T.C.

ANKARA ÜN VERS TES SOSYAL B L MLER ENST TÜSÜ TAR H (GENEL TÜRK TAR H ) ANAB L M DALI

XVIII. Y.Y.’A KADAR ANADOLU’DAK TÜRKMENLER N D N DURUMU

Yüksek Lisans Tezi

Özden ERDO AN

Ankara-2003

T.C. ANKARA ÜN VERS TES SOSYAL B L MLER ENST TÜSÜ TAR H (GENEL TÜRK TAR H ) ANAB L M DALI

XVIII. Y.Y.’A KADAR ANADOLU’DAK TÜRKMENLER N D N DURUMU

Yüksek Lisans Tezi

Özden ERDO AN

Tez Danı manı Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ

Ankara-2003

T.C. ANKARA ÜN VERS TES SOSYAL B L MLER ENST TÜSÜ TAR H (GENEL TÜRK TAR H ) ANAB L M DALI

XVIII. Y.Y.’A KADAR ANADOLU’DAK TÜRKMENLER N D N DURUMU

Yüksek Lisans Tezi

Tez Danı manı :

Tez Jürisi Üyeleri Adı ve Soyadı
.................................................................... .................................................................... .................................................................... .................................................................... .................................................................... ....................................................................

mzası
........................................ ........................................ ........................................ ......................................... ......................................... .........................................

Tez Sınavı Tarihi ..................................

Ç NDEK LER

ÖNSÖZ.....................................................................................................III G R ..........................................................................................................1 I. BÖLÜM ESK TÜRKLER N D N A) KÖK TENGR NANCI...............................................................7

B) ATALARA SAYGI..........................................................................................14 C) AMAN ZM................................................................................22 a) b) aman...............................................................................36 amanın Görevleri..........................................................................47 SLAM YETTEN EVVEL G RM OLDUKLARI D ER

D) TÜRKLER N D NLER

a) Budizm............................................................................57 b) Manihezim......................................................................68 c) Hıristiyanlık...................................................................75 d) Musevilik........................................................................78 II. BÖLÜM TÜRKLER N SLAM YETE G R A) TÜRKLER N SLAMLA TANI MALARI VE TAVIRLARI a) lk temaslar..........................................................................83

b) Emeviler Dönemi...........................................................................85 c) Abbasiler Dönemi...........................................................................93 d) Samaniler Dönemi...........................................................................97 B) TÜRKLER N SLAMA BAKI LARI VE TAR KATLARIN FONKS YONLARI

III. BÖLÜM ANADOLU’NUN FETH VE TÜRKLER N D N HAYATI A) ANADOLU’NUN FETH VE TÜRKLE MES .....................116 B) ANADOLU’DAK DERV LER N FET H HAREKET NDEK

ROLLER ...............................................121 C) D N DURUM.....................................................................................124 IV. BÖLÜM
GEÇM TEN GÜNÜMÜZE ANADOLU TÜRKLER N N D N DURUMU

A) TAB AT LE LG L

NANI LAR VE PRAT KLER.........133 NANI LAR VE PRAT KLER.....144 ER NANÇ VE UYGULAMALAR

B) SOSYAL HAYATTAK

C) SOSYAL HAYATLA LG L D

a) Ya mur Duası...............................................................................150 b) Kurban............................................................................151 c) Büyü ve Nazar................................................................151 d) E i in Kutsallı ı.........................................................................154 e) Mevlit..............................................................................154 SONUÇ...................................................................................................156 TEZ ÖZET ............................................................................................160 ABSTRACT...........................................................................................161 KAYNAKÇA.........................................................................................162

ÖNSÖZ
Din, bir milletin tarihine yön veren en önemli kültür unsurlarından birisidir. Biz de “Anadolu’daki Türkmenlerin Dini Durumu” adlı çalı mamızla Türk kültür tarihini do rudan

ilgilendiren, Türklerin sahip oldukları inançları, tarihleri boyunca kabul etmi oldukları dinleri ve bunların, tarihi seyir içinde, Türk toplumuna ne gibi etkilerde bulunmu olduklarını genel hatlarıyla ortaya koymaya çalı tık. Çalı mamızın ba ından itibaren Türklerin en eski inançlarıyla ilgili geleneklerin Türklerin pek çok dinle temasa gelmi olmalarına ra men varlıklarını günümüze kadar koruduklarını, kar ıla tırmalı olarak, verilen genel örnekler dahilinde incelemeye çalı tık. Yapmı oldu umuz bu çalı manın, gelecekte yapılacak

çalı malar için bir basmak te kil etmesi en büyük dile imizdir.

Bu tez çalı ması süresince benden yardım ve te viklerini esirgemeyen tez danı manım, Ankara Üniversitesi, Tarih Bölümü Ö retim üyesi Sayın Prof. Dr. Saadettin Gömeç’e sonsuz te ekkürlerimi sunuyorum.

Ankara 2003

Özden ERDO AN

GR

slami devirden önceki Türk inancı hakkındaki çalı malar, XIX. y.y.’da Rus alimi, W. Radloff ile ba lamı tır. Kendisi yazdı ı “Sibirya’dan” 1 adlı eserinin büyük bir kısmında, Orta Asya’daki Türkler arasında var olan amanizme yer vermi tir. Bu eser, kendisinden sonra konu ile ilgilenen pek çok ara tırmacının ana kaynaklarından biri olurken, Eski Türklerin dininin amanizm oldu u tezinin benimsenmesinde de büyük bir rol oynamı tır.

Türkiye’de ise eski Türk dini ile ilgili ilk ciddi çalı ma, Ziya Gökalp tarafından yapılmı tır. Ona göre eski Türk dinine “Toyonizm” veye “Nom” denilmelidir 2. Ondan sonra, eski Türk dini hakkındaki çalı malar devam etmi , özellikle Fuad Köprülü, Anadolu’nun dini tarihi ile ilgili çalı maları sebebiyle amanizme a ırlık vererek, Anadolu’daki heterodoks

topluluklarda bunun izlerini göstermeye çalı mı tır 3. Bununla birlikte, Abdulkadir nan, konu ile ilgili çalı masında Türklerin amanist olduklarını söylemi tir 4. brahim Kafeso lu ise amanlı ın dinden ziyade bir sihir karakterini ortaya koydu unu ve tarihi Türk topluluklarındaki inançlarla bir ilgisinin olmadı ını belirtmi tir 5. amanizm’in eski Türk dini oldu u tezine katılamayanlardan biri de P. Wilhelm Schmidt’tir. Daha çok Hunlar üzerinde duran bu ahsa göre, Hunların Gök Tanrı kültüne dayalı, gerçek ve halis bir dine sahip oldukları muhakkaktır 6. Yine bir din tarihçisi olan Hikmet Tanyu da , eski Türkleri, amanist olduklarını varsayarak tahlil etmenin hatalı oldu unu, Türklerin dininin ve töresinin Tengri

1 2

W. Radloff, “Sibirya’dan”, (Çev. Ahmet Temir), Ankara 1954, 2 cilt Ziya Gökalp, “Türk Medeniyeti Tarihi”, stanbul 1941 3 Fuad Köprülü, “Anadolu’da slamiyet”, “Türk Tarih-i Dinisi” 4 Abdulkadir nan, “Tarihte ve Bugün amanizm”, TTK. Yay., Ankara 1995 5 brahim Kafeso lu, “Türk Milli Kültürü”, Istanbul 1999 6 P. Wilhelm Schmidt, “Eski Türklerin Dini” (Çev. Sadettin BULUÇ), TDED, XIII, 1964

dini oldu unu, buna, yüce, ulu anlamına Gök Tengri dini de denilebilece ini belirtmi tir. Kendisi bu dini, Hz. brahim’den gelen Hanifli e benzetir 7.

Buraya kadar özetlenen tüm bu görü ler göz önüne alındı ında, geni bir co rafyaya yayılmı olan ve Türkler arasında da çe itli uygulamaları görülen amanizmi, sihri bir sistemden ba ka bir ey olmadı ını göz önüne alarak, eski Türk dini olarak tanımlamak do ru olmasa gerektir. Çünkü amanlık bir din olmaktan çok temelinde ruhları, cinleri vb. varlıkları emir ve kumanda etmek ve gelecekten haber vermek dü üncesi olan bir sihir sisteminden ba ka bir ey de ildir. Öte yandan, Orta Asya’ya IV.-V. y.y.’lardan sonra girdi i varsayılan amanizmin etkisiyle Türklerin ya amında, pek çok adet, gelenek ve inançlarında, uzun süreli uygulamalar sonunda amanist a ırlıklı bir birikimin ortaya çıktı ını söyleyebiliriz. Türkler dinsel inançlarıyla beraber bu amanist adetleri birle tirerek bir bütünlük ortaya koymu ve amanizm, bugünkü görüntüsüne bu ekilde ula mı tır. Ancak, daha önce de söyledi imiz gibi artık bir din olmadı ı kesin olarak ortaya konulan amanizm Türklerin inançlarının merkezi haline gelememi , bilakis, dinsel ayin ve törenlerin büyük bir ço unlu u aman olmadan icra edilmi tir.

Türk inançları ile ilgili en eski bilgilere, Çin yıllıklarında, Orkun yazıtlarında ve çe itli batılı ve slami kaynaklarda rastlanmaktadır. Bu kaynaklarda verilen bilgilerden yola çıkarak Türklerin asıl dinin Kök Tengri inancı olu unu söylemek mümkündür. Tarihi kayıtlarda bu konuyla ilgili ilk bilgiler Hun Türkleriyle ilgilidir. Çin yıllıklarından edinilen bilgilere göre Hunlar, bir Gök Tanrı’ya inanıyor ve onu daha sonra Ka garlı Mahmud’un ifade etti i üzere, hem gök hem de Tanrı anlamını içeren “Tengri” kelimesiyle ifade ediyorlardı. Yine Hunlardan sonraki Türklerde de Gök Tanrı inancı devam

7

Hikmet Tanyu, “Türklerin Dini Tarihçesi”, stanbul 1998

etmi tir. Kök Türkler, Uygurlar, Bulgarlar, O uzlar vb. Türk topluluklarının asıl dini de Kök Tengri inancı olmu tur.

Bununla birlikte Türkler, ana yurtları olan Orta Asya’dan çe itli sebeplerle göç etmeye ba ladıklarında, pek çok yeni millet ve kültürle kar ıla mı lar ve bulundukları çevrenin de etkisiyle slamiyet’e girmeden önce muhtelif dinleri de kabul etmi lerdir. Bunlar arasında sayabilece imiz Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Musevilik gibi dinler, çe itli Türk toplulukları tarafından kabul görmü tür. Ancak slamiyet dı ında, adı geçen dinler, Türk kültürünün inanç sistemine uymadı ı için mahalli nitelikte kalmı ve bu dinlerin kabul edili i, ancak merkezde bulunanlar tarafından olmu , halk ise, eski inançlarını sürdürmeye devam etmi tir. Türkler tarafından kabul edilen dinler arasında yalnızca slamiyet, Türklerin eski inançlarıyla bir çok bakımdan uygunluk göstermi ve bu nedenle Türkler arasında geni ölçüde yayılarak günümüze kadar gelmi tir.

Türklerin slam dinini kabulleri, ilk kar ıla malar, ferdi ve siyasi münasebetler, sava lar, mücadeleler, slam devletlerinin çe itli kademelerinde alınan görevler ve nihayet gruplar ve kitleler halinde slama giri eklinde bir geli me göstermi tir.

VII. y.y. ba larında

Arap Yarımadasında do an slam dini, özellikle dört halife

döneminde Arap Yarımadasının sınırlarını a mı , bir taraftan Bizans’ı bir taraftan da ran’ı tehdit eder hale gelmi tir. Özellikle Hz. Ömer devrinde (634-644) me hur Kadisiye (636) ve arkasından da Nihavend (642) sava larında ran Sasani mparatorlu unun bütünüyle slam topraklarına dahil edilmesi, Türk ülkeleriyle slam toprakları arasındaki engelleri ortadan kaldırmı tır. Böylece Türkler, slam ordularıyla kar ı kar ıya kalmı lardır. Tarihçilere göre, Türklerle Arap ordularının ilk kar ıla maları, Kafkasya üzerinden Hazar Türkleri, Horasan

üzerinden de Kök Türklerle olmu tur. Müslüman Arap ordularının Orta Asya’ya yayılmak ve hakim olmak amacıyla yaptıkları sava lar gerçekten çok kanlı olmu tur. Özellikle Emeviler devrinde sürdürülen fetih ve istila siyaseti daha çok ganimet ve eref arzusu üzerinde

odaklandı ından bu dönemde bölgede, özellikle Türkler arasında slamiyete geçenlerin sayısı oldukça az olmu tur. Emevilerden sonra slam devletinin ba ına geçen Abbasiler döneminde ise Türk-Arap münasebetlerinde gözle görülür bir yumu ama olmu tur. Bu döneme kadar sava lar ve mücadelelerden ibaret olan Türk- Arap ili kileri, Abbasilerin Emevilere nazaran daha müsamahakar ve i birlikçi tutumları neticesinde olumlu bir biçimde geli erek Türkler arasında slamla manın da hız kazanmasına ve Türklerin çe itli devlet kademelerinde görevler almalarına imkan vermi tir. Ancak tüm bu olumlu geli melere ra men Abbasiler devrinde Türk yurtlarında geni kitleler halinde slama giri gözlenmemi tir. Türkler arasında

slamiyet’in yayılıp geni olmu tur .

toplulukların ihtidasına dönü mesi, asıl Samaniler devrinde

X.y.y.’dan itibaren slamiyet’i geni ölçüde kabule ba layan Türkler, ancak bu tarihten sonra bu dini gerçek anlamda benimsemi ve onun hamisi ve yayıcısı olmu lardır.

Çalı mamızın ba rol oyuncuları olan O uzlar (Türkmenler)da i te bu devirde yani, Samaniler döneminde slam’a girmeye ba lamı lardır.

X. y.y.’dan itibaren geni gruplar halinde slamla maya ba layan Türkler arasında, ehir yerlerinde yeni dinin tün icapları yerine getirilirken, slamiyet’i sathi bir ekilde anlayan ve slam kültür merkezlerinden uzak sahalarda konar göçer olarak hayatlarını idame ettiren Türkmenler ise, eski inançlarını Müslüman olduktan sonra da korumaya çalı mı lardır. Nitekim slam öncesinde hayat artları gere i ehirlerden uzak, çadırda ya amaya alı kın, basit bir hayat sürdürmü ve bu nedenle din ve mezhep konularına pek ilgi duymamı olan bu

Türkmenler, pek çok dini, hatta ba langıçta slamiyet’i benimsedikleri halde, yine de kendi milli geleneklerine ba lı kalmı lar, ya antılarında bir de i ikli e gitmemi lerdir. Türkmenler slam’ı aynen benimsemek yerine, kendi inançlarıyla harman edip yeni bir sentez olu turmu lardır. Bu sentez, Türk Müslümanlı ı olarak da tabir edilebilecek ve ba ında Hoca Ahmet Yesevi’nin bulundu u slamın sufi yorumu olmu tur. Ara tırmacıların yorumlarına göre, slam’ı Türkmenler arasında Arap orduları ve sözcüleri de il, dinin eri kurallarını önemsemeyen, dini, sufice yorumlayan, halkın benimseyebilece i ekilde ifade eden ve halkın eski inançlarıyla yeni dini kayna tıran, bu sufiler olmu lardır. Türkistan’ı adım adım ar ınlayan dedeler, babalar, atalar, tıpkı amanlar gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halk üzerinde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimseler olmu lardır. geçen, dedeler, babalar, atalar diye adlandırılan sufilerin telkin etti i te bu bahsi slam’ı

ekilde

benimseyen Türkmenler, eski inançlarıyla alakalı geleneklerin ya atıldı ı, dede ve babalar hakimiyetine dayanan, kendine özgü bir “Türkmen Sünnili i” olu turmu lardır. Bununla beraber, Türkmenlerin slamla masında gerçekten büyük hizmetleri geçen bu babalar, XI. y.y.’da Anadolu’nun fethedilmeye ba lamasıyla bu bölgeye akın eden Türkmenlerle beraber gelerek, Orta Asya’daki misyonlarını burada da sürdürmeye devam etmi lerdir.

te biz bu çalı mamızda Türklerin gerek en evvel sahip oldukları inançların ve daha sonraları yine Türklerce kabul görmü dinlerin, Türklerin ya am biçimleri üzerindeki

etkilerini incelemeyi hedeflemekteyiz. Çalı mamızın ilk bölümünde, Türklerin en eski inançları, slamiyet’ten evvel kabul etmi oldukları di er dinler ve tüm bunların Türkler üzerindeki etkilerinden genel anlamda bahsetmeye çalı ılacaktır. kinci kısımda ise Türk kültür tarihinin en önemli vakalarından biri olarak kabul edilen Türklerin slamiyet’le tanı maları ve bu olaya kar ı vermi oldukları tepkiler anlatılacak, Türklerin slam’ı anlayı biçimleri ve bu konuda o dönemde ortaya çıkmı tarikatların fonksiyonları üzerinde genel bir

de erlendirme yapılacaktır. Üçüncü bölümün konusunu ise, yine Türk tarihinin en önemli olaylarından biri olan Anadolu’nun fethi ve bölgedeki Türk yerle mesi olu turmaktadır. Bu kısımda Anadolu’ya yapılan akınlar neticesinde Anadolu’yu vatan tutmu olan Türkmenlerin bu bölgedeki dini durumları yine genel manada ekillendirilmeye çalı ılacaktır. Çalı mamızın son kısmında ise, günümüzde de varlı ını sürdüren, slamiyet’ten önceki Türk inançlarının hayatımızın hangi safhalarında ve ne ekilde devam ettikleri, kar ıla tırmalı olarak, genel örneklerle ortaya konulmaya çalı ılacaktır.

I. BÖLÜM

ESK TÜRKLER N D N

A) KÖK TENGR NANCI

Eski Türklerde din, tüm kainatın hakimi ve yaratıcısı olan yüce bir varlı a inanma etrafında ekillenmi tir. Türkler bu yüce varlı ı hem gök hem de Tanrı anlamı içeren “Tengri” kelimesi ile ifade etmi lerdir. Tengri, eski Türk inancında, tek yaratıcı olarak din sisteminin merkezinde yer almaktadır. O, aynı zamanda semavi bir mahiyete sahip oldu undan, eski Türk vesikalarında ço u kez “Kök- Tengri” adı ile zikredilmektedir. Bundan yola çıkarak eski Türk inancına “Kök-Tengri Dini” adı verilmi tir 8.

Türkiye Türkçesindeki Tanrı sözcü ü Orkun Yazıtlarında “Tengri” biçiminde olup 9, bugün muhtelif Türk lehçelerinde, her lehçenin fonetik özelli ine göre “Tenri, Tengere, Tangrı, Tanrı, Tangara, Ture” ekillerinde söylenmektedir 10.

Asya Hunlarından itibaren Türklerde en önce te ekkül eden dini terim, “Tanrı” dır. Asya Hun Tanhusu Mo-tun, M.Ö.176’da Çin hükümdarına yazdı ı bir mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldı ını ve askeri zaferlerini öncelikle onun sayesinde kazandı ını belirtir 11. Ayrıca, Mo-tun’un unvanı, “gücünün kayna ını Tanrı’dan alan” manasında “Tengri Kut” tur. Yine Hun Ka anlarından Kün-içen (M.Ö. 160-126), Çin hükümdarı tarafından
brahim Kafeso lu, “ Türk Milli Kültürü”, Ötüken Yay., stanbul 1999, s. 308. Muharrem Ergin, “Orhun Abideleri”, Bo aziçi Yay., stanbul 2000, s.7, 13, 17, 19, 27, 33, 37, 39, 41, 43, 47, 49, 55, 57, 61, 65, 67, 69, 77. 3 Hikmet Tanyu, “ slamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı nancı”, Ankara Ünv. lahiyat Fak. Yay., Ankara 1980, s. 7, 9.
9 8

11

Bahaeddin Ögel, “Büyük Hun mparatorlu u Tarihi I ”,Kültür Bak. Yay., Ankara 1981, s. 439.

kendisi için kurulan tuza ı birdenbire fark edince “orada ast rütbeli kumandanlara rastlamamı Gök (Tanrı) takdir buyurdu. Kendimi korumayı Gök (Tanrı) nasip etti.” diye sevinçle haykırmı tır 12. M.S. IV. asır ba ında Hun devletini kuran Liu-Yüan’ın yi itli i kar ısında genç ye eni “Gök (Tanrı), bu ki iyi Hunları dü ünerek dünyaya getirdi” demi tir. Liu Yüan da Chin prenslerinin birbirleri ile mücadeleleri kar ısında “Gök’ün (Tanrı) iradesine kar ı gelmenin do ru olmadı ını, Gök’ün (Tanrı) emirlerine uymamanın felaket do uraca ını, Gök (Tanrı) verir de insan kabul etmezse, ba ına felaketler gelece ini” belirtmi tir 13. 328 yılında, Han ey-ley, dü manının kar ısına çıkması üzerine atının üzerinde iki kolunu yukarıya

kaldırıp, ba ını a a ıya do ru e erek, “Ey Gök (Tanrı), onu bana teslim etti in için, sana ükürler olsun!” diye haykırmı tır. 343 yılında, Hun Devleti’nin Çao ka anı “Herkes milis kuvvetini versin. Gök’e (Tanrı) itaat için, gelecek yıl birliklerime kendim kumanda edece im!” emrini vermi tir 14.

Görüldü ü üzere, bütün bu vesikaların ı ı ında, Hun dönemindeki anlayı a göre, siyasi otoriteyi sa lamak, insanları sevk ve idare etmek için, ka anı devletin ba ına Tanrı getirir. Devletin planlarını çok önceden O, hazırlar ve vakti gelince tatbik eder. nsan, O’nun takdiratına boyun e mek zorundadır. O’na kar ı gelmek tehlikelidir, aksi halde, insanı felakete u ratır. nsanları gelecek belalardan korunmaları için uyarır ve felakete u rayanlara yardım eder.

Hunlardaki Tanrı telakkisi, Kök Türklerde daha da netle erek devam etmi tir. Kök Türklerdeki Tanrı anlayı ını, Orkun Kitabelerinden tespit etmek mümkündür. Kitabelerde

12

P.W. Schmidt, “Eski Türklerin Dini”,( Çev. Sadettin Buluç), st. Ünv. Türk Dili ve Ed. Dergisi, XIV, 1996, s. 6. 13 W. Eberhard, “Liu Yuan ve Liu Ts’ungug’un Biyografileri”, Ankara 1942, s.8, Schmidt, a.g.m., s. 81-82. 14 Schmidt, a.g.m., s. 82.

”Zamanı ,Tanrı ya ar. nsano lu hep ölmek için türemi ” 15 ifadesinde, Tanrının en önemli özelli i olan ezeli ve ebedi olu u anlatılmaktadır. Yine kitabelerde geçen “Kendimi o Tanrı ka an oturttu...” 16, “Tanrı kuvvet verdi i için babam ka anın askeri kurt gibi imi , dü manı koyun gibi imi ” 17, “... annem hatunu yükselten Tanrı, il veren Tanrı” 18, “... Tanrı buyurdu u için devletim, kısmetim var oldu u için, ölecek milleti diriltip besledim” 19, “Tanrı bah etti i için, ben kazandı ım için Türk milleti kazanmı tır” 20 gibi ifadeler, tıpkı Hunlarda oldu u gibi, Kök Türklerde de, Tanrının, ka anı devletin ba ına getirme gücüne ve kudretine sahip oldu unu göstermektedir. Yine bu ifadelere göre Tanrı, yaratıcı, kut vericidir. Tanrı izin verdi i için dü manlar peri an edilmi ve devlet sahibi olunmu tur. Yani Tengri, Türk milletinin gelece ini belirleyen en yüce varlıktır. Tonyukuk kitabesinde geçen “... Hanını bırakıp Çin’e tekrar teslim oldun. Tanrı öyle demi tir: “Han verdim, hanını bırakıp teslim oldun. Teslim oldu un için Tanrı öldürmü tür” 21 ifadesinden de anla ılaca ı üzere Tanrı, ba ı layıcı ve mükafatlandırıcı oldu u kadar, cezalandırıcı özelli iyle de Türk hayatında görülür. Ka anlarını terk eden halkı, ba ka inançlara kapılanları, kötü ka anları cezalandırır.

Kök Türk ça ından sonraki dönemlerde de Türkler arasında, aynı telakki göze çarpmaktadır. 762’ de Mani dinini kabul eden Uygurlar, bu yeni dinde gün ve ayın ön plana çıkmasıyla ilgili olarak, Tanrı kelimesinin ba ına “Kün, Ay ve Kün-Ay” kelimelerini ilave ederek “Kün Tengri, Ay Tengri, Kün-Ay Tengri” kavramlarını olu turmu lardır. Aynı Tanrı anlayı ı, Bulgarlarda da bulunmaktadır. Bulgar hanının, Bulgarlar üzerine Tanrı tarafından, reis olarak getirildi i, 804-814 tarihlerinde hüküm sürmü olan, Kurum Han’ın kitabesinde

15 16

K. T., kuzey yüzü, 10. satır. K. T., do u yüzü, 26. satır. 17 B. K., do u yüzü, 11. satır. 18 B. K., do u yüzü, 21. satır. 19 B. K., do u yüzü, 23. satır. 20 B. K., do u yüzü, 33. satır. 21 Tonyukuk, I. Ta , batı yüzü, 2., 3. satırlar.

yer almaktadır 22. X. asır O uzları’nda da benzer bir telakki vardır. bn Fadlan’ın nakletti ine göre O uzlardan biri haksızlı a u radı ı yahut ho lanmadı ı bir i ba ına geldi i zaman, ba ını gö e kaldırarak “ Bir Tanrı” der. Yine bn Fadlan, Ba kurtlar’ın da gökte ya ayan en büyük Tanrı’ya inandıklarını nakleder 23.

Tiflisli St. Abo (790’larda) Hazarların “bir yaratıcı Tanrı” tanıdıklarını söylemi tir. 862’de Hazar ba kentine, Bizans’tan gönderilen St. Cyrill ile mülakatı sırasında Hazar hakanı, Hıristiyanların, Tanrının “üçlü ki ili ine” inandıkları halde kendilerinin (Türklerin) tek Tanrı’ya iman ettiklerini belirtmi tir 24.

Görüldü ü gibi Türklerde Tanrı inancı, monoteist bir karakterde olup tek yaratıcı olarak dini sistemin merkezinde yer almaktadır. Türkler, bu yüce varlı a, O’nun rızasını kazanmak için yılın belirli zamanlarında at, sı ır ve koyundan kurban kesmi lerdir. Kurban, birçok eyin nedeni sayılmı ve bu anlayı do rultusunda, Tanrı’dan zafer istemek, Tanrı’nın bah etti i bir olaya kar ı te ekkür etmek, barı ı ve anla maları temin etmek vs. gibi hususlarda ön plana çıkmı tır 25.

Öte yandan, kaynakların yanlı yorumlanmasından dolayı bazı ara tırmacılar eski Türklerin güne e, aya kurban kestikleri yolunda görü ler ileri sürmektedirler. Ancak hakikatte olan bir ey vardır ki, eski Türklerde kendisi için kurban kesilen, dua edilen ve saçı saçılan tek yüce varlık Tanrı’dır. Bunun dı ındaki kurban hadiseleri, toylar, ölenler, sosyolojik olaylardır. Güne e ve aya saygı
22 23

Bahaeddin Ögel, “ slamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi”,TTK. Yay., Ankara 1991, s. 264. Ramazan e en , “ bn Fadlan Seyahatnamesi”, stanbul 1975, s. 31. 24 brahim Kafeso lu, a.g.e., s.214. 18 Jean Paul Roux, “Türklerin ve Mo ollar’ın Eski Dini”, ( Çev. Aykut Kazancıgil), stanbul 1998, s. 200-201.

duyulması, bunların sevilmesi, bu cisimlerin insan hayatında vazgeçilmez unsurlar olmalarından kaynaklanmaktadır. Nasıl ki bugün güne , insanlı ın ya ayabilmesi için hayati öneme sahip bir nesne ise, o zamanlarda da bu ekilde de erlendirilmekteydi. Yani güne , insanlara ısı ve ı ık kayna ı olan, tabiatı canlandıran bir araç, ay ise gece insanlara, özellikle konar-göçer Türk çobanlarına yol gösterici bir vasıta olup, toplum hayatı için vazgeçilmez öneme sahip varlıklardı. Eski Türklerin dini hayatı incelenirken bu varlıkların insanlara faydalı olmaları sebebiyle sevilmeleri ve Tanrı tarafından yaratıldıkları için bunlara kutsallık atfedilmesi ile onlarda birtakım gizli güçler bulundu una inanarak, kendilerine kurban sunulması arasındaki fark göz önünde tutulmalıdır.

Yine bu konu ile ilgili olarak kitabelerde geçen yer-sub deyimini de “yer-su ruhları” eklinde algılayarak da ların, a açların, kayaların, ırmak, denizlerin vb. tüm bu tabiata ait parçaların, eski Türkler tarafından birer semavi ve kutsal ruh eklinde tasavvur edildi ini ve hatta bu yüksek varlıklara dua, kurban, saçı ve çe itli merasimlerden meydana gelen bir kült yapıldı ını söylemek yanlı olsa gerektir. Çünkü kitabelerde geçen yer-sub deyimi “ülkevatan” manasında kullanılmı tır. Bilindi i üzere toprak, yani ülke, yani vatan, ataların ya adı ı, kanlarıyla sulanmı oldu u yer olması sebebiyle kutlu (ıduk) sayılmı tır. Aynı ekilde, da lar ve tepeler de gö e yakınlıkları, yükseklikleri nedeniyle daima ululuk, yücelik ve ilahilik timsali olarak kabul edilmi ve eski Türkler, dini ayin ve törenlerini genellikle Tanrı’nın mekanı olarak dü ündüklerinden, kutsallık atfettikleri da larda ve tepelerde icra etmi lerdir.

B) ATALARA SAYGI

slam öncesi Türk inanç sisteminin içerisinde atalar, öldükten sonra dahi ruhları vasıtasıyla, aile efradını korumaya devam ettiklerinden, onlara kar ı duyulan minnet hissi türlü ekillerde ortaya konulmu ve yılın belirli zamanlarında ataların ruhu için Tanrı’ya kurban sunulmu tur. Örne in, Asya Hunlarının Lung-Çıng denilen yerde, 5. ayda yaptıkları törende, Tabgaçların ilkbaharın ilk ayında, ülkenin do u bölgesindeki “ta -ev”de, Kök

Türklerin “Atalar Ma arasında” 26 yaptıkları törende, ata ruhları adına Tanrıya kurban sunulmaktaydı. Ata ruhlarının bu denli önemli olu u Türklerde, ölüm adetleri ve mezar ekilleri üzerinde de tesirli olmu tur.

Tarih vesikalarına göre, ölüm kar ısında Türkler, çok sayıda kurban keser "a " verir ve büyük yas tutarlardı. Kök Türk Kitabeleri'nden anla ıldı ına göre, Kül-Tigin'in ölümünde "yu çı"lar (matemciler), sı ıtçılar gelerek matem tutup a lamı lardır 27. Aynı ekilde Bilge Ka an'ın ölümünde de, sayısız kavmin gelerek a ladı ı, yas tuttukları, saçlarını yoldukları, yüzlerini ve kulaklarını kestikleri, yazıtlarda açıklanmı tır 28.

Çinliler de Kök Türklerin beyleri için yaptıkları ölüm adetlerini

u

ekilde

anlatmaktadırlar; “Bir ki i ölünce, cenazesi çadıra konulur. Bütün akrabası, ölünün adına kurban olarak, bir koyun ve bir at kesip, çadırın dı ına koyar. Bundan sonra, hepsi feryat ederek, at ko turup, bunun etrafını yedi defa dolanır ve çadırın giri kısmının önünden geçerken, bıçakla yüzlerini yaralarlar. Böylece, kanla göz ya ı birbirine karı arak akar. Sonra ölüyü gömmek için müsait bir gün tespit edilir. Önce, ölünün atı yakılarak, külleri, vaktiyle kullandı ı e ya ile birlikte, ölü ile gömülür. Sonra bir mezar kazılır. Gömme günü, ölünün bütün akrabası kurban için çe itli eyler getirir. Mezarın etrafında yine at ko turup, feryat eder ve ölümü müteakip yaptıkları gibi, yüzlerini yaralarlar. Ölü gömüldükten sonra, mezarın üstüne, ölenin hayatta iken öldürdü ü dü man sayısınca ta dikilir (bunlar “balbal” denilen ta lardır)” 29.

26 27

W. Eberhard, “Çin’in imal Kom uları”, (Çev. Nimet Ulu tu ), TTK. Yay., Ankara 1996, s.80. KT., kuzey, 11.-12.-13. satırlar. 28 BK., güney, 11.-12. satırlar. P. W. Schmidt “Tukue’lerin Dini”, ( Çev. Sadettin Buluç), st. Ünv. Ed. Fak. Türk Dili ve Ed. Derg., C. XIV’den ayrı basım, s. 75.
22

bn Fadlan da 10.yy’da ortaya koydu u eserinde, O uzların ölü a ı için çok sayıda kurban kestiklerini ve hatta varlıklı kimselerin iki yüz ba a kadar at kurban ettiklerini bildirmi tir. Yine bn Fadlan'a göre dil Bulgarlarının ölüm adetleri de u ekildedir; "Bir adam öldü ü gün, erkekler gelip ölenin kubbeli çadırının kapısında dururlar. En çirkin ve en vah i bir biçimde ba ırarak a lamaya ba larlar. Bu a layanlar hür adamlardır. Onların a laması bittikten sonra, ellerinde deriden örülmü kırbaçlar bulundu u halde köleler gelirler. Devamlı surette a layıp, ellerindeki kırbaçlarla yanlarına ve çıplak yerlerine vururlar. O kadar ki, kırbaçla vurulan yerlerde mor izler kalır. Ayrıca, ölenin çadırının kapısı üzerine muhakkak bir bayrak dikmek gerekir. Bundan sonra, ölenin silahını getirip kabrin etrafına koyarlar. ki sene müddetle matem devam eder. ki sene dolunca çadırın kapısı üzerindeki bayra ı indirip saçlarını keserler (tra olurlar). Ölünün akrabaları bir davet hazırlarar. Bu ziyafetle matemden çıktıkları anla ılır. Bu ekildeki cenaze merasimleri, reislere yapılır 30.

Dede Korkut Destanları'nda buna "a yedirmek, a dökmek, a vermek" denilmi tir. Hatta bu destanlara göre, O uz kahramanları ölürken "ak boz atımı bo azlayıp a ım veriniz" diyerek vasiyette bulunmu lardır 31.

Bütün bunlarla birlikte, Türkler arasında çok yaygın olan yas alametleri arasında ölenin bindi i atın kuyru unu kesme adeti de mevcuttur. Hun devrine ait Pazırık Kurganı'nda ele geçen buluntularda kuyrukları ve yeleleri kesilmi atlara rastlanmı tır 32. O uzların da, slamiyet'ten sonra bile bu adete riayet ettiklerini Dede Korkut hikayelerinden anlamak mümkündür. Bu hikayelere göre, O uz kahramanları, vasiyetlerinde öyle demektedirler; "Ak

30 31

bn Fadlan Seyahatnamesi, s. 36, 63. Muharrem Ergin, "Dede Korkut Kitabı", Bo aziçi yay., 18. baskı, stanbul 1998, s.105. 32 Ögel, a.g.e., s. 68.

boz atımın kuyru unu kesiniz…ak çıkarıp kara giyiniz". Beyrek'in ölümünden sonra, "Ak boz atın kuyru unu kestiler. Kırk elli yi it kara giyip gök sarındılar….sarıklarını yere vurdular."

nan'ın bildirdi ine göre, ölenin bindi i atın kuyru unu kesme adetine Kazaklarda "tullamak (dullamak) denmektedir. Tiyan an Kırgızları, ölünün bindi i atın kuyru unu kesip mezarın üzerine diktikleri bir sırı a ba larlar 33.

Daha, Hun ve Kök Türkler'de mevcudiyeti görülen bu ölüm adetleri, slamiyetin bütün tesirine ra men günümüzde, Türklerin ya adı ı pek çok bölgede ve özellikle Anadolu'da varlı ını muhafaza etmektedir. Herkesçe bilindi i üzere, bugün Türkiye'nin pek çok yerinde ölünün mevki ve servetine göre üç, yedi veya kırk gün, gelenlere yemek verilir, büyük toplantılar yapılır, kurbanlar kesilir ve özellikle kadınlardan olu an yas tutucular, ölen kimsenin vasıflarından bahseden a ıtlar yakarlar.

Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin a ır bir ekilde cezalandırılmasından da anla ılmaktadır. Attila’nın II. Balkan seferinin bir sebebi de Hun hükümdar ailesi kabirlerinin Bizans’ın Margus piskoposu tarafından açılarak soyulmasıdır. M.Ö. 79’da benzer bir tecavüz hadisesi, Hun Tan-husunu, Wu-huanlara kar ı sava a zorlamı tır. Wu-huanları ve Bizanslıları, bu hırsızlık te ebbüsüne sevk eden sebep, eski Türklerde ölülerin silahları, kıymetli e yaları, bazen de tam teçhizatlı atları, kadınların mücevherleri ile birlikte gömülmesi idi 34. Çünkü Türkler, ölümden sonra ikinci bir hayatın varlı ına inanıyor ve ölünün öbür dünyadaki ya amında ihtiyaçları olabilecek e yaların yanında hazır bulunması gerekti ini dü ünüyorlardı.
33 27

Abdülkadir nan, “Tarihte ve Bugün amanizm”,TTK. Yay., Ankara 1995, s. 198. Kafeso lu, a.g.e., s. 212.

Ölüyü e yası ile birlikte gömme adetine, Hunlardan sonraki Türk topluluklarında da rastlanmaktadır. lgili bölgelerde yapılan kazılarda ele geçen e yalar bunu teyit etmektedir 35. Çinlilerin, Kök Türklerin ölüm adetleri hakkında verdikleri bilgilere göre, Kök Türkler zamanında da ölüyü e yasıyla beraber gömme adeti mevcuttur 36. bn Fadlan da yazmı oldu u seyahatnamesinde Türklerin ölü gömme adetleri ile alakalı de erli bilgiler vermi tir. Eserde, O uzların ölüm ile ilgili adetleri u ekilde anlatılmaktadır; “Aralarından birisi ölünce onun için ev gibi büyük bir çukur kazarlar. Sonra cesedine elbisesini (hırkasını) giydirip, ku a ını ve yayını ku andırırlar. Eline, içinde arap olan, a açtan bir kadeh verip önüne de içinde arap bulunan a açtan bir kap koyarlar. Sonra bütün ahsi e yalarını getirip, onunla birlikte bu ev gibi çukura koyarlar. Daha sonra ölüyü bu çukurda oturtup üzerini tavanla örerler. Mezarın üzerine, çamurdan, kubbeye benzeyen bir tümsek yaparlar. Bundan sonra da ölünün hayvanlarının yanına varıp, sayısına göre birden yüz veya iki yüz kadarını kurban olarak öldürürler. Bunların etlerini yerler. Ba , ayak, deri ve kuyruklarını bir kenara ayırıp, bunları kesilmi a açlar üzerinde, kabrinin ba ına asarlar. Bunlar, ölünün cennete giderken binece i hayvanlardır derler” 37.

13. yy Kıpçak-Kuman boylarının yaptıkları mezarlardan birini, Wilhem Rubruk öyle tavsif etmektedir: “Yeni bir mezar üzerinde on altı tane at derisi gördüm. Bunlar, mezarın dört tarafına dörder dörder olarak sırıklara asılmı lardı...” 38

35 36

Ögel, a.g.e., s. 140 – 146. Schmidt, a.g.m., s. 75. 37 bn Fadlan Seyahatnamesi, s. 36-37.
38

Wilhelm Von Rubruk, “Mo olların Büyük Hanına Seyahat”, Ayı ı ı Kitapları, stanbul 2001, s. 42-43.

Kök Türk, O uz ve Kıpçak defin törenlerinde görülen, kurban olarak kesilen atların derilerini sırıklara asma adeti bugünkü Altaylıların ve Sahaların arasında da mevcuttur. Sahalar bu derilere “tabık”, Altaylılar ise “baydara” demektedirler. 39

Tüm bunlardan ba ka, eski Türkler, mezarlarının ba ına, kahraman ölünün hayatta iken öldürdü ü dü manların adedini belirten ve adına “balbal” denilen ta tan yontma tasvirler dikmekteydiler. 40 Esasen balbal gelene i, sava ta iken öldürülen ki ilerin , u runa öldürülmü oldukları ki inin hizmetinde bulunacaklarına dair bir inançtan gelmektedir. bn Fadlan eserinde O uzlardan bahsederken bu adeti de anlatır; “E er ölen kimse, sa lı ında insan öldürmü kahraman biriyse, öldürdü ü insan sayısı kadar a açtan suret yontup, bunları kabrinin üzerine dikerler. Bunlar onun hizmetçileridir, cennette ona hizmet edecekler” derler 41. Bu sözler, eski Türklerde ölümden sonraki hayata inancın varlı ını bize bildirmektedir.

Buna göre balbal, mezarına dikilen ki inin dünyada iken yapmı oldu u kahramanlı ın mezara ve dolayısı ile ahirete yansımasıdır.

Ata ruhlarına saygı ve hürmet adeti, Hazarlar arasında da mevcuttur. 11.y.y.’da ya amı Arap co rafyacılarından bn Havkal ve stahri’nin verdikleri bilgilere göre, Hazar hakanı ölünce gömülür. Onun kabrine u rayan herkes hayvanından iner ve secde eder. Kabri gözden kayboluncaya kadar da hayvanına binmez 42.

nan, a.g.e., s. 179. B. K., güney yüzü, 9. satır, Eberhard, a.g.e., s. 86. 41 bn Fadlan Seyahatnamesi, s. 36. 42 Ramazan e en, “ slam Co rafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri”, Türk Kültürünü Ara tırma Ens. Yay., Ankara 1998, s. 158, 168.
40

39

Öte yandan gerek Çin kaynakları ve gerekse de slami kaynaklar, Türklerin ölü gömme adetlerinden bahsederken, bazı Türk topluluklarının ölülerini yaktıklarına dair haberler vermektedirler. Çin kaynaklarında Kök Türklerin defin törenleri hakkında verilen malumata göre, bunlar ölülerini yakarlardı 43. Bazı slam eserlerinde de Kırgızların ölülerini yaktıkları söylenir 44. Oysa Türklerde ölü yakma gelene i yoktur. Bu gelenek Budizm vasıtasıyla Türk bölgelerinde görülmü se de, Türklere ait bir gelenek de ildir 45.

Konu ile ilgili olarak, üzerinde durulması gereken önemli bir husus da udur; Türklerde ölmü atalara saygı inancı, bazen yanlı anla ılmakta,

di er bazı dünya halklarında oldu u gibi, ölen büyük insanların, Türklerde de sonradan ilahla tırıldı ı gibi dü üncelerin ortaya atılmasına sebep olmaktadır, ki bu tamamen yanlı tır. Devlet ve millet için faydalı olmu , varlıklarının nedeni olan atalara hürmet ile bu Tanrı-insan telakkisini karı tırmamak gerekir. Ölmü atalara kar ı olan saygı, onlar adına anıt

mezarlıkların yapılması, bu yerlerde kurbanlar kesilmesi belki de, vefa duygusunun bir göstergesidir. slamiyet öncesinde görülen bu akide slamiyetten sonra da evliya itikadına dönü erek devam etmi tir. Bugün hemen her tepede, geçitte, da eteklerinde birer yatırın olu u bunun en açık göstergesidir. Halk ba ı sıkı tı ında, dara dü tü ünde bu yerlere ko ar ve buralarda yatan ve Allah katında sevildiklerine inandı ı bu ahısların aracılı ıyla Tanrıdan niyaz ve dilekte bulunur 46.

Eberhard, a.g.e., s. 86. “Ramazan e en “Klasik slam Kaynaklarına Göre Eski Türkler’in Dini ve aman Kelimesi”, st. Ünv. Tarih Ens. Dergisi, S. 10-11, stanbul 1975, s. 59. 45 W. Eberhard, “Çin Kaynaklarına Göre Garbi ve Orta Asya Halklarının Medeniyeti”, T.M. VII – VIII , 1940, s. 125-191. 46 Mehmet Eröz, “Eski Türk Dini ve Alevilik Bekta ilik”, Türk Dünyası Ara tırmaları Vakfı Yay., stanbul 1992, s. 100-102
44

43

C) AMAN ZM

amanizm, genel olarak Sibirya ve Orta Asya kavimlerinin dini inanı larıyla alakalı bir terim olup, Asya halkları arasında büyücü, sihirbaz manasına gelen “ aman” kelimesinden türemi tir.

Genel olarak kendisine aman veya Türklerin kullandı ı biçimiyle, “kam” denilen ve do u tan gelen özel bazı kudretlere sahip olan bir ahsın etrafında ekillenen “ amanizm” hakkında günümüze kadar pek çok ara tırma yapılmı ancak, Türkler arasında tarihlerinin ilk safhalarından beri mevcut olup olmadı ı kesin olarak ispat edilememi tir. Öte yandan ilk kez 19.yy’da Radloff tarafından ortaya atılan amanizm’in Türklerin asıl dini oldu u varsayımı da artık ara tırmacılar tarafından iltifat görmemektedir.

leride de görülece i üzere, amanist inançların rastlanıldı ı bölgelerdeki halkların dini hayatlarının büyük bir kısmı amanın müdahalesi olmadan icra edilmektedir. Bu da bize, Orta Asya ve Sibirya Türk boylarındaki dini hayatın içinde, amanizm’in müdahil bir unsur olarak bulundu unu gösterir. Yani amanizm, bu boylarda daima var olmakla beraber onların hiçbir zaman dini sisteminin bütününü te kil etmemi tir.

Konu ile ilgili olarak B.Ögel, Orta Asya’daki eski Türklerin tarihi ve dini inançlarıyla alakalı kaynaklarda, amanizmin varlı ına dair kesin bir ipucuna rastlanmamı olsa da, o dönemde halk arasında bazı sihir ve ayinler yapan amanların bulunmu olmasının muhtemel oldu unu söyler 47.

Eberhard, Türklerde

amanizm’in varlı ı ile ilgili ilk haberin, 519 yılında Juan-

Juanlardan kaldı ını söylemektedir. Bu tarihte bir kadın aman, bir prense gö e yolculuk yaptırmı ve sonra prensi bu seyahatten geri ça ırmı , bunun için de güz mevsiminde ovada çadır kurarak yedi gün oruç tutmu ve bütün bir gece dua etmi tir 48.

Bunun dı ında hiçbir kaynakta varlı ına rastlanmayan amanizm hakkındaki bilgiler 10.y.y.’dan itibaren yo unluk kazanmaya ba lar. bn-i Fadlan 10.y.y.’da O uzlardaki bazı kurban merasimlerinden ve bunları yöneten ihtiyarlardan bahsetmektedir. Ona göre O uzlar, bu ihtiyarların sözlerini dinler ve ona uygun hareket ederlerdi 49.

Türkler arasına geli yeri ve zamanı hakkında kesin bir ey söylenemeyen ve Türklerin tarihinin geç devirlerinden itibaren varlı ını kabul edebilece imiz amanizm denilen bu büyü sistemi, Türkler arasında yerle ip yayılırken, daha önce mevcut olan dinlere ait bazı inanç ve töreleri de benimsemek suretiyle bugünkü halini almı tır.

47 41

Ögel, a.g.e., s.46. Eberhard, a.g.e., s. 43. 42 bnFadlan Seyahatnamesi, s. 36.

amanist dünya görü üne göre, kainat üst üste katlardan olu mu tur. Bu katlar belirli bir düzen üzere birbirlerinden ayrılmı lardır. Yukarıda on yedi kat vardır ve ı ık (aydınlık) alemini te kil eder. A a ıda ise yedi (veya dokuz) kat bulunmaktadır. Burası da karanlıklar dünyasıdır. nsanlar da, bu iki alem arasında, yeryüzünde ya arlar.

Altay Türkleri’ne göre, koruyucu ve iyi ruhlar ı ık (aydınlık) diyarında bulunurlar. Gö ün en üst katında ise, altın kapılı bir sarayda altın bir taht üzerinde Bay-Ülgen oturmaktadır. nsanları, ovaları, çimenleri ve ate i ile yeri; güne i, ayı ve yıldızları ile gö ü yaratan, alemin nizamını sevk ve idare eden odur. Kırgız ve Kazak lehçelerinde “Ülgen” kelimesi “büyük, ulu” anlamlarını ifade eder. Rivayetlere göre Ülgen, iyilik eden bir varlık olup, ay ve güne in ötesinde, yıldızların üstünde ya ar. Onun huzuruna giden yolda yedi (veya dokuz) engel (buudak) bulunur. Ülgen’in huzuruna giden bu yol ancak erkek amanlara, ayin yaptıkları zaman açıktır. Bununla beraber, erkek aman bile ancak be inci engele (Temir Kazık Yıldızına) kadar ula abilir. 50 nanı a göre, Saha Türkleri’nin tarihinde yalnız bir aman dokuzuncu kata ula mı , uçmu ve bugüne kadar geri gelmemi tir 51.

Yine inanı a göre, Ülgen’in yedi (veya dokuz) o lu, dokuz kızı ve birtakım yardımcı ruhları bulunmaktadır. Altaylılarda her boy, Ülgen’in o ullarından birini kendi koruyucu ruhu sayar. Ülgen’in adları belirsiz dokuz kızı ise Altaylılar tarafından “Ak kızlar” yani iffetli kızlar olarak anılırlar. yi ruhlar zümresine giren bu kızlar, aman dualarından anla ıldı ına göre, ayin esnasında kama ilham ve heyecan verirler. Onları temsil eden kukla biçimindeki bebekler, amanın cübbesine takılıdır. Bununla birlikte, Ülgen’in hizmetinde bir nevi elçilik vazifesi yapan ba ka yardımcı ruhlar da vardır. Bunların bir kısmı amana, gö e yolculu u esnasında refakat ederler. Bunlardan bazıları ise insanlar arasında ya ayarak onları fena
nan, .a.g.e., s. 31-32. F. Fedotoviç, “Saha Yeri ve Saha Türkleri”, ( Çev. Saadettin Gömeç), A. Ü. DTCF. Tarih Ara tırmaları Dergisi, 16 / 26, Ankara 1994, s. 238.
51 50

varlıklardan korurlar 52. amanist inanca göre, Ülgen’in ak kızlarından ba ka, birkaç di i ruh daha vardır. Altaylılarda “Umay, Ana Maygıl, Ak ene”, Sahalarda “Ayısıtlar”, bunların belli ba lılarıdır. Altaylılara göre “Umay”, çocukları ve hayvan ruhlarını koruyan di i ruhtur. Umayın izlerine Sahalarda da rastlanmaktadır. Onların inancına göre “Ogo ımıta”, denilen bir ruh vardır. Harfi harfine “çocuk ımısı” demektir. Imı kelimesi, “koruma silahı, tılsım, muska” demektir. nanca göre, bu ımı ku eklinde, çocu un ba ı üzerinde öter ve bununla çocu un

neslinin bereketli olaca ını haber verir. Sahalardaki bu “ımı” ruhunun, Umay oldu u açıktır.

Umay adına Türk edebiyatında ilk kez Kök Türk Yazıtlarında rastlanır. Kül Tigin Kitabesinde, "…Umay gibi annem hatunun devletine küçük karde im Kül Tigin er adını aldı" 53 denmektedir ki burada, Bilge Ka an, annesini Umay'a benzetmi tir. Tonyukuk yazıtında da “Tanrı, Umay ve yersu”nun Türklere yardım ettiklerinden bahsedilmektedir 54. Büyük Türk sözlü ü Divan-ı Lugat-it-Türk'te, Ka garlı bu kelimeyi öyle izah etmektedir; “Umay, kadın do urduktan sonra çıkan son'dur. Buna çocu un ana karnındaki e i denir. u atasözünde de kullanılmı tır: "Umayka tepınsa o ul bolur, yani birisi buna hizmet ederse o lu olur demektir. Kadınlar sonu u ur sayarlar. Sona, Saha kadınları tarafından da saygı

gösterilir. Kırgız ve Kazak kadınları da bu nesneye önem verirler, toplu bir halde giderek yere gömer ve çevresini tütsülerler. Bütün bunlar Umay inancıyla alakalıdır. Konu ile ilgili ara tırmasında Hikmet Tanyu, Umay'ın koruyucu ruh, melek oldu unu iddia etmi tir 55. Saadettin Gömeç ise buna ek olarak, Umay hakkında yazmı oldu u makalede onun milattan önce ya amı kahraman bir Türk kadını olabilece ini söylemi tir 56.
52

Saadettin Buluç, “ aman”, slam Ansiklopedisi, C. 11, stanbul 1950, s. 324, W. Radloff, “Sibirya’dan Seçmeler”, (Çev. Ahmet Temir), Kültür ve Turizm Bak. Yay., Ankara 1986, s. 215-218, Hikmet Tanyu, “ amanlık veya amanizm”, Türk Ansiklopedisi, C. 30, Ankara 1981. 53 K. T., do u yüzü, 31. satır. 54 Tonyukuk, 2. Ta , batı yüzü, 3. satır. 55 Tanyu, a.g.e., s. 196. 56 Saadettin Gömeç, "Umay Meselesi", Türk Kültürü XXVII, S. 318, s. 635. 50 nan, a.g.e., s. 34 – 36.

Sahalarda Umay ruhunun tüm görevleri ve sıfatları, “Ayısıt” denilen ruhlara verilmi tir. Ayısıt, yaratıcı, bereket ve refah sa layıcı di i ruhlara verilen genel addır. Bunların kimisi çocukları ve kadınları, kimisi de hayvan yavrularını ve di i hayvanları korurlar 57.

Ana-Maygıl ve Ak-ene'ye gelince, di i ruhlar arasında sayılan bu ruhlardan AnaMaygıl, ulusu koruyan di i ruhtur. Buna "ulus anası" da denmektedir. Ak-ene ise bugünkü hayatta rolü olmayan ve sadece yaratılı efsanesinde adı zikredilen bir ruhtur. nanı a göre, Ülgen yaratma kudretini ve ilhamını bu Ak-ene'den almı tır 58.

Aydınlık dünyada durum böyleyken, karanlıklar diyarı olan yer altı dünyası ise dokuz kattan ibaret olup tüm katlarda, yeraltına mahsus bir güne ten çıkan korkunç bir ı ık hüküm sürmektedir. Burada, insanların pe ine dü en ve tüm gayretleri onlara zarar ve ziyan vermekten ibaret olan kötü ruhlar ya arlar ki Altaylılar bunlara “kara töz, kara neme” veya umumiyetle “tümengi töz” adını verirler. Bütün bu mahlukların ba ında ise bizzat Bay Ülgen tarafından yaratılmı olan Erlik Han bulunur. Erlik Han, “kuvvetli han” demektir. Bazı amanlar Erlik'e "Kayrakan" demektedirler. O, karanlıklar dünyasının be inci veya dokuzuncu katında, kötü ruhlardan ibaret saray erkanı tarafından çevrilmi olarak, kara bir tahtın üzerinde oturur. aman dualarında Erlik, korkunç bir varlık olarak tasvir edilmektedir. Altaylılar, en büyük felaketleri, kızamık, tifo vb. hastalıkları, hayvan kırgınlarını ondan bilirler. Altaylılara göre Erlik, kendisine kurban sunulması için bu tür i leri yapar. Onlar iplik gibi tasavvur ettikleri ruhun Erlik tarafından kesildi ine inanırlar. Erlik insanın canını alarak yeraltına

58

nan, a.g.e., s. 39.

götürür, orada sorguya çektikten sonra kendi emrinde kullanır. Erli e giden yolda da “pudak” denilen engeller vardır. Bir rivayete göre, Erli in yedi (veya dokuz) o lu vardır. Bunlar, yeraltındaki ve yeryüzündeki tüm kötü ruhları idare ederler. Yine denildi ine göre Erli in sekiz (veya dokuz) kızı vardır ki, bunların belirli bir vazifeleri yoktur. Oyun oynar, raks eder ve yeraltına inen amanı kandırıp babalarına getirilen kurbanı kapmaya çalı ırlar. E er kam, bunlara aldanır ve sözlerine kanarsa, Erlik veya di er bir töz tarafında öldürülür.

Erlik Han’dan daha a a ıda, cehennem (kasırgan) bulunur. Bu dünyanın günahkar ve canileri öteki dünyaya gidince burada hak ettikleri cezayı çekerler.

Yeraltında ya ayan kötü ruhlara gelince; hastalı a sebep olan bu ruhları, aman özel bir ayin yaparak uzakla tırmaya çalı ır. Yine Altay Türkleri’nde geçen “körmözler”de ölü ruhları olup insanın ruhunu kapmak suretiyle hastalı a sebep olabilirler. Bu ruhlara Sahalar “abası” derler. Kötü ruhları ancak aman uzakla tırabilir 59.

Görüldü ü üzere ne ı ık diyarının ne de karanlıklar diyarının ruhları, ahlak esaslarına dayanarak hareket etmezler. Bilakis, onları güzel hediyelerle kazanmak mümkündür. Bu ruhlar insanların elindeki zenginli i de kıskandıklarından her eyden hediyelerini isterler. Bu nedenle kabiliyetli kimseler vasıtasıyla ı ık ve karanlıklar diyarının ruhları ile daima münasebette bulunmak bir vazifedir. Bu aracılık görevini aman soyları üstlenmi lerdir. Bunlar yeraltı kuvvetleriyle irtibat kurarak onları hediyelerle teskin eder ve arzularını yerine getirmek suretiyle tehditkar belaları ecdatlarının vasıtasıyla önlemeye çalı ırlar 60.

59 53

Radloff, a.g.e., s.223-224, Buluç, a.g.m., s. 329. Radloff, a.g.e., s. 228-232. 54 Radloff, a.g.e., s. 231.

Bu iki büyük dünya arasında ise, insanın maddi hayatı için gerekli olan bütün nesneleri veren , yedi da ve denizi ile yeryüzü vardır. amanistlere göre, tüm tabiat birtakım gizli güçlerle doludur. Da lar, a açlar, ırmaklar, kayalar, denizler, vb. tüm tabiata ait parçalar gören, i iten, hisseden, iyilik ve kötülük yapabilen gizli güçlere sahiplerdir. Bu nedenle her insan, yeryüzüne olan ükranlarını ifade için ona hediyesini sunar. Yolcu, her bir tehlikeli da geçidinde veya iddetle akan nehir geçitlerinde, o yerin ruhuna olan te ekkürünü ifade etmek üzere bu amaçla konmu olan ta lardan ibaret yı ına (obo) bir ta atar veya kutsal bir a aca bez (yalma) takar 61.

Genelde insana benzetilen yeryüzü ruhlarının genel adı, sahip manasında “iye”dir. Çünkü, Altay Türkleri tarafından bu ruhlar, muayyen bir yerin, bir da ın veya ırma ın sahibi, hakimi sayılırlar. Sahalar buna “iççi”, Volga havalisindeki Türkler “öye”, Buryatlar “ecen”, Tunguzlar ise “amak” derler. Tüm bunlar, Anadolu halk inanı ında ve masallarda geçen cin ve peri sözlerinin kar ılı ıdır.

Altaylılara göre, insanları kötü varlıklardan koruyan bu yeryüzü ruhlarıdır. Sa lı ı, hayvanların ço almasını temin eden ve kötü ruhların fenalıklarını önleyen bu ruhlar, kendilerine saygı göstermeyenleri cezalandırır, hasta ederler. Umumiyetle insana benzetilen bu iyeler, özel bir yerin mesela da , ırmak veya bir gölün sahibi sayıldıklarından Altaylılar da lara, ırmaklara, göllere o yerlerin sahipleri olduklarına inandıkları bu ruhların isimlerini vermi lerdir. Onlarda her oymak, kendi bulundu u yerdeki da ları, ırmakları ve gölleri birer koruyucu varlık olarak bilir ve onlara saygı gösterirler. Bu ruhların yer ile yaratıldıklarını

söyleyen Altaylılar, onlara at kurban ederler. Ayrıca onların adına sütü unla karı tırıp etrafa serpmek de adettir 62 ki, bu da bir tür saçıdır.

Da , ırmak ve göllerden ba ka Türk-Mo ol halklarına göre, bir de orman ruhu vardır. Kazan havalisinde ona “urman öyesi”, Sahalar’da “tıa iççite” denmektedir. Bunun, ormanda ya ayan hayvanlara sahip oldu una inanıldı ından, onun adına ate e ya dökmek adettir. Orman ruhuna kurban olarak bez parçaları, kürkler de sunulur. 63

amanistler ayrıca, bazı a açları da kutsal kabul ederler. En çok saydıkları a aç kayın a acıdır. Do u Türkistan’ın Müslüman oyunları (kamları), hastayı efsunla tedavi ederken çevrelerinde kayın a acı bulundururlar. Altaylı Sagay, or, Kaç, Teleüt ve di er ulusların kamları da kayın a acı olmadan ayin yapmazlar. Ayrıca kamların davullarında, bu a acın resmi bulunur. ddiaya göre kayın a acı, Ülgen tarafından indirilmi tir. 64 Kayın a acına kutsallık atfetme adeti bugünkü Alevi cemaatleri arasında hala ya amaktadır. Alevi Tahtacılarda dedelerin erkanda kullandıkları sopalar ancak kayın a acından olur. Ki bu, amanlı ın halk sufizminin derinliklerinde ya adı ını göstermektedir 65.

Bunların dı ında bir de dil Türkleri’nde “öy üyesi”, ev sahibi vardır. nsan eklinde tasavvur edilen bu ruh, evi korur, ev halkının iyili ine çalı ır. E er herhangi bir ekilde küstürülürse, eve hastalık getirebilir. Onun için bu ruha, senede en az bir kez bulamaç sunulur veya sonbaharda bir kurban kesilir 66.

62 63

Buluç, a.g.m., s. 326. Buluç, a.g.m., s. 328. 64 nan, a.g.e., s.64. 65 Feyzullah Bayat, “Anadolu Halk Sufizminin Olu masında amanlı ın Rolü”, alewiten. com. 66 Buluç, a.g.m., s. 328.

amanistlere göre ate in de bir ruhu vardır. Altaylılar bu ruha “ot tezi” yani, ate sahibi, Sahalar da “ot iççite” derler. Türk-Mo ol halkları canlı olarak tasavvur ettikleri ate e kar ı saygıda kusur etmemeye çalı ırlar. Altay ve Sibirya halklarında, yeni evlenenlerin ate e merasimle ya dökmesi, yemek yerken, içki içerken ate ruhuna bir pay ayrılması adettir. Bu gelenek bugün Alevilerde, ate e rakı serpmek eklinde kalmı tır 67. Soyotlar ile Altay Türkleri, ate ruhuna kurban olmak üzere koyun, Buryatlar ise kısrak keserler. Kamların yaptı ı her törende muhakkak ate bulunur, kurbanlık hayvan hangi ruh için kesilmi olursa olsun, bir parçası önce ate ruhuna sunulur 68.

Anlatıldı ına göre, ilk insanlar, meyve ve otla beslendiklerinden ate e ihtiyaçları yoktu. Tanrı onlara et yemeklerini emrettikten sonra ate e ihtiyaç hasıl oldu. Ülgen, gökten biri kara biri ak iki ta getirdi. Kuru otları avucunda ezerek bir ta ın üzerine koyup di eriyle vurdu, otlar ate aldı. Ülgen böylece ilk defa, ate yakmasını insanlara ö retip “bu ate atamın kudretinden ta a dü mü ate tir” dedi. Bundan dolayıdır ki, Altaylılarda ve Sahalarda ancak çakmak ta ı ile elde edilen ate kutlu sayılmaktadır. Kuzey Altaylarda bulunan oymaklarda güvey ve gelin, gerdeklerinde ilk defa yaktıkları ate i çakmak ta ı ile yakarlar. Üç gece ve gündüz, bu ate in yanında bulunurlar. Öte yandan aile oca ında yanan ate , nasıl yakılırsa yakılsın kutlu sayılır. Aynı telakki bugün Anadolu’da hem Sünni hem Kızılba topluluklarında da mevcuttur. Çünkü ataların canlarının, yakılan oca ın içinde tecelli etti ine inanılır. Bu itibarla, bir evde oca ın devamlı yanması, o ailenin saadet ve süreklili ine i aret sayılmaktadır. “Oca ın yansın”, “oca ın sönsün” gibi dua ve beddualar, asıl manası bugün kaybolmakla beraber, hep bu eski inancın ifadesidir 69.

67 68

Bayat, a.g.m. Buluç, a.g.m., s. 328. 69 Ahmet Ya ar Ocak, “Alevi ve Bekta i nançlarının slam Öncesi Temelleri”, leti im Yay., 3. Baskı, stanbul 2002, s. 251.

nanı a göre ate , her eyi temizler ve kötü ruhları kovar. Ba kurtlar ve Kazaklar, ya lı bir paçavrayı tutu turup hastanın çevresinde alas alas diye dola tırırlar. Buna “alaslama” derler. Bu kelime Anadolu’da “alazlama” diye muhafaza edilmi tir. “Alas” kelimesi, Altay aman dualarında çok geçer. Bununla birlikte ate

vasıtasıyla kötülüklerden temizlenme uygulamasının Müslüman Türklerde de devam etti i anla ılmaktadır. Burada tarihi bir takım gerçekler de söz konusudur. Ate in temizleyici ve mikropları öldürücü gücüne duyulan saygının tezahürünün de unutulmaması gerekir.

Öte yandan ate , amanist Türkler tarafından gelecekten haber veren bir unsur olarak da kullanılmı ve kullanılmaktadır. Genel olarak ate e bakıp fal açmak Orta Asya Türklerinde çok yaygın bir adet olmu tur. Özbek hanlarından Kocugum, çadır çadır dola arak ate e ya atıp kadınların falına bakar, senin o lun, senin kızın olacak diye kehanette bulunurdu. Manas destanında da anlatıldı ına göre, Manas’ın babası Çakıp Han, ate e bakıp gelinlerinin mukadderatını anlatmaktadır 70.

amanist inanca göre, yerde ve gökte meydana gelen çe itli tabiat olayları da, birtakım ruhların eseridir. amanistlerin yıldırım ve im ek hakkındaki tasavvurları çok karı ıktır. im ek ve di er tabiat hadiseleri, Ülgen’in kudretine ba lı

Altaylılara göre yıldırım,

olaylardır. Bazı amanistlere göre ise ayrı bir yıldırım tanrısı vardır. Bu tanrı, yerdeki kötü ruhları takip ederek onların saklandıkları a açlara ate gönderir ve böylece yıldırım dü er. nanı a göre, yıldırım dü en a açtan bir parça alınıp saklanırsa o yere kötü ruh giremez. Uranhalar, yıldırım tanrısına süt, ayran saçı ederler. Yine Uranha ve Kazak-Kırgız kadınları ilkbaharda, ilk im ek çaktı ı ve gök gürledi i gün, çadır çevresinde süt, ayran, kımız dolu kapları dola tırıp saçı töreni yaparlar. Altay
70

nan, a.g.e., s. 66-72.

Türkleri’nde de ilkbaharda, gök gürültüsü duyuldu u zaman, da lara çıkıp dört yöne süt serpmek adettir.

a kov’un yazdı ına göre, Minusinsk havalisindeki Türkler, gök gürlemesini meydana getiren tanrıya bir kır at adarlar. Bu maksatla hazırlanan yerde dua edildikten sonra, gemi çıkarılan hayvan serbest bırakılır. Böyle bir ata artık kimse dokunamaz. Artık o, “ıduk kurban” olmu tur.

Öte yandan Çin kaynaklarında da eski Türklerin, benzeri tabiat hadiseleri kar ısındaki tutumları ile ilgili olarak birtakım bilgiler bulunmaktadır. Bu kaynaklarda anlatıldı ı kadarıyla Uygurlar, gök gürledi i zaman haykırarak gö e do ru ok atarlardı. Bir yıl sonra güz mevsiminde ise yıldırım dü en yere toplanarak bir koyun kesip oraya gömerlerdi.71 Uygurlarda görülen bu adet günümüz Anadolu’sunun bazı yörelerinde ya atılmaktadır. Bölgede, gök gürlemesi, ay ve güne tutulması sırasında silah atmak, tenekeye vurmak suretiyle ses çıkartmak gibi uygulamalar halen devam etmektedir.

Sahalar’a göre, rüzgarlar da larda uyur ve herhangi bir gürültü ile uyanırlar. Bazı amanist halklar, rüzgarın hastalı a sebep oldu una inanırlar. Türkçe’de “yel” kelimesinin “rüzgar, cin, salgın hastalık” gibi manalara gelmesi bundandır.

Ayrıca Mo olistan’da rüzgara, ya mura, kara ve dona sebep oldu una inanılan bir ta tan (zada, cada, yada vs.) bahsedilir. Sahalar, bu sihirli ta a ‘sata’ derler. Denildi ine göre bu ta da larda veya geyik, su ku u, yılan gibi hayvanların ba ında veya bir öküzün karnında bulunur. Bunların dı ında yada ta ı ile ilgili olarak Divan-ı Lugati’t-Türk’de u bilgiler

71

Buluç, a.g.m., s. 327, nan, a.g.e., s. 29-30.

verilmektedir: “Yat, bir tür kahinliktir. Belli ba lı ta larla, “yada ta ı” ile yapılır. Böylelikle ya mur ve kar ya dırılır, rüzgar estirilir. Bu, Türkler arasında çok bilinen bir eydir. Ben bunu Ya ma ülkesinde gözümle gördüm. Orada bir yangın olmu tu, mevsim yaz idi, bu suretle kar ya dırıldı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü.” 72

slam kaynaklarında da Türklerin bu sihirli ta ından bahsedilmektedir. bnü’l-Fakih, 10.yy ba larında yazdı ı ‘Kitabü’l-Büldan’ adlı eserinde, yada ta ı ile alakalı u bilgileri vermektedir: “Türklerin ilginç özelliklerinden birisi de, istedikleri zaman ya mur ve kar ya dırdıkları bir ta a sahip olmalarıdır. Bu ta sadece Tokuz O uz hükümdarının yanında bulunur. Onların bu ta ı, do udaki bir ‘Ezb’ den aldıkları söylenir.” bnü’l-Fakih bu bilginin devamında yada ta ı ile ilgili duydu u bir hikayeyi de aktarmaktadır. 73 Aynı ekilde Biruni de eserlerinde yada ta ı ile ilgili Karluklar’ın anlattı ı hikayelerden bahseder. Gerdizi ise eseri Zeynü’l-Ahbar’da yada ta ı ile alakalı bir efsaneyi aktarmaktadır. 74 Bugün de Anadolu’nun bazı bölgelerinde ya mur ya dırmak amacıyla kırk bir ta a dua okuyup suya atma adeti bulunmaktadır ki bunun yada ta ı ile bir ilgisi olsa gerektir 75.

a) aman

aman kelimesinin kökü üzerinde uzun tartı malar yapılmı ve sonuçta bu kelimenin, Tunguzca’dan Rusça vasıtasıyla ilim dünyasına geçti i görü ü kabul görmü tür.

Türk halkları arasında ise bu kelime bilinmemektedir. Onlar

amanlarına, “Kam”

demektedirler. Bilindi i kadarıyla bu kelime V. yy.’dan beri ya amaktadır. Avrupa’da hakimiyet kuran Hunlar zamanında “Ata-kam” ve “E -kam” adlarında iki ki iden
Re at Genç, “Ka garlı Mahmud’a Göre 11. y.y.’da Türk Türk Dünyası”, Türk Kültürünü Ara tırma Enstitüsü Yay., Ankara 1997, s. 133. 73 e en, a.g.e., s. 192 74 e en, a.g.e., s. 71-72 75 nan, a.g.e., s. 144
72

bahsedilmektedir 76. Radloff’a göre bu kelime ba lıca Altay, Teleüt, Lebed,

or, Sagay,

Koybal, Kaç, Sayan, Kumandı ve Uygur ivelerinde geçer. Orta ve Kuzey Asya’da ise aman kelimesinin kar ılı ında de i ik kelimeler kullanılmaktadır. Sahalar amana “oyun”, Mo ollar “bö, böge”, Kırgızlar, Özbekler ve Kazaklar “baksı, bah ı”, Altaylılar ve Sahalar kadın amana “udagan”, derler 77.

Bununla birlikte kam kelimesine eski Türk metinlerinde de rastlanmaktadır. 1069’da yazılan Kutadgu Bilig’de kam kelimesi tedavi edici anlamında kahin, büyü ve sihirle u ra an ki i olarak geçmektedir 78. Ka garlı Divanında da bu kelime, amanın kar ılı ı olarak kahin anlamında kullanılmı tır 79.

lk Türk metinlerinde geçen kam kelimesinden ba ka Çin T’ang sülalesinin (618-906) vekayınamelerinde, kam kelimesinin eski bir kaydı bulunmaktadır. Burada Kırgızlar’ın sihirbazlarına “gan” dedikleri kaydedilmi tir 80. 13. asır seyyahlarından W. Rubruk da sihirbaz manasına ham (kam) kelimesi kaydetmi tir.

Ba lıca vazifesi ruhlarla temas olan amanlar, özel bazı kabiliyetlere sahip kimselerdir. Bu nedenle belirli bir e itimle herkes aman olamaz. amanlık, do u tan gelen bir özelliktir.

Altay halklarına göre, amanlık kabiliyeti ve bilgisi ırsidir, babadan o ula intikal eder. Ve özellikle çocukluk ça larında sar’a nöbetleri ile gelen bir hastalık sayılır. Kam olacak ki i,
Saadettin Gömeç, “Eski Türk nancına Dair Bir Özet”, A.Ü. DTCF.,Tarih Ara tırmaları Dergisi, S. 33, Ankara 2003, s. 82. 77 Buluç, a.g.m., s. 311, Roux, a.g.e., s. 51, Mircea Eliade, “ amanizm: lkel Esrime Teknikleri”, (Çev. smet Birkan), mge Kitabevi, Ankara 1999, s.22 . 78 Yusuf Has Hacib, “Kutadgu Bilig”, (Çev. Re it Rahmeti Arat), Ankara 1991, s. 87. 79 Genç, a.g.e., s. 130. 80 Eberhard, a.g.e., s. 69.
76

daha çocukken marazlı, çekinik ve dalgındır. Bir ailede gençlerden biri sara nöbetleri geçiriyorsa Altaylılar, onun atalarından birinin mutlaka aman oldu una inanırlar. Ki i, kendi istemiyle de kam olabilir, ancak bu tür bir aman ötekilerine göre daha a a ı düzeyde sayılır 81. Gerçekten sayısız misaller, amanlık yetene inin marazi oldu unu göstermektedir. Radloff’un anlattı ı kadarıyla, ataların kuvvetleriyle aman olarak tespit edilen ahıs,

azalarında birdenbire bir gev eklik hisseder, bu hal iddetli bir titreme ile kendini gösterir. Onda, kuvvetli ve do al olmayan esneme ba lar. Gö sünde a ır bir tazyik hisseder, birdenbire yerinden sıçrayarak deli gibi etrafta dönmeye ba lar, nihayet ter içerisinde yere yuvarlanır ve saralı çarpınmalarla kramp içerisinde kıvranır. Azalar bir ey duymaz, eline ne geçerse yakalar ve yutmaya bakar. Kızgın demir, bıçak, i ne, balta gibi eyler olsa dahi bunları yutmaktan ona bir zarar gelmez. Bir müddet sonra yuttu u eyleri oldu u gibi geri çıkarır. Bütün bu ıstıraplar, gittikçe artar, nihayet bu ekilde muzdarip olan ahıs, aman davulunu yakalayarak amanlık i ini icraya ba lar 82. Tabii, Radloff tarafından aktarılan bu bilgilerde bir abartı oldu u muhakkaktır.

Sahalarda ise, amanlık yetisi kalıtsal de ildir. Fakat emeget (koruyucu ruh) amanın ölümünden sonra ortadan kaybolmaz, dolayısıyla aynı ailenin ba ka bir üyesinde yeniden ete kemi e bürünmesi beklenir 83.

aman olacak ki inin göreve ça ırılı ı – rüyada, esrimede ya da hastalıkla – ya tanrısal bir varlıkla, bir ata ruhuyla, bir hayvanla rastlantısal olarak kar ıla mak suretiyle veya sıra dı ı bir olay (yıldırım, ölümcül bir kaza) sonucu gerçekle ir 84.

81 82

Eliade, a.g.e., s. 39. Buluç, a.g.m., s. 311, Radloff, a.g.e., s. 233-234. 83 Eliade, a.g.e., s. 35. 84 Eliade, a.g.e., s. 108.

Öte yandan, yalnız fıtri kabiliyet de aman olmak için yeterli de ildir.

aman

adaylarında, bazı özel yetenek ve bilgi de bulunması gerekmektedir. nanı a göre aman, mesle indeki gücü ve bilgiyi atalarından alır. Onlardaki kudretin suduru ile davulu idare etmeyi, makamla dualar okuyup, ataları, ruhları ça ırmayı ve nihayet onların yardımı ile kendi ruhunu bedeninden ayırarak aydınlık veya karanlık aleme göndermeyi ö renir. Denildi ine göre, ölmü amanların ruhları “temiz, iyi ruh” olarak yer altı aleminden ayrılıp

bu dünyada ya arlar. te aman, bu akraba ruhları olmadan bunları asla yapamaz. amanların kendilerine göre asıl ö retmenleri, bir takım özel ruhlar ile i te bu ata ruhlarıdır. Bununla birlikte müstakbel aman genellikle usta bir amanın yanında ö renim görür. aman adayı bu ki inin yardımıyla çe itli ayinlerin nasıl yapılaca ını, okunacak duaları ve efsunları ö renerek görünmez kuvvetlerle irtibata geçer. Sonra genç kamın bütün yakınları toplanıp “kam baksı toy”denilen ayini yaparlar. Bu ayin ihtiyar amanın nezaretinde genç aman tarafından gerçekle tirilir. Böylece genç aman, gerçek kam sıfatıyla ayin yapmaya yetki kazanmı olur.

Genç kamın (oyunun) mesle e girme töreni Sahalarda daha tantanalı olur. Sahalarda aman (oyun) namzedi mesle e girmeye hazırlanırken mensup oldu u oymak toplanıp, bir da a veya bir tepeye çıkar. Namzedin üzerine kumu (Sahalar aman cüppesine “kumu” derler) giydirirler, eline at kılları ba lanmı bir asa tuttururlar. htiyar aman, mesle e sadakat yemini olan bir dua okutur ve böylece genç, gerçek kamlı a adım atmı olur 85.

amanlı a tayin edilen kimse ataların arzusuna kar ı gelir ve amanlık yapmak istemezse, korkunç ıstıraplara katlanır veya azgın bir ekilde delirerek kısa zamanda kendisine kıyar veya hastalı ının artmasından ölür 86.
85 86

Eliade, a.g.e., s. 142-143, nan, a.g.e., s. 76-77. Radloff, a.g.e., s. 234.

Her kam, kendisinin özel bir ruhu veya ruhları olu una inanır. Altaylı kamlar bu özel ruha “tös (töz)”, Sahalar, “iyekil (ana hayvan)” yahut “emeget”, Türkistan ve Kırgız baksıları ise, “arvak” derler.Tös, emeget, arvak, ataların yahut büyük amanlardan birinin koruyucu ruhudur. Sahalara göre, “iyekil”, amanın herhangi bir hayvanda tecessüm eden canıdır. aman, kendi canının bir hayvanda – kurtta, ayıda v.s.- tecessüm etti ine inanır. Bu hayvanın hayatıyla amanın hayatı ba lıdır. yekil ölürse aman da ölür.

amanizm inançlarından olan bu “iyekil ve arvak”, slami dönemde ortaya çıkan eyhlerin menkıbelerine de muhtelif ekillerde girmi tir. Anadolu Türkmen dervi lerinden Geyikli Baba’nın geyiklerle beraber yürümesi ve geyiklere binmesi, Bekta Veli’nin ahin kıyafetine girerek uçup gitmesi gibi efsanelerin hepsi arvak ve iyekil men eli amanizm unsurlarıdır 87.

Orta ve Kuzey Asya Türk topluluklarında kamlar, toplum tarafından yapmı oldukları görevlere göre, iki ekilde adlandırılmı lardır. Altaylılar bunlara, “ak ve kara kam”, Sahalar ise “ayı oyun ve abası oyun” derler. 88

Ak kamlar, yalnız gö e, ba ta aydınlık aleminin hakimi ve yaratıcısı olarak kabul edilen Ülgen olmak üzere, oradaki iyi ruhlar için ayin yaparlar. Kötü ruhlara (kara töz) ayin yapmazlar, kanlı kurbanlar vermekten sakınırlar. Kara kamlar ise, yer altının kötü ruhlarını temsil eden Erlik ve ona ba lı kötü ruhlar için ayin yaparlar. Bu iki kam tipini, kıyafetlerine
nan, a.g.e., s. 81 – 83, Daha fazla bilgi için bkz. Ahmet Ya ar Ocak, “Bekta i Menakıbnamelerinde slam Öncesi nanç Motifleri”, Enderun Kitabevi, stanbul 1983. 88 nan, a.g.e., s. 83.
87

bakarak da birbirinden ayırmak mümkündür. Ak kamlar ba lıksız ve daha sade elbise giyerken, kara kamlar, ba lıklı ve üzerinde oldukça fazla sembol bulunan elbiseler giyerler. Ak kamlar halk tarafından çok sayıldıkları halde kara kamlar kadar i görmezler. Çünkü toplum, ayin yaptırmak için daha ziyade kara kamlara müracaat ederler. Bunun sebebi, aydınlık dünyasındaki ruhların daha az tehlikeli olduklarına inanma olsa gerektir. amanist inanca göre insanlar, karanlık dünyası ruhlarından çekindiklerinden daha çok kara kamlar vasıtasıyla bunları kötülüklerinden korunmaya çalı ırlar. 89

Bu iki kam tipinden ayrı olarak, bazı Türk topluluklarında büyücü kadın anlamına gelen “kam katun” adı verilen kadın kamlar da vardır. Sahalar, bunlara “udagan” derler. Kadın kamlar, erkek kamlara nazaran daha az riskli sayılan ve daha çok kadınlara yönelik görevleri üstlenirler (do um, lohusalık vb.).

amanist inançta kamlar, kutsalla olan ili kilerini yerine getirirlerken veya dini pratiklerin uygulanı ı sırasında kendilerine mahsus, özel kıyafetler kullanırlar. Ancak günümüzde amanist halkların ço unda tam bir takım halinde aman elbisesine artık pek tesadüf edilmemektedir.

Kamın ayin esnasında kullandı ı kıyafete (cüppeye), Altaylılar, “manyak”, Sahalar, “kumu” yahut “oyun tangasa” ( aman giyimi) derler. Kam bu cüppeyi ancak, ayin sırasında giyer. Kamlı a namzet olan genç, staj gördü ü müddet içerisinde cüppe giymez, ayinleri günlük elbisesiyle yapar. 90

89 90

nan, a.g.e., s. 83-84, Buluç, a.g.e., s. 313. nan, a.g.e., s. 91.

Kam, kıyafetini kendi iste ine göre de il, hizmetinde bulundu u ruhların ilham etti i biçimde yaptırır. Elbise hazır olduktan sonra kam bir ayin yaparak elbiseyi ruhların be enisine sunar. Buna “yelbü çıkar” veya “manyak arula” denir ki, manyak takdis etme anlamına gelir. Bu ayinle koruyucu ruhların be enisine sunulan cüppe, ruhlarca tetkik edilir ve be enilmez ise eksikleri tamamlanır 91.

Altaylı kamların cüppesi teke veya genellikle ren geyi i derisindendir. Üzerine kamı kötü ruhların etkisinden korumak amacıyla yılanları temsilen birçok erit ve mendil dikilmi tir. Ayrıca birçok madeni nesne vardır ki bunların arasında özellikle ruhları (cinleri) korkutmaya yarayan küçük bir yay ve oklar dikkat çeker. Giysinin sırtında ise hayvan postları, güne le ayı temsil eden iki büyük madeni levha ve yıldızları temsilen, geli igüzel serpi tirilmi madeni parçacıklar dikilidir. Yakalı ı, siyah ve kahverengi bayku tüylerinden bir saçakla süslüdür. Ayrıca yakanın hemen altına rastlayan yerden dokuz bebek sarkar, ki bunlar Ülgen’in kızlarını temsil eder.

Bununla birlikte kamın giysisine asılan ve her biri özel bir dinsel anlam ta ıyan di er nesneler arasında unlar sayılabilir: “arba” denilen ve Erlik’in dünyasında ya adı ına inanılan bir canavar ekli (bazı kamlara göre arba, koruyucu ruhtur), çe itli ruhları temsil eden sincap, a açkakan derisi ile kartal tüyleri, kartal pençeleri, ayı ayakları, çıngıraklar vs. Bel kısmında ise bir de kırmızı renkli bir ku ak (kurdak) bulunur. Buna güne le ayı temsil eden iki büyük madeni levha ile yıldızları temsil eden bir sıra boncuk takılıdır.

91

Buluç, a.g.m., s. 314, nan, a.g.e., s. 91-92.

Kam elbiselerinin üzerindeki semboller, bilinen bir hayvanı sembolize eder. Elbise hangi hayvana benziyorsa, o hayvan kamın koruyucu ruhu olarak kabul edilir. Altay ve Sahalarda, elbiseler genellikle ku eklindedir. Elbise hangi ku u veya hayvanı sembolize

ediyorsa, elbiseye o hayvanın tüyleri, kemikleri ve boynuzları takılır. Altaylı kamlar giysilerini bayku a benzetmeye çalı ırlar. Daha kuzeyde ya ayan Sahalarda da ku biçimli giysi yaygındır 92. Altaylı kamların bu ritüel gitsileri, Bekta i dervi lerinin yakası açık, uzun kollu hırkalarıyla büyük bir benzerlik arz etmektedir 93.

Kamın elbisesiyle beraber ba lı ı (börk) da hazırlanır. Kırmızı kuma tan yapılan içi astarlı ve arkaya do ru sarkan bir külah biçiminde olan bu ba lı a “ku pörük” (ku külah) denir. Ba lı a yer yer tilki postu, boncuklar, ipler, puhu ku u tüyleri dikilmi tir 94. Orta Asya Yesevi dervi leri ve Anadolu erenlerinin ba larına koydukları sivri uçlu külahlarla, kamların kullandıkları bu ba lıklar, genel itibarıyla büyük ölçüde benze mektedirler 95.

Ayin yapmak için gerekli olan malzemelerden birisi de davuldur. Altay kamlarının kullandıkları davul, konu ma dilinde, “tüngür, çaluu, tur”, gibi adlar alırken, Sahalarda ise “düngür” olarak isimlendirilmi tir. Cüppe gibi davul da amanın mesle e davet edilmesinden hemen sonra, ata ruhlarının verdi i ilham üzerine yapılır. Davulun kasna ı tercihen kayın veya sedir a acından yapılır. Bunların temiz, sa lam ve evlerden uzak yerlerde yeti mi , hayvanlar yakla mamı ve insan eli dokunmamı olması gerekir 96. Davulun derisi ise geyik veya da keçisi derisindendir. Davulun iç kısmında kollarını uzatmı ayakta bir insan eklinden ibaret bir sap vardır ki buna davul sahibi manasında “tüngür asi” veya “eezi” 97

92 93

Buluç, a.g.m., s. 314-315, nan, a.g.e., s.92, Eliade, a.g.e., s. 183-184. Bayat, a.g.m. 94 Buluç, a.g.m., s. 315, nan, a.g.e., s. 92. 95 Bayat, a.g.m. 96 A. V. Anohin, “ aman Davulu”, Ülkü, XVI / 95, s. 401-405. 97 Anohin, a.g.m.

denir. Bunun üzerinde pek çok demir parçacıkları ve levhacıkları olup bunlar, davul sallanırken kuvvetli ses çıkarırlar. Bundan ba ka sapa kırmızı ve mavi renkte ve atalar tarafından takdis edilmi eritler ili tirilmi tir.

Ayrıca davul derisinin hem iç hem de dı

kısmında kırmızı ve beyaz ekiller

çizilmi tir. Bunlar amanist dünya görü ü ile kurban merasimlerini aksettiren ekillerdir. Bu resimler yerdeki bazı mevcudat ile gökteki efsanevi varlıklara aittir. Sa da ay, solda güne resmi onların üzerinde de birçok yıldız vardır. Ayrıca Ülgen’in kızlarını tasvir eden resimler ile ku , geyik, at, a aç vs. ekiller de bulunur. Bunlardan ba ka ayin icra edilen bir sahne de resmedilmi tir. 98

Davul yapıldıktan sonra ardıç a acı yakılıp tütsülenir ve ruhlara arap serpilir (saçı saçılır). Her davul amanın ölümünden sonra ormana götürülüp parçalanır ve bir a aca asılır.

Öte yandan kamın davul çaldı ı tokmak da tıpkı davul ve cüppe gibi özel olarak hazırlanır. Altaylıların “orbu”, Sahaların ise “bula-ayah” dedikleri bu tokmak genellikle kayın a acından veya geyik boynuzundandır. Üzeri davula vuruldu unda bo uk ses çıkmasını temin etmek için keçe ile onun da üzeri, kıllı hayvan derisiyle (samur, kakım veya tav an derisi) kaplanır 99.

Davul ayin sırasında, amanın ruhu dünyayı dola ırken, ta ıt görevi görür. Karada gezerken davul at, tokmak kamçı, sulardan geçerken davul kayık, tokmak ise kürek, göklere çıkarken de binilecek ku olur. Ayinin ba ında aman, yardımcı ruhları davulun iç kısmında toplar. amanlar tarafından, ayin sırasında kullanılan bu davullarla, slami devirde Orta Asya
98 99

nan, a.g.e., 96, Buluç, a.g.m., s. 316-317, Radloff, a.g.e., s. 234-235. nan, a.g.e., 95, Eliade, a.g.e., s. 199-207, Radloff, a.g.e., s. 236.

dervi leri tarafından “döyre” adı ile kullanılan enstrümanlar arasında bir ilginin oldu u muhakkaktır 100.

Kırgız baksıları davul de il, telli bir çalgı olan kopuzu kullanırlar 101. Kopuz, eski O uzlarda, slam’dan sonra, amanizm geleneklerini devam ettiren ozanlar tarafından

mübarek sayılmı lardır. Bilindi i gibi, Dede Korkut da her hikayesinde kopuzuyla ortaya çıkmaktadır. Ad verirken, dua (alkı ) ederken hep kopuzunu kullanmaktadır. O uz kahramanı kopuzun sesinden kuvvet alarak mücadelede galip olmaktadır. Bununla birlikte Do u Türkistan’ın Müslüman baksıları ise davul yerine dap (def) ve dombak kullanırlar. Ayrıca amanlar bazı istisnai durumlarda “yölgö” adı verilen küçük bir yay kullanırlar. 102

b) amanın Görevleri

Orta ve Kuzey Asya’nın dinsel ya amında amanın rolü ne denli önemli olursa olsun yine de sınırlı kalır. amana ancak kısırlık veya zor do um gibi ruhlarla temasa geçilmek suretiyle halledilebilecek zor meselelerde müracaat edilir. Daha kuzeyde ise aman, bazen ölenin ruhunun geri dönmesini önlemek için cenaze törenlerine ça rılır, yeni evlileri kötü ruhlardan korumak için dü ünlerde de hazır bulunur 103. Sibirya kavimleri ise amanı, bir yıl kadar meskende dola tı ına inanılan ölü ruhunu, öteki dünyaya göndermek, a ır hastalıkları tedavi etmek ve avda anssızlı ı gidermek için ça ırırlar. Bu durumda amanlar, avda talihin iyi gitmesi için, yardımcı ruhları vasıtasıyla, av hayvanlarının gölgelerini önceden yakalar ve böylece avcının hayvanları yakalaması veya öldürmesi kolayla ır.
100 94

Bayat, a.g.m. Eliade, a.g.e., s. 206.

102 103

nan, a.g.e., s. 95-96. Buluç, a.g.m., s. 319, Eliade, a.g.e., s. 213-214.

Bütün bunlarla birlikte esas olarak

aman, hastalık durumlarında vazgeçilmez

sayılır 104. nanı a göre, yeryüzü bir çok kötü ruhlarla doludur. Bu kötü ruhlar, her türlü fenakı ı yaparak insanların hastalanmalarına sebep olmaktadırlar. Yine inanı a göre insanlar iki türlü hasta olurlar. Biri, kötü ruhların insan vücuduna girerek iç organları yemek suretiyle insanı hastalandırır. Böyle bir durumda kam ruhla anla maya çalı ır ve bazen onu bir hayvanın vücuduna girmeye ikna ederek hastanın iyile mesini sa lar. Abası denilen bu kötü ruh, kam tarafından hasta ki iden ba ka bir hayvana geçirtilmi se bu hayvan, sonra canlı olarak serbest bırakılır. nsanların hasta olmasının ikinci sebebi ise kötü ruhların insan ruhunu çalıp yer altına götürmeleriyle olur. Bu durumda kam, yer altı dünyasına inerek hastanın ruhunu çalan kötü ruhları bularak onlarla anla ır ve artlarını yerine getirerek çalınan ruhu geri getirir. ayet ruhlar kurban iste inde bulunmu larsa hastanın akrabaları, ruhların istemi oldu u kurbanı keserler ve hasta iyile ir. Bazı Türk toplumlarında kam, çe itli bitkilerden hazırladı ı ilaçlarla hastayı tedavi etmeye çalı ır 105. Hastalık tedavisinde kurban kesme adeti günümüzde de ya atılmaktadır. Örne in Anadolu’nun pek çok yerinde çe itli nedenler dolayısıyla (hastanın biran önce iyile mesi, askere gidenlerin sa lıkla dönmesi için veya evlat istemek için v.s.) kurban verilmektedir.

Ayrıca

aman, Altaylıların belli tarihlerde yapılan kurban törenlerinde, Tanrıya

sunulan atın ruhuna e lik eder. Bu durumda atı da bizzat aman kurban eder. Ancak bunu, görevi kurban sunuculuk oldu u için de il, hayvanın ruhuna Bay Ülgen’in tahtına kadar gitmesinde kılavuzluk etmek için yapar 106.

104 105 106

Buluç, a.g.m., s. 319. Buluç, a.g.m., s. 319, Eliade, a.g.e., s. 214. Eliade, a.g.e., s. 215.

Öte yandan, falcılık da kamın temel görevlerinden birini te kil eder. Fal eski Türkçe'de "ırk" kelimesiyle ifade edilmi tir. Buna uygun olarak Ka garlı Mahmud da ırk kelimesini "fakcılık, kahinlik ve bir kimsenin gönlündekini bilmek" diye açıklamı tır. Ayrıca, Ka garlı'nın, "kam ırladı", yani "kam fala baktı" eklindeki bir cümlesi falcılık i inin de kamlar tarafından yürütüldü ünü göstermektedir 107. O uz Destanı'nda adı geçen bilge ve filozof Irkıl Hoca'nın adı da falcı ve kahin anlamını ifade ediyor olsa gerektir. Irk kelimesi, Türkiye'nin pek çok bölgesinde, kader, talih, fal anlamında günümüzde de kullanılmaktadır. “Irkım açıldı”, talihim açıldı demektir. Batı Anadolu'da, hele Kütahya'nın bazı yerlerinde, “ırk bakmak”, fala bakmak anlamındadır 108.

amanistlerde en me hur fal, "kürek kemi i" falıdır. slami kaynaklar, Kırgızların kararlarının ço unu kürek kemi i falına göre aldıklarını belirtmektedirler 109. Ara tırıcılara göre bu türlü bir fal, çe itli ırklara mensup toplumlarda eskiden beri bilinen bir yöntemdir. Ka garlı "yarın" (ya rın) kelimesini kürek kemi i olarak izah ettikten sonra,

"Türklerin öyle bir atasözü vardır: Yarın bulgansa el bulganır, yani, kürek kemi i karı ırsa vilayet karı ır" demektedir 110. Verilen bilgilere göre, kürek kemi i ile fal açtırmak isteyen adam bir kürek kemi i bulur. Falcı kemi i ate te kızdırdıktan sonra eline alıp ince tarafından tutar. Kemikte çizgiler, çatlaklar ve noktalar belirmi tir. Kam bu çizgilere bakarak fala baktıran ki inin gelece i veya kaybolan e yasıyla alakalı bilgiler vermeye çalı ır 111.

Görüldü ü üzere kamlar, çe itli dinlerde görülen ve rahip denilen din adamı tipinden veya aynı ekilde Afrika ve Avustralya dinlerinde görülen ve büyücü denilen tiplerden de

Genç, a.g.e., s. 132. Zeki Velidi Togan, " O uz Destanı", Enderun Kitabevi, 2. baskı, stanbul 1982, s. 49, 52, 82, 96, 139, 141, 142, nan, a.g.e., s. 151. 109 e en, a.g.m., s. 59. 110 Genç, a.g.e., s. 133. 111 nan, a.g.e., s. 155.
108

107

farklıdır. Zira gerek Türklerde ve gerekse de di er toplumlarda yer almı bulundukları ekil altında onlar, her eyden önce kendi özel usulleri sayesinde, vecd hali içinde ruhunun göklere yükseldi ini, yeraltına indi ini ve oralarda dola tı ını hisseden bir trans ustasıdır. Kamların, Tanrı ve insanlar arasında aracılık yapma kabiliyetine sahip oldu una inanılmaktadır. Toplumda ölüm ve hastalık gibi kötülükler ruhların i i olarak görülmekte oldu undan ve insan bu ruhlara tek ba ına kar ı koyamadı ından bu konuda kabiliyetli birinin yardımına ihtiyaç duyar ve i te bu noktada kamların otoritesi devreye girer 112.

Genel bir anlamda denilebilir ki amanlar, hayatı, sa lı ı, verimlili i ve aydınlı ı, ölüme hastalıklara, kısırlı a, kötü talihe ve karanlıklar alemine kar ı müdafaa etmektedirler. Böylece onlar, kötü ruhlara kar ı mücadelede sembolle mekte, görünmez alemin kötülüklere e ilimli sakinlerine kar ı, insanların arasından, onlarla ve daha genel olarak ruhlar alemi veya kutsal alemle, Tanrı ile teması sa layabilen ve gerekti inde onlara yardımlar sa layan veya en azından haber getiren, kendi içlerinden ancak ola anüstü bir otorite tipi olarak bu toplumların manevi hayatında imtiyazlı bir mevkie eri mi bulunmaktadırlar 113.

Bununla birlikte, kamların görevlerinden belki de en önemlisi ferdin veya toplumun dini sihirsel ihtiyaçlarına ayin ve tören yapmak suretiyle cevap vermektir. amanist Türk

boylarının ayin ve törenlerini iki kısma ayırmak mümkündür; 1) Muayyen vakitlerde yapılması gerekli ayinler, 2) Tesadüfi olaylar dolayısıyla yapılan özel ayin ve törenler. Muayyen vakitlerde yapılan ayinler, bahar, yaz ve güz mevsimlerinde yapılan ayinlerdir ki, bunların çok eski devrilerden beri yapıla geldi i anla ılmaktadır. Eski Türk devletleri

Harun Güngör- Ünver Günay, “Ba langıçtan Günümüze, Türkler’in Dini Tarihi”, Ra bet Yay., stanbul 2003, s. 122-123. 113 Aynı eser, s. 130.

112

devrinde bu ayinlerin devletin resmi dini bayramları oldu unu Çin kaynakları haber vermektedir 114.

Bahar bayramı, Müslüman Kazaklarda, Kırgızlarda ve Ba kurtlarda “Kımız Murunduk” adı ile Mayıs ayında yapılmaktadır. Ba kurt kadınları ise baharı, “Karga Toy” adıyla kutlarlar. Bu törende kargalara darı ve süt verilir. Bu törene küçük erkek çocukların dahi katılması yasaktır 115.

amanistlerde her tören için kanlı veya kansız kurban sunulur. Kanlı kurbanların en önemlisi attır. Ça da amanist Türk boylarında kurban mefhumu “tayılga, hayılga”

kelimeleri ile ifade olunmaktadır ki bu kelimelerin, Mo olca’dan geçti i dü ünülmektedir. Saha Türkçesinde ise kurban anlamına gelen “kereh” kelimesi vardır. Ayrıca Ka garlı 10. yy’da Türklerin slamiyet’ten önce, adak için yahut tanrılarına yakınlık elde etmek için kurban kestiklerini ve bu kurbana “ya ı ” dediklerini bildirir 116.

Kanlı kurbanlardan en önemlisi, attır. Attan sonra koyun gelir. Gerek bugünkü amanistlerin kurban törenlerinde, gerekse de Müslüman olmu larda kurban için en makbul hayvan erkek olanlardır. Dede Korkut hikayelerinin kahramanları olan O uzlar, kurban olarak “attan aygır, deveden bu ra, koyundan koç” kesmi lerdir 117. Kırgız ve Kazaklarda da aynı motiflere rastlanmaktadır 118.

Kanlı kurbanlardan ba ka bir de kansız kurbanlar vardır. Saçı, yalma (a açlara ve aman davuluna sarılan paçavralar), tözlerin a ızlarını ya lama, ate e ya atma ve arap
114 115

nan, a.g.e., s. 97, Eberhard, a.g.e., s. 76. nan, a.g.m., s. 97. 116 e en, a.g.e., s. 136. 117 Ergin, a.g.e., muhtelif sayfalar. 118 nan, a.g.e., s. 100 – 101.

serpme gibi törenler kansız kurbanlardır. Bununla birlikte kansız kurbanların en önemlisi, ruhlara ba ı lanarak ba ıbo bırakılmı hayvanlardır. Bu tür kurbana eski Türkler “ıduk” demi lerdir ki; salıverilmi , gönderilmi , kutlu anlamlarına gelmektedir. Ka garlı, bu

kelimenin kutlu ve mübarek olan her eyi ifade etti ini söyler. O ayrıca kurbanlık hayvanı u ekilde ifade etmektedir: “Bunun aslı ba ıbo bırakılan her hayvana verilen bir addır. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sa ılmaz, yünü kırkılmaz, saklanır” 119. sahibinin yaptı ı bir adak için

Kansız kurbanlardan olan saçı, her boyun kendi eme iyle kazandı ı en kıymetli ve mübarek saydı ı nimetlerden biri olur. Konar-göçer Türklerde bu, süt, kımız, ya ; çiftçi Türklerde de bu day, darı, arap; tüccarlarda ise para v.s. saçı olarak kullanılır. Saçı adeti, slamiyet’ten sonra da Türkler arasında gelenek olarak varlı ını sürdürmü tür. Biri hakkında hayırlı bir haber söylendi inde “darısı ba ımıza” temennisi, bu eski adetten kalmadır 120.

amanist inanca göre, kurban edilen hayvanın kemikleri kırılmaz, köpeklere verilmez; ate te yakılır veya yere gömülür. Bazı özel ayinlerden sonra kurban kemikleri toplanıp bir kaba konularak kayın a acına asılır. Bütün Türk topluluklarında, soyun "sök"le (kemikle) ifade edilmesi de, kemi in eski kültürdeki yerini göstermektedir. slamiyet'ten önce kurban kemi ine kar ı gösterilen bu hassasiyet, slamiyet'ten sonra da devam etmi , Yesevi

tarikatında da bu gelene e uygun olarak kurbanın kemi i kanıyla beraber derin bir çukura gömülmü tür 121. Ki bu, günümüzde de aynısıyla uygulanmaktadır.

119 120

e en, a.g.e., s.136, nan, a.g.e., s. 98. nan, a.g.e., s. 100. 121 Fuad Köprülü, "Türk Edebiyetında lk Mutasavvıflar", Ankara 1976, s. 87, 88.

Altaylılar ve Sahalar, kurban olarak kestikleri atın derisini bir sırı a geçirip tıpkı at ekline sokup asarlar. Buna Altaylılar “baydara”, Sahalar “tabık” derler 122.

Yukarıda da belirtildi i üzere aman, ancak olmu veya olması muhtemel felaket, aileden birinin hastalı ı veya ölümü veya hayvan hastalıkları gibi zaruri hallerde ça ırılır. aman geldikten sonra, atalarından felaketin sebebini anlamak için haber getirmek amacıyla kısa bir ayin yapar. Bu i bitince, sebebi bildirerek ne yapılması gerekti ini söyler. Kurbanın lazım olup olmadı ını, bunun hangi Tanrıya sunulaca ını ve nihayet bu kurbanın neden ibaret oldu unu bildirir. Bu esnada, kurbanın iyi kabul görmesi ve muvaffak olabilmesi için, kurbanlık hayvanın rengini ve muayyen i aretlerini söyler. Erlik’e sunulan kurban, felaketin vuku buldu u yerde, mesela ya çadırın içinde veya ölünün mezarı ba ında kesilir. Halbuki Bay Ülgen için tahsis edilen kurban, tenha bir yerde, mesela bir kayın ormanında, yeni kurulmu bir çadırın yanında takdim edilir 123.

Altaylılar’ın büyük ayin ve törenleri Rahip Verbitski, Radloff, Katanov, Anohin ve ba ka Türkologlar tarafından tavsif edilmi tir. Verilen bilgilere göre, en uzun süren ve Bay Ülgen adına yapılan ayin, üç bölümden ibarettir. lk ak am güne batınca kurban (tayılga) için hazırlık ba lar. Kurban yeri seçilir, sahibin sürüsünden kurbanlık hayvan aranır. aman, küçük bir kayın ormanının tenha bir yerinde kurban için en uygun yeri bizzat seçer. Onun gösterdi i yerde bir çadır kurulur. Çadırın ortasına ucu duman deli inden çıkacak ekilde sık yapraklı taze bir kayın a acı yerle tirilir. Kayının gövdesi, alt tarafı ayakla basılabilecek ekilde dokuz yerden oyulur ve buna “taptı” denir ki, basamak, merdiven manasına gelir.

122 123

nan, a.g.e., s. 101. Radloff, a.g.e., s. 236-237.

Törene ba langıç mahiyetindeki birçok uygulamadan sonra kurbanlık hayvan bo ulmak ve bel kemi i kırılmak suretiyle öldürülür. Hayvanın derisi-ba ı, aya ı ve kuyru u ile beraber bir sırı a asılır (baydara). Kurban Ülgen içinse baydaranın ba ı do uya, Erlik namına ise batıya yöneltilir. Daha sonra, atalara ve koruyucu ruhlara sungularda bulunularak kurbanın eti yenir. kinci ak am ise özel elbisesini giyen kam, birçok ruhları davet ederek ayine ba lar. Uzun ve karma ık bu ayin sonunda kam ruhunun gö e yükseli i ba lar. Davulunu çalarak bazı dualar ve ilahiler okuyarak, ba ırarak tırmandı ını gösteren aman gö e yükselir. Bu yolculuk esnasında ahit oldu u birtakım garip hadiseleri çadırda

bulunanlara anlatır. Daha sonra ise kurbanın ruhunu Ülgen’e sunan aman, bu takdim merasimini takiben büyük bir cezbeye kapılarak yere yıkılır ve uykudan uyanırcasına yahut uzun bir yolculuktan dönmü çesine yava yava kendine gelir 124.

aman ayininde gö e yükseli in bir de yeraltına ini

eklindeki kar ılı ı mevcuttur.

Önce kam, sanki yedi basamaklı bir merdivenden yer altı katlarına iniyormu farz edilir. Bu sırada ona ,atalarının ve koruyucu ruhlarının refakat etti ine inanılır. Her basamakta veya yerin altının her bir katında o, engellerle kar ıla ır ve onları a mak için türlü yollara ba vurur. Nihayet Erlik Han’a ula an aman, ona çe itli hediyeler sunar, ondan türlü dileklerine vaatler elde ederek bir kazın üzerine binmi uykudan uyanıyormu gibi olur 125. ekilde geri döner. Yine bu geri dönü de derin bir

124 125

Radloff, a.g.e., s. 235, Buluç, a.g.m. s. 319, nan, a.g.e., s. 103-107. Güngör- Günay, a.g.e., s. 129.

D) TÜRKLER N SLAM YET’TEN ÖNCE G RM

OLDUKLARI D

ER D NLER

a) Budizm

Budizmi, M.Ö.VI.-V. y.y.’larda, eski Hindistan’ın kuzeydo usundaki Kapilavastu memleketinin (Bugünkü Nepal’de) prensi Sddhartha Gautama icat etmi tir. Bu zat için Budizm eserlerinde akyamuni ( akya kabilesinin hikmete ula an ki isi), eski Türkçe’de

Burkan, bugünkü Türkçe’de Buda denilmektedir 126.

Budizm, Hindistan’da mevcut olan Brahman ekilci ine ve Kast sistemine kar ı çıkan soyut metafizik tartı maları bir yana bırakarak duyguları dizginleme, insanlara ve di er canlılara sevgi ve efkat duyma gibi ilkelere dayanmaktadır. Bu inanç, Hindistan’da kurulan
126

Erkin Ekrem,”Seyahatnamelere Göre Göktürklerde Budizm”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 3, s. 359.

Maurya Sülalesi (M.Ö. 322-185) dönemine kadar sadece Kuzeydo u Hindistan’da yayılmı ken, bu sülalenin kralı A oka döneminde (M.Ö. 273-236) tüm Hindistan adasına yayılmaya ba lamı tır.

M.S. I. y.y.’da, Hindistan’ın kuzeyinde tesis edilen Ku an Devleti’nin kurucusu, Kujula Kadphises, M.S. 70’den sonra Budizmi kabul

ederek bu inanca sahip çıkmı tır. Kujula’nın yerine geçen Kani ka (yakla ık 125-150), devlet gücüyle bu dini tüm Orta Asya’ya yaymaya çalı mı tır. A oka’dan, Ku an Devleti dönemine kadar Budizm, devlet dini olma statüsüne eri mi ve Orta Asya’ya girince yerli kültürlerle kar ıla maya ba lamı tır. Ancak, V. y.y.’da Eftalitlerin, Ku an Devletini yok etmesiyle Orta Asya’daki Budizm, devlet korunma gücünden mahrum kalmı ve bölgede Budizm etkisi yava yava kaybolmu tur. Kök Türklerin Orta Asya’ya sahip oldu u sıralarda Budizm, bölgede sahip oldu u etkilerini kaybetmi durumdadır. slamiyet’in Orta Asya’ya gelmesiyle birlikte bu inanç, bölgedeki etkisini tamamen yitirmi tir 127.

Büyük bir ihtimalle miladın ilk yüzyılları esnasında, bir taraftan Çin’e, bir taraftan da ran hudutlarına kadar yayılan Budizm’in, Do u Türkistan’a yine aynı devirde iki yoldan girdi i anla ılmaktadır. Bu yollardan biri, Baktirya ve Pamir üzerinden, kuzey ve güney ipek yollarının batıdaki kav ak noktası Ka gar’a varmakta, buradan kervanlarla vaha ehirlerine, öteki, Ke mir ve Karakurum üzerinden, Hotan ve Yarkend’e ula maktadır. Türklerin ya adı ı yerlere i te bu iki yoldan nüfuz eden Budizm, milat dolaylarında ortaya çıkan ve “Büyük Sal” anlamına gelen Mahayana mezhebi, ile, asıl klasik Budizm’i te kil eden ve “Küçük Sal” yani “Hinayana” mezhebinden ibaret ikili bir sistemdir. Bu mezheplerden

127

Ekrem, a.g.m., s. 360.

Mahayana, daha çok yayılmı tır 128.

V. y.y.’da Angora ve Obi Irmakları ile Sibirya’nın Tayga ormanları yolundan ilerleyerek güneye geçen Tobalar, Buda dinini resmen kabul etmi ve azametli buda

tapınakları kurmu lardır 129. Çinliler tarafından Toba olarak adlandırılan bu toplulu a, Türkler, Tabgaç demi lerdir. Kök Türk kitabelerinde sık sık adı geçen 130 ve Kök Türkler yoluyla Bizans kaynaklarına da intikal eden Tabgaç kelimesi, Çin anlamına gelmektedir.

Tabgaçlar, Buda dini ve Çin kültürünün etkisi ile askeri özelliklerini kaybetmi ve bu dinin etkisiyle Çinlile mi lerdir. Bununla beraber Tabgaçların egemenli i altındaki tüm kavimlerin Buda dinine girmi olduklarını kabul etmek yanlı olur. Herhalde Budizm, hakanlı ın merkezindeki aristokrat zümrenin dini olmu , geni halk tabakası ise eski inancına devam etmi olacaktır 131.

Budizm’in hamisi durumuna gelen Tabgaç hükümdarları, bu dinin benimsenmesi için büyük çaba sarf etmi lerdir. 414-520 yılları arasında tanzim edilen en önemli heykeller Wei sanatının öhretini temsil etmekte olup, Tabgaç dönemine aittir.

465-471 yılları arasında ba ta bulunan Topa Hong öylesine sofu bir Budist olmu tur ki, rahip olmak için 471’de o lu lehine tahttan feragat etmi ve II. Topa Hong olarak adlandırılan bu o ul (471-499), ergin ya a geldikten sonra Budizm’e kar ı aynı sempatiyi göstermi ve bu sevginin etkisiyle tüm kanunları daha mülayim bir hale getirmi tir. 494’de

128 129

Ocak, a.g.e., s. 37 Hikmet Tanyu, “Türklerin Dini Tarihçesi”, stanbul 1998, s. 20. 130 K.T., güney yüzü, 5. satır. 131 nan, a.g.e., s. 4.

ba kenti, Ping-çeng’den Lo-yang’a ta ıyarak Tabgaçları Çinlile tirmeye devam etmi ve o zaman, onun verdi i ilham ile Lo-yang’ın güneyindeki Long-men Budist mahzenleri tanzim edilmeye ba lanmı tır. Buraya heykellerin yerle tirilmesi ise 494’ten 759’a kadar uzamı tır 132.

Öte yandan Budizm, VI. yüzyılın ikinci yarısı içinde, Kök Türklere de girmi ve özellikle Çinli Budist rahipler, Do u ve Batı Kök Türk sahaları içine nüfuz ederek hükümdarlar ve yönetici sınıf nezdinde bu dini yaymaya çalı mı lardır.

Bu dinin Kök Türkler tarafından resmen kabul edilmesi için ilk adım, Mokan Ka an tarafından atılmı tır. Onun zamanında, Chou sülalesinin ba kenti Chang-an ehrinde Kök Türler adına “Ba kent Kök Türk Budist Tapına ı Ta Yazıtı” dikilmi tir. Bu ta yazıtta Budizm’i öven, Kök Türk ile Chou sülalesi arasındaki iyi ili kiler, anlatan ve Mokan Ka an’ı metheden cümleler vardır 133.

Kök Türk dönemine ait So dca’da yazılmı Bugut Yazıtı’nda devlet merkezinde kurulan büyük bir “samgha” (Budist Cemaati) üzerine bilgi verilmektedir. Bu yazıtta geçen “... ve Bumın Ka an buyurdu: Ey Bey Taspar Ka an, yapmalısın... büyük kurtulu u için... ve o buyurdu: Yeni bir “samgha” meydana getir” ibaresinden de Taspar Ka an’dan önce, eski küçük bir tapına ın mevcut oldu u anla ılmaktadır 134.

Taspar Ka an (572-81) zamanında ise Budizm’in yayılmasına daha çok önem verilmi tir. Sui sülalesi (581-618) Tarihi’nde de yer alan Kök Türkler kayıtlarında u bilgiler

Rene Grousset, “Bozkır mparatorlu u”, ( Çev. Re at Uzmen), Ötüken yay., stanbul 1999, s. 78-79. Ekrem, a.g.m., s. 365. 134 Saadet Ça atay-Semih Tezcan,”Kök Türk Tarihinin Çok Önemli Bir Belgesi: Sogutça Bugut Yazıtı”, Türk Dili Ara tırmaları Yıllı ı Belleten, 1975-1976, s. 251.
133

132

verilmi tir: “Ch’i sülalesi (550-77)’nin Budist rahibi Hui-lin, Kök Türklerin bir baskın hareketinde alıkonulmu ve Kök Türkler’e götürülmü tür. Rahip Hui-lin, Taspar Ka anın sorusuna cevap verirken unları anlatmı tır: “Ch’i Sülalesinin güçlü ve zengin olmasının sebebi Budizm’e inanmak ve Budizm kurallarının uygulanmasından ileri gelmektedir.” Rahip Hui-lin, Budizm’in sebep-netice, tenasüh gibi doktrinlerini izah etmi tir. Taspar Ka an bunları anlayınca, buna inanmaya ba lamı ve böylece bir tapınak in a ettirmi tir. Ayrıca o, Ch’i Sülalesinin Tai vilayetinden konuyu iyi bilen Budist rahipleri getirtmek için adam göndermi ve Budizm’in kutsal kitaplarını getirtmi tir. Taspar Ka an, Budizm’in yasalarına uymaya ve oruç tutmaya ba lamı , tapına ın etrafında dola arak bütün kuralları yerine getirmeye çalı mı tır. Taspar Ka an’a getirilen dört budist kitaba bakarak, onun kabul etti i Budizm mezhebinin büyük bir ihtimalle Çinlilerin de kabul etti i Mahayana oldu u söylenebilir 135.

Bundan ba ka 574 yılında, Kuzey Chou Devleti’nde imparator Wu-ti tarafından Budizm’in yasaklanması sonucunda, Çin’den kaçan ünlü misyoner, Hintli rahip Jinagupta, müritleriyle beraber Kök Türklere sı ınmı , on yıl süreyle burada kalarak Budizm’i yaymaya çalı mı tır 136.

Elde olan bilgiler aynı yüzyılda Batı Kök Türklerin de Budizm’le temasa geçtiklerini göstermektedirler. Buna göre, stemi döneminde, Çinli rahipler onun hakimiyeti altındaki bölgelere gelmi , ancak stemi, bu Budistlerden ho nutsuz olmu tur.

135 136

Ekrem, a.g.m., s. 365-366. Saadettin Gömeç, “Kök Türk Tarihi”, Türksoy Yay., Ankara 1997, s. 24-25.

628 yılında bölgeye gelen ünlü Budist rahip Hsüan-tsang’ın seyahatnamesinde verilen bilgiye göre, bu bölgede yönetici sınıf iç içedir. Hsüan-t’sang, buralarda pek çok Budist tapına ına ve rahiplere rastlamı tır 137.

Buraya kadar anlatılan olaylardan anla ılaca ı üzere Budizm, Kök Türklerde sadece hükümdar ve çevresinde etkili olmu , halk ise eski inancın muhafaza etmi tir. Zira halkın Budist oldu u konusunda herhangi bir bilgi

mevcut de ildir.

Orkun Kitabeleri’nde ise bu inanca ait herhangi bir ifade mevcut olmamakla birlikte Taspar’ın ölümünden sonra, Kök Türk hakanlı ının felakete u raması ve Çinlile meye ba lamasının yankıları açıkça görülmektedir; “...Beyleri, milleti ahenksiz oldu u için, Çin milleti hilekar ve sahtekar oldu u için...Türk milleti il yaptı ı ilini elinden çıkarmı , ka anını kaybedivermi . Çin milletine beylik erkek evladı kul oldu, hanımlık kız evladı cariye oldu. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutup Çin ka anına itaat etmi ...” 138.

Öte yandan Çin kaynaklarının verdikleri malumata göre, Bilge Ka an Çin’de oldu u gibi tebaasını ehir hayatına alı tırmak, Buda dininin ayinleriyle kayna tırmak için ehir ve mabet in a etmek gibi bir fikre kapılmı tır. Bu dü üncesini veziri ve kayınpederi Tonyukuk’a iletti i zaman Tonyukuk, buna kar ı çıkarak u açıklamayı yapmı tır:

“Kök Türklerin nüfusu çok azdır ve T’ang Sülalesinin yüzde biri kadar dahi de ildir. Bizim, onlara kar ı koyabilmemizin sebebi ise bizim ya am tarzımız, su ve otları takip ederek,
137

Ekrem, a.g.m., s. 370, Osman Turan, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi”, Bo aziçi Yay., stanbul 1999, s.129-130. 138 K.T., do u yüzü, 6.-7. satırlar.

sabit bir yerde oturmamamızdır. E er

ehir in a ederek, yerle ik hayata geçip eski

gelene imizi de i tirirsek, bir defa ma lup edilirsek, kesinlikle yok oluruz. Budizm ve Taoizm teorileri, insanı yumu ak yürekli ve zayıf karakterli yapar; bu güçlenme yöntemi de ildir.” Bilge Ka an bu tavsiyeleri do ru bularak iste inden vazgeçmi tir 139.

Görüldü ü gibi, Kök Türkler üzerinde ancak yüzeysel bir etkisi bulunan Budizm, asıl altın ça ını Uygurlar içinde ya amı tır. Uygurların Budizm ile daha Kök Türkler devrinde kar ıla tıkları tahmin edilmektedir. Çünkü Uygur birli ini kuran P’u-sa’nın adının Sanskritçe “Bodhistiva” dan geldi i ve kelimenin Buda oldu u dü ünülmektedir. Uygurların 744 senesinde devletlerini kurduklarında, halkın hiç olmazsa bir kesiminin Budist oldu u söylenebilir. Uygurlar, “Burkancılık” dedikleri Mahayana mezhebine mensupturlar 140. Bazı temel esasları, Buda’nın ya adı ı ça da mevcut olmakla birlikte asıl miladi ilk yüzyıllarda çehresini kazanan Mahayana, daha sade ve anla ılır oldu u için, ince bir felsefeye dayanması sebebiyle yüksek tabakadan öteye geçemeyen Hinayana’dan daha çok yayılmı tır.

Ünlü tarihçi Cüveyni de “Tarih-i Cihan Gü a” adlı eserinde, Uygurlar’ın Budist olu larının sebebini u ekilde anlatmaktadır: “Hıtay’da bir Budist vardı. Bu, hana elçi göndererek “Toyin” (yol gösterici adam) denilen din ulularını kendisiyle münazara yapmaya davet etti. leri sürdü ü arta göre hangi taraf kazanırsa, kar ı taraf onun dinini kabul edecekti. Bu münazarada kamanlar (Uygurların Büyücüleri) yenildiler ve kar ı tarafın dinini yani Budistli i kabul ettiler. Kavimlerin ço u da onlara uydular.” Cüveyni, aynı zamanda Budizm hakkında da bilgiler vermektedir: “Toyinler, kitaplarına “nom” derler. Bu kitap Toyinlerin sözlerini ihtiva eder. çinde batıl hikaye ve rivayetler bulunmasına ra men, eziyet, zulüm gibi
Roux, a.g.e., s. 19, Ekrem, a.g.m., s. 371, L. Ligeti, “Bilinmeyen ç Asya”, (Çev. Sadrettin Karatay), TDK. Yay., Ankara 1998, s. 206. 140 Özkan zgi, “Çinli Elçi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi”, TTK. Yay., Ankara 1989, s. 19, Ocak, a.g.e., s. 41.
139

eylerden sakınmak, insanlara ve hayvanlara kar ı iyi davranmak, kötülü e iyilikle kar ılık vermek gibi tüm peygamberlerin dinlerine ve eriatlarına uyan iyi ö ütler de vardır. Bunların dinleri ve inançları çok çe itli ise de hemen hemen hepsinde tenasüh inancı hakimdir. Bu inanca göre, insanlar binlerce yıl önce ortaya çıkmı tır. Bunlardan hayır i leyen ve ibadetle me gul olanların ruhları, yaptıklarına göre tasnif edilir, padi ahlık, emirlik, dervi lik gibi makamlara kavu ur. Adam öldüren, hırsızlık yapan, halka zulmeden veya ba ka kötülükler yapanların ruhu ise ha erelere, vah i ve yırtıcı hayvanlara girer ve azap içinde kalır. Fakat bu inanç cehaletin eseridir. Gerçek olmayanları söylüyorlar” 141. Cüveyni ayrıca, Uygur ve Hıtay Budistlerinin mabetlerine “buhar” dediklerini de söylemektedir 142.

Bahaeddin Ögel ise Uygurların Budizm’e giri sebeplerinin daha çok siyasi oldu unu öne sürmektedir. Ona göre, Uygurlar, türlü ba lar kurdukları Çin ve Hindistan gibi zengin ve büyük memleketlerden çe itli faydalar sa lıyorlardı. Ayrıca o ça da milyonlarca insan Buda dinine inanıyordu. Bu sebeple Uygurlar, Buda dinini kabul ederek adeta devletçe onun öncülü ünü yapar olmu lardır 143.

Sonuç olarak sebebi her ne olursa olsun Uygurlar Budizm’i kabul etmi ve bu inanç, Bögü Ka anın 762-63’teki Lo-yang seferinden sonra Maniheizm’i resmen kabul edi ine kadar Uygurlar arasında uzun bir müddet ya amı tır.

Maniheizm’in kabulünden itibaren geri plana atılan Budizm, X. yüzyıldan itibaren yeniden güçlenmi tir. Bir Sung sülalesi elçisi olarak X. y.y. sonlarına do ru Turfan ve

141

Alaaddin Ata Melik Cüveyni, “Tarih-i Cihan Gü a”, ( Çev. Mürsel Öztürk), Kültür Bakanlı ı Yay., Ankara 1998, s. 105-106. 142 Aynı eser , s. 130. 143 Bahaeddin Ögel, “Türk Kültürünün Geli me Ça ları I”, MEB. Yay., stanbul 2001, s. 89.

Be balık’a giden Wang-Yen-te, orada elliden fazla Budist tapına ı oldu unu, hepsinde kitabelerin ve Budizm’e ait kitapların bulundu unu görmü tür 144.

Öte yandan Ka garlı, bu dönemde yazdı ı eserinde Budizm’e dair az da olsa bilgi vermektedir. Bu konuda o, Karahanlı-Uygur sava ları dolayısıyla Uygurların Burkan evlerinden yani Budist mabetlerinden ve burhanlardan yani putlardan bahsetmektedir. Divan’da burhan kelimesinin put anlamına geldi i ve heykele de “bezez burhan” denildi i kaydedilmi tir. Ka garlı, Budist din adamlarına “toyin” denildi ini ve bunların burhana secde ettiklerini, onların her zaman putun yanında bulunarak kitaplar ve gavurluk hükümleri okuduklarını bildirirken bu konu ile ilgili Müslüman Türkler arasında “toyin tapınmak ister, fakat yüce Allah memnun de il” manasında bir atasözünün de varlı ından bahseder 145.

144 145

zgi, a.g.e., s. 62-63. Genç, a.g.e., s. 129.

b) Maniheizm

Gnostik (imanın bilgiden oldu unu savunan) dinlerin en mükemmellerinden olan Maniheizm, miladın III. yüzyılı içinde (216-276) kısmen Orta Do unun muhtelif eski inançlarından, kısmen de Uzakdo u dinlerinden olu ma, Sasani ran’ın resmi dini Zerdü tlü e bir tepki eklinde ranlı Mani tarafından meydana getirilmi bir dindir. Bu din, daha ilk zamanlarında ran, Irak ve Roma halkı ve hükümetleri tarafından baskı altına alınmı ve Maniheistler iddetli bir tatbikata u ratılmı tır 146. Bunun sonucu, ran’da gizliden gizliye taraftar toplamakla birlikte, daha çok Anadolu, Suriye ve Orta Asya’ya yayılan Maniheist din adamları, propagandalarını bu bölgelerde sürdürmeye ba ladılar. Böylece aradan fazla bir zaman geçmeden önce Horasan, sonra da Maveraünnehir’de ilk Maniheist topluluklar olu tu. lk defa 694’te Do u Türkistan’ın Çinliler tarafından zapt edilerek, Ka gar-Kuça- Kara ar kervan yolunun meydan geli inden sonra Çin’e giren ve 732’de, ba kentte az çok taraftar toplayan bu yeni din, bu tarihte Çin’de resmen propaganda yapma, ayin ve ibadetlerini

Grousset, a.g.e., s. 129, Güngör- Günay, a.g.e., s. 272, Abdülkadir nan, “Makaleler II”, TTK. Yay., Ankara 1998, s.157.

146

serbestçe icra ve mabet in a etme hakkına sahip oldu. Bu tarihten sonra da Maniheistler, muhtelif zamanlarda Çin’e nüfuz ettiler 147.

Bu ekilde bir yayılma gösteren Mani dini, iki prensip; “ yi- Kötü, Karanlık-Aydınlık, NurZulmet” üzerine kurulmu olup, buna göre dünya, iyi ve kötü unsurların birle mesinden meydana gelmi tir. nsanın ruhu iyili i, cesedi ise kötülü ü temsil etmektedir.

Bu inanca göre pratikte insanlar, seçkinler (dindarlar), dinleyiciler ve laikler olmak üzere üçe ayrılırlar. Dindarlar için evlenmek, arap içmek, hayvanları bo azlayıp etlerini yemek ve çalı mak yasaktır. Aynı ahlaki kuralları gözetmekle birlikte dinleyiciler evlenebilir, et yiyebilir ve hatta çalı abilirler. Laikler ise, dini emirlere uymakla yükümlü de illerdir. Kurbanın her türlüsünün yasak oldu u Mani dininde seçkinler, günde yedi vakit, dinleyiciler de günde dört vakit namaz kılmakla mükelleftirler. Dört vakit namaz, Ezrua tanrıya, Güne ve Ay tanrı ile Burkanlara yapılır 148.

te Türkler, hayvani gıda yemeyi yasaklayan ve sava çılık duygusunu zayıflatan bu din ile gerçek anlamda Uygurlar döneminde tanı mı lardır. Uygurlar henüz Ötüken’de iken Çinliler vasıtasıyla Maniheizm’i tanımı lardır. Bu defa yeni bir dine giri , imdiye kadar olanlardan ba ka türlü cereyan etmi , Maniheist propagandacılar Uygurların yanına gitmemi ler, ama Uygur ka anı Bögü (759-79)’ nün Çine yaptı ı bir sefer münasebetiyle Uygurlar, Maniheizm ile temasa geçmi lerdir.

Bununla birlikte Abdülkadir nan, Bögü Ka andan önce de Türk Hakanlı ının batı bölgesinde Maniheizm’i çoktan beri kabul eden beyliklerin oldu unu, So d ve Fergana’daki beyliklerin uzun süredir Maniheistler’in nüfuzu altında bulundu unu söyler. Ona göre

147 148

Ocak, a.g.e., 52. Güngör- Günay, a.g.e., s. 272.

Maniheistler’in tevbe duası (huastuanit), V.yy’da, Batı Türkistan’da ve ba ka bir Maniheist duası da Argu ve Talas beyi Arslan Han için yazılmı tır 149.

748 senesinde Türk Hakanlı ının idaresini Kök Türklerden alan Uygurların, 759 senesinde ba larına geçen ka anları Bögü ,763 yılında Çin’de ba gösteren bir isyanı bastırmak üzere ba kent Lo-yang’a gitmi ve bu sefer sırasında Maniheizme büyük bir ilgi duyarak bu dini kabul etmek istemi tir. Uygurların “moçak” dedikleri dört Mani rahibini de beraberinde Uygur ba kentine getiren Bögü, hem kendi Mani dinini kabul etmi , hem de çevresindekilere kabul ettirmi tir 150. Böylelikle bu yeni din, Uygur devletinin resmi dini olmu ve bu suretle Maniheizm, do u undan bu yana ilk defa bir devletin deste ini

sa lamı tır. Bögü’den sonraki Uygur ka anları da bu dini desteklemeye devam etmi , hatta Çin’de yayılması için büyük gayretler göstermi lerdir. Birçok defalar (770-771-...) Uygur elçileri, Tan’g imparatorunun sarayında Çin’e yerle mi veya yerle ecek olan Maniheist toplulukların koruyuculu unu üstlenmi lerdir. 768’den itibaren Uygur ka anı Çin imparatoruna Mani dininin Çin’de de yayılması için bir kararname çıkarttırmı tır. Ayrıca Uygur vatanda ları için Çin’in birçok ehrinde Mani tapınakları in a edilmi tir 151.

805 senesinde, Uygur Devleti’nin ba ına geçen Alp Külüg Bilge Ka an, Mani dininin Uygurlar arasında yayılması için büyük çaba göstermi , 806’da Uygurların ba kenti OrduBalık’ta Mani rahipleri ile ülkenin idaresi hakkında konu mu , Mani rahiplerinin Uygur ülkesinde ya ayabilmeleri için devamlı oturma müsaadesi vermi tir.

149 150

nan, a.g.e., s. 157. Saadettin Gömeç, “Uygur Türkleri Tarihi ve Kültürü” Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 1997, s. 39. 151 Grousset, a.g.e., s. 130-131.

Öte yandan, 807’de Çin’de kurulacak tüm mabetlerin imtiyazı, Uygurlara verilmi ve böylece Çin’de Mani mabetlerinin kontrolü bahanesiyle Uygurlar, yava yava Çin’e

yerle meye ba lamı lardır. Bu devirdeki Uygurlar’ın Çin hakimiyetleri, Cengiz devrine kadar devam edecek olan Uygur kolonilerinin kurulmasını sa lamı tır 152.

808 yılında hakanlı ın ba ına geçen Alp Bilge Ka an’ın kendi adına yazdırmı oldu u Karabalgasun Yazıtı’nda da Uygurların, özellikle ka anlarının faaliyetlerini ö renmek mümkündür. Yazıtta Uygurların Mani dinini kabul etmeleri ve bu inancın bazı ilkeleri u ekilde anlatılmaktadır: “Yui-hsi gibi dört rahip memlekete gönderilip, ibadet ekilleri anlatılıp yayıldı. Halka nüfuz edildi. Bu din hocalarının dini bilgileri çok iyiydi ve yedi kitabı da iyi biliyorlardı. Onun için bu hak din, Uygurlar arasında yer tutabilmi tir. Bu din ilkelerine göre, hayvani gıdaların yenmesi ve a ır içkilerin içilmesi yasaktı. Bundan dolayıdır ki, büyük hizmetler ifa ediyorlardı. O (Ka an), “Siz fazileti nasıl anlarsınız?” diye soruyordu. Bunun üzerine derhal umumi ve hudut valileri, iç ve dı vezirleri ile kumandanların hepsi bir a ızdan diyorlardı ki: “Biz eski günahlarımızdan isti far ediyoruz ve hak dinine fedakarlıkla hizmet edece iz.” Ka anın buyru u ile bu din artık her buca a yaydırıldı ve yaydırılmaya u ra ıldı. Bu ilkeler çok mistik ve yüksek idi, kavranması pek a ır idi. Onlar tekrar tekrar (Ka andan) merhamet etmesini rica ediyorlardı. Çünkü eskiden, pek cahil olduklarından eytanı, Buda olarak tanıyorlardı. imdi hakikati anladılar ve bir daha hata i lemeyeceklerini söylüyorlardı. Ka an: “Madem ki hakikate kavu tunuz, yurtlarınıza giderek ibadetlerinizi yapınız. Kazılmı heykellerini ve resmedilmi eytan

eytan tablolarının yakınız. Cinlere dua ve eytanlara tapmaktan

vazgeçmelisiniz ve ı ık dinini kabul etmelisiniz” diyordu. Kötü, sıcak kan içme adetini de i tirerek, yemek pi irme adetine kavu an ehir oluyor ve kanunsuzlar ehirden çıkarılarak

152

zgi, a.g.e., s. 23.

bir fazilet diyarı beliriyordu. Büyükler, bilgiçlik ve ruhanilikle misal te kil ettiler, küçükler de tabi oldular. Ba rahip, hak dininin kabul edildi ini i itince onların sadakatlarını takdir etti. Bütün erkek ve kadın rahipleri memlekete yayarak kendi mezhebini ne retmek istedi. Bütün müridlerine, ark ve garbı dola tırarak münavebe eklinde din ö retmeye çalı tı.” 153

Uygurlar’ın Maniheizm’i Çin’de himaye siyaseti fazla devam etmemi , 840’lardan sonra Ötüken devletinin zayıflamasıyla Çinliler yeniden bu dini baskı altına almı lardır. Bununla birlikte, Uygurlar arasında XIII. yy’a kadar varlı ını muhafaza eden Maniheizm, özellikle sosyal ve kültürel alanda onlar üzerinde hatırı sayılır etkiler bırakmı tır. Yarı göçebe ve sava çı olan Uygurlar, Maniheizm’e geçtikten sonra artık et yemez ve kımız içmez olmu lardır. Mani dini, fütuhat ruhunu öldürmü ve Uygurlar böylece ehir hayatının rahatlı ına da alı mı lardır. Zeki Velidi Togan eserinde, Cahiz’e istinaden Uygurların Mani dinini kabul ettikten sonra eski cengaverlerini kaybettiklerini, ayrıca bu durumun Ka garlı ve Muhammed Avfi’nin yazılarında da teyit edildi ini belirtmektedir 154.

Öte yandan bu dinin Uygurların dil ve edebiyatları üzerinde oldukça önemli ve olumlu tesirleri olmu tur. Mani dini ile birlikte So d alfabesini de alan Uygurlar, bundan özel bir Uygur alfabesi geli tirerek eski Kök Türk alfabesinin yerine IX. asırda bu alfabeyi kullanmaya ba lamı lardır. Böylece bu yeni yazı sayesinde, milli bir edebiyat geli tirerek Türk edebiyatının ilk eserlerini vermi lerdir. Bu suretle Farsça’dan birçok Mani metni ile sonradan Sanskritçe ve Çince’den Budist metinleri Uygurca’ya çevrilmi tir. Uygurlar

Bahaeddin Ögel, “Uygur Devleti’nin Te ekkülü ve Yükseli Devri”, Belleten XIX / 75, Ankara 1955, s. 357-358.
154

153

Zeki Velidi Togan, “Umumi Türk Tarihine Giri ”, Enderun Kitabevi, stanbul 1981, s. 101 , S. Gömeç, a.g.e., s. 40, Eberhard, a.g.e., s. 75.

böylece, di er Türk ve Mo ol halklarına nazaran çok büyük bir ilerleme kaydetmi ve Cengiz Han ça ına kadar bu kavimlerin e iticili ini yapmı lardır 155.

Ayrıca Türkler, Mani dinine girdikten sonra, bir nesne olan ayın önemi de artmı , Uygur ka anlarının güçlerini aydan aldıklarına inanılmı tır. Maniheizm’i kabul eden Uygur ka anlarının unvanlarının ba ına “Ay Tengri’de Kut Bulmı , Ay Tangri’de Ülüg Bulmı , Kün Ay Tengri’de Kut Bulmı v.b.” örneklerinde görüldü ü üzere “ay” kelimesi eklenmi tir.

155

Grousset, a.g.e., s. 131-132.

c) Hıristiyanlık

Türkler, Budizm ve Manihezim’den ba ka Hıristiyanlıkla da temasa geçmi lerdir. Kaynaklarda, daha çok batıya göç eden Türk kavimlerinin Hıristiyan oldukları belirtilmektedir. Bununla birlikte, kayıtlar az da olsa çe itli devirlerde, Orta Asya’da bazı küçük Türk topluluklarının da Hıristiyanlı ı kabul ettiklerini göstermektedirler. Ancak bu Hıristiyanlık daha çok Ortodoks mezhebine tepki olarak do an, Nesturilik çerçevesinde bir Hıristiyanlık olmu tur 156.

Bilindi i üzere Türkler, eski ça lardan beri Çin, Hint, ran ve Akdeniz kültürleriyle münasebette bulunmu lardır. Türk co rafyası üzerinden geçen ticaret yolu vasıtasıyla, do u ve batı kültürleri birbirleriyle kayna mı ve yine bu yolla çe itli zamanlarda Türk ülkelerine muhtelif dinlerin misyonerleri gelmi bölgelerde yaymaya çalı mı lardır. yol vasıtasıyla ula mı tır. ve yaptıkları propagandalarla dini inançlarını bu

te Hıristiyanlık da, Türk hakimiyetindeki bölgelere bu

Hıristiyanlık, Orta Asya’da, özellikle baskı altında tutulan heterodoks Nesturi inancı taraftarlarının ahsında mevcut olmu ve bölgenin Türk kesimlerine daha çok, ranlı tüccarlar aracılı ıyla gelmi tir. slami dönemde, Nesturilerin “Katolikos” denilen ruhani lideri

Timotheos (780-823), halifelikten, Müslümanlı ın egemenli i altındaki bütün Hıristiyan
156

Ocak, a.g.e., s. 57.

cemaati üzerinde bir çe it patriklik yetkisi alıp, Türklerin elindeki topraklarda iddialı bir misyonerlik faaliyetine giri mi tir 157. 781’de patri in propagandaları, Uygurlara kadar ula mı tır. Nesturi kaynakları, patri in Türklerin hükümdarını Hıristiyanlı a ısındırdı ını ve onun aracılı ıyla bir kısmının bu dini kabul etti ini kaydetmi lerdir. Hatta bu kaynaklara göre, hükümdar kendi ülkesinde de bir metropolitlik kurulmasını istemi tir. Bununla birlikte Nesturili in, Uygurlar arsında ne derecede yaygınla tı ı ve ne kadar sürdü ü ile ilgili herhangi bir bilgi mevcut de ildir 158.

Öte yandan Emel Esin, Suyab harabelerinde bulunan VIII.y.y.’dan kalma kilise ve Hıristiyan mezarlı ı kalıntılarına bakarak bunların Karluklara ait oldu unu, dolayısıyla onların da belli ölçüde Hıristiyanlı a meylettiklerini bildirmektedir.

Görüldü ü üzere buraya kadar anlatılanlar, Orta Asya Türkleri’nde Hıristiyanlı ın varlı ını ortaya koymakla beraber bu dinin, Budizm ve Maniheizm gibi geni kitlelere mal olmadı ını göstermektedir. Hıristiyanlı ın Türklerde kitleler halinde ra bet gördü ü asıl bölge Do u Avrupa ve Balkanlar olmu tur. slam kaynaklarında verilen bilgilere göre,

Avarlar, Peçenekler, Macarlar, Bulgar, Ba gırt, Kun ve Hazarların bir kısmı Hıristiyanla an Türklerdir 159.

157 158

Denis Sinor, “Erken ç Asya Tarihi”, stanbul 2000, s. 462-463. V. V. Barthold, “Mo ol Fütuhatına Kadar Hıristiyanlık”, T.M. I, 1925, s. 64, inasi Tekin, “Mani Dini’nin Uygurlar Tarafından Devlet Dini Olarak Kabulü”, T.D.A.Y., 1962, s. 9. 159 e en, “ slam Co rafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri”, muhtelif sayfalar

d) Musevilik

Eldeki tarihi kayıtlara göre, Musevili i resmi din olarak kabul eden tek Türk devleti, Hazarlarınkidir. VI. asırda, Kök Türklerin yabguları olarak, batı bölgelerini idare eden Hazarlar, metbularının zayıflaması üzerine kom uları, Türk, Rus ve di er Slav kavimlerini

hakimiyetleri altına alarak, büyük ve kudretli bir Türk ka anlı ı vücuda getirmi lerdir 160. Kaynaklarda açıklandı ına göre, Hazar Hakanlı ı, büyük bir ticaret merkezi olmu ve Bizans, Arap, Yahudi tüccarları, Hazar ba kentine akın etmeye ba lamı lar, onlarla birlikte, Hıristiyanlık, slamiyet ve Musevilik de Hazar ülkesine girip yerle mi tir.

Önceleri,

eski

Türk

inancı

(Gök

Tanrı)’na

sahip

olan

Hazarlar,

Bizans

mparatorlu u’nda takibat ve baskılara maruz kalarak Hazar ülkesine sı ınan Yahudilerin yo un propagandası sonucunda, VIII. y.y.’da Musevili i tanımı lardır.

Bir rivayete göre, Hazar Hakanı Bulan, 740’ta, Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi dinlerine mensup ahıslarla, huzurunda yapılan münaka alar sonucunda Musevili i tercih etmi tir. Mesudi ise, Hazar Hakanı’nın Halife Harun Re id zamanında (786-809) Musevili i kabul etti ini ifade eder. Ona göre bu zamanda Bizans baskısından kaçan Yahudiler, Hazar ülkesine sı ınmı ve Hazar Hakanı, i te bu Yahudiler sayesinde Musevili in, Karay

mezhebini 161 kabul etmi tir 162.

Her halükarda, Hazarlar’ın Musevili i kabulünde veya en azından bu dinin Hazar ülkesinde güçlenmesinde, Bizans’ta mparator Romanos zamanında (919-944) giri ilen dini tazyik ve zorla Hıristiyanla tırma gayretlerinin büyük rolü oldu u anla ılmaktadır. Nitekim,

Turan, a.g.e., s. 69. “..Karai kelimesi, Arapça “kıraat” yani “okuma” anlamına gelmekte olup bunlar (Karailer), Tevrat’a dayanarak onu sık sık okumaları bakımından bu adı (okuyanlar) almı lardır. Yahudilikte Karailer, Musa’nın eriatına ba lıdırlar. Yahudili in kutsal kitapları olan Mi na ve Talmud’u benimsemezler. Yalnız Tevrat’a dayanan bir nanca yakındırlar.Bu akımın kökleri, Yahudi tarihi içerisinde oldukça gerilere gitmekle birlikte, Abbasiler döneminde Iraklı Anan Ben David tarafından hareket sistemle tirilmi se de, ba ta Iraktakiler olmak üzere Talmudcu Yahudiler’in iddetli itirazlarına sebebiyet vermi tir. te bu sırada yani VII. y.y. ba larından itibaren Kudüs, Filistin, Suriye, Kuzey Afrika, Bizans, ran, Ermenistan, Kafkasya, Kırım gibi bir çok yerlerde Karai cemaatleri kendini göstermi tir ki, bunlardan birisi de Hazar ülkesidir.”, Tanyu, a.g.e., s. 45-67, GüngörGünay, a.g.e., s. 227. 162 e en, a.g.e., s. 46.
161

160

Bizans baskısından kaçan Yahudiler, Hazar Hakanlı ı’na sı ınarak himaye görmü ve bu durum, orada Yahudili in güçlenmesinde önemli bir rol oynamı tır.

Ancak, burada belirtmek gerekmektedir ki, kaynaklarda verilen bilgilere göre, Musevilik Hazarlar arasında, Hakan ve çevresi veya en çok yönetici sınıfla sınırlı kalmı ve geni halk kitlesi arasında bu din, pek taraftar bulamamı tır.

Hakim ve yönetici kadro dı ında, Hazar ülkesinde, slam ve Hıristiyan dinleri halkın ço unlu unu kazanmı olmakla birlikte kaynaklarda, “O uzların dinlerine benzeyen bir dine mensup olanlar” eklinde ifade edilen 163 eski Türk inancına sahip Hazarlar da mevcut olmu tur. Örne in kaynaklar, ba kent til’de mevcut yedi mahkemeden ikisinin müslüman, ikisinin hıristiyan, ikisinin Musevi ve birinin de eski Türk inancına mensup insanlarla, Rus tüccarlarının davalarına bakan hakim ve kadılardan olu tu unu haber vermektedirler 164. Yine kaynaklarda, en kalabalık halkın Müslüman ve en azının da Yahudiler oldukları ifade edilmi tir 165.

Bununla birlikte Hazar hükümdarları, Yahudili i sonuna kadar savunmu ve kendi ülkelerinin dı ındaki dinda larını himaye etmekten geri durmamı lardır. bn Fadlan’ın

anlattı ına göre Hazar hakanı 922’de, bir slam ülkesinde (Darul-Babunec) müslümanların bir havrayı yıktıklarını duyunca, ba kenti til’de bir caminin minaresinin yıkılmasını, ve “ slam ülkelerinde bütün havraların

müezzinlerinin de öldürülmesini emretmi

yıktırılmasından korkmasam, camiyi de yıktırırdım.” demi tir 166. Ki bu rivayet, Hazar

163 164

e en, a.g.e., s. 82, 165. e en, a.g.e., s.46, 70. 165 Aynı eser, 165. 166 bn Fadlan Seyahatnamesi, s. 79-80.

Hakanının, son derece mutaassıp bir Musevi oldu unu göstermesi açısından oldukça önemlidir.

Günümüzde bu Musevi Hazarların torunları olan Karailer'in büyük bir kısmı Kırım'da bulunmaktadırlar. Bununla birlikte stanbul'da ve Polonya'da da bir kısım Karaim Türkü mevcuttur. Bunlar, inançlarını muhafaza ederek devam ettirdikleri gibi, dilleri Türkçe olup kutsal kitaplarını da Türkçe'ye çevirmi lerdir 167.

Konumuz bakımından kayda de er hususlardan birisi de Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk’un, o ullarına srafil, Mikail, Musa ve Yusuf isimlerini Tevrat’tan

esinlenerek koydu u iddiasıdır. Bu iddiaya gerekçe olarak da Selçuk’un babası Dukak’ın Musevi Hazarların hizmetinde çalı mı olabilece i gösterilmektedir.

Bilindi i üzere, Selçuklular’ın men ei ile ilgili rivayetlerden biri de Dukak’ın Hazarlarla münasebetine ve onların tabiiyetinde bulundu una dairdir. Farsça yazılan “Melikname” adlı eserde Dukak, Hazar Türklerinin tabiilerinden ve ileri gelenlerinden gösterilmekte ve daha sonra Hazar hakanı ile bozu tu una dair bir de hikaye anlatılmaktadır. Konu ile ilgili yaptı ı çalı mada Osman Turan, gerek burada ve gerekse de di er kaynaklarda geçen kayıtlarda, Dukak ve Selçuk’un Hazarlara tabiyetinin ancak O uz Yabgu Devleti dolayısıyla oldu unu, bunun dı ında ba ka bir grup halinde Hazarlara tabiiyet dü üncesinin yanlı oldu unu söylerken, Selçuk’un o ullarının isimleri ile ilgili olarak da , bu isimlere, olsa olsa, Hazarlar ile ticari ve kültürel münasebetlerin bir tesiri gözüyle bakmaktan ba ka bir mana verilemeyece ini çünkü, di er konar-göçer O uzlar gibi Selçuko ullarının da slam’ı kabul etmeden önce eski Türk inancına sahip olduklarını belirtmi tir 168. Buna paralel olarak,
167 168

Tanyu, a.g.e., s. 59-70. Osman Turan, “Selçuklular Tarihi ve Türk- slam Medeniyeti”, Bo aziçi Yay., 8.

Zeki Velidi Togan da Selçuk’un babası Dukak zamanında, O uzların yabgusunun aynı zamanda Hazar hakanının naibi oldu unu belirttikten sonra, Selçuklu ailesinde srail, Mikail, Yusuf, Musa gibi isimlerin de Musevi Hazar kültürünün X. y.y.’da, O uz aristokrasisi arasındaki inti arı oldu unu söylemektedir 169.

De erli tarihçilerimiz tarafından ortaya konmu olan bütün bu görü lere ra men, aynı dönemde Hazarlarla ili ki içerisinde bulunan di er Türk topluluklarında benzer bir örne in bulunmayı ı, Selçuk'un Musevi dininden olu una dair iddiaların kesin olarak yanlı kabul edilmesi gerekti ini savunan görü leri tartı ılır kılmaktadır.

II. BÖLÜM

TÜRKLER N SLAM YETE G R

Baskı, stanbul 1999, s. 57-61. 168 Togan, a.g.e., s. 184.

A) TÜRKLER N SLAMLA TANI MALARI VE TAVIRLARI
a) lk Temaslar

Türklerin Araplarla temaslarının tarihi slamiyet’in ortaya çıkı ından önceki döneme uzanmaktadır ve anla ılan ran’daki Sasaniler aracılı ı ile ba lamı tır. Miladi V.y.y. sonlarına do ru, batıda Sasaniler’le temasa geçen Türkler, ran ve Orta Do u siyasetinde önemli rol oynamaya ba lamı lardır. Cahiliye dönemindeki A a ve Nabia a’nın, eserlerinde Türklerin kahramanlıklarından söz etmeleri, bu temasların askeri yönden oldu unu göstermektedir. Ayrıca Hz. Peygambere isnat edilen Türkler hakkındaki hadislerde de ço unlukla Türklerin askeri özelliklerine i aret edilmesi, Araplarla Türkler arasındaki ilk ili kilerin askeri yönden oldu unu teyit eder 170. Dört halife döneminden itibaren ba layan fetih hareketi, Türklerle Arapların ve dolayısıyla da Müslümanlı ın temasının sıkla masına imkan vermi tir ki ilk planda bu temaslar, sava lar yoluyla olmu tur. Hz. Ömer Devrinde (634-644) me hur Kadisiye (636) ve Nihavend (642) Sava larında, asırlık Sasani Devleti’nin tarih sahnesinden bütünüyle silinerek slam topraklarına dahil edilmesi ile slam mparatorlu unun do udaki hudutları Ceyhun nehrine kadar uzanmı tır 171. Bir taraftan kuzeyde Hazarlar ile, di er taraftan kuzeydo uda, Maveraünnehir’de mahalli Türk devletleri ile direkt temasa geçilmi tir. Bazen barı , bazen de sava halinde Kuteybe b. Müslim’in Horasan valili ine kadar (705) devam eden bu ili kiler hakkında maalesef yeterli bilgi bulunmamaktadır.
Güngör, Günay, a.g.e., s. 248, Zekeriya Kitapçı, “Orta Asya’da slamiyet’in Yayılı ı ve Türkler”, Konya 1994, s.101, “Benim do uda Türk adını verdi im bir ordum vardır.”, “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız.”, “Ümmetimi, geni yüzlü, küçük gözlü, yüzleri deriden kalkanlar gibi olan bir kavim sürecek. Onlar üç defa Arap yarımadasına kadar varacaklar. Birincisinde, kaçan kurtulur, ikincisinde bazısı kurtulur, üçüncüsünde ise, kökleri kazınır. Bunlar Türklerdir. Allah’a yemin olsun ki, onlar, atlarını Müslümanların mescitlerinin direklerine ba layacaklardır.”... eklindeki hadislerin sıhhati konusunda bir takım tereddütler bulunmaktadır. Bununla birlikte, O. Turan, bu hadislerden uydurma olanlarının bile, o dönemdeki slam dünyasının Türkler hakkındaki duygularını dile getirmek bakımından tarihi bir kıymet ifade ettiklerine i aret etmektedir. Osman Turan, “Selçuklular ve slamiyet”, Bo aziçi Yay., stanbul 1996, s. 10. 171 Kitapçı, a.g.e., s. 82.
170

Bununla birlikte A a ı Türkistan’da Türklerle ilk kayda de er sürtü me, 673 yılında Horasan valisi Ubeydullah b. Ziyad komutasındaki 24.000 ki ilik bir ordu ile gerçekle tirilmi tir. Ubeydullah b. Ziyad, Buhara’ya yaptı ı bu ba arılı seferde Buhara’nın Türk asıllı melikesi Kabac (veya Khınık) Hatun’la yaptı ı bir anla ma gere ince Buhara’dan 2000 okçu Türk’ü de beraberine alarak Basra’ya gelmi ve onları daha sonraları “Buhara Mahallesi” olarak anılacak bir muhite yerle tirmi tir 172. Bir sene sonra ise Semerkant’a hücum eden Halife Hz. Osman’ın o lu, Said, muharib

Türk unsurunun te kil etti i 30.000 esir genç ve Türk asilzadelerinden de 50-80 ki i alarak Merv’e dönmü , sonunda da bu asilzadeleri ba -bahçe i lerinde kullanmak üzere Medine’ye götürmü tür.

te Türkler arasında Müslümanlı ın ilk kabulü, büyük ihtimalle bu köleler vasıtasıyla ba lar. Çe itli vesilelerle slam toplumuna kazandırılan ve daha sonraları “mevali” diye anılan, aralarında gerçekten de pek çok büyük alim, filozof ve devlet adamı çıkan bu Türkler, sıkı bir slami e itime tabi tutularak sa lam birer Müslüman olmu lardır. lk devirlerde bu yol ile gelen Türklerden Müslüman olanlarının sayılarının bir hayli yüksek oldu u dü ünülmektedir 173.

b) Emeviler Dönemi

Emeviler döneminde, Türklerle slam ordularının en kayda de er münasebetleri 705 yılında Horasan valili ine atanan Kuteybe b. Müslim zamanında gerçekle tirilmi tir. Burada
172 173

Hakkı Dursun Yıldız, “ slamiyet ve Türkler”, st. Ünv. Yay., stanbul 1976, s. 9, Kitapçı, a.g.e., s. 103. Kitapçı, a.g.e., s. 104.

kayda de er hususlardan biri de bir dizi sava lar neticesinde Toharistan ve Maveraünnehir’i tümüyle ele geçirmeyi ba aran Kuteybe’nin yaptı ı istila hareketlerine ra men, bu dönemde Türkler arasında slamiyet’in fazlaca itibar görmemi olmasıdır. Bunun en önemli sebebini ise Emeviler Devleti’nin, dolayısıyla Kuteybe’nin izledi i baskıcı, ezici ve müsamahasız bir tarzda devam eden siyaseti te kil eder. Öte yandan Kuteybe, askeri açıdan slam Devleti’nin a a ı Türkistan’da faaliyet gösteren en ba arılı Horasan valisidir. Kendisi bu bölge halkını Müslümanla tırmak ve slam’ın daha geni halk kitlelerine yayılı ını temin etmek için çok ciddi bazı te ebbüslerde bulunmu ve tüm bunları gerçekle tirmek için cebir ve iddet kullanmaktan da çekinmemi tir.

Kuteybe, önemli bir ticaret merkezi olan Beykent’i aldıktan sonra Buhara ve Semerkant’ı ele geçirerek a ’ta bir Arap garnizonu tesis etti inde (705-715) tüm bu

ehirlerde ilk camileri in a ettirmi , bir çok Zerdü t, Budist ve Mani tapına ını camiye çevirmi tir. Büyük oranda bu dinlere taksim olmu bölgenin Türk, Fars ve So d asıllı halkını slam’a ısındırmak için türlü yollara ba vuran Kuteybe, bu amaçla Cuma namazına gelenlere çıkı ta para verdirmi , hatta onun zamanında Müslüman olan halkın dini vecibelerini daha kolay bir ekilde yerine getirebilmelerini sa lamak amacıyla, Kuran’ın Farsça okunmasına müsaade edilmi tir. Kuteybe ayrıca, Müslüman olmu gibi görünen bölge halkının, Araplar uzakla ınca eski inançlarını ya amaya devam etmelerini önlemek için, yerli halkın evlerine (msl. Buhara) Basra’dan ve Kufe’den getirdi i Arapları yerle tirmi tir. Kuteybe böylece, bölge halkını her an denetleyerek, bazen tehditkar ve bazen de te vikkar tutumlarla slam’ı ö renmelerini ve ya amalarını amaçlamı tır 174. Kuteybe’nin sürdürdü ü bu siyaset aslında ba arılı olmu ve slamiyet’e girenlerin sayısında büyük oranda bir artı görülmü se de 175

Kitapçı, a.g.e., s. 108-109, Güngör- Günay, a.g.e., s. 255. “Anlatıldı ına göre bu devirde, Buhara meliki Tu ad, müslüman olmu ve hatta o lunun ismini de Kuteybe koymu tur.”
175

174

koyu bir Arap milliyetçili ine saplanan ve Müslüman olan kavimleri Arapların mevalisi (köle) sayan Emeviler’in izledikleri olumsuz siyaset, yerli halkın tepkisine yol açmı tır. Bu devirde Arapların camilere silahla gitmi olmaları da bunun en belirgin ispatı olsa gerektir 176.

Emeviler’in bu zalim ve menfaatperest tutumları, Kuteybe’den sonra da devam etmi olmakla beraber Türkler, yava yava slam dinine meyletmeye ba lamı lardır.

Kuteybe’den sonra Horasan valisi olan Yezid bin Muhalleb (716), Cürcan’ı ele geçirdi inde, bölgenin esir dü en Türk asıllı hükümdarı ul Tigin (650-719) adamlarıyla

birlikte Müslüman olunca, valinin hizmetine alınmı ve en güvenilir adamı olmu tur. 177 ul Tigin’in sülalesinden slam’a hizmet eden ba ka ahıslar da olmu tur. Bunlardan biri el- uli isimli yakla ık 10. yy.’da ya amı me hur tarihçidir 178. Bununla birlikte onun ahfadından “ uli” nispeti ile anılan birçok vezir, katip ve air olan Müslüman Türkler yeti mi tir.

slamiyet’in Türkistan’da yayılı ının durakladı ı bir devir olarak görülen bu dönem, Emevi halifelerinin en dindarı ve adili olan Ömer b. Abdülaziz’in hilafet makamına geçmesine kadar devam etmi tir. Kendisi, bölgede slamiyet’in yayılması için çok ciddi te ebbüslerde bulunmu ve bu amaçla valilere ve sınır boylarındaki komutanlara bir emirname göndererek Müslüman olanlardan bundan böyle cizye alınmamasını emretmi , hatta bununla da yetinmeyip, Türklerden haksız olarak toplanan vergileri iade bile ettirmi tir 179. Ancak onun, Müslüman olanlardan vergi alınmaması, her yerde han, hamam ve yol yapılması ve adil bir ekilde idare tesis edilmesini

176 177

Turan, “Türk Cihan Hakimiyeti”, s. 138. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Kitapçı, a.g.e., s. 195-197. 178 Yıldız, a.g.e., s. 152. 179 Kitapçı, a.g.e., s. 200.

öngören önemli fikirleri, gere i gibi uygulanmadı ı için bu dönemde de bölgede kabul edenlerin sayısı umuldu u kadar fazla olmamı tır.

slamı

Ömer b. Abdülaziz’in öldürülmesinden sonra halife olan Yezid b. Abdu’l-Melik zamanında, Ömer’in ho görüyü esas alan siyasi uygulamalarının hemen hemen hepsine son verilmi tir. Bu dönemde Ömer’in insancıl siyasetini terk ederek halktan Müslüman olsalar dahi cizye ve haraç almaya ba layan valilerin bu tutumları yörede ho nutsuzlu a sebep olmu , hatta daha önceleri çe itli ekilde Müslüman olan pek çok insan bu yeni dinlerini terk ve isyan etmeye ba lamı lardır. Müslüman halkın kendilerinden haksız yere vergi alınmasını protesto etmek amacıyla bu isyan ve dinden dönme olayları, ilk defa Buhara’da ba lamı , kısa sürede So d ülkesine ve Semerkant’a sıçramı tır. Vergi memurlarının a ır i kence ve zulmü sonucunda ba kaldıran bu Müslümanlar, Araplara kar ı dönemin Türgi hakanı Sulu Han’dan (717-736) yardım istemek mecburiyetinde kalmı lardır. Batıdaki bu hareketlenmeyi kendi ülkesini menfaatleri açısından uygun bulan Türk Hakanı Sulu, yerli idarecilerle anla arak, Semerkant’a askeri birlikler sevk ederek Araplarla mücadeleye ba lamı ve yakla ık çeyrek asır süren bu mücadelelerde Arapları bir çok kez ma lup etmi tir. Hatta onun bu ba arılarından dolayı o dönemde kendisine “Hakan, Türk Hükümdarı, en büyük hükümdar, Ebu Müzahim (Araplara zor günler ya atan zahmet veren)” lakapları takılmı tır 180.

Tüm bu isyanlar kar ısında Arapların Türkler kar ısında ba arısız mücadeleler yaparak, Türk yurdunda huzuru temin edememeleri, bölgedeki Arap otoritesini iyice zayıflatmı ve isyanları bastırmak amacıyla bölgeye gönderilen fakat ba arısız olan valiler sık sık azledilmeye ba lamı tır. Bu durum Emevi Devletinin sonunu hazırlamı ve Horasanlı Ebu Müslim hilafet imparatorlu unun do u bölgelerinde, Horasan ve Maveraünnehir’de

180

Kitapçı, a.g.e., s. 253.

yönetimden memnun olmayanların ba ına geçerek Emeviler yerine Abbasileri iktidara getirmeye giri mi tir. Abbasilerin ba a geçmesiyle de artık slam dünyasında yeni bir devir açılmı tır.

Yakla ık bir asrı kapsayan Emeviler devrinde Türklerden slam’a geçenlerin sayısı oldukça azdır ki, bunun en mühim sebebi, Emeviler’in takındı ı kötü tutumdur.

Esasen Emeviler dönemi boyunca sürdürülen fetih ve istila siyaseti, daha çok ganimet ve eref arzusu üzerinde odaklandı ından bu dönemde slamın, bölgede ve özellikle Türkler arasında yayılı ı olumsuz biçimde etkilenmi tir.

Bilindi i üzere, Arap istilasından önce Maveraünnehir’de, Türkler ve ranlılar hakim durumdaydılar. Ayrıca So dlar ve Tacikler mevcuttu. Yönetici grup ise mahalli hükümdarlardan olu makta olup bunlarla ortak olan ve “dihkan” denilen aristokrat zümre hakim durumdaydı. Buna kar ılık halk, büyük bir sefalet içinde bulunmaktaydı. Böyle bir siyasi te kilat altında tam manasıyla bir devlet dini mevcut de ildi. Her tarafta ate gedeler bulunmaktaydı. Ayrıca Nesturi Hıristiyanlı ına, Budizm’e ve Mani dinine mensup cemaatlerle birlikte Mazdeki ve Yahudi unsurlar da vardı. Türkler ise genellikle geleneksel dinlerine mensuplardı. Kısacası Araplar bölgeye geldiklerinde, gerek siyasi ve gerekse de dini bakımdan birbirinden ayrılan ve sürekli olarak birbirleriyle harbeden çe itli küçük emirlikler ve cesur fakat tamamen te kilatsız silah örler sınıfıyla kar ıla tılar 181.

181

Güngör-Günay, a.g.e., s. 258, V. V. Barthold, Yıldız), TTK. Yay., Ankara 1990, s. 196.

“Mo ol stilasına Kadar Türkistan”, ( Haz. Hakkı Dursun

Öte yandan bölgenin ekonomik gücü de Arap fetihleri için sürükleyici bir güç oldu. Bölgeden geçen tarihi pek ticaret yolu ve Hint Baharat yolu, yörenin ekonomik durumu üzerinde oldukça önemli bir etkide bulunmaktaydı.

te Emevi siyaseti, bu büyük ekonomik güç üzerinde odaklanmı ve bölgeden daha fazla ganimet elde etme dü üncesi birinci derecede rol oynamı tır. Bunun sonucunda Emevi valileri, Müslümanlı ı kabul edenlerden dahi gayri müslimlerin ödemek zorunda oldukları haraç ve cizye vergilerini almaya devam etmi lerdir. Nitekim 720’de Horasan valisi olan Said b. Haris’in bozulan Türkleri takibe kalkı an askerlerine “Sakın onları takip etmeyin. Onlar müminlerin emirinin vergi kayna ıdır. Onların katledilmeleri, verginin kaybolması demektir.” eklinde talimat vermi olması, bu zihniyetin açık bir ifadesi olmaktadır 182.

Bununla birlikte Emevi halifelerinden Ömer b. Abdulaziz, dönemin Horasan valisi Cerrah’a, Müslüman olanları cizye vergisinden muaf tutmasını emretmi fakat vali, halifeye Müslüman oldu unu söyleyen kimselerin sünnet olmadı ını ve camiye sadece vergiden kurtulmak için geldiklerini bildirmi tir. Bunun üzerine Halife ona, “Allah, Hz.Muhammed’i dine davet için gönderdi, sünnet etmek için de il!” cevabını vererek halkı slamiyet’e alı tırmak istemi tir 183.

Daha sonraları, slamiyet’i yaymak isteyen vali E res de Semerkant ve Buhara’ya adam göndererek mühtedilerden vergi alınmayaca ını ilan etmi tir. Fakat bölgedeki Müslümanların artı ı ile ters orantılı olarak vergi

182 183

Güngör-Günay, a.g.e., s. 259. Turan, a.g.e., s.138.

gelirindeki azalmalar ve bunun yanında dihkanların (yerli toprak aristokratları) nüfuzlarını muhafaza gayretleri, bu kararın de i tirilmesine sebep olmu tur. Böylece yeni Müslüman olanlardan vergi almamak için sünnet olmaları, Kuran’dan bir sure okumaları ve slam’ın farzlarını yerine getirmeleri art konulmu tur. Ancak bu durum, slamla ma hareketini

geli tirmemi , aksine Arapların yolsuzlu undan ve valilerin, mallarını gasbetmelerinden bıkan halk, 728’de isyan etmi tir 184.

te tüm bu sebeplerden dolayı Emeviler döneminde, Türkler arasında slamiyet’in yayılı ını fazla abartmamak gerekir. Esasen bu dönemde, Türkler arasında ilk Müslüman olu lar, önceleri sava lar ve daha sonraları da ticari sebeplerle elde edilen ve kendilerine mevali denilen esirler, köleler ve cariyeler arsında ba lamı , bunu ehirlerde Müslüman cemaatlerin olu ması suretiyle kendini gösteren slamla ma olayı izlemi tir.

Bu dönemde Türgi Hakanı Nizak Tarhan (644-708), Toharistan hükümdarı Yabgu Bey, So d ve Semerkant hükümdarı Ak id Gurek (709-745) ile yine bu bölge Türklerinden Gavyan, Bazan, Diva ni , Nemrun gibi bölgenin ileri gelen bazı simalarının Müslümanlı a giri leri o dönemdeki önemli ferdi ihtidalardan bazılarıdır. Bunlara ilaveten halktan bir kesimin de Emeviler döneminde slamiyet’i kabul etmi olmaları ihtimali de göz önünde tutulmalıdır.

Ayrıca Nizak Tarkan’dan sonraki Türgi Hakanı Sulu’nun da slamiyet’e yakın bir ilgisi bulunmaktaydı. Emevi halifesi Hi am, ona bir elçi göndererek slam’a davet etmi se de Hakan Sulu askerlerini göstererek, e er slam’ı kabul ederlerse, artlarını yerine

getiremeyeceklerini ve hayatlarının bozulaca ını söylemi tir 185. Emeviler’in Irak valisi
184 185

Turan, a.g.e., s. 138. Zeki Velidi Togan, “ bnü’l Fakih’in Türkler’e Ait Haberleri”, Belleten XII / 45, s. 11-16.

Mervan b. Muhammed zamanında da Hazar ülkesine bir sefer düzenlenmi , feci bir hezimete u rayan Hazar hakanı, sulh istemi fakat Mervan sulhu ancak Müslüman olması durumunda kabul edece ini söylemi tir. Bu artı kabul ederek ülkesine dönen Hakanla beraber slamı ö retmek amacıyla iki de fakih gönderilmi tir 186. Ancak Hazarlar, bu anla maya sadık kalmayarak bir rivayete göre 740, Mesudi’ye göre de Harun Re id zamanında (786-809) Musevili i resmen kabul etmi lerdir 187. Yine bir rivayete göre daha sonraları Basmıllar sünnet olma korkusu ile Müslüman olmak istemeyip, Sarı Uygurların arasına gitmi lerdir 188.

c) Abbasiler Dönemi

Abbasiler, Ebu Müslim el-Horasani’nin önderli inde bir “halk ihtilali” ile iktidara geldikten sonra, ç Asya ve Türkler arasında slamiyet’in yayılması için yeni bir devir ba lamı tır. Nitekim Talas Meydan Muharebesi (751) ile Orta Asya’daki Çin hakimiyetini tasfiye eden Abbasiler döneminde, yakla ık bir asırdan beri silahlı mücadeleler eklinde seyreden Arap-Türk münasebetleri giderek dostane ili kilere dönü mü tür. Münasebetlerin bu denli hızlı geli imindeki en büyük sebebi, hiç üphesiz Abbasilerin, Emeviler’in aksine daha barı çıl bir siyaset izlemeleri te kil eder. Nitekim Abbasiler, halkı Arap olmayan vilayetlerle, halkı Arap olan vilayetleri e it haklara sahip kılacak bir idare kurmayı hedeflemi lerdir 189.

Bu dönemde Türkler, Abbasi devleti hizmetinde daha fazla görev almaya ba lamı lardır. Türk tarihçisi el- uli’nin Cahiz’den nakletti ine göre Türkler’e, devlet idaresinde ilk kez görev veren ki i, ikinci Abbasi halifesi Mansur (754-775)’dur. Nitekim onun Hemedan valisi Zübeyir el-Türki idi. Ayrıca aynı halifenin önemli komutanlarından

186 187

Yıldız, a.g.e., s. 31. Turan, a.g.e., s. 70. 188 Turan, a.g.e., s. 142. 189 Barthold, a.g.e., s. 213.

Ba dat yakınlarında kendisine ikta verilen Mübarek el-Türki ve yine Ba dat’ın kurulmasında aktif rol alan ve halifenin yakın adamı Hammed el-Türki bu dönemde öne çıkan simalardır 190.

Öte yandan Abbasiler devrinde, Türklerin halife orduları içindeki sayısı öyle artmı tır ki, Harun Re id (786-809)’in muhafız birli ini tamamen Türkler olu turmaktaydılar. Ayrıca Abbasilerin Bizans sınırı olan Tarsus, Adana, Mara , Malatya ve Erzurum, bu halife tarafından “el-avasım” 191 (sugur) adı ile müstakil bir bölge haline getirilerek, bu bölgeden ilk kez Tarsus, Türk asıllı Ebu Süleym Ferec el-Hadim el-Türki öncülü ünde tahkim edilmi ve buraya Horasanlılardan olu an 3000 ki ilik bir asker grubu yerle tirilmi tir. Öte yandan Harun Re id, kendi saray muhafızlarını da zırhlı Türk sava çılarından olu turmakla, Türkler’e orduda görev veren ilk Abbasi halifesi olmu tur.

Abbasi halifelerinin en büyüklerinden biri olan el-Memun döneminde (813-33), Türkler orduda a ılıklı olarak yer almaya ba larlar. Ki bu dönemde bizzat halife yanında sefere çıkan ve isyanların bastırılmasında görev alan Türk komutanlarından en önemlileri Af in, A nas, Baga el-Kabir ve Hakan Urtuc’dur 192.

El-Memun’dan sonra onun yerine halife olan üvey karde i el-Mutasım (833-42) da askeri ve ahlaki özellikleri üstün olan Türkler’e, orduda daha geni bir yer ayırarak, onları ordunun ana kuvveti haline getirmi tir. Onun zamanında Ta kent, Semerkant, Fergana, U rusana ve di er ba ka beldelerden getirilen Türk askerlerinin sayısı o denli ço almı tır ki, Ba dat
190 184

ehri onlara dar gelmeye ba lamı tır. Mutasım, onların ahlak ve karakterlerini

Yıldız, a.g.e., s. 54-55. “Bu hudut ehirleri sadece askeri kuvvetlerin merkezi de ildi. Cihad mefkuresini besleyen dini ve kültürel faaliyetler de buralarda ke fediliyordu. slam devlet adamları ve zenginlerin yaptıkları vakıflarla bu te kilatın maddi-manevi ihtiyaçları kar ılanıyordu. Horasan ve Maveraünnehir’den gelen alim ve gaziler Toroslar’ın arkında kalan yerlere varıp yerle iyor veya bir müddet sonra tekrar memleketlerine dönüyorlardı. Böylece daha Selçuklulardan önce Müslüman Türkler, Anadolu ile münasebet kurmu lar; gaza niyeti ile geldikleri bu memleketi bir iki asır önce adeta müstakbel vatan olarak ke fetmi lerdir. 192 Turan, a.g.e., s. 145, Güngör-Günay, a.g.e., s. 267, Yıldız, a.g.e., s. 67.

korumak maksadıyla Türk ordusu için “Samarra” ehrini in a ettirerek 836’da kendi sarayını, ordusunu ve payitahtı oraya naklettirmi tir. Bundan ba ka, Türk askerlerini memleketlerinde mensup oldukları kabilelere göre ayırıp, her birine kendi kumandanlarını tayin eden Mutasım, askerlerin karakterlerini muhafaza için de onları, satın aldı ı Türk cariyelerle evlendirmi tir. Ayrıca Türk bey ve ehzadeleri de davet ederek onları hükümdar gibi yeti tirmi ve onlara eski Türk inancıyla ilgili adetlerini muhafaza imkanı da tanımı tır 193. Annesinin Türk

olmasından dolayı Türklere yakın bir ilgi gösteren halife Mutasım devrinde, Memun zamanında en son 4000 olan ordudaki Türk sayısı, 18.000’e yükselmi tir.

Mutasım’dan sonra yerine geçen o lu Vasık da Türkleri destekleyerek onların devlet yönetimindeki nüfuzlarını arttırmalarını sa lamı tır (847). Vasık’ın ölümü üzerine ba a geçen Mütevekkil (847-61), Türklerin deste i ile hilafet makamına geçmi olmasına ra men, onlara kar ı ku kulu bir tavır takınmı , hatta devletin en güçlü adamlarından nak el-Türki’yi bir hile ile katlettirmi tir (849). Türkleri muhafız birliklerinden uzakla tırmaya, sayılarını azaltmaya ve hatta onların yerine orduya ba ka unsurlar almaya ba layan halife Mütevekkil, kendileri aleyhindeki bu faaliyetlerden rahatsız olan Bo a el-Sa ir, Musa b. Bo a el-Kebir, Harun b. Suvartegin, Bagir el-Türki gibi Türk kumandanları tarafından 861 senesinde katledilmi tir 194. Bu olaydan anla ılaca ı üzere bu dönemde Türk nüfuzunun artmaya ba lamasıyla devlet i leri Türklerin eline geçmeye, hatta halifelerin bile makam sahibi olmaları bu ordunun tasvibine dayanmaya ba lamı tır. Abbasiler döneminde sadece askeri hizmette bulunmayıp aynı zamanda idari görevleri de üstlenen Türkler merkez te kilatında zaman zaman vezirlik, katiplik, amillik ve haciplik, ta rada da valilik ve amillik görevleri ifa etmi lerdir 195.

Turan, a.g.e., s. 144. Abdulkerim Özaydın, “Türklerin slamiyeti Kabulü”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 4, s. 250. 195 “Bu dönemde vezirlik makamına gelen Türklerden ilki Ubeydullah b. Yahya b. Hakan (851), ikincisi ise ünlü kumandan Otamı ’tır (862-863)”
194

193

Ba ta da belirtildi i gibi bir ihtilal neticesinde Emeviler’in yerine geçen Abbasiler döneminde, Türk-Arap münasebetlerinde büyük bir geli me görülmü tür. Bu döneme kadar sava lar ve mücadelelerden ibaret olan Türk-Arap ili kileri, Abbasilerin daha müsamahakar ve i birlikçi tutumları neticesinde sıkla mı ve olumlu bir biçimde geli erek Türkler arasında slamla manın hız kazanmasına imkan vermi tir. Ancak unu da belirtmek gerekir ki tüm bu olumlu geli melere ra men bu dönemde Türk yurtlarında kitle halinde slam’a giri

gözlenmemi tir. Türkler arasında slam’ın yayılarak geni kitlelerin ihtidasına dönü mesi Samano ulları’nın hakimiyet döneminde gerçekle mi tir ki, bu durum muhakkak ki kısmi de olsa Abbasiler devrindeki faaliyetlerin bir mahsulüdür.

d) Samaniler Dönemi

Devletin ba ında bulunan hanedan, Fars olmakla beraber halkın ço unlu u ve giderek artan bir oranda ordu ve idare unsurlarının men ei itibarıyla, bir Türk devleti karakterini arz eden Samani Devleti (892-999) X.yy’ı, Müslüman Orta Asya’nın bir altın ça ı yapmayı ba armı tır. Bu

dönemde ilmi ve iktisadi faaliyetler oldukça ilerlemi ve ticaret uluslararası düzeyde bir geli me göstermi tir.

Bu dönemde geni çaplı bir ticaret a ına sahip olan Samaniler, sınırlarını korumak ve kervanların güvenli ini sa lamak amacıyla hudut boylarında ribatlar in a etmi lerdir. Öyle ki bu devirde ribatların sayısının on bini buldu u söylenir. Sadece Beykent’de binden sficap’da ise bin yedi yüzden fazla ribat in a edilmi tir 196. Böylece i siz güçsüzleri ve gayri memnunları

196

Faruk Sümer, “O uzlar”, TDAV. Yay., stanbul 1999, s. 84.

civardaki kafirlerle sava arak gazilik unvanı almaya yönlendirmek amacıyla “Sipehsalar-ı Gaziyan ve Reisü’l-Fiyan” adıyla reisleri anılan ve bünyesinde birçok gaziyi barındıran resmi gaziler te kilatı olu turulmu tur 197. Önceleri gaza yapan gazilere barınak yerleri olarak yapılan ribatların, askeri ve e itsel amacına zamanla ticari i ler de eklenmi tir.

Maveraünnehir’de bu

ekilde cereyan eden ilmi ve ticari faaliyetler sayesinde

slamiyet, Orta Asya bozkırlarında yayılma imkanı bulmu tur. Zira, genellikle Samaniler’in kontrolünde bulunan büyük yol güzergahları ve buralarda emniyet ve huzurun teminiyle Beykent, Buhara ve Semerkant gibi büyük ehirlerde ya ayan Müslüman tacir ve veliler göçebe Türkler’e kolayca ula abilmi lerdir. Böylece slamiyet’i dar eriat kaideleri içinde de il, geni ve yumu ak bir ruh ve mana ile anlayarak, konar-göçerlere telkin eden mutasavvıf Türk dervi leri, oynamı lardır 198. Örne in ünlü mutasavvıf slamla tırma faaliyetlerinde büyük bir rol akik-i Belhi, do rudan Budist Türklerle

görü erek onların slamiyet’i seçmelerinde etkili olmu tur. Aynı ekilde Sufi brahim b. Ethem de Budist Türkler arasında slamı yaymak için çalı mı tır 199.

Samanilerin, Maveraünnehir’den gelen konar-göçerlere yakın ilgi göstererek, onları bozkırlardaki yeni kurulan ehirlere yerle tirmeleri de Türkler arasında slamiyet’in yayılı ına katkı sa lamı tır. Sınır boylarına yerle tirilerek yine Türklere kar ı sınırları koruyan bu konargöçer Türkler, Samanilerin hizmetinde yerle ik hayata geçmi ve hızlı bir ekilde slamiyet’e girmeye ba lamı lardır. Bu dönemde Müslüman olan Türkler, bir yere mescit, onun da etrafına çadırlarını kurmak suretiyle yerle iyorlardı 200. Mesela O uz ve Karluk Türklerinden olu an konar-göçerlerin Müslüman olarak bu ekilde mescit etrafında yerle melerinden

197 198

Güngör- Günay, a.g.e., s. 283. Turan, “Selçuklular ve slamiyet”, s. 12. 199 Özaydın, a.g.m., s. 255. 200 Barthold, a.g.e., s. 275.

Sütkent do mu tur. Ayrıca Seyhun’un a a ı kısmındaki Cend, Huvare ve Yenikent de bu ekilde olu mu kentlerdir.

IX.y.y.’ın sonlarında Yakub b. Leys adlı ranlı bir Müslüman, Kabil ve Gazne’deki Türk beylerini ma lup ederek bölgede slam hakimiyetini tesis etmi tir. X.yy ba larında da Kabil ve Gazne’de hüküm süren Türk- ahiler devletinin yıkılmasından sonra Amu Derya ile Sind arasında ya ayan Türk boyları, slamiyet’i kabul etmeye ba lamı lardır 201. Bu yüzyılın ilk çeyre inde Farab ve a (Ta kent) arasında O uzlardan ve Karluklar’dan slamiyet’i kabul etmi 1000 çadıra yakın bir Türk toplulu unun oldu u bildirilmektedir. Ki bunlar gayri müslim Türklerin akınlarına kar ı yapılan müdafaa hareketlerinde mühim hizmetler görmekteydiler 202. Ayrıca 921’de Bulgarlar’a giderken O uz Türkleri’nden Küçük Yınal ile görü en bn Fadlan’ın anlattı ına göre daha önce Müslüman olan Yınal, kabilesinin, “Müslüman olursan bize reislik edemezsin” eklindeki tepkisi üzerine slamiyet’ten

vazgeçerek eski dinine dönmü tür. Yine bn Fadlan’a göre Müslüman olmasalar da O uzlar o dönemde, kelime-i tevhidi bilmekte ve Kuran tilaveti de onları etkilemektedir. Tüm bunlar, O uzların slam’a alı ma yolunda olduklarını göstermek açısından son derece önemlidir 203.

Aynı dönemde (X.yy’ın ba larında) Ordu ehrinde oturan Türkmen meliki ve bunu takiben de Balasagun ile Talas’ın do usundaki Mirki kasabası arasında oturan O uzlar slamiyet’i kabul etmi lerdir 204. Yine bu dönemde Gazne ve Gur bölgesinde ya ayan Halaç Türkleri de Müslüman olmu ve zamanla Gazneliler’e tabi olmu lardır.

201 202

Özaydın, a.g.m., s. 255. Sümer, a.g.e., s. 78. 203 bn Fadlan Seyahatnamesi, s. 31-35. 204 Sümer, a.g.e., s. 78.

Bütün bunlarla birlikte, Türkler arasında slamiyeti devlet dini olarak kabul eden ilk devlet dil (Volga) Bulgar Devleti’dir. Bulgarlar’ın slamiyet’i kabulleri de muhtemelen Hazar Devleti içindeki Müslümanlar ve Harezm üzerinden gelen ticaret kervanları vasıtasıyla olu mu tur. Bulgar Hükümdarı ( lteber) Almı , Abbasi halifesinden slamiyet’in ö retilmesi için din bilginleri ve kale, cami, yapımına yardım için de ustalar istemi tir. Halife Muktedir de bunun üzerine 921’de bn Fadlan ba kanlı ında bir heyeti Bulgar ehrine elçi olarak göndermi tir 205.

Gerdizi’nin bildirdi ine göre 500.000 hanelik büyük bir kavim olan Bulgarlar’ın topluca Müslüman olu ları Türk dünyasında yeni bir devir ba latmı ve bu tarihten sonra slam, Türklerin konar-göçer kesimlerince de geni kabul görmeye ba lamı tır. Öyle ki bu din, ancak bundan sonra Türklerin büyük bir kısmının dini haline gelebilmi tir.

Öte yandan, bu dönemdeki en önemli ihtidalardan birisi de hiç üphesiz 960 yılında 200.000 hanelik bir Türk toplulu unun Müslüman olu udur. Faruk Sümer, bu kitlenin Karahanlı hanedanının hakim oldu u yerlerdeki Türk kavimleri (Ya ma, Karluk, Çi il, Tuhsı) oldu unu söylerken 206, Osman Turan, bunların kesin olmamakla beraber O uzlar olabilece i fikrindedir 207. Bunun nedeni herhalde bu toplulu un kaynaklarda Türkmen olarak isimlendirilmi olmasıdır. Bilindi i üzere Maveraünnehir Müslümanlarınca, O uzlardan

Müslümanlı ı kabul eden zümrelere, onları gayri Müslim O uzlar’dan ayırmak maksadıyla Türkmen adı verilmekteydi. Fakat buna mukabil Ka garlı Mahmud, divanında, Müslüman olan Karluk, Çi il ve Ya malar’a da ba langıçta Türkmen denildi ini kaydetmi tir. Her halükarda, hangi boy olursa olsun böylesi geni bir grubun slam’a giri i birkaç asırdır devam eden temasların
205 206

bn Fadlan Seyahatnamesi, s. 43 v.d. Sümer, a.g.e., s. 79. 207 Turan, “Türk Cihan Hakimiyeti...”, s. 157

ciddi semereler verdi ini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Bu hadiseyle, Türklerin büyük bir kısmı Müslüman olmu ba lamı tır. ve slamiyet, Türklerin milli dini haline gelmeye

Aynı yıllarda O uzlar arasında da slamla ma hadisesi hızlanmı ve O uzlar, gruplar halinde bu yeni dini kabul etmeye ba lamı lardır. Nitekim O uzların Kınık boyuna mensup Selçuk’un ba langıçta, O uz Yabgusu’nun Süba ısı iken, bazı anla mazlıklar neticesinde O uzlar’a ait Cend ehrine büyük bir O uz grubu ile gidi i, Türk kültür tarihi açısından büyük bir öneme haizdir. Çünkü yakla ık 960 yılında yani 200.000 çadırlık halkın Müslüman oldu u bir zamanda bölgeye gelen Selçuk, maiyetindekilerle birlikte Müslümanlı ı kabul etmi ve sahip oldu u bu yeni kuvvetten faydalanmak suretiyle O uz Yabgusu’na kar ı mücadelesini sürdürüp, Gazi Selçuk unvanını almı tır. slam dininin bu ekilde, beylerin siyasi mücadelelerinde bir vasıta ve destek mahiyetini alması, Türklerin arasında slamla manın hızlanmasını sa lamı tır.

Di er taraftan, artık yava yava gücünü kaybetmeye ba layan Samani Devleti’ni diriltmeye çalı an ve Samanilerin son hükümdarı olan Ebu brahim, Maveraünnehir’i o dönemde iyice güçlenmi durumdaki Karahanlılar’dan almak için giri ti i mücadeleler

sırasında bir ara ,O uz Yabgusu’nun yanına giderek onunla i birli i yaparak ve akrabalık tesis ederek Yabgu ve tebaasını Müslümanlı a kazanmı tır (1002).

Böylece XI.y.y.’ın ba ında, O uzların büyük bir ço unlu u Müslüman olmu tur. Bu yeni dine geçi in siyasi semereleri ise uzun yıllar süren mücadeleler ve muharecetler neticesinde, 1040 yılında Selçuklu Devleti’nin kurulu uyla elde edilmi tir.

Di er taraftan Türklerin slamla ması mevzuusunu bitirmeden önce, Türk- slam tarihinde önemli bir yere sahip olan Karahanlı Devleti’nin bu konudaki faaliyetlerine kısa da olsa de inmek yerinde olacaktır.

Samaniler’den sonra, Türkler arasında slamın yayılması misyonuna sahip çıkan Karahanlı Devleti’nin, slamı kabulü ile bu dinin Türkler arasındaki yayılı ı artık bir cihad mahiyetini almı tır. Bu konu ile ilgili olarak, Karahanlı hükümdarının ve halkının slamiyet u runda giri tikleri gazalar Ka garlı Mahmud’un verdi i iir ve hikayelerle bize kadar gelmi tir.

Karhanlılar döneminde, artık Türk- slam kültür medeniyetinin temelleri atılmaya ba lanmı ve slam medeniyetindeki Arap-Fars unsurunun yanı sıra Türk unsuru da a ırlı ını hissettirmeye ba lamı tır. Nitekim bu dönemden itibaren Türkistan’da çok sayıda cami, medrese, kervansaray, hastane vb. dini ve sosyal müesseseler yapılmaya ba lanmı tır. Ka gar, Balasagun, Talas, Semerkand ve Buhara , Karahanlılar devrinin hem siyasi hem de kültürel merkezleri olmu lardır. Kurulan medreseler kanalıyla slami ilimler, Türkler arasında

yayılarak, Türklerden müfessirler, muhaddisler, fakihler, tarihçiler ve lisan bilimcileri yeti mi tir. Ayrıca bu dönemde tasavvuf da geli erek tarikatlar eklinde organize olup sistemle erek geni halk kitlelerine yayılmaya ba lamı tır. Sufili in Türkler arasında yer tutmasında anahtar rolü oynayan Yesevilik tarikatının kurucusu Hoca Ahmed Yesevi de (öl 1166) Karahanlılar’ın hakimiyeti altındaki ehir ve bölgelerde ya amı tır 208.

208

Güngör-Günay, a.g.e., s. 324.

B) TÜRKLER N SLAMA BAKI LARI VE TAR KATLARIN FONKS YONLARI

Bilindi i gibi slamiyet, Türkler arasında, di er milletlerde oldu u gibi cebir ve tehdit yoluyla yayılmamı , bilakis Türkler bu dini, kendi irade ve arzularıyla benimsemi lerdir. Bunun en açık göstergesi de, Türklerin slamiyet’le fütuhat döneminde temasa geçmi olmalarına ra men, slamın geni Türk kitleleri arasında , ancak üç asır sonra , yani yakla ık X.y.y.’dan itibaren kabul görmeye ba lamasıdır.

slamiyet’in Türkler arasında gönül ho lu u ile yayılı ında, üphesiz slam din ve medeniyetinin cazibesinin yanı sıra, bu dinin eski Türk inancına yakın bazı akidelere sahip ve dolayısıyla Türk ruhuna uygun olması da etkili olmu tur. XII.y.y.’da ya amı olan Süryani tarihçi Mihail, bu gerçe i; “Türk milleti tek Tanrıya inanmakta idi. Arapların tek Allah’a inanmaları, Türklerin slamiyet’i kabul etmelerine sebep olmu tur” diyerek açık bir biçimde

dile getirmi tir 209. Gerçekten, eski Türk dini, “Gök Tanrı” inancına göre Türkler, slam’daki gibi tek bir Tanrı’ya inanmı lar ve belki de ona atfettikleri ilahi sıfatların, slam’ın ana inancına yakın olması sebebiyle, Müslüman olduktan sonra da, Allah adı kadar Tanrı adını da kullanmı lardır.

Tek Tanrı inancından ba ka slamiyet’teki cihad anlayı ının, Türklerin sava çı ruhuna ve cihan hakimiyeti davalarına uygun gelmesi de ayrı bir te vik unsuru olmu tur. Nitekim, slam’daki gaza ve cihad ile Türklerin, dünya üzerinde töreyi hakim kılma anlayı ıyla yaptıkları sava lar, aynı mahiyettedir. Ayrıca, slami anlayı a göre, sava sonunda elde edilen ganimetin helal olu u da, Türklerdeki ya ma gelene inin benzeridir. Aynı ekilde, slam öncesinde, Türk kültürünün mühim bir unsurunu te kil eden “Alplik” kavramı da, slamın cihad müesseseleriyle örtü erek, slami devirde “Alp erenlik” eklini almı , kafirlere kar ı sınır boylarında cihad edenlere “Alp eren” ve “Gazi” denilmi tir.

Öte yandan, eski Türk inancındaki ruhun ölmezli i, ahiret hayatı, cennet- cehennem inancı, Tanrıya kurban hadiseleri de, slamiyet’te daha olgunla mı ekliyle kar ılı ını

bulmu tur. Hatta, Türkler bu akidelere ait bir çok mefhumu, kendi inanç ve dillerinde bulduklarından, Müslüman olduktan sonra da kullanmı lardır. Örne in; uçmak (cennet), tamu (cehennem), yükünç (secde, namaz), ulu -gün (kıyamet), yek ( eytan), yazuk (günah) vb. kelimeler, Türklerin slam’a giri lerinden sonra da kullanılmı büyük Kur’an tercümelerinde de yer verilmi tir.
210

, hatta bunlara, en eski ve

Anlatılan tüm bu benzerliklerden dolayıdır ki, slamiyet, tarihleri boyunca, Yahudilik, Hıristiyanlık, Budizm, Maniheizm gibi bir çok dini
209 210

Turan, a.g.e., s. 150. Genç, a.g.e, s. 125-138.

- kısmi de olsa- benimsemi olan Türkler arasında , bu dinlere nazaran çok daha geni bir ekilde kabul görmü tür. Hatta denilebilir ki, Türklerin slamiyet’i kabulü, kendi ruh ve karakterlerine uygunlu undan dolayı, ses getirici bir tepki gösterilmeksizin , tabii bir seyir halinde gerçekle mi ve Türkler bu dini, samimi bir biçimde benimseyip, giderek slamın hizmetkarı ve hatta koruyucusu olmu lardır. O döneme ait yazılı kaynaklar da bunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim X.y.y. Arap co rafyacılarına göre, ba ka memleketlerde zenginler, paralarını ahsi zevk ve e lencelerine sarf ederken, Türkistan halkı, servetlerini hayır i lerine ve din yolunda cihada vermekteydiler 211.

Bundan ba ka 921’de Abbasiler’in elçisi olarak Türk ülkelerinden geçerek dil Bulgarları’na giden bn Fadlan da, Türklerin Müslümanlı ı ile ilgili olarak birtakım olayları aktarmaktadır. Onun anlattı ına göre, Bulgar hakanı Almı , bn Fadlan’a , adına hutbenin nasıl okunaca ını sormu , bn Fadlan da kendisinin ve babasının ismi ile okutmasını söyleyince hakan, babasının kafir olmasından dolayı onun adının minberde okunmasını istemedi ini, kendi ismini de onun koymasından dolayı bu ismi de i tirmek istedi ini belirtmi tir. Bunu üzerine, halife Muktedir’in “Cafer” ismini alan hakan, babasının ismini de Abdullah eklinde de i tirmi ve bundan sonra da hutbe bu isimlerle okunmu tur 212.

Yine bn Fadlan, Bulgar ülkesindeyken, insanların, gecelerin çok kısa olmasından dolayı sabah namazını kaçırma korkusuyla geceleri uyumadıklarını söylemektedir 213. Bu ve buna benzer birçok hadise, di er Müslüman milletlere nazaran Türklerin

samimi Müslümanlı ını açık bir ekilde ortaya koymaktadır.

211 212

Turan, a.g.e., s. 154. bn Fadlan Seyahatnamesi, s. 46-47. 213 Aynı eser, s. 51.

Bununla birlikte, slamiyet’in Türkler tarafından, özellikle X. y.y.’dan itibaren geni bir biçimde kabul görmesinde belki de en büyük etkiyi, Samaniler döneminde slam dünyasının sınır bölgelerine iskan edilmeleri sonucunda gerçekle en temaslar sa lamı tır. Bu sınır bölgelerinde Türkler’e aktarılan slamiyet, daha çok dervi lerin, gezgin din adamlarının, tüccarların ve sınırdaki askerlerin sundu u bir halk dindarlı ı biçiminde kendini göstermi tir. Orada Türklerin slamla tıktan sonra eski, her derde deva bulan, gaipten haber veren kamları ile özde le tirdikleri velilere ve gazilere atfedilen kerametler ve bu konuda sahip olunan inanç ve uygulamalara rastlanmaktaydı. slamiyet’ten önceki eski Türk inancı ile alakalı çe itli motifler, slami kılıflara bürünmek suretiyle Türkler’e aktarılıyordu. slam’ı bu ekilde ö renen Türkler, kendi kültürlerini slamiyet ile yeniden ekillendirmek suretiyle yeni dini anlayı lar geli tirmeyi ba ararak, söz konusu din ile olan ba larını

güçlendirebilmekteydiler 214. Ba ka bir deyi le Türkler, slam ile sosyal ve kültürel hayatlarına yeni bir yön verirken, benliklerini yitirmeden, slamiyet’i, kendi mizaçlarına uygun bir görünüm kazandırmak suretiyle benimsemi ler ve böylece kendilerine has bir slami anlayı meydana getirmi lerdir. Ancak bu durumun, slamın temeline herhangi bir zarar verece ini dü ünmemek gerekir. Nitekim slam dininin aslı, esasları ve kuralları her yerde ve her zaman aynı ve de i mez bir özellik ta ımakla birlikte her toplumun, slamı anlayı ı ve uygulama üslubu farklı olabilir. Bu sosyal gerçekten hareketle, slamı kabule ba ladıkları yıllardan günümüze kadarki zaman dilimi içerisinde, Orta Asya’dan, Balkanlar’a uzanan geni sahada, Türklerin de kendilerine has anlayı larını aksettiren bir Müslümanlık tarzının bulunması gayet do aldır. Bu anlamda, Türk Müslümanlı ının, ba ka din ve inanç mensuplarına kar ı takındı ı tavırdan, ki isel hayata, ibadetlerin icrasından, dini bayramlara, toplumsal ahlaktan, ferdi ahlaka, hatta temel slami inançların yorumlarına varıncaya kadar

214

Güngör-Günay, a.g.e., s. 286.

üretilen bir takım kültür unsurları ve zihniyet biçimiyle Arap ve Fars Müslümanlı ından belli ölçülerde ayrıldı ını söylemek mümkündür 215.

Di er taraftan, slami algılayı ın toplumdan topluma de i iminin yanı sıra, aynı Müslüman toplum içinde de devletten halka varıncaya kadar slamın algılanı ve yorumlanı biçimlerinde de bir farklıla manın oldu u söylenebilir. Türklerin slamla ması da yerle ik kültür ve konar-göçer kültür grupları arasında nispeten farklı bir boyutta geli me göstermi tir.

Ba langıçta slamı, bilginler eliyle de il daha çok mistik yönü a ır basan dervi ler eliyle ö renen Türklerden, merkezi te kil eden ehir, kasaba vb. yerle ik kesimlerde

ya ayanlar, devletin destekledi i e itim gelene ine ba lı olarak, kitabi slam anlayı ını benimsemi lerdir. Buna kar ılık, ehirden uzak, okuma yazma bilmeyen konar –göçerler ise, önce ran sonra da Türk sufilerin eliyle getirilen tasavvuf a ırlıklı Müslümanlık anlayı ını kabullenmi lerdir. Böylece, kısmi de olsa ya am biçimlerinin de etkisiyle bu Türkmenler, fıkhi izahların ve kitabi bilgilerin ortaya koydu u dini anlayı a ilgisiz kalarak, eski kamlarının Müslümanla mı ekli olarak gördükleri, “baba, ata, dede” denilen, belli a iretlere mensup

veli tipli insanların telkin etti i inançlarla yetinmi lerdir. Amelde Hanefi akideye, itikatta ise Maturidi mezhebine ba lı olmakla birlikte, bu insanların dini algılayı ında, özünü Horasan Melamili inden alan bir tasavvuf anlayı ı hakim olmu tur.

IX.y.y. boyunca , bugünkü Afganistan’ın da bir kısmını içine alacak ekilde , eski Horasan mıntıkasında, eski Maniheist ve Budist mistik kültürü üzerine temellenmek suretiyle, Basra ve Kufe sufi mekteplerinin kuru zühde dayalı, kuru tasavvuf anlayı larına bir tepki olarak, daha çok orta tabaka ve esnaf tabakası içinde do up geli en Melametilik mektebi,

215

Ahmet Ya ar Ocak, “Türk Sufili ine Bakı lar”, leti im Yay., stanbul 2002, s. 79.

slam tasavvuf tarihinin en ilginç olaylarından birisidir. IX.-XI. y.y.larda, Hemedan, Ni apur, Herat, Belh ve Kabil gibi büyük kültür merkezlerinde, Ebu Hafs-ı Haddad (öl.874), Hamdun-i Kassar (öl.884), Baba Tahir-i Uryan ve Ebu Said-i Ebu’l-Hayr (öl.1040) gibi büyük sufiler tarafından geli tirilen bu mektebin temel özelli i, bol bol nafile ibadet etmek, riyazat yapmak suretiyle Tanrı’nın azabından emin olma ve cehennemden kurtularak cennete girme ümidine dayalı zühdi tasavvufu reddetmesidir. O, bunun yerine, insano lunu yaratılmı ların en ereflisi olarak yaratan Tanrı’ya, a k ve cezbe ile ba lanmak ve O’nun sevgisinin dı ında her eyi terk etmek suretiyle ilahi vuslata erme amacını ta ır; nefsi ve arzularını, dünyayı kınayarak mistik mutlulu a eri ece ine inanır 216. ste Türk tasavvuf anlayı ı ve buna ba lı olarak ortaya çıkan tarikatlar, özünü bu mektebin fikirlerinden alarak geli mi ve Türkler arasında faaliyet gösteren sufileri sayesinde, Türklerin kendilerine has bir slami anlayı ortaya koymalarında en büyük rolü oynamı lardır. Ancak, burada unu da belirtmeliyiz ki, IX. y.y.’da ortaya çıkan Melami sufilerin, çevrelerince kınanmaktan korkarak zühde ve nafile ibadete tenezzül etmeyip, be vakit namaza sünnetten ba kasını eklemeyen, fakat buna kar ın, Allah a kı, ilahi cezbe, insan sevgisi ve riyadan uzak, samimi bir slam anlayı ını esas alan, toplum hayatından kendini tecrit etmeyip, herkesle normal bir insan gibi ili ki kurmayı öngören meslekleri, ilerleyen zamanın ve de i en mekanın da etkisiyle, yozla maya yüz tutmu ve gizli yapılan ibadet ihmal edilmeye ba lanmı , toplum içindeki Allah a kını, ilahi cezbeyi, insan sevgisini ve riyasız samimi inancı esas alan tavırları daha da öne çıkmı ve bir müddet sonra birinci hal iyice ihmal edilirken, ikinci hal ve tavırlar ön plana çıkmı tır.

Türkmen konar-göçerler arasında en fazla taraftar bulan ve dervi lik faaliyetlerinin de ötesinde, tarikat haline gelerek te kilatlanan tasavvuf hareketi, Ahmed Yesevi’nin kurdu u,

Ocak, a.g.e., s. 118, 134, Ahmet Ya ar Ocak, “Osmanlı mparatorlu u’nda Marjinal Sufilik: Kalenderiler”, TTK. Yay., Ankara 1999, s. 11-22.

216

yine kayna ını Horasan Melamili inden Türklerin

alan,

Yesevilik

tarikatıdır.

Bu

tarikat,

slamla masında ve bu slamla manın tarzının belirlenmesinde son derece önemli bir rol oynamı tır.

Eldeki mevcut bilgilere göre, muhtemelen XI.y.y. sonlarında batı Türkistan’da, Çimkent ehrinin kuzey do usundaki Sayram kasabasında do an Ahmet Yesevi, küçük ya ta babasının vefatı üzerine, Yesi (bugünkü Türkistan ehri)’ye göçmek zorunda kalmı ve bir müddet ilim tahsili için ba ka memleketleri gezdikten sonra tekrar buraya dönerek, edindi i tasavvufi ö retiyle ir ad faaliyetlerine giri mi etmi tir 217. ve nihayet 1167’de yine Yesi’de vefat

Ahmet Yesevi’nin vefatına kadar geçen tahsil döneminde, Yesevi ö retisinin olu masında büyük ölçüde etkili olmu iki sima öne çıkmaktadır. Bunlardan biri,

çocuklu unda onunla ilgilenen Arslan Baba, di eri ise Buhara’da kendisine intisap ederek, iddetli nüfuzu altında kaldı ı, devrin ileri gelen alim ve mutasavvıflarından eyh Yusuf

Hemedani’dir. Sözü edilen her iki ahıs da fıkıhta Hanefilik mezhebini, tasavvufi akımda da Melamili i benimsemi lerdir.

Hemedani’nin halifesi olan Ahmed Yesevi, bir taraftan Horasan Melametiyesi’nin, di er taraftan da ii cereyanlarının etkisi altında kalarak, çok geni ve serbest bir tasavvuf felsefesine sahip olmu tur. Onun tarihi misyonu kısaca, slamı, ran sufili inin süzgecinden geçirerek, Orta Asya’daki Budist, Maniheist, amanist mistik kültürünün içinden gelen

217

Fuad Köprülü, “Yesevi”, .A., s. 211.

Türkmen boylarının anlayabilece i, hazmedebilece i, basitle tirilmi bir hale getirebilmi olması eklinde özetlenebilir 218.

Yesevi, Yesi’de ir ada ba ladı ı andan itibaren çevresine toplananlara, slamın esaslarını, eriat hükümlerini, tarikatın adap ve erkanını ö retirken, Türk halk edebiyatından faydalanarak, basit ve anla ılır bir dil kullanmı manzumelerle açıklamaya çalı mı tır. ve görü lerini “Hikmet” adı verilen

Onun ö retilerinin Türk yurtlarına ula ması görevini ise daha onun sa lı ında kendilerini bu i e adamı bulunan halifeleri üstlenmi lerdir. Yesevilik, Mansur Ata (öl.1197), Hakim Ata (Süleyman-ı Bakirgani) (öl. 1186), Zengi Ata v.b. önemli ahsiyetler aracılı ıyla geli erek, tüm Türkistan’a yayılmaya ba lamı tır 219.

Maveraünnehir ve Fergana vadisinde kuvvetlenen Yesevilik, buradan Harezm’e geçmi ve oradan da ran’a girmi tir. Burada da XII.y.y. sonlarında bir kısım yerel unsurlarla birle erek “Haydarilik” tarikatını do urmu tur ki, bu tarikat Anadolu için de son derece önemlidir.

Yesevili in Orta Asya’dan, bir yandan Hindistan, bir yandan da Anadolu istikametinde batıya do ru yayılı ını ise 1218’lerde ba layan Mo ol istilası hızlandırmı tır. Bu tarihten sonra Yesevi dervi leri, hızla geli en istilanın önünden kaçarak çe itli gruplar halinde Harezm, Horasan ve Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya girmi lerdir. Yesevilik,

218 219

Ocak, a.g.e., s. 32. Köprülü, “Mutasavvıflar”, s. 87-97.

burada da yine bir Haydari dervi i olan Hacı Bekta i Veli’nin ö retilerinden yola çıkarak XVI.y.y.’da kurulan Bekta ili i do urmu tur.

Böylesi bir biçimde yayılma gösteren Yesevilik, Türkler arasında geni bir kabul görerek henüz Müslüman olmamı Türkler arasında, slam’ın yayılmasını ve gerek bunlar, gerekse de daha önce Müslüman olmu lar arasında Türk tasavvufunun yayılmasını

sa layarak, standart bir slami algılama biçimi geli tirmi tir.Bu nedenle denilebilir ki; Ahmed Yesevi, slam ve Türk tarihi boyunca ya amı binlerce sufiden herhangi biri de il, aynı zamanda Türk halk Müslümanlı ının da adı bilinen ilk temsilcisi olmu tur 220.

Ahmed Yesevi, ilhamını, yalnızca Allah’ın azabından ve gazabından korkmaya dayalı zühdi tasavvufa de il, ilahi a ka ve cezbeye dayalı, bu sebeple de geni bir ho görü ve insan sevgisine a ırlık veren, her türlü benlik

duygusunu kınayan, Horasan Melametiyesinden alan bir tasavvuf anlayı ına sahiptir. Dolayısıyla kurdu u tarikat de bu temel üzerine geli mi tir.

Onun tasavvuf sistemi ve dolayısıyla Yesevilik tarikatı, daha ba ından beri, henüz kitabi slam’ın tüm inceliklerini kavramaktan uzak Türkmen boylarının olu turdu u, sosyoekonomik ve kültürel çevrenin yapısı gere i, çok muhtemel olarak eski geleneksel inanç ve adetlerin geni ölçüde yeni slami kalıplar içinde ya atıldı ı, heterodoks bir karaktere

sahiptir.Yesevi ö retisi, Melami tasavvufun etkisiyle, slam’ın öngördü ü farzların dı ında,

Ocak , a.g.e., s. 65, Köprülü, “Yesevi”, s. 212-213, Eraslan, “ s. 161, Ahmet Turan Yüksel, “Ahmet Yesevi: Hayatı, Eserleri, Fikir ve Tesirleri”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 5, s.548.

220

Allah’ın azabından korkup, cehennemden kurtulmak amacıyla yapılan nafile ibadetlerden çok, Allah a kı, insan sevgisi, riyadan uzak durma ve gönüllere hitap etmeyi esas almı tır.

Ahmed Yesevi, öncelikle Hanefi fıkıh usulünün bir gere i olarak salih örfe önem vermi ve Türklerin slamla masında Türk örfünü dikkate alan uygulamalarda bulunmu tur. Kendisi, Türklerin slam anlayı ına milli bir üslup ve bakı açısı kazandırmı , Arap

geleneklerini ve slami de erleri birbirinden ayırmak suretiyle, Araplar’dan gelen bazı gelenekler yerine Türk örfünü koymu tur. Onun oca ında yeti en Türkmen babaları ve eyhlerinin ö retti i slamiyet de eski Türk inancından ve di er bazı inançlardan gelen inanı ların, tasavvufi fikirlerle birle mesinden olu mu ve medrese slam anlayı ının dar kalıplarına sı mayan bir nitelikte olmu tur. Bu sebeple medrese e itimi görmü büyük slam mutasavvıfları yanında, bu Türkmen babaları, entelektüel çevrelerce daima ithama maruz kalmı tır. III. BÖLÜM

ANADOLU’NUN FETH VE TÜRKLER N D N HAYATI

A) ANADOLU’NUN FETH VE TÜRKLE MES

Bilindi i gibi, Büyük Selçuklu Devleti sultanı AlpArslan’ın 1071’de elde etti i Malazgirt zaferi, Türkler’e Anadolu’nun kapılarını açmı ve bu tarihten sonra Anadolu, süratli bir ekilde Türkmen konar-göçerlerin yerle mesine sahne olmu tur. Ancak, Anadolu’ya ilk Türk giri i, Hun Türkleri tarafından gerçekle tirilmi tir.

Asya Hunlarının devamı olan Batı Hunları (Avrupa Hunları), 359 ve 373 yıllarında, Derbent üzerinden inerek Azerbaycan ve Anadolu’ya iki defa akın yapmı lardır. Urfa

Piskoposu Efraim; “Onlar, Yecüc Mecüc süvarileridir. Atlarıyla fırtına gibi uçarlar. Onlara hiç kimse kar ı koyamaz” demektedir 221. Daha sonraları 395’de yeniden harekete geçen Hunlar, Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yönelmi ve Basık ve Kursık adlı iki ba bu un idaresinde tertiplenen bu akında Hun süvarileri, Erzurum bölgesinden itibaren Karasu, Fırat vadilerini takiben Malatya’ya ve Çukurova’ya ilerlemi ler, bölgenin en tahkimli kaleleri olan Urfa ve Antakya’yı bir müddet ku attıktan sonra Suriye’ye inmi ler ve geldikleri yoldan geri dönmü lerdir. Bu, Türklerin Anadolu’da tarihi kayıtlarla sabit ilk görünü leri olmalıdır 222.

Hun Türklerinin istilasından sonra Bizans hakimiyetindeki Anadolu’ya, ikinci Türk istilası, Sabarlar (Sabirler, Sibirler) tarafından gerçekle tirilmi tir. Tanrı Da ları’nın batı bölgeleri ile li Irma ı dolaylarında, Hunlara tabi olarak ya ayan Sabarlar, 508 yılında hakimiyet alanlarını Do u Avrupa yönünde geni leterek, 515-516 yıllarında, til, Don ve Kuban ırmakları arasındaki topraklara yerle erek ba ımsız bir devlet kurmu lardır. Bu co rafi konumları gere i hem Sasaniler hem de Bizansla kar ı kar ıya gelen Sabarlar, Sasanilerle bir ittifak yaparak Bizansla mücadeleye ba larlar. te bu mücadeleler dolayısıyla Sabar Türkleri,

Kafkasların güney bölgelerine kadar olan Bizans memleketlerini istila etmi lerdir. Daha sonra onlar, ileri hareketlerine devam ederek, Kayseri, Konya, Anakara ehir ve yörelerine iddetli akınlar yaparak pek çok ganimet ele geçirmi lerdir. Bu geçici istila harekatından sonra Kafkas da larını a arak yurtlarına geri dönen Bizans’a a ır bir darbe indirmi oldular 223. Sabarlar, yapmı oldukları bu akınlarla,

Anadolu’ya sadece do udan de il, Balkanlar üzerinden de Türk grupları girmi tir ki bunlar Bulgar, Avar, Uz, Peçenek, Kuman-Kıpçak gibi Türk boylarıdır. Hatta Malazgirt

Laszlo Rasonyi, “Tarihte Türklük”, Ankara 1971, s. 68. Kafeso lu, a.g.e., s. 73, Mustafa Kafalı, “Anadolu’nun Fethi ve Türkle mesi”, Atatürk Kültür Merkezi Yay., II. Baskı, Ankara 1998. 223 Ali Sevim, “Anadolu’nun Fethi, Selçuklular Dönemi”, TTK. Yay., Ankara 1993, s. 33-35.
222

221

Sava ı sırasında Bizans ordusunda bulunan bu Hıristiyan Türklerin, Müslüman ırkda larına kar ı sava mayarak, onların tarafına geçtikleri de bilinmektedir.

XI.y.y.’a gelindi inde ise Anadolu’ya yapılan Türk akınları, Tu rul ve Ça rı beyler zamanında gerçekle mi tir ki bunun sebebi, o dönemdeki siyasi çatı ma ve baskılar, yer darlı ı, otlak yetmezli i olmu tur. Bu münasebetle 1016’da Selçuk Bey’in torunu Ça rı Bey’in üç bin ki ilik O uz (Türkmen) süvarisiyle Horasan üzerinden Azerbaycan ve Do u Anadolu’ya kadar uzanan gaza seferi, aranan vatanın bulunmasına imkan vermi tir. Ancak, Ça rı Bey önderli inde ba layan ve 1040’a, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulu una kadar devam eden O uz akınları, bir ke if hareketinden ileri gitmemi tir. Fakat bu tarihten Malazgirt zaferine kadarki yakla ık otuz yıllık devrede gerçekle tirilen gaza ve sava lar, Anadolu’da Bizans’ın mukavemetini kırma ve bu ülkede yurt kurma bakımından büyük bir önem arz eder. Çünkü kurulu undan beri Selçuklu Devleti’ni u ra tıran en önemli konulardan birisi de beyleri idaresinde, müstakil hareket eden Türkmen boylarının yurt ve otlak

ihtiyaçlarını kar ılamak olmu tur. Bu bakımdan Tu rul Bey (1040-1063), Alp Arslan (10631072) ve Melik ah (1072-1092) gibi ilk büyük sultanlar, Selçuklu Devleti için bir asayi sizlik ve emniyetsizlik amili olan Türkmen kitlelerini Anadolu gazalarına sevk etmekle, hem slam ülkelerini akınlardan kurtarmı , hem Bizans’a kar ı daimi bir kuvvet kazanmı , hem de bu Türkmenlere yurt ve otlak bulmayı ba armı tır. te Anadolu’nun fethi ve Türkle tirilmesi,

tüm bu siyaset ve zaruretlerin bir neticesi olarak gerçekle tirilmi tir. Malazgirt zaferine kadar geçen sürede Türkmenler, daimi bir ekilde Anadolu

hudutlarına girmi ve bu ülkenin do u ve orta kısımlarına yayılmı larsa da, Anadolu’daki Bizans mukavemeti sebebiyle bu bölgede emniyetle oturamamı lardır.

1071’de kazanılan Malazgirt zaferi ile Bizans’ın direnci kırılıp da artık Türkler’e kar ı koyacak bir ordu kalmayınca, Anadolu’da süratli bir Türk yayılma ve yerle im devri ba lamı tır. Bu döneme ait bir anonim Bizans kayna ı, “Kara ve deniz, sanki bütün dünya kafir barbarlar (Türkler) tarafından i gal edildi, ıssızla tırıldı. Onlar, arkın (Anadolu’nun) tüm köylerini, evlerini, kiliseleriyle birlikte ya ma ve istila ettiler.” diyerek Türk muhaceretini açıkça tasvir etmektedir. Ço unlu unu O uzların (Türkmenlerin) olu turdu u Türk boyları ba ta Maveraünnehir olmak üzere Harezm, Horasan, Azerbaycan bölgelerinden Anadolu’ya akmaya ba lamı lardır.

Öte yandan, Anadolu’nun fethi ve Türkle mesinin ikinci büyük safhası ise Mo ollar’ın önünden kaçan Türk boylarının bölgeye geli leriyle olmu tur. Mo ol baskınından kaçıp Anadolu’ya sı ınan bu Türkmenler, uçlarda yı ılarak buralardaki göçebe kesafetini artırıp, Bizans topraklarını fethe ba lamı lardır. Bu devrin nüfus hareketi sayesinde Anadolu uçları

derece derece ve düzenli bir biçimde fethedilerek Türkle tirilmi tir. 224

Osman Turan, “Selçuklular Zamanında Türkiye”, Bo aziçi Yay., stanbul 1996, s. 37-41, Osman Turan, “Selçuklular Tarihi ve Türk slam Medeniyeti”, Bo aziçi yay., stanbul 1999, s. 281-284, 303-304, Turan, “Selçuklular ve slamiyet”, s. 33-34, F. Sümer, a.g.e., s. 177,178, Kafalı, a.g.e., Mükrimin Halil Yınanç, “Anadolu’nun Fethi”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 6, s. 194, Ahmet Ya ar Ocak, “Anadolu (Anadolu’nun Türkle mesi ve slamla ması)” D A. C.3, s. 110-116

224

B) ANADOLU’DAK DERV LER N FET H HAREKET NDEK ROLLER

Bir ülke sadece askeri kuvvetle elde edilemez. Asıl fetih, ülkeyi fert fert insanıyla kazanabilmektir ki, burada en büyük i gönül adamlarına dü mektedir. Bu manada ,

Anadolu’nun asıl Türk vatanı haline geli i de bu manevi fetihle olmu tur. Bunun en mühim mümessilleri de muhtelif tarikatların kurucuları ve bunların misyonerleri diyebilece imiz dervi lerdir.

Türkmenler Anadolu’ya gelirken beraberlerinde eyh ve dervi lerini de getirmi lerdir. Bunların büyük ço unlu u Yesevi oca ında yeti mi kimselerdir. Bunlar, ordularla birlikte hatta ordulardan daha evvel fütuhata çıkarak kar ı tarafı manen fethetmekteydiler. Kendilerine, “Horasan Erleri”, “Alperenler”, “Kolonizatör Türk Dervi leri” gibi isimler

verilen bu dervi ler, uçlarda toplanarak hem Türkmenleri daha sa lam bir

ekilde

slamla tırıyor hem de uçlardaki gaza ruhunu canlandırıyorlardı. Misyoner ruhlu bu Türk dervi leri, isimsiz kahramanlar olarak sava larda en ön saflarda bulunarak, bu halleriyle orduya manevi güç vermekteydiler. Öyle ki, onların ola anüstü menkıbeleri “Gazavatname” türü eserlerle bize kadar ula mı tır 225. Bu ekilde Anadolu nüfusu ve kültürü ile Türkle ip slamla ıyor, fetih hareketi de manen tamam olmaya ba lıyordu.

Anadolu’nun Türkle mesi ve slamla ması hadisesinin bu isimsiz kahramanlarının bir kısmı yukarıda belirtildi i üzere gazilerle birlikte memleket açmak ve fütuhat yapmakla me gul bulundukları gibi, bir kısmı da civardaki köylere veya tamamen bo ve tenha yerlere yerle erek oralarda müridleri ile beraber ziraatla ve hayvan yeti tirmekle me gul oluyorlardı. Onlar, tercihen bo topraklar üzerinde kurdukları zaviyelerle de bulundukları yerleri yava yava bir köy, bir kültür ve tarikat merkezi halinde te kilatlandırıyorlardı 226.

Bu merkezlerde gündelik i ler ve dünyevi faaliyetler yanında asıl olarak olgun insan yeti tirme, çevreye iyi örnek olma üzerinde durulmaktaydı. Aynı zamanda fetihlere bilfiil katılmak üzere muharip insanlar da yeti tiriliyordu.

Orta Asya’dan gelen muhacir akını batıya do ru ilerledikçe bu akının öncüsü olan dervi ler ve onlar tarafından kurulan zaviyeler de batıya do ru ilerleyerek ço almı lardır. Öyle ki, bugün Anadolu’nun hemen hemen her kö esinde rastladı ımız yatırlar, tekke ve zaviyeler, türbeler, halk arasında sadece menkıbeler vasıtasıyla ya ayan, tarihi ahsiyetleri unutulmu bu mühim ahısların Anadolu’nun fethinde ve Türkle mesinde ne denli önemli bir rol oynamı olduklarını anlamamızı sa lamaktadır.
225 226

Mehmet Demirci, “Müslüman Türklerde Tasavvuf”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 5, s. 495. Ömer Lütfi Barkan, “Kolonizatör Türk Dervi leri”, Vakıflar Dergisi II, stanbul 1974.

Askeri istilalarla ve hatta daha öncesinde Anadolu’ya gelerek bo yerlere varıp yerle en, toprak i leri ve din propagandası yapan bu dervi lerin tesis etti i zaviyeler, sosyal ve dini anlamda önemli bir propaganda ve kültür müesseseleri ve yeni açılan memleketlere yerle en Türk muhacirlerin yerle im ve te kilatlanma merkezleri olmu lardır.

Ancak burada belirtilmesi gereken önemli bir husus da udur ki; ba langıçta yeni açılan veya bo bulunan toprakları enlendirmek, imar ve iskan etmek amacıyla tesis edilen zaviyelerin kuruculu u vazifesi, devlet te ekkül ettikçe bir memuriyet eklini almı , hatta Selçuklu sultanları, büyük bir hürmet ve muhabbet besledikleri bu eyh ve dervi ler için yeni fethettikleri yerlerde tekkeler ve zaviyeler kurmu olmalarına ra men bu müesseseler,

zamanla bozularak amacından sapmı ve bir nevi parazit haline dönü mü tür.

C) D N DURUM

Anadolu’nun

slami tarihinde

üphesiz en büyük rolü, Maveraünnehir ve

ran

üzerinden Selçuklu hükümdar ve emirlerinin kumandası altında Anadolu’yu Türkle tiren O uzlar yani Türkmenler oynamı lardır. Anadolu’nun bugünkü slam ahalisinin büyük kısmını te kil eden bu Türkmenler’in dini durumlarını anlamak için öncelikle, bunların Anadolu’ya nasıl bir inançla geldiklerini ve geldikleri bu bölgede nelerle kar ıla tıklarını bilmek gerekir.

Anadolu din tarihinde önemli bir yere sahip olan bu Türkmenler, kelam alimlerinin felsefi yorumlarına tamamıyla kayıtsız kalarak, yalnız kendi kavmi ananelerine uyan ve Türkmen babaları tarafından telkin edilen akidelerle yetinmekteydiler. Bu ekilde, eski inançlarıyla alakalı gelenekleri ve kültürleri bir alt kültür eklinde ya atan Türkmenler, pek tabi olarak bu dini anlayı larını, Anadolu’ya da ta ımı lardır ki bu anlayı ın en mühim tezahür sahası yine tasavvuf ve tarikatlar olmu tur.

Daha önce de i aret edildi i gibi, Anadolu’ya gelen Türkmen kitleleri arasında , çe itli tasavvufi akımlara ve tarikatlara mensup eyh ve dervi ler de mevcuttur. Gerek ilk göçlerle birlikte ve gerekse de Mo ol tehlikesi üzerine Türkistan, Buhara, Irak ve ran’dan Anadolu’ya gelen ve bu bölgenin dini anlamda ekillenmesinde büyük rol oynayan bu mutasavvıf ve dervi lerin bir kısmı ehirlerde kalırken, önemli bir kısmı da uc bölgelere giderek

“Kolonizatör Türk Dervi leri” olarak Anadolu’nun Türkle mesi ve slamla masında önemi tartı ılmaz faaliyetler göstermi lerdir.

Anadolu Selçuklu sultanları da tıpkı kendilerinden önceki Türk- slam devletlerinin sultanları gibi, bu gelen eyh ve dervi lere büyük bir hürmet ve muhabbet besleyerek onlar

için yeni fethedilen bölgelerde tekkeler in a ettirmi etmi lerdir.

ve bunlara zengin vakıflar tesis

te bu gelen mutasavvıfların etkisi altında Anadolu’da ba layan sufilik cereyanı, esasen Türk olan, ancak daha çok Arap-Acem kültürlerinin etkisi altında kalan büyük merkezlerde farklı bir biçimde te ekkül ederken, yabancı kültürlere kayıtsız kalan ve kavmi geleneklerine sıkı sıkıya ba lı olan kırsal kesim Türkmen zümreleri arasında da farklı bir biçimde geli me göstermi tir. Nitekim, medreselerin hakim oldu u ehir ve kasabalarda, özellikle Maveraünnehir, Horasan, Harezm v.b. bölgelerin büyük kültür merkezlerinde do up geli en ve yüksek bir tasavvufi anlayı a sahip olan tarikatların mensubu, medrese e itimi görmü sufiler etkili olurken, konar-göçer Türkmenler’in ya adı ı kırsal kesimlerde ise daha çok ifahi ve eski inançların slami bir renge bürünerek ya atıldı ı popüler tasavvuf anlayı ına sahip, Ahmed Yesevi’nin gelene ini yansıtan sufiler ilgi görmü tür.

Bu dönemde Anadolu’da tasavvuf tarihinin çok önemli simalarına tesadüf edilmektedir. Bunlardan, özellikle medrese hakimiyetindeki ehir ve çevrelerinde etkili olmu ahıslardan bazılarını u ekilde sıralayabiliriz; en ba ta kabaca “kainattaki her eyin, tek yaratıcı olan Allah’ın tecellisi oldu u, gerçek varlı ın O olması dolayısıyla, bütün varlıkların hakikatte O’nun varlı ından ba ka bir ey olmadı ı” eklinde özetlenebilecek “Vahdet-i Vücud” telakkisini en sistemli ve olgun seviyesine eri tiren büyük sufi “Muhyiddin Arabi”(öl.1241) 227, Konya’da Evhadüddin Kirmani (öl.1237), Tokat’ta Fahreddin Iraki (öl.1289), Kayseri ve Sivas’ta Mirsadü’l- bad’ın yazarı Necmeddin Razi (Daye) (öl.1256), Ahi Evran (öl.1261), Mevlana Celaleddin Rumi (öl.1273)228.

Ahmet Ya ar Ocak, “Selçuklular ve Beylikler Döneminde Dü ünce”, Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C.4, s. 432 . 228 M. Saffet Sarıkaya, “Türklerin slamla ma Süresince Mezheplerin ve Tarikatların Yeri”, Türkler Ansiklopedisi, s. 505, Bardakçı, “Türklerin Sosyal ve Kültürel Hayatında Tasavvuf ve Tarikatların Yeri”,

227

Öte yandan konar-göçer Türkmen toplulukları arasında yayılan tarikat erbaplarına gelince; bunlardan öne çıkmı simalar arasında en ba ta Baba lyas (öl.1240), Hacı Bekta i Veli (öl.1270), Sarı Saltuk (1293), Barak Baba (öl.1307), Yunus Emre (öl.1320), Aybek Baba, Kumral Abdal, Abdal Musa, Geyikli Baba’yı sayabiliriz.

Anadolu’ya sadece dinsel manada de il, sosyal, kültürel, siyasal vb. açılardan damgasını vurmu ve günümüzde de etkileri bir ekilde devam eden bu ahıslardan bazısı konumuz itibarıyla büyük önem ta ımaktadır. Bunlardan ilki, Seyyid Ebu’l Vefa (öl.1107) tarafından kuruldu u belirtilen Vefaiyye Tarikatı’nın Anadolu’daki en önemli uzantısı Babailer ve kurucusu olan Baba lyas Horasani’dir. Mo ol istilası sırasında Anadolu’ya sı ınan Türkmenlerden olan ve I. Alaeddin Keykubad devrinde buraya gelip Amasya’ya yerle en Baba lyas’ın kurdu u hareket ve liderli ini yaptı ı isyanın adına “Babailer” denmektedir 229. Adını isyana öncülük eden Baba lyas Horasani’den ve onun Kefersud’da halifesi olan Baba shak’tan alan bu isyan, içinde kısmen yerli halktan da bir kesim bulunmakla birlikte, büyük ço unlu unu Selçuklu Anadolusu’ndaki da ınık ya ayan, heterodoks bir slam anlayı ına mensup konar-göçer Türkmen kitlesinin sahneye koydu u büyük bir toplumsal harekettir 230.

Baba

lyas ve Baba

shak önderli inde ba layan bu hareket, Do u ve Orta

Anadolu’daki nüfus kesafetinin artması, sosyal ve iktisadi dengelerin bozulması, siyasi yönetimin keyfili i ve devletin halkına yabancıla ması neticesinde ortaya çıkmı tır 231. Kefersud’dan Adıyaman, Malatya ve civarına, Amasya’dan Tokat, Sivas, Çorum ve bugünkü
Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 7, s. 452, Fuad Köprülü, “Anadolu’da slamiyet”, nsan Yay., 2. Baskı, stanbul 2000, Fuad Köprülü, “Türk Tarih-i Dinisi”, Abdullah Aykın , Basılmamı Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Ünv. 229 Hasan Basri Öcalan, “Anadolu Selçukluları Zamanında Tasavvuf Dü üncesi”, Türkler Ansiklopedisi., C. 7, s. 466-467. 230 Ocak, “Türk Sufili ine Bakı lar”, s. 261-262. 231 M. Saffet Sarıkaya, “Türklerin slamla ma Sürecinde Mezheplerin ve Tarikatların Yeri”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye yay., C. 5, 505.

Yozgat havalisine, oradan da Kır ehir yakınlarına kadar yayılan isyan, Kır ehir yakınlarındaki Malya Ovası’nda isyancıların yenilgiye u ratılması suretiyle bastırılmı Amasya’da , Baba shak da Malya Sava ı’nda öldürülmü tür 232. ve Baba lyas

Bu isyan her eyden önce merkeze kar ı geli tirilen, bir bakıma siyasal amaçlı, toplumsal bir ayaklanma olup, kesinlikle heterodoks slam’ın Sünni slam’a kar ı giri ti i bir din sava ı de ildir. Bunun en açık delili, isyanın hedef olarak Sünni halkı de il, yalnız ve yalnız Selçuklu yönetimini hedef almı olmasıdır. Ayrıca bu isyanın yoktur 233. iilikle de bir ilgisi

Babailer isyanı, güçlükle ve büyük kıyımlarla bastırılabilmi se de , sultanı Konya’dan kaçırtacak kadar Selçuklu yönetimine korkulu anlar ya atmı Devleti’nin de epeyce zayıflamasına sebep olmu tur. ve Anadolu Selçuklu

te bu a amadan sonra isyanın harekete

geçirdi i kitleler, Anadolu’da bundan sonraki mezhebi ve tasavvufi tüm Sünni slam dı ı propaganda hareketleri için elveri li sosyal tabanı te kil etmi tir.

Malya Sava ı sonrasında yapılan katliamdan kurtulan Babai dervi leri, 1246 Mo ol i galiyle beraber, baskı altında kalmadan, daha rahat bir ortamda ya ayabilmek ümidiyle, özellikle Bizans sınır mıntıkalarında ortaya çıkmaya ba layan uc beyliklerine giderek, oralarda hem fetihlere katılmı lar hem de dini görü lerini yaymaya çalı mı lardır. 14. y.y. ba larına rastlayan bu dönemde Babai dervi leri artık halk arasında “Rum Abdalları (Abdalan-ı Rum)” olarak anılmaya ba ladılar. Bu Rum Abdalları , Babailer isyanının tarih sahnesine çıkardı ı bir olgu olup, Alevilik-Bekta ilik, i te bu miras üzerine do up

Ahmet Ya ar Ocak, “Babailer syanı; Alevili in Te ekkülü”, stanbul 1996, Dergah Yay. 2. bs., s. 128,135. 233 Ocak, a.g.e., s. 146-147.

232

geli mi tir 234. Bugünkü Tahtacılar, Çepniler, daha do rusu, bütün Anadolu Kızılba ları, bunların torunları olduklarını söylemektedirler 235.

Selçuklu Anadolu’sunun Baba lyas dı ında bir ba ka önemli ahsiyeti de, 16. y.y.’da kurulmu olan Bekta ilik tarikatına adını veren, Hacı Bekta i Veli’dir (öl.1271). Kendisi, Osmanlıların kurulu undan önce Anadolu’ya gelip yerle mi ve sa lı ında öhreti fazla yayılmamı bir dervi tir. Hacı Bekta ’a bugünkü öhretini kazandıran ise 16.y.y.’da kurulmu olan Bekta ilik tarikatıdır 236.

13.y.y.’da Mo ol istilası önünden vuku bulan dervi

göçleri arasında, Horasan oldu u

Melametiyesi’ne mensup Haydari dervi lerinden biri olarak Anadolu’ya gelmi

dü ünülen Hacı Bekta ’ın tasavvuf dü üncesi, ya adı ı çevre icabı hiç üphesiz slam fıkhının sıkı kurallarıyla sınırlı bir anlayı de il, daha çok, cezbeci bir karakter yansıtmaktadır. Bundan da öte, bu slam anlayı ı, geni bir ho görüye dayanan, slama yeni girenleri eski kültür çevrelerinden koparmadan, bu kültürden gelen eski inançlarını da kendi içerisinde de erlendirerek ba da tıran, yeni bir slam anlayı ı olmu tur 237.

Bekta ili in ibadet anlayı ı, en eski ve temel ayin olan, “Ayin-i Cem”de kendini gösterir. Bunun esası , slamiyet’e girmeden önceki devirlerde , Türkler arasında çok yaygın olan ölenlere dayanmaktadır. Eski Türklerin bu adetleri, Maveraünnehir’de konar-göçer Türkmenler vasıtasıyla Yesevili e sokulmu ve bu yolla da Anadolu’ya intikal etmi tir. En az

234 235

Ocak, “Türk Sufili ine Bakı lar”, s. 264-265. Köprülü, “Türk Tarih-i Dinisi”, s. 175. 236 Köprülü, “Mutasavvıflar”, s. 111. 237 Ocak, a.g.m., s. 511.

bunun kadar önemli bir ba ka ayin de “ krar Ayini” denilen tarikata giri merasimidir. Maniheizm’deki dine kabul ayini ile çok kuvvetli benzerlikleri olan bu ayin, tarikata kabul edilmeye ehil olan kadın ve erkekleri, eski mensuplara tanıtan önemli bir merasimdir.

Maniheizm’in Bekta ili e tesiri bundan ibaret olmamı , me hur “eline, diline, beline sahip olma” desturu da söz konusu Maniheist tesirlerle Bekta ili in ayrıcı niteli i haline gelmi tir 238.

Kır ehir yakınlarında, daha sonra kendi adıyla anılacak beldeye yerle en Hacı Bekta , Türk ya amının toplumsal ve dinsel pratikleriyle az çok Sünni slam görüntüsünü, Orta Asyalı sufi, Ahmed Yesevi’nin etkisini ta ıyan bir tasavvuf sisteminde birle tiren Türkmen babaları hareketinin bir parçası olmu tur. Bu Türkmen kitleleri arasında zamanın eyhi olarak genel bir kabul görmü olan Hacı Bekta , çevresindekilere çera kullanımı, lokma ve sema etmek de dahil olmak üzere, basit ritüellerin temellerini ö reterek kendisine, müridler ve halifeler yeti tirip ö retisini yaymaya çalı mı tır.

Bütün bu sufilere ilave olarak, 13. Asırda Türkler arasında en yaygın ve etkin, tasavvufi yönü de olan sosyal te ekkül üphesiz “Ahilik” olmu tur. I. Gıyaseddin Keyhüsrev devrinde Konya’ya gelen Evhadüddin Kirmani’nin damadı ve Ahi Evran diye bilinen eyh Nasıreddin Mahmud b. Ahmed el-Hoyi (öl.1261) tarafından “fütüvvet” te kilatının bir devamı olarak kurulan Ahilik, önceleri bir esnaf te kilatı iken, daha sonra, kurulan zaviyeleriyle bir tarikat görünümü alarak Anadolu’da yayılmı tır.

Örgütlenme biçimiyle ehir halkı ve konar-göçer halk arasında bir nevi köprü vazifesi de gören Ahilik, Anadolu’da bu iki halk kitlesinin dini hayatını da bir ölçüde birle tirmeyi
238

Ahmet Ya ar Ocak, “Bekta ilik”, D A., C.5, s. 376, Köprülü, a.g.e., s. 33-34.

ba ararak, bu dönemdeki dini olu umları bünyesinde toplamı tır 239. Kurulan Ahilik te kilatı, bildik tarikat örgütlenmesinden farklılık arz etti inden, mensuplarının Mevlevilik, Bekta ilik vb. tarikatlara giri ine fırsat sa lamı tır.

Öte yandan , Anadolu’daki devlet otoritesinin zayıflamaya ba ladı ı dönemde, özellikle Mo ol istilası zamanında, te kilatlı bir biçimde bazı ehirlerde otoriteye hakim olan Ahiler, iktidar bo lu u bulunan zamanlarda da ordunun eksiklerini gidermi lerdir 240. Bunlar, devlet idaresinde anar i ba gösterdi inde, yani intikal devrelerinde, ehirlerin idaresini ellerine alarak eski idareden yeni idareye geçi in, ehir için büyük bir sarsıntıya sebep olmasını önlemeye çalı mı lardır 241. Örne in; Anadolu Selçuklu ve lhanlı hakimiyetinin ortadan kalkmasıyla merkezi otoritenin parçalanması, birçok bölgede, yönetimin Ahiler’in eline geçmesiyle sonuçlanmı tır. Ankara’da kurulan Ahi yönetimi, bunun iyi bir örne ini te kil eder.

1330’lu yıllarda Anadolu’nun pek çok yerini gezmi zaviyelerinde konuk olmu olan

ve ço unlukla da Ahi

bn Batuta’nın verdi i bilgilere göre o dönemde,

Anadolu’nun belli ba lı merkezlerinde , Antalya, Burdur, Ni de, Aksaray, Kayseri, Balıkesir, Sivas, Erzurum, Bolu, Kastamonu, Sivas’da ve daha bir çok ehirde, her Türkmen kasaba ve köyünde bunlara tesadüf edilmektedir 242.

239 240

Sarıkaya, a.g.m., s. 505. Claude CAHEN, “Osmanlılardan Önce Anadolu”, Tarih Vakfı Yırt Yay., stanbul 2002, s. 315. 241 Fuad Köprülü, “Osmanlı Devleti’nin Kurulu u”, TTK. Yay., Ankara 1959, s.91. 242 smet Parmaksızo lu, “ bn Batuta Seyahatnamesi’nden Seçmeler”, Kültür Bak. Yay., Ankara 1981.

Böylece, 13. y.y. ba larından itibaren Anadolu’nun her kö esine ula arak, zaviyelerini kuran Ahiler, bulundukları bölgelerde iskan ve buna ba lı olarak da bölgelerin slamla masında önemi tartı ılmaz bir rol oynamı lardır.

IV.BÖLÜM

GEÇM TEN GÜNÜMÜZE ANADOLU TÜRKLER N N D N DURUMU

Bugün genel bir kabule göre, dünya üzerindeki Türklerin büyük bir ço unlu u müslümandır. X. y.y. ba larında slamı kabul etmeye ba layan ve XI. y.y.’ın ilk yıllarında ço unlu u Müslüman olarak Horasan’a geçen Selçuk O uzları, ara ara daha önceki bölümlerde üzerinde duruldu u üzere, slamiyet’e girdikten sonra bile eski inançlarıyla alakalı pek çok gelene i muhafaza etmi lerdir. Bunların torunları olan bugünkü Anadolu Türkleri arasında da eski inanç ve adetlerin derin izlerini görmek mümkündür. Bugün artık inançtan öte birer gelenek olarak ya atılan bu dinsel törelere hayatın her alanında rastlanabilmektedir. Bu bölümde üzerinde durulacak konunun esası, i te bu eski Türk inançlarından kalma geleneklerin, içtimai hayatımızın hangi safhalarında ve ne suretle ya atıldı ını genel hatlarıyla, örnekler dahilinde ortaya koymak olacaktır.

A) TAB AT LE LG L NANI LAR VE PRAT KLER
Türkler, tarihlerinin en eski devirlerinden itibaren tabiata ait bazı unsurlara kutsallık atfetmi lerdir. Kendisine kutsiyet atfedilen bu mefhumların belki de en önemlileri da lar olmu lardır. Orta Asya’da, Türklerin ya adı ı bölgelerdeki da ların ço u Türkçe, “mukaddes, büyük ata, büyük hakan” manalarına gelen, “Han Tanrı”, “Buzta Ata”, “Bayın Ula” v.b. adlar ta ımaktadır. Gö e yakınlıkları ve yükseklikleri nedeniyle daima ululuk, yücelik ve ilahilik timsali olan bu da lar, Türkler tarafından mukaddes sayılmı , bu sebeple, dini ayin ve törenler genellikle yüksek varlıkların ve Tanrının mekanı olarak dü ünülen da larda ve tepelerde icra edilmi tir. Mesela, Hunların eski vatanı olan “Yen-sin- an” yahut “ an-dinan” sırada larındaki “Han-yoan” da ı, Hunların her yıl Tanrıya kurban kestikleri da idi. Bundan ba ka “Gan-tsuan- an” da ı da Hunların mukaddes da larından biri idi. Hun hakanları, Çin ile yaptıkları sözle meleri, Hunda ı denilen bir da ın tepesinde kurban keserek içtikleri antla teyit etmekteydiler243.

VII. y.y.da, Kök Türkler dahil tüm Türk boyları, me hur Ötüken adındaki ormanlı da ı mukaddes tanıyorlardı ve hakanın çadırı da buradaydı. “Vey- u” adlı Çin yıllı ında verilen bilgilere göre, Ötüken’in batısında bulunan ve “ülkenin himayeci ruhu” manasına “Budun nli” adını ta ıyan bir ba ka da da aynı ekilde kutsal sayılmaktaydı 244. Bunlardan ba ka Orkun Kitabeleri’nde geçen “Iduk Ba ” 245 ve “Tamag Iduk Ba ” 246 adında iki da vardı ki, adlarından da anla ılaca ı üzere bunlar da kutsal kabul edilmekteydiler.

243 244

nan, a.g.e., s. 48-50. Lev Nikolayeviç Gumilev, “Eski Türk Dini”, Türk Kültürü XXXII, S. 377, s. 520. 245 B.K., do u yüzü, 25. satır. 246 B.K., do u yüzü, 29. satır.

Öte yandan, Ugurlar’ın “Kut Da ı” efsanesi, slam öncesi devirlerde ya amı olan Türkler tarafından, bazı da , tepe ve ma araların kutlu sayıldı ını göstermesi açısından ilgi çekicidir. Bu efsaneye göre, Uygurların mutluluk ve bereket sa layan kutsal da ları “Kut Da ı” idi. Bu da Çinliler tarafından götürüldükten sonra, Uygurlar peri an oldular 247.

Ünlü slam co rafyacılarından Gerdizi de”Zeyne’l Ahbar” isimli eserinde Çi il ve Türgi lerin “Ulu -da ” denilen bir da ı takdis ve bu da üzerine yemin ettiklerini, burasının Tanrının ikametgahı oldu una inandıklarını söylemektedir 248. X. y.y.’da Ka garlı da divanında Türklerin büyük bir da gibi, gözlerine ulu görünen her eye Tanrı dediklerini ve bu yüzden bu gibi eylere yükündüklerini belirtmi tir 249. Ancak burada bir yanlı anlamanın oldu u muhakkaktır. Nitekim Türklerde yükünmek secde etme manasından ba ka bir saygı göstergesidir.

Yukarıda örneklerle anlatılmaya çalı ılan, da ların bu ekilde kutsal oldu una inanç, Türkler arasında slamiyet’ten sonra da varlı ını sürdürmü tür. Dede Korkut hikayelerinde, Dirsehan o lu Bo açhan destanında, anası o lunun ba ına gelen felaketi, da ın kendisinden bilir ve “otların bitmesin, suların akmasın, geyiklerin ta a dönsün” diye da a bedduada bulunur 250. Bir takım da ve tepeleri kutsal sayma adeti, Anadolu’ya gelen Yörük ve Türkmenler arasında da hayatiyetini devam ettirmi tir. Nitekim ulu da lara, yüksek tepelere, Yörük ve Türkmenlerce de saygı ile bakılmı , buralar, kutlu makamlar ve esrar dolu yerler olarak addedilmi tir. Bugün hemen hemen her tepede, geçitte, da eteklerinde birer yatırın

Hikmet Tanyu, “Türklerde Ta la ilgili nançlar”, Ankara Üniversitesi lahiyat Fakültesi Yay., Ankara 1968, s. 35-36. 248 e en, a.g.e., s. 88. 249 Genç, a.g.e., s. 129. 250 Ergin, a.g.e., s. 21-37.

247

bulunuyor olması, bunun en açık göstergesidir 251. Ancak burada dikkat çekici olan bir ey de, çok sayıda insan tarafından ziyaret edilen, adak ve kurbanlar sunulan bu yatırların bir

ço unun kimlikleri bilinmiyor olmasıdır. Oysa, kimlikleri bilinen yatırlar genel olarak da tepe ba larında de il, yerle im merkezlerindedir. Dolayısıyla, üzerinde bulundukları da ın adını alan bu yatırların ihtimal, tamamının gerçek yatırlar olmayıp büyük bir kısmının gerçek olmayan bir takım sembollerden ibaret oldu u sonucuna varmak do ru bir dü ünce olabilir. O zaman eldeki örnekler göz önünde bulundurularak, slam öncesi devirde, da ve tepelerle ilgili inanaı ların söylenebilir. 252. slami devirde böyle kimli i mechul evliya haline dönü tü ü

Günümüzde ya ayan eski Türk inancıyla alakalı geleneklerden birisi de bazı ta ve kayaların kutsallı ına olan inanı tır. Bilindi i üzere, slam öncesi devirde da ve tepeler gibi bir takım ta lar da Türklerce kutsal sayılmı lardır. Uygurların ünlü “Kut Da ı” efsanesi, bunun güzel bir örne ini te kil eder. Hayli tanınmı bu efsanede, Uygur ülkesinin refahının Kut Da ı adıyla bilinen iri bir ye im kayasına ba lı oldu u, bu kaya sayesinde ülkenin ve halkın felaketten uzak bir hayat sürdükleri anlatılmaktadır 253. Bununla birlikte el-Biruni de O uzların bereketli bir pınarın yanındaki bir ta ı kutlu saydıklarını söyler 254.

Ta ve kayaları kutsal sayma adeti, bugün dahi Türklerin ya adı ı pek çok bölgede tüm kuvvetiyle sürmektedir. Yakutlar, Kırgızlar ve Tatarların, Altay bölgesindeki büyük kayaları takdis ettikleri, bunlarda bazı ruhların mevcudiyetine inandıkları tespit edilmi tir.

251 252

Eröz, a.g.e., s. 100. Ocak, “Bekta i Menakıbnamelerinde ..”, s. 76. 253 Cüveyni, a.g.e., s. 103. 254 e en, a.g.e., s. 195.

Anadolu’da da aynı inancı gözlemlemek mümkündür. Mesela Nev ehir’de halk, Hacı Bekta Türbesi yakınındaki ortası delik bir kayadan geçerek dileklerinin kabul edilece ine inanmaktadır. Yine bu ehirde, aynı bölgede bulunan irice bir kayanın üzerinden ba a a ı kaymanın, pek çok hastalı a iyi gelece i inancı da mevcuttur. Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde de buna benzer bir inanı vardır. Yöre halkı, bölgede bulunan bir türbenin duvarına ta yapı tırdıklarında, dileklerinin kabul olaca ına ve orada mevcut, ortası delik bir ta ın içinden geçmenin, hastalıkları iyile tirece ine inanırlar. Yine inanca göre türbe yanındaki ta lar da romatizmaya iyi gelmektedir. Bugün Anadolu’da ve Türkiye dı ındaki Türklerde mevcut olan ta la ilgili bütün bu inanı ve uygulamalar, eski Türklerin slam olmadan önceki devirlerdeki inanı ların birer bakiyesidir.

slamiyet’ten önceki Türk inançları arasında en yaygın olanlarından birisi de bazı a açların kutsi kabul edili idir. Eliade, di er inanı larda oldu u gibi bunda da a acın maddi varlı ının de il, özelliklerinin ve temsil etti i gücün, a acın kutsili ini te kil etti ini, bu sebeple a acın kutsal kabul edildi ini belirtir 255.

Emel Esin’e göre, Hunlar her yıl yaz bitiminde, muhtemelen Ötüken’de bulunan “Ejder ehri” denilen ba kentlerinde, yaptıkları ayini, ehrin yakınındaki da ın ete inde

bulunan bir çam a acının yanında icra ediyorlardı. Sonradan burada, bir de dut a acı yeti mi olup, Hunlar her ikisini de kutlu sayıyorlardı 256. Ayrıca To-balar “ta -ev” içinde ataları için Tanrıya kurban kesmekte, kurbandan sonra da kayın a açları dikmekteydiler. Sonra bunlardan Tanrısal ve kutsal ormanlar meydana gelirdi 257. Kök Türkler ve Uygurlar da, “Ötüken Yı ”ı (Ötüken Ormanını), kutsal tanımaktaydılar.

255 256

Mircea Eliade, “Kutsal ve Dindı ı” (Çev. M. Ali Kılıçbay), Gece yay., Ankara 1991. Emel Esin, “Türk Kozmolojisi”, .Ü. Edebiyat Fakültesi Yay., stanbul 1979, s. 81-83. 257 Eberhard, “Çin’in imal..”, s. 80.

A aca kutsallık atfetme hali, Türk destanlarında da kar ımıza çıkmaktadır. Cüveyni’nin bildirdi i bir efsaneye göre, Uygurlar, atalarının Karakurum’da, Tugla ve Selenga nehirlerinin birle ti i yerde bulunan fesuk (fıstık) ve tur a açları arasına inen bir ı ıktan türediklerine inanmaktaydılar 258. Uygurca yazılmı O uz Destanı’nda anlatıldı ına göre, O uz Ka an, ikinci karısını bir a aç kavu unda bulmu tu 259. Re ideddin’in derledi i destana göre ise, yine O uz Ka an, Kıl-Barak kavmi ile sava ırken, ölen askerlerinden birinin e i, yakınlarda içi oyulmu bir a acın içinde bir çocuk do urmu ve O uz, bu çocu un adını “Kıpçak” koymu tur ki, Kıpçak, kabuk kelimesinden çıkmı tır. Türk dilinde, içi çürümü ve oyulmu a aca denir 260.

slami devirde yazılan Dede Korkut hikayelerinde de a açla ilgili inanı lara rastlamak mümkündür. Basat’ın Tepegöz’ü öldürdü ü hikayede, Basat Tepegöz’e, atasının “kaba a aç” oldu unu söyler 261. Öte yandan, Osmanlı Türklerinde de bu a aç çok de erli sayılmaktadır. A ıkpa azade, Murad Han’ın Gelibolu seferini anlatırken kaba a açtan u ekilde bahseder; “...vardılar. “Devletli Kaba A aç” dedikleri yere kondular. Murad Han da bir kaba a aca arkasını verdi, oturdu. Bir zaman geçtikten sonra birbiri ardınca adamlar geldi: “Hanım! Hak Teala kudretiyle o hisar yıkıldı.” Dediler…O a aca ki, han arkasını vermi ti: “Bu a aç Devletli Kaba A açtır” dedi. O a aca böyle denmesi, hanın bu sözündendir. O a aç imdi dahi vardır. Kütük olmu tur. Yanında bir kuyu dahi vardır 262.

Örneklerden de anla ıldı ı üzere, Türkler arasında daha ziyade meyvesiz a açlar, bunlardan da çam ve benzeri cinsten olanlar mukaddes sayılmaktaydı. A aç ile ilgili inanı lar, ça ımızda Altaylarda da hala devam etmektedir. Çocu u olmayan Saha kadınları, mukaddes
258 259

Cüveyni, a.g.e., s. 103. Bahaeddin Ögel, “Türk Mitolojisi I”, TTK. Yay., 3.baskı, Ankara 1998, s. 117. 260 Togan, a.g.e., s. 26. 261 Ergin, a.g.e., s. 169. 262 A ık Pa ao lu Tarihi, Atsız Tercümesi, MEB. Yay., stanbul 1992, s. 56.

bir a acın dibinde, ak boz at derisi üzerinde “yer sahibi”ne yalvarırlar, a laya sızlaya dua ederler, bundan sonra çocuk sahibi olanlar bunun, Tanrıdan ve yer ruhları tarafından verildi ine inanırlar 263. Altaylarda ayrıca a açlara paçavra ba layıp dilekte bulunma adeti de mevcuttur. Yer ruhlarına saçı olarak sunulan bu paçavraya “yalma” denir. Bu adet günümüz Türkiyesinde de çok yaygın bir biçimde ya amaktadır. Yörükler, Türkmenler ve daha bir çok köy halkı, ulu a açları kesmenin iyi bir ey olmadı ına, u ursuzluk getirece ine inanırlar, bazı kutlu a açlara da çaput ba larlar. Bununla birlikte bu a açların dibinde bulunan yatırlardan da dilekte bulunurlar 264.

Da lar, ta lar, a açlardan ba ka Türk din tarihi içerisinde bazı sular da ıduk sayılmı lardır. Kök Türkler ve Uygurlar, Tamir Nehri’nin ba ına veya kayna ına, kutsallık izafe etmi ler ve Orhun, Selenga, Tola... gibi ırmakları da kutsal kabul etmi lerdir. Kutsal kabul edilen bu ırmakların, suların ve göllerin balıklarını avlamak ve onları yemek dahi yasak sayılmı tır. Bununla birlikte, slam tarihçisi Gerdizi, Kimeklerin XI. y.y.’da, rti ırma ını ululadıklarını bildirmi tir.

Türkler

slamiyet’i kabul ettikten sonra da su ile ilgili inançlar, varlıklarını

sürdürmü lerdir. Bugün Anadolu’nun bir çok bölgesinde Hıdırellez kutlamalarında, kadın ve kızların Tanrıya dilek yazıp, suya atma adetleri tespit edilmi tir. Büyü yapılan biri denizi geçerse büyünün bozulaca ına inanılır 265. Anadolu’da suyun kutsal kabul edilmesine inancın ba ka bir göstergesi de çe itli hastalıkların tedavisi amacıyla ifalı addedilen su gözelerine, pınarlara, ulu a açların kenarlarındaki ya da kayaların dibindeki su kaynaklarına gidilerek ifa umulmasıdır. Ayrıca, suyun kötülükleri temizleyece i inancı da vardır. Bugün pek çok bölgedeki inanca göre, kötü rüya gören biri, bu
263 264

nan, a.g.e., s. 167. Eröz, a.g.e., s. 106. 265 nan, “Makaleler I”, s. 492-493.

rüyasını suya anlatırsa rüyanın kötü etkilerinin ortadan kaldırılaca ına inanılır. Suyu temiz tutma inancı da bugün halk arasında ya amaktadır. Hava karardıktan sonra, evin dı ına su dökülmemesi, suyun akıp geçti i yerlere tükürülmemesi, i enmemesi, bu tür hareketlerde bulunuldu unda çarpılınaca ı inancı ve cezalandırılma korkusu, Türk inançlarının ya ayan son biçimleridir 266. Bununla birlikte, bugün hala su veren birine söylenen “su gibi aziz ol” eklindeki atasözü de suyun Türk halkı tarafından ne denli önemli ve kutsal olu unu açıkça göstermektedir.

Tüm bunların dı ında ate de Türkler tarafından öteden beri kutsal bir güç olarak görülmü tür. Özellikle kötülüklerinden üphe edilenler için ate , Türklerde bir temizleme aracı olarak dü ünülmü tür. Kötülükleri defetme amacıyla ate le temizleme uygulaması, Batı Kök Türklerde mevcuttur. VI. y.y.’da onların ülkesine gelen Bizans elçisi Zemerkhos ve elçilik heyeti, hakanın huzuruna çıkmadan önce, yanmakta olan ate in etrafında döndürülmü ve böylece kötülüklerden arındırılmaya çalı ılmı tır 267. Yine, Bizans elçisi Simokatta, Kök Türklerin töreleri ve inançları hakkında bilgi verirken, onların son derece ola anüstü bir biçimde ate e saygı gösterdiklerini söylemi tir 268. Bunun gibi X. y.y.’da Makdisi eserinde, Kırgızların ölülerini yaktıklarını, çünkü ate in ölünün cesedini günahlardan temizledi ine inandıklarını belirtmi tir. Aynı ekilde Gerdizi de bu bilgiyi teyit edecek eyler söyler. Onun anlattı ına göre; Kırgızlar, Hindular gibi ölülerini yakarlar, ate in e yanın en temizi oldu una, ona dü en her eyin temizlendi ine, ate in ölüyü pislik ve günahlardan temizledi ine

inanırlar 269. Bugün Sibirya halklarında, Altaylılarda ve Sahalarda, ate in temizleyici oldu u inancı devam etmektedir. Temizlenmesi lüzumlu e yalar, ate arasından geçirilir. Do um yapmı kadınlar da yine ate ve tütsüyle temizlenir. Hastalıklarla mücadelede bile ate in payı
Ya ar Kalafat, “Do u Anadolu’da Eski Türk nançlarının zleri”, Atatürk Kültür Merkezi yay., Ankara 1995, s. 54. 267 Güngör-Günay, a.g.e., s. 48 – 49. 268 Grousset, a.g.e., s. 96. 269 e en, a.g.e., s. 193, 77.
266

büyüktür. Hiç üphesiz, slam öncesi devre ait ate in kutsallı ı inancının bu ve bunlara benzer bazı tezahürleri, Anadolu’da günümüzde de devam etmektedir. De i ik yörelerde uygulanan, ate e atılan üzerlik otu ile hastayı tütsüleme, koyun sürülerini iki ate öbe i arasından geçirerek çe itli hastalıklardan ve nazardan koruma, pislikten temizleme gibi pratikler, hemen ilk anda akla gelen örneklerdir. Di er taraftan, yakın bir zamana kadar Anadolu’nun pek çok yerinde dü ün, bayram vs. zamanlarda, yakılan ate lerin üzerinden atlamak, çevresinde raksetmek, dönmek eklinde oynanan “Sinsin” oyunu da, eski ate ile ilgili inanı ların içeri inin, de i erek folklora yerle mi bir eklinden ba ka bir ey de ildir 270. Ayrıca bugün mezarlarda, türbelerde, yatırlarda, dergahlarda mum yakılıp buralardan medet beklenmesi de eski inançlarla alakalıdır. Bunun kökeni de ihtimal, ate in kutsal kabul edildi i dönemlere uzanmaktadır.

Sünni halk arasında görülen bu uygulamalar, Alevi ve Kızılba larda daha belirgin ve aslına daha yakındır. Tahtacı Türkmenlerinde her sabah evde yakılan ate büyük bir hürmet görür. Kadınlar bu ate ten aldıkları yanan bir kor parçasını, evin tüm odalarında dola tırarak, içerisini kötülüklerden arındırdıklarına inanırlar. Hasta çocuklar ya da yeti kinler, iki taraflı yakılan ate öbekleri arasından geçirilmek suretiyle tedaviye çalı ılır 271. Yine Bekta i ve Kızılba zümrelerinde ate e duyulan bu saygı, oca ın da takdis edilmesine yol açmı tır. Onlara göre ocak, aydınlıktır, ı ıtan eydir. O makama niyaz edilir. Edremit’in Çamcı Köyü’ndeki Tahtacılar, sa ellerini oca a sürer ve dudaklarına götürürler, bıyıktan çeneye do ru süzülen el, sonrasında kalbe konulur. Aydın’ın Alamut Köyü’ndeki Tahtacılarda da, göçer oldukları günlerde öyle bir adetin mevcudiyetinden bahsedilmektedir; “Baba, evlenen o lu için çadır yaptırır, yeni evli çift bu çadıra gelir, damadın babası bir kurban keser ve

270

Ahmet Ya ar Ocak, “Alevi ve Bekta i nançlarının slam Öncesi Temelleri”, leti im Yay., 3. Baskı, stanbul 2002. 271 Ocak, a.g.e., s. 193.

“oca ı ebediyen tütsün” diye ilk ate i yakar. Buna “yeni ocak uyandırma” denilmektedir 272. Ayrıca Alevilerin Cem ayinlerinde de ate eksik olmaz.

B) SOSYSL HAYATTAK

NANÇLAR VE PRAT KLER

Daha önce de de inildi i gibi, slamiyet’ten önceki inançlarla alakalı gelenekler günümüzde de hayatiyetlerini devam ettirmektedirler. Bu inançlarla ilgili adetlere bugün Anadolu’nun pek çok bölgesinde, do um, ölüm, evlenme v.b, günlük hayatın her alanında rastlamak mümkündür. Bu adetlerden belki de en yaygını evlenme ile alakalı olanlardır. Bilindi i gibi Türk hayatında evlenme, çocuk sahibi olma, en mühim olaylardan biri kabul edilir. nsan evlenince toplum içindeki itibarı da artar. Eski inançlarda rol sahibi olan iyi ve kötü ruhların, ata ruhlarının, e bulmada, iyi bir yuva kurmada, çocuk sahibi olmada etkili oldu u inancı günümüzde de varlı ını korumaktadır. Evlenmek isteyen fakat bu isteklerine eremeyen genç kız ve erkekler, kısmetlerinin kapalı oldu una inanır ve bunu çözmek, kısmetlerini açmak için bir takım yollara ba vururlar; yatır ve türbeleri ziyaret edip adak adarlar, büyü ve benzeri yollara ba vururlar; kilit açma, Hıdrellezde niyet ve dilek ile kısmet açma uygulamaları bunlar arasında sayılabilir. Bu gençler, bu yollardan biriyle kısmetlerinin açılaca ına, sevdiklerine kavu abileceklerine inanırlar. Ayrıca yeni evlenen gelinin aya ının altına isim yazmak, gelinin duva ındaki tellerden koparmak gibi bir çok benzeri yol ile de , bahtlarının açılaca ına, evleneceklerine inanırlar 273.

Dü ün sırasında uygulanan bazı pratikler de eski Türklerdeki saçı adetinin bir devamıdır. Mesela pek çok yörede rastlanılan gelin eve girerken önüne bir küp dolusu kuru yemi atılması, gelin ve damadın ba ından darı, bu day, para v.s. saçılması buna güzel bir örnektir. Amaç, eve giren gelin ve güveyin birle mesine mani olma ihtimali olan ruhları,
272 273

Eröz, a.g.e., s. 70-71. Kalafat, a.g.e., s. 101.

cinleri vs. bu saçılarla memnun ederek uzakla tırmaktır. Saçının buradaki di er bir fonksiyonu da u ur ve bereket temin edici olu udur. Türk inançları içinde, saçının bu fonksiyonu ile ilgili örneklere, Dede Korkut hikayelerinde sık sık rastlanmaktadır 274.

Günümüzde izlerine rastlanılan eski inançlarla ilgili adetlerden birisi de do um ile ilgili olanlardır. Mesela pek çok yörede,“Alkarısı, Al, Albastı” gibi isimlerle anılan,

lo usalara musallat oldu una inanılan ruh, bunlardan en çok bilinenidir. Bir çok bölgede anneyi bu kötü ruhtan korumak amacıyla geceleri onu yalnız bırakmazlar. Do um için gelenler, evde bulunanlar, gece do um yapanı beklerler. Do um sırasında eve giren e ya dı arı çıkarılmaz, do um yapanın bulundu u yerde ı ık söndürülmez. Hatta bu kötü ruhun errinden koruma amacıyla anne ve bebe in yastıkları altına bıçak, çakı, makas v.b. e yalar konulur.

Bununla birlikte, daha önce çocu u do up ölenler, yeni do an çocuklarına “Ya ar, Dursun vb.” adlar koyarlar ki burada, bu adlar sayesinde onların ya ayaca ı inancı vardır. Hatta Kayseri’de çocu u do up da ya amayanlar, yeni do an çocuklarının ya aması için, yedi ya ını dolduruncaya kadar, her yıl kurban keserler ve çocuk yedi ya ını doldurmadan, yakınları dı ındaki kimseye gösterilmez. nanca göre bu uygulamalar sayesinde çocuk kötü ruhların ve kem gözlü insanların errinden korunmu olur.

Do um ile alakalı ya atılan adetlerden birisi de “kırklamadır”. nanca göre, kırkı dolmayan çocuk dı arı çıkarılmaz, aksi halde çocu un ba ına bir felaket gelece ine inanılır. Çocu un kırkını çıkarmak için uygulanan pratikler de oldukça ilgi çekicidir ki burada, eski inançların kalıntıları oldukça bariz bir biçimde göz çarpar. Bu uygulamalardan birisi u

274

Ergin, a.g.e., muhtelif sayfalar.

ekildedir; çocu un kırkının çıkarılaca ı gün bir kazanın içine kırk fincan su konulur ve bu suyun içine de kırk tane çakıl ta ı atılır. Anne ve bebek bu su ile yıkandıklarında, onların bütün kötülüklerden arındıklarına inanılır. Kırklama adeti, bugün Anadolu’da oldukça geni bir alana yayılmı olup bununla ilgili uygulamalar oldukça fazladır.

Bugün ölümle alakalı uygulanan bazı pratiklerde de eski inançların izleri sürülebilmektedir. Eski Türkler can ve ruh mefhumunu, genel olarak “tın” kelimesiyle ifade etmi lerdir. Bu aynı zamanda nefes anlamını da içermekteydi. Do u Türklerinde bu kelime aynı anlamda kullanılırken, Türkiye Türkçesinde ancak, “dinlenmek, dinlemek” kelimelerinde kalmı tır 275. Eski Türkler ölümü, nefesin kesilmesi, ruhun bedenden uçup gitmesi eklinde tasavvur etmi ler ve ruhun ölmezli ine inanıldı ından bazen, öldü yerine “uçtu” tabirini kullanmı lardır. 276 Bugün de öldü demek yerine”dünya de i tirdi”, “Hakka yürüdü” gibi terimler kullanılmaktadır.

Eski Türklerin ölüm kar ısında yaptıkları bazı pratikleri daha önceki bölümlerimizde anlatmı tık. imdi, bu ve buna benzer pratiklerin günümüzde uygulanıp uygulanmadı ına

bakalım; daha önce kısaca bahsetmi oldu umuz gibi, eski Türklerin ölümle alakalı en önemli adetleri, ölünün arkasından “yo a ı”(ölü yeme i) vermek ve yas tutmaktır. Bu adetler

aynısıyla günümüzde de varlıklarını devam ettirmektedirler. Ölünün arkasından yas tutma gelene ine hemen hemen her yörede rastlamak mümkündür. Mesela Ankara, Polatlı yöresinde bu adet tüm canlılı ıyla ya atılır. Ölümün gerçekle ti i andan itibaren ölünün yakını olan kadınlar, ölüyü metheden, onun üstün özelliklerini içeren a ıtlar yakmaya ba larlar. Hatta bu yakılan a ıtlar bazen ölü yakınlarının fenalık geçirmesine sebep olabilecek kadar etkili olurlar. A ıttan ba ka, bugün Anadolu’nun hemen her bölgesinde ölümün gerçekle ti i ve
275 276

nan, a.g.e., s. 176. Gömeç, a.g.m., s. 101.

ölümü takip eden günlerde konu kom uya yemek verilir. Ankara bölgesinde buna “a vermek, “a dökmek” denilir. Bazı yörelerde ise bu yemek verme gelene i ölümün üçüncü, yedinci ve kırkıncı günü uygulanmaktadır. Bu uygulamayla ölünün ruhunun rahat edece ine inanılır. Hatta Kayseri’de, yemek yedikten sonra söylenen “ölülerinizin a zında bulunsun” temennisi de bununla ilgili olsa gerektir. Abdülkadir nan’ın söyledi ine göre, “Karnı acıkan karalı eve ko ar” eklinde bir Kazak atasözü vardır. Karalı olan, yaslı olan evde herkese yemek verildi i, darbımesel haline gelmi tir. Yukarıda verilen misaller de bunun böyle oldu unu gösterir. Türkler bu töreleri ile binlerce yıl önceden, bugüne örnek olacak bir sosyal adalet gerçekle tirmi lerdir. 277

Ölümle ilgili ya atılan bir ba ka gelenek de ölü gömme ve mezar ekilleri ile alakalıdır. Kaynaklara göre eski Türkler ölüyü e yası ile birlikte gömerlerdi. Hanların, beylerin, varlıklı kimselerin mezarları birer hazine gibi oldu undan bunların gizli tutulmasına çalı ılırdı. O yüzden üzerleri ta lar ve toprak yı ınları ile örtülerek , tümsek haline getirilir ve ba larına da ölen ki i e er kahraman biriyse hayatta iken öldürdü ü insanları temsilen “balbal” adı verilen ta tan yontma tasvirler dikilirdi.

Bu ekildeki mezarlara “kurgan “denilmektedir ki “gur”, “gavr” sözü Farsça’da “mezar” anlamına gelir. Bugünkü Do u Türkçesinde “kur” veya “kurgan “ aynı manada kullanılmaktadır. Hatta Semerkand’da Timur’un mezarına “Gur-i Emir” denmektedir. 278 Ölü gömme ile ilgili eski Türk gelenekleri mezar ekilleri ve mezar ta ları üzerinde, bugünün Anadolu’sunda halen devam etmektedir. Halbuki, Arap ülkelerinde mezar ta ına rastlanmaz. Yani mezar ta ı olgusu, slam’a ait de il, bir Türk gelene idir. Bugün de mezarların üzeri tümsek bırakılır ve mezarın ba ına ta dikilir. Hatta anlatıldı ına göre, eskiden Silifke
277 278

Eröz, a.g.e. s. 83. Emel Esin, “Türkistan Seyahatnamesi”, TTK. Yay., Ankara 1997, s. 39, Eröz, a.g.e., s. 83-84.

Tahtacıları’nda da ölen gelinler, altın ve ziynet e yasıyla beraber gömülürmü , bu durum eski Tahtacı mezarlarının, eski Türk mezarları gibi birer hazine oldu unu göstermektedir 279.

C) SOSYAL HAYATLA LG L D

ER NANÇ VE UYGULAMALAR

279

Eröz, a.g.e., s. 88.

a) Ya mur Duası

Türk hayatında su ve ya mur, hayatın ve bereketin kayna ıdır. Bunun en belirgin göstergesi de onun, bugün de “rahmet” sıfatı ile anılmasıdır. Türk dünyasının hemen hemen her yerinde ya mur ya ıyor yerine, “rahmet ya ıyor” denmesi de bu yüzdendir. Böylece onun, Tanrının bir iyilik ba ı ı oldu u vurgulanır 280.

nanı a göre eskiden Türkler sahip oldukları “yada” adlı bir ta sayesinde istedikleri zaman ya mur ya dırabilmekteydiler. Yada ta ı ile alakalı bilgilere önceki bölümlerde de inmi tik. Günümüzde, kuraklık zamanlarında, ya mur ya dırmak için Türklerin ya adı ı bir çok bölgede, çe itli yöntemlere ba vurulmaktadır. Mesela Ural da larının do usunda ya ayan Ba kurtlarda, ya mur tılsımı olarak birbirini suya atmak, birbirine su serpmek adeti vardır. Bundan ba ka Anadolu’nun bazı bölgelerinde de ya mur duası ile ilgili gelenekler arasında kırk bir ta a dua okuyup suya atmak adeti tespit edilmi tir ki bunun, yada ta ı ile ilgili bir gelenek olması muhtemeldir.

Abdulkadir

nan, Anadolu’nun birbirinden uzak bölgelerinde yaptı ı gezintiler

sırasında çocuk oyunları arasında, ya mur tılsımı ile ilgili , “çomçe gelin”, “kepçe kadın” veya “gelin gogk” denilen oyunları tespit etti ini söyler. Onun anlattı ına göre, kuraklık zamanlarında çocuklar toplanıp bu oyun için bir büyük tahta kepçeyi çocuk gibi giydirirler ve bir a acın ortasına ba layıp iki ucundan iki çocuk tutar. Böylece çocuklar ev ev gezerek;

Çomçe gelin ne ister, çomçe gelin su ister,

280

Kalafat, a.g.e., s. 113.

Ver Allahım, ver, ya mur ile sel, Koç koyun kurban, göbekli harman, Yaz ya muru yalancı, gavur kızı dilenci, Ver Allahım, ver ya mur ile sel Koç koyun kurban, göbekli harman.

diye türkü ça ırırlar. Her evden bir kadın çıkarak “kepçe gelin”in ba ına su döker ve çocuklara bir ey verir 281. Bu adetin de eski inançlarla bir ilgisinin olması muhtemeldir.

b)Kurban

Eski Türkler, Tanrıyı memnun etmek, Onun rızasını kazanmak, yardımını sa lamak, isteklerini O’na kabul ettirmek amacıyla kurban keser ve saçı yaparlardı. Bu inançların izlerine de Anadolu’nun günlerinde hemen hemen her yerinde rastlanmaktadır. nsanlar sevinçli

ükür, sıkıntılı günlerinde sıkıntılarının da ılması için, ya murun ya ması,

hastalıktan kurtulmak, belaların defi ve dileklerinin kabulü için Allah’a kurban adarlar ve keserler. Bunlardan ba ka ölenlerin ruhu için kurban kesme adeti vardır ki bu, ata ruhları ile ilgili inançların bir devamından ba ka bir ey de ildir.

c) Büyü ve Nazar

Eski Türklerde muska ve tılsımlar kullanma adeti ve bunların her türlü bela ve musibetlerden koruyaca ına inanmak oldukça yaygındı. Bu ve buna benzer adetler günümüzde de uygulanmaktadır. Yine yapılan bir sihri engellemek , onun etkisini yok etmek

281

nan, a.g.e., s. 164-165.

maksadıyla uygulanan kur un dökme adeti amanizmle ilgilidir, Ba kurtlar buna, “kut kuyuv” derler 282. Günümüzde sihir yapmak veya yapılan sihri bozmak amacıyla halk, genellikle hocalara ba vurmaktadır. Okuyup üflemek, ip ba lamak, muska yazmak vs. usullerle büyü yaptıklarını söyleyen bu hocalar, aslında aman kalıntısı kimselerden ba ka bir ey de ildir. Bundan ba ka, yine Anadolu’da, “cindar” adıyla bilinen ve hastaların vücuduna girdi ine inanılan cinleri kovarak yahut emrindeki cinlerle gelece i ve gaybı ke federek bazı kehanetlerde bulunan ki ilerin de, amanistler arasında yardımcı ruhlarını ça ırarak hastanın içinden fena ruhları çıkarmaya çalı an veya gelece i

ö renen amanlardan farkı olmadı ı ortadadır 283. Bugün bahsi geçen ahıslara giderek, yaptırdıkları muskalar ve tılsımlarla derdine deva arayanların sayısı azımsanmayacak derecede çoktur. Bütün bunlar, yüzlerce yıldan beri slamiyet’in, Anadolu’da eski inançların fonksiyonlarını silip atamadı ını göstermektedir.

Bununla birlikte, Anadolu’da halk arasında nazar olgusu da oldukça yaygın bir inançtır. Bazı insanların ola andı ı özellikleri oldu una ve bunların bakı larının kar ılarındaki kimselere rahatsızlık verdi ine, kötülük yaptı ına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncu u”, “deve boncu u”, “göz boncu u” v.s. takılır. Bununla, kem gözlü ahısların bakı larındaki kötü gücün, bu boncuklara geçece ine inanılır. Nazar inancı da eski Türk inançlarındandır. Bugün, istenmeyen bir olay duyuldu unda, tahtaya el ile üç kere vurma adeti de, kötülüklerden korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir inanı tır. Bundan ba ka, Ankara yöresinde, nazar de di ine inanılan ki iyi tedavi amacıyla, avuca alınan tuz, ba üstünde üç kere döndürüldükten sonra ate e atılır. Tuzun ate te çıtırdamasıyla nazarın çıktı ına inanılır. Bunun da ate in kötülükleri temizledi i ile ilgili inançlardan kalma bir adet oldu u söylenebilir. Sivas yöresinde nazar tedavisine kar ı uygulanan ba ka bir pratik de, nazar de en çocu u, içine koyun gözü bırakılmı su ile yıkamaktır. Bu ekilde nazara u rayan çocu un, nazardan kurtulaca ına inanılır.

Bekir i man, “ slamiyet Öncesi Türk nanç ve Ritüellerinin Samsun Yöresindeki zleri”, Türk Kültürü XXXIV, S. 401, Ankara 1996, s. 563-574. 283 Ocak , a.g.e., s. 100-102.

282

d) E i in Kutsallı ı

Kapıdan içeri girilirken e i e basılmaması da eski Türk inançlarından kalma bir inanı tır. E ik kapıdır. Kapı ise yeni bir dünyaya açılmaktır. Bu nedenle saygındır, kutsaldır. Anadolu, Balkanlar ve Türkistan’daki din büyüklerinin yattı ı yatırlar, insanlar tarafından ziyaret edilirken e ikleri niyaz edilir, o kapıdan efaat beklenir. Kapıdan içeri girilirken sadece kutsal kabul edilen mekanlar de il, evlerin de e ikleri çi nenmez. Anadolu’da evlenip yeni evine giren gelin, yeni evine girerken evin e i ini niyaz edip eve öyle girer 284.

e) Mevlit

Bugün Anadolu Türklerinin, belki de Kuran’dan sonra en fazla okudukları dini metin Mevlit, özellikle de Süleyman Çelebi Mevlididir. Bilindi i gibi mevlit, “do um” manasına gelip, Süleyman Çelebi de bu eserini Peygamberimizin do umunu anlatmak üzere yazmı tır. Bugün halk arasında artık slam’ın bir parçası olarak görülen mevlit, slam öncesi Türk kültüründeki sözlü kültürle alakalıdır. Nitekim, özellikle göçebe Türkler

arasında slam’ın yayılmasında büyük rolü olan Ahmed Yesevi dahi, sözlü yöntemi kullanma gere i duymu ve slam’ın temel prensiplerini, Peygamber sevgisini göçebelere “hikmet” adı verilen iirleriyle ula tırmı tır. Bugün Anadolu Türkleri için Mevlit de aynı ekildedir. XV. y.y. ba larında yazılan mevlit adlı eser, Peygamber efendimizin do um anısına yazılmı olsa da , günümüzde dini-toplumsal de eri olan dü ün, açılı , keder, kutsal gün ve gecelerde de okunması bir adet halini alarak geni bir yaygınlık kazanmı tır. Mevlit, Kuran’ın müzikle okunmasıdır. Bu açıdan, bu
284

Cemal ener, “ amanizm, Türklerin slamiyet’ten Önceki Dini”, Etik Yay., 12. Baskı, stanbul 2001, s. 107-108

gelene in eski inançlarla alakalı oldu u söylenebilir. yapılmaz. Ayinde

amanizm’de ayinler müziksiz

aman davulu veya kopuzu olmadan tören yapılmaz. Mevlit, di er

Müslüman ülkelerde yoktur, yani bize hastır. Yani bu adet, eski kültür motiflerinin slami bir motif altında ya atılmasından ba ka bir ey de ildir 285

SONUÇ
Çok geni bir co rafyada, oldukça de i ik kültürler, medeniyetler, milletler ve pek çok büyük dini sistemler ile temasa geçmi olan Türklerin dini hayatları son derece zengin bir tarih ve kültür birikimine sahiptir. Türkler, yayıldıkları geni alanlarda kar ıla tıkları

dinlerden özellikle Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık ve Musevilik gibi dinleri benimsemi ler ancak, bu dinlerin Türkler üzerindeki etkisi sanıldı ı kadar büyük olmamı tır. Nitekim, prensipleri, Türklerin milli karakterlerine uymayan bu dinlerin hiç birisi büyük Türk kitlelerine mal olmamı , bir süreklilik arz etmemi , hatta Türkler bu dinlere girmi olsalar dahi eski inançlarını bir ekilde devam ettirmi lerdir.

285

ener, a.g.e., s. 107, D. Hocao lu, “Türk Müslümanlı ı Üzerine Bazı Notlar”, Köprü, S. 66, Bahar-1999, s.17.

Bugüne kadar Türklerin dini tarihi ile ilgili yapılmı olan çalı maların sonuçlarına göre Türklerin semavi dinlerle temaslarından önce kendilerine has bir dinleri mevcuttur. Özellikle XIX. y.y.’da Radloff ile ba layan çalı malar sonucunda bu dinin amanizm oldu u ileri sürülmü se de daha sonra yapılan ara tırmalarla amanizmin, sırf Türklere has olmayan, bilakis bütün Asya’da yaygın olan bir sihir sistemi oldu u görü ü a ırlık kazanmı tır. Gerçekten de en eski Türk topluluklarının tarihleri ve dini inanı larıyla alakalı tarihi

kaynaklarda, bu konuda en ufak bir kayda tesadüf edilmemektedir. Orta Asya’ya ancak IV.-V. y.y.’lardan sonra girdi i dü ünülen amanizm bir din olmaktan çok temel prensibi ruhlara, cinlere emir ve kumanda etmek olan, gelecekten haber vermek dü üncesi bulunan bir sihir sisteminden ba ka bir ey de ildir. Bu büyü sistemi yerle ip yayılırken, Türkler’de daha önce mevcut inançlarla, daha sonra kabul görmü Budizm, Maniheizm v.b. dinlerin bazı inanç ve merasimlerini benimseyerek bugünkü görüntüsüne kavu mu tur. Bununla birlikte amanizmin etkisiyle Türklerin ya amında, pek çok adet ve inançlarında, uzun süreli pratikler neticesinde amanizm a ırlıklı bir birikimin oldu unu da kabul etmek gerekir. Öte yandan, Türklerin en eski inançları ile alakalı kaynaklarda verilen bilgilere göre, Türklerin en eski dini “Kök Tengri”dir. Bengü Ta Yazıtlarından anla ıldı ına göre, bu dinde, yaratıcı, kut verici,

dünyanın nizamını düzenleyici tek yüce varlık Tanrı’dır ve O, her eyin üzerindedir. Tanrı etrafında ekillenen bu inanç Hunlardan itibaren bütün Türk topluluklarının asıl dinini te kil etmi tir.

Bütün bunlarla birlikte Türklerin inanç dünyalarında, tarihleri boyunca en önemli yeri, slamiyet te kil etmi tir. Türkler slamiyet’le daha ilk fetihler zamanında tanı mı ve bu dini ancak üç asır sonra, yakla ık X. y.y. ortalarından itibaren büyük kitleler halinde kabul etmeye ba lamı lardır. slamın bu denli uzun bir sürede kabul edili inin en mühim sebebini ise Araplar tarafından Türklere kar ı sürdürülen müsamahasız siyaset te kil etmi tir. Özellikle

Emevilerin baskıcı politikaları, slam dinini ilmi gayelere dayalı olarak de il de, siyasi maksatlara yönelik olarak yaymaya çalı maları, o dönemde, slamiyet’in inanç esaslarını sa lıklı bir ekilde temel kaynaktan alma imkanına sahip olmayan Türkler arasında, bu dinin yayılı ını olumsuz yönde etkilemi ve bu dönemde Türkler arasında slamı kabul edenlerin sayısı fazla olmamı tır. Emevilerden sonra Abbasilerin slam devletinin ba ına geçmeleriyle birlikte Türk Arap münasebetlerinde büyük bir geli me gözlenmi ve Abbasilerin, Emevilerin tersine daha anlayı lı ve olumlu siyasetleri, Türklerin slama ısınmaya ba lamalarını

sa lamı tır. slamiyet’in Türklerin büyük ço unlu unun dini olmaya ba laması ise Samaniler döneminde gerçekle mi tir.

Türkler ba langıçta slamiyet’i normal artlarda bilginler eliyle de il de , daha çok mistik yönü a ır basan dervi ler eliyle ö renmi lerdir. slamiyet’i kabul ederek ehirlerde ya ayan Türkler, zamanla devletin destekledi i medreselerde ö retilen kitabi-dini gerekleri benimseyip dinin emirlerini yerine getirmeye çalı mı larken, konar-göçer hayatı ya ayan, slamiyet’in bilgiden ziyade duygusal yönünü ön planda tutan ve bu dini eklen ve yüzeysel bir ekilde benimseyen Türkmenler ise, daha çok eski Türk inançlarına ba lı bir dini hayatı sürdürmeye çalı mı lardır. Nitekim sahip oldukları ya am tarzı sebebiyle medreseden uzak , ondan mahrum bir hayatı ya amak zorunda kalan, bu sebeple bilgiye dayalı Müslümanlı ın gereklerini kavramaya ve yerine getirmeye imkanı olmayan bu okuma yazma bilmeyen Türkler, ne slam’ın gereklerini tam anlamıyla kavrayabilmi ne de bu icapları yerine getirebilmi lerdir. Türkmenlerin sahip oldu u bu slami anlayı ın ekillenmesindeki en büyük rolü ise, halk arasında “dede, baba, ata” lakaplarıyla anılan sufiler oynamı lardır. Bunlar slam’ı, fıkıhçıların, kelamcıların karma ık ve anla ılmaz yorumlarıyla de il, halkın anlayabilece i, basit bir biçimde Türklere aktarmı lardır. slamı, bu sufilerden ö rendikleri biçimde benimseyen Türkmenler de, bu yeni din ile kültürlerini yeniden ekillendirmek

suretiyle yeni dini anlayı lar geli tirmeyi ba ararak, söz konusu din ile ba larını güçlendirmeye çalı mı lardır. Ba ka bir deyi le Türkmenler, slam ile sosyal ve kültürel hayatlarına yeni bir yön verirken, benliklerini yitirmeden, bu dini kendi mizaçlarına uygun bir görünüm kazandırmak suretiyle benimsemi ler ve böylece kendilerine has bir slami anlayı ortaya koymu lardır. Bu anlayı daha çok eski inançlarla ilgili adetlerin slami kılıflar altında ya atıldı ı bir halk Müslümanlı ı olarak kendini göstermi tir. Bu ekilde eski inançlarla alakalı geleneklerini ve inançlarını, bir alt kültür eklinde ya atan Türkmenler, pek tabi olarak bu dini anlayı larını Anadolu’ya da ta ımı lar ve artık inançtan öte birer gelenek olarak halk arasında ya atılan bu adetler günümüze kadar varlıklarını devam ettirebilmi lerdir. Çalı mamız boyunca üzerinde durdu umuz gibi ne slamiyet ne de di er dinler Türklerin kendilerine has inançlarını ve bunlara ba lı geleneklerin fonksiyonlarını yüzlerce yıldan beri silip atamamı lardır.

TEZ ÖZET

Eski Türklerin dini inancını “Kök Tengri” olu turmaktaydı. Bununla birlikte Türkler, tarihleri boyunca, yayıldıkları geni alanlarda, Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık ve

Musevilik gibi dinleri de kabul etmi lerdir. Ancak bu dinlerin prensipleri, Türklerin milli

karakterlerine uymadı ından söz konusu inançlar büyük kitlelere mal olmamı tır. Bunların aksine slamiyet’in kabulü, Türklere yeni bir ruh ve kuvvet vermi , çok geni bir co rafyada büyük ve uzun ömürlü devletler kurmalarına yardımcı olmu tur. Ancak Türkler, slamiyet’e girdikten sonra da eski inançlarıyla ilgili adetlerini ya atmaya devam etmi lerdir. Bu adetler, Türklerin Anadolu’yu ele geçirmeleriyle bu bölgeye de intikal etmi ve günümüze kadar var olmaya devam etmi lerdir.

ABSTRACT

In the ancient Turkish relagional believes was formed by “Kök Tengri”. However, Turks have accepted the relagions such as, Buddhism, Manihaism, Christianity, Jewish, in the wide area of they spread, during their history. But, the principles of these relagions was not suitable for the national characteristic of the Turks, they were not accepted by large Turkish groups. Although these, the acceptence of Islam brought a new soul and strength and it helped them to found big and long lived communities in a wide geography. However, the Turks kept

their habits in their life from their old religions even though, they accepted Islam. These habits passed through Anatolia with Turks and they have come today.

KAYNAKÇA

Anohin, A V., “ aman Davulu”, Ülkü, XVI / 95. A ık Pa ao lu Tarihi, Atsız Tercümesi, MEB. Yay., stanbul 1992. Bardakçı, Mehmet Necmettin, “Türklerin Sosyal ve Kültürel Hayatında Tasavvuf ve Tarikatların Yeri”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 7. Barkan, Ömer Lütfi, “Kolonizatör Türk Dervi leri”, Vakıflar Dergisi II, stanbul 1974. Barthold, V. V., “Mo ol Fütuhatına Kadar Hıristiyanlık”, T.M. I, 1925. ____________, “Mo ol stilasına Kadar Türkistan”, ( Haz. Hakkı Dursun Yıldız), TTK. Yay., Ankara 1990. Bayat, Feyzullah, “Anadolu Halk Sufizminin Olu masında amanlı ın

Rolü”, alewiten.com. Buluç, Sadettin, “ aman”, slam Ansiklopedisi, C. 11, stanbul 1950. Cahen, Claude, “Osmanlılardan Önce Anadolu”, Tarih Vakfı Yurt Yay., stanbul 2002. Cüveyni, Alaaddin Ata Melik, “Tarih-i Cihan Gü a”, ( Çev. Mürsel Öztürk), Kültür Bakanlı ı Yay., Ankara 1998. Ça atay, Saadet – Tezcan, Semih,”Kök Türk Tarihinin Çok Önemli Bir Belgesi: Sogutça Bugut Yazıtı”, Türk Dili Ara tırmaları Yıllı ı Belleten, 1975-1976. Demirci, Mehmet, “Müslüman Türklerde Tasavvuf”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 5. Eberhard, W., “Liu Yuan ve Liu Ts’ungug’un Biyografileri”, Ankara 1942. ___________, “Çin’in imal Kom uları”, (Çev. Nimet Ulu tu ), TTK. Yay., Ankara 1996. ___________, “Çin Kaynaklarına Göre Garbi ve Orta Asya Halklarının Medeniyeti”, T.M. VII – VIII , 1940. Ekrem, Erkin,”Seyahatnamelere Göre Göktürklerde Budizm”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 3. Eliade, Mircea, “Kutsal ve Dindı ı” (Çev. M. Ali Kılıçbay), Gece yay., Ankara 1991. ____________, “ amanizm: lkel Esrime Teknikleri”, (Çev. smet Birkan), mgeKitabevi, Ankara 1999 Ergin, Muharrem, "Dede Korkut Kitabı", Bo aziçi yay., 18. baskı, stanbul

1998. ______________, “Orhun Abideleri”, Bo aziçi Yay., stanbul 2000. Eröz, Mehmet, “Eski Türk Dini ve Alevilik Bekta ilik”, Türk Dünyası Ara tırmaları Vakfı, stanbul 1992. Esin, Emel, “Türk Kozmolojisi”, .Ü. Edebiyat Fakültesi Yay., stanbul 1979. _________, “Türkistan Seyahatnamesi”, TTK. Yay., Ankara 1997. Fedotoviç, F., “Saha Yeri ve Saha Türkleri”, ( Çev. Saadettin Gömeç), A. Ü. DTCF. Tarih Ara tırmaları Dergisi, 16 / 26, Ankara 1994. Genç, Re at, “Ka garlı Mahmud’a Göre 11. y.y.’da Türk Türk Dünyası”, Türk Kültürünü Ara tırma Enstitüsü Yay., Ankara 1997. Gömeç, Saadettin, "Umay Meselesi", Türk Kültürü XXVII, S. 318. ______________, “Eski Türk nancına Dair Bir Özet”, A.Ü. DTCF.,Tarih Ara tırmaları Dergisi, S. 33, Ankara 2003. ______________, “Kök Türk Tarihi”, Türksoy Yay., Ankara 1997. ______________, “Uygur Türkleri Tarihi ve Kültürü” Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 1997. Grousset, Rene, “Bozkır mparatorlu u”, ( Çev. Re at Uzmen), Ötüken Yay., stanbul 1999. Gumilev, Lev Nikolayeviç, “Eski Türk Dini”, Türk Kültürü XXXII, S. 377. Güngör, Harun – Günay, Ünver, “Ba langıçtan Günümüze, Türklerin Dini Tarihi”, Ra bet Yay., stanbul 2003. Hocao lu, D., “Türk Müslümanlı ı Üzerine Bazı Notlar”, Köprü, S. 66, Bahar-1999.

nan, Abdülkadir, “Makaleler II”, TTK. Yay., Ankara 1998. ______________, “Tarihte ve Bugün amanizm”,TTK. Yay., Ankara 1995. zgi, Özkan, “Çinli Elçi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi”, TTK. Yay., Ankara 1989. Kafalı, Mustafa, “Anadolu’nun Fethi ve Türkle mesi”, Atatürk Kültür Merkezi Yay., II. Baskı, Ankara 1998. Kafeso lu, brahim, “ Türk Milli Kültürü”, Ötüken Yay., stanbul 1999. Kalafat, Ya ar, “Do u Anadolu’da Eski Türk nançlarının zleri”, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara 1995. Kitapçı, Zekeriya, “Orta Asya’da slamiyet’in Yayılı ı ve Türkler”, Konya 1994. Köprülü, Fuad, "Türk Edebiyatında lk Mutasavvıflar", Ankara 1976. ____________, “Anadolu’da slamiyet”, nsan Yay., 2. Baskı, stanbul 2000. ____________, “Osmanlı Devleti’nin Kurulu u”, TTK. Yay., Ankara 1959. ____________, “Türk Tarih-i Dinisi”, Abdullah Aykın , Basılmamı Yüksek Lisans Tezi, Erciyes Ünv. ____________, “Yesevi”, .A., C. XV, stanbul 1986 Ligeti, L., “Bilinmeyen ç Asya”, (Çev. Sadrettin Karatay), TDK. Yay., Ankara 1998. Ocak ,Ahmet Ya ar, “Babailer syanı; Alevili in Te ekkülü”, Dergah Yay., 2. baskı, , stanbul 1996. ________________, “Bekta ilik”, D A., C.5.

________________, “Alevi ve Bekta i nançlarının slam Öncesi Temelleri”, leti im Yay., 3. Baskı, stanbul 2002. ________________, “Anadolu (Anadolu’nun Türkle mesi ve slamla ması)” D A. C. 3. ________________, “Bekta i Menakıbnamelerinde slam Öncesi nanç Motifleri”, Enderun Kitabevi, stanbul 1983. ________________, “Osmanlı mparatorlu u’nda Marjinal Sufilik: Kalenderiler”, TTK.Yay., Ankara 1999. ________________, “Selçuklular ve Beylikler Döneminde Dü ünce”, Genel Türk Tarihi Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 4. ________________, “Türk Sufili ine Bakı lar”, leti im Yay., stanbul 2002. Öcalan, Hasan Basri, “Anadolu Selçukluları Zamanında Tasavvuf Dü üncesi”, Türkler Ansiklopedisi., Yeni Türkiye Yay., C. 7. Ögel, Bahaeddin, “Büyük Hun mparatorlu u Tarihi I ”,Kültür Bak. Yay., Ankara 1981. ______________, “ slamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi”, TTK. Yay., Ankara 1991. ______________, “Türk Kültürünün Geli me Ça ları I”, MEB. Yay., stanbul 2001. ______________, “Türk Mitolojisi I”, TTK. Yay., 3.baskı, Ankara 1998. ______________, “Uygur Devleti’nin Te ekkülü ve Yükseli Devri”, Belleten XIX / 75,Ankara 1955. Özaydın, Abdulkerim, “Türklerin slamiyeti Kabulü”, Türkler

Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 4. Parmaksızo lu, smet, “ bn Batuta Seyahatnamesi’nden Seçmeler”, Kültür Bak. Yay., Ankara 1981. Radloff, W., “Sibirya’dan Seçmeler”, (Çev. Ahmet Temir), Kültür ve Turizm Bak. Yay., Ankara 1986. Rasonyi, Laszlo, “Tarihte Türklük”, Ankara 1971. Roux, Jean Paul, “Türklerin ve Mo ollar’ın Eski Dini”, ( Çev. Aykut Kazancıgil), stanbul1998. Rubruk, Wilhelm Von, “Mo olların Büyük Hanına Seyahat”, Ayı ı ı Kitapları, stanbul 2001. Sarıkaya, M. Saffet, “Türklerin slamla ma Süresince Mezheplerin ve Tarikatların Yeri”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 5. Schmidt, P.W., “Eski Türklerin Dini”,( Çev. Sadettin Buluç), st. Ünv. Türk Dili ve Ed. Dergisi, XIV, 1996. ____________, “Tukue’lerin Dini”, ( Çev. Sadettin Buluç), st. Ünv. Ed. Fak. Türk Dili ve Ed. Dergisi XIV. Sevim, Ali, “Anadolu’nun Fethi, Selçuklular Dönemi”, TTK. Yay., Ankara 1993. Sinor, Denis, “Erken ç Asya Tarihi”, stanbul 2000. Sümer, Faruk, “O uzlar”, TDAV. Yay., stanbul 1999. ener, Cemal, “ amanizm, Türklerin slamiyet’ten Önceki Dini”, Etik Yay., 12. Baskı, stanbul 2001. e en, Ramazan , “ bn Fadlan Seyahatnamesi”, stanbul 1975. ______________, “ slam Co rafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri”, Türk Kültürünü Ara tırma Ens. Yay., Ankara 1998.

______________, “Klasik slam Kaynaklarına Göre Eski Türkler’in Dini ve aman Kelimesi”, st. Ünv. Tarih Ens. Dergisi, S. 10-11, stanbul 1975. i man, Bekir, “ slamiyet Öncesi Türk nanç ve Ritüellerinin Samsun Yöresindeki zleri”, Türk Kültürü XXXIV, S. 401, Ankara 1996. Tanyu, Hikmet, “ slamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı nancı”, Ankara Ünv. lahiyat Fak. Yay., Ankara 1980.

____________, “ amanlık veya amanizm”, Türk Ansiklopedisi, C. 30, Ankara 1981. ____________, “Türklerde Ta la ilgili nançlar”, Ankara Üniversitesi lahiyat Fakültesi Yay., Ankara 1968. ____________, “Türklerin Dini Tarihçesi”, stanbul 1998. Tekin, inasi, “Mani Dini’nin Uygurlar Tarafından Devlet Dini Olarak Kabulü”, T.D.A.Y., 1962. Togan, Zeki Velidi, " O uz Destanı", Enderun Kitabevi, 2. baskı, stanbul 1982. _______________, “ bnü’l Fakih’in Türkler’e Ait Haberleri”, Belleten XII / 45. _______________, “Umumi Türk Tarihine Giri ”, Enderun Kitabevi, stanbul 1981. Turan Osman, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi”, Bo aziçi Yay., stanbul 1999. ___________, “Selçuklular Tarihi ve Türk slam Medeniyeti”, Bo aziçi Yay., stanbul 1999. ___________, “Selçuklular Tarihi ve Türk- slam Medeniyeti”, Bo aziçi

Yay., 8. Baskı, stanbul 1999. ___________, “Selçuklular ve slamiyet”, Bo aziçi Yay., stanbul 1996. ___________, “Selçuklular Zamanında Türkiye”, Bo aziçi Yay., stanbul 1996. Yıldız, Hakkı Dursun, “ slamiyet ve Türkler”, st. Ünv. Yay., stanbul 1976. Yınanç, Mükrimin Halil, “Anadolu’nun Fethi”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 6. Yusuf Has Hacib, “Kutadgu Bilig”, (Çev. Re it Rahmeti Arat), Ankara 1991. Yüksel, Ahmet Turan, “Ahmet Yesevi: Hayatı, Eserleri, Fikir ve Tesirleri”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yay., C. 5.