Pierre Loti

■ I

1914

Tercüman 1001 TEMEL ESER

Tercüman
1001 TEMEL ESER

&

P İ E R R E LOTİ
H azırlayan F İK R E T ŞAHOĞLU

CAN ÇEKİSEN TÜRKİYE 1914

T ercü m an g a z e te s in d e h azırlan an bu e s e r K ervan K ita p çılık A. Ş. o fs e t t e s is le r in d e b a s ılm ış t ır

1001 Temel Eser i iftiharla sunuyoruz
Tarihimize m ânâ, m illî benliğim ize güç ka­ tan kütüphaneler dolusu birbirinden aeçme eser­ lere sahip bulunuyoruz. Edebiyat, tarih, sosyo­ loji, felsefe, folklor gibi mili! ruhu geliş tiren, ona yö n veren konularda "Gerçek eserler" elimizin altındadır. Ne var ki, elim izin altındaki bu eserlerden çoğunlukla istifade edem eyiz. Çünkü devirler değişm elere yol açm ış, dil değişm iş, yazı değişm iştir.

Gözden ve gönülden uzak kalmış unutul­ maya yüz tutm uş -Ama değerinden hiçbir şey kaybetm em iş, çoğunluğu daha da önem kazan­ mış- binlerce cilt eser, bir süre daha el atılmazsa, tarihin derinliklerinde kaybolup gideceklerdir. Çünkü onları derleyip - toparlayacak ve günümüzün türkçesi ile baskıya hazırlayacak değerdeki kalemler, gün geçtikçe azalmaktadır. Bin yıllık tarihimizin içinden süzülüp gelen ve bizi biz yapan, kültürümüzde "Köşetaşı" vazifesi gören bu eserleri, tozlu raflardan kurta­ rıp, nesillere ulaştırmayı plânladık. Sevinçle karşılayıp, ümitle alkışladığımız " 1000 Temel Eser" serisi, Millî Eğitim Bakanlı­ ğınca durdurulunca, bugüne kadar yayınlanan 66 esere yüzlerce ek yapm ayı düşündük ve "Tercüman 1001 Temel Eser" dizisini yayınla­ maya karar verdik. " 1000 Temel Eser" serisini hazırlayan çok değerli bilginler heyetini, yeni üyelerle genişlettik. Ayrıca 200 ilim adamımız­ dan yardım vaadi aldık. Tercüman'ın yayın hayatındaki geniş imkânlarını 1001 Temel Eser için daha da güçlendirdik. Artık karşınıza gu­ rurla, cesaretle çıkmamız, eserlerimizi gözlere ve gönüllere sergilememiz zamanı gelmiş bulu­ nuyor. Millî değer ve m ânâda her kitap ve her yazar bu serimizde yerini bulacak, hiç bir art düşünce ile değerli değersiz, değersiz de değerli gibi ortaya konmayacaktır. Çünkü esas gaye bin yıllık tarihimizin temelini, mayasını gözler

önüne sermek, onları lâyık oldukları yere oturt­ maktır. Bu bakımdan 1001 Temel Eser'den madd! hiç bir kâr beklemiyoruz. Kârımız sadece gufur, iftihar, hizmet zevki olacaktır. KEMAL ILICAK

Tercüman Gazetesi Sahibi

PİERRE LOTİ’nin HAYATI Asıl adı Julien Viaud olan Pierre Loti, 14 Ocak 1850 de Fransa’nın Rochefort şehrinde doğdu. Deniz­ ciliğe m eraklı protestan bir ailedendir. Çocukluğu iç açıcı bir çevrede geçmedi. Annesinin ve teyzelerinin isteklerine uyarak, öğrenimine İncil okumakla başla­ dı. Bir şiire de Yunanca ve Lâtince dersleri aldı. Li­ seyi Rochefort’da bitirdikten sonra, ailenin denizcilik geleneğine uyarak Deniz Akademisi’ne girdi. Ama, bu tutum u denizcilikten çok, yaradılışına uygun egzotik ülkeler görmek, tabiatı ve yalnızlığı seven rom antik ruhunu tatm in etm ek isteğinden ileri geliyordu. S Akademiyi bitirdikten sonra, 1867 yılında «J|ean Bart» gemisiyle ilk seferine çıktı. Otuz yıl bahriye su­ bayı olarak uzak denizlerde ve ülkelerde dolaştı. Bir­ birine benzemez toplum ların yaşayışını, duygu ve he­ yecanlarını eserlerinde aksettirdi. Bu ülkeler arasın­ da: Türkiye ve İstanbul, Japonya, Tahiti, İran, Sene­ gal başta gelir. Samimi bir Türk dostu olan Pierre Loti, Trablusgarp, Balkan, 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele’de Türkiye’yi Jkuvvtetle destekledi. îlk i 1870 yılında ol­ mak üzere birçok defa İstanbul'a geldi. Sevgi ve heye­ canla karşılandı. Devlet adamı ve yazarlardan geniş bir çevre edindi. Hasköy, ^Tepebaşı, Kandilli, Divanyolu, Ortaköy, Çarşamba semtlerinde, çeşitli evlerde

10

ve yalılarda oturdu. Türkiye hakkında birçok eserler yazdı. Onbeş kadar olan bu eserlerin birinci bölümü Sultan II. Abdülhamit devrine aittir: Aziyade Fleurs d’ennui, Fantome d’Orient, Les desenchantees, L’exilte, Jerusalem, La Galile ve Le Deserl. Bunlardan Azıyade ve Les Desenchantees (Kızgınlar) romanla­ rını Türkçeve çevirmiştir. B a l k a n H arbi’nden, millî mücadeleye kadar geçen zamanı içine alan ve Türk milletinin uğradığı haksızlıkların savun­ masını yapan kitapları ise dört tanedir. La Turquie Agonisante (Can Çekişen Türkiye), Les M assacres d'Arm6nie (Ermeni Katliâmları), Les Allies qu’il nous faudrait, La Mort de nötre chere France en Orient.. Bunlardan başka, 1910 ve 1913 yıllarında İstanbul’da geçirdiği günleri aksettiren bir hatıra kitabı: S u p re mes Visions d’Orient. Bu eserleriyle ve çeşitli gazetelerde çıkan yazıla­ rıyla Türk milletinin kalbinde unutulm az bir yer tu­ tan Pierre Loti’nin hatırasını yaşatm ak için, bugün İstanbul ve Bursa’da çeşitli cadde ve kahvehanelere onun adı verilmiştir. Orijinal bir romancı, kuvvetli bir polemikçi ola­ rak bütün dünyada büyük şöhret kazanan Pierre Loti, 1891 de Academie Français’e üye seçildi. 1922 yılında da Legion d'Honneur nişanını aldı. Büyük yazar, 1923 de Hendaye’de öldü. Vasiyeti üzerine Saint - Pierre d ’Oleron adasındaki aile bahçesinin derinliklerine gö­ müldü. Pierre Loti’nin eserlerinde, bütün eski güzelliklere açık, mistik ve melânkolik bir ruhun akisleri görülür. Üslûbu lirik ve renklidir. Onun düşünce ve zihniyeti­ ne karşı olanlar bile, bu söyleyiş güzelliğinin değerini kabul etmek zorunda kalmışlardır.

11

Gustave Lanson’un dediği gibi: O, Fransız edebi­ yatının en büyük ressamıdır. Özellikle, Doğu ve Uzak Doğu’yu anlatırken başvurduğu tasvirler, detaylara kadar inerek, sihirli bir dünya çizerler. Loti, saf bir rom antiktir. B atı’mn ruh inceliğini silip süpüren endüstri hamlelerine karşı, sürekli bir kaçış hâlindedir. Onun istediği hayallerle dolu büyülü iklimler artık Avrupa’da yoktur. Onun için Doğu’ya, eski medeniyetler ülkesine sığınır. Orada herşey, saf bir masal dünyasını andırır. Orada insanlar makine dişlileri arasında ezilmemiş, büyük endüstri mücade­ lelerinin yıpratıcı temposuna girmemişlerdir. Orada hayat, sâkin, sessiz ve rüyalı; insanlar mütevekkil, iyi ve namusludurlar. Bu Doğu’ya has, soylu ve İnsanî durum , Loti'nin yaradılışına uygun düşer. Birbiri peşinden yayınladı­ ğı rom anlarda da, bu uygunluğun belirtileri kuvvetle göze çarpar. Loti, şiirli bir roman tü r’ü yaratm ıştır. Mistik bir sarhoşluk, geçmiş özlemi ve egzotik güzellikler, bu eserlerin ana dokusunu meydana getirirler. Eserlerinin dökümü aşağıdadır: 1 — Aziyade, 1879 (Sultan II. Abdülhamit zamanın­ da İstanbul’da geçen, rom antik bir aşk romanı­ dır. İstanbul’un tarihî güzellikleri ve harem ha­ yatının esrarlı çekiciliği» eserin orijinalitesini teşkil eder. Yayınlandığı zaman Fransa'da büyük ilgi uyandırdı.) 2 — Rarahu, 1880 (Tahiti Adası’nın tabiat güzellik­ lerini anlatır.)

12

3 — Le Roman d ’un Sipahi, 1881 (Bir Sipâl.inin Ro­ manı, konusu Senegal'de geçer.) 4 — Le Mariage de Loti, 1882 (Loti’nin evlenmesi) 5 — Fleurs d ’Ennui, 1882 (Kader Çiçekleri) 6 — Mon Frere Yves 1883 (Kardeşim Yves) 7 — Pecheur d ’Islande, 1886 (tzlânda Balıkçısı. Yazarın en tanuım ış eserlerindedir. Hayatını açık denizlerde kazanan Bretanya’lı bir balıkçı, nın basit hayatını dolduran gerçek bir aşkın hi­ kâyesidir. Loti, bu romanında, denizi ve deniz adamlarını, gerçeklerin dışına taşm adan, şiirli bir dille anlatır.) 8 — Propos d ’exil, 1887 9 — Madame Chrysantheme, 1887 (Madam Krizan­ tem. Çin ve Japonya'nın, eski medeniyet izlerini taşıyan hayatlarını anlatan bir romandır.) 10 — Japoneries d ’Automne, 1889 (Japon Sonbaharı) 11 — Au Maroc, 1889 (Konusu Fas’ta* geçer) 12 — Le Roman d'un Enfant, 1890 (Bir çocuğun Ro­ manı) 13 — Le Livre de La Piti6 et de La Mort, 189? (Mer­ ham et ve ölüm ) 14 — Fantomes d'Orient, 1891 (Şark Hayalleri. Aziy ad l’nin devamı ve sonu) 15 — L’Exilee, 1893 (Sürgün) 16 — Matelot, 1893 (Tayfa. Bretanya balıkçılarının hayatını anlatır.) 17 — J6rusalem, 1895 ,(Bir bölümü Türkiye'ye ait) 18 — La Galilöe, 1895 19 — Le D^sert, 1895 20 — Ramuntcho, 1897 (Bask halkını konu edinen bir roman.)

13

21 22 23 24 25 £6 27

— Figures et Choses qui Passaient, 1897 — L lle du Rfive, 1898 (dram) — ,Judith Renaudin, 1898 — Reflets sur La Sombre Route, 1889 — Les Demiers Jours de P6kin, 1901 — L’Inde Sans Les Anglais, 1903 — Vers Ispahan, 1904 (İsfahan’a Doğru. Bu gezi eserinde İran, özellikle İsfahan ve Şiraz, bir res­ sam ustalığı ile tasvir edilmiştir.) 28 — Le Roi Lear, 1904 (Piyes. Emile Vedel ile bir­ likte.) 29 — La troisifcme jeunnesse de Madame Prune, 109!> 30 — Les Dlsenchantöes, 1906 (Kırgınlar. İstanbul kadınlarını anlatır.) 31 — La mort de Philoe, 1909 32 — Le Château de la Belle au Bois dormant, 1910 33 — La Fille du Ciel, 1911 (Piyes. Judith Gautier ile birlikte) 34 — Le Pelerin d’Angkor, 1912 35 — La Turquie Agonisante, 1913 (Can Çekişen Tür­ kiye) 36 — La Grande barbarie, 1915 (broşür) 37 — La Hyene enragöe, 1916 38 — Divers aspects du vertige mondial, 1917 39 — L'Horreur Allemande, 1918 40 — Les Massacres d'Arm^nia, 1918 (Ermenilerin yaptıkları katliâmları konu edinir.) 41 — Les Allies qu’il nous faudrait, 1919 ( Bize ge­ rekli olan m üttefikler)

14

i2 — Prime Jeunesse, 1919 *3 — La m ort de nötre cher France en Orient, 1920 (Azir Fransamızm Şark’ta ÖKimü) ♦4 — Supr£mes Visions. d'Orient, 1921 45 — Un jeune offirier pauvre, 1923 (oğlu Samuel Pierre Loti Viaud ile birlikte) ♦6 — Journal Intime, 1878 — 1881 — 1926

ÖNSÖZ Pierre Loti, Trablusgarp savaşında Italyanlar’ın, Balkan H arbi'nde i|se M üttefikler’in (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ) Türk ve müslümanlara yaptıkları zulüm ve katliâpılarm yakından şahidi oldu. Avrupa devletleri, Osmanlı İm paratorluğum u sar­ san bu savaşlar sırasında, daima haksızın ve kan dö­ kücülerin yanında yer aldı. Bunun birinci sebebi ise, yıkılması istenen İm paratorluğun m irasına konmak düşüncesi, ikinci sebebi ise, Avrupa’nın, bütün teknik gelişmelerine rağmen bir türlü tesirinden kurtulamar dığı dini fanatizm ’dir. Bunun gözle görülür misâlini, o sıralarda Balkan devletlerinin askerî bakım dan en güçlüsü Bulgaristan verm iştir. Bulgar Kralı Ferdinand Koburg, Avrupa’yı din yönünden etkisi altına almak ve gerekli yardımı sağlamak için, Balkan Savaşı’na bir «Haçlılar seferi» süsü vermiş ve bu propagandayı bütün savaş süresin­ ce başarıyla yürütm üştür. Gerek Trablusgarp fâciası, gerekse Balkan Harbi sıralarında, bütün batı toplumu elbirliği ile İtalya ve m üttefikleri desteklem iştir, öyle ki, Avrupa bası­ nında. Türkler ve m üslüm anlar lehine hiçbir yayın yapılmamış, gerçekler tamamen tersyüz edilmiştir.

16

Bu acı ve ümitsiz günlerde, sâdece birkaç yazar, dinî ve politik çıkar hesaplarını bir yana bırakarak, ezilenlerin tarafını tutmak cesaretini gösterebilmiştir. Bunların başında, arkadaşı Claude Farrâre ile bir­ likte Pierre Loti gelir, değerli yazar, Türkleri haklı gösteren hiçbir yazının yayınlanmasına istekli görün­ meyen Fransız basınında, kendisine zar zor bir yer bulabilmiş ve böylece, gerçekleri olduğu gibi akset­ tirmek imkânına kavuşmuştur. Orijinal adı «La Turquie Agonisante» olan bu kitap, bu yazıların derlenmesiyle meydana gelmiştir. Burada bazı sorular akla gelebUir: Pierre Loti, Türk ve İslâm dünyasını neden bu derece içten bir sevgiyle desteklemiştir? Neden bu uğurda dindaşla­ rını karşısına almak ve onlann türlü hiScumlanna uğ­ ramak riskini göze almıştır? Bu davranışı, gerçek bir hak aramak düşüncesinin sonucu mudur, yoksa, duy­ gu dünyasını tatmin etmek gayesini mi gütmektedir? Bu sorulan bir bu kadar daha uzatabiliriz, fakat netice değişmez. Çünkü ortada duran bir gerçek var­ dır; o da: Sömürülmüş, aldatılmış, kaderine terkedil­ miş bir Türkiye’nin, küçük hesaplardan uzak kudret­ li bir kalem tarafından dünya ölçüsünde müdafaası­ nın yapılmış olmasıdır. Bu da yeter bir tesellidir. Pierre Loti de bir batılı olarak elbette doğduğu memleketin menfaatlerini düşünmek zorundaydı. Fa­ kat, bu menfaatlerin elde edilmesi için uygulanmasını istediği metodlar, hiçbir zaman, başkalarının öne sür­ düğü insanlık dışı vahşet metodlan değildi. Çünkü o, Doğu medeniyetini ve onun kaderci insanlarını gerçek

ı; bir samimiyetle seviyordu. Onların, Batı medeniyeti karşısında âciz ve güçsüz mahvolmalarını istemiyordu. Ama, onların teknik ve endüstri hamlelerine girişip, Avrupa’nın makine medeniyetini ülkelerine getirmele­ rini de istemiyordu. Doğu, sessiz ve rahat, kendi köşe­ sinde olduğu gibi kalmalı, hiçbir gelişme ve değişme, onların yüzyılları kavrayan büyüsünü ve orijinal gür zelliğini bozmamalıydı. Bu, duyguların emrinden dı şarı çıkamayan bir rom antik’in istekleridir; fakat, ne yazık ki, gerçeklerin dışındadır. Pierre Loti’nin Doğu’yla ilgili romantizmi bu ba­ kımdan gerçeklerin dışına taşsa da, yine bir yerde, insancı bir görüşe yönelmektedir. O* bugün bile Av­ rupa’yı tesiri altında tutan din taassubundan uzaktır. İstanbul’un İslâmî silûeti, Halic’in eski devirleri yaşa­ tan havası, camiler, m inareler, saraylar, kubbeler... Bütün bunlar, bir ölçüde, ruhunda güzellik duygusu bulunanları ayn dinden olsalar da, tesiri altına alabi­ lir. Evet! Ancak bu kadar... Fakat Pierre Loti, bu ka­ darıyla yetinmez. O, bu İslâmî hava içinde yaşayanları da sever. Hem de, asırlık çınar ağaçlan altında nargile fokurdatan, az’a kanaat eden, kaderine boyun eğen, başı sarıklı koyu müslümanları.. Ve bu tutum u, onu diğer batılılardan ayınr. O Batı ki, bütün medeniyeti­ nin sebebini Hıristiyan dininin yüceliğine bağlar. Müs­ lümanlık, bir ilkel dindir onlarca. Bütün geriliklerin, bilgisizliklerin, ilk ve kesin sebebidir. Bu bakımdan, m üslüman ülkeleri, batılılar için, sömürülmesi gere­ ken açık pazarlardır. Bu genel hüküm , pek tabiidir ki Türkiye’yi de içine alır. Ve bunca muhteşem tarih m irası, fetihler
F : 2

18

ve kurulm uş yüce medeniyetler, dinî bir perspektiften incelenir ve reddedilir. Bu sözleri ispat etmek için, Doğu ve Batı yazar­ larının fikirlerine birazcık eğilmek gerekiyor, ilk ola rak ünlü Fransız düşünürü Ernest Renan’ı ele alalım. Renan’a göre, İslâmlık, ilimle bağdaşamayan bir din­ dir: «Felsefe veya bilim adı verilebilecek her şeye, İs­ lâmlığın ilk yüzyılı kadar yabancı kalmış hiçbir şey yoktur. Yüzyıllardan beri sürüp giden ve Arabistan’ın vicdanını semitik Tanrı birliğinin türlü şekilleri a ra ­ sından muallâkta tutan bir din mücadelesinden doğan İslâmlık, rasyonalizm veya bilim denilebilecek herşeyden bin fersah uzaktır. Bu mücadeleye, onu bir fütûhat ve yağmacılık vesilesi sayarak katılan Arap at İJİan, devirlerinde dünyanın en yaman savaşçıları idiler. Fakat m uhakkak ki, onlar dünyanın en az filo­ zof insanları idi.» (Renan — N utuklar ve konferanslar) Rcnan, İslâm medeniyeti, İslâm san’atı, İslâm fel­ sefesi gibi sözlerin, bir yanlış anlamadan ileri geldiğini, gerçekte bunların mevcut olmadığını ileri sürüyor: «Bahsetmek istediğim şey, Arap bilimi, Arap felsefe­ si, Arap san’atı, İslâm bilimi, İslâm medeniyeti sözle, ri ile ifade olunan yanlış anlam adır. Bu nokta üzerin­ de edinilen belirsiz fikirler, hususiyle yanlış m uhake­ melerden ve hattâ bazıları hayli ağır olan amelî hata­ lardan ileri gelmektedir. Zamanımızda olup biten şeylerden azçok haberi olan herkes, müslüman memleketlerinin bugünkü ge-

19

ıiliğini, İslâmlıkla idare edilen memleketlerin inhita tını, kültürlerini ve terbiyelerini yalıuz bu dinden alan ırkların fikir bakımından sıfır durum da oluşlarını açıkça gösterm ektedir. Doğu’ya veya Afrika’ya gitmiş olan herkes, hakiki bir m üm in’in kafasının ister iste­ mez dar bir nevi çemberle kasılı olduğunu ve bu çem­ ber yüzünden, o kafanın bilime mutlak surette kapalı, bir şeyler öğrenmek ve yeni fikre açılmak kabiliyetin­ den mahrum bulunduğunu hayretle görm üştür. On - on iki yaşlarına kadar bazan hayli uyanık olan müs­ lüman çocuğu, din terbiyesi görmeye başladığı yaşlar­ dan itibaren, birdenbire m utaassıplaşır, m utlak haki­ kat sandığı şeye sahip olmanın verdiği budalaca guru­ ra kapılır, kendini alçaltan şeyi bir imtiyaz sanarak mesut olur.» (Aynı eser — sayfa 184, 185) Renan bu aşırı düşüncelerden sonra, İslâmlığı sa­ vunanlara karşı hücuma geçiyor: «İslâmlığı müdafaa eden serbest düşünceliler onu tanımıyorlar. İslâmlık, ruhanî ile cism anî’nin birbiri­ ne kaynaması, bir akidenin tahakküm ü, insanlığa vu­ rulan zincirlerin en ağırıdır. Ortaçağ’in ilk yarısında, tekrar ediyorum, İslâmlık mani olamadığı felsefeye ta­ hammül etti; mani olamaması, henüz insicamsız ol­ masından, terör için iyi teşkilâtlanm am ış bulunmasındandı. Evvelce de söylediğim gibi, polis hıristiyanla­ rın elinde idi. Ve başlıca iş olarak alevîlerin teşebbüs­ lerini önlemekle meşguldü. Pek çok şey, bu gevşek ağın örgüleri arasından kaçıp kurtuluyordu. Fakat İs­ lâmlık, eline âteşin imanlı yığınlarını g e ç i r i r geçirmez her şeyi yakıp yıktı. Dinî terör ve riya revaç

20

buldu. İslâmlık zayıf zamanlarında liberal, kuvvetli zamanlarında sert ve haşin davrandı. Bundan dolayı, İslâmlığın yok edemediği bir şeyi, onun için şeref ve­ silesi saymıyoruz. Onun başlangıçta yok edemediği felsefe ve bilimi, kendisi için bir şeref saymak, tıpkı modern bilim keşiflerini ilâhiyatçılar için şeref say­ mak gibi olur.» (Aynı eser — sayfa 199, 200) Ve sonunda, müslümanların bir boyunduruktan kurtulmaları için, dinlerinden vazgeçmelerini tavsiye ediyor: «Bazı kimseler, konferansımda Müslüman dinine mensup olanlara karşı düşmanlık sezmişler. Bu hiç de böyle değildir. İslâmlığın en büyük kurbanları müslümanlardır. Doğu seyahatlerinde kaç kere gördüm ki, taassup, diğer insanları terörle ibâdete sevkeden az sayıda insanlardan gelmektedir. Müslümanı din’inden kurtarmak, ona yapılabilecek en büyük hizmettir. İçin­ de nice iyi unsurlar bulunan müslüman milletlerin kendilerine ağır gelen bu boyunduruktan kurtulmala­ rım temenni etmekle, kendileri için kötü bir dilekte bulunduğumu sanmıyorum.» (Aynı eser — sayfa 211) Batılılann, İslâm topluluğu içinde değerli bil yeri olan Türkler hakkmdaki düşünccicri de diğerle­ rinden farklı değil. Balkan Savaşı yenilgisinden sonra*, birkaç namuslu kalemin dışında hiç kimse, Türkiye'* den yana çıkmadı. Belli bir din gayreti ve emperyalist düşünce sistemi, Balkan vahşetlerinin üstüne medeni­

21

yet tülünü örtmeyi uygun buldu. İşte, bu tek yanlı fi­ kirlerden bir örnek: «Balkanlar, hürriyetlerine kavuştular. Gazeteler­ den bu haberi okuyan tngilizler, derin bir düşünceye varm ışlardır. Onların iyi tanıdıkları bir âlemden gelen bu müjde önünde, bütün şark siyaseti ve İngiltere’nin o m eşhur gayretleri gözlerinde canlanmıştır. Bir zam anlar Rus Slavlannm istilâlarından ürken ve bunları ric'at ettiren İngiltere, bugün Balkan Slavlarının zaferlerinden m em nundur. Ancak, «şark meseiesi»nin kesin hücumlarla halledilmesini isteyenler, İngiltere’nin bu politikasını terviç etm elidirler ki, Ru­ meli gibi Anadolu meselesi de halledilsin. Türkiye nedir? Türkiye, birbiri ardınca Asya’da kurulan askeri ve dinî devletlerden biridir. Bu devlet, asker kuvve­ tiyle istilâ ettiği topraklarda birtakım karakollar kur­ muş ve hükm ünü yürütm eye başlam ıştı. Peşte’den Tahran sınırına kadar uzanan bu geniş saha Timur devletini andırıyordu. Bu idâre alanında bulunan biı çok devletin hakları gasbedilmiş ve bunlar baskı altında tutulm uştu. Buralarda, belki yağmaların sonucu olarak m üt­ hiş bir sefalet hüküm sürüyordu. Birer geçmişe, birer tarihe sahip olan bu mağlûp unsurlar yavaş yavaş kendilerini toplamaya, uğradıkları felâketleri gider­ meye başladılar. M acaristan, Romanya, Sırbistan, Yu­ nanistan, Bulgaristan istiklâllerini ilân ettiler. Ve so­ nunda, eski mağlûpların galibiyetiyle, Balkanlar me. selesi halledildi. Şimdi bu olayların özetinden iki netice çıkarabili­ riz:

22

1 — Türkler devlet kuramazlar. 2 — Her Türk devleti yıkılmaya m ahkûm dur. Türkler devlet kuramazlar.. Bu, m utlak ve kesin­ dir. Çünkü devlet idâresi usulünü bilmezler. Devlet idaresi usulünü bilmek ise, bugünün ilmini öğrenmek değildir. Bu öyle bir hassa’dır ki, devlet kurmaya başlayan milletin karakterinde saklı bulunur. Türkler de bu hassalar yoktur. Şimdi, umûmi bir meseleye geçelim: Böyle bir akıbete uğrayan Türkiye’nin uzun m üddet can çekiş­ me hâlinde kalması uygun m udur? Türkiye’yi bu utanç verici durum dan kurtaracak kuvvet var mıdır? Birinci soruya «hayır» cevabım veriyoruz. Fakat, İkincisinin halledilmesi gerektir. Bir devleti kurtaran kuvvet, manevî bir uyanıştır. Bu, millî ve rom antik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk rom antikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle birşey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır. Bugünkü Rumeli için hiçbir intikam hissi duyuramaz. Çünkü, Rumeli'nin geri alınamayacağına, Türk şairi de, köylüsü de inanm ıştır. Bu, irâde dışı bir inanıştır. İlkel bir hayat yaşayan T ürk’ün çalışmaları da faydalı sonuçlar vermez. Çünkü, çalışmayı bilmezler. Ancak Avrupa’dan m üteşebbisler getirmek lâzımdır ki, çabuk ve geniş bir çalışma ile Anadolu im âr edilebilsin Bu da Türkiye’yi değil, ancak Türkleri kurtaracak tek yol olabilir.» (Dr. Viringser’in konferansı, 1913) Türk’ü küçük gören bu zihniyet, bu haçlı sayıkla­ maları, Balkan Harbi vesilesiyle bir kfere daha kendi

ni gösterm iştir. Hemen bütün yazarlar, «Şark mesele­ s i n i , Türklerin Avrupa’ dan atılm ası ve paylaşdması şeklinde yorum lam ışlar ve Balkanlıların zaferleri­ ni, bu yolda atılm ış ilk adım olarak alkışlam ışlardır. Paris Üniversitesi p ro fe s ö rle rd e n Paul *Hory, 1913 yılında yayınladığı «Türkiye Nasıl Paylaşıldı» adlı kitapta şunları yazıyor: «Bir Şark meselesi vardır. Çünkü, Ortaasya’dan gelen Türkler ve Moğollar Ortaçağ’dan beri Doğu Av­ rupa’yı istilâ etmişler, oralarda hâkimiyetlerini kabul ettirm işlerdir. Haçlılar’ın başarısızlığı, çeşitli Avrupa devletlerinin iç teşkilâtlarında duraklam a devrinin başlaması, İstanbul’daki Rum İm paratorluğu’nun uğ­ radığı çöküntü, 14. yüzyıldan sonra Türklerin B atı’ya doğru zafer yürüyüşlerini kolaylaştırm ıştır. Şark meselesinin tarihi de, Türklerin Avrupa’dan çekilmelerinin tarihidir. Bu çekilme d ezaruri idi. Çünkü, Türkler buralarda esaslı hiçbir şey kuram a­ mışlardı. Son olaylar da gösterdi ki, Türklerin vatan­ severlikleri, devamlı faaliyet gösteren bir devlet teşki lâtı kurmaya m uktedir değildir. Hattâ şöyle de denil­ di: «Türkler dört asır, hattâ daha fazla bir süre, Av­ rupa’da çadır kurmuşlardır.» Gerçekten Türkler, buraları yalnız fethetmekle kalmışlar, başka birşey yapmak istememişler veya ya­ pamam ışlardır. Türkler, mâliyesi, ordusu ve idâresiyle muntazam bir devlet kuram am ışlardır. Şark’a has bir hareketsizlik, İslâm lara has bir kuvvete baş- eğiş­ le, sultanların, serdarların m utlak idâresi, sonunda onları bir derebeyi çetesi hâline getirm iştir. Bu bakım­ dan, daha 18. yüzyıldan itibaren, Türk İm paratorluğu

24

parçalanm aya başlamıştı. Yeniçeri ordusu, düzensiz bir milis kuvvetinden başka birşey değildi.» Hiçbir tarihî gerçeği yansıtmayan ve tamamen duygu plânında kalan bu fikirlere karşılık, bilim hay­ siyetini gözeten, tarih olaylarını tarafsız bir gözle değerlendirebilen batılı yazarlar da vardır. Bunlardan pro fesör White «Hilâfet Siyâseti ve Türklük Siyâseti» adlı eserinde şu objektif yargılara varır: «Bunlar, istilâcı Napolyon gibi bir dünya seyahati yapmadılar. Bastıkları toprakları yüzyıllarca yönettiler ve oralara temsil nişanlarını basarak bütün ülkeleri İstanbul Hilâfeti altında toplamaya çalıştılar. Dünya­ nın yegâne cihangiri Türklerdir. Şarhnanlar, Şarlkeıv ler, Napolyonlar birer aktördürler. Bir ihtiyar Macar’ın dediği gibi: Onların hayatlarına karşılık, Türkiye'nin yüzyılları vardır.. Bugün Türkiye mahvolsa bile, Kaşgâr’dan İstan­ bul’a kadar konuşulan Türk diliyle, tekrar bir Türk İm paratorluğu kurarlar. Hazar Denizi’nin güneyinde­ ki İran Türkmenlerinden geçecek olan silsile, m üstak­ bel Cermenlik’ten, müstakbel Islâvlık’tan daha sağ­ lamdır. Arada hiçbir sınır, hiçbir tabiî engel yoktur. Bu Türk İslâmları, Çin’den tâ Moskova’ya kadar uza­ nır ve Ural dağlarından itibaren millî bir bütünlük gös­ terirler. Artık bugün, her siyâset adamı itiraf eder ki, Rusya Türkleri’nde bir milliyet hissi uyanmıştır. Bir edebiyat, bir sanayi, b ir ticaret vardır. Bunlar yarın için bir devrim hazırlayacaklardır.» Ünlü Fransız tarihçisi Gustave Le Bon da, «Dünya Muvazenesinin Bozulması» adlı eserinde, batılılann

25

hiçbir zaman tslâm zihniyetini ve medeniyetini anla­ yamadıklarını söyler. Ona göre, müslümanlık dünya­ ya şöyle yayılmıştır: «Bu dinin dünyanın her tarafına yıldırım hızıyla yayılması sebeplerini ve yeni dine girenlerin nasıl olup da İskender tmparatorluğu’ndan daha büyük bir im­ paratorluk kurmak için gerekli olan kuvveti bulduk­ larım açıklamak o kadar kolay değildir. Kendilerini Suriye’nin ebedî sahibi sanan Roma lılar, buradan atıldıktan sonra, ruhları birleştiren ye­ ni dinin coşturup gayrete getirdiği göçebe kabilelerin birkaç yıl içinde İran’ı, Mısır’ı, Kuzey Afrika'yı ve Hindistan’ın bir kısmını fethettilerini görerek şaşınp kaldılar. Bu şekilde kurulan imparatorluk yüzyıllarca de­ vam etti. Bu saltanat Atillâ gibi Asya fâtihlerinin kur­ dukları imparatorluklara benzer, gelip geçici bir devlet değildi. Çünkü, tslâm devletinin kuruluşu, Batı Avru­ pa barbarlık içinde yuvarlanırken, Doğu'da gözleri ka­ maştıran bir tazelikle parlayan tamamen yeni bir me­ deniyetin ortaya çıkışının başlangıcı oldu. Araplar çok kısa bir zamanda, hiç alışmamış bir gözün bile ilk bakışta tanıyacağı derecede yaratıcı eserler vücuda getirdiler. Arapların imparatorluğu o kadar genişti ki, bunun parçalanmaması imkânsızdı. Nitekim, birtakım küçük krallıklara ayrıldılar. Ve bunlar zayıfladılar. Moğol, Türk v.b. kavimler tara­ fından zaptedildiler. Fakat, müshimanlann din ve medeniyetleri o kadar güçlüydü ki, eski ^Arap krallık­ larını zaptedenlerin hemen hepsi, mağlûpların dinini, sanayiini ve çoğunlukla dilini kabul ettiler.

26

Arapların dini, onların kudretleri kaybolup dev­ letleri yıkıldıktan sonra bile yaşadığı gibi, gitgide da ha da çok yayıldı. Bu dine girenlerin inanışları o de­ rece güçlüdür ki, içlerinden her biri bir havâri sayı­ labilir. Ve her havâri gibi kendi dinini yaymaya çalı­ şırlar. Islâmiyetin büyük siyâsi kuvveti, çeşitli ırkları aynı fikir etrafında toplamış olm asıdır. Ortak fikir etrafında toplanma ise, çeşitli ırklara mensup insan­ lar arasında dayanışma kurmanın en tesirli vâsıtala­ rından biri olmuştur. Günün olayları da böyle bir dar vanışm m ın gücünü ispat etti. Bu dayanışma, korkunç İngiltere’yi bile Şark’ta geri çekilmeye mecbur etti. B ritanya’yı yönetenler, Türkiye m üslümanlarının ülkelerinden koparılıp atılm aJannı tahayyül ettikleri zaman, bu kuvveti bilmiyorlardı. Yalnız Türklerin de­ ğil, bütün dünya müslüm anlarının kendi aleyhlerine ayaklandıklarım gördükleri vakit, bu kuvvetin varlığı­ nı kabule yanaşmaya başladılar. İstanbul’u elde tutacaklarını hayal eden Ingilizler, hayallerinin yıkıldığını gördüler. Özellikle, yenil­ miş ve silâhları ellerinden alınmış olan Türklerin, kendilerine zorla kabul ettirilm ek istenen barış andlaşmasMiı re d ve Yunanlıları İzm ir’den .kovduktan zaman, bunu iyice anladılar. Bugün İslâm, Avrupa’ya kafa tutacak kadar güç kazanmıştır.» Millî K urtuluş Savaşı, Batı emperyalizmine kar­ şı bir millî şahlanış gibi yorumlanabilir. Fakat, bunun da ötesinde bir gerçek vardır ki, o da dindir. H ıristi­ yan Avrupa devletleri, bu savaşı, sömürücü efnelleriv-

27

le aynı paralelde giden bir din perspektifinden gör müşlerdir. Gustave Le Bon, bu gerçeği saklamaz. Işte Lozan Konferansı münasebetiyle yazdıkları: «Birinci ve ikinci Lozan kongreleri, Avrupa’nın m üslüm anları hiç tanımadıklarını isbat etti. Bu kong­ relerde Şarlman zamanının baronları ile, şimdiki hu­ kuk profesörleri karşı karşıya gelselerdi, anlaşmazlık daha fazla olmazdı. Konferanslarda hiç kimse, ne hi­ lâlden ne de salipten söz açtı. Fakat, tartışm aların giz­ li ruhunu, bu iki timsal arasındaki çarpışm a teşkil etti. Britanya İm paratorluğu’nun İslâmî anlayamaması sebebiyle, İra n ’ı, Irak i, Mısır'ı kaybettiğini, H indis­ tan'ı bile elde tutm akta zorluk çektiğini yukarıda söy­ lemiştik. Bu hezimetlerin gerçek sorumlusu olan İn­ giliz Nazırı, m utaassıp protestan M. Loit Corc Yunan lıları İstanbul’a doğru sürükleyerek Türkleri Avru­ pa’dan atmayı, salipin hilâlden intikam alması gibi ta­ hayyül etmişti. Fakat, kendi imânı kadar güçlü bir imâna çarptı ve bu darbe ile bütün İngiliz müstemlekeim paratorluğu sarsıldı.» Balkan Harbi sırasında katliâm edilen Türk hal­ kı gerçeğini, tamamen tersyüz ederek «Türkler katli­ âm ediyorlar» çığlıklarıyla dünyayı ayağa kaldıran Avrupa basınının yersiz davranışlarını, Ingilizler de Kurtiflujş Savaşımız sırasında aynen tekrar etm işler­ dir. (ius^ave Le Bon, bu konuda şöyle yazıyor: «... Yukarıda gösterilen dinî sebeplerden başka, Türkleri mâzur gösterecek bir sebep de, Yunanlılar voltasıyla onları Avrupa’dan, özellikle İstanbul’dan

28

atmayı hayal eden İngiltere’nin yaptığı inkârı kabil olmayan haksızlıklardır. Türkleri atmak için gösteri­ len tek sebep: Hıristiyan azınlığı devamlı şekilde katliâm ettikleri idi. Pek haklı ve doğru olarak dene bilir ki, eğer Türkler, İngiliz Hükûmeti’nin iddia et­ tiği katliâmların onda birini yapmış olsalardı, Doğu'da çoktan beri hiçbir hıristiyanın kalmaması ge­ rekirdi.. Gerçekte ise, bütün Balkanlılar —ırk ve dinleri ne olursa olsun— büyük kıtalcidirler. Bunu bizzat Mös­ yö Venizolos’a da söyledim. Düşmanını boğup öldür­ mek, Balkanlar’da genellikle kabul edilmiş bir sanat­ tır.* Avrupa devletlerinin Türkiye’ye karşı giriştikleri şavaşlarda, daima din faktörü ağır basmıştır. Batı dünyası, Osmanlı İmparatorluğu'nun, Avrupa içlerine kadar sarkarak, oralarda yerleşmesini hiçbir zaman affetmemiştir. Osmanlı Devleti’nin zayıf düştüğü gün­ lerde ortaya çıkarılan «Şark meselesi», doğrudan doğ­ ruya müslüman Türklerin Avrupa’dan kovulmasını öngören dinî karakterli bir plândır. Bu uğurda büyük propaganda yapılmış. Balkan toplumlannm milliyetçi­ lik hisleri kamçılanmış, önce ayaklanmalar sonra sa­ vaşlarla istenilen sonuca ulaşılmıştır. O zamanlar. Doğu ülkelerini sömürülmeye uygun birer ilkel topluluk hâlinde gören Avrupa devletlerinin bu dinî ve emperyalist karakterini kuvvetle teşhis eden müslüman düşünür ve yazarları, Osmanlı İmpa­ ratorluğu'nun I. Dünya Savaşı'ndan sonra, içine düş­ tüğü çıkmazı üzüntüyle görmüşler ve İslâm dünyası­ nın bağımsız son kalesi saydıkları Türkiye'yi, toplu

29

bir halde desteklemişlerdir, özellikle. Hilâfet müessesesinin Türkiye'de bulunuşu, bu destekleyişte bü­ yük rol oynamıştır. İşte, Avrupa’nın sömürücü karakterini aksettiren bir kaç satır: «Yine tekrar ediyoruz ki, zamanımızda bir mem­ leketi istilâ, yalnız topla, tüfekle yapılmaz. Zamanı­ mızın en istilâcı ordusu: Avrupa komisyoncuları, tel­ lâlları, gezgin ticaret memurlarıdır. Bu barışsever düşmanlara kucağımızı açarsak, İktisadî istiklâlimizi kaybetmiş oluruz. İktisâdi istiklâle malik olmayan bir millet ise, siyâsi istiklâlini mihnet yükü gibi taşır gi­ der.» (Şeyh Mihriddin Arûsi — 20. Asırda Âlem-i İslâm ve Avrupa, 1911. Say­ fa: 73) AvrupalIların istilâ ettikleri müslüman ülkelerin­ deki insanlık dışı hareketleri de şöyle özetleniyor: «Medeni namını alan alçakların, Müslüman Afri­ ka’da yaptıklarını, hiçbir millet ve hattâ vahşiler değil, insanlar, hayvanlar hakkında bile revâ görmezler. Or­ ta Afrika ahalisinden bir müslüman, bir hayvan kadar bile, hayat hakkına sahip değildir. Silâhlarını teslim etmiş büyük halk kitlelerini soğukkanlılıkla kurşuna Üizmek, müslümanlara yer öptürmek, muhakemesiz adam öldürmek, beş - altı yaşlarında kızcağızların ırzına geçmek gibi mel'ânetler, Afrika'da hergün ya­ pılan alçaklıklardandır.» (Aynı eser, sayfa: 26)

30

Emperyalist Avrupa’nın bir ufacık ülkesi bile, büyüklerinin yolundan gitmekten çekinmez ve en uy­ gun alan olarak tabiî /.enginlikleri sonsuz Müslüman ülkeleri seçer: «Hayvanat yetiştirmeye mahsus hârâlarla bile kir yaslanması mümkün olmayan, Cava, Sum atra adaların­ daki milyonlarca müslüman, bir avuç Felemenk’in ke­ sesini doldurm ak üzere hayvan sürüsü gibi boğaz tokluğuna çalıştırılıyor.» (Aynı eser, sayfa: 27) Fakat bu sömürü, sonuna kadar böyle devam et­ meyecektir. Yüzyıllar boyu bilerek uyutulan Doğu ül­ keleri, gerçekleri anlamaya ve uzun süren uykularından uyanmaya başlam ışlardır: «İslâm Âlemi, yüzyıllardan beri zillet ve tahkir çizmesi altında ezile ezile, nihayet daldığı derin uyku­ dan uyanmış, zillet ve esâretini anlamıştır.» (Aynı eser, sayfa: 59) 1919 yılında Londra’da faaliyete geçen «Londra İslâm Cemiyetri Merkezi» Genel Sekreteri ve tanın­ mış müslüman düşünürü Şeyh Hüseyin Kıdvaî de, I. Dünya Savaşandan sonra haritadan silinmek istenen Türkiye’yi içten savunanlar arasındadır. «Türkler, İslâm dininin alem darlarındandır. Asır­ lardan beri bu şerefli mevkii elde etmiş bulunuyorlar. Avrupa hattâ Amerika’nın, yani bütün Hıristiyanlık dünyasının kılıcı, onların, yani Müslümanlığın üzeri­ ne çekilmiştir. «Onlar Meclisi»nin cevabı, Türk, yani İslâm idaresini lekelemek istiyor. Gerçi ben Türk de­ ğilim. Fakat, Türkleri ve idarelerini bilirim, başkala­ rının idarelerini de gördüm. Bilirim ki, maddeci Av­

31

rupa onun lerin tarih meli

ancak kılıca hürm et eder. Ancak onun kuvvet, hastalık ve gururunu iyi edebilir. Fakat, Türk milli seciyelerine isnat edilen haksız tecâvüzler, ve insanlığın huzurunda mutlaka müdafaa edil­ ve onların hakkında hakikat söylenmelidir.

Avrupa'da ve Amerika'da Türkler aleyhine yapı­ lan tek taraflı propagandaların ne kadar üzücü ve va­ him neticeler doğurduğunu tamamiyle biliyorum. Bu propagandalar, ırkî ve dinî taassupları körükledi.» (İslâm 'a Çekilen Kılıç — Şeyh Hüse­ yin Kıdvaî. Sayfa: 7, 1919) Yazar, daha sonra, AvrupalIların Türkiye’ye karşı giriştikleri savaşların dinî karakterini şöyle anlatı­ yor: «... Böyle bir muhit içinde Osmanlı Devleti’nin hayatına son vermek gerektiğini, çünkü o yaşadıkça hıristiyanlann esâret altında kalacaklarım ilân etmek, hiç de şaşkınlık yaratmıyor. Kendine has faziletlere, muhteşem bir geçmişe sahip olan ve bilhassa Fransa, İngiltere gibi devletleri kendilerine borçiu bırakan, dün­ ya nüfusunun üçte birini teşkil eden, Islâm âleminin merkez ve hududu olan bir devleti yıkmak hiç şüphe­ siz adaletsizliktir. Fakat, Hıristiyan Avrupa, hıristiyanları kurtarm ak fikriyle kendini tatm ine devam ettik­ çe, başka hiçbir şeye önem vermez.» (Aynı eser, sayfa: 8) Batı devletlerinin ne büyük bir din taassubuyla hareket ettikleri ve bu yolda korkunç cinayetler işle­ mekten bile çekinmedikleri de .şu satırlarla belirtili vor:

32

«Balkan muharebesinde İslâm ahalisini imha si­ yâseti takip olunduğundan, Carnegie İnceleme Heyeti'nin tevsik edilen beyânatına göre: Yüzbinlerce müs­ lüman erkek, kadın, çocuk kesildi. Birçok Ingilizin göz­ leriyle gördüğü gibi, Italyanlar Trablusgarp’ta sivil İs­ lâm halkını katlettiler. Fransız milletinin muhteşem ta­ rihini lekeleyen Cezayir ve Fas katliâmları, Rusların Meşhed'de müthiş cinayetleri, Kongo'da AvrupalI olma­ yan işçilere karşı girişilen cinayetler, bunların hepsi tarihe mal olmuştur.» (Aynı eser, sayfa: 25) Doğu ve Batı yağarlarından aktardığımız bu fi­ kirler, öyle sanıyorum ki bu eserin daha iyi değerlen­ dirilmesine yardımcı olacaktır. Ve görülecektir ki Pi­ erre Loti, fikir ve duygularıyla, Batı’dan çok Doğu'ya yakındır. Çünkü, sadece orijinal görünme isteği veya paradoks yaratma kayası, hiçbir yazan, inanmadığı fikirlerle bu derece kaynaştıramaz. Pierre Loti. bu tutumuyla Avrupa’nın hiddetini üzerine çektiği gibi maalesef, Edebiyat-ı Cedide’nın Batılı olmaya özenen bazı şair ve yazarlan tarafın­ dan da «Türkiye’nin Şarklı kalmasını istemekle» suçlandınldı. Bunlar, Pierre Loti’nin yalnız, eski mede­ niyetlere bağlı kalan romantik yönünü gördüler, Batı sömürgeciliğine karşı Müslümanlığın ve ezilmiş mil­ letlerin müdafaası için baş kaldınşını görmezlikten geldiler. Son söz olarak şunları ekleyelim: Avrupa, uzun yıllar sürdürdüğü sömürme politikası ve din fanatiz­ minin Müslüman ülkelerde uyandırdığı acı tepkiyi. Pierre Loti'nin şahsında az da olsa giderebildi. FİKRET ŞAHOĞLU

PİERRE LOTİ’NİN ÖNSÖZÜ Şu dağınık satırları okuyacak olanların beni af fetmelerini dilerim. Çünkü, bu sayfalar, birçok riya­ kârca alçaklıkların maskelerini indirmek, birazcık ol­ sun gerçeği göstermek ve adalet istemek için, bir üzüntü ve tiksinti ateşiyle çabucak yazılmıştır. Başladığım bu mücadeleyi sürdürm em gerektir. Çünkü, hergün dâvâmın haklılığını doğrulayan yeni bilgiler alıyorum. Konulan sansüre ve bunca söylenen aldatıcı sözlere rağmen, gerçek, herkes tarafından an­ laşılacaktır. Yangın... Katliâm... Yağma... Çapul... Ve son de­ rece canavarca kesilen insan uzuvları... İşte koyu Hı­ ristiyan olmakla övünen bu orduların bilânçolarmdaki haydutluklardan birkaç örnek. Bazı ilkel toplum lann savaş sırasında bu gibi iş­ lere başvurm alarının bir zorunluk olduğunu isterler­ se itiraf ederim. Zaten, Hıristiyan «kurtarıcılar», fâ cia yaratm a konusunda kendilerinden çok geride ka­ lan zavallı Türklerin aleyhine, bilgisiz kişileri kışkırt­ mak için böylesine uğraşmamış olsalardı bundan bah­ setmek lüzumunu bile duymazdım. PİERRE LOTİ

F ; 3

YANGINDAN SONRA 11 Ekim 1911 Doğu’nun ışık saçtığı tarihlerden günümüze kadar, olağanüstü sayılacak şekilde* eski durum unda kala­ bilmiş bir şehir, daha düne kadar varlığını koruyor du. Bu şehirde, günümüz başkentlerinin özelliklerin­ den olan düdük sesleri, dem ir gürültüleri işitilmezdi. Burada hayat, inanışlarının etkisiyle hırstan uzak, ha­ yal dolu, sâkin ve sessiz geçer, insanlar ibâdetleriyle uğraşır, yüreklerine korku getirmeyerek ölümü dü­ şünür ve hep birbirine benzeyen gönül okşayıcı küçük sokakları, gölgeli meydanları doldururlardı. Bu şeh­ rin adı İstanbul’du. Burası, dünyanın öbür ucunda değildi. Avrupa’da, şuracıkta, gürültülü Parisimizden ancak üç günlük uzaktaydı. Zavallı İstanbul’un son derece harap olduğunu söylemek gerektir. Göreneğe uyan turist kalabalığı —ki dünyanın insan sınıfları içinde, ne bakımdan olursa olsun anlayış kabiliyetleri en sınırlı bulunan­ lar belki de bunlardır— vapurlardan, süslü trenlerlerden çıkıp da, her yanı dolduran çarpık evleri, ha­ rabe yığınlarını, sokaklarda sürünen pisliği görünce iğrenirler. Yalnız artistler, güzellik düşkünleri ve bil­ ginler, eski Şark’ın güzelliğine ilk bakışta vurulurlar.

36

Ben, bu güzellikleri tasvire çok çalıştım. Fakat hiç­ bir zaman başaramadım. Zavallı muhteşem büyük İstanbul. Batı sanayii­ nin zehirli nefesiyle, bütün İslâmlık gibi yıkılıp yok olm aya yüz tuttu. Yeni jTürktfeiTin; bizim caddeleri­ mizde yetişmiş olanların, İstanbul'u beğenmeyip hor gördüklerini de söylemek gerektir. Bir lâmbanın ışığı na üşüşen sinekler gibi bu genç kuşak m üslümanları. bizim yıkıcı fikirlerimize kapılarak, Haliç’in öbür Kı­ yısında, bizimkilere benzeyen evler yaptırm aktadırlar. Yeni fikirlere tutkun zenginler, gitgide büyük ve kut­ sal camilerin çevrelerinden çekiliyorlar. Bu yerlerde, sadece buralara yakışan dindarlar, cedlerinin izinden yürüyerek, vakarlı alınlanna sarık saranlar kalıyor. Zaten, tutuşm aya hazır bu ahşap, eski mahalleler her yıl yangınlarda mahvoluyor. Ama, bir de Beyoğ­ lu, Galata, Şişli, Nişantaşı gibi sem tler var ki —Tanrı korusun, bunlara birşey olmasını istemem— eğer bun lar yanmış olsalar, sanatçılar ve güzellik âşıklarınca hiçbir üzüntüyü gerektirmezler. Fakat yangın, özellik­ le İstanbul’un can evine saldırarak, geçmişin hârika eserlerini mahvetmekten sanki zevk duyuyor. Ettik leri kötülüğü düşünemeyen yenilikçiler, yangınların boş bıraktığı bu yerlerde, bugün Amerikanvâri geniş, dümdüz caddeler açmayı ve aynı biçimde evler yapma yı tasarlıyorlar. Fazla olarak, iki yıldan beridir Türk Belediyesi, Şark özelliklerini aksettiren ne varsa, ta marnını yoketmek istemektedir. Burada da bizde ol­ duğu gibi, ataların değer verdikleri şeyler hakkında, saygı hisleri kalmadı. Artık ne camiler- ne de mezar­ lar kutsal sayılıyor. Son zamanlarda, gelir sağlayan

37

çirkin binaları yapmak için az kalsın tarihî bir kab­ ristan olan Rumelihisarı mezarlığını kaldıracaklardı Burası, Boğaziçi'nin Rumeli yakasında en değerli bir güzellik incisi gibidir. Eyüp'ten Yedikule’ye kadar uzanan Bizans’ tan kalma sur harabelerine, boş topraklar içinde vahşi gü­ zellikleriyle göze çarpan bu heybetli kale bedenlerine, her yıl yüzlerce ziyaretçi toplayan bu duvarlara gelin­ ce: Bunların şimdiye' kadar varlıklarını koruyabilme­ leri öyle sanıyorum ki, yıkılmaları için gerekli para­ nın buhınamayışmdan dolayıdır. Birtakım cahil belediye m em urlarının, zaten ye­ ter genişlikte olan caddeyi daha da genişletmek ba­ hanesiyle, Şehzadebaşı’nın o güzelim sütun ve kemer­ lerini pervasızca yıktıklarım , Türklüğe has güzellik­ lerden birini daha dümdüz ettiklerini öğrendim. Bu kadar aptalca cinayetlere nasıl göz yumuluyor? öyle sanıyorum ki, Türkiye yöneticileri arasında çok zeki kimseler, san’a t duygusuyla dolu insanlar ve büyük bir mâzinin bu şahitlerini millî şeref nam ına olsun korumak gerektiğini duyan sapma kadar müslümanlar vardır. Na yazık ki bugünkü hüküm et adamları arasında (reâya) çoktur. Ve gittikçe de çoğalarak çeşitli memu­ riyetlere girm ektedirler. Bu Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, onları yalnız anlam am akla kalmıyor, İslâm­ lığın yüce mâzisine de içten içe düşmanlık gösteri­ yorlar. Bu (gayrimüslimlerin anlayabilecekleri, yalnız pratik bir görüş noktası kalıyor ki, o da şundan iba­ rettir: Şehzadebaşı sütunlarını mahveden cahil mem ur­ ların m arifetleri örnek alınarak «Makam-ı Hilâfet»,

Şikago şeklinde veya Berlin tarzında tanzim edilirse, acaba, İstanbul denilen bu güzellikler müzesini gör­ mek için her yıl küme küme gelerek avuç dolusu pa­ ra harcayan yabancılar, bu ziyaretlerini devam etti rirler mi? Bütün bu üzücü olaylara rağmen, 1911 yılı başla rina kadar, İstanbul yine de vardı. Ulu camilerin ya­ nında, asırlık ağaçların altında, eski günlerin rahat­ lığıyla yaşayan sessizlik dolu o hoş köşelerin çoğu yerinde duruyordu. Bu m eşhur şehir, özellikle, güneşin doğuşu ve mehtabın loş aydınlığıyla dünyada eşi bu­ lunmaz bir ihtişam m anzarası gösteren silûetini koru­ m uştu. Fakat ne yazık ki, geçen yaz, ıızu'n süre devam •den kuraklık tesiriyle suyün çok azaldığı bir zaman da, Haliç yamaçları çıra gibi yanmaya başladı. Azgın alevleri, uzaklara sıçrayan kıvılcımları, başvurulan bütün çarelere rağmen durdurm ak mümkün olmadı. Yangın m üthiş bir hızla, özbeöz Türk olan sonsuz mahalleleri, camileriyle, kafesli evleriyle, yaşlı ağaç­ larıyla, mezarlarıyla, türbeleriyle, sözün kısası, şehrin cazibe ve güzellik esrarını kapsayan her şeyiyle kosko­ ca bir kor hâline getirdi, m ahvetti... Artık bu şehrin, m inarelerinden, kubbelerinden kurulm uş olan manza­ rası, çok uzaklardan bile semâda görülebilen büyük profili âdeta bozulmuş, değişmişti. Bu tamiri imkânsız yıkıntı karşısında boyun eğ­ m ekten ba$ka elden bir şey gelmezdi. Fakat, büyük üzüntü veren bir şey daha ortaya çıktı ki, bunun kar­ şısında insanlık görevimiz, hareketsiz kalm amaktır. Birkaç saat içinde altmış binden fazla yangın kurbanı, evsiz barksız, elbise ve eşyasız, kendilerine lüzumlu iş âletlerine varıncaya kadar, herşevlerini kay

39

betmiş olarak sokak ortasında kaldılar. Hemen hepsi yokluk içinde bulunan bu zavallılara ne şekilde olur­ sa olsun el uzatm ak gerektir. Bu dediklerimin eski bir hikâye olduğunu söyle­ yerek, belki bana karşı çıkanlar olacaktır. Fakat, işte, hemen iki ay önce İstanbul yine yaudı. Ne yazık ki, bu defa da m erham et gösterilmedi. Bu, eski bir hi­ kâye değil, yenidir. Hem de yürekleri paralayacak bir yeniliktedir. Olayın acıklı manzarasını sonbaharın ilk yağmur­ ları tazeliyor. Yakında kışm ilk soğukları, karlan büs­ bütün çoğalacaktır. Yaz mevsiminin hoş ve ılık gece­ lerinde, yangın felâketine uğrayanlar nerede olsa bannabilirler. Elbiseteri ince de olsa farketmez. Fakat şimdi kış geliyor. Boğaziçi’nin m üthiş kışı... İstanbul denince, daima sıcak ve güneşli bir Şark ülkesi akla geliyor. Oysa, sonbaharla beraber Kara­ deniz’den kopup gelen nemli, soğuk ve tehlikeli rüz­ gârların burasını nasıl bir verem ve bronşit ülkesi haline getirdiğini anlamak için İstanbul’da oturm uş olmak gerektir. Messina’da meydana gelen depremde, yıkıntılar akında kalan felâketzedeler için Fransa’nın göster­ miş olduğu sevgi gösterilerini hatırlıyorum. İstanbul’­ da insan kaybı hemen yok denecek kadar az gibiyse de, durum ları daha üzücüdür. Çünkü, bugün ilk yapı­ lan yardım lar dağıtılıp bitm iş olduğundan, otuzbin bedbaht, yersiz yurtsuz açıkta kalm ıştır. Kış, beyaz kefenini camilerin kubbelerine örttüğü —ve bu zaval­ lıların sefalet yatağı olan— sokakları buzlu çam urlar­

40

la doldurduğu zaman, bunların hâli ne olacak? En çok m erham et gösterilecek zaman, işte bu andır. Ev­ siz, barksız, yiyeceksiz, selLi yağm urlar altında kalan, titreşerek öksüren çocuklar.. Belleri bükülmüş yaşlı kadınlar.. İnmeli ve kötürüm ihtiyarlar.. Bütün bu bîçareler, ıkendi hallerinde, alçak gönüllü, namuslu insanlardır. İşte şu işçi.. İşte şu küçük esnaf.. Hepsi de halis m üslüm an olan bu insanlar, ahşap evlerinde belki kıt kanaat fakat m utlulukla yaşarlar, büyük Avrupa şe­ hirlerinde olduğu gibi kudurm uşcasm a kazanma hırsı peşinde koşmazlar, kin ve kıskançlık nedir bilmezler. Bunlar, yeni yetişen Türklerden değildirler. Bunlar, müezzin minârede ezan okuyunca camie giden, ulu çınarların altında nargile içen, şarklı giyinişleri, hu­ zur içinde yaşayışları, tevekkül ve inanışlarıyla Avru­ palI gezginlerin dalgın ve şaşkın bakışlarını üzerlerin­ de toplayan eski Türklerdir. Buraya gelip de bunlann bu durum larını gören Avrupalı turistler, geçirdikleri düşünce ve hayal gün­ leri aşkına olsun, bu zavallılara insanlık göstermeli­ dirler. Vapurların her yıl Boğaziçi’ne getirdiği işsiz güçsüz turistler* bugün hemen hemen mahvolmuş olan İstanbul’ u n o emsalsiz silûetini seyretmekten duydukları zevk aşkına olsun, bu şehre birazcık yar­ dım etmeye m ecburdurlar. Benim bu ktonudaki asıl isteğim okuyuculanmdandır. Gerçek Türkiye’nin ne olduğunu belirtm ek için yazmış olduğum eserleri okuyarak, bir süre ol­ sun o. işe yaramaz medeniyet gürültümüzü unutarak başlarını dinlendirm iş olanlara başvuruyorum. Şunu

41

da ilâve etmeliyim ki, yardım için yazmış olduğum bu yazı, aslında Fransız iyilikseverliği üzerine kurul­ muştur. Çünkü, iki aydaraberd İstanbul'daki Fransızlar bu hayır işi için sefiremizin yönetimi altında bü­ yük bir gayretle çalışmaktadırlar. Sefiremizin bu havır işine Fransızlan çağırmak için yayınlamış okluğu bıoşürden bdrkaç cümlenin burada tekrarına izin veril­ mesini dilerim: «Fransız şefkatine dayanacak bir Jâvet sesinin ül­ kemizde yankılar uyandıracağına emrinim. Vatandaş­ larımın büyük cömertliğini bildiğim için böyle bir görevi üzerime atontş olmakla öğüniiyorum.» Şimdi bu insancıl sese karşı sağır .kalmayarak se­ firemizin tahmininin hoşuna olmadığını ispat etmek, onu utandırmamak bize düşer. Zavallı kardeşlerimiz orada bizi bekliyorlar. Onların baş koyacak yastıkları yoktur. Hepsi açtır. Soğuk da şiddetle hücuma geç­ miştir. AÇIKLAMA : Bir gazete, insani düşüncelerle, gelen paralan al­ mak vazifesini üzenine almıştır. Fakat bizim istediği­ miz yalnız paradan ibaret değildir. Yorgan, kazak v.b. gibi şeyler de kabul edilir. Şık mösyöler! Madamlar! Modası geçmiş veya eskimiş elbiselerinizi evleriyle birlikte herşeyleri yanmış olan bu zavallılara gönde­ rirseniz iyilik etmiş olursunuz. Elbise ve çamaşır pa­ ketlerini Dışişleri Bakanlığı’nda bu konu için açılmış olan kalem odasura, Fransa Sefiri’nin eşi Madam Pompar adına göndermek kâfidir.

42

İKİNCİ AÇIKLAMA : (Bir ay sonra) Bu dâvetiyemize kaç kişinin cevap verdiğini bili­ yor musunuz? Üç Fransız ve bir İngiliz kadını ki, toplam olarak dört kişi... BİR İTALYAN’IN MEKTUBU İtalya’nın Trablusgarp üzerine saldırdığı sıralar­ da bir İtalyan’dan aşağıdaki m ektubu aldım. Mösyö! 6 Aralık 1911

İtalya’nın Trablusgarp seferi hakkındaki fikrinizin açıklanmasını dilemekle, İtalya Dişileri ikinci kâtibi ve Roma’da yayınlanan (Italia îllustrata) Gazetesi M üdürü Prens Pietro Sanzadi Skala Hazretlerinin isteklerine tercüm an olduğumu söylemek isterim. Bir İtalyan olarak bu şanlı teşebbüsümüzün Sep D ağları­ nın öbür tarafında (Fransızlarca) nasıl karşılandığını anlamakla, vatandaşlarım ın m utlu olacaklarını arzederim. Tito Mazzoni İşte cevabım: Mösyö! İtalya’nın şanlı (!) teşebbüsü konusundaki fikri­ mi soruyorsunuz. Fakat ben, hak ve şanı öbür taraf­ ta.. Yani, atalarından kalan toprakları şaşırtıcı bir şekilde savunan Türkler He Araplarda görüyorum. Bunlar, ansızın saldırıya uğradıkları ve silâh bakı­ mından Italyanlara nisbetle pek hafif kaldıkları halde,

43

eski destanlarda görülen kahram anlar gibi kendilerin top güllelerine parçalatıyorlar; bile bile ölüme ko şuyorlar. Gerçek şan ve şeref, zaten saldırganlar tarafında bulunamaz. Bu incelemenize devam ederseniz, bütün Avrupa ülkelerinde size tıpkı benim gibi cevap vere cek büyük bir çoğunluk bulacağınızdan eminim. Pierre Loti 10 Aralrk 1911 Afrika’da bir orm anlıkta, bir gece yarısı, «mag­ n ezyum un birkaç saniye süren ışığı altında, bir man­ danın, sırtına atlayan bir parsla olan mücadelesini seyretmiş olduğumu hatırlıyorum . Kendisini boynun­ dan yakalamış olan düşmanından kurtulabilm ek için zavallı m andanın can havliyle sıçraması şaşırtıcı idi. Fakat taraftarın gücü birbirine eşit değildi, önce, parsın saldırısı âni olmuştu; sonra da, mandanın pençeleri yoktu. Pars, keskin ve uzun pençelerini an­ sızın avmın etine batırarak seller gibi kan akıtıyor­ du. Manda ise, bu kan dökücü düşmanına karşı, yal­ nız kendini savunmakla yetiniyordu. Afrika’da gördüğüm bu kavga ile, Türk — İtalya savaşı arasında bir benzerlik buluyorum. Aynı apan­ sız hücum.. Saldırganda aynı gaye.. Silâhlarda aynı eşitsizlik.. Aynı yiğitçe savunma... Hayvanlar arasında seyrettiğim bu durum u, bugün insanlar arasında görüyorum. H er katliâm olayında, Avrupa rahat bir seyirci durum unda kalıyor. Mede­ niyet, barışseverlik, konferans, hakem gibi büyük fa­ kat boş kelimelerin gerçek anlam lan nerede kalıyor?

44

Bu sözlerimi çürütm ek için Italyaniarm , bizim önct Cezayir sonra da Tunus’daki fütûhatım ızdan söz açaoaklannı bilirim. Evet! Heyhat! Başımızı önümüze eğ­ mek zorundayız. Gerçi bu seferler hiçbir şekilde Trablusgarp olayı kadar katnlı olmamıştı. Fakat, her şeye ve her durum a rağmen, bu olaylardan da tarihi­ mizi lekeleyecek b ir cinayet izd kalmıştır. Bu üzüntülü itirazlarım yalnız Italyanlara karşı değildir. Sözlerim hepimizi, Avrupa'nın bütün hıris­ tiyan halkım içine alm aktadır. Yeryüzünde en fazla insan öldüren bizleriz. Dudaklarımızda «kardeşlik» kelimesi olduğu halde, her yıl daha da çoğalan yakıp yıkıcı m addeler icad ederek, Afrika’da, Asya’da yağ­ ma ve çapul düşüncesiyle kan ve ateş saçanlar bizle­ riz. Esm er ve aşağı ırktan insanlara hayvanmış gibi davrananlar bizleriz. Kendi medeniyetimize uymayan­ ları, bizdm kadar pratik, bizim kadar çıkarcı, bizim kadar silâhlanmış olm adıkları için, hiçbir şeyi um ur­ samadan, incelemeden hor görüyor, top gülleleriyle eziyçruz. ÖLdürebildiğimiz kadar öldürdükten sonra, oraları gayemize uygun şekilde işletmeye başlıyoruz. Küçük sanayii öldüren büyük fabrikalarımızı, işçi gü rûhumuzu, heyecanlarımızı, hırs ve açgözlülüğümüzü, kötümserliklerimizi, velhasıl bütün bayağılığımızı ora­ lara taşıyoruz. Bizi, dostluk ve kardeşlik nutukları atılan ülke­ mizden uzakta iş başında görenler, tâ H unlar’dan gü­ nümüze kadar insanoğlu’nun, acıma ve şefkate doğru on adım bile atm amış olduğuna inanırlar. Fransız gazetelerinin büyük kısmı, kapalı bir şe­ kilde İtalya'yı tutm aktadırlar. İtalyanların kuvvetli

45

toplan sebebiyle, savaş meydanında ancak Uç — dört ölü bıraktıklarını, Türklerin ise yiizlercesinin yere serildiğini ve ayaklanmakla suçlanan savaş esiri Arap­ ların asılarak teşhir edildiklerini, pervasızca yazıp yayınlamaktan çekinmiyorlar. Yağma ediyorlar, yakı­ yorlar, yıkıyorlar, öldürüyorlar.. Ve bunun adına da, meydana açmak, temizlemek diyorlar. İnsan, bunları duyunca, vahşi hayvan avına çıkılmış sanıyor. Paris’in büyük gazetelerinden birinin muhabiri, İtalyan toplarının uzak mesafelere yapılan atışlannı ve bu ateşin karşısında, A raplann işe yaramaz tüfek­ leriyle, tarlalarda ot gibi biçildiklerini öğerek ve al­ kışlayarak yazıyor. Türklerinse, kendilerini aslanlar gibi savunmak için girdikleri bir camiin, İtalyan as­ kerlerinin ilerlemesini geciktirdiğine lânet ediyor. Bir başka Paris gazetesi de, vâha içinde bulunan ve her taraftan İtalyan toplannın borbardım anına uğ­ rayan köy harabelerinde, cesetler, koyun sürüleri ve köpekler arasında, düşmana silâhla karşı koymaya çalışan birkaç gözü dönmüşten başka kimsenin kal­ madığım ve bunların da kolayca esir edilerek götürül­ düklerini (besbelli darağacına olacak) bıidiriyor. Bütün bunlar, insanı şaşırtacak kadar temelsizce yazılmış şeylerdir. Olayın gerçek yüzü şudur: Fransız gazete m uhabirleri, İtalyan ordusunun konakladığı yerde bulunduklarından, kendilerine gösterilen misa­ firperverliğin tesirine kapılıyorlar. Ve yanlannda mi­ safir bulundukları subaylar gibi, hergün barut koku­ suyla kendilerinden geçiyorlar. Sözü geçen m uhabirler, ı'kendi kendilerini dinledikleri sessizlik ve düşünce anlarında, sanırım ki, bu teşebbüsün insanlığa aykıri

46

ve kullanılan usullerin pek merhametsiz olduğunu ruh ve vicdanlarının derinliklerinden duyacaklardır. Gerçi Fransız gazeteleri İtalya'ya temayül etmek­ tedirler. Oysa, yazdıkları yazılar Fransa’nın millî his­ lerine asla uygun değildir. Bu konuda, her sınıftan halkın fikirlerini yokladım. H attâ köylüleri bile sorgu­ ya çektim, İtalya’nın bu tü r davranışlarını çoğunlukla suçladıklarını ve garip karşıladıklarını gördüm. Kuzey Afrika’da yaşayan yedi - sekiz milyon kadar Arap uyruklumuz da, Fransız basınının bu şekilde ya­ yınından dolayı üzülmüş ve gücenmişlerdir. Bunlar hakkında bazı gereksiz davranışlarımız da utanılacak gibidir. Böyle hareket etmekle,zavallıları boşuna yoru yoruz. Cezayir’de, Tunus’ta sayıları yüzleri bulan öyle düşüncesiz küçük memurlarımız var ki, m üslüm anlara karşı olan davranıştan, aptalca bir gururdan ve bü­ yüklük taslam aktan ileri gidemiyor. Bunlar, bize kar­ şı, sessiz sadasız bir düşmanlığın doğmasına yardım­ cı oluyorlar. Böylece, Suriye’ye, Fas’a veya herhangi bir İslâm ülkesine yönelecek göçleri hazırlıyorlar. Kendine Hıristiyan denilen Avrupalınm gözünde, bütün dünya m üslümanları, avlanması suç olmayan bir ?.v sayılıyor. Ve Avrupa bu avcılıkta, bir anda büyük ve kızıl ölüm meydanları açan öldürücü silâhları dolayısiyle başarıya ulaşıyor. Afrika'da bu yaman av, rğır bir esaret altında inleyen Mısır’dan geçerek, Zengibar’dan Kuzey Afrika'ya kadar hemen hemen ta­ mamlanmış gibidir. Aynı şekilde H indistan’ın bütün müslümanları da esaret altma alınmıştır. Şimdi de

47

İra n ’a doğru iki m üthiş avcı, biri güneyden biri ku­ zeyden ilerlemektedir. Geriye sadece Türkiye kalıyor. Fakat bu millet kendini öyle kolayca çiğnetmiyor. Çocuklarını kemir­ mekten geri kalmayan «yenileşme» hastalığına rağmen, hâlâ o korkulu savaşçı niteliğini koruyor. Türkiye, kahram an ve övülmeye değer ordusuyla, kendini kanı­ nın son damlasına kadar savunacaktır. * *+ İtalya’da, bedevilerin kan dökcülüğüne karşı bir hayli gürültü koparılıyor, öyle olsun diyelim. Çöl hal­ kını tanırım . B unlan elbette pek de yumuşak başlı insanlar gibi gösterecek değilim. Ve kızgın ellerine düşen zavallı askerciklere de bütün yüreğimle acırım Fakat, kin ve öfkelerinin bütün yıkıcılığını ve um ut­ suzluğa bulanan intikam isteklerini de çok iyi anlıyo­ rum. Ah! Kendilerinden (hiçbir saldın gelmemişken, uğursuz bir günde, şeytanlar gibi kumlu sahillerine çıkan, herşeyi yağmaya, yakıp yıkmaya ve yoketmeye koyulan bu yabancılar!.. Hadi, diyelim ki, İtalyanların Türklere karşı bir suçlama noktaları (kurtla kuzu ma salındaki suçlama cinsinden) vardır. Ya Araplar on­ lara ne yapmışlardı? İtalyan zulümlerine gelince: Heyhat! Bunlar o ka dar çok ve savunulması o kadar imkânsızdır ki! Bütün ülkelerin gazeteleri onları yazmıştır. Fotoğraflann in­ kârı mümkün olmayan şahitlikleri, o korkunç manza­ raları hize kadar getirm iştir. Ekim ayının o uğursuz günlerinde, m illetler hukukuna ve Lahey anlaşmasının

48

kesin kurallarına aykırı şekilde, suçlu sanılan Arapla­ rın toptan kurşuna dizilmelerini emretmeye kadar ileri gidilmemiş miydi? O zamanlar, sırf eğlence için adam öldürüldü ve yüzlerce suçsuz Arap’m cesedi vahayı doldurdu. Ora' lar bir insan mezbahası hâline getirildi. Ya kavas M arko’nun idâmı sırasında yapılan vahşetler! Ya, beltki de asker sevkiyatma yardım ederler bahanesiyle İtalyan filosu tarafından yakılan küçük Arap yelken­ lileri! Bu dediklerimi pek çok İtalyan da yüreklerinde hissediyorlar, buna inanıyorum. Hepsi değilse bile, işin başlangıcında b a n ş lehinde gösteri yapanlar ve daha pekçoklan.. Tıpkı bunun gibi, IngHizler de, kendilerini eski m odel tüfeklerle savunan binlerce Sudanlıyı, modern silâhlarla kanlı bir pelte hâline getirmişlerdi. Gerek bu olay sırasmda, gerekse M ister Chemberlain’in, kahram an Boerlerin imha edilmelerine soğukkanlılık­ la göz yumduğu sıralarda, nefretlerini ve üzüntüleri­ ni belirten îngilizler T a n n ’ya şükür eksik değildi. Kazanılan savaştan sonra Transval'e kabul ettirdiği şartların yumuşaklığından da anlaşılıyor ki, bizzat Kral Edvard da. durum dan üzüntü duyanlardan bi­ riydi. Zavallı güzel ve zarif İtalya! Bu daşranışlarınm kendisine şan ve şeref getireceğine gerçekten inanı­ yor mu? öyle sanıyorum ki, onlar da şu anda ilk gün­ lerin zafer sarhoşluğunu yitirm iş bulunuyorlar. Çün­ kü bu durum da, hemen herkesin hoşnutsuzluğunu toplamış olduklarını kendileri de biliyorlar.

49

Savaşçıları için şahsi şan ve şeref! Elbette bunu fazlasıyla toplam ışlardır. Askerleri, kardeşimiz lâ t in­ lerdir. İçlerinde kahram anca savaşanlar, asaletle ölen­ ler bulunm uştur. Fakat, bütün bunlar, savaş ateşini tutuşturm ak cinayetinin bedeli olamaz. Zavallı güzel milleıt! Bizim milletimize dost millet! İnanm ak isterim ki, çok önceleri, daha Ortaçağ’da, başlannda sorguç­ lar taşıyarak, hoş savaş m aceraları araunaık için güle oynaya kalkıp gittikleri gibi, şimdi de öylesine bu sa­ vaşa katılm ışlardır. Herhalde dökülen bunca kanları, bunca faciaları önceden görememişlerdi. Bugün ise giriştikleri rşe iyice yakalarını kaptırm ış oldukların­ dan, vazgeçtikleri takdirde, nafrnuslanm lekeleyecek­ lerini sanm aktadırlar. Halbuki bunun tam aksine olarak: «Yeter! Artıık bu kadar ölü yeter! Ellerimizi dr.ha fazla kanla yıkamak istemiyoruz. İsteklerimizi değiştiriyor ve azaltıyoruz. Yeter ki bu kâbus geçsin!» DiyebUseler, şereflerim yeniden kazanmış olurlardı. Hem de, ne kadar görülmemiş şekilde, ne kadar asil­ ce!. * ♦* Afrika Ormanlarında Geçen Olay’a Dönüyorum Aynı yerde bir süre sonra ikinci bir magnezyum parıltısı!. (Bu arada kan kokusu alır almaz, geride kalan artıkları yemek için sinsice yaklaşan gece hay­ vanlarının ulum aları işitiliyordu.) İşte böyle bir anda ikinci bir magnezyum parıltısı!. Dram bitm ek üze­ reydi. Manda, karnı deşilmiş yerde yatıyordu. Pars, bağırsaklarım pençeleriyle çekiyor, çevredeki sazlık­ larda ise, uluyan bir takım hayvan şekilleri görülü­ yordu. Bunlar, paylarını bekleyen sırtlanlardı!
F : 4

50

Bugün, bir ölüm kalım savaşına tutuşm uş olan Türkiye’nin çevresinde sinsice dolaşıp, kendisinden «tâviz»ler koparmaya çalışan bazı Avrupa devletleri, bana, o can çekişen m andanın etrafında gördüğüm sırtlanları hatırlatıyor. Fakat, istedikleri hangi şeyin «tâvizat»ı Tanrım!. O devletlere kim ne yaptı ki!. Gerçeği söylemek gerekirse, ben, orman sırtlanla­ rını onlara tercih ederim. Çünkü, onlar biç olmazsa birtakım basma kalıp sözler kullanmıyorlar. «Tâvizat» koparmaya çalışmıyorlar. Fakat, ulum aları ile gayet açık olarak şunu söylemek istiyorlar: «Avlar parçala­ nıp yeniyor. Et kokusunu duyuyoruz. O halde, biz de tehlikesizce gidip karnımızı doyuralım.» Bu sözlerim, medeniyeti yanlış anlayan gafil ve çıkarcı bazı densizler tarafından bana ne kadar küfür getireceğini şimdiden kolaylıkla tahm in edebiliyorum. Fakat, o küfürler, ömrüm ü içinde tamamlamak üzere bulunduğum şu sessiz ve dışa kapalı köşeme ulaşamıyacaktır. Ben, sayılı günlerimin sonuna varmak üzereyim. Artık, hiçbir şeye karşı ne isteğim vardır ne de per­ vam.. Fakat, sözümü birkaç kıişiye olsun dinletmek gücünde olduğumu bildikçe, gerçek olarak tanıdığım şeyleri söylemeyi bir görev sayacağım. Onları gizlemek için ileri sürülen bahaneler ne olursa olsun, emperyalist savaşlara lânet!.. İnsan ka­ saplarına utanç!..

Başka bir Italyan’ın Mektubu ve Cevabı 10 Ocak 1912 Tenha köşemi kuşatan tecrit halkasını, ikinci bir İtalyan mektubu, geniş ve siyah bir çizgiyle çevrilmiş talihsiz bir m ektup aşabilmiştir: Mösyö Piyer Loti! Trablusgap'm fethi, Fransa tarafından yapılmış olsaydı, 3 Ocak 1912 «Figaro»da okuduğum makaleyi yine de yazacak mıydınız? Saygılar. 23 Ekim 1911 de Trablusgap’ta ölen bir asker annesi. Not: Tabiî cevap vermiyeceksiniz. Fakat, belki okursunuz. Aksine, cevap vermek istiyorum. Ve m ektup im­ zasız olduğundan, Figaro’nun beni m innattar bıraka­ cak lûtfuna başvuruyorum. En derin saygı histerimle, savaş meydanlarında can veren bir askerin annesine söylemek isterim ki, Trablusgarp’ı eğer Fransızlar almış olsalardı, onları da aynı şekilde protesto ederdim. H attâ şunu ilâve edeyim ki, böyle emperyalist bir savaşta ölen oğlum olsaydı —şu anda askerliğini yapan bir oğlum vardır— protestom hiç şüphesiz çok daha şiddetli, çok daha isyan dolu olurdu. Bu bakımdan, bu yaşlı annenin sa­ bır ve tevekkülü önürvde saygıyla eğilmekten başka elimden birşey gelmez. Biraz yukarda «tecrit haHtası»ndan söz açmam şundan ileri geliyor: Bundan önceki makalemin yayın­

52

lanma&ından sonra, İtalyan pulunu taşıyan her mek­ tubun okunm adan çöp sepetine atılm asını tenbih et­ miştim. Bu konuda bazı m illetler arasında' bir karşı­ laştırm a yapmama izin veriniz. Bir süre önce, Küba savaşı dolayısiyle Amerikalılara çatm ıştım . Nezakete aykırı hiçbir m ektup almadım. Daha sonra New York’a gittiğimde, Amerikan basını uygun sözlerle, yazdıklarımı hatırlatm akla yetinmiş, bana da gerekenmisafirperverifk gösterilmişti. Transval ve Mısır olaylarında ise, Ingilizlere şid­ detle hücum etm iştim . Bundan dolayı da İngiltere'­ den nezakete aykırı hiçbir m aktup almadığım gibi İn­ giliz basınında da bunu telmih eden hiçbir yazı çık­ madı. Ve Londra’ya gittiğim zaman, orada, hoş ve unu­ tulmaz günler geçirdim. Bunların aksine, İtalya’nın özür kabul etmez dav­ ranışını, incitmeyecek kelimelerle yazmaya kalkışın­ ca, en çirkin küfürlere, çeşitli tehditlere hedef olma­ ya başladım. Bundan dolayı, artık bu m ektupların zarflarını bile açmıyorum. Bu m ektuplar yalnız beni değil, Fransa’yı da «Almanya’nın önünde tir tir titre­ yen veya büzülen» gibi sözlerle, nefret edilecek şekil­ de tahkir ediyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bütün bu mek­ tuplar daha çok aşağı tabakalardan geliyordu. Bununla raber sayılarının çokluğu —hak çiğneyici olmalarına rağm en— kendilerine kardeş millet gözüyle baktığı­ mız, yolunu sapıtmış zavallı İtalya’da, genel zihniyetin bir örneği gibi görünüyor. Sadece, bu genel görüş açı­ sından, olayı hatırlam akta fayda buldum.

53

TÜRKLER KATLİÂM EDİYORLAR Kasım 1911 «Türkler katliâm ediyorlar!» İri ve göze çarpan harflerle, m ağlûplara karşı fırlatılan bu itham, gazete­ lerde, çok kanlı şekilde neticelenen yenilgilerine ait bilgilerin yanı sıra tekrar edilmektedir. Ya Bulgar vahşeti? Şüphesiz onlar da birazcık yapmışlardır. Bunu inkâr edemiyorlar. Ne var ki, onla­ rı, ancak ufacık harflerle, sütun sonlarına basmakla yetiniyorlar. «Türkler katliâm ediyorlar!» — Bütün Avrupa'nın haince yalnız bıraktığı za­ vallı Türkler, hu hüküm herkes tarafından kabul edilijor. Ve bu um ûmi tasdik, m üttefiklerin kurtarıcı (!) eserlerini, başarılarını tâkip edecek olan barış ve hür­ riyet devresini ve kardeşçe birlikte yaşamayı övmek için uzun uzun yazılan cümlelere önsöz mahiyetinde­ dir. 1911 Ekim ’dnin uğursuz gürgeninde, Trablusgarp vahasında da acaba böyle haykırılmaz mıydı: «Italyanlar katliâm ediyorlar!» Italyanlar ise, sebepsiz ve anlamsız istilâya giden emperyalislerdi. Onların, her taraftan baskıya uğra­ yan Türkler gibi bir özürleri de yoktu. Son Çin seferinde, Bokser’lerin hücumuna uğra­ yan suçsuz günahsız Tung-Çeo ve Tiyen-Şin gibi şehir­ ler görmüştüm ki, bir yığın harabeden ibaret kalmış­ lardı. Fağfuri ve vernikli eşya arasında, çocuk, kadın

54

\e ihtiyar cesetleri, tüfek dipçikleriyle param parça ^edilmiış yalıyorlardı. O zaman da şöyle haykırılabilirdi: «Avrupa... Uzak Doğu'ya o bilinen medeniyet m eş’alesini getirmeye gelen Avrupa katliâm ediyor!» Böyle denseydi, Avrupa acaba nasıl bir mâzeret öne sürebilirdi, lütfen söyler misiniz? Ya Ingilizler H artum ’da binlerce insanı öldürme m işler miydi— Transval'da nice cinayetlerin ağırlığını vicdanları üstüne yüklemediler mi? Ya biz Fransızlar, Cezayir’in fethinde —hadi yal­ nız bu savaştan söz açalım— nice kadın ve çocukları katıKâm etmemiş, kan ve dumana boğmamış mıydık? Doğrusunu isterseniz, ne zaman çeşitü ırk ve din­ den olan m illetler savaşa tutuşursa, tıpkı Ortaçağ’da olduğu gibi., akılsız ve mantıksız bir kasaplığın hâlâ itibarda olduğuna inanmak gerekir. Bunu ispatlamak için, günümüzün tarihini yeniden gözden geçirmek ye­ ter. .. Zavallı Türkler! Kendilerine karşı dört bir taraftan açılan şu insafsız savaşta, ara sıra katliâm a kalkış­ tıkları doğru ise, kendileri için ne kadar çok hafifle­ tici sebepler vardır. Ben nice m illetler tanırım ki, onların yerinde ol­ salardı, böyle tehlikeli ve korkunç anlarda, katliâm yapmak çılgınlığına tutulurlardı. Türkler, bizlerden daha basit insanlardır. Gerçek budur. Onlar bizlerden daha iyi yürekli olmakla beraber daha serttirler. Ço­ ğu zaman yumuşak başlı görünüler; fakat, tahrik edil­ dikleri zaman korkunç olurlar, gözlerini kan bürür.

55

Anadolu'nun içlerinden, çöl sınırlarından gelerek acele silâhlandırılan ve kaba elleriyle bizim en öldürü­ cü m odem silâhlarımızı kullanan bu köylülerin ilkel bir görünüşleri vardır. Ve hıristiyan adını taşıyan bü­ tün milletlere karşı genellikle düşmanlık ve kin du­ yarlar. Bunun sebebi de kolayca anlaşılabilir. B unlar hıristiyan m illetlerin, aslında kendilerini yok etmek için açık veya gizli bir şekilde birleştiklerini nasıl hissetmezler? Biz Fransızlar, onlardan Cezayir’i, Tunus’u, Fas’ı aldık. Ingilizler, entrikayla Mısır’ı gasbettiler. İran yan yarıya boyunduruk altındadır. İtal­ ya i«e, insafsız bir sürek avının ürpertici borusunu öt­ türerek, bugün dahi Trablusgarp’ı kana boyamakta­ dır. Bu zorla alman ülkelere her birimiz ağır şekilde baskı yapıyoruz. Onları küçümsüyoruz. En küçük me­ m urum uz hile, her önüne gelen m üslümana esirmiş gibi davranıyor. Bu inançlı insanların namaz kılm a­ larım bile yavaş yavaş engelliyoruz. Sessiz yaşamayı seven bu hayalperest kişilere, zorla, faydasız didinme­ mizi, acelemizi, giyim kuşamımızı ve endüstri ürünle­ rimizi kabul ettiriyoruz. Bunun yanı sıra, sonu gel­ mez isteklerde bulunarak m antıkî dengemizi bile kay­ bediyoruz. Zavallı Türkler! Bir zamanlar Avrupa’da kendile­ rine yardım eder görünenlerin hemen hepsi, bugün na­ sıl da küstahlıkla onlan bir tarafa itiyorlar. Bugün türlü hakaretlerine uğradıkları basın, kendilerini sa­ vunacaklarına söz vermiş olan diplom atlar ve bir za­ m anlar dostluk gösteren devletler, şimdi nasıl da yan

56

çiziyorlar, işin garip tarafı, suçlanıyorlar.

savaştan kaçmakla bile

Bu, aşırılığın da ötesinde bir ithamdır. Çünkü, Türkiye ovalarım kaplayan binlerce Bulgar ve Sırp ölüsü, Türklerin hâlâ savaşmak gücünde olduğunu is­ patlayan şahitlerdir. Fakat, şurası da âşikâr ki, dün­ kü kahram anlan son savaşta Yunanistan'ı yerle bir edebilecek derecede yiğitlik gösteren kahram anlan; hattâ daha dün, Trablusgarp’ta bin'e on nisbetinde çarpışan kahram anlan; Avrupa tanım ak istemiyor. Her şeyden önce, onlann şu büyük hakkını teslim edelim ki: iyi hazırlanmamışlarda. Kum andanları yoktu. Ve idârecilerin ihmal ve kayıtsızlığı yüzünden açlıktaoı ölüyorlardı. Aynca şunu da belirtelim ki, ordulannın uğradığı bozgun, Batının, yani ahlâk bo­ zucu bizterin, başka b ir düzendir. Bizde geçerli olan inanılmaz derecede saçma bazı fikir ve hayaller vardır ki, ahlâki sağlamlığı bozarlar. İşte, bunlann en çocukça onlanlan şaşırtıcı bir hızla ve tıpkı taze kanda daha çabuk çoğalan m ikroplar gi­ bi onlara da bulaşm ıştır. Askerlerinin büyük bir kısmı inanışlanm kaybetmiş, subaylannm çoğu, askere ya­ raşan sâfiyeti bir yana atarak düşüncesizce politikaya atılm ışlardı. Aynca, bu acı mağlûbiyetlerin sorum lu­ su olan bazı büyük askerî kum andanlar savaştan çok eğlenceyi düşünüyorlardı. Parlâm ento ile idâre edilen, inançsız ve savaş ka­ çağı hir Türkiye! Doğu’yu sevenlerde, hiçbir şey bun­ dan daha üzücü ve daha beklenmedik bir hayret uyandıramazdı.

57

Bunlardan başka, M eşrûtiyetken sonra askerlik saflarına hıristiyanlan alm ak gibi bir büyük hataya düşm üşlerdi. Burada hııistiyanlığı (lekelemek istedi­ ğim anlaşılmasın. Hayır! Fakat, Türk ordusundaki hıristiyanlar çoğunlukla Rum ve Bulgardılar. Bu ba­ kımdan kendi kardeşlerine karşı savaşmak istemiyor­ lardı. Erm eniler ise, herhalde Türkiye’de m eşhur olan şu atasözü unutularak askere alınmışlardı: «Allah, E r­ meni ile tavşanı bir yarattı.» Halbuki, kısa bir süre önce yalnız m üslüm anlar savaşmak şerefine erişiyor­ lardı. Düşmanlara karşı, yalnız halis Türk olanlar savaşsalardı, gerçi yine yenileceklerdi —M üttefikler, taar­ ruzu uzun m üddetten beri düşünm üşler ve ustalıkla hazırlanm ışlardı— fakat, hiç olmazsa, savaş meydanı­ na düşerken, başlarındaki şeref ve şan hâlesini koru­ yacaklardı. ★ ** öm ürleri boyunca ülkelerine ayak basmamış olan batıhlar tarafından Türklerin tanınmam ış olması, ha­ yatları hakkında peşin hüküm lere göre fikir yürütülm e si, insanı isyan ettiriyor. Yeni döndüğüm Amerika’da da durum farklı değildir. Orada da Türklerden bahsedildi' ği zaman «Asya âşiretleri», «barbarlar» gibi sözler kul­ lanılm aktadır. Halbuki, yeryüzünde onlardan daha iyi yürekli, cesur, nam uslu ve kendi halinde bir başka ırkın bulunduğunu sanmıyorum. Bununla berabeı okullarımızda öğrenim gören, bulvarlarım ızda kişilik­ lerini kaybeden bazılarım, ne yazık ki, bunlardan ayn tutm ak zorundayım. Daha sonra çeşitli vazifelere ge­ tirilen bu gibilerim bir yana bırakıyorum. Fakat,

58

halk.. Asıl halk.. Küçük esnaf ve köylüler.. Bunlardan daha iyi insanların olabileceğini tasavvur edemiyo­ rum. İçimizde Doğu ülkelerinde yaşamış olanlara, hattâ rahip ve rahibelerimize sorulsun: Türkler, Bulgarlar Sırplar ve levantin hıristiyanlardan hangisini tercih ediyorsunuz? Şimdiden ne ecvap vereceklerini bili­ yorum. Hepsi de Bulgarların, hani şu (Te deum) dua­ sının âhenkli sesiyle savaş meydanına yürüyen Bul­ garların, m üslüm anlardan son derece daha kaba, son derece daha kanlı bir millet olduklarını söyleyecekler dir. Oh! Anadolu’nun içlerinde gömülüp kalan o mazi­ nin şehirleri! Yeşillikler ortasında beyaz minarelerin ve siyah selvilerin çevresinde kümelenen o kasabacıklar.. Oralarda hayat ne kadar namuslu ve ne kadar samimidir. Oh! Birer çiftçi veya iş sahibi olan, günde beş vakit camiye gidip diz çöken, akşam ları asma gölgeleri altında, cedlerinin m ezarları etrafında otu­ rup, sigara dum anları içinde sonsuzluk rüzgârına dahp giden bu insanlar!.. Sc'n’atları sadece adam öldürm ekten ibaret olan­ lar bu insanlardır öyle mi? Hadi canım başka yalan mı kalmadı? Ispanya’da, büyük yanştan bir gün önce, arenaya bazı boğaların götürülüşünü görmüştüm. Sessizce ge­ liyorlar hiç bir hırçınlık göstermiyorlardı. Fakat yo rışm a sırasında mızrak darbeleriyle rahatsız edildikkri ve insafsız kamçılarla canlan yandığı zaman, gözleri hiçbir şey görmez oldu; delice bir öfkeyle insanlara saldırmaya başladılar.

59

Türklerde, ama halis Tiirklerde olduğu kadar, hiç­ bir yerde, yoksullara, zayıflara, âcizlere, küçüklere acı ma ve şefkat; ana babaya saygı gibi yüce duygulara rastlanmaz. Bu insanlardan biri hattâ yaşı ilerlemiş bile olsa, o küçük ve zararsız kahvelerden birinde otururken, babası içeri giriverse, hemen yerinden kal­ kar, sesini alçaltır, sigarasını söndürür ve saygı ile bir köşeye ilişir. Özellikle hayvanlara acımakta hepimizden üstün­ dürler. İstanbul’un başıboş köpekleri büyük bir hoş­ görü ile yüzyıllardan beri rahatça yaşam aktadırlar. Yağmur altında kalmış köpek yavrularım görünce, dikkatle sokağa iner ve üstlerini kilim parçalarıyla ör­ terler. Hemen tamamı Erm enilerden kurulm uş bir belediye heyeti tarafından, bu hayvanların öldürülm e­ lerine karar verildiği gün, bütün mahallelerde onları korum ak için âdeta ayaklanmaya benzer kavgalar ol­ du. Kedilere gelince: Bunlar hiçbir zaman gelip ge­ çenlerin önlerinden kaçmazlar. Çünkü yolcuların ken­ dilerine ilişmemek için yollarını değiştireceklerini bi­ lirler. B ursa’da, Islâmiyetin eski çağiarının izlerini taşı­ yan bu gönül okşayıcı şehrin bir köşesinde, leyleklere, evet, kış mevsimine gireken uçamayacak kadar yaşlı veya yaralı olan leyleklere mahsus bir hastahane var­ dır. Burada, yaraları sarılmış, hattâ ağaçtan bacak takılmış leylekler görürsünüz. Bu hastahaneyi ziyaret ettiğim zaman, orada ihtiyarlıktan dolayı yerinden kımıldamaya takati olmayan bir baykuş bile tedavi

60

ediliyor ve leylekler için yapılan bağışlardan besleni­ yordu. Gerçekten, geçirmekte olduğumuz şu acı saatler­ de, gülünç ve çocukça şeyler anlatıyorum. Fakat bu şeyler, Türklerin özelliklerini o derece. aksettiriyor ki, birtakım cahil ve düşüncesizlerin barbarlıkla suçla­ dıkları bu milletin, söylenenlerin aksine, ne derece uy­ sal ve m erhametli olduğunu ispata yardım eder. Avrupa, bugün korkunç bir baskı altında tutulan İstanbul’un; tarih, san’at ve şiir için m ukaddes bir m akam olduğunu acaba anlayacak mı? Bu mukaddes m akam ın ne şekilde olursa olsun müdafaa edilmesi ge­ rektiğini ve hilâl’in onun göklerinden uzaklaşıtığı gün, birdenbire büyüleyici câzibesinin de sönüp gideceğini anlayacak mı? Şüphesiz, hayır! Avrupa bunu anlaya­ mayacak ve ben boşuna çenemi yormuş olacağım. Dâvetime geleceklerini hiç üm it etmeden, Avrupa’ya çöyle haykırmak istiyorum: «Türklere saygı duyunuz! Geride kalanları olsun kovunuz! Onlar herkesten fazla iyi ve nam usludurlar. Rahatın, saygının, kanaa­ tin. sessizliğin sığındığı son yer onlardadır.» Türkler arasında yaşamış olan Fransızlardan tek kişi bile, sanmıyorum ki, şu acı günlerde, burada ye­ rine getirm ek istediğim tebcil görevine katılmasın. Ama ne yazık! Ben de biliyorum ki, bu tebcil fayda­ sızdır. Ve mezarların üstüne konan çelenklerden farkı yoktur. BUGÜNKÜ SAVAŞ HAKKINDA MEKTUP Kasım 1912 öyle anlaşılıyor ki, ilerilik, medeniyet, hıristiyanlı* yeni silâhlarla ve son süratle adam öldürmek demek­

tir. Ve şu anda, onun en yüksek ifadesini şarapnel teş­ kil etm ektedir. Şarapnel! Yeryüzünde kalan son hâri­ kayı mahvedecek şey. öldürücü m ikropların ortadan kaldırılması düşü­ nülen şu devirde, acaıba bunun gibi cehennemi maki­ neleri icat edenler için de, işkenceler tertip etmeyecek­ ler mi? Bunları teşhir etmeyeceler mi? Onbeş günden daha az bir süre içinde, bütün bir memleket kızıl kanlara boyandı. Ve altmış bin insan, hem de en cesur ve sağlamlarından olmak üzere del'k deşik gövdeleriyle toprağa serildiler. Eğer gerçektlen, Balkanların, Balkanlılara dön­ mesi gereken zaman geldi ise, —daha önce tedbir al­ mayan ve bugün de işlenen cinayetlere ortak olan— Avrupa, bu olaya daha m akul . bir çare bulabilirdi. H attâ, Ayasofya’nın İsa dinine dönmesinin zamanı gelmiş olsa bile, bu uğurda bunca insanın m akinalı tür feklerle delik deşik edilmesi mi gerekirdi? Acaba uzun yıllar boyunca «Dersaadet»te, hattâ İstanbul ta­ raflarında hiç mi Rum ve Bulgar kilisesi yoktu? Ve bu kiliselerde ibadet edenlere ne zaman zorluk çıkarıl­ dı? Geyik avlarından, ölüm hâlindeki geyiklerin et­ rafında toplanan köpeklerin havlamalarına benzeyen bu çeşit küfür ve tahrikleri, hâlâ Türklere atm akta devam ediyorlar. Fakat, onları küçük görenler, ağızla­ rını açmadan önce gitsinler de biraz onlarrn arasında yaşasınlar. Bunu yapmadıkları müddetçe, ne söyler­ lerse söylesinler, sözlerinin, köpek havlamasından faz­ la değeri yoktur.

62

Ele geçirdikleri topraklar, öyle sanıyorduk ki. m üttefiklere yetecektir. Fakat, yanılmışız. Yetmiyor­ muş. Düşmanı sonuna kadar kovalamak ve elinden m ukaddes bir şehrini de almak gerekiyormuş. Delice bazı hayallerle, gurur ve kinlerini tatm in etmek için, arta kalanları, yani umutsuzluğun verdiği bir kuvvet­ le çoğu silâhsız olarak öfkeli ’ o ir çılgınlıkla İstanbul istihkâm larını savunmaya koşanlan da öldürmek ge rek iyormuş. işte bu talihsiz Tüık Milleti —elbette onların da um utsuzluk sebebiyle, büyük sertlik gösterdikleri çılgınlık anlarında, önemli hataları olm uştur— bir yıldan beri, ne emperyalist savasların, n«* riyâkâr vaadlerin, ne binlerce evi kül eden yangınların, ne dep­ rem lerin, ne tifonun, hulâsa, hiçbir belânın üzerine saldırm aktan bıkmadığı bu ezilmiş millet, şimdi hiç olmazsa, başında bir şaıı ve şeref tâcı ile ölmek ar zusundadır. Padişah Hazretleri, kendisini ancak sarayında; ve seksen beş yaşındaki Kâmil Paşa da, çalışma ma­ sasının başında öldürebileceklerini ilân ediyorlar. Ço­ cuklar.. Taptaze çocuklar, okullarını bırakarak askere yazılıyorlar. Kendilerini ölümün kucağına atm ak için Çatalça'ya koşuyorlar, im am lar cepheye koşuyor ve eli daha silâh tutabilen ihtiyarlar onların peşinden gidiyorlar. Bakınız.. Başka bir örnek ki, yüce olmasaydı gü­ lünç olabilirdi: Kendilerinden hiçbir şey istenmeyen bazı zavallı harem ağaları, tüfeği om uzladıktan gibi orduya katılm ak üzere savaş meydanına gitmeye kaK kışıyorlar. B unlann hemen hepsi, Bulgarların şeyta­

63

nî şarapnelleri ile mahvolacaklarını bile bile gidiyor­ lar. Yine de gidiyorlar. Temiz yürekli Araplar da 500.000 süvari ile hilâ­ lin yardım ına koşmak teklifinde bulunuyorlar. Yok, hayır! Sizler memleketinizde kalınız, ey çöl çocukları. Boşuna ölmüş olacasınız. Çünkü, ellerinizde medenî insanların m odern silâhları yoktur. Umutsuzluğun bu kahram anca direnişi karşısın da, hıristiyan milletlerinden hiçbiri onları desteklemi­ yor. Onlar, sadece, imzalanmış anlaşm aları çiğneye­ rek verilmiş sözleri unutarak, ellerindeki av’dan birşeyler koparmaya çalışıyorlar. Gerçi, Fransa gibi, bazı devletler, bu av’ın paylaşılmasında ellerini kirletm ek istemiyorlar. Fakat, bugün İçin, herkesin duyabilece­ ği kadar yüksek bir sesle yardım ve m erham et tavsi­ ye edecek hiçbir devlet yoktur. Bunun için, hayatımda ilk defa: «Bugünün savaşma utanç!» demek mecburi­ yetinde kalıyorum. YİNE TÜRKLER Kasım 1912 Son m ektuplarım dan birinde, Türk dostlarımı o kadar kötü ve o kadar acemice savunmuşum ki, ko­ nuyu açıklamak için şunları da ilâve etmek istiyorum: Kaçaklardan bahsetm iştim . Çünkü, bana da öyle söy­ lemişlerdi. Fakat Allah’a şükür ki, onlar bir takım m ünferit kaçaklardı. Oradan.. Savaş meydanından ge len yeni bilgiler, şeref tâcını onlarda bırakıyor. İçleri­ ni kemiren açlığa, kendilerini en zarûri ihtiyaçlardan bile m ahrum ettiği halde boş iddialarda bulunan hü-

64

kûm etlerinin aczine rağmen, onlar arsianlar gibi savaş­ tılar. Fakat ne yazık ki, olaylar süratle birbirini kovala­ dıkça, ve can çekişme anları yaklaştıkça, Avrupa mil­ letleri, özellikle onların eski dostları Prusya, şaşırtıcı bir kolaylıkla sözlerim inkâr ediyorlar. Halbuki Sultan’ın, yalnız Türklerin padişahı değil, Asya'nın ve Af­ rika'nın içlerine kadar yayılmış milyonlarca müslümanın da Halifesi olduğunu hatırlam ak akla uygun •ojurdu. Sanınım ki, Halife’nin m ukaddes bir şehir­ den, mukaddes m abetlerden uzaklaştırtm am ası ivi bir politika icabıdır. Zavallı Türkler! Herkes tarafından yalnız bırakılan ve kandırılan, kara ve deniz ordularının levazım ve m ühim mat alış­ larında aldatılan Türkiye... H aklannın çalınmış olma­ sı yetmiyormuş gibi, bir de kendilerine bazı gezeteler tarafından ölmüş aslana çifte atan eşek misali, darbe­ ler indirilmektedir. Kanla yoğrulmuş topraklan üzenrinde, Islâmijyet nâm ına şerefle can derm iş 500.000 şehit bıraktıkları halde, bu gazeteler onlarla alay edi­ yorlar; onları küçük görüyorlar. Ben de onlarla bir­ likte hakarete uğruyorum. Bundan dolayı da iftihar ediyor, gurur duyuyorum. Herkesin biraz daha eziyet etm ek istediği mağ­ lûpların savunmasını üzerime almak ve onlar adına yardım istemek, her zaman için şerefli bir davranıştır. Şüphesiz, kudretlerine maalesef sahip olamadığım, Avrupa dışişleri bakanlıkları gibi davranmıyorum. Uzun m üddetten beri Türklerin dostu olduğumdan,

unların can çekiştiği şu sıralarda da yine dostlan ola­ rak kalıyorum. Bunun aksi bir hareket çirkin olurdu. Onlar için hakarete uğram ak şerefini, ben Doğu ülkelerinde kumandan iken, subaylarım dan biri olan dostum Claude Farrere ile beraber kazanmış bulunu­ yoruz. «Türkleri savunacak yalnız bu ikisi kaldı» diye yazıyorlar. Şüphesiz öyle olması gerekir. Çünkü, ses­ lerini duyurabilmek imkânına sahip olan yazarlar arasında sadece ikimiz varız.

BULGAR ZALİMLİĞİ
Yunan ordusu, küçük Karadağ ordusu, prensle­ rinin kumandası altında, vahşet göstermeden, kabul edilmiş harp kuralları içinde savaşmışlardır. Fakat Bulgarlar —ölümü hiçe saymak surrtiyle gösterdikle­ ri cesaretle herkesin takdirini kazanmış olduklarını da inkâr etmiyoruz— evet! Bulgarlar uzun m üddet ten beri düşünüp hazırladıkları bu savası, ne kadaı zalimce yönetm işlerdir. Galibiyeti, yalnı? takdire de­ ğer cesaretleri sayesinde değil, yeni ve son derece teh likeli silâhlan sebebiyle kazanmışlardır. Günümüze kadar gelen buluşların en şeytancası olan şarapneller, ellerinden gelen her mukavemeti göstermekten geri kalmayan bu insanların binlercesini orak gibi biçiyordu. Yine Bulgarların, geceleyin projektörlerle, öm ürlerinde böyle şey görmemiş olan Anadolu askerlerinin gözlerini kam aştırarak onları şa şırttıkları da bilinen şeylerdendir. Bunların yanısıra yine Bulgarlar, teslim olmak istemeyen Edirne’yi su

F : s

lara boğmak için, bir nehrin yatağını değiştirmedi ler mi? İstanbul’a su ulaştıran bendleri de kesmedi­ ler mı? Hıristiyan kiliselerinde ise bu gibi cinayetler. İlâhilerle takdis olunuyor. Hiç olmazsa, bu gibi işlere Hazreti İsa’nın adı karıştırılm asın. Aslında, onun söy lediği sözlerle, bu yapılanlar arasında ne büvük tezat vardır. Ya Beyoğlu?.. O herkesçe bilinen levanten Beyoğ­ lu!.. Etrafındaki evler can çekişen yaralılarla doluy­ ken, ovaları şehitlerle, yağmur, altında çürüyen gömül­ memiş kahram anların cesetleriyle örtülüyken; bu Be­ yoğlu, gürültülü kahvehanelerini, eğlence yerlerini bile susturacak kadar bir utanm a eseri göstermiyor.

BALKAN HARBİ KONUSUNDA MEKTUPLAR Aralık 1912
Avrupa milletlerinin cinayef ve kalleşlikleri düne ait bir mesele değildir; her zaman olagelmiştir. (Le­ histan, Transval, Alsas—Loren v.b. bunun üzüntü ve ren örnekleridir.) Fakat biz, bu milletlerin, tek başları­ na, ayrı ayrı, bu cinayetleri işlediklerini görmeye alış­ mıştık. Öbürleri (eğer punduna getirirlerse, aynı şe kilde davranm aktan geri kaimazlar) ise, hepsi bir ağızdan, bu hareketi şiddetle takbih ederlerdi. Biz. dc hiç olmazsa, onları işitmekle biraz teselli bulurduk: Bu defa, hayır! Öyle olmadı. Türkiye’ye verilen sözü tutm am ak ve imzalanan andlaşm alan inkâr et­ mek hususunda birbirleriyle uyuştular. Yapılan son bir muharebe sırasında, Yunan ordusu Ethem Paşa tarıfından ezildi. Bu durumda, başını kurtarm ak için

67

bir çare aram ak zorunda kalan Yunanistan, Avrupa'­ nın tavassutunu istedi. Onlara hiçbir vaadde bulun­ mamış olan Avrupa, bu isteği kolayca yerine getirdi. Hattâ, tavassutun da ötesine gitti. Ve böylece, anlaş­ ma şartlarını zorla Türkiye’ye kabul ettirerek, zafer meyvalarmı elinden aldı. Fakat, hariciyc bakanlan, iki türlü tartı, iki tür­ lü ölçü kullanırlar. Bugün aynı Türkiye; İtalyanların emperyalist hücumuna uğrayıp dört bir yandan bas­ kıya alman ve kendisine üç hafta önce, bütün harici­ ye bakanlıklarının mülkiyet tanıma vaadinde bulun­ dukları bu Türkiye de, Avrupa’nın tavassutunu iste­ di. Avrupa ise, herşeyden önce, onun m irasım bölüş­ mek çabalarını yoğunlaştırarak, on iki gün cevap bile vermedi. Ve bu on iki gün içinde, şarapnellerin ve makinalı tüfeklerin ateşleri altındaki ölüm — kalım savaşı bütün fecâatiyle sürdü gitti. Avrupa, hiç olmazsa, hemen şu cevabı vermeyi utanm a icabı saymalıydı: «Hayır! Mademki bugün yenilmiş bulunuyorsunuz; bizim gözümüzde paryalar­ dan farkınız yoktur. İşinize karışmak istemeyiz; düş­ m anlarınızla kozunuzu pay ediniz.» Türkiye de şüphesiz böyle yapacaktı. Nitekim bu gün de böyle hareket ettiği anlaşılıyor. Avrupa yaptık­ larından utanm alıdır. Yerlere serilen binlerce kurba­ nın m enfur suçlusu odur. Bugün, ellerinden, cesaret­ le savaşarak aldrkları topraklan, tekrar geri almanın imkânsız olduğu bilinen bir şeydir. Fakat bu sonucu önceden görebilmek ve hiçbir vaadde bulanm am ak gerekirdi. Evet! Sonucu önceden görmeli ve Slâvlann istedikleri haklı reformları gerçekleştirmek için, Tür

68

kiye’yi mahva sürükleyen kibirli genç delilerin teşkil ettikleri kom iteler üzerine, çok daha tesirli baskılar yapılmalıydı. Bundan başka? Yok, hayır! Verilen sözü tutm a­ m akla gösterilen bu küstahça kolaylık, asla affedile­ mez. Ne nefret edilecek durum! Zavallı Türkler; herşeyleri yağma edilip çalınmış her bakım dan aldatılmış, makinelilerle kırıp geçiril­ miş, üstelik cahil kitleler tarafından alçakça küfür ve hakaretlere uğramışken, nasıl olur da öfkeleri k a­ barmaz; nasıl olur da gözlerini kan bürümez? Zavallı Türkler diyorum. Fakat, aynı samimiyetle: Zavallı Bulgarlar da diyorum. Harp meydanlarında kırk binden fazla ölü bırakan zavallı galipler... Bu milletin, m üslüm anlardan daha sert, daha fa­ natik ve daha geçimsiz olduğunu biliyorum. Onlarda, m üslüm anlarm köklü doğruluğu ve namusu yoktur. Bu gerçeği, bütün oralarda yaşamış olanlar gibi ben de görüp anladım. Bununla beraber, onlara karşı hiç­ bir kin beslemiyorum. Söylediklerimi ispat etmek için, Bulgar komitacıları tarafından işkencelerle öldürülen m üslüm anlarm lis­ tesini yayınlayamamak ne büyük aksiliktir. Fakat, bu konuda bütün Slâv basını sessiz kalm akta birleşiyor. Kesin belgeleri ve rakam ları elde etmek için oralara, meselâ Selânik’e gitmek gerekir. Ara sıra Fransız gazetelerinin bazılarında şöyle bir haber çıkar: Bulgarlar, falan Türk köyünü yakmış­ lar ve içindekileri öldürm üşlerdir. Fakat bunu önem­

69

siz bir şekilde yazarlar. Oysa, galip Bulgarların, beşyüz yıldan beri ekip biçtikleri yerden kovulan, vahşi hayvanlar gibi her taraftan kuşatılan ve ümitsize ha­ reketler yapmaya sevkedilen Türklerden çok daha az affedilme sebepleri vardır. Şu satırları yazarken, karşımda, düşman tarafın­ dan feci bir şekilde uzuvları kesilmiş bir Türk suba­ yının fotoğrafı bulunuyor. Bütün acı gerçeklere rağ­ men, hayır! Avrupa’nın gözünde, Türklerden başka kaliâmlar tertip edenler yoktur. Bu konuda ilgililer tarafından Avrupa’ya aktarılan efsâne pek sağlam şe­ kilde düzenlenm iştir Onu artık lehimlerinden sökmek m üm kün değildir. Fakat, Bulgar ve Sırplar tarafından. Türklerin zorbalık ve vahşetle suçlandıklarını işitin­ ce, nasıl protesto etmezsiniz. Bu m illetler ki, sosyal sınıflarının hemen hepsinde baştan aşağı zorbalık, iş­ kence ve adam öldürme alışkanlığı bütün şiddetiyle hüküm sürm ektedir. Zavallı Bulgarlar, diyorum. Çünkü, şu yazdığım satırlar, beni de herkes gibi, onların savaşta gösterdik­ leri cesareti, kendilerine ait topraklar için giriştikleri mücadelenin meşruiyetini takdir etm ekten alıkoya­ maz. Fakat, Avrupa, onlara haklarını sağlamak için giriştikleri gaddarca kasaplıklara müsaade etmeksi zin de bir çözüm yolu bulabilirdi. İşte, bundan dolayı kendilerine acırım, özellikle şunun için acırım ki, on­ lar, kendi ırk ve dinlerinden olmayan, dinî taassubun ve ecdat geleneklerinin kazandırdığı bir m azerete sa­ hip bulunmayan, sadece onların askerlik kudretini şahsî çıkarlarına âlet eden bir insan tarafından, öl­ dürmeye sevkedildiler. Tarihin anacağı büyük bir hii-

7(1

küm dar olabilmek için, toprağı insan mak gerekliydi.

kanıyla sula­

Şu anda, ağ/a alınm a/ küfür ve tehditler yağıyoı üstüme.. Çünkü, mağlûpları savunuyorum. Ve Bulgar­ ların bıçakları altında can vermek tehlikesiyle karşı karşıyayım. Bu adam lar benim hakkımda, az önce İtalyanla­ rın yaptıkları gibi davranıyorlar. Salip savaşı sözü­ nün aldattığı bazı zavallı Fransızlar da beni tahkir edi­ yorlar. Gerçi, bunların, gerek üslûp, gerekse yazıların­ dan, bir takım ilkel ve bayağı kişder olduğu anlaşıl­ m aktadır. Buna karşılık, daha yüksek sınıflardan ba­ na öyle asil m ektuplar geliyor ki «gerçeğin ta kendisi­ ni söylemek tecrübesinde bulunduğum için», «sesim vicdanlara teselli verici olduğu için», değerimin üstün­ de beni yüceltiyorlar. Müslümanların böyle m ektuplar gönderecekler, önceden tahmin edilebilirdi. Bunu biliyorum. Bu mektuplrr, Doğu'ya has hayallerin saf ve temizliğine rağ­ men hiçbir şey ispat etmezler. Fakat yalnız Türkler­ den değil, Fransa’dan, Almanya’dan, İngiltere’den ve İsviçre’den de buna benzer m ektuplar geliyor. Bu m ektupları yazan AvrupalIların çoğu, şarkta yaşamış, bu konuda belgeler biriktirm iş kimselerdir. Bunları yazmakla, bu kötü tanıtılmış ve iftiralara uğramış millete karşı beslediğim derin takdir hislerinde bana ortak oluyorlar Bu m ektuplardan bazıları da, Türklerin hâkimiye­ ti i:ltm,da kalan bazı «reâya» tarafından gönderildiği i<,iıı. bilhassa dikkate değer. Rumların Tiirkleri lııliıı

71

ğu söylenemez. Oysa, i->te gayretli ve kararsız parm ak­ larıyla bir küçük Rum kızı bana şöyle sesleniyor
« E te n d im !

9 Kasım 1912 tarihinde yayınlanan o tesirli yazı­ nızı yeni okudum. Rumeli halkından on dört yaşındn bir kızım. Bir süre önce bütün Avrupa’nın kendisine dostluk gösterdiği, şimdi şu sıkıntlı günlerinde yapa­ yalnız bıraktığı Türkiye'ye bütün kalbimle acıyorum. Her zaman medeniyetten bahsediyorlar. Fakat, o zn vallı Asya köylüleri için, bu kelimenin anlamı nedir? Çöllerde nice valışi fakat iyi hayvanlar vardır ki, ke;ı dilerine kötülük etmezseniz size dokunmazlar. Faka* bir de kışkırtacak olursanız, bütiin yırtıcılıklarını göj* terirler. Türkler kötü davranıyorlarsa, herhalde herkesi aleyhlerine dönmüş görmekten doğan bir ümitsizlikle bunu yapıyorlar. Yıllardan beri kendilerine ralıal v.v rilmiyor. Artık onları sevenler, ancak orada, kene'-* memleketlerinde yaşamış olanlardan ibarettir. Hırıs tiyan dünyası, dinle ilgili konularda Türkleri örnek almalıdır. Çünkü, onlar bizden dafa fazla din kural larına uym aktadırlar. Biz hıristiyanlara, çalmak, hile ve düzen kurmak dinimizce yasaklanmıştır. Buna rağ­ men, hırsızlığı da, hile ve düzeni da pekâlâ yapıyoruz. Halbuki, Türkler asla.. Meselâ, bir yaşlı Türk, size bir kilo elma tarttığı zaman, tartıda aldanmış olmak kor­ kusuyla, fazladan bir elma daha verir. Bunu hangi Av­ rupalI yapar? Aksine, sattığı styi daha da ağırlaştır­ mak için, parmağını o tarafa doğru kaydırır. Bulgar Kralı Ferdinand, hilâli yenmek istediğini sövlüvor. Buna da medeniyet adım veriyor. Peki ama, bir milletin dinine saygı göstermek de gerekmez mi?»

n

Bu tebrike değer küçük cümleleri okurken, şu atasözünü hatırladım : «Gerçek, çocukların sözlerindedir.» Şimdi de bakınız, Türkiye’de doğup büyüyen bir Ispanyol Yahudisi bana neler yazıyor: (Günümüz tari­ hinin başlangıcında, Hazreti İsa adına işkencelere uğ­ rayan binlerce Ispanyol Yahudisinin Türkiye'ye göç etm iş olduklarını ve burada kimsenin onları rahatsız etmediğini herkes biliyor.) «Talihsiz Türkiye için bizim yaptığımız, kendi hâ­ line bırakılan bir ağır hastanın başucuna oturan ve yalnız başına ölmesin diye elini avuçlarına alan bir in­ sanın hareketine benzemektedir. Daha yazınız! Yüreğiniz size, yalnız tesirli sözler değil, aym zamanda inandırıcı ve idam ilâmım imza­ lamaya çağrılan kişiler tarafından ister istemez h atır­ lanacak sözler bulmanıza da yardım etsin. Maalesef gereği kadar tanınmam ış olan bu şeref­ li milletin varlığını vazgeçilmez bir hâle getiren se­ beplerin hepsini yüksek sesle söyleyiniz. Kendi isteği­ nizle oralarda oturm uş olan siz, ruhunuzun irâde, iman, iyilik, doğruluk, yiğitlik ve rahatlık yönlerinden ne kadar tatm in edilmiş okluğunu söyleyiniz. Fakal yalvarırım.. Türkiye'den ağlayarak bahsetmeyiniz. Türkiye’yi sevenler, henüz onu bir ölü sayarak ağla­ mak hakkına sahip değildirler. Ümit edelim ki, o hiç ölmeyecektir. Mezardan söz açmayınız. Eğer birgün, o müthiş şey olursa, yalnız o zaman ağlayacağım. Çünkü, zavallı Türklerin de biz talihsiz Yahudiler gibi dört bir yana dağvlıp, kendilerine ait

73

hiçbir şeyleri kalmayacağını biliyorum. Asya'yı da on­ lardan alacakları söyleniyormuş. Ah! Bahtsız insan­ lar!. Bizlerin daha çocukluğumuzdan beri her gittiği­ miz yerde nasıl bir sürgünlük duygusu taşıdığımızı bi­ lemezsiniz. Sevgili Türklerin böyle bir duygu taşımala rını asla istemem. Yıllardır İstanbul'dan ayrılmış bu­ lunuyorum. Onu unutacağımı sanıyordum. O zamanlar bilmiyordum ki, Türkler arasında yaşayanlar, onları, hayatları boyunca severler. Rica ediyorum.. Daha yazınız, uğraşınız.. Vaktim kalmadı. Yardımınıza teşekkür ederim.» Bu yürekten kopan sözlerden sonra ne söyleye­ bilirim, onlara ne ilâve edebilirim ki! Bu m ektup, Ya­ hudi milleti için bir şeref belgesidir. Yüzyıllar boyunca her taraftan işkencelerle koğulan çocuklarına konukseverlik, dinlerine saygı gös­ teren, rahatlarını temin eden bir memleketin acılarımı bugün, para bakım ından da bir çâre aramaya giriş­ mek, Yahudi toplum u için iyi bir davranış olurdu. ♦ ** Tanımadığım bir kadın okuyucum bana: «Madem ki kimse, yardım isteyen sesinizi duymak istemiyor, o halde politikacılara, Türk milletinin varlığının fay­ dalı olduğunu ispat ediniz» diye yazıyor. Fakat, ne yazık ki, Avrupa’nın politik dengesi ve beynelmilel iktisat konularında hiç bilgim yoktur. Herkesin bildiğini tekrarlam aktan başka elimden bir-

7-1

şey gelmiyor: İstanbul'un Bulgarlar eline düşmesi, As­ ya ve Afrika’nın içlerine kadar yayılmış bulunan mil­ yonlarca müslüman arasında büyük tepki uyandıra­ caktır. O halde, İngiltere ve Fransa’nın, kendi menfaatları bakımından İstanbul’un düşmesine engel olma­ ları gerekir. Bazı kimselerin, İstanbul’un II. Sultan Mehmet tarafından alınmış olduğunu ileri sürerek, sözlerimi çürütm ek istediklerini duyuyorum. Ama, affedersiniz, bu olay 1453 de geçiyordu. Eğer beş yüz yılı aşan bir yükselme devrinden sonra, Hıristiyanlıkları ile iftihar eden m illetler aynı şeyi yapmaya ve bu uğurda esk> sinden daha çok adam öldürmeye kalkışırlarsa, bu bar na medeniyetimizin ve hıristyanlığımızın iflâsı görün­ mektedir. Ayrıca, İstanbul’u dünyanın tek bir şehri duru­ muna getiren Türklerin beş yüz yıllık hâkimiyetleri sırasında biriktirm iş oldukları san’at hârikalarını ko­ rumak da göz önüne alınması gereken bir mesele de­ ğil midir? Fakat, biliyorum ki, beni bu konuda, ön­ cekilerden daha az dinleyeceklerdir. Bulgarlar bana, Bizans’ın sönmeye yüz tutm uş gü/elliklerini ihya edeceklerini söylemesinler. Hayır! Onlar oraya yalnız yenileştirme çirkinliğinden başka bir şey getirmeyeceklerdir. M inarelerin, kubbelerin zarif şekilleri, artık mavi semânın içinde teressüm eımeyince, orada güzellik diye ne kalacaktır? Çinilerden bir mavilik içine gömülen camiler esrarlı güzellikleri­ ni kaybettiği zaman; çevrelerindeki selvilerin ve me­ zarların huzur verici büyüsü silindiği zaman; geriye ne kalacaktır? Bir de istilâ ordularının şiddetli hü­

75

cumları altında, Türklerin son can çekişme çırpınm a­ ları ile takallûs edecekleri gün.. İstanbul’un kan ve ateş içinde kalacağı gün.. Böyle bir günde, Ayasotya kubbeleri de yerle bir olabilir. Ve özet olarak: Madem ki, bütün acıma ve adalet duygularını harekete geçirmek tecrübesinden vazgeç­ mek gerekiyor. Madem ki, benimkinden yüz kero daha yetkili şahitliklerle bile, (yumuşak ve uysal Bul­ garlar, canavar ve kan dökücü Türkler) efsânesini dü­ zeltmeye imkân yok. O halde, Türklerin lehine kul tanıtabilecek bir teklifte daha bulunuyorum. İlk ba kışta pek garip ve önemsiz görünecektir. Fakat ben­ den önce, nice düşünürler aynı }eyi söylemişlerdir: Hayatta varılmak istenen nokta, yalnız fabrikalar, li­ manlar, şarapneller, sürat ve çabukluk değildir. Ba sit kimselerin hırs ve tamahını celbeden ve sonunda ümitsiz teşebbüslere sürükleyen bu uğursuz demir yı­ ğını dışında, kendimiz için, dünyanın bir köşesinde sı klamrklığımız gereken biraz sükûnet, yalnızlık ve hayalperestlik de bulunm alıdır. Bu görüş açısından bakılırsa Türkiye.. Nice sayfiye ve yaylaları içine alan eski Türkiye.. Namuslu ve dindar Türkiye.. Kasırga­ lar ve kızgın maden ocakları ortasında, bir çeşit ta. zelik vahası gibi, bütün dünyaya faydalı bir ülke ola­ bilirdi.

III
Aralık 1912 «Türk zulümleri!» M üttefiklerin para yardım ları ile şu herkesçe bilinen Balkan Komitesi'nin yaymak­ tan geri kalmadığı bu klişe, Fransız basınında biiyiik

76

bir başarıymış gibi yayınlanmakta devam ediyor. Ve her seferinde bazı meçhul kişiler, bu konudaki yazıla­ rı itina ile keserek, beni utandırm ak gayesiyle adıma göndermek zahmetine katlanıyorlar. Evet, ne yazık ki, bazı zamanlar açlığın ve üm it­ sizliğin baskısı altında sersemleşen mağlûplar, katli­ âm lara girişmişlerdir. Fakat, bunun genişlik ve önemi, çoğu zaman, düşm anlaruun iddia ettiklerinden çok daha az, kıyaslanmayacak derece daha az olmuştur. Tarafsızlıktan ayrılmayan bir çok yabancı harp muha birleri, Türkler hakkında adalete uygun şahitlikte bu­ lunm uşlardır. H attâ bunlardan bazıları, Türklerin aç­ lıktan takatsiz düştükleri halde, Rum köylerinden ge­ çerken, onlardan birazcık ekmek istemekle yetindik­ lerini kaydediyorlar. Bakınız bu m uhabirler, durum u nc şekilde açıklı­ yorlar: «Madem ki Avrupa’da, Türk askerlerinin yağ­ macı ve insafsız olduklarını yazanlar ve iddia edenler bulunuyor —ki bunların çoğu bu konudaki araştırm a­ larını çalışıma odalarının dört duvarı arasında yap­ m ışlardır— onların bu davranışlarını şiddetle protes­ to etm ek bizim vazifemizdir. Biz hiçbir zaman Türk­ lerin vahşice hareketlerine rastlamadık.» Fakal m üttefikler:.. Ünce zafer kazanmış oldukla­ rı için, sonra da açlık acısı çekmedikleri için ve özel­ likle Hazreti İsa'nın namına ilerledikleri için daha az mâzur, daha az affedilmeye lâyık olan müttefikler!.. Acaba bunların saldırılarının ve cinayetlerinin bilânçosu ne zaman düzenlenecek? Bunların yaptıkları zu­ lüm ve vahşetlere göz yummak arzusuna rağmen, Al­

77

lah’a şükür, bir dereceye kadar kendilerine tesir edil­ meye, harekete, geçilmeye başlanıyor. İşte, R om anyalIlar, Yunanlılar, Ulahlan katliâm etmekle itham ediliyorlar. İşte, General Yankoviç as­ kerlerinin Arnavutluk’ta bir çok köyleri yerle bir etti­ ği, binlerce Arnavut’u öldürdüğü veya diri diri göm­ düğünü doğrulayan Viyana haberleri.. Edirne surlan altında Sırp yaralılarının yardım ına giden ve öze) bayraklarım taşıyan seyyar Türk hastahanesi persone­ li de bir yaylım at«şiyle karşılaşm ıştır. Kezâ, pek da­ ha yakında, Dedeağaç'ta —artık bu olayların inkârı mümkün değildir— bir Bulgar çetesi, üç gün süreyle ne varsa yakmış yıkmış, öldürm üş ve kom itacılar ta­ rafından çok zaman önce başlatılan feci cinayetleri devam ettirm iştir. Ama, zavallı Türkler, parayla satın alınan bazı ga­ zetelerin sayfalarına, nefretlerini Aksettirecek kadar zengin değildirler. O gazeteler maalesef doğruluk ve iyi niyetlerini koruyan diğer gazetelere de söz geçiri­ yorlar.

Bulgarların ne olduğunu anlatm ak için, uzun m üddet Türkiye’ de oturm uş fakat, kurtarıcıların (!) saldırısı üzerine kaçmak zorunda kalmış bip Fransı/m m ektubundan şu kısmı aktarıyorum: «Fransız gazetelerinde Balkan ordularının, özellik­ le başlarında kaba ve haşin papazlarıyla düşman or­ dusuna doğru yuvarlanarak giden Bulgarların şerefi­ ne yazılmış destanlar ve övgüler okuyorum.

78

Bir ırkın başka bir ırka hücumu!. Ortodoks sali­ binin, yahut Katolik Ferdinand'ın deyimiyle, sadece salibin hilâle karşı hücumu! Yontulmamış b»r ordundan kaba taslak kesilivcrmiş sanılan bu sonsuz insan yığınlarının; başlanna Moskof başlığı geçirmiş bu kaba askerlerin ve bunla­ rın peşinde de Atillâ'nın ordularına benzeyen; gurur ve iftiharla «geçtiğimiz yerlerde beş yıl ot bitmez» diyen; sırtlarına hayvan postları geçirmiş bu dağlı­ lar dalgasının gelişini görenler, gerçekten unutulm az bir manzaraya şahit olurlar. Evet! Onlara destanlar hediye edebilirler. Fakat ne lüzumu var? Onlar bu destanları, bütün Makedonya yollarında, bütün müslüman köylerinde kendileri yaz­ m ışlardır. En iğrenç şenaatlerin yapılışına sahne olan bu köylerin yanmış evlerinden yükselen kesif dum an­ lar, şimdi bile bütün ufukları karartıyor. Onlar bu destanları, katliâm dan sonra nasılsa kurtularak kaçan, felâket yollan boyunca ölüler ve can çekişenler bırakan ihtiyarların, kadın ve çocukların yüzlerine kazıdılar. Şu bir gerçektir ki, m üttefiklerin Selânik'te yap­ tıkları, kazandıkları parlak şöhreti bir hayli soldurm uştur. Selânik, o içerlerdeki köyler gibi gözden ırak değildir. Orada bir çok Fransız vardır; ve gözlerini mecburen açarak, olanları görmüşlerdir. tfeniz subay­ larımızdan birine yapılan saldın, kurtarıcılar (!) hakkındaki heyecan ve ilgiyi, hemen değiştirip yok et­ meye yetti. Daha sonra Yunanlılar, şehre girişlerinin ertesi günü, yoldan geçerken bazı protesto sesleri duy-

79

duklan bahanesiyle silâhsız kalabalığın üstüne ateş açtılar. Bazı m uhabirlerin tebrik edilmeye değer (!) deyilmeriyle: Türk ayak takımından beş yüz kişiyi öldürdüler. Çok geçmeden, vatandaşlarımız, Fransız konsolo­ suna haklı şikâyetlerde bulunmaya başladılar. Geçen birçok olaylar arasında, Fransa uyruklu Madam Sim onski’nin başına gelenler enteresandır Bu madam kapısının önünden geçen bazı Türklere birazcık ek­ mek ve bir bardak su verdiği için, bir Yunan subayı tarafından suçlu görülerek azarlanmış; ayrıca, verilen sadakayı aç Türklerin elinden çekip alm aktan utan­ mayan bu subayın iğrenç ve kaba hareketlerine de maruz kalmıştır.» Bunlardan başka, Selanik’ten geçen bir Fransız tüccarı, bakınız bana neler yazıyor; «Zorlu birer casus olan yerli vatandaşları levantenler tarafından kendilerine rehberlik edilen Yunan askerleri, âdi hırsız çeteleri grbi Yahudilerin evlerine giriyorlar —Selânik’te Fransa'yı seven ve Fransızca konuşan seksen bin kadar Yahudi vardır— erkekleri dıçarı çıkarıyorlar, bağlayıp dövüyorlar, hattâ bazan öldürüyorlar; sonra da geri dönerek kadınlarına te­ cavüz ediyorlar. Bundan başka, her tarafta kapıları kı­ rıyorlar, tüfeklerine süngü takarak, paralarını, hattâ fakirlerin ekmek paralarını zorla ellerinden alıyorlar. Kertdilerine hiçbir zarar vermeyen suçsuz şehir halkı açıkça soyuluyor Talihsiz Osmanlı askerlerinin saat­ lerine, elbiselerine varıncaya kadar her şeyleri son santimine kadar gasbcdiliyor.

80

Bir yandan, bir Türk binbaşısının van yoğu zorla elinden almıyor, tokatlanıyor. Başka bir subay Yunan bayrağını öpmeye zorlanıyor. Esirler yağmur altında âç susuz çam urlarda yuvarlanıyor; susuzluklarını gi­ derm ek için yalvarmalarının karşılığı dipçik darbele­ ri oluyor. Orada bulunan Fransız deniz subayları, Sırp ve Yunan askerlerinin, Türk esirlerinin gözlerini oyduklarını görmüşlerdir.» Gazetelerimiz, bu kahram anlıklardan (!) dolayı, nihayet şu son günlerde, birazcık acımak ve harekete geçmek zorunluğunu duyuyorlar. Evet! Bu yeni haçlıları^ şan ve şöhretleri için, her şeyin Rumeli içlerinde geçmesi elbette daha iyi olur­ du; bövlece, onların sabırlı ve insaflı oldukları efsâ nesi, gerçekmiş grbi gösterilebilirdi.

Sözün kısası, Türkler ara sıra saldırılarda bulun­ muş olsalar bile, her yönüyle m üttefiklerin onlardan asla geri kalmadıklarını söylemek zorundayım. Oysa, m üttefikler için hafifletici sebepler bulmak da im­ kânsızdır. Yüzyıllardan beri birbirlerine kin ve düşm an­ lık besleyen bu milletler, Ortaçağ’da olduğu gfbi savaş­ m ışlardır. Şu farkla ki, bunlar, o devirle kıyaslanama­ yacak derede öldürücü silâhlara sahiptiler. Gerçi o zamanlar, ne kızılhaç ne de Kızılay gibi müesseseler vardı. Yaralılar, sakat vücutlarının tedavisi için bir ana şefkatiyle toplanmıyorlardı. Fakat, o çağlarda, bir anda yüzlerce adam biçen silâhlar henüz bilinme­ diği içip, yaralılar pek azdı. O çağlarm en m üthiş sa­ vaşlarında bile, şu anda Trakya meydanlarında yatar-

cesetlerin yirmide biri kadar bile zayiat verilmiyor­ du. Bu bakım dan medeniyet ve ilerilik için «hurra» diye haykırılmağını, ben gerçekten mânâsız buluyo­ rum. Bu yeni ölüm makineleri hakkında, bundan önce­ ki m ektubum da düşüncelerimi gereği kadar anlata­ mamışım ki, bazı anlayışsızlar, benim askerliğe kar şı çıktığımı sanmışlar. Hey Tanrım! M antıktan ne ka­ dar uzaklaşmalı, kötü yorum larda ne kadar ileri git miş bulunmalı ki, bugünkü savaşların korkunçluğunu belirten sözlerden, savaşmak zorunda kalarak yücelik­ leri artan kimselere karşı, düşmanlık ve saygısızlık qeticesi çılkajrMabilsin. Halbuki, bugün sakınılması imkânsız olan savaşlar, gitgide kanlı bir kasaplık şek­ line döküldükçe, bunları yerine getirmek vazifesini yüklenenlere karşı, saygının da çoğalması gerekmez mi? Evet! En yüksek rütbeli subaylarımızdan en küçük rütbeli erlerimize kadar, bandolar çaldıralım; sırm a­ lar, nişanlar verelim; onların gençliğine has atılganlık ve heyecanlarını çoğaltacak, yiğitçe ölmeleri için onları daha iyi hazırlayacak her şeyi yapalım. Yollardan ge­ çerlerken, halk, önlerinde saygıyla eğilsin; herkes on­ ları Fransa’nın en kutlu çocukları diye selâmlasın; yaşlı gözlerle takip etsin ve genç kızlar yollarına çi­ çekler serpsin... îşte benim, bu defa her cephesiyle açıklamış ol duğum askerlik aleyhtarlığım. Evet! Biz de kendi menfatimiz için, yığınlarca insanı bir anda öldüren o

F : «

82

silâhlara sahip olalım. Ve hattâ bu silâhların, diğer­ lerinden daha üstün olmasına çalışalım. Çünkü, zaman öyle gerektiriyor. Aksi hakle, hergün bizim için yeni bir imha vasıtası bulan komşu milletlere iyi bir he­ def ve av oluıuz. Fakat, bu konudaki korkunç sırları­ mızı da büyük bir kıskanlıkla saklayalım. Çünkü, bizi gayemize ulaştıracak olan bu silâhlan «Fransız mâm ûlâtını sürm ek amacıyla» yabancılara satarsak, m enfur bir cinayet işlemiş ve boşuna, bir çok insanın ölümüne sebebiyet vermiş oluruz. AÇIKLAMA: Sözümü bitirm eden önce, Ermenilerden, Osmanlı ordusundaki tutum larıyla ilgili sözle­ rim için, samimiyetle özür dilemek istiyorum. Bu dav­ ranışım , onların İstanbul basınına para kuvvetiyle yayınlattırdıkları protestolardan ileri gelmiş değildir. Dostum olon bazı Türk subaylarından kesinlikle öğ­ rendim ki, ilk anda aldığım haber mübalâğalıdır. Ve önceleri, kaçakların çokluğuna rağmen, kumandaları altındaki Erm eniler cesaretle döğüşmüşlerdir. Böylece, bu konuyla ilgili önceki sözlerimi geri alabilmekle m utluluk duyuyor ve özür diliyorum.

Türkler bu savaş sırasında, kendilerine inatla yükletilmek istenen bazan m enfur hareketleri yapmış olsalar bile —bunun aksini söyleyen binlerce yetki­ li şahide rağmen—, onları bu kadar kin ve düşm anlık­ la yok etmeye çalışmak bize düşer mi? Ne çabuk unuttuk.. Fransa dahi, düşmanlığın başlangıcında, onların toprak bütünlüklerini resmen teminat altına alan ve buna benzer sahte vaatlerle as­

83

kerî hazırlıklarını sekteye uğratarak felâketlerini ha­ zırlayan devletler arasındaydı. H erkesçe biliniyor ki, Türkiye bu aldatıcı vaadlere kanarak harbin ilânın­ dan az önce bütün bir askerî sınıfı terhis etmeye yanaçmıştı. Böylece, ansızın hücuma uğrayarak, kendi­ leri için hayatî öııemi olan ilk günlerde, eğitime za­ man bulamadığı genç ve yeni askerlerle, M eşrûtiyet’ten itibaren askere alınmaya başlayan ve kardeşleri, ne karşı hiç şüphesiz savaşa istekli olmayan Bulgar ve Rum gibi hıristiyanları cepheye göndermek zorunda kalmıştı. Önceleri, kendilerini destekleyen, başarı kazan­ dıklarında dalkavukluk etm ekten çekinmeyen Fran­ sız basınının bugünkü küfür ve hakaretlerine bakarak nasıl kızmazsınız? Hele aralarında bir takım aşırı derecede din gay­ reti güden gazeteler var ki, neredeyse Saint—Barihelmy'leri, Draganot’ları bile övüp göklere çıkaracak iar. îşte bu gazeteler, Hazreti îsa ’nm sözlerini pek acemice değiştirerek, salibi makineli tüfeklerle kabul ettirmeyi bile istemekten çekinmiyorlar. Bunlardan, böyle hareketler beklenir miydi? Ay­ rıca, bu hareketleri ile büsbütün tutarsız ve anlamsız hâle gelen bir şey daha var: Katoliklerin Türkiye’de, Ortodokslardan daha amansız bir düşman karşısında olmadıkları ve Türklerle çok daha iyi anlaşabildikleBizim klerikallerin, kendi başarılarına dua ettik­ lerini gören Bulgar rahipleri, dağınık sakalları içinde kahkahalarla gülseler yeridir. Çünkü onlar, Papa ta-

84

raftarlarm a karşı dijımeyen bir kin besleriler. Bu gerçek, Frasa’da nasıl oluyor da bilinmiyor? Zira, bu­ nun hemen her tarafta maddî delillerini bulmak için günümüz tarihini birazcık okumak yeter: «Arz-ı Mukaddes»te silâhlı ortodoks keşiş ve rahip­ lerinin saldırılarına karşı Fransız din adam larını ko­ ruyan Türk polisleri değil miydi? H attâ zamanımızda, bile, daha 1873 yılında, çeteler hâlinde silâhlanan 300 kadar Rum «târik-i dünya», geldiler ve «Beytüllâhim»in (Kudüs Mâbedi) kutsal ibâdetgâhına saldırdılar; ora­ da ibâdet eden fransiskenleri yaralayıp, mihrâbı yağma ettiler. Ne çabuk unutuldu bunlar? 1899 yılında da, aynı kilisede m utaassıp bir Rum, mukaddes eşya mu­ hafızını öldürm üş ve dinî tören için toplu halde geçen Fransız rahiplerine de ateş etmişti. 1901 de ise, Hemame kilisesinin kapısında yine bu Rum târik i dünya­ ları, önceden düşünüp plânlayarak fransisken rahipleri­ ne saldırm ışlar ve Türk polisi yetişinceye kadar on beş kadarını ağır şekilde yaralamışlardı. Kezâ, 1907 de İs­ tanbul Rumları, G alata’da Saint—Benoit Koleji yöneticleri aleyhinde iğrenç bir kampanya açmışlardı. Daha buna benzer nice örnekler verilebilir. Şunu iyice bilmekte fayda vardır ki, hilâlin yerine m utaas sıp ve kıskanç Bulgar haçının geçmesi hâlinde, bütün rahip ve rahibelerimizin orada serbestçe yönettikleri eğitim müesseselerimizi kapatm aktan başka çare kal­ mayacaktır. Bütün bu gerçeklere rağmen. K ral Ferdinand tara ­ fından, cüretli bir ustalıkla ortaya atılan «haçlılar» tâ ­ birine, birkaç m ünferit katolik’in kapılmış olması akla yakın geliyor. Fakat öbürleri? Her türlü dindarlık dü­

85

şüncesine kayıtsız kalanlar? Koyu taassupla gözleri ka­ rarm ış olmak gibi mâzeretleri bile bulunmayanlar? Bunlar niçin hakaret ediyorlar? Mağlûpların ızdırap ve acıları, ovaları kaplayan yiizbinlerce ölü de mi on­ lara bizarcık olsun saygı emretm iyor? Türkler suç­ lu olsalar bile, bu bizim aleyhimizde değildir. Onların şu can çekişme anlannda, hiç olmazsa sessiz dur­ mak, daha namuslu ve edeplice olmaz mıydı? Hadımköy fecaati karşısında, alay etmeye, pis ve aşağılık karikatürler yapmaya nasıl cüret ediliyor? Bazı ressam bozuntuları, Halife’yi hattâ peygamberi, gülünç durum da gösteren resim ler çiziyorlar. Bazı ya­ zar taslaklan (şüphesiz, hiçbir zaman Türkiye’ye ayak basm am ışlardır) bugünkü felâketten faydalanarak, «Bosfor kaplanları» veya «İstanbul canavarları» gibi adlarla (isterseniz siz bunlara büyük tarihi roman de­ yiniz) rom anlar kusuyorlar. Türklere küfür yağdıranlar, Fransız toplumunun duygu ve ruh yapısı hakkında, tslâm ülkelerinde uyandırdıkları acı şaşkınlığı, korkunç düşünceyi hiç akıllarına getirm iyorlar mı? Bu konuda aldığım m ektuplar arasında, iki tanesi bana dikkate değer göründü. Onlardan bazı parçalar aktarıyorum. «Genç Müslüman Kızlan Grup’u» imza sıyla gönderilen m ektupta deniliyor ki: «Bu kadar maddeci ve vefasız olan Avrupa’da, bi­ ze acıyan bir kalb bulunduğunu görmekle çok mutlu­ yuz. Geçirm ekte olduğumuz korkunç krizden sonra, Doğu dünyası, kendisine aşılanmak istenen ve kendi­ sinin de katılmak istediği Batı medeniyetine kapıları­ nı kapatacaktır. Türk, her zamankinden daha çok mâ-

86

ziye, orada bütün hayatı hayallerden —öyle bir keli­ me ki, sizde artık anlamı kalm amıştır— ibâret olan o tatlı ve güzel maziye tekrar dalacaktır. Büyük diplom atların çoğunluğu, bu harbin bir ye­ ni devir açtığını söylüyorlar. Evet, çok doğru.. Şu için­ de bulunduğunuz yıl, Avrupa milletleri ve araların­ da bizim en değerlisi olan Fransa hakkındaki yanlış duygularımızı kökünden yok etti. Çocukluk ve genç­ lik çağlarımızda, sizin büyük sözleriniz, büyük işleri­ niz ve büyük prensipleriniz konusunda beslediğimi/ takdir hislerinden artık 'hiçbir şey kalmadı. Sözleri­ niz boş, davranışlarınız menfaatçi, prensipleriniz de kısırdır. Çıkarcılıkla dolu bir rüzgâr esintisi, bunlar; kırmaya yetti. «Avrupalı» kelimesi, önceleri bizim için «üstün vj seçkin» demekti. Fakat, bu üstünlüğü biz şimdi daha iyi kavrıyor ve şu hükme varıyoruz: Avrupa’nın üstün­ lüğü ancak top güllelerinden ve haksızlıklardan ibârettir. Siz ki bizleri o kadar iyi tanıyorsunuz; söyle­ yiniz, biz böyle bir cezaya müstehak mıydık?» İkinci m ektup, nıevlevı tarikatı mensuplarının büyük bir liderinden geliyor. Tüıklerin yaşayışına da­ ir, gerçeğe hiç uymayan belgelere inanan Fransızların, bu tarikat reisini, başının üstünde pek tabiî koca bir hilâl bulunan vahşi kılıklı bir sihirbaz şeklinde hayal etmeleri gerektiğini düşünerek gülüyorum. Halbuki bu zât, hayal edilenlerin tam aksine, gösterişsiz bir keçe külâh giyen, sessiz ve kendi hâlinde bir insan­ dır. Seçkin kabiliyetleri olan bu din adamı, iyi bir ede biyat öğren.imi görmüş olduğundan, dilimizi çok mü-

87

kcmnıel konuşmaktadır. Aynen naklettiğim şu parça­ dan da, sözlerimin doğruluğu anlaşılabilir: «Fransa bugüne kadar mağlûpların koruyucusu ol­ m uştur. Bu, biz Şark’lılar için onun şeref Unvanıydı. Onda parlayan bu idealin parlaklığı hepimizi cezbediyordu. Bundan dolayı onun dilini, edebiyatını, me­ deniyetim öğrenmeye can atıyorduk. Fransa jbugün, iyilik ve koruyuculuk etmek geleneğini terkediyor. Ga­ zeteler, umûmi efkârı aleyhimize çevirmeye çalışır görünüyorlar. Yalnız daha doğru haber alabilme im­ kânına sahip birkaç kişi, bu kadar haksızlıktan Jolavı üzülüp öfkeleniyorlar, v.b.» Derviş Hacı Sadettin Gerçekten, Türkiye’de kökü eskilere dayanan ge­ leneksel bir Fransa sevgisi vardı. Artık bugün için de­ ğerini kaybeden eski bir tekerlemede Akdeniz’in bir Fransız gölü olduğu söylenirdi. Ve bu söz, Doğu’nun sadece bu kısmı için geçerliydi. Almanya’nın askeri ve ticarî hâkimiyetine rağmen, Fransa’dan gelen âdet, dil, güzel san'atlar gibi şeyler, orada başka bir üstün­ lüğe sahip bulunuyor ve değerini koruyordu. Yeni icat edilen savaş silâhlarının Almanya'ya siparişinden dolayı, millet sorumlu değildir. Biz ancak hükümeti tenkıd edebiliriz. Herhalde bu hareket, dörtyüz yıllık sadakatle bağdaşmayan bir olaydan başka bir şey de­ ğildir. Evet! Onları hor görerek derin bir hayal kırıklığı­ na uğrattığımız âna kadar Türkler bizi seviyorlar ve daima o eski yüksek yerimizde görüyorlardı. Biz, onİrr için, hâlâ asil ve ateşli düşünceyi, olgunluk ve ileri

88

ligi, büyüklük ve inceliği temsil ediyorduk. Ayrıca, bi­ zim de onları sevdiğimizi hayal ediyorlardı. Ve bun­ dan dolayı, felâket anlarında, maddî yardım olmasa bile, sevgi ve teselli bulmak için gözlerini Fransa’ya çeviriyorlardı. Ama, bizim üstlerine yağdırdığımız alay ve hakaretler, Doğu’da yüzyıllardır süren üstün­ lüğümüze onulmaz bir yara açarak, hepsini bizden soğuttu, dondurdu. Bununla beraber, zavallı mağlûplar şunu iyi bil­ sinler ki, onlara, kendi aralarında oturm uş olan Fran­ sızların takdir ve sevgileri kalıyor. Ve bu Fransızların, onların dertlerine ortak olmaları da bir değer taşır. Bu saygı ve takdir duygularını doğrulayacak bir çok m ektuplar alıyorum. Ömürleri Türkiye’de geç­ miş diplom atlar, rahipler, tüccarlar, aşağı yukarı aynı şeyi yazıyorlar: Türkleri müdafaa ediniz. Çok saf, çok namuslu, din hürriyetine saygılı ve iyi yürekli bu mil­ leti sonuna kadar müdafaa ediniz.. îyi söyledim: Din hürriyetine saygılı... Çünkü Türk milleti, Avrupa’ya girişinden beri, bu tutum unu devam ettirm ekten geri kalmadı. Türk milleti bu nok tada, önceleri katoliklik namına bunca cinayetler iş­ lemiş olan ve bugün de fikir hürriyeti adına yoksul­ ların ve hastaların dostu olan mütevâzi rahiplere bile kötülük yapmaktan çekinmeyen, Fransız milletine örnek olarak gösterilebilir. Türkler yalnız, İstanbul’un fethinden hemen son ra, Ispanya’dan kovulan talihsiz Yahudilere kucakla­ rını açmakla yetinmediler; Asya’dan gelişlerinden iti­ baren, bütün yenilmiş milletlere din hürriyetlerini ba

89

ğışladılar. Daha sonraları, katliâm lar düzenlemişler, tarihlerini bu acıklı lekelerle biraz gölgelemiş olsa­ lar bile, bunları, Ihıristiyanlığa olan düşm anlıkların­ dan yapmam ışlardır. Salibin korunması gerektiğinden bahsediliyor. Fakat düşünülm üyor ki, bu salibi, M eşrûtiyet in ilk günlerinde İstanbul m üslüm anları, kendi hıristiyan azınlıkları ile daha iyi geçinebilmek gayesiyle, göğüs­ lerinde taşıyarak gösteriler bile yapmışlardı. Yine, on­ ların boyundurukları altındaki Makedonya kavimleri, daha dün, okul ve kiliselerinde Türkçe öğrenmeye bile m ecbur edilmeden kendi dillerini konuşuyorlar­ dı. Alman İm paratoru bile, Alsas ve Lehlilere böyle davranmıyor. Ve eğer boyundurukları altındaki bu kavimler —bağımsızlık istekleri tartışılm ayacak de­ recede meşrû ve haklıdır— biraz daha az fanatik ve biraz daha az sert olsaydılar, durum ları hiç şüphesiz zulüm ve düşmanlığa yol açmadan devam eder gider­ di. Fakat MakedonyalIların eşkiya ve bom baları, Bul­ garların da zulüm ve vahşetleri kaleme gelmeyen ko­ mitacıları vardı. Karadağ’lı köylülere gelince: Onların o bitip tü­ kenmez boğuşmaları sarasında, yakalayabildikleri Müslüman komşularının burunlarım kesmek gibi, m er­ hamet uyandıran bir alışkanlıkları olduğu yeter dere­ cede biliniyor. Ben, bu patırtıcı ülkenin sınırlarında, suratları böyle hıristiyanca uzuv kesme ameliyesin*? uğramış zavallı Türkleri gözlerimle gördüm. Ah! Evet.. Her taraftan da rica edildiği gibi, ben İslâm ’ı müdafaaya çalıştım. Fakat, sesim, bu konu-

yo

ıuın cahili olanların ücretli iftiraları ve menfaat gü­ rültüleri arasında boğuluyor, özellikle, bilgisizlikten, Türklerin durum unu kavrayamam aktan dolayı haka­ retlerde bulunuluyor. Ayrıca, milletle, hükümet kav­ ramları birbirine karıştırılıyor. O hükümet ki, ger­ çekten, gerek idaresi, gerekse askerlik düzeni bakım­ larından müdafaa edilemez. Bundan başka, asıl Türklerle, Balkanlı veya le­ vanten unsurlarından meydana gelen dolandırıcı gü­ ruhu da birbirine karıştırılıyor. Oysa blınlar, Türkler arasına karışıp, parazit gibi yaşamak istiyorlar. Baş­ larına birer fes geçirerek, yağma ve vurgunlarla bü­ tün köylerin altını üstüne getiriyorlar. Sonunda da­ yanamayıp karşı koyan sert fakat namuslu Anadolu çocuklarının acı intikam larını haklı ve doğru göstere cck işler yapıyorlar. Şark meselesinin bir başka yönünün, şu anda ga­ lipler önünde baş eğen vatandaşlarım ızdan çoğunun gözünden kaçtığım görmek pek gariptir. Çünkü bizim Türkiye’de yıllardan beri artan —az kalsın haddinden fazla artan diyecektim— iki buçuk milyona yakın ser­ mayemiz var. İktisadî birikimimiz olan bu para isti lâcıların elinde ne olacak? Ve en önemlisi, normal veya dinî okullarımız da var, ortalam a bir hesapla, di­ limizi yanlışsızi konuşan 110.000 öğrenciyi kapsıyor. Balkan adası kısmı, Bulgar veya Yunan eline geçer­ se, bunlar olduğu gihi kapanacak, mahvolacaktır. Ay­ nı zamanda Müslüman okullarında mecburi olan Fransızca öğrenimi de kalkacaktır. Ne yazık! Böylece, dünya yüzünde sevgili dilimiz<n yıldızının söndüğü bir ülke daha bulunacaktır.

91

SERSERİ ŞÖVALYELER 6 Ocak 1913 Gazetelerden birinin bastığı bir fotoğrafa bakıyo­ rum. Burada dört müttefik kral, savaşa tekrar başla­ maya hazır bir durum da, at üstünde görülüyorlar. İş. te ordularının peşinden kanlı çam urlar ve kızıl dere­ cikler içinden Hz. Isa namına ilerleyen dört serseri şövalye!. En başta Bulgarların Ferdinaııd Koburg’u! O Ferdinand K o b u rg ki, peşinden din yobazlarını sürükle­ mek için salibi, çok gürültülü iri bir davul gibi çalma­ yı başarm ıştı. Onun, yandan akbabayı andıran çehreresiyle, sarkm ış derileri arasında burguyla delinmiş sanılan ıılacık gözlerinin parıltısı m eşhurdur. Zalimliği kadar, özel hayatındaki gurur ve kibiriylc de ün salan bu adamın geçmişi de belli: Talihsiz yengesi Prenses Louise’i beş yıl —sebebini araştırı­ nız— hapsedilmiş, kezâ, birinci karısı Prenses Marie Louise du Parm e’ı ecelsiz öldürtm üştür ki, onun ke­ derli hayalini çağırmak mümkün olsaydı, bize bu ko nııda esaslı bilgiler verebilirdi. özel hayatında kibirli ve zalim! Evet, lakat küçük ikbal tahtı üzerinde, önceleri korkaktı. Kendisine kar­ şı gelenleri, mahkum ve idam etmek sıkıntısını İstanbulofa bırakıp, kendisini idam günlerinde sınırdan dışarı atm asını, hâlâ unutmuyoruz. Bu durum , Istan bulof’un muhaliflere katıldığı güne kadar devam et­ miş, sonunda o da, Ferdinand’ın istjği üzerine, pek es rarlı bir şekilde öldürülm üştür.

92

Ferdinand Koburg'un hemen arkasında, Kral Aleksandr ile karısının öldürülmeleri ’ üzerine tahta çıkan Piyer Georgoviç’in sinsi ve kötü yüzü göze çar­ pıyor. Bu kralın aynı zamanda, yaradılıştan cani bir çocuğun babası olduğu da biliniyor. Bu çocuk, cinayet içgüdüsünü daha küçük yaşlarda, bir hizmetçiye kar­ şı göstermişti. Ondan sonra, Karadağ'ın küçük kralı geliyor. Bu kralın pek pratik bir kimse olduğundan >üphe edile­ mez. Çünkü, savaş ilânından az önce, oğlunun başkan­ lığı altında B ursa’da caııbazlardan meydana gelen bir şirket kurdurm ak gibi dâhiyâne bir fikir bulmuştu. Harp ilânının arefesinde, hesabın kapatıldığını söyle­ mek, sanırım ki yersizdir. işte, Hazretı İsa mücahitlerinin toplandığı saf ve temiz üçgen... En sonra, fotoğrafın ancak görülebilecek derece­ de arkalarında, bunların yanında at oynatm aktan şaş­ kın ve utanm ış görünen Yunan Kralı! Aslında salip ile hiçbir ilgili olmayan bu «haçlılar» savaşının içyüzü ve galiplerin mağlûplara karşı tu­ tumları hakkında gerçek ışığı yavaş yavaş doğmaya başlıyor. Ücretli basının övgülerine, savaş m uhabiri­ nin raporlarından fıkralar ve bendler çıkaran şiddet­ li sansüre rağmen, gerçek, ergeç meydana çıkacaktır. Artık iyice anlaşılıyor ki, m üttefiklerin vahşetleri, katliâm ları, sonradan gösterdiğim dereyeci çok aşı­ yor. Sadece Selânik’te yapılan üç günlük saldırı ve katliâm ların görgü şahitleri, bir alay teşkil edebilir. H attâ m üttefikler, işkence çeşitleri bulmaya kadar işi

93

ilerlettiler. Şurası reddedilmez bir gerçektir ki, er vaya subay Türk esirleri henüz canlı, fakat burunsun, dudaksız, göz kapaksız olarak yerlerine geri gönderil­ m işlerdir. Bütün bu uzuvlar m akaslarla kesilmişlerdi. Biraz heyecan etkisiyle yazılmış olmakla beraber, çok saygıya değer olan ve Makedonya’da on yıl kadar oturduğu için vesikalara ve kesin bilgilere sahip bulu­ nan bir Fransız diplom atının şu m ektubunu olduğu gibi aktarm aktan kendimi alamıyorum: İstanbul — 25 Aralık 1912 «Türkler katliâm ediyorlar!» Bugün, bunun tam aksine «Türkler katliâm ediliyorlar!» diye Çağıralım. Evet! Türkler katliâm ediliyorlar. Yaralıların vücut­ ları alçakça kesiliyor; karılarına tecavüz ediliyor; ma­ halleleri yakılıp, yağma ediliyor. Kim tarafından? Makendonya’da on yıldan beri öldürme san'atını yürü­ ten vahşi asker çeteleri tarafından. Ve bu cinayetler hangi prensip uğruna işleniyor? Medeniyet, adalet ve hürriyet uğruna! Ve ağzı bu yüce kelimelerle dolu olan bütün Avrupa, hep birlikte, bu kadar kötülüklerin yapıcılarını sevinçle alkışlıyor. Ne acı şey! Ne utanı­ lacak durum! Kral Ferdinand, «salib adına» savaşıyoruz diye haykırıyor. Söylediği hangi saliptir? Herhalde, oğluna terk ve inkâr ettirdiği katolik haçı değil. Milletinin benimsemiş olduğu ortodoks saliplerinden de söz £*çmaz. O halde, bu yapılanlar Bulgar salibinden başka­ sı adına yapılmış olamaz. O salip adına, diğer hıristi­ yan unsurlarıyla dolu olan Avrupa Türkiyesinin bü­ tün şehir ve köyleri ateşe, kana boğulmuştur. Ve o

salib adına, eğer yakın bir zamanda Türkler Asya’ya koğulurlarsa, Rum halkına 1907 de yaptıkları gibi, çe­ şitli katliâm, yağma ve işkenceler yapacaklardır. Yalnız bir adanı, yani Sultan Abdülhamit taralın­ dan yapılması emredilen Türk katliâm larından sevinç­ le bahsediliyor. Buna karşılık, Makedonya ve Bulga­ ristan'da, Bulgarların en aydın ve seçkin kişileri tara­ lından plânlanıp uygulanan yeni katliâm lar sessizce geçiştiriliyor. Bulgarlar, çirkin iftiralarına her taraf­ ta dayanaklar buluyorlar. Türkler ise, müsamaha ve tevekküllerinden dolayı, daha doğrusu, kendilerini savunmaya tenezzül etm ediklerinden, sessizce bu al­ çaklıklara tahammül ediyorlar. Siz, merhamet ve şefkat duyuglarına başvuruyor, mağlûplar için yardım istiyorsunuz. Fakat, Avrupa’da bu duygulara yer var mıdır? Hattâ, onlarda birazcık olsun asalet ve yücelik kalmış mıdır? Araştırma alan­ ları masa başıyla sınırlanmış kişilerin, kalemlerini, yenilenlere karşı sövüp saymadan gayrı şeylerde kul lanm adıklarını gördükçe, artık toplumumuzda alçak­ lık vc ihanetin hüküm sürdüğünü kabul etmek zorun da kalıyoruz. Fransa'nın her zaman zayıfı korumak için çekiler, yüce kılıcı nerede kaldı? Askerlerimizin K ırım da kanlarını dökmeleri boşa mı gitti? Onların, Beyoğlu Lâtin mezarlığında dinlenen ve her yıl Türkler tara fmdan saygıyla ziyaret edilen kemikleri, Fransa'daki arkadaşlarına şöyle sesleniyor: «Kalkınız! Ve barbarların saygısız ayaklan altın­ da, yakında ezilecek olan kemiklerimizi savunmaya geliniz.

9?

Geliniz! Rahiplerimizin ballıklarını, rahiplerimizin cübbelerini, mühendislerimizin fabrikalarını, tüccar­ larımızın mağazalarını ve memurlarımızın evlerini ko ruyunuz. Geliniz! Büyük Sultan’ın saltanat sürdüğü gün den beri Fransızlara misafirperverlik gösteren ve ağırlayan bu ülkede; yüz binlerce insanm «Ulu Tan­ rım Goller milletini koruyunuz» duasını söylemesine izin verilen bu diyarda; Bulgar milliyet ve taassubu­ nun boğmak tehdidi altında bulunan katolikleri, ge­ liniz de koruyunuz. Geliniz! Bunca Fransızın bu dâvetine koşunuz! Meydana gelişinde bizim de payımız bulunan Do­ ğu Fransa’sı için kanımızı bir defa daha dökmek ga­ yesiyle, keşke tekrar dirilebilseydik. Hiç olmazsa, bi­ zim küllerimiz hatırası size ilham versin. Doğu Fransa sının m enfatlerini savunmak gibi yüce bir dâvâ uğru­ na kılıcımızı çekmemize izin verilmiyorsa, hiç olmaz­ sa, namus ve şeref adına, mağlûpların hakaret gör­ mesine engel olun. O m ağlûplar ki, bizim beş yüz yıl­ lık dostlarımızdır.» Türkler, kahram anca yenildiler. Onlar yalnız dört devletin orduları ile çarpışm adılar. Onların daha zor­ lu düşm anlan da vardı: Açlık, kıtlık ve ordunun bü­ tün sınıflarında düzensizlik.. Yeryüzünde hiçbir as­ ker, işitiyor musunuz, hiçbir asker, bu kadar acıklı yokluklara katlannamazdı. Aynı durum ve şartlarda, başka askerlerin hiç çekinmeden başvuracağı yağma ve kıtalde, Türk askeri çoğu zaman, asil bir küçüm­ seme ve feragatle sakınabildi. Gerçi bugün, haksızlık

96

zafer kazandı. Fakat, yarın gerçek ortaya çıkacaktır. Şimdiden, haksızlığa karşı yüksekten haykıran sesler geliyor. Siz, ilk olarak, Avrupa’nın gevşekliğini protesto etmek şerefine sahipsiniz, öyle üm it ederim ki, sonun­ da gerçeği görerek doğru yola gelecek olan Fransa, Avrupa’nın bu tutum unu desteklemeyi ergeç reddede­ cektir. Türkler arasında yaşayıp da, sizin onlara karşı yerine getirdiğiniz tebcil ve saygıya yürekten katılm a­ yacak akıllı ve duygulu bir Fransızm bulunmayacağı­ nı söylemekte çok haklısınız.» Zavallı Türkler! Şimdi de Selânik Yahudileri ta­ rafından unutulm uş ve terkedilmiş bulunuyorlar. Bu Ispanyol göçmenlerinin Osmanlı egemenliği, altında kavuştukları barış ve hürriyet devresinde ve kurtarı­ cıların (!) onlara çektirdikleri zulümlerden sonra, pa­ ra gücüyle olduğu aşikâr, bilmem hanig levanten ga­ zetesinde, en sonunda «gerçekten medenî bir millet tarafından yönetilmekle, kendileri için menfaat ve şe­ ref bulunduğunu» yazabilecek birisi çıktı. Bu eğer pek aşağılık ve âdi bir davranış olmasaydı, kahkaharlarla gülünebilirdi. Bununla beraber öyle sanıyor ve üm it ediyorum ki, bu Yahudi sadece bir istisnadır. Zavallı Türkler! Londra Konferansı’nın çalışmala­ rına devam ettiği şıı sıralarda, gazetelerin hücumları önemsiz bir olaya yönelmiş ve eskisinden daha kü­ çümseyici bir mahiyet alm ıştır: Türklerin barış konu­ sundaki oyalayıcı tedbirleriyle alay ediliyor ve m ü t­ tefiklerin meleklere yakışır sabırlarını övüyorlar.

Oyalayıcı tedbiıler!. Hey Tanrım!. Bütün Hıris­ tiyan devletlerinin aldatm a ve hileleriyle düştükleri acı ve sıkıntı içinde, nasıl olur da tedbirlerin her çe­ şidi onlarca tecrübe edilmez? öyle gazeteler var ki, onlara karşı hiçbir tepki göstermedikleri bir yana, Avrupa’nın —Türklere en hayasızca yalanları söyleyen, sınırlarının statükosunu koruyacağına söz veren, aynı statüko sebebiyle, galip gelmiş bile olsalar, onları zafer meyvalarından mah­ rum bırakacağı şüphe götürmeyen Avrupa’nın— Edirne’yi Bulgarlara peşkeş çektikten sonra diğer is­ teklerini de tatm in etmeye zorlamak için, Türklere daha tesirli baskılar yapılmasına m ecbur olacağım yazıyorlar. Bulgarların bu şehir hakkındaki iddiaları haklı ve adaletliymiş. Oysa tam aksine, bunlar kadar tahammiU edilmesi güç m addeler olamaz. M üttefikler, hayasızlık ve küstahlıklarını haklı göstermek için «Lüleburgaz m uharebesinden sonra, bizim için tstanbul yolu açılmışken, sırf Avrupa’lıla rın isteklerine uymuş olmak için durm uştuk. Bu yüz den Avrupa’nın memnun olması gerekir» demek cu retinde bulunuyorlar. Fakat, affedersiniz! Onların iddialarına göre böylesine açık olan bu yolun üstünde küçük (!) bir engeı vardır: Çatalca hatları.. Bu hatlar karşısında, üç gün lük .devamlı kanlı mağlûbiyetlerle, bütün hücumları kırılıp kaldı.. Demek Bulgarların Edirne üzerindeki iddiaları meşrû? Fakat, güçleri yetiyorsa, önce, burasını tesF : 1

98

lim alsınlar. Edirne, vaktiyle bizim Belfor’umuzuıı da­ yandığı gibi, şerefle mukavemete devam ediyor. Buna rağmen, yiyecekleri bittiği için can çekişir durum a gelen bu şehir —ki her gün, kendileriyle alay edilir gibi, düşm ana gönderilen yiyecek dolu vagonların geç­ tiğini jgörüyor— açlığa taham m ül edemiyerek düşse bile, onu tekrar Türkiye’ye vermek için, en etkili bas­ kıların Bulgaristan'a, onun türedi hüküm darının az­ gın ihtirasına yapılması gerekmez mi? • Avrupa devletleri, Osmanlı İm paratorluğu yağma­ sında, harice karşı suç ve ihanetlerini saklayıp haklı göstermek için, ırk ve milletlerin kendi aralarında toplu yaşamak hakları esasına dayanıyorlar. Bu, her­ halde savunulabilir bir görüştür. Güzel! Fakat, Edir­ ne, Türklerin yalnız tarihi ile dolu ve büyük adam lan nın m ezarlarını kapsayan mukaddes bir eski başkent­ leri değildir. O, aynı zamanda köklü bir müslüman şehridir. Bugünkü nüfusu arasında, Bulgarlar önemsiz bir azınlık teşkil ederler. öyle görüyorum ki, Kral Ferdinand’ın gelecekteki hâkimiyeti altında, kendilerine im tiyazlı' durum vaat ettiği köylerdeki bu Türk halkı yerine, artık m ezarlar­ dan, ölülerden ve yıkıntılardan başka bir şey kalm a­ yacaktır. Çünkü, katliâm lar m ütarekeye rağmen, şu satırları yazdığım âna kadar, Edirne’de hâlâ devam ediyor. Kezâ, köylerde çıkarılan yangınlar sebebiyle, yirmi bin Türk köylüsünün kaçarak ve açlıktan telef olarak Selânik’e vardığını haber alıyorum. Fakat, neden bu m ert insanların geri kalanlarını fedâ etmeli? Adaletin ve sağduyunun Türkiye’ye bağla­ dığı bir vilâyetin gasbedilmesini unutturm ak için, in

99

sanî bir sıfat ve ünvan nasıl bulunacak? Bâbıâli ye ya­ pılması düşünülen bu tesirli baskılar karşısında hid­ det ve nefretten titriyoruz.

TAMAMLAYICI BAZI NOTLAR Bu kitabın ancak basılmasından sonra elime gççen vc yalnız Balkan vahşetlerini değil, genellikle Or­ todoksların, katolik ve Rum katoliklerine karşı da kin ve düşmanlıklarını ispat eden bazı m ektup bölümleri­ ni buraya naklediyorum.
I Doğudaki büyük eğitim müesseselerimizden biri­ nin m üdiresi olan ve saygıyla anılan bir Fransız rahi­ besinden, bugün aldığım m ektuptan işte bir bölüm. Bu mübarek kadın, Türk yaralıları için, dershaneleri ni hastahane şekline getirm iştir. «Zavallı Türklerimiz!. Evet, onlara yürekten acı­ rım. Onları buradan kovmak isteyenlerin yanında, bu kadar müsamahayı, bu kadar iyiliği hiç bir zaman bu lamayacağız. Yaralılarımız ne büyük içtenlikle, minnet duygularını belirtiyorlar. Ve onlara bakmak ne kadar kolav oluyor, v.b.»

II MÜTTEFİKLERİN SELÂNİK'E GİRMELERİ KONUSUNDA MEKTUP
«însan dan: Türkler, Makedonya’da olduğu kadar Trakya ve E dirne’de de yağmacılık ve her türlü saldırganlık yapmakta de­ vam ediyorlar.» Hakları Cemiyeti'nin özel m uhaberatın­

100

H er iki - üç günde bir, Atina, Sofya ve Belgrad ha­ ber ajanslarının» usanmaksızjjı dünya basınına gön­ derdikleri, bu basının da tek taraflı olarak yayınladı­ ğı telgraflarda, yukarıdaki sözler özel bir itina ile tek­ ra r ediliyor. Doğrudan doğruya Selânik’ten, Serez’den, Kavala'dan ve diğer Makedonya merkezlerinden gelen acıklı haberlere dair bilgi vermek için Fransız okuyucuları­ mın müsaadesini dilerim. Bu haberler, Türk saldırıla­ rı konusundaki iddiaların tam amen tersini gösteriyor. Yunan ordusu tarafından metodlu bir şekilde plânlanarak yağma edilen Selânik şehrindeki durum, dünyaca bilinmektedir. Bu acı olaylar üzerinde fazla durmayacağım; yal­ nız şunu söylemekle yetineceğim: Zorla ve baskıyla koparılan yalanlam alara rağmen, Aralık ayının ilk gün­ lerinde, şehirde ne âsayiş vardı ne de rahat.. Selâ­ nikliler evlerinden çıkmaya korkuyorlar, güpe gündüz fırınlara veya bakkala gidebilmek için, bir kaç kişi bir araya toplanmak zorunda kalıyorlardı. Serez’de bir Türk, Bulgarların şehre girişi sıra­ sında, üzerlerine iki defa ateş etmiş. Bu hareket, istilâ ordularının kum andanları tarafından verilen izinle, korkunç bir katliâmın başlangıcı eldu. Kumandanla­ rın müsamahalı bakışları ve yerli ortodoksların yö­ netimi altında, 24 saat müddetle Bulgar askerleri, kan ve ganimet sarhoşluğuyla öldürdüler, yağmaladılar. Bu misli görülmemiş kasaplıkta 1500 den ziyade müs­ lüman kesildi. Pek tabii, yahudiler de bundan kurtu­ lamadı.

101

Bunlardan Mösyö H. Florantin adında birisi, evi­ nin hunharlar sürüsü tarafından tecavüze uğradığını gördü. Saldırganlar, değerli eşyayı yağmalıyor, götüremediklerini de kırıp döküyorlardı, Kavala’da insan kırımı o kadar m üthiş olmadı. Fakat, haksız ve vahşi davranışları burada da devam etti. Koyunlar gibi boğazlanan müslüman eşrafının sa­ yısı 150’yi buluyordu. Avusturya — Macaristan Konsolosu Mösyö Adolf Viks, kurtuluşu ancak bir Loıt gemisine sığınmakta buldu. Kezâ, Bulgar polisinin kışkırtm ası ile, üç voy­ voda, gece yarısı, varlıklı vahudi tütün tüccarlarının levleri,nr. bastılar. Ağlayan kadınların ricalarına, yal­ varm alarına ve çeşitli hediyelerine aldırm ayarak altı aile reisini aldılar ve altı saat uzaklıkta bulunan YeniIcöy’e şiddetli bir yağmur altında götürdüler. Bunlar dan birisi nefes darlığı çekiyordu; diğeri romatizmalı, öbürü şişmandı. Bu zavallılar ancak iki gün sonra 22.000 Osmanlı lirasını bulan (50.000 frank) bir fidye karşılığında bırakıldrtar. Bu haydutluğun failleri, şüphe yok ki Kavala Kaymakamı Çernopef'in arka­ daşlarıdır. Drama'da, N usretli’de, İskeçe taraflarında, Demirh isar’da ve hıristiyanların m üslüm anlar hakkında ta­ kibatta bulundukları hemen her tarafta, az çok aynı sahneler görülm üştür. Hem de subayların gözleri önünde; belki de onların istek ve emirleriyle.. İslâm ’ı mahvetmeye, kökünü kazımaya yemin eden bu istilâcılar, aşağı yukarı 70.000 müslüman öldürm üş­ lerdir.

102

İnsanın öfkesini büsbütün kabartacak b ir şey var­ sa, o da, galiplere casusluk eden Osmanlı uyruklu Or­ todoksların tutum larıdır. Basın denen dördüncü kuvvet tarafından, müs­ lüman doğmuş olm aktan başka suçları olmayan bu kadar mâsum dul ve yetimler için biraz m erhamet, biraz hıristiyan insanseverliği istemenin artık zama­ nı değil midir? Samuel Levi Journal de Selânik’in eski Başyazarı III

İSTANBUL'DAKİ BİR FRANSIZ’DAN MEKTUP İstanbul, 8 Aralık 1912
Kasım’ın 19. Çarşamba günü akşam saat sekize doğru. 150 Bulgar komitacısı ansızın Dedeağaç kasaba­ sına girdiler. Bu kom itacılar, tâ gece yarısına kadar Türkleri korkunç b ir katliâm dan geçirdiler. Ellerine geleni yağma ediyorlar, yaşlıları, kadınları ve çocukla­ rı ayırt etmeden öldürüyorlar, evleri basıyorlardı. Kasabadaki hıristiyanlarm (ortodoks), suça katıl­ dıklarından şüphe edilemez. B unlann çoğunu, bu hay­ dutlara kılavuzluk ederken, Türkleri ve Türk evlerini gösterirlerken gördük. Bunlardan başka, emniyette olduklarını anlatm ak için, hıristiyan evleri birer haç ile işaretlenm işti. M üslümanların bazıları, bir camiye sığınmışlardı. Aralarında sadece yaşlılar, kadın ve ço­ cuklar vardı, Bulgarlar bir süre sonra bunları kuşat­ tılar. Bir ara kapıdan bir tabanca atıldı. Bunun üzeri­ ne bu zavallılara şiddetli bir yaylım ateşi açıldı. Ca: miye bom balar atıldı. Orası kanlı b ir savaş meydanı­ na döndü.

103

Ertesi günü bu felâket yerini görmeye gittim. Yer­ de, 25’den fazla ölü yatıyordu. Fransızca öğretim yapan katolik İtalyan rahipleri, okullarına sığınan otuz kadar Türkü saklam ışlardı. Fakat, Osmanlı Hüküm etinin verdiği izinle bir hayli gelişen bu katolik okullarını çekemeyen ortodoks Rumlar, zavallı Türkleri ihbar ederler. Bulgarlar he­ men gelirler ve onların teslimini isterler. Rahipler bu teklifi reddederler. Fakat, Türklerin ileri gelenlerin­ den ve Osmanlı Hüküm etinin Fransız Demiryolları Kumpanyası yöneticilerinden Rıza Bey, bu durum un büyük kötülüklere sebep olmasından korkarak, kendi İsteği ile, bu gözü dönmüşlere teslim olur. Onu yanla­ rına alıp giderler. Ancak, İtalyan okulundan elli m et­ re kadar ötede durduklarını ve süngülerini çevirerek Rıza Bey'in paralarını almaya çalıştıklarını gördüm. Bir taraftan da evini göstermeye zorluyorlardı. önceden tanıdığım Rıza Bey; çok iyi bir aileden aydın bir gençti. Bir karısı bir de çocuğu vardı. Teh­ likenin ailesini tehdit etm ekte olduğu düşüncesi, onu, bu şakilerin ihtarına uymamaya sürükledi. Onlar da süngüleriyle göğsünü delip geçtiler. B ir anda zavallı adamın yere düştüğünü gördüm, ölm üştü. Katillerden biri kunduralarını aldı. Ceset böylece, beş gün aynı yerde kaldı. Hergün üstündeki eşyadan biri eksili­ yordu. Sonunda, üstünde don gömlekten başka bir şey kalmadı. Bulgar komitacıları o zaman İtalyan rahiplerinin yanına geri döndüler. Kendilerine kasalarını göster­ mezlerse, onları da öldüreceklerini söyleyerek tehdit ettiler. Zorlama ve baskı onlan da boyun eğmeye şev­ ketti. Kasada yüz Osmanlı lirası vardı; şakiler para­

104

ları alıp gittiler. Bu Bulgarların yanında, Türk evle­ rini, camilerini ve hüküm et binasını basıp, ellerine ge­ çen m efruşat, halı, yatak takım ı v^b. şeyleri alıp gö­ türen Rum halkı da bulunuyordu. Bu yağmacılık sekiz gün, yani Fransız bayrağının ufukta görünüşüne kadar sürdü. Ondan sonra komi­ tacılar görünmez oldular. Böylece sükûnet sağlandı. Rumlar, Balkan askerlerinin kasabaya girişinden sonra, yabancılara karşı da küstahlığa başladılar. Avusturya Konsolos Yardımcısı ve Loit Kumpanyası Acentesi Mösyö Bergubion hakkında küfürler savu­ ruyorlar, banka v.b. batı kuruluşlarını kapatıp, yerle­ rine kendilerinin geçeceklerinden bahsediyorlarlardı. Kendi ırkdaşlarm ın yağmacılığına karşı Türkleri korum ak için, bu üzücü olaylar arasında çaba göste­ ren Dedeağaç Rum Piskoposuna saygılar sunmak vazi­ femdir. Bu zât, çabaları sonucunda kaymakamı ve bazı Türkleri kurtarm ayı başardı. Fakat, sözleri pek az tesirli olabildi. Hattâ: «Bu kadar değersiz bir top­ luluğun başında daha fazla kalmak istemediğini», ve düşmanlığın sona ermesini m üteakip, memleketi bıra­ kıp gideceğini söyleyerek dindaşlarım tehdit etti. Fransız kruvazörünün gelişinde, bu cesur ruhanî lider, kumandam selâmlamak için gemiye gitti. Kur m andan da, davranışından dolayı teşekkür ve teb­ rik etm ek için, selâm topları atarak, ona saygı göste­ risinde bulundu. Şehriy kom itacıların insafsız ellerine bırakm ış olan Bulgar ordusu, Fransız kruvazörünün gelişi üze­ rine tekrar Dedeağaç’a girdi. Gemi kum andanı şehrin

105

düzenli askerler tarafından işgal edildiğini görerek, ka­ raya asker çıkarmanın gereksiz olduğu hükmüne var* dı. Ve geminin başını Kavala yönüne çevirdi. Çünkü, dCavala'da da, Dedeağaç'Üakine benzer şenaatler ya­ pılmıştı. Sadece Fransız subayları karaya çıktılar; yapılan cinayet ve tecavüzlerin derecesini ölçmek fırsatını buldular; bazı fotoğraflar çektiler. Bulgar ordusu, Dedeağaç'ta Korgeneral Kinof'un emri altındaydı. İtalyan rahipleri, komitacıları ona şi­ kâyet ettiler. General araştırma yaptırdı; olayı mey­ dana çıkardı; hattâ, rahiplerden çalman yüz Osmanlı lirasından yetmişini de buldurdu. Fakat, General on­ lara: «Savaş sırasında ölen Bulgar askerlerinin şerefli adına bir anıt yaptırmak niyetinde olduğumuzdan, bu patayı bu iş için alıkoyuyorum» dedi, öyle de yap­ tı. Yine bu General, çirkin tecavüzlerden korunmak için, Rum Piskoposunun Türk kadınlarını Rum oku­ luna almış olduğunu öğrenince, Piskoposa başvurarak kendi askerlerini yerleştirmek için onları dışan attır­ dı. Zavallı kadınlar, boş ve yağma edilmiş evlerine dönmek zorunda kaldılar. Ve müdafaa imkânlarından mahrum olduklarından, gece yansı bu Generalin as. kerleri tarafından tecavüze uğradılar. Gelişlerinin ikinci günü, yine bu General’in asker­ leri, Almanya Konsolos Yardımc’sv ve Şinker Nakliye Şirketi'nin acentası Mösyö Rud'un mağazalarını soy­ dular. Bulgarlar, kimsenin içeri girmemesi için, her kon­ solosluğun önüne nöbetçiler koydular. Böylece, Fransa

106

ve Almanya Konsoloslarının şiddetli protestolarına rağmen, konsolos yardımcıları, vatandaş ve âmirle­ riyle temas edemeyerek, görevlerini yapmaktan uzak­ laştırılmış oldular. Biz Fransızlar ise, yerli Rumlar tarafından bir saldırıya uğradığımız zaman, kendimizi müdafaa için, ortak çarelere başvurmak konusunda anlaşmıştık. Şükürler olsun ki, bu olanlardan haberdar edilen bir zırhlımız, zamanında yetişerek, kuvvetini gösterdi. Ve İstanbul'a gitmek için sefirin emrini bizlere teb­ liğ etti. Bulgariar, Fransız tren istasyonunu da zaptettiler. Yerli ve Fransız memurlarını hademeleriyle birlikte pek kaba bir şekilde kovarak, yerlerine Bulgarları yerleştirdiler. Bu askeri memurlar, âlet, edevat ve mal­ zemelere el konulduğuna dair istenen en önemsiz kâ­ ğıt veya resmi yazıyı bile Fransız memurlarına verme­ yi reddettiler.
(Bu m ektup OEUVRE Gazetesi’nde yayınlanmış­ tır.)

IV MAKEDONYA RAHİPLER HEYETİNDEN BİR FRANSIZ MİSYONERİNİN MEKTUBU 11 Kasım 1912 ... Nihayet Yenice’ye dair haber alabildim. Yu­ nanlılar bir kere oraya girince, çarşıyı (üstü kapalı Türk pazarı) ve Türk evlerini yakmaya başladılar. Fakat, daha önce bütün iyi hıristiyanlar (Yenice’nin ortodoksları) iğrenç bir şekilde Türk dükkân ve evle­

107

rini yağmaya girişmişlerdi. Cumartesi öğleden sonra. Pazar, Pazartesi... evler yanmakta devam ederken, yağmacılıkta zenginler fakirlerle yarışıyorlardı. Her biri kabiliyet ve gücüne göre çapulculuk etti. Kimi 25 Osmanlı lirası aldı kimi de 500!. Yenice’de bir kaç yüz Yunan askeri var. Onlar, bu­ rada da Selânik'teki gibi hareket ediyorlar. Yani, ev­ lere giriyorlar, yağma ve çapula devam ediyorlar. Ye­ nice’nin yakınlarındaki köylerde ve geçtikleri yerler­ de yaptıkları marifetler ise bu hesabın dışında. Bunlar, bütün sevgi ve iyilik duygularını Rum— Ortodoks mezhebinden olanlara hasrediyorlar. Başka­ larına, taassup sebebiyle pek kötü davranıyorlar. Ken­ di mezheplerinden olan Rumlata, orduca alman her şeyin parasını ödüyorlar. Yunanlılarla Bulgaıtiar, Makedonyatda barbarlar gibi hareket ediyorlar. Bu hareketleri Avrupa’da duyul­ duğu zaman, hiç şüphesiz çok kötü yankılar uyandıra­ caktır. Bütün bu yapılanlardan sonra, Croix, Univers v.b. gibi Avrupa gazeteleri, yine isterlerse, Balkan mil­ letleri şerefine destanlar yazsınlar, haçlılardan ve hi­ lâle karşı salibten dem vursunlar. Bu adamlardan, burada hemen herkes iğrenmiştir. Ümit edelim ki, Avrupa artık gözlerini açmış olsun. Çünkü, hırsızlık, ırza tasallut ve adam öldürmek Ma­ kedonya'daki bu hıristiyanlara âdeta zevk veriyor; ortodokslar bu konuda aralannd^ yanşıyorlar. Bizi en çok endişelendiren şey, gelecek günlerdir.
I .

Makedonya’nın kaderi ne olacak? Buraların sa­ hipleri Yunanlılar ve Bulgarlar mı olacak? Tann’ya

108

yalvaralım da dediklerimiz olmasın. Çünkü, bu biîkn, yani Fransız misyonerlerinin çöküşü demektir. Yunanlıları tanırsınız... Onlar, bizim görevlerimizi yasaklayıp, propaganda çalışmalarımızı baltalamadıktan sonra rahat etmeyeceklerdir. Çünkü, katolik R um lann varlığına bile katlanam ıyorlar. Kezâ, kato­ lik Lâtinler hakkında B ulgaristan’ d a cereyan eden olaylar da, cesaret verici olm aktan uzaktır. Orada yapılanlar, belki de Yunanistan'da olan şeylerden da­ ha beterdir. Bu bakım dan, Makedonya’nın Osmanlı kalmasını yürekten istiyoruz. Belki böylece, Rahipler Heyeti’nin, katolikliğin, iıa ttâ Fransız egemenliğinin kurtuluşu tem in edilmiş olur. (OEUVRE Gazetesi'nde yayınlanmıştır) V Son Kasun ayının başlarında, Sırpların Prizrin'e girmesi hakkında, Avusturya — M acaristan Konso­ losluğundan sızan bilgiler: Sırp askerlerinin şehre girmesinden biraz sonra, piyadelerin sokaklarda yaylım ateşini işittik. Mösyö Pruhaska, o zaman bana öfkeyle dedi ki: «Bu bir iha­ net ve cinayettir. Sırplar, kendilerine hiçbir şey yap­ mayan suçsuz halkın üzerine ateş ediyorlar.» Konsoloslukta, Konsülden başka, konsolosluk kâtibi, iki kadın, bir Italyan tüccar, bir Alman ve iki de AvusturyalI bulunuyordu. Bunlardan başka, 22 ya­ ralı, şehirden kaçmış 18 aile, yararlılara bakmak va­ zifesini yüklenmiş kadınlarla, çocuklar vardı.

109

Bu sırada, at üstündeki bir subay tarafından yö­ netilen bazı Sırp askerleri konsolosluğun önünde be­ lirdi. Subay, Konsolosla görüşmek istedi. Bunun üze­ rine Mösyö Pruhaska kapıya geldi. Subay, yaralı Sırp askerlerini yerleştirmek ve oraya sığınmış olma­ ları muhtemel Türk hainlerini aramak için izin istedi. Konsolos nezaketle, okul ve hastahanenin yaralılarla dolu olduğunu bildirdi. Subay cevap verdi: «Evet, alçak Arnavutlarla dolu.. dışarı atmaya geldik.» Konsolos'un cevabı şu oldu: «Efendiler.* Dikkatinizi çekerim. Konsolosluğun bulunduğu yer, tarafsız bir bölgedir. Ve temsil etti­ ğim devletin himayesi altındadır. Duvarların üstün­ de Avuslurya bayrağının ve beynelmilel kızılhaç işa­ retinin dalgalandığını görüyorsunuz.» Sırp subay cevap vermekte gecikmedi: «Gereksiz şeyler söylüyorsunuz. rum, kapıyı açınız.» Size emrediyo­ İşte biz onlan

Konsolos, bu sözleri cevapsız bıraktı ve yazıha­ nesine girdi. Sırp subayı da gecikmeden, askerlerine Konsolosluğa girmelerini emretti. Küfür ve nâralar)a Avusturya — Macaristan bayrağım çekip kopardı­ lar; çamurların içine attılar. Kapı zorla ve şiddetle açıldı. Askerler giriş duvarını aşarak binaya saldır­ dılar. Buraya sığınmış bulunan Arnavut aileleri vahşi­ ce öldürdüler. Ayrıca yaralılardan da yatakları için­ de öldürülenler oldu. Kadın ve çocuklar da bundan kurtulamadılar. Hattâ, cesetleri pislemeye kadar işi

110

ileri götürenler oldu. Konsolos durumu resmen pro­ testo etti. Sırplar alay etmekle yetindiler. (OEUVRE Gazetesi'nde yayınlanmıştır.) VI
İSTANBUL’DAKİ BÎR FRANSIZDAN MEKTUP

Demirhisar, Serez ve Selânik arasındaki bölge­ den dolaşmaktan dönüyorum. O ne korkunç manza­ ra!.. Yol üzerinde hıristiyanlar tarafından öldürülmüş binden fazla erkek, kadın, çocuk ve yaşlı Türk köylü­ leri yatıyordu. VII Oeuvre Gazetesi’nde hak ve adalet içinde yiğitçe mücadele eden Mösyö L.Odelen’e, Doğu’da yirmi yıl kadar diplomatlık yapan orta elçilerden Mösyö Lucien tarafından gönderilen mektup: Paris 2 Ocak 1913 Mösyö! Türkler mal! ve sınaî teşebbüslere mütemayil de­ ğildirler. Daha çok tarımla uğraşırlar. Bu özelliklerin­ den dolayı, Osmanlı İmparatorluğu, yabancı ekono­ minin menfaatlerinin gelişmesi için seçilecek en iyi ülkedir. . Yüzyıllardan beri, kapitülâsyonlar sayesinde ticari Şirketlerimiz Doğu limanlarında güvenlik ve başarı ile işlerini yürüterek yerleşmişlerdir. Günümüzde de

111

bu İmparatorlukta, Fransız fen heyetinin yönetimi al­ tında ve sermayelerimiz yardımıyla, maden ocakları, limanlar, rıhtımlar, fenerler, demiryolları, mail tekel­ ler, bankalar, fabrikalar ve çeşitli yatırımlar yapıl­ mıştır. Uzun müddetten beri yayın organlarımız, kültür ve din okullarımız, tam bir güvenlik altında, sadece kuru bir izinle değil, gerçek imtiyazlarla, öğretim ve nüfuzumuzu, şehirlerin büyük bir bölümünde yayı­ yor ve tanıtıyorlar. Şahıslan veya yabancı emlâki za­ rara sokacak olaylar meydana gelirse, bu menfaatle­ rin korunması ve gerekirse tazminat alınması konu­ sunda, siyasî görevlilere ve konsoloslara, kapitülâs­ yonların ne kadar kolaylık verici olduğunu biliyoruz. İşte geçmiş! İşte gelecek! Balkan devletlerinin kurulması ve yayılması için Osmanlı lmparatorluğu’ndan koparılan topraklarda bugünkü durum, şüphesiz oldukça acıklıdır. Ve daha da acıklı olacaktır. Bu genç milletler, kendi başlarına buyruk olmak temâyülündedirler. Yabancı menfaatlerin egemenliği­ ne karşı, müslüman zihniyetinden daha az müsama­ halıdırlar. Ve ateşli bir' milliyetçilikle hareket etmek­ tedirler. Şurası da herkes tarafından biliniyor ki, Bal­ kan devletlerinin mukadderatını din ve siyaset bakı­ mından elinde tutan ortodoks salibi, katolik haçına tamamen karşı bulunuyor. Ve elinden geldiği kadar, onun yerine geçmek fırsatını arıyor. Katolik okullarının mükemmel hareket tarzları ve idâreleri bol ve seçkin öğrenci celbettiği için, orto-

112

doksiarca bir hayli kıskanılıyor. Buna mezhep uyuş­ mazlığının tesiri de eklenince, bu okullar arasıra ba­ sının hücumlarına hedef oluyor. Ayrıca, çeşitli bahane­ lerle dekikodu da yapıyorlar. Bana öyle geliyor ki, bizim sanayi ve ticaret men­ faatlerimiz, Türk yönetiminden Balkan yönetimi altı­ na geçmekle sona erecektir. Doğu savaşı dolayısıyle yapılan yayınların hemen hepsinde, bu gerçekler ge­ nellikle unutulmuştur. Buna karşılık, taraf tutan hi­ kâyeler ve özellikle Türklerin aleyhinde delil olarak gös­ terilen şüpheli katliâm ve yağma efsanelerine geniş, fa­ kat gereksiz bir değer verilmiştir. Bütün bunlar, Türk­ leri halkın gözünden düşürmek maksadıyla ortaya atıl­ mıştır. Oysa, artık biliniyor ki, yaradılıştan sâkin olan Türk, ayaklananlar tarafından tahrik edilmedikçe sertlik göstermez. Ben buna bizzat Girit’te şahit ol­ dum. Orada, şiddet hareketleri, hıristiyanlar ile müslümanlar arasında karşılıklı olarak devam eder. Aynı durum Makedonya'da, bugünkü müttefikler arasında, vani, daha dün .birbirlerine düşman olan, belki 'yarın da öyle olacak olan Bulgarlarla Yunanlılar arasında görülüyor. Çeşitli işler ve kıskançlıklar, daha çok hak sahibi olma istekleri ve siyasî propaganda adı altında tehditler yağdırmak, bitmez tükenmez çatışmalara se­ bep oluyor. Lucien Moruard VIII önceleri Selânik'e yerleşmiş, bugün ise oradan ay­ rılmak zorunda kalmış olan saygı değer iki Fransızm bana yazdıkları mektup: Selftnik 19 Ocak 1913

113

Harp divânı ve yayından önce koniılan sansür sebebiyle şu anda şehirde nisbî b ir rahatlık var. Fa­ kat, nice alçaklıklardan sonra... Müslüman ailelerin göçü hemen hemen toplu hal­ dedir. Yahudiler de gitmeyi düşünüyorlar. Biz Fransızdara gelince: Bizimkilerden bir çoğu şimdiden mev­ kilerini kaybetmişlerdir. Yunanlılar ve Bulgarlar şehri paylaşamıyorlar. Daha kaba olan Bulgarlar, boyunduruğu daha şiddet­ le, Yunanlılar ise riyâkârlıkla hissettirmeye çalışıyor­ lar. Fransa'ya gelince: Onun dilinin, sına! ve manevi egemenliğinin şaşırtıcı gelişmesi, kesinlikle sekteye ve yıkıntıya uğrayacaktır. Önceleri Fransızca yazılan bütün resmi muhabe­ ratta, levhalarda, ilânlarda, artık Yunanca kullanılı­ yor. Her geçen gün bizlere, Bulgar zulümlerine ait ye­ ni şahitler getiriyor. Bunlar, akim alamayacağı şeyler­ dir. Birçok hâmile kadının kannlan deşilmiştir. Artık Makedonya’nın bu bölümündeki Müslüman halktan eser kalmadı. Selânikte'ki Türk esirlerine gelince: Onları da ar­ tık göremiyoruz. Bu konuda sual sorulan Bulgar su­ bayları, onlan icap ettiği şekilde öldürdüklerini itira­ fa başladılar. HUMANİTE GAZETESİ YAYIN MÜDÜRÜ MÖSYÖ'YE Salı 28 Ocak Bay Müdür! Türk — Bulgar fâciasinin yeni durumu hakkındaki fikrimi ve düşüncelerimi size bildirmemi rica ediF t 8

114

yorsunuz. Bunu, sizin gazetenize nasıl yazabilirim? Çünkü gazeteniz şimdiye kadar, tarafsızlığını korumak ve mağlûplara karşı küfürler savurmak gibi, bulun­ maz bir şerefe sahiptin Fakat, sevimli isteğiniz bana pek geç ulaştı. Çün­ kü, vicdanımın, öfke ve üzüntümün beni söylemeye zorladığı hemen her şeyi, bana sayfalarını açmak ce­ saretini göstermesi ve «halis hıristiyan» ordularının zulümlerine karşı susmaktaki birliği kırması için baş­ vurduğum gazeteler arasında yegâne «olur» cevabını veren «Gil Blas» da söyledim. Bundan gayrı, Avrupa’nın can çekişen Türkiye'ye karşı yapmaya hazırlandığı, sizin deyiminizle «yapıl­ ması gerekli baskılar» maddesine dair, şu son Pazar günü sütunlarınızda kendilerine yer verdiğiniz Ahmet Rıza ve Halil Bey’ler kadar doğru, iyi ve reddi im­ kânsız hiçbir şey söyleyemeyeceğim. Fazla olarak, ben onlar kadar resmî ve kadere boyun eğmiş durumda kalmakta zorluk çekeceğim. Bu kadar şiddetle ihtiyaç duyduğu barışı sağla­ mak isteyen Avrupa görülmemiş bir insafsızlık, teh­ ditlerini ve baskılarını hemen her zaman zorluk ve ümitsizlik içindeki bedbaht Türkiye’ye yöneltiyor. O Türkiye ki, haklarından bu kadar feragat ve fedakâr­ lık etmiştir. Oysa, bunun aksine, hiçbir şeyden kesin­ likle vazgeçmeyen, bir büyük devlet tarafından ko­ runan ve desteklenen, bunların yanı sıra, arabozuculuktan, gurur ve azâmetten geri kalmayan Bulgarlara karşı, Avrupa hiç de böyle davranmıyor. Bir çok milletlerin —isterseniz medenî deyiniz— hemen hepsi tarafından, bir süre önce kendisine çe­

115

şitli vaadlerde bulunulan ve bugün onların adaletine, merhametine başvuran bir milletin, bu derece ümit­ sizliğe sürüklenmesi mesuliyetinden hiç mi korkulr muyor? Yalnız hak duygusu ve aklıselim değil, defalarca ortaya sürülen yardımlaşma esâsı bile, İslâm hatıra­ ları ile dolu bulunan ve yalnız müslümanlarm oturdu­ ğu bu kahraman Edime şehrinin Türkiye'ye bırakıl­ masını emrediyor. Fakat, başka birşey daha var ki, zavallı Türkleri hiddetten çıldırtabilir; onların en affedilmeyecek ha­ reketlerini, en kanlı davranışlarım yüceltmeye yetebi­ lir: Soydaşlan... Kindar ve vahşi Bulgar yönetimi al­ tında eğildikleri ve ezildikleri görülen o soydaşlan ne olacak? Kral Ferdinand'm sahte vaadleri aksine, yeni sım rlann içinde kalan, Edirne yakınlarındaki toprakla, rı, sonsuz öHtm meydanları hâline çeviren binlerce müslüman; mütarekenin bile durduramadığı bir so­ ğukkanlılıkla ve metodla yapılan katliâmlann, cina­ yetlerin devamından başka ne bekleyebilirler? (Bunlan açıkça söylüyorum. Zira biliyorum ki, haberleri ol­ duğu gibi vermeyen dikkatli sansüre ve birkaç satıl­ mış gazetenin yalanlanna rağmen, sonunda bütün dünya, bunlan duyacaktır.) Slavlara sevgi ve bağlılık sebebiyle ülkemizin, hem de bir savaşçı gibi, bu anlatılması imkânsız bas­ kıya katıldığını, ne büyük bir üzüntü ve hayretle gör diim. Bu kadar doğruluk, azim ve dehâ ile bizi idâre eden yüce kişiler, ümit etmek isterim ki kısa zamanda

116

kendilerine gelecek, bize yakışmadığı görülen bu yol­ da daha uzağa gitmeden, Fransa’nın iyilik ve çömertlik geleneğini hatırlayacaklardır. Çünkü, Edirne’nin zorla düşmana bıraktınlmasıyla Türkiye'nin mahvını hazırlamak, millî tarihimize leke sürmek olacaktır. Ve sonra, bu tutum, menfaatlerimizi onarılmaz şekil­ de zarara sokacak, Doğu’da yüzyıllarca süren hâkimi­ yetimize, binlerce eğitim müessesemize, bol ve geniş endüstrimize b ir ölüm darbesi indirmiş olacaktır. Oy­ sa, bunlar, Françoise I.’den beri, din hürriyetine de­ ğer veren ve Fransızcanm çok kullanıldığı bir ülke ol­ ması sebebiyle bizleri samimiyetle seven Türkiye'de büyük bir serbestlikle gelişiyordu. SON

PİERRE LOTi HAKKINDA YAZILAN KİTAPLARDAN VE KENDİ ESERLERİNDEN PARÇALAR

ABDÜLHAK ŞİNASİ HISAK'ın «İstanbul ve Pierre Loti» Kitabından Seçmeler

İSTANBUL'DA PİERRE LOTİ ETRAFINDA DOLAŞAN HATIRALAR

İstanbul'da, Pierre Loti'ye dair dolaşan hatıraları iki devreye ayırabiliriz. O, gençliğinde Aziyade’yi ya­ zıp neşrettiği zaman bizde hiç tamnmazdı. Kendi hâ tıralarmın aramızda hiç bir şahidi yoktu. Nihayet «İz­ landa Balıkçısı» ile 1886 da sayılır bir servet ve Fran­ sız Akademisi'nde azalığı ile, 1891 de tam bir şöhret kazandıktan sonra, Eylül 1903 de İstanbul'a, Fransız Sefârethanesi maiyetinde bulunan «Vautour» gemisi­ nin kumandanı sıfatıyla gelince, artık kendisiyle pçk çok alâkadar olunmaya başlanılmıştı. Şehirde çıkan Fransızca gazeteler, İstanbul'a gelişinden memnunluk­ larını yazmışlar, o da, şahsına gösterilen nezakete teşekkür etmişti. Mart 1905 tarihine kadar İstanbul'­ da kalmış ve kendisinden bir hayli bahsolunmuş, 1906 da yine bize taallûku olan meşhur «Dâsenchantles» romanını neşretmişti. Meşrutiyet’in ikinci ilânından sonra, İstanbul'a tek­ rar gelerek «Supremes Visions d'Orient» eserini yazdıkr tan ve Balkan Harbi münasebetiyle siyasî kitaplarını

120

neşrettikten sonra artık memleketimizde denilebilir ki, en meşhur ecnebi sıfatıyla en çok sevilmiş ve dost sar yılmıştı. Pierre Loti'ye bakanlar, onun boyunu pek kısa, potinlerini pek yüksek topuklu, başını dik, şapkasını geniş, yüzünü çirkince ve gözlerini güzel bulurlardı. Nazarları çok dolgun ve yorgun görünürdü. Her şeyin hayattan ayrılarak vedâ ettiğini duyar gibi bakan sâbit ve mahzun nazarlarıyla, o teşrifat meraklısı, biraz müşkülpesent ve biraz alıngan bir adam duyulurmuş. Kendisini mümkün mertebe genç göstermek iste­ diğinden, yüzüne dikkat edenler, bıyıklarını ve saçla­ rını boyanmış görürlermiş. Loti, yavaş bir sesle, derunî bir edâ ile az söyler, hiçbir fikri uzunca müdafaa etmez talâkati beğenmez, hitabeti sevmezmiş. Ben, Galatasaray'da iken, 1905 de, onu ilk defa gördüğümü hatırlıyorum. Rumeli H isan’nda, Robert Kolej’in yokuşunun önündeki o zaman denize karşı biraz daha geniş görünen meydanda, o gün şair Nigâr Hanımın iki büyük oğlulları kendisini bekliyorlardı. O da Kandilli’deki dostu Comtesse Ostrorog'un yalı­ sından kendilerine doğru geldiği görülüyordu. Onun­ la bir yere gideceklermiş. O, kayıktan çıkar çıkmaz, bu meydanın önünde bulunan o zamanki Berlin Elçi­ liğinde mütekait Galip Bey'in iki kızına ait yeni yapıl­ mış alafranga iki kastederek: — A qui sont ces öpouvantails? diye hatırladığım tezyifkâr bir cümlesini işitmiştim. Gençlik, tezatlı hisleri birleştirerek hepsini birden duymaya muvaffak olabiliyor. O zamanlar edebiyat üs~

121

tadlanna müfrit bir hürmet ve muhabbet duyulur­ ken, aynı zamanda onların bazı hususiyetleri tebes­ sümle tâdil edilmiş oluyordu. Abdülhak Hâmid’in de­ hâsı yanında biraz da delişmen görünen huylarını du­ yardık. Loti'ye hayranlığımız içinde, onun her yeni şe­ yi bariz bir taassupla âdeta paradoks yapar gibi, tez­ yif ettiğini işitirdik. Tıpkı, Galatasaray'daki kitâbet hocamız Ahmet Hikmet Bey tarzında, en eski şeylerin tamamen muhafaza edilmesini istediğini bilirdik. Robert Kolej’in meselâ, hiçbir faydası değil, müteaddit zararlarına kani bulunduğunu duymuştuk. O zamanlarda, şimdiki «sosyete», kelimesini kul­ lanmak hatırımıza gelmeyecekti. Lâkin, şehrimizde bu­ lunan bazı tatlı su frenkleri, bazı zengin genç Rumlar, bazı zengin genç Yahudiler, bazı bulundukları memu­ riyetlerini izam eden Ermeniler vardı ki, bunlar Fran­ sız edebiyatına alâka duyan bir cemiyet sayılabilirdi ama, bunlar Loti’nin hakiki san'at kıymetini tamamiyle takdir edebilecek kıratta değiller ve bazıları onun yanlış şöhretinin tesiri altında, kendisine itiraz etmeye hazırdılar. Pierre Loti de, bu İstanbul'da bulu­ nan tatlı su frenklerini, bu kozmopolitleri, bu genç Rumları, Yahudileri, Ermenileri hulâsa «Desenchant£es» kitabıyla kendilerine artık «P£rote» kelimesini kullanmaya başlayınca, hepsini bu tâbirle istihfaf ve cümlesini aforoz etmişti. Onların hiçbir dâvetlerine, toplantılarına iştirâk etmiyor ve kendi iyi tanıdıkları ile görüşmekle iktifâ ederek, yalnız hâlis ve muhlis eski zaman Türklerine, Vekâlet erkânına ve cami imamlarına hürmet muhabbet besliyordu. Hani eski zamanın biraz mutaassıp, biraz mağrur, biraz ters tiryakileri vardı. İşte, Pierre Loti’nin biraz

122

böyle bir şöhreti vardı. Zaten, zannediyorum ki, o zar manın insanları, böylece biraz kolayca kızar, ötekini berikini haşlar ve menâfi-i umûmiye namına hatırını saymayanları paylarlardı. Loti’nin biraz çocukça bir huyunu daha öğren­ miştik. Asıl kendi adı «Viaud» iken, edebiyatta Loti olan bu adam, kolaylıkla fayda görürse, bir başka isim daha takınır; meselâ hastalanıp Taksim’deki Fransız Hastahanesi'ne yattı mı, başka bir isim altın, da bilinir ve gizli ismini söylemeden, onu bu hastaya gelmiş olanlar kabul etmezlerdi. Paris’e gider de bir otele indi mi, kendi şöhretinden rahatsız olmamak için, Monsieur Daniel ismini taşırmış: O zamanlarda, Fransız Cumhuriyetinin haşmetli bir kraliçesi gibi olan Sarah Bemhardt, Tepebaşı’ndakı tiyatroda oynamaya gelince, Pierre Loti ile alâka­ dar olurdu. Bir defasında, Fransız Hastahanesi'nde yar tıyormuş. Hastahaneye o gün o kadar çok çiçek getiril miş ki, geçenlerin bir kısmı hastahanede düğün, bir kısmı da cenâze bulunduğuna hükmetmişler. Bunlar, Sarah Bernhardt'ın Pierre Loti'ye gönderdiği çiçekler­ miş. Şair Nigâr Hanım, bir gün Osmanbey'deki kışlık evinde, bir gün de Rumeli Hisarı’ndaki yalısında Pier­ re Loti'yi kabul etmişti. O zamanlarda, Pierre Loti’nin İstanbul’da bir kaç kadın ve erkek dostlafı bulundu­ ğunu bilirdik. Bu kadınlar arasında, Kandilli'deki yalısında ya­ şayan Comtesse Ostrorog, Belkis Haydar Hanım, Tahrirât-ı Hariciye Başkâtibi Nuri Bey’in iki büyük kızla­

m

n , bir de kendilerinin ahbabı olan bir hanım, erkek­ ler arasında da bilhassa Loti'nin Türkçe hocası olan m uharrir Zeki Magamız Bey, Kandilli’deki yalısında Kıbrıslı Tevfik Bey, Mısır Hidiv’i Abbas Hilmi Paşa ve Şûra-yı Devlet âzâlanndan Keçeci zade Reşat Fuad Bey vardı. Loti’nin İstanbul’da en sevdiği noktalar da, aşağı yukarı bilinirdi. Bunlar, Haliç’ten İstanbul’a bakar­ ken bütün kubbeleri ve minâreleri ile birlikte görü­ len heyet-i umûmiyesi; Sarayburnu'nun hususiyeti; Eyüb Sultan'daki kahvehaneden serviler arasında gö­ rünen Haliç manzarası; Beykoz çayırında üç yüz se­ ntlik çınarların gölgesinde kahve içtiği, nargile çek­ tiği yer; akşam ezanlarında ruhlardan koparılır gibi duyulan ezan sesleri, müessir müezzin sesleri duyu­ lan camiler ve minareler... Loti, kâh Beykoz koyunda, kâh Tarabya koyunda yatan Vautour’daki küçük salonunda piyanosunda sev­ diği parçalarını birer birer tekrar ettiği gibi, şehrin de bu en çok sevdiği manzaralarını ve yerlerini de bireı birer tekrar görüp gider ve tekrar gezerdi. O zamanlarda, Pierre Loti’nin parasızlık devirleri çoktan geçmişti. Yazılarıyla ve kitaplarıyla bir servet kazanıyordu. Her on beş günde bir çıkan «Revue des deux Mondes» daki yazılan neşrediliyor ve tefrika edildikten sonra, bunlar Calmann—L£vy matbaasında kitap halinde basılıyordu. Kendisi yüksek bir memurun maaşını alarak mü­ reffeh bir ömür yaşayan bir Boğoziçili gibi idi. Vautour, kendisi için, biraz alçak tavanlı bir yalı sayılabilir­

124

di. Kendi yemekleri için Fransa’dan getirdiği bir ahçısı vardı. Kendisine vapurda hizmet eden, sonra da Rochefort’daki evine götürdüğü sadık bir bahriyelisi vardı: Osman. Onun, bu ismi taşıyan adamın biı müslüman olduğunu tahmin edebilirsiniz. Loti'nin ho­ şuna gitmesi için bu adamın bir müslüman ismini ala­ bileceğini de tasavvur edebilirsiniz. Halbuki bu isim, büyük babası Kınan muharebesi esnâsmıl- harbe işti­ rak ettiği müttefik Türk ordusuna duyduğu muhab­ betle, bir torunu dünyaya gelince ona bu ismi vermiş ve sonra Pierre Loti bu ismi taşıyan adama tesadüf edince» ona muhabbeti artmıştı. Loti, vapurda iken, güzel bir kayığı ve o zamanın âdeti veçhile, ipekli gömlekli, beyaz elbiseli iki kayık* çısı vardı. Boğaziçliler gibi, gezinti saatlerinde, kendi­ si de vakit bulabildiği akşamlar, kayığı ile gezinmesi­ ni sever, Cuma ve Pazar günleri de, kayıkla, Beykoz veya Tarabya’dan Göksu’ya kadar gelir ve gene Tarabya veya Beykoz’a kadar kayıkla dönerdi. Loti, kayığı ile Göksu deresinde dolaştığı bir gün, başka bir kayıkta, Altıncı D&ire-i Belediyye, yani Be­ yoğlu Belediye Dâiresi Müdürü M. Blacque Bey'e te­ sadüf etmiş ve birbirleriyle tanıştıklanndan selâmlaş­ mışlar. Lâkin o kayıkta, Blacquc Bey’in yanındaki Mösyö Achille Lorando, bu selâma nezaket iktizâsıyla iştirâk etmesi lâzım gelirken, Mösyö Loti’yi tanımıyo­ rum diye iştirak etmemiş. Ertesi günü, Loti kendisine' kaba ve terbiyesiz bir adam olduğunu söyletmiş. Bu Lorando, iki sene evvel şeriki Tubini ile birlikte ve Fransız Elçisi Constans'm müdahalesiyle, Mâliye’den alacaklannı tahsil için, Fransız bahriyesine Midilli

t25

Adası'nı işgal ettirmiş bir adamdı. Lorando’nun Beyoğ­ lu Cadde-i Kebîri'ndeki evinin yanmda olan Lorando Çıkmazı’na, İstanbul ahalisi artık Korsan Çıkmazı de­ mişler. İsmi Achille olan bu adamın, tarihî isimdaşı gibi hâdiseler doğurduğu görülüyor. Gördüğü hakaret yüzünden Loti’yi düelloya davet ediyor ve mâdem ki Türkiye’de yasaktır, düellonun başka bir memlekette yapılmasını istiyormuş. O zamanlar. Tütün Rejisi Umum Müdürü bulunan Mösyö Louis Rambert’in «Notes et İmpression de Turquie, L’Enıpire Ottoman sous Abdülhamid II» Un­ vanlı ve İstanbul tarihi bakımından kıymetli, ne yazık ki yalnız birinci cildi basılmış, mütebakisi olacak üç— dört cildi, bastırılmamış olan bu kitabı, gündelik bir jurnal hâlinde yazılmış bulunduğundan, bu hâdise de etrafı ile kaydolunur. Rambert, Loti'ye muharrir olarak hayran bulun­ duğu halde, İstanbul’da kendisiyle görüşerek tanışın­ ca, hakkında büyük hayal sukutuna düştüğünü anla­ tıyor ve kendisinden adam olarak bahsedince, aleyhin, de bütün bir büyük sahife yazıyor. Göğsü nişanlarla dolu görünen Pierre Loti'nin, muharrilik sanatıyla gö­ rülünce, adam sıfatı ile göründüğü farka hayret için­ de kaldığını anlatıyor. Bu Lorando hâdisesinin beklenmedik bir ciheti daha görülüyor ki, bu da, Loti'nin çok dostu olan Comtesse Ostrorog’un Lorando ailesinden bulunması binâenaleyh, Achille’in Lorando’nun yakın akrabası ol­ masıydı. Resmi makamların ihtişâmına hiç itimad câiz ol­ muyor. Bu zamanlarda Boğaziçi’nde, Pierre Loti’nin

126

mevkii mümkün olduğu kadar sağlam görülüyordu. Defnek, hava o kadar dönek ki, mümkün olduğu kadar berrak, sâkinken, birdenbire bir fırtına çıkabileceğine hiç ihtimal verilmezken, bir gün, hakikaten bir kadeh su içinde bir fırtına kopuverdi. Yarabbi! Bu zamanlar ne kadar âsude, ne nazlı zamanlarmış ki, böylece çay içilirken bir kedi miyavla­ ması yüzünden bir hâdise çıkabilmiş. Vaftiz kelime­ sinden bir dram çıkmasına imkân verilebilmesi için de, ne kadar sâkin bulunulması iktizâ ederdi. Loti'nin kedileri pek sevdiği bilinirdi. Bir gün kendisine küçük ve bembeyaz bir kedi hediye edil­ miş. Biraz da ahbabları ile görüşmek ve gülüşmek ve­ silesi olsun diye, birkaç kadınla birkaç genç bahriye­ liyi bu kedinin isim günü olsun diye vapuruna dâvet etmiş. O sırada İstanbul'da bulunan tanınmış aktör Cadet de bulunuyormuş. Vapurdaki küçük salona çi­ çekler konulmuş. Gelenlere, çay, gatolar, şekerler, şe­ kerlemeler verilmiş. Birer parmak şampanya içilmiş. Piyanodan çıkan kedi miyavlamaları gibi seslerle bir çalgı duyulmuş. Kedinin üstüne bir iki damla şampan ya akıtılmış. Onun ismi Belkis diye gûya vaftiz edilmiş. O sırada herkes hatırına geleni söylemiş ve herkes bu duyduğu seslerle gülmüş. Herkes, başkalarının gülüş­ melerine iştirak ederken, bu kadınlar ve gençler pek ziyade memnun olmuşlar. Fakat aynı zamanda, meğer büyük bir pot kırılmış. Nasıl olur da, lâtife ediliyor diye, mukaddes itikadlan istihfaf edebilirsiniz? Nasıl clur da, siz bulunduğunuz makamın, nihayet resmî bir harp gemisi olduğunu unutabilirsiniz? Vapurda hizmette bulunan bahriyeli mutaassıp Breton'lar, bu gülüşmelerden, bu kedi miyavlanndan.

127

bıı istihzâlı kahkahalardan, ulviyeti ve mukaddesatı is­ tihfaf mânâsım çıkarmışlar. Vaftiz oyununa nefret et­ mişler. Onlar bütün bu j’apılanları profanasion diye te­ lâkki etmişler. Âmirlerinden şikâyet etmişler. Bu hava­ disler, Beyoğlu’nun Pierre Loti’ye muarız muhitleri­ nin, bazı gazetelerin neşriyatı yüzünden bu şâyialar katolik muhitlerine kadar ulaşınca papazların taassu­ bunu da teşvik etmişler. Paris’teki gazeteler Pierre Loti'yi din saygısızlığı ile vaftiz hâdisesinin rezaletin­ den bahsetmişler. Nihayet, Fransız Bahriye Nezâreti, Pierre Loti’yi takbih ile, bu hâdisenin bir daha teker­ rür etmemesini emretmiş. O esnâda küçük beyaz ve güzel kedi kaybolmuş. .Anlaşılmış ki, vapurun mutaas­ sıp tayfaları, insan işlerinin acip mukadderatı veçhile, din an'anelerine hürm etkar görünmek arzusu ile. dinin men edeceği bir günah işlemişler: Güzel, küçük, gü­ nahsız kediyi, denize, Boğaziçi'ne atmışlar! Loti, deniz içinde yaşayan insanların ömürlerini, denizlerin şiirini, bahriyelilerin ıferâgatli hayatlarını, nice sahifelerle yazan Loti, gemisinde yaşayan yüz elli —yüz altmış tayfanın kendisini pek sevdiklerini söy­ leyerek, bundan memnun olur, bununla» iftihar eder­ ken, onlann bazılarının, rûhen kendisine muarız, kendi san’atma lâkayt ve kendi taassuplarıyla muhalif olduklarını düşünmekle müteessir olmuş. Fakat Boğaziçi'nin günler ve akşamlan çok kere böyle nizâjı, münakaşalı olmuyor. Bazan da, Fransa'­ dan İstanbul'a kadar gelen bazı şairlerin, muharrirle­ rin san'atkârlarm huzurlarıyla, şiir, edebiyat ve san'at mevzularında görüşülüyordu. Haziran 1904 de hususî vapurla İstanbul'a gelen birisinin dostlan olan çok tanınmış bir kan koca. Pi-

128

erre Loti’yi ziyaret etmiş ve sonra onunla Vautour’da nasıl görüştüklerini hâtıralarında nakletmişlerdi. G^rard d'Houville imzasıyla yazan Madame de Regnier, Loti’ye ettikleri ziyaretin büyük tesiri altın­ da kaldığını anlatıyor. «Küçük salonunda buhurdan, lann ve nargilelerin, amber ve gül kokuları içinde sehhar bir gece geçirdik. Kırmızı kadife yaldızlı cepkenli, muslin şalvarlı Anadolulu mükemmel bir kavas, davet­ lileri içeri alıyordu.» Bu günlerde Henri de Regnier’nin İstanbul’a ve Bursa’ya gelmiş olmasını, kültür ve edebiyat tarihimiz için bir kazanç addediyorum. Zira, kendisi de Pierre Loti gibi, muazzam tarihî eserleri ile, din ve medeni­ yetin tesirleri altında öyle kalmıştı ki, İstanbul ve Bursa’y?. ait sekiz — on sone ve manzumeleri Pierre Loti'nin yazılan ile birleşecek kadar hisli, duygulu, düşünceli, güzel ve ruhludur. Kendisinin şahadet et­ tiği o zamanlanınız için, gayet kuvvetli bu nesirlerin yanında, bunlar aynı kıymette bulunan manzumeler­ dir. Zavalh Edebiyat-ı Cedide âzalan da, Pierre Loti'nin İstanbul’da bulunduğunu, Fransız Sefareti­ nin maiyetinde bulunan ve kâh Beykoz, kâh Tarabya Koy’unda yatan vapurda kaldığını ve onunla görüşmek kendileri için bir arzı- mev’ud olacağını bilirlerdi. Bu­ nunla beraber, onunla görüşmeye gitmiş değillerdi. Her akşam, evine avdet saatini kollayan Halit Ziya zamâneden sinsi bir gülüşle istihza eden Cenab Şaha beddin, ya taraftar ya aleyhtar sıfatıyla hazır Tevfik Fikret, ikide bir Tarabya sokaklarında dolaşan Meh­ met Rauf, bazı akşamlar Boğaziçi'nde kayığı ile gezi­

129

nen Saffetî Ziya ve sonra, «İzlanda Balıkçısı»nı yan­ lış olarak «İzlanda Balıkçıları» diye tercüme eden Hü­ seyin Cahid, daha başkaları da, hepsi de, Loti ile tanış­ mak ve görüşmek istedikleri halde, hiçbiri kendisine gitmiş değillerdi. Geçmiş zamanların çektikleri müşkilâtı sonra kavramak güç oluyor. Edebiyat-ı Cedide azâlan, bütün bu zamanlarda hiç de meraksız değiller­ di. Fakat bunların hepsinin de, istibdad idâresinden almış oldukları tecrübeler vardı. Bunun için, haklı olarak, bu idâreden bir umacıdan korkar gibi, hepsi de bir sefarethanenin maiyetinde bulunan bir beylik gemiyi, memnû bir diyar diye bilirler ve bunun için Pierre Loti ile görüşmeye cesaret edemezlerdi. Meşrutiyetten bir hayli zaman sonra, bir gün, Reşad Fuad Bey’in konağında, Abdülhak Hamid’le Pier­ re Loti'nin görüşmüş olduklarını duymuştum. Abdül­ hak Hamid, Fransızca kitapları okumayı çok sevmez­ di. Lçtfi’ye dair bir şey okumuş olduğunu zannetmi­ yorum. Loti’nin de onun hakkında bir şey bilmediği muhakkak gibidir. Vaktiyle Abdülhak Hamid'in Sarah Bernhardt’a dair manzumesini duysaydı, belki bu gençlik hatırasına alâka gösterebilecekti. Zira, Loti, Aziyade’den evvel ve İstanbul’a gelmeden "önce, Sarah Bernhardt'ı tanımış ve kendisini aşkla sevmişti. Abdülhak Hamid'in «Finten»in bazı sayfaları ile, «Makber», «ölü» ve «Bunlar Odur»un bazı şiirleriyle mütehassis olabilecekti. Avnı geçmiş zamanın nice hâtıralarını ikisi de dikkatli ve hüzünlü gözleri ile, biribirlerinin ruhlarında bazı şeyler sezmiş olacakları da muhtemeldir. .Muharrirlerin biribirlerine söyleye­ bilecekleri geçmiş zamanlarından birer «message» ol­ duklarını biliriz.
F : 9

130

Sonraları nice şeyler duydum ki, Abdülhak Hamid, bunların Pierre Loti tarafından yazılmış olduğu­ nu duymuşsa, ona muhabbetli bir çok hisler besleye­ ceği m uhakkaktı.

MÜSLÜMAN VE OSMANLI DUYGULU PİERRE LOTİ
Pierre Loti, kendisinden evvel, bize m uhabbet ve memleketimize hayranlık duyan büyük şairler ve mu­ h arrirler arasında Lam artine'e taraftar olması lâzım gelirdi. Fakat iki yazarın biribirleriyle yakınlıkları ve uzaklıkları o kadar ince sebeplerle dolaşır ki, tahmin edilmez neticelere varır. Loti, gençliğinde Victor Hugo ile Alfred de Musset’yi ondan daha çok sevdiği duyuluyordu. Resmini pek beğenmediği Lamartine'i pek okum uşa benzemi­ yor Türkiye m uhabbetini daha iyi kavradıktan sonra, «Histoire de La Turquie» m uharriri Lam artine’i daha çok anlaması gerektiği halde, ona kayıtsız görü­ nüyor. Loti, her ne kadar az okumuş olda da, Chaleaubriand’ın «İtineraire de Paris â Jerusalem»ini, G^rard de Nerval'in «Voyage en Orient»ını ve T^ophile Gautier'nin «Constantinople»unu okum uş olması pek m uh­ tem eldir. Ancak, Loti’nin Şark sevgisi, İslâmiyet ta­ raftarlığı ve Türkiye m uhabbeti, kendisinden evvelki yazarların tesirleri altında değil, kendisinin seyahat­ lerinin fikirleriyle ve kalbinin şahsî duygularıyla doğ­ muş görünüyor.

131

Loti’nin rom anlarından bahsetm ek için değil, bize ait fikirlerinin samimiyetlerini izah için hatırlatıyo­ rum ki, o, kitapçılığın roman ticareti ile meşgul o l­ madığı gibi, o zam aa.ediplerinin roman san’atlarıyla da alâkadar olm uyor/ Gerçi Goncourt’ları, Alphonse Daudet’yi, Emille Pouvillon'u ve daha başkalarını da okuduğu m alûm dur. Lâkin onlar arasında orijinal, yani, nev'i şahsına m ünhasır kalıyor. Loti’nin san’atı, gayet incelmiş bir san'attı. Oku­ yucularının kendisiyle tam amen anlaşm aları için ru­ hunun tezatlarıyla ve hususiyetleriyle alâkadar olma­ ları lâzım gelirdi. O, san’atının derinlikleri ve incelik­ leri ile meşgul olarak, eserini ancak kendi ihtiyacını duyduğu şekilde yazar ve m üşterilerinin alâkalarını kazanmak için tasviplerini beklemezdi. Böylece, r o ­ man san’atında son derece samimi kalırdı. Asrının bir büyük seyyahı olan Loti, dünyanın tek­ mil yollarında ve bütün denizlerinde gezindiği bu yerlerde m uttasıl aradığı teselli, bir gönül huzuru idi. Gönlünün faniliğinin daima ümitsizliğini duyarken, aradığı ve beklediği, dindarâne bir sükûn ve huzur ih­ tiyacı oluyordu. Loti, kendisi Avrupalı olduğu halde, eski saffeUi hayat kaidelerini imha eden maddî telâkkiyi beğen, miyor, sevmiyor, Avrupa medeniyetini, ruhu fazla yo­ rucu ve öm ürleri fazla yıpratıcı buluyor, yanlış te­ lâkki ediyordu. Bu medeniyeti talihsiz, ruhu inkişaf ettirmeyen ve insana saadet vermeyen, sözde bir me­ deniyet addediyordu. Kanaatince, Avruplı ameleler teselli bulmak için her akşam alkol içmeye m uhtaç kf'ıvorlar. Mabetleri olan mevhanelere üşüşüyorlar.

132

Fabrikalar dertli, fuhuş âdetleri çirkin, gündelik âdilikleri taham m ül edilmez derecelere varır. Bizim mutekid ve m utaassıp büyük babalarım ızın bu söyleye­ ceklerini, o, Fransızca olarak söylemiş oluyordu. Loti, ihtiyacını duyduğu bu itikadlara sadık kalan bir mazî hasretiyle, faniliğin ızdırabını duyarak, ru­ hunun teselli kabul etmez ye’si ile dolaşarak, kendisi, asırlardan beri didişmeyen ve değişmeyen bir mu­ hit içine varm ak isterken, Şark’ın şiirine, îslâmiyetin şefaatine ve bizim Türk diyânm ızın tahayyül, tevek­ kül ve huzur iklimine erir gibi girmişti. Ve buna er­ mekle, bir sanatkâr hayatı, aradığı b ir ihtişâm a ka­ vuşuyordu. Asırlardan beri değişmeyen camilerin hu­ zurunda, asırlardan beri yaşayan ağaçların yanında, ruhunun istikrar ihtiyacını tatm in ediyordu. Akşam saatleri, bir vatan hazzını duyuyordu. Asırlardan beri­ dir aynı kanaatlerin şefkati ile gönüllerden gönüllere duyularak, acıların yeislerini susturarak ve dindar müezzinlerin —Lam artine'in de kaydetmiş olduğu gi­ bi— kiliselerin çanlarından daha insanı, daha hisli, daha ruhlu duyulan ezan sesleri dağılırken, hayat daha m üsterih, gönüller daha mütevekkil, ruhlar daha er­ miş duyuluyordu. Muttasıl elden bir kuvvet olan ha­ yat, bu yerde, başka yerlerden daha çok yavaşlıyor, is­ tekler daha uslanıyor, kalbler daha sakinleşiyordu. Medeniyetimizin, hülya, vecd, istiğrak, îtikat ve dua diyârı oluyordu. Loti; tam m ütekidlerin k anaatlerine varmış oluvor. «Galilee» kitabında, B ursa’daki «Yeşil Cami» ya­ zısının sonunda: «Osmanlılarm eski payitahtına garp memleketle­ rinin rahat duymaz ve huzur bilmez hazin insanları ge­

133

lecekler ve herşey çabucak bozulmaya başlayacak. Ve artık, önüne geçilemeyen b.ir nehir gibi her şey aka­ caktır. Sulh, hayal, dua ve iman, herşey!.» O zamanlarda, vaktiyle, b ir vücut gördüğümüz ve duyduğumuz bir mevcudiyet bir ruh vardı ki, bu öm rüm üzün yaşadığımız zamanıydı, diyebiliriz. Pierre Loti’nin bir cümlesini okuyunca, bu zam anlar içine girmiş olurduk. Onun, âdet ve hayatımıza ait bir cüm­ lesi, bu zaman zarfında tıpkı bir m üslüman ve Osmanlı câmiası içinde duyulmuş oluyordu. Zira, ken­ disini de tıpkı o hislerle m ütehassis, o duygularla mânâlaşmış bulurduk. Kendisi de aynı cemiyetimizin m anzaralarım görüyor, hikâyelerini naklediyor ve aynı öm ürlerin talihine iştirak etm iş duyuluyordu. Loti, Rochefort'daki bir hatıralar müzesi sayılan evinde, m uhtelif odalarının yerlerinde, arada bir, ayrı bir iklim, bir devir, bir din ve bir aşk tahsis ederek, bir kabul günü oynattığını bazı gazetelerin ve maga­ zinlerin neşriyatı ile öğrendik. Bir kere de duymuş­ tuk ki, Türk salonunda, bir Türk günü tertip etm işti. Bu salona girilince, m erm er yollarla bazı duvar­ lar önündeki kurnalarıyla bir hamamı hatırlatarak, uzaktan damla damla bir su sesi, insanı geçmiş bir zamana erdirm iş olur. Onun yanında Hatice = Aziyade’nin ismini taşıyan m or kandili ile bir tek mezar taşı, bir mezarlık hissini verir. Fakat, nihayet, bu odada Türk halıları, m inderler,. yastıklar arasında yerlere oturularak eski zaman eşyaları önünde man­ gallar, silâhlar, el aynaları, rahleler, teşbihler, çerçe­ veler, âyetler, kâseler ve hattâ eski zaman kadınlarının şefkatlerini gösterir gibi hâlâ şekilleri bozulmamış

1.M

hotozlar görülerek bütün bu eski zaman eşyaları, in­ sanı bir eski zaman içine almış olur ; bu eşyaların es­ ki zaman kokuları duyulur ve eski zaman ruhu, yeni­ den yaşanmaya başlar; insana İstanbul, Boğaziçi, Eyüp ve Haliç zamanını yaşatırmış. Loti, o kadar eski zaman mutaassıbı olmuştu ki, yaşadığı devir hâlâ Sultan Aziz devri olsaydı, Topkapı Sarayı'nın muhtelif bahçelerinde, G arb’ın dem iryolu­ nu Sirkeci'ye kadar geçirmek için Sultan Aziz'in kıy­ dığı güzel köşklerin hiç birisini fedâ etmeye razı olma­ yacak ve hattâ demiryolunun Bursa’ya bile getirilme­ sine müsaade etmeyecekti. Sultan Hamid’in resmini çizdiği selâmlık merasi• mine iştirak eden ahaliden, mütehassis olan herhangi birisi kadar saygı duyuyordu. Fatih’in kaleleri önünde Robert Kolej'in yaptırılan binalarına fena halde kı­ zıyordu. Loti, İstanbul'da yaşaldığı halde, medeniyetimizi göremeyen ve inkâr etmek isteyenlere, Beyoğlu’nun bizlere hem kötü gözle bakan, hem kötü niyetle isnad ve iftira edenlere karşı, levantenlere, tatlı su frenklerine o kadar kızıyordu ki. tamamen aram ızdan biri ol­ m uştu. O zamanki müslüman ve Osmanlı Türk mede­ niyetinin hukukunu G arb’a- karşı öyle müdâfaa ediyor­ du ki, Garb':n Türklere karşı haksızlıklarını o kadar iyi kavrıyordu ki, Türk vatanından bakılınca, insanın tıpk; o zamanki Galatasaray dostumuz Emin Bülent'in o tarihlerde söylediği:

Garbın cebin-i zalimi, affetmedim seni, TUrküm ve düşmanım sana, kabam da bir kişi!
dediğini d uyacağı geliyordu.

Şark m e s e le s i d iy e, kendi ö n ü m ü z d e k i toprakla­ rım ızdaki h u k u k u m u z u felsefi ve dinî s e b e p le rle tahlil ve hakk ım ızı a d am ak ıllı m ü d afaa e d e m e m iş tik . Aza­ mi bir s a m im iy e t le yazan Pierre L oti’nin nokta i na­ zarını k avram ak millî ir fa n ım ı/ b ak ım ın d a n bir ka­ za n ç sayılabilir. M illiyetp erver o lm a y a n la r arasında L o l i’den buy. lik bir su re tte b a h se d e n le r , o n u n eserini, ruhunu ta­ m a m e n a n la m ış sayılm azlar, a n la m a m ış sayılırlar. K o z m o p o litle rim iz le ele le veren bazı sa th î dindarları­ m ız bile, Loti ve eserinin, bize karşı bir m üd afaa s il â ­ hı old uğu nu anlayam adılar. O, eğer m u ta a ssıp olm a sa y d ı, eğ e r Garp m ed en iy eti aleyhindeki, fikri olm a sa y d ı, eğ e r m ü slü m a n kanaati ve ruhıı ile m e d e n iy e tim iz e gön ül ve r m e se y d i, eğer Aziyadesi b u lu n m a sa y d ı kendi vatanını m üd afaa ed er gibi bu kadar can d an m ü t e e s s ir o lm a sa y d ı. Türk ca m ia sın a bu kadar istinad ed em ezd i. Loti'nin ed eb iyat ve s a ıı’at vasıtasıyla yaptığı bu m ü d a fa a n â m e için, is t e r s e ­ niz, Loti bizi bir filozof veya bir şaiı sıfatı ile m üdafaa ediyor, diyebilirsiniz. L o ti’nin o za m an lar Judith Gautieı ile b irlikle yazd ık ları «La fille du Ciel» piyesini m ü şk ü lâ t y ü zü n ­ den ne Sarah Berııhardt, ne d e başka Paris tiyatroları oy n a ttıram am ışlar d ). 1910 da A merika, bu p iyesin ter­ cü m e sin i o y n a ttırm a k için L o ti’yi N e w Y o r k ’a dâvet e tm işti. Amerika, ken disinin lslâ m iy e t i kabul etm iş m ü slü m a n b u lu n d u ğ u şayiasını d u yu rm u ştu . İ ş t e T rablusgarp ve Balkan H a r b i’nden evvelk i zam anlarda, L oti’vi bir m ü slü m a n ve O sm anlı cam iası

136

arasında b ir m ütefekkir diye kabul etmek hiç yanlış olmaz, bilâkis m antıkî olurdu. Osmanlı İm paratorluğum uzun son mûcizelerinden biri de, Pierre Loti gibi bir sanatkârın gözlerini bu ka­ dar teshir edebilmiş olması ve kendi medeniyetine âşık edebilmesidir. L oti’nin millî bir aşkından bah­ setm ek hiç de mübalağalı değil, pek yerinde olurdu. Milliyetlerin hudutları, ruhlara göre ölçülür, irken Fransızlığına rağmen, ruhen Türkleşen Loti’nin yanın­ da, kendileri Türkken gayrımillî kalan nice Türkler de yok muydu? Loti'nin de aram ızda hususî bir m a­ kamı, mevkii bulunmalı idi. Onun, bizim medeniyeti­ mize hürmet!, medeniyet hakkm daki felsefesinden do­ ğuyor. Ve onun bir çeşit tatbiki olarak bizi, büyük medeniyetim izin asil vârisleri diye biliyor, bizi yüksek bir medeniyetin sahipleri diye takdir ediyor ve bunun içindir ki, haklarımızı söylüyor ve ruhunun kanaati ile bize taraftarlık ediyordu. LOTt'NİN YEGANE MÜDAFİİMİZ KALDIĞI GÜNLER Bir eski zaman adamı olan Sultan Ham id’in hal’inden sonra, memleketin idâresini eline alan fırka, daha yeni ve daha düşünceli olsaydı, Avrupa efkâr-ı umumiyesinin aleyhimizdeki cereyanını mümkün m eretebe değiştirmeye daha çok gayret ederdi. Halbu ki, İttih at ve Terakki, ecnebilerin zihniyetine nasıl iyi bir tesir icra edebilsin ki, kendi memleketimiz efkâr-ı umumiyesine bile kötü tesir etmekteydi. Biz, dünya efkâr-ı umumiyesiyle pek az temas ediyor ve m uhtelif cereyanlarından habersiz kalıyor­

137

duk. Tamamen gafil bulunduğumuz bir sırada Trab­ lusgarp harbine düştük. Bundan kurtulamadan, da­ ha büyük bir gafletle de, Balkan memleketlerinin aleyhimize kurduktan bir komplo karşısında kaldık. Memleketimizi taksim etmek isteyen bu gâsıplar, top­ raklarımızı işgal ettikçe ve müslüman ahâliyi imha ettikçe, bizi hem tezyif hem tahkir etmekte kendileri, ni haklı saydırmak istiyorlardı. Daha sulh olmamış, imzalanmamışken, Avrupa efkâr-ı umumiyesi bu as. kerî hezimetimiz karşısında, mütecaviz Balkanlılarla ittifak etmişler de kendi aralarında bir hâkimler he­ yeti kurmuşlar gibi, aleyhimizdeki neşriyatın bütün iftiralanna güya İlmî ve tarihî bir pâye vermek isti­ yorlardı. Korkunç bir ehl-i salip heyeti karşısında bu­ lunuyorduk. Avrupa ve Amerika halkı, gıyaben bizim aleyhimizde ayar edilmişti. İşittiklerini tahkike ihti­ yaç olmadan her tel'in propagandasına kapılarak ina­ nıyorlardı. İnsanlar arasında rol oynayan şahsi münasebet­ lerle, gündelik hâtıralar gibi, milletler arasında da ta­ rihî hâtıraların rol oynamalan tabiî olur. Tarihî ve edebî nice hatıralarımıza istinaden nice Fransız mü. nevverleri, edebiyatçıları, şairler^ romancıları ve muharrirleriyle, bizim aramızda aynı bir zihniyet bul­ mamızı beklerdik. Halbuki, kendileriyle lisanlan ile konuştuğumuz bu münevverler güya müşterek hâtıra­ larımızı birden unutmuşlar gibi ve tarihî bir Türk— Fransız dostluğu hiçbir zaman kurulmamış gibi gö­ rünüyorlardı. Bizi yakından tanımış ve aleyhimizdeki isnatlann asılsızlığım bilenlerin mevcut olmalan ta­ biî idi. Onlan da söyletmek lâzımdı. Böylece Hükü­ met, Ittihad ve Terakki, cihan efkâr-ı umumiyesine,

m
büsbütün unutulm uş kalan bazı tarihî hakikatleri du­ yurmak ve aleyhimize uydurulm uş isnatları tekzib et­ mek ihtiyacını duydu. O zaman daha paşa olmayan Talât Bey, Avrupa’ya iki heyet gönderilmesine ka rar verdi. Bunlardan biri Halid Ziya, Reşit Saffet, İkincisi de Hamdullah Suphi, Nüzhet Sabit ve o zaman hayatı­ nı İstanbul'da kazanan ve sosyalist olduğunu söyleyen Mösyö Coupette namında bir Fransız’dan mürekkep olacaktı. Paris Sefaretimiz erkânı ve Büyükelçimiz Rifat Paşa da kendilerine ellerinden gelen yardımı göstereceklerdi. Bu heyetlere kâfi addedilen sarfiyat ödenmişti. Halid Ziya, Hamdullah Suphi, Reşit Saf fet, yazı kabiliyeleriyle tanınmış ediplerrmizdendiler, Lehimizde, imkân nisbetinde neşriyatta bulunacak­ lardı. Bütün bu m üsâit görünen ihtimallere rağmen, Paris’e giden bu heyetlerin propagandaları pek tesirli olmamıştı. Zira o m uhit, pek aleyhimizdeydi. Halid Ziya’nm «Saray ve ötesi» eserinin üçüncü cildinde, bütün faaliyetleri hakkında izahat vardır. Kendisinin «Türkiye'nin vefakâr dostu» diye bahset­ tiği Pierre Loti, o zam anlar Rochefort’daki evinde bu­ lunduğundan, bilhassa onun tavsiye m ektuplarından istifade edilmişti. O, m üteaddit mektuplarıyla, birkaç Fransız Akademisi âzasını tanıştırarak, kendileriyle temas ettirm iş. Elçimizin de delâletiyle, hergün, H ari­ ciye Nâzın, Meclisteki Hariciye Encümeni âzaları, ve­ killer, Âyan’dan, M ebusan’dan, parti reislerinden, m atbuai erkânından bir kaçıyla m ülâkatta bulunuyor­ muş. Pek çoğu nâzik olan bu politikacılar ve m uharrir-

139

ler, bizim için kayıtsız kalıyorlar; bazıları da, meselâ «Temps» başm uharriri Tardicu gibi, aleyhimizde bu­ lunarak, mütecaviz düşmanlarımıza taraftar oldukla­ rını gizlemeye bile lüzum görmüvoıiarmış. Reşit Saffet, bu mütecaviz muarızların taraftar­ lığına tahammül edemiyerek, meselâ. «Journal des Debats» Gazetesi’nin başm uharriri Gauvain ile âdela kavga etmek mecburiyetinde bile kalmış. Halid Ziya, hatıralarında, bu görüşmelerin hülâ­ sası olmak üzere «Bir netice istihsal ettik diyemez­ dim» diyor. Nihayet ikinci derecede bir piyes yazarı olan Henri Lavedan'ın kendisine: «Biz sizi tanımak, öğrenmek ve sevmek isteriz. Biliyoruz ki Fransız kül­ türünü, geleneğini almışsınız. Fakat, yalnız bu kadar.. Kendinizi bize bildirmek ıçm hiçbir şey yapmıyorsu nuz. Rakipleriniz ise öyle değil..» dediğini kaydediyor. Bu kitapla nihayet öğreniyoruz ki, o günler zar­ fında Haiit Ziyanın Pierre Loti'ye hitaben yazmış bu­ lunduğu bir açık mektubu, ehemmiyet verdikleri Pa­ ris gazetelerinin hiç birinde neşrettirem iyorlar da, Pi­ erre Loti’ye aidiyeti ve böylece kısmen edebî mahiye­ ti itibariyle, onu ancak okurları az olan «Gıl Blas» Gazetesi'nde neşrettiriyorlar. Hattâ bunu, bir muvaf­ fakiyet gibi telâkki etmek mecburiyetinde kalıyorlar. Hamdullah Suphi, Nüzhet Sabit ve o zaman İs­ tanbul’da ekınek parasını çıkarmak için kalan ve bi jjim Balkan Harbinde mâruz kaldığımız faciaların Fransız sosyalistlerini uyandıracağını söyleyen Coupette, m eşhur sosyalist hatibi Jaures’in ikâmet ettiği evde kabu1 edilmiş ve kendisi ile görüşmüşler. Jauresin gazetesi I ’Humanite, Rusya’nın kendisi için istilâ sa

140

hası olarak kurduğu Slâv ve Balkan memleketlerinin tarihlerini hiç doğru bilmezdi. Bu gazete, istiklâllerini isteyen memleketler diye, onların lehlerindeki propa­ gandalara iştirak etmekteydi. Jaures, her halde, ahlâki bir gaye narama tâ İstanbul’dan kendisine kadar bir heyet gelmiş olmasından, ziyade mütehassis görünü­ yordu. Hamdullah Suphi, o zaman, Trakya’da Bulgar­ ların bir müddet işgal etmiş oldukları yerlerde dolaş­ mış olduğu için, onların ettikleri fâcialan gözleri ile gördüğünü anlatmıştı. Kendilerini kurtarmak için ca­ milere barınmış olan çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar, bü­ tün biı insanların, camileriyle birlikte ateşe verilerek nasıl cayır cavır yanmış olduklarını anlatınca, Jaures’­ in gözleri yaşarmış. Jaures, o gün heyetin, kendi ga­ zetesine de giderek bu anlattıklarını tekrar etmesini istemiş. Gazeteye Hamdullah Suphi’nin resminin ko­ nulmasını söylemiş. Fakat, bu görüşmelerden fazla bir netice hâsıl olmamış. Bu feci günlerde, yaralı ruhlarımızla yegâne duya­ bildiğimiz dost sesi Pierre Loti’nin bir çeşit muzdarip bir velî edâsıyla, insan sevgisini duyuran halâvetîi se si oluyordu. Bu sesi işitmekle teselli bulabiliyorduk Onun. Türk hayatına, ruhuna hizmet etmek isteyen yazıları, bizi meclûb ediyordu. f Loti'nin bir sanatkâr mizacı ile geçirdiği o zamanlara kadar, âdeta dinî bir inkıyad ile, ancak çektiği aşklarını, ettiği seyahatlerini, ruhî tahassüsleri­ ni. şahsî düşüncelerini yazmakla iktifâ ettiğini bili­ yorduk. Halbuki, 1911’de Italyanm Trablusgarp’ı isti­ lâsı ve 1913 Balkan memleketlerinin Rumeli toprakla­ rımıza hücumları başlayınca, o, bir celâdet’in cezbe­

141

siyle inkâr edilmek istenen bütün haklarımızı müdafa­ a etmek için kalemine sarılmış, inandığı ve düşündü­ ğü bir çok hakikatleri yazmak ve bastırmak ihtiyacı­ nı duyan bir medenî cesaretle, bir kahraman kesil­ mişti. Bir çok Fransız muhariri, İtalyanların ve Balkan­ lıların topraklarımıza saldırmalarını bir kahramanlık telâkki ediyorlardı. O ise, bilâkis, vatanlarını müda­ faaya uğraşan, m iktarlan azalmış, silâhları daha da çok azalmış, fakat, cesaret ve hamiyetleri hiç azalmamış Türk ordusunu ve kahmanlannı övüyordu. O zamana kadar yazdıklarını göndermeye alışkın olduğu gazete ve mecmualarına yeni makalelerini yolluyor, fakat bu gazeteler, okuyucularının telâkkilerine sadık kalarak, bu siyasî makalelerin çoğunu neşretmeye razı olmu­ yorlardı. Kendisi, bütün bunlara rağmen, inat ve ısrar ederek, hemen her gazetenin kapısını çalıyordu. Bu kapıların bir çoğu, kendisine kapanmış olduğundan Loti, onlarla âdeta kavga ediyordu. Vaktiyle her yaz­ dığını neşreden Figaro Gazetesi ile arası büsbütün açıl­ mıştı. Ve bütün bunlara rağmen, o yine, bu siyasî yazı­ larını yazmaktan, neşretmekten geri kalmıyordu. Loti’nin öyle bir yazısı, böylece, herhangi bir ga­ zetede arada bir neşrolundu mıı, bizim aleyhimizdeki neşriyatı idâre eden bir şebeke, Bulgarlar, Rumlar, Sırplar ve Ermeniler, hemen Loti’yi, en âdi, en baya­ ğı, hattâ müstehcen tezyifler, hakaretler, iftiralar ve hattâ tehditlere başlıyorlardı. Loti bütün bu hücum­ lara değer vermeyerek,, bahsolunan vak'a ve hâdise lerin hakikatlerini anlatmaya çalışıyor ve bizi necâbetle müdafaada devam ediyordu.

142

O sıralarda Pierre Loti’ye bir hakaretnâm e yazan bir Bulgar'ı, askerliğini yapm akta olan bir Galatasa­ raylI, Hâlet, düelloya dâvet etm işti. Bulgar ordusunda zabit olan Torkum adında bir Ermeni de, Paris'te Loti'yi düelloya dâvet etmiş, Sadık isminde bir za­ bitimiz, bu Torkum'la, Loti namına düello etm ek için, kendisi o zaman Paris'le bulunan M. N erm i’nin yanı­ na gelmiş ve birlikte Loti’ye gitmişler. Loti, kendi na­ m ım bir Fransız’ın Torkum ’la düello edeceğinden, ar­ tık kendisinin bu fibrinden vazgeçmesini rica etmiş işte, Paris’te lehimizde, o da Pierre Loti'ye ve edebiyata yakınlığı sâyesinde, bir tek m akale neşrettirebildiğimiz zamanlarda, bizi m üdafaa için«Turquie Agonisante» (Can Çekişen Türkiye) kitabının neşredildiğini görünce, Loti’ye ne kadar m üteşekkir ve m in-nettar olduğumuz kolayca anlaşılır. O kitabın neşri­ nin bize ettiği tesir, bozulmamış bir hâtıra olarak ka­ lıyor. Bütün bunlar 1913 senesinin hazin hâtıralarıdır. PİERRE LOTİ’NİN BİZE DAİR SON ESERLERİ 1911 de kendisini kurtarm aya çalışan zavallı va­ tanımıza, İtalya, Trablusgarp istilâsıyla hücuma baş­ ladığı andan itibaren, evvelce söylemiş olduğum gibi, Loti, inkâr edilmek istenen haklarımızı müdafaa için kaleme sarılmış ve Balkan Harbi sırasında da, 1913 de «La Turquie Agonisante — Can Çekişen Türkiye» ki­ tabıyla, bütün ruhuyla bu mücadeleye iştirâk etmiş, birçok makaleler, m ektuplar, tekzipler, cevaplar, izah­ lar, beyannâmeler m üdafaannâmeler, red ve inkârlar

14»

yazmaya koyulmuş ve bütün bunlardan m ürekkep ki­ tabını neşretmişti. Denilebilir ki, bu kitap, hem politikacı partilerin, hem katoliklerin, hem sosyalistlerin, hem farm ason­ ların, hem Balkanlıların aleyhimizde ateş püskürdükleri bir zamanda basılmış oluyordu. Loti, E dirne’nin kurtuluşundan sonra, Trakya’ya giderek Bulgarların mezâlimini yerlerinde görmüş, bunları yazarak cihan efkâr-ı umumiyesine ilân et­ mişti. Kçndisinin son beş kitabı, tıpkı milliyetçi bir Türk yazarının siyasî düşüncelerle yazdığı eserler gibidir. Bu acı buhran zamanlarında onun eserleri ru­ hu m ütehassis ettiği gibi, hayatına dair basılmış ya­ zılardan öğreniyoruz ki, kendisinin büyük bir teselli­ si de, biz Türklerden aldığı şükran ve m uhabbet mek­ tupları olmuştur. Loti, bizim haklarımızı müdafaa ettiği kitapların­ da, kendimizi düşmanlarımıza ahlâken fâik bilirdi. Gerek Bulgar, gerek Rum, gerek Ermeni, gerekse Bal­ kanlı müstevlilerin topraklarım ızı istilâlarını, barbar­ ların istilâsı diye tavsif ederdi. Çünkü, onlar bizi imha etmek istiyorlar, kendisi ise, muhafazakâr olan bizim idâremizin üstünlüğüne inanıyor ve gerek Balkan Harbi'nden evvelki zamanlarda, gerek B a l k a n H arbı’nde işgal edilen yerlerimizde nice vahşetlere maruz kaldığımızı, tesirli bir ısrarla anlatıyordu. Loli< Ruslaştırılm ış Balkanlıların, sovyetize edil­ miş Balkanlıların, Rusya’nın Avrupa’yı istilâ yollarını açtıklarını ve bu yolları kapatm ak için Türkiye’nin mevcudiyetinden istifade olunmasifm —evvelce bunu

144

Lamartine’in düşünmüş olduğu gibi— tasvip ve tavsi­ ye ediyordu. «La Ouestion d’Orient —Şark Meselesi» doğurtul­ muş ve Les minorites denilen ekalliyetler meselesi bü­ yütülmüş, öyle ki, bir ilim hâlini almıştı. Bunlann hü­ kümetlerde siyasiyâtçıları, memleketlerde mütehassıslan, mekteplerde hocaları, matbuatta muharrirleri, paralı konferanslarda yardakçıları, partilerde hatiple­ ri, tarikatlarda allâmeleri vardı. Bizim bütün millî tarihimiz hep bu isnat ve propagandaların envâı ile meşgul olmalıydı. Kendi tarihimizde bu iddialara karşı, hakikatlerimizin müdafaa âlimleri, şairleri, ho­ caları, şahitleri, muharrirleri, gazetecileri, avukatları bulunmalı değil miydi? Onlar, haklarımızı muhtelif dillerde söyleyebilmeli, anlatabilmeli, yazabilmeli ve duyurabilmeli değiller miydi? Bizim yalnız bir tek dostumuz ve hıristiyan olan bir şahidimiz vardı: Pier­ re Ixıti. Bir müsteşrik, bazan, alâkadar olduğu bir mevzu­ da, bilgilerini üstadâne bir surette açıklarken, kıymet­ li yazılan arasında, bizim kıymetsiz bir yazarımızın bile yapmayacağı yanlışlara düşebilir. Bunun içindir ki, Loti, bazan, menfaatlerimizi müdafaa sadedinde, açıkça zararlı ve haksız bir iddiada bulunabilir. Biz, millî ve tarihî görüşlerimizi Pierre Loti’ye iyi­ ce anlatâbilmeliydik. Hemen bütün müdafaa silâhları­ mızı ihmal ettiğimiz zamanlarda yapmadığımız hata kalmadığı gibi, Pierre Loti'den daha fazla istifade edemeyişimizin sebebi, yine b ir beceriksizliğimizin

149

mahsulüydü. yıftı.

Onun «dökümantasyonu» bir hayli za­

1914 de Cihan Harbine katılınca, Fransa İttifak devletleri safında, biz ise karşıki safta bulunduk. Loti, Fransa ile Türkiye arasında harp olduğu halde, mütareke senelerinde sulh daha imza edilmemişken, Türkiye haklarını müdafaa için, yazılarıyla dikkate değer bir cesaret gösteriyordu. 1918 de «Les Massacres d'Armenie — Ermeni kıtalleri» risalesini neşrede­ rek, ilk defa olmak üzere lehimizde bir ses duyurmuş oluyordu. Asırlardan beridir Ermeniler, hıristiyan ol­ duklarından, Avrupa'nın mutaassıplarım aleyhimizde tahrik etmişlerdi. Hakikati söyleyen bu kitap çıkınca, bütün düşmanlarımız hep birden Loti’ye karşı hücum ettiler. Hattâ, kendisine suikast hazırlandığı duyuldu. Loti 1919 da «Les Alltes qu'il nous faudrait — Rize lüzumu olan müttefikler» fikrini en evvel Le Figaro'da bir makale olarak neşretmişti. Bu, havaî, şairane, edebî bir yazı değil, en feci ve kanlı b ir harbden sonra memleketin efkâr-ı umumiyesinin, düşmanlarımızın ze­ hirli propagandaları ile pek asabî ve titiz göründüğü bir zamanda, hayli cesur görünen bir fikirdi. Memle­ ketin an'anevî hürriyeti içinde bile hayli cesaretli olan bu fikir, Fransa’nın menfaatlerinin yalnız bizimle an­ laşmakta olduğunu izahla, bütün bir program demek oluyordu. Başka diğer yazılarıyla makalelerinden mü­ rekkep «Les Allies qu’il nous faudrait» risalesini neş­ rettirdi. Duyulduğuna göre, Clemenceau, Loti'nin yazı­ larına fena halde hiddedlenerek, bilinen şiddetiyle ve kendisine dost bir m uharrir vasıtası ile onu âdeta teh­ dit ettirerek, böyle yazılar neşretmeye devam ederse, kendisi için tehlikeli olacağını söyletmişti. V : 10

146

Loti’nin 1920'de, aynı fikirleri kuvvetlendirmek için «La Mort de nötre chere France en Orient — Aziz Fransamızın Şark'ta Ölümü» kitabını neşretti. Burada, Türkiye’nin çekildiği bütün yerlerden, Fransızcanm ve Fransa’nın nüfuzunun da silindiğini söy­ lüyor, kitabını zamanın sansüründen kurtarabilm ek için çektiği zorlukları anlatarak bundan şikâyet edi­ yordu. 1921 de Loti, vaktiyle, 1910 de ve son olarak 1913 de İstanbul’a yaptığı iki seyahatinin âdeti veçhile yazmış bulunduğu gündelik hâtıralarıyla hazırlanan «Stıpremes Visions d ’Qr<t .‘ ıi»ını, oğlu Samuel Viaud ile birlikte neşretm işti. Şimdi o eserin bazı siyâsi kı­ sımlarını kaydetmek istiyorum: Burada, Loti, Balkan H arbi’nde, bir müddet Bul­ garların işgal ettikleri Edirne’ye, şehrin kurtuluşun­ dan bir zaman sonra girdiğini anlatıyor. Kendisine yapılan candan resm-i kabulden, halka m innettarlığı­ nı açık bir m ektupla bildiriyor. Büyük Sultan Selim Camii’nin kudretli, muhabbetti bir resm ini çiziyor. Bize dair siyasî bir kaç makalesini kitaba ithal edi­ yor: Edirne’nin bizde kalması için yazılan bir yazı; Kumlar aleyhinde «La Grecaılle» yazısı; Fransız Hari­ ciye Nazırına bize dair 20 Aralık 1920 tarihli açık mek­ tup; ve Yunan Kraliçesine dair Sophie adlı yazı.. Nihayet sonuncu olduğunu bildirdiği ve yine bi­ zim haclarım ızı müdafaa için İngiliz halkına hitâben Ocak 1921 tarihli açık m ektup ki, kitabın sonuncu sayfasını teşkil ediyor. Sonuncu defa olarak eline aldığı kalemiyle, bu yazısında yine hakkımızda yapılan haksızlıklardan şi­

147

kâyet ediyor. Bu sonuncu yazısında, uğradığımız hak­ sızlıklardan hastalandığını, bunların kendisini öldür­ düğünü ve ölmeye hazırlandığını, artık sonuncu defa olarak halkın karşısında süz aldığını, zjra, düny;a yü­ zündeki rolünün sona erdiğini ve son yazısının, mu­ harrirliğinin bir vedanâmesi veya bir vasiyetnâmesi olduğunu söylüyor. Ve: «Eski zindeliğime sahip ol­ sam, İslâmiyet'in müdafiilerj safında kendimi öîdürîmeye ne galeyanla iltihak ederdim» diyor. Aleyhimizde ne kadar iftira varsa, bunların hep­ sinden mesul telâkki edilerek ehl-i salip harplerinden nüksetm iş bir zihniyetle, bütün tarihimizle alâkalan kesilmiş bir zihniyetle ve medeniyetimizin bütün bil­ gilerinden habersiz kalan kaba bir zihniyetle, bütün topraklarım ız bir harp sahası teşkü edilmiş ve işgal edilmiş bütün topraklarım ızda biz Türkler mevcut değilmişiz gibi, tekmil Şark meselesi, ancak bizim imha edilmemiz esası üzerine böyle bir vesika imza ettirilm ek isteniyordu. Sevr muahedenâmesi, medenî bir sulhnâme değil, bir milletin, bir devletin, bir medeniyetin idam kara­ rı olmak isteniyordu. Vaktiyle sulh şartlarını bildiren Pr^sident YVilson son onbirinci maddesi: «Bugünkü Osmanlı İm paratorluğum un kendisine ait parçalarının istiklâl ve masuniyeti» diyordu. Eğer, söylediği sözün mânâsını anlasa, biz, «Mîsak-ı Millî» hudutlarım ız içine girmiş bulunuyorduk. Halbuki, mahsus bir ka­ pana tutulm uş gibi bir vaziyette bırakılm ak isteniyor ve biz Türklere. kendi topraklarım ızda yaşamak hak­ kı tanıtılmak istenilmeyerek hemen bütün toprakları­ mız bizden alınmak isteniliyor, kendi îzmirimize Yu­

) 48

nan ordusunun girmesine yalnız müsaade değil, yar­ dım ediliyor, bütün milli hudutlarım ıza tecavüz olu­ nuyordu. İşte böylece, büyük bir milletin uzun tarihi hakkın­ da hiçbir doğru bilgisi olmayan bir takım m aceraperest siyasetçilerin harpten sonra, aleyhimize kurdukları bir komploya kaptırılarak, Sevres Muahedesi diye, bi­ zim idam kararım ız zorla kabul ve im zalattırılm ak istenince, Loti, bu Sevres M uahedesi’nin rezaleti kar­ şısında büyük bir isyan ile, bunun yalnız eşsiz bir haksızlık değil, kendi memleketi olan Fransa aleyhin­ de bir gaflet, ham akat ve hattâ cinayet olduğunu dü­ şünmüş, söylemiş, yazmış ve anlatm ıştır. 1921 de Ocak ayının ilk günlerinde, sonuncu say­ falarını yazdıktan sonra, Loti’nin hayatında neşro­ lunmuş bu sonuncu kitabı da basıldı, öyle ki, kendi sinin 73 senelik hayatı, ilk kitabı olan Aziyade ile baş­ lamış ve yine en son İstanbul hâtıraları olan «Supre mes Visions»ları ile bitirilm iş oluyor, ilk ve sonun cusu bize dair olan bu elli kadar kitap arasında, bu kitabım da isimlerini zikretm iş olduğum onbeş kitabı, ya doğrudan doğruya bize ait, yahut o zamanki İm paratorluğıım uzun teşkil ettiği memleketlere aittir. Düşünüyorum ki, Edebiyat-ı Cedide zamanında, üstad addettiğimiz m uharrirlerden hiç birisinin eseri nihayet b ir yabancının bu kitapları kadar, sırf milJî bakım dan bu kemiyet ve keyfiyette, bu kıratta, onun kilerle boy ölçüşecek bir eser teşkil etmiyor. Milliyetimiz ve memleketimizin hukuku, kendi müdafaamız ve kültürüm üzün mahiyeti bakımından

149

bu nisbette ve bu kadar kıymetli eserlerimiz mevcut muydu? Denilebilir ki, bunların hepsi birden daha hiç bir muharririmize nasip olmuş değildir. Loti’nin ruhunun bir kısmının, açıktan açığa bir Şarklı olduğu görülüyor. Eserlerinin bir kısmıyla âdeta kendisinin ikinci bir vatanını teşkil eden Tür­ kiye’ye ait eserleriyle, Şarklı ve hattâ kısmen müslü­ man ruhuyla bu ikinci vatanını söylemiş, yazmış ve duyurmuş oluyor.
PİERRE LOTİ’NİN SON ZAMANLARI VE ÖLÜMÜ

Loti, son zamanlarına yaklaşmcaya kadar, sıhha­ tini, kuvvetini ve hattâ kısmen de gençliğini muhafa­ za eder gibi görünüyordu. Tekaüd oluşundan, Versailles Sulhnâmesi’nden ve bilhassa SevrĞs Muahedesi­ nin hazırlanışmdan sonra, geçen seneler zarfında, bir yandan memleketimizin arka arkaya mâruz kaldığı fe­ lâketlerimiz kendisini o kadar meyus etmiş ve diğer yan­ dan da haklarımızı müdafaa için bütün kuvvetlerini o kadar isrâf ile harcamışdı ki, artık yorulmuş, ihtiyar­ lamış ve hastalanmış görünüyordu. Asîl rûhiy'e, bize karşı yapılmak istenilen haksızlıklar için hep şikâyet ediyor ve doğru bulduğu kendi fikirlerini kabul ettir­ mek emeliyle âdeta isyan ediyordu. O zamanlarda ki­ minle görüşür ve kiminle mektuplaşırsa hep Sevrfes fecâatini tashih ettirmek gayesiyle mutlaka bir şey yapmak iktiza ettiğini anlatmaya çalışırmış. Kendisi­ nin etrafında bulunanlara ve kendisiyle görüştükleri­ nin hepsine: «Ah! şu melun Şevrfes Muahedesi'ni nasıl tashih ettirebilmeli» dermiş. Etrafında bulunanların hepsi de bu yoldaki his ve fikirlerini müttefiken tas­ dik ediyorlar.

150

Sevıes Muahedenamesi bizim im paratorluğum u' zun ahalisinin sulh ve saadetlerini koruyan bir sulhnâme değil, Türkiye’nin ve Türklerin bir nevî tasfiye­ si hâlinde hazırlanıyor şeni ve şeci bir yüz karası ola­ rak zorla aleyhimize kabul ve esaret hücceti diye imza ertirilmek isteniliyordu 1920 Ağustosunda sulh heyeti, Sevr Muahedesini imzalamıştı. Pierre Loti, millî bir anlayışla ruhen bi­ ze yakın kalıyordu. Loti’nin yıllardanberi yanında bulunan kâtibi Mösyö Mauberger, bu son senelerde kendisinin son faaliyetlerini hep bizim haklarımızı müdafaa için sarfettiğini, hep bu m uahedenin haksızlıklarını izah ettiğini, gece gündüz, sözlerinde hep bu haksızlıklara tahammül edemeyişinin ızdırabıyla hastalandığını an­ latır dururm uş. Loti, ilk romanını bastırm akla kendisini m uharrir olarak tanıttırm ış olan ihtiyar Madame Juliette Adam’a gönderdiği m ektubunda: «İnsanı isyan duygu­ su kadar yoran ve öldüren hiçbir şey yoktur» diyordu. Loti, 1921 de 71 yaşında iken, Rochefort'daki evinde kendisine bir felç gelmişti. Artık evinden çık­ madığı gibi, evine bile nadir olarak m isafir kabul edi­ yordu. Claude Farrere, 24 Aralık 1921 de Pierre Loti’nin bir telgrafını almıştı. Ankara Büyük Millet Meclisi'nin gönderdiği bir heyetin, Rochefort’daki evinde ya­ pılacak bir kabul resmine kendisinin i$tirâkini isti­ yordu. Farrere, Loti’nin mefluç olduğunu bilmediğin­ den, geleceğini söylemişti. Rochefort’a varınca Loti’-

151

nin ağır hasta olduğunu, oğlu Sam uel’in seyahatte bu­ lunduğunu öğrenerek, kabul resmini id art etmenin iiizumunu anlamış. Ankara’da Büyük Millet MerHsi'nin teşekkülünden sonra gelen bu heyet, Büyük Millet Meclisi, Paris mümessilinin refikasıyla, mümessilliğin bir kâtibinden ibaret bulunuyormuş. Claude Farrere, Loti kitabında bu kabul resmini uzun uzadıya anlatı­ yor. Hem kendisinin bu kitabı, hem de Müfide Tek Hanımın vaktiyle gündelik bir gazetedeki beyanatı bu ribirini tekid ediyor ve Rochefort’daki merasimin na­ sıl cereyan ettiğini etraflıca anlatıyor. 0 gün heyetimiz, Loti’nin evine çay saatinde var­ mak için, biraz geç gelmiş. Rochefort gibi bu taşra şehrinde, gelen heyetler, yemekten iki saat sonra ge­ lirlermiş. Ve yapılan merasim de iki saat sonra biter­ miş. Bizim heyet trenle gelmemiş. Şehrin en m uteber telâkki edilen otelinde aranılmış, takat bulunamamış. Bunun için Loti’nin evinde, delegasyonumuz biraz ge­ cikti djye bir telâş duyulmuş. Nihayet Müfide Hanım ve mümessilin kâtibi, ikisi birlikte otomobille gelmiş­ ler. tkisi de Loti'yi görünce pek mütehassis görünüyorlarmış. R ochelort’taki evde hulunanlar bu heyetin geli­ şinden pek memnun olmuşlar, Farrere, hasta Loti’nin evinde âdeta ev sahibi sıfatiyle kendilerini istikbal et­ miş. Müfide Hanım'a getirilen hediyenin ne olduğunu sormuş. Müfide Hanım da bunun hiçbir maddî kıy­ meti bulunmayan, Loti'ye hiç lâyık olmayan, yeni, çirkin ve kıymetsiz bir halı olduğunu, lâkin, bunu ana ve babalan Rumlar tarafından öldürülm üş öksüz ço­ cukların, mahza Loti’ye hediye olmak üzere örmüş ol­

152

dukları bir halı bulunduğunu, bir de Mustafa Kemal Paşa'nm el yazısıyla bir m ektup öldüğünü söylemiş. Loti, gelen bu heyeti, evindeki b ir kaç kişiyle bir likte cami odasında kabul etmiş. Odada ışık olarak yalnız Aziyade’nin mezar taşının üstüne asılmış m or bir yağ kandili varmış. Câmi denilen oda, hemen he­ men karanlık görünüyor, pek de soğuk duyuluyormuş. Loti, o gün pek hasta imiş. Yanında bulunan iki ada­ mı kendisini tutuyorlarm ış. Müfide Hanımla kucakr laşmışlar. Loti, teessüründen ilk önce hiçbir şey söy­ leyememiş. Müfide Hanım da ağlamaya başlamış. 0 da teessüründen söylediklerini o kadar yavaş b ir ses­ le söylüyormuş ki, Farrere m üdahale ederek, biraz daha yüksek sesle konuşmasını rica etmiş. Loti o gün, bir arzusunu bildirm iş. Claude Farrere’in bir gün daha evinde kalmasını ve Müfide Ha­ nımın da Rochefort’daki «Le Grand Bacha» otelinde bir gün daha kalması ve bu sayede ertesi günü b ir da­ ha evine gelmesini rica etmiş. Ertesi günü tekrar ger len Müfide Hanım ’la bir daha, uzun uzun görüşmüşler. Ayrılacakları sırada Loti: «Ben artık öleceğim!» de­ dikten sonra Farrere’e hitaben: «Siz benim eserime devam edeceksiniz, değil mi?» diye sormuş. O da, önünde diz çökerek: «Evet, devam edeceğim!» diye yemin etmiş. Filhakika, Loti’nin ölümünden sonra Claude Farrere’in dostluğuna ve bize m uhabbetine sa­ dık kaldığı doğrudur. Loti, bizim İzm ir’i kurtardığımızı öğrenmiş, fakat Lozan Muahedesine erişememişti. B ir m üddet sonra, 10 Haziran 1923 de 73 yaşında iken, Hendaye’deki yaz­ lık evinde vefat etti. Vasjyetnâmesi mûcibince Roche-

153

fort karşısındaki Oleron adasında ecdadının evlerinin bahçesindeki bir duvarın önünde hazırlanm ış olan ve üstünde yalnız Pierre Loti yazılı bir taş altına defnolundu. O gün, Loti'nin çok sevdiği İstanbul’un bir çok bi­ nalarında, hr.ttâ Galata Kulesi’nde bile yarıya çekil, miş Türk—Fransız m atem bayrakları yanyana görü­ nüyor, ölümün tesirine beraberce' iştirak ediyorlardı. O sırada sulh müzakereleri için, bizim delegasyo­ numuz Lozan’da bulunuyordu. îsm et Paşa, Loti'nin ölümünü duyunca, cenazesinde bulunm ak için heyet âzasından Ahmet Ihsan’ı, delegasyonun ve Türk m at­ buatının mümessili sıfatiyle oraya göndermişti. Ah­ met İhsan, Servet-i Fünûn’da çıkan bir yazısında bu cenazeye nasıl iştirak ettiğini anlatır: Rochefort’daki evine gidip, oradan Oleron adasına nakledilen tabutu takip ediyor. Cenaze, adada, Loti’nin doğduğu evin kapısına gelince, vasiyeti mucibince m erasim in bitti­ ği söylenilerek, yalnız ailesinin efrâdı, eski bazı dost­ ları, bir de eski emekli hizmetçileri içeriye alınmış. Ahmet İhsan’m Türkiye mümessili olarak geldiği öğ­ renilince, onu da diğerleriyle birlikte içeriye almış­ lar. Pierre Loti’nin eski hizmetçisi Osman, ağlaya ağ­ laya, Ahmet th san ’ı onun gömüleceği noktaya kadar götürmüş. Loti’nin mezarı önündeki duvarda, tunçtan bir hurm a dalı asılmış görünüyor. Dünyanın öbür ucunda kalan Saint—M aurice adasının m üslüman ahalisi bu hurm a dalını Pierre Loti’ye, dirilerinin m uhabbetli bir hâtırası olarak göndermişler. Onlar bile, bu Türk ve müslüman dostunu unutm ak istememişler. Küçük

154

bir adanın m etruk bir bahçesindeki bu proiestan mezarının ününde kalan bu tunç hurma dalı, bütün dünya hatıralarını terketm iş bir mezar ününde, ölümden yegâne geri kalmış bir hâtıra hâlinde görü­ nüyor. Conab Şahabettin'in o zaman neşrettiği bir maka­ lesinde, Loti’ye dair hâtırasını yazan bir Fransız mu­ harririnin yazısı, onun, meşum Sevr Muahedesinin ha­ zırlandığı sıralarda: «Türkiye'nin yıkılışını önlemek ve bizim fikrî ve manevî nüfuzumuzun müdafaasi için daha ne diyebilirim? Hepsini, hepsini haykırdım!.» demiş olduğunu zikretm işti.

PİERRE LOTİ’NİN SULH MEKTUBU
1914'de, dünya harbinin meşum başlangıcı hâtıra­ larına gelince, bunlar, hâlâ daha inanılmayan fuzulî facialar gibi duyuluyor ve hangisini karıştırırsak hâ­ lâ daha şaşıyor ve şaşıyoruz. Ziya Gökalp’in hpyran bir talebesi olan, İttihat ve Terakki’nin yardımı ile tahsil için Paris’e gönderil­ miş bulunan M. Nermi, 16. II. 1950 tarihli Yeni İs­ tanbul gazetesinde neşretm iş olduğu «Geçmiş Günler­ den Tablolar» ünvanlı bir makalesinde, Pierre Loti’­ ye ait bazı hâtıralarını naklediyor. Sulhün son gün­ lerine dair kısımlarıyla bu yazı, bizi birkaç cihetten alâkadar ediyor. Bilirsiniz ki, 1914’de seferberlik ilân etmekle bera­ ber, biz daha harbe girmemişken, bitaraf kalacağımı­ zı; bütün dertlerim ize bir çare bulacağımızı; her iki tarafın müşkül vaziyetlerinden istifade ederek, men

ıs
faallerimizi koruyabileceğimizi vc tekmil işlerimizi suh içinde buşurubileccğimizi söyleyen politikacılar, hocalar, vekiller bulunuyordu. Goeben ve Breslau gemileri İstanbul sularına girdikten sonra bu sinirli harb silâhlarının sulhperver­ liğini korumak işinin hayli güç olacağını anlam ıştık. Lâkin bu müşkülât bile her iki tarafın iki yüzlülüğü sâyesinde, bir hayli kolaylaşmış görünüyordu. Gizlen­ miş vc kabul edilmiş şartlarla bir muvazaa kurulm uş­ tu. Boğaziçi sularındaki bu gemilerin güvertelerinde Alman bahriyelilerin manevra ederlerken kendi bah­ riyelilerimiz gibi, giydikleri feslerini görür ve bunları kendi gemilerimiz diye düşünürdük. Bazılarınca, bir gün, sırf Enver Paşa’nın şahsî hud'asiyle bu gemilerin bize isyan eder gibi, on\arm delâletiyle harbe iştirakimiz üzerine Said Halim Paşa, ilk önce istifa etmiş, sonra istifadan vazgeçmiş, fakat bir kaç nazır istifalarında İsrar ederek kabineden ayrılmışlardı. Bunlar, gizlice harbe iştirak kararım ı­ zı sanki bilmiyorlar mıydı? Demek ki vekillerden, hiç olmazsa bazıları, harbe iştirak edeceğimizi kat’î olarak biliyorlardı. Bu facianın iyi aklaşılmayan bir ciheti daha var. Yine, denildiğine göre, o zamanlarda İstanbul'de bulunan Alman Büyükelçisinin bizim daha har­ be tamamen hazırlanmamış olduğumuzdan, harbe iş­ tirakimizin değil, bitaraf kalmamızın kendi m enfaat­ lerine muvafık olduğuna dair bir raporu varmış ki, hükümetimiz bu raporu sefarethanelerim iz kâtipleri­ ne malûmat alm alan için tamim etmiş bulunuyor­
muş.

156

Halid Ziya da «Saray ve ötesi» kitabının 3. cildin­ de. Karadeniz faciası dediği bir haberi alınca, «En­ ver’in hüküm et refiklerini arkasından sürükleyişinde beni en ziyade hayretlere düşüren, onların arasında Talat’ın da bulunmasıydı. Dahiliye Nezaretinde, tü r­ lü meşguliyet arasında beni kabul etti. Ben hemen vaktini israf etm ek istemeyerek: Ne yaptınız? Buna nasıl karar verdiniz? dedim. Onun canını sıkan hâ­ diselerde dudaklarına zorla gelen hususî bir tebes­ sümü vardı. Bana, sadece: — Git de Enver'den sor! dedi. Bu cevap kısalığına rağmen, her türlü izahı muhtevî idi. öyle de, böyle de, Enver'in fikrine galebe imkânlarını göremeyince Talat da ona iltihak etm iş demekti» diyor. tnsan, duyduğu şeylerin ihtiyâten yarısına inana­ biliyor. Talat’ın da m âsum olacağına inanamıyorum. M. Nermi’nin bu makalesinde yazdığı hâtıraları­ na göre, Merkez-i Umumi'nin, kapitülasyonları ilga et­ mek ve Kızılelma’ya varm ak için Almanlarla işbirliği yapmaya ve müştereken harbe girmemize karar ver­ miş olduğumuzdan hem haberdar hem de bundan m ut­ main ve memnun görünüyorlardı. O yâd ettiği günde. Ittihad ve Terâkki Merkez-i Umumîsinin küçük odasında M. Nermi, Ziya Gökalp'le karşı karşıya oturuyorlar. Ziya Gökalp: «Keşke Ta­ lat gelse de son haberleri duysak» diyor. Ömer Sey­ fettin de elinde bir tom ar kâğıtla içeri giriyor: «Zıya Beyciğim! Tashihleri yaptım. Şimdi m atbaaya götü­ receğim» diyor. Kendisi, ne tashihleri? diye sorun­ ca: Kızılelma'ın provaları olduğunu bildiriyor. Dok­

157

to r Nazım geliyor, o da: «Yahu, bitm edi mi bu kitap hâlâ? Acele edin, biraz acele edin! Ya ordum uz yarın öbür gün hududu geçerse, halka ne dağıtacağız? öyle değil mi canım? Bu kitabı onun için bastırtm ıyor mu­ yuz?» diyor. M. Nermi daha diyor ki: «Durakladım. Demek ki bugünlerde harbe giriyoruz. Kızılelma bu maksatla basılıyor!» Onun yazısının alt tarafını da olduğu gibi kayde­ diyorum: «Tam o sırada küçük odanın kapısı açıldı. Talat: * — Yine mi içtimaiyat, yine mi felsefe? Gülüştük. Talat bizim sormamızı beklemeden de­ vam etti: — Bugünün en taze haberi Pierre Loti’nin m ek­ tubu.. Uzunca bir m ektup.. Hülâsasını anlatayım. Türkleri çok seviyormuş. Doktor Nazım söze karıştı: — Biliriz, sever. kıyametleri kopardı. Talat devam etti: — Dinle, canım. Biz harbe girersek son derece üzüleceğini söylüyor ve böyle bir fikrimiz varsa m ut­ laka vazgeçmemizi istiyor. Pierre Loti bu m ektubu m utlaka Fransız Hükü­ m etinden edindiği bilgi üzerine yazmıştı. Bu m ektup belki son bir teşebbüstü. Ziya sordu. Sokak köpeklerini sürdük diye

158

— N e ce v a p verecek sin iz?

Talât cebinden bir kâğıt parçası çıkardı: — Şöyle bir şey karaladım. Biz. sizin büyük him­ metinizi her zaman şükranla anarız. Biz millî menlaatimizi düşünerek seferberlik yaptık. Kapitülâsyonla­ rı kaldırmak öteden beri idealimizdi. Bunu kaldırmak demek harbe heves göstermek değildir. Siz nasıl Fransa'nın menfaatini herşeyin üstünde tutarsanız, biz de o şekilde hareket ederiz. Millî menfaatlerimiz tehlikeye düşmedikçe biz harbe girmeyeceğiz. Bundan emin olabilirsiniz! M. Nermi böyle her satırında devrik bir cümlesi ile lâübâlilik duyulan yazısının sonunda: «Loti, Talat’ın cevabını aldı mı? Çünkü çok geç­ meden İlk Dünya Savaşı’na girmiştik. Gönüller ara­ sında bir alev duvarı vardı şimdi» demekle iktifa edi­ yor. Loti'nin bu m ektubundan vaktiyle başkaları da haberdar olmuşlardı. Süleyman Nazif, Pierre Loti'ye hitabesinin basjlmış metninde: «Harb-i um um î’nin infilâkı üzerine bizim bitaraf kalmamız için Pierre Loti o vakitki bihaber ve bîşuur zimandârân-ı umûrumuz'a çok yalvardı. Mektupları gîryân bir tazarrû -nâme’dir» dedikten sonra, onun m ektubundan Veliıahd'm da haberdar olduğunu ve kendisinin hitabe­ sindeki bu sözünü tasvip ettiğini kavd için: «Veliaht hazretlerinin başlarıyla tasvib işaretleri» diye ilâvesi var. Sokak köpekleri İstanbul’dan kaldırıldı divc mahzun olan Pierre Loti'yi menfaatlerimizin gâfili addeden politikacılar haklı idiler. Fakat m üttefiki­

159

miz Alman ordusu Marne muharebesi ile durdurul, duktan ve hele Verdun karşısında büsbütün ilerleyemedikten sonra, onun yardımı ile, Kızılelma'ya var­ mak için memleketimizi harbe sokmuş olanlar o kadar daha gâfil görünüyorlardı ki, onlarınkini ifade için ar­ tık gaflet kelimesi kâfi gelmez, onun yanında en aşa­ ğıdan yarım düzine kadar sıfat daha kullanmak lâ­ zım gelir. PİERRE LOTİ ALEYHTARLIĞI Avrupa’ya ilk önce gitmiş olan eski yazarlarım ı­ zın seyahatnâmeleri, meselâ elçi Esseyit Ali Elendi, meselâ, Abdülhak Hamid'in babası elçi müverrih Hayrullah Efendi okununca anlaşılıyor ki, bunlar G arb’ın ne olduğunu duymak için lüzumlu birer mer­ hale teşkil ediyorlardı. Avrupa’nın leh ve aleyhinde düşünüşlerimizin doğruluğuna varabilmek için uzun bir alışkanlık devresi gerekiyordu. G arp’tan bize gelmiş bulunan seyyahların da böy­ le bir hazırlanma devresine lüzum hâsıl oldu. Garp yazarlarının bir kısmı, tam amen ehli salip zihniye­ tiyle gelmişlerdi. Theophile Gautier, san’ctkâr ruhu ile, şehrimizin manzaralarını hariçten resmederken hiç olmazsa bir hayret göstermez. Onun zamanında hiç olmazsa taaccüp yok. Biraz alışkanlık rahatı bulunul. Pierre Loti, yaşadığımız zam anlan bütün duygu­ larıyla, mânâlarıyla ruhlandırır. Memleketimiz karşı­ sında belki hiçbir yabancı, onun kadar kalbimizle mütehassis olmamıştı. Hiçbir çift göz, onunkiler ka­ dar bu m uhabbetle kaynaşmamış ve şehrimizin güzel­ likleriyle bıı kadar kamaşm am ıştır. Hiçbir kalem,

160

yazdığı sayfalarında, günlerinin ve gecelerinin şefkati­ ni böyle ipek gibi bir akıcılıkla ve nevâzişle duyuraınam ıştır. Loti, hayatın Türk edâlarını sathî b ir tarz­ da görmüyor, bize bağlılığı daha derinliğine varıyor­ du. Bizim aram ızda yaşadığı sıralarda ‘yazmış oldu­ ğu gibi. «Haberi olmadan yavaş yavaş Türk olduğu»nu Söylüyordu. Bize sevgisinin mucib sebeplerini kendi kalbinde ve m üfekkiresinde bulmuş oluyordu. Ukalâ dediklerimiz, soğuk nevâ bir edâ ile zoraki hüküm le­ re varırlar ve her iddiaları ayrı bir yanlış olur. Hal­ buki, Loti, memleketimizde yaşarken, kendi fikirleri­ ni hayat tecrübelerinin çem berlerine geçirtmekle can­ lı bir sevgiye varmış oluyordu. H er Avrupalı millî bir medeniyetin az çok m ah­ sulü olduğundan, Loti de bütün fikirlerinin mucip se­ beplerini kendi gönlünde tartarak ve millî âdetlerimi­ zin bir çoğunu kendi kanaatleriyle bağdaştırarak, memedeniyetimizin şuuruna erm iş oluyordu. İşte böyle­ ce, kendisinin bize taraftarlığı anlaşılıyordu. O eski zamanlarımızı m uhafazakâr ve hattâ m utaassıp oldu­ ğundan, varlıklarım ızı korum ak sevdâsıyla Loti de medeniyetimizin şuuru ile nurlanm ıştı. Memleketimize ilk gelişinde genç olan Loti, bizim de gençlik zaman­ larımızda tekrar geldikçe, hâfızasında yaşattığı bu m uhitte İstanbul'un aşkını tekrar buluyordu. Asıl Avrupalılık, bir milliyetperverlik esasına is­ tinat ettiği için, Loti de, her Avrupalı gibi, eski bir medeniyet an'anesine istinat ederek bizim hasletleri­ mizin şefkatini duyuyordu. M uhafazakâr bir tiryaki­ likle, millî, mahallî, tarihî, an'anevî nelerimiz varsa,

161

bunlara meclûb ve hayran olmuştu. Zira bütün bu huylarımızın ve haklarımızın, beşerî, dinî, ahlâkî de­ rin sebeplerini duyuyordu. O, bunlan belki, bir filo­ zof gibi adamakıllı anlatıp söyletmiyor, fakat bir sa­ natkâr cazibesiyle onları övüyor ve tatlarını duyuyor­ du. Onun Türkleri tutmasının mucib ce düşünüp anlayamadan ve sevgisini zaman sevgisiyle, sırf eski ve mahallî tarlığına hamlederek mâziperestlikle oluyordu. sebeplerini iyi­ sâdece bir eski şekillerin taraf­ itham edildiği

Bizim eski ananelerimizden biri de meşhur olan kendi aleyhtarlığımızdır. Millî an'anelerimizin her ne kadar irfan ve iz’anı varsa da, bizim kendi kendimize aleyhtarlığımızın tesiriyle, bunların red ve inkâr esa­ sı üzerine istinat eden yabancı bir Avrupa hayranlığı­ mız vardır. Avrupa'yı daha hiç görmemiş olanlarımı­ zın öyle bir Garp hayranlıkları vardır kİ, bu milli bıı hastalığımız telâkki edilebilir. Avrupaî'lik aşkı ile zevklerimizin büyük bir kısmının tadlannı inkâr ile kısmen kendi aleyhimize düşünürken, karşılarında gördükleri Pierre Loti’ye hayretle bakarlardı. Bunların bazıları, onun söylediklerini iyice anla, mamışlar, böylece aralarında bir yanlış tefehhüm hâ­ sıl olmuştu. Loti’yi, dediğimiz gibi, fazla bir taassup­ la, mâziperestlikle itham ediyorlardı, öyle ki, Pierre Loti’ tâ ilk zamanlarında ismi hayranlıkla duyulurken, aleyhtarlığı da aynı zamanda aşılanmış ve başlamış oluyordu. Zavallı Pierre Loti, diğer taraftan da Garplıların, Şark hayatı ve âdetleri hakkındaki bilgisizliklerine, yanF s 1 1

162

lışlıklarına kızıyor, Şark denilince daimî bir bahar, Türk denilince şalvar, harem denince odalık, kalfa denince esir, Ermeni denince mazlum ve Rum denin­ ce mümtaz bir mütefekkir anlayan AvrupalIların bu yoldaki kendi faraziyelerine ve efsânelerine öfkeleni­ yordu. Loti'nin memleketimizdeki hayat tecrübeleri, me­ deniyetimiz hakkmdaki muhabbet ve düşünceleriyle, bütün fikir ve hisleriyle öyle billûrlaşmıştı ki, kendi­ si artık mutaassıp bir eski zaman adamı kafasıyla dü­ şündüğü, bu yüzden m uânzlannın bir kısmı arasında "onun için «Güzel yazıyor ama züppe* diyenler oluyor­ du. Pierre Loti’nin eserlerine hayran olanlar çoğaldık­ ça, bilhassa onun Türk dostluğu bir şöhret kazandık­ ça, ilk önce harp ve sonra sulh zamanlarında bizi mü­ dafaa eden kitaplar basıldıkça, asıl düşmanlarımız «Pierre Loti Türkleri niçin seviyor, ne diye müdafaa ediyor?» diye fena halde öfkeleniyor ve ifrit kesiliyor­ lardı. Hıristiyan tebaalılarımız, Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar, Balkanlılar ve daha bizim aleyhimizde harp etmiş olan memleketlerin ahalisi de Loti aleyhtarlık­ larını pek tabiî buluyorlardı. Bu harp zamanlarında gayet faal olan siyasî propagandaların bütün hücum­ ları karşısında bîçare Loti, ezilmiş gibi görünüyordu. İmparatorluğumuzun topraklan memleketimizin par­ çalarından kendi paylarına ayrılırken, bütün bu neşriya­ tın, Pierre Loti aleyhinde yapmadığı faaliyet, mel'anet kalmadı. Aleyhimize yapılabilecek propagandaların hepsi yapıldıktan sonra, bizim matbuatımızda da bir Pier­ re Loti aleyhtarlığı garabeti meydana çıktı. Dünya

163

harbi, m ütareke, işgal, kuva-yı milliye ve sulh m üta­ rekeleri senelerinde z a v a l l ı T ü rk . m atbuatında, senede bir gün, on Ocak günü, Pierre Loti günü diye tes’id edilir, onun fesli bir resmi neşredilir, «Muhte­ rem dostum uzu tebcil an’anesini ifa etmeyi bir vazi­ fe addederiz» denilir ve resminin yanında da bütün milleti temsil için gibi, yanında bir kadın, bir çocuk, b ir genç, bir mektepli, bir asker, bir köylü, bir ihti­ yar bulundurulur inillî istiklâl haklarımızı müdafaa için nice kitaplar neşreden bu Fransız mütefekkirine karşı hepimizin kalbinde lâyezal bir m innet ve şükran bulunduğu zikredilir ve hiçbir vesile ile bu Loti’nin tesid an’anesi hâtırasının unutulm ası imkânsız olduğu yazılırdı. = Ancak, birkaç sene sonra Loti’nin bu şükran ve tes'id gününde, bir gün gazetelerimizin bastıkları bu klişelerden bir - iki tanesi, nasıl oldu da bilmiyorum, eksildi? Nasıl oldu da, gelen yıllarda bu noksanlar ço­ ğaldı ve bu an'anevî anma merasimi yavaş yavaş unu­ tulmaya başlandı? Nasıl oldu da, pek acı ve tarihî günlerimizde kendisine ebediyen m üteşekkir ve min­ nettar olduğumuz bu ebedî dostum uzu on Ocak günü kalblerimizde yâd etmeyi unuttuk? Halbuki, dostluğun mucib sebeplerine şahit olan­ ların çokları hayattadır. Bunların nicelerinde bir çok hâtıralar daha bozulmuş değildir. Bu dostluktan bah­ sedilmemek için hiçbir yeni sebep doğmamıştır. Hiç­ bir sebep, hiçbir arıza ile geçen seneler arasında hiç­ bir hâdise vâki olmamıştır. Vâki olan tek hâdise, bu anma gününün ihmal edilmiş olmasıdır.
Loti’nin hayat fikirlerinin kendi inkılâplarımıza ııygun düşmediğini telâkki edebilmek yanlış olur. Lo-

164

ti’nin kitaplarından âfâkî olarak kaydettiği fikirlerin hiçbiri, bütün bu m ücerret görüşlerin hiçbiri, doğru­ dan doğruya kendi inkılâplarım ızla alâkalı değildir. Bu sözleri m ünhasıran bir zamana has ve şamil telâk­ ki ederek bir târiz diye görmek, tamamen yanlış ve boş olur, bir insafsızlık olur. Bir filozof zihniyetiyle fikrî bir gaye için hiçbir kitap neşretm em iş olan Pierre Loti, bizim inkılâpla­ rım ız arasında en ehemmiyetlisi olan kadınlarımızın inkılâbı gayesinde Loti, m uhafazakâr olmakla itham edilen Loti, herkesten evvel, tâ M eşrûtiyet’ten evvel, bir inkılâpçı m ütefekkir ruhu ile, kadınlarımızın da­ ha cesaretle hayata atılm aları mevzuunda «Les Desenehant^es» romanında, kendi itirafına göre, ruhi bir in­ kılâp taraftarlığı gütmüştü. Loti’nin dünya ve hayat hakkındaki fikirleri Ve gayeleri ne olursa olsun, en mühim ve siyasi bir mev­ zu olunca, istiklâlimiz, millî menfaatlerimiz millî ha­ yatımız, m illî hürriyetimiz, hülâsa, mevcudiyetimiz bahis mevzuu oldu mu, Türkiye’nin selâmeti, istiklâ­ li ve Türklerin saadeti bahis konusu oldu mu, Pierre Loti dostumuzun sesini ve m uhabbetini m utlaka du­ yardık. Hemen herşeyin garip ve hazin bir suitefehhümlo kendisinin muhabbetsizliğe mâruz kalır gibi unutulu­ şunun sebeplerini iyice bilemiyorum. Ancak, nasıl ya­ vaş yavaş yanlışlıklar arasında unutulan şeylerin yer alarak, azar azar, duya duya düşündüğüm ve hatırla­ dığım vesileler, birer birer hatırım a geliyor.

165

YÜZÜNCÜ YILI İÇİN MEMLEKETİMİZDE YAPILAN MERASİM 14 Ocak 1850 de doğmuş olan büyük Türk dostu Pierre Loti’nin doğumunun yüzüncü yıldönümü m ü­ nasebetiyle memleketimizde de Loti'yi anm a merasi­ m i yapıldı. Türk—Fransız Dostluk Cemiyeti nâmına Union Françaisede yapılan toplantıda, şehrin tanınm ış simaları, kültür adamları) gençlik, Pierre Loti'yi tanı­ yan ve zamanını yaşıyanlar bulundular. tik alarak K ültür Heyeti Reisi Reşid Saffet Atabinen, Maarif Vekilinden ve Claude Farrere’den gelen Pi­ erre Loti için yazılmış m esajları okudu. Fransız K ültür Ataşesi M. Bergaud, Profesör Guy Michaud, Pierre Loti’nin şahsiyetini, gerek gezdiği yerleri ve gerek ver­ diği konferansları, Türk—Fransız dostluğuna dair hâ­ tıralarını ve hizmetlerini hatırlattılar. Son olarak Mü­ fide Ferit Hanım, Pierre Loti’nin son dakikalanndan bahsederek: «O, son dakikalarında bile Türk dostu idi» dedi. Merâsimden sonra Feridun Dirim tekin’in reisli­ ğinde bir heyet Loti’nin içerisinde uzun m üddet yaşadı, ğı Divanyolu’ndaki evine gitti. Yine 6 kişilik bir Beledi* ye heyeti de bu evi ziyaret etti. Aynca, şehrimizdeki Fransız mektepleri, Galatasaray ve D arüşşafaka'da da ihtifaller yapıldı. Türk Ocağı, Loti için b ir mesai neş­ retti Türk — Fransız Dostluk Cemiyeti Reisi Reşid Saf­ fet Atabinen’in mesajı: Pierre Loti’nin edebiyat âlemindeki yüksek mev­ kii herkesçe m alûmdur. Bu hususta mülâhazaya serdini

166

edebiyatçılara bırakarak, büyük Fransız edibinin Türk­ lüğe baha biçilmez hizmetlerini, doğumunun yüzüncü yıldönümü münasebetiyle tekrar yâd etmeyi milletimi­ zin şanına lâyıK bir vecibe biliriz. Byron, Yunanlıları beğenmeyerek, sevmeyerek m üdafaa etm işti. Lam artine’den sonra Loti ise, Türk­ leri, asaletlerine, civanmertliklerine, başlı başına yük­ sek medeniyetlerine hayran olarak müdafaa etmiştir. Loti’nin kadrini, Trablusgarp, Balkan ve Birinci Ci­ han Harbi ni yaşamış olanlar takdir edebilirler. O kara günlerimizde, Garp âlemi, Türklere Orta­ çağ taassubuyla kin, garaz püskürürken, düşm anlan mızı aleyhimize desteklerken, Batı milletlerine hitap ederek: «Yanılıyorsunuz, bindiğiniz dalı kesiyorsunuz. Vahşi şimal akınlarına karşı Garp medeniyetini Türkler müdafaa ediyorlar. Dünyada, tarihte, G arp’ta, ilk defa dinî ve İçtimaî müsamaha medeniyetini getiren Türklerdir. Türkler yakın Şark'ın en temiz, kuvvetli medeniyet unsurudur. Türklerin çekildikleri bütün yerlerde ne nizam ne intizam kalm ıştır. Türkler Gar­ bın m uhtaç olduğu m üttefiktirler. Ağırbaşlılığı, doğ­ ruluğu, cesareti, kahramanlığı, asaleti seven, Türkl«> de sever.» Diye, yarım asır boyunca, hissiyle fikriyle, imânıyle yazılar yazan yazılarını milyonlarca kişiye okutan yegâne Avhıpalı şahsiyet Loti olmuştur. Loti'nin bütün kanaatiyle Türkler lehine dünya ça­ pında yaptığı tesirli propagandayı, elli senedir Türki­ ye'de gelip geçen bütün hüküm etlerin topu yapama­ mıştır.

167

Loti’nin Türkler hakkında düşündüklerini, hiçbir eserinde neşredilmemiş bir cümlesiyle telhis ederek sözlerime nihayet vermek isterim: Bir gün Tersaneden çıkarken, İstanbul fethinden bahsediyorduk. Döndü, gözleri parlayarak, İstanbul’­ un silûetine baktı. Ve belki cedlerinden B rennus’un Romalılara cevabını hatırlayıp, m inareleri göstererek: «Cette magnifique Foret de lances que les chevalıers Touraniens ont plantees sur l’antique Byzance.» (Köh­ ne BizanslIlar üzerine, asil Turan atlılarının diktik­ leri muhteşem mızrak ormanı) sözleriyle, Türklere karşı duyduğu hayranlık ifadelerine belki en güzelini ekledi. Dünya kaldıkça, biz Türkler bu dostumuzu unu­ tamayız. Türk Ocağı, yapılan anma töreni şu mesajı neşretm iştir: münasebetiyle

& Doğumunun yüzüncü yıldönümü bugün mera­ simle tesi’d edilen büyük Fransız kalem üstadı Pierre Loti'nin hâtırasını hürmetle anmayı Türk Ocağı ken­ disine çok aziz bir vazife bilir. Pierre Loti, bizimle ilk temasa geldiği 1876 sene­ sinden beri, medeniyetimizin ruhî üstünlüğünü takdir etmiş ve biz Türkleri millî faziletlerimiz ve İnsanî me­ ziyetlerimiz için övmüştür. 1906 senesine kadar geçen bu ilk otuz yıl içinde Loti, roman,* hikâye, seyahatnâme tarzında bize dair sevgi dolu bir çok eserler neşretmişti. Lâkin 1911 de İtalya’nın Tfablusgarp’a hücu­ mu ile Avrupa’nın vatanımızı parçalam ak teşebbüsle­ ri başlar başlamaz, derhal kalemini ve faaliyetini doğ­

168

rudan doğruya hukukumuzu müdafaaya tahsis etmiş ve gazete makaleleri, m ektupları, beyannameler, halka hitaplar neşretmeye koyularak 1923 deki ölümüne ka­ dar devam eden seneler zarfında, m ünhasıran hakları­ mızı m üdafaa sadedinde, doğrudan doğruya siyasi ma­ hiyette dört • beş mühim eser daha neşretm iş ve tari­ himizin en talihsiz faslında Garp âleminde, bizim en belli başlı müdafiimiz olmuştur. Fransız kültüründen pek çok istifade etm iş olan Türk milleti Pierre Loti’nin şahsında bu milleti tem­ yiz eden bir çok asil seciyeleri toplu bir halde görmüş­ tür. Biz Pierre Loti’ye muhabbetimizi ifade ederken, bütün dünya üzerinde hayırlı tesirleri intişar etmiş olan Fransız kültürüne ve bu kültürün sahibi olan Fransız milletine de m uhabbetimizi ve bağlılığımızı söylemiş oluruz. , Türkleri ve Türkiye’yi en iyi takdir etmiş, en çok sevmiş, sevgisinin sebeplerini en güzel anlatm ış ve bu sevgisine sonuna kadar sadık kalmış olan bu asil üs­ tadın aziz hâtırasını Türk Ocağı, hiçbir zaman unut­ mayacak ve ona şükran ve minnetle daima candan bağlı kalacaktır.»

ATATÜRK'ÜN PİERRE LOTİ’YE
GÖNDERDİĞİ MEKTUP

3 Kasım 1921
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Paris Mümessilinin hareketinden istifade ederek Türklerin büyük ve asil dostuna karşı perverde ettiği hissiyat, m innet ve şük­ ranı tekrar beyan etmeyi kendine b ir borç bilm iştir. Tarihin en karanlık günlerinde, sihrengiz kalemiy­ le daima Türk Milletinin hakkını teyit ve m üdafaa et­ miş olgın Büyük Ustad için Türk Milletinin beslediği derin ve sarsılmaz m uhabbet hislerine, İstiklâl Müca­ delesinde şehit düşen erkeklerimizin yetim bıraktığı kızlarımız tarafından göz yaşlan arasında dokunan bu halı şahadet edecektir. Nâçiz kıymeti, delâlet ettiği m ânadan ibaret olan bu hediyemizi haksever ve civanm ert Büyük Fransıza beslediğimiz şükran hissine delâlet olarak telâkki ve kabul buyurmanızı rica ederiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Başkum andan Gazi Mustafa Kemal

PİERRE LOTİ'NİN MUSTAFA KEMAL’E CEVABI
Pierre Loti, o zam anlar felçten ağır has­ ta olarak yattığından, M ustafa Kemal'e bizzat yazamamış, sekreteri Jean Berger’e bu görevi verm iştir. Müşir Paşa Hazretleri, Mösyö Pierre Loti, el yazınızla yazılı kıymetli m ektubunuzu aldı ve babalan dâvaların en m ukadde­ si uğrunda şehit düşen harp yetimlerinin göz yaşları arasında işlenmiş olmak itibariyle hediyelerin kalbe en müessirini teşkil eden halıyı yüksek adınıza geti­ ren Ankara Millî Hüküm etinin delegelerini kabul et­ mek zevkine nail oldu. Gözlerine yaş getirecek raddelerde kendisini duy­ gulandıran bu yeni ve yüksek teveccüh eseri karşısın­ da size nasıl teşekkür etmeli? Hiç olmazsa bu teşek­ kürler kendi elinden çıkmış olmalıydı. Eyvah ki, ar­ tık bu kadar bir sevinçten bile m ahrum dur. Bu daki­ kada pek hastadır. Muazzez vatanınız lehinde girişme­ ye m ecbur kaldığı cidal ile yıpranm ıştır. Yunan teca­ vüzü karşısında Türkiye'yi müdafaasından dolayı Av­ rupa’nın tahkirleri, istihzaları ve alçaklıklan yüzün­ den ölgün bir hale gelmiş olduğundan., artık kuvvet­ ten düşm üştür. Ve kendisini m azur görmenizi rica ediyor.

172

Fakat Türk Milletinin tükenm ek bilmez ve zeval bulmaz surette göstermek lûtfunda bulunduğu dost­ luk, ızdıraplarm a biraz sükûn verm iştir. En m innettarâne teşekkürlerini kabul etmenizi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi âzalanna kabul ettir­ mek lûtf-u tavassutunda bulunmanızı kalbinin en de­ rininden niyaz eder Paşa Hazretleri. Zâtı Samilerinin en sadık ve en mûtî hadimi ol­ m akla kesb-i şeref eylerim. Jean Berger (Hâkimiyet-i Milliye, 7 Mart 1922)

MUSTAFA KEMAL’DEN PİERRE LOTİ’YE GÖNDERİLEN MEKTUP KONUSUNDA MÜFİDE FERİT HANIM'IN SÖZLERİ
Loti, maalesef çok hasta idi. 1921 Aralık ayının soğuk b ir günü idi. Trenimiz Rochefort’a saat 14 de vardı. Bu görüşmeye vasıta olan Claude Farrere de orada idi. Ben otele gittim. Ziyaret için çay vaktini bekledim. Sonradan öğrendiğime göre, bu mülâkalı büyük bir alâka ile bekleyen Loti, benim kendisini ra­ hatsız etmemek arzusu ile gecikmemden endişe et­ miş: «Tren geldi, Türkler nerede kaldı?» Diye soruşturup durm uş. Nihayet gittik. Bizi ka­ pıda bekliyordu. Fakat hem hasta hem de fevkalâde heyecanlı olduğu için ayakta duracak mecali yoktu, tk i uşak kollarından tutm uşlardı. Ancak öyle ayakta durabiliyordu. Bizi görünce m üthiş bir şey oldu. On dakika kadar bir şey söyleyemedi. Öylece dondu kal­ dı. Sadece bakıyordu. Konuşmuş olsa belki bu derece hailevî hava yaratamazdı.. Yüzü bembeyazdı. Sonra içeri girdik. M eşhur cami odasına. Duvarlar çini, bir yağ kandilinden etrafa yayılan ölü ışıklar. Kandil «Azade»nin mezar taşının üzerine asılmış. Ben de konuşamıyordum. Ona, sonsuz minnet hisleriyle bakıyorum. Yanma yaklaştım. Kendisine sade-

174

ce «Üstad» diyebildim. Ben de başka bir şey söyleye, medim. Sonra kucaklaştık. Ağlamaya başladı. Ben de ağladım ve ancak ondan sonra söz söyleyebildim. Bana m ektubu açıp okumamı söyledi. Fakat, Fran­ sızca yazılmış olduğunu görünce, benden Türkçeye tercüm e ederek okumamı istedi. Ben de kandilin ışı­ ğında Türkçe olarak okudum. M ektubu dinledikten sonra bana: «Mustafa Kemal’i ahlat, nasıldır, gözlerinin rengi ne? Huyu nasıl?» Diye soruyor, bir çok şeyi merak ediyor, en kü­ çük teferruatına kadar öğrenmek istiyordu. Tabiî, ken­ disini gıyaben tanıyor, Çanakkale’yi, Millî Mücadeleyi biliyordu. Ben söylerken: «Evet, evet, görüyorum.» Diyor, ona sonsuz hayranlığını izhar ediyordu. O zam anlar henüz çarşaf giyiliyordu. Ben de ona çarşaflı gitmiştim. Fakat baktı baktı da: «Şimdi çarşaflar bu mu? Hiç de kapalı değil.» Dedi. Gitmek için kalktım. «Aşağı ininiz, beni bekleyiniz.» Dedi. İndik. Çay verdiler. Haber göndermiş: «Türk hanımı gelsin, bir daha görmek istiyorum.» Demiş. Çıktım. Beni yanına oturttu. Kandilin ışı­ ğını yüzüme tutarak uzun uzun baktı. H er Türk kadı­ nında onun hayalini (Azade’nin hayalini) aramış. Son­ ra: «Artık rahat ölebilirim. Kalbimde Şark’ın hâtıra­ sını götürebilirim.»

175

Dedi. Ayrıldım. Aşağı indim. «Beklesinler» diye haber göndermiş. Genç Türkiye'nin m üm essilleri ol­ duğumuz için, o hasta halinde bizi teşyi etm ek isti­ yordu. Kucaklayarak indirdiler. Dışarıda karlı bir m anzara vardı. Hava m üthiş soğuktu. Biz gidene ka­ dar kapıda durm ak istiyordu. Üşümesin diyerek ko­ şarak uzaklaştım. O akşam dönecektim. Fakat ertesi günü için bir daha beni göj-mek istediğini Claude Farröre vasıtasiyle tekrar haber göndermiş. Kaldım. Tuhaf tesadüf, kal­ dığım otelin adı «Grand T u ro tü . Fakat endişe ediyordum. Çok hasta idi. Herşeyi unutuyor ve bunu biliyor, unutm aktan korkuyordu. Lâkin onu daha sıhhatli buldum . Beni neşe ile karşı­ ladı. O gün camie oturm adık. Kendi çalışma odasına gittik. Orada duvarlarda bir tek resim vardı: Azade'nin m inyatürü. Bu sefer benden, Yunanlıların Bursa’daki tahriba­ tına ait en küçük teferruatına kadar m alûm at istedi. B urasa'daki «Yeşil» hakkında «tahrip etmişler» diye rivayet vardı. Kendisine bundan da bahsettim . Az kal­ sın bayılıyordu. Su filân getirdiler. Korktum. Bunun b ir rivayet olduğunu tekrar ettim . «Derhal tahkik edip kendisine bildirm emi» rica etti. Artık kendine gelmişti. Pek hazin bir eda ile: «Eyvah, ben ölüyorum. Artık Türkiye'ye hizmet edemeyeceğim.» Sonra Claude Farrere’e dönerek: «Siz benim eseriimi devam ettireceksiniz değil mi?»

176

Diye sordu. O da önünde diz çökerek ediyorum» dedi.

«Yemin

Yine bir gün evvelki gibi onu kucaklayıp kapıya indirdiler. Orada bana ve beni bekleyen elçilik kâtibi­ ne baktı. Bizi bu sıfatlarım ız için çok genç bulmuş olacak ki. «Yaşasın diri Türkiye» dedi. (Yeni İstanbul Gazetesi, 14 p cak 1950)

PİERRE BRODIN’tN «PİERRE LOTİ» KİTABINDAN SEÇMELER

«Pierre Loti» kitabının yazan Pierre Brodln'in önsözü:
Loti’den 1945’de söz etmek için insanın kör vc sağır olması gerekiyor. İzlânda Balıkçısı yazarının ha­ yat hikâyesini kaleme almayı kararlaştırınca, niyetimi bir çok kişiye bildirdim. Aşağı yukan hepsi uygunsuz buldu. Am erikalılardan b azdan: —Am erikalılar bugü­ nün dünyasını çok, yarının dünyasını ise daha çok se­ verler— «Nereden geldi aklınıza! Ondokuzuncu yüzyıl adam ıdır Loti...» dediler. Onlara: «Elbette öyle. Loti ne tkinci Dünya Savaşını ne de ikinci savaş sonrasını gördü. Görseydi dehşetten donar kalırdı herhalde. Ne var ki, yarının dünyasıyla çok uğraşanlar, Loti'nin sömürgeler. Doğu, a şın sanayileşme ve emperyalizm­ ler konusunda söyledikleri üzerinde uzun uzun düşün­ seler, kârlı çıkarlardı. Bugünün adamı değil mi? Loti mi? Böylesine tartışılabilir bir hükme varm adan Ön­ ce, onu bir daha okuyun dedim!» dedi. B ir Kanadalı: «Loti can sıkıcıdır» diye yazdı. Okudunuz mu onu? diye sordum . «Evet, seçme par­ çalarından» cevabını verdi. Benim için bu fikri çü­ rütm ek pek güç olmadı: Böyle bir muameleye kaç ya­ zar dayanır ki, dedim.

180

Bir çok Ermeni dc: «Yurduma hakaret etli o adam; çılgınca Türk severliği sebebiyle yazıları top­ tan yere batırılsa yeridir» dediler. Loti’nin eski Türki­ ye’yi ve İslâm dünyasını sevdiği doğrudur. Kötüleyenlere karşı onları savunmaktan bir an geri kalmadı, hattâ ve özellikle, Avrupa halkı tarafından buna lâyık görülm edikleri zaman bile. Amerikalılar bu davranışı anlayacak ve alkışlayacak yaradılışta insanlardır, onlar ki, ezilmişlere karşı bir yakınlık duyarlar. Birleşik Devletlerin başka vatandaşları, Loti'nin İngiliz... Amerika ve Rus düşmanı olduğunu bana yetiştirmeyi ihmal etmediler. Bu adam lar onun «Ku­ durm uş Sırtlan»ı (1) ve «Alman korkunçluğunu» bü­ tün gücüyle yerdiğini, Japonya’nın yakın olan saldırı­ sını Avrupa’ya ve Beyazlara haber verdiğini sözleri­ ne katmayı unutuyorlardı, ö te yandan, onda bir ku­ sur gibi görünen bu «düşmanlıklar» gerçek —ki denil­ diği kadar değil— veya sürekli olsalar bile, Millî şe­ reflerimizden birini ve yurdunu sevmekten bir an ge­ ri kalmamış bir adamı batırm ak için yeter sebep mi­ dir bu? önem li kişilerden bir Fransız da: «Loti artık okunmuyor, dostum . Nitekim ben Cinayet İşleyen Adam’dan başkasını okumadım ondan! diyerek beni düşüncemden caydırmaya çalıştı. Cinayet İşleyen Adam’ın Loti’nin olmayıp Claude Farrere’nin olduğu­ na kibarca dikkatini çektim. Şaşırdı kaldı; bunun üze­ rine, beni iğrendiren şu sözleri söyledi; «Aslında o da o demektir! İkisi de deniz subayı idiler!» Artık hazırlam akta olduğum eseri, hiç gecikme­ den yayımlamaya karar verdim, asıl gayem her şey(1) (Kudurm uş Sırtlan): O günlerde Avrupa’yı tehdit eden bir m emleket, Japonya için kullanılmış bir söz.

ısı
den önce Fransız kültürüne hizmet olmakla birlikte, bu eser, hiç değilse, bazı peşin hüküm leri ortadan kaldıracak, bazı bilgisizliklere karşı çıkacak önemli Mösyö G.. 'yi aydınlatacak, Farröre’e de, Loti’nin benm diyemeyeceği hakkı geri verecekti.

AMERİKA’DAN CAN ÇEKİŞEN TÜRKİYE'YE
«Ebediyen bitti, kıral olduğum, ama kı­ yıcı bir kıral olmadığım o vatanimsi yer, dönüşsüz bitti, dağıldı yok oldu! Gemi Fran­ sa'da parçalandı ve parça parça satıldı, su­ baylar, tayfa bir daha birleşme imkânı kalmadan dünyanın dört bucağına dağıldı­ lar.. Bunları yeniden düşündükçe, azıcık yürek ezintisi duyuyorum..» «Alaca karanlığın enfes saatlerini geçir­ meye acaba nereye gideceğim?» (Doğu’nun Son Görünüşü) 1913. Amerika’yı çabucak unutan Loti, yeniden, sev­ diği Doğu’ya yöneliyor. İslâm ’ın savunmasını ele alıyor. «Can Çekişen Türkiye»de, «Gerçek Türkiye’nin önceleri ne olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. «Türklerin Avru­ p a’da kazandıkları kıyıcı ve barbar millet ününü» yıkmaya, yok etmeye gayret ediyor. İstanbul’da 1911 deki yangından mahvolan «evsiz ve giyeceksiz kalmış otuz bin mutsuzu» gösteriyor polemik bir eser, ama iyi niyetli polemik bir eserdir bu. Doğu savaşları Loti’yi isyan ettirir. Kurbanların hepsine karşı yakınlık duyar. Kimler olursa olsunlar,

182

saldırganları rezil eder. Öz memleketini bile esirge mez. Pellissier’in kadınları ve çocukları dum anla boğ­ duğu Kabylie seferini hatırlatır. Bir İtalyan kadına: «Trablus’un alınışı Fransa'nın b ir işi olsaydı, ay­ nı kelimelerle protesto ederdim. Hattâ, böyle bir sa­ vaşta ölen bir çocuğum olsaydı, protestom hiç şüphe yok daha sert, daha acı olurdu» diye yazar. Peygamberlerin edasıyla bir öfkeyle şöyle haykırır: konuşarak, gizlemediği

«Hıristiyan m illetlerin hiçbiri: Yeter! Acıyın! Yap­ mayın! diyerek ortaya çıkmayacak. İmzalanmış anlaş m aları, verilmiş ya da yazılı sözleri çiğneyerek hepsi bitkin avın üzerine saldırm aya bakıyor. Fransa gibi, parçalam ada lekelenmemek isteyenler var. Ama, işiti­ lecek kadar gür bir sesle, insaf edin diye bağıran yok, bir tek kişi bile yok. Utansın! Avrupa utansın! Sözde Hıristiyanlığı utansın! Sanıyorum ki hayatım da ilk ke­ re m odern savaş utansın! diye haykıracağım neredey­ se.» İm dat diye İngiltere'ye seslenir. Ve son sözlerini şöyle bağlar: Herkesin önünde son kere konuşuyo­ rum , çünkü dünyadaki önemsiz rolümü bitirdim.» Türkler onu İstanbul'a çağırdılar. Kabul etti. Se­ yahati de ta m la ştırm a gibi bir şey oldu: Halk onu ye­ şillik ve halılarla süslü rıhtım da bayraklar elde bekli­ yordu. Aziyade'nin mezarını bir kere daha ziyaret et ti. önce onu bulamadı; bir saygısızlık yapıldığını san­ dı; ama ertesi gün buldu ve kendisi için Doğu’yu ve gençliğini sembolleştirmeye devam eden kadına son vedalarını sunabildi.

183

19)3 yılının bir Ağustos akşamı, Boğaziçi kıyısın­ daki FCandilli’den bir grup insan, alaturka müzik —da­ vul ve zurna— ve eski moda giyinmiş sekiz kürekçi­ nin ayakta çektikleri ve onun şerefine donatılm ış çok büyük biı kayıkla onu kutlamaya geldi. İleri gelenle­ rin ve imamların ortasına oturdu, nargile ağzında ha­ lı ve yastıklara yaslanıp kâğıt fenerler ve alkışlar ara­ sında Boğaziçi’nde geç vakitlere kadar dolaştı. Kıyı­ larda sevinç ateşleri yakılıyor, kestane fişekleri pat­ latılıyordu. Pencerelerdeki kafeslerin ardında, erkek­ lerin feslerinin, sarıklarının ve yaşmaklı kadm silu­ etlerinin kaynaştığı görülüyordu. «Doğu’nun son gö­ rünüşü» oldu bu: «Ben, doğulu b ir prens gibi halılar ve altın işle­ meli yastıklara yaslanmış olduğum halde, sularda ka­ yıyor, kayıyoruz. Çok açık gökte. Avrupa ve Asya ta­ rafının tepe ve orm anları, hemen hemen kara parça­ lar halinde beliriyordu; onların önünde beyaz renkte köyler, camilerin kubbeleri, m inarelerin yüksek kü­ lahları sivriliyordu. Evet, gerçekten doğulu bir pren ­ sim şu anda ve geçişim uyuyan köyleri uyandırıyor, köyler binbir ateşle aydınlanıyor ve oralardan sevimli alkış tufanları kopuyordu. üzerinde kaydığım sular öylesine durgun ki, yıl­ dızlar, içinde, altın çiviler gibi yansıyor ve etrafları, onları belirsiz hale sokacak ya da şekillerini bozacak hiçbir halka ve buğu ile çevrilmiyordu. Gerçek takım yıldızlar üzerinde, bir gök haritası üzerinde, veya da­ ha ziyade baş döndürücü derinliklere inmiş bizzat gö­ ğün üzerinde yol alıyorum. Ve aynı tuhaf ve tatlı mü­ zik, su üzerinde, insanı büyüleye büyüleye önümüz sı­ ra gidiyordu.»

iS4

17 Eylül 1913 de, Loti, Aziyade’nin hâtırası saye­ sinde. o iki mezar taşı ve «altında uyuyan kemik ka­ lıntıları» sayesinde, azıcık mutluluğu yeniden bulmuş olm aktan mutlu olarak Fransa’ya dönmek üzere yola çıkıyordu.

HIRİSTİYANLIĞIN 20. YÜZYIL ÇAĞINDAKİ HAKBİLİR ANLAYIŞI
«Eserini okuyun, göreceksiniz ki Loti, İslâm ruhu ile Türk ruhunun o içten karı­ şımına, çekici güzelliklerini onun aşk ve hayret gözleri önüne yığan tabiî ve artistik m anzaralardan daha çok vurgundur. Güzel eserlerin âşığı olduğu kadar, manevî vasıfla­ ra tutkun bir şairdir.» (Süleyman Nazif Bey) Savaşın ilk yılında Loti, Osmanlı İm paratorluğu­ nu düşm an blokundan ayırmak um udu ile Türk dost* lanyla şahsen görüşm eler yapm aktan çekinmemişti. Fikri sorulan Başkan Poincar6, bunu yerinde bulmuş fakat özellikle Almanların zaferi, M üttefiklerin de ye­ nilmeleri yüzünden bu çaba meyva vermemişti. Çar­ pışma süresince, Loti sevgili Türkiye'sini düşündükçe yüreğinde sızı duym aktan bir an geri kalmamıştı. Ateşkesle birlikte, ikinci vatanını bütün gücüyle sa­ vunm akta kendini yeniden h ü r hissetti. Bu iş vatan­ daşlarının bilgisizlikleri, peşin hüküm leri, duyguları ve İngiliz politikasıyla savaşacağı için daha da değer taşıyordu.

185

On yedinci yüzyılda yaşamış atası, Türkiye'yi ne kadar az tanıyordu ise, yirminci yüzyıl Fransızı da o kadar az tanırdı. Loti’nin V autour’a kum anda ettiği günlerde ve gemisi haftalarca kar fırtınasında çalkalandığı sırada, yazar, Paris’in büyük gazetelerinde: «Sonsuz ilkbahar yurdu Boğaziçi’nde olm aktan Mösyö Pierre Loti ne kadar mutludur!» diye yazıldığını oku­ m uştu. Orta tabakadan bir Fransız, Türkiye ile Doğu'yu, Doğu ile mavi gökü, Doğu'da doğmuş Frenklerle Osmanlıları birbirine karıştırırdı. Öte yandan, Türklerin kötü ünleri vardı. Belki Av­ rupa'da şişirilmiş olan Ermeni imhası, onları içli in­ sanlar indinde m enfur kılmıştı. Mahalline gönderilen m illetlerarası komisyonların raporlanndan kimsenin haberi yoktu Bulgarların, Ermenilerin ve Osmanlı İm paratorluğum daki öteki «azın lık ların yaptıkları aşırı vahşet gizleniyordu. Türklerin, m utaassıp ve yo* baz görünmeleri şöyle dursun, genel olarak, hıristiyanlara karşı 17. yüzyılda Fransız katoliklerinin protestanlara gösterdikleri hoşgörürlüğe eşit veya daha üs­ tün bir hoşgörürlük gösterdikleri bilinmiyordu. T ürkler savaşa Almanların safında katılm ışlardı. Ama asıl düşm anlıkları Fransızlara karşı değil. Çare» sizliklıen, Rusların ezişindeıı kurtulm ak içindir ki, sevmedikleri bir memleketin kolları arasına atılm ış­ lardı. Eski bir Türk atasözünün dediği gibi. «Denize düşen yılana bile sarılır.» Herhalde. Türklerin savaş boyunca Fransız esirlerine yaptıkları iyi muamele, gösterdikleri insanlık ne kadar övülse azdı. Türkiye'­ de kalmış Fransız rahipleri ve sivil kimseleri şövalye­ lere özgü bir savgıvla el üstünde tutm uşlardı. îstan-

>86

bul’da büyiik Galatasaray Lisesi, savaş süresince, Fran­ sız profesörleri muhafaza ettiği gibi, Fransızca öğreti­ mini de kesmemişti. Sonunda Türkler yenilgiye uğramışlardı. YVilson’un on ikinci madde gereğince «Osmanlı İm parator­ luğumun egemenliğini, elinde kalm ış yenlerin emni­ yetini» garanti eden sözü üzerine tesliır. olmuşlardı. Ama, bu madde, ateşkesle birlikte çiğnenmişti. Zira, M üttefikler Anadolu'nun Yunanlılar tarafından istilâ edilmesine göz yum muşlardı. Ne var ki, Fransız hal­ kının, Yunanlılar ve Türklerin öteki «kurbanları» le­ hinde bir peşin hükm ü vardı. Sebebi de Türklerden daha iyi propaganda yapmaları, eski Yunan hâtırasını ve Yunan romantizm geleneğini sömürm elerini bilme­ leriydi. Fansa’nın farkında olmadığı bir şey varsa, o da. Türkiye’nin parçalanm ası, Doğu'da Fransız etkisinin kaybolmasına yol açıyordu. Loti de şöyle yazıyordu: «Bize Doğu'da güçlü ve inanılır m üttefikler... evet, Türkler, anlaşmamızın imza edildiği günden beri bize sadık kalan o kimseler gerek... Biz ise ötekiler gibi, onların ölüm kararını imzalamak üzereyiz... Oysa Türkiye, yüzyıllardır dünyanın Fransız etkisine en açık memleketi, daha dün kendi evimizdeymiş gibi bulunduğumuz bir memleketiydi.» Oysa, İngiliz emperyalizmi, az çok bilerek, bir İn­ giliz protektorası haline getirmek ve Fransız etkisini ortadan kaldırm ak için, Türkiye’yi parçalam a çabasındaydı. Doğu’da Fransız etkisinin azalmasından sorum ­ lu olan Ingiltere idi:

187

«Mesele, ne zamana kadar Ingilizler tarafından aldatılmaya devam edeceğimizi bilm ektir. Yer olarak zengin neresi varsa, İngilizlere, değersiz köşelerse b i­ ze. Özellikle Yunanhların emelini paramızla w erleri­ mizin kanıyla gerçekleştirme emeği bize, Bulgaris­ tan ’da, M acaristan'da ve Erm enistan'da muhafızlık etmek bize. Darbelere hedef olan biz, îngilizlerse, hâ­ kimi bulundukları ve darbelerin kendilerine ula^amıyacağı denizlerde korkusuzca dolaşıyorlar. İngilitere, «Hindistan'daki büyük im paratorluğu karşısıında, b a­ ğımlı devletçikler ve köle haline getirilmiş bir Halife­ den başka şey istemiyor. Bu amaca ulaşmak için, her yol mübah; önce Türk halkının, hattâ Arapların bize karşı duydukları yakınlığı yoketmek gerekiyordu.» Loti, Türkler lehine açtığı kampanyaya devam et­ m ekle cesaret örneği gösteriyordu. Böylece, eski Os­ manlI İm paratorluğu’nun hıristiyan azınlıklarınca gi­ rişilen sert saldırılara uğruyordu. Bunlar, onu, bilerek ya da bilmeyerek gerçeği değiştirmekle suçluyorlardı. Türk ruhunun temeli kıyıcıdır diyorlardı. Türkler as­ lında, Fransız olmayan, oysa esas itibariyle Türk ol­ mayan herşeyi hor gören gerici ve sapık kimselerdir. Ermenileri çözlerinin yaşma bakmadan toptan öl­ dürm üşlerdir. Türklerin 1914 — 1918 savaşma katıl­ maları, Rusya’nın yardım ına set çekmekle M üttefikle­ rin zaferini iki yıl geciktirm işlerdir. Bolşevik ihtilâ­ linin sorum lusu onlardır. Fransa’nın Doğu’daki etkisi­ ni destekliyenler Türk değil, sultanların gözdeleri Erm eniler, Yunanlılar, hıristiyan azjnlıkjlar olm uştur, diyorlardı. «Zalimlerin dostu» tarafından gösterilen bu «saç­ ma Türk severlik» ile çileden çıkan Türk düşmanları,

Loti'yi esirgemediler. Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar ve özellikle Erm eniler ona hakaret dolu m ektuplar yolladılar. Onu körü körüne karar vermişlikle suçla­ dılar, ona homoseksüel dediler, onunla görülmemiş sertlikte ve bazan pek kötü niyetli yazışmalara tutuş­ tular. Bulgar ordusunda çalışan bir Ermeni subay, Loti’yi düelloya çağııacak kadar işi ileri götürdü, ö te yandan sansür, yazarın m ektuplarını sık sık durduru­ yor ya da kuşa çeviriyordu. Yalnız, Loti’nin içinde adaleti yerine getirdiği bi­ linci vardı. Ve bu yolda onu kimse durduram azdı. Kaldı ki, kampanyası sayısız sevgi m esajları doğuru­ yor, Doğu ordusundaki subay ve erlerin, İstanbul'da oturm uş sivil Fransızların gönderdiği ve hepsi de leh­ te yüzlerce tanık m ektubu almasına yol açıyordu. Türkler onun bu davranışından çok hoşnutluk luydular. İstanbul m ezarlıklarının esrarlı şiiriyle birlikte, Türk'ün «asil, başı dik, sabırlı, dayanıklı, gü­ ven dolu ve mütevekkil, hattâ bazan yaralandığı ve ateşler içinde yandığı zaman bile büyüklüğünden, iyi niyetinden, çömertliğinden hiçbir şey kaybetmeyen TUrk’ün» ruhundaki derinliği hissedebilmiş olmasın­ dan ötürü (Via teşekkür ettiler. 23 Ocak 1920 de şair Süleyman Nazif, İstanbul üinversitesinde şöyle söyle­ di: «Bizimle ilgili yarım yamalak söylenenleri işiterek değil, kendi gözüyle gördükleri ve edindiği kanıyla bizleri tanıyan Pierre Loti, hakkın ve adaletin savunu­ cusu olarak hakkımızda mevcut umumî dalâleti tek başına düzeltmek istedi. Pierre Loti, hıristiyanlığın yirminci yüzyıl çağındaki hakbilir anlayışının kişileş­ mesidir.»

189

Loti, Ocak 1920 de sevgili Türk dostlarını savun­ mak için bir kere daha kaleme sarıldı. Onun eliyle yazdığı son kelimeler: «İmha ve savaş kuvvetlerine karşı ve hıristiyan denilen Avrupa'nın iğrenç bezirgânlarına karşı» son bir hücumu olacaktı.

İLK ROMANLA
«Bilmiyorum hangi ihtiyaç izlenimleri­ mi yazmaya... kelimelerle hayatımı tesbit etmeye...» (Hâtıra defteri, 3 M art 1885) «Okunmak için değil, düşüncesine bir biçim vermek için yazıyordu. O zaman bu biçim, elbette, en sadesi oluyordu, en dola­ şıksız kelimeler, en içten gelen kelimeler, çok kullanılan, bütün gün ve her gün dü­ şünmeden kullandığımız kelimelerle anlatı­ yordu.» (Claude Farrere, Pierre Loti’den Hâtıralar) 1877 de Julien 27 yaşındadır. Duyguca bezgin ve «Ne yazık! Şehvetten kasvet doğuyor... Başkalarının kitapları da beni ilgilendirmiyor» diye söylemeye ha­ zırdır. Çocukluğunun inancından her zamankinden çok ayrılıyor gibi görünür. Aziyade’nin kah^gımanından sırdaşı Plum kett Jousselin'e gönderilen bir m ektup, bu yoldaki duygularını yeterince yansıtıyor: «Tanrı yok, diye yazıyor ona, ahlâk yok, sayğı duyulacak nesne olarak bize öğretilenlerden hiçbiri yok; geçen

I9Ü

bir hayat var, ölüm olan korkunç sonu beklerken, bu hayattan elde edilebilecek en büyük zevkleri istemek doğru olur.» Elli yıl sonra genç Malraux gibi, Julien, dostlan önünde kendini yılgınlık uyandıran bir utanm az gi­ bi gösteriyordu. «Gerçek zavallılıklar hastalık, çirkin­ lik ve yaşlılıktır, diyordu onlara; ne sizde ne de bende var bu zavallılıklar, daha bir süre metresimiz olabilir, hayatın keyfini çıkartabiliriz.» Ne var ki, utanm azlık duygusal bir tepkiden, kuv­ vetli bir muhayyilenin güç kazandırdığı rom antik bir nihilizmden başka bir şey değildi. Julien'in buhranları ile Musset'in, son olmayan ve T ann'da Um ut’da yeni­ den meydana çıkan buhranları arasımda bir ilişki vardı. Rolly gibi, Çağın Çocukları’nm acılarına son ve­ ren siyanidrik asitli bir hapla canına kıymayı düşün­ dü. Ama, Loti'de gelip geçen ve kolaylıkla uzaklaştırı­ lan bir düşünceden ileri gitmedi bu. Belli bir şey varsa, o da delikanlının derince üz­ gün oluşu idi. Hayatını saran «Bütün bu inanılmaya­ cak doğru sahneleri» gerisinde, ten isteklerini ve ka­ ram sarlık duygularını değiştirm e ya da kendinden öteye itme gücü olmayan, ara sıra da pek inanmadan Türklerin kadercilik düşüncesine kendini bırakıp «yü­ reğinde öldürücü bir soğukluk» hisseden zavallı bir çocuk vardı. Bu böyleyken, dinsizlik, şüphecilik, içinde tiksinti7 uyandırdı. Bir aralık Trappe'm bir hücresinde yatışma bulmaya gitti. Burası onda «çok karanlık bir düş» hâ­ tırası bıraktı. Erm iş Bonaventure'ün kitabından bir

191

papazın şöyle okuduğunu duyunca ürktü: «Çürümüş şeylere; ananısınız siz, böceklere: Babam ve kardeşlerimsiniz dedim.» Bu m anastırda huzuru bulamadı. Sadece geçmişin görüntüsü yüreğine biraz su serpm işti, q da hücresin­ de saatlerce «geçmiş üzerinde uzun ve kapanık bir bakış gezdirdikçe.» Uzaklarda parıldam ış olan da «an. cak hayatının gerçekten en m utluları olan» çocukluk hâtıfalan olmuştu. ö te yandan Hatice’nin sevgilisinin ruhuna Müs­ lümanlık duygularının sızmasına daha önceleri karşı koyan Marie Bon, Trappe’den vazgeçmesi için ona yalvanyordu. 1876 Şubat’mda «yüreğinden taşan duy­ guları» çoşkulu vc inandırıcı bir m ektuba döktü: «Nedir yaptığın? Bu m anastıra girersen bir daha çıkamazsın oradan. Kafandaki çığrından çıkmış fikir­ lere dayanarak seni inandıracaklar, oraya büyülenmiş olarak döneceksin. Yalvarırım düşün, bunu önünde diz çökerek ken­ dim için değil, annen için diliyorum. Bekle bari ide ölsün, belki çok uzun sürmez, çünkü zayıflamış bulu­ yorum, heyecanlar öldürüyor onu. Bildiğin her şeyi bilmediği halde işi nereye vardıracağını belirsizce sezinliyor, imanı parça parça oluyor bundan; Protes­ tan yüreği, Hıristiyan onuru, her şey korkunç derece­ de sızlıyor içinde, anlamıyor musun? Bu zavallı ana yüreğinin korku ve kaygı ile çarptığını duymuyor mu­ sun? Sevdiklerim arasında, rahat hayatımda, gerçek bir m utluluk tadabileceğim halde ben de aralıksız işkence

192

içinde kıvranm aktan kurtulam ıyorum . Zavallı yaşlı anana verdiğin acıyı gördükçe de on kat fazla üzülü­ yorum. Ne olur acı bizlere, yalvarırım. Yüreğinde in­ san duygusu vardır senin, herkese karşı iyi olmasını bilirsin. Üzüntümüzü yok etm ek için bir şeyler yapma­ yacak mısın? Ne bulacaksın sanki bu m anastırda? Hakikati de­ ğil, bunu sen de biliyorsun. M anastırda nefsini körleteceksin, ama oradan daha çoşkun, daha ateşli tutku­ larla çıkm andan başka bir şeye yaramayacak bu. Bilmez misin ki, rahat, sakin ve dürüst hayatta, hareketli, çapkın, romaneks ve sıkıntılı yaşayışındaki kadar sevinç, akıllılık ve büyüklük vardır? Bir serabın, hayalin, bilgisizlik tuzağının bir teviye oyaladığı zavallı sevgili kardeşim!. Ha! Başlangıçta bu işte seni izledim ara sıra, bir idealdi henüz, hattâ Aziyade’yi bile anladım ve onun için göz yaşı döktüm. Ama şimdi, seni anlamıyorum artık, sende bütün gör­ düğüm, tiksinme, sözünden dönme, eline düştüğün hiçliğin uyandırdığı yersiz korkulardır. Geceleri uykusuz geçiriyorum. İçimden: «Sevme­ yeceğim artık onu, kararım karar!» diyorum, ama asıl seni göğsümün üstünde işte o anlarda sıkmak istiyo­ rum.» ' Bu sözler Julien'e dokundu. Fakat, kendini haklı göstermek ister gibi, ablasına şöyle karşılık yazdı: «Hoş görülmeye lâyığım, çünki iç hevesini herkes­ ten fazla duydum ben, görülmedik biçimde de acı çe­ kiyorum; yeryüzünde nasibim olan durum , bilirsin ne

senin ne de çevrendekilerin durum ları ile karşılaştı­ rılamaz...» Julien’in acılarını, ne İstanbul'dan sonra gönderil­ diği iç sıkıcı Lorient’nın, ne B rest’in, ne de «saçma» Cherbourg'un çekici yönleri hafifletecek. Ne de yeni aşkları - boşuna birer ruh bulmaya çabaladığı B rest’li, ya da Bordeau’lu yırtık aşağılanacak. Venüslerle olan ve sadece ateşli ten arzusunun kısa süreli hevesleri, ya da tutkuları... Bununla birlikte, iyileşmeye doğru yol alm aktadır. 1878 baharında «daha iyi olduğunu, yeniden yaşama gücü» bulduğunu söyler. İskam bil ve Boule oynuyor. «Yaşayan her şeyin baharla yeni­ lenmesini, besisuyunun dallara doğru yürüyüşünü, sonsuz tabiat kuvvetlerinin güçlü dönüşünü» tadar. Bu iyileşmenin temel sebebi şu olaydır: Julien macerasını başka bir alana aktarm aya başladı. İlk ro­ manını yazdı. Bunun için hâtıralarına baş vurm aktan, hâtıra defterinden sahifeler koparm aktan başka şeye ihtiyaç duymadı. Bu teşebbüste şan ve şöhret hırsından bir zerre yoktur; şimdiden hatırı sayılır hayat görgüsüne rağ­ men, alçakgönüllü, çekingen olan Julien edebiyat ala­ nında ün kazanmayı hiç düşünmezdi. Yazar olduğunu bilmez, öyle olmayı dilemezdi. Yayımla uğraşanlar, yayımcılar bulmaya çalışanlar, arkadaşları —özellikle Jousselin - Plum kett— oldu. Jousselin daha da ileriye gitti: Bol bol teşvik etti onu yerinde eleştirm eler yap­ tı, kesin m etnin yazılışında ham aratça işbirliği etti. Para kaygusu yoktu yazarda. Hiç değilse başlangıçta. «Sadece içini kemiren şeyleri dile getirmek» isteği varF : 13

194

Halka açıkladığı ilk olay, Hatice olayı oldu. Hatıra defterinin küçük Çerkesle olan teiniz sevgiyi anlatan bölümü, bir kaç yayımcıya gönderildi, ilk alanlar elyazmasım geri çevirdiler, hattâ kimisi pek kaba bir biçimde. Sonunda, zekî bir oyukucu eseri beğendi, Calmann - Levy Yayınevi de yayımlamayı üzerine al­ dı. 1878 M artında, Julien hâtıra defterine bu basit baş­ langıç için şöyle yazdı: «Paris’te iki gün, yayımcı Michel - Lövy'nin telgrafla çağrısı üzerine.» Ok yaydan çıkmıştı. Bir süre sonra beş yüz frank yazar hakkı alan bir yazar doğm uştur. Küçümsenecek bir para de­ ğildi bu. Yirmi beş yıl önce, Fiauber Madame Bovary’nin bütün haklarını beş yıl sürece Michel Levy’ye aynı paraya satm ıştı. Roman, yazarın adı olmadan m or renkte bir ka­ pak içinde 1879’da çıktı; süs olarak kapağın üzerinde bir Türk kadını gösteren resim bulunuyordu. Aşırı uzunluktaki başlık okuyucunun m erakını kamçılaya­ cak biçimde ayarlanmıştı. Aziyade (İstanbul 76—77) İngiliz donanmasından, Haziran 1876 da Türkiye hiz­ m etine girmiş, Kars önlerinde 27 Ekim 1877 de vurul­ muş bir üsteğmenin notlarından çıkarılmış parçalar. Gazetelere gönderdiği bir notla yayımcı kitabı: «ince zevkli halka seslenen ve onun dikkatine yara­ şır» bir rom an olarak sundu. «Adının gizli kalmasını gerekli bulan yazar, bizi Doğu'nun tam ortasına gö­ türm ekte. Kitabı, tadına doyum olmaz saf bir aşk; okuyucu bunda, romanesk olaylar arasında, sıcak ve renkli hikayeler, beklenm edik ve orijinaliteyle dolu tablolar, dokunaklı aşk sahneleri, sürükleyici bir duy­ gu çoşkunluğu ve insanı çeken, etkisi altına alan taş­ kın b ir hayat bulacak.»

195

Aziyade oldukça acemice meydana getirilmiş bir romandı. Meydana getirilmiş de denebilir miydi ki? Ya­ zar, plâna aldırış etmemiş, «Hâtıra Defteri»ndeki ta­ rih sırasını izlemekle yetinmişti. O günlerin natüralist rom anlarına alışık okuyucu için üslûp, m erak uyandırıcı, azıcık şaşırtıcı idi. Ba­ zı kere küçük paragraflar, kısa ve tasvir edici cümle­ ler, bazı kere ritim li, Kitab-ı Mukaddes'in etkisi pek belirli güzel bir nesir, bazı kere tum turaklı, rom antik uzunca parçalar ve bir bıkkın’ın Byron vâıi konu dışı sözleri... Kelimenin herkesçe bilinen anlam ına göre, pek ruhbilim yoktu, ama dış daşranışlann hatırlanm asına dayanan ruh tasvirleri bulunuyordu. Nitekim Aziyade’nin çizgileri: «Benimkiler üzerine dikilmiş iki iri yeşil göz»ü vardı. «Kaşları koyu renk, hafifçe çatık, birleşecek kadar yaklaşıktı; bakıştaki ifade, enerji ve saflık karışım ı idi; insanın çocuk bakışı diyesi geli­ yordu; o denli tazeliği ve gençliği vardı.» Boğaziçi'nin kayıkçısı da okuyucuya aynı biçim­ de: «O memleketin en eski heykellerinde görüldüğü gibi küçük küçük lülelerle ayrılmış acaip bir sakalı olan adam» olarak sunulm uştu, «önünm de yere otu­ rur, çok m erakla incelerdi beni. Elbisem, özellikle fo­ tinlerim onu iyiden iyiye ilgilendirir görünürdü. Naz­ lı haller, Ankara kedisi görünüşleri ile gerinir ve inci kadar parlak iki sıra küçük dişlerini göstere göstere esnerdi... Kaldı ki çok güzel bir yüzü, dürüstlük ve akıllılıkla parıldayan gözlerinde büyük b ir tatlılık var­ dı. Üstü başı lime lime, ayakları, bacakları çıplak, gömleği param parça, fakat dişi bir kedi kadnr temiz­ di.»

196

M acerasının temelinde pek az değiştirme yapmış­ tı Julien. Sadece adlarıiı yerine başkalarını koymak ve «yersiz araştırm aları daha iyi şaşırtm ak amacıy­ la» kimi olayları değiştirip düzeltmekle yetinmişti. Hatice, Aziyade oluyordu. Bu adı belki Victor Hugo'nun Albeyde'si telkin etm iştiAlbayde mezarında. Güzel ceylan gözlerini kapadığından beri, Uyuyamıyorum ve gece gündüz, yanan başım dalıp dalıp gidiyor Yanaklarımdan yaşlar süzülüyor ip gibi. Samuel, Daniel olmuştu. Julien’le dostu Jousselin de Ingiliz donanmasından iki subay: Loti ve Plunv kette. H atice’nin başuıa geleni bilmeyen yazar, belli belirsiz kestirilen bir olacağı önceden benimsemiş: Kadın kahram anına trajik bir sonu uygun görmüştüAziyade’nin ölüm ü peşinden sevgilisi de müslümanlık em rinde can veriyordu. İlk eleştirm e —burada tek değeri olan eleştirme— sıcak ilgiden uzaktı, ama kötü değildi. Politika ve Ede­ biyat Dergisi’nin 22 Şubat 1879 yılında Maxime Gaucher şöyle yazdı: «Ruh ve ten zevklerinin karıştıkları bu macera, pek rom aneks... O Loti de pek acaip, hiç hoşa gitme­ yen bir tip... Çok bilmiş halleri, ahlâkla ilgili her şeye dudak bükmesi, kıyasıya bencilliği, dostlarına, kendi­ sini yalvararak geri çağıran ailesine karşı gösterdiği katılık insanı sinirlendiriyor, çileden çıkarıyor. Dost m u? Dost diye kimse yok. Ablasına karşı sevgi mi? Belki, ama bu da bir alışkanlık işi. Gözü, gününü saç­

197

larını düzeltmek, tırnaklarına kına sürm ekle geçiren o Aziyade'den başkasını görmüyor... Bu böyleyken... Doğruyu söylemek gerek, yazarını bilmediğimiz bu kitapta, kabiliyet var, renkli tasvirler, canlı sahneler, iyi belirtilm iş silûetler ve bir kelimeyle ruh ve üslûp var.» Başarı, orta olduysa da kitap biraz yankı yarattı. Yazarı tanıtacak ve gelecek eserin parlak başarısı­ nı hazırlamaya yetecek kadar b ir yankı.

AZİYADE
«Çok dolaştım dünyayı, özellikle sevdi­ ğim Doğu’da oturdum.» (Hâtıra Defteri) «Türk toprağında, Aziyade ile birlikte benden bir şeyler yatar.» (Doğu'dan Görüntü) 1876 yılı Balkanlar’da oldukça tehlikeli bir uluslar­ arası buhranın başlangıcı oldu: Büyük Avrupa devletle­ rinin birbiriyle yanşm ası, padişahlarm kötü yönetim­ leri, hıristiyan azınlıkların kaynaşması o bölgeyi, sü­ rüp giden bir ateş yuvası haline getirmişti. Selânik’te Fransız ve Alman konsoloslarının öldürülm eleri üze­ rine, Türk sularına bir kaç savaş gemisi gönderildi. Hâlâ Couronne zırhlısında bulunan Julien, Pire’ye uğ­ radıktan sonra 16 Mayıs'ta Selânik körfezine girdi. Diplomatları öldüren altı kişiyi görmek için tam za­ manında vardı oraya: «Yüzleri gerilmiş ve darağaç ları öylesine alçaktı ki, ayakları yere değiyordu.» Doğu dünyası Julien için tam bir yenilik sayılmaz­ dı. 1870, Şubat’ında Jean Bart gemisi İzm ir körfezine demirlemişti. Julien’in ilk izlenimleri pek büyüleyici olmamıştı. Ama, 1876 da yavaş yavaş memleketin «Biz­

200

den daha ilkel elbette, daha zorlu am a daha iyi yara­ tıklar olarak gördüğü halkının çekiciliğine kendisini kaptırır. Yoksul genç subay, m üslüm anlardaki doğal eşitlikten, karşılayışlarındaki sıcaklıktan, Türklerin saf imanından ve uygarlıklarındaki istiğrak’a dalma, kardeşlik, iç güzelliği, hayal kurm a ve acım a nitelikle­ rinden zevk almaya başlar. Onu, çocukluğunun hıristi­ yan baskılarından biraz sıyırır gözüken Türklerin mu­ kadderat dedikleri yüksek düşünceyi de hor görmez. Bütün bunları Selânik’e ayak basar basmaz gözüne çarpan bir kadının —gelecekteki rom anının Aziyadö’si— dilber Hatice'nin güzelliğiyle birleştirir. H atice’yi ilk kez, kentin üst kesimindeki Türk m ahallesinde dolaştığı bir akşam görür: Bir harem kafesinin kalın parm aklıkları ardında yeşil iki iri göz ve gür kızıl saçlar. Hatice İstanbul’a kendi yaşında başka bir çocuk­ la gelmiş küçük bir Çerkeş kızıydı. Satıcının biri, onu yaşlı bir Türk'e satmış, bu Türk, de oğluna vermek üzere yetiştirm işti. Oğul da baba da ölünce, onu İs­ tanbul’da gören bir adam almış, Selânikteki daha ön­ ce üç karısının bulunduğu eve getirm işti. On altı ya­ şında idi. Durgun bakışlı iri gözleri üzerindeki gür kaş­ ları, küçük ağız ve çenesi, düzgün ve minicik burnu ile son derece güzeldi. Genç kadınla Fransız arasında sanki kaderin kasten yığdığı güçlükler bulunuyordu: Onunla anlaşmak, k a nuşm ak ve ona yazmak imkânsızlığı; altıdan sonra ge­ miden çıkma yasağı ve çıkılacaksa, ancak üniform a­ lı çıkma emri; sekiz gün içinde, bir daha dönmemek üzere dem ir alma ihtimali ve hepsinin üzerinde, ha­ remlerin yabanice göz hapsinde tutulması.

201

Böyleyken, Viaud genç Türk kızı ile ilişki kurm a­ yı becerdi. Türkçeyi bilmiyordu ama, onun yerine göz­ leri, saran ve Şehvetle parıldayan bakışı könuşuyordu. İnce, okşayıcı elleri, el öpme biçimi, sesinin tatlı toııu, kesin sonuç alan silâhlan idi. Samuel adındaki yerli bir kayıkçının aracılığı sayesinde randevular elde etti. Akşam, ışıklar söndükten sonra, Gladiateur den çıkar, Samuel'in kayığına biner, üniform asını çıkanr, Türk paşası kılığına bürünür ve «Türk ipekli hah, yastık ve örtüleriyle döşeli başka bir kayıkta» Hatice'­ yi gidip bulurdu. Böylece Selânik körfezinde onunla dolaşarak tadına doyum olmaz geceler geçirirdi. Bir ay olduğu halde, .Tulien’le Hatice arasında hâ­ lâ karşılıklı bir tek düşünce söylenmemişti. Ama Temmuz’un sonunda, genç kadın kayıkçıdan kendile­ rine tercüm anlık etmesini istedi ve Julien’e binlerce soru sordu. «Nerede doğdun'? Nerede yaşadın? Yaşın kaç? Annen var mı? T a n n ’ya inanır mısın? Siyah insanla­ rın memleketine gittin mi? Çok m etresin oldu mu? Memleketinde bir bey misin?» Kendisi de hayatını ve düşüncelerini anlattı: «Diyor ki, diye çeviriyordu Samuel, Tannsı se­ nin Tanrınla aynı değilmiş ve K ur’an'a göre kadınların bir ruhu olduğuna pek emin değilmiş. Sen gittikten hattâ ölümden sonra bile birbirimizi göremeyeceğimi­ zi düşünüyor bu yüzden ağlıyormuş..» «Şimdi de, dedi, Samuel gülerek, kendisiyle bir­ likte hemen denize atılıp altılmayacağını soruyor.

,202

Birbirinize sarılmış halde dibe batacaksınız... Ben de kayığı geri götürecek ve sizi görmediğimi söyleyecekmi. şim.» i «Hay hay, dedim, ben de, elverir ki o ağlamayı kessin; (hemen yapalım istediğini, böylece bitm iş olur.» Hatice anladı, kollan ile titreyerek boynuma sanldı, ikimiz dc suya eğildik. K orkan ve dem ir gibi pençesiyle bizi tutan Samuel: «Yapmayın bunu, yapmayın, diye haykırdı. Kor­ kunç b ir öpüşme olur bu. Boğulurken insan birbirini ısırır ve çok çirkince bakışır.» Bu sözler, Fransızcanın ifade edemiyeceği. bir çiğ­ likle sabir dilinde söylendi. Hatice'nin gitme saati gel­ mişti. hemen aynldı yanımızdan..» Bununla birlikte, gün geldi, Teğmen Viaud İstan­ bul’a gitmek üzere Selânik’ten hareket etm ek zorunda kaldı. Sevgililer için ayrılış oldu bu. Osmanlı başkentinin büyüsüne kendini kapıp koyvermekle Julien acısını biraz dindirdi. İstanbul, şehircilik yönünden üstün bir yer değildi. Avrupa baş­ kentleri standardından uzaktı. Kirliydi, pek bakımsız­ dı ve başıboş köpekler istedikleri gibi sokaklarda do­ laşıyordu. Modern Cosmopolis'den ürkm üş ve tiksin­ miş genç idealistin beğendiği de tam b u y d u işte. Boğaziçi’nin ve M arm ara’nın üzerinde a n fiteatr biçiminde j'ükselmiş bu çok eski kentin c-şşiz tabiatı, m anzaralarının güzelliği, m inarelerin ve camile­ rin gri siluetleri, İstanbul’un hem fâkir hem müslü­ man, hem tehlikeli, hem arınm ış havası, Boğaziçi’nin insanı m est eden manzarası, muhayyilesi üzerinde pek büyük etkiler yaptı.

203

Rejim in şatafatı da ona tesir etm ekten geri kal­ madı. 7 Eylül 1876 da yeni padişahın culûs töreninde bulundu. «Ağır ağır ve azametle yürüyen, koşumları altın ve kıymetli taşlarla süslü heybetli bir kır ata binmiş» Abdiilhamid’i gördü. Onu «Yaldızdan pırıl pırıl parıldayan atlar üzerinde izleyen yeşil cübbeli ŞeyhUlislâm’ı, kaşmir sanklı emirleri, altın şeritlerle süslü ak sarıklı ulemâyı» büyük paşaları, büyük dev­ let ricalini gördü... «Eyüb’ün tepelerinde gözler önünde, Türk hanım lam ım hareketleri yayılırdı. H er biri ayaklarına ka­ d ar parlak renkli ipekliler içine sarılm ış bütün bu kadın vücutları, siyah gözlerin göründüğü yaşmakla­ rın altına gizlenmiş bu beyaz yüzler, selvi ağaçlarının altında m ezarların boyalı ve süslü taşla n ile kanşırdı. Bu öylesine tuhaf ve renkliydi ki, insanın bu tab­ loya bir gerçekten ziyade, konulanm Doğu'dan alan sanrılı bir ressamın gerçekçi olmayan b ir kompozis­ yonudur, diyeceği geliyordu.» Beyoğlu'ndaki yeri kendini sıktığından, Viaud, Arif adı altında Ahmet ve sadık Samuel'i ile birlikle eski İstanbul’a, kutsal Eyüb semtine gidip yerleşti. Yoksul, fakat cami yönünden zengin ve hülyaya pek elverişli bu mahallede, kendine gösterişsiz fakat sı­ cak bir ev, esrarlı bir ev, Asya ipekleriyle, mavi < sa­ tenle döşeli ve gül suyu kokan bir Türk evi meyda­ na getirdi. , Arada, olayların m utlu bir yardım ı ile, Hatice'nin yaşlı efendisi Selânik'i bırakıp İstanbul'a taşındı. Onunla gelen Hatice, Eylül ayından itibaren Julien'i yeniden buldu. îri yeşil gözleriyle hep güzel, şehvetli,

204

narin ve baş döndürücü idi. Uyuşuktu ama, nakış iş­ lemesini, gül suyu yapmasını ve adını yazmasını bi­ lirdi. O günlerde Tiirkçeyi başını gözünü yararak ko­ nuşan ve yeterince anlayan Julien, uzun ve içli dışlı konuşm alar yapabiliyordu onunla. Sadece ten tutkusu değildi bu artık. Daha derin, daha ateşli, daha şefkat­ li, daha çıkarsız, daha ince bir sevgiydi. Uzun aşk ha­ yatında, ilk ve belki de son defa, Julien kalbinin sul­ tam tarafından gerçekten seviliyordu, tik ve belki de son defa, mekân ve aşk içine çift sığınışı gerçekleştir­ mişti. Daha sonraları Lawrence, ondan spnra da Dabit gibi: «İki varlığa tam sahip oluş, kaçıp kurtuluş..» diye haykırabilirdi. Gemide Julien’in arkadaşları, gizli hayatı hakkında hiçbir şey bilmezlerdi. Subay salonundaki yem ekler de «Her zaman keyifli ve yeterince hür konuşulan ye­ meklerde». Viaud görüşmelere katılırdı. Oldukça so­ ğuk, ufak tefek, hemen hemen sakalsız olduğundan, üzerinde bir yeni yetme havası vardı. Ve bu pek taze gençlik havasım giymeye alışık olduğu İngiliz deniz­ cilerinin ceketleri daha da arttırırdı. Yalnız çıkardı karaya ve ona, İstanbul’da Türkler gibi giyinmiş ve halktan kişilerle b ir • arada rastlayanlar şaşarlardı. Onu az zeki ve kalın kafalı bulanlar da vardı. Ne var ki, olaylar bir kaç ay sonra iki sevgiliyi ebediyen ayıracaktı. 1877 Ocağı sonunda, savaş patla­ mak üzereydi. Boğaz’da büyük bir hareket göze çarpı­ yordu. «Taşıt gemileri savaşa giden erlerle dolu gelip gi­ diyor. Her yönden er yağıyor. Asya'nın içlerinden, Acem sanırından, hattâ Arabistan ve M ısır'dan. Tuna boylarına ya da Gürcistan’a gönderilmek üzere ivedi-

205

likle donatılıyorlar. Giimbürtülü mızıkalar, Allah adı­ na korkunç haykırm alar gidişleri selâmlıyor, her gün.» İslâm lığa gittikçe bağlanan ve Türkiye'ye «Yok edilmek istenen bu güzel ülkeye» karşı yüreği sevgiyle dolu olan Julien bir an orduya yazılmayı düşündü. H a t tâ bu istekle, genç «gâvur»la ilgilenir görünen kimi pa­ şalara bile baş vurdu. Ama şeref duygusu ve annesinin hâtırası, yüreğindeki bu arzuyu bastırdılar. Bu takdirde Türkiye’den ayrılacaktı. İstanbul'da kalışının son anları Julien'in hafızasından silinmeye­ cekti. «... O pek karm aşık ve bir çok şeyin birbirine ka­ rıştığı duyguları nasıl anlatmalı: Aşkımızın uyandır* dığı o korkunç acı, İslâm ’ın bu büyük kentindeki ölü üzüntü, yaklaşan ilkbaharın o güzelliği, ıssız sokakla­ ra şeftali ağaçlarının pembe çiçeklerini serpen ılık yel.. Demir alm adan önceki son günler, ilkbaharın başladı­ ğı, sokaklarının her köşesinde hoş kokularını her yöne saçan fulya çiçeklerinin satıldığı İstanbul’da o son saatler, veda için o son ziyaretler...» Sonunda 17 M art 1877 de Julien, Gladiateur savaş gemisiyle yola çıktı, güzel Hatice’den de ebediyen ay­ rıldı. Hiç unutm adı onu. Eline fırsat geçer geçmez, Rochefort’daki odasını Asya ipeklisinden yastıklar ve Türk biblolarıyla süsledi. Zaman zaman işte orada, n a r gilesini içerek İstanbul'u «ve duru yeşil gözlü sevgi­ lisini» dalıp düşünürdü. Başlangıçta Hatice’den haberler «anlaşılması güç bir Türkçeyle yazılmış um utsuz ve gitgide sıkıştırıcı-

206

küçük mektuplar» aldı. Bunlarda Hatice, kendisini bıTakmamasını, yalvararak istiyordu. Evlenmek için onu Fransa’ya getirmeyi sahiden düşündü. Hatice'nin kaç­ ması için hazırladığı tasan d a yardım etmesi için, ora­ daki bir dosuma, Pogaritz adındaki bir M acar'a bile yazdı. Ne var ki, Macar gönüllüler taburuna yazılmış olan Pogaritz'i Ruslar öldürdü. Genç kadını yeniden görmek için Julien bir kaç deneme daha yaptı. Fakat, çok geç oldu bunlar. Son­ ra ne yapabilirdi ki uzaktan? Julien son denemelerine geçtiği sıralarda, öteki karılarınca ele verilip «düşman hizmetçilerden başka­ sının girmediği ıssız dairesine, dört duvar araşm a atılan», kuzeye bakan kötü b ir odaya kapatılan Hati­ ce'nin bir ayağı çoktan çukurda idi. Herkes tarafından bırakılm ış bir halde ve büyük acı içinde 1880 Haziranında dünyaya gözlerini yumdu.

AŞKTAN YÜZÜ GÜLMEYENLER
«Evet, açın kafesleri, açın harem leri... Ama, pek de çabuk açmayın, yoksa mahpus yavru kuşlar, tecrübesiz kanatlarının onları nereye götüreceğini öğrenmeden önce, çıl­ gınca bir uçuşa kalkışırlar.» (Dünya ölçüsündeki Başdönmesinin Bazı Yönleri) Ebedî yolcu Doğu'dan 1902 M art’ında dönm üştü Aşırıca yorgun bulunduğundan, üç aylık b ir dinlenme izni aldı. Yeniden göreve başladığında, Rochefort De­ niz Kum andanına yaver olarak atandı. Doğduğu kent­ te bir buçuk yıla yakın kalacak, özellikle yolculuk not­ larına son şekillerini vermekle uğraşacaktı. 1903 yazında İstanbul’da demirlemiş, Vautour adındaki ufak bir zırhlının kum andasını almakla gö­ revlendirildi. Gemiye Ağustos sonuna doğru ulaştı. Bargone adında, fakat Claude Farrere takm a adı altın­ da Loti'nin izinde yürümeyi deneyecek bir deniz teğ­ meni, kum andanlığın el değiştirme töreninde hazır bulunuyordu: Savaş gemisinde, yeni b ir kum andanın görev alışını tesbit eden geleneksel sözler duyuldu: «Fransız milleti adına! Subaylar, assubaylar, tay­ fa! Firkateyn yüzbaşısı Julien Viaud'yu kumandanınız olarak tanıyacak, iyi hizmetle ve Fransız silâhlarının

208

başarısıyla ilgili her şeyde ona itaat edeceksiniz...» Pek kısa, pek ufak tefek, fakat başı dik, duruşu sert, derin ve gözle görülür derecede heyecan içinde bulu­ nan bu adama bakan tayfanın itaate önceden karar vermiş bir hali vardı. Farrere, Loti’yi «görünüş yönünden tuhaf ve ger­ çekten unutulmaz» buldu. Pek ufak, pek narin, ama kıvrak ve kuvvetli. Sonra olağanüstü bir yüz: «Kartal burnu biçimindeki profil, noktası nokta­ sına mumyası Kahire Müzesi’nde bulunan firavun Ramses ilin in profilini andırıyordu... Karşıdan bar kılınca, daha da görülmedik cinstendi. Serapa gözdü sanki; her zaman faltaşı gibi açılmış olan bu hareket­ siz gözlerin bakışı öylesine sabitti ki bu yüzden bulan>k bir hal alıyorlardı.» «Evet, Loti'nin M ısırlılarınkini andıran başını ve çok sabit gözlerinin -r-yarı yarasa, yarı kendi— bakışı­ nı dem ir atm ış b ir geminin güvertesine doğru kaldı­ rırken gördüğüm ilk hayalini, hafızamda hep sakla­ yacağım...» O günlerde Loti’yi İstanbul'da gören başka bir ya­ zar, Madam Gerard d’Houville, onun büyüleyici ve baştan çıkarıcı niteliklerinden derince etkilendi. «Yanan pastil, am ber ve gül nargilesi kokan kü­ çük salonda, insanı büyüleyen bir gece geçirdik, di­ yor. Ayağında m uslinden geniş şalvarı, sırtında koyu kırmızı yaldızlı cepkeni olan Anadolulu hoş bir ka­ vas, davetlileri buyur ediyordu... Türk hanım larının kafesleri ardına hapsedilmeleri gibi, yaldızlı kupala­ ra sokulmuş küçük fincanlar içinde kallavi kahveleri

209

içildi; her cins şekerleme yenildi, kırmızı lâmbaların ölgün ışıkları da çok çeşitli nişan ve madalyalarla dolu bir vitrini aydınlatıyordu.» Julien, içinde az çok korku da olarak, Aziyade’nin dekorunu yeniden bulm uştu. Ne m utlu ki modernleş­ mekten dikkatlice kaçınmıştı: Sokaklar gece çirkeften geçilmiyordu, «ilerleme» ve konfora tutkun yolcular da Türk başkentini eskisi kadar pis ve az konforlu bu­ luyorlardı. Haticp’nin günlerinden beri kadınların giyinişi az değişmişti^ «Yaşmak dedikleri ve gözlerinin görünme­ sine imkân bırakan eski beyaz başörtü yerine, ferace dedikleri açık renk uzun yeldirme yerine, şimdi çar­ şaf, yani gözleri bile saklayacak şekilde yüzün üstüne indirilen küçük kara bir bez ile vücudu baştan aşağı saran ve aşağı yukarı her zaman siyah olan bir örtü giyiyorlar.» Ama İstanbul değişmemişti'. Manzaralı yerler aynı, güzel, esrarlı ve heyecan verici kalmıştı. Loti şehri, akşam, binlerce lâmbanın «sokaklarda yansımaya başladığı zaman» seyretmeyi severdi; «Bir şey onu şehre umutsuzca bağlıyordu, ne olduğunu pek tammlayamıyordu, engin ve değişik şehrin üzerin­ de, havada dolaşan bir şey, hiç şüphe yok, kadın ruhla­ rından, savın iş olduğu ve birbirine karışan kadm ruhla rından yükselen bir şey», zira aslında bir yere ve eş­ yaya bizi bağlayan hemen her zaman bu olur. 1904 İlkbaharında, Nurınnisa imzasını taşıyan bir m ektup aldı. Meçhul m ektup sahibi bir görüşme di­ liyordu. H atice’nin hâtırasıyla heyecan içinde bulu­ nan Loti kabul etti.
F : 14

210

1904 Nisanının 16‘sı Cumartesi günü, İstanbul'dan birkaç fersah uzaklıkta sessiz ve hazin bir köy yolun­ da esrarengiz bir randevuya gitti. Boğazın Karadeniz’e açıldığı yerin karşısında ve meçhul kadının kendisini beklemesini söylediği ıssız küçük kahvede, arkadaşı Masmejean’la bir masaya oturan Loti kadının gelmeye­ ceğine inanmaya başlıyordu. Bununla birlikte, biraz sonra «bir arabanın, gelip duran bir arabanın belirdi­ ğini gördü; içinde işaret veren, evet, evet, işaret ve­ ren peçeli kadınlar vardı.» «Arabadan, kimsenin geçmediği ve kudurm uş rüz­ gârın yaladığı yola indiler. Üç kişiydiler, ipekten uzun kuyruklu etekleriyle, zarif halli, narin ve genç üç ka­ palı kara hayalet...» Loti yaklaşınca, kadınlardan biri: «Mösyö Loti, değil mi? diye soruyor... Üçü de selâmlıyorlar ve «beyaz eldivenli minyon ellerini» uzatıyorlar. Konuş ma başlıyor. Yirmi dakika kadar birlikte yürüyorlar. Adlarını söylemeyi reddedip çarşafları altında gülümse, mekle yetiniyorlar: «Ruhlar, ruhlarız biz, diyorlar.» Türk askerlerine dikkat işareti verildiği bir an, askerler görünüyorlar ve bu kepazelik karşısında ne yapacaklarım bilemeden dikilip kalıyorlar... Küçük kara bayanlar bir yaprak gibi titriyorlar. Ama asker­ ler geçip gidince, kadınlar kaçınır bir halle arabaya biniyorlar...» O akşam yazarın hâtıra defterine yazdıkları bun­ lardır işte. Loti bu genç kadınları, özellikle aralarından birini adı Leylâ olan fakat kendisinin Canan adım verdiği birini saran esrara vuruldu:

211

«Üçünün en tatlısı Canan’a gelince, örtüsünün içinde o kadar esrarlıydı ki...»

ebedî kara

26 Nisan’da, Eyüp mezarlığında ikinci randevu. Mezar taşları arasında yarenlik. Ani bir baskın görüş­ meyi yarıda bırakır: «Konuşmak üzere oturuyoruz. Esrarlengiz küçük hanım lar yaptıkları şeyden ötürü tir tir titriyorlar. Ve, yine ilk keresinde olduğu gibi, randevumuz çılgın bir kaçışla son buluyor...» Issız bir çıkmaz sokaktaki bir İstanbul harem in­ de; Loti hastalandığı zaman, Taksim ’deki Fransız Hastahanesinde; V autour gemisinde; üç küçük «ruh­ tan» Zinnur adında olanın evinde; Hatice'nin mezarı başında olm ak üzere randevular birbirini izledi. Son buluşma çıkmaz sokaktaki evde olur. 1905 M art’ınm 3’ü Perşembe günü, Loti çok üz­ gün olarak şehirden ayrılıyordu. Veda sahnesini def­ terine şöyle yazıyor: «Sevgili Türk dostlarım ın gönderdikleri adam, on­ lardan bana bir demet getiriyor. Onlar da, işte şurada, insandan geçilmeyen rıhtım da zorlukla ilerleyen ka­ palı bir arabadalar; bir dakika kadar kara peçelerini kaldırıyorlar, yaş içindeki gözlerini görür gibi oluyo­ rum, peçeler hemen iniyor, araba gidiyor...» Gerçekte bu üç kadından, birisi m adam Lera (ede­ biyat alanında March Helys) adında bir Fransız, öteki ler de Zinnur ile Nuriye Nuri adında y an Türk iki kız kardeş. Madam Lera orta değerde bir rom an ile, ka­ dın hayatı ve feminizm üzerine vesikalara dayanan in­

212

celemeler yazmıştı. Bütün kalbiyle acıdığı iki Müslü­ man dostunun kaderiyle içten ilgilenirdi. Zinnur'la Nuriye'ye gelince, bunlar da soyca Fransızdılar. Tür, kiye'ye yerleşmiş, Reşat adını alarak Müslüman ol­ muş Châteauneuf adında bir kontun torunlarıydılar, iki kızkardeşin babaları Nuri Bey, Reşat Bey’le b ir Çerkeş kadından doğmuştu. Bu üç genç kadın, oldukça nezaketsiz fakat usûle uygun hileli bir kurnazlık düşün­ müşlerdi: Leylâ hanım ın gerçek b ir Türk olduğuna Lo ti’yi inandırdılar —Loti de kandı— oysa Leylâ, Paris'li madem Lera idi. Ona, —kısmen Fransız kadının uy­ durduğu, kısmen de harem lerde m ahpus Türk dost­ larının söylentilerine dayanan— Leylâ’nın gördüğü iş­ kenceleri ayrıntılarıyla anlattılar. H attâ Leylâ görüş­ meye vazıt yohıyle devam etti. Ona içinde güya sır ola rak bildirdiği noktalar bulunan m ektuplar yolladı. Macera, hilenin elebaşısı madam Lera yönünden, bil m ektupla son buldu; kadın bu m ektupta yazara canı­ na kıyma kararından ve Loti’nin Türk kadını için ya­ zacağı kitabı okum adan gitmek zorunTuğu karşısında duyduğu acıdan söz ediyordu: «Ya kitabınız? Demek onu okum adan göçüp gi­ deceğim. Böylece ruhunuz ne hissetti onu da öğrenmiş olacağım. Ruhunuz hayatın hazinliğini ve korkunç­ luğunu, uyuyan ruhları uyandımak, sonra da kollarını kanatlarını kırm akla işlenen suçu, varlıkları eşya ni­ teliğine indirme alçaklığını anladı mı ki? Çünkü ben bundan ölüyorum. Bizim hayatımız, vavaş yavaş ölüm, kuma batıştır. Oh! Kabul edin. Hiç değilse ölümüm Müslüman kardeşlerim e yarasın! Hayatım bovunca on­ lara iyiliğim dokunmasını ne kadar isterdim! Tatlı kuruntularım olduğu dönemde onları uyandırmaya

213

çalıştım. Ama, hayır uyuyun zavallı ruhlar! Kanatları­ nız olduğu aklınıza hiç gelmesin sakın! Ya daha önce uçmuş olanlar, başka rüyalar görmüş olanlar! Ey Lo­ ti, size emanet ediyorum onları! Onlardan söz edin! Düşünülen dünyada koruyucuları olun onların. Ve he­ pimizin göz yaşının vebali, şu saatteki iç acımın güna­ hı bizleri inletenlerin boynuna.» Loti oyuna geldiğini hiçbir zaman bilmedi. Öldü­ ğü güne kadar «aşktan yüzü gülmeyen» bu üç kadının m utlak varlıklarına inandı. Kendileri konusunda bir roman yazma isteklerini yerine getirm ekten ve Türk kadınının dâvnsmı savunm aktan kaçınmadı. Kolay olmadı bu onun için, çünki Türkiye'yi sevi­ yordu ve Müslüman kadınların avukatlığını yapınca halkın sevgisini kendinden çevirme tehlikesi"vardı. Ki. tabın teması «aşktan yüzü gülmeyenlerin» efendileri­ ni gocundurabilirdi. öte yandan, Loti ne «tezi» ne de savunma işini severdi. Müslüman kadınların tüm kurtuluşlarını dilerdi. Gerçek içine, ilerleme için itil­ meleri, hayat için mücadeleye sürülm eleri fikrine kar­ şıydı. Esasen bu konudaki kuruntularım kahramanı Andre Lhery’nin ağzından ortaya koyar: «Ben düne bağlı bir adamım, dâvanızı tersine sa­ vunursam karışmam . Benden beklenebilir bu, ha! İn­ san acısının alanını genişleten öğretmenlere, yüce profesörlere, bütün o kitaplara, savaş!.. Ataların m ut­ lu huzuruna dönüş dilerim...» Bununla birlikte, Loti, Fransa’ya döner dönmez kitabı yazdı. Onu bir ödev gibi, adalet ve insanlıkça kendisine yükletilen bir zorunluk gibi yazdı. Adlan

214

yerleri değiştirdi, Canan'ın uslûbuna kesinlik ve giiç kattı, ayrıntılarla ilgili noktalar için belge toplam a­ ya önemle çalıştı, verilen tem a ve yaşanılan macera etrafında bir rom an yarattı. Sonunda 1906 M artının 15’inde, La Revue des deux Mondes, «aşktan yüzü gül meyenler»i yayımlamaya başladı. Önsözünde, Loti ro­ m anının konusunu açıklıyordu: «Bugün Türkiye ha­ rem lerinde yaygın bulunan yüksek fikir kültürü ve bundan doğan acılar.» «Aşktan Yüzü G ülm eyenlerin başarısı hiç geçikmedi. Eleştirm eciler övmede hemen hem en birleşti­ ler. Halk kitabı kapıştı ve kitap yazarın ölümünden önce dört yüz on dokuz kere basıldı. Eser bir sahtekârlığa dayanıyordu. Bütün değeri­ ni kaybetmek demek m idir bu? Madam Lera olm a­ saydı, Loti böyle bir şaheser yazmayacak mıydı? Ce vaplar belli. Olay, orta b ir değer taşıyordu belki, ama bu Loti'nin olmayan bir şeydi. Geri kalan, Aziyade ve İrlanda Balıkçısı yazarın dehasına uygundu.
En başarılı olarak canlandırılan hâtıralar, İstan­ bul üzerine olanlardır. Boğaziçi'nde güneşin batışıyla ilgili bazı tablolar klâsik olarak kalmaya lâyıktırlar;

*Yanar halde batm akta olan güneşin üzerinde be­ lirlice görünen ağaçların koyu yeşilliği, yer yer deli­ niyor, ışık ve ışınlarla kalbura çevriliyordu sanki. Es­ ki yaldızlar, geniş bir sahaya rastgele dikilmiş, «çivi­ lerin altına aralıklı serpiştirilm iş m ezar taşlarının b ışlıklan üzerinde şurada burada parıldıyordu., ö n plândaki bu hüzünlü şeyler içinden, kale gibi dik duratı koyu renk yaprak demetleri arasından, bütün banların aralıklarından, uzaklar, hiç bir şeyle kıyasla­

215

namayacak o büyük dekor görünüyordu. Lekesiz ak­ şam ların ateş rengi içinde set set indikleri bütün İstan­ bul ve körfezi. Aşağıda, tam aşağıda şu yakın m ezarlann üzerinde set set indikleri Haliç'in suları, gök gibi kır­ mızı akkor rengindeydi! Yüzlerce kayık gidip geliyor­ du üzerinde...; bir ayna üzerinde dolaşan iri böcekler gibiydiler. Karşıdaki kıyı, İstanbul kıyısı da gözle gö­ rülür şekilde değişiyordu! Denize bakan bütün evler, su buharından ve dum andan meydana gelen o sürekli me­ nekşe sis içinde, gözlerden kaçar gibi siliniyordu; Istan, bul bir serap gibi değişiyordu, artık hiçbir şpy bütü­ nüyle görülmüyordu, ne viranlık ne sefalet, ne de ba­ zı m odem yapıların çirkinliği; şimdi artık kenarlan altın renginde koyu menekşe b ir silûetten, bir gök yangınım maskelemek üzere perde gibi dikine konul­ muş m inare külâhlan ve kubbeden ibaret kocaman bir şehir parçasından başka bir şey değildi. Ve havada öğ­ le namazındaki aynı sesler, dum , Tanrısal sesler, mü­ min OsmanlIları günün güneş batarkenki dördüıicü namazına çağırmak için yükselmeye başlıyordu.» Romanın temel düşünceleri de gerek çağdaş oku­ yucular, gerek ilerki kuşaklar için ilgi çekiciydi. Ger­ çek «aşktan yüzü gülmeyenler» bulunduğu şüphesiz­ di. Türklerin kendileri bile kabul ettiler bunu. Sayıla­ rı belki çok değildi, ama vardı; anlaşılmayanlar, baş kaldıranlar, huzursuz ve tatm in edilmemiş rom antik­ ler olmuştu. —Türk kadın kahram anlardan biri olan—• Fransa’da yaşadıktan, Türkiye'ye döndükten ve Türk —Yunan savaşında hastabakıcılık ettikten sonra ca­ nına kıyan Zinnur, gerçek bir aşktan yüzü gülmeyen oldu.

216

Aşktan Yüzü Gülmeyenler romanıyla Loti, 1908 ihtilâli ve özellikle Atatürk devrimleriyle henüz hür­ riyetine kavuşturulm am ış Türk kadınlarının kaderi­ nin geçici bir yüzünü tesbit etmiş oluyordu; oysa Aziyade'nin ve Canan'ın dostu olan Loti, bu devrimlerin geniş çapı karşısında titrerdi.

MISIR'DAN GÖĞÜN KIZINA
«Bir gün gelecek, dünya bir uçtan bir uca aynı hale getirilince, biraz oyalanmak için yolculuğa çıkm ak bile artık çekici ol­ mayınca, yeryüzü oturulm ası can sıkıcı bir yer olacak..» (Madam Krizantem) «Hilâl memleketlerindeki o hareketsiz­ lik hoşuma gidiyordu. Amaç, hayatı boş ye­ re çırpınmayı hor görerek en az acıyla ve parlak um utlarla uyuşmuş halde geçirmekse, en akıllı insanlar doğululardır.» (Philae’nin Ölümü)

1097 de Yüzbaşı yaptı: Mısır.

Julien Viaud son büyük keşfini

Firavunların ülkesini Ingilizler tarafından, turizm ve genel olarak büyük düşmanı «ilerleme» tarafından bozulmuş buldu. B ir piram itin gölgesinde m odem bir otel, saygı bekleyen kalıntılar üzerinde ayarlanmış bir lunch (îngiliz öğle yemeği) görmek kanına dokundu. «Veremli îngiliz kızlarının ya da rom atizm alarım ku­ ru rüzgârlarla geçirmeye çalışan azıcık beyni sulan­ mış yaşlı îngiüz kadmları»nm üzerinde bıraktıkları e t

218

ki acı oldu. Topraktan mumya çıkarıciların bu işe gös­ terdikleri hırstan dehşet duydu. Cook acentesinin kervanlarıyla Afrika’ya getirilen burjuvalara bakarken, kılavuzların kulak yırtan hay­ kırışlarım . en kutsal şeyler karşısında turistlerin «to­ kadı hakeden gülüşlerini» duyarken, Loti «Yaban gü­ zellik elden gidiyor» diye düşünüyordu. İlerleme gü­ zeli yıkıyordu, ister Bask m em leketlerinin Hıristiyan âyin töreleri olsun, ister Mısır tapınaklarının savunucusuz töreleri olsun, bütün töreleri yıkıyordu. Ne getiriyordu yerlerine? Alkolü, fabrikayı, çalgı­ lı kahveleri, özellikle Japonya’yı bulaştırm ış, Doğu’yu alçaltmış, okyanusun güçsüz yabanilerini perişan et­ miş, zavallı Raruhu'yu öldürm üş olan alkolü. Loti, alaylı alaylı: «Meyhaneci bizim Batı uygarlığımız için değerli bir öncüdür, içkilerimizin a şın kullanılmasıy­ la hafifçe güçten düşen her ırk, bu halden sonra, iler­ lemenin ve hürriyetlerin gerçek yoluna sürülm ek için daha yumuşak, daha uysal kesiliyor» diye yazıyordu. Kahire «bayağı bir ticaret ve zevk ambarı» olmuş­ tu, orada gülünç şekilde «alafranga» giyinmiş Araplar, alkolün yarattığı utanç içinde hayvanlaşıyorlardı. Fabrikada kullanılan fellahlara gelince, onlan «kömürtozu altında bozulmuş yüzleri, bulanıklaşmış gözleri, m utsuz ve kötü ifadeleriyle» seyretmek dayanılmaz olurdu. Loti, Peygamberin öğrenimle ilgili temel kuralları­ nı unutm adıkları için Müslüman genç bilginleri kut­ ladı: «... öğrenm ek her Müslümanın ödevidir... Tanrı, bilgiyi arayan bir kimseyi, din savaşında savaşan­

219

dan daha faala sever...» İslâm dininin geçmiş yüzyıl­ lardaki uygarlaştırıcısı rolünü yeniden kavram aları ve çok geç olmadan yeniden harekete geçmeleri için on­ ları kışkırttı. Vaftçı akım a alkış tuttu: «Fellahları insana garip görünen uykularında, ar­ tık gözlerini açmak, m odern eğitimle onları değiştir­ mek, bugün Mısır'lı seçkin bir yurtsever toplulu­ ğunun başarm ak istediği bir görev. Eskiden olsa, bana b ir suç gibi görünürdü bu. Çünkü, bu inatçı köylüler, im anlarının çok, arzularm m sa az olması yüzünden, daha az acı veren şartlar içinde yaşarlardı. Ama bu­ gün, silâhla ya da ateşle öldürülen bunca fatihlerin istilâsından daha ahlâk bozucu bir istilânın kurbanı­ dırlar.. Batılılar burada, her yana sokulmuşlar, onla­ rı ticaretlerine ve zevklerine âlet etm ek için uysallık­ larından yararlanıyorlar. Öyleyse, iki bin yıldan bu yana uyuyan bu insanları uyandırm anın zamanıdır belki!» Vah, zavallı Mısır! Ve zavallı Nil! Diye düşünürdü Loti. «Eskiden sıcak aynası üstünde dünya haşmetinin en büyüğünü yansıtan, Amon'un altın büyük gemisi a r ­ dında alay halinde bunca tanrı ve tanrıça kayıkları taşıyan ve çağların fecrinde insan kekillerinde oldu ğu kadar mimar! buluşlarda kusursuz saflıktan baş­ ka şey bilmemiş olan zavallı, zavallı Nil!. Ne düşük­ lük onun için! İki bin yıllık hor görücü uykusundan sonra, bugün, üzerinde Cook Acentesinin yüzen kışla­ larını gezdirme, şeker fabrikalarını besleme. İngiliz pam ukluları için balçığıyla ham madde sağlama yo­ lunda tükenmek.»

220

Bunünla bir'likte, Firavunların toprağında,, Loti, bazı renkleri sevdi: «Her şey pembe burada... önceden akla gelmiyor bu... Oysa bu renk Mısır ve Arabistan’daki bütün kumların ve bütün granitlerin rengidir.»

1909 yılı Loti’yi Londra’da buldu. Britanya Imparatorluğu’nun başkentine ilk gelişiydi. Yine ilk olarak İngiltere hakkında bütün içtenliği ile iyi şeyler söy­ leyebilecekti. O ana kadar, denizde ve sömürgede Fransa’nın ra­ kibi, Türkiye’nin düşmanı ya da kötü dostu, maddeci uygarlığın bütün dünyaya ihracatçısı ve eski gelenek­ lerin yıkıcısı Ingilizlere karşı çok az yakınlık duy­ m uştu. Boers savaşı onu tiksindirm işti. Kraliçe Vic­ toria —Fransız denizcilerinin dedikleri gibi— yaşlı «Kuin» öldüğünde, İngiliz filosunun «uzun uzun sal­ tanatlı top atışları» Redoutable'deki kam arasında «Tristan ve İseult» operasından bir havayı çalm akta olan Fransız subayına, ancak bir an ara verdirmişti: «Binlerce başka yaratık, aşağı yukarı dünyanın her bucağında ruhlarını onunla aynı zamanda teslim edi­ yorlar ve onlarla hiç meşgul olunmuyor; ne var ki bu kadın, insanlar arasındaki en itibari inanışların en eskisi, en çocukcası ile bir milleti, yırtıcı bir milleti şahsında temsil ediyordu. Böyle olunca, memleketleri ve denizleri saran teller şebekesi haberi yaydı, bunun üzerine de herkesin rahatım kaçıran muazzam bir gü­ rültü koparılıyor.» Loti, böylece, ayak basmayacağına yemin ettiği bu kente geldi. Renksiz ve yağışlı bir gök altındaki

221

yeşil ve çiçekli büyük kasabaların güzelliği ile karşı­ laştı. Parlam ento binasının, «şu, suyun kenarında gri dantelden bir falez gibi sivrilen, nehirde yüksek ve hafif silûetler yansıtan bir çeşit gotik sivrilikler o r­ manının» güzelliğine ilgisiz kalamadı. Çiçekleri içine sindire sindire kokladı, «her tarafta bir çiçek bollu­ ğu! en ufak balkon, en küçük pencere b ir bahçıvan sepetini andırıyor». «Londra sokaklarının o gezginle­ rinde çok babacanlık» buldu. Saraya dâvet edilip Kral ve Kraliçe’ye takdim edildi. Nükteden yoksun bulunm ayan Edouard. ona elini uzatıp babacan b ir gülümsemeyle: «O! İngiliz düşmanı aram ızda deme!» Dedi. «Haşmetlim, diye karşılık verdi Loti, öyle sanıyo­ rum ki eskisine kıyasla daha az düşmanım şimdi.» Gerçeğin ta kendisiydi bu. Alman tehlikesini kav radığından beri ikili anlaşm anın zorunluğunu anlam ış­ tı. Açıkça görm üştü ki, İngiltere ile Fransa’yı birbi­ rinden ayırma, milli birliği sağlam laştırdıktan sonra, Alman siyasetinin am açlarından biridir. Fransa ve İn­ giltere’nin denizcilik ve sömürgecilik kavgalarını sün gferle silmek ve her şeyden önce ortak bekalarını dü­ şünmek zorunda olduklarını anlıyordu. Kraliçe Alexandra tarafından Buchingham Sara­ yın d a kabul edildi. Kraliçe, sadeliği ve öteki insan nitelikleriyle onun kalbini fethetti: «Hoşgörürlük, iyi­ lik, doğruluk, bu Kraliçe’nin sözlerinde ve bakışların da hemen nasıl da belli oluyor! Sonra, memleketimizi içten sevdiği hissediliyordu.»

222

Loti öylesine etkilendi ki, Rangoun konusundaki bir yazıyı hemen değiştirmeye ve hafifletmeye karar ver­ di: Bu yazıda Birm anya’daki İngiliz işgalini kınıyor­ du. Bir kaç zaman sonra, Madam Adam'a şöyle yazdı: «Doğru, bu insanlar gönlümü çeldiler, onlara eskisi gibi sövüp sataşamayacağım.»
• *

Türkiye’de değişik kalışları süresince, Loti her çevrede sayısız dostlar edinmişti. V autour'un kum an­ danı, bir kaç kere, o zam anlar İstanbul’da Fransız Sefiri olan kurnaz diplom at Mösyö Constans'a şahsı itibariyle yardım larda bulunm ak fırsatını elde etmiş ti. «Aziyade» ve «Aşktan Yüzü Gülmeyenler» yazarının kazanmasını bildiği sevgiler, kadınlar dünyasının sınır­ la n içinde kalm aktan çok uzaktı. Türkler, onun yurtla rina karşı göstermekten bir an geri kalmadığı sevgi­ siyle övünürler, resm î m akam lar da bu dostluğu biı yana atmazlardı. 1910 da, I.oti'nin Türk dostları bir süre kalmak üzere onu İstanbul’a çağırdılar. Boğaz'ın Anadolu kıyı­ sında bulunan Kandilli’de deniz kenannda bir evde oturdu. Türkiye’de son kalışından beri, 1908 meşrutiyeti, heps^ de Loti'nin duygularına uygun düşmeyen biı takım değişiklikler getirmişti. Sanayi ile ilgili çok çirkin binalar ve elektrik fabrikaları inşa ettirilm işti. Geçmişin selvileri ve dikme mezar ta şla n azalmışa benziyordu. Genç Türkler yeniliği, İstanbul sokakların­ da başıboş dolaşm alarına alışılan iyi köpeklere kadar götürm üşlerdi. O köpekler ki «her yanda zararsız vt terbiyeli, salınırlar ve en ufak okşamayla duygulanırlar m ahallelerde geceleri nöbet beklerler, sokakları temiz­ lerler ve küçüklere göz kulak olurlardı.»

223

«II. Mehmed’in orduları peşinden bu memlekete gelen bu köpekler, buraya, insanlarla tam bir güven içinde sonsuzluğa kadar yerleştiklerine inanıyorlardı. İnsanlar da bugüne kadar onlara ihanet etmemişlerdi. Ama «ilerleme»yi ve hüküm et işlerine tatlı su Frenk'lerinin burunlarını sokacaklarını hesaba katm amış­ lardı. Dör - beş yüzyıllık sadaketten sonra ve kimseyi ısırmamış oldukları halde, bu ilkbahar, kendilerini toptan öldürm enin en canavarcasm a m ahkûm edilmiş gördüler.» Geçmişe karşı yapılan bu suikastlardan hayal kı­ rıklığına uğrayan eski Türk âdetlerinin ortadan kalk­ m asına üzülen Loti, İstanbul’daki kalışının zevkine um duğu kadar varamadı. H asta düştü üstelik. Oğlu Samuel ona bakm ak üzere gelmek zorunda kaldı. Nekahatini Fransız Konsolosunun evinde, büyük biı bahçe sonundaki b ir çeşit tahtadan sığınak altında, bir koltukta ve bir paltoya sarınm ış halde tamamladı. Oradan «yazın bitişine, Doğu’nun bitişine, hayatın b i­ tişine» baktı. «Her şeyin çöküşü bu.» Loti, Fransa’ya, H atice’nin ve Canan’m yurtlanın bir daha hiç göremeyeceğini yersiz olarak düşüne dü­ şüne döndü.

SON ÇİZGİLER
Loti’nin pek sevmiş olduğu «Can Çekişen Türkiye»nin kaderinde en elverişsiz şartlara rağmen yeni­ den doğmak, eski durum una yeniden kavuşmak vard;. Ne var ki, Lausanne Anlaşması ve yeni rejim in kurulu­ şu, ancak faaliyetinin son aylarını gönlünün dâvâsını savunmakla harcayan adam ın ölümünden sonra ger­ çekleşecekti. Loti. hastalığın pençesine 1921 Eylülünde düştü. O zaman, yirmi iki aylık uzun ve dayanılmaz bir can çekişme başladı. Yetmiş bir yaşma kadar kırklık bir adam ın tazeliğini kaybetmemiş olan adam , kısa bir za­ m anda «bir koltuğa düşmüş felçli b ir kâlm tı»dan baş­ ka bir şey değildi artık. Eylül 1921 de, Ankara’dan gelen ve vatanlarnın kurtarıcısı dedikleri kimseye candan çalışarak hah dokum uş olan bir genç kız topluluğunu karşılam akta kendisine yardım cı olması için Claude Farr^re’i, Rochefort’a çağırdı. Claude Farrere «Kireç badanalı küçük odasında, büyük istavrozun altındaki o hareketsiz hayalet kar­ şısında» dehşetten dondu kaldı... «Bembeyaz, keşiş lere yaraşır daracık oda, yavaş yavaş, yolculuklar ve seferler boyunca en barbar ve en zengin b ir müze h a ­ line gelen bu görülmedik ve şatafatlı evin içinde, san­ ki kaybolmuş b ir m anastır hücresini andırıyordu.
F : 13

226

Loti, bu büyüleyici dekordan az ötede, dem ir bir karyola veya hasır bir koltukta ölüyordu. Ama, koltuk olsun, karyola olsun, bunlar atalarından kalmıştı; o da dindarca saklamış ve onlara karşı geçmişin, inan dığı zamanların, yaşam aktan m utlu küçük bir çocuk olduğu zamanların ateşli özlemini duymuştu.» F arrere eski kum andanım son kere 27 Aralık’ta gördü. Onu, çıplak küçük odasında «kireç renginde, zayıflamış, bitm iş tükenmiş» buldu. Loti henüz konu­ şuyordu ama, belli belirsiz kelimelerle. Farrere, ona ya­ kınlarda Lejyon Donör nişanının büyük haç rütbesine yükseltildiğin! bildirdi. Otuz - kırk yıl önce, Loti insan­ ların gururunu okşayan bu boş şeylere karşı ilgisiz kalmazdı. Bugün, bu oyuncaklara ne değer vereceğini biliyordu. «Yine de teşekkür ediniz» dedi Farröre’e. Aynı gün, Ferit Bey’in eşi onu ziyarete gelmişti. Türk m illetinin dostuna, Ankara'dan bir arm ağan ge tiriyordu. Loti, onu, iki uşağının yardımıyla loş mes­ cidinde kabul etti. «Altın düğmeli koyu mavi iki uşak urbası» onu çerçeveliyor, «hemen hemen dibe yakın ke­ silmiş kısa, etkileyici sakalı ve arkaya taranm ış sa­ çıyla Loti'den, yeni Loti’nin yüzünden başka bir şey olmayan o incecik ve soluk hayaletin çevresinde parıl­ dıyordu. Ama bütün yüz, gözlerin iki elmasının fosfor gibi korkunç bir şekilde ışıldadığı bir gümüş parçasın­ dan başka bir şey değildi.»
E r te si günü F erit B e y ’in eşin i y in e g e tir tti. D aha iy i k o n u şa b iliy o rd u . V e H a tice'n in resm i ön ün de: «H er zam an h atırla y a ca ğ ım on u» d iy e m ırıld a n d ı.

SÜLEYMAN NAZİF’İN PİERRE LOTİ HİTABESİ

İstanbul'un işgali sıralarında (1919), büyük, Türk dostu Pierre Loti'yi bir anma, günü tertiplenm işti. Millî heyecanın çoşturduğu büyük bir kalabalık Darülfünun konferans salonunu tıka basa doldurm uştu. Dinleyiciler arasında Veliaht Abdülmecit Efendi, Başyaver Naci Pa­ şa, Dârül tünün m üderrisleri, tanınm ış şair ve yazarlar da bulunuyordu. Abdülhak H âm id’in, Pierre Loti'ye şükran duygula­ rımızı .belirten b ir m ektubunun okunm asından sonra, Süleyman Nazif uzun ve çok heyecanlı bir konuşma yaptı. Edebiyatımıza «Pierre Loti Hitabesi» adıyla ge­ çen bu tarihi konuşmayı aynen alıyoruz: PİERRE LOTİ HİTABESİ Necâbet Penah Efendimiz, Huzzâr-ı Kiram

Muhibb-i millîmiz Piyer Loti’ye şükran-ı milliyi bir kerre de bu mevkîi hatîrden iblağ için benim de bir kaç söz söylememi tasvib etm iş olan zevâtm arzusunu t a t min etmek, bence vicdanî bir vazife olmasaydı, itizar ederdim. Cihftnşümûl bir şöhret-i edebiyeye sahip olan rabb-ül-edebin masirine, isterdim ki, salâhiyettar kalbler ve lisanlar terceman-ı şükran olsun.

228

Türklerin hakk ı m ağdurunu m üdafaa için aziz dos tumuz senelerden beri yorulmayan, korkmayan, nevmid olmayan bir azmile çalışıyor. Bu yüzden ne kadar tarize ve düşm ana uğradı. Onu inzivagâhmda bile rahat bırakm ak istemeyen tecavüzler bazan m übareze teklifi, katl-ü idam tehditleri gibi küs­ tah ve caniyane şekiller bile alırdı ve alıyor. Fakat mad dî, manevî hiçbir taarruz Piyer Loti’nin sesini, hakkın bu sada-yı vefâkârını boğamadı. Piyer Loti, T ürk’ü m üdafaada niçin bu kadar ıs­ ra r ve sebat gösteriyor, işte ben burada meseleyi tet­ kik ve tâm ik edeceğim, öyle zannediyorum ki, iltizam ettiği dâvânm kudsiyetini ispat, onun mücahedatında ki ulviyeti daha ziyade izhara hâdim olur. Bir adama içtihadının isabetini söylemek ve bu isabete başkala­ rının da kanaatim celbetmeye muvaffak olmak, itikadımca şükranların en samimisi ve en fiilisidir. K urunu vustâ'm n karanlık köşelerinden ve karan­ lık asırlarından miitevâliyen nehean edip gelen seyl-i ağzara insaniyet-i m ütem eddine’nin —daha muayyen bir kelime ile ifade edeyim— insaniyet-i hıristiyane'nin kulakları ve vicdanları girdab-alût, cehennemi bir insibabgâh olmaktan hâlâ, bu yirminci asırda bile kurtulam adı. Aleyhimizde tertip olunan efsâneler ağızdan ağıza, kalemden kaleme dolaşarak, az m üddet zarfında Av­ rupa’nın, Amerika’nın en ücra köşelerinde cây-ı kabul ve cây-ı tahassüs buluyor. Bizi, işittiği isnadat ile de­ ğil, kendi m eşhûdat ve kanaatiyle, tanınan Piyer Loti hak ve adlin müdafii sıfatıyle ve tek başına bu d a lâ l. umûminin önüne geçmek istedi.

229

Bugün Piyer Loti, yirminci asr.ı m ilâdi’nin vicdan-ı m üşahhasıdır. Pek ziyade teessüf ederiz ki, bu gibi insaf sahiplerinin adedi, yirminci asr-i m ilâdi’nin vicdanını, âtiye azap ve hicabdan kurtaracak m iktar da bulunmuyor. Klod Farer, Düran, Erio ile b ir çok Fransız zabıtan ve m ütefekkiri o hak-perverlerdendir.' Fakat bu nedret, onlann kadr-ü kıymetini tenkis değil tezyid eder. Aziz dostum uz ve büyük müdafiimiz ise, o kafile-i a h ra r’m serdârıdır. Piyer Loti, bizim millî dâvâmızı niçin bu kadar şiddetli azmil'e iltizam ediyor? Bizim yüzümüzden ka zanmış olduğu düşm anlar diyorlar ki: Eyüp selvilerinin altında veya B ursa’mn Yeşil Camii avlusunda ge­ çen tahassüs ve m urakabe saatleri bu rakik kalbli şa ire o kadar bediî heyecan vermiş ki, teheyyücatı niha­ yet m antık’ım ve m uhakemesini mağlûp etmiş. «Az> de» müellifi bu tesirlerin taht-ı teshirinde Türkleri m üdafaa ediyor. Böyle diyorlar. Fakat, ne kadar yan­ lış ve bedahat karşısında ne kadar büyük b ir yalan, b ir iftira! Güzelliklerden m ütehassis olmak, hüsnü terbiye görmüş her medeniye şeref verecek bir haslet, bir fa zilettir. Piyer Loti, Y unanistan’ın m uhtelif yerlerini de İstanbul gibi. Bursa gibi gezip gördü. Kendi vatanı­ nın zengin müzelerindeki eski Yunan eserlerinden el­ bette bir çok zengin rnâye-i tahassüs, bir çok heyecan-ı bediî alm ıştır. Bununla beraber, niçin (Grek)lere medihalar, kasideler ibzal etmiyor? Methetmek, kaside yazmak şöyle dursun, bu kavimde gördüğü tereddi eserlerine karşı olan nefretini, mâzinin m etrûkat-ı nefisesi sustııramam ış, bir vakit kadîm Yunanistan’a

230

mevâ-yı san'at olan kıtada şimdi m ütemekkin bulu­ nan akvamın, havassında, avamında gördüğü nevâkıs ve fezâyıh’ı daim a ve alenen teııkid ve takbih etmiş tir. Türk'e ihda-yı selsebil eden kalemi, T ürk’ün bu haksız düşmanına bihakkın zehr-i tel’in akıttı. Bize Piyer Loti’yi sevdiren, Piyer Loti’yi bize bu kadar şiddetle rabteden sebep başkadır. Eserlerinde bînazir bir kudret ve belâgetle terennüm ettiği ve ebe. diyete kadar terennüm ettireceği âsâr-ı milliyemizin cephesinde »ördüğü Türk ruhuna âşık oldu. Hem de bakınız nasıl: İnsan, Eyüp mezarlığında dolaşırken zanneder ki, serhadd-i âhirete gelmiş, bir adım daha atsa sanki bâkilik âlemine girecek, sanki uhrevîler arasına karışa­ cak. Bu sem tin serâırengiz şiiri, tabia-ı m eşhûde’den Piyer Loti’nin m uhalled sayfalarına intikal ederken, şairin nâfiz nazarı, o taşların, o servilerin, çınarların, türbe ve çeşmelerin, o topraklarda medfûn ecsad’m, ebedi melâli üstünde geceleri rahm et neşideleri oku­ yan m ehtâbın hâsılı gerek semavî gerek hâkî her man zaranın, her şeyin fevkinde ve hepsinden câzip bir şe­ ye saplandı. Bu şey, Türk'ün ruhu idi. Necip ve vakûr bazan yaralanır ve hum m alar içinde kıvranırken bile, ulûvv-ü cenâbından, hayırhahlığından, cömertliğin­ den bir zerre kaybetmeyen, sabûr, hamûl, mütevekkil Türk ruhu.. (Şiddetli alkışlar, bravo sadaları.) Kırk bu kadar seneden beri, bu ruhtan Piyer Loti’nin na­ zarı bir dakika ayrılmamış, hakikatin iltima-ı hayalis, önünde gayş-ü istiğrak ile uzun seneler geçiren (Budagibi, Piyer Loti de bu ruha kırk bu kadar seneden beri meclûb ve âşık yaşam ıştır. (Burada, halkın ve Ve­ liaht Hazretlerinin gözleri yaşarıyordu.)

231

(Yeşil Cami) adlı eserini tetkik etsinler. Piyer Lo, ti belki bir gün bu tslâm mâbedini, yanındaki türbe ve Bursa'nın diğer bedâyi-i mütehaccire ve tabiiyesiyle birlikte unutabilir. Fakat camiin harîm inde, avlusun­ da, cihan-dîde imamıyla geçen âvan-ı sohbetinin yâdı, Piyer Loti'nin eserlerinde ne kadar sanatkârâne ırienkûş ise, vicdanında da o kadar hararetle m ahkûktur. Yeşil Cami'in, Yeşil Türbe'nin sankf-u cidarında Türk dehâsının, tm am Efendi'nin sadegi-i etvar-u mişva rında da tslâm ruhunun inceliklerini ve güzelliklerini sezmişti. (Doğru sadalan, alkışlar.) Eserini okuyunuz; göreceksiniz ki pîş-i temâşasm da haşr-ı mahasin eden elvah-ı tabiiye ve sanaiy^ den ziyade, Türk ve tslâm ruhunun bu munis imtizacı onu m eftun ve teshir etm iştir. Güzelliklere âşık oldu­ ğu kadar, faziletlere meclûb bir şair. (Veliaht Haz retleri doğrudan doğruya tastik etm işlerdir. Umumi alkışlar.) Şimdi hissiyattan uzaklaşarak, vakâyi geçelim. dairesine

Piyer Loti ilk defa İstanbul'a 93 Rus Seferi'nin tahaddüsü arefesinde geldi. Bu harbe takaddüm eden ahval ve hâdisatta, T ürk’ün ne kadar m ağrur ve makhur olduğunu kendi gözleriyle görüyordu. Beş asırdanberi m üşterek çatı altında yaşadığı ve lütfen yaşattı­ ğımız bazı unsurların harekât ve mahiyetlerine de m uttali olmuştu. Ondan sonra hiç bir defa olmadı ki, dostum uzun nazarları önünde T ürk’ün mazlûmiyetini bir kere daha teşhir etmesin.

İnkılâbı müteakip hutuvat-ı teşebbüsatımıza, bü­ yük, küçük ne kadar mevaki dolandı! Pek yakın bir

232

maziye ait olan vakayii tekrar ile şu kıym ettar dakika ları ziyan etm ek istemem. Harbı-ı Umûmi’nin infilâkı üzerine bizim bitaraf kalmamız için, Piyer Loti o vakitki bihaber ve bîşuu r zimemdaran-ı um ûrum uza pek çok yalvardı. Mek­ tupları giryan birer tazarrunâm edir. (Veliaht Hazret­ lerinin başlarıyla tasvip işaretleri.) Fransa ile m ütte­ fiklerine îras-ı za'f edebileceğimizden ziyade, bizim bu hengâme neticesinde perişan olacağımızdan ve yalnız bundan korkuyordu. Aman Yarabbi!.. Dostumuzun kaleminden ve vic darımdan kopan ikaz vaveylâsı ne kadar samimi ve ne kadar hayırhâhanedir. M üsebbiblerini tel’in ile tees­ süf edelim ki, Piyer Loti'nin bu irşadı tesirsiz kaldı Bahtımızı Almanya ile Avusturya'nın taliine raptetti­ ğimiz zaman, ilk (Marn) m uharebesini Wilhelm'in or­ dusu kaybetmişti. Bu kadar münasebetsiz ve tehlikeli zamanda biz meydana atıldık. Hiç b ir sebep ve mâzeret H arb i Umumî ateşine bizi sellemehüs selâm sok­ muş olan iki üç kişinin hareketini m azur gösteremez ve affettiremez. Fakat bu dalâl ve gafletten, Piyer Loti’nin sevdi­ ği T ürk’ü tebriye edecek ve hatta m ecbur ve muhik gösterecek sebepler yok m udur? Var.. Hem de pek çok, hem de sayılamayacak kadar çok. Bu sebeplerden b ir kısmını, Piyer Loti kahir belâgatiyle bir seneden beri tadat edip duruyor. Efendiler! Milletimizi iki üç serserinin arkasından sürükle nip gidecek derecede sersem görecek ve gösterecek ka­

233

d ar ters düşünceli adam ları ben kendi milletimin efradı arasında görürsem, cidden m e’yûs olurum . (Alkışlar, doğru, bravo sadalan.) Kayser VVilhelm eğer bizde alda, tacak adam buldu ise ve bu adam lar bir milleti sürükle­ meye muvaffak oldu iseler, sebebini vakayide ve tarihte aram ak ıcab eder. (Alkışlar.) îk i buçuk asırdan beri bize m usallat olan, iki buçuk asırdan beri bizi bir da­ kika rahat bırakm ayan Rusya. Harb-i Umumî'ye Alsas - Loren’i Prusya'dan alıp Fransa'ya iade etmek emeliyle girmiyordu. M oskoflann Büyük Petro'larm dan beri Çarlarının görmekte olduğu rüyaya tahakkuk vermek, Boğazlar­ dan ve Anadolu’dan açık ve sıcak denizlere çıkmak zamanının gelmiş olduğuna hükm etmişlerdi. Biz, harbe hesapsız girmekle ve hususiyle harbin o kadar fena, o kadar cahilâne ve o kadar hâinane idâre edilmesine sükût etmekle, Avrupa’ya karşı değil, milletimizin huzurunda mesul tutulmalıyız. (Öyle, evet, yaşa Süleyman Nazif Bey sesleri. Şedit ve mü teheyyiç alkışlar.) Bizden hesap sorm ak hakkına yal­ nız Osmanlı Milleti m aliktir. (M ükerrer alkışlar, tek­ ra r sadalan.) Düvel-i Muazzama bizi o kadar ihmal.. Ah, kâşki ihmal ile iktifa etm iş olsaydılar!. Bize o kadar m usibetler hazırlam ıştı ki, nihayet dessas Kay ser. Türk'ün tarih ve m ukaddes kininde, her hesabı unutturacak bir feveran imkânı buldu. Bulgar esbak Başvekili (Keşof)un, Balkan Harbi akabilnde neşrettiği kitap okunsun. Bizi Avrupa’dan çıkarm ak için Sırp ile Bulgar, bu iki ezelî ve ebedî düş­ manı, Rusya Çar'ı İkinci Nikola, âdeta zor ve cebirle it­ tifak ettiriyor. Karadağ da bittabi kuyruklarında. Bu it­

234

tifakın akdini Fransa tasvip ediyor, teşvik ediyor, teshil ediyor. Sonra da Times Gazetesi’nin çok nufuzlu bir rüknü, Türkleri Avrupa’dan çıkarm ak isteyen $u kuv­ vete Yunanistan'ı sokuşturm ak için tavsît olunuyor. Ne­ tice malûm. Bunları itiraf eden Bulgar siyâsisi Türk düşmanlığıyla m aruftur. ŞunU unutmayalım ki. Balkanlar’da bizim galibi yet ihmalimiz mevcutken, (istatiko) düstûruna dindarâne ittiba edileceği ihtar olundu, tik mağlûbiyetimiz günü bu düstûr'uıı mefsuhiyetini ilân eden devlet, iki buçuk asırlık düşmanımızın m üttefiki ve bizi avlamak isteyen dessas siyâsetin ise en büyük rakibi idi. Bu hakikatler niçin Piyer Loti'den başka erbab-ı insaf tarafından nazara ve kaale alınmıyor? Afrika’daki son topraklarım ıza... Hem de serâpâ dindaşlarımızla meskûn topraklarım ıza, durup d u ru r­ ken tasallut ruhsatını kimler İtalya'ya vermişlerdi? Türkleri Harb-i Umumî’ye ithal eden sebeb, yalnız bu milletin gafletinde veya çenkçiliğinde aranırsa pek çok bir garazkârlık ve tahrifkârlık olur. (Bu cümle iki defa okutuldu.) Hayır Efendiler! O b ir milyon şe hit, hakkını ve vazifesini m üdrik olarak, bile bile vc güle güle can verdi. Bunu tastik ve takdir etmemek o şehitlerin muazzez ruhlarına b ir hakaret, o şehitle­ rin kanlarına karşı bir küfrandır. (Fevkalâde hararet­ li alkışlar, bravo, bir daha sadalan. Ve bu kısım iki de­ fa okutturuldu.) Acaba Avrupa ne vakit bize bir iyilik gösterdi de mukabelesi şükran olmadı? Ben m emleketin tarihini pek iyi bilirim. Bin türlü dalâl-ü gaflet kaydeden va.

235

kayî mecellemizde tek bir küfran satırı yoktur. Keş ke olaydı!. İzm ir m üslüm anlarım Yunan askerlerine katliâm ettirdikten ve sükût ettikten sonra, İstanbul'dan da bizi çıkarm ak ve Hilâfet-i îslâmiyeyi hasis bir balya gibi Anadolu’nun bir kasabasına nakletm ek veya mü­ zedeki eşya gibi, Topkapı Sarayı’nın bir köşesine tık­ m ak istiyorlarm ış. (Alkışlar, olamaz sadalan.J Osmanllılam Avrupa’dan çıkarm ak istedikleri za­ m an ve çıkardıklarım m üteâkip öyle bir kıyamet kop­ tu ki, hâlâ cihanın her tarafı sallanıp duruyor. Daha sallanacak ve durmayacak. (Velveleli alkışlar.) İstanbul’dan çıkarsak, güneş manzumesinin âdem oğullarına tahsis edilmiş olan bu parçasında, seneler mi asırlar mı, artık ne kadar m üddet süreceğini kimse­ nin tayin ve tahm in edemeyeceği b ir yangın, küıre-i arz’m serapay-ı âfâkını sarsacağında şüphe edilme­ sin. (Alkışlar, Veliaht Hazretlerinin takdirleri.) Biz İstanbul’u m ilâd’ın 1453 tarihinde değil, 622 senesinde, yani tslâm tarihi ibtida ettiği senede fet­ hettik. Hazreti Muhammed (Belde-i Tayyibe)nin fethi­ ni, üm metine bir ideal suretinde telkin ederken (Koslanteniyye) Islâm 'ın harita-i maneviyesine ve m alikâ ne-i imânına dahil olmuştur. Burada tarihin mütezad fakat mevsuk iki çehresi­ ni göstermekten nefsimi men edemeyeceğim: Hazreti Muhammed’in üm metine medh-ü tebşir etmiş olduğu İstanbul’a Sultan Mehmed’in girdiği de­ virde, Endülüs İslâm Devleti inkıraz bulmak üzerey

236

di. Yani, Avrupa'nın şark-ı cenubunda bir İslâm devle ti, hıristiyan bir devletin mevcudiyetine, garb-ı cenu­ bunda hıristiyan bir devlet, m üslüman bir devletin hayatına nihayet veriyordu. İstanbul'un Fatih'i, burada bulduğu hıristiyan aha­ liye hem - mezhepleri olan Rum im paratorlarından zi­ yade mezhep müsaadesinde bulundu. «Fener» çıbanı, Fatih Sultan Mehmed’in eser-i ihsanıdır. (Sürekli ve m ükerrer alkışlar. Evet, maalesef öyle sadalan.) Hıristiyanlık âleminin galeyan-ı efkârından mı korkuyordu? Korksaydı Ayasofya çanlannın üzerinde m inareler yükselmezdi. (Alkışlar.) E h ti Salib'in son savletini Fatih’in babası kırm ış ve kendisi buna şahit olmuştu. Avrupa'nın garb-ı cenûbundaki İslâm devletinin vücudunu kaldıran İspanya idi. Hıristiyanlığı kabul etmeyen m üslüm anlardan ve hatta yahudilerden bir çoğunu diri diri fırınlarda yakmak suretiyle rakip dinleri oradan kaçırdı. Ben bu tarım vak'ayı, İspanyolları muaheze ve tâyib için değil, fakat misâl olarak burada zikrediyo­ rum. îspanyollar Cenâb-ı Hakkın/ kendilerine bahşet­ tiği fetih hakkım o suretle istimal etm ek istemişlerdi Hâlâ yerlerinde ve rakip unsurlann tevlid edeceği dağdağalardan asûde ve m üreffeh bir halde bulunm a­ ları gösteriyor ki, Cenâb-ı Hakkın bahşetm iş olduğu fetih hakkından îspanyollar pek güzel istifade etmiş lerdir. Fatih Hazretlerinin de insaniyetperverliklerini pek ziyade ta k d ir- ederim. Ulûvv-u cenablan Osmanlı ta­

237

rihinin ve tarih-i İslâm 'ın en necip sahifesini vücuda getirm iştir. Bunu kalbimle tasdik ve lisanımla ikrar ederim. Fakat, bilmem neden, hafid-i muazzamlarının afv-ı hüm ayunlarına iltica ederek arzediyorum, hissi yatımla başbaşa kaldığım zamanlar, o rahim ve âdil padişahın bu ulûvv-u cenâbma karşı gönlümde pek de şükran hissi bulamıyorum. (Burada Veliaht Hazret ieri fevkalâde müteheyyiç olm uşlar «her mesele bir şahıs ile bitmez, onu ahfad ikmal ederdi» buyurmuş lardır.) Benim gibi aceze-i tebaasından birini, me'ser-i şa­ hanelerinin yâd-ı mübecceli huzurunda isyankârlığa sevkedecek kadar m üteessir ve m ünkesir eden o lûtf-u insaniyet-perverânenin mukabilini medeniyyet-i hâzı­ ra, İstanbul'un fethine ta ’viz olarak vermelidir. BöyNle bir hakşinaslık gösterilirse, Türbe-i Fâtih’in eşiğine yüzümü gözümü sürerek, rûh-u bülendinden istiğfar­ larla istidadı afv ederim. (Burada heyecan son dere­ ceyi bulmuş, göz yaşlan akmaya başlam ıştır.) «Yüzüne birisi bir tokat vurursa mukabele etme, öteki yüzünü hemen ikinci bîr silleye arzet» buyuran Cenâb-ı İncil, edilen iyiliklere fenalıklarla mukabele et­ meyi elbette emretmez, nehyeder. İstanbul'dan çıkmak mı? Bu son sualin cevabını düşünürken, Victor Hugo nun âsârından ve hayatından bir sahifeyi hatırladımHem İtalya'ya, hem Fransa ile İngiltere’ye, yani- bugün İstanbul'un tâyin-i m ukadderatında en çok bariz üç kavme, uzaktan yakından taallûku var. M alûm dur ki, Üçüncü Napolyon'un İm paratorluğu darbe-i hüküm et

?38

şeklinde olmuştu. Bunu m eşrû tanım ayanlar arasında Victor Hugo da vardı. Hem de kabul etmemiş, hem de Napolyon’un kahrından canım kurtarm ak için Fransa haricine çekilmişti. A’van ve ensatfndan birkaç Fransız, aileleriyle birlikte Victor Hugo’yu takip etti­ ler. Geçen Cumartesi günü riyaset-i cum hura intihab olunan Paul de Şanl’ın pederi Emil de Şanl da o mül­ teciler meyanmda idi. H attâ Paul de Şanl pederinin g u rb etg âh ’ında dünyaya gelmiştir. Victor Hugo, evvelce (Ferse) adasına sığındı. Fer se, Fransa’nın Manş sahiline yirmi kilom etre mesafe­ de kâin İngiltere'ye ait küçük b ir ceziredir. Victor Hugo bu melâz vaz’ında Napolyon'a karşı kendi tâbîrince (mukaddes gayzını muhafaza etmekle beraber) kesb-i sükûn ediyordu. Napolyon, her mânâsıyla bü yük bu düşmanının o kadar yakın b ir yerde bulunma* sından endişeye düştüğünden, hüküm etinin devamlı te­ şebbüsleriyle, şairi (Ferse)den (Kemezi) adasına nak­ lettirdi. Victor Hugo (Kernezi)de Fransa'nın hicranını terennüm ederken, nağmelerine ara sıra (Fcrze)niıı yâd-ı tahassüsü de karışıyordu. Böyle seneler geçti. O zaman Garibaldi harekâtının en galeyanlı dev­ resi idi. İtalya’nın ittihat kahram anı, Sicilya’da icra-yı hüküm et eden (Burbon)ları, o adadan tard ve uzak' laştırm aya muvaffak olmuştu. Bu hâdiseyi, meskûf-u hürriyet olan her kavmin, her beldenin halkı, pek m esut bir vak’a, bir vak’a-i hayriye telâkki ediyordu. Ferse Adası'nın sâkinleri de B urbon'Ian Sicilya Adası'ndan teb’id muvaffakiyetini tebcil için şenlikler ter­ tip ve Victor Hugo’yu Kernezi’den m uvakkaten dâvet ettiler.

239

Victor Hugo hem dâvete icabet, hem de o m era simin her safhasını belâgatiyle tesbit ve teyit etti. Şeref ine verilen ziyafette, en güzel hutbelerinden biri ni îrad etm işti. (İstanbul'dan çıkmak mı?) Sualini nef sime tevcih ettiğim zaman, o uzun nutkun muhtevi­ yatından şu bir kaç satırın meali, hafızamda giryan giryan uyandı. Fransız Şair-i Ekber'ı diyor ki: «Dün b ir kaç muhibb-i muazzezle bu adayı ziyaret etmeğe, sevdiğimiz yerlerle bir4 zaman teferrüc-gâhımız olan m ahalleri ve hafızalarımızda hayaller gibi kalmış olan bütün şa’şaadar m anzaraları tekrar gör. meye çıkmıştık. Avdet ederken tatm in edilecek bir fikr-i dindaranem iz kalıyordu. Zaten nihayet ve âkıbet olan bir şeyle, kabristan ile ziyareti tam am lam ak is tedik. Bizimkilerden m üteaddit m edfunlan bulunan (Sen-Jan) m akberesinin önünde arabamızı d urdur­ duk. Vâsıl olduğumuz dakikada bizi titreten şeyin ne olduğunu bilir misiniz? Bilir misiniz ne gördük? Bir kadın, daha doğrusu b ir kefen altında bir insan şekli, o arada, yerde rukûdan, sücûddan ziyade, uzanmış, âdeta bir mezarın üstüne yıkılmış bir halde Orada, hareketsiz, sâkit ve bu elem-i muazzamın huzurunda engüşt ber dehan kaldık. Bu kadm, dua ettikten sonra kalktı, mezarın otları içinden kopardığı Bir çiçeği kal binin üstünde sakladı. O vakit tanıdık. O sararıp sol­ m uş çehreyi, o teselli kabul etmez gözleri, o beyaz saçları, o vakit tanıdık. Bir valide idi, bir menfi'nin validesi! Menfanın m übarek gediği üzerinde 4 sene ev­ vel ölen genç ve m ert (Filip For)un validesi idi. Hava nasıl olursa olsun, bu valide dört seneden beri hergüa oraya gelir, dört seneden beri hergün bu valide o ta ­ şın üstünde secde eder ve öper. Onu oradan kurtarıp

240

ayırmayı bir kere deneyiniz. Ona Fransa'yı, evet, Fransa’nın tâ kendisini gösteriniz. Bu valide için onun ne ehemmiyeti var? Ona deyiniz ki: «Sizin m emleketi­ niz burası değil.» Size inanmayacak. Deyiniz ki: «Sız burada doğmadınız.» Size cevap verecek: «Benim oğlum burada öldü» diyecek. Bu cevabın önünde siz susacaksınız. Çünkü, ananın vatanı oğlunun kabridir.» Victor Hugo, ölüme pek ziyade yaklaşmış, bîke« ve ecnebi bir kadına mâtemzede bir valideye, yalnız bir o ğ lu n ; tek bir m ezanndan koca bir tem ellük huc cet'i çıkarıyor. O şairin, o kadının, o m ezardakinin. milletine ve o milletle hemdest-i vifak, bu dakikada hâlimize, istikbalimize, hayatımıza hüküm ler isdar et­ mek isteyen m illetlerin hepsine deriz ki: İstanbul, bizim Anadolumuzun anasıdır. Dünya­ nın son devrine kadar, isimleri esatiri bir azametle tarih-i beşerde yâd edecep sahip-kıran padişahlardan, ulem âsından, fuzalâsmdan, şairinden, sanatkârından, Osmanlı bayrağım küre-i arzın üç kıtasında ve pek uzak ufuklarda şan ve zaferle dolaştırm ış olan kahram an­ larından ibaret ve bînihayet evlâdını beşyüz seneye yakın bir m üddetten beri mütevaliyen topraklarına alıyor. H er tarafta gördüğümüz huzarat-ı behiştî’ye nusg-ı hayat veren, onların târüm ar azalandır. İstan­ bul'un topraklarına gömdüğümüz melek çehreli, melek hilkatti Türk kadınlan, bu şehrin escar ve ezhanna k u d re t; tenemmu, iclâ-yı inkişaf veriyor. Süleymaniye’nin kubbesi, Yeni Camiin minareleri, Bağdad Köşkü, her adım da tesadüf edilen hesapsız san’at güzellikleri, hepsi, hepsi bizimdir. Bunlar Fer se Adası’nm bir köşesinde şimdi büsbütün unutulm uş

241

bir mezardan ziyade ve pek çok ziyade bir anaya... Mâder-i muazzez vatana hakk-ı temellük bahşeder. Ey Çatalca’m n, ey Çanakkale’nin kahram ar hed&sı! Hukuk-u tarihiyeniz mahfuzdur!. (Burada -dııılar ve erkekler son derece heyecanlı alkışlar ile ha­ tibi m ükerreren alkışladılar.) Bize diyorlar ki: «Siz İstanbul’a lâyık değilsiniz. Çünkü bu güzel şehri im ar edemediniz.» Bu iddia, m eşhudaf huzurunda bir yalan, bir iftiradır. İstanbul’­ da görülen âbideler ki, en medeni devletlerin en mü zeyyen pâytahtlanna gıpta-âver olsa sezâdır. Bizim dehâmız, bizim hizmetimiz, bizim elimizle meydana geldi. H arab ise, başkalarının eseridir. Düveli Muazfcama dediğimiz hey’et-i m ürakabenin nazarları önünde küstah bir pervasızlıkla teşekkül etmiş çeteler ve komşu devletler, Balkanlar’daki köylerimizi, kasaba­ larımızı yakıp yıkanken, İstanbul da sarsılm aktan ve harap olm aktan bittabi m asun kalamıyordu. Kasten ika edilen yangınlardan burada mevzuubahs etmek is­ tem iyorum . İm âra ise, bilhassa yarım asır zarfında hiç bir imkân ve fırsat bırakm adılar. Balkan m uharebesi sırasında, H indistan’daki din­ daşlarımız buraya bir (Hflâl-i ahmer) heyeti yollamış lardı. Bunlardan iki zât ile (Tasvir i Efkâr) m atbaa­ sında görüştüm . Ebüzziya m erhum u ziyarete gelmiş lerdi. Sohbet esnasında şu iki din kardeşimize dedim ki: «İki sene evvel memleketinizden geçmiş, Bom­ bay'da gördüğüm üm ran eserlerine hayran olmuş tum. Şimdi bize dersiniz ki: O kadar uzak ve sıcak yerler im âr olunuyor da, İstanbul gibi bir dünya cen­ neti bu kadar harap kalıyor. Bize bunu dersiniz değil mi?»
P : 16

242 Hintliler pek terbiyeli ve hatırşinas adamlardı. Milli ızzet-i nefsimizi yaralayacak ne b ir söz söyledi* ler, ne bir tavır gösterdiler. Devam ettim , dedim ki. «Fakat ben bu harabî'nin sebebini size izah edeceğim. EhM Salıp ordularının hücum una karşı, altı yüz se­ neden bçri biz Osmanlılar, îslâm ın serhaddini bekli­ yoruz. Sizin de Halifeniz olan en büyük padişahımız Selim-i evvel bir beytiyle bu hali tam am en tasvir et­ m iştir. Sultan Selim okuduğum beytinde (Bu sefer­ ler, bü at koşturm aları bîhude değil. Bizim perişanlı ğımız gönüllerin cem’iyyeti içindir) diyor. Hintli dindaşlar bana hak verirken, Osmanlı müslümanlara, diğer bütün M uhammedi'ler namına min nettarlık gösterdiler,. Yeryüzünün her tarafındaki tslâm lann cem’iyyet hatırı için... tslâm padişahlarının en büyüğü olan Yavuz’un devleti ve ahfadı İstanbul’dan tağrib olu nursa ve bu zulmü Âlem-i tslâm lâkaydî ile telâkki ederse, Hazreti M uhammed'in ruhu muazzeb ve mah cûb olmaz mış (Alkışlar.) Geçen hafta İstanbul'a gelen (Times) nüshalarının birinde acaib b ir iddia vardı: Osmanlı Türklerinin aile-i islâmiye arasındaki m üm taz mevkii gûya yirmi - otuz senelik câri bir cereyanın sathî bir eseri imiş. (Times) Gazetesi’nin cihan m atbuatı arasında ehem miyeti olmasaydı, bu sözün şu mahfel-ı mühimde de ğil, iki kişinin beyninde bile m übahase edilmeye de­ ğeri olmazdı. Gerek tarihte, gerek göz önünde bulunan hesapsız deliller ve vesikalardan yalnız bir tanesini tarihten nakl ile (Times) m uharririnin nazar-ı insafı ve nazar-ı hacaleti önüne vaz edeceğim: Devletimizi evâiU teessüsünde en çok sarsm ış ve âdeta bir aralık inkıraz tehlikesine atm ış olan Timur-

243

lenk’in hafid-zadesi Babür Şah, H indistan’da bir dev­ let tesis v t Babür’ün hafidi Celâleddin Ekber Şah ise bu devleti, cihangirlik kudretini bilkuvve haiz bir miknet-i uzma’ya sahip etm işti. Ekber Şah için meş h u r Ernest Renan der ki: «Dünyaya gelen hüküm dar­ ların en hakimi G arp'ta (Mark Orel), Şark’ta (Ekber Şah)tır. Ekber Şah, hilâfet-i islâmiyeyi Osmanlı Ha­ nedanına nakleden Sultan Selim-i Evvel’in vefatın­ dan yirmi dört sene sonra tevellüt etti. Saltanatı ise, Süleyman-ı Kanunî devrinin sonlarında başlar. Ekber Şah’ın İslâm hüküm darları arasında en az mübalât-ı diniyesi olanlardan bulunduğu da m âlûm dur. Tercüme-i hâlim muhtevi olarak ve zamanında telif edilmiş olan kitaplar mehaz edilerek vücuda getirilmiş ve otuz sekiz sem. evvel tab ve neşredilmiş bir eserden şu dört satırı ayneıı naklediyorum: «...Ekber’in bu esnada dünyaya bir oğlu geldi­ ğinden ve m uasırlarından, kahram an, adim-ül-akran (Yavuz Sultan Selim Han)ın gıyaben fütûhat ve hare­ kât-1 dilîrânesine m eftun olan takım dan bulundu­ ğundan, çocuğa teberrüken (Selim-i Cihangir) ismim vermiştir.» (*) Times müsevvitleri bilseler ki, Tim urlenk’m altın­ cı derecedeki hafidi m eşhur Ekber Şah, uzun seneler­ dir tevellûduna hasret çektiği oğluna, m uhteşem lac ve tahtını helecanlarla intizar ettiği veliahdine, Yıldı­ rım Bayezid'in dördüncü derecede hafidi bulunan bir Osmanlı padişahının ve m üslüm an halifesinin namını teberrüken vermiş, hem de öyle bir zamanda ki, Ti­ mes sütunlarında Osmanlılık cereyanınm müddet-i öm rü olarak gösterilen otuz rakam ının önüne bir sıfıı
<*) Meşahir~i İslâm , cüz: 10, sayfa: 312.

244

daha konulsa yine yetişmeyecek, çünkü kameri hesa­ bıyla tam 361 sene evvel Ekber Şah oğluna (Selim) is­ mini teberrüken verdi. Selim-i Evvel’in kılıcıyla zaptettiği yerler kadar, kılıçsız fethettiği diyarlarda var. TJstad-ı Âzam’ım ve Şair-i Âzamimiz Abdülhak Hâmid (Selimiye) sinde ne kadar doğru söylüyor: Akardı pâyine mahşer-misâl bir millet. Hilâfet ve Saltanat-ı Osmanîyenin nüfuz ve revna­ kını en uzak ak tar ı İslâm da bizzat m üşahede etm iş olan ve yine bu büyük şairimizin şu m ısrâlan güzel ol­ duğu kadar da vâkıaya muvafıktır: İçinde nûr-u hakikat, o bir cihan-ı zalâm Döner işaret edince Halife-i İslâm, D urur gider.. Bu kıyamet onun mevakibidir D urur güzergeh-i sîtinde Çin ü Hind selâm Eder bu sîti herem lerle kaflar ilâm. Şu burçlar o büyük heybetin kevâkibidir. Tarihe m üracaat veya Asya'nın, Afrika’nın ötesin­ de berisinde vesikalar aram aya hacet yok. Londra’da İngiliz lisanıyla m ünteşir (Grafik), resimli mecmuası­ nın on gün evvel İstanbul’a da gelmiş olan bir nüsha­ sını bir kere görsünler. İtalya tarafından verilen m uh­ tariyet idaresi sebebiyle Trablusgarp şehrinde muaz­ zam bir nümayiş icra olunuyor. Bu m erasim in (Grafik) te ve büyük kıtada bir resmi var. Yirmi bini müteca­ viz halkın başı üstünde hep Osmanlı bayrakları dal­ galanıyor. Bu bayrak, ne zaman-ı saadet’in, ne eski halifelerin, n e , de bizden evvel teşekkül eden İslâm devletlerinin tim sâlidir. Biz onu (Belde-i Tayyıbe-i Kos-

245

tantiniyye) gibi BizanslIlardan aldık. Ve (Belde-i Tayyıbe-i Kostantiniyye) gibi İslâm 'a hediye ettik. Ah! Times Gazetesi'ni yazanlar bilseler ki, bizim kendi zararım ıza girmiş olduğumuz Harb-i Umûdi'öe iki hizm etlerinizden en ziyade İngiltere m üstefittir. Çünkü kendilerine iltihak etm iş veya bitaraf kalmış olsaydık, Rusya mağlûp olmayacak, galip gelecek ve bu galebe neticesinde kuvveti ve kudret-i tahakküm ü önünde durulam ayacak derecede artacaktı. Hindistan aşkıya, Moskof Çarları asırlardan beri bîkarar idiler. Saltanat Rusya’da eğer payidar olsaydı. Hindistan da dahil olduğu halde bilum um Asya...Eğer devrilseydi, yerine geçecek bolşevik idare daha zinde ve hırpalan­ mamış kuvvetlerle tecavüz edeceğinden, serâpâ Avrupa tehlikeye düşecekti. (Alkışlar) Biz İngiltere’nin atıfetine iltica değil, akl-ı selimi­ ne m üracaat ediyoruz. Şimalden ve Şark'tan Avrupa yı ve her taraftan Asya'yı ve dünyayı tehdit eden tehli­ keyi, İslâm, asırların öldüremediği ruhu ile ve asırların öldüremeyeceği imanıyla tevkif edecek kuvveti haiz­ dir. Elverir ki ona m uavenet olsun ve elverir ki onun gözbebeği olan Osmanlıya dokunulmasın. Şimdi söyleyeceğim şey, bilmem Times m uhabir­ lerince malûm m udur? Bizim eski hudud-u şevketimiz, Sü!cyman-ı Kanuni’nin çizmiş olduğu hudud, cenub-u şarkide Basra vilâyetiyle bitiyordu. Bu vilâyet, Harb-i Umûmi’nin dördüncü ayına kadar devletimizin ve bay­ rağımızın idi. B şsra kurbünde ve Şatt-ül-arap sahilinde (Maden) adlı bir Arap aşireti vardır. Hâl-i bedavette yaşarlar.

246

cesurdurlar. Gülleleri, besteleri de oralarca pek mak­ bul şarkılar tanzim ederler. B asra’nın sukutunu m üteakip söylenmiş şarkılar­ dan birisini iki sene evvel Şam ’da dinledim. Hanendeler de sazendeler de Arap idiler. Neşideyi okur ve çalarlar, ken hepsinin seslerinde giryan ihtizazlar, gözlerinde yaşlar vardı. Şarkı (Imşi Basra imşi) yani (Yürü Bas­ ra yürü) diye başlıyor ve öyle bitiyordu, ilk parçası­ nın hatırım d? kalan meali işte: «Yürü Basra yürü!. Osmanlılar buradan gideli, ben çocuğu Ş at’a düşmüş anne gibiyim. Gözüm suda yürüyorum. Yürü Basra yürü!. Onlar sana gelmezse, sen onlara yürü!» (Burada hazirûnun heyecanı tasviri kabil olamayacak derece­ de yükseldi.) İşte İslâm ’ın ruhu, Osmanlmın İslâm mevkii!. arasındaki

İngiltere Devlet-i muazzaması. İslâm ’ın toprağın­ da, kalbinde, dağdağasız bir hüküm et sürm ek isterse —ki isteyeceğine şüphe yoktur— siyâsetini Times mu habirleri gibi adam ların tezviratmdan uzak bulundur sun. Bakınız, Şerif Hüseyin bile Hilâfet-i Islâmiyeye nefsini ve hanedanı Osmanî’den başkasını lâyık gör meyerek, sade b ir (Hicaz Kralı) kalmakla bil-istırar iktifa ediyor. (Alkışlar) Bizi kendi başımıza, kendi halimize, yani serbest bırakırlarsa yine Ingilizler aleyhine döneceğimizi id. dia edenler, gafil, m uhtî müzevvirdirler. En ziyade serbest kalmış olduğumuzu hissettiğimiz bir günde, meşrutiyetimizin ferdasında, İngiltere’ye kucağımızı ve kalbimizi açmadık mı? Meclis-i M ebusan’m ilk kü-

247

şadında, İngiliz Sefirinin arabası, gerdune-i hüm a yundan ziyade hararetle selâmlanmıştı. O lıâlât-ı his* siyeden istifade etm emekte, sebebi anlaşılmayan bir inat ile İsrar ettiler. Bunun günahı da mı bizim boy numuza yüklenecek? Korkarım ki lûtf-u istimaınızı suiistim al edecek derecede sözü uzattım . (Hayır, beş saat sürse yine din­ leriz, sesleri.) Ne yapayım? Kalemim de kalbim gibi heyecan tufanı içinde çırpınıp duruyor. Bizi bir dakika unutm ayan aziz dostum uz Piyer Loti’yi birkaç daki ka unutur gibi oldum. Beni buraya (Âzade) şairine şükran-ı millîmizi it yan için dâvet ettiler. Fakat ne söyleyebilirim ki, o büyük kalem kahram anının m ücahedâtı ile ırkım his­ siyatı aras'ndaki m innettarlığa bihakkın tercüm an ol­ sun. Umera-yı askeriyeden m ütekait b ir dostum var. Mahdumu, Çanakkale m uharebelerinin birinde ve Seddülbahir cephesinde şehit oldu. Yetişmiş başka oğlu da yoktur. Bu mahalde bir gün benim hitabe irad ede­ ceğimi gazetelerde görmüş. Dün bilhassa haneme gel­ di. İsmi tasrih edilmemesini arzu ettiği için, matem-i muazzezine hürm eten, yalnız sözlerini nakletmekle ik tifa edeceğim. Dostum, bana harfiyen şu sözleri söy­ ledi: «Bilirsiniz ki oğlumun şehit olduğu cepheden hü­ cum etm ek isteyen Fransız askeri idi. Oğlum, Fransız silâhı ile m aktul düştü. Oğlum, kendi toprağını mü­ dafaa ediyordu. Marn nehri vâdisinde değil, M armara

348

denizinin bittiği yerde, Fransız vatanına tecavüz değil kendi vatanını m üdafaa ederken şehit oldu. Fransa’ya büyük ve haklı b ir kinim var. Piyer Loti'nin mücahedat-ı ahiresinden haberdar olduğum zamana kadar.. zannederdim ki, bu kinim lâyezel, ebedîdir. Oğlumun, kalbimden başka, dünya yüzünde bir mezarı yok. Size salâhiyet veriyorum, rica ederim, yazınız, ilân ediniz ki, oğlumun mezarı Piyer Loti’nin Fransa’sına müebbeden m innettardır. Şehit pederi m ütekait askerin bu sözlerini acaba Fransa işitecek, Piyer Loti'nin Türklere olduğu kadar kendi kevmine de hizmet ettiğini bilecek mi? (Alkış lar, yaşa Süleyman Nazif sesleri.)

AZİYADE ROMANINDAN BÖLÜMLER

I
Selânik — 16/Mayıs/1879 Güneşli bir Mayıs günü, bulutsuz bir gökyüzü... Yabancı haro gemileri geldikleri zaman, cellâtlar ar* tık rıhtım üzerindeki işlerini bitirm iş bulunuyorlardı. Altı asılmış adam halkın gözü önünde çırpınm alar içinde can verm ekte idiler... Pencereler, dam lar seyir­ ciyle doluydu. Yakındaki bir balkon üzerinde, büyük Türk m em urları bu manzarayı gülümseyerek seyredi­ yorlardı. İdam hazırlıkları için az m asraf edilmiş olduğun dan darağaçları bile o kadar kısaydı ki m ahkûm ların çıplak ayakları toprağa sürünüyordu. II İdam işi sona erince askerler çekildiler ve ölüler gün batıncaya kadar halkın önünde teşhir olundular. İlgi­ siz gezinenler ve dolaşan genç kadın g ruplan ortasın­ da ayak üzeri durarak, Türkiye'nin güzel güneşine karşı akşam a dek altı ceset, ölümün bu iğrenç tablo­ sunu çizdi. III Doğu’daki karışıklığın buhranlı zam anlannda Av­ rupa'da gürültüye sebep olan konsolosların öldürül-

250

meşine karşı bir çeşit, tarziye olmak üzere, bu Jarı Fransız ve Alman devletleri istemişlerdi.

idam-

Bütün Avrupa milletleri Selânik lim anına m uhte­ şem harp gemilerini göndermişlerdi. İngiltere, kendi­ sini ilk temsil ettirenler arasındaydı. Ve donanmala­ rından birinde ben gelmiştim. IV Bu güzel ilkbahar günü, idam lardan az sonra Ma­ kedonya Selâniği'nde dolaşmamıza m üsaade edilen ilk günlerden birinde, iki leyleğin birbiriyle vuruşm aları nı seyretmek üzere bir camiin kapalı kapısı önünde duruyordum . Sahne eski tslâm m ahallelerinin birinde geçiyor­ du. Girintili ve çıkıntılı şahnişlerin ve çıkıntılariyle görülmez küçük delikler vasıtasıyla geçenlerin içeri den kontrol edildikleri bir nevî esrârengiz tetkik yer leri, kapalı kafesli büyük balkonlar olan şahnişlerin çıkıntılarıyla yarı örtülm üş küçük sokakların iki ya nm da eski evler sıralanm akta idi. Siyah çakıllı kaldı rım larda yulaflar bitiyor ve çatılar üzerinde taze ye­ şil dallar yayılıyordu. Parça, parça görülen gök bulut­ suz ve mavi idi; her tarafta Mayısın ılık havası ve gü­ zel kokusu teneffüs ediliyordu. Bize karşı Selânik halkı henüz asık surat ve düş­ manca b ir durum takınm akta idiler: bundan ötürü âmirlerim iz bizi sokaklarda çeşitli silâh ve kılıç taşı­ maya m ecbur ediyorlardı. Arada bir sanklı bir kimse duvar kenarından yürüyüp geçiyor ve harem lerin say­ gılı kafesleri arkasından hiç bir kadın yüzü görünmü­ yordu. Buraya b ir ölü şehir denilebilirdi.

25i

Kendimi o kadar yalmz hissediyordum ki, kaim dem ir parm aklıklar arkasında biı* insan başının üsl kısm ım ve b a n a ' dikilmiş iki büyük yeşil gözü kendi yakınımda gördüğüm zaman, içimde tuhaf bir his duy­ dum. Kaşlar siyah, hafif çatık, birbiriyle birleşecek ka­ dar yakındı; bu bakışın ifâdesi irade ile duruluğun b ir kaynaşmasıydı, bu bakış o kadar genç ve tazeydi ki, b ir çocuk bakışı denebilirdi. Böyle gözlere sahip olan bir genç kadın ayağa kalktı uzun ve sert kırm aları olan Türk yapısı b ir ka­ p u t (ferace) ile örtülü vücudunu beline kadar göster di. Ferace yeşil ipekten, gümüş işlemelerle süslüydü. Beyaz bir Örtü ancak alınla iri gözlerini göstererek başı itina ile kaplıyordu. Göz bebekleri doğulu şairler tarafından dile getirilmiş olan o eski deniz yeşilindendi. Bu genç kadın Aziyade idi. V Aziyade bana sabit bir nazarla bakıyordu. Bir Türk karşısında kendini gizlerdi; fakat bir kâfir bir erkek değildir. Olsa olsa acele ile seyredilebilen bir m erak konusudur. O kadar korkunç gemilerden bi­ riyle memleketini tehdit etmeğe gelmiş olan yaban­ cılardan birinin varlığı kendisine ne tiksinme ne de dehşet veren pek genç bir delikanlı oluşuna Aziyade hayrette kalmış görünüyordu. VI Rıhtım a döndüğüm zaman filoların bütün filika­ ları gitmişti; beyaz örtü ile saklanmış olan lâtif çehre henüz bana yabancı olmakla beraber yeşil gözler beni

252

esir etm işlerdi. Leylekti camiin önünden üç defa geç m iştim ve ben farkına varmadan, zaman akıp gitmiş bulunuyordu. Bu genç kadınla benim aram a imkânsızlıklar san ki kasti gibi .yığılmışlardı; onunla bir fikir alıp vermek, konuşm ak ve m ektuplaşm ak mümkün değildi; akşa­ m ın altısından sonra ve silâhlı olmadan vapurdan çık­ m ak yasaktı. B ir daha hiç dönmemek üzere sekiz gün aynlış ve bütün bunların üstünde harem dairelerinin pek şiddetli şekilde korundukları durum u vardı. Son Ingiliz gemi filikalarının uzaklaştıklarını, gü­ neşin kaybolmak üzere olduğunu görüyordum ve bir T ü rk kahvesinin çardağı altında kararsızlık içinde oturuyordum . ‘ VII

Etrafım da hemen bir kalabalık meydana geldi. B unlar bütün gündüz ve gece Selânik rıhtım ları üs­ tünde âvâre gezinen hammal, kayıkçı gibi insanlardan benim ne diye karada kaldığımı m erak ve belki de ba na b ir yardım ları dokunabileceğini düşünerek bekle yen b ir gruptu. Bu MakedonyalIlar grubu içinde, bu memleketin en eski heykelleri gibi küçük parçalara ayrılmış garip sakallı b ir adam dikkatim i çekti, önüm de yere bturm uştu ve beni büyük bir m erakla gözlüyordu; elbisem ve bilhassa ayakkabılarım ın kendisini fevkalâde ilgilen­ dirdiği anlaşılıyordu. Okşajyıcı hareketlerle, Ankara kedileri gibi geziniyor ve küçük inciler kadar parlak dişlerini göstererek esniyordu.

253

Çok güzel bir başı ve sıhhatli bir zekâ ile parlayan gözlerinde büyük bir tatlılık vardı. Üstü başı nere­ deyse lime lime olmuş, ayaklan ve bacakları çıplak, gömleği parça parça fakat temizdi. Bu şahıs Samuel’di. VIII Kendilerine aynı günde rastladığım bu iki insan az sonra hayatım da b ir yer alacaklar ve üç ay sürece benim için hayatlarım tehlikeye atacaklardı bu bana karşılaştığım zaman söylense hayret ederdim. Sonra ikisi de benim peşimden m em leketlerini terkedeceklerdi ve İstanbul'da aynı çatı altında kışı beraber ge­ çirmek alın yazımızdı.

İKİNCİ BÖLÜM
V Beyoğlu yamacında patırdısı gürültüsü bol Tak­ sim semti. Türk ve Avrupa giyiniş ve arabalarının içi çe bulunduğu bir yer. Kuvvetli bir sıcak, güneş, Ağus­ tos ayının sararttığı yapraklar, sıcak b ir rüzgâr, Mer­ sin ağaçlarının yaydığı koku, üzüm, karpuz satıcıları­ nın sesleri ve meyve kokusu... İstanbul’da ilk oturdu­ ğum sıralarda gördüklerim böylece kafam a yerleşti. öğleden sonraları, çok zamanımı Taksim civarında rüzgârlara kendimi bırakarak her şeyden, hayattan uzak olarak /am an öldürürdüm . Yakın geçmişi kafam­ da canlandırarak çeşitli sınıftan halkın geçişini seyre­ derdim. Kafamın içinde Azivad£'nin bu kadar yer et meşine de hayret ediyordum.

254

Bana Türkçeyi öğretmeye başlayan Ermeni papa zını yine burada tanıdım . Sonraları tanıdığım ve hıris,ti,yanlar|n kork-tukları İstanbul’u önceleri bir turist gibi geziyordum. İstanbul benim için de iyi bilinmi­ yordu. Haliç'ın karşı yakasında onunla yaşamayı, İstan bul’u onunla gezmeyi ve sevmeyi, Selânik'te başlayan ve yeni filizlenen sevgimizi burada da yaşatmayı sevgi hayallerim i artık gerçekleştirmeyi düşüne düşüne İs­ tanbul’da üç ay gezdim. Evim, Beyoğlu'nun Haliç'e bakan şehre hâkim sessiz b ir yerindeydi. Yaz buraya ayrı bir çekicilik ve riyordu. Açık duran geniş penceremin dibinde İs­ lâm dilini çalışırken İstanbul gözümün önünde ışıidiyordu. Uzakta, serviler korusunun içinde Eyüp Sultan var. Ve, O’nunla birlikte, orada kendi kapalı hayatımı, yaşamak ne güzel şey olacak. Eyüp haya­ tım için ilginç, çekici ve herkese kapalı bu yer... Evimizin civarında İstanbul'a hakim olup servi ve m ezarlar dolu geniş arsalar yayılmakta idi. B urala­ rı bazı akşam lar dikkatsizce Rum veya Ermeni ka­ dınları ile pervasızca dolaştığım boş yerlerdi. Ruhum Aziyade'ye bağlıydı fakat zaman geçiyor­ du ve o gelmiyordu. Bu tatlı yaratıkların ateşli zevklerinden gayrı bir şey saklayamadım, hepsi kısa zamanda kafamdan si­ lindi. Evet... Mezarlıkları ekseriya geceleri bazen kötü rastlantılarım oldu. gezdim ve

255

Bir sabah erken saatte ağaçların arasından çıkan birisi yolumu kesti. Bir gece bekçisi olan adam ın ya­ nında dem ir uçlu sopası, b ir hançer ve iki de tüfek vardı, bense silâhsızdım. Onunla gitmeyi kabul ettim . Bir plânım vardı. Be­ yoğlu ile Kasımpaşa arasında ve 50 m etre derinliği olan duvarların yanında yürüyorduk. O tam kenardan gidiyordu, uygun bir anını yakaladım ve adam ın üs­ tüne çullandım, dengesi bozuldu, m üthiş bir gürültü ile derinliğin dibine doğru düştüğünü duydum. Arkadaşları bulunabilir ve bu sessizlik içinde düşü­ şünün gürültüsünü duyabilirlerdi Hiç b ir canlının ba­ na erişemiyeceği bir hızla oradan uzaklaşmaya başla, dım. Odama dönebildiğim vakit şafak mış, eğlence hayatı beni gecenin bu sokaklarda bırakıyordu. Uykuya yeni li insanların sesleri arasında gitar ve den karm a bir musiki havası. sökmeye başla­ saatlerine kadar dalmıştım, neşe­ harpa seslerin­

Şarkı ile müzik sesleri uzaklaşa uzaklaşa duyul­ maz oldu. Açık penceremden içeri sabahın taze serin­ liği dolarken, geniş gökyüzünde bir kızıllık peyda ol­ maya başladı, biraz sonra kubbeleri ve minareleriyle büyük Türk şehrinin bir tablosu sanki boşlukta asılı­ yordu. İstanbul'da olduğumu ve onun buraya gelmeye ant içtiğini düşündüm. VI Bu adamla karşılaşm am bende kötü bir iz bıraktı. Bu türlü geçen serseriliklerimden vazgeçtim ve ondan

256

sonra Firipaşa’daki Yahudi kızı Rebeka’dan başka m etresim olmadı. O beni M arketo diye tanırdı. Ağustosun sonu ve Eylülün ilk günlerini Boğaz gezintileriyle geçirdim. Havalar yum uşak ve güzeldi. Parlak cilâlı kayıklar gidip geldikleri sularda gölgeli şahıslar, saraylarla yalılar kendilerini seyrediyorlar­ dı. Sultan M urat'ın tahttan indirilmesi ve Abdülham id'in kılıç kuşanması hazırlıktan yapılıyordu. VII İstanbul 30 Ağustos Gecenin yarısı! Alaturka saat 5. Demirli küt sopa­ larıyla gece bekçileri yerleri dövüyor. Galata semtin­ de köpekler birbirine dalaşm ışlar ortalığı kıyamete boğdular. Bizim m ahalledekiler sessiz duruyor. Ben de kendilerini takdir ediyorum. Kapının dışm da seril­ miş uyuyorlar, her taraf yarı ölü gibi. Açık duran pen­ cerenin dibinde geçen üç saat içinde bütün ışıklar söndü b irer birer. Eski Erm eni evlerine üstten bakıyorum, uyuyor­ lar. Aşağıdaki vadide kocaman b ir servi ağacı var. On­ lar eski İslâm m ezarlıklannı gölgeliyor, gece karanlı­ ğında kokularını etrafa yayıyorlar. Geniş tan yeri sessiz, açık etrafa üstten aşağı bakıyorum. Servilerin üstün, den görünen dümdüz bir saha var. Bu Haliç’tir. Daha yüksekteki İslâm şehri İstanbul'dur. Yarım a y n ı asıldığı yıldızlı gökyüzünde camilerin m inareleri ve koca kubbeleri resimlerini çiziyor. Gök­ yüzü renksiz fon üzerinde mavi, gri kubbeler ve mina­ relerle delinmiş gibi, camilerin kubbeleri üstüste gelip,

257

yükseliyorlar ve insan düşüncesine büyüklüğün tesiri­ ni anlatıyorlar. Ufuklarda görünen sarayların birinde Seraskerlik Dairesinde tüyler, ürpertici bir olay cereyan etm ekte­ dir. Sultan M urad’ı tahttan indirmek isteyen paşalar toplanmışlar, henüz üç ay öncesi tahta çıktığı sırada görülmedik şenliklerin yapıldığı, daha düne kadar Tanrı gibi tapılan Sultan M urad... Kimbilir şimdi onu sarayın bir köşesinde boğuyordurlar. Bununla beraber İstanbul'da herşey önemsiz gö­ rünm ektedir. Saat on birde İstanbul’a doğru topçu ve süvari birlikleri koştu, arkadan topların sesleri de kayboldu ve şimdi yine sesizlik her tarafa hakim.

BEŞİNCİ BÖLÜM
20 Mayıs 1877

I
Evet, bu Doğu'nun bulutsuz göğü ve mavi denizi. Orada bir şey resmoluyor, ufuk, camiler ve m inareler­ le donanıyor. Kalbim çarpıyor, İstanbul bu! Karaya ayak basıyorum. Bu memlekette bulun­ mak kuvvetli bir duygulanma. Ahmet artık orada, yerinde, beyaz atının üzerin­ de Tophane’ye doğru koşup gitmiyor. Galata bile öl­ müş. Birbirini mahvediş harbi gibi müthiş bir şeyiıv uzaklardan, geçtiği anlaşılıyor. Türk elbiselerimi tekrar giydim. Azapkapı’ya koş­ tum. Geçen ilk kayığa bindim. Kayıkçı beni tanıdı.
P : 17

258

— Ahmet ne oldu? Dedim. — Gitti, muharebeye gitti. Hemşiresi Eriknaz'm evine vardım. Dedi ki: — Evet, gitti. Batum 'da idi ve m uharebeden beı l haber alamadık. Eriknaz’ın siyah kaşları üzüntüden çatılmıştı, in­ sanların kendisinden aldıkları bu kardeşe acı acı ağ­ lıyordu ve annesine bakarak küçük Alemşah ağlıyor­ du. H atice’nin evine gittim. Fakat ihtiyar kadın göç etm işti ve evinin nerede olduğunu bana kimse göster­ medi. .

II

0 zaman perişan başım da hiç bir proje tanzim e t meden, hattâ yapacağım şeyi düşünmeden, sade ona yaklaşmak ve onu görmek ihtiyaciyle harekete mec­ bur, Fatih Camii’ne, Aziyade'nin evine doğru tek ba­ şıma yürüdüm. Vaktiyle zengin olan Fener’den, harabeler ve kül­ ler yığınından geçtim; burası ancak büyük bir hara~ be, enkazla dolu yaslı sokakların bir uzun devamı idî. Sevgilimin beni beklediği Eyüp’e gitmek üzere neşe ile her akşam geçtiğim Fener böyle olmuştu. Sokaklarda bağırıyorlardı; âdeta yarı giyinmiş, m uharebe için toplanmış yarı silâhlı yarı vahşi adam­ lar, taşlar üzerinde yatağanları biliyor ve beyaz yazı­ larla çubuklanmış eski yeşil bayraklar dolaştırıyor­ lardı. Uzun müddet yürüdüm. Eski İstanbul’un tenha mahallelerini geçtim.

259

Gittikçe yaklaşıyordum. Fatih'e çıkan karanlık sokakta, onun oturduğu sokakta idim! Dış eşya, güneşe karşı kalbimi sıkan korkunç bir m anzara göstermekte idi. Bu üzüntülü yolda hiç kimse yoktu; büyük bir söğüt ve ancak adımlarımın gürül­ tüsü... Kaldırım lar üzerinde, yeşil ot üstünde, duvarlara sürünen bir ihtiyar kadın şekli gözüktü* M antosunun kıvnm lan altında siyah abanozdan zayıf ve çıplak ba­ caktan görünüyordu. Başı aşağıda yürüyor ve kendi kendine konuşuyordu. Bu Hatice idi. Hatice beni tanıdı. Zenciyenin yahut maymunun sivri sesi ve alaycı edası ile anlatılması imkânsız bir «ah!» yükseltti. ' — Aziyade ne oldu? Dedim. T atar dilinde ölümü ifade eden ve garip şekilde vahşi olan kelimelere kasten daha kuvvet vererek: — ölü! ölü! dedi. Anlamayan birine söylüyormuş gibi, ölü, ölmüş< diye bağırıyordu. Ve bir kin ve sevinç olayı içinde beni bu kelime ile merhametsiz bir şekilde izliyordu. — ölü! ölü! ölmüş! Bir yıldırım darbesi gibi beklenmeden inen böyle bir kelime derhal anlaşılmaz. Sizi sarm ası ve sizi kal binizden ısırması için ızdıraba bir zaman lâzımdır. Yü­ rüm ekte devam ediyor, bu kad ar sakin olmaktan deh­ şete düşüyordum. Ve ihtiyar kadm beni bir azap tim sa­ li gibi müthiş «ölü», «ölü»sü ile takip ediyordu: Tapmış olduğu hanımını öldürm üş olan bana karşı bu mahlû­ kun sonsuz kinini arkam da hissediyordum. Onu gör-

260

ıp«k için dönmekten korkuyordum, onu sorguya çek­ m ekten korkuyordum, bir buhran ve bir katiyetten korkuyordum ve sarhoş bir adam gibi yürüyor, hep yü­ rüyordum . III Aziyade’nin oturduğu, üzerinde lâle ve sarı kele­ bek resim leri bulunan evin yakınında bir m erm er çeş­ meye dayanmış bir halde kendimi buldum, benliğimi hissettim ; oturm uştum , başım dönüyordu; karanlık ve boş evler gözlerimin önünde yaslı bir şekilde âdeta oynuyorlardı; alnım m erm ere çarpıyor, kanıyordu; çeşmenin soğuk suyuna batm ış bir el başıma yastık oluyordu... O zaman H atice’nin yanımda ağladığını gördüm; maymun ellerine benzeyen buruşuk ellerini sıktım ve o almma su dökm ekte devam etti... Genç adam lar bize dikkat etmiyorlardı; birinci Kars muharebesine ait olup sokaklarda dağıtılan kâğıt­ ları okuyarak hararetle konuşuyorlardı. Harbin başlan­ gıcına ait fena günlerde bulunuluyordu ve İşlâmm m ukadderatı şimdiden mahvolmuş görünüyordu. IV Kollarımda tutup sıktığım soğuk şey toprağa so­ kulmuş bir m erm er parçası idi. Bu m erm er gök mavisine boyanmıştı. Ve âdeta hissiz gibi okuduğum bu altın çiçekli ve yaldızlı harf­ leri hâlâ görüyorum. Bu Türkiye’de kadınlara mahsus olan o taşlardan biriydi ve biivük Kasımpaşa mezarlığında toprak üze­ rine oturm uş bulunuyordum . Kırmızı ve yeni karıştırılm ış toprak bir insan vücudu uzunluğunda bir tümsek teşkil ediyordu; kü­

261

rekle köklerinden koparılmış küçük bitkiler, kökleri havada olarak bu tarla üzerine konulmuş bulunuyor lardı. Türk mezarlarına ne buket ne de tac konmaz. Bı: mezarlıkta bizim Avrupa mezarlıklarımızdaki gösteriş yoktur; Doğulu hüzün daha tatlı ve daha mu­ azzamdı. Şurada burada siyah servilerin yükseldiği büyük ve boş araziler, çıplak tepeler uzaktan uzağa, bu büyük ağaçların gölgesi altında, yeni altüst edilmiş toprak parçaları, eski matem taşlan, başlarında sarık­ lar taşıyan garip Türk mezarları... Tâ uzakta, ayaklarımın altında, Haliç, İstanbul'un aşina şekli ve ötede... Eyüp! Bu bir yaz akşamıydı; toprak, kuru ot, etrafına kollarımı doladığım soğuk merm erden gayn her şey ılıktı; m ermerin kökü toprağa dalıyor ve ölünün teması ile soğuyordu Dış eşyada insanların veya im paratorlukların mu kadderatları büyük kat’î buhranlara temas ettikleri, öm ürlerin nihayet buldukları zamanda her şeye ge­ len fevkalâde manzara vardı. Uzakta Cihadı M ukaddes’e giden askeri kuvvetle rin mızıkaları, o garip Türk mızıkası, gıcırdayan ve yiik sek ahenk, bizim Avrupa alctlerimizce bilinmeyen ses duyuluyordu. Denebilirdi ki bu İslâmiyet'in ve Doğu’nun son yardım nârası, büyük Cengiz ırkının ölüm şarkisiydi. Yanımda Türk yatağanı sarkıyordu ve yüzbaşı üniformasını giymiş bulunuyordum. Burada olan in­ san Loti değil, lakat Arif, yüzbaşı Arif Ussam ismini

262

taşıyordu. Cephenin ün safına gönderilmek müsaade­ sini istemiştim. Yarın gidiyordum. İslâm 'ın bu mukaddes toprağı üzerinde büyük bir hüzün yayılmış bulunuyordu. Batan güneş mezarların yeşilim tırak eski mermerlerini yaldızlıyor, mahzun gümüşî renkte serviler üzerinde, onların yüzyıllık kök­ leri ve mahzun yeşil» dallan üstünde pembe ışıklar do­ laştırıyordu. Bu mezarlık Allah'ın muazzam bir mabe­ di idi. Onun esrarlı sessizliğine sahipti ve insanı dua. ya sevkediyordu. Bîr m atem örtüsünün sanki ardından gibi görü­ yordum ve bütün geçmiş hayatım rüyaların belirsiz karışıklığı içinde başımda dönüp duruyordu. Yaşamış ve sevmiş olduğum bütün köşeler, dostlarım , karde­ şim, kendilerini çok sevmiş olduğum m uhtelif renk li kadınlar ve sonra ebediyen bırakıp gitmiş oldu­ ğum sevgili yuva, ıhlam ur ağaçlarımızın gölgesi ve ih­ tiyar anam... Burada yatmış olan için her şeyi unuttum . Beni o en derin ve en saf aşkla, hem de en mütevazi aşkla seviyordu. Ve bana bir şikâyet yollamadan, haremm yaldızlı kafesleri arkasında, çok yavaşça, ızdıraptan ağır ağır öldü. Ciddî sesinin bana hâlâ şöyle söylediği ni duyuyordum: «Ben bir küçük Çerkeş esireden baş­ ka bir şey değilim . Fakat sen biliyorsun; bunu eğe/ istiyorsan git Loti. Arzu ettiğin gibi yap.» Incil’deki kıyamet gününün boruları gibi öten mı­ zıkalar uzaktan aksediyorlarlardı. Allah’ın büyük adını binlerce adam bağırıyordu. Uzak gürültüleri bana kadar yükseliyor ve büyük mezarlıkları garip uğultu­ larla dolduruyordu.

363

Eyüp'ün m ukaddes dağı arkasında güneş kaybol­ muş ve Osmanlı mirası üzerine yaz geçesi iniyordu. ...Bu taşın altında olan m üthiş şey, bana yakınlı­ ğı ile beni titreten ve şimdiden toprak tarafından ye nilmiş bulunan ve hâlâ sevdiğim bu müthiş şey... Hep­ si buncan mı ibaret Allah'ım? Yahut tarif edilmemiş yan kalmış bu toprak üzerinde ağladığımı görebilen bir şey var mıdır? Allah’ım, onun için yalvarabilmek kudretini âdeta kazanmış bir haldeyim. Hayat komedyasında katılaş­ mış ve üzüntülere kapanmış olan kalbim, şimdi insan dinlerinin bütün lâtif hatalarına açılıyor ve bu çıplak toprak üzerine gözyaşlarını acısız düşüyor. Eğer bu tozda her şey bitmemişse, bunu belki yakında Öğrene­ ceğim; bunu bilmek için ölmeyi deneyeceğim.

İSTANBUL

(1900)
Afi İstanbul' Beni büyüleyen isimlerden en çok büyüleyeni yine sensin. Önümde bu isim tekrarlanın­ ca, hemen gözümün önüne bir hayal gelir. Çok yük­ sek, havalarda ve belirsiz bir şekilde uzaklarda, muaz­ zam, başka yerlerle kıyaslanması imkânsız bir şehir shûeti görürüm. Deniz ayaklarımın altındadır. Bin­ lerce gemilerin, sandalların, durm adan gelip geçtiği, Babil Kulesi gibi, Doğu’nun bütün dillerinin duyuldu­ ğu bir deniz. Kapkara gemilerin ve yaldızlı kayıkla­ rın, renk renk kılıktaki insanların üzerinden ufkî ve upuzun bir bulut gibi dum anlar dalgalanır- Orada bu­ lunanlar, mallarını överler, pazarlığını yaparlar. Dur­ madan türen dum anlar da, bütün bunların üstüne, örtüsünü serer. İşte bu buhar ve maden köm ürü tozları üstünde, o heybetli şehir, sanki asılıymış gibi durur. Masmavi gökyüzünde, tepeleri mızrak gadar sivri mina­ reler yükelmekle, kubbeler, kubbeler, yuvarlak, kirli be­ yaz taştan kampana piram itleri gibi üstüste yığılmış kubbeler görünmektedir. Bunlar asırların değiştire­ mediği, sabit camilerdir. Yıllar geçtikçe belki daha da beyazlaşmışlar. Bu kutsal camiler. Batı'dan gelen vapurların havayı bozmadığı zamanlarda, sırt yelken­ lilerin gelip de gölgesine sığındığı vakitlerden beri ve asırlar boyunca, İstanbul’u dev kubbeleriyle hep böy­ le taçlandırm ışlar ve dünyanın hiç bir yanında rast

266

ianmayan büyüklükteki bu eşsiz silûeti şehre bahşet m işlerdir. Bu camiler değişmez mazinin nişanesidir. Taş ve m ermerleri de eski müslüman zihhıyetini yansı­ tırlar. Şayet M arm ara’nın yahut da Asya’nın uzakla­ rından gelinecek olursa, ufku kaplayan sis tabakasının arasından ilk olarak bunlar göze çarpar. Deniz ve rıh­ tım larda, m odern ve değersiz şeylerin üstünde, bunlar eski hâtıralara, İslâmlığın tasavvuf hülyalarına, Al­ lah’ın büyüklüğüne ve ölüme yukarıdan bakıyor gibi­ dirler. Bu camilerin ayakları dibinde, vaktiyle öm rümün en unutulm az saatlerini geçirdim. O hızla uçan harikulâde günlerde, m aceralarla dolu hayatımın onlar daimî şahitleriydi. Her taraftan onları götürdüm . Ten­ ha yerler arayarak büyük çınar ağaçlarının gölgeleri­ ne sığındığım zaman, yaz güneşinin altında beyaz, bazan da karanlık kubbelerin yuvarlaklığını seyreder­ dim. Aralık ayının soğuk gecelerinin karasız mehtabın da, uyuyan İstanbul’un kıyılarından kayığımla gizlicc ■geçerken de onları görürdüm. Onlar hep m evcuttular ve ebediydiler. Her birinden ayrı bir hüzün ortalığa yayılır, husUsî bir huşû duyulur. Gittikçe ve Türklerin hayatına karıştıkça, bu camileri büsbütün başka bir türlü sevmeye başlamıştım. Bu, hayaller kuran mağ­ ru r millete bağlanıyordum. O zaman geçici ve kaygılı b ir aşkla dolu olan ruhum, Doğu tasavvufuna açılı yordu. Sonra da gitmem gerektiği zaman... Bir pushı M art ayı akşamı M armara denizinde ilerlerken, yava; yavaş küçülen ve nihayet büsbütün kaybolan bu şeh­

267

rin silûetini sonsuz bir hüzünle seyrettim. Artık, her şey belirsiz bir hâle geldiği anda bile, gözden kaybo­ lan şehrin gene o minareleri, kubbeleri, denizin soğuk sisinin üstünde farkediiiyordu. İstanbul’un yüksekleıdeki nefis çevresi büsbütün kaybolmamıştı. İşte bu son manzarada, arkam da bıraktığım her değerli şey, yaşadığım ve artık sona eren harikulade hayat için duvduğum esef, tecessüm ettiriyordu sanki. Bu eşsiz silueti iyice hatırım a yerleştirdim, artık onu unutm a­ ma da imkân yok zaten. Sonradan yaşadığım gezici ve sürgün hayatımda, uzak denizlerde dalaşırken, kubbe ve minareli şehri gece rüyalarım da gördüm. Her defa­ sında da, kaybedilmiş bir vatan gibi bana hüzün ver di. Ben oraların resmini hatasız çizebilirim. Her gidi­ şimde hem acı, hem çok tatlı bir heyecan duvarım, zaman da biı tesiri azaltm amıştır. Fakat, şahsî hâtıraların serabı bu harikulâde man­ zarayı, daha da güzelleştiriyor diyemem. Bu fevkalâ­ delikler karşısında ne kimse itiraz edebilir, ne de ak­ sini iddia eden olur. Hjç bir şeyden anlamayan gelişi güzel yolcular bile, o muazzam siluet uzaktan görünür görünmez, garip bir tesir altında kalırlar. İstanbul —maalesef günden güne bayağılaşıyor ve bütün dünya da ona karşı saygısızlık gösteriyor— bu şahane görü­ nüşünü ve çizgilerini muhafaza ettiği müddetçe, her şeye rağmen, İslâm'ın muhteşem beldesi ve Doğu şe­ hirlerinin kraliçesi olarak kalacaktır. Şehrin etrafında başk;ı mahalleler, başka şehirler ve düzinelerle saraylar, camiler bulunuyor, işte bü­ tün bunlar, o muazzam şehri teşkil etmekteler. Evvelâ Beyoğlu kısmı. . Yani hıristiyanların otur duğu bölge. Sonra, M arm ara'daa Karadeniz’e kadar

268

uzanan Boğaziçi’ndeki sayısız mahalleler. Sürülerle kayıklar ve vapurlar sayesinde, bütünü teşkil eden büyük şehirle irtibat var. Kıyılara kadar yayılmış bü beldenin karm akarışık ahalisi, denizin üstünde gidip geliyor, öylesine ki, vasıtadan görünmeyen deniz, güıı ve gecenin her saatinde fevkalâde canlılığını m uhafa­ za ediyor. İstanbul kadar manzarası değişen bir başşehir olamaz. Gökyüzünün vaziyetinden, rüzgâr ve bulutlar yüzünden, her saat başka bir görünüş arzeder. Son derece sıcak ve pırıl pırıl yazına karşılık, yağmurlu kışlan var. Birden bire kar, kara dam lan tamamiyle örtüveriyor. Bütün bu sokaklar, meydanlar, sayfiye yerleri benimmiş gibi bir duyguya kapılıyorum. Tıpkı kendimi de onların bir parçası duyduğum gibi. Orient • Expres’in İstanbul’a boşalttığı binlerce kaldırım mühendisini gördükçe çok sinirleniyorum. Davetsiz m isafirler gibi, eski İstanbul'un hâlâ telkin ettiği hayranlık ve saygı­ yı duymadan, etrafta gezindiklerini gördükçe kıymet­ li malikâneme saygısızlık gösterm işler gibi irkiliyo­ rum . H er yerini karış karış ezbere bildiğim bu m ahal­ lelerde, basbayağı bir şaşkınlıkla dolaşıyorlar. Ben oralarda gece gündüz gezdim. O günkü ruh halime gö­ re, her yeri ayrı ayn seyrettim. Halkın arasına karış­ tım, onlarla yaşadım. Fakat icap ettiği şeklide, bütün bunları ben kitabım da nasıl anlatabilirim ? Her adım­ da gençlik ve aşk hatıralarım a rastlıyorum. Nasrt mu­ hakeme edebilirim, ben ki onlara tapıyorum.

PİERRE LOTİ
{Les Capitales du Monde.'

TÜRKİYE VE PİERRE LOTİ HAKKINDA

YAZILMIŞ FRANSIZCA ESERLER Pierre Loti et L’Orient = Yazan: Pierre E. Briqet. 1946 Loti, Pairs, Parizeau = Yazan: Pierre Brodin Pierre Loti, h6roique ami des Turcs - Yazan Reşit Safftt Atabinen. Broşür. İstanbul. 1950 Loti - Yazan: Claude Farrere. 1929 Pierre Loti quand je l’ai connu = Yazan Claude Farrfrre. 1926 Sillages = Yazan: Claude Farrere. 1931 Cent dessins de Pierre Loti: = Yazan: Claude Farrere. 1948 Le Drame interieure de Pierre Loti = Yazan: Pierre Flottes. 1937 Loti et les Turcs = Yazan: P. B. Gheusi. 1930 Les Souvenirs de Pierre Loti en Turquie = Yazan: François Gutton 1934. Le Secret des Desenchantees revöle = Yazan: Marc Helys. 1930 Les Desenchantees de Pierre Loti - Yazan Raymonde Lefevre. 1939 En marge de Loti = Yazan: Raymond Lefevre. 1944 Les Desanchant^es de M. Pierre Loti = Yazan: Lûtfi Fikri 1907 En marge d'Aziyade = Yazan: Rene Maurice. 1945 Pierre Loti retour de Constantinople = Yazan: Gaston Maurberger. 1910 . Loti et Aziyade = Yazan: Gaston Maurberger. 1926 Pierre Loti â Constantinople = Yazan: Comtesse Ostrorog. 1927 Notes et İmpressions de Turquie — Yazan Louis Rambert. 1895 — 1905

370

Les Greces a sumyrne = Yazan: Doktor Nihat Reşad. 1920 A İstanbul au Temps de Loti 1904 — 1906 = Yazan: Henri de Regnier. 1926 Constantinople avec Loti = Yazan: Gabriel de la Rochefoucauld. 1928 Le Secret des Desenchantees = Yazan: Andre Rousseaux. 1932 “ Les Desenchantees de Pierre Loti - Yazan: Seter Bey. 1924 İstanbul, paysage litteraire - Yazan: Willy Sperco. Mon ami Pierre Loti = Yazan: Odette de Valence. 1930
1909 Pierre Loti sa vie et son oeuve = Yazan: Nicolas Serban

F İ Y A T I : 10 T L .