sürme işinde kullanırım, ineklerin sütünü sağar, buzağılarımdan da faydalanırım. Bu gidişle beş yıl geçmeden ziraatten büyük bir servet kazanmak işten bile değil. Derken lüks bir köşk yaptırırım kendime, en iyisinden hizmetçiler ve uşaklar alırım. Güzel ve asil bir kadınla evlenirim. Ondan soylu bir oğlum olur ve ona en güzel ismi seçerim. Büyüyünce ona iyi bir eğitim veririm. Bu konuda asla tavizkâr davranamam. Söz dinlerse ne âlâ; yok, eğer dinlemezse bu değneği indiriveririm alimallah!..” Zâhit nasıl vuracağını göstermek için o heyecanla elindeki değneği kaldırınca asılı duran çömlek kırılmış ve içindekiler yüzüne dökülmüş!.. Bu hikâyeyi, gereksiz sözden sakınasın ve doğru olup olmadığını bilmediğin şeyler hakkında konuşmak için acele etmeyesin diye anlattım sana!” Zâhit eşinin anlattığı kıssadan dersini almış. Daha sonra kadın sevimli bir oğlan doğurmuş,

buna çok sevinmiş babası. Ve birkaç gün sonra kadın temizlenmek için hamama gitmeye karar vererek kocasına demiş ki: “Sen çocuğun yanında otur. Ben hamama gidiyorum; yıkanıp da geri dönünceye kadar bekle baş ucunda!” Kadın hamama gidince çocukla yanız kalmışlar. Bu sırada kraldan bir elçi gelmiş ve ona kralın kendisini çağırdığını bildirmiş. Zâhit başka çare bulamayınca, küçük bir yavru iken alıp beslediği samura emanet etmiş çocuğunu ve elçiyle birlikte gitmiş. Samur çok akıllı bir hayvanmış. Zâhit evi kilitleyip çıktıktan kısa bir süre sonra taşların arasından kara bir yılan görünmüş. Yılan çocuğa yaklaşmış ve son anda samur onu fark ederek üzerine atlayıp öldürmüş. Sonra da yılanı parçalamış ve ağzına bulaşmış onun kanı. Daha sonra zâhit geri dönmüş. Kapıyı açan samur, yılanı öldürdüğünden dolayı sevinçle karşılamış zâhidi. Zâhit onu kanlar içinde görünce oğlunu öldürdüğünü sanarak korku ve panik halinde aklı başından gitmiş. Hiç düşünmeden, durumu inceleyip araştırmadan birden hayvancağıza saldırıp elindeki sopayla kafasına vurmuş ve samur oracıkta ölmüş. İçeri girince çocuğun sağ salim, hayatta olduğunu görmüş; yanı başında da parçalanmış bir yılan!.. Olayın iç yüzünü anlayıp da aceleyle yaptığı kötü fiil ortaya çıkınca başını yumruklamaya başlamış. Ve kendi kendine söylenmiş: “Ah keşke bu çocuğum olmasaydı da, ben bu zalimliği etmeseydim!” O sırada içeriye giren karısı onu bu perişan halde görmüş. Ve kadın neler olduğunu sorunca, zâhit samurun yaptığı iyiliğe karşılık olarak nasıl onu kötülük ettiğini anlatmış. Kadın: “İşte, acele hareket etmenin neticesi budur!” demiş. Bu kıssa, dikkatle durumunu değerlendirmeden, süratli davranıp ve çabucak istediğini yapan kimseye bir misaldir!

FARE İLE KEDİ
Filozof Beydebâ’ya şöyle dedi kral Debşelîm: “Bu hikâyeyi dinledim. Şimdi yığınla düşmanı tarafından her yanı çevrelenerek helâkin eşiğine getirilen bir adamın hasımlarından birini dost edinip kurtuluş yolu araması sayesinde emniyete kavuşunca kendisine yardım eden o düşmanına vefa göstermesinin hikâyesini anlat!” Filozof anlattı: “Dostluk ve düşmanlık her zaman aynı halde sürüp gitmez. Bazen dostluk düşmanlığa dönüşebilir. Düşmanlık da kimi zaman bir dostluk ve arkadaşlık olup çıkar. Bununla ilgili yaşanmış birçok olay, sebep ve deneyim vardır. Akıllı ve basiretli kişi her hadiseye göre yeni tedbirler almasını, yeni fikirler üretmesini bilir. Düşmandan geleni cesaret ve tedbirle cevaplar, dosttan gelene ise nezaket ve samimiyetle karşılık verir. İçindeki düşmanlık hissi akıllı kişiyi düşmanına yaklaşmaktan ve korktuğu bir belayı savmak için ondan yardım istemekten alıkoymaz. Bu konuda basiret ve kararlılıkla hareket eden kişi amacına erişir. İşte buna örnek; güç bir durumda kalınca tehlikeden kurtuluncaya kadar birlik olmak için anlaşan fare ile kedinin hikâyesidir.” Kral sordu: “Nasıl olmuş bu olay?”
***

Beydebâ anlattı: “Rivayete göre, kovuğunda Rûmi adlı bir kedinin yaşadığı koca bir ağaç varmış. Hemen yakınında da Feridun adlı bir farenin yuvası bulunuyormuş. O bölgeye sık sık avcılar gelir, vahşi hayvan ve kuş avlarlarmış. Yine bir gün bir avcı gelmiş oraya. Tuzağını Rûmi’nin yuvasına yakın bir yerde kurmuş. Çok geçmeden Rûmi o tuzağa yakalanmış. Bu arada dışarı çıkmış olan fare Feridun da yavaş yavaş gezinerek yiyecek bir şeyler arıyor, Rûmi’ye yakalanmamak için de tetikte duruyormuş. İlerlerken birdenbire onu tuzağa yakalanmış halde görmüş. Buna çok sevinmiş, adeta mutluluktan uçmuş! Ama sağa sola bakınınca arkasında onu yakalamak isteyen bir samur görmüş, ağaçta da bir baykuş kendisini kapmak için hazırlanıyormuş! Ne yapacağını şaşırmış fare. Arkasında bekleyen samur yüzünden geri dönmeye korkuyormuş, sağa ya da sola kaçsa baykuş kapacak, ileri doğru gitse kedi parçalayacak onu... Kendi kendine mırıldanmış: “Bela sardı her yanımı! Kötülükler üzerime üzerime geliyor, musibetlerle kuşatıldım! Ama şükür aklım başımda. Şimdi ürkmeden, korkmadan hareket etmeli ve paniğe kapılıp da hataya düşmemeliyim! Akıllı kişi sağgörülü olmayı elden bırakmamalı, hiçbir durumda düşünemez hale gelmemelidir. Çünkü akıl, dibine ulaşılmaz bir umman gibidir. Bela, basiretli adamın tüm çabalarını boşa çıkarıp onu yok edemez! Şu da var ki; ümidin gerçekleşmesi insanı şımartmamalı, durumunu göremeyecek derecede sarhoş etmemelidir. Bu vartayı atlatmak için kediyle anlaşmaktan başka bir çözüm yolu göremiyorum. Çünkü onun başına gelen bela, aynen ya da benzeri bir biçimde benim başıma da geldi şimdi. Belki beni dinler de sözlerimi iyice anlayıp doğruluğuna inanır. Kendisini aldatmak gibi bir niyetim olmadığını ve ona yardım etmek istediğimi kabullenirse beraberce kurtulabiliriz bu tehlikeli durumdan.”
***

Daha sonra fare kediye yaklaştı ve “Durumun nasıl?” dedi. Kedi: “Tam senin istediğin gibi, sıkıntılı ve güç bir haldeyim!” Fare:

“Yalnız ben de senin gibi belanın ortasındayım bugün. Üstelik kurtuluşum için senin de kurtulmandan başka bir ümit kapısı göremiyorum! İnan bu sözüm ne bir yalandır, ne de bir hile! İşte bak, samur beni pusuda bekliyor; baykuş da gözünü üzerime dikmiş! Onlar benim de düşmanım senin de... Eğer bana güvenlik sözü verirsen iplerini kemirir ve seni bu beladan kurtarırım. Böylece denizdeki gemi ve yolcular gibi, birbirimizin kurtulmasını sağlarız. Onlar gemiyle kurtulurken gemiyi de kurtarırlar.” Kedi, farenin sözlerini dinleyince onun doğru söylediğine ikna oldu ve dedi ki: “Bu sözlerin gerçeğe benziyor! Ben de isterim birlikte kurtulmayı. Eğer bunu yaparsan sana hayatta kaldığım sürece minnettarlık duyacağım!” Fare: “Ben şimdi sana yaklaşacak ve biri hariç bütün iplerini keseceğim; o bir ipi de kendimi senden korumak amacıyla bırakacağım!” Böylece fare ipleri kemirmeye başladı. Baykuş ve samur ise farenin kediye yaklaştığını görünce umutları suya düştü, çekip gittiler oradan. İp kemirme işini farenin yavaşlatması üzerine kedi Rûmi sordu: “İpleri kesme işini neden böyle ağırdan almaya başladın acaba? Eğer kendi amacına eriştiğin için sözünden caymış ve benim işimi askıya almışsan, iyi ve samimi kişilerin davranışı böyle değildir! Asil olan kimse, asla dostu hakkında gevşeklik göstererek ihmalkâr bir tavır takınmaz! İşte dostluğumuzun faydasını da gördün. Şimdi eski düşmanlığımızı tamamen unutup beni ödüllendirmeli, anlaşmamıza sadık kalmalısın. Hem vefakârlığın meyvesi fazilet ve mükâfattır, hıyanetin akıbeti ise kötü sondur! Erdemli kimse, gördüğü iyiliğe teşekkür etmesini bilir, kin tutmaz. Gördüğü bir güzel davranış birçok kötülüğü unutturur ona! Atalarımız der ki: Hainliğin cezası, en acele gelen cezadır. Kendisine boyun büküp af dileyen birine acımayan ve onu affetmeyen kimse zulmetmiştir!” Fare: “İki çeşit dost vardır: Tâbi olan ve mecbur olan! Bunların ikisi de bir menfaat arar ya da bir zarardan kaçınmak ister. Tâbi olana, içten davranılır, her durumda güvenilir. Mecbur olana ise, bazen samimi davranılabilirse de bazı durumlarda mesafeli ve dikkatli hareket etmek gerekir ona karşı. Akıllı kişi, kendini korumak ve endişelendiği bir şeyden kurtulmak için bu tür dosttan faydalanmayı bilir. Sürekli dostlukta dahi bir peşin menfaat ve umulana kavuşma isteği vardır. Elbette sana verdiğim sözü tutacağım ben! Bununla birlikte senden çekiniyorum. Çünkü bizi anlaşma yapmaya iten ölüm korkusunu bu kez de sen veriyorsun bana! Nitekim her işin bir zamanı var. Zamanında olmayan işin sonu iyi gelmez! Evet ben senin bütün iplerini kemirip yalnız bir tanesini bırakacak ve onunla seni rehin tutacağım! Artık benimle uğraşamayacak kadar meşgul bir vaziyette olduğunu gördüğüm zaman onu da keserim!” Ve fare, kedinin iplerini kemirmeye devam etti. Birden avcı geldi; bunun üzerine kedi bağırmaya başladı: “İplerimi tamamen kesme konusundaki samimiyetinin ortaya çıkma zamanı şimdi işte! Haydi kopar hepsini!” Bu arada fare de sonuna gelmişti kemirme işinin. Son ipi de kopardığında avcıyla karşı karşıya kalan kedi can havliyle bir ağaca tırmandı güç bela! Fare de bir deliğe attı kendisini derhal. Avcı hüsrana uğramıştı. Parçalanmış olan tuzağını da yanına alarak kederli bir halde uzaklaştı oradan.
***

Daha sonra fare bir ara dışarı çıktı, ama kediden uzak durmayı yeğledi. Bunun üzerine kedi

ona seslendi: “Ey candan arkadaşım! Sen benim nazarımda dostluğunu zor günde ispatlamış birisin! Yaptığın iyiliğe, daha güzeliyle karşılık vermek istiyorum; ne diye kaçıyorsun benden! Gel bitirme şu candan dostluğumuzu! Kardeşliğe son veren elbet mahrum kalır dostluğun en güzel meyvelerinden! Ondan ümidini keser karşısındaki de; tüm dostlar dağılır çevresinden! Asla unutamam senin bu iyiliğini. Senin benden iyilik beklemeye hakkın var; hatta dostlarımdan da karşılık görmeyi bekleyebilirsin! Korkma, sana zarar verecek değilim! Artık her şeyim senin sayılır, hiçbir şeyi esirgemem!” Ve birçok yeminler etti kedi, çok uğraştı fareyi samimiyetine inandırmak için. Fare de ona seslendi: “Dışardan samimi görünen nice arkadaşlıklar vardır ki, iç yüzü düşmanlıktır, kindir. Nitekim böylesi, aşikâre düşmanlıktan çok daha çetin ve tehlikelidir. Bundan kaçınmayan kişi, kızışmış filin dişlerine binerek orada uyuya kalmışken ansızın filin ayakları altında uyanan ve ezilip ölen adama benzer. Dosta kendisinden fayda umulduğu için dost derler, düşmana da zararından korkulduğu için düşman!.. Akıllı kişi fayda umduğunda düşmana dostluk gösterir, zararından korktuğunda da dosta düşmanlık!.. Görmüyor musun? Buzağılar sütten faydalanmak için nasıl dört dönerler analarının çevresinde; oysa sütten kesildiklerinde analarının yanında göremezsin hiçbirini. Kişi bazen dostuyla ilişiğini keser de evvelce aralarında bir düşmanlık olmadığı için onun zararından endişe etmez. Ama bir menfaatten dolayı dost olan iki düşmanın dostluğu, ihtiyaç yerine getirildiği anda sona erer. Ve hemen onların dostluğunun yerini eski düşmanlıkları alıverir; tıpkı ateşte ısınıp da ateşten kaldırılınca önceki soğuk haline dönüveren su gibi!.. Bana hiçbir düşmanım senin kadar zararlı değildir! Bizi dost olmaya iten birbirimize duyduğumuz bir gereksinimdi. Şimdi ise o durum geçip gitti. Böylece eski düşmanlığın geri dönmesinden korkuyorum. Ne zayıf kimse için güçlü bir düşmana yakın olmakta bir hayır vardır, ne de hakir biri için saygın bir düşmana yakınlıkta... Bilmiyorum; beni yemek istemen haricinde ne ihtiyacın olabilir bana ve benim hiç güvenim yokken sana nasıl gereksinim duyabilirim! Dahası şunu çok iyi biliyorum ki zayıfın güçlü düşmanından uzak durması, güçlünün zayıfa aldanıp kanmasından daha sağlıklı, daha doğru bir tutumdur. Akıllı kişi, başka çare bulamadığında düşmanla da anlaşmayı bilir, yüzüne güler, pohpohlar, onu seviyor ve güveniyormuş gibi gösterir kendisini... Sonra da ilk fırsatta ondan ayrılıp uzaklaşır! Şunu bil ki karşısındakine güvenmekte acele eden hataya düşmekten kurtulamaz. Akıllı kişi, dostluk kurduğu düşmanına vefalı davranabilir, ama tamamen güvenmez yine de ona; yaklaşıp da canını emanet etmez; mümkün olduğunca uzak durması gerektiğini asla unutmaz. İşte ben de seni bundan böyle uzaktan sevecek, dost kalmayı sürdüreceğim. Önceden bu şekilde düşünmediğim halde artık senin uzun ve rahat yaşamanı diliyorum. Sen de benim hakkımda ancak bu türden bir dostluk besleyebilir, iyilik dileyebilirsin! Çünkü bizim bir arada bulunmamızın hiçbir yolu yok, vesselam!..”

HÜKÜMDAR İLE KUŞ FENZE
Filozof Beydebâ’ya şöyle dedi kral Debşelîm: “Bu hikâyeyi de iyice dinledim. Şimdi, birbirlerinden sakınmaları gereken azılı düşmanları anlat bana!” Beydebâ anlatmaya başladı yine: “Rivayete göre, Hint krallarından Beridun adlı hükümdarın Fenze isminde bir kuşu ve onun da bir yavrusu varmış. Bu kuş ve yavrusu çok güzel öterlermiş. Kral pek severmiş ikisini de. Onun için karısının yanına konulmalarını emretmiş. Ve karısından onları çok iyi korumasını istemiş. Derken bir erkek çocuk doğurmuş kralın karısı. Çocuk yavru kuşa iyice alışmış, iki küçükler beraberce oyun oynayıp eğleniyorlarmış. Anne kuş Fenze, her gün uçarak dağa gider ve bir meyve getirirmiş kimsenin bilmediği. Kralın oğluna yedirirmiş bunun yarısını, diğer yarısını da kendi yavrusuna... Bu garip meyve, iki yavrunun da çabucak büyüyüp gençlik çağına ulaşmalarını sağlamış. Kral da gözlerinin önünde gerçekleşen bu olaydan ötürü Fenze’ye her geçen gün daha fazla ikram ve hürmette bulunmuş. Ama yine bir gün Fenze meyve toplamak için ortadan kaybolduğu bir sırada kralın oğlunun kucağında oynayan yavru kuş çocuğun üzerine pislemiş. Bunun üzerine çocuk sinirlenip yavru kuşu tuttuğu gibi yere vurunca kuş ölmüş. Bir süre sonra geri dönen Fenze yavrusunun öldürülmüş olduğunu görünce ağlaya ağlaya feryat etmiş: “Sözünü tutmayan vefasız krallara yazıklar olsun! Zalim, acımasız ve hiç kimseyi sevmeyen krallarla dostluk kuranların vay haline! Onlar zenginliğinden ve ilminden fayda umdukları kişilerin dışında kimseye değer vermez, saygı duymazlar. Yalnızca bunlar için ikramda bulunur ve ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra ne sevgi kalır artık, ne dostluk ne de ikram... Hiçbir suçu bağışlamaz, hak hukuk tanımazlar! Onların işleri gösteriş ve sefahat üzerine bina edilmiştir. İşledikleri büyük günahları küçük görürler; ama basit bir arzularına muhalefet edilse küplere binerler. Dostuna, kardeşine ihanet eden bu acımasız nankör de onlardan işte!” Kuş bunları söyledikten sonra öfke ve kininin şiddetine kapılarak çocuğun yüzüne doğru zıplayıp gözlerini çıkarmış. Sonra da havalanıp sarayın balkonuna konmuş. Olayı duyunca çok üzülerek acılara gark olan kral, kuşu oyuna getirme arzusuyla ona yaklaşıp seslenmiş: “Sana bir şey olmayacak Fenze! Dostum gel, aşağı in..” Fenze: “Ey kral! İhanet eden, elbet karşılığını görür. Hemen görmese de ileride muhakkak cezasını bulur. Silsile halinde sürüp gider bu ceza! Senin oğlun yavruma vefasızlık etti, ben de hemen verdim cezasını!” Kral: “Allah aşkına dinle! Evet, biz senin yavruna zulmettik. Sen de bizden intikamını aldın! Böylece ödeştik. Artık yanımıza gel, can güvenliğinden de endişe etme!” Fenze: “Sana dönecek değilim asla! Çünkü sağlam görüş sahipleri; ‘Akrabasının kanı heder olan kimseye yaklaşma!’ derler. Kini olan kimse, sana lütufkâr ve yumuşak davranırsa elbette kuşkulanırsın ondan. Ne kadar emniyet telkin etse de kaçmaktan başka çıkar yol yoktur kuyruk acısı çekenden. Yapılacak en iyi şey böylesinden sakınmaktır. Derler ya: ‘Akıllı adam ana babayı dost, kardeşleri yoldaş, eşleri arkadaş, oğulları nam, kızları hasım, akrabayı rakip ve kendisini yalnız sayar!’ İşte ben de bir başıma, yalnız, garip ve sürülmüş biriyim. Sizden benim payıma düşen, büyük

ve ağır bir hüzün oldu! Onu tek başıma taşımak zorundayım. Şimdi gidiyorum. Selam olsun benden sana!” Kral: “Senin bize yaptığın bizim sana yaptığımızın karşılığı olmasa ve bu ihaneti başlatan biz olmasak, durum senin dediğin gibi olurdu. Ama önce biz yaptık sana yapacağımızı. Bunda senin suçun ne? Ve bize güvenmekten seni alıkoyan ne? Haydi artık geri dön, canın emniyette!” Fenze: “Şunu bil ki, kinler kalplerde yerleşmiş yaralardır adeta, kanar ve acıtır biteviye. Kalplerdekini her zaman olduğu gibi söylemez diller. Dilin kalbe şahitliğinden daha âdil ve daha gerçektir kalbin dile şahitliği! Şuna kuşku yok ki ne senin diline benin kalbim güveniyor, ne de benim dilime senin kalbin!..” Kral: “Bilmiyor musun ki insanların pek çoğunun arasında garez ve kin vardır; ama akıllı kimse, kini besleyip büyütmektense onu zayıflatıp öldürmeyi yeğler!” Fenze: “Evet, dediğin gibidir aynen! Bununla beraber basiretli kişi, kin ateşiyle yanan bir insanın intikamdan vazgeçeceğine asla inanmaz! Akıllı adam oyun, tuzak ve hileden korkar daima! Bilir ki şiddet ve büyüklenme ile alt edilemez çoğu düşman; ancak dostane tavır ve yumuşaklıkla avlanabilir, tıpkı ehlî filin vahşi file yaptığı gibi...” Kral: “Kuşkusuz akıllı ve asil kimse dostunu terk etmez. Canı pahasına da olsa koparmaz arkadaşlarıyla bağını; asla sadakatten vazgeçmez. En düşük hayvanda bile bu özellik vardır; bilirsin niceleri köpek oynatır sonra onu keser ve yer. Ama sahibine alışmış olan köpeğin yine de ondan ayrılmadığını ve asla onu sevmekten vazgeçmediğini görürsün!” Fenze: “Her nerede ve kimde olursa olsun daima korkunçtur kin! Hele kralların kalbinde daha da şiddetli ve dehşetli olur. Çünkü intikamı bir zorunluluk sayar krallar; öç almayı ve intikam beslemeyi soylu bir davranış ve övünç vesilesi olarak görürler. Kini olan kişi yatışıp sakinleşse de buna aldanmaz akıllı adam. Çünkü onun kalbindeki kin, bir odun atılıp da harekete geçirilmediği sürece kül altında saklı duran köze benzer; tıpkı odunu arzulayan ateş gibi bir sebep bekler alev almak için... Tutuşmak için bir bahane buldumu da ne tatlı dil onun ateşini söndürebilir, ne yumuşak tavır, ne alçakgönüllülük, ne de yalvarıp yakarma... Onu teskin edebilecek hiçbir şey bulunamaz artık cana kıymaktan başka! Bir fayda temin etme ya da bir zararı uzaklaştırma umuduyla bazen hasmına yaklaşma konusunda aşırı istekli davrandığı da olur kindarın. Ama ben senin kalbindeki kini silip yok edemem! Hem gerçekten de beni içten seviyor olsan bile bunun bir yararı yok; artık korku, endişe ve şüphe benim peşimi bırakmaz birlikte oldukça biz! Yani ayrılmamızdan başka bir çare yok, vesselam!”
***

Kral: “Benim bildiğim, kimse bir başkasına zarar da veremez, fayda da sağlayamaz! Dahası küçük olsun büyük olsun, malum bir kaza ve kaderde yazılanın dışında bir şey gelmez hiç kimsenin başına. Var oluşta, bir çocuğun doğmasında ve yaşamın devamında yaratılmışların hiçbir dahli bulunmadığı gibi geçici olanın yok oluşu ve fâni olanın ölümü de böyledir. Şu halde, oğluna yaptığından ötürü oğlum mesul olmadığı gibi sen de benim oğluma yaptığın şey için mesul değilsin!

Nitekim bunların hepsi önceden takdir edilmiş bir kaderdir; hepimizin kendince bir mazereti var. Kaderimizin getirdiklerinden dolayı herhalde mesul tutulamayız.” Fenze: “Kuşkusuz dediğin gibidir kader. Ama bu, basiretli kişinin tehlikelerden kaçınmasına ve zarardan uzak durmasına bir engel teşkil etmez asla. Bilakis akıllı adam tedbirini alır ve kadere inanmakla beraber elinden geleni yapmayı da ihmal etmez hiçbir zaman! Ben senin içinden geçeni söylemediğini çok iyi biliyorum. Çünkü aramızda olan şey hiç de küçük bir olay değil! Senin oğlun benim yavrumu öldürdü, ben de senin oğlunun gözünü çıkardım. Aslında sen beni oyuna getirip içinde yanan intikam ateşini söndürmek istiyorsun. Ama can tatlı işte, ölmek istemiyorum ben de. Hani derler ya eskiler: Fakirlik beladır, tasa beladır, düşmanın yakınında olmak beladır, dostlardan uzaklık beladır, hastalık beladır, yaşlılık beladır, ama tüm belaların en büyüğü ölümdür! İçi acıyan yaslı kişiyi ancak bu acıya duçar olan anlar! Sendeki yaranın aynısı bende de olduğu için senin kalbindeki sızıyı biliyorum ben. O yüzden seninle dostluğumu sürdürmek hayır getirmez bana. Nitekim oğluna yaptığım şeyi her hatırladığında için burkulacak; ben de oğlunun oğluma yaptığını anımsadıkça kalbim nefretle dolacaktır!”
***

Kral: “Her şeyi unutup da içindeki kini silemeyen bir kimsede hayır yoktur!” Fenze: “Ayağının altında çıban bulunan adam yürümek istese, yarası ona durmadan acı çektirecektir. Gözü iltihaplı olan bir adam yüzünü rüzgâra dönerse, iltihabı azdırıp acı duymayı göze almış demektir. Birini kızdırıp kinlendiren adam, kızdırdığı kişiye yaklaşırsa canını tehlikeye atmış olur. Bu dünyada yaşayan kişi, tehlikeden sakınmalı, beladan uzak durmalı, iyice düşünmeden bir işe kalkışmamalı, gücüne kuvvetine fazla güvenmemeli, itimat etmediği adamlarla yola çıkmamalıdır. Çünkü gücüne güvenip tehlikeye atılan kimse, eceline susamış demektir. Gerekli azığı hazırlamaksızın yolculuğa çıkan ve güç yetiremeyeceği işlere kalkışan kişi kendisini ölümün kucağına atmıştır. Yutamayacağı kadar büyük lokmayı yemeye çalışan adam tıkanıp boğulur elbet! Düşmana kanıp tedbiri elden bırakan kişi, aslında düşmanından daha fazla düşmandır kendine! Nelere gebe olduğunu bilmediği kader hakkında fikir yürütmek kimsenin harcı değildir! Kişiye düşen sebeplere sarılıp tedbir almak, sonuna kadar çaba sarf etmek ve sorumluluk duygusu taşımaktır! Akıllı kişi, mümkün mertebe kimseye itimat etmez; kaçma imkânını bulmuşken korkulu bir bekleyişi yeğlemez. İşte benim de pek çok kaçış yolum var; nereye gidersem gideyim başımın çaresine bakabilirim. Çünkü beş nitelik vardır ki, bunlarla donanan kişi her durumda kendine yeter ve nereye gitse yabancılık çekmeksizin herkesle geçinir: İlki, insanlara eziyet vermekten kaçınmak; ikincisi, edepli ve kibar olmak; üçüncüsü, şüpheli işlerden sakınmak; dördüncüsü, güzel ahlak; beşincisi de, işinde asaleti elden bırakmayıp davranışlarında yüce gönüllü olmak! Canından endişe eden kimse mal, aile, evlat ve vatandan geçebilir. Çünkü bunların hepsinin yeri doldurulabilir, ama can gitti mi geri gelmez bir daha! Malların en kötüsü, gerektiğinde feda edilemeyen maldır; en kötü eş, kocasına uyumlu davranmayandır; en kötü evlat, ana babaya asi olup söz dinlemeyendir; en kötü dost, zor zamanda yüz çevirendir! En kötü kral, masumların kendisinden korktuğu ve halkını kollamak için hiç çaba sarf etmeyen kraldır! En kötü yurt, verimsiz ve emniyetsiz olandır! Ey kral! Kuşkusuz ne can güvenliğim olur senin yanında benim, ne de huzur bulabilirim civarında!..”

Fenze bunları söyledikten sonra krala veda etti ve uçtu! İşte bu, kalplerinde kin olup asla birbirlerine itimat etmemeleri gereken düşmanlara ait kıssadır!”

ASLAN İLE ZAHİT ÇAKAL
Filozof Beydebâ’ya şöyle dedi kral Debşelîm: “Bu hikâyeyi de dinledim. Şimdi suçsuz yere cezalandırdığı ya da bir kabahati yokken eziyet ettiği birini yeniden vazifelendirmek isteyen kralın hikâyesini anlat bana.” Filozof: “Suçlu ya da suçsuz, haklı ya da haksız olsun, kralın cezalandırdığı kişiyi yeniden görevlendirebilmesi gerekir! Ama kral böyle birinin durumunu yakından incelemeli, ondan nasıl yararlanabileceğini araştırmalıdır. Eğer kendisinde güven telkin ederse ona müracaat etmek istemesi gayet doğaldır. Kral devletini ancak basiretli vezir ve yardımcıları ile ittifak ederek kontrol altına alabilir. Vezirleri ve yardımcılarını kullanmak, sevgi ve nasihatle mümkün olur. Ama nasihatten akıllı ve soylu kimseler anlar ancak! İşleri çok fazladır kralın; bir sürü çalışana ve yardımcıya ihtiyaç duyar. Oysa bahsettiğim özelliklerin tümünü kendisinde toplayan samimi ve asil kimseler pek azdır! Aslan ile çakalın hikâyesi bu konuda en iyi örnektir.” Kral: “Nasılmış bu hikâye acaba?”
***

Filozof Beydebâ: “Rivayete göre bir çakal, gayet zâhidâne bir hayat sürermiş diğer dişi çakal, kurt ve tilkilerle beraber yaşamasına rağmen. Onlar gibi kan dökmez, et yemez, kimseye saldırmazmış asla. Bu yüzden öbür yırtıcılar diş bilemeye başlamış ona ve demişler ki: “Senin bu yaşam tarzından, zâhitlik taslamandan hiç hoşnut değiliz. Kaldı ki sana hiçbir faydası olmadı zâhitliğin. Yaratılışına uygun olan davranış, bizimle birlikte koşman ve bizim gibi olmandır. Seni kan dökmekten ve et yemekten vazgeçiren şey nedir?” Çakal: “Sizinle olan beraberliğim beni günaha sokmaz kendim günah işlemedikçe! Çünkü günahlar, mekânla ve arkadaşlarla alakalı değildir; kalplerle ve eylemlerle bağlantılıdır. Yeri iyi olanın ameli de iyi, yeri kötü olanın ameli de kötü olsaydı, bu durumda zâhidi mihrabında öldüren kimse günah işlemiş olmazdı; ama onu savaş meydanında öldüren günaha girerdi. Ben yalnız bedenimle yanınızdayım. Kalbim ve eylemlerim çok uzak sizden. Çünkü ben, amellerin sonuçlarını düşünür, bu yüzden zâhidâne yaşarım!” Ve çakal, asla taviz vermedi zâhitliğinden. İbadet, dünyaya değer vermezlik ve efendilikle tanınır oldu. Oranın kralı olan aslana kadar ulaştı onun namı. Aslan bu çakalın hak yemekten sakınırlık, yüksek ruh ve eminlik gibi üstün vasıflara sahip olduğunu duyunca bir adam gönderip huzuruna çağırttı. Onu önemli bir göreve tayin edeceğini, yüksek bir mevki vereceğini, asil kimselerin arasına katacağını söyledi.” Çakal yanıt verdi: “Önemli görevler ve mevkiler için kralların özel yardımcılar seçmesi doğaldır. Ama bu tür işler için zorlamamalıdırlar kimseyi. Çünkü zoraki görev verilen adam işine konsantre olmaz. Ben kralımızın lütfettiği vazifenin üstesinden gelemem. Zaten hiç deneyimim de yoktur bu çeşit işlerde; şimdiye dek sultanlarla ve saltanat işleriyle münasebetim olmadı. Siz ki güçlü ve yırtıcı hayvanların sultanısınız; asalet, kudret ve ihtiras vasıflarına sahip nice vahşi hayvanlar vardır çevrenizde. Onlar sultanımızı tanır ve sözünü ettiği görevleri baş tacı ederler. Çok sevinirler kendilerine vazife verdiğiniz için.”

Kral: “Bırak şimdi bunları! Vazifeden kaytarmak için bahaneler bulmanı istemiyorum!” Çakal: “Sultana hizmet edebilen iki tip vardır, bense bunlardan biri değilim. Bu görevi başarabilmek için ya çıkarı uğruna her şeyi mübah gören ikiyüzlü bir dalkavuk olmak gerek ya da kimsenin kıskanmayacağı kadar duygusuz bir budala! Ama sadakatle, dürüstçe, dalkavukluk ve riyakârlığa başvurmaksızın sultana hizmet etmek isteyen kişi, bunda ısrar ettiği sürece canı tehlikededir! Çünkü bu tavrı neticesinde, sultanın dostu da düşmanı da onun aleyhinde olmak hususunda birleşirler! Kralın dostları kıskançlıkla onun yerine geçmek ister ve haksız davranışlarda bulunarak ona düşmanlık ederler. Kralın düşmanları ise, samimiyetle nasihatlerde bulunmasından ve krala faydalı olmasından dolayı ona kin beslerler. Böylece her iki sınıfın düşmanlıkta birleşmeleri elbette onu bela ve ölümle karşı karşıya bırakacaktır!” Kral aslan itiraz etti: “Çevremdeki dostlar ve onların sana haset edecek olmaları seni hiç endişelendirmesin! Benim yanımda olacağından kimse ilişemez sana, bunu garanti ederim. Ayrıca gayretin oranında seni mükâfatlandırır ve ihsanlarda bulunurum...” Çakal: “Eğer kralımız bana iyilik yapma lütfunda bulunmak isterlerse, şu halk arasında bıraksın beni güvenli, sakin, kederden uzak yaşayayım; su ve ottan müteşekkil102 gıdama razıyım! Zira bilirim ki başkasının bir ömür boyu görmediği sıkıntı ve korkuyu sultanın yanında görev alan kişi bir saat içinde yaşar! Emniyet içinde ve huzurla geçen fakir bir yaşam, korku ve tedirginlikle geçen zengin bir hayattan elbette daha hayırlıdır!” Kral aslan: “Söylediklerini dinledim ve anladım. Ama artık şu korku ve şüpheleri bir kenara bırak. Çünkü işlerimde kullanmak için senin gibisini bulamam asla!” Çakal: “Kralımız beni yanına almakta kesin kararlıysa şu konuda kendisinden söz istiyorum: Benden mevkice üstün biri, yerini kaybetmekten endişe ederek kralımızı benim aleyhimde kışkırtırsa yahut mevkice benden aşağıda olan biri elimden makamımı kapmak için iftiralar atarsa kralım acele etmemeli, kendisine arzolunan iddiaları araştırmalıdır. Zât-ı âlinizden bunu talep ediyorum; sonra dilediğiniz gibi olsun. Kalbim mutmain103 olarak itimat edersem, paçaları sıvayıp tüm gücümle ona istediği işte yardım ve hizmet ederim. Samimiyetim ve gayretimle en güzel şekilde görevimi yerine getiririm. Bana olan teveccühünü haklı çıkarmak için elimden geleni yaparım!” Kral aslan: “Tamamdır! Şartını onaylıyor ve daha da fazlasını vaat ediyorum sana!” Böylece kral aslan, çakalı hazinelerin baş sorumlusu ilan etti. Dostlarından daha fazla alaka gösterdi ona, maaşını artırdı. Ama aslanın çevresindekiler çakalın yükselişini hazmedemediler. Çok canları sıkılmıştı bu işten, ileri geri konuşup duruyorlardı onun hakkında. Sonunda ona bir tuzak kurmak üzere aralarında anlaştılar. Bir keresinde aslan bir eti çok beğenerek ondan bir parça ayırmıştı. Eti saklaması için çakala emanet etmiş ve sonradan kendisine sunulmak üzere ambarın en korunaklı yerine kaldırmasını
102 103

Oluşmuş, meydana gelmiş. İnanmış, emin olan.

emretmişti. Komplocular bu haberi alır almaz hemen harekete geçtiler. Eti oradan alıp çakalın evine götürerek bir kenara sakladılar. Çakalınsa olup bitenden haberi yoktu. Aslanın huzurunda et konusu açılacak olursa hep beraber çakalı yalanlamak üzere aralarında anlaşmışlardı. Ve ertesi gün aslan o eti istedi. Ama çakal bütün aramalarına rağmen eti bulamadı. Kendisine tuzak kurulduğunu anlayamamıştı çakal. Ötekiler gelip huzurda yerlerini aldılar. Aslan eti soruyor, çakalı azarlıyor, bundan onu mesul tutuyordu. Herkes birbirine bakmaya başladı. İçlerinden biri nasihat edermiş gibi bir edayla konuştu: “İster fayda ister zarar olsun, kralımıza bildiklerimizi haber vermek zorundayız! Bana ulaşan bilgiye göre, eti çakal evine götürmüş!” Bir diğeri söze atıldı: “Bunu yaparken ben kendim görmedim, gidip araştırsınlar. Mahlukatın çetin marifetleri vardır!” Diğer biri şöyle dedi: “Vallahi kişinin kalbini bilmek imkânsızdır! Ama sanırım araştırırsanız eti çakalın evinde bulursunuz! Onun beceriksizliği ve hıyaneti ile ilgili hususları biz herkesten evvel doğrulamak durumundayız!” Bir başkası söz aldı: “Gerçekten bu iddianın doğru çıktığını görürsek yalnız hıyanetle karşı karşıya değiliz demektir; nankörlük ve hükümdarımıza karşı açık bir cüretkârlıktır söz konusu olan!” Başka biri: “Sizler âdil ve erdemli kişilersiniz. Sizi yalanlayamam. Ama kral birini gönderip çakalın evini aratırsa her şey ortaya çıkacaktır!” Ve bir diğeri ekledi: “Kralımız onun evini aratacaksa acele etmelidir. Çünkü onun yardımcıları ve casusları dolaşıyor her yerde!” Sonunda bu ve benzeri konuşmaların etkisinde kalan kral aslan, tekrar çağırtmış çakalı. Çakal gelince de sormuş ona: “Korumanı emrettiğim et nerede?” “Eti kralımıza hazır etsin diye aşçıya vermiştim efendim!” Kral aslan, aşçıyı çağırıp etin nerede olduğunu sormuş. Ama o da çakala tuzak kuranların arasında olduğu için, çakalın kendisine et falan vermediğini söylemiş. Bunun üzerine kral çakalın evine güvenilir bir adamını göndermiş. Adam da evde bulduğu eti getirip aslana göstermiş. Ve bu komplonun son kısmında kurt söz almış; gerçek kesin olarak belirinceye kadar konuşmayan vakur, ağır başlı biri gibi göstermiş kendini ve demiş ki: “Sultanımız! Çakalın hain olduğu sizce de anlaşıldı! Artık affetmeyiniz onu! Eğer onu bağışlayacak olursanız bundan sonra hiçbir hainin hıyanetini, hiçbir suçlunun suçunu öğrenemeyeceksiniz!” Bunun üzerine kral, çakalın huzurdan çıkarılıp gözaltına alınmasını emretmiş. Daha sonra mecliste bulunanlardan biri demiş ki: “Kralımızın basireti ve bilgisine rağmen nasıl olup da bu durumun farkına varamadığına ve çakalın hainliğini sezemediğine şaştım kaldım doğrusu! Hayret, her şey açığa çıktığı halde kusurunu görmezden geliyor kralımız!” Bunca tahriklere rağmen aslan, çakala bir elçi göndererek özür diledi. Ama elçi kendi yazdığı düzmece bir mektupla geri döndü. Mektupta yazılanlar aslanı yine kızdırdı ve bu kez çakalın

öldürülmesini emretti. Bu arada olayları başından beri takip eden anne aslan, oğlunun acele ettiğini düşünerek derhal adam soktu araya; infaz memurları idamı geciktirdiler! Anne aslan oğluna: “Evladım! Hangi sebebe dayanarak çakalın öldürülmesini emrettin?” diye sordu. Aslan malum hikâyeyi anlatınca annesi cevap verdi: “Fevrî104 davranmışsın yavrum! Acele karar vermeyi bırakan ve dikkatle pişmanlıktan kurtulan kişiye derler akıllı diye. Acele ise, daima basiretsizlik sebebiyle sahibine pişmanlığın meyvelerini sunar. Özellikle krallar tedbir ve dikkat konusunda herkesten daha hassas davranmalıdırlar! Kadın kocasıyla, çocuk ana babasıyla, öğrenci hoca ile, asker kumandanla, zâhit dinle, halk hükümdarla, kral Allah korkusuyla, takva akılla, akıl da tedbir ve dikkatle kıvamını bulur; bir bütün oluşturur. Hepsinin başı, basiret ve kararlılıktır. Basiretli bir kralın en baştaki görevi de çevresindekileri iyi tanımak, her birine kabiliyetine göre mevki vermek, birbirlerini itham ettiklerinde dikkatli davranmaktır. Çünkü onlardan biri diğerini yok etmek için bir fırsat bulursa hemen yapar bunu! Çakalı teste tâbi tutmuştun sen; onun akıllı, güvenilir ve mert biri olduğuna karar vermiştin. Sürekli övüyor, ondan hoşnut olduğunu ifade ediyordun. Bir kral, görevlendirdiği bir adamını böyle methedip razı olduktan sonra artık iyice düşünmeden onu hainlikle suçlamamalıdır. Üstelik geldiğinden şimdiye kadar o çakalın hiçbir hainliği görülmeyip yalnızca samimiyetine ve dürüstlüğüne tanık olundu! Bir tabak et yüzünden böyle değerli birinin helâki konusunda aceleci davranmaya asla tevessül105 etmez bir kral! Ey kral! Bence çakalın durumunu yeniden incelemelisin! Hiçbir zaman et yememiş zâhit bir çakal, nasıl oluyor da senin emanetini yiyor? Bunları iyi düşün, belki de çakalın hasımları çevirdi bu entrikayı; çakalın evine eti onlar götürüp sakladı! Öyle ya, çaylağın pençesinde bir parça et olsa diğer kuşlar hemen başına toplanır; bir köpekte kemik varsa başına üşüşür diğer köpekler!.. Bugüne dek hep sana yardımcı olmuştur çakal; muhtemel zararları senden defetmek için uğraşmış, eziyetlere katlanmıştır bu konuda; ve hiçbir sırrını saklamamıştır senden.”
***

Tam aslanın annesi bu konuşmayı yaptığı sırada aslanın huzuruna güvendiği bir adamı girdi ve çakalın suçsuzluğunun anlaşıldığını haber verdi. Aslan da çakalın suçsuzluğuna inandıktan sonra annesi sözlerini şöyle sürdürdü: “Çakalın suçsuzluğu anlaşıldığına göre, kral derhal ispiyoncuların önünü kesmeli; hatta bir daha böyle bir iftiraya başvurmamaları için onları cezalandırmalıdır. Akıllı adam, iyiliğe karşı nankörlük eden, haksızlığa kalkışan ve ahirete inancı olmadığından iyilikten uzaklaşan hainlere asla taviz vermez. Böyle aşağılık adamlar, muhakkak görmelidirler suçlarının cezasını! Artık sen çabuk kızmanın, fevrî davranarak hataya düşmenin ne olduğunu öğrendin. Küçük şeylerden öfkelenen kişi, kırdığı kalbi çoğunlukla tamir edemez. Senin hemen çakala gidip gönlünü alman lazım. Ona yaptığın haksızlık, derinlere inip nefrete dönüşmemeli ve eski dostluğunuzun yerini düşmanlık almamalıdır! Güzel ahlaklı, asil ruhlu, vefalı, kıymet bilir, sevgi dolu, kıskançlık ve zulümden uzak ve cefakâr olan kişilerin ne olursa olsun, onlardan sıkıntı gelse bile asla terk edilmemesi gerekir! Ama saldırgan, huysuz, nankör, vefasız, Allah korkusundan uzak ve acımasız olan, dahası ahireti inkâr eden kişilerden en kısa zamanda ayrılıp olabildiğince uzaklaşmak lazımdır! Nitekim sen çakalı
104 105

Birdenbire, düşünülmeden yapılan. (Burada) Başlama, girişme.

tanıdın ve tecrübelerden geçirdin; şimdi sana yakışan, yeniden dostluk kurup onunla birlikte olmaktır!”
***

Bunun üzerine aslan, çakalı yanına çağırdı ve yaptığından dolayı özür diledi, ona iyilikler ve ihsanlar söz vererek şöyle dedi: “Senden özür diliyor ve eski makamını sana iade ediyorum!” Çakal cevap verdi: “Kardeşinin zararı pahasına kendi menfaatini düşünen kişi dostların en kötüsüdür! Böyleleri dostunun menfaatini kendi menfaati gibi görmez ya da dostunun arzusuna uymak için haksızlık yaparak da olsa onu hoşnut etmek ister! Dostlar arasında böyle davranan kimselere çok rastlanır! Kralımızca bana haksız bir muamelede bulunulduğu malum. Artık kendisine güvenemeyeceğimi söylersem bana içerlemesin lütfen! Bundan böyle ona yakın olmak benim için doğru bir şey değil. Nitekim hükümdarlar ağır ceza verdikleri birini ne yanlarına almalı, ne de hepten kovup uzaklaştırmalıdırlar! Çünkü devlete hizmet etmiş makam sahibi biri görevden alındığında, yeni bir görev verilmese bile ikram ve hürmet gösterilmelidir!” Aslan onun sözlerini dikkate almayıp itirazda bulundu: “Senin karakterini artık yakından gördüm, ahlakına tanık oldum. Güvenirliliğini, vefanı ve sadakatini tecrübe ettim. Beni sana karşı kışkırtmak isteyenlerin alçakça bir hileye başvurup yalanlar düzmüş olduklarını anladım. Sen benim asil ve hayırlı dostumsun. Asil kimseye tek bir iyi özellik, birçok kötü hasleti unutturur. Biz eskisi gibi güveniyoruz yine sana, sen de bize güvenmelisin! Böylece biz de sevinir ve mutlu oluruz, sen de!..” Kral aslanın sözlerini dinleyen çakal tekrar eski görevine dönmeyi kabul etti. Bundan sonra kral ona iki kat daha fazla ikram ve ihsanda bulundu. Artık geçen günler çakala yalnızca mutluluk ve krala yakın olma saygınlığı getirdi.

İLÂZ, BİLÂZ VE İRAHT’IN HİKÂYESİ
Filozof Beydebâ’ya kral Debşelîm dedi ki: “Dinledim bu hikâyeyi de. Şimdi bana, kralın saltanatını koruması için yapması gereken şeyler ve sorumlulukları hakkında bir misal getir. Ve bana anlat; bir kralın en fazla öncelik vermesi gereken şey hoşgörü mü olmalıdır, yoksa mertlik ya da cesaret mi veyahut iyilik ve cömertlik mi?..” Beydebâ anlatmaya başladı: “Devlet ve saltanatını koruması için bir kralın en öncelikli vasfı hoşgörü ve sabır olmalıdır. Hoşgörü, her şeyin başında sahip olunması gereken bir vasıftır; kralların tüm işlerinde yararlı ve en önemli özelliktir. Rivayete göre Bilâz adındaki bir kralın âbit ve zâhit olan İlâz adlı bir veziri varmış. Bir gece kral uyuduğunda, birbirinden korkunç sekiz rüya görmüş ve kendisini endişelendiren rüyalar yüzünden kan ter içinde uyanmış. Bunun üzerine zâhidâne yaşam süren Brahmanları çağırtmış rüyalarını tabir etsinler diye. Brahmanlar gelip onun huzuruna çıkınca gördüğü rüyaları onlara bir bir anlatmış. Brahmanlar hep bir ağızdan demişler ki: “Kralımız garip rüyalar görmüş! Eğer bize yedi gün mühlet verirse rüyalarının yorumlarıyla birlikte geliriz ona...” Kral istedikleri mühleti verince Brahmanlar onun yanından ayrılmış, sonra da içlerinden birinin evinde toplanarak aralarında durum değerlendirmesi yapmışlar ve demişler ki: “İşte görüyorsunuz, düşmandan intikam almak için çok güzel bir fırsat çıktı önümüze. Biliyorsunuz ki bu adam daha dün bizlerden on iki bin kişinin canına kıydı. Şimdi bize sırrını açtı, rüyasını tabir etmemizi istiyor! Gelin ona yanıltıcı sözler söyleyip korkusunu iyice artıralım. Öyle ki dehşet ve kaygı içine düşüp bizim her dediğimizi yapmak zorunda hissetsin kendisini. Ona, en sevdiklerini ve yakın bulduklarını kurban etmemiz için bize teslim etmesini önerelim ve diyelim ki: “Biz kitaplarımıza baktık ve düştüğün bu kötü durumdan kurtulman için isimlerini vereceğimiz kimseleri öldürmekten başka çıkar yol göremedik!” Kral bize sorarsa kimleri öldürmek istediğimizi, şöyle deriz: “En değer verdiğin karını istiyoruz, Cevîr’in annesi Kraliçe İraht’ı! Oğullarından en çok sevdiğin ve en üstün tuttuğun Cevîr’i istiyoruz! O pek kıymetli yeğenini istiyoruz! Dostun ve vezirin olan İlâz’ı istiyoruz! Kâtibin ve sırdaşın olan Kâl’i istiyoruz! O misli görülmemiş kılıcını, atların bile yetişemediği beyaz fili, savaşlarda bindiğin atı istiyoruz! Sonra erkek fille birlikte olan diğer iki büyük fili istiyoruz! Hızlı ve güçlü hecin devesini istiyoruz! Ve onun bize ettiklerinin intikamını almak için büyük filozof, meşhur bilgin Kebariyon’u da istiyoruz!” Sonra da deriz ki: “Ey kral! Bu saydıklarımızı öldürüp kanlarıyla oluşan havuzun orta yerine senin oturman gerekiyor. Havuzdan çıktığında dört bir yandan toplanan biz Brahmanlar çevrende tur atarak sana okuyup üfleyeceğiz ve üzerindeki kanları silip su ve kutsal yağ ile seni yıkayacağız. Böylece sen parlak tahtında oturmayı sürdürürsün ve Tanrı endişe ettiğimiz belayı kaldırır üzerinden! Bütün bunlara katlanırsan ey kral, kendi canın için sana bildirdiğimiz sevdiklerini feda etmeye razı olursan, bu beladan kurtulursun! Ülken ve saltanatın düzene kavuşur, giden sevdiklerinin yerine yenileri gelir! Eğer bunu yapmazsan korkarız ki ülken ya gaspedilecek ya da yok olacaktır!” Brahmanlar kendi aralarında bunları konuştuktan sonra bir de şunu eklemişler sözlerine: “Eğer taleplerimiz hakkında bize itaat ederse, o zaman istediğimiz gibi onu öldürebiliriz!” Aralarında söz birliği edip anlaşma sağladıklarında kralın huzuruna çıkmışlar yedinci gün ve

demişler ki: “Ey kral! Gördüğün rüyanın yorumu hakkında kitaplarımızı araştırdık, kendi fikirlerimizi de ortaya koyup tetkik ettik ve bir neticeye vardık. Ancak, haşmetli yüce kralımız bizimle baş başa kalmadıkça görüşlerimizi açıklayamayız!” Bunun üzerine kral, Brahman olmayan diğer meclis üyelerini huzurundan çıkarmış ve onlarla baş başa kalmış. Brahmanlar tıpkı anlaştıkları gibi hain tekliflerini krala sunmuşlar. Kral endişe ve üzüntü içinde şöyle cevap vermiş: “Canımı kurtarmak için onları öldürmem gerekiyorsa, o zaman ölmek benim gözümde yaşamaktan daha iyidir!.. Zaten ölüm kaçınılmaz bir şey, hayat kısa ve ben her zaman kral olacak değilim! Dostlardan ayrılık bence ölmekle aynı şey!” Brahmanlar krala, eğer kendilerine kızmazsa ona bir şey anlatmak istediklerini söylediler. Ve kralın müsaade etmesi üzerine şöyle dediler: “Ey kral! Başkasının hayatını kendi hayatından daha değerli bulduğunu söylemen doğru değil! Sen kendi canını ve mülkünü korumaya bak! Sana güvenlik ve emniyet vaat eden bu işi yap! Sana şeref ve kudret kazandıran halkındır, gönül rahatlığına onlarla kavuşabilirsin! Önemli işi bırakıp önemsiz olana yönelme, sevdiklerini tercih edip kendi canından olma! Şunu bil ki ey kral! İnsan kendisini sevdiği için hayatı sever; dostlarını da yalnızca hayatta onlardan gördüğü fayda yüzünden sever! Senin Tanrı’dan sonra tek dayanağın mülkündür; saltanatındır. Aylar ve yıllar süren birçok sıkıntı ve yorgunluktan sonra bu mülkü elde ettin sen. Şimdi bunları elinin tersiyle itip kendine ihanet etmen doğru olamaz! Sen bizim dediklerimizi yap; canını kurtarmaya bak, gerisini boş ver hiçbir önemi yok!” Kral, Brahmanların böyle kaba ve küstahça konuşmalarından rahatsız olup çok kederlenmiş. Sonra kalkıp odasına gitmiş. Yüzükoyun yere kapaklanarak ağlamaya, sudan çıkmış balık gibi çırpınmaya başlamış. Kendi kendine diyormuş ki: “Bilmiyorum, hangi acı daha büyük! Saltanatımı yitirip ölmek mi, yoksa sevdiklerimi öldürmek mi? Eğer onları öldürürsem, bir daha hayatım boyunca asla mutlu olamayacağım! Saltanatım sonsuza kadar bende kalacak değil elbet! Sevgili eşim İraht’ı görmedikten sonra hayatın ne anlamı kalır ki? Vezirim İlâz ölürse ben saltanatımı nasıl ayakta tutabilirim? Beyaz filim ve asil atım ölürse kontrolü nasıl sağlayacağım? Brahmanların söylediği kimseleri öldürürsem artık krallık iddiasında bulunabilir miyim? Hem onlar gittikten sonra bana dünyayı verseler neye yarar?” Kralın üzüntü ve kederlere boğulduğu haberi etrafa yayılmış. Vezir İlâz, efendisinin çok kederli olduğunu duyunca bunun sebebini düşünmüş, bakmış ve kendi kendine şöyle demiş: “Kral beni çağırmadan huzuruna çıkıp başına ne geldiğini sormam doğru olmaz!” Sonra İraht’ın yanına varıp demiş ki: “Ne zamandır kralın hizmetindeyim, şimdiye dek benimle istişare etmeksizin bir iş yaptığı vaki değildir! Ama şimdi, ne olduğunu anlayamadığım bir konuyu gizliyor benden. Bana açılacağından da ümitli değilim hiç. Birkaç gece önce onu Brahmanlardan bir grupla baş başa görmüştüm. Bizden uzakta, onlarla konuşuyordu gizli gizli. Bu durum beni korkutuyor; Brahmanlar onu kendisi için zararlı bir işe sevkedebilirler. Kalkıp kralımızın yanına gitseniz ve kederinin sebebini öğrenip bana da haber verseniz diyorum! Çünkü şimdi onun huzuruna ben çıkamam... Brahmanlar onun kafasını karıştırmış olabilir, belki de kötü bir işe kışkırtmışlardır onu! Kralı iyi tanırım, kızdığında kimseye bir şey danışmaz. Böyle zamanlarda küçük şeyler de, büyük şeyler de birdir onun nazarında!..” Bunun üzerine İraht şöyle demiş: “Kralla dargınız, biraz payladık birbirimizi. Dolayısıyla şimdi onun yanına gitmem pek doğru

olmaz bu durumda!” İlâz bu cevaba itiraz etmiş: “Bu gibi şeyler için ona kin tutma! Hiç düşünme böyle! Onun huzuruna senden başka kimse rahatça giremez; kaç kez şöyle dediğini işittim ben: “Ne kadar kederli olursam olayım, İraht yanıma gelince bütün kederlerimden kurtuluyorum!” Şimdi git ve onu bağışladığını söyle kendisine. Sen daha iyi bilirsin onu nasıl mutlu edebileceğini, gönlünü alacak ve onu sevindirecek bir şeyler anlat! Sonra öğrendiğin şeyleri hemen bana bildir ki hem huzura kavuşalım, hem devlet erkânı rahat bir nefes alsın!” İraht kalkıp hemen kralın huzuruna çıktı, başucuna oturdu ve dedi ki: “Ne oldu sana, ey daima övülen kral? Brahmanlardan neler işittin öyle? Üzgün görüyorum seni, derdini anlat bana! Biz senin için varız, seninle sevinir ve üzülürüz! Uğrunda gerekirse canımızı feda ederiz!” Kral yanıt verdi: “Hatun! Derdimi sorup da kederime keder katma! Çünkü sormaman gereken bir durum bu!” Kadın sözlerini sürdürdü: “Şimdi senin gözünde bu raddeye düştüm demek, öyle mi? İnsanların akıl bakımından en övülmeye layık olanı, başına bir iş geldiğinde soğukkanlılığını koruyan, başındaki belaya bir çare bulmak amacıyla nasihat verenleri daha da fazla dinleyen kimsedir. En çok günah işleyen kimse bile Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemelidir asla! Kendini gam ve tasanın kucağına salma. Çünkü hiçbir şey takdir edileni geri çeviremez! Gam ve tasa yalnızca sararıp solmaya yarar ve düşmanın yüreğine su serper!..” Kral: “Bir şey sorma artık bana! Böyle yaparak beni daha da zora koşuyorsun; sorduğun şeyde hayır yok zira! Çünkü sonu benim, senin ve mülkümden canım gibi sevdiklerimin bir çoğunun helâkine yol açacak bir mesele bu! Brahmanlar seni ve sevdiklerimin büyük bir kısmını öldürmem gerektiğini söylüyorlar! Halbuki sizden sonra ben nasıl yaşarım? Hayatın ne anlamı kalır o zaman? Böyle bir haberi duyup da kendisine hüzün musallat olmayacak kim vardır?”
***

Bunları duyan İraht dehşete kapıldı bir an. Ama aklı bunu krala belli etmesine mani oldu. Ona şöyle yanıt verdi: “Kralımız, endişelenmeyin; canım feda olsun size! Benden başka sevdiğin birçok cariyeler vardır; elbet seni mutlu ederler! Ama ey yüce hükümdarımız, sizden bir ricam olacak; bunu talep etmeye beni iten sebep de yine size olan sevgim ve düşkünlüğümdür, size bir nasihatte bulunmak istiyorum!” Kral: “Nedir nasihatin?” Kadın: “Sizden dileğim, bundan sonra Brahmanlardan hiç kimseye güvenmemeniz ve kendinizi emniyete almadan onlarla asla görüşmemenizdir! Ancak tedbirinizi aldıktan sonra konuşun onlarla! Çünkü öldürmek mesuliyetli bir iştir. Öldürdüğün adamı bir daha diriltmeye gücün yetmez asla. Özlü sözlerdendir: ‘Değersiz sandığın bir inci bulursan, onu inciden anlayan birine göstermeden sakın atma!’ Sen ey kralım, düşmanlarını tanımıyorsun! İyi bilmelisin ki Brahmanlar seni sevmez; daha dün on iki bin Brahman öldürdün! Bu yanına gelenleri onlardan ayrı sanma! Ömrüme yemin olsun, tüm kalbimle diyorum; onlara rüyanı anlatmamalı, sırrını açmamalıydın! Bunları size söylemeleri,

yalnızca size besledikleri kin ve garezin mahsulüdür. Sanırım sizi, sevdiklerinizi ve vezirinizi öldürerek hedeflerine ulaşacaklar. Ve siz onların taleplerini kabul ederek istedikleri kişileri öldürürseniz bununla kalmayacaklar; saltanatınıza ve mülkünüze konacaklar! Şimdi filozof Kebariyon’a gidiniz; o zeki bilgine rüyanızı anlatıp yorumlatınız!”
***

Kral bu sözlerle rahatladı, onu kuşatan kederden sıyrıldı, atını hazırlatıp yola çıktı ve filozof Kebariyon’a gitti. Onun huzuruna vardığında yere kapanıp başı önünde beklemeye başladı. Filozof Kebariyon sordu: “Bu hal nedir ey kral? Renginiz solmuş, yüzünüzde gam bulutları!..” Kral: “Ben sekiz rüya gördüm ve Brahmanlara anlattım. Onlar tabir ettiler ve bu doğru çıkarsa başıma bir bela gelmesinden korkuyorum. Mülk ve saltanatımın gasp edilmesinden, başkalarına esir olmaktan endişe duyuyorum.” Filozof Kebariyon, kraldan kendisine gördüğü rüyayı anlatmasını istedi. Kral rüyasını anlatınca filozod Kebariyon yoruma başladı: “Hiç canını sıkma ey kral! Çünkü bu rüyalarda endişe etmeyi gerektirecek bir şey yok! Kuyrukları üzerine dikilen iki balık gördün! Manası şudur: Nihâvend hükümdarından bir elçi sana dört bin batman altın değerinde kırmızı yakut ve inciden yapılmış kutu içinde iki gerdanlık sunacak ve huzurunda ayakta duracak. Arkadan uçarak gelip önüne konan iki ördek şu manaya gelir: Belh krallarından sana iki asil at hediye edilecek ve bunlarla huzurunda dikilecekler. Sol ayağında kıpırdanan yılanın anlamı şudur: Sıncin kralından gelen elçi, huzurunda durup halis çelikten yapılmış benzersiz bir kılıç takdim edecek sana. Bedenini allara boyamış gibi gördüğün kanın anlamı şudur: Kâzerûn kralından gelip huzurunda dikilen elçi, erguvâni ipek adında karanlıkta ışıyan bir elbise sunacak sana. Bedeninin su ile yıkanmasının anlamı şudur: Rihzin kralından gelen elçi, karşında durup kralların giydiği cinsten keten bir elbise takdim edecek sana. Beyaz bir dağ üzerinde kendini görmen şöyle yorumlanır: Keydûr kralından gelen elçi, huzurunda durup sana atın bile yetişemediği beyaz bir fil sunacak. Başının üzerinde ateşe benzer bir şey görmenin anlamı şudur: Erzen kralından gelen elçi, huzurunda durup sana yakut ve inci ile süslü altından bir taç sunacak. Bir kuşun senin başına gagasıyla vurmasının yorumunu bugün yapmayacağım. Hiçbir zararı yok, bu korkutmasın seni. Ama bu rüyadaki işarete göre, sevdiğin birine kızarak ondan yüz çevirebilirsin. Ey kral! Gördüğün rüyaların tabiri böyle işte! Bu elçi ve ulaklar yedi gün sonra topluca gelecek ve senin huzurunda duracaklar.” Kral, bu yorumları dinledikten sonra Kebariyon’un huzurunda tekrar yerlere kapanmış ve ardından sarayına dönmüş. Gerçekten de yedi gün sonra elçilerin geldiği müjdesi verilmiş kendisine. Derhal tahtına oturan kral, üst düzey kişilerin saraya gelmesine izin vermiş ve filozof Kebariyon’un tabir yaparken haber verdiği hediyelerin tek tek sunuluşuna şahit olunca şaşkınlığı iyice artmış. Filozofun bu kadar şeyi bildiğine sevinerek şöyle demiş: “Brahmanlara rüyalarımı anlatmam ve onların malum yorumları isabetli bir karar değildi. Tanrı, şefkatiyle muamele edip beni uyarmış olmasa kendimi de, yakınlarımı da helâke sürükleyecektim.

Demek ki, akıllı dostlarından başkasının sözlerini dinlememelidir kimse! Kuşkusuz bana doğruyu gösteren İraht oldu. Onun isteğini yerine getirdiğim için başarı nasip oldu bana. Gelen bütün hediyeleri önüne serin, alsın hangisini dilerse!” Sonra İlâz’a dönerek sözlerini sürdürdü: “Şu tacı ve elbiseleri yanına alıp benimle kadınlar dairesine gel sen de!” Sonra kral en çok değer verdiği kadınlarından İraht ve Horaknah’ı huzuruna çağırdı. Ardından İlâz’a dedi ki: “Dilediğini alması için elbiseyi ve tacı İraht’ın önüne bırak!” Önüne konulan hediyelerden tacı almış İraht, çok kıymetli ve güzel olan elbiseyi de Horaknah... Kralın âdeti gereği bir gece İraht’la bir gece de Horaknah’la kalırmış. Bir başka alışkanlığı da, geceyi geçirdiği kadının zerdeli pilav hazırlayıp ona elleriyle yedirmesiymiş. Kral İraht’a gelince, zerdeli pilav hazırlayan İraht, tacı başında, pilav tabağı elinde çıkmış huzuruna. Bunu haber alan Horaknah kıskançlığa kapılmış. Derhal o hediye edilen kıyafeti giyinip ışıltılı elbisesi ve güneş gibi parlayan yüzüyle kralın önünden geçivermiş... Kral onun şıklığı ve güzelliği karşısında hayran olup bakakalmış ve İraht’a demiş ki: “Sanırım hazinelerimizde bir benzeri olmayan şu elbiseyi bırakıp tacı seçmekle cahillik etmişsin!” İraht, çok sevdiği kralın kendisini cahil bulup Horaknah’ı övdüğünü işitince kıskançlıktan deli olmuş! Elindeki tabağı kralın başına çalmış! Zerdeli pilav kralın suratına akınca, kral hemen yerinden kalkarak İlâz’ı çağırmış ve demiş ki: “Şu hali görüyor musun? Cihanın hükümdarı olan bana nasıl hakaret etti şu kendini bilmez cahil kadın! Onu götürüp hemen öldür! Sakın merhamet etme!” İlâz kralın huzurundan ayrılmış ve şöyle düşünmüş: “Kızgınlığı yatışıncaya kadar onu öldürmeyeyim! Bu, hanımlar arasında eşi bulunmayan akıllı ve basiretli bir kadın! Kral onsuz yapamaz. Bu kadın kralı ölümden kurtardı ve nice iyi işler yaptı. Onun hakkında beklentilerimiz büyük. Hem belli mi olur, kral bir gün gelip derse ki: ‘Keşke infazı geciktirip de şimdi bana geri getireydin onu!’ O zaman kral ikinci kez emir vermeden kadını öldürmemek daha doğru olur! Eğer kralı yaptığına pişman ve üzgün görecek olursam sağ salim huzuruna getiririm kadını. Bu da çok önemli bir işi başarmak demektir. İraht’ı ölümden kurtarmış kralın kalbini büyük bir acıdan korumuş ve halkın takdirini kazanmış olurum. Ama eğer onu sevinçli ve verdiği karardan memnun görürsem, artık kadının öldürülmesi kaçınılmaz bir şeydir!”
***

Sonra onu alıp evine götürerek güvendiği bir hizmetçisine emanet etmiş. Kralın durumunun neye varacağı belli oluncaya dek ona hizmet etmesini emretmiş. Daha sonra da kılıcını kana boyayarak kralın huzuruna çok üzgün bir eda ile girerek demiş ki: “İraht hakkındaki emrinizi uyguladım efendim!” Kısa süre sonra kralın öfkesi yatışmış, İraht’ın sevecenliğini ve güzelliğini anımsamış. Gittikçe üzüntüsü çoğalmış onunla ilgili. Onu unutmaya ve ayrılık acısına alışmaya çalışıyormuş. Bir yandan da İlâz’a, verdiği emri gerçekten yerine getirip getirmediğini sormak istiyor, ama bunu gururuna yediremiyormuş. Yine de –İlâz’ın aklını bildiğinden– bunu yapmadığını umuyormuş içten içe. İlâz ona bakıp da aklının üstünlüğü sayesinde durumu kavrayınca demiş ki: “Endişe etmeyin kralım, üzülmeyin! Çünkü tasa ve kederin bir yararı olamaz! Bunlar ancak bedeni zayıflatır ve sağlığı bozar. Asla üstesinden gelemeyeceği şeye sabretmekten başka çare bulamaz ki insan. Kralımız dilerse kendisine bir hikâye anlatayım onu teselli edecek.”

Kral: “Neden olmasın, hadi anlat bakalım!”
***

İlâz başlamış anlatmaya: “Rivayete göre, biri erkek diğeri dişi iki güvercin yuvalarını buğday ve arpayla doldurmuşlar. Erkek dişiye demiş ki: “Çevrede karnımızı doyuracak şeyler bulduğumuz sürece, yuvamızdaki yiyeceklere dokunmayalım. Kış gelip de ortalıkta hiçbir şey bulamadığımız zaman yuvamızdaki yiyeceklerden yemeye başlarız.” Dişi güvercin bu fikri beğenerek onaylamış. Kuşların topladığı taneler yuvaya bırakıldığı zaman yaş imişler... Derken erkek güvercin yuvadan uzaklaşıp bir süre görünmemiş ortalıkta. Ve yaz geldiğinde taneler kuruyup büzüşmüşler. Erkek güvercin yuvaya döndüğünde taneleri eksilmiş sanıp dişisine sormuş: “Buradaki tanelerden yemeyeceğimize dair hani bir anlaşma yapmıştık aramızda! Neden yedin?” Yeminler etmiş dişi güvercin asla yemediğine dair. Ne kadar anlatmaya çalıştıysa da inanmamış erkek güvercin. Gagalamaya başlamış ve nihayet dişi güvercin can vermiş. Derken yağmurlar günlerce yağıp kış mevsimi gelince taneler yine ıslanarak şişmiş ve yuvayı doldurur hale gelmiş... Bunu görünce çok pişman olmuş erkek güvercin ve dişisinin yanına uzanarak şöyle demiş: “Seni arzulayınca bulamayacaksam ve sana dokunamayacaksam hayatın ne anlamı var, taneler neme gerek! Sana haksızlık ettiğimi şimdi anladım, ama gideni geri getirmeye gücüm yok ki!” Erkek güvercin öyle bir üzüntüye kapılmış ki, yemeden içmeden kesilmiş ve can vermiş dişisinin başucunda! Akıllı kimse ceza vermek için acele etmez. Özellikle de erkek güvercin gibi pişman olmaktan korkan kişinin bu konuda daha dikkatli olması gerekir. Yine işittiğim bir başka hikâyede, adamın biri başında mercimek dolu bir torbayla dağa çıkmış ve torbayı nihayet yere koymuş soluklanmak için. Bu sırada ağaçtan inen bir maymun, mercimekten bir avuç dolusu çalıp tekrar ağaca tırmanmış. Sonra elinden bir tane mercimek düşünce onu aramak için yere inmiş yeniden. Fakat o taneyi bulamadığı gibi elindeki tüm mercimekleri düşürüp etrafa saçmış. Siz de ey kralım, yanınızda altmış bin kadın varken onları bırakıp asla bulamayacağınız birini istiyorsunuz!” Bu sözleri işiten kral, gerçekten İraht hatunun ölmüş olabileceği düşüncesiyle korkup ürpermiş. Ve şöyle sürmüş aralarındaki konuşma: Kral: “Ne diye ağırdan almadın sanki, ihtiyatlı davranmadın? Bir tek kelimeyle mi harekete geçtin, yalnızca bir söze dayanıp çabucak uyguladın mı sana emrettiğim şeyi?” İlâz: “Tek bir kez ve kesin konuşan yalnız Allahu Teâla’dır ki, onun kelimelerinde asla değişiklik olmaz, sözlerinde ihtilaf bulunmaz!” Kral: “Mahvettin beni, öyle artırdın ki kederimi İraht’ı öldürmekle!..” İlâz: “Üzülmesi gereken iki kişi vardır sultanım: Her gün günahlara batan kişi ve asla iyilik yapmayan

bedbaht! Çünkü dünya ve içindeki nimetler mutluluk getirmez bu iki tip insana çoğunlukla. Sonra çekecekleri büyük cezayı bizzat gördüklerinde ise, pişmanlıkları hesapsızdır.” Kral: “İraht’ı hayatta görebilsem, bir daha beni hiçbir şey üzmez!” İlâz: “İki kişinin üzülmesi gerekmez efendim: Biri gücü yettiğince her gün iyilik yapmaya çabalayan kişi ve diğeri günahtan çok kaçınan!” Kral: “Ah! Sanırım bundan sonra İraht’ı bir daha asla göremeyeceğim!” İlâz: “Asla göremeyecek olan iki insan vardır: Kör ve akılsız! Nitekim semayı, yıldızları, yeryüzünü, yakını ve uzağı göremez kör olan kimse. Akılsız adam da güzelliği çirkinlikten ve iyi insanı kötüsünden ayırt edemez!” Kral: “Şimdi İraht’ı görsem ne çok sevinirdim!” İlâz: “İki kişi hep sevinçlidir sayın kralım: Basiretli kişi ve âlim kişi! Basiretli insan dünya işlerini, fazlasını eksiğini, yakınını uzağını görür. Âlim kişi de doğruyu yanlışı ve ahirete yarayan amelleri bilir. Kurtuluş yolunu apaçık görerek doğru istikamete yönelir.” Kral: “Seninle arada mesafe bırakmalıyız ey İlâz! Tedbirli olmalı ve sakınmalıyım!” İlâz: “İki tip insandan uzak durmak gerekir: ‘Doğru yanlış, mükâfat ve ceza yoktur; yaptığım hiçbir şeyden sorumlu değilim!’ diyen kişiden. İkinci olarak da gözünü haramdan, kulağını kötü sözden, kalbini günah ve hırstan arındırmayan kişiden!” Kral: “İraht uçtu gitti, elim bomboş kaldı!” İlâz: “Üç şey bomboştur: Susuz nehir, kralsız yurt, kocası olmayan kadın!” Kral: “Ey İlâz! Ne kadar hazır cevapsın!” İlâz: “Hazır cevap olan üç tür insan vardır: Hazinesini rahatça dağıtabilen kral, arzuladığı soylu birine varabilen kadın, mutlak hayra kavuşmuş bilge!”
***

Sonra İlâz, kralın çok sıkıntıda olduğunu görünce müjdeyi verdi: “Sayın kralımız! İraht hatun hayatta!” Kral bunu işitince çok sevindi ve İlâz’a dedi ki: “Ey İlâz! Senin öğüt verdiğini ve doğru söylediğini bildiğim için, sana kızamıyorum! İlmine olan inancım nedeniyle İraht’ı öldürmemiş olabileceğine dair bir ümit taşıyordum zaten. Her ne kadar büyük bir suç işlediyse de bunu kıskançlık yüzünden yaptı. Aldırış etmemeli ve sabırlı olmalıydım. Sen de beni denemek ve İraht’ın durumu konusunda beni kuşkulandırmak istedin ey İlâz! Ama benim nezdimde en büyük iyiliği yaptın sen. Müteşekkirim sana. Şimdi gidip onu bana getir hadi!” İlâz kralın yanından ayrılıp İraht’a gelerek ona süslenmesini söylemiş. Hemen denileni yerine

getirmiş kadın. Böylece İraht’ı alıp kralın huzuruna çıkmış İlâz. Tahta yaklaştıklarında kadın hemen ayaklarına kapanmış kralın ve doğrulup şöyle demiş: “Öncelikle hamdederim yüce Allah’a, sonra bana merhamet edip lûtfunu esirgemeyen krala teşekkür ederim. Benim işlediğim suç gerçekten çok büyüktü, aslında hakkım yoktu yaşamaya. Ama kralımızın şefkati, cömertliği, merhameti öyle geniş ki, suçumu bağışladı. Ayrıca İlâz’a da teşekkür ederim; kralın asaletini, keremini ve vefakârlığını bildiği için infazımı geciktirip beni mutlak bir ölümden kurtardı.” Sonra kral şöyle demiş İlâz’a: “Sen bana, İraht’a ve halka çok büyük iyilik ettin! Çünkü ben ölüm emrini verdiğim halde onu sağ olarak saklayıp bana bağışladın bu gün! Artık hep güveneceğim senin öğütlerine bundan böyle. Daha da büyüdün nazarımda, sana olan saygım daha da pekişti. Devletimde hükmetme yetkisi veriyorum sana. Dilediğin gibi idare et. Bu görevi veriyor ve sana güveniyorum.” İlâz: “Allahu Teâla senin saltanatını ve saadetini daim kılsın ey hükümdar! Yaptıklarımdan ötürü herhangi bir övgüyü hak etmiş değilim ben! Sizin bir kölenizim yalnızca. Ama sizden bir ricam olacak; kralımız önemli konularda kendisini pişmanlığa düşürecek, sonu gam ve keder olacak şekilde acele kararlar almamaya dikkat etmelidir. Özellikle dünyada misli bulunamayacak böyle iyi kalpli, müşfik bir kraliçe hakkında hüküm verirken daha teenni ile hareket etmelidir!” Kral: “Hakikati söyledin ey İlâz! Söylediklerini kabul ediyorum! Bunun gibi büyük bir olaydan kazasız belasız kurtulduktan sonra artık küçük ya da büyük hiçbir işte acele etmeyecek, akıllı ve dirayetli kimselerin görüşlerine başvurup istişarede bulunacağım.” Daha sonra kral, İlâz’ı cömertçe mükâfatlandırmış, sevdiklerinin ölümüne sebep olmaya çalışan Brahmanları ona teslim etmiş. İlâz da onların hepsinin boynunu vurdurmuş! Kral ve devlet erkânı sevinip mutlu olmuşlar, hamdetmişler Allah’a! Bilgisinin genişliği ve hikmetinin üstünlüğü nedeniyle Kebariyon’u övmüşler. Çünkü o, kralı, sadık vezirini ve iyi kalpli eşini kurtarmış ilmiyle.

DİŞİ ASLAN, AVCI VE ÇAKAL
Filozof Beydebâ’ya şöyle dedi kral Debşelîm: “Bu hikâyeyi dinledim. Şimdi başkasından zarar görüp de karşılık vermeye gücü yettiği halde bunu yapmayan; çünkü gördüklerinden aldığı ibret, başkasına zulüm ve düşmanlık işleme konusunda kendisine bir öğütçü ve frenleyici olan kimsenin hikâyesini anlat bana.” Filozof: “Cahil ve beyinsiz olanlar hariç, insanlara zararı ve kötülüğü dokunacak şeyleri istemeye kimse cüret edemez! Çünkü böyleleri dünya ve ahiret işlerinde neticeyi düşünmeyen, intikam almanın nelere mal olacağından ve akılsızca sahip olunan şeylerin akıbetinden habersiz kimselerdir. Bazıları kötülüklerinin karşılığını görmeden ölüp cezadan kurtulursa da kesin bir gerçektir ki işlerin neticelerini düşünmeyen kimse musibetlerden asla emin olamaz, hatta böylelerinin başı dertten kurtulmasa yeridir! Bazen cahil biri dahi nasihat dinleyip başkalarının başına gelen zarardan ibret alır ve bu davranışı onu uğrayacağı zararlardan koruduğu gibi kendisine yararlı da olur. Dişi aslan, avcı ve çakalın hikâyesi buna güzel bir misaldir.” Kral bu hikâyeyi anlatmasını istedi.
***

Filozof başladı anlatmaya: “Rivayete göre, bir dişi aslan varmış ormanda yaşayan ve onun iki yavrusu... Aslan yavrularını inde bırakarak ava çıkmış. O avda bulunduğu sırada bir avcı geçerken aslan yavrularını görüp ikisini de öldürmüş okla vurarak. Sonra da derilerini yüzerek çantasına atıp evine götürmüş. Anne aslan avdan döndüğünde yavrularının acıklı halini görünce kokunç çığlıklar ve kükreme sesleri çıkarmış. Hemen yakınlarında bulunan bir çakal bu ürkütücü feryatları işitince sormuş aslana: “Nedir bu yaptığın? Ne oldu sana? Hadi bana anlat!” Anne aslan: “Yavrularımı bir avcı bulup öldürmüş! Derilerini yüzerek cesetleri atıvermiş ortalığa alçak avcı!” Çakal: “Bağırıp çağırma, harap etme kendini! Bil ki bu avcı her zaman senin başkasına ettiğinin aynısını sana yapmış. Yırtıcı pençelerine düşen nice yavruların anneleri de seviyorlardı yavrularını, tıpkı senin yavrularını sevdiğin gibi... Başkaları senden gelene sabrettiği gibi sen de başkalarından gelen eziyete katlanacaksın artık! Eden bulur derler. Ağırlığı nispetinde her işin ya mükâfatı ya da cezası vardır, tıpkı hasat vakti geldiğinde ekilen tohum nispetinde ürün veren hububat gibi...” Aslan: “Ne demek istiyorsun? Daha açık konuş benimle!” Çakal: “Şimdi sen kaç yaşındasın?” “Yüz yaşındayım!” “Ömrün boyunca azığın ne olmuştur?” “Yabani hayvan eti!” “Sana kim yedirirdi bu eti?” “Tabii ki hayvanları avlar ve yerdim!” “Peki, yediğin hayvanların anne ve babası olduğunu biliyor muydun?” “Evet!” “Niçin o ana babaların ıstırabını görüp feryadını işittiğim gibi senin de ıstırap ve feryadına tanık

oluyorum acaba şimdi? Bil ki senin başına gelen yaptıklarının sonunu düşünmemenden ötürüdür. Verdiğin zararların bir gün dönüp seni bulacağından gafil yaşadın hep!” Çakalın sözlerini işiten dişi aslan, başına gelenin kendi yaptığı zarar ve zulümlerin karşılığı olduğunu anlamış ve avlanmayı bırakmaya karar vermiş. Böylece et yemekten vazgeçip kendini zâhitliğe ve ibadete vererek meyvelerle yetinir olmuş. Ama o ağaçtaki meyvelerle yaşamını sürdürmekte olan bir güvercin bu durumu gördüğünde aslana demiş ki: “Kuraklık nedeniyle bu sene ağaçların meyve vermediğini sanıyordum. Ama gördüğüme göre meyveleri sen yemişsin. Oysa sen et yiyicisin, Allah’ın sana taksim ettiği rızkı terk ettin, başkalarının payına düşene dadandın! Onların yemeğini tükettin! Yazık oldu bu meyvelere, bu ağaçlara ve onlardan beslenen hayvanlara! Sen dengeyi bozup onların yiyeceklerine dadanırsan elbet helâk olur bu hayvancıklar!” Bunun üzerine dişi aslan, güvercinin sözlerinden etkilenerek meyve yemeyi de bırakıp yabani otlar yemeye başlamış ve ibadet etmiş!.. Sana bu hikâyeyi anlatmamın sebebi, işte şu hakikati öğrenmendir yalnızca: Yavrularının başına gelenlerden dolayı önce et yemekten, sonra da güvercinin bir sözüyle meyve yemekten vazgeçip kendisini züht106 ve ibadete veren dişi aslanın yaptığı gibi, bazen cahil kimse bile uğradığı bir zarardan ibret alarak insanlara zarar vermeyi bırakır! Bu hikâye üzerinde insanlar ne kadar tefekkür107 etse yeridir! Çünkü denilmiştir ki: ‘Kendin için razı olmadığın şeyi başkasına yapma!’ Zaten adaletin gereğidir bu! Allah’ın rızası da adalettedir, insanların hoşnutluğu da!..”

106 107

Her türlü hazdan kendini alıkoyarak perhiz etme. Kendini ibadete verme. Düşünme, düşünüş.

ZAHİT İLE MİSAFİR
Filozof Beydebâ’ya dedi ki kral Debşelîm: “Bu hikâyeyi de dinledim ve anladım. Şimdi benimsediği kendine uygun sanatı bırakıp başka bir şeyin peşine düşen, ama bunu başaramayıp şaşkın ve mütereddit bir durumda kalan kimsenin hikâyesini anlat.” Filozof: “Rivayete göre, Kerh bölgesinde zâhit, âbit ve gayretli bir adam yaşarmış. Bir gün kendisine bir misafir gelmiş. Zâhit, onu hurma yemeye buyur etmiş. İkisi birlikte yemişler bir miktar. Sonra misafir demiş ki: “Ne kadar tatlı bu hurma böyle, ne lezzetli! Benim yurdumda yok böylesi, keşke oralarda da olsaydı ah!” Ve misafir şöyle devam etmiş sözlerine: “Memleketime götüreceğim bu türden bir fidan satın almak istiyorum; yardım edersen sevinirim, çünkü buranın meyvesini tanımıyor ve yerini bilmiyorum.” Zâhit: “Bu isteğin aslında senin için pek hayırlı değil. Çünkü bu senin yükünü ağırlaştırır! Hem toprağınıza uygun olmayabilir de bu tür ağaç. Sonra sizin yörenizin meyvesi boldur, besin değeri az olan bu hurmayla çeşidi artırmanın ne lüzumu var ki?” Zâhit şunları da eklemiş sözlerine: “Bulamayacağı şeyin peşine düşen adam sağgörü sahibi sayılmaz. Sen bulduğunla yetinir ve bulamayacağın şeyi gönlünden silersen, mutlu yaşarsın.” Bu zâhit İbrânice konuşuyormuş. Misafir ise, onun konuştuğu dili çok beğenip özenmiş. Heveslenip bu dile merak salmış, günlerce çaba sarfetmiş öğreneceğim diye. Sonunda zâhit, misafirine şöyle demiş: “Böyle öz dilini bırakıp İbrânice konuşacağım diye uğraşarak kendini yıpratırsan, karganın düştüğü duruma düşersin o zaman!” Misafir bu hikâyeyi anlatmasını istemiş ondan.
***

Zâhit anlatmış: “Rivayete göre, karga bir keklik görmüş sekerek yürüyen ve bu çok hoşuna gitmiş, onun gibi yürümeye özenmiş. Kendisini buna alıştırmaya çalıştıysa da tam olarak becerememiş bir türlü ve umudunu yitirmiş! Sonra eskiden yürüdüğü gibi yürümeye çalışmış. Bir de ne görsün! Yürüyüşü karışmış, darmadağın olmuş! Dahası karga, kuşlar arasında en çirkin yürüyen kuş olmuş o günden sonra! Ana dilini bırakıp hiç beceremediğin İbrânice’ye özendiğini gördüğüm için verdim sana bu misali. Dahası korkum, bunu öğrenemediğin gibi bir de kendi dilini unutmandan; halkına döndüğünde konuşma tarzın bir felaket olacak diyorum. Hani derler ya; atalarından görmediği, kendi işinin dışında ve alakasız işlere kalkışan kimse cahil addedilir!”

SEYYAH İLE KUYUMCU
Hükümdar Debşelîm şöyle dedi filozof Beydebâ’ya: “Bu hikâyeyi de dinledim. Şimdi layık olmayana iyilik yapıp sonra ondan teşekkür bekleyen kimse hakkında bir misal anlat bana!” Filozof: “Sayın kral! Mahlukatın yaratılışları birbirlerinden farklıdır. Dünyada dört ya da iki ayakla yürüyen veyahut iki kanatla uçan varlıklar içinde insandan üstün yaratılmış olan bir varlık bulunmaz. Ama insanın da iyisi var, kötüsü var. Bazı evcil hayvanlar, yırtıcılar ve kuşlar arasında insandan daha vefalısı, namuslusu, kıymet biliri ve kuvvetlisi bulunabilir. Öyleyse akıl sahibi krallar ve diğerleri elbette iyiliği layık olana yapmalıdırlar! İyilik, onu taşıyamayacak ve kıymetini bilemeyecek olana yapılmamalıdır. Akıllı kimse, vefasını, dostluğunu ve kıymet bilirliğini tecrübe etmediği birine bol keseden iyilikler yapmaya kalkışmaz. Hatta iyiliği hak etmediği sürece akrabaya dahi sırf kan bağı var diye iyilik yapılmaz! Canıyla, bedeniyle seni koruyan, sana yardımcı olan birini sadece akraba olmadığı için boşveremez! Çünkü böyle adamlar kendilerine yapılan iyiliğe teşekkür etmeyi bilirler, samimiyetlerini korurlar, hayırla yad eder, sözün ve davranışın en iyisini seçerek kendilerine yapılan iyiliğin hakkını verirler. Yani güzel huylara sahip olduğu herkesçe bilinen, gerçekten güvenilir kişiler kim olursa olsun iyiliğe layıktırlar. Sayın kral, bunlara olabildiğince iyilik yapılmalıdır. Şefkatli ve becerikli olan akıllı doktorlar da hastayı yakından görüp nabzını yoklayarak hastalığını teşhis etmedikçe onu tedavi edemez. Bu teşhisle hastalık hakkında bir kanaat sahibi olduktan sonra tedaviye başlar. Tıpkı bu misalde olduğu gibi, akıllı kişi de ancak denedikten sonra birini yakın dost edinir. Hiç tecrübe etmeden iyi adam diye bilinen birini hemen dost edinen kişi kendisini tehlikeye atmış, ölüme davetiye çıkarmıştır. Yalnız ara sıra insan, iyi tanımadığı, ancak zayıf gördüğü birine iyilik eder de beriki şükran ve iyilikle en güzel biçimde karşılık verir. Akıllı insan çoğunlukla kimseye güvenmediği halde, bazen samur gibi bir hayvanı tutar da bir kolunun yeninden sokar, öbüründen çıkarır. Elinde yırtıcı kuş taşıyan adam da böyledir; o kuşla ava çıkarsa hem kendisi istifade eder, hem onu besler. Derler ya: Akıllı adam küçük büyük hiç kimseyi hatta hayvanları dahi küçümsemez. Bilakis dener, onlardan gördüğü muameleye göre hareket eder; gerekirse iyilik yapar. Bir filozofun bu konuda verdiği örnek meşhur bir hikâyedir.” Kral sordu: “Nedir bu hikâye?” Beydebâ anlattı: “Rivayete göre, bir grup adam bir kuyu kazmış. O kuyuya pars, yılan, kuyumcu ve maymun düşmüş. Bir gezgin oradan geçerken aşağıya bakınca adamı, yılanı, maymunu ve parsı görmüş. Kendi kendine, “Ahirette işe yarayacak bir amelim olsun istiyorsam, şu adamcağızı bu düşmanların arasından kurtarmalıyım. Bundan daha sevap ne olabilir!” demiş. Sonra da kuyuya ip sarkıtarak beklemiş. Maymun çevik olduğu için önce o kurtulmuş; sonra yılan çıkmış, sonra da pars... Ama hayvanlar kuyunun başında bekleyen adama demişler ki: “Aman ha, bu adamı çıkarma sakın, çünkü insanlar arasında bu heriften daha nankörü dünyada yoktur!” Hayvanlar bu uyarıyı yaptıktan sonra şükranlarını bildirmişler tek tek. Maymun demiş ki: “Evim Nevâdıraht şehrinin yakınındaki bir dağdadır.” Pars:

“Ben de o şehre yakın bir ormandayım.” Yılan: “Ben o şehrin surundayım.” Ve hep bir ağızdan eklemişler: “Eğer bir gün bize uğrar ve ihtiyaç duyarsan seslen yeter; derhal yanına gelir ve iyiliğinin karşılığını öderiz!” Ama gezgin, insanın nankörlüğü hakkında hayvanların ikazlarına kulak asmamış ve ipi tekrar sarkıtarak kuyumcuyu çıkarmış dışarıya. Kuyumcu kuyudan kurtulunca adamın ayağına kapanmış ve demiş ki: “Bana büyük iyilik yaptın! Eğer bir gün Nevâdıraht kentine gelirsen evimi sor. Ben kuyumcuyum, adım da falandır; sana iyiliğinin karşılığını öderim belki.” Gezgin adam tekrar yola koyulmuş. Gerçekten de bir gün Nevâdıraht şehrinde işi çıkmış. Oraya yaklaştığında evvelce kurtardığı maymuna rastlamış. Maymunla konuşmuşlar; maymun ona saygılı davranmış, ayaklarına kapanmış, ondan özür dileyerek demiş ki: “Bu sıra maymunların elinde bir şey yok. Ama biraz bekle, ben gelinceye kadar şurada otur.” Maymun gitmiş, güzel bir meyve getirip misafirin önüne koymuş, o da yemiş. Tekrar yola çıkan gezgin şehrin kapısına vardığında parsla karşılaşmış. Pars yerlere kadar eğilerek onu selamlamış ve demiş ki: “Bana büyük iyiliğin dokundu! Şurada biraz dinlen, şimdi gelirim.” Pars gitmiş, bir bahçe kenarında dinlenen kralın kızını öldürmüş, kendisine yapılan iyiliğin karşılığını vermek amacıyla kızın altın ve mücevherlerini alıp gezgine getirmiş. Tabii bunların nereden geldiğinden gezginin haberi yokmuş. Kendi kendine demiş ki, “Bunlar hayvan olduğu halde iyiliğe böyle karşılık veriyorlar. Ya kuyumcuya gidersem kimbilir ne güzel bir muameleyle karşılaşırım! Çünkü o hiçbir şeyi olmayan bir fakir de olsa, en azından bu mücevherlerin fiyatını bilir. Bunları satıp paranın bir kısmını kendi alır, bir kısmını bana verir.” Böylece yoluna devam eden gezgin, sonunda kuyumcuya gelmiş. Kuyumcu onu görünce hoş geldinle karşılamış ve evine almış onu. Gezgin mücevherleri ona gösterince kuyumcu hemen tanımış bunları! Çünkü bu süsleri kralın kızına o hazırlamış bizzat. Ama hiç bozuntuya vermeyip şöyle demiş: “Ben yemek getirinceye kadar otur, dinlen! Evdekilerle yetinecek değilim. Daha zengin bir sofra çıkarmak istiyorum!” Kuyumcu içinden diyormuş ki: “Fırsatını buldum işte! Krala gider, ona bu adamı ihbar ederim. Böylece onun gözüne girmiş olurum!” Kralın kapısına varan kuyumcu haber göndermiş: “Kızını öldürüp ziynetlerini alan adam benim evimdedir!” Kral adamlarını gönderip kuyumcuyu yakalatarak huzuruna getirtmiş. Onun beraberinde kızının ziynetlerini görünce de ona hiç mühlet vermeksizin işkence edilip kentte rezil halde dolaştırılmasını, sonunda da idam edilmesini emretmiş! Bu korkunç ferman karşısında feryat figan ağlayarak şöyle demiş gezgin: “Ah! Sanki ne diye dinlemedim maymun, yılan ve parsın dediklerini. Şu insanın nankörlüğü hakkındaki uyarılarına kulak verseydim bu belaya düşmezdim.” Habire bu sözleri sayıklıyormuş gezgin. Yakınlarda olan yılan bu sözleri işitince deliğinden çıkmış, adamı tanımış... Bu durumda gördüğü can dostuna çok üzülmüş ve onu nasıl kurtarabileceğini düşünmeye başlamış. Sonunda bir plan tertip etmiş ve ilk olarak kralın oğlunu sokmuş. Kral bilginleri çağırdıysa da büyüleri çare olmamış...

Daha sonra yılan bir peri dostuna gidip gezginin yaptığı iyilikten ve düştüğü kötü durumdan söz etmiş. Peri kızı acımış ona ve kralın oğluna giderek kendisini şeffaf bir siluet şeklinde göstermiş ve demiş ki: “Seni ancak haksız yere cezalandırdığınız o zavallı tedavi edebilir!” Yılan bu arada zindana girerek gezginle görüşmüş; evvela azarlamış onu bir güzel: “Seni o alçakla ilgili uyardığım halde dinlemedin. Gördün mü akıbet ne oldu!” Sonra da kendi zehrine panzehir olarak getirdiği yaprağı ona verip demiş ki: “Seni alıp kralın oğlunu tedavi etmen için götürecekler. Ona bu yaprağın suyunu içirdiğinde hemen iyileşecektir. Kral sana kim olduğunu sorunca da hikâyeni anlatırsın en baştan... Şimdilik hoşça kal, kurtulursun inşallah!” Bu sıralarda şehzade, babasına demiş ki: “Biri gelip bana şunları söyledi: ‘Seni ancak haksız yere cezalandırdığınız şu zavallı gezgin tedavi edebilir!” Bunun üzerine kral derhal gezgini huzuruna getirtmiş, ona oğlunu tedavi etmesini emretmiş. Gezgin demiş ki: “Ben büyü sihir işlerini bilmem! Ama şu yaprağın suyundan içirirseniz Allah’ın izniyle oğlunuz eski sıhhatine kavuşur!” Kral hemen o yaprağın suyunu içirmiş ve çocuk iyileşivermiş. Çok sevinen kral, gezgini çağırıp ondan hikâyesini anlatmasını istemiş. Gezgin de anlatmış bütün olup biteni. Kral onu mükâfatlarla sevindirmiş, kuyumcunun da idam fermanını imzalamış. Yalan söyleyip nankörlük ettiği ve yapılan iyiliğe kötülükle karşılık verdiği için kuyumcunun sonu idam edilmek olmuş!..” Ve sonra şöyle demiş Beydebâ, krala: “İbret almak isteyenlere bu hikâyede birçok dersler var... Gezgine kuyumcunun yaptığında, onu kurtardığı halde nankörlük edişinde, hayvanların kıymet bilerek vefalı davranmalarında ve gezgini onlardan birinin kurtarmasında!.. Ayrıca düşünenler için doğru bir bilgi var bu kıssada: Yakın ya da uzak olsun, iyiliğin vefalı ve asil olanlara yapılması gerekir; böylece isabetli görüş, faydanın temini ve zararın defedilmesi sağlanabilecektir.”

ŞEHZADE VE ARKADAŞLARI
Kral Debşelîm, filozof Beydebâ’ya dedi ki: “Bu hikâyeyi de dinledim. Peki, iddia ettikleri gibi işlerinde aklı ve basiretiyle hareket edenler ancak fayda ve iyiliğe kavuşuyorsa yüksek makamlara gelen cahil adam hakkında ne diyeceksin?” Beydebâ: “Nasıl ki insanın görmek için göze ve duymak için kulağa ihtiyacı varsa, işlerini yürütmek için de nezaket, akıl ve basirete ihtiyacı vardır!.. Ancak kaza ve kader bunu altedebilir! Şehzade ve arkadaşlarının hikâyesi buna güzel bir misaldir.” Kral, bu hikâyeyi anlatmasını ister.
***

Ve Beydebâ başlar anlatmaya: “Rivayete göre, aynı yolda giden dört kişi arkadaş olmuş. İçlerinden biri kralın oğluymuş, ikincisi bir tüccarın oğlu, üçüncüsü soylu birinin yakışıklı oğlu, dördüncüsü de bir çiftçinin oğlu... Hepsi de muhtaç, gurbet diyarında zarara uğramış ve üstlerindeki eşyalardan başka şeyleri kalmamış bir vaziyetteymişler. Yolda yürürken durumlarını düşünüyorlarmış. Herkes kendine göre bir fikir yürütüyor, kişiliğine münasip bir çözüm üreterek faydaya ulaşmak için bir görüş sunuyormuş. Kralın oğlu demiş ki: “Dünyanın bütün işleri kaza ve kader iledir. Her durumda insanın başına gelecek olanlar takdir edilmiştir. Kaza ve kadere sabredip beklemek, yapılacak en iyi şeydir.” Tüccarın oğlu da şöyle demiş: “Akıl her şeyden daha üstündür!” Asilzade: “Bence güzellik, sizin söylediklerinizden daha üstündür!” Çiftçinin oğlu: “Dünyada bir işte çalışıp yorulmaktan daha üstün bir şey yoktur!” Ve dört kafadar Matrun kentine yaklaştıklarında ne yapacaklarını konuşmak için bir kenara oturmuşlar. Sonunda çiftçinin oğluna demişler ki: “Hadi git de, çalışarak bu günkü yiyeceğimizin parasını kazan bizim için!” Çiftçinin oğlu kalkıp gitmiş; sorup soruşturmuş, tek başına çalışıp dört kişinin yiyeceğini sağlayacağı bir iş var mı diye... Herkes bu kentte en kıymetli işin odunculuk olduğunu söylemiş ona. Odun şehirden üç mil ötedeymiş. Çiftçinin oğlu gitmiş, bir yük odun yapmış, şehre getirip bir dirheme satmış. Parasıyla yiyecek satın almış ve şehrin kapısına şöyle yazmış: “İnsanın bir gün boyunca durmadan çalışması bir dirhem ediyor!” Sonra da aldığı yiyecekleri arkadaşlarına götürmüş ve beraberce yemişler. Ertesi gün, en değerli şeyin güzellik olduğunu söyleyen asilzadeyi göndermişler rızk temini için. Asilzade kente doğru yola koyulmuş, kendi kendine şöyle düşünüyormuş: “Benim elimden bir iş gelmez ki, o zaman ne diye gidiyorum sanki şehre!” Ama arkadaşlarının yanına yiyeceksiz dönmekten utanıyor ve onlardan ayrıldığına üzülüyormuş. Epey yürüdükten sonra durmuş, sırtını bir ağaca dayayıp uyumuş. Şehrin ileri gelenlerinden bir adam oradan geçerken onun güzelliğine hayran olmuş. Soydan gelen bir asalet bulunduğunu fark etmiş onda. Ardından kalbinde bir şefkat duygusu hissederek ona beş yüz dirhem vermiş. Asilzade şehrin kapısına: “Burada güzelliğin bedeli, günde beş yüz dirhem!” diye yazmış ve paraları arkadaşlarına getirmiş.

Üçüncü günün sabahı olunca tüccarın oğluna: “Bir de sen git; aklın ve ticaretinle bu günlük rızkımızı ara!” demişler. Tüccarın oğlu yola çıkıp yürümüş, nihayet rıhtımda içi mallarla dolu bir ticaret gemisi görmüş. O sırada bir grup tüccar, malları satın almak için gemiye çıkmış konuşuyorlarmış aralarında. Birbirlerine diyorlarmış ki: “Bu gün bir şey satın almadan geri dönelim! Malların değeri düşsün iyice! O zaman ucuza satarlar. İhtiyacımız olduğundan bu malları almak zorundayız gerçi. Ama söz birliği edip ucuzlatabilirsek kârımız çok olur!” Tüccarın oğlu bunu uzaktan işiterek yolunu değiştirip geminin sahiplerine gelmiş. Gemideki tüm malları veresiye olarak yüz altına satın almış. Sonra malı başka bir kente taşıyacak bir tüccarmış gibi göstermiş kendini. Öteki tüccarlar bu haberi alınca, malı ellerinden kaçıracaklarından korkmuşlar, onun veresiye satın aldığı malı bir dirhem kâr bırakarak ondan peşin olarak satın almışlar! Böylece tüccarın oğlu gemi sahiplerine parayı ödemiş, öteki tüccarları gemi sahiplerine havale etmiş. Sonra da elindeki kârı alıp arkadaşlarına dönerken şehrin kapısına şöyle yazmış: “Burada aklın bir günlük ücreti, bin dirhemdir!” Dördüncü gün olunca, kralın oğluna: “Sen de gidip kaza ve kaderinle bir şeyler kazan bizim için!” demişler. Böylece yola çıkan kralın oğlu şehrin kapısına vardığında bir mindere oturmuş. Tam da o sırada yörenin kralı ölmüş, geride ne bir oğul ne de bir akraba bırakmış. Kralın cenazesinde bütün halk şehzadenin önünden geçiyormuş. Herkes kederliyken üzgün görünmeyen bir tek o varmış. İnsanlar bu durumu yadırgamış, kapı görevlisi küfürler yağdırarak onu azarlamaya başlamış: “Sen kendini ne sanıyorsun! Niçin böyle şehrin kapısında oturuyorsun? Üstelik kralımızın ölümüne hiç de üzülmüş görünmüyorsun!” Sonra da onu kapıdan kovmuş. Kalabalık gidince şehzade tekrar gelmiş ve aynı yere oturmuş. Halk kralı defnedip geri dönünce kapıcı onu yine görmüş, öfkeyle: “Ben seni burada oturmaktan men etmemiş miydim?” diye bağırmış ve onu yaka paça tutup hapse tıkmış. Şehir halkı kimi başa geçireceklerini konuşmak üzere toplanmışlar ertesi gün. Ama her biri tahta göz diktiği için anlaşamamışlar. O zaman kapıdaki görevli demiş ki: “Dün şehrin kapısında bir genç görmüştüm, bir tek o bizim gibi üzgün değildi. Onunla konuşmuştum ve o hiçbir yanıt vermemişti. Ben de kapıdan kovdum. Döndüğümde onu yine aynı yerde otururken gördüm ve casus olabileceğinden korkarak tutup zindana tıktım hemen.” Kent halkının ileri gelenleri adam gönderip delikanlıyı getirtmişler, ona kim olduğunu ve şehre neden geldiğini sormuşlar. O da anlatmış: “Ben Fevîran kralının oğluyum. Babam ölünce kardeşim baskın çıkıp kral oldu. Ben de canımdan endişe ettiğim için kaçtım ve bu ormana geldim işte.” Delikanlı bunları anlatırken, kalabalığın arasından onun ülkesine gidenler tanımaya başlamışlar onu. Babasının iyiliklerini anlatarak övmüşler. Sonra eşraf onu şehre kral seçmiş! O şehrin halkının bir geleneği varmış. Başlarına geçen kralı beyaz bir file bindirip kent etrafında dolaştırırlarmış. Ona da bunu yapmışlar. Delikanlı kent kapısına geldiğinde şöyle yazdırmış: “Bu dünyada ne çalışma, ne güzellik, ne de akıl adama hayır ya da şer getirir! Hayır ve şer ancak Allahu Teâla’nın kaza ve kaderiyledir! Hakkın bana bu lûtfundan sonra kadere inancım daha da pekişti!” Sonra yeni kral meclisine gidip tahtına kurulmuş ve eski arkadaşlarına adam göndererek yanına getirtmiş. Hepsine görev vermiş; akıllı olan tüccarın oğlunu vezir yapmış, çiftçinin oğluna toprak vermiş, yakışıklı asilzadeye de yüklü miktarda mal verdikten sonra kimsenin aklını başından

almasın diye sürgüne göndermiş! Sonra da ülkesinin akıllı adamlarını toplamış ve onlara hitaben şunları söylemiş: “Artık Tanrı’nın kendilerine lûtfettiği kazancın ve hayrın yalnızca bir kaza ve kader ile gerçekleştiğini benim dostlarım şimdi çok iyi anladılar. Sizin de bunu bilmenizi ve buna inanmanızı istiyorum. Rabbimin bana bahşettiği her şey kader iledir. Bunlar ne güzellik, ne akıl, ne de çalışma ile oldu!.. Kardeşim beni kovduğu zaman böyle bir tahta oturmak bir yana, doğru dürüst hayatımı kazanacağımdan dahi emin değildim! Hele burada olmak hiç aklıma gelmezdi. Çünkü bu ülkede benden daha güzel, daha yakışıklı, daha akıllı ve daha çalışkan kimseler gördüm. Beni bu yücelik yoluna Rabbimin evvelce takdir ettiği kader sevketti!” O toplantıda bulunan yaşlı bir adam yavaşça ayağa kalkıp şöyle demiş: “Konuşma biçimin, tam akıl ve hikmet sahibi birine yakışır tarzda oldu. Seni bu makama ulaştıran aklının kemâli ve olumlu düşünce tarzındır. Senin hakkındaki düşüncelerimizi ve umutlarımızı haklı çıkardın. Sözünü ettiğin her şeyi anladık ve anlattıklarına inandık. Allah’ın sana nasip ettiği akıl ve ileri görüşlülük sayesinde hükümdarlığa layık oldun. Dünya ve ahirette en bahtiyar kişi, Hak Teâla’nın basiret ve akıl verdiği kişidir. Seni tam da kralımız ölmüşken karşımıza çıkarmakla Allah (C.C.) büyük bir lûtuf ve ikramda bulundu bize!” Daha sonra bir gezgin ihtiyar kalkmış ve Allah’a hamdedip söz almış: “Delikanlılığımda önemli birinin hizmetindeydim, seyahatlerime başlamadan önce ben. Derken içimde dünya nimetlerini terk etme hissi doğdu ve bu adamdan ayrıldım. O bana ücret olarak iki altın vermişti. Birini sadaka vermek, diğerini kendime ayırmak istedim. Böylece çarşıya indim. Karşıma bir avcı çıktı. Bir çift çavuş kuşu vardı. Onunla pazarlığa oturdum. İki altından aşağı inmedi. Ne kadar ısrar ettimse de bir altına satmadı. “Birini alıp diğerini bıraksam!” diye düşündüm kendi kendime. Ama, “Belki bunlar birbirinin eşidir, ayırırsam yazık olur!” dedim ve ikisini de satın aldım iki altına. Sonra yeniden avlanırlar diye endişe ederek götürüp insanlardan ve binalardan uzak, otu ve ağacı bol bir yerde kuşları salıverdim. Uçtular ve meyveli bir ağacın üzerine kondular. Ağacın tepesine yerleşince bana teşekkür ettiler. Birinin diğerine şöyle dediğini işittim: “Bizi içine düştüğümüz beladan bu gezgin kurtardı, kıl payı kurtulduk ölümden! Şimdi onu mükâfatlandırmak yaraşır bize. Bu ağacın dibinde bir küp altın var. Onu alması için gösterelim mi yerini?” Bunun üzerine ben de onlara seslendim: “Bana kimselerin göremediği hazineyi nasıl göstereceksiniz? Siz önünüzdeki tuzağı görmeyip yakalandınız!” Kuşlar cevap verdi: “Allah’ın takdir ettiği kaza geldiğinde, bakışlar başka yöne çevrilir ve gözler perdelenir. İşte bizim tuzağı görmemizi engelleyen de ilahi kaza oldu. Ama bu, hazineyi görmekten bizi alıkoymadı.” Bu sözlerin ardından ben kazmaya başladım ve ağzına kadar altın dolu bir küp bulup çıkardım. Sonra kuşlara dua ederek esenlik diledim ve onlara dedim ki: “Hamdolsun Allah’a ki bilmediğinizi bildirdi de, siz havada uçuyorken yerin altındakini haber verdi!” Kuşlar dediler ki: “Ey akıllı! Her şeyin kaderin hükmü altında olduğunu bilmez misin? Hiç kimse kaderin ötesine geçemez!” Ve ihtiyar sözlerini tamamlamış: “Ben kralımıza gördüğüm bir şeyi bildirdim. Emir buyururlarsa, o hazineyi getirip hazinelerine

katayım!” Kral şöyle yanıt vermiş: “O senin hazinendir, umarım hayrını görürsün!”

GÜVERCİN, TİLKİ VE BALIKÇIL
Bu bölüm, aklı başkasına fayda verirken kendine faydası olmayan kişi hakkındadır. Kral, filozofa dedi ki: “Bu hikâyeyi dinledim. Şimdi de aklı başkasına fayda verip kendine hayrı dokunmayan adamın durumuyla ilgili bir misal getir!” Filozof: “Güvercin, tilki ve balıkçılın hikâyesi buna güzel bir misaldir.” Kral onların hikâyesini sorunca, filozof anlattı:
***

Rivayete göre, gökyüzüne doğru yükselen upuzun bir hurma ağacının tepesinde yavrulamış olan bir güvercin varmış. Ağaç uzadıkça güvercin yuvasını en tepeye nakleder, ama bunu yapmak için binbir zahmet çeker, ağaç çok yüksek olduğundan yorgunluktan tükenirmiş. Nakil işi bitince güvercin yumurtlar, sonra da kuluçkaya yatarmış. Yavrular çıkıp palazlanınca, bu durumu bilen bir tilki yavruların yerinden kalkma çağı gelince ağacın dibine oturarak güvercini tehdit eder, yavrusunu ona atmadığı takdirde yukarıya tırmanmakla gözünü korkuturmuş. Güvercin de ister istemez yavrusunu ona atarmış. Derken yine bir gün güvercinin iki yavrusu palazlanmış ve o sıralarda bir balıkçıl kuşu yerleşmiş hurmanın tepesine. Güvercini mahzun, kederli ve çok tasalı görünce balıkçıl sormuş: “Ey güvercin, neden seni solgun ve kötü bir durumda görüyorum?” “Balıkçıl kardeş! Bir tilki musallat oldu! Yavrularım palazlanınca hurmanın dibinde bağırarak beni tehdit ediyor. Ben de korkup ona atıyorum yavrumu.” “Tekrar bunu yapmak için geldiğinde bu kez ona yavrunu atmayacağını söyle. Ve de ki: Hadi tırman yanıma da canını tehlikeye at! Bunu becerebilirsen iki yavrumu yersin. Ben de uçup kurtarırım kendimi!” Bu hileyi güvercine öğrettikten sonra balıkçıl uçup gitmiş ve bir nehir kıyısına konmuş. Derken tilki her zamanki gibi gelip oturmuş hurmanın dibine ve tehditler savurmaya başlamış. Güvercin de balıkçılın öğrettiği cevabı vermiş. Bunun üzerine tilki şaşkınlıkla bunu ona kimin tavsiye ettiğini sormuş. Güvercin balıkçılın adını verince tilki dönüp nehir kıyısındaki balıkçılın yanına gelerek sormuş: “Ey balıkçıl! Rüzgâr sağdan eserse başını nereye koyarsın?” “Sol yanıma!” “Peki soldan eserse?” “O zaman sağ yanıma ya da arkama!” “Ya her yönden eserse ne yaparsın?” “Tabii ki kanatlarımın altına sokarım!” “Kanatlarının altına nasıl sokabilirsin ki? Senin için pek mümkün görmüyorum bunu ben!” “Evet, yapabilirim!” “Nasıl yaptığını bir göreyim o zaman! Doğrusu Allah siz kuşlar topluluğunu bizden daha üstün yaratmış! Bizim bir yılda anlayabildiğimizi siz bir lahzada anlıyor, bizim bir senede gittiğimiz yere siz bir saatte varıyorsunuz, soğuktan korunabilmek için başınızı kanatlarınızın altına sokabiliyorsunuz! Tebrik ederim sizi. Ama bunu nasıl yaptığınızı bir görsem diyorum!” Bunun üzerine balıkçıl hemen başını kanatlarının altına sokmuş. Tilki de fırsattan istifade sıçramış üstüne balıkçılın ve onu kıskıvrak yakalayıp sertçe başını dürterek kırıvermiş boynunu.

Sonra da: “Ey kendi kendisinin düşmanı! Sen güvercine akıl verdin ama kendine bir çare bulmaktan aciz kalıp düşmanın eline düştün!” demiş. Ve bu sözlerin ardından yaralı kuşcağızı öldürüp yemiş.

SON SÖZ
Kral ve filozofun sohbetleri bu noktaya geldiğinde kral sustu. Ardından filozof ona şöyle dedi: “Ey kral! Bin yıl yaşa! Yedi iklime egemen ol! Dilediğin her şey verilir umarım sana! Sevincin bol, halkın seninle mutlu ve kader yardımcın olsun! Çünkü hoşgörü ve ilmin en üst düzeydedir senin. Aklın olgun, sözün ve niyetin dosdoğrudur. Ne görüşünde eksiklik, ne de sözünde eğrilik ya da kusur bulunur. Cesaret ve nezaketi şahsında birleştirmişsin sen! Düşmanla karşılaştığında korkmaz, bir felaket gelip çattığında gam yemezsin. Bütün olası durumların içeriğini en kapsamlı bir biçimde bu kitapta anlatmaya çalıştım. Sorduğun sorulara cevap olarak çeşitli açıklamalar getirdim. Tüm içtenliğimle öğütler verip zekâm yettiğince görüşümü, bakış açımı sana iletmeye gayret ettim. Aklı ve fikri doğru kulanma mevzuunu ele alarak senin hakkını ödemek ve iyi niyetine karşılık vermek istedim olabildiğince. Arz ettiğim öğüt ve ibretlerden böyle bir kitap ortaya çıktı. Ancak kimi zaman iyiliği ve hayrı öğreten, bunlara riâyet edenden daha şanslı değildir. Ne nasihat eden nasihatıyla onu dinleyenden üstündür ne de öğreten öğrenenden hayırlıdır! İyi anla bunları ey kral! Şunu bil ki yüce Allah’tan başka hiç kimsede ne bir güç vardır ne de bir kuvvet.”

word - epub - pdf linki; http://www.mediafire.com/?w1ojj2we0oj6eto

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful