You are on page 1of 8

63.

 Berlin  Film  Festivali  Yarışma  Filmleri   1   Burak  Çevik  

 

63. Berlin Film Festivali Yarışma Filmleri
Bu yıl 63. defa düzenlenen, Avrupa’nın en önemli festivallerinden Berlin Film Festivali, 7-17 Şubat arasında gerçekleştirildi. Festivalin en önemli bölümü kabul edilen Yarışma Bölümü’nde dünyanın farklı köşelerinden, gerek içerik gerekse biçem bakımından birbirinden farklı on dokuz film dünya prömiyerini gerçekleştirdi. Gus Van Sant – Promised Land Avrupa festivallerinin bilindik ismi olan ve 2003 yılında Cannes Film Festivali’nde Elephant (2003) ile Altın Palmiye kazanan Gus Van Sant’ın yeni filmi, festivalin merakla beklenen filmlerin başında geliyordu. Başrollerinde Matt Damon, Frances McDormand gibi Hollywood’un tanınmış oyuncularının olduğu ve senaryosuyla yapımcılığında Matt Damon’ın katkısı olan Promised Land, bir gaz şirketinde çalışan Steve Butler’in tipik bir Amerikan kasabasına gidip, tarım ile uğraşan yerli halka yüksek rakamlar vaad ederek topraklarının altından şirketin gaz rezervlerinin geçmesi için izin alma çabasını anlatıyor. Kendisi de geçmişinde bir taşra insanı olan ve gaz şirketinin yapmak istediği işlemin risklerinin, yerli halkın tek geçim kaynağı olan topraklarına olan etkisinin farkında olsa da saklayan Butler’ın, bir süre sonra kasabaya gelerek kasaba halkının bilinçlenmesi için çabalayan çevreci bir aktivist ile uğraşmak durumunda kalarak aslında bir anlamda kendi taşra kökleri ile kapitalizme yenik düşmüş, para uğruna değerlerini yitirmiş şimdiki haliyle içsel bir hesaplaşma yaşamasına odaklanıyor. Ana akım sinemanın formülünden ilerlerken, bir süre sonra çevreci aktivistin, ufak çocukların bilinçlenmesi için yaptığı eğitici ilkokul sunumundan farksızlaşan film, Gus Van Sant’ın Gerry (2002), Elephant, Last Days (2005), Paranoid Park (2007) gibi biçimsel ve Good Will Hunting (1997), Milk (2008) gibi hikayesel zenginlikli filmlerinin çok uzağında bir iş olarak festivalin hayal kırıklığı yaratan filmlerinden biri oluveriyor. Denis Côté – Vic et Flo Ont Vu Un Ours (ing. Vic and Flo Saw a Bear) Festivalin bir başka hayal kırıklığı yaratan filmi ise daha önceden Curling (2010) filmiyle tanıdığımız Kanadalı yönetmen Denis Côté’nin Vic et Flo Ont Vu Un Ours’uydu. Hapishaneden çıkıp, yeni bir başlangıç yapmak için kız arkadaşı ile birlikte taşrada izole bir yaşantıya başlayan Victoria’nin, geçmişte yaşananlardan bir türlü kurtulamamasını anlatan film, psikolojik bir drama olarak başlayıp, sonlara doğru bir suç filminin formunu alan ve bu janrlar arası geçiş sırasında da oyunculuklar ne kadar iyi olursa olsun senaryoya bağlı bir sorun olarak karakterlerini geliştiremeyerek, seyircinin karakterler ile bir bağ kuramamasından ötürü pratikte yönetmenin istediğini gerçekleştirememiş olduğu bir iş. Fredrik Bond – The Necessary Death of Charlie Countryman Promised Land gibi, Hollywood ana akım sinema estetiğine yakın duran bir başka film ise The Necessary Death of Charlie Countryman‘di. Popüler müzik gruplarından Sigur Ros, The XX’in parçaları ile oluşturulan atmosferi ve Shia LaBeouf, Evan Rachel Wood, Rupert Grint, Mads Mikkelsen gibi tanınmış aktörleri ile hitap ettiği kitlede sıkışıp kalmış olan film, annesinin ölümünden sonra Bükreş’e giderek kaderin sunduğu garip bir maceraya atılan Charlie Countryman’in hikayesini, geçmişinde

klip yönetmenliği olan Fredrik Bond’un kötü bir senaryoyu, güzel görüntüler ile sunmasından öte değildi. Filme masalsı bir ton katan tok sesli anlatıcısı, rastlantılar ile kurulmuş, olay örgüsü çok zayıf senaryosu, yer yer güldüren, popüler kültür referansları ile dolu diyalogları ile seyirciye sınırlı eğlenceden başka bir şey sunamayan film, yarışma filmlerinin belki de en zayıf halkasıydı. Thomas Arslan – Gold Başarısız olarak gördüğüm bir başka iş ise ilkokulu Ankara’da okumuş olan Thomas Arslan’ın Alman Western’i Gold’tu. Tek ortak noktaları altın merakı olan, farklı karakterlere sahip bir grup Almanın, 1898 yılının yazında Kanada’ya giderek 2500 kilometrelik uzaklıktaki yeni keşfedilmiş bir altın sahasına yaptıkları hem fiziksel hem de psikolojik anlamdaki stresli yolculuğunu anlatan film, Nina Hoss’un başarı ile canlandırdığı, herkesten bağımsız kalabilen, geçmişinin vurgulanmadığı ve her karakter ile eşit tutulduğu, sosyal baskının ağırlığını umursamayan, yeri gelince yola tek başına da devam edebilen güçlü bir kadın karakteri ile dikkati çeken bir iş. Film, Emily Meyer başta olmak üzere karakterlerini başarı ile kurarken, güçlü sinematografisi ile dikkate değer bir Western denemesi olsa da senaryosunun zayıflığı ve buna bağlı olarak ritmindeki sorunlar nedeniyle tüm iyi öğelerine rağmen bittikten sonra seyircide hiçbir etki bırakmaması sebebiyle festivalin bir başka hayal kırıklığı yaratan filmi haline geliyor. Ulrich Seidl – Paradies: Hoffnung (ing. Paradise: Hope) Avrupa sinemasının değerli yönetmenlerinden Ulrich Seidl’in Paradise üçlemesinin ilk filmi Paradies: Liebe (2012) Cannes Film Festivali’nde, ikinci filmi Paradies: Glaube (2012) Venedik Film Festivali’nde yarışmıştı. Berlin Film Festivali’nin yarışma bölümünde gösterilen üçlemenin son filmi Paradies: Hoffnung haliyle festivalin merakla beklenen filmlerinden biriydi. Seidl, ilk filmde Melanie’nin annesinin yaz tatilini Kenya’da erkek hizmetçiler ile geçirmesini anlatırken, ikinci filmde teyzesinin kapı kapı dolaşarak evangelizmi yayma çabasını anlatmıştı. Son filmde Melanie’nin yaz tatilini bir diyet kampında tüm gün spor yaparak geçirirken, aralarındaki yaş farkına rağmen kırklarındaki diyet kampı doktoruna aşık olmasını ve bu aşkı hayalden, gerçekliğe taşıma çabasına odaklanan yönetmen, aslında hikayesi itibariyle çok rahat seyircinin duygularını ve tepkisini çekebilecek istismar anlara müsaitken, hikayenin sınırını ustalıkla çiziyor. Umudu pek de tekin olmayan aşkta görürken, tekinsiz atmosferini mizahi unsurlara elverişli şekilde kuran Seidl, simetrik açıları ve dekoru ile asimetrik bir aşkın mümkün olmadığını ama umudun böylesi bir aşkta olan inançta saklı olabileceğini vurguluyor. Bu noktada aklıma Milan Kundera’nın Ölümsüzluk (ing. Immortality) adlı kitabındaki şu cümleler geliyor; «(…) Bu yüzden size söylüyorum; ya kadın erkeğin geleceği olacak ya da insanlığın sonu gelecek, çünkü ancak bir kadın içinde hiçbir kanıtı olmayan bir umut barındırabilir ve bizi, kadınlar olmasa çoktan inanmaktan vazgeçeceğimiz kuşkulu bir geleceğe davet edebilir. »

63.  Berlin  Film  Festivali  Yarışma  Filmleri   3   Burak  Çevik  

  Malgoska Szumowska – W Imię (ing. In the Name of) Festivalin Yarışma Bölümü’ndeki birçok film, derdini açık bir dille ve biçemde bir yenilik sunmadan ortaya koyuyor. Bu durumda ise anlatılan hikayeler seyirciye ulaşsa bile seyircinin bünyesinde kalıcı olamıyor ve beyazperdenin sınırlarını aşamayarak, ışıklar yandığında seyircinin bünyesinde yolculuğuna devam edemiyor. Bu duruma tamamıyla uyan Polonya yapımı W Imię , aslında dine yönelmek ve din adamı olmak için oldukça geç bir yaş olan 21 yaşında rahip olmaya karar vererek dine yönelmiş katolik bir rahip olan Adam’ın, taşrada davranış problemleri olan bir grup genci tekrardan topluma kazandırma çabası sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Genç bir sarışın olan Ewa’nın Adam ile yakınlaşma çabası ile başlayan gerginlik, Adam’ın bastırdığı arzularının ortaya çıkmasına sebebiyet vermesine odaklanan film, din ve cinsel arzunun çatışmasını, karakterinin psikolojisi üzerinden ortaya koyarken, taşranın yarattığı sosyal baskının vurgusu ile daha da derinlik kazanıyor. Andrzej Chyra’nın başarı ile canlandırdığı Adam karakterinin zenginliği ile dikkat çeken film, hümanistik tavrı ve temiz kotarılmış bir iş olmasına rağmen yine de yeni bir hikaye ya da biçimsel bir unsur sunamadığı için seyircinin bünyesinde kalıcı olamıyor. Guillaume Nicloux- Le Religieuse (ing. The Nun) Dini, toplumsal değerleri ve bu değerlerin kişiye olan etkisi sorgulayan bir başka film ise Guillaume Nicloux’un edebi eser uyarlaması Le Religieuse’du. 1760’ların Fransa’sında, burjuva bir aile doğan Suzanne’ın, rahip olması için bir yatılı okula gönderilmesi ile başlayan film, Suzanne’ın içindeki tanrı sevgisinin rahip olmaya yetmediğini anlaması ile hayatının işkenceye dönmesini anlatıyor. 1966 yılında Jacques Rivette’nin de Diderot’un aynı eserinden uyarladığı lakin uzun yıllar yasaklı kalan filmin yeni versiyonunda, yönetmen hissiyat olarak epizodik bir anlatım ile dinin farklı insanların ellerinde nasıl farklılaşabileceğini ve bu farklılığın toplumu, bireyi nasıl etkileyebileceği anlatırken, eleştirisini acımasız bir sertlik ile seyirciye sunmaktan çekinmiyor. Özellikle Isabelle Huppert’in genç kızlara ilgi duyan baş rahibe rolüyle harikalar yarattığı bölüm ile beğenimi kazanmış olan film, gücünün büyük bir bölümünü Pauline Etienne ve Isabelle Huppert başta olmak üzere oyuncularından alıyor. Boris Khlebnikov – Dolgaya Schastlivaya Zhizn (ing. A Long and Happy Life) İronik ismiyle dikkatleri çeken Rusya menşeli Dolgaya Schastlivaya Zhizn, (Uzun ve Mutlu Bir Hayat anlamına geliyor.) Rusya’nın kuzeyinde yaşayan çiftlik sahibi, çalışanlarının güvenini ve saygısını kazanmış olan Sascha’nın, çiftliğini devlete satmak zaruriyetine düşmesini ve ardından işçilerinin de yardımıyla bu durum ile savaşmasını anlatıyor. Kapitalizme hizmet eden bürokrasinin günümüz Rusya’sındaki yüzünü maskelemeden ortaya koymayı amaçlayan film, haklının yanlış politika sonrası haksızlaşmasına odaklanırken tıpkı W İmię, Le Religieuse ve yarışmadaki diğer bir çok film gibi seyirciye yeni bir şey sunamadığı için derdini ortaya koymak ve beyazperde ile sınırlı kalmaktan öteye gidemiyor. Danis Tanovic – Epizoda U Zivotu Beraca Zeljeza (ing. An Episode in the Life of an Iron Picker)

Beyazperde’de sınırlı kalarak seyircinin bünyesine nüfuz edemeyen bir başka film ise Bosna Hersek menşeli yönetmen Danis Tanovic’in Bosna’da yaşayan fakir bir çingene ailesinin dramını anlattığı Epizoda U Zivotu Beraca Zelijeza adlı filmiydi. Ailenin babası Nazif, eski arabaları parçalayıp satarak eline geçen az miktardaki parasıyla iki ufak kızı ve karısından oluşan ailesinin geçimini sağlamaktadır. Bir gün hamile olan karısı, şiddetli karın ağrısıyla hastaneye yatırıldığında Nazif, acı bir geçekle yüzleşmek zorunda kalır. Anne karnındaki bebek, hayatını kaybetmiştir ve bir ameliyatla alınmalıdır. Toplumun fakir kesiminde yaşayan çoğu insan gibi sağlık sigortaları olmadığı için yüksek bir meblağa tutabilecek ameliyatın ücretini karşılayamayacak durumdadırlar. Benzerlerini sıklıkla duyduğumuz, edebiyatta okuduğumuz, sinemada gördüğümüz sosyal geçekçi bir hikayenin tekrarı haline geldiğini düşündüğüm film, seyircisine biçem olarak da bir yenilik sunmuyor. Filmi ilginç ve seyredilmeye değer kılan tek önemli nokta ise izlediğimiz bu hikayenin bundan birkaç yıl önce Bosna’da, Nazif ile eşi Seneda’nın başından gerçekten de geçmiş olması. Danis Tanoviç’in karakterleri sürekli takip eden aktüel ve detaycı kamerası için yaşadıkları bu acıklı olayı tekrardan canlandıran karakterler kurgunun insana sunulan dünyasından uzaklaşıp gerçeğin acı ama görmezden gelinemez dünyasına davet ediyor. Bruno Dumont – Camille Claudel 1915 Son üç filmiyle ‘Bruno Dumont filmi’ diye kategorileştirebileceğimiz ulvi ve son derece iddialı bir sinemanın peşinde olan Dumont’un son filmi, 1915 yılının kış mevsiminde geçiyor. Zamanında Rodin’in metresi ve asistanı olan lakin Rodin öldükten sonra başkalarının onu zehirleyip eserlerini çalmak istediği paranoyası nedeniyle ailesi tarafından Fransa’nın güneyinde bir akıl hastanesine kapatılan Camille Claudel’in, bu akıl hastanesinde yaşadığı döneme yoğunlaşan yönetmen, Claudel’in psikolojik olarak çöküntüsünü, dört duvar arasında sıkışıp yalnızlığa boğulmasını ve bir daha üretememesini güçlü bir sinematografi ile sunuyor. Genellikle filmlerinde amatör oyunculara yer veren Dumont, son filminde başrolü Juliette Binoche’ye emanet ediyor. Binoche’un seyirciyi mimiklerine hapseden ve belki de filmden sonra uzun süre akıldan çıkmayan performansı ile etkisini katlayan film, yan rollerdeki akıl hastalarının gerçekten akıl hastası olması ile de ilginç bir hal alıyor. Zira filmde gördüğümüz akıl hastaları rol yapmıyor, kendi gerçekliklerini kamera karşısında yaşıyorlar. Durum böyle olunca seyir, bir filmin kurmacalığının öte tarafına geçerek, deliliğin, yaratıcı ilhamın ve tanrısal ulviyetin yaşamdaki sorgulamasına dönüşüyor. Camille Claudel 1915‘in seyirciye sakince nüfuz ederek etkisi altına alan yılın en güçlü filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Jafar Panahi & Kamboziya Partovi - Pardé (ing. Closed Curtain) İki yıl önce Berlin Film Festivali’nin yarışma bölümünün jüri üyesi olan fakat ülke dışına çıkma yasağı olduğu için Berlin’e gelemeyen İranlı yönetmen Jafer Panahi’nin son filmi Pardé, yarışma filminin dikkat çeken işleri arasındaydı.

63.  Berlin  Film  Festivali  Yarışma  Filmleri   5   Burak  Çevik  

  Film, değerini senaryosundan ve metaforların genele yayılmasından alsa da bir süre sonra sırtını dayadığı metaforların çokluğu sebebiyle göstermek istediği şeyleri metaforlara boğarak derdinin özünü seyirciye etkileyici bir şekilde sunma fırsatını yitiriyor. Panahi ve Partovi, bir sanatçının sınırlandırılması, sansürlenmesi gibi oldukça önemli olduğunu düşündüğüm bir konuyu bir evin içinden anlatırken, gerçeklik ile kurmaca arasında gidip gelen ilginç bir dünya yaratmayı başarıyor. Seyirci için filmi izlenilir kılmaya devam eden şey ise basit metaforlara boğulmuş olsa da gerçeklik ile kurmaca arasındaki süprizlere açık, şeffaf olay örgüsü olduğunu düşünüyorum. Filmlerindeki muhalif duruş sebebiyle ev hapsine ve yirmi yıl boyunca film yönetmeme, yazı yazmama, yapımcılık yapmama, yurt dışına çıkmama, yerli-yabancı medyaya açıklama yapmama cezalarına çarptırılan Panahi’nin, Kamvuzia Partovi ile birlikte gerçekleştirdiği Pardé, tamamı bir evin içinde geçen metaforik bir anlatıma sahip değerli bir film. Sebastián Lelio – Gloria 58 yaşındaki Şilili dul bir kadın olan Gloria’nın yalnızlık ile kaplı hayatından sıyrılmak amaçlı partilere giderek, kendi yaş aralığındaki erkekler ile içki içip, sohbet edip ve şanslıysa da geceyi onlar ile birlikte geçirdiği günlerden birinde Rodolfo ile tanışıp duygusal bir ilişki yaşamasını anlatan film, basit bir hikayenin, güçlü bir senaryo ve karakter ile nasıl derinleştiğini, nasıl katmanlaşıp insana ve topluma dair önemli cümleler kurabileceğinin güzel bir örneği. Festival boyunca eleştirmenlerden en yüksek puanı alan ve dağıtımcılar tarafından paylaşılamayan Gloria, orta sınıfa mensup bir kadının hikayesi üzerinden arka planında güçlü bir şekilde Şili’nin politik durumunu ve bu durumun orta sınıfa etkisini yansıtıyor. Filmin hemen her sahnesinde bulunan Gloria’yı oynayan Paulina Garcia’nın muhteşem oyunculuğu ile değerlenen film, festivalin incelikli işlerinden biri. Emir Baigazin – Uroki Garmonii (ing. Harmony Lessons) Genellikle rüştünü ispatlamış yönetmenlerin yarıştığı bir bölüm olan Berlinale’nin yarışma bölümünde yeni bir yönetmen keşfetmek pek olası bir durum değildir. Lakin bu sene Kazak yönetmen Emir Baigazin’in ilk filmi olan Uroki Garmonii gösterildi. Uroki Garmonii, on üç yaşındaki Aslan’ın, okuldaki bir sağlık kontrolü sırasında, yaşıtları tarafından aşağılanmasının ardından ortaya çıkan kişilik problemleri ve Aslan’ın toplum ile arasına örülen duvarları anlatıyor. Bir süre sonra intikam hikayesine evrilen film, büyüme dönemi sorunları üzerinden Kazak toplumun hakkında varoluşçu, zeki metaforları ile bol katmanlı bir sinema deneyimine evriliyor. Yönetmenin daha ilk filminde, tüm hikayeye, karakterlere ve bunların görsel yansımalarına olan ustalık derecesindeki hakimiyeti sonraki filmlerini merak içerisinde beklememe yol açtı. Zengin görselliği ve atmosferini pekiştiren renk paleti ile seyirciyi ilk karesinden son karesine kadar etkisi altına alan film, festivalde farklı bir sinema deneyimi sunarak, Camille Claudel 1915 ve Gloria ile birlikte Yarışma

Bölümü’ndeki en değerli bulduğum işlerin başında geliyor. Emmanuelle Bercot - Elle s’en Va (ing. On My Way) Altmış yaşlarında bir restoran sahibi ve hayatı sorumluluklar ile dolu Bettie’nin, rahatlamak için bir sigara arayışındayken arabasıyla yollara düşme hikayesini anlatan Elle s’en Va, Bettie’nin bir nevi kendisiyle ve dolaylı yoldan geçmişiyle bir iç hesaplaşma yaşamasına dönüşen hoş seyirlik bir filmdi. Bettie karakterini canlandıran dünyaca ünlü aktrist Catherine Deneuve’ün başarılı oyunculuğuyla dikkat çeken film, hayatından sadece bir sigara molasından öte bir şeyler bekleyen Avrupa’lı orta yaş üstü bir kadının psikolojisine odaklanıyor. Arabayla kilometreler kat ettikçe yaşam yolunda geçmişe doğru soyut bir yolculuğa çıkan Bettie, tek gecelik ilişkilerden duygusal ilişkilere, bir torun ile yaşanan iletişimsizliğe, hayal kırıklıklarına ve tüm bunları yaşamış olmanın getirdiği olgunlukla halen geleceğe umutla uyanabilmenin güzelliğini ortaya koyuyor. Filmin Catherine Deneuve’süz nasıl bir etkiye sahip olacağını ve zaten çok da güçlü olmayan etkisinden neleri yitirebileceğini düşündükçe, karaktere odaklanan dramatik yapısının yeterli düzeyde geliştirilemediğini ve orta yaş üstüne hitap eden tatlı bir film olmaktan öteye geçemediğini fark ediyorum. Pia Marais – Layla Fourie Johannesburg’ta oğluyla birlikte hayatını sürdüren, kumarhanelerde çalışmak üzere işe başvuran güvenlik elemanlarını yalan makinasında mülakata alan Layla Fourie’nin bir gece oğluyla birlikte işten eve arabasıyla dönerken kaza sonucu bir adama çarpıp öldürmesinden sonra yaşadıklarını anlatan Layla Fourie, yönetmenin büyüdüğü yer olan Güney Amerika’da suçluluk duygusu ile insanın cezadan kaçan tarafının gerilimli yapısını ortaya koymaya çalışıyor. Yönetmenin tüm hikayeyi baştan sona belirli bir gerilim dozuyla bezemek istemesinin pratikte işlememesi, seyirciye ulaşamayan Layla Fourie karakterinin psikolojisinin tam olarak yansıtılamaması ve hikaye ilerledikçe dallanıp budaklanan olay örgüsünün filmin aslında söylemek istediği cümleleri örselemesi sebebiyle film bir süre sonra seyirci için yavan bir hal alıyor. Calin Peter Netzer – Pozitia Copilului (ing. Child’s Pose) Soğuk bir Mart gecesi hız limitini aşan Barbu’nun bir çocuğa çarparak öldürmesinin ardından Romanya’nın üst sınıfına mensup Barbu’nun annesi Cornelia’nın oğlunun hapise girmemesini sağlama çabasına odaklanan Pozitia Copilului, Romanya’nın rüşvete dayalı bürokratik adaletini sorgularken başarı ile kurduğu karakterleri ile de seyirciyi ikileme bırakacak bir soruda tutuyor; siz olsanız oğlunuzun hapise girmemesi için bağlantılarınızı ve paranızı kullanır mısınız? Bir durum öyküsü üzerinden, haklılığın ya da haksızlığın parayla ölçülebilir bir değer haline gelebilecek kadar yozlaşan bir ülkenin anatomisini ortaya koyan film, biraz da Cristian Mungiu, Calin Peter, Cristi Puiu, Corneliu Porumboiu gibi günümüzün önemli Romen yönetmenlerinin, bir durum öyküsü üzerinden insanın içinde bulunduğu sistemi eleştiren ve artık biraz da kalıplaşmaya başladığını düşündüğüm izinden ilerleyerek gün geçtikçe görmeye alıştığımız bir hikaye sunuyor.

63.  Berlin  Film  Festivali  Yarışma  Filmleri   7   Burak  Çevik  

  Pozitia Copilului hakkında düşünmek, Romanya ile benzer darbeler geçmişine sahip, gelişmekte olan bir üçüncü dünya ülkesi olan ülkemiz hakkında da düşünmemizi zaruri kılıyor ki, bu açıdan filmin, sadece belirli bir bölgeyi ve insanı temsilinden öte bir değere büründüğüne inanıyorum. Hong Sangsoo – Nugu-ui Ttal-do Anin Haewon (ing. Nobody’s Daughter Haewon) Kendine has üslubuyla uzak doğunun en önemli yönetmenleri arasında olan Hong Sangsoo’nun son filmi Nugu-ui Ttal-do Anin Haewon, çelişkiler içerisindeki genç bir kızın hayatının ufak bir kesitini ortaya koyan ilginç bir film. Son yıllarda üretkenliği ile dikkat çeken yönetmen, hissiyata dayalı hikaye anlatımını ve güldüren naif anları ile yorgun bir zihnin bilinçaltında dolaşırken, hayatın katı gerçekçiliğinin ne kadar gerçek, bizim bilinçaltımızın soyut görsel temsilinin ne kadar soyut olduğunu kendine has üslubu ile sorguluyor. David Gordon Green - Prince Avalanche 1988 yılının yaz mevsimini, yangından zarar görmüş bir ormanın yollarını tekrardan boyayarak geçiren Alvin ve Lance’ın, bu zıtlıktan doğan inişli çıkışlı ilişkilerini anlatan film, İzlanda menşeli Either Way’in tekrardan beyazpereye uyarlanmış haliydi. Karakterleri ve hayata bakışları dolayısıyla birbirinden çok ayrı iki farklı karakter olan Alvin ve Lance’in inişli çıkışlı ilişkisine odaklanan yönetmen, bazen güldüren bazen düşündüren ilginç bir yol hikayesi sunuyor. Başarılı diyaloglara bitimsiz alan bırakan, karakter odaklı senaryosu ve bu senaryosunu açığa çıkaran yalın yönetmenliği ile ilgi çeken Prince Avalanche, yarattığı görsel dünyasını dozunda müzik kullanımı ile zenginleştirmiş olduğunu düşünüyorum. Steven Soderbergh – Side Effects Gerek ana akım gerekse kişisel filmleri olsun her türlü projesiyle ses getirmeyi başaran Steven Soderbergh’in sinemaya uzun bir ara vereceğini açıkladıktan sonra gerçekleştirdiği son projesi olan Side Effects, 20’lerinde genç bir kadın olan Emily Taylor’ın yeni hapishaneden çıkan eşini öldürmesinin hikayesini anlatıyor. Kullandığı antidepresanların etkisiyle cinayeti anımsamayan Emily’nin bu durumu bir yandan ülkedeki ilaç sektörü ile ilgili tartışmaları körükleyip diğer yandan psikiyatristi Dr. Jonathan Banks’in hayatını karartırken, tüm bu olayın ardında başka bir şeyin olduğundan şüphelenen Jonathan Banks’ın gerçeği ortaya çıkarma çabasına dönüşen film, seyircisine entrikalar ile dolu gerilimli bir politik hikaye sunuyor. Rooney Mara, Jude Law ve Catherine Zeta-Jones gibi Hollywood’un popüler oyuncuları ile ana akım bir gerilim filmi ortaya koyan Soderbergh, dozu başarı ile ayarlanmış gerilimi ve seyirciyi hep ayakta tutan ritmiyle başarılı bir iş çıkarıyor. Ödüller Susanne Bier, Andreas Dresen, Ellen Kuras, Shirin Neshat, Tim Robbins, Athina Rachel Tsangari’den oluşan ve Wong Kar Wai’nin başkanlığında toplanan jüri üyeleri, Altın Ayı ödülünü Romanya yapımı Pozitia Copilului‘ya verdi.

Jüri Özel Ödülü’nü temsil eden Gümüş Ayı’ya Epizoda U Zivotu Beraca Zelijeza‘nın layık görüldüğü ödül töreninde, Alfred Bauer ödülünü ise Vic et Flo Ont Vu Un Ours kazandı. Bunun dışında En İyi Yönetmen ödülünü Prince Avalanche filmiyle David Gordon Green alırken, En İyi Senaryo ödülünü Pardé filmiyle İranlı yönetmen Jafar Panahi kazandı. En İyi Kadın Oyuncu ödülünü Gloria‘daki performansıyla Paulina Garcia, En İyi Erkek Oyuncu ödülünü ise Epizoda U Zivotu Beraca Zelijeza‘da kendi başından geçen bir hikayeyi Danis Tanovic’in kamerası için tekrardan canlandıran Nazif Mujic kazandı. Özel Mansiyon ödülleri Gus Van Sant’ın Promised Land filmi ile Pia Marais’in Layla Fourie filmlerine verilirken, Olağandışı Sanatsal Etki olarak çevirebileceğim (ing. Award For An Outstanding Artistic Contribution) ödüle ise Aziz Zhambakiyev’in Uroki Garmonii adlı filmi layık görüldü. Biletsiz.com adına; Burak Çevik / Mart 2013