RÂBITA

1. RÂBITA ŞİRK Mİ? 2. RÂBITA BİDAT Mİ? 3. RÂBITAYA İŞARET EDEN DELİLLER 4. RÂBITA İBADET Mİ? Râbıta Ne Demektir?

Lüğatta Râbıta: Râbıta, rabt eden, bağlayan şey demektir. Râbıta, ulka ve vuslat demektir.1 Ulka ise ve ilişik‟e (yani alâkaya) denir. Benim şu malda ulkam, yani alâkam var dersin.2 Taallük, bağlantı, tutunulacak şey.3 Vuslat: Ulaşmak, ittisâl manasınadır.4 Şu hâlde, Tâcü’l-Arûs sâhibi Zebîdî‟ye göre râbıta, ilişik, alâka, ulaşmak ve ittisâl/bitişmek demektir. Istılâhta Râbıta: Tasavvuf ıstılâhındaki râbıta, değişik çeşitleriyle, farklı farklı tarif edildiyse de bizim üzerinde duracağımız çeşidi ve onun tarifi şudur: Râbıta, bir müridin, fenâ fillâh‟a 5 ulaşmış mürşid-i kâmilinin rûhâniyetiyle beraber, (kalbiyle) ondan feyz, yardım ummak ve sûretini kalp gözünün önüne getirerek hayâl etmesinden ibarettir.6 Râbıta sözlükte: “İki şeyi birbirine bağlayan ip, alâka, vuslat, münasebet, ilgi ve sevgi ile mensubiyet, cesur ve dayanıklı olmak” gibi anlamlara gelir.7 Tasavvuf ıstılahında ise, müridin, ruhî sahada tefekkür ve muhayyile (hayal) gücünü kullanarak mürşidiyle “beraber” olmasını ifâde eder. Tasavvufta, ruhî terbiye için bu mana beraberliğine ihtiyaç olduğu söylenmiştir. Diğer bir tarife göre de râbıta: Müridin, Allahu Teâlâ‟da fani olan kâmil şeyhinin ruhaniyetinden uzağındayken yanındaymış gibi hayel ederek feyzin geldiğini ummak, sûretini çokça göz önüne getirmesinden ibarettir ki, böylece gereken edebi takınıp ve kendisi için huzur tamam olur ve alçak işlerden sakınması kolay olur.8

1 2

Tâcü’l-Arûs, X, 262. Âsım Efendi, Kâmûs Tercümesi, III, 659. 3 Misbâh, s. 462. 4 Ahterî: VSL maddesi. 5 Allah‟ın razı olduğu şeylerde yok olma mertebesine varmış. (İmâm Rebbânî, Mektûbât, I, 102-103). 6 Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Risâle-i Râbıta, Reşâhât kenarı, s. 222-223. 7 İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, V, 112-113. 8 İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, V, 112-113.

Rabıta Niçin Yapılır

Önce rabıta niçin yapılır onu anlatalım sonra rabıtaya yapılan itirazları tek tek açıklıyalım. Zikir yapmamızı, zikir yaparken Allah dostlarını velilerini düşünmeyi Kendi kafamıza göre deyil. Allah (cc) ve Resulullahın bize emir ve tavsiyleri olduğu için yapıyoruz. Namaz hûşu ve hudû ile kılınmalıdır. Hûşu namazın sırrı ve ruhudur. Felah, namazlarını hûşu ile kılanlara mahsustur. Namazlarında hûşu'a riayet etmeyenler felaha eremezler. Hûşu nun bulunmaması felahın da yokluğu demektir. Bu konuda Kur'anı Kerimde "Allah'ın huzurunda tam hûşu ve hudû ile durun" buyurulmaktadır. (Bakara, 238) "Namazlarını hûşu ile kılan müminler kurtuluşa ermişlerdir." buyrulmaktadır. (Mü'minun,1) Bu ayet-i kerime nazil olmazdan önce sahabe-i kiram namazda gözlerini gökyüzüne kaldırıyorlar, sağa sola bakınıyorlardı. Ayet-i Kerimenin nazil olmasından sonra artık gözlerini secde mahalline çevirip namazı hûşu ve kalp huzuru ile kıldılar. Bazı alimler hudû zahiri eğilmek, hûşu ise, manevi ve ruhi eğilmektir, derler ( Sünen-i İnn-i Mace Tercemesi ve Şerhi, c 3, s 348). Allah cc bize namazı emrediyor , hûşu ile namazı kılmamızı tavsiyye ediyor. Neden huşu ile namaz tavsiye ediliyor. Çunkü bir çok insan namazını huşu ile kılamıyor. Kalbimizi dünya düşüncelerinden kurtaramıyoruz. Bunu bir çok örneklerle burada anlatmaya gerek yok. Çünkü kalbimizin dünya düşüncelerinden kurtulmadığını bizzat namazlarımızda şahit oluyoruz. Bazı Alimler ise, hûşu azalarla; hudû ise kalple olur, demişlerdir. Veya hûşu gözle, hudû diğer azalarla olur. Namazda hûşu halini saglıyabilmek için namaza duracağı zaman, "Allahu ekber" derken Kâbe'yi karşısında hayal ederek kabeye döner. Namazda ayakta iken secde yerine, rükûda iken ayaklara, secdede iken burun ucuna, otururken iki elleri arasına bakmalıdır. Kabe göz önüne getirilmelidir diyenler olmuştur. Bu söylenilen yerlere bakıp ta gözler etrafa kaymazsa, namazda hûşu hali hasıl olup, kalp dünya düşüncelerinden kurtulması ile dikkatin dağılmayıp kişinin kendini namaza vermesi mümkün olur. Bize tavsiyye edilen hûşu ile namaz kılmak için namazın içinde böyle yollar denenmiş metotlar geliştirilmiştir. Konunun başında Zikir yapmamızı Allah (cc) emrediyor. Zikir yaparken Allah dostlarını velilerini düşünmeyi Allah (cc) ve Resulullah bize tavsiye ettiği için biz Rabıta yapıyoruz demiştik. Aynı namazda olduğu gibi Allah (cc) zikir yapmamız emrediyor. Zikir yaparken Allah dostlarını velilerini düşünmemiz tavsiye ediliyor. Namazda Kalp dünya düşüncelerinden kurtulması için huşu tavsiye edilirken, Zikir yapılırken , kalbin dünya düşüncelerinden kurtulması için Allah (cc) velilerini hatırlamamız bize tavsiye ediliyor. Şimdi bu dediklerimizin doğruluğunu ve daha iyi anlaşılması için delillerimiz gösterelim.

“Vezkürisme Rabbike- Rabbinin ismini zikret.” 9 “Rabbinin adını zikret ve bütün gönlünle( her şeyi bırakıp) O‟na yönel” “Sabah akşam Rabbinin adını zikret” 11
10

َ َ َ ُ ْ َ ‫ٔجركشْ سذَّك كثِٛشًج ٔعرِّرْ ذِحنؼشٙ ٔجإلذكحس‬ َ َ ِ َ ْ َ ِّ ِ َ ْ
“Allâh‟ı çok zikret ve gece gündüz onu tesbih et!” 12

ٍ‫“ٔجركشْ سذَّك فِٙ ََفغك ضَضشُّ ػًح ٔخٛفَسً ٔدٌٔ جندْٓش يٍ جنمَْٕ ل ذِحنغذٔ ٔجٜطحل ٔال ضَكٍ ي‬ َ ِ ُْ َ َ ُ ْ َ َ َ ِ ْ ِ َ َ ِ َ َ ِّ ُ ُ ْ ِ ْ َ ِ ِ َ ْ َ ُ َ ْ ٍِٛ‫جنغَحفِه‬ َ
“Allâh‟ı nefsinde, içinde huşu ve korku ile an, gece gündüz açık gizli onu zikret, sakın gafillerden olma.” 13

ْ ُّ َ ْ ُّ َ ْ َ ُ‫جنَّزٍٚ آيُُٕج ٔضَطًثٍِ لُهُٕذُُٓى ذِزكش هللاِ أَالَ ذِزكش هللاِ ضَطًثٍِ جنمُهُٕخ‬ َ َ ِ ِ ِْ ِ ِْ ْ
“İman edenlerin kalpleri ancak Allah‟ın zikriyle mutmain olur. Kalpler ancak Cenâb-ı Hakkı anmakla mutmain olurlar.” 14

‫جنَّزٍٚ َٚزكشٌُٔ هللاَ لَِٛحيح ٔلُؼٕدًج ٔػهَٗ خُُٕذِٓى‬ ُ َ ً َ َ َ ُ ْ َ ِ ِْ ُ
Onlar ayakta iken otururlarken ve yanları üstüne yatarken Allâh‟ı zikrederler.”15

"Öyle ise siz Beni zikredin. Ben de sizi zikredeyim”(Bakara-152) buyrulmuştur.

“Öyle

ise

Beni

zikredin”

bir

emirdir.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah‟ın yüzden bir eksik, doksan dokuz ismi vardır. Herkim onları sayarsa (sayar, manasını anlar ve şuûruna ererse) cennete girer. Allah tektir ve teki sever.” 16 Bu hadiste geçen ifade, “kim onları sayarsa / men ahsâhâ” şeklindedir ki, bu da saymak manasındadır. Başka rivayetlerde “kim onu ezberlerse (men hafizahâ)" ibaresiyle nakledilmiştir. 17
9

Ala-15 Müzemmil, 8 11 İnsan, 25 12 Âl-i İmran 3/41. 13 el-A‟raf 7/205. 14 er-Rad 13/28. 15 Al-i İmran 3/191. 16 Buhârî, Şurût: 18, Müslim, Zikir: 2
10

“Yeryüzünde Allah Allah denildikçe kıyamet kopmayacaktır.” Bu hadiste zikrin kasdetildiğini destekleyen, bir de şu hadis:

18

"Yeryüzünde Lâ ilahe illallah denildiği sürece kıyamet kopmayacaktır.” 19

Ahmed b Hanbel'in naklettiği bir olay şöyledir: "Şeddad b Evs anlatıyor: Hz Peygamberle beraber bir evde idik Bize sordu: "İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi "Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilahe illallah deyin" Ellerimizi kaldırdık ve la ilahe illallah dedik Sonra Hz Peygamber: "Allah'a hamdolsunYa Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin" dedi. Sonra da şöyle buyurdu "Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti" (1)
(1 ) Müsned Darul Hadis 1. Baskı Hadis no 17057 Kahire 1995 ..El Fethu’r Rabbani 14. Cild 213 sayfa Daru İhya’tTurasi’l-Arabi Baskı Beyrut Lübnan La İlahe İllallah sözü ile olan zikir üzerinde toplanmakta aslolanın babı başlığı altındaki 1.hadis. El Fethu’r Rabbani nin arapcasının bütün kitaba göre rakamları yoktur. Lakin kitap rakamları vardır.Kitab ül Ezkar Ve’d-davat 32. Hadis

Yukarda gördüğünüz gibi kimi yerde zikirden kasıt namaz kimi yerde Allahın adı ve Lâ İlahe İllallah diyerek zikir etmemiz bize emrediliyor. Bizde zikir etmeye başlıyoruz. Fakat Allah (cc) hü zikrederken aynı namazdaki gibi huşu ile zikretmemizi söylüyor bize.
“Rabbinin adını zikret ve bütün gönlünle( her şeyi bırakıp) O‟na yönel”
20

Zikir ederken aynı namazda oldugu gibi kalbimizi dünya düşüncelerinden
kurtaramıyoruz. Bir çogumuza bir çok sebeplerden dolayı zikir ederken huşuyu bozacak düşünceler bizi kaplıyor. Namazda buna çare bulunmuş. Namazda hûşu halini saglıyabilmek için namaza duracağı zaman, "Allahu ekber" derken Kâbe'yi karşısında hayal ederek kabeye döner. Namazda ayakta iken secde yerine, rükûda iken ayaklara, secdede iken burun ucuna, otururken iki elleri arasına bakmalıdır. Kabe göz önüne getirilmelidir diyerek yaparak bir çözüm oluşturulmuş. Peki biz günde bir saat suren beşbin defa Lâ İlahe İllallah diye zikir yaparken kalbimizi dünya düşüncelerinden koruyamıyoruz korumamız için ne yapmalıyız. Çünkü zikir ederken bir çok sepepten dolayı zikre konsantre olamayıp hep dünya işleri bizim aklımızı kalbimizi meşgul ediyor. Halbuki mevlayı düşünüp onun huzurunda oldugumuzu hissetip bütün gönlümüzle ( her şeyi bırakıp) O‟na yönelmemizi söylüyor Allah (cc). Bu hal üzere olup edep içinde zikir yapmamız lazım ama çoğu zaman olmuyor. Namazda kabe düşünülüyor bizde kalbimizi dünya düşüncelerinden korumak için Allahı mı, kabeyimi düşünsek yoksa yere ayak ucunamı bakalım. Bize zikir etmemizi emreden Allah (cc) ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem neyi düşünüp neyi düşünmüyeceğimizi bize tavsiyye ediyor öğretiyor. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyurmuştur:

17 18

Müslim, Zikir: 2 ; İbn Mâce, Duâ: 10 Müslim, İman: 50; Hâkim: 4/495 19 Tirmizî, Fiten 35; Ahmed b. Hanbel, 3/201 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 157158. 20 Müzemmil, 8

“Allah‟ın mahlukatı hakkında tefekkür edin. Allah‟ın Zatı hakkında tefekkür etmeyin. Zira siz onun kadrini takdir edemezsiniz. (Öz Zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.)”21 Zikir yaparaken her şeyimizle ona yönelmek için Öz Zatını düşünmeye güç yetiremiyeceğimizi söylüyor Allah cc. Hadise göre, yaratıkları düşünmek emredildi tavsiyye edildi. Peki mahlukattan hangilerini düşünüceyiz hayvanlarımı düşünüceyiz yoksa diyerlerinimi hangisini düşüneceyiz. Buna da açıklık getiriyor Allah cc imi düşüneceğimizi aşağıdaki hadislerde belirtiyor tavsiyye ediyor.

ًٍ‫ػٍ ػرذ هللا ذٍ ذغش سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى: “طٕذٗ ن‬ .”ٗ‫سآَٗ ٔطٕذٗ نًٍ سآٖ يٍ سآَٗ ٔنًٍ سآٖ يٍ سآٖ يٍ سآَٗ ٔآيٍ ذ‬
Abdullah b. Büsr radıyallahu anh‟dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bana imân edip de beni görene müjde olsun! Beni göreni görene de müjde olsun! Beni göreni göreni görene de müjde olsun”22 Bu hadisten de anlaşılacağı üzere; Resûlullah‟ı görmek büyük bir nimettir. Çünkü nübüvvet nuru insanın üzerinde şimşek gibi çakar ve ölünceye kadar üzerinde bulunur. Bu bereketli insan günahlara düşse de dönüp dolaşıp tövbe eder ve ona layık ümmet olmaya gayret eder. Münâvî (v. 1032/1623) ise bu hadisin şerhinde Hâkim Tirmizî‟den şu nakli yapar: “Kendilerine bakıldığında sana Allah‟ı hatırlatan kimseler öyle kimselerdirki onların üzerinde Allah tarafından verilmiş zâhirî bir görüntü vardır. Allah‟ın nuru, kibriya ve heybeti, vakar unsü onları kaplamıştır. Bu durumda onlara bakan kimse Allah (Celle Celâluhû)‟ı hatırlar Çünkü, Onun melekût aleminin eser ve nurları vardır. Bunlar velilerin sıfatıdır. Kalp bu şeylerin madeni ve yerleştiği yerdir. Yüz, kalpte olanı (bir şekilde) çekip dışa yansıtır. Kalpte Allah (Celle Celâluhû)‟ın marifet nuru ve İlahî emirlere itaat ziyâsı hakim olunca bu nur yüze etki eder, dışa yansır ve sen böyle bir yüze bakınca sana hayır ve takvayı hatırlatır. Bu da sende iyi hal ve ilme meyli artırır. Bunlar ise sıdk ve hakka sevk eder. Böylece sende istikamet oluşur. Kamil insanın yüzünde parlayan Allah‟ın (Celle Celâluhû) celal ve cemalinin azametini hatırlatır. Böyle bir nuru görmek insanı nakıs (ve rezil) işlerden alıkoyar.23 Kudsi hadiste Allah (Celle Celâluhû) şöyle buyuruyor: “Zira kullarımdan velilerim, yarattıklarımdan seçkin dostlarım o kimselerdir ki, benim zikredilmeme (benim hatırlanıp akla getirilmeme) onlar zikredilir (hatırlanıp akla gelirler), onların zikredilmesi (hatırlanıp akla getirilmesi) ile de, ben zikredilirim (hatırlanıp akla gelirim).” 24

21 22

Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, VI, 67; Alî el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, (no: 5076), III, 106. Hâkim, el-Müstedrek, (no: 6994), IV, 96; Taberânî, el-Mu’cemü’s-Sağir, (no: 859), s. 360. 23 Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 111 467-468. 24 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XII, 226, (h:15486) Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebir, (Mecmau’z-Zevâid, I, 89) elEvsat, Mecmau’z- Zevâid, I, 58; Kenzü’l-Ummal, I, 42, (h:101); Kezâ Hakim-i Tirmizî Nevâdiru’l-Usul, Amr b. Cemuh radıyallahu anh‟de, “Hey şüpheniz olmasın ki, kullarımdan dostlarım yarattıklarımdan da sevdiklerim lafsıyla”, Kenzu’l-Ummal, I, 440, (h:1902).

Hadisin Kuvvet Bakımından Tahlili Nûreddin el-Heysemî hadisi, isnâdındaki râvîlerden Rişdin isimli râvinin çoğu âlimler tarafında zayıf bulunduğu ve senedinin kopuk olduğu ile illetli buldu.25 Derim ki: Bu kesiklik, biz Hanefîlere ve başka birçoklarına göre ise, hadisin sağlamlığına zarar vermez. Çünkü: Bir: Biz Hanefîlere göre râviler, isnadı zayıf hale getirecek derecede zayıf değilse, senedin ilk üç asırdaki kısmında bulunan kesiklik, kopukluk rivâyetin sahihliğine veya hasenliğine zarar vermez. Nitekim İmâm Buhârî tarafından Amr b. Cemuh‟tan duymadı denilen Ebû Mansur, yine onun (Buhârî‟nin) şahitliğiyle sağlam bir kimsedir.26 İki: Üstelik sözü edilen bu kesiklik muhtemelen Buhârî‟nin şartlarına göre böyledir. Nitekim bu hükme medar olan söz, Buhârî‟nin “Ebû Mansur Amr b. Cemuh‟tan duymadı” ma‟nasındaki sözüdür. Cumhura göre ise böyle değildir. Aynı asırda olmak ve birbirine kavuşmak imkânı, bitişik olmak için cumhura göre yeterlidir. Üç: Rişdin‟in ekser/çoğu âlimler tarafından zayıf bulunması, bir takım âlimler tarafında sağlam bulunması ihtimalini gösterir demektir. Ahmed b. Hanbel‟in onun hakkındaki tavrı da bu ihtimali te‟yid etmektedir. Nitekim dördüncü madde de gelecektir. Zira şeriat sahibinin dışındakilerin sözlerinde Mefhum-i Muhalefet söz birliği ile hüccet olur. Dört: Sahih görüşe göre, Ahmed b. Hanbel‟in, bir hadis-i müsnedine alması o hadisin O‟na göre hüccet olması demektir. Hadisi başta Ahmed b. Hanbel rivâyet etmiştir. Sahih ve hasen olduğunu söylemedi. Veya senedinden razı olduğunu ifâde etmedi, ama onu reddetmedi, kitaplarına yazdı ve dahi aksine fetva vermedi (öyle) ise bu hadis onun mezhebidir. Üstelik hadisi alıp bir Sünnet Mecmû‟asına koyması ve itiraz etmemesinin zâhiri de bunu gösterir. Şu halde, hadis hasen li zâtihî, en kötü ihtimalle de, hasen li gayrihîdir. Dolayısıyla cumhura göre hüccettir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular: Allah‟ın kullarının en hayırlıları o kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah (Celle Celâluhû) zikredilir.27 Size en hayırlılarınızı haber vereyim mi? Hayırlılarınız o kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah (Celle Celâluhû) zikredilir.28 Sizin en hayırlınız, görülmesi Allah (Celle Celâluhû) zikrettiren (hatırlatan akla getiren) kimsedir.29 Velilerim o kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah (Celle Celâluhû) zikredilir.30 Enes radıyallahu anh‟tan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

:‫ػٍ أَظ سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬
25 26

Heysemî, Mec’mau’z-Zevaid, I, 88. Müsned hâmişi, XII, 226. 27 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (h: 17921) Abdurrahman b. Ğanem radıyallahu anh‟dan Hadisin isnadı, Heysemî (VI, 93) ve Münzirî‟ye (III, 499) göre hasendir. Müsned-i Ahmed dipnotu: XIV, 31, (Dârul-Hadis Kahire). 28 Ahmed b. Hanbel, İbn Mâce (h: 4119, Dârul-Marife), Esma binti Yezid radıyallâhu anhâ‟dan Müsned DarulHadis Kahire) h: 27471. İsnadı hasendir. Müsned-i Ahmed, XVIII, 598. 29 Hâkim Tirmizî, İbn Amr radıyallâhu anhüma‟dan, Kenzü’l-Ummal, I, 419, (h: 1787). 30 Hâkim Tirmizî, İbn Abbâs radıyallâhu anh‟dan, Aynı yer, h: 1783.

.‫أفضهكى جنزٍٚ ئرج سؤٔج ركش هللا ضؼحنٗ نشؤٚطٓى‬
“En faziletli kimseleriniz o kimselerdir ki, onların görülmelerinden dolayı Allah (Celle Celâluhû) hatırlanır.”31 Şu son dört hadisin isnadlarında zayıflık bulunsa bile toplamları itibariyle en azından hasen li gayrihi olurlar. Kaldı ki; aynı manadaki ilk iki hadis zaten hasen idiler. Dolayısıyla bir müşkil kalmamış oluyor. Şurası akıllı ve insaflı herkesçe bilinebilecek bir şeydir ki, bir veliyi kafa gözüyle görmek, kişiye Allah‟ı hatırlatıyorsa, gönül gözüyle yani hayali olarak görmesi de Allah (Celle Celâluhû) zikrettirir. Hatta kafa gözüyle görememesini bununla telafi eder. Öyleyse şu yedi hadis, râbıtanın zikre sebep ve vasıta olmasıyla, dolayısıyla bir zikir olduğunu göstermektedir. Hâkim‟in sözünü ettiği şâhid iki tarikle yaptığı şu rivâyettir: Alî‟ye (radıyallahu anh) bakmak ibadettir.32 Bu hadis, sahih, hatta bazı âlimlerin mütevâtir tariflerine uyan mütevâtir bir hadistir. Hâkim bu hadisi İmran b. Husayn‟den rivâyet ettikten sonra, bu Buhârî ve Müslim şartlarına göre isnâdı sahih bir hadistir. Abdullah b. Mes‟ud‟tan rivâyet edilen “Şahidleri de sahihtirler” demiştir. “Alî‟nin yüzüne bakmak ibadettir.” 33 Zehebî‟nin hiçbir sebep göstermeden “şu rivâyet uydurmadır; şahidi ise sahihtir”,34 demesi bir hatadır. Kabul edilebilir ilmi bir delil göstermeliydi. Hâfız Muhaddis Ahmed el-Ğumari bu rivâyet münasebetiyle kısaca şöyle diyor: Bu İmran hadisi‟nin bir başka tarifi vardır; Birinci tarik: Ebû Müslim el-Keşşi (kecci)nin isnadı… İkinci tarik: İbnü‟l-Âbar, şu rivâyeti Mu’cemu Ashabi’s-Sarfi‟de el-Keşşî yoluyla bu şekilde isnad etti. Üçüncü tarik: Taberânî de el-Keşşi‟den bunu rivâyet etmiştir. Onun rivâyetinde şu ifâdeler de vardır. “İmran b. Husayn‟i Alî‟ye keskin bakışlarla bakarken gördüm. Ona bu hususta söz söylenince şöyle dedi: Ben Resûlullah‟ı şöyle derken işittim: Alî‟ye bakmak ibadettir. Bu, hasen bir rivâyettir. Zehebî el-Mizan‟da, İmran b. Halid‟i zikretti ve şöyle dedi: Atalarında “Alî‟ye bakmak ibadettir” hadisini rivâyet etti. Bu haberi ondan Yakub el-Fesevî rivâyet etti. Bu, benim tenkidime göre batıldır. Hâfız Alâî, Zehebî‟nin şu değerlendirmesini tenkit ederek bu hadisin batıl olduğuna hükmetmek hak olmaktan çok uzaktır. Fakat Hatib‟in de dediği gibi hadis “ğarip”dir. (Alâî‟nin sözü bitti.) Bir hadis hem garîp hem sahih olabilir. Nitekim sahih hadislerin çoğu ğariptir. Bununla beraber şu hadisin ğarip oluşu da kabul edilecek bir şey değildir. Garip oluşundan, isnadının garipliğini değil, manasının garipliğini kastediyorlar.
31 32

Hâkim Tirmizî, Enes radıyallahu anh‟den aynı yer, h:1784. Hâkim, el-Müstedrek, sahihtir: III, 141. 33 Hâkim, el-Müstedrek, (no: 4683, 82, 81), III, 153. Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, (no: 207), XVIII, 109. 34 Şu halde Zehebî “Ali‟ye bakmak ibadettir” rivâyetinin uydurma olduğunu iddia ettiyse de, Şahidi olan “Ali‟nin yüzüne bakmak ibadettir” rivâyetinin sahih olduğunu itiraf ediyor.

Çünkü Ali‟ye bakmanın ibadet olmasını anlamadılar. Manasını kafalarında canlandıramadılar. Bu manadan uzak olduklarında, onu garip buldular. “İmran hakkında Zehebî‟nin cerh zikretmemesi yanında, o, bu hadisi rivâyet etmekte, ona mütâbaat edilmiş başkası tarafından uyulmuştur. O halde İmran hadisinin her iki tariki de ayrı ayrı olarak sahihtir. Ya bir arada olarak düşünülürlerse ne olur? Hazreti Hasan radıyallahu anh'ın Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟i çok iyi tarif eden dayısı (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in Hazreti Hatice radıyallâhu anhâ‟dan üvey oğlu olan) Hazreti Hasan radıyallahu anh Hind b. Ebî Hâle‟ye: “Bana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in vasıflarını anlat ki; onu hayalimde canlandırayım”. İbnu‟l-Esir, Üsdü‟l Gabe No 5404, 4/619, Tirmizi, eş-Şemilü‟l Muhammediyye, 1/26 Beyhaki Delailü‟n Nübüvve 1/285 Hz. Tirmizi bu hadisi şerifi Süfyan bin Veki‟den, o da Cemi‟ bin Amir'den, o da Ebi Halenin çocuğundan ve Beni Temim kabilesinden Ebu Abdullah künyesiyle bilinen bir zattan, o da İbni Ebi Haleden, o da Hasan bin Ali (r.a.) dan rivayet buyurdu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem‟in şemailini ve özelliklerini öğrenmek istemesi konumuz açısından oldukça önemlidir. Buradaki maksat onu hayalinde canlandırmasından başka bir şey değildir. Muhaddislerin İmâm Hâfız Ebû‟l-Ferec İbnü‟l-Cevzî, de Telbisü İblis isimli eserinde kendi isnadıyla Abdullah b. Abbâs radıyallâhu anhüma‟dan şöyle dediğini rivâyet etti: Ehl-i Sünnet‟ten Sünnet‟e çağıran ve bid‟atten kaçındırmakta olan bir adama bakmak ibadettir.35 “Alî‟nin yüzüne bakmak ibadettir.” 36

‫ػٍ جذٗ ْشٚشز سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى: خًظ يٍ جنؼرحدز لهس‬ ٗ‫جنطؼحو ٔجنمؼٕد فٗ جنًغحخذ ٔجنُظش ئنٗ جنكؼرس ٔجنُظش فٗ جنًظسف يٍ غٛش جٌ ٚمشأِ ٔجنُظش ف‬ .‫ٔخّ جنؼحنى‬
Ebû Hüreyre radıyallahu anh‟tan rivâyet göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Beş şey ibadettendir; az yemek, camilerde oturmak, Kâbe‟ye bakmak, okumadan da olsa mushafa bakmak, âlimin yüzüne bakmak.” 37 “‫جنؼحنى‬ dikkatle gelir.38 Kafasının gözüyle bakmak fırsatını kaçıran, kalbinin gözüyle de baksa fena mı olur?

ّ‫/ٔجنُظش فٗ ٔجخ‬Ve‟n-nazaru fî vechi‟l-âlimi/âlimin yüzüne nazar etmek” ifâdesine bir bakalım. Dilde “‫ ”َظش‬düşünerek, tefekkür ederek (ibretle) bakmak ma‟nasına

35 36

İbnü‟l Cevzî, Telbisü İblis, s. 16. Hâkim, el-Müstedrek, (no: 4683, 82, 81), III, 153. Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, (no: 207), XVIII, 109. 37 Deylemi, Müsned-i Firdevs, II, 190, (no: 2969). Suyûtî, el-Fethu’l-Kebîr, (no: 6097), I, 566. Ebû Hüreyre radıyallahu anh‟den, zayıf bir senetle, bu hadisin senedi zayıf ise de, önceki sahih rivâyetleri takviye için getirilmiştir. Dolayısıyla şu zayıflığın, zayıflı hiçbir şekilde delil kabul etmeyenlere göre de burada zararı olmaz. Zira mücerred takviye içindir. 38 Nazar, bir nesneye bakıp düşünmektir.

Canım elinde olan Allah (Celle Celâluhû) yemin ederim ki şâyet siz yanınızdaki şey (hal) üzere ve zikirde devamlı olsanız, elbette melekler sizinle yataklarınızda ve yollarınızda musafahalaşırlardı.39 Devamlı olarak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in yanındaki şey (hâl) üzere olmak ve zikirde olmak… İlim erbabı insaflı her kişi kabul ve teslim eder ki, râbıta bu seviyeyi yakalamanın ve bu nimeti elde etmenin çabasından başka bir şey değildir. Hadiste geçen, vez‟zikri‟deki vav ile atfedilen, atf-ı tefsiri‟dir.40Öyleyse mana, “yanımdaki hâl, yani zikir üzere devamlı olsanız” şeklinde olur. O halde onunla beraber olmak ve o hal üzre olmak bir zikirdir. Şu halde kâmil bir veli ile hissen veya hayalen beraber olmak zikirdir. Böyle bir beraberliği temin edecek olan râbıta da zikrin sebebi veya mukaddimesi olmakla mecâzen zikirdir. Allah‟ın (Celle Celâluhû) Resûlullah(sallallahu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla bizlere yukardaki hadislerde zikir yaparken kimleri düşünmemizi öğretip tavsiyye etti. Bu hadislerden anlaşılan anladığımıza göre, düşünülmeye en lâyık olan Allah‟ın (Celle Celâluhû) en mükemmel tecellisi olan insan-ı kamilin sûretidir. Bundan dolayı Mutasavvıfların bu hadislerde göz önüne alarak yaratıkları düşünmek kabilinden Allah‟ın veli kullarını bir şeyhi düşünme neticesine varmışlardır. Kendi kafalarına göre yada budistlerin yogosundan alınma deyildir bu düşünme. Allah‟ın (Celle Celâluhû) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bizlere yukardaki hadislerde zikir yaparken kimleri düşünmemizi öğretip tavsiyyelerdir. İtirazı olanlar aslında Allah‟ın (Celle Celâluhû) Resûlullah( sallallahu aleyhi ve sellemin) tavsiyelerine öğretisine itiraz etmiş oluyor. Sunnet namazları kılmayan bir çok vaktini müslümanları tekfir eden müşrik diyenler bırakın günde beş bin Lâ İlahe İllallah diye zikir yapmayı günde yüz defa istiğfar çekmeyenlerin Kalblerini dünya düşüncelerinden kurtarma gibi bi dertleri olmadığı için Rabıtayı anlıyamamaları gayet normal. İbn Teymiyye‟nin Râbıtanın Tarifi İle Örtüşen Görüşü: “Sen bir şahsı Allah için seversen, doğrudan Allah‟ı sevmiş olursun. Sen o şahsı ne zaman kalbinde tasavvur etsen, Cenab-ı Hak‟kın sevgilisi olan birisini tasavvur etmiş olursun ve böylece onu sevmiş olursun. Böylece senin Allah için ve Allah‟a olan mahabbetin daha fazla artmış olur. Nitekim sen ne zaman Peygamber‟i sallallahu aleyhi ve sellem ondan önceki Peygamberleri ve onların izinden gidenleri hatırlayıp, onları kalbinde veya kafanda tasavvur etsen senin bu durumun kalbini onlara her türlü nimetleri veren Allah‟ı sevmeye çeker götürür. Sen bu insanları Allah için seversen, Allah‟ın sevgilisi olan zat da seni Allah sevgisine çeker götürür.”41

İbn Teymiyye de bu sözlerini yukardaki hadisleri bilip onlara göre böyle bir tanım yapmıştır. İşin tuaf tarafı İbn Teymiyye takip ettiklerini görüşlerinin fikir babası olarak görenlerin bunu anlıyamaması yada anlamazdan gelmeleridir.
İşte Rabıta da Allah‟ın (Celle Celâluhû) Resûlullah( sallallahu aleyhi ve sellemin) tavsiyelerine öğretisine uyarak yaratıkları düşünmek kabilinden yukardaki hadislere göre Allah‟ın veli

39

Müslim, Hanzala b. Rubeyyi el-Useydiyyî radıyallahu anh‟den Mişkât ve Hâşiye-i Mişkât, s. 198; Kadim-i Kütübhâne, Karaçi- Pakistan. 40 Aynı yer 41 Mecmûu’l-Fetâvâ, X, 608, birinci baskı, 1381.

kullarını bir şeyhi düşünme neticesidir. Buna rağmen anlaşılması bu kadar kolay olan bir duruma itirazlar olmuştur. Şimdi bu itirazları tek tek yazıp açıklamaya çalışalım. Yukarda gösterdiğimiz Zikir etmek ve zikirde Allah ın veli kullarını düşünmekle ilgili ayet ve hadisleri hakkı arayan hakka teslim olan samimi bir müslüman gördüğünde teslim olup Rabıtanın bu kısmına itraz etmez edemez. Ama hak olan görüşe teslim olmayıp nefsine teslim olanlar yukardaki ayet ve hadisleri ya tevil eder yada Elbani zayıf dedi deyip haklı çıkmaya çalışırlar. Yukardaki hadislerin sahih olanı hasen olanı ve zayıf olanı vardır. Sahih ve hasen olanları yeterde artar anlıyana. Zayıf olanda çok aşırı zayıf olmayıp zayıf hadisle amel edilen kısıma girenlerdendir. İtrazcıların Elbani bu hadise zayıf dedi demesinin bir önemi yok. Neden önemi yok diyoruz. Çünkü geride geçen Elbaninin Çelişkilerinden Bir Tanesi konu başlığında İşine gelmiyen Bir hadisi Raviyi zayıflatmaya çalışırken Elbânî bakın ne yapıyor: “Râvîlerden Saîd b. Zeyd in sika olduğunu ifade eden İbn Maîn, İbn Sa‟d, Buhârî, İclî, Ebû Ca‟fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi otoriteleri âdeta görmezlikten gelen Elbânî “Râvî Saîd b. Zeyd hakkında çok konuşulduğundan zayıf olduğunu delil olamıyacağını söylüyor. Elbânî nin işine geldiği başka bir hadiste daha önce zayıf dediği delil olarak kabul etmediği aynı ravi olan Saîd b. Zeyd in hakkında bu sefer şöyle diyor Elbânî: “Hadisin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır. Saîd b. Zeyd hakkında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez… Gördüğünüz gibi işine gelmediğinde Buhârî, Ebû Ca‟fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi otoriteleri âdeta görmezlikten gelerek onların sika dediği raviyi kabul etmezken işine geldiğinde bu sefer kabul ediyor. Elbânî‟nin bu çelişkisi bir tane deyildir. Hasan b. Alî esSekkâf, Tenâkuzât-ı Elbânî isimli birkaç ciltlik eserinde, bu ve başka misallerle bu tezatlıkları açıklamıştır. Ayrıca Mamud Saîd Memduh Naktu’s-Sahih Haşiyesi‟nde, birçok örnekler ortaya koymuştu. Mahmud Said Memduh Albânî'nin İmam Müslim'in Sahihi'nde rivayet ettiği bazı hadislere zayıf demesinden dolayı Tenbîhü'l-müslim ilâ te'addi'l-Albânî alâ Sahihi Müslim adlı küçük hacimli kitabını kaleme almış, bilahare Albânî'nin değerlendirmelerini tenkit ettiği etTa'rîf bi evhâmi men kassame's-Sünen ilâ sahihin ve zaîf adıyla (İbadât kısmı) altı cilt halinde Dubai'de tabedilmistir. Buhârî ve Müslimdeki hadisleri kendi şartlarına göre zayıflatmaya çalışan olan kadına altını haram etmesi, gibi Ehli Sünnet dışı bir görüş ortaya atan böyle bir hadisçinin sözlerine ne kadar güvenilir. Görüldüğü gibi, Elbanî bilerek veya bilmeden büyük hatalar yapıyor. Böyle hatalar yapan birisinin tahriçlerine güven olur mu? Selefi görüşü üzere olduğunu idda edenler, Elbânî‟ye “Asrın Muhaddisi” diyorlardı. Elbanî‟nin durumunu gördükten sonra, Elbanî‟niyi referans gösterek yukardaki hadislere zayıf derlerse biz de onlara Elbani nin bu çelişkilerini ve hatalarını anlatıp onların zayıf demelerinin geçerli olmadığını söyleriz. Dolayısıyla bu kitaptaki ve diyer mevzularda Elbanî‟niyi referans gösterek getirdiğimiz hadislere zayıf demelerinin bir önemi kalmamıştır artık. Kitaptaki 5 hadisin her iki tarafa göre tahriç ve degerlendirilmesine baktığınızda Elbani nin durumunu daha net anlamış olucaksınız. Râbıtaya son 120 yıl hariç, tanınmış, bilinen âlimlerden hiçbiri râbıtaya şirk demedi. Fakat günümüzde bazıları şirk bazıları da bidat diyorlar. Râbıtada yapılan bir veliyi hatırlamak ve mürşidin alnından kendi alnına bir ışık veya nur geldiğini düşünmeyi, hayal etmeyi yasaklayan ve bunun şirk olduğunu dair âyet, hadis, hatta uydurma dahi olsa bir rivayet var mı? Mezhep imamlarından veya meşhur bir âlimden bunu yasaklayan bir söz var mı? Yok, yok, yok…

Ellerinde bir delil olmadığından bize: Delili olmayan bir şeye delil getirilmez, siz râbıtayı ortaya atıyorsunuz, siz delil getirin! diyorlar. Biz de şöyle cevap veriyoruz: Biz yukarda açıkladığımız ayet ve hadislerde zikir etmemizin bir emir olduğunu, Sizin en hayırlınız, görülmesi Allah (Celle Celâluhû) zikrettiren (hatırlatan akla getiren) kimsedir.42 Gibi hadisleri delil getirerek zikir ederken Allahın velilerini düşünmemizi bize Allah‟ın (Celle Celâluhû) Resûlullah( sallallahu aleyhi ve sellemin) tavsiyeleri ve öğretisi olduğuna dair delilleri gösterdik. Size de Rabıtanın şirk olduğunu iddia ettiğinizden sizde zikir yaparken bir veliyi düşünmemizi yasaklıyan şirk olduğuna dair ayet, zayıf veya uydurma dahi olsa bir hadis, sahebe ve mesheblerden bir tek delil getirin, getirmelisiniz diyoruz. İnternet ve diyer munazaralarda düşünmemizi yasaklıyan bir delil getiremiyorlar getiremezlerde.

İTİRAZCI :
Biz düşünmeye karşı çıkmıyoruz. Râbıtanın yapılış şekline itiraz ediyoruz, mürşidin alnından müridin alnına feyiz nurunun aktığını farz edip yanında olmayan bir şeyh in ruhundan o feyizi isteme yardım istemek var, işte bu şirktir, diyoruz. Çünkü uzaktan bir insanı işitip ona yardım etmek ancak Allah cc yapabileceği bir iştir. Bazıları da râbıtanın bidat olduğunu şirk olmadığını söylüyor.

CEVAP :
Râbıtanın bir kısmı olan, bir mürşidin alnından müridin alnına feyiz nurunun akmasını hayal etmek ile ilgili Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Sahabe‟de yapıldığına dair açık bir delilimiz yok. Fakat işâreti, delaleti veya iktizası kıyas yolu ile vasıtalı olarak delillerimiz mevcuttur. Râbıtanın ilk zamanlardaki tariflerinde bir mürşidin alnından müridin alnına feyiz nurunun akmasını hayal etmek, aktığını farzetmek düşünmek olarak tarif edilmiştir. Daha sonraki tariflerde ise mürid alnına feyiz ve nurun akmasını bir mürşidin ruhaniyetinden istemek gibi bir tarif eklenmiştir. Rabıta yapan isterse feyiz ve nurun akmasını bir mürşidin ruhaniyetinden istemeyerek istemeden, ihtilafın olmadığı şekliyle yani feyiz nurunun akmasını hayal ederek farzederek Rabıta yapabilir. Bu isteme kısmı istiğase ile ilgilidir. Rabıtanın bu kısmını anlamak için ölülerin işitmesi, ruhların halleri, istiğase, keramet gibi konuların okunup anlaşılmasıyla mümkündür. Bunların hepsinin anlatıldığı istiğase konusuna bakıp iyice anlamak lazım. Konun anlaşılması için istiğase bahsinde açıklanan bilgilerin bir kısmını kısaca burada da tekrarlamak gerekiyor. Aşağıda kısaca göstereceğimiz hadislerin tahriç ve değerlendirmeleri delillere yapılan itirazlar ve onlara verilen geniş cevapları, görmek için istiğase konusuna bakınız. Biz burada kısaca izah edeceğiz itiraz ve cevaplara pek yer vermicez tekrar olduğu için.

42

Hâkim Tirmizî, İbn Amr radıyallâhu anhüma‟dan, Kenzü’l-Ummal, I, 419, (h: 1787).

“İyyake na‟büdü ve iyyake nestain ” 43 Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz. “İnsanlardan hiçbir şey istemeyiniz!” 44 Eğer bu ayet ve hadisi tevil etmezsek istenmeyeceği gibi bi durum anlaşılıyor. zahir manalarında insanlardan hiçbir şey

Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler , işlerine geldiğinde ayet ve hadislerin zahirine yapışıp tevil etmezler. İşlerine geldiği zamanda tevil edip yorum yaparlar.. Burda her ikisini birden yapıyorlar. Bir yandan zahir manayı ortaya atıyorlar. Biz delil getirincede bu sefer ayet ve hadisleri tevil edip yorum yapıyorlar . İstiğaseye şirk diyenlerin iki önemli iddiaları var. Birincisi: Sadece Allahu Teâlâ‟nın yapmaya güç yetirebileceği bir işte Allah tan deyilde o işi yapamıyacak olan bir insandan yardım istemek şirktir diyorlar. Bu dogrudur bu tür bir istek şirk türü bir istektir. Fakat Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler bu dogrudan yola çıkıp kafirler ve putları için inen ayetleri kendi kafalarına göre Müslümanlara çevirip zan, yorum ve haksız ithamlarda bulunarak Müslümanları şirk ile itham etmelerinin yanlış olduğunu açıklayacağız. İkincisi : Bir insandan yardım istemenin caiz olması için o insanın o anda orda hazır olup bizi görmesi, işitmesi, bize yardım edecek gücünün olması gerektiğini söylüyorlar. Bunlar dogru fakat bu dogrudan yola çıkıp zan,yorum ve haksız ithamlarda bulunarak yardım istenilen orda bulunmayan, uzakta olan, keramet sahibi bir veliye seslenip ondan yardım isteyeni şirk işlemekle suçlamaları yanlış bunu Ayet ve hadislerle açıklayacağız. Şimdi Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin bu yorumları ve ithamlarındaki yanlışları geniş bir şekilde açıklayalım Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) yanındaki insan ve cinlerden oluşan topluluğa:

ْ َ ْ ِ َ ًٍِٛ‫َٚح أََُّٚٓح جنًأل أَُّٚكى َٚأْضُِِٛٙ ذِؼشْ شَٓح لَرم أٌَ َٚأْضَُِٕٙ يغه‬ َ ِ ْ ُ ُْ َْ

“Aylarca uzaktaki Belkıs‟ın sarayındaki tahtını bana kim getirir?” 45 diye istediğinde, İfrit (Cin): “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm.

ْ َ ْ ِ َ ٌ ِ ٌّ ِ ِ ْ َ .ٍٛ‫أَََح آضِٛك ذِّ لَرم أٌَ ضَمُٕو يٍ يمَحيك ٔئَِِّٙ ػهَّٛ نَمَٕ٘ أَي‬ َ َ ِ َ ْ ِ َ
İfrit (Cin): “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm. Ve gerçekten bunu yapmaya hem gücüm hem de güvenim var.” dedi.” 46

ْ َ ْ ِ َ .‫لَحل جنَّز٘ ػُذُِ ػ ْهى يٍ جنكطَحخ أَََح آضِٛك ذِّ لَرم أٌَ َٚشْ ضَذ ئِنَٛك طَشْ فُك‬ َ َ ْ َّ ِ ِْ َ ِ ٌ ِ َِْ ِ َ
“Yanında kitabtan büyük bir ilim bulunan kişi, (İbn Abbâs‟a göre ise Hazreti Süleyman‟ın veziri Asaf b. Berhıya) ise, “Ben onu sana, gözünü kırpmadan önce getiririm.” dedi. 47 Derken onu yanında durur görünce ِّٙ‫سذ‬ َ
43 44 45 46 47

ْ ِ َ ‫ / َْزج يٍ فَضْ م‬Bu Rabb'imin bir lutfudur.” dedi. 48 ِ

el-Fâtiha 1/4. İbn Mâce, İkâme 182 en-Neml 27/38. en-Neml 27/39. en-Neml 27/40.

Üç aylık mesafede sarayın içindeki tahtın yerini bilip görüp elmas tahta demir gibi katı maddelerden oluşan tahtı, duvarlardan geçirip göz açıp kapayana kadar getirmeye, ancak Allah‟ın (Celle Celâluhû) gücü yeter, hiçbir insan bunu yapamaz. İnsandaki bu güç, nasıl bir ilim ve ona Allah tarafından verilen bu ilimle daha neler yapabilir.? Süleyman aleyhisselam bunu Allah‟tan değil, cin ve insanlardan istiyor. Allah (Celle Celâluhû) buna kızmıyor, bir de Kur‟ân‟a yazıyor. Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler “İyyake na‟büdü ve iyyake nestain ” 49 Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz. Peygamber (s.a.v ) Adiy b. Mâlik ve onunla birlikte kendisine biat edenlere: “İnsanlardan hiçbir şey istemeyiniz!” 50 Ayet ve hadisi delil getirerek ancak Allah cc yapabileceği bir işi o işi yapamıyacak olan bir insandan istenmesini şirk olacağını söylüyorlardı. Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlere göre Süleyman aleyhisselam‟ın bu tür isteği şirk türü bir istekmi olmuş oluyor dediğimizde.

İTİRAZ:
Hâşâ ve kella! Süleyman aleyhisselam‟ın yaptığı, gücünün yeteceği bir konuda hay/yaşayan ve hazır/yanında bulunan kimselerden bir istekte bulunmaktadır. Bunun şirk olduğunu söyleyen kim? Bizim itirazımız orada hazır olmayan, uzakta olan, sadece Allahu Teâlâ‟nın yapmaya güç yetirebileceği, insanların yapamayacağı ancak Allah‟ın yapacağı bir şeyi o şeyi yapamıyacak olan bir insandan istemenin şirk olduğunu söylüyoruz.

CEVAP:
Biraz önce “Bu ayeti kerimeden sadece Allah‟tan isteyebileceğimiz şeyler olduğunu, bu şeyleri ondan başka kimseden isteyemeyeceğimizi de anlamış oluyoruz.” Diyordunuz. Şimdi ise olağan üstü gücünün yeteceği bir konuda hay/yaşayan ve hazır/yanında bulunan kimselerden bir istekte bulunabilinir diyorsunuz. Süleyman aleyhisselam‟ın yaptığı da bu diyorsunuz. “İyyake na‟büdü ve iyyake nestain ” 51 Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz. “İnsanlardan hiçbir şey istemeyiniz!” 52 Bu ayet ve hadislerin zahir manasında olağanüstü bir şeyi gücü olandan istenir. Ama gücü olmayandan olağanüstü bir şeyi istenmez diye bir ayrım olmadığı halde şimdi eğer gücü varsa istenebilir, diyorsunuz. Olsun, bu orta bir görüşün, birlik ve beraberliğin oluşması açısından güzel bir gelişme, çünkü bizde eğer gücü varsa istenir diyoruz. Konun anlaşılması için bu (eğer gücü varsa istenir ) sözü çok önemli.

48 49 50 51 52

en-Neml 27/40. el-Fâtiha 1/4. İbn Mâce, İkâme 182 el-Fâtiha 1/4. İbn Mâce, İkâme 182

Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin savundukları görüşlerin geneline bakıldığında doğrudan yola çıkıp yanlış bir görüşü ortaya atarak savunurlar. İlk bakışta konunun tüm yönleriyle araştırmayanlar onları haklı gibi görebilirler. Çunkü getirdikleri ayetlere, hadislere ve yorumlarına baktığınızda onların görüşlerini destekliyor nitelikte olduğunu görürler. Fakat olayın detayına inildiğinde onların yorum ve zanlarının hatalı olduğu görürsünüz. Ancak Allahu Teâlâ‟nın yapmaya güç yetirebileceği, insanların yapamayacağı Allah‟ın yapacağı bir şeyi Allah tan deyilde o işi yapamıyacak olan bir insandan istemek şirktir.” demelerinde olduğu gibi. İlk bakışta haklı gibi gözüküyorlar çünkü dedikleri doğru. Allah'ın yarattığı varlıkların sahip oldukları gibi görünen güç ve kuvvet gerçekte Allah'a ait olan sonsuz gücün onlardaki küçük bir yansımasıdır. Allah dilediği anda bu gücü kendilerinden geri alabilir. Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, kısmen muktedir kılarak saltanatı gereği normalde insanların yapamayacağı ancak Allah (Celle Celalühü) yapabileceği işleri dilediğine ilim güç vererek yaptırır. Kadir-i Mutlak olan Allah, Peygamberlerine, meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Allah'ın (Celle Celalühü) bazı harikulade olan işleri yapmaları için Peygamberlerine, meleklerine, cinlere ve insanlara ilim, izin, güç verdikten sonra artık izin verilen o iş ancak Allah‟ın yapabileceği insanların yapamayacağı bir iş olmaktan çıkıp Allah (Celle Celalühü) izin, ilim ve güç verdiği Peygamberler, melekler, cinler ve keramet ehli insanlarında yapabileceği bir iş olmuş olur. Hz Süleyman nın istediği insan ın üç aylık mesafeden göz açıp kapayana kadar tahtı getirmesi gibi. Hazreti Ömer radıyallahu anh‟a Medine'de hutbe verirken birden binlerce kilometre uzaklıktaki İran‟ın Nihavent bölgesinde düşmanlarla savaşan İslâm askerlerini ve askerlerin komutanı Sâriye‟yi görmüş, düşmanın arkadan çevirdiğini ona bildirmek için “Sâriye dağa, dağa!” diye nida etmiştir. Sonra da “Cebel, Cebel!” diyerek seslenip uzaktan orduya komuta etmiştir. O komutan bu sesi 2000 kilometre uzaklıktan duymuştur. 53 Bu iş normalde insanların yapamıyacağı ancak Allah cc yapabileceği bir işti, ama Allah cc Hz Ömere bu ilmi gücü izni verdikten sonra Hz Ömerinde yapabileceği bir iş olmuş oluyor.Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin itibar Ettikleri alimleri olan İbn Teymiyye şunları anlatır: Peygamberlik iddiasında bulunan Esvedü‟l-Ansî, Ebû Müslim‟i çağırtmış ve ona “Benim peygamberliğimi tastik ediyor musun?” diye sormuş. Bu soruyu Ebu Müslim “Hayır tastik etmiyorum.” diye cevaplamış. Bunun üzerine Esved “Peki Muhammed‟in Allah (Celle Celâluhû)‟ın Resûl‟ü olduğunu kabul ediyor musun?” diye sorup Ebu Müslim'den “Elbette kabul ediyorum.” cevabını alınca gazaba gelmiş. Bir ateş yakılmasını ve Ebû Müslim‟in ateşin içine atılarak yakılmasını emretmiş adamlarına. Bu emri yerine getiren adamları, Ebû Müslim‟in ateşin içinde namaz kılarken gördüler, hiçbir şey olmuyormuş gibi Ebû Müslim, Allah (Celle Celâluhû) Resulunun vefatından sonra Medine‟ye gelmişti. Hazreti Ömer radıyallahu anh onu kendisiyle Hazreti Ebû Bekir arasına oturtmuştu. Hazreti Ebû Bekir (v. 13/634) radıyallahu anh hazır bulunanlara; “Allah (Celle Celâluhû)‟a hamd olsun ömrüm sona ermeden Allah (Celle Celâluhû)‟ın Resûlü Muhammed‟in ümmetinde İbrahim Halilullah gibi ateşe atılıp da kurtulan birini görmeyi bana nasip etti.54

53 54

el-Beyhakî, Le’lekaide Şerhus-Sünnette İbn Merde Veyh el-İsabe, II, 3; İbn Kesîr, Tefsir Bidâye, VII, 131. İbn Teymiyye, el-Furkan Beyne Evliyâi’r-Rahmâni ve Evliyâi’ş-Şeytâni, el-Mektebu‟l İslâmî, 4. Baskı, Beyrût, 1397. Trc. Allah Celle Celâluhû‟nun velileri ile şeytanın velileri arasındaki fark/Pınar Yayınları. s. 162, 2003

Ateşte yanmamak insanların yapamıyacağı bir şey, fakat Allah bu ilmi gücü izni verdikten sonra Ebû Müslim‟in yapabileceği bir iş olmuş oluyor. Hazreti İsa Şöyle Diyordu: "Ben size Rabb'inizden bir ayetle geldim. Ben sizin için kuş şeklinde çamurdan bir şey yapar, sonra onun içine üflerim ve o Allah‟ın izniyle bir kuş oluverir. Allah‟ın izniyle doğuştan körü, alacalıyı iyileştiririm, ölüleri diriltirim. Yediklerinizi ve evlerinizde depoladıklarınızı size haber veririm. Bunda sizin için bir ayet vardır. Hiç kuşkusuz, Allah, benim de sizin de Rabb'inizdir. Şu halde O‟na ibadet edin.” 55 Bütün bunlar Allah‟ın izniyle gerçekleşirdi. Allah Celle Celâluhû Hazreti İsa‟nın bu mucizelerini kendisinin izniyle yaptığını belirtiyor:

ْ .َِٙ‫ٔضُرْشب ْجألَكًَّ ٔ ْجألَذشص ذِاِرَِٙ ٔئِر ضُخشج جنًْٕ ضَٗ ذِاِر‬ َْ ُ ِ ْ ْ َ ْ َ َ ْ َ َ ْ ُ ِ َ
Doğuştan kör olanı, alacalıyı (cüzzamlıyı) iznimle iyileştiriyordun, (yine) Ben'im iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. 56 Kadir-i Mutlak olan Allah, Peygamberlerinden başka meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar ayet ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder. Ölüyü diriltmek ancak Allah‟ın cc yapabileceği bir işti. Fakat Allah Celle Celâluhû Hazreti İsa‟ya bu güçleri ve izni verdikten sonra artık Hazreti İsa‟nın da yapabileceği bir iş olmuş oldu. Hz. İsa zamanında yaşayan bir insan Hazreti İsa‟nın Çamurdan yaptığı kuşun uçtuğunu, doğuştan körü, alacalıyı iyileştirdiğini, ölüleri dirilttiğini, yediklerini ve evlerinde depoladıklarını bildiğine şahit olmuş olsa. Hazreti İsa‟ya İnsanlara faydalı olması için bu güçleri ve izni Allah‟ın cc verdiğini bilincinde olarak, ya İsa oğlumu dirilt veya gözümü iyileştir, dese bu şirk olurmu? Şirk olmaz. Çünkü Hazreti İsa‟ya o gücün Allah tarafından verildiğini bildiği için istemiştir o güç Hazreti İsa da vardır. Buna itiraz edip hayır şirk olur derlerse? Bizde şu sözlerini hatırlatırız. Yukarıda Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlere Süleyman aleyhisselam‟ın cin ve insandan istemesi şirk türü bir istekmi dediğimizde ne demişlerdi. Hâşâ ve kella! Süleyman aleyhisselam‟ın yaptığı, gücünün yeteceği bir konuda hay/yaşayan ve hazır/yanında bulunan kimselerden bir istekte bulunmaktadır. Bunun şirk olduğunu söyleyen kim? Demiştiler. Bizde aynı sözü söylüyoruz. Hazreti İsa‟dan çoçuğunun diriltmesini isteyen ve yanında bulunmayan keramet sahibi bir veliden kendisine yardım etmesi için seslenen insanın yaptığı Allah Celle Celâluhû izin ve güç vermesiyle bir çok şahitlerin şahitliği ile tesbit edilmiş bir kimseden gücünün yeteceği bir konuda yaşayandan, yaşamayanın ruhundan, yanında bulunan veya bulunmayan kimselerden bu tür bir istekte bulunmaktadır. Bunun şirk olduğunu söyleyen kim? İlim ve akıl sâhibleri bilirler ki, Mevlâ'nın yardımları bu sebebler âleminde umûmiyyetle değişik sebeb ve vâsıtalarla gelir, kullara ulaşır. Meselâ sıkışıp parasız kalsanız, Mevlâ'ya yalvarıp yakarsanız, O da bir kuluna ilhâm etse, o kul da, durup dururken hâlinizi sorsa ve size yardım yapsa, para verse ve (bana Rabbim yardım etti) deseniz, o kulu Allah celle celâlühû'nun yerine koymadığınız gibi, (bana şu kişi yardım etti) deseniz Mevlâ'yı

55 56

Al-i İmran Suresi: 49 Maide: 110

da kul yerine koymuş olmazsınız. Her iki sözünüz de, i'tibârınızın (burada bakış açınızın) doğruluğuna göre doğrudur. Birinci sözde, fiili, hakîkî sâhibine, ikincide de sebebine isnâd etmiş (dayandırmış) olursunuz. Bu bir çelişki olmaz. Kezâ basît bir maddî yardımı bir kuldan istediğinizde, o kişi size bu yardımı yapınca, Allah celle celâlühû bana yardım etti deseniz de olur şu kul bana yardım etti de deseniz doğru olur. Birincisi hakîkî diğeri de mecâzî yardım demek olur. Meselenin aslı, Allah Celle Celâlühû tarafından, isnâd-ı mecâzî-i luğavî veya hakîkat-i örfiyye nevinden bir güce muktedir kılınan mahlûklar ile, böyle bir güç bile kendisine verilmeyen mahlûklar olan putları birbirine kıyaslayabilmek tir, bu ise akıllıların yapabileceği bir iş değildir; nerede kaldı âlimlerin yapacağı bir iş olsun. İnsanlar, cinler ve meleklerin, Allah celle celâlühû‟nun kısmen muktedir kılması, bazı şeylere güçlerinin yetmesi, ama bunu Allah Celle Celâlühû‟dan almaları ile Allah Celle Celâlühû‟nun böyle bir güç vermediğini açıkça söylediği putlara Allah‟ın bir sıfatını verip Allah‟a denk eşit görüp doğrudan yalvaran ondan isteyen ve ona ibadet eden müşriklerle, keramet ehli bir veliye Allah‟ın bir sıfatını vermeyen Allah‟a denk eşit görmeyen müslümanları akıl ve iman sâhibi bir kimseyi müşriklerle putlarıyla kıyaslayıp tekfir etmez. Sap ile samanı karıştırmaz. Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler bize Allah‟ın bir sıfatını veriyosunuz derse Allah (Celle Celalühü) hangi sıfatı o istenilen şahısa vermişiz? Hazreti Süleyman‟ın ancak Allah (Celle Celalühü) yapabileceği olağan üstü bir işi Allah'ın ilim ve güç verdiği cin ve insandan isterken Allah‟ın herhangi bir sıfatını cin ve insana vermiş mi oluyo? Olmuyorsa bizimkisi nasıl oluyor. Dolayısıyla Allah (Celle Celalühü) nün bir sıfatını onlara vermek deyil, Allah (Celle Celalühü) Peygamberlerine, meleklerine, cinlere ve veli kullarına olağanüstü güç ve tasarruf izni, ihsan ederek insanlara faydalı olmaları için onları görevlendirmiş olmasından dolayı görevli bir memurdan o görevi talep etmiş olunuyor. Bundan dolayı Allah (Celle Celalühü) tarafından harikulade işleri yapma izni verilerek insanlara faydalı olmak için görevlendirilen bir veliden kendisine izin verilin kerametinden, harikulade işlerinden faydalanmak, istemek şirk değildir. Allah dilediğine dilediği ilmi öğretir.

ْ َ ْ ِ ْ ْ ْ َ َ ُ َ ْ َ َ ْ ِ ْ ْ َ ْ َ ‫ُٚإضِٙ جنسكًسَ يٍ َٚشحء ٔيٍ ُٚإشَ جنسكًسَ فَمَذ أُٔضِٙ خَ ٛشًج كثِٛشًج‬
“Allah hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çokça hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” 57 Dilediğine bildirir dilemediğine bildirmez. dilediğine güç verir dilediğine vermez. Kimse neyi yapacağı neyi yapmayacağı hususunda Allah‟a (Celle Celâluhû) ye sınırlandırma getiremez. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh‟den naklen Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

ٍ‫ئٌ هلل ػض ٔخم خهمح خهمٓى نسٕجتح جنُحط ٚفضع جنٛٓى جنُحط فٗ زٕجتدٓى جٔنثك جٜيٌُٕ ي‬ ٗ‫ػزجخ هللا ضؼحن‬
“Muhakkak Allah, insanların ihtiyaçları için kendilerine müracaat edecekleri insanlar yaratmıştır. İşte onlar Allah‟ın azabından emin olanlardır.” 58

57 58

el-Bakara 2/269. Taberânî‟nin “el-Kebir”inden, Ebû Nuaym ve Kazi‟den naklolunmuştur. Hadis hasen mertebesindedir.

İTİRAZ :

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri bir şiirlerinde buyururlar ki: "Mürîdim ister doğuda olsun ister batıda Hangi yerde olsa da yetişirim imdâda" İddiâ: Bu, Kur'ân-ı Kerim'in çok sayıda âyetine açıkça aykırıdır. "Darda kalmış kişi düâ ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var?" (Neml 27/62) CEVAP: Şu âyeti dahî bâtılınıza âlet etmekle bir kez daha Allah celle celâlühû’ya iftirâ etmişsiniz. Bu beyt, nihâyet kerâmet yoluyla yapılan bir işten haber vermektedir. Velîlerden sudûr edecek kerâmet, yani olağan üstü iş, Ehl-i Sünnet mü'minlerce hak olduğuna göre, mes'ele kalmaz. İbnü Teymiyye'nin -el-Furkân'ında dediği gibi Abdu’l-Kadir-i Geylânî, Şerîat meşâyihındandır Kerâmeti mütevâtirdir. Diyor İbnü Teymiyye O, bazen, Allah'ın izni ve yardımıyla, doğuda ve batıda mürîdlerine yardımcı olabileceğini, Allah'ın kendisine lutfettiği nimetlerden olduğunu anlatma kabilinden, söylemişse ne olmuş? Bunun Kur'ân'la çelişmediğini, Kurân’a îmân edip kerâmetle alâkalı âyetleri ve husûsan Neml sûresi kırkıncı âyeti de tasdîk edenler anlar, teslîm ve itiraf ederler. (Yanında kitâbtan bir ilim olan (Sıddik), onu (Yemen’deki Belkıs'ın tahtını) sen gözünü kırpmadan sana (Şam'a) getiririm, dedi.)[33] Onca uzaklıktaki tahtı, fizik kanunlarını alt üstederek, göz kırpmadan Süleyman aleyhis-selâm'a getirebileceğini söyleyen Sıddîk ve velî Asef'ten söz ediliyor... Mü'minler, bu sözün hadîsle de çelişmediğini bilir ve buna inanırlar. Zîrâ, hadîsde şöyle buyruldu: (Allah bana yeryüzünü dürdü bir araya topladı. Doğusunu ve batısını gördüm)[34] Yine buyruldu: Yûsuf aleyhisselâm Züleyhâ ile olan imtihanında, uzaklardaki Ya'kûb aleyhisselâm orada temessül etti. Parmağını ısırıyordu.[35] Adullah İbnu Abbâs radıyallahu anhuma, “(Yûsuf aleyhisselâm) Rabbi’nin bürhânını görmeseydi” (Yûsuf aleyhisselâm sûresi 24) âyetinde (onu tefsir ederken) şöyle dedi: “Ya’kub aleyhisselâm O’na bir şekle büründü ve göğsüne vurdu da, şehvet parmak uçlarından çıktı.” (Hâkim, el-Müstedrek (2/346). Hâkim, “Bu rivâyet, Buhârî ve Müslim şartlarına göre sahîhtir” dedi. Zehebî de

el-Müstedrek Telhîs’inde O’nu (Hâkim’i) tasdîk etti. (Aynı yer.)

Hâfız Ebû Nüaym’ın ve İmâm Beyhekî'nin Delâilu’n-Nübüv-ve’lerinde de rivâyet ettikleri ve Hâfız İmâm İbnü Hacerü Askalânî'nin el-İsâbe’de isnâdının Hasen olduğunu söylediği hadîsde haber verildiğine göre, Hz. Ömer radıyallahu anhu Medine'deki minberden Îrân orduları karşısında hezimete uğramakta olan İslâm ordularının kumandanı Sâriye radıyallahu anhu'yu o denli uzaktan îkâz etti, (Ey Sâriye dağa yanaş, dağı arkana al, ey Sâriye...) dedi, Sâriye radıyallahu anhu bu feryâdı işitti ve İslâm orduları bu îkaz sayesinde bozgundan kurtuldu. [36] Ve daha niceleri ….. Demek ki, olağan üstü olarak çok uzaklar görülebilir ve uzaktakilere olağan üstü yollarla yardım edilebilir. [32] Sırrî-i Girîdî, Ahsenü’l-Kasas:(2/327-341)’den kısaltarak. [33] Neml:40 [34] [Ahmed İbnü Hanbel, Ebü Dâvûd, Tirmîzi, İbnü Mâce, Sevbân radıyellâhu anhu’dan.], ElFethu’l-Kebîr:1/307-308 [35] Hâkim el-Müstedrek'inde Abdullah İbnü Abbas radıyallahu anhumâ'dan Sahîh bir isnâdla rivâyet etti ve İmâm Zehebî, Muhtasar’ında bu hükme i'tirâz etmedi:2/346 [36] Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvveh. İbn-i Hacer (rh) el-İsâbe’de(2/3) bu haberin isnâdının Hasen olduğunu söyledi. Haberi, ayrıca, Ebû Nüaym, Hatîb ve İbnü Merdûye de rivâyet ettiler. (EnNibrâs:482)

İnsanlara bu iş garip gelebilir, anlamakta zorluk çekebilirler ama durum yukarda anlattığımız gibi dir. Sorun bu itikatle isteyende deyil, sorun bu meseleyi anlayamadığı için yorum ve zanlarla bu tür isteğe şirk diyenlerdedir. Allah (Celle Celalühü) o veliye uzaktan insanlara yardım etmesi için ilmi ve güç verdikten sonra artık izin verilen o iş ancak Allah‟ın yapabileceği insanların yapamayacağı bir iş olmaktan çıkıp Allah (Celle Celalühü) izin, ilim ve güç verdiği O keramt ehli insanın da yapabileceği bir iş olmuş olur. Dolayısıyla Allah bazı insanları yardım etmeleri için görevlendirmiştir. Bunlar peygamberler, insanlar, melekler ve cinler olabilir. Allah dilediğine dilediği ilmi öğretir.

ْ َ ْ ِ ْ ْ ْ َ َ ُ َ ْ َ َ ْ ِ ْ ْ َ ْ َ ‫ُٚإضِٙ جنسكًسَ يٍ َٚشحء ٔيٍ ُٚإشَ جنسكًسَ فَمَذ أُٔضِٙ خَ ٛشًج كثِٛشًج‬

“Allah hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çokça hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” 59 Dilediğine bildirir dilemediğine bildirmez. dilediğine güç verir dilediğine vermez. Kimse neyi yapacağı neyi yapmayacağı hususunda Allah‟a (Celle Celâluhû) ye sınırlandırma getiremez. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh‟den naklen Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

ٍ‫ئٌ هلل ػض ٔخم خهمح خهمٓى نسٕجتح جنُحط ٚفضع جنٛٓى جنُحط فٗ زٕجتدٓى جٔنثك جٜيٌُٕ ي‬ ٗ‫ػزجخ هللا ضؼحن‬
“Muhakkak Allah, insanların ihtiyaçları için kendilerine müracaat edecekleri insanlar yaratmıştır. İşte onlar Allah‟ın azabından emin olanlardır.”60 Burada itiraz edilebilecek meseleler keramet sahibi velinin hazır olmaması, uzaktan yardım edip edememesi, ondan yardım istenilir mi istenilmez mi gibi itirazlar olabilir. Birazdan bunları ayet hadis ve sahabeden örneklerle açıklayacağız. Normalde insanların yapamayacağı harikulade bir işi, gücü olan hay/yaşayan ve hazır/yanında bulunan kimselerden istemenin şirk olmadığını itirazcı da yukarda söyledi. Biz de aynı şeyi söylüyoruz. Allah'ın (Celle Celalühü) insanlara faydalı olmaları için görevlendirdiği, ölüleri dirilten Hazreti İsa gibi, Hazreti Süleyman‟ın istediği cin ve insan gibi ilim, güç verdiği keramet sahibi velilerden izin verilen o güçten istifade etmek için istiyoruz. Ayrıldığımız nokta Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler Gücü gücü olan hay/yaşayan ve hazır/yanında bulunan kimselerden bir istekte bulunmanın şirk olmadığını fakat uzakta olandan orada hazır olmayan bir veliden istemeye ise duymadığını, görmediğini düşünerek karşılar. Bunun Allah'a ait bir vasıf olduğunu düşünüyorlar. Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler kerameti kabul ettiklerini söylüyorlardı. Uzaktan kendisinden yardım isteyene bir velinin yardım etmesi keramettir. Yani Allah (Celle Celalühü)'ın o veliye izin verdiği bir ilim, bir güçtür. Hazır olana nasıl o gücü verdiyse orada olmadan da uzakta olana da o gücü verebilir. Verdiğine dair elimizde delillerimiz mevcuttur. Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin görüşlerinin kaynaklarından biri olan İbn Teymiyye şöyle diyor: Allah dostu zannedilen bazı kişiler kendilerinden mukaşefe sadır olur veya çoğunun yapmadığı harikuladelikler gösterirler. Mesela: İşâretle bir şahsı öldürüvermesi, vasıtasız bir şekilde havalarda uçması, olduğu yerde görülmesine rağmen aynı zamanda Mekke‟de ve benzeri yerlerde görülmesi, su üstünde yürümesi, tasını boşlukta tutarak içine su doldurması, bilinmeyen yerlerden gıda alması, zaman zaman insanların gözlerinin önünden yok olması, uzaklardan kendisini yardıma çağıranın yardımına, bulunduğu yerden yardım etmesi, çalınan bir malın nereye saklandığını hiç aramadan haber vermesi gibi harikulade şeyler. Bütün bu saydığımız şeyleri yapmakta olmaları, veli olduğunu göstermez, ispatlamaz. Gerçek evliyanın kanaati odur ki; bir kimse havada uçsa su, üstünde yürüse gene de aldatıcı olabilir. Ve arkasından kayıtsız şartsız gidilmez. Fakat bu fevkalâdelikleri göstermenin yanında Allah (Celle Celâluhû) Resûlü‟ne itaat ettiği de açıkça görünüyorsa, onun yasak ve

59 60

el-Bakara 2/269. Taberânî‟nin “el-Kebir”inden, Ebû Nuaym ve Kazi‟den naklolunmuştur. Hadis hasen mertebesindedir.

emirlerini olduğu gibi yerine getiriyorsa böylesinin bir veli olduğuna inanılabilir ve sözleri yerine getirmeye değer bulunabilir. Gerçekte velinin kerâmetleri yukarıda saydıklarımızdan daha büyüktür. (Havada uçması, bir anda başka yerde gözükmesi, su üstünde yürümesi, yardım isteyenlerin yardımına uzaktan da olsa yetişmesi gibi.) Yaptıkları ve söyledikleri Kur‟ân ve sünnete uygun düşüyorsa ne kadar güzel. Zira veliler, imânlarının nuruyla bâtınî gerçeklerin yüze vurmasıyla, İslâm şeriatına sımsıkı sarılmalarıyla bilinir ve tanınırlar, diyor İbn Teymiyye.61 İbn Teymiyye şöyle demişti: Gerçekte velinin kerâmetleri yukarıda saydıklarımızdan daha büyüktür. (Havada uçması, bir anda başka yerde gözükmesi, su üstünde yürümesi, yardım isteyenlerin yardımına uzaktanda olsa yetişmesi gibi.) İbn Teymiyye: Bazı kimselerin Peygamber Efendimizden sallallahu aleyhi ve sellem veya ümmetine mensup salih bir şahsiyetten bir şey dilemeleri ve bu dileklerinin yerine getirilmesidir. Bu da çok görülen bir olaydır. Böyle bir dileğin yerine gelmesi yanı başında duâ edilen mezarda yatan ölünün kerâmeti olarak sayılabilir. 62 İbn Teymiyye böyle bir dilekte bulunmayı doğru bulmamakla beraber, böyle dileklerin, Allah‟ın (Celle Celâluhû) izniyle kabul olunduğunu itiraf etmiştir. Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin kaynaklarından biri olan İbn Teymiyye‟ye göre, bunlar mümkün iken, Selefi görüşü üzere olduğunu iddia edenler de kerameti kabul ettiklerini söylüyorlar. Fakat bazılarına göre bu gibi şeyler şeytandandır. Kerâmet sâhibi bir kişi, tıpkı mucize sâhibi bir Nebî aleyhisselâm (hattâ sıradan insanların sıradan işlerinde olduğu) gibi, Allah celle celâlühû‟nun izni, yaratması ve var etmesi ile sebep olma yoluyla yardım isteyene yardımda bulunabilir. Bunun, birazcık akla, insafa, cüz‟î ilme ve irfâna, asgarî Ehl-i Sünnet akîdesi ve anlayışına, sahip olana göre Kur‟ân ve Sünnet‟ten delilleri çoktur. Müfessir Âlûsî, Rûhu‟l-Meânî‟sinde 63 işleri tedbîr edenler hakkı için tefsîrinde, ona göre bazı yanlış anlamalara cevap verdikten sonra şöyle diyor:
64

âyetinin

“Evet, Allah celle celâlühû bazen dostlarından dilediklerine, ölmeden evvel olduğu gibi, öldükten sonra da dilediği kerâmeti verir ve (Hakk) Sübhanehu ve teâlâ hastayı iyileştirir, boğulmakta olanı kurtarır, düşmana karşı yardım eder, yağmur yağdırır ve bunu kerâmet olarak verir. Bazen de o kişiye benzeyen bir sûret ortaya çıkarır ve o sûret o kişinin hürmetine, günah olmayan şeylerden (Allah celle celâlühû) istenileni, isteyenin istediğini yerine getirmek için yapar...” (Âlûsî‟nin sözü bitti.) Fahruddîn-i Râzî, Tefsîr-i Kebîr‟inde65 ve El-Metâlibu‟l-Âliyye‟de… 66 Allâme Teftâzânî, Şerhu‟l-Mekâsıd‟da, 67 Allâme Seyyid Şerîf Cürcânî, el-Metâli‟h68 üzerine yazdığı haşiyesinin başlarında,
61

el-Furkan Beyne Evliyâi’r-Rahmâni ve Evliyâi’ş-Şeytâni, s. 61-62, el-Mektebu‟l-İslâmî, 4. Baskı, Beyrût, 1397. Trc. İbn Teymiyye, Allah Celle Celâluhû’nun velileriyle şeytanın velileri arasındaki fark, s. 73. Pınar Yayınları, 2003. 62 İbn Teymiyye, İktizâu’s-Sırâti’l-Müstakîm, s. 373-374, Dârul Marife, Beyrut, tsz. İbn Teymiyye, Sırat-ı Müstakim, Kabir Ziyaretleri bölümü, trc. Pınar Yay. s.493- 494. bsk 2004. 63 Âlûsî, Rûhu‟l-Meânî:30: 25 64 Nâziât: 5 65 Fahruddîn-i Râzî, Tefsîr-i Kebîr:11/31

Râbıtanın Ruhanî Birlik İle İlgili Kısmı Hakkındaki Hadisler Mühim bir sual: Burada, şeyhin ruhaniyeti nereden ve nasıl geliyor da mürid onu karşısına alıyor? Bu şekilde bir soru sorulacak olursa… Deriz ki; Hadiste şöyle buyurulmuştur:

:‫ػٍ ػحتشس سضٗ هللا ػُٓح لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬ .‫جألسٔجذ خٕد يدُذز فًح ضؼحسف يُٓح جتطهف ٔيح ضُحكش يُٓح جخطهف‬
Âişe radıyallahu anhâ validemizden rivâyete göre: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Ruhlar toplu ordulardır. Onlardan (ezelde, Allah yolunda) birbiriyle tanışanlar i‟tilâf eder (anlaşır, Allah uğrunda), tanışmayanlar ise ihtilaf eder (dünyada zıtlaşırlar.)” buyurdu. 69

:‫ػٍ ػرذ هللا ذٍ ػًشٔ ذٍ جنؼحص سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬ .ّ‫ئٌ أسٔجذ جنًإيٍُٛ نطهطمٛحٌ ػهٗ يغٛشز ٕٚو ٔنٛهس ٔيحسأٖ ٔجزذ يًُٓح طحزر‬
Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallahu anh‟tan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Resûl-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki mü‟minlerin ruhları, daha sahip(ler)i (birbiri)ni görmeden, bir gün ve gecelik yol mesafesinde karşılaşırlar.”
70

Hadis sahih olunca, insan ruhlarının yorumladığınızı açıklamanız gerekmektedir.

birbirileriyle

bağlantı

kurduklarını

nasıl

Abdullah b. Abbâs, Kur‟ân‟ın (Yusuf aleyhiselâm) şâyet Rabbinin bürhanını görmeseydi71 âyetin tefsirinde şöyle dedi: Yakub aleyhisselâm O‟na bir şekle büründü ve göğsüne vurdu da, şehvet parmak uçlarından çıktı.72 Yakub (aleyhiselâm)‟ın Yusuf (aleyhiselâm)‟a çok uzaklardan bir şekle bürünmesi ve görünmesi rivâyeti, Hâkim, Zehebî, Suyûtî ve diğer büyük hadis hâfızlarınca sahih bulunmuştur. Bizim için bu yeterlidir.

ٍٛ‫ػٍ ػًحذشز خضًٚس ذٍ ثحذص ػٍ أذّٛ سضٗ هللا ػُّ أَّ سأٖ فٙ جنًُحو كأَّ عدذ ػهٗ خر‬ ‫سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى ٔركش رنك نشعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى فمحل: ئٌ سعٕل هللا‬ ِ‫طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى لحل: جنشٔذ ٚهمٗ جنشٔذ، فحلُغ سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى سأعّ ثى جيش‬ .‫فغدذ يٍ خهفّ ػهٗ خرٍٛ سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬

66 67

Fahruddîn-i Râzî, El-Metâlibu‟l-Âliyye:7/228,261,262 Allâme Teftâzânî, Şerhu‟l-Mekâsıd:3/338 68 Allâme Seyyid Şerîf Cürcânî, Hâşiyetü‟l-Metâli‟ (Levâmi‟u‟l-Esrâr): Bir baskısında):5 Başka bir baskısında:6-7 Yine aynı kitâb‟ın bir baskısında:17, başka bir baskısı:19 69 Buhârî “Enbiya” 3, (no: 3158, 3/1213); Müslim “Birr” 49, (no: 2638, 4/2031). 70 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (no: 7068), Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, (no: 263), s. 89. 71 Yûsuf 12/24. 72 Hâkim, el-Müstedrek; Hâkim, “Bu rivâyet, Buhârî ve Müslim şartlarına göre sahihtir” dedi. Zehebî de Müstedrek telhisinde Hâkim‟i tasdik etti.

İmâre b. Hüzeyme b. Sabit radıyallahu anh şöyle anlatıyor: Babam Hüzeyme bir kere rüyasında sanki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in alnı üzerine secde ettiğini görmüş, bunu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟e anlatmıştı. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Ruh ruha kavuşur.” buyurmak sûretiyle mübarek başını eğerek ona rüyada gördüğü gibi yapmasını emretti. Babam da arka tarafından Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in alnı üzerine secde yaptı.73 Rüya gördüğümüzde rü‟yadayken görüştüğümüz kişinin çoğunlukla bundan haberi olmaz. Şüphesiz ruhlarımız buluşup görüştü ama başka şey veya şeylerle meşgul olduğu belki ruhunun bir aksi yani yansımasından ibadet olan rûhaniyet ile görüştüğünden haberi yoktur. Böylece her yönüyle sizin ruhunuz onun ruhu ile görüşmüşler ama onun ruhunun yansıması olan rûhaniyetiyle. Zira bir kişiyi bir anda birçok kişi rüyada görebilir, hatta aynı anda birçok kişi kendisini rü‟yada görmeyen bir başka kişiyi görmüş olabilir. Bunlar ruhların buluşmasıdır. Ancak ya vâsıtasız yahut ruhaniyet vâsıtasıyla. Bu, nasıl ki rüyada böyle ise, uyanıkken de böyledir. Birisine telefon açtığınızda, onun size, şu anda seni düşünüyordum yahut şu anda sana telefon etmek üzere ahizeye elimi uzatıyordum, dediği olmuştur. Sizi bilmem ama bu benim başıma çok geldi. Bunlar sıradan insanlar için olabilecek şeyler. Velilerin ki bazen kerâmet icabı, harikulâde biçimde olabilir. İmâm Rabbânî (v. 1031/1621)‟de şöyle buyuruyor: Veli olanın veli olduğunu bilmesi illa şart değildir. Keza harikulâde hallerini de bilmesi şart değildir. Hatta birçok kez veli insanlar harikulâde haller nakleder de onun bunlardan haberi olmaz. İlim ve keşif sâhibi veliler, harikulâde hallerini bilemeyebilirler. Hatta onların misali sûretleri birçok yerde ortaya çıkar ve o sûretlerden uzun mesafelerden acayib işler ve garip haller zuhur eder, fakat o sûret sahiplerinin bundan haberi olmaz, bunları görmez. Mısra: İş sadece O‟ndandır. Ondan başkası ise sadece aynadır. Şeyhim buyurdu ki: Büyüklerden biri dedi ki; “Tuhaftır etraftan insanlar geliyor, kimileri, seni Mekke-i Muazzama‟da gördük, hac mevsiminde oradaydın beraber haccettik, bazıları da Bağdat‟ta gördük sana sevgi gösteriyorlardı.” dediler. Hâlbuki ben evimden hiç çıkmadım.74 Yani bazen kerâmet îcabı velinin rûhu temessül eder, (bir şekle girer) mürid râbıtasını âyânen (açıkça ve O‟na bakarak) yapar. Kitâbu‟r-Ruh‟u sayfa 248 de Yüzüncü delil İbn Teymiyye nin talebesi İbnü‟l-Kayyim elCevziyye şöyle dedi: Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, ölülerin ruhlarına kavuşabileceğine: Onlara soru sorabileceğine; ölülerin, kendilerinin bilmediği birşeyi haber verebileceklerine ve onları görebileceklerine dair bilginin doğru olduğundan birleşmişlerdir. Bununla ilgili misaller o kadar çoktur ki, inkarla bitirilemez. İbnü‟l-Kayyim el-Cevziyye, Kitâbu’r-Ruh, s. 248. İz Yayıncılık.1993 İbnü‟l-Kayyim el-Cevziyye Kitâbu’r-Ruh, s. 44 te şöyle diyor: Bunları anlamaktaki maksadımız, ölülerin ruhlarıyla dirilerin ruhları nasıl birbirleriyle munasebet kurabiliyorlarsa, kişilerin ruhlarının da aynı şekilde birbirleriyle alaka kurabileceklerini anlatmaktır.

73

İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, (İman: 18), VII, 243; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (no: 21923, 21937, 21943, 21944), VIII, 201; Nesâî “Tabir” 5, (no: 7631, 4/384). 74 İmâm Rabbâni, Mektubat, I, 118, Mektup, 216.

İbnu‟l-Kayyim de er-Rûh isimli kitabında 75 “Ölülerin bir takım tasarruflarda bulunabileceklerini ve dirilere faydalı olabileceklerini söylemektedirler. Hâs ve dar manada Velî olduğuna inanılan bir kimseden, kerâmet beklenilmesi ne Kitâb ne Sünnet ve ne de İcmâ‟a ters düşen bir şey değildir. Hattâ bu kıyasa bile uyar. Şöyle ki, Allah bu âlemde yaptığı rızık ve benzeri yardımlardan birçoğunu, kulları vâsıtasıyla yapar. “ Mâlik b. Enes şöyle demektedir: Bana ruhların istediği her yere gidebileceği rivâyeti ulaşmıştır. 76 Hazreti Âişe radıyallahu anhâ validemizden rivâyete göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Ruhlar toplu ordulardır. Onlardan (ezelde, Allah yolunda) birbiriyle tanışanlar itilâf eder (anlaşır, Allah uğrunda) tanışmayanlar ise ihtilaf eder (dünyada zıtlaşırlar.)” buyurdu. 77

ٌ‫ػٍ ػرذ هللا ذٍ ػًشٔ ذٍ جنؼحص سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى: ئ‬ .ّ‫أسٔجذ جنًإيٍُٛ نطهطمٛحٌ ػهٗ يغٛشز ٕٚو ٔنٛهس ٔيح سأٖ ٔجزذ يًُٓح طحزر‬
Abdullah b. Amr b. el-Âs (v. 43/663) (radıyallahu anh)‟tan rivâyet edi-len bir hadis-i şerifte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki Müminlerin ruhları, daha sahipleri birbirini görmeden, bir gün ve gecelik yol mesafesinde karşılaşırlar.” 78

:‫ػٍ ػرذ هللا ذٍ ػًشٔ ذٍ جنؼحص سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬ .ّ‫ئٌ أسٔجذ جنًإيٍُٛ نطهطمٛحٌ ػهٗ يغٛشز ٕٚو ٔنٛهس ٔيحسأٖ ٔجزذ يًُٓح طحزر‬
Abdullah b. Abbâs, Kur‟ân‟ın (Yusuf aleyhiselâm) şâyet Rabbinin bürhanını görmeseydi79 âyetin tefsirinde şöyle dedi: Yakub aleyhisselâm O‟na bir şekle büründü ve göğsüne vurdu da, şehvet parmak uçlarından çıktı.80 Yakub (aleyhiselâm)‟ın Yusuf (aleyhiselâm)‟a çok uzaklardan bir şekle bürünmesi ve görünmesi rivâyeti, Hâkim, Zehebî, Suyûtî ve diğer büyük hadis hâfızlarınca sahih bulunmuştur. Bizim için bu yeterlidir. İbnü‟l-Kayyim el-Cevziyye: Rüyasında tavsiye edilen ilaçları kullanarak şifa bulanların sayısı da gerçekten çoktur. Birçok insanın bana anlattığına göre, İbni Teymiyye karşıtı birçok kişi, ölümünden sonra onu rüyasında görüp feraiz ve başka konularda sorular sormuşlar. İbn Teymiyye onlara doğru cevaplar vermiştir. Velhasıl, bu gerçeği sadece ruhları hükümlerini ve durumlarını bilmeyen insanlar kabul etmezler. Başarı Allah‟tandır. İbn Kayyim‟in sözü bitti. 81

İTİRAZ:

75 76

İbnu‟l-Kayyim er-Rûh:237 İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ, 24-362 77 Buhârî, Enbiya: 3, (no: 3158, 3/1213). Müslim, Birr: 49, no: 2638, 4/2031. 78 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (no: 7068), Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, s. 89, (no: 263). 79 Yûsuf 12/24. 80 Hâkim, el-Müstedrek; Hâkim, “Bu rivâyet, Buhârî ve Müslim şartlarına göre sahihtir” dedi. Zehebî de Müstedrek telhisinde Hâkim‟i tasdik etti. 81 İbnü‟l-Kayyim el-Cevziyye, Kitâbu’r-Ruh, s. 46. İz Yayıncılık.1993

Selefin istiğase diye uygulamalarına baktığınızda yetiş ya şeyhim yetiş ya falan diye bir uygulama görmüyoruz. Mesele sağ ya da ölü herhangi bir velinin gıyabından olağanüstü bir şey istemek bu şirktir. Neden Allah‟tan istenmiyor

CEVAP:
İbn Teymiyye‟nin talebesi Hafız b. Kesîr‟in naklettiğine göre, Yemâme Savaşı‟nda Müslümanların şiârı “Ey Muhammed!” (Yetiş ya Muhammed!) sözleriydi. 82 Hâlid İbnü Velîd de bu sözü söyleyenlerdendi. Burada da birkaç tenbihte bulunacağız: Birinci Tenbîh: Burada ortada olmayan bir kula yapılan bir nidâ/ çağırma ve ondan meded isteme var; yani istiğase var, tevessül var. İkinci Tenbîh: Bu şiarı kullanan, Ashâb radıyallâhu anhum ve onlardan biri olan Hâlid İbnü Velîd radıyallâhu anhu mu, haberi rivâyet eden râvîleri mi, onu kitâbına alan ve inkâr etmeyen İbnü Kesîr mi? Hatalı elbetteki hiç biri bu tür istekte bulunmaktan dolayı hatalı deyil.

İTİRAZ:
“Ey Muhammed!” “Yetiş ya Muhammed! Ashab bu kelimeyi parola olarak kullanıyordu Resûlullah‟tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yardım istemiyorlardı.

CEVAP:
Size göre şirk olan bir kelimeyi sahabe parola olarak kullandı yorumunu siz yapıyorsunuz. Sahabe şirk olan bir kelimeyi parola olarak kullanmaz. Şiar Kelimesi Parola değil, slogandır. Slogan nedir, eğer ansiklopedilere ve lügate bakılırsa buralarda görülecektir ki rivayette geçen şiar kelimesinin bugünkü Türkçe karşılığı parola değil, slogandır. Büyük bir kitlenın toplu halde yüksek sesle söylediği sözdür. Bunun parola ile ilgisi ne? Parola karşılıklıdır. Biri güneş der, diğeri ay der. İnsanların birbirlerini tanımak için kullanılır. Yetiş ya Halit! Ya Muhammed (Türkçesi, yetiş ya Muhammed) kelimesini nasıl parola olarak değerlendirirsiniz.? Kıyasla ve akli muhakemeyle anlaşılmayacak, ihtimalden çok çok uzak gülünç bir manayı (parola) seçmiş olmak bu meselede, ilmi mevzulardaki acizliğinizi göstermektedir. Aksine burada anlaşılacak olan Allah nezninde onun şefâatçi kılınması ve Allah‟ın yardımını celp talebidir. Seyhü‟l-İslam Subkî‟nin de dediği gibi bir tevessül babındandır. “Ya Rabb'i bu sevdiğin kulun hatrına yardım et.” demektir. Yoksa ondan bir şey istemek değildir. Ayrıca sahabenin Yemâme‟de Allah‟tan (yetiş ya Muhammed! şiarı ile) yardım istediğini destekleyen bir delil de Yemâme‟de şu âyeti sık sık okumalarıydı

ْ َ َ َ َ َ ٍُِٛ‫ٔكحٌ زمًّح ػهََُٛح ََظْ ش جنًإي‬ َ ِ ُْْ ُ

“Üzerimize hak oldu ki müminlere yardım ederiz.” Ayrıca, Yemâme Savaşı nda sahabe şöyle diyordu:

83

Her tarafta, “Kurtar bizi ey Halid!” diye imdat sesleri gelmeye başladı. Muhacirlerin ve Ensârın bir cemâati kurtarıldı.

82 83

el-Bidâye ve’n-Nihâye, VI, 324. er-Rûm 30/47.

Bu da bize yetiş ya Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), derken parola değil, bir sıkıntı neticesinde tevessül yani Allah‟tan yardım temenni edilmiş olduğuna işaret ediyor. Resûlullah‟ın hatrına Allah‟tan yardım veya Resûlullah‟ın sahabeye yardım için Allah‟a dua emesi neticesinde Allah‟ın yardım etmesini umuyor sahabe. Ya Muhammedahu (Arapça da ya nida harfi olup ey demektir. Muhammed kelimesi münadadır. Yani kendisine seslenilen kişidir. Münadadan sonra gelen elif elifi istiğase derler yani medet isteme elifi derler. Dolayısıyla bu kelimeden çıkan mana: Ey Muhammed imdadıma yetiş. Bize yardım et! olur. Başka Bir Örnek: Heysem‟in şöyle dediği rivâyet edildi: Abdullah ibnü Ömer radıyallâhu anhümâ‟nın yanındaydık. Ayağı uyuşmuştu. Birisi ona, en sevdiğin insanı zikret dedi. O da: Yâ Muhammed!. dedi. Sanki bağdan çözülmüştü. 84 Bu rivâyeti, İmâm Buhârî de, el-Edebu‟l-Müfred‟inde, Ebû Nüaym, Süfyân, Ebû İshâk ve Abdurrahmân İbn-i Sa„d yoluyla rivâyet etmiştir. Mühim olan husûs bu tür seslenmeyi Buhârî ve Hâfız İbnü‟s-Sünnî tarafından kitaplarına alınması… Hattâ İbnü Teymiyye bile şirk görmeyip el-Kelimu't-Tayyib/Güzel Kelime isimli kitabında, nerelerde sünnete uygun, nasıl duâ edeceğimizi göstermek için yazdığı esere almasıdır. Gâib bir kulu çağırarak bir tevessül etmek yüzünden, bu âlimlerden haşa hangisi şirkle suçlanabilir? Allah Celle Celâluhû‟dan istemedi yardımı, vefat etmiş Resulullah‟tan istedi. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh haşa şirk mi işlemiş oldu? İbn Abbâs radıyallahu anh‟dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allahu Teâlâ nın, hafaza meleklerinin dışında yeryüzünde melekleri vardır ki, ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar. Sizin birinize çöl arazisinde bir aksaklık isabet ederse, “Ey Allah‟ın kulları! (Bana) yardım edin” diye seslensin.” 85 Hafız İbn Hacer‟in hasen dediği, İbn Abbâs radıyallahu anhuma hadisini İmam Ahmed kuvvetli görmüş, onunla amel etmiştir. İmam Ahmed‟in oğlu Abdullah, el-Mesail‟de (217) şöyle demiştir: “Babamın şöyle dediğini işittim: „İki defa binekli, üç defa da yaya olmak üzere veya iki defa yaya, üç defa binekli olarak beş defa hac yaptım. Yaya olarak yaptığım haclardan birinde yolu kaybettim. Ey Allah’ın

84

İbnu's-Sünnî, Hadîsi İbnu Teymiyye, el-Kelimu't-Tayyib isimli kitabına almıştır: 131 Benzer bir rivâyeti İbnü‟s-Sünnî‟nin Amelü‟l-Yevm vel-Leyle‟sinin Ta'lîki:55, Abdulkadir el-Arnavut, El-Kelimu'tTayyib Ta'lîk'ı:131 Bir: İbnü's-Sünnî'nin Heysem yoluyla rivâyet ettiği haberin isnâdının zayıflığına dâir İbnü Kesîr ve diğerlerinden nakiller vardır İki: Benzer bir rivâyeti, İbnü‟s-Sünnî Mücahid‟den de rivâyet etmiştir Bu rivâyetin dahî isnâdı zayıftır İbnü‟sSünnî‟nin Amelü‟l-Yevm vel-Leyle‟sinin Ta'lîki:55, Abdulkadir el-Arnavut, El-Kelimu't-Tayyib Ta'lîk'ı:131 Üç: Bu rivâyeti, İmâm Buhârî de el-Edebu‟l-Müfred‟inde, Ebû Nüaym, Süfyân, Ebû İshâk ve Abdurrahmân İbn-i Sa‟d yoluyla rivâyet etmiştir İmâm Buhârî, el-Edebu‟l-Müfred (Şerhu Fadlillâhi‟s-Samed ile beraber): 2/428,429 85 İbn Hacer, Muhtasaru Zevâidi’l-Bezzâr, (no: 2128), II, 420.

kulları! Bana yolu gösterin! demeye başladım. Ben böyle demeye devam ederken yolu buluverdim.‟ Veya babam buna yakın bir şey söyledi.” Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah‟tan başka ilahlar edindiler. (Meryem Suresi 81) Hiç şüphesiz siz ve Allah‟tan başka kulluk ettikleriniz cehennem odunusunuz. Siz oraya varacaksınız. (Enbiya Suresi 98) Eğer onlar ilah olsalardı oraya varmazlardı. Halbuki hepsi orada ebedi kalacaklardır. ( Enbiya suresi 99) Onlar, Allah‟ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar. Halbuki (aslında) azgın bir şeytana tapmaktadırlar. (Nisa Suresi 117) Âyetteki “dişiler”den maksat, müşrik adlandırdıkları, Lât, Uzzâ, Menât gibi putlarıdır. Arapların; genellikle “dişi” (ünsâ) diye

Allah cc taptıklarının cehenneme gideceklerini söylüyo. Bazılarının azgın bir şeytan olduğunu söylüyo. Salih Allah dostlarıyla bu azgın şeytanı kıyaslayanlara ne diyelim: El insaf. Peygamberimiz Aleyhisselam, Halid b. Velid'i Uzzâ'yı oldürmesi için gönderdiğinde Halid b. Velid'in karşısına kapkara, çırılçıplak, saçı başı darmadağınık elleri boynunda, dişlerini gıcırdatan bir kadın Halid b.Velid'in karşısına birden dikiliverince, Halid b Velid'in sırtının tüyleri ürperdi. Halid b. Velid, kılıcını sıyırmış olduğu halde, ona doğru vardı ve: "Ey Uzzâ! Seni tanımak yok! Tenzih ve tasdik etmek de yok!” diyerek kılıçla vurup şeytan karıyı ikiye böldü O zaman, o, kapkara bir kül haline geldi. Halid b Velid, Uzzâ ağacını da kesti.86 Müşrikler Allah'ın cc azgın bir şeytana tapmaktadırlar, dediği putlarını Allah (Celle Celalühü) denk tutarak denk görerek ibadet edip onlardan yardım istedikleri için şirk işlemiş oldular.

ُْ َ ْ ٌُٕ‫جنسًذ ِّهللِ جنَّز٘ خهَك جنغًحٔجش ٔجألَسْ ع ٔخؼم جنظهًُحش ٔجنُُّٕس ثُى جنَّزٍٚ كفَشُٔج ذِشذِّٓى َٚؼذن‬ َ ِ ْ ِ َ ْ َ َ ِ َّ َ َ ِ َ ُّ َ َ َ َ َ َ ِ َ َ َّ َ َ ِ
Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını (hâla putları, bir takım varlıkları) eşit (denk) tutuyorlar. (En‟am suresi, 1. ayet ) Allah (Celle Celalühü) putlara olağan üstü güçler ile insanlara faydalı olması için gereken izni ilmi vermediği halde Kafirler Allah‟a mahsus bir sıfatın gücün putlarında da olduğunu düşünüp ancak Allah celle celalühü yapabileceği şeyleri yapamayacak olan putlarından istedikleri için şirk işlemiş oldular. İstiğasede bulunan Müslümanlar ise yukarda gösterdiğimiz ayet, hadis, peygamber, sahabe tabiin‟den aldıkları örnekler bilgiler ışığında Meleklerden Peygamberlerden Keramet sahibi velilerden yardım istiyorlar. Allah (Celle Celalühü) bunlara insanlara faydalı olmaları için ilim, güç ve kerameti verdiği bilincinde olarak Allah‟ın görevlendirdiği bir görevliden istemekten ibaret olduğu bilincinde olarak hiçbir şekilde Allah‟a denk eşit görmeden istiyorlar. Hala bunlara rağmen müşriklerin itikatlerini, inançlarını ve putlarını Müslümanlarla keramet sahibi Allah (Celle Celalühü) velileriyle bir tutup yorum ve zan yapanlara şu ayeti hatırlatırız.

86

İbn İshak, İbnHisam, c. 4, s.79, Vâkıdî, c. 3, s. 873, Ebu'l-Münzir, s. 25, 26, Ezrakî, c.1, s. 1 27

Allah-u Teâlâ Hazretleri:

ًٌٕ‫أَفََُدْ ؼم جنًغهًٍِٛ كحنًدْ شيٍٛ يح نَكى كْٛف ضَسْ ك‬ َ ُُ َ َ ُْ َ َ ِِ ُْ َ َ ِ ْ ُْ ُ َ
Biz hiç Müslümanları (Allah‟a teslim olmuş kulları), mücrimler (gü-nahkârlar) gibi tutar mıyız? Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?”87 buyuruyor. Allah-u Teâlâ buyurdu ki (meâlen): Yoksa gece saatlerinde secde eden ve ayakta duran (samîmi bir mü'min) olarak ibâdet eden, âhiret (azâbın)dan sakınan ve Rabbisinin rahmetini uman o kimse (kâfir olan kimse gibi) midir? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak (selîm) akıl sâhibleri ibret alır.” (Zümer, 9) Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?" (En'âm, 122), Allah‟a teslim olmuş kulları ile günahkârlar bir tutmazken siz nasıl olurda müşrikleri, Allah (Celle Celalühü) şeytan cehennemlik dediği putları Müslümanlar ile veliler ile bir tutmak için ayetleri yorup yaparak Allah (Celle Celalühü) de bunu kasd etti gibi bir mana veriyorsunuz. Rabıta yapan bir insanın keramet sahibi bir veliden de bir feyiz nurun akmasını umması talep etmesi de aynıdır. Burda önemli olan o veliyi bir doktor gibi Allah (Celle Celalühü) insanlara faydalı olması için görevlendirdiği keramet sahibi bir görevli gibi görmektir. Rabıta edenler, Allah‟a yapılması gereken ibadet ve ta‟zimin Rabıta edilen kişiye yapılmasını kabul etmiyorlar. O kişiden Allah‟tan korkar gibi korkmuyorlar, Allah‟ı sever gibi sevmiyorlar. Ondan istemiyorlar. Allah‟tan istiyorlar. Keramet sahibi evliyayı yaratma, icad etme ve bir şey üzerine tesir etme gibi Allah‟a ait vasıflarla vasıflandırmıyorlar. Tesirin Allah‟tan olduğuna inanıyorlar. Rabıta edilen kişinin Allah‟ın haram dediğini “Helal” demesini, Allah (Celle Celâluhû)‟ın helal dediğini de “Haram” demesini kabul etmiyorlar. Rabıta edilen kişiyi hiçbir şekilde Allah‟a ortak koşmuyorlar. Her türlü tağut düzenini ve tağutu kabul etmiyorlar. En cahillerimize bile sorsanız, hepsi yukarıdaki söylediklerimizi söylerler. Rabıtayı kabul etmeyenler Şeriat zâhire hükmeder diyorlar ki öyledir. Öyleyse yorum ve zân yapmadan istiğaseyi kabul edenlerin bu görüşlerini ve niyetlerinin böyle olduğunu, kabul etmeleri gerekir. Hayır! Niyet önemli derlerse?

:‫ػٍ أذٙ ْشٚشز سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬ .‫ئٌ هللا ال ُٚظش ئنٗ طٕسكى ٔأيٕجنكى ٔنكٍ ُٚظش ئنٗ لهٕذكى ٔأػًحنكى‬
Ebû Hüreyre radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ, sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz lâkin kalplerinize ve amellerinize bakar.”88 Rabıta kabul edenler, niyetlerinin de anlattıkları gibi olduğunu söylüyorlar.

İTİRAZ:
87 88

el-Kalem: 68/35, 36. Müslim “Birr” 10, (no: 34, 4/1987).

Şeyhe râbıta, Allah‟ı bırakıp da ondan başka bir takım eşler edinip, onları Allah‟ın yerine sevmek anlamına gelmez mi?

َ ْ ُ ُّ َ َْ َ ِ َ ِ‫ٔيٍ جنَُّحط يٍ َٚطَّخز يٍ دٌٔ هللاِ أََذجدًج ُٚسرََُُّٕٓى كسُدِّ هللاِ ٔجنَّزٍٚ آيُُٕج أَشذ زرًّح ِهلل‬ ِ َ َ ِ َ َّ ِ ُ ْ ِ ُِ ْ َ ِ
“İnsanlar içinde Allah‟tan başka birtakım eşler tutup, onları Allah‟ı sever gibi sevenler vardır.” 89

CEVAP:
Sevenin sevdiğiyle cismen ve ruhen beraber olması ve onu çokça hatırlaması ise sevginin en büyük alametidir.

:‫سٖٔ ػٍ خًحػس يٍ جنظسحذس سضٗ هللا ػُٓى لحنٕج: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬ .‫جنًشء يغ يٍ أزد‬
Sahâbeden bir cemâat tarafından rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” 90

:‫ػٍ ػحتشس سضٗ هللا ػُٓح لحنص: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬ .ِ‫يٍ أزد شٛثح أكثش يٍ ركش‬
Hazreti Âişe (radıyallâhu anhâ)‟dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir şeyi seven onu çok hatırlar.” 91 Hadis-i şerifler buna açıkça delalet etmektedirler. Her mü‟minin nefsi dahil her şeyden çok sevmesi gereken Resûlullah‟ın kalbi şerifine, kendi kalbinden telgraf gibi uzanan nurdan bir hat bulunduğunu mülahaza ederek, hangi hal üzere olursa olsun, feyiz ve nur talep etmelidir. Burada şunu belirtelim ki sevgi gerçekte Allahu Teâlâ‟yadır. Onun hakiki sevgilisi olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟ı sevmemiz, O sevdiği ve bize de Resûlullahı sevmeyi emrettiği içindir. Ebû Hüreyre radıyallahu anh‟dan rivâyet edilen; “Allahu Teâlâ bir kulunu sevdiği zaman Cebrâil‟e (aleyhisselâm) Allah falanı seviyor, onu sen de sev.” diye emreder. Cebrâil de onu sever ve gök ehline, Allah falan kimseyi seviyor, siz de onu sevin diye seslenir. Gök ehli de onu severler. Sonra da onun için yeryüzünde kabul (sevgisi kalplere) konulur.”92 Velileri sevmemiz de Allah ve Resûlü onları sevdiği ve değer verdiği içindir. O halde kâmil bir insanı seven ve ona râbıta yaparak, Allah-u Teâlâ‟dan gayrı her şeyden yüz çevirme sadetine eren bir kimse, tabi ki gerçekte ancak Allah-u Teâlâ‟yı sevmiş olur. Ahirette beraber olacağı gibi dünyada da beraber olur. Yahut imân beraberliği… Zihniyet ve düşünce beraberliği… Amel beraberliği… Hissi beraberlik. Yani, maddi olarak aynı yerde olma beraberliği. Cemâatte hazır olmanın ecrinin tek başına kılınandan kat kat büyüklüğü nereden geliyor, hicret etmeyenlere vaad edilen azab, nedendir dersiniz? Maddi olrak bir yerde
89 90 91 92

el-Bakara 2/165. Buhârî, Edeb: 95; (no 5815 5/2282), Müslim, Birr: 50, (no: 2639, 4/2032). Ebû Nuaym ve Deylemi, el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, (no: 2352), II, 222. Buhârî, Bedü‟l-Halk: 6, (no: 3037, 3/1175); Müslim, Birr: 48, (no: 2637, 4/2030).

bulunulacak ama bu yetmiyor. Maddi olarak salihlerin yanında bulunup günahları işlemek sûretiyle ma‟nen onlardan uzak olmak da elbette doğru değildir. (Hakîkî manada) Hicret eden de, Allah (Celle Celâluhû)‟ün yasakladığını terk eden (ve ondan uzaklaşan) kimsedir. Bütün bunların yanında hayali olarak, yani, onları hep aklında tutarak, unutmayarak, nebilerle (aleyhiselâm), sıddîklarla, şehitlerle ve salihlerle beraber olmak, beraber olmanın kemalinden değilmidir? Değilse neden? Bunu, şu âyetin manasının umumundan (genelinden) dışarı çıkartacak deliliniz nedir? Biz bu çeşit beraber oluşun da başka birçok nass ve aklın yardımıyla, bu âyetin geniş çerçeve içinde olduğunu söylüyoruz. Vesîle ve vâsıtaların hepsinin şirk vesîlesi olmadığını değil âlimler, biraz ilmi olan talebeler bile bilir. Namaz İmâmları, Ka‟be, dua istenenler, mü‟minlerin cenâzelerini kılanlar, şefâat edecek olanlar ve hattâ mü‟minlerin kendi amelleri Allah celle celâlühû ile kullar arasına yine Allah celle celâlühû ve Resûlüllâh sallâhu aleyhi ve sellem tarafından konulan vesîlelerdir. Bunlara kim karşı çıkabilir. İnsan namaza duracağı zaman, "Allahu ekber" derken Kâbe'yi karşısında hayal edecek. Kâbe'ye doğru dönüyor ya... Tasavvur edecek: Mültezem şurada, Hacer-i Esved şurada, Hatîm şurasında, Makàm-ı İbrâhim şurada... Bu Allah'la kulun arasına Kâbe'nin girmesi midir? İnsan askerdeyken gözünü kapattı, annesini babasını düşündü. "Ah evim, barkım, annem, babam..." diye hayal etti. Bu Allah'la kulu arasına girmek değildir, onunla bir ilgisi yoktur. Şimdi biz karşı karşıya konuşuyoruz. Mürid de tesbih çekerken şeyhimle beraber çekiyoruz diye düşünüyor; bunda ne var?.. Allah mekândan münezzehtir. Öyle aradan, aralıktan filân da münezzehtir. Araya girmek diye bir şey bahis konusu değildir.

Râbıta, Hindlilerin Yogasından Alınmamıdır?

İTİRAZ:
Râbıta, Hindlilerin yogasından alınmadır. Zîrâ, aralarında çok büyük benzerlikler vardır…

CEVAP:
Müşriklere din ve imanla ilgili konularda benzemek haramdır. Onların bayramlarını kutlamak, Onların fiillerini yaparak örf adetlerinde onlara uyum sağlamak, onlar gibi hareket etmek Resulullah tarafından yasaklanmıştır. Fakat buradan çıkarak müslümanların yaptığı şeylerin kaynağını budistlerlerden alınma diye bir kıyas yapılırsa bu yanlış olur.

Budistler ve diğer bâtıl dinlerdeki duâ ve secde büyük ölçüde İslâmdakine benziyor diye bunların da onlardan alınma olduğunu mu iddiâ edeceksiniz? Namaz, Oruc, Ka‟beyi Tavâf, Allah celle celâlühû rızâsı için su dağıtmak, sünnet olmak, Nikâh olmak, kısmî farklılıklar ve istisnâlar bulunsa da, Yahûdîlerde, Hristiyanlarda, hattâ müşriklerde dahî vardır, diye, bunlar onlardan alınmadır mı diyeceksiniz? Bu nasıl kıyas? Hattâ asrımızın müşrikleri putlaştırdıklarının heykelleri etrafında tavâf ediyorlar diye Ka‟beyi tavâf mı etmeyelim. Allah‟a, Meleklere, Kitâplara, Peyğamberlere Âhiret gününe îmân etmek birtakım yanlışlıkları bulundursalar da yine Yahûdîlerde ve Hıristiyanlarda dahî vardır, diye, İslâmiyet bunları onlardan aldı mı diyeceksiniz? Peygamber efendimiz, peygamberliğinden önce diğer Arablar sarık sarardı. Yahudiler takke ile namaz kılarlardı. Şimdi sarık ve takke yahudi adeti deyip bunlarla namaz kılmayalım mı? Hristiyan rahibeler" Çarşaf giyiyorlar. Çarşaf Hristiyan rahibelerinden geldiği için giyilmesi caiz olmaz diyebirmiyiz? Böyle bir kıyas doğru olurmu. İbni Âbidîn hazretleri, “Yemek, içmek ve giyinmek gibi âdetlerde, değişik şekillerden çirkin, zararlı olanlarını kâfirlere benzemek niyetiyle yapmak tahrîmen mekrûhtur Zararlı olmıyanları, onlara benzemeye özenmeden yapmak, kullanmak mekrûh olmaz” demiştir. Rasûlüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'de rahiplerinkine benzer bir takunya giymiştir. Şayet bu gibi hususlarda benzemek kesin olarak yasak olsaydı, Hz. Peygamber bunu yapmazdı. Müşriklere benzeme noktasından ele alındığı zaman aksine sakal bırakmanın haram olması gerektiği hükmüne varılır. Zira bugün birçok rahip ve gayr-i müslimler de sakal bırakmaktadırlar. Bazıları bıyığını kesip sakalını uzatmaktadır. Safa ve Merve arasında sa'y yapmak İbrahim (a.s)'ın dininden geldiği halde, sırf cahiliyede de yaptıkları için, müslüman olduktan sonra bu ameli yapmaktan çekindiler. Bu tavırları sadece Safa ve Merve'ye has değildi Cahiliye döneminde tabi oldukları bütün kural ve düşünceleri tekrar gözden geçirdiler, İslam'a uygun olanlarını alıp uygun olmayanları terkettiler Zaten İslam dini cahiliyede işlenen amellerden İslam'a uygun olanlar hakkında hükmünü belirtiyor ve onları yalnız kendisine bağlıyordu. Böylece o müslümanlar yaptıkları amelleri, cahiliye pisliğinden birer adet olarak değil, Allah'tan gelen birer emir olarak yerine getiriyorlardı Allah‟ın (Celle Celalühü)'nun Safa ve Merve arasında sa'y yapılması hakkında hüküm indirerek bu amelin yapılmasını istemesi, cahiliye döneminde yapılıp da sonradan müslümanların şüpheyle baktığı ve daha sonra Allah (Celle Celalühü)'ın hakkında hükmünü bildirdiği amellerden sadece bir tanesidir. İslam'a giren kişi, ilk andan itibaren, önceki tüm fikir, adet ve düşüncelerine şüpheyle bakar. Onlardan İslam'a uygun olanları alır, uygun olmayanları bırakır. Cahiliyede iken yaptığı bir ameli, İslam'a girdikten sonra tekrar yapıyorsa, bunu, cahiliyeye ait bir amel olarak değil, İslam'ın izin verdiği bir amel olarak yapar. Rabıtadaki hatırlamak düşünmek tefekkür etmek; le ilgili hadisler olduğu için, islam izin verdiği için yapılıyor. Bununla beraber rabıta, ictihadi bir meseledir. Bazı büyük zatların ictihadı neticesinde ortaya çıkmıştır. Onu kabul edip uygulayan kimseyi şirk ile itham etmek, “Hindlilerin Yogasından alınmadır” demek büyük bir vebal olduğu gibi, herhangi bir kimse de onu kabul etmediğinde o kimsenin küfürle itham edilmesi doğru değildir. Bu mesele, diğer ictihadi meseleler gibi değerlendirilmelidir.

Her kim kendi isteğiyle bir hayır yaparsa muhakkak ki Allah Şakir'dir, Alim'dir. Kim, Allah'ın farz kıldığı şeyler dışında, Allah için nafile bir amel işlerse, muhakkak ki Allah onu bilir ve onun karşılığını verir Çünkü Allah şakir'dir, Alim'dir Rabıtanının Budislerden, Hindulardan esinlendiğini söylerken bir insanı düşünmek hatırlamak ile ilgili hadisleri bilmiyor musunuzki ki Müslumanların Hindulardan Budistlerden esinlendiğini iddia ediyorsunuz.? Hazreti Hasan radıyallahu anh'ın Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟i çok iyi tarif eden dayısı (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in Hazreti Hatice radıyallâhu anhâ‟dan üvey oğlu olan) Hazreti Hasan radıyallahu anh Hind b. Ebî Hâle‟ye: “Bana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in vasıflarını anlat ki; onu hayalimde canlandırayım” İbnu‟l-Esir, Üsdü‟l Gabe No 5404, 4/619, Tirmizi, eş-Şemilü‟l Muhammediyye, 1/26 Beyhaki Delailü‟n Nübüvve 1/285 Hz. Tirmizi bu hadisi şerifi Süfyan bin Veki‟den, o da Cemi‟ bin Amir'den, o da Ebi Halenin çocuğundan ve Beni Temim kabilesinden Ebu Abdullah künyesiyle bilinen bir zattan, o da İbni Ebi Haleden, o da Hasan bin Ali (r.a.) dan rivayet buyurdu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem‟in şemailini ve özelliklerini öğrenmek istemesi konumuz açısından oldukça önemlidir. Buradaki maksat onu hayalinde canlandırmasından başka bir şey değildir. Kudsi hadiste Allah (Celle Celâluhû) şöyle buyuruyor: “Zira kullarımdan velilerim, yarattıklarımdan seçkin dostlarım o kimselerdir ki, benim zikredilmeme (benim hatırlanıp akla getirilmeme) onlar zikredilir (hatırlanıp akla gelirler), onların zikredilmesi (hatırlanıp akla getirilmesi) ile de, ben zikredilirim (hatırlanıp akla gelirim).” 93 Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular: Allah‟ın kullarının en hayırlıları o kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah (Celle Celâluhû) zikredilir.94 Size en hayırlılarınızı haber vereyim mi? Hayırlılarınız o kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah (Celle Celâluhû) zikredilir.95 Sizin en hayırlınız, görülmesi Allah (Celle Celâluhû) zikrettiren (hatırlatan akla getiren) kimsedir.96 Velilerim o kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah (Celle Celâluhû) zikredilir.97

93

Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XII, 226, (h:15486) Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebir, (Mecmau’z-Zevâid, I, 89) elEvsat, Mecmau’z- Zevâid, I, 58; Kenzü’l-Ummal, I, 42, (h:101); Kezâ Hakim-i Tirmizî Nevâdiru’l-Usul, Amr b. Cemuh radıyallahu anh‟de, “Hey şüpheniz olmasın ki, kullarımdan dostlarım yarattıklarımdan da sevdiklerim lafsıyla”, Kenzu’l-Ummal, I, 440, (h:1902). 94 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (h: 17921) Abdurrahman b. Ğanem radıyallahu anh‟dan Hadisin isnadı, Heysemî (VI, 93) ve Münzirî‟ye (III, 499) göre hasendir. Müsned-i Ahmed dipnotu: XIV, 31, (Dârul-Hadis Kahire). 95 Ahmed b. Hanbel, İbn Mâce (h: 4119, Dârul-Marife), Esma binti Yezid radıyallâhu anhâ‟dan Müsned DarulHadis Kahire) h: 27471. İsnadı hasendir. Müsned-i Ahmed, XVIII, 598. 96 Hâkim Tirmizî, İbn Amr radıyallâhu anhüma‟dan, Kenzü’l-Ummal, I, 419, (h: 1787). 97 Hâkim Tirmizî, İbn Abbâs radıyallâhu anh‟dan, Aynı yer, h: 1783.

Enes radıyallahu anh‟tan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

:‫ػٍ أَظ سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى‬ .‫أفضهكى جنزٍٚ ئرج سؤٔج ركش هللا ضؼحنٗ نشؤٚطٓى‬
“En faziletli kimseleriniz o kimselerdir ki, onların görülmelerinden dolayı Allah (Celle Celâluhû) hatırlanır.”98 Yukarıdaki hadislerde görüldüğü gibi rabıtanın düşünmek ve hatırlamakla olan kısmı hadislerden esinlenerek alınmıştır. Hindistan‟dan getirilen bir şey değildir. Râbıtanın aslı hadislerde mevcuttur. Resulullah da Hindulardan esinlenerek aldı bu tefekkür meselesini diyebilir miyiz? Elbette diyemeyiz. Böyle kıyasmı olur?

İTİRAZ:
Nakşîlikte, Hatm-i Hâcegân‟da (belli sayıyı korumak maksadıyla) taşlar kullanılmaktadır. Hasan Sabbâh‟ın, devleti yıkmak için örgütlediği eşkıyâ çetesi de, devlet güçlerinin baskını ânında halka olup taşlarla zikir yapıyor gibi oluyorlardı. Öyleyse Hatm-i Hâcegân Hasan Sabbah ve eşkıyâ çetesinden alınmadır. Ayrıca Budist rahipleri de tesbihlerinde taş kullanıyolar.

CEVAP:
İmâm Dârimî, Sünen‟inden yaptığı bir rivâyette “Omer b. Yahya dedesinden nakletiği olayı kısaca burda izah edicez olayın tamamı tesbih çekme bölümünde itiraz ve cevaplar ile birlikte uzunca anlatıldı. Oraya bakabilirsiniz. O olayda: Ebû Musa el-Eş‟ari radıyallahu anh Abdullah b. Mes‟ud radıyallahu anha dedi ki: “Ey Abdullah, az önce mescitte garibime giden bir olay gördüm. Hayırdan başka bir şey görmedim. Abdullah “Neydi o iş” diye sordu. Ebû Musa radıyallahu anh: Sonra şöyle anlattı. “Mescitte halka halinde oturmuş topluluklar gördüm. Her halkanın başında bir adam elinde çakıl taşları olduğu halde komut veriyordu. “Yüz defa tekbir”. Topluluk bu komutu aldıktan sonra yüz defa tekbir getiriyordu. Sonra aynı adam: “Yüz defa la ilahe illallah deyin” diyordu. Topluluk gereğini yerine getiriyordu. Sonra yine aynı adam “Yüz defa Sübhanallah deyin” diye komut veriyordu. Ve topluluk yine emre uyuyor ve yüz defa Sübhanallah diyordu. Abdullah b. Mes‟ud radıyallahu anh: “Siz o taşlarla günahlarınızı sayın, ben de size hayrınızın eksilmeyeceğine dair garanti vereyim. Ey Muhammed‟in ümmeti, helakiniz ne kadar da hızla yaklaşıyor.” diyerek bu işin bidat olduğunu delalete yol açacağını söyleyerek karşı çıkıyor. Ebû Musa O‟ise: Hayırdan başka bir şey görmedim. Buharî, Ahmed b. Hanbel ve Yahya‟nın zayıf gördükleri (Tebaranî “el-Mu’cemü’lKebir”deki rivayetine göre farklı olarak, Ebû Musa radıyallahu anh beni korkutan bir iş diye söylüyor. Fakat sonra Ebû Musa radıyallahu anh‟ın şöyle diyor orda; Şüphesiz ki, o elbette yemin olsun ki kesinlikle hayırlı bir iştir.

98

Hâkim Tirmizî, Enes radıyallahu anh‟den aynı yer, h:1784.

Ebû Musa radıyallahu anh bunu söyledikten sonra yemin etmesi orada yapılanları hayırlı iyi bir iş olarak gördüğüne kesinlik kazanıyor. Burada görüleceği gibi Ebû Musa el-Eş‟arî radıyallahu anh ile Abdullah b. Mes‟ud radıyallahu anh görüş ayrılığı vardır. Bir sahabe bu işi hayırlı başka sahabe bidat olarak görüyor. Sahabilerden bazıları, Kur‟ân‟ın toplanıp Mushaflaştırılmasını Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından yapılmadığını için bid‟at diyorlardı. Hazreti Ömer radıyallahu anh ise bunu bid‟at olarak görmedi. Kimi âlimlerin sahabi kavlini hüccet görmediği rivâyet edilse de İslâm âlimlerinin cumhuru onu delil görüp, bağlayıcı kabul ederler. Hanefîler de onlardandır. Hatta bazı rivâyetlerde, bunu İslâm âlimlerinin sadece cumhuru değil, hepsi kabul eder. Yalnız bir sahabi kavline ters, başka bir sahabi kavli varsa tercihe gidilir, birisi alınır.99 Sufiyye de burada göstereceğimiz sahâbeden birçoklarının fiilini ve Nebî sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, taşlarla tesbîh etmeyi görmesine rağmen yasaklamadığından dolayı, bir takrîrî sünnet bulunmaktadır. İşte Sufiyye de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bu takrirlerini esas alarak ve başka birçok sahabenin yaptıklarını da delil alarak Abdullah b. Mes‟ud radıyallahu anh‟ın değil de, Ebû Musa el-Eş‟arî radıyallahu anhın kanâatini seçmişlerdir. Bu konu tesbih çekmek bidatmi konusunda geniş bir şekilde açıklanacak ileride o konuya baktığınız zaman orda görüleceği üzere Hatm-i Hâcegân Hasan Sabbah ve eşkıyâ çetesinden alındığı söylenen sözünün doğru olmadığı sahebeden alındığı ortaya çıkmaktadır. Budist rahiplerin tesbihlerinde taş kullanması meselesi ise ileride tesbih bölümünde birçok sahabenin tesbihte taşları kullandığına dair örnekler verilecek. Burda bir tanesini verelim şimdilik. Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân ve Hâkim Sa‟d b. Ebî Vakkâs radıyallahu anhu‟dan rivâyet etmişler ve bu rivâyetin Tirmizî hasen, Hâkim de sahih olduğunu söylemişlerdir: “Sa‟d ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem bir kadının yanına girmişler, kadının önünde de hurma çekirdekleri veya küçük taşlar vardı; tesbîh ediyordu. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, „bundan dahâ kolay‟ veya (râvînin tereddüdü) „daha efdal olanı sana haber vereyim mi?‟ buyurdu…”100 Dikkat edin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, „Daha efdal olanı sana haber vereyim mi?‟ derken sahabenin yaptığını da efdal olarak görüyor. Şimdi o sahabe taşlarla zikri budist rahiplerden aldı diyebilir miyiz? Kıyas yapabilirmiyiz? Elbette böyle bir kıyas olmaz. Şu husûsta değil herhangi bir delîl, basit ve zayıf bir ipucu ve karîne var mıdır, varsa nedir? Biz diyoruz ki, yoktur; çünkü böyle bir delîle çok muhtâc olmasına rağmen bunu kendisi de getirememiştir. Öyleyse delîlden doğmayan mücerred bir imkân ve ihtimâl akıllılarca mu‟teber olamayacağından, şu iddia saçma bir iddiadan başka bir şey değildir.

99

(Geniş bilgi için Menar ve şerhlerine (mesela, Fethu’l-Gaffar‟a: 347-348 ve İ’la mukaddimesi Kavâid Fi Ulûmi’l-Hadis (s. 85-86-87‟e) bakılsın. 100 Ebû Dâvûd (1500), Tirmizî (3577 Dâru İbn Hazm, 3568 Çağrı), Nesâî (…), İbn Hibbân (837) ve Hâkim (I, 548) Sa‟d b. Ebî Vakkâs radıyallahu anh‟dan.

Şu mübtezel iddiâlarındaki delîl veya karîne mücerred/salt kısmî benzerlikler ise, İbn-i Sebe, Kuzmân ve Abdullah İbn-i Ubeyy İbn-i Selûl ve benzeri gizli kâfirler olan münâfıkların kendilerini mü‟minlerden gizlemek için namaz kılmaları oruç tutmaları zekât vermeleri ve bazen cihâd etmeleri, İslâm‟a ve Müslümâmlara göre birer farz olan şu ibâdetlere gölge düşürür mü? Elbette düşürmez, değil mi? Öyleyse, mü‟minlerin yaptığı güzel bir işi kâfirlerin kötü maksadlarla yapması, güzel olmaktan çıkarmaz. Böylesi bir delîl getirme “yöntem”i hangi “bilimsel” esaslara dayanmaktadır? Hiçbir ölçüye dayanmamaktadır. Böylesi bir delîllendirme yöntemi, ilmîlikte uzaktır.

İTİRAZ:
Nakşibendilerce tarikatın birinci halkası sayılan Hazreti Ebû Bekir Sıddîk gerçekten böyle bir tarikatın başı olduğunu biliyor muydu? Bu konuda kesin bir delil var mıdır?

CEVAP:
Abdulganî en-Nablusî, Reddü’l-Câhil isimli kitabında şöyle diyor: (Hazreti Ebû Bekir radıyallahu anh mağarada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in arkadışıydı. Kur‟ân-ı Mecid‟de bildirildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekir‟e radıyallahu anh maiyyet (Allah ile beraber oluş) murakabesini telkin etmiştir. Bu böyledir: Çünkü, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekir‟de radıyallahu anh beşer olmanın ağırlıklı oluşunun gereklerinden olan üzüntüyü hissedince onu üzülme sözü ile bu üzüntüden nehyetti. Ve ona “Şüphesiz ki Allah bizimle beraberdir” yani Allah‟ın bizimle beraber oluşunu düşün ve murakabe et: Çünkü kim ilâhî beraberliği murakabe ederse ve nurani haletle eriyip yok olursa, onu üzüntü ve diğer beşer olmanın gerektirdiği şeyler istila edemez, dedi. Muhammed Pârisâ (k.s) hazretlerinin (ki bu şahıs Buhârâ‟nın hadis âlimlerinin ileri gelenlerindendir.) Fasl-ı Hitab‟ından naklederek şöyle yazmaktadır: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Ebû Bekir‟e radıyallahu anh kalbi zikri mağarada üçleyerek telkin etti. İbn Hacer el-Mekkî, el-Fetâvâ el-Hadisiyye‟de şöyle demiştir: Ebû Bekir radıyallahu anh gizli Ömer de açık zikrederdi. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem onlara öyle yapmayın buyurmadı. Aksine onları ikrar etti. (Bu işlerinde takrir buyurdu.) 101 Hazreti Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh tarikat silsilesinin bir halkası olduğunu söylemenin bu yolu bütün teferruatıyla o tesis etti, demek olmadığını her akıllı âlim bilir. Hatta silsilenin birinci halkası Resûlullah‟tır sallallahu aleyhi ve sellem. Şimdi hiçbir Nakşî tarikatı mensubu, tarikatı Resûlullah kurdu iddiasında bulunmaz. Öyleyse onların silsilede yer alması ne demektir? Bunu bilmek lazım bilinen bir gerçek var ki: Bütün mezheplerin ucu Resûlullah‟a dayanır. Yani mezheplerin birinci halkası odur. Evet özü, şekli ve mühim teferruatı itibariyle Nakşîliğin ilk kurucusu Şâh-ı Nakşibend‟dir (k.s) ondan aşağıdaki zincir halkaları onun tesis ettiği yolu aynen tevarus etmelerinin yanında bir takım ilaveler yaptıkları da olmuştur. Bunlar bazı teferruatdaki tekmillerdir. Asılda değildir. Yukarıdakiler ise birbirlerinden ilim ve manevi terbiye alıp vermekte olan kimselerdir. Zikir, murakebe, zühd, takva, terbiye ve sülük noktalarında umde olan şahıslar, işte bu silsilede birer halka olmuştur. Hazreti Ebû Bekir radıyallahu anh gibi.

101

Kevserî, İrgâmu’l-Merîd, s. 28-29.

Râbıta hakkında, ayrı bir kitab oluşacak şekilde bilgiler yazılabilirdi. Nitekim sadece râbıta hakkında yazılmış kitaplar vardır. Bizim amacımız çok kısa bir şekilde, her iki tarafın kabul edebileceği ortak bir noktayı vurgulamaktır. Tabiî ki başarılı olup olamayacağımız bilinmez, ama Müslümanların birliğini düşünen iyi bir Müslüman için yeterli olacağı kanâatindeyiz. Râbıtanın amacı gafleti kovup, kalbin zulmetini def ederek şeytanın vesveselerinden kurtulmak sûretiyle “râbıta-ı huzura” ermektir. Yani sâlikin daima Allah‟ın huzurunda bulunduğu duygusuna ermesini sağlamaktır. Her an Allah‟ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak çok zor bir iştir. Çünkü Allah müşahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas bir objeye ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah‟ın en mükemmel tecellîlerinin mahzarı olan “İnsân-ı kâmil” konumundaki şeyhtir. Sâlik önce bu insâni kâmile, ardından Hazreti Resûl‟e ve onun ardından Rabb-ı Müteal‟e kalbini rabtetmeli ve bu sûretle huzur-ı kalbe erip fenâ fillâh‟a varmalıdır. Râbıtaya somuttan soyuta geçmek için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan “Her nerede bulunursa bulunsun Allah‟ın huzurunda olduğu” duygusunu canlı tutabilmede zorlanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için râbıtaya ihtiyaç yoktur.

İTİRAZ:
Rabıta bid„attir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “bütün bid„atler dalâlettir” demiştir. Rabıtaya Bid„at-ı hasenedir demeye kimsenin hakkı yoktur. Hazreti Ömer‟in radıyallahu anh‟ın teraviyi yirmi rekât kıldırılmasına "bu ne güzel bid„attir" demesi bid„atleri güzel göstermeye delil olarak kulanılabileceğini kabul etsek bile ki, bu mümkün değildir, hiç kimsenin sözünün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟in sözü ile çatışması caiz değildir. Bu sözün, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟den sonra ümmetin en faziletli insanı olan Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer‟e yahut başkasına ait olması durumu değiştirmez. Bid„at-i hasene olduğu iddia edilen her şeyin cevabı bununla verilir. Binaenaleyh, hiçbir konu hakkında bu bid‟at-ı hasenedir demeye kimsenin hakkı yoktur, zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟in “bütün bid„atler dalâlettir” sözü elimizde keskin bir kılıçtır, diyorlar. Bir yandan da şöyle diyorlar: İbn Receb şöyle demektedir: “Selefin bazı bid„atları hasene addetmesi, şer‟î anlamıyla değil, lugat anlamıyladır. Ömer radıyallahu anh‟ın "bu ne güzel bid„attir" sözü bu cümledendir. Ömer radıyallahu anh‟ın kasdı, bu uygulamanın bu şekilde daha önce mevcut olmadığı, ancak dinde aslının bulunduğunu ifade etmekti.”

CEVAP:
Haklı çıkmak için doğru bir sözden yola çıkıp, yanlış bir görüş beyan ediyorlar. Evet, hiç kimsenin sözünün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟in sözü ile çatışması caiz değildir. Hazreti Ebu Bekir radıyallahu anh ve Hazreti Ömer radıyallahu anh bunu anlayamadı da, siz anladınız öyle mi?! Hazreti Ömer radıyallahu anh‟in "bu ne güzel bid„attir" sözü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟in sözü ile çatışıyor mu size göre? Bir yandan, binaenaleyh, hiçbir konu hakkında bu bid„at-ı hasenedir demeye kimsenin hakkı yoktur diyeceksiniz. Bir yandan da “Selefin bazı bid„atları hasene addetmesi şer‟î anlamıyla değil, lugat anlamıyladır. Ömer radıyallahu anh‟ın "bu ne güzel bid‟attir" sözü bu

cümledendir, diyerek Selefin bazı bid„atları hasene olarak gördüklerini itiraf ediceksiniz. Bu ne büyük çelişki böyle! „Bütün bid„atler dalâlettir‟ sözü elimizde keskin bir kılıçtırtır diyorsunuz. Evet, o kılıçla elinizi kesiyosunuz, ama farkında değilsiniz! Önce bid„at nedir kısaca tarif ile cevabımıza devam edelim.

Rabıta Bid„at Mi Bid„at Ne Demektir? 102
İddia: Efendimiz aleyhisselam şöyle buyurmaktadır: “Kim bizim bu dinimizde, aslında ondan olmayan bir şey icad ederse, bu amel ondan reddedilir.” Rabbimiz azze ve celle bu dini tastamam ederek kemâle erdirmiştir. Efendimiz aleyhisselâm da hiçbir şeyi gizlemeden dini bize aktarmış, tebliğ ve beyan vazifesini eksiksiz olarak yerine getirmiştir. Feyyûmî el-Mısbâh‟da şöyle dedi: Allah (Celle Celâluhû) mahlûkatı ibdâ‟ etmekle ibdâ‟ etti, onları modelsiz olarak yarattı demektir. Ebda‟tü ve Ebda‟tühû onu çıkardım ve ihdâs ettim demektir. Bu manadan olarak muhâlif hâle bid‟at denilmiştir. Bid‟at ibtida‟dan isimdir. Nasıl ki, rıf‟at (yükseklik) irtifa‟dan ise. Sonra bunun (bid‟atın) dinde noksanlık ve yahud fazlalık olan şeylerde kullanılması galib oldu. Lâkin kimi zaman bir kısmı mekrûh olmaz ve mübâh bid‟at diye isimlendirilir. Bu mübâh bid‟at cinsine Şerîat‟ta bir aslın şâhidlik yaptığı, yahud kendisiyle bir zararın savulduğu bir maslahatın gerektirdiği bid‟at demektir. Halîfenin insanlarla içli dışlı olmaktan perdelenmesi gibi.(Feyyûmî‟nin sözleri bitti.)103

Bid‟atin Şer‟i Anlamı
Hakkında şer‟i bir delil olmaksızın yapılan uygulamalardır. İslâm şeriatında aslı olmayan birşeyi icad etmek demektir. Yani Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde mevcut olmayan ve dini kaynaklarda delili bulunmayan akîde, ibâdet, dini bir yasaklama vesaire gibi alanlar için olan kullanımdır. Şer‟i anlamdaki bid„atler; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟in “Sonradan ortaya çıkan şeyler bid„attir ve bütün bid„atler sapıklıktır” ifadesi bu anlamdadır. Şer‟î ıstılahta ise; bütün bid„atler dalâlettir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟den sonra hiç kimsenin dine, akide ve ibâdet konusunda bir şey sokmaya, dini bir şiar ihdâs etmeye veya ondan bir şey eksiltmeye, dini bir uygulamanin niteliğini değiştirmeye (cehri kırâat olmayan namazlarda cehri kırâat ihdâs etmek gibi), mutlak bir hükmü zaman ve mekân açısından olsun, bireysel ve toplumsal açıdan olsun, Şari‟den bir delil gelmedikçe kayıtlandırmaya yetkisi yoktur.

Bid‟atin Lugat Anlamı
Dinde aslı olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde aslı benzeri mevcut olan ve hakkında şer‟i bir delil dayalı olarak yapılan uygulamalardır. Lügat anlamında kullanılan dinde aslı olan bir şeyi icat etmek ve Sünnete muhalif olmayan mutabık olan şeylerde kullanılan bid„at kavramı, şerî yönüyle kastedilen sapıklık anlamındaki bid‟atler değildir. Şer‟î anlamdaki bid„atle karıştırılmamalıdır.

102

Râbıta bölümünün bir kısmı Hüseyin Avni Hoca Efendinin Guraba dergisinin 4-5. sayısındaki yazılarından alıntı yapılmıştır. 103 el-Misbâhu’l-Münîr, s. 38; el-Mektebetü‟l-ilmiyye Beyrut.

Günümüzdeki yapıldığı şekliyle bire bir Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde olmayan, fakat benzeri aslı olup hakkında şer‟i bir delil dayalı olarak yapılan uygulamalardır. Hadislerin yazıya geçirilmesi, teravih namazı vb... Bunların lugat anlamında bid„at olarak adlandırılması câizdir, zira bunların sünnette aslı ve uygulaması vardır. Mesala minare Resûlullah zamanında yoktu. Ama ezan yüksek bir yere çıkılarak okunuyodu. Yani aslı vardı. Yüksekte ezanı okumak minarede okumak, genel anlamda Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanından sonra icat edilmesi yönüyle minare bid„at olmakla birlikte Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yüksekte okunması gibi bir aslı, benzeri olması, Kuran ve Sünnet‟e aykırı bir yönü olmaması yönüyle şer„î anlamda bid„at değil, lugat anlamında ise bid„attir. Yani Bid„at-ı hasenedir. Dikkat edin; iki şekliyle de bid‟at diye anılıyor. Ama biri caiz, diğeri değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bid„at hakkında “Bütün bid‟atler dalâlettir” buyurmuştur. İmâm Rabbânî de: Bid„atin hepsi kötüdür, güzeli olmaz, demektedir. Bunun izahı bid„atin, hasenesi veya güzeli olmaz. Hepsi seyyiedir, yani kötüdür, diyenler şer‟i ıstılahı kastediyorlar; lügat manasındaki bid„ati kastetmiyorlar. Bid„atin güzeli de vardır diyenler şer‟i ıstılahı kastetmeyip, lügat manasını murad ediyorlar. Yani her iki guruba göre bid„atı hasene lugat manada bid„at değildir. “Bid„at-ı hasene” mefhumunu kullanan sahabe bunu şer‟i anlamda değil, lügavi anlamda kullanmışlardır. Âlimlerin kastı aslı dinde olan ve insanların sonradan keşfettikleri amellerdir. Dolayısıyla burada kullanılan “bid„at-ı hasene” lafzı şerri istilahta değil, lugavidir. Bid„at kavramı bazen şer‟i bir konu hakkında kullanılır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟in; “sonradan ortaya çıkarılan her şey bid„attır ve her bid„at de sapıklıktır” ifadesi bunun örneğidir. Hazreti Ömer radıyallahu anh‟ın, insanları teravih için topladığı ve onların da buna devam etmesi üzerine söylediği “bu ne güzel bid„attir” sözü lugat anlamında dır şer‟î değildir. Ömer radıyallahu anh‟ın kasdı, bu uygulamanın 20 rekât şekilde daha önce mevcut olmadığı, ancak dinde aslının bulunduğunu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in kıldığını ifade etmekti.” Hazreti Peygamber‟den Sonra Bid„at Sayılıp Sayılmayanlar Hazreti Ömer radıyallahu anh‟ın bu ne güzel bir bid„attir,104 sözü bu türdendir. Bu (terâvîh namazın topluca kılınması) hayırlı fiillerden olunca ve methedilen fiillere dâhil bulununca, onu bid„at diye isimlendirip, methetmiştir. Kur-an-ı Kerîm‟in Noktalanması Kur‟an-ı Kerîm Peygamber efendimiz zamanında noktalama işaretleri olmadan yazılmıştı. “B, Nun, Ş, T, F Kaf, Cim, Ha” gibi harflerin noktaları olmadığı gibi “esre, ötre” gibi harekeler de yoktu. Hemze ve şedde yoktu. Hazreti Osman zamanında bile bu noktalama işaretleri yoktu. Bu noktalama işaretlerini sonradan Kur‟an-ı Kerîm‟e ekleyen bir sahabi bile değildi. Bu kişi tabiîlerden idi; adı ise Yahya b. Yamır‟dır. Allah ondan razı olsun. Âlimler bu şahsa ey Yahya, sen Allah‟ın kitabı ile mi oynuyorsun. Sen Ebû Bekir ve Ömer‟den daha mı akıllısın

104

Buhârî, Terâvîh namazı, (2010).

dememişler ve bu durumu güzel görmüşlerdir. Tabiîn ülemalarından olan Sahib es-Sünen Ebû Bekir b. Ebû Dâvud Masahif kitabında bunu zikretmiştir. Hemze ve şeddeyi ise daha sonradan Hasan el-Bısrî (Allah ondan razı olsun) tarafından eklenmiştir. Âlimler buna da itiraz etmemiştir. Bizde şöyle deriz, o zaman: hala sonradan icat edilenler caiz değildir, dalalettir derlerse, Resulullah zamanında, Dört Halife zamanında, bir kısmı sahabe zamanında bile yok iken sonradan Kuran‟a eklenen esre, ötre, nokta, şedde, cezim bunları Kuran‟dan çıkartmamız lazım. Çünkü sizin mantığınıza göre bidat olmuş oluyor. Bunları çıkartırsak, bir Arap bile Kuran‟ı okuyamaz. Bunun gibi daha birçok misaller var. Bidattir haramdır diyenler gariptir bidat dediklerini kendileri bunu bügünkü camilerimizde yapmaktadırlar. Camilerde imamların namaz kılarken durdukları mihrap peygamber efendimiz zamanında yoktu. Dört halife zamanında da yoktu. Resûlullah‟ın mescidinde mihrap yoktu.Mihrabı ilk yapan peygamber efendimizden yaklaşık doksan yıl sonra gelen halife Ömer b. Abdulaziz‟dir. İlk yüksek minareleri yaptıran da O‟dur. Mimber ise Peygamberimiz zamanında üç basamaktan ibaret idi. Şimdi ise mimberlerin çoğu üç basamaktan fazladır. Müslimde olan bir rivayette Hazreti Alî, hazreti Ömer‟in içki içeni seksen defa kırbaçlattığını duyduğunda şöyle demiştir; “Resûlullah içki içeni kırk defa, Ebû Bekir kırk defa, Ömer ise seksen defa kırbaçlatmıştır. Hepsi sünnettir. Ama ilki benim en sevdiğimdir.” Hazreti Ömer bu hadisede peygamber efendimizin uygulamasından fazla sayıda kırbaç vurdurmasına rağmen Hazreti Alî bu konuda hepsi sünnettir demiştir. Ömer için hatalıdır dememiştir. Hazreti Ömer‟e sen kötü bir bid‟atçısın İslâm‟da olmayan bir şey getirdin dememiştir. Ayrıca sahabilerden hiçbiri hakkında “Muhammed” kelimesinden sonra “sallallahu aleyhi vesellem” yazdığı sabit olmamıştır. Bunu âlimlerimiz daha sonraki zamanlarda bu şekilde yazmış ve bugün Müslümanların güzel bir alışkanlığı haline gelmiştir. Hiçbir âlim, bu kötü bir bid‟attır, Muhammed sözcüğünden sonra “sallallahu aleyhi vesellem” yazmak din dışı ya da dine sonradan eklenen kötü bir şeydir dememiştir. Tüm Müslümanlar bunu güzel bir amel olarak algılamış ve uygulamışlardır. Hafız İbn Haceri‟in hakkında isnadı hasendir dediği Ebû Davud‟un rivayet ettiği ve aynı zamanda sahih müslimde bulunan bir rivayette Hazreti Ömer‟in oğlu Abdullah namazın teşşehhüd esnasında kelimeyi şehadetten sonra “Allah‟ın ortağı yoktur” anlamına gelen “vehdehu le şerike lehu” demiştir. Bunu kendisinin eklediğini Peygamber Efendimizin böyle bir şey öğretmediğini söylemiştir. İbn Davud bunu rivayet etmiş Hafız İbn Hacer ise isnadının hasen olduğunu söylemiştir. Bunu yapan Abdullah ise İslâm âleminde ülemalığı şüphe götürmeyen bir kişidir. İyi bid‟at hakkında âlimler değişik örnekler vermişlerdir bunlardan bir tanesi hicri yedinci yüzyılda ilk uygulayanı Melik Elmuğaffar olan Peygamber efendimizin doğumunu kutlamaktır. Melik el-Muğaffar İbn Kesîr‟in dediği gibi İrak‟ta, âlim Allah‟tan korkan ve cesur bir İrbil kralı idi. Bu kral mevlidi ilk yapan kişidir. Âlimleri, sadık sufileri, hadis ehlini, devlet adamlarını ve halkı toplayarak Allah rızası ve Peygamber Efendimizin bu dünyaya gönderilmesine şükür etmek için Kur‟an-ı Kerîm okutmuş ve peygamber efendimizin hayatından bahsettirmiştir. Daha sonra yere büyük bir sofra serilmiş ve

binlerce kuzu kestirmiştir. Bu sofradan toplanan tüm âlimler ve sadık sufiler peygamber efendimizin doğuşuna sevinerek yemişlerdir. Bu davranışı iyi olarak karşılamış ve iyi bir bid‟at olduğunu söylemişlerdir. Krala sen peygamber efendimizin ya da onun sahabelerinin yapmadığı bir şeyi nasıl yaparsın; sen onlardan daha mı iyi biliyorsun dememişler aksine bu amel iyi bir bid‟attır demişlerdir. İbn Hacer şöyle demiştir: Muhdesât, (sonradan îcâd edilen manasına gelen) muhdese kelimesinin çoğuludur. Bununla murâd edilen, şerîat‟ta aslı olmadığı hâlde îcâd edilen şey demektir. Bu, şerîat örfünde bid‟at diye isimlendirilir. Şerîat‟ın delâlet edeceği aslı bulunan bir şey ise bid‟at değildir. O hâlde şerîat örfünde bid‟at mezmûmdur ama lüğattaki bid‟at böyle değildir. Zîrâ misâlsiz olarak ihdas edilen her bir şey övülen olsun, yerilen olsun bid‟at diye isimlendirilir.105 (İbn Hacer‟in sözü bitti.) İmâm Rabbânî: Bid‟atin hepsi kötüdür, güzeli olmaz demektedir; Bunun izahı bid‟atin, hasenesi veya güzeli olmaz; Hepsi seyyiedir/kötüdür, diyenler şer‟i ıstılahı kastediyorlar; (Caiz olmayan Resûlullah zamanın da aslı benzeri olmayan sonradan icad edilen kurana sunnete ters olan şer-i yönüyle kastedilen sapıklık anlamındaki şer i bidati kastediyorlar. Lügat ma‟nasındaki bid‟ati (Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde olmayan, fakat benzeri aslı ve benzeri olup hakkında şer‟i bir delil dayalı olarak yapılan caiz olan ) bid ati kastetmiyorlar. Bid‟atin güzeli de vardır diyenler Şer‟i ıstılahı (caiz olmayan) kastetmeyip lügat manasını (caiz olanı ) murad ediyorlar. Yani her iki guruba göre bid‟atı hasene şeri manadaki bidd‟at değildir. “Bid‟at-ı hasene” mefhumunu kullanan sahabe bunu şer‟i anlamda değil, lügavi anlamda kullanmışlardır. Alimlerin kastı aslı dinde olan ve insanların sonradan keşfettikleri amellerdir. Dolayısıyla burada kullanılan “bid‟atı hasene” lafzı şer„i istilahta değil, lugavidir.

105

İbn Hacer, Fethu’l-Bârî XIII, 266, 267; Reyyan Baskısı.

İbni Kesîr Bid‟atler İki Türlüdür Der: 1- Bid‟at kavramı bazen şer‟i bir konu hakkında kullanılır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‟in; “sonradan ortaya çıkarılan her şey bid‟attır ve her bid‟at de sapıklıktır” ifadesi bunun örneğidir. 2- Bid‟at, bazen de lugat anlamında kullanılır. Ömer radıyallahu anh‟ın, insanları teravih için topladığı ve onların da buna devam etmesi üzerine söylediği “bu ne güzel bid‟attir” sözü de bunun örneğidir.106 Ömer radıyallahu anh‟in kasdı, bu uygulamanın 20 rekat şekilde daha önce mevcut olmadığı, ancak dinde aslının bulunduğunu Resûlullah‟ın kıldığını ifade etmekti. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem mübahların tamamını işlememiştir. Hatta kendisi işlediği zaman ümmetine farz olması yahut meşakkatli hale gelmesi korkusuyla bazı mendupları kasten terk etmiştir. O yüzden kim Nebi sallallahu aleyhi ve sellem‟in bir şeyi yapmadı davasıyla bir şeyin haramlığını iddia ederse, hakkında delil bulunmayan bir şey iddia etti demektir. Bida‟atle murad edilen Şeriatın kendisine delalet edeceği aslı bulunmayan şeyler türünden yapılan icadlardır. Şeriat‟tan kendisine delalet edecek bir aslı bulunan şeyler ise, lugat olarak her ne kadar bid‟at ise de şeriat‟ça bid‟at değildir. Nevevî şöyle demiştir: Nebi sallallahu aleyhi ve sellem‟in her bir bid‟at sapıklıktır sözü sınırlandırılmış bir umûmî hükümdür. Kastedilen bid‟atların çoğunluğudur. Lugat âlimleri demişlerdir ki: Bid‟at demek geçmiş misali olmadan yapılan her bir iştir. Âlimler bid‟atın beş kısım olduğunu söylemiştir: Vacip, mendub, haram, mekruh ve mübah. Vacip olan bid‟atlerden birisi kelam âlimlerinin mulhid ve bid‟atçılara karşı delilleri dizmeleri ve benzeri şeylerdir. Mendub olan bid‟atlerden biri de ilim kitaplarını yazmak, medreseleri, tekkeleri ve başka şeyleri bina etmektir. Mübah olan bid‟atlerden biri de değişik yemekler ve benzeri şeylerde genişliktir. Haram ve mekruh olan bid‟atler ise açıktır. Bu anlattığım bilinirse hadisin aslında manası genel olan sınırları (başka deliller yüzünden) daraltılan bir hadis olduğu bilir. Gelen buna benzer sair hadislerde böyledir. Ömer radıyallahu anh‟ın ne güzel bid‟at sözü de bunu teyid etmektedir. İmâm Nevevî, Tehzibu’l-Esmâ ve’l-Lügat isimli eserinde şöyle demiştir: Şeriat‟ta bid‟at, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bulunmayan bir şeyin sonradan ihdas edilmesi demektir ki, güzel ve çirkin olarak ikiye ayrılmaktadır. Kamus ve Şerhi‟nde şöyle denmiştir: Bid‟at dinin ikmâl edilmesinden sonra, onda yeni bir şey yapmak demektir.107 ‘Sizi işlerin sonradan îcâd edilenlerinden sakındırırım. Zîrâ her sonradan îcâd edilen bid’attır, her bid’at da dalâlettir’ hadîsi bundandır. Yâhud o Leys‟in sözüdür. İbnu‟s-Sikkît, ‘Bid’at her sonradan îcâd edilen şey demektir’ dedi. Sonra Şârih (Zebîdî) Nihâye‟nin kelâmını yukarıdaki gibi nakletti. Geçen bilgilerden her sonradan îcâd edilenin lügatte ve Şerîat'te bid‟at olduğu ve Şerîat örfünde bid'atın övülen ve yerilen iki çeşide ayrıldığı ortaya çıkmaktadır. Kaçınılmaz olarak
106 107

Tefsir İbn Kesir, Bakara sûresi, II, 117. Feyrûz Âbâdî, Kâmûs-i Muhît ( ‫ )ب د ع‬maddesi, (907) Müessesetü‟r-Risâle

bilinen şeylerdendir ki, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem mübâhların tamamını işlememiştir. Çünkü onlar çoktur. Hiçbir beşerin gücü onları saymaya yetmez. Nerede kaldı ki onları kullanabilsin. Çünkü Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem zâhid ve mübâhları az kullanan birisiydi. Onlardan ihtiyâcı giderecek kadar ve hâcetin da'vet ettiği kadarıyla yetinir bundan fazlasını terk ederdi. O yüzden kim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem bir şeyi yapmadı da‟vasıyla bir şeyin harâmlığını iddiâ ederse, hakkında delîl bulunmayan bir şeyi iddiâ etti demektir. Da‟vası da merdûddur. Gene kaçınılmaz olarak bilinen şeylerdendir ki Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem mendûbların tamamını da işlememiştir. Çünkü o vaktinin büyük bir kısmını içine alan da‟veti tebliğ etmek, müşrikler ve ehli kitâbla mücadele etmek, kâfirlerle cihad etmek, İslâm yumurtasını himâye etmek, sulh anlaşmalarını akdetmek… gibi mühim işlerle meşguldü. Hattâ kendisi işlediği zaman Ümmet'ine farz olması yâhud onlara meşakkatli hâle gelmesi korkusuyla bazı mendûbları kasden terk etmiştir. Müslim, Sahîh‟inde Câbir radıyellâhu anhu‟dan o da Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem‟den şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

ََ ٍ َ ْ ُ َ } ٌ‫{ فَاٌِ خْٛش جنسذٚث كطَحخُ هللاِ ٔخَ ٛش جنَٓذٖ َْذٖ يسًذ ٔشش جألُيٕس يسْ ذثَحضَُٓح ٔكمُّ ذِذػس ضَلنَس‬ َ ُ ِ ُ ْ َّ َ َ ٍ َّ َ ُ َ ْ ِ ْ ْ َ ْ َ ِ ِ ِ َ ْ َ َ َّ

„Hiç şübheniz olmasın ki sözlerin en hayırlısı Allah celle celâlühû‟nun kitâbı, yolların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem‟in yolu, işlerin en şerlisi sonradan îcâd edilenleridir ve her bid'at sapıklıktır.‟108 [Yine Ahmed, Müslim, Nesâî ve İbnu Mâce rivâyet etti:

ُ َ َ ْ ٍ َ ُ ُ َ َّ ُّ‫{ فَاٌِ أَطْ ذق جنسذٚث كطَحخُ هللاِ ٔأَفضم جنَٓذٖ َْذٖ يسًذ ٔششُّ جألُيٕس يسْ ذثَحضَُٓح ٔكمُّ يسْ ذثَس ذِذػسٌ ٔكم‬ َ ُ ِ ُ ْ َ َ ٍ َّ َ ُ ُ ْ ِ ْ ْ َ َ ْ َ ِ ِ َِ ْ َ َ ٌ‫ذِذػس ضَلَنَس‬ ُ َ } ‫ٔكمُّ ضَلنَس فِٗ جنَُّحس‬ ٍ ََ َ ٍ َ ْ ِ
“Şubhesiz ki, sözlerin en doğrusu, Allah‟ın Kitâb‟ı, yolların en üstünü Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem‟in yolu, işlerin en kötüsü de sonradan uydurulanlarıdır. Her bir sonradan uydurulan şey bid‟at, her bir bid‟at sapıklıktır ve her bir sapıklık da cehennemdedir.”109]110 Hâfız İbnu Receb, Erbaîn Şerhi‟nde şöyle demektedir: Bid'at ile murâd edilen Şerîat‟in kendisine delâlet edeceği aslı bulunmayan şeyler türünden yapılan ihdâslardır, îcâdlardır. Şerîat‟ten kendisine delâlet edecek bir aslı bulunan şeyler ise, lügat olarak her ne kadar bid'at ise de Şerîat‟ça bid'at değildir.111 (İbnu Receb‟in Sözü Bitti.) İbnu Hacer şöyle demiştir: Muhdesât, (sonradan îcâd edilen ma‟nâsına gelen) muhdese kelimesinin çoğuludur. Bununla murâd edilen, Şerîat‟te aslı olmadığı hâlde îcâd edilen şey demektir. Bu, Şerîat örfünde bid'at diye isimlendirilir. Şerîat‟in delâlet edeceği aslı bulunan bir şey ise bid'at değildir. O hâlde Şerîat örfünde bid'at mezmûmdur ama lügattaki bid'at böyle değildir. Zîrâ misâlsiz olarak ihdas edilen her bir şey övülen olsun, yerilen olsun bid'at diye isimlendirilir.112 (İbnu Hacer‟in sözü bitti.) İbnu Hacer, Fethu‟l-Bâri‟de şöyle demiştir:
108 109 110 111 112

Ahmed (3/371),Müslim, (867), Beyhakî, el-Kübrâ (3/214) ve başkaları. Ahmed (3/310), Müslim (868), Nesâî (1578), İbnu Mâce (45) Mütercimin ilâvesi. İbnu Receb, Câmiu‟l-Ulûm ve‟l-Hikem (397), Darü‟l-Furkân-Ürdün. İbnu Hacer, Fethu‟l-Bârî (13/266,13/267), Reyyan Baskısı.

İrbâz İbnu Sâriye‟nin hadîsindeki sizi işlerin sonradan îcâd edilenlerinden sakındırırım sözünden sonraki, zîrâ her bir bid'at bir sapıklıktır ifâdesi, sonradan îcâd edilen şeyin bid'at diye isimlendirildiğini göstermektedir. Her bir bid'at bir sapıklıktır sözü mantûku (açık ibâresi) ve mefhûmu yani ma'nâsıyla küllî bir Şer‟î kâidedir. Mantûkuyle bunun böyle olması sanki şöyle denilmesi gibidir; şunun hükmü bid'attır, her bir bid'at sapıklıktır, o hâlde bid'at Şerîat‟ten olmaz, çünkü Şerîat‟in tamamı, hidâyettir. Eğer sözü geçen hükmün bid'at olduğu sâbit olursa, iki mukaddime yani öncül sahîh olur ve matlûbu netîce verir. Her bir bid'at bir sapıklıktır sözüyle anlatılmak istenen, sonradan îcâd edilip de Şerîat‟ten ne husûsî ne de umûmî bir yolla delîli bulunmayan şey demektir.113 (İbnu Hacer‟in sözü burada bitti) Abdülaziz b. Abdisselâm el-Kavâid isimli kitabının sonunda şöyle demiştir: Bid‟at, vacip, haram, mendup, mekruh ve mübaha ayrılmaktadır. Bundaki yol şeriatın kaidelerine ahzedilmesidir. Eğer vaciplik kâidesine dâhil oluyorsa, vaciptir. (Abdülaziz b. Abdisselâm‟ın sözü bitti.) İmâm Beyhakî, Menâkıbu’ş-Şâfiî‟de isnadıyla İmâm Şâfiî‟den şöyle dediğini rivâyet etti. İmâm Şâfiî‟ :Sonradan icad edilen işler iki kısımdır: Birincisi bir âyete veya bir hadise yahut bir esere yahut da bir icmaâ ters düşmeyen şeylerdir. Bunun hakkında âlimlerden hiç birinin muhâlif görüşü yoktur. Bu kınanmayan, sonradan icat edilen şeydir. Ömer radıyallahu anhu “Terâvîh namazı için bu ne güzel bir bid‟attır” derken, “önceden mevcut olmayan, olduğu zamanda kendinde geçmişi inkar bulunmayan bir icat olduğunu kastetmektedir. Bu, Şâfiî‟nin Allah (Celle Celâluhû) ondan razı olsun sözünün sonudur. (Nevevî”nin sözü bitti.) 114 Râbıta‟ya şer‟i manada bid‟at denemez. Çünkü Kur‟ân ve Sünnet‟e uymayan bir yanı bulunmadığı gibi, düşünmek, hatırlayıp zikre vesile olması gibi hadislerin olması ve onlarla emredilen zikrin vesilesi olmanın yanında, şer‟i delillerden bir nicesinin umûmu/geneli kapsamı çerçevesinde düşünülebilecekleri çok açık ve esaslı dayanakları vardır. Allah‟ın ve Resûlü‟nün yasak etmediği bir şeyi yasak edip milyonlarca Müslümanın elindeki delilleri yok sayarak şirkle itham etmek ve onlara kafir demek çok tehlikelidir. Bunlar hem İslâm‟a, hem de diyene zarar verir. O kişi kafir değilse diyen kafir olur. Bunun için dikkatli olmak gerekmektedir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: Allah (Celle Celâluhû) Kitab‟ında neyi helal yaptıysa, o helaldir. Neyi haram yaptıysa o haramdır. Ne hakkında da sustu ise, o affedilmiş bir şeydir (mübahtır).

‫ٔيح ََطََُضل ئِال ذِأَيش سذِّك نَُّ يح ذٍَْٛ أَٚذَُٚح ٔيح خَهفََُح ٔيح ذٍَْٛ رنِك ٔيح كحٌ سذُّك ََغًّٛح‬ ُ َّ ِ َ َ َ َ َ َ َ َ َ َ َ ْ َ َ ِْ َ َ َ َ ِ ْ َ َ
“O halde Allah (Celle Celâluhû)‟den âfiyetini kabul ediniz. Zira Allah (Celle Celâluhû) hiçbir şeyi unutmaz. Sonra Rabbin unutan değildir (unutmaz)” 115 âyetini okudu…116 Ulemânın „her bir bid'at bir sapıklıktır‟ hadîsinin tahsîs edildiğine, yani sınırlarının daraltıldığına dâir olan görüşlerinin hadîslerden birçok delîli vardır. (Bunlardan biri de şu hadîsdir:)

ْ ِ َ ْ ْ ِ َ ْ ِ َْ َّ َ ْ َ ‫{ يٍ عٍ فِٗ جإلعَلَو عَُّسً زغَُسً فَهَُّ أَخْ شَْح ٔأَخْ ش يٍ ػًم ذَِٓح ذَؼذُِ يٍ غْٛش أٌَ َُٚمُض يٍ أُخُٕسْى‬ ِْ ِ َ َِ ْ َ ُ َ ُ َ َ ُ ِ ْ ِ

113 114

[Fethu‟l-Bârî (13/267-13/268)] İmam Nevevî, Tehzîbu’l-Esmâ ve’l-Luğât, III, 22-23. 115 el-Meryem 19/64. 116 Bezzâr ve Hâkim Ebû‟d-Derda‟dan merfu olarak. Hâkim‟in isnadı sahihti. Bezzar da isnadı sahihtir dediler. Benzerlerini, Ebû Dâvûd (h. 3800) Tirmizî (h. 1726) İbn Mâce (h. 3367) Taberânî (es-Sağır, 1111; el-Kebir, 6124, 6159), Darekutnî, (IV, 298).

ْ ِ َ ْ ْ ِ َ ْ ِ ِِْ ْ ِ َ َّ َ ْ َ َ ٌ ْ َ ٍ‫شٗء ٔيٍ عٍ فِٗ جإلعَلَو عَُّسً عِّٛثَسً كحٌَ ػهَّٛ ٔصسَْح ٔٔصس يٍ ػًم ذَِٓح يٍ ذَؼذِ يٍ غْٛش أٌَ َُٚمُض ي‬ َ َِ ْ َ ُ ِْ َ ُ ِْ ِْ َ َ ُ ِ ْ ِ } ‫أَْٔ صَ جسْى شٗء‬ ٌ ْ َ ِْ ِ
„Kim (Dîn-i) İslâm‟da güzel bir çığır açarsa, onun için o çığırın ecri ve kendisinden sonra onunla amel edecek kimselerin, onların ecrinden hiçbir şey noksan olmaksızın ecri vardır.. Kim de İslâmda kötü bir çığır açarsa onun günahı ve kendisinden sonra onunla amel edecek kimselerin günahı, o kimselerin günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin onun üzerinedir.‟117 Nevevî şöyle dedi: Hadîsde, hayırlı işleri ilk yapan olmak ve güzel sünnetler îcâd etmeye teşvik ile bâtıllar ve çirkin görülen şeylerden sakındırmak vardır. Bu hadîsde, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem‟in, ‘Sonradan îcâd edilen her bir şey bir bid’at, her bir bid’at da bir sapıklıktır’ sözünün sınırlandırılması ve bununla anlatılmak istenenin ‘sonradan îcâd edilen bâtıl şeyler’ ile ‘kınanan bid’atlar’ olduğu vardır.118 Rasûlullah Efendimiz Veya Ashabının Yapmadığını Yapmanın Hükmü nedir? Terk, yani bir şeyin Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile ashâbı tarafından yapılmamış olması onun haram olduğuna veya câiz olamdığına delilmidir?

‫يٍ عٍ عُس زغُس كحٌ نّ جخشْح ٔجخش يٍ ػًم ذٓح ئنٗ ٕٚو جنمٛحيس‬
“Kim İslâm‟da güzel bir sünnet yaparsa/bir yol açarsa, onun için o yolun ecri ve kendinden sonra onunla amel edecek olanların ecri vardır.”119 Güzel bir sünnet icad etmek, yani güzel bir yol veya çığır açmak elbette mübahlar çerçevesinde düşünülebilir. Yoksa Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Ashabının yolu zaten açılmıştı. O yolu yeniden açmak düşünülemez. Haram veya mekruh sahada da zaten güzel bir yol açılamaz. O halde bu ancak mübahlar ve ruhsatlar sahasında olabilir. Râbıtanın hiçbir delili olmasa bile, onu inkâr edenler ve şirk görenler, yasaklığına dair geçerli ve yeterli bir delil bulup getirmedikçe, tecrübelerle birçok hayırlara vasıta ve sebep olduğundan onun şu hadisin umumunun delaletiyle güzel bir amel olduğunu kabul etmeleri gerek tabiî ki sünneti inkar etmiyorlarsa. Hâsılı, şu hadis, açılan güzel yeni bir çığırın sevap getiren bir amel, yani ibadet olduğunu açık bir biçimde göstermektedir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

‫ٔيح ََطَُضل ئِال ذِأَيش سذِّك نَُّ يح ذٍَْٛ أَٚذَُٚح ٔيح خَهفََُح ٔيح ذٍَْٛ رنِك ٔيح كحٌ سذُّك ََغًّٛح‬ ُ ِ َ َ َ َ َ َ َ َ َ َ َ ْ َ َ ِْ َ َ َ َ ِ ْ َ َ
“Allah (Celle Celâluhû) Kitab‟ında neyi helal yaptıysa, o helaldir. Neyi haram yaptıysa o haramdır. Ne hakkında da sustu ise, o affedilmiş bir şeydir (mübahtır). O halde Allah (Celle Celâluhû)‟den âfiyetini kabul ediniz. Zira Allah (Celle Celâluhû) hiçbir şeyi unutmaz. Sonra Rabbin unutan değildir (unutmaz)” 120 âyetini okudu.121
117 118

Geçti. [Sahîh-i Müslim, Nevevî Şerhi ile (1/226-227)] 119 el-Beyhakî, Enes‟ten Azizi bu rivâyetin isnâdı hasendir, dedi: (III, 360) (Ebû Dâvûd et-Tayâlisî (670), Ahmed b. Hanbel (IV, 357-358-359), İbn Ebî Şeybe (III, 109-110), Müslim, Zekat (I, 1017), Tirmizî, (h. 2675), Tahavî, Müşkil (243), İbn Hibbân (h. 3308). Müslimin şartına göre sahih ve bir çokları Şuayb el-Arnavut el-İhsan tahkiki (VIII, 101-102). 120 el-Meryem 19/64. 121 Bezzâr ve Hâkim Ebû‟d-Derda‟dan merfu olarak. Hâkim‟in isnadı sahihtir. Bezzar da isnadı sahihtir dediler. Benzerlerini, Ebû Dâvûd (h. 3800) Tirmizî (h. 1726) İbn Mâce (h. 3367) Taberânî (es-Sağır, 1111; el-Kebir, 6124,6159, Darekutnî (IV, 298); el-Beyhakî, (X, 12) ve diğerleri merfu ve mevkûf bir çok yolla rivâyet etmişlerdir.) Geniş bilgi ve tahliller için İbn Receb el-Hanbelî‟nin Câmiu’l-Ulum ve’l-Hikem‟ine bakılabilir; (II, 150-173), Müessesetü‟r-Risâle, 1412.

‫ػٍ ػًش ذٍ جنخطحخ سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى: “جًَح جالػًحل‬ َٖٕ ‫ذحنُٛحش ٔجًَح نكم جيشب يح‬
Ömer b. el-Hattâb radıyallahu anh‟dan rivâyete göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ameller(in kabulü ve sevabı) ancak niyetlere göredir ve herkes için ancak niyet ettiği vardır.” 122 İmâm Şâfiî şöyle dedi: Şerîat‟tan dayanağı olan hiç bir şey, selef onu yapmasa bile bid‟at değildir. (Ğumârî‟den nakiller bitti.)123 İmâm Birgivî, Tarikat-ı Muhammediyye‟sinde ve Hamevî, Eşbah Şerhi‟nde, şöyle diyorlar: Mübahlarla taatler için kuvvetlenmek yahut onlara ulaşılmak kastedilirse ibadet olurlar. Yemek, uyumak, mal kazanmak ve (helal yollardan) cima etmek/cinsi ilişkide bulunmak gibi.124

ٖ‫ػٍ ػرذ هللا ذٍ يغؼٕد سضٗ هللا ػُّ لحل: لحل سعٕل هللا طهٗ هللا ػهّٛ ٔعهى: “يح سأ‬ .‫جنًغهًٌٕ زغُح فٕٓ ػُذ هللا زغٍ، ٔيح سآِ جنًغهًٌٕ عٛثح فٕٓ ػُذ هللا عٛة‬
Abdullah b. Mes‟ud radıyallahu anh‟dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Müslümanların güzel gördükleri, Allah katında da güzeldir. Müslümanların kötü gördüğü, Allah indinde de kötüdür.” buyurmuştur.125 Bu hadis-i şeriflerin açık beyanıyla, bu ümmetin âlimlerinin ve velilerinin güzel gördükleri şeyler Allah indinde de makbuldür. Sahâbe-i Kiram‟dan bu güne kadar gelen Allah dostlarının kabul etmiş olduğu râbıtayı inkâr etmek, icmâ‟a karşı gelmektir. Mühim Bir Tenbih: Hakkında aleyhte delil bulunmayan mübah bir işi, Müslümanlar güzel gördükleri için bu Allah katında da güzeldir. En kâmil, en nezih, en mütteki, en zâhid, en âbid ve en zâkir görse, mü‟minler topluluğu, bir şeyi güzel görse, güzel bulsa? Şu hadis ve onun vadisindeki delillere istinaden fıkıhta örf temeline dayanan nice hükümler vardır. Râbıtanın hiçbir delili olmasa bu hadis dahi yeterde artar bile. Ameller (yapılan işler) dinimize göre ya iyi, ya kötü, yahut da mübahtır. Buna göre; İyi amelleri, iyi niyetler geçerli, sevap getiren, iyilikte dâim veya daha iyi, kötü niyetler ise ya az sevaplı, ya sevapsız, ya geçersiz yahut kötü, niyetsizlik, bizâtihi ameli geçersiz yapar. Namaz, oruç ve benzerleri gibi. Amelin şartı olan ameli, yani amelin amelini, sevapsız yapar. Abdest ve gusül gibi. Kötü işleri, kötü niyetler ya kötülükte daim yahut daha kötü yapar. Kötü işleri, iyi niyet hiçbir zaman iyi yapmaz. Hatta bazen daha da kötü yapar. Meselâ sevap olsun diye günah işlemek gibi. Haramı ibadet maksadı ile yapmak küfürdür.

122 123

Buhârî “Bedü‟l-Vahy” 1, (no: 1, 1/3), Müslim “İmare” 45, (no: 1907, 3/1515). Husnü’t-Tefehhüm ve’d-Derk li Mes’eleti’t-Terk, 5-25‟den hulâsa. 124 Nablusî, el-Hadika, II, 366-385; Seyyid Ahmet el-Hamevî, Ğemzu Uyuni’l-Besâir Şerhu Kitabi’l-Eşbahve’nNezâir, I, 78. 125 Hâkim, el-Müstedrek, (no: 4465), III, 83; Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, s. 33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, (no: 3600), II, 16.

İyi niyet, kötü işleri bazen de daha az kötü yapabilir. Domuz olduğunu zannederek adam öldürmenin günahı yoksa da diyet kul hakkı olduğu için vardır. Kötü işleri niyetsizlik bazen olduğu halde kötü bırakır, bazen de daha hafif kötü yapar. Ne iyi, ne kötü, yani, mübah olan bir ameli, fiilen başka kötülüklere sebep olmamak şartıyla, iyi bir niyet, iyi ve sevap getiren, yapar. Mübah ama güzel ve kıymetli bir elbiseyi, üzerinde Allah‟ın nimetinin eseri gözükmesi maksadıyla giymek, hesabından kurtulmak yahut bulunmayanları kıskandırmamak maksadıyla giymemek gibi. Kötü bir niyet de, kötü ve günah getiren bir amel yapar. Aynı elbiseyi, hava atmak ve böbürlenmek için giymek yahut zâhidlik ve âbidlik taslamak için giymemek gibi. Gerçi i‟tiraf etmeliyiz ki, mübahların kötü niyetlerle kötü olmaları ne kadar mümkün ve kolaysa, iyi niyetlerle iyi olmaları, o ölçüde zor, hatta bazen daha da zordur. Zira fiilen başka kötülüklere alet olmayacakları kolay tespit edilemeyeceğinden, iyi niyet silahını mübahlarda kullanmak çoğu zaman kâr getirmediği gibi, bazen yan zararlarda getirebilir. Bu silah ancak ilim sahiplerince kullanılabilir. Şüphesiz ki, Allah (Celle Celâluhû) günah kıldıklarının işlenmesini nasıl sevmez, çirkin bulursa, (iyi ve Salih maksadlarla işlenecek olan ve bazen azimetlere vardıracak olan) ruhsatlarında işlenmesini sever. Bu ruhsatlar, naslarla bildirilmiş olabileceği gibi, nasların lehte ve aleyhte bir şey söylememesiyle de sabit olabilir. Hele, ibadetlere basamak ve merdiven yapıldıkları takdirde, ruhsatların mendup olacağını bilenler bilir. Mübahların iyi niyet ve maksatlarla ibadet haline geleceğini biraz önce âlimlerden öğrenmiştik. Ruhsatlar ise mübahlıktan aşağı düşmez öyleyse vesveseleri defedecek ve Allah (Celle Celâluhû)‟ın zikrine sebep olacak olan Râbıta da ruhsat bile olsa, Allah (Celle Celâluhû)‟ün dolayısıyla sevdiği bir mendup iş olmaktan aşağı değildir. El verir ki şu ruhsatlar netice bakımından Allah (Celle Celâluhû)‟ü unutturacak cinsten olmasın. Râbıta mübahtır. Lakin vesvese ve gafletin giderilmesinde oluşturduğu tecrübe ile sâbittir. O niyetle bu mübah işi işliyor ve maksadımıza ulaşabiliyorsak, bu iş sevap olur. “Kamil insanın yüzünde parlayan Allah‟ın nuru, hakkı arayan kimseye Allah‟ın yüceliğini hatırlatır. Böyle bir nuru görmek insanı kötü ve çirkin işlerden alıkoyar.”126 Râbıta da niçin bir mürşit hatırlanıyordu. Zikre başlarken kalpteki vesvese ve gafletin giderilmesinde kötü veya gereksiz düşüncelerden uzaklaşmak için yapılıyodu Râbıta İbâdet Midir? Râbıtanın bizzat maksud olan bir ibadet yolu olduğunu hiçbir sûfî iddia etmemiştir. Sûfilere göre râbıta, ibadete vesile olması yönüyle ibâdettir. Yukarıdaki hadislerden ve âlimlerimizin onlar istikametindeki izahlarındanda anlaşıldığı gibi aslında ibadet olmaya mübahlar iyi maksat ve niyetlerle ibadet olur. İmâm Birgivî, Hamevî ve Akkirmânî öyle dediler. Hâfız Aynî, şeyhi Hâfız Irâkî‟den maksadlara göre bazı mübahların güzel olacağını kabullenerek nakletmiştir. Şöyle bir iddiâ sahibi, ibadetin ne demek olduğunu da bilmiyor demektir. Çünkü Allah (Celle Celâluhû)‟nün emri ve rızası istikametinde yapılacak her iş tarlada çalışmak, hanımıyla cinsi ilişkide bulunmak 127 bile olsa geniş manada ibadettir.
126 127

Hakim Tirmizî, Nevadiru’l-Usul, I, 303. Müslim “Zekat” 52; Ebû Dâvûd “Tetavvû” 12; “Edeb” 160; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 167, 168; Râbıta bölümünde buraya kadar olan kısmı Hüseyin Avni Hocaefendi‟nin Gurabâ dergisinden alınmıştır.

İbadetlerin namaz ve oruç gibi bir kısmı vardır ki, manası ve muhtevâsı yanında zamanı ve şekli de ta‟yin ve tesbit edilmiştir. Çalışmak, bir kısım zikirler ve insanlara hüsn-ü muâmele gibi bazılarının şekli, zamanı ve teferruatı her yönüyle gösterilmemiştir. Bir kısım ibadetlerde vardır ki, bunların zamanı şekli ve sûreti kısmen belli edildiği gibi kısmen de belli edilmemiştir. Duâ etmek yalvarıp yakarmak gibi. Râbıtanın hakkında hiçbir kimse yasaklık delili getiremediğine ve her hangi bir zararını gösteremediğine göre, Râbıta en azında mübahtır. Mübahlarda güzel maksatlarla ibadet oluyordu. Öyleyse, iyi maksatlarla yapılan ve iyi amellere sebep olma ve ibadete vesile olması yönüyle ibadettir. Maksut olan bir ibadet değildir. Temhîd Râbıta, ya hem mana ve muhtevâ, hem de şekil ve sûret olarak Saadet asrında vardı veya yoktu. Var idi ve -kimi câhil ve sapıklarca iddiâ edildiği gibi- küfür idiyse, hakkında açık âyet ve hadisin bulunması gerekirdi. Biz, kitâbımız Kurân‟da böyle bir âyet veya onun birinci ve en esaslı tefsîri olan Sünnet‟te de zayıf bile olsa bir hadis bilmiyoruz. Vardır, diyen Allah (Celle Celâluhû)‟a veya Resûl‟ü sallallahu aleyhi ve sellem‟e iftirâ ediyor, demektir. Hem mana ve muhtevâ, hem de şekil ve sûret olarak iki cihetiyle saâdet asrında yok idiyse, ya mana ve muhtavâ olarak var idi ama şeklen ve sûreten yok idi veya hem ma‟nen hem de şeklen ve sûreten yok idi. Hem ma‟nen, hem de şeklen ve sûreten yok idiyse, Şerîat tarafından, hakkında her bakımdan susulan bir şey olmuş olacağından küfür veya şirk olduğunu iddiâ etmek, küfür veya şirk, yahud da fısk ve bid‟attır. Zîrâ böyle bir iddiâ yeni bir teşrî‟/kanun îcâd etmek veya ya câhilce konuşmak yahud da hakâret demektir. Bu ise küfür veya fıskdır. Yok, eğer, şeklen ve sûreten yok idiyse de, mana ve muhtevâ bakımından var idi ve şirktir veya tam tersine mendûb bir ameli ihtivâ etmektedir, deniliyorsa, ortaya iki zıd kanâat çıkıyor: Birincisi, râbıta, şirk veya harâm, yahud mekrûh olan bir bid‟attir fikri, ikincisi ise, râbıta, mendûb veya sünnettir i‟tikâd ve anlayışı… Şu iki takdîrde de, ortada, bir çeşit ictihâd veya daha dar manada bir nev-i kıyâs var demektir. Bu hâlde, önümüze ciddî iki müşkil/problem çıkıyor; Birincisi, bu ictihâdı ve kıyâsı kim yaptı veya yapacaktır? İkincisi, bu ictihâdın İslâmî hükmü ve değeri ne olacaktır? Şu ictihâdı yapan geçmişte hiçbir müctehid bilinmemektedir. Bilen varsa bildirsin. Bunu şimdilerde yapacak olanlar, Râbıta inkârcıları gibi yer ile göğü ayıramayacak kadar sarhoş ve mübtezel, tezekle çöreği fark edemeyecek kadar aç ve şaşkın kimseler ise, iş çok feci; âyet ve hadislerle oynanılıyor demektir. Bu oynamaya, -şâyet, küfürdür diyemiyorsanız bile- en azından harâm olan bir cinâyettir, demek zorundasınız. Akıllı ilim sâhibleri ve ayıkların şu cinâyete müsaade etmemeleri îcâb eder. Bu ictihâd ve kıyâsı yapacak olanlar, eğer mutlak olarak/her bakımdan veya en azından kısmen ictihâda ve kıyâs‟a ehil kimselerse, şu ictihâd ve kıyâsın hükmü zann olmakla, katî/kesin harâm değil de, en fazla ictihâdî bir harâm olur. Onu kabûl etmeyenler kâfirlikle suçlanamazlar. Sözü edilen ictihâd ve hükmün karşısında ictihâda ehil kimselerce yapılan zıd içtihadlar yoksa, fâsıklık, sapıklık ve bid‟atçılıkla ithâm edilebilir. Karşısında ehil kimselerce yapılan zıd ictihâdlar varsa, fâsıklık sapıklık ve bi‟atçılıkla da ithâm edilemezler. Hâl böyleyken şu câhiller ve sapık Râbıta inkârcıları ağızlarına geleni söyleyebiliyorlar. Kendileri kültürlü(!) ama câhil, dünya haritasında Amerikanın nerede olduğunu bilen ama kendinin ve Cennet ile Cehennem‟in nerelerde, hangi

yolların ucunda olduğundan habersizdirler… Kıyâs bile kabûl etmeyecek ölçüde kendilerinden üstün ve ictihâda hakîkaten ehil olanlara salya sümük saldırıyorlar… Te‟vîl kaldırmayan zırvalarına ters düşmesine rağmen doğru neticeleri veren ictihâdlar yapabilen muhâtâblarını şu ictihadlarında müşriklikle suçlayabiliyorlar… Meselenin Usûl-i Fıkıh Cihetiyle Tahlîli Ele alacağımız mes‟elelerin sağlam bir zemîne oturtulabilmesi için onlara bir çeşit mukaddime/öncül olma mâhiyyetinde bazı usûlî(8) Noktalara ihtiyac vardır. Bu sebeble burada birkaç Nokta‟ya açıklık getirmeyi münâsib görüyoruz. Zîra şu mes‟elelerin anlaşılması sözünü ettiğimiz Noktaların kavranması zemînine oturacaktır. Ancak, ilim sâhibleri takdîr ve teslîm ederler ki, bu bahis mevzûu edeceğimiz Noktalar, aslında çok geniş mevzûlardır ki, böylesi bir makâle bunların her yanıyla ortaya konulmasına, tahlîline ve münâkaşasına elverişli değildir. Değilse, esas maksad boğulup anlaşılmaz hâl alır. O yüzden biz burada, şu husûslara sadece kısaca dikkat çekeceğiz: Birinci Nokta: Şâri‟in Terk‟i Neyi İfâde Eder? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz veya Ashâb‟ının yapmadığını yapmanın hükmü nedir? Terk, yani bir şeyin Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile Ashâb‟ı tarafından yapılmamış olması onun harâm olduğuna veya câiz olmadığı‟na delil midir? İddia edildiği gibi, râbıta, Onlar tarafından yapılmadıysa, ona ne hüküm verilecektir? Terk, yapmama işi demektir. Bu yüzden şu husûs, Usûl-ı Fıkh‟ın Nebî sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz‟in fiileri bahsıyla alâkalıdır. Hâfız Muhaddis Allâme Abdullah Muhammed Sıddîk el-Ğumârî bu husûsla alâkalı olarak yazdığı Husnü’t-Tefehhüm ve’d-Derk li Mes’eleti’t-Terk isimli eserinde terk‟in ne harâmlık ne de mekrûhluk delili olmadığını etraflıca anlatmaktadır. Sözünü ettiğimiz risâleden bir kısmını aktarmayı kâfî görüyoruz: Hâfız Ğumârî şöyle diyor: Yalnız başına terk, kendisiyle beraber, terk edilenin yasaklanan bir şey olduğuna dâir bir nass bulunmadıkça, onun (terkedilen şeyin) harâmlığına delâlet etmez. Aksine o işin en fazla, meşrû‟ olduğunu gösterir. O terk edilen (yapılmayan) işin mahzûrlu oluşu ise tek başına terkden anlaşılmaz. İmâm Ebû Saîd b. Lübb (701-782), namazdan sonraki duayı -bunun bu şekilde yapılmasının Selef‟in yaptığı bir iş olmadığı gerekçesiyle mekrûh gören(ler)e cevâben şöyle dedi: Bu (Selef‟in şu duayı bilinen şekliyle yapmadığına dâir olan) nakil doğruysa,128 şu terk, ancak o terk edilende terkin câiz olduğu ve onda zorluk ve darlığın bulunmadığı hükmünü gerektirir. Bilhassa dua gibi şerîat‟ta yerleşmiş umûmî bir temel esâsa dayanan husûsta terk edilenin harâm veya mekrûh oluşunu ise hiç gerektirmez. Ebû Dâvud ve Nesâî, Câbir b. Abdullah‟dan rivâyet ettiler: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in iki işinden ikincisi, ateşin (pişirerek) değiştirdiği şey(-i, yemeği yemek)den dolayı abdest almayı terk etmektir.129 Bunu mes‟elemizle alâkalı olarak delil getirmek açık bır husûstur. Zîrâ ateşle pişen yemekten dolayı abdest almak vâcib olsaydı, Resûlullah sallallahu

128 129

Ki doğru değildir. Söz doğru olduğu takdîrdedir. Yani önceleri ateşte pişen yemeği yediği için abdest alıyordu. Sonra artık abdest almadı.

aleyhi ve sellem abdest almayı terketmezdi. Mâdem ki, terk etti, bu, onun (câiz olmadığını değil) vâcib olmadığını gösterir. İmâm Ebû Abdullâh et-Tilimsânî (v. 771) şöyle dedi: Bir hüküm bildirmekte fiil‟e/yapmaya, katılan şeylerden biri de terk/yapmamakdır. Zîrâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz‟in fiili/bir şeyi yapması ile harâm olmamaya delil getirilirse, terki/yapmaması ile de vâcib olmamaya delil getirilir. Bu, ashâbımız(Mâlikî İmâmların)ın ateş dokunan (ateşte pişen) şeyler(i yemek)ten dolayı abdestin (vâcib) olmadığına delil getirmeleri gibidir.130 Çünkü, belki o anda onu yapmalarına bir mâni‟ vardı. Veya ondan daha fazîletli bir şeyden ötürü, yahud onun bilgisi hepsine ulaşmadığından, onu terk ettiler, yapmadılar. İmâm Buhârî, Sahih‟inde, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem‟e yaptıkları işlerde uymak bâbında İbn Ömer radıyallahu anhüma‟dan şöyle dediğini rivâyet etti: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir altın yüzük edindi. İnsanlar da derhâl altun yüzükler edindiler. Ben bir altun yüzük edindim dedi, hemen ardından onu attı ve ben onu ebediyen giymeyeceğim buyurdu ve insanlar yüzüklerini derhâl attılar.131 İbn Hacer, (İmâm Buhârî, Sahih‟inde) bu misâlle iktifâ etti. Çünkü o (misâl), yapmak ve terk etmek‟te/yapmamakta O‟na (Nebî sallallahu aleyhi ve sellem‟e) uymayı ihtivâ etmektedir, dedi. Ben (Ğumârî) derim ki, İbn Hacer‟in terk etmek ta‟birinde mecâz kullanılması vardır.132 Çünkü, atmak fiildir. Onlar O‟na (şu) fiil‟de uydular. Terk ed(ip bir daha yüzük takma)mak şu fiilin netîcesidir…133 Yine biz Nebî sallallahu aleyhi ve sellem‟e, ondan sâdır olan her bir şeyde uymayı inkâr etmeyiz. Aksine onda (şu uymakta) fevz ve seâdet görürüz. Lâkin Mevlid-i Nebevî ve Mi‟râc gecesinde olduğu gibi, yapmadığının da harâm (veya mekrûh) olduğunu söylemeyiz. Çünkü bu (harâmlık iddiâsı) Allah (Celle Celâluhû)‟a yapılan bir iftirâdır. Kezâ, selefin bir şeyi terk etmesi, yani yapmaması da o işin mahzurlu (yasaklanmış) olduğunu göstermez. İkinci Nokta: Eşyâda Asıl Olan Nedir? İbn Nüceym şöyle diyor: Eşyada asl olan -delil mübâh olmadığını göstermedikçe- mübâh olmak mıdır? Bu, Şâfiî‟nin mezhebidir. Veya, delil mübâhlığı göstermedikçe, harâm olmak mıdır? Şâfiîler, bu görüşü Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh‟e dayandırmışlardır. el-Bedîu’lMuhtâr‟da şöyle denilmiştir: Seçilen görüş, şerîat‟tan önce amellerin hükümlerinin bulunmamasıdır… el-Menâr‟a, musannifi (İmâm Nesefî) tarafından yazılan şerhde şöyle denilmiştir: Eşya (varlıklar ve işler) bazı Hanefî âlimlere göre aslında mübâhlık üzeredir. Kerhî onlardandır. Bazı hadis âlimleri eşyada asl olanın yasaklık olduğunu söylemişlerdir. Ashâbımız (Hanefî âlimleri) onlarda (eşyada) asl olanın tevakkuf olduğunu söylemişlerdir. Bunun manası şu demektir. Eşyanın mutlaka bir hükmü vardır. Ancak biz onu aklımızla bilemeyiz. (Nesefî‟nin dediği bitti) Hidâye‟nin İhdâd faslında, mübâhlığın asıl olduğu ifâdesi vardır. (Hidâyenin sözü bitti)

130 131

Ama abdest alsa daha iyi olur. Buhârî “İ‟tisâm” 4; “Meğâzî” 74; Müslim “Libâs” 52; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 165. 132 Bir şeyi zikredip netîcesini kasdetmek de bir mecâzdır. 133 Altun yüzüğü Ashâb‟ın kullanmamaları, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem‟in onu kullanmayı terk edişinden değil, kullanmayacağım sözünden ve başka şu ya- saklığa dâir açık nasslar sebebiyledir.

Bu anlaşmazlığın eseri, âyetlerde ve hadislerde susulan, hakkında bir şey söylenmeyen husûslarda ortaya çıkar. Hâli müşkil/problemli olan şeyler bu kaide üzerine oturur. Bu müşkil mes‟elelerden biri de işi müşkil olan hayvandır. (İbn Nüceym‟in sözü bitti.)134 Hamevî de, el-Eşbâh Hâşiyesi‟nde kısaca şöyle dedi: Kasim b. Kutlu Buğâ bazı ta‟liklerinde,135 şöyle söyledi: Seçilen görüş, Ashâbımızın cumhûru/çoğu katında asl olanın mübâhlık olduğudur. Fahru‟l-İslâm bunu/mubâhlığı peyğamber bulunmadığı zamanla sınırlı tutmuştur.136 Kişinin kendine veya başkalarına zararlı olduğu husûslar tartışma sahasının dışındadır.137 Taftâzânî de, et-Telvîh‟de, eşyada asl olanın mübâhlık olacağını söylemiştir.138 Abdü‟l-Hayy el-Leknevî, deryâlaşmış olmakla vasfettiği Es‟ad139 er-Rûmî‟nin nefis bir eser diyerek övdüğü Mecâlisü’l-Ebrâr isimli kitâbından şu nakli yapıyor: Hakk olan, eşyâda, peyğamberlik gelmeden önce bir hükmün bulunmamasıdır. Peyğamberlikten sonra da, âlimler bu husûsta üç ayrı görüş üzre ihtilâf etmişlerdir: Birincisi, şerîat delili mübâhlığını göstermedikçe harâm olduğu, ikincisi, şerîat delili harâmlığını göstermedikçe mübâhlıkla sıfatlanacağı, üçüncüsü ve doğru olanı da bu husûsta, tafsîlin olduğudur/işin ayrılmasının lâzım geldiğidir: O da, zararlı şeylerin harâmlıkla -ki, bunun manası, asl olanın kendinde harâmlık olduğudurfaydalı (veya zararsız) olanların da mübâhlıkla sıfatlanacağıdır.140 Âlimlerin bu husûstaki ifâde tarzları bir çok farklı tercîhleri ihtivâ ediyorsa da nakilleri artırarak mes‟eleyi uzatmak istemiyor, bir nakil ile sözü bitirmek istiyoruz; İ’lâu’s-Sünen sâhibi Allâme Zafer Ahmed el-‟Usmânî et-Tânevî şöyle dedi: Âlimler bu husûsta üç görüş üzere ihtilâf etmişlerdir. Birincisi, mübâhlık delili gelmedikçe her şey yasaklık üzeredir. Bu, Şâfiîlerin çoğunun mezhebidir. İkincisi, yasaklık delili gelmedilçe her şey mübâhlık üzeredir. Kerhî, Ebû Bekr er-Râzî, Hanefî ve Şâfiî fakîhlerinden bir tâifenin ve Mu‟tezile‟nin çoğunun mezhebidir. et-Tefsîru’lAhmedî (isimli ahkâm tefsîrin)de ve Müsellemü’s-Sübût (isimli Usûl-i Fıkıh kitapların)da böyle denmiştir. Üçüncüsü, kendisinde hangi hükmü gerektireceğine dâir delil gelmedikçe eşyânın hiçbir hükmü yoktur. (Bu da, Eş‟arî ve Ona tâbi olanların görüşüdür. Tânevî) İbnü‟l-Arabî el-Mâlikî‟nin Ahkâmu’l-Kur’ân‟ında böyle yazılıdır.141Yani, bazı eşyâda asl olan harâm, kimisinde de mübâhlık… Âlimlerin anlaşmazlığı her husûsta değil bazı maddelerdedir… Bizce en isâbetli kanaat da -Allah-u a‟lem- budur. İbn Nüceym‟in âyetlerde ve hadislerde susulan, hakkında bir şey söylenmeyen husûslar sözünü iyi anlamak îcâb eder. Aksi hâlde mühim yanlış anlamalar olur, hatâlar yapılır ve hakîkatler tes yüz edilir. Hâfız muhaddis İbn Receb el-Hanbelî, şöyle diyor: Bilinmesi lâzım

134 135

İbn-Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir (Hamevî Hâşiyesi ile beraber), I, 223-225. Yer yer şerh ve hâşiyelerin hattâ bazen de şunların metinlerinin üzerine yazılan açıklamalar. 136 Hamevî, aynı yer. 137 Hamevî aynı yer. 138 Telvîh: 2/39 139 Veya Sa‟d, yahud Ahmed er-Rûmî. Kadızâdelerden. 140 Leknevî, Tervîhu’l-Cinân Bi Teşrîh-i Hukmi Şurbi’d-Dühân isimli risâle:17 (Mecmûu Resâili’l-Leknevî, II, 267). 141 Ahkâmu’l-Kur’ân, I, 14-16.

gelen husûslardan biri de şudur: Bir şeyin harâmlık ve helâllik ile zikredilmesi Kitâb ve Sünnet‟in nasslarından anlaşılması bazen gizli kalabilir. Zîrâ nassların manaları göstermesi, kimi zaman nass ve tasrîh (açıkça ifâde etmek)yoluyla, kimi zaman, umûm ve şümûl yoluyla, bazen fehvâ ve tenbîh yoluyla olur. (Bu fehvâ yoluyla olması) O ikisine (anaya ve babaya) öf bile demeyin âyetinde olduğu gibidir. Zîrâ, öf demekten daha büyük olan incitme çeşitlerinin bu yasaklamaya girmesi evlâ yolla olur ve buna mefhûm-i muvâfakat denir. (Nassın harâmlık ve helâlliğe) delâleti bazen mefhûm-i muhâlefet142 yoluyla olur… Âlimlerin çoğu bunu (mefhûm-i muhâlefeti) almışlar ve hüccet olarak kabûl etmişlerdir. (Nassın harâmlık ve helâlliğe delâleti) bazen da kıyâs bâbından olur. Şâri‟ (Allah (Celle Celâluhû) veya Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem) manalardan bir manadan dolayı bir şeyde bir hükmü anlatır ve o mana bir başka şeyde de bulunur. O takdîrde şu hüküm âlimlerin çoğuna göre, o mananın bulunduğu her şeye geçer. Bu, Allah (Celle Celâluhû)‟nün indirdiği ve i‟tibâr edilmesini emrettiği adâlet ve terâzî bâbından olur. Bütün bunlar, nassların kendisiyle harâmlık ve helâlliği göstermesi bilinecek şeylerdendir. Hakkında bunların hiç birisi bulunmayan husûslara gelince… Orada (şu husûslarda Kur‟ân ve Sünnet‟te) vâciblik ve harâmlık zikredilmemekle, onların afvedilmiş (serbet sâha) olduğuna delil getirirlir.143 Şu hâlde delillerin delilliğini bilmek de, hidâyet ve istikâmetin yanısıra akıl ve ilim dahî ister. Bu sebeble çokça görülmektedir ki, çok açık delil gösterilmesine rağmen, hidâyetsizlik yüzünden hani delil? diye höykürenler vardır. Diğer tastamam olmayan delil getirme yollarıyla ise, yanlarına hiç yanaşmayın. Öte yanda da, bir çok câhil bazen bir nice isyânı İslâm‟ın rûhu veya Kur‟ân‟ın rûhu, yahud Sünnet‟in rûhuna uydurur, câiz veya vâcib, yâhud îmânın esasından görür ve gösterir. Kimi zaman da, bir çok câizi veya vâcibi, İslâm‟ın rûhu veya Kur‟ân‟ın rûhu, yahud Sünnet‟in rûhuna ters görüp göstererek harâm veya küfür i‟lân eder. Râbıta‟nın, şu eşyâda aslolan nedir? mes‟elesiyle olan alâkasına gelince…Meşrûiyetine dâir hiçbir nass bulunmasa bile, yasaklığına dâir kâfî bir delil bulunup getirilemediği müddetçe “eşyâda aslolan mübâhlıkdır” görüşüne Râbıta en azından mübâh olur. İyi maksadlarla yapılması ve iyi hedeflere götürmesiyle de müstehâb bir ibâdet hâlini alır. Üçüncü Nokta: İhtiyâç Anında Açıklama Terk Edilebilir mi? Beyân, yani açıklama, ihtiyâc duyulan bir vakitte ve yerde, sonraya bırakılabilir veya terkedilebilir mi? Açıklamaya ihtiyâc duyulan bir zamanda açıklamayı geciktirmenin hiçbir şekilde câiz olmadığında usûlcülerin icmâı vardır. İhtiyaç vakti demek, o vakit demektir ki, açıklama o zamandan sonraya bırakılsa, mükellef olan kişi, mükellef kılındığı vazîfeyi, onu işlemekle mükellef kılındığı vakitte yerine getirmeye imkân bulamaz. Bu te‟hîrin câiz olmadığının delili şudur: Eğer şu geciktirme câiz olsaydı, bu, güç yetmeyecek bir şeyi kişiye yüklemek olurdu. Çünkü mükellef bu hâldeyken kendisine yükleneni yerine getirmeye imkân bulamaz. Kullara güçlerinin yetmediği şeyleri yüklemek ise, onlardan düşmüştür.144
142

Mefhûm-i Muhâlefet: Kelâmdan iltizâm yoluyla anlaşılan şeydir/ma‟nâdır. Denilmiştir ki, hükmün meskûtta/sözü edilmeyen, susulan şeyde, mantûkun/sözü edilenin zıddına isbât edilmesidir, var olduğunun söylenmesidir. (Seyyid Şerîf Cürcânî, Ta’rîfât). 143 İbn Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, II, 164-165. 144 Alâuddîn Muhammed b. Abdülhamîd es-Semerkandî, el-Mîzân fî Usûli’l-Fıkh, s. 191, Dâru‟l-Kütüb‟l-İlmiyye.

Açıklamayı geciktirmek câiz değilse, hiç açıklamamak haydi haydi câiz değildir. Câhil sapıklarca şirk ve küfür veya harâm olduğu iddiâ edilen râbıta hakkında -şâyet iddiâ doğru olsaydı- Tevhîd dîni İslâm‟ın söz söylememesi mümkin miydi? Söylediyse hangi âyet veye hadiste söyledi? Delil getirilsin. Ancak âyetler ve hadisler hasta beyin ve yüreklerce tahrîf edilmesin. Allah (Celle Celâluhû)‟ya veya Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem‟e iftirâ edilmesin. Dördüncü Nokta: İstıslâh Veya Mesâlih-i Mürsele Bir Delil Midir? İstıslâh veya mesâlih-i mürsele ne demektir, hüccet midir? Bu, Usûl-i Fıkh‟ın mühim ve münâkaşalı mevzûlarındandır. Şu ağır münâkaşalarla zâten karışık ve bulanık olan kafaları daha da karıştırmak istemiyoruz. Kâdî Mücâhidü‟l-İslâm el-Kâsimî bu husûsu açık ve anlaşılır bir tazda Fıkhu’l-Müşkilât isimli eserinde uzunca ele aldı.145 Mevzûu oradan hulasa ederek buraya almak istiyoruz: Maslahat kendinde kuvvetli salâh bulunan şey için kullanılır. Öyleyse lügatta maslahat, ister fayda ve lezzetleri kazanmak gibi celb etmekle olsun, isterse zararlı şeyleri ve elemleri savmak gibi def etmek ile olsun, kendinde menfaat bulunan her bir şey demektir. Istılâhta ise, sonsuz hikmet sâhibi olan Şâri‟in, kulları için hedeflediği, dinleri, canları, akılları, nesilleri ve mallarını korumak ve bu muhafazayı yok edecek şeyleri defetmekle alâkalı menfaattir. İmâm Gazâlî rahimehullah şöyle diyor: Maslahat aslında fayda celbetmek ve zarar defetmek demektir. Biz (maslahat bir hüccettir derken) şu fayda te‟mîni ile zararı savmayı kasdetmiyoruz. Zîrâ bu fayda te‟mîni ile zararı savma kulların maksadlarıdır. Kulların salâhı ise maksadlarını elde etmektedir. Lâkin biz, maslahat ile şerîat‟in maksadını (hedefini) korumayı kasdediyoruz. Şeriat‟in kullardan maksûdu, aradığı beş şeydir: O da onlara dinlerini, canlarını, akıllarını, nesillerini ve mallarını korumasıdır. Şu beş temel esâsı korumayı içinde bulunduran her şey maslahat, şu beş esâsı yok edecek her bir şey de mefsedet/zarar, bunların defedilmesi de maslahatdır.146İmâm Râzî de, benzer ifâdeleri kullanıyor.147 Acaba bu maslahat ve mefsedetleri bilebilmenin ölçüsü nedir, bunları akıllarımızla bilebilir ve ta‟yîn edebilir miyiz? Yahud akıllarımızı şerîat sâhibinin önüne geçireceğiz, sonra da maslahattır veya mefsedettir diye o hükmü vereceğiz, öyle mi? Birinci şekli seçecek olursak, şerîatin ve dinin temeli yıkılır. Zîra kısa akıllarımız mefsedetleri maslahatların, maslahatları da mefsedetlerin yerine koyarak şerîat heykelinin tamamını ve din sarayının bütününü yıkar. Bu kapıyı açmak şerîatin hudûdunun ve nasslarının tamamını değiştirmeye götürür.148 Maslahatlar, üçe ayrılır: Bir: Mu‟teber olduğu şerîat‟te sâbit olan maslahatlar. İki: Mu‟teber olmadığı/geçersizliği şerîat‟te sâbit olan maslahatlar. Üç: Ne mu‟teber olduğu ne de mu‟teber olmadığı şerîat‟ta bulunmayan maslahatlar. Bu üç maslahattân birinci kısım, mu‟teber/geçerli maslahatlar, ikinci kısım, Mulğât/iptal edilen maslahatlar, üçüncü kısım da, Mürsel/salınan maslahatlardır. Şu hâlde mesâlih-i mürsele

145 146

Kâdî Mücâhidü‟l-İslâm el-Kâsimî (Muâsır ulemâdan. Cihâdda Şehîd düşenlerden), Fıkhu’l-Müşkilât, s. 37-48. Gazâlî, el-Mustasfâ, II, 40-139; el-Kâsimî, s. 38. 147 Fahruddîn er-Râzî, el-Mahsûl, II, 434; el-Kasimî, s. 38; Fahruddîn er-Râzî, el-Mahsûl, II, 434; el-Kasimî, 38. 148 Ğazâlî, el-Mustasfâ, I, 139; el-Kâsimî, s. 38.

şer‟îat sâhibi tarafından ne mu‟teber olduğuna, ne de mu‟teber olmadığına, iptâl edildiğine dâir delil bulunmayan maslahatlar demektir. Mürsele ve mutlaka diye isimlendirilmelerinin sebebi, onların ne mu‟teberlik delili ne de iptâl delili ile bağlanmamış olmalarıdır. Şâtıbî şöyle diyor: Istıslâh, hakkında, nass ve icmâ‟ bulunmayan bir hâdisede maslahat-ı mürsele‟yi gözeterek hüküm çıkarmaktır.149 Bazıları, İmâm Mâlik‟e, „hükümlerin teşrî‟ine binâen mesâlih-i mürsele‟ye mutlak olarak i‟tibâr ettiğini, maslahatın hakîkî ve âmme, yani sadece ferdi değil de umûmu/geneli içine alacak şekilde olmasını şart koşmadığını nisbet etti. Lâkin Âmidî bu nisbeti inkâr etti.150 Ebû Bekr el-Bâkıllânî, Şâfiîlerin çoğu, Hanbelîlerden sonraki âlimler ve bir kısım Hanefîler,151 Istıslâh‟ın (Mesâlih-i Mürsele‟nin) hüccet (kesin delil) oluşunu inkâr etmektedirler.152 (Kâsimî‟den yapılan hülâsa nakil son buldu.) Kâsimî bazı muhakkıkların Hanefîlere nisbet edilen inkârın doğru olmadığını bir takım misâller vererek söylüyorsa da bunların kimler olduğunu söylemiyor. Hâsılı, bu mesâlih-i mürsele‟yi Şer‟î bir hüküm çıkarmakta hüccet kabûl etmeyen fukahâ olduğu gibi, kabûl eden fukahâ da vardır. Öyleyse kabûl edenlerin usûlüne göre, lehinde veya aleyhinde naklî delil bulunmadığı farzedilen râbıta da, -Şerîat‟in gözettiği maslahat ve faydası gösterilebiliyorsa,- şu örüş sâhiblerince asla redde-dilemez. Ancak, anzetün ve in târet/uçsa da keçidir şeklindeki Arab atasözünde de ifâde edildiği gibi, müşrik inâdına sâhib olanlar, inkârlarında yine de ısrâr edeceklerdir.

149 150

Şâtıbî, el-İ‟tisâm, I, 111; el-Kâsimî, Fıkhu’l-Müşkilât, s. 42-43. Âmidî, el-İhkâm, IV, 160; el-Kâsimî, Fıkhu’l-Müşkilât, s. 45. 151 Tahrîr‟in ifadesi Hanefîler ve diğerleri şeklindedir, Kâsimî‟nin naklettiği gibi bazıları değil. 152 et-Teysîr ale’t-Tahrîr, IV, 171; el-İ’tisâm, II, 111; el-İhkâm; IV, 169; el-Kâsimî, Fıkhu’l-Müşkilât, s. 45.

Beşinci Nokta: Tekfîrde Lüzûmlu Dayanak Nedir? Bir kimseyi kâfirlik veya müşriklikle suçlamak için lâzım olan yeterli delil nedir? Bunun için te‟vîl/yorum kaldırmayacak seviyede açık âyet veya yine te‟vîl götürmez mütevâtir Sünnet, yahud icmâ”a ihtiyac vardır. Başka şekilde, kıyâslarla veya ictihâdlarla, hele kıyâs ve ictihâd bile olmayan saçmalamalarla bir işe küfür veya şirk, bunu gördükleri kimseye kâfir veya müşrik diyenler, yada câhildirler. Mütevâtir olmayan ve başka şekilde te‟vîl edilemiyen sahih hadislerle Ehl-i Sünnet‟in cumhûruna göre kesin harâmlık bile sâbit olmaz, sadece mekrûhluk ve inançlaştırma bahis mevzûu ise küfre sokmayan bid‟at hâsıl olur. Ya, câhil ve sapık râbıta düşmanlarının yaptıkları gibi abuk subuk yorumlamalarla olursa? Bu, düpedüz Allah (Celle Celâluhû) ve Resûlü ile alay etmek olur. Şunların hâlleri berbat. Câhillikleri ma‟zeret olarak kabûl edilmezse işleri hepten kül… Altıncı Nokta: Her Meselenin Delili İllâ Mantûk Mı Olmalıdır? Başka bir tâ‟bîrle, ona âid husûsî bir ibâre midir? Hayır… Bir husûsun delili illâ da onun için getirilen ibâre değildir. Bu dediğimizi daha iyi anlayabilmek için aşağıdaki soruyu cevâblandırmamız lâzımdır; Sözün manasını anlama kaç şekilde olur? Veya bir sözden bir manayı anlamanın kaç yolu vardır? Dört şekilde olur veya dört yolu vardır: Bir: Söz, manayı, nazmı (kendi dizilişi) ile gösteriyor ve o mana için getirilip söylenmiş ise, bu, ibaresiyle(manayı) gösterendir. İki: Değilse, yani bir manayı göstermek için söylenmemişse, fakat yine de o manayı nazmıyla gösteriyorsa, işaretiyle o manayı gösterendir. Üç: Eğer söz, nazım (kendi dizilişi)) ile bir manayı göstermiyor fakat lügatin mefhûmu (dilden anlaşılan mana) ile gösteriyorsa, delâletiyle o manayı gösterendir. Dört: Değilse, (yani, mana lüğatten de anlaşılmıyorsa), iktizası ile o manayı gösteren bir lafız olur. (Yani, sözde o mana gözükmese de lafız o manayı gerektirir.) Dolayısıyla, râbıta‟nın meşrû‟luğu için illâ ona âid husûsî bir ibâre aramak, bu yoksa, diğer yollara bakmadan onu reddetmek ya câhilliktir. Câhil olanlar, ibâre manasının dışındaki diğer üç manayı görmeyip, meselâ, bunun neresi râbıta delili? diyebilirler. Zîrâ bu onların idrâksizliklerinin muktezasıdır. Delil isterlerken illa, ibâresiyle delâlet eden delil isterler. Ama kendileri delil getirirlerken bu dördün de dışına çıkarak kısmen zann ifâde eden kıyâsın hiçbir şey ifâde etmeyen (hattâ yalan ifâde eden) batılıyla insanları şirk ve küfürle suçlayabilirler. Yedinci Nokta: Sözün Açık Veya Kapalı Oluşu Kaç Çeşittir? Lafzın/sözün manası, eğer açıksa, ya, tahsîs/sınırlandırma kabûl eder veya etmez. Ederse, manasının açıklığı, ya sırf sîğesi (kalıbı) sebebiyledir ki o zaman zâhir (açık)dir; Veya (sırf sîğesi sebebiyle) değildir, ki o takdîrde nassdır. Lafızda te‟vîl ve tahsîs ihtimâli yoksa ya nesh kabûl eder veya etmez. Ederse, mufesserdir/tefsîr edilendir. Kabûl etmezse muhkemdir. Eğer lâfzın manası gizli kaldıysa, bu kapalılığı, ya sîğeden başka bir şey sebebiyledir ki, bu hafîdir, yahud sîğeden dolayıdır ki bu da, eğer düşünmekle idrâki mümkin ise, müşkil, değilse, açıklanması, (başka delillerle) umulan bir şeyse mücmel, değilse, müteşâbih olur.

Ayrıca, lâfzın manada kullanılması, ya hakîkattır veya mecâzdır. Bu ikisinden her birinin murâdı açıksa sarîh, kapalıysa, kinâye olur.153 Râbıta inkârcıları, onun meşrû‟luğu için illâ apaçık delil isterler. Oysa ilimde mu‟teber olan delillerin hepsi aynı açıklıkta değildir. Kimileri kısmen kapalı delillerdir. Şunların hepsi de delil olmaya elverişlidir. Lâkin yapılan sınıflama, bilhassa iki noktada mühimdir: Birincisi: Bunlardan her birinin bir husûs için delil oluşunu inkâr etmenin hükmü ayrıdır. İkincisi: Şunların kendi ayarında zıd delil bulunması hâlinde tevakkuf edilmesi, ikisininde i‟tibârdan düşmesi, daha açık başka zıdd delillerle teâruz/çelişki ânında da, daha açık olanların tercîh edilmesi gerekir. Râbıta kendinden daha açık veya kendine denk hangi delille çelişmektedir? Bu ortaya konulmadıkça, onun meşrû‟luğuna dâir getirilen delillerin şu yollarla delil olamayacakları gösterilemedikçe, yapılacak her bir karşı çıkmanın câhillikten veya sapıklıktan doğduğu inkâr edilemeyecektir. Halbuki biz, râbıta inkârcılarında bu dediklerimizin hiçbirini göremiyoruz. Sekizinci Nokta: Sükûtî İcmâ„ Bir Hüküm Bildirir Mi? Evet, sükûtî icmâ„, sözlü icmâ„ seviyesinde değilse de, bir çok âlime göre bir hüküm bildirir. Alâuddîn Buhârî şöyle diyor: Ruhsat icmâının bu ismi alması, âlimlerin tamâmının fâsıklık ve dîn işlerinde kusûr etmekle suçlanmalarından korunmuş olmak için zarûret îcâbı icmâ‟ kabûl edilmesi sebebiyledir.154 Mes‟elenin sûreti/şekli şudur: Bir asırda Ehl-i Hall ve Akd‟dan155 bir kimse, bir mes‟elede, bu mes‟ele üzerinde mezheblerin hükmü yerleşmeden evvel bir hükme kanâat getirse, şu kanâat, asrının ahâlisi arasında yayılsa, üzerinden düşünme zamânı geçse ve ona muhâlif biri ortaya çıkmasa, bu ashabımız (Hanefî âlimlerin)in çoğuna göre kesin bir icmâ‟ olur. Fiil/iş de böyledir. Ya‟nî icmâ‟ ehlinden birisi bir iş yapsa, onu zamânının âlimleri bilse hakkında düşünme müddeti geçtikten sonra ona hiçbir kimse karşı çıkmasa bu onlar tarafından şu işin mubâh olduğuna dâir bir icmâ‟ olmuş olur. Buna, onu kabûl edenlere göre sükûtî icmâ‟/susmakla olan icmâ‟ ismi verilir.(63) (Alâuddîn Buhârî‟nin sözü bitti.) Râbıta amelini/işini yapan veyâ yapılmasını emreden bir değil sayılamayacak âlimler, ârifler ve sâlihler olmuştur. Râbıta, müctehidler, fakîhler muhaddisler, müfessirler ve akâid âlimlerinin bol olduğu zamanlarda hemen hemen herkesin bildiği ve şâhid olduğu bir seviyede şöhretle işlenmekteydi. Buna rağmen, râbıta‟ya karşı gelen, veya onu şirk yâhud bid‟at diye vasfeden hiçbir ilim sâhibi bilinmemektedir. Bu da bir sükûtî icmâdır. Zamânımızın akıl, ilim, hidâyet ve edeb müflislerinin söylemekte olduklarının ise bizce peş paralık bir kıymeti bile yoktur…

153 154

Her hangi bir Usûl-i Fıkıh kitabının Hakîkat, Mecâz ve Kinâye bahisleri. Ya‟nî, âlimlerin susup da inkâr etmedikleri bir söz veya işin biz yanlış olduğunu kabûl edecek olursak, şu âlimlerin tamâmını fâsık olmak ve dînî işlerde kusûr işlemekle suçlamış oluruz. Bu ise kesinlikle yanlıştır. Şu yanlıştan sakınmış olmak için de onların bu susmasını bir icmâ‟ olarak kabûl etmeye mecbûruz 155 Mü‟minlerin müşkillerini/problemlerini ve işlerini şer‟î ölçüler içinde çözen ve karâra bağlayan, onlar tarafından tabiî olarak dînî liderler kabûl edilen Rabbânî âlimler topluluğu

Dokuzuncu Nokta: Sâlihlerin Örf ve Âdeti Meşrûluk İfâde Eder Mi? Evet, eder. Nitekim bu husûs, Usûl-i Fıkıh kitablarında,156 birtakım müstakil risâlelerde,157 Eşbâh ve Mecelle gibi Küllî veya Ekserî kâidelerden de bahseden eserlerde 158 etraflıca anlatılır. Mü‟minlerin güzel gördüğü, Allah (Celle Celâluhû) katında da güzeldir.159 Örf ile sâbit olan şer‟î bir delil ile sâbit olmuştur.160 Örf ile sâbit olan Nas ile sâbit olmuş gibidir.161 Örfün makbûl olmasının da elbette şartı vardır: Nassa muhâlif örfe i‟tibâr edilmez.162 Netîce İşte size tam on tane usûl kâidesi… Bunlar çerçevesinde de işte size meşrû‟ bir amel; Râbıta… Bahsi geçen âyetler, hadisler ve fıkhî istinbâtlar dâiresindeki şu kâidelerin veya râbıtanın bunlar çerçevesinde olduğunun yanlışlığı isbât edilmedikçe, onu inkâr etmek, en hafîfinden hevâ ile amel etmektir. Nefse ve hevâya tapınmaktır da diyebilirsiniz. Âbidler, ârifler ve zâhidler topluluğu olan sûfiyye tâifesi gibi salâh ve takvâda mü‟minlerin nümûneleri olan nezîh zâtların örfü hâline gelen râbıta Allah (Celle Celâluhû) katında da elbette güzeldir. Râbıtanın müsbet ilim ve psikoloji açısından delilleri vardır. Çünkü râbıta, bir bakıma başkalarına benzeme ve taklit arzusunun tezahürüdür. Çocuklukta anne babayı taklitle başlayan, öğretmen ve ideal şahsiyetleri taklitle gelişen benzeme duygusu fıtrîdir. Her insanın hayatında bunun belli bir yeri vardır. Burada benzemek taksitle bahsedilen gelip geçici hevesler türünden benzeme değil aynîleşmedir. Zira basit taklitler gelip geçicidir. Onlara fantezi demek belki daha uygundur. Aynîleşme ise taklidin bir ileri derecesidir. Aynîleşmede önce benimseme sonra alışkanlık haline getirme söz konusudur. İnsan karakteri başkalarının yaptıklarını aynen yapmak sûretiyle, farkına varmadan bir biçim kazanır. Kişinin şahsiyetinin dokunmasında, sevdiğinin tavırları önemli bir etki görür. Çünkü insan sevdiklerini önyargısız ve peşin hükümsüz benimser ve onlarla aynîleşir. Psikolojide buna “aynîleşme” (identifecion) denir. Sûfilere göre râbıtanın nasıl yapılacağını ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini şöyle özetleyebiliriz: Önce râbıta yapılacak kimse ahlâki kemâle ermiş müşahede mertebesine ulaşmış bir mürşidi kâmil olmalıdır. Sâlik bağlandığı böyle bir şeyhin huzurunda ve gıyabında onun sûret ve sîretini hayal etmeli yanında iken takındığı tavrı gıyabında da sürdürmeye çalışmalıdır. Râbıtada önemli olan şeyhin sûret ve sîretini hayalde muhafaza etmektir. Suret ve sîretini hayalde muhafaza duygusu zamanla şeyhin ahlâk ve özellikleriyle bezenmiş bir hale gelmeyi sağlar. Çünkü güçlü şahsiyetler daima diğerleri için ilham kaynağıdır. Bir mıknatıs gibi onları çekip etkiler.163
156 157

Alâuddîn Buhârî, Keşfu’l-Esrâr, II, 95; Lafızların hakîkatlarının kendisiyle terk edileceği şeyler bahsi. İbn Âbidîn, Neşru’l-Arf fî Binâi Ba’zı’l-Ahkâmi ale’l-’Urf, Mecmûatü‟r-Resâil, II, 11. 158 İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, Altıncı Kâide: I, 126-139, Mecelle-i Ahkâm-i Adliye, 36. 37. ve 38. maddeler. 159 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Abdullah b. Mes‟ûd‟dan, mevkûf olarak. Tahrîci ileride etraflıca gelecek. 160 Şerh-i Eşbâh’ı Bîrî‟den naklen, İbn Âbidîn, Neşru’l-Arf fî Binâi Ba’dı’l-Ahkâmi ale’l-’Urf, Mecmûatü‟r-Resâil, II, 115. 161 Mebsût‟tan naklen, İbn Âbidîn, Neşru’l-Arf fî Binâi Ba’dı’l-Ahkâmi ale’l-’Urf, Mecmûatü‟r-Resâil, II, 115. 162 İbn Hümâm‟dan naklen, İbn Âbidîn, Neşru’l-Arf fî Binâi Ba’dı’l-Ahkâmi ale’l-’Urf, Mecmûatü‟r-Resâil, II, 115. 163 Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, İslâm Tasavvufu, 1996.

Zamanla toplumun bozulduğu ve kişilerin kalpleri gereksiz şeylerle meşgul olduğu için tarikatlar bunun yerine, müridlerin kalplerini Cenab-ı Hak‟ka bağlamaya vesile olması maksadıyla kamil şeyhlere râbıta etmeyi bir usul olarak benimsemişlerdir. Bunun neticesinde de tasavvuf eğitiminde, bir araç olarak kabul edilmiştir. Râbıta hakkında ilk söz edenlerden Cüneydi Bağdadî (k.s) olmasına rağmen bugünkü anlamda bir râbıta anlayışının ilk defa Muhammed Bahâuddin Nakşıbend‟e (v. 791/1388) isnad edildiğini göstermektedir. Nakşıbend hazretlerinden sonra râbıta hakkında ilk eser, İmâm Rabbânî‟nin (k.s.) (v. 1031/1621) Mektubat‟ıdır. Râbıta hakkında en geniş malumatı veren bir diğer âlim de Halid-i Badadî‟dir. Bu arada unutulmamalıdır ki maksat Yüce Mevlaya ulaşmaktır, râbıta ise seyr-i ilellâh‟a vesile olmaktan başka bir şey değildir, denmektedir. Durum böyle olunca râbıta tarikat ehlinin, gerek tecrübe gerekse başka yöntemlerle geliştirip ortaya koyduğu veya fıtrî olan bir eğitim tekniği olarak kabul edilip gayesine uygun ve ehlince çizilen çerçevesi aşılmamak şartıyla uygulanması terim anlamda bid‟at sayılmaz. Ancak özellikle bazı cahil müritlerin, râbıta ve râbıta yapılan şeyh hakkındaki yanlış inanç ve uygulamalarına bakıldığında konunun bazen şirk kokan tehlikeli boyutlara vardırılmış olabileceği de mümkündür. Ancak bunun tarif edilen râbıta olduğunu iddia etmek doğru olmayacağı gibi bu yanlışlıklardan yola çıkarak râbıtaya bid‟at demek de haklı görülmemektedir. Ayrıca Budizm kaynaklı Hind meditasyonundan başka bir şey değildir, diyerek saldırıda bulunmak ilmi yaklaşımla telif edilebilecek bir tavır değildir.164 Râbıta sevgi ve hürmetle kalbi bağlamaktan ibarettir. Ta ki fiilî beraberlik meydana gelsin. Ancak burada kudsiyet izafe etme duygusu hakimse, o zaman bu durum insanı şirke götürür. Mevlana Halid bu hususu şöyle dile getirir. “Râbıtanın yasak alanıda vardır. Râbıtada bizzat vesilelerin maksat kabul edilmeleri câiz değildir. Böylesi bir râbıta normal olmaz, çünkü burada vasıtayı gaye kabul etmek ve ona takılıp esas maksadı unutmak söz konusudur. Fakat meşru râbıta‟da durum böyle değildir. Râbıtayı kabul etmeyenlerin inkârı, çok kere bu inceliği anlayamadıklarından veya bazı sûfilerin râbıtayı saptırmalarından dolayıdır. Feyiz Almak Nasıl Olur? Bir Mürşid-i kâmilin sohbetinde, ya‟nî yanında bulunup, ahkâm-ı islâmiyye bilgilerini işiten kimse, hem ahkâm-ı islâmiyyeyi öğrenir. Hem de, Onun mubârek kalbinden yayılan nûrlara kavuşur. Bu nûrların yayılmasına “feyz” denir. Güneş, dâimâ, gördüğümüz ziyâları neşr etdiği, yaydığı gibi, “ultra-viyole” ve “infera ruj” dediğimiz, görülemiyen şuâlar da neşr etmekdedir. Göremediğimiz “laser”, “röntgen”, “katod” ve “ölüm” şuâları da vardır. Herbirini hâsıl eden kaynakları vardır. Resûlullahın mubârek kalbinden dâimâ hâsıl olan, devâmlı fışkıran, görünmiyen şuâlar da vardır. Bu şuâlara, ışınlara “nûr” denir. Bu şuâlar, Eshâb-ı kirâmın, ya‟nî yanında bulunan müslimânların kalblerine, isti‟dâdları, ya‟nî alabilecekleri kadar geldi. Herkesin isti‟dâdı, islâmiyyete uyduğu kadardır. Eshâb-ı kirâmın her biri, Ehl-i sünnet âlimi idi. Her biri, kendisine gelen nûrlardan, feyzlerden, Resûlullaha olan îmânının ve muhabbetinin kuvveti kadar alabildi. Ebû Bekr-i Sıddîkın îmânı ve sevgisi, hepsinden çok olduğu için, hepsinden çok feyz aldı. Birisini sevmek, onun sevdiklerini sevmek, onu üzenleri sevmemek, her işinde ona tâbi‟ olmak, hizmet etmekdir. İnsanın kalbi, fosforesans madde gibidir. Aldığı nûrları

164

Doç.Dr. Abdülhakim Yüce, Tasavvuf ve Bid’at.

saçar. Eshâb-ı kirâmın kalblerinin saçdığı nûrlar, Tâbi‟înden, muhabbet sâhiblerinin kalblerine girdi. Böylece, her asrdaki muhabbet sâhibleri kendi mürşidlerinden, hem islâmiyyeti öğrendiler. Hem de feyz aldılar. Bir kimsenin kalbi, kendi mürşidinin kalbine, Resûlullahdan gelmiş olan feyzlere kavuşursa, bunun îmânı kuvvetlenir. İslâmiyyete uyması, ibâdet yapması kolay ve tatlı olur. Nefsi, günâh, kötü arzûlarından vazgeçer. Aklı, ticâret, zırâat ile, halâl kazanmakla, fen, san‟at, hukûk, cihâd ve astronomi gibi dünyâ işleri, hesâbları ile meşgûl olur, herkesin müşküllerini çözer ise de, kalbinde bunların hiçbiri bulunmaz. İbâdetlerini ve her işi ve her iyiliği, yalnız Allahü teâlâ emr etdiği için yapar. Başka bir menfe‟at düşünmez. Kalbine, rûh âleminin bilgileri gelir. Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî "rahmetullahi aleyh" böyle idi. Îmân ve fıkh bilgilerinden ve her meslekden, her fenden sorulanlara verdiği cevâblar, dinleyenleri hayretde bırakırdı. Çalışarak, akl ile öğrenilen din ve fen bilgilerine “ilim” denir. Mürşidin kalbine gelen bilgilere “şühûd” ve “ahvâl” denir. Allahü teâlânın ve sıfatlarının şühûduna “Ma‟rifet” denir. Allahü teâlânın ma‟rifeti, yalnız Onun var olduğunu, âlemin ya‟nî her mahlûkun yok olduklarını, aynadaki hayâl gibi, bir görünüş olduklarını anlamakdır. Sıfatlarının ma‟rifeti, hiçbir şeye benzemediklerini anlamakdır. Bu iki ma‟rifete, “ma‟rifet-ullah” ve “fenâ-fillah” denir. Buna kavuşana “ârif” denir. Ârif olan, kimseye kötülük yapamaz. Herkese hep iyilik yapar. Allahü teâlânın sevgili kulu, bir mürşid olur. Hem islâmiyyet ilmlerini, hem de feyz yayar. Bunun yaydığı ilmlere mürşid denmez. İlmi yayan insana mürşid denir. Ya‟nî mürşid, insan-ı kâmil demekdir. Herkese, vatana, millete hayrlı, fâideli, olgun bir müslimân demekdir. Mürşidden feyz gelmesi için, islâmiyyeti bilmek ve tatbîk etmek [uymak] şartdır. Meselâ, bir kadın islâmiyyete uymak isterse, başını, saçını, kollarını, bacaklarını, yabancı erkeklere göstermemesi, sokağa çıkarken, yüzünden ve avuçlarından başka yerlerini örtmesi lâzımdır. İslâmiyyete uymıyana feyz gelmez. Hem de tevbe etmezse, Cehennem ateşinde yanacağı bildirildi. Gelen feyzlerden, kalbin alabilmesi için de, mürşidin kemâlini anlamak ve inanmak ve kendisini bunun için sevmek lâzımdır. Böyle sevene, mürşidin kitaplarını okurken de feyz gelir. Sohbetde mürşidi dinlerken veyâ kitâbını okurken, feyz almağa kavuşan kimse, mürşide uzaktan “râbıta” yapınca, ya‟nî sûretini, yüzünü hayâline getirince [hâtırlayınca] da feyz alır. Eski mürşidlerin kabrlerini ziyâret edince, onlardan da feyz alır. Ashab-ı Kirâm kitâbından alınmıştır. Ammâ (li-eclil-istifâde) kalbi hazırlama şekli şöyle olmalıdır: Hayal ve havâssını dünya ve ahiretten ve bütün manevi hal ve makamlardan, belki kendi varlğından kat‟ edip cümle mâsivâyı unutur gibi olmalıdır... Ve mürşidin kalbinden feyz-i ilâhîyi talib olduğu halde, nazarını, basîretini iç gözünü kalbinin derinliğine eriştirip, kalbini mürşidin kalbine muttal ve feyzin gönlüne akışını mülâhaza kılmalıdır. Bir vechile ki, Zât-ı Mukaddes Celle Şânühû‟dan hiç bir şekilde gafil olmayarak ve gâyet içi yanarak tazarrû, niyaz ve muhabbetle muntazır olmalı ve şöyle itikad etmeli: Kalb feth olununca feyz-i ilâhî denizler misâli kalbe teveccüh eyledi; ve kendisini her ne kadar idrâk etmese de yine öylece itikad eylemeli; çünkü idrâk vüsûle şart değildir; belki şartı istemek, hemen vüsûle inanmamaktır.(Yani kişinin onu farketmemesi olmadığı anlamına gelmez, bilakis inanmak için farketmeyi beklemek bile hoş değildir.) Feyz geldiğini nasıl anlarız. Şöyle anlayabiliriz; 1- Feyz gelmişse, Allah-u Teâlâ bizi küfürden korur.

2- Haramlardan uzaklaştırır. 3- Dünyadan soğutur. 4- Büyükleri, salih kimseleri bize sevdirir. 5- İnsan, ölüme karşı hasret duymaya başlar. 6- İbadete karşı istek gelir. İbadetler kolaylaşır. İşte bunlar varsa, feyz geliyor demektir. Feyzin kesildiğinin alameti ise, hiç üzülmeden günah işlemektir. Fâsıklarla karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Haram yiyen, büyüklerin ruhlarından mahrum kalır ve feyz alamaz. Yediği haram şeylerin çıkardığı manevi gazlar vücuttaki feyz yollarını tıkar, büyüklerin feyzi gelemez. Demek ki feyzin gelmesi için, haramlardan sakınmak, salihlerle beraber bulunmak ve dinin emrine uymak şarttır.
İhlâs elde etmek de Allahü teâlânın dostlarından feyz almakla olur. Eshâb-ı kirâm Peygamber efendimizden feyz aldılar, hepsi ihlâslı oldu. Onlar da kendi talebelerine feyz verdiler. Onların talebeleri de kendilerinden sonrakilere feyz verdiler. Feyz akmak demekdir. O da, kalbden kalbe olur. Hiç anlaşılmadan feyz akar. Nasıl ki güneş havadan akar, elektrik telden akar, birbirine hiç benzemez; Feyz akışı da onlara benzemez. İnsan bunu fark edemeyebilir. Büyüklerden feyz gelmesi sevgi, muhabbet iledir, fakat gelen feyzden istifade edebilmek haramdan sakınmakladır.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful