You are on page 1of 26

Ürün Kitap Dizisi:1 - 28-29 Ocak 1997

İçindekiler:
BAŞLARKEN
''ACABA...'' SORUSUNDAN ''ELBETTE...'' YANITINA
MERHABA
SOVYET SOSYALİZMİNDEN ÇIKARILACAK DERSLER
ÜRÜN İÇİN

BAŞLARKEN

Ürün, Türkiye Komünist Partisi geleneğiyle yetişen kadroların sesini


duyuracak bir platform olarak çıkıyor. 96 yaşındaki ulu çınar Mehmet Bozışık
yoldaştan henüz 18-20'sindeki genç yoldaşlara kadar, Ürün'ü destekleyen
komünistler, TKP taraftarları arasında canlı, kapsamlı ve sistemli bir fikir
alışverişini sağlamayı birinci görev sayıyorlar.
Çünkü, dünya çapında Amerikan emperyalizminin başını çektiği kapitalist
gericilik cephesinin sosyalizme karşı topyekün saldırısından, Türkiye özgülünde
ise, 12 Eylül faşizminin çetin koşullarından yararlanan bozguncular marifetiyle
yaratılan irade felci ortamında, kökü ta 10 Eylül 1920'ye uzanan örgütlü yapının
dağıtılmasının yol açtığı ideolojik ve örgütsel kargaşanın giderilmesinin
öncelikle buna bağlı olduğunu biliyorlar.

Ürün, uluslararası proletaryanın dünya görüşü olan bilimsel sosyalizme, yani


marksizm-leninizme bağlı olduğunu açıkça duyurur. Bu bağlılığın gereği olarak,
Ürün, Marks ve Engels'in Komünist Manifesto'yu yayımladıkları ve sosyalist
proletaryanın mülk sahiplerinden bağımsız devrimci bir güç olarak tarih
sahnesine çıktığı 1848 yılından, muzaffer Sovyet proletaryasının başkenti
Moskova'nın resmen kapitalist barbarların eline düştüğü 1991 yılına kadar süren
ve Paris Komünü, Büyük Ekim Devrimi, Faşizme Karşı Büyük Savaş, Çin
Devrimi, sosyalist sistemin kurulması, sömürge sisteminin yıkılması gibi
destansı mücadeleleri içeren birinci büyük dünya devrim dalgasının bilançosunu
çıkaracaktır. Komünistlerin bütün tarihsel haklılıklarına ve büyük insanlığın
olağanüstü kazanımlarına rağmen bu dönemin niçin hepimiz için -kuşkusuz
geçici- yenilgiyle sonuçlandığını bir bilim insanının soğukkanlı titizliğiyle
inceleyecektir.
Ürün, aynı şekilde, Büyük Ekim Devriminin doğrudan etkisi altında ve
emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşının ateşi içinde Türkiye proletaryasının
siyasal örgütü olarak kurulan Türkiye Komünist Partisi'nin, 1980'lere kadar
süren zorlu mücadelelerden ve görkemli 1970'lerde köklü ve kitlesel bir atılımın
öncülüğünü yaptıktan sonra nasıl likide edilebildiğini, komünist idealler için her
türlü özveriye katlanan saygın militanların ve liderlerin yanı sıra, ilk zorlukta
kapitalist sınıfa kapılanan dönekleri saflarında nasıl barındırdığını ve hatta
başına geçirdiğini -ne kadar acı verici olursa olsun- dürüstlükle irdeleyecektir.
Ürün, sosyalist sistemin dengeleyici gücü ortadan kalktıktan sonra her yerde
emeğe ve ezilen halklara karşı daha da pervasızca saldırıya geçen ve faşizm,
ırkçılık, dincilik, şovenizm, cinsiyetçilik, irrasyonalizm ve insan düşmanı her
türlü uygulamayla yeni bir ortaçağ karanlığı başlatan dünya kapitalist sistemini
-bu kez çok daha köklü ve kalıcı biçimde- altetmenin ilk adımının onu anlamak
ve emekçi kitlelere bıkmadan usanmadan anlatmak olduğu bilinciyle, siyasal,
ekonomik, mali, bilimsel-teknolojik, askeri, kültürel ve ideolojik alanlarda
ortaya çıkan yeni eğilimleri -kapitalizmin içkin özelliklerini, sömürücü ve
baskıcı özünü hiç unutmadan- dikkatle takip edecek, dünyanın dört bir
köşesinde kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele pratiğini okurlarına
aktaracaktır.
Ürün, sosyalist sistemin çözülmesinin komünist ve devrimci saflarda yarattığı
kafa karışıklığını fırsat bilerek ortalığı kasıp kavuran "post-marksist", "post-
komünist", "post-modernist" agnostik-relativist teorileri ayrıntılı biçimde ele
alacaktır. Ayrıca, sınıflar, halklar, gruplar, bireyler arasındaki hükmetme
ilişkilerini ve kapitalizmi insanlığın yazgısı sayan; sosyalizmi ve komünizmi;
toplumsal eşitlik, kamu mülkiyeti, planlama, özgürlük, enternasyonalizm gibi
ilke ve idealleri "gerçekçi" bulmayan liberal-piyasacı, reformist, milliyetçi,
korporatist, bireyci ideolojilerle özel olarak hesaplaşacaktır.
Ürün, burjuva milliyetçiliğine karşı proletarya enternasyonalizmini ödünsüz
biçimde savunacak, marksizm-leninizmin ulusal soruna ilişkin yaklaşımını,
ulusal sorunun ülkemizdeki kapsam ve boyutlarını tarihsel-somut bütün
yönleriyle irdeleyecektir. Kürtlerin meşru demokratik eşitlik taleplerini
tanımamak için ısrarla sürdürülen ve ülkemizde bütün toplumsal yaşamı
zehirleyen boyutlara ulaşan savaşın durdurulmasına ve sorunun ulusların tam
eşitliği ve kardeşliği temelinde çözülmesine çalışacaktır.
Bilimsel dürüstlük, titizlik ve soğukkanlılığı, komünistlerin kendine güveni,
sömürü ve zulme karşı öfkesi ve yeni bir dünyanın kurulabileceğine ve
sürdürülebileceğine ilişkin sarsılmaz inancıyla birleştirmeyi ilke edinen Ürün,
önüne koyduğu bu görevleri, okurlarının tam ve eşit haklı katılımı ve desteğiyle
yerine getirebilirse, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar'ın ortasında, toplumsal
yaşamın her alanındaki keskin çelişmeleriyle dünya kapitalist sisteminin en
istikrarsız ülkelerinden biri olan Türkiye'nin sosyalist dönüşümünde gerek şart
olan partinin teorik-ideolojik önhazırlığını tamamlamak gibi devrimci bir siyasal
işlevi de yerine getirmiş olacaktır.

''ACABA...'' SORUSUNDAN ''ELBETTE...'' YANITINA

Sonunda ortak ÜRÜN’ümüzü çıkarttık. Artık tartışmalara başlayabiliriz.


Sayfa sayısı çok olmuş, yok canım baksana çok az olmuş, aslında renkleri kötü
basılmış, sen asıl küçücük harfli şu yazılara bak, bırakın bu biçim tartışmalarını
da öze gelelim, bakın şunun şurası o kitabın burasına hiç de uygun değil, öyle
deme canım, asıl... gibi tartışmaları yapabilir, şunlara bak, bir bunlar eksikti...
gibi nitelikli eleştirileri dinleyebiliriz. Elimizde hiçbir şeyin olmamasındansa,
kimileri açısından sadece eleştirmek için bile olsa, böylesi bir yayınımızın
bulunması, dünyaya değer. Peki ama biz bu kitap dizisine nasıl başladık? Bu
yayının, öyle bir günde oturup, “çıkartalım mı, tamam o zaman hadi başlayalım”
denerek çıkmadığını tahmin edebiliriz. Şöyle biraz gerilere doğru gidelim ve
süreci bilenlerin sıkılmayacağını umarak, çalışmalara katılmayan veya uzaktan
izleyen arkadaşlara yaşadıklarımızı aktarmaya çalışalım...

Türkiye sol kamuoyu TİP ve TKP’nin birleşerek yeni bir parti çatısı altında
politikaya devam edeceklerini duyduktan çok kısa bir süre sonra, her iki partinin
de kendilerini feshettiklerini ve TBKP adı altında açığa çıktıklarını gördü. O
güne kadar zaten açık ve yasal çalışma yapan TİP açısından bir sorun
görünmezken, alınan bu karar TKP kadro ve sempatizanları arasında büyük
tartışmalara yol açmıştı. Özellikle “yeni düşüncenin” ve bugün genç
insanlarımızın çoğunun duymadığı, duysa bile bir zamanlar nasıl olup da
önemsendiğini anlayamadığı Gorbaçov’un “glasnost-perestroyka” politikaları ile
ambalajlanarak ve Türkiye’de yaşayan hemen herkesin ortak özlemi olan
“birlik” amacı ile paket halinde sunulan doğrultu sonucunda SBP, ardından
BSP’ye varılması ve TKP’nin bilinen yaygın faaliyetlerine son verilmesi, TKPli
olarak mücadele eden insanlarımızda alelacele tamamlanmış bir süreç duygusu
yarattı. Bu duyguyu hemen herkes şu ya da bu ölçüde yaşıyordu ama yaygınlığı
konusunda kimsenin net bir düşüncesi yoktu. Uzun yıllar boyunca istisnasız
herkes tasfiye sürecine bir tek kendisinin veya çevresindeki bir kaç arkadaşının
karşı çıktığını, geriye kalanların hepsinin “yeni politikaları” onayladığını sandı.
Dolayısıyla bugüne kadar gelen zamanda yapılanlar bireysel, yerel veya bir iki
bölgeyi kapsayan çalışmalardan öteye geçemedi.
95 yılında Ankara’da 10 Eylül’ü kutlamak amacıyla yapılan yemekli bir
toplantıda biraraya gelen kimi arkadaşlar, beyin jimnastiği temelinde “ne
yapılabilir” sorusunu ortaya attılar. Ortaya çıkan önerilerin normal şartlar altında
sabah unutulması gerekirken, bu kez işini ciddiye alan dostlar sayesinde, aynı
gün telefonlaşmalar başladı. Üç dört ay boyunca bazen buluşarak bazen
telefonla yapılan görüşmeler yavaş yavaş temellenmeye ve bir şekle girmeye
başladı.
Bu arada İzmir’de TKP MK üyesi Cemal Kıral’ın konuşmacı olarak katılacağı
“TKP’nin Dünü ve Bugünü” konulu bir panelin yapılacağı haberi gelince,
olanak bulabilenlerin bu panele ilgi göstereceğini tahmin etmek zor olmadı.
Panelin yapıldığı yerin kapasitesini çok aşan bir kalabalıkla karşılaşmayı
kimsenin beklemediğini bakışlardaki şaşkınlıktan rahatlıkla anlayabiliyorduk.
Ankara’dan, İstanbul’dan ve Manisa gibi çevre illerden gelen başarı mesajlarının
okunması ilginin yalnızca orada bulunanlarla sınırlı olmadığının göstergesiydi.
Dünya ve ülke hakkında uzun bir değerlendirmede bulunan Cemal Kıral,
konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Türkiye'deki geçmiş ve mevcut siyasal
ortamın tahlilini yaptı. TKP MK üyesi sıfatıyla partisinin hataları ve doğrularıyla
bir muhasebesini yaptıktan sonra, herhangi bir partiyi adıyla belirtmeden, genel
olarak politik partilerin hedef kitlesini ve dayandıkları veya temel almayı
amaçladıkları sınıfların durumunu ve bu bağlamda parti-kitle ilişkilerini irdeledi.
Özetle, "komünistlerin görevi, sınıf partisini oluşturmaktır" diyen ve
"komünistlerin misyonu tamamlanmamıştır, sınıf partisi, her zaman olduğu gibi,
bugün de bir ihtiyaçtır" tespitini yapan Cemal Kıral, bir soru üzerine, kendisinin
de kitle partilerini desteklediğini, ancak bir komünistin herhangi bir kitle
partisinde bu partiyi dönüştürmeyi amaçlayan biçimde çalışma yürütmesinin
hem o partiye, hem de o komüniste zarar vereceğini düşündüğünü belirtti. Kitle
partisi ile sınıf partisinin, birbirlerine alternatif olarak değil, farklı alanlarda
birbirlerini bütünleyen tarzda çalışmasının ve kendisini komünist olarak
niteleyenlerin buna uygun konumlarda bulunmasının daha doğru olacağını
vurguladı.
Panelin ardından birlikte yenilen yemek daha sıcak ilişkilerin kurulmasını,
nelerin yapılabileceğinin daha ayrıntılı konuşulmasını sağladı. Daha samimi
ortamlarda yapılan ikili konuşmalardan, insanların kafasında hâlâ kuşkular
olmasına rağmen, artık bir şeyler yapılabileceğine olan güvenlerinin artmaya
başladığı anlaşılıyordu. Neler yapılabileceği ve bunları gerçekleştirmek için ne
gibi somut adımların atılabileceği konusunda insanların kafasında oluşan bu
düşünceleri Ankara’da 7 Nisan 1996 Pazar günü, orada oluşturulan komitenin
çağrısı üzerine biraraya gelince gördük. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu ilk
toplantıda bulunanların çoğunun sonucun olumlu olacağına ilişkin herhangi bir
beklentileri yoktu. Birbirini hiç tanımayan, ilk kez orada gören dostların
konuşmalarından, katılımcıların bileşiminin, genel olarak partinin bu hale
gelmesinde sorumluluğu olan kişilerden değil, bu olumsuz sonucun mağdurları
olan, partiyi tabanda sırtlamış bulunan kadrolardan oluştuğu anlaşılıyordu. Bu
nedenle, ilk bölümde yapılan konuşmaların çoğu, yıllardır biriktirilen eleştiriler
için bir muhatap bulmaya yönelikti.
Toplantının ikinci bölümünde, suçlananların orada bulunmadığı anlaşıldığı
için daha rahat ve çözüme yönelik konuşmalar yapılmaya başlandı. Sonuçta,
alkışlarla karşılanan ve oybirliğiyle kabul edilen bir çağrı metni çıkarıldı:
“Biz uzunca yıllar ayrı düşürülmüş Türkiye Komünist Partililer Ankara’da
oluşan komitenin çağrısı üzerine 7 Nisan 1996 Pazar günü biraraya geldik.
Türkiye Komünist Partisi’nin hukuki varlığının sona ermesi sonrasında, politik
faaliyetlerini çok değişik örgüt ve çalışma biçimleri içerisinde sürdüren Türkiye
Komünist Partisi üyelerinin, ortak bir politik irade meydana getirmek hedefiyle
gerçekleştirdikleri bu toplantı, bileşimi ve içeriğiyle son dönemdeki en tarihsel
toplantı özelliği taşımaktadır.
Ankara toplantısında 11 ilden toplantıya katılan yoldaşlarımız “Birarada tekrar
neler yapabileceğimiz” sorusunun yanıtını aradı ve partimizin hukuki varlığının
kaldırılmasıyla ortaya çıkan boşluğun bugüne kadar hiçbir şekilde
doldurulamadığını saptadı.

Toplantıda;
-Türkiye’de yapılan çalışmalardan henüz haberdar olmayan illerle de bir an önce
iletişim kurulması,
-Bu komitenin iller arası iletişimi sürdürmesi,
-Geçici bir örgütlenme yöntemi bulunması için tartışmaları sürdürmesi, bu
amaçla vakıf vs. gibi örgütlenmenin gerçekleştirilmesi önerilerini dikkate
alması,
-İletişimin en temel hedefi olarak aylık bir yayın organı çıkarması,
-Geçici üst komitenin en kısa zamanda Türkiye’nin ve Avrupa’nın her tarafından
TKP’lilerin katılımının sağlanacağı bir konferans düzenlemesi, görüşleri
oybirliğiyle benimsendi.

Ankara toplantısına katılan TKP’liler, Ankara, İstanbul ve İzmir’de


sürdürülmekte olan ve günümüzde hangi oluşumun içinde çaba gösterirlerse
göstersinler, tüm TKP üyelerini biraraya getiren toplantıların diğer illerde de
gerçekleştirilmesi için oluşacak geçici üst komiteyi görevlendirdiler.”
7 Nisan’da gerçekleştirilen bu toplantının ardından diğer illerde yapılan
toplantılar sonucunda 15-16 Haziran tarihlerinde İzmir’de bir konferansın
düzenlenmesi kararlaştırıldı. Bu konferansa hazırlık olmak üzere, eğer
yapılabiliyorsa, tüm illerde ilin genel eğilimini yansıtabilecek toplantılar
gerçekleştirilmesi önerildi. Bu doğrultuda, İstanbul, İzmir ve Ankara’da değişik
tarihlerde yapılan bölgesel toplantılarda illerin genel görüşleri alınarak İzmir’de
yapılacak konferansa hazırlanıldı.
15 Haziran Cumartesi günü otobüslerin imkân verdiği saatte İzmir’de
toplantının yapılacağı yere vardık. İçeriye girdiğimizde bizden önce gelmiş
olanlardan hemen hiçbirini tanımadığımızı farkettik. Daha önce yapılan
toplantılara katılan arkadaşlar, önceden tanışmış olmanın verdiği rahatlıkla
hemen selamlaşıp birbirleriyle sohbete koyuldular. Hiç kimseyi tanımayan ve
ilişkiyi her nasılsa edinilmiş telefonlardan kuranlar kendilerini sessizce bir
köşede oturup diğerlerini gözlemeleri ve bir tanıdık yüze rastlama umuduyla
dört yana bakınmalarıyla belli ediyorlardı. Aradan bir süre geçip de orada
bulunanların bütünüyle dostlardan oluştuğu anlaşılınca, tanışmak için bildikleri
bir kişinin aracılığına ihtiyaç olmadığını anladılar ve her zaman olduğu gibi
ortak sözler etmenin insanları nasıl hızla “eski dostuyla muhabbet eder gibi”
kaynaştırdığını kanıtladılar.
Konferans öğleden sonra Divan Başkanı arkadaşımız Avukat Rasim Öz’ün
konuşmasıyla açıldı. Bu konuşmanın ve alınan kararların tam metinlerini
kamuoyuna bir belge olması kaygısıyla sunuyoruz:

“Divan Başkanı’nın Konferansı Açış Konuşması


Dostlar, Arkadaşlar, Yoldaşlar
Bugün Türkiye işçi sınıfının şanlı bir direnişi olan 15-16 Haziran 1970
eyleminin 26. yılında, yılların özlemi sonrasında ortak bir hedef için biraraya
gelmiş olmanın mutluluğunu yaşıyor, bu coşku içinde hoşgeldiniz diyoruz.
Bu tarihi gün yeni bir tarihi gelişmenin de başlangıcı olacaktır. Türkiye
Komünist Partisi ile aynı tarihlerde likide edilip yıkıma uğratılan SBKP, yarın
yasal mücadele içinde yapılacak olan seçimlerde iktidara yeniden en yakın aday
parti durumuna gelmiştir.
Uzunca bir süreden bu yana ayrı düşürülmüş TKP’lilerin de aynı tarihte
biraraya gelmiş olmaları da anlamlı ve güzel bir rastlantıdır.
Uluslararası kapitalizmin sosyalizme karşı topyekün saldırısı ve komünist
partilerin çoğu, birçok etken yanında başındaki bir kısım likidatörlerin de katkısı
ile, dağıtılmış, kıyım ve yıkımlara uğramışsa da, komünistler birçok ülkede
yeniden derlenip toparlanmaya başlamışlar, ayağa kalkıp değişik biçimlerde de
olsa iktidara aday ve iktidar olmuşlardır.
Çok değişik etkenlerle komünist partilerin geçici yenilgisi ile sınıflar ve
sınıflararası mücadele ortadan kalkmamış, sömürüsüz ve sınıfsız topluma
ulaşma hedefinde bir değişiklik olmadığı gibi, sermaye sınıfı ve emperyalizm
daha da azgınlaşmıştır.
Bundandır ki, sınıf mücadelesinin tek aracı olan sınıf partileri de, sınıf
partilerinin silahı olan sınıf mücadelesi de yeniden yükselmektedir. Çünkü
sınıfsız sömürüsüz barış dolu dünya idealine varmak insanlığın boynunun
borcudur.
Türkiye’de, 12 Eylül askersel diktatörlüğü ve onun yarattığı 1982 Anayasası
ve bağlı yasalarının verdiği ve sürmekte olan ve kullanılan olanaklarla
toplumumuzda onarılmaz kıyım ve yıkımlar yapıldı, yapılıyor.
Kürt sorununa adil, barışçıl ve demokratik bir çözüm getirilmedi. Askeri
çözüm yöntemleri ile onbinlerce emekçi yurtdaş bu savaşta birbirine kırdırıldı,
kırdırılıyor. Bunun yarattığı kaos ülkeyi ekonomik bunalımlara götürdüğü gibi,
demokratikleşmenin de önünü tıkadı.
Siyasi arenada ise; TKP dışındaki Türkiye sosyalistleri, komünistlerinin çoğu,
şu ya da bu biçimde kendilerini bir yerlerde ifade edebilme olanağını yarattılar
ve buldular.
Türkiye komünistlerinin ana kaynağı, işçi sınıfının politik mücadelesinde
belirleyici biricik parti olan TKP’nin varlığının sona erdirilmesinden sonra, parti
üyesi ve sempatizanı pek çok komünistin bir kısmı hiç de kendini ifade
edemediği, mutlu olmadığı yapılar içinde oradan oraya savrulurken, pekçoğu da
hep beklemede kaldı, arayış içinde oldu, ama hiçbiri tam olarak istediğini
bulamamıştı.
Büyük ozan yoldaşımız Nazım Hikmet’in “Dünümüz, bugünümüz, yarınımız,
en ince hünerimiz” dediği gibi TKP’sini özleyenler vardı.
Bütün bunlardandır ki, önce Ankara, İzmir ve İstanbul’daki yoldaşlar “Tarihe
tanıklık yapmak için TKP’liler kendilerini sorguluyor’ başlığı altında ve çeşitli,
böylesi yasal toplantılarda biraraya geldiler. Bu toplantıları sürdürme kararı
aldılar. Böylece başlayan hareket devam etti, ediyor.
Son olarak 7 Nisan 1996 günü 11 ilden gelen yoldaşlar Ankara’da toplandılar.
Bu tarihsel toplantıda “TKP’nin hukuki varlığının sona ermesi sonrasında, TKP
üyeleri olarak ortak bir politik irade meydana getirmek” hedefinde birleştiler.
TKP’nin hukuki varlığının kaldırılması ile ortaya çıkan boşluğun hiçbir şekilde
doldurulamadığını kesin olarak saptamakta da birleştiler.
Eski kuşak, orta kuşak ve genç kuşak komünistler sorunlarımızı, birlikte,
birlikte siyaset yapmak, ortak bir politik irade oluşturmak, kimliğimizi açıkça
ortaya koymak amacında da birleştiler.
Mevcut hiçbir siyasi partinin, yapının karşısında veya yanında olmadıklarını
da ifade ettiler.
Saptanan ortak hedefe ulaşmak için, çalışmalardan haberdar olmayan iller ve bu
inançtaki yoldaşlarla iletişim kurulmasına karar verip bizlerin de arasında
bulunduğu geçici bir koordinasyon komitesine görev verdiler.
Komitemize ayrıca, en kısa zamanda Türkiye’nin ve Avrupa’nın her
tarafından bu inançtaki komünistlerin bir konferansının düzenlenmesi ödevini de
verdiler.
İşte, bu hareketin bu töresel ve yasal toplantısı, verilen bu görevin yerine
getirilmesi için düzenlenmiştir.
Ancak, itiraf edelim ki verilen bu kısa süre içinde hedeflenen ve istenen tüm
yoldaşların biraraya getirilmesi henüz sağlanamamıştır. Bunun sağlanması ve
hareketin hedefine ulaşması bir yayın organı etrafında daha uzunca bir zaman
alacaktır.
Tüm bunlara rağmen, yine de Ankara toplantısından sonra gerçekleştirilen bu
birliktelik, bize gelecek için büyük ve güzel umutlar vermiştir.
TKP, Siyasi Partiler Yasası’ndaki ve Anayasa’daki faşist hükümlerin ortadan
kaldırılarak siyaset dünyasında serbestçe yer alma mücadelesi vermiştir. Yarım
kalan bu mücadeleye devam edilecektir.
TKP, hiçbir ayrıcalık talep etmeden bütün komünistlerin birliğini amaçlamış
ve fakat bunu tam olarak başaramamıştır. Yarım kalan bu mücadeleye de devam
edilecektir.
Bu konferansın tarihsel bir rol oynayacağına inanıyoruz. Diliyoruz ki geçmişi ve
dışımızdaki olguları tartışmaktan çok, geleceği belirleyecek ve tüm
yoldaşlarımızı ortak hedefe taşıyacak bir toplantı olsun.
Bu kapsamda da bu konferansın tarihsel bir rol oynayacağına inanıyoruz
Burada, emperyalizmin Yeni Dünya Düzeni adı verilen kokuşmuş sisteminde
önemli gedikler açacak kararların alınacağını, ayrıca bu kararları hayata geçirme
iradesinin gösterileceğini derinden hissediyorum.
Bu duygularla çalışmalarınıza başarılar diliyor ve konferansınızı açıyorum.
Hepinizi komünist duygularımla, saygıyla selamlıyorum.”

Divan Başkanının açış konuşmasının ardından, yıllar süren bir suskunluğun


sonucu olarak neredeyse katılımcıların tamamının konuşma talebinde bulunduğu
görüldü. Konferansın niteliğinden dolayı konuşma süresinde ve sayısında
herhangi bir kısıtlamaya gidilmedi. Heyecanlı, hararetli ve sorgulayan
konuşmalar yapıldı. Gelenler arasında bu toplantının çeşitli gerekçelerle
yapılamayacağını iddia eden kimilerinin olmasından kaynaklanarak tansiyon
arada bir yükseldiyse de, sonuçta devrimci bilince ve komünist olgunluğa sahip
katılımcıların ortak gayretleriyle nitelikli bir toplantı gerçekleştirildi.
Bu toplantı özelinde, henüz katılım kıstaslarının ve herkesi bağlayacak
normların oluşturulamaması nedeniyle ÖDP’yi temsilen Sıtkı Coşkun’un
katılması çok arkadaşımızı hayrete düşürdü. Sıtkı Coşkun her zamanki üslûbuyla
katılımcıların duygu ve değerlerine yönelik konuşmalar yapınca, aynı şekilde
karşılık aldı. “Bir musibet bin nasihatten iyidir” sözünün tekrar doğrulanmasını
sağlayan bu konuşmalar, çalışmaları farklı yönlere çekme gibi beklentileri
olanların bir daha bu toplantılara katılamayacakları doğrultusunda bir karar
alınmasıyla sonuçlandı.
Akşam geç saatlere doğru konferansa ikinci gün devam etmek üzere ara verildi.
Akşam yemeği, artık birbirlerine iyice alışmış, ısınmış olan dostların ortaklaşa
sohbetleri ile devam etti. Üçlü beşli sohbetlerde illerin durumu ele alındı, ortak
tanıdıklar yad edildi ve ulaşılamayan arkadaşların telefonları karşılıklı aktarıldı.
İkinci gün genel konuşmalardan çok, somut adımların atılması için
yapılabilecekler tartışıldı. Geçici olarak kurulan kurulların, daha kapsamlı ve
tüm illeri temsil edebilecek bir yapıya kavuşturulması için seçimsiz, gönüllülük
temelinde aday göstermeye dayanan kurullar oluşturuldu. Sonuç bildirgesini
yazmak üzere bir karar tasarısı komisyonu oluşturulması ve bildirgenin
tartışmaya açılması karara bağlandı.
Çeşitli illerden gönüllülerin oluşturduğu Komisyonun yazdığı tasarı daha
sonra aralarında seçtikleri sözcüleri tarafından okundu. Bildirgede şu görüş ve
kararlara yer verildiği görüldü:

“Sonuç Bildirgesi Türkiye Komünist Partisi’nin hukuki varlığına son


verilmesinden sonra ortaya çıkan siyasal ve örgütsel boşluğun bugüne kadar
hiçbir şekilde doldurulamadığı saptamasında birleşen Türkiye Komünist
Partililer, Ankara, İzmir ve İstanbul’da düzenlenen bölgesel toplantıların
ardından, 15-16 Haziran 1996 tarihinde İzmir’de, ülkenin her bölgesinden gelen
yoldaşların katılımıyla yapılan genel konferansta biraraya geldiler.
Konferansa katılanlar, uluslararası kapitalizmin sosyalizme karşı dünya
çapında topyekün yeni-tutucu saldırısı ortamında dayatılan, TKP’yi likide etme
kararını gayri meşru ilan ettiler. İşçi sınıfının ve diğer bütün emek ve kültür
güçlerinin kapitalizme karşı savaşımında Komünist Partisinden asla
vazgeçilemeyeceği değerlendirmesiyle, likidasyon sürecine son vermeyi
kararlaştırdılar.
Katılımcılar, bu hareketi mevcut herhangi bir başka partiye bağlama
önerilerini kesin olarak reddettiler ve komünist ideallere, siyasal ve toplumsal
devrim hedefine bağlılıklarını bir kez daha vurguladılar.
Konferansa katılanlar, TKP’nin kuruluşundan itibaren yasallık mücadelesi
verdiğine dikkat çekerek, Komünist Partisi’nin yasal oluşumu önündeki
engellerin kaldırılması mücadelesine kararlı biçimde devam edeceklerini
belirttiler.
Katılımcılar, il toplantılarının daha örgütlü, düzenli ve yaygın hale
getirilmesini kararlaştırdılar, hâlâ ulaşılamayan illerle temasa geçilmesini ivedi
bir görev olarak ortaya koydular.
Katılımcılar, başlangıç adımı olarak, İstanbul’da çıkarılacak ÜRÜN [veya
Birlik ve Dayanışma] adlı siyasal ve enformatif içerikli bir yayın organında,
yeniden örgütlenme sürecinin teorik-ideolojik ve pratik sorunlarının işlenmesini
kararlaştırdılar.
Konferansa katılanlar, bu tarihsel süreçte yapılacak çalışmalar için bir Yayın ve
Koordinasyon Kurulunu seçtiler ve yetkilendirdiler. Kurul’u, öncelikle sendika,
gençlik ve bilim-araştırma komisyonları kurmakla görevlendirdiler.
Konferansa katılan TKP’liler, komünist partisinin yeniden örgütlenmesi,
komünistlerin birliğini sağlaması, siyasal hayattaki meşru yerini almasıyla,
ülkenin yakıcı sorunlarına çözüm yolunda büyük bir adım atılmış olacağı
bilinciyle, bütün komünistleri birlik ve dayanışma ruhuyla bu sürece omuz
vermeye çağırdılar.”

Bildirgenin okunmasından sonra, görüşlere geçildi. Hemen herkesin


bildirgenin lehinde veya aleyhinde görüş bildirdiği ve yoğun tartışmaların
yaşandığı konferansın bu bölümünde, tartışmaların daha sağlıklı devam etmesini
sağlamak amacıyla kısa bir ara verildi. Aradan sonra divana aşağıdaki önerge
verildi:

“Başkanlık Divanına 2 günden beri süren tartışmalar ışığında


1. Karar tasarısı komisyonu tarafından hazırlanan tasarının geri alınmasını ve bu
toplantının yeni bir karar hazırlamamasını,
2. Görev başında olan Üst Koordinasyon Komitesinin görevini sürdürmesini,
3. Koordinasyon komitesinin yayın organını çıkarmak için hazırlık yapmak
üzere bir alt komite oluşturmasını,
4. Toplantıların sürdürülmesi için üst komitenin ulaşılamayan ve komünist
partinin boşluğunu hisseden TKP’lilere ulaşmak için çaba göstermesini,
5. Bu süreçten diğer komünist çevreleri de haberdar ederek onların da süreçle
bağını kurma yolunda adımlar atılmasını saygıyla öneririz.
Fadıl Barkan-Cemal Kıral-Şahabettin Bakırsan-Sabahattin Dikmen.”

Bu önergenin ardından tartışmalar tekrar alevlendi. Sonuçta asgari bir


zeminde buluşulmasını sağlamak, o güne dek kaydedilen ilerlemeyi devam
ettirmek yaklaşımı ağır bastığından, Komisyonun yeni bir karar metni
hazırlamak üzere çalışması noktasında görüş birliğine varıldı. Komisyonun
ikinci kez hazırladığı ve bu sefer oybirliği ile kabul edilen karar şu şekilde
açıklandı:

“Sonuç Bildirgesi
Ankara çağrısından sonra düzenlenen Ankara, İzmir ve İstanbul bölge
toplantılarının ardından, genel toplantı 15-16 Haziran 1996’da İzmir’de yapıldı.
- Bu platformun bir komünist partisi ihtiyacını duyan TKP’lilerin platformu
olarak devam etmesi kararlaştırıldı.
- Bu platformun sesi olarak bir derginin çıkarılmasına ve bir Yayın ve
Koordinasyon Kurulunun oluşturulmasına karar verildi.
- Tartışma ve toplantıların daha yaygın ve düzenli biçimde sürdürülmesi
kararlaştırıldı.”

15-16 Haziran’da yapılan bu iki günlük forumun en önemli sonuçlarından


biri, alınan kararların ve bu kararları hayata geçirme iradesinin yanısıra,
neredeyse sekiz on yıldır birbirlerini hiç görmeyen, büyük bir kısmı birbirini hiç
tanımayan seksen doksan temsilcinin biraraya gelmesiyle birlikte sergilenen
içten yaklaşımdır. Elle tutulacak kadar somut bir dayanışma duygusunun
yaşandığı, yoldaşça tavırların hâkim olduğu, çok doğal düşünsel ayrılıklara
rağmen duygu ve inanç birliğinin bulunduğu bu toplantı, katılan komünistlerin
geleceğe olan umutlarını pekiştiren bir işlev görmüştür. 18-20 yaşındaki
gençlerin konuşması, yıllarını komünist mücadeleye adamış 60-70 yaşındaki
yoldaşların konuşmasından ayrı tutulmamış, hepsi de bütünü oluşturan
parçaların öneminin bilinciyle, can kulağıyla dinlenmiştir.
Duygu ve inanç ortaklığına vurgu yapmamızın nedeni, her iki öğeyi de
yoldaşça bir ilişki kurmak için olmazsa olmaz koşul olarak görmemizdir.
Özellikle günümüzde solcuların “takıldığı” hemen her kahvede (Sakarya
caddesinde, Aksaray veya Beyoğlu’nda ya da Konak meydanında bol miktarda
bulunur) birlik kararlarının alındığını bilince ve ne hikmetse bunların en uzun
ömürlüsünün 1 yıl sürdüğünü görünce ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.
Tüm birlik kararlarından sonra, kararı alan taraflar hemen bunun “gayri kabili
rücû” bir karar olduğunu beyan ederler. Aradan geçen sürede ne oluyorsa oluyor,
bu kararın aslında “geriye alınabilir” olduğu meydana çıkıyor ve bütün o
“kaynaştık, birleştik” söylemlerine rağmen ayrılanların ya da kalanların sayısına
bakıldığında, tesadüf eseri olarak, birleşen grupların önceki sayısına eşit
oldukları görülüyor.
Birlik çalışmaları konusunda çok ısrarlı olmak hayati önemdedir; birlikte
mücadele etmek nesnel bir gerekliliktir; topyekün saldırı karşısında topyekün
mücadele cephesi oluşturmak tek tek bireylerin öznel niyetlerine bırakılmayacak
kadar ciddi bir iştir. Bizim de tespit ettiğimiz tüm bu önermeler haklıdır ancak
yoldaşça dayanışma içinde aynı çatı altında devrimci mücadele yürütmek için,
ne yazık ki, aynı sözleri söylemek ve filanca konuda aynı şekilde düşünmek
yetmiyor. “Yoldaşlık” kavramı inancıyla, duygusuyla, değerleriyle, geleneğiyle,
fikirsel birliği ve mücadele yöntemiyle bir bütündür. Bu kavramların tek bir
parçasının eksik kalması, bütünün aksamasına yol açar. Yukarıda sözünü
ettiğimiz gibi iki günde kotarılan birliklerin üç günde yok olmasına yol açan
etken, birlik düşüncesinin eksik kavranmasıdır.
İzmir toplantısına katılanların umudunu pekiştirmesini sağlayan etken, işte
tam da bu noktada bahsettiğimiz gibi, “birbirine sırtını dayayabilmek için şart
olan duygu ve inanç ortaklaşmasını” görünür kılmasıdır. Her zaman olduğu gibi
düşünsel ayrılıklar, fikri farklılıklar mevcuttur. Olması da gerekir. Bu süreç
içinde, herkes birbirini alabildiğine eleştirecek, herkes birbirini ikna etmeye
uğraşacak ve kendi düşüncesini yapının bütün unsurlarına iletirken, diğerlerinin
katkısına da açık olma bilinciyle hareket edecektir.
Devrimci temelde birarada yürümek için herşeyin konuşulmasına ihtiyaç
vardır. İdeolojimizin, teorimizin, politikalarımızın en ince ayrıntısına kadar
değerlendirilmesi ve irdelenmesi şarttır. Değerlendirmelerde çok hassas
olunması herkesten beklenen bir yaklaşımdır, çünkü sonuçta oluşturulacak araç,
emekçilerin, ezilen halkların nihai kurtuluşunu sağlayacak bir siyasal örgüttür.
İşçi sınıfının öncü örgütü komünist partisi içinde mücadele edecek olan kadrolar,
bir sivil toplum örgütü niteliği gösteren partilerde çalışma yürütenlerden daha
duyarlı ve disiplinli olmak durumundadırlar. Bu nedenle, görüşmelerde yoğun
tartışmaların yaşanmasının bir zaaf olarak değil, geleceği kurma yönünde
atılacak adımların daha sağlam temellere oturmasını sağlayacak bir zenginlik
olarak görülmesi, bu şekilde değerlendirilmesi gerekir.
15-16 Haziran toplantısının ardından bütün bölgelerde yoğun bir faaliyet
başlatıldı. Düzenli olarak yapılan toplantılarla, geniş katılımlı çalışmalar
yürütüldü. Dışa açılma kararına uygun olarak siyasi faaliyetler içerisinde ÜRÜN
Dergisi Girişimcileri adıyla bulunuldu. Bu doğrultuda, yazın hapishanelerde
insanlık onurunu korumak için başlatılan “Ölüm Orucu Direnişleri” eylemlerine
çeşitli düzeylerde katılım yanında, DİSK kurucusu ve DİSK ve Maden-İş
sendikasının genel başkanı Kemal Türkler, şehit edildiği tarih olan 22
Temmuz’da mezarı başında anıldı.
10 Eylül’de büyük komünist şairimiz Nazım Hikmet’in “Sen dünümüz
bugünümüz yarınımızsın/ en büyük ustalığımız/ en ince hünerimizsin,/ sen
aklımız, yüreğimiz ve yumruğumuzsun” dizeleriyle birlikte “Türkiye Komünist
Partisi’nin 76. kuruluş yıldönümü anma ve kutlamalarına işçi sınıfının kurtuluşu
davasına gönül vermiş bütün işçiler, emekçiler, aydınlar, gençler ve kadınlar
davetlidir” çağrısıyla İstanbul, Ankara ve İzmir’de yapılan anma ve kutlamalar
gerçekleştirildi. Tüm anti propagandalara ve “tertip komitesi dışında fazladan 10
kişi gelirse, kendinizi başarılı sayın” türünde kehanetlere rağmen, bizim
gördüğümüz Milliyet, Y. Yüzyıl ve Cumhuriyet gibi gazetelerin ilgisini çekecek
boyutta etkinlikler gerçekleştirildi.
Özellikle İstanbul’da yapılan ve Mehmet Bozışık’a, şahsında tüm
yoldaşlarımız için EMEK ve ONUR plaketinin verildiği yemekli toplantı, bizim
bile öngörülerimizin ötesinde bir kalabalığı topladı ve gecenin coşkulu,
heyecanlı ve geleceğe yönelik umut dolu konuşmaların yaşandığı bir ortamda
geçmesini sağladı.
Gece Rasim Öz arkadaşımızın konuşması ile açıldı:

“Değerli konuklar, dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar...


Bugün 10 Eylül. Bugün güzel bir gün. Bugün anlamlı bir gün. Bugün büyük
ozanımız N. Hikmet’in “Dünümüz... Bugünümüz... Yarınımız... En güzel
hünerimiz TKP’miz” dediği partimizin kuruluş yıldönümü.
Bugün aynı zamanda hüzünlü bir gün.
Bugün aynı zamanda UMUT dolu bir gün.
Yılların ÖZLEMİ ardından, bugüne hoşgeldiniz.
ONURUMUZ TKP’nin, bütün doğrularına ve bazı hatalarına rağmen, tüm
Türkiye komünistlerinin ana kaynağı, Türkiye işçi sınıfının politik, demokrasi
ve barış mücadelesinde inkâr edilemez katkıları olmuştur.
Çok değişik etkenlerle komünist partiler geçici olarak yenilgiye uğramış, TKP
likide edilmiş, TCK’nın 141-142. maddelerinin şeklen kaldırılmış olduğu
sıralarda, TKP’nin tüzel kişiliğine son verilmiştir.
Bütün bunlara ve Yeni Dünya Düzeni yutturmacalarına rağmen “Sınıflar ve
sınıflararası mücadele” ortadan kalkmamıştır. Sömürüsüz ve sınıfsız bir topluma
ulaşma hedefinde değişiklik olmamıştır.
Aksine, emperyalizm daha azgınlaşmış, tek kutuplu dünyada vahşi kapitalizm
özlemleri yeniden kabarmaya başlamıştır. Örneğin, ABD’de 1879’da elde edilen
8 saatlik işgünü, yeniden 12 saate çıkarılmak istenmektedir.
Ülkemizin başındaki ABD’nin uydusu bir kadın, “Devletin çöktüğünü, iflas
ettiğini” itiraf ederek “bir bayrağın, bir de terörle mücadelenin” ayakta kaldığını
belirtmiştir.
Devletin tüm maddi ve manevi değerlerini uluslararası sermayeye sunarak,
devleti küçültüyoruz derken, devleti tüm yurtdaşları ile sermayenin köleliğine
teslim ettiler. Sırf şovenizm simgesi gibi gördükleri bayrağa sığınmak ve bu
soygun düzeninin karşıtlarının tümünü de terörist göstermeye çalışarak
yurtdaşları bir süre daha avutma çabalarından başka çareleri kalmamıştır.
Bundandır ki; SINIFSIZ, SÖMÜRÜSÜZ, BARIŞ dolu dünya idealine varma
savaşımının insanlığın boynunun borcu olduğu bir kez daha doğrulanmıştır.
TKP’nin likide edilmesi ve TÜZEL kişiliğinin sona erdirilmesinden sonra da,
Türkiye SOSYALİSTLERİNİN hemen hepsi, şu ya da bu biçimde kendilerini
ifade etmeye devam etti ve ediyor.
TKP’den gelenlerin pek azı (% 5’i) TBKP, SBP, BSP ve sonrasında, kitle
partisi olma özlemi içindeki ÖDP gibi yeni süreçlerde yer aldı.
Bunların da pek çoğu aradıklarını bulamamış, kendilerini tam olarak ifade
edememiş ve bulundukları yerlerde mutlu olmamıştır.
Pek çok partili ve sempatizan ise beklemede kaldı, arayış içinde oldu ve partisini
yaşatmaya devam etti.
“Herkesin umudu kestiği anda” bile, onlar UMUTLARINI yitirmediler.
Kimileri bencileyin oğlunun adını da ‘UMUT’ koyarak, bunu yeşertmeye ve
yaşatmaya devam ettiler.
İşte bu durumu saptayan bir kısım yoldaşlar önce çeşitli illerde biraraya geldiler;
bu arayışlarını dile getirdiler. Sonra da çeşitli illerden gelen yoldaşları ile
yaptıkları değerlendirmede; “TKP’nin tüzel kişiliğine son verilmesi ile doğan
boşluğu... ve Türkiye’nin bir işçi sınıfı partisine, bir komünist partisine
gereksinimi olduğunu” saptadılar.
Bu boşluk doldurulmadığındandır ki, Sosyal Demokrat Partilerin ve Demokratik
Kitle Partilerinin işlevini gereği gibi yapamadığı saptandı.
Bu arayışı tartışmak, birlikte ORTAK bir POLİTİK İRADE meydana
getirebilmenin yollarını aramak için, bir yayın organı, bir vakıf etrafında
öncelikle yukarıda açıklanan konumdaki eski TKP’li ve sempatizan yoldaşlara,
sonra da tüm Türkiye komünistlerine ulaşmayı hedeflediler.
Bunun yaşama geçirilmesi için de, en son, Mustafa Suphi ve 14 yoldaşımızın
katledildiği tarih olan 28-29 Ocak tarihine kadar ‘ÜRÜN’ adı ile bir derginin
çıkarılmasına karar verdiler.
Bu çok iyiniyetli ve yasal girişimde bulunanlar, pek çok kişi ve kesim tarafından
çeşitli spekülasyonlar yapılacağını da biliyorlar.
“Bizleri oldu bittilerle karşı karşıya bırakıyorlar” diyenlerin de olabileceğini
duyar gibiyiz.
Ancak şunun bilinmesini diliyoruz ki; “Kişisel özlem ve isteklerimiz her ne
olursa olsun, bütün bunları dostlarımız, yoldaşlarımız ve dışımızdaki kardeş
Türkiye sosyalistleri, komünistleri ile birlikte örmek, yaşama geçirmek” temel
dileğimizdir.
ÜRÜN dergimizin de tümüyle bu arayış, tartışma, iletişim, siyasal bilinç ve
tercihlerimizin aynası olmasına çalışılacaktır.
Buna hep birlikte katkı verebilirsek başarabileceğimize inanıyoruz.
Bize onurumuz 10 EYLÜL’ü armağan edenlerin önünde saygı ile eğiliyor, onları
alkışlarla anıyoruz.
Sizleri yoldaşça kucaklıyor ve alkışlıyoruz.”
Derginin 28-29 Ocak’ta çıkartılması düşünülen ilk sayısının kapağı, anı olarak
kart şeklinde bastırılmış ve o gece satışa sunulmuştu. Daha ilk geceden 100’e
yakın kart satılmıştı. Bu arada, kartları satmakla görevli genç arkadaşların,
geceyi izleyen polislerin masasına bilmeden yaklaşarak ısrarla kart satmak
istemeleri, para vermek istemeyen polislerin de kimliklerini bir türlü
açıkla(ya)mamaları çok komik bir görüntü oluşturmuştu. Gecenin etkisinin
basına, haber olmanın ötesinde, nasıl yansıdığını Milliyet gazetesinin 12 Eylül
96 tarihli sayısında 15. sayfada çıkan Nazım Alpman imzalı yazıyla gösterelim:

“TKP gecesinde ‘illegalite’ vardı


TÜRKİYE Komünist Partisi (TKP) 76. kuruluş yıldönümünü Mecidiyeköy
Kültür Merkezi’nde yemekli bir toplantıyla kutladı. Siyasi yaşamının neredeyse
tamamını yeraltında geçiren TKP’nin önceki akşamki yemeğinde de “illegalite”
izleri kendini gösteriyordu. Yemek, TKP’nin adına idi, ancak salonda TKP yazılı
tek bir pankart, afiş vb. gibi aksesuvar bulunmuyordu. Yemeğe katılan 300
kişinin büyük bölümü birbirini tanıyordu, ancak “konspirasyon” (gizlilik)
koşullanmışlığı içinde “tanımıyormuş” gibi yapanlar da az değildi!
Toplantıda saçları beyazlaşmış olanlar çoğunluğu oluşturuyordu. Masalara tek
tük serpişmiş gençler de göze çarpıyordu, ancak bir süre sonra bunların diğer sol
hareketlerin “müfettişleri” olduğu ortaya çıkıyordu. Örneğin bizim yanımıza
düşen iki gençten biri Sosyalist İşçi Partisi mensubu olduğunu ifade ederken
şöyle diyordu:
“Abi, afedersin, ama burası harp malulü gaziler cemiyeti toplantısına benziyor!”
Eski ve yeni kuşak sosyalistler arasında “terminoloji kopukluğu” da açık
olarak görülüyordu. 1970’li yıllarda TKP’nin kitlesel gençlik örgütü İlerici
Gençler Derneği (İGD) üyesi olan biri kökenini açıklarken bu olgu daha net
olarak ortaya çıkıyordu:
“Ben İGD’liyim.”
“İETT’li mi?”
DHKP-C’li bir genç ise bu yıl Kadıköy’deki 1 Mayıs’ın kendileri açısından
görkemini anlatıyordu... Yanındaki “eski tüfek” nostaljik bir bağlantıyla konuya
dahil oluyordu: “1 Mayıs 1977’de İGD’nin alana girişini hatırlıyor musunuz?”
Toplantının mimarı Maden-İş Sendikası’nın avukatı Rasim Öz, TKP’nin bir
ihtiyaç olarak varlığını koruduğunu söylüyordu. TKP’nin son genel sekreteri
Haydar Kutlu’nun, partiyi tasfiye edip bar işletmeciliğine soyunması nedeniyle
epeyce kulakları çınlatıldı! TKP’nin yeniden canlandırılması için ÜRÜN adlı bir
dergi yılbaşında yayın hayatına girecekti.
Birçok sanatçının katıldığı gecenin finali ise toplu olarak söylenen TKP
Marşı’yla noktalanıyordu:
“Kavga sesleri geliyor, köylerden ve şehirlerden / TKP’miz ilerliyor, bugün esir
yarın herşey... Hey hey...”
Ankara ve İzmir’de yapılan etkinliklerde de, bir fazlası bir eksiğiyle aynı
yönde sonuçların alınması hepimizi daha azimli çalışmaya sevketti.
10 Eylül gecesinde yapılan etkinlikten sonra, dışa açık diğer bir faaliyetimiz de,
işkenceyle öldürülen Mustafa Asım Hayrullahoğlu’nun (Deniz Yoldaş) mezarı
başında, iki gün sonraya denk gelen İ. Bilen’in ölüm yıldönümü ile birlikte, 16
Kasım 1996 günü kalabalık bir grupla yaptığımız anmaydı. Gençlerin sayısının
daha fazla olduğunu görerek heyecanlanan Mehmet Bozışık, çok hasta ve
yorgun olmasına rağmen bir konuşma yaptı:

“TKP’nin Merkez Komitesi Üyesi büyük devrimci sayın Mustafa


Hayrullahoğlu. T.K.P’nin kurucusu Mustafa Suphi ve 15 yoldaşımız
Karadeniz’de hunharca kuşatılarak boğulmak suretiyle öldürüldü. Kemalistlerin
işçi sınıfını körlüğe, halkı soyma ve açlığa mahkum etme politikası yüzünden
halk düşmanları, hainlere karşı TKP’nin saflarında işçi sınıfının, halkın her türlü
siyasi, hukuki, sosyal ve ekonomik haklarını elde etmek ve sosyalist bir rejim
kurmak için TKP saflarında yaptığın devrimci mücadele sonunda, işkence ile
öldürüldüğünün yıl dönümü nedeniyle mezarının başında bulunuyoruz.
Sömürücü, soyguncu burjuvaziyi lanetlerken seni mezarının başında saygı ile
anıyoruz. Bu arada sana Türkiye işçi sınıfının saygısını, sevgisini iletirken ve
seni selamlarken mezarının başında Enternasyonal marşı ile konuşmama son
veriyorum. 1927 senesinde TKP’ye üye olan, TKP’nin 4. Kongresinde Polit
Büroya seçilen Mehmet Bozışık (Boz Mehmet)”
İşte dostlar, ÜRÜN, acısıyla, tatlısıyla, zorluklarıyla, kızgınlığıyla ve
neşesiyle böyle bir süreçten sonra çıktı. Şimdi yayınımızı daha da nitelikli bir
hale getirmek, onu yaşatmak ve devamını sağlamak, amaçladıklarımızın tümünü
gerçekleştirmek, onu ortak mutfağımızın ürünü yapmak ancak elbirliğiyle
kotaracağımız bir iştir. “Biz hepimiz” istersek olur, “bizler” yapmazsak olmaz.
ÜRÜN’ün yönelimini de biz hepimiz belirleyeceğiz, kaderini de biz hepimiz
yazacağız. ÜRÜN’de, başarılarıyla başarısızlıklarıyla yalnızca senin hikâyen
anlatılacaktır.
MERHABA

Komünistlere, sosyalistlere, devrimcilere, yurtseverlere, ilericilere, savaşsız,


sömürüsüz bir toplum özlemi içinde olan işçi sınıfına, tüm emekçi halkımıza
yürekten merhaba.

Bu satırlarla birlikte çok genç, aynı zamanda çok yaşlı bir yayının sayfalarını
açıyoruz.
Çok genç; bugün birinci sayısını elinize aldınız. Çok yaşlı; ikiyüz yıllık bir
hak arama, toplumsal eşitlik ve özgürlük ideolojisi komünizmi savunuyor.
Bu yayınla 1920’lerden başlayan, bugün de kendisine komünistim diyen her
kesimi kapsayan, komünist hareketin ortak örgütsel mücadelesini yaratmanın
önünü açacak tartışmaların bir zeminini oluşturmaya çalışacağız.
Bu zeminde Türkiye komünist hareketinin en önemli bileşenlerinden
TKP’den başlayarak, diğer komünist geleneklerin tarihini de irdeleyen,
sorgulayan, geçmişini reddetmeden hatalarından ders çıkararak bugünkü
mücadeleyle birleştirme azmini gösteren ve sözü olan herkesle birlikte
mücadeleye atılacağız.
Ürün kitap dizisinin bu ilk ürünü sayısız dostumuzun paha biçilmez maddi ve
manevi katkısıyla çıkıyor. Katkıda bulunan bütün dostlarımıza teşekkür
ediyoruz. Henüz katkıda bulunamayanların ikinci ürünümüze mutlaka destek
verecekleri ümidini taşıyoruz. Daha dolu, daha nitelikli ürünlerin çıkması
dostlarımızın ve okurlarımızın vereceği desteğin devamına ve derinleşmesine
bağlıdır.
Tüm okurlarımızdan fabrikalarında, okullarında, köylerinde, mahallelerinde
yaşadıklarını, duygu ve düşüncelerini, eleştiri ve önerilerini iletmelerini
bekliyoruz.

SOVYET SOSYALİZMİNDEN ÇIKARILACAK DERSLER

Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği'nde 1985 yılında işbaşına gelen Gorbaçov ve


çevresindeki kadrolar, ilkin sosyalist sistemde biriken sorunları çözme,
tıkanıklık ve bozuklukları aşma amacını taşıyan bir "sosyalist yenilenme" gereği
üzerinde durdular. Belli belirsiz ve ikircimli adımlarla başlayan, "glasnost"
(açıklık) ve "perestroyka" (yeniden yapılanma) parolasıyla hız kazanan bu
yönelim, kısa sürede ülke içi ve uluslararası her temel konuda çarpıcı bir
düşünsel dönüşüm öngören "yeni politik düşünce" olarak sistemleştirildi.
Komünizm ideallerine, marksist-leninist öğretinin esaslarına ters düşen bu
ideolojik sistem uluslararası komünist harekette büyük bir kargaşa yarattı.
Dünyanın ilk ve en güçlü sosyalist devletini yöneten kadroların sosyalist-
enternasyonalist projeye artık inanmadıklarını; kapitalist düzenin insanlığın
ortak kaderi olduğunu; sosyalist devrimin ve sosyalist kuruluşun insanlığın
normal gelişim yolundan bir sapma, "tarihi bir hata" olduğunu önce örtülü
olarak, daha sonra açıkça dile getirdikleri ortamda meydana gelen iktidar
boşluğundan yararlanan kapitalizm yandaşları büyük bir hamle yaptılar.
Sosyalist sistem çözülmeye başladı. Doğu Avrupa'daki sosyalist ülkelerin birbiri
ardından kapitalizme teslim olmasını Sovyetler Birliği'nin düşmesi izledi. 17
Mart 1991'de yapılan referanduma katılan 147 milyon kişinin 112 milyonu, yani
seçmenlerin yüzde 76.4'ü Sovyetler Birliği'nin varlığını sürdürmesini istediği
halde (1) , Moskova Etnoloji ve Antropoloji Enstitüsü müdürü Valery
Tishkov'un çarpıcı tanımlamasıyla, "merkezin harakiri yapması"ndan(2)
yararlanan Rusya, Ukrayna ve Belorusya cumhuriyeti yöneticileri Aralık
1991'de Sovyetler Birliği'nin dağıtıldığını ilan ettiler. 1917 Ekim Devrimiyle
başlayan sosyalist iktidar dönemi böylece resmen de sona erdi.

Sovyetler Birliği dağılalı sadece beş yıl oldu. Ancak, kapitalist restorasyonun
sonuçları daha şimdiden bütün çarpıcılığıyla ortaya çıktı. İngiliz gazetesi The
Guardian'a göre Rusya'da "reel ücretler beş yılda yüzde 40 azaldı. 35 milyon
kişi, yani nüfusun yüzde 24'ü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Sağlık, eğitim
ve sosyal güvenlik bütçeleri sürekli küçülüyor. Üretim ise 1996 yılının ilk
yarısında yüzde 6 oranında düştü. Ülke çapında 2 milyon kişi evsiz barksız
yaşarken nüfusun yüzde 1.6'sı akıllara sığmayacak bir zenginlik içinde sefa
sürüyor."(3)
Aynı şekilde, Rusya Çalışma Bakanı Gennadiy Melikyan, yoksulluk sınırının
altında bulunan yurttaşların sayısının 39 milyonu bulduğunu açıkladı.
Melikyan'a göre halkın gelirlerinde ücretlerin kapladığı yer, son beş yıl içinde
yüzde 60'tan yüzde 36'ya düşerken, 'ek işler' giderek yaygınlaştı.(4)
Bu durumda Sovyetler Birliği'ni, sosyalizm dönemini özleyenlerin çoğunlukta
oluşuna hiç de şaşılmaz. Cumhuriyet'in Moskova muhabiri Hakan Aksay yeni
kapitalist Rusya'daki durumu şöyle özetliyor:
"Sovyetler Birliği yıkılalı 5 yıl oluyor. Son haftalarda medya organları bu 5
yılın değerlendirmesini yapıyorlar. Anketler, halkın geçen dönemi nasıl
yorumladığını ortaya çıkarmaya çalışıyor. Çeşitli anketlerin sonuçları aşağı
yukarı aynı.
"Rusya halkının üçte ikisi Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının kendileri
açısından olumsuz sonuçlandığını vurguluyor. Sovyet dönemine göre daha iyi
yaşadığını söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde11. Ne desem bilmem ki' diyen
kararsızların oranı da yüzde 24.
"Şu yüzde 11, rastlantısal bir oran değil. 'Yeni Ruslar' denilen zengin sınıfla
ilgili verilen rakamlar, genellikle yüzde 8-12 arasında oynuyor. Öte yandan
halkın yaklaşık üçte biri yoksulluk sınırının altında. Bir o kadarının yakası da
zar zor biraraya geliyor. Toplumun yaklaşık beşte birinin yaşam düzeyi ise çok
iyi olmasa da, yine de geçinmeleri için rahatlıkla yetiyor.
"Öteki Sovyet cumhuriyetlerine gelince, oralarda ekonomik sıkıntılar daha
fazla. Dolayısıyla geçmişi daha fazla özlüyorlar."(5)
Peki ama bu duruma nasıl gelindi? Sosyalizmden vazgeçip kapitalizme
dönmenin aşağı yukarı bu sonuçlara yol açacağını marksist-leninist öğretiye az
buçuk aşina olan herkes kolayca kestirebilirdi. 1917 Ekim Devriminden itibaren
yetmiş yıl süren sosyalist dönemden sonra komünistler ve işçi sınıfı nasıl
böylesine bir duruma düşebildi? İnsanlık tarihindeki ilk başarılı sosyalist
devrimi gerçekleştiren, kapitalistleri ve toprak ağalarını iç savaşta yenilgiye
uğratan, emperyalist müdahaleyi boşa çıkaran, proletarya diktatörlüğünü kurarak
sosyalizmi inşa eden, İkinci Dünya Savaşında faşizmi bozguna uğratan,
sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı ezilen halklarla enternasyonalist
dayanışmanın gerektirdiği özverilere seve seve katlanan, devrim yoluna sınıfsız
topluma erişme azmiyle çıkan Sovyet proletaryası nasıl yeniden kapitalistlere
esir düştü? Proletaryanın siyasal örgütü olarak tarih sahnesine çıkan ve büyük
devrimci atılımlara önderlik eden Sovyetler Birliği Komünist Partisinin
yöneticileri nasıl tıpkı ülkemizdeki itirafçılar gibi burjuvazinin kampına geçip
koca ülkeyi emperyalizme teslim ettiler? Sosyalizm, kapitalizm ideologlarının
bıkmadan usanmadan tekrar ettikleri gibi gerçekten çıkmaz bir sokak mı?
Sosyalizm emekçilerin kurtuluşunu sağlayacak düzen değil midir? Marksizm-
leninizmin kapitalizme karşı yönelttiği köklü ve sistemli eleştiriler haklı ve
geçerli değil midir? Bütün sosyalist ülkelere model olan ve dünya komünist
hareketinin bayraktarlığını yapan Sovyet sosyalizmi sosyalist-komünist düşünce
tarihi içerisinde nasıl bir yere oturuyor? Sovyetler Birliği'ndeki sosyalizm
deneyiminden ne gibi dersler çıkarabiliriz? Bu yazıda işte bu konuları kısaca ele
alacağız.

SOSYALİST PROJE
Modern sosyalizm ondokuzuncu yüzyılda Avrupa'da yaygın bir siyasal inanç
haline geldi. "Sosyalizm" sözcüğü ilkin Robert Owen tarafından 1827 yılında
kullanıldı. (6)
Kapitalist sömürüye tepki gösteren ve kapitalist sistemin çeşitli yönlerini
eleştiren sosyalist inançlar, Marks ve Engels'in bilimsel sosyalizmi
oluşturmasıyla, kapitalist sistemi bütünüyle aşmayı öngören kapsamlı bir
eşitlikçi toplum projesi olarak proletaryanın kurtuluş öğretisine dönüştü.
Sosyalizm, sermaye birikimini başlı başına amaç edinerek örgütlenmiş bir
toplum yerine, toplumun her üyesinin ihtiyaçlarını karşılamayı ve yeteneklerini
özgürce geliştirmeyi amaç edinen bir toplumsal örgütlenme olacaktı. Bu
toplumda temel kararlar (yatırım, üretim, gelir bölüşümü vb.) kapitalistler
tarafından kâr beklentisine göre değil, toplumun bütün üyeleri tarafından
herkesin ihtiyaçlarını karşılama ilkesine göre belirlenecekti. Rekabet yerini
işbirliği ve dayanışmaya bırakacaktı. Sömürüye ve emeğin metalaştırılmasına
dayalı üretim ilişkileri kaldırılacak, ücretli köleliğe son verilerek eşitliğe dayalı
üretim ilişkileri yerleştirilecekti. Sömürü ilişkilerinden kaynaklanan sınıf
mücadelesi, sınıfların ortadan kalkmasıyla son bulacaktı. Kapitalist sistemin
koruyucusu ve kollayıcısı olan devlet ortadan kalkacak, sınıfsız topluma geçiş
için gerekli önlemleri almakla yükümlü emekçi çoğunluğun hakimiyetine dayalı
geçici proletarya diktatörlüğü, bir başka deyişle sosyalist demokrasi yoluyla
yöneten-yönetilen ayırımının sona erdiği devletsiz topluma ulaşılacaktı. Piyasa
ilişkilerinin israf ve anarşisi yerini planlı ekonomiye bırakacaktı.
Her öğesi bir diğerine organik olarak bağlı bu yeni toplum projesinin temel
ilkesi tam eşitlikti. Tam eşitlik ilkesinin gerçekleşmesi, yaşama geçirilmesi için
ortak mülkiyet ve kendi kendini yönetme (self-government) ilkeleriyle
tamamlanması gerekiyordu. Çünkü üretim araçlarının özel mülkiyeti sürdükçe
sınıflara son verilemez, sosyal ve ekonomik eşitsizlik ortadan kaldırılamazdı;
kendi kendini yönetim ilkesi gerçekleşmedikçe de siyasal ve sosyal eşitsizlik
varlığını sürdürürdü. Bir başka deyişle, ortak mülkiyet ve kendi kendini yönetme
ilkeleri uygulanmadıkça bireyler, gruplar ve sınıflar arası iktidar ve hükmetme
ilişkileri yok edilemez, eşitlik de güzel ama boş bir slogandan ibaret kalırdı.
Marks ve Engels'in sözleriyle, "gelişim sürecinde sınıf ayrımları ortadan
kalktığında ve üretimin tümü, ulusun bütününü kapsayan geniş bir birliğin
elinde toplandığında, kamu iktidarı siyasal niteliğini yitirecektir. Uygun bir
adlandırmayla siyasal iktidar denen şey, bir sınıfın bir başka sınıfı ezmek
amacıyla örgütlenmiş gücünden başka bir şey değildir. Eğer proletarya,
burjuvaziyle mücadelesinde, koşulların zorlamasıyla, kendini bir sınıf olarak
örgütlemeye mecbur kalır ve bir devrim yoluyla kendisini hakim sınıf durumuna
getirir ve böylece eski üretim koşullarını zor kullanarak ortadan kaldırırsa, o
zaman, bu koşulların yanı sıra, sınıf karşıtlıklarının ve genel olarak sınıfların
varlık koşullarını da ortadan kaldırmış ve böylelikle kendi sınıf hakimiyetini de
ortadan kaldırmış olacaktır."(7) Yani "sınıflarıyla ve sınıf karşıtlıklarıyla birlikte
eski burjuva toplumun yerini alacak" olan toplum, toplumsal eşitliğin, kamu
mülkiyetinin ve kendi kendine yönetimin gerçekleştiği, sınıfsız ve devletsiz,
"bireyin özgür gelişiminin herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birlik"
olacaktır.(8)

SOVYET SOSYALİZMİ
Sovyet komünistleri Ekim Devriminin zaferiyle birlikte sosyalizmin ilkelerini
yaşama geçirmek için kararlı adımlar attılar. Daha devrimin ilk gününde
topraklar millileştirildi ve dağıtılan toprakların kullanım hakkı yoksul ve
topraksız köylülere verildi. Bankalar ve büyük kapitalist işletmeler
kamulaştırıldı. İç savaşın ve emperyalist istilânın yarattığı büyük zorluklara ve
sürekli dış müdahale tehditine rağmen büyük toprak sahiplerinin ve
kapitalistlerin mülklerinin müsadere edilerek emekçilerin hizmetine sunulması
gerçekleştirildi. Tarım alanında kendilerine verilen toprağı işleyen bağımsız
küçük üreticilerin kooperatifleşmesi ve böylece adım adım ortak mülkiyet
biçimlerine geçmesi teşvik edildi. 1928 yılında başlatılan Birinci Beş Yıllık
Planla birlikte Sovyetler Birliği, bir yandan geri bir tarım toplumundan ileri bir
sanayi ülkesine, öte yandan da, sosyalizmin kuruluşunu tamamlamış bir topluma
dönüşmesini sağlayan olağanüstü bir atılım, büyük bir toplumsal devrim yaşadı.
Birinci Beş Yıllık Plan vaktinden önce ve başarıyla tamamlandı. 1932 yılında
İkinci Beş Yıllık Plan başladı. 1934 yılına gelindiğinde, ta Gorbaçov dönemine
kadar sürecek toplumsal ve ekonomik yapı esas olarak kurulmuş ve yerleşmiş
bulunuyordu.

ORTAK MÜLKİYET
Bu toplumda artık büyük toprak sahipleri ve kapitalistler yoktu. Üretim
araçlarının özel mülkiyeti ortadan kalkmıştı. Bankalar, fabrikalar, atölyeler,
toprak bütün toplumun ortak mülkiyeti haline gelmişti ve kamu adına Sovyet
devletinin elinde toplanmıştı. Tarım alanında ise kooperatifleşmiş köylülerin
kollektif mülkiyeti egemendi. Kollektif köylü çiftlikleri kamunun malı olan
toprağın işletme hakkına ve kullandıkları üretim araçlarına sahiptiler. Böylelikle,
ortak mülkiyetin iki biçimi, bütün toplumun (kamu) mülkiyeti ile kollektif köylü
birliklerinin mülkiyeti kapitalist özel mülkiyet sisteminin yerine geçmişti. Ancak
tarım alanında kamu çiftliklerinde veya kollektif çiftliklerde çalışan köylü
aileleri, bu ortak mülkiyetin yanı sıra, bireysel mülkiyet sahibi de olabiliyorlardı.
Yanlarında başka bir kimseyi çalıştırmamak koşuluyla kendi işleyebilecekleri
kadar küçük tarla veya bahçeyi ellerinde bulundurabiliyor, kümes hayvanı veya
inek sahibi olabiliyorlardı.

PLAN VE PİYASA
Yatırım, üretim ve bölüşüm kararları kâr amacı güden kapitalistler tarafından
değil, işçileri, köylüleri ve aydınları temsil eden meclisler [sovyetler] tarafından
belirleniyordu. Üretim araçlarının ortak mülkiyeti, ekonominin planlanmasını
mümkün kılmıştı. Yüksek Sovyet tarafından kabul edilen beş yıllık merkezi
planlar kapitalist piyasa ekonomisinin anarşi ve dönemsel bunalımlarına son
vermişti. Ancak kollektif köylü birlikleri ve bireysel tarla ve bahçe sahibi köylü
aileleri, planla üstlendikleri yükümlülüklerini yerine getirme şartıyla, fazla
ürünlerini pazarda serbestçe satabiliyorlardı. Kuşkusuz bu çok sınırlı bir
piyasaydı ve ekonominin işleyişini belirlemekten çok uzaktı. Piyasa güçlerinin
işleyişine çok sınırlı bir çerçevede izin veren planlı ekonomi sisteminde bir
başka istisnanın, ortak mülkiyete tabi üretim araçlarını veya yetkilerini kişisel
amaçlar için kullanarak yolsuzluk ve karaborsa yapan bireylerin veya grupların
kayıt dışı illegal ekonomisi tarafından oluşturulduğunu da unutmamak gerekir.

KENDİ KENDİNİ YÖNETME


Kendi kendini yönetme ilkesi devrim pratiği içerisinde devrimci kitlelerin
inisiyatifiyle ortaya çıkan sovyetler tarafından yaşama geçiriliyordu. Sovyetler
yasama ve yürütmeyi birleştiren iktidar organlarıydı ve bu organların üyeleri
doğrudan doğruya işçi ve köylü kitleleri tarafından seçiliyorlardı. Sovyet
temsilcileri Marks, Engels ve Lenin'in Paris Komünü deneyiminden çıkardıkları
derslere uygun olarak bürokratik kastlaşmayı ve kariyerizmi önlemek üzere
seçmenleri tarafından görevden alınabiliyor, emredici vekâletle
yönlendirilebiliyor ve ancak usta bir işçinin ücreti kadar ücret alabiliyorlardı.
Genel olarak ekonominin, özel olarak fabrikaların ve işyerlerinin yönetimi söz
konusu olduğunda kendi kendini yönetme ilkesinin farklı yorumlara uğradığını
belirtmek gerekir. Lenin kendi kendini yönetme ilkesinin üretim araçlarının
bütün topluma devredilmesi ve toplumun bütün üyelerinin çıkarına merkezi
olarak planlanmasını engelleyecek biçimde yorumlanmasına, tek tek fabrikaların
ve işletmelerin o fabrika veya işletmenin işçilerinin mülkiyeti olarak
görülmesine karşı çıktı. Lenin'e göre "Belli bir fabrika veya işletmenin, bu
fabrika veya işletmenin üretiminin, o fabrika veya işletmede çalışan işçilerin
mülkiyeti sayılmasını; bu işçiler devlet yönetiminin talimatlarını değiştirme
veya engelleme hakkının tanınmasını doğrudan doğruya veya dolaylı olarak
yasalaştırmaya yönelik her girişim Sovyet iktidarının temel ilkelerinin kabaca
çarpıtılması ve sosyalizmin toptan reddedilmesi anlamına gelir"di.(9)
Bu sendikalist-anarşist eğilimi eleştiren Lenin, fabrika ve işyerlerinde işçiler
tarafından seçilen komite yönetiminin de verimlilik açısından uygun
olmayacağını, tek kişi yönetiminin işlerin daha çabuk, daha disiplinli ve daha
akılcı biçimde yürütülmesini sağlayacağını, işletme yöneticilerini merkezden
atama ve görevden alma uygulamasının Partinin, sendikaların ve emekçi
kitlelerin denetimiyle bir bozukluk yaratmayacağını düşünüyordu. "Daha 1918
yılının ilkbaharında Lenin sanayide ve diğer alanlarda komite yönetimi yerine
tek kişi yönetimine geçilmesi gerektiğini ısrarla savundu; ayrıca, yöneticiler de
seçimle değil atamayla başa geçmeliydiler. ...Lenin'e göre tek kişi yönetimi
verimlilik açısından zorunluydu; Sovyet proletaryası kapitalist tröstlerden ders
almalıydı. Sonraki dönemlerde, özellikle birinci beş yıllık plan sırasında, zaman
zaman, özyönetim ve ustabaşılarla müdürlerin seçimini öngören sınırlı
düzenlemeler yapıldı. Ama 1921 ile 1970 yılları arasında özyönetim Sovyet
sosyalizminden fiili olarak silindi".(10)

EŞİTLİK
Eşitlik ilkesi Sovyetler Birliği'nde daha başlangıçtan itibaren sıkıca gözetildi.
Komünist Partisi de sendikalar da emekçi kitlelerin adeta içgüdüsel olarak sahip
çıktıkları bu ilkeyi savunuyordu. Kapitalizmden komünizme geçişin ilk
evresinde "herkesten yeteneği kadar, herkese çalışmasına göre" esasının
uygulanacağı, "herkesten yeteneği kadar, herkese ihtiyacına göre" esasının ancak
komünizmin ikinci evresinde uygulanmaya başlayabileceği genel kabul
görmekle birlikte, daha sosyalizme geçiş dönemi sayılan 1920'lerde bile hem
değişik işkolları arasında, hem de her işkolunun kendi içinde ücret farklılıkları
gitgide azaltıldı. Lenin emeğe göre bölüşüm ilkesinin sosyalist bir ilke olduğunu
kabul etmekle birlikte burjuva hukukunun çerçevesi dışına çıkmadığını, gerçek
komünist çalışmanın toplumun yararı için hiçbir karşılık beklemeden gönüllü
olarak yapılan çalışma olduğunu belirtiyor ve gönüllü çalışmanın
yaygınlaşmasını tam komünizme geçiş bilincinin belirtisi sayıyordu. Parti ve
devlet yöneticilerinin ayrıcalıklı bir kasta dönüşmesini önlemek üzere ise
ücretlere tavan getirilmişti, yöneticilerin ücretleri vasıflı bir işçinin ücretini
aşamazdı.
Buna karşılık 1931 yılında Parti yönetimi ücretlerde eşitlik eğiliminin
tembelliği teşvik ettiğini; verimliliği ve çalışkanlığı düşürdüğünü; çalışmaya
göre farklı ücret uygulanması, böylece ücret makasının açılması halinde
herkesin daha yüksek gelir elde edebilmek için daha gayretle çalışacağı
görüşüne vardı. "Sosyalizmin eşitlikçi geleneğinden büyük ve açık kopuş 1931
yılının Haziran ayında ortaya çıktı. Stalin, işletme müdürlerine hitaben yaptığı
konuşmada küçük burjuva eşitlikçiliğini kınadı ve sosyalist toplumun verimli
biçimde inşası için gelir farklılıklarının arttırılmasının zorunlu olduğunda ısrar
etti. Ertesi yıl ücretlere tavan uygulanmasına son verildi."(11)

TEMEL ÖZELLİKLER
Buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak, Lenin döneminde
başlatılan, Stalin döneminde kuruluşu tamamlanan ve Brejnev döneminde en
olgun biçimine kavuşan Sovyet sosyalizminin temel özellikleri şunlardı: Üretim
araçlarının ortak (kamu ve kollektif) mülkiyeti; merkezi planlı ekonomi, yani
üretim, yatırım, kaynak ve gelir dağılımı ve dış ticaretin merkezi planla bütün
toplumun ihtiyacına göre belirlenmesi; herkese iş, barınma, eğitim, sağlık
hizmeti, tatil ve emeklilik hakkı sağlanması; eşit işe eşit ücret ödenmesi;
fiyatların azami kâr esasına göre değil, genel olarak maliyet üzerine eklenen
belli bir paya göre yönetsel olarak belirlenmesi, temel ürün ve hizmetlerin dünya
fiyatları seviyesinde değil, çoğunluğun alım gücü seviyesinde ve genellikle sabit
tutulması; fiyatların kapitalist piyasa ekonomisinde iddia edildiği bir gösterge
değil esas olarak muhasebe işlevi taşıması; sermaye ve rant gelirlerinin ortadan
kalkması ve sömürü ilişkilerine son verilmesi; gelirler arasındaki eşitsizliğin
köklü biçimde sınırlandırılması.

TOPLUMSAL ÇELİŞMELER
İki kez silahlı istilaya dönüşen sürekli bir kapitalist kuşatma altında,
toplumsal ekonomiyi kapitalistler olmadan örgütlemeyi başaran, teknolojik
olarak son derecede geri bir tarım ülkesini dünyanın en gelişmiş ülkeleriyle boy
ölçüşebilen büyük bir sanayi gücüne çeviren, eğitim, kültür, sanat ve edebiyat
dahil her alanda muazzam bir modernleşmeyi gerçekleştiren, milyonlarca işçi ve
köylü için sömürüsüz, aydınlık bir yaşam anlamına gelen Sovyet sosyalizmi
yaşayan bir organizma olarak kuşkusuz kusursuz bir yapı veya hiç değişmeyen,
dural bir sistem değildi.
Kapitalistlerin ve rantiyelerin sınıf olarak tasfiye edildiği Sovyet toplumu,
işçilerden, köylülerden ve aydınlardan meydana geliyordu. Kol ve kafa
emekçilerinin çeşitli tabakaları arasında çeşitli meslek, statü ve gelir farkları
vardı. Sermaye ile emek, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki uluslararası sınıf
mücadelesinin aralıksız olarak sürdüğü koşullarda, Sovyet komünistlerinin kendi
toplumlarının iç dayanışma ve bütünlüğünü abarttıkları, toplumdaki çelişmeleri
göremedikleri, burjuva ideolojisi ile sosyalist ideoloji arasındaki mücadelenin
devam ettiği gerçeğini en azından pratikte ihmal ettikleri, burjuva ideolojisinin
bütün belirimlerine karşı kararlı olarak karşı koyma gereğini küçümsedikleri
ortaya çıktı. Oysa Lenin'in daha yirminci yüzyılın başında, Ne Yapmalı? adlı
eserinde vurguladığı gibi "ya burjuva ideolojisi ya sosyalist ideoloji- başka bir
seçenek yoktur. Bir orta yol mevcut değildir (çünkü insanlık "üçüncü" bir
ideoloji yaratmamıştır ve üstelik, sınıf karşıtlıklarıyla parçalanmış bir toplumda
sınıf dışı veya sınıflar üstü bir ideoloji asla olamaz). Demek ki, sosyalist
ideolojiyi herhangi bir şekilde küçümsemek, ondan en küçük ölçüde yüz
çevirmek burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir".(12)

EŞİTLİK MÜCADELESİ
Sovyet toplumundaki iç çelişmelerin temel alanlarından biri ücretler
arasındaki ve genel olarak eşitlik konusuydu. 1931 yılında verimliliği arttırmak
gerekçesiyle gelir farklılığının arttırılması ve yöneticilere uygulanan tavan ücret
sınırlamasının kaldırılması işçilerin ve köylülerin çoğunluğu arasında yaygın bir
hoşnutsuzluğa ve muhalefete yol açmıştı. Önde gelen parti ve devlet yetkilileri
için özel konut, özel alışveriş özel tedavi ve dinlenme olanaklarının sağlanması
çoğunluğun gözünde -haklı olarak- "sosyalizmin eşitlikçiliğinden sapma"
anlamına geliyordu. "1950'lerin sonu ile 1960'ların başında Kruşçev ücret
farklılaşmasını bir ölçüde azalttı. Daha sonra 1970'lerde de meslek sahipleri ile
kalifiye olmayan işçilerin geliri arasındaki fark daha da azaltıldı".(13)
Bununla birlikte aynı sıralarda en yüksek kademelerdeki yetkililerin
ayrıcalıkları gerçek anlamda önemli bir artış göstermiştir. Sıradan emekçilerin
yararlanamadığı olanakların bir ayrıcalık olarak "kodamanlar" için sağlanması
1980'lerin son yıllarında açık bir toplumsal müadelenin ortaya çıkmasına yol
açtı. 1989 yılında yapılan Sovyetler Kongresinde Gorbaçov emekçi kitlelerin
baskısıyla "bütün ayrıcalıkların gözden geçirileceği" sözünü vermek zorunda
kaldı. Dönemin başbakanı Rijkov da aynı doğrultuda şunları söyledi: "Ülke
yönetimi bu konuda şunu öneriyor: Çeşitli sağlık kurumlarında hastalara sunulan
hizmet düzeyindeki farklılıklar sosyal adalet ilkeleri temelinde ortadan
kaldırılmalıdır. Bununla özellikle hükümete ait sanatoryum ve dinlenme evlerini
kastediyorum. SSCB Sağlık Bakanlığı'na bağlı Dördüncü Daire de [Dördüncü
Daire en üst yetkililere sağlanan ayrıcalıklı tıbbi hizmetlerden sorumluydu] bu
kapsama giriyor."(14)Rijkov'un bu konuşması alkışlarla karşılandı.
Buna karşılık ücretler arasındaki farkların giderilmesini hoş karşılamayan,
eşitlik düşüncesini tıpkı kapitalistler gibi 'işçilerin tembelliğine prim vermek'
olarak değerlendiren ve bunu yüksek sesle dile getiren aydınlar çoğunluğun
eğilimlerine karşı safta yer almakta tereddüt etmediler. Çeşitli dallardan birçok
üniversite öğretim üyesinin katkısıyla çıkarılan Sosyalizmin Teorisi Üzerine
Denemeler adlı derleme, örneğin, "sanayideki teknik eleman ücretleri artış
hızının, 1970 yılları ortalarından 1980 yılları ortalarına kadar, işçi ücretleri artış
hızından iki kez daha düşük olduğunu" saptayarak bunu son derece olumsuz bir
gelişme olarak mahkum ediyordu.(15)
Aynı şekilde, Gorbaçov dönemi SBKP Politbüro üyesi ve partinin ideolojik
işler sorumlusu -düşünün!- Vadim Medvedev, Lenin'in doğum günü
münasebetiyle sunduğu raporda şunları ilan etti: "Ücret farklılıkları şüphesiz
artacaktır. ...Herkesin ve herşeyin gelirlerini eşitlemek isteyen demagojik
çağrılar sosyalizme yabancıdır."(16)Ünlü aydınlardan İgor Klyamkin ise
ayrıcalıklarını yitirmek bir yana bunları sonsuzca çoğaltmak isteyen kesimlerin
sözcülüğünü yaparak, herkesin verimliliğine bağlı olarak gelir farklılıklarının
arttırılmasını yaklaşan "manevi devrim"in önemli bir öğesi olarak tanımlarken,
çoğunluğun bu isteme karşı olduğunu da itiraf etmekten çekinmiyordu. Ona göre
Sovyet halkının büyük bir bölümü hâlâ sosyalizmin eşitlikçiliğini savunuyordu.
"Milyonlarca insanın" ilerlemeyle birlikte daha çok eşitlik istediğini üzülerek
kabul eden Klyamkin, "Kruşçev'in ücret farklılıklarını giderme politikası
tesadüfi değil: o, kitlelerin beklentilerine uydu"(17) diyerek devam ediyordu.

Bir başka etkili aydın, akademisyen Tatyana Zaslavskaya, ülkede ortalama


gelirin 240 ruble dolayında olduğunu, Sovyet halkının 2000 rublelik bir geliri
"namussuzluk" saydığını bildiğini, ancak kendisinin "bu görüşü reddettiğini"
belirterek gelir tavanının 10.000 rubleye çıkarılmasını öneriyordu.(18)

KENDİ KENDİNİ YÖNETME MÜCADELESİ


Sovyet toplumundaki iç çelişmelerin temel alanlarından bir diğeri, kendi
kendini yönetme konusuydu. Yönetenlerle yönetilenler arasındaki ayrımların
muhafazası ya da kaldırılması konusundaki karşıt yaklaşımlar da açık bir
toplumsal mücadeleye kaynaklık etti.
Lenin yöneten-yönetilen ayrımının azaltılması ve sonunda ortadan
kaldırılması için, sömürücü sınıfların ve baskıcı devlet aygıtının tasfiyesinden
sonra, gün geçtikçe daha çok sayıda yurttaşın ve nihayet tek tek her yurttaşın
devlet yönetimine doğrudan doğruya ve günlük olarak katılmasının gereği
üzerinde sistemli olarak duruyordu. Her sade emekçinin sadece kararların
alınması sürecine değil, bu kararların fiilen uygulanması sürecine de bizzat
katılmasının önemini vurguluyordu. Bürokrasiyi bir çırpıda kökten kaldırmak
kuşkusuz mümkün değildi; ancak yönetim görevini her sade yurttaşın, ortalama
işçi ücreti alarak, her an seçmenleri tarafından görevden alınabilir bir statüde
yerine getirmesini sağlamak mümkündü.(19) Fabrikalarda ve işletmelerde,
fabrika ve işyeri kollektifleri tarafından seçilen komite yönetimi yerine, üstten
atanmış tek kişi yönetimini savunurken ise, bunun çalışmaya karşı komünist
bilincin gelişmediği geri koşullardan kaynaklanan geçici bir önlem olduğunu
açıkça belirtiyordu.(20) 1 Mayıs 1919'da Kızıl Meydan'da konuşan Lenin, yaşı
30'un altında olan dinleyicilerin "komünizmin tam çiçeklenişini görecek kadar
yaşayacağı" tahminini dile getiriyordu.(21)
Ne var ki tek kişi yönetimi esası geçici bir önlem olmanın ötesine taştı ve
adeta kutsal bir dogmaya çevrilerek kuşaklar boyunca sürdü. Tek kişi yönetimi
sadece fabrikalarda ve işyerlerinde değil, partide ve Sovyet organlarında da,
kısacası toplumsal hayatın her alanında yerleşmeye ve kökleşmeye başladı. Özel
bir kararnameyle veya kötü niyetli bir liderin arzusuyla değil, uzun bir süreç
boyunca binlerce yıllık geleneklere yavaş yavaş, neredeyse farkında olmadan
taviz verildi ve sonuçta teslim olundu. İşbilir yöneticilerde görevini kötüye
kullanma, yetkilerini bir imtiyaz kaynağına dönüştürme, yönetilenlerin önemli
bir kısmında toplumsal görevlerini birilerinin sırtına yıkma, kaytarmacılık ve
adam sendecilik duyguları gelişti. Hem yönetenler, hem yönetilenler katında bir
yozlaşma ve bayağılaşma, komünist ideallere inançsızlık ve gününü gün etme
eğilimi yoğunlaştı. Özellikle 1930'larda ve 1940'larda Parti yönetimi içindeki
mücadeleler sırasında komünist davranış ilkelerinin ihlali, insanların adeta bir
gece içinde hain veya kahraman ilan edilmesi; kararnamelerle kahramanların
hainlere, hainlerin kahramanlara kolayca dönüştürülebilmesi, ilkesizliği besledi;
yağcılık, dalkavukluk, güç dengelerini kollama, gerçek düşüncelerini gizleme,
iki yüzlülük yazılı olmayan ama öğrenilen bir davranış kodu haline geldi;
eleştirel yaklaşım, serbest fikir alış verişi boğuldu; yönetici veya yöneticilerin
çizgisine göre marksist-leninist teoriyi eğip bükme, teoriyi günlük pratiğin basit
bir propagandası haline getirerek bayağılaştırdı. Komünizm ideallerini kararlı
biçimde savunan ilkeli, yüce ahlâklı insanlar sahneden çekilmeye, büyük şefin
şakşakçısı orta ve küçük şefler ve adeta herkese ve herşeye eyvallah diyen
nemelazımcı bir kalabalık ortalığı kaplamaya başladı. Sosyalist ideolojiden yüz
çevrildikçe, yumuşama ortamında kapitalist dünyayla yoğunlaşan ilişkilerin de
kolaylaştırıcı etkisiyle Amerikan tipi yaşam tarzına hayranlık gelişti, burjuva
ideolojisi yayılmaya ve güçlenmeye başladı. Yöneten-yönetilen ayırımının
kökten budanması ve sıradan emekçilerin, sokaktaki adamın özgürce gelişmesi
yerine hem vasilerin hem vesayet altındaki insanların ahlâkını bozan vesayetçi
bir yönetim ortaya çıktı.

Bu yozlaşma havasına rağmen 1970'lerde Sovyet sanayi işletmelerinde kendi


kendini yönetme konusunda denemeler yapıldı. İşçi takımlarının (brigady) kendi
takım başlarını (brigadiry) serbestçe seçip kollektif bir özerklik içinde
çalıştıkları kendi kendini yönetme (samoupravlenie) sistemi bazı fabrika ve
işletmelerde uygulandı.(22) Daha sonra 1983 yılında çıkarılan "Emek
Kollektifleri Yasası, "emek kollektifinin toplantılarında alınan kararlar...
kollektif üyelerini ve işletme yönetimini bağlar" hükmünü getirdiyse de pratikte
uygulanmadı.(23) Gorbaçov yönetime geldikten sonra ancak henüz kapitalizme
ve piyasaya dönük reformları açıkça dillendirmeden önce, 1987 yılında kabul
edilen "Devlet İşletmeleri Yasası hem işletmenin kendi kendini finanse etmesini,
hem de emek kollektifi tarafından yönetilmesini hükme bağlıyordu. Yasa ayrıca,
her işletmedeki Emek Kollektifi Konseyi'nin (STK) 'üretime ve sosyal sorunlara
ilişkin bütün konularda karar verme yetkisine sahip olduğunu' açıkça
belirtiyordu".(24) Ancak yasa emek kollektifinin öz yönetimi ile işletme
müdürünün tek kişilik yönetiminin birbiriyle uyuştuğunu varsayıyor; emek
kollektifinin temel stratejiyi belirleyeceğini, müdür ve personelin ise bu
stratejiyi STK'nın müdahalesi olmadan ayrıntılarıyla uygulatacağını
öngörüyordu.(25)

SONUN BAŞLANGICI
Ne var ki daha bu yasa uygulanmaya geçmeden önce, Gorbaçov ve
çevresinden kapitalizme ve kapitalist piyasaya yönelik reformların gereğini
vurgulayan, sadece Brejnev'in ve Stalin'in değil, Lenin'in de, Stalin'in de,
Kruşçev'in de, Brejnev'in de, kısacası bir bütün olarak Sovyet komünizmi
denemesinin bir hata ve sapma olduğunu ilan eden açıklamalar peşpeşe gelmeye
başladı. Birbiri ardısıra alınan siyasal ve ekonomik kararlarla ülke kargaşa içine
itilmeye başladı. 1988 ve 1989'dan itibaren Parti ve devlet yöneticileri
arasındaki hava ağırlıklı olarak kapitalizmden yana döndü. Türkiye'de
devrimcilerin aşina oldukları itirafçıların söylem ve davranışı Sovyet yöneticileri
arasında bulaşıcı bir virüs gibi yayıldı.
Sosyalist projeyi eksiksiz biçimde uygulamanın bütün nesnel koşulları
olgunlaştığı halde; sosyalizmin inşasında kazanılan muazzam başarıları ileriye
götürecek yerde; eşitlik ve kendi kendini yönetme alanlarında statü farklarını
giderici, sosyalist mantık içinde yürütülecek reformları uygulayacak yerde;
Sovyet yöneticilerinin ağırlıklı kesimi kaderlerini sade işçi ve köylülerden ayırdı
ve dünya kapitalizmine iltihak etti, kapitalizm yolunu seçti.
Özetle, büyüme hızının düşmesi, teknoloji ve üretkenlik düzeyinin nispi
geriliği; geleneksel merkezi planlama yöntemlerinin yetersiz kalarak kimi
dallarda aşırı üretime, kimi dallarda ciddi kıtlıklara yol açması; dünya kapitalist
ekonomisinin genişleyeceği varsayımıyla yapılan yatırımların kapitalist
dünyadaki bunalım nedeniyle fiyaskoyla sonuçlanması; sözü edilen yatırımları
finanse etmek üzere alınan büyük dış borçların bozucu etkilerinin yoğunlaşması
gibi özelliklerle tanımlanan bir ortamda Sovyetler Birliğinde (ve aslında
sosyalist ülkelerin hemen hepsinde) nüfusun göreceli olarak ayrıcalıklı
kesimleri, gelir dağılımını bozmak, ücret eşitsizliklerini arttırmak ve
pekiştirmek, işsizliği uygulamaya sokmak; kısacası, işçi sınıfının temel
kazanımlarını budamak ve kendi ayrıcalıklarını genişletip kurumlaştırmak
politikasını benimsediler. Böylece, kapitalist dünyada bunalımı çözmek için
uygulamaya konan monetarist, Keynesçi ve sosyal demokrat reçetelerin
başarısızlığının ortaya çıktığı bir sırada Sovyet yönetimi piyasa ekonomisi
hummasına kapıldı ve dünya kapitalizmine eklemlenme yolunu seçti.
Marksizmin en fazla doğrulandığı bir sırada yıllarca Marksizmin bayraktarlığını
yapanlar itirafçı oldular ve ideallerini terkettiler.
Ne Partinin ve Sovyet yöneticilerinin kapitalizmi seçmeyen kesimi, ne de işçi
sınıfının ve kollektif köylülerin ana kitlesi kapitalizm doğrultusunda atılan
adımlara düzgün bir program ve kararlı eylem hattıyla örgütlü bir karşılık
veremedi. Hiç tepki olmadı değil; tepkiler cılız, dağınık, kopuk ve ideolojik
olarak netlikten uzaktı. Yukarıda sözünü ettiğimiz uzun yozlaşma süreci sonunda
bir kısım komünistler kapitalist yolu seçen itirafçıların çizgisinden nerede, niçin
ve ne ölçüde farklı bir doğrultuyu savunduklarını kendilerine bile açıklamakta
zorluk çekiyorlardı; içine kapitalist ideolojinin öğeleri karışmış, bulaşık,
pelteleşmiş, uzlaşmacı bir çizgiyle artık emperyalist kapitalist merkezlerden
gelen uzmanların yardımından da yararlanan ve bütün kapitalist merkezlerin
desteğini alan dönekleri alt etmek mümkün değildi.
"Brejnev döneminde göreceli olarak refah kaybına uğramış, sosyalizmden
kopmuş Sovyet entelijansiyasının yanında, hızla büyüyen ve gelişen küçük meta
üreticileri ve sosyalist varlığı kendi kapitalizan işi için kullanan ayrı bir kesim;
Gorbaçov, isteyerek veya istemeyerek, bunların birleşmesine aracılık yapıyor.
Gorbaçov, yeni bir soğuk savaşı başlatmış Batı ile sıfır çözüm üzerinden
anlaşmak için ödüncü bir çizgiyi izlerken, bunlarla, Batı merkezleri arasında
sağlam bağların kurulmasına da önayak olmuş oluyor; sosyalizm, içinden ve
dışından, daha önce görülmemiş bir şiddetle, üstelik ideolojik açıdan hiç hazır
olmadığı bir zamanda hücumla karşı karşıya geliyor. Bir karşılaşma olabilir;
bunun yerine, Sovyetler Birliği içindeki en sesli ve en hırslı bu yeni zenginler ve
entelijansiya, Timur'un karşısındaki Bayezit'in ordusunu hatırlatır bir biçimde,
karşı tarafa geçiyorlar"(26)
Böylece servet ve iktidar hırsıyla gözü dönmüş bir azınlık bir oldu bittiyle
tarihin en büyük karşı devrimini gerçekleştirdi ve Sovyetler düştü. İşçi ve köylü
kitleleri kurbanlık koyunlar gibi kapitalizmin mezbahasına şaşkın şaşkın
sürüklendiler. Daha düne kadar marksizm-leninizm enstitülerinde kendilerine
"sizler Sovyet toplumunun temeli, ülkenin efendisisiniz, ulusal servetin gerçek
yaratıcısı ve sahibi sizlersiniz" diyen sözümona "halk aydınlarının" bir kısmı ile
kendi aralarından çıkan bir kısım işbilir uyanığın yabancı kapitalistlerle de
ortaklık kurarak kendilerine artık şöyle hakaret ettiklerini gördüler: "Bizler zeki,
akıllı, becerikli Yeni Ruslarız. Sizler tembel, kaba, bilgisiz yük hayvanlarısınız.
Sizi açlıkla terbiye edeceğiz; haydi piyasaya çıkın, kendinizi özgürce satın, biz
de sizi özgürce satın alacağız, lütfedip size ekmek vereceğiz...".
Rusya proletaryasının, Yeni Rusların bu bayat öyküsünü bu kez sonsuza dek
yarıda kesmek için kendisini bilgi ve inançla donatacağını, çok daha kararlı, çok
daha ısrarlı bir örgütlenme yaratacağını öngörmekte galiba herhangi bir sakınca
yoktur. Ne dersiniz?

SONUÇ
Sermaye ile emek, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadele dünya
çapında bir mücadeledir. Sosyalizm, kapitalizmin ikiz kardeşi veya kimi
özelliklerinin düzeltildiği bir türü değil, kapitalizmin bir bütün olarak aşılmasını
öngören yepyeni bir sistemdir.
Sömürü ve baskının ortadan kaldırılması, toplumsal eşitlik, ortak mülkiyet ve
kendi kendini yönetim ilkelerine dayalı bir düzen olan sosyalizm mülkiyetçi
bireyciliğe karşıdır ve kimseye başkalarını sömürme ve boyunduruk altında
tutma hakkını tanımaz. Bu yönüyle kapitalizm, sosyalizmin en küçük bir
belirtisini bile yok etmek için durmadan gayret gösterir, kapitalizme karşıt bir
düzenin kurulabileceğini ve yaşayabileceğini gösteren örnekleri boğmaya çalışır.
Lenin'in önderliğinde kurulan Sovyet iktidarı kapitalistler olmadan bir emek
düzeninin yaşayabileceğini yetmiş yıl boyunca bütün zorluklara ve hatalara
rağmen kanıtlamıştır. Sovyet iktidarının yıkılmasından sonra nüfusun büyük
çoğunluğunun içine itildiği korkunç sömürü çarkı da komünist ideolojinin ve
sosyalizm projesinin geçerliliğini ve hayatiyetini -bu kez tersinden-
kanıtlamıştır.
Lenin 1 Mayıs 1919 konuşmasında "Bizim torunlarımız kapitalist sistem
çağından kalan belgeleri ve diğer kalıntıları hayretler içinde inceleyecekler.
Temel ihtiyaç maddelerinin nasıl özel ticaret konusu olabildiğini, fabrikaların
nasıl bireylere ait olabildiğini, kimi insanların başka insanları nasıl
sömürebildiğini, bazılarının nasıl hiç çalışmadan yaşayabildiğini kafalarında
canlandırmakta çok zorluk çekecekler... Yoldaşlar bugün görüyorsunuz ki
temellerini attığımız sosyalist toplum yapısı bir hayal değil. Çocuklarımız bu
yapıyı daha da büyük bir şevkle inşa edebilecekler" demişti. Sosyalizm
mücadelesi, Rusya'da ve dünyanın her yerinde zafere kadar sürecektir.
1 Ronald Suny, "Incomplete Revolution: National Movements and the Collapse
of the Soviet Empire", New Left Review, sayı 189, Eylül-Ekim 1991, sayfa 122-
123
2 bkz, aynı yazı, sayfa 111
3 The Guardian, 26 Ekim 1996
4 Hakan Aksay, "Moskova Günlüğü", Cumhuriyet, 16 Kasım 1996
5 Cumhuriyet, 10 Ocak 1997
6 R. W. Davies, "Gorbachev's Socialism in Historical Perspective", New Left
Review, no. 179, Ocak-Şubat 1990
7 Manifesto of the Communist Party, Selected Works, Vol. I, Moscow, 1962, s.
54
8 aynı yerde.
9 Lenin, "On Democratism and the Socialist Character of Soviet Power", Marx,
Engels, Lenin, On Scientific Communism, Progress Publishers, Moscow, 1967,
s. 331
10 R. W. Davies, adı geçen eser.
11 aynı yerde
12 Marx-Engels-Lenin, adı geçen eser, s. 151
13 R.W. Davies, adı geçen eser.
14 31 Mayıs 1989 ve 18 Haziran 1989 tarihli İzvestiya'dan aktaran R.W.Davies,
a.g.e.
1515 G. L. Smirnov (ed.), Oçerk Teorii Sotsializma, Mockba, 1989, s. 15'ten
aktaran Yalçın Küçük, Sovyetler Birliği'nde Sosyalizmin Çözülüşü, Tekin
Yayınevi, 1991, s.640-641
16 Pravda, 22 Nisan 1989
17 Novyi mir, 2, 1989, s. 236'dan aktaran, R. W. Davies, adı geçen eser.
18 EKO, sayı 10, 1988, s. 93-94'ten aktaran R. W. Davies, aynı yerde.
19 Marks-Engels-Lenin, adı geçen eser, s. 484,486
20 aynı eser, s. 456, 460, 461
21 Lenin, Marksizm ve Gençlik, Koral Yayınları, 1977, İstanbul, s. 244
22 D. Lane, Sovyetlerde Emek ve Komünizmin Ahlâkbilimi, Londra, 1987,
s.182-213'den aktaran R. W. Davies, a.g.e.
23 D. Lane (ed.), SSCB'de Emek ve İstihdam, Londra, 1986, s.239-55 (E.
Teague), ve Sovyet Araştırmaları, cilt 37 (1985), s.173-83 (D. Slider)'den
aktaran, aynı eser.
24 aynı eser
25 aynı eser
26 Yalçın Küçük, adı geçen eser, s. 501
NOT: KİTAP DİZİSİ NO:1'den ALINMIŞTIR.

ÜRÜN İÇİN

Yurdumuzda işçi sınıfının sınıfsal görüşlerini geliştirmek, sağlamak amacıyla


yayın hayatına başlayan "Ürün"ü çıkaran çok değerli sayın yoldaşlarım ve bu
yayını okuyan emekçi halkım.

İlk önce kendimi tanıtayım sizlere. Adım Boz Mehmet. Soyadım Bozışık.
Anam Güzel Şerife isminde, otuz yaşında verem hastalığından ölen az topraklı
bir köylü ailesinin kızı. Babam 52 yıllık hayatının 45 senesini tütün işçisi olarak
çalışarak geçirmiş Kara Hüseyin adında bir işçi. İşte ben beş çocuk sahibi olan
bu ailenin en küçüğüyüm. Doğum yerim, 1912 senesine kadar Osmanlı
İmparatorluğu sınırları içinde olan, bugün ise Yunan hükümetinin idaresi altında
bulunan Kavala şehridir. Doğum tarihim 21 Eylül 1901. Bugüne kadar
hayatımın bir bölümü Sultan Abdülhamit, Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin'in
padişah oldukları zamanda geçmiş bulunuyor. Türkiye Cumhuriyetinin 9.
Reisicumhurunun hakim olduğu yurdumuzda yaşantımı sürdürmekte devam
ediyorum.
Politik kimliğime gelince, 1918 senesinde Yunanistan'ın Kavala kentinde,
bugün Türkiye Cumhuriyeti'ndeki oportünist, satılmış sendikalara benzemeyen
gerçek kızıl işçi sendikasında marksizmle, komünizmle tanıştım. 1927
senesinden beri, Kemalistler tarafından Trabzon denizi açıklarında boğdurulan
Mustafa Suphi yoldaşın kurmuş olduğu TKP'nin sadık üyesiyim. Yaşım 96.
Komünist bir rejimi Türkiye'de kurmak mücadelesinde 9 kez yargılandım, 16
sene zindanlarda hapis yattım, 5 kez ayrı ayrı illerde, ilçelerde sürgün hayatı
yaşadım, şu anda 96 yaşıma rağmen Türkiye'de soyguncu, sömürücü burjuva
iktidarına karşı yurdumuzda sosyalizmi kurmak mücadelesini sürdürüyorum.
Geçmişte bu mücadelede hayatını yitiren tüm yoldaşlarımı başımı saygı ile
eğerek anarken, 28-29 Ocak 1921 gecesi Karadeniz'de sömürücü, soyguncu
sermaye sisteminin temsilcisi, işçi sınıfı ve halk düşmanları tarafından TKP'nin
kurucusu Mustafa Suphi ve 15 yoldaşımızın boğdurulmasının 76. yıl
dönümünde yayın hayatına yeniden başlayan ÜRÜN'e, onu çıkaran işci sınıfı
rehberlerine sevgi ve selamlarımı sunar ve görevlerinde başarılı olmalarını tüm
varlığımla isterim.

1932 senesinde TKP'nin 4. Kongresinde M.K. Polit Büro üyeliğine seçilen


Mehmet Bozışık.