dünebakan

Kasım 2012

SIR
2

tatlı rüzgâr esiyor tarlamızda rengi sarı deniz gibiyiz, dalga dalga yüzünü güne çevirmiş milyonlarca çiçek güneşe aşk şarkıları söylüyoruz bakışları başka yöne dönük biri var ona dünebakan diyoruz geçmişe gelecekten bakan

içindekiler
Ay Çekirdeği

Midas’ın Kulakları 3 9 Tesadüf mü? Müphem… Aşağılaşan İnsanın Baştan Mahrum... 7
çağlar simsoy

Nazende

zeynep hüsna sula akçelik

Hüzzam Makamı

Notlardan Derya
fikret abalı

Sanatın Öyküsü - Gizemli Yapılar 11 13 Sır-adan
jülide simsoy göğüş

Seyir Defteri

tevfik sayın

Dönüşen Sır 15 17 Müzisyen Gözüyle

Khaldeon

polat karayel

Asal Sayı

osman soner çağlar

Şairin Sırrı 18 22 Osmanlı Armasının Sırrı
ismail çakar

Osmanlı Torunları

Dâniş-mend

ahmet muhterem bilgin

Musavver Çocuk Postası 24 26 Onlar Ne demişler

Sayı 2 Kasım 2012
Editör Çağlar Simsoy Dizgi / Tasarım Elif Burhan Düzelti Fikret Abalı Kapak Fotoğrafı Sarper Güzeldikiciler

Dört ay sonra yeniden merhaba diyoruz. İki sayı arasında neden bu kadar uzun bir süre var diye sorulabilir. Başlarken belirli bir periyoda kendimizi şartlandırmamıştık. Her ay alelacele çıkan bir dergi yerine, okunmaya değer, içimize sinen bir dergi olmasını istedik. İlk sayımızda da belirttiğimiz gibi tüm kaygılardan uzağız. Yaptığımız, okyanusa bırakılmış bir mesaj şişesi, evrenin sonsuzluğuna gönderilen bir sinyal sadece. Yazarlarımız içerisinde, yazmak eylemiyle şimdiye kadar pek az uğraşmış insanlar da var. Dostlarımızdan hayatlarından çok küçük bir bölümünü ayırıp, Dünebakan’a yazı hazırlamalarını talep ediyoruz. Bu talebimize paha biçilmez emekleriyle yanıt veren dostlarımıza sonsuz şükran duyuyoruz. Zaman, en rahat, sözü yokluğa katıyor. Arif K. hocamızın söylediği, uçup gitmesine fırsat verilmeden yazıya dökülmüş şu sözlerine bakalım: “Zaman sandığımız gibi, fiziksel zaman gibi fazla temiz değil, ak yüzlü değil. Eli tertemiz değil zamanın. Önümüze gelip çıktığında, sıra dağlar gibi önyargılar, gelenekler, töreler koyar, siz buna uyacaksınız der. Zamanın eli temiz değildir. Zaman diyor ki, bana uyacaksınız. Zaman görünmeyen bir tirandır. Kirli bir musluk nasıl dağlardan gelen suları kirleterek önümüze korsa, zaman da öyle bir boru ki, bütün geçmişi önümüze öyle kirlenmişlikle getirir yığar. Biz onunla bir ömür boğuşuruz. Yüzde doksan dokuzumuz da zamana teslim olur. Aman ha onu aşarız demeyin.”

İkinci Sayı İçin

Bu Sayıdaki Yazarlar Fikret Abalı Zeynep Hüsna Akçelik Ahmet Muhterem Bilgin Osman Soner Çağlar İsmail Çakar Jülide Simsoy Göğüş Polat Karayel Tevfik Sayın Çağlar Simsoy

Zamana karşı kullanabileceğimiz en güçlü silah, yazmaktır. Şüphesiz her beşer zamana dair kaygılar taşımaz. Çoğumuz umursamazlıkla, kayıtsızlıkla, daha da vahimi gafletle, zamanın içerisinde kaybolur gideriz. Elinin kalem tutacağına, hem de güzel tutacağına inandığımızı dostlarımızı yazmaya davetimiz hep bu yüzdendir. Kıymetli ürünleriyle karşılık verenlerin dışında, “yapamam”, “bakarız”, “işlerim var”, “inşallah”, “denedim olmuyor” gibi yanıtları da çokça duyuyoruz. Bu yanıtların arkasındansa sadece sessizlik geliyor. Bahanelerin arkasına sığınan dostlarımızı, boş zaman geçirgeçleriyle baş başa, rahat bırakıyor ve bu ayki konumuzu geçiyoruz. Kapaktan da anladığınız gibi bu ayki temamız sır. Çağlar Simsoy, kendi bakış açısıyla yeniden kaleme aldığı Midas’ın Kulakları masalıyla ve sır pazarlamacılarıyla müşterilerini konu ettiği Aşağılaşan İnsanın Baştan Mahrum İtikadı’nı yazısıyla bizlerle. Zeynep Hüsna Sula Akçelik’in bu defa, Tesadüf mü? Müphem isimli yaşamsal öyküsünü okuyacaksınız. Jülide Simsoy Göğüş, sanat tarihi öğretmeni gözüyle Sanatın Öyküsü - Gizemli Yapılar’ı anlatıyor. Fikret Abalı, Sır-adan isimli makalesiyle sırrı çeşitli açılardan inceliyor. Tevfik Sayın, Dönüşen Sır’la gündelik hayatımızda pek de aklımıza getirmediğimiz bir gerçeğe dikkat çekiyor. Polat Karayel, Müzisyen Gözüyle sırra değiniyor ve geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Halil Karaduman’ı anıyor. Osman Soner Çağlar, Şairin Sırrı ile hiçbirimizin görme şansı bulamadığı bir sanatçıyı tanıtmak için anılarının kapılarını açıyor. İsmail Çakar, Osmanlı Armasının Sırrı’nı anlatıyor. Ahmet Muhterem Bilgin, Musavver Çocuk Postası isimli Osmanlı Türkçesiyle yazılmış dergiyi çevirerek bizlere tanıtıyor. Yeni sayımızda görüşmek ümidiyle tüm Dünebakan dostlarını selamlıyoruz.

web www.dunebakan.com e-posta dergi@dunebakan.com twitter twitter.com/dunebakanlar

Dünebakan

dünebakan

Midas’ın Kulakları
Bir varmış bir yokmuş, âlemin çivisi çıkmış, yerine takarken duvar yıkılmış, yenisini yaparken temel çökmüş, baştan kazarken sel olmuş. Bozulmaya meraklı bu düzenden nice hükümdarlar gelip geçmiş. Bedenler farklı imiş ama ecel elbisesini yine de dikmiş, isteyen de giymiş istemeyen de… Cücesine heybetli, keline sırma saçlı, körüne badem gözlü denmiş. sının lafı hiç bitmezmiş. Kuzuları, inekleri, tavukları, böcekleri, ayağına takılan taşları anlatır da anlatırmış. Bir somun ekmeğe, bir kucak soğana, bazen de sadece bir selama işini gördüren köy halkı ise durumdan pek rahatsız olmazmış. Kimisine bu ipe sapa gelmez konuşmalar ninni gibi gelirmiş. Ülkede berberlerin başına gelenlerden haberdar olanlar, sıranın bir gün Konan’a geleceğine ihtimal vermediklerinden seslerini çıkarÇok uzak bir ülkede, çok uzak bir geçmişmazmış. te, Midas adında bir hükümdar yaşarmış. Memleket babasının oğlununmuş. Derken bir gün, kralın muhafızları köye Babasından miras kalan tahtta oturan gelivermişler. Soruşturup Konan’ın kaMidas’ın yüzünü gören yokmuş. Midas, pısına dayanmışlar. “Kralın baş berberi çocukluğundan beri gözden uzak tutu- olarak atandın, bizimle saraya geleceklurmuş. Ne savaşlarda at sürermiş, ne sin” diyen muhafızlara şaşarak bakmış konuk kabul edermiş. Yanına baş vezir Konan. Ülkenin böyle uzak bir köşesinde ve başhekim dışında kimse varamazmış. kendisini bulup baş berber atamalarına anlam verememiş. Şimdiye kadar atanan Hiçbir çağda berberler Midas’ın döneberberlerin baştan yoksun olduğundanmindeki kadar felakette düşmemişmiş. sa bihabermiş. Çünkü huzura hizmete çağırılan berber bir daha dönmezmiş. Sebebini sormak, Saraya vardığında Berber Konan’ın aklı diğer meslek ehline düşsün, berberler başından gitmiş. Bildiği en büyük hane can derdindeymiş. Önceleri berberler, köy ileri gelenlerininki olduğundan sacanlarını kurtarmak için ya başka bir rayın ihtişamı karşısında sarhoş olmuş. meslek seçer ya da ülkeyi terk etmeye Yüksek tavanlar altında ufalmış ufalmış, çalışırlarmış. Sayılarında hissedilir azal- fare kadar kalmış. O kadar çok kapı, o ma olunca meslek değiştirmek ve yer kadar çok muhafız geçmiş ki sayamamış. değiştirmek yasaklanmış. Buna rağmen berber bulmak her geçen gün daha da zorlaşmış. Fakir ve ücra bir köyde yaşayan Berber Konan, tüm olanlardan habersizmiş. Köyünde tek başına sürdürdüğü hayatını kazanmak için saç-sakal keser, diş çekermiş. Yaralara dikiş de atarmış ama diktiklerinin en şanslısı bile senesini doldurmadan ebediyete intikal ettiğinden bu, nadiren olurmuş. Hekimliği noksansa da berberliğine diyecek yokmuş. Berber Konan kendi dünyasında yaşayan, dışarısıyla sadece işi gereği münasebeti olan bir ademoğluymuş. Tıraş olmaya gelenlerden de haber alması zormuş. Çünkü ağızlarını açmalarına müsaade etmez, durmadan konuşurmuş. Küçük dünyasının sıradan olaylarının ve eşya-

Çağlar Simsoy

Ay Çekirdeği

Sevgili halkım! Bundan sonra sizinle aramızda sır yok. Anladım ki insanı sustursak bile bu dünya hakikati biliyor. Biz konuşmasak bile o haykırıyor. O yüzden sizinle aramızda örülen sır duvarı artık kalktı. Ben yaşadığım sürece artık bizi birbirimizden ayıran sırlar olmayacak.

3

Önce hamama götürmüşler kendisini, sonra da bir güzel giydirmişler. Giysileri onun için o kadar yabancıymış ki bir an kendisinin berberlere kral yapılacağını sanmış. Sonunda baş vezirin huzurunda bulmuş kendisini. Baş vezir orta yaşın üzerinde, uzun suratlı, keskin hatlı, ciddi ifadeli bir adammış. Konan baş vezirin yüzüne bir defa bakmış, yüzünü yere devirmiş, bir daha başını kaldırmaya cesaret edememiş. Ömründe hiç gülümsememiş gibi duran yüzden, çatık kaşlardan, baktığı kişiyi toza dönüştürebilecek bakışlardan içi ürpermiş. Baş vezirin Konan’ı süzmesi bir dakikaya yakın sürmüş. Bu süre Konan’a yaşadığı ömrün yarısı kadar gelmiş. Sonunda baş vezir konuşmuş:

dünebakan
meyeceksin, hiç ses çıkarmayacaksın. Nefes alışın bile duyulmayacak. Yüzünde tek bir sinir oynamayacak, kırışıklık belirmeyecek, ifaden heykelden farksız olacak. Yüce Midas sana ne emrederse anlayacak ve soru sormadan uygulayacaksın. İşini ilgilendirmeyen hususlarda kör, sağır ve dilsiz olacaksın. Bugün dinlen, yarın seni yeniden odama getirecekler. Ben de seni hükümdarımızın huzuruna götüreceğim.” Konan, kendisine ayrılmış odaya dönünce zangır zangır titriyormuş. Biraz kendine gelince derin düşüncelere dalmış. Köyünden ayrılırken arkasından “başına devlet kuşu kondu” diye bağıranlar aklına gelmiş. Devlet kuşunun bu kadar ağır olabileceğini nereden bilecekmiş. Yattığı rahat yatakta uyku zor yetişmiş. Uyuduğundaysa, ömründe görmediği kadar zengin bir sofrada karnını doyurduğundan olacak, tuhaf, kâbus dolu rüyalarla boğuşmak zorunda kalmış. Sabah kapısı çalınmış, vaktin geldiği bildirilmiş. Tekrar baş vezirin huzuruna getirilmiş. Baş vezir, odasında yine aynı noktada, ellerini arkaya kavuşturmuş ayakta durmaktaymış. Kendisini takip etmesini işaret etmiş. Koridorlar, kapılar, muhafızlar geçmişler. Sonunda sağlı sollu birer düzine muhafızın koruduğu büyük bir kapıya gelmişler. Baş vezir, kapıyı açmadan önce yine konuşmuş: “Dün söylediklerimi aklından çıkarma. Bizi utandırma, canından olma.” Vezir tarafından takdim edildikten sonra içeriye alınmış. Dört dev sütunun tuttuğu kubbeden sarkan, köy meydanı büyüklüğündeki avizenin mum-

Ay Çekirdeği

“Demek yeni baş berberimiz sensin!” dedikten sonra bir dakika daha susmuş baş vezir. Sonra devam etmiş; “baş berber dendiğine bakma, sarayda senden başka berber yok. Artık hükümdarımıza hizmet edeceksin.” Yine o sonu gelmeyecek gibi bekleyiş. Konan, her duraklayışta bir yıl yaşlanıyormuş sanki. “Adamlarım araştırdı, işindeki hünerini köyünden bana ulaştırdılar. Fakat bilesin ki buradaki vazifen köydekine benzemez. Senden katbekat hünerli berberler girdi bu kapıdan, çıkarken baş ve gövdeleri ayrı istikametlere gittiler.” Konan bu sözlerden sonra bayılacak gibi olmuş. Karnından boğazına doğru buz gibi bir his yükselmiş. “Söyleyeceklerimi iyi dinlersen gövden sende kalır, başınla beraber uzun bir ömür sürersin. Huzura çıktığında tek kelime et-

Judgement of Midas, Gerard de Lairesse (Hollanda, 1640-1711)

4

dünebakan

ma. Şimdi git odana, dinlen.” Berber Konan, odasına varır varmaz kendisini yatağa atmış, yastığa başını gömmüş ve hüngür hüngür ağlamış.

ları yanmasına rağmen içerisi karanlık denecek kadar loşmuş. Odanın ihtişamı, yaşadığı korkuyu heyecanı iyice arttırmaktaymış. Kalp atışları, sessizlik içinde davul sesi gibi geliyormuş kulağına. Heyecanını bastırmak için dudaklarını ısırmaya başlamış. Hükümdar Midas’ın nerede olduğunu anlamak için gözlerini gezdiren Berber Konan, karanlık köşelerde ecinniler koşuşturduğuna yemin edebilirmiş. Şaşkın şaşkın bakınırken “gel” diye yankılanan sesle sıçramış. Sesin geldiği yöne doğru bakmış. Yemyeşil ufka bakan pencereye yüzük dönük Midas, altın işlemeli bir sandalyede oturmaktaymış. Midas’ın başında taç yerine kocaman bir miğfer bulunmaktaymış. Pencereden gelen ışınlar, miğferin mücevherlerinden yansıyıp etrafta küçük küçük beyaz noktalar oluşturuyormuş. Berber Konan, iyice yaklaşmış. Sandalyenin yanındaki masada kullanacağı malzemeleri görmüş, fakat etrafta ayna yokmuş. Miğfer konuşmuş: “Önce saçlarımı kısalt, sonra sakalımı düzeltirsin.”

Konan artık saraya berberiymiş. Nispeten rahat bir hayatı az işi varmış. Fakat sakladığı sır ona bir türlü huzur vermiyormuş. Kâbus dolu rüyalar görüyormuş. Kulağı olmayan eşeklerce kovalanıyor, eşekler; “koparın kafasını, kafasını koparın” diye bağırıyorlarmış. Her tarafı kulaklarla kaplı bir kafa tarafından yutulduğunu, çiğnendiğini, paramparça edildiğini görüyormuş. Bazı rüyalarda dili koparılıyor, bazılarında boğazına tıkılan kulaklar yüzünden boğuluyormuş. Sıkıntı yüzünden o gür saçları tutam tutam eline gelir olmuş. En kötüsüyse karnındaki dayanılmaz ağrıymış. Bir sabah, kalktığında karnının belirgin biçimde şiştiğini fark etmiş. İştahı büsbütün kesildiği için, şişmanlamakla ilgisi olamazmış. Daha sonraki gün şişkinlik daha da artmış, bir sonraki gün daha fazla… Öyle bir duruma gelmiş ki artık şişen karnından ayakuçlarını göremez olmuş.

Ay Çekirdeği

Saray tabipleri, doğru teşhis edemediklerinden ilaçlar fayda etmemiş. Sonunda baştabip devreye girmiş, kısa süren bir muayeneden sonra Konan’ın derdini anlamış: “Senin içinde büyük bir sıkıntın var evladım. Belli ki bu sıkıntını kimseye anlatamıyorsun. Madem kimseye anlatamıyorsun, senin kadar ketum bir kuyu bul, bağır derdini. O zaman belki rahatlarsın.” Konan, iyice şişen karnı yüzünden zar zor hareket ettirdiği bedenini sürüye sürüye uçsuz bucaksız saray bahçesinin ıssız bir yerinde, sakince duran bir kuyu bulmuş. Kuyuya yaklaşmış, aşağıya bakmış ama kuyunun derinliği yüzünden yansımasını görememiş. Gördüğü sadece zifiri karanlıkmış. Seslenmiş, “hey”. Hemen arkasından bir karşılık gelmiş, “hey hey hey…”. Tekrar seslenmiş, “merhaba”, aynı karşılığı duymuş “merha ba ba ba…”. Daha gür sesle bağırmış, “Konan’ım ben berber”, karşılık gelmiş “Konan ben ber ber ber ber”. Aşağıya iyice eğilmiş fısıldamış “Midas”, Karşılık gelmiş “Midas das das dasssssss”. Etrafı iyice kolaçan etmiş. Gelen giden, orada olan var mı diye bakmış. Sonra tüm gücüyle, karnındaki bütün şişkinliği kusarcasına bağırmış “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Kuyudan karşılık gelmemiş. Duymadığını düşünerek tekrar bağırmış, “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Yine yankıyı duymamış ama umursamamış. Çünkü Atlas bile dünyayı sırtından atsa Konan’ın şimdi rahatladığı kadar rahatlayamazmış. Tekrar bağırmış, tekrar, tekrar, tekrar… O kadar rahatlamış ki keyiflenmeye başlamış. Bu defa kahkahalarla haykırmış. “Hah hah hah haaaa Midas ah hah ha haaa eşşşşşek kulaklarııııııııı”, “Midas’ın hah a hah ha kulakla-

Midas miğferi kafasından çıkarınca, bir an bayılacağını sanmış Konan. Çünkü başın yanlarında, bildiği kulaklar yerine, başı geçen uçlarıyla iki tane eşek kulağı yer almaktaymış. Önce rüyada olduğunu düşünmüş, kolunu sertçe çimdiklemiş. Rüyadaysa bile “başla” diyen sesle uyanıvermiş. Titreyen elleriyle makası almış. Sessizce fakat derin nefeslerle kendine gelmeye çalışmış. Neyse ki elleri işlerini iyi biliyormuş da başlamakta zorlanmamış. Saç keserken kulaklara dokundukça gözleri yaşarıyormuş. Ses çıkarmamak için dudaklarını içlerini ısırmakta, dudaklarından boğazına oluk oluk kan akmaktaymış. Makasının sesi duvarlardan aksediyor, Konan’ın kulağına boynuna inen kılıçmış gibi ulaşıyormuş. Makas adeta konuşuyormuş, eşek, eşek, eşek, eşek… Sonunda, canından olmadan ilk vazifesini hakkıyla yerine getirip, Midas’ın huzurundan ayrılmış. Baş vezir, dışarıda kendisini beklemekteymiş. O çıkınca baş vezir içeriye girmiş. Birkaç solukluk süreden sonra çıkmış ve Konan’a yaklaşmış: “Aferin, Ulu Midas senden memnun kalmış. Bundan sonra evin burası. Burada da kimseyle gereksiz konuşmalar yap-

5

Ay Çekirdeği

rı eşşşek kulakları hah hah hah haaa”. Kahkahalar artmış, artmış, armış… Arttıkça karnının şişkinliği azalmış. Rahatlamanın, fazla gülmenin etkisin midir bilinmez, kendinden geçivermiş. Yerde baygın yatarken kuyunun sükûnetinin farkına varamamış. Sanki kuyu o anda kuyuluğunu unutmuş ve hiç aksetmemiş. Berber Konan kendine geldiğinde şişkinliğinin tamamen indiğini görmüş. Doğrulup kuyuya yaklaşmış, kulak kesilmiş. Kuyudan belirgin bir ses gelmiyormuş. Yalnızca deniz kabuklarını kulağına dayayan birinin duyduğu o tuhaf ses duyuluyormuş. Kalabalık bir alanda binlerce sesin fısıltıyla konuşmasıymış adeta. Konan, kendini o kadar rahatlamış hissediyor, o kadar mutlu hissediyormuş ki hiçbir tuhaflığı fark edecek durumda değilmiş. Yükünden kurtulmuş olarak saraya dönmüş, baştabibe görünmüş. Baştabip kendisini muayene etmiş, hiç soru sormadan durumu anlamış. Sabaha karşı döne yuvarlana, sürüne sürüne çıktığı yolculuktan, gün batarken odasına yeniden doğmuş gibi dönen Konan, o akşam ömrünün en güzel uykusuna dalmış.

dünebakan

odasında, teninden uçup giden rengiyle, tanrıların gazabına uğradığına inanarak tir tir titremekteymiş. Tabiat ana, canlı cansız her hücresiyle yeniden haykırmış; “Hah hah hah haaaa Midas ah hah ha haaa eşşşşşek kulaklarııııııııı”… Berber Konan ise tüm olan biteni yatağın altında saklanarak karşılamakta, yaşadıklarının rüya olması için, uyanmak için dualar etmekteymiş. Canlı-cansız tabiat durmamaktaymış; “Midas’ın haha ha ha kulakları eşşşek kulakları hah hah hah haaa”. Kahkahalar ve sarsıntılar gün batımına kadar devam etmiş. Hamile kadınlar çocuklarını düşürmüş, korkudan ödleri patlayanlar, kalp sektesine uğrayanlar çokmuş. Nice insan o günün getirdiği korkuyla on yaş, yirmi yaş birden yaşlanmışlar. Batan güneşle birlikte sesler azalmış ve nihayet tamamen kesilmiş. Kuyuların kustuğu sırrın sesi doğadan çekilmiş ama bu sefer de insanların diline düşmüş. “Midas’ın kulakları eşek kulaklarıymış, öyle mi?” “Demek eşek kulakları…”

Hiçbir büyük felaket yoktur ki geliyorum diye haber vermesin. Yeter ki görenin gözü, duyanın kulağı olsun. Günün ilk ışıklarıyla uyanmaya başlayan saray olacaklardan bihabermiş. Güneş bile kızıl yüzüyle memlekete doğru yaklaşmaktayken neler duyacağını bilmiyormuş. Berber Konan’ın kuyuya sırrı bağırmasının üzerinden saatler geçmiş. Nasıl olduysa kuyu, sırrı yansıtmayıp yer altındaki dehlizler aracılığıyla memleketin her köşesine aktarmış. Rezonans yayılmış, yayılmış, yayılmış… Sabah, insanlarla birlikte uyanan kuyular, hep bir ağızdan haykırmaya başlamışlar; “Midasssss”. Uyanmış olanların aklı başından gitmiş, henüz uyumakta olanlar yataklarından fırlamışlar. Kimileri savaş çıktı sanmış, kimileriyse kıyamet geldi… “Midas” nidası, kuyulardan ağaçlara, ağaçlardan yapraklara, dağlara, tepelere, ovalara yayılmış. Ardından yeni bir ses yankılanmış “Midas’ın kulakları eşek kulakları”. Öyle güçlü bir sesmiş ki memleketin dört bir yanı sarsılmaktaymış. Hükümdar Midas,

“Eşek kulakları yüzünden herkesten saklanıyormuş meğer…”

Herkesin dilinde dolaşan bu konuşmalar da dalga dalga saraya ulaşıyormuş. Artık saklanacak vaziyeti kalmayan Midas, başında miğfer olmadan halkın karşısına çıkmaya karar vermiş. O uzun kulaklarına rağmen, hükümdar Midas’ın huzur verici bir yüz güzelliği varmış. İnsanlarına seslenmiş:

“Sevgili halkım. Bundan sonra sizinler arımızda sır yok. Anladım ki insanı sustursak bile bu yaşadığımız dünya hakikati biliyor. Biz konuşmasak bile o haykırıyor. O yüzden sizinle aramızda örülen sır duvarı artık kalktı. Ben yaşadığım sürece artık bizi birbirimizden ayıran sırlar olmayacak.”

Olayların başlatıcısı olan Berber Konan’ın korktuğu başına gelmemiş. Ecel ona biçtiği elbiseyi giydirene kadar sarayda berberlik görevini sürdürmüş. Tüm memleket halkı, yaşadıkları tecrübeden aldıkları dersi kulaklarına küpe yapmışlar. Gizli saklı bilmeden, birbirlerine güvenerek yaşamışlar. Zaman, unutkanlık hapını ilaç ederek dertlere devaymış. Hep olduğu gibi yaşananlar unutulmuş, birkaç kuşak sonra insanlar yine bildiklerini okumuş. Gökten üç elma düşmüş. Üçü de paylaşmayı bilenlerin başına.

6

Ay Çekirdeği

Sosyal Ağ’da gezinirken sıkça rastladığım bir insan tipidir. Şuursuzca adımlar dünyasını. Gözü açıktır ama yamuk baktığı için hep tökezler, sürekli bir yerlere toslar. Zombi gibi… Düşüyor kalkıyor, arzu nesnesine varmaya çalışıyor, durmak nedir bilmiyor. Ulaşmalı, elde etmeli, tüketmeli ve sonra başka bir nesneye yönelmeli. İstemek ve durmadan istemekten başka, var oluşunun başka hiçbir gayesi yok.

Aşağılaşan İnsanın Baştan Mahrum İtikadı

dünebakan

İnsan dediğime bakmayın, o sadece gırtlaktır, yutaktır, midedir, beyne sahip baş hariç vücudun herhangi bir parçası olabilir. Tüyleri diken diken eden reklam sloganlarında görürüz o tipi. “Mutlu et kendini”, “şımart kendini”, “açken sen, sen değilsin”, “daha fazlasını iste”, “onu yeme beni ye” sayın sayabildiğinizce. Bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitabın ismi “The Secret” (Sır). Ayşe Arman’ın 2007 yılında, Rhonda Byrne ile yaptığını sandığı röportajda1 verdiği rakamlara göre Amerika’da 8 milyon, Türkiye’de ise yedi haftada 180 bin satmış. Bugün toplam satış rakamı ise 20 milyonun üzerinde. Verdiği “sır” ise özetle şöyle; iste, inan, al. Bunu bir tür “çekim yasası” ile açıklıyor, sır bu.

Çekim yasasını harekete geçirense biz oluyormuşuz ve bunu düşüncelerimizle yapıyormuşuz. Bu tür kişisel gelişim kitapları, bilimi motif, çeşni olarak kullanırlar. Kitabın bir yerinde şu cümleye rastlıyoruz: “Çekim yasası bir yaratım yasasıdır. Kuantum fizikçileri bize, Evren’in tamamının düşünceden doğduğunu söy-lerler!” Bahsedilenin kütle çekim yasası olmadığını anlamışsınızdır. Kitaptaki “çekim yasası” bilimsel yöntemden son derece uzaktır. Doğrulanması mümkün olmadığından, yanlışlanması da olanaksızdır. Bilimsel yöntem, iddia, önerme, kuram, kanun aşamalarından geçer. Oysa kitapta, tüm aşamalar es geçilip ve sırıkla yüksek atlanarak yasaya varılıyor. Sınanmayan teori, yasa olamaz. Kitaptaki “çekim yasası”nı nasıl sınayacağız? İnsanın istediğini çektiğini söyleyenlere karşılık, istenilenin de belayı çektiğini pek ala iddia edebilirim. Hatta bu iddiamı, kitaptaki örnekler sayısınca örnekle destekleyebilirim. Zor sanmayın, münferit olayları sıralarım, bulamazsam uydururum, olur biter. Dünya çapında milyonlarca satmış bu kitabın hiçbir faydasının dokunmadığını, günün haberlerine ba1 3 Haziran 2007’de yayımlanan bu röportaj, Sır isimli kitabın yazarıyla yüz yüze gerçekleştirilmiş gibi gösterilmişti. Oysa Hürriyet gazetesi yazarı Ayşe Arman’ın yaptığı, soruları hazırlayıp, kitabı Türkiye’de basan yayınevi sahibine göndermekti. Birkaç gün sonra soruların cevapları geliyor ve gazeteni ekinde yayımlanıyor. Daha sonra Rhonda Byrne’ın sorulardan ve yanıtlardan haberi bile olmadığı ortaya çıkıyor.

karak anlayabilirsiniz. Veya şöyle düşünebilirsiniz: İnsanlar öyle benciller ki istekleri, yalnızca kendileriyle sınırlı. İstisna değil, neredeyse İskenderiye kütüphanesini dolduracak kadar şarlatan ürününe sahibiz. Peki, bu kadar basit mi? Şarlatanlık diyerek geçiştirebilir miyiz? Sadece bol para kazanmak için mi piyasaya sürülüyor bu kitaplar? Yoksa insanlığa alternatif dinler mi pazarlanıyor? Ben, insan boyu kadar semavi dinler diyorum bunlara. İsteklerinize ulaşmak için çaba sarf etmeniz bile gerekmez bu dinlerin “elçilerine” göre, istemek yeter. Bir başka bodur “din”, yapmanız gerekenin sadece “evrene sipariş” olduğunu söylüyor. “Kozmik Sipariş Servisi”nin yazarı, yokluk içinde sürdürdüğü hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor. Masal bu ya, bir baronun şatosuna göz dikiyor ve nihayetinde ailesiyle “o muhteşem şatoda” yaşamaya başlıyor. O baronun ve yakınlarının başına ne geliyor, bunu bilemiyoruz elbette. Dert mi? Benim etim yerinde dursun, yediğim elin eti olsun!

Bakalım adamımızın ilk sipariş denemesi neymiş? Yaptığı, bildiğimiz dua ama kime, neye edildiği belli olmayan cinsten. Şöyle hitap ediyor: “Sana ne diyeceğimi bilmiyorum. Tanrı mı, Üstat mı, Yaradan mı? Beni affet, ben sana Evren’im diye hitap etmek istiyorum. Falanca caddesinde arabamı rahatlıkla park yapabilmem için benim arabama uygun parasız bir park yeri sipariş ediyorum senden. Bana en yüce

7

dünebakan
hayrım için bir park yeri göstereceğini biliyorum, teşekkür ederim, seni seviyorum Evren.”

Park yeri! İlk okuduğumda bendeki etkisi, mide bulantısı ile karışık karın ağrısıydı. Zat, “Münih de arabasını park edebileceği fakat hiç park etme şansının olmadığı bir cadde için Evren’e park yeri siparişinde bulunuyor”. Diğer sürücüler mi? Onlar sipariş vermedikleri için, gafil gezip duruyorlar. Sonra yazar iyice uzmanlaşıyor, o caddede istediği zaman ve istediği yerde park yeri buluveriyor. Yazarın verdiği bir diğer örnek, grup çalışması. Beysbol takımı oyuncularından birisi çantasını kaybediyor. Takım durur mu, çantanın bulunması için siparişi veriyorlar ve çanta derhal bulunuyor. Kullandıkları isimler, yöntemler farklılık gösterse de hepsinin ortak noktası, insanın içindeki maneTürkiye’den de bir kitaba bakalım. “Jaguar’ını bırakan melek” Beki İkala Erikli, 2,5 yaşındaki oğlundan yediği tokatla kendine geliyor. Bugünün pek çok gencinin çalışmak için bileklerini keseceği işini bırakıp Hawaii’ye gidiyor ve melek terapisi dersi alıyor. Döndükten sonra da “Meleklerle Yaşamak” isimli kitabı yazıyor. Kitap, alıp başını gidiyor, bir buçuk yılda yüzüncü baskısını geçiyor. Okuyanlara ne kazandırdı bilemiyoruz ama yazarına bol para kazandırdığı kesin. Tabi bununla kalınmıyor, Melekler Dünyası markası altında ekip kuruluyor. Sitelerine baktığımızda seminerler de düzenlediklerini görüyoruz. Seminerlerden birinin adı, “Meleklerle Geçmişi Şifalandırma Eğitimi”. Bir tam gün ve iki yarım gün sürüyor. Elbette “sevabına” değil, ücreti 750 lira. Başka bir etkinlik, “koruyucu meleğinizle buluşma meditasyonu”. Süre bir saat ve ücreti 30 lira. Bunun dışında melek

Ay Çekirdeği

vi boşluğu başarıyla parasal kazanca dönüştürmeleridir. İnsan boyu kadar semavi bu sahte dinlerin telkini, sadece kişisel ve nesnel taleplerin karşılanmasıdır. Çaresizliklerden, doymak bilmez isteklerden beslenir de beslenir, servetlerine servet katar bu şarlatanlar.

Belli olmuyor mu? Kişiliksizler için yazılmıştır bu tür kişisel gelişim kitapları. Alın teri, emek, gayret nedir unutanlardır müşterileri. Onlar, bir tek gözyaşının bile akmasını engelleyemezler. Savaşsız tek bir gün geçirmemiş dünyamıza hiçbir faydaları yoktur bu aciz yaratıkların. Semayı yırtan feryatları dindirmek için “siparişte bulunmak”, “evrenden istemek” akıllarının ucundan bile geçmez. Çünkü onlar, başkalarının acılarına sırtlarını dönüp kulaklarını tıkarlar. İyi niyetlerini bile sakınırlar. Açlığın, sefaletin ve dahi savaşların bir nedeni de doymak bilmez istekler değil mi? Bekleye bekleye, isteye isteye hayatımızı cehenneme çevirmiyor muyuz? Bence vazgeçin, istemeyin. Taleplerinizi karşılayan, belki de şeytanın ta kendisidir. Bunu, metafizik anlamda algılamayın. Sahip olduklarınıza karşılık verdiklerinize bakın. İşte size büyük sırrı açıklıyorum: Kısa yollar başa beladır ve bedava asla “bedava” değildir. du. Psikologlara gittim, ilaç kullandım, hiçbir şey işe yaramadı. Yaptığımız çalışmada kendimi altmış beş yaşında, ak sakallı, beyazlar içinde, hapsedilmiş bir din adamı olarak gördüm. Orada uzun süre hapsedildiğimden kafamdaki düşünceler beni yiyip bitiriyordu. Orada, bu durumda uyumama imkân yoktu. Melekler yardımıyla tek bir çalışmada olay şifalandı.”

koçluğu gibi hizmetlerde de bulunuyor bu ekip. Hangi meselelerde yardımcı oluyormuş bu melekler, ona da bakalım: Para ile ilgili blokajlar, tıkanıklık ya da çöküşler, zorlayıcı bir ilişki ya da hep ayni tip ilişkiler yasamak, korkular ya da öfke, kaybetme korkusu, aşırı kıskançlık gibi kontrol edemediğimiz duygular, tedaviye yanıt vermeyen fiziksel rahatsızlıklar (bazı sırt ağrıları, migren, ülser…) Web sitelerinde bulunan örneklerden ikisini aktaralım:

«Yaptığım çalışmadan sonra sanki üstümden kamyon kalkmış gibi hissettim. Roma döneminde yaşadığımı gördüm. Meğer o dönemde önemli bir konumdaymışım ve söylediklerimden dolayı karnımdan kılıç darbesi alarak ölmüşüm. Meleklerle tek bir çalışmada bu olay şifalandı.” “On dört senedir doğru dürüst uyku uyuyamıyordum. Doktorlar insomnia demişlerdi. Bazen on iki gün uyumadığım oluyor-

8

dünebakan

Tesadüf mü? Müphem…
Yine yeniden yeni bir öyküyle merhaba.. bütün otobüsler bu Yalnız bu seferki öyküm biraz farklı, biz- tarlalardan her yirmi dakikada bir ilk yolcularını alır, kalkış yapardı. Her bizat yaşadığım ilginç bir tesadüf. rinin kendi peronu vardır. Yolcular bu Yıl 1982 İzmir. peronlarda sıraya girer gidecekleri yerin Ortaokula başladığım ilk gün. Gidece- otobüsünü bekler. Ben konaktaki otobüs ğim okul evden biraz uzaktı. Otobüsle tarlasına gelip bineceğim otobüs için sıgidiliyordu. Beşinci sınıfı babamın görevi raya girdim. Öyle ya ağabeyimin eli kulanedeniyle yurtdışında okumuştum. Dolayı- ğındadır neredeyse gelir, geldiğinde sıra sıyla İzmir’de doğmuş İzmir’de yaşamış da bana gelmiş olur, biner gideriz, diye olmama rağmen pekiyi bilmiyordum ya- düşündüm. şadığım kenti. Korkuyla karışık garip bir Otobüs geldi abim gelmedi… Sıranın en heyecan vardı o sabah bende. Ağabeyimönündeydim. Bir otobüs daha geldi gitti le birlikte okuluma kadar geldik, ağabeabim hala yoktu. Gelir dedim, kendi otoyim lise öğrencisiydi onun okulu da farkbüsünü kaçırmıştır, geç çıkmıştır, gelir, lı bir yerdeydi. Ayrılırken bana; beni bırakmaz, mutlaka gelir. Otobüsler ― Paran var mı, otobüs biletin var mı, gelip gidiyor, insanlar sırada dolup boşadiye sordu. Param vardı. Çıkışta tekrar lıyor, bir ben olduğum yerde kalıyordum. beni almaya gelecekti, biletim yoktu ama Hava kararmaya başlayınca umudumun önemsemedim ağabeyime güvendim. yerini endişe almıştı. Bir ara otobüsü Okulum sabah dokuz akşam dört saat- yürüyerek takip etmeyi geçirdim aklımleri arasındaydı. On ikide yemek arası dan. Sonra vazgeçtim, ya yetişemezsem vardı, fakat okuldan çıkış yoktu. Korktu- otobüsün hızına, akşam yakındı ne yağum olmamıştı ilk günüm gayet güzeldi pacaktım? Önünde sonunda gelip beni zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim buradan alırlardı herhalde. Ama ne zabile. Çıkışta durağa kadar öğrencileri takip man? Bizim okulun formasından giyen ederek geldim. Sabah heyecandan olsa hiç kimse kalmamıştı etrafta korkmaya gerek yol takibi yapmamıştım duraktan da başladım ağlıyordum. Durakta başka insanlar da vardı. Bir ara orta yaşlı bir okula giderken. amcayla yanında bir delikanlı önümden İzmir’i bilenler bilir, otobüslerin kal- geçti gitti. Birçok amcalar teyzeler ağlakış yaptığı iki merkez vardır; Konak ve dığımı görüyor ama kimse ilgilenmiyorMontrö. Bu iki merkeze otobüs tarlası du. Çaprazımda duran bir bayan sürekli derdik biz. Değişik semtlerden gelen bana bakıyordu ama o da bakmakla kaldı. Otobüs tekrar gelince bindi gitti. Az önce önümden geçen amcayla delikanlı tekrar durağa geldi. Bir müddet karşımda beklediler, sonra amca yanıma gelerek ― Kızım ne ağlarsın, dedi

Zeynep Hüsna Sula Akçelik

Nazende

Evet tam otuz sene oldu. O günkü korkum endişem bugün hala taptaze. Ben ağlayan hiçbir çocuğa kayıtsız kalmadım, siz de kalmayın bilin ki o günkü üzüntüsünü unutamayan o kız çocuğu aynı gün yaşadığı sevinci de hiç unutmadı.

9

― Biletim yok eve gidemiyorum, deyince,

― Hiç bunun için ağlanır mı? Ben sana bilet veririm hadi bin otobüse, dedi.

dünebakan

Nazende

Bileti aldığım gibi atladım otobüse. Dünyalar benim olmuştu. Ne iyi bir adamdı, ne sıcaktı, içim ılık ılık olmuştu, utanmasam adama sımsıkı sarılacak onu bize davet edecektim. Yol boyu amcaya dua ettim. Mahalleye vardığımda akşam çoktan olmuştu. Annem dışarıdaydı telaşlıydı. “Kızım nerde kaldın” dedi cevaplayamadan ağlayarak eve koştum. Arkamdan geldi biraz sakinleşince olanları anlattım. ― Anne bana bilet veren amca bilsen ne iyi bir adamdı, bizim oralılar gibi konuşuyordu, ona sarılmamak için kendimi zor tuttum, bizden biri gibiydi sıcacıktı, deyince annem: ― Hiç olur mu kızım hiç tanımadığın birine sarılmak… Zor anında sana yardım ettiği için, minnet duymuşsundur, dedi ― Yok anne bu başka bir şeydi. Derken, kapı çalındı. Gelen bana bilet veren amcayla o delikanlıydı. O amca benim Bursa’da yaşayan dayım, yanındaki

de onun kaynıydı. Daha önce kendisini hiç görmemiştim. Ben bebekken İzmir’e gelmiş en son.

Garipti çok garipti! İzmir’in merkezinde yüzlerce kişinin yanımdan geçip gittiği yerde küçük bir kız çocuğuna yardımcı olan o kız çocuğunun dayısıydı. Beni ağlarken görmüş, bir süre izlemiş çaprazımda duran bayanı annem sandığı için yanıma gelememiş. Kadın otobüse bindiğinde dayanamamış gelmiş sormuş. Üstelik aynı yöne gideceğimiz halde sırf ben korkmayayım yanlış anlamayayım diye aynı otobüse binmemiş bir sonraki otobüsü beklemiş. Ne ince bir davranış!

Evet tam otuz sene oldu. O günkü korkum endişem bugün hala taptaze. Ben ağlayan hiçbir çocuğa kayıtsız kalmadım, siz de kalmayın bilin ki o günkü üzüntüsünü unutamayan o kız çocuğu aynı gün yaşadığı sevinci de hiç unutmadı. Hâlâ düşünürüm sahi neden kimse bana neden ağladığımı sormadı ve neden soran benim dayımdı. O gün o saatte orada en ihtiyacım olduğunda karşılaşmamız tesadüf müydü?

“İki kişinin bildiği sır değildir.”
10

dünebakan

Sanatın Öyküsü - Gizemli Yapılar

Hüzzam Makamı

Sanatın Öyküsü - Gizemli Yapılar

Sanatçının bitmiş yapıtı karşısında duymuş olduğu o kurtuluş ve zafer duygusunu paylaşma yeteneğine sahip değilsek, bir sanat yapıtını anlamayı umut edemeyiz.

Sanat denilen güzel, karmaşık ve vazgeçilmez olgunun gerçek öyküsünü anlamak kolay değildir. Öğrenme sürecini, katıksız hazza çevirmek ise gerçekten çok zordur. Ben sadece yılların birikimini, çok önemli bir kaynaktan da yararlanarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sanat Tarihçiliğinin ülkemizde çok kısa bir geçmişi vardır. Son on yıldır ise eğitim sistemi içerisinde yok oluşuna tanıklık etmekten azap duyuyorum. Bizde halâ genç topluma verebileceğimiz merak ve karşılığında sanatta arayış noksanlığını giderme konusu yaradır. Araç ve gereç eksikliğimiz vardır. Oysa gençler sanata ilgi duyup, meraklarına doyurucu yanıtlar bulsalar; yoz bir toplumun en önemli frenleyicisi olurlardı. Kuşkusuz özel uzmanlık dallarında, birçok değerli yapıtlar veriliyor. Ama bunların geniş okur kitlesine ulaşabilmesi sorunu üzerinde ya hiç durulmuyor ya da bilimsel çalışmalar yeterince ortaya konulmuyor. En önemlisi, böylesi bir iletim için gerekli Yerkürenin her yerinde bir sanat biçimi dil yeterliliği ve üslûp sıcaklığı yok. mutlaka vardır. Ama sürekli olarak Sanat En değerli kaynağım, Gombrich›tir. Ve Tarihi, Güney Fransa’nın mağaralarında onun muhteşem eserini Türkçeleştirerek, kaynak kitapların en beğenileni yapan Bedrettin Cömert’tir. Bu değerli Sanat Tarihçi, 1978 yılında, alçakça katledilmiş bilim adamımızdır. Gombrich, çok çetin bir işin üstesinden gelmiştir. Sanatın insanı dolduran, yüreği kabartan, duyguları incelten, düşünceyi damıtıp zarifleştiren, yaşamı sahici doygu ve anlamlarla yücelten dünyasına sayısız kimseyi sokmayı başarmıştır. Sanatın öyküsü sonsuz bir okyanustur. Ben sadece kıyıya vuran minik dalgalardan söz edeceğim. Sanatçının bitmiş yapıtı karşısında duymuş olduğu o kurtuluş ve zafer duygusu-

nu paylaşma yeteneğine sahip değilsek, bir sanat yapıtını anlamayı umut edemeyiz. Sanat adı verilen bir şey yoktur aslında, yalnızca sanatçılar vardır. Bir zamanlar renkli toprakla bir mağaranın duvarına, becerebildiklerince bizon resimleri çizen insanları da sanatçı tanımına alabiliriz. Bunun sakıncası yoktur bence. Yeter ki bu sözcüğün, yer ve zamana göre birbirinden değişik anlamlara gelebileceği unutulmasın. Bir tablo veya heykelden tat almanın yanlış yolları olduğuna inanmıyorum ben. Birisinin manzara hoşuna gidebilir, çünkü ona evini anımsatabilir. Bir başkası portreyi sevebilir, çünkü ona bir dostunu anımsatabilir. Buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Fakat ne zaman ki, önemsiz bir anımsama bir önyargıya dönüşür, örneğin dağı konu alan ve övülesi bir tablodan; sırf dağcılığı sevmediğimiz için güdüsel olarak uzaklaşırız, tat almayı engelleyen yanlış nedenler var demektir. Ne yazık ki birçokları, görmekten hoşlandıkları şeyleri tablolarda da görmek isterler.

Jülide Simsoy Göğüş

Emekli Sanat Tarihi Öğr.

Ernst Hans Josef Gombrich

11

veya Kuzey Amerika’nın yerlileri arasında başlamıştır. Fakat en gizemli yapıtlar; Mısır tarihinin uzak ufkunda kilometre taşları gibi dikili duran piramitlerdir. Hiç bir kral ve topluluk, yalnızca bir anıt dikmek için bunca masrafı ve eziyeti göze alamazdı. Kralların ve kullarının gözünde piramitlerin pratik bir işlevi vardı. Kral, halkı üzerinde egemenlik süren kutsal bir varlıktı. Bu dünyadan ayrıldığı zaman da, yanlarından geldiği tanrıların arasına yükselecekti. O, gökyüzüne yükselirken piramitler, olasılıkla, onun çıkışını kolaylaştıracaktı. Ama her şeyden önce, onun kutsal bedeninin korunmasını sağlayacaklardı. Çünkü Mısırlılar, ruhun öte dünyada yaşamını sürdürebilmesi için, bedenin korunması gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden karışık bir mumyalama yöntemiyle ve bedeni sargılara sararak, cesedin bozulma-

sını önlüyorlardı. Piramit, kralın mumyası için dikiliyor, ceset ise, bu koskoca taş yığınının ortasına, yine taştan bir gömüt içine yerleştiriliyordu. Ölü odasının duvarlarına, tüm çevreye, dünya ötesi yolculuğunda da krala yardımcı olacağına inanılan büyüsel işaretler çiziliyordu.

dünebakan

Heykelci sözcüğü o zaman, “yaşamı koruyan kişi” ile eş anlama geliyordu.

Sanat tarihinde, eski inanışların payları konusunda bize bir şeyler söyleyen; yalnızca insan mimarisinin bu çok eski kalıntıları değildir. Mısırlılar için bedenin korunması yeterli değildi. Kralın dış görünüşünün de korunması gerekiyordu ve ancak o zaman, varlığının sonsuza dek süreceği kesinlik kazanıyordu. Bunun için, heykelcilerden, aşınmaz ve çetin bir granite, kralın portresini oymaları isteniyordu. Bu oyma, imgeyi; ruh o imgede ve imge sayesinde yaşamasını sürdürsün diye... Gömüte ve kimsenin göremeyeceği bir yere koyuyorlardı.

Geometrik düzenlilikle, keskin doğa gözleminin bu kaynaşmasını tüm Mısır sanatında görüyoruz. Bu özelliği, gömütlerin duvarlarını süsleyen kabartmalar ve resimlerde çok daha iyi izleyebiliriz. Ölünün ruhundan başka hiç kimsenin görmemesi gereken bir sanata, «süslemek « sözcüğü pek yakışmıyor. Nitekim bu yapıtlar, haz kaynağı olsun diye yapılmamıştır. Görevleri yaşamı korumaktı. Bir zamanlar, acımasız bir geçmişte; güçlü biri öldüğünde, öte dünyada kendine yaraşır bir hizmetçi topluluğuna sahip olsun diye, o güçlüyü, öldürülen uşakları ve tutsaklarıyla birlikte gömme geleneği vardı. Bu tür gelenekler daha sonraları, ya çok acımasız ya da pek pahalı sayıldıklarından olacak; sanata başvuruldu. Yeryüzü büyüklerinin tümünü, gerçek uşaklar yerine, resim ve imgeler oluşturmaya başladı.

Nil vadisinde yeşeren sanata bağlayan, ustadan çırağa, ondan da sanatsevere veya kopyacıya aktaran doğrudan bir gelenek var. Nitekim Yunan ustaların Mısır okullarına gittiğini görüyoruz. Bu nedenle Mısır sanatı bizler için ölçülemeyecek bir önem taşımaktadır. Bu gizemli Sanata Gombrich, «Sonrasızlığın Sanatı” demekle en doğru benzetmeyi yapmıştır.

Düzenleme: Metin Turgut

12

dünebakan

Sır-adan
Sır, sözlük anlamınca, gizli kalan, gizli tutulan, sahibinden başka bileni olmayan anlamına gelen bir kelimedir. İnsanoğlu yaşarken aklının yetmediği, açıklayamadığı, çözüme ulaştırmadığı durumları da bir sırrın varlığına bağlayabilir. Herkesin kendine has bir yöntemi vardır sırları çözmeye çalışmakta kullandığı. Bilimi, dini, felsefeyi, sanatı kullanabilir ve birçok araç bulunabilir çözüme giden yolda. Varoluş, yaşam, evren barındırdığı bilinmezlerle sır gibi görünürler gözümüze. Bunların dışında farklı sırlar da vardır. Şirket sırları, devlet sırları, arkadaş sırları gibi… Peki, çözülmesi halinde geriye kalan bütün sırları ortadan kaldıracak daha büyük ve önemli bir sır ―cevap― var mıdır? Var sayarsak ve en büyük sırrın yaşam olduğunu söylemek fazla mı iddialı olur? Yaşamak bütün sırları içinde barındırır mı? Kaderimiz bu sırra bağlı mıdır? Bu ilahi sır mıdır? Yaşamak bütün sırları içinde barındırıyor olsa bile neden ilahidir? Yaşamak en büyük sırrı içinde barındırır, çünkü sonunda yaşarken deneyimlenmesi mümkün olmayan bir son vardır. Ölüm korkusu, sırrın varlığına inanmada büyük role sahiptir. Bu korkunun sebeplerinden başka biri ise ölüm sonrası ile alakalıdır. Ruhun ölmediği, başka bir boyuta geçtiği, olduğu varsayılan öte dünyaya ulaşıldığında karşılaşılması muhtemel durumlara alınmaya çalışılan bir önlemdir. İnsan, kurtuluşu gördüğü, kendine en cazip gelen inançlardan birine bağlanır ve sırrın kendi inancında saklı olduğu düşüncesiyle pratik hayatına yön verir. Yaşamın sırrına dair her insanın kafasında oluşturduğu düşünceler vardır. Bu düşünceler kişisel deneyim, etkileşim, bilgi edinme sürecinde kişinin sırra olan kendine özgü inancını veya inançsızlığını oluşturmasına yardımcı olur.

Fikret Abalı

Notlardan Derya

Bir sır da insanın ta kendisidir. Karşınıza çıkacak insanlar sırları ile birlikte gelir. Kimde ne bulacağınızı hiç bilemezsiniz.

Biz insanlar varlığımızı sürdürürken arzuladığımız ama kavuşamadığımız birçok isteğin esiriyizdir. Zenginlik, lüks, arabalar, güzel kadınlar, yakışıklı adamlar, dertsiz tasasız hayat ve en önemlisi bunları daimi kılacak olan ölümsüzlük. Sonsuza kadar varlığını sürdürebileceğine dair verilen vaat, bu istek ve arzular kafamızda oluşturduğumuz sır düşüncesinin şekillenmesinde etkilidir. Yaşarken çözmeye çalıştığımız, sığındığımız, eninde sonunda istek ve arzularımıza bizi kavuşturacak bir sırrın varlığına inandıran bir durumdur bu. Zorluklarla mücadele ederek geçmiş bir ömrün sonrasında dünyaya saygın ve güçlü biri olarak dön-

13

mek veya bu zorlukların birer sınav olduğunu düşünerek tüm bu zorlukların karşılığının alınacağı bir öteki dünya varsayımı.

dünebakan

Notlardan Derya

Kimi zaman bu tarz düşünceler inanılan sırrı zaafa dönüştürüp, insanları düşünmekten uzaklaştırabilir, sorgusuzca itaat etmesine neden olabilir, hiç çekinmeden hayatlarını feda etmelerine yol açabilir. Kitleleri kontrol altına alabilecek büyüklükte bir güce dönüşebilir. Bu sırrın varlığına inananlar ve inanmayanlar var. İnanmayanların da inançsızlıklarına karşı olan inançları var. Sonuç itibariyle sırrın var olup olmadığı gerçeğini bilmemiz mümkün değil. Sırrın bizi ulaştırdığı yegâne nokta yine inanç oluyor. Bu sırra olan inanç ve inançsızlığa olan inancın dışında kalan bir yer var. Sırrın varlığına kanaat getirmekle getirmemek arasında duran, hiçbir olasılığı atlamayan, gerçeğin ne olduğunun bilemeyeceğimizi düşünen aynı zamanda gerçeğin bilinebileceği olasılığını da varsayanlar… Tabi bir de hiçbir sırra itibar etmeyenler var. Bir şekilde insanoğlu sır ile karşı karşıya gelmekte ve çözmeye çalışmakta.

arkasına sığınıp kaçarız bu potansiyele sahipsek bile? Ama derdi olmayan insan nasıl dert üretir durduk yere? Değinilmesi geren bir nokta var: Günümüzde sanat adına yapılmış çalışmalar, kimileri için anlamsız, kötü, çirkin ve gereksiz gelebiliyor. Bu durumda yapılması gereken ilk iş acımasızca ortaya konan emeğe saldırıp yok etmek değildir. Sonuçta bugünün sanat anlayışı ile gelecek zamanın sanat anlayışı farklı olacaktır. Geçmişten günümüze kalan birçok eserde görebiliriz bunu. Zamanında anlaşılamamış fakat şimdi değer bulmuş eserlerimiz var. Gelecek nesillere böyle bir haksızlığı yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Sanatın içinde barındırdığı sır da burada gizlidir biraz. Zamanından öteye geçmiş adamlar için sanat, var olma sebebi hatta var oluşun kendisidir.

Değinmek istediğim bir diğer sır ise sanatın içinde saklı olan sır. Yaratma gücüne sahip insanlar. Yoktan var edip, var ettikleriyle insanları etkileyen duygularına yön veren, mana yoğunluğu yüksek üretimler. Bu ilhamın kaynağının ne olduğu büyük bir sırdır. Neden herkes bu ilham denen muammaya sahip değildir? Yoksa tüm insanlık yaratıcılığı içinde barındırıyor da keyfedemiyor veya nasıl yönlendireceğini bilmiyor olabilir mi? Toplum, aile yapısı, yaşam koşulları gibi etkenler, bu potansiyelin ortaya çıkmasını engelliyor mu? Yoksa bu ilhamı sadece belli insanlar mı alır ve yaratmaya müsait olur?

Sanat, sınırları olmayan, hep keşfedilmeyi bekleyen bir dünya gibidir. Çizilmiş olan sınırları aşıp geçmek ise gerekir. Kişilerin yaratma gücüne erişebilmesi de burada saklı herhalde. Bir yol ayrıma gelir birey; sınırları kabullenip dar bir alana sıkışıp kalarak yaşamak ya da bütün sınırların ötesine geçmeye çalışarak, dayatılanı kabul etmeden, kendi hür dünyasını yaratmak. Sanatın sırrına vakıf olanlar da pek az ayak izinin bulunduğu yoldan geçenler. Tolstoy, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştır” der. Sanatın bahanesi olmaz üretecek insan her şekilde ve her yerde üretir. Yatarak yaratmak pek mümkün görünmüyor zaten. Genellikle günlük bahanelerin

Bir sanatçının üretimi birçok insanın içerisinde barındırdığı enerjinin harekete dönüşmesine yardımcı olabilir ve kendinden bir şeyler bulabilir. Hayal ettiğiniz yaşam için çaba sarf etmeye başlayabilirsiniz. Savaşsız, kavgasız, çıkarsız, betonlaşmamış bir dünya için eyleme geçebilirsiniz. Bir sanatçının yaratıcılığı sayesinde kendi varlığınızın farkına varabilirsiniz. Sanatın içinde barındırdığı sır, en hür sırdır. Bir sır da insanın ta kendisidir. Karşınıza çıkacak insanlar sırları ile birlikte gelir. Kimde ne bulacağınızı hiç bilemezsiniz. Tabi insanlara hadi bakalım göster sırrını gibi bir yaklaşımdan bahsetmiyorum. Karşımızdakinde görebileceğiniz her şey bizimle alakalıdır. Neysek onu buluruz ve bu şekilde insanların birbirlerine olan tahammüllerinde artış sağlayabiliriz. Gelelim başka bir sırra, aşk. Biri faniye duyulan, diğeri Aşk’a aşk. Biri hormonlarla biri ruhla beslenir. Ama ikisinin de sırrı çözülmüş değil.

14

dünebakan

Dönüşen Sır
Bu ay yolculuk SIR’a. Yine hazırladık ha- mutlaka gitmelisin yoksa yolda kalacakritamızı, çizdik rotalarımızı ve mola ha- sın... Ehh, gidelim de benzin alalım bari; latlar, pek ağır yol ileri... soluğu aldınız mı benzincide! “Doldur kardeşim” dediniz ve biz inmeye başlaYasadığımız her şeyde bir sırlar perdesi dık diplere; ilgili benzin istasyonundaki var, biz ne kadar anlayamasak da. Arapompa alıcısı benzin tanklarının yapısı basını almak için tanışmaya gittiğiniz gereği en alt seviyelere kumanda edekişi, sabah poğaçanızı aldığınız poğaçacı, bilmelidir. Yani, size gelen benzin muhçalıştığınız işyeri ve hatta çalışma arkatemel tankın içindekine göre ısısı düşük, daşlarınız; acaba hepsi Tanrı’nın kurmoleküller arası mesafe daralmış ―tabiduğu bu piyeste yerlerinde alıyorlar ve ri caizse, büzüşmüş- göreli olarak daha geçip gidiyorlar mı? Yoksa hepsi mutlak soğuk ve kinetik enerjisi düşük molegerçekte bilemediğimiz bir bağ ve ilişküllerden oluşmuş olacak. Peki bakakiler bütünüyle isleyip, yaratıcının akil lım, acaba milyonlarca yıl önce yasamış erdiremediğimiz programıyla ve istemeatalarımızın topraklaşan bedenlerinden siyle; farklı boyutlarda farklı enerji katgelen atomik parçalar, toprağın seyrelip, manlarında ―o anki ve dahi tüm anlarmadenlerin birleşmesi, magmanın ısıtdaki― beraberlik ve hukuklarını devam masıyla ham petrol olurken atalarımızettirecek şekilde mi bir araya geliyorlar? dan ya da o zaman ki bir tyrannasaorous Giriş-gelişme-sonuç... Böyle mi olacak rex’den gelmiş olabilir mi? Ne, insanla sandınız? Cevaplarınızı siz vereceksiniz, mı çalışıyor yani arabanız! Dolaylı yolidrak ettikleriniz ve tecrübelerinizle. dan yanıtı; evet. Peki, bu adam ya da diPeki ya, mikroya doğru yönlensek biraz; nazorcuğun sizle alakası ne? Arabanıza sabah evinizden çıktınız arabanıza bin- benzin olmak mıydı amaçları, akıllarının diniz, marş ve ardından tüm göstergeler ucundan geçer miydi? Ya bundan milyon çalıştı. Bir baktınız ki, benzin göstergesi yıl sonra zaten vücudum erir gider; ben alarm veriyor, hoppala! Acil bir benzin- de (moleküllerim, olmadı atomlarım) ci bulayım önermesi, fark etmeden alt arabanın benzin deposunda güzel güzel beyinden geldi bile; benzinciye git, bak takılırım... Takılır misin? Hadi buraya ka-

Tevfik Sayın

Seyir Defteri

Acaba yine etrafımızı ve hatta tüm maddi/ manevi yapımızı sarmalamış olan paradigmanın içine mi düştük? Hiç çıkmış mıydık ki?

15

dar düşündü de, ya sonrası...

Depo doldu, bastınız gaza; “oh benim bu büyük-büyük-büyük... anne/babanın da kas dokusu iyide, bir de sırtından bir parça denk geldiyse; yaşadık beş kilometre fazla gideriz...” mi diyorsunuz? O kadar hayalleri, tutkuları, amaçları, istekleri olan bir varlığın son kalıntılarını yaktınız, hem de hızlıca... Neden, iki dakika daha erken varmak için işinize.

dünebakan

Peki büyük-büyük ...’umuzun atomları motorun içine girdi, pistonlarda hava ile birlikte sıkıştırıldı, üstüne bir de çak çakmağı (ignitor), yak bakalım 400-500 ve hatta daha da üstünde derecelerde atomlarını. Sonra? Sonrası basit, halen bitmedi ademceğiz; egzoz gazı olup hava salınım yaptınız onu kirleterek biraz da havayı... Yahu bu insan hiç mi durmayacak, hep zarar hep zarar doğaya. Ama doğru, doğayla değil, doğaya karşı yasamaya çalışmıyor muyuz zaten hep?

vam ediyormuş. Kütle-enerji değişimi/korunumu..

Sonrası mi? Hımm sonrası havada tutunabilirsen tutun bir oksijen ya da azot üstüne; tutunamazsan da güneş seni C (karbon) ve O2 (oksijen) olarak ayırsın. Ya hani sonsuzluktu; huriler falan ne oldu? Huri var canım, şanslıysan güzel bir bay/bayanın üstüne deriden girersin, olmadı burundan ya da ağızdan çeker seni... Devamında da kana, oradan hücrelere ve oradan yine yapıtaşı olmaya; hokus pokus, ve bir anda yine vucutlanmış. Ama bu onun vücudu değil, değil mi? Sonra sizler de mevta olunca, büyük-büyük..’un bilmem kaçıncı devir daimi başlıyor, siz de bismillah diyorsunuz; ne olacak ya diyerek... Aslında bir şeyi bir kere daha keşfettik galiba, unutmuşuz liseden beri, enerji hiçbir zaman son bulmuyormuş, frekansları değişerek yasam sürecine de-

Topraktan geldik, yine toprağa döndürüleceğiz. Acaba yine etrafımızı ve hatta tüm maddi/manevi yapımızı sarmalamış olan paradigmanın içine mi düştük? Hiç çıkmış mıydık ki? Galiba yine ilahi emirler tecelli ediyor... Onlar neydi diye düşünüyor muyuz hiç? Neyse, yandık, kül olduk hala yanmaya devam ediyoruz, bir de o konularla darlanmayalım! Ama bu parcalara ayrılma sonucu olan ayrımlarda, bilinç düzeyimiz bunları da algılayacak mı, ya da algılattırılacak miyiz bilmiyorum? Hayırlısı...

Dönüşümümüz devam ederken, düşünsenize soruyorlar önceki hayatınızda kimdiniz, diye... “Vallahi üstat, ben bayağı bir süre vücut bulamadım, çölde kullandılar beni; 300-500 yıl kumda takıldım ben, Arap çöllerinde...” Eee, nerde kaldı prenslik, krallık, padişahlık, sultanlık!.. Biraz insaf değil mi? Arkadan biri soruyor; “kardeş, onu nerden alıyoruz?” Efendim SIR’larla dolu sonsuz yaşantınızda; huzur ve güzellikler diler, afiyette olmanızı temenni ederim.

dunebakan.com
16

dünebakan

Müzisyen Gözüyle
Polat Karayel
Tüm dertlerimizden, sıkıntılarımızdan, yalnızlıklarımızdan ve korkularımızdan bizleri «müzik» kurtarır. Bir sevdiğinizi kaybedersiniz, ağıtlar yakarsınız. Karanlık yerlerden geçtiğiniz esnada içinizde oluşan korkuyu yenebilmek için şarkılar söylersiniz. Sıla özlemi çekerken, uzaklardan sevgililerinize ya da eşlerinize türküler söylersiniz.

Khalkedon

Müzik, insanı kurtaran sırlardan biridir

Her türlü acıyı müzik hafifletir. Yaraları sarar, yalnızlığı tedavi eder. İsyanları, haykırışları dile getirir.

Çeşitli ülkelerde yürekleri kavuran şarkılar olsun, tarlalarda zorla çalıştırılan kölelerin söylemekte olduğu şarkılar olsun, farklı topraklarda işçi sınıflarının ürettiği ve söylemekte olduğu şarkılar olsun, farklı ülkelere sürgün olarak gitmek zorunda bırakılan bir sürü sanatçının ve şairin ürettiği yapıtlar ve daha sırasıyla bir sürü örnek sıralayabiliriz. Her türlü acıyı müzik hafifletir. Yaraları sarar, yalnızlığı tedavi eder. İsyanları, haykırışları dile getirir. Birçok tarz müzikte bunlara rastlanabilir. Müzik insana güç aşılayan sırrın kendisidir...
İlk olarak kendisini İstanbul - Kartal stadyumunda bir Zülfü Livaneli konseri sırasında görmüştüm. Rumeli yöresine ait olan “Çalın Davulları” adlı türküyü kanun eşliğinde çalıp yorumlamıştı. Ve o an, tüylerim diken diken olmuş bir vaziyette gözlerimi ayırmaksızın kendisini dinlemiştim. Konserin bitiminin ardından tüm sanatçıları tebrik etmek üzere sahnenin arkasına gittiğimde, ilk olarak büyük üstat Halil Karaduman ile karşılaştım. Dünyaca ünlü bir kanun virtüözü, onca işinin arasında büyük bir samimiyetle ve içtenlikle tebriklerimi kabul etti. O günden sonra kendisi hakkında sürekli araştırma yapma gereği duymuştum. Bunun sebebiyse tamamen bir hayranlıktan ibaret idi... Çağımızın en büyük müzisyenlerinden birini, henüz yeni tanıyor olmam, bir müzisyen olarak benim için büyük bir eksiklikti. Zamanla biyografisini okuyarak, albümlerini dinleyerek, internet sitelerindeki video kayıtlarını izleyerek kendisine duyduğum hayranlık gitgide arttı. Türkiye’nin çeşitli sanatçılarıyla gerek plak, gerekse sahne çalışmaları yapmış, bilhassa yine hayranı olduğum bir insan olan Zülfü Livaneli ile büyük çalışmalara imza atmış, dünyanın çeşitli senfoni orkestraları eşliğinde solo enstrüman

Halil Karaduman

17

olarak çeşitli konserler vermiş, dünyanın çeşitli uluslarında yüzlerce öğrencisi bulunan muazzam bir sanatçı ve eğitimci olduğunu anladım. Türk Müziği’nde eşi ve benzeri olmayan bir kişilik olduğunun farkına vardım. Geçtiğimiz haftalarda geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Kanunu ve öğrencileri yetim kaldı. Üstadın kaybından ötürü halen büyük bir şok içerisindeyim. Kısa süreliğine de olsa, böylesine büyük bir virtüözü ve üstadı tanımak benim için hayatımın en büyük onurlarından biridir. Ailesine ve tüm sevenlerine Allah sabır versin. Mekânı cennet olsun. Dilerim ki, Ulusumuz böylesine başarılı ve büyük üstatları tez zamanda yetiştirir. Çünkü, Halil Karaduman kişiliğinde yetişmesi gereken sanatçılara, yorumculara ve bestecilere ihtiyaç olduğu görülmektedir.

dünebakan

ŞAİRİN SIRRI
Osman Soner Çağlar

Asal Sayı

Kimseden bir fayda ummam ben, dilenmem kol kanat, Kendi boşluk, kendi gökkubbemde kendim gezginim. Bir eğik baş boyunduruktan ağırdır boynuma; Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim. Hikmet’i ilk tanıdığımda liseden yeni mezun olmuştum. Okul geçmişimde kafama doldurulmuş ıvır zıvırın dışında neredeyse tamamen bilgisizdim. O zamanki kendime bunu biri söyleseydi herhalde kızar, bozulurdum. Çünkü her genç gibi ben de bilinmesi gereken ne varsa kafamda mevcut sanıyordum. Cehaletle tevazu ters orantılı anlaşılan. Öykünülen, en çok koku saçanıdır. Ortaya çıkansa yine dışkıdır. Tevfik Fikret

Herkes sadece dinletmek peşindeydi. Hele hele kafasında bir takım fikirlerin filizlendiği, yavaş yavaş dünya görüşünü oluşturan bir gence kimsenin tahammülü yoktu. Sadece nasihat duyuyordum çevremden. Ne biliyorsam yanlıştı, zamanla değişecekti.

Hikmet, orta yaşa yakındı, mesleğini soranlara şairim derdi. Bakkaldı. Önüme serdiği sayfalar dolusu şiire sanki başka dilde yazılmışlar gibi bakardım. Hiçbir yapılanan kaybolmadığı şu internet ortamında bir tek izinin bulunmayışına yanıyorum. Hiç bilinmeden yaşadı ve hiç bilinmeden silindi gitti. Bense o sayfalardan bir tanesini olsun çalamadığıma, gizli gizli kopyasını çıkaramadığıma, hiç yoksa aklımda tutamadığıma, acısını tenimde hissedercesine yanıyorum. Kameralardan çok korkarım. Görüntü vermek kâbusumdur. Korkumu dehşet seviyesine çıkartansa paylaşım sitelerinde gördüğüm sayısız rezilliklerdir. Editör dostumuzun bir sözü vardır, çok severim; “sanat, kusmaktır, hacetini görmek değil”. Duyduğumda, önce itiraz etmiştim, sonra anladım. Kusmak, bedenin bir tepkisi, normal durumlarda gerçekleşmiyor, zorlayıcı. Diğeriyse her gün gerçekleştirilen, sıradan bir eylem, besin sindiriliyor ve dışarı atılıyor. Hoş bir benzetme değil biliyorum fakat bu benzetmeyi ihtiyacım olduğu için kullanıyorum. Renkli ekranlarda, televizyonlarda, monitörlerde en çok hacetini görenlere rastlarız. Sanki insanlık karasinek, gidip gidip dışkıya konuyor. “Çoğunluk” bayılır bu buram buram kokan ürünlere.

Elimden geldiğince yumuşatarak, filtreleyerek, elekten geçirerek anlatmaya çalışıyorum. Yoksa sanal ortamda gördüğüm tablo, Marquis de Sade’in kurgularından daha açık saçık, Marilyn Manson’ın liriklerinden daha kara, Trt Çocuk Korosu şarkılarından daha uyduruk. Abartıyor muyum sanıyorsunuz. İspatlamak hiç zor değil. Birkaç dakika içinde video paylaşım sitelerinde içeriğinde sadece küfür bulunan onlarca video bulabilirsiniz. Aynı sürede, izlerken bile utanacağınız sayısız videoya ulaşırsınız. İşte bunlar mevcut korkumu perçinlemiştir.

18

Saturn Oğullarını Yiyorken - Francisco De Goya

En çok çocuklara, gençlere acıyorum. Sanıyorlar ki büyümeyecekler. Kamera önünde yaptıkları saçmalıklardan gün gelip utanacaklarını hiç düşünmüyorlar. Tüm dünya insanlarının ulaşabilecekleri bir platformda sergilendiği için yaptıkları, ömür boyu peşlerinden gölge gibi gelebilir. Üniversiteye gidecek, biri mutlaka soracak; “sen şu videodaki çocuk değil misin?” Mezun olacak, iş başvurusunda veya iş arkadaşlarınca sorulacak; “sen şu videodaki çocuk değil misin?” Belki nikah memuru bile, dile getirmese de gözlerindeki o küçümser bakışla aynı soruyu soracak. Çocukları, torunları dahi sorabilir. Kimse sormasa bile, sanal ortama yüklenmiş o soytarılıkların başkaları tarafından görüleceği kaygısı hep taşınacak. Gençliğin cehaletiyle yapılan sıradan, küçücük bir eylem, yüzdeki derin bıçak yarası gibi ömür boyu taşınacak. Çocukluğum ve ilk gençliğimde şimdiki teknolojiye sahip olmadığımız için dualar ediyorum. Gaflete düşüp, kaçmakla kurtulamayacağım bir aptallığın peşimden gelmediğine şükürler ediyorum. En azından bizim geçmişimizin ahmaklıkları, kendimizin ve birkaç tanığın hafızası dışında bir yerde kayıtlı değil. Onlara hiçbir yabancı göz değmiyor böylece. Bu ara girişi yapmamın nedeni, kendi gençliğimi ve gençliğimin kahramanını konu etmemden. Ben anlatmasam o zamana dair herhangi bir sekansın bilinmesini mümkün değil çünkü. Hikmet’ten bahsediyordum. Hem mahallemizin

dünebakan

Asal Sayı

bakkalı, hem de komşumuzdu. Mahallemizin önceki bakkalı, 80’de vurulmuş, karısı, iki çocuğuyla birlikte dükkânı devredip İstanbul’dan kaçmıştı. O yıllarda bebek sayılacak bir yaşta olduğumdan, bildiklerim sadece anlatılanlardan oluşuyor. Bu, ayrı bir yazının konusudur. Bakkalı devralan işte bu Hikmet’in babasıydı. Hikmet’le dostluğumuzun başlaması için bu devir üzerinden on beş sene daha geçmesi gerekecekti. Liseyi yeni bitirmiştim. Mahallemizde elini bile tutmadığım bir sevgilim vardı, lise ikinci sınıftaydı. Muhabbetimiz bakışmanın ötesine geçmiyordu. Geçemezdi, çünkü çocukluk çağımız geride kalmıştı, ateşle barut yan yana durmazdı. Başkalarının, özellikle de sevgilimin son derece baskıcı ailesinin gözünde böyleydi. En ufak bir şüphe, annesi ve babasından ayrı ayrı dayak yemesine sebep olabilirdi. Sevgilime ulaşmak için bir çözüm buldum: O zaman için bile demode sayılacak bir iletişim yolu olan mektup. Bir sayfa dolusu döktürdüm. Düşününce şimdi bile utanırım. Neler hissettiğimi, onu ne kadar çok sevdiğimi, gördüğüm anda neler hissettiğimi… Onunla ilgili gelecek planlarımı bile yazdım. O tek sayfalık mektubun arkasına da hece ölçüsünde bir aşk şiiri karaladım. O şiiri yazmak, neredeyse yarım günümü almıştı. Mektubun onu sevindireceği, havalara uçuracağını sanıyordum. Belki o da bana gizli bir mektup yazacaktı.

Mektubu zarfa koydum ve sevgilimin okuldan çıkışına yakın bir saatte onların posta kutularına attım. Başkasının eline geçme riskini neden düşünememişim, hiç bilmiyorum. Bakkalın önünde oturup bekledim. Sokakta göründüğünde kalbimde tamtamlar çalıyordu, kulaklarım dahi zonkluyordu o şiddetle. Apartmana girmeden bir saniye göz göze geldik. Oturduğum yerden apartmanın içini görebiliyordum, posta kutusunu açıp zarfı aldığını, şöyle bir bakıp merdivenlere yöneldiğini gördüm. Ben de hiç beklemeden eve döndüm. Ondan sonrası felaketti.

Maske - Frida Kahlo

19

Kızcağız okur okumaz korkup mektubu annesine vermiş. Mektuba imza atmamıştım, sadece ismimin baş harflerini koymuştum, o kadarı da beni ele vermeye yeterdi. Aradan henüz bir saat bile geçmemişti, kapımız çalındı. Annelerimiz arasında voltajı yüksek bir diyalog başlamıştı. Tam odamdan çıkacaktım ki meseleyi anladım. Anlar anlamaz da çöktüm, dünyam da üstüme… Bağrışmalar kesildi, kapı çarpıldı. Odama doğru tiz bir ses yaklaşıyordu. İçeri giren annemin sözleri, dolu gibi yağıyordu. Bense ufacık bir sarsıntıda yıkılmış bir binanın müteahhidi gibi sus pus duruyordum. Annemin fırtınası dindikten, kendi başıma kaldıktan sonra sessiz sessiz

uzun süre ağladım. En çok kalbimin kırılmasına...

Asal Sayı

Çok büyütülmedi, babalarımız meseleye hiç karışmadılar. Sadece babam, boş kalmanın, daha fazla hayal kurmama, hayal kurmanın da bana yaramadığını düşünüp, olayın haftasında beni bir akrabamızın yanında çalışmaya gönderdi. Olay büyümedi ama mahallemizde duyuldu.

dünebakan

Tünel kazsaydım da sokağımızdan öyle geçseydim. Kahroluyordum. İşte o mektup, Hikmet’le asıl tanışmamızın sebebi oldu. Bir gün bakkala girdiğimde, beni utandırmamak için özenle ayarladığı ses tonuyla “ben de şiir yazarım” dedi. Konuşmadan yüzüne baktım, “ama pek aşk şiiri yazmam. Biraz soyuttur şiirlerim” diye devam etti. Kitap okuyup okumadığımı sordu. Okumuyordum, “bazen” dedim. Okul kitapları dışında, mecbur bırakıldıklarım dışında kitap okumuşluğum yoktu. Genelde babası dururdu tezgâhta. Hikmet ise daha çok hafta sonları dükkânda olurdu. Hafta içi Beyazıt’ta kitap satıyormuş. “Akşam uğra, sana kitap vereyim” dedi. Çok istekli olmamama rağmen nezaketen kabul ettim. Bana verdiği ilk kitap “Otomatik Portakal”dı. İlk hafta kitap, odamda istenmeyen misafir gibi durdu. Kapağını bile açmadım. Bir hafta sonu akşamı, uzanmış miskin miskin televizyon izlerken elektrik kesildi. Bu kesintiler, önceki senelere göre seyrelse de bizim için alışılmadık değildi. O yüzden gaz lambamız bir köşede göreve hazır beklerdi hep. Kesinti uzun sürünce canım iyice sıkılmaya başlamıştı. Vakit geçsin diye kitabı alıp gaz lambasının yanına sokuldum. Elektrik geldi, bense uykuya yenilene kadar okumaya devam ettim. Sabah işe giderken yanıma aldım, otobüste devam ettim. İşte fırsat buldukça okudum ve ikinci günde kitabı bitirdim.

duğu, yepyeni bir dünyanın içine giriverdim. Tahsil hayatımda tatmadığım bir duyguyla, öğrenmenin sevinciyle, tanıştım. Hikmet, bana not tutmamı tavsiye etti. Sadece okumanın yeterli olmadığını söyledi. Okumakla kalırsam, pasif alıcı durumunda kalacaktım. Okuduklarımla ilgili notlar tutmalıydım, düşüncelerimle ilgili notlar tutmalıydım. Okur ve yazarlığın, ikisi bir aradayken, zekânın gelişmesine de katkı sağladığını iddia ediyordu. Bugünden baktığımda daha çok hak veriyorum ona.

Psikoz - Amber Christian Osterhout

Hikmet’e teşekkür ederek kitabı verdim. Başka kitap isteyip istemediğimi sorduğunda, bu defa gönüllü olarak, “olur” dedim. Böylece, akıp giden yaşantıda pek az insanın varlığından haberdar ol-

Hikmet’le çeşitli konularda tartışıyorduk. Bu tartışmalar, en az okumak kadar keyif veriyordu bana. Kimi konularda farklı düşündüğüm oluyordu ama birikimi ve güçlü ikna yeteneğine yenik düşüyor, iddiamı sonuna kadar götüremiyordum. Sohbetlerimiz bana başka bir gerçeği gösterdi. Çevremde kimse kimseyi gerçekten dinlemiyordu, herkes sadece dinletmek peşindeydi. Hele hele kafasında bir takım fikirlerin filizlendiği, yavaş yavaş dünya görüşünü oluşturan bir gence kimsenin tahammülü yoktu. Sadece nasihat duyuyordum çevremden. Ne biliyorsam yanlıştı, zamanla değişecekti. Hikmet, en gülünç görüşlerime bile sakince, sabırla karşılık veriyordu. Kimi zaman gidilecek farklı yollara işaret ediyor, kimi zaman da sorularla beni bilmediklerimin çölünde yalnız bırakıyordu. Kuşku duymayı öğreniyordum, haklılığın başkalarının üstüne sallanacak kılıç olmadığını öğreniyordum. Tabi yaşımın gereği, edindiklerime dayanarak dünyama biraz kibirle, biraz yukarıdan baktığım da oluyordu. Hikmet’in şiirlerinden hiçbir anlam çıkaramıyordum. Melodisi hoşuma giden, yabancı dilde dinlediğim şarkılar gibiydi benim için. Kelimelerle beste yapıyordu belki. Yazarken pek yanına sokulamazdım, dünyayla iletişimi tamamen kesilirdi. Suratı asılırdı, odasını deli gibi adımlar, durup uzun süre boşluğa bakar, sonra masasına döner birkaç kelime yazardı. O anlar geldiğinde sessizce odasından

Sır - Jennifer Tonisson

20

çıkar, onu işiyle baş başa bırakırdım. Kelimelerle kavgaya tutuşan, boğuşan bir deliydi yazarken. Bir kelimenin peşine saatlerce takıldığı oluyordu.

dünebakan

Sonraki sene, vasat sayılabilecek bir puanla İstanbul dışında bir üniversiteyi tutturdum. Gitmekte istekli değildim, kendi üniversiteme komşuydum ne de olsa. Bana seçme şansı tanınmayınca istemeden de olsa yola çıktım. Gittiğime pişman olduğumu söyleyemem, orada öğrendiklerimi “hiç” kabul etsem de güzel dostluklarım oldu. Tatillerde yine görüşüyorduk Hikmet’le ama giderek daha içine döndüğünü hissediyordum. Her gelişimde odasındaki notlar giderek ve düzensizce artıyordu. Pek az konuşuyordu.

Bir gün bana, “sırlar” dedi. Ne sırrı olduğunu sorduğumda, “dilim değil ancak elim söylüyor” cevabını verdi “rafta duran bir kitabın sırtına bakarak içeriğini ne kadar anlayabilirsen, söylediğimde de ancak o kadar anlayabilirsin”. Darmadağınık odasını gösterip “belli ki seni hiçbir yere götürmüyor bu sırlar” dedim. Gözleri yerde bir noktaya dikilmişti, gülümsedi; “doğru… bedenini hiçbir yere götürmez”. Hikmet’e dair en canlı anımdır. Yıllar geçmesine rağmen bu konuşmayı birkaç saat önce konuşmuşuz gibi hatırlarım. Her hatırlayışımda da cevabını bilmediğim, bilemeyeceğim sayısız soruyla dolar aklım.

Üniversitenin son senesinde Hikmet’in kaybolduğu haberi geldi. Kimse nerede olduğunu, nereye gittiğini bilmiyordu. Eşyası yerinde durduğu için başına kötü bir iş geldiği düşünülüyordu. Babası döneceğine dair tüm umutlarını kesince, tüm kitapları, tüm notları sobada yakmış, geriye sadece birkaç parça giyim eşyası kalmıştı. Bunu duymak, beni Hikmet’in ortadan kaybolmasından daha çok sarsmıştı, yapılan cinayetten farksızdı. Hikmet, bedence neredeydi, başına ne geldi hiç öğrenilemedi. Yine de ortada bir katil vardı. Öyle bir katil ki, deliliğin sınırlarını zorlayan bir bilincin ellerinden çıkan ürünleri gözünü kırpmadan küle çevirmişti. Avm kitapçılarında, televizyonlarda, internet ortamında her sıçtığını “beğen”imize sunanları gördükçe, rüya gibi görünüp kaybolan Hikmet ve o dağınık odasını süsleyen sayfalar gözümün önüne gelir. Bu yüzden Tanrı’nın, nadide eserleri kendine saklayan bir sanatsever olduğunu düşünürüm. Bu Mutlak Sanatsever, güzelin peşine düşmeyenin, güzel için emek harcamayanın ruhunu, bu dünyada çöple ve bokla beslenmeye mahkûm ediyor olmalı.

Asal Sayı

21

dünebakan

Osmanlı Armasının Sırrı
Neden etrafı Türk olan bölgeler sınır ülkelerde bırakıldı, neden bu kadar zengin bir tarihi birikimimiz varken, 1900’lü yılların tarihinin, öncesini yok sayıp büyüklüğü ve doğruluğuna eserlerine inandırıldık da ufkumuzu hapsettiler? Ülkede bunlar uygulamada iken aynı zamanda ermeni olayı, Osmanlı tarihide diğer uygarlıklar tarihi ile okutulması, onunla gurur duymamız, mirasçılığını yüklenmemiz ve yüklenmesi kendi içinde çelişmiyor mu? Osmanlıcayı bilenler olmalı, eserler çevrilmeli. Böylece 70 milyonun da olaya katılımı sağlanmalı. Doğrular ve gelecekte ne yapacağımızı daha iyi analiz edilebilmeli. Yoksa sadece bugünün ışığı bize mum ışığı kadar görüntü veriyor. Birileri de bazen üfürüp söndürmüş, karanlıkta kalan yerler var, oralar foto-montajlanmış. Hatta bazı şeyleri konuşmak, sorgulamak yasak kabul ettirilmiştir. İstenen doğrular öğretilmiştir. Artık şundan kurtulmalıyız ve de unutmamalıyız ki, biz Osmanlı Torunlarıyız. Osmanlı Armamızın ne anlama geldiğini, neler ifade ettiğini, nasıl oluştuğu konusunda her birimizin bilgisi olması dedelerimize borcumuzdur.

İsmail Çakar

Osmanlı Torunları

ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarlarının tuğrası yer almakta. Onun altındaki yukarıya açık hilalin üzerinde Arapça “Osmanlı devletinin hükümdarı olan … han, Allah’ın Muaffak kılması ve yardımına dayanır ve öylece hüküm sürer.” anlamına gelen bir söz yazılı. Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi var. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızların sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı, kâinatın merkezine yerleştirilmiş olur.

Osmanlıcayı bilenler olmalı, eserler çevrilmeli. Böylece 70 milyonun olaya katılımı sağlanmalı.

Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gazi’yi temsil eden bir Osmanlı armasının üzerindeki sem- sorguç vardır ki Osmanlıların köklerine bolleri en tepeden başlayarak şöyle- ne kadar bağlı olduğunu anlatır. dir: Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı En tepede bir güneş şekli ve onu çevrele- yer alır. yen güneş ışıkları vardır. Güneş şeklinin Renkli armalarla kırmızı ile gösterilir. Onun karşısında ise hilafet sancağı bulunur. Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı yönüne doğru uzanan şekiller ise şöyle sıralanmaktadır:

Hilafet sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil renkte gösterilmiş ve bazen üzerinde üç hilal kondurulmuştur. Sancağın üzerinde bir ok var. Sancak alemini altında baltacıklar ocağının kullandığı tek taraflı bir çift yüzlü teberler

22

dünebakan

Osmanlı Torunları

Sancak aleminin altında süngü takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü teber (balta), sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın şeşper (savaş araçlarından altı dilimli topuz) topuzu kenarına asılı olan terazi adaleti temsil eder. Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlı’nın estetik yönünü gösterir. Buket arasında ki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanın da dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meşale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır. Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen inci defne yaprakları, çiçek motifleri arasından beş tane madalya sarkar. İmtiyaz nişanı, Mecidi nişanı, İftihar nişanı, Osmanlı nişanı ve Şefkat nişanı... Bu madalyaların isimleri şöyledir: Kaynak: www.tarihogretmeni.com

Terazinin kitap şekilleri üzerine oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kuran-ı Kerim, alttaki ise... diğer hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür. (balta) bulunur. Sonra mızrak ve altında el sperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan dolma bir top ve altında savaş kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran boynuzdan yapılan boru ise savaş ilanını ve sonra da mehterhaneyi temsil eder.

Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı yönünde uzanan semboller yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar:

1995 yılında, Hayalet Gemi dergisi “Sır” konusunu işlemişti.

23

dünebakan

Musavver Çocuk Postası
Ahmet Muhterem Bilgin

Dâniş-mend

17 Eylül 1339 Pazartesi Sayı:3 Türk yavrularının bilgilerini yükseltmeye çalışır haftalık gazete İdâre yeri: İstanbul Bâb-ı Âli caddesi Kitaphane-i Sûdi İstanbul 1292 Abone şartları: Türkiye için senelik 150 kuruş Ecnebi memleketler için 200 kuruş Sayısı 100 paradır Makriköy İnas İttihadi Osmânî Mektebi ana sınıfı bağçede ders yaparken.

Yazın durgun havası harekete türlü türlü renkleri solmağa başladığı zaman sizin gözlerinize bir parıltı ve ruhunuza bir heyecan dolar. Artık bilirsiniz ki mevsimin sonuna yaklaşıyorsunuz ve yeni gelen mevsim herkesten ziyâde sizin mevsiminizdir. Son Bahar-ı İstikbal Evet, bu mevsimde çimenlerin rengi sarıdır ve bağçelerde çiçekler birer yetim gibi mahzun ve çıplak dururlar. Hatta ağaçlarda bile bir mâtemlinin hüznünü andıran bir şey vardır. Fakat bütün bu hazin manzaranın altında gizli kalan bir şey, yeni bir hayata doğuşun zevkini veren bir heyecan vardır ki işte siz bu yeni hayatın vefakâr dostlarısınız. Onun içindir ki tabiat câzibeli renklerinden sıyrılarak mahzunlaşırken sizin ruhunuzda sevinç ve kalbinizde heyecan başlar. Çünki bilirsiniz.. bilirsiniz ki sonbahar çalışmak zamanının yaklaştığını hatırlatır.

24

Dâniş-mend

Tabiatın bu mevsim değiştirme günündeki hüznüne aldanmayınız. Yaz ağır ve batı havası ile ruhunuzu uyuşturur. Elinizdeki kitabı bir köşeye fırlatarak pencerenizin kenarından tabiatı temâşayı her şeye tercih edersiniz. Fakat havanın kımıldamadığı, çiçeklerin ve çimenlerin birer ölü gibi hareketsiz yerlerinde büktüğü şu mevsimde tabiat temâşası bile insana yorgunluk verir. Karşınızda

dünebakan

Tabiatın değiştiği bu gün insanlar için de yeni bir hayat müjdesidir. Çiftçi son işlerini görmek için acele eder. Şehir halkı yeni bir mesâi programı ile işe başlamak için hazırlanır. İşçiler güler bir nazarla işlerine koşarak giderler. Bunların hepsi güzel, tatlı ve sevimlidir. Fakat benim en çok hoşuma giden bunların hiçbiri değildir. Ben de sonbaharı severim. Çünki yazın üç ayında metruk birer harabeye dönen bâzı vardır ki, güzel sonbahar, sen gelince oraya neş’e, şetâret gelir, oraya ümit ve hayat gelir, oraya her şey gelir. Yalnız kaldığı sanılan sokaklar sabah ve akşam melek yüzlü yavrularla dolar, onlar kollarında çantaları, yüzlerinde sevinç ve gözlerinde parıltı ile üç ay ıssız kalan o yerlerde koşarlar. Oraya neş’e ve şetâreti, oraya ümit ve hayatı getirirler. İşte ben bunun için sonbaharı severim.

deniz durgun bir su sathı kadar câzibesiz ve sema yeknesak rengi ile ne kadar mânâsızdır. Sonra bir gün yavaş yavaş bu durgun denize ağır bir uykudan uyanmağa başlayanlar gibi biraz hayat ve hareket gelir. Suyun sathında bir gerinme görürsünüz. Küçük mini mini dalgalar tatlı temaslar ile sâhilin kumlarını yalayarak size hayattan haber getirirler. Daha sonra göğün şurasında, burasında siyahlıklar, beyazlıklar hâsıl olur. Bitmez tükenmez bir mâviliğin sînesi âdeta süslenmeğe, güzelleşmeğe başlar. Rüzgâr meçhul ufuklardan yeni terâneler toplayarak sizin sâkin muhitinize döker. Kuşlar cıvıldayarak kaçışırken, çiçekler yeni bir hayat ümidi ile başlarını doğrulturlar.

Yalnız çocuklar için yazar kalemimi tekrar aldığım zaman yirmi beş senelik bir ayrılığın tabaka tabaka omuzlarımdan kalktığını duydum. Çocuk Postasının kaarileri karşısında bir ağabey neş’esi, bir ağabey gençliği hissiyâtımı aydınlattı. İlk Hasb-ı Hal

“Çok yaşamak için dâima çocuk kalınız” diyen İngiliz doktorlarını hatırladım, ben derslerimi ve yazılarımı sizlere hasrettikçe, zannediyorum ki hiç ihtiyarlamayacağım.

25

Siz fenâ, buhranlı bir kıtlıktan çıktınız. Zâten çocuk edebiyatında öteden beri fakir olan matbuâtımız mütârekeden sonra büsbütün kurumuş, tek tük ve ıtradsız birkaç yaprak sizde hiçbir dikkat ve ehemmiyet uyandırmaksızın sönüp gitmişti. Başka memleketlerin çocuk matbuâtına verdiği himmet ve bunun semeresi olarak gördüğümüz mebzuliyete karşı sizin mahrumiyetiniz pek fecî ve telâfiye pek muhtaçtır. Çocuk mecmuâları neşreden bâzı

dünebakan

Dâniş-mend

resimde gördüğünüz şekilde, bir vagon yaptırmış, buna bir muallim odası ve bir yemekhâne ilâve etmiş. Vagon oduncuların çalıştığı mıntıkaya kadar raylardan istifâde ederek dersler muntazaman devam ediyor. Mektebin şimdilik otuz kadar talebesi var. Tâtil günlerinde dershâne bir salon hizmeti görüyor. Odunculara mesleklerine dâir konferanslar veriliyor. İngiliz gazeteleri “Talebesinden ayrılmayan bir mektep” serlevhası ile bu icattan uzun uzadıya bahsettiler ve müteşebbislerini alkışladılar. Ben, bir bunu, bir de Büyükdere gibi kalabalık ve çocukları çoktan beri tahsilden mahrum bir köyümüzün hâlâ bir mektep binâsına mâlik olmadığını düşündükçe aramızdaki mesâfenin azameti tüyleri ürpertiyor. Harpte bir şey beklenir: Zafer. Sulhta bir gâye vardır: Tahsil. Zafer için ordu ve silâh ne ise, tahsil için maarif ve matbuat odur. Duâ edelim de bize zaferi te’min edenler sulhun gâyesini de istihsalde muvaffak olsunlar.

zevâta bu mahrumiyetten bahsettikçe, “henüz mevsimi değil, Eylül gelsin.” Gelsin diyorlardı. İşte Eylül ortada bir “Çocuk Postası”ndan başka bir şey yok. Buna şükür, bunu neşredenlere teşekkür ettikten sonra size yeni bir mektepten bahsedeyim. Amerika’nın “Oregon” eyâletinde seyyar oduncular var. Bunlar uzak ve muhtelif ormanlarda senelerce odun kesmek ve taşımakla meşgul. Böyle olduğu için ailelerini dâima berâber gezdirmek ve ormanlarda seyyar bir halde yaşamak mecbûriyetindeler. Böyle bir oduncunun çocuğu nasıl tahsil edebilir? Eyâletin maarif müdürü derhal bir çâre bulmuş,

Aziz Hüdâî

1- Âdemoğlunun elinden uçan ile kaçan kurtulmaz. 2- Arslan kadına dokunmaz. 3- Er olan ekmeğini taştan çıkarır. 4- Ağustos böceği gibi cırlayan, sonunda çatlar. Darb-ı mesel

26

Dâniş-mend

Sünbül kadını kasabada herkes sever kıvırcık, gür saçlarına bağladığı kırmızı yemenisi, kuzgûnî siyah çehresine ne kadar yaraşırdı… bilseniz..? Dünyâda oğlu Beşir’den başka kimsesi yoktu. Ana oğul zengin bir âilenin samanlığında otururlardı. Bîçâre Sünbül kadın oğlu için neler düşünüyordu: onu bi mektebe koyacak, doktor çıkacak, adam olacaktı. Sünbül kadın böyle düşünürken Beşir siyah ve sıska bacaklarını örten uzun beyaz pantolonla üzerini yemişleri ile kirlettiği sarı mintanla her gün sokak sokak dolaşırdı. Bu sevimli Arap yavrusunun zeki gözleri herkese kendini Posta Hikâyeleri: Altın armut

dünebakan

sevdirmişti. Yine bir gün Beşir: annesinin verdiği yağlı ekmek dilimini ısıra ısıra kırlara çıkmıştı. Çayırların, sararan buğday tarlalarının aralarından neş’eler şarkılar söyleyerek koşuyordu, koştu… koştu… Yorulmuştu. Dinlenmek istedi. Bulunduğu yere oturdu, yorgunluktan olacak, hemen uyuyakaldı. Saatler geçti, Beşir gözlerini açtığında etrâfına hayret ve taaccüple bakındı: Burasını hiç tanımıyordu. Bu büyük meyveli ağaçları, parlak renkli çiçekleri, etrâfında ötüşen güzel kuşları hiç görmemişti. Şaşkın şaşkın kalktı. Karşısında iki yosunlu kayadan sızan soğuk sudan içmeğe gidiyordu. Karşısına nereden geldiği hiç belli olmayan aksakallı yeşil sarıklı ihtiyar bir derviş çıkıverdi. Beşir korku içinde ona bakarken… o tatlı bir sesle: oğlum dedi. Çok mu susadın? Bak! Ağaçta çok güzel armutlar var; sana onlardan vereyim. İhtiyar derviş eli ile ağaca uzandı, kopardığı armudu Beşire verdi. Beşir onu hemen ağzına götürdü. Oh! Ne kadar tatlı bir armuttu. Derviş; ― Yavrum bak sen evinizden çok uzaklaşmışsın. Biraz sonra akşam olacak, ortalık kararacak. Buralara kadar nasıl geldin? Beşir: ― Ben ne bileyim? Koşa koşa geldim. Yorgunluktan oturduğum yerde uyuyakalmışım. Uyandığım

zaman kendimi hiç tanımadığım bir yerde buldum. Derviş: ― Annen seni hiç merak etmez mi? ― Al bunu annene götür dedi.

― Âh pek merak eder dedi ve nasıl gideceğim diye ağlamağa başladı. İhtiyar derviş ağaçtan bir armut daha kopardı Beşir’e vererek: Beşir armudu koynuna koydu ve dervişe teşekkür etmek isterken onun kaybolduğunu hayretle gördü. Artık orada meyve ağaçlar, renkli çiçekler, munis ve sevimli kuşlar da yoktu. Kendisi: buğday tarlalarının sararmış başakları arasında bulunuyordu. Kalktı. Şaşkın şaşkın eve doğru yürümeye başladı. Etrafta çiftçilerin şen şarkıları işitiliyordu. Eve geldi. Ona annesi kapıyı açtı. Beşir sevinçle: ― Bak anne dedi, sana ne getirdim. Koynundan armudu çıkardı, annesine uzatırken yere düşürdü. Armut yere düşünce mâdenî bir sada çıkardı. Anne, oğul buna şaşırdılar. Armudu ellerine aldıklarında bunun parlak sarı renkli bir mâden olduğunu gördüler. Sünbül kadın onu çarşıda bir kuyumcuya götürdü. Kuyumcu hâlis altın olduğunu söyledi ve Sünbül kadın sevinçle eve geldi. Anne oğul çok sevindiler. Aylar geçti, Sünbül kadın kasabadan bir ev satın aldı. Oğlu da pek sevdiği mektep hayatına atıldı ve sınıfta en çalışkan bir talebe oldu.

Sevindi: teşekkür ederim babacığım dedi ve hemen elini öptü.

27

dünebakan

Dâniş-mend

Bir çocuğa annesi, sofrada verdiklerinden başka yemek istememesini tenbih etmişti. Bir gün yemek yerle iken tabağına et koymayı unutmuşlardı. Et yemeyi ziyâdesi ile seven çocuk beklediği halde bu yemekten vermediklerini görünce sofranın üzerinden tuzluğu tabağının kenarına çekti. Annesi tuzu ne yapacağını sorduğu zaman şöyle cevap verdi: Tahaf fıkralar: ― Tabağa koyacağınız etin üzerine serpeceğim.

Babasının servetine ziyâdesi ile mağrur olan kibirli bir çocuk bir gün güzel bir beygir ile kırda gezerken bir merkeple babasının tarlasına giden fakir bir mektep arkadaşına tesadüf etti. Zenginliği ile iftihar eden çocuk arkadaşının fakirliği ile eğlenmek için: ― Eşek nasıl gidiyor? Diye sual edince bu sözden müteessir olan fakir çocuk şöyle cevap verdi: ― Beygir ile gidiyor!

Bir çocuk mektepte sınıfının penceresini kırdığı için hocasının kendisini tekdir edeceğinden fevkalâde korkuyordu. O esnada sınıfa giren hocası ulum-u dînîye kitabını açarak camı kıran çocuğa:

― Yeri göğü kim yaptı dedi

Fikri dâima kırdığı camla meşgul olan çocuk korkarak: Ben yaptım hoca efendi diye cevap verdi. Hocası bu sözden ziyâde kızıp: ― Aman hoca efendi ben yaptım, fakat bir daha yapmam! “Ne demek ben yaptım?” diyerek üstüne yürüyünce çocuk ağlamağa başladı:

― Yumurcak, pislemediğin yalnız çay ibriği kalmıştı.

Anneciğim!.. Anneciğim!.. Ağabeyim umacı oldu!

28

Yaz Eğlencelerinden

dünebakan

den öğrenmek isteyen, arkadaşlarına her şeyi bildiğini iddia eden câhil bir çocuktu.

Dâniş-mend

Başına birkaç arkadaşını toplamış onlara değirmenlerin nasıl buğdayları öğüttüğünü, çiftçilerin toprağı nasıl kazdıklarını hep yanlış yanlış anlatıyordu. Bir aralık arkadaşlarından küçük Hasan, uzak dağlardan gelip çakılların, iri kayaların beyaz köpükler bırakarak çağlayan nerelere kadar gittiğini hocasına sordu. Hocası ona bu derenin karları eriyen dağlardan gelip böyle gece gündüz akarak denize döküldüğünü söylediği zaman küçük Hasan hayret etti! ― Ya deniz taşarsa? O zaman bilgiçliği ile her şeye atılan Orhan’ın hatırına hocasının kıraat kitabında verdiği son ders geldi: orada süngerlerin kolaylıkla suyu içtiklerini ve onların denizlerin diplerinde bulundukları yazılı idi. Orhan hocasına söz bırakmadan derhal atıldı: Bu sözü söyler söylemez bütün arkadaşları ona kahkahalarla güldüler.

Bir cuma günü Orhan’ı hocası bütün mektep arkadaşları ile berâber, kırlara götürmüştü. Güneş mâi renkli gökte büyük bir elmas gibi parlıyor, kuşlar yeşil yapraklı ağaçların dallarında ötüşerek uçuyorlardı. Orhan’ın Hikâyesi Hocaları bu güzel yaz gününden istifâde etmeleri için onlara gelincikler, papatyalarla dolu yeşil çayırların üstünde oyunlar oynatmıştı. Orhan okumadan, dinleme-

― Sen çok câhilsin, bilir misin ki denizlerin dibinde süngerler vardır, bu dere ne kadar akarsa aksın süngerler denizlerin fazla suyunu içtikleri için deniz taşmaz.

Orhan arkadaşlarının kendisine niçin güldüklerini hâlâ anlamamıştı. Hocası Orhan’ı yanına çağırarak anlattı.

― Süngerler akan suları ne kadar içerlerse içsinler onlar yine denizin içinde kaldıkları için suların miktarı azalmaz. O zaman Orhan arkadaşlarının kendisi ile alay etmekte ne kadar haklı olduklarını anlayarak mahcup oldu. Küçük okuyucular, bilmedikleri şeylere karışanlarla, başkalarının kabahatlerini yüzlerine vurmak isteyenler dâima mahcup olurlar.

1- İşte sırtın arkasındaki tavşanın kulaklarını görüyorsunuz. 2- Ateş!.... 3) A...... bizim merkepmiş.

29

dünebakan

Dâniş-mend

Erenköy Türk Fransız Sultânisi Talebesinden Mehmed Zeki Efendi
Küçüklerin defteri Çiftçi Çocuğu

Silivri Zükûr Mektebi 9. Sınıf Talebesinden Talebesinden 72 numaralı Mehmed Orhan

Dağ başında bir evim var, Bir ev değil bir dört duvar, Bu yıl bastı yüz yaşına. Şehirlerden uzak kaçmış, Kırlar ona kucak açmış, O da koşmuş dağ başına. Çok ihtiyar evim, fakat Ne bir yeri çürük sakat, Görünüşte ne de eski.

*** *** *** *** *** *** *** *** ***

Ufka bakar üst katı da, Gizli kalmak bu cânibde, Öyle tatlı bir heves ki.

Hangi köylü temel atmış, Hangi çoban onu çatmış, Göğe eren bu dağlara.

Gün batarken dalarım ben, Esen rüzgârdan dökülen, Hüzün dolu sadalara, Babam burda çift sürerdi, Anam bana her gün der di, Sen de çiftçi olacaksın. Verecek her emekle, Bu topraktan ümit bekle, Ondan hayat bulacaksın.

Bu kırlarda yaşıyorum Otlatarak aşıyorum Davarımı ovalardan

Sapasağlam kolum elim, Ziraattır hep emelim, Benim büyüdüğüm zaman,

Hatırında tut bunu her an, Zengin olur çiftçi olan, İstediğin başka nedir? Ey arkadaş, bil bunu sen, Tohum atıp eker isen, Topraklar bir hazinedir.

*** ***

30

Necded Reşid

Mini miniye masallar. Yaralı Kuş Mini mini sevimli, kuş Söyle: neden baygın, bihoş Yatıyorsun böyle yerde Tünemek nerelerde? Seni demi yoksa vurdu, Tüfenklerin hain kurdu. Vah cancağızım! Kalbinde mi? Cerihan çok derinde mi? Ne istedi senden avcı? *** Avcı!.. Avcı! Artık acı, Mâsumlara cefâ etme, Cinâyetle safa etme. Bak kurşunun neler yapmış: Yavrulardan neş’e kaçmış, Düşüncesiz be hey zâlim Yeter artık bu mezâlim. Bedenlere zulüm günah, Muğber olur sonra Allah.

dünebakan

be teşkil ediyorlardı.

“Gül gonca” ihtiyar kadından ayrılarak derenin akıntısına doğru yürümeye başladı. Nihâyet geniş bir muhitin kenarına yetişti. Ucu bucağı bulunmayan deryanın üstünde hiçbir yelken, hiçbir kayık görünmüyordu. Buradan ötelere nasıl gidebilecekti? Kenardaki kumlara baktı. Birçok çakıl taşları vardı. Onların hepsi denizin pek yumuşak eli altında parlamış, cilâlanmış, düzelmişti. Kendi kendine düşündü: Deniz hiç yorulmadan gidip geliyor. Bu hareket sâyesinde en sert taşları bile düzleyip parlatıyor. Ben de yorulmayacağım. Teşekkür ederim dâima çalkanan dalgalar! Bana verdiğiniz dersten dolayı teşekkür ederim. Kalbim diyor ki: siz bir gün beni kardeşlerime kavuşturacaksınız.

Dâniş-mend

Bir tek kuş bile yoktu. Ağaçlar ve dallar birbirine o kadar girmiş, o derece sık idi ki, bir güneşin, bir şua ı bile görünmüyordu. Müddet-i hayatında kendini bu kadar yalnız, dünyadan bu derece uzak görmemişti. Beyaz Turnalar

rak gözden nihân oldu.

Akşam olmuştu. Gece pek ziyâde karanlık idi. Otlar ve yosunlar üzerinde bir tek yıldız böceği bile parlamıyordu. Gül gonca yumuşak yosunlar üzerine uzanıp uyuyordu. O sırada üzerindeki yeşil kubbeyi teşkil eden dalların açılarak güzel bir perinin birçok cariyelerle berâber gökten indiğini gördü. Bunlar sabaha kadar etrâfında oturarak onu beklediler. Sabah olunca güzel peri genç kıza tatlı bir tebessüm ile baka-

Gül gonca; uyandığı zaman bir rüya mı gördüğünü veya gördüğü şeylerin bir hakikat mi olduğunu bilemiyordu. Kalkarak biraz yürüdü. Elinde bir sepet dağ çileği bulunan bir ihtiyar kadına rast geldi. Ona; ormanda yanyana giden on bir şehzâdeyi görüp görmediğini sordu. İhtiyar kadın cevap verdi:

Hanım kızım görmedim lâkin dün başlarında altın taçları on bir turna gördüm. Şuracıktaki derenin kenarından aşağıya doğru iniyorlardı. İhtiyar kadın genç kızı biraz ötedeki derenin yanına götürdü. İki taraftaki ağaçların dalları bu derenin üstünde yeşillikte bir kub-

Denizin dalgaları ile yıkanmış olunan kenarda on bir tâne beyaz turna tüyü gördü. “Gül gonca” bunları toplayarak öptü. Sâhil tenha idi. Oralarda kimseler yoktu. Genç kız oturarak, uykuda bulunan bir çocuğun sînesi gibi kalkıp engin denizi seyre daldı. Güneş denizin dalgaları arasında kaybolmak üzere iken, başlarındaki altın taçların parladığı, on bir turnanın sâhile doğru uçarak geldiğini gördü. Kuşlar, gökyüzünde beyaz şerit gibi birbirinin arkasından uçuyorlardı. Genç kız kayaların üstünde saklandı turnalar, biraz sonra uzun kanatlarını birbirine çarparak yakınına indiler. Güneş batınca tornalar kaybolup, yerlerinde on bir genç göründü. Bunlar gül goncanın kardeşleri idi. Bunları görünce “Gül gonca” bir sayha-i sürûr atarak meydana çıktı. Kendini birâderlerinin kolları arasına attı. Şehzâdeler kız kardeşlerini görerek sevindiler. Onun böyle güzel bir genç kız olduğunu müşâhede ile memnûn oldular. Sürurlarından hem gülüyor, hem ağlıyorlardı. Oturarak analıklarının kendilerine ne kadar

31

zulmettiğini hikâye eylediler. Şehzâdelerin büyüğü dedi:

dünebakan

Güneş gökyüzünde olduğu müddetçe biz beyaz turnalar gibi uçarız, fakat gurub edince insan kıyâfetine avdet eyleriz. Bunun için dâima güneşin battığı zamanda ayağımızı basacak bir yere muhtâcız. Çünki güneş battığı ve insan kıyâfetine girdiğimiz zaman havada olursak o kadar yüksekten düşeriz. Biz burada ikamet etmiyoruz. Denizin ötesinde burası kadar güzel diğer bir memleket vardır. Orada oturuyoruz. Buradan oraya kadar çok uzaktır. Yolda da hiçbir ada ve sâhil yoktur. Yalnız dalgaların arasında yükselen bir küçük adacık vardır ki yalnız bir kayadan ibârettir. Fırtına olduğu zaman dalgalar bu adayı örterler. Mâmâfih bu adacık bizim için pek büyük bir faidedir. Çünki o ada olmasa buraya gelebilmek bizim için mümkün olamazdı. Yolda akşam olunca oraya iner ve geceyi orada geçiririz. Bununla berâber buraya gelmek için çok zaman uçmak lâzım olduğundan uzun günler bekleriz. İşte bu sebepten memleketimizi ancak senede bir kere ziyâret edebiliyoruz. Burada on bir gün kalır, büyük ormanın üzerinde uçar, doğduğumuz ve babamızın sâkin olduğu sarayı, validemizin mezarını görürüz. Çocukluğumuz vakitlerini derhatır eyleriz. Buraya gelmekten en büyük maksadımız, seni görmektir. Hamdolsun seni bulduk. Burada kalmak için daha iki günümüz kalmıştır. Sonra gitmeğe mecbûruz. Seni de berâber götürmek lâzımdır. Lâkin nasıl götüreceğimizi düşünüyorum. Ne kayığımız, ne kimsemiz vardır. Bütün gece konuştular. Yalnız bir iki saat uyudular. ”Gül gonca” uyandığı zaman güneş doğmuş ve kardeşleri kuş şekline girmişlerdi. En küçük şehzâde orada kız kardeşinin yanında kaldı. Diğerleri uçup gittiler. (Bitti)

Dâniş-mend

Baba: Sağ elimdeki çeyreği mi? Sol elimdeki kâğıdı mı vereyim? Çocuk: Sağ elinizdeki çeyreği sol elinizdeki kâğıda sarınız da öyle veriniz.

Bilmece 3 - numara Beş harfli bir kelime bulunuz ki Anadolu’nun güzel bir liva merkezi olur. Beşinci harfini hazf ederseniz hükümdarlara has bir lâkab olur. Dördüncü harfini hazf edilirse meyvelerden biri meydana çıkar bilmecemizi doğru halledenler meyânında kura çekilerek birinciye suluboya takımı, ikinciye dünya atlası, üçüncüye mürekkepli bir kalem onuncuya kadar birer kitap, on birden yirmi beşe kadar birer kurşun kalem hediye edilecektir. İhtar: gerek bilmece, gerek müsabakalarımıza iştirak edecek küçük okuyucularımızın müsabaka kuponları ile berâber mekteplerini: (İstanbul Bâb-ı Âli Caddesi Kitaphâne-i Sûdi’de Çocuk Postası) müsabaka me’murluğuna göndermesi lâzımdır. Müsabakalarımıza vilâyetten dahi iştirak edebilmesi için bir ay müddet konmuştur.

Müsabaka sualleri: 1- Matbaacılığı memleketimizde ilk te’sis eden kimdir? 2- Hilâfet hangi Hükümdârın zamanında Türklere geçmiştir? 3- Pergârın ayakları arasındaki mesafeyi bozmamak şartı ile iç içe kaç dâire çizebilirsiniz? Suallerimize doğru cevap verenler meyânında kura çekilerek birinciye yazı kalemi, ikinciye bir pergâr takımı, üçüncüye bir albüm, onuncuya kadar bir kitap, on birden yirmi beşe kadar birer milli kartpostal hediye edilecektir. Bilmece müsabakalarımıza iştirak edenler netîceyi yedinci sayıda görebileceklerdir. Mes’ul Müdürü: Süleyman Tevfik Teşebbüs matbaası

32

“Gençliğimin henüz kurtarılmamış sırrı da sende yaşıyor. Ve burada gençlik ve hayat halinde ümitle dolu, bu sarı mezar yıkıntılarının üstünde oturuyorsun. Evet ey iradem, henüz benim için, bütün mezarların yıkıcısısın. Yaşa! Mezarların bulunduğu yerde dirilmeler de vardır. “ Friedrich Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt “Sırrımın sırrında bir narin gülsün Parelendim her paremde hüzünsün Selçukludan cellat sökün eylese Benden acı senden inkâr süzülsün” Baba İshak Destanı

“Süjenin sırrı ise iradedir, irade, kendi kendini yiyen bir oburdur.” Arthur Schopenhauer

Onlar Ne Demişler?
“Fakat bilgi delilikte bu kadar önemliyse de, bunun nedeni onun bilginin sırlarına vakıf olması değildir; delilik bunun tamamen tersine, ayarı bozulmuş ve yararsız bir bilimin ezasıdır.” Michel Foucault, Deliligin Tarihi

dünebakan

“Dünya ve insanları yüreğimde sır, ilmimde muamma değildirler.” Nazım Hikmet Ran, Kuvayı Milliye Destanı

“Yapısızlık öylesine sır içeren bir gizliliktir ki düşmanın asla casusluk yapamaz. Sessizlik öylesine gizemli bir çabukluktur ki kimse seni göremez.” Sun Tzu - Savaş Sanatı “Sırrını herkese açma! Bir sofrada yemek yiyen iki dosttan birisinin diğeri aleyhinde casusluk ettiğini çok gördüm.” Şirazlı Şeyh Sâdi – Bostan

“Yazarların birçoğu neden yazdığını bilmez. Ya da neden yazdığını bilerek başlamaz yazmaya. Yazının evrenine girildiğinde sorular belirginleşir, önceleri pek de tatmin edici olmayan, oynak cevapların bir kısmı yerli yerine oturur. Birçok soru cevaplansa da, cevaplandığı sanılsa da, “neden yazıyorum?” sorusu lezzetli bir iç huzursuzluğu sorusu olarak kalmayı sürdürür. Çünkü yazmanın bütün sırrı aslında bu sorunun içindedir ve bence yazarlar bu soruya kesin bir cevap bulup defteri kapatmak istemezler. Yazı, yazarın da eremediği bir sırdır; sır aydınlanırsa yazar ışığa yakalanmış bir tavşana dönüşür, kıpırdayamaz.” Ayfer Tunc Harflere Bölünmüş Zaman “Gerçi Sürgün ile muhabbet ederek evdekilere ihanet etmişti ama bu ihanet etmişlik duygusu ona huzur veriyordu. On dört yıldan beri köy halkı, sadece kendisinin bilmediği bir sırrı paylaşıyordu ve bu sır sadece kendisini ilgilendiriyor ve yüreğini dağlıyordu. Şimdi işler tersine dönmüştü, artık o bir sırra sahipti bütün köy bundan habersizdi.” Amin Maalouf, Tanios Kayası “Yoksa bağışlanmak için benim sırlarımın öğrenilmesini gerekli kılan sırların mı var senin de?” Honore De Balzac, Vadideki Zambak

“Hakikaten o zamanın kasabalarında, kadınların mutfakları adamakıllı esrarengiz mekânlardı. Çünkü eğer lezzeti varsa, bir yemeğin muhakkak bir püf noktası, bir sırrının da olması gerektiğine inanılırdı. Bu sır elâleme duyurulmaz, yemeğin tarifini isteyenlere malzeme eksik söylenir, böylece esrar, tıpkı Zülfikar’ın sırrı gibi nineden anaya, nihayet kız toruna intikal eder, bu sayede de yediden yetmişe bütün aile kadınlarının kıvanç ve iftihar vesilesi olarak sürer giderdi.” İhsan Oktay Anar, Efrasiyab’ın Hikayeleri “Sırrın mâmur olması gerek; çünkü sır, ağacın köküne benzer; gizlidir kök amma eseri, dallarda, budaklarda görünür. Bir iki dalı kırılsa kök sağlamsa gene biter; fakat kök çürükse ne dal kalır, ne yaprak.” Mevlana Celaleddin - Fîhi Mâ-Fîh “Eski evlerinde, komşuları izin verdiği sürece, her gün düzenli şekilde piyano çalıyordu. Düştüğü bu durumda, üstelik şimdi piyanosuz bir evde, onu aklını kaçırmaktan, delilikten koruyan bir sırrı vardı. Belli olmaz, hırsızlığı gibi bu sırrını da, belki ileride sizinle paylaşır.” Şebnem İşigüzel – Sarmaşık

“Ramses’i yok edebilmek için onu gün ışığına çıkartıp, bir müzeye yerleştirmek yeterli olmuştur. Mumyaları kemirip yok eden şey o küçük kurtçuklar değil, simgesel düzeni yer değiştirmeye zorlayan, hiçbir konuda yetkin olmayan ve kendinden önce var olmuş kültürleri çürümeye ve ölüme mahkûm etmekten başka bir şey bilmeyen, onları önce öldürüp sonra bilimsel yöntemler aracılığıyla diriltmeye çalışan bize özgü bir tarih, bilim ve müze anlayışıdır. Tüm bu sırlara karşı yapılan bir saklın, sırdan yoksun bir uygarlığın saldırısıdır. Bu, üstüne oturduğu temellerden nefret eden bir uygarlıktır.” Jean Baudrillard, Simulakrlar ve Simulasyon

“Benim korktuğum, onun kim olduğunu söyleyecek vakit bulamamak, büyük sırrı ve gerçeği kendimle mezara götürmektir. İşte bunun için çok üzüldüğümü o anlamıyor bile. Nereden bilecek?” Cengiz Aytmatov, Toprak Ana

“Denir ki, sırrını bağıra çağıra ilan ederek rahatlayan aptalın tekidir. Kendinize yapabileceğiniz en kötü şey, sırrınızı başkalarına ifşa etmektir. Denir ki, özgür bir adamı kelepçe altına alan iki şey vardır: Egemenliğini bir erdeme teslim etmek ve bir sırrı ifşa etmek.” İbn Zafer, Adil Hükümdar “Sırra ermek sırdır sır yürek ister inanmışsa inanmış hem savunmuş sırça yürek” Ferhan Şensoy, Gündeste

33

“Ama bütün küçük sırlarımızı bu beye neden anlattığınızı, daha doğrusu dinlemeye zorladığınızı anlamıyorum küçük hanım. Öğrenmeye hiç hevesli görünmüyor. Baksanıza, kendi işine dalıp gitmiş.” Franz Kafka, Dava Be hey kardaş Hakk’ı bulam mı dersin Hakk’a yarar amel işlemeyince Tarikat sırrına erem mi dersin, Kamil mürşid sana söylemeyince. Yunus Emre

“bir sır-çocuksun, baştan çıkarır gibi açığa çıkardın beni ayrılık mı; beni aşka terkettiğin için seviyorum seni!” Haydar Ergülen, Beni Aşka Terkettiğin İçin Seviyorum Seni

Onlar Ne Demişler?
“Gerçi buyurduğun gibi aşkı ifşa etmek olmaz. Zaten aklı başında olan kimse aşk sırrını diline bile almaz. Faraza sevgili ile olan aşkımıza bir yabancı vakıf olursa halimiz nice olur? O zaman artık her şeyden ümidi kesmek gerekir.” Tûtî-nâme “Herkesin vadesi gelmiş sonbahar yaprağı ömürsüzlüğü ile sarardığı bu kıtlıkta böyle kanlı canlı insanlara rastladıkça doğrusu geçim tarzlarındaki sırları merak ediyorum.” Hüseyin Rahmi Gürpınar, Kaderin Cilvesi Nedir bu savaşın ardındaki sır, hangi büyü bizi bizimle vuruşturuyor, hangi korkunç kader geçmişimizi geleceğimizle çarpıştırıyor?

dünebakan

Ah, sessiz aşk neler yazmış, öğren artık okumayı, Aşkın sırrına ermişler bilir gözleriyle duymayı... William Shakespeare, 23. Sone “Bi’llâh nedür ane aşka mefhûm Bu sırr-ı nihânı eyle ma‘lûm” Fuzûlî, Leylâ ve Mecnûn “göçen sırlarla yaşlandı aklım şeytan huzura gelsin, etek öpsün af dilesin!” Küçük İskender, Sır Göçü “Sırr-ı aşkı fâş ederse göz yaşı olmaz aceb Çün ola-gelmişdür eyler sırrını izhâr mest” Muhibbî (I. Süleyman)

“― Kendisini ve bütün alemi tek bir varlık halinde görebilmenin sırrını. Belki de gelecek ıstıraplarını hissettiği için bu panzehiri bulmuş. Ama unutmayalım ki dünya ancak bu noktadan kurtulur.” Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur

Ahmet Altan Kendi Kendimize Sorular

“Ey, insanoğlu! Senin ruhun, bu sırra eremez... Perdenin arkasında olup bitenlerin sırrına erişebilmenin yolu sana kapalıdır! Bu sırrı öğrenme arzusunun kapısını çalmayan kalmamıştır; fakat, o kapının da kimseye açıldığı yok!” Firdevsi, Şehname “Tertemiz, saf, el değmemiş bir genç kız tarafından sevilmek, aşkın o tuhaf sırrını ona açıklayan ilk insan olmak, hiç şüphesiz ki büyük bir mutluluktur fakat, dünyanın en yalın şeyidir.” Alexandre Dumas Fils, Kamelyalı Kadın Sessizliği, yani zihinsel intiharı körükleyen, barbar adaletsizliği iyi tanıyan ormanın ilk insanları, ağaçların gizemi ve tarih öncesindeki sonsuzlukların sırrını, bilincini çoktan yitirmiş ama zamanın bitimsizliği kadar görkemli bir kararlılıkla koruyordu.

“Sırlarını içlerinde saklıyamıyarak bir dostlarına tevdi edenler gülünç olmaz mı? Bunlar kendilerininken tutamadıkları bir sırrı bir yabancının saklamasını isterler.”

Hakk’ın kandilinde gizli sır idim, Anamın beline indirdin beni. Ak mürekkep idim, kızıl kan ettin, Türlü irenklerde yandırdın beni. Karacaoğlan

Abdülhak Şinasi Hisar, Kelime Kavgası

“Son yıllarda promosyon için her şey dağıtıldı, kala kala mesleki bilgiler ve sırlar kalmıştı. Eh onları dağıtmak da bendenize nasip oldu.” Ali Poyrazoğlu, Ödünç Yaşamlar “Beyler, Mona Lisa’nın sadece yüzü androjen olmakla kalmaz, ismi de erkek ile dişinin ilahi birleşiminin bir anagramıdır. Ve işte bu dostlarım, Da Vinci’nin küçük sırrı ve Mona Lisa’nın bilmiş gülümsemesinin nedenidir.” Dan Brown, Da Vinci Sifresi

“Hiç kimse bu konuda hiçbir zaman doğruyu bilemezdi, çünkü doğruyu bilen tek kişi, sırrının üzerine yatan ölünün kendisiydi.” Albert Camus, Düşüş “Sırrı canı bilmeyip seyreyliyen sergeşteler Devreder devran ile deyranı bilmez kandedir” Sarban Ahmed

“Gel iy güyende-i sırr-ı ma’ani Müşerref eyle bir dem bezm-i canı” Kıvami, Fetihname “Tetiği çeken ellerin sırrını bulmak istiyorum.” Yelda Karataş, Yaşamın Sırrı Aynalara hiç bakmazdı, sırlarından geçip, kendi sırrını yitireceğinden korktuğunu söylerdi,

Lugones, Tuzdan Heykel

“Bir büyük sır söyleyeceğim sana kapıları ört Ölmek sevmekten daha kolaydır Bundandır yaşamanın sancılarına yönelmem Sevgilim.” Louis Aragon

- Sır, derdi, insanın ruhunun içinde kalmalı ki ruh uçabilsin! Sırlı kaplardan da su içmezdi Elif, onlarda kıskanç bir gizlenme isteğinin yarattığı yapaylığı görürdü. Meral Miniç, Elif

34

“…bu minnacık kelimeler de, benim hayatta

tek zevk aldığım yerlerdir, cismi yok ama ruhu buradaki dudak, gerçeğinden değerlidir, bir

var bu kelimelerin! Bak, buraya dudak yazdım, zaman sonra, bu dünyada ne senin, ne benim

dudağım kalacak, ama bu kelimeler yaşayacak.” Nihat Genç, Arkası Karanlık Ağaçlar

Gelecek sayımızda tarlasında buluşalım

savaş

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful