AKIL TUTULMASI ve Orhan Koçak’ın kitaba önsözü, Horkheimer ve Frankfurt Enstitüsü’nü konu alan in­ celemesi, okurdan gördüğü ilgiyle beşinci basımına ulaştı. Bir Metis klasiği haline gelen kitap, Frankfurt Enstitüsü’nün ve kurucusu Max Horkheimer’in (1895-1973) temel yapıtlarındandır. Kitap, yazarın ülkesini terk etmek zo­ runda kaldığı İkinci Dünya Savaşı yıllarında, ABD’de, Avru­ pa felsefe geleneğine yabancı Amerikalı okurların düzeyi göz önünde tutularak ve İngilizce olarak yazılmıştır. Belki de bu yüzden, “zorluğuyla” ünlü Frankfurt okulu kuramcılarının en açık, en “kolay” metinlerinden biridir. Horkheimer Akıl Tutulmasında ABD kültürünün egemen felsefesi olan pragmatizmi ve onun temelinde yatan poziti­ vizmi eleştirirken, Batı düşüncesinde Akıl kavramının tarihi­ ni, önce hurafeye ve mitosa karşı mücadelesini, ardından kendisinin de bir hurafeye dönüşmesini tartışmaktadır. Ay­ dınlanmanın mitos içindeki kökenleri ve giderek yeni bir mi­ toloji haline gelişi, insanın doğa üzerindeki egemenliğinin tahripkâr boyutu, Faşizmin Batı Aklının tarihi içindeki yeri, bireyciliğin sonucunda bireyin ölümü, işçi hareketinin im­ kânları ve direnme gücü: Horkheimer’in bir toptan yıkım dö­ neminin getirdiği perspektif açısından gözden geçirdiği temel sorunlar...

Metis Tarih Toplum Felsefe ISBN 975-342-189-3

Metis Yayınlan İpek Sokak 9,80060 Beyoğlu, İstanbul AKIL TUTULMASI Max Horkheimer Orijinal Adı: The Eclipse of Reason © Önsöz, "Horkheimer ve Frankfurt Okulu", Orhan Koçak, 1986 ©Metis Yayınları, 1986 Birinci Basım: Ekim 1986 Dördüncü Basım: Haziran 1998 Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen Kapak Deseni: Selçuk Demirel Kapak Tasarımı: Semih Sökmen Baskı Öncesi Hazırlık: Sedat Ateş Film: Doruk Grafik Kapak ve İç Baskı: Yaylacık Matbaacılık Ltd. Cilt: Sistem Mücellithanesi

ISBN 975-342-189-3

Max Horkheimer AKIL TUTULMASI İngilizce'den Çeviren ve Önsöz: HORKHEİMER VE FRANKFURT OKULU Orhan Koçak METİS YAYINLARI .

İçindekiler önsöz HORKHEİMER VE FRANKFURT OKULU Orhan Koçak 7 ARAÇLAR VE AMAÇLAR 55 ÇATIŞAN REÇETELER 94 DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 119 BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 145 FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 169 .

.

çünkü onu gerçekleştirme fırsatı harcanmıştır. Frankfurt Okulu.HORKHEİMER VE FRANKFURT OKULU "Felsefe. Dünya kapitalizminin bölgesel kayıplar ver­ diği ama yine de bunalımlardan deri değiştirerek.W. yeniden yapılanarak. güçlenerek çıktığı bir çağdır bu. Felsefenin dünyayı yalnız yorumlamakla yetindiği ve gerçeklik karşısında boyun eğerek kendi kendini sakatladığı yargısı. tezine kederli bir gönderme yaparken. T. . s. New York 1973. 3. Rus devriminin etkisiyle Marksizm'e yönelen genç Alman aydınlarından biridir. Kendisiyle birlikte emek-sermaye ilişkilerini. şimdi bir kez daha anlamak gerekiyor onu. Adorno. devrimci teoriyi de dönüştürerek. an­ cak aklın yeni bir teslimiyetçiliği anlamına gelir"1. Frankfurt Okulu'nun kendi yazgısını da özetler gibidir. ama rekabetçi kapitalizm örgütlü tekelci kapitalizme dönüşmüştür. gerçekten can çekişmekte olan eski liberal kapitalizmle birlikte silinip gittiği bir çağ. Dünya değişmemiş.Adorno. bugün. I. Max Horkheimer'in çalışma arkadaşı ve Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nün ikinci yöneticisi T. Arjantin'de servet yapmış liberal bir tahıl tüccarının oğlu olan Weil. Negative Dialectics. işçi hareketini. 1830'ların Sol Hegelcileri'nin "felsefeyi gerçekleştirme" çağrılarına ve Marx'in Feuer­ bach üzerine 11. burada.W. Sosyalist ekonominin kuruluş sorunlarıyla ilgili 1. dünyayı değiştirme çabaları yenik düştü. Dünya Savaşı'yla açılıp Soğuk Savaş'la kapa­ nan bir çağın ürünüdür. gününü doldurmuş olduğu düşünülen felsefe bugün hâlâ yaşamaktadır. bir zamanlar işlevini yitirmiş.Adorno'nun 1966'da yayımlanan Ne­ gatif Diyalektik'i bu sözlerle başlar. dünyayı dönüştürme çabasının yenik düştüğü bir dönemde. "Can çekişen kapitalizm" teorilerinin. * * * Frankfurt projesi Felix Weil adlı solcu bir doktora öğrencisiyle başlar.

Marksist ik­ tisatçı Henryk Grossmann. Projenin amacı. Araştırma konuları arasında işçi hareketinin ve o yıllarda güçlenmekte olan anti-semitizmin tarihi ola­ caktır. Bunların ilki. Bolşevik Partisi içindeki çeşitli muhalefet temsilcileriyle görüşür. Bu süre içinde Mosko­ va'da henüz temizliğe hedef olmamış Riazanov'un yönetimindeki Marx-Engels Enstitüsü’yle bağlantı kurulur. okul dışında. Burada. Grünberg. "Marksizm içindeki çeşitli akımlara bir tartışma imkânı vererek 'doğru' ya da 'saf bir Marksizm'e ulaşmak"tır2. Kurumun müdürlüğüne Viyana Üniversitesi'nden hukuk ve ikti­ sat hocası Carl Grünberg getirilir ve böylece bir Alman Üniversitesi'ne tarihte ilk kez bir Marksist girmiş olur. Franz Borkenau gibi isimlerin yanında.8 AKIL TUTULMASI bir tez yazmış ve tez. . Weil. üniversite bünyesi içinde yarı özerk bir araş­ tırma kurumu düşüncesine ikna eder. "Grünberg Arşivleri" diye anılan bir dergi çıkarmaktadır. 1922'de toplanan "Birinci Marksist Çalışma Haftası" olur. The Dialectical Imagination. güncel iktisat ve işçi hareketi tari­ hidir. Wittfogel. İkinci bir seminer yapılmaz. "Arşiv" Enstitü'nün der­ gisi olarak yayımlanmaya başlar. partisiz ama ortodoks Marksizm'e bağlı bir teorisyendir ve uzunca bir süredir. Martin Jay. Alman KP'sinden Kari Korsch. babasının imkânlarını çeşitli radikal girişimlerde kullanmak istemektedir. Pollock 1927'de sosyalist ekonominin işleyişini "yerinde incelemek" için Riazanov'un davetiyle Moskova'ya gider. Pollock ve yeni felsefe doçenti olmuş Max Horkheimer de bulunmaktadır. Weil'in deyişiyle. Enstitü'nün maaşlı üyeleri arasında Sorge. babasını ve Frankfurt Üniversitesi yönetimini. Grünberg. Enstitü'yü o yıllarda sertleşmeye başlayan sol-içi tartışmaların uzağında tutmaya çalışmaktadır. s. Ama Weil. asıl çalışma alanı ekonomi politik. Enstitü dergisinde bu yıllarda Korsch'un Marksizm ve Felsefe”si ile Lukâcs'ın "Moses Hess ve İdealist Diyalek­ tiğin Sorunları" yazısı gibi felsefi metinlere yer verilmekle birlikte. Döndüğünde yazdığı 2. Kari Wittfogel ve geleceğin ünlü Sovyet casusu Richard Sorge'nin yanı sıra. Alman KP'sinin teorisyenlerinden Karl Korsch tarafından yayımlanmıştır. 5. Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nün 1923'te kurulmasıyla birlikte. Boston 1973. Frankfurt Okulu'nun gelecekteki idari müdürü Friedrich Pollock da vardır. Riazanov'un aracılığıyla. Bir semi­ nerler dizisinin ilki olarak tasarlanan bu toplantıya katılanlar arasında Macar KP’sinden György Lukács.

Daha sonra Fichte bireyle toplum ara­ sındaki uzaklığa dikkati çekmiş ama sorunun çözülme imkânı ancak Hegel’in tarihsel diyalektiğiyle belirmiştir. Horkheimer. "herşeyden önce.g. ekonomi."3 Grünberg 1929'da emekliye ayrılır... Horkheimer'in o yıllarda yazdığı Nietzsche tarzı özdeyiş ve notlardan oluşan Alacakaranlık adlı kitabındaki şu pasaj. a. Pollock'un duygularını da dile getiriyor olmalıdır: "Emperyalist dünyanın an­ lamsız adaletsizlik ve zalimliğini görebilen kişi. . Bununla birlikte. s. Horkheimer. Konusu da. Sovyet toplumu üzerine yargılardan sanki kasıtlı olarak kaçınmış ve kendini Sovyet planlamasının teknik sorunlarıyla sınırla­ mıştır. ekonomi ve din gibi toplumsal varlık biçimlerini bireysel özne üzerin­ de temellendirmeye çalışmıştır. bir hoşnutsuzluğu gizleyen bu abartılmış nesnellik­ ten hoşlanmaz.. Enstitü'nün çalışmalarına farklı bir yön vermeye kararlı olduğunu "Toplumsal Felsefenin Bugünkü Durumu ve Bir Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nün Görevleri" başlıklı açılış konuşmasında ortaya koyar. Introduclion to Critical Theory: Horkheimer to Habermas. Toplumsal felsefe. Toplumsal felsefe. bu çabanın hâlâ sürüp sürmediğini soracaktır. maddeyi tin içinde eritmekten kaçınamamıştır. geriye miras olarak.y. din. Pollock da idari müdür olur. Hegel. David Held.ÖNSÖZ 9 metinde. tikel ile genel. Aktaran Jay. yüreği çarparak. devlet. ancak in­ sanların toplumsal hayatıyla bağıntılı olarak anlaşılabilecek olgulardır: devlet. bir proje olarak Kant'la başlamıştır. Rusya'da olup biten­ leri. akademik açıdan en kıdemli üye olan Horkheimer onun yerine atanır. o zaman da umudunu kesmeyecektir: tıpkı bir kanser kurbanının kanser tedavisiyle ilgili her türlü habere sarılması gibi. Lon­ dra 1980.. bu adaletsizliğin üstesinden gelmek için girişilmiş acılı ama ileri­ ci bir çaba olarak görecek ya da en azından. Horkheimer'e göre. ya da parça ile bütün arasında bir dolayım kurmaya çalışmış ama o da sonun­ da parçayı bütün içinde. in­ sanların durumunu "tekil bireyler olarak değil. Enstitü'nün gündemini de tanımlar. 19-20. hukuk. Kant. s. kısaca insanlığın bütün maddi ve tinsel kültürü"4. Eğer görüntüler bu soruya olumsuz bir cevap veriyorsa. Ertesi yıl. 4. bu diyalektik dolayım düşünce­ 3. Alman idealizminin gelişimi içinde toplumsal felsefenin kısa tarihçesini verirken. Grünberg. 412. Akt. bir topluluğun parçaları olarak yorumlama" çabasıdır.

96. felsefi sorunların somutlaştırıl­ masını ve her türlü somut çalışmada da bütünün sürekli göz önünde tu­ tulmasını sağlamak olarak anlaşılmalıdır."5 Ama ampirik varoluşu bütün bütüne terkederek Ruh ya da Kavim gibi hayali tasarımlara kaçan akıl-dışıcı eğilimler bu "yeni anlam"ı vermekten ya da söz konusu özlemin ortaya çıkma ne­ denlerini kavramaktan acizdirler. Horkheimer. bu liberal yanılsama noktasında da durmamış. adetler. sanayinin ve insanlığın başarısının gerçekte sömürünün azgınlaşması anlamına gel­ diği görülmüştür. teknik. . sanat ve din değil. bilimin felsefeden bağımsız­ laşması anlamına gelmemeli. Hegel'in önerdiği türden bir felsefi do­ layıma duyulan ihtiyaç ortadan kalkmıştır. toplumsal felsefe ihtiyacı yeniden gün­ deme gelmiştir. The Marxian Legacy. moda. Kantçı bireyciliğin yeniden canlan­ dırılması da mümkün değildir. Dick Howard. herhangi bir kav­ ramsal aracılığa gerek duymadan. umutsuz bireyi anlamlı bütünlükler içine yerleştirme yönünde gösterilen felsefi ve dinsel çabaların bir parçası ola­ rak görünmektedir. Horkheimer'e göre. istenen sonuçlan vermektedir. birbirleriyle barışma. teknolojinin ve sa­ nayinin gelişmesiyle birlikte. New York 1977. Ampirik çalışma gereklidir. yaşama 5. Ama Hegelci uzlaşma umu­ du. Ne var ki tarih. Toplumsal felsefe. Geriye. eğlenme-dinlenme biçimleri. spor.10 AKIL TUTULMASI sini bırakmıştır: bu. Horkheimer’in bu ilk resmi aka­ demik konuşmada adını koymaktan kaçındığı Marksizm kalmaktadır. bir Schopenhauer. bu ihtiyacın semptom­ larıdır: "Bugün toplumsal felsefe. konuşmasında. insani açıdan anlamsız bir toplum düzeninin zorunlu sonucu ola­ rak kutlayabilmiştir. hukuk. Ve bireyle toplum arasındaki çelişkinin aşılma­ mış olduğunun görülmesiyle. ama bu. uzlaşma umududur. Max Scheler. Konuşmasının sonunda Horkheimer. s. bireysel mutluluk arayışları içinde kısılıp kalmış hayata yeni bir anlam verilmesi özlemiyle karşı karşı­ yadır. kötümserliğin zafe­ rini. tersine. birbirlerinin yerine geçmeden. Marksizm'in ekonomist yorumuna ve her türlü ampirik araştırmayı dışlayan dogmatizme karşı olduğunu belli eder. Bilimin. Enstitü'nün uğraşacağı konuları daha açık olarak belirtir: "toplumun ekonomik hayatı ile bireyin psikolojik gelişimi ve dar an­ lamıyla kültürel değişmeler arasındaki karşılıklı ilişkiler (burada kül­ türden anlaşılan. tarihsel gelişimle birlikte çökmüştür. sadece bilimin tinsel içeriği. Bu durumda. kamuoyu. Nikolai Hartman ve Heidegger gibi varlık ve varoluş filozofları. parça ile bütünün.

1936'da yardımcı üye olan Walter Benjamin de. Adorno ve Marcuse'nin ürünüdür. Frankfurt Okulu'nun "negatif diyalek­ tiğinin" oluşmasına katkıda bulunur. Rosa Luxemburg'un başının taşla ezildiği bu dönemde. Ama Lukacs'tan farklı ola­ rak. bu üç süreç arasındaki ilişkinin incelenmesiyle "tikel varoluş ile tümel akıl. aktif bir siyasal deneyi olmamıştır. felsefe öğrenimi görmüş. araştır­ maların ağırlığı da "altyapı"dan "üstyapı"ya. a. Adorno da kısa bir süre sonra Enstitü'ye girer.ÖNSÖZ 11 tarzı v. 98. Bu yıllarda en çok etkilendiği Marksist önder de Rosa Luxemburg'dur. Howard. psikanalizle ilgilenmiş ve 1927'de kendi­ si de analizden geçmiştir. Bunlar arasında en etkili olanlar. Sadece üçü aktif 6. yeni Müdür'ün kişiliğinin de payı vardır. Hepsi Yahudidir bu Orta Avrupalı aydınların. Horkheimer'le birlikte Enstitü'de yeni bir kadro oluşur. en çok da Horkheimer.y. 1918 Alman devrimci ayaklanmasından hemen sonra başlayan karşı-devrimci saldırı günleridir. Edebiyatla uğraşmış (yayımlanmamış iki roman). olgulardır)"6. daha doğrusu bu ikisi arasındaki ilişkiye kaymıştır. üniversiteden arkadaşı olan Pollock'la birlikte. 1934'te Enstitü'nün ABD’ye göç etmesinden sonra bu kadroya iki siyasal bilimci katılacaktır: Otto Kirchheimer ve Franz Neumann. Enstitü yönetiminin değişmesiyle. Hepsi de sosyalistlik­ lerini hoşgörüyle karşılayan liberal ailelerin çocuklarıdır. Frankfurt Okulu ya da "Eleştirel Teori" olarak bilinen düşünceler toplamı. s. psikanalist Erich Fromm. gerçeklik ve düşünce. hayat ve tin arasındaki ilişkiler" sorununun da bilimsel bir temele oturtulabileceğini belirtir.g. ailelerinin görece müreffeh hayatı. Kant üzerine bir doktora tezi yazmıştır. Alman devrimcilerini beyaz terörün elinden kurtar­ mak ve evlerde saklamak için çalışır.b. Adorno üzerindeki etkisiyle. böyle bir deneye en çok yak­ laştığı dönem. Felsefe ve insan bilimleri alanlarında Marx ve Engels'den sonra gelen sosyalist aydınlar arasında eşine sadece Lukacs'ta rastlanan bir "tebahhür" sahibidir. felsefeci Herbert Marcuse. . Horkheimer 1895'te varlıklı bir Yahudi ailenin içinde doğmuş. Horkheimer. Bu kaymada. bu kadronun. Horkheimer. edebiyat sosyolojisi alanında çalışan Leo Löwenthal ve iktisatçı Pollock'tur. baba mesleği ticaretten uzak kalarak akademikkültürel çalışmalara dalma imkânı vermiştir hepsine. Heidegger'in eski asistanı..

Naziler'in ciddi bir tehdit haline gelişiyle. çeşitli bilimlerin yöntemlerini bugünün toplumunun çelişkilerine uygulamaktan ve böylece toplumsal hayatın işleyişi ve değişmesi açısından önemli olan bir kavramsallaşmaya ulaşmaktan alıkoyamaz bizi. Howard."7 Horkheimer.g. Enstitü’nün politikayla ilişkisini. Marcuse ise denizci olarak katıldığı I. Dünya Savaşı sırasında Sosyal Demokrasi'nin en sol (Enternasyonalist Sosyalistler) hizbine üye olmuş. "toplumsal araştırmanın.. Hem düşüncenin bir toplum­ sal ürün olduğunu bilmek.12 AKIL TUTULMASI politikaya girmiştir: Kirchheimer ile Neumann Alman Sosyal Demok­ rat Partisi'nin sol kanadına bağlıdır. . Bilim. Çoğunun yanlış olduğu da görülebilecektir ilerde. Yine de teorik çalışmanın uymak zorunda olduğu işlemler. Frankfurt Okulu'nun çalışmalarını eleştirel bir enerjiyle besleyecektir. üyelerin çoğu hakkında tutuklama kararı çıkar. Enstitü'nün çalışmalarını belirleyecek perspektifin toplumsal değişme olduğunu söylemektedir. Ama hemen ardından. 1932'de Okul'un yeni yayın organı Zeitschrift für Sozialforschung'un (Toplumsal Araştırma Dergisi) ilk sayısına yazdığı önsözde şöyle açıklar: "Dergide yayımlanan yazılar çoğu zaman hipotetik bir nitelik taşıyacaktır.. Horkheimer’in "Tarih ve Psikoloji" ve "Bilim ve Bu­ nalım Üzerine Notlar" adlı iki yazısının yanında. 1932'de. İlk sayıda. "devlete düşman eğilimler beslediği" gerekçesiyle Enstitü'yü kapatır. 1933'te Hitler. Lowenthal'in edebiyat sosyolojisinin görevlerine değinen bir yazısı. Ama bu 7. politikadan farklı olduğunu" ekleyecektir. Adorno'nun müzik sosyolojisi üzerine bir denemesi ve Fromm'un Marksizm-psikanaliz ilişkisi üzerine bir incelemesi yer alır. Horkheimer'e göre. Enstitü'nün Pa­ ris'te bir şubesi açılır. 99. Sosyal Demokrasi'nin karşı devrimi destek­ lemesi üzerine politikadan uzaklaşmıştır. pratiğin değişen koşullan içinde aklın hakemliğine dayanmak — bu görünüşteki çelişki. Horkheimer. Okul'un mal varlığı da Hollanda'ya aktarılır. gergin bir zemberek gibi.. tarihsel olarak koşullanmıştır ve toplumsal sonuçlarından bağımsız ola­ rak kendi başına bir amaç da değildir. s. bilimsel ölçütlere uyma yükümlülüğüyle. ama böyle bir bek­ lenti. Henryk Grossmann'ın Marx'ta kapitalizmin çöküşü sorunu üzerine bir yazısı. 1918 devrimi sırasında asker konseyine seçilmiş. ölçütler vardır.y. hem de doğruluğun görece olmadığını sa­ vunmak. a.

Horkheimer ve Pollock 1958'de emekli olurlar. 1960'ların ortalarında başlayan öğrenci radikalizmi. Fransız yönetiminin Alman mültecilerine fazla yardım etmeyeceği anlaşılınca. Bu son kitap. Neumann. 1950'de En­ stitü’nün ortak çalışması olan Önyargı Üzerine Araştırmalar'ın Adorno yönetiminde hazırlanmış ilk cildi Otoriter Kişilik yayımlanır. Batı Alman hükümetinin çağrısı üzerine Frankfurt'a dönerler. Frankfurt Okulu'nun uzun bir süredir unutulmuş yapıtlarını yeniden gün ışığına çıkarır. Dergi. Nazi ekono­ misinin hâlâ tekelci kapitalizmin bunalımlarına gebe olduğunu savun­ duğu Behemoth başlıklı dev boyutlu kitabıyla cevap verir. ABD’deki New Deal ekonomisi ve Sovyet ekonomisi üzerine önemli bir tartışma yer alır. Burada Columbia Üniversitesi'nde Robert Maclver gibi o dönemde radikal olan öğretim üyeleri. Dışişleri Bakanlığı'nın Almanya istihbarat dairesinde çalışmaya başlar (bu. 1955'te Adorno da profesörlüğe yüksel­ tilerek Enstitü yöneticiliğine getirilir. Studies in Philosophy and Social Science (Felsefe ve Sosyal Bilim İncelemeleri) adıyla hem İngilizce hem de Almanca olarak yayımlanır. Pollock’un bu üç siste­ min de yeni bir "otoriter düzen"in biçimsel farklılıklarla ayrılan örnekleri olduğunu ileri sürdüğü iki yazısına. birçoklarına göre Frankfurt Okulu’nun başyapıtı. Bu tarihte ABD'nin savaşa girmesi ve radikal girişimlerin kısıtlanmasıyla birlikte Frankfurtçular da dağılırlar. Aynı dönemde Pollock ile Neumann arasında Faşizm. bir "CIA ajanı" olarak suçlanmasına yol açacaktır). Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nün yeniden kurulmasını sağlarlar. bazılarına göre de iki yazarın Schopenhauer tarzı neo-romantik bir kötümserliğe sapışlarının başlangıcıdır.ÖNSÖZ 13 arada Horkheimer ve arkadaşları da Paris'e geçmişlerdir. Enstitü'ye öğrenci hareketinden gelen gençler . 1941'e kadar. 1935'ten itibaren Frankfurtçular ABD'ye geçerler. Pollock ve Adorno. Yine de oldukça verimli bir dönemdir bu. ilerde. Marcuse. 1950'lerin başında Horkheimer. 1940'larda da Neumann ve Kirchheimer uzaklaşır. Horkheimer müdürlüğün yanı sıra iki yıl için üniversi­ tenin rektörlüğünü de üstlenir. Horkheimer Akıl Tutulması'nı ve Adorno ile birlikte Aydınlanmanın Diyalektiği'ni bu yıllar­ da yazmıştır. Marcuse. Fromm zaten 1930’ların sonunda gruptan kopmuştur. 1953'te Enstitü yeni­ den kurulur. Neumann. Lowenthal ve Kirchheimer ABD'de kalmışlardır. yine birçoklarına göre Okul'un anti-Marksizm'inin en açık delili.

anlık özgürlüğünü git­ tikçe artan tehditlere karşı savunmak. Teknolojinin kusursuzlaşması. toplumun dinamiğini anlamak için hâlâ vaz­ geçilmez olmakla birlikte. Ne var ki. Bu koşullarda. Ancak. belli sınırlar içinde. doğruluk adına zorunlu görünüyor bana.. Horkheimer. kendi gizil gücünü geliştirebiliyordu. genellikle ötekinin azalışı anlamına gelmiştir. 1968 Nisanı'nda. Bireyin sınırlı. ne kadar çabalarsa çabalasın. Günümüzün gençliğini harekete geçiren dürtülerin bir kısmını ben de paylaşıyorum: daha iyi bir hayat ve adil bir toplum is­ teklerini. Bütün kusurlarına karşın. ulusların iç gelişmelerini ve dış ilişkilerini açıklayamamaktadır. aslında güçsüz olan düşman­ larının işine yarayan.. Yine de. onları güçlendiren şiddetle. bildiğini dile getirmek ve belki böylece yeni bir terörden kaçınabilmek. nüfus artışı — bütün bunlar top­ lumu daha sıkı örgütlenmeye itmektedir. Yaşadığımız çağ. belli sınırlar içinde. toplum değiştikçe.. bugün bu özgürlüğe soyut eleştiriler yönelt­ mekten ya da umutsuz eylemlerle onu tehlikeye atmaktan çok daha acil bir görevdir. korumak ve mümkün olduğu yerlerde de genişletmek. alışveriş ve iletişimin genelleşmesi. ABD'de Löwenthal eski militan çizgisini sürdürür ve Marcuse. sarsak bir demokrasi bile bugün bir devrimin kaçınılmaz sonu­ cu olacak bir diktatörlükten iyidir — bunu açıkça söylemek.. Liberalizmde vatandaş.14 AKIL TUTULMASI katılır. sözüm ona özgür dünyayı kendi kav­ . Özgürlük ve adalet talep­ lerinin anlamı da bu imkâna herkesin sahip olması isteğiydi.... Ayrılığı­ mız. Öğrenciler de Frankfurt Üniversitesi'nde düzenledikleri bir gösteriyle Frankfurtçular'ı yuhalar­ lar. İran Şahı'nın Almanya'yı ziyareti sırasında çıkan kanlı çatışmada öğrencilere açıkça cephe alır. kendisi belirleyebiliyordu. Horkheimer ile Adorno öğrenci radikalizmine çok mesafeli bir tutum alırlar. karşı koymayı umduğu gelişmenin bir parçası ha­ line gelmektedir. Muhalefet de. kendi yazgısını. bugünkü düzene ayak uydurmak istemeyişlerini. öğrenci hareketi hakkındaki görüşlerini dile getirirken değişen siyasal tavrını da ortaya koyar Horkheimer: "Marx ve Engels'in öğretisi.. özgürlük ve adaletten birinin artışı. bireyin göreli özerkliğinin son kırıntılarını da yok etme eğilimindedir. Yeni Sol'un en önemli temsilcilerinden biri haline gelirken. bugün hâlâ gerçekten yaşayan bir insanın hakkıdır. eski yazılarının toplandığı Eleştirel Teori başlıklı derlemeye yazdığı önsözde. gençlerin uyguladığı şiddetle ilgilidir.

69.ÖNSÖZ 15 ramıyla (özgürlük kavramıyla . Ahmet Hamdi Tanpınar. Başlangıç ve son. 1979'a kadar yazmaya. kendi başına. G. Pol Pot’la yargıla­ yanlar çoğalıyor. nokta. New York 1967.Hegel. devletlerin kayıtlarına böyle geçmiş olmalıdır Horkheimer. aramaya devam eder. okullar. siyasi akımlar ve top­ lumsal hareketler için de geçerlidir. Karşı olduğu sistem­ lerin. eleştirel bir Marksizm'den Soğuk Savaş ideologluğuna. gelişmesi de vardır. eleştirel teorinin de bir parçası olduğu kültürün yok edilmesi anlamına gelir. hem içte hem dıştaki adaletsizliğine karşın. Critical Theary. Barındırdığı tehlike­ li gizilgüce karşın.. bu adanın şiddet egemenliği okyanusunda yok edilmesi. Fenomenoloji'nin önsözünde.F. cansız bir tümeldir. . özgür dünya şu anda hâlâ uzay ve zaman içinde bir adadır. Adorno ölür. New York 1982. Hedef. Marx'i Gulag'la. "doğrusu 8. ABD'deki Lowenthal'dir.W. Louis Al­ thusser.) yargılamak. Marx'ı da Gulag'la değerlendirmeye benzer. Bugün de olabilir."8 Özgür dünya. sadece varılmak istenen hedeften iba­ ret değildir: konunun işlenmesi. "(Felsefe yapıtının) asıl konusu. 9. Ama geçmişte Gulag'ı Marksist açıdan yargılayanlar vardı. Bolşevikler'in 1920'lerdeki politikasını tartışırken.ç. bir felsefe çalışmasında sonuçla o sonuca varmak için geçilen yol arasındaki ilişkiyi tartışır. teleolojik bir yorumdan kaçınmak koşuluyla. Ama bu. konuşmaya. 1973'te de Horkheimer’in kendisi ölür. ama yine de onu Stalinist ya da Hitlerci Faşizme karşı savunmak her düşünen insanın hakkı ve görevidir. yalnız tek yapıt için değil. Alman Spartakistleri'ne yardımla ve "emperyalist dünyanın anlamsız zulmüne" karşı isyanla başlayan siyasal/düşünsel kariyerini böyle noktalar Horkheimer. ona karşı eleştirel bir tutum almak. sadece elde edilen sonuçtan ibaret değildir: sonuçla birlikte ona varma süreci de vardır."9 Bu düşünceler. "firari hakikatlerden söz eder. s. Ertesi yıl. s. The Phenomenology of the Mind. Çıplak sonuç da. Bugün Enstitü'nün sağ ka­ lan tek eski kuşak temsilcisi. yönlendirici eğiliminden uzak düşmüş cesedi. vii-ix. Marcuse.. Hegel.. *** Bu önsöz burada bitebilirdi.n. Max Horkheimer. Somut bütünlük. sistemin cesedidir sadece. 1969'da. Partidışı..

y. tözünün za­ mana bağlı olmasından ötürü. Adorno. felsefenin sadece başlangıç ve sonlardan dem vurmasından. keyfiliğe düşme tehlikesine karşı hiçbir güvencesi yoktur. eski devrimlerin tarihinden gördük. kendi doğrularından uzak düşmüş yanlışlardır bunlar.. havada asılı kalmış. özneyi de içine alan nes­ nedir: yanlış hayat. Walter Benjamin de Alman yazar Gottfried Keller'in "doğru bizden kaçıp gidemez" sözünü kıyasıya eleştirir. Bir zamanlar dogmaları altetmek için kullanılan bu ilke. 34-35. bir doğru. Açık düşüncenin. yitip gitmek pahasına hareket eden. yine bir sağırın bulunduğu yan odaya geçer ve "ihtiyar. doğrunun "kırılabilirliğine. bir aczin kabullenilmesi olarak yorum­ lanabilir. Pamuk ipliğiyle. öbür odada bekleyen ihtiyara götürür. yan odadan lazımlığı almasını ister. yatağının altından lazımlığı alır. Üçüncü sağır. O zaman. bugün her türlü beklenmedik olaya karşı bizi koruyacak bir bilginin sosyal sigortası olmuştur. eninde sonunda bir totolojiye dönüşür. Genç sağır.g. Aydınlanma'nın. a. bahçeye çıkmak için paltoyu istiyor" der... "yanlış bir hayat doğru yaşanamaz" der. Felsefe. Tarihsel doğru. Adorno.. kırılabilecek birşeye benzer. başına hiçbir şey gelme­ yeceği için kısırlığa.... Dinlerin. hareketin kendisinden ve iz­ lediği yoldan hiç söz etmemesinden yakınırken.. . değişme ve değiştirme hakkını saklı tutan açık bir felsefeyi savunduğu da söylenebilir. Adorno. Metafızikçilerin geveleyip durdukları o uçuruma — kaypak sofizmin uçurumu değil. Bu söz. s. sağa sola savrulan. kesinlik kavramının işlevinin tersine döndüğünü görüyoruz. düşüncelerle gerçeğin 10. Ama "aciz" olan sadece özne değil. Gördük. kendi kesinlik ilkesi gereğince. doğrunun yitirilemeyeceği avunusunu bir yana bırakmalıdır. daha yaşlı olanı ötekinden.16 AKIL TUTULMASI olmayan yanlışlar" deyimini kullanır. Öyle ya. dolambaçlı serüvenini yanlışlara karışarak da tamamlayabiliyor. Felsefede. Minima Moralia'da. nevrotik bir güvenlik ihtiyacının son sığınaklarından biri olmalı. deliliğin uçurumudur bu— atlayamayan bir doğru. incinebilirliğine" dikkat çeker: "Doğru. kesinlik tutkusu."10 Eski doğrulara pamuk ipliğiyle bile bağlı olmadığımız bir dünyada.. Negatif Diyalektik 'te. Bir de düşkünler evi düşünülebilir: bir odasında iki sağır oturmaktadır. evde kalmaya mahkûm doğruların güvenliği içinde soyutlaşmaktansa. Adorno'nun. itiraz edilemeyecek bir şeyin başına hiçbir şey gelmez.

bir dönem veya bir tür olarak insanlık için geçerli olduğunu ama nesnel doğruluktan yoksun olduğunu kabul etmek — önümüzdeki seçenekler sadece bunlar mı? Burjuva düşüncesi diyalektik yöntemi geliştirirken. Horkheimer'in "sözüm ona özgür dünyası" da içinde olmak üzere her türlü gerçekleşmiş özgürlüğü aşacağını."11 Geçmişin doğruları bugünün yanlışlarına dönüşürken geride belli belirsiz bir kımıltı kalır. 413-414. Sol’un yenilgisini izleyen karanlık dönemden sonra neo-liberalizmin güçlen­ mesi şaşırtıcı da değildir. Bizi uğraştırmaya devam eder. Ama dikkat: Horkheimer ö yazıda. bütün Almanlıkları'na karşın. New York 1978. The Essential Frankfurt School Reader. Horkheimer. yani bir kişi. . Şimdi. sürtüşmesinden doğar. kısmi ve koşullu doğruların bir süzgeçte elenmesi ve saf bilgiye varılması anlamına gelmez. Horkheimer'in teorik enkazı içinde kımıldamaya devam eden adalet ve özgürlük isteğini farketmemiş olabilirler mi? Bu isteğin. der: Andrew Arato ve Eike Gebhardt. kendisiyle aynı çıkış noktasını paylaşan. oluşan doğrunun hep kaçan. ama bu.. ya da her teorinin sadece 'öznel' olduğunu. sakatlanmış. göreceleştireceğini ve somut özgürlüğün gerçekleşmesinin 11. "hür dünya" ile ilgili sonuçlarını hemen kabul edebilecek fazlaca gönüllü yandaşlarla değil. "On the Problem of Truth". bir sürtüşmeden çıkan gıcırtı. erksizleşmiş bir doğruluk hayaletidir bu. bu in­ sanlar. bu çatışkıyı aşma yönünde en iddialı adımını atmıştır. olumsuzlanmış her görüş bilginin iler­ leme sürecinde bir doğruluk ânı olarak korunur. s. Tarihin treninden düşmüş. somut içeriklerin koşullu ve bağımlı olduğu kabul edilir ve her türlü 'nihai' doğru kesin olarak 'olumsuzlanır'. Ve sezeriz: dayanıklılığını yenilgisinden almıştır.. Horkheimer. hep bizi çağıran atonal sesidir. ** * Horkheimer’in bireysel özgürlüklerle. eski bir yazısında doğruluk sorununu tartışırken şunu sorar: "Dinsel ve idealist felsefe okurlarının öne sürdüğü gibi nihai bir doğruyu kabullenmek.. Diyalektikte.. düşünce­ sinin gelişim sürecini şöyle ya da böyle izlemiş olan ama vardığı nok­ tayı kabul etmek istemeyen militanlarla konuşuyordu. yaşadığımız ülkede çok yandaş bulur bugün. bir grup.ÖNSÖZ 17 çarpışmasından. liberalizmle ve "hür dünya" ile ilgili sözleri.

Üçü de Avrupa uygarlığının I. birbir­ lerinden bağımsız olarak. 1891 Erfurt Programı'ndan beri. Marksizm'in Kautskyci/Plehanovcu yorumu­ na karşı diyalektiğin Hegel'deki köklerini ve teori-pratik birliğini öne çıkaran bir Marx yorumu öneriyorlardı. "Ortodoks Marksizm" denilen Kautsky/Plehanov yorumunda. Avrupa'nın yazgısını değiştirecekmiş gibi duran işçi konseyleri. Gramsci. Fransız devriminden miras kalan ama kapitalizmde bir türlü gerçekleş­ meyen adalet ve eşitlik gibi ahlaki ideallerin uygulamaya konul- . evrensel kültürün yadsınması ve kurtarılması olarak da görüyorlardı. Torino işçi konseylerinin başlıca teorisyeniydi. Öte yandan. 1919 devriminde kurulan kısa süreli Macar Sovyet Cumhuriyeti'nin Kültür Bakanı'ydı. Sos­ yalist devrimi. Bu ekonomist anlayışa tepki olarak doğan Bernstein revizyonunda ise. Savaştan önceki Sosyal Demokrasi. Savaşın yıkıntıları içinde doğan ve bir an. hatta bir sosyal devrim teorisi olmanın da ötesinde. Marksizm'i kaba bir sosyal Darwinizm'e indirgeyen II. Lukacs. Gramsci. Marksizm üçü için de bir ekonomi politik eleştirici ol­ manın ötesinde. sosyalizm. Enternasyonal liderlerine karşı sert bir pole­ mik içinde geliştirdiler. kapitalizmin nesnel hareket yasalarının tarihsel olarak zo­ runlu sonucuydu ve mülkiyet sisteminin değişmesiyle bütün toplum­ sal/kültürel sorunlar kendiliğinden çözülmüş olacaktı. kendi teorilerini. Dünya Savaşı'ndan önceki çıkmazıyla didişirken sosyalizme geçmişlerdi. Lukacs. Üçü de 1919-1920 yıllarında çeşitli konsey hareketleriyle bağlantı içinde olmuştu. 1918 devriminden sonra işçi konseylerinin başlattığı sosyali­ zasyon projesi içinde yer almış. 1923'te Thuringia eyaletinde kurulan Sosyal Demokrat/Komünist hükümete KP temsilcisi olarak girmişti. bugün daha çok "Batı Marksizmi" olarak adlandırılan Hegelci Marksizm'e gelişme ortamı sağlamıştır. görünüşte birbirine karşıt iki bakış açısına indirgemişti sos­ yalizmi. I. Bu yüzden. sosyalizm. bir kültürel kurtuluş hareketiydi. Dünya Savaşı'nı izleyen Hegelci Marksizm'in mirasçısıdır. kısa bir an. bu üç kişi. Korsch. Korsch — 1920'lerin başında.18 AKIL TUTULMASI de sonuçta buna bağlı olduğunu bilmiyor olabilirler mi? ♦ ♦♦ Frankfurt Okulu.

bir siyasi incelik örneğidir: "Sevgili Ede. özne ile nesnenin diyalektik birliğinin öne sürülebilmesi için.. kavram ile içeriğinin. bu tarihsel diyalektiğe aykırı bir sonuç olur. yapılır. ama varlık da bilinçli. Marx ilkin Hegel'in idealizmini eleştirmiş. İki taraf da Marx'ın teorisindeki öznel boyutu yanlış değerlen­ diriyor. . felsefenin nes­ nesi olan varlığın insani ve toplumsal gerçeklik olduğunu. yine felsefe içinde nihai bir çözüm getirdiğini düşün­ mek. Marx’ın maddeci diyalektiğinin iki ânı. eylem sizin. İkinci adımda da Feuerbach’ın felsefi maddeciliğini eleştirmiş. bu senin söylediğin şeyler söylenmez. ötekinin gölgesi değildir. burjuva bilim çevrele­ rinden gelen "ideolojiklik" eleştirisine karşı Marksizm'in bir bilim ola­ rak saygınlığını savunuyor ve bir yandan da teorik mirasın bekçiliğini yaptıklarını düşünüyorlardı. bu iki öğenin de gerçek olduğunun kabul edilmesine bağlıdır: biri. Bu iki anlayış birbirine karşıt görünür. böyle bir felsefi doğruluk. Bu işbölümüne iki taraf da razıydı. bunların birbirin­ den doğduğu düşüncesini reddediyordu.. doğal bir varlık olmadığını söylemişti. gündelik pratik içinde bir sonucu olmuyordu. Teoriyle pratik arasındaki bu uzaklık. SPD liderlerinden Ignaz Auer'in Bernstein'a yazdığı mektuptaki sözleri. Kautsky ve Plehanov gibi teorisyenler. bilinç. in­ sanların bilinciydi. Ama nesnelci teorilerinin. onun bir parçası olarak yer aldığını söylemişti. özne ile nesne arasındaki diyalektik ilişkiyi. oysa o dönemde çok iyi ta­ mamlıyorlardı birbirlerini. teoriyle çokça ilgilenmeyen parlamenterler ve sendikacılar tarafından yürütülüyordu ve Bernstein da bu kesimin sözcülüğünü üstlenmişti. Marx'ın Descartes'dan Feuerbach'a kadar sürüp gelen bir felsefi soruna. Ne var ki. ekonomizmle ahlakçılık arasındaki ortak felsefi zemini gösterir aslında. bilinç denilen şeyin insan bilinci olduğunu ve toplumsal gerçeklik içinde. 1844 Elyazmaları'nda şöyle der: "Düşünce ve varlık gerçekten ayrıdır birbirin­ den. eko­ nominin ve tarihin nesnel gidişatıyla uğraşıyor. iki eşdeğerli boyutu vardır. Şu: bilinç ile varlığın. toplumsal varlıktı. özneyle nesnenin diyalektik birliği. soyut. Adil düzen. Başka bir deyişle. Bu pratik.ÖNSÖZ 19 masıydı." Söz bizim. Bu koşullar gerçekleşene kadar. ekonomik ve siyasal reformların yavaş yavaş bi­ rikmesi sonucunda ortaya çıkacaktı. belirli tarihsel koşulların gerçekleşmiş olması gerekir. ama aynı zamanda birlik içindedirler." Bilinçle varlığın.

devrimin "tinsel" boyutunu vurgula­ yan eski Marksistler’i de eklemek gerekir) yeni ve somut bir kolektif özneyi temsil ediyordu. teori ile pratik arasın­ daki bu diyalektik ilişkidir. İnsanların ürünleri. yöntemsel temeller açısından Kautsky ve Pleha- . yabancı bir güç olarak karşılarına dikilir. Kautsky'nin kaba determinist modelinde. Bernstein'ın voluntarizminde ise. bilincin de tarihsiz olduğu zımnen kabul edilir. Bilinç. bütün toplum için geçerli olan bu genel yabancılaşmanın proletaryanın durumunda özellikle yoğunlaştığını. Korsch ve Gramsci gibi teorisyenler için (bunlara. bilim. Proletarya. özne ile nesne. II. çökertilmesiyle sonuçlanmıştır. 1844 Elyazmaları'nda ve Kutsal Aile'de. yüzyıla kadar. siyaset ile ekonomi ve yönetenlerle yönetilenler arasındaki kopukluğu gidermeye. maddi gerçeklikten doğmamış olan bazı saf zihinsel ahlaki idealler topluma dışardan uygulanır. kapitalizmin 1880'lerden sonraki görece rahat (kapitalist ülke­ ler için rahat) büyüme ve genişleme dönemine denk düşen II. ürettikleri ve hedef olduğu sömürüyle de nesnesi. hep biri­ nin ötekine indirgenmesiyle. İşte. öznesiz işleyen ve kapitalizmin çöküşüne varan bir nesnel cihaz olduğu için. İkisinde de tarihin bilinçsiz. Kapitalizmde özne ile nesne gerçekten kopuktur birbirinden. keskin. Almanya'da. ekonomi. bu yabancı varlığı dışardan anlayabi­ lir. Yalnız Sosyal Demokratlar değil. Marx. I. İtalya'da ve Macaristan'da ortaya çıkan ve işçileri parti bağlantılarının ötesinde birleştiren sovyet veya konsey tipi kurumlar. bilinçle madde arasındaki ilişkiyi açıklama çabaları. insan bilincine toplumsal değişmede kurucu bir rol vermeye yöneliyordu. Bu yüzden. Varolan partilere rağmen ya da onların dışında kurulan işçi konseyleri. İşçi hareketi. ama güçsüzdür.20 AKIL TUTULMASI "havada asılı kalmış. bir önceki kuşaktan. belki çözümleyebilir. kırılabilecek birşeye" benzer. Enternas­ yonal Marksizmi'nde yitirilen. çalışanların kendi yazgılarını belirleme çabala­ rını cisimleştirirken. ama içerden yaşayamaz. Güzel. Rosa Luxemburg ve Pannekoek gibi. Enternasyonalin pasif madde­ ciliğiyle bu yeni oluşumu değerlendirme imkânı yoktu. üretme gücüyle toplumun öznesidir. yaşama ve yaratma güçleri. devrimi beklemekten başka yapacak birşey yoktur. Lukács. bel­ ki şiddetli. felsefenin bilinçle varlığı barıştırma vaadini yerine getire­ cek olan tarihsel etmendir. Dünya Savaşı'nın hemen ardından Rusya'da. 19. onu harekete geçiren bir gerilim kazandığını anlatır.

Rusya gibi geri bir ülkede devrim imkânsızdı). Nesnel gelişme. bir nesnel gerçeklik olarak özgürlük ile insanın kendi yarattığı bir gerçeklik olarak özgürlüğü birleştiriyordu. Bu kararı veren proletarya. işçilerin kendiliğinden eyleminin hem kapi­ talizmin hareket yasalarını aştığını (ekonomist yoruma göre. 'Düşüncenin kendini gerçekleştirmeye çabalaması yetmez. Ancak bir sınıfın kendini anlamasının bir bütün olarak toplumu da an­ lamasıyla bir olduğu. History and Class Consciousness. Kant'ın formüle ettiği sorunu çözüyor. Frankfurt Okulu açısından en önemli olanı. insanlığı sosyalizm ve barbarlık seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştı.. Gramsci. Lukacs’a göre. Ancak bilinç gerçeklikle böyle bir ilişki içinde olduğu zaman.. teori ile pratiğin birleşmesi mümkün olur. Bu üç düşünür içinde. "öznel" bir kapris olmadığını göstermiş. ancak böyle bir durumda teori ile pratiğin birliği mümkün olur. bilincin doğuşu olmalıdır. Ama bunun olması için. özgürlüğü nesnel gerçeklik içinde kendisi yaratmıştı. gerçeklik de düşünceye doğru çaba göstermelidir'. Oysa. Böyle bir durum. Engels'in diyalektiğini de bu noktadan eleştirir: 12. gerek 1905'te gerekse 1917 Şubatında ortaya çıkan sovyetlere uzun süre kuşkuyla bakmışlardır. Teori ile pratiği birleştiren proletarya. devrimde öncelikle bu yeni yapıyı görmüşlerdir. Lukács için devrim.... özgürlük isteğinin sadece "keyfi". tarihin özdeş özne-nesnesiydi. s. 2-3. bilince kurucu bir rol yükleyen Alman idealizminin etkisi altındaki Lukács.. aynı yazıda.ÖNSÖZ 21 nov'un mirasçısı olan Bolşevikler de. Enternasyonal liderlerine karşı bir yanıt olduğunu söylüyordu. Londra 1971. hem de kendi otoritelerini Marksizm bekçiliği üzerine kuran II. onlarla aynı kültürel arka planı (Alman romantizmi) paylaşan Lukacs'tır. teori ile pratik arasında bir ilişki kurulmasına imkân veren koşulları açıkça tanımlamıştır. 1917 devrimini "Kapital'e karşı dev­ rim" olarak kutlarken. . Gramsci ve Korsch. ama bu seçenekler karşısında bir karara varan da somut insanlardı. Tarih ve Sınıf Bilincinde şöyle der: "Marx. tarihsel sürecin gerekli sonuca (insan­ ların iradeleri tarafından kurulan ama insan kaprisine bağlı olmayan bir sonuçtur bu) doğru attığı belirleyici adım. György Lukács. yani o sınıfın bilginin hem öznesi hem de nes­ nesi olduğu bir tarihsel durumda. proletaryanın tarih sahnesine girişiyle ortaya çıkmıştır."12 Lukács.

Ama hiçbir yerde. Ve böyle bir ortamda da Lukacs hakettiği yanıtı almakta gecikmez. Stalin ya da Politzer'in felsefe elkitaplarında sıralanmış bulunan ve hem tarih hem de doğa için geçerli olan "evrensel diyalektik yasalara" eklenecek bir yeni yasa değildir. bu cezasız kalamaz. hiç durmadan bir tanımdan ötekine geçiş süreci olduğunu söyler. Tersine.. . vb. Lukacs. Diyalektikte. Yoldaş Lu­ kacs da aynı şeyi felsefi ve sosyolojik düzeyde yaptığında. (sıralardan sesler: 13. Komintern'in 1924'teki 5. Yoldaş Graziadei bir profesördür. Diyalektiğin. Oysa diyalektik yöntem için temel sorun.22 AKIL TUTULMASI "Engels. Çünkü böyle bir ihmal. Oysa. gerçekliği değiştirmektir. Zinoviev ilk çıkışı yapar: "İtalya'da Yoldaş Graziadei. Alman partisi içinde de benzer bir akım vardır. Marksizm'e cephe alan bir kitapla ortaya çıkıyorsa. Korsch da bir profesördür."13 Lukacs'ın kitabının yayımlanışı.g. bu ilişki yoksa diyalektiğin devrimci bir diyalek­ tik olması da imkânsızdır.. 24." Lukacs'ın "özne-nesne ilişkisi".ys. onun da —Hegel'in yaptığı yanlışı tekrarlayarak— yöntemi doğaya da uygulayacak ölçüde genişletmesinden kaynaklanır..— doğa hakkındaki bilgimizde böyle şeyler yoktur. teori ve pratiğin birliği. özne ile nesnenin tarihsel süreç içindeki diyalektik ilişkisinden söz etmez. Ne var ki diyalektiğin canalıcı öğeleri —özne ile nesnenin etkileşimi.. Tek-yönlü ve katı bir nedenselliğin yerine etkileşimin vurgulanması gerektiğini belirtir. bütün Avrupa ülkelerinde konsey deneylerinin ardarda yenik düştüğü. diyalektikteki kavram oluşturma yollarıyla 'metafizik' yön­ temleri karşılaştırır. Lukacs. düşüncedeki değişmenin kategorilerin altında yatan gerçeklikteki değişmelere bağlı olduğu. kavramların (ve temsil ettikleri nes­ nelerin) kesin çizgilerinin eridiğini belirtir. Engels'de değindiği hatanın böyle bir evrensel diya­ lektik anlayışından kaynaklandığını belirtir: "Engels'in diyalektikle il­ gili açıklamasının doğurduğu yanılgılar. bunu da hoş göremeyiz. Bolşevik Partisi içinde dünya devriminden ve özellikle Alman devriminden hiçbir şey beklemeyen bir hiz­ bin iktidarı ele geçirdiği ve tüm Komintern'de bir teorik pıhtılaşmanın başladığı 1923 yılına rastlar. ne kadar 'akışkan' kavramlar kullanmaya çalışırsak çalışalım. Kongresi'nde. her türlü metafizik­ te nesnenin dokunulmadan ve değiştirilmeden kaldığını ve bu yüzden düşüncenin de seyredici düşünce olarak kaldığını ve pratikleşemediğini görememek demektir. a.

görüşleri arasında yüz seksen derece farklılık olan insanları (Graziadei. bunun felsefi gelenek ötesinde tarihsel nedenleri de olmalıdır. toplumsal diyalektiğin yerini aldı."14 İki nokta gözden kaçamaz: Komintern. M. Böylece teknolojik akıl. Akt. araştırabilir. insan müdahalesini ve "pratik eleştirel faaliyeti" en aza in­ diren ve doğa bilimlerinden beslenen düşünce tarzlarını destekliyordu. Mark­ sizm. 15. Marx'ın değer teorisine Bernstein tarzında karşı çıkan klasik bir reviz­ yonistti) aynı kefeye koyarak çürütme ve "entelektüelliği" bir suçlama aracı olarak kullanma teknikleri gündeme girmiştir (Lukacs ve Korsch "profesör" değillerdi. işimiz zor demektir.Merleau-Ponty'nin dediği gibi. siyasal taktikler dışında hiçbir zaman çok uzaklaşmadığı II. J. "bilincin tjıaddeyi yansıttığı" noktasında kalan Materyalizm ve Ampiriokritisizm üzerine kurulmuşsa. Lenin'in ilk yazılarında. henüz. .. üniversiteyle bir ilişkileri yoktu).ÖNSÖZ 23 Lukacs da bir profesör!) Eğer Marksist teorileriyle birlikte aramıza böyle birkaç tane daha profesör girerse. Karl Korsch. Sorun. Diyalektik ve Tarihi Maddecilik. Komintern'de kuşkuyla karşılanmaktadır.Stalin. toplum bir doğal gerçeklik olarak 14. Bu durum."15 Böylece Sovyet Marksizmi.. beklen­ medik durumlarda insan müdahalelerinin geçerli olabileceğini düşün­ mek demektir. Lenin'in bu yazıları ya da Hegelci Felsefe Defterleri üzerine değil de. Oysa Sovyet Marksizmi'nde egemen izlek. Böyle bir ayrım. s. İnsanlar bu yasaları keşfedebilir. isterse ekonomi politik yasaları. Londra 1979.. Marx’ın Malthus eleştiri­ sini temel alan ve doğa ile toplum yazıları arasındaki farklılığı belirten bölümler az değildir. ama değiştirmeleri ya da ortadan kaldırmaları imkânsızdır. Ama sonuçta Sovyet Marksizmi. Avrupa'daki devrim dalgasının düşmesiydi. 104. tarihsel yasaların doğa yasaları ka­ dar bilimsel bir kesinlikle saptanamayacağını ve bu yüzden de. Patrick Goode. Belirleyici olan. bilimin yasalarını insanların iradelerinden bağımsız olarak kendi başına işleyen nesnel bir sürecin yansıması olarak kavrar. Enternasyonal'in sosyal Darwinizmi'ne geri dönüyordu. devrimcileri açık ihanet ve ajanlıkla suçlama ve cezayı fiili olarak verme noktasına gelmemiştir. Doğa ile tarih arasındaki herhangi bir ayrım. büsbütün teorik de değildi. insanların kendilerini değişmez ve evrensel temel yasalara uyarlamalarıdır: "İster doğal bilimin yasaları olsun. örneğin Popülizmin İktisadi Muhtevası'nda.

"onu doğayı yönetir gibi yönetmek kalıyordu geriye. eski yazılarını unuttu ve yeniden estetiğe dönmeye karar verdi. Başka bir deyişle. Gelgelelim. . otomotiv. onu tanıyan. Maurice Merleau-Ponty. sadece mühendisler arasında tartışılabilen ve iş bitirme mantığını esas alan bir teknikle yönetilecektir. Ama. Sergio Bologna. bu tekniklerin payı büyüktü. yenilgisinin tohumlarını kendi içinde taşımıyor muydu? Konseyci çıkışın kökeninde. makine imalat gibi dönemin en ileri sanayilerinde çalışan vasıflı işçilerdi. siyasal bilinçleri üretim süreci içindeki nesnel konumlarına bağlı olan oldukça nitelikli bir işgücünü gerektirir. gerekse Almanya'da 1918-1920 ayaklanmalarının öncüleri.24 AKIL TUTULMASI görülünce."16 *** Konseyler yenildi. Gerek İtalya’da.17 Bunlar üretim sürecine büyük ölçüde egemen olan. Parti'den atıldı. bireysel becerinin önemini en aza indirgeyen kit­ lesel üretim tekniklerine geçme çabaları yatıyordu. The Adventures of the Dialectic. ileri işçilerin etkinliğini kırmak için uygu­ lamaya konulduğu bilinir. teknolojinin gelişmesine karşı çıkmış oluyorlardı. Kon­ seyci bir siyasal ve ekonomik özyönetim. Telos 13. ancak işçilerin üretim süre­ cini kendiliklerinden kavrayabilecekleri ve özerk olarak yönlendirebile­ cekleri bir ortamda mümkündür. Lukacs da. konseyleri kurarken. öteki sol sapma­ larla birlikte. Plehanov'ca çizilmiş sınırlar içinde kaldı. savaşın yol açtığı sarsıntı kadar. kapi­ talizmin daha o zamandan başlamış yeniden yapılanışı da vardı. Korsch. Güz 1972. çevresine bakındıktan sonra. nitelikli işçiler. konseyler siyasal bir zafer kazan­ 16. Bunun yanında. başkaldırılarının temelinde de sermaye­ nin daha o dönemden. Fordizm (montaj hattı) ve Taylorizm (emeğin "bilimsel" örgütlenmesi) gibi mekanize üretim yöntemleri. toplum. s. Kolektif özne tasarısı. öncelikle üretimi artırmak için değil. Yine de kapitalizmin yeni büyüme dönemini hazırlayan etkenler arasında. işin bütünü üzerinde akıl yürüten gruplardı. Burada da. emeği niteliksizleştirerek işçi konseylerinin ayağı­ nın altındaki toprağı kaydırmıştı. Fordizm ve Taylorizm’in. "Class Composition and the Theory of Party". 3-27. pratik ve teorik. Gramsci hapse atıldı. 17. iki yanlı bir yenilgiye uğramıştı.

dışarıdan yönetilmeyip kendi kendini yöneten devrimci bir sınıf.) teori ile pratik arasındaki dolayımın biçimidir. Ve her diyalektik ilişkide olduğu gibi. hissettiği ve istediğini çözümlemek gibi bir safdilliğin ötesinde.. ahlaki bir tasarı kalıyordu. Bir noktaya kadar "önderliğin ihaneti" ile açıklanabilecek bu yenilgi. Konseylerin dışında sınıfın nitelikli-niteliksiz.ÖNSÖZ 25 madıkları sürece. Yani... Bu bi­ linç. çoktan hazırlanmış bir ekonomik yenilgi onları bek­ lemekteydi. ilişkinin terimleri an18. sınıfı meydana getiren bireylerin duygu ve düşüncelerinin toplamı ya da ortalaması değildir. SPD'li-KPD'li. Öyle ya. Lukacs'ı devrimci sürecin öznesi olarak sınıftan partiye götürmüştür. Büyük düşünür de farkındaydı bunun. Kavramın nesnesi (konseyler içinde örgütlenmiş işçi sınıfı) dağılınca. . neler düşünebileceklerini kes­ tirebiliriz. 51."18 Max Weber'in "ideal tipler" kavramına dayanan bu düşünce. Kitabın en geç yazılmış ('1922) yazısı örgütlenme sorunu üzerinedir: "Örgüt (parti-ç. Bilinçle toplumun bütünü arasında bir bağlantı kurarsak. bunun insanlığın çıkarıyla da özdeş olduğunu bilen. sınıfın kendisi yüzlerce farklı ampirik bilince bölünmüşse. kendi nesnel durumlarına uygun düşen duygu ve düşünceleri çıkarsayabiliriz. Lukács. ağır sanayi-hafif sanayi. Toplumun ve bilginin "özdeş özne-nesnesi” olarak proletarya temelde siyasal bir kavramdı: kendi uzun vadeli çıkarlarının bilincinde. bu noktadan sonra ancak sermayenin yenilenme gücüyle açıklanabilir.. Sınıf bilinci. üretim süreci içindeki be­ lirli bir tipik duruma atfedilen. History and Class Consciousness. eski-yeni gibi sayısız bölünmelere uğramış olduğunu ve belli bir zaman kesitinde kendi tarihsel görevine sahip çıkamayabileceğini gördüğü için. s. partili-partisiz.n. uygun ve rasyonel tepkilerdir. ortada sadece zihinsel. belli bir durumda insanların bu durumu değerlendirebilmesi ve gerek kendi çıkarları açısından gerekse toplumun bütünü üzerindeki etkileri açısından ölçebilmeleri halinde. sınıfın bütünlüğünü ve "uygun sınıf bilincini" temsil edecek bir özne gerekir. Lukacs'ın kolektif özne tasarısının boşa çıkmasında kendi teorisinin de payını görmek gerekir. ampirik sınıf bilincinden farklı olarak "doğru ve gerekli" sınıf bilincini belirten "atfedilen sınıf bilinci" diye bir kavram üretmişti: "Tarihin belli bir döneminde ve sınıf yapısının belli bir noktasında duran insanların gerçekte ne düşündüğü.

. Horkheimer'e kalanlar da bunlardı. s. işlerini koruyan ayrıcalıklı işçilerle işsiz kalmış işçiler arasındaki ayrımı yansıttığını ve "her iki partide de in­ sanlığın geleceğinin bağlı olduğu kuvvetin bir yarısının bulunduğunu" söyleyecek kadar ortodokstu Horkheimer. gençlik yıllarında okunan Schopenhauer'in.. Marx. devrimin gerçekleştiği ülkede proletarya diktatörlüğünün bürokrasinin diktatörlüğüne dönüşmesi ve maddeci diyalektiğin dondu­ rularak çarpıtılması. bilimsel sosyalizmi. Eylemin ve bilginin bütünleştirici özne-nesnesi olarak proletarya."19 Parti yoksa. Ekonomi politik eleştirisi. ekonomik süreçlerin seyrine bağlı" idi. 19. A.g.y. parti(ler) ile konsey arasındaki diyalektiğin yerine tek başına partiyi geçirir. * * * Konseylerin çöküşüyle birlikte kolektif öznenin yeniden düşünceye çekilmesi.. gerçek bir tarihsel hareketin tüm evrelerinin. 20. sınıfın birleşmesi. gerçek bir işçi sınıfı hareketinin teorik ifadesi olarak tanımlar. Ekonomik süreçler ve faşizmin gelişi. dev­ rimci bir işçi hareketinin gerçek dünyadaki bütünleştirici öz-eylemliliği ortadan kalkınca. Marksizm. Böylece Lukacs. Bir de. Bilgi içeriği olarak da üç öğenin gergin birliğinden oluşur: ekonomi politik eleştirisi. İşte. Geriye. bürokratik önderliklerin sınıfın parçaları üzerindeki boyunduruğunu azaltmadı. a. Merkez Komitesi'nin en son kararlarına uymak kalmıştır.26 AKIL TUTULMASI cak bu dolayım sayesinde somutluk ve gerçeklik kazanırlar. pozitif ekonomiye dönüşür. SPD-KPD bölünmesinin. güçlendirdi.20 Sınıf birleşmedi. diyalektik felsefe.. Marksizm’in hiç hesaplaşmadığı ama kısmi doğrularıyla orada duran Marx-sonrası Avrupa düşüncesi. karşıt sistemlere dönüşürler. yine bir tasarıya dönüştü. Martin Jay. Ama 1930'ların başında henüz kötümserlik yoktu. siyaset (devrim) teorisi. teori de yoktur pratik de. "son tah­ lilde.. 1914-1923 sarsıntısıyla silinmeye yüz tutan ama bütün sistemlerin dağılmasının hemen ardından kendini gösteren kötümser felsefesinin izleri. 14.g. Nietzsche. 299. Alacakaranlık'ta. en yüksek evre açısından eleştirilmesi ve toplanmasıdır.y. bu üç öğe de birbirini iten. s.

. İnsan­ larla kendi ihtiyaçları arasına piyasanın ve yabancılaşmış bir toplumsal mekanizmanın girdiği bir toplumda. Alacakaranlık'ta şöyle der: "Metafizikçilerin doğru olup olmadığını bilmiyorum. Öte yandan. dogmalaşmış ilkelerle reel-politika arasında bölünür. Hem parçaydı hem bütün. fragmanlardan oluşan. Critical Theory. eleştirel teori sezgiciliğin ve varo­ luşçuluğun dolaysız ve "otantik" yaşantı kavramına karşı çıkar. Lukacs."22 Sorun. toplumdaysa bir ya­ lan. hiçbir şey kendisi değildir.. varoluşçu bir Hegel eleştirisi olarak yo­ rumlamamak gerekir. Gerçek dünyanın bir parçası olan proletarya. s. s.ÖNSÖZ 27 Devrim teorisi. bütün sözde doğal. özdeşlik teorisiyle çözmek istemişti.y. yine onun kadar dolayımlı bir kavramsal aygıta. Ama Benjamin ve Adorno'nun Okul içindeki etki­ lerinin artışıyla ve faşizm travmasının yaşanmasıyla birlikte bu pozitif boyut —ampirik araştırmalar bir yana bırakılmaksızın— ikinci plana düşecektir. dolaysız şeyler gerçekte bin türlü dolayımdan geçerek ortaya çıkmak­ tadır: kurtuluşun ışığıyla aydınlanana kadar. daha akademik bir boyut içermekteydi.g. 22. Ama metafizikçilerin insanların çektikleri acılardan genellikle çok az etkilendiğini biliyorum. Tam tersine. bu teoriyi madde­ ci bir temele oturtmaya çalıştı: düşünceyle varlık. düşündürücü bir metafizik sistem ya da frag­ man duruyordur. Kierkegaard tarzında. "ölümden anlayan". Ama bu."21 Bunu. bilimin de felsefenin de niteliğiyle ilgilidir. daha pozitif. kendiliğinden. Horkheimer'in kendi düşüncesinde de daha baştan. çünkü İkincisi birincisinin ürünüydü. Şöyle der: "Bilimin bu fel­ sefi küçümsenişi özel hayatta bir uyuşturucudur. anti-sistematik bir felsefe olmalıdır. tarihin hem bilen öznesiydi hem de nesnesi. Horkheimer. varlığın önceliği temelinde. Bilgi. A. Hegel. kısık sesli bir felsefe. herşeyi kapsayan. düşünceyle varlık arasındaki ilişki sorununu. Başlangıçtaki bütünlük imgesini ve ütopik gerilimi korumak da felse­ feye kalır. Bu teori tarihin değişmeyen yüzüne çarpıp parçalandıktan sonra 21. maddesi. Bu dolayımlı dünyayı anlayabilmek için. 138. Horkheimer'in başlangıçta alıntıladığımız Enstitü açılış konuşma­ sındaki toplumsal felsefe programı. 46. Düşünceyle varlık özdeşti. özdeşti. bilime ihtiyaç vardır. Belki bir yerde özellikle çekici. sonsuz öznenin kendi kendini kavramasıydı. anti-metafizik antisistemik bir damar vardır. felsefenin eski sorununu.

para­ noyakça bir hırsla doğayı kendine ait kılmaya çalışmaktan vazgeçtiği anda doğanın dilinin çözülmeye başladığını görebilecekti.. Tıpkı. Böylece Horkheimer ve Adorno. hiçbir zaman düşünülen nesneyle aynı şey değildir. ama bu teorinin vaadettiğini: parça ile bütün. "Buna karşılık maddecilik. İnsan. Düşünceyle varlık arasında. bu eksikliğin aşılması için bir dürtü verirler. Düşünce. s. . nes­ nenin hayatını kopya etmeye ve kendini ona uyarlamaya çalışsa da. Horkheimer. ayrı hakları da olan bağımsız bir varlık olarak görmeye başlaması gibi. bütün tikel nesneleri genel kavramların veya bütünsel bir kavramlar sisteminin içine sokma çabası olarak tanımlar. kapitalizmin bütün faaliyet biçimlerini genel bir eşdeğere (bir malın üretimi için gerekli olan ortalama emek süresi) indirgemesiyle ve özellikle de çağdaş toplumların topyekûn örgütlenme eğilimiyle daha da güçlenmiştir: somut 23. ancak ayrılık temelinde mümkündü. Şimdi. The Essential Frankfurt School Reader. Horkheimer. bunun işitilmemiş ama yine de anlaşılır bir dil olduğunu da. Benjamin'in de yardımıyla. Ama bu eski eğilim. aralarındaki savaşı vurgulamak gerekiyordu. ne biri­ ni ötekine indirgeyen ne de büsbütün koparan bir karşılıklı kabul gere­ kiyordu. 419. bunun kökeninde insanın doğayı denetim altına alma ihtiyacının yattığını söyler Akıl Tutulması'nda. der Horkheimer. sütten kesilen bebeğin bu duruma yavaş yavaş alış­ ması. dünya ile bilgi arasındaki barış umudunu kurtarmak için tersten git­ mek.. * ** İdealizmin temel postülası. Batı felsefesinin bu temel ilke­ sini."23 Adorno da. Öyleyse bir ek­ sikliği kavramlaştırmak o eksikliği gidermek demek değildir. annesini sadece kendi ihtiyaçlarının nesnesi değil. Lukacs'ın özdeşlik teorisini değil. nesnel gerçekliğin insan düşüncesiyle özdeş olmadığını ve hiçbir zaman da onun içinde eritilemeyeceğini savunur. kavramla varlığın aslında aynı şey olduğu ve dolayısıyla gerçek hayatta görülen tüm ek­ sikliklerin tinsel düzeyde giderilebileceği inancıdır. Barış. kavram­ lar ve teoriler. "özdeşlik düşüncesi" adını verdiği egemen felsefeyi. o kadar.28 AKIL TUTULMASI geriye sadece idealist özdeşlik düşüncesi kaldı. "On the Problem of Truth". insanla doğa arasında. özdeşlik ilkesini vurmaya gittiler.

"tarihin bu noktasında felsefenin asıl uğraşması gereken konular. Bilmemek. "özgün" kişileri piyasaya sürer. genel olarak. Öyleyse. (Özne. Hegel. buna karşı felsefenin yeni görevinin özneye karşı nesnenin haklarını savunmak olduğunu söyler. tarihsel durumları "tarihsellik" kategorisine sokmaya çabalar. Verimli. bireysel. 8. herşeyi kucaklayan sistemler kur­ ma tutkusunun izi vardır. belli bir insan veya insanlar grubu olabileceği gibi. Adorno. fişlenen ve kullanılan. Herkesin gevşediği bir ortamda bir başkasına yapılmış tatsız bir şakaya gülememek. hiç tanımadığımız bir küçük kız. işleyen. Zaptedilmez bir kaşınma ihtiyacı. tikel nesneler de genel kavramların içinde öyle eri­ tilmektedir şimdi. nesne ise doğa ya da toplumdur: görülen.24 Bazı şeyler. Bile bile hep aynı yanlışı tekrarlamak. Çok yaşlı olmak. aslında küçük gördüğü Fransız dadı Matmazel Bourrienne'e kur yapması. yorgun. bir yandan da kitlelerin kültürel tüketimi için seyirlik olaylar yaratır. Ciddi bir top­ lantıda birden patlayan bir kahkaha. ihtiyar Prens Bolkonsky'nin. rasyo­ nelleşmenin vardığı noktanın aklın tersine dönüşü olduğunu da söyler: çağdaş dünyanın akıl-dışı vahşetinde. Sığmaz. 24. belli bir kurum olarak da alınabilir. sırf oğlunun Nataşa'yla evlenme kararına ve kızının ürkek dindarlığına öfkelendiği için. bu sıkıcı ro­ mandaki tek kayda değer olay olarak görmek. ağlıyordu. yapan.ÖNSÖZ 29 insanlar nasıl genel savaş ve üretim planlarının içine soyut birimler olarak sokuluyorsa. Sürdürememek. tikel nesneleri "tikellik" kavramı içinde tarafsızlaştırmaya çalı­ şır. Yeni bir ceketin kısa gelen kolunun içinden iyice belli olan sipsivri bir dirsek. Heidegger. yumu­ şak bir toprak parçasının içinden fışkırmış bir kayalık. burada. Bunu. bireysel ve indirgenmez olan fetişleştirilemez de. istenilen. Kavramsal örtünün altında kıpırdamaya devam eden bu fazlalıklar. Adorno. sınıflandıran ve kullanandır. doğru. hızla uzaklaşan bir trenin penceresinden görmüştük onu. Negative Dialectics. Bugünkü toplumun zaten yaptığı şeydir bu: herşeyi dümdüz ederken. "tuhaf mizaçlı". Ama.) Kavramlar olmadan insanlar akıl-dışı güçlerin kucağına düşer. artakalır. işlenen. s. . isteyen. tikel olan herşey". Ama Horkheimer bu kitapta. Savaş ve Barış'ta. Hegel'in kayıtsız kaldığı şeylerdir: kavramdışı. Kalabalık bir istasyonda birden yalnız kaldığı anlaşılan. gören.

dolaysız birşey olduğu anlamına gelmez. Akıl Tutulmasında. "Böyle bir düşünce tarzı" der Adorno. s.y. özneyle nesneyi birbirinden koparmak değil. Tin ve doğa ya da bilinç ve varlık gibi kutupsallıklar böyle anlaşılmalıdır: birbirini iten ve çeken. Adorno'ya göre.s. kavramın içinde hapsedilmiş nesnel gerçekliği kurtarmak. İki kutup tekçi bir ilkeye indirgenemez.n. Marx'ın Feuerbach'da eleştirdiği öznesiz. nesneye öncelik tanımak.. yutulamayan şeyden. kendinden başka­ lığıdır: başkalarına bağlıdır. bu ayrılık. söze dökülemeyeni söze dökmek". s. "nesnelliğin hemen dokunulabilecek. "Wittgenstein'a karşı. fel­ sefenin içinde değil. . görev fel­ sefenindir. "İdealizmde. safdil gerçekçiliğin (kavramların gerçek dünyada özdeş ve bağımsız karşılıkları olduğu görüşü . 26.g. insan doğa çatışmasında ve kapitalist ya­ bancılaşma içinde gerçekleşmiştir: "Nihai bir ikilik varsayımı da kabul edilemez. özne vazgeçmeli ve kendine benzeme­ yen şeye dokunmamalıdır. Geleneksel felsefede­ ki doğruluk ölçütü. bir sonuç olarak görülmelidir. 27.. bunların giderilmez gerilimini korumaktır.."26 Yapılması gereken. Ama tarihsel pratik imkânının sınırlanmış-olduğu yerde.25 Bunu yapmak. ancak bağımlılıkları içinde anlaşılabilen karşıtlar. 161.) eleştirisini elden bırakacağız anlamına hiç gelmez". bireysellik karşısında teorik bir geri çekiliş de statükonun işine yarar: anlaşılmazlığın ve katılığın halesini ve otoritesini kazandırır ona. Doymaz bir yaşama hırsı kadar." Bilinmeyeni mutlaklaştıran mistisizm ve kaba maddecilik gibi felsefelerle idealizm arasında bir paralellik de vardır. herşeyi yutmaya çalışan bir açgözlülük ile. öznenesne ayrılığının bir tarihsel ürün olduğunu da söyler. "nesnenin çözülmezliğini özne için bir tabuya dönüştürür. bunun bir 25. pasif nesnelciliğe geri dönmek olur.y.ç." Sorunun çözümü de tarihte gerçekleşebilecektir. Buna göre.. 184. Oysa Hegel mantığının en dayanıklı sonucu.. A.30 AKIL TUTULMASI farklılık yanılsamasını güçlendirir. yani tam da bilinmesi gereken şeyden uzak durma isteği yan yana gider. kavramla içeriği. A. bireyin öyle düpedüz 'kendi için' ol­ madığını göstermesidir: kendinde bireyin tanımı. 9. tarihte.27 Sorun..g. Negative Dialectics. kavramın nesnesine uygunluğu ilkesi. ama ikilikleri de bir ürün. Horkheimer. ona serbestçe değişme ve gelişme hakkını tanımaktır.

imkân boyu­ tunu almıştır nesnelerin elinden. Eleştirel felsefe.g. o yıllarda doğal bilimlere ilişkin olarak daha umutlu olmasının payı vardı.. ona çok çektiren saflıklardan biri. hatta daha sonra da kendi felsefesini daha çok "maddecilik" ya da "maddeci diyalektik" olarak adlandırıyordu. 10 29. kavramların kilidini açmak ve kavramsal-olmayanı özgürleştirmek için yine kavramları kullanmak olmalıdır.. Ama yönü farklıdır. Ama II. felsefenin herşeye karşın başarabileceğine. A. kendi kendine çelme atarak hedefine ulaşan. haklı çıkmaya çalışmayan. imkân kavramıdır: bir şeyin olabileceği umudu. s. Dünya Savaşı'nda modern teknolojinin yıkıcı kullanımı iyice belli olup da doğal bilimciler buna kayıtsız kalınca.ÖNSÖZ 31 mahpusluk değil bir ev sahipliği. Horkheimer. Akıl Tutulması'nda bu hayal kırıklığının izleri be­ lirgindir. çabasının gerçekten ütopik olduğunu da.y. A. kavram ile kavramsalolmayanı birbirine eşit kılmaksızın. görece yeni bir terimdir. Ama şeylerin içinde pıhtılaşıp kalmış tarihe dilsel bir dışavurum sağlamak için ne kadar çalışırsak çalışalım. Bunda. s. 52-53 .. çıkış ve varış noktası olan kavramı aşabileceğine ve böylece kavramsal-olmayana ulaşabileceğine güven duymak — bu güven.y. Negatif diyalek­ tiğin.g. Gerçeklik. 28. felsefenin terkedemeyeceği özelliklerinden biri­ dir. bir kavramsal kabuğu çatlatmak ve içindekini serbest bırakmak için yine felsefi aygıtı kullanacaktır. önündeki katılaşmış nesnelere sızabilmek için kullandığı araç. Negatif Diyalektik'te bunu şöyle tanımlar Adorno: "Bilginin ütopyası. Horkheimer kendi teorisiyle atom fiziği bilginleri arasında böyle ortak bir zemin aramaktan vazgeçti."28 Ama bunu deneyen. üniversite bünyesi içinde çıkan bir dergide Marksizm sözcüğünü kul­ lanmaktan kaçınma çabasından çok (çünkü bunu da kullanıyordu)."29 Rahatlama yoktur. kullandığımız sözcükler birer kavram olarak kalır. hiç değilse kiracılık olduğu yanılsa­ masını yaratır.. yolunu yitirdiği ölçüde tüm felsefenin de yalanını göstermiş olacağını bilen bir felsefedir bu. bilir: "Her zamanki kadar kuşkulu olmakla birlikte. Aynı zamanda. * * * "Eleştirel Teori". yine de hepsinde görebiliriz bu boyu­ tu. 1930'ların sonuna kadar.

İnsan algıları üzerinde. İster "yansıma". belirli maddelerden söz etmek daha doğrudur. şimdi değilse bile birgün bu gerçeğe ulaşacaklar. Bu bir optik yanılsamaya indirgendiğinde de. Maddeyi yansıtan nedir. yanlış bilinç veya yabancılaşma gibi toplumsal belirlenimlerin etkisini de hesaba katmaz: insan bilin­ cinden bağımsız. 1933'te yazdığı "Madde­ cilik ve Metafizik"te. belirli bir maddeciliği. Engels’in Doğanın Diyalektiği'nde yaptığı gibi. yanılsamanın niteliği sorunu karşı­ mıza çıkar: bu "yanılsama"lardan felsefi. yansıma teorisine karşıdır. "tercih" ya da "teori" adı altında olsun. büyük bir inatla yeniden karşı­ mıza dikilir: ayrı birşey değil. Buna göre düşüncenin. herşeyi kapsayan bir temel ilke olarak madde kavramını eleştirir. . idealizmin basit karşıtı olan. Yansıma teorisi. ama öbür kutuptur. değişmeyen bir maddi gerçek vardır ve insanlar. düşünce ya da öznellik. o da genel bir felsefi madde kategorisini geçersiz sayar: maddeden değil. Ama bu.32 AKIL TUTULMASI Kullanılan terim bir yana. Marx'ın Feuerbach eleştirisinden habersizdir. Düşünceyle madde arasında dolayım da yoktur. o zaman "düşünce" ve "öznellik" terimlerine yer yoktur. ister"yanılsama". yani onu doğru olarak yansıtacaklardır. maddi olmayanı gerçek saymayan bir maddecilik değildir. eğer arada maddi bir engel yoksa. ekonomik sistemler doğmuştur tarihte. siyasal. Sovyetler’de hem felsefe hem de edebiyat eleştirisinde resmi teori haline gelen yansıma teorisi­ nin de doğa bilimlerinin ve psikolojinin daha ilkel bir evresini yansıt­ tığını söyler. Ama bütün mutlakçılığına karşın. bu indirgeme sürecinin her adımında. ikiciliği red­ dettiği kadar. düşüncenin mad­ di gerçekliği öylece yansıtacağını öne sürer. bu te­ orinin açıklamayı unuttuğu bir şey vardır: aynanın niteliği. ideoloji. böyle bir tekçiliği de reddeder. düşünceyi maddeye indirgeyen. insanla doğa arasındaki etkileşimle belirlendiğini kabul etmez. Başka bir deyişle. dinin pozitif rolüyle ilgilenmeye başladığı emeklilik yıllarında bile savunmuştur Horkheimer. maddi gerçeğin düşüncey­ le madde. Böyle bir teori. yansıtılan maddi gerçek üzerinde hiçbir kurucu ve dönüştürücü etkisi yoktur. isterse "özgür irade". eğer kötü niyetli ya da sakat değillerse ve yeterli teknik olanaklara sahi­ plerse. Horkheimer. tam olarak? Eğer farklı bir ilke değil de yine bir maddeyse. Ama bu kez de bu beyinsel maddenin neden hep aynı düzenlilik ve birörneklik içinde davranmadığını açıklama zorunluluğu ortaya çıkar.

Ama maddecilik. duyular. duyular.. Bu yüzden Adorno. Adorno içinse asıl düşman öznelciliktir. öteki ilkesinin korunmasıdır: Herşeyin kendinden başkaya saygı gösterme yükümlülüğü ve daha önemlisi herşeyin kendinden başka olma hakkı..ÖNSÖZ 33 Yansıma teorisinin dayanağı. Negatif Diyalektik'te. Marcuse dışında bütün Frank30. Gerçekte. Varolan herşeyin kendini duyular aracılığıyla ortaya koyma gerekliliği. maddenin veya gövdenin önceliğini öne sürdükten sonra o noktada kalmaz. genel bir doğruda rahat etmiş gibidir. bu tezin de kategorileştirici öznel düşüncenin sinsi bir "sızma harekâtı" olduğunu söyleyerek başka bir noktaya geçer. Eleştirel Teori'nin maddeciliğinin. Daha önemlisi. ikisi de öznelcidir. Horkheimer. psikolojinin son buluşlarına göre. ilksel verile­ ri asıl gerçeklik sayması" olduğunu söyler30. Critical Theory. Bu nesne. dünyanın ya da zihinsel hayatın temel yapı­ taşları olmak şöyle dursun. Önemli olan. "pozitivizm" olarak tanımladığı yansıma teorisinin "sezgicilikle ortak noktasının. herhangi bir teoriden etkilenmemiş. Maddenin (duyuların) önceliği temeli üzerinde madde-bilinç etkileşimini ve bilincin indirgen­ mez bir kutupsallık olarak göreli özerkliğini bir kere kabul ettikten sonra o noktada kalır. Horkheimer. Teori. farkında olmadan. s. "ancak nesnenin önceliğine geçmekle diyalektiğin maddeci kılınabildiğini" söyler. dolaysız. s. Bu noktada. hiçbir zaman bütünüyle duyulara indirgenemez. A. ötekidir. Duyusal yaşantının kendi içinde de. yani özdeşliğe ve tanımlamaya indirgenmeyendir. Lukacs'a. ancak karmaşık bir soyutlama sürecinin sonunda ortaya çıkan türevlerdir"31. insan duyularıdır. . öbürü safça. duyuları mutlaklaştırmaz.. "insan siyasal (veya ekonomik) bir hayvandır" türünden tarihüstü antropolojik ilkeleri de reddettiğini söylemek gereksiz. "ikisinin de ancak duyusal yaşantıda verileni gerçek olarak kabul etmesidir. Horkheimer. 31.y.. bu etkileşimin ürünüdür. 40. bu duyuların tarihsel süreç içinde değişmediği veya dünyanın sabit yapıtaşları oldukları anlamına gelmez. Horkheimer ile Adorno arasında bir vurgu farklılığı se­ zilir. insan bilincine yansımayan bir özne-nesne etkileşimi sürmektedir. 42-43.. Hegelci Markistler'in ilk kuşağına ve Hegel’in kendisine Adorno'dan daha yakındır. biri açıkça. "Maddeciliğin pozitivizmle or­ tak yanı" der Horkheimer. düşünceye.g.

34 AKIL TUTULMASI

furtçular'ın, Marx'in özellikle 1844 Ely azmaları'nda emek kategorisine verdiği ontolojik ve antropolojik anlamı reddetmeleridir. Bu metinlerde Marx, emeğin, insan özünün gerçekleşmesi olduğunu öne sürer. Oysa Horkheimer ve Adorno, "insanın özü" gibi felsefi antropolojik bir temel kabul etmezler; bunun yerine, Marx'in Feuerbach Üzerine Tezler'de ortaya koyduğu "kendi kendini yenileme ve değişme yeteneğine" dayanırlar: insanın "toplumsal ilişkilerinin bir toplamı" olduğu görüşüyle yetinirler. Bunun da ötesinde, çalışmanın yüceltilmesinde kapitalist toplumun temel ideolojisini görür Horkheimer. Alacakaranlık'ta, "emeği insan faaliyetinin aşkın bir kategorisi haline getir­ mek, çileci bir ideolojidir... Sosyalistler bu genel kavramı savunmakla kapitalist propagandanın aleti haline geliyorlar".32 Marx, Gotha Prog­ ramının Eleştirisi'nde sosyalistlerin herşeyi emeğe indirgemelerini eleştirir: insanların dünyasının kuruluşunda, emeğin yanı sıra doğanın da payı vardır. Walter Benjamin de "Tarih Felsefesi Üzerine Tezler"de bunu temel alır: sosyalistlerin emeği yüceltişlerinde doğa üzerindeki egemenliğin kutsanması yatmaktadır, sosyalistler "doğa üzerindeki ege­ menlikte sadece ilerleme boyutunu görürler, toplumun gerilemesini gözden kaçırırlar... Bu yeni emek kavramı, doğanın sömürülmesi an­ lamına gelmektedir; bunu, çok safça, proletaryanın sömürülmesinin karşıtı olarak görenler var".33 Eleştirel Teori’ye göre, insanın bazı kalıcı niteliklerinden söz edilebilse de, bunlar arasında emeğin yanı sıra dil, ifade, mimesis (taklit ye­ tisi), kısaca çeşitli simgesel eylem biçimleri de vardır. Akıl Tutulması'nda Horkheimer, insanın doğaya öykünmesi anlamında mimesis'in, doğa-insan ilişkisinde, egemenlikten de teslimiyetten de farklı olan bir boyut açabileceğini söyler. Haz ilkesi de en az çalışma kadar insani bir özelliktir Horkheimer'e göre; maddeciliğin tek sabiti, insanların ancak bu dünyada mutlu olabileceği ve bundan başka da bir dünya olmadığı önermesidir.
***

32. Akt., Martin Jay, Dialectical Imagination, s. 57. 33. W.Benjamin, "Tarih Felsefesi Üstüne Tezler", Akıntıya Karşı 2, İstanbul 1986.

ÖNSÖZ 35

Sosyalizm, ilk ütopyacılardan beri, tarihsel ilerlemeye sarsılmaz bir güven duymuştur. Adil, eşitlikçi, akılcı bir düzen bir gün mutlaka ku­ rulacaktır. Mutlak adalet düşüncesi, telaffuz edilmese bile, bilimsel sosyalizme heyecanını ve ütopik gerilimini kazandıran ilke olmuştur hep. Adorno'nun başyapıtının "Final" bölümü de böyle bir inancı yansıtan bir cümleyle başlar: "Umutsuzluğun egemen olduğu yerde, sorumlu bir biçimde uygulanabilecek tek felsefe, herşeyi, kur­ tarılmanın, bağışlanmanın açısından görme çabasıdır."34 Ama Eleştirel Teori'de, sosyalist geleneğin "muzaffer iyimserliğini" benimseyemeyen bir yan da vardır. Abdülhak Şinasi Hisar, kitaplarından birinde, çok güzel ve henüz çok genç bir kadını gördüğünde kendini saran kede­ ri anlatır: genç kadında, "gelecek ve geçecek zamanlan" görmüştür. Horkheimer 1933'te şöyle der: "Durumu değiştirme konusundaki bütün iyimserliğine ve insanlar arası dayanışmadan doğan mutluluğa verdiği büyük değere karşın, bir maddecide karamsar bir damar da vardır. Geçmiş adaletsizlikler hiçbir zaman geri alınamayacak; geçmiş kuşakların acıları giderilemeyecek. İdealist çevrelerde de bir kötüm-_ serlik vardır ama, dünyanın bugünü ve geleceğiyle ilgilidir: insanların çoğunluğu için gelecekte dünyevi bir mutluluk olasılığım reddeder... Oysa maddecinin hüznü, geçmiş olaylarla ilgilidir."35 Horkheimer'in yazılarında hiç silinmeyen bir izlektir bu. Turgut Uyar'ın, "kalın ve karanlık bir çatı merdiveni gibi / giderilmez eksikliğini tanırım onun" dizeleriyle başlayan "Acının Tarihi" şiirini anımsatır. 1950'lerde yazdığı bir yazıda da şöyle der: "Dinsel özlemin yerini bilinçli toplum­ sal pratik aldığında bile kaybolmayan bir yanılsama vardır... Eksiksiz bir adalet hayalidir bu. Böyle bir şeyin tarihte gerçekleşmesi imkânsızdır. Çünkü daha iyi bir toplum kurulup da bugünkü kargaşaya son verse bile, geçmiş çağlarda yaşanmış sefaletin giderilmesi ve doğanın acılarının dindirilmesi mümkün olmayacaktır."36
* **

II. ve III. Enternasyonal Marksizmleri’nde Hegel sisteminin "tersine
34. Adorno, Minima Moralia, Londra 1974, s. 247. 35. Horkheimer, Critical Theory, s. 26. 36. A.g.y., s. 129-130.

36 AKIL TUTULMASI

çevrilerek" maddecileştirilmesi, Marksizm'in bir evrimsel determinizm olarak yorumlanmasıyla sonuçlanmıştı. Nasıl Hegel'in nihai sistemi, eski felsefelerin ve dünya görüşlerinin eksiklik ve çelişkilerinin için­ den kaçınılmaz olarak doğuyorsa, sosyalizm de eski toplumsal sistem­ lerin çelişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkacaktı. Birinde hareketi sağlayan dünya tini ise, öbüründe üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiydi. Ve her iki görüş de, yandaşlarına, dünya tarihini bir bütün olarak görme, kavrama imkânı veriyordu. Her ikisi de, tari­ hin tamamlanmış olduğu bir noktadan bakıyordu dünyaya; başka bir deyişle, gelecek düşüncesini reddediyorlardı, çünkü gelecek, esas olarak geçmişin içinde vardı. Horkheimer, böyle bir "tamamlanmış diyalektik" yerine, açık uçlu bir diyalektiği önerir: "(Metafizik) her zaman bütünü bilme, şeylerin tamamını, sonsuzu bilme iddiasını içerir... Ama eğer kavramla varlık arasında indirgenmez bir gerilim varsa, hiçbir önerme kusursuz bilgi iddiasında bulunamaz."37 Kavramlar ve düşünce sistemleri de tarihin içindedir: onlar da akladıkları ya da eleştirdikleri gerçeklik kadar eksik­ tirler. "Bir eksiklik ya da çarpıklığı kavramlaştırmak onu aşmak demek değildir; kavramlar ve teoriler, bu eksikliğin giderilmesi için bir dürtü, bir önkoşul yaratırlar, o kadar... Dünyada, düşüncenin çözmeyi üstlendiği ebedi bir bilmece, ebedi bir dünya gizi yoktur... Diyalektik, kendi kendini belirleyen ve kendi başına bir bütün oluşturan bir bağımsız düşünce kavramıyla olan bağlarını kopartabilirse, diyalek­ tiğin belirlediği teori de vahiy kesinliğini ve nihai geçerlilik gibi bir metafizik niteliği de arkada bırakır ve insanların hayatı içinde, kendisi de geçici olan bir öğe haline gelir... Açık uçlu maddeci diyalektik, 'akla uygun olan'ın tarihin herhangi bir noktasında tamamlanmış olduğunu kabul etmez, sadece düşünceleri sonuna kadar geliştirmek ve nihai sonuçlarına ulaştırmakla çelişkileri ve gerilimleri giderebi­ leceğini, tarihsel dinamiği sonuca ulaştırabileceğini düşünmez."38 Doğruluğun her türlü teorik ölçütüne uyan bir düşünce bile başarıya ulaşmadan geçip gidebilir. "Akla uygun olanı pozitif olarak gerçek­ leştirmek için, çelişkileri düşünceden çözmek ve aşmak yeterli değildir. Bunun için, bilinçli insanların tarihsel mücadelesi gereklidir. Ama bu­
37. A.g.y., s. 27. 38. A.g.y.

onun yabancılaşmış biçimini. 'Tarihin seyri' gibi bütünlükçü bir kavram burada belirleyici ola­ maz. şeylerin ancak birbirleriyle bağlantıları içinde ve gelişimle­ rinin son noktası açısından anlaşılabileceğini düşünerek. 421. bireysel varoluşu en gizli sağanak­ larında bile belirleyen nesnel güçleri incelemek zorundadır. Hegel. parçalanıp gitmiş anlarını ve evrelerini birleş­ tiren bir bütünlük vardır: doğa üzerindeki denetimle başlayıp insanlar üzerindeki tahakkümle devam eden ve sonunda insanın iç doğasını de­ netim altına almaya yönelen bir çabanın getirdiği bütünlüktür bu. 437-438. Minima Moralia. her türlü tarihsel belirlenmeden kurtulmuş 'özgür iradelerin' istedikleri­ ni yapabilecekleri anlamına gelmez. Horkheimer. kuklalarını ucuz mücevher gibi çoktan kaybolmuş tutkularla süsleyen ve aslında makinenin parçala­ rından fazla birşey olmayan insanları sanki hâlâ özne olarak davranabi­ 39. tar­ ihin süreksiz.g. . insanlarla alay etmek demek olduğunu görürüz. saf teorik bir temel üzerinde kalarak kestirilemez. bu noktada negatif bir gerçekçiliği elden bırakmaz: "Evrensel tarih hem tasarlanmalı hem de yadsınmalıdır. Hayatı dolayımsızlığı içinde öğrenmek.ÖNSÖZ 37 nun sonucu da. 438. yanlıştır.y. Yine de. s."40 Tarihi birleştiren. kopuk.. acıdır. ama sa­ pandan megaton bombaya ulaşan bir tarihin olduğu söylenebilir. Adorno. The Essential Frankfurt. önce bireysel varoluş alanına. s. bir ilave olarak maddi üretim sürecinin ardından sürüklenen birşey. Adorno: "Bütün. 419. "on the Problem of Truth”. 41. A. Tarihin sonucu önceden belli değildir ama. Vahşetten insanca bir hayata giden bir evrensel tarih yoktur. Dolayımsız olandan dolayımsızca söz etmek. Klasik Alman felsefesine hem daha yakın hem daha uzak olan Adorno.. bütündür" diyordu."41 Ama bireyin ve tike­ lin bakış açısı da savunulamaz: "Filozofların bir zamanlar hayat adını verdiği şey. İnsanlığın başına gelen ve daha da gelecek olan felaket­ leri göz önüne aldığımızda. s. daha iyi bir dünya planının tarihte tezahür ettiğini ve tarihi bütünleştirenin de böyle bir plan olduğunu öne sürmenin. her an belli sınırları da vardır. 40.."39 Bu açık uçlu diyalektik o kadar da güler yüzlü bir kavram değildir. "doğru. şimdi de sadece tüketime in­ dirgenmiştir: herhangi bir özerkliği ve kendine ait bir tözü olmayan. 50. doğruluğunu bilmek isteyen kişi.

kurtarılmanın dünyaya saçtığı ışık­ tan başka ışığı yoktur bilginin. kendisine fazla dolaysız. öyle perspektifler ki dünyayı yerinden uğratsın. kırı­ şıklıkları. insana yaraşan bir başka üretim düzeni getirebilirler.38 AKIL TUTULMASI lecek insanlar gibi gösteren romancıların yaptığını yapmak olur. 15. 43. Araçlar ve amaçlar yer değiştirmiştir. herhangi bir bilgi ancak varolandan elde edilebilir.y..g. En kolay şeydir bu. bütünüyle akıldışıdır."44 42. Tüketim.. A. İndirgenmiş ve alçaltılmış öz. sadece nes­ nelerle hissedilmiş bir ilişki yoluyla böyle perspektiflere ulaşmak — düşüncenin görevi sadece budur. insanların bilincinde ve bilinç-dışında olup bitenlere bağlıdır. ona bütün çatlakları. kendi dışından dayatılacak bir akıl yoktur.. s. bu hayat görüntüsünü yanlış nedenlerle savunmaya çalışıyor bugün. İnsanlar. bir milim bile olsa dışında duran bir bakış açısını gerektirir. kendi karşıtının aynası olur.g. tek­ rardır. yine de bu kuklalara bağlıdır: "Hayatı üretimin uçucu bir görüntüsüne dönüştüren ilişki. çünkü sonuna kadar götürülen negatiflik. A. herşeyi bilen. çünkü varoluşun dışında duran. yara izleriyle birlikte bir gün mesihin ışığında görüneceği gibi göstersin. kaçmaya çalıştığı sefalet ve çarpıklığın izlerini taşır. Hafifliğe ya da düşünsel tedhişe kaymadan. Dünyaya. ama böyle olduğu için de. adı konduğu zaman."42 Ama herşey. 247. A. ancak üretime karşı çıkarak. s. 44. Ama aynı zamanda imkânsız olan şeydir. yadırgı kılsın." 43 Kendi güçsüzlüğünü bilen ve bu bilinçten ötürü daha güçlü de ol­ mayan akla bağlıdır herşey. artık hayat olmadığı gerçeğini saklayan bir ideolojiye dönüşmüştür. fazla iyim­ ser gelen "mahşeri devrim" perspektifine inanmamaya çalıştığı Benja­ min'e borcunu öder: "Kurtuluşun. bunun dışında herşey kurgudur. rehavet içindeki aklı değildir. Üretim ilişkilerindeki değişme de. Adorno. ama eğer bu görüntü de büsbütün silinecek olursa. Ama akıl da. sadece tekniktir. üretimin yansıması ve doğru hayatın kari­ katürü olan 'tüketim alanında'. çünkü durum bunu istemektedir bizden. 15. . rasyonalizmin herşeyi kuran. büyük ölçüde. Perspektifler oluşturulmalı. Bu durumun çarpıklığına ilişkin bulanık bir bilinç hâlâ hayattan bütünüyle silinememiştir. Hayat perspektifimiz.y. güçsüzce. oysa hepimiz biliyoruz ki. mutlak üretimin canavarlığı egemen olur. kendini bir dış görünüşe dönüştüren büyüye karşı tu­ tunmaya. direnmeye çabalamaktadır.g.y. s.

hiçbirinin yanında bilinçli olarak yer almaksızın her görüş açısının kısmi doğruluğunu kabul eden ve nihai sınırlılığını gösteren.417-18. karşı devrimlerin muzaffer komutanlarının yanında bir yer açma çabası.ÖNSÖZ 39 Dünyaya dıştan dayatılan bir aklı reddetmek ama görünen gerçekliği de öylece kabullenmemek — Eleştirel Teori'nin diyalektikten beklediği buydu..422. herşeyi kapsayan bir düşünce kavramı — işte burjuva göreciliğinin özü de bu dogmatik iddiada yatar. Her görüşü ve her tarihsel kişiyi te­ mize çıkarma ve geçmiş devrimlerin kahramanlarına da tarihin sofra­ sında. Gerçeklik akıl açısından eleştirilmeli. Frankfurt Okulu bu soruları üç düzeyde cevap­ landırmaya çalışmıştır: disiplinler-arası araştırma. sahte mutlakların yıkıntıları arasından göreli doğrulan kurtarmak zorundayız" der. "On the Problem of Truth". gruplara ait inançların ve bütün karşı reform çabalarının şimdi aşılmış ve tasfiye edilmiş olduğu iddiası. ideoloji eleştirisi ve teorinin doğrulanmasında tarihsel pratiğin rolü. olumsuzlama ilkesi gereğince. Zaman bizden katı bir açıksözlülük ve tikel doğrularla hakların savunusunu beklediği ölçüde. doğrunun değişmezliğinin yadsınması. "Koşulların değişmesiyle her teorinin düzel­ tilmesi gerekebilir ama daha sonraki bir düzeltme. kuşkuculuk ya da görecilik (rölativizm) demek değildi. İyi ama bir önermenin göreli ya da kısmi de olsa doğruluğu nasıl belirlenebilir? Akıl ile gerçeklik. Hegel'in sisteminde şu idealist mutlak bilgi tutkusuyla birlikte ege­ men olmuştur."45 Akıl Tutulması'nda da.. . böyle bir tarafsızlığın insanlık dışı niteliği de açığa çıkar. eski bir doğrunun eski bir yanlış olduğu anlamına gelmez. mutlak doğruların olmadığı bir dünyada insanların yarı-doğruları savunmak zorunda olduğunu söyler: "Tarihte birbiriyle çatışma içine girmiş bütün tikel görüşlerin. Horkheimer. Üstelik. Hegel'in herşeyi anlayan ve herşeyi hoşgören göreciliğini eleştirirken. burjuvazinin hem mutlakiyetçi restorasyona hem de proletar­ yaya karşı iki cephede savaşmasıyla belirlenen bu yüzergezer nesnellik. The Essentialss. ama akıl da ebedi ve aşkın bir ideal olarak alınmamalıydı. teori ile pratik arasındaki ilişki — özdeş olmadıklarına göre— nasıl tanımlanabilir? Üyelerin kişisel farklılıkları dışında. "bugünkü koşullarda özneyle nesne veya sözcükle şey bütünleştirilemediği ölçüde. Horkheimer. *** 45.

Bütünlük kavramı. Descartes'ın özne ile nesneyi kesin olarak birbirinden koparan ikici­ liğinin Batı düşüncesi açısından belirleyici bir sonucu olmuştur: akıl. bu yığını ayrıştırmak. Aydınlanma felsefesinin (daha sonra da pozitivizmin) akıl-dışı olarak bir yana bıraktığı konu. sınıflandırmak ve kullanmaktır. kendi pratiğini tarihsel açıdan değer­ lendiremez. şeylerin dış biçimleriyle. fizik bilimleri ve ampirik sosyoloji gibi bağımsız disiplinler arasında da bir iletişim kurulmalı. "biçim". Lukacs'taki kadar olmasa da Frankfurt Okulu’nun. karışık bir yığındır. sayılmaya başlanmıştır. Öte yandan. Akıl Tutulmasında Horkheimer'in "öznel akıl" adını verdiği anlaktır. Aklın görevi. ampirik bilimlerin en gelişmiş yöntemleriyle ve sonuçlarıyla karşılaştırılma­ sının sınanmasını önerir.40 AKIL TUTULMASI Horkheimer. daha ilk yazılarından beri. düzensiz. bunların tarihsel bütün açısından bir değer­ lendirilmesi yapılmalıdır. öylece duran "olgular" la. Nesnel akıl. sadece özneye ait bir nitelik. buna göre. "görünüş" ve "eğilim" gibi felsefi kategorilere iş düşmektedir. "gerçekler"le sınırlı kalır. Analitik mantığın ilkeleri yanlış değil yetersizdir. Ama Kant ve Hegel'de bundan daha yüksek bir kavrayış düzeyi de vardır: akıl. psikoloji. görünüşleriyle ilgilenir ve kopukluklarını temel alır. bölünmüş görüntüsünü daha yüksek bir birlik ideali adına eleştiren de bu akıldır. Bu. Bunları anlamsız bu­ larak bir yana iten bilim adamı. biyoloji. Bütünden kopuk. Horkheimer. özellikle de Horkheimer'in çalışmalarında düzenleyici bir ilke olarak önemli bir yer tu­ tuyordu. anlağın toptan reddedilmesi anlamına da gelmez. özne ile nesne arasında parça ile bütün arasında bir bağlantı olduğunu görebilen akıldır. "olumsuzlama" ya da yadsıma kategorisinin yardımıyla bu olgusallığı aşabil- . toplumsal felsefenin önermelerinin. Parçalayıcı. çeşitli disiplinleri bütünleş­ tiren bir yaklaşımın zorunluluğuna değinmişti. "öz". Nesne ise. diyalektiği öncelikle vernunft'un (maddeci) bir uzan­ tısı olarak görürler. Hegel'in izinden giderek buna da "nesnel akıl" adını verir. Frankfurtçular. Marcuse'nin dediği gibi. analitik ve biçimseldir. Dünyanın parçalanmış. psikanaliz. Horkheimer'in bu kavrama verdiği yer. klasik Alman felsefe­ sindeki anlak (verstand )-akıl (vernunft) ayrımına bağlıdır. öz ile görünüş arasında. Marksist diyalektik. Hegel'in önemi. alan ve eğilimleri de içerebilecek ölçüde kapsamlı ve derin bir akıl kavramı önerebilmesindendir. Ama bu. Horkheimer. Bu noktada.

Marx'ın Alman İdeolojisi'ndeki tanımıyla da (hâkim sınıfın. Introduction to Critical Theory. onlara akışkanlık. Enstitü içinde Benjamin etkisinin (Benjamin'in intiharından sonra) artmasıyla birlikte. Lukâcs'ın 1930'dan sonra Stalinizm'e boyun eğişinde. 282. tikelin içindeki tarihi göste­ recektir. gerçekliğin içinde varolan olumsuzlamanın 'hareket verici ve yaratıcı ilke' olduğu görüşüne dayanıyordu. Adorno'nun hep uyardığı gibi. silinmiş yüzeyler. çarpık düşünceleri) yetinmezler. Boston 1982. parçalı bir bütündür. . ampirik bilimlerin donmuş olgularını çözer. ta­ rihsellik kazandırırken. 47. "Bütünün tikelin üstünde ya da ötesinde değil. Bütün yekpare değil. ama bütün de farklılıklar. edebiyatın yöntemlerini de kullanarak. o bütün görüntüsü­ nün ardında gizlenmiş tikel. İdeoloji. kilitlenmiş imkânları da gösterir. bir siyasi akımın hatta bir sınıfın sistematik dünya görüşü değildir. Ücretli emek bir olgudur.. Parçalar ancak bütünle bağlantıları içinde anlaşılabilirler. insan ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir özgür çalışmanın kısıtlanmasıdır da. 189. yanlış. ama aynı zamanda in­ sanın doğa üzerindeki kolektif tasarrufunun yadsınmasıdır. Bütünü yüceltmek."47 Eleştirel Teo­ ri. çatlaklar. ama aynı zamanda. Marcuse. bu demektir ki her tekil toplumsal alan ya da ilişki. tikelin içinde" aranması. Her olgu. Burada. incelenmesi."46 Diyalek­ tik. David Held. "dolayım" kategorisi de önemlidir. ezilen sınıflarca da paylaşılabilen. SSCB’de "sosyalizmin kuruluşunu" çağın bütünleştirici doğrusu olarak görmesi rol oynamıştır. kopukluklar. çeşitli biçimlerde. 46. görülmesidir bu: "Toplum bir 'sistem'dir. Reason and Revolution. s. saf bir olgudan fazla birşeydir. kısmi çıkara teslim olmak anlamına ge­ lebilir. bütünü içerir ve yansıtır. Akt. Özel mülkiyet bir olgudur. * ** Frankfurt Okulu'nun çalışmalarının büyük bölümü. bütünlük kategorisi kadar. "ideolojilerin eleştirisi" başlığı altında toplanabilir. s. budanmış boyutlar içerir.ÖNSÖZ 41 miştir: "Hegel için olduğu gibi Marx için de diyalektik. Diyalektik 'olumsuzluğun (négativité) diyalek­ tiğidir'. gerçek olasılıkların olumsuzlanması ve kısıtlanmasıdır. özellikle Adorno'nun yazılarında yeni bir "bütünsellik" kavramı belirginleşmiştir. Frankfurt Okulu için.

böylece ikisi arasındaki ilişkiyi eleştirmek ve onları aşmak" demektir. sosyal bilimlere en ciddi katkılarından birini bu alanda. Bu bilinç içeriğinin "normatif olarak doğru ama ampirik olarak yanlış" olmasının tipik bir örneği. bu eleştiriye meta kavramıyla başlar. ekonomik kategorileri sonuna kadar zorlayarak gizlenmiş eşitsizliği göstermiştir: emek gücünün değeri. İçkin eleştiri. ama yine de ardında yitik bir insani gerçeklik vardır. içkin eleştiri kavramıyla yapmıştır. şefkate. fetişizm) ve Nietzsche ile Freud'un düşüncelerinin gergin bir bileşiminde ısrar ederler. kendi içindeki birikmiş ortalama emek süresine eşittir. olgu ile kav­ ram arasındaki "indirgenmez gerilim"dir. Yine de Frankfurt Okulu. kendi yeniden-üretim için gerekli olan emek süresine eşittir . bu tanım açısından. bu düşünce kendi içinde doğrudur ama pratikte gerçekleştirilmiş bir ilke olarak görünmesi yanlıştır. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'daki tanımının (nesnel açıdan zorunlu bir yanılsama. Akıl Tutulması'nda söylendiği gibi. dağılabilir. özellikle dinsel ve felsefi kategorilerin kökeninde yatan vahşeti ve ikti­ dar/denetim tutkusunu göstermiştir. Nesnel açıdan zorunlu yanılsama­ ların tipik örneği de ekonomik kategorilerdir: insanlar arası ilişkiler. Eleştirel Teori. Kullandığı yöntem de içkin (immanent) eleştiridir. Nietzsche. Ama Marx. Bir olguyu. kapitalizmde şeyler arası ilişkilere dönüşmüştür. kendi ilkesiyle eleştirmektir bu. köken unutulmasa bile. Ekonomi politik bunun bir meta olarak emek gücü için de geçerli olduğunu söyler. insanlar arası ilişkiye varılabileceğini anlatmaktadır. varolanın karşısına kendi kavramsal ilkelerinin iddialarıyla çıkmak. "tarihsel bağlamı içinde. Marx’ın ekonomi politik eleştiri­ sinde kullandığı yöntem de içkin eleştiriden başkası değildir. adalet düşünce­ sidir. Freud da bu vahşetin inceltilmesi ve yüceltilmesiyle. Dayandığı varsayım da. bu nesnel bir olgudur. Bu görünüşte bir özdeşliktir: meta­ nın değeri. Marx. Bazen Adorno'nun yazılarında infilak eden bir bütündür bu. Doğrudur.42 AKIL TUTULMASI Daha çok Marx'ın Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi'nde ortaya koyduğu ideoloji tanımıyla (normatif olarak doğru ama ampirik olarak yanlış bilinç). bu dört öğe oldukça huzursuz bir birlik oluşturur. düşüncelerle gerçek arasındaki açıklığı ölçme çaba­ sıdır. İdeoloji kavramı. görünüşle gerçek arasında bir uzaklık olduğunu varsayar. Açıkça. Horkheimer ile Adorno'ya göre.

A.y. burada "öznel aklın" yöntemi nesne­ nin dışından getirme eğilimine karşı çıkar: "Nesnenin yapısını izlemek ve onu kendi içinde hareket sahibi olan bir nesne olarak kavramsal­ laştırmak isteyen kişi. özdeşlik ve farklılığın birliğinden oluşmaktadır. bizatihi gerçeklik içinde de hüküm süren bir kavramsallık bulunduğunu gösterdiğini" söyler. Marx'ın. özdeş-olmayandır. nesneden bağımsız bir yöntemi olmadığını bil­ melidir. Adorno. te48. insan emeğinin ortalama çalışma süresi gibi bir soyut tümel kavrama indirgenmesi. içkin eleştirinin üstünlüğünü gösterir: "Mübadele ilkesinin. 47-48. söz konusu ölçütlerin kabullenilmesini de ge­ rektirmez: bunların.) İçkin eleştiri. Ama bu. bunların uzantılarını ve sonuçlarını geliştirir. "içerden" hareket eder. 49 İçkin eleştirinin karşıtı. aşkın (transcendental) eleştiridir: dışsal ölçütlere özellikle de varolan gerçekliğe dayanan eleştiri. negatif niteliği yeniden pozitif bir kavram­ sal sistem haline sokmaya çalışan ve ekonomi politik eleştirisini ye­ niden ekonomi politiğe döndüren çağdaş pozitivist Marksistler’in ikti­ sat teorilerine de örtük bir eleştiri çıkarılabilir. Adorno. sömürüdeki özdeşlik-dışı. Nesnenin kendisi hakkındaki görüşü (eşitlik ideolojisi) nesne­ nin gerçekliğiyle olumsuzlanır. sığmayan. kavram-dışı. değerlendirir. s. nesnenin tarihi içinde gömülü kalmış boyutların. . s. 49. The Positivist Dispute in German Sociology. Horkheimer ve Adorno bununla ilgilenmediler. Adorno ve başkaları. İçkin eleştirinin en geniş tanımını Adorno. "üretken emek-üretken olmayan emek" tartışmalarıyla. Sonra nesneyi yeniden bu sonuçlar açısından kurcalar.ÖNSÖZ 43 ama. nesnenin dışındaki bir ölçüte dayanmaz (böyle yapmak."48 Bir başka yerde de.g. Kendi ölçütleri açısından başarısız kal­ dığı gösterilir. daha azdır.. pozitivistlerle bir tartışma içinde vermiştir. 80. fırlayan dirsektir. girilmemiş yolların varlığı duyurulur. kendi ürettiği değere eşit değildir. bir nesnenin kendi kavramsal ilkeleri ve ölçüleriyle işe başlar. (Buradan.. Eleştiri.. özne ile nesnenin kesin ikiliğini kabullenmek olur). kullanılmamış seçeneklerin. çelişkili gerçeği gizlemekte oynadığı rol de pratik açısından eleştirilir. İşte bu eşitsizlik. "kavramsallığın sadece bilen öznenin kavramsallığı olmadığını. Londra 1969. Kavramla nesnenin karşılıklı eleştirisi yoluyla. sömürü vardır. Araştırmacının kar­ şısındaki nesne. çeliş­ kilidir.

s. tümel olmaya zorlar. Eskiden beri.51 Akıl Tutulması'nda Horkheimer dinin ve bireyci liberal ideolojinin de içkin eleştirisini yapar. A. "Bireyin Yükseliş ve Düşüşü" başlıklı bölümde. kendi özdeşlik ilkesi adına suçlanmalı. mübadele ilkesinin içinde yatan —kuşkusuz bir ideoloji olarak. . kapitalizm bireyin görünmesi ve kaybol­ masıdır. 146-147. 147. ilkenin yayılması. bireyciliğin bir yandan özgür birey vaadini tarihte ilk kez gündeme getirirken. Frankfurt Okulu'nun. özdeş olmayan bi­ reyler ve faaliyetler ancak mübadele yoluyla birbirleriyle kıyaslanabilir ve özdeş duruma gelir. Ama bir ölçü kategorisi olarak karşılaştırılabilirlik öylece kaldırılacak olursa. Gerçeklik. İdeolojinin soyut olarak yadsınması. ama aynı zamanda bir vaat olarak— rasyonel öğe de yerini düpedüz zorbalığa. ekonomik süreçler içinde. ideolojinin gergin birliğini kendinde toplayan ender pasajlardan biridir."50 Bu pasaj. bir yandan da bireyi daha baştan ölü doğmaya mahkûm ettiğini söyler. eşdeğerlerin mübadelesinin başlıca özelliği. Adorno'ya göre. yani bir başka ideolojiye dayanılarak yadsınması... Ama bir normatif doğruyu.g.. s. Ama eğer bu ilkeyi soyut olarak reddedecek olursak —yani. eşitliğin ve karşılıklılık ilkesinin geçersizleşmesini isteyecek olursak— çok eski bir adaletsizliğe geri dönmek için mazeret hazırlamış oluruz sa­ dece. 51.y. Toplumsal ola­ rak zorunlu bir yanılsamadır: topluma dıştan zorlanmamış. dolaysız el koymaya ve günümüzde de tekellerin ve kliklerin çıplak ayrıcalıklarına bırakmış olur. niteliğin niceliğe dönüştürülmesi de kuşkuyla karşılanmalıdır. Stendhal'in "mutluluk vaadi" kavramına çok şey borçlu olduğunu da belirtmeli. (Yeri gelmişken. bütün dünyayı özdeş olma­ ya. niteliğin indirgenmezliğini yüceltmek adına. Negative Dialectics. (ideolojinin aşkın eleştirisi) sadece daha geri sömürü biçimlerini meş­ rulaştırmak anlamına gelecektir. Eşdeğerlerin mü­ badelesi ilkesi bir ideolojidir: eşitsizliği gizlemektedir. ama bunu yaparken bu ilkeye de tes­ lim olunmamalı. Mübadele. bir gün gerçekten eşitlik olabileceği vaadini de taşımaktadır. kendiliğinden doğ­ muş ve zihinlerde yer etmiştir. bu süreçleri kolaylaştırmak üzere.) 50.44 AKIL TUTULMASI melde özdeşleme ilkesine bağlıdır. bu ilkenin toplumsal modelidir ve bu ilke olmadan da mübadele olmaz. emeğin artık değerine el konulmasına zemin hazırlamak olmuştur.

Ama bu da yeterli değildir: Minima Moralia'da. bu iki tür eleştirinin gergin birliğini koru­ maktır. bütün ideolojik (yanılsama ve yanıltma) niteliğine karşın kültürün has ürünlerinin pratikte gerçekleşmemiş olan bir direnç öğesi. . Frankfurt Okulu. ekonomik çıkarın ve siyasal baskının çıplak bağımlılığını teslim olma tehlikesini getirmektedir. Adorno'ya göre hedef. kökeninde yatan o vahşi çığlığı. bir doğruluk anı içerdiğini vurgulamışlardır. birörnek bütünle ilgilidir ve tikeli çeşitli dolayımları ve farklılığı içinde ince­ leme zahmetinden kaçınmaktadır. Londra 1967.ÖNSÖZ 45 Bununla birlikte. kültürün gerçekteki bağımlılığını hazırlayan güçlerle. Aşkın eleştiri. kültürel biçimlerin varolan sınırlı bağımsızlığını da reddetmekle (1930'dan sonra Lukacs bu konuma çok yaklaşmıştır). şeyleşmiş bir dünyayı temel alan aşkın eleştiride karşı çıktığı barbarlığa fazlaca yakındır. 31-32. Sorumlu bir kültürün hep suçlu. aşkın eleştiri de. rakibini öldüren ilk insanın zafer çığlığını hiç unutmamalıdır. Aşkın eleştiri. piyasanın. tarihin kültür üzerinde bıraktığı yara izlerini görmemek ve kültürün ezenler-ezilenler ayrımına dayandığını farketmemek anlamına gelir. kültürün göreli özerkliğini yadsımakla. kültürel normları temel alışıyla. zihnin özerkliğini iddia etme ve kültür biçimlerinin tarihten bağımsız bir iç dinamiği olduğunu savun­ ma hatasına düştüğünü öne sürer. Adorno'ya göre. Her iki eleştirinin de iç sorunları vardır. Adorno'ya göre. yekpare. içkin eleştirinin. hiçbir diyalektik eleştirinin vazgeçmeyeceği o bütünlük imgesini (yabancılaşmış ve şeyleşmiş de olsa) koruyan da aşkın eleştiridir ve gelecekteki bir radikal politikanın her türlü yabancılaşmaya karşı ihtiyaç duyacağı tek yanlı açık sözlülük de böyle bir eleştiriyi gerektirir.52 Ama yabancılaşmış. Müzik. piyasa ekonomisiyle ve devlet aygıtlarıyla bilinçsiz (kimi zaman da pek bilinçli) bir işbirliği içine girmektedir. Kültürü kendi ölçütleriyle değerlen­ dirmek. diyalektiği bekleyen tehlikeye işaret eder: "Ustaca diyalektik olan düşünce. Özellikle II. Yine de. içkin eleştiri konusunda da reha­ vete kapılmaz. içkin ve aşkın eleştirilerin birbirini dengelemesi gerektiğini söyler. Buna karşılık. s. Prisms. Dünya Savaşı’ndan sonra Frankfurtçular. "Kültürel Eleştiri ve Toplum" başlıklı bir yazısında. Adorno. hatta depresif bir öğe taşıması gerektiğini bile söyler. Özellikle Adorno. diya52.

Ama bu teorinin içerdiği daha iyi bir dünya imgesi. 54. Bu ve benzeri sorunlarda sadece pratik bir 'kanıt' getirilebilir. Horkheimer bu kitapta. hiçbir eleştirinin kendi başına dünyayı değiş­ tirme gücü yoktur. s. Durumun 'mutlak' olarak çıkışsız olduğunu önceden kanıtlamaya çalışmak bilgiçliktir. İster içkin ister aşkın. s. insanı her tekil durumda yeniden düşünme ve yeni­ den kaygılanma yükümlülüğünden kurtarmaz. c. 247.. "bunu varsaymanın felse­ feyi tarihin idealist yorumuyla karıştırmak ve ideal ile gerçek arasın­ daki. herşeyin iki cephesinin olduğunu gösterme çabası. Aptal olma hakkı eli­ mizden alınmıştır. hergün tikel durumlar içinde doğrul anmaktadır. Marx.. Bu yanlıştır. Laboratuvar deneylerinin öneminden söz et­ tikten sonra şöyle der: "İnsan ve toplumla ilgili düşüncelerin doğrulan­ ması ve kanıtlanmasında. Pratik."53 Şöyle de söylenebilir: hiçbir yöntem ya da ilke. inançların belirleyici bir rol oynadığı tarihsel mücade­ leler gereklidir.46 AKIL TUTULMASI lektik-öncesi evreye geri döner: büyük bir huzur içinde. laboratuvar deneyleri ve belge incelemesi yeterli değildir. sadece siyasal değil. aynı zamanda epistemolojik bir kavramdır: doğruluğun ölçülmesinde belirleyici bir rolü vardır. Bu­ nalımların derinleştiği ve yıkımların yaklaştığını söyleyen doğru teori ise. Frankfurt metodolojisindeki üçüncü öğe de teoripratik ilişkisidir. insanların bugünkü düzen 53. kavramlarla ve sloganlarla oynamaktır. Bugünkü toplumsal düzenin esasta uyumlu bir düzen olduğu yolundaki yanlış görüş. Minima Moralia. kuşkusuz. Collected Works. uyumsuzluğu ve çöküşü hızlandırarak kendi pratik yalanlanmasında aktif bir etken olarak rol oynar. Mutlak olarak umut­ suz bir durum diye birşey yoktur. . 226-227."54 Horkheimer'in doğruluk ve teori-pratik ilişkisi konularındaki tutu­ mu da başlangıçta bundan farklı değildir. teori ile pratik arasındaki temel farkı gözden kaçırmak anlamına geldiğini" söyler. Birinci Enternasyonalin ikinci kongresinde yaptığı konuşmada şöyle der: "Devrimciler bazen bunalımın mutlak olarak çözümsüz olduğunu kanıtlamaya çabalıyorlar. 3. *** Marx.

... tek yanlı görüşlere karşı iktidara getirmesine bağlı­ dır. The Essantial. doğru teoriyi reddeden ve doğrulu­ ğunu saklamak isteyen başkaları için de aynı ölçüde geçerli olduğu gerçeğini değiştirmediğini" de söyler. bilen özne de sadece arkasına yaslansın ve kendi tikel doğrusunun bile bütün doğru olmadığının bilinci içinde pasif bir gözlemci rolünü üstlensin."55 Dahası var.. Tersine. İkincisi ol­ madan birincisi ilerleyemez. 57. Lukacs'ın ya da Gramsci'nin teori-pratik ilişkisi konusunda­ ki görüşlerinden çok farklı değildir. Aynı yazıda Horkheimer... 215. sadece bu görevlerle ilgili gruplar için açıktır. yaşantılardan öğrenmeyi ve teorik kavrayışı gerektir­ diği kadar."56 Enstitü’nün ABD'ye taşınmasından sonra yazdığı bir yazıda da Eleştirel Teori'nin görevini tanımlar: "Eğer teorisyenin ve nesnesinin ezilen sınıfla dinamik bir bütünlük oluşturduğu görülebilir­ se.. belli bir top­ lumsal sınıfa tekabül ettiğini ve belli grupların ufkuna ve çıkarlarına bağlı olduğunu. Üstelik. düşüncelerinde bir döngüsellik de sezilmektedir: doğru teori. tarihsel mücadeleler içinde tanımına kavuşur. . "On the Problem of Truth". Ama ilk anda bu değer insanlığın tümü için değil.y.. s. düzeltilir ve doğrulanır.. ona sahip olan insanların onu kararlı biçimde savunmasına. "bir teorinin değeri. ama bu bağlılığın. David Held. her noktada teoriye dahildir.g. "doğru teorinin. s. Hatta Horkheimer. Öyleyse faaliyet bir ek olarak. Akt. doğrunun gelişmesi. 56. Bilme süreci. Ama doğrunun düzeltilmesini ve yeniden tanımlanmasını üstlenmiş olan tarih değildir ki. 55."57 Bunlar. doğru pratiği yürüten sınıfın teorisidir.ÖNSÖZ 47 tarafından yadsınan yaratıcı kapasiteleri düşüncesi. 420-422. çalışmalarının sadece somut tarihsel durumun tanımlanmasından ibaret olmayıp. o durum içinde onu değişmeye zorlayan etkenlerden bi­ rini oluşturduğu da anlaşılabilir: bu onun asıl işlevidir. 192. "bir teorinin değeri. a. Critical Theory. uygulamasına. bu ki­ tapta (ve bu alıntıların yapıldığı yazılarda) şiddetle eleştirdiği pragma­ tizme fazla yakın düşer gibidir. o belirli tarihsel anda ilerici toplumsal güçlerin üstlenmiş olduğu görevlerle olan bağlantısıyla belirlenir. Horkheimer. Bir başka yazıda da. yer yer. Horkheimer. sadece doğruluğun biçimsel ölçütleriyle belirlenemez" der. gerçek tarihsel iradeyi ye eylemi de gerektirir. s. dar. düşünceden sonra gelen ve onu etkilemeyen birşey olarak görülmemelidir: faaliyet. ona uygun davranmasına ve onu gerici.

bu döngüsellikten. ama doğru aynı kalır ve teori de onun nihai bekçisidir. "Gelenek­ sel ve Eleştirel Teoriler"de (1937). 1941 yılında. s. bu yüzden. Bu noktada. teoriyi. "iyimser döneminin" son önemli yazısında. Böyle bir yanılsama tam anlamıyla ideolojidir. Horkheimer'in son çaresi. Marcuse'ninkiyle aynı yıllarda yazılmış Akıl Tutulması'nda sık sık yaptığı gibi. kederli bir iyimserliğe başvurmaktır: "İnsanlar gerçekte olduklarından daha iyidirler". doğru görüşlere sahip olan sınıfın pra­ tiği. Horkheimer. Doğruyu gerçekleştirmenin somut koşulları değişebilir. mutlak bil­ giye varmak için bir kalkış noktası da değildir. Bu düşüncenin öznesi. doğru pratiği değil. Marcuse. Böyle durumlar. çok kesin konuşur: "Marx'ın doğruluk kavramı görecilikten çok uzaktır... sınıfını değil evrensel çıkarları. hatta imkânsızlığını vurgulamaktan da geri kalmazlar. Frankfurtçular içinde klasik Alman felsefesinin mutlak akıl kavramına en yakın duran kişidir. saydam olma­ yan. Oysa. proletaryanın sınıf çıkarlarının gerçekte evrensel çıkarlar olduğunu söyleyerek sıyrılmaya çalışır. belli bir sınıfla çatışma içinde olan ve toplumsal bütünle ve doğayla bunların sonucu olan bir ilişkiler ağı içinde yer alan belirli bir bireydir. çünkü burjuva bireyinin sınırlı özgürlüğünü eksiksiz özgürlük ve özerklik olarak almaktadır. bilgi ile nesnenin bir araya geldiği yer değildir. Pratik doğruyu izler.48 AKIL TUTULMASI doğru pratik de doğru teoriye. Horkheimer.. kendinin bilincinde olmayan bir toplumda.. Devrimci pratik kendi yolundan sapsa bile.. Horkheimer ve Adorno. teori ile pratiğin indirgenmez gerilimi"nin iyice belirginleştiği anlardır. düşünen özne. Reason and Revolution. teorinin de eksikliğini.."58 Marcuse. "özne ile nesnenin. aklın yargı gücünü. . Sadece tek bir doğru ve onu gerçekleştirebilecek tek bir pratik vardır. Ama bu noktada. kutuplar arasında açılmaya başlayan uçurumla ilk kez yüzleşir: "Eleştirel düşünce ne soyutlanmış bireyin ne de bir bireyler toplamının işlevidir. teori doğruyu koruyacaktır. Üstelik. 321-322. pratiğe karşı bir dengeleyici kutup olarak korur­ larken. ister sadece bir 58. kendi mesleki çıkarlarını bile savunamadığı bir durum ortaya çıkabilir ve oldukça da uzun sürebilir. başka bi­ reylerle ve gruplarla ilişki içinde olan. Marcuse. böyle bir anda.

59. Oysa onun düşüncesi de kitlelerin geliş­ mesinde eleştirel. bu anlamsızlığın gerçekten farkına varmış olabilir. bu toplumda. Proletaryaya bile dünya gerçekte olduğundan çok farklı görünebilir. bugünde değil. birlikleri gelecektedir. böyle bir çıkar ve ilgi proletaryada zorunlu olarak vardır. statükoya kölece bir bağımlılık içine düşebilir. Teorik çabadan böyle bir kaçışın ve kitlelerle geçici bir çatışmanın (aktif teo­ rik düşünce bunu gerektirebilir) sadece kitleleri daha körleştirdiğini ve güçsüzleştirdiğini görmüyor. Eleştirel Teori'nin tarihsel analizden elde ettiği görüş açıları —özellikle de tüm toplu­ luğun ihtiyaçlarına cevap verecek bir akılcı toplumsal düzen düşün­ cesi— insan emeğine içkindir ama bireyler tarafından ya da sağduyu ta­ rafından yeterince kavranamamaktadır.. Proletarya. Buradaki anah­ tar kavram. kendi haya­ tında gittikçe artan sefalet ve adaletsizlik biçiminde. Proletaryanın kendi gerçek çıkarlarıyla bir bütün olarak toplumun çıkarları arasında aslında bir karşıtlığın bulunmadığını kavrayabilen ve kendi eylem ilkelerini kit­ lelerin duygu ve düşüncelerinden türeten bir bakış açısı bile. Proletaryanın gruplara ve bireylere bölünmesine yol açan ve bir "kolektif özne"nin oluşmasını önleyen bu karmaşıklık. . 211-214."59 Bu uzun alıntıda Horkheimer’in Lukacs'taki "atfedilen nesnel sınıf bilinci” kavramına yaklaştığı düşünülebilir. Marx ve Engels'e göre. benlik (ego) de kendinden emin değildir.. Critical Theory. çağdışı bir toplumsal düzenin sürekli olarak yenilenmesi arasındaki ilişkiyi kendi deneyle­ riyle yaşamaktadır.. düşünce geçirmezliği) ve toplumsal yapının "farklılaşması". Aydın. proletaryanın durumu bile. Yanlış olur. doğayla mücadelesinde insana gittikçe daha güçlü silahlar kazandıran emekle. ilerletici bir etken olmalıydı.ÖNSÖZ 49 düşünür olarak aktif olsun isterse başka biçimlerde. özne ile nesne parçalanır. doğru bilginin garantisi değildir. s. İnsan üzerine düşünürken. Bu eğilimlerin kavranması ve ifade edilmesi için belli bir çıkar da gereklidir. proletaryanın yaratıcı gücüne övgüler düzmek ve kendini ona uyarlamakla yetiniyor. toplumun "saydam olmayışı" (insan bilinci karşısındaki kapalılığı. Ama proletaryaya yukardan dayatılan toplumsal yapının farklılaşması ve kişisel çıkarlarla sınıf çıkarları arasında ancak çok özel anlarda aşılabilen çelişki.. bu bilincin bir top­ lumsal güç haline gelmesini engellemektedir. proletarya. Modern top­ lumdaki durumundan ötürü. Ama eklenmeli ki. karmaşıklığıdır.

Tarihte geri alınamayacak şeyler sadece kötülüklerdir: gerçekleştirilmemiş imkânlar. Bunun başarılı olup olmayacağını kestirmek mümkün değildir. Artık-değer kâr biçiminde emilmese bile. kitlelerin Robespierre’in mi yoksa Barras'ın mı ikti- . Otoriter devletin bütün biçimleri baskıcı­ dır. daha pozitif.. hukuksal ya da hukuk dışı cinayetler ve iktidardakilerin insanlığa yaptığı kötülükler. daha in­ sanca bir gelecek düşüncesi de canlılığını koruyacaktır. varolan koşullarda mümkün görünmemektedir.. bu koşullarda tek somut seçeneğin. Benjamin’in anısına hazırlanan derlemeye (1942) gönderdiği "Otoriter Devlet" adlı yazı. Bunalımların sözüm ona kaybolmasına karşın. Bunlar telafi edilemez. tam tersine: bugünkü gerçeklik negatifliği koruduğu ölçüde. kaçırılmış fırsatlar.50 AKIL TUTULMASI pratikle teorinin gittikçe birbirinden uzaklaşması demektir.. Horkheimer. Şu çok lafı edilen ’kitlelerin siyasal hamlığı’. henüz çoğulcu siya­ sal kabuğu atmamış olan ülkelerde demokratik reform olduğunu öne sürer. Savaş başladıktan sonra. Ama öbürü. kavraması) anlamına gelir.. ancak yönetilenlerin kendi iradeleri demokratikleşmeye yol açabilir... Eğer insanlar bir kez artık yürümemeye karar verecek olurlarsa. Fransız Devrimi sırasında.. Faşist yönetimde herkes düşünde Hitler’i öldürdüğünü görüyor ve sonra da Faşist yürüyüşlere katılıyor. öbür alternatif her zaman bir tehlikedir. uyum da yoktur. düşlerinin gerçek olduğunu görecekler. parti bürokratlarının arkasına sığındığı bu mazeret. gerçekte önderliğe karşı duyulan kuşkudan başka birşey değildir. Horkheimer'in bu kısa dönemden sonra. aklın eski görevinden istifasını önermez. Yazının bağlamı. hâlâ odak noktasıdır.. bu yüzden ke­ sin bir pratik plan da oluşturulamaz. Oysa Lukacs'ın kavramı özneyle-nesnenin özdeşliği (öznenin nesneyi tam ola­ rak bilmesi. gerek Doğu'da gerekse Batı'da tüm düzenlerin otoriter bir devlet kapitalizmine geçtiğini öne süren Pollock'un başlattığı tartışmadır. Ama bu düşün­ ceyle gerçekleşmesi arasındaki gediği kapamak. Pollock (ve başka bakımlardan ona karşı olan Neumann ve Kirchheimer). Kitleler onları zaman zaman dışarı çağırıp sonra da ev­ lerine geri gönderen —üstelik zaferden sonra bile bunu yapan-— kişilerden bekleyecek birşeyleri olmadığım öğrenmişlerdir. bütün çalışmaları içinde ender görülen bir devrimci gerilim anını temsil eder. Enstitü bir duraklama dönemi geçirir. Horkheimer: "Hiçbir ekonomik ya da hukuki önlem değil.

direnme olmadan. Devrim­ ci dönüşümün bir geleneği vardır.. Otoriter ya da liberal. 1905'e ve başka olaylara gider. varolan ya da gele­ cekteki bir güce danışamaz.n. Ama aynı zamanda. polis kontrolü ve askere yazılma anlamına gelmektedir. Bugün ütopyacılığa çamur atılıyor çünkü kimse onun gerçekleşmesini . kesinlikle. sürekli olarak özgürlüğü güçlendirme çabalan olmadan gerçekleşemeyecek olanı da gerçekleştirir: sömürünün sonu..ÖNSÖZ 51 darda olduğu sorusuna kayıtsızlaşmaları beş yıl almıştı. Böyle bir sonuç. iktidar sahiplerine karşı mücadelede anlamını yitirir.). gelişmeyle özdeş değildir.. Alttaki milyonlar. Yeni topluma yolunu gösterecek olan teorik kavram —işçi konseyleri sistemi— praksisten doğar. İktidarı bir kez ele geçirdikten sonra onun­ la ne 'yapabileceğimiz' sorusu.... Bu soru. Toplumsal devrim kavramı. Bir zamanlar ütopyanın eleştirilmesi. ilerlemenin hızlandı­ rılması değil.. üretim araçlarının şu ya da bu yeni seçkinlerin tekeline geçmesi değildi. Aslında onlara hâlâ umut veren olasılık da bütünsel devletçiliktir (SSCB'nin plan ekonomisi-ç. iki çelişik ânı kendi içinde birleştirir: devlet kontrolüne geçiş ve ondan kurtuluş. çünkü daha iyi birşeyler olduğunu düşündürmektedir onlara ve umut da ataleti sarsan bir etkendir.. Bu tür atalet. kitlelerin kendiliğinden eylemi olmasa da zaten gerçekleşecek olanı gerçekleştirir: üretim araçlarının toplumsallaşması ve üretimin planlı yönetimi. kitlelerin ataleti de kaybolur. yok olması gereken şeyin süreceğini varsay­ maktadır: başkalarının emeği üzerinde tasarruf yetkisi. kapitalizmin çeşitli evrelerinin aynı sisteme dahil olduğunu yaşayarak öğrenirler. kapitalizmin bütün evrelerindeki özelliğidir. Ras­ yonel olan hiçbir zaman tam olarak hesaplanamaz: tarihsel diyalektikte hep sınıflı toplumdan kopuş olarak düşünülmüştür. ilerleme boyutunun dışına niteliksel bir sıçrayıştır. onun içindeki özgürlük düşüncesinin gerçekleşmesine hizmet ediyordu. Diyalektik.. Siyasal irade­ nin toplumu değiştirerek kendi hayatlarını değiştirdiğini yaşayarak görürlerse.. Kon­ sey sisteminin kökleri 1871'e.. Bir geçişsel devrimci diktatörlük kavramıyla kastedilen. Sınıfsız bir de­ mokraside planlar zorla ya da rutin sonucunda kabul ettirilemez. Devrim.... toplum onlar için açlık. özgür anlaşmayla belirlenmelidir.. İnsanca bir dünya düzenini düşünen kimse. Böyle tehlikelere halkın kendi enerjisi ve uyanıklığıyla karşı konulabilir.. nihai bir yargı organına. kitle partisinin bürokratları için bir za­ manlar çok anlamlı olan bu soru. bu devam etmelidir....

52 AKIL TUTULMASI istemiyor. ki hiç az da değildir. "The Authoritarian State". Ne çok gürültü ettik. The Essantial.. Eğer liberalizme geri dönüş yoksa. Zorunlu muydu? Kitap duruyor.. 102-117. tek cümlelere indirir. Anton Webern’in Beethoven ve Mahler'e yaptığını "Otoriter Devlet"e yapar: değişen koşullarda eski gerilimi koruyabilmek.. Dünya Ruhu'nun çizdiği seyri izlemekten başka yol yoktur. Horkheimer. İlerlemenin avantajlarını ve başarının güvenliğini sunacaktır bu. ORHAN KOÇAK 60.5 dakikalık senfonileri gibi. Otoriter devletin düşmanlarının bile özgürlüğü tasarlayamaması. Adorno. tutkularını dışavuramadığı bir dil. deniliyor bugün. Sessiz bir yer. proletarya kendi devrimini yapmadığı sürece. düşündükle­ rinden ve hissettiklerinden daha iyidirler" noktasına dönen Akıl Tutulması'nda.. Böyle düşünceler.. Buna göre. yabancı bir dil­ dir. saklayabilmek için iyice kısaltır onu: Webern'in 1. Bir düşüncenin sonu kadar bir başlangıcı ve gelişmesi de olduğunu ve her zaman farklı sonlara varılabileceğini göstermeye niyetlenmiştik. şimdi. kendisi değil nesneler üzerindeki donuk yansısı görülen yitik bir ışık olmuştur. karşılaştığımız düşüncelerin ne en aptalcasıdır ne de en onursuzu. doğru faali­ yet olarak geriye kalan. Ama bu bir odada yapılabilir ancak: bu arada dışarıda olup biten bazı şeyleri de görmemiş olabilir. onun ve teorisyenlerinin önünde. Yukarıdaki pasajın heyecanını sürdürmek de Adorno'ya kalır. Belki de en doğrusu budur. iletişimin yok olduğunu gösterir. s.. Şu kadarını kesin olarak biliyoruz: eski serbest teşebbüse geri dönülmesiyle birlikte bütün bu vahşet yeni bir yönetim altında yeniden başlayacaktır. İnsanın içinde kendi arzu­ larını bulamadığı."60 Sonra Horkheimer. "İnsanlar gerçekte yaptıklarından. Ama artık devrimci dönüşüm perspektifi ufkun dışında kalan.. devlet kapitalizminin genişletilmesi ve daha ileri biçimlere ulaştırılmasıdır.. geçmişin hem artık varolmadığı­ nı hem de orada durduğunu hissettiren kısacık pasajlara. .

.

.

adetler ve gelenekler kadar. bireyin varlığı da olabilir. kendini toplumsal düzenin bütünüyle ilgili düşüncelere adadığında bile böyledir bu. az çok baştan kabul edilmiş amaçlara ulaşmak için seçilen araçların yeterli olup olmadığı üzerinde durur. Ama akla uygun davranışları sonuçta mümkün kılan kuvvet. Evet. Bu tepkiyi gösteren insan. aslında uzun uzadıya düşünülecek birşey olmadığına. çıkarsama ve tümdengelme yeteneğidir: düşünme aygıtının so­ yut işleyişi. en yakın faydacı değerlerin ötesine geçip. sözlerle anlatılamayacak kadar derin bir sezişin ya da çetrefil bir düşüncenin belirtisi saymak yanlış olur. araçlar ve amaçlarla ilgilidir. Bunu. Bu akıl tanımı ne kadar masum ya da yüzeysel görünürse görünsün. öznel akıl adı verilebilir. Amaçların kendilerinin de akla uygun olup olmadığı sorusunu bir yana bırakmış­ tır. bunların da öznel anlamda akla uygun olduğunu. sıkıntılı bir çaresizlikle karşılaşırsı­ nız. yani öznenin varlığını (bu. öznel akla tümüyle yabancıdır.I ARAÇLAR VE AMAÇLAR Sıradan insandan akıl teriminin anlamını açıklamasını isteyin: he­ men her zaman bir duraksamayla. Amaçlarla ilgilenecek olduğunda da. her durumun kendine özgü koşulları da dikkate alınmalıdır elbet. daha baştan. sınıflan­ dırma. kendi başına taşıdığını sezdiğimiz erdemleriyle akla uygun olabileceği düşüncesi. akıl kavramının zaten kendi kendini açıkladığına ve sorunun da gereksiz olduğuna inan­ maktadır. bireyin hayatının bağlı olduğu topluluğun varlığı da) sürdürmesine hizmet ettiklerini kabul eder. Gene de açık bir cevap vermesi için sıkıştırıldığında. Bu tür akla. yasalar. Batı düşüncesinde son yüzyıllarda meydana gelen derin bir değişmenin . akla uygun şeylerin yararlı şeyler olduğunu ve her akla uygun insanın da kendisine neyin yararlı olduğunu bilmesi gerektiğini söyleyecektir. esas olarak. Bir hedefin herhangi bir öznel kazanç ya da çıkardan bağımsız olarak. özgül içerik ne olursa olsun.

Bir insanın hayatının akla uygunluk derecesini belirleyen. Herşeyin ölçütü. bu evrensel rasyonellikten çıkarılma­ lıydı. sınırlı bir ifadesi ola­ rak görüyordu. Bu görüş. nesnel akla göre yaşayan insanın aynı zamanda başarılı ve mutlu bir hayat sürece­ ğini de kanıtlamaya çalışır. doğada ve doğanın görünüşlerinde de varolan bir kuvvet olarak görüyordu. özellikle de John Locke'la başlayan İngiliz fel­ sefesinin ortaya koyduğu düşüncelere uygun görünmektedir. Bu tanım. insanların onu akla uygun olarak düzenlediği ve kendi mantıksal. aklın sadece insan zihnindeki öznel bir yeti olduğunu belirten doktrin arasında çok temel bir farklılık vardır. eninde sonunda. dav­ ranışlarla amaçların birbirine uydurulması değil. aynı kategoriye girebilecek başka zihinsel işlevleri. Locke. bunun tam karşıtı olan bir görüş geçerliydi. en büyük iyilik. toplumsal kurumlarda. Bu akıl kavramı. birçok ünlü filozofun. akıl konusunda. olasılıkları hesaplama ve böylece belli bir amaca uygun araçları bulma yeteneği olduğu görülür. nesnel bir akıl teorisi üzerine kurulmuştu. aklı yalnız bireyin zihninde değil. Platon'un ve Aristoteles'in felsefeleri. ama onu evrensel bir rasyonelliğin kısmi. yani insanlararası ve sınıflararası ilişkilerde.56 AKIL TUTULMASI belirtisidir. nesnel dünyada da. insan ve amaçları da içinde olmak üzere bütün varlıkları kapsayan bir sistem ya da bir hiye­ rarşi oluşturmayı amaçlıyordu. sko­ lastik düşünce ve Alman idealizmi gibi büyük felsefi sistemler. Bireysel dü­ şünce ve davranışların ölçütü. Nesnel akıl kuramının odak noktası. an­ cak öznede gerçek anlamda akıl bulunabilir: bir kurumun ya da bir başka gerçekliğin akla uygun olduğunu söylediğimizde. sadece insan ve amaçlan değil. amaçlardaydı. örneğin an­ . Kuşkusuz. özçıkar ve varlığı koruma amaçları da içinde olmak üzere insan varolu­ şuyla uzlaştırmaktı. Bu görüş. İkinci doktrine göre. Ağırlık araçlarda değil. Çünkü uzun bir süre boyunca. felsefeye göre "akla uygun" olanın nesnel yapısını. Aklın gerçekliğin yapısında bulunan bir ilke olduğunu öne süren bu teoriyle. Devlet adlı yapıtında. öznel aklı dışarda bırak­ mıyor. bu bütünlükle arasındaki uyumdu. genellikle an­ latmak istediğimiz. Bu düşünce geleneğinin başlıca amacı. bugün bize oldukça mitolojik görünebilecek bazı kavramlardır: sözgelimi. hesaplayıcı yetilerini ona uygulamış olduklarıdır. bu bütü­ nün nesnel yapısı olacaktı. Örneğin Platon. insanın kaderi ve en yüksek amaçların gerçekleşme biçimi gibi düşünceler. Öznel aklın.

bilimin toplumsal görevi ve bir bakıma. Kendi başına akla uygun olan bir amaç yoktur ve akıl açısından bir amacın öbürüne olan üstünlüğünü tartışmak an­ lamsızdır. . Hurafeleri çürüten eleştirel güç. Öznelci görüş açısından. hatta bir amacın öbüründen ayırt edilmesini sağlayacak bir "tözsel'’ rasyonelliği bile düşünce ufkunun dışında bırakmıştır. söz konusu olan bu nesnenin ya da kavramın kendisi değil. yani öznel bir yaratış olarak reddederken. nesnel akıldan öznel akla geçişin toplumsal boyutunu önemli ölçüde aydınlatmışsa da (bkz. Aklı adlandırmak için kullanılan bütün terimler öznel ifadelerdi. her zaman özneyle. Ama akıl mitolojiyi sahte nesnellik. Londra 1940). bilginin bürokratikleşmesi ve tekelleşmesiyle ilgili gözlemleri. "konuşmak" an­ lamına gelen ve bu anlamda öznel bir yetiyi. Ama bu işlevlerin de araçlarla amaçların denkleştirilmesine hizmet ettiği bellidir.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 57 lama ve teorik düşünme yetilerini de unutmamıştır. Anlatılmak istenen. Max Weber oku­ lundaki işlevsel ve tözsel rasyonellikler arasındaki farkı andırmaktadır. onun düşünme yeti­ siyle bağıntılıydı. Max Weber'in felsefesinde rasyonel bilgi ve eylem imkânları konusundaki kötümserlik (bkz. Eğer dürtülerimiz. yeterli oldu­ ğunu kabul ettiği bazı kavramları kullanmak zorundaydı. "akıl". bir ölçüde. yani amaç değil araç olmaları halinde mümkündür. insanın amacını tanımlama çabasına sırt çevirmesinin başlangıcıdır. Tübingen 1922). öznel bir yeti. Gesammelte Aufsaetze zur Wissens­ chaftslehre. Tarihsel olarak. felsefe ve bilimin. teorinin toplumsal üretim sürecindeki varlık nedeni de bu denkleştirmede yatmaktadır. bir eylemi değil de bir nesneyi ya da bir düşünceyi anlatmak için kullanıldığında. örnekse.1 Bu iki akıl kavramı arasındaki ilişki sadece bir karşıtlık ilişkisi değildir. "Wissenschaft als Beruf'. konuşma yetisini ad­ landırmak için kullanılan sözcükten türemişti. sadece belli bir amaçla bağın­ tısıdır. düşünme yetişiydi. niyetlerimiz ve sonunda da kararlarımız önsel olarak akıldışıysa. ancak her iki amacın da daha yüksek bir üçüncü amaca hizmet etmesi. Weber ve izleyicilerinin. tözsel akıl da sadece bir denkleştirme aracı haline gelir ve dolayısıyla özünde "işlevselleşir". Böylece her 1. Karl Mannheim. Man and Society. Aklın bu tanımıyla nesnelci anlayış arasındaki fark. Yunanca'daki akıl terimi. aklın hem öznel hem de nesnel yönleri başından beri varolmuştur ve birincinin İkinciye egemen oluşu uzun bir sürecin sonunda gerçekleşmiştir. Öznel yaklaşım açısından. herhangi bir rasyonel­ lik kavramını. böyle bir tartışma. Max Weber öznelci akıma öylesine bağlı kalmıştır ki. Logos ya da ratio terimlerinde taşıdığı asıl anlamıyla akıl. Ne var ki. bu nesnenin ya da düşüncenin başka bir şey için iyi olduğudur.

g. düşünme yetisiyle ilgili olmakla birlikte. Chicago 1944. 3. insan­ ların onunla ilgili düşüncelerine bağlı değildir. "İç tutarlılığı olmayan bir sistemin taşıdığı yanlışlar. Ülkü­ lerin benimsenebilirliği. birçok yönden farklı anlamlar taşısalar da. A. onun ötesinde yer alıyorlardı. eylem ve inançlarımızın ölçütleri. bu kitap boyunca hemen hemen aynı anlamda kullanılacaktır. 720. The Philosophy of Berlrand Russell. düşüncenin nihai içeriği olan bu mutlak nesnel idealar. ahlakı. Öznelleşme ve biçimselleşme terimleri. ama bir ahlaksal yargıda ’doğruluk’ ile karşılaştırılabilecek özelliğin bulunup bulunma­ ması diye bir sorun olamaz. içerikleri boşalan bütün temel kavramlar biçimsel kabuklara dönüşmüştür. sonunda hiçbir gerçeklik kendi başına akla uygun olarak görülemez olmuştur. insan eylemlerinin nesnel ahlaki nitelikleriyle bizim bunları algılayışımız arasında bir ayrım yapar gibidir: "Korkunç olanı 2. Aklın bugünkü bunalımının temelinde. ahlaki ya da estetik kararlarda doğruluktan söz etmek anlamsızlaşır. Akıl öznelleşirken. Yıldız mitolojisin­ den doğmuş olan Pitagoras'ın sayılar kuramı.g. 723. tutarlı bir sistemin yanlışlarından daha az olabilir. Bunların eğilimlerin. A. düşüncenin belli bir noktadan sonra böyle bir nesnelliği ya hiç kavrayamaması ya da bir sanrı olarak reddetmesi yatmaktadır. bu durum. 4.58 AKIL TUTULMASI zaman kendisine özgü bir nesnellik geliştiriyordu.y. "Reply to Criticisms". düşüncenin en yüksek içeriğini mutlak bir nesnellik olarak tanımlayan idealar ku­ ramına dönüşmüştü. bi­ limden çok farklı bir kategoriye sokmaktadır".."4 "En temel ahlaksal değerlerin öznel olduğunu"5 öne süren felsefesine karşın. biçimselleşmektedir de. 5.y. böyle bir yargının doğru olup olmaması. ahlak ve siyasetin temel ilkeleri ve bütün önemli kararlarımız. mizaçların sonucu olduğu kabul edilir. Öznelciler arasındaki en nesnelci düşünürler­ den biri olan Russell’a göre "olgusal bir yargının ’doğru' olma gibi bir özelliği bulunabilir. Öznelci görüş geçerli olunca. düşünce de herhangi bir amacın kendi içinde değerli olup olmadığını belirleyemez olur. s. aklın dışındaki etmenlere bağlı duruma gelir.3 Ama Russell böyle bir teorinin çıkaracağı güçlüklerin de farkındadır. Bu süreç giderek bütün rasyonel kavramlara yayılmış. Kabul edilmeli ki. Platonizm'de. pratik. s.2 Aklın biçimselleşmesinin hemen görülemeyen teorik ve pratik bo­ yutları vardır. .

iç ve dış poli­ tikalar akla uygunluk dereceleriyle değerlendiriliyordu. Bir varlık olarak görülüyordu akıl. ama bugün aklın her türlü özgül eğilim ya da tercihten arındırılması. Bugün." Tutarsız olma cesareti vardır Russell'da. yargıç size arabayı akıllıca kullanıp kullanmadığınızı sorar. Eğer kendi bilimci teorisine tam bağlı kalsaydı. dünyamızı fiilen teslim almışa benzeyen çatışan çıkarlara devretmiştir. korkunç eylemler ve insanlık dışı durumlar diye birşey olmadığını ve gördüğü kötülüklerin birer yanılsama olduğunu kabullenmek durumunda kalırdı. Bu türden teorilere göre. kendi anti-diyalektik mantığının bazı yönlerinden uzaklaşabilmekte ve böylece aynı zamanda hem bir filozof hem de bir hümanist olarak kala­ bilmektedir. Onlar insan davranışlarında akla çok önemli bir yer veriyorlardı. Bu güç. en yüksek hakemdi. Basiretli bir yasa koyucu. Gerek bilimsel gerekse günlük kullanımda. Akıl. bu görevini. başka güçler tarafından belirlenecektir. sistemli olarak kullanılarak ve önündeki engeller. Aslında bunun anlamı şudur: Kendinizin ve başkalarının hayatını ve mülkünü korumak ve yasaya uymak için elinizden gelen herşeyi yaptınız mı? Yargıç.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 59 korkunç olarak göreceğim. örneğin bilinçli ya da bilinçsiz duygular kaldırılarak geliştiri­ lebilir ve etkinliği artırılabilir. Aklın bu ikincil konuma itilişiyle. hatta daha fazlası: hayatımızı adayacağımız düşüncelerin ve nesnelerin ardındaki yaratıcı güç. düşünce. bu yeti. burjuva uygarlığının öncüleri­ nin. akıl genel olarak zihnin eşgüdüm yetisi olarak görülmektedir. bir trafik mahkemesine çağrıldığımızda. iyi ya da kötü herhangi bir ey­ leme hizmet edebilir. yükselen orta sınıfın ruhsal ve siyasal temsilcilerinin düşünceleri arasında belirgin bir karşıtlık vardır. Aklın bütün ter­ cihlerimizi ve başka insanlarla ve doğayla ilişkilerimizi düzenlediği düşünülüyordu. akla uygun yasalar çıkarandı. onlara göre. bu değerlere saygı gösterilmesi gerektiğini varsaymaktadır. her insanda yaşayan bir ruhsal güç olarak. ama toplumsal ve bireysel yaşamın düzenini kendisi belirlemeye kalk­ mamalıdır: bu. Toplumsal gerçekliği yöneten güç hiçbir zaman gerçek anlamıyla akıl değildi. Toplumdaki bütün eylemler için bir araçtır o. belki de en önemli yeri. artık onun insan eylemleri ve hayat tarzları hakkında bir yargıda bulunma görevine bile sırt çevirdiği bir noktaya ulaşmıştır. Öğrenmek istediği nok­ ta sadece davranışınızın bu genel olarak benimsenmiş standartlar .

Sokrates'teki sezgi (görüleme) gücü ya da vicdan. topluluğunun ve ülkesinin en kutsal. öteki Sofistler tarafından öne sürülen öznel. Tam tersine. Sokrates'in daimon'u belki öteki tanrılardan daha ruhsal bir tanrıydı. mitolojinin kişileşmiş tanrılarının dışında kalan. bireysel öznenin içindeki bu yeni tanrı. amaçları anlamak. ner­ deyse tanrısal bir açıklama olarak öne sürülüyordu. Uyum ilkesi baştan kabullenilmiştir. daimon da ruha dönüşmüştür ve ruh da ideaları algılaya* Eski Yunan düşüncesinde. ölümsüzdürler. Sokrates'in doktrini. Tanrılar.60 AKIL TUTULMASI açısından yeterli olup olmadığıdır. yine de mutlak doğru düşüncesini içeriyordu ve nesnel kavrayış olarak. hem ideolojik tutuculuğa hem de ilericilik maskesi ardında giz­ lenen ama gerçekte kişisel ve mesleki çıkarlara bağımlı olan göreciliğe karşı savaşıyordu. akıldan ve aklın yargılarından gerçekliği olmayan isimler ve uzlaşımlar (kon­ vansiyonlar) olarak değil. hatta belirlemek için bir yöntem olarak görülüyordu. en köklü düşüncelerini daimon'un* eleştirisinden. idealara dönüşmüştür artık. ama daha az gerçek değildi. Akıl kavramı doğduğunda. en azından dönüşüme uğratmıştır. Yunan'ın kutsal ge­ leneğini. Öğretisi ne kadar negativist olursa olsun. bu da varolan gerçekliğe uymak demektir. ya da Platon'un dediği gibi. . diyalektik düşüncenin eleştirisinden geçirdiği için öldü. Aynı zamanda. ama yine de o. Bunu ya­ parken. nesnelerin gerçek doğasını yansıtan ilkeler olarak söz etmişti. biçimsel akla karşı savaşıyordu. iyinin ve kötünün son yargıcı olarak özne kav­ ramının felsefi kaynağı olarak görülebilir belki. Atina'nın hayat tarzını sarsmış ve böylece çok farklı bireysel ve toplumsal hayat biçimlerine zemin hazırlamıştı. Çoğu zaman. Daimon adı. akıllı olmak inatçı ol­ mamak anlamına gelir. öznelci idealizme uygun olarak öznenin kendi ürünleri olması. tanrısal etkinlikleri olan güç. Sokrates. insanla insan ve doğayla insan arasındaki ilişkileri düzenlemesi gerektiğini düşünüyordu. Platon'un felsefesinde. eski tanrıların bazı imtiyazlarına hâlâ sahiptir idealar: insanlardan daha yüksek ve daha soylu bir düzlemde dururlar. Başka bir deyişle. Yunan mitolojisindeki rakiplerini taht­ tan indirmiş. Ama bu ideaların. birer modeldirler. yaşayan bir gücü belirtiyordu. Evrensel kavrayış anlamında aklın. inançları belirlemesi. amaç­ larla araçlar arasındaki ilişkinin düzenlenmesinin ötesinde bir şey bek­ leniyordu ondan. öznenin duyumlarına benzer ürünler ya da içerikler olmaları söz konusu değildir.

Öyleyse nesnel akıl terimi. bir yandan. Diyalektik düşün­ me çabasına girebilen. hepsinin görmezden gelinmesi de gerekebilir: çünkü daha kapsayıcı. Doğrunun görülmesi olarak ortaya koyar kendini. aç kalmış bir insan toplu­ luğu. Öznel akla göre bilimin başlıca işlevini oluşturan bu türden işlemler. Nesnel akıla dayalı felsefi sistemler. eros yetisine sahip olan herkes bu yapıyı keşfedebilir. bu çabanın kendisini ve bu türden bir yapıyı yansıtma yeteneğini de belir­ tebilir. spekülasyonun yanında ikincil konumdadırlar. Nesnel akıl. gerçek bilim. bu yapı. herşeyi kapsayan ya da temelde yatan bir varlık yapısının bulunabileceği ve buradan bir insan hedefi kavramının çıkarılabileceği inancını içeriyordu. bu tür düşünce ya da spekülasyonların uygulamaya geçirilişiydi. kendine özgü bir dille konuşmaktadır sanki. Öte yandan. belirli bir eylem­ de bulunmaya çağırırlar. özneyi. nesnel akıl terimi. Bu sistemlere göre. klasik nesnel akıl sistemlerine göre. vb. birey­ sel öznenin şeylerin ebedi düzeni algılayabilme ve böylece zamana bağlı düzende de izlenecek doğru çizgiyi görebilme yeteneği olarak so­ mutlaşır. Nesnel akıl felsefesi için böyle . Ama bunlar gerçekliğin sadece belirli dilimleri olduğu için. sınıflandırılması ya da hesap işlemlerinden geçirilmesi olarak tanımlayan her tür epistemolojiye karşıydılar. daha genel durumlar vardır ve bunlar da kişisel çıkarlardan aynı ölçüde bağımsız olarak başka bazı eylemleri gerektirmektedir. her özgül durumda bizi teorik ya da pra­ tik düzeyde belirli bir davranışta bulunmaya çağırır. geleneksel dinin yerine yöntemsel felsefi düşünce ve kav­ rayışı geçirmeye ve böylece başlı başına bir gelenek kaynağı olmaya yönelir. sırf kendi özelliklerinden ötürü. Bu durumların her biri. onu. bütün soyutluk ve biçimselliğiyle. Bazı durumlar vardır. bu yüzden de dine karşı girişilmiş mücadeleden kaçmaktadır. öznenin çıkarlarından oldukça bağımsız olarak. herkes karşılaşmıştır böyle durumlarla: boğul­ mak üzere olan bir çocuk ya da bir hayvan. gerçekliğin içinde varolan bir yapıya işaret eder. ya da aynı anlamda. hasta bir kişi.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 61 bilen gözdür. Mitolojiye karşı giriştiği saldırı belki öznel aklınkinden de ciddidir: öznel akıl. Bilgimizin nesnel temelini düzensiz bir veriler kar­ gaşasına indirgeyen ve bilimsel çalışmalarımızı da sadece bu verilerin düzenlenmesi. biri bilim ve felsefeye öteki kurumsal mitolojiye özgü olan iki ayrı parantez açmakta ve böylece her ikisini de tanımakta.

Bu hükümetin sadece laik görevleri vardı. Nesnel doğru kavramına bağlı olduğu için. onları disiplin altına almak değil. toplumsal inançların nesnel akıl açısından eleştirisi. Bu yüzden.62 AKIL TUTULMASI bir çıkış yolu yoktur. Hümanistlere göre. belli siya­ sal sınırlar içinde ve aynı hükümet altında yaşayan ama farklı dinlere bağlı insanlar arasında temelde bir ayrılık yoktu. Luther'in düşündüğü gibi. Akıl artık dinsel doktrin içindeki tartışmaların kendi başına anlamı olmadığını ileri süren ve bunlara çeşitli siyasal hiziplerin sloganları ya da propaganda malzemesi olarak bakan bilginlerin. Montaigne bunu bireysel hayata. insanların had­ dini bildirmek. Amacı. 16. De l'Hôpital de siyasette uygulamıştı. sonradan Aydınlanma felsefesinde daha iyi . en gelişmiş anlatımını Fransız edebi­ yatında bulan ve günlük dilde bugün de bir ölçüde sürüp giden bir ya­ nanlam: akıl. Ancak o tarihte akıl yeni bir yananlam daha kazandı. öznel aklın eleştirisinden çok daha iddialıdır — ba­ zen daha dolaylı ve daha az saldırgan olsa da. Ortaçağ kilisesinin gücünü yitirmesiyle birlikte karşıt siyasal eğilim­ lerin çatışma alanı haline gelmiş olan dinsel farklılıklar çok ciddiye alınmaz oldu. Evet. hiçbir inanç ya da ideoloji. Aklın dinden ayrılması. dinin yerine en yüksek zihinsel otorite ola­ rak aklın geçirilmesine katkıda bulunmuştu. Yazılarındaki bazı kuşkucu bölümlere karşın. Bu akıl kavramı kuşkusuz dinsel doğru kavramından daha insancaydı. uzlaşmacı bir tutum anlamında da kullanılmaya başlandı. ege­ men çıkarlarca daha kolay çekip çevrilebilen. devlet adamlarının ve hümanistlerin görüş açısının adıydı. Yeni çağda akıl kendi nesnel içeriğini yok etme eğilimi içine gir­ miştir. Bireye ilişkin olarak akıl siyasette hükümran devletin oynadığı rolün aynısını oynuyordu: insan­ ların refahı için uğraşıyor. varolan gerçekliğe daha kolay uyarlanabilen bir kavramdı ve bu yüzden de daha başından beri "akıldışı" olana teslim olma tehlikesine açıktı. dışarda güvenlik sağlamaktı. yasa ve düzeni yerleştirmek. bu düşünürlerin çalışmaları. ama aynı zamanda daha zayıf. yobazlığa ve iç savaşa karşı çıkıyordu. ölüm pahasına savunulacak kadar değerli görünmüyordu artık. ticaret ve sanayi için elverişli koşullar yaratmak. yüzyılda Fransa'da en üstün güç olarak akıl tarafından yönetilen bir hayat anlayışı yeniden ileri sürülmüştü. yerleşik dinin içeriği karşısında olumlu ya da olumsuz bir tu­ tum almak zorundadır. yurttaşlara içerde huzur. bu felsefe. Bodin ulusların hayatına uygulamış.

Örnekse Spinoza. nesnelerin gerçek doğasını ve doğru yaşama yolunu yansıtan aklın içeriğini ortaya çıkarmak. cinsiyet. bu kavrayış evrenseldir. çünkü doğru davranışla olan mantıksal bağıntısı. gerçekliğin özünü. söz konusu kavrayışın mantık­ sal niteliğinin genel olarak tüm insanlar tarafından anlaşılabildiği ka­ bul edilmektedir. zekâ sahibi olan her birey için teorik olarak apaçıktır. Akıl felsefesine göre. yaş. yani doğal kav­ . beceri. Ona göre. Rasyonalist felsefe sistemlerine bağlanan insanların sayısı dine inananlarınki kadar büyük olmasa da. gerçeklik hakkındaki bilgimiz yeterince derinleştikten sonra. Fel­ sefe. ahlaki davranış tümüyle böyle bir doğa bilgisinin sonucuydu — tıpkı bir insana olan bağlılığımızın. yüzyılda aklın nes­ nel yanı hâlâ baskındı. Sonuçlarındaki bu farklılıklara karşın. başsız ve sonsuz evrenin uyumlu yapısını bize açan bir kavrayışın. Rasyonalizmin kurucularına göre. Yine de 17. Yine de. gerçekliğin anlamını ve kaçınılmaz­ lığını saptama ve herkes için bağlayıcı doğruları ortaya koyma çabası olarak bu felsefeler de oldukça geniş bir yandaş kesimi toplamıştı. hiç değilse toplumun ayrıcalıklı kesimi için. Geçmişin başka büyük rasyonalist sistemleri de aklın kendini nes­ nelerin doğasında görüp tanıyacağını ve doğru insan davranışlarının böyle bir kavrayıştan doğduğunu vurgularlar. zorunlu olarak bir evren sevgisini uyandıracağını düşünüyordu. lumen naturale'nin. genç bir adamı bu halkın kurtuluşu için savaşmaya yönel­ tebilir ama babasına da evinde kalıp toprağını işleme hakkını verir. açıklamak ve geliştirmek demekti. Spinoza'ya göre. köleleştirilmiş bir halkın acılarının kavranışı. aklın nesnel yanının zayıflamasında ve biçimselleşmesinde yeni ve daha ileri bir adım oldu. çünkü rasyonalist felsefenin asıl çabası. toplumsal konum fark­ ları. Bu doğru davranış her bi­ rey için aynı değildir. en yüksek hedef ve değerlerinin bir ruhsal otorite tarafından belirlenmesine karşı çıkarak. Coğrafi ve tarihsel farklar vardır.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 63 görüleceği gibi. daha önce dine ait olan zihin­ sel işlevi yerine getirecek bir insan ve doğa doktrini oluşturmaktı. teoloji kadar kapsamlı olacak bir doktrini tümüyle kendileri yaratmak için çalışmışlardı. çünkü her birinin durumu benzersizdir. Rönesans'tan beri insanlar. Logos'tan başka birşey olmayan bu evrene duyduğumuz aşkın dışındaki bütün korkular ve küçük tutkular da silinip gidecekti. onun büyüklüğünü ya da dehasını bilmemizin sonucu olması gibi.

insanın kuramsal bilgi ve pratik kararlar açısından herhangi bir lumen supranaturale'ye (Lat. Metafizikçilerin gördüğü baskı ve eziyetin temel nedeni. insan aklında bazı doğuştan ideaların ya da doğruluğu apaçık görülerin (sezgilerin) bulunduğu varsayımından hareketle elde ediliyor ve böylece nesnel doğru kavramına bağlanıyordu. hakkını ve ödevini kendine saklıyorsa. Rasyonalistler.64 AKIL TUTULMASI rayışın ya da akıl ışığının yaratılışa nüfuz etme gücü öyle büyüktü ki. Bireysel ve toplumsal faaliyetlerin yöneldiği amaçlar. dini ve siyaseti birbirinden ayırıyordu.) ihtiyacı yoktu. bize insan hayatını hem dış dünyadaki hem de insanın kendi içindeki doğayla uyumlandırma imkânını veriyordu. dinin insanlara dünyanın yaratılışını. bilgeliği. teoloji mi yoksa fel­ sefe mi olduğu noktasında düğümleniyordu. hakkını ve ödevini kendine saklıyordu. Asıl sorun. doğaüstü ışık-çn. Ama bütün insan inançlarının ortak bir Hıristiyan ontolojisine daya­ nan bu temelli birliği giderek çatırdamaya başladı ve Montaigne gibi öncü burjuva ideologlarında belirgin olan ama sonradan rasyonalist metafizik tarafından geçici olarak geri plana itilen göreci (rölativist) eğilimler bütün kültürel faaliyetlerde egemen oldu. yukarıda da belirtildiği gibi. duyumcu epis­ temolojiler değil. yaratılışın amacını ve doğru davranış yolunu öğretme imkânını. Ne kilise ne de yükselen felsefi sistemler.. ahlakı. nesnel doğruluğu ortadan kaldırma gibi bir niyeti yoktu. rasyonalistlerin spekülatif evren tasarımlarıydı (yani. Kuşkusuz. ancak. Katolik . yaratılış ve hayatın anlamı doktrinleriyle deneyimcilerin kuramlarından çok daha yoğun biçimde ilgiliydi. felsefe de aklın nesnelerin doğasını keşfetme ve bu bilgiden doğru davranış kural­ larını üretme imkânını. Geleneksel dini doğrudan karşısına alan. nihai doğruyu belirleyecek ve or­ taya koyacak olan gücün vahiy mi yoksa akıl mı. Locke değil Spinoza'ydı). çünkü metafızikçilerin entelektüel kurguları. mutlak'ın niteliğiyle il­ gili tartışmalar değildi. Tanrı. felsefe dinin yerini almaya başladığında. Tanrı'ya sahip çıkıyor. Rasyonalist felsefe ve siyaset sistemlerinde Hıristiyan ahlakı laikleştirilmişti. Telesio değil Giordano Bruno'ydu. ama günlük hayatı belirleyen bir tanrısal irade kav­ ramına karşı çıkıyorlardı. sadece rasyonel bir temel kazandırmaya çalışıyordu ona. Nasıl kilise. düşünce sürecinin kendi imkân ve sınırlarının dışında kalan herhangi bir dog­ manın güvencesi altında değildi artık. bu doğru.

"genel bir kavram" kavramı da içinde olmak üzere. böyle bir gerçeklik varsayımı. Gerçekliğin doğasını algılama ve hayatımıza yön verecek ilkeleri belirleme aracı olarak akıl kavramı bir yana atılmıştı. hem Protestan sofusu. Spekülasyon metafizikle eşan­ lamlıydı. artık. Dine gösterilen saygı yüzeyde sürüp gitse de. akıl sözcüğü­ nün bile mitolojik bir çağrışım taşıdığı bir durumla sonuçlanmıştır. metafizik de mitoloji ve hurafeyle. sonuçta öldürdükleri. hem de pozitivist aydınlatıcı olan Piskopos Berkeley. bunların yalnızca birer isim olduğunu savunan felsefeler. dinin ruhsal nesnelliğin tek zemini olma özelliğinin yok edilmesine ve sonuçta da dinsel vahiyin mutlaklığı düşüncesinden doğan böyle bir nesnellik kavramının ortadan kaldırılmasına yol açtı. Bu varsayımı kabullenmeyen iki düşünce akımı vardı: deus absconditus (saklanmış tanrı) kavramıyla Protestanlık ile. iki yüzyıl önce. Eski Yunan'daki başlan­ gıcından bugüne kadar aklın ya da aydınlanmanın tarihi. Oysa Katolik kilisesinin felsefeye karşı olma nedeni de. Aydınlanma filozofları dine akıl adına saldırıyorlardı. çatışmanın bu görünüşte barışçı çözümü. Ahlaki ve dinsel bir kavrayış etmeni olarak akıl kendini yok etmiştir.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 65 dini ile Avrupa rasyonalizmi. hem felsefenin hem de dinin içeriğini derinden etkilemiştir. Sonunda. bu etkisizleşme. nesnel doğruyu içerdiği yolundaki "bütüncü" iddiayla çelişiyor ve onu etkisizleştiriyordu. insanın dinsel ve ahlaki kararlarını belirleyebilecek bir kavrayışın olabileceğini öne sürmesiydi. dinle felsefe arasındaki aktif çatışma bir "kilitlenme" nok­ tasına vardı. dinin de felsefenin de kendilerine ayrılmış kültürel bölmelerde kendi hayatlarını yaşadığı ve birbirlerini hoşgörüyle karşıladığı düşün­ cesine gittikçe daha çok alıştılar. Dinin birçok kültürel değerden sadece biri durumuna indirgenmesi ve hadım edilmesi. kendi çabalarının güç kaynağı olan metafizik ve nesnel akıl kavramı oldu. metafiziğin sadece sahte sorunlarla uğraştığını önceleri örtük sonraları da açık olarak öne süren ampirizm. yeni metafizik sistemlerinin. aralarındaki çatışmanın yer aldığı ortak zemin­ di. bu türden genel * Nominalizm: Kavramların gerçek varlıklar olduğunu ileri süren gerçekçiliğe karşı. Aynı anda hem nominalizmin* yasal evladı. hakkında böyle bir bilgi edinilebilecek bir gerçekliğin varlığı konusunda tam bir anlaşma içindeydiler. Gerçekte. . birbirinden farklı kültür dalları olarak görülüyorlardı. İnsanlar.

Ama aynı zamanda. akıldan alır. doğuştan gelen ya da spekülasyonla geliştirilen temel kavrayışların toplamı ola­ rak alınmaktadır. Toplumsal işbölümünün yapısı otomatik olarak tin'in hayatına da aktarılmıştır. insan hayatında en yüksek birey-üstü güdü olarak. burjuva hoşgörü düşüncesinde tohum halinde vardı. suya sabuna bulaşmaz durumu. Hoşgörü. bu kavrayışlardan sadece biri olarak görülüyordu: kökleri evrenin nesnel yapısında yatıyordu ve bu yüzden de bütün bir kategoriler sisteminin bir parçasıydı. Bütün bu sonuçlar. Aklın biçimsel­ leşmesi. dogmatik oto­ ritenin yönetiminden kurtulma anlamına gelir. evrensel doğruya karşı kendi "hükümranlığını" korumaktadır.66 AKIL TUTULMASI kavramlara karşı bir saldırı açmıştı. sanat ve politika için ve bütün insanlık için geçerli olduğu düşünülen doğruyla olan ilişkisinin de yok edilmesi anlamına gelmektedir. biçimsel aklın geçirilmesinin zorunlu sonucudur. bu tu­ . doğası gereği göreci. Berkeley. Her kültürel alan. kültür dünyasındaki bu işbölümü. dinin yerine aday olmuş­ tur. "zihin". dinin kendisi için de bir felaket olabilir. Sanayi çağında. bir zamanlar bilim. kendi kuramıyla kısmen çelişki içinde. akıl burada. dinin bu hadım edilmiş. Rasyonalist metafiziğin siyasal sonuçları. "tin" ve "nedeı? gibi bazı genel kavramlardan vazgeçmedi. Ulus. Din. kişisel çıkar düşüncesi gittikçe ön plana çıktı ve sonunda toplumun işleyişi açısından vazgeçilmez görülen öteki güdüleri bastırdı. onun gerçek özünün de. görünüşte bu gelişmeden kazançlı çıkmıştır. Dinin ilkin hizmetkârı sonra da düşmanı olan spekülatif aklın ölümü. Kampanya kesin bir başarı ka­ zandı. Belirli doğal hukuk kuramlarının ve hazcı felsefelerin öne çıkarmaya çalıştıkları kişisel çıkar düşüncesi. her türlü zihinsel içeriğe karşı bir yansızlık tutumuna yol açar ve böylece onları göreciliğe teslim eder. Amerikan ve Fransız devrimleriyle birlikte ulus kavramının bir kılavuz ilke durumuna geldiği on sekizinci yüzyılda belirginleşmişti. otoritesini vahiyden değil. evrensel nesnel doğrunun yerine. Yeni çağda bu kavram. ikizanlamlı bir düşüncedir: bir yandan. ama öte yandan. Ama bunlar da modern pozitivizmin babası Hume tarafından kesin olarak tasfiye edil­ di. dini metafizikten ya da felsefi kuramdan gelebilecek saldırılar­ dan korumaktadır ve bu güvenlik de onu son derece kullanışlı bir top­ lumsal alet haline getirmiş gibidir.

siyaset alanında kaba kuvvet iktidarına zemin hazırlar. siyasal düzenin nesnel akla dayalı somut ilkelerin bir ifadesi olduğu düşünülüyordu. Sonradan. Başlangıçta. önde gelen düşünce okullarında ve liberal dönemde de tüm kamu­ oyunda egemen oldu. Aklın araçsal değeri. tek ölçüt durumundadır. Ama aynı süreç. kişisel çıkar kuramıyla ulus düşüncesi arasındaki çelişkileri de su yüzüne çıkardı. Yakın dönemin Avrupa tari­ hinde örnekleri pek sık bulunabilecek bu eğilimin kaynağı. nitelikleri ayırt etmek zahmetinden kurtulmuş olur ve böylece bilgi malzemesini örgütlemeye daha iyi hizmet ederler. aklın içeriği keyfi olarak bu içeriğin sadece bir bölümüne. . liberalizmin bir çırpıda faşizme geçme eğilimini ve liberalizmin ideolojik ve siyasal temsilcilerinin de kendi muarızlarıyla uzlaşmaya yatkınlığını açıklamaktadır. nesnel içerikle bağıntısızlığı vurgulanır. evrensel olanın yerine sahip çıktı. Soyut kişisel çıkar ilkesinin. Özerkliği kalmayan akıl bir araç haline gelmiştir. O zaman felsefe de. birkaç örnekte birden bulunan or­ tak özelliklerin özeti durumuna düşürülmüştür. mülkiyet düşüncelerinin hep­ sinin akla uygun olduğu. kendi dışında belirlenmiş içeriklere teslim oluşu belirgin­ leşir. sonunda sadece terörle-ayakta tu­ tulabilir olur. Bir benzerliği ad­ landırmakla kavramlar. hiçbir etkin. rasyonel toplumsal birlik ilkesi kalmaz ortada. Bu kopuş bir kez kamuoyunda kesinleştikten sonra. pragmatizmin öne çıkardığı araçsal cephe­ sinde ise. Bu. öznelci kişisel çıkar ilkesi ile sözde bu ilkenin ifade ettiği akıl anlayışı arasındaki iç çelişkide aranmalıdır. onun ilke­ lerinin sadece birinin çerçevesine indirgendi. eşitlik. Düşünce alanındaki bu elçabukluğu ve kuvvet gösterisi. mutluluk. Akıl bütünüyle toplumsal sürece boyun eğmiştir. Öznel aklın po­ zitivizm tarafından öne çıkarılan biçimselci cephesinde.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 67 tum. ekonomik nedenler bir yana. bu ideolojiyle sanayileşmiş ülkelerin toplumsal koşulları arasındaki büyüyen gediğe işaret ediyordu. doğa ve insan üzerinde egemenlik kurulmasında oynadığı rol. akıldan doğduğu ileri sürülüyordu. resmi liberal ideolojinin bu temel öğesinin düşünsel emperyalizmi. Önceleri tapınılan ulusal toplu­ luk (Volksgemeinschaft ) düşüncesi. Kavramlar. tikel olan. ya bu kuramın anarşizme varan sonuçlarını kabullenmek ya da merkantilist dönemde geçerli olan doğuştan idealar kuramına oranla roman­ tizmin izini çok daha fazla taşıyan akıldışı bir ulusçuluğa düşmek seçeneğiyle karşı karşıya kaldı. adalet.

dilde hâlâ mitolojik artık­ ların bulunabileceği korkusu.. basım. kullandığı kilin kölesi olma eğilimi"nden söz etmektedir: ". I. Öyleyse bu yaklaşım düşünceler dünyasında da aynı ölçüde yanlış değil midir?" Düşünceler otomatikleştiği ve araçsallaştığı ölçüde. gönderme yaptıkları maddelerin kısaltılmış adından başka birşey olmadığı düşünülmektedir. çağdaş toplumun dev üretim aygıtındaki gereçlerden biri. Eşya olarak. Sözcükler açıkça teknik ola­ rak geçerli olasılıkların hesaplanması ya da başka pratik amaçlar için (bu pratik amaçlar içinde dinlenme bile olabilir) kullanılmadığında her­ hangi bir gizli satış amaçları olduğu düşünülmektedir. rasyonelleştirilmiş. yani saf anlamsız cümlenin bir an­ lamı olabileceğini düşünmektedir. 2. makine olarak görülürler. doğruluk arayışı top­ lumsal denetim altında kısıtlanmaktadır. Olgusal verilerin teknik özetlenmesi­ ni aşan herhangi bir kullanım. sözcükler toplumu yıkabi­ lecek tehlikeli kuvvetler olarak görülmekte ve konuşanlar kullandıkları sözcüklerden sorumlu tutulmaktadır. Eylemler dünyasında hayvanları ya da in­ sanları inşaat malzemesi gibi görmenin hep ters teptiğini ve felaketlere yol açtığını biliyoruz. Dil. kullanışlı. herhangi biridir artık. sözcüklere yeni bir mitolojik özellik ka­ zandırmıştır. üretimin bir parçasıdır. "Çömlekçinin. Toynbee6 tarih yazımı açısından bu sürecin bazı sonuçları­ na değinmiştir. c. emek azaltıcı aletler haline gelmiştir.. ama buna karşı dil de büyü aşamasına geri dönerek öç almaktadır sanki. eşyanın ve olay­ ların dünyasındaki işlev ya da etki almıştır. A Study of History. ge­ rekse kitlelerin yönlendirilmesi için bir araç olarak görülmektedir. Bu yüzden. çağdaş semantikçi de saf simgesel ve işlemsel cümlenin. Londra 1935. Çocukların bile düşüncelere reklam olarak ya da bir başka şeyin ba­ hanesi olarak baktığı bu görecilik çağında. . Düşünceyle eylem arasındaki 6. 7. Kavramlar. düşünceler köklü olarak işlevselleştirilmiştir ve dil gerek üretimin düşünsel öğelerinin depolanması ve iletilmesi için. Evet. Anlamın yerini. Bu aygıt içindeki bir işleme denk düşmeyen her cümleyi anlamsız bulan sıradan insan gibi. hurafenin son kalıntılarından biri olarak elenmektedir.68 AKIL TUTULMASI Kavramların. Düşünmenin kendisi de sınai süreçlerden biri durumuna düşürülmüş gibidir. Büyülere inanıldığı çağlarda olduğu gibi. çok kesin bir programa tabidir. s. kendi başlarına anlamlı olarak görülmeleri de güçleşir. çünkü doğruluk kendi başına bir amaç sayılmamaktadır.

Çetrefil mantık işlemleri. Hâlâ birer amaçtırlar. Herşey ve herkes sınıflandı­ rılmakta. en büyük ülkelerin anayasa­ larına da girmiştir. Her düşünce bir eylem olarak görülmek­ tedir. hatta bazıları. Adalet ve özgürlüğün. Bireyin bir grupla özdeşleştirilmesini önleyen insan olma niteliği "metafızik"tir ve deneyci epistemolojide yeri yoktur. sanayinin gelişmesi için gerçekten zorunludur. ama bu. bir fetiş olur. Bir insanın Ulaştırıldığı küçük çekmece. Sık sık ve haklı olarak belirtildiği gibi. bütün neo-pozitivist düşüncelerin modeli olan matematiğin avantajı da bu "düşünsel ta­ sarruftur zaten. matematiksel ve mantıksal simgelerin dayandığı tüm zihinsel edimlerin üstünden atlayarak yerine getirilmektedir. eşitlik. düşünsel kökle­ rinden kopmuşlardır. Böyle bir önerme. Saygıdeğer tarihsel belgelerin onayını almış oldukları için belki hâlâ belli bir itibara sahiptirler. bir tür maddeselliğe bürünür ve körleşir. Böyle bir mekanizasyon. kırmızının maviden daha güzel olduğu ya da yu­ murtanın sütten daha iyi olduğu önermeleri kadar anlamsız görünmeye başlamıştır. Bir düşünce ya da sözcüğün bir alet haline gelmesiyle birlikte. her tez de bir parola. Aklın biçimselleşmesinin sonuçları nedir? Adalet. zihinlerin de başlıca özelliği haline gel­ diğinde. ama onları değerlendirecek ve bir nesnel gerçekliğe bağlayacak rasyonel bir etmen yoktur artık. onun kaderini be­ lirlemektedir. adaletsizlik ve baskıdan daha iyi olduğu önermesi. düşünsel olarak yaşanmak yerine öylece kabul­ lenilen bir büyülü varlık haline gelir. aklın kendisi de araçsallaşır. Herkes söylediği ya da söylemediği şeyler için azarlanmaktadır. her düşünüş bir tezdir.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 69 farklılık yok sayılmaktadır. yani onu sözlü olarak ifade ederken gerçekleştirilmesi gereken mantıksal edimlere duyulan ihtiyaç da orta­ dan kalkar. yani olguların sınıflandırılması ve olasılıkların hesaplanması. geçmiş yüzyıllarda aklın doğasında varolduğu ya da gücünü akıldan aldığı varsayılan bütün bu kavramlar. Bu ideallerden herhangi birinin doğruya kendi karşıtından daha yakın olduğunu kim söyleyebilir bugün? Zamanımızın ortalama aydınının felsefesine göre bir tek otorite vardır: bilim. Ama modern anlamıyla aklın onayına sahip değillerdir. . onu gerçekten "düşünme" gereği de. bi­ limsel olarak doğrulanabilecek ve yararlı bir önerme değildir. mutlu­ luk. kendi içinde. kendi başlarına. hoşgörü. etiketlenmektedir.

ilerleme ve devrime de. Sociology for the South'un (Güney İçin Bir Sosyoloji) yazarı Fitzhugh. Böylece.. akıllıcadır ve yararlıdır. Zencilerin köle­ liği. felsefe ve adalet sözcükle­ rini kullandığı halde. New York 1942. zulmü savunurken eşanlamlı olarak kullanılabilir oldular. 281. dogmatizm ve boş inanlar dağılıp gider. Konvansiyon'u faz­ laca radikal bir idealizme karşı uyarmak istiyordu. merhametli. felsefenin bir zamanlar so­ mut ideaları ve ilkeleri temsil ettiğini anımsar gibidir ve bu yüzden de ona sağduyu adına saldırmaktadır. Temel kavramların bu cansızlaştırt­ ması. her zaman "sağduyu" adına. nesnel ve öznel akıl kavramları arasındaki çatışmayı dile getirmektedir. yasal ve uygun olduğunu ilan etmeliyiz. Müzik Akademisindeki Birlik Toplantısında Yapılan Konuşma. 7. c. doğa. ideolojik manipülasyona.. O'Conor örneğinde olduğu gibi sömürü ve gericiliğe de bir ideoloji kazandıra­ bilir. ama çoğu zaman gelişmeden en kazançlı çıkan gericilik ve cehalet savunucuları olur. bu kurumun adil. 1787'deki Amerikan Anayasa Konvansiyonu sırasında Pennsylvania temsilcisi John Dickinson de­ neyimi akılla karşılaştırırken şöyle demiştir: "Tek kılavuzumuz deney olmalıdır.. s. hadım edilmiş. Geleneksel insancı değerlerin hem savunucuları hem de karşıtları tarafından kullanılabilir... Akıl bizi yanlış yola çekebilir. I. 19 Aralık 1859.70 AKIL TUTULMASI Akıl kavramı ne kadar güçten düşerse. The Growth of the American Republic. Kölelik kurumunun bir başka sözcüsü. . 8. mecburi hizmetin nimetlerini sayıp dök­ tükten sonra şöyle diyordu: "Zencilerin köleliğinin adaletsiz olduğunu kabul etmiyorum. Öznel akıl herşeye ayak uydurur."8 O'Conor.. adildir. siyasal tarih içinde de izlenebilir. çarpık bir biçimde de olsa. Morrison ve Commager. Aydınlanmanın ilerlemesiyle nesnel akıl düşüncesi. Sonraları kavram­ ların içeriği o kadar boşaltıldı ki. Iç Savaş öncesinin tanınmış avukatlarından ve bir keresinde Demokrat Parti'nin bir hizbi tarafından Başkanlığa aday gösterilen Charles O'Conor. Geleneksel insancı değerlere karşı olan yerleşik çıkarlar. Doğanın bu açık emrine ve sağlam felsefe­ nin gereklerine uyarak."7 Bu zat. New York Herald Tribune. bir doğa takdiridir. iktidarsız akla başvuracaklardır. bu kavramlar bütünüyle biçimselleşmiştir ve O'Conor'un olgular ve deneyim saydığı şeylere karşı direnememektedirler. hatta en kaba yalanların yayılmasına o kadar elverişli duruma gelir.

s. Ne var ki. hayali bir çelişkidir. yine de içgüdü ve sağduyu haklı. çünkü bu gelenek yönetim ilkelerini az çok spekülatif varsayımlara dayandırmıştır.9 İdealist ilkelerden. Ortalama insanın gözünde. Başka bir deyişle. bu kavram­ ların biçimselleşmesi. Locke bile hâlâ doğal 9. insani içeriklerinden de koparılmış oldukları an­ lamına gelir. bu kadar kabaca ortaya konulan sezgi ve de­ mokratik ilke çelişkisi. çünkü felsefe gözlem yapmaz ve dar. yetersiz temeller­ den akıl yürütür. tümüyle keyfi olmayan ve bir tür akılla. Bu her zaman böyledir. felsefe haksızdır. 118-119. Düşüncenin bu insansızlaştırılmasının uygarlığımızın temellerini nasıl etkilediği. tartışmada onları her zaman yenik düşürür. Modern demokrasinin kurulmasına katkısı olmuş büyük felsefi gelenekte böyle bir totolojiye rastlanmaz. Richmend. insanlık kavramında yatmaktaydı. Sociology for the South or the Failure of Free Society. sağduyusuyla. en iyi bilir" önermesinde. kölelikte hiçbir yanlışlık bulmayan sağduyusuyla övünmektedir. bilgisinin doğru olduğunu gösteren kanıtlar var mıdır? "Bir insan. . ondan daha ileri bir ilkedir de: insanların çıkarlarını en iyi tartacak merci yine insanların kendileri olduğuna göre. çoğunluğa saygı. düşünmenin kendisinden. Felsefe. bir topluluk için çoğunluğun karar­ larının sözde üstün bir aklın sezgileri kadar değerli olduğu ileri sürülmektedir. "Bir insanın kendi çıkarlarını en iyi bilen kişi olması" ne demektir? Bu bilgiyi nasıl ka­ zanmıştır. bütün bu sav bir totolojiden ibaret kalır. Va„ 1854.. her insanda aynı ruhsal özün ya da ahlaki bilincin bulunduğu varsayımı bunlardan biridir.. çoğunluk ilkesi sadece nesnel aklın yerini alan bir ilke değil. ev­ rensel insan kavramında. aydınlardan ve ütopyacılardan hoşlanmayan yazar.. kendisi çoğunluğun karar­ larına bağlı olmayan bir inanca dayanmaktadır. demokrasi ilkesinin ikizi olan çoğunluk il­ kesinin çözümlenmesiyle gösterilebilir.. Rasyonalist metafiziğin temel idealleri ve kavramların kökleri.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 71 Doğru kararlara varan insanlar genellikle tutumlarını yanlış ne­ denlerle açıklarlar. George Fitzhugh. Ama eğer bu etmenin yine ço­ ğunluktan başka birşey olmadığı ortaya çıkarsa. sadece araçları değil amaçları da belirleyen bir akılla bağlantılı bir etmene örtük bir gönderme vardır. çünkü soyutlama yapmaya yatkın kişiler değillerdir.

hem aklın hem de vahyin önermelerine gönderme yapar. 129. Locke on Civil Government. Aynı şey. 12. İstibdata karşı bir güvence sağlamazlar. 11.13 Örnekse.11 Locke'un bilgi teorisi. Rasyonel temelinden yoksun kaldığında. öz­ gürlüklerinden vazgeçtikleri için öfkeyle suçluyordu bireyleri. s. A. Toplum felsefesi tarihinde. rasyonel kavrayış ve tümdengelime dayan­ maktadır. bölüm VIII. gruplan ve ulusları.g. Rousseau'nun toplumsal sözleşme doktrininin kaynağı olan felsefi insan doktrininde. spekülatif düşüncenin tanımladığı biçimiyle insan doğasına denk düşen ilke. 164. bir psikolojik tutumdan çok.y. c. 13. eşit ve bağımsız olduğunu öğretmektedir". insanın tinsel özüydü. bunlarsa. özgürlükten feragatin insanın doğasına aykırı olduğunu. ya da belki fazla bilinçli ekonomik kuvvetlerin ifadesidir. in­ 10. Contrat social. Everyman's Library. erk ilkesi değil. bütün insanların "doğa gereği özgür. bilinçsiz. Tocqueville'in editörünün çoğunluk ilkesinin olumsuz yönlerinden söz eder- .10 Locke'un yönetim teorisi. "doğa gereği" özgürlüğün gerçekteki özgürlükle aynı olmadığı açıktır.. özgürlükten vaz­ geçilmesinin insanın ampirik doğasına aykırı olmadığını biliyordu. Locke'un izinden giden Rousseau için de söylenebilir.72 AKIL TUTULMASI aklın insan hakları konusunda vahiyle aynı doğrultuda olduğundan söz etmektedir. bölüm V. I. s. demokrasi ilkesi sadece in­ sanların sözde çıkarlarına bağımlı hale gelir. atomist ve yapısal deneyler arasında açık bir ayrım yapmaya çalışmadığı gibi. Bunlar Locke'a göre. nüansları belirsizleştirerek karşıtları birleştir­ meyi başaran o aldatıcı üslup saydamlığının iyi bir örneğidir. Paine’in ünlü broşüründen ve Bağımsızlık Bildirisi’nden on iki yıl önce Thomas Reid sağduyu ilkelerini apaçık doğrularla özdeşleştirmiş ve böylece deneyciliği rasyonalist metafizikle bağdaş­ tırmıştı. deneysel araştırmaya değil. İkinci Tez. 4. serbest pazar sistemi döneminde. Rousseau. doğal hukuka kaynaklık eden doğa durumunu mantıksal süreçlerle mi çıkardığını yoksa sezgisel ola­ rak mı kavradığını belirtmemiştir. Yine de. Duyusal ve rasyonel deneyler arasında. "sağduyu" terimi bile apaçık doğru düşün­ cesine bağlanmıştı. çoğunluk ilkesiydi. s. Locke'un siyasal doktrini. Kastettiği. iradesinin de her türlü özgürlükten yoksun kalacağını"12 söylerken. çünkü bu takdirde "insanın eylemlerinin her türlü ahlaktan.

Jefferson bir demokraside yönetimin "ister yasama. Webster. "yasaları halkın çoğunluğunun yaptığını ileri sürmenin ancak mecazi bir değeri olduğunu" ve aslında yasaların halkın temsil­ cileri tarafından yapıldığını söylemektedir. kendi çıkarlarının tehlikeye atılması korkusudur. A. ABD Anayasası'm yapan insanlar.C. Tocqueville tarafından da ak­ tarılan bir mektubunda. bu eyleme karşı ileri sürüle­ bilecek. 1888. Bu grupların bir başarı şansı gördüklerinde eyleme geçmemeleri sadece aptallık olur. hükümeti denetlemede ve barışı sağlamada yararlı bir araç olarak görülmekteydi. De­ mokrasinin felsefi temeli bir kez yıkıldıktan sonra. Tocqueville'in çoğunluğun istibdatından söz etmesine karşılık. 45. ve dolayısıyla kutsal olduğunu" düşünüyordu. yani onu hakedenin iradesi üzerine kurulmuş.. . Pamphlets on the Contitution of the USA. s. s. Bu insanlar için gücünü metafizik ya da dinsel bir kay­ naktan almayan tek bir ilke yoktu. Yönetimin yapısına etkin bir denetim ve den­ geler sistemini dahil ederken.y.. Noah Webster'in dediği gibi. Democracy in America. ama aklın yargılarının yerine çoğunluğun yargılarını geçirmekten de kesinlikle kaçınıyorlardı. Dickinson. Onları bu ey­ lemden alıkoyacak tek düşünce. The Writings of Thomas Jefferson..g.”. "her toplumun temel yasasının lex majoris partis (çoğunluğun yasası)"14 olduğunu düşünüyorlardı. NY. 15. Ama. yönetimin ve aldığı emanetin "insanın doğası üzerine.. daimi bir ordunun varlığına bile karşıydı. "An Examination into the Leading Principles of the Federal Constitution. New York 1898. "bu emaken açığa vurduğu kaygı yersizdi (Bkz. 1905. ama durum değişip de güçlü ekonomik gruplar bir diktatörlük kurarak çoğunluk yönetimine son vermeye kalkıştıklarında. Bkz.y. s. diktatörlüğün kötü olduğu önermesi sadece bu diktatörlüğün nimetlerinden yararlanmayan­ lar için rasyonel olarak geçerli bir önerme haline gelir ve bu öner­ menin kendi karşıtına dönüşmesinin önünde teorik bir engel kalmaz. "yasama organlarının istibdatı"ndan söz ettiğini de buna ekleyebilirdi. dipnot). bir doğrunun ya da aklın çiğnenmesi kaygısı değil. 323. s.. "Kongre'ye tanınan yetkilerin geniş olacağını. isterse yürütme" her iki bölümüne karşı da o kadar kuşkucuydu ki. Editör. 312.. I.g. akla dayalı bir itiraz yoktur. A.. D. Jefferson'un. 324. Washington. 334-335. çoğunluk ilkesini. 14. "herhangi bir sezgisel doğru kadar evrensel olarak kavranmış bir doktrin"16 olarak tanımlıyordu ve onu da aynı saygınlığa sahip doğal idealardan biri ola­ rak görüyordu. c.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 73 san hakları düşüncesine dayalı kurumlar. ama fazla da geniş olmamasına dik­ kat edildiğini"15 belirtmişlerdi. 16.

Kendi başına çoğunluk ilkesinin. yani varolan adaletsizliğe karşı direnen bir güç ola­ rak değil. bu. Günümüzde rasyonel temellerini yitirmiş olan çoğunluk ilkesi tümüyle akıldışı bir boyut kazanmıştır. adaletin yeterli bir güvencesi olduğu kesinlikle düşünülmüyordu. Her konuda kamu yargılarına başvurma biçimini alan ve çeşitli kamuoyu ölçme ve modern iletişim teknikleriyle uygulanan çoğunluk ilkesi. Popüler sanat ve edebiyatın kitleleri aldatmaya yarayan ürünlerine kadar her dalda kültürün yerine konulan sözde-kültür öğeleri. Bilimsel propaganda kamuoyunu karanlık güllerin aleti haline getirdikçe. Tanrı'ya karşı suç" işlemekti17. Hepsi.74 AKIL TUTULMASI nete hıyanet etmek.g. Her felsefi. Demokratik iler­ lemenin bu yanıltıcı zaferi. kamuoyu da aklın yerini almaya başlar. 18. Öznel aklın böyle bir mirasa ihtiyacı yoktur. çoğunluk da kültürel hayatın hakemi olarak sunulmaya başlar. demokrasiyi beslemiş olan düşünsel cevhe­ ri yiyip bitirmektedir. çoğunluk yargısı adına savunulur ve ak­ lanır. uyumsuz olan herşeye karşı direnen bir güç olarak. A. ama büyük devrimlerin habercilerinin dü­ şündüğü anlamda. o tarihte henüz yaşamakta olan bir felsefi gelenekten ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak devralınmıştı.y.g. "her zaman ve istisnasız olarak azınlığın haklarını çiğnemiştir. "Çoğunluk" diyor John Adams. Halk çeşitli kısmi çıkarların kontrolü altına girdikçe. İnsanın özlem ve gizilgüçlerinin nesnel doğru düşüncesinden bu kopuşu sadece özgürlük. Yeni bir tanrıdır. aydınlanmanın ilerlemesinin belli noktalarda hurafe ve paranoyaya sapma eğiliminin nedenlerinden biridir."18 Bu hakların ve bütün temel ilkelerin görüsel doğrular olduğuna inanılı­ yordu. ... eşitlik veya adelet gibi temel ahlak ve politi17. düşüncenin hizmet etmek zorunda olduğu egemen kuvvet haline gelmiştir. A.y. Doğrunun bir görenek ve alışkanlık sorunu olduğunu açıklar ve böylece onu ruhsal otorite­ sinden yoksun bırakır. Batı felsefesinin tarihine dönerek bu kavramların dinsel ve mitolojik kökleri bulunabi­ lir. ahlaki ve siyasal düşüncede —onu tarihsel köklerine bağlayan hayat bağının kopartılmasıyla birlikte— yeni bir mitolojinin nüvesini oluşturma eğilimi göze çarpmaktadır. Dickinson'un değindiği "ürkütücülüğün" kaynağı da bu eski kök­ lerin sürüp giden etkisidir.

zulüm ve baskı kendi başlarına kötü değildir.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 75 ka kavramlarını değil. Bir sanatçının mesleğinin daha soylu olduğunu ileri sürmeye kalktığımızda. Biçimselleşmiş akla göre. Bir­ çokları hemen bu ilkelerin ve savaşın ardında yatan gerçek güdülerin ne olduğunu sorar. Amaçlar artık aklın ışığında değerlendirilmediği için. Çünkü belirli bir etkinlik açısından "iyi" olma. çocukluğumuzdan beri bazı düşüncelere sahip çıkmayı. Günümüz ölçülerine göre. bu arada. halk kitlesinin. iyi ev kadınlarından veya iyi bankacılardan daha iyi hizmet etmesi söz konusu değildir. Bu terimlerin hayatları. iyi gardiyanlardan. Ne var ki. iyi sanatçıların doğruya. sıkı bir çözümleme. hiçbir rasyonel merci dik­ tatörlüğe karşı bir yargıda bulunamaz. savaşı zorunlu kılan kötülükle insanlık arasındaki uyuşmazlığa ilişkin bir şey söyleyemeyecektir. Bir grup aydınlanmış insan düşünülebilecek en büyük kötülüğe savaş açtığında bile. öznel akıl. modern toplumda gerek sanat için gerekse niteliksiz emek için tek bir örtük ölçüt olduğunu gösterecektir: zaman. Nedenlerin gerçekçi olduğu. hayatın her alanında bütün özgül hedef ve amaçlan da etkilemektedir. daha doğru olduğunu söylemek anlamsızdır. Genel olarak. Belirli bir hayat tarzının. Ortalama insanın eski ideallere hâlâ bağlı görünmesinin bu çözüm­ lemeyle çeliştiği ileri sürülebilir. yücelt- . despotizm. deyim yerindeyse. dürüstlük ve beceri açısından karşılaştırabildiğimiz halde bir ev kadını ile bir sanatçıyı karşılaştırmanın mümkün olmadığını söylerler bize. yani kişisel çıkarlara teka­ bül ettiğini anlatma zorunluluğu doğar. bir felsefenin ötekinden daha iyi. ne kadar zalim ve despotça olursa olsun bir ekonomik ya da siyasal sistemin bir diğerinden daha akıldışı olduğunu söylemek de mümkün değildir. "İnsan onuru" gibi deyimler ya tanrısal hak düşüncesinin hem korunduğu hem de aşıldığı diyalektik bir ilerlemeyi temsil eder ya da biri özgül anlamlarını araştırmaya kalktığında kofluklarını hemen belli eden bayatlamış sloganlar haline gelirler. biçimsel aklın yıkıcı etkilerinden daha ağır basan bir gücün varolduğu söylenebilir: genel kabul görmüş değerlere ve davranış biçimlerine uyma eğilimidir bu. daha yüksek. bilinçdışı anılara bağlıdır. iki ev kadınının etkinliğini temizlik. bir dinin. bu iddianın anlamsız olduğunu. Zaten. eğer ku­ rucularının kazançlı çıkma olasılığı varsa. zamanın bir fonksiyonudur. bu kişisel çıkarları durumun kendi sessiz çağrısından daha zor anlayabi­ leceği unutulur.

aklın basit bir araca dönüşme­ sinin bunlara zarar vermeyeceği düşünülmektedir. bu doktrinleri ya sadece öznel is­ teklerin ifadesi olarak. ya da otoritesini kendisine inanan insanların sayısından ve varolduğu sürenin uzunluğundan alan bir yerleşik düzen olarak görebilirler. onlar için hayatlarını vermiş insanlardan. On sekizinci yüzyılda. zamanımızın birkaç aydınlanmış ulusunun kurucularına borçlu olduğumuz sadakatten kuvvet almaktadır. Ama bu itiraz. yasayı iyi olanla bağdaştırmaktı. sözlerini ve eylemlerini eski belgelerin metnine ya da genel kabul gören doktrinlere uyarlamak değildi: kendileri belge yaratmış ve kendi doktrinlerinin ka­ bul edilmesini sağlamışlardı. . Geleneğin hâlâ bir kanıt sayıldığı geçmiş yüzyıl­ larda. Bugün bu doktrinlere tapınan ve yeterli bir felsefeden yoksun kalmış olanlar. mutlaka değişmesi gereken koşulların bir eleştirisiydi ve bu zorunluluk da felsefi düşünce tarafın­ dan kavranıyor ve eyleme dönüştürülüyordu.76 AKIL TUTULMASI meyi öğretmemişler midir bize? Bu düşünceler ve onlarla bağıntılı bütün teorik görüşler de sadece aklın değil. Geleneğin o eski otoritesinden bugüne tek bir işlev kalmış­ tır: gelenek. Bugün geleneğe başvurma zorunluluğu bile ge­ leneğin insanlar üzerinde etkisinin kalmamış olduğunu göstermektedir. Eğer modern bilim ve siyaset tari­ hinde o kadar reddedilmiş olan gelenek şimdi her ahlaki ya da dinsel doğrunun ölçüsü olarak yardıma çağrılıyorsa. gelenek inancının kendisi de nesnel bir doğruya duyulan inancın türeviydi. nesnel denilen içeriğin geçmişteki ve şimdiki şöhretlerle aklan­ masının taşıdığı zayıflığı gösterir. Almanya gibi birçok ulusun. yaşadığımız topluluğa duyduğu­ muz saygıdan. Tarihsel rolleri. Bu düşünceler. topluluğun inançlarının bir tekrarı değildi. onaylamak istediği ilkenin ardındaki konsensus'un ekono­ mik ya da siyasal yönden güçlü olduğunu gösterir. Karşı çıkmaya kalkışanları önceden uyarır. en çok tapındıkları ideallerin birer boş balon olduğunu birdenbire anlamış olmaları boşuna değildir. Bu haklara sahip çıkan insanların duru­ munun bir yansımasıydı. Modem düşüncenin öncü­ leri iyi'yi yasadan türetmiyorlardı —hatta yasaları çiğnemişlerdi— yap­ tıkları. hatta atalardan kalmış olan inançların da bir tekrarı değildi. bu doğru zaten zedelen­ miş ve sahiciliği de kendisini haklı çıkarması beklenen ilke kadar azalmış demektir. insanın belli haklara sahip olduğu görüşü. başka bir deyişle. aynı zamanda evrensel bir onayın da koruması altında olduğu için. ger­ çekte.

aykırı olanlarınsa tehlikeli görülmesi ya da bu ilkelerin insanların sözde özgür zevkleriyle daha uyum içinde olması değildi. Nesnel bir anlama. bazı kokuların iyi. Bkz. hatta ebedi bir ilke olarak doğa biçiminde logos (akıl) düşüncesiyle bağdaştırdık­ ları için bağlı kalıyorlardı onlara. Ama bugün bunlar sadece bir artık durumuna indirgendikleri için inan­ dırma güçlerini gittikçe yitirmektedirler. kendinden bir öneme sahip sayılan sadece en yüksek amaçlar değildi: en küçük.’ uygar toplumun bugüne kadar bu düşüncelerin artıklarıyla yaşamış olduğu doğrudur. İnsanlar. temi­ zin çekici.19 Şatafat ve süs düşkünlü­ ğünün feodal tavırların kalıntısı olduğunu göstermiştir. New York 1941. görünüşte kişisel. adaleti ve insanlık değerlerini yüceltmelerinin nedeni bu ilkelere uygun davranışların gerçekçi. bu düşüncelerde doğrunun izini gördükleri için. 392-393. Ancak. Büyük dinsel ve felsefi kav­ ramlar henüz canlıyken. en temel duygulara kadar. insanların alçakgönüllü davranmasının ve kardeşçe sevgiyi. ix. bazılarınınsa 19. Ço­ cuk oyunlarının ve yetişkin fantezilerinin mitolojiden kaynaklanması gibi. . Bunlar kendilerini en "doğal" tercih­ ler ve antipatilerde belli eder ve uygarlık tarafından öylece kabulleni­ lirler. Studies in Philosophy and So­ cial Science. şan verici israf denilen olgunun çözümlenmesi yalnız çağdaş toplumsal ya­ şamda ve bireysel psikolojide barbarca zulmün belli yönlerinin sürüp gittiğini değil. kirlininse itici olması. Ve bu nes­ nel içerikten. Öznel akıl tarafından tahrip edilen mitolojik. Thorstein Veblen on dokuzuncu yüzyıl mimarisinde bulunan çarpı­ tılmış ortaçağ temalarını ortaya çıkarmıştır. içsel değeriyle ölçülüyordu. nesnel sayılan doğruyla bu ilişkiden yoksun kaldıkça bu davranışlar da.Adomo. "Veblen's Attack on Culture”. vol.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 77 Öznel aklın ilerlemesiyle birlikte mitolojik. en mütevazı uğraşlar bile hedeflerinin genel yararlılığıyla. bir zamanlar bütün sevinç ve hazlar da bir nihai doğruya duyulan inanca bağlıydı. s. nicedir unutulmuş tapınma. nesnel kökler yalnız büyük evrensel kavramlara özgü değildir. T. onları Tanrı ya da aşkın bir ruh biçiminde. Her modern kültürde "yüksek’in "alçak"tan önce gelmesi. korku ve boş inanların da yürürlükte olduğunu ortaya koyar. dinsel ve rasyonalist düşüncelerin teorik temeli yıkıma uğramış olsa da.W. buharlaşıp gitmektedir. tümüyle psikolojik davranış ve eylemlerin de kaynaklarıdır bunlar.

bugün de herhangi bir nesneden aldığımız hazzın.78 AKIL TUTULMASI iğrenç bulunması. bazı yiyecekler sevilirken bazılarından nefret edilme­ si hep eski tabuların. Sir James Frazer (The Golden Bough. c. Hem doğada hem de sanattaki güzellik duygusu. mitlerin. bahçelerin tanrılara ait olduğu ve onlar için ekildiği antik çağlara gider. kötü niyetli kişilerin büyü olarak kullanabileceği herhangi bir nesneyi ortadan kaldırmaya yöneliktir. çeşitli tapınma biçimleriyle ilgilidir: bir şeyin iyiliğine ya da kutsallığına duyduğu inanç. büyü inancından kaynaklanmışa ben­ zemektedir. Daha önce de gördüğümüz gibi. çoğu durumda. ama aklın biçimselleşmesiyle zayıflamışlardır. temizlik ve tertiplilik amaçlarına değil. bu süreç." . I. Bir çiçekten ya da bir odanın atmosferinden aldığımız zevki özerk bir estetik içgüdüye yükleyemeyiz. Bahçeyle uğraşmanın zevki. Yoksa yalnız kayıtsızlaşmakla kal­ mayıp. özgürlük ve insanlık gibi kavramlar için de aynı ölçüde ge­ çerlidir. adanmaların ve bunların tarih içindeki serüveninin ürünüdür. İnsan onuru konusunda söylediklerimiz. ona duyduğumuz sevginin verdiği sıcaklığın asıl kaynağıdır.20 Eğer modern insan abar­ tarak ya da tersine küçümseyerek bu bağları koparırsa. fiziksel zor ve maddi çıkara ek ola­ rak toplumu bir arada tutan bütün bu kuvvetler bugün de vardır. Bu. s. böl. sahteleşebilirler de. binlerce ince bağla bu boş inanlara bağlıdır. yoksa aydınlanmış kişilerin ya da liberal dinle­ rin öne sürmeye çalıştığı gibi sağlık kaygılarının ya da başka pragmatik nedenlerin sonucu değil. İnsanın estetik duyarlılığının tarih öncesi. I. adalet ve eşitlik kav­ ramlarına da uygulanabilir. Bu görüşün günlük hayatın bütün ayrıntılarına egemen olduğunu var­ sayalım — zaten çoğumuzun sandığından daha geniş ve daha güçlü bir 20. kendi korkunç kökenlerinden gelen o ilk mutlak anlamlılığı da korumak zorundadır. Bütün bu tapınılmış düşünceler. amaçlarımızın zevklere ve antipatilere bağlı olduğu ve bunların da kendi başlarına anlamsız olduğu görüşüne dayanmaktadır. Tam bir modem zevk olan tertiplilik bile. alınan haz bir süre daha devam edebilir ama içindeki canlılık sönmüş olur. Modern uygarlığın örtüsü altında közlenen bu eski hayat biçimleri. onun güzelliğinden aldığı zevkten daha es­ kidir. Bu tür düşünceler o eski adaletsizlik ve eşitsizlik evresinin yadsıması olarak olumsuz niteliklerini sürdürmek. ama aynı zamanda. 175) Yeni Bri­ tanya yerlileri üzerine bir rapordan şu alıntıyı yapıyor: "Evlerde hep görülen ve her gün yerleri iyice silmekten ibaret olan temizlik çabası.

ama aklın biçimselleşmesi bir noktanın ötesine geçmişse. Zevklerimiz çocukluğumuzda oluşur. çünkü anlamını ancak başka amaçlarla olan bağlantısından alır. Kitle kültüründe anlamsızlaşmış olan zevkler ve antipatiler ya eğlence. bu şok yoluyla ona. bir yayanın yaşadığı biçimiyle görünüm kavramı da anlamsızlaşır. böylece. "sapkınlığı". kamuya. boş zaman faaliyetleri. Eğer böyle zevkler adet haline gel­ mişse o da ömrünün sonuna kadar bunlardan haz duymaya devam ede­ bilir ya da bayıldığı şeylerin anlamsızlığını hiçbir zaman tam olarak farkedemez. Biçimselleşmiş akıl açısından. bir hareket ancak sağlık ya da dinlenme gibi çalışma gücünü tazeleyebilecek bir başka amaca hizmet ettiği sürece akla uygundur. taşıyamayacaklarına inanıyorsa. Fransız simgecilerinin. yer aldıkları yapıların tümüyle öznel olup hiçbir anlamlı düzen ya da bütünle bağı olmadığına. Başlı başına bir amaç olan şeylerin sayısı gitgide azalmıştır. akıldışı ve budalaca bir hareket olarak görülmektedir. görünümden aldığı. dere kıyısına ya da bir tepeye yapılan bir yü­ rüyüş. sanki sessiz bir jest gibi. yıpratıcı bir uğraşla oyalamaktadır. faydacı ölçülerle. Yirminci yüzyıl toplumunu bu türden tutarsızlıklar tasalandırmaz. faydacı mantığın akıldışı nite­ liğini açığa çıkarıyor ve bu mantığın insan yaşantısı karşısındaki ye­ tersizliğini göstermek için kamunun yüzüne çarpıyordu. hiçbir anlam taşımadıklarına. Bir doğa görünümü seyreden adam eğer gördüğü renk ve biçimlerin sadece birer renk ve biçim olduğuna. konularının "saçmalığı". nesnel anlamını yitirmiş şeylere duydukları sevgiyi dile getiren özel bir terimleri vardı: "hüzün". insan kendini anlamsız. Kentin dışına. Başka bir deyişle uğraşın kendisi sadece bir alet­ tir. Öylece yü­ rümek. meydan okuyan keyfilik. sosyal temaslar gibi bir başlık altında sınıflan- . Ona göre anlam ancak tek bir yoldan elde edilebilir: bir amaca hizmet. ilerdeki görünüme karışıp gitmek artık gereksizdir. özneyi unutmuş olduğunu hatırlatırken bir yandan da öznenin nesnel bir düzen kuramadığı için duyduğu kederi dile getiriyordu. fotoğrafçılığa dönüşür. haz da fazla uzun süremez. Çocuklar uzun yürüyüşlere tutkun olan baba­ larına öykünebilirler.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 79 egemenliktir bu. Ve bu jest. onlar da radyodan verilen komutlarla jimnastik hareketleri yaparak yerine getireceklerdir vücutlarına karşı görevlerini. Görünüm yozlaşarak görünüm avcılığına. Konu seçiminde uyguladıkları kasıtlı. sonradan öğrendikle­ rimiz bizi daha az etkiler. keyfile­ şir.

golf. Noel Baba'nın bir süpermarket görevlisi olduğunu bilen ve satışlarla Yılbaşı arasında bir ilişki olduğunu kavrayan çocuk. kabullenilmiş. Ama neşenin bir zamanlar tanrı katı düşüncesiyle ilişkili olduğunu anımsatan son anılar da sili­ nip giderse. fotoğrafçılık. Babbitt'in "hobi"sine dönüşür. c. yaşantıya düşünsel olarak derinlemesine nüfuz etmenin yerini alır. 1903. ticaret oda­ ları ve banka yöneticileri. iyi ve güzele ulaşmak gibi daha yüksek amaçlar için de geçerlidir. I. bir yandan da başka çocuklarla yalnız kaldığında hemen daha kurnaz davranmaya girişmektedir. Boston ve New York. uyumsuzluğun. nesnel aklın ortadan kalkışı ve gerçekliğin her türlü içsel "anlam"dan yoksunlaşması karşısında dile gelen hiçbir ya­ zıklanma duygusu yoktur. mülkiyetin koruyucuları olarak pazar değeri kazanmışlardır. modern toplumun yaşamında şizofrenik bir görüntü yaratmaktadır. rasyonelleştirilmiş zevkler olarak hobiler artık bir kurum haline gelmiştir. hobisinin temel bir doğruyla ilişkisi olduğuna kendini inandırmaya bile çalışmaz. Çocuk. "Gülümsemeye devam edenler" de kederli.. Modern eğitimde de­ mokratik ya da dinsel her türlü ideal ilkenin sadece belirli durumlarla sınırlı tutulmasının ürünü olan bu çoğulculuk. Küçük zevkler için söylenenler. İnsanları neşeli bir ruh halinde tutacak. bi­ reyin bu karşı çıkışı da düzene sokulur: Kılı kırk yaran züppenin tut­ kusu. saf bir çocuk rolünü sürdürürken. "hoş zaman" ya da "eğlence" düşüncesinde. . hatta belki umutsuz görünmeye başlarlar. dinle iş dünyası arasında bir et­ kileşim olmasını olağan karşılayabilir. tıpkı kaç kilo çektiğinizi yazar gibi. ülkenin gerçek hancıları ve toprak sahipleri.80 AKIL TUTULMASI dırılır ya da azar azar ölmeye bırakılır. Olguların hızlı kavranışı. zamanında bu konu­ da acı gözlemlerde bulunmuştu: "Dinsel kurumlar. duruma ayak uydurmayı erken yaşta öğrenmektedir. Hüzün de. etkin çalışmanın psikolojik önkoşulundan fazla birşey ol­ mayan basmakalıp neşe bile bütün öbür duygularla birlikte sönüp gi­ debilir."21 Bugün hem böyle ilişkiler hem de din ve doğrunun karmaşıklığı daha baştan kabullenilmiştir. Emerson.. vb. eğer ra­ hipler ve kilise üyeleri bu avantajları ellerinde tutamazlarsa. yazarsınız. Bir ankette hobinizin ne olduğu sorulduğunda. Bir hobiyle uğraşan insan. 321. The Complete Work of Ralph Waldo Emerson. 21. hemen onların yardımına koşarlar. s. daha şimdiden. Hobi'de. kitap.

Orta-sınıf toplumunun büyük teorisyenleri.-otoriter dinin ya da metafiziğin yerine getirdiği işlevleri anonim ekonomik aygıt devralmıştır. Bu şeyleşme. yapıtın bir anlatım olarak işlevinin dolaysız. starların performansı için bir vesile ya da belli bir zümreye dahilseniz mutlaka katılmanız gereken bir toplantı aracı haline getirilmiştir. Malların satılabilirliğini ve dolayısıyla belirli bir emek türünün üretken olup olmadığını belirleyen. Ama insan faaliyetinin bütün ürünlerinin metaya dönüşmesi ancak sanayi toplu­ munun doğuşuyla gerçekleşmiştir. bir müze parçası haline. aklın öznelleşmesinin ve biçimselleş­ mesinin tipik bir sonucudur.. tüketimlerini de gerçek niyet ve amaçlarımızdan kopuk. Eskiden nesnel aklın. yaşamak mümkün değildir. yaşama biçimleri üretime dayandığı halde ona doğrudan bir katkı yapmadıkları için feodal lordları ve ortaçağ ruhban sınıfını asalak . Hobbes ve ötekiler. Ama yapıtla canlı bir ilişki. Şeyleşme. yapıtın bütünlüğünü. program broşüründeki yorumların somut­ lanması olarak dinler.. her uğraşa üretken denilmek­ tedir. Oysa herşey notalarda yazılıdır: ahlaki ilkelerle toplumsal gerçeklik arasındaki gerilim. Sanat yapıtının bu özelliği günü­ müzde ortadan kalkmıştır. politika ve dinden olduğu gibi doğruluktan da koparılmıştır. Senfoniyi. nihai bir yargıda bulunmak olurdu. bir zamanlar doğruluk adını verdiğimiz şeyin bir imgesi olarak duymak. Fransa'daki durumun tersine Almanya'da ruhsal hayatın siyasal bir anlatım bulamaması ve sanat ve müzikte bir açılım aramak zorunda kalması. Sanat. anlamsız. düzensiz bir duygular dizisine. Bugünse senfoni şeyleştirilmiş (reifıed). rasgele. Sanat yapıtlarını kültürel metalara dönüş­ türür bu süreç. Üretken kol ya da kafa emeği saygınlaşmış. Beethoven'in Eroica senfonisini düşünün. dünyaya ne olduğunu söylemek. kendiliğinden bir kavranışı söz konusu değildir artık. hatta tek saygın yaşama biçimi ha­ line gelmiştir ve bir gelir getiren her işe.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 81 Eskiden bir sanat yapıtının amacı. ya da savaş zamanında olduğu gibi. sa­ nayinin gelişmesini sağlayan genel koşulların korunmasına hizmet et­ miyorsa. başlangıcı örgütlenmiş toplumun ilk kuruluşuna ve alet­ lerin ilk kullanılmasına kadar götürülebilecek bir süreçtir. Faaliyet biçimleri eğer yararlı değilse. gereksiz. lüks olarak damgalanmaktadır. Bugün ortalama bir konser izleyicisi bu yapıtın nesnel anlamını kavra­ maktan acizdir. pazar fiyatıdır. Machiavelli.

eğer taslak kabul görürse. soylularınsa şövalyeliğe ve aşka adadıkları düşünülürdü. hiç değilse lüks malların üreticileri tarafından reddedilmemektedir. 4-53 ve "Traditionelle und Kritische Theorie". Zeitschrift für Sozialforschung. bir kav­ ramın ya da bir teorinin bir eylem planı ya da tasarısından başka bir şey olmadığı ve dolayısıyla doğruluğun da sadece bu düşüncenin başa­ rısından ibaret olduğu görüşüdür. a. bir düşüncenin. pragmatizmde olduğu gibi. insanın en yüksek amacı ola­ rak ruhun kurtuluşunun yerini alan maddi refah bile."23 Eğer okulun kuru22. hiçbir amaç kendi içinde bir ötekinden daha iyi değildir. vi. doğrudan doğruya yararlı duyulur sonuçlara da götürür. Chicago 1916. Modern düşünce. 310 ve 317. Tutarlı­ lığa. s. Machiavelli ve öğrencileri çağın değiştiğini gördüler ve eski yöneticilerin bütün vakitlerini adadıkları işlere verilen değerin ne kadar boş bir yanılsama olduğunu gösterdiler. . Metindeki düşünceler sadece pragmatizmin aklın öznelleşmesi içindeki rolünü betimlemeye yöneliktir.g. Pragmatizm çeşitli düşünce okulları tarafından eleştirel olarak incelenmiştir. Essays in Experimental Logic. Leip­ zig 1926. 1937. akıcı ilişkilere götürür". bu görüşten bir felsefe çıkarmaya çalışmıştır. Die Wissenformen und die Geselschaft. Bu sınıflar. William James'in Pragmatism'ini çözümlerken John Dewey doğruluk ve anlam kavramları üzerinde du­ rur: "Doğru düşünceler bizi yararlı sözsel ve kavramsal yönlere olduğu kadar. s. Buna göre. dengeye ve rahat. Ama onu mazur gösteren kendi varlığı.y. diyalektik felsefe açısından Max Horkheimer'in "Der Nueste Angriff und die Metaphysik". O zamanın anlayışına göre. kendi içinde ve kendisi için değerli değildir. nesnel fenomenoloji açısından Max Scheler'in "Erkenntis und Arbeit" adlı ayrıntılı çalışmasında. Hiçbir şey. Dewey'e göre bir düşünce. rahiplerin hayatlarını Tanrı'ya. sırf varlıklarıyla ve faaliyetleriyle kitlelerin hayran olduğu ve yücelttiği simgeler yaratırlardı. o düşünce doğrudur. Machiavelli ile başlayan çizgi Veblen'e kadar uzanır. eğer yapılan eylemin sonucunda varlıklar kendilerini düşüncenin amaç­ ladığı şekilde düzenlerlerse. 23. özellikleri değil. vol.22 Bu felsefenin özü. Lüks mal ve hizmetler ya kitleler tarafından zorunlu tüketim olarak benimsenmekte ya da rahatla­ ma yolu olarak görülmektedir. ticaret ve sanayi için yarattığı fırsatlardır. Hugo Münsterberg tarafından.82 AKIL TUTULMASI olarak niteliyorlardı.. 245-294 başlıklı yazılarında. s. Bugün lüks reddedilmemektedir. Philosophie der Werte. Leipzig 1921. "varolan şeylere ilişkin bir taslak ve onları belli bir biçimde düzenle­ mek üzere bir eylem planıdır. voluntarizm açısından.

ARAÇLAR VE AMAÇLAR 83

cusu, "felsefeyi Kant'tan öğrendim"24 diyen Charles S. Peirce olma­ saydı, düşüncelerimiz doğru olduğu için beklentilerimizin gerçekleş­ tiğini ve eylemlerimizin başarılı olduğunu değil, tam tersine beklenti­ lerimiz gerçekleştiği ve eylemlerimiz başarılı olduğu için düşünceleri­ mizin doğru olduğunu söyleyen böyle bir doktrinin felsefi bir soyağacına sahip olduğu bile kabul edilmeyebilirdi. Gerçekte, bu gelişmeden Kant'ı sorumlu tutmak, büyük haksızlık olur. O, bilimsel kavrayışı, ampirik değil aşkın (transcendental) işlevlere bağımlı kılmıştı. Doğru­ luğu pratik doğrulama işlemleriyle özdeşleştirerek ya da anlam ve sonu­ cun aynı şey olduğunu öne sürerek doğruyu tasfiye etmeye kalkışmamıştı. Belli düşüncelerin kendi içlerinde, kendileri için mutlak geçerli­ liğini kesin olarak yerleştirmeye çalışmıştı. Pragmatizmde görüş ufku­ nun daralması, bir düşüncenin anlamını bir planın ya da bir taslağın anlamı düzeyine düşürmektedir. Pragmatizm, başından beri, doğruluğun mantığının yerine olasılığın mantığının geçirilmesinden yana olmuştur; bugün artık yaygın bir tu­ tumdur bu. Eğer bir düşünce ya da bir kavram ancak sonuçlarıyla an­ lam kazanıyorsa, önermeler de yüksek ya da düşük bir olasılık derecesi olan beklentileri dile getiriyor demektir. Geçmişle ilgili önermelerde, beklenen olaylar, tanık insanlardan ya da herhangi bir belgeden kanıt üretilmesi demek olan doğrulama işlemleridir. Bir yargının kendi öngördüğü olgularla doğrulanması ile zorunlu kılabileceği araştırma aşamalarıyla kesinleştirilmesi arasındaki fark, doğrulama kavramı içinde görünmez olmaktadır. Geleceğin içinde eritilen geçmiş boyutu, mantıktan kovulmuştur. "Bilgi her zaman, yaşanmış doğal olayların kullanımıyla ilgilidir," der Dewey25, "bu kullanımda, verili şeyler, değişik koşullarda yaşanılacak olanların göstergesi olarak alınır."26 Bu tür bir felsefe için öngörü sadece hesaplamanın değil, genel ola­ rak düşünme eyleminin de özüdür. Bu felsefe, gerçekten bir tahmini (örn. "Yarın yağmur yağacak") dile getiren yargılarla, ancak açıkça ifade edildikten sonra doğrulanabilecek (bu, doğal olarak bütün yargılar için geçerlidir) yargılar arasında yeterli bir ayrım yapmaz. Oysa bir önermenin şimdiki anlamıyla gelecekteki doğrulanması aynı şey
24. Collected Papers of Charles Sanders Peirce, Cambridge, Mass., 1934, c. I, s. 274. 25. "A Recovery of Philosophy", Creative Intelligence, New York 1917, s. 47. 26. Ben hiç değilse aynı ya da benzer koşullarda demeyi yeğlerdim.

84 AKIL TUTULMASI

değildir. Bir insanın hasta olduğu ya ifade edildikten sonra doğrulansalar düzelme, bir iyileşme sağlayabilirler değildirler. Pragmatizm anımsamaya ve derin bir toplumu yansıtır. Dünya, geçmişten yorgun düşmüş, Ölebilse artık, dinlenebilse.

da insanlığın acı çektiği yargıları, da birer tahmin değildirler. Bir ama yine de pragmatik yargılar derin düşünmeye vakti olmayan

Bilim gibi felsefe de "varoluşun belli bir uzaklıktan düşünülmesi ya da geçmişte kalmış olguların çözümlenmesi olmaktan çıkıp, daha iyiye ulaşılması ve en kötüden kaçınılması amacıyla gelecekteki olasılık­ ların gözden geçirilmesine dönüşmüştür".27 Doğruluğun yerini olasılık ya da daha iyisi, hesaplanabilirlik alırken, toplumda doğruluğu boş bir sözcük haline getiren tarihsel süreç de aynı şeyi felsefede gerçekleştiren pragmatizm tarafından kutsanmaktadır. Dewey, James'e göre, "bir nesnenin anlamı, onun tanımında ya da kavramında bulunması gereken anlamdır," der. "Bir nesneyle ilgili düşüncelerimizde tam bir açıklığa ulaşmak için, sadece nesnenin düşü­ nülebilecek pratik etkilerini, ondan bekleyebileceğimiz duyumları ve göstermemiz gereken tepkileri göz önüne almamız yeterlidir."28 Ya da Wilhelm Ostwald'ın daha kısa tanımıyla, "bütün gerçekler faaliyetimi­ zi etkiler, bu gerçeklerin bizim için anlamı da bu etkidir". Dewey'e göre bu teorinin "doğruluğundan kuşkulanılması ya da... öznelcilik ve idealizmle suçlanması söz konusu olamaz, çünkü nesne­ nin varlığı ve etkileme gücü baştan kabul edilmektedir."28 Ne var ki, okulun öznelciliği, bir tür görüngücü (phenomenalist) doktrini kabul etmesinin değil, bilgi teorisinde "bizim" faaliyetimize, eylemlerimize ve çıkarlarımıza verdiği rolün sonucudur.29 Eğer nesneler hakkında doğru yargılar ve dolayısıyla nesnenin kavramı, sadece öznenin eylemi üzerindeki "etkilerine" dayandırılırsa, "nesne" kavramına hâlâ bir anlam verilmesini anlamak güçleşir. Pragmatizme göre, doğruluk kendi başı­
27. A.g.y., s. 53. 28. A.g.y., s. 308, 309. 29. Pozitivizme ve Pragmatizme göre felsefe bilimcilik demektir. Bu yüzden, prag­ matizm, bu bağlamda pozitivist yaklaşımın tam ve doğru bir ifadesi olarak görülmektedir. Bu iki felsefe sadece pozitivizmin fenomenalizme, yani duyu­ salcı idealizme bağlı kalmasıyla ayrılmaktadır.

ARAÇLAR VE AMAÇLAR 85

na değerli değil, etkili olduğu, bizi doğruluğa yabancı, en azından doğruluğun dışında bir başka şeye götürdüğü sürece değerlidir. James, pragmatizmi eleştirenlerin "hiçbir pragmatistin gerçek bir te­ orik soruna ilgi duymasının mümkün olmadığını varsaymalarından" yakınırken30, böyle bir ilginin psikolojik düzeyde varolduğunu ileri sürmekte haklıydı; ama James'in kendi yöntemi ("söze değil, öze bak­ mak"31) izlenecek olursa, bir zamanlar insanın en yüksek değeri verdiği o "oturduğu yerden düşünme"nin gözden düşmesine pragmatizmin katkısının teknokrasinin katkısından daha az olmadığı görülür32. Yaşa­ yan bir zihinde yer alan her doğruluk düşüncesi, bir diyalektik düşünce bütünü bile, "tutarlılık, denge ve rahat, akıcı ilişkiler"in aracı olarak değil de kendisi için sürdürüldüğünde, "oturduğu yerden düşünme" ola­ rak nitelendirilebilir. Gerek düşünmeye yöneltilen saldırı gerekse zanaatkânn övülmesi, araçların amaca boyun eğdirişinin anlatımıdır. Platon'dan çok sonra bile, İdealar kavramı, uzaklığı, bağımsızlığı, hatta belli bir anlamda özgürlüğü, "bizim" çıkarlarımıza boyun eğme­ yen bir nesnelliği temsil ediyordu. Felsefe, nesnel doğruluk düşünce­ sini, mutlak adı altında ya da herhangi bir ruhsallaşmış biçim içinde koruyarak, öznelliğin göreceleştirilmesini sağlamıştı. Mundus sensibilis (duyulur dünya) ile mundus intelligibilis (düşünülür dünya) arasında ilkesel bir ayrım olduğunda ısrar ediyordu. İnsanın zihinsel ya da fizik­ sel egemenlik kurma araçları tarafından, insanın çıkarları ve eylemleri ya da herhangi bir teknik işlem tarafından kurulan bir gerçek imgesi ile, nesnelerin ve doğanın hakkını veren bir düzen ya da hiyerarşi kav­ ramı, bir statik ya da dinamik yapı kavramı arasındaki ayrımdı bu. Pragmatizmde, bütün çoğulcu görünüşüne karşın, herşey konu ya da malzeme haline gelir ve böylece son kertede aynılaşır, araçlar ve sonuçlar zincirinde bir öğeye dönüşür. "Her kavramı 'herhangi bir kim­ se için bu kavramın doğruluğu ne gibi bir duyulur farklılık yarata­ caktır' sorusuyla sınarsanız, kavramın ne anlama geldiğini öğrenebilir ve önemini tartışabilirsiniz."33 "Herhangi bir kimse" teriminin içerdiği sorunları bir yana bıraksak bile, bu kuraldan çıkan sonuç, bir kavramın anlamının insanların davranışlarıyla belirlendiğidir. Tanrı, neden, sayı,
30. 31. 32. 33. The Meaning of Truth, N.Y., 1910, s. 208. A.g.y., s. 180. James, Some Problems of Philosophy, N.Y., 1924, s. 59. A.g.y., s. 82.

273. James'e göre.y.34 Okula adını veren Peirce'e göre.. a. yani bir deney konusu olarak düşünmekten" gurur duymaktadır. "bir kav­ ram. "tıpkı bir laboratuvarda düşünül­ düğü gibi düşünmekten.g.. s. Eğer dünyada sadece bu türden metafizik düşüncelerin değil. Peirce'e göre.g. bu deneysel yöntemin kendisi de şu daha eski mantık kuralının özel bir uygu­ lamasıdır: "Onları meyveleriyle tanıyacaksınız. Peirce. 317. böyle bir cinayet kav­ ramının da bir anlamı kalmadığını.y. yani bir sözcüğün ya da bir başka ifadenin rasyonel anlamı. felsefeye doğal bilimler alanın­ dan aktarılmıştır. 36. pragmatistin fel­ sefi yöntemi şudur: Bütün başarılı olmuş bilimlerin (aklı başında hiç kimse bunlara metafiziği dahil etmez) bugünkü kesinliklerine ulaşmasını sağla­ yan. s. insan davranışları üzerinde sadece deneylerden çıkabi­ lecek sonuçların doğrudan bir etkisi olabileceğini görünüşte büyük bir güvenle öne sürerken. çünkü bu cinayetler artık "herhangi bir kimse için duyulur bir farklılık" ol­ maktan çıkmıştır. Peirce'in salık verdiği yöntem. Eğer bir kimse birtakım kavramların tek anlamının kendi tepkisi olduğunu varsayarsa."35 Ne var ki durum bu kadar açık ve basit değildir. A. deneyden çıkmayan hiçbir şeyin davranışlar üzerinde doğrudan bir etkisi olamaz". böyle bir düşüncenin içerdiği çelişkiyi de bu düşünceyi herhangi bir durumda "düşünülebilecek bütün deneysel olgu34. bu kavramlara anlamlı bir tepki göstermesi nasıl beklenebilir? Pragmatistin "tepki" ile kastettiği.g. bu ifadenin davranışlarla ilişkisinden. davranışlar üzerindeki etkisinden başka bir yerde aranamaz" ve "bir kavramın kabul edilmesinin ya da yadsınmasının sonucu olan bütün düşünülebilir deneysel olguların ke­ sin çizgilerle tanımlanması koşuluyla. kapalı sınırlar içinde ve karanlıkta işlenen cinayetlerin de umursanmadığı bir gün gelirse. s. A. "kavramın tamamlanmış bir tanımını" sağlayacaktır "ve kav­ ramın içinde. bizi eyleme ya da düşünmeye yönelttikleri için anlamlı ve önemlidir. 272. Pragmatist herşeyi. .. 35. herhangi bir "belirgin düşünce"yi ya da bir doğruluğu temsil etmediğini düşünmemiz gerekecektir.y.86 AKIL TUTULMASI töz ya da ruh kavramları. bu tanımın belirttiklerinden daha fazla bir şey kesinlikle yoktur"36. Peirce. deneysel yöntemden başka bir şey değildir.

daha doğrusu felsefeyle özdeşleştirilmektedir. Bu görüş. anlam ya da kavramlar gibi zihinsel kategorileri pratik davranışlara indirgemeye cid­ di olarak çalışan bir doktrin.37 Bu hiç değilse tutarlı bir yaklaşımdır ama kendisi hâlâ felsefi düşünce olduğu halde felsefi düşünceyi tasfiye etmektedir. Essays in Experimental Knowledge. 330. Doğadaki herşey. susan kişidir. s. Latin atasözünde olduğu gibi. deneyi "düşünülebilir olma" ölçütüne nasıl tabi tutabiliriz? Nesnelci döneminde felsefe. düşünülebilecek olan herşey— esas olarak deneye bağımlıysa. çözümlemenin son kertede fiziksel ve aktif bir faa­ liyet olduğu. Pragmatizme göre ideal filozof. tek geçerli yaşantı deneydir. felsefenin onayını al­ makta. anlamların da mantıksal nitelikleri bakımından bakış açıları. bu faaliyet. laboratuvarlarımızda işlemden geçirildiği sırada ortaya koyduğu görün­ tülerle bir tutulmaktadır. ancak belli olay dizilerini başlatacak bir mekanizma ola­ rak işlemeye çalışabilir. oysa bu laboratuvarların aygıtları da içerdik­ leri sorunlar da günümüz toplumunun sorun ve çıkarlarını yansıtmak­ tadır. pragmatizme göre ya fiziksel olayların adı olan ya da düpedüz anlamsız olan teorik kavrayıştan ayrıdır. . bilimsel uğraşlar da içinde olmak üzere bütün insan davranışlarının kendi varlık nedenini ve haklılığını kavra­ masını sağlayacak olan etmendi. kendi teorisi de "bilmenin fiilen yaptığı­ mız bir şey olduğu. metodo­ lojiyle ilgili bu çok genel önermeler ciddi mantıksal güçlüklere yol açmaktadır. Kendisinin de katıksız pratik faaliyet haline gelmesi. pragmatizmin en yüksek amacıdır. tavırlar ve olgulara ilişkin davranış yöntemleri olduğu ve aktif deneyin doğrulama için zorunlu olduğu" anlamına gelmektedir. Nesnel doğruya götüren çeşitli teorik yolların yerine örgütlü araştırmanın dev aygıtını geçiren süreç. pragmatizm ise her türlü kavrayışı yeniden eyleme dönüştürmeye çalışmaktadır.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 87 ların" kesin çizgilerle tanımlanmasına bağımlı kılan şartlı cümleyle toparlamaya çalışmaktadır. Pragmatistin doğal bilimlere tapınmasına uygun olarak. Eğer her kavram —yani. bir insan hakkında güvenilir bilginin ancak polisin elindeki bir sanığa uygulanan sınanmış ve etkili sorgu yöntemleriyle 37. sözcüğün zihinsel anlamıyla tasarlanmayı bekleyemez. Ama doğruluk. Ama düşünülebilir olguların neler olduğu sorusu da yine deneyle cevaplandırılmak zorunda olduğu için. Pragmatizmin en radikal ve tutarlı biçimini ortaya koyan Dewey'e göre.

Hatta bir gün kendi bulgularının laboratuvarda belirlenme­ miş bir doğrunun parçası olacağı umudunu da besleyebilir. üretim üzerindeki ya da toplumsal davranışlar üzerindeki etkisiyle ölçülmektedir. Zihinsel kavramları sırf fiziksel olaylar olarak yorumlamak ya da kendi yöntemini tek anlamlı zihinsel davranış olarak sunmak zorunda da değildir. bu yöntemi gençliğe özgü bir açıksözlülükle betimlemiştir: "Bir insanın mizacının ancak öfke­ lendiği zaman tam olarak belli olması ya da Proteus'un ancak eli kolu sıkıca bağlandığı zaman biçim değiştirmesi gibi. bireylerin. Top­ lumsal işbölümü tarafından belirlenmiş cevapların doğrunun kendisi haline geldiği bu öznelci özdeşlemeyi savunanlar her zaman fizikçiler değildir. düşünce olmayan bir şeyle. Londra 1826. Uğraşının en önemli yönünün deney olduğu noktasında kuşkulan bile olabilir. Bu rolün anlamı hakkında düşünmesi gerek­ mez. Fizikçinin modern toplumdaki tanımlanmış rolü. The Works of Francis Bacon. Deneysel fiziği bütün bilimlerin prototipi yapmaya ve zihinsel yaşamın her alanını laboratuvar teknikleri modeline uydurmaya çalışan pragmatizm. kendi faaliyet türünü "bütün başarılı olmuş bilimler" arasına kaydettirmeye çalışan ve fizikçiyi taklit eden filozoftur."38 "Aktif deneycilik". fabrikayı insan varoluşunun prototipi olarak gören ve bütün kültür dallarını montaj hattı üzerindeki üretim ya da rasyonelleş­ tirilmiş büro modeline uydurmaya çalışan modern endüstriyelizmin düşünce alanındaki karşılığıdır. 38. s. tıpkı sanatın. kullanışlı olduğunu belirten bir sicil sunması gerekmektedir.88 AKIL TUTULMASI elde edilebileceğine inanan bir kriminologun görüşünü andırmaktadır. . Düşünceleri eşya gibi ele alan ve doğa üzerindeki teknik egemenlikten çıkarılanın dışında her türlü doğruluk düşüncesini tasfiye eden. c I. Tasarlanmaya hakkı olduğunu kanıtla­ mak için her düşüncenin bir referans göstermesi. 78. en küçük ayrıntılarına kadar. örnekse gişe hasılatı ya da propaganda değeriyle ölçülmesi gibi. Deneyciliğin büyük öncüsü Francis Bacon. doğanın dönüşüm ve değişimleri de ancak sanatın denemelerinde ve bıktırıcı çabalarında gerçekleşebilir. grupların ya da topluluğun çıkarla­ rının gündeme getirdiği somut sorulara somut cevaplar sağlar. Düşünce. sanat dışı bir şeyle. herşeyi bir malzeme olarak almaktır. Doğrudan kullanımı "teorik" olsa bile kendisine işlev kazandıran teorinin pratik uygulanışıyla enin­ de sonunda sınava sokulacaktır. fizikçi değil.

Bu. ama felsefesi. 120. pragma­ tizmin kurucuları öznenin mutluluğunu doğruluğun tek ölçütü yap­ mışlardır. James. kullanılabileceği ve değişik insanlar tarafından da böyle kullanıldığı ve her defasında kullanıcıya belli bir kazancı sağladığı ama aynı zamanda başka bir tür kazancın da ertelenmek ya da bırakılmak zorunda kaldığıdır. olgusal ölçütleri yüceltmeyi iş edin­ miştir.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 89 Yine de bilim adamı ve sanatçının tavırlarıyla filozofun tavrı arasında önemli bir farklılık vardır. 39.39 Doğrunun belli bir tarihsel anda mutluluğun tam tersini verebileceği. kullanabilen kişiye dünyanın hâzinelerini açan gerçek birer anahtardır. zevk sahibi bir kişi olarak. . bugünün dünyasındaki bilimsel. ahlaki tatmin ve mutluluk vermektedir ve bazı hastalıkları bilim kadar etkili bir biçimde. sanatsal ya da dinsel çabaların pratik sonuçlarına karşı olabilir. Bir insan olarak. bir siyasal ya da toplumsal reformcu olarak. insanlık için çok şiddetli bir sarsıntı anlamına gelebileceği ve bu yüz­ den de kişiler tarafından reddedilebileceği düşüncesi karşısında. s. hem bilimi hem de dini. Zihin tedavisi biçimindeki din de bazılarımıza huzur. yandaşlarına haz veren herhangi bir inanç türünü reddetme imkânı yoktur. kendi döneminde ortaya çıkmış olan ve "zihin tedavi hareketi" adını verdiği bir tarikattan söz ederken şöyle der: Bütün yaşantımızın besbelli sonucu. hatta belli tür insanlarda daha etkili biçimde önlemektedir. başvurabileceği bütün öbür ilkeleri yıkmaktadır. elektrik ışığını ve teşhisi vermiştir ve hastalıkların bir bölümünü de önlemeyi vç tedavi etmeyi başar­ maktadır. James'in kastettiğinden farklı olarak sözcük anlamıyla "dünyanın bütün hâzinelerini açan gerçek birer anahtar" olarak kullanan gruplar için bir aklanma yolu olabilir. Liberal. hoşgörülü. The Varieties of Religious Experience. Böyle bir doktrin için. filozof. Pragmatizm. Bilim adamı ve sanatçının sanayi toplu­ munda ölçüt haline gelmiş çabalarının utandırıcı "meyvelerini" reddet­ tiklerine ve uyumluluğun denetimini kırdıklarına bugün bile zaman za­ man rastlandığı halde. dünyanın birçok düşünce sistemlerine göre çekip çevirilebileceği. Öyleyse. Bilim hepimize telgrafı. iyimser ve yaşadığımız günlerin kültürel bozgunuyla başa çıkamayan bir psikolojiyi yansıtmaktadır bu yazılar. New York 1902. din de bilim de. pragmatist yazılarda yer alan birçok ahlaki ya da dinsel tartış­ mada görülebilir.

pragmatizmin yadsıdığı farklılıkları koru­ duğu söylenebilir en azından: laboratuvarda düşünmekle felsefede dü­ şünmek arasındaki ve dolayısıyla insanın yöneleceği noktayla bugünkü durumu arasındaki farklılık. müthiş bir açıklıkla. a. s.. 41. elde edilen pratik sonuçlar adına— Pragmatizm "doğrunun kendisi" ya da Platon ve nesnelci izleyicilerinin tanımlamadan bıraktıkları "iyilik" te­ rimlerinin gerçekte ne anlama geldiğini biraz da küçümsemeyle sor­ maktadır. Felsefeleri.90 AKIL TUTULMASI Peirce ve James. insan­ ların gerçekte oldukları durumlarıyla yani yaşadıkları toplumsal sistem tarafından koşullandırılmış durumlarıyla istedikleri şeylerdir. "A Recovery of Philosophy".. Ama deneyciliğin zaferi. 68. Dewey. . renkler teorisini ortaya koyduktan sonra şunları söyleyen Platon'dur: "Bütün bunları deneyle doğrulamaya kalkışan kişi. The Dialogues of Plato. Çünkü birçok şeyi birleştirecek ve biri de yeniden birçok şeylere dönüştürecek güç ve bilgi sadece Tanrı'da vardır. insan doğasıyla tanrısal doğa arasındaki farkı unutmuş olur. Birincisinde. insanların bugünkü durumları değişmeksizin isteklerinin ye­ rine getirilmesini insanlığın en yüksek amaçlarıyla özdeşleştirmektedir..Jewett."40 Tarihin Platon'dan daha yanlış çıkardığı birini bulmak zordur. 47. sürecin sadece bir yönüdür. felsefemiz için yeterince büyük bir görev. Herşeye ve herkese bir araç rolünü veren —ama Tanrı ya da nesnel doğruluk adına değil. İnsan. New York 1937. bu işlemlerden ne birini ne de ötekini yapabilir. egemen iş kültürünün ruhunu. Ve bu sürekli beslenmesi ve açık seçikleştirilmesi gereken bir inançtır.y.g.41 "Bugün istenir olanın geleceğe yansıtılması bir çözüm değildir. çev. 68-69.. hiç kuşkusuz. refahın ve gerek toplumsal sınıflar gerekse uluslar arasında uyumun mümkün göründüğü ve büyük yıkımların beklenme­ diği bir dönemde yazıyorlardı. alayla karşıladıkları.. B. II. Bilimin çağdaş başarılarının doruklarından Platon'a bakarak gülebilmişlerdir. Zekânın bugünkü isteklerimizin izdüşümü olan bir geleceği tasar­ lama gücüne inanmak ve bunu gerçekleştirecek araçları bulmak — kurtuluşumuz budur. Bu kavramın iki yorumu olabilir. Bu kavramların. s. bir karşı tepki olarak felsefi düşünmenin doğ­ masına yol açan o "pratik olma" tutumunu yansıtır. c. "Timaeus”. söz konusu olan. oysa bu 40.

sonunda onun araç olma niteliğini bile etkiler. Eğer bu istekler dolaysız. Ancak toplumsal işbölümünün sonucunda. pazar araştırması ve Gallup kamuoyu yoklamaları olur. Uygarlığın gelenekçi. üretimin bedensel işlev­ lerine. anlığın içgüdüsel hayattan bağımsızlaşması. Aklın bir araca indirgenmesi. insanların isteklerinin gerçekten kendilerine ait olduğu su götürür. bu işbölü­ münü insanın doğal yapısının bir gereği olarak göstermek için. Aklın modem bilimden ayrı olan her türlü spekülatif yeteneğini bir yana atmaktadır. çalışmanın daha alt düzeyde. özellikle de içgüdüsel davranışlarla karşı karşıya getirildiği sözde Plato­ nik psikolojinin. New York 1938. onları saptamanın en iyi yolu felsefe değil. öznel boyutları aşılmadan. s. aklın alçalışının belirtisidir. Dewey42 saf anlık kavramının bu kuşkulu kökeninin bütünüyle farkındadır. Ama böyle bir kabulleniş tam da eleştirel felsefi çözümlemenin başlangıcı olacaktır — tabii. eğer pragmatizm bu açmazla karşılaştığında hemen teslim olup. nesnel akıl ve mitolojiye geri dönmek istemiyorsa. İkinci olarak. kölelerin emeğine karşı çıkarılmıştır. böyle olduğu ileri sürülmektedir. 58-59. eleştirisiz bir biçimde kabullenilirse. onun zenginliğinin ve gücünün hâlâ somut içeriğine bağlı olduğu ve bu içerikle bağları kesil­ 42. Üretimdeki yönetim işlevleri —komuta etme. tutucu eleştirmenleri. bağımsız ve yalıtılmış bir mutlak varlık değildir. . saf olmayan biçimlerine. örgütleme— saf anlık olarak. Human Nature of Conduct. Anlığın ilk kez öteki insan "yetileri" ile. Gerçekte. ama zihinsel faaliyeti yeniden pratik çalışma olarak yorum­ lamanın sonuçlarını kabullenerek fiziksel emeği yüceltmekte ve içgüdüleri yeniden gündeme getirmektedir. planlama. modem hayattaki anlıksallaşmaya (intellectualization) saldırıp da sadece aynı sürecin bir başka görünümü olan zihinsel kötürümleşmeye hiçbir eleştiri yöneltmemekle büyük bir yanlışlığın içine düşmektedirler. Öznel akıl kavramına sıkıca bağlı olan ve Avrupa'da tota­ liter rejimlerin aydınlar üzerinde uyguladığı baskıyla yeni bir evreye giren felsefe karşıtı anlayış (üstelik bu aydınlar arasında bu anlayışın öncülerinden bazıları da bulunuyordu).ARAÇLAR VE AMAÇLAR 91 sistemde. Biyolojik ve top­ lumsal kökenlere sahip insan anlığı. Dewey'in öznel istekle nesnel istenirlik arasında belli bir farkın varlığını kabullendiğini de düşünebiliriz. katı bir hiyerarşik devlette iktidarın paylaşılması modeline göre tasarlanmış olması hiç de rastlantı değildir.

Öznel akıl bütün kendiliğindenliğini. sadece doğru akıl yürüten değil. "ne?" sorusuyla değil. "nasıl?" sorusuyla uğraşan bir yürütme organı durumuna düşürerek. bu "araç" da sonunda fazla incelmekte ve kendisini sınırlamış olduğu sırf biçimsel görevlerin bile üstesinden gelemez ol­ maktadır. Fazla sık bilenen bir tıraş bıçağı gibi. yeni içerikler bulma ve öne sürme gücünü. tekelci devlet kapitalizmine dayalı bir örgütlenme. hem sinemayı. Aldous Huxley'in negatif ütopyası. insanları daha doğmadan önce standartlaştıran ve sınıflandıran yapay üreme yöntemleri— bütün bun­ lar. kahraman yeni dünyanın teknikleri ve onlarla bağlantılı zihinsel işlemlerin son derece incelmiş olduğu görülür. sistemin temel sloganlarını uyuyan çocukların zihnine işleyen "hipnopedi". aklın biçimselleşmesinin bu yönünü. genel olarak düşünme­ nin doğası ve içerdiği doğruluk için de geçerlidir. bir yandan da fanatik tapınma nesneleri ola­ rak bakılır. düşünmenin engellendiği bir sisteme yol açar ve sonunda da. mutlak sayılan bir öznel aklın. Bu. onu nesnel içerikle her türlü ilişkiden ve bu içeriği yargılama gücünden yoksun bırakarak. hem kaba mitolojileri hiç ayrım gözetmeden . tek sözcükle. onun aptallığa dönüşmesini dile getirir.92 AKIL TUTULMASI diğinde kötürümleşmek ve kuruyup gitmek zorunda olduğu gerçeğini değiştirmez. hem psikanalizi. hem mito­ lojiden arınmayı. Aklın yansızlaşması (neutralization). kendi kendini yok eden bir öznel aklın egemenliği altındaki bir dünya örgütlenme­ sidir. Burada. bu. bu kötürümleştirici sistem idealine karşı. hem aydınlanmayı. aynı zamanda. öznelliğini yitirmektedir. Huxley'in saldırdığı. zihni nes­ nel içerikleri algılamaya açık. bu süreç. düşüncede yer alan bir kötürümleşme sürecini yansıtır. üretkenliğini. onların özsel yapılarından etkilenebilen ve bunu sözle ifade edebilen insan demektir. bütün hayat içeriklerinin nesnel budalalığının bir izdüşümü olan bir öznel ap­ tallığa varır. Ama bunların hizmet ettikleri amaçlar —bir ekranda gösterilen bir kürke dokunuyormuşsunuz duygusunu ve­ ren budalaca "hissettiriciler". Ama bu ro­ man. Zeki bir insan. olguları kaydeden cansız bir aygıta çevirmektedir aklı. Düşünmenin yerini basmakalıp düşünceler alır. hem faşizmi. tam da üretici güçlerin müthiş büyüme döneminde bu güçleri tahrip etmeye yönelen toplumsal eğilimle koşutluk içindedir. Bunlara da bir yandan fırsatçı bir tutumla bir yana atılacak ya da benimsenecek basit yararlı araçlar olarak.

anlığa karşıt olarak ruh adına eleştirdiği o tekelci kolektivizme her yerde. Başka bir deyişle. 1944 Kasımı'nda çıkan Parents' Magazine dergisinde "Bir İskeletle Konuşma" başlıklı bir yazı vardır. beş yaşlarındaki çocukların. Bugün felsefenin yüzleşmek zorunda olduğu iki seçenek vardır: ya bu açmazda kendinin efendisi olarak kalmak ve böylece kendi teorik açılımını hazırlamak. "Ölü olduğunu bilmiyor" dedi Martudi. öznel aklın safdilce savunulması. Huxley’in betimlediklerini andıran belirtilere43 gerçekten yol açmıştır ama. ama en çok da Almanya'da zemin hazırlamış olan gerici kültürel tutuculuğun safına geçmektedir. farkında olma­ dan. Böylece Huxley. 43. Böylece çocuklar ölümle güzel duygulan birbirine bağlayacak ve onun karşısında dehşete kapılmaktan kurtulacaklardır. varo­ lanın gözleri bağlı bir savunusu olmakla ya da kahraman yeni dünyaya bütün hazır ideolojiler kadar kolaylıkla uyan Huxley’in şu en son popüler mistisizmi gibi bir garantili reçete olmakla yetinmek. ya da içi boş metodoloji düzeyine düşmek. iskeleti incelerken. Çok aşırı bir örnek verilebilir. bunlarsa o yadsınmış olan eğilime hizmet etmektedir. içgüdülerinden emin kültürlü insanı ya da belki kuşkucu insanı yücelten kahramanca bir metafizik bireyciliği çıkarmaktadır. ikiyüzlülüğe. Huxley’in icadı olan "ölüm koşullanmasında. "insan vücudunun iç işleyişiyle tanışmaları amacıyla" bir iskeletle oynamaları anlatılmaktadır: "Derimizi tutmak için kemikler gerekiyor" dedi Johnny. Yazıda.ARAÇLAR VE AMAÇLAR 93 mahkûm eden ve uygarlık tarafından lekelenmemiş. . çocuklar ölmekte olan insanların yanına getirilir bir yandan tatlı ve şekerle be­ slenir ve oyun oynamaya teşvik edilirken bir yandan da ölüm sürecini seyretme­ leri sağlanır. kaba güce bağlanmaya yol açmaktadır. bu aklın tarihsel olarak devrini doldurmuş ve yanıl­ tıcı bir kültür ve bireysellik kavramı adına gene safdilce yadsınması da kitlelerin aşağılanmasına.

sezgi ya da vahiy gibi başka bilgi yöntemlerine bel bağlamıştır.II ÇATIŞAN REÇETELER Bugün hemen herkes. Burada bu felsefenin ayrıntılı bir tartışmasını yapmaya­ cağız. modern felsefedeki egemen eğilimlerden biri. felsefi düşüncenin gerilemesiyle toplumun hiçbir şey yitirmediğini çünkü onun yerinin çok daha güçlü bir bilgi aracı olan modern bilimsel düşünceyle doldurulduğunu kabul etmekte­ dir. top­ lumsal süreç içindeki birçok öğeden sadece biri olduğunu unutmuş görünmektedirler. Bu yardımcı niteliği yüzünden. bilimsel yönteme güvenemeyen yüreksiz entelektüel­ ler. Nite­ kim. Oysa bize gerekli olan. gereğince anlaşıldığında zorunlu olarak yapıcı olduğu yo­ lundaki bugünkü yaygın düşünceyi haklı çıkarmaz. Bili­ min koşullardan bağımsızlaştırılarak mutlaklaştırılmasına varan bu eğilim. Felsefenin çözmeye çalıştığı sorunların ya anlamsız olduğu ya da modern deneysel yöntemlerle çözülebileceği düşünülmektedir. kendi düşündükleri biçimiyle doğal bilimin herşeyden önce yardımcı bir üretim yöntemi olduğunu. bugün pozitivist olarak nitelendirilen bütün okulların başlıca özelliğidir. Gerçekten böyle midir bu? Bilimin ve onun uygulanışı olan tek­ nolojinin gösterdiği nesnel ilerleme. Ne var ki. bilimin iyi potansiyellerinin gerçekleştirilme yolunun bugün izlenen yol olduğun­ dan kuşkuluyuz biz. bilime tam bir güvendir. bilimin ancak saptırıldığı zaman yıkıcı olup. ama bilimin bu tür kullanımlarının bir sapkınlık olduğunu düşünmekte­ dirler. geleneksel spekü­ lasyon tarafından yarım bırakılmış işleri bilime devretmektedir. toplumun gerçekteki . Pozitivistler bu bunalımı bir "sinirsel zayıflamaya" bağlamaktadır­ lar. amacımız sadece onun yaşadığımız kültürel bunalımla ilişkisini incelemektir. Bilim daha iyi amaçlara hizmet edebilir elbet. Kuşkusuz pozitivist­ ler bilimin yıkıcı amaçlarla kullanıldığından habersiz değillerdir. Onlara göre. Pozitivistler.

Wesersenschauung'a*. * Edmund Husserl'in fenomenolojisinde. teknolojiyi yücelten öteki görüşler kadar büyük bir yanılgı içindedir. Aynı şekilde pozitivistler de mühendisleri somutun filozofları olarak görmektedirler. çünkü felsefe. "The New Failure of Nerve”. 1. ancak hizmet ettiği toplumla ilişkili olarak anlayabiliriz. Bu makalelerden bazı bölümler. Sidney Hook. teknokratlar da mühendisleri toplumun yönetim ku­ rulu üyesi yapmak istemektedirler. Ekonomik teknokrasi. yaşadığımız kültürel bunalımın "bilimsel yönteme duyulan inancın yitirilmesinden" kay­ naklandığını ileri sürmektedir. 2-57. Sidney Hook. 1944) yayımlanmıştır.) .H. filozofları yönetici yapmak istiyordu. Ernest Nagel. bu aydınların sağlam bir araştırma ve deney yapmak ve sonuçlan bilimsel yöntemlerle elde etmek yerine. izin verildiği kadarıyla. "Malicious Philosophies of Science". özleri görüleme. soyutun mühendisleri olarak düşü­ nüyordu. . s. Yalnız pozitivistler. pratiği felsefeye uyarlamak yerine. Y. "Anti-Naturalism in Ex­ tremis". yani pratiğin gereklerine uyarlamaktadırlar. Partisan Review. Birkaç yıl önce yayımlanan üç makalede. sezgiye. Bilimin bu alandaki etkisi. genel ekonomik süreç içindeki kadar olumlu ya da olumsuz olabilir. dolaysız kavrayışa. Ocak/Şubat 1943. Naturalism and the Human Spirit'te (Columbia Uni­ versity Press. 1. kural ve işlemlerini. John Dewey. x.1 Bu çok açık seçik makalelerin birincisinde. içeriğini ve örgütleni­ şini. yöneticileri idari uzmanlar olarak.n. sezgi yoluyla elde etme. Pozitivizm felsefi teknokrasidir. Bilimle özdeş olmayan bir bilgiye ve bir doğruluğa ulaşmayı amaçlayan aydınlara çatan Hook. bilimin bir türevidir ve mühendisler de bilimin uygulayıcılarıdır.Krikorian'ın derlediği. Platon. matematiğe koşulsuz bir inanç duymaktır. Aralarındaki bütün farklara karşın Platon da pozitivistler de insanlığı kurtarmak için onu bilimsel düşüncenin kural ve yöntemlerine bağımlı kılmak gerek­ tiğini düşünmektedir. bütün geleceğini maddi üretim araçla­ rının serbestçe gelişmesine bağlamıştır.ÇATIŞAN REÇETELER 95 ilerleyişi ya da gerileyişi içinde bilimin oynayacağı rolü önsel olarak belirlemek imkânsızdır. özgül alanlara bölünüşünü. Pozitivizm için toplumsal meclislere üyeliğin koşulu. felsefeyi bilime. özlerin dolaysız kavranışı anlamında. bugünkü kültürel bu­ nalımın pozitivizm açısından bir değerlendirmesi yapılmıştı. öteki zihinsel güçlerden ve faaliyetlerden farklılığını. Matematiğe övgüler yazan Platon. Bilim denen "aracı" ilerlemenin otomatik başlatıcısı olarak gören pozitivist felsefe. Bugün bilimi. (ç.

y. Yazarların birçok başka çalışması gibi bu üç makale de oto­ riter ideolojilerin çeşitli öncülerine ve temsilcilerine karşı aldıkları uzlaşmaz tutumla övgüye değerdir. 2-4. bazı eskimiş ontolojilerin hesaplı ve yapay bir biçim­ de yeniden canlandırılışını eleştirmekte yüzde yüz haklıdırlar. s. doğal bilim mantığının ahlaki tutumları için yeterli bir temel olmadığı yolundaki bazı görüşlerini çürütmeye giriş­ mektedir. bu filozoflar da bugünkü koşullarda baş­ langıçta olduklarından çok daha safdil.y. genel kabul görmüş değerlerin hızla çökmekte olan hiyerarşisine bir felsefi temel sağlayabilmek için geçmişteki nesnel akıl teorilerini canlandırma çabası gündemdedir. Bu can­ lanışı başlatanlar. yarı bi­ 2. Bizim eleştirilerimiz sadece nesnel teorik farklılıklara ilişkindir. iyinin ve güzelin skolastiğin ebedi değerleri olduğunu ilkel yöntemlerle kanıtlama çabalarıyla. Günümüzde. 3. Batı kül­ türünün son kalıntılarını felsefi olarak kurtarmaya kalkışmakla aslında bu kültüre ihanet etmektedirler. pozitivistlerin önerdiği çözüm yolundan önce.g.96 AKIL TUTULMASI vahye ve bunlar gibi kuşkulu bilgi kaynaklarına dayandıklarını belirt­ mektedir. Yarı-dinsel. Pozitivistler. ne kadar derin bir kültüre sahip de olsalar.. bu tür düşüncelerin egemen güçlere karşı çıkabilecek bağımsız düşünürler için taşıyabile­ ceği son anlam kırıntılarını da yok etmektedirler. s. "Anti-Naturalism in Extremis". "bilimin başladığı işi tamamlamasını ve yapıcı potansiyellerini gerçekleştirmesini önleyen" anti-natüralizme çatmaktadır. A. a. metafizikçilerin. çok daha vahşi bir nitelik alan eski egemenlik yöntemlerini canlandırmıştır. "düşünce dünyasında serbest pa­ zar geleneğinden" yana olduğunu söylemektedir. eski biçimlerinden de vahşi. çok daha keyfi ve çok daha yan­ lış olan otoriter düşünce sistemlerini canlandırmaktadırlar.g. modern koşullarda. savunulmaktadır. muarızlarının önerdiği reçeteyi inceleyeceğiz. Her türlü metafiziğin savunucularına karşı çıkmakta. Faşizm. 26. doğrunun.. Aşağıda. İyi niyetli metafizikçiler. Liberal ekonomiye karşı eleştirel bir tutum takınmakla birlikte. Geçmişte ticari kül­ türün etkilerine karşı çıkmak için kullanılan bu tür düşünceler şimdi­ lerde sanki birer meta gibi öne sürülmekte."3 Son makalede de Ernest Nagel "habis felsefeleri" tartışır­ ken. Protes­ tan ve Katolik felsefelerini ve bunların bilerek ya da bilmeyerek gerici güçlerle yaptığı ittifakı eleştirmektedir.2 İkinci makalede John Dewey. .

kendisine ulaşılırken yaşanmış süreçlerin anısını birer içsel doğruluk öğesi olarak koruduğu halde. düşüncelerin gelişim süreci de herhangi bir anda keyfi ola­ rak geri çevrilemez. yıldız falı. Gerçekten de. ilerici ya da tutucu grupların ihtiyaçlarını karşılamaktadır. yerleşik dinlerin felsefi uyarlamaları. Buradaki eleştiriler. sadece. Bu önemli metafizik okulunda günümüzün bazı en sorumlu tarihçi ve yazarları bu­ lunmaktadır. Eğer aydınlanma biçimindeki öznel akıl. Batı kültürünün ayrılmaz bir parçası olan inançların felsefi temelini yok etmişse. büyük ölçüde. bağımsız felsefi düşünceyi yok eden dogmatizm eğilimine yöneliktir. Hayatın pragmatikleşmesine ve düşüncenin biçimselleşmesine katkıda bulunmak. Modern Tomasçılar4 bazen kendi metafiziklerini. . Nesnelci felsefeler de. pragmatizme ya­ rarlı bir ek olarak nitelemektedirler ve belki de haklıdırlar. ne kadar genel olurlarsa olsunlar öznel amaçlara hizmet eden bir şemaya dönüşmektedir. günümüzün toplumsal ayıklama meka­ nizmalarının sınavından geçen iyi ya da kötü bütün doktrinlerin akıbe­ tini paylaşmakta. modern din gibi yeni-Tomasçılar için kaçınılmazdır. nesnelden öznel akla geçiş bir rast­ lantı değildi. belirli kullanımlar için standartlaştırılmaktadır. Fel­ sefi düşünceler dinsel ya da aydınlanmacı. nesnel akıl. bu temelin çok zayıf çıkmasından ötürü yapabilmiştir bunu. bizi kargaşadan kurtaracak kusursuz birer araç olarak ortaya sürül­ mektedir. çünkü doğruluk değişen ve çatışan düşüncelerin evriminde yatmaktadır. Mutlak'ın kendisi de bir araç haline gel­ mekte. ruhçuluk. kendi kendisiyle de çelişkiye düşmekten kaçınmamasıdır. Düşüncenin kendine sadık kalmasının koşulu. başlangıçtaki anlamını da o kadar çarpıtmış olurlar. Bu yapay rönesanslar eski doktrinlerin lafzını ne kadar korumaya çalışırlarsa. Eski felsefeleri canlandırmaya yönelik modern çabaların kültürel öğeler konu­ sundaki tutuculuğu aldanıştan başka bir şey değildir.ÇATIŞAN REÇETELER 97 limsel zihin tedavileri. klasik nes­ nelci felsefelerin. ortaçağ ontolojilerinin popüler uyarlamaları da tüketime sunulmaktadır. Mutlak felsefele­ ri. egemen güçler açısından ya­ rarlı bir işlev görür: mitolojik düşüncenin bugüne kalmış kalıntılarını kitle kültüründe kullanılabilecek gereçlere dönüştürürler. Öyleyse bu inançların yeniden canlandırılması da yapay bir çabadır: sa­ dece bir boşluğun doldurulması amacına hizmet eder. Yoga ve Budizm gibi eski felsefelerin ya da mistisizmin ucuz baskılarının yanı sıra. Doğal inançların yıkılma­ 4. Ne var ki.

Bugün hiçbir eğitim sistemi. Bu yöntemlerle kilise felsefesi modern fiziksel bilimin kendi bütünsel sistemine dahil edildiği izleni­ . Dinin pragmatikleşmesi. dinle sağlık kurallarının birbirine bağlanışında olduğu gibi— sadece dinin sınai uygarlığın koşullarına uyarlanmasının bir sonucu değil. teoloji ile çağdaş doğa bilimlerini hiyerarşik bir düşünsel sistem içinde bütünleştirmeleri mümkün değildir. Ama eski Tomasçılık. çünkü modern bilimin bulguları skolastik düzen kavramıyla ve Aristocu metafizikle artık çok açık bir çelişki içindedir. ruh. her türlü sistematik teolojinin özünde yatan bir eğilimdir. birçok bakımdan din dışı bir olay gibi gö­ rünse de —sözgelimi. Örneğin. Yeni-Tomasçılar'ın talihsizliği. bilimin dogmatik teolojiyle ilişkisi görece uyumlu olabilmiş. yeni-Tomasçılık çok daha güç bir durumdadır. ontolojik olmayan önermelerin bile belli bir doğruluk payı olduğunu soyut düzeyde kabul etmek ya da matematiksel olduğu sürece bilime belli bir rasyonellik tanımak veya yine felsefe alanında bu türden başka kuşkulu uzlaşmalara sığınmak durumundadırlar. varlık gibi kategorileri eleştirel olmayan bir biçimde kullanmak zorundadırlar. Tomas'ın kendisi için bilimsel bilgi­ nin doruğunu temsil eden bu metafizik düşüncelerin modem kültürdeki işlevleri bütünüyle farklıdır. Bu yüzden yeni-Tomasçılar da kendi bakış açılarını çağdaş doğal bilimle uyum içine sokabilmek için bin türlü oyuna başvurmak zorunda kalmaktadırlar. teolojik doktrinlerinden türettiklerini ileri sürdükleri kavramların bugün artık bilimsel düşüncenin bir parçası olmamasıdır. Incil'in ilk bölümlerine kadar gider. Değişen sadece bu boyunduruğun yöntemleri ve görünüşleri olmuştur. en gericisi bile. Tomas’ın Aristo ile Boethius'u uzlaştırması gibi. araçsallaşmasını sağlamaktadırlar. ortaçağda doğanın sömü­ rüsünün görece durağan bir ekonomiye dayanması. Ama böyle bir uyum bugün mümkün değildir ve yeni-Tomasçılar neden. amaç. Aristoculuk da kolayca Tomasçılığa yedirilebilmiştir. bilimin de durağan ve dogmatik olmasıdır. Doğanın sömürülmesi düşüncesinin tarihi.98 AKIL TUTULMASI sına hizmet etmekte ve inancın bir kolaylığa dönüşmesini. kuan­ tum mekaniğine ve görelilik teorisine düşüncenin temel ilkelerini ilgi­ lendirmeyen konular olarak bakamaz. kuvvet. Bütün yaratıklar insana boyun eğecektir. Hıristiyanlığı kendi çağının bilimsel ve siyasal biçimlerine uyarlama görevini başarabildiği halde. Bunun nedeni.

ele geçirmek. dinin ve boş inanların yeniden can­ landırılışının toplumsal işlevi. dünyevi araçlarla saptırılmıştır. Yeni-Tomasçılık. Bunu yaparken de. geliştirmeye çalıştıkları o bağlayıcı inanç ruhunun son kalıntılarını farkında olma­ dan tasfiye etmektedirler. bu doktrinlerin soyut olarak aklanmasıyla ilgilenmektedirler. Avrupa'nın büyük sanat ve şiirine hep esin kaynağı olmuş bir dinsel kavram olan . eski pagan anılar halk inançları biçiminde hâlâ sıcaklığını koruyordu. Amaç her ikisinde de aynıdır: gerçekliği eleştirmek değil.ÇATIŞAN REÇETELER 99 mini vermeye çalışmaktadır. Zorunlu olarak dinsel doktrin­ lerin özgü içeriğinden çok. Alman mitolojisinin kalıntıları. yeni-Tomasçılar Hıristiyanlık öykülerini ve dogmalarını anlatmaktan çok. burju­ va uygarlığına karşı gizli bir direnme kuvveti oluşturuyordu. Gerçekliğe uydurmak amacıyla kendi dinsel düşüncelerini biçimselleştirmektedirler. oysa bu sistem de içermeye çalıştığı mo­ dern teorinin eskimiş. ortaya sürdüğü düşüncelerin özünü çürütmektedir. Oysa böyle bir pragmatik yaklaşım. Dinsel amaç. egemen gerçeklik karşısındaki uzlaşmaz konumlan çözülüp gitti ve modern politikanın araçları haline geldiler. varolan kötülükle uzlaşmaktadırlar. Gerçekten de. Geleneksel anlamda misyoner çalışmasından farklı olarak. Bilinçli olarak kabullenilmiş dogmanın ve düzenin örtüsü altında. Ama bu da aklın biçimselleşmesinin din için ya­ rattığı tehlikeyi açıkça göstermektedir. onları modern amaçlara uyarlamak­ tadırlar. Ama yeniden keşfedilip de kitle eğitiminin öğesi olarak kullanılmaya başla­ nınca. yeni-Tomasçılar'ın korur göründüğü dinsel kavramları etkilemektedir: ısmarlama yeni-Tomasçı ontoloji. yerini kurumlaşmış kilisenin hep yaptığı gibi. Aynı zamanda. Yeni-Tomasçı kampanya da Katolik geleneğe ilişkin olarak benzer bir şeyi gerçekleştirmektedir. Nesnelci felsefe sistemlerinin. Bu anılar Alman şiirine. bu sistem bilimsel teori ile aynı egemenlik ideali üzerine kuruludur. müziğine ve felsefesine esin kaynağı olmuştur. bireysel düşünceyi modern kitle yönlendirme biçimleriyle uzlaştırmaktır. Almanya'da pagan mitolojinin canlanışı­ nın etkilerinden farklı değildir. Alman yeni-paganları gibi yeni-Tomasçılar eski ideolojileri işlemekte. gününü doldurmuş biçiminden başka birşey değildir. Bu bakımdan Hıristiyanlığın felsefi canlanışının etkileri. bugünkü koşullarda dinsel inanç ve yaşama biçimlerinin neden yararlı olduğunu anlatmaya çalışmaktadır­ lar.

Kilise tarihi boyunca rasyonel amaçlara tabi kılınmıştır. Bu eğilimin. Üzerinde durdukları. Kuşkusuz birtakım açıklama çabaları. skolastik felsefe dini sadece bir ideolojiye dönüştürmedi. sözgelimi "Meryem olan bilgelik" ile ilgili şerh denemeleri yok değildir. Hıristiyanlığa kazandırdığı büyük felsefi temel. İlk Hıristiyanlar'm gerçek yaşantıları. tümevarım. toplum. kavramsal çözümleme. Kato­ lik doktrini prensler ve kentli sınıf için değerli bir silah haline getir­ meye çalışmıştı. Kurumlaşmış dinin ilk dönemlerinden beri. Yine de. di­ nin uzun bir süre kentsel toplumun düşünsel gelişiminden bağımsız olmakla birlikte bu gelişimle uzlaşabilmesini sağladı. aydınlanma. Onu izleyen yüzyıllarda. Ama bu çabalarda ya­ pay birşey vardır. Zorlama safdillikleri. Aquinolu Thomas’a göre din­ sel inanç öğeleri —örneğin Üçlü Ruh inancı— aynı zamanda bilimin . dine bir özerklik görünüşü vermişti. İlk Kilise Babaları'ndan beri ortaçağ Hıristiyanlığı'nın yazılı belgeleri bile. günümüzün toplumsal ve psikolojik güçlüklerine bir çare olarak. daha çağa uygun olduğu farkedilmiştir. bunda çok başarılı oldu. inanca inanmak gereğidir. baştan kabullenmiş oldukları ve eninde sonunda dinsel felsefenin kendisinden kaynaklanan biçimsel­ leşme süreciyle tam bir karşıtlık içindedir.100 AKIL TUTULMASI Mater dolorosa (kederli Meryem) inancının kendisiyle fazla ilgili değildir. Yapısındaki deneycilikle Aristo felsefesinin Platoncu spekülasyondan daha elverişli. Thomas'ın kurduğu dev kavramsal aygıt. bir sapma değil. Aquinolu'nun yapıtı. Thomas. analoji. apaçık olduğu kabul edilen aksiyomlardan tümdengelim gibi liberal yöntemlerle ve onun döneminde deneysel bilimlerin ulaştığı aşamaya hâlâ denk düşen Aristocu kategorileri kullanarak Hıristiyanlığın içeriğini yeniden yorumlamış ve Katolik Kilisesi'nin yeni bilimsel hareketi özümlemesini sağlamıştı. dini ideolojik olarak işlemesine karşın. Thomas. işte bu görünüşteki özerklik. özellikle de Aquinolu Thomas'ın yapıtları. bu gelişmede önemli bir evreyi temsil eder. tersine büyük ölçüde kilise içinde gerçekleşen bir süreçti. kilise dışında gelişen bir eğilim. Yohanna'nın Incil’inin ilk bölümünde İsa'nın Logos (kelam) ile özdeşleştirilmesi gibi tartışma götürmez bir başlangıcı vardır. Hıristiyan inancının temel öğelerini biçimsel­ leştirme yönünde güçlü bir eğilim sergiler. bu oldukça gelişmiş ideolojik aracın yönetimini ruhban sınıfına rahatça teslim etti.

Platon’a karşı Aristo'yu tutan Thomas bu iki alanı birbirinden büsbütün koparmayı amaçlayan çabalara da karşı çıkıyordu. Londra 1922. siyasal ya da dinsel bir en yüksek varlığa ya da değere yer açabilmek için belli bir noktada düşünme sürecini durdurmaya çalışır. dogmalarının kaypak teorik temellerinden ötürü. dinin doğruları. kendi inançlarını kabul ettirmek için saf düşünsel yöntemlerin dışında başka yöntemlere. Böyle bir aklama çabası. insanların bilimsel açıdan kuşkulu bu önermelerin ne kadarını daha sindirebileceğinin he­ sabını yapmak zorundadırlar. Summa theologica. dünyevi çıkarların kölesi haline gelmektedir. Bu mutlakların kesinliği azaldı­ ğı. . 3. kuşkulu nitelikleri arttığı ölçüde —ve biçimsel akıl çağında böyle olmamaları da imkânsızdır— yandaşları da onları daha katı bir biçimde savunmaya başlar. modern yorumcularının kıvırtmalarından da belli olduğu gibi. Hook ve arkadaşları. Sıkıntı yaratacak sorulardan sıyrılmak için. bilimin doğruları kadar somuttu. Tomasçılık. her türlü kötülük öğesini ne pahasına olursa olsun uzak tutmak isteğinde de kendini göstermektedir. O tarihten sonra. vicdanı rahatsız bir teoloji haline geldi. kalemin yanı sıra kılıca da başvururlar. 204. Rasyonel skolastik şemanın gerçekçiliğine duyulan bu kesin güven Aydınlanma'yla birlikte yıkıldı. böl. yeni-Tomasçılığın demokratik ya da otoriter siya­ setleri meşrulaştırmakta kullanılmasının sadece bir zaman ve coğrafya sorunu olduğunu öne sürmekte haklıdır. yeni te­ orilerden biriyle aklanmak zorundadır. hem aydınlar hem de eğitimsiz kesimler Tomasçılığın önerdiği biçimiyle dini kabul edebilirler. Günümüzdeki temsilcileri. Her dogmatik felsefe gibi yeni-Tomasçılık da. yücel­ tilen kavramdan her türlü bulanık öğeyi.ÇATIŞAN REÇETELER 101 konusu olamazdı ama. Aristocu ortodoksluğun çok kullandığı tümevarımlı akıl yürütme yöntemlerini bütünüyle din dışı araştırmalara teslim etmek zorunda olduğunun da farkında görünmektedirler. Ona göre. ek. Eğer Tomasçılığın modern bi­ limle çatışmaya. Aquinolu Thomas. oysa Tomasçılık'ta. bu isteği. "seçkinlerin Tanrı’nın adaletini görerek sevinmeleri ve kendilerinin ondan kurtulduğunu anlamaları için"5 acı 5. Siyasette her türlü girişi­ mi onaylayan bir merciye. Mutlaklar kendi başlarına inandırıcı olmadığı için. günlük hayatta da hazır bir reçeteye dönüş­ türülmesi kolaydır. Yeni-Tomasçılık ruhsal kavramların dünyasına çekildiği ölçüde. s. hatta etkileşime girmesi yapay olarak önlenirse.

iktidar ve gerçeklik arasında kurulan bu özdeş­ lik. mutlağın varlığına ancak analoji yoluyla varlık denilebileceği yolundaki gerçekten derin doktrinine karşın böyleydi bu. Avrupa felsefesinde hep varolmuştur. Tomasçılığın da temel dayanağını oluşturuyordu.. gerçek bir iktidarı mutlak bir ilkeye dönüştürme çabaları da. nihai doğruluk olan Tanrı ile bir gerçeklik olarak Tanrı arasındaki çelişkiyi aşmaya çalıştı. Aristoculuk'ta açık ifadesini bulduğu gibi. Her zaman iktidar sahipleri­ nin ya da iktidara heveslenenlerin felsefesi olan bu görüş.. mutlak bir ilkeyi gerçek bir iktidar haline getirme çabaları sürmektedir. İyilik. söz konusu çelişkiyi sınırsız bir düşünceyle aşmaya çalışan Meister Eckhart. zekâyı kesin bir disiplin altında tuttu. Mistikler'in Tanrı'daki dünyevi öğeyi kabullenişleri. Thomas'ın felsefesine göreyse Tanrı'nın acı çekmesi veya değişmesi imkânsızdı6.102 AKIL TUTULMASI çeken lanetlilerin negatif doğruluğuyla bağdaştırmak mümkün değildir. Bugün. kusursuzluk. . dinin zayıflamasını ve yerini tarihsel sürecin panteistçe bir tanrılaştırtmasına bırakmasını önlemiş. Öyle anlaşılıyor ki. Tomasçılık. Mistisizm insanın Tanrı'ya bağımlı olması gibi Tanrı'yı da insana bağımlı kılmak üzere yola çıktı. Batı kültürünün vazgeçilmez bir boyutu olan. sonunda Tanrı'nın ölümünü ilan etti. 16. Ama mutlak'ın içinden negatif öğenin kovulması ve bu­ nun sonucu olan düalizm —bir yanda Tanrı. en yüksek değer ancak en yüksek iktidar da olduğu zaman gerçekten mutlak sayılabilecektir. Bu doktrinin yardımıyla Katolik felsefesi. öbür yanda günahkâr dünya— anlığın keyfi olarak feda edilmesi anlamına geliyordu. Summa contra Gentiles. Buna karşılık. varlığın temel yapısı üzerine kurulu ebedi doğal yasa düşüncesini sürdürebildi. İncil’e göre Tanrı acı çekmiş ve ölmüştür. Böylece Kilise. Bunun­ la Kilise. fiziksel bilim­ leri geliştirici bir etken oldu —dünyevinin Tanrısal'a dahil edilmesiyle bu bilimler de aklanmış. I. Hiçbir negatif öğe içermeyen ve değişme geçirmeyen bir gerçeklik düşüncesi oluşturdu. Tomasçılığın. Tanrı ve dünya gibi birbirinden kopuk ve dolayısıyla çelişki içindeki kavramlarla karşılaştı­ ğında düşünceyi durdurdu: bunları statik ve eninde sonunda akıldışı bir 6. üstelik. Nicolaus Cusanus ve Giordano Bruno'nun başlattıkları Alman ve İtalyan mistisizmlerinin tehlikelerinden kaçınabilmişti. hatta kutsanmış oldular— ama din ve düşün­ sel denge açısından olumsuz sonuçlara yol açtı.

a. . Mr. Ama bu eğilimle Hook'un savunduğu "düşünce dünyasında serbest pazar" anlayışı arasında Hook'un sandığı kadar büyük bir karşıtlık yoktur. Pozitivistler. Hitler gibi insanlık düşmanlarının bilimsel yöntem­ lere gerçekten güven duyduğunu ya da Alman propaganda bakanlığının sürekli olarak kontrollü deneylerden yararlandığını. 8. Nagel. lokavt ilkesini düşünce dünyasına aktarmaktır. Bilimin otoritesinin sarsı­ lacağı kaygısı. hatta baskıcı bir eğilim kazanmaya başladığı bir dönemde sarmıştır bilim adam­ larını. Ama Yeni-pozitivist doktrin de herhangi bir mutlak'ın yüceltilmesi kadar dogmatik değil midir? Yeni-pozitivistler. bilimin yetkisini kısıtlamaya yönelik her çabanın düpedüz zararlı ve kötü niyetli olduğunu ileri sürerken. Böylece Tanrı da kendisiyle çelişen bir kavram haline geldi: mutlak olduğu varsayılan ama değişmeyi içermeyen bir kavram. "bilimin yetkisinin sınırlandırılmasına ve şeylerin doğasını ve değerini anlamak için kontrollü deneyin dışındaki yöntemlere dayanılmasına"8 yüklerler.y. "Malicious Philosophies of Science". a. tam da bilimin genel bir kabul gördüğü. sınai kültür. Yaptıkları. Yeni-Tomasçılığın muarızları haklı olarak dogmatizmin eninde so­ nunda düşünceyi durduracağını belirtirler. Oysa varolan bütün inançlar gibi bilim de en şeytani toplumsal güçlerin hiz­ metine koşulabilir ve bilimcilik de militan dinden daha az dar kafalı değildir. Hook. Her ikisi de zihinsel sorunlara karşı iş çevrelerine özgü bir tavrı. Nagel. sadece kendi doktrininin hoşgörüsüzlüğünü açığa vurmaktadır. 41. araştırmayı her zaman rekabetçi bir temel üzerinde örgütlendirmiştir. bir başarı saplantısını yansıtır. Aynı zaman7. Bu genel tekelci eğilim.g. 10. Bilim. s. s. Hook'u okumak. kendi devrimci geçmişinde başka kuramların kullanmasına karşı çıktığı bir sansür etme yetkisini kendinde bulmaya başladığı anda. Bugünkü düşünsel bunalımın sorumluluğunu.y. Rekabeti dışarda bırakmak şöyle dursun. "bütün değerlerin kendi nedenleriyle ve sonuçlarıyla sınandığı bir bilimsel ya da deneysel hayat felsefesi"ni7 kabul ettirmek isterler bize. kaygan bir zemine ayak basmış olur. örgütlenmiş bilimin postülalarına tam bir uyum göstermeyen her düşünceye haddini bildireceklerdir.ÇATIŞAN REÇETELER 103 hiyerarşik sistem içinde mekanik olarak birbirine bağlamaya çalıştı. teorik doğru kavramını yutacak kadar ilerlemiştir...g. bütün değerleri "nedenleri ve sonuçlarıyla sınadığını" neredeyse unutturur insana.

Mr. "disiplinini kabul eden herkese açık olan ka­ musal doğrulama yöntemleriyle sağlanır"9. en iyi bebek mama­ larının.y. Sorun. bilimsel mutlakçılığın da. a.. Gerçekte. kendi ilkelerinin. muarızlarında eleştirdiği şeyin ta kendisini uygula­ masıdır. Hook'un bunalıma çözüm olarak öne sürdüğü "bilimsel yönteme güven"in kör bir inanç mı yoksa rasyonel bir ilke mi olduğunu belirleyecek felsefi sorun budur. saldırdığı "aydınlanma düşmanlığı" gibi. Rekabetçi ve otoriter denetimin nasıl birlikte çalıştıklarını çok iyi görebiliriz bu örnekte. yeni-Tomasçılığın bu tür varsayımlar yaptığının bilincinde olması. Kendisine yöneltilen dogmatizm suçlamalarına ne kadar itiraz ederse etsin. İkinci tip önermelerin geçerli olup ol­ madığına karar veren. Neden bazı işlemleri bilimsel saydığını açıkça anlatabilmelidir. Bu eleştiriyi sürdürebilmesi için. pozitivizminse bu noktada safdilce bir körlük içinde bulun­ masıdır. Ama pozitivistlerin deneyebilecekleri çözüm yoluna ilişkin bazı ipuçları da yok değildir. Ama 9. Hook. Hook'a göre.g. Modern bilimde liberalizmle otoriterizm arasında ke­ sin çizgili bir ayrım yoktur. Hook bilimsel ve bilimdışı önermeler arasındaki bir ayrıma dikkati çekmektedir. 6. bi­ limsel nesnellikle ilgili çağdaş görüşlerin merkezinde yer alır. Arada­ ki tek fark. en başta da doğrulukla bilimin özdeşliği ilkesinin haklılığını kanıtlayabilmelidir. patlayıcı maddelerin ve propaganda yöntemlerinin üreti­ minde— ama gerçek düşüncenin ilerlemesine katkıda bulunduğunu söylemek zordur.104 AKIL TUTULMASI da bu araştırma kesin bir gözetim altındadır ve kurumsal modellere uy­ gunluğu sağlanmıştır. en ileri el kitaplarında kodlanmış olan ve laboratuvarlarda bilim adamlarınca başarıyla kullanılan kuralları belirtmektedir. apaçıklığı kendinden olan ilkelere sarılması kaçınılmazdır. s. kişisel duygulardır. liberalizmle otoriterizmin et­ kileşimi akıldışı bir dünyanın kurumlarında gittikçe daha rasyonel bir denetim kurulmasına hizmet etmektedir. bir teorinin apaçıklığı kendinden ilkelere —mantıksal sorunların en karmaşıklarından biridir bu— dayanmasından çok. "Disiplin" terimi. yenipozitivizmin. Yukarıda değinilen üç makalede bu soruna girilmemiştir. Bu kural ve işlemler. oysa bilimsel önermelerin geçerliliği. . Böyle bir işbirliği bazen sınırlı bir amaç için yararlı olabilir —sözgelimi.

10. pozitivizmin aldığı herhangi bir tavır değil. bir koşullanmaya karşı her türlü düşünsel direnme aracından yoksun kalır. doğruluğun nihai yargıç­ lığına atanması. Evet. Poziti­ vizm. felsefenin sadece bilim­ sel yöntemlerin sınırlandırılması ve biçimselleştirilmesinden ibaret olduğunu öne sürerek sorunla yüzleşmekten kaçınır. doğruluğun doğasına ilişkin bir açıklama yapmasını beklemelidir. kendi felsefesinin "doğaüstü olguların ve güçlerin varlığını önsel olarak reddetmediğini" söylemektedir. toplumsal eleştirilerin her zaman suçlamış. Pozitivizm.10 Bu sözleri ciddiye alacak olursak. pozitivizmin de mitolojiye geri dönüşü onaylaması gerekir.ÇATIŞAN REÇETELER 105 pozitivistler. bilimin en büyük başarısıydı. s. Böyle bir durumda..y. belli koşullarda. Poziti­ vizm özerk bir felsefeyi ve felsefi bir doğruluk kavramını yadsımakla bilimi de tarihsel gelişmelerin rastlantılarına teslim etmektedir. Almanya'da bile. bilimin belli bir tarihsel aşamadaki niteliğini yansıtır. poziti­ vizm de bunu kabullenmek zorunda kalırdı. bilimin kendi ruhunu da hiçleştirmiş olmaktadır. bili­ min kendi iç dinamiği ve Alman silahlanmasının gerekleridir. Pozitivizm. Hook. doğruluğun değişen toplumsal standartlara bağımlı kılınmasıyla sonuçlanır. büyük bir gayretkeşlikle felsefeyi bilimin teorisi durumuna getirirken. daha doğrusu ruhların ye­ niden diriltilmesini beklememiz gerekir — oysa bu tür olguların ve düşüncelerin kovulması.. bilimsel metodolojiyi doğruluğun en yüksek ölçütü olarak şişirmesini değil. . eleştirilmesi. A. Kuzeyli matematik. ister filozofların isterse bilim adamlarının tanımladığı biçimiyle felsefeden. tıpkı başka yerlerde idari gerekler ve geleneksel kısıtlamaların biçimlendirmiş olduğu deneysel sosyolojinin mantığını kabullendiği gibi. Kuzeyli fizik ve benzeri safsatalar üniversitelerden çok siyasal propagandada önem kazanmıştır. eninde sonunda. bu yüzden. ama bunun nedeni. yadsımış olduğu bir bağa.. Toplum. Bu biçimselleştirmenin örnekleri. Bilim toplumsal sürecin bir öğesidir. 7. söz konusu kuralları doğruluğun kendisiyle karıştırmak­ tadırlar. birtakım olguların. bağıntılılık postülası ve karmaşık cümlelerin temel önermelere indirgenmesi gibi semantik eleştiri postülalarıdır. Eğer örgütlenmiş bilim Kuzeylileştirme'nin gereklerine tam tamına uysa ve buna göre turarlı bir metodoloji oluştursaydı. Bilim.g.

Burada. ama insani içerikleri boşal­ tılmıştır.y. a."12 Evet.g.y. bu bölünme. meşru yöntemler olarak fizikten soyutladıkları ilkelerle uyum içinde olmayan her türlü teorik çabadan bilim adını esirgerler. ama ancak ideoloji olarak. Kendileri böyle bir çabayı tamamıyla anlamsız bulsalar da.. 26. 26. astronomi. Eğer Dewey. ama bu.g. A. kültür ve insan bilimleri insani içeriği korumaktadır. doğruluğu yitirmek pahasına korumaktadır. ilkeleri­ ni meşrulaştırma yollarını biraz kurcaladığımızda.106 AKIL TUTULMASI Dewey. teknik. bilimle kültürel gelişme arasındaki ilişkinin önemsiz sayılamayacak bir yönünü aydınlatmaktadır. ."11 Modern pozitivistler. dolayısıyla doğru da bu dünyaya benzetilmek için bölünmektedir: fizik­ sel bilimlerde bir sözde nesnellik vardır. insan ilişkilerini derinden etkilemiştir. Pozitivistler bilimi fizikte ve çeşitli dallarında uygulanan kural ve işlemlere indirgerler. kabul edilmesi gereken bilimi mahkûm edilmesi gereken bilimden ayırdetmek için bir başka yol göstermektedir: "natüralist ("natüralizm" terimi. Avru­ pa'daki ölüm fabrikaları da. çeşitli pozitivist okulları doğa-üstü güçlere ina­ nanlardan ayırdetmek için kullanılmaktadır) doğal bilimin sonuçlarına zorunlu olarak saygı duyan kimsedir. bilimin insanlığı kurtaracak tek güç olduğunu göstermez. en başta da fiziği doğru düşünme yöntemlerine bir model ola­ rak almışlardır. kimya ve biyolojinin uğraştığı konularda köklü bir dönüşüme yol açmıştır" ve "bunlarda meydana gelen değişim. tüm insan doğruluğunun bilim ve kültür olarak ikiye bölünmesinin de bir toplumsal ürün olduğu görülmelidir. Dewey'in şu sözlerinde bu akıldışı eğilimin bir açıklamasını bulabiliriz: "Modern deneysel gözlem yöntemleri. özellikle de Rickert ve Max Weber'in okullarının öne çıkmasıyla uç noktasına götürülmüştür. siyasal ve ideolojik etkenler arasındaki ilişkiyi yanlış yorumluyor demektir. Pozitivistler. iyi ya da kötü tarihsel değişimlerde binlerce başka etken gibi bilimin de bir payı olmuştur. Pratik denilen dünyada doğruya yer yoktur. s. doğal bi­ limleri. Havadan çorap imal edilmesi kadar. fizik. üniversitelerin örgütlenmesiyle ve bazı felsefi okulların. 12. ekonomik. Tomasçılar’ın ve pozitivist 11. pozitivistlerin dog­ matizmi hemen açığa çıkar. Dewey.. s. Herhalde Mr. bilimsel değişmelerin genellikle daha iyi bir toplumsal düzen yönünde değişmelere yol açtığını söylemek istiyorsa.

en azından. bilimin gözlemlerle hareket ettiğini tekrarlar ve işleyişini betimlerler. bunların anlamı ve doğrulukla ilişkisi üzerinde düşünmek yerine. sadece bilimsel terimlerle ko­ nuşmak istediklerini söyleyeceklerdir. bilimin ve doğruluğun ne olduğunu nasıl belirleyebiliriz? Bilimsel yöntemin haklılığını ve varlık nedenini yine bilimin gözlemlenmesi yoluyla elde etme çabalarında hep aynı kısır döngü görülür: gözlem ilkesinin kendi­ si nasıl aklanacaktır? Bir aklama istendiğinde neden gözlemin doğrulu­ ğun tek güvencesi olduğu sorulduğunda. kendi ilkeleri­ ni —doğrulanmadığı sürece hiçbir önermenin anlamlı olmadığı ilke­ si— doğrulamayı reddetmekle. Öteki dogmatikler. gözden kaçırılmamalıdır bu yanılgı. Pozitivistler. Ama canalıcı soru şudur: eğer bilimin ve doğruluğun tanımı yine bilimsel doğruya ulaşma yöntemlerine dayanacaksa. Kuşkusuz. vahiy dedikleri şeyle. Başka bir deyişle. aklanışının sonucu olan bu açmazı pozitivistlere karşı bir sav olarak kullanmamızın nede­ ni. pozitivistler bu tür yöntemleri bilmeden kullanarak ve bi­ linçli olarak uygulayanları da mahkûm ederek yanılgıdan kaçınmaya çalışmaktadırlar. bilimi kavrayışlarının da bilimin gözlenmesine dayandığını öne sürmektedirler. pozitivistler yine gözlemi yardıma çağırırlar. sezgiyle ya da dolaysız kavrayışlarla kendi ilkelerini gerekçelendirmeye çalışırken. çarkını durdurup. Yine de. ken­ di kavrayışlarının bilimsel olduğunu. sınıflandırma. Buna karşılık. Ama gözleri kapalıdır. hiç kuşkusuz kurumlaşmış bilime tapınmalarının bir ifadesidir. Doğal bilimin metodolojisiyle uğraşanlardan bazıları. çünkü pozitivistler hep önerme­ lerinin mantıksal saflığı ve kesinliğiyle övünmektedirler. bilim kendi nesnelerine nasıl deneysel olarak doğrulanabilir gözlemlerle yak­ laşıyorsa. özellikle de de­ neyle denetlenemeyen sezgiye karşı çıkmaktadırlar. Pozitivist tutumun çıkış noktasındaki bu mantıksal yanılgı. araştırmanın makineyi andıran işleyişini. bilimin temel . Başka bir deyişle. doğrulama.ÇATIŞAN REÇETELER 107 olmayan bütün öbür filozofların akıldışı yöntemlerine. petitio principii (kanıtlanması gereken ilkeyi varsayım olarak kullanma) hatasına düşmektedirler. onların bütün öteki felsefi ilkeleri dogmatizm ve akıldışı olmakla suçlamalarıdır. onlar da kendilerinin bilime öyle yaklaştığını iddia etmekte­ dirler. olgu toplama. işlerinin doğrulama ilkesini gerekçelendirmek ya da kanıtlamak olmadığını. Pozitivist deneysel doğrulama ilkesinin nihai gerekçesinin. vb.

bu araştırmaya yararlı olduğu ke­ sinleşmiş koşullardır"13. bilimi biçimselleştirerek ve varolan pratiklerin gereklerine uydurarak mitoloji ve çılgınlığa geri dönüşü hızlandırmak yerine. "araştırma sürdürülürken. Pozitivistler. bunu göremeyen­ lerin Tanrı'nın lütfuna mazhar olmadığını. deneysel işlemlerden tümevarım yoluyla elde edilen bazı ilkelerin bilim olarak adlandırıl­ ması ve sonra da bilimsel başarının dogmatik ölçütüyle mutlak doğru ilan edilmesi değildir. Böyle bir durumda. ya da onların diliyle konu­ şursak.y s. çünkü temel mantıksal ilkelerin apaçıklığı kabul edilmemektedir. Bu ilkeler. 14. . 11. çünkü bu iddiayı doğrulayacak olan da. Bazı pozitivistlerin ampirizmden farklı bir ilke olarak öne sürdüğü mantıksal aygıt bu­ rada yardıma çağrılamaz. bugün başarıyla uygulandığı ve toplumsal olarak kabullenildiği biçimiyle bi­ lime karşı kullanılabilecek olan sezgi... görüleme ya da herhangi bir başka ilke üzerinde temellendirmeye gerek görmezler. bu ilkelerin "araştırmanın 13. bilimin başarılarının kendi yöntemlerini haklı çıkarmasını beklerler. "daha önce kullanılmış yöntemle­ rin incelenmesinden türetilmiştir"14.108 AKIL TUTULMASI aksiyomlarının keyfi olabileceğini ve olması gerektiğini iddia etmekte­ dir. Kendi bilimsel yöntem anlayışlarını. bu tartışmanın sonucudur. Ama bilimin ve doğruluğun anlamı tartışma konusuyken geçerli olamaz böyle bir şey. s. kanıtlamak iste­ dikleri şeyin doğruluğunu baştan kabullenemez tabii. Peirce'le birlikte Dewey'in de belirt­ tiği gibi. 13. Felsefe. Eğer bilim. bu gerilemeye karşı insan direncini ifade eden bir bilim kav­ ramı oluşturmalıdır. eninde sonunda. çünkü bu çalışmaların anlamı sadece ampi­ riktir. Belli bir noktada bilimin deneysel yöntemin ötesine geçeceği düşünülebilir. bunun yolu. A.g. Pozitivistler bile. simgesel mantığa uymayan düşüncelerin anlamı olmadığını söyleyerek tartışmayı kesip atmak istemiyorlarsa. bilimin mantıksal yapısıyla uğraşan ve büyük bir kıvraklıkla yazılmış yüzlerce pozitivist kitabın değeri tartışma konusu olacaktır. Bu ilkeler. Bilimin mutlak otorite haline gelmesi için zihin­ sel bir ilke olarak aklanması gerekir. Logic. bilgi ve ilerleme düşmanlığına karşı duran otorite olacaksa —pozitivistler bunu istemekle hümanizm ve Aydınlanma'nın büyük geleneğini sürdürmektedirler— filozoflar bilimin gerçek doğası için bir ölçüt geliştirmelidir: Felsefe.

y. öğrettikleri felsefe düşüncelerden oluşmaktadır ve basit bir araç değildir. bilimin kullandığı genel ampirik kural­ ların doğal olarak akla ve doğruluğa denk düştüğü yolunda örtük bir varsayımla kapatmaya çalışırlar. Platon ve Leibniz. Pozitivistler istese de istemese de. ampiriokritisizm ya da mantıksal ampirizm adını alan okulların eski duyumcu ampirizmin türleri olduğu görülmektedir. Pozitivist felsefeye göre. kendi kendini aldatmakla bir olan safdil mutlakçılık olur. . somut.ÇATIŞAN REÇETELER 109 daha sonraki aşamaları açısından işlemsel olduğu"15 düşüncesini nasıl haklı gösterecektir. ne ölçüde kullanılabilecektir? Bunlar belli değildir. Pozitivist teori açısından bakarsak. felsefe dışı bir araştırmayla uğraşan bir bilim adamı için son derece meşru olduğu halde. ampirik işlemlerden türetilir. Felsefelerinin anlamının anlamsızlık ol15. kilisenin akıldışı dogmatizmi bile. çünkü kardinaller kurulu hiç değilse İncil metinlerine dayanmak durumundadır. Ampirizm. Pozitivizmde. doğru olduğu ileri sürülen yanılsamalara karşı çıkmak için kullanılabilecek midir. bir filozofun buna inan­ ması. Emerson ve Lenin gibi birbirlerine karşıt düşünürlerin ampirizm konusunda birbirleriyle tutarlı olarak ileri sürdüğü görüşler. A..g. sözcüklerin anlamları değil. sadece işlevleri vardır. Gözlem kendi başına bir ilke değil. s. resmi bilim adamlarından oluşan bir topluluğun akıl karşısındaki bağımsızlığı. kendi rasyonelliğinin dışı­ na taşacak kadar gayretkeş olan bir rasyonalizmden daha rasyoneldir. bir yandan da bilimin basit bir araç olduğunu ve başarıları ne kadar büyük olsa da araçların dilsiz olduğunu söylerler. Bir bakıma. Pozitivistler. ya da bu ilke akıl­ dışı bir dogma olarak savunulmaya devam edecektir. hem bilimi hem de bir felsefe olarak kendisini gerekçelendirebilecek ilkeleri yok eder. Pozitivistler bir yandan bilimin kendi adına konuşması gerektiğini ileri sürer. gözlemlerden elde edilen veriler. De Maistre. 14. Bilim bir gün yöntemlerini değiştirecek olur ve bugün uygulandığı biçimiyle gözlem imkânsızlaşırsa. ampiriz­ min modern izleyicileri için de geçerlidir. gözlem ilkesini değiş­ tirmek ve felsefeyi de buna uydurmak gerekecektir. bir işlem tarzıdır. Bu iyimser inanç. bir kardinaller kurulununkinden çok daha fazladır. fel­ sefelerinin bu zayıf noktasını. her­ hangi bir anda kendi varlığını yok edebilecek bir davranış biçimi. olabil­ diğince biçimselleştirilen mantık.

kendi ilkelerinin içerdiği çeliş­ kiyi görmezden geldikleri için.g."16 Pozitivizmin bugüne kadar çözmeye vakit bulamadığı temel sorunları bir gün çözeceğini beklemek anlamsızdır. bilinç. hayalgücüne dayalı kurgunun. örnekse geçerli bir değer teorisini henüz oluştu­ ramamış olmalarına bağlarlar. A. 5. "zihin. s. değerlerin sınanmasını istemekte­ dir. zi­ hin. Dewey. pozitivizmin bu tür hassas so­ runlara bir daha girmemiş olması.. "bir ulusal sınıf ya da ırksal doğruluk" olarak öne sürülen herşeyi "değerlendirme imkâ­ nına" sahip olduğunu belirtmekte. .y. toplum­ sal hayattaki yerleşik çıkarları. önemli bir eksiklik taşıyacaklardır.. s. diyalektik düşünce için mükemmel bir başlangıç ola­ bilirdi.110 AKIL TUTULMASI ması paradoksu. bilinç. Neo-pozitivizmi. Bu iki karşıt okul. 17. benlik gibi konuların formüllendirilmesine uygulamadık­ ları sürece.g. "bilimsel araştırmanın". 18. 57. bu zayıflığın farkında görünmektedir: "Natüralistler.. sınırlı doğrulardır. benlik gibi konular"ın içerdiği sorun­ ların hakkını vermekten alıkoyan şey. öbüründeyse onun yerini alan bilim. Pozitivizm de yeni-Tomasçılık da. A. Carnap ve diğerlerinin kaba maddeciliğe eğilim gösteren bazı açık önerilerinden sonra. hipotezlerin diyalektik bir biçimde işlenmesinin ve deneysel doğrulamanın kullanılması gerektiğini" ileri sürmektedir. Pozitivistlerin sezgiciliği küçümsemeye hakları yoktur.. eşitsiz ayrıcalıkları. girmekten kaçınması boşuna değildir. bu felsefenin kendi metodolojik ve teorik yapısıdır. "Anti-Naturalism in Extremis". felsefelerindeki zayıflığın temel bir eksiklik olduğunu farketmezler ve günümüzün düşünsel bunalımı karşısındaki çaresizliklerini bazı küçük ihmallere. aynı çaresizliği paylaşmaktadır: belli bir noktada her ikisi de eleştirel düşünceyi otoriter bildirimlerle durdururlar — birinde en yüksek ruhsal tözdür bu.18 Bunu söylerken herhalde bir şeyi neden istediğimizi ve o şeyin peşine düşersek ne olacağını tam olarak bilmemiz gerektiğini.y. Hook. ideallerin ve sloganların uygulanmasının ne getireceğini hesaplayabil­ mek için adamakıllı incelenmeleri gerektiğini belirtmek istemektedir. s. 28.17 Nagel de "bilimsel çözümlemenin bütün öğelerinin: gözlemin. Bunun sonucunda ikisi de düşünce dünyasında despotik bir rol üstlenmeye çalışır. 16. Pozitivistler. Ama tam bu noktada felsefeleri sona erer. ilkelerini ve yöntemlerini.

ÇATIŞAN REÇETELER 111

Bu, temelde bir pozitivist olan Weber'in tanımladığı biçimiyle değer­ lere ilişkin olarak bilimin üstlendiği işlev olmuştur. Yine de, Weber bilimsel bilgiyle değerleri birbirinden kesin olarak ayırıyor ve deneysel bilimin kendi başına toplumsal karşıtlıkların ve siyasetin üstesinden gelebileceğine inanmıyordu. Buna karşılık, ulaşamadığı için "değerler" adını verdiği şeyleri olgulara indirgemek ve zihinsel etkenleri şeyleştirmek, özel bir meta ya da kültürel mal türü olarak göstermek, poziti­ vizmin düşünsel çizgisine çok uygundur. Bağımsız felsefi düşünce, eleştirel ve negatif olduğu ölçüde, hem değerler kavramının hem de ol­ guların mutlak geçerliliği, doğruluğu düşüncesinin üstüne yükselmek zorundadır. Pozitivistler, sözünü ettikleri "asabi çöküntüden" ancak yüzeysel ola­ rak kaçınabilmişlerdir. Güven dolu olduklarını tüm dünyaya ilan et­ mektedirler. Dewey'in örgütlü zekâ adını verdiği şeyin toplumsal denge ya da devrim sorununu çözecek tek etken olduğunu düşünmektedirler. Ama bu iyimserlik, gerçekte, toplumsal sınıfların çıkarlarının bilim yoluyla uzlaştırılabileceğine hiç inanmayan Weber'in kötümserliğinden çok daha büyük bir siyasal boyun eğişi gizlemektedir. Pozitivistlerin anladığı biçimiyle modern bilim, esas olarak olgular­ la ilgili önermelerle uğraşır ve bu yüzden de genel olarak hayatın, özel olarak da algılamanın şeyleştiğini varsayar. Dünyaya bir olgular ve şeyler dünyası olarak bakar; ve dünyanın olgulara ve şeylere dönüşme­ sinin toplumsal süreçle olan ilişkisini göremez. Oysa "olgu" kavramı bile bir üründür, toplumsal yabancılaşmanın bir ürünü. Bu kavramda, mübadelenin soyut nesnesi, verili kategori içindeki bütün yaşantı nes­ neleri için bir model olarak düşünülmüştür. Eleştirel düşüncenin göre­ vi sadece çeşitli olguları tarihsel gelişmeleri içinde anlamak değil — ama bunun bile pozitivist skolastiğin düşünebileceğinden çok daha bü­ yük sonuçları vardır—, olgu kavramının ötesini görebilmek, olgunun ortaya çıkışını ve dolayısıyla göreliliğini anlamaktır. Pozitivistlere göre tek bilimsel yöntem olan niceliksel yöntemlerle kesinlenen sözde olgular, çoğu zaman, altta yatan gerçekliği açığa çıkarmaktan çok giz­ leyen yüzey görüngüleridir. Eğer bir kavramın hizmet ettiği doğruluk ideali, düşüncenin nihai olarak kabul edemeyeceği toplumsal süreçleri temel alıyorsa, o kavramı bir doğruluk ölçütü sayamayız. Kökenle nesne arasında yaratılan mekanik kopuş dogmatik düşüncenin kör nok­

112 AKIL TUTULMASI

talarından biridir; bu kopukluğun giderilmesi, pıhtılaşmış bir gerçek­ liği bir doğruluk yasası olarak görmeyen bir felsefenin en önemli görevlerinden biri olacaktır. Pozitivizm, bilme edimini bilimle özdeşleştirmekle, zekâyı, eleştir­ mek zorunda olduğu o ticari kültür tarafından biçimlendirilmiş olan malzemenin örgütlendirilmesi için gerekli olan işlemlerle sınırlandır­ mış olur. Böyle bir sınırlama, zekâyı Hook ve öteki pozitivistlerin is­ tediği gibi üretim aygıtının efendisi yapmak yerine, hizmetkârı haline getirir. Bilimin içeriği, yöntemleri ve kategorileri toplumsal çatışma­ lardan bağımsız olmadığı gibi, insanlar da sırf bunların giderilmesi için temel değerler üzerinde sınırsızca deney yapılmasına razı olmazlar, bu çatışmaların niteliği buna imkân tanımaz. Bilimin otoritesinin ile­ rici tarihsel gelişmeler sağlaması ancak ideal olarak uyumlu koşullarda mümkün olabilir. Pozitivistler bu gerçeğin pekâlâ farkında olabilirler ama, bunun mantıksal uzantısıyla, bilimin felsefi teori tarafından be­ lirlenen göreli bir işlevi olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten de kaçınırlar. Pozitivistler teori düşmanlıklarında ne kadar aşırı-gerçekçilerse, top­ lumsal pratikle ilgili görüşlerinde de o kadar aşırı-idealisttirler. Teori basit bir alete indirgenirse, gerçekliği aşmanın bütün teorik araçları metafizik safsatalar durumuna düşer. Böylece yüceltilen gerçeklik de, aynı çarpıtma sonucunda, kendi iç mantığıyla daha iyi bir gerçekliğe yol açabilecek her türlü nesnel nitelikten yoksun olarak tasarlanmış olur. Toplum bugünkü durumunu koruduğu sürece, teori ile pratik arasındaki uzlaşmazlığı, iş gören bir örgütlü zekâ kavramıyla örtmek yerine, açıkça kabul etmek daha yararlı ve daha dürüst bir tutum ola­ caktır. Bilimin bu idealist ve akıldışı mutlaklaştırılması, Hegel'in o çok titiz eleştirmenlerinin düşünebileceğinden çok daha yakındır onun Weltgeist'ına*. Mutlak bilimlerini doğruluk olarak sunmaktadırlar, oysa bilim doğruluğun sadece bir öğesidir. Pozitivist felsefede bilime yakıştırılan kutsal ruh özellikleri Weltgeist kavramınınkinden de faz­ ladır; çünkü Weltgeist, Alman mistik geleneğine uygun olarak, tarihin bütün negatif öğelerini içermektedir. Hook'un zekâ kavramının top­ lumsal uyumun deneylerden çıkacağı yolunda kesin bir öngörü içerip
* Weltgeist : Hegel felsefesinde, tarihin ve doğanın gelişiminin ardında yatan, her şeyi belirleyen ve içeren dünya tini.

ÇATIŞAN REÇETELER 113

içermediği belli değildir ama, "değerler" konusundaki bilimsel testlere güvenin anlıkçı bir toplumsal değişme teorisine dayandığı kesindir. On sekizinci yüzyıl Aydınlanmasının müritleri olan pozitivistler, ahlak felsefelerinde, bilginin zorunlu olarak erdeme, cehaletinse zorun­ lu olarak kötülüğe yol açtığını savunan Sokrates'in öğrencileridir. Sokrates, erdemi dinden bağımsızlaştırmaya çalışmıştı. Sonraları, bu teori, ahlaki kusursuzluğun Tanrı'nın bir bağışı olduğundan kuşkula­ nan ve erdemin doktrine ve yasaya dayandığını ileri süren İngiliz papaz Pelagius tarafından sürdürüldü. Pozitivistler herhalde bu görkemli soyağacını reddedeceklerdir. Felsefe öncesi düzeyde, hiç kuşkusuz, bilgili insanların da sık sık hata yaptığı gibi genel bir doğruya yaşlanacak­ lardır. İyi ama kurtuluşu felsefe yoluyla daha fazla bilgiden beklemenin ne anlamı kalır o zaman? Bu beklenti, ancak pozitivistlerin Sokratesçi bilgi ve erdem özdeşliğini ya da bir başka usçu ilkeyi benimsemeleri halinde anlamlı olur. Gözleme tapanlarla dolaysız kavrayışa, görülemeye tapanlar arasındaki güncel tartışma, on dört yüzyıl önce vahiy konusunda patlak veren tartışmanın soluk bir kopyasıdır. Modem Pelagiusçular’ın yeni-Tomasçılar karşısındaki konumu, atalarının Aziz Au­ gustinus karşısındaki konumundan farksızdır. Pozitivizmin pek fakir bir felsefe olmasının nedeni, hiç de natüralist antropolojinin kuşkulu niteliği değildir; asıl neden, bu akımın kendi üzerinde düşünmeyişi, kendi felsefesinin gerek ahlak gerekse epistemo­ loji alanlarındaki sonuçlarını kavrayamayışıdır. Pozitivist tezi o her derde deva ilaçlardan biri haline getiren de budur: kahramanca savunu­ lan, ama soyutluk ve ilkelliğinden ötürü geçersiz bir öneri. Yeni-pozitivizm, cümlelerin birbirine bağlı olduğunu, her düşünce öğesinin kesin olarak bilimsel teorinin soyut kurallarına bağımlı oldu­ ğunu öne sürer. Ama kendi felsefelerinin temelleri son derece gelişigü­ zel, savruk bir biçimde kurulmuştur. Geçmişin büyük felsefi sistem­ lerinin çoğuna küçümsemeyle bakarken, bu sistemlerin içerdiği deney­ sel olarak doğrulanamayacak uzun düşünce dizilerinin kendi görece yalı­ tılmış varsayımlarından, öylece kabullenilmiş ve dünya ile düşünsel ilişkilerinin temeli haline getirilmiş varsayımlarından daha kuşkulu, boş inanlara daha yakın, daha anlamsız, kısaca daha "metafizik" oldu­ ğunu düşünüyor olmalıdırlar herhalde. Bir bakışta sınıflandırılabilecek basit sözcük ve cümlelere düşkünlük, modern dilin gelişmesinde

bir doktrinin yüzey görüntüsü. teo­ rik düşünceye karşı düşmanlıklarını artırmaktadır. modern pozitivizmin birçok temsilcisi. anti-hümanist eğilimlerden biridir. Sefalete ve yoksun­ luklara karşı isyanın bütün tutarlı düşünce yapıtlarının bir öğesi olduğunu bilsek de.114 AKIL TUTULMASI olduğu gibi genel olarak kültürel hayatta da görülen anti-entelektüel. Man­ deville ve Nietzsche gibi filozoflar. Bu yüzyılın uzmanca işlenen ve üretilen zih­ niyeti. Buna karşılık. mağara adamının yabancıya karşı düşmanlığını sürdürmektedir. . hatta belli bir top­ lumsal düzenin gereklerinin belirlediği sınırların ötesine geçtiğinde düşünme ediminin kendisine duyulan nefrette açığa çıkmaktadır. Modern aydınların topluma karşı suçu. Ne var ki. Poziti­ vistler herhangi bir felsefi düşünceyle toplumsal gerçeklik arasındaki çelişkiyi kavrarlarsa ve Mandeville ya da Nietzsche gibi en büyük aydınlatıcıların izinden giderek. düşüncenin çelişki ve karmaşıklıklarını sözde sağduyunun kap­ rislerine feda etmeleridir. toplumdan uzak durmaları değil. belli bir kurumlaşmış gruba ya­ rarlı oluşuyla meşrulaştırmak zorunda kalmaktadır. Evet. Ama öyle anlaşılıyor ki. kendi ilkelerinin ahlak karşıtı (antimoralist) sonuçlarını vurgularlarsa daha iyi filozoflar olabilirler. reformların gerçekleştirilmesinde araç olmak doğruluğun ölçütü değildir. çok zaman bu doktrinin toplumda oynadığı rol konusunda hiçbir ipucu vermez. onun taşıyıcısına. özgürlüğe duydukları sevgi. Pozitivist ilkenin özgürlük ve adalet gibi hümanist düşüncelere öte­ ki felsefelerden daha yakın olduğu iddiası. Drakon'un yasaları. Bu sadece derilerinin rengi farklı olanlara ya da farklı elbiseler giyen­ lere karşı duyulan nefrette değil. kendi felsefelerinin ilerici ya da gerici resmi ideolojilerle kolayca uyuşamayacağını biliyorlardı. hatta yapıtlarının özünde. uygarlığın gelişme­ sinde en büyük etkenlerden biri olmuştur. bu düşüncelerin gerçekleştirilmesi için çalışmaktadır. kana susamış bir gaddarlık izlenimi bırakmakla birlikte. hatta temel tezi. Pozitivizmin savaştığını ileri sür­ düğü o sinir zayıflığının belirtilerindendir bu. Tomasçılar'ın aynı yöndeki iddiaları kadar vahim bir yanlıştır. İsa'nın doktri­ ni de —kendi içeriği ve anlamına karşın— Haçlılar'dan çağdaş sömür­ geciliğe kadar en gözü dönmüş saldırganlığın aracı olmuştur. böyle bir uyumun yadsınması yatıyordu. Bugün düşünce kendini doğruluğuyla değil. Pozitivistler bilim­ ciliği insanlığın çıkarlarıyla özdeşleştirirler. farklı düşüncelere.

aldığı yenil­ giye karşın gelecekte yine ortaya çıkabilecek olan modern otoriterizmin hizmetine girdiklerini gördük. Katoliklik. Bugün bu ülkedeki karşıt okullar ise bir­ birini demokrasi ruhunu öldürmekle suçlamaktadır. Bu. Yeni-Tomasçılık demokrasi sınavını verememiştir. Aydınlanma'nın mitolojilere karşı mücadele­ sini geleneksel mantığın kutsal alanına taşımak olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda Ernest Haeckel gibi natüralistler Hıristiyan felsefesini doğaüstü zehirlerle ulu­ sal morali zayıflatmakla suçladıklarında. doğruluk uğruna her türlü amacı bırakacakları yerde çeşitli amaçlara hizmet etmekle suçlanabilir. Hıristiyan filozoflar da natüralistleri aynı şeyle suçluyordu. Tomasçılığın başarısızlığının nedeni. A. tarih 19. uygu­ lanabilirlikten yoksun olmasından çok. böyle yöntemlerle ün sal­ mıştır. Pozitivistlerse bu kültürün temel ilkesini doğruluk ölçütü olarak almakla yüceltmektedirler onu. onu tuval üzerinde.g. sahnede ya da perdede aynen tekrarlamaktır. Yeni-Tomasçılar. Bir doktrin. Yeni-Tomasçılığın "toplumsal ilişkilerin kavranmasının ve dolayısıyla da yönlendirilmesinin tek koşulu olan yöntemleri"19 kul­ lanmakta gecikmesi de değildir. yürürlükteki siyasal biçimlere göre değişmektedir. yadsımayı dışarda bırakan yalıtılmış bir ilkeyi mutlaklaştırırsa. . pragmatik amaçlara kolayca boyun eğmesinde yatmaktadır. ticari kültürü ona daha yüksek bir anlam yakıştırarak yücel­ tiyorlardı. farkında olmadan konformizme de kapılarını açmış olur. ama bunun nedeni —pozitivistlerin düşünmek isteyebileceği gibi— düşünceleri ve değerleri günümüz koşullarında yeterince sınamaması değildir. Savlarını. Suçlamalar. Son yıllarda da. yeni-Tomasçılık da yeni-pozitivizm de bütün kötülükleri kendilerininkine karşıt olan doktrinlere yüklemektedirler. Ama mo­ dern mitoloji üreticileri gibi pozitivistler de. Yeni-Tomasçılığın zayıflığı. s. öğretilerini yararlı olup olmadıklarına bakmadan geliştirmek yerine. bir yarı-doğru olmasıdır. 27. İdealistler. uzman propagandacılarıyla egemen toplumsal güç­ lerin değişen ihtiyaçlarına uyarlamışlardır.ÇATIŞAN REÇETELER 115 Pozitivizmin başarısı.y.. Kesin çizgili doğruluk tanımları ve kılavuz ilkeler sunarak kültürel ortama bir süre için egemen olan bütün düşünceler ve sistemler gibi. modern popüler sanat ve ede­ biyatın yaşanan hayatı bugünkü durumuyla yüceltişini andırmaktadır: popüler sanatın yaptığı da hayatı ülküselleştirmek ya da onda büyük olanı aramak değil.

doğal bilimin kendisi değildi. .g. Ortaçağın en büyük ansiklopedisti Beauvais'li Vin­ cent. aceleci sonuçlara karşı rasyonelliğin 20. Galileo meselesindeyse. bu hastalıklar arasında. çağımızın bazı pozitivist filozoflarının Tertullian. Bu tür biyolojik te­ orilerde ortaya konulan ilerleme kavramı büyük ölçüde işlenmeye muhtaçtır ve bir gün pozitivistler de yeni-Tomasçılar'la birlikte bu te­ orileri eleştirmeye başlayabilirler. Kilise Babaları her türden "sinir hastalığına". Hippolytus ya da Aziz Augustine'den daha çabuk yakalandığını gördüğümüz astroloji. 31. Dewey herhalde bilim ruhuna karşı çıkanların özellikle dindar kişiler olduğunu düşünmektedir. dünyadan evrendeki bir nokta olarak söz ediyordu..116 AKIL TUTULMASI alanından getirdikleri kuşkulu kanıtlarla pekiştirmeye çalışmaktadırlar. Bu çetrefil bir sorundur.. bazı papalar dünyadaki hümanist hareket­ lerle ilişki kurmuşlardır.y. Papa Urban'ın kendisi de Copernicus'un teorisini düşünülmeye değer bir hipotez ola­ rak görüyordu. Kilisenin korktuğu. İspanyol Engizisyonu çürümüş bir sarayın her türlü sağlıklı ekonomik ve toplumsal reform girişimini boğmasına yardım ederken. teoloji ve epistemoloji alanına girmesine bağlıdır. Co­ pernicus ve Galileo tarafından öne sürülen kanıtlar konusunda kuşkuluy­ du. A.. bi­ limle uzlaşabildiğini sık sık göstermişti. Katolik Kilisesi'nin bilimle ilişkisi. baskının Kilise'ye kucak açtığı her yerde baskıya destek ol­ masına karşın bir özgürlük savaşçısı gibi geçinen Tomasçılığa "adil davranmak" kolay olmayacaktır. bu yüzden de kendi tavrını. bu tarihçinin de ona Avru­ pa'da bilimin doğuşunun Kilise'den ayrı düşünülemeyeceğini hatırlat­ ması yerinde olur. Dewey'in dinin Darwincilik konusunda aldığı gerici tutuma değin­ mesi. kilisenin ilerici ya da gerici güçlerle bağlantısına göre değişir. Batı uygarlığının tarihinde Katolik Kilisesi'nin ve büyük öğretmenlerinin bilimin boş inanlardan ve şarla­ tanlıktan kurtulmasına yardım ettikleri sık sık görülmüştür. büyücülük ve ruhçuluk da bulunmaktadır. s. ruhsal iflasa karşı amansız bir mücadele vermişlerdi. gerçeğin sadece bir yüzünü aydınlatmaktadır. Galileo'nun düşmanları onun VIII. ama Dewey bu noktada "düşünce tarihçisi"ne20 başvurduğuna göre. Urban'la dostluğunu bozmak için çok çalışmışlardır ve sonuçtaki başarıları da Galileo'nun bilimsel görüşlerinden çok. Açıktır ki.

Bilimsel görünüşlü ya da başka kılıklar altın­ daki boş inanlara karşı belli bir korunma sağlayan bu doktrin. ister bir olgu isterse bir ens rationale (akıllı varlık) adını alsın. kilisenin bilime karşı ol­ duğunu kanıtlamaz. varolma gücüne sahip herhangi bir şeye bağlanma arzusu. bir davranışı ölçüsü olarak al­ maktadır. kilise de cadılar konusunda öyle yanılmış olabilir. her yerde büyücüler iddia eden kana susamış o güruhla uzlaşma­ sını önleyebilirdi. hatta Aristoteles'e kadar gider. Doğruluk ve iyiliği gerçeklikle özdeşleştirme yanılgısıdır bu. akıldışı bir rasyonellik durumuna yol açmıştır. kilisenin kendi in­ ancına karşı beslediği gizli bir kuşkudur. Günümüzde insanların. başlangıcı Aquinolu Thomas'ın kendisine.S. Katolik düşünürler. Kilise işkencecileri hemen her zaman rahatsız bir vicdan taşıdıklarını belli etmişlerdir. Hem Tomasçılar hem de pozitivistler. Bu biçimselleşmiş akıl çağında . Ama şeytanın avukatlığını üstlenen biri de. asâsına bulaşmış olan kan.ÇATIŞAN REÇETELER 117 savunulması olarak sunabildi. bir insan ateşe atıldığı zaman kan dökülmemiş olduğu yolundaki sefil kaçamak­ ları bunun bir örneğidir. William James ve F.C. iki düşünce okulunun ortak temelini açığa çıkarabilir: ikisi de —gerek bu dünyaya gerekse öte dünyaya ilişkin olarak— başarı ve başarısızlığın vazgeçilmez bir rol oynadığı bir düzeni. herhangi bir deneycilik ya da kuşkuculuk yerine. Galileo'nun mahkûm edilmesinde en­ trikaların büyük bir rolü olmuştur elbet. kilise­ nin. Eninde sonunda. Yine de cadı avlarına katılmış olması. bu doktrinin de astroloji ya da günümüzün ırk teorileri gibi sahte bir bilimsellik içermesinden kuşkulanılmasının yattığını pekâlâ ileri sürebilir. bu yarı histerik arzu. İnsanlığı teorinin gerçeklik olarak kabul ettiği şeye uyarla­ mak gibi kuşkulu bir ilkenin bugünkü düşünsel çürümenin temel ne­ denlerinden biri olduğu söylenebilir. "Halk her zaman haklıdır" diyen ve çok zaman bu il­ keyi demokratik kurumlan çökertmek için kullanan demagoglar gibi çoğunluğa teslim olmak zorunda değildi kilise. bazı kardinallerin Galileo'nun doktrinine gösterdiği di­ rencin ardında. Böyle bir konformizmin eleştirel çözümlemesi. Tomasçılığın en büyük kusuru sadece onun modern çeşidine özgü değildir. Tevrat ve İncil'de yer alan bir insan ve doğa doktri­ nine bel bağlamışlardı.Schiller ruhlar konusunda nasıl yanılmışlarsa. insanın gerçeklik adını ver­ diği şeye uyarlanmasıyla bugünkü açmazdan kurtulunabileceğine inanı­ yor gibidirler. Cadı avlarının açığa vurduğu şey.

varlığın koşullarını varlığın hizmetkârlarına dönüştürmesini istemektedir. Bu da öbürü gibi bir yanılsamadır. Güncel pratiğin teorik bir eleştirisi sonucunda bu pratiğin doğru siyasal faali­ yete dönüşeceğini ve böylece iyi bir toplum yaratılacağını düşünüyordu. bu bir yanılsamaydı. bu eleştirinin dayanağı olan doğru­ luk ilkesi de iptal edilmektedir. Ütopyacı düşünceler yerine olgulara ve sağduyuya uyulması yolundaki pozitivist emir. Bugün sözler eylem reçeteleri olarak alınmaktadır. . Buna karşılık. öbürüyse bir dogmanın otoritesi­ ni geçirmektedir. hepsi sadece birer ide­ oloji olarak görülmekte ama yine de baskı ve ayrımcı politikalar için geçici birer gerekçe olabilmektedirler. yeni-Tomasçılık da bu ilkeyi o kadar katica savunmaktadır ki. Öyle görünüyor ki. doğruluk kendi karşıtına dönüşmektedir. dinsel kurumlar tarafından yorumlandığı biçimiyle gerçekliği benimsemekten çok farklı değildir. pozitivizm ve yeni-Tomasçılığın ortak yanılsaması. özerk aklın yerine şık metodolojileri. Pozitivizm dogmatizm eleştirisini öyle bir noktaya götürmektedir ki. felsefeden. İnsanlar. İki kamp da bir doğruyu dile getirmekte ama onu mutlaklaştırarak çarpıtmaktadır.118 AKIL TUTULMASI doktrinler birbirini o kadar hızla izlemektedir ki. Hümanizm eskiden bütün insanlara kendi kaderleriyle ilgili olarak bir anlayış kazandırarak onları birleştirebileceğini düşlüyordu. çünkü sonuçta dinsel ku­ rumlar da birer gerçektir. Her iki okul da özerk bir nitelik taşımamaktadır: biri.

s.Bradley. metafizikte en yüksek yeri yaşantıya vermekte zaman za­ man Bradley'le birleşir görünen Dewey. özne kategorisi için de geçerlidir. Ama öz­ nelleşme süreci bütün felsefi kategorileri etkilemiştir: bunun sonucu. Oysa. Creative Intelligence. ilişkilendirilmek zorunda olan soyutlanmış bir kav­ ramdı. eylemin 'öznesi'— yaşantının içindeki bir öğedir". New York 1917. sadece kaydedilecek birer olgu du­ rumuna düşmeleri olmuştur. John Dewey ve Başkaları. "benlik. Bu. benlik için. doğru bir biçim değil"1 diyorlardı. der. sadece psikolojik ve sosyolojik ilişkiler için değil. 1939. Oxford 1930. Bu.H. dünyaya ilişkin kavrayışımızın özellik ve kategorilerinin öznel etkenlere bağlı olduğu ilkesini korumaya çalış­ mıştır. Kant'ın zamanından beri idealizm. Appearance and Reality. eleştirel aşkıncılığın (transandanta­ lizm) mirasını. şey. "organizma —ben­ lik. özneyi 1. geriye kalan tek amaç. bu kategorilerin görelileşmesi ve daha iyi yapılanmış bir düşünsel bü­ tünlük içinde korunmaları olmamış. Ona göre. bu kavram­ ların öznel kökenlerini de akılda tutmamız ve onları bu kökenlere geri götürebilmemiz gerekir. c. olgu. s.3 Dewey. Nesneyi tanımlama çabalarımızın her aşamasında. 59. en çok da. 3. ya da yaşantının özne­ si. bu düzenleyici faaliyetin sürdü­ rülmesidir. s. eleştirel felsefenin bu te­ mel gereğini hiç unutmamıştır. The Philosophy of John Dewey. F. nesne ve doğa gibi temel düşünceler için de geçerlidir.III DOĞANIN BAŞKALDIRMASI Hayatın yüksek amaçlarını belirleme yetkisi elinden alınan ve karşı­ sına çıkan herşeyi basit bir araca indirgemekle yetinmek zorunda bıra­ kılan akıl için. 103. olayların bir parçasıdır"2 demektedir. ama. Evanston ve Chicago. Ruhçu okula bağlı yeni-Hegelciler bile. "yaşantımızın en yüksek biçimi. . Kant'tan bu yana diyalektik felsefe. I. 532. 2. Paul Arthur Schlipp. olay. Bu faaliyet bir zamanlar özerk bir "özne"ye aitti. çünkü özne düşüncesinin kendisi de felsefe tarafından görelileştirilmek.

gerekse insanın dışındaki doğanın) köleleştirilmesine katıl­ makla kalmaz. H. araçlara rasyonellik kazandırırken. doğa aşılmış ya da ka­ zanılmış değil. sağlık gibi terimler. insan-öznelere oranla basit nesneler olarak görüldüğü ölçüde. insan üzerindeki ege­ menliği getirir. insan hayatını akıldışı kılar. on altıncı yüzyılın kendiliğinden köylü ayaklanmalarında ya da günümüzün daha hesaplı ırksal isyanlarında olduğu gibi. bunları kullanması gereken öznenin de yok oluşuna yol açar. Ama bütün doğa bir "çeşitli nesneler yığını"4 (her­ halde.. bir zamanlar özerk olduğu varsayılan özne de giderek her türlü içerikten arındırılır ve bir noktadan sonra. Böyle bir kendi­ ni silme. İnsan türü. toplumsal başkaldırılar biçi­ minde. sanayi toplumunda bireyin kendi ken­ dini yadsımasının bu toplumu aşan bir hedefi yoktur. sadece bastırılmış olur. Bütün varlık alanlarının bir araçlar alanına dönüştürülmesi. Rasyonelleştirilmiş bir akıldışılık ola4. Bu yüzden. . içinde yaşadığı dünyanın yazgısını paylaşır. düşünsel ve maddi üretim için elverişli koşulları belirtmektedir artık. Genellikle bir hedef olarak gösterilen şey —bireyin mutluluğu.120 AKIL TUTULMASI şeyleştirmektedir. Her özne sadece dışsal doğanın (gerek insanın fiziksel varlığının. bunu yapabilmek için kendi içindeki doğayı da boyun­ duruk altına alır. Mutluluk. "The Naturalism of Frederic Woodbridge".. bu isyanın uygarlığın kendi egemen güçlerince kul­ lanılmasıdır: isyan. 299. s. sağlık. adlandıracak hiçbir şeyi kalmamış bir ada dönüşür. doğanın yapısı insanların kullanmasına uygun düşmediği için "yığın" deniliyor) olarak. kendisine yol açan ve hedef aldığı koşulları sürdür­ me aracı olarak kullanılmaktadır. Doğanın bu bastırılışının sonucu olan direnme ve tepki başlangıcın­ dan beri uygarlığın içinde bir çıban başı olmuştur: bazen. Egemenlik için egemenlik "içselleştirilir". bağımsızlaşma süreci içinde. Modern sanayi toplumuna o nihilist görünümünü veren budur. İnsanın içindeki ve dışındaki doğanın köleleştirilmesi an­ lamlı bir amaç olmadan gerçekleştiği için. Çağı­ mızın özelliği ise. onu aynı zamanda yok oluşa da mahkûm etmektedir. Bireyin kendisi kadar toplum ve kurumlan da bu uyuşmazlığın izini taşır.T. Doğa üzerindeki egemenlik.Costello. refah— anlamını sadece işlevsel potansiyellerinden almaya başlar. Naturalism and the Hu­ man Spirit'de. Özneyi yücelten öznelleşme. bazen de bireysel suçlar ve akıl hastalıkları biçiminde.

Herkes her durumla karşılaşmaya hazır olmalıdır. insanın. Toplumdan kaçacak yeri kalmamıştır... ni­ tel olarak yeni olgular getirmiştir. her bireyin hayatı da.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 121 rak uygarlık. aynı şekilde. Bugün hayatın tümü artan ölçüde rasyonelleştirilmekte ve planlan­ maktadır. boyun­ duruk altına aldığı doğanın bir aleti durumuna düşmesi. bütün insanlık tarihi boyunca geçerli olmuştur. soyut öznenin. popüler aydınlanma hareketi içinde bugünkü kültürel durumun en şaşmaz habercilerinden biri Darwincilik olduğu için. uyarlanma süreci bi­ linçlidir ve o yüzden de toptandır. ama insanın doğa üzerindeki egemenliğiyle doğaya boyun eğişinin özdeşliği konusunda daha iyi bir örnek bulunamadığı için değil. bireyin düşünsel ve psiko­ lojik yetenekleri maddi üretim araçlarıyla birlikte değişmiştir. Burada bu sürecin bazı yönlerini tartışmak. plan yapan bir azınlığın bilinçli . hayatını oluşturan anlaşılmaz. Ne var ki. egonun gelişmesiyle birlikte tahakkümün içselleştirilmesi. geçmişte özel dünyasını oluşturan en gizli dürtüleri de içinde olmak üzere. tahakküm ilkesinin diyalektik olarak ters dönüşüyle. On ye­ dinci yüzyılda bir Hollanda köylüsünün ya da ressamının veya on seki­ zinci yüzyılda bir dükkân sahibinin hayatı. Günümüzde. Ama sanayi toplumunun doğuşu. Ve nasıl rasyonalizasyon süreci artık pazarın isimsiz güçlerinin değil. rasyonelleştirme ve planlamanın gereklerine uymak durumundadır bugün: bireyin varlığını sürdürmesi için sistemin varolma koşullarına uyması gerekmektedir. bu sadece modern çağın bir özelliği değildir. Sağ kalmak için. sağ kalmanın kendi başına bir amaç haline geldiği bir kültürde insanın durumu. Kuşkusuz. doğal ayıklanmanın yerini rasyo­ nel eylemin alması olarak tanımlanabilir. doğanın başkaldırısını da kullandığı araçlardan biri olarak kendisiyle bütünleştirmektedir. Egemenlikle başkaldırı arasındaki karşılıklı ilişkinin belirtilerinden biri olarak da Darwincilik incelene­ cektir. günümüzün bir işçisinin hayatından çok daha güvensizdi. bastırılmış mimesis (öykünme) dürtüsünün en radikal toplumsal tahakküm sis­ temleri tarafından yıkıcı bir güç olarak kullanılması gibi konular üzerinde durmak yerinde olur. çetrefil durumlara her an en uygun tepkiyi gösteren bir aygıta dönüş­ türür kendini insan. Uygarlığın gelişmesinde bir etken. Sağ kalma —ya da başarı diyelim buna— bireyin toplumdan gelen basınçlara kendini uyarlama yeteneğine bağlıdır.

Günümüzün üretim tarzı. kitlesel özneler de kendilerini öyle bilerek uyarla­ mak zorundadır: özne. Doğaya egemen olmak için geliştirdiğimiz araçlar arttığı ölçüde. düşünülebilecek bütün öznel davranışların ölçütüdür artık. Hayatın her alanında istenen daha büyük girişkenlik. genel uyarlanma modelleri doğrultusunda otomatik tepkiler göstermektedir. öznenin karşısına mutlak. aynı zamanda. bir sağ kalma koşulu olarak bu araçlara hizmet etme zorunluluğumuz da artmaktadır. spekülasyon için ya da yerleşik modellerden ayrılmak için daha çok vakit kalması anlamına gelmemektedir. Öznel. Kendi özel ölçülerinden başka kura­ la gerek duymayacak kadar özgürleştiği ileri sürülmektedir. değişen koşullara daha iyi uyarlanabilme yeteneğini gerektirmektedir. İnsanın kullanacağı araçlarla ilgili hesapları inceldiği halde. . Creative Intelligence içinde. Geçmişte gerçeklik. Ekonomik ve toplumsal güçler kör doğa kuvvetleri niteliğini kazanmakta ve insan da. bütün enerjisini. Bugün teknik süreçlerin gittikçe artan birörnekliği insanların iş değiştirmesini kolaylaştırmaktadır. her zamankinden daha çok esneklik ister. gerçekliğe bu ideale uygun bir biçim verilmesi gerekli görülürdü. Ne var ki. egemen bir nesnellik olarak çıkan bir gerçekliğin de zaferidir. pragmatistlerin deyimiyle. yaptığı değişiklik. varlığını sürdürmek için. İnsan. evrensel bağlayıcı ideallere gide­ rek daha az bağımlı hale gelmiştir. bir edilginlik artışına da yol açmıştır. "şeylerin hareketinin içinde ve o hareketin yönünde"5 olmaya adamak zorundadır. tamirci­ likten seyyar satıcılığa. bu kuv5. Dewey. oradan da sigorta şirketi yöneticiliğine geçen bir günümüz insanının geçirdiği değişiklikten çok daha köklü olurdu. Ama bir faaliyetten ötekine geçişin kolaylaşması. böylece farkında olmadan da gerçekliğin bir ideal durumuna yükseltilmesine yardımcı olmaktadır. mutlak davranış ölçülerine. amaçların seçimi konusunda —geçmişte nesnel bir doğruya duyulan inançla ilgiliydi bu— gittikçe kafasızlaşmaktadır: nesnel akıl mitoloji­ si de içinde olmak üzere bütün mitolojilerin kalıntılarını silip atmış olan birey. ters bir mantıkla. bu artan bağımsızlık. Uyum. özerk birey tarafından geliştirildiği var­ sayılan ideale karşıt sayılır ve onunla karşılaştırılırdı. Eğer bir ortaçağ zanaatkârı bir başka mesleğe geçebilseydi. Bugün ilerici dü­ şünce bu tür ideolojileri zayıflatmakta ve bir yana atmakta.122 AKIL TUTULMASI kararının eseriyse. biçimselleşmiş aklın zaferi.

öbür yanda da sadece bir malzeme. egemen olunacak bir madde durumuna düşürülmüş ve bu egemenlikten başka bir amacı kalmamış boş bir doğa vardır. Söz konusu basınç. Sanki otomobili kullanan biz değilizdir de uymak zorunda olduğumuz sayısız yasalar ve kurallardır. Ne var ki. Hız sınırları vardır. ince bir iş için en uygun aleti bulup seçen eski tip zanaatkârla hangi kollan çekeceğine ya da hangi düğmelere basacağına çabucak karar ver­ mek zorunda olan modem bir işçi arasındaki farklılıktır. eski çağların bir soylusununkinden çok daha geniştir. daha az bakım ister. Modern toplumdaki otomobil sahiplerinin nüfusa oranının eski toplumdaki atlı araba sahiplerinden çok daha büyük olması bir yana. yavaş sürme. bu özgürlük artışı. hatta biraz ilerideki dönemecin biçimini gösteren işaretler vardır. bir özgürlük artışı olarak yorumlamadan önce. modern toplumsal koşulların her­ kese uyguladığı zorlamadır. Ata binmekle otomobil kullanmanın içerdiği özgürlükler oldukça farklıdır. Nicelik açısından. montaj hattı tekniğinin tutkulu yan­ daşlarının yaptığı gibi. bir bakıma gerçekten öyledir. bir karşıtlıktır: bir yanda benlik vardır. Gözlerimizi yola dikmemiz ve her an doğru hareketi yapmak için tetikte olmamız gerekmektedir. durma. boğazımızı sıkan mekanik zorunluluklara yönelttiğimiz dikkati dağıtacak her türlü duygu ya da düşünceyi silme­ . Bu tarihsel geliş­ me küçümsenmemelidir elbet. özgürlüğün niteliğinde bir değişikliğe yol açmıştır. Ortalama insanın varlığını sürdürmesi. belirli şeritler içinde kalma uyarıları. Üretici güçlerin gelişmesiyle onun özgürlüğü de korkunç artmıştır. reflekslerinin hızına bağlıdır artık. otomobil daha hızlı ve daha geniş imkânlı bir araçtır. nitelik değişikliğinin en iyi örneği ise. maddi ve manevi dünyadaki her şeyi kendi varolma aracına dönüş­ türmenin dışında bütün içeriği ve özü boşaltılmış olan soyut ego. bu artışın ayrılmaz bir yönü olan bir basıncı ve yeni tercih biçimiyle birlikte giden nitelik değişmesini de dikkate al­ mamız gerekir. kendiliğinden dav­ ranışlarımızın yerini. Günümüz insanının atalarına göre çok daha geniş bir seçme özgürlüğü var gibi görünmektedir. Bu sürecin sonucu.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 123 vetlere kendini uyarlayarak onları egemenlik altına almak zorunda kal­ maktadır. Aklın kendisi de bu kendini uyarlama yeteneğiyle özdeşleşmek­ tedir. tercihlerdeki bu artışı. hatta belki daha kolay kullanılabilir. İçten gelen. çağımızın bir işçisinin yararlanabileceği ürün çeşidi.

Böyle olduğu halde. Gerçekten de. Görünmez metin aynı zamanda egemen şirketler arasındaki ilişki ve anlaşmaları ve bir bütün olarak ekonomik aygıtın yoğunlaşmış gücünü de ilan et­ mektedir. rakip ekonomik imparatorluklar.. iki sigara markası arasındaki nikotin oranı farkı kadar küçüktür. halka karşı Volksgemeinschaft (Halk topluluğu) adı altında ortak bir cephe kurdular ve yüzeydeki çatışmalarını bir yana bıraktılar. siyasal bağımsızlıktan vazgeçmeyi öğrenmeden önce. İnsanlar da bu iktidar dilinin satır aralarını okuyabilmektedir. yönetim biçimlerini hep ayak uydurmaları gereken birer düzen olarak görmeyi öğrenmişlerdi. Yukarıda da söylediğimiz gibi. binlerce ampulle aydınlatılan afişlerin. "bilimsel testler"le de doğrulanan bu çok küçük fark birini söndürmeden öbürünü yakan bir tiryaki için bile çok önemsiz olan bu fark. An­ lamakta ve kendilerini ona göre uyarlamaktadırlar. radyonun ve tam sayfa basın ilanlarının yardımıyla tüketicinin zihnine sanki dünyanın kaderini değiştiren bir açıklamaymış gibi kazınmak­ tadır. Burada söz konusu olan değişme kültürümüzün hemen her dalma da yayılmıştır. Nasyonal-sosyalist Almanya'da. Almanlar. hangi markayı seçerse seçsin elde edeceği ek bir yarar yoktur. tıpkı tepkilerini atölyedeki bir makineye ya da yol kurallarına uydurdukları gibi. bu lüks budalalığın masraflarını ödeyebilen sanayi şirketlerinin gücünü ilan eden görünmez bir metin durmaktadır. Tüketicinin tercih hakkı vardır ama.. uyumun hızında. Eski tür işadamlarının kullandığı ikna yöntemleriyle mo­ dern reklamcılığınkileri —iç bayıltıcı neon işaretleri. ekonomik ve siyasal düzene daha iyi uyum göstermesi oldu. Ama sü­ rekli bir propaganda bombardımanına maruz kalmış olan halk herhangi bir yeni iktidar ilişkisini edilgin bir biçimde kabul etmeye hazırdı za­ ten: çok sınırlı birtakım tepkiler gösterebildiyse de. kulakları sağır eden hoparlörler— karşılaştırmak yeterlidir. yeni gelen biri eğer küçükse daha başlamadan yenik düşmektedir. Fiyatları aynı olan iki tüketim malı arasındaki kalite farkı.124 AKIL TUTULMASI mizi gerektiren bir zihniyet almıştır. bu iş dünyası kar­ deşliğinin üyelik ücreti ve aylık ödentileri o kadar yüksektir ki. bunların tek sonu­ cu onun varolan toplumsal. uyarlanma zorunluluğu kuşkusuz geçmişte de vardı: aradaki fark. bu tutumun insanların tüm varlığına . devasa afişler. Hiçbir şeyi kutsal saymayan reklamların çocuksu sloganlarının ardında.

başka bir deyişle. arkadaşlık ya da din gibi şeylerden söz eden bir sesin birkaç saniye sonra bir sabunun reklamını yaptığı işitilmektedir. Uygarlığın zaferi o kadar tam ve kesindir ki. İkiyüzlülük. doğaya acılarını anlatması için bir dil vermekti. bugünün insanının bu sürece bir çocuk gibi. dilsiz olan herşeyin sesi ol­ mak. modern insan. parıltılı sözlerle gerçeklik arasındaki çelişkinin giderilmiş olması değildir. doğa her türlü içsel değer ya da anlamdan arındırılmıştır. özellikle de film sanayisinin gerekle­ riyle eşgüdümlendirilmiştir. biçimsel akıl çağında insanla doğa ilişkisinin düştüğü durumun tipik bir göstergesidir. Bir yanda. Bu modeller. bunların tümü de aynı uzman metin yazarının ürünü olabilmektedir. Öte yanda. Ama bunun nedeni. Düşünsel açıdan. insanın da varlığını . sinikliğe dönüşmüştür: artık kendisine inanılmasını bile beklememektedir. Göğe baktıktan sonra.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 125 egemen olmasında ve kazanılan özgürlüğün niteliğini değiştirmesinde yatmaktadır. toplumun maddeci uygulamalarını idealizmle ilgili lakırdılarla örtbas eden on dokuzuncu yüzyıl in­ sanından daha az ikiyüzlüdür. bir şiirin yazılmasında ya da bir senfoninin bestelenmesinde başlıca amaçlardan biri yapıtın propaganda işlevi ola­ bilmektedir. babasına "Baba. bugünse hepsi sıradan bir olay. Herşeyden önce de. Bir yazar adayı bugün bir okula giderek hazır öykü birimlerinden türetilecek bütün bileşimleri öğrenebilir. Bugün böyle bir ikiyüzlülük hiç kimseyi kandırmaz. Sanat. o kadar. Bir zamanlar sanatın. Çelişki kurumsallaştırılmıştır. Ay neyin reklamı acaba?" diye soran çocuk. Bir roman yazılırken sinema olasılıkları da göz önünde tutulmakta. çığlığın ya da jestin içsel bir an­ lamı olduğuna inanılırdı. ter­ sine dönüşmeye başlamıştır. bir dereceye kadar. gerçekliği asıl adıyla çağırmaktı. İşte bu yüzden zamanımızın toplumsal uyumu bir kızgınlık ve bastırılmış öfke öğesi içermektedir. otoriteye doğal bir güven duyan bir çocuk gibi değil. Bugün doğanın dili ko­ parılmıştır. her sözün. kitle kültürünün öteki parçalarının. Bir zamanlar. Düzgün konuşmayla. müzik kültürüyle ya da ruhsal kurtuluşla ilgili broşürler. bir rastlantı olarak görülmektedir. edebiyatın ve felsefenin amacı varlıkların ve hayatın anlamını açıklamak. Hatta. mide gazı ilaçlarının erdemlerini anlatan broşürlerden tanıdığımız bir üslupla yazılmaktadır. ka­ zanmış olduğu bireysellikten feragat eden bir yetişkin gibi teslim ol­ masında yatmaktadır.

Bu topluluğun toplumsal örgütlenmesi. toplumsal örgütlenme biçimleri de ilkeldir. doğanın şiddetli ve dolaysız basıncını yansıtır. yararlı hesaplar yapmak değil. görevleri. Polinezya kabilelerinin kurumlan. İlkeller için geçerli olan. Avlanma. insanlar hemen bir aşırı duygusallık koku­ su almakta ve birinin kendilerine bir oyun oynadığını ya da bir şey sat­ maya çalıştığını düşünmektedirler. . Pragmatik ilişkilere sığmadığı sezilen herşeye kuşkuyla bakılmaktadır. araçlar da bağımsız varlıklar gibi görünmekte ve böylece birer araç olarak görülmeleri de gittikçe zorlaşmaktadır. ava çıkmamakta. Dünyanın bir amaçlar dünyasından tümüyle bir araçlar dünyasına dönüşmesi. sırf kendisi için saygı göstermeleri istenildiğinde. bu amaca hizmet eden bir araca dönüştürmeye çalışmaktadır. köprü yapma. Uzun tarihi içinde insan zaman zaman doğanın baskılarından kurtulabildi ve bu özgürlük de ona kendi varlı­ ğını sürdürme kaygısından bağımsız olarak doğa ve gerçeklik üzerinde düşünme fırsatını verdi. büyük hayvan­ ların avlanmasına ve yenilmesine katılmamaktadırlar. belirli emir ve boyun eğme. Üretim araçları ilkel olduğu sürece. doğanın kendi içinde ve kendisi için anlaşılmasını sağlayacak bir görüşe ulaşmaktı. onu balistik ya da uzay uçuşları açısından düşünmektedirler. uygar topluluklar için daha da geçerliydi: evriminin çeşitli aşamalarında insanın kullandığı silah ya da makine türleri. üretim yöntemlerinin tarihsel gelişmesinin bir sonucudur. Bir insanı ya da bir düşünceyi sırf kendisi için sevmeleri. Kanlı büyü törenlerinin işlevi kısmen gençleri yetişkinler arasına sokmak. Kadınlar da. Maddi üretim ve toplumsal örgütlenme gittikçe daha karmaşıklaşıp şeyleştikçe. bitki ve kabuklu deniz hayvanlan toplamaktır. gençler buna boyun eğeceklerdir. Ay'ın ne reklamı olduğunu sormasalar bile.126 AKIL TUTULMASI sürdürmekten başka amacı kalmamıştır. Elinin değdiği herşeyi. işbirliği ve bağımlılık biçimlerini gerektirmiş ve böylece bazı hukuki. er­ keklerden daha zayıf oldukları için. Aristoteles'in mesafeli teorik düşünme adını verdiği bu görece özerk düşünme biçimleri özel olarak felsefede gelişme imkânı buldu. Felsefenin amacı. sanatsal ve dinsel biçimlerin doğ­ masında da etkili olmuştu. kamp yerini seçme gibi konularda karar yetkisi gençlerden daha zayıf ama daha de­ neyli yaşlılara aittir. maddi ihtiyaçları ta­ rafından biçimlendirilmiştir. kısmen de rahiple­ rin ve yaşlıların gücüyle ilgili şiddetli bir inanç aşılamaktır.

Incil'de hayvanlar lehinde söylenmiş birkaç satır da. onu gerçekliğin sürekli değişen taleplerine karşılık vermeye zorlayan baskılarına karşı korun­ masızdır. Aziz Paul. Evet. Her zaman belli grupların ayrıcalığı olmuştur bu özgürlük. sadece bir sonraki anla ilgili pragmatik zekâ almıştır. bütün bütüne tasfiye edilmektedir ki. Ama çağımızda. İnsanı herşeyin efendisi olarak gören bu zihniyet. Spekülatif düşünce. bir bütün olarak Batı uygarlığına özgü olan o pragmatik tutumun bir türevinden başka bir şey değildir. Hayvan burada sadece trafiğe bir engel olarak görülmektedir. biçimlerdir. modern işadamı da bir man­ zaraya sigara afişlerinin yerleştirilmesine uygun bir yer gözüyle bak­ maktadır. ama insanların zihinleri aracılığıyla konuşma —o ayrıcalıklı grupların yanlış diliyle bile olsa konuşma— imkânları bütünüyle elinden alınmış olan doğa da şimdi sanki bizden öç almaktadır. Bu çelişik durumun izlerini çeşitli düşünce sistemlerinde bula­ biliriz. felsefi düşünce. İlk avcının bozkırda ve dağda gördüğü. düşünme özgürlüğü birtakım ideolojik amaçlara hizmet etmiş. hayvanlar karşısında insana bazı yükümlülükler getiren . Onun için de. varoluşlarını ve spekülasyonlara dalmalarına izin veren rahatlığı. bu süreç içinde doğa o ürkünç. Başka bir deyişle. Bugün kitleler böyle bir düşünceye dalma özgürlüğünün çok seyrek ortaya çıktığını bilmektedirler ve bu da hiç kuşkusuz bir iler­ lemedir. gözlerini sonsuzluğa çevirmiş olan derin dü­ şüncenin yerini. grup egemenliğine dayalı bir toplumda. ve bu gruplar da kendi ayrıcalıklarını bir insani erdem olarak mutlak­ laştıracak bir ideoloji oluşturmuşlardır hemen. Doğaya karşı modern duyarsızlık. hiç kuşkusuz. karanlık niteliğini yitirmiştir. Birkaç yıl önce gazetelerde yer alan bir haber dünyamızda hayvanlara ayrılan yeri çok iyi anlatmaktadır.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 127 Ekonomik açıdan. Platon ve Aristoteles'te ilk sözcülerini bulan aydınlar. anlaşılmaz. aydın. yorucu işler yapmak zorunda olmayanlara özgü bir lükstü. sadece iyi avlanma imkânlarıydı. düşünsel olarak uzak durmaya çalıştıkları egemenlik sistemine borçlu­ durlar. işte bu bir ilerleme değildir. kol emeği zorunluluğundan kurtulmuş olanları yüceltmeye yaramıştır. Tevrat'ın ilk bölüm­ leri kadar eskidir. bir ayrıcalık olmaktan çıkacağına. Bu haberde fillerin ve öteki vahşi hayvanların Afrika'ya uçak inişine engel olduğu bildirili­ yordu. Aquinolu Thomas ve Luther gibi en etkili dinsel düşünürler tarafından. gerçekte. ekonominin baskılarına. Değişen.

altta yatan felsefe. Edward Westermark. bir ışık de­ meti gibidir bu ilke: karanlığı delerek. hatta bir araç olduğu düşüncesi. bulanık çağrışımları olan bir terimdir bu. insanın en yüksek zihinsel yeteneği olan aklın yalnız araçlarla ilgili olduğu. Ruhsal açıdan. insanın insanı boyunduruk altına almasının da tarihidir. Bachofen ve Morgan’ın yazılarına da­ 6. 7. Christianity and Morals. New York 1939. pragmatik aklın yeni bir şey ol­ madığını göstermektir. fatihlerle tutsaklar arasındaki kopuşla belirlenen bir kast ayrıcalıkları çağında yatmaktadır. bu iki yanlı tarihi yansıtır..7 Nasyonal Sosyalizm hayvanları ko­ ruyan bir rejim olmasıyla övünüyordu. özel olarak da başka insanlara ve kendi dürtülerine karşı sürdürdüğü mücadelenin ilke­ si olarak egonun.y. Bu yasanın sürekli işlediğini görebiliriz. A. acı çekme hakkıdır. benlik kav­ ramının gelişimi. 389.g. Tarihsel kökenleri. adamlarına yürüyüş emri vermek ya da suçluyu ölüme mahkûm etmek için uzanmış kolunda dile gele­ nin de bu ego ilkesi olduğu düşünülebilir. Yöneticinin. komuta ve örgütlenmesi işlevleriyle ilgi­ li olduğu sezilmektedir. Batı dillerinin herhangi bir tarihsel anda ego terimiyle ne anlatmak istediklerini kesin olarak belirlemek çok güçtür. Ataerkil çağda egemen olduğu çok açıktır. Sadece insanın ruhu kurtarılabilir. Yine de. hayvanların tek hakkı. bugün her zamankinden daha net ifade edilmekte ve daha yaygın bir kabul görmektedir. Dünya bunun en yüce örneğini (adını saygıyla anıyorum) Golgotha'da görmüştü. Bu örnekleri vermemizin nedeni. .128 AKIL TUTULMASI hükümler olarak değil. İnsanın doğayı boyunduruk altına almak çabalarının tarihi. refahı ve mutluluğu için acı çeker ve ölürler. kafa emeği ile kol emeği arasındaki. s. 388. Pius. evet. Benliğin genel olarak doğaya. Ego. ama bunun tek amacı da birer doğal yaratık olarak görülen o "aşağı ırkları" daha da aşağılamaktı. egemenlik. insanın ahlaki eğitimiyle ilgili hükümler ola­ rak yorumlanmıştır. Egemenlik ilkesi. Roma'da hayvanlara karşı zulmün önlenmesiyle ilgili bir derne­ ğin kurulmasına izin vermemişti. gölgelerde gizlenmeyi yeğleyen inanç ve duygu hayaletlerini ürkütür. en çok. her şeyin feda edildiği bir put haline gelmiştir. Birkaç yıl önce bir İngiliz rahibi şöyle yazıyordu: "Bazı insanlar başkalarının hayatı. Hayvanlar niçin bu yasadan muaf olsun?"6 Papa IX. s. teolojiye göre insanın hiçbir hayvana karşı bir görevi olmamasından ötürü.

Descartes'ın ego kavramı gibi en idealleştirilmiş biçimleri bile baskıyla ilişkilidir. toplumsal piramidin tabanındaki şekil­ siz kitlede de ego ilkesinin varolduğu düşünülemez. lekelerini silememiştir. beyindeki alıcı-verici istasyonundan duyuların verdiği raporları derleyen ve vücudun çeşitli bölgelerine emirlerini gönderen ego adlı küçük bir ruh düşüncesiyle eğleniyordu. ego ilkesinin karanlık yeraltı tanrılarına tapıldığı anaerkil dönemde önemli bir rol oynamış olması pek mümkün görünmemek­ tedir. "De quelques formes primitives de classification". E. yöneticinin temsilcisi ol­ muştur. ilkellerdeki genel kavramların hiyerarşik düzeninin kabile örgütlenmesi ve kabilenin bi­ rey üzerindeki egemenliğini yansıttığını göstermiştir. pramidin altındakiler. Antik çağın kölelerinde. Paris. Başlangıçta kaba güce dayalı olan egemenlik ilkesi. öz-disiplini ve egosu daha önce gelişmiş olan efendilerini yüceltmiş (sublimate). dışardaki efendinin yerini aldı. ego da yaşantıları kategorilerle ya da türlerle sınıflandırmakta ve bire­ yin hayatını planlamaktadır. s. yani içselleştirmişlerdir. düzenliliği hatta standartlaşmayı zorla ger­ çekleştirmişlerdir.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 129 yanırsak. Bu açıdan. önder ve seçkinlerin. egonun gelişme­ sinin tarihi olarak da yazılabilir: bu tarih içinde. Descartes'ın. Her öznenin içindeki ego. 66. vu. . ıv. Bütün mantıksal düzenin. ne kadar ilkel de olsa üre­ tim sürecinde sürekliliği. Yöneticiler. günlük hayatın çeşitli ilişkileri arasında bir mantıksal bağıntı ve tu­ tarlılık sağladıkları söylenebilir. Gassendi Descartes'ın Metafizik Felsefe Üstüne Düşünceler'iyle ilgili eleştirile­ rinde. 269. 1904. Batı uygarlığının tarihi.Durkheim. Fransız sosyolojisi8. 1903. Nasıl yönetici adamlarını piyade ve atlı sınıflarına ayırırsa. kavramların önceliğe ve sonralığa. astlığa ve üstlüğe göre sı­ ralanmasının ve her birinin kendine ait alanının belirlenmesinin top­ lumsal ilişkileri ve işbölümünü yansıttığını ortaya koymuştur. Oeuvres de Descartes. Ego kavramı hiçbir zaman toplumsal tahakküm sisteminden kaynaklanışının izlerini. doğanın içinde yer almayan ama onu etkileyebilecek kadar da yakın olan bu egoya bir yer bulma çabalarını izlemek yararlı 8. Çeşitli insanların çok farklı yaşantıları arasında bir bağ kuran da egodur. Bkz. 9. L'Année so­ ciologique. Emirlerin verilmesinde insanın iç sesi. beyindeki gizli odasından arcem in cerebro tenens9 — ya da psi­ kologların deyimiyle. zamanla daha ruhsal bir nitelik kazandı.

Gerçekte. Egonun amaçlarını. yani içimizdeki doğaya egemen ol­ maktır. Egonun. En önemli çabası ve kaygısı. doğa kavramını —ve son ker­ tede. ego kavramını bulandırmak olur. yaşantının her türlü içeriğini— aşkın olduğu düşünülen bir ego içinde eriterek söz konusu ikiciliği aşmaya çalıştılar. kendine yeterli. doğaya ege­ men olandır. Rasyonalizmin sonraki tem­ silcileri ve ardından da öznel idealizm. Egonun ilk çabası. insan türünün doğa üzerindeki egemenliğini andıran bir durum bulmak mümkün değildir. ego ile doğa arasındaki ilişki bir diktatörlük ilişkisidir. mutluluk ya da yaşantı düşünceleri gibi bulanık mutlaklar ta­ rafından gölgelenmektedir. Fichte'nin. Ama bu eğilim geliştiği ve radikalleştiği ölçüde. Fichte'nin öznelciaşkıncılığın uç noktasındaki felsefesiydi. Descartes'ın egonun kendi içindeki töz teorisinin daha eski daha safdil ve o yüzden de daha uzlaştırıcı ikici­ liğinin etkisi de arttı. sonsuz bir varolma ısrarının dışında herhangi bir şeyle tanımlamak. aldırışsız. Fichte'ye sanıldığından çok daha yakın olan modern ideoloji bu tür metafi­ zik temellerle bağını koparmıştır ve mutlak efendi olan bir soyut ego ile içsel anlamı boşaltmış bir doğa arasındaki karşıtlık da ilerleme. Doğa. Ego. mazbut ve sağlıklı duygulara karşı anlayışlıdır ama ke­ dere.130 AKIL TUTULMASI olur. tüm evren egonun aleti durumundadır. ego ve doğa ikiciliği. Havyanların iştihaları kendi fiziksel varoluşlarının zorunluluklarıyla sınırlıydı. onun geleneksel Katolisizmi'yle bir ölçüde yumuşatılmıştı. doğrudan doğruya kendi doğasının değil. dünyanın tek var­ lık nedenini bağımsız aşkın benliğe bir etkinlik alanı sunmak olarak gören ilk felsefesinde. Ego. başarı. üzüntüye yol açabilecek herşeye karşı da katıdır. Bu sert ve yalın mercinin çalışma tarzının en iyi örneği matematiktir. Descartes'ın felsefesinde. İnsanın ölçüsüz emperyalizmi hiçbir sınır tanımamaktadır artık. tutkulara. sınırsız bir etkinlik dışında hiçbir tözü ya da an­ lamı olmamasına karşın. Yine de bugün doğa her zamankinden çok insanın bir aleti olarak görülmektedir. akıl tarafından konulmuş bir amacı ve dolayısıy­ la hiçbir sınırı olmayan mutlak sömürünün nesnesidir. insanın gücünü iki sonsuz (mikrokozm ve evren) yönünde genişletmede gösterdiği açgözlülük. el­ mas gibi keskin ve berrak. Doğa tarihinde başka hayvan türlerinin en yüksek organik gelişme biçimini temsil ettikleri dönemlerde. duyguların yargıları etkilemesini önlemektir. toplumsal yapının . Bunun en çarpıcı örneği.

insanların zihninde de uygarlığa ve onun bireyin içindeki temsilcisi olan egoya karşı bilinçli ya da bilinçsiz bir öfke de büyümeye başlar. İnsanlığın doğaya bakış biçimleri. Babanın gücü çocuğa çok büyük. çocuğun karşısına çıkan uygarlığı temsil eder. tertipli olma ve kulaklarının arkasını yıkama gibi buyruklarına uyarken çektiği sıkıntıları hatırlaması hemen hemen imkânsızdır. sözcüğün tam an­ lamıyla doğaüstü bir güçtür bu. siyasal ve felsefi belirişleri nelerdir? Bu çatışmadan "doğaya dönüş"le. eski dok­ trinlerin canlandırılması ya da yeni mitlerin yaratılmasıyla kaçınmak mümkün müdür? Her insan. Ama bir yetişkinin bu çocukluk acılarını. aldırışsız bir ruhsal kuvvet. babasının ve öteki baba modellerinin kendisine sunduğu ilkeleri içeren bir süperego sahibi olması istenir. doğuştan başlayarak. boğucu görünür. Rasyonellik büyük tantanalarla öne sürüldüğü ve savunulduğu ölçüde. başkaldırısının psikolojik. becerikli olması. Nasıl emperyalist ulusların dünyaya saldırıları sözde ulusal karakterlerle değil de kendi iç mücadeleleriyle açıklanmak zorundaysa. başkalarını taklit et­ meme. Dürtülerinin dolaysız basıncına karşı direnmesi istenir ondan. kısaca. insanların ekonomik ve siyasal ilişkiler içinde birbir­ lerine bakış tarzını da belirlemiştir. Toplumun ego aracılığıyla gerçekleştirdiği arzuların bastırıl­ ması. Doğa insanın içinde ve dışında karşılaştığı baskının her evresinde nasıl tepki gösterir bu çatışmaya. Freud'un terminoloji­ siyle. Bu talepler. Babanın yönetimi. Çocuk bütün bu taleplerin . Bu algılama biçimi. İnsan türünün açgözlülüğü ve bunun sonucu olan pra­ tik davranışlar kadar. insanlar arası ilişkilerle açıklanmalıdır. büyüklerin dil çıkarmama. eninde sonunda. kendisiyle çevreyi bir­ birinden ayırdetmesi. birey için de daha akıldışı bir du­ rum haline gelir. uygarlığın baskıcı yüzüyle tanışır. doğayı sadece etkin bir sömürü açısından gören bilimsel zihniyetin kategorileri ve yöntemlerinin anahtarı da insanlar arasında hem savaşta hem de barışta sürüp giden bu çatışmadadır. doğadan. böylece süreci başlatabilecek olan son nesnel amacı da ortadan kaldırır. Çocuk bu kuvvete boyun eğerken acı çeker. insan türünün kendi dışında saydığı herşeye karşı totaliter saldırısı da insanın doğuştan gelen özellikleriyle değil. doğanın etkilerinden bağımsız akıldır: amansız. sadece toplum açısından değil.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 131 sonucudur. insanların zihnindeki insan imgesine de yansır ve onu belirler.

Anne bir hemşireye dönüşmekte. bu durum eskiden toplumsal hayatta bağlayıcı gücü olan belirli etkilerden yoksun bırakmaktadır bireyi. Kurallara karşı çıkan genç kız. büyüklerinden gördüğü sevgiyi yitirmemek için boyun eğer. Uygarlıktan nefret edilmesi. çözülür. cezalandırılmamak için. Ama bu boyun eğişe bağlı olan tatsız duygu sürüp gider ve çocukta babaya karşı derin bir düşmanlık gelişir. İlk gençliğinin başlangıcındaki çocuk. Psikanalize dayalı çeşitli aydınlanma biçimleri bazı kentsel gruplara ruh sağlığı açısından çok yararlı olmuştur. sadece kişisel psikolojik sıkıntıların akıldışı bir biçimde dünyaya çevrilmesi değildir (bazı psikanaliz okul­ larında savunulduğu gibi). Azarlanmamak. tartışmanın ve dolayısıyla düşünmenin aldığı yer de azalır. cinsel istek­ lerini toplumun gerekleri doğrultusunda yüceltmesi karşılığında vaat edilen maddi güvenliği elde edememiştir. cinsel iliş­ kileri artan ölçüde toplumsal denetime tabi kılmaktadır. bu da bir noktada uygarlığın kendi­ sine karşı bir kızgınlığa dönüşür. sıcaklığı ve dikkati giderek bir tekniğin parçası haline gelmektedir. öte . sadece vururlar. günah işlediği. çocuğun gelişmesinde belirleyici olan annenin çocuğa karşı daha rasyonel ve bilinçli bir tutum almasıdır. ama bu yararın önemli bir yönü. Buna. ken­ disinden içgüdüsel dürtülerinden fedakârlık yapması istendiği halde buna karşılık hiçbir tazminat almadığını görür. Anneliği bir bilim durumuna getirmekle toplumun kazanacağı çok şey vardır ama. Böyle gruplar ikna etmeye çalışmazlar. Sanayi toplumu. küçük erotik aşırılıklara. çocuğun psikolojik dün­ yasında konuşmanın. annenin tutu­ munda biçimsel rasyonelliğe geçişin yol açtığı değişimi de eklememiz gereklidir. evliliği kutsal bir törene dönüştürerek ve eğlencelere. Kilise. Günümüzde evlilik gittikçe bir toplumsal vize haline gel­ mekte. örneğin oyun yerindeki ya da okuldaki öteki çocuklarsa. bu süreç daha da sert ve çarpıcı bir görünüm alabilir. örneğin.132 AKIL TUTULMASI gerisinde yatan amacı anlamaz. ya da süperego. toplumun onayım almış güvence ödülü. Kadınlar için de bir vizedir evlilik: ciddi çabalar sonucunda elde edilecek bir ödül. çocuğun doğrudan doğruya kolektif güçlerle yüzyüze kaldığı bir evreye geçtikçe. Sanayi toplumu. Böylece vicdan. tüzüğü kadınlar tarafından hazırlanmış bir erkekler kulübünün üyelik ödentisine dönüşmektedir. Eğer çocuğun boyun eğdiği bir kişi değil de bir grupsa. hatta fahişelere göz yumarak doğa ile uygarlık arasında bir köprü ku­ ruyordu.

çocukluğunun hayal dünyasında babasının tem­ sil ettiği şeyi. bunların nerdeyse özdeş olduklarını belli belirsiz de olsa görmesi. gerçekleştirme tutkusuyla yenecektir. sorun sadece bireylerin gelişimi içinde kalınarak kavranamaz.* Bu­ nun sonucunda. tahakküm ve doğa arasındaki sıkı ilişkiyi. içgüdüsel hayatın bütün dalları ticari kültürün ruhuna teslim olmaktadır. Direnen birey. Ona öğreti­ len idealler ve bunların kendisinde uyandırdığı özlemlerle boyun eğmek zorunda olduğu gerçeklik ilkesi arasındaki uzaklığı sezmektedir. Bu keşif.) . yani doğruluğu. doğadan uzaklık ve sonsuz üstünlük hava­ larının ardında sadece daha güçlünün ya da daha kurnazın egemenliğinin yatmakta oluşuna karşı isyan etmektedir. çünkü psikolojik karmaşalar. Çocuk­ luktan gençliğe geçmekte olan bireyi koyu bir umutsuzluğa iten. tüm insan türünün tarihi içinde ele alınmalıdır. toptan yalnızlığı göze almak zorundadır. kendi hayatında. bir ölçüde. Güçlü kuramların gözetimi altındadır ve reklam ajanslığını eğlence sanayisi üstlenmiştir. çatışmanın merkezi. bireyin dış dünyanın nesnelliğini ve direncini tanıması. Bu daha yüksek düzeyde.n. aptal sayıl­ maktadır. dünyanın kendi düşlemlerinden bağımsız olduğunu öğrenerek kendini ona uydurması.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 133 dünyadaki mutluluk imkânını yitirdiği için değil. tanrısallık. Çatışmalardan oluşmuş bir hayat olacaktır onunki. Uygarlığın bugünkü aşama­ sında bu ilkel süreçler yeniden yaşanmaktadır. içgüdüsel feragatin amacı olan ideallerdir. Evlilik. artık sadece toplumsal aygıt içinde kullanışlı bir uyum sağlama aracı olarak görülmektedir. sezmesidir. Trajik değil. Toplum müthiş bir gayretkeşlik içinde küçük fuhuş çeteleriyle. uygarlaşma sürecinde yatmaktadır. benlik. hem teoride hem de pratikte. (ç. doğruluğun gerekleriyle varo­ luşun akıldışı niteliğini uzlaştırmaya yönelik her türlü pragmatik çabaya karşı çıkacaktır. olabilecek en çok doğruyu dile getirmeye çalışacaktır. onu yapan bireyin karakterinde iki şeye yol açabilir: diren­ me ya da boyun eğme. Geçerli ölçülere uyarak doğruluktan fedakârlık yapmaktansa. Onu kendi iç çelişki ve güçlüklerini topluma yansıtmaya iten akıldışı düşmanlık duygusunu. uygarlık tarihinin ilkel evrelerinin yeniden (bireysel düzeyde) yaşanmasıdır. aşkı tica­ rileştiren fuhuş merkezleriyle mücadele ededursun. akıl. elindeki fırsatları değerlendirmediği için suçlanmaktadır bugün. Bu eğilimin doğurduğu doyumsuzluk ve sıkıntıların en derin kökleri. * Gerçeklik ilkesi: Freud'da.

ideal­ lerle gerçekler arasındaki çatışmayı açığa çıkarmaktan çekinmez. Modern ekonomik hayatın bir sonucu olarak ana-babaların eğitici . Sür­ dürdüğü eleştiri de. boyun eğiş. uygarlığın çeşitli taleplerine karşı olan bazı dürtüler bu in­ sanların içinde bir tür yeraltı faaliyetini sürdürür. toplumsal ya da bireysel koşullara bağlı olarak. temsil ettiklerini ileri sürdükleri ideallerle karşılaştırmak yoluyla kazanılmış bir bilinçtir bu. Gerçekliği hep doğrulukla karşılaştırmaktan. ana-babasını. Tam tersine. çoğunluğun seçmek zorunda kaldığı yoldur. güçlünün egemenliğini ebedi kural olarak kabul etmeye zorlarlar ken­ dilerini. En azından. uygarlıkla idealin özdeşliğini gizlice kabul ederler. gerek dışardaki gerekse içlerindeki doğayı bastırmaya ve değersizleştirmeye ve kendilerini onun daha güçlü ra­ kipleri ya da vekilleriyle: ırkla. ya işgüzar bir uyumlulukta ya da suç eğiliminde gösterir kendini. İnsanların çoğunluğu kendi sıkıntılarından ötürü toplumu suçlama hu­ yundan hiçbir zaman vazgeçmezlerse de. Bu insanlar.134 AKIL TUTULMASI Bu genç insan tipi —eğer bir tip denebilirse buna— kendisine öğreti­ lenleri ciddiye alır. vatanla. Bunun yerine. Bu isyan. dış otoritelere ve gerçeklik denilen şeyin putlaştırılmasına karşı çıkabilecek kadar başarılı bir içselleştirme süreci geçirmiştir. bütün bu sözcüklerin anlamı birdir: saygı duyulması ve boyun eğil­ mesi gereken karşı konulmaz gerçeklik. uysal. uyumluluğun başka bir biçimidir sadece. ancak bu çatışmayı aşmış olan insanın direnmesi mümkündür. baba imgesine sadık kalır. boyun eğerler ona: ne kadar omuz sükseler de akılla tahakkümün. gerçek ana-babasına karşı bastırılmış bir isyan düzeyinde sabitleşmiş olduğu söylenebilir. Bütün hayatları. Uygarlıkla rasyonel bir biçimde uzlaşmazlar hiçbir za­ man. boyun eğmiş bireyin bilinçdışının. Bununla birlikte kendi doğal dürtüleri. çocukken taşıdığı pozitif inancın negatif bir tekrarıdır. Öteki yol. gerçekliğe karşı çıkamayacak kadar zayıf olanların onunla özdeşleşerek kendilerini silmekten başka çareleri yoktur. gerçek­ liğin "doğru olmadığını" bilmesidir. hem teorik hem pratik olarak. Onlar için. liderle. kliklerle ve gelenek­ lerle özdeşleştirmeye yönelik sürekli bir çabadan ibarettir. Aldığı tavrın asıl nedeni. Psikanaliz terimle­ riyle. Ama bir insanın dünyaya direnci sadece ana-babasıyla çözülmeden kalan çatışmalarından çıkarılamaz. Bilgili şiniklik. Direnen insan kendi süperego'suna ve bir anlamda da.

toprağı daha iyi işlemek olduğunu öğrenmek zorundaysa. doğal sayılan bütün özelliklerinin. geriye. kısaca. uygarlığın evrensel . Kendini uyarlamak demek. son dönemde önemli bir rol oynamış bazı kitle psikolojisi olgularını iyi anlayabilmek için. Çocukluğun ancak daha sonraki evrelerinde bu bilinçsiz öykünmenin yerini bilinçli öykünme ve akılcı öğrenme yöntemi alır. kendilerine yol açan çevre koşullan ortadan kalktıktan sonra da sürüp gitmesinin nedeni bu­ dur. mimetik geleneğe bağlı olan atavistik (atalardan kalan. modern toplumun çocuğu da mimetik tepkileri­ ni denetim altına alarak belirli bir hedefe yöneltmeyi öğrenmek zorun­ dadır. tepki biçimlerini. hesap makinesi törensel dansın yerini alır. çocuğun mimetik dürtülerinin. konuş­ ma ve tartışma biçimini bu yetenekle kazanır. kendi duyguları da dahil her şeyi ve herkesi taklit etme isteğinin.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 135 işlevlerinin okula ve toplumsal gruplara devredilmesi ve bunun sonu­ cunda ana-babaların rollerinin de değişmesi. İnsanın kendini böyle bilinçli olarak (refleks davranışı olarak değil) çevreye benzetmesi. Başarılı bir Yahudi işadamının tepkileri ve jestleri. çocuğun öğrenme yol­ larından biri olduğunu söylemektedirler. Bir insan kendi özel gülme tarzını. Modern yazarlar. insanın doğuştan gelen mimesis yeteneğiyle başlar. bireyin daha sonra­ ki karakterini. Bireysel eğitim kadar. çünkü bir insanın dav­ ranış tarzı. Irk denilen insan gruplarının jestleri­ nin. Bilimin ilerlemesi bu değişmenin teorik anlatımıdır: formül imgenin. ses tonlarının. Nasıl ilkel topluluklar daha iyi ürün almanın yolunun büyü değil. akılcı eğitimden çok. belirli bir psikolojik özelliğin dikkatle incelenmesi gerekir. Bugünün bunalımında mimesis sorunu özel bir ivedilik kazanmış­ tır. bir bütün olarak kültürel ilerleme de büyük ölçüde. ama onu aşmak ve dönüştürmek zorundadır. egemen toplumsal eğilim­ lere karşı bireysel direnişin yok oluşunun en önemli nedenlerinden bi­ ridir. yürüme biçimleri­ nin. geçmişe giden) kalıntıların ürünüdür. varlığını sürdürmek için insanın kendini nesneler dünyasına benzetmesi demektir. Bununla birlikte. genel davranış kalıplarını belirleyen o ilk bilinçsiz-bireysel gelişme evresinde önemlidir bu. Tüm vücut bir mimetik anlatım organıdır. Çeşitli mimesis biçimlerinin yerini bilinçli uyarlanma ve sonra da egemenlik alır. duyarlılık tür ve derecelerinin. atalarının sü­ rekli yaşadığı kaygı ve korkuyu yansıtır bazen. özellikle. mimetik tavırların bi­ linçli davranışlara dönüşmesi demektir. Uygarlık.

Cadıların. Başka bir deyiş­ le. Almanya'daki Bibelforscher gibi dinsel tarikat­ lar ve benzeri çizgi dışı akımlar almıştır. impara­ torun siyasal ve toplumsal programının doğal dürtülerine getirdiği acımasız kısıtlamaya dinin tesellisi olmadan katlanamamaktadırlar. ebedi ruh ve kişisel yücelme gibi mesihçi doktrinlerle sağlıyorlardı. onun daha geri ve çarpık biçimlerine. kitlelerin mutlak inançları büyük ölçüde siyaset alanına aktardılar. Baskıya gösterdikleri tepki. kör teslimiyetin kavrayış ve umuda dönüştürülmesine anlam verme çabalarıydı. imparatorun o çok sözü edilen toplumsal reform­ larından da umutlarını kesmişlerdir. Almanya'da Nasyonal Sosyalistler'in mitingine katılmış olan­ . mimetik dürtü gerçekten aşılmış olmaz. Napolyon'un Katolikliği yeniden güçlendirmeye çalışmasının da açıkça gösterdiği gibi. baskı or­ ganıyla kolayca özdeşleşirler. nefret ve iğrenme içinde teslim olurlar tabu dürtülere. görünen o ki modern çağın milliyetçiliği kitlelere dinin vermiş olduğu o sarsılmaz inancı vereme­ mektedir. Sonra bu istek de onu doğuran sistemi sürdürmek için kul­ lanılır. Ancak. Bunu. beklemeye geçer. aklın sunabileceği bütün mutluluk umudu varolanı korumak.136 AKIL TUTULMASI bir ilkesidir. dini dokunulmaz ama etkisiz. Avrupa'nın felsefe okulları bu dinsel mirası eleştirel mantık yoluyla geliştirmeye çalıştılar. tarafsız bir kapalı alana çeviren duvarları yıkarak bu düşünceleri canlı tuttular. Yahudilik ve Hıristiyanlık. Hatta sadece onun hizmetindeyken doyur­ ma imkânı bulurlar inatçı mimetik dürtülerini. dışa vurum ihtiyaçla­ rını. bu dürtü. Bu açıdan. Boyunduruk altındaki kitleler. skatükonun dışındaki bütün kurallar. Mimesis dürtüsünün yadsınmasının karşılığında insanın gizilgüçlerinin gerçekleşeceği umudu da ortadan kalkınca. her an pat­ lamaya hazır bir yıkıcı güç halinde. Fransızlar vatanları ve imparatorları için ölmeyi hep göze almışlardır ama. modern insan ortaçağ insanından sadece seçtiği kur­ banlarla ayrılır. büyücülerin ve kâfirlerin yerini siyasal azınlıklar ve yasaklılar. kitleler. bu ilkel dürtülerin denetim altına alın­ masına. ve Yahudiler bugün de eksik değildir. İn­ sanlar hep geri dönerler ona. bütün yönler silinince. hatta baskısını daha da artırmak olunca. Modem Rusya için de benzer şeyler söylenebilir. negatif ya da tanrıta­ nımaz okullar bile. Felsefenin mirasçıları olan büyük devrimler. Por­ nografiyi yasaklayan mazbut sansürcüler gibi. taklittir: karşı konulmaz bir ezme isteği.

s. Hugo'ya göre. derin an­ tropolojik yakınlığı L'homme qui rit ("Gülen Adam") adlı kitabında çok iyi betimler.10 Anti-entelektüalizmin bu entelektüelce tezgâhlanışı. günümüzün bir edebi eğilimini de temsil et­ mektedir. neşeyi. şenlik.11 Ne var ki. taklit edildiği oyunlar oldu­ ğunu bilirler. Bu gösterilerin amacının düşman ırkı. Max Eastman. Victor Hugo. toplumsal ola­ rak bastırılmış dürtülerin dışa vurulduğu. yazarların ileri sürdüğü gibi. . konuşmacılara ve dinleyenlere asıl haz veren şeyin. Charles Beard'ın Eastman'ın görüşlerini onaylamasından da anlaşılabileceği gibi. toplumsal psikoloji üzerine kusursuz bir derstir.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 137 lar. bu eğilim . gülme isteği duymamızdır. Böyle mitingler­ den birinin doruğu. New York 1942. Şu yaşadığımız "sevinçten doğan kuvvet" günlerinde. hâlâ bağımsız düşün­ meye çalışan tuhaf kişidir. 1938. Yok edilmek istenen insanların taklidi yapılıyordu. Bizde gülme. onların mimetik dürtülerine özenme küstahlığını gösteren düşman ırkı alaya almak ve aşağılamak olması. Bu tür laflar yürürlükteki istibdatın simgeleriydi. işkence ve ölüm tehlikesini göze almak demekti. şiddetli kızgınlık ve taklit arasındaki. The American Spirit. Max Horkheimer. çünkü yasaklanmış bir doğal dürtü ceza korkusu olmadan anlatım imkânı buluyordu böylece. Emerson'un yapıtlarının ilk cildini 10. s. gülme her zaman bir kıyıcılık öğesi içerir ve kalabalıkların gülüşü de deliliğin şenliğidir. in­ sanların böyle şeyler ("mutlak") söylediğini işittiğimizde. gülünen şey. alman bu hazzı azaltmamaktadır. ulusal ruhun bir özelliği değildir. konuşmacının bir Yahudiyi taklit ettiği andı. Tarihte kuşkuculuğun değişen işlevleri konusunda bkz. Mutlak kavramın­ dan söz ederken şöyle demektedir: "Önemli erdemlerimizden biri. VII. alay edilen. Oysa yirminci yüzyılda. onlarla alay etmek. özgürleş­ tirici bir etkisi olan gözüpek ve kışkırtıcı bir hava vardı. uyumlu çoğunluk değil." On sekizinci yüzyılda felsefenin iri laflara gülüşünde. Almanya'da 'mutlak'ın oynadığı rolü oy­ nar. 664. 11. Gösteriyi seyreden kala­ balık da kahkahadan kırılmaktaydı. Hugo bu bölüme "İnsan Fırtınaları Deniz Fırtınalarından Daha Habis­ tir" başlığını uygun görmüştür. yukarıdaki Lordlar'ı çok geride bırakan bazı yazarlar da vardır. İngiliz Lordlar Kamarası'nda kahkahanın doğruluğa üstün geldiği sahne. "Mongaigne und die Funktion der Skepsis". gürültülü kahkahayı bir ilke olarak savunmaktadır. Zeitschrift für Sozialforschung. 1.

Bu kitlelerin kusuru olarak görülemez sadece: insanlığın çoğunluğu için uygarlık. Değişmez hedefle­ ri. Mimetik dürtünün düşmanca kullanılışı. Emerson'un bütün yapıtla­ rında belirleyici bir düşünce olarak kalmıştır. eski ideallerinin savunulmasında o gönüllü avukatlarının pek azına güvenebilecektir. İmha edilmesini istediği Yahudi satıcının bir karikatürüydü. İnsanlığın teknokratik başarılarının bedeli olan sakatlanmalardan yöneticiler bile kaçınamamaktadır. Mutlak'ı kavrarız. ilk kez varoluruz".y. Nitekim. yine doğayı ezecek olan baskı güçlerine katıl­ masını sağlamaktır. çünkü bu tür sözler 12. Goebbels'i düşünelim. öğretmenleri ya da uygarlaştırıcı bir başka kurum tarafından cezalandırılan ya da engellenen yaramaz çocuk­ lar gibi davranırlar. Çoğu zaman. mutlak ile koşullu ya da göreli arasındaki ayrımı da anlarız. Haysiyetlerine ya da gizilgüçlerine seslendiğinizde sizden kuşkulanacaklardır ve bunda da haklıdırlar. insanların çok büyük bir çoğunluğunun "kişiliği" yoktur.138 AKIL TUTULMASI açtığımızda. bir bunalım anında. doğayı kışkırtarak. bastırılmış dürtüleri canlandıran oyunlar oynamakla uygarlığa meydan okuyarak doğanın başkaldırısını destekler gibi gözükmeleridir. kötü amatör aktörler olduğu söylenir bu adamların. 12 Bu tema. Ama bu karşı çıkış hiç de sahici ya da saf değildir. normal olarak aileleri. Eastman'ın " 'Mutlak’ın müdahalesi" olarak göreceği bir bölümle karşılaşırız: "Adalete ve Doğruluğa bakarken. son yaşadığımız olayların da gösterdiği gibi.g. Modern dema­ goglar. Bu adamlar soy­ tarılıklarının asıl amacını hiçbir zaman unutmazlar. kültür. . büyüyerek bir yetişkin haline gelme baskısı anlamına gelmiştir ve hâlâ yoksulluk anlamına gelmektedir. s. A. Batı uygarlığının ezilen kitleler üzerinde hiçbir zaman güçlü bir et­ kisi olmamıştır. 57. Denebilirse.. Bir seyirci kitlesi üzerinde yaptıkları etkinin bir nedeni. Belli başlı dinsel ve felsefi sistemlerin yaptığı gibi doğruluk ile gerçekliği ayırdedebilen her insana karşılık. Başka bir deyişle. çağdaş demagogların bazı özelliklerini de anlamamızı sağlar. Mussolini insana bir taşralı aktrisi ya da bir operet çavuşunu anımsatıyordu. Hitler’in soytarılıklarıysa tümüyle Charlie Chaplin'in ilk güldürü film­ lerindeki güçlü adam karikatürlerinden alınmış gibiydi. mimetik ve diğer atavistik dürtülerine geri dönme eğilimini hiçbir zaman tam olarak yenememiş binlerce insan vardır. dış görünüşüyle.

dıştaki doğayla savaşırlar. Kitlelerin bir bölümü. dinleyici kitlelerin bilinçdışına sesleniyordu. Hitler. Kendi içlerindeki doğa yerine. bastırılmış doğaya konulan yasağın kaldırıl­ masını sağlayacak bir iktidar kuracağını söylerken. Rasyonel ikna yöntemleri hiçbir zaman bu kadar etkili olamaz. yıkıcı bilinçdışı güçleri uyararak demokratik hayat tarzından ödün vermeye kalkışma­ dığı sürece. Ama bu haklı kuşkuculuğun yanı başında çok köklü bir eğilim daha vardır: kendi "içsel doğalarına" düşmanca ve gaddarca davranma eğili­ mi. Bu bi­ reyler. bir yandan da kendilerini uygarlığın koruyucuları olarak görmenin doyumunu yaşar. çünkü ancak yüzeysel olarak uygarlaşmış bir top­ luluğun ilkel dürtülerine ulaşamaz. vatandaşlarındaki en şiddetli askeri dürtüleri daha kolay harekete geçirebilirdi. totaliter propagandayı taklit edemez. demokratik tezlerin totaliter yöntemlerle hesaplaşmaya giriştik­ leri anda ortaya çıkan trajik güçsüzlüğünü de açıklamaktadır. Kendi evinde iktidarsız olan süperego. bu fırsattan yararlanarak resmi toplumsal ego ile özdeşleşmek ve kişisel egonun gerçekleştiremediği şeyi —doğanın zapturapt altına alınması. Bu tür durumlarda. ardında gerçek bir iktidar olduğuna inan­ dığı sürece anayasaya ve demokratik hayat tarzına saygılıydı. Saldırganlıkları iç çatışmalarını ortadan kaldırmadığı ve her za­ man saldırabilecekleri başka insanlar olacağı için de bu bastırma rutini . Bu. toplumda bir cellada dönüşür. Demokrasi de. "insandan daha aşağı bir tür ve dolayısıyla sadece doğa" anlamını kazanır. ideallerle ve siyasal çıkarlarla ilgili bir mesele olarak değil de iki ırkın çatışması olarak sunmuş olsaydı. Eğer demokratik ülkelerin propagandası. Cumhuriyet’in idealleri ve ilkeleri daha büyük bir kuvveti temsil eden ekono­ mik güçlerin çıkarlarıyla çatışmaya girdiği anda totaliter ajitatörler ağır basmaya başladı. daha ön­ ce köle olan despotların aşırılıkları kadar hastalıklı ve korkunç olabil­ mektedir. Gerçekten saygı duydukları ve özendikleri tek şey iktidardır. Kitlelerin başıboş eylemleri. "başka ırk" terimi. son dünya çatışmasını. bir yandan bastırılmış dürtülerini serbest bırakırken.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 139 onları boyunduruk altında tutmakta kullanılan kalıplara dönüşmüştür. zalim efendilerinin kendilerini boyunduruk altına alışı gibi onu boyunduruk altına alma eğilimi. Ama bunun bir tehlikesi de vardır: harekete geçirilen dürtüler sonuçta Batı uygarlığını yok edebilir. Örneğin Weimar Cumhuriyeti'nde halk. içgüdülere egemen olunması— böylece şiddet yoluyla gerçekleştirmek ister.

Nazi sisteminin etkisiyle bireysel­ liğin kabuğu çatladı ve geçmişte Spengler'in "yeni kaba insan" dediği . Aynı şekilde. Naziler'le sınai ve askeri destek­ çileri hareketlerini başlattıklarında. esnaf. "doğal" isyan da belli bir anda yukarıdan emirle başlatılan ya da durdu­ rulan Nazi programlarından daha kendiliğinden değildi. Sadece özgül psikolojik "doğaları" tasfiye edilmekle kalmadı. Kıssadan hisse: egonun yüceltilmesi ve varlığın başlı başına bir amaç olarak savunulması ilkesinin varacağı yer. Ama bugün gerici amaçlar. "ilerleme" ile gerçekleştirilmektedir. rasyonellik şimdi doğanın isyankâr gizilgüçlerini kendi siste­ mine bütünleştirerek doğayı sömürmektedir. Bastırılmış doğanın temsilcileri. rasyonel düzen içine sokulmaları sürecinde maddi çıkarları da zarar gördü. Böyle bir başkaldırı. kitlesel üretim tekniklerinin çökerttiği geri tabakalara başvurdular. Bu grupların ey­ lemli desteği olmasaydı. ne kadar "doğal" olursa olsun. Ve bu dürtüleri tatmin etme çabaları. bireyin kesin güvensizliği. Egemen klik bu vahşetin tek sorumlusu olmasa da (çünkü nüfusun büyük bölümü. yadsınmalarıyla sonuçlandı. Bunun için. Bastırılmış doğal dürtüler Nazi rasyonelliğinin emrine girdi. her zaman bir geri­ leme öğesi taşıdığı için. Naziler'e koşan küçük üreticiler ve tüccarlar bağımsızlığın son kırıntılarını da yitirdi ve rejimin memurları haline geldiler. hayat standartlan düştü. Naziler iktidara gelemezdi. başından beri gerici amaçlara uygun bir araç­ tır. sınai gelişmenin mahkûm ettiği. bu azgınlık. maddi çıkarları kendilerininkiyle özdeş olmayan kitleleri hareketlerine katmak zorundaydılar. ev kadınları ve küçük imalatçılar arasında bulunabilirdi. toptan yadsınmasıdır.140 AKIL TUTULMASI durmadan tekrarlanır. Alman halkının engellenmiş arzularını kullanıyordu. doğrudan katılmadığı durumlarda bile açıkça onaylamıştı bu olayları). araçsallaşmış aklın kurbanları burada: köylüler. kurumsal hukuka başkaldırı da kanunsuzluğa ve egemen güç­ lerin emrindeki kaba kuvvetin gemi azıya almasına yol açtı. Nasyonal Sosyalizmle doğanın başkaldırısı arasındaki ilişki oldukça karmaşıktı. Bu yüzden. Modem faşizmde rasyonellik artık sadece doğanın bastırılmasıyla yetinemeyecek bir noktaya ulaş­ mıştır. bir anlamda. son derece rasyonel bir pla­ na göre başlatılıyor ve yönlendiriliyordu. "sahici" olsa bile. Naziler. Ve böylece toptan yıkıma doğru gider. zanaatkârlar. Nazizm'de doğanın uygarlığa başkaldırısının sadece bir ideolojik görünüş olmadığı açıktır. sıkı örgütlenme ve acımasız rasyonalizasyonla.

Gerçekten de. Ne var ki. Tarih boyunca doğanın bütün sözde isyanlarının encamı böyledir işte. faşizmi. Ama doğa üzerinde fiili egemenlik kurma eğilimi aynı ölçüde güçlüdür ve bu yüzden Amerikan düşüncesinin yapısı da doğaya egemen olunmasıyla doğanın isyanı arasındaki o çok yakın ve ölümcül ilişkiyi sergilemek­ tedir. çünkü bu ülkede doğayı ruhun bir ürünü olarak gören metafizik spekülasyon geleneği eski kıtadakinden çok daha cılızdır. düşüncenin kendisinde de bir tür ikiyüzlülük ve dolayısıyla rahatsız bir vicdan be­ lirmiştir. Pragmatizmin esin kaynağı evrim ve uyarlanma teorisiydi.DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 141 o atomlaşmış. bir doğa isyanı olarak Nazi rejimi. Çünkü böylece. akıl ile doğanın şeytani bir sentezi olarak tanımlayabiliriz: felsefenin her zaman düşlediği o kutuplar arası uzlaşmanın tam karşıtı. Darwincilik doğanın insanla barıştırılması görevine yardımcı olabilir. Amerikan düşüncesini teolojik mirastan sonra en çok etkileyen akım olan Darwincilik'tir. Bu ilişkinin en açık olduğu yer. Amerika'da doğanın isyanı sorunu Avrupa’dakinden temelde farklı­ dır. herhalde. savaştığını ileri sürdüğü ilkeyi büyük ölçüde kabullenmiş olmaktadır. İkisi de emperyalist propagandaya hizmet et­ mektedir. za­ manımızın kitle kültürünün ve kamu duyarlığının birçok yönüne . uygarlığa karşı silahı haline getirilmişse. Doğa ne zaman başat ilke olarak yüceltilmiş ve düşüncenin düşünmeye karşı. Reddettiğini ilan ettiği o mekanik toplumun bir uşağı olarak. bunları ya doğrudan doğruya Darwin’den ya da Spencer gibi bir felsefi aracıdan alıyordu. Bu teori bu alçakgönüllülük ruhunu teşvik ettiği sürece —ki birçok kez yapmıştır bunu— karşıt doktrinlerden kesinlikle üstündür ve yukarda ego bağlamında tartışılan direnme öğesine tekabül eder. Romalı bir saray şairinin kırsal hayatın erdemlerini övmesiyle Alman ağır sanayicilerinin kan ve top­ rak ve sağlıklı köylülerden oluşan bir ulustan dem vurması arasında büyük bir fark yoktur. köleleşmesine hizmet etmiştir. Özünde doğaya karşı alçakgönüllü bir tutum taşıdığı için. Bu açıdan. anarşik insanoğluna benzer bir şey çıktı ortaya. Bu açıdan. Doğal insanın —yani nüfusun geri tabakalarının— rasyonelliğin artışına karşı isyanı gerçekte aklın biçimselleşmesini hızlandırmış ve doğanın özgürleşmesi yerine. o toplumun özünde baskı­ cı olan yöntemlerini devralmıştır. kendini bir isyan olarak gördüğü anda bir yalana dönüşmüştür.

142 AKIL TUTULMASI

karışmış olan popüler Darwincilik bu alçakgönüllülüğü göstermemek­ tedir. "En uygun olanın sağkalması" doktrini, topluma ahlaki ödevler yüklemeye kalkışmayan bir organik evrim teorisi olmaktan çıkmıştır bugün. Nasıl ifade edilirse edilsin, bu düşünce, davranış ve ahlakın temel aksiyomu haline gelmiştir. Darwinizm’in doğanın akla karşı isyanını yansıtan felsefeler arasında sayılması tuhaftır bir bakıma, çünkü bu isyan genellikle romantizme, uygarlık karşısında duygusal bir tepkiye ve toplumun ya da insan doğasının daha ilkel aşamalarına dönme isteğine bağlanmıştır. Darwin'in doktrini bu tür sulugözlü duygusallıklardan uzaktır elbet. Romantizm'le ilgisi olmayan bu teori, Aydınlanma'nın ana gelişme çizgi­ si içinde yer alır. Darwin, Hıristiyanlığın temel bir dogmasına, Tan­ rı’nın insanları kendi suretinde yarattığı düşüncesine karşı çıkmıştır. Aynı zamanda, Aristo'dan Hegel'e kadar geçerli olan metafizik evrim kavramlarına da darbe indirmiştir. Evrimi kör bir olaylar zincirine in­ dirgemiştir; buna göre, sağ kalma da, organik varlıkların, özlerindeki yetkinleşme ilkesi doğrultusunda açılıp serpilmesi olarak değil, hayat koşullarına uyarlanması olarak görülmelidir. Darwin, esas olarak bir felsefeci değil, bir doğabilimciydi. Kendi dinsel eğilimlerine karşın, düşüncelerinin temelinde yatan felsefe açık­ ça pozitivistti. Böylece, Darwin adı, insanın sağduyu adına doğaya ege­ menliğini temsil etmeye başladı. Hatta, en uygun olanın kalımlı ol­ ması düşüncesinin de biçimsel aklın kavramlarının doğal tarihin diline tercüme edilmesinden başka bir şey olmadığı ileri sürülebilir. Popüler Darwincilik'te akıl sadece bir organdır; zihin ya da ruh da bir doğa nes­ nesidir. Bugün geçerli olan bir Darwin yorumuna göre, yaşama kav­ gası, adım adım, doğal ayıklanma yoluyla, akıldışı olanın içinden akla uygun olanı kaçınılmaz olarak çekip çıkaracaktır. Başka bir deyişle, akıl, doğaya egemen olma işinde kullanılmakla birlikte, sonuçta doğa­ nın bir parçası olup çıkmaktadır; bağımsız bir yeti değil, el ya da gaga gibi organik bir şeydir, doğal koşullara uyarlanma süreci içinde gelişmiş ve bu koşullara egemen olmakta (özellikle besin bulma ve tehlikeden kaçınma konularında) kullanıldığı için de varlığını sürdürmüş bir şey. Doğanın bir parçası olan akıl aynı zamanda doğaya karşı da savaşmak­ tadır, kendi dışındaki her türlü hayat biçiminin rakibi ve düşmanıdır. Bütün idealist metafizik sistemlerinin temelinde yatan düşünce,

DOĞANIN BAŞKALDIRMASI 143

dünyanın belli bir anlamda zihin ürünü olduğu düşüncesi, böylece ken­ di karşıtına dönüşür: zihin dünyanın ürünü, doğa süreçlerinin ürünü olur. Bu yüzden, popüler Darwinciliğe göre, aklın sözcülüğüne ih­ tiyacı yoktur doğanın: doğa, güçlü ve tapılan bir tanrı olarak, yöne­ tilen değil yönetendir. Darwincilik, doğanın içinde akıl tarafından tanınmayı, dile getirilmeyi bekleyen bir doğruluk bulunduğunu savu­ nan her türlü teolojik ya da felsefi doktrinin yıkılmasında, isyancı doğanın yardımına gelmektedir. Aklın alçaltılmasına ve ham doğanın yüceltilmesine yol açan akıl-doğa özdeşliği, rasyonelleşme çağına özgü bir mantık sapmasıdır. Araçsallaşmış öznel akıl, doğayı, felsefe ta­ rafından yorumlanması gereken ve doğru okunduğunda bize sınırsız bir acının öyküsünü anlatan bir metin olarak görmek yerine, ya katıksız canlılık olarak göklere çıkarır ya da kaba kuvvet olarak aşağılar. İnsan­ lık, doğa ile aklı özdeşleştirme gibi bir mantık sapmasına düşmeden, barıştırmaya çalışmalıdır ikisini. Geleneksel teoloji ve metafizikte doğa Kötü, ruh ve doğaüstü İyi ola­ rak düşünülürdü. Popüler Darwincilik'te İyi sadece iyi uyarlanmış de­ mektir; organizmanın kendini uyarladığı şeyin değeri ise ya hiç tartışılmamakta ya da sadece bundan sonraki uyarlanmalar açısından ölçül­ mektedir. Ne var ki, insanın çevresine iyi uyarlanmış olması, bunlarla başa çıkabilmesi anlamına, insanın karşılaştığı kuvvetlerin üstesinden gelebilmesi anlamına gelir. Böylece, ruhun doğa ile çatıştığını yadsı­ yan bir teori —bu, insan da dahil, organik hayatın çeşitli biçimleri arasındaki karşılıklı ilişkiyi belirten bir doktrin bile olsa— pratikte çoğu kez insanın doğa üzerindeki sürekli toptan egemenliğini savun­ mak demektir. Aklı doğal bir organ olarak görmekle onu tahakküm eğiliminden arındırmış ya da ona barışma gizilgücü kazandırmış ol­ mayız. Tam tersine, popüler Darwincilik'te ruhun haklarından vaz­ geçişi, uyarlanma işlevlerini aşan ve dolayısıyla sağkalma araçları da olmayan her türlü akıl öğesinin de yadsınmasını getirir. Akıl kendi önceliğinden vazgeçer ve doğal ayıklanmanın basit bir aracı olmayı ka­ bullenir. Yüzeysel bir bakışla, bu yeni ampirik akıl doğaya karşı meta­ fizik geleneğin aklından daha alçakgönüllü gibi görünür. Oysa "yararsız ruhsallıkları" hoyratça ezip geçen ve ruhun insan faaliyeti için bir uyarıcıdan daha fazla bir şey olarak görüldüğü her türlü doğa görüşünü bir yana iten, kibirli, pratik akıldan başka bir şey değildir.

144 AKIL TUTULMASI

Bu görüşün etkileri sadece modern felsefeyle de sınırlı kalmaz. Ruha karşı doğayı ya da ilkelliği yücelten doktrinler doğa ile uzlaş­ maktan yana değildir; tersine, doğaya karşı soğuk ve kör bir tutum içindedirler. İnsan ne zaman doğayı bir ilke haline getirmişse, ilkel dürtülere de geri dönmüştür. Çocukların mimetik tepkileri zalimdir, çünkü doğanın acılarının farkında değildirler. Hayvanları çok andıran bir tarzda onlar da birbirlerine soğuk ve hoyrat davranırlar çoğu zaman; ve sürü hayvanlarının bile toplu haldeyken aslında birbirlerinden ko­ puk, yalnız oldukları bilinir. Kuşkusuz, bireysel yalnızlık ve kopuk­ luk sürü halinde yaşamayan hayvanlarda ve farklı türden hayvanların rastlaşmasında çok daha belirgindir. Yine de bütün bunlar, bir noktaya kadar, masum görünür. Hayvanlar ve bir bakıma çocuklar akıl yürüt­ mezler. Oysa filozofun ve politikacının akıldan istifa ederek gerçekliğe teslim oluşu çok daha kötü bir gerileme biçimidir ve felsefi doğrulu­ ğun insafsız öz-savunmayla ve savaşla karıştırılmasına yol açar. Özetlemek gerekirse, bizler, iyi ya da kötü, Aydınlanma'nın ve tek­ nolojik ilerlemenin mirasçılarıyız. Bunların ürünü olan sürekli bu­ nalımı aşmanın yolu bunlara karşı çıkarak daha ilkel evrelere geri dönmek değildir. Tam tersine, böyle bir yol bizi tarihsel olarak akla uygun olandan toplumsal tahakkümün en barbarca biçimlerine götürür. Doğaya yardım etmenin tek yolu, onun görünüşteki karşıtını, bağım­ sız düşünceyi zincirlerinden kurtarmaktır.

dağılmaktadır. Birey kavramı üzerinde duralım şimdi.IV BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ Felsefe bireyin temsilcisi ve sözcüsü olarak gelişmişti. en yüksek noktaya ulaştığı anda. nitekim. bu insanların tembel ya da yalancı oldukları iddiasına kısmen bu gecikmişlik yol açmaktadır. Zenciler gibi ezilen topluluklarda en aşırı biçimleriyle görülen özellikler. bir birey olarak yarın birtakım güçlük­ lerle karşılaşmak zorunda kalacağının pek az farkında gibi görünmek­ tedir. çoğu zaman kendi kim­ liği konusunda kesin bir görüşe sahip değildir. Sözgelimi. felsefenin bunalımı da bireyin bunalımında belli eder kendini. Araç sürücüyü üstünden atmış. kastettiğimiz. benliğin korunması. bilinçli bir insan olarak kendi bireyselliğinin farkında oluşu ve kendi kimliğini tanıyışıdır. Uygar insanlarda da ilkel insanlardan daha güçlüdür bu. Anın doyumları ve doyumsuzlukları içinde yaşarken. Söylemek bile fazla. Bireyden bir tarihsel varlık olarak söz ederken. Yetişkinlerde bu kendile­ rine "Ben" demeyi (kimliğin en temel tanımlanışıdır bu) öğrenmek zo­ runda olan çocuklardan daha gelişmiş bir bilinçtir. sadece insan türünün bir üyesinin uzay-zaman içindeki duyusal varoluşu değil. körcesine koşmak­ tadır: boşluğa doğru. öz-savunmadır. gelişmemiş bireysellik Güney Amerika'nın yoksul beyazlarında da . Zamanımızın egemen düşüncesi. bunun yanı sıra. Akıl. dumura uğramakta akıldışına dönüşmektedir. Geleneksel felsefe­ nin bireyle ve akılla ilgili yanılsaması —bunların ebedi olduğu yanıl­ saması— bugün çözülmekte. Batı uygarlığının dina­ miği ile çok yakınlarda karşılaşmış olan yerli. Şimdi bu öz-tanrılaştırmanın tersi­ ni yaşamaktadır. ama ortada korunacak bir benlik kalmamıştır. miras kalmış mülkiyetin ekonomik dayanağından yoksun ezilen sınıfların bireylerinde de bir eğilim olarak bulunur. oysa bu suçlama. suçlananlarda bulunmayan bir kimlik duygusunu varsaymaktadır onlar­ da. Birey eskiden aklı yalnız­ ca benliğin bir aracı olarak görürdü.

seçkinlerin başlıca uğraşı her zaman iktidarı ele geçir­ mek ve tutmak olmuştur. Eğer bu gömülüp kalmış insanlar üstlerini taklit etmeye alıştırılmamış olsalardı. varlığın korunması ile fedakârlığın bu evliliğinden birey doğacaktır. kahramanın sınırsız egosu tahakküm ruhuna can verir ve bireyin toplulukla ve törelerle olan çatışmasını yoğunlaştırırken. Homeros'un bireyselliğe. Buna karşılık. Şu da söylenebilir: kahramanın hayatı gerçek bireyselliğin somutlanışı olmaktan çok. onları sahte bir doyum içinde uyutma çabaları olarak görünürdü. Trajik kahraman. bu. kötülük ya da gaddarlık gibi bir kişisel özelliğin değil. Korku ve saygı uyan­ dıran eylemleri. Bu yüzden. tüm Batı uygarlığının izleyeceği modeli de oluşturan eski Yunan toplumu için bile geçerlidir. zihni giderek bir biçimsel akıl otomatına dönüşür. bireyin her zaman yenik düştüğü bir çatışmadır bu. Bununla bir­ likte. onlara aşağılayıcı. Bunlar mümkün görünmeyince. öç alma ya da bir lanetten kaçınma isteğinin ürünüdür. Bireyin ilk örneği. böyle bir kahraman. nes­ neler üzerinde iktidar kurmaktır. anlık hazlardan vaz­ geçmek için de bir neden kalmaz ortada. Toplumsal iktidarı ele geçirmenin yolu. çok daha temelsizdir. Bireyselliğin gelişmesinin temeli. Kahramanlık kavramı. İnsanın eşya üzerinde iktidar kurma isteği ne kadar yoğun olursa. Bireyin tarihi hâlâ yazılmamıştır. kahraman kendi egosuyla dünya arasındaki çelişkinin gerçek niteliğini anlayamaz ve bu yüzden sürekli olarak aynı tuzaklara düşer. bireyselliğin doğumu­ nun habercisidir. azgın ve bilinçsiz bencilliğin temsilcisidir. kişiliklerini geliştirmeye çağıran eğitim kampanyaları ve çığırtkan reklamlar. Jacob Burckhardt gibi tarihçiler için. Yunanlı kahramandır. bağımsız bir kafaya sahip . Bu gözüpek ve kendine güvenen kahraman sağkalma savaşından başarıyla çıkmakta ve kendini kabileden ve gelenek­ lerden kurtarmaktadır. ikiyüzlü girişimler olarak. sadece bireysellik kavramını yaratmakla kalmayan. kitlelerde bireysel­ lik seçkin denilen kesime oranla çok daha cılız. fedakârlık kavramından ayrılamaz. bugün her zamankinden daha çok böyledir bu. kabile ile üyeleri arasındaki çatışmadan doğmuştur. eşyanın onun üzerindeki tahakkümü de o kadar ağır olur ve in­ san da gerçek bireysel özelliklerinden o kadar uzaklaşır.146 AKIL TUTULMASI görülen bir özelliktir. ruhsal ve maddi varlığın zenginleşmesi adına yapılmış fe­ dakârlıklardır. anlık doyumlardan güvenlik adına.

y. tüm dünyaya egemen olabileceğini" söyler2. Bireyin talihi. Bu insanlarda uygarlığa duyulan bireyci tepkiyi besleyen şey. Ama polisin bu üstünlüğü bireyin yükselişini engelleyeceğine. Perikles'in Cenaze Töreni Konuşması'nda en iyi anlatımını bulur. bireysel özgürlükle grup de1. örnekse on beşinci yüzyılda Floransa’da psikolojik güçler arasında aynı türden bir dengenin kurul­ muş olduğu görülür. hızlandırdı. hep kentsel toplumun gelişmesine bağlı olmuştur. . Atina ideolojisinde devlet hem bireyden önce gelirdi. Bireysel­ liğin kendi ekonomik ve toplumsal varoluş koşullarıyla olan çatışması da bireyselliğin vazgeçilmez bir öğesidir. üç öğeden. Bugün bireylerin bilinçli zih­ ninde bu çatışmanın yerini. dev­ letle üyeleri. geleneksel kent kavramının çöküşünü yansıtmaktadır. Yunan polisi üzerine çalışan bir öğrencidir. Kentsel kültürün doruğa çıktığı çeşitli dönemlerde. bir kentli sınıfın biçimlenmesiyle ön plana çıkmıştı. Politika'nın iyi bilinen bölümlerinden birinde1. Platon. "bir devlet içinde birleş­ mesi halinde. A. hem de ondan üstündü. zekâ. arzu ve cesaret öğelerinden oluşan uyumlu ve biribirine bağımlı yapılardı. yani sağkalma yeteneğiyle düşünme yeteneğini birleştiren ve böylece kendi özgürlüğünü yitirmeden başkaları üzerinde egemenlik kurabilen bir birey tipi olarak tanımlar. toplumdaki işbölümü insan ruhunun üçlü yapısına denk düştüğünde en iyi örgütlenme gerçekleşmiş olacaktı. 2. Kent sakinleri. Yu­ nan kentlisini. bir köylü değil. Politicus. yine o uygarlığın meyveleridir. polis ya da kent-devletler çağında. bu bu­ nalım da Batı tarihinde 25 yüzyıl boyunca geçerli olan. bireyselliğin bugünkü bunalımının belirtisidir. ormanlara kaçmayı öneren Thoreau. Bu denge.BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 147 gözüken tek kahramanı Odysseus'tur. bireysel özgürlükle toplumsal refah arasında bir denge ku­ ruyordu. Platon'a göre insan ve devlet. Platon'un Devlet'i. bireylerdir. Yunan kent-devletinin ideallerine uygun bir bireysellik felsefesini sistemli olarak geliştirmeye çalışan ilk düşünür Platon'du. Avrupalı'nın cesaretiyle Asyalı’nın zekâsına sahip olan. Kent yaşamını eleştiren Rousseau ve Tolstoy gibi büyük bireycilerin kökleri kentsel gelenek­ lerde yatar. Tipik Yunan bireyi.g. polis. Helen ırkının. Bu süreç. gerçekliğe uyum gösterme isteği almak­ tadır. o da gerçek bir kahraman için fazla kurnazdır.

Bu büyük varlık zinciri ebedi olduğu için. doğadaki herhangi bir or­ ganizmanın mevsimlerin geçişine ya da hayat ve ölüm döngüsüne karşı direnmesi kadar anlamsızdır. Her varlığın değeri. Nesnel akıldan öznel akla geçiş. bir insanın kadere direnmesi. topluluğun çıkarları doğrultusunda bir den­ geyi öngörür. Aristoteles de. pratik ve teorik dünyaların uyumunu. katı güçlerin elinde tutsak olduğu çok eski yaratılış mitlerinin iz­ leri görülebilir. içerdiği statik tarih görüşüyle. nes­ nel akıl düşüncesini içerir. Ama ilerleme kavramının daha az sorunlu ya da daha az soğuk ol- . baştan beri varolan bir teleolojinin ışığında ölçülür. bütün hayatın ve varoluşun karşı konul­ maz. zorunlu bir tarihsel süreç olmuştur. birey de önceden belirlenmiştir. her sınıfa kendi özgül işlev ve haklarını ver­ mekle ve toplum yapısını insanların doğasına uydurmakla sağlanır. değişmez bir toplumsal ve doğal hiye­ rarşiye denk düşen mikrokozmostur. bunların köle emeğine dayalı bir toplumdan doğduğunu ve böyle bir toplumu varsaydığını da unutmamamız gere­ kir. Pratik dünyada uyum. Platon'un sistemi. Değişmez bir evren düşüncesinin savunulması. insanın kendi kendini yarattığını. Uyumlu kişiliğin değerini vur­ gulayan bütün felsefelerde soğuk bir nokta buluruz — ortaçağ felsefe­ sindeki uyumlu evren düşlerinde. öznel ya da biçimsel akıl düşünces’ini değil. Platon'un ontolojisinde. Kişilik. Platon. evrensel hiyerarşideki her "biçim"e yeterli kapsamı veren ve her bireyin ideal ilkörneklere "katılmasını" sağlayan bir sis­ temdir uyumu mümkün kılan. hatta Goethe'nin yumuşak dinginli­ ğinde bile görülebilir bu.148 AKIL TUTULMASI netimi arasında bir dengeyi. Bu fel­ sefeye göre. ya da en azından kendi doğuştan gelen gizligüçlerini gerçekleştirdiğini öne sürerken bireyci­ liğe giden yolu da göstermektedir. rekabet ve anlaşmadan gelen o özgürlüğe ancak özgür in­ sanlar heveslenebilir. bazı insanların köle olarak bazılarınınsa özgür olarak doğduğunu ve kölenin erdeminin de çocuklar ve kadınlar gibi boyun eğmek olduğunu söylerken. Platonik evrenin başdöndürücü genişli­ ğine hayran kalırken. Sistemin hem somutluğunu hem de insan doğasından uzaklığını açıklayan budur. öznenin gerek topluluk içinde gerekse doğada ebedi bir çocukluktan kurtulma umudunu reddeder. Teori alanındaysa. Platon'un doktrininin dışına çıkmış olmamaktadır. Sürekli olarak. hem kendi içlerindeki hem de aralarındaki uyumu göstermeye çalışır. Ama öte yandan.

n. Ontolojilerin doğa güçlerini nesnelleşti­ rilmiş kavramların yardımıyla. Batı felse­ fesinin temel metni olan Aristoteles'in Metafizik'inde evrensel dina­ mizm düşüncesinin değişmez bir İlk Kımıldatıcı'ya bağlanması rast­ lantı değildir. bireysel vicdanla dev­ letin. Helenistik toplumda*. Büyük Sofıstler'in spekülasyon geleneğini izleyen Sokrates için. Bireyin antik dünyadaki önemi azaldıkça. nerdeyse kendi kendini doğrulayan içsel bir doğruluktu. Sokrates'in vicdan kavramını öne sürmesiyle bireysel ile evrensel arasındaki ilişki yeni bir düzleme çıktı. daha "negatif olan Sokrates. sadece bir devinim yanılsaması haline. dış gerçekliğe karşıt olarak kendi benliğini en yüksek ideal gibi görmeye başlamıştır. ilerleme doktrini doğrudan doğruya doğa üzerindeki egemenlik düşüncesini mutlaklaştırır ve sonunda kendisi de statik ve türemiş bir mitolojiye dönüşür. soyut bireysellik düşüncesinin ilk habercisi. yeterli değildir. İlerleme en yüksek ideal ola­ rak yüceltilirken. barbarlığa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. kültür tarihinde. Bilinçli seçme. toplumsal bağlamından ve insani ama­ cından soyutlanınca. ilerleme her an kendi karşıtına. varolana duyulan ilgi de yavaş yavaş sönecektir. Teknolojinin körce gelişmesinin toplumsal baskı ve sömürüyü güçlendirmesi yüzünden. Bu yüzden Sokrates. içi boşalmış adet ve inançları temsil eden Atinalı yargıçlarla bir çatışma içine girdi. bireyin özerkliğini açıkça ileri süren ilk filozoftu. Statik ontoloji de ilerleme doktrini de —yani nesnelci felsefeler de öznelci felsefeler de— insanı unuturlar.BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 149 madığını da belirtmek gerekir. Bkz. tam tersine. Stoacılık gibi vazgeçiş felsefeleri yaygınlaşır: 3. (ç. Özne. in­ sanın iç dünyasında bir avunu bulma çabasını andırmaya başlamıştır. Platon ve Aristoteles gibi öğrencilerinden daha az biçimsel.) . mekanik yinelemenin kötü sonsuzluğu haline gelir. Felsefe. * Büyük İskender sonrası Yunan toplumu. dü­ şünmeksizin doğruyu istemek. ahlaki hayat tarzının bir önkoşuluydu. Dengeyi artık polis içindeki kurulu uyumdan çıkarsamak mümkün değildi. hatta dinamik bir toplumdaki ilerlemenin bile çelişkili bir nitelik taşıdığı gözden kaçırılır. Hegel'in Felsefe Tarihi'nde Sokrates'in yargılanmasıyla ilgili bölüm. evrensel artık insanın ruhunda yuvalanmış. her türlü ilerlemenin. Onun yargılanması3. idealle gerçeğin arasında bir uçurumun belirmeye başladığı anı temsil eder. dolaylı olarak mutlaklaştırmalarına ve böylece insanın doğa üzerindeki egemenliğine kılıf hazırlamalarına karşılık. hatta yapmak. Devinim.

Tanrı’nın barınağı olarak ruh kavramı ancak Hıristiyanlık'la ortaya çıkmıştır. Tanrı’nın insanı kendi suretinde yaratması ve İsa’nın insanlığın kefaretini ödemesinin içerdiği özgürlük düşüncesi insan ruhunun değerini artırıyordu. ruhu yücelten ve doğayı mah­ kûm eden geleneksel Augustincilik. Bir iç ışık ola­ rak. Bireyin kurtuluşu. bireyin topluluktan ve id­ ealin de gerçekten kopmasına yol açmıştır. Yunan kültürünün baş­ yapıtları dilsiz. bireyleşme eğilimini son derece güçlendirdi. bu da bireyselliğin son kalıntılarını bile silip süpürmektedir. bu dünyadaki hayatın ruhun ebedi öyküsünde sadece geçici bir aşama olduğu doktri­ ni. Helenistik toplumun yıkıntılarından doğdu. gelişmiş bir toplumun ürünüdür. Hıristiyan birey. Bu acıdan kaçınma ve duyarsızlık çağrıları. toplumdan kurtuluş değil. insanın kesin olarak kendinden vazgeçmesiydi. İncil’de Galilee'nin basit balıkçıları ve marangozlarıyla ilgili bazı öykülerin yanında. Yahudi monoteizminde olduğu gibi birbirine karşıt değildir.150 AKIL TUTULMASI insanın ulaşabileceği en yüksek erdemin kendine-yeterlilik olduğunu ve bunun da hiçbir şey istememekle. İsa sonsuz doğrulukla sonlu insan varoluşu arasında aracılık yaptığı için. toplumun atomlaşmadan kurtuluşudur — doruk noktasına kolektifleşme ve kitle kültürü dönemlerinde çıkabilen bir atomlaşma. zor­ balığa da teslim etmektedir kendini. Gelişmiş birey. Bağımsızlık. Toplumdan mutlak olarak kopmuş birey her zaman bir yanılsamaydı. Son­ suz ve aşkın bir Tanrı karşısında Hıristiyan bireyin sonsuz ölçüde küçük ve çaresiz olduğu düşünülebilir: öyle ya. özgürlük tutkusu. gerçekliğe doğruluk tasarısına uygun bir biçim verme yükümlülüğünden sıyrılmakla. Oysa. Bütün bunlardan çıkan şudur: herkes kendi başının çaresine bakmaya girişince bireysellik zedelenmektedir. ideal ve ampirik dünyaları uzlaş- . Birey. bağımsız bir hayat için zorunlu olan şeylere sahip olmamakla elde edilebileceğini öne süren felsefeler. Hıristiyanlık'ta insan egosu ile sonlu doğa. bir soğukluk öğesi bulunacaktır. ebedi kurtuluşun bede­ li. halden anlamak ve adalet duygusu gibi en beğendiği­ miz insani özellikler bireysel olduğu kadar toplumsal özelliklerdir. bununla karşılaştırıldığında antik çağda her zaman bir boşluk. ruhsuz ve o "iç ışık"tan yoksun kalır. antik çağın en önemli kişileri de kaba ve barbar görünür. Sıradan insan siyasete karışmak­ tan vazgeçtiği zaman toplum orman kanunlarına geri dönmekte.

çileciliği. Hıristiyan ruhunu korumuştur ve bir anlamda bu modern bireyin asıl doğumudur.BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 151 tırmaya yönelik görkemli bir tasarı olan Tomasçı Aristoculuk karşı­ sında sonunda yenik düşmüştür. aslında her insanın sonsuz değerini savun­ muş oluyordu. Rönesans hüma­ nizmi. bireyselliği güç­ . Hamlet için. Ölüm katı ve amansız bir görü­ nüm almış. Rakip dünya dinlerinden ve Helenistik ahlak ideallerinden çok farklı olarak. ampirik egosunu değersizleştirmekle. Gerçi bu yadsıma ve ruhsallaşmanın bedeli. tanrının bir sureti olan ölümsüz ruh doktriniyle bireysellik ilkesini yaratmıştır. Hıristiyanlık. Ama Hıristiyanlık aynı za­ manda ölümlü birey kavramını da göreceleştirmiştir. boşluğun dehşetinden korkmaktadır. bu düşünce. böylece onu iyice belirginleştirirken yıkımını da hazırlamış olur. Hıristiyanlık. birey. yeni bir derinlik ve karmaşıklık kazanır. Batı dünyasında. Hıristiyanlık’ça koşullandırılmış olmayı gerektirir. Varlığın korunması düşüncesi. bireyin Hıristiyanlık'ta kazandığı sonsuz değeri korur ama mut­ laklaştırır. Yine de bu içselleşme. sadece bir biyolojik olgu olmaya mahkûmdur. Hıristiyanlık. bireyin hayatı yeri doldurulmaz bir mutlak değer ka­ zanmıştır. İlk gerçekten modern birey olduğu söylenen Hamlet birey­ sellik düşüncesinin cisimlenişidir. Nasıl zihin doğaya karşıtlığını koruduğu sürece sadece doğanın bir parçası olarak kalmaya mahkûmsa. çünkü herşeye bir nokta koyan ölümden. bu dünyadaki varolma mücadelesini ebedi ruhun ko­ runması adına yadsımakla. hatta Hıristiyanlık karşıtı sistemlere bile sızacaktı. her şeye sinmiş o evrensel sev­ giye bağlar. ruha ebedi hayat sağlayan bir metafizik ilkeye dönüştürülür. birey de varlığı korumaya yönelik işlevlerin toplamı olarak tanımlanan bir egonun cisimlenişi olarak kaldığı sürece. Montaigne'in iyi bir öğrencisi olan Hamlet Hıristiyanlığa olan inancını yitirdiği halde. zihnindeki sonsuz ışık-gölge oyununun ince­ liği. Toplum kaynaştırıcılığnı yitirmeye başladığında insan da birey olarak ortaya çıkmış ve kendi hayatıyla görünüşte ebedi olan o kolektif varlığın hayatı arasındaki farklılığı görmüştür. doğal dürtülerin denetim altına alınmasını. birey hem mutlak varoluştur hem de tam bir boşluk. Hamlet'in metafizik düşüncelerinin derinliği. hayat içgüdülerinin bastırılması ve —bu tür bastırmalar hiç de başarılı olmadığı için— kültürümüzde bugüne kadar sürüp gelen bir ikiyüzlülüktü. Hıristiyan olmayan.

Ama söylemek bile fazla. kendini yadsımakla. artık bölünemeyecek olan. caritas öğretisi. sonsuz . Burjuva bireyi mutlaka topluluğa karşıt olarak gör­ mek zorunda değildir kendini: Ama en yüksek uyuma ancak bireysel çıkarların sınırlanmamış rekabetiyle ulaşabilecek bir toplumun üyesi olduğuna inanmakta. birbirlerinden * Monad: Leibniz felsefesinde. Serbest girişim çağında. Birey ancak geçici anlık doyumları bırakarak uzun vadeli çıkarlarını gözetmekle kendini bir toplumsal varlık olarak sürdürebilecektir. toplumu farklı çıkarların serbest bir pazarda otoma­ tik etkileşimi yoluyla ilerleyen bir mekanizma olarak gören burjuva li­ beralizminin teori ve pratiğinin merkezinde yer alır. bu sözde bireycilik döneminde. Başlangıçta iktidardakiler tarafından kabul edilen Hıristiyanlığın sev­ gi öğretisi. bu ilkele­ rin tam gelişmesini önleyen anti-liberal engellemelerin sonucudur. Liberalizm'in kendini gerçekleşmiş bir ütopyanın kefili olarak gördüğü söylenebilir. böylece ideologların elinde bir piyon olmaktan da kurtulmuş de­ ğildir. Bireycilik. Kilise. toplumu bir arada tutan bir uyumu gerçekleştirmiştir. Artık bireysellik düşüncesi metafizik bağlarından kopmuş ve sadece bi­ reyin maddi çıkarlarının sentezi haline gelmiştir. Burjuva toplumundaki atomlaşmış ekonomik bireyin on yedinci yüzyıldaki simgesi olan monad böylece bir toplumsal tip haline gelir*. denge sağlayıcı ticaret ve mübadele ilkesiyle. sayıdaki tözlerin her biri. İsa'nın kendini kurban edişine öykünmekle. Reform'un ve felsefi Aydınlanmanın birey düşünceleri arasında çarpıcı bir paralellik vardır. Hıristiyanlığın sofu disip­ lini altında ortaya çıkmış olan bireysellik özellikleri böylece daha da belirginleşmiştir. dışa kapalı. bu ütopyadaki son birkaç pürüzü düzeltmek de işten bile değildir. Bütün monadlar. Ortaçağın sonlarına gelindiğinde. bireysellik bütünüyle benliği korumaya adanmış aklın egemenliği altına girer. bir devinim kazanmış ve Hıristiyan ruhu. Birey. sonradan bağımsız. Bu pürüzler de liberal ilkelerin suçu değil. Kilise'ye karşı direnmek zorunda kalmıştır. Li­ beralizm. ya da buna inanması beklenmektedir. sonuçta. gerek cismani gerekse ruhani alandaki kilise de­ netiminden kaçanların gitgide arttığı görülür.152 AKIL TUTULMASI lendirmiştir. antik çağın toplumsal kuramlarının giremediği bir alan olan insanın iç hayatı üzerindeki egemenliğini güçlendirmeye girişmiştir. kendisini beslemiş ve üstünlüğünü savun­ muş olan kuruma. hem yeni bir boyut kazanmış hem de bu dünyadaki hayatına örnek olacak yeni bir ideal sahibi olmuştur.

çocuklarının ve mirasçılarının geleceğini. özellikle de ticarette aracılık yapanlar ve bazı imalatçı türleri. belli bir dönemde ve belli bir biçim içinde toplumun çıkarlarına hizmet edebilecek kadar bir nesnelliği de vardı. Kendi başlarına düşünmek zorundaydılar: O dönemin gişimcilerinin o çok göklere çıkarılan bağım­ sız düşünme yeteneği bir ölçüde yanılsama da olsa. başlı başına bir ideal durumuna yükseltilmektedir. Orta sınıf mülk sahipleri. Becerilerini koruduğu ve şirke­ tine. Çağdaş bireyin karşısındaki fırsatlar. Liberalizm ilk çıkışında. derneğine ya da sendikasına sıkı sıkıya sarıldığı sürece büsbütün yok olmayacağını hissetmektedir. Sonunda. Ailenin gele­ cek kuşaklarına miras bırakılacağı varsayılan işletme de bir işadamının eylemlerine kendi ömrünü çok aşan geniş bir ufuk kazandırmaktaydı. ama önündeki somut olasılıklar çok daha sınırlıdır. Tüccar da ima­ latçı da her türlü ekonomik ve siyasal gelişmeye hazırlıklı olmak zo­ rundaydı. bu giri­ şimlerin ekonomik zorunluluklarınca belirleniyordu. Uçup giden bir şimdiki zamanın içinde hapsolmuştur. Bu büyük sermaye çağında. Bireyselliğini yapan. hatta kendi uzak geleceğini planlamak gittikçe zorlaşmaktadır. bireysel girişimci artık tipik olmaktan çıkmıştır. hepsi de kendi çıkarını savun­ duğu için gittikçe daha çok benzeyeceklerdir birbirlerine. kendi mülklerini yöneten ve karşıt top­ lumsal güçlerden koruyan çok sayıda bağımsız girişimcinin varlığıyla tanımlanıyordu. Böylece aklın bireysel öznesi gide­ rek sönen. bir "velinimet" olmasıydı: Kendisiyle ve benzer­ leriyle gurur duyan. söndükçe de balon gibi buruşan bir ego haline gelir. Hesap­ larında geleceğin payı iyice azalmıştır. Çıkarcı bir dünyanın çağrı ve zorlamalarına kar­ şılık verebildiği için de egosu güçlü ama sakindi. Sıradan insan için. toplumun ve devletin hepsi de kendisi gibi açıkça maddi çıkar düşüncesiyle hareket eden girişimcilere dayandığına in­ anmış bir "velinimet".BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 153 çıkar duvarlarıyla ayrılmış olsalar da. eskiden ger­ . atalarının sahip olduğundan daha fazla olabilir. uyum il­ kesi bireyci örtüsünü de atmakta ve açıkça savunulmakta. Yaşadığımız bu büyük ekonomik birleşmeler ve kitle kültürü çağında ise. bağımsız düşünceyi desteklemek zorundaydılar. kendi kısa vadeli ih­ tiyaçlarını aşan çıkarların savunucusuydu. kendi özel çıkarlarına ters düşse de. Pazar hareketleri ve üretimin genel eğilimi. Bu zorunluluk onları geçmişten ders almaya ve gelecekle il­ gili planlar yapmaya yöneltiyordu.

Bu. ticarileşmiş eğlence-dinlencelerin ve hergün birbirine daha çok benzeyen reklamların sağır edici gürültü­ sünde. Küçüklükteki oyun grubu.154 AKIL TUTULMASI çeklik içindeki fiili konumunu aşmasını sağlayan zihinsel işlevlerini kullanmayı da unutur. Eğlence sanayisinin bütün ustalığı. Bunu da ancak öykünme yoluyla yapabilecektir. sınai kültür denen o dev hoparlör de. o bayatlamış hayat sahnelerini tek­ rar piyasaya sürmekten ibarettir. Bireye. Kolektif düzenlerin sürekli saldırısına karşın. biyolojik sağkalma yöntemlerinin en eskisiyle. Hâlâ insanın içinde kalmış bazı direnme öğeleri vardır. gerçekliğin yüzeyini sonsuza kadar tekrarlayıp durmaktadır. onu kuşatan bütün kolektiflerin kişilik ve davranışlarına öykü­ nerek. Bireyin geleceği kendi hesaplılığına bağlı olmaktan çıkar ve dev güçler arasındaki ulusal ve uluslararası mücadelelerin sonucuna bağımlı hale gelir. bu içeriğin oldukça keyfi bir biçimde işin . spor grubu ve bütün benzer gruplar. çevresine öykünerek. daha önce sözü edilen uysal tip son derece yaygınlaşmıştır. içine gir­ diği bütün güçlü gruplara ayak uydurarak. bireyi kendi içlerinde eriterek on dokuzuncu yüzyıldaki bir babanın ya da öğretmenin kurabileceğinden çok daha ke­ sin bir denetim kurarlar onun üzerinde. Bireysellik ekonomik teme­ lini yitirir. doğduğu günden başlayarak. çevresinde gör­ düklerine sürekli tepki verir. yalnız kalma imkânını bulan bireyde insanlık ru­ hunun hâlâ diri oluşu da toplumsal kötümserliğe karşı bir kanıttır. ideolojik içeri­ ğin yanlışlığını örtmektedir. taklitle gerçekleştirilen bir kalımlılıktır. sadece bilinçli olarak değil. kendini bir insandan bir örgüt üyesine dönüştürerek. sınıf arkadaşları. bu dünyada bir tek varolma yolu olduğu hissettirilir: Bir gün kendini gerçekleştirme umudundan vazgeçmek. toptan teslim alırlar onu. ama bunda yine de başarılı olduğu görülmektedir çünkü yeniden-üretimin teknik ustalığı. tekrarlayarak. bu tür örgütlerde etkili olabilmek adına gizligüçlerinden vazgeçerek becerir hayatta kalmayı. bütün varlı­ ğıyla. Bu işlevler çağın büyük ekonomik ve toplum­ sal güçleri tarafından devralınır. Tıpkı annesinin sözlerini tekrarlayan bir çocuk ya da kendine eziyet eden yetişkinlerin kıyıcı tavırlarını benimseyen bir genç gibi. Birey çevresini yankılayarak. Ama varolan koşulların ortalama insan üzerindeki etkisi öyle güçlüdür ki. Birey. toplumsal grupların üyesi olarak bireyde değilse bile.

bir boş zaman faaliyeti olarak görülen dinsel eğitimin sınırları içine sokulmuş. İşçi hareketi. radyo. popüler biyografiler ve romanlar hep aynı nakaratı tekrarlar: Biz buyuz. bayatlamış kültürel değer­ lerden beslenmesine karşın. Bireyselliğin en önemli özelliklerinden biri olan ve rekabetin bir ölçüde sınırlan­ masından ötürü kapitalizmde dumura uğrama eğiliminde olan o kendiliğindenlik sosyalist teoride de önemli bir yere sahipti. doğayı denetlemede yararlı bir araç durumuna düşürülmüş. Ebedi huzur düşüncesi ve mutlakla iliş­ kili herşey. Büyük gerçekçi sanatla hiç ilişkisi yoktur bu ye­ niden-üretimin.BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 155 içine sokuluşunu da. payımıza düşen bu. varolan dünyaya övgüler düzmektedir. boş ve gereksiz görülmektedir. Almanya'da faşizmin zaferini. Yerleşik bir grubun çıkarlarına hizmet etmeyen ya da bir ekonomik amaçla ilgi­ li olmayan her türlü düşünce yersiz. İlerlemenin en yılmaz taraftarları olarak tanınmış işçi liderleri. pazar okullarının müfredat programının bir parçası olmuştur. gerçekliği betimlerken aynı za­ manda da yargılar. Alman işçi sınıfı­ nın teoriye fazla ağırlık tanımasına bağlamaktadır. insanın içindeki sonsuz gizligücün gerçekleştirilmesiyse bir lüks olarak görülmeye başlanmıştır. Başarının meyvelerinden başka şeyler de isteyebilecek sesler bile bu­ nun hizmetine koşulmaktadır. Ama şu bir paradokstur: Yeryüzünde insanların büyük bölümü açlıkla boğuşurken elindeki makinelerin büyük bölümünü çürümeye bırakan. aynı şekilde. birçok önemli buluşu rafa kaldıran ve çalışma saatlerinin büyük bir bölümünü budalaca reklamlara ve yıkım araçlarının üretimine ayıran bir toplum. işadamı kadar işçiyi de etkilemektedir. geçmişin ve geleceğin büyükleri bun­ dan farklı değil: Olduğu ve olması gerektiği biçimiyle gerçek budur. çünkü gerçekçi sanat. üst sınıflar kadar alt sınıflan da. te­ orinin gerilemesidir varolan güçler —bunlar sermayenin denetim örgütleri olabileceği gibi. "yararlılık" düşüncesini bir akide haline getirebilmiştir! Modem toplum bir bütündür: Bireyselliğin gerilemesi. on dokuzuncu yüzyılın büyük siyasal ve toplumsal düşünürleri tarafından ortaya konulmuş eleştirel teoriler­ den gittikçe uzaklaşmaktadır. Ama bugün bi­ reyselliğin genel gerilemesiyle birlikte işçi sınıfının kendiliğindenliği de sakatlanmıştır. Doğruluk düşüncesi. Mutluluk kavramı da. emeğinkiler de olabilir— önünde teslimiyeti . Modern kitle kültürüyse. ciddi dinsel düşüncenin her zaman eleştirmiş olduğu "normal hayat" gibi bir baya­ ğılığa indirgenmiştir. Oysa teori değil. Sine­ ma.

bireyin adil ya da adaletsiz bir düzenle bütünleşmesinde fiziksel. insanın kendini ifadesiyle varolan sistem içindeki işlevi özdeşleşmiş olsa da. Yine de kitleler. Hem ruhban sınıfının hem de diğer zümrelerin hiyerarşik düzeni ve törensel işlevleri katı kurallarla düzenlenmişti. bur­ juva devrimleri çağının ulusu. felsefi— yürürlükteki toplumsal egemenlik biçimlerini yansıtıyordu. ama böylece ortak bir doğru düşüncesine de katkıda bulundular. Eski toplumsal birimler birer bütündü. ne hayatın kendisi ne de düşünsel çerçevesi tam olarak bütünleşebilmişti. tarihsel gelişmeler için­ de biçimlenmiş ideolojik örüntülere bağlıydı. geçerli ilişkilere uyma­ yan. Tarih bo­ yunca. Modern sanayi çağının toplumsal birimleriyle daha öncekiler arasın­ da canalıcı bir fark vardır. uysallıklarına karşın. Eski kolektif birimlerin ideolojilerinin nesnel ve evrensel doğruluk iddiası. İster dinsel olsun. hiyerarşik olarak örgütlenmiş yapılara dönüşmüşlerdi. her düşünce sistemi anlamlı bir dil içinde ifade edildiğinde genel bir nitelik kazanır ve zorunlu olarak evrensel bir doğruluk taşıdığını id­ dia eder. ister sanatsal ya da man­ tıksal. Baskı ortadan kalkacak olsa. dinsel. oluşturduğu baskı mekanizmasını üyelerinden gizlemek gibi genel ve içsel bir eğilimi olan toplumsal düzenin bütününe yönelir. başka bir deyişle. gelişimleri içinde. klan. bunların toplumsal gövde içindeki varlıklarının çok önemli bir koşuluydu. bunların hepsi. içinde hâlâ sürüp giden o közlenmiş isyanın işaretidir. Üretimdeki rolleri sona erdikten sonra da bir kültürel bütünleştirici olarak işlevlerini sürdürdüler. tekinsiz bir özlemin kendini sardığını hissettiği anda kapıldığı de­ lice öfke. belli bir . işçilerin durumunu düzeltme çabalarında bile kaçınılmaz olarak bu baskıya katkıda bulunmaktadır. Ama bu örgütsel yapılar. bugün de işçi örgüt­ leri. Bunu yapabilmelerini sağlayan da nesnelleşmiş olmalarıydı. örgütsel ve kültürel baskıların hep payı olmuştur. Ortaçağ kilisesi. tüm toplumsal düzene. sözgelimi ortaçağ kilisesininki. maddi hayat biçimlerine bire bir denk düşmüyordu.156 AKIL TUTULMASI hızlandıran. bu kızgınlık. Günümüzün pragmatik gerçekli­ ğinin baskısı altında. bu isyan. Bu tür örüntüler —büyü­ sel. hem kendi içindeki hem de başkalarındaki her türlü farklı dürtüyü bastırmaya uğraşsa da. bütün bütüne tes­ lim olmamışlardır kolektifleşmeye. Totemist kabilenin hayatı. Temel ruhsal kavramlar pragmatik düşüncelerle bütünüyle kaynaşmamıştı. Ama bunun dışında.

önemli kaçış imkânları. çok önemli boşluklar yaratı­ yordu toplumsal dokuda. ama bunun ötesinde. yekpare gövdelerdir bunlar. Toplumsal teori. ama çağdaş bütünlüklerin ayırıcı özel­ liği. Hıristiyan teoloji­ sinin özündeki pragmatizm de bu anlayışın gelişmesine hizmet etmiştir. Hemen her zaman. Eski toplumların hiyerarşik önderliklerinde de böyle ye­ tenekler söz konusuydu elbet. Yeni bütünlüklerin de hiyerarşik bir yapısı vardır. Oysa işçi örgütleri gibi modern örgütsel birimler. idari ve teknik beceriler. Yeri gelmişken belirtelim. ama dok­ trinini adadığı ezilen sınıfın önyargılarına ve boş inanlarına da gözle­ rini kapatmıyordu. bu örgütlerdeki görevlilerin daha üst mev­ kilere yükselmesini sağlayan. doğru. demokratik ya da devrimci biçimleriyle bir bütün olarak toplumsal teori. çün­ kü varsaydıkları toplumsal birlik biçimlerinin aldatıcı olduğu görül­ müş. sosyo-ekonomik sistemin organik parçalandır. Modern Kilise eski biçimlerin bir uzantısıdır. Modern sanayi toplumunda ise . özürcülükten kaçındı ve öznesini yüceltmedi: Marx bile proletaryayı göklere çıkarmıyordu. Kilise'nin kendini katıksız mekanik anlayışa uy­ durmasıyla sağlanmıştır. Bu eski sistemler çökmüştü. insanları çekip çevirme yeteneğidir belirleyici olan. ama bir devamlılık. Kültür ile üretim arasında bir ayrılık vardı henüz. Kitle kültüründeki eğilimlerin tersine. despotik. günümüzün kesinlikle pragmatik bütünlüklerinde görülemeyecek bir özellik. onları oldukları yerde sabitleştiren. işçilerin sakat düşünceleri de içinde olmak üzere tüm gerçekliğin eleştirel bir çözümlemesini sunuyordu. son derece kaynaşmış. Daha sonraki toplum eleştirisi. bireyi basit bir işlevsel tepki hücresine indirgeyen modern süper örgütlenmeyle karşılaştırıldığında. önderlik yetisiyle nesnelleşmiş bir tinsel sistem arasındaki bağın kopmuş olmasıdır. geçmiş bütünlüklere yön verdiği varsayılan eski düşünce sistemlerinin mirasçısıydı. Kapitalizmi toplumsal adaletsizliğin son biçimi olarak görüyordu Marx. Soyut bir tinsel modele uyduğu varsayılan eski bütünlüklerde belli bir özellik vardı. Gerici. öne sürdükleri ideolojiler koflaşmış ve özürcü bir nitelik almıştı. tinsel ideallere ilişkin nitelikler değildir. yönetici kadroların seçiminde yeterli ölçüt sayılmaktadır. bu eleştirel doktrinlerin hiçbiri kitlelere bir hayat tarzı "satmaya” kalkışmamıştı. bilinçsiz olarak tiksinti duydukları ama "bilinçli" davranışlarında alkışladıkları bir hayat tarzı. Örneğin.BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 157 özerklikleri vardı. Bu ayrılık.

kapitalist önderliğin pragmatik bütünselliğiyle tam bir karşıtlık içindeydi. rasyonelleşmenin kendi kendini yok ettiğini göstermiştir. ekonomik ve siyasal kamplara bölünmüş durumdadır. Bir yandan. Bugün kitlelerin görevi. bireye karşı genelin temsilcileridir. Zamanın geriye işlemesi mümkün değildir. Öte yandan. Liberalizm'in ürünü olan parla­ menter işçi partileri. eleştirel düşünceye. Ama sanayi toplumunun günümüzde aldığı biçim rasyonelliğin öbür yüzünü açığa çıkarmış. akıl açısından tikellik öğesi tamamıyla bastırılmış ya da eritilmiş ol­ maktadır. örgütlerle öyle iç içe geçmektedir ki. eski biçimlere geri dönmeyi önermek anlamına gelmez. dünya hâlâ düşman gruplara. ta­ kımlarla. Bunu söylemek. On doku­ zuncu yüzyılda proletarya hâlâ oldukça akışkan. amorf bir durumdaydı. nitelikli-niteliksiz emek ve işçiler-işsizler) karşın. hazır davranış kalıplarına karşı çıkma eğilimine toplumsal hayatın biçimlendirilmesinde hiçbir rol tanımamaktadır. İşçi­ lerin kapitalist süreçte edilgin bir rolden etkin bir role yükselişi. geleneksel parti yapılarına tutunmaya çalışmak değil. çıkarları bazı ortak ekono­ mik ve toplumsal kavramlarda billûrlaşabiliyordu. liberalizmin akıldışı işleyişine karşı çıkıyor ve anarşik kapitalizmin tam tersi olan bir planlı sosyalist ekonomiyi öneriyorlardı. Ama işte bu yüzden de bütün bölünmüşlüğüne (ulusal gruplar. kendi örgütlerine sızan ve zihinleri üzerinde de zararlı bir etki yapan tekelci eğilimi tanımak ve ona karşı direnmek olmalıdır. Rasyonelleşme. Toplumsal örgütlenme ve merkezileşmeyi. özgüllük (benzersizlik). akıldışı bir çağdaki akıl öğeleri olarak kabul ediyor ve savunuyorlardı. Bu durum da örgütlenmeyi ve merkezileşmeyi gerekli kılmaktadır: Bunlar. On dokuzuncu yüzyılın rasyonel toplum kavramında. îşçi kitlelerinin amorfluğu ve bunun sonucu olan teorik düşünme eğilimi. Hem gerçeklikte hem de ideolojide emeği bir ekonomik özne haline . örgütsel gelişimin tersine çevrilmesi hatta teorik olarak reddedilmesi de. bireyin karşı karşıya olduğu yok oluş tehlikesine değil. bireysel öznenin kendiliğindenliğine. akıl açısından. örgütlenme ve merkezileşme mekanizmalarına ağırlık tanınmıştı. hem işçi için hem de işadamı için geçerlidir. planlama. insan bireyi. ta çocukluğundan başlayarak gruplarla.158 AKIL TUTULMASI siyasal teori bile bütünleşmiş kültürün özürcü eğiliminden payım almıştır. Bu. genel sistemle bütünleşme pahasına gerçekleştirilmiştir.

aynı zamanda. Amerikan sosyolojisinin başlangıç döneminde önemli bir rol oynamıştı. Sadece. Sonradan. zaten sanayinin nesnesi olan işçiyi bir de emeğin nesnesi haline getirmiştir. Kitleler kendi geleceklerinin kurucusu olduklarını düşünürken önderlerinin nesnesi olmaktadırlar. böyle bir kavramı metafizik duru­ muna düşüren araştırmalara kaydı. Yeni-liberallerin sendikalara karşı çıkışı çağdışı bir romantizmden başka birşey değildir. 4. "toplumsal yapı ve toplumsal değişmeyle ilgili te- . İdeoloji daha gerçekçileşip. İşçi önderleri emeği işletmekte. akademik sosyolojide de görülen bir eğilim. Dinsel ve ahlaki ideolojiler silinip gider ve siyasal teori de ekono­ mik ve siyasal olayların gelişmesiyle ortadan kalkarken4 işçilerin düşünceleri de önderlerindeki ticari zihniyetin kalıbını almaktadır. re­ klamını yapmakta ve fiyatını da olabildiğince yükseltmeye çalışmakta­ dırlar. Sosyolojinin felsefi düşün-ceyle bağını kura­ bilecek kavramların yerini. aynı zamanda sendika önderlikleri tarafından da taksim edilmekte ve işletilmektedir. Bugün bir işçinin üretici gücü sadece fabrika tarafından satın alınıp teknolojinin gereklerine bağımlı kılınmamakta. gerçeklikle o içsel çelişkisi de. burada betimlenen toplumsal süreçte aranmalıdır. İşçi sendikalarının tekelci bir biçimde örgütlenmiş olması. Evet. büyük şirket yöneticilerinin hammadde. daha "makulleştikçe".BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 159 getiren bu süreç. hiç değilse kısa va­ dede. işçilere belirli yararlar sağlamaktadır. güçleri ve gelirleri de sınai sistemin sürüp gitmesine da­ yanmaktadır. uzlaşımsal (konvansiyonel) olarak tasarlanmış olgu gruplarını gösteren işaretler aldı. Ev­ rensel özelliğiyle sınıf kavramı. sıradan işçininkinden çok daha büyük olan kendi etkinlikleri. Sosyoloji­ nin. Kuşkusuz. yani saçmalığı da art­ mıştır. çekip çevirmekte. Aynı zamanda. ağırlık. iktidar grupları arasındaki stratejik çatışmalara ilişkin birtakım kavramlar almaktadır. Teorinin gerilemesi ve yerini pozitivist anlamda deneysel araştırmaya bırakması sadece siyasal düşüncede değil. bunların işçi aristokrasisi dışında kalan üyelerinin de tekelci olduğu anlamına gelmez. sosyoloji biliminin kendi içinde değil. Emeğin örgütlenmesinin de başka herhangi bir şirket gibi bir iş sayılır olması. sendika önderlerinin de emek arzını denetlediği an­ lamına gelir. bunların ekonomiyle ilgili görüşleri de felsefe alanındaki çalışmalarından daha zararlıdır. insanın şeyleşme sürecini tamamlamaktadır. işçi önderlerinin gerçek­ leştirdikleri. Bu gelişmenin kaynağı. Dünyanın emekçi kitleleriyle varolan adaletsiz toplum düzeni arasında temel bir çelişki olduğu düşüncesinin yerini. makine ve öteki üretim öğelerinin arzını kontrol edişi gibi.

Ülke sorunlarının ayrıntılarını. kaslarına işleyen kitle kültürünün tekniklerine hedef olmamıştı henüz. kulaklarına. öteki emek kate­ gorilerinin sırtına yüklenmiştir. toplumun öteki kesimleri gibi.Page. Bazı emek türleriyle ilgili sendikalar bunların fiyatlarını yükseltmeyi başarmış. Zihinleri. siyasal hareketler içinde dönen dolapları. gerek zihinleri gerekse gövdeleri baskının izlerini taşıyordu.160 AKIL TUTULMASI geçmişin işçileri de teorinin açığa çıkardığı toplumsal mekanizmaları kavramsal düzeyde kavramamışlardı. hem iş saatlerinde hem de boş za­ manlarında sınai davranış kalıplarını gözlerine. ama baskıcı toplumsal ikti­ darın tüm ağırlığı. "teorik sosyolojinin toplumumuzun gelişmesinde önemli bir yapıcı rolü olabileceğine inanılıyordu. Bugünün işçileri ise. herhangi bir ülkedeki ve herhangi bir kesimdeki insanların sefaletine. oyunun kurallarına karşı geldiği için hedef seçilmiş bir kapitaliste ya da politikacıya karşı her türlü kampanyaya katılmaya hazırdırlar. Modern ekonomik koşullar işçi sendikalarının önderlerinde olduğu kadar üyele­ rinde de pozitivist bir düşünüşün gelişmesine yol açmakta. ister örgütlü olsun ister örgütsüz. gençliğin görkemli iddialarını taşıyordu. . böyle bir yöneliş. ama çektikleri sefalet hâlâ bireysel insan­ ların sefaletiydi ve bu yüzden de onları başka insanların. özellikle de rüşvet ve yolsuzluğa karşı mücadele etti­ ğini ileri süren hareketlerin dolaplarını bilmektedirler. Bununla birlikte. Toplumsal adaletsizliği —hatta kendi gruplan için­ deki eşitsizlikleri bile— kesin. İşçiler. en azın­ dan faşizm cehenneminden geçmemiş olanlar. Farklı toplumsal grup­ ların bireylerinin ekonomik ve siyasal güçleri arasındaki eşitsizliğe yeni farklılaşmalar eklenmiştir. s. New York 1940. Gelişmemiş zihinleri. Bunun yanında. Class and American Sociology. büsbütün farklı bir dünya hayaline ve olguların sınıflandırılmasının ötesinde bu hayalin gerçekleştirilmesini öngören kavramlara kapalıdır. 249." (Charles H. sendika üyeleri ile orik sistemler kurma görevine" henüz bağlı kaldığı Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde. toplumsal hayatta yeni bir güç olarak işçi hareketinin yerini sağlamlaştırmaktadır. acısına bağlıyordu. çok daha uyanıktır. ama kuralların kendisini sor­ gulamamaktadırlar. eşitsizlik azalmış değildir. Sürekli olarak karşıt eğilim­ lerin tehdidi altında olsa da. ağırlıklı bir gerçek olarak görmeyi ve kesin gerçeklere de saygı duymayı öğrenmişlerdir. çok daha eğitimli. bu da on­ ları gittikçe birbirlerine benzetmektedir.) Sosyolojinin bugünkü iddialarınınsa son derece görkemsiz olduğunu görebiliyoruz. sosyoloji.

Charles Beard. cansız şeyler için olduğu kadar insanlar için de geçerlidir. verdiği karar ve talimatlar daha nesnel gibi görünür. Mühendisin işlevi üretimin kendisiyle daha dolaysızca ilgili olduğu için. etkin hayal gücünü uyarır ve zekânın kaslarının çalıştırılmasını teşvik eder. bir günah sayılmaktadır."5 Aronson. açık ve dinamik bir evrendir" der Moses F.BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 161 çeşitli nedenlerle sendikaların dışında kalmış işçiler arasında. insanları amacı olmayan bir araçlar toplamına indirgemektir. sınır boylarında yetişmiş. Mühendisin nesnelerle ilgilenmekteki amacı bunları kendileri için ya da sırf bilgi için anla­ mak değildir. Etkinlik.Aronson. Mühendisin kafası. The American Spirit. Teknokratlar. Astları. Her iki grubun önderleri de. Bu. Durmayan bir açılım süreci içindeki bir dünya. verdiği emirlerden hiç değilse bazılarının eşyanın doğasına uygun olduğunu ve dolayısıyla ev­ rensel bir anlamda rasyonel olduğunu görürler. "Akışkan bir evren ise dinlenilecek bir yer değildir. "üretken olmayan" gruplar ve "vahşi" sermaye. Temel ilke değişmemiştir. Dinlenme de. "kırsal bir ekonomi içinden bir girdap gibi yükselen sanayi toplumu­ nun doğurduğu güçlüklerle boğuşan. egemenlikle ilgilidir. Günümüzde sermaye de emek de kendi denetimlerini perçinlemeye ve genişletmeye uğraşmaktadır. kendi iç yapılarına ne kadar aykırı olursa olsun belli bir şemaya uydurmaya çalışmaktadır onları. Bkz. aktif 5. toplum düşmanları ilan edilmektedir. Hedefi. insan varoluşunun temellerinde bir devrim vaat eden o müthiş teknolojik geliş­ me sonucunda coplumun teorik eleştirisinin gereksizleştiğini ileri sür­ mektedir. süper-teknolojinin ürünü olan malların süper bolluğuyla ekonomik sefaletin otomatik olarak ortadan kalkacağını id­ dia etmektedir. s. Çağımızın simgesi sayılabilecek mühendisin sanayici ya da tüccar kadar kâr yapmaya meraklı olmadığı doğrudur. "Amerikan felsefesinin postülası. en gelişmiş biçi­ miyle endüstriyelizmin zihniyetidir. insan­ ları yeniden çalışmaya hazırlamadığı zaman. üretkenlik ve akıllı planlamanın modern in­ sanın tanrıları olduğu söylenmektedir. Ama kökeninde bu ras­ yonellik bile akılla değil. Sınai faaliyetin tanrılaştırılması sınır tanımaz. ayrıcalıklı uluslarla o çifte sömürü ve baskıya hedef olan az gelişmiş ülke halk­ ları arasındaki bölünme de vardır. pragmatizmin. durağan düşünce gibi bir estetik hazza da izin vermez. . 666.

Aronson. zorunluluğun meydan okumasına insanın verdiği karşılıktır. biçimidir: sanayi toplu­ munun özgül çerçevesi içinde insanlar arası ilişkiler. üretimin kendisi değil. Bunların en son mukallitleriyse.g. Amerika'nın gerçek öncülerinin o "serhad ruhu" ile bu­ nun günümüzdeki savunucuları arasında çok belirgin bir farklılık vardır. durağan düşüncenin estetik hazzına" herhalde daha büyük bir değer biçiyorlardı. eşgüdümü ve birörnekliği savunurlar. ancak insanlar emeği. Bu ilişki. araçları amaç olarak görmüyorlardı. sınır adamlarının "meşakkatli hayat" mirasına tutunmaya ve aynı zamanda da onların dilini kol eme­ ğinin. bu eşgüdücüler de. çok daha dingin bir dünya idi. tarımsal ve sınai emeğin aktivist sözcük dağarcığına kaynaştır­ maya çabalamaktadırlar. ama özledikleri.162 AKIL TUTULMASI bir zihniyetin özelliklerini yansıttığını" düşünmektedir. düşünce dünyasında bile.y. bi­ raz da rahatsız bir vicdanla. Bunlar.y. . Johann Gottlieb Fichte'nin bilinçli ya da bi­ linçsiz izleyicileri olarak. Öncüler. Güzellik kavramlarında ya da kültür ideallerinde "edilgin. bu değerleri çarpıtarak savunmaktadır­ lar. yüceltmeyi amaçladığı uygarlığın hümanist temellerini baltalama eğilimindedir. ulus düşüncesini ve ebedi çalışmayı yücelt­ meye çalışmaktadırlar. "ama bu ya­ bancı öğeler yerel bir birliğin içinde eritilmiştir"7. Yeryüzünü bir dü­ şünme. öncülerin. Gündelik yaşama mücadelelerinde. 7. Teorik uğraşların "adalî" ve "atletik" niteliğinden söz eder ve bu uğraşları "doğuştan ve kendiliğinden bir gelişme" olarak nitelerken. 665. sert. A. Anlamlı bir amaca yönelik zah­ 6. modern işbölümü içinde düşünsel bir meslek sahibi olduklarında. araştırma ve buluş. Amerikan felsefesinin sentezinin içi­ ne "kuşkusuz bazı Avrupalı öğeler girmiştir" demektedir.6 Ne var ki. hayal ettikleri herhalde daha az dinamik. Böyle bir ideoloji. seyretme ve haz alma dünyasına dönüştürme imkânları arttığı ölçüde. Bireyin yenilgisinin nedeni kendi başına teknoloji ya da sağkalma tutkusu değildir. sorun. A.. İnsan emeği. araştırmayı ve buluşu tanrılaştırdığında saçmalaşır.g. yıpratıcı bir çalışmaya gönül rızasıyla kat­ lanıyorlardı. s. ilerlemenin putlaştırılması ilerleme­ nin tersi olan bir gelişmeye yol açar. Eksiksiz do­ yum ve sınırlanmamış haz düşünceleri ilerleme güçlerini özgürleştiren bir umut doğurmuş olduğu halde.

Üretkenlik idealine gelince. teknolo­ jiye ve ulusallığa tapmaktadır. bu­ nalımların sona ereceğini. bu toplumun üyelerinin hiç değilse akılcı örgütlenmeden kârlı çıktıkları düşünülemez mi? Teknokratlar. gerekli ilişkileri kurmak. insanların ekonomik ihtiyaçlarına değil. hatta insanın kendisi de değildir —insanlar çoğu zaman düşündükleri.. bireyin başarısını belirleyen etmenlerden sadece biridir. Ama emeği baş­ lı başına bir amaç haline getiren bir felsefe. toplumsal hayatın her alanına sinmiş olan anlayıştır. kendini iyi "satabilmek". Bu tapınma. çeşitli iş ve üretim dallarında geçerli olan başarı ölçütleri arasındaki benzerliği yeterince anlayamamak ve üretim araçlarının akılcı kullanımını bunların bazı sahip ya da kullanıcılarının akılcı eğilimleriyle karıştırmak olmuştur. pürüzsüzce işle­ . ulusal ve uluslararası ekonomi üzerinde daha büyük bir denetim kurmak için birbiriyle çekişen gruplardan birine kendi değerini kanıtlamak zorun­ dadır.. Bugün bu yetenekler insanların büyük bölümünün üreme hücreleriyle yeni kuşaklara devredilmektedir sanki. güçlendirir. Üstelik. topluma sunduğu mal ve hizmetlerin nicelik ve niteliği. sanki insanların kendi düşünceleriymiş gibi kitle kültü­ rünü etkiler. sonunda her türlü emekten nefret edilmesine yol açar. Çağımızda. Bireyin düşünüşünün sorumlusu insanın teknik başarıları değildir. iktidar yapısına hizmeti esas alan bir yararlılık kavramıyla ölçülmektedir. nesnel zihin. "Çocuklardan biri olma" yeteneğinden ibarettir bu: kuvvetli görün­ mek. söyledikleri ya da yaptıkları şeylerden daha iyidirler— asıl sorumlu. başkalarını etkileyebilmek. dinlenme ve kaçış imkânı vermeyen bir ekonomik sistemin basıncını yansıtmaktadır. hatta sevilebilir de. Saint Simon'dan Veblen'e ve izleyicilerine kadar bütün teknokratik düşüncenin yanılgısı.BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 163 metli bir emek zevkli bulunabilir. sanayiye. ikinci adımda. Birey. Modern çağda herhangi bir bireyin tek ölçütü ve varlık nedeni olan etkinliğin de gerçek teknik veya idari ustalıkla karıştırılmaması gere­ kir. temel ekonomik oransızlıkların ortadan kal­ kacağını ve tüm üretim aygıtının plana uygun olarak. ama bu kategorilere anlam kazandıra­ bilecek bir ilkeye de sahip değillerdir. kendi teorileri uygulandığı zaman. "nesnel zihin"in bugünkü yapısı ve içeriğidir. İnsanların kitle kültürü organlarından aldıkları hazır düşünce ve davranış kalıpları. anlamak gerekir ki bugün herşeyin eko­ nomik önemi. Modern toplumun her türlü bireyselliği yadsımasına karşılık.

Bugün de bireyler. gruplar. siyasal) mühendisler de bunları denetim altında tutmaya uğraşmaktadır. İnsan ihtiyaçları­ nın anlatımı artık pazarın bulanık ekonomik göstergeleri tarafından çarpıtılmamaktadır. üretimin iktidar mücadelesinde bir araç haline geldiğinin unutulmasına yol açar. kör ekonomik güçlerin etkisiyle yıkıma sürüklenebilmektedir. bir yanıyla da daha uzaktır. gerçekte pazar tarafından değil. Oysa modern toplum. daha kuvvetli seçkinlerdir. Bundan daha farklı bir yol izleyebilir Amerikan toplu­ mu. kurbanların yazgısı büs­ bütün belirlenmiş olur. çarpık ve akıldışı biçimlerde ortaya çıkan tüketici ve üretici ihtiyaçları. bu yeni akılcılık bir yanıyla akıl düşünce­ sine pazar sisteminden daha yakınsa. teknokratik düşünceleri savunmakla ve büyük sınai aygıtlara ulaşamayan grupları "kısır" olarak damgalamakla. Liberal pazar sisteminde. belli bir bağımsızlık veriyor­ du.164 AKIL TUTULMASI yeceğini ileri sürmektedirler. bireye. insan özü de saldırıya uğrar. istatistikle saptanmaktadır ve her türden (sınai. Üretim sloganını bir tür dinsel inanç haline getirmekle. Ne var ki. teknik. tersine. Sınai güçlerin yoğunlaşması ve merkezileşmesi. sanayi. teknokratik haya­ lin çok uzağında da değildir bugün. daha iyi örgütlenmiş. Gelgelelim. insanca bir hayata doğru evrimi son derece zorlaştıracaktır. Eski sistemde farklı toplumsal grup üyeleri arasındaki alışveriş. modern endüstriyelizmin ekonomik ve kültürel süreçle­ rinin sonucunda bireysel düşünce ve direncin parçalanması. peşinden ekonomik liberalizmin çöküşünü de getirince. birbirlerini iyi anlayan gruplardır bunlar. Liberal ekonomide başarısız girişimciler rekabette yenik düştüğün­ de ya da geri kalmış gruplar sefalete itildiğinde. Totalitarizmde. hiç değilse ilkelerde. ekonomik gücün eşitsiz dağılımıyla be­ lirlenmekteydi. bunalım­ larla sonuçlanan bir süreç içinde. insan ilişkilerinin nesnel ekonomik süreçlere dönüşümü. Ekonomik önderlerin politikaları —ki bugünkü aşamasında toplum artık bunlara bağım­ . ekonomik çaresizlikle­ rine karşın insan onurunu koruyabiliyorlardı. Bu egemen gruplar arasın­ daki ilişkilerin iniş çıkışları olsa da. Çünkü sefaletlerinin so­ rumluluğunu anonim ekonomik süreçlerin üzerine atma imkânına sa­ hiptirler. şimdi çok büyük ölçüde önceden hesaplanabilmekte ve ekonomik ve siyasal önderlerin politikalarına bağlı olarak ya doyurulmakta ya da yadsınmaktadır. yine de. seçkinlerin hedef aldığı bir bi­ rey ya da grup sadece geçim araçlarından yoksun kalmaz. ama artık bu güçlerin temsilcisi.

Kitlelerin durumu burjuvanınkinden oldukça farklı olsa da. yani küçük tasarrufların satın alma gücünün büyük ölçüde azalma ya da toptan yok olma tehlikesi beklemektedir bireyleri. hâlâ insanın yazgısına hükmetmektedir.BİREYİN YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ 165 lıdır— sert. Akıldışı. Altın sahipliği. enflasyon. Bugünkü koşullarda. hesaplı ve kendi çıkarlarına dönüktür. bağımsız ekonomik bireyi yok oluşa mahkûm etmekte­ dir. paranın değeri ancak belli sınırlar içinde oy­ nardı. Bireyselliğin maddi temeli çok dengesiz olmadığı için de. Özel altın mülkiyetini yasaklayan çeşitli yasalar. bir derneğin. özünde doğru olan ve böylece toplumun bütününün ihtiyaçlarını dile getiren teorik ve sanatsal ürünler yaratabiliyordu. bugün olduğu gibi meslekte ilerleme amacına yönelik değil. hükümetin. rantiyelerin ufkunu karartır. burjuvayı bir bakıma aristokratın halefi yapıyordu. Devleşmiş sınai güçler çağı. Orta sınıfın üyeleri bile güvencesizdir artık. Bu çaba. çalıştığı kuru­ mun. sürekli ve kalıcı görünen mülkiyet ilişkilerinin doğurduğu istikrarlı bir geçmiş ve gelecek perspektifini yok ederek bireyin de tasfiyesine yönelmiştir. Toplumun karayollarında biraz durmak için ara­ banızı çekeceğiniz bir bekleme şeridi kalmamıştır. Devletin altın tutma hakkını kısıtlaması bütün bir değişmenin sim­ gesidir. anlamsız bir çaba değildi bu. Mal ve para karşılığında altın alabilme hakkına ve dolayısıyla görece istikrarlı fiyatlara dayalı bağımsızlığı. Bireyin sallantılı duru­ munun en iyi göstergesi belki de kişisel tasarruflarının güvence­ sizliğidir. sadece bi­ reysel varoluşun değerlendirilmesine yönelikti. Onunla kendi güvenliğini sağlayabiliyor ve kendi ölümünden sonra arkada bıraktıklarının ekonomik sistem tarafından tümüyle yutulmayacağından emin olabiliyordu. hümanist değerlere gerçekten ilgi duyan görece kalabalık bir sınıfın varlığı saye­ sinde. Para birimleri altına bağlıyken ve altın da sınırlar arasında serbestçe gidip gelirken. kişiliğini geliştirmeye yönelik çabalarında da ifadesini buluyordu. hastalandı­ ğında ya da emeklilik yaşına geldiğinde. Birey. burjuva iktidarının simgesiy­ di. bir zamanlar pazarı belirleyen otoma­ tik eğilimlerden bile daha kördür. Dev sınai işletmeler çağında dilenci de rantiye de silinmeye mahkûmdur. Herkes yola devam . sendikanın ya da sigorta şirketinin onu koruyacağı düşüncesiyle avunmak zorundadır. mi­ delerini bulandırırdı. Altın. Liberalizm'de dilenci görüntüleri. bu yüzden toplum ve gerçek ihtiyaçları karşısında.

8 Sağkalma güdüsünün bu mekanik kamçılayıcıları. Filozofun düsturu Bene qui latuit. Bireyin bir kişisel tarihi yoktur artık. En çok da günümüzün o sözde büyük adamları uzaktır gerçek bireysellikten: kit­ lelerin putlaştırdığı bu insanlar aslında kendi reklam kampanyalarının * Ovidius'un özdeyişi: İyi gizlenen. Tılsımlı Aynadaki Kraliçe'nin "aynı yerde kalmak için çok hızlı koşmalı" sözleriyle anlatılan şeyi ifade edebil­ mek için ne bir Zenon'a ne de bir Cocteau'ya. yani genellik olan bir kraliçe.. Öyle ya. s. Bireyin herşeye karşın bu yeni anonim kuramlarda yitip gitmediği. neden her genç kız da bir sinema kraliçesi olmasın? Hem de başlıca özelliği ti­ piklik. Tıpkı "haşin" bireycilik sloganı­ nın toplumsal denetimden kaçmaya çalışan büyük tröstlerin işine yara­ ması gibi.. Girişimci memura dönüşmüştür. 1942-1943. içinde yaşadığı toplumdan hâlâ daha iyidir. "Biographies in Popular Magazines". bene vixit* modern ti­ cari dalgalanmalara uygun değildir. iyi yaşadı. Bunu kendisi bilinçsizce yaşamaktadır zaten. Evet. . bilgin de profesyo­ nel uzmana. insan. Her şey değiştiği halde hiçbir şey kımıldamamaktadır. bu itirazda da bir doğruluk payı vardır. Gelgelelim. sözde savunduğu ilkeyi baltalamaktadır.166 AKIL TUTULMASI etmek zorundadır. 507-544. düşünsel varoluşunun tamamını kucaklayabilmektedir. modern toplumun atomize edici işleyişi içinde kendini koru­ ma imkânını elinden almaktadır. Léo Lôwenthal. kitle kültüründeki bireycilik retoriği de kolektif öykünme modelleri yaratarak. Herkes kendi üstünde bir organın emrindedir. Bkz. Popüler biyografilerde ve sözde ro­ mantik roman ve filmlerde bireysel kahramanlığın ve kendi kendini yetiştirmiş insanın öne çıkarılması bu gözlemin yanlış olduğunu göstermez. yaşadığı hayat da doldurduğu anket formlarına sığmaktadır. bireyciliğin modern toplumda da azgın bir biçimde sürüp gittiği yolun­ da bir itiraz isabetsiz olur. bireysellik üzerindeki toplumsal baskıları güçlendirmekte ve bireyin direnme imkânını. Kitle kültürünün sunduğu bütün araçlar ve kolaylıklar. gerçekte bireyselliğin çözülüşünü hızlandırır. ne bir Eleali diyalektikçiye ne de bir Parisli sürrealiste ihtiyacı vardır modern bireyin. eğer her erkek Huey Long'un dediği gibi bir kral olabilirse. 8. Radio Research. New York 1944. Komuta kademesinde olanların özerkliği de astlarınınkinden çok fazla değildir: onlar da kullandıkları iktidara bağımlıdırlar. Kamuoyu yoklama­ ları.

çünkü ideolojilere ilişkin olarak git­ tikçe artan hayal kırıklığının sonucunda insanların kişisel ve toplum­ 9. Eksiksiz üstün-insan (ki bu ko­ nuda en ciddi. Nitekim. dünyanın bir çok yerinde siyasal baskıların artışı da. bireyin üzerindeki dayanılmaz baskının kaçınılmaz olmadığı da görülmeye başlamıştır. soytarıca dav­ ranışlarından kaynaklanır: bu davranışlar. kendi fotoğraflarının büyütülmüş halidirler: toplumsal süreç içindeki birer fonksiyondan ibarettirler. düşün­ düklerinden.BiREYtN yükseliş! ve düşüşü 167 ürünü. King Kong. en kaygılı uyarıyı yapan Nietzsche'den başkası değildi) ezilmiş kitlelerin dışa yansıttığı bir hayaldir: Cesare Borgia'dan çok. Bazılarının kökenindeyse. Anlattığımız eğilimler. der. Bununla birlikte. uluslararası eğilimlerin etki­ si altında insanın karakterinde meydana gelen derin değişmeler yatmak­ tadır. Faşizm bilinçli insanları toplumsal atomlara indirgemek için terörist yöntemler kullanmıştı. s. bunu başkala­ rından soran kişiler için bir davranış modeli oluşturmaktadır. İnsanlar bu baskıya üretimin sırf teknik gereklerinin değil. Bu felaketi doğuran etmenlerin bazıları Avru­ pa’ya özgüydü. söylediklerinden ya da yaptıklarından çok. bi­ reyselliğin daha az ideolojik ve daha insanca bir varoluş tarzı içinde bir öğe olarak yeniden ortaya çıkabileceği bir çağın doğuşunu da hazırlaya­ bilirler. Sınai disiplin. büsbütün kaybolmuş değildir. ama böylelerinin varoluş izleri için geçmişi tararken. Philip van Doren Stem. tımarhanede ya da darağacında ölen sefillerin kırık dökük kayıtlarını dikkatlice incelememiz doğru olacaktır" (The Portable Poe. New York 1945. bugün böyle bir umut pek zayıf olsa da. Hiç kimse bu yıkıcı eğilimlerin yakın gelecekte denetim altında tutulacağını tam bir kesinlikle ileri süremez. . toplumsal yapının yol açtığını anlayacaklardır bir gün. bireyin silinişine yol açan bütün bu süreçler. üretici güçlerin bugünkü gelişme düzeyinde bir toplumsal değişme olasılığından duyu­ lan korkunun göstergesidir. Viking Press. teknolojik ilerleme ve bi­ limsel aydınlanma.9 Hitler gibi sahte süpermenlerin büyüleme gücü. zindanda. sınai işlemlere tabi tutularak kendiliğindenliklerini yitirmiş ve bu yüzden insanlarla nasıl ilişki ku­ racaklarını ve onları nasıl etkileyeceklerini bilemeyen. Edgar Allan Poe büyüklük hakkında şöyle diyordu: "Bireylerin şimdiye kadar ken­ di ırklarının çok üzerine yükseldiği tartışmasız bir doğrudur. 'iyi ve büyük olanlar'la ilgili bütün biyo­ grafileri bir yana itip. 660-661). daha şimdiden Avrupa tarihinin en büyük felaketine yol açmıştır.

felsefenin görevi. onların yaptıklarını işitilebilecek sözlere dönüştürmektir. ve gerçekten de bazı durumlarda toplumsal baskı ve siyasal terör. her zaman gerçek bireyselliğin nüvesidir bu direnme. acının ve alça­ lışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.168 AKIL TUTULMASI sal gizligüçlerini gerekleştirmeye yönelmelerinden korkuyordu. doğmaya çabalayan insanlığın simgeleridir. akıldışına karşı o çok insanca direnmenin olgunlaşmasını sağlamıştır. ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken. Bu şarkısı söylenmemiş kahramanlar. kitle kültürünün kof. başkalarının toplumsal süreç içinde bilinçsiz olarak hedef olduğu terörist imhaya bilinçli olarak hedef kılmışlardır kendi varlıklarını. Toplama kamplarının adsız kurbanları. Bu insanların kendi sesleri zorbalığın darbele­ riyle susturulmuş da olsa. şişkin kişilik­ leri değil. Zamanımızın gerçek bireyleri. .

. sürük­ lenenlerin de en azından kendilerine yol göstermeye kalkan o şişkin. kültürün öteki dallarıyla birlikte. Benliğin kavram­ larda ve düşüncelerde ifade bulan bütün öteki işlevleri geçersizleşmiştir artık. insan öznesini. benlik ile doğa arasındaki yıkıcı karşıtlık. Doğaya boyun eğdirmeyi amaçlayan totaliter çabanın. gruplar ve uluslar arasında bir anlaşma sağlamaya yetecek kültürel ve teknik kaynaklan yoktu toplumun. henüz susturulmamış olanları. yaşadıkları baskının öznelerinin veya uygulayıcıla­ rının yine kendileri olduğunu anlayabilen insanlardır. kültürün konformist iyi gün dostlarının elinde bayağılaştırılmasına ya da kapılara dayanmış barbarların elin'de imha edilme tehlikesine karşı savunmak amacıyla birleşmeye yöneltmelidir. Öte yandan. Üstelik. Eksik olan. Böyle bir an­ layışın gelişmesi için her türlü koşul varolduğuna göre. ters bir kültürel duruma yol açar. Felsefe adı veri­ len disiplin. bireyler. ego'yu. Tartışmamızın varsayımlarından biri. bu çağda doruğa çıkar. yakın zamanlara ka­ dar. Avrupa'nın en geri bölgelerindeki toplumsal süreçleri bile inceleyen gözlemci. Bugün maddi koşullar vardır. bu süreçlerle ilgili felsefi bir bi­ lincin bunları tersine çevirmekte yararlı olabileceği düşüncesidir. Felsefeye inanmak. kültürü savun­ mak amacıyla. "kitlelerin olgunlaşmamışlığı" kavramı da geçerli sayılamaz. tuhaf. uygarlığımızın tarihini özetleyen bir karşıtlık. küçük Führer'ler kadar olgun olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır. görevi bir uzlaşma aramak olan felsefi düşünce de çatışmanın varlığını reddetmekte ya da unutmaktadır.V FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE Aklın biçimselleşmesi. Batı'nın tarihinde. açılmış uçurum üzerinde sahte bir köprü kurmakta ve böylece tehlikeyi daha da artırmaktadır. Bir yandan. insanın düşünme yetisinin korku yüzünden körelmesine karşı çıkmak demektir. Şu anda her şeyin insanların özerkliklerini doğru kullanmalarına bağlı olduğunun bilinmesi. nasıl baskının basit bir aracı haline getirdiğini görmüştük.

170 AKIL TUTULMASI Süreç dönüşsüzdür. kitlelere yönelik propagandanın 1. uygarlığın olumsuz sonuçlarını ya eski ideallere dönerek ya da devrim riskine girilmeksizin izlenebile­ cek yeni amaçlar göstererek hafifletmeye çalışırlar çoğu zaman. The Laws of Imitation. yitik bir tarih olarak. Bunların modern insan eleştirileri.Hegel. iğrendiklerini ileri sürdükleri o pragmatizmle lekelen­ miştir. New York 1903. s.B.y. 196-200. çünkü hastalık. Tarihin çarkını geri döndürmeyi öneren metafi­ zik tedavi yöntemleri. Kolektivizmin başka düşmanları daha ilerici düşün­ celer sürerler öne: On dokuzuncu yüzyıl sonunda Gabriel Tarde'ın2 günümüzde de Ortega y Gasset'in3 savunduğu gibi bir Avrupa konfede­ rasyonu ya da tüm uygar dünyayı içine alan bir siyasal birlik. kendi eğitimsel tutuculukları da o zihnin bir parçasıdır. 3. hastalığı daha da ağırlaştıran çarelerden biridir. The Phenomenology of Mind. Bu düşünürlerin çağımızın nesnel zihniyle ilgili çözümlemeleri son derece ilginç de olsa. ruhun eski halini koruyan. bilinçli hayatta. mekanikleşme ve kitle kültürünün olumsuz yönlerini gösteren tutucu düşünürler. nasıl yitip gittiğini kimsenin bilmediği bir tarih olarak koruyan. kendisine tapınanların önünde. 184-188.W. 4. hastalığı aşma gücü kalmamıştır. kitlelerin geçmiş karşısında nankör olduğu yolundaki suçlaması.g. romantik ve antientelektüalisttir. zihinsel hayatın tâ iliklerine işlemiştir.. 63-64. ve bu benzet­ me de.. Bilincin en yüksek ilkesine [Begriff] ya da en saf en içteki doğasına işlemiştir. 388-393. Ortega y Gasset'in. Aydınlanma. Bu yüzden. s. ve başvurulan her çare hastalığı daha da ağırlaştırmaktadır. G. J. Ve yeni hikmet yılanı da. 564-565. Mücadele çok geç kalmıştır. O zaman. . yukarıda yeni-Tomasçılık’la ilgili tartışmada da söylendiği gibi.Baillie) New York 1931. kitlelerin bireysellikten tümüyle yoksun kalmış kesimlerinin hoşuna gitmektedir. (Çev. 2. A. The Revolt of the Masses..F. s. birinci tutuma örnektir. sadece bellektir. s. New York 1932. artık buruşmuş bir dereyi acısız bir şekilde değiştirmiş olmaktadır böylece.1 Ontolojiyi diriltme çabaları. Ortega y Gasset kitleleri şımartılmış çocuklara benzetir4. Fransız karşı-devrimci hareketinin ve Alman ön-faşizminin felsefesi.

Yine de. Tanımlar. ilerleme yolunu önceden sezdirmektir. şairin ve köylünün çok farklı bakış açılarının biriktiği yerdir dil. özne ve nesne gibi soyut terimleri nasıl kullandığımızı daha iyi anlatabilir. Her dil. ne de bir reçete. onları anlamlı bir biçimde kullanmamız da mümkün olmaz. "fızikselci" felsefesinin. zamanımızın en tarih-karşıtı. onun söyleyecek­ lerini açıkça sayıp dökmekle birdir. Bunların gölgeli derinliklerine birtakım dilsel kestirme yollardan geçerek kolayca ulaşılamayacağını alçakgönüllülükle kabullenmezsek. Bunu yaparken. düşünce ve yaşantının başlangıcından beri felsefeye kalan düşünsel mi­ rastan kendimizi yoksun bırakmış oluruz. kesin olarak biçimselleşmiş bilim sözlüklerine bazı tanımlanamayacak günlük terimleri sokmakta ve böylece dilin tarihsel niteliğini ister istemez kabul etmektedirler. Böyle bir araştırmada . Felsefe ne bir araçtır. Bu felsefe­ nin en inatçı yandaşları bile. bir pedagojik nitelik yüklemiş olması bile onun fel­ sefe olma niteliğini ortadan kaldırır. Felsefesine popüler. tam. Felsefenin tanımı yoktur. Yakın tarihin gösterdiği gibi. Tek yapabileceği mantıksal ve olgusal zorunlulukların işaret ettiği kadarıyla. Tarihsel süreçlerle ilgili eleştirel kavrayışlar taşıyan felsefelerin. dilin fısıltıya dönüşmüş tanıklığına daha duyarlı olmalı ve dilin içinde korunmuş yaşantı katmanlarını kurcalamalıdır. Felsefe. kullanıma el­ verişli bir biçim. eksiksiz anlamlarını bir tarihsel süreç içinde kazanır. onu konuşan insanların evriminde kök salmış düşünce biçimlerini ve inanç örüntülerini içeren bir anlam taşır. Böyle toptan bir vazgeçişin imkânsızlığı. baskıcı doktrinlere dönüştüğü sık sık görülmüştür. modern insanın mağrur ve muzaffer ilerleyişinin doğuracağı dehşeti ve direnmeyi de önceden görebilir. Olası yanlış anlamlardan korkarak tarihsel öğelerin tasfiye edilmesine ve zamandışı sayılan cümlelerin tanım olarak sunulmasına razı olursak. doğa ve zihin. Aynı zamanda. mantıksal ampirizmin izlediği yoldan da belli olmaktadır. Felsefeyi tanımlamak. derde deva olarak kullanıldıklarında. felsefenin oynayabileceği rolü biraz daha aydınlatabilir. tutucu doktrinler kadar radikal doktrinler için de geçerlidir bu. Ama bir söz­ cüğün özündeki anlamı. gerek tanımlar gerekse felsefe üzerine birkaç söz.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 171 ve kitlesel ideolojinin bir öğesidir. yalnızca onu kullanan insanların kimliğiyle açıklayabileceğimizi düşünmek de yanlış olur. Kralın ve çulsuzun.

insandan. Formül yoktur.172 AKIL TUTULMASI kamuoyu ölçümlerine yer yoktur.Macran. bir somut bütünü ifade etmede ve nitelemede bütünüyle yetersizdir. zihinden. birer kılavuz ilkedir. Henry S. Sokakta­ ki adam. Bölüm II). somut bütünlük açısından ve bu bütünlüğün kavramının doğası açısından öyle yetersizdir ki. hayvandan. . filozofları bile. kitleler bile kavramların ve düşüncelerin bozulmasına yardımcı olur. nesnenin kendi özelliğinin önemli olmadığı ve sadece bir dışsal bakışın ayırdedici belirtisi olduğu belirlenimlerdir. yarı unutulmuş anlam katmanları ve çağrışımlarıyla sözcükler birer ipucu. özünde konunun ilkeleri olan kavram-terimlerinden kendiliğinden vazgeçer ve işaretlerle yetinir. 5. Bu kavramların yeterince betimlenmesi. Filozof. tanımlama. işaretler. net ve yeni görünmesini ister gibidir. düşünce­ den. kendi tezgâhlarından çıkan kavram ve kategorile­ rin temiz. kendisine anlam veren kapsayıcı bir doğruluğun bir parçası olarak görülmelidir. Günümüzde insan. dünyadan. yeniden yaşamalıdır. toplumdan. Böylece. ya da bugünkü deyimiyle tarlalardaki ve fabrikalardaki adam. s. bütün ton­ ları ve diğer kavramlarla bağıntıları içinde anlamlarının açımlanması bugün de önümüzde duran bir görevdir.5 Her kavram. Oxford 1929. Bazı filozoflar. Böyle bir dışsal belirlenmişlik. fizik ve teknolojinin ilerlemesiyle temel düşüncelerin de aydınlanacağı gibi bir yanılsamaya kendini teslim ederek karmaşıklıklardan kaçınma yoluna gitmektedir. onu örnek almaktan kaçınmalıdır. daha aydınlanmış ve evrensel kavramlar içinde korunmalı. hiçbir savunulabilir yanı yoktur. Hegel's Logic of World and Idea (Being a Translation of the 2nd and 3rd Parts of the Subjective Logic) with Introduction on Idealism Limited and Absolute. Fi­ lozof. Sanayi toplumu. Felsefenin ana uğraşı da bu parçaları bütünleştirerek doğruluğu kurmaktır. 153 (Kısım 3. Biçimselleşmiş akıl çağında. Bu türden terk bir dışsal belirlenmişlik. yalnızca onun seçilmesinin hiçbir anlamı. sözcükleri neredeyse uzmanlar kadar şematik ve tarih-dışı biçimde kul­ lanmayı öğrenmektedir. Bu noktada. standart çatal bıçak üretim süreçlerini andırır bir biçimde ürün vermeye zorlamak­ tadır. Bu yan-anlamlar ve çağrışmalar. bir doğal bilimcinin bir kimyasal maddeden söz ettiği gibi söz edemez: Elinde bir formül yoktur onun.

Doğrudur. Mekanizma içinde her yerde. o kesinlik arayışının. mantıksal yapı ile nesne­ nin özniteliklerinin örtüştüğü bilme edimleriyle aşılır. özgürlüğü savunan çeşitli parti ve bireyleri özgürlük düşman­ larından çok kesin bir çizgiyle ayıran bir özdeşlik. ama onun işlemlerinde bu şematizm aşılır. tarihsel dönemlerin somut çizgilerinde yatmaktadır. birbirinden çok farklı olabilir. çelişki ve üçüncü şıkkın imkân­ sızlığı yasalarına göre çektikleri ya da ittikleri hissedilir. mantık. Sorunun çözümü. Ama bütün bu süreç boyunca. Böyle bir yaklaşım. bunların bitiştirilmesiyle de sis­ temler. bir insan. Felsefeye göre. Bu kutsal ilkeleri o da kullanır el­ bet. özgürlük düşüncesinin sürekli bir dönüşüm geçirdiği görülecektir. kimliğinin belirlenmesi ve ancak özdeşlik mantığının gereklerine uyduğu zaman kullanılması gerektiğini savu­ nan görüş. ama şu da aynı ölçüde doğrudur: Özgürlüğün ne olduğunu belirleyebilmek için bu partilerin niteliğini bilmemiz gerekir. öznenin mantığı olduğu kadar. İyi tanıdı­ ğımız ilkelerdir bunlar: Bütün pratik amaçlı faaliyetlerde. nesnenin de mantığıdır. oysa bütün nitelikleri ve maddi varoluşunun her yönüyle değişmekte olduğu halde. Özgürlüğün tanımı. üstelik bu ilkelerin keyfi bir biçimde bir yana itilmesiyle değil. Doğal bilimlerde ve pratik amaçların söz konusu olduğu yerlerde bu mıhlama ve etiketleme stratejisinin bir haklılığı olabilir. zihinsel ihtiyaçları cep boyutlarına indirme çabamızın arazlarından biridir. toplu­ mun. gelenek­ sel mantığın ilkelerine göre. tarihte hangi partilerin özgürlük için savaştığını saptayabilmek için özgürlüğün ne olduğunu bilmemiz gerekir. özdeşlik. tarihin ve doğanın temel kategori ve ilişkilerinin kapsamlı bir teorisidir. kimliğini bozmaksızın bir kavramı bir başka kavrama dönüştürmeyi imkânsızlaştırır. Tarih incelenirse. Özgürlük için savaşan partilerin temel ilkeleri. sistemin bileşenleri olan atom­ lar değişmeden kalır. Felsefi kavramların bir noktaya mıhlanması. Felsefe ise farklı bir yöntem izler. . aynı kuşak içinde bile. tarih teorisidir. Ama yine de. manipülasyon çabalarında neredeyse içgüdüsel olarak kullandığımız ilkeler. Kavramların bitiştirilmesiyle önermeler oluşturulur. bir ulus ya da bir sınıf aynı kalmaktadır. birbirlerini. bir aynılık söz ko­ nusudur.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 173 Bizi tanımlara ulaştıran tek bir yol yoktur. özdeşliğini. tersinden alırsak tarih de özgürlüğün gelişme öyküsüdür. Ama bu yak­ laşım kavramları birer zihinsel atom gibi kullanır.

doğa adına öne sürüldüğünde bile böyledir bu. bu da uygarlığın bir sonucudur. Birliğin idealizmde olduğu gibi mutlak tin adına öne sürülmesiyle doğalcılıkta olduğu gibi mutlak doğa adına öne sürülmesi arasında. doğa kavramına uygulandığı zaman özellikle yetersizdir. Elbette. Birliği varsayma eğilimi bile. Bu açıdan bakıldığında. bu bakımdan. tinin sınırsız egemenlik iddiasını güçlendirme çabasını temsil eder. yani her türlü fel­ sefi tekçilik. toplumda­ ki çatışmaların üstünü örtmüş ve bir yalanın sürüp gitmesine hizmet etmiştir: Varolana bir "anlam" yükleyerek Tanrı katına çıkarmıştır onu. doğa ile tin arasındaki gerilimin bu karşıt uçlardan hangisinde çözüldüğü sorusu da önemsizleşir. Doğa ile tinin bir­ liğini öne sürmek. çünkü doğa­ nın bu önceliğini tasarlayan ve her şeyi ona bağımlı kılan tindir. Gerçekte. "olgu" olarak ka­ bul etmek demektir. iki yönlü niteliğini göstermeye çalıştığımız o insanın doğaya egemen oluşu düşüncesinin güçlendirilmesine yarar. Doğanın önce­ liği tezi bile tinin mutlak iktidarı tezini barındırır içinde. bu birlik tinin mutlak karşıtı adına. Çünkü doğayı ve onun tamamlayıcısı olan tini tanımlamak demek kaçınılmaz olarak. ötesine geçilemeye­ cek nihai bir veri olarak öne süren bütün felsefeler. varolan ayrılığı. oysa çatışmalarla. ham varoluşu önünde yine de tinsel bir düzen olarak göster­ mekle yüceltmiştir onu. Tarihte bu iki çelişik düşünce tarzı aynı amaçlara hizmet etmişlerdir. ya bunların ikiliğini ya da bir­ liğini öne sürmek ve birini ya da ötekini esas almak. doğanın ve tinin birliğini temel alan. İdealizm. güçsüz. ölü doğmuş bir oldu bittiyle aşmaya çalışmaktır. bu sonuç kesinlikle gerçektir: Doğa ve tin ikiliği. oysa bu iki temel felsefi kategori ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıdır.174 AKİL TUTULMASI Biçimci tanımlama yöntemi. "Olgu" gibi bir kavramın kendisi de ancak insan bilincinin insanın dışındaki ve içindeki doğadan yabancılaş­ masının sonucu olarak anlaşılabilir. düşünsel yöntemlerle aşmaya çalışmak gerekir. kavramsal kurgularının uyumuyla. fazla bir fark yoktur. bu ikiliğin yansıttığı tarihsel süreçler de geriye döndürülemez. Oysa onu kendi içinde varolan gizilgüçlere ve eğilimlere uygun olarak. karşıtlıklarla dolu bir dünyada varoluş böyle . bunların başlangıçtaki sözde birlikleri adına yadsınamayacağı gibi. çünkü bu herşeyi kapsayan kav­ ramın dışında hiçbir şeyin kalmadığı varsayılmaktadır.

ona karşı alabileceğimiz en iyi tavır acımak olur. Felsefenin "doğa" ve "tin" gibi soyutlamalara başvurması kaçınılmazdır. bu son derece geleneksel ve bir o kadar da kuşkulu "nihai ilke" yaklaşımı ikinci bir yapıyla bağdaşamayacağı için değil. doğanın yansımasından başka bir şey ol­ ması bile. Tin ile doğa arasındaki ilişki sorununda asıl güçlük. söz konusu kavramların içeriği mutlak bir ikiliğe izin vermediği için de böyledir bu. ama ikilikleri de mutlak bir durum olarak değil bir ürün. bir sonuç olarak görülmelidir. . bu yanlışlık sonunda soyutlamanın kendisini de olumsuz yönde etkiler. Nihai bir ikilik varsayımı ka­ bul edilemez. Bir in­ sana kendisinin doğadan ibaret olduğunu söyler ve bunu ona kabul etti­ rirsek. somut varoluşun eksik ve kısmen yanlış bir tasarımı demektir ki. sırf bu yansıma niteliğinden ötürü. felsefi kavramlar. doğa olarak tanımlayan teoriler şunu unutmaktadır: Tin aynı za­ manda "doğa-olmayan"dır. yarı-aydınlanmış düşünce biçimlerinin çoğunun temelinde bulmak mümkündür. boş ve yanlış olacaktır. sadece. doğanın kendi güçlerinin bilinçsiz işleyişini model aldığı savıyla.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 175 bir anlamı çoktan yitirmiştir. Bu güçlük. şimdi ve burada varolanı aşmaktadır. Darwincilik örneğinde gördüğümüz gibi. Sadece doğadan ibaret her şey gibi edilginleşmiş bu insanın bir "işlem" nesne­ si olduğunu ve iyiliksever önderlere muhtaç olduğunu düşünürüz. Tini nesnel doğadan ayırdedemeyen ve onu. İki kutup tekçi bir ilkeye indirgenemez. doğa ile hem özdeş hem de ondan farklı olduğunu unutursak. her felsefi düşüncenin sürekli karşı karşıya olduğu tehlikeyi göstermektedir. uslu durmayan hastasına parmağını sallayan bir doktorun kuşkucu sevecenliğiyle yumuşayan bu aşağılamayı. topraktır. Bazen. ve toprak olarak da. bu ikisi ara­ sındaki kutupsallığın mutlaklaştırılmasının da birini ötekine indirge­ mek kadar yanlış olmasıdır. sözde bilimsel bir tu­ tumla. ama her soyutla­ ma. sonuçta insanın kör doğal süreçlerin bir öğesi veya bir nesnesinden başka bir şey olmadığını da kabullenmek zorunda kalırız. doğa üzerindeki bilinçsiz tahakkümü yüceltme eğilimin­ dedir. Bu yüzden. Doğalcılık ise. Bir doğa öğesi olarak insan. doğuş ve gelişme süreçlerinden soyutlan­ dığında yetersiz. gökdelenlerle dolu o metropolisin en değersiz öğelerinden biridir. İnsanlığa karşı her zaman belli bir aşağılama görülür doğalcı­ lıkta. Tinin bu niteliğini gözden kaçırır. son derece önemsizdir: otomatlarla. kendi yarattığı uygarlık açısından.

Bkz.H. Böylece.176 AKIL TUTULMASI Hegel zamanından beri. katıksız mit'e geri dönme ve tam da kendi içinde erittiğini. ne de biri artı öteki olduğunu"6 söyler. sadece Kantçılık'ta olduğu gibi doğanın biçimlerinin değil. Georg Simmel7 hayatın kendini aşma yetisi doktrinini geliştirmiştir. Burada. tinin kökeninde yatan ve doğal hayatın da temel ilkesi olan sağkalma dürtüsüyle sınırlı değil­ dir sadece. durée (süre) ve élan vital (hayat hamlesi. Simmel’in metafiziğinde olduğu gibi. . Böylece en aşırı idealist spekülasyonlar. nesnesi olan doğaya koymaz bir biçimde bağlıdır. Chicago 1925. doğa ile tin arasındaki diyalektik ilişkiyi doğru kavrama eğilimleri görülmüştür. birçok felsefi doktrinde. Tin. hayatın en yüksek aşaması olarak tanımlandığında bile. Bunun doğruluğu. 1918. hatta kendi yarattığını iddia ettiği saf doğaya benzeme tehlikesi de o kadar artar. doğanın tözünün de kendi ürünü olduğunu 6. s. Lebensphilosophie'yi (yaşantı felsefesi) ortaya çıkaran kuşağa bağlı olduğunu da gösterir. Münih ve Leipzig. bir "doğayı" gerektirmesi anlamında. Experience and Nature. yaşantının "ne sa­ dece ve ötekinden kopuk biçimde özne. Doğalcılık büsbütün de yanlış değildir. doğa ve mitoloji felsefelerine götürür bizi. her tinsel edimin bir tür maddeyi. Oysa Simmel'in felsefesi aynı za­ manda doğalcılığa karşı sürekli bir eleştiriyi de içerir. değişik kavramsal öğeler arasındaki uyumu gösterme iddi­ asındadır. ne de nesne olduğunu. 7. 28. bu konuyla ilgili önemli spekülasyon çabalarından sadece bir­ kaçını tartışabileceğiz. Asıl önemlisi şudur: Tin ne kadar mutlaklaştırılırsa. dirimsel atılım) gibi kavramlarla birlik düşüncesini sürdürür­ ken bile. felsefi sorunun çözümü inceltilmiş bir doğalcılıkta bulunur. Bütün öğretisi söz konusu çatışkıyı aşma çabası olarak görülebilecek olan Bergson. bütün bu felsefelerin altında yatan hayat kavramı. Tin. Yine de. fin. Başka pasajlarda özneyi doğanın bir parçası yaparak bütünüyle doğalcılığa bağlı kalan Dewey. John Dewey'in yaşantı düşüncesi de Bradley'in teorisine sıkıca bağlıdır bir noktada. ne madde ne zihin olduğunu. doğal bir dünyayı belirtmektedir. Lebenanschauung ve Der Konflikt der Modernen Kultur. bilim ve metafizik ikiliğini ve buna bağlı olarak hayat ve hayat-dışı ayırımını varsayarak ayrılık düşüncesini korumuştur. her türlü sınırlamadan kurtulmuş bir halde. F. sadece mantıksal bir doğruluk da değildir.Bradley'in One Experience (Bir Yaşantı) adlı yapıtı.

nesnel akla göre bir sistem kurma çabalarının en büyüğü olan Hegel felsefesi de. Bütün bilgi teorilerinin gelip dayanmak zorunda olduğu bu açmaz. Tıpkı öznel aklın kaba maddeciliğe yönelmesi gibi. verili bir olgu olarak düşünmek de mümkün değildir. Kaba maddecilik olarak öznel aklın sinik nihilizme düşmekten kaçın­ ması imkânsız gibidir. eleştiri yoludur": Kant'ın. gerçek bir çatışkıyı dile getirir. Tinin epistemolojik açıdan çözümsüz sorunları. bu tehlikeyi eleştirel bir biçimde kavramış oluşuna borçludur. Ama nesnel aklın yandaşları da sınai ve bilimsel gelişmelerin gerisinde kalma. bütün idealist felsefelerde kendilerini gösterirler. nesnel akılda da bir romantizm eğilimi görülür. Felsefenin görevi birini ötekine karşı inatçı bir biçimde savunmak değil. eşsiz gücünü. bugünkü nesnel akıl sistem­ leri. keyfiliğe düşmekten ve basit bir zi­ hin oyununa dönüşmekten korkan bilincin kendini özne ile nesne arasındaki yabancılaşmaya. Tinin tüm varoluşun ve doğanın aklanması. kendi özgül tözünü yitirir ve tinsel kategoriler doğal dizilerfn sonsuz tekrarlarının eğretilemeleri haline gelir. varoluşun rastlantısallığa ve kör talihe teslim olmaktan kaçınma çabalarını temsil etmektedir. Bu kitapta tartışılan temel sorun. kla­ sik Kartezyen teorideki iki töz doktrininde olduğu gibi kesin bir tanım biçiminde ortaya konulamayacağını gösterir. bu ikisi arasında karşılıklı bir eleştirinin gelişmesine yardım et­ mek ve böylece gerçek hayatta karışmaları için felsefe alanında hazırlık yapmaktır. hatta kaynağı olduğu ileri sürüldüğü halde. Bu iki akıl kavramı zihnin iki ayrı ve bağımsız hareket tarzını temsil etmez. ama karşıtlıkları. soyutlanma sonucunda. nesnel akla dayanan geleneksel evetleyici dok­ trinlerin ise ideolojiyle ve yalanlarla akrabalığı ortadadır. Bölüm I'de öznel akıl adını ver­ diğimiz yaklaşım. doğa ve tin ikiliğinin. toplumsal şeyleşme sürecine uydurmasıyla ortaya çıkan bir tutumdur.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 177 iddia ettiği ölçüde. birlik­ lerini veri almak. tinin içeriğinden hep özerk aklın dışındaki bir şey olarak söz edilir: Şu oldukça soyut "veri" terimi bile bu aklın dışında olmayı ifade etmektedir. tin ile doğa ve özne ile nesne hakkındaki bu düşünceler ışığında ele alınmalıdır. Buna karşılık. sorumsuzluğa. aslında birer yanılsamaya dönüşmüş anlamlara bel bağlama ve gerici ideolojiler yaratma tehlike­ siyle karşı karşıyadır. her iki kutup da birbirinden kopmuştur. Bir yandan. öznel ve nesnel akıl kavramları arasındaki ilişki sorunu. "Bugün hâlâ açık olan tek yol. . öte yandan.

aynı zamanda nesnel aklı aynı son­ dan koruyacak olan düşüncedir de. Ama öte yanda. bireysel hayata saygıyı da içeriyorsa gerçekten nesnel sayılabilir. îç içe geçmiştir bu iki kavram: Birinin sonucu sadece ötekinin yokluğu değil. eleştiri sürdürülürken öznelci fel­ sefenin kalıntıları değil. bugünkü aşırı öznelleşme açısından. çatışkılı bir dünyada felsefi çatışkıyı ideolojik olarak aşmaya çalışan bütün doktrinlerin de açılmasına katkıda bulun­ duğu bu gediğin gelişimini tahlil etmelidir. Yanlışlık öğesi bu kavramların özünde değildir. toplum. birinin ötekine karşı çıkarılıp mutlaklaştırılmasındadır. Çünkü tıpkı tin ve doğanın mutlak ikiliği gibi. zorunlu bir görünüş olsa bile. İki kavramın hem ayrı olduğunu hem de birbirine bağlı olduğunu görmek zorundayız. insanlık durumunun temel bir çelişkisinin ürünüdür. öznel aklın. nesnel akıl öne çıkarılmalıdır: Öznelci felsefe geleneği içindeki has yapıtlar. Bu mutlaklaştırma. Somut gerçekliğe uygulandığında. varlığıdır da. toplumsal bir ihtiyaç. Nesnel akıl sistemlerinin doğuşuna yol açan bilinçli ya da bilinçsiz güdü. günümüzün yeniden ısıtılmış teolojilerinin jargonuyla. gelmemelidir. kısmen mitolojik bir biçim içinde dile getirdikleri şudur: Benliğin . Sağkalma. bunun anlamı şudur: Toplumun nesnel amaçlarının herhangi bir tanımı. iki karşıt akıl kavramının sınırlılıklarını görmeli. bir "felsefi karar" anlamına gelmez.. İki ilkenin birbirinden ayrılması ve bu ayrılık temelinde biçimsel ola­ rak yeniden kurulmalar bile bir zorunluluk ve tarihsel doğruluk ilke­ sine yaslanmaktadır. öznel aklı çılgınlığa kadar sürükleyen bu ilke. nesnelci ve romantik görünmektedir zaten. Bununla birlikte. soyutlanmış öznel akıl her yerde ölümcül sonuçlar doğuran başarılar kazandığı için de.. kendi sağkalma amacına ilişkin olarak yetersiz kalışının farkedilmesiydi. kişisel çıkarın öznelliğini aşan ve benliğin özlemle aradığı daha büyük bir şey düşüncesini de tam olarak bastıramamıştır. öznel ve nesnel akıl ikiliği de sadece bir görünüştür. doğayı denetim altına alma ihtiyacı. varlığı sürdürme düşüncesi.178 AKIL TUTULMASI rasyonalist dogmatizmin nesnel aklı ile İngiliz ampirizminin öznel aklı arasındaki çatışmaya değinen bu düsturu bugün daha da geçerlidir. yanlışlık. Bu metafizik sistemle­ rin. Bir yanda. özeleştirisiyle. nesnel aklın vurgulanışı. Akıl. ancak öznenin sağkalma amacını. insan düşüncesinin yapısını ve biçimlerini her za­ man koşullandırmış ve böylece öznel aklı öne çıkarmıştır. Zamanımızda.

belli bir tarihsel anda ortaya çıkmış bir "inme" gibi değil. en son arazların giderilmesine değil. şimdi kendisini de yok etmek üzere olan çatışmayı ya­ rattığı ve sürdürdüğü o temel süreci anlamadıkça. hastalığın bu gerçek kökeninin kavranmasına bağlıdır. toplama kamplarından görünüşte en zararsız kitle-kültürü olgu­ larına kadar gözlerimizin önünde sürüp giden kolektif çılgınlığın daha ilk nesneleşmede. avlanma. hükmetme eğilimini) somut olarak gerçekleştirmekle doğadan fazla bir şey haline gelebilir. ve "iyileşme" de. ancak birey-üstü bir düzende. başlangıcından beri) doğruyu keşfetme çabaları da hep boşa çıkmıştır. . saldırıya uğrama teorileri kuran bu delilik türü. Aklın doğru eleştirisi. zorunlu olarak. dünyayı bir av gibi gören ilk insanın hesaplı bakışında tohum halinde bulunduğu söylenebilir. uygarlığın en dipte kalmış katman­ larını kurcalayacak. Eğer aklı etkileyen bir hastalıktan söz edilecekse. akla uygunluğunu. Aklın hastalığı. Bunun nedeni de doğayı sadece bir nesne düzeyine düşürmüş olması ve yalnız tanrılarda ve tinde değil. Aklın insanın kendi içindeki ve dışındaki doğaya boyun eğdirme aracı haline gelişin­ den beri (yani. Paranoya. doğallığı sağlayacak olan bu eğilim. mantıksal bir yapıya sahip kovalanma. madde ve eşya kavramları gibi nesneleşmelerde de kendi izlerini görememesidir. günümüzde belirgin hele gelmiş olan sa­ katlıklarının çok ötesine gitmektedir.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 179 korunması. doğa üzerindeki ta­ hakküm insan üzerindeki tahakküme. bunu anlayarak gerçekleştirebilir kendini. Akıl ancak dünyanın hastalığının insanlar tarafından üretildiğini ve yeniden-üretildiğini görerek. sadece bir akıl karikatürü değildir: Hedef peşinde koşmaktan ibaret olan her türlü aklın içinde biraz paranoya vardır. İnsan kendi aklını anlamadıkça. Akıl ancak kendi "doğallığını" (yani. uygarlığın başlangıcından beri aklın doğasında varolan bir hastalık olarak anlaşılmalıdır bu. paradoks şu ki. kendisi için uygulayarak sadık kalacaktır kendine. insan üzerindeki de doğa üzerindekine dönüşüp duracaktır. onun en eski tarihini araştıracaktır. aynı zamanda onu doğadan yabancılaştırmış olan eğilimdir. toplumsal daya­ nışma içinde gerçekleşebilir. insanların doğaya egemen olma mücadelesinin içinde doğmuş olmasıdır. Bugün. Demek ki aklın hastalığı. Böyle bir özeleştiride kendine de sadık kalacaktır akıl: Sadece akla borçlu olduğu­ muz o doğruluk ilkesini koruyarak ve daha yüksek bir amaç için değil. sağkalma.

İnsanın düşünce ve eylemlerinin son derece gelişmiş endüstriyelizm biçimleri tarafından zincirlenmesi. Bugün biz adalet için savaşıyoruz. bireyselliğin değerini öne sürenler. büyük ölçüde. adalet ve bireysellik kavramlarının da benzer bir evrimi olmuştur. eşitlik ve bağışlama düşüncelerini de içeren. Saygı bekliyor ve görüyorlardı. ahlakta ve bi­ limde evrensel temaları vurgulamak zorundadır. doğruluk düşüncesine hâlâ ulaşılabileceğini. Saygıda kusur edenler cezalandırılıyor. kralın önünde eğilmeyenler öldürülüyordu. düzen. insanca bir toplum düzenini tanımlayan kavramlardan biridir. ev­ renselleşmiş. onur kuvvetlinin bir özelliğiydi. Firavunlar'dan. İyilik her zaman köke­ nindeki baskının izlerini taşır. dönüşmüş bir adalet kavramı bu. İnsan onuru düşüncesi de barbarca baskı deneylerinin içinde doğmuştur. felsefenin tanımının da gelişmesini yansıt­ maktadır. her türlü tarihsel gelişmenin kamçısı olan bir çelişkidir bu. yıkımın eşiğine geldiğini varsayar. Ortaçağ insanı adaletten kaçmak için prenslerin affına sığınıyor. himayesine giriyordu. Bugün. bu toptan yabancılaşma aşamasında. birinci olarak. Yunan oli­ garşilerinin yöneticilerinden tüccar prenslere.. uzlaşmadan daha fazla bir şey olacaktır. Konformizm bu ikisi arasında temelde . kitle kültürünün her şeyi kapsayan aygıtının etkisiyle birey düşüncesinin gerilemesi -—bunlar. Bunun nedeni.180 AKIL TUTULMASI Yine bu şekilde. ilerle­ meler ve gerilemeler. tinin. Asyalı despotlardan. İmparatorların ve kralların başları çevre­ sinde haleler vardı. Feodalizmin en gaddar evrelerinde. barışmanın. aklın özgürleşmesinin önkoşullarını oluşturmaktadır. Tarihte.. Yasa. uzlaşmanın aracı olmakla. düşüncelerin dar gelmeye başlayan giysilerden soyunarak kendilerini doğurmuş olan sistemlere saldırdıkları sık sık görülmüştür. Bu çaba içindeki yön değişmeleri. Her şeyden önce kendi özel çıkarlarını korumaya niyetli egemen gruplar bile dinde. kanlı kökeninden kurtulmuş bu birey onuru düşüncesi. akıl ile doğa çatışmasının akut bir evreye. Felsefenin kendini eleştirebilmesi. başkalarının bireyselliklerini ezmek pahasına kendi bireyselliklerini geliştirme fırsatını bulmuş olanlardır. dilin ve zihnin bütün öbür görü­ nümlerinin evrensel bir iddia taşımasıdır. Varolanla ideoloji arasındaki çelişki de böyle ortaya çıkar. ikinci olarak da. Rönesans'ın liderlerine ve çağımızın faşist şeflerine kadar.

biçimsel aklın cesaret kırıcı ve sakatlayıcı etkilerini aşmasını değilse bile. Felsefe. Bastırılmış mimetik eğilimler yeterli dilsel anlatım imkânından yoksun bırakılmıştı ve tüm muhalefeti ezme aracı olarak kullanılıyordu. Her türlü kültürün. canalıcı boyutlarından biridir. Sözcüklerin değişen içerikleri. özellikle de müziğin ve plastik sanatların merkezinde bu süreç yatar. Felsefe. düşüncenin. her şeyin doğru ve uygun adıyla anıldığı dilsel bir sistem içinde bütünleştirmeye yönelik bilinçli bir çabadır. Bu da felsefe ile faşizm arasında temel ve içsel bir çelişki doğurur. tonları ve vurgulan. duygu ve tutkuları dil aracılığıyla yansıtmak ve böylece yaşantı ve bellek alanına geçirmek açısından sanattan farklı değildir. mimetik dürtüye boşalma imkânı verir. Platonizm gibi klasik nesnel akıl sistemleri. bunlara dayanmasını sağlar. doğal eğilimleri yansıtma görevini yerine getirme­ sine hizmet ederek. uzlaşmaya çabalaması anlamına gelir. ezilenlerin özlemlerini ve doğanın acılarını yansıtır. ve felsefenin dil konusundaki tutumu da. dilin gerçek mimetik işlevini. o toplumun en yüksek değerler olarak kabul ettiği düşüncelerin ışığında gözden geçirir. Bu dürtünün yıkıcı eyleme değil de dilin evrensel ortamına dönüşmesi. yargılar. yukarıda söylendiği gibi. Dil. Felsefe. bu adları. tek tek sözcük ve cümlelerde değil (bu Doğu tarikatlarının izlediği yöntemdir ve bugün de insanların ve nesnelerin vaftiz edilmesiyle ilgili Incil'den alınmış birtakım öykülerde izleri görülmektedir). kendi imgesini seyretmekle belli bir dinginlik kazanır. . hem savaşta hem barışta üretimde ve yıkımda kullanı­ lacak bilgiyi biriktirme yolu olarak kullanıyordu. Faşizm dili bir ikti­ dar aracı olarak. bu düşüncelerin gerçekliğin lekelerini. Bir yandan. felsefe insanları bu çelişkinin bilincine varmaya yöneltir. Kendini tinsel dünyada yansıtma fırsatı verilen doğa. bütün bilgi ve sezgilerimizi. Adına layık her felsefenin yapısında varolan bu felsefi doğruluk kav­ ramı (adın ve şeyin birbirine uygunluğu). uygarlığımızın tarihinin kayıtlarıdır.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 181 bir uyum olduğunu varsayar ve küçük bazı pürüzleri de ideolojiye yüklerken. onları ifade eden sözcüklerden ayrılamaz. Ne var ki. günahlarını yansıttığını bilir. felsefi doğruluğu geliştirmek için yapılan sürekli teorik çalışmada bulmayı amaçlar. birbirinden kopuk. Bu değerler ve düşünceler. nihilist bir gizilgüç içeren enerjilerin barışmaya. toplumu. insanın korkularını yatıştırmasına yardım eder. onun en temel. bir yandan da.

kavramları mantıksal önceliklerine göre düzenlerken. en hafiflemiş. buna yönelik bütün girişimlerin yanılsamaya dayandığını göstermiştir. insanın doğa üzerindeki tahakkümünü yansıtır. Complete Works of Friedrich Nietzsche. "The Twilight of the Idols". hiçbir yerden doğmuş olamaz. En son. bu uygun­ luğu ebedi. tözünü ve biçimini.182 AKIL TUTULMASI amansız bir evren düzenini yücelttikleri ve bu yüzden de mitolojik ol­ dukları için geçersiz görünürler. Tarih. Olimpus'un siyasal düzenini ve 8.. (der. "Tanrı" kavram­ larına varırlar. toplumsal adaletsizlik içinde yaşayanların doğru bir ontoloji kuramayacağını göremiyorlardı. Platon ya da Aristoteles. sonla ilki birbirine karıştırma saplantısıdır bu. doğanın kendi yapısını değil. Böylece o müthiş kavrama.. Ama doğruluğun dil ile gerçeklik ara­ sındaki uygunluk olduğu düşüncesini koruyan da pozitivizm değil. Bu da onların kutsal saygılarını dile getirme tarzlarından başka birşey değildir: En yüksek olan. buharlaşmakta olan gerçekliğin en sonuncu puslu görüntüsünü başlangıç olarak başa alır filozoflar. . yani en genel. mutlak neden olduğu varsayılır. Oscar Levy) New York 1925. en alçak olanın içinden doğmuş olamaz. en boş olanı.. örümcek ağı örmekten başka birşey yapmayan bu hasta kafaların hastalıklarını ciddiye almıştır — ve oldukça pahalıya ödemiştir bunu. Bununla birlikte. bu sistemlerin kurucuları. "en yüksek kavram"ı. aslında doğmuş olamaz. 19. aklın kendi içinde bulun­ duğunu sandığı bazı evrensel idelerden çıkarılamaz. s. bu sistemlerdir. iktidar ilişkilerinden türetiyorlardı. En son ortaya çıkanı.8 Neden mantıksal olarak önce gelene ya da daha genel olana ontolojik öncelik verilmiştir? Genellik düzeylerine göre sıralanan kavramlar. İnsanlığa bakın ki. Filozofların öteki saplantısı da daha tehlikesiz değildir. Nietzsche'dir. Geleneksel felsefenin ana öğesi olan ontoloji. Bir şeyin daha so­ yut niteliklerinin esas olduğunu düşünmek için bir neden yoktur. bilimden farklı ola­ rak. Platon'un "büyük varlık zinciri" ile ilgili düşüncelerinde. en boş şeyin ilk olduğu.. aslında bunları şeylerin gizli özelliklerinden değil. değişmez sistemlerin içinde gerçekleştirebileceklerini sanı­ yorlardı ve bu bir yanılgıydı. şeylerin özünü. farkında olmadan. On­ tolojinin bu temel zayıflığını belki de en iyi anlayan filozof.

bunların tarihsel göreceliğini de ele vermiş olur. çünkü bunların ikisi de insanın suretinde yaratılmamıştır. Temel kültürel kavramlarda bir doğruluk payı olduğu kabul edilmeli ve felsefe bu kavramlarla içinden çıktıkları toplumsal çerçeveyi karşılaştırmalı. iktidar güdüsünün onları gerçek hayatta indirgemeye yöneldiği o ham duruma. sonlunun sonsuz düzeyine yükseltilmesine karşı çıkar: Sadece ulus. bulmaya çalıştığı kurtarıcı doğrular toplumun ya da evrenin doğruları olamaz. Felsefe bunlara karşı iki yönlü bir tutum almalıdır. Mantıksal olarak önce gelen. Yadsımaya önemli bir yer veren bir felsefe. felsefede çok önemli bir rol oynar. çünkü insanla doğa arasındaki ayrılığı gizlemeye. önder. böyle bir önceliği doğanın ya da insanın özüyle bir tutmak. Fel­ sefi ontolojinin ideolojikleşmesi kaçınılmazdır. zamansal ola­ rak önce gelenden daha yakın sayılamaz. Herhangi bir metafizik sistem bu tutanakları mut­ lak ya da ebedi ilkeler olarak sunduğu anda. güzellik. başarı ya da para gibi kaba siyasal ve ekonomik putların değil. ham duruma. kişilik. Yadsıma. kendine uygulanan eziyete bu kavram­ larla karşı çıkmaktadır. Felsefe. Felsefe. özgürlük gibi büyük idealleri ne kadar çarpıtılmış olursa olsun. İki uçlu bir yadsımadır bu: Varolan ideolojinin mutlakçı iddialarının yadsınması. merkezine. ölçmelidir. Bunu yaparken amacı. Bu düşüncelerin nihai ve sonsuz doğrular olduğu iddi­ asını reddetmelidir. bir yalan olduğu her gün yoksulların. insanları o kaba. Doğanın protestosunun sistemli tutanaklarını sadece bu kavramlarda bulabiliriz. çaresizlerin çığlıklarıyla açığa çıkan bir teorik uyumu savunmaya çalışmaktadır. doğa. mutluluk. bunların karşılıklı etkisidir. . kuşkuculukla karıştırılmamalıdır. aynı zaman­ da gerçekliğin yüzsüzlüğünün ve utanmazlığının yadsınması. ta­ rihsel durumunun karşısına yine varolanın içinden çıkmış kavramsal ilkeleri çıkarır. bir şeyin özüne. eşitlik.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 183 aslında da site'nin toplumsal gerçekliğini görmemek mümkün değildir. ikisi arasındaki ilişkiyi eleştir­ mek ve böylece ikisini de aşmaktır. basit "varlıklar" düzeyine indirgemek demektir. hatta özgürlük gibi ahlaki ve estetik değerlerin de bağımsız mutlaklar olarak yüceltilmesine karşı çıkar. Felsefeye pozitif niteliğini ka­ zandıran da bu iki negatif işlemdir. düşüncelerle gerçeklik arasında açılan uçuruma da karşı çıkar: varolanın somut. Uygarlığın adalet. Ontolojiye karşı temel itirazımız şudur: İnsanın tefekküre dalarak kendinde bulduğu ilkeler.

idealle gerçek arasındaki. Böyle olabileceğini düşünmek. bu tarihsel durumun aşılması için yeterli değildir. Ne kadar derin olursa olsun aklın gerçekleşmeyle idea­ list biçimde özdeşleştirilmesi (bununla tin ve doğanın barıştırılması amaçlanmaktadır) egoyu yüceltirken. Dünya­ mızda gereğinden fazla propaganda vardır bugün. yadsımayı biçimsel ve soyut bir şekilde kullanır. kendi başına. toplumun iktidar merkezleri arasında kanlı bir didişmenin sürüp gittiği bir ormana dönüşmesine fırsat vermiş. Hellenistik çağda katkısız içselliğin yüceltil­ mesi. çözümsüz çelişkilere düşerler. onu dış dünyadan kopararak kendi içeriğinden de yoksun bırakır. İki okul da kendi tezinden aynı ölçüde emindir ve düşünceyi yolun herhangi bir noktasında keyfi olarak durdurmayan bir felsefi teorinin ayrılmaz bir boyutu olan yadsıma yöntemine düşmandır. gerçek felsefeyi tarihin idealist yorumuyla karıştırmak ve diyalektik teorinin canalıcı noktasını. bir yanlış anlamaya karşı bir erken uyarı gereklidir. Öte yanda. bu da içsel ilkenin güvenliği için zorunlu olan maddi koşulların tahrip edilmesine yol açmıştır. kendi göreceliklerini de ortaya koyan bir teorik bütünün parçaları olmasında diretir.184 AKIL TUTULMASI Kuşkuculuk. en iyi amaç için bile olsa. genel kavram ve normların tarihsel köken ve gelişimlerini unutarak. sonunda boş ideolojilere dönüşür. Çağımızda insanları eyleme yönelten yeterince uyarım vardır. Felsefi düşüncenin özü ya da pozitif yönü. teori ile pratik arasındaki temel farklılığı gözden kaçırmak olur. varolan kültürün negatifiiğinin ya da göreceliğinin anlaşılmasında kendini gösterir. Kuşkucu ve pozitivist felsefe okulları. Burada. nesnel idealizm ve rasyonalizm. Öyleyse. Nihai kurtuluş için yalnızca içsel bir sürece bel bağlayan felsefeler. propagandaya dönüştürülmemelidir. Ama kendi kısmiliklerini de göremedikleri için. insanın kendini gerçekleştirmesinin tek yolu aktivizm midir. Ama bunun bilinmesi. Felsefe ise varolan değerleri ciddiye alır ama bunların. söz ile şeyin bütünleşmesi mümkün ol­ madığı için. demiştik. sahte mutlakların yıkıntıları arasından gö­ reli doğruları kurtarmaya yöneltmektedir bizi. Felsefe. genel kavramlarda kurtarmaya değer hiçbir anlam bul­ mazlar. özellikle de siyasal aktivizm? Kolayca ileri süremeyiz bunu. Bugünkü koşullarda özne ile nesnenin. Dilin propagandanın ötesinde hiçbir şey söylemediği ve amaçlamadığı varsayılmaktadır . Daha önce de söylendiği gibi. yadsıma ilkesi. ebedi anlamlarını vurgularlar.

. komut verme­ kle ilgilenmez. sosyal bilime bakışından farksız görünmekte­ dir. Felsefeden ya­ rarlanılması düşünülüyorsa. s. daha da ötesi. halk kitlesinin en derin kişilik ihtiyaçları açısından anlamlı olan. Bugün. onu yaşayan insanların kişiliğinde ya­ ratıcılığını ortaya koyacaksa. zengin çağrışımlı bazı ortak amaçları keşfetmeli ve kendi yapısı içinde bir yer vermelidir" diyor Robert Lynd ve şöyle devam ediyor: "Söylemek bile fazla.g. Felsefe. ya da kendi deyimleriyle söylersek. en parlak düşünürler bile düşünmeyi planlamayla karıştır­ maktadırlar. 9. Günümüzde düşünsel ortam öyle bulanmıştır ki. 239. ilk yapılması gereken bu durumu düzelt­ mektir. sosyal bilim. 177. Yardım elini uzatmayan bilim. 10. "yaşama mücadelesi içindeki insanlara hizmet ettiği ölçüde ayakta kalacaktır. Derin düşünce için gerekli olan yoğunlaşmış enerjiler. böyle bir sistemin işleyişi içinde teolojiye. Lynd'e göre.. ortada başka hiçbir şey görün­ mediği için eskimiş dinsel biçimleri sürdüren insanlarla işbirliği yapıyor demektir. bir slo­ gan. mühendis aklını dine uygulayarak gerçekliği isteklerimize uydurmaya çalışmaktadırlar. ya da bir talimat olduğunu düşünebilirler. eskatalojiye ve geleneksel Hıristiyanlığın öteki bili­ nen öğelerine bir yer verilmesi gerekmez."10 Böylece din de pragmatikleşmektedir. Knowledge for What. Toplumsal adaletsizlik ve din kılığına bürünmüş ikiyüzlü­ lük karşısında dehşete kapılan bu insanlar. Tıpkı August Comte gibi.y. Böyle ortak bağlılıkların içeriğinin ve ifade biçimlerinin araştırılmasına yardım etmek. insani değerleri kendi verilerinin bir parçası olarak gören bir bilim sorumlu­ luğudur. s. Princeton 1939.A. ko­ mutlara karşı bir komut olarak bile görülebilecektir bu."9 Lynd'in dine bakışı. "Eğer Amerikan kültürü. bir önceki cümlede yer alan düşünceyi bile herhangi bir emre boyun eğmeme yolunda aptalca bir öneri olarak hatta hayatımızı koruyabile­ cek bir öneri olarak yorumlayanlar çıkabilecektir. Bu kitabın bazı okurları bunun da propagandaya karşı bir propa­ ganda olduğunu ve kitapta geçen bütün sözcüklerin bir ima. yeni bir toplumsal itikad yaratmak istemektedir­ ler.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 185 artık. aktivist ya da aktivist olmayan programlara uygulanarak vaktinden önce tüketilmemelidir. ideolojiyi gerçeklikle birleştirmek.

duygusal olarak zengin ortak duyarlıklar ya da bilimsel olarak sınanmış insani değerler şeklinde söz etmeye başladıklarında. Yeni toplumsal itikadlar Hıristiyanlığı diriltmeye yönelik hareketlerden bile daha boş. Bugün. Din. Geri kalan herşey —her yere sinmiş ikiyüz­ lülük. öldürmektedir. bu yaklaşıma göre. İnsanlar bir kez dinsel umut ve umutsuzluktan "derin kişilik ihtiyaçları". Fel­ sefe. Geleneksel biçimiyle ya da ilerici bir toplumsal inanç ola­ rak din. bunların felsefi olarak mahkûm edilmesinden farklı olmalıdır. Eski inançların sosyolojik açıklamaları. Fransız Aydınlanma hareketinin ortaçağ düşüncesi hakkında verdiği hükümdür). büyük kitleler tarafından değilse bile kendi yetkili sözcüleri ta­ rafından bir araç olarak görülmektedir. iradenin sakatlanması ya da korkunun baskısıyla sonuçsuz faaliyet­ ler içinde dağılıp gitmesi— bu oransızlığın belirtileridir. devletle ya da önderle ilgili yeni inançlar yaratmakla kazanamaz. bir düzeltici rolünü oynayabilir. toplumsal iktidar makinesinin ezici ağırlığı ile atomlaşmış kitlelerin güçsüzlüğü arasındaki oransızlıktır. spekülatif düşüncenin gerileme­ si. İletmeye çalıştığı doğruluk. sorunun özünü görememektedirler. ütopyaya giden yolda en büyük engel. eski statüsünü. deyim yerindeyse. kendi ortamlarında sahip oldukları gücü yitirmiş de olsalar. bu işleviyle. Reçete dili. Eğer felsefe . insanlığın belleği ve vicdanı olacak ve insanın ge­ leceğinin tımarhanede yöneticilerce düzenlenen "eğlence" saatlerine benzememesini sağlayacaktır. Gelecekte barbarlık eğiliminin mi yoksa hümanist eğilimin mi kaza­ nacağına felsefi teori kendi başına karar veremez. belli dönemlerde mutlaklaşarak gerçekliğe hükmetmiş ve tarih içinde geri plana atılmış bazı imge ve düşüncelerin (örneğin. daha sonuçsuzdur. Yine de. sahte teorilerle beslenen inanç. Böylece geçmişin ideolojik aşamaları da sadece budalalık ve sahtelik olarak görülmekten kurtulur (bu. burjuva çağına hükmetmiş olan birey düşüncesinin) hakkını vererek felsefe de tarihte. Hobbes'un dinsel doktrinlerin bir hap gibi yutulması önerisi bile fay­ dasızdır bu durumda. Eski ide­ olojiler.186 AKIL TUTULMASI Bu tür düşünürler gerçekten ilerici bir düşünce yapısına sahip olduk­ ları halde. bugünün ya da geleceğin insan topluluğuyla. insanlığın bugünkü durumuna ışık tutabilirler. tavsiye edilen şeyi değersizleştirmekte. din onlar için anlamsızlaşmış demektir. pragmatik amaçlan yüzünden zayıf düşmüştür.

insanlığa büyük bir hizmette bulunmuş olacaktır. . değişmez yazgıyla ilgili boş inanlardan kurtulmasıysa. kısaca korkudan kurtul­ masıysa. sistemlerden. insana inanmaya bağlıdır. Bağımsız davranmaya çağrıldığımızda. düzenlerden. Eğer aydınlanma ve düşünsel ilerleme­ den anladığımız insanın uğursuz güçlerle. yani insanlığı sa­ katlayan ve özgürce gelişmesini önleyen herşeyin reddedilmesi. eylem. Yadsıma yöntemi. Sözüm ona "yapıcı" felsefelerin bu inançtan yok­ sun olduğu ve bu yüzden de kültürel açmazla hesaplaşamadıkları görül­ mektedir. otoritelerden yardım bekliyoruz. cinler ve perilerle. o zaman bugün akıl denilen şeyin yadsınması da aklın yapa­ bileceği en büyük hizmet olur. ebedi yazgımızın gerçekleştirilmesidir. Bilim. doğadaki bilinmeyen karşısında duyduğumuz korkuyu yenme­ mizi sağlamıştır: Artık kendi ürünümüz olan toplumsal baskıların esi­ riyiz.FELSEFE KAVRAMI ÜZERİNE 187 insanların bu hastalıkları tanımasına yardımcı olursa. Onlara göre.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful