You are on page 1of 11

ERMENİ İDDİALARI VE VERİLEBİLECEK CEVAPLAR -“Osmanlı toplumu içerisinde yüzyıllardır Ermeniler ve diğer gayri-müslimler baskı altında tutulmuşlardır

.” Ermeniler “soykırım” iddialarını tarihi bir zemine oturtabilmek amacıyla, Türklerin tarih boyunca her zaman gayri-müslimlere ve Ermenilere kötü muamele ettiğini savunagelmişlerdir. Zira bu iddiadayı öne sürmedikçe “yaklaşık 1000 yıldır Ermenilerle birlikte yaşayan Türklerin bir gün, birden bire Ermenileri soykırıma uğratmak yönünde aldıkları kararın” nedenini açıklamak mümkün olamayacaktır. Ermenileri bu iddiaya sarılmaya yönelten bir başka etken de meseleyi çarpıtarak bir Hıristiyan-Müslüman mücadelesine dönüştürmek ve böylece Hıristiyanlık dünyasının desteğini kazanabilmek arzusudur. Oysa Ermenilerin bu iddiası hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamaktadır. Osmanlı yönetimi en başından itibaren Ermenilere hoşgörüyle yaklaşmıştır. Osmanlı Devleti’nin kurucusu hükümdarı Osman Bey Ermenilerin Bizans’ın zulmünden korunmaları için Anadolu’da ayrı bir toplum olarak örgütlenmelerine izin vermiştir. Böylece Batı Anadolu’daki ilk Ermeni dini merkezi Kütahya’da kurulmuştur. Bursa’nın alınmasıyla bu dini merkez Bursa’ya taşınmış, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra, 1461’de Bursa’daki dini lider Hovakim İstanbul’a getirtilmiş ve Fatih’in fermanıyla İstanbul’da Ermeni Patrikhanesi kurulmuştur. Patrikhanenin kurulmasından itibaren Osmanlı toprakları Ermeniler için bir çekim merkezi haline gelmiş ve Kafkasya, Kırım, Anadolu ve Balkanların Osmanlı kontrolünde olmayan bölgelerinden Ermeniler Osmanlı topraklarına göç etmişlerdir. Osmanlı Yönetimi Gregoryan Ermenileri “millet” adı altında örgütlemiş ve kendi dini liderlerinin yönetimine bırakmıştır. (Ermeni İddiaları ve Tarihi Gerçekler, s. 12-13) İslahat Fermanı’nın ilan edilmesiyle birlikte, Ermeni Patrikhanesince hazırlanan Ermeni Milleti Nizamnamesi Osmanlı Hükümeti’ne sunulmuş ve 29 Mart 1862’de onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Nizamname ile Ermeni toplumunun içişlerinin görüşmek üzere 140 üyelik bir meclis kurulmuş, bunun 20 üyesinin İstanbul kilisesi mensuplarından, 80 üyesinin İstanbul’daki kilise cemaatlerinden ve 40 üyesinin taşradan seçilmesi öngörülmüştür. (Ermeni İddiaları ve Tarihi Gerçekler, s. 18) Millet-i Sadıka da denen Ermeni milleti Osmanlı toplumuna çok iyi uyum sağlamış ve önemli yerlere gelmişlerdir. Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin hemen hepsi Ermenice ile birlikte Türkçeyi de rahatlıkla konuşabilmekteydiler. Osmanlı Ermenilerinin çoğunun soyadları Taşçıyan, Semerciyan, Terziyan, Nalbandyan, İzmirliyan gibi Türkçe meslek ya da geldikleri şehirlerin isimlerinden türetilmiştir. Nitekim, 1835-1839 yılları arasında Türkiye’de bulunan Helmut von Moltke Ermeniler hakkında şunları yazmıştır: “Bu Ermenilere, hakikatte Hristiyan Türkler denilebilir. Rumların kendi özelliklerini korumalarına karşın, Ermeniler Türk adetlerini, hatta dilini benimsemişlerdir.”(F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 2) Osmanlı toplumu içinde de aktif olan Ermeniler arasında pek çok tanınmış mimar (Dolmabahçe ve Çırağan Sarayı’nın mimarı Balyan Efendi gibi), müzisyen, devlet adamı ve bürokrata da rastlamak mümkündür. Örneğin 29 Ermeni Paşa, 22 Ermeni Bakan olmuştur. (ticaret, dışişleri, maliye ve posta bakanlıkları vardır) Ermeni bakanlar arasında belki de en ilginci 1913 yılında Dışişleri Bakanlığı görevini ifa etmiş olan Gabriel Noradugyan’dır. Öyle ki, adıgeçen bugün Ermeni çevrelerce, Osmanlı içindeki Ermenilerin baskı altında

tutuldukları, katliama maruz kaldıklarının iddia edildiği bir dönemde ve 1915 olaylarından yalnızca 2 yıl önce Osmanlı Devleti’nin Dışişleri Bakanlığı görevini yürütmüştür. Yine aynı dönemde 1897-1908 yılları arasında Sakız Ohannes Paşa Hazine-i Hassa Bakanlığı görevini yürütmüştür. 1900 sonrasında Ohannes Ferit Efendi Van’da, Ohannes Asasyan Elazığ’da, L Avcıyan ve Ant Billoryan Erzurum’da Vali yardımcılığı görevlerini ifa etmişlerdir. 1909 seçimlerinde de 10 Ermeni milletvekili Osmanlı Mebusan Meclisi’ne girebilmiştir. Ayrıca Ermeniler arasında 33 milletvekili, 7 Büyükelçi, 11 Başkonsolos ve Konsolos, 11 öğretim üyesi, 41 yüksek rütbeli memur bulunmaktadır. (Ermeni İddiaları ve Tarihi Gerçekler, s. 14) Cemal Paşa da anılarında “Biz Ermenileri Bulgar ve Rumlara göre daha çok severiz çünkü en sadık tebadırlar, mert ve kahramandırlar. Ancak, Ermenilerin Türklere karşı düşmanlığının başlıca sebebi Rusya’nın siyasetidir” demektedir (Cemal Paşa, Hatıralar, s. 373-374). Dolayısıyla, Osmanlı Yönetimi’nce baskı altında tutulduğu iddia edilen bir halkın devletin en üst kademelerinde hizmet vermesi ve çeşitli meslek kollarında büyük başarılara imza atmasından söz etmenin mümkün olamayacağı açıktır. Osmanlı Yönetimi Ermenilere karşı olmadığı gibi, diğer gayri-müslim gruplara karşı da baskıcı bir tutum benimsememiştir. Buna en güzel örnek, XV. yüzyıl sonlarında İspanya’nın Katoliklerce yeniden işgalini müteakip ve daha sonraki yüzyıllarda Fransa, Orta Avrupa ve Rusya’da Hıristiyan baskısından kaçan Musevilerin Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmeleri ve burada kendilerine güven içinde yaşayacakları bir ortam sağlanmasıdır (Ermeni İddiaları ve Tarihi Gerçekler, s. 15). -“1894-96 Abdülhamid döneminde asırlar boyunca maruz kaldıkları baskıları protesto etmek isteyen Ermeniler ilk büyük katliamlara bu tarihlerde maruz kalmışlardır.” Ermenilerce ortaya atılan bu iddia da gerçeği yansıtmamaktadır. 1894-96 arasındaki Ermeni ayaklanması ve Osmanlı Yönetimi’nin bu ayaklanmalar karşısındaki tepkisinin Büyük Güçlerin müdahalesine yönelik olduğu şüphesizdir. Diğer bir deyişle, Ermeniler, Müslüman halka saldırılarda bulunacak ve buna karşılık veren Türklerin katliam yaptıklarını iddia edeceklerdi. Bu da büyük güçlerin Ermeniler lehine müdahalesiyle sonuçlanacaktı (G. Lewy, The Armenian Massacres in Ottoman Turkey, s. 16-17; Talat Paşa’nın Anıları, s. 23). Osmanlı Ermenileri 19. yüzyılın sonlarına doğru Rusya’ya yakın bir tutum izlemişlerdir. Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerinden güneye yerleşmek istemesi ve bunu gerçekleştirmek için kendisine yakın muhtar bir Ermenistan kurdurmaya çalışması ile, Ermenilerin bağımsız devlet kurma çabasının birbiriyle örtüşmesinin bunda payı büyüktür. Hatta Kırım Savaşı sırasında Ermeniler Osmanlı Yönetimi’ne karşı Rusya tarafında yer almışlardır. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Ermeniler, Doğu Anadolu’yu işgal eden Rus ordusu ile de işbirliği yapmışlardır. (J. McCarthy, Death and Exile, s.27, 110) Savaş sona ererken İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan (kendisi Osmanlı vatandaşıdır), Eçmiyazin Katolikosluğu aracılığıyla Rus Çarı’ndan Rusya’nın Doğu Anadolu’da işgal ettiği toprakları Osmanlılara geri vermemesini istemiş, bununla da yetinmeyerek savaş sonunda Ayastefanos’daki Rus karargahına gidip Grandük Nikola ile görüşmüş ve Doğu Anadolu’nun Ruslar tarafından ilhakını, bu olmazsa bölgeye Bulgaristan’a olduğu gibi özerklik verilmesini, bu da mümkün değilse bölgede Ermeniler lehine Islahat yapılmasını ve bu ıslahat tamamlanana kadar Rus ordusunun geri çekilmemesini talep etmiştir. Patriğin son talebi Ruslarca kabul edilmiş ve Ayastefanos Anlaşmasına 16. madde olarak girmiştir. (Ermeni İddiaları ve Tarihi Gerçekler, s. 18)

93 Harbi de denilen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı sonlandıran Berlin Konferansı’na İstanbul Ermeni Patrikhanesinden de bir heyet katılmış ve isteklerini kabul ettiremeyen bu heyet İstanbul’a “mücadele ve ayaklanmaya gidilmedikçe hiçbir şey elde edilemeyeceği” yargısıyla dönmüştür. (Ermeni İddiaları ve Tarihi Gerçekler, s. 19) Ermeni propagandasının bugünkü öncülerinden Louise Nalbandyan, 1887 yılında Cenevre’de kurulan ve Osmanlı idaresine karşı mücadele eden Ermeni Hınçak (Çan) Komitesi (Türkiye, Rusya ve İran’daki Ermenileri birleştirerek Sosyalist bir Ermenistan kurmayı amaçlıyorlardı.) için şöyle demiştir: “(Ermeni) Halkın(ın) duygularını harekete geçirmek için tahrik ve teröre ihtiyaç vardır.” K.S. Papazian ise, Hınçak Komitesi için şunları söylemektedir: “Komitenin programı isyan yoluyla Ermenistan’a siyasi ve ekonomik özgürlük sağlamaktı… Komitenin 1892 yılında yapılan Genel Kurulu’nda kararlaştırılan programında yer alan unsurlardan sekizincisi, Hükümet yöneticilerini ve hainleri terörize etmek, onbirincisi ise Hükümet kuruluşlarını tahrip etmek ve yağmalamaktı.” Guenter Lewy ise kitabında Hınçak Komitesi’nin programının altıncı maddesinin “Türkiye’ye bir dış güç saldırdığı anda parti mensuplarının da ülke içinde isyan etmelerini” öngördüğünü belirtmektedir (G. Lewy, The Armenian Massacre in Ottoman Turkey, s. 11, 12 ). Konunun uzmanı bilim adamlarının ve Ermeni yazarların da açıkça kaydettikleri gibi, Ermeni örgütlerinin amacı, Anadolu’da isyanlar çıkararak nihai hedefleri olan bağımsız Ermenistan’ı kurmaktır. Yöntemleri ise terördü. İstanbul’daki Ermeni Patriği daha 6 Aralık 1876’da İngiliz Büyükelçi Elliot’a “Eğer Avrupa’nın bu işe müdahalesi ve dikkatinin çekilmesi için ihtilal ve isyan çıkarmak gerekirse, bunu yapmanın hiç de zor bir şey olmadığını” söylemiştir. İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Currie 28 Mart 1894’de İngiliz Dışişlerine şu raporu göndermiştir: “Erzurum’daki ihtilalcilerin hedefi karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini temin etmek ve böylece yabancı ülkelerin durumuna müdahale etmesini sağlamaktır.” Erzurum’daki İngiliz Konsolosu Graves New York Herald Muhabiri Sydney Whitman’ın “Eğer bu memlekete hiçbir Ermeni komitesi gelmemiş olsaydı ve Ermenileri isyana kışkırtmasaydılar, bu çarpışmalar olur muydu?” şeklindeki sorusuna şu yanıtı vermiştir: “Tabii ki hayır, sanmam ki bir tek Ermeni öldürülmüş olsun.” Nihayet, Taşnak ideologu Varandian “Avrupa’nın müdahalesini sağlamak istediklerini” itiraf etmiş, Papazian’da “isyanların amacının Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletinin içişlerine karışmalarını sağlamak olduğunu” yazmıştır. 1894-96 dönemi Ermenilerce Hamidiye katliamları olarak nitelenmektedir. Ermeniler bu dönemde kendilerine karşı ilk büyük katliamların gerçekleştirildiğini iddia etmektedirler. 1894 yılında Sasun’da büyük bir Ermeni grup Yönetime isyan etmiş ve Müslümanları katletmeye başlamıştır. Bu isyana Osmanlı Yönetimi düzenli birlikler ve Hamidiye Alayları ile müdahale etmiş ve isyanı bastırmıştır. 1895 yılında Hınçak Komitesi’nin Zeytun’da çıkardığı isyan Sasun isyanını takip etmiştir. Bu isyanda Ermenilerce 125 Ermeni’ye karşılık 20 bin Müslüman’ın öldürüldüğü iddia edilmektedir. (J. McCarthy, Death and Exile, s. 119) Bu rakam aslında abartılı bir rakam olmasına rağmen, Ermenilerin ezilen değil ezen taraf

olduğunu göstermesi açısından ilginçtir. Avrupalı Büyükelçiliklerin müdahalesiyle Zeytun’daki isyancılara af ilan edilmiş ve isyancıların elebaşlarının ülke dışına göç etmelerine izin verilmiştir. Aynı yıl Van’da patlak veren isyanda 400 Müslüman ve 1700 Ermeni hayatını kaybetmiştir. (J. McCarthy, Death and Exile, s. 120) 1894-96 döneminde Osmanlı Yönetimi’nce yapıldığı iddia edilen katliamlara dayanak olarak Avrupalı konsolosların raporları gösterilmektedir. Ancak, Avrupalı konsolosların umumiyetle önyargılı ve tarafgir oldukları ve rapor ettikleri olayları bizzat görmedikleri bilinmektedir. (J. McCarthy, Death and Exile, s. 23) 1894-96 dönemini izleyen dönemde de Ermeni isyanları ve terör eylemleri devam etmiştir. Ermeni komiteleri, Osmanlı Bankası baskını (1896), İkinci Sasun isyanı (1904) (F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 5), 1905 yılında Erzurum Valisi ve Padişah Abdülhamid’e suikast girişimi gibi kanlı olayları gerçekleştirmişlerdir. 1909 yılında Adana’da patlak veren isyan Mersin’deki Ermeni Piskoposu Museç’in kışkırtmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Öyle ki Museç, büyük Ermenistan hayalleri kurmakta ve Çukurova’da bir Ermeni devleti yaratma çabası içindedir. Bu amaçla isyan etmiş ve Müslümanlara saldırmaya başlamışlardır. (J. McCarthy, Death and Exile, s. 120; S. Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 281) 1909 Adana olayları hakkında Talat Paşa anılarında, olayların Ermeniler tarafından kışkırtılmış olduğunu ve bunun olayları soruşturan Komisyon’un Ermeni Başkanı Babikyan tarafından da doğrulandığını anlatmaktadır. Bu olaylardan sorumlu olan Adana Müftüsü ve suç ortakları Yüksek Mahkemece idama mahkum edilmiş ve Talat Paşa’nın da içinde bulunduğu Bakanlar Kurulu bu kararı onaylamıştır. (Talat Paşa’nın Anıları, s. 23-24) Buradan da anlaşılacağı gibi, Ermenileri yok etmeyi amaçlayan bir Yönetimin müftü ve suç ortaklarını idama mahkum etmesinin hiçbir anlamı yoktur. Adana isyanı Osmanlı Yönetimi’nce bastırılana kadar 17 bin ila 20 bin kişi hayatını kaybetmiştir. Bunların yaklaşık %10’u Müslüman, geri kalanı ise Ermenidir. (J. McCarthy, Death and Exile, s. 120) Yukarıda bahsekonu Ermeni isyanları ve terör eylemlerinden de anlaşılacağı gibi, bu dönemde Osmanlı Yönetimi’nce Ermenileri yok etmeye yönelik katliamlar yapılmamış, aksine Ermenilerce çeşitli vilayetlerde çıkarılan isyanlar bastırılmaya ve Müslümanlara yapılan saldırılar engellenmeye çalışılmıştır. Bütün bu isyan ve olaylar Ermeni Komitelerince Ermenilerin “Türklerce katledilmesi” olarak tanıtılmış ve Batı ülkelerince, Hristiyan kamuoylarına bu şekilde yansıtılarak büyük bir gürültü koparılmıştır. Ekim 1911’de Van’daki İngiliz Muavin Konsolosu Molyneux-Seel, ülkesine gönderdiği bir raporda, Ermeni Komitecilerin olmadıkları yerlerde Türkler ve Ermenilerin uyum içerisinde yaşadıklarını belirtmiştir. (S. Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 282) -“24 Nisan 1915 Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere yapılan soykırımın kararının alındığı tarihtir.” Savaştan hemen önceki dönemde ayaklanan Ermeniler, 1. Dünya Savaşı sırasında da ülke içerisinde isyan çıkarmayı sürdürmüşlerdir. Maraş, Zeytun’da ve Van’da isyanlar devam etmiştir. 27 Şubat 1915’te Maraş Vali Muavini olayları yatıştırmak için Zeytun’a gelmiş ve isyankarlar tarafından öldürülmüştür. (Talat Paşa’nın Anıları, s. 69-70) Van’da da Mart 1915’de isyan patlak vermiştir. Amerika’da basılan Ermeni gazetesi Goçnak 24 Mayıs 1915

tarihinde Van’da sadece 1500 Türk’ün sağ kaldığını ve geri kalanının katledildiğini övünerek bildirmiştir. (S. Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 297) Osmanlı Devleti’nin, 3 Ağustos 1914’de seferberlik ilan etmesi üzerine, ordu içindeki Ermeni askerler, silahlarıyla birlikte firar ederek Rus ordularına katılmışlardır. Ordu içindeki bazı Ermeni askerler ise, Türk askerlerini savaşı bırakması yönünde propaganda yapmış ve dolayısıyla ordu içinde karışıklık çıkarmaya çaba sarfetmişlerdir. Ermeni siviller ise yaralı Türk askerlerini öldürmekten çekinmemişlerdir. Ayrıca, ordu içindeki Ermenilerin Rus ordusu ile işbirliği yaptıklarına dair bilgiler de mevcuttur. Van’ın Gevaş ve Karçıkan bölgelerinde telgraf hatları Ermenilerce imha edilmiş ve askerlere ateş açılmıştır. (S. Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 290-293) Rus ordusu tarafından eğitilen ve her türlü masrafları da karşılanan bu Ermeni çetelerinin fırsattan istifade ederek sınır boylarında katliamlara başlamaları, Osmanlı Devleti’ni hayli müşkül durumda bırakmıştır. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının bazı Ermeni üyeleri de bu savaşta yerlerini almışlardır. Nitekim, mebuslardan Pastırmacıyan, Vartekes, Boyacıyan ve Papazyan Efendiler bu isyana aktif olarak destek vermişlerdir. (F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 7-8) Bunların arasında Erzurum Milletvekili Garo Pastırmacıyan, (yaklaşık 1000 kişilik silahlı bir grubu kontrol etmekteydi) Rus tarafına geçtiğinde Armen Garo ismini alarak Osmanlı birliklerine karşı savaşmaya başlamıştır. (J. McCarthy, Death and Exile, s. 185) Rus Çarı II. Nikola Taşnakların Van’daki temsilcisine 21 Nisan 1915 günü bir telgraf göndererek Rusya’ya yapmış oldukları hizmetlerden dolayı teşekkür etmiştir. (S. Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 297) Osmanlı Hükümeti, ilk olarak 24 Nisan 1915 tarihinde bütün vilayetlere gönderdiği bir tebliğ ile Hınçak, Taşnak ve benzeri Ermeni komitelerinin kapatılmasını, evraklarına el konulmasını ve ileri gelenlerinin tutuklanmalarını istemiştir. Ayrıca, bulundukları yerlerde kalmalarında sakınca bulunanlar, vilayet ve sancak dahilinde uygun görülecek yerlerde toplanacaktı. Hükümetçe alınan bu tedbirler Ermeni komitelerinin faaliyetlerini engellemeye yönelik olduğundan, tebliğde, Müslümanlar ile Ermeniler arasında herhangi bir mukateleye sebep verilmemesi için de dikkatli davranılması uyarısı yapıldı. Bu arada, Ermenilerin isyan faaliyetleri devam ettiğinden, hükümet yine aynı tarihte bazı kararlar almak zorunda kaldı. Buna göre, haberleşme Türkçe yapılacak ve Ermeni gazeteleri kapatılacaktı. Ayrıca, İstanbul’da yaşayan 77.735 Ermeni’den çeşitli eylemlere karışan önemli sayıda kişi tutuklandı. Günümüzde Ermeniler, Osmanlı Devleti’nin bu kararları aldığı 24 Nisan tarihini, “Ermeni soykırımı günü” olarak kabul etmektedirler. (F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 8-9) Tek başına bu olgu dahi, Ermenilerin iddialarının ne kadar siyasi olduğunu göstermektedir. Zira 24 Nisan, ne Ermenilerin herhangi bir sebeple hayatlarını kaybettikleri, ne de tehcir kararının alındığı tarihtir. Dolayısıyla Ermenilerin 24 Nisan gününü kendilerine yapıldığını iddia ettikleri sözde soykırımın yıldönümü olarak anmaları da dayanaktan yoksundur. - “İttihad ve Terakki Yönetimi’ndeki Osmanlı İmparatorluğu Ermenilere soykırım yapmıştır” 1915 Mayıs’ında alınan tehcir kararını, Osmanlı Yönetimi’nin karşı karşıya kaldığı yukarıda da anlatılan muazzam iç ve dış tehdit gerekli kılmıştır. 1. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı Devleti’nin 1 Kasım 1914’te savaşa girmesi Ermenilerce büyük bir fırsat olarak

görülmüştür. Özellikle Rus ordularının baskısı altında bulunan doğu ve güneydoğu Anadolu’da birçok şehirde Ermeniler isyan etmiş ve Rus ordusuyla işbirliği yapmışlardır. Önemli isyanlar arasında Mart 1915’deki Van isyanı sayılabilir. Ermeniler bu tarihte Van şehrini ele geçirmişlerdir. 4000 Ermeni Komiteci şehre girmiş ve Müslüman Mahallesini yakarak tamamiyle tahrip etmişlerdir. Şehirde yaşayan 300 kadar Yahudi de Ermeni çeteciler tarafından katledilmiştir. Ayrıca Urfa’da ve Zeytun’da isyanlar çıkmıştır. 1916 yılı boyunca Rus ordusu Erzurum, Muş, Bitlis, Rize, Trabzon ve Erzincan’ı ele geçirmiştir. (McCarthy, Death and Exile, s. 180-182) Amerika’da basılan Ermeni gazetesi Goçnak 24 Mayıs 1915 tarihinde Van’da sadece 1500 Türk’ün sağ kaldığını ve geri kalanının katledildiğini övünerek bildirmiştir. (S. Sonyel, The Ottoman Armenians, s. 297) Anlaşılması gereken önemli nokta Van, Zeytun, Muş, Gevaş ve Reşadiye’deki isyanların tehcir kararı alınmadan önce başlamış olmasıdır. Dolayısıyla Mayıs 1915’e gelindiğinde Doğu Anadolu zaten bir iç savaş yaşamaktaydı. (McCarthy, Death and Exile, s. 185-189) Tehcir kararı Osmanlı İmparatorluğu tarafından alınmış güvenlik tedbirinden başka bir şey değildir. Ermeniler, Osmanlı Yönetimi’nin durup dururken böyle bir karar aldığını iddia etseler de bu iddia gerçeği yansıtmamaktadır. Ermenistan’ın ilk Başbakanı Kaçaznuni yayınlamış olduğu raporunda şöyle söylemektedir: “1914 sonbaharında Ermeni gönüllü birlikleri kuruldu ve Türklere karşı faaliyete geçti. Bu gelişme Ermeni halkının hemen hemen çeyrek yüzyıl boyunca beslemiş olduğu psikolojik ortamın doğal bir sonucuydu. Bu psikoloji kendine bir biçim bulmalıydı ve onu buldu.” (Hovhannes Katchaznouni, Dascnagtzoutiun Has Nothing to Do Anymore, s. 36) Justin McCarthy de Death and Exile isimli kitabında tehcir kararının askeri gerekçelerle alınmış mantıklı bir karar olduğunu ve bu karar sonucunda Ermeni komitecilerin saldırılarının azaldığını, ancak tehcir esnasındaki katliamların sorumluluğunun Ermeni komitacılar ile Rusların da paylaşmaları gerektiğini bildirmektedir. (McCarthy, Death and Exile, s.195-196) Tehcir kararı alınmadan önce Ermeni toplumunun ileri gelenleri Osmanlı Yönetimi’nce uyarılmıştır. Dönemin Dahiliye Nazırı Talat Paşa anılarında kendisinin Erzurum mebusu ve Taşnak Partisi üyesi Vartkes Efendi’yi, Enver Paşa’nın ise Ermeni Patriğini davet ederek kendilerinden sadakat beklendiğini ve olaylara bir son vermeleri gerektiğini bildirmişlerdir. (Talat Paşa Anıları s. 66) Osmanlı Hükümeti, 24 Nisan 1915 tarihli şifre ile ilgili olarak, seferberliğin başlangıcından beri isyan hareketlerinin devam ettiği Zeytun, Maraş ve civarında bulunan isyancı Ermenileri Konya’ya sevk etmiştir. Ermenilerin benzer faaliyetlerini burada da devam ettirmeleri üzerine, Halep’in güneydoğusu ile Zor ve Urfa yörelerine sevk edilmeleri kararlaştırılmıştır. (F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 9) Talat Paşa, 26 Mayıs 1915 tarihinde Sadarete bir tezkere göndererek, Ermenilerin sevk edilme gerekçelerini açıklamıştır. Buna göre, harp mıntıkalarına yakın yerlerde oturan Ermenilerden bir kısmı askere erzak ve mühimmat naklini zorlaştırmakta, ordunun hareketini güçleştirmekte ve düşmanla işbirliği yapmaktadırlar. Bir kısmı düşman saflarına katılmaktadır. Yurtiçinde askeri birliklerimize ve masum halka silahlı saldırılarda bulunmaktadırlar. Osmanlı şehir ve kasabalarına saldırarak katl ve yağmacılık yapmaktadırlar. Düşman deniz kuvvetlerine erzak sağlamakta, müstahkem mevkileri düşmana göstermektedirler. Talat Paşa’nın sadarete sunduğu bu tezkereden sonra 27 Mayıs 1915 tarihinde, daha çok “tehcir kanunu” olarak adlandırılan Geçici Sevk ve İskan Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun, 1 Haziran 1915 tarihinde

Osmanlı Devleti’nin Resmi Gazetesi Takvim-i Vekayi’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. (F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 10) Hükümet, sevk kararını alırken, Osmanlı Devleti’ndeki Ermenilerin tamamını sevk etmemiştir. Toplumun asayişini bozmayanlar, casusluk yapmayanlar, Katolik ve Protestan olanlar, milletvekilleri ve aileleri, asker, subay, askeri doktor ve amele taburunda çalışanlar ve aileleri Müslüman ailelerin yanında bulunanlar bu nakil olayının dışında tutulmuşlardır. Ancak Katolik ve Protestan olanlardan komitelerle bağlantısı olanlar da daha sonra bu sevke dahil edilmişlerdir. (F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 12-13) Osmanlı Hükümeti, hem kendi iç güvenliğini, hem de sevk ettiği Ermenilerin can ve mal emniyetini sağlamak için son derece ayrıntılı tedbirleri uygulamaya koymuş ve herhangi bir sıkıntı çekmemeleri için azami gayreti göstermiştir. Bu iş için devlet büyük masraflar yapmıştır. Ermenilerin taşınmaz malları Emval-i Metruke Komisyonunca kayıt altına alınmıştır. Göç ettirilenlerin yeniden iskanı konusunda da çeşitli tedbirler alınmıştır. (F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 11-13) Cemal Paşa hatıratında, savaş esnasında Cebel Lübnan’ın Ayn-Tura Manastırında 1000 Ermeni çocuğu alabilecek bir yetimhane yaptırıldığını ve Şam’da birçok Ermeni yetim ve dulun ordu tarafından beslenmesinin sağlandığını ifade etmektedir. (Cemal Paşa, Hatıralar, s. 352) Savaş ortamına rağmen alınan bu tedbirler, sevkin, Ermenileri imha amaçlı yapıldığına yönelik iddiaların mesnetsiz olduğunu ortaya koymaktadır. Tehcir sırasında çok sayıda Ermeninin açlık, çetin yol ve iklim şartları, salgın hastalıklar nedeniyle hayatlarını kaybettikleri ve bir kısmının da özellikle yerel düşmanlıklar nedeniyle çetelerin saldırılarına uğradıkları ve öldürüldükleri doğrudur. Ancak, buradan Osmanlı Yönetimi’nin sistematik olarak Ermenileri soykırıma uğrattığı sonucuna varmak mümkün değildir. Zira o dönemde bütün Anadolu halkı aynı kaderi paylaşmaktadır. Cemal Paşa ise hatıratında 1.5 milyon kadar Ermeninin tehcire tabi tutulduğunu ve bunların 600 bin kadarının yolda öldürülmüş veya açlık ve sefaletten ölmüş olduğunun kabul edilebileceğini, ancak bu zaman zarfında ölen Türklerin sayısının 1,5 milyonu geçtiğinin açık olduğunu belirtmektedir. (Cemal Paşa, Hatıralar, s. 424) Ermenilerin sevk ve iskanı yaklaşık bir yıl sürmüş ve Osmanlı Hükümeti, 15 Mart 1916 tarihinden itibaren vilayet ve mutasarrıflıklara gönderdiği yazı ile sevk olayının durdurulduğunu bildirmiştir. (F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, s. 13) Talat Paşa anılarında tehcir kararının esas olarak askeri bir önlem olduğunu ifade etmekte ve tarafsız bir mahkeme kurulduğu takdirde bu olaylara bizzat Ermenilerin yol açtığının ortaya çıkacağını kaydetmektedir. (Talat Paşa’nın Anıları, s.78) 1915 olaylarının soykırım olup olmadığına dair pekçok batılı ve Türk tarihçi Ermeni iddialarından ayrılmaktadır. Ancak Ermenistan’ın ilk Başbakanı ve Taşnak Partisi lideri Kaçaznuni de olayları soykırım olarak değil savaş olarak değerlendirmekte ve daha önemlisi Ermenilerin emperyalistlere alet olduklarını açık yüreklilikle ortaya koymaktadır. Kaçaznuni “soykırım” olarak nitelenen olayları, Taşnak Partisi’nin veya Ermeni hükümeti’nin en yetkilisi olarak yaşamıştır. Kaçaznuni raporunda 1915 olaylarından şu şekilde bahsetmektedir:

“Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır.” (Hovhannes Katchaznouni, Dascnagtzoutiun Has Nothing to Do Anymore, s. 39) Savaşın sona ermesinden sonra, Osmanlı Hükümeti, tehcir edilen Ermenilerin, istemeleri halinde, tehcir edilmeden önceki yerleşim yerlerine dönmelerine imkan sağlayan bir kararname yayımlamıştır. Kararname, yerel makamlara geri dönen Ermenilere evlerinin ve tüm mallarının ivedilikle geri verilmesini, gıda ve diğer ihtiyaçlarının karşılanmasını içeren her türlü yardımı sağlamaları talimatını vermektedir. İzmit, Bursa, Kastamonu, Ankara ve Konya’dan tehcir edilen Ermenilerin hemen hemen tümü, savaş bittiğinde evlerine geri dönmüşlerdir. Kayseri, Harput ve Diyarbakır’dan giden Ermenilerin de büyük çoğunluğu dönmüştür. Amerikan arşivlerinde bulunan ve Ermeni Patrikliği tarafından hazırlanan raporda, 644.900 Ermeninin savaş öncesindeki yerlerine döndükleri belirtilmektedir. Tehcir işlemi sırasında Ermeni kafilelerine kötü davranan ve Hükümetin talimatlarına uymayan yaklaşık 1390 kişi Divan-ı Harbi Örfi’lerde yargılanmıştır. Bir kısmı idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Talat Paşa da anılarında, Erzurum’da tehcire tabi tutulan Ermenilerin saldırıya uğradıkları bir kısmının öldürüldüğü haberinin alındığı zaman, sorumluların yakalandığını ve kurşuna dizilerek cezalandırıldıklarını kaydetmektedir. (Talat Paşa’nın Anıları, s. 68) Bu noktada, birçok soru sorulmalıdır: Ermenileri yok etmek isteyen bir devlet, yalnızca savaş bölgelerinde ve düşmanla işbirliği yapan Ermenileri tehcire tabi tutar mıydı? Ermenileri yok etmek isteyen bir Devlet, Ermeni kafilelerine kötü muamele eden kendi vatandaşlarını ve görevlilerini yargılar ve cezalandırır mıydı? Gizli amaçları olan bir devlet, tehcir sürecinde Ermeni grupların güven içinde nakillerin sağlayacak özel bir kanun çıkarır mıydı? Kötü niyetlere sahip bir hükümet, daha sonra onların geri dönüşlerine izin verir miydi? Bu soruların ve cevapların açığa çıkardığı gibi, Osmanlı Hükümeti’nin, iddia edildiği gibi, Ermenileri “yoketmek” yönünde bir niyeti yoktu. Birinci Dünya Savaşı sonrası, 1919-1922 yılları arasında Osmanlı resmi görevlilerine karşı yürütülen yasal sürecin bir parçası olarak Ermeni iddiaları araştırılmıştır. 144 üst düzey Osmanlı yetkilisi tutuklanmış ve yargılanmak üzere İngiltere tarafından Malta adasına sürgüne gönderilmiştir. Tutuklamalara yol açan bilgiler çoğunlukla yerel Ermeniler ve Ermeni Patrikliği tarafından sağlanmıştır. Bunu müteakip, sürgüne gönderilenler Malta’da gözaltında tutulurken, Osmanlı İmparatorluğunun başkenti İstanbul’da bulunan ve burada mutlak yetkiye ve güce sahip İngiliz işgal kuvvetleri de bu görevliler hakkında suçlamada bulunmak üzere her yerde kanıt aramışlardır. Osmanlı ve İngiliz arşivlerindeki dokümanter kanıtların incelenmesini İngiltere tarafından atanan bir Ermeni bilim adamı yürütmüştür. Ancak, Malta’ya sürgüne gönderilen Osmanlı görevlileri ve Osmanlı Hükümeti’nin Ermenilerin öldürülmesi yönünde emir verdiklerini veya teşvik ettiklerini gösteren herhangi bir kanıt bulamamışlardır. Bunun üzerine, İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Amerikan Hükümeti’nin elinde Malta’da esir tutulan Türkleri suçlayacak belgeler olması gerektiğini düşünmüştür. Esasen, eğer iddia edilen katliamlar 1915-1917 yılları arasında meydana gelmiş olsaydı, o dönemde Amerikan diplomatik ve konsolosluk görevlilerinin Türkiye’de serbestçe görevlerini yerine getiriyor olmaları nedeniyle, Amerikalıların çok sayıda dokümana sahip olmaları gerekmekteydi. Ayrıca, Osmanlı Hükümeti tarafından misyonerlerden oluşan “Amerikan Yakın Doğu Yardım Derneği”ne tehcir esnasında Anadolu’daki yardım faaliyetlerini sürdürme müsaadesi

verilmiştir. Dolayısıyla sözkonusu yardım kuruluşu üyelerinin de işlendiği iddia edilen suçlara tanıklık etmiş ve Osmanlı resmi görevlilerine karşı kullanılabilecek mahiyette birçok kanıt toplamış olmaları gerekmekteydi. 31 Mart 1921 tarihinde Lord Curzon, İngiltere’nin Washington Büyükelçisi Sir A.Geddes’e aşağıdaki telgrafı göndermiştir: “Malta’da, Majestelerinin Hükümeti’nin elinde, Ermeni katliamlarına suç ortaklığı ettikleri iddiasıyla tutuklu Türkler bulunmaktadır. Suç kanıtı saptamakta önemli ölçüde güçlük var... Lütfen Amerika Birleşik Devletleri’nin elinde suçlama amacıyla kullanılabilecek herhangi bir kanıt bulunup bulunmadığını araştırınız.” 13 Temmuz 1921 tarihinde Washington’daki İngiliz Büyükelçiliği bu telgrafa aşağıdaki şekilde yanıtlamıştır: “Sayın Lordum, ekibimin bir mensubunun Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı ziyaret etmiş olduğunu size bildirmek onuruna sahip oldum. Kendisine, katliamlar hususunda Birleşik Devletler Konsoloslarınca hazırlanmış raporları görmesine izni verilmiştir... Üzüntülerimle bildiriyorum ki Lordum, bu raporlar içerisinde Türklere karşı kanıt olarak kullanılabilecek mahiyette hiçbir husus bulunmamaktadır...” Soruşturmaların sonucunda Ermeni iddialarını destekleyecek hiçbir kanıt bulunamaması üzerine Malta’daki iki yıl dört ay süren tutukluluk döneminin ardından, sürgün olan tüm Osmanlı yetkilileri yargılanmadan serbest bırakılmışlardır. Guenter Lewy de The Armenian Massacres in Ottoman Turkey isimli kitabında Osmanlı Hükümetinin 1915 olaylarından sorumlu olduğuna dair hiçbir belge bulunamadığını, konsolosluk raporlarının iddialardan öteye geçemeyeceğini ifade etmekte ve Ermeni iddiaları konusunda yazı yazanların çoğunun Türk ve Müslüman sivillerinin ve askerlerinin de ihmal, açlık ve hastalık sebebiyle ölmüş olduklarını görmezden gelmekte olduklarını, Osmanlı Hükümeti’nin tehcir kararında samimi olduğunu ancak Osmanlı bürokrasisinin tehcir uygulamasının altından kalkamadığını, zira kendi askerleri bile ciddi manada açlık ve yokluk çekerken, Ermenilerin tehcirinin güvenli bir şekilde gerçekleştiremediğini ifade etmektedir. 1915 yılında neler olduğu yönünde yapılacak herhangi bir çalışmanın, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı aktif bir yanlış bilgilendirme kampanyasının yürütüldüğünü dikkate alması gerekir. Bu kampanyanın en iyi örneği, İngiliz savaş propaganda mekanizmasının ürünü olan “Mavi Kitap”tır. “Mavi Kitap”, Ermeni iddialarının en önemli dayanağını oluşturmasına rağmen, Malta’da sürgünde tutulan Osmanlı görevlilerini suçlamak amacıyla kanıt araştıran İngiliz yetkilileri tarafından bile ciddiye alınmamıştır. Guenter Lewy The Armenian Massacres in Ottoman Turkey isimli kitabında Mavi Kitap’ta anlatılanların çoğunun dedikoduya dayandığını, keza Mavi Kitap’taki hiçbir bilginin hükümetin katliamları yönlendirdiğine dair olmadığını ifade etmektedir. 1915 olaylarına ilişkin olarak yazılan ve Ermenilerce iddialarını desteklemek amacıyla gösterilen bir başka kitap da 1913-16 arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda Büyükelçilik yapmış olan Henry Morgenthau’nun anılarının yer aldığı ve kendisi tarafından kaleme alınan “Büyükelçi Morgenthau’un Hikayesi” isimli kitaptır. Kitap, o dönemde Amerikan kamuoyuna hakim olan Alman ve Türk karşıtı havayı yansıtmaktadır. Kitap oldukça ırkçı bir söylemle kaleme alınmıştır. Kitapta Türkler Morgenthau tarafından ilkel, kana susamış ve vahşi

insanlar olarak tarif edilmektedir. Sözkonusu kitabın taraflı olduğuna dair Heath Lowry “The Story Behind Ambassador Morgenthau’s Story” isimli bir kitap yazmıştır. Lowry kitabında, Morgenthau’nun bizzat şahit olduğu hiçbir olayın bulunmadığını, yazdıklarının duyduğu hikayelere dayandığını, Morgenthau’un sekreterleri ve tercümanlarının tamamının Ermeni olduğunu ifade etmekte ve Kongre kütüphanesinde bulunan Morgenthau’un evrakları ile günlüğünün karşılaştırılması halinde yazdığı kitapta ciddi çelişkilerin var olduğunun ortaya çıkacağını belirtmektedir. Dolayısıyla, Büyükelçi Morgenthau tarafından kaleme alınan bu kitabın da Ermeni iddialarına dayanak olarak alınması mümkün değildir. “Ermenilere uygulanan soykırım sırasında 1,5 milyon Ermeni katledilmiştir.” Tehcir uygulaması sırasında çok sayıda Ermeninin salgın hastalık, açlık, çetin iklim ve yol koşulları ve yerel çetelerin saldırıları sonucunda hayatını kaybettiği doğrudur. Ancak 1.5 milyon Ermeninin hayatını kaybettiği doğru değildir. Ermeni temsilcisi Bogos Nubar Paşa’nın Paris Barış Konferansı’na sunduğu rakamlara göre savaş öncesi 1 milyon 300 bin olan Ermeni nüfusundan 700 bini başka ülkelere göç etmiş ve Türkiye’de ise 280 bini kalmıştır. Bu hesaba göre, 1. Dünya Savaşı’nda ölen Ermeni sayısı 300 bin civarındadır. Kamuran Gürün de “Ermeni Dosyası” isimli kitabında aynı rakamı telaffuz etmektedir. (K. Gürün, Ermeni Dosyası, s. 218-219) Atatürk 1921 yılında Amerikalı gazeteci Clarence Streit’a verdiği bir mülakatta Taşnak Komitesi’nin Taşnak rejiminin hizmetinde olduğunu ve isyan ettiğini, ordumuza saldırdığını ve tehcir edilen Ermenilerin çoğunun hayatta olduğunu belirtmiştir. (K. Gürün, Ermeni Dosyası, s. 294-295) Bununla birlikte, Ermeniler savaş öncesinde ve savaş yılları boyunca özellikle doğu vilayetlerinde büyük çaplı katliamlara giriştikleri bilinmektedir. 1912 ve 22 yılları arasında doğu vilayetlerinde (Van, Bitlis, Erzurum, Diyarbakır, Elazığ, Sivas, Halep, Adana ve Trabzon) ölen Türk nüfusu toplam 1,1 milyondur. Van vilayetinde yaşayan Türklerin %62’si, Erzurum vilayetinde yaşayan Türklerin %31’i bu dönemde hayatını kaybetmiştir. (J. McCarthy, Death and Exile, p. 229-230) American Comittee for Near East Relief adına Doğu Anadolu’daki durumu araştırmakla görevli Emory Neils ve Arthur Sutherland raporlarında Bitlis, Van ve Erzurum’u gezdiklerini ve Rusların 1917’de çekilmelerini müteakip yerlerini Ermenilerin aldığını ve burada Müslümanların her türlü kötü muameleye maruz kaldıklarını aşağıdaki ifadelerle aktarmaktadırlar: “Armenians were guilty of crimes of the same nature against the Turks as those of which the Turks are guilty against the Armenians” (J. McCarthy, Death and Exile, s. 224-225) “1915 olayları uluslararası hukuk açısından bir soykırımdır.” Soykırım suçunun tanımı, 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde yapılmıştır. Sözkonusu Anlaşmanın 2. maddesine göre, “soykırım” suçunun temel öğesini, belli bir grubun tamamını veya bir bölümünü yok etmeye yönelik “niyet” oluşturmaktadır. Ermeni iddiaları, BM Soykırım Anlaşmasının suçun ispatına yönelik asgari standartlarını bile karşılamaktan uzaktır. Soykırım iddiasında bulunan çevreler, 90 yıldır süren ısrarlı çabalarına rağmen, Osmanlıların, Ermenileri yok etme niyetini gösteren tek bir belge bile bulmayı başaramamıştır. Belge olarak ileri sürdüklerinin sahte olduğu ispatlanmıştır. Bunun aksine, yukarıda da bahsedildiği üzere, Osmanlı Hükümeti’nin yerel makamlara, tehcir edilen Ermenilerin korunması talimatını içeren birçok Osmanlı belgesi mevcuttur. Ermeniler,

ırkları, etnik kökenleri veya dinlerinden dolayı değil, Osmanlı Devleti’ni savaş sırasında güvenlik açısından zafiyete uğratan silahlı faaliyetleri nedeniyle tehcire tabi tutulmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan Paris Barış Konferansı’nda Ermeni Heyeti’nin Başkanı, Boghos Nubar Paşa, savaş sırasında Ermenilerin İtilaf Devletlerine sağladığı desteğin, Osmanlı yetkililerince tehcir kararı alınmasının nedeni olduğunu açıkça kabul etmiştir. Uluslararası hukuka göre, sadece yetkili mahkeme soykırım suçunun işlenip işlenmediğine karar verebilir. Bu mahkeme, topraklarında soykırım yapıldığı iddia edilen Devletin mahkemesi, veya anlaşma taraflarının, yetkisini kabul ettikleri bir uluslararası ceza mahkemesi olabilir. Bu tür yetkili bir mahkemenin kararının olmaması durumunda, soykırım suçunun “hukuki” olarak varlığı kabul edilemez ve soykırım iddiası yasal zeminde savunulamaz ve ileri sürülemez. Bu bağlamda, hakkında böyle bir uluslararası mahkeme kararı da bulunmayan Ermeni soykırımı asılsız bir iddiadan ibarettir.