You are on page 1of 161

DİYANET İŞLERİBAŞKANLIĞIYAYINLARI

MEDENİYET ÂLEMİNDE YAZI VE İSLÂM MEDENİYETİNDE

KALEM GÜZELİ
M A H M U D B E D R E D D İ N YAZIR

II

www.KalemGuzeli.net

DİYANET

İŞLERİ

BAŞKANLIĞI

YAYINLARI

MEDENİYET ÂLEMİNDE YAZI VE İSLÂM MEDENİYETİNDE KALEM GÜZELİ
II. KISIM
Yazan Mahmud Bedreddin YAZIR

Neşre Hazırlayan Ecz. Uğur DERMAN

AYYILDIZ MATBAASI A. Ş. — ANKARA 1974

www.KalemGuzeli.net

Sâhife

Kalem'in Künyesi Kalem'in Târifi ve İzâhı Kalemtraş Kalem Tutma Usûlü Kalemle Yazı Arasında Münâ­ sebet Kalem Yontma Kalem Yontmak ve Kesmek ... Kalem'in Zuhûru Kamış Kalemler Karalama Kargı Kalem Karın Karışık Kasr Kâse Kaş Kat' Kavis Keşîde veyâ Çekme Kırık Hareket Kırmızı Kısık Hareket Kol Kurşun ve Renkli Kalemler ... Kuyruk Küp L Lâcivert Mürekkep Lâl Mürekkep Yapma Usûlleri Lika M

165 164 173 258 260 169 169 164 166 256 168 213 191 223 213

212 218
220 223 220 191 218

212 213
168 213

185 184 180

Mâî Mâil
Makas Makta' Medâk Memveh Mevlid

191 223
206 176 210 211 222

Mezc Mihras Mıkleme Mıstar Mibred Mibzele Micesse Mifreşe Mihrede Mikşat Miksere Mil'aka Milhez Minfez Mizan Mu'cem Mu'tedil Hareket Mukavves Munfasıl Musattah ve Münsatıh Muttasıl Minhaz Mücellid Saffet Usûlü Müfred Mühmel Mület Mülzime Mümsiha Münecciz Münekkib Münferid Mürekkep Mürekkep Mürekkep Yapma Usûlleri ... Mürsel Müsvedde Müsennâ Yazı Müşabih Müteâkis Hareket Mütekaabil Hareket

218 211 210 208 210 210 210 210 210 210 210 211 211 211 211 223 218 223 224 222 224 211 186 222 223 211 211 211 212 222 222 222 180 183 223 257 224 223 220 220

Mâil Hat
Meks

241
218

www.KalemGuzeli.net

Sâhife

Meşk ve Temeşşuk Meyl Mifkek Mugaayir Muhaddeb Mukavver Muttasıl veyâ Mülâsık Müdevver Mümâsil Mütegaayir N Nâzil Nefes Alma Nefes Zâde Usûlü Nişasta Aharı Nokta Noktalı Hat O Ok R Renkli Mürekkep Yapma Usûl­ leri Rubu' Kalemle Hareket S Sadr Sehm Sâid San'atda Meleke Sarı Serbest Hareket Serî' Hareket Sevk Sırt Siyah Siyah Mürekkep Yapma Usûlü Sülüsân Kalemle Hareket Sülüs Kalemle Hareket Sürme Usûlü

246 221 210 223 222 223 224 223 223 223

Ş
Şâkûlî Hat T Tahrîk 217 Tahta Kalem 168 Tam Kalemle Hareket 219 Tansîl 221 Tarama Kalemi 168 Tarh ve Tayy 218 Târif ve Îzâhı 173 Târif ve Îzâhı 180 Târif ve Târih 187 Tashih Mürekkebi 186 Tatim ve Târif 252 Tastîr 221 Tebeşir, Çuha ve El Kürkü ... 207 Tebyiz 257 Tedvîrî Hareket 220 TEKNİK TABİRLER, ISTILAHLAR VE İŞÂRETLER 211 Te'lîf 218 Te'lîf 221 Tersîf 221 Ters Hareket 219 Teşrîhî Kelimeler Hakkında Bir Açıklama 213 Tevfiye 221 Tevkîf 217 Titrek Hareket 220 Tûl 223 U Ufkî Hat V Veter Visâk 221 212 241 241

224 242 186 198 241 242

242

184 219

213 221 224 277 191 218 219 217 213 191 183 219 219 191

www.KalemGuzeli.net

İKİNCİ KISIM (TEKNİK A — YAZI LEVÂZIMI 1 — Yazı Levazımına Umûmî Bir Bakış 2 — Kalem a — Kalem'in b — Kalem'in Târifi ve I — Kalem II — Kalem'in Künyesi III — Kalem c — Hattatlıkta Kullanılan Kalemler 1 — Kamış Kalemler 2 — Kargı Kalem 3 — Tahta Kalem 4 — Çifte Kalem 5 — Demir Kalem 6 — Kurşun ve Renkli Kalemler 7 — Tarama Kalemi 8 — Cetvel Kalemi 9 -Fırça d — Kalem Yontmak ve Kesmek I — Kalem Yontma II — Kalem Kesme III — Kalem Ağzı ve Şakları IV — Bâzı Tavsiyeler 3 — Kalemtraş a — Târif ve Îzâhı b — Kalemtraş Çeşidleri I — Kalem II — Yazı c — Bileme ve Koruma 4 — Makta' 5 — Hokka 6 — Lıka 7 — Mürekkep a — Târif ve Îzâhı

ÎZÂHLAR)

161 161 161 164 164 164 164 165 165 166 166 168 168 168 168 168 168 168 168 169

Zuhûru Îzâhı

171 172 173 173 174 Kalemtraşları Kalemtraşları 175 175 176 177 180 180 183

b — Mürekkep Yapma Usûlleri 1 - İş Almak www.KalemGuzeli.net

Konu 2 — Bezir Mürekkebi Yapma Usûlü 3 — Siyah Mürekkep Yapma Usûlü 4 — Diğer Bir Usûl 5 — Diğer Bir Usûl 6 — Diğer Bir Usûl c — Renkli Mürekkep Yapma Usûlleri 1 — Lâl Mürekkep Yapma Usûlleri 2 — Diğer Bir Usûl 3 — Gülyûnî Mürekkep 4 — Lâciverd Mürekkep 5 — Âsûmânî Mürekkep 6 — Altın Mürekkebi 7 — Zırnık Mürekkebi 8 — Beyaz Mürekkep 9 — Diğer Renkli Mürekkepler 10 — Tashih Mürekkebi d — Altın Ezme Usûlü 1 _ Nefes Zâde Usûlü 2 — Mücellid Saffet Usûlü 8 — Kâğıd a — Târif ve Târih b — Hattatların Kâğıdlarda Aradıkları Vasıflar c — Kâğıd Çeşitleri d — Kâğıd Renkleri 1 — Beyaz 2 — Sarı 3 — Kırmızı 4 - Yeşil 5 — Mâî 6 — Kahve Rengi 7 — Siyah 8 — Karışık e — Kâğıd Boyama Usûlleri I — Banyo Usûlü II — Sürme Usûlü III — Diğer Usûller f — Ebru Kâğıdı Yapma Usûlü g — Kâğıd Âharlama Usûlleri I — Nişasta Âharı II — Yumurta III — Diğer IV — Kalemgîr h — Kâğıdların Mührelenmesi 1 — Çakmak Mühre 201 2 — Cam Mühre 201 3 — Deniz Kulağı 201 4 — Altın Mühreler

Sahife 183 183 184 184 184 184 184 185 185 185 185 185 185 185 186 186 186 186 186 187 187 188 189 191 191 191 191 191 191 191 191 191 191 191 191 191 194 198 199 200 200 201

..

Âharı Âharlar Âharlar

203

www.KalemGuzeli.net

BAŞLIK'LARA GÖRE A L F A B E T İ K FİHRİST

Sâhife

A Açık Hareket Açılma Ağır Hareket Ağız Âletleri Kullanmada Mümârese Altın Ezme Usûlü Altlık Altın Mürekkebi Altın Mühreler Asûmânî Mürekkep B Bacak Banyo Usûlü Baş Bâzı Tavsiyeler Bed' Beyaz Beyaz Mürekkep Bezir Mürekkebi Yapma Usûlü Bileme ve Koruma Binme Boy Boyun Burun Bünye 213 191 212 172 218 191 185 183 175 224 213 212 212 212 220 224 219 212 262 186 207 185 203 185 Cam Mühre Cedvel Cetvel Kalemi Cereyan Cevher Cezim Cilbend Cüz'

c
201 211 168 217 211 241 211 212 Ç Çakmak Mühre Çanak Çene Çifte Kalem D Dakka Demir Kalem Derc ve İndirâc Deniz Kulağı Dış Hareket Dış Kenar Diğer Âharlar Diğer Bir Usûl Diğer Bir Usûl 223 168 218 201 220 222 200 184 184 201 213 212 168

www.KalemGuzeli.net

XII
Sâhife

Diğer Bir Usûl Diğer Bir Usûl Diğer Levâzım Diğer Renkli Mürekkepler ... Diğer Usûller Dik Hareket Dirsek Düz Düz Hareket Düz Yazı E Ebrû Kâğıdı Yapma Usûlü Eğri Hareket Eli San'atlaştırma F Fırça G Galz Girift Yazı Gizli Hareket Gövde Göz Gülyûnî Mürekkep H Harf Harflere Âit Teşrîhi Kelimeler Harf Terkibine Âit Istılahlar ... Hattatların Kâğıtlarda Aradık­ ları Vasıflar Hattatlıkta Kullanılan Kalemler Hokka I Ihfâ' İtmâm

185 184 210 186 191 220 212

İ İzhâr

İbtidâ' İşba'
İç Hareket İç Kenar

218 221 217
ÎZÂH­ 220 222

218

223
219 224

İdâre

İKİNCİ KISIM (TEKNİK LAR) İkmâl İlişme İntisâb

161
221 224 223 224 223 183 221

194 219 263

İrsâl

221

İstifli Yazı İstilkaa' İş Almak İtmâm K Kâğıd Kâğıd Âharlama Usûlleri Kâğıd Boyama Usûlleri Kâğıd Çeşitleri Kâğıd Kesme Usûlü Kâğıdların Muhafazası Kâğıdların Mührelenmesi Kâğıd Yapıştırma Usûlü Kâğıt Renkleri Kahve Rengi Kalem Kalem Kalem Kalemgîr Âharlar Kalem Ağzı Kalem Ağzı ve Şakları Kalemtraş Çeşidleri Kalem Hareketine Aid Tâbirler Kalem Hakkı Kaleme Hâkimiyet Kalem Kalemtraşları Kalem Kesme

168

212

223 224 220 213 185

211 211 220 188 166 177

218 218

187 198 191 189 203 205 201 204 191 191 164 164 165 200 241 171 174 217 269 266 174 170

www.KalemGuzeli.net

VII
Konu k — Kâğıd Kesme Usûlü I — Kâğıd Yapıştırma Usûlü m — Kâğıdların Muhafazası —- Makas — Altlık — Tebeşir, Çuha ve El Kürkü — Mıstar — Diğer 1 — Mibred 2 — Mibzele 3 — Micesse 4 — Mihrede 5 — Mifreşe 6 — Medâk 7 — Mifkek 8 — Mıkleme 9 — Mikşat 10 — Miksere 11 — Mület 12 — Mülzime 13 — Milhez 14 — Mil'aka 15 — Memveh 16 — Mümsiha 17 — Minfez 18 — Minhaz 19 — Mihras 20 — Mizan 21 — Cilbend 22 — Cedvel Sahife 203 204 205 206 207 207 208 210 210 210 210 210 210 210 210 210 210 210 211 211 211 211 211 211 211 211 211 211 211 211 . 211 211 211 211 211 211 212 212 212 212 212 212 212 212 212 212 212 212

9 10 11 12 13

Levâzım

B — TEKNİK TÂBİRLER, ISTILAHLAR VE İŞÂRETLER 1 — Yazı Bünyesi İle İlgili Tâbirler a — Harflere Âit Teşrîhî Kelimeler 1 — Harf 2 — Cevher 3 — Zâid 4 — Cüz' 5 — Visâk 6 — Bünye 7 — Baş 8 — Boyun 9 — Göz 10 — Kaş 11 — Ağız 12 — Burun 13 — Zülfe 14 — Zülfe 15 — Çene

www.KalemGuzeli.net

Konu 16 — Kol 17 — Dirsek 18 — Gövde 19 — Sadr 20 — Sırt 21 — Bacak 22 — Kuyruk 23 — Karın 24 — Boy 25 — Çanak 26 — Kâse 27 — Küp b — Teşrîhî Kelimeler Hakkında Bir Açıklama e — Kalem Hareketine Âid Tâbirler 1 — Tahrîk 2 — Sevk 3 İdâre 4 — 5 — Tevkîf 6 — Meks 7 — Kat' 8 — Bed' 9 — İbtidâ' 10 — Tarh ve Tayy 11 — Derc ve İndirâc 12 — Te'lîf 13 — İzhâr 14 — 15 — Ihfâ' 16 — 17 — Mu'tedil Hareket 18 — Kısık Hareket 19 — Serbest Hareket 20 — Tam Kalemle Hareket 21 — Yarım Kalemle Hareket 22 — Sülüsân Kalemle Hareket 23 — Sülüs Kalemle Hareket 24 — Rubu' Kalemle Hareket 25 — Ağır Hareket 26 — Serî' Hareket 27 — Ters Hareket 28 — Düz Hareket 29 — Eğri Hareket 30 — Dik Hareket 31 — Tedvîrî Hareket 32 — Kırık Hareket 33 — İç Hareket 34 — Dış Hareket 35 — Titrek Hareket 36 — Açık Hareket

Sahife 212 212 213 213 213 213 213 213 213 213 213 213 213 217 217 217 217 217 217 218 218 218 218 218 218 218 218 218 218 218 218 218 218 219 219 219 219 219 219 219 219 219 219 220 220 220 220 220 220 220

cereyân

.

Mezc İtmâm

www.KalemGuzeli.net

Konu 37 — Gizli Hareket 38 — Müteâkis Hareket 39 — Mütekaabil Hareket d — Harf Terkîbine Âid Istılahlar 1 — Kavis 2 — Veter 3 — Sehm 4 — 5 — Tevfiye 6 — 7 — İkmâl 8 — İşbâ' 9 — 10 — Tersîf 11 — Te'lîf 12 — Tastîr 13 — Tansîl 14 — İç Kenar 15 — Dış Kenar 16 — Müfred 17 — Mürekkep 18 — Münferid 19 — Mevlid 20 — Muhaddeb 21 — Musattah ve Münsatıh 22 — Münecciz 23 —- Münekkib 24 — Mukavves 25 — Mukavver 26 — Müdevver 27 — Mürsel 28 — 29 — 30 — Tûl 31 — Kasr 32 — Dakka 33 — Galz 34 — Müşâbih 35 — 36 — Mugaayir 37 — Mütegaayir 38 — Mu'cem 39 — Mühmel 40 — Düz 41 — 42 — Keşîde veyâ Çekme 43 — Sâid 44 — 45 — Muttasıl 46 — Munfasıl

Sahife 220 220 220 220 220 221 221 221 221 221 221 221 221 221 221 221 221 222 222 222 222 222 222 222 222 222 222 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 223 224 224 224 224

Meyl İtmâm İrsâl

İntisâb İstilkaa'

Mümâsil

Mâil Nâzil

www.KalemGuzeli.net

Konu 47— 48 — 49 — 50 — 51 — 52 — 53 — 54 — 55 — 56 — 1 2 3 4 5 — — — — — Yanaşma Açılma Binme Geçme Düz Yazı İstifli Yazı Girift Yazı Müsennâ Yazı Muttasıl veyâ Mülâsık Nokta Yarım Nokta Cezim Kalem Ağzı Ufkî Hat İlişme

Sahife 224 224 224 224 224 224 224 224 224 224 241 241 241 241 241 241
241 241

e — Yazı Tâliminde Kullanılan İşaretler

6 — Şâkulî Hat 7 — Mâil Hat

8 - Ok 9 — Nefes Alma 10 — Noktalı Hat 2 — Yazmayla Alâkalı Bâzı Şartlar a — b — c — d — e — f — g — Yazmaya Hazırlık Yazının Mıstarı Meşk ve Temeşşuk Tatim ve Karalama Müsvedde Tebyiz

242 242 242 242 242 244 246 252 256 257 257 258 258 260 262 262 263 266 269 277

Târif

3 — Yazarken Gözetilecek Bâzı Esaslar a — Kalem Tutma Usûlü b — Kalemle Yazı Arasında Münâsebet c — Yazanla Kalem Arasında Münâsebet 1 — Âletleri Kullanmada Mümârese 2 — Eli San'atlaştırma d — Kaleme Hâkimiyet e — Kalem Hakkı g — San'atda Meleke

www.KalemGuzeli.net

Sâhife

Y Yanaşma Yarım Kalemle Hareket Yarım Nokta Yazanla Kalem Arasında Mü­ nâsebet Yazarken Gözetilecek Bâzı Esaslar Yazı Bünyesi ile ilgili Tâbirler Yazı Kalemtraşları Y A Z I LEVÂZIMI Yazının Mıstarı Yazı Levâzımına Umûmî Bir Bakış 224 219 241 262 258 211 171 161 244 161

Yazı Tâliminde Kullanılan İş­­ retler Yazmayla Alâkalı Bâzı Şartlar Yazmaya Hazırlık Yeşil Yumurta Aharı Z Zâid Zırnık Mürekkebi Zülfe Zülfe

241 242 242 191 199

211 185 212 212

www.KalemGuzeli.net

MEDENİYET ÂLEMİNDE Y A Z I VE İSLÂM MEDENİYETİNDE KALEM GÜZELİ

www.KalemGuzeli.net

İ K İ N C İ (TEKNİK

K I S I M ÎZÂHLAR)

A — YAZI 1 — Y A Z I LEVÂZIMINA UMÛ­ MÎ BİR BAKIŞ: Yazı yazmada bilgi ve kaabili¬ yetten başka; kalem, kâğıd ve mü­ rekkep gibi maddî vasıtalara da ihtiyaç olduğu mâlûmdur. Bu vasıtaların, güzel yazı için fiilî âhenk bakımından (bu bahse bakı­ nız) ayrı bir ehemmiyeti ve husû­ siyeti vardır. Bir kısmı, yazı ile za­ rurî denecek kadar yakından, bir kısmı da ikinci ve üçüncü derecede alâkadardır. Bunları seçmekte, ha­ zırlamakta, gereği gibi kullanmakta ve korumakta uyulması gereken ba­ zı hususların göz önünde bulundu­ rulması lâzımdır. Yazı üstâdlarınca kabul ve tav­ siye olunagelen, san'atın teknik ve estetik husûsıyetleriyle son derecede münasebeti bulunan bu lüzûmlu şeyler; uzun tecrübelerin, nice emek ve masrafların süzülmüş birer hülâ­ sası gibi olduklarından, gelişigüzel hareket etmeyip bunları tercih ey­ lemek ve yapılan tavsiyelere uymak, şüphe yok ki daha kestirme ve da­ ha faydalı olur. Gerçi, her yiğidin bir ayran içi­ şi vardır. Bu kabilden olarak müte­ vâzi' şartlar ve en sâde vasıtalarla,

LEVÂZIMI imrenilecek bir kolaylık içinde şâh eserler vücûda getirebilmiş nice yi­ ğitler zuhûr etmiştir! Bu çeşit eserler ayrıca tedkîke değer olmakla berâ­ ber, bâzı ve insanlar için Allah vergisi lüzûm ve yüksek kabiliyetlerin birer tecel­ lîsi olan bu gibi haller, umumî bir kaide altına alınamazlar; herkese tavsiye de edilemezler. Yazı san'at ve tekniğini ilmî bir çerçeve içinde şekillendirip, umûmun istifadesini gözeten bu san'atın üstâdları, geç­ mişin bilgi ve tecrübelerinden fayda­ lanmayı (=Tecrübe edilmiş olanı tekrarla­ mak, pişmanlık getirir) kazıyyesini ihmal etmezler. Aksine olarak, bun­ lara umumî bir veche vermeye çalı­ şırlar. Onun için, yazı öğretirken, bir taraftan fıtrî feveranlara namzed olanları nazara almakla berâber, bir taraftan da bu lüzûmlu şeylerin san'atla alâkalı cihetlerini ve yazı güzelliği üzerindeki müsbet ve men­ fî tesirlerini, bir vesile bularak, ye­ rinde ve sırasında belli etmeyi tâlî­ min birer tamamlayıcısı sayarlar. Bu hususta çok titiz de davranırlar, in­ san ilk zamanlarda bu müşkülpe¬ send hareketlere bir mânâ vere­ mez. San'at tiryakiliğine hamlede-

www.KalemGuzeli.net

cek gibi olur. İşin ehemmiyetini te­ barüz ettirmek için, Ta'lîk Hocam Hulusi Efendi* ile aramızda geçen şu hâtırayı birlikte okuyalım: Kendisinden yazı tahsiline baş­ ladığım ilk günlerden birinde. Sul­ tan Selim'deki evine yazı gösterme­ ğe gitmiştim. Yazı odasına geçtik, yerine oturdu, çekmecesinin kilidi­ ni açtı, yazı takımını çıkardı. Altlığı­ nı ve yazımı alıp sağ dizini dikeceği sırada, ben, bir hizmet etmiş olmak niyeti ile hokkanın kapağını kaldır­ dım. O, gülümseyerek: "Teşekkür ederim, zahmet ve acele ettin!" de­ di ve sebebini sormaya vakit bırak­ madan devâm etti: " Ç ü n k ü , daha kalemi yoklamadım. Kesimine bak­ madım. Bundan sonra söyliyecekle¬ rime ve yapacaklarıma dikkat et, sen de öyle yap. Bu hokkanın mürek­ kebi koyudur. Mühim yazılara mah­ sustur. Yazı öğretirken kalemin ha­ reketlerini, harf ve kelimelerin te­ şekkül husûsiyetlerini iyice göste­ rebilmek için mürekkebin biraz su­ lu olması lâzımdır." Sonra, duvardaki perdeyi kal­ dırdı, Mecma' denilen büyükçe bir hokkayı alıp kapağını açtı. Mürek­ kebi, kirpi dikeni ile evirdi çevirdi ve bana dönerek: "Yazmadan önce böyle karıştırmalı ki, su ile mürek­ kep kaynaşsınlar. Kalemden daha iyi akar, yazı dalgalı ve kırçıllı ol­ maz. Mürekkebin bir ayarda akma­ sı, ayrıca güzellik verir, iki şeye dik­

kat et: Kalemin ağzı uysal bir kes­ kinlikte olmalı, mürekkep de bunun doğuracağı fıtrî güzelliği bozmama­ lıdır. Sen şimdi bunları pek anlamaz­ sın amma, zihninde tut. Kalemin es­ rarı denilen şeyler böyle göre göre, dinleye dinleye, yaza yaza anlaşı­ lır. Şu kadar senedir yazı yazıyo­ rum, hâlâ kalemle mürekkep arasın­ da istediğim âhengi kuramadım! Kâğıdın, bileğin ve bilinen şeylerin de bu işlerdeki oyunlarını düşün. İs­ mail Zühdî** merhumun dediği g i ­ bi, "Hattat kalender-meşreb olmalı­ dır amma, levâzım işinde değil!" Bunlarda ne kadar müşkülpesend davranırsan, san'at da sana o ka­ dar râm olur" dedikten sonra, alt­ lığını ve çuhasını tekrar aldı, çu­ hayı tebeşirleyip yazımın altındaki boş yere sürerek burasını temizler­ ken: "Tebeşir, kâğıdın yağını alır; kalemin ve mürekkebin akışlarını kolaylaştırır. Bu, tıpkı tevbe etmeğe benzer. Yâni, önce yapılan bir ih­ mâlin zararı giderilmeden, onun üzerine yapacağımız güzellik binası­ nı belki de kurmağa imkân bulama­ yız. Unutma ki, bu san'atda ihmâlin yeri yoktur. Her zaman dikkat, baş­ tan sona dikkat! Hoca için de, tale­ be için de... "Bu da böyle oluversin, levha olacak değil y a ! " deme. Her yazdığını "levha olacak" diye yaz. Bugün olmazsa, yarın olur... Şunu da unutma ki: Bir harfi bir kalemde çıkarıvermek ihmâl işi değil, san'atın gerektirdiği dikkatli bir kalenderlik

(*) San'atı da, ahlâkı kadar ihlâslı olan Hattat Hulûsî Efendi (1869 - 1940) yi, oku­ yucularımız, bu eserin "Mukaddime" sindeki Ta'lik Besmele'den ve 99. sahifedeki Hilye'den hatırlayacaklardır. - U.D. (**) Sülüs - Nesih yazılarında, mekteb sâhibi üstâdlardan olan İsmail Zühdî ( ? 1806), Celî Sülüs ve Tuğra'da çığır açan Mustafa Râkım (1757 - 1826) ın ağabeyi ve hocasıdır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

işidir. "Kalenderlik" diyorum, çünkü, sanat dışından içinden tesir etmekte olan menfî ceryanlara, maddî ve ruhî engellere karşı koyabilmen için, onlarla pehlivanlar gibi güre­ şecek değilsin ya? Sen sertleştikçe, kalem ve yazı da sertleşir, onun için yazarken sanki dünyada değilmiş¬ sin gibi olabilmelisin. Tıpkı bir ka­ lenderin hiç bir şeyle ilgilenmemesi gibi, dikkatini bir noktaya tevcih ederek, ağır bir fedakârlığın, terleti­ ci bir himmetin eline yalnız kalemi­ ni değil, varlığını, benliğini de tes­ lim etmen gerekir. Bu işin de yolu budur azizimi" Sonra, el kürkünü sağ elinin ayası altına gelmek üzere, kağıda koydu ve: "Bu kürkü" dedi, "koy¬ masan da olur amma, koysan daha iyi olur. Yaya gitmekle, araba ile gitmek bir olur mu? El ve kalem ra­ hatça kaya kaya gider. Bu kolaylık varken, bundan faydalanmamak mâ­ nâsız olur. Amma bana sorarsan, de­ rim ki: "San'atkâr, buna da muhtaç olmadan yazabilmelidir. Kürküm yoksa, vaz mı geçeceğim? Bir şey faydalıdır diye ona bağlanıp da, bunsuz doğacak faydalardan el etek mi çekeceğiz? Her iki imkândan da faydalanacak sûrette kendini hazırla­ maya ve çekip çevirmeye bak!" Kalemi, sol elinin baş parmak tırnağı üzerinde yavaşça bastırarak çatlağını açarken: "Kalemin çatlağı­ nı açmak" dedi, "pek sâde bir iş görünür. Halbuki kırılmasını şuraya bırak, hızla ve hesapsız bastırırsan

mürekkebin kurumuş olan tutkalı kalemin ortasındaki çatlağın uçlarını zedeler de, yazarken sana ne oyun­ lar oynar! Başa çıkamazsın da, ke­ sip atmağa mecbur kalırsın. Yeniden açacağın kalemin kalınlığını, yaz­ makta bulunduğun yazının kalınlığı­ na uydurmak için, belki de defalar­ ca kalem açmak zorunda kalırsın. Boş yere, bir israftır, alır gider. Bu­ na sebep, hesapsız hareket etmiş ol­ mamızdır. Kalemin ne kabahati var ki, kesip doğrayalım. Böyle kayıt­ sızlıklardan doğan israflara kendini alıştırma. Bu san'at, israf işi değil, muvazeneli hareketlerin bir araya getirilmesi işidir. Diyeceksin ki, bu kadar ince hesaplara ne lüzûm var? Bizim geçtiğimiz yolları, İnşâ-Allah sen de geçersin de, hattat olduğun zaman, daha ince hesaplara riâyet lüzûmunu duyar ve bizi rahmetle anarsın! Biz, Hocalarımızdan böyle ders aldık, aldığımızı veriyoruz. Ye¬ sârî*, talebesine dermiş kî: "Yazar­ ken, kıldan ince, kılıçtan keskin bir Sırat üzerinde yürüdüğünü unut­ ma". Böyle anlarda, ufak bir ihmâ­ lin nereye çıkacağını artık düşün!" (Fiilî Âhenk bahsine bakınız). Üstad, oturuşuna bir daha çeki­ düzen vererek kendisini topladı, y a ­ zıma baktı baktı, kalemi mürekkebe batırdı. Parmağı üzerinde hallettik­ ten sonra, kağıdın bir kenarına şeklinde iki nokta koyup kalemi de­ nedi, "Bismillah" dedi ve bozuk gördüğü harflerin altına ağır ağır yazmağa başladı. Yazarken konuş­

(*) Vücudunun sağ tarafı doğuştan felçli olduğu için, emsâlsiz Ta'lik yazılarını sol eliyle yazan, "Kudret'in ibreti" denmeye sezâ, meşhur hattatımız Mehmed Es'ad ül Yesarî ( ? - 1798). - U.D.

www.KalemGuzeli.net

muyor, nefesini kesiyor. Her kalem hareketi bitince, nefesini tazeliyor, "Şurası şöyle, burası böyle olacak!" diye târifler yapıyor, izâhlarda bulu­ nuyordu. Yazdığı harf üzerinden bir daha kalem yürütmüyor, yalnız noksan gördüğü bazı yerlere kale­ min ucu ile dokunuvermekle iktifa ediyordu. Dersimiz bittikten sonra, kalemin ucunu silme bezi ile yavaş­ ça kurulayıp yerine koyarken: " Y a ­ zı, Hocanın tâliminde gizlidir" der­ ler. Kalemin, kağıdın ve mürekkebin içinde gizli tarafları olduğunu unut­ ma. Onun için bunların iyisini seç, yerinde ve dikkatli kullan!" demiş­ ti. Allah rahmet eylesin. Biz de, bu lüzûmlu şeyleri sırasıyla ve bir san'­ atkâr gözüyle tâkib edelim. 2 — K A L E M : A _ KALEMİN ZUHÛRU:

bir hâtırası olarak süs için kullanıl­ dığını ve hattâ bunun gümüşten ve altından yapılmış örneklerinin mü­ zelerde yer almış olduğunu çoğu­ muz biliriz. Bir zaman sonra da ka­ mış kalem îcâd edilmiştir. "Küçük Kurûn-ı ûlâ Ansiklope­ d i s i n d e kaydolunduğuna göre, eski Yunanlılar Kalamos denilen kamışla yazı yazarlarmış, buradan Romalıla­ ra Kalamus şeklinde, Hindlilere de Kalama olarak geçmiş. Bunların uç­ ları yarıklı ve yarıksız olurmuş. Yazının Arabistan'da daha son­ ra zuhûr etmiş olmasına göre, Arab¬ lara da Kalem tâbirinin bunlardan geçmiş olması muhtemeldir. Yazı ve medeniyet ilerledikçe, kalemin rolleri artmış ve çeşitleri de çoğalmıştır ki, bunları aşağıya sırala­ makta fayda görüyoruz. B — KALEMİN TÂRİFİ V E ÎZÂHI: Kaamus'ta kaydolunduğuna gö­ re, kalemin, lûgat, ıstılah, hakîkat ve mecâzî kırk kadar mânâsı var­ dır. Biz, burada yalnız bizi alâka­ dar edenler üzerinde biraz durup geçeceğiz. I — Kalem, lûgatta kamışa —bir rivayete göre: yontulmuş olanına— denir. Kendisi ile yazı yazılan kale­ me, kalem denilmesi de bundandır. Kesilmiş olanına Mizber, kesilme­ miş olanına Kasab, Yerâa denilir. Farsça'da Hâme, Kilk adı verilir. Eğer kat'* ve katt* vâki' olmazsa

Yazının îcadı ile kalemin de îcad edildiğine hükmolunabilir. A n ­ cak, yazı gibi, kalemin de çeşitli mânâsı ve bunlara göre de târifleri vardır. Meselâ, Hiyeroglif yazısında kalem, hâkk âleti olan sivri veyâ keskin uçlu çeliklerdi. O zamanlar­ da yazma kalemi değil, çizme ve ka­ zıma, mühendis veyâ hakkâk kale­ mi vardı. Fenike hattının îcadıyle de zaman zaman kemikten, ağaçtan, deve kuşu kanadının sâkından, kir­ pi okundan yapılmış kalemler kul­ lanılmaya başlandı. Nitekim, kuş ka­ nadının (tüy) denilen parçasının, hâlâ yazı takımları arasında tarihin

(*) Arabça'da. Kat' : Kesmek, K a t t : Enine kesmek veyâ Kalem kesmek demektir. Ancak, Türkçe'de her iki kelime de, kalem ile berâber kullanıldığında kalem kesmek manâsıyla biribirlerini tamamlarlar. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

—yâni ağzı kesilerek düzeltilmezs e — Arabça'da Enbûb, Farsça'da Garvâ denilir .
1

nak veyâ

maya târife

olarak

VI — Bir de, Hat San'atına mah­ sus bir ıstılâh olmak üzere, ölçülü bir yazının meydana gelişine bağlı olan kaidelerin toplamına denilir. Bu takdirde kalem, çeşit çeşit târif olu­ III — Kalem: Umumî mânâda nur. Nitekim, sülüs kalemi "Dört bir ıstılah olmak üzere "kendisi ile behresi, musattah, iki behresi mü­ yazı yazılan âlet" diye de târif olu­ devverdir" diye târif olunmuştu (sa­ nur. Âletsiz yazı yazılamadığına gö­ hife: 9 0 ) . Bu târif, hem sülüs yazı­ re, kendisi ile yazı yazılabilen her nın mâhiyetini, hem de İbn-üz Zenâlete kalem demek doğrudur. Tır­ ciyye'nin bununla birlikte hareket nakla yazılan bir yazının kalemi tır­ ettirileceğini ifade eder. Bu îtibarla, olduğu gibi, iğne ile delerek yazılar kalemli ve kalemsiz olmak fırça ile sürerek, hendese âlet­ üzere iki gruba ayrılırlar. Meselâ, leri ile çizerek, hâkk âletleri ile ka­ Hendese âletleri ile taş üzerine çizi­ zıyarak, marangoz aletleriyle oya­ lip kazılarak vücûde getirilen sülüs rak... vücûde getirilmiş yazılarda, celîsi bir yazı, İbn-üz Zenciyye'siz ya­ ismi yukarıda geçen âletler — y a z ­ pılmış olması bakımından kalemsiz¬ vâsıta olmaları hasebiyle— bu dir. Fakat, asıl yazının kalemi teb­­ girerler. Nitekim, Hattat ka­ rüz ettirilmiş, hendesî âletler bu ka­ lemi, Hakkak kalemi, Marangoz ka­ leme uyarak yürütülmüş bulunması lemi diye de ayırd olunurlar. itibarı ile de, kalemli bîr hattır. Şu fark ile ki; hakîkî değil, mecâzî bir IV — Kalem: Yine bir ıstılah hattır. (Hakîkî ve mecâzî yazı bah­ —Hat bahsinde (sahife: 12) sine bakınız - sahife: 14) işâret olunduğu üzere— yazıya da denir: VII — Hat sanatında asıl kalem, İbn-üz Zenciyye'dir. Diğerleri bunun Aklâm-ı Ümem = Milletlerin bîr nâibi veyâ vekili gibidirler. Onun yazıları. için, kalem denildiği zaman kamış kalem (İbn-üz Zenciyye) hatıra ge­ Aklâm-ı Sitte = Altı çeşit yazı, lir. Öbürleri tahta kalem, demir ka­ Kalem-i Ta'lîk = Ta'lîk yazısı, lem, kurşun kalem... diye ayırd edi­ lir. Böylece Hattat Kalemi, başka ka­ Kalem-i Mülasık = Bitişik yazı, lemlerden ve hattâ kâtip kalemin­ yerinde kullanılır. den ayrı bir hüviyet almış olup, di­ V — Daha hususî bir ıstılah ğer tahta ve mâdenî kalemler, ka­ olarak, mevzun (ölçülü) yazılara da mış kalemin vazifesini görme bakı­
1

II — Kalemin künyesi: Ibn-üz Zenciyye dir. "Zenciyyenin o ğ l u " demekdir. Zenciyye'den murad, di¬ vitdir. Kaleme lakab olarak "Esmer" adı verilmiştir .

Kalem denir. Bunların dallarında kullanılmaz. Kalem-i Kûfî, Kalem-i Sülüs denilir, bu mânâda Kalem-i Celî, Kalem-i Hurde denilmez.

(1)

Tuhfe-i Hattâtîn - sahife: 604.

www.KalemGuzeli.net

mından kalınlık ve incelik nisbeti ne olursa olsun, rolleri ve san'at değer­ leri kamış kalemin tâbi' olduğu ka¬ yıd ve şarta uyduğu ve aynı neti­ ceyi verdiği müddetçe, aynı kıyme­ ti taşırlar. C _ HATTATLIKTA KULLANI­ LAN KALEMLER:

Bunlar, başlıca: 1 - Kamış ka­ lem, 2 - Kargı kalem, 3 - Tahta ka­ lem, 4 - Çifte kalem, 5 - Demir ka­ lem, 6 - Kurşun ve renkli kalemler, 7 - Tarama kalemi, 8 - Cedvel kale­ mi, 9 - Fırça'dır. 1 — Kamış kalem: (İbn-üz Zen­ ciyye) Şeyhü'l-İslâm Hasen-is Sinc⬠rî, "Bidâatü'l-Mücevvid" adlı eserinin kalem bahsinde şöyle der: "Yâkût ile Ibn-i Hilâle göre, kalemin sert ve sağlam olanını seçmelidir. Kale­ min serti, yaş iken sert olarak ye­ tişip, kökünde olgunlaştıktan sonra kesilmiş olanıdır". İbn-i Bevvab "Ra­ iye kasîdesi" nde kalemin gaayet katı olanını kullan" der kî; murâdı, sert olanıdır. Nefes zâde İbrahim Efendi, "Gülzâr-ı Savab"da "Kalem ne çok sert, ne de yumuşak olmalı, î'tidâl üzere bulunmalıdır. Sürh (kır­ mızı) renkli ve ok gibi yuvarlak ve düzgün olmalı, girintili - çıkıntılı ve eğri olmayıp; ne pek uzun, ne de pek kısa olmalıdır." der. Kamış kalemler umûmiyetle ko­ yu kestâne rengindedirler (Resim: 124-J). Sarı, alaca ve benekli olan­ ları da vardır. Irak, İran, Cava ve

Hind nev'ileri meşhurdur. En serti Cava ve en makbulü İran ve Irak kalemleridir. Bir kalemin üzerindeki sırça kısmı ne kadar sert olursa, ka­ lemin mukavemeti de o kadar arta­ cağından, Yâkut ile İbn-i Hilâl'in sertden maksatları, sırça kısmın sert olmasıdır. İbn-i Bevvab, katı demek­ le, sırça altındaki kısmın da sertliği­ ni kasdetmiş gibi görünüyor. Hal­ buki, bazı kalemlerin içi katı olduğu halde, sırça kısmı zayıf olduğundan çabuk bozulurlar. Kilisli Muallim Rifat Bey, tashih ve tertîb ettiği, "Gülzâr-ı Savab"ın kalem bahsindeki hâşiyesinde, kamış kalemin tabiatta bittiği gibi değil, gübre içinde bir müddet yatırılarak ıslah ve terbiye olunduktan sonra kullanıldığını ve koyu kahverengini, bu ıslah ameliyesinden sonra aldığı­ nı söyler*. Cava kalemleri, oraya mahsus kamışların özüdür (Resim: 124-H, I). Hind kalemlerinin içleri dar, boyları uzun, menevişli (Resim: 124-D), uzun boğumlu olanları pek sert ve sırçaları zayıf olduğundan hattatlar¬ ca makbûl değildir. Eğri, çarpık, özünde olukları ve ince damarlar bu­ lunan kalemler, sert sırçalı da olsa­ lar, kullanılmamalıdırlar. Parmakla­ rın tabiî tutuş vaziyetlerini bozar­ lar. Yontarken çarpık vaziyet aldık­ larından, kalem çatlağının doğru ve muntazam olmasına engel olurlar. Çarpık kalemleri sıcak suda bir müd­ det tutup ağır ağır bükerek doğrult­ mak mümkündür. Sağlam kalem bir tahta veyâ taş üzerine yukarıdan

(*) Gülzâr-ı Savab - Nefes zâde İbrahim (G.S.A. neşriyatından - İstanbul, 1939) sahife: 101.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 124 — Hat San'atında kullanılan muhtelif kalemler. A, B) Tahta Kalem, C) Kargı Kalem, D) Menevişli Kalem, E, F) Açılmış Kamış Kalem, H) Açılmış Cava Kalemi, İ) Açılmamış Cava Kalemi, J) Açılmamış Kamış Kalem. (U. Derman Koleksiyonundan)

www.KalemGuzeli.net

aşağı ufkî vaziyette bırakıldığı va­ kit sert bir ses çıkarır; sırçası gâ­ yet kalemlerin sesleri kaba, sırçaları do­ nuk olur. 2 — Kargı Kalem: Kamış ka­ lemlerin kalınlıkları elvermiyen ka­ lın ve celî yazılar için, kargı denilen daha iri kamışlar kullanılır (Resim: 124-C). Fakat bunların kalınlıkları arttıkça, parmak arasında idareleri zorlaştığından, ince saplı tahta kalem kullanılması tercih olunur. 3 — gürgen Tahta Kalem: Ihlamur ve­ ağacından istenilen ka­ lınlıkta yontularak yapılır. Sap ta­ rafı, parmaklar arasında rahatça tut­ mağa ve hareket ettirmeğe elverişli bir tarzda olmalıdır (Resim: 124-A, B ) . Tahta kalemin birkaç çeşidi var­ dır. Bir kısmının yalnız ortasında çat­ lağı bulunur. Bir kısmında ise, çat­ lağın iki tarafından kalınlığa göre iki ve daha fazla yuvarlak delikler bulunur. Kalem ağzı çok enli ise, bu deliklerden çatlağa giden ince yol­ lar açılır. Mürekkep, deliklerde top­ lanıp yollardan çatlağa, buradan da ağıza akar. A ğ ı z çok büyük ise, fazla mürekkep sevk edebilmek için bu deliklere sünger sokulur. Bunların kalınlıkları yetişmeyen daha kalın yazılar için, ağzın biraz yukarısın­ dan, bir ucundan diğer ucuna olan mesafe, destere ile yarılarak sünger yerleştirilir. Kalem ne kadar kalınla¬ şırsa sünger de o nisbette artırılır. 4 — Çifte kalem: Kargı ve tah­ ta kalemler, çok mürekkep sarfını mucip olduğu gibi, yazının bozuk bir tarafını silmek îcab ettiği zaman, kâğıdın zedelenerek harcanmasına

sebebiyet verdiğinden, çifte kurşun kalemle yazılması bir kolaylıktır. Y a ­ zının parlak olur. Çürük veyâ çatlak kalınlığını, harflerin husûsiyet­ lerine göre ayarlayabilmek için, ka­ lemlerin kıpırdamaması lâzımdır. Bu­ nu sağlamak maksadiyle, istenilen kalınlıkta tahta kalem gibi yontulmuş bir tahtanın iki kenarına birer kurşun kalemi bağlamak ve sap tarafını yontarak tutulabilecek hale getir­ mek iktizâ eder. 5 — Demir kalem: Nesih gibi ince yazılarda, kalemin ucu çabuk bozulmamak ve muhtevâsı zengin bir eserin başından sonuna kadar kalemin kalınlık ve keskinlik ayarını muhâfaza uçları, ağızları bileği taşında isteni­ len kalınlıkta bilenerek kesimi ayar­ landıktan sonra, kamış kaleme soku­ larak kullanılır. 6 — Kurşun ve renkli kalemler: Doğru satır çizmek, müsvedde yap­ mak, kopya almak, istif yapmak, ya­ zının krokisini çizmek gibi talî işler için kurşun kalem ve yazının rengi­ ne göre, renkli kalemler kullanılır. 7 — Tarama kalemi: Harita ve hendese işlerinde kullandığımız in­ ce uçlu çelik kalem, ekseriya celî ya­ zıları çizmekte, kopya almakta, alın­ mış kopyaları ve yazı kenarlarını d ü ­ zeltmekte kullanılır. 8 — Cedvel kalemi: Pergâr (pergel) takımlarında gördüğümüz (Tirling) denilen âlet, celî yazılarda ve bilhassa Yapma Kûfî (sahife: 84) çizmekte, levha ve sahife kenarları­ na altın cedvel çekmekte v.s. de kul­ lanılır. 9 — Fırça: Kalıplardan silkil¬ miş kalın yazıları çizmek, doldur-

etmek için, ç

www.KalemGuzeli.net

mak, kenar tashihi yapmak, ezilmiş altın'ı kamış ve cedvel kalemine aktarmak için, sulu boya fırçası kul­ lanılır. Mürekkep, zırnık, altın ve diğer renkli mürekkepler için ayrı ayrı fırça kullanılması tavsiye olu­ nur. Bunların 0 numarasından 5-6 numaraya kadar kalınlaşan çeşitleri el altında bulundurulur. Adîleri ve samur tüyünden olanları vardır. Adî­ leri çabuk bozulur. Altın sürülme­ sinde, mutlaka samur fırça tavsiye olunur. D — KALEM Y O N T M A K ve KESMEK: Bir kalemi yazı yazabilecek ha­ le getirmek için naht (yontma) ve

katt (kesme) denilen iki ameliye­ den geçirmek icab eder. Bu iki saf­ hayı sırası ile gözden geçirelim: I — Kalem yontma: Kalemin ucunu kesilecek hâle getirinceye ka­ dar yonta yonta inceltmeye Naht-ı kalem (—Kalem Yontma), ucu, ya­ zı yazabilecek tarzda kesmeğe Katt-ı kalem (—Kalem kesme) denir. Yontma ve kesmeye, birden, Kalem açma tâbir olunur. Kalem yontma hususunda Ali bin Hilâl şöyle demiştir: "Kalemi yontmak istediğin zaman; alt, yâ­ ni su alan tarafından başla ve hal­ kasını bıçakla uzat, bu kısmı orta­ sından güzelce ayır, kabuğunun içi-

Resim: 125 — Kalemin yontulması.

(U. Derman Arşivinden)

www.KalemGuzeli.net

ni traşlıyarak incelt ki, kolayca kes­ mek kaabil olsun" .
1

İbn-i Bevvab da "Raiye kaside­ s i n d e "Kalemi ince tarafından yont" der. Kalemin su alan tarafı kalın tarafı olduğuna göre, Ibn-i Hilâl'in sözünden, yontmaya kalın tarafından başlamak gerektiği anla­ şılıyor. İbn-i Bevvab ise aksini tav­ siye etmiştir. Bizde de ince tarafın­ dan yontmak âdet olmuştur. Kalem yontmayı şöyle edebiliriz (Resim: 125): îzah

mek istersek, katt-ı kalemde şaşacak bir takım işler vardır: Kesmeyi bir defada yapmalıdır. Üzerinde ufak tefek pürüz varsa, gidermelidir. De­ liğin etrafını derinleştirmen, başın­ dan ve ortasından incelterek düzelt­ melidir." Yâkût ile İbn-i Hilâl şöyle de­ mişlerdir: "Kesmeyi, yazacağın ya­ zının iyiliği say; kalemin sağını so­ lundan kıl kadar ziyâde yap ki, iste­ diğin gibi kullanasın." Yâkut'a göre, kesme işini, ka­ lemi yontup mülâyim hale getirdik­ ten sonra yapmalı. Önce ucu kesip de, sonra mülâyim hale getirmeye çalışmamalıdır. İbn-i Hilâl'e göre "Kesimin, yuvarlaklıkla bir tarafa meyilli olmak arasında bir hadde ol­ masına dikkat etmelidir." Kalem kesmeyi de şöyle izâh edebiliriz: (Resim: 126) da görüldü­ ğü üzere, kalemin ucunu istenilen hadde kadar yontup incelttikten son­ ra, Makta'daki kalem yatağına koyup ikisini birden sol avuca tutarak ve baş parmakla üzerinden bastırarak uçdaki sırça kısma kalemtraş ağzını dik vaziyette (Resim: 126'da d-b arası) koyup, bir basışta kesmelidir. Uçda pürüz bulunursa, bıçakla ha­ fifçe dokunarak gidermelidir. Tuhfe-i Hattâtîn şöyle der: "Katt, kalemin başını eğri olarak kes¬ mekdir. Yazının güzelliğini sağlayan ve Allah'ın ihsânıyle kazanılan na¬ siblerden biridir. Gerek kalemin, ge­ rek kalemi açanın iyilik ve düzgün-

Kalemin önce iki başı kesilip içindeki uzun lifler* temizlenir, ince tarafı sol elin baş parmak ayasına gelmek ve kalem ufkî durmak üze­ re, baş ve şehâdet parmaklar arasın­ da sıkıca tutulur. Sağ el ile de ka¬ lemtraş tutulup, kalemin uç kısmı iki parmak kadar geriden başlıyarak bizden tarafa doğru yarısı giderce¬ sine yontulur. Ucun ortasından iki müsâvî parçaya ayrılmak üzere bı­ çakla yarılır"**. Yararken ikinci bir çatlak hasıl olmamasına dikkat edi­ lir. İstenilen incelik uca verilinceye kadar, bu kısmın sağ ve sol kenarla­ rından baş parmak ayası üzerinde evire çevire, yukarıdan aşağı, yavaş yavaş, az az, yonta yonta badem şekline getirilir. İç tarafındaki kalın ve kaba kısımlar traşlanarak incelti­ lir. Sonra sıra kesmeğe gelir. II — Kalem kesme: Katt-ı ka­ lem denilen ve esrarla dolu olduğu söylenilen bu ehemmiyetli işi Y­­ kut şöyle anlatır: "Kalemi târif et­

(1) Bidâatü'l-Mücevvid (Kalem bahsi), Hat ve Hattâtan - sahife: 278-285. (*) Bu liflere Nâl ismi verilir. - U.D. (**) Kalemin ağzının böyle ikiye ayrılmasına Şakk-ı Kalem veyâ Kalemin Şakke¬ dilmesi denilir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

lüğü sayesinde ve sorup öğrenerek mâlik olunur. Bâzı üstâdlardan "Katt-ı kalemi zâyi' eyledim" diye işitmişim¬ dir. Niceleri göstermezler imiş. Bu bahis üzerine bir çok risâleler yazıl­ ması, onunla meşgûl olan hat er­ babına açıktır."* Yine bu kitapda, kalemi, Ta'lîk yazı için sırçası tarafından, diğerle­ rinde lâhmî (etli olan iç kısım) ta­ rafından kesmek lüzûmu kaydolu¬ nursa da, evvelkinin doğru olmadığı tecrübelerle anlaşılmıştır. Şâyed, kalemin ağzı geniş, yani kalın yazı için kesilmek istenirse; ucun arka tarafını —iki tarafındaki sırça kısmı muhâfaza edilmek şar­ tıyla— ortasından biraz traşlamalı ve çevirip târif veçhile kesmelidir. Ka­ lın ağızlı kalemlerde ağız ne pek ka­ lın, ne de pek ince olmalı, iki yanda­ ki sırça kısımlar dağılmıyacak sûret¬ de, ortalama bir hadde bulunmalıdır. Kalemin ucu ile, deliğin başla­ dığı bâdemî şeklin arası (Resim: 126), imkân nisbetinde 2-2,5 cm. ka­ dar olmalıdır. Çünkü, mürekkebin kolaylıkla ve istenildiği kadar akma­ sına yaradığı gibi, yazılacak yerin parmakla kapanmasına da mâni' olur, III — Kalem ağzı ve şakları: Ka­ lem katt olunduktan, yâni kesildik¬ den sonra, ucundaki eğri kısma fem-i kalem = kalem ağzı, yâhud kalem kesimi denir. İki parçadan ibâret olan ağzın kısa tarafına ünsî, uzunca tarafına vahşî adı verilir (Resim:

124-C).

Âlî merhum "Menâkıb-ı Hüner¬ verân"da bunları şöyle anlatır:
Resim: 126 — Kalemin Makta' üzerinde kattedilmesi. (Müellif tarafından çizilmiştir) (*) Tuhfe'nin 608. sâhifesinden me⬠len sâdeleştirilmiştir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

"Şakk-ı kalemin yazandan yana olan yakasına ünsî ve yazıdan yana olan yakasına vahşî derler. Hattatlar ara­ sında muteber olan altı nev'i yazıda vahşî tarafı, ünsî tarafının iki katı ol­ malıdır. Dîvânî, Kırma ve Deştî yazı­ larında, aksine ünsîsi vahşîsinin iki misli olmalıdır. Lâkin nesta'lîkde (yâ­ ni ta'lîkde) ünsîsi ve vahşîsi bir olur."* IV — Bâzı tavsiyeler: İbn-i Bevvab da "Raiye Kasîdesi" nde şu tavsiyede bulunur: "Bütün azmini katt-ı kalem tarafına sarf et ki, bu şart çok mühimdir. Kalemi katt ettikden sonra, ortasını toprağa —yâhut tebeşire— sür ki, pisliğini ve yağı­ nı gidersin; mürekkebi iyi alsın. Fa­ kat katt-ı kalemin gizlenen sırrının ortaya çıkmasını arzu etme ki, ben bunu sana abes görürüm. Bu sırrın ifşâsından, ben dahi kaçınırım. Bu hususda kısaca derim ki, katt ne faz­ la eğri, ne de dümdüz olmayıp ikisi ortası olmalıdır". Nitekim Yâkût'da "Çok eğri kesilmiş kalemle yazmak¬ dan çekin ve î'tidal sadedinden aşı­ rı yapma ki, gönül rahatlığıyla yaza¬ bilesin" demiştir. "Tuhfe-i Hattâtîn" de kayd olunduğu üzere, İbn-i Bevvâb'ın "Râiye Kasîdesi" ni şerh eden İbn-i Vahîd şöyle demişdir: "Yeni bulu­ nan ve ayrı isim sâhibi olan bir ya­ zının yazılacağı kalemin kattı da di­ ğerlerinden ayrı olur. Yazının tek ve ayrı bir nev'i kazanması kaleminin husûsî olarak kattedilmesinden çı¬ kar."** Bu hususun daha esaslı bir

îzâhı birinci kısımda (89) uncu sahi¬ fede geçmişdir. Yine "Tuhfe-i Hattâ­ t î n " de Müstakîmzâde şöyle demiş­ dir: "Kalemin ağzı, eğer fazla eğri kesilirse; yazısı, zayıf olmakla berâ­ ber kesilen kalemle yazılan yazılar; kuv­ vet, metânet ve berraklık gösterir. İkisinin ortası katt-ı kalem, her ikisi­ nin güzelliğine de sahiptir ve bu işin hayırlısıdır."*" Şunu da kaydetmek yerinde olur: Tecrübelerle anlaşılmıştır ki, Ta'lîk kaleminin kesimi aklâm-ı sitte¬ den biraz farklıdır. Bu, biraz düzüm¬ sü olursa, daha güzel harf çıkarmak, nisbeten daha kolay olur. Kalemin, kısa ve uzun olmasının da, yazmada menfî te'sirleri vardır. "Tuhfe-i Hat­ tâtîn" de kaydolunduğu üzere (s. 613); kalemin boyu uzun olursa, ça­ buk yazan, eli hafif adama yardımı olur. Kısa olursa, ağır yazmaya se¬ beb olur. Bir karışdan uzun kalem kullanılmaması tavsiye olunagelmiş¬ dir. Bununla berâber, şu kaydettiği­ miz hususlar umûmi mahiyette tav­ siyeler olup, her bîrinde adamına ve yerine ve yazısına göre bir başkalık arzedebilir. Hakîkat şudur ki, acemi ellerle melekeli ellerin kalem tutma ve kullanmaları bir olmaz. San'atkâr bir el, herhangi bir kesimde ve boy­ da olursa olsun zorluğu beğenir ve sözünü kaleme geçirtir. (Kaleme H⬠kîm Olma bahsine bakınız). Bundan dolayı Tahrîf-i Kalem (Hattat Tâbiri Hakkında Bir Açıklama bahsine ba­ kınız: s. 143) meselesi bile, bu gün­ kü anlayışa göre bir rahatlık ve ko­
U.D.

tatlı

(*) Menâkıb-ı Hünerveran'ın 10. sâhifesinden meâlen sâdeleştirilmiştir. (**) Tuhfe'nin 613. sâhifesinden meâlen alınmıştır. - U.D. (***) Tuhfe'nin 607. sâhifesinden meâlen alınmıştır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

laylık sağlamakdan ileri geçmez. Asıl ehemmiyetli olan cihet, eldeki kalemi, yazı nev'inin veyâ husûsi¬ yetinin gerektirdiği hareket hattına, yani asıl olan kalemine uydurabil¬ mekdir. Sırr-ı mektum ( = g i z l e n e n sır) asıl buradadır. Bunu, insan ne kadar fâş etmeye çalışsa, yine ifşa edemediği ve edemiyeceği incelikler ve sırlar vardır. Ancak, yazarken o sırr-ı mektumdan nasîb alabilenler, bunu ruhlarında duyar ve yaşarlar. Sert kalem, dayanıklı olsa bile, mürekkebi kolayca akıtmadığından tabiî cereyânı sağlamak zorlaşır. Y u ­ muşak kalem de, fazla esnediğinden, ufkî (yatık) ve şâkûlî (dik) istika­ metlerde ayni derecede rol almadı­ ğından yazıyı âdeta iki kalemle yaz­ mış gibi bir kılığa sokar. Bu gibi hal­ lerde katt ve tahrîf-i kalemin rolü âdeta hükümsüz kalır. Kalemin faz­ la esnemesinin, bir de şu zararı var­ dır: Yazarken mürekkebi fazla akıt­ tığı için, cereyânı idare etmek zorla­ şır ve yazanı mütemâdiyen meşgûl eden ve dikkatini çeken üzücü bir iş olur. Yumuşak kalemin sırçası ekse­ riya zayıf olduğundan, ucu çabuk bozulur, sık sık kesilmek ister. Bu yüzden, yazıda kalem kalınlığının aynı şekilde devâmını korumak kaa¬ bil olmaz. Bu gibi hallere düşmemek için, sert kalemlerin bâdemî kısmı­ nı biraz uzun tutarak mürekkebin akmasını kolaylaştırmak, yumuşak kalemlerin kesimini de biraz kısalt­ mak ve etli kısımları öylece bırakmak sûretiyle fazla esnemelerine mâni' olmak lâzımdır. Başkasının kesiverdîği kalemle yazmaya, asla heves etmemelidir;
(1) Tuhfe-i Hattatîn, sahife: 604.

kalemi, kendi yontup kendi kesme¬ lidir. Kalemin kesimini kendi elinin kaabiliyyeti ile ahenkleştirmeye dik­ kat etmelidir. Çünkü, her elin kaabi¬ liyeti, uzvî teşekküliyle alâkadar ol­ duğundan, el yapısı ile kalem kesi­ mi arasındaki bu husûsiyeti, kişi an­ cak kendisi ayarlayabilir. Başkasının kesiverdiği kalem, hoşa gitmiş ola­ bilir. Bu tekerrür ederse, kaleme hâ­ kimiyet de o nisbette güç ve geç temîn olunur. Pederim merhumun de­ diği gibi, "Kalem kesmesini öğren­ mek san'at hazinesinin anahtarını yakalamak demek" olduğundan, bunda hâkimiyet tesis edemiyen elin o hazineye hâkimiyeti de bahs mev­ zuu olamaz. Kalemin katt ve tahrî¬ findeki esrâra da, tabîatıyle, erile­ mez. Bunlara nüfuz edilmeyince de, kalemin ma'nevî durumu san'at ru­ humuza bir h e y û l âkesilir. Nerde kaldı ki, rûhî hendesedeki estetik sûretin zevkine erebilsin. Hâsılı ne yüzden bakılsa "kalemin ucu, san'­ atın bir manivelasıdır" diyebiliriz. 3 — KALEMTRAŞ A — TÂRİF V E ÎZÂHI: Kalemtraş kelimesi, kalem ve traş kelimelerinden mürekkeb Fars­ ça bir isimdir. Kalemi traş edecek, yâni yontup, traşlayıp kesecek âletin adıdır. Kalem bıçağı, kalem çakısı demek gibidir. Arabça'da Mibree de­ nir, maddesinden "yont­ ma âleti" demekdir. Farsça'da Gizlik de denir. Bir de, Mifrez denilen bir âlet daha vardır kî, şakk ve ifrâz ede­ cek bir nev'i kalemtraş olup, ötekin­ den başkadır .
1

www.KalemGuzeli.net

Yâkût ile İbn-i Hilâl şöyle de­ mişlerdir: "Bir kalemi keserken küt ağızlı olmıyan keskin bıçak kullan­ malıdır. Kalemi hafifçe ve bir defa­ da kesmeye, keskin bir çakı elverir" . ''Gülzâr-ı Savab"da da şöyle denil¬ mişdir (sahife: 103): "Kalemtraş, ka­ lemin hânesinde oldukça, o kalem yazı yazmaya elverişli olur. Bir hat­ tatın, en az iki kalemtraşı olmalı; biriyle yontmalı, diğeriyle de kes¬ melidir. Çünkü, keskin olmayan ka­ lemtraşın kestiği kalem de keskin olmaz." Keskin olmayan kalemle de keskin yazı yazılmaz.
1

vardır. Kıymetli ustaların eseri olan kalemtraşlarda, namlunun parazva¬ na'ya yakın bir yerinde, yapan us­ tanın gömme veyâ kabartma imzası bulunur (Resim: 128). Namlu ne

B _ KALEMTRAŞ ÇEŞİDLERİ: Hattatlık inkişaf ve tekâmül et­ tikçe, kalemtraşlar da çeşitlenmiştir. Onun için, kalemtraş tâbiri, hattat¬ larca başlıca iki mânâ ifâde eder: Birisi kalem yontmak ve kesmek, di­ ğeri yazı tashîhi için kullanılır. Ev­ velkine, sâdece kalemtraş, yâhud kalem çakısı veyâ kalem bıçağı; ikinciye mihfere tashîh bıçağı veyâ tashîh kalemtraşı adı ve­ rilmiştir. I — Kalem kalemtraşları: (Re­ sim: 127 - Renkli)'de görüldüğü üze­ re; sapları oynamaz, açılıp kapan­ maz. Demir kısmına namlu*, bunun keskin tarafına ağız, ucuna burun, ağzın mukabil tarafındaki burundan sapa kadar olan kısma sırt, sapla namlunun birleştiği yerdeki parçaya Parazvana yâhud Kenetleme demiri denir. Parazvanaların pirinçten, ba­ kırdan, gümüşden, altından olanları

Resim: 128 — Bir kalemtraşın kesici kısmı üzerinde —fotoğrafla 11 defa büyütülmüş olarak— yapan ustanın imza damgası. Oku­ nuşu: "Zeki" (U. Derman Arşivinden).

kısa, ne uzun olmayıp orta boyda­ dır. Sap da, namlunun iki misli uzunluğundadır. Saplar, namlunun değerine göre fildişi, boynuz, ke­ mik, bağa ve ağaçtan olur. Bâzan üzeri altın veyâ gümüş kakmalar, kıymetli taşlar ve savatlarla süslen­ miş de olur ki, bunları müzelerimiz­ de görmek mümkündür. Namluların çelikleri gâyet serttir. İlk yapıldık­ ları zaman renkleri barut veyâ ör­ dek başıdır ve bu renkler bilendik¬ çe açılır. Ağızları ne ustura gibi in­ ce, ne de diğer çakılar gibi yumu­ şaktır. Kendine mahsus bir hâli var­ dır. Kalemtraşların başlıca, küt, sel¬ vi**, cam kırığı, söğüt yaprağı deni-

(1) Bidâatü'l-Mücevvid, Kalem Bahsi. (*) Bu kısmın bir diğer yaygın adı Tîg'dir. - U.D. (**) Servi ağacına, galat olarak halk Türkçesinde selvi denildiği mâlûmdur. Bu cins kalemtraşın ucu, servi gibi sivrildiği için böyle isimlendirilmiştir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

len dört çeşidi vardır ve isimlerini benzedikleri şekillerden almışlardır. (Resim: 129)'da bunların farklarını görüyoruz. Küt'ün ucu yuvarlakça¬ dır, daha ziyade kalem yontmak içindir. Selvi, kalem kesmekde kul­ lanılır. Cam kırığı kalemtraş'ın y u ­ karı bakan ufak ağzı, kalemin iki başını kesmek ve fazla yerlerini al­ mak, kurşun kalemi yontmak, kâğıt kesmek gibi işlerde; alt kısmı, kalın ve sert kalemleri yontmada kullanı­ lır. Kalemtraşlar, umûmiyetle kamış kalemlere mahsustur. Ağızlarının bo­ zulmaması için, kargı ve tahta ka­ lemlerde kullanılmaz.

demektir. Başlıca iki türlüdür: Biri söğüt yaprağı şeklinde olup, kalem açmakta kullanılan kalemtraşlardan daha ufaktır. Ucu gâyet sivridir ve sağa sola esnemesi azdır. Bütün kıymeti ucundadır, yazı kenarların­ da beliren ufak pürüzleri kazıyıp gidermeye yarar. Kâğıdı zedeleme­ mek için, ucu hem çok keskin, hem de sivri olduğundan, kullanırken ufak bir dikkatsizlik kâğıdın delin­ mesine sebeb olur. Diğeri, küt uçlu olmakla berâber, ağızla burun ara­ sındaki kısmı gâyet keskindir. Kalın pürüzleri gidermede kullanılır, ka­ lem kesmeğe de yarar. Gerçi, bir hattata, kalem yont­ mak, yarmak, kesmek ve yazı tas­ hih etmek için dört çeşit kalemtraş lâzım olduğu anlaşılıyor. Lâkin, bu­ gün, güzel bir çakının bütün bu iş­ lere yeteceği de unutulmamalıdır. C — BİLEME VE KORUMA: Kalemtraşları bilemekte de dik­ kat ve ihtimam ister. Onun için, üs­ tâdlar bunları önce bileme çarkına verdikten sonra, kabaca karakaya¬ dan yapılmış Müstehadd d

A

B

C

D

Resim: 129 — Kalemtraş çeşitleri: A) Söğüt yaprağı, B) Selvi, C) Cam kırığı, D) Küt. (Müellif tarafından çizilmiştir)

II — Yazı kalemtraşları: Bunla­ ra Mihfere Mihâkk denilir ki, yâni Kazıma âleti

er zaman sürmezler. Kalemtraşları rutubetten ve sert şeylere çarpılıp bozulmaktan koru­ mak için açıkta, sert ve mâdenî eş­ ya arasında bırakmamalıdır. Namlu­ ları bâdem yağı veyâ zeytin yağı ile hafifçe yağlayıp, sert kâğıda sara­ rak veyâ meşinden yapılmış kılıflar­ da (Resim: 135-G) korumak tavsi-

www.KalemGuzeli.net

ye olunur. Meraklı hattatlar, bunları, husûsî sûrette yapılmış ve her ka­ lemtraşın biçimine göre yatakları bulunan kilitli mahfazalarda saklar­ lar. 4 _ MAKTA':

Arapça'da "sert bir şeyi kesmek" mânâsına olan Katt sinden Mıkatt âlet, Makatt dilmiştir. "Tuhfe-i Hattâtîn"de şöyle de­ niliyor: "Makat: Kalemin kesileceği zaman konulduğu yerdir. Mıkat olur­ sa: Kesici âlet mânâsına gelir. Bu­ rada istenen, mekân ismi, yâni Ma¬ kat'dir. Sathı sert olmamalıdır. Mak­ ta' yanlıştır, lâkin mânâ itibariyle doğrudur"*. Muallim N­­ ci'nin de Lûgat'inde belirttiği üzere, doğrusu Mıkatta dır. Fars­ ça'sı Kıtzen'dir. "Bidâatü'l-Mücevvid"de şöyle denilmiştir: "Kalemi kesmekte kul­ lanılan Makat'ın kuru, yuvarlak, sert ve pürüzsüz bir kamış olması işe elverir". Kaamus'ta ise, kemik olarak gösterilmiştir. Bizde, kamışın Makta' şeklinde kullanıldığı mâlûm değildir. Nitekim "Gülzâr-ı Savab", "Kalemi, kalem üzerine koyup kes­ meyin!" tavsiyesinde bulunur (s. 1 0 5 ) . Bizde mâruf olan; kemikten, boynuzdan, fildişinden ve bağadan
(*)

madde­ kesecek kesecek yer

yapılmış olanlardır. En makbulü fil­ dişinden yapılanlardır. Ibn-i Sincarî, yuvarlak olması kaydını ilâve eder­ se de, bunun kamış makta'ya göre söylenmiş olduğu anlaşılıyor. Yok­ sa, makta'nın düz olmasının rahat­ ça ve muntazam kesmeğe daha el­ verişli olduğu şüphesizdir. Nitekim "Gülzâr-ı Savab"da "Makta', kale­ min yastığıdır" denilmekle buna işâret edilmiştir. Makta'nın, (Resim: 130-Renkli)' da görüldüğü üzere, eni ekseriye 2-3 cm.,-boyu 15-20 cm., kalınlığı 1-2 mm. kadardır. Kalem kesilecek tara­ fında, kalem yatağı veyâ kalem y u ­ vası yâhut hâne-i kalem ( = kalem evi) vardır. Kalem, kesme bahsinde târif nur. Sol elin başparmak tırnağı da zarûret halinde makta' olarak kulla­ nılabilir. Kalemin kesilecek ucu, d ı ­ şarı gelmek sûretiyle tırnak üzerine konup, sol elin üçüncü ve dördün­ cü parmaklarıyle sıkıştırılarak târif üzere kesilir. Birâderim merhum mü¬ fessir Hamdi Yazır çok defa böyle yapardı. Pratik olan bu iş biraz da alışmaya bağlıdır. Makta'nın üzerinde, hele ka­ lem kesilecek yüzünde derin bıçak yaraları, kabarıklık yapacak kadar kurumuş mürekkep parçaları bulun­ mamalıdır. Bunlar, kalemin esneme­ sine ve düzgün kesilmemesine ve ucunun pürüzlü olmasına sebeb olurlar. Bu gibi engelleri ince bir zımpara kâğıdı ile gidermeli, hafif

demektir. Burada ikinci mânâ kaste­

olunduğu

Eserin 604. sâhifesinden meâlen sâdeleştirilerek alınan bu ifâdede bahsi ge­ galat ise de, Türkçe'de mâruf olan bir kelimedir. Diğerleri bizde

çen Makta'

pek kullanılmamıştır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Hokka, içine kalem sokup, kâfi mıkdarda mürekkep almaya mahsus kabın adıdır. Divit, Mıhbere, Mecma', Furza, Demlik de derler. Divit'in künyesi Ümmü'l-Atâyâ'dır*. Farsça'­ Maktalar, umûmiyetle kamış sı Devât, Âme, Hâstan, Hâste'dir. kalem kesmede kullanılır. Kalın Kapağına Şicab derler. Hokka, bun­ ağızlı kargı ve tahta kalemleri kes­ ların hepsini ifâde eden bir tâbir meğe elverişli olmadığından, bunları olup, bizde Hokka ve Divit isimleri düz ve sert bir tahta üzerinde kesip, şöhret bulmuştur. Topraktan, ceviz­ ağzını mermer veyâ sert bir kâğıt veyâ den, abanozdan, zeytin ve yazı yazar gibi cam üzerinde kuka ağacından, pirinç, gümüş ve altın sürte sürte, kesimini ayarlamak ve gibi mâdenlerden yapılmış; âdî ve mümkün olduğu kadar keskin ağızlı kıymetli birçok çeşidleri mevcuddur. olmasına dikkat etmek lâzımdır.

zeytinyağı sürüp çuha veyâ yün ile ve hızla sürte sürte cilâsını verme­ ye çalışmalıdır. Meraklı hattatlar, maktalarını husûsî mahfazalarda ko­ rurlar.

5 — HOKKA:

Resim: 131 — Üsküdar'lı Ressam Hoca Ali Rıza Bey (1858 - 1930) tarafından yapılan Divit resmi.

(*) Tuhfe-i Hattâtîn'in 603. sâhifesinde geçen bu tâbir "lütuf ve ihsanların anası" mânâsına gelir. Zîrâ hokka, karnında taşıdığı mürekkep ile kitap yazılmasına, dolayısıyie ilmin yayılmasına sebep olur. Onun için böyle isimlendirilmiştir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Bir kısmının, yalnız mürekkep konacak yeri vardır. Hokka asıl bu­ nun adıdır. Bir kısmı, kalem koyma­ ğa mahsus kapaklı bir boruya mer­ buttur (Resim: 131). Bunlara da divit denir. Divit'ler, umûmiyetle

pirinçden dökme sûretiyle yapılırdı. Bir de, kalem borusu hokkanın üs­ tüne yivle takılıp çıkarılan bir çe¬ şid vardır ki, bunlara da kubur de­ nilirdi (Resim: 132). Bâzı kuburla­ rın üstünde Rîkdân denilen, üzeri
1

Resim: 132 — Madenî (pirinç) bir kuburun kapalı (solda) ve açılmış (sağda) şekli gö­ rülüyor. A) Rihdan, B) Rih, C) Hokka, D) Makta' ve kalemlerin içinde muhâfaza edildiği esas gövde (U. Derman Koleksiyonundan). (1) Rîkdân Farsça'da "kum kabı" demektir. "Rıgdan" galatıdır. Arapçası Mirmele'­ dir. Rihdan da denilir ki. bizde yaygın olan budur. Rîk, Farsça'da "kâf-ı fârisî" ile "rîg" gibi okunur. Rîh de, "dökmek" mânâsına olan rîhten masdarında emir sîgasıdır. Bu takdirde, rîkdan "dökecek âlet" demek olur. Bâzen, rîkdanlık ve rîhdanlık sûretinde kullanılmışsa da yanlıştır. Tuhfe-i Hattâtîn'de (s. 623) kaydolunduğu üzere, kâtipler arasında bilinen ve kullanılan rîk, Manisa dağlarından toprak cinsi bir mâden­ dir. Bu kumu, siyah, mavi, pembe renge boyayarak rihdan'a koyarlar. Kâtipler, yazı yaş iken üzerine serperler, kum zerreleri suyu emer, mürekkebin mesâmâtı boşalır. Boşalan yerlere hava hükmeder ve su buharlaşarak yazı kurur. O devirlerde, bir nevi' kurutma kâ­ ğıdı vazifesi gören bu kumların yerine, altın gibi parlak mâden zerrelerinin kullanılmış olduğunu, pâdişahların, sadrâzamların ve devlet ricâlinin arşiv vesikaları arasındaki ya­ zılarında hâlâ parlayan parçacıklardan öğreniyoruz.

www.KalemGuzeli.net

delikli ve kapaklı bir kutucuk bulu­ nur. Bu kısım kuburları, arzuhal kâ­ tipleri ve mektep çocukları kullanır­ lardı*. Hokkalar da birkaç türlüdür. Bir kısmının içi cam, dışı maden veyâ ağaç kaplı olur, kapakları sabittir. Bir kısmı da topraktan, ağaçtan ve­ yâ ve vidalı kapaklı olanları vardır. Bir kısmı da mustatil (dikdörtgen) bir tabak içinde iki veyâ üç hokka ile bir rîkdan'dan ibarettir. Bunlara,

umumiyetle Yazı takımı yâhut Hok­ ka takımı denirdi ve resmî daireler­ de kâtipler, mümeyyizler, müdürler kullanırlardı. Devlet ricalinin ve pa­ dişahların daha teferruâtlı yazı ta­ kımları, san'at değerini haiz oldu­ ğundan, müzelerimizde bâzı çeşitle­ rini bugün de görmek mümkündür (Resim: yapılmış olup, sâbit mâdenden 135). Hokka, divit ve kuburlarda, mü­ rekkebin konulduğu haznenin iç kı­ sımları cilâlı değil ise, bu kısma çam sakızı ile balmumundan ateşte hal-

Resîm: 135 — Sultan Reşad'ın yazı takımı: A) Makta', B) Kâğıd makası, C-D) Ağzı mah­ fazalı kamış kalemler. E) Kâğıd bıçağı (fildişi), F) Mürekkep karıştıracağı (fildişi), G) Kalemtraş (kesici kısmı meşin mahfazalı); H-İ-J-K) Muhtelif renkte mürekkepler için hokkalar (Türk-İslâm Eserleri Müzesinden). (*) İçi boş, dar ve uzun, bir veyâ iki ucu açık, silindir biçimi (üstüvânî) kaplara kubur denir. Meselâ, eskiden okların içinde muhâfaza olunduğu kutunun adı da "ok kuburundur. Madenî divitlerin, hokkası yanda çıkıntılı olmayan, dibine vidayla bağla­ nan şekillerine de, bir ıstılah olarak kubur denilmiştir. Aslında bu, dibinde hokkası bulunmayan, yalnız kalem mahfazası olarak kullanılan üstüvânî kutular için yerinde bir tâbir olurdu. Ancak, dilimize böyle yerleşmiştir. Kuburların mâdenî olanlarından başka, üzerleri lâke tezhibli yapılanları veyâ fîldişinden oyularak hazırlananları vardır (Resim: 133-Renkli). Sandık veyâ kutu biçimindeki köşeli kalem mahfazaları (Resim: 134-Renkli) ise, Kalemdan ( = Kalemlik) adıyla diğerlerinden ayrılır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

ledilerek yapılan ve soğuyunca do­ nan bir macun sürülür. Ağaç hok­ kaların zamanla çatlayıp mürekkep sızdırmasına ve mâdenî olanların, mürekkebin suyu ile paslanarak ken­ dilerinin ve mürekkebin bozulması­ na bu mumlu sakız mâni' olur. 6 — LİKA: Lıka, mürekkep hokkasının içi­ ne konan ham ipeğin adıdır (Resim: 136). Mîlkaa, peşence, peşm, lâs,

edilerek karıştırılır. Bir münâsebetle de söylenildiği üzere, yazmaya baş­ lamadan önce, hokkayı böyle biraz karıştırmalıdır ki**, mürekkebin ü¬ zerindeki su, alt tabakaya çökmüş olan is zerreleri ile iyice kaynaşsın. Pamuk veyâ pamukla karışık ipek koymamalıdır; çünkü bunlar kale­ min ucuna takılırlar. Bir parça lıka, iki üç sene kullanılabilir; yazarken kalemin ucuna parça parça takılma­ ya başlayınca, çürümüş demek ol­ duğundan yenilemek lâzımdır. 7 — MÜREKKEP: A — TÂRİF VE ÎZÂHI: Arapçada midâd , hazaz , liyâk şicâb , hıbr , ikâs , mısmağ , naks , ; Farsçada

Resim: 136 — Lıka'nın hokkaya konulma­ dan önceki tabiî duruşu (U. Derman Ar­ şivinden).

kersef, zıvana ve penağ da denir. Bürümcük'den olur. Varak altını ya­ pıştırmakta kullanılan terbiye edil­ miş bezir yağına da lıka derler. Lıka, mürekkebin kaleme ra­ hatça alınmasına yarar. Kalem ucu­ nun hokka içinde şuraya buraya çar­ parak bozulmasına da mâni' olur. Ham ipek, geç çürüdüğü için tercih olunagelmiştir. Didikleyip kabarttık­ tan sonra hokkaya münâsip miktar konur* ve üzerine mürekkep ilâve

sîyâhî, zerkâb ve zâkâb, zekâb de­ nilen ve yazı yazmak için kullanı­ lan siyah mâyie, bizde mürekkep denilegelmiştir. Bunun sebebi şu olsa gerektir: Mürekkep (asıl imlâ­ sı ile: Mürekkeb) kelimesi, Arapça­ da "rükûb" maddesinden ve "tef'il" sığasından "ism-i mef'ûl"dür. "Rü­ kûb = binmek", "terkîb = birbiri üzerine bindirmek" demek olduğu­ na göre, "mürekkeb: iki veyâ daha ziyâde şeyin cüzlerinin birbiri üze­ rine bindirilmiş olduğunu" ifade eder. Mürekkep dediğimiz o siyah mâyiin cüz'lerini teşkil eden is, zamk, su ve şâir zerrelerinin dö-

(*) Beyaz bir sakal görünüşünde olan Lıka, ilk kullanılışından önce suyla yıka­ nır ve elde sıkılarak bu suyun gitmesi sağlanır. - U.D. (**) Karıştırma işi, ince bir tahta çubukla yapılabileceği gibi, eskiden "kirpi di­ keni" de bu maksatla kullanılmıştır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

küle döküle, biribiri üzerine biner¬ cesine karıştırılmış ve bu sûretle bunlar tam mahlûl değil, ince bir mahlût halini almış olmaları hase­ biyle buna bir işâret mâhiyetinde, mürekkep kelimesi kullanılmış gibi­ dir. Fakat, sonradan kendisi ile mü­ rekkep gibi yazı yazılan her mâyie de alem olmuştur. Bunları asıl mü­ rekkepten ayırdetmek için, nevile­ rini ifade eden kelime ile birlikte kullanmak âdet hükmüne girmiştir. Meselâ: Lâl mürekkep, midâd-ı si¬ yâhî, surh mürekkep, zırnık mürek­ kebi, altın mürekkebi, beyaz mürek­ kep, çini mürekkebi... gibi. Bâzan da hattatlar arasında meşhur olduğu üzere, yalnız surh, lâl, zırnık deyi¬ vermekle de iktifa olunur. Yalnız başına mürekkep denildiği zaman ise, siyah mürekkep hatıra gelir. Sonra, Türk mürekkebi, İran mürekkebi, Avrupa mürekkebi diye menşe'leri de belirtilerek kullanılır. Ayrıca, vasıfları bakımından; koyu mürekkep, sulu mürekkep, ekşi mü­ rekkep, donuk mürekkep, parlak mürekkep, temiz mürekkep, kokmuş mürekkep... diye ve yîne meselâ, siyah mürekkebin derecelerini an­ latmak için de, zift renkli mürekkep, deve tüyü mürekkep, vapur duma¬ nı, kurşunî, kırçıl... diye de anılır. "Küçük Kurûn-ı Ülâ Ansiklope­ disi"nde kaydolunduğuna göre, mü­ rekkebin ilk önce Mısır'da îcâdedil¬ diği tahmin olunuyor. Mîlâddan ev­ vel 1000 ilâ 2000 yılları arasında Girit'de mürekkep kullanılırmış. Es­ ki mürekkeplerden bir nümûnenin Kolonya müzelerinin birinde muha­
(*)

faza edilmekte olduğu bildiriliyor. "Medeniyet-i Islâmiye Târihi"nde (c. 1, s. 235) Arabların, mürekkebi kömür tozu ile Arab zamkı'ndan ve­ yâ deden hazırlayıp kullandıkları kay­ dedilerek; bunun, İslâmdan önce Arablar arasında yapılan bir iş ol­ duğu tahmin olunuyor. Müslüman­ lar, yazıya olduğu kadar, mürekke­ be de lâyık olduğu ehemmiyeti ver­ mişler ve hele Osmanlılar devrinde mürekkepçilik çok mühim bir san'at hâlini almıştır. "Bidâatü'l-Mücevvid"de kaydo¬ lunduğu üzere, İbn-i Hilâl ile Yâkût şu tavsiyede bulunmuşlardır: " M ü ­ rekkebin temizini kullan. Onu teş­ kil eden is gâyet ince, iyi karışmış, iyice ezilmiş, kaleme itâatli ve akın­ tılı olsun". Bu sözler, hattatlıkta kul­ lanılan mürekkebin teknik husûsiye­ tini ifade eden bir düstur gibidir. Bu vasıfları hâiz mürekkep elde et­ mek, pek de kolay değildir. Mürek­ kebin asıl maddesini teşkil eden isin en iyisi, keten tohumundan çı­ karılan "bezir yağı"ndan alınır. Tuhfe-i Hattatîn'de şu satırları görüyoruz: "Is elde etmek hakkın­ da, Emîr Muîz Bâdis "Umdetü'l-Küt­ tâb"da der kî: Ban yağı, Menekşe yağı, Neft yağı, Zeytin yağı ve Be­ zir yağından ince is çıkar. Hînd mü­ rekkebinde, zeytin yağı ve bezir yağından başka yağlardan is alınır. Rastık külü ezilip pişirildikten son­ ra, Arap zamkı ilâve edilirse mürek­ kep gibi olur. Çin mürekkebinde Neft isi, lâciverd, Sakamonya zamkı ve Arap zamkı karıştırılıp kullanı­ lır."*

kandi

Tuhfe'nin 627. sâhifesinden, sadeleştirilerek alınmıştır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Mürekkebin iyisini anlamak için, yazarken kalemden kolayca akmasına, kuruduğu zaman rengi­ Mürekkebin çok zamklı olma­ ni muhâfaza etmesine, pis kokma­ masına dikkat etmelidir. Çünkü masına dikkat etmelidir. Güzel mü­ makbûl olmayan bir parlaklık gös­ rekkep baktıkça hoşa gider. Kendi­ termekle berâber, kalemden güç­ sine mahsus bîr letâfeti vardır. İçin­ lükle akar ve ekseriya kalem ucun­ de güzel koku bulunmasa bile asla da donar kalır. İs, kumlu ve çiğ fena kokmaz. Fena mürekkep ekşi renkli olmamalıdır. En makbûl renk ekşi kokar. İyi mürekkep hokkada veyâ deve tüyü denilendir. şişesinde ne kadar çok durur­ İbn-i Bevvab "Râiye Kasîdesi"nsa dursun, bozulmaz. Fena mürek­ de şu tavsiyede bulunur: "Hokka­ kep kırçıllaşır, limon küfü gibi küf na Lıka koy, üzerini is ile yapılmış yapar. Böyle mürekkepleri yalama¬ mürekkeple doldur. Biraz sirke y⬠malıdır. Bezir mürekkebi yalansa da hud koruk suyu kat. Biraz da aşı mideyi bozmaz. Asırlarca dursa le­ boyası, zırnık, kâfur koy; karıştır!" tafeti kaybolmaz, artar. Eskidikçe Zamk yerine süzülmüş bal, g ü ­ daha güzel yazılır ve daha güzel zel kokmak için biraz misk de ilâ­ görülür. Bin sene önce yazılmış ki­ ve ederler. Renk için biraz çivid ve­ taplarda görülen ve bugün yazılmış yâ konur. Konacak boyala­ zannını veren lâl boyamürekkebinin bezir rın çok ince ezilmiş olması lâzımdır. benzeri mürekkep olmadığında hat­ Mürekkebin suyu uçtukça, yağmur tatlar hemen hemen müttefik gibi­ veyâ dirler. asma suyu, yâhud imbikten
(*) Son devrin mâruf hattatlarından Mâcid Ayral (1891 - 1961). - U.D.

Arabistan'da kınadan, keçi kı­ lından; İran ve Buhâra'da kehrüba'¬ dan is aldıkları da söylenir. Çıra isinden de mürekkep yapıldığı meş­ hurdur. Zamanımızda naftalinden de is alarak mürekkep yapıldığını Hat­ tat Macid Bey* söylüyor. Kimyevî, nebâtî maddelerden bâzı mürekkep­ ler yapılmış ise de, terkipleri biline­ mediğinden hattatlarca pek makbûl sayılmaz. Bunları daha çok müsved­ de, karalama, kopya gibi talî işler­ de kullanırlar. Zamanımızda mürek­ kep yapanlar azalmıştır. Siyah mü­ rekkepten başka, surh, çivîdî, mor, beyaz, zırnık ve altın gibi mürek­ kepler sırf tezyînî mâhiyette kulla­ nılmakla berâber, Türk mürekkep¬ çileri bunları da yapmakta mahir idiler.

geçirilmiş temiz su koymalıdır. Nö­ bet şekeri ilâve edilirse parlaklık yapar. "Gülzâr-ı Savab"da kaydolun¬ duğu üzere; ekşi narı sıkıp içine sir­ ke mayası koyarak bir şişe içinde saklamalı, arasıra mürekkep içine koymalı. Midâd-ı Mutavves denilen ve kuruduktan sonra pek parlak olan mürekkebin terkîbine bundan başka, çivid suyu, mersin suyu, sığır ödü, safran, Hacı Bektaş tuzu, surh, mazı suyu, bakır ve demir pası girer. Mürekkebi akıntılı yapmak için şi­ şesi ile sıcak su içinde kaynatmalı. Ekşi nar kabuğu kaynatılarak suyu bir şişeye alınıp, lüzûmunda mürek­ kebe konursa gâyet akıntılı yapar.

www.KalemGuzeli.net

B — MÜREKKEP Y A P M A USÛL­ LERİ: Bu usûlleri "Gülzâr-ı Savab" adlı eserden istifade ederek kayde­ diyoruz*: 1 — Is almak: Hâlis bezir y a ­ ğı, ağzı hizasına kadar toprağa gö­ mülmüş bir veyâ birkaç toprak ça­ nağa konur. İçine pamuk ipliğinden kalınca bir fitil ilâve edilir. Rüzgâr almayan kapalı bir yerde yakılarak üzerlerine birer çanak kapanır. Üste kapanan çanaklar, kızıp da, isler için biraz sonra kaldırılır. biriken isler bir kaba veyâ bir kâğıt üzerine kuş tüyü ile süpürülüp kapaklar tekrar kapa­ nır. Böylece yağ bitinceye kadar olunur. Toplanan is, iki üç kat şeffaf kâğıt içine sarılarak, ekmek hamu­ runun içine konup fırında pişirilir. Tâ ki, içinde bulunan sert ve yağlı maddeler yanıp mahvolsun. Bu pi­ şirmeye dikkat etmeli, hamurun çatlayıp islerin yanmasına ve bir işe yaramaz hale gelmesine meydan vermemelidir. Çıradan alınan isi böyle pişirmeğe lüzûm yoktur. 2 — Bezir mürekkebi yapma usûlü: İşe yetecek kadar Arab zam­ kı (zamk-ı Arabî)** alınıp bir kab içine konur. Bir mıkdar su ilâve olu­ nur. Zamkın su içerisinde iyice eri­ mesi için bekletilir, yabancı madde­ lerden arınması için süzülür. Zamk mahlûlü süzme bal kıvâmında ol­ malıdır.

yanmamak Bunlarda büyükçe

Sonra bezir isi bir havana ko­ nup, hazırlanan zamktan bir mıkdar ilâve olunur. Mazı, nar kabuğu su­ yu ve zâç-ı Kıbrısî (bakır sülfat) su­ yu bir yere toplanıp biraz da de­ mir hurdası ile şerbet gibi olunca­ ya kadar kaynatılır. Sonra havanda­ ki zamklı isin içine dökülüp havan eli ile ağır ağır, döve döve karıştı­ rılır. Mürekkebi daha iyi yapmak için gülsuyu, safran, Mersin ağacı yemişinin suyu ilâve olunur. Bir şi­ şe içine konur, ağzı sımsıkı kapanır —Yâkut'un îcâdettiği mürekkebin terkîbi bu olduğu söylenir— son üç maddenin ilâvesi zarûri değildir. Çıra isinden de bu sûretle mü­ rekkep yapılır. Fakat daha pratik ol­ mak üzere, Arab zamkı ile çıra ve­ yâ bezir isi karıştırılıp havanda bir müddet döverek ezdikten sonra, azar azar su konarak yazılabilecek kıvâma gelinceye kadar eze eze hal­ ledilir. 3 — Siyah mürekkep yapma usûlü: Kara mazıdan bir mıkdar ova­ layıp su içinde bir hafta kadar ıslat¬ malı ve Zâç-ı Kıbrısî'den mazının dörtte biri kadar alıp berâberce döğdükten sonra hâlis sirke ile ıs¬ latmalı, işe yaramıyanlar dibe çök­ tükten sonra süzmelî, sonra Mersin ağacı yapraklarının suda bir ay ka­ dar ıslatılıp çürüyecek hale geldik­ ten sonra süzülmüş suyunu bir ka­ ba koymalı, 2,5 gram kadar Sabr-ı Sokotra dan bir mıkdar kaynar su1,

devâm

(*) Bu bahiste geçen madde mıkdarlarının, "dirhem" ve "vukye"den "gram" ve "litre"ye çevrildiği ve bunların tam değil, takrîbî olduğu hatırlatılır. - U.D. (**) "Acacia Senegal" ve diğer bâzı Afrika akasya cinslerinin gövde ve dalların­ dan akıp havada katılaşan zamkdır. - U.D. (1) Hind Okyanusunda, Aden körfezi açıklarındaki Sokotra adasında çıkan bir nevi' acı ağacın usâresi olup Türkçe'de "azvây" denir.

www.KalemGuzeli.net

da ıslatmalı ve biraz Eftimun ve 40 gram mersin yaprağı, 20 gram Efsintin ve 20 gram ekşi nar ka­ öküz kuyruğu denilen çiçek, 60 gram buğu alıp hepsini kaynar suda ıs­ nöbet şekeri, 150 gram bütün siyah latmalı, bu suları bir kabda toplayıp mazıyı bir çömleğe koyup, demir sıcak zamanında güneşe koymalı ve parçacıklarını sirke ile pişirdikten içine 600 gram kadar paslı demir sonra, içine 10 gram gülsuyu ile parçaları atmalı, sonra 2 gram kadar hallolunmuş safran, iki çekirdek Yemen şapı, 4 gram jengâr (bakır misk koyup, şerbet haline getirmeli. pası), 15 gram nöbet şekeriniberâberdöğüp, ve 180 gram Nihâyet, 80 gram is on gün güneşte pişin­ ceye kadar durmalı. Her gün birkaç süzülmüş Arab zamkı koyarak 2-3 defa karıştırmalı, toz ve toprak gir­ gün karıştıra karıştıra halletmeli. memek için üstüne bir bez örtmeli, 6 — Diğer bir usûl: 20 gram on gün sonra demir parçalarını çıka­ bezir isi, 80 gram Arab zamkı, 40 rıp 50 gram kadar bezir isi ve bal gram mazı, 15 gram şap almalı, ma­ kıvâmında 150 gram kadar Arap zıyı bir miktar su ile kaynatıp şapı zamkı ilâve ederek, havanda mü­ yakarak içine koymalı. Sonra zamkı rekkep haline gelinceye kadar — e n bu su ile ıslatıp isi azar azar ve alış­ az onbîn d e f a — dövmeli, sonra gül tıra alıştıra koyup karıştırmalı, son­ sirkesi ile süzüp bir şişeye koyduk­ ra süzmeli*. tan ve birkaç gün beklettikten son­ ra kullanmalı. C — RENKLİ MÜREKKEP Y A P ­ MA USÛLLERİ: 4 — Diğer bir usûl: 15 gram 1 — Lâl mürekkep yapma u­ bezir isi, 30 gram koyun veyâ sığır sûlü: 2 gram çöveni havanda döve­ ödü ile birlikte bir tabak içinde al­ rek bir beze çıkın edip bağladıktan lın ezer gibi (bu bahse bakınız) sonra bir çömleğe koymalı. 4 lt. su ezip, güneşte kuruttuktan sonra 5 ilâve ederek yarısı kalıncaya kadar gram zâç-ı Kıbrısî suyu, 50 gram bal kaynatmalı, çövenli bezi çıkarıp şe­ kıvâmında Arap zamkı, 5 gram dö­ kercilerin kullandıkları Lotur'dan dö¬ vülmüş nöbet şekeri karıştırıp tekrar güneşte kuruttuktan sonra gülsuyu veyâ ğerek ile karıştırmalı.Yarım saat ka­ sirke suya katmalı. dar kaynattıktan sonra, 15 gram kırmız'ı —kırmız (cochenille) böce­ 5 — Diğer bir usûl: Çiçekte ğinden çıkarılan bir nevi' boyadır— iken dökülen nar goncalarından 80 döğüp çömleğe koymalı. Onbeş gram kadar toplayıp 60 gram zaç, dakika kadar ateşte kaynatmalı, 20 gram anzarot —ateşe atılınca fe­ sonra bir bezden süzmeli. Bir çekir­ na kokan bir maddedir—, 20 gram dek kadar şap döğüp içine karıştır­ Hacıbektaş tuzu, 20 gram kâfur otu, malı. Sonra kablara döküp, dibe çö­
1 2

(1) Türkçe'de "gelin saçı, cin saçı, kâfir saçı" isimleriyle tanınan ve eski tıpda kul­ lanılan bir madde. (2) Acı pelin otu. (*) Burada zikredilen altı usûl de eskiden kullanılmıştır. Son devirde ise, mürek¬ keb formülü sâdeleşmiştir. Kitabın "zeyl" kısmında inşâ-Allah îzah olunacaktır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

künceye kadar beklemeli. Sonra kab¬ ların sularını süzüp dipte birikenleri kurutmalı, döğdükten sonra kullan­ malı. Süzülen su bekletilirse, tekrar dipte çökme olur. Lâkin makbûl olan 2 — Diğer bir usûl: 4 lt. suyu bir tencereye koyup 3 gram çöveni döğdükten sonra, bir beze sararak tencereye koyup kaynatmalı, 1,5 gram döğülmüş Lotur koyup yirmi dakika kadar kaynatmalı, kaynarken 15 gram kırmız ilâve etmeli, bir çu­ bukla, tırnak üzerinde duruncaya kadar, karıştırmalı, sonra indirip bir mıkdar döğülmüş şap koymalı. 3 — Gülgûnî (gül renkli) mü­ rekkep: Lök denilen vişne çürüğü renkte toprak boyayı üstübeçle bir­ likte mermer üzerinde sirke ile ezip bir mıkdar süzülmüş Arab zamkı ko­ yarak mürekkep haline gelinceye kadar karıştırmalı. 4 — Lâciverd mürekkep: Hind lâciverdi denilen taş boyayı mermer üzerinde sirke ile ezip sırça bir ka­ ba koyarak bir mıkdar su ilâve edip çalkaladıktan sonra bir saat kadar durulmaya bırakmalı. Taş toprak g i ­ bi bir pislik kalmayıncaya kadar çal¬ kalamaya devâm etmeli, dipte kala­ nı bir mıkdar Arab zamkı ile karış­ tırmalı, fırça ile kaleme alıp yazmalı. 5 — Âsûmânî mürekkep: Lâci­ verd Lâhud çividi'ni üstübeç ile mer­ mer üzerinde keskin üzüm sirkesi ile ezdikten sonra bir mıkdar Arab zamkı ve su koyup karıştırmalı. 6 — Altın mürekkebi: 30 gram kalayı 450 gram su ile kaynatmalı,

süzdükten sonra 10 gram döğülmüş safran koyarak kaynatmalı, 7 gram Arab zamkı katıp soğuyuncaya ka­ dar çalkalamalı, altın gibi gâyet hoş öncekidir. bir mürekkep olur. 7 — Zırnık mürekkebi: Zırnık, Arapçada mâruf taşın adıdır, zırnîh da derler. "Kaamûs"un beyânına gö­ re, beyazı, kırmızısı ve sarısı vardır. Beyazını müzehhibler, kırmızısını san'atkârlar, sarısını nakkaşlar ve hattatlar kullanırlar. Döğülmemiş zırnık tabaka tabaka kopar. Bu ko­ pan parçaların iç tarafları gâyet par­ lak olursa, buna damar zırnık tâbir olunur, en iyisi budur. Portakal ve limon sarısı renkte olanları vardır. Zırnık mürekkebi için damar zırnık tavsiye olunur. Zırnık, çatlayıp dö¬ külmediği cihetle, hattatlar, siyah kâğıda yazdıkları büyük kalıp yazı­ larda zırnık mürekkep kullanırlar. Tahriş edici bir zehir olduğundan yalanmamalıdır*. Zırnık toz halinde değilse, havanda toz haline gelince­ ye kadar döğmeli, sonra bir mermer veyâ kalın cam kin sirke ilâve ederek ezmeli**, son­ ra bir mıkdar Arab zamkı koyup bir müddet daha ezmeli ve üstüne su ilâve edip bir kaba boşaltmalı ve durulmaya bırakmalı, sonra bir şi­ şeye süzmeli, dipte kalan tortuyu tekrar ezip şişeye ilâve etmeli. Bir mıkdar safran da konulmasını söy­ leyenler vardır, fakat konmasa da olur. 8 — Beyaz mürekkep: Bir mık­ dar beyaz zırnık veyâ üstübeç, cam veyâ mermer

(*) Zırnık, "arsenik sülfür"dün tabiatda bulunan şeklidir. - U.D. (**) Bu ve buna benzeyen boyaların ezilmesinde (Resim: 137)'de deste-senk denilen el taşı kullanılır. - U.D.

görülen ve

www.KalemGuzeli.net

gelen mayie de ezilmiş altın, altın mürekkep adı verilir. Altını kayba uğratmadan mürekkep haline getir­ 9 — Diğer renkli mürekkepler: mek, oldukça zordur. Bu hususta Zırnık mürekkebinin içine biraz l⬠başlıca iki usûl vardır: civerd mürekkep konursa yeşil olur. 1 — Nefes zâde usûlü: Nefes Lâciverdi çok olursa neftî olur. Bi­ zâde İbrahim Efendi, "Gülzâr-ı Sa­ raz da lâl konursa menekşe rengi vab"ında şöyle târif ediyor: Düz bîr olur. Lâciverd mürekkebe beyaz mü­ çini tepsi üzerine, süzülmüş bal veyâ rekkep konursa âsumanî olur. Lâl tan sonra, altın varakları birer birer içine siyah mürekkep konursa vişne alarak tepsi üzerinde parmakla iyice çürüğü olur. Hâsılı açık ve koyu eze eze halletmeli. Ezerken kurur­ renkleri birbirine karıştırarak daha sa, önceden ateş üzerinde bulundu­ başka renkte mürekkepler elde et­ rulan sıcak su buharına tutup nem­ mek mümkündür. lendirerek ezmeğe devâm olunur. 10 — Tashih mürekkebi: Zır­ İyice hallolunduktan sonra bir mık­ nıkla yazılmış kalın ve celî yazıların dar temiz su konup düz bir çanak tashihinde kullanılmak üzere mat içine tepsiden el ile yıkayıp durul­ renkte bir nevi' mürekkep vardır ki mak üzere bir saat kadar bekletme¬ bu da şöyle yapılır: Bir hokkaya li. Sonra, suyu üzerinden süngerle bir mıkdar lıka ve siyah mürekkep alıp, çanağı dışından ateşe tutup ku¬ ve su koyup iyice karıştırdıktan rutmalı, îcâbında soğuk suyla ezilmiş sonra ağzı açık olarak güneşte bıra­ tutkal (jelâtin) katıp bir mıkdar kılır, arasıra bir çubukla karıştırılır. su koyarak karıştırdıktan sonra fır­ Su azalıp mürekkep kuruyacak ha­ ça ile kaleme alıp kullanmalıdır. İş le gelince biraz daha su ilâve olu­ bittikten sonra durulmaya bırakma­ nup karıştırıldıktan sonra yine g ü ­ lı, altın dibe çökünce suyu atılır ve neşte bırakılır. Bu tarzda beş-on gün devâm olunur. Mürekkebin parlak­ tabağı kalan nem ateşte giderilip lığı gidip mat bir hal alır.. Şâyed, kuruttuktan sonra, tozlanmamak için kullanıldığı zaman is zerreleri kâğıd bir kâğıda sarmalıdır. Lâzım olduk­ üzerinde dağılıp bulaşırsa, az mık¬ ça bir mıkdar erimiş beyaz tutkal darda süzülmüş bal ilâve edilip ka¬ (jelâtin) koyup kullanmalıdır. rıştırmalıdır. Bununla yapılan tashih­ ler belli olmaz, yazı kenarları şîşip 2 — Mücellid Safvet usûlü: is­ kabarmaz. iğnelenirken rahat ve tanbul'da, Bayezid Meydanında, "Ec­ muntazam iğnelemeye de yardımı zacı Mektebi" binasının önünde, olur. vaktiyle kâğıtçı ve müzehhib dük­ kânları var idi. Sonradan hepsi de kaldırılmıştır. Bunlardan birinde kâ­ D — ALTIN EZME USÛLÜ: ğıtçılık ve müzehhiblik yapan mer­ Altın zerrelerinin kalemle yazı­ hum Safvet Efendi'den öğrendiğim labilecek ve fırça ile kullanılabile­ bir usûl de şudur: cek sûrette akıntılı bir hale getiril­ Genişçe bir kâse tabağın orta­ mesine altın ezme denilir. Bu hale sına bir iki damla süzülmüş bal veile ezilerek biraz Arab zamkı koyup karıştırmalı.

Arab zam

www.KalemGuzeli.net

ya Arab zamkı mahlûlü koyup ta­ bağa sıvadıktan sonra, yaprak altın birer birer konarak parmakla iyice ezilir. Varak adedi arttıkça ezmeyi de arttırmalıdır. İyi ezilmezse yıkar­ ken zerreler zâyi' olabilir. Şâyed k u ­ ruyup da ezilemez olursa, bir-iki damla su koyup ezmeye devâm olu­ nur. Ezildiğine kanâat getirmek için, çakı burnuyla biraz alıp tabağın bir kenarına koymalı, dört-beş damla su ile karıştırıp akıcı hale getirmeli, ta­ bağı sağa sola ağır ağır eğip kaldır­ mak sûretiyle zerrelerin akışına bak­ malı, eğer kumlu gibi biribirinden ayrılarak akıyorlarsa henüz ezilme¬ mişlerdir. Şâyed zerreler biribirleri¬ ne yapışmış gibi akarlarsa ezilmiş­ lerdir. Sonra, biraz su koyup tabağın bir kenarına toplayarak büyükçe bir kâse tasa dökmelî ve ağzına kadar su koyup üzerine bir kâğıd örterek durulmaya bırakmalı. Arada suyunu süzmeli, tekrar su koyup yine durul­ maya bırakmalı. Altın yıkama tâbir olunan bu süzmeleri başka bîr tasa yapmalı, onu da durulmaya bırak­ malı ki, kaçmış zerreler varsa, bun­ ları toplamak ve tekrar ezip ilâve etmek sûretiyle zıyâa meydan ver­ memek mümkün olur. Nihâyet, sü­ ze süze hepsini bir fincan tabağına toplamalı, ateşte kurutmalı. Kullan­ mak gerektiğinde jelâtin denilen be­ yaz tutkaldan bir küçük kab içine baş parmak tırnağı kadar koyup, bi­ raz da su ilâve ederek, az bîr müd­ det şişmesini beklemeli, sonra ısıta­ rak suda eritmelîdîr*. Bu mahlul altın tabağına birkaç damla konup altın fırçayla alınır.

Beyaz tutkal konması, altının rengini değiştirmemek ve zerreleri akıcı ve yazıldıktan sonra sâbit bir hale getirmek içindir. Fazla tutkal, altını kirli, pis ve mat bir hale ge­ tirmekle berâber, mühre de kabul etmez (Mühre bahsine bakınız). Çok tutkallı altını yukarıda târif et­ tiğimiz gibi yıkamak îcâbeder. 8 _ KÂĞID:

A — TÂRİF VE TÂRİH: Arapça'da kırtâs, Farsça'da k⬠ğız, Türkçe'de kâğıd denilen bu ke­ lime, üzerine yazı yazmak veyâ bir şey sarmak için kullanılan safîha­ nın umûmî adıdır. Nitekim, bugün kâğıd denilince, yalnız yazı kâğıdı anlamayız. Yerine göre gazete kâ­ ğıdı, şekerci kâğıdı, cîld kâğıdı, am­ balaj kâğıdı... diye ayırdederiz. Bu­ nunla berâber, kâğıdın îcâdına baş­ lıca sâikın de yazı yazmak ihtiyacı olduğu şüphesizdir. "Britanya Ansiklopedisinin "pa¬ per" maddesinde, kâğıd hakkında şu mâlûmat veriliyor: "Elyaflı mad­ delerden kâğıd yapmak san'atını, Çinliler pek eski zamanlarda icra et­ miş gibi görünür. Muhtelif yazar­ lar, bu san'atın Çinlilerde, M.ö. II. asırda mevcûd olduğunu yazmışlar­ dır. Diğer memleketlerde ise, kâğıd ancak M.S. VIII. asır ortasında mâ­ lûm Semerkand'ı işgâl etmîş olan Arab'¬ lar, Çinli'lerin bir taarruzuna uğra­ dılar, Arab Vâlisi bu taarruzu püs­ kürttükten sonra, Çinli'leri tâkibede¬ rek bâzı kâğıdçılık mütehassıslarını

olmuştur. VII

(*) Jelatin mahlûlü sıcakta bir-iki gün, serin yerde üç-beş gün zarfında bozulduğu için, eskiden dâimâ az mıkdarda ve tâze olarak hazırlanmasına dikkat edilirmiş. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

esir etmiş; bunlar da Arab'lara öğretmişler."

bildiklerini

çaları, yâhud bunlara benzer şeyler üzerine yazarlardı."* Bugün medenî hayâtımızın ka­ nı mesabesinde bulunan kâğıdçılık o kadar gelişmiş ve çeşidi o kadar çoğalmıştır ki, îzâhı cildlerle kitap olur. Biz burada yalnız hattatların kullandıkları kâğıdlardan kısaca bah­ setmekle iktifa edeceğiz. B — HATTATLARIN K Â Ğ I D I AR­ DA ARADIKLARI VASIFLAR: Hattatlar, kâğıdlara, yazacakla­ rı yazının değerine göre kıymet ve­ rirler. Bir sebep bulunmadıkça biri­ nin yerinde diğerini kullanmak is­ temezler. Yazacakları yazının güzel olmasını, yazıyı kürsüsüne oturtma­ yı düşünürken; o kürsünün en lü­ zûmlu malzemesi olan kâğıdı da bu bakımdan nazara alırlar. Hattâ bâ­ zıları, bu hususta çok titiz davra­ nırlar. İyi kâğıd bulamazlarsa, yazı yazmak istemezler. Gerçekten, me­ selâ güzel bir Mushaf yazmak iste­ nilince, bunu iki günlük tahammü­ lü olan veyâ kaleme mütemâdiyen isyan eden, silinti ve kazıntı kabul etmeyen veyâ mürekkebi âriyet bir elbise gibi taşıyan bir kâğıda yaz­ mak güçlüğüne katlanmakta bîr mâ­ nâ yoktur. Yine, meselâ taş üzerine hâkkolunacak bîr yazıyı âbâdî kâğı­ da yazmak da, israftan başka nedir? Bununla berâber şu veyâ bu kâğı­ dın maksada elverişli olduğunu bil­ mek tecrübeye bağlı olduğundan, kâğıdların hamurlarını, renklerini, âhâr ve mühre'lerinî ve hangi kâ­ ğıdların hangî yazılara daha elveriş­ li olduğunu, ayrıca ehlinden öğren-

"Brockhaus" da şöyle der: " K â ­ ğıd, M.S. 105 yılında "Ts'ailum" ta­ rafından îcâdedilmiştir. Kullandığı ham maddeler şunlardı: Ağaç kabu­ ğ u , paçavra, kendir ve balık avları... 610 yılında kâğıd Japonya'ya sokul­ muştur. Arab'lar kâğıd imâlini, 751'de Semerkand'da Çinli harp esirlerinden öğrenmişlerdir. 794'de Bağdad'da devlete âid bir kâğıd fab­ rikası kurulmuştur. Kâğıdı Avrupa'­ ya getiren Arablar olmuştur." "Medeniyet-i İslâmiyye Târi­ hi"nde de şöyle deniliyor: "Kâğıd îmâli san'atının yeryüzünde yayılıp gelişmesine vasıta olanlar İslâm'lar idi. Çünkü, Avrupalılar "Ortaçağ"da uyanınca, Şam kâğıdını Arab'larda görerek alıp kullandılar. Kâğıdçılık san'atı, Endülüs yoluyla Avrupa'ya intikal eyledi. Endülüs Ispanyollar'a geçince; Şâtıbe, Belensiye (Valen¬ cia), Tuleyta (Toledo) da kâğıd fab­ rikalarını ele geçirdiler ve kâğıdçılık, bunlardan diğer Avrupa kavimleri­ ne geçdi."* Yine bu kitapda şu satırları gö­ rüyoruz: "Arabların kâğıd yerine en eski kullandıkları şey, Rakk ismiyle bilinen deri idi. Kumaşlar üzerine dahi yazı yazarlardı. Yazı yazmağa elverişli kumaşın en meşhuru Mı­ sır'da dokunan bir nevi' kumaş idi. Buna "kabatî" derlerdi. İslâmiyet'ten evvelki meşhur "Muallakaat-ı Seb'a", işte bu kumaş üzerine yazılmıştı. Rakk veyâ Kabatî ele geçmezse, o zaman tahta yâhud kemik, testi-çöm¬ lek nev'inden toprak veyâ taş par­
(*)

Medeniyet-i İslâmiye Târihi, c. I, s. 225-226'dan sâdeleştirilerek alınmıştır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

mek iktiza eder. Onun için bu hu­ susta üstâdlardan umûmî mâhiyet­ te nakledilegelen bâzı tavsiyeleri kaydediverelim: "Bidâatü'l-Mücevvid"de kaydo¬ lunduğuna göre, Yâkut ile Ibn-i Hi­ lâl şöyle demişlerdir: "Kâğıdın pü­ rüzlü olmayanını, düz ve yumuşak olanını kullan ki, hattın cevdetine erebilesin". Yâni, demek istemişler­ dir ki, iyi ve güzel bir yazı elde et­ mek için, iyi ve güzel bir kâğıd kul­ lanmak gerekir. İbn-i Bevvâb da, "Kâğıdın fazla yumuşak, temiz ve sâf olanını seç" tavsiyesinde bulu­ nur. Tecrübelerden doğan bâzı hu­ susları da, şöylece sıralayabiliriz: 1 — Ham kâğıd kullanmamalı, kalem kâğıda iyi yapışmalı, mürek­ kebi yayan kâğıda iltifat etmemeli, kalem cam üzerinde yazar gibi ka­ yıp kayıp gitmemeli, yumuşak ha¬ murlu olmalı, emme hassası olmalı ve mürekkebi arkasına geçirmemeli, kalemi tutmamalı. 2 — Mümkün olduğu kadar çok silinebilmeli, silinince leke bı­ rakmamalı, rengini atıvermemeli, tılâlı, mühreli olmalı ve müm­ künse bunlar eskiden yapılmış bu­ lunmalı. 3 — Kâğıdın rengi çiğ değil, latîf olmalı; gönlü çekmeli, yazıyı boğacak, donuk ve cansız göstere­ cek renkte olmamalı. Bir kâğıdın rengi güzel oluvermekle, her yazıyı da muhakkak güzel göstermez. O¬ nun için yazıların nevilerine, ince

sık veyâ seyrek, daimî ve muvak­ kat yazıldıklarına göre, bunların âhengini bozmayacak renk intihab olunmalıdır. 4 — Rutubeti çabuk emen, ya­ zıldıktan sonra kıvrılıp buruşan ve sertleşen, inceliği hasebiyle arkası­ na gölge aksettiren kâğıdlara yaz¬ mamalı, sağlam kâğıd tercih olun­ malıdır. 5 — Beyaz kâğıdlara yazmak, muvakkat yazılar için câiz olsa bile, dâimî sûrette elden ele geçecek, uzun ömürlü olmaları istenen yazı­ lar için; gözün yorulmaması, çabuk kirlenmemesi, lekelenmemesi mak¬ sadıyle, mümkün olduğu kadar be­ yaz kâğıd kullanmamalıdır. C — KÂĞID ÇEŞİTLERİ: Âlî merhum, "Menâkıb-ı Hünerverân"ın kâğıd bahsinde* şöyle der: "Kâğıd cinsinde sakın Haşebî ve Dımışkîye îtibar olunmamalıdır ve Semerkand kâğıdından aşağısı kabul edilmemelidir. Kâğıdın en âdi­ si Dımışkîdir ki kıymeti mâlûmdur. İkinci Devlet-âbâdîdir ki herkesçe anlaşılmıştır. Üçüncü Hatâyîdir. Dör­ düncü Âdilşâhîdir. Beşinci Harîrî Se¬ merkandîdir. Altıncı Sultanî Semer¬ kandîdir. Yedinci Hindîdir. Sekizinci Nizamşâhîdir. Dokuzuncu Kasımbe¬ yîdir. Onuncu Harîrî Hindîdir ki, k ü ­ çük kıt'adadır. Onbirinci Gûni-i Teb¬ rîzîdir ki, şeker renktir; işlemesi Tebriz'lilere harekeli veyâ Onikinci veyâ kalın, mahsustur. harekesiz, Muhayyerdir ki, o da şeker renktir."

âhârlı,

(*) Eserin 11. sâhifesînden sâdeleştirilerek alınan bu bahiste geçen kâğıd cinsle­ rinden bâzılarını bugün tanıyamıyoruz. Bilinenler hakkında, "Kalem Güzeli"ne yapaca­ ğımız zeylin "Kâğıd" bahsinde inşâ-Allah îzahat verilecektir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Bu kâğıd cinslerine yukarıda is­ mi geçen Haşebî ve Semerkandî de ilâve olununca hepsi 14 nevi' olur. Bunların incelik, kalınlık ve eb'ad bakımından çeşidleri de var idi. Bu­ gün bunların örneklerinden pek azı elde mevcuttur*. Âbâdî** kâğıdlarının birinci sınıf kâğıdlardan olduğunda hattatların ittifakı vardır. Buhara kâğıdları da, ön safta gelir. Bir de İstanbulî kâğıd denilen Türk kâğıdlarını da bunlara katmak lâzımdır. X V . asırda, İstan­ bul'da "Kâğıdhâne" denilen semtte tesis edilen kâğıd fabrikasında îmâl edilirlermiş. XVIII. asırda Yalova'da, X I X . asırda "Hünkâr İskelesi"nde, 1887'de yine İstanbul'da "Hamidi¬ ye" Kâğıd fabrikaları kurulmuştur. Kâğıdhâne'ye "Sa'd-âbâd" is­ mi de verildiği için, bâzıları İstan­ bulî kâğıdları âbâdî denilen Hind kâğıdları zannetmişlerse de, doğru değildir. "Vakıf Kayıdlar Arşivi"nde kasa 60559 numaralarda mahfuz bu­ lunan, Sultan II. Bayezid'in ikisi Arapça ve ikisi bunların tercemesi olmak üzere dört cild vakfiyesi var­ dır. Tercemelerin sonlarında bu vak­ fiyelerin yazıldıkları kâğıdların İs­ tanbulî kâğıd olduğu resmen yazılı bulunmaktadır. Vakfiyelerin târihle­ ri (857) olduğuna*** ve bu târihde yazıldıkları Sultan II. Bayezid'in tuğ­

rasından anlaşıldığına göre, bu kâ­ ğıdların Bayezid zamanında yapılan kâğıdlar olduğu neticesi çıkmakta­ dır. Bizde vaktiyle dut yaprağından gâyet yumuşak bir nevi' kâğıd ya­ pıldığını Prof. İsmail Hikmet Ertay¬ lan söylemişse de, yerini ve târihini tasrih etmediği gibi, ne sûretle ya­ pıldığı hakkında da bir bilgi edine­ medim. Hattatların kullandıkları kâğıd­ lar arasında Venedik kâğıdları da kayda değer. Hattatlar bunların gâ­ yet lerdi. Bunlar ıslah edilmeden, âhâr¬ lenip mührelenmeden yazı yazmağa elverişli değildirler. Gerek yerli ve gerek yabancı memleketlerde yapılan ve kıymet îtibariyle yukarıki kâğıdların altında bulunan renkli ve beyaz, büyük ve küçük, ince ve kalın, sert ve yumu­ şak daha birçok kâğıdlar da, hattat­ lıkta ıslah edilerek kullanılagelmiş¬ tir. Islah edilmeyenleri, karalama, müsvedde, kalıp, kopya vs.'de kul­ lanırlardı. Parşömen, kuşe, siyah, ka­ lın kâğıdlar, ince harita ve kopya kâğıdları, taş basmalar için eczalı mürekkeble yazmaya mahsus kolalı ince Avrupa kâğıdları da çok kul­ lanılırdı.

ser

(*) Merhum müellif, eserin aslına, nümûne olarak bâzı kâğıd nevi'leri koymuştur. Biz de, bu kitapta hiç olmazsa bir cins âhârlı kâğıd örneği vermeyi arzu ederdik. Ancak, böyle kâğıdların bulunduğu eski hâneler de, terekeler de târihe karıştığından; alâkadar olanların, meraklarını müze, kütüphâne ve husûsî koleksiyonlardaki eski kitapların k⬠ğıdlarına bakarak gidermeleri îcâbediyor. - U.D. (**) Hindistan'ın "Devlet-âbâd" şehrinde yapılan bu kâğıdlara, bizde Âbâdî (***) Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde bulunan vakfiye fihristindeki mâlûmata göre, II. Bayezid'e âid vakfiyelerin târihleri şöyledir: 885 - 892 - 898 - 901 -903 - 909 - 911. Bu hale göre, merhum müellif, İstanbul'un fetih yılı olan 857 H. (1453) yi sehven kaydet­ miştir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

191
D — KÂGID RENKLERİ: Hattatlıkta kullanılan kâğıdların renkleri hakkında tam bir kadro vermeğe imkân olmamakla berâber estetik bakımından en çok kullanı­ lanları sekiz gruba ayırmak müm­ kündür: 1 — Beyaz: Şeker renk, çiğ renk, süt beyaz. 2 — Sarı: Kanarya sarısı, sa­ man sarısı, altın sarısı, açık krem, krem, koyu krem, bal köpüğü, açık kavun içi. 3 — Kırmızı: Toz pembe, gül kurusu, kiremidî, nar çiçeği. 4 — Yeşil: Açık yeşil, filizî, çi¬ menî, zeytûnî, limon küfü, çağla rengi, neftî. 5 — Mâî (mavi): Açık mâî, gök rengi, süt mavisi. 6 — Kahverengi: Açık kahve­ rengi, toprak rengi. 7 — Siyah: Parlak, donuk, a¬ çık, koyu. 8 — Karışık: Kumlu, dalgalı, kirli, ebrûlu. E — KÂĞID B O Y A M A USÛL­ LERİ: Beyaz kâğıdlar, hamurları ne olursa olsun, nebâtî ve mâdenî bo­ yalarla latîf ve çeşitli renge boya­ nabilirler. Bu hususta başlıca iki usûl vardır: I — Banyo usûlü: Ihlamur, çay, safran, kök boya, tütün, saman, so­ ğan kabuğu, kına, ekşi nar kabuğu... gibi renk veren nebâtlar, ayrıca su­ da kaynatılır, rengi çıktıktan sonra, bir mıkdar şap koyup tekrar kay­ natılır ve kâğıdlar, bu suyun içinde ılık ılık banyo edilir. H — Sürme usûlü: Eğer boya toz halinde ise veyâ mâdenî boya ise, mermer üzerinde bir mıkdar keskin sirke ile karıştırılıp deste¬ senk* (Resim: 137) ile iyice ezdik-

Resim: 137 — Deste-senk. a) Elle tutulan kısım, b) Ezici kısım (U. Derman Arşi­

vinden).

ten sonra, nişasta veyâ kola, pelte halinde pişirilerek buna karıştırılır. Soğuk veyâ ılık ılık süngerlevey yedire sürülür. Boyanmış kâğıdları güneşte ve çok sıcak yerlerde kurutmamalıdır. Mümkün olduğu kadar gölgede ken­ di kendine kurulmalıdır. Düzgün durması için de, nemli iken üstüste yığmalıdır. III — Diğer usûller: Kilis'li Mu­ allim Rif'at Bilge, tashih ve tertib etmiş olduğu "Gülzâr-ı Savab"ın ni­ hayetine, kütüphânelerde gördüğü kâğıd boyama ve renk vermeye dair usûlleri ilâve etmiştir. Bunları süzerek kaydediyoruz:

(*) Boyaları, düzgün bir mermer üzerinde ezmek için kullanılan ve elde tutula­ bilecek şekilde mermerden yapılan pratik bir el presi. Boyayı ezen alt yüzü muhaddeb (dışbükey) olur ve kullanıla kullanıla bu kısım düzelir (Resim: 137). Cam üzerinde az miktarda boya ezmek için, ince boyunlu sürahilerin cam kapakları dakullanılagelmiştir.- U.D.

www.KalemGuzeli.net

bir

yu yet

ve

ılık

de

line getirilip altı gram şapla suda 1 — Palamut ağacı odununun kaynatılırsa kırmızı renk olur. külünü bir beze çıkın ederek, içinde on gram şap bulunan suda kaynatıp 9 — Kına suyu veyâ gül suyu, durulduktan sonra süzmeli, bir kilo yâhut her ikisi birden bakkam ve kınayı hamur haline getirip, üzerine mıkdar şapla kaynatılırsa gâyet sıcak olarak o suyu dökmeli, 24 saat güzel renk olur. kımıldatmadan bıraktıktan sonra süz­ 10 — Hatmî çiçeği, çöven su­ meli, gül unnâbî bir renksuyu olur. ile kaynatılırsa gâ­ latîf renk olur. 2 — Bir nevi' nebâtın çiçeği 11 — Gelincik çiçeği, altı gram olan "Asfur"u yıkayıp sarı suyunu şap ile bir mıkdar su içinde kayna­ attıktan sonra üzerine limon suyu tılırsa güzel renk olur. dökerek oğuşturmalı, süzüp bir 12 — Jengâr denilen bakır pası mıkdar sirke ilâve olunursa kırmızı (bakır idrokarbonat) sirke ile ıslatı­ renk olur. lıp ezilerek halledilirse, jengârî renk 3 — Bir mıkdar susam çiçeği olur. Bu oniki maddede beyan olu­ on gram beyaz şapla bir tencere nan renklerle boyanacak kâğıtların içinde su ile kaynatılırsa çîmenî ye­ âhârlı olmaları lâzımdır*. şil olur. 13 —- Lâl boya ve yumurta akı, 4 — Susam çiçeği havanda do­ mermer üzerinde deste-senk ile ezi­ ğulup suyu sıkarak çıkartılır. Kâğıd lip fırça ile kâğıda sürülürse latîf bu suda banyo edilerek güneşte ku­ renk olur. rutulursa mâvi renk olur. 14 — Ayva çekirdeği ıslatılıp 5 — Bâdem yaprağı ilkbahar­ ham kâğıtlar bununla banyo olun­ da toplanıp 5-10 gram şapla bir duktan sonra, bir mıkdar ayva yap­ mıkdar su içinde kaynatılırsa altın rağı ile tencere içine konup ağzını sarısı güzel bir renk olur. hamurla sıvayarak kaynatılır ve ılık kâğıda 6 — Sonbaharda siyah üzüm banyo yapılırsa mülâyim yaprağı toplanıp 5-10 gram şapla bir renk olur. bir mıkdar su içinde kaynatılırsa, gâ­ 15 — Sülüğen (Minyum) biraz yet güzel renk olur. Şâyet, elma nişasta ile pişirilip, sıcak sıcak fırça yaprağı konursa daha güzel olur. ile kâğıda sürüldükten sonra gölge­ 7 — kurutulupSoğanın dış kabuğu birmührelenirse gâyet mıkdar şapla suda kaynatılırsagâyethoş renk olur. güzel renk olur. 16 — Çîvîd, lâciverd, zırnık ve bunun gibi renkler nişasta ile pişi­ 8 — Hindistan ağaçlarından rilerek kâğıda sürülürse, kâğıd o "bakkam" denilen —al ve mor cins­ renge boyanmış olur. leri vardır— ağacın odunu talaş ha­
(*) Her ne kadar, "Gülzâr-ı Savab"da, bu boyama usûllerinin âhârlı kâğıd (Âhâr bahsine bakınız) üzerine yapılması tavsiye olunmuşsa da, bu şekilde önce âhârlanıp son­ ra boyanan kâğıdlar üzerine yazılıp da tashih îcâbederse, tashih kalemtraşı ile kazınan yerde kâğıdın asıl rengi ortaya çıkar. Çünkü âhâr tabakası, boyanın kâğıd nescine geç­ mesini önler. Bu sebeple, boyama işi âhârlamadan önce olmalıdır ki, kâğıd boyayı içine çekebilsin. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

1 7 — Altın veyâ gümüş ezilip, tutkallı (jelâtini.) su ile karıştırıla­ rak âhârlanmış kâğıdlara fırçayla serpilir ve kuruduktan sonra, altın mühresiyle mührelenirse gâyet par­ lak ve hoş olur*. 18 — Talaş haline getirilmiş kalay Arab zamkı mahlûlü ile mer­ mer üzerinde ezildikten sonra, biraz nişasta, hatmi çiçeği ve jelâtin ilâ­ vesiyle kaynatılır ve Semerkand k⬠ğıdlarına sürülüp mührelenirse, sert ve ayna gibi parlak kâğıd olur. 19 — Nohut unu suda kayna­ tılarak, içinde kâğıd banyo edilirse nohûdî renk olur. 20 — Bir mıkdar kına su içinde kaynatılarak ince bezden süzdükten sonra kâğıd banyo edilirse ünnab (hünnab) rengi olur. 21 — Bir kâğıd hangi renge boyanmak isteniyorsa istensin, önce şaplı suya batırıp kurutmalı, sonra o rengi ihtiva eden suda kâğıdı banyo edip gölgede kurutmalıdır. Çok güzel olur. 22 — Cehrî boyası su ile kay­ natılarak kâğıd banyo edilirse sarı renk olur. Şâyed, içine bir mıkdar şap konursa açık sarı olur. 23 — Yeşil asfûr'un kırmızısı çividle karıştırılırsa yeşil olur. 24 — Gelincik çiçeğini sıkıp suyunda kâğıd banyo edilirse mor olur, bir miktar şap ilâve edilirse âsumânî olur. Çivid konursa çivîdî olur. 25 — Asfur'u bir beze çıkınla­ yıp sıcak su içinde iken sıkılır ve çıkan sarı suya kâğıd banyo edilirse

limon sarısı olur. Sıkmaya devâm edilirse, kırmızı renk çıkar. Bununla kâğıd boyanırsa, önce al renk, son­ ra gül-şeftâli rengi olur. 26 — Saruca ağacı döğülüp su ile kaynatılır ve süzülüp kâğıd ban­ yo edilirse turuncu renk olur. 2 7 — Menekşe yaprağı ile mür­ v e r i n siyah tonumu döğülerek su­ yu alınırsa, menekşe rengi olur. Bi­ raz şap konursa âsumânî renk olur. 28 — Bakkam ağacı odunu kay­ natılıp içine meşe külünün süzül­ müş suyu konur ve bunda kâğıd banyo edilirse kırmızı renk olur. 29 — Mor bakkam'lı suda bo­ yanmış bir kâğıd, sonra şaplı suda banyo edilirse mor olur. 30 — Sarı renge boyanmış bir kâğıd, çivîdî renge boyansa yeşil olur. 31 — Kurt kulağı —debbâğ (ta­ bak) lar kullanır— kaynatılıp biraz gül suyu konsa güzel yeşil olur. 32 — Kırmızı kâğıd, kurt kula­ ğı suyuna banyo edilirse süt mavisi olur. 33 — Mürver'in yemişi bir çömlekte su ile kaynatılıp soğutu¬ lursa mor renk olur. Biraz şap ilâve edilirse lâciverd, şap fazla konursa "Acem mavisi" olur. 34 — Soğan kabuğu kaynatılıp kâğıd banyo edilse samânî renk olur. 35 — Susam çiçeği bir mıkdar şapla suda kaynatılırsa, çimen yeşili renk olur. Kaynatılmayıp ikisi bir havanda döğülüp sıkılır ve suyu kâğıda sürülürse, mavi renk olur.
Altın serpmeli kâğıd deni­

(*) Altın ile yapılan böyle kâğıdlara Zer-efşanlı = lir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

F — USÛLÜ:

laşılan "yüz suyu" demek olmayıp, tavsîfî terkib mânâsıyla "su yüzü" demektir ki, izâfet terkibine çevri¬ Ebrû kelimesinin imlâsı, okun­ lirse "Rûy-i âb" olur. İşte "su y ü z ü " ması, mânâsı hakkında hayli sözler mânâsı, Ebrû kâğıdının aşağıda târif söylenmiş olduğundan, ehemmiyeti edilecek olan yapılma tarzını ifade dolayısıyle, önce bu hususu açıkla­ etmesi bakımından çok uygun olup, mak yerinde olur. kaş ve bulut gibi yersiz bir mânâ Bâzıları; "Ebru, Farsça'da " k a ş " çıkarılmasına da müsait olmadığı demektir. Kaş'ın, ebrû kağıdıyla bir gibi; okunuş ve mânâda bir bozuk­ münâsebeti görülemediğindenebrûokumak yanlıştır. Doğrusu, " luk da yoktur. Bundan dolayı, doğ­ mânâsına olan "ebr"den Ebrî'dir, rusu, Farsça şîvesine göre okunursa "bulutumsu" demektir. Bu kâğıd ü¬ —elifi çekerek— Âb-rû, Türkçe şî¬ zerindeki resimler de, bulutlara ben­ vesiyle de âhenk kaidesi uyarınca zer. Şu halde Ebrî, "bulutu andırır Ebrû'dur*. şekiller gösteren kâğıd" mânâsında Eski bir Şark san'atı olan ebrû kullanılmış demek olur. Bundan do­ kâğıdının yapılması oldukça zevkli layı ebrû okumak ve yazmak yanlış­ bir iştir. Şu var ki, her kâğıdaebr tır. Ebrî yazmalı ve okumalı!" de­ lı, âhârsiz, ham kâğıdlara yapılırsa mişlerdir. Fakat, kanâatimizce bu güzel olur. Eskiden alikurna kâğıd­ sözlerin hepsi de yersizdir. Ebrû ke­ ları tercih edilirmiş. Ebrû kâğıdı, baş­ limesinin aslı Farsça "  b " ile " R û y " lıca cildcilikte, müzehhiblikte ve hat­ den mürekkeb olarak "Âb-rûy"dur. tatlıkta kullanılır. Hattatlar,dâim Okunuşta hafiflik olsun diye, baştan tercih ederler (Resim: 138). Avru­ " e l i f i n uzatma işâreti, sonundan da pa'da basma ebrû kâğıdları yapılı­ " y " harfi atılarak Ebrû olmuş; söy­ yorsa da, san'at değerleri olmadığı lendiği gibi yazılmış ve yazıldığı g i ­ gibi, renkleri de hemen uçmaktadır. bi de okunmuştur. Tıpkı "Dil-cûy"­ Türk ebrûları, Avrupalılarca da meş­ den "Dil-cû", "Hoş-gûy"den "Hoş­ hur ve makbûldür. Bizde çok değer­ g û " , "Bed-hûy"den "Bed-hû" gibi, li ebrû üstâdları yetişmiştir. Zamanı­ "Âb-rûy"den "Ebru" olmuştur. mızda yegâne mütehassısı, Üsküdarlı hattat Necmeddin Okyay'dır**. ÜsMânâsına gelince; "Âb-ı rûy" ve "Âb-ı r û " izâfet terkibinden an­ EBRU KÂĞIDI YAPMA
(*) Merhum Yazır'ın bu kanâatine katılamıyoruz. Kelime, eski kaynak eserlerde dâimâ Ebrî olarak gösterilmektedir ve hakîkaten buluta benzer şekiller arzeder, lâkin Ebrî Türkçede galat olarak Ebrû'ya dönmüştür. Bu hususun tafsîlâtı, "Kalem Güzeli"ne yapacağımız "zeyl"de verilecektir. - U.D. (**) Necmeddin Okyay (doğ. 1883) üstâdımız, Medresetü'l-Hattatîn ve Güzel San'at¬ lar Akademisi'nde Ebru, Âhâr ve Eski Cild Muallimi olarak bulunduğu (1916- 1948) se­ neleri arasında ve daha sonraki yıllarda, pek çok talebesine Ebruculuk san'atını öğreterek unutulmaktan kurtarmıştır. Yetiştirdikleri arasında oğulları Sâmi (1911 - 1933) ve Sâcid (doğ. 1914) Bey'ler ve yeğeni Mustafa Düzgünman (doğ. 1920) ön sırayı işgâl ederler. Bugün ebrûculukta onun yolunu en güzel şekliyle yegâne devâm ettiren Üsküdarlı Aktar Mustafa Düzgünman'dır. Son zamanlarda Neyzen Niyâzi Sayın (doğ. 1927) da bu san'at¬

www.KalemGuzeli.net

Resim 138 — Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi tarafından hafif ebrû'lu bir ta'lîk kâğıdı üzerine yazılan ta'lîk mürekkebât meşki (U. Derman Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 139 —Necmeddin Okyay'ın, üzerinde ta'lîk ile "Bu, Rabbimin fazlından" mealin­ deki âyet bulunan Yazılı Ebrû'su (N. Okyay Koleksiyonundan).

tadın, ebrû kâğıdı yaparken vücûde getirdiği kendi yazısından birkaç örneği (Resim: 139), (Resim: 140) ve (Resim: 141-Renkli) de görüyo­ ruz. Bunu nasıl yaptığını görme­ mekle berâber, şöyle tahmin ediyo­ ruz: 1 — Yazıyı bir kâğıda yazıp, ucu keskin bir bıçakla etrafından oyup çıkardıktan sonra, ebrû yapı­ lacak kâğıdın üzerine zamk ile y a ­ pıştırmak ve ebrûlu suya kapayıp kaldırdıktan sonra bu yapıştırılan kâğıdı çıkartmak. 2 — Yazıyı hafif zamk ile ebrû

sonra ebrûlu suya kapayıp kaldır­ mak.

Bu satırları yazdıktan sonraüstâdd mektup yazmıştım. Bir sene sonra verdiği cevapta bu yazdıklarımı te'yid ve tasdik ediyor; aynen şöyle diyordu: "Yazılı ebrûyu ilk yapma­ ya başladığım zaman, nevregenle* oyup zamk ile kâğıda yapıştırıyor idim. Bu yapışık kısım* teknede bi­ raz durunca rutubetlenip kendini gevşetiyor, oyma yazılar teknede kaldığı gibi, kâğıdın yazılı yerleri de boş kalıyordu. Sonraları, zamk ile kâğıda doğrudan doğruya yazıyı yazıp tekneye koymaya başladım. yapılacak kâğıda yazıp, kuruduktan

la meşgûl olmağa başlamıştır. Kitabın sonuna eski ve yeni ebrûculardan örnekler (Re­ sim: 143-144-145-146-147-148-149-150-151-152 - Hepsi renklidir) vererek, ilâve oluna­ cak bahisleri "Zeyl" kısmına bırakıyoruz. - U.D. (*) Kâğıd ve deri oymak için kullanılan, ucu çok keskin, eğri bir bıçak (Re­ sim: 142). - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 140 — Necmeddin Okyay'ın ta'lîk hattı ile Yazılı Ebrû'su: ALLAH (U. Derman Koleksiyonundan).

Biraz durduktan sonra, zamkla bir­ likte boyalar teknede kalıyor. Bu daha rahat ve daha güzel oldu ve bunlara Süheyl (Ünver) Bey oğlu­

muz, îcâdım olmak dolayısıyla Nec­ meddin Ebrusu adını taktı. Mes'ele bundan ibarettir." Ebrû kâğıdının yapılmasına ge­ lince: Ta'lîk hocalarımdan Rifâî Şeyhi hattat Abdülazîz Efendi (1870 - 1934) merhumun târifine göre şöyledir:

Resim: 142 — Nevregen. Aslının boyu 10 cm.'dir (Necmeddin Okyay Koleksiyonun­ dan).

Bunda başlıca beş safha vardır: 1 — Büyükçe ve yayvan bir kab içine yarım kilo kadar kitre*, üç kilo kadar su ile berâber bir ge­ ce bırakılır, arasıra bir sopa ile ka­ rıştırılır. Kitre suyun içinde şişerek erir ve koyulaşır. Buna bozakıvâmına

(*) Kitre, Anadolu'da yetişen muhtelif Astragalus (Geven) cinslerinin gövdelerin­ den sızıp havada katılaşan, beyaz renkli plâka veyâ şeritler halinde bulunan, yapışma kabi­ liyeti az olan; eczacılıkta, kozmetikte ve dokuma sanayiinde kullanılan bir zamk cinsi­ dir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

nur ve süzülür. Ebrunun yapılacağı tekneye* boşaltılır.

si bir çıta üzerine sererek suyunu süzdürmelidir**.

2 — Suda erimeyennebâtîveyâkimyevî boyalardan istenilen G — K  РI D A H A R L A M A USÛL­ renkler, zırnık ezer gibi (bu bahse LERİ: bakınız) ayrı ayrı ezilerek gâyet in­ "Bürhân-ı Kaatrda âhâr keli­ ce toz haline getirildikten sonra su mesi hakkında şöyle deniliyor: "N⬠koyup mürekkep gibi ince bir hale getirilir. Herbiri büyükçe birer fin­ hâr vezninde, yiyecek ve yiyinti, can içine konup sığır ödünün taze­ kısacası "taam" mânâsınadır ki, ıs­ sinden beher fincana iki kahve ka­ tılahımızda "kahve altı" (kahvaltı) şığı kadar ilâve olunur. Bu ameliye­ ve "sofralık" denir. Arabîde "Süite" de en ehemmiyetli nokta, boyalarıngâyetince mânâsı­ derler. "Kahvaltı eylemek" ezilmiş bulunmasıd Aksi takdirde su üzerinde durmayıp na da kullanılır. Nitekim "nâhâr", derhal dibe çökerler ve bir işe ya­ kahvaltı eylemeyip, aç karnına dur­ ramazlar. mağa denir. Çünkü, bir şeyin yen­ mesi bedenin kuvvetlenmesine se­ bep olmakla, kâğıda ve esvab üze­ 3 — Boyalar, sulu boya fırçası rine sürülen nesneye — k i nişasta ile kitreli suyun yüzüne serpilince, ve yumurtadan yaparlar— kâğıda ihtiva ettikleri öd'ün miktarına gö­ ve esvâba kuvvet verdiği için âhâr re, su yüzünde yayılırlar. dediler. Türkçe'de, kâğıda sürülene 4 — Serpilen boyalar, sivri uç­ âhâr, esvâba sürülene haşıl tâbir lu ince bir çivi ile şuraya buraya ederler. Kıymetli taşlarla süslü çe­ yürütülür, biribirine geçirilerek is­ liğe de âhâr derler.."*** tenilen şekilde ceryanlar verilmeksûretiylesuyun yüzü kaplama na­ 1 — Nişasta âhârı: Ham kâğıdın kışla donatılır. Akıntıların tabiî hal­ hamurunu oldukça değiştirir, sertli­ leri karıştırılıp bozulmamalıdır. Ba­ ğini giderir. Kalemin kâğıda iyice kıldığı zaman, estetik bir çehre arzet¬ yapışmasına yardım eder, kâğıd mü­ meli ve sun'îlikten eser görülmeme­ rekkebi iyi emer, kalem hakkı lâyı­ lidir. kıyla ortaya çıkarılır, yazı üzerinde fazla tashîhe lüzûm bırakmaz. Tas­ 5 — Kâğıdı boylu boyunca su­ hih kalemtraşı ile kâğıdı zedeleme­ yun üzerine yatırmalı; 5-10 saniye den tashih yapmaya da imkân verir. sonra, yapandan tarafa iki ucundan Nişasta yerine un da kullanılabilir. tutup, sağa sola oynatmadan yavaş Nişasta âhârı "tılâ" (sürme) ve yavaş kaldırmalıdır. Bir ip, daha iyi­
(*) Sudan müteessir olmaması için, bu tekne çam tahtası veyâ çinkodan yapılır. Derinliği 5-6 cm.'dir. Eni ve boyu ise, ebrû için kullanılacak kâğıdın tabaka eb'adına göre dikdörtgen (mustatil) olarak tâyin edilir: 68x100 cm., bunun yarısı ve dörtte biri olan 34x50 cm., 17x25 cm... gibi. - U.D. (**) Gerek ebrû'da, gerekse kâğıd boyama'da, ıslak kâğıdların "verev" olarak asılması, yâni kâğıdın dört köşesinden ikisinin aşağıya sarkıtılmış olması, süzülen suyun çabuk ve tek noktada toplanmasını sağladığı İçin daha iyi netice verir. - U.D. (***) Bürhân-ı Kaatı', s. 44'den sadeleştirilerek alınmıştır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

"banyo" olmak türlü yapılır.

üzere

başlıca iki

Sürme âhâr: Bir miktar nişasta, soğuk suda halledildikten sonra ateşte ağır ağır, nişasta kokusu kal¬ mayıncaya kadar pişirilir. Ne pek sulu, ne de kaskatı olmalıdır. Sün­ ger veyâ el ile, bir tahta üzerinde kâğıda yedire yedire sürülür. Kâğıd üzerinde çizgiler, top top parçacık­ lar kalmamalıdır. Pelte birkaç gün dinlendikten sonra üzerindeki kay­ mak tabakası atılıp soğuk olarak sü­ rülürse âhâr daha kuvvetli olur. Banyo âhâr: Nişasta boza kıvâ­ mında pişirilir. Kâğıd, bunun içine ılık veyâ soğuk olarak banyo edil­ dikten sonra bir ipe, daha iyisi in­ ce çıtalar üstüne serilerek süzdürü­ lür. Kâğıdlar kıvrılmamak için nemli iken toplanıp üstüste konur. Bir kâğıda, tahammülüne göre her iki şekilde de, birden fazla âhâr yapılabilir. Bir defa âhârlanmış kâğıda tek âhârlı, iki ve daha ziyâ­ de âhârlıya çift âhârlı, yâhud çiftali (çifteli) tâbir olunur. Bir âhâr ku­ rumadan ikincisi yapılmamalıdır. Kâğıdın tahammülünden aşırı âhâr, kâğıdı kıvırır, çatlatır, yazmak zor­

laşır, çatlaklara mürekkep yayılarak yazı bozulur. Yumurta âhârı bu çat­ lakları bir dereceye kadar kapatırsa da kâğıdı daha sert bir hale getire­ ceğinden böyle kâğıdları, tahammü­ lü varsa ılık suda yıkayıp tekrarâhârlam II — Yumurta âhârı: Nişasta âhârı yapılmış veyâ yapılmamış olan herhangi bir kâğıda yumurta âhârı yapılabilir. Böyle kâğıdlara yazılan yazılar, birkaç defa silindiği halde mürekkep lekesi kalmaz. Kalem de kâğıda iyi yapışır. Şu kadar var ki, kâğıdın bu âhâra tahammülü olmalı­ dır. Bir kâğıdın âhârı ne kadar eski olursa, o kadar çok silmeye elverişli olur. Yumurta âhârı şöyle yapılır: 5-6 tane tâze tavuk yumurtası­ nın —ördek veyâ kaz yumurtası da olur— akları bir tasa ayrılır. Yumur­ ta büyüklüğünde bir şap, bütün olarak bu tasın içine konur, el île döndüre döndüre çarpılır. Aklar, bir müddet sonra köpürür ve koyulaşır, çarpmaya devâm olunur, nihayet su­ lanıp sönmeye başlar. Bu hale ge­ lince âhâr maddesi hazır olmuştur*. Yüzündeki köpüğü almak için tül­ bentten diğer bir kaba süzülür**. Bu halde görünüşü sabunlu su rengini

('*) Yumurta akının lüzûciyetinin (viskozitesinin) giderilmesi için yapılan bu ame­ liyeye "yumurta akının şapla kestirilmesi" denir. Zîrâ, tabiî haliyle herhangi bir mâyi gibi rahatça sürülemeyen yumurta akı, ancak kestirilerek akıcı hale getirilebilir. Âhâr yapılmak üzere, tanesi 5-10 paraya temin edilen pek çok yumurtanın yalnız akının kullanıldığı eski devirlerde, kalan bir o kadar yumurta sarısı da erişte, çörek vb. gibi gıda maddelerinin imâlinde tüketilirdi. Çünkü o zamanlar, bugünkü gibi yu­ murta sarısı makamında sarı boya kullanılmazdı! - U.D. (**) Köpüğü almak için daha münâsip usûl şudur: Üstü köpüklü olan kestirilmiş yumurta akının bulunduğu kab, hafif eğik olarak dinlenmeye bırakılır. Birkaç saat sonra, üstte toplanmış olan ve hava tesiriyle sertleşen köpük tabakası bir noktasından delinir. Tabak eğilerek, köpüğün altındaki mâyi diğer bir kaba aktarılır ve kâğıdlara sürülür. Eğer köpük ayrılmadan âhârlama yapılırsa, köpükler kâğıdda göz göz kalır ve yazmaya mâni olur. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

sûretiyle

4 — 15 gram balık tutkalı, 6 hatırlatır. Süngerle veyâ dışı bezlen¬ gram Arap zamkı, 10 gram Edirne miş pamukla kâğıda hafifçe sürülür. tutkalı önce birlikte ıslatıldıktan Nişasta ve yumurta âhârlarının sonra bir mıkdar su ile kaynatılır ve en belirli usûlü bu yazdıklarımızda. sıcak iken gül suyu koymak Bunların içine bir miktar misk veyâ anber yâhut kâğıdlar banyo edilir. 5 — 15 gram balık tutkalı su kokulu kâğıd elde edilir. ile kaynatıldıktan sonra, 30 gram nişasta suda ezilip buna ilâve olu­ Çok mürekkep emen kâğıdları nur. Tekrar kaynatıldıktan sonra kâ­ ıslah etmek için, saf su içine biraz ğıdlar banyo edilir. şap, yâhut Arab zamkı koyup, iyice erittikten sonra bir bezden süzerek IV — Kalemgîr** âhârlar: Bun­ kâğıdı bunda banyo etmeli, sonra ları da "Gülzâr-ı Savab"dan nakle­ gölgede kurulup mührelemelidir. derek yazıyoruz: III — Diğer âhârlar: "Gülzâr-ı 1 — Bir mıkdar kitre, gül suyu Savab"da gördüğümüz bâzı âhâr ile ıslatılıp 6 gram döğülmüş şap çeşidlerini de kaydediyoruz: ilâve olunarak bir iki gün durduk­ tan sonra bir kab içinde iyice kay­ 1 — Beyaz şap havanda dö¬ natılır. Üzerine, kitre mıkdarında ğüldükten sonra suda eritilir ve kay­ nişasta, soğuk suda ezilip ilâve natılır. Bir tekneye konup kâğıdlar olunduktan sonra tekrar kaynatılır, sıcak olarak bunun içinde banyo ham kâğıdlar banyo edilerek kuru edilir, gölgede kurutulur. Sonra bir duktan sonra sıcak sudan geçirilir­ mikdar nişasta, soğuk suda eritilip se gâyet âlâ kalemgîr âhâr olur. nişasta kokusu kalmayıncaya kadar ateşte pişirilerek boza haline geldik­ 2 — - 1 5 gram üstübeç, bir mer­ ten sonra bîr kaba dökülüp, şaplı mer üzerinde deste-senk yardımıy­ kâğıdlar* banyo edilir ve gölgede la ezilerek kab içinde su ile karış­ kurutulur. Bu âhârın güzelliği dur­ tırılarak kaynatılır. Sonra bir mıkdar makla meydana çıkar. Yâni kâğıdlar nişasta, biraz suda ezilip ilâve olu­ birkaç sene bekletilmelidir. narak tekrar kaynatılır, yapışkan hale geldikten sonra bir tepsi içine 2 — Bir mıkdar balık tutkalıveyâjelâtin,su ile kaynatılıp nişasta dökülüp hafif ateş üzerinde ham âhârlı kâğıdların üzerine sürülür. kâğıdlar banyo edilir. 3 — Hattat İmam Ali Efendi'¬ nin terkibine göre: 5 litre su, 75 gram nişasta, 10 gram Edirne tutka­ lı birlikte pişirilip bir bezden süzül­ dükten sonra, üç dört gün dinlen­ dirilir. Sonra bir tahta üzerinde sün­ gerle kâğıda sürülür. 3 — Ördek veyâ tavuk yumur­ tasının beyazı bir kaba ayrılıp, içi­ ne bir mıkdar incir sütü konduktan sonra bir incir dalı ile çarpılarak kestirilir. Bir bezden süzüldükten sonra bir mıkdar balık tutkalı suyu karıştırılır. Bunda ham kâğıtlar ban-

(*) Kâğıd, mürekkebi emip yaymaması ve arkasına geçirmemesi için önce şaplı sudan geçiriliyor. - U.D. (**) Kalemgîr tâbiri, üzerinde kalemin kaymadan, zahmetsizce yürüdüğü kâğıdlar hakkında kullanılır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

rüldüğü

yo edilir. Yağını gidermek için bir üzere, sıcak sudan geçirerek gölgede kayıcı bir defa kuruttuktan sonra mührelenir, şâ­ yed kâğıd zayıf ise üstüne nişasta suyu çekilir. 4 — Şaplanmış kâğıdlar yumur­ ta akına batırılıp gölgede kuruttuk­ tan sonra sıcak sudan geçirilir. 5 — Taze gül yapraklarını kay­ natıp suyunu 15 gram balık tutkalı, 15 gram nişasta, 6 gram Arab zam­ kı ile kaynatılıp ham kâğıdlar ban¬ yo edilirse, gâyet iyi kalemgîr âhâr olur. H _ KÂĞIDLARIN MÜHRELEN¬ olan MESİ: bırakılmış Mühre, lûgatta "Her nevi' yu­ varlak şey, topçuk, cam boncuk, de­ niz böceği kabuğu (deniz kulağı), billurdan top" mânâlarına gelir "Kaamûs"un beyânına göre, Mühre "Kadınların ziynet için taktıkları bon­ cuğa" denir. Bir rivayete göre bu kelime Farsça olup, Arablar da kul­ lanmışlardır. Boncuk nev'inden bâzı taşlardan (akîk, süleymânî taşı...) hâtem (mühür) yapıldığı cihetle, "hâtem" yerinde "mühür" demişler­ dir ki, mühre de bunlardan alınmış demektir. Bununla berâber, "Tuhfe-i Hattâtîn"de tasrih edildiği üzere (s. 605), kâğıd mührelemekte kullanı­ lan mühreye Arapça'da Mührak derler. Âhârlı veyâ âhârsız kâğıdlar mührelenirse eczası biribirine sıkışır, yüzündeki pürüzler gidip düzlenir.

Yukarıda kâğıd çeşitleri arasında gö­ hal alır. Âharların fazla dayanmasına ve ya­ zarken kalemin kolayca hareket et­ mesine, kâğıda takılmamasına çok faydası olur. Harfler keskin çıkar, mürekkeb bir kararda akar, kale­ min hakkını vermek ve cereyânını kolayca sağlamak mümkün olur. Mühre yalnız kâğıdları değil, yazı­ ları, yazılmış veyâ sürülmüş altını parlatmak için de kullanılır*. Herbi¬ rine mahsus mühreler vardır. Şöy­ le ki: 1 — Çakmak mühre: Her iki tarafında el ile tutulabilmek için bi­ bir ağaçtan ibâret olup ellerin arasına tesadüf eden kısım oyulmuş ve içine boyu 10-12 cm., eni 4-5 cm. ve kalınlığı 1,5 cm. olan bir çakmak konulmuş­ tur (Resim: 153). 2 — Cam mühre: Yumurta biçi­ minde ve avucu doldurabilecek bü­ yüklükte cam bir yuvarlaktan iba­ rettir (Resim: 154). Biri içi boş, di­ ğeri dolu olmak üzere iki çeşittir. Kâğıda gelecek taraf zımparalanmış gibi mat bir haldedir. İki başından iki avuç arasında tutulur. 3 — Deniz kulağı: Büyük de­ niz böceğinin sert ve parlak kabu­ ğu olup içi boş ve hafif olduğundan o kadar makbûl değildir (Resim: 155). Öteki mührelerin bulunmadı­ ğı zaman mühre olarak kullanılır. Buna Minkaaf, Miskale, Halezon derler. Farsça'da Senc denir.

rer

kol

(*) Mühreleme ameliyesi, mühre tahtası veyâ pesterk denilen; damarsız bir ağaç olduğu için, ıhlamur tahtasından kâğıd eb'adına göre hazırlanmış düz bir tahta üzerinde yapılır. Eskiden, mührenin daha kolay yürütülmesi için tahta, hafifçe oyularak muka'ar (içbükey) hale getirilirmiş. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 153 — Çakmak Mühre (Hattat Hulûsî Efendi'nin olup, şimdi İ. Ü. Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü'ndedir).

Bir kâğıd, mührelemeden önce iki yüzü başa sürülerek yağlanır*, sonra mühre taşının veyâ tahtasının üzerine konur. Mühre de başa sü­ rüldükten sonra kâğıd üzerinde o¬ lanca kuvvetle sürte sürte ileri geri yürütülür. Sonra diğer yüzüne geçi­ lir. Mührelerken en çok dikkat olu­ nacak husus, kâğıdın başa iyi sürü­ lerek yağlanmış olması ve mühre­ lerken kâğıdın serbest bırakılıp el

Resim: 155 — İcâbında Mühre olarak kul­ lanılan Deniz Kulağı (U. Derman Arşivin­ den) .

Resim: 154 — Cam Mühre Aslının boyu 12 cm'dir (U. Derman Koleksiyonundan).

ile kat'iyyen tutulmamasıdır. Aksi takdirde mühre kâğıdda çizgiler yapar, buruşturup yırtar, hattâ kâ­ ğıdı yakar. Mürekkeple yazılmış herhangi bir yazı üzerine ince bir saman kâ­ ğıdı —başa sürüldükten sonra— konup bunun üzerinden mührelenir­ se mürekkebin fazla kabarık taraf­ ları düzlenir.

(*) Mührelenecek her bir âhârlı kâğıdı, mührenin kaymasını temin etmek için; insanın, kafasına veyâ tabiî yağlı cildine sürmesine pratikte imkân yoktur. Bu usûl, küçük boyda ancak birkaç aded âhârlı kâğıda tatbik olunabilir ve daha iyisi, kafaya çuha parçasının kâğıdlar üzerinde hafifçe gezdirilmesi ve kayganlık sağlandıktan sonra mühreleme ameliyesine başlanması îcâbeder. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

4 — Altın mühreleri: Buna zer mühre veyâ mıskale* derler. Altın­ la yazılmış yazılarda veyâ sürme sûretiyle yapılan altın işlerinde altının matlığını gidererek düzeltmek ve parlatmak için akîkden, Süleymânî taşından, yeşimden, Yemen taşından yapılırlar. Başlıca iki türlüdür: a) Bâdem şeklinde olup uç tarafı biraz daha yassı ve kenarları keskincedir. Ucun mukabil tarafı mâdenî bir yuva içine sıkıştırılmış ve bu mâdene fildişinden veyâ mâ­ denden, yâhud ağaçtan 10-15 san­ tim uzunluğunda ve parmak kalın­ lığında bir sap takılmıştır (Resim: 156). Bu çeşit mühreye "bâdemî mühre" yâhud "yassı mühre" tâbir olunur.

b) Ucu kartal gagası gibi eğri ve sivrice olduğundan kartal bur­ nu veyâ sivri mühre** denir. Yassı mühre, önce kafaya veyâ yağlı cil­ de sürüldükten sonra, altın üzerin­ den sürterek ileri geri yürütülür***. Sivri mühre de, ötekinin başarama­ dığı ince ve çukur yerlerdeki altın zerrelerini parlatmak üzere, târif veçhile yürüterek kullanılır. K — KÂĞID KESME USÛLÜ: Bir kâğıdı doğru ve düzgün kesmek, biraz da alışmaya bağlıdır. Hele, kesilecek kâğıd enli ve uzun olursa; bir ucundaki birkaç mm. eğrilik, diğer ucunda büyük bir çar­ pıklığa sebep olur. Bunu gidermek için, kâğıdın eninden veyâ boyun-

Resim: 156 — Süleymânî taşından yapılmış Zer-mühre. A) Üstten, B) Yandan görünüşü (U. Derman Koleksiyonundan). (*) Mıskale kelimesi Türkçemizde Mazgala'ya dönmüştür. - U.D. (**) Bunun daha yaygın ismi Tırnak Mühresi'dir. Bulunmadığı takdirde, eski kalemtraşların saplarının parlak ve cilâlı uçları da, vaktiyle bu maksadla kullanılırmış. - U.D. (***) Bu usûlde altın çok parlak olur. Eğer mat olarak parlatılmak isteniyorsa üs­ tüne saman (karamela) kâğıdı konularak onun üzerinden mührelenir. Bilhassa altın sürme usulüyle yapılan zer-endûd yazılar, bu şekilde mat olarak parlatılır. Zermühre, parlatılacak yer üstünde kısa hareketlerle ileri-geri ve sağa-sola sürtülerek kullanılır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

dan veyâ her iki tarafından tekrar kesmek iktiza eder. Bu takdirde, ke­ silen kâğıd istenilen ölçüden küçük olacağından, yeniden başka kâğıd kesmek zarûreti hâsıl olur. Doğru kesmede en pratik usûl şudur: Kâğıdın en düzgün veyâ ke­ silerek düzeltilmiş kenarı kesmeye esas tutulup, lüzûmlu en tesbit olunduktan sonra, bir gönyenin 90° lik zâviye (dik açı) teşkil eden kenarlarından biri, kâğıdın düzgün kenarına çakıştırılır. Gönyenin diğer kenarı üzerinde, istenilen en işâret edilir. Aynı ameliye, bunun karşı tarafına da tatbik olunur. Köşelerin böylece tesbitinden sonra, kesme işi keskin bir çakı ile ve tercihan bir mukavva üstünde yapılır, sıh­ hatli netice alınır. L _ LÜ: Yazılı bir kâğıdı mukavva* ve benzeri bir yere yapıştırmak sıra­ sında birtakım güçlükler ortaya çı­ kar. Kâğıdın hamuru, mürekkebin terkibi, yazının eski veyâ yeni ya­ zılmış olması, tashih bulunup bu­ lunmaması gibi hallere göre tedbir almadan; gelişi güzel herhangi bir şeyle yapıştırmak, o yazıyı yakmak gibidir. Buruşturmadan, silmeden, istenildiği şekilde yapıştırmak için, şöyle hareket etmek münâsip olur: 1 — Nişastayı veyâ unu soğuk suda ezip ateşte karıştıra karıştıra iyice pişirmeli. İçinde topak parça­ lar, döğülecekler bırakmamalı, mu­ hallebi kıvâmında olmalı ve müm­ KÂĞID YAPIŞTIRMA USÛ­

künse birkaç gün dinlenmeye bırak­ malı. 2 — Yazıyı yapışacağı yere ko­ yup tam muvazene hâsıl ettikten sonra köşe ve kenarlardan kurşun kalemi ile işâretleyip kaldırmalı. 3 — Başka bir mukavva üzeri­ ne yazıyı kapayıp, arkasına o mu­ hallebiden el ile sürmeli ve sürer­ ken kâğıdı oynatmamaya dikkat et­ meli ve sürme işini mümkün oldu­ ğu kadar çabuk yapmalı, sürülme­ miş yer ve sert muhallebi parçası bırakmamalıdır. 4 — Kâğıdı iki ucundan tutup sağa sola oynatmadan yavaş yavaş kaldırmalı, önce işâretlenen yere ayarlayarak —şâyet önceden işâret¬ lenmemişse, enine boyuna baka b a k a — gözle kâğıdın vaziyetini g ü ­ zelce tesbit edip, bir kenarından koyduktan sonra, o ayara göre boy­ lu boyunca yatırmalı ve üzerine te­ miz bir kâğıd kapayıp kuru bir bez­ le üzerinden sıvazlıyarak yapıştır¬ malı ve örtülen kâğıdı sağa sola oy­ natmadan ağır ağır kaldırmalıdır. 5 — Yapışan kâğıdı derhal göz­ den geçirerek; kabarık, kıvrık, buru­ şuk, silik yerler varsa, buruşuk ve kıvrıkları el ile düzeltmeli, kabarık­ ları bir iğne ucu ile delip el ile bas¬ tırmalı, silik varsa ve az ise hemen; çoksa, kuruduktan sonra —yazı tas­ hihi bahsinde gelecek usûllere gö­ r e — düzeltmelidir. Yapıştırılan kâğıdı, güneşe veyâ sıcağa koymayıp, kendine kurumaya bırakmalı; üze­ rindeki mürekkep kurumuş ve kâğıd kıvrılmaya başlamışsa, düz bîr yere

(*) Fabrika mamûlü mukavvaların bulunmadığı eski devirlerde kâğıdların üstüste yapıştırılmasıyla murakka germek usûlü "Zeyl" kısmında anlatılacaktır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

koyup, üzerine temiz bir kâğıd ka­ mürekkebi yerinden oynatarak ya­ payarak üstüne ağırca bir şey koy­ zının bozulmasına sebep olur. Bir malıdır. de, bunlarla yapıştırılan kâğıdlar, 6 — Yapışacak yazı, ince bir zamanla rutubet ve hararetten ka­ kâğıdda ise veyâ mürekkebin da­ barıp kalkıyorlar. Rutubetlenen kâ­ ğılıp bozulmak ihtimali varsa, mu­ ğıdlar da yazının mürekkebini su­ hallebiyi buna değil, yapışacağı ye­ landırarak, yazıyı beklenmeyen fe­ re sürmeli; sonra ıslak bir bezle veyâ na durumlara süngerle kâğıdın arkası az sulu sokabilirler. çabuk ve hafifçe nemlendirilip, kıv­ M — KÂĞIDLARIN MUHAFA­ rılmaya imkân ve zaman bırakma­ ZASI: dan yapışacağı yere ayarlayarak, koyduktan sonra —TÂRİF olunan şe­ Kâğıd, levha, kitap ve bunlar kilde— yapıştırmalıdır. gibi kıymetli eserleri rutubetten, güve ve emsâli haşarattan koruma­ 7 — Kâğıd, kazınma tashihi y ü ­ nın zorluğunu bu işlerle uğraşanlar zünden zedelenmişse, yapışırken çok iyi bilirler. Hele nişasta ve y u ­ mürekkebin buralara dağılması ih­ murta ile âhârlanmış kâğıd ve yazı­ timâli olduğundan, bal kıvâmında ların düşmanı daha çoktur. Yazılmış Arab zamkından biraz alıp, zedelen­ ve yazılmamış tabaka halindeki kâ­ miş yerlere isâbet etmek üzere kâ­ ğıdları güveden korumak için en ba­ ğıdın arkasına hafifçe sürüp kurut­ sit çare, bunları tomar halinde sert tuktan sonra, yapışacak yere mu­ ve kalın bir kâğıda sarıp yüksekçe hallebiden sürüp yukarıki veçhile ve havadar bir tarafa asmak; rutu­ yapıştırmalıdır. betten muhâfaza için de, arasıra açıp havalandırmaktır. Kitap halinde 8 — Şâyed, tashihli yerler bu olanları güve ve emsâli haşarattan zamkı sürmeye dayanıklı değilse korumak için naftalin serpmek fay­ —yâni bıçak yaraları derin ise— bu­ dalıdır. Dr. Refik Saydam (1881 ralara göre, ince kâğıd kesip*, bun­ 1942)'ın tavsiye ettiği şu mahlûlün lara muhallebi sürüp, o yaralı yer­ de çok faydası görülmüştür: 100 leri arkadan kapamalı. Kuruduktan gram kâfuru, 50 gram döğülmemiş sonra, tamamını muhallebiliyerek karabiber ve 400 gram 80° alkol yapıştırmalıdır. bir şişe içine konup ağzı sıkıca ka­ 9 — Yazılı kâğıdları, zamk ve patıldıktan sonra, çözülmesi için tutkal veyâ ressamların kullandıkları yirmi gün kadar bırakılır, arasıra yapıştırıcı maddelerle yapıştırmama¬ çalkalanır. Sonra, flit tulumbası ile lıdır. Çünkü, bunlar çabuk kuruduk­ kitap ve emsâli eşyaya bilhassa sı­ ları cihetle, kâğıdı derhal kıvırıyor­ cak mevsimlerde sıkılırsa, güve ve lar. Bu kıvrılmalar yazının silinme­ emsâli haşarâtı mahveder, fakat ru­ sine, kâğıdın zedelenmesine sebep tubete tesiri yoktur. "Tuhfe-i Hattaolur. Yapıştırmak için, birkaç defa tîn"de (s. 628) ve "Gülzâr-ı Saıslatmak zarûreti hâsıl olur. Bu da,
(*) Bu kâğıdların kabarıklık göstermemesi içîn, kenarlarının pahını almak (incelt­ mek) lâzımdır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

vab"da (s. 108-109) gördüklerimi­ zi de kaydediyoruz: 1 — Bir kâğıd, keskin sirke­ de, yâhud "Ebûcehil karpuzu"nun sıkılıp çıkarılan usâresinde banyo yapılırsa, bir daha sinek ve haşarat konmaz, yazıya zarar vermez. 2 — Pelin otu, bulunduğu ma­ halli güve'den hıfzeder. Hattâ mü­ rekkebe suyu konsa, güve'nin yazı­ ları kesmesine mâni olur diye "Tuh­ fetü'l-Mü'minîn"de yazılmıştır. 3 — Kâğıdların yağ lekesini g i ­ dermek için, "Eflâk tuzu"nu döğüp ince bir bezden geçirdikten sonra, kâğıd üzerine ekip ağır bir taş altı­ na koymalıdır. Şâyet kâğıdda bezir yağı lekesi varsa, kili döğüp ince bir bezden geçirdikten sonra, leke üze­ rine ekip nemli bir yerde ağır bir taş altına koymalıdır. 4 — Yazıyı, kâğıddan kazıma­ dan çıkarmak için, saf balmumunu ısıtıp kâğıdı nemlendirerek yazının üzerine el ile birkaç defa bastırıp kaldırmalıdır. 5 — Taze sütü, irice döğülmüş tuz ile karıştırıp, mürekkep lekesini bununla yıkadıktan sonra çöven ve sabun ile de yıkanırsa, leke zail olur. 6 — Ağaç kavunu ekşisi mü­ rekkep ve şâir lekeleri çıkarır. 7 — İs lekesine pirinç unu ha­ muru sürüp sabun ve sıcak su ile yıkamalıdır. 8 — Bütün renk lekeleri "Kal¬ ye suyu"* ile yıkanıp, hemen yaş iken kükürt buharına tutmalıdır. 9 — Herhangi bir lekeye tavuk

tersi sürüp güneşte kuruduktan son­ ra, sabunlu su ile yıkamalıdır. 9 — MAKAS: (Bundan sonra hattatlığı ikinci derecede ilgilendiren malzemeden bahsedilecektir.) Bizde makas ve sındı denilen bu kelimenin Arapça'da aslı Mıkass

dır. "Kass edecek, kesip kırpacak âlet" demektir. Bu makam­ da Mıkrâz da denilir ki, "karz karz, parça parça kesecek âlet" demektir. Makasın birçok işlerde ve san'atlarda kullanıldığı ve herbirine göre çeşid çeşid şekilleri ve kullan­ ma tarzları olduğu herkesçe mâ­ lûmdur. Bununla berâber makas, esâsen hat san rudan doğruya alâkadar etmez. Ma¬ kassız da hattatlık yapılabilir. Dâimî sûrette hattatlıkla meşgûl olanlar, çok kâğıd kesmek zarûretinde kal­ dıklarından iki çeşid makas bulun­ durmayı âdet edinmişlerdir: a) İnce kâğıdları muntazam sûrette kesmeye yarıyan ve kâtip makası denilen nev'indendir ki, ge­ rek zarâfet ve gerek doğru kesmek­ teki husûsiyeti hasebiyle kıymetli­ dir (Resim: 157-Renkli). Altın, g ü ­ müş savatlı olanları da vardır. A ğ ı z ­ ları uzun ve içleri oyuktur, üzeri me­ nevişlidir. Kenarları birbiri üzerine tamamiyle kapandığı için, tek ka¬ nadlı imiş gibi görünürler, mâden­ leri parlak olmayıp umûmiyetle mattır. Husûsî kılıflarda muhâfaza olunurlar.

(*) Kalye suyu = Sodalı su. Sodanın kimya yoluyla sentezinden önce, deniz du. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

b) Kalın kâğıdları ve mukav­ üstüste konmuş kaba kâğıdlar bulu­ vaları kesmekte kullanılan mücellid veyâ saraç makasıdır.meşin veyâ ebrû kâ­ nur*. İki yüzü ğıdı (Resim: 158) kaplanmıştır. Bü­ yük yazılar için mukavva kullanmak 10 — ALTLIK: daha elverişli olur. Yazı yazarken kâğıdı buruştur­ 11 — TEBEŞİR, ÇUHA VE EL mamak, kalemi yürütürken ele akı­ KÜRKÜ: cı bir dayanma noktası sağlamak ve bu sâyede rahatlık ve kolaylık için­ Kâğıdın veyâ kalemin yağını de yazmak için, ne pek yumuşak, ne almak, mürekkebi kolaylıkla ve bir pek sert, ne ağır, ne de pek hafif kararda akıtmak, kalemin kâğıda olmayan orta halli bir altlık üzerin­ iyice yapışmasını kolaylaştırmak veâhârda de yazılması tavsiye olunagelmiştir. mek için kullanılan tebeşir, gâyet kaba olmalı ve kuml Sülüs ve nesih gibi küçük ölçüdeki Bu iş için, üzerine tebeşir sürülmüş yazılar için kullanılan altlıkların boy­ küçük bir çuha, kâğıdın yazılacak ları umûmiyetle 20-25 cm., enleri yerlerinde dolaştırılır. Kalemi, mü15-20 cm., kalınlıkları yarım cm. ka­ dar olup içinde yapıştırılmadan

Resim: 158 — Hattat Sâmi Efendi (1838 - 1912) nin yazı altlığı. İki yüzü Ebrû'lu olup aradaki kaba kâğıdlar bir meşin parçası ile tutturulmuştur. Resimde, altlığın kaldırılan ucunda bu tutturulma şekli görülüyor (U. Derman Koleksiyonundan). (*) Daha tafsîle muhtaç olan altlık bahsi "Zeyl'de ele alınacaktır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

rekkebe batırmadan önce, ucunun iç, dış ve kenarlarını tebeşirli çuha üzerine birkaç defa hafifçe sürerek yağını almalıdır. Kâğıd üzerine sü­ rülen tebeşir tozu çok olursa, yazar­ ken kalemin ucuna toplanarak yaz­ mayı zorlaştırması ve yazıyı bozma­ sı muhtemel olduğundan, önceden üfleyerek veyâ el kürkü ile hafifçe silerek gidermelidir. Tüylü tarafı kâğıda gelmek üzere, el ayası altına el kadar kürk konarak yazılırsa, elin bir yere ta¬ kılmaksızın kalemi yürütmesine; in­ me ve çıkmaları, açılma ve yayılma­ ları güzel yapmaya yardımı olur. Kı­ sa tüylü olursa, el ayası kâğıda ya­ kın olacağından, altlığa istinad ede­ rek alınacak kuvvet dağılmaz; el ha­ vada yazıyormuş gibi yürümekten kurtulur. Bunun için, gelincik, san­ sar, ada tavşanı pöstekilerinden y a ­ pılmış ince ve kısa tüylü el kürkü kullanılması tercih edilegelmiştir. 12 — MISTAR: Mıstar, satır yapacak âletin adı­ dır, mistâr da denir. Farsçası hatkeş¬ dir. Yazıyı doğru bir satıra dizmek için, satır çizgilerini cetvel ve kur­ şun kalem yardımıyla müsâvi ara­ lıklarla kâğıda çizmek bir kolaylık sağlar. Lâkin sahife adedi arttıkça, bunları çizmek uzun zamana bağlı olduğu gibi, satırlar, sahifeler ara­ sında tam âhenk temin etmek ko­ lay olmadığından mıstar kullanmak âdet olmuştur. Meşk mıstarı, sahife mıstarı (Resim: 159), hilye mıstarı, kıt'a mıstarı (Resim: 160) gibi irili ufaklı nice çeşidleri vardır*. Bura­
(*)

da yalnız bir sahife mıstarının yapıl­ masındaki esasları kayd ile iktifa edeceğiz.

1 — Yazılması istenilen bir ya­ zının kâğıdda kaplıyacağı yerin umûmî şekli ve krokisi ve buna gö­ re satırların adedi, uzunluğu ve ara­ lığı ve daha ilâvesi düşünülenhusûsiyetleriince kurşun kalemle ve cetvelle munta­ zam bir sûrette çizilir. 2 — Çizilen satırlar, iki başın­ dan ince bir iğne ile delinerek ib­ rişim bu deliklerden iğne ile geçiri­ lerek gerilir ve tekmil satırlar dü­ ğümsüz olarak tek bir ibrişim ile tamamlanır ve mıstar elde edilmiş olur. 3 — Yazılacak kâğıd bunun üzerine konup ibrişimlerin üzerin­ den satırlar istikametince parmakla bastırarak yürünürse, mıstarın izi kâğıd üzerine hafif bir şekilde çı­ kar ki, bu izlere satır çizgisi tâbir olunur. İlerde Yazının satır nizâmı bahsinde bu tâbirden sıkça söz edi­ lecektir. 4 — Bir sahifenin satırlarında satır adedinin tek olması ve ortada­ ki satırın kâğıdda sahifenin tam or­ tasına gelmesi şarttır. Aksi takdirde, karşılıklı iki sahife arasında tevâzün (ölçü birliği) ve tenâzur (birbirine karşı olma) bulunmaz. Bunun için, mıstar mukavvası üzerinde, ortadaki satırın cild sırtı tarafındaki yerine, (Resim: 159)'da okla işâret olundu­ ğu şekilde bir yarık yapılır. Mıstar, çift sahifeli kâğıd arasına konunca, ilk iş bu yarığı el ile bastırarak, izî-

Bu hususta tafsîlât "Zeyl"de verilecektir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 159 — Hattat Şevkî Efendi (1829 - 1887) nin Mushaf Mıstarı Beyaz renkli görülen­ ler, gerilmiş ibrişimdir. Sâhifelerin muvazenesini sağlayan yarık, ok işâretiyle gösterilmiştir (U. Derman Arşivinden).

ni her iki yaprağa çıkarmak olur. İkinci yaprağı mıstarlamaya geçer­ ken mıstarın yarık yerini bu iz üze­ rine getirince, iki sahife arasında muvazene sağlanmış olur. Fakat, hemen kaydedelim ki mıstarın hat san'atında rolü ikinci

derecededir. Yazının, harf ve keli­ melerin kendi mıstarlarını, yâni satı­ ra dizilirken tâkib etmeleri gereken sıra çizgisini bilmedikçe, mıstardan gereği gibi istifade edilemez. Bu hu­ susların îzâhı, yerlerinde ayrıca gö­ rülecektir.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 160 — Hattat Şevkî Efendi'nin sülüs-nesih kıt'a mıstarı. Bu mıstar, (Resim: 104)'deki Şevkî Efendi kıt'asıyla karşılaştırılıra, lüzûm ve vazifesi daha iyi anlaşılır (U. Derman Arşivinden).

13 — DİĞER

LEVÂZIM:

Hattatları üçüncü derecede alâ­ kadar eden bâzı şeyler daha vardır ki, bunları da "Tuhfe-i Hattâtîn"den naklederek veriyoruz: 1 — Mibred Sühân : Eğe ki, da derler. Kalemin

ya çuhadan olur. Kalem ve Kalem¬ traşın bozulmaması için konur. 6 — Medâk : Surh,

zırnık vesaire ezmek için düz bir taştır. Somâkî ve mermer de denilir. 7 — Mifkek : Açıl­

eğelenecek yerlerini eğelemede kul­ lanılır. 2 — Mibzele : Mü­

ması zor olan şeyleri açmaya yarar kıskaç gibi bir âlettir, mifekk de denilir.

8 — : Ka­ rekkep süzecek âlet ki, keçe veyâ çuhadan olur. Mıkleme Iemdân da denir, yontulup kesilmiş kalemleri muhâfaza için kullanılan 3 — Micesse : Balmu­ mukavva veyâ mâdenî yâhud tahta mu mahfazası ve mum koparma âle­ kutu. tidir. 9 — Mikşat : Kale­ 4 — Mıhrede : Divit min kabuğu vs. soymak için kulla­ temizleme âleti. 5 — Mifreşe : Di¬ vit'in içine döşenen örtü ki ekserinılan bıçağımsı bir âlet. 10 — Miksere : Ke­ silmeyip ancak kırmakla bölünen ve

www.KalemGuzeli.net

parçalanan şeyleri ufalamada kulla­ nılan çekiç gibi demirden bir nevi' âlettir. 11 — Mülef saracak âlet. : Likayı

20 — Mîzân

Surh, lâl,

zırnık ve siyah ecza v s ' y i gereğince tertib etmek için tartmada kullanı­ lan terâzi. 21 — Cilbend : Âharlı,

mühreli kâğıdları, yazıları muhâfaza 12 — M ü l z i m e : Ya­ için kullanılan mukavvadan veyâ de­ zarken kâğıdları rüzgârdanmuhâfazaiçin üzerlerinekabı gibi bü­ riden yapılmış, kitap konulan ağırlık. yükçe bir mahfaza. 13 — M i l h e z kep dur. 14 — Mil'aka : Lal, surh... gibi toz halindeki boyaları nakil için kullanılan küçük bir ka­ şıktır. 15 — Memveh : Di­ vite su koymak için kullanılan hu­ sûsî kab. 16 — Mümsiha Kalemin mürekkebini kullanılan siyah bez. 1 7 — Minfez gibi âlet ki hıyat ve miselle denilir. 18 — Minhaz Havan eli. Deste-senk gibi lüzûmlu bir âlet­ tir. 19 — Mihras : Ha­ van. Somâki, pirinç ve mermer'den olur. Mürekkep terbiye etmekte kul­ lanılır. Misâldeki alt kısım gibi. Bundan do­ layı harf, aslında "cevheriyle bu zâid kısımlar toplamından ibâret muay­ yen şekil" demek olur. silmek için 2 — Cevher: Bir harfin foneme delâlet etmeye yeten en küçük kıs­ mıdır (Yazıda vahdet bahsine bakı­ nız). 3 — Zâid: Harfin cevherine ilâ­ ve olunan kısım veyâ kısımlar. karıştıracak âlet ki : Mürek­ Mihrak 22 — Cedvel: Doğru çizgi çiz­ mek için kullanılır. B — TEKNİK TÂBİRLER, ISTILAHLAR VE İŞÂRETLER 1 — Y A Z I BÜNYESİ İLE İLGİLİ TÂBİRLER: A — HARFLERE ÂİT TEŞRÎHÎ KE­ LİMELER:

da denir. Farsçası divit-şur¬

1 — Harf: Bunun hakkında söz yazısı bahsinde (s. 13) gereklitafsîlât belirli sûret".

: Kâğıd­ , minsah de

ları delip dikmekte kullanılan iğne

www.KalemGuzeli.net

1 2 — Burun: Bir harfin herhan­ 4 — Cüz': Harfin herhangi bir bir parçasına denir. Cevherden b ü y ü k veyâgi küçükyerinde burun gibi sivrimsi olabilir. kısmı: 5 — Visâk : İki harfi

biribirine bağlayan parçaya denir. Harften b ü y ü k veyâ küçük olabilir (İttisal ve İnfisâl bahsine b a k ı n ı z ) . 6 — Bünye: Harfin, cevheri, cüzü, zâid parçaları, visâkları dâhil olmak üzere, umûmî yapısına denir. Harf sâbit olduğu halde, bünye, y a ­ zı nev'ilerine ve yazışa göre değişe­ bilir. 7 — Baş: Her harfin ilk başla­ dığı bir noktalık yeri veyâ başı a n ­ dıran kısmı:

13 — Zülfe: Harfin başında zülf (saç) ü andıran üçgenimsi ve çen­ gelli parça:

14 — Diş: Dendân da denilir. Dar kavislerden teşekkül eden zik­ zaklı kısım veyâ kısımlar. Dişli harf­ ler; bir, iki, nihayet üç dişli olur:

8 — Boyun: Başlı harflerin g ö v ­ de île birleştiği bir noktalık kısmı:

15 — Çene: Harf başının alt kıs­ mına isâbet eden ve çeneyi andıran kısmı:

9 — Göz: Baş içinde görülen beyaz kısım veyâ g ö z ü andıran k ı ­ sım. Harfler bir veyâ iki gözlü olur.

16 — Kol: Yukarıdan aşağı veyâ soldan sağa rak yazılan uzun kısım:

10 — Kaş: Harfin göz veyâ ağız civarında bulunan üst kısımları veyâ bir harfin kaşı andıran üstteki hi¬ lâlimsi parçası:

11 — A ğ ı z : Fem de denilir. Harfin açılmış ağzı andıran kısmı:

17 — Dirsek: Harfin, dirsek g i ­ bi yuvarlakça çıkıntı yapan dönüş yerlerine denir:

www.KalemGuzeli.net

18 — Gövde: Harfin başla kuy­ ruk arasındaki orta kısmı:

23 — Karın: Harfin alt tarafın­ da karnı andıran geniş ve yuvarla¬ ğımsı kısım:

24 — Boy: Dik veyâ yatık harfin 19 — Sadr: Gövdenin sola veyâ başındanbakan tarafındaki biraz ç ı ­ aşağı sonuna kadar olan bütünü kık olan parçası. Sadr, gövdenin bir (yukarıki misâllerde görüldüğü gi¬ kısmıdır. bi). 25 — Çanak: Harfin çanağı an­ dıran yayvanımsı kısmı:

20 — Sırt: Zahr da denilir. Dik kısmı:

veyâ

dikçe bir harfin sırtı andıran 26 — Kâse: Çanaktan daha çu­ kur olan ve kâseyi andıran kısım:

21 — Bacak: Harfin aşağıdan yukarı veyâ sağdan sola veyâ soldan sağa dik veyâ eğik olarak yazılan uzun kısmı:

27 — Küp: Kâseden daha çukur olan ve küpü andıran kısım:

B — TEŞRÎHÎ KELİMELER HAK­ KINDA BİR A Ç I K L A M A : 22 — Kuyruk: Harfin sonunda­ ki ince veyâ kalın son parçası: Burada çok mühim gördüğümüz bir hususa dikkati çekmek isteriz. Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu "Türk Yazılarının Tedkîkine Medhâl" adlı makalesinde şöyle diyor : "İslâm yazılarının, bedîî bir şahsiyet olmasındaki sebepleri ted­
1

(1)

Darülfünun İlahiyat Fakültesi Mecmuası, c. II, sayı: 5-6, s. 119, İstanbul 1926.

www.KalemGuzeli.net

k î k etmek, yazı târihini çok tenvir edebilecek bir cihettir. Bence b u s e ­ beplerin birincisi, yazının şekline âid olmak üzere ferdî v e teşrîhî, d i ­ ğeri yazıların mensup olduğu İslâm cemiyetlerinin harsına âid olmak üzere târihî v e manevîdir. Birinci mebde', İslâm yazılarında meselâ

dîî harsa son derece

müsâid olan

unsurlarından istifade etmeye nam¬ zed idi. Daha doğrusu, İslâm yazı­ ları, târihî sebeplerle canlı şekillere istihâle etmek temâyülünü gösterdi­ ği zaman, elde mevcûd şekiller bu istihaleye müsâid bir tabiatta idi­ ler..."* Baltacıoğlu'nun bu sözleri, bize eskidenberi söylenegelen şu meş­ hur v e hatalı görüşü hatırlattı: De­ nildiğine göre, "İslâm'da resim ve

aile­

sine mensup başlı, kafalı şekillerin mevcûd olmasıdır. Bu harflerin insan başı, insan vücûdu v e insan vaziyet¬ leriyle münâsebetleri olduğu aşikâr­ dır. Meselâ bir hatırlatır. bize başı v e karnı ile bir adamın y a n vaziyetini yere oturan v e ö n ü ­ bir adamdır. kullanılan ne bakan bir adamı hatırlatır, yine ayakları uzamış Zâten hattatlar arasında san teşrîhine âiddir. "Hattatlık" denilen

heykel yapmak men' edilmiş ise de, hattatlar buna riâyet etmemişler. Bir
hîle-i şer'iyye bularak resim y a p ­ makla da meşgûl olmuşlar, fıtrî te­ mâyüllerini v e ihtiyaçlarını tatmin etmek için yazılara öyle karakterler vermişlerdir k i , bunlara dikkatle baktığımız zaman insanı v e onun muhtelif hal v e tavırlarını hatırlatır¬ casına resmetmiş olduklarını g ö r ü ­ y o r u z ; resimlerden anladığımızı b u n ­ lardan da anlıyabiliyoruz. İnsan res­ mi, insanın taklîdi o l d u ğ u g i b i , harf­ ler d e insanın bir n e v i ' taklîdinden

birtakım isimler vardır k i , h e p in­ Meselâ; baş, güzel san'at kaş, g ö z , burun, boy, ayak, karın... teessüs ederken insan teşrîhinin be­

(*) İsmail Hakkı Baltacıoğlu, 1958 yılında neşrettiği ve Mahmud Yazır'ın hayatta olmadığı için göremediği "Türklerde Yazı San'atı'' isimli kitabında da, eski harflerimizle insan duruşu arasında zoraki bir münâsebet kurarak, bu hatâlı tezini birtakım jimnastik hareketler üzerinde ispata çalışmıştır. Aynı yoldan gidilerek, hendesî yapıya sâhip olan Lâtin harfleriyle insan vücûdu arasında da bîr bağ kurulabilir: (I) ayakta duran, (L) oturup ayaklarını uzatan, (Y) iki elini havaya kaldıran, (T) ellerini iki tarafına açan insanı hatırlatır. Yine, B, F, J , K, P, R, V harfleri de, jimnastik hareketlerle insan duruşuna benzetilebilir. Sayın Baltacıoğ­ lu'nun gözüyle bakarsak, Lâtin harflerinin de figüratif olması gerekir, ama bu yazı sistemi bizim eski yazılarımız gibi san'at hâline gelememiştir. Adı geçen kitabında, resimli olarak yalnız sülüs hattı ile insan vücûdu arasında bağ kuran Baltacıoğlu, fikrîni kuvvetlendirmek için, baş, göz, ağız, diş, kol, bacak gibi uzuv isimlerinin harfler hakkında da kullanıldığından bahsetmektedir. Bu hükme göre, bir makinenin diş ve kolundan, bir dolabın ayak ve gözlerinden söz edilince, bunlarda da insan vücûduyla alâka mı aranır? "Mîm'in kuyruğu var" diye onu da hayvana mı benzetmeli? Yine bâzı harf kısımlarına "kâse, çanak, küp'' denildiği için, mutfak eş¬ yasıyla aralarında münâsebet mî kurmalı? Bîr nevi' "Modern Hurufîlik" diyebileceğimiz bu tez, herhalde, yalnız Sayın Bal¬ tacıoğlu'na has bir görüş olarak târihe geçecektir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

başka bir şey değildir. Meselâ, ayakları uzamış bir adamı andırır; dolayısıyle yazı san'atını resmin bir şubesi olarak mütalâa etmek müm­ kün iken, müstakil bir san'at yap­ mak mânâsızdır. Arab yazısının kaabiliyeti, Dîn'in resmi haram sayması ve insanların resim yapmak ihtiyâcı birleşerek, "hîle-i şer'iyye"li bir taklidçilikten ileri geçmeyen hattat­ lığa bir imtiyaz verilmesi doğru de­ ğildir." Baltacıoğlu'nun "Daha doğru­ su..." diye başlayan son fıkrası, bu meşhur iddianın bir hulâsası gibidir. Bu sebeple yanlış anlamaya müsâid¬ dir. Dâvâ ise çok mühim olduğun­ dan, meseleyi açıklığa kavuşturmak ve itirazları cevaplandırmak lüzûmu­ nu hissediyoruz. Evet, İslâm yazılarında bâzı harflere, teşrîhî (anatomik) keli­ melerle ifadeye elverişli karakterler verilmiştir. Fakat, bu kelimelerden anladığımız mânâları her harfe y a ­ kıştıramayız, hele mürekkebatta b u ­ na hiç imkân bulunmaz. Meselâ gibi kelimelerde, o gibi telâkkilere yer yoktur. Çünkü, hat san'atında baş, göz... gibi keli­ meleri kullanmaktan asıl maksad, harflerin de insanlarda olduğu gibi uzuvları olduğunu veyâ bu uzuvla­ rın, dolayısiyle insanın resimleri ol­ mak üzere yapıldığını anlatmak de­ ğildir. Meselâ, ayaklarını uzat­ mış bir adamın resmi olmadığı gibi onu hatırlatmak için de yapılmış değildir, İnsanın bu tarzda yapılmış bir karikatürü, krokisi, stilize edil­ miş bir sembolü de değildir. Yazı ve harfler bunları anlatmak için de

yapılmamıştır. Kaldı ki, "bir işten maksad ne ise, hüküm de ona göre olmak" îcâbeder.

Bir ressam veyâ herhangi bir san'atkâr gibi, bu san'atın vâzı'larıveyâüstâdları lere, bunların parçalarına veyâ uzuv­ larına bakarak, onlardan bâzı karak­ terler öğrenmiş ve manen faydalan­ mış olabilirler. Lâkin bir ressam g i ­ bi, bir karikatürcü gibi onların re­ sim veyâ karikatürlerini, gözlerini, kulaklarını yaparcasına veyâ onları taklid ve remz edercesine yazı îcad etmiş veyâ böyle bir fikir ve mak­ sad gözetmiş olsaydılar; resimler­ den ve karikatürden neyi anlıyor¬ sak, yazılardan da onu anlamamız gerekirdi. Bir tarafa bir kuş resmi yap­ sak, buna karikatürümsü bir karak­ ter de ilâve eylesek, yanına da me­ selâ nesih yazı ile (kuş) diye yazsak, resimdeki göz ve kuy­ ruğu, başı ve burnu derhal göste­ renler, kuş kelimesinin harflerinde¬ ki göz, baş, kuyruk kelimeleriyle ifade olunan kısımları göze, başa ve kuyruğa benzeterek gösteremez­ ler. Gördüklerine "kuş gözü, kuş başı, kuş kuyruğu" da diyemezler. Onun için burada kullanılan teşrîhî (anatomik) kelimeleri hakîkat ola­ rak değil, suyun gözü, köprünün başı, torbanın ağzı, pabucun burnu... gibi teşbihli, mecâzlı ve kinâyeli tâ­ birler olarak anlamamız daha doğru olur. Çünkü gibi daha birçok harfler vardır ki, bunlarda teşrîhî kelimelerle ifade olunan kı­ sımların bir benzerini, insanda şöy­ le dursun; canlı veyâ cansız şeyler-

www.KalemGuzeli.net

de görmek ve resimlerden anladı­ layıp sınırlandırmak, kat'îleştirmek, ğımızı bunlardan anlamak kaabil de­ yazılara bu çerçeveli gözlükle bak­ ğildir. Onun için, biz tercîhan böyle mak ve yazı güzelliğini bu gözlü­ kelimeleri kullanmakla göz ve ku­ ğün bir köşesinden müşahede ile lak gibi mânalar anlıyorsak, îtiraf anlamağa çalışmak olur ki; bu, ne edelim ki, aynı zamanda daha baş­ hat san'atının mahiyetine, ne de es¬ ka şeyler de anladığımızda şüphe­ tetiğindeki ruha uyar, ne de bu ke­ miz yoktur. Şu veyâ bu harfin " a ğ ı z " veyâ "diş" dediğimiz kısımlarına ve limelerin, ıstılahların delâlet ettikle­ her birinin durumuna baktığımız ri mânâları ve incelikleri öğretir. zaman, iki zıt münâsebet karşısında Aksine olarak bunlar üzerinde bir kalırız. Birisi, ağız ve dişe benze­ sis ve perde olur kalır. mek; diğeri benzememek... Böylece, Harflerin teşrîhî kelimelerle ifa­ her münâsebetin yanında red ile de olunan parçaları ve bunların kabul arasında mütereddid bir va­ umûmî durumu ile canlı cansız şey­ ziyete düşeriz. Resim ve karikatür­ ler arasında bir benzerlik sezebili¬ lerde ise, asıllarındaki kadar veyâ yorsak, şu bir vuzuh ve kat'iyet ifâ­ ona yakın muhakkak ki, bunlarda de eden bir hâl vardır. Onun için, resimlerdeki gibi muayyen bir uz­ yazılardan anladıklarımız yanında viyet teşhîsî olmadığından, bu ci­ ve hattâ içinde, anlamadıklarımızı het resimden farklı olarak estetik bize duyurup o mütereddid vaziye­ bakımından ayrı bir kıymet ifade et­ te ve hale düşüren o teşrîhî kelime­ mekte ve aynı zamanda "yazıların ler midir? Yoksa harflerdeki bu hâl canlı mahlûklara istihalesi temayü­ ve tavırlar mıdır? Yâhud, o kelime­ lü" bulunmadığını ve böyle bir g­­ lerle bu durumlar arasında sezdiği­ yesi de olmadığını açıkça anlatmak­ miz veyâ sezer gibi olduğumuz bîr tadır. uygunluk içinde, bir uygunsuzluğun Yâni, resim ve heykel yapmak bizdeki tesiri midir? helâl olsaydı, hattatlar bu yazıları canlı mahlûk resmine çevirecek de­ ğillerdi. Çünkü; yazı, resim seviyesi­ ne çıkamamış, iptidaî bir çalışmanın îtiraf edelim ki, teşrîhî kelime­ tezâhürü değildir. Resmin ötesinde lerin, kendi ifadeleri dışında kalan ve onun ifade edemediği bir esteti­ ve yazıda yer almış bulunan bu ka­ ği ifade eden bir şeydir. Çün­ rakterlere, hallere ve durumlara hiç­ kü, yazılardaki o teşrîhî kelime­ bir delâletleri yoktur. Fakat o harf­ lerle ifade olunan kısımlarveyâ lerin ve harf parçalarının bunlara da ler anlatacaklar, bu şeyler arasında, delâletleri vardır. Eğer bulunmasay¬ şu veyâ bu şeyin bir hâline, bir tav­ dı, bizi o mütereddid vaziyete sok­ rına birer misâl verir gibi göründük­ mazlardı. Onun için gerek kelime­ leri halde, îmâ ve işaretleri ve rûha lere ve harflere ve gerek parçaları­ te'sirleri, bunlara inhisar edip kal­ na teşrîhî mânâlar verip kalmak ve mıyacak. Meselâ, " değnek gibi, meselâ " ayakları uzamış bir çanak gibi, orak gibi, kuadamdır" demek, ondaki diğer ka­ rakterleri bu mefhum etrafında top-

www.KalemGuzeli.net

kendimize soracak ve nihayet o meş­ zu başlı, koyun başlı, eğri hur ve sakat görüşe îtirâza kapılarak büğrü, çomak gibi, ejder du¬ düştüğümüz tenakuzun farkında bi­ rumlu, kedi gözlü..." denilebil¬ le olmayacağız. Bunun için Baltacı¬ diği halde, hiçbirisi bunlardan ibâ­ oğlu'nun daha sözlerini yanlış anlama­ o başka mânâ ve ret olmayacak; mak ve arzedilen sakat görüşlere medlûllerin, hâllerin ve tavırların kapılmamak îcâbeder. Teşrîhî (ana­ birer remzi ve şifresi gibi seyyâl ve tomik) kelimelerin delâlet ettiği mâ­ cevvâl bir durumda bulunacaklar; nâları ve ilmî sebeplerini daha de­ bu durumlariyle ve hâlleriyle nefis­ rin ve ince cihetlerde aramak, san'a¬ lere bediî tesirleri içinde bâzı hatır­ tı daha esaslı gaayelere bağlamak latmalar yapacaklar ve bu sâyede­ yazı güzelliğindeki fevkalâdeliğe ve yazı —ilmî haysiyetinden ve ilme bu mevzûda yapılagelen fedâkâr­ hizmetinden başka— san'at haysi­ lıklara daha uygun olur. gibi es­ yeti ve estetik rolleriyle de hisler­ rârlı bir durumda olan bu teşrîhî ke­ den gönüllere geçerek, bu yönden limelerin delâlet ettikleri mânâ ne de zekâ ve fikirlere birtakım hitab¬ kadar yakından tanınır ve kavranır­ larda bulunacak, sualler sorup ce­ sa; kalem, yazı ve yazanların hakî­ vaplar isteyecek, bizi kendi âlemi­ kî değerlerini daha iyi takdir etmek mizde araştıran ve iş gören, zevkli imkânı elde edilir. Bu san'ata me­ bir duygu içinde düşünen ve bulan rak; daha samîmî, başarı daha ve­ bir hâle getirecek, kendimizi de dü­ rimli, tekâmül daha kuvvetli, bediî şünmeye ve anlamaya sevk edecek. zevk ve idrâk daha yüksek ve daha Onlardaki cereyân ile kendi hayâtı­ ince olur. mızın ve dolayısiyle kâinâtın ve var­ C — KALEM HAREKETİNE Â İ D lığın umûmî cereyânı arasında bir âhenk­ TÂBİRLER: tesis edebilecek... Hâsılı, hil­ 1 — Tahrîk: Kalemi, belirli bir katin akışını rûhunda yaşayıp yazıla­ mebde' (başlangıç) ile bir münte¬ rında yaşatabilecek, hâ (bitiş) arasında el ile yürütmek¬ deki Rabbânî güzelli­ dir. ği ruhlarda yaşatmaya sebep ola­ 2 — Sevk: Kalemi, hareketin­ de tâkib ederek gereken cihetlere caktır. Halbuki "Mim çomak gibi, götürmektir. He kedi gözlü, Vav ayakları uzamış 3 — İdare: Kalemi, maksada bir adamdır" der, kalırsak; kazancı­ göre evirip çevirirken tabiî gidişini mız, yeni bir çomak tanımaktan, ke­ korumaktır. di gözü olmayan iki gözle karşılaş­ 4 — Cereyân: Elin, kalemin ve maktan ibâret olacaktır. Meselâ, mürekkebin birlikte akıp gitmeleri ayaklarını uzatmış bir adamsa, hâlidir (Kalem cereyânı bahsine ba­ kınız). yâni o hâli hatırlatıyorsa, 5 — Tevkîf: Kalemi hareket hâlinde iken birdenbire veyâ tedri­ nedir ve neyi hatırlatır?" diye kendi cî olarak durdurup tutmaktır.

www.KalemGuzeli.net

6 — Meks

* : Kalemi,

yürürken, herhangi bir yerde veyâ koymaktır. Ekseriya nefes almak için yapılır. 7 — Kat' ı : Kalemin y ü ­ rürken hareketini kesip tekrar de­ vam etmektir. 8 — Bed' : Herhangi bir yerden harekete başlamaktır. 9 — İhtida' : Baştan, yâni, belirli bir başlangıç noktasın­ dan, harekete başlamaktır. 10 — Tarh ve

reketler içinde gizlemektir. Gözle görülmez, yazarken anlaşılır: hâlde kaldırmadan hareketten alı­ gibi. 16 — İtmâm: Hareketi tam yapmak, harfi veyâ parçasını tam yapmak, kalem kalınlığını tamamen göstererek yazmaktır. Buna tam ha­ reket de denir. Kalemin ünsî ve vah­ şî tarafları birbirine müdâhale etmez.

17 _ Mu'tedil Hareket: Kale­ mi ne ağır, ne hızlı; ikisi ortası y ü ­ rütmektir. , : Kalemin kalınlığındanveyâhareketinden birazını kullanmaktır. Tayy

11 — Dere ve İndirâc: Kalemi, kalınlığından veyâ hareketinden bir kısmını diğer kısmı içinde gizleye­ rek yürütmektir.

18 — Kısık Hareket: Kalemi yürüyüşünde biraz kısarak kalınlı­ ğında az çok tayy ve îndirâc yapa­ rak yürütmektir. 12 — Te'lîf: Bir cinsten olsunveyâolmasın, müteaddid hareketle ri birbirine karıştırmadan bünyede uyuşturmaktır.

13 — İzhâr: Açıklanmak gere­ ken bir hareketi yerinde ve sırasın­ da meydana vurmaktır.

19 — Serbest Hareket: Kalemi haddinden aşırı serbest bırakarak yürütmektir ki, açık veyâ yayık ha­ reket denir. 14 — Meze: Bir cinsten olsunveyâolmasın, müteaddid hareketl ri birbirine karıştırmaktır. 15 — Ihfâ' : Açıklama­ mak gereken bir hareketi diğer ha(*) Lâtin harfleriyle telâffuzu tam olarak verilemeyen bâzı Arabça kelimelerin ya­ nında, bir karışıklığa sebeb olmaması için, bu şekilde aslî harfleriyle imlâları yazılmış­ tır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

20 — Tam Kalemle Hareket: Kalemin ünsî ve vahşîsini aynı za­ manda ve aynı derecede hareketle yürütmektir (İtmâmdaki misâllere bakınız). 21 — Yarım Kalemle Hareket: Kalemin yarısı diğer yarısı içine gir­ miş gibi yürümesidir. Nısıf kalem de denir.

25 — Ağır

Hareket:

Kalemin

dikkat ve îtina ile ağır ağır yürütül­ mesidir ki, durarak veyâ durmaya­ rak yapılabilir. Durarak: Durmayarak: Hareket de denir. 26 — Serî' Hareket: Kalemin az veyâ çok bütün bir seyrini dur­ madan çabukça yapmaktır. Bir har­ fin tamâmında veyâ parçalarında ola­ bilir. Buna Batî

22 — Sülüsân Kalemle Hare­ ket: Kalemin üçte birinin üçte ikisi içinde gizlenerek yürümesidir. Buna sülüsân kalem de derler.

23 — Sülüs Kalemle Hareket: Kalemin üçte ikisinin üçte biri için­ de gizlenerek yürümesidir. Sülüs kalem de denir. Fakat bu, kalem-i sülüs veyâ sülüs kalemi demek de­ ğildir.

27 — Ters Hareket: Evvelce ya­ pılan bir hareketin aksi istikamette yapılanıdır. Bir harfte veyâ parçala­ rında yapılabilir:

24 — Rubu' Kalemle Hareket: Kalemin dörtte üçünü tayy ve dörtte biri ile yazmaktır.

28 — Düz Hareket: Kalemin hiçbir tarafa meyletmeden dümdüz yürütülmesidir:

29 — Eğri Hareket: Kalemin az çok bir meyille yürütülmesidir:

www.KalemGuzeli.net

30 — Dik Hareket: Meyilli ol­ sun olmasın dikine çıkan veyâ inen harekettir:

36 — Açık Hareket: Kalemin dönüşlerinde, kıvrılışlarında, bükü­ lüşlerinde... hareket değişmelerinin açıkça görünmesidir:

31 — Tedvîrî Hareket: Kale­ min birden veyâ tedrîcen yuvarla¬ ğımsı şekil çıkaracak sûrette yürü­ tülmesidir:

37 — Gizli Hareket: Bir hare­ ketin, kendinden önceki hareketi kısmen veyâ tamamen gizlemiş bu­ lunmasıdır:

32 — Kırık Hareket: Kalemi kısa kısa hareketlerle ve her hare­ keti biribirine parça parça eklerce¬ sine yürütmektir:

38 — Müteâkis Hareket: İsti­ kametleri birbirinin aksi olmakla berâber, karşılıklı bulunan hareket­ lerdir:

33 — İç Hareket: Harfin iç ta­ rafına rastlayan hareketlerdir:

39 — Mütekaabil Hareket: Bir 34 — Dış Hareket: Harfin dış kenarına rastlayan hareketlerdir: harfin şurasındaki bir hareketin, uzak veyâ

yakın m

35 — Titrek Hareket: Yazarken kalemi titrete titrete yürütmedir ki, harf kenarları pürüzlü ve yazı otu­ raklı olur:

D — HARF TERKİBİNE Â İ D IS­ TILAHLAR:

1 — Kavis: Harfin münhanî parçasına denir. Bir kavis, büyük veyâ küçük olsun ren iki tarafı dâimâ müsâvî meyilli-

www.KalemGuzeli.net

dir. Eşbâh da tâbir olunur. Tahlîlî bir misâl verelim:

kısımlarını gereği veçhile sağlamak­ tır. 7 — İkmâl: Herhangi bir hattın görünüşüyle alâkalı olan: Dikmek, düzümsü yapmak, bir parçayı diğer bir parça üzerine bindirmek, arkaya dayamak, kavislendirmek gibi husû­ güzelce yerine getirmek­ tir.

siyetlerini

2 — Veter: doğru çizgidir:

8 — İşba': Bir harfin, kalemin göğsüyle doyurulması îcâbeden ye­ ucunu Bir harftekiveyâparçasındaki iki rini öyle yapmalıdır ki, burası kale­ me müsâvi olsun; bâzı tarafları in­ ce veyâ kalın olmasın (Elif ve Re gibi harfler bundan hâriçtir). 9 — İrsâl: Kalemin sür'atle ak­ ması îcâbeden bir şekilde, eli kalem­ le birlikte salıvermektir. Bu esnâda kalemi sımsıkı tutmamalı ve durdur¬ mamalıdır. Bu beş madde, bir harfin güze! şekil alması için İbn-i Mukle'nin tavsiye ettiği esaslardır .
1

birleştiren

3 — Sehm: Veterle kavis ara­ sındaki açıklıktır:

4 — Meyl: Harfin veyâ parça­ sının ufkî (yatık) veyâ şâkûlî (dik) çizgiden olan eğikliğidir:

10 — Tersîf

: Mut­

tasıl bir harfi diğer bir harfe takmakveyâ Bu dört madde, bir yazının te¬ nâsüb ve tenazurunu tesis eden ilk 11 — unsurlardır (Tenâsüb ve tenâzur bahsine bakınız). Te'lîf: Muttasıl olmayan bir harfi, diğer bir harfle gereği g i ­ bi güzel bir tarzda bir araya getir­ mektir. 12 — Tastîr 5 — Tevfiye: Kavisli, eğik, dü¬ zümsü olarak terkib edilen her har­ fin yazıdan olan nasîbini gereği g i ­ bi başarmaktır. 6 — İtmâm: Her harfin uzun­ luk, kısalık, incelik ve kalınlık gibi
(1) Subhu'l-A'şâ - Cild: 3, sâhife: 142.

: Bir ke­

limeyi, diğer bir kelimeye satır çiz­ gisi gibi muntazam bir satır olurca¬ sına, satıra dizmektir. 13 — Tansîl Birbi­ rine bitişen harflerde keşide denilen mevkîleri bilip, ona göre keşide ver­ mektir (Keşîde kelimesine bakınız).

www.KalemGuzeli.net

Bu dört madde, İbn-i Mukle'ye göre, bir yazının güzel durumu için esastır . 14 — İç Kenar: Harfin içinde bulunan kenarları:
1

laşmış kısmına veyâ böyle olan har­ fe denir:

Harfi böyle yazmaya tahdîb derler. 15 — Dış Kenar: Harfin dışın­ da yer alan kenarları. 16 — Müfred: Bir harfin elif­ bada görüldüğü veçhile yalnız ba­ şına ve tam hüviyetiyle olan şekli. 17 — Mürekkeb: a) Bir harfin ufak parçalardan vücûda gelmiş bu­ lunmasına, b) Birkaç harfin birbiri­ ne tamamen bitişerek yekpare bir kelime durumu almasına, c) Birkaç harfin kısmen bitişik ve kısmen ay­ rı yazılarak vücûda gelmiş olan ke­ lime durumuna, d) Ayrı ayrı harf­ lerin bir kelime teşkil etmiş bulun­ masına denir. 21 — Musattah ve

Münsatıh : Harfin düzüm­ sü kısmına veyâ kalem kalınlığının az çok devâmı hâlindeki düzümsü durumuna denir. Böyle yazmaya da testîh derler:

22 — Münecciz : Harfin düzlükte devâm etmeyip kırılmaya, şekline yazı­ 18 — Münferid: Bir kelime veyâ kesilmeye başlayanyapayalnız denir. bir bütün içinde lan harfe denir ki, aslında müfredveyâmürekkeb olabilir. Harfi böyle yapmaya tencîz tâbir olunur: 19 — Mevlid: Müfredveyâmürekkeb bir harfin asıl olan şek­ linden başka türlü yapılan şeklidir: 23 — Münekkib : Bir harfin bir kısmının diğer kısmı üze­ rine kapanmış şekline denir. Gözlü harfler umûmiyetle böyledir. Harfi böyle yapmaya inkibâb veya tenkîb denir:

Bu asıl harflerin mevlidleri:

20 — Muhaddeb Harfin az veyâ çok çıkık, kanbur­

www.KalemGuzeli.net

24 — Mukavves: Bir harfin yay gibi eğilmiş olmasına veyâ böy­ le olan kısmına denir. Harfi böyle kavisli yapmaya takvîs denir:

32 — Dakka: ince veyâ incelik. 33 — Galz: Kalın veyâ kalınlık.

34 — Müşâbih: Şekilleri kıs­ men birbirine benzeyen harflere veyâ böyle olan harf parçalar nir:

25 — Mukavver: Çukurlukları derin olan harflere veyâ böyle olan parçaya denir. Harfi çukurlatmaya takvîr derler:

35 — Mümâsil: Şekilleri tama­ men birbirine benzeyen harflereveyâ

36 — Mugaayir: Sesleri ve şe­ killeri birbirine benzemeyen harfle­ 26 — Müdevver: Harfin y u ­ re veyâ parçalarına denir: varlak veyâ yuvarlağımsı olmasınaveyâböyle olan kısımlarına denir. Mukavver, mukavves ve musattah olabilir. Çünkü harfte az çok bir 37 — Mütegaayir: Sesleri ben­ yuvarlaklık vardır. Yukarıki misâl­ zeyen, şekilleri benzemeyen harf­ lerde görüldüğü gibi. Harfi böyle lerdir: yapmaya tedvir tâbir olunur. 27 — Mürsel: Harflerin, sonla­ rını kıvırmayıp salıvermek sûretiyle yapılan şekilleridir. Mûtâd şekilden uzun veyâ kısa olabilir. Harfi böyle yapmaya irsâl veyâ tersîl denir:

38 — Mu'cem: Noktası fiilen veyâ hükmen denir, mücevher veyâ menkût da tâbir olunur. 39 - - Mühmel: Aslında tası olmayan harfe denir: nok­ gibi.

mevcut

olan

28 — İntisâb

: Har­

40 — Düz: Kavsi ve meyli az, düzlüğü fazla olan harfe denir. 41 — Mâil: A z çok, şu veyâ bu cihete eğik bir durumda bulunan harfe veyâ harf parçasına denir. 42 — Keşîde veyâ Çekme: Bir harfin cevherinden sonra devâm eden düz veyâ düzümsü fazlalığa denir. Bu kısım mürsel de olabilir (Mürsel misâline bakınız).

fi yukarı doğru dikine yazmak de­ mektir. 29 — Istilkaa' : Ka­ lemi arkaya doğru dayayarak yaz­ mak demektir. 30 — Tûl: Uzun veyâ uzunluk. 31 — Kasr: Kısa veyâ kısalık.

www.KalemGuzeli.net

43 — Sâid

: Aşağıdan

yukarı çıkarak yazılan harfe denir:

ya ilişik olarak bînik bir halde bu­ lunmasına denir:

44 — Nâzil: Yukarıdan inerek yazılan harfe denir:

aşağı

51 — Geçme: Bir harfin diğer bir harfi, bir parçanın diğer bir par­ çayı kesip geçmesine denir:

45 si gibi.

Muttasıl: Sağındanveyâsolundan diğer harfe kaynaşarak bi­ kelime­

tişen harfe denir.

52 — Düz Yazı: Harfleri bir sa­ tır üzerine dizilen, birbiri üzerine bindirmesi ve geçmesi az olan ya­ zıdır (Resim: 161-162-163-164-165). 46 — Munfasıl: Yalnız yazılan veyâ yalnız sağındakine kaynaşarak deki Dal

bitişen harfe denir. harfi gibi.

53 — İstifli Yazı: Harfleriveyâsatır rek yazılmış olan yazılardır (Resim: 166-167-168-169-170). 54 — Girift Yazı: Satır ve is­ tifi sıkışmış ve harfleri birbirine çok geçmiş ve binmiş olan yazıya denir (Resim: 171-172-173-174-175-176). 55 — Müsennâ Yazı: Düz, istifli veyâ girift olarak, çift ve karşılıklı şekilde yazılmış yazıya de­ nir (Resim: 177-178-179-180). 56 — Muttasıl veya

47 — İlişme: Bir harfin diğer bir harfe bitişmeyip dokunmasıdır. 48 — Yanaşma: Bir harfin di­ ğer bir harfe, yâhud bir parçanın diğer bir parçaya yanaşması demek­ tir. 49 — Açılma: Bir harfin diğer bir harften muttasıl veyâ munfasıl hâlde iken uzaklaşmasıdır. gibi.

50 — Binme: Bir harfin bir parçasının diğer parçası üzerine, yâ­ rı ud bir harfin diğer bir harf üzeri­ ne veyâ içine, ayrı veyâ bitişik ve­

Mülâsık Yazı: Nev'i ne o­ lursa olsun, harf ve kelimeleri bir­ birine bitiştirilerek yazılmış olan y a ­ zıdır. Bitişik yazı da denilir*. (Re­ sim: 79)'da bir örneği geçmişti; bu­ r a d a d a diğer iki misâlini veriyoruz (Resim: 181-182).

(*) Bu tarzda yazılar için Hatt-ı Müselsel veyâ Müselsel Yazı tâbirleri daha çok kullanılır. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 161 — Düz Yazıya Nesih hattı ile Kur'ân-ı Kerîm'den bir misâl (U. Derman Ko­ leksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 162 — Düz Yazıya Hattat Mahmud Celâleddin'in 1195 H. (1770) tarihli Sülüs hattı ile bir misâl: "Gül gonceliğinde hâr iledir, Açılsa, bir özge yâr iledir. Aslında, diken çeker azâbın; Faslında hekim alır gülâbın!"

Resim: 163 — Düz Yazıya Hacı Nûri Korman'ın 1359 H. (1941) tarihli Sülüs hattı ile başka bir misâl: "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, O l m a y âdevlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi."

www.KalemGuzeli.net

Resim: 164 — Düz Yazıya Necmeddin Okyay'ın 1376 H. (1956) târihli Ta'lîk hattı İle bir misâl: "İhtiyarımla aceb ben hiç olur muydum tabîb? Ger bileydim âlemin bunca devâsız derdini!" (Devlet Güzel San'atlar Akademisi Koleksiyonundan).

Resim: 165 — Düz Yazıya Celî Sülüs hattı ile bir misâl: Hattat Hâmid Aytaç'ın 1384 H. (1964) de yazdığı bir Âyet-i Kerîme.

Resim: 166 — Hâmid Aytaç'ın yazdığı Celî Sülüs bir Âyet-i Kerîme istifi.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 167 — Neyzen Emin Dede'nin yazdığı Celî Sülüs bir Âyet-i Kerîme istifi.

Resim: 168 — Şefik Bey'in 1293 H. (1877) de Celî Sülüsle yazdığı "Muhyiddîn-i Üftâde" istifi (Üsküdar - Aziz Mahmud Hüdâyî Câmiinden).

Resim: 169 — Tâhir Efendi'nin Celî Sülüs hattı ile bir dua istifi.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 170 — Çarşamba'lı Arif Bey'in 1291 H. (1875) tarihli CelîT a ' l î khattı ile Bahaüddin Şah-ı Nakşıbend istifi (Üsküdar - Özbekler Dergâhından).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 171 — Sâmi Efendi'den 1320 H. (1903) târihli Celî Sülüsle Girift Yazı (Topkapı Sarayı Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 172 — Sâmi Efendi'den 1321 H. (1904) tarihli Celî Sülüsle Girift yazı istifi (N. Okyay Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 173 — Sâmi Efendi'nin 1317 H. (1900) de Celî Sülüsle yazdığı Tâc şeklinde Merkez M û s âMuslıhüddin Girift istifi (N. Okyay Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 174 — Şefik Bey'in 1287 H. (1871) de Celî Sülüsle yazdığı "Abdülkaadir Geylânî" Girift istifi.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 175 — Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'in Girift Celî Sülüsle 1363 (1944) de yazdığı bir Âyet-i Kerîme.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 176 — Mustafa Halim Özyazıcı'nın 1347 H. (1929) da Girift Celî Sülüsle yazdığı bir Âyet-i Kerîme (Ali R. Oran Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 177 — Hâmid Aytaç'ın —bir aynı Şişli Câmiinin kapısı üstünde taşa hakkedilmiş olan— Celî Sülüsle Girift ve Müsennâ bîr Âyet-i Kerîme istifi.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 178 — Şefik Bey'in 1290 H. (1874) de Celî Sülüsle yazdığı Müsennâ istif (E. Hakkı Ayverdi Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 179 — İsmail Hakkı Altunbezer'in 1361 H. (1943) de Celî Sülüsle yazdığı Müsennâ "Yâ Şâfî" istifi (Dr. Aykut Kazancıgil Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 180 -

Abdülfettah Efendi'nin Celî Sülüsle 1275 H. (1859) de yazdığı Müsennâ Yazı Levhası (Borsa Ulu Câmiinden).

Resim: 181 — Ahmed-i Karahisârî'nin Muttasıl Besmelesi (Türk İslâm Eserleri Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 182 — Ahmed-i Karahisârî'nin bir başka Müselsel hattı (Türk - İslâm Eserleri Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net

E NILAN

-

YAZI

TÂLİMİNDE

KULLA­

Ki. bu, şu demektir:

İŞÂRETLER:

1 Nokta: Harflerinveyâparçalarının büyüklüğünü, meylini, derinliğini, yakınlık ve uzaklığını ve bunun gibi husûsiyetlerini • göster­ mek için kullanılır. Misâl: 4 — Kalem Ağzı: Kalem kesimi dahi denilir. Kalemi koyuşta: hareketleri 2 — Yarım Nokta: diği yerlerde kullanılır. Misâl: yâhud takışta: hareketi kesmede: Noktanın fazla veyâ eksik gel­

Harflerin sonlarında bâzen

hafî:
3 — Cezim: dörtte biri" demektir. orta: büyük: . "Noktanın Ufak: olmak üze­

bâzen

celî:

olarak izhar veyâ takdîr olunur 5 — Ufkî Hat:

re üç derecesi vardır. Harfin ve ka­ lemin tabiatına ve estetik îcablara göre, yarım noktanın fazla veyâ zan orta cezim yarım nokta, büyük cezim nokta yerinde de kullanılmış­ tır. Misâller: Ufak cezim:

Al­

tında veyâ yerlerde kullanılır. B⬠eksik geldiği üstünde bulunan harfinveyâp kullanılır:

6 — Şakulî Hat: kullanılır: Orta cezim:

Sağındaveyâs

Büyük cezim: 7 — Mâil Hat: Harflerin veyâ parçalarının açılış, bükülüş, dönüş, kapanış gibi husû-

www.KalemGuzeli.net

siyetlerini sağlayan meyilleri ifâde­ de kullanılır:

ra harekete eder:

geçilebileceğini

ifade

10 —Noktalı Hat: 8 — Ok: Ufkî, şakulî, mâil ve münhani olabi­ lir. Tenâsüb, tevâzün, istikaamet ve mukadder bir harfi veyâ parçasını tasavvura imkân vermek için kulla­ nılır: tenâzur

gi

Hareket ve cereyân istikaametlerini göstermede: yâhud bir

noktaya, bir kısma, bir safhaya nılır:

veyâ

bir cihete dikkati çekmek için kulla­

2 — Y A Z M A Y L A ALAKALI BA­ ZI ŞARTLAR: A — Y A Z M A Y A HAZIRLIK: işâretlisi bir noktaya, ler bir kısma, ler bir cihete, ler bir safhaya işârettirler. Ok işâreti yerine, sâdece bir çizgi ile ik­ tifa edildiği de olur: Bu san'atda, yazma işinin diğer yazıları yazmaktan farklı olduğunu terkîb husûsiyeti bahsinde arz et­ miştik. İşte bu husûsiyetin îcâbla¬ rından olmak üzere, yazmaya baş­ lamadan önce nazara alınması lâzım gelen tecrübelerden elde edilmiş bazı şartlar vardır ki, bir kısmını geçen bahislerde yer yer arzetmiş¬ tik. Bir kısmını da bundan sonraki bahislerde kaydedeceğiz. Geçenler­ le, gelecekler arasından bâzılarına, burada şöylece bir göz atıvermek faydalı olacaktır:

9 — Nefes Alma: Te­ vakkuf işâreti de denilir. Kalemin değişme noktalarını ve hareketin değişeceğini, dolayısıyle buralarda kalemi durdurup nefes aldıktan son-

www.KalemGuzeli.net

1 — Yazılacak kâğıdın huyunu bilmeli; yâni yumuşak mı, silmeye tahammülü var mı? Mürekkebi em­ me kabiliyeti nedir? Anlamalı. 2 — Kâğıdın doğru ve munta­ zam kesilmiş olmasına dikkat etme­ li. Çünkü eğri kâğıd, eğri yazmaya sevkeder. 3 — Yazının istîâb edeceği u¬ mûmî çevreyi ve mıstarı kâğıd üze­ rinde kurşun kalemle tesbit etmeli. 4 — Celî yazılarda satır ve is­ tif şeklini ve durumunu kâğıd üze­ rinde önceden tesbit etmeli. 5 — Yazının husûsiyetine gö­ re mürekkebin ayarını bulmalı. 6 — Kalıp yazılarda mürekkep kullanmalı. suluca

12 — İskemle, kanepe gibi şeyler üzerinde değil, yerde halı veyâ ayak üstüne oturup sağ dizi dikmeli. 13 — Kâğıd, altlık üstünde ol­ duğu halde, sol elle tutulmalı ve sağ diz üzerinde yazmalı (Resim: 183). 14 — Kalemin çatlağını ve ke­ simini deneyip, maksada uygun ol­ duğuna kanâat getirmeli. 15 — Yorgun, kederli, heye­ canlı, fazla düşünceli, fazla aç veyâ 16 — Gurûru, benlikçiliği gö­ nülden çıkarmalı, korkak ve ümid¬ sîz olmamalı. Elden geldiği kadar, kudret ve dikkat sarfetmekte kusur etmemeye gayret etmeli, Allah'a te­ vekkül edip, O'nun bir kalemi imiş gibi tam bir teslîmiyyet içinde yaz­ malı ve neticeyi O'nun fazlından beklemeli. 17 — Yazarken kendisini ve kalemi sıkmamalı, gevşek de tutma­ malı, hareketlerine her an hâkim ol­ malı. 18 — Kalem hareketde iken, nefesi kesmeli**; durup nefes al­ dıktan sonra devâm etmeli. 19 — Dikkati bölmemeli; ih­ mâlden ve hesapsız hareketden çe­ kinmeli.

hafif

mide

7 — Büyük yazılarda kâğıdla¬ rın kıvrılıp kırılmaması, tashîh esn­­ sında bükülüp kopmaması için, ar­ kasına bolca sabun köpüğü sürüp yumuşatmalı. 8 — Kâğıdın ve kalemin yağını tebeşirle gidermeli. 9 — Yazarken, ışığın kalem ö¬ nüne gölge düşmeyecek yönden gelmesine dikkat etmeli*. 10 — Fazla dikkat gereken ya­ zıları gündüz yazmalı. 11 — İşe elverişli altlık kullan­ malı.

(*) Işığın —ister gündüz, isterse gece olsun— soldan alınması tavsiye edilegel¬ miştir. - U.D. (**) Yeri gelmişken şu şirin rivayeti nakletmeden geçemiyeceğiz: "Gûyâ hattatlar uzun ömürlü olurlarmış... Zîrâ yazarken, harflerin düzgün çıkması için nefeslerini tutar­ lar; Cenâb-ı Hak, her insana sayılı nefesle bağlı bir hayat (enfâs-ı ma'dûde-i hayat) bah­ şettiği için, bu nefesleri daha uzun bir zamanda kullanan hat müntesiblerinin ömrü de daha fazla sürermiş." Hattat Hacı Nûri Korman (1868- 1951) dan naklen, Necmeddin Ok¬ yay üstâdımız anlatmışlardı. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 183 — Bir hattatın yazış tarzı Üstâd Necmeddin Okyay'ın bu fotoğrafında görülüyor (U. Derman Arşivinden).

20 — Yazının mıstarına (bu bahse bakınız) çok dikkat etmeli. 21 — Bir harf veyâ kelimeyi yazarken, yazmayı istediği yerde kesmeyip, nerede kesmek îcâb edi­ yorsa; kalemi, kendisini, hareketini ve nefesini önceden ona göre ha­ zırlamalı ve idâre etmeli. 22 — Yazı tashîhine —veya tashîhli yazılacağına— göre kalem hareketlerini tanzîm ve idâre etmeli ve hiçbir yazıyı sonradan tashîh et­ mek fikriyle yazmamalı.

23 — Kalem tutmayı ve kul­ lanmayı iyi bilmeli ve melekeli ol­ malı. 24 — Kalem ucuna gelen mü­ rekkebin az veyâ çok oluşuna göre idareli hareket etmeli. 25 — "Bismillah" deyip maya başlamalı. B — Y A Z I N I N MISTARI: Bir yazıyı yazmaya başlamadan önce onun mıstarını, yâni harflerin satır çizgisi üzerine nasıl dizileceği­ yaz­

www.KalemGuzeli.net

ni iyi bilmelidir. Bundan önceki ba­ histe TÂRİF edilen mıstarla yapılan mıstar çizgisinin düz yazmaya bir dereceye kadar yardımı olsa bile, yazının asıl olan mıstarı bilinmedik­ çe bu yardımdan beklenen netîce hâsıl olmaz. Her yazı nev'ine göre, harflerin ve kelimelerin satır çizgisi üzerinde almaları îcâb eden öyle husûsî birer yerleri vardır ki, bu yerler sağ ve soldaki harflerin bünyevî husûsiyet­ lerine göre dâimâ değişirler. Bu de­ ğişmelere rağmen, harflerin ve ke­ limelerin, bunlardan doğan bir bü­ tün yazının, bu satır çizgisi üzerin­ deki yerlerini bize sağlayan bu çiz­ gi değil; bu çizgi üzerinde yer ala­ cak olan yazının kendi mıstarıdır. Bu mıstara satır nizâmı veyâ kürsü tâbir olunur. Satır nizâmı tâbiri yaz­ madan öncesine, kürsü tâbiri de yaz­ dıktan sonraya nâzırdır. "Şu yazı kürsüsündedir veyâ değildir" dedi­ ğimiz zaman, bu nizâma uygun o­ lup olmadığını ifâde etmek isteriz. Gerçi, yalnız satır çizgisine u­ yularak yazılan bir yazıda, satır bel­ ki düzgün görünebilir. Fakat, yazı­ nın "asıl" olan mıstarına riâyet edil­ memişse, yazı kürsüsünde bulun­ mayacağı cihetle, bîr âhenksizlik gö­ ze ve rûha batar durur. Harfler te­ ker teker güzel görünse bile, umû­ mî durum bakımından kürsüsünde olmayan, âhenksiz bir yazı olmak­ tan ileri geçmez. İki mıstar —yâni satır çizgisi ile yazının bu çizgi üzerindeki mıstarı— biribirine ne kadar uygun olursa, yazı da o nisbette kürsüsüne kurul­ muş bulunacağından, bu husûsa dik­ kat etmeyen hiçbir hattat yoktur.

Fakat, yerine getiren azdır. Hattâ, bunda melekesi olanlar, çizgi çiz­ meye lüzûm görmeksizin sanki o varmış gibi her harf ve kelimeyi yer­ li yerine yazarlar, yazıyı satırı­ na dizerler, kürsüsüne oturturlar. âye­ tinde "satıra dizerler" diye, dizme­ ye ve dizene ve dizilene kasem buyurulmuş olmakla, bu nizam ve kürsünün ehemmiyetine nazarlar celbedilmiş ve ilâhî bir sırrı hâmil bulunduğu takrîr kılınmıştır. Bu iki satır veyâ mıstar farkını şu iki misâlde daha açık olarak mü­ tâlâa edebiliriz:

Gerçi, bu misâlde, harflerin alt­ ları satır çizgisi üzerinden geçiyor. Fakat, yazının "asıl" olan mıstarına riâyet edilmemiş olduğundan, umû­ mî durum çok bozuktur. Çünkü kürsüsüne oturmuş değildir. Bir de şuna bakalım:

Bunda ise, harflerin bâzısı çiz­ giden aşağı, bâzısı yukarı yazılmış göründüğü halde; her harf, biri di­ ğerine öyle gizli bir sûrette bağlan­ mıştır ki, sanki hepsi bir harf imiş gibi bir durum gösterir ve

şeklinde bir hat resmeder, işte bu, bu yazıya âid olan satır nizâmının hayâlî bir krokisi, kürsünün kısal­

www.KalemGuzeli.net

tılmış bir ifadesidir. Bu ifâde birinci misâlde yoktur; çünkü onun ifâde ettiği dir. Şu noktayı da kaydedelim ki, satır nizâmı, yazının maddî hende­ sesinden ziyâde, ruhî hendesesiyle alâkalı öyle ince bir san'at husûsiye­ tidir ki, maddî hendeseyi kendi le­ hinde kullanır ve yazı, bu sâyede­ estetik metânet ve seyyâliyet kaza­ nır. Yazı nev'ine, harf ve kelimele­ rin husûsiyetlerine ve bunlardan doğacak mevzu' ve muhtevânın zen­ gin bulunuşuna göre bu satıra diz­ me işi çok ince ve girift kayıtlara ve şartlara tâbi' olmak îcâb eder ki, bunları burada sözle anlatmaya im­ kân yoktur. Zîrâ bunlar, yaza yaza, tecrübeler göre göre kazanılacak melekeli elin, kalemin, gözün ve san'at ruhunun kavrayabileceği fev­ kalâdeliklerdir. Biz, ufak bir mütâ­ lâaya imkân sağlamak için, şu bir­ kaç misâli veriyor, geri kalan îzah­ lan yer yer gelecek bahislere bıra­ kıyoruz (Resim: 184).

Bu iki yazıda satır nizâmı ge­ reği gibi sağlanmamış olduğundan, "kürsüsünde" denecek hiçbir tara­ fı da yoktur. Fakat (Resim: 161) den sonra konulan bütün örnekler, ted¬ kîk ve tetebbû'a değer bir hâlde kürsülerinde yer almışlardır. C — MEŞK VE TEMEŞŞUK: Meşk kelimesi, lûgat ve kaa­ muslarda türlü türlü târif edilmiş olup başlıcası şunlardır: 1 — Hocanın verdiği tahrîrî (yazılı) veyâ şifâhî (sözlü) ders, 2 — Buna baka baka, onun g i ­ bi yapmaya çalışarak yazılan kara­ lama, 3 — Hocaya gösterilmek üzere hazırlanan ders. Hocadan 'meşk almaya ve on­ dan yazı tahsîl etmeye temeşşuk denildiği gibi, bir şeyi kendi ken­ disine meşk ittihaz etmeye, meşke göre çalışmaya, yazmak istenilen bir mevzuu kıvâmına getirinceye kadar mütâlâa etmeye de temeşşuk deni­ lir. Güzel yazıyı tahsîl etmek mak¬ sadıyle, pratik veyâ teknik bir yol tutmak mümkündür. Pratik bellemek için, bir meşk edinmek zarurî oldu­ ğu gibi, teknik yoldan tahsîl etmek için de, bir üstâddan meşk görme­ nin lüzûm ve ehemmiyeti hakkın­ da, hattatlığın şartları bahsinde (sâ­ hife: 145) söz geçmişti. Bundan do­ layı, şu veyâ bu yazı üzerinde ça­ lışmak isteyenlerin seviyesine göre meşk vermek gerekirse de, hat san'atını tam bir teknik içinde bel­ leyip kazanmak isteyenler için ön­ ce sülüs ve nesih meşki vermek, el­ de kaleme kifâyetli bir tasarruf te'­ mîn edildikten sonra, diğer kalem-

Resim: 184 — Satır nizamı sağlanmamış ve kürsüsüne oturmamış sülüs ve ta'lîk iki hat nümûnesi.

www.KalemGuzeli.net

lere geçmek ve bilhassa ta'lîk ve celî yazılar için ayrı meşkler görmek, bu san'atın tedrîs usûllerinden sa­ yılmış ve meşk verirken şu esasla­ ra riâyet lüzûmu tavsiye olunagel¬ miştir:

sûsiyetlerinden

meşkde kalem hareketleri, cereyân­ ları, hakları, harflerin kelimeler için­ deki teşekkül husûsiyetleri, takılış­ larda, dönüşlerde, çıkışlarda ve ke¬ şîdelerdeki tabiî durumlar ne kadar açık görünürse, o meşk talebeye daha faydalı olur. Fazla tashîh ise, I — Meşkler, talebenin istîdâd yazıyı güzelleştirse bile, bütün o ve kaabiliyetini inkişâfa müsaid bir şartları körletebilir ve talebe o g ü ­ tertîb ve hâlde olmalıdır. Yeni baş­ zelliğin mûcib sebeblerini yazıda layanlar için, önce harflerin müfred göremeyeceği cihetle, tatbîk etmek­ (tek başına) şekilleri, sonra mürek­ te zorluk çeker. Dolayısıyle, bu kıy­ keb (birleşik) şekilleri öğretilmeli metleri körleten değil, artıran tas­ ve bu arada satır nizâmı, istif îcab­ hîh lere yer vermek îcâbeder. İşte aları hakkında muhtelif terkibli meşk­ bu şartları hâiz ise, bilgisi, gör­ hu­ ler verilmelidir. Talebe, orta veyâ ilerlemiş bir halde olan meşkler bu dolayı ayrı bir mev¬ güsü, zekâsı ve anlayışı, dikkati ve kîde mütâlâa ve tedkîk olunurlar. çalışmasıyla mütenâsip olarak; ya­ (Resim: 85)'deki Yesârî'nin meşki zının inceliklerine, estetik husûsiyet­ bunlardan birisidir. lerine dâir nazarî ve amelî meşkler verilmelidir. Bunun güzel bir misâ­ lini Yazı Levâzımına Umûmî Bir Ba­ kış bahsinde (sâhife: 161) hocam Hulûsî Efendi'nin tedrîs tarzında gö­ rürüz. II — Meşk, hat kaidelerine uy­ gun ve sâde olmalı; san'ata aykırı yapmacıklar, indî tezâhürler bulun­ mamalıdır. Verilen meşk, hocanın şahsiyetini değil, yazının san'at şartlarını bildiren ve estetik karak­ terlerini gösteren kifâyetli bîr şekil ve durumda olmalıdır. Ekolü, kolu, üslûbu, tarzı ve tavrı belli olmalı, talebenin istîdâd ve kaabiliyetini körletmemelidir. Bu husûsun ehem­ miyetini hocam Ömer Efendi'nin meleke bahsinde kaydettiğimiz kri­ tiği (s. 277) daha iyi tasvîr eder. (Resim: 85)'deki meşka bakınız. III — Meşk, güzel ve keskin ol­ makla berâber mümkün olduğu ka­ dar tashîhsiz olmalıdır. Çünkü bir

IV — Meşk yazmadaki zorluk­ ları takdîr eden bâzı üstâdlar, ta­ lebelerine meşk vermekten çekine­ rek, meşhur üstâdların meşklerin­ den tedârik etmelerini tavsiye eder­ lerse de; bu, her öğrenen için doğru değildir. Çünkü bu meşkler, ekseri­ yetle noksan ve mahdûd oldukla­ rından, talebeyi yarı yolda bırakır veyâ başka meşkl kîb etmeye sevk eder. Bunun netî¬ cesî olarak da talebenin "istikrarlı meleke" kazanması zorlaşır. Üslûb¬ da ve tarzda bir âhenksizlik baş gös­ terir. Meselâ (Resim: 185-186-187188-189-190-191)'de gördüğümüz, Şevkî Efendi'nin mürekkebâta âid meşklerinden bir parça üzerinde ça­ lışmak için, bu üslûbun müfredâtına (Resim: 192) âid husûsiyetleri gör­ müş olmak şarttır. V — Meşklerde, dâimâ talebe­ nin merâkı ve anlayışı bahis konu­ su olduğu cihetle, her meşk, san'a-

www.KalemGuzeli.net

Kesim: 185 — Şevki Efendi'nin Mürekkebat meşki olarak sülüs-nesihle yazdığı Kasîde-i Elfiye (Ekrem H. Ayverdi Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 187 — Aynı meşkin devâmı.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 189 — Aynı meşkin devâmı.

Resim: 190 — Aynı meşkin devâmı.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 191 — Aynı meşkin devâmı.

Resim: 192 — Şevkî Efendi'nin Sülüs-Mesih Müfredat Meşkı'nın ilk sâhifesi.

www.KalemGuzeli.net

tın bütün îcâblarını, inceliklerini ih­ tiva etmeyebilir. Şu talebeye veri­ len meşkle, diğer birine verilen meşk arasında fark görülmesinin sebebi de budur. Zîrâ, talebenin hazmedemeyeceği şeyleri hemen ö¬ nüne yığıvermek, onu yeise ve ü¬ midsizliğe sevk edebilir. Bu sebeb¬ ledir ki, üstâdlar dâimâ bu ciheti göz önünde tutarak, meşklerinde açıklamadıkları hususları tâlimler ve¬ târiflerle tamamlamaya çalışırlar. Verdikleri meşklerin usûl ve kaaîde¬ lerine ve inceliklerine âid husûsi¬ yetleri de ayrıca meşk ederler ki; buna, öteki meşkden ayırdetmek için tâlîm derler. D — TÂLİM VE TÂRÎF: Tâlîm, esâsen "belletip öğret­ mek"; târif, "tanıtıp anlatmak" de­ mek ise de, hat san'atında tâlîm; "Harflerin ve kelimelerin yazı ne­ vilerine göre olan ölçülerini, biçim­ lerini, durumlarını, karakter husûsi­ yetlerini belirten usûl ve kaaidelere göre nasıl yazılacaklarını; bâzı çiz­ giler, noktalar ve işâretlerle yazarak göstermek"dir (Resim: 193). İşte, bu resimde zikredilen bu hususları görürüz. Târîf ise, bunla­ rın yazıya ve işârete sığmayan ve ancak sözle anlatılabilen husûsiyet­

lerini bâzı temsiller, teşbihler, îmâ ve kinâyelerle tanıtıp anlatmaktır. Bundan dolayı târîf, tâlîmi tamam­ lar. Mamafih, tâlîm yalnız yukarıki şekillere münhasır değildir. Meselâ, bir " s a d " harfinin tâlîmini göster­ mek için, daha ince bir tâlîm olmak üzere, şöyle de yapılır:

Soldaki şekil de, az çok bir târîfi içine alır ve şöyle ifâde olunur: "Sad"ın başından " r â " ve çanakla takıldığı yerden " A y ı n " ağzı çıkma­ lıdır. Bununla berâber, târîfin husû­ siyetini hocanın dilinde aramalıdır.

Bir meşkin veyâ yazınınveyâ mâmı veyâ parçaları birden veyâ ayrı ayrı en in tâlîm yolu ki, yukarıki misâllerden de anlaşıl­ dığı üzere, başlıca iki türlüdür: Birisinde, talebe meşke göre çalışıp hocaya göstermek üzere îti­ nâ ile bir meşk yazar (Resim: 194). Hoca bunda gördüğü bozuk kısım-

Resim: 193 — Halim Efendi'nin sülüs "Rabbi yessir" tâlimi (U. Derman Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 194 — Hulûsî Efendi'nin, Sâmi Efendi'den ta'lîk hattını öğrendiği sırada, hocasına yazıp götürdüğü meşk (üst satır) ve Sâmi Efendi'nin yaptığı çıkartma (alt satır) (U. Derman Koleksiyonundan).

farın altına yukarıki resimde görül­ düğü gibi doğrusunu yazarak tâlimi­ ni gösterir, târîflerini de yapar. Bu çeşid tâlîme çıkartma tâbîr olunur. Bir de, hoca (Resim: 195)'de görüldüğü gibi, yazdığı meşkin bir aynını bir kâğıda ceste ceste yazar ve harflerin tâlîmlerini gösterir ve târîflerini de îcâb ederse şifâhen yapar. Bu kısım tâlîme de tâlîm meşkı tâbir olunur. Bunun çıkartma­ dan farkı şudur: Çıkartmalar, mev­ ziî ve muvakkat olmakla berâber; daha ziyâde, talebenin yazısındaki hatâ ve kusurları gösterip anlatmak maksadıyla yazılmış olduklarından, azçok bir husûsiyet arz ederler. Bâ­ zen rumlar belirtilmiş bulunabilir. Kale­ min hareketlerini daha iyi göster­ mek için, sırf şu veyâ bu harfe mahsûs olmak üzere, kaleme bâzı hareketler yaptırılmış olur k i ; bun­ da estetik husûsiyet ikinci safa atıl­ mış, talebenin kalemi yürütmesini ve idâre etmesini sağlamak ciheti hedef alınmıştır. Bu îtibarla, çıkart­

malarda tâlîm meşklerinde görülme­ yen husûsiyetler ve fevkalâdelikler yer almış bulunabilir. Tâlîm meşkın¬ da ise talebenin kaabiliyeti ve y a ­ zısındaki sakatlıklar nazara alınmaz. Meşkden ve çıkartmadan farklı ol­ mak üzere, bir harf veyâ kelimenin, yâhud meşk muhtevâsının san'at gereğince alması lâzım gelen en esaslı şeklin ve durumun bütün îcâb ettirdikleri olmasa bile, çoğunu hak­ kıyle göstermek ciheti ön safda g e ­ lir. Bundan dolayı, "talîm meşkı, meşk'ın san'atkârâne bir plânı" de­ mektir. Bu îtibarla, tâlîm meşkını yazmak, meşk ve çıkartma yazmak­ tan çok daha güç olmakla berâber, san'at tekniği çok kaba, bâzen çok ince d u ­ bakımından çok kıy­ metlidir. Talebe, bunları ilk zaman­ larda bütün inceliğiyle kavrayama¬ sa bile, zaman geçtikçe, belki de ha­ yâtı boyunca, hattâ kendisinden son­ rakiler için de faydalı olmak vasfı­ nı taşır. Yazı estetiğinin nasıl ku­ rulduğunu anlamak isteyenler için, tâlîm dendir. Bir şart ile ki, bunlar yük-

meşkl

www.KalemGuzeli.net

www.KalemGuzeli.net

Resim: 195 — Bakkal Arif Efendi'nin Müfessir Küçük Hamdi Efendi'ye yazdığı tâlim meşki (Müellifin Koleksiyonundan).

Resim: 196 — Sâmi Efendi tarafından yazılmış ve tâlim ile meşki birleştiren bir ta'lîk mürekkebâtı (U. Derman Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

hususiyetleri ayrıca tedkîke değer cîh etmelidir. Harfler ve kelimeler varlıklarını mümkün olduğu kadar mâhiyettedirler. Müzelerimizde bu muhâfaza etmeli, lüzûm îtinâ zarûret al­ kısım karalamaların ve ile yer olmadıkça seçilmez, anlaşılmaz bir mış olmalarının sebebi de budur. hâle getirmemelidir. Eğrisini ve doğ­ Nitekim, (Resim: 197)'deki karala­ rusunu, güzelini, çirkinini kolayca mayı yazan meşhur hattat Hafız Os­ seçmek mümkün olmalıdır. Çünkü man Efendi (1642- 1698) imzâsını bunlar arasında bâzen öyle harfler atarken, " = Bunu meşk etti" ve kelimeler doğmuş bulunur ki, tâbirini kullanmakla, ehemmiyet ve­ bir daha yazmak belki de nasîb ol­ rerek yazdığını anlatmak istemiştir. maz. Onun için karalamaları atıver¬ memeli, mümkün olduğu kadar F — MÜSVEDDE: saklamalıdır. Yazan; yazısının tekâ­ mül seyrini, terakkî derecesini dâi­ Müsvedde; "karalamak" demek mî sûrette göz önünde bulundurur. olan "tesvîd" masdarından "ism-i Buna pek lüzûm yok gibi görünür­ mef'ûl" olup, "karalanmış"veyâ se de, birçok hattatların, aradan za­ lâhında müsvedde, yukarıda îzah manlar geçip de kemâle geldikleri ettiğimiz karalamadan başkadır. Bu zaman; eski karalamalarına, çocuk­ mânâca müsvedde: "Yazacağı bir luk ve gençlik zamanına âid resim­ yazının satır ve istif şeklini, duru­ lerini arar gibi hasret çektikleri olur. munu; harflerin ve kelimelerin bun­ lara göre almaları lâzım gelenhusûsiyetleriniönceden Üstadların olgunluk devirlerin­ de kendi kendilerine yazdıkları öy­ metmek, taslak hâlinde yazmak, el le kıymetli karalamaları vardır ki; ve kalemi o mevzu üzerinde iyice bunları, îtinâ ile yazdıkları bâzı ya­ alıştırıp, muhtemel falsolara karşı zılarına tercîh ettikleri ve sakladık­ tedbirli hareket imkânlarını önce­ ları çok görülmüştür. Zîrâ bu kısım den kazanmak için egzersiz yapmak karalamalar, san'at ruhunun bütün ve böylece yazının krokisini, plânı­ samîmiyeti ile külfetsizce, "sehl-i nı çizip tesbit etmek" demektir. mümteni' " hâlinde yazılıvermiş ş­­ heserler olmaları îtibâriyle, estetik

Resim: 198 — Kalemden çıktığı gibi, her türlü husûsiyeti yüzünden okunan, müellife âid bir müsvedde.

www.KalemGuzeli.net

Maksad ve mevzû'un husûsiyetine göre, karalamada bulunmayan bir­ takım incelikler, müsveddede yer al­ mış bulunursa da, bunları burada îzâha imkân yoktur. Müsveddenin karalamadan şekil olarak farkı; müs­ vedde karışık değil, açıktır ve bir hazırlık mâhiyetindedir. (Resim: 198)'de bir müsvedde örneği gö­ rüyoruz. G — TEBYİZ: Tebyiz "beyaz etmek, temize çekmek, temizce yazmak, müsved­ deyi tekrar ve güzelce yazmak" de­ mektir. Yukarıda târif olunan müs­ veddeye göre yazmak istenirse; bu da, müsveddenin üzerinden kalem­ le yazarak veyâ müsvedde üzerin­ den başka bir kâğıda kopya ederek yeniden yazmak; müsveddeyi iğne­ leyip başka bir kâğıda silktikten sonra tekrar kalemle yazmak; tara­

ma veyâ kurşun kalemle çizip fırça ile doldurmak; o müsveddeye baka baka doğrudan doğruya kalemle yeniden yazmak gibi usûllerle yapı­ labilir. (Resim: 199)'da Sâmi Efen­ di tarafından tek kurşun kalemle ya­ zılmış celî sülüs bir yazının baş kıs­ mı görülüyor. (Resim: 200) ise, kurşun kalemle hazırlanmış müs­ vedde üzerinden kamış kalemle y a ­ zarak vücûda getirilmiş orijinal bir levhanın fotoğrafıdır. 3 — Y A Z A R K E N GÖZETİLECEK BÂZI ESASLAR: A — KALEM TUTMA USÛLÜ: Yazarken kalem tutmasını bil­ mek, ön safta gelen mühim bir meseledir. İmsâk-ı kalem denilen bu işi Yâkût ile İbn-i Hilâl "Bidâatü'l-Mücevvid"in "Kalem" bahsin­ de şöyle târif etmişlerdir:

Resim: 199 — Sâmi Efendi tarafından tek kurşun kalemle ve büyük bir maharetle yazıl­ mış Celî Sülüs bir yazının baş kısmı (N. Okyay Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 200 — Müellif tarafından kurşun kalemle hazırlanmış müsvedde üzerinden kamış kalemle yazılarak vücûda getirilmiş orijinal bir levha fotoğrafı.

"Yazarken kalemi baş ve şaha­ det parmaklarla tut ve orta parma­ ğı kalemin binme yeri yap; öyle ki, kalem nefes gibi aksın. Üç parmağı kalemin kesiminden iki arpa boyu kadar uzak tut. Kalemi pek sıkma¬ yıp hafifçe tut; başını, yâni ucunu kâğıdın üzerine koyduktan sonra yazmaya çalış." "Tuhfe-i Hattâtîn"in 8. sâniha¬ sında (s. 609) şöyle denilmektedir: "Yazı yazan kimse, kalemi kuvvetle sıkmayacağı gibi, fazla serbest de bırakmamalıdır. Kalem, elinde ne sı­ kı, ne de gevşek olarak durmalıdır. Hokka içindeki likaya ta'lîk kalemi­ nin ağzı her tarafıyla müsâvî olarak dokunmalıdır. Bunun için, kalem açılırken dışta kalan parlak (sırça) kısım izâle olunur. Lâkin, diğer ne­

v i ' yazıların kaleminde, ağzın yalnız iç tarafı likaya sürülerek mürekkep alınır. Çünkü, ta'lîk haricinde kalan yazıların kalemlerinde ağzın sırçalı kısmı bırakıldığı için, burada topla­ nan mürekkep, düzgün akışa mâni' olur. Hepsi için başka bir yön var­ dır. Zîrâ kalemin tabiatı, hareket ve durma hâllerinin aksinedir: Durur­ ken sessizdir, yürürken konuşur. Abdülhamîd demiştir ki: "Kabûl e­ dilmeyen, geri çevrilen kalem, âsî ve isyankâr çocuk gibidir." Kalem hakkında "İki dilden biri" ve " O , iki dillidir" demişlerdir. Hattatlara fasîhu'l-kalem ( = k a l e m i düzgün konuşan) derler. Konuşması düzgün olmadığı halde, yazısı iyi olana da "Kalemi lisânından f a s î h " denir*. Bu sözlerin mânâsını bu san'at içinden geçmeyenler pek anlamaz­ lar. Hulâsası şudur ki: Bir hattat "fasîhu'l-kalem" olmak için, kalem tutmayı ve yürütmeyi bildikten baş­ ka, san'atın öyle şartlarını nefsinde toplamış bulunmalıdır ki, bunlar an­ cak yaza yaza elde edilir şeylerdir. Yukarıki satırların hiçbirisi bunları bize öğretivermez. "Fasîhu'l-kalem" olmak için, yukarıki târîf ve tavsîf¬ lere riâyet gerekmekle berâber, ka­ lemi imsak (tutmak) ve tahrîk ( y ü ­ rütmek) mes'elesinde, san'at tekni­ ği bakımından biri "kalem ile y a z ı " diğeri "kalem ile yazan" arasındaki iki münâsebeti dikkatle nazara al­ mak îcâbeder.

(*) Bu kısmın tarafımızdan sâdeleştirilmesinde, metnin aslına hemen hemen sâdık kalınmayarak, ifâde edilmek istenenin aksettirilmesine çalışılmıştır. Çünkü, erbâbına ve san'atlı bir üslûbla yazar. Çok zaman, kelime bekelime sâdeleştirmeye imkân olmaz, zîrâ bundan mânâ çıkarılamaz. Yukarıda geçen "iki dilden biri" ağızın konuştuğudur, diğeri "elin dili" olan kalemdir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

B _

KALEMLE Y A Z I A R A S I N ­

DA MÜNÂSEBET: Bir kalemin, her yazı nevinin husûsiyetine göre ayrı bir münâse­ beti ve alâkası vardır. Bunlar bilin­ mez ve tatbîk ederken nazara alın­ mazsa, aranılan fesâhat-ı kalem de bulunmaz. Bunun için, üstâdın tâlîm ve târîflerini görmek, çeşitli misâl­ ler üzerinde temrinler —egzersiz­ ler— yaparak, kalemle yazı arasın­ daki husûsiyetleri fesâhat içinde sağlamak gerekir. Çünkü bir kale­ min inceliği ve kalınlığı, onunla ya­ zılacak yazı nev'inin san'at husûsi­ yetine göre tâyin olunur. Bundaki isâbeti anlamak için, önce, yazıla­ cak yazının mâhiyetini, yazma şart­ larını, ölçülerini ve kalemin bunlara göre nasıl hareket ettirileceğini bil­ mek gerekir. Bunlar bilinmedikçe kalem elde, fıtratı bozuk ve isyan­ kâr bir çocuk kesilir ve san'ata uy­ gun bir harf dahi çıkarmaz. Eğer ben, elimdeki şu kalemle birkaç çe­ şit yazı yazabiliyorsam; bunu bana sağlayan, kalemi târif edilen şe­ kilde tutmam ve nefes gibi yürüt­ mem değil, belki o kalemi herbirin¬ de başka bir tarzda kullanmasını bil­ mem ve fiîlen tatbik edebilmemdir. Kalem tutma ve yürütmenin mihr­­ kını teşkil eden bu ehemmiyetli noktayı şöylece îzah edebiliriz: Meselâ, sülüs hattı ile bir harf yazabilmek için, sülüs yazısının ha­ reket hattını ifâde eden "üçte iki düzlük, üçte bir yuvarlaklık" kaai¬ desine, elimizdeki kalemi uydurmak şarttır. Bu prensibi ince veyâ kalın hangi kaleme tatbik edersem, yaz­ dığı o harf, sülüsün şu incelikte ve­

ya şu kalınlıkta yazılmış birer şekli olur (Resim: 201). İncesine Hafî Sülüs, kalınına Celî Sülüs deriz. O¬ nun için, muayyen kalemi olan öl­ çülü yazılar hattatlar arasında ka­ lemleriyle tanınırlar ve kalemlerine izâfe edilerek, meselâ kalem-ü's-sü­ lüs, kalem-i ta'lîk, muhakkak kalemi diye ifâde olunurlar. Buradaki kalem Tâbiri —Kalem bahsinde geçtiği üze­ r e — yazı mânâsına olmaktan ziyâde, böyle bir husûsiyeti ve bu husûsi­ yetin muayyen formüller ve metod¬ lar içinde tutulup kullanılacak bir kalemle gerçekleşebileceğini anlatır. Bunun şümulü ve sınırları ne kadar yakından kavranmış ve ne kadar isâbetle tatbîk edilmiş olursa, ka­ lemi tutup hareket ettirmek de o nisbette verimli olur. İşte o zaman, Fasîhu'l-Kalem olmaya imkân bulu­ nur da; kalem, yazan elinde âsî ol­ maya tahammül edemeyerek, uysal ve işgüzar bir hâdim hâlini alır.

Bununla berâber, üstâdlarca her yazı nev'i için kalemlerde ortalama bir kalınlık ve incelik haddi de ka­ bul edilmiş ve bu haddi gösteren kaleme de "yazının kalemi" demek âdet olmuştur. Meselâ, "sülüs kale­ mi kadardır" denilir. Fakat, bunun haddi kat'î olmayıp takrîbî ve vasatîdir. Biraz ince veyâ biraz kalın da olabilir, lâkin hafî ve celî kısma dâhil olmaz. Bundan dolayı, kalemle yazı arasındaki münâsebet­ leri tâyin ederken, bu hususları da gözönünde bulundurmalıdır. Çün­ kü, bu haddin biraz kalın veyâ in­ ce olması başka, bu inceliğinveyâ zıya terketmeleri başka, hattâ aynı yazının kalın veyâ ince tipler gös­ termesi yine başkadır. Nitekim (Re-

www.KalemGuzeli.net

Resim: 201 — Şevkî Efendi'nin sülüs-nesih Hilyesi (Topkapı Sarayı Müzesi - C.Y. 1336).

www.KalemGuzeli.net

sim: 201)'de görüldüğü üzere, dâi­ renin ortasındaki "Ism-i Celâl" ve "İsm-i Nebî" ile bunları çevreleyen dâirevî yazı ve dıştaki dört ufak dâi­ re içindeki yazılar, kalınlık bakımın­ dan birbirinden çok farklı görün­ dükleri halde, hepsi de sülüs hattı nev'indendir. Yâni, kalemler çeşidli olduğu hâlde, hepsi de sülüs kale­ mi metoduna göre kullanılmış ol­ duğundan, hepsi de sülüsün "üçte bîr ve üçte i k i " esâsını mahfuz tu¬ tabilmişlerdir. Bu münâsebetler ve esaslar gözetilmezse katt-ı kalem, imsâk-ı kalem, tahrîk-ı kalem sırla­ rının şaşkınlığı içine düşülür; kalem ziyete düşeriz de, san'ata uygun bir harf dahi yazamayız. Demek kî ka­ lemlerle yazılar arasındaki münâse­ betin tanzim ve tatbîkı işleri, sâde­ ce yazanın bilgisine, irâde ve kud­ retine dayanmakta îse de, bu ba­ kımdan üzerinde durulacak bâzı ehemmiyetli mes'eleler de yok de­ ğildir, işte bunu îzah edelim.

(latîf görünüşlü) hendesesiyle yük­ lü bulunan hareket ihtizazları ya kâ­ ğıda geçemez veyâ istenmeyen şe­ killerde zuhûr eder. Parmaklarımı­ zın teşekkülünde hiçbir kusur yok iken, onunla nice işler görüp durur­ ken, ne oluyor da kalem bize, biz elimize ve kalemimize söz geçire­ mez hâl alıyoruz? Bir de mürekkep ve kâğıd üzerinde müessir olmak, onları da uysal hâle koymak ve ay­ nı zamanda şu veyâ bu harfi, şu güzel bir sûrette tahakkuk ettirmek zorunda kaldığımız düşünülürse, yalnız bilgili olmanın, irâde ve kud­ retin, olsa bile, biz samîmiyetin, mûtî niyetteki ihlâs ve elimiz âsî v a ­ malzeme mükemmeliyetinin, bu seti aşmaya yeter olmaması karşısında —metafizik şartlar ve sebepler bir tarafa— tabiî sâhada, fizyolojik ve psikolojik bâzı kayıd ve şarta tâbi' olmamız gerekmektedir ki, bu şart­ ları iki esasta toplamak mümkündür: 1 — Âletleri Kullanmada Mü­ mârese: Bunu şöyle tasavvur ve tasvîr edebiliriz: Parmak uçlarında tıkılıp kalan hareketin muayyen bir mevzu üze­ rinde aynı vasıta ve âletle, aynı de­ recede ve istikamette tekrarlanma­ sı sâyesindedir ki, yapılan fizyolojik hareketlerin tekerrür adedi ile mü­ tenâsip olarak, uzviyetimizde hâsıl ettiği izler derinleşir, kuvvetlenir, kuvvetlendikçe de bunlara âit göz, el, sinir... ve hareket hâfızalarımız zenginleşir. Bunlarla alâkalı bulunan bedenî ve ruhî cihazlarımız arasın­ da da tek cepheli bir ısınma ve alış­ ma irtibatı kurulmuş olur. İlmî t⬠bîriyle, el ile kalem arasında, yaz­ mada bir ıttırad ve mümârese elde

veyâ

C — Y A Z A N L A KALEM A R A ­ SINDA MÜNÂSEBET: "Estetik yazı, san'at ruhumuz­ da kurulan birtakım hendesî şekil­ lerin sinir ve akla, hareketlerimiz vasıtasıyla kaleme, buradan mürek­ kebe ve nihayet kâğıda geçmiş re­ simleridir" diyebiliriz. Halbuki, el ile kalem arasında bir ülfet ve ısıngan¬ lık olmazsa, yazmada bir alışkanlık bulunmazsa; kalemle yazı arasında­ ki münâsebetleri bilmiş olmaktan müsbet hiçbir netice çıkmaz. Kalem, elde bir odun kesilir. İrâdemizin ö¬ nüne aşılmaz bir set gibi gerilir. Parmak uçlarına gelip dayanan ve yazının hem rûhî, hem de revhânî

www.KalemGuzeli.net

san'atlaştırma" diyebiliriz. Bu alış­ edilmiş bulunur ki, buna Türkçe'de ma, evvelkinden daha mühim, d a ­ "El yatma" tâbir ederiz. Bu sâyede, ha zor ve onu tamamlayıcıdır. Be­ tabiî hareketlerimiz hem uzviyeti­ diî bir yazının husûlü, bu iki şartın mizde, hem de vasıtalarımızı kullan­ el, kalem ve m e v z ûüzerinde fiîlen makta âdetâ san'atlaşmış olur da, ta­ âhenkleşmesine bağlıdır (Fiîlî âhenk biî hareketlerimizi irâdî hareketleri­ mizle te'lif etmeye imkân buluruz. bahsine bakınız). Çünkü san'at, an­ Bunun neticesi olarak, önceden tabiî cak bu zamandır ki, irâdenin zorla­ hareketler ve tesirler karşısındamûtîbir durumda iken, onlar üzerinde masından, tabiî tesirlerin iz'âcından, istediğimiz gibi müessir olmaya kud­ tasannu'lardan ve yapmacıklardan ret bulmuş oluruz. Böylece yazarken kurtularak tabiî vasıflar kazanmaya ve kalemi kullanırken tabiî şevkle­ başlar. San'at bizde artık irâdî ve ta­ rin istediği gibi değil, bizim ve biî bir hareketimiz olarak "Sehl-i san'at ruhumuzun istediği gibi ha­ mümteni' " hâlinde zuhûr eder. Ver­ reket etmeye muvaffak oluruz. Mü­ diği eserler, hadd-i zâtında bizim mârese ve kudretimiz nisbetinde, irâdemizin mahsûlü olmakla berâ­ el ve kalem tabiîlikten çıkıp, kısmen ber, artık başlangıçtaki gibi sert de­ irâdîliğe inkılâb etmiş olursa da, bu­ ğil, fıtrî karakterli olur. Bu yüzden, nunla asıl maksad hâsıl olmuş de­ bu iki şartı her zaman bir arada ve ğildir, ikinci şarta da riayet gerekir. aynı derecede mütâlâa edemeyiz. Şöyle ki: Birinci şart, kısa veyâ uzun bir müd­ det sonra bize bir mümârese sağ­ layabildiği halde; ikinci şartın, sene­ 2 — Eli San'atlaştırma: El ve lere bağlanan ve herkese yumuşa¬ kalemin, şu veyâ bu yazı nev'inîn bedâatini (estetiğini) sağlayan ha­ mayan zorlu bir iş olduğu görülür. reket hattına uygun olarak tatbîk Bunun bir misâlini çok yazma hu­ ede ede mümârese görmesi, her bi­ sûsiyeti bahsinde geçen, hocam Ö­ rinin bu mevzu üzerinde de ayrıca mer Vasfî Efendi'nin bir " d a l " yaz­ san'atlaştırılması îcâb eder ki, buna ma hâdisesinde görürüz. Şu verece­ da "San'atda mümârese" veyâ "Eli ğimiz örnekler de bu işi daha açık

Resim: 202 — Gerek âlet kullanmada mümâreseden, gerekse eli san'atlaştırmadan mahrum bir Muhakkak Besmele. Bu yazı, (Resim: 95-96-97-98)'deki Muhakkak Besmelelerle mukayese edilmelidir.

www.KalemGuzeli.net

anlatır. Vakıflar Umum Müdürlüğü Hayrât Murâkıbı iken emekliye ay­ rılan (Mevlevî sülâlesinden) Meh¬ med Rif'at Çelebi'nin şu Muhakkak Besmele'sinde (Resim: 202), birinci şart yok denecek kadar azdır; ikin­ ci şart hiç yoktur. Bu sebeple, "bir san'at eseri değil, bir uğraşmalar tezâhürüdür" diyebiliriz. (Resim: 95-98)'de ise her iki şartın üstün bir sûrette tahakkuk etmiş misâllerini görürüz. Hocam Hulusi Efendi'nin (Resim: 203)'de görülen yazısı ise, Sâmi ra, ikinci şartı kıvâmına getirmek üzere yazdığı ve hocasının beğendi­ ği yazılarındandır. (Resim: 204) ise, müellifin ikinci şartı olgunlaştırma­ ya müteveccih olmak üzere yazdığı meşklerdendir. İşte, bu misâllerden de anlaşıl­ dığı üzere, san'atta mümârese ne kadar çok olursa; kalemin tabiî ce­ reyânı, yazının maddî ve rûhî hen­ desesini bir imtizâç ve insicâm için­ de dokur ve bu sâyede gerek harf­ ler ve gerek durumları tabiî bir se­ yir içinde metânet ve kuvvet kaza­ nır. Bunları sağlayan, zâhiren, kale­ min ucudur. Fakat, hakîkatde ya­ zanla kalem arasında kurulmuş ahenkli bir mümâresedir. Bunu, yal­ nız birinci şarta riâyetle kazanmaya imkân yoktur. Nitekim, çok yazı ya­ zan bulunduğu hâlde; kemâle ermiş san'atkâr ve kürsüsünü bulmuş bir eser dâimâ mahdûd ve sayılı olmuş­ tur. Çünkü san'atda mümârese art­ tıkça, san'atkârın karşısına metafizik bir güzelliğin, ideâl güzelliğin (bu bahse bakınız) muhteşem ışıkları çı­ kar. Bunu bir kamış parçasının u¬ cundan siyah mürekkep halinde kar­ şımıza koyan, tek bir hattat bile he­

nüz çıkmamıştır. En yüksek hattat­ lar bile, bu ışıklar karşısında san'at ruhlarının kamaşarak hayranlıklar içine gömülmekten başka bir şey yapamamış olduklarını da, vicdan­ larında duya duya îtiraf edegelm lerdir... Hâsılı, başlangıçta el kaleme tâbi' iken, o iki şarta riâyet sâyesin­ de kalem ele tâbi' olur ve mûtî bir hâle gelir. Kalem, artık san'atın manivelâsı olma vasfını bundan sonra kazanır. Şu var ki, bu şartla­ Efendi'den icâzet aldıktan son­ ra riâyet mutlak olmayıp, parmak­ ların çarpık, ruhî hâllerin bozuk, uzviyetin yorgun veyâ hasta, par­ makların kısa, parmak uçlarının pek kalın, topak, güdük, sakat, nasırlaş­ mış, derisi herhangi bir sebeble bo­ zulmuş, katılaşmış, hassasiyetini kaybetmiş, buralardaki sinir uçları­ nın alıp verme kudreti bir ra'şe ve uyuşuklukla değişmiş veyâ eksilmiş olması gibi, kalem üzerinde iradî tasarrufa engel olabilecek hâller bu­ lunmamalıdır. Bunları ehemmiyetle nazara a¬ lan büyük üstâdlar, bu hususta çok dikkatli davranırlar. El ve parmak­ larını, bunlardaki hassasiyeti hırpa­ lamaktan, parmak uçlarının nasırlaş­ masından çekinirler. Çünkü onlar, kendileriyle kalemleri arasında öyle bîr yakınlık ve anlaşma sağlamışlar­ dır ki, sanki kalem kendileri, yâhud elleri aynı kalem olmuştur. Bununla berâber, ikinci şartın zorluğu karşı­ sında, kendisini ve kalemini şu na uydurabilen hattatlar arasında, bir derece farkı dâimâ görülür. Bu şartların tahakkukunda mâhir olan­ lar, hangi kalemi eline alırsa, kale­ min kudreti ve salâhiyeti dâhilinde

veyâ

bu y

www.KalemGuzeli.net

Resim: 203 — Hulûsî Efendi'den bir ta'lîk nümûnesi.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 204 — Müellifin san'atda mümârese şartını olgunlaştırmaya müteveccih bir celî sülüs çalışması.

bulunan yazıları yazmakta zorluk çekmez; hattâ parmakları kesilse, kalemi bileğine bağlayarak da ya­ zabilir. Nitekim "Hat ve Hattâtân"da kaydolunduğu üzere (s. 3 8 ) , Ibn-i Mukle, Abbasî Halîfesi Râzî-Billâh zamanında, eli kesildikten sonra zin­ dana atılmış; yarası iyileştikten son­ ra kalemi bileğine bağlayarak yine yazmıştır. Aynı kitapta kaydedildi­ ğine göre (s. 121), Abdullah Vefâî "(ölümü: 1141 H. - 1729) adında bir hattat, Sarây-ı Âmire kitâbetinde iken, ayağı ve sol eli ile yazmağa cesâret göstermiş ve nazar isâbetiyle genç yaşında vefat etmiştir. Bu iki şartın neticelerinden olan ve yazı estetiği ile çok sıkı alâ­ kası bulunan kaleme hâkim olmak, kalem hakkı, kalem cereyânı ve me­ leke mes'eleleri üzerinde de biraz durmayı faydalı görüyoruz. D — KALEME HÂKİMİYET: Hattatlığın ağırlık merkezi ka­ leme hâkim olmaktır. Sıkıntı içinde, şu veyâ bu vâsıtanın yardımı ile g ü ­ zel yazı vücûde getirmek mümkün olsa bile; yazı, koltuk değneğine,

ikinci bir kalemle tashîh görmeye muhtâc olur. Bundan kurtulamayan yazı da falsolu olmaktan kurtulmaz. Kalem, bilgi ve mümâreselerle san'atkârın elinde o kadar yumuşa¬ malı, o kadar seyyâl bir hâle gelme­ lidir ki, hem san'atkârın ruhu par­ maklarından —iradeli bir yumuşak­ lık içinde— kaleme geçebilmeli, hem de bu sâyede kalem, Hz. Mu­ sâ'nın asâsı gibi bir nevi' hayâtiyet ve irâdîyet kazanarak, geçtiği yer­ lerde elin, yâni san'at ruhunun hâ­ kimiyetini bütün kudret ve ihtişâmı ile gösterebilmeli; için ve dışın Fir'avunvârî tasallutlarına imkân bı­ rakmamalıdır. Bu hâkimiyetin birin­ ci alâmeti, yazıda görülen metânet­ tir. (Resim: 201)'de görülen Şevki Efendi Hilyesi buna güzel bir ör­ nektir. (Resim: 202)'de ise, bunun tamâmiyle aksini görüyoruz. Yazı­ da bir perişanlık göze batar. Hare­ ket canlılığı olmadığı için, göz üze­ rinde fazla durdukça, sert bir kaya avuçlarcasına olmasa bile, kurumuş bir yaprak avuçluyormuş gibi bir intiba' yaşarız. Bu, ne yazıştan, ne de kaleme hâkimiyetsizlikten; sâde-

www.KalemGuzeli.net

bu safhasında, ruhla maddenin mü­ ce san'atda mümâresesizlikten doğ­ nâsebetleri mes'elesini de hesaba maktadır. (Resim: 203)'de ise, ruhî katmamız gerekir; vaziyet büsbütün hendese zenginliğinin hâkim bir ka­ çetin lemle tatbîkından doğan öyle bir metânet ve esrârengiz bir hâl alır. vardır ki, bunda da cıvık Bilindiği üzere, madde ruha zıd bir yumuşaklık değil, gül yaprağını göründüğü için, kuvvetin elden ka­ yoklarken duyduğumuz yumuşak­ leme, kalemden kâğıda geçmesi; bi­ lıktan doğan sevimli bir intiba' ya­ zim, elimiz ve kalemimiz üzerinde şarız. Şunu da anlarız ki, san'atkârın tesir yapabilmemiz gibi vâkıalar, hâ­ güzel dediği yazı ile, başkalarına lâ bir sır olarak devâm eden ve de­ güzel görünen yazılar arasında, böy­ rin görüşlü nice filozofları dün ol­ le ince bir fark görmek her zaman duğu kadar bugün de lâl ü ebkem mümkündür. Bu fark, her şeyden bırakan en anlaşılmaz meseleler­ evvel o hâkimiyetin rolü ve izini, dendir. Bu çetin düğüm çözülme­ yazıda görüp görememekten ibaret­ dikçe; kaleme hâkimiyetin, tekâmü­ tir diyebiliriz. Bu bakımdan burada lün, ibdâ'ın, "şu güzel veyâ çirkin" diğer bir îzâha lüzûm vardır. diye verdiğimiz hükmün mânâsı ve Gerçi, "kaleme hâkim olmak, hakîkî sebebi anlaşılmış olmaz. Şim­ onu istediği gibi kullanmak" demek­ diye kadar "san'at sırrı" diye ifâde tir. Lâkin bu "istemek ve kullanmak" olunagelen ve ne idüğü anlaşılama­ mutlak olmayıp, "yazanın bildiği ve yan bu düğümün tabiatta ve fiili­ yazmak istediği şu v e y â bu yazı yatta çözülmüş gibi görünmesi bizi nev'inin san'at îcablarını tahakkuk aldatmamalıdır. Vâkıaları vâkıa ola­ ettirecek tarzda istemek ve ona gö­ rak kabul etmek, onların sebebleri¬ re kullanmada hâkim olmak" mânâ­ ni ve illetlerini bilmek demek değil­ sına anlaşılmak lâzım gelir. Bu tak­ dir (Tesir ve teessür bahsine bakı­ dirde "san'atkâr, elini ve kalemini nız). Hakîkî vaziyet böyle bir sır mevzûa ve yazı nev'ine göre ayar­ görünmekle berâber, yazma işinin lamak zorunda bulunacağı cihetle, yakından tedkîkı hâlinde bunu ay­ düşünülen o hâkimiyet, bu ayarlı dınlatmaya yarar bâzı ipuçları bul­ hareketlerle mukayyed oluyor" de­ mak da mümkündür. Şöyle ki: mektir. Halbuki, böyle mukayyed Bundan önceki bahisde arz ve bir hâkimiyetin izinde gitmek zorun­ îzah ettiğimiz iki şarta riayetle y a ­ da kalan el ve kalem, mahdud bir pılan ıttıratlı çalışmalar ve mümâre¬ sâhaya takılıp kalmış olur. Kalemin, selerle, gerek âletleri (kalemi) kul­ san'at kudreti ile tabiat kuvvetleri lanmada, gerek bunları kullanan or­ arasında yürümek zorunda olduğu ganlarda ve gerek çalışma mevzuu da düşünülürse, bu kudretler bâzı olan san'atta kazanılan fizyolojik ve yerlerde ve hâllerde çarpışabileceği psikolojik melekeler sayesinde; bi­ ve kalem de yolunu ve hızını de­ lekteki kuvvet, kalemi âdetâ yumu­ ğiştirebileceği cihetle, san'atın da şatıyor, ruhlandırıyor. Böylece, mad­ tekâmülü sarsılır, böylece kaleme de biraz ruhlanırken, eldeki kuvvet hâkimiyetin ve san'atda terakkînin de biraz sertleşiyor; maddeleşmiş mânâsı da su götürür. Çünkü, işin

www.KalemGuzeli.net

bilmesini sağlıyor. San'atkârın bü­ gibi oluyor. Sanki meleke, ruhla tün hüneri, kendisini ve kalemini madde —el ile kalem— arasında bir nevi' köprü veyâ tampon vazi­ bu fiîlî âhenge gereği gibi uydur­ fesi görerek, san'atla tabiatın, hil­ masını bilmek ve uydurabilmekten ibâret katle iradenin muhtemel çarpışma­ kalıyor (Fiilî Âhenk bahsine larını kırarak veyâ uyuşturarak zıt bakınız). Yazının ruh âlemimizde görünen bu şeylerin alışverişini ko­ harekete geçen sembolleşmiş sûret­ laylaştırıyor. Bu hâl elde bir hâki­ leri, irâdenin açtığı izde yürüyerek miyet hâlini alınca da, kalem onun san'at yoluna giriyor ve meleke ge­ şaşmayan, şaşırtmayan, akıcı bir uz­ çidinden süzülerek elin ve kalemin vu hâline geliyor. İlk zamanlarda hâkimiyeti ile mütenâsib olarak mü­ parmak uçlarında tıkılıp kalan fiz­ rekkepler arasından doğuyor. Bu do­ yolojik hareketler, psikolojik îliyad¬ ğuşun, başından sonuna kadar ge­ lar ve melekeler sayesinde, elden çen her ânına dikkat edersek; san'at¬ kaleme ve buradan da kâğıda geç­ kâr gibi, eli ve kalemi de her ân bir meye imkân buluyor. Demek ki, ka­ bakıma kaabil (pasif), bir bakıma leme hâkimiyet şuurlu bir meleke fâil (aktif) dirler. Çünkü, hilkat yo­ ile mütenâsib olarak artıyor. Bu ar­ luyla san'atkârda —bir ân için ol­ tışla da san'atda terakkî ve tekâmül s u n — bir tecellî v u k û bulmaz, bir mümkün oluyor. Bununla berâber, şey zuhûr etmezse, onda bir kuv­ o sır da hükmünü icrâda devâm vet tezâhürü de bulunmaz. Bu iti­ ediyor. Fakat bu devâm, san'at ru­ barla, o da, eli ve kalemi gibi, her hunu bozmaya, irâdeyi şaşırtmaya ân bir zuhûr ve tecellîye muntazır değil, her ikisinin lehinde çalışan, durumdadır. Bunlar, ancak o zuhûr müsbet verimli bir hilkat feyzi hâ­ ile bir iş görebilirler. Gerçi bu zu­ linde zuhûr ediyor da, içten ve dış­ hûrun en yakın illeti " b e n " ve en tan gelebilen müdâhaleleri tesirsiz zâhir sebebi "benim irâdemi kullan­ bırakıyor. Böylece san'at ruhu da mam" sûretinde görünürse de —te­ yeni yeni ibdâ'lara yükselmeye im­ sir ve teessür, irâde ve ihtiyar ba­ kân buluyor. Fakat, burada, kaleme hislerinde geleceği üzere— bu irâ­ hâkimiyetin hilkat feyzi karşısında­ denin "ben"de kuvvet haline geli­ ki hakîkî durumunun ne olduğu he­ şi, "şe'niyet" sûretinde tecellîsi; ne nüz anlaşılamıyor; o sır, sırrıyetinî "bana", ne de "benim irâdeme" muhâfaza bir iş olmadığına göre,bir bağlı ediyor. Bu bakımdan, hakî¬ adım daha ileri gitmek lâzım geliyor. katte bana nisbetle elimdeki kalem Yazarken, geçmiş hâdiselere dikkat edersek görürüz ki, tabiatla san'at kudretleri arasında her an mekik dokuyan meleke, elin ve ka­ lemin fiîlî bir âhenk içinde iş göre­ ne ise, ben de hilkatin akışı içinde öyleyimdir. Bu akış, yâni Allah'ın feyz ve rahmeti olmadıkça, kendi­ liğinden bir anlık "şe'n" dahi ya­ ratmama imkân yoktur*, işte, her ân

(*)

Kitabın aziz müellifinin, büyük bir suhuletle ortaya koyduğu bu arifane

iz

www.KalemGuzeli.net

zuhûr eden "şe'n'lerin gerçek va­ ziyetleri böylece kavranırsa, san'at¬ ta ibdâ'ın ne demek olduğu ve bir güzel yazının nasıl doğduğu, mele­ ke ve hâkimiyetin nerelere dayan­ dığı bir dereceye kadar sezilebilir. Bu sebeple, her hâdisede olduğu g i ­ bi, yazı san'atında ve yazış hâlinde şâhid olduğumuz bu zuhûr ve tecel­ lînin, metafizik irtibat noktası, bir san'at sırrı olarak bekâretini muhâfaza edegelmiş ve yine edecektir. Bunlar düşünülünce, Kur'an'da, Allah'ın "kaleme ve yazılanlara" kasem buyurmasındaki hikmetin zevkine biraz olsun ermek mümkün olur. "Kaleme hâkimiyet" dediğimiz zaman, bunun arkasından neler sez­ memiz ve anlamamız lâzım geldiği de bütün derinliği ve azameti ile karşımıza çıkar. Yâni, "yazı güzelli­ ğ i " kolayca ve herkesin yalın kat görüşü ile anlaşılabilecek kadar pa­ sif bir mevzu değildir, deki Rabbânî tasarrufa ruhda yer vermek zarûreti vardır. Ancak, bu­ na herkes sînesini açıvermiş değil­ dir. Onun için, bahsi şâirin şu sözü ile bitirelim: Yüksel ki, yerin bu yer değildir, Dünyâya geliş hüner değildir.

Yüksel, hünerinle kaani' olma! Ihsân-ı Hûda'ya mâni' olma! E — KALEM H A K K I : "Eldeki kalemin inceliği ve ka­ lınlığı ne olursa olsun, bununla şu veyâ gerektirdiği şekilleri gözönünde bu­ lundurmak ve kalemi bunlara göre hareket ettirmek îcâb eder" demiş­ tik. Bu işin, yazanla kalem arasında bir alış veriş demek olmasına göre, iki tarafın da haksızlık yapabilecek­ leri ihtimâli uzak değildir. Bir hatâ veyâ kusur karşısında kaldığımız za­ man, sebeb yazanda mı, kalemde mi, ikisinde de mi? Nasıl ve nereden anlamalı ki, ona göre düzeltmeye çalışalım. Hemen söyleyelim ki, bu hatâ ve kusurların asıl sebebi, yazanda veyâ yazışındadır; yâni, kalemi kul¬ lanışındadır. Kalem, yazının hakkını yemez. Kendi hakkı yenildiği za­ man da bir şey söylemez. Söyle­ memekle de yazandan intikamını alır. Bundan dolayı, haksızlığı bile­ cek ve yerine getirecek olan, yalnız yazandır. Fakat, yazan "kalem hak­ kı nedir?" bilmezse, o hakka riâyet etmeyi de düşünmez. Hakka riâyet etmedikçe de kaleme hâkimiyetten beklediği feyzi de göremez.

âyet-i celîlesinin ilhâmıyle yazdığı şu hakimane kıt'ayı aşağıya dercetmekten kendimizi alamadık: "Allah tecellîsini tekrâr etmez. Bir şey'i iki safhada izhâr etmez. Âsâr-ı nevânevdir, olan manzûrun. Bilmez bunu, kim dikkat-i âsâr etmez." Meali: "Allah'ın " = OL!" dediği her şey, bir defada olur, biter; O'nun te­

cellîsinin tekrârı yoktur. Âlemde gördüklerin hep yeni yeni eserlerdir. Onlara dikkatle bakmayanlar, bu zuhûratın farkında değildirler." - U.D.

www.KalemGuzeli.net

"Bidâatü'l-Mücevvid"de kaydo¬ lunduğu üzere, Yâkût ile Ibn-i Hilâl kalem hakkını şöyle ifade etmişler­ dir: "Harflerin aslındaki ve vaz'ın¬ daki sıhhatine çok dikkat et, tahrif yapmamaya gayret eyle. Kalemi, işe yetecek kadar salıver, harfin en mü­ kemmel şeklini yapmaya çalış ki, tahkîkın gayesine erebilesin!" Burada dört şey tavsiye olunu­ yor. Bunlar içinden, "kalemi işe ye­ tecek kadar salıver" denilmesi, " k a ­ lemin hakkını ver" demektir. Kalem, tahrik esnasında elin hareketine ve sükûnuna tâbi' olduğundan, el ka­ lemi ne tarzda tutar, ne şekilde y ü ­ rütür, ne kadar salıverir veyâ kısar­ sa, kalem de bunlara tâbi' olmak ve bunların izlerini kâğıda vermek zo­ rundadır. Yazan bu tahrîki yapar­ ken, kalemin hakkını gözetmez ve vermeye çalışmazsa, kalem de harf­ leri ya cılız veyâ haddinden aşırı, kaba saba çıkarır. Fakat dönüşler, inişler, çıkışlar, bükülüşler... kale­ min tabiî vaziyeti korunarak yapılır­ sa; kalem de, kendi muktezâsı olan rolünün en güzelini yapmaya imkân bulur. İşte kalemi, bu rolünü yapa­ bilecek sûrette, işe yetecek kadar salıverip yürütmeye kalemin hakkı­ nı vermek tâbir olunur. Kalemi kös­ tekleyip gidemiyeceği yerlere sür­ mek — (Resim: 202)'de görüldüğü g i b i — ona "tabiatı hilâfına işler yap­ tırmak" demektir ki, bir haksızlıktır. Bu haksızlığın neticesi veyâ cezâsı da derhal yazıda görülür. Tashih et­ mek, yâni hakkını vermek, bir san'at vecîbesi olur. Birkaç misâl verelim: Tabiî ka­ lınlığı olan sülüs kalemiyle meselâ " b e " harfinin sülüs hattın­

daki şeklini yazmak istiyoruz. Ö n ­ ce, bu kalemin birkaç türlü konabil¬ diğini gözönünde bulundurmamız gerekir. Çünkü, hiçbiri diğerine ben­ zemeyen en az şu on tarz­ dan birisi ile harekete geçebiliriz. Farâzâ, birinci koyuluşla harekete geçersek, yazacağımız " b e " harfi

şeklinde olur. Diğer tarzları da böyle tatbîk edersek, birbirine ben­ zemeyen on çeşid şekil hâsıl olur. Halbuki bunların hiçbirisi istediğimiz sülüs "be"si değildir Kalemi, sülüs kaaidesi olan sülüs ve sülüsan nis¬ betiyle koyar ve bu kaaideye göre hakkını vererek yürütürsek

olur. O nısbeti gözetmekle berâber, kalemin hakkını vermezsek

olursa da, sülüs "be"si olmaz. Çün­ kü baş tarafta muhakkaka kaçmış, yarıdan sonrası da sülüse meylet­ miştir. Bundan evvelkinde ise, kale­ mi işe yetecek kadar, yânı sülüs ve sülüsan nisbetine uyacak sûretde sa­ lıverdiğimiz için, hakîkatin aranma­ sında gâyeye varılmış, maksad hâ­ sıl olmuştur. Diğer bir misâl: Bir nesih kale­ mi ile yine bir sülüs "be"si yaza­ lım: Bu şekil, sülüs ve

www.KalemGuzeli.net

sülüsan kaaidesine göre yazılmış ise de, sülüs kaleminin hakkı hiç ve­ rilmemiş olduğundan, nihayet onun bir krokisi vaziyetini almıştır. Kalem hakkını vermiş olmak için, ya üze­ rinden sülüs kalemini yürütmek ve­ yâ vermek îcâb eder. Diğer bir misâl: Bir kalemin ya­ zarken pek kısılması veyâ pek ser­ best hareket ettirilmesi, yâhut ikisi ortası bir halde yürütülmesi yüzün­ den, o kalemin bir noktalık hareke­ tinde bile Kalem kalınlıkları bir ol­ maz. Her biri diğerinden farklı olur. Meselâ: . Her bir hareke­ te göre kalemin hakkı o ibraz edilen kalınlıklar mıdır, değil midir? Hare­ kete nazaran "evet", kaleme naza­ ran "hayır"! Çünkü burada üç çe¬ şid hareket ve her harekete mukaa¬ bil de üç çeşid kalem hakkı tezâhür etmiş olur. Bu tezâhürleri (Resim: 205)'de derece derece görmek mümkündür. Acaba, kalemin asıl hareketi ve bu harekete göre hak­ kı nedir? Bu üçten birisi mi, hepsi mi, bunlardan başkası mı? Belki öy­ le, belki değil. Bunu, daha ziyâde yazanın kalemi tahrik derecesi ile, yazı nev'inin o harf üzerindeki îcâb-

ları tâyin edecektir. Bu takdirde (Resim: 205)'deki yazıyı nasıl tah­ lil etmeli ki, kusuru bulup düzelte­ bilelim? Yukarıki misâlde de görüldüğü üzere, bir kalemin hakkı demek, muhakkak kalınlığı ede yukarıdaki şekli tashih ede veyâ inceliği de­ mek değildir. Kalemin kâğıd üzerin­ deki izi tutuşa, koyuşa, çekişe, bü¬ küşe... göre değişeceği cihetle, her¬ birinde kalem hakkı başka bir sûret­ le zuhûr eder. Diğer bir ifâde ile, "kalem hakkı her tahavvüle göre ayrı takdir olunur". Meselâ, yazar­ ken kalemi herhangi bir yerde şu­ veyâ yerden tekrar başlarken kalemi bı­ raktığımız vaziyette koymazsak, bundan sonraki hareket, evvelki ha­ reketin devâmı olmayıp, başka bir hareket olduğundan hal ve tavrı da evvelkinden farklı olur. İşte bu fark oraya lâyık olmayan bir noksanlık veyâ lık demektir. Bu gibi yerlerde ve hâllerde, kalemin hakkını bir hare­ ketin devâmı içinde değil, birbirin­ den farklı birçok hareketler içinde, kalemin o hareketlere göre gerek­ tirdiği haklarını vermiş bulunuruz. Bu takdirde bir harfin başından so­ nuna kadar kalem, yazı nev'inin îcâb

fazlalı

Resim: 205 — Müellifin, kasden kalem hakkına riâyet etmiyerek yazdığı bir sülüs tecrübesi.

www.KalemGuzeli.net

ettirdiği yerde hakkını bulamamış, yâni hakkı yenerek yürütülmüş ol­ duğundan, harf titrek bir el ile ve­ yâ gibi izler bırakır. Yazılan yazı da şu­ rada sülüs, şurada muhakkak, rı¬ kaa'... gibi nev'ilerin tezâhürlerini taşır. İşte (Resim: 205)'i bu zâviye­ den mütâlâa edersek, tam sülüs de­ ğil, sülüs celisini andıran irice ve tokça bir tavır almış olduğu; fakat sonradan tashîh de görmemiş bu­ lunmasına nazaran, kalemin bol mü­ rekkeple ve karalama mahiyetinde yazılmış bulunduğu ve bu yüzden bir fevkalâdelik arz etmediği anla­ şılır. Bu izâhlarımızdan şu cihet de anlaşılmış oluyor ki, kalem hakkını yerli yerince ibraz etmek başka, ka­ lemin hareketi esnasında bıraktığı izin, o kaleme uyması da başkadır. Yâni, kalemin çıkardığı ile çıkarma­ sı lâzım geleni isâbetle tâyin "için, yazı nev'inin îcabları ile, yazanın yazmasından ve kalem üzerindeki tesirinden doğan îcabları birbirine karıştırmamak lâzımdır. Asıl olan "ikisinin muntazaman birleşerek de vâm ise de, kaleme hâkimiyet sağlanma­ dıkça buna imkân hemen hemen yoktur" diyebiliriz. Çünkü kalem ce­ reyânı bu hâkimiyete bağlı kalma­ dıkça, nev'in îcabları ile uzlaştırma­ ya kudret bulunamaz. Bunun ehem­ miyetini bir derece daha tebârüz ettirmek için, sözü cereyân bahsine nakledelim. F — KALEM CEREYÂNI: Kalem cereyânı*, "kalemin akı­ ş ı " demektir. Bu, kalemi yürütmek­
(*)

ten ve mürekkebin kalemle akıp gitmesinden başkadır. Yâkût ile İbn-i Hilâl, bunu "Kalem nefes gibi ak¬ malıdır" başka başka etmişlerdir yazılmış diye ifade kalemlerle ki, bu akışın eseri yazıda görünür ve­ yâ görünmesi lâzı mak gibi, kalemin de tabiî ve sun'î olmak üzere iki türlü akışı vardır. "Nefes g;bi akmak"tan murad, " g a ­ yet fıtrî (tabiî) bir seyr içinde y ü ­ rüyüp gitmesi, sun'îlik eseri bulun­ maması" demektir. Bunlar ise îzâha muhtaç mevzûlardır. Bir sülüs kalemini, mürekkebe batırarak kâğıd üzerinde ağır veyâ hızlı gelişigüzel ve muhtelif tarz ve istikamette yürütelim:

Bu şekillerin her birinde, kale­ min diğerinden farklı bir izi görülür. Acaba bunlardaki benzeme ile ben­ zememenin hakîkî sebebi nedir? Her birisinde ve tahakkuk etmiş bulunması görülen akışa "nefes gibi akış" diyebilecek miyiz? Zâhirî görünüşe bakarak "evet" veyâ " h a ­ yır" diyemeyiz. Çünkü nefes gibi akışın ne olduğunu henüz bilmiyo­ ruz. Onun için, her şeklin tahlîlini yapmak, bunun için de terkib se¬ beblerini bilmek îcâb eder. Fakat bu sebebleri her zaman isâbetle tâ­ yin etmeğe imkân olmadığını söy­ leyeceğiz. Çünkü kalemi yürüten, dikkatli veyâ dikkatsiz yürütmüş olabilir. Yürütürken hâricî veyâ zih-

Bu kelime, dilimizde galat olarak "ceryan" şeklînde telâffuz edilmektedir. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

nî bir ize veyâ misâle uymuş veyâ uymamış bulunabilir. Dolayısıyle hâ­ sıl olan izler, kalemin tabiatından doğmuş olsa bile, nefes gibi akış bulunmuş veyâ bulunmamış olaca­ ğına göre, iradî izlerle mecburî olan izleri ayırdetmeden, ona nasıl "nefes gibi bir akış" diyebiliriz? Bile bile yapılan hareketlerde izlerin birbir­ lerine benzemeleri mümkün, rast¬ gele yapılan hareketlerde ise benze­ memek gâlib ve belki de zarurîdir. Çünkü bilerek yapılanlarda irâde harekete, bilmiyerek yapılanlarda ise hareket irâdeye hâkimdir. Her iki halde de izlerde nefes gibi akış bu­ lunmuş veyâ bulunmamış olabilir, iradî hareketin eseri olan akışın ta­ biî olmaktan ziyâde sun'î olduğunda şüphe yoktur. Yazı ise irâde ile ve bile bile yapılan bir san'at eseri ol­ duğuna göre, bunda aranılan nefes gibi akışın tabiî olması ne demek­ tir? Yazıdaki nefes gibi akış, bütün bunlardan başka bir hâl ve tavırda bulunmalıdır ki tabiatla san'atın ifa­ desi, aynı şey olmuş bulunsun da; bunların çarpışmasından doğan, san'at dışında kalması gereken anor­ mal izlere yer kalmamış ve kalem irâdî hareketler içinde nefes akar g i ­ bi tabiî karakterleriyle tezâhür et­ miş bulunsun. Biraz karışık görünen

bu noktayı tebârüz ettirebilmek için şu nümuneye bakalım (Resim: 206): Burada kalemin tabiî akışı müm­ kün olduğu kadar gösterilmeye ça­ lışılmış ve bunu muhâfaza için hiç­ bir noktasına sonradan dokunulma­ mıştır. Kalem, irâde ile bilerek y ü ­ rütülmüş olmakla berâber, bâzı yer­ lerinde irâde dışında tezâhürler gö­ rülüyorsa da, büyük bir kısmı ne­ fes akar gibi akmıştır. Bu sebeble¬ dir ki, kalem cereyânı baştan sona kadar tabiî bir karakter arzetmekte¬ dir. Bu karakter, o nefes gibi akı­ şın ifadesidir. Bu, şu demektir ki; irâdeden tabiî bir akış doğmuş, san'atın ifâdesi olan bu tabiîlik, ay­ nı zamanda kalemin de tabiatını ifâde eylemiştir. Yâni kalemin tabiî akışı, irâde ile, nefes akar gibi iz­ har olunabilmiştir. Demek ki, kale­ min sun'î akışı, tabiî akışı içinde eriyebilirse, buna bağlı bulunan ha­ reket, mürekkep ve yazıda nefes gibi akan bir karakter kazanabile­ cektir. Şu halde (Resim: 206)'da göze batan ve anormallik ifade eden kısımların, onlarda bu şartın tahak­ kuk etmemiş olmasından ileri gel­ diği söylenebilir. İşte bu iki hâl ve vaziyet dikkatle nazara alınınca, şu mühim nokta beliriverir: Güzel y a ­ zıda aranılan mühim noktalardan

Resim: 206 — Kalemin tabiî akışının gösterilmesine çalışılarak müellif tarafından yazılan bir sülüs satır.

www.KalemGuzeli.net

birisi de, "yazının mahmul olduğu kalem akışında tabiî olmak vasfı tam olmalı, hiç olmazsa gâlib bulun­ malıdır". Tasannu'a delâlet eden iz­ ler bulunmamalı, bulunursa gideril­ melidir. Yazı, baştan sona bir irâ­ de mahsûlü olmasına, yâni san'at eseri bulunmasına rağmen, hiçbir sun'îlik arzetmemelidir. "Nefes a¬ kar" gibi tabiî bir kalem akışının ifâdesini taşıdığı nisbette güzel ol­ mağa hak kazanabilir. Kalem, ister ağır, ister çabuk yürütülsün, fark yoktur. Onun için hat san'atının mü­ meyyiz fârikalarından olan ve birin­ ci kısımda (s. 121) îzah olunan "Seyyâliyet husûsiyeti kalemin bu nefes gibi akışına medyundur" di­ yebiliriz. Nitekim (Resim: 203)'de­ ki yazıya baktığımız zaman, bu ba­ kımdan ne kadar fakîr bir halde ol­ duğunu görmemek kaabil olmaz. Kalem cereyânı diyecek hiçbir iz yok. El ile kalemin yazarken mâruz kaldıkları ıztırab ve ihtilâcın izleri birbirine takılıp takılıp gitmiş, harf­ lerin ve kelimelerin terkib ve taaz¬ zuv kaabiliyetleri tabiî ve sun'î ha­ reketlerin çarpışması arasında tutu­ nacak yer bulamamışlardır. Yer ver­ mek için yapılan gayretler ve sarfe¬ dilen emekler de sun'î hareketleri arttırmaktan ileri gitmemiştir. Bu g i ­ bi haller, her yazıya çalışanın ba­ şından geçen mukadderattır. Kale­ me hâkimiyet sağlanmadıkça, bu g i ­ bi hallere galebe çalmak ihtimâli yoktur. Onun için, üstâdlar talebe­ lerine bu acı ve acıklı halleri anlat­ mak, dikkat ve gayretlerini arttır­ mak maksadıyle "Bu yazı tıknefes olmuş, el ve kalem acemi uşak gibi iş görmüş... Yazan, yazarken kale­ mini tıknefes yürütmekten kurtar-

madıkça bu hastalık da geçmez!" derler. Hâsılı, "kalem cereyânı bulun­ mayan, bulunup da nefes gibi ak­ mamış olan bir yazıda san'atın ge­ rektirdiği sehl-i mümtenî' denilen tabiî duruma delâlet eden hiçbir ka­ rakter yoktur" denilemezse de, bu­ nun az veyâ çok hırpalanmış oldu­ ğu her zaman iddia olunabilir. Me­ selâ (Resim: 207)'de ta'lîk kaidesi­ ne uygun ve kalemin bu nev'e göre gerektirdiği tabiî cereyânı ifâde eden tek bîr harf dahi görmeyiz. Hattâ sun'î cereyândan bile eser yoktur. Fakat bir de (Resim: 208)'e bakalım. Kalemin tabiî akışını apa­ çık görürüz. Gerek müfredât ve ge­ rek mürekkebât itibariyle san'atın fıtrî îcablarına da âzamî derecede intibak ettirilmeğe çalışılmıştır. A y ­ nı akışı görmek için (Resim: 80)'e de bakılabilir. Estetiğe sâhib bir yazıda kale­ min nefes gibi akışını fıtrî ifâdeleri ile sağlayabilmek için, yazarken şu teknik hususları gözönünde tutma­ lıdır: i — Kalemin ağzı kâğıda takı­ lacak tarzda pürüzlü veyâ son dere­ ce keskin olmamalıdır. Bu çeşit kes­ kinliğe ham keskinlik tâbir olunur. Böyle bir kalemle tabiî akışı verme­ ğe imkân yoktur. Onun için, kale­ mi kestikten sonra bir müddet y a ­ zarak bu ham keskinliğini gidermek, akışa uygun, nefes gibi akıp gîdi¬ verecek uysal bir hâle getirmek lâ­ zımdır. II —- Kâğıd, kalemin akışını tu­ tacak derecede pürüzlü ve sert ol­ mamalıdır. Kalemle kâğıd arasında

www.KalemGuzeli.net

öyle bir kaynaşma bulunmalıdır ki, biri diğerinin rolünü ihlâl etmesin. (Resim: 206)'da bunun güzel bir misâlini görürüz. Kalemin, kâğıd üzerinde cama yazar gibi kaya kaya gitmesinden hâsıl olan iz, her zaman kalemin tabiî akışını ifâde etmediği gibi, ka­ lemi tutan bir kâğıd da akışın tabiî­ liğini bozar. Onun için, kalemle kâ­ ğıd arasında vuku' bulabilecek bu gibi mâniaları, yazanın önceden he­ saba katarak, kalemi ona göre ha­ reket ettirmesi gerekir. III — Kalem ucundaki mürek­ kebin ne pek az, ne de çok olma­ masına dikkat etmeli, harekete ye­ tecek ve nefes gibi akışı sağlayacak

kadar mürekkep bulundurmalıdır. Çok mürekkep kalemden inerken, dikine yaptığı tazyik ile akışı ihlâl edebilir. A z mürekkep de kalemin tabiî akışını ibraza yetişmeyeceğin­ den, harfin bir kısmı dolgun, bir kıs­ mı cılız olur ve akış da bunlardan müteessir olarak, anormal tezâhür­ lere yer verir. Sanki, harfler iki çe­ şit kalemle yazılmış gibi bir durum alırlar. IV — Akışı sağlamak ve koru­ mak için, yazarken kalem takmala­ rını, kalemin tabiatına uygun olarak yapmalı; dönüşler, çıkışlar, inişler ve keşîdeler... kalemin tabiî hareke­ ti içinde yapılmalı, kalemi bırakmak, hareketi kesmek lâzım gelirse, bunu

Resim* 207 — Ta'lîk hattının gerektirdiği husûsiyetlerden tamamen mahrum bir Besmele.

Resim: 208 — San'atın fıtrî îcablarını en yüksek derecede taşıyan, Hulûsî Efendi'ye âid bir ta'lîk Besmele (U. Derman Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

andaki reyânın

gelişigüzel değil; harfin, kalemin o göre yapmalı. ce­ ağır veyâ hızlı îcablarını na­ zara almalıdır. V — Kalem akışının tabiîliğini muhâfaza maksadıyle, harfin veyâ harflerin durumları, o cereyâna zıd veyâ ma'kûs bir istikametde olma­ malıdır. Onun içindir ki, sülüs, ne­ sih ve celî yazılarda görüldüğü üze­ re; harflerin öne, yâni sola, akış is­ tikametine doğru bakan hafif bir meyil içinde yazılmaları dâimâ tav­ siye olunagelmiştir. VI — Kalem akışı tabiî olarak tebârüz ettirilmiş olan bir yazının kenarları, bâzı sebeblerden dolayı, pürüzlü olabilir. Aksine, kenarlar çok keskin göründüğü halde nefes gibi akış bulunmayabilir. Dolayısıy¬ le pürüzlü veyâ keskin görünmek, cereyânın mevcudiyetine ve tabiîli­ ğine delâlet etmeyeceği gibi, yok­ luğuna da delâlet etmez. Onun için, bir yazıda bunlar ayrı ayrı nazara durumda olmalıdır. alınmak îcab eder. Geçen Derûnî misâller bu hususta bizi tenvîre yetecek ka­ dar mahmul olduklarından, başka gelen bir misâl vermeye lüzûm görmüyoruz. bîtablık, bir veyâ tatlı bir haber, VII — Yazarken nefesi kesme¬ lidir ki, kalemin nefes gibi akışın­ da, cereyân tıknefes olmasın. Gerçi, nefes alıp vermek, kalemin hakkını ibrâza mânî olmaz, fakat, akışı sun'î¬ liğe çevirebilir. VIII — İlk yazışta görülen ka­ lem akışının tabiî durumu ile, y a ­ iktizâsına

zının zatî karakterleri arasında da uygunluk bulunmalıdır. Bunu y a ­ zarken sezmek kaabil olmadığından ilk tezâhürlerle kanâat etmeyip, ya­ zıyı bir müddet sonra ve biraz uzak­ tan bakıp, akışın tabiîliğini kontrol etmelidir. Göze batan anormallikleri de kontrol ede ede tashîh eyleme­ lidir*. IX — Kalemin tabiî akışını ya­ zının yazış husûsiyetinden doğan sun'î tezâhürlerden ayırdetmeyi de bilmelidir. Bu nokta çok mühimdir. Aynı harfi beş on defa yanyana ya­ zıp da birbirleriyle karşılaştırdığımız zaman, bu tezâhürlerle kalemin akış­ ları arasında nice aykırılıklar olduğu görülür. O şahsî tezâhürlerde de ka­ lemin bir akışı bulunmak zarûrî ol­ duğundan; bunun, kalemin tabiî ik­ tizasından olup olmadığını seçmek, her göze müyesser olmaz. (Resim: 198 ve 202)'ye bakınız. X — Yazanın rûhî halleri tabiî veyâ hâricî herhangi bir sebeble el hareket­ leri ihlâl edilmemelidir. Yazarken bıkkınlık, acı aşırı korku ve­ yâ akışını tabiîlikden çıkarabilir. X I — El, kalemin akışına hem tâbi' olmalı, hem de ona hâkim bu­ lunmalıdır. Bu hâkimiyetle tâbiyetin ahenkleştirilmesi, yazma işinin ince ve zor bir safhasıdır. Çünkü, hâki-

tereddüd gi

(*) Nitekim, son devrin titizlikte emsalsiz Celî üstâdı Sâmi Efendi (1838- 1912), bir yazıyı yazdıktan sonra kaldırıp uzun müddet ona bakmaz; aylar geçince çıkartarak gördüğü kusurları tashih edermiş. Böylece, aylar hattâ yıllar süren ve ustalıkla yapıldığı için, yazıya sun'îlik vermeyen tashihlerden sonra, ortaya çıkan şaheserlerle, yazıdan an­ layanların hayran kaldıkları şüphesizdir. Yazıyı bitirdikten sonra gösterdiği arkadaşlarına ve talebesine, "Bir kusur görüyorsanız, Allah aşkına söyleyin!" demekten de geri kal­ madığını, onun çıraklarından olan Necmeddin Okyay üstâdımız naklederler. - U.D.

www.KalemGuzeli.net

miyet içinde tâbiyet ilk nazarda pek de anlaşılır şey değildir. El, kale­ min tabiî cereyânını vermek için, kalemi hareketinde serbest, yâni işe yetecek kadar bırakacaktır. Fakat kendisi bu serbestliğe tâbi' olmaya­ cak; kalem bu serbestliğini, elin hâ­ kimiyeti altında tatbîk edecektir. Şu halde, kalemin akışına hâkim olmak, "onun tabiî karakterlerini vermede hâkim olmak" mânâsında anlaşılmak îcab eder. Bu ise, yalnız kaleme hâkim olmak demek değildir. Onun için, birine mümârese yaparken, di­ ğerini de başarmaya çalışmak lâ­ zımdır. Çünkü, bâzı yerlerde ve hâl­ lerde biri, diğerini ihlâl edebilir. Bu ihlâl imkânı olmasaydı, her el, ka­ leme istediği cereyânı verebilirdi. Halbuki ne gezer! Nitekim, bileği kuvvetli bir el, kalemi kullanırken ona hâkim gibidir. Yazarken harf­ leri gâyet keskin de çıkartır. Fa­ kat, bu hâkimiyet, bizim bahsetti­ ğimiz hâkimiyet değildir. Bu, kale­ min tabiî akışını vermedeki hâkimi­ yetle uyuşturulmadığı takdirde, yazı anormallikden kurtulmaz. Çünkü, beriki hâkimiyet altında, kalem tık­ nefes olmuş bulunduğundan, nefes gibi akmaya imkân bulamamıştır. Görülüyor ki, san'atda meleke sâhibi olmak tek cepheli bir iş değil­ dir. Bu noktayı daha iyi tebarüz et­ tirebilmek için ayrıca ele alalım. G — S A N ' A T D A MELEKE: Meleke, "bir şey yapmaya olan alışkanlığın huy hâline gelmiş bu­ lunması"dır. Meleke'nin umûmî ka­ rakteri: Verimi müsbet, tesiri kuv­ vetli, faydası devâmlı olmaktır. A l ­ çak, orta ve yüksek dereceleri bu­ lunabilir. Tabiatla san'atın çarpışma-

sını gideren yegâne kudretin, me­ leke ile kazanıldığını daha evvel söylemiştik. Fakat bu kazanma mut­ lak değildir. Çünkü, san'atın bir yö­ nünde meleke sâhibi olmak, her ba­ kımdan mükemmeliyeti tekeffül et­ mez; fakat, tekemmül ettirmeye faydalı olur. Her mevzûda ayrıca meleke kazanmak ve sonra bütün bir san'at çapında hâkim bir hâle gelmek lâzımdır. Nitekim, şu veyâ bu nevi' yazının müfredâtını gâyet güzel yazmak kâfi olmayıp, kelime­ leri terkîb etmede, kalem haklarını vermede, kalem cereyânını tabiî bir akış içinde temin etmede, keskin yazmada, tashîhi bunlara göre yap­ mada, yazıyı satıra dizmede, istif ve hareke işlerinde yerli yerince hareket etmede, ibda'larından bir yenilik ibraz edebilmede... bunun gibi birçok mevzularda ve cihetler­ de, görmede ve yapmada, sezmede ve anlamada ayrı ayrı meleke sâhi­ bi ele aldığı mevzu üzerinde tam bir hâkimiyetle ve muvaffakiyetle tat­ bik etmede ehliyet kazanmak îcab eder. Bunun için, her konuda ayrı ayrı çalışmak, esasları hakkında ol­ sun üstâddan tâlim görmek, yıllarca tecrübelerden geçmek zarûreti var­ dır. Burada dikkate şâyan bir hâdi­ seyi kaydetmekte fayda görüyorum. Celî Sülüs hocam Ömer Vasfî Efen­ di merhumdan yazı tahsil ederken Râkım'ın, Kadıasker'in, Sâmi Efen­ di'nin ve daha bâzı hattatların ta­ nınmış yazılarının fotoğraflarından faydalanarak, siyah kâğıda zırnıkla âyetini celî sülüs'le yazıp göstermeye git-

olmak v

www.KalemGuzeli.net

tim. Hocam, yazıma baktı baktı da, "Bu yazı senin değil!" deyince şa­ şaladım. Bu hâlim gözünden kaç­ madı ve gülerek, "Evet, sen yazmış­ sın amma, senin yazın değil! Çün­ kü aldanmıyorsam, sen bu âyetin tam bir yazılmışını görmemişsin... Şurada burada gördüğün bâzı yazı­ lara baka baka, onlara benzetmeye çalışarak yazmışsın. Çünkü kalem koyuşları ve çekişleri, harf tavırları parça parça haller gösteriyorlar, bir kalemin icablarını değil, muhtelif şîvelerın ifâdesini taşıyorlar. Sâmi Efendi'nin, bir başka* sının tavırlarını gösteriyor... ve yazı başdan sona hep böyle gidiyor. Sen, bâzı üstâdların tavırlarını birleştire­ rek yepyeni bir halita yapmışsın! San'atkâr olmayanların hoşlarına gitse bile, yazının bünyesinde ve yazılışında bir acâiblik var... Bir ham­ lık kokuyor, bir melekesizlik akıyor, âdetâ aşûreye benzemiş. Aman, ka­ lemine istikrar ver ki, aradığın me­ lekeyi kazanasın!" dedi. O yazının ufak kıt'ada bîr meşkini yazdı ve ona göre tekrar yazmamı söyledi. Ötekisini düzeltmek üzere alakoy¬ du, meşki verirken, "Belki aklına şöyle bir fikir gelir: Çeşitli güzel örnekler varken, bir örneğe bağ­ lanmak doğru mu? Yazın benim y a ­ zıma benzerse başından sonuna ka­ dar aynı kalemin eseri olmak karak­ terini taşır; bu sâyede yazılarında istikrarlı bünye kıymetlerini yaşat­ mak kaabil olur. Bir Râkım olama¬ san bile, melekeli bir hattat olursun, ondan sonra da yüksek yazılardan âzamî derecede faydalanma imkâ­ nını bulursun. Çünkü, melekeli ol­ mak "san'ata mâlik olmak" demek­

tir. San'ata mâlik olamazsan, denize düşmüş tuz gibi erir gidersin. Yaz­ mada meleke başka, san'atda mele­ ke de başkadır. Birisi rüzgâra tâbi' yelkenli gibi akıbeti meçhul, öteki­ si fırtınalara göğüs geren, menzili­ ne ulaşma ihtimâli gâlib olan dü¬ menli ve kaptanlı vapur gibidir. İki­ sinde de fırtınaya tutulmak yok de­ ğil... Elverir ki, denize düşersen, yüzmeyi bilerek düşmüş bulunasın. San'at gibi, san'at ruhu ve meleke­ si de; fırtınası, dalgası, tehlikesi olan uçsuz bucaksız bir denizdir. Bir bunu, bir de tuttuğun yolu ve ile­ risini düşün... İsterim ki, kazandığın meleke, san'atını yemesin ve ömrü­ nü heder etmesin." demişti, Allah ganî ganî rahmet eylesin... Bu tavsiyelerden anlaşılıyor ki, san'atda meleke kazanmak için bu­ lunduğu haddin ilerisini görmek, yazdıkları ile, bilgileri ile i k t i f âet­ memek, san'at hırsını bir egoist gu rûru ile öldürmemek, yazdığından daha yükseğini yazmanın mümkün olduğunu bilmek ve bu imkânı el­ de etmek için her meşru' vasıtaya baş vurmak gerekir. Kaldı ki, bir eserin çok medhedilmiş olması baş­ ka, o eserin bu medhe lâyık olup olmaması başka ,bunları takdir et­ mek de başkadır. Eserinin notunu, herkesden evvel san'atkâr kendisi verebilmelidir. Bunun ilk şartı ise, san'atkârın san'atda meleke sâhibi bulunmasıdır. Çünkü, sâdece yaz­ mada meleke ile verilecek not, san'at önünde yüz karası olabilir. Halbuki, san'atda meleke sâhibi san'atkâr bi­ le, eserleri karşısında İlâhî bir be¬ ğenmemezlik duygusu ile burkul¬ makdan kurtulamaz. Bu hâl, mele­ kenin kudret ve şümulü ile mütenâ-

www.KalemGuzeli.net

sip olarak artar. Bu artış karşısında kalan san'atkâr, kalemini kırıp at­ mak ister. Yazıda inkılâb yapan ve açtığı çığırda asırları arkasına takıp giden yüksek dehâların hemen he­ men hepsi, bu ilâhî duygu ve ten­ kîdin sevk ve şevkiyle yükselmiş­ lerdir. Bu duygu öyle bir nîmetdir ki, kişiyi şöhret âfetine tutulmaktan korur ve bu "çekinerek yakınlaşma" hissi içinde çalışan san'atkâr, gönlü­ nün itminânını ancak idealinin ışık­ ları altında mütemâdiyen yol al­

makta bulur. Bunu ona sağlayan, olgun bir meleke ve melekeli bir olgunluktur, işte bu sebeble, "mele­ ke, hangi yönden mülâhaza edilir­ se edilsin, san'atkârı mütemâdiyen yükselten bir mülkdür" dememiz yerinde olur. Melekenin muhtelif tezâhürle­ rini mütâlâaya medâr olmak üzere, meşhur hattatlardan bâzılarının y a ­ zılarından örnekler veriyoruz (Re­ sim: 209 dan 228'e kadar).
,

Resim: 209 — Hat dehâmız Mustafa Râkım Efendi'nin celî sülüs ile "İsm-i Celâl" ve "İsm-i Nebî" istifi.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 210 — Yine Râkım Efendi'nin 1223 H. (1808) yılında sülüs ile yazdığı "Fâtiha" sûresi. (Bu şaheserin aslı Irak Kral Nâibi'nin Koleksiyonuna geçmişse de, 1958 yılında Bağdad'da yapılan askerî darbe sırasında yok olmuştur.)

www.KalemGuzeli.net

Resim: 211 — Bakkal

Arif

Efendi'nin 1313 H. (1895) de yazdığı istifli sülüs Besmele ve nesih ile "Teşbih" levhası.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 212 — Hattat Nazif Bey'in 1325 H. (1907) de yazdığı sülüs - nesih levha.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 213 — Yine Nazif Bey'in celî sülüs ile bir "hadîs-i şerîf" istifi (N. Okyay Koleksiyonundan).

Resim: 214 — Neyzen Emin Yazıcı'nın 1357 H. (1937) tarihli girift sülüsü ile bir "âyet-i kerîme" istifi (Fuad Şemsi İnan Koleksiyonundan).

Resim: 215 — Yine Emin Yazıcı'nın 1346 H. (1927) tarihli celî sülüs hattı ile, Hz. Ömer hakkında Dr. Çörçöp Sâmi Bey'in bir beyti: "Adl-i fârûkî ile pertevfeşânsın yâ Ömer! İlm-i Sübhan, nass-ı Furkan, mahz-ı şansın yâ Ömer!" (Merhum Ressam Şeref Akdik Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 216 — Mehmed Tâhir Efendi'nin 1239 H. (1824) tarihlî bir celî sülüs levhası.

Resim: 217 — Hattat Kâmil Akdik'in sülüs - nesih murekkebât meşki.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 218 — Yine Kâmil Akdik'in 1359 H. (1939) târihli c e l î sülüs levhası.

Resim: 219 — Ömer Vasfı Efendi'nin celî sülüs hattıyla bir "hadîs-i şerîf" istifi (Hatîbi olarak bulunduğu Hırka-i Şerîf Camiinden).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 220 — Hâfız Osman Efendi'nin nesih hattıyla 1094 H. (1683) de yazdığı bir Kur'ân-ı Kerîm'in hâtime sâhifeleri (İstanbul Üniversitesi Kütüphânesinden).

Resim: 221 — Kadıasker Mustafa İzzet Efendi'nin 1263 H. (1847) de yazdığı "hadîs-i şeriflerden mürekkep sülüs - nesih bir kıt'a (U. Derman Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 222 — Kadıasker Mustafa İzzet Efendi'nin 1264 H. (1848) de yazdığı celî sülüs istifli levhası: "Basmasa mübarek kademin rûy-i zemîne Pak etmezidî kimseyi hâk île teyemmüm." (Topkapı Sarayı Müzesinden).

Resim: 223 — Abdülfettah Efendi'nin celî sülüsle "Ah yâ Muhammed" levhası (Fuad Şemsi İnan Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 224 — İsmail Zühdî'nin sülüs - nesih ile iki mürekkebât meşk sâhifesî.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 225 — Bakkal Arif Efendi'nin 1311 H. (1893) de celî sülüs ve sülüs ile yazdığı bir "âyet-i kerîme" levhası.

226 — Şekerzâde Mehmed Efendi'nin sülüs - nesih kıt'ası.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 227 — Mehmed Şefik Bey'in celî sülüsle armud biçiminde "Aman Mürüvveti.

www.KalemGuzeli.net

Resim: 228 — Yine Şefik Bey'in celî sülüsle çok san'atlı bir "hadîs-i şerif" istifi (Üsküdar Aziz Mahmud Hüdâyî Camiinden).

İKİNCİ KISMIN

SONU

www.KalemGuzeli.net

www.KalemGuzeli.net
(Atalık) efendiye ait bir icazetnâme. (M. Saim Yeprem Kolleksiyonundan.)

Son devir huzur hocalarından Bâyezid Dersiâmı Kalecikli H. Mehmed Zühdî (1287-138» h.)

Resim: 147 — Hatib'in Ebrûsu ( N . Okyay Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 148 — Hatib tarzında Necmeddin Okyay'ın Ebrûsu ( N . Okyay Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 149

Mustafa Düzgünman'ın Taraklı Ebrusu (U. Derman Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 150 — Mustafa Düzgünman'ın Serpmeli Battal Ebrûsu (U. Derman Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 151 — Necmeddin Okyay'ın —kendi buluşu o l a n — Çiçekli Ebrûsu (U. Derman Koleksiyonundan)

www.KalemGuzeli.net

www.KalemGuzeli.net

Resim: 157 — Muhtelif kâğıd makasları (Topkapı Sarayı Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 130 — Çeşitli makta' örnekleri: A ) Mâdenî makta' (üstünde kalem kesilecek yer fildişidir), B) Sedef oyması makta', C) Bağadan yapılmış makta', D) Cep için yapılmış fildişi küçük makta', E) Mevlevi san'atkârlardan "Resmî" tarafından yapılmış fildişi oy­ malı makta' (Topkapı Sarayı Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 133 —- Muhtelif kuburlar: A ) Kapağı ve hokkası açılmış halde lâke tezhibli bir kubur, B) Fildişinden oyma bir kubur, C) Kapalı haliyle, lâke tezhibli bir kubur (Top­ kapı Sarayı Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net

www.KalemGuzeli.net
Resim: 134 — Lâke tezhibli bir kalemdan (Topkapı Sarayı Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 1 4 1 — Hattat Necmeddin Okyay'ın 1341 H. (1923) tarihli bir yazılı ebrûsu: Gel keyfim gel (U. Derman Koleksiyonundan).

Resim: 143

Özbekler Şeyhi Edhem Efendi'nin yaptığı Battal Ebrusu (N. Okyay Kolek­ siyonundan).

www.KalemGuzeli.net

www.KalemGuzeli.net

Resim: 145 — Hatib'in Ebrusu (Topkapı Sarayı Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 146 — Hatib'in Ebrusu ( N . Okyay Koleksiyonundan).

www.KalemGuzeli.net

Resim: 127 — Muhtelif kalemtraşlar (aslının boyundadır): A) Namlu ( T î g ) , B) Sap, C) Ağız, D) Burun, E) Sırt, G ) Kalemtraşı yapan ustanın gömme imzası (soldan birinci kalemtraşta üçlü damga görülüyor), F) Parazvana (Topkapı Sarayı Müzesinden).

www.KalemGuzeli.net