You are on page 1of 24

İKİNCİ OTURUM Açılma Saati : 14.35 BAŞKAN : Nimet BAŞ (İstanbul) -----0----BAŞKAN – Başlıyoruz arkadaşlar.

Değerli milletvekilleri, değerli konuğumuz Sayın Merve Kavakçı; millet iradesiyle seçildiğiniz ama fiilen ve zorla gönderildiğiniz bu demokratik mekâna yıllar sonra hoş geldiniz diyorum. Öncelikle, Komisyonumuz hakkında sizi bilgilendirerek başlamak istiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bulunan dört siyasi parti grubunun vermiş oldukları ortak doğrultudaki önergelerin birleştirilmesi suretiyle oluşturulan Komisyonumuz Türkiye‟de demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralarla, demokrasiyi işlevsiz kılan bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulmuştur. Parlamento çatısı altında faaliyet gösteren bütün siyasi parti gruplarının iradelerinin aynı doğrultuda oluşmuş olması demokrasimiz açısından büyük bir kazanımdır. Aynı zamanda 2011 seçimleri sonucu Parlamentoya yansıyan millet iradesi, temsili demokrasimiz açısından temsilde adaletin en yüksek düzeyde gerçekleştiği bir Parlamentodur. Kurulan bu Komisyonun bu anlamda, gelecek nesillere demokrasi inşa etme ve millet iradesine sahip çıkma noktasında önemli bir işlev görmesini ümit ediyoruz, bu dilekteyiz. Elbette verilen önergeler ve çizilen çerçeve çok geniş olunca Komisyonumuzun çalışma boyutları açısından önemli bir ayrıma gitmek durumundaydık. Bu ayrıma, üç ayrı alt komisyon olarak başlandı ve 1960 darbesi ve 71 muhtırasını içeren bir alt komisyon, 1980 darbesini içeren bir komisyon ve 28 Şubat sürecini içeren “darbe, postmodern darbe veya olağanüstü dönem” diye nitelendirilen, tanımlamalarının çok çeşitli olduğu döneme ilişkin bir araştırma. Sizi Komisyonumuza 28 Şubat Alt Komisyonu davet etti. Süreç fiilen ve hukuken gerçekleşmiş bir darbe gibi gözükmediği için öncesi durumları belirlemek amacıyla tespit edeceğimiz tarihleri çok daha öncesi dönemlerden itibaren başlattık ve 1993‟le 2007 aralığındaki meydana gelen olayları inceliyoruz. Tüm boyutlarını incelerken bunların en başında siyasi olayları inceliyoruz. Darbeler öncesinde, darbe sırasında veya darbe sonrasındaki siyasi gelişmeleri yorumluyoruz. İkincisi, hukuki durumlar. Üçüncüsü, ekonomik boyutları. Dördüncüsü toplumsal ve psikolojik etkileri. Beşincisi, bu konulardaki iç ve dış etkenler. Ve son olarak da, medyanın bundaki rolü. Her ne kadar medyanın rolünü en sona koymuş isek de siyasi sonuçları ve hukuki, toplumsal, psikolojik dönem hazırlıkları konusunda birincil rol üstlendiğini düşünürsek ülkemizde medyanın, ki bu 60 darbesinden başlayarak böyledir -arşiv taramalarına baktığımızda- demokrasiyi işlevsiz kılan süreçlerde ülkemiz medyası taşıyıcı bir rolü üstlenmiştir. Sizi buraya davet nedenimiz, bu dönem içerisinde millet iradesiyle seçilmiş bir milletvekili olarak girdiğiniz Parlamentoda seçilmiş bir milletvekili olarak görevinizin yapılmasının engellendiği dönemlere ait bilgilerinize başvurmak. Öncelikle, gelen tüm konuklarımıza, döneme ait genel bir siyasi değerlendirme yapmalarını istiyoruz. Darbelere genel bakış açınızı da ortaya koyacak şekilde olursa memnun oluruz. Bu değerlendirmeyi yapmak istememeniz durumunda direk milletvekillerimizin somut sorularına geçiyoruz. Ben önce, size Komisyonumuzda görev yapan milletvekillerimizi tanıtmak istiyorum. Solumda Yaşar Karayel Bey, AK PARTİ Kayseri Milletvekili ve 28 Şubat Alt

Komisyon Başkanı. İdris Şahin Bey, Çankırı AK PARTİ Milletvekili ve Komisyon Sözcümüz. Murtaza Yetiş Bey, Adıyaman Milletvekili, Komisyonumuz üyesi olmamakla birlikte şu anda burada. Tüm milletvekilleri istedikleri zaman iştirak edebilirler, İç Tüzük gereği. Cengiz Yavilioğlu Bey, AK PARTİ Erzurum Milletvekili ve 1960 Darbesi Alt Komisyon üyesi. Feyzullah Kıyıklık Bey, AK PARTİ İstanbul Milletvekili, 28 Şubat Alt Komisyon üyesi. Ahmet Toptaş Bey, Cumhuriyet Halk Partisi Afyon Milletvekili, 1960 Darbesi Alt Komisyon üyesi. Genel bir değerlendirme yupmaya geçmeden önce kendinizi kısaca, öz geçmişinizi tanıtarak başlarsanız çok memnun olurum, bir kez daha hoş geldiniz. Buyurun, söz sizin. MERVE KAVAKÇI – Evet, teşekkür ediyorum Sayın Başkan, Sayın Komisyon üyeleri, değerli milletvekilleri. Normal bir vatandaş gibi hissetmek ve normal bir vatandaş muamelesi görmek benim için uzun zamandır olmayan bir şey, bir ilk yaşanıyor bugün benim için, benim hayatımda. Onun için çok teşekkür ediyorum. Benim bilgime başvurmayı düşündüğünüz ve beni davet ettiğiniz için. 1968 Ankara doğumluyum. Şu anda George Washington Üniversitesinde, Uluslararası ilişkiler fakültesinde öğretim üyesiyim. Başörtüsü yasağıyla şekillenen bir hayatım olduğundan tıp eğitimimi ikinci sınıfın sonunda bırakıp bilgisayar mühendisi olabilmek için Amerika Birleşik Devletleri‟ne tahsil için gitmiştim. Daha sonra, siyasi tecrübelerimin akademik bilgiyle desteklendirilmesi amacıyla siyaset biliminde karar kıldım ve siyaset bilimi hocasıyım şu anda. Müsaadenizle, darbelerle ilgili ve 28 Şubat darbesiyle ilgili genel bir değerlendirme yapıp ondan sonra da kendi, bugün için “Kavakçı olayı” olarak bilinen olaya ışık tutabilecek bilgileri sizinle paylaşmayı arzu ediyorum. 28 Şubat postmodern darbenin “Kavakçı olayı” olarak tanımlanan bölümünde iki sorunu var diye düşünüyorum, bunlardan bir tanesi hukuki diğeri ahlaki. Bu iki durumu tam olarak karşılayacak bir kavram bulmaya çalıştım, bunu bulamadığım için de ikisini de birer ayıp olarak nitelendiriyorum. Hukuki ayıp, seçilmiş bir milletvekilinin ant içerek görev yapmasının bir dizi zorlama ve istisnai uygulamayı gündeme sokarak âdeta bir nefret suçunu legalize etmek gayesine odaklanarak engellenmesiyle alakalı. Ahlaki ayıp ise, Millet Meclisi kürsüsünün yemin günü işgal edildiği andan başlayarak bugüne dek bana reva görülen defacto uygulamalardır. Öncelikle, hukuki anlamda şahsımla ve beni seçen İstanbul halkıyla ilgili bu ayıbın giderilmesini talep ediyorum. 2 Mayıs 99 tarihinde Mecliste yaşanan olaylar sonucunda, sadece benim görev yapmam engellenmedi, aynı zamanda da bana oy vermiş olan seçmenin temsil hakkı da gasp edildi. O gün Genel Kurulda yaşananlar adı konmamış bir darbedir. Silahlı Kuvvetler gölgesinde, DSP güçlerinin Meclis çatısı altında üstlendiği bir darbedir. 2 Mayıs 99 günü millî irade kısmen yok sayılmıştır. Seçme ve seçilme hakkı yok sayılmıştır. Din ve ifade hürriyeti engellenmiştir. Kadınların üçte ikisinin başlarının örtülü olduğu bir ülkede temsil merkezinde kadın ayrımcılığı yapılmıştır. Fazilet Partisinden sadece bana karşı yapılmıştır bu, aynı siyasi görüşü diğer milletvekilleriyle de paylaşıyor olmama rağmen aynı partiden. Meclisin itibarı zedelenmiştir. Bu ayıp Meclisimizin üzerinde kalmıştır. Meclis bu ayıbı ortadan kaldırmalı ve vatandaşımızın gözünde yara alan kendi itibarını onarmalıdır. Darbecilerin etkisi altında devlet beni ve ailemi hedef gösterdi. Bana ve yanımda durma cesareti gösteren Nazlı Ilıcak gibi kişilere haddini bildirmeye kalkıştı. Şahsiyetimi, milletimizin nezdindeki itibarımı zedelemek için uğraştı. Başörtülü kadınlar olarak açıkça ifade edeyim. Bizim 28 Şubatımız hâlâ devam ediyor. Dönemin iktidarı yok oldu. O gün benimle aynı sıraları paylaşan bazı siyaset

arkadaşlarım iktidar oldu, bizlerin 28 Şubatı devam ediyor. Benim için açıkçası, etkileri kökleşerek devam ediyor. Ben bu yola yalnız çıkmadım, partimin kararıyla aday adayı oldum ancak kısa zamanda da anladım ki bu yola yalnız devam edeceğim. Bugüne kadar olan mücadelemi maddi ve manevi anlamda kendi ailemin desteğiyle bir başıma sürdürdüm. Şimdi burada hem şahsım adına hem de temsil hakkından mahrum bırakılan seçmenim adına bulunuyorum, bunu açıkça ifade edeyim. Bugün burada vereceğim ifadeden anlaşılacağı üzere, şimdi “Merve Kavakçı olayı” olarak anılan siyasi ve akademik çerçevede üzerinde geçtiğimiz on iki sene çerçevesinde kitap, doktora, mastır tezleri yazılan, makaleler yazılan olaylar Türkiye‟nin yakın siyasi tarihinin bir parçası hâline geldi. 99 senesinden bugüne kadar olan süre içinde olayların uluslararası boyuttaki tanınırlığı beni de hayrete düşürdü. Genel manada son on yıllar içinde ülkemizdeki başörtüsü yasağı ile ilgili olarak üretilen uluslararası edebiyat büyüdü. Öyle olunca da doğal olarak Merve Kavakçı olayının incelenmesini de beraberinde getirdi. Kaydedilen ilgi ve gösterilen destek İslam dünyasıyla da sınırlı değildir. İngiliz Parlementosunda konu gündeme getirildi, Amerikan Kongresinde o gün Mecliste örttüğüm başörtüsü bir hafta boyunca Kongrede dini özgürlükler simgesi olarak sergilendi. Kanada'nın Ottowa eyaletinde Toronto şehrinde Kavakçı Olayı ilköğretim sisteminde bir hoşgörüsüzlük örneği olarak örneklendirildi, çocuklara anlatıldı. Parlementolarası Birlik konuyu inceledi, benim ve seçmenimin uğradığı hak ihlalini teyit etti bu son 12 sene içerisinde. 2007 senesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Kavakçı vs. Türkiye” davasında Türkiye‟nin seçme ve seçilme hakkını ihlal ettiğine hükmetti. Dışarıda durum böyleyken ülkemizde hem başörtüsüne tahammül edemeyen çevrelerin hem de bundan yakınan, geçmişte mağdur edilen siyasetçilerin, konuyu, Kavakçı olayını unutmak ve unutturmak istemiş olması anlaşılmaz bir tutum oldu. Bunun içindir ki bugün burada bir ilk yaşandığını düşünüyorum, size ayrıca gönülden hem kendim adıma hem seçmen adına teşekkür ediyorum. Bu çerçevede Komisyonun yapacağı çalışmalardan çıkacak sonucun Kavakçı Olayının ve başörtüsü yasağının kalkmasında, çözüme ulaşılmasında katkı sağlayacağını ümit ediyorum. Bu bağlamda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gasp edilen haklarımın iadesi ile alakalı bir Meclis Kararı çıkartmasını talep ediyorum. Birazdan ifade edeceğim gibi Mecliste Kavakçı olayı çerçevesinde yapılan usulsüzlüklerin, belge tahrifatlarının, güçler ayrımı ihlalinin ortaya çıkartılması, bu tür olayların bir daha tekrarlanmaması için, bir yerde belki Susurluk Komisyonu benzeri bir komisyonun, araştırma komisyonunun oluşturulmasını talep ediyorum. Konu ile alakalı olarak; dönemin Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dış İşleri Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı arasındaki yazışmalar, sözlü görüşmeler, Cumhurbaşkanlığındaki gizli yazılar, telefon kayıtları, Genel Kurmay Başkanlığı'nın Kozmik Odası'nda konu ile ilgili dokümanlar, dönemin MGK kayıtları, dönemin devletlerarası yazışma ve görüşmeleri Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasındaki, ilgili telefon kayıtları, ilgili istihbarat kayıtları, MİT, CIA, MOSSAD arasındaki sözlü ve yazılı kayıtlar, dönemin YSK kayıtları ve mesela medyanın tacizlerine örnek teşkil edebilecek, Uğur Dündar ve ekibinin dayım Orhan Güngen‟le yaptıkları telefon görüşmelerinin kayıtlarının ortaya çıkartılmasını talep ediyorum. Müsaadenizle, 2 Mayıs 1999 günü yemin töreni öncesindeki atmosferi tarif etmek istiyorum. Türkiye'deki başörtüsü yasağı sebebiyle tamamlayamadığım tıp eğitimini 2‟nci sınıfın sonunda bırakarak tahsilimi bitirmek, tahsil edinmek için Amerika'ya ailecek göç ettik, ben bilgisayar mühendisliği tahsilimi yaptım ve 94 senesinde ülkemize döndüm. Bu seneden itibaren de önce Refah Partisinin önce,

daha sonra da Fazilet Partisinin Kadınlar Komisyonu Dış İlişkiler Başkanlığını yürüttüm. 18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinde parti yetkililerinden gelen talep üzerine aday adayı oldum. Hatırlayacaksınız, Refah Partisi ve arkasından Fazilet Partisi kadınları siyasete en yüksek seviyede entegre etmeme kritiği ve eleştirisiyle -ve haklı bir eleştiriyle- karşı karşıyaydı, onun için o demokratikleşme havası içerisinde de 17 kadını -kimisi baş örtülü, kimisi başı açık- partimiz aday göstermişti, bunlardan bir tanesiydim. YSK adaylığımı başörtülü fotoğrafımla onayladı. Kampanyama başladığımda basın da başörtümle alakalı sorular sormaya başladı. Bunun dışında, genel anlamda medyanın son derece kaba ve nezaket dışı davranışlar içine girmeye başladığını o zaman ilk fark ettim. Bunlara aldırış etmeden kampanyamı yürüttüm. Verdiğim demeçlerin basına yansımasında dikkatimi çeken her ne kadar Türkiye‟nin çözüm bekleyen problemleri ile ilgili olarak, bir kadın olarak, bir genç olarak neler yapmak istediğimi seçim sonrasında vekil olunca ifade etmeye çalışsam da yapılan yayınların sistematik olarak kişiliğim üzerinden sürdürülen bir karakter cinayeti olduğunu görmekte… Mütemadiyen, seçmenin gözünde beni küçük düşürecek haberler yapılıyordu. Adaylığımın açıklandığı ilk günden itibaren bu yönde hem kamuoyunda genel olarak olumsuz bir şekilde tanıtım başladı, hem de dindar kesimin gözünde bir itibarsızlaştırma söz konusuydu medya aracılığıyla. 18 Nisanda milletvekili seçildim. İstanbul‟daki YSK yetkililerinden mazbatamı aldım, Meclise gelerek kaydımı yaptırdım, rozetimi taktım, fotoğrafımı çektirdim, çalışmak istediğim komisyonları belirledim, ant içip görevimi yapmaya hazırdım. O arada, Ecevit'ten Hüsamettin Özkan vasıtasıyla partinin ileri gelenlerine -ki bu konuda Sayın Abdullah Gül‟ün bilgisine başvurulabilir- bir teklif getirilerek -basına da yansıdı- Genel Kurul'a girmemem istendi. Bana, “Mecliste gelip gideceğim bir oda verilecek imiş” bu teklifi kabul etmedim. Seçilmiş bir vekil olarak görevim beni seçenleri Meclis Genel Kurulunda ve komisyonlarda çalışarak temsil etmekti. Yemin töreniyle alakalı olarak parti içinde farklı bazı görüşler oluşmuş bunların hemen hemen çoğuna daha sonra vakıf oldum, müsaadenizle onları arz edeyim. Parti içerisinde oluşan farklı görüşlerle alakalı olarak şunlar söylenebilir: Anayasa ve İç Tüzük başı örtülü bir vekilin hakları konusunda herhangi bir kısıtlama getirmezken bariz bir baskı atmosferi parti üzerinde etkisini göstermiş o dönemde. Ben çalışmalarımla meşgul olduğumdan bunlara daha ileriki safhalarda vakıf oldum. Bana açıkça yemin gününe ait bir plan olduğuna dair ulaşan tek bir bilgi -partim tarafından hazırlanan- 1 Mayıs 1999 günü yani yemin töreninden bir gün önce Sayın Abdullah Gül, Salih Kapusuz ve Lütfü Esengün Beylerin evimize yaptıkları kısa ziyarette "Yarın sabah gidip Meclis Başkanı Septioğlu'nun elini öpeceksin, eğer müsaade ederse yemin edeceksin, etmezse yemin etmeyeceksin" talebi oldu. Daha sonra Sayın Gül'e bunun makul bir teklif olmadığını söyledim ve bu kararı ne zaman aldıklarını” sordum. “O gün yani 1 Mayıs 1999 günü toplanan başkanlık divanında bu kararı aldıklarını söyledi bana ben de cevaben "Keşke beni de çağırsaydınız bu toplantıya" dedim. Sayın Gül: "Ama sen başkanlık divanı üyesi değilsin ki" cevabını verdi bana. Aynı akşam şahsi gayretlerim sonucunda, uzun müddettir Genel Başkanımız Recai Kutan Bey‟le görüşmek istiyordum konuyla alakalı, milletvekillerine ASKİ sosyal tesislerinde bir yemek vermişti, o davetin arkasından bir toplantı yaptık. Bu toplantıda Recai Kutan Beyin dışında Cemil Çiçek Bey, Temel Karamollaoğlu Bey, Zeki Ünal ve Salih Kapusuz Beyler de benimle beraber hazır bulundular. Dönemin Karaman Milletvekili Zeki Ünal Bey "Merve Hanım diğer milletvekilleriyle beraber saat 3‟te Genel Kurula gelmeli" teklifinde bulunduğunda Cemil Çiçek Bey karşı çıktı ve şu cevabı verdi: "Bilmediğiniz şeyler var." Daha sonra edineceğim bir bilgi, Sayın Çiçek'in bu sözlerine ışık tutar nitelikteydi. Mart 2001

tarihinde Küba'nın başkenti Havana‟da yapılan Parlamentolararası Birlik Toplantısında milletvekilliği haklarımın ihlal edildiği konusu görüşülecekti. Bu sebeple Parlamentolararası Birlik Başkanı tarafından ben de davet edildim Küba‟ya, Orada, Turhan Alçelik Bey ve rahmetli Bahri Zengin Beylerle karşılaştım. Bana yemin törenimle alakalı olarak şu bilgiyi verdiler: Askeriyeden, Cumhurbaşkanı Demirel aracılığı ile parti başkanlığına “Kavakçı yemin ederse müdahale ederiz.” uyarısı yapıldı, “parti de onun için arkanızda duramadı.” 2 Mayıs 1999 tarihine geri dönersem, o gün, diğer milletvekilleri gibi adım okunduğu zaman andımı içebilmek için Genel Kurul'a girdim. Türkiye'nin ve tabii diğer ülkelerin gözü önünde DSP‟nin protestosuyla karşılaştım. O gece, ikinci bir defa en sonda adım okunacağı zaman yemin etmek üzere Mecliste bulunduğumda Recai Kutan Bey Genel Kurul'a inmeden önce benimle görüşmek istediğini söyleyerek odasına çağırdı ve "Yemin etmeyeceksin, parti böyle karar verdi." dedi. O arada telefonum çaldı kız kardeşim Ravza beni cep telefonumdan aradı ve Nermin Erbakan Hanımefendinin aradığını, Hocamızın “Merve nerede?” diye soruyor olduğunu söyledi ve “Abla yemine inmiyor musun, yemin etmeyecek misin?” dedi. Ben de “partim tarafından yemin ettirilmediğimi” ifade ettim. O günlerde Aydın Menderes Beyefendinin de yemin etmemi istemeyenler arasında olduğunu duydum, eşi Ümran Hanımefendinin bu konuda bilgisine başvurulabilir. Telefonlarımın dinlendiği bilgisine vakıf oldum. O dönemde ki bu benim için önemli bir şeydi. Daha sonra, ailemden dahi uzakta bir süre kalıp onlarla bile irtibatta olmamamı da beraberinde getirdi. Hüsamettin Özkan Bey FP‟li arkadaşlara aralarında, Sayın Gül'ün de bulunduğu partililere “O gece Erbakan‟ın evinden Merve Kavakçı'nın evi arandı, bunu biliyoruz ve ya annesi veya da kız kardeşi ile konuşuldu" bilgisini verdi. Konu ile ilgili detaylı bilgiler size de arz ettiğim “Başörtüsüz Demokrasi: Tarih İçinde Tarih” adlı kitabımda var. 2 Mayıs 1999da Meclise girdiğimde, malumunuz önce sıra kapaklarına vuran DSP‟lilerin protestosu başladı. Adımın okunması için bekliyordum, bunun için yerimi aldım. Ancak, Ecevit ve Hüsamettin Özkan Meclis Başkanı Septioğlu ile sözlü bir atışmaya girdiler. Septioğlu ant içmemin önünde bir engel olmadığını anlatmaya çalışıyor ve İç Tüzük‟ü gösteriyordu onlara. Sonra hep beraber ayağa kalkarak "Dışarı, dışarı" diye bağırarak kürsüye giden meydanda tempo tutmaya başladılar. Bir ara kadın milletvekilleri kürsünün etrafını sardılar ancak DSP‟li erkek vekiller onları bir şekilde böyle kışkışladı ve geri döndürdü o meydan da tekrar ama çember oluşturmadan tempo tutmaya ve bir ağızdan alkışlayıp bağırmaya devam ettiler. Hüsamettin Özkan ve Kamer Genç gibi bazı vekiller kürsüde Septioğlu'nu beni dışarıya atması için ikna etme yoluna gittiler . Konu ile ilgili olarak Tayyibe Gülek medyaya "Ellerim kızarıncaya kadar tempo tutmaya ve bağırmaya devam ettim" dedi. Cengiz Güleç etrafını provoke eden bir tavırda ellerini ağzının yanına koyarak daha da yüksek sesle bağırmak amacıyla hareket ediyordu. Kürsüye ant içmek için yürümem halinde ise DSP‟li kadın milletvekilleri başörtümü çekip parçalayacaklarmış, bu bilgiyi de o gün benimle eşzamanlı olarak Meclise giren Nazlı Ilıcak vasıtasıyla edindim ki bir yazısında bunu yakın geçmişte bizimle paylaştı, bilgileri ekte sizlere arz edilmiştir. .Ecevit malum konuşmasını yaptı, seçilmiş bir vekil olan beni, devlete meydan okumakla itham etti, “Bu kadına haddini bildirin.” emriyle de siyasi bir linç kampanyasının startını vermiş oldu. Dışarıda, Meclis bahçesinde Hikmet Sami Türk‟ün eşi Fatma Türk ve Hikmet Uluğbay‟ın eşi Nedret Uluğbay Hanımların başını çektiği bir grup kadın bir protesto düzenlediler. Sonradan, Meclis bahçesinde protesto yapılmasının hukuka aykırı olduğu yönünde yapılan bir suç duyurusuna savcının cevabı: “Bu kadınları suçlamak değil, alkışlamak gerekir.” oldu.

Ecevit‟in konuşmasıyla eş zamanlı olarak -ben Meclis içerisindeykenCumhurbaşkanı Demirel ülkenin nasyonal televizyonunda, TRT‟de beni fitne çıkarmakla suçladı ve ajan provokatör olduğum iftirasını attı. Ertesi gün basının konu ile ilgili sorusunuysa “Devletin elinde herhâlde böyle bilgiler vardır.” diye cevapladı. Ancak, böyle bir bilgi veya belge yoktu. Bu, tamamen iftiraydı. Demirel iki dayımı, Turan Güngen ve Orhan Güngen‟i, ilk isimleriyle hitap edecek kadar yakından tanır. Zira anne tarafım benim de Ispartalı. Ayrıca dayımlarla da okul döneminden arkadaşlardır. Ayrıca Demirel babam Yusuf Ziya Kavakçıyı da iyi tanır ve bir ilahiyatçı olarak her sene, o seneye kadar olmak üzere, köşkteki iftarlarına davet ederdi. Benim de ajan veya provokatör olmadığımı bilir. Bu suçlamanın akabinde medya ilginç bir şey yaptı. İfade ettiğim gibi, “Bu kadına haddini bildirin.” bir starttı. Bunun yapılma görevi de, gerçekleşmesi de o günün medyasına bırakıldı. Bir şekilde, hem hak bildirilmesi gerekiyordu hem de ajan provokatör çerçevesinin içinin doldurulması gerekiyordu, basın bunu yaptı. İshak Ferhan adında, basında, Hamas‟a sempatizan olarak lanse edilen Ürdünlü bir milletvekiliyle aynı ortamda bir toplantıya katıldığım iddiası, bilgisi 28 Şubatçı basın mensuplarından dönem içerisinde, Ali Kırca tarafından ATV‟de 3 Mayıs günü bana canlı yayında söylendi ve bu konuyla ilgili bilgi soruldu. Ben bu milletvekilini tanımadığımı söyledim. Katıldığım uluslararası toplantılarda… Ki diğer katılımcıların hepsini bilmem mümkün değildi. Böylece beni Hamas‟la bağlandırmak istiyor, Demirel‟in iftirasına da mesnet olabilecek bir şeyleri ağzından almaya uğraşıyordu. Bu programdan çıkar çıkmaz gazeteci Sefer Turan Bey beni aradı ve dedi ki: “Bu Ürdünlü milletvekili, milletvekili heyeti içerisinde yakın bir zamanda Türkiye‟ye geldi ve Cumhurbaşkanı Demirel‟le de bir görüşme yaptı. Ben hemen arkasından Kanal 7‟de bir haber programına çıktım ve bu bilgiyi orada kamuoyuyla paylaşınca konu orada hemen kapandı, bir daha da sözü edilmedi. Ama ilginçtir, devlet içinde birileri nerede, ne zaman, nasıl bir toplantıya katıldığımı, bu toplantılardaki diğer katılımcıları basınla paylaşıyor, basın da bir taraftan Ecevit‟in emriyle had bildirmeye başlıyor. Diğer taraftan da bu iftiranın altını doldurma gayreti içine giriyordu. Ayrıca bu had bildirme kampanyasına destek veren medya Hamas ve Lübnan‟daki Hizbullah‟ı –ki onunla da bağlantılandırmaya çalıştılar beni- birer terör örgütüymüşçesine kamuoyuna lanse edip benimle ilişkilendirmeye devam ettiler. Bu sebepledir ki hem Lübnan Hizbullah‟ı hem Hamas‟ın Türkiye açısından hiçbir zaman terör örgütü olarak kabul edilmemiş olmasına rağmen bu kampanyanın yürütülmesini o karakter cinayetinin ve itibarsızlaştırmanın bir parçası olarak görüyorum. Aleyhime yapılan yayınlar ayrıca ABD kaynaklı haberlerle destekleniyor. ABD‟de Amerika‟da saygınlığını kaybetmiş geniş çevrelerce son derece subjektif, taraflı kabul edilen “Steve Emerson” adında sözde terörizm eksperi Türkiye‟deki malum medya tarafından kaynak olarak gösteriliyordu. Steve Emerson Amerika‟da, açıkçası, İslam düşmanlığıyla ün salmış ve dönemin Clinton yönetimi ve akademik çevrelerce hiçbir saygınlığı olmadığı kabul edilmiş bir kişiydi. Sadece benimle ilgili değil, aynı zamanda Amerika‟da yaşayan babamın aleyhinde de Türkiye televizyonları haber programları hazırlıyor, bu kişiyi konuşturuyorlardı. Haberler yayınlanırken, arka planda eli silahlı örgütlerin savaşa hazırlanma rutinleri defalarca seyrettiriliyordu. Bir taraftan, beni Amerikalı olarak lanse ederek âdeta vatan hainliğiyle suçluyorlar, diğer taraftan da Amerika‟yla iş birliği yapıp onları referans alıyorlardı. ABD‟yle benzer bir iş birliği ve dönemin hükûmeti ve 28 Şubat medyası tarafından vatandaşlıktan çıkarılmam sürecinde de yapıldı. Bir kısım seçilmişler ve

atanmışlar, devlet makinesi, bir kısım medya ve bir kısım toplum başörtülü bir kadını linç etme misyonuna dört elle o dönemde sarıldılar. Bulacağınız ekler içinde ne tür haberler yapıldığına yakından vâkıf olacaksınız. 2 Mayıs 99‟da başörtülü olarak Meclise girdiğim için yapılan protestolardan on bir gün sonra, 13 Mayıs 99‟da birkaç saat içinde imzaları tamamlanan jet bir Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlığım kaybettirildi. Dönemin o dönemdeki Vatandaşlık Kanunu‟nun 25/a bendi mazeret gösterilerek oldu bu ve azınlık hükûmeti, henüz güvenoyu almamış hükûmet bütün işini bıraktı ve o işlemi tamamlattı. 16 Mayıs 99 tarihinde de bu vatandaşlıktan çıkarılma kararım Resmi Gazetede yayımlandı. Böylece minareyi çalan kılıfını hazırlar misali bir hareket gerçekleşmiş oluyordu. “Biz onu başörtüsünden dolayı atmadık Meclisten. O protestolar da onun için değildi.” demeye getirip Meclisten çifte vatandaş olduğum için Türkiye‟yi bilgilendirmediğimden atıldığım bilgisi etrafa yayıldı ki 25/a bendi 1980 askerî vesayet rejiminin yaptığı bir kanuni düzenlemedir ve o günün anarşi ortamında diğer ülkelere kaçan insanların vatana ihanetle suçlandığı bir çerçevedir. O –tabiri caizse, affediniz- cımbızla çekilip alındı ve benim vatandaşlıktan çıkarılmam için kullanıldı. Dönemin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye‟nin avukatlığını yapan Profesör Bakır Çağlar konuyla alakalı olarak “Bu bir hukuki cinayettir.” dedi ve demeçlerinde dokunulmazlığımın bunların hepsine engel olması gerektiğini açıkça ifade etti. Beyanı da, röportajı ektedir. Türkiye Cumhuriyeti çifte vatandaşlığı siyaseten ve hukuken teşvik eden bir ülke olmasına rağmen, sanki vatana ihanet etmişim gibi beni apar topar vatandaşlıktan çıkardılar. Almanya örneğinde olduğu gibi, çifte vatandaşlığa müsaade etmeyen ülkelerde yaşayan Türkler için tabiri caizse bir “hülle” yoluna başvurabilen bir Türkiye –ki Türk vatandaşlarını bir süre için vatandaşlıktan çıkarıp daha sonra Alman yetkililerden vatandaşlıklarını kazandıktan sonra tekrar Türkiye‟ye başvurmaları imkânını verip onları Türkiye vatandaşlığına tekrar kabul eden Türkiyebenim vatandaşlığım konusunda bu tutumun içerisinde olmadı. Tabii, Amerika‟da yaşayan Türkler için durum biraz daha farklı çünkü ABD‟de yaşayan Türk vatandaşları ABD diğer ülkelerin vatandaşlıkları üzerinde durmadığından bu hukuki hülleye de Türkiye ihtiyaç duymuyor. İlginç bir durum ortaya çıktı benim vatandaşlıktan çıkarılmamla. Benim hukuki statümde bulunan yani benim gibi o bildirme maddesini ihmal etmiş olan binlerce Türk-Amerikan vatandaşı konsolosluklara, tabii, hücum ettiler aynı korku içerisinde “Bizi de mi atacaksınız, çıkaracaksınız vatandaşlıktan?” diye o günlerde. Ailemin diğer fertlerine, benim kardeşlerime ve anneme, babama da dâhil olmak üzere yakınlarımıza, dostlarımıza Amerika‟da yaşayan, onlara farklı bir muamele yapıldı. Onlar da Türkiye‟ye bildirmemişlerdi vatandaşlıklarını. Onlara üzerinde “gülen yüz” etiketi yapıştırılmış bir sayfalık basit bir form birkaç dakika içerisinde imzalattırılarak, doldurtularak, geriye dönüşümlü olarak Türkiye‟ye bildirilme işlemleri tamamlanmış oldu. Bana reva görülen kişiye özel bir muameleydi ve aynı statüdeki diğer vatandaşlara uygulanmadı. Vatandaşlıktan çıkarılmam için kullanılan Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlık belgesi de ilginçtir. Bu belge Houston Başkonsolosluğu tarafından Ankara‟ya faks edilmiş bir bilgisayar çıktısından ibaret, herhangi bir resmî belge değil. Bu noktada, ABD yetkilileri ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı yetkilileri, Başbakanlık Müsteşarlığı başta olmak üzere Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Washington Büyükelçisi, Houston Başkonsolosu ve Genel Sekreteri… Ki o dönemin Houston Başkonsolosluğu Genel Sekreteri şu anda Bosna Büyükelçisidir bu Hükûmet çerçevesinde. Kanunsuz yollardan bilgi edinme yoluna gitmiş, Amerikalı bürokratik

yetkililerle iş birliği içerisinde zaman kaybetmeksizin çalışmışlardır. ABD kanunları vatandaşlık bilgilerinin üçüncü kişilerle paylaşılmasını kanunen yasaklamasına rağmen Houston Başkonsolosluğundaki yetkililerin gayretleri sonucu bu çıktı belgesi alınmış ve fakslanmış, resmî damgası da yok. Bu, Bakanlar Kurulu tarafından resmî belge olarak kullanıldı. Elinizdeki bilgisayar CD‟sinde tutanağın, Meclis tutanak belgesi ve bu belgenin bir kopyası size sunuldu. Vatandaşlıktan çıkarılmanın hemen akabinde, Türkiye‟de bir televizyon kanalında geçen haberde benim vatandaşlık belgelerim üzerinden Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasında bir pazarlık gerçekleştiği ve İncirlik Üssü‟nden kalkacak ABD uçaklarının pazarlığının yapıldığı bildirildi. Bu konuda iki ülke arasındaki kayıtlara, MİT-CIA arasındaki yazılı ve sözlü görüşmelere başvurulmalıdır diye düşünüyorum. Milletvekilliğimin sona erdirilmesi için bundan sonra Yüksek Seçim Kuruluna bir başvuruda bulunuldu. Vatandaşlıktan çıkarılmamın akabinde Hükûmet vakit kaybetmeksizin milletvekilliğimin iptali için YSK‟ya başvurdu. Tufan Algan YSK Başkanıydı, Hasan Aksay Bey, -eski Bakan, Tufan Algan Bey‟in de akrabasıdırondan edindiğim bilgiye göre YSK‟ya askeriyeden bir baskı yapılmış. 2 albay “Kavakçı‟nın milletvekilliğini burada, YSK‟da düşüreceksiniz” demek üzere YSK‟ya gelmişler. YSK, bu baskıya rağmen, incelemesi sonucunda “Milletvekilliği yeterliliği vardır, biz düşüremeyiz. Milletvekilliği ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından düşürülebilir.” şeklinde bir karar verdi ve tabiri caizse tekrar topu tekrar Meclise attı. Türkiye Büyük Millet Meclisi de Anayasa‟nın ve İç Tüzük‟ün ilgili maddeleri çerçevesinde milletvekilliğinden düşürme prosedürünü hiçbir zaman takip etmedi. Salt çoğunluklu bir oylama gerekiyordu. Bu oylamadan da önce, İç Tüzük gereği milletvekilliği düşürülecek vekil olarak benim Genel Kurulda savunmamı yapmam gerekiyordu, bunlar olmadı. 14 Mart 2001 günü Ömer İzgi'nin başkanlık ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul'unda Sayın İzgi “Okundu, bilgiye sunuldu. Vatandaşlıktan düştüğü için milletvekilliği de düşmüştür.” açıklamasını yaptı. “Başörtüsüz Demokrasi” kitabında bu belgenin bir kopyasına ve detaylı bilgiyi bulacaksınız. Özlük Haklarımla ilgili şunu arz etmek isterim: Dönemin Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut mazbatamı aldığım günden itibaren özlük haklarımı vermedi, sadece ilk maaşımı aldım. Ömer İzgi'nin yukarıda ifade ettiğim açıklaması ile 14 Mart 2001 tarihinden itibaren düşmüş gibi gösterilse de milletvekilliğim, fiiliyatta, ne İzgi'nin yaptığı bu açıklamanın gününden önce ne de daha sonra bir milletvekiline tanınan özlük hakları bana tanınmadı. Bir defaya mahsus olarak ilk maaşım dışında hiçbir özlük hakkından istifade ettirilmedim, lojman, pasaport vesaire verilmedi ancak kimi zaman -ki Nuh Mete Yüksel'in evime yaptığı baskın sırasında olduğu gibidokunulmazlığım varmış gibi ve dolayısıyla da milletvekiliymişim gibi muamele gördüm. Onun dışında da yokmuş “Milletvekili değildir.” muamelesi gördüm ve hiçbir özlük hakkından istifade etmedim. İlk maaşım üzerinde önemle duruyorum çünkü birçok şeyi açıklayıcı ve o dönemde yapılan yanlışlıklara, bilgi tahrifatına da, belge tahrifatına da önemle örnek teşkil ettiği için açıklamak istiyorum. Yemin töreninin hemen akabinde, Sayın Abdullah Gül Bey‟in uyarması sonucunda ilk maaşımı aldım. O basınla yaşanan “had bildirme”, “linç kampanyası”, “siyasi linç kampanyası” ortamında ben, ilk anda, o maaşı neden almam gerektiğini ilk anda anlayamamıştım, sağ olsun kendileri dikkatime getirdiler. “Devlet tarafından vekilliğimin tanınması” anlamına gelecekti o maaşın alınması. Akabinde maaşımı almama onay veren Meclis Personel Başkanı Bekir Sıtkı Yalçın‟ın görevine hemen son verildi. Görevden alma, Hürriyet gazetesi

yazarı Fatih Altaylı‟nın 11 Haziran 99‟daki yazısında maaşımı aldığımı yetkililerin gündemine getirmesi uyarısı üzerine oldu, konuyla ilgili belgeleri bulacaksınız ekte. Bir daha hiç bir zaman maaşım verilmedi. Bundan sadece birkaç ay önce 17 Ağustos 2012 tarihinde, bugünden birkaç ay önce Sayın Meclis Başkanı Cemil Çiçek Bey‟le yaptığım bir görüşmede bu konu ile ilgili yeni bir bilgiye vakıf oldum. Sayın Çiçek, bizzat Ziraat Bankası kayıtlarını incelediğini ve hiç bir zaman milletvekili maaşı almadığımı ifade etti oysa ben ilk maaşımı almıştım. Detayları ile izah ettim kendisine, ortada maddi bir bilgi hatası vardı. Bunun üzerine toplantıda hazır bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hukuk Hizmetleri Başkanlığı Başkan Vekili Yıldız Bezginli Hanım araya girerek, kayıtlarda paranın çekildiği ve sonra iade edildiğini söyleyerek Sayın Çiçek‟in sözlerini düzeltti. Sayın Çiçek, bu yoruma sessiz kaldı. Her iki halde de, yani maaşım almamış gözüküyorsam da ve ya alıp, alınmış olmasına rağmen bir iade gözüküyorsa kayıtlarda, bu iki durumda da bir belge tahrifatı ve belge yanlışlığı, bilgi yanlışlığı söz konusuydu. Sayın Çiçek'ten -bu konu başta olmak üzere- Kavakçı Olayında yaşanan bu ve benzeri usulsüzlüklerin araştırılması için bir araştırma komisyonu kurulması konusunda öncülük etmesi talebinde bulundum. Talebimi "Bu siyasi bir iş. Bunun size ne faydası olacak ki?" diyerek reddetti. Vatandaşlığımı, Ekim 99'da evlilik yoluyla tekrar kazandıktan sonra yaptığım “özlük haklarının iadesi” başvuruları ne Meclis tarafından dikkate alındı ne de Danıştay tarafından. O günlerde Danıştayda “vatandaşlıktan çıkartılmamın usulsüz olduğuna ve milletvekili olarak dokunulmazlığım olduğuna” istinaden açtığım bir dava vardı. Bunlar dikkate alınmadı oysa, kanunen özlük haklarından istifade etmek için yemin şartı yoktu. Bu nedenledir ki bugün tutuklu olan milletvekilleri yemin etmemesine rağmen özlük haklarından istifade edebiliyorlar. Onun dışında da cumhuriyet tarihinde Ferit Melen, Cevdet Menteş, Beyhan Cenkçi, Ümit Haluk Bayülken, Mehmet Semih Sancar gibi Senatoya seçilmiş ancak milletvekili yeminini içmemiş olmalarına rağmen özlük haklarından istifade etmiş vekiller bulunuyor. Özlük Haklarım ve dokunulmazlığım konusundaki çelişki her zaman kendini korudu. İfade ettiğim gibi özlük haklarımdan yararlanamadım. Buna rağmen Nuh Mete Yüksel‟in yaptığı baskını, Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut'un verdiği "milletvekilidir" yazısı ile dokunulmazlığım teyit edilerek önlendi. Oysa, aynı dokunulmazlık, Mecliste ant içmeme mani olunmasına da engel teşkil edebilirdi, ayrıca dokunulmazlık vatandaşlıktan çıkartılmama da mani görülebilirdi. Bunun ötesinde, dokunulmazlığım vardıysa -ki olduğunu o günün Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut yazılı olarak belgeledi- o zaman mazbatamı aldığım günden itibaren "milletvekili" statüsünde olmalıydım ki öyle olduğumu da Ömer İzgi Bey 14 Mart 2001 tarihinde kendi teyit etmiş oldu, o andan itibaren beni milletvekilliğinden kendince, kendi prosedürüne göre düşürmüş kabul etti ama ben zaman hiçbir zaman özlük haklarımı idrak etmedim. ABD vatandaşlığından çıkartılmam için de bir kampanya yürütüldü. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartıldıktan sonra Türkiye‟deki yetkililer ABD vatandaşlığından da atılmam için kolları sıvadılar ancak bu konuda başarılı olamadılar. Basında bu yönde telkinler oldu. Fatih Altaylı'nın yazısı vardır: “Şimdi Amerikan vatandaşlığından da atılırsa iyi olacak.” şeklinde Sayın Fehmi Koru Amerika‟da vatandaşlıktan atılmam için de gayretlerin olduğunu bir yazısında ayrıca ifade etmişti o günlerde ve tabii “had bildirme”, “siyasi linç kampanyası” çerçevesinde davalar açıldı. Müsaadenizle o davalardan kısaca söz edeyim: 2 Mayıs 99‟da Meclis yemin töreninin hemen akabinde, Genel Kurula başörtümle girmemden dolayı DGM'de 312‟nci maddeden, halkı din, dil, ırk, vicdan açısından bölüp tahrik etmek maksadıyla bölmekten, 312‟nci maddeden soruşturma başlatıldı. Soruşturma

kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Nuh Mete Yüksel‟in evime gece baskın düzenledi. Gerçek Hayat Dergisi'ne verdiğim bir röportajdan dolayı baş örtüsü yasağını gündeme getirdim ve bunun bir kadın ayrımcılığı olduğunu ifade etmemden dolayı devletin manevi şahsiyetine hakaretten Şişli Savcılığı bir soruşturma açtı ve 159‟uncu madde çerçevesinde bu davadan daha sonra beraat ettim. Amerika‟da Refah Partisinde görevli olduğum yıllarda “İslamic Society of North America” ve “İslamic Association for Palestine” tarafından düzenlenen toplantılara Refah Partisini temsilen katıldığım için 169‟uncu Madde‟den “teröre yataklık ve yardım etmekten” DGM‟den soruşturma başlatıldı. Basında konuyla alakalı olarak bu Lübnan Hizbullah'ı ve Hamas örgüt temsilcilerinin resimleri, background‟da, arka planda kullanıldı ancak bu soruşturma davaya dönüştürülmedi, adeta sindirme siyasetinin bir aracı olarak kullanıldı. Medyanın aktif linç kampanyasına örnek olarak da: Dönemin „zinde güçleri‟ benden bir örneklik çıkarmaya çalışıyor, 28 Şubat medyası da bu “had bildirme kampanyası” üzerinden bu örnekliğin çerçevesini çiziyorlardı. Geniş olarak literatürde bunlar mevcut. Çoğunun bilgisine ulaşabiliyoruz, bir kısmına İnternet vasıtasıyla, o günkü yazılı metinlere ulaşamıyoruz. Beni “gerici, yobaz, yalancı, başarısız, iyi anne olmayan” vesaire özelliklerde tanıtıp vatana ihanetle suçluyor ve hedef gösteriyordu. Buradaki yazılar, efendim, Hürriyet gazetesinin, Milliyet gazetesinin, Fatih Altaylı‟nın, Bekir Coşkun‟un, Ayşe Özek Karasu‟nun, Emin Çölaşan‟ın vesaire yazıları, Tufan Türenç‟in… Bunlara örnek teşkil ediyor ve ekte sunuldu. Karakter karalaması sadece benimle alakalı olarak değil, aynı zamanda ailemin diğer fertlerini de hedef aldı. Babam Yusuf Ziya Kavakçı‟nın kendisini Peygamber olduğunu iddia ettiği iftirasını attılar, annemi de bir "türban teröristi” olarak yazdılar. Annem Gülhan Kavakçı'nın ismi, daha önce hiçbir iddianamede rastlamadığım bir biçimde, Vural Savaş‟ın Fazilet Partisini kapatma iddianamesinde yer aldı. Çünkü annem de bir öğretim üyesiydi, 80 döneminde başı örtülü olarak öğretim üyeliğinden istifa etmek zorunda kalmıştı, “onun kızı” şeklinde bana konu getiriliyordu Vural Savaş tarafından. Dayım Orhan Güngen'in Kavaklıdere‟de, Ankara'daki ofisi Uğur Dündar, koruması ve bir üçüncü kişi tarafından uzun şarjörlü “Akrep” adı verilen makineli tüfeklerle basıldı. Bu olay, yemin töreninin akabinde Dündar'ın hakkımda yaptığı “Arena” programına hazırlık aşamasında gelişti. Ofiste dayım Orhan Güngen yokmuş, o da yakın aile dostumuz Beşir Atalay Bey‟in ANAR‟daki ofisinde bir durum değerlendirmesi yapmak üzere bulunurken telefonu çalıyor ve ofisteki, dayımın ofisindeki görevli Vehbi Kalın adındaki Bey durumu izah ediyor dayıma. Dayımın ofisinin alt katında bulunan ve Orhon Kabalak Bey‟e ait Meridyen Kafe'deki müşteriler ve dışarıdan gören halk tabi toplanmış binanın önüne Dündar‟ı ve ekibini görünce o makineli tüfeklerle. Dayım hemen ofise dönüyor. Kalabalık hala mevcutmuş, ancak Dündar ve ekibi oradan ayrılmışlar. Daha sonra dayımla Uğur Dündar arasında bir, veya ekibinden birisi arasında bir telefon görüşmesi oluyor ve dayım diyor ki: “Telefonlar dinleniyor.” Bundan sonra da bir daha aramıyorlar. Yalnız, yapılan Arena programı yayınında benim 1967 yılında -yani doğduğum 1968den bir sene önce- yüksek mühendis, müteahhit olan dayım için Libya'dan inşaat işi aldığımı söylüyor, iddia ediyor Uğur Dündar. Dayıma ve kuzenlerime bir süre yurt dışına çıkma yasağı kondu. Bankalarla işlerinde kredi alamaz oldular. Onlara "Merve Kavakçı'nın akrabası mısınız?" sorusu sorulduktan sonra bazı mazeretlerle artık iş yapılamayacağı bildirildi. Medyanın linç kampanyası iki kanaldan yürütüldü: Birincisi, yaptıkları bu yalan veya çarpıtılmış haberler kanalıyla; İkincisi de, fiziksel anlamda beni, o

günlerde yedi ve sekiz yaşındaki kızlarımı ve beraber yaşadığım anneannemi başta olmak üzere diğer akrabalarımı, yakınlarımı taciz etmek, rahatsız etmek, hakaret etmek şeklinde yürütüldü. Evimize gelip giden herkes takibe alındı. Ziyaretçilerimiz kendi evlerine dönene kadar basın mensupları peşlerinden giderek evlerine kadar taciz ettiler. Ankara'da evimize gelen yardımcımız ve İstanbul'da benim gittiğim kuaförüm de dâhil olmak üzere, çocuklarımın okuldaki öğretmenleri dâhil olmak üzere medya herkesi taciz etti. Böylece, devlet bir taraftan medya aracılığıyla benden "kötü bir örneklik" çıkartmayı hedefliyordu ki “Asla bir daha kimse böyle bir şeye kalkışmasın, başı örtülü olarak milletvekili olmaya kalkışmasın, başörtülüler hadlerini bilsin.” diye düşünülüyor , diğer taraftan da beni sindirmek, yok etmek için psikolojik bir savaş yürütüyorlardı ki herhâlde düşünülen bir noktada da benim pes edip ezileceğim idi. Muhabirlerin doluştuğu dört beş taşıt geceleri de Mebus Evleri Tandoğan'daki Apartmanımızın önünde, aşağıda nöbet tutuyor. Gecenin geç vakitlerinde parmaklarını çekmeksizin zillerimizi çalıyorlardı. Annem ve kardeşlerim –o noktada ben artık evden ayrılmıştım ifade edeceğim- güvenliğim olmadığı için, can güvenliğim, saklanmaktaydım-ısrarla zili çalmamalarını rica etmelerine rağmen, o günlerde doksan yaşında olan anneannemin ve küçük kızlarımın ve yeğenimin bundan koktuklarını ifade etmelerine rağmen devam ediyorlardı. Ben Moda‟da, İstanbul‟da kuzenimin evinde saklanmak mecburiyetinde kalmıştım. Abdurrahman Dilipak Bey arayarak “Bir noktada basından birilerinin özel hayatıma dair belgeler bulmak üzere Amerika‟ya gönderildiğini” söyledi. Yasemin Çongar Dallas‟a giderek babamın görev yaptığı İslam merkezinin kapısında bekleyip, cemaatten benim aleyhimde beyanlar toplamaya çalıştı. Çongar‟ın görüştüğü kişiler televizyon kanallarında konuşturuluyor. İngilizce söyledikleri, farklı bir alt yazıyla Türk seyirciye yansıtılıyordu. Ekteki 9‟uncu madde olarak “Merve‟nin örgüt bağlantıları” başlıklı Milliyet gazetesi haberi 4 Mayıs 1999‟a ait, buna bir örnektir. İslam ülkelerinden bana verilen destek memnuniyet vericiydi. Ancak, aynı oranda da 28 Şubat medyasını da kışkırtıyordu. İran, Ürdün, Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkelerde bana destek yürüyüşleri yapılıyor, kartel medyası da beni bu ülkelere layık olmakla suçluyordu bir taraftan. Bir taraftan, başörtüme atfen gerici kimliği yaftalıyor, diğer taraftan da ABD‟den son anda getirilmiş bir ajan imajını pompalayarak ismimi bile “W” harfiyle yazıyordu, Emin Çölaşan bunu çok seviyordu, hatta İngilizce “Go home Merve” başlıklı yazısında da bir yerde yol gösteriyordu, Türkiye‟den ayrılıp gitmem için. Dönemin Yeni Şafak yazarlarından, Kanal 7 temsilcisi Ahmet Hakan Coşkun Bey ve Meclis muhabiri Tacettin Ural Bey‟in bu konuda bilgisine başvurulabilir, olaylara yakından vakıf oldular. Kızlarıma da bana Mecliste yapılan linç ve had bildirme kampanyasının bir benzeri kendi ilkokullarında gerçekleşti. İkisi de ilkokul üçüncü sınıfta olan kızlarımın öğretmeni Müge İnceoğlu‟nu, Anıttepe İlköğretim Okulunda, basın mensupları, defaatle, defalarca rahatsız ettiler. Kızlarımın başını örtüp örtmediklerini soruyorlar, fotoğraflarını okul panosundan çalmışlar bir gün gelip. “Reha Muhtar Merve Kavakçı‟nın çocukları zenci mi?” haberini yaptı. Okul Müdürü Ömer Özdil Bey, hem müge öğretmenin hem kızlarımın böyle rahatsız edildiğini görünce “Merve Hanım bir süre çocukları okula yollamayın istersiniz.” dedi. Birkaç gün evde kaldı kızlar. Bu arada, basın: “Çocuklarınızı yoksa siz okutmuyor musunuz?” sorusuyla o gerici imajı çizmeye gayret ettiler. Biz normal hayata dönme gayreti içerisinde okula gittiğimiz bir gün, öğrencileri organize etmiş olan Show TV muhabiri Serkan Oral‟ın liderliğinde bir grup basın mensubu, diğer çocukları kızlarıma karşı “Türkiye laiktir, laik kalacak.”

diye bağırtarak protesto ettiler. Bu hadiseden sonra bir süre daha okul servisleri bizim apartmanın önünden geçerken dahi çocuklar oradan “Türkiye laiktir, laik kalacak.” diye apartmana doğru bağırdılar. Basın tarafından organize edilen bu hadisenin yanı sıra vatandaşlıktan çıkartılmamla, çocuklarımın da artık Türk vatandaşı olmadığı yönünde, basın tarafından yapılan telkinler sonucunda işte “Kavakçı artık bundan sonra üç ayda bir vize alacak.” Benim de, çocukların da Türkiye‟de artık huzuru kalmadı. Bu noktadan sonra, özellikle çocuklara okulda yapılan saldırıdan sonra, 99 senesinin ikinci dönemi boyunca ve 99 Eylül ayıyla başlayan yeni eğitim yılından itibaren biz, 2000 senesinin başlarında Amerika Birleşik Devletleri‟ne yerleşinceye kadar çocuklar koruma eşliğinde okula gitti ve teneffüsler sırasında öğretmenlerinin yanından ayrılmadı, teneffüse dahi çıkmadılar, diğer çocuklardan gelebilecek potansiyel ataklar ve saldırılardan korunmak üzere. Öyle ki bu linç ve had bildirme kampanyası, karalama kampanyası öyle etkin oluyordu ki artık dışarıda ben yalnız başıma arabamı kullanamıyor, yalnız başıma bir yere çıkamıyor, insanların sözlü ve fiziksel tacizleriyle -halktan insanların tanımadıkları için, bilmedikleri için artık dolduruşa getirilmiş insanların- hakaretleri ve saldırılarıyla karşı karşıya kalabiliyordum. Bir şekilde Amerika‟ya gidinceye kadar koruma altında yaşamak zorunda kaldım. Tandoğan‟daki Mebusevleri komşularımızın bir kısmı da bu linç kampanyasına destek verdiler. Doktor Pınar Zarakoğlu -karşı komşumuz- apartmanın kapısına Atatürk resimleri ile bezemiş evimize gelenlere yüksek sesle, böyle gururla “Yapıştırdığım resimleri gördünüz mü?” diyerek bana gözdağı veriyordu. Aynı aile Hürriyet gazetesine de ailemizle ilgili röportaj vermişti. Bazı komşular evlerine basın mensuplarını sakladılar, kapıya artık biz kendimiz bir görevli yerleştirdik, çünkü basın dışarıda yirmi dört saat yaşıyordu o arabaların içerisinde dörder-beşer kişi olarak, belki üç araba diyebiliriz. O görevlileri atlatmak maksadıyla komşularımız evlerinin içine basın mensuplarını, bir tanesi saklamış, ben gece bir vakit evime girdiğimde bir kapı açılıyor, oradan kamerasıyla bir basın mensubu sözlü taciziyle beraber, mikrofonuyla yukarıya kadar takip edip kapıyı kapatmak istediğim zaman ayağını kapının arasına koyacak kadar cüretkâr bir şekilde içerinin görüntüsünü almaya gayret ediyorlardı. Bu noktada komşular da bu medyaya destek oldular. Mahalledeki komşu apartmanlardan balkonlarda Onuncu Yıl Marşı okuyanlar, apartmanımıza girip çıkarken küfür edenler artık, affınıza sığınıyorum, rutin bir hayatın parçası hâline geldi. Telefonla tacizler de ilk bir veya iki ay çok yoğun şekilde sürdü, daha sonra telefonlarımızın dinlendiğini söyleme akıllılığını paylaşınca karşıdaki ismini vermeyen şahıslara aylar içerisinde azalarak tükendi. Ben ilk anda çözümü İstanbul‟a gitmeden önce akrabam milletvekili Zeki Ünal Bey ve eşi Mukadder Ünal Hanımın Meclis lojmanlarındaki evinde saklanmakta buldum. Bu arada Yıldırım Akbulut başkanlığındaki Meclise de başvurdum, bana, belki de şimdi düşünüyorum son derece safiyane ve temiz düşünceler içerisindemilletvekilliği lojmanları konusunda bir öncelik sağlanıp sağlanamayacağını sorarak o lojmanlarda yaşamaya başladım, hafta sonu da kızlarımı da yanıma alıyordum. Basın mensuplarından oraya diğer, Fazilet Partisine mensup olmadığını düşündüğüm milletvekillerinden, basın mensuplarını içeriye davetli olup alanlar ve Zeki Ünal Bey‟in benim kaldığım evine kadar gelen basın mensupları da olmuştur ki bir noktada Zeki Ünal Bey apar topar birini dışarı bile çıkarmış, evin içine dahi girmişler. Devletin, o günlerde zinde güçlerin, benden bir örneklik çıkartma gayretinin ötesinde unutmak ve unutturmak siyasetini de hemen devreye soktular, “Yani bir olay yaşandı bunu hep beraber unutalım, olmadı sayalım” düşüncesi içerisinde Meclis kayıtlarında 21‟inci Dönem milletvekilleri arasında ismim geçmiyor, hâlen de

geçmiyor ve o günün kayıtları da yani 2 Mayıs 99 Meclis tutanakları kayıtları, Mecliste yaşananlar da geçtiğimiz birkaç ay öncesine kadar kayıtlarda hiçbir zaman bulunmadı, ben yalnız bu 28 Şubat süreci ile yüzleşme atmosferi içinde, birkaç ay önce mart ayında bir televizyon programında bunu paylaşınca kamuoyuyla, apar topar herhâlde bu Meclis kayıtlarına alınmış, eminin Komisyonunuz bu kayıtların ne zaman arşivden çıkartılıp tekrar yerine konduğunu tespit edebilirler. Ayrıca, 2 Mayıs 99 gününden itibaren olan bütün bilgiler ya yok edildi ya arşive kaldırıldı. Zabıtlarda, ilginçtir, bir önceki günün oturumu, bir sonraki günün oturumları da mevcuttu. Bunlar da, o güne ait kayıtlar çok yakın bir zamana kadar yoktu. 2011 yılında Meclisin hazırladığı açıldığı günden bu güne TBMM albümü hazırlandı. Burada, lütfetmişler diyeyim, özgeçmişimi koymuşlar ama yine resmim yok, bir eski milletvekili olarak bir atıf var orada. Meclis Başkanımız Sayın Cemil Çiçek Bey‟le 17 Ağustos 2012 tarihinde bir görüşme yaptığımı söylemiştim. O görüşmede milletvekilleri arasında hâlâ ismimim olmadığı 21‟inci Döneme ait olarak, Meclis albümümde resmimim bulunmadığı konusunu gündeme getirdim Sayın Çiçek‟e. Sayın Başkan konuya duyarsız kaldı, ancak Meclis Genel Sekreteri Doktor İrfan Neziroğlu‟da şöyle bir cevap verdi: “Sayın Kavakçı, biz koyarız, bizden sonra gelen kaldırır.” cevabını vererek sebebini izah etti kendince. Müsaadenizle, 2 Mayıs sonrası güne, döneme döndüğümde İstanbul‟da saklanma, oraya bir kaçış, bir yerde kendimden çok ailemin mağdur edilmesine bir son verme amacıyla ailemden ayrılış döneminden kısaca bahsetmek istiyorum. Bu sebeple de İstanbul‟da kuzenimin evine gittim ve Moda‟daki evine yerleştim. Daha önce ifade ettiğim gibi, Hüsamettin Özkan Bey vasıtasıyla telefonlarımın dinlendiğini bilgisine vakıf olduğumuzdan ailemle olan irtibatımı bile minimuma indirmiş durumdaydım. O günlerde çocuklardan ayrı kalmanın -bir anne olarak- ıstırabını inanınız hâlâ yaşarım. Televizyonda bir noktada böyle bir arbede görmüş küçük kızım, -o zaman yedi yaşında Meryem- başörtülü kızları polis iteliyormuş koşarak televizyona gelmiş “Annem de mi orada?” diye sorarak… Bu hâlâ benim zihnimde canlılığını taşıyan üzücü bir anıdır. Bu arada polis koruma bahanesiyle evime geldi. Benim İstanbul‟da saklandığım günler içerisinde 3 tane sivil polis olduğunu söyleyen kişiler gün itibarıyla hemen 2 Mayıs‟da mayıs ayının içerisindeki son günlerden, benim vatandaşlıktan çıkartıldığım o günlerden bahsediyoruz. Annem, dayım ve kız kardeşim evdelermiş ve onlara “Beni korumak maksadıyla görevlendirildiklerini…” söylemişler. “Duyum aldık, hayati tehlikesi var, hayati tehlike söz konusu onun için nerede olduğunu bize lütfen söyleyin.” bilgisini sormuşlar. Ancak onlar herhangi bir bilgi vermediklerinden lütfen “Ankara sınırlarına girer girmez bizi arayınız.” Daha sonra bu görevliler tekrar telefonla “Merve Hanım Ankara‟daymış, böyle bir duyum aldık, haberlerden böyle izledik. Ankara‟ya geliyormuş, lütfen sınırlara girince bizi arayınız, biz koruyalım.” bilgisini vermişler. Ayrıca polis, ben milletvekili olduğum için bana kırmızı pasaport vermek bahanesiyle de evime geldi bir gün. Yemin töreninin hemen akabinde, bir gün resmî kıyafetli bir polis memuru eve geldi. “Milletvekillerine kırmızı pasaport verilecek olduğundan şimdiki pasaportunuzu, elinizdeki pasaportunuzu lütfen bize veriniz.” dediler. Anladım ki yurt dışına çıkma gibi bir potansiyeli, bir ihtimali göz önünde bulundurulmak amacıyla, buna engel olmak amacıyla böyle bir şey tezgahlanmış olabilir. Polis memuruna kırmızı pasaport alabilmen için eski pasaportumu vermemin şu anda gerekli olmadığı cevabını verip geriye yollamıştım. Ve sonuç itibariyle biz dedik Türkiye‟den en iyisi artık ayrılalım. Çocuklarında okulda yaşadıklarından sonra, artık can güvenliğimiz konusunda sıkıntılar var. Ve tabii çocuklara pasaport almam

gerekiyordu. Kızlarım Türk vatandaşı, nüfuz cüzdanları var, çocuklara da pasaport vermediler. Ben zaten pasaport almadım, hiçbir zaman alamadım. Bu arada evlenme kanununda bir değişiklik yapmak istedi dönemin hükûmeti. 28 Ekim 99 tarihinde bir Türk vatandaşı ile evlenerek vatandaşlığımı kazandım ve akabinde de demin izah ettiğim gibi Meclise ve Danıştaya bilgilerimi sundum, özlük haklarımın iadesini verilmesini istedim, kale alınmadım. Ancak evleneceğim haberini alan hükûmet, evlilik kanununda değişiklik teklifinde bulundu. Basına -elinizdeki eklerde de mevcut- “Merve kanunu” başlığıyla yansıyan bu yeni düzenlemeye göre bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ile evlenen yabancı kadının, evlendiği andan itibaren değil -de o günü değerlendirmesi içerisinde- üç senelik bir süreden sonra Türk vatandaşlığını almaya hak kazanması teklifi ediliyordu bu haberde, bu yasa değişikliğinde. Gerekli işlemleri biz büyük bir gizlilikle yürütmüş olmamız sebebiyle, prosedürü önce tamamladık akabinde DSP hazırladığı bu kanun değişikliği teklifini geri çekti ve o konu o şekilde kapandı. Ancak vatandaşlığı tekrar kazandığımın bilgilerinin nüfus idaresine bildirilmesi de çok büyük sorun oldu. Kayıtların güncellenmesini geciktirdiler ve sonunda ben elden bir görevli yollayarak gerekli ilgili ile bu işlemleri zorla da olsa tamamlattım. 2006 yılında, 2006 senesinde AK PARTİ Hükûmeti döneminde, ABD‟de yaşarken Houston Başkonsolosluğuna pasaport başvurusunda bulundum. Atilla Uzer‟in Başkonsolos olduğu bu dönemde yaptığım başvuruyu taahhütlü olarak gönderdim, belgesi ekte sunulmuştur. Postaneden bana yollanan elimdeki belgeye göre dilekçem 23 Haziran 2006 tarihinde konsolosluk görevlisi Selim Koldemir‟in imzasıyla alındı. Bu dilekçeye ne yazılı ne sözlü hiçbir zaman cevap verilmedi. Onun için bugün önemli bir gündür. İlk defa bir sade vatandaş olarak kale alınıyorum ve bir muhatap bulunuyorum, müteşekkirim. ANAP bu arada, Haziran ayında 99 senesinde, iç tüzüğe başörtüsü yasağını ekleme girişiminde bulundu. Milletvekillerinin teklifi iç tüzükte bir değişiklik yapalım, 56‟ncı maddede kadın vekillerin başlarının açık olması ibaresine ekleme yönündeydi. Bu girişimde, yine benim yemin etmek istediğim gün, başımın örtülü olmasının kanunlara, Anayasa‟ya ve iç tüzüğe aykırı olmadığının bir ispatıdır. Bunu teklifi getirenler üç defa Anayasa Komisyonundan geçirmeye çalıştılar. Üç defasında da bu geri çevrildi. Malumunuz hâla iç tüzük başı örtülü milletvekili olma konusunda bir sınırlama getirmedi. Müsaadenizle Nuh Mete Yüksel tutuklama girişiminden söz etmek ve konuya bazı açıklıklar getirmek istiyorum, ifadelerimin son bölümüne geldiğim bu dakikalarda. Nuh Mete Yüksel baskını, en başta olayın canlı şahitleri dönemin Karaman Milletvekili Zeki Ünal Bey ve dönemin Erzurum Milletvekili Aslan Polat Bey‟in şahitliğine başvurulması önemlidir. Ayrıca başörtüsüz demokrasi kitabımın ilgili sayfalarında konuyu detaylı olarak izah ettim. 13 Ekim 99‟da aniden yurt dışına çıkma yasağı getirildi bana. O da anladığım kadarıyla yanılmıyorsam Almanya‟da bir toplantıya katılacağım davetli olduğum ve konuşmacı olduğum bilgisi yayılmış, toplantıyı organize edenler tarafından. Öyle olunca Nuh Mete Yüksel Başsavcı da, benim yurt dışına çıkacağım endişesi içerisinde bu 312‟nci maddeden yargılama sürecimin başlatılması için, yani Meclise başı örtülü olarak girmekle halkı din, dil, ırk, vicdan açısından bölmek maksadıyla 312‟nci maddeden sorgulamak üzere terörle mücadele ekipleri eşliğinde gece evime baskın düzenledi. Baskını yapmadan önce basın mensuplarına haber verilmiş, elinize şu an itibariyle ulaştı mı? Gayret ediyorduk ulaşmasına. Tacettin Ural Bey‟in “Medyatik Kuşatma” adlı eserinde ve Taceddin Ural Bey‟in canlı şahitliği eşliğinde bu bilgilere daha çok vakıf olunacaktır. Taceddin Ural Bey o akşam beni aradı, hatta ben çocuklarımla normal bir gün

içerisinde -günün sonu idi- dışarı çıkmayı düşünüyordum. Ve “Taceddin Bey, Merve Hanım neredesiniz, iyi misiniz?” dedi. Ben “Evdeyim.” dedim. “Ajanslara haber geçildiğini, savcının eve baskın yapacağını bildirdiğini” söyledi. Ben tabii o telefon üzerine beşinci kattan aşağıya baktım, dairemizden ve canlı yayın yapacak uydu antenli araçların çoktan konuşlandığını orada, aşağıda gördüm. İleri ki saatlerde Nuh Mete Yüksel geldi. Kapıyı yumruklamaya ve apartmana “Aç kapıyı biliyorum içeridesin!” diye bağırarak, inletmeye başladı. Malum gece vakti ansızın yapılan bu baskının hemen akabinde gelişen olaylar bir tepki oluşturdu. Bence o günün hemen akabinde yaşanan yine acı bir hadise dikkate değerdir. Bugün için elimizde olan, kamuyla paylaşılan bilgiler çerçevesinde düşünüldüğünde, bu işin organize bir iş olduğuna da işaret etmektedir düşüncesindeyim. 21 ekim günü Ahmet Taner Kışlalı cinayeti işlendi ve bu cinayet dindar kesimin üzerine, bir yerde atıldı. Basında Kavakçı‟nın tutuklanma girişimine karşı bir hesaplaşma olarak da lanse edildiği göz önüne alınırsa ve Kışlalı‟nın cenazesinin bir laiklik gösterisine dönüştüğü de göz önünde bulundurulursa, bu iki olay beklide organize işler kapsamında ışık tutulması gereken olaylardır diye düşünüyorum. Evime bu baskının yapıldığı gün Nuh Mete Yüksel hatırlayacaksınız aynı zamanda Yeni Asya gazetesi sahibi Mehmet Kutluları da tutuklamıştı. Tabii, bir insan olarak, bir anne olarak, bir aile ferdi olarak, bir kadın olarak olaylın psikolojik boyutu da benim için son derece vahimdir. Müsaadenizle şu kişisel notu paylaşmak durumundayım. Nuh Mete Yüksel baskınının beklide en üzücü tarafı 90 yaşındaki anneannemin, kızlarımın ve -iki kızımın ve- o zaman üç yaşında yeğenim -kardeşim her an benimle beraber olmak zorunda olduğundan o üç yaşındaki kızı da dolayısıyla bizim evimizde yaşıyor- onların Nuh Mete Yüksel ile merdivende karşılaşmış olmaları. Biz bir an tabii bu baskın haberinden sonra çocukları evden çıkaralım paniği yaşadık. İki arkadaşım geldiler, onlar çocukları aldılar fakat Yüksel‟le merdivende karşılaşmış olmaları ve o merdivenleri çıkarken şahit oldukları o yüzündeki kızgınlık ve hışmını unutamamış olmaları ki çocuklar küçükler. Arabaya binip oradan ayrılırken küçük Erva‟nın ve… Basında youtube‟a girdiğiniz zaman o görüntüleri, anneannemin çıkışını arkadaşımın eşliğinde, küçük kızlarımın korku içinde o basının gözleri önünde çıkışını göreceksiniz. Küçük Erva benim kızım Meryem‟e diyor ki “Biz gidelim polis amcaları dövelim de teyzemi götürmesinler.” Hâla bu olay içimi acıtır. Oradan geçmek istemediler çocuklar bir daha, o evimizden ayrıldık. O sokağa, oralardan geçmeyi, o üzüntülü anları tekrar hatırlattığı için uzun yıllar uzak durmak durumunda kaldık. “Benim 28 şubatım devam ediyor” demekle aslında şöyle bir gerçeğe de değinmek istiyorum. 2007 senesi itibarıyla bile bir tutuklama girişimini atlattım ben. Bir islamofobi konferansı yapıldı Türkiye‟de. Ben de Amerika‟dan bir akademisyen kimliğiyle hatta ümit ediyordum o günlerde artık o siyasi kimliğimi bir kenara bıraktı, dönem değişti, eski arkadaşlarımız, siyaset arkadaşlarımız iktidar oldular. Şimdi bu yeni akademik kimliğimle bir saygınlığım var, beni davet ettiler bir konferansa. İlginçtir oda islamofobi konferansıydı ama ben gelir gelmez islamofobiden payıma düşeni otelimde gece üç sularında yaşadım. 08 Aralık 2007 tahinde İstanbul‟da İslam dünyası STK‟lar birliği tarafından düzenlenen uluslararası islamofobi konferansına katılmak üzere ülkemize geldim. Cevahir Otel‟e akşam saatlerinde yerleştim. Gece üç sularında -ertesi sabah konferans başlayacak- oda telefonum çaldı resepsiyonda ki görevli üç polis memurunun benimle görüşmek üzere beklediklerini söylediler. Konunun ne olduğunu sordum. Bilmediklerini söylediler. Kardeşim Ravza hemen aşağıya indi, bilgi edinmek istedi. Şişli emniyetinden gelen polis memurları onlara sadece Merve Kavakçı‟yı getirin emri verildiğini, konunun ne olduğunu bilmediklerini söylediler. Hemen tabii kuzenime ve Ravza‟nın eşini aradık. Olayı aile dostumuzda

olan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay Bey‟e bildirdik. Bir şekilde ulaştık. “Siz hiçbir şey yapmayın, çıkmayın odadan.” dedi. Sayın Başbakan o gün Prag‟daydı, onun asistanına ulaştım. Ertesi sabah konferans başlayacak aşağıya inmem gerekiyor, açılışa katılacağız. Konferansta polis güçleri hazır bekliyorlar. Dediler ki bana ulaşanlar “Konuşmasını yapar, biz de sivil kıyafetle geliriz, buradan alır götürürüz.” Hala konunun ne olduğunu bilmiyorum. Gece üç sularında başlayan bu macera ancak ertesi gün öğlen saatlerinde hükûmetin müdahalesiyle sonlandı. Sayın Bakan Beşir Atalay bana medya‟ya konuşmamam yönünde telkinde bulundu. Sonradan öğrendik ki daha önce beraat ettiğim, ifade ettiğim Gerçek Hayat dergisi röportajımda, ülkede başörtüsü yasağını eleştirdiğim için, devletin manevi şahsiyetine hakaretten açılan dava kapsamındaki soruşturmanın güncellenmesi yapılmamış. Ben beraat etmiştim. Onun için Şişli‟ye götürmek istemişler beni. O da o şekilde engellenmiş oldu. Yurt dışına, Amerika Birleşik Devletleri‟ndeki hayatıma başlamam da aslında tacizlere bir son vermedi. Sistematik, organize, devlet güdümlü elemanlar gittiğim her yerde, verdiğim her konferansa Cambridge Üniversitesi, Avusturya İnnsbruck Üniversitesi, Harvard Üniversitesi dünyanın neresinde olursa olsun, resmi plakalı araçlar kapıda, not alan görevliler konuşmadan ayrılan görevliler, ayrıca tabii provoke eden belli şahıslar. Hakaretvari konuşmalar ki eleştirileri kastetmiyorum, bir akademisyen, bir siyasetçi olarak yapıcı eleştirilere ifade özgürlüğü çerçevesinde bakabilecek kadar da olgun bir insan olmama rağmen bunun dışında tacizler orada yürütüldü. Milliyet gazetesi muhabiri Savaş Süzal orada Amerika‟ya yerleştikten sonra yaşadığım evin adresini bulup, resimlerini çekip komşulardan bilgi edinerek haberler yaptı. 2001 yılında Birleşmiş Milletler bünyesinde “Dünya Dinleri Parlamentosu” adında bir kuruluşun New York‟ta bir toplantısına katıldım, Milenyum Barış Zirvesi‟ne. Bu toplantı meğer Türkiye‟yi o kadar karıştırmış ki ben toplantıdayken hükûmet hemen harekete geçmiş “Nasıl olur da davet edilir?” diye soruşturulmaya başlanmış. Birleşmiş Milletler Genel Kurul salonuna canlı yayınla bağlanılıyor ve saatlerce salondan canlı yayın yapılıyor. Sayın Tansu Çiller dâhil birçok siyasetçiden davetimin sebebi ve nasıl olur da davet edildiğim konusunda fikir alınmış medya önünde. Parlamentolararası Birlik‟in (IPU) milletvekilliği haklarımın ihlali hakkında başlattığı incelemeden en başta söz ettim. Onların Küba‟da yaptıkları toplantıdan ve Turhan Alçelik Bey‟den, Bahri Zengin Bey‟in bana verdikleri darbe girişimi bilgisinden söz ettim. Beni de, burada, ilgili komisyon ifade vermek üzere Küba‟ya davet etti. Bu 2001 senesinde oldu. Türkiye‟ye temsilen gelen heyetin başında Cavit Kavak vardı. O ve Ziya Aktaş IPU Başkanı Andrew Johnson‟a giderek benimle görüşmemesi gerektiği konusunda telkinde bulunmuşlar. IPU yetkililerine komisyonun toplantısını, benim milletvekilliği haklarımla ilgili olarak toplanacak komisyonun toplantısını iptal ettirmek için baskı yapmışlar. IPU görevlileri kendileri gelip bunu bana bizzat bildirdiler. Cavit Kavak Bey sözlü olarak da bana saldırdı. “Amerika‟ya şikâyet edeceğim –beni karşısında görünce- ABD‟ye dönünce görürsün bakalım, ne demekmiş Küba‟ya gelmek? Nasıl geldin sen buraya?” diye soruyor bana ve “Sen” diye hitap edebiliyor ilk defa tanıştığı bir hanıma. Ben de “Uçağa bindim geldim, önce Miami‟ye uçtum Washington‟dan, oradan geldim.” dedim. Tabii, malum Küba ile Amerika arasındaki ilişkiler kötü olduğu için beni Amerika Birleşik Devletleri‟ne şikâyet edeceğini ifade etti. Bu olaylar, tabii, Turhan Alçelik, benim ve Bahri Zengin Bey‟in şahitliğinde vuku buldu, Alçelik Bey‟in bilgisine başvurulabilir.

Harvard Üniversitesinde de, Kasım 2000 tarihinde, dünya siyasetçilerinin davet edildiği ve Prestijli Forum‟unda bir siyasetçi olarak konuşmak üzere bulundum. Orada aklımda kalan şöyle bir olay var: Bu, diğer hakaretvari örneklerden daha farklı olarak zihnimde yer etti. Bugün Habertürk sunucusu olan Suna Vidinli o dönemde orada öğrenci, soru sormak bahanesiyle kalktı. Ben soru soranlara ve o bahaneyle hakaret edenlere biraz daha alışkın olduğum için onlara nasıl cevap vereceğimi aslında bilirim ancak Sayın Vidinli orada hakaretlerini sürdürdükten sonra moderatörün araya girmesiyle, “Lütfen sorunuzu sorun artık.” demesi üzerine bana şu ifadeyi kullandı: “Sen soru sormaya bile layık değilsin!” Eski Bakanımız İsmail Kahraman Bey‟in kızı Emine Kahraman Hanım‟ın bilgisine başvurulabilir, canlı şahitleri vardır. Ailemin yirmi beş senedir yaşadığı Dallas şehrindeki “TURANT” adlı Türk organizasyonu… Dallas‟ta yapılacak bir toplantıya katılacak idim ki bu, çok prestijli bir toplantıydı, bugüne kadar Nobel Ödülü alan kadınların ve Müslümanlar arasından da sadece benim temsilci olarak davet edildiğim bir toplantıda Vatan gazetesi yazarı Mustafa Mutlu Bey‟in yönlendirmesiyle, tahrikiyle geniş bir kampanya başlattılar -tabii, organizatörler şaşırdılar “Ne oluyor böyle?”- davet etmeyin şeklinde. İlginçtir yani had bildirme kampanyası Türkiye‟yle sınırlı değil. Biz bir yerde genel ifadeyle zinde güçler: “Biz sana saygı duymuyoruz, seni yok etmek istiyoruz; başkaları da sana saygı duymasın, onlar da seni yok etsinler.” girişiminde bulunabiliyorlar. Ailemin diğer fertleriyle ilgili son bir şeyi örnek vermek istiyorum. Babam Profesör Yusuf Ziya Kavakçı Amerika‟da yaşayan, oradaki siyasi çevrelerce de fikrine başvurulan bir kanaat önderi, bir ilim adamı, bir akademisyen. Onun için Amerika Birleşik Devletleri‟nin düzenlediği birçok uluslararası konferansa da davet ediliyor. 2005 yılında Romanya‟da Amerika Konsolosluğunun davetlisi olarak Bükreş‟e gidecek babam. Bu seyahatini Romanya‟daki Türkiye Büyükelçisi Ahmet Rıfat Ökçün Bey iptal ettirmeye çalışıyor, 2005 senesinde, ABD‟li yetkililere gidiyor, oradaki sefire gidiyor, beni ve babamı kötülüyor. Babam tabii, Romanya‟ya gittikten sonra ABD‟nin Romanya Büyükelçisinin davetlisi olarak Romanya‟da bulunduğu dönemde bu bilgileri Amerikalı yetkililer paylaşıyorlar, o şekilde vakıf oluyor. Yazdığım “Başörtüsüz Demokrasi: Tarih İçinde Tarih” kitabı ve size arz ettiğim Kavakçı olayının benim gözümden bir değerlendirilmesidir. 2004 senesinde TİMAŞ yayınlarından çıktı bu kitap. TİMAŞ Yayın Yönetmeni Osman Okçu Bey‟in ifadesiyle aralarında 2004 senesi itibarıyla dönemin bir bakanının da olduğu kişiler tarafından kitabın yayınlanması engellenmeye kalkışıldı. Osman Okçu Bey bu baskıdan sonra bana şu ifadeyi kullandı: “Sizin neler çektiğinizi şimdi daha iyi anlıyoruz.” Bu dönemi, bir bakana dahi yayınlanmanın iptali için bize baskı yaptı. AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) - İsim söyleyebilir misiniz? MERVE KAVAKÇI – Kendisine sordum ancak Osman Okçu Bey benimle paylaşmadı. Osman Okçu Bey‟in bilgisine başvurulabilir. Kaybettiğim davalar, Danıştay davasını kaybettim. Danıştayda vatandaşlığımla alakalı olarak açtığım davayı kaybettim, dönemin avukatı olarak beni temsil eden Salim Özdemir Bey‟in bu konuda bilgisine başvurulabilir. Basının karalama kampanyalarına davalarımı takip eden Avukat Hayrettin Dilekcan Bey ve ayrıca konuyla da ilgilenen Nurettin Canikli Bey‟in ifadelerine, bilgilerine başvurulabilir. Onlardan edindiğim bir bilgiye göre 14. Asliye Hukuk Mahkemesinde basındaki hakaret dolu yayınlara karşı açtığım davalardan birinde “Davacı böyle bir muameleyi hak etmiştir.” şeklinde görüş beyan edilmiştir. Kazandığım davalar tabii, en başta İngiliz Parlamentosunda üye olan Lord Eric Evabury‟nin benim yemin töreninde yaşananları, merkezi Cenevre‟de olan

parlamentolararası birliğin dikkatine getirmesi, beni onlarla irtibatlandırması sonucunda IPU‟nun aldığı lehimdeki karardır. Detaylı incelemeden sonra IPU haklarımın ihlal edildiği konusunda karar almış ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde açtığım davada da müdahil olmuştur. Görevimin engellenmesi konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine açtığım dava Nisan 2007‟de sonuçlandı ve o davada Türkiye‟nin seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiği sonucu ortaya çıktı. Açtığım bütün bu davaları ailevi imkânlarımla yürüttüm. Partimin daha önceden söz vermiş olmasına rağmen maddi veya manevi hiçbir katkısı olmadı. Bunu kendi adıma, seçmenim adına ve bir yerde de facto olarak kıyafetimle temsil ettiğim başörtülü kadınlar adına zevkle yürüttüm. Aleyhimde yapılan yayınlara örnekler sadece birkaç tane, bunlar son derece sınırlı. Mayıs ve Haziran aylarına ait, 99 senesine ait bilgiler elinizde ama göreceksiniz benim özlük haklarımın iadesiyle ilgili son zamanlarda yapılan çalışmalar akabinde bile medyanın, 28 Şubat medyasının canlı olarak ve aşk içerisinde yine beni linç etmeye gayret ettiğine oradaki ifadelerden göreceksiniz. Şunu son olarak ifade etmek isterim: Kamuoyunda yanlış bir bilgilendirme var veya bir bilgi kirliliği var. İnsanlar beni özlük haklarımı aldığım için tebrik ediyorlar. Hâlbuki böyle bir şey yok. Özlük haklarım konusunda herhangi bir gelişme kaydedilmedi. Basın bunun yanlı olarak maaş tarafıyla çok ilgilendi. Derdimiz maaş değil, dert aslında özlük hakları da değil, dert başı örtülü kadınların her sade vatandaş gibi vatandaşlık haklarından istifade edebilmesi ve başörtüsünün bir faktör olmaktan çıkarılması meselesidir. Benim hadisem sadece bir örnek. Başörtüsü yasağı benimle başlamadı, benimle bitmedi ama kamuoyu gözü önünde yaşanan bir olay olduğundan ilgi topladı. Yoksa benden çok daha fazla mağdur edilen kadınlar oldu, var, biliyorum, onlardan sadece bir tanesiyim. Ve sözlerimin kayıtlara kendimi temsilen, seçme ve seçilme hakkı ihlal edilen, yerimin doldurulmamış olmasıyla temsil hakkından mahrum bırakılan halkım adına ve başını hâlâ örtüp, inancı gereği örtüp hâlâ bu ülkede mağdur edilen kadınlar adına ifadelere geçmesini, kayıtlara geçmesini istirham ediyorum. Teşekkür ediyorum. BAŞKAN – Biz çok teşekkür ediyoruz Sayın Kavakçı. Her şeyden önce komisyonumuzda bir kadın başkan sıfatıyla dinlediğimiz, geçmişte haksızlıklara uğramış bir kadına yönelik bir pozitif ayrımcılık yaptığımızı ifade etmeliyim, zira bizim bütün görüşme sürelerimiz toplamda bir buçuk saattir, siz yaklaşık iki saattir sunum yapıyorsunuz. Bu anlamda anlattığınız bütün geçmiş hepimizin çok yakından takip ettiği, bildiği, tanık olduğu olaylardı ama bir kez daha resmî kayıtlara ve tutanaklara geçilmesi açısından ben son derece önemli buluyorum. Size yapılan tipik bir ayrımcılıktır evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde tipik bir ayrıcalıktır. Aynı düşünce yapısına sahip erkeklerin temsil edilebildiği bir yerde aynı düşünceye sahip bir başka kadının sadece inancı nedeniyle veya başka bir görüntü fark etmiyor benim için bir ayrımcılığa uğraması ve temsil kabiliyetini bu nedenle yitirmesi bir kadın olarak çok fazlasıyla önemsiyorum. Ama anlattığınız olaylar içerisinde ve benim de hafızamda geçmişte en çok etkilendiğim olaylardan bir tanesi çocuklarınıza okulda yapılanlardır. Belki hafızalarımızdan hiç çıkmayacak kadar trajik siyasi olaylardan bir tanesidir, bir anne olarak, bir kadın olarak beni en çok etkileyen olaylardan bir tanesidir. Bütün bu anlatımlarınıza ilave bir soruyu sormayacağım ben. Soru sormak üzere somut olarak söz isteyen milletvekillerimize söz vereceğim. Buyurun Feyzullah Bey.

FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Merve Hanım, teşekkür ederiz verdiğiniz bilgilerden dolayı. Aslında şaşıracağımız hiçbir bilgi de almadığımızı söyleyeyim çünkü takip ettik bu olayı, bütün başından sonuna kadar. Benim kısa iki sorum olacak. Birisi belki açıklama şeklinde birisi de soru. Tabii, burada Mecliste geçen olayları bizzat kendiniz anlattınız ama birçok haberlerde o sıralarda ortaya atıldı. Siz yemin etmek için geldiğinizde, hakikaten Genel Başkanınızın odasında, kilitleme demeyeyim de yemin etmeye gitmemeniz için orada tutuldunuz mu? MERVE KAVAKÇI – Evet. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Yani “Beklediniz mi?” demiyorum. Tutuldunuz mu? MERVE KAVAKÇI – Genel Başkanın odasına gelmem… Ben Meclis Genel Kuruluna inmek üzere çıktığımda Genel Başkanın odasına gelmem telefonla bildirildi. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Kim bildirdi bunu? MERVE KAVAKÇI – Zeki Ünal Bey‟in odasındaydım. Kim bildirdi? Tam hatırlayamayacağım ve hızlı adımlarla Genel Başkanın odasına çıktım. Nazlı Ilıcak Hanım‟la beraber. Hatta o “Korkarım sana yemin ettirmeyecekler.” dedi bana ve yürürken onu hatırlıyorum. İfadelerim zaten “Başörtüsüz Demokrasi”de de var. Odaya girdikten sonra da Sayın Genel Başkan kararını söyledi. Orada da aramızda bir… Ben de şiddetli bir ses tonuyla fikrimi beyan ettim kendisine. Ertesi gün de Hürriyet gazetesine çıktı o, oralarda yani dinleniyor. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Şimdi tabii, olaylar geçtikten sonra herkes taraftar veya karşıda oluyor ama bazı şeylerin de mutlaka bilinmesinde yarar var diye, kayıtlara düşmesi için sordum bunu. MERVE KAVAKÇI – Müsaadenizle bir şey ekleyebilir miyim buna? FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Estağfurullah, buyurun. MERVE KAVAKÇI – Tabii, bugün için baktığımızda, soğuk kanlılıkla bir değerlendirme yaptığımda şunu düşünüyorum: Bir vekilin, saat üç itibarıyla demokratik seçim vasıtasıyla seçilmiş bir vekilin, devletten mazbatasını almış bir vekilin, saat üçte diğer milletvekilleriyle gelip o muhteşem, onur verici –bir kadın olarak, genç bir kadın olarak ki ben Meclisin en genç üyesi olacaktım yaşım itibarıyla da- o tecrübeyi ilk elden ve herkesle eşit bir muamele görerek yaşamasına imkân vermeyecek mantalite ne olabilir ki kaçla göçle, gecenin bir vaktinde gelip kimilerinin iddia ettiği gibi herkes Meclisten ayrıldıktan sonra veya uykuya yattıktan sonra sanki bir suçlu gibi yemin etmek zorunda bırakılması, bu baskının oluşturulması… BAŞKAN – Kendi partinizin oluşturduğu baskıyı diyorsunuz bir yanıyla da değil mi o dönemde? Ben böyle mi anladım tutanaklara… MERVE KAVAKÇI – Benim partimin üzerine getirilen o baskı. Asıl sorgulanması gereken 28 Şubat sürecini ortaya koyan, Türkiye insanına bunu reva gören zihniyetin sorgulanması ve partinin de tabii nasibine düşeni bir parça bundan alması. Sonuçta da bedelini seçilmiş bir vekil olarak “Başörtülü Kavakçı”nın ödemesi. Bununla karşı karşıyayız. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – İkincisi: Bu olaydan sonra o günün laik veya sağcı, solcu, sosyalist, demokratik, liberalist bütün… AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – İslamcı. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – İslamcı. Onu da söyleyeyim veya İslamı kendisine göre hayat şekli olarak gören insanlar da dâhil siz de -bilhassa medya yönünden diyorum- bir yalnızlaştırılmanın içine de düştünüz mü? En azından size yakın zannettiğiniz medya tarafından da.

MERVE KAVAKÇI – Tamamen, tamamıyla. Yüzde yüz düştüm, düşürüldüm. İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – “Tek başıma kaldım.” dedi özellikle. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – O başka. Müsaade eder misiniz? İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – Tamam, peki. MERVE KAVAKÇI – Ben burada bir ilk yaşanıp bir normal vatandaş gibi hissettirileceğim bugün için, sözlerimi çok dikkatli şekilde seçerek hazırladım bu ifademi. Elbette ki yalnızlaştırıldım, yalnız kaldım, yalnız kalmaya da devam ediyorum. O gün Mecliste adı konmamış bir darbe yaşandı ve sadece medya değil, 28 Şubat medyası değil, her kesimden ama içinden çıktığım -dindar mı diyelim, İslamcı mı diyelim, genel manada Müslüman mı diyelim, muhafazakâr mı diyelim- o kesim tarafından ve de medyası tarafından da yalnızlaştırıldım, yalnız kaldım, yalnızım Sayın Kıyıklık. Hâlâ öyle. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Üçüncü bir sorum, buna bağlı olarak… ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Sen de dâhilsin işin içine. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Hayır, ben hiç sıkıntı duymuyorum. Çok rahat konuşuyorum. ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – “Yalnızım.” dediğine göre siz de dâhilsiniz diyorum. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Ben kendimi ayrı tutmuyorum bu olaylardan. Tabii, bu arada yarası olanlar gocunacaksa ben de gocunulsun diye de soruyorum aslında. ÖZCAN YENİÇERİ (Ankara) – Tabii tabii sor. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Dün ve evvel ki gün burada bazı dinlediğimiz insanlara “Sayın Ecevit‟in o gün -ben bir insan olarak düşündüm, bir baba olarak düşündüm, bir Müslüman olarak düşündüm, bir parlamenter olarak düşündüm. Bir de demokrasiye de gerçekten inanmış bir insan olarak düşündüm- ne pahasına olursa olsun bir kadına haddini bildirmeyi bütün orayı işgal etmiş insanlara bildirmesi, söylemesi ve daha sonra başka sözler de sarf etmesi ve bir bayanın hem de okumuş, yazmış bir bayanın “Ellerimin içi acıyıncaya kadar vurarak bu işi devam ettirdim.” demesi normal mi?” diye sorduğumuz insanlar, olunca dediler ki: “Öyle olmasaydı darbe olacaktı.” Siz hakikaten darbe olacağı için böyle bir duyguyla mı Ecevit‟in bu işi –yorumunuzu soruyorum- yaptığını, yoksa yaptığınız şeyin çok kötü bir iş olduğuna inandığı için mi böyle bir yola girdiğini… Üçüncü olarak da bu sorunun içinde: Yani bütün bunlara rağmen -bizde mesela bir insanı öldürmek bütün âlemi öldürmek gibi kabul edilir, öldürmenin de hiçbir haklı tarafı olmaz- kadına bu şekilde hakaret etmenin, ne olursa olsun, Ecevit‟e böyle bir hak verip vermediğine de inanıyor musunuz? MERVE KAVAKÇI – 2 Mayıs 99 günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde seçilmiş bir vekilin ant içip görevini yapmasının fiziksel anlamda engellenmesi adı konmamış bir darbedir. Adı geçen, bahsi geçen şahsın “Ecevit bunu yapması gerekliydi, darbeyi önledi.” ifadesini, ben, içinde bulunduğu toplumun iç sıkıntısı ile alakalı olduğunu düşünüyorum. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Darbeden daha çok. MERVE KAVAKÇI – O dönemde de o duruşlarını muhafaza ettiler. Şimdi de onu legalize, legitimize etmek adına böyle bir ifade kullanıyorlar diye düşünüyorum. Darbe aslında benim seçilmiş bir vekil olarak engellenmemle zaten oldu Mecliste. Değil bir kadına -cinsiyeti de içine koymayalım- seçilmiş bir vekile, milletin Meclisinde had bildirmeye kalkışmak demokrasiye yapılabilecek en büyük darbedir. Onun için o dilin nasıl bir ton kullandığının aslında çok da büyük bir önemi yok ama bunu bence

Ecevit‟e ve o alkışlayan “Dışarı, dışarı.” diyen DSP‟lilere sormak lazım. Sorunuzun muhatabı onlar. Konuyla alakalı olarak ifadem son olarak şudur: Benim için uhrevi anlamda en yüce mahkemeye konu intikal etmiştir. Başka bir yoruma da girmeyeceğim. FEYZULLAH KIYIKLIK (İstanbul) – Ben yalnız şunu bilmenizi isterim: Bu Meclis bir tek sizle değil, demokratik hayatında –nasıl bir hayatsa onu ben pek anlayamıyorum hâlen- bu tip olaylarla maalesef sizden çok kısa dönem önce de, daha sonra da ve çok daha önceleri de hep muhatap oldu ve Meclistekilerde belki çok iyi birer seyirci oldular. Teşekkür ederim. YAŞAR KARAYEL (Kayseri) – İdris Bey? İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – Ahmet Bey herhâlde bir şey söylüyor. Söyleyecek misiniz? YAŞAR KARAYEL (Kayseri) – Buyurun. AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Hoş geldiniz tekrar Sayın Kavakçı. “Fiilen ve zorla gönderildiğiniz bu çatı altına hoş geldiniz.” diye karşıladı Sayın Başkan. Fiilen ve zorla bu çatı altına gelemeden, gelmeyi beklediği hâlde dört yıla yakındır tutuklu olan milletvekillerimiz de var. Umarım onları da bu çatı altına sizin gibi çağırıp “Hoş geldiniz.” demeyi diliyorum. Onu belirtmek isterim öncelikle. Merak ettiğim bir şey var. Siz Türkiye‟de milletvekili adayı oldunuz, seçileceğiniz garanti olan bir liste sırasından milletvekili adayı oldunuz, seçileceksiniz. Neye ihtiyaç duydunuz da seçimden kırk gün kadar önce Amerikan vatandaşlığına geçtiniz? Yani milletvekili olmak için Türk vatandaşlığı koşulu var biliyorsunuz ve de propaganda yaptığınız bir dönemde. Yani Türkiye‟nin seçim dönemlerinde, Türkiye Cumhuriyeti‟ne bağlılıkla ne kadar önemli sınavlar yaptığını Türk seçmeninin bilip dururken seçimden kırk, kırk beş gün önce Amerikan vatandaşlığına geçmenizin bir alametifarikasını ben anlamış değilim. Onun için sordum. Özür dilerim. Buyurun. MERVE KAVAKÇI – Teşekkür ederim. Bu konuda da maddi bilgi hatasını düzeltmemiz gerekiyor. Onun için ayrıca teşekkür ederim bu konuyu gündeme getirdiğinize. Ben, Amerika Birleşik Devletleri‟ne eğitimimi almak için ailemle her şeyimizi bırakarak gittik, oraya yerleştik. Ben eğitimimi tamamladıktan sonra -kızlarım da küçük yaştaydı ve Türkçeye, buranın örf ve âdetlerine küçük yaşta hakim olsunlar, ileride nerede yaşayacağımız –Doğu‟da veya Batı‟da- belli olmaz düşüncesiyleTürkiye‟ye döndüm. Ancak bu süre zarfı içerisinde Amerikan vatandaşlığını almaya hak kazandım ve bu Ekim 1998‟de olan bir hadise. Yani benim Amerikan vatandaşlığı prosedürümün 1998 yılının Ekim ayında, son kısımları, son resmî çalışmalarının bitme aşaması başlatıldı. Hatırlayacaksınız, 18 Nisan seçimleri erken genel seçimlerdi. Ben Refah Partisinin, arkasından Fazilet Partisinin Kadınlar Komisyonu Dış İlişkiler Başkanıydım. Daha henüz partiyi kadınların milletvekili olarak Mecliste Fazilet Partililerin- temsil edip etmeyecekleri tartışmaları içte, MKYK‟da yoğun bir şekilde daha tartışılmıyordu bile, benim vatandaşlık prosedürlerim başladığı dönemde. Sadece, o sondaki resmî formalite gereği vatandaşlık yemininin yapılması günleri sizin kastettiğiniz o seçim dönemine rastlamakta. Açıkça şöyle ifade edeyim: Şimdi, düşünüyorum da beni sadece Türk vatandaşlığından attırmayan, ABD vatandaşlığından bile atmaya kalkan, attırmaya çalışan zihniyet ki onu beceremedi, Allah‟tan elimde bir ülkenin vatandaşlığı hiç değilse varmış. Çünkü arkasından yapılanların sonucunda da yine ülkemden ayrılarak başka bir yerde yaşama

mecburiyetinde kaldım, buna da şu anda eşimden ayrı kalma bedelini ödemek pahasına bile olsa katlanıyorum, her ay gidip gelmek gibi uluslararası bir evliliği yürütmeye çalışıyorum. Demek istediğim şu: Çifte vatandaşlık konusu, Türkiye Cumhuriyeti tarafından, rejimi tarafından desteklenen, teşvik edilen ve Meclis içerisinde de çifte vatandaşları accomadate eden bir rejime sahip. Bu Mecliste çifte vatandaş olan sadece ben değildim. O formaliteyi, ki bu benim tarafımdan ihmal edilmiş sembolik bir formalitedir, bildirme formalitesi. Benim durumumda, benim statümde olan binlerce da vatandaş vardı ama bu ülkede o, cımbızla seçildi ve benim için kullanıldı. Olay siyasiydi, hukuki bir zemine oturtulmaya çalışıldı. Teşekkür ediyorum. AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Teşekkür ederim. BAŞKAN – Başka… İdris Bey buyurun. Lütfen kısa bir sürede tamamlayın. İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – Sayın Kavakçı tekrar hoş geldiniz. MERVE KAVAKÇI – Müsaadenizle ben bir şey daha ekleyebilir miyim? Çok özür diliyorum. İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – Tabii, estağfurullah. MERVE KAVAKÇI – Yine, bilgi hatasını düzeltmek maksadıyla, bu 28 Şubat medyasına baktığınız zaman, Amerikalı imajı ve son dakikada Amerika‟dan ortalığı karıştırmak için getirilen bir ajan provokatör imajı çizilmeye çalışılıyor. Hâlbuki, ben, yedi sene bu ülkede Refah Partisinde ve Fazilet Partisinde aktif olarak görev yapıp, bir yerde klişe olacak ama tırnaklarıyla o siyasi merdiveni, kadınları belli noktalara getirmeyen siyaset dünyasını -ki siyasetin tamamı kadınlar için zor bir alandırtırmanarak, Partimizin de teveccühüyle bu adaylığa soyundum. Bunu da her zaman bir onur olarak bildim. Yemin konusunda… Amerika‟ya bağlılık yemini ettiğim yönünde tutanaklarınızda bile bulacaksınız ekteki bilgide mevcut- haberler, yayınlar yapıldı. Hâlbuki, orada bir ifade var: “Dininize, örf ve âdetinize aykırı olmadığı sürece…” istisnasını ekleyebiliyorsunuz Amerikan vatandaşlığı yemininde, bunu da eklemiştik ama tabii kimse bunu dikkate almadı. BAŞKAN – İdris Bey buyurun. İDRİS ŞAHİN (Çankırı) – Sayın Kavakçı tekrar hoş geldiniz diyorum. Ben, özellikle bir konuda bir tespit yapmak istiyorum. Bizim 28 Şubat Alt Komisyonu olarak özellikle bu ülkede bir daha darbelerin yaşanmaması adına nelerin yapılması gerektiğini ve darbe öncesi, darbe evresi ve sonrasında hangi gelişmelerin olduğuna dair çok geniş kapsamlı bir araştırma yapıyoruz. Bunun sonucunda da 28 Şubat‟ın devamında en büyük mağdur olanlardan ve tarihe ışık tutacak olan bir aktör olarak da sizi özellikle bu Komisyona davet ettik. Ancak, burada bir hususu da hem sizin beyanlarınızdan hem geçmişte burada dinlemiş olduğumuz tanıkların beyanından da anladığımız üzere, Bahri Zengin ve Turhan Alçelik beylerin size ettiği bir husus var. Yani 28 Şubat kararları, 406 Sayılı Millî Güvenlik Kurulu kararlarının üzerinden çokça uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen -yaklaşık otuz ay geçmesine rağmen- Mecliste sizin başörtüsüyle yemin edecek olmanız da dâhi o günkü şartlarda Silahlı Kuvvetler, Genelkurmay hiçbir şekilde Meclise müdahaleden geri durmamışlar ve bu müdahale edeceklerine yönelik emareleri nasıl ki Refahyol İktidarı kurulamadan önce bir kısım kişiler vasıtasıyla, rahmetli Alparslan Türkeş vasıtasıyla, dönemin Meclis Başkanı Kalemli‟ye iletmişler “Bu hükûmet kurulursa müdahale ederiz.” sözünü söylemişler ise bugün sizin anlatımlarınızdan da şunu anlıyoruz ki, sizin Mecliste başörtüsüyle yemin etmeniz hâlinde mutlak surette bir eylemde bulunacaklarını da o gün dönemin Cumhurbaşkanı vasıtasıyla Partinizin Genel Başkanına iletmişler ve o dönem yine bir beyandan anlaşıldığı üzere, o dönemin

Başbakanı Sayın Ecevit‟e de iletmişler. Bizim için önemli olan tabii ki bunlar, bu ülkede bir daha Silahlı Kuvvetlerin millet iradesine müdahil olmaması. Bu süreçte mağdur olan örnekler olarak da, sizlerin vermiş olduğu bu anlatımlar gelecek kuşaklara çok farklı ışık tutacak. Ama ben iki somut örnek vermek istiyorum: Bir hukukçu olarak, özellikle sizin birlikte şu an itibarıyla çalıştığınız bir meslektaşımızın da ben bu konulara son derece ehil bir insan olduğunu bilerek ifade etmek istiyorum: Burada sizin yokluğunuzda dönemin savcısı Nuh Mete Yüksel, -maalesef siz bile beyanınızda onu başsavcı olarak burada ifade ettiniz o sıfata, bana göre bir hukukçu olarak hak etmediği bir sıfatı burada kullandınız bunu tutanaklardan çıkartılmasını talep ediyorum çünkü o, savcılık yaptı başsavcılık yapmadı- onun bir sözü var, özellikle sizin gözaltına alınmanızla alakalı geldiği süreç içerisinde, böyle bir usul, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu‟nda olmasına rağmen size o hareketi reva olarak gördüğünü ve yaptığını ve yaptığının hâlâ doğru olduğunu bugün itibarıyla da söyleyebiliyor. Ancak sizin Avrupa İnsan Haklı Mahkemesinden almış olduğunuz bir kararla haklarınızı tekrar idari yargıda arayabilecek bir sürecinizin olduğunu paylaşmak isterim. Bir de vatandaşlıktan çıkartılmanız hadisesinde… Yüzlerce örneğine şahit olmuş bir avukat olarak söylüyorum: Kesinlikle sizin 25/a maddesine göre, ikinci vatandaşlığı kazandıktan sonraki süreç içerisinde idarenin, -Nüfus ve Vatandaşlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünün- mutlaka sizi uyarması ve düzeltme işlemi yapması noktasında size ihbarda bulunması gerekirken bu süreci bile yerine getirmeyerek 13 Mayısta başlayan süreci 16 Mayıs gibi kısa bir süre içerisinde gerçekleştirmiştir. Ben bu haklarınızı arayacağınıza inanıyorum ama bizim için önemli olan bu Komisyonda, sizin söylediklerinizle bir kısım konuklarımızın burada ifade ettikleri. 28 Şubat‟ın üzerinden otuz ay geçmiş olmasına rağmen askerin fiili müdahale noktasındaki algısının hiç değişmemiş olması. İnşallah, bundan sonraki süreçte bu verdiğiniz bilgiler ışığı altında sizin yaşadıklarınızı bu ülkede kimse yaşamaz ve bizlerde gelecek kuşaklara çok daha demokratik bir Türkiye bırakırız diyorum. Teşekkür ederim. BAŞKAN – Ben çok teşekkür ediyorum. Toplantıyı kapatmadan önce, konuşmanızın bütünlüğü içerisinde çeşitli yerlerde bizden araştırmamızı istediğiniz bazı hususlar var, bunları not aldım. Fakat, bir sonraki dinlemelerimize ilişkin zaman kaybı nedeniyle burada tek tek tekrar etmeyeceğim ama bunların birçoğu yargısal faaliyet alanına girdiği gibi bir kısmı devlet sırrı kapsamına girmektedir. Ama bunları aşabilecek olan bir soruşturma söz konusudur, 28 Şubat davası devam ediyor. Dün de okuduğumuz kadarıyla siz zaten savcılığa bu yönde ifadeler verdiniz. Bizden araştırılmasını istediğiniz hususların birçoğu dediğim gibi, bir suç ihbarı niteliğinde olup bunların soruşturulma ve kovuşturulmaya girmiş bir davanın içeriğine girmemek bağlamında yani görevimizi yapmadığımızı düşünmenizi istemediğim için hatırlatmak istiyorum. Bunları tek tek yazılı notlar olarak hangi konulara bizim giremeyeceğimizi ama hangi konuları araştırma yetkimiz içerisinde olduğunu İçtüzük çerçevesinde bir kez daha ben hatırlatmak isterim. Yani aynı zamanda mağdur sıfatıyla orada ifade verdiğiniz için bu araştırılmasını istediğiniz hususlar bizim araştırmamıza değil ancak bir yargısal kovuşturmaya söz konusu olabilecek hususlar. Ben bir kez daha tekrar burada sizi ağırlamaktan, paylaştığınız görüşlerinizden ve değerlendirmelerinizden dolayı teşekkür ediyorum ve toplantıyı kapatıyorum. Teşekkürler. Kapanma 16.39 Saati: