… Yalnız Ortadoğu’da el altında satılan bir atlas Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz. ECE AYHAN

A H D - İ MAZİ

BAB16 TERKİP

Pınarbaşında oturdum, ahreti seyre durdum... Bursa ağıdı

Kardeşimin vefatından önce, parklarda dolanırken çitlediğimiz çekirdek ailemizi muadillerinden ayıran hiçbir özellik yoktu. Bir kalıp teneke peynirine benzerdik, öyle bildik, ak, delik ve peynirin kalıbını aşan sıfatlarla sürünür giderdi cümle ailemiz: Babam, annem, ben, kardeşim erkek... Alem yaygarasına karşı teksesli ve kederli bir kuartet... Vaktiyle püriftihar elçi soyundan sızdığına delalet saydığı iştahlı gövde kılları ağarıp hatları kavis kazandıkça yumuşak beyaz bir yastığa benzeyen, eve yolu düşen tüm pestil tanışlarda bir tür uyku hali hasıl eyleyen emekli memur babamızın en büyük zevki, hane köşelerinde maça kızı kıraat etmekti. Karenin üç ak bunağını, elindeki kara kozları tuhaf hırıltılar eşliğinde masalara çarpa çarpa ifrit etmeye bayılırdı. Bir başka dev zevkinin, market kasalarındaki birbirinden maça kızların esmer uzuvlarına el atmak olduğunu öğrenmemize, bir kangal kurtlu sucuk vesile oldu. Annemi öğürten kurtlarına merakla baka baka markete götürdüğüm kangalı nazikçe aldılar, sucuğu yaşıyla oransız kabarmış babamı öfkeyle verdiler. Halbuki babam, herkesin herkesle halvet olacağı günlerden ürkenler kavmindendi. Annemden yana da külliyen vejetaryendi. Annem besili bir tavuktu. Mutfakta mesai yapa yapa düdüklü tencereye dönmüştü. Gerek sofra ahalisini helme fasulyeler eşliğinde kendinden geçirmek, gerekse beş para etmez meselelerde yerli yersiz gıdaklamak bakımından bir ömre bedeldi. Lâkin evin içinde lastik top gibi oradan oraya çarparken ve tüyleri babam vasıtasıyla tek tek yolunurken, öttürdüğü düdüğü kimseler duymazdı. Kardeşlerin irisi sıfatıyla ben, ailemizin maddi açıdan dört adet kupkuru ömür pahasına yarım arpa boyu yol gitmezden önceki sefil dönemlerini, ekseriyetle rastlandığı gibi, hayatta

başarı kaydetmek istikametinde bir hatıralar toplamına tahvil edememiştim. İftihar, itibar ve para membaı olsun hedefiyle, ziyadesiyle esnafça niyetlerle yetiştirilmeme rağmen, hep daha fazlasını isteyip koparmak üzere yazılması beklenen şahsi tarihimin bir yerinden düşüvermiştim. O mutlak kayıtsızlığın kucağına oturmama dair bir milat belirleyemiyorum. Üzerinden zehir gibi yoksulluk tüten bir çocuk olarak zengin aile evlatlarının okuduğu bir kolejin müfredatına yalvar sümük alınan burslarla tabi kılınışımın bu kopuşta bir etkisi vardı sanırım. Mevzuma bahis olan mazisi derin, mezhebi geniş, meşrebi latif okul, ihtiraslarımı bilemekten ziyade budarken, ruhumda da beklenenin aksine ılıman bir iklime sebebiyet vermişti. Zira memleket, armalı forma kuşanmamdan bir müddet sonra rulet masasından farksız bir yere dönmüş, kolejler kimseye burs koklatmaz olmuştu. Dolayısıyla geri alınamayan her tür beleş hak, daimi bir aşağılanma, bir taciz sebebi haline gelmişti. Ya gururumu bir ömür iktisaba mani bir yalakalığa yazılacaktım ya da "başlarım istikbalime" deyip dalgama bakacaktım. İkincisini tercih ettim. Dalgalara baka baka gamsız oldum, baykuş oldum. Çizgiroman sayfalarından başlattığım seyahat, muhit birahanesinde devam etti. Şişe şişe meyler içip biner biner kunduzlar yedim. Bir garip terkip oldum. Üzerine onca umut boca edilen büyük oğulun ortaokul sıralarından itibaren hayallerine ütülü hekim önlüğünü değil ilahın baltasını yoldaş kılmasının, kendine kolejin kibar gürbüzlerini değil mahallenin it kopuk çirozlarım müttefik seçmesinin ardından, başarı basamaklarını tırmanma vazifesi haliyle küçüğe düştü. Benden bin gün, yirmi kilo ve on santim ufak kardeşim, hem selim tabiatı hem keskin zekâsıyla ailenin muvaffakiyet projesi bakımından biçilmiş kaftandı. Babamın okkalı tarafından sekiz-on şamarını saymazsak, kaftanı kuşanmaya ikna edilmesi pek zor olmadı. İlkokulun ilk gününden itibaren, öğretmenlerinden bilumum hısım akrabaya kadar etraftaki bütün kapıkullarının gözdesi olmayı becerdi. Görende kucağına alıp oyuncak misali kurcalama arzusu uyandıran, benim çopur izbandutluğuma hiç benzemeyen narin güzelliği de işin içine katılınca, şöhreti mahalle hudutlarını aşan bir munis dâhi namzedi sıfatıyla anılır oldu. Öyle böyle değil, hakikaten pek tatlı, çok şeker, fazla iyi bir veletti. Adeta buralara fırlatılmış bir melekti.

Bu açıdan bakıldığında. . benim kötü ünüme ün. Kardeşimse önüne dikilen bütün şer manileri bir bir devirip yoluna devam eden bir kahramandı elbet. Ertesi gün toplu konut meselesinin kardeşimin kolejlere yazılma ihtimalini taksit taksit ve ama topyekûn yok ettiği anlaşılınca. Zaten nakliyeye bile fırsat kalmadı. Onların gözünde ben. bizzat işledikleri köklü kabahatleri bir ömür yana yana sinelerinde taşıyacak kadar kavi karakterli insanlar değildi. Kardeşimle aramdaki belirgin müfredat eşitsizliği. kardeşimin armalı formasına mal olan o dairenin fare yuvasından farkı olmadığı anlaşılacaktı. İki-üç yıl sonra da. Planı büyük lâkin izanı küçük babam. kardeşimin dümdüz devlet okuluna kaydı yaptırılmıştı. şerre kadem basmıştım. küfür yağdırılabilir sicilimle bulunmaz bir rahatlama imkânı teşkil ediyordum. bir şuursuz olup çıktım. bir vefasız. evde pandomimanın hası koptu. yaşayayım.Kuyruğu bu kadarcık hikâyeyle düğümlenebilecek hayat bulursanız. pelte kıvamında bir zelzele. babam da annem de. Suretimde aile büyüklerinin sağlama yapabilmesini sağlayacak derlitoplu bir kerrat yerine. Yani. kardeşim tam okul çağma vardığı sırada vahim bir hesap hatası yaparak aileyi senelerdir hazırlığı yapılan o muazzam teşebbüse seferber etti. Fakat iş işten geçmiş. o eğitimsel talihsizlik durumu. mührü çoktan vurulmuş bir tasdikname taşıyordum. emlakçıyla geçirdiği alkollü bir gecenin sonunda tüm şüphelerini kupa kızı bir Sulâvla giderip. orta derece ezilmiş ailemizin yarımlığıyla daha da tehlikeli bir muhteva edinen eksik münevverliğinden kaynaklı beklentileri fazla ışıltılı. kolej kapılarında takla atmanın işe yaramadığı bir çağa girildiğini bir türlü idrak edemediğinden. öbür cebine kanyakçıyı tıkıştırıp orada burada sürten bir hayasız. O kadarla kalmadı elbet. annemin ocakta fazla bırakılmış düdüklü misali tiz sesler çıkardığı bir ortamda. ortada toplu kondu falan bırakmadı. Babama gelince. Şehre istisnai bir yakınlık arz eden. Ama gelin görün ki. sahip olduğu onca müstesna olanağa rağmen ceketinin bir cebine kanyağı. düşünen Sulâvlarla nefret. iki oğuldan büyüğüne biçtiği hayat kıyafetleri fazla şatafatlı ve boldu. bana da getirin. Ben. yüklü bir peşinat eşliğinde ismini yazdırıverdi. düzüşen Sulâvlarla aşk ilişkisi sürmekteydi. vaat buyurduğu konfor ile makul fiyatı arasındaki tezat hem şüphe hem iştah kabartan bir toplu konut dairesine. kardeşimin civarında örgütlenen efsaneye de ilahi veçheler kazandırmıştı.

hayatın sonradan iyiden iyiye meyledecekleri taraflarına doğru çekiştirdi. gözlerinden alevler. Kalan kısmını gazetelere upuzun şikâyet mektupları yazarak tamamladığı ömrü boyunca "Xırbo" kelimesini ülkenin canına . Önceleri memleketin bütün hikâyesini maaş bordrosundan okuyan. sonradan bir miktarını zımbalayacak olduğum Xırbo soyuyla tanışıklığım iki sap muz. çilek satan Xırbo’ydu. mestur bölücüleri teşhis faaliyetine adadı. Bense kafadengi arkadaşlarla yaş muhabbetlerde iyice zuma olduğumda. bir şiş kebaptan ibaretti ve sikimde bile değillerdi. irtica mihraklarını. Ailemizin en küçük ferdini babama göre teröristler öldürdü. evin her köşesini kardeşimin irili ufaklı fotoğrafları. ağzından tükürükler saçarak yaptığı dokunaklı konuşma ülkenin bütün televizyonlarında ibret mahiyetinde yer bulunca. Xırbolar'ın tantanalı bir operasyonla ücra bir ülkede yakalanıp memlekete getirilen liderinin idamını talep eden yaşlılar topluluğunun en önüne fırlayıp. kendisini gazete haberlerini tetkik edip vatan hainlerini. Ailenin kalan kadrosu. kardeşimin kaybına dek payidar cumhuriyetimize bağlı zavallı ailemizi benzerlerinden ayıran hiçbir çıkıntı yoktu. Anneme bakılırsa onu öldüren. Oğlunun zayiinden ülkenin ne kadar kutsal bir toprak parçası olduğu ve o parçanın hatırı sayılır bir parçasının nasıl da elden gidivermenin eşiğine geldiği yönünde dersler çıkaran babam. gidenin hatırasını. Nasıl soğutacağım bilemediği kalbindeki evlat yangınıyla. kökü dışarıda dinsizlerle dinlilere arada bir küfretmek haricinde suya sabuna katiyen ilişmeyen babam. milli mücadele nutukları atmasıyla tanındı. sokağın köşesinde kivi. O vakitler. bir müddet sonra sadece oğlunun adını haykırdığı için kolundan tutulup nazikçe çekildiği ıssız köşelerde. kardeşimin bok yoluna gittiğini söyleyecek kadar düşmüş vaziyetteydim. Fakat zamanla yatıştı.* Dediğim gibi. şöhreti milli bir boyut da kazanmış oldu. Art arda kalkan asker cenazelerinde. raddeleri öfkeli sarhoşlar gibi bir aşağı bir yukarı arşınlamaya koyuldu. Ulu Önder'in tablolarıyla kardeşimin fotoğraflarını duvarlarına tespih taneleri misali dizdiği odasında. kendisiyle aynı vaziyetteki acılı ihtiyarlarla yan şuurlu vatanperverlik gösterileri sergilemeye girişti. ilaveten Ulu Önder'in büstleri ve tabloları ile donatarak işe başladı. muz.

sevaba girer miydim veya ne gerek vardı? Benim halimse haraptı. Hayranlık ve . bir kez olsun doğru düzgün izah edemediği mazisinden kentliliğe. Tabii ki kardeşimin yıldızlı pekiyiler için ferah feza çalışabileceği bir odası vardı. mahalle ihtiyarlarına ekmek mercimek taşırken. Annem farklı bir mecraya aktı. Bolkan diyarlarından göçmüş ailesinin. ilahi tesirler bıraktı. Kardeşimi çok severdim ben. uç uca eklediği sigaraların dumanları arasından ana avrat düz gitme refleksi göstermeyi hiç ihmal etmedi. Ömrünce tek satır dua dökülmemiş olduğunu iyi bildiğim dudaklarında. Kardeşimin vefatı onun ruhunda siyasi değil. bana bakıp güzel gözlerini hınzırca kırpar. "Ben bi kutlu ışık gördüm!” deyip salonun ortasına bordo bir seccade seriverdi ve bir daha da onun üzerinden kalkmadı. Kendi kavlince mırıldandığı o dualarda ne anlatıyordu bilmiyorum. Kıskanır mıydım? Arada bir. ibadet ve muaşeret meselelerinde. herkesten beş kat fazla severdim. mahalle bebelerine sakız şeker dağıtırken loş duygularla izlerdim onu. gece serilip sabah dürülen küf kokulu bir döşekte uyur. onu bizzat evin içinde dolaşan bir kopuğa yaklaştırması düşünülemezdi elbet. kardeşimle ben birbirimize aşkla bağlanmıştık. Gıcık olur muydum? Arada bir. günün birinde. namaz kılarken yüzünü kıble yerine hep şimale çevirdiğini bir kez olsun söyleyebilseydim. Babam. oyuna dalıp biraz fazla kıkırdayarak yakınlaştığımızda veya herhangi bir muhabbeti biraz fazla uzattığımızda tepemize dikilir. lâkin ona. Kardeşim giderken. sessiz sedasız bir çocuktu. kardeşimi odasına yollayıverirdi. ülkenin iç bölgelerinden gelme köy çocuğu babamı sık sık fazla mutaassıp ve kaba saba olmakla tenkit eden. bense salonun bir köşesinde. sokak lambasının pencereden sızan ışığı altında belagatli hayvanlarla harman olurdum. anında daimi bir kıpırtı hasıl oldu. Din. İyi kalpli. Ama onun bu sahada gösterdiği onca gayrete rağmen. ben babamın ensesine doğru ayıp hareketler çekerken gülmemek için kendini zor tutardı.kastetmiş hainlerin parolası saydı. Yüzünden hiç eksik etmediği o ince tebessüm eşliğinde mahalle kedilerini beslerken. inceliğe ve medeniliğe dair gurur verici ipuçları derleyen annem. o kelimeyi ağzına alanlara. Sırtına iri ümitler vurduğu küçük oğlunu hayırsız arkadaşlardan uzak tutmak hususunda ihtisas sahibi olan babamın.

Ya ne olmuştu? Ben fakülte kantinlerinde. babamın. bense günün birinde solungaç çıkaracağımdan hemen hemen emindim.. âlemin fani. efendiliğin hanesine bir mağlubiyet daha yazılırken. hayatın hakiki ve sıkıcı haline dair o daimi tecil vaziyetimi kökünden sarsmış. Yani insanlık tarihinde doğruluğun. Ve ne yalan söylemeli. kardeşimin onca talihsizliğe rağmen canla başla sürdürdüğü hayat mücadelesini daha da belirginleştiren nahoş bir tezat olmaktan çıkmış. sahtekârlık. Ahalinin bütün taltiflerini o almış. adem malının manasız. başarının uçucu olduğu yönünde kendi çapımda geliştirdiğim felsefede hatırı sayılır gedikler açmıştı. taştan ve kirden menkul kalbim .gurur duyar mıydım? Daima. beni ziyadesiyle ferahlatan bir ahde bağlandığımızı da düşünmüyor değildim. Ne de olsa kolejden sonra deneme tahtasına çevirdiğim fakültelerin herhangi birini vaktinde bitirip orduya katılmış olsaydım. murdarlık ve kötülük. dürüstlüğün. kanserin sardığı ciğerlerinden sızan cılız nefesler eşliğinde bildirdiği taleplere teslim olur muydum bilmiyorum. Kalpten sevdiğim kardeşimi kaybetmiş olduğumu daha doğru düzgün idrak edememişken. Velhasıl kardeşimin ölümü benim açımdan tam bir felaket oldu. sana vasiyetim na işte budur!" buyurup yüzünü öyle acı bir umutsuzlukla öbür yana çevirdi ki. onunla. O denli deşilmiş olmasaydım. kardeşimin ölümü asıl o mutlak sandığım umursamazlığımı. onunla taşak geçmesine asla izin vermedim. askere git.. sahil birahanelerinde. kardeşimin yatağında karşılamayı tercih ettiği ölümünden saatler önce. mezun olduğu sefil lisenin tarihine geçerek kazandığı şahane bölümü tam zamanında bitirmiş. ’’Okulunu bitir. okey masalarında günümü gün ederken. o mücadelenin ebediyete kadar kaybedilmesinin neredeyse sebebi sayılır olmuştu. parlak istikbaline sağ salim yazılması mümkün hale gelecekti. uzun vazife listesine vatani olanı da dahil etmek hususunda bir an bile tereddüt etmemişti. Senden son isteğim. İşe yaramaz varlığım. kazandığı bir zaferi daha aynı tarihe meşum harflerle kazımıştı. Hepsi bir yana. o her zamanki gibi vazifelerini dört dörtlük ifa etmiş. Kardeşim irili ufaklı madalyaları göğsüne yan yana sıralıyordu. benim payıma ise Batlantiste gönlümce kürek çekmek düşmüştü. Mahalle serserilerinin ona bulaşmasına. evlen. anne-babamın gözünde hayırsız bir haylazdan lanetli bir mahlûk mertebesine terfi ettiğimi gördüm ve fena dağıldım. ülke kanunları gereği kardeşimin askerliği tecil edilecek.

İki yıllık matbaacılık yüksekokulu. İhtiyar. ama vasiyetin maddelerini zihnimde tek tek tartıp yoklamadan duramadım yine de: Okulu nasıl bitirecektim? Girdiğim son fakülteye. O matlığa. ruhu bitirmek demekti. Babamsa . İki kuruşluk puanla girilebilen bu salak okulun başarısız insanların zaruri durağı olduğu. okula iki vasıtayla ulaşmak bile işkenceden farksızdı. hocaların ve talebelerin bıkkın hallerinden. Askerlik meselesi ise benim için başlı başına bir kâbustu. Çoktan yenildiğimi biliyordum. silikleşirdi. yapamadım. Derslere devam etmek şöyle dursun. Sınıflara. sırf can sıkıntısından birkaç sınava girmekle ve kendime benzer birkaç arkadaş edinmekle yetinmiştim. sürgün yerlerinin her çeşit özeni gereksiz kılan inatçı kiri sinmişti. Dışarıda havanın pırıl pırıl parladığı günlerde bile binanın içindeki kesif kasvet varlığını sürdürür. Kardeşimin canlı başlayıp ölü bitirdiği bu dehşetli tecrübenin mümkün mertebe uzağında kalmak için yapmayacağım şey yoktu. "Hassiktir lan. ne verdin de ne istiyosun!" deyip fırlamak istedim yanından. kayıt gününden sonra neredeyse hiç uğramamış. sürdüğüm hayatın ocağına incir ağacı dikecek kuvvetteydi. Fakat başvuru dilekçesini babamın imzalaması gerekiyordu.bir anda un ufak oluverdi. dile ve eyleme dökmenin maça gerektirdiği türden hadım bir öfke yükseliyordu. Sıraladığı kelimelerin içerdiği talepler. midemden boğazıma doğru. giderayak hizaya çekivermişti işte. yüzlerine sıvanmış matlıktan anlaşılıyordu. tavsamış hareketlerinden. Ruhumdaki çatırtı kulaklarımda küt uğultular halinde yankılanırken. uygulama atölyelerine. yıllarca yılmadan adam etmeye çalışıp diş geçiremediği ve tekmeleye tekmeleye kendi haline bıraktığı oğlunu. en parlak renkler dahi çok geçmeden pastelleşir. Okullar arasında fırdönmemin en büyük sebebi de bu değil miydi zaten? Kardeşimin kaybını gerekçe gösterip sağ kalan tek erkek evlat sıfatıyla belki bir yırtma şansı elde edebilirdim. şehrin dışında. Orayı bitirmek demek. kantine. iki zavallı ağacın ortasına inşa edilen iki katlı bir binaya tıkıştırılmıştı. böylece milletin birbirini salyalı sırıtmalarla habire parmaklayıp düzemedikçe sapıttığı bir tür zavallı akademik kerhane ortaya çıkıyordu. sulu zırtlak bir espri furyası eşlik ediyor.

Yedi-sekiz kişi vardık. Yirmili yaşlarımın ortasında hâlâ bakirdim. yüzü gözü. Gün boyu sokaklarda. kız uyuyordu. kopuklardan biri yanında on dört-on beş yaşlarında. cılız mı cılız.. Ve yahu evlilik kimdi. orduya malum dilekçeyi vermeyeceği hususunda anneme bin bir yemin ettirerek öldü ve hesabı elime verdi. Askerliğe mecbur ederek bana hangi dersi vereceğini. benim askerlik yapmayı zerre kadar istemediğim. Yanma uzandım. Bildiğim tek şey. Odaya girdim." . Kızın eline biraz çerez tutuşturduk. leş gibi sordular. şanıma yakışır bir adilik dahilinde vuku bulmuştu. babamınsa bu konuyu adeta namus meselesi haline getirmiş olduğuydu. "çatır çatır. O leblebileri fıstıkları. esmer mi esmer bir çocukla girdi içeri. güzelliğinden başım dönerken uyuyakaldım.. hele bir de ölü kardeşinin yüzü suyu hürmetine kurtulabileceği fikrine katlanamıyordu. ama anlatayım: Fakültedeki it arkadaşlarımla mahalledeki kopuk arkadaşlarımı tanıştıracaktım bir gece. Ve son acıklı nefeslerinden birini de bu soruna hasredip. yaptığımızın bu civardaki bütün mahallelerde her gün tekrarlandığını öğrenince sustum. Neden sonra odadan çıktığımda. çuvalında rengârenk naylon torbalar. Bir de yerdeki buruşuk peçeteleri ve yatağın sağ alt köşesindeki koyu ıslaklığı. Çerezler bitince kızı odalardan birine soktuk ve sabaha kadar bir tekimiz bile o odaya girmemezlik etmedik. Kasa kasa biralar." dedim ben de leş gibi. kenarları ince ince seğiren küçük ağzına atıp ezerken.. Onu tanıyorduk.bunun bahsini bile açtırmıyor. Bir kadının kanlı canlı çıplaklığına ilk tanıklığım da. yırtık pırtık kâğıtlar taşıyarak gezinen yarım akıllı kızdı bu. "Ohhh. çıt çıkarmadan izledik onu. biz yüzlerimizde sapık çarpılmalarla. paket paket çerezler eşliğinde. Sıram sondaydı.. hiç dokunmadan seyrettim onu. İyice zuma olduğumuz bir vakit. insanı ağlatacak kadar sakin çıplaklığını bir kadına yakıştırmaktan çok kötü bir taklide benzettiğimi hatırlıyorum. hayırsız büyük oğlunun. biricik küçük oğlunun ebediyete maruz kalmasıyla sonuçlanan o kutsal vazifeden. benden ne tür bir intikam alacağını hesaplıyordu bilmiyorum. ben kimdim? Evliliğe lüzum bırakmayacak kadar engin haz denizlerini kulaçladığım sanılmasın. üstü başı pislik içinde. mahallede mesken tuttuğumuz metrukta toplandık. Anlatması zor. Ben bir ara kızın küçük ve sakat olduğuna dair bir şeyler mırıldanacak olduysam da.

er geç dersini ve terbiyesini alıp durulan. Zira peder. hatta belli mi olur. aradaki süreyi dillere destan bir veda partisine çevirip. sapır sapır ciddiyete ve hidayete eren arkadaşlarımla arada bir çift ökeye dönecek. . Askerliği hallettikten sonra da mahalleye dönüp temiz bir aile kızıyla evlenecek. Ya gidip okulun ruhsuz koridorlarında çile dolduracaktım ya da üç-dört ay sonraki asker postasına adımı yazdırıp. belki annemin seccadesinin yanma bir tane de ben serecektim. birbirinden ağır üç vazife taşıyordum. beni tercih durumunda bırakan bir mevsimde ölmüştü. dosdoğru kışlaya girecektim. Fakat onun nihai atağına karşı yine de yapacağımı yaptım sayılır: İlk vazifenin üzerinden hoplayıp İkincisine el attım.Velhasıl babamı toprağa verirken omzumda tabutundan ziyade.

bu ülke böyle vücut buldu. Burdur ağıdı "Bu ülke. Şöyle son bir kez titredi.B AB 1 5 TETKİK Yenişehirin yeşil düzü. Büyük A’nın âlemleri hizaya getirip tekrar nizama koyduğu günlerdi. Bilumum mahlûkat dirimden arındı. çürümüş mamutlar. yansı ineğe yansı şebeğe benzer dinozorlar. affedersiniz. uzun ince kilimler misali. hiçlikten kurtulamadık. akla ziyan bir can pazarıydı. Sizin yaradılış dediğiniz şey. insafsız ve kurnaz beyaz ayıların buzlu terinden mamuldü. uçarken kusuyordu sürekli. öylece edip bırakmıştı. Büyük karanlıktan sonraki ol yaradılışa tanıklığımız bizi muteber kıldı mı? Ne gezer! Göz kamaştıran muazzam âlemlerin bir toz zerreciğine sığışıp yittiği. . ulu falan değildi ejderha. Kıyametin yarım boy küçüğü bir alamet gündü. gördük her şeyi. kabarcıklarından dağlar vadiler denizler hasıl oldu. Hastaydı. Ejderha olgun bir armut gibi yere düşerken. Az ötedeki Devkıta'yı ise. olana da şahittik bitene de. Bu kürenin (je payına pestil ejderhalar. cümle ateşli destanların keskin bir ünleme kapılıp gittiği demler gördük de. Biz.. anam çıkaramaz güzü. Büyük suyun öte yanındaki koca kafalı. yılankavi gövdeli Amkıta. Hiçlik kötü değildi elbet. kadim suyun ortasına seriverdi. kansever ejderhaların küçük abdestinden mirastı. ki Netamiye derler adına. telef dinozorlar düştü. Berideki dökme kurşun gibi şekilsiz Avkıta. Üzerinden her daim ekşi kokulu dumanlar tütmesi ondandır. Kanatlarından irin saçan. Yalan elbet. ulu bir ejderhanın mide fesadından doğdu. yani büyük karanlıktan sonra kurulan ilahi mahlûk piramidinin en dibindeki piyade sürüsü. Biz oradaydık. pespaye bir yaratıktı aslında. mızrak sırtlı. Mesela şu aşağıdaki yarı gebeş tam mafiş Açkıta. süzülürken ağzını açtı ve macunumsu fokurdak bir sıvıyı. sıska mamutların alevli tükürüğünden menkuldü.. macunkilim de hızla katılaştı.

" yanıtını aldıktan sonra. Ne kadar vahyedersek edelim. göklerin de paryaları vardı. rahimlilerin içi kuvvetli olmuştu. katiya yakın olan güvende olurdu. Geminin Strandağ'a oturduğu gün. öbür yanda rahimliler vardı. Rahimliler selimdi. "Merak etmeyin. Lügat-ı âlemde. Alemlerin lisanında insan "pislik içinde boğulmak" demekti ki. zikredilmekten korkulan bir bedduaydı. onları zapt etmek mümkün değildi. hemcins-zıtcins. Olan güzelim rahimlere. Lâkin başlarını ağır ağır kaldırıp âlemlere korkulu bir huşuyla bakanlara malum olsun ki. Masa şişmanı memur bir melek. Seçenekler arasında katı bir şey bulunmaması hiç hayra alamet değildi. önümüze suyla hava koydu ve birini seçmemizi istedi. lâkin çüklüler pek fenaydı. onlara çük adabını öğretemedik. defterin ilk satırına yazdığı ilk kelime. Bilirdik ki. buranın bir mühim işler katı olduğunu anladık. toprak murdar olan memleketi kusardı. Bir yanda çüklüler. nebat-hayvanat demeden. ilk insan postasını coşkun sularda boğdu. Alemleri koca bir deftere temize çeken Büyük A’nın. yegâneliğini vurgulamak gayesiyle Yeryuvar'daki her canlıyı çift oldurma huyu olduğundan. ağır mı ağır bir küfür. "Bundan önceki ilk kelimem dirime övgü oldu da ne oldu? Cümle âlemler başıma geçti. baktı çüklülere izah işlemiyor. Seçilmiş mahlûkatın çift çift gemiye bindirildiği o ıslak afet sırasında biz hiçlikle hayatta kalıp vücutsuz ve de manasız yaşadık bir süre. önlerindeki kamışı sokmaya çalışıyorlardı. İnsan. biz de yüksek bir kata çağrıldık. ismine yakıştı ve pek tuhaf bir mahlûk halinde zuhur etti." demiş ve kutlu kalemini kızıl çamura batırıp dediğini yazmıştı. Hakikat gitti mi de kıyamet gelirdi. çaresiz. Bize bitap bakan meleğe. "Taş yok mu taş?" diye sorup. Nerede bir delik görseler. buharlaşır. Çüklülerin dışı. "taşa oturan şapa oturmaz" şeklinde bir deyim bile vardı. Meleklerin anlattığına göre Büyük A. başkasına "insan ol" diyecek kadar gözü karartan ilahi varlık. elimizi havaya buladık. . rahimdi.hayatta bıraktı. büyük-küçük. Bu kez ilk kelimem insandır. katının ömrü kısadır. Büyük A'nın. nice hakikatler zerk edersek edelim. eriklere ve tilkilere oldu. usluydu. insan da iki cins yaratılmıştı. bin yıllık dilsizliği göze almış demekti. Velhasıl Büyük A. hakikat üzerlerinden kayıp gidiyor. Etrafını saran yeşil sisten. âlemlerin kaidesi buydu.

yani gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutlar. yani cümle bahtsızlara baht biçebilecek nice hikâyelerimiz vardı.O günden sonra bizim vazifemiz. Biz ne kadar avaz avaz anlatsak da. Açlıktan nefesleri kokarken kurt sütü içtiklerine. Hacmimize mahkûmduk. zira bizdeki gerçek hikâyelerden bihaberlerdi. Bağlanan sadece dilimiz değildi üstelik. bizde kaldı. dilsizlere kelime. bu azap üzre yaşadık. İskelet yığınlarının üzerinde hayatı. Cürmü meçhul köleler. Çok. Çeşit çeşit kavimlere salınan türlü türlü fani elçi adayları. sağırlara ses. mecalsiz kollarını kıpırdatamazlarken demir dağlar deldiklerine. Tek bir harfe giydirilen o alengirli şapka marifetiyle makul ve meşru kılınan insani günahları kuşbakışı seyredip kahrolduk. Yalnız. aksaklara denge. biz kasık çatlatıp gülüyor. Havadar seyahatler eşliğinde insanın acemi macerasına şahitlik yapıp sayısız hikâye topladık. bu şer kaderden yakınmaya da hakkımız yoktu. miskin miskin oturup geviş getirirlerken dörtnala bozkırlar geçtiklerine inanabiliyorlardı. Milyon asır var ki biz. gökler âleminin paryalarıydık. Halbuki körlere ışık. lâkin kalabalıktık. milim milim edep adap öğrenme istidadı gösteren ikinci posta çüklülerden seçilmiş elçi adaylarını takip etmek. Sonra gözlerimizdeki yaşlan silip. insani menzile erişmezdi. sözlerimiz duyulmaz. ilahi piramidin tüm mahlûklarına bahşedilen hikâye anlatma kabiliyeti esirgenmişti bizden. Lâkin biriktirdiğimiz onca hikâyeyi Büyük A dan başkasına anlatamadık. Dilimiz bağlanmıştı zira. * . İnsanın kelimeleri örse yatırıp hakikati yamultma becerisine hayran olmamak elde değildi. buzdan soğuk zincirlerin üzerinde hürriyeti en hararetli cümlelerle kutsayan ülkeler kurabiliyorlardı mesela. kesif bir bulut kafilesi halinde semalarda dolaştık durduk. o kavimlere çok geçmeden aslı astan sökülecek kelamlar zerk etmeye hazırlanırken. Asırlar süren meşakkatli seyahatlerde. O yüzden cisme varıp insanların arasına karışamadık. Nereden ve ne sebepten üzerimize sıvandığını anlayamadığımız bu lanetli yekparelikten. gırtlak patlatıp ağlıyorduk. bir yan görünmezliğin esirleri olarak. adeta yapıştırılmıştık. biz de birbirimize bağlanmış. edebi bir suskunluğun. o faninin raporunu Büyük A'nın katma yetiştiriyorduk. ilahi nizamın hadımları. onların ahvalini rapor etmek ve Yeryuvar'ın bize bırakılan yansını tetkik etmek oldu. lâkin tektik.

ağır ve kahır Doğu’ya bir uçtan bir uca tanıklık etmek demekti. Zira devriye demek. Esdurlar’ın. nereye göre doğuysa artık. İki tarafındaki suların birbirine karışmadığı boğazdan kalktık. Derdi tasası kapışması zinhar noksan olmayan bu kadim ülkede. Sahibiyeliler'in de kendilerini çatır çutur patlattığı. siz deyin bin asırdır işitmediğimiz. başladık Beyazsu’yun aşağı kıyılarından süzülmeye. iyice küçülen gözlerinin altı mora kesmiş. acayip bir ağırlıkla ilerleyen vaktin bin bir belaya hamil olduğu. Zira haddinden fazla vücuda gelip mest eden . Tefail'in ise teni kararmış. Biz sıkılırdık bu devriyelerde. karanlık odalara doluşmuş buruş karış suratlı mümin biraderlerin hararetli münakaşalarından belliydi. Normalde melekler. Doğu derlerdi buraya. sır sır kırıtarak kalın kahverengi bir kamıştan hoş kokulu dumanlar çekiyordu. Tepemizde dikilmiş. Saddurlar’ın topraklarına göz gezdirip az biraz açıktan alarak Şairiye ellerini tetkik ettik. Yeryuvar'ın bu yanı bizim çöplüğümüzdü. Asırlardır zimmetlerine müstakil bir ülke geçiremeyen Xırbolar'ın dört bucaktaki dört diyarını da şöyle bir dolandıktan sonra. uzun sakallılar kısa sakallıları tepeliyordu her zamanki gibi. çorak topraklardı. Doğu'yu kaplayan uçsuz ufuksuz bozluk.Kasveti garanti bir devriyedeydik yine. Sahibiye ahalisini katır kutur kestiği. bize hudut tayin edilen boynuzlu boğaza doğru ilerlemeye koyulmuştuk ki. kanlı bir harp-i dahilin hüküm sürdüğü Cürmiye ülkesinde kırmızı benekler halinde yer yer kesiliyordu. tüten dumandan gözün yüzü seçmediği kavun içi kadar topraklan tez geçtik. Feçamiye’nin şeftali çekirdeğine benzeyen ucunda tamama erdirip kuzeye saptık. artık neredeyse unuttuğumuz o sesi duyduk: "Vukuat var mı lan düdükler?" Bu ses. Feramiye ülkesinin benzer bir harbin eşiğinde ve harabın beşiğinde olduğu. Hepsi aynı soyun bozu olan Abdurlar'ın. Beyazsu'yu. Halbuki Batı da vazifeli yarımız öyle miydi? Onlar için her devriye yeşil ve nemli bir tecrübe. adeta ayrı birer hediyeydi. âlemler arası mesaj getirip götüren ulak melekler teşkilatının Yeryuvar sorumlusu Tefail'e aitti. Yoksul ve esmer insanların arada sırada ölmediği. pamuk gibi apak tenleriyle etrafa göz alıcı ışıklar saçarlardı. ol cismi otuz mumluk bir ampulden fazla fer saçamaz olmuştu. Misafiye ahalisinin... kulağımıza çalman yakasız küfürlerden. biz diyelim bir.

kendisinden yüz gömlek aşağı saydığı bize. sükûnet ve fedakârlık gibi hasletleri sebebiyle aday seçilenler ise er geç tuhaf bir öfkenin pençesine düşüyor. Tefail sağa sola tedirgin bakışlar fırlatarak. ıstıraplarından mesul bildikleri Batı’yla akıllarını fena bozuyor. Kadimiye ülkesine doğru sürükledi bizi. pıtrak misali biten ne idüğü meçhul âlemleri derdest edeceğim diye buraları iyice boşlamış. aynı parlak kumaştan biçilmemize rağmen.toz tacirleriyle yarenlik ettiği dedikoduları biz zavallıların kulağına bile uğramıştı. bilge tüccardan beri aday diye önümüze sürülenlerin hepsi kof çıkmıştı." diye seslendi bize doğru. Süklümler'le Püklümler’in birbirini habire boğazladıkları. güya aklın en geçer akçe sayıldığı bu diyarlarda. Meleklere aleni küfür de yasak olduğundan. bize "budala. meydan Tefail gibi nuru bozuklara kalmıştı. Yeryuvara kendi bildiklerince nizam vermek hususunda kantarın topuzunu iyice kaçırıyorlardı. "Hadi yaşadınız yine. Ve zira Büyük A. alık. meleklere bakmak kolay değildi. sevinmemizi bekleyerek. Anlaşılan Tefail. buram buram çürümüş ceset kokan Gumata eyaletinin tam üstünde durduk. fazla tozdan. . Kendilerini haybeden elçi ilan eden şarlatanlar. Halbuki Batı'ya elçi olması murad edilen o yakışıklı marangozun aydınlık kelamlarını Büyük A'ya gözyaşlarıyla rapor ettiğimiz günler daha dün gibi aklımızdaydı. dingil" benzeri kelimelerle hitap etmeyi âdet bilirdi. kamışın dumanlarını ağzının iki yanından salarken. "Hele yaklaşın bit kuruları. yürekli. it gibi davranmayı marifet sayardı. ağır bağır ölürdü. "Ne var" nevinden göz ucuyla süzdük Tefail'i. Ben bana baktım. Aman diyelim. Her kim onlara uzun uzun bakar. Sürmeli tüccardan beri Doğu’nun toz topraklarından. ekseriyetle sabır." buyurdu Tefail. Zaten keyfi yerinde Batı’dan ne zamandır aday falan çıktığı da yoktu. hep beraber şaşkın şaşkın bakıştık bir müddet. yeni bi aday var. Bir anlık bakış deyip de geçmemeli. son bakışta yas olurdu. düdük. Neden sonra Tefail'e doğru yükseldik. affedersiniz. Oysa bizim için şimdilik sevinilecek bir durum yoktu bu haberde. etraflarına yeterince manyak topluyorlardı. Kadimiye’nin geniş topraklarında o kadar yer dururken. Tefail. o ben diğer bene baktı. Zira Doğuda doğan o sürmeli. koku alma melekelerini de hepten yitirmişti.

sayıp döktüğümüz bunca felakete rağmen.. Sebat edip elçilik için çalışacağına. Biz istediğimiz kadar. tabii muhtemel yeni mesai dönemleri haricinde. onu bilemem.. için için tövbeler eşliğinde sıralayıp duralım. Nüfusumuz iki katına çıkmış.. fezanın dibine niyet bozduğu bir zamanda. Elçiliğe terfi edememiş. Malumunuz işler sıkışık. O taşlara da sonradan tekerlek dediler ve tarih. O sebepten Büyük A. ama yazıyı bulup ortalığı karıştırmıştı. ortası delik taşlara kazıyıp bayırın aşağısında yaşayan öküz gibi bir çüklüye gönderiyordu... "Büyük A ahdini unuttu mu? Bu cânım ışık sistemini. artık hepten soysuz bir mıntıka haline gelmişti. rahimlilerin fazla hassas olduğuna hükmedip onlar arasından aday bakınmadı bir daha. yüzümüzü Doğu’ya döner.. altı yüz yirmi bir yıl bittikten sonra muhtevası uçup kabuğu kaldığından bize büyük azap vermeye başlayan üreme arzumuzu yatıştıracak. Tefail cevap verdi: "İş bittikten sonra." . nafileydi." Tefail’in daha fazla zırvalamasına izin vermeden. Arzularımız muayyen bir haddi aşınca. yazdığı aşk mektuplarını. ne zaman tasdik edilir. Ah o aday yok mu. En kallavi karşılıkları ise birbirinden kuvvetli elçiler haline gelecek olan o marangoz ile tüccar sayesinde elde ettik. bize üç bin yıllık sahil tatili kazandırmıştı. yanar döner bi yıldız parçası için sattı mı yoksa? Yazdığımız onca rapora. bulutumuz iyice şişip semirmişti. Tüccar sayesinde ise bu kez.. Marangoz. Mesela yüz bin yıl önce yüksekteki mağarasının duvarlarını kömürle karalayıp duran ve rahimliler arasından seçilen ilk ve son adayın raporu. küf kokulu bir rüzgâr edindik. altı yüz yirmi bir yıl boyu üreme izni sağladı bize. Biz bunları düşünüp mırıl mırıl söylenirken. o asil rüzgârın gelip cümle şehvetimizi dağıtmasını beklerdik. asırlardır bi nezaket ziyaretini dahi buraya neden çok görmekte?" türünden serzenişleri. Tefail sıkılıp huysuzlandı: "Bu mendeburluk da neyin nesi? İşte size iş. Ama peşin peşin söyleyim... Kocaormanlar'da sekiz yüz yıllık tatil. her zamanki sorumuzu sorduk: "Karşılığında ne verilecek?" Her rapor işinin elbet bir karşılığı olurdu. daha ne? Aylaklığa fena alışmışsınız siz. işte size aday..Velhasıl en dandik çağlarında bile bağrından üç-beş elçi adayı çıkarmaya muvaffak olan Yeryuvar. Rüya gibi günlerdi. ne vakit yürürlüğe girer.

Ziyadesiyle ermiş. Ne yazık ki Büyük A. ama tarih boyu birkaç vakaya sessiz sedasız parmak atmaktan da kendimizi alamamıştık. Daha fazla hız kimin umurundaydı? Onca işsiz güçsüzlük içinde bizim hızımız bize yetip de artıyordu. Teklife dair şerhimizi Tefail'e aktardık. Geçmişe mazi diyorlardı ve anlaşılan o ki. Biz belki hikâyelerimizi insanların hizmetine sunamamıştık.Öylece donup kaldık. önce hangi kıyımdan bahsettiğimizi anlayamayıp bir süre bön bön bakındı. zaten düştü düşecek bir elmanın sapına. "hayır ilki olsun" diyemezdik. öyle böyle değil. kabul ettik. beğenilmeyenin yerine daha makbul bir teklif sunacak kadar kadir bilir. Teklif hesapta iyi görünüyordu. Tefail'in teferruatı bildirmesini bekleyecektik artık. Zaten kıt olan aklı. hemen yanı başındaki Kocaormanlar’ın akıbetinden zerre haberi olmamıştı demek ki. Hele hele Asabiye’dekine benzer müdahalelerden katiyen uzak duracaksınız. Ama Tefail teferruata girmek yerine. daimi sarhoşlukla had safhada dumura uğrayan Tefail. Fakat ikinci teklifi öğrendikten sonra." diye girdi lafa. Neden sonra kendine gelip başını ağır ağır sallayarak. Milyon asrın dikenli yollarından. Herkesin bin türlü takıntısı. pek hassas bi yerdir. "Kutsalkent’ten bulut hızı artıran tılsım. ateşli imtihanlarından geçmiş biz için. Az kalsın düşüp bayılacaktık. ruhundan söküp atamadığı kötü hatıraları vardır." buyurdu. işim gücüm var benim!" diye kükredi. âlemlerin bu köşesinde işler iyice sarpa sarmıştı. dayanamayıp. Zira görev alanınızdaki Netamiye ülkesi. çeşit çeşit sapıklığı. Ne de olsa iş iştir dedik. çok netameli. sekiz yıl bile bu tekliften daha cazipti. biz de günün birinde aynı kurala vasıl olur da yere inip cisme varırız ." diyerek. Bizim duymak istediğimiz de buydu. beğenilmeyen bir teklif yerine ikincisi sunulurdu. yasaktı. ama olsa olsa Kocaormanlar'ın süratle yok edildiğinden. diğer seçeneği bildirdi Tefail. "Yedek teklif vardır. "Deyin artık diyeceğinizi. teklifler hususunda eskisi kadar cömert değildi. Suskunluğumuza mukabil bin perdeden öfleyen Tefail. halden anlardı. Kocaormanlar'da değil sekiz asır. Tarihini hatırlasa infilak edecek bi ülkedir. Zira Büyük A. o muhteşem bitki çılgınlığının taş çatlasa seksen yıllık ömrü kaldığından bihaber cahiller için. Ve fakat o güne kadar ikinci şıkkın ilkinden daha kötü olduğu da hiç vaki değildi. "Üzerinize vazife olmayan işlere sakın ha bulaşmıycaksınız. Ferciye ülkesinde tozlan koklarken. hele böyle bir teklif karşısında derhal ahde atlamak mevzu bahis olamazdı. Teamül gereği.

Meleklerin. sonunda olan mekiğe olmuştu. daima doğruluğu dürüstlüğü gözetmiştik. Meleklere sebil edilen keyfiyet. Asabiye’deki yalınayak başıkabak amelelerin başlattığı orta halli bir isyanı bastırmak için top tüfek yola düzülen askeri birliği. lâkin bütün kabahati fanilere ve bize yıkıp ortadan toz olan yine onlardı. yaradılışlarına bulaşık çamura takılmaksızın insanların üzerine meleklerden daha çok titremiş. Asrın başında. Büyük A'nın yokluğunu fırsat bilip Yeryuvar işlerine gün günden daha çok burun soktukları düşünülürse. fanilerin fezaya göndermeye cüret ettiği mekik denen vasıtaya taciz edip dalga geçeceğim. her nasılsa büyümüş. Askerlere üflediğimiz azıcık müsekkin sebebiyle ezilemeyen isyan. Koca şehirleri leblebi nohut gibi yutmaya hazırlanan bir zalimin kursağına kiraz çekirdeğini itivermiştik. Fakat göklerin yasaları katıydı. Asabiye vakasında ise bütün mesele. böylece Büyük A'nın gözüne gireceğim diye öyle çok yaklaşmıştı ki. ha?" Bu melek takımı böyleydi işte. Tefail'in asap bozucu hırıltılı sesiyle sıyrıldık daldığımız hatıralardan: "Heriflerin işine karıştınız da ne oldu? İşler eskisinden daha berbat olmadı mı? O dangalak Asabilerden kime hayır gelmiş de kendilerine hayırları dokunsun? Biz size boşuna mı diyoruz kendinize mukayyet olun diye. Mesela Lizara denen can toplayıcı bir başka nursuz. . bizim haksızlığa asla tahammül edemeyen mahlûklar olmamızdan kaynaklanmıştı yine. On iki faninin daha yukarıdan tasfiye talepnameleri gelmeden vefatı meleklerin meslek kazaları hanesine yazılmış. elini kolunu sallaya sallaya ortalıklarda dolaşıp uğursuz vazifesini ifa etmeyi sürdürmüştü. bizim üç-beş hayırlı fiskemizin lafını bile etmeye değmezdi. tarihin en büyük ihtilallerinden birine vesile olmuştu. kötü muamele gören. Fakat aşağılanan. geniş bir arazide iki-üç saatliğine uyutmuştuk. Aslında hem gökler katında hem yerler altında her halta musallat olup işleri karıştıran onlardı. Lizara ise hiçbir şey olmamış gibi. cezalandırılan hep biz olmuştuk. bize zifiri günahtı. Uğursuz hesap kitaplarını uyuyup uyanıp tamama erdirecek bir bomba âliminin penceresini zehir misali soğuk bir kış gecesi aralayıvermiştik. İsimlerindeki menfi manaya.umuduyla şöyle bir dokunuvermiştik mesela.

Sonra evine dönecek. Tek avuntumuz. Büyük umutlar bağladığımız. geçici. "hiç unutmayız. "Öyle ya. Büyük A'nın derin bir hayal kırıklığı ve öfke eşliğinde yarattığı için insanların alnına kasten ıstırap yazıp yazmadığını. Elçi sözünü kınandıktan sonra savaşçı olan adaylar çoktu. göklerin gürlediğini sanarak bastıracağını düşündükleri sağanağa karşı tedbire girişti. 1280 nolu amfide pratik. bileklerini kesip ölümünü kelime kelime kâğıda dökerken. Zira yaklaşık bir asır önce bu topraklarda başka bir adayı takip ederken Netamca'yı mükemmelen öğrenmiştik. bu denli insafsız davransın. "Uzun etme de dökül!" diye çıkıştık.. fakat nedense intihan seçen o aday.. töbe töbe. Halbuki torunlarına." Hayret nidalarından kaynaklı uğultumuz yavaş yavaş hafifledi.. hâşâ huzurdan sual etmekten kendimizi alamıyorduk. fakat ilk defa işi savaşmak olan bir adayın seçildiğine şahit oluyorduk. Tefail bile ürkerek iki kanat geriye çekildi. Suyun etrafındakiler. yüzüne "acırım size" ifadesini iliştirip konuştu: "Ülkenin doğusunda. olacak iş mi?" Sıkılmıştık artık. kısaca açıkladı: "Daimi savaşçı değil. Adayın savaşçı olduğunu öğrenmemizle yerimizden öyle bir sıçradık ki. Tefail ise bizden bu tür laflar işittiğinde hep yaptığı gibi. 2923 nolu amfide gramer. Tefail'in. sızdı sızacak gibi görünen Tefail'e. Punduna getirdiğimizde biz de böyle postalar koyardık meleklere. o çekilmez dil talimine gitmek zorunda kalmayacak olmamızdı. "her cümleye kadir onca ulu bi merci. Ne karşılığı ne de adayı içimize sinen bir işti bu.. Gök katı üçte. yazdığı her satın kederden boğularak raporumuza kaydetmiştik." diyorduk. bizzat yarattıklarına karşı. Tefail durumu anlamıştı elbet.Bu duruma bakıp. Çıkardığımız korkunç sesten yürek yarılmasına uğrayan bir kırlangıç sürüsü tüy topaklan halinde Kilitlisu'ya yağmaya başladı.." sözlerini duyar duymaz öyle bir cayırtı kopardık ki. neredeyse yumruk büyüklüğünde dolanıp can almacasına Yeryuvar'a yağacaktık. töbe töbe. Bıkkın gözlerle Tefail'e bakıp ilk talimatı beklemeye koyulduk.. Asker!" Bu kadarı da fazlaydı artık. . "Ülke dilini talim edeceksiniz. onlara bir nevi işkence etmekten zevk duyup duymadığını. Ama azabın burada nihayetlendiğini sanmakla çok yanılmıştık.

Bizden ulu katlar bize kabiliyetimizin hududunu. bizi ö sese mahkûm eden kara yazımız.. pek celallensek de.. berbat dil oyunları yapmaya. Zira gördüğümüz kelimelerin yansından çoğunu hiç anlamamıştık. Belki de bizde insanlara karşı muhabbet hasıl eyleyen şey.. tam da o acz halimizdi. Lâkin göğe lekeli bir sancak gibi açtığı bulutperdenin üzerinde yazanlara bakınca Tefail'in haklı olduğunu anladık. kim bilir. Netamiye'nin dili kökünden değişti. uzun mu uzun bir "löööööööö" çektik." Bayılırdı böyle sefil espriler.vaktiyle buralara kırlangıç ölüleri yağmıştı" diye başlayıp anlatacakları bir hikâye sahibi olmalarına az kalmıştı. . Tefail ise fazlasıyla keyifliydi ağzını açarken: "Bi asırda cümlelerin altından çok sıfatlar geçti. On yıllardır Netamiye semalarında gezinip böyle mühim bir değişimin nasıl olup da farkına varamadığımıza şaşarak.. Ve bir nevi sadakat yemini yerine geçen bu sesi. bulunduğumuz katın manasını. bir delil gösterdiğinde veyahut bir ders verdiğinde bu sesi çıkarmak mecburiyetindeydik. hülasa aczimizi hatırlatan bir hareket çektiğinde. ne yazık ki sık sık çıkarırdık.

rahatlama faaliyetlerine karşı çıkacak olsalar. Hepimiz iriyarıydık. Giderayak birileri ağacın roketatarla yıkılıp yıkılmayacağı üzerine iddiaya tutuştu. Bolu ağıdı Kardeşimin ölmesine hiç şaşırmamıştım. kazandıkları sigaraları. Ben bazen yaptığımızın doğru olmadığını mırıldanacak olurdum da. Komutanlar. Sinirlerimiz yay gibi gerilmişti. timin özeliydik. terapi gibi görülürdü böyle işler.BAB14 TETİK Çığırtkanlar ağıt yakar. sefil mi sefil bir köydü bu. kör bir kurşunla postu yere serebileceklerini iyi bilirdi. Kıdemli. "Uzatma lan. Bir sabah. değil kamp. görelim marifetinizi diyerekten atış noktasını epey geriye çektirdi. şöyle bir sallandıysa da yıkılmadı. Bir nevi telafi. bol bol korkup eğlenmiştik. İddiayı dallarından tutanlar. Köylüler yaygarayı kesti.. resmen savaş vardı. terörist Xırbolar’ın elindeki silahlar bayağı gerçekti. kızları ahır ahır kovalayıp öptük. ne zamandır tetik yoklamamıştık. madem işi iddiaya bindirdiniz. bir tek mermi kovanı bulamamıştık. Gövdesinde ısırılmış gibi tırtıklı bir oyuk açılan ağaç. ağacın tam ortasına isabet etti. hallet işi!" diye . Ortasında dallarına rengârenk çaputlar bağlanmış tek bir ağacın şaka misali yükseldiği. altı saat boyunca tırmandığımız tepeden yine elimiz boş inerken. üstelik tuhaf bir saplantı halinde basıp duruyorlardı tetiklere. ciddi ciddi muharebe ediyorduk. Dört aydır sınır ötesi operasyondaydık. Komutan. Bu tür ani eğlencelere göz yumulurdu. fakat son birkaç haftadır terörist kamplarıyla kaplı dedikleri bölgede. Bizim bölükteki aslan yürekli manyak çavuş bilhassa teşvik ederdi bu eğlenceleri.. Köylüler yaygarayı bastı. yarim taşıma bakar. kabiliyetli bir arkadaşın diz kırıp nişan alarak fırlattığı roket. Evlere girip ortalığı dağıttık. tedavi. yolumuza çıkan bir Xırbo köyüne daldık. tınlıyorduk. tonbalığı kutularını çantalarına doldurdu ve ufunetini köyde bırakan birliğimiz seyyar karargâha doğru ıslık çala çala yola koyuldu. erkekleri meydanda toplayıp dövdük. İlk zamanlar envai çeşit çatışmaya girmiş.

Şöyle esaslı bir badin yoksa sırtını nereye yaslayacağını. sıkı vur. onun kadar becerikli. Yani komutanlar fasa fisoydu." diye bağırırdı güle güle." dedim. insanın yüzüne iğrenç bir kaypaklıkla bakarlardı. Komutana güven olmazdı. aklına eser tekme tokat girişiverirdi. sırayla künyeler bağrılıyordu. bir anda. Badine güvenirdin. hatta alengirli bir vaziyette firar etmekten gayri dini imanı. Boku yemiştim. O kokuyu ciğerlerime derin derin çekip o bakışlara iyice sabitlenerek içimde bir öfke yerini kanırtmaya çalışırdım. hiç yoktan birliğin örnek askeri olup çıkmıştım." dedi. Ben bağırır bağırmaz. Bilhassa benim komutanlardan yana derdim çoktu. Ben de dağa taşa sıkar veya koftiden indirirdim sopayı. iki gözümden şapır şupur öptü ve benden de kardeşim gibi şahane bir askerlik beklediğini söyledi. Yeni gelmiştik birliğe. Hemen bir lakap da uydurdular elbet: Numune. bir fırsatını bulup çürüğe çıkmaktan. Askerlikte dibine kadar güvenebileceğin en az bir arkadaşın." "Onun kadar'ların sonu gelmek bilmiyordu. Sevgili kardeşimin kusursuz sicili burada da peşimi bırakmamış. planı projesi olmayan ben. Sen ona göz kulak olurdun. düşük ruhuma askıntı oluvermişti. kıçını nereye koyacağını asla kestiremezdin. Çavuşa göre bu Kırbalar pek kötü kokar. Sonra astsubay işi iyice azıtıp beni omuzlarımdan kavradı. kan çıkmazsa para yok nevinden bir göreve adını yazıverirdi.. . onun kadar disiplinli. ordular ayakta duruyorsa badilik müessesesi sayesindeydi.. Astsubayın anında gözleri yaşardı. şaşkın. o da sana olurdu. onun kadar fedakâr. yani badin olacaktı. künye faslını kesip beni bir adım öne çıkardı... "Sen. çünkü gün olur o görevden badin sayesinde sağ dönerdin. Mümkün mertebe kaytarmaktan. "şehit asteğmen bilmem kimin nesi oluyosun?" "Abisiyim. kucakladı. onun kadar namuslu. "Düzgün vur lan. karşımızda beton gibi duran astsubay bir acayip heyecana kapıldı. Kulak kıkırdağından tespihini çeke çeke manzarayı seyreden çavuş ise.yerdim manyağın fırçasını. onun kadar temiz. Hele mimlemişse. başladı kardeşimi övmeye: "Bunca senelik ordu hayatımda ben onun kadar dürüst. Lâkin bir türlü kanırmazdı o yer.

Kimilerine göre pis işlere girip iflas etmiş. kimsenin de yanına yaklaşmadığı "Onüç" lakaplı o tuhaf herifle burun buruna geldim. Ama kafamız çok kızarsa oraları da alıp çanına ot tıkayıverirdik Xırbo milletinin. Ama badi badiydi. Tam korkulacak adamdı yani. bütün birliğe belaydı. bu.. Fazla düşünmekten kafayı yemiş mühim bir âlim. sahtekâr gibi sayısız sıfatın orasına burasına iliştirildiği gayet şekilsiz ve belirsiz bir hacmi vardı. dâhi. Sapık. Sebeb-i lakabını bilen olmadığı gibi. mühim meseleydi. sabıka dosyası ansiklopedi kalınlığında namlı bir dolandırıcı olduğu iddiasındaydı. Daha da kötüsü. kendilerine ait saydıkları dört parça işe yaramaz toprağı birleştirip hür olmaktı. zerre yamuğum yokken badi kazanmam imkânsız hale gelmişti. Şükür ki günün birinde enseme doğru üflenen "N'aber?" sorusuyla. Gerçi az ötemizde petrolün su misali aktığı şehirler de bizimdi ya. Yani ülkemiz bölünme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.O günden sonra aylarca rahat yüzü görmedim. Şimdi biz. ermiş. Her haltı fazla ciddiye alıyor. fazla düzüşmekten hastalık kapmış mimli bir zampara. boş vakitlerde herkesten uzak bir köşede öylece oturup sigarasını tüttürerek meçhul âlemlere dalardı.. kantinci haricinde kimseyle konuşmayan. Kimse komutanın adamı sayılan biriyle yakın olmak istemezdi. Bizim tarafta yaşayan ve aslında Xırbo olup olmadıkları bile pek şaibeli olan cahilleri de bu hayale kaptırıp kandırmışlardı. şimdi mevzuyla alakası yoktu. abartılı tavırları ve talepleriyle herkesin canına okuyordu. fazla kıskançlıktan karısını vurup felç etmiş kıtıpiyoz bir memur olduğunu anlatanlar da vardı. Bazıları. çaptan düşmüş bir mirasyediydi. cehennemin göbeğinde badisiz kalmaktan kurtuldum. Bana "numunelik" bahşeden astsubay. Astsubay. korkacak halim yoktu. başkasının bir karış toprağında gözümüz olduğundan değildi. şefkati dehşetli bir emir komuta üslubuyla en beter işlere beni koşuyor. hiç kabahatim. en tehlikeli görevlere en önde beni yolluyordu. . hakkında anlatılan hikâyelerin de haddi hesabı yoktu. sınırlarımızın ötesinde savaşıyorsak. Bizim gayemiz. devletimizin ülkesi ve milletiyle çatlamaz mermerliğini muhafaza etmekti. Hiçbir muhabbete bulaşmaz. sadece bana değil. Operasyon dönüşlerinde karşımıza dikiyor. Arkamı döndüğümde. başlıyordu ders verip nutuk atmaya: Xırbolar'ın tek gayesi.

Ah biz. Altındaki asker de üstündeki komutan da astsubaylığını her gün kafana kakar. Yine nafile bir operasyondan dönerken. O zaman gevezeliği dinlenir bir hal alırdı. yaklaşan kışı da ilk yağmur şeklinde idrak etmiştik. bir defasında belli ki iyice içlenmiş ve içkiye yüklenmiş bir halde gelip gözyaşları içinde şuna benzer bir şeyler anlatmış. Bize güvensen bi türlü... Ağzına ve kalbine isabet eden iki kurşunla cehennemi bize bıraktı.. bizi de hislendirmişti: "Madem ki yoksuldun. kederli ve gururlu bir adamdı. hatta sanırım biraz fazla rahatlamıştım. Çile çekeceksen de askeriyeye. ki olmayız ki ne olmayız. güvenmesen öbür türlü. Hainin de kahramanın da âlâsı bizden çıkar. aklıma kötü kötü şeyler geliyordu. birlik onun yamacına oturmak için birbirini ezerdi. Onca yorgunluğun üzerine birkaç lokma tıkınıp.. yorulmak susmak nedir bilmiyordu. ah şu astsubay milleti. İşte bütün askeriye bize böyle bakar. Reçete yazacaksan dershaneye. Haddini aşmıycaksın. Onları düşünmemeye çalıştıkça gülmeleri daha beter . biz Başşehirde tuttuğumuzu sikerdik" diye bir başladı mı. ha... ne diye çocuğunu kahramanlık namına abidesi dikilsin diye yetiştirirsin be anam babam. Hakkını yemeyeyim. ki aşarız. Birliğimize. dört ay öncesine göre elli sekiz eksikle dönecektik. Rahattım artık. iki lafın belini kırıp zıbarmaktan başka derdimiz yoktu.. Bizim için mesele gayet basitti: Xırbolar'ın alayı başa belaydı ve en makbul terörist ölü teröristti. ihtimal.. iki yıl okur.." Bu küfrün ardından ayağa fırlayıp önüne ilk geleni bir güzel pataklamıştı. ya gevezeliği yüzünden ya da acılarından tez arınsın diye bir kaza kurşununa denk gelecekti. Hele kan kız muhabbetine doyum olmazdı... Kahramanlığın ve dalyanlığın ölüme mani olmadığını biliyorduk artık. Biz hangi sınıfa aidiz. Çatışmada ölmeseydi. Hiç unutmam.Herif buna benzer bin türlü mesele anlatıp duruyor. "Hey gidi günler.... peçete satacaksan kerhaneye. Sınır ötesi operasyonlara ara verileceğinin. hizanı şaşmıycaksın.. Bizim umurumuzda değildi tabii. Eline beline diline hâkim olacaksın.. ülkeye geri dönüleceğinin habercisiydi bu yağmur. nereye aidiz? Sizin de arkamdan ne dolaplar çevirdiğinizi bilmiyo muyum lan orospu çocukları. ki şaşarız. Müzmin bekârdı astsubay... astsubayın kafayı çekip yanımıza uğradığı vakitlerde anlattığı zevkli hikâyeler de olurdu.. O da gider. astsubay olur..

tetiği çekmeyi coğrafi tesadüflere bırakmayı tercih ediyorduk. adi bir gülümsemeyle hafiften girdi lafa: . O yüzden artık öyle istikametlerin tersine yöneliyor." türünden laflar ediyordum. Olmadık mıntıka. pek hayra alamet de sayılmazdı. Aylardır terörist yüzü görmemek için harcadığımız adı konulmamış çaba. Çadır çayhanenin ıssız bir köşesine çekilmiş. bir süre esrarlı bir suskunluk takındıktan sonra. elbet buluruz kapağı atacak bi yer. "Firarda da yarim firarda" diye salak salak şarkılar söyleyip hin hin güler olmuştuk. Öyle zamanlarda ücraya çekiliyorduk gizli gizli ağlamak için. ama beterin beteri vardı. Yağmur sağ kalanları sevindirmişti. lâkin kovanları bulmakta fazla ısrarın cana fayda getirmediğini elli sekiz kere öğrenmiştik. Bunu duyar duymaz derhal plan programa giriştik Onüç'le. ülkede üç-beş hafta istirahat edip binlerce teröristin cirit attığı Strandağ’daki karakollara gönderileceğimiz söylentisini yaydılar. "Yapalım koftiden bi kavga. teröristlerin kesinkes oldukları mıntıka demekti. En güvenli tepedeki en beyaz saçlı büyük komutanlar ise ters istikametin bizim için ne kadar hayırlı bir tercih olduğunu anlamamayı tercih ediyorlardı." gibisinden daha kanlı öneriler atıyordum ortaya. saçmalama" nakaratından başka bir şey çıkmıyordu. bizi olmadık bir mıntıkaya sürmesinden korkuyorduk. Onüç burun kıvırdıkça. planlardan plan beğeniyorduk. Ne de olsa iyice pişmiş. Zira biz tetiksizlikten gevşerken onlar tetikte kalıp güç toplardı. Zira aleni ağlamak vatana tersti ve* delikanlıyı bozuyordu. "Hemen şimdi kalkalım. Aylardır aradığımız mermi kovanlarından nerede bol bulunduğunu hepimiz biliyorduk aslında. Neyse ki komutanlar uslu durdu. Derken. İşte asıl şarkıyı patlatmanın vakti gelmişti. Bir akşam çavuşlar. "Cık. fakat en tepedeki komutanların giderayak son bir kez hava basmaya kalkmasından. Ben iyice gözü karartmış. olmaz. en az üç ay rahatız. Ama Onüç'ün ağzından. Böyle bir zamanda çatışma çıkarsa eksik sayısı elli sekizde kalmazdı. ufak ufak sıvışıp gidelim. yok. birbirimizi ayaklardan vurup geçelim. Ne yapıp edip o melanet yerden yırtmanın bir yolunu bulmalıydık. Zaten ne zamandır. yaman birer terörist avcısı olup çıkmıştık.geliyordu aklımıza. bizi Strandağ paklardı.

darılmak. gücenmek yok. karım var benim!" diye figan edip kafasını duvarlara vuran badisini de teröristsiz bir yerlere sürmüşlerdi. Eğilip fısıldadı: "Oklava lavuğunu hatırlıyo musun?" Sırık gibi boyu sebebiyle "Oklava" adını taktığımız sıska çocuğu hatırlamamak ne mümkündü? Dört ay önce karayağız hadisiyle duşta basılan askerdi bu. hiçbir mevzuya direk girmezdi: "De bakalım. "Benden bu kadar. Onlar iş tutarken çıkan seslerden işkillenen çavuş kapıyı aralayınca mesele anlaşılmıştı. zayiye sayarlar. başka?" "İhanet!" "Şu sefil erliğiyle düşündüğü şeye bak herifin. Onun huyuydu bu. Ulan nükleer ajan mısın sen? Ulan hainlik mertebesini kim kaybetmiş de sen bulmuşsun? İhanet edecek halin mi var senin?" Benden bu kadardı. Onüç kıl sorular eşliğinde ufaktan yoklama çekmeye başladı. "Ne olmuş Oklava'ya?" diye sordum. İki çocuğum. daha ağırını söyle. Ama yanlış anlamak. bırak onu. askerlikten kurtaracak bir operasyon beni neden gücendirsindi? Hararetle başımı salladım." dedim."Dinle bak. Sandalyesini sürüyerek iyice yaklaştı yanıma. Benim kabahatim yok. Bizi o dağdan. ." "Cinayet?" "Kaza dersin." Meraklanmıştım. Oklava'yı apar topar Başşehirdeki askeri hastaneye göndermişler. bu kez fazla meraklı görünmemeye çalışarak. en hafif şekilde yırtıcaz. süper bi planım var. askerlikte lafı bile edilmiycek. adamın kellesini kopartıcak hangi vukuatlar var?" "Hırsızlık. "Yeminle beni kandırdı." "Geç oğlum. Hatta belki komple askerlikten kurtulucaz. Strandağ’dan en garantili. Öyle bi operasyon yapıcaz ki.

"Ne olucak. siperdeydik. bi daha da konuşma benimle!" diye haykırıp çadıra zor attım kendimi. biter gider. bu kez Strandağ'da.. Fakat vazgeçecek gibi değildi. nihai kurtuluş.. midem kalktı. kan çanağı gözlerle manasız manasız bakışıyorduk. acayip bir sıkıntı yükseliyordu boğazıma doğru. Yani eve dönüş. eline çürüğü verip salmışlar hastaneden.." Yüzüne bakamıyordum. aslında çok inanıyordum ve Onüç’e şöyle bir an. "Adamı delirtme be. senin varsa bilmiyorum yani. utandım. Bir yanımın onu gayet mantıklı bulduğunu hissedince ne yapacağımı şaşırdım. O ise yekten daldı konuya: "Oklava meselesi daha tazeyken iş bi öpüşmeye bakar oğlum. kelimeler zorlukla çıktı ağzından: . "Siktir lan. kim hatırlıycak üç gün sonra? Yahu mezarda erkek mi olmak istersin.. çoktan barışmıştık Onüç'le. barışmayıp ne yapacaktık? Yine yan yana. Daha fazla dayanamadım. yumurta kokusu gibi bir şeyler çalındı burnuma. Ve ama bir tür umut hissiyle karışıp yapışmıştı da bir yerlerime. başımızı bir milim kaldıramıyorduk yerden.. önce yavaştan sırıttı.. Nemli toprağa yapıştırdığımız yüzlerimiz birbirine dönük. ne var. Hemen sonra başımı iki yana sallayarak fırladım sandalyeden. Aradan iki ay geçmişti. Kahkaha furyasında. Strandağ'dan indirdikleri cesetlere tabut yetiştiremediklerini sırıtarak anlatan çavuşun çiçek bozuğu suratı geldi gözümün önüne." Kulaklarıma inanamıyordum. Onun gözlerinden yaş aktıkça benim sinirlerim iyice dağılıyordu. kolumdan yakalayıp sağa sola bakınarak oturttu beni yerime: "Lan oğlum. yatağa uzanıp anında uyku vaziyeti aldım. çaresiz. ama malum düşünceyi uzaklaştırmak istiyordum kafamdan. Derken Onüç’ün yüz hatları gevşedi. ardından başladı kahkahalarla gülmeye. Hem sonra biz kendimizi bilmiyo muyuz lan? İki öpüşmeyle götü kaybedecek halimiz mi var? Hani. bi süreliğine ibne mi? Vakti gelince numara yaptık deriz. ne oluyo?" diye çıkıştım. kurşunlar yağmur misali akıyordu tepemizden." Onüç'ün nereye varmaya çalıştığını anlamaya başlamıştım elbet. alıcı gözle bakmaktan kendimi alamadım.

vahiy gelmiş gibi. . O vaziyette güldükçe güldük. Gün ağarırken karşımıza çıkan bir dereye fırlatıp attık silahları. Ne kadar koşup yürüdük." Dayanamadım. mataraları.. robotlar gibi firar etmiştik işte. ne kadar yürüyüp koştuk. bilmiyorum."Bi öpücük versene. Aniden. sarhoşlar misali zikzak çize çize meçhul bir istikamete doğru koşmaya başladık. kurşunları. ben de saldım makaraları. kimlikleri. Sonra çıktık siperden..

. Bir müddet gittikten sonra... asilerin açtığı ateşte ilk önce aday vuruldu. Burada ordugâh vardı.. "Diliniz tam yamalı bohçaya benzedi ha!" diye kahkahalarla dalgasını geçse de.. kafalarına yeni şapkalar geçirdikleri milyonlarca insanı dilsizliğe uğratmışlardı böylece. Bitlis ağıdı İllet tahsilin sonunda belletmen melekler teşkilatının en kıdemli üyesi Kaşandır. Surlukent'in tüm sis farlarını faaliyete geçiren kısa bir tahkikatın ardından. bir brif verip Netamiye'ye dair bilgilendirdi bizi: "Yirmi yıldır iç savaş var.BAB13 TERCİH Meydanlıktır yatağım. Hemen işe koyulmak istiyorduk. gökler toprağı titreterek gürledi ve şiddetli bir . Biz daha ne olduğunu anlamadan. Lâkin ordugâhın her yanını tavaf etmemize rağmen. lâkin Kaşandır’ın çokbilmiş kardeşi Tofaz. adayı orada bulacağımız söylenmişti bize. bir manga askerin en önünde. Meselenin astarını da öğrenmiştik. tarif edilene benzer biriyle karşılaşmadık. asırlardır başka milletlerle muhabbet ede ede iyice kıvamlanan dillerini bir gecede kesip atmışlardı. ahali sefaletten kırılıyo. Adayı.. pusudan geçilmiyo. Neyse ki yeni dilin üzerinde eskiden kalma bol pürtük vardı da öğrenmemiz zor olmadı." Bu iç karartıcı dersi de hatmedip yola düzüldük nihayet. Hava puslu... adayın yakınlardaki Klamdağ’a düzenlenen bir operasyona gittiğini öğrendik. etrafı surlarla çevrili büyük bir kente doğru alçalmaya başladık. Ve bulur bulmaz da kaybettik... ormanlar yâkılıyo. Dağda asiler. dağa tırmanırken bulduk. elinde silahı. yığınla genç heba oluyo. Tekrar yükselip Klamdağ’a yöneldik. Taze asi cesetlerinin yan yana dizilmediği.. kasabalar bombalanıyo.. halim yoktur kalkayım.. Oluk oluk kan akıyo. gece vakti. fidan gibi ordu askerlerinin can vermediği gün yok.. Netamiye kallavi bir imparatorluktan tuzluk kadar bir cumhuriyete dönüşürken taze muktedirler nedense her şeye sıfırdan başlamaya niyetlenmiş.. Aralarında her daim şiddetli çatışmalar. Üstelik kalan topraklar üzerinde konuşulan başka dilleri de yasaklamışlar. ovada askerler. imtihanı başarıyla verdik.. O kanlar içinde yere yuvarlanırken. Köyler yıkılıyo. Seksen sene önce.

kulakları ağır işittiği için ses tonunu ayarlayamaz. Cemaatte yağmur tedirginliği hasıl etmek pahasına. başladık ağlamaya. Kurbağalar parçalanıp harflere ayrılıyordu. yolda Lizara'ya rastladık. Bizim bundan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu. bulut olan bulutlar dağıldı. Kulaklara kıyan bu gök gürültüsü.sağanak başladı. adayımızın doğduğu liman kentine dek izledik. sel olup can götüren bu çılgın yağmur. Bizim kederden kararmış. doğru vıraklayın!” diye bağırarak kurbağaları tarıyordu. Bir rivayete göre. "Düzgün vıraklayın lan. böyle danalar gibi böğürürdü. Başşal onun kulak zarlarını kesekâğıdı misali patlatıvermişti. ne zamandır fazla mesai yaptığı doğu istikametinden gelmekteydi. Asırlar sonra. Lizara canını aldığı fanilerin çığlıklarından dolayı sık sık bunalıma girdiği için Büyük A . patladı patlayacak bir bulut kafilesi halinde. Sağırlığına dair rivayet muhtelifti. Derken yağmur aniden kesildi. O muhterem insana son bir kez bakmak için üzüntüyle alçaldık. Hatta yas evinde bir gece yansı parlak bir ışık halinde bir an ışıyıp annesine taziyelerimizi de sunduk. Merhuma dair ilk ve son raporumuzu Tefail'e ulaştırmak üzere gök katlarını bir bir çıkmaya koyulmuştuk ki. cenaze merasimine de katıldık. olsa olsa. gözyaşlarımız sağanağa karıştı. ay hilal şeklinde yüzünü gösterirken bir yıldız olanca görkemiyle parladı. Dayanamadık. "Angut sürüsü. Lizara. gelecek vaat eden bir adayın raporunu yazma imkânından mahrum kaldığımızı hemen anlamıştık. ulu katların az ötemizde al kanlar içinde yatan adaya ne büyük umutlar bağladığına yorulabilirdi. Görende derhal sarılıp oyuncak misali kurcalama arzusu uyandıran sevimli yüzüne bulaşmış tozu toprağı hafifçe üfleyerek temizledik. geceyi korkutucu bir film sahnesine çeviren avazıyla. nereye böyle kös kös?" diye bas bas bağırdı. çatışmanın dehşetiyle delirmiş birkaç asker. Bir kurbağa sürüsü. aktı ve Klamdağ'ın eteğinde birikti. aheste aheste yükseldiğimizi görüp pis sırıtışıyla yaklaştı. Naaşı taşıyan uçağı. Elinde orağı. su birikintisinin içinde zıplıyor. sırtında hiç çıkarmadığı kara cüppesiyle. vaktiyle yolunu şaşırıp Başşal’ın canını almaya kalkışınca. aşağıya doğru aktı. Bir rivayete göreyse.

.. Ferciye görev alanımızın dışındaydı. can almak hususunda iyice zıvanadan çıkmıştı. Raporu Tefail'e götürebilmemiz için altıncı kattan izin belgesi almamız lazımdı.. Vah vah. İçeri girmemiz yasaktı. bir yandan da motor gibi söyleniyordu: "İyice kafayı yemişsiniz siz. Meleğe durumu anlattık. Bizimle daha fazla eğlenmesine tahammülümüz yoktu: "Şu dağlarda vurulan genç. huysuzluk konusunda Tefail gibilerden hiç aşağı kalmazdı. İş tutmaya tutmaya aday serabı görmeye başladınız demek. "Canına kastettiğin o güzelim adayın raporunu götürüyoruz. kapıda görevli melek onun "yine bir fırsatını bulup kim bilir ne bahaneler uydurup Ferciye'ye sıvıştığını" söyleyerek başından savdı bizi.. kendinize mukayyet olun ha. Bırak dalgayı da çekil!" Lizara'nın pes etmeye niyeti yoktu: "Sümsükler. Bu yeşil melek cinsi. Büyük A size akıl fikir versin. Lizara ise gözlerini şaşkınlıkla belerterek. her ne kadar çok dürüst de olsa. Lizara diretmedi daha fazla. Bir şey söylemeden yukarı doğru hamle yaptık. daha mezara dökülen su bile kurumamışken tutup böyle sululuğa kalkışması asabımızı hepten bozmuştu.. Zaten ondan sonra kulaklarıyla beraber kalbi de sağırlaşmış." diye terslendik... Söylene söylene bir arzuhal yazdırıp yardımcısı eliyle ilgili kata iletti.." Elbette Tefail'i melekler katında bulamadık. Biricik adayımızı elimizden alan Lizara'nın. fakat pek eğlenemedik zira herkes herkesin ne yazdığını biliyordu. sabır ihsan eylesin." Cüppesini savura savura uzaklaşırken hâlâ bağırıyordu: "Bana bakın. İzin belgesini beklerken isimhayvanşehir oynayarak eğlenmeye çalıştık.ona bu sağırlığı hediye etmişti. çekildi kenara. orada her gün bi sürü gencin vurulduğunu bilmez misiniz?" Lizara'nın. Şakanın dozunu iyice kaçırmıştı. Kapıya geri döndük. Neyse ki belge çabuk geldi. "Hangi aday lan? Ne raporu?" diye sordu. . hele de bir aday ruhunun havalesine vasıta olduğunu bilmemesi imkânsızdı. çekil yolumuzdan.

. nasıl da eğlenceli olduğuyla övüneceklerdi.. Batı tuhaf bir kısırlığa tutulmuşken onların üreme hakkına sahip olması. bize "enayiliğinize doymayın” diyeceklerdi. Zira başlayacaklardı yine ukalalık yapmaya. Sıkıntımız bir yanıyla adayımızı ve işimizi kaybetmiş olmamızdan kaynaklanıyordu. Bu düşünceler refakatinde Çokliman ülkesini aşıp okyanusa açıldık. her nasılsa hâlâ üreyebiliyordu. bizim hâlâ hayal âlemlerinde gezinip iki satır hesabı şaşırdığımızı söyleyerek o meşum noktayı koyacaklardı: Biz adam olmazdık. yani Batı’da vazifeli hısımlarımızla karşılaşma ihtimaliydi. bizi Doğu masalları anlatmamız için sıkıştıracaklardı. en yürek paralayıcı masalları Doğu'nun iflah olmaz çocukluğuna yorup kahkahalarla güleceklerdi. ağzımızı açıp tek bir okkalı laf edemeden boynumuzu bükecek. Anlattığımız masalları alaycı ifadelerle dinleyecekler. bu bahsin ne lüzumu vardı şimdi? Bahse devam ettik: "Fena birine benzemiyodu. Mesela onlar. Yine oradan oraya miskin miskin sürtecek. kan revan Doğuya karalar bağlamaya devam edecektik. O ablak suratlı iriyarı genci görmüştük görmesine de. tuhaf bir soru sorduk: "Cenazede rahmetlinin abisini gördük mü?" Bana bakıp başımızı salladık. Derken ben bana dönerek. Biz ise. Velhasıl bizi bizden iyi bildiklerini. en düşük rütbeli ilahi mahlûkların bile ancak beşte biri kadar hız yapabilen bizim için en az yarım günlük uçuş mesafesindeydi. perişan Doğu’nun sarsaklığına için için küfürler yağdıracaktık. öfkeden kıvransak da. Sıkıntıyla yola koyulduk. Bizimle ve bizim baktığımız Yeryuvar yarısıyla dalgalarını geçeceklerdi. Lâkin bizi esas sıkan mesele. Asırlardır doğru düzgün tek bir aday takip etmemelerine rağmen. onların dayanılmaz kibrine diş bilerken." . nasıl da hür. yolda diğer yarımızla. Kendi taraflarının nasıl da müreffeh. meleklere yalakalık yaparak elde ettikleri imtiyazları ballandıra ballandıra anlatacaklar. Doğu' da sümüklü çocuk sürülerinden geçilmezken bizim bu haktan mahrum bırakılmamız haksızlık değil de neydi? Dahası.Ferciye.

hadi bırak onu. Ama son cümle meseleyi açıklığa kavuşturuverdi: "Onu takip etsek ne olur?" Bu sözlerimiz üzerine okyanus üzerinde öyle bir bağırtı kopardık ki. böyle bi günahın altından nasıl kalkılır?" Uzun müddet bu minvalde yaygara yaptıktan sonra yatıştık. İnsani ve ilahi ahval dibe vurmuşken. Sakin kalmaya çalışarak sıralamaya başladık sorulan: "Asırlardır hangi aday elçi olabildi. bizce o güzel çocuğun elçi olabilme şansı var mıydı? Bi an olsun inandık mı buna? Bizi asıl ilgilendiren tekrar işe koyulmak. Doğru söylediğimizi biliyorduk. ılık bir utanç hissi yayılıyordu içimize. neye benzediğini herkesten iyi bilmez mi? Çopur abisini o güzel çocuk diye nasıl yutturalım? Tefail durumu çakmaz mı? Çakıp bizi tefe koyup çalmaz mı? O tefi ateşe sürüp altına kürek kürek kömür atmaz mı? Büyük A'ya ispiyon edip icabımıza baktırmaz mı?" . meşgale sahibi olmak değil miydi? Onun elçi olup olmayacağı hangimizin umrundaydı? Doğru oturup eğri konuşalım.” İç sıkıntısından ve düş kırıklığından saçmalamaya başlamıştık anlaşılan.Gülerek cevabı kendimize yapıştırdık hemen: "Bu kadar mühim bi adayın kardeşi it kopuk olacak değil ya. Büyük A'yı kandırmak kimin haddine?" "Göz göre göre yok olmak mı istiyoruz?" "Ne söylediğimizi kulağımız duyuyo mu bizim?" "Böyle bi lekenin. öyle şey olur mu?" "Tefail'i. o çocukla abisi arasında bizim için fark var mı?" Bu didikleyici olduğu kadar ikna edici sorular sarsmıştı bizi. Tefail’i nasıl kandırcaz? Adayı bulup çıkaran. seçeneklere göz gezdirmekten kendimizi alamıyorduk: "İyi hoş söylüyoruz da. ha sorarım bize. Büyük A’ya öneren o olduğuna göre. Her kafamızdan bir ses çıkıyordu: "Hâşâ.. büyücek bir adada mola vermiş binlerce martı bir anda pençelerine neredeyse tüm adayı takarak gri bir yorgan misali çığlık çığlığa havalandı.. Tekrar tekrar sormaktan.

Buna rağmen Büyük A'nın savaşlara ve askerlere karşı tuhaf bir merakı vardı. büyük bir şezlonga uzanmış. * Gün doğarken barut ve ceset kokulu Ferciye semaları karşıladı bizi. hoş kokulu kamışını . Bir keresinde Tefail'e Büyük A’nın neden böyle yaptığını sormuştuk da." cevabını yapıştırmıştı. Fakat bizim de arzularımız. askerler ise Büyük A adına savaştıklarını söylüyorlardı. Oylama yapmanın hiçbir yaran yoktu. Derken aniden yakarmaya başladık: "Ey Büyük A. Birkaç saat okyanus üzerinde süzüldük. Zaten Yeryuvar’da hayra vesile tek bir savaş bulunmazdı. avunmaya koyulduk: "Yahu biz Tefail'in ne vaziyette olduğuna dikkat etmedik mi? O nursuzun burnunun ucunu görecek hali mi kalmış? Sonra Lizara'ya ne demeli? Hiçbi şeyi taktığı yok. aklımızın kıyısından bile geçmezdi böyle bi kabahat işlemek.. Lâkin Büyük A adına savaştığını söyleyenler. Tefail'i tahmin ettiğimiz gibi uçsuz bucaksız bir koka tarlasının onasında bulduk. uzuvlarımız aynı anda hareket ederdi. Bizim bu küçük yalanımızı." Biz işte bu yakarışla yoldan çıktık. savaş yasalarını ihlal etmek hususunda asilere nal toplatıyorlardı. lâkin sonradan hepsine kılıç kuşanmayı emretmişti.Sorular böyle uzayıp giderken. sırıtarak. havale ettiğinin aday olduğunun bile farkında değil. azaplı kalp buruşmaları yaşadık. kestik sözümüzü. Şişman. Asiler Yeryuvar adına. Bil ki sen burda.. başımızda olsaydın. kırk yıldır kendi kendilerine cenk edip duruyorlardı. sakallı bir adam kisvesinde vücuda gelmiş. O birkaç saatte kayırlı ruh fırtınaları. yaşlı. Tefail'e karşı bize kuvvet ver. Sonumuzu hayret. sesler ağzımızdan bir anda dökülür. "Savaşlar olmasa iyiyi kötüden. sen günahlarımızı şimdiden affet. Burası da delirmiş ülkeler sınıfındandı. yiğidi ödlekten nasıl ayıracaz a benim ot kafalarım. yardımcımız ol ey Büyük A. çünkü tabiatımız gereği. Bugüne dek savaşçılardan hiç elçi adayı seçmemiş. bu masum oyuncu değişikliğimizi kim tetkik edip de aslını öğrenecek?" Zor bir tercihle karşı karşıya kalmıştık. bizim de duygularımız var.

Ama bilmen gerekir ki.. Tefail iyice küplere bindi: . ardından gayet aldırmaz bir tavırla. hizamıza yükseldi ve anında fırçayı bastı: "Ne işiniz var sizin burda? Böyle habersiz gelmek de neyin nesi? Yeni moda mı çıkarıyonuz lan başımıza.. ortalığı daha da hoş bir koku kapladı.." Tefail kanatlarını gererek esnedi ve noktayı koydu: "Tamam." Burada durduk." dedik. Hadi şimdi güle güle. "Gelip bi bak istersen. O sevinçli şaşkınlıkla yerimizde çakılıp kaldık bir süre. biz tepesinde ilerledik. siz aynen devam edin. Bi daha da ota sapa varmayın yanıma. bir an düşündükten sonra sordu: "E nasıl şimdi?" "Kurtuldu sayılır." "Sizce ne yapar?" "Bilemeyiz." "Ne demek yaralandı?" "Ordu operasyonunda vuruldu. aday yaralandı. Tefail meçhul bir yerden daha kalın bir kamış çıkarıp yaktı. Vakti gelince raporunuzu teslim edin yeter." Meselenin bu kadar kolay hallolduğuna inanamıyorduk. Tepesinde bizi görür görmez kamışı telaşla fırlatıp kalktı ve bahçenin ücra bir köşesine doğru yürümeye başladı. yoksa bitti mi askerliği?" "Dönebilir de dönmeyebilir de. Evine gönderdiler.tüttürüyordu. Sürüyo tedavisi. Ölmediği sürece problem yok...” Hiç istifimizi bozmadık: "Rapor vakti olmadığının farkındayız Tefail. Dikkatle süzüyordu bizi: "Cepheye dönecek mi. ama göz ucuyla takibi de ihmal etmeden. Sık ağaçlıklı bir yere varınca durdu.. Bir süre Tefail önde." Tefail pek şaşırmış görünmüyordu. benim bakmam gerekmez. kendisi karar verecek.

o arkada. Bir yandan da nefes almadan bağırıp çağırıyordu. Bingöl ağıdı Gide gide bir köye vardık. adeta fi tarihinde çekilmiş bir hürriyet savaşı filminden fırlayıp gelmiş gibi. Köyün en dışındaki evin bahçesine dalıp ipe dizili şalvarlara. Askerlikten geriye bir tek üniformalarımız kalmıştı. Çok eski bir Xırbo şarkısını çok bir ağızdan mırıldanmaya koyulduk. palalar. dağ başında ölüm var. Gerisin geri düzüldük yola. Ben önde. daha doğrusu yüzünden arta kalan şeye. Gözkapakları. Yataktakinin yüzünü seçer seçmez irkildim. üzerine beyaz çarşaflar örtülmüş. alnına kızıl bezler sarılmış biri yatıyordu. kocaman nasırlı eliyle yüzümü yatağa çevirdi. Duvarın dibindeki döşekte. hâlâ askerdik. Bir şey bulamayınca. kazmalarla çevremizi sardı. Cesaretimi toplayıp bakmaya çalıştım yataktakinin yüzüne. binadan ziyade kurumuş çamur yığınını andıran bir eve vardık. yeleklere uzanmıştık ki. girdik içeri. dönüp kaçmak istedim. Hemen defolun burdan! Hadi naş!" Bu lafları nereden buluyordu hayretti doğrusu. BAB12 TEDAVİ Mirzana yolum var.."Yahu siz iyice salak olmuşsunuz.. köylüler. arada bir böğrümüze böğrümüze tekme savurmayı da ihmal etmeden üstümüzü başımızı didik didik aradılar. Mesele barizdi: Onu askerler bu hale getirmişti ve biz de. kolumu büküp iteklemeye başladı. onlardan da kurtulmalıydık. Orta yaşlı bir köylü beni ensemden kavrayıp dikti ayağa. Canımıza minnetti elbet. ellerinde oraklar. ağaran günün ışığı içimizde açılan oluklardan Yeryuvar'a akmaya başlamıştı. Bizi yere yatırdılar. ama sırtıma batan kazma ucuyla çakılıp kaldım olduğum yere. Ufak tefek bir genç kızdı yataktaki. Adam. kendi dillerinde hararetli hararetli tartıştılar bir süre. Adam döşeğin yanına sürükledi beni. Burnun olması gerektiği yerde kapkara bir oyuk duruyordu. Keyiflendiğimiz vakitlerde hep olduğu gibi. bulut kafilemizin kasaveti azalmış. mor .

Bir şeyler yapmak lazımdı.. Sanki öyle ısrarla bakarsak iyileşip kalkıverecekti ayağa. Sessizliğin devamı hiç hayra alamet değildi. Fosil ihtiyar. çirkin bir kadınla döndü. Kazmalı çıktıktan birkaç dakika sonra dışarıdan ince bir feryat ve karmakarışık ağıtlar duyuldu. dokuz düğümlüyken açtığı kara bahtların haddi hesabı yoktur. Yumuşak bir sesle sordu: "Üç ay önceki baskında siz de var mıydınız?" Onüç hemen atıldı: "Aman dede. ey kardeşlerim! Benim büyük dedem ermişler katındandır.. firar ettik. ey abiler. sonra başını iki yana sallayıp gitti. birkaç dakika sonra yanında uzun boylu. inleyerek çöktüm yere. kendinden gayet emin bir edayla attı kendini ortaya: "Ey dede. kadına bir şeyler söyledi. ellilik kısır karılara doğurttuğu tosun bebelerin. küçük bir eklentiye dönmüştü." Cevabı veren Onüç’tü. Biz daha iki hafta önce geldik buralara..ipliklerle sıkıca dikilmiş gibi duran dudaklarına doğru akmıştı sanki... Derken Onüç. Anlamamak ne mümkündü. bikaç saate kalmaz kaldırırım kızı ayağa. kazmalı kazmalardan birine eliyle işaret etti. Derken Onüç. artık yaşamıyordu uzun boylu kadın. kim alır?" . İhtiyar. Herkes yataktaki kızın yüzüne dikmişti gözlerini. yoksa çiğ çiğ yiyecekti bu Xırbolar bizi.. Kazmalılardan birinin gözleri seğiriyordu. Ne silahımız var ne bombamız. Adam çıktı. Çenesi parçalanmış. Şimdi sayacaklarımı getirirseniz." İhtiyar hiç oralı olmadan konuştu: "Bu haliyle kalksa ne olur? Ne işe yarar. ihtiyar uzun boylu kadının ölüm emrini verdikten sonra yumuşak tavrından sıyrılmış. Yatağın başında mum gibi duruyorduk. İhtiyar dilimizi biliyordu. fakat kazma sapını beline yiyen ben oldum. bir başka kazmalının ve âlemlerdeki herkesten ihtiyar görünen kupkuru bir ihtiyarın eşliğinde girdi içeri. Bak. ağzının altında buruşuk. Zaten dayanamadık savaşa. Kadın kocaman kara gözlerini yerden kaldırıp korkuyla bir an baktı bize. haşin haşin bakar olmuştu bize. Şifa verdiği biçare hastaların. İhtiyar aynı kazmalıya bu kez belli belirsiz bir baş işareti yaptı.

. Onüç bu kez dokunaklı.. köylüler canımızı almak umuduyla." dedi ihtiyar.. afallatıcı bir açıksözlülükle. Varsın kimse almasın." İhtiyar düşüncelere daldı." . bu günahı temizlemek boynumuzun borcudur dedem! Anam avradım olsun.Onüç cüretle kesti sözünü ihtiyarın: "Dede. çamaşır döver. bir kazma darbesiyle yığıldım yere." "Olsun dedem. Son olarak bir bardak bal ve temiz. su taşır. kız temiz değil mi?" "Temizdir temiz. evin işini yapar. direndi. zarar yok dedem. Onüç baharat isimlerini sayıp dökmeye başlamıştı bile.. Onun suskunluğunu fırsat bilen Onüç telaşla konuştu: "Dede. bi güzel dövdüler. İhtiyar Onüç’e döndü: "İstediklerinin ancak yansı var bizde. bunu yapanı yakalasam gözümü kırpmadan vurmaz mıyım? Aynısını ona yapmaz mıyım? Canım na şu ellerimle söküp almaz mıyım?" Onüç kendini iyice kaptırmıştı tiradına ve nedense. "bunlarla da idare ederiz. Ne gereği varsa. haşat ettiler. yarım saat sonra geldi. Adam gitti.. zavallı bir yorum eşliğinde ben girdim lafa: "Bütün öpülenleri öldürseniz size kadın kalmaz ki dede. hıçkırıklı bir sesle bağırarak başladı söze: "Madem bizimkiler bu hale getirdi güzel kardeşimi. yine ben. büyük bir kap istedi. kız yaşasın mı yaşamasın mı? Sen onu söyle hele. İhtiyar Onüç'e sıkıntıyla baktı bir süre ve sonra talimatı verdi: "Söyle. malzemeleri yatağın kenarına bırakırken ihtiyarın kulağına bir şeyler fısıldadı.." dedi Onüç. ne istiyosun?" Ben inleyerek doğrulurken. öyle değil mi?" İhtiyar bir çuval gübreymişim gibi baktı bana. zaten o yüzden böyle oldu. Bi tek bunu öpemediler. Biz yaşamak. cümleten ihtiyarın ağzından çıkacakları bekliyorduk. İhtiyar Onüç'ün şifa listesini adamlardan birine tercüme etti. cevap vermedi. çay çorba pişirir.

Onüç ballı maddeyi kaşığa azar azar doldurup kıza yedirmeye başladı. Avuçlarını açıp yüzünü yukarı kaldırarak bir müddet de böyle dua etti. bilmiyordum. keseyi dudaklarındaki şaibeliduayı duyulur hale getirerek ağır ağır açtı ve içindeki yeşil tozu karışıma boca etti.Onüç boş bir umutla çırpınıyor muydu. derin sessizlikte Onüç'ün alnından süzülüp yere düşen ter damlalarının sesi duyuluyordu. az önce o kadını su içer gibi rahatça öldürdükleriydi. Bildiğim tek şey. Oda. Bütün gözler Onüç'te ve elindeki kaşıktaydı. En küçük hareketine abartılı bir yavaşlık katıyor. elini koynuna atıp muskaya benzer küçük bir kese çıkardı. On-on beş dakika sonra kızın kirpikleri kıpırdadı ve gözleri kapkara açılıverdi. Dudaklarına bir dua kıpırtısı da iliştirmişti. keskin nefesler eşliğinde yutup bırakıyordu. başı yana düşüverdi. hepsini yeni gelin maharetiyle güzelce kardı. Badimin kışlada dalıp dalıp gitmesiyle koynundan çıkardığı muska arasındaki ilişkiyi çözmüştüm. torbacılıktan bin kez içeri girip çıkmış kantinci ile ıssız köşelerdeki fısır muhabbetlerinin esrarını da elbette. Arkamızdan acayip bir uğultu yükseldi. herkesin damağını kamaştıran bir yavaşlıkla yutuyordu ağzındakini. arada sırada "mispiii" benzeri bir kelimeyi. En son. Bekleyiş başladı. Kazmalı adamlar üzerimize çullanmaya hazırlanıyordu ki. Bütün malzemeyi kaba boşalttı Onüç. Etrafındakilere baktı bir an ve sonra canı geldiği gibi gitti. gözlerini yataktakinden bir an olsun ayırmıyordu. Karışımın kenarlarından sızdığı dudakları bir süre sonra hareketlenen kız. bir de torbalarıma dayanan idrar. dışarıdan birkaç el silah sesi duyuldu. Duayı bitirip avuçlarını yüzüne sürdükten sonra bize dönüp sert bir sesle emretti: "Herkes üç adım geri gitsin!" Sanki kız bombaydı da patlayacaktı. kimseden çıt çıkmıyor. kıçın kıçın yanaşmış meraklı köy ahalisiyle ana bebe gününe dönmüştü. Herkes üç adım açıldı. yoksa kızı hakikaten ayağa kaldıracak mıydı. saniyesinde tiz ağıtlar başladı.. ..

içeriye haki şalvarları. söyledim ve yedim ense köküme dipçiği. kirli san pabuçlarıyla teröristler doluştu. Oldukça düzgün bir konuşmayla adımı sordu. Bizi kaptıkları gibi dışarı sürüklediler.Kazmalılar durdu. gri silahlan. oda göz açıp kapayana dek boşaldı. Bir ad uydurdum kafamdan. Komutan olduğu dolgun giyiminden ve kırışık suratından anlaşılan bir terörist bana yaklaştı. .

öpüp alnına sürdüğü kutsal sancağı dağın zirvesine dikmekteydi.. çatışma dediler. dedi ki. Ve yarım saat sonra adayımız. iki damla yaş güçlü çenesine doğru süzüldü ve adayımızın alnına kocaman bir öpücük kondurdu. Ve hayat galip geldi. silahını kaptığı gibi dikildi komutanın karşısına. istersen kalan askerliğini yapmazsın ama istersen cepheye. o cehennemi çatışmalarda yalnız bırakmaya gönlü razı olmadı. Adeta ilahi bir güç zerk oldu askerlerin yüreklerine. daha gençtim gazi oldum. bir yanı dirim. Arkadaşlarını o kanlı pusularda. adayın varlığı aşılmaz bir zırh olup yapıştı bedenlerine ve her biri birer aslan kesildi. Kışlaya döner dönmez arkadaşlarının nerede olduğunu sordu. geri çekilmeye başladılar.. kim sağ döner.BAB11 TEŞNE Asriydim mazi oldum. arkadaşlarının vuruştuğu dağlara dönersin.. Oturup bekleyecek hali yoktu elbet. Beş dakika sonra helikopter hazırdı. kim dönmez belli değil dediler.. Onun zuhur etmesiyle. iki tarafın acılı haykırışları kulakları sağır ediyordu. Dumandan. bir yanı ölümdü. Komutanın gözleri yaşardı. Operasyon dediler. Adayımız gibi vefalısı ve inançlısı zor bulunur. Bilecik ağıdı "Aylarca sürdü zorlu tedavi. Ona parıltılı bir madalya eşliğinde dediler ki. Asiler ne olduğunu şaşırmıştı. ölümün ve kanın ortasında bir şenlik aldı yürüdü.” . beni hemen arkadaşlarımın yanına götürün. küfürle kurumuş diller şükürlerle ıslandı. elbette döndü. Destansı bir çarpışmaya doğru alçaldılar. Korkuyla kasılmış yüzler gülüşlerle aydınlandı. Adayımız daha helikopter inmeden atladı yere ve dağlan sarsan bir nara atarak koştu siperlere. ateşten göz gözü görmüyor.

. bilirdik. tek kulağına küpe takmıştı. Alakasız bir yerden girdi lafa: "Batı’dakilere de bi aday işi çıktı. Ulu katlar kahramanlık hikâyelerine bayılırdı. hakiki olsa bu kadar güzel olmazdı... uyardık: "Herif kelimesini kullanmayalım lütfen. Bitirirken huşu ve gururla baktık Tefail'in yüzüne. yalakalık yapanları da zaman zaman beklenmedik bir kıyakla ödüllendirdikleri olurdu. Taramayı bitirmiş." Utangaç bir edayla gülümsedi. kusura bakmayın. sizin heriften fazla değil." Tefail adaylar hakkında gerekmedikçe yorum yapmazdı." Tefail'in kahkahası iyice çığrından çıktı. O vakit gördük. hem vakit çabuk geçerdi hem de anlattığınız hikâye güzel olurdu. saçlarını toplayıp bağlamıştı. Hem de Kibriye'de. alayla." İşte bu inanılmazdı. . Şimdi aradaki mesafeyi kapatabilmek." Bize aptal diyebilirdi.. Elinde büyük bir tarak.. Merakla sorduk: "Nasıl biri?” "Eh işte. "Haklısınız. Men edilmiş aday sıfatları rehberinde yeri mevcut. ama adayımıza hakaret edilmesine dayanamazdık. uzun kırçıl saçlarını ağır ağır taramakla meşguldü. Kıskançlıkla sorduk bu kez: "Şansı ne?" Tefail kahkahayı bastı: "Merak etmeyin aptallar. En pasaklı melekler bile böyle taltiflere bayılırlar.. Yeryuvar’da aday çıkmayan tek mıntıka. ilahi olandan yana noksanlarını giderebilmek için Büyük A’ya kafayı takmışlardı ve Onun adına habire savaşıp duruyorlardı. hakikatin nazif bir yaprak olduğunu idrak ettiyseniz.Zamanın latif bir rüzgâr. Yalakalık fırsatını kaçırmadık: "Küpen çok yakışmış. tarih trenine sonradan bindiği için uzun müddet amelden tefekküre vakit bulamayan Kibriye'ydi." dedi. Memnunduk raporumuzdan. ama Tefail bu hikâyeden pek etkilenmişe benzemiyordu.

Ama Tefail meleklikten zerre nasibini almamıştı.Üç asır önce Lizara'ya. Ve biz her defasında o tek soruyu sorardık. ne meleklerin hacmine. varlığın yokluğa galip geldiği o zifiri safhayı bütün ilahi mahlûklar gibi biz de merak ederdik. nerden de buldunuz bu soruyu. ateşin kavuran nefesinin sırrına varmak istemiş." dedikten sonra başladı anlatmaya: . aday mesaisine dair üç. alıcı Lizara kadar bile cömert değildi. Neler neler sormamıştık ki o güne dek. için için küfürler sıralayıp hızla uzaklaşırdı yanımızdan. Yediğimiz falakanın acısı hâlâ damağımızdaydı. verecekti. heybesinden iki hurma çıkarıp vermişti." Her rapor seansında. Ve kendimizi bildik bileli merak ettiğimiz bir husus vardı. karanlığın bilgisine sahip olma imtiyazını kaybetmek istemeyen tüm melekler gibi cevap vermez. "Keratalar. Lâkin merakımızdan çatlayacak haldeydik artık.. Tefail'in şikâyetiyle soluğu yine kabahatler divanında almak işten bile değildi. hoş kokulu kamışını sömürerek." demiştik de. Büyük A'ya sığınarak patlattık soruyu: "Tefail. Büyük Aya saygısızlık suçlamasıyla ilahi kabahatler divanına sevk edilmiştik. hatta biraz da kederle gülerek yerli yerinde durduğunu gördük ve küçük bir çığlık attık. ama bu da kıllı mevzuydu. âlemlerin mazisine. Tefail ise. Hatta cisim sorusundan dolayı. Cevap mı verecekti yoksa? Evet. Ne Büyük A'nın cismine. ama hep elimiz boş bırakılmıştık. hassas meseleydi. cüppen de pek şık. işim başımdan aşkın. aslında dalga kabilinden. de bize.. Taşın mutlak durgunluğunun. zira âlemlerin bebek misali emeklediği. ne de cinlerin harcına dair bir şey öğrenebilmiştik.. ciddileşip buyurdu: "Bitti mi? Soru sorucak mısınız? Sormayacaksanız Vanlıysam.. ki onun da buna hakkı vardı. okkanın altına gidivermek. yani yaradılışın sadece Büyük A ile yakınlaştırılmış meleklerinin bildiği o ilk karanlık dönemine dairse bir soru hakkımız olurdu. Tefail'in daimi sarhoşluğuna güvenip. suyun korkunç pervasızlığının. Başşal cin midir melek mi?" Biz Tefail'in heybesinden tutanak defterini çıkarıp defterimizi dürmesini veya en iyi ihtimalle gözlerinden kıvılcımlar saçarak dönüp gitmesini beklerken. "Orağınla kuyruğun birbirine pek uymuş.

bu anlattıklarını zaten biliyoruz.. Başşal'a hayrandı herkes. en becerikli simasıydı. En çetrefilli işler. şimdi o bildik alaycılığı uçmuş. Biz sana Başşal’ın büyük karanlıkta melek olarak mı yoksa cin olarak mı yaratıldığını sorduk.. anlat sen. mamutlar ve ejderhalar yaşayabilsin diye topal kalmayı göze aldı ve yeşilliklere kendi diz iliğinden dirim ateşi koparıp kattı. O dönemde biz de vardık. Ama gücü yüksek katlara yetmeyince insanlara taktı. Sebep bulunduktan sonra. Büyük A bu fedakârlığına karşılık onu iradeyle ödüllendirdi. birbirlerini de yiyebilsinler diye Yeryuvar'a canından kan akıttı. giderken bi yandan yana yakıla ağlıyo. Uzaklara bakarak konuştu: "Karanlık dönemi anlatmamı beklemeyin benden. onları yoldan çıkarıp ruhlarına ebedi azap zerk etmek için elinden geleni ardına koymadı. Ama zevkli bi hikâye dinlemek isterseniz anlatayım. en alengirli görevler Başşal'a verilirdi. Dinozorlar... Mesela Yeryuvar'daki ilk posta fani mahlûkatın üç günden fazla yaşamamasının sebebini o bulup çıkarmıştı." Ne olursa olsun Tefail'den hikâye dinleme fırsatını kaçıramazdık... Sorumuza cevap değil ki bu." Sustu Tefail. bu kez yeşilin terkibinde ne gibi bi sorun olduğunu kimse çözemedi. diğer yandan intikam yeminleri ediyodu. O günü hiç unutmam. O meseleyi halleden de Başşal oldu. Atıldık hemen: "Aman diyelim." Bunun üzerine devam etti: "Ne yalan söylemeli. ayasını kaşıdı. Bize alenen aptal muamelesi yapıyordu. Büyük A bile çıkamıyodu işin içinden. en renkli. üzerine bir dalgınlık çökmüştü. Ama ne tuhaftır ki."Başşal Büyük A'nın huzurundan lanetlenerek kovuldu. Ta ki insan yaratılana dek.. Sonra. değmezsiniz. İlahi katların en parlak." Tefail hiç oralı olmadı... atıldık hemen: "Tefail. Besin diye yaratılan yeşillikleri yiyen mahlûk hemen ölüyordu." . O günden sonra Büyük A ile Başşal'ın içtiği su ayrı gitmez oldu..

. aczini akılla. Üstüne bir de insanlara hizmet edileceğini duyunca iyice küplere binmiş." Artık cayar.. öyle değil mi?" Biz bunu söyleyince Tefail köpürdü.Biliyorduk. zira çok severdi Başşal'ı. şimdi. Belki içi elvermedi. Uğruna dengesini ve kanını feda ettiği mahlûkların yok edilip yerlerine ismi küfürden. cümle insan dillerini Balkule'de karıştırıp fanileri Batı'ya ve Doğu’ya dağıtmanın üç yüz altmış altı günümüzü aldığından haberiniz var mı sizin? Yorgunluktan ölücektik nerdeyse.. başladı Lizara gibi bas bas bağırmaya: "Ulan şapşallar. Büyük A bunca esaslı günahlar işleyen Başşal’ı neden yok etmedi?" Tefail kollarını iki yana açıp kanatlarını titreterek. İlk sorunun cevabı bile umurumuzda değildi artık: "Töbe Tefail töbe. Tek bir yıldız saatinde bildiği bütün yasak küfürleri uluorta sıralayıvermiş. bununla da kalmayıp ilk mahsul insanları Büyük A'ya karşı isyana teşvik etmişti.. gerçekten meleğe benzemişti. Büyük A'nın hikmetinden sual etmek size mi düştü? İlahi kararların ne ince hesaplarla alındığını bilmiyo musunuz siz? Misal.. Bir garip haller olmuştu Tefail'e.. Tefail eğilip sır verir gibi fısıltıyla konuştu: "Aslında bu konuda bazı tuhaf dedikodular yok değil. cismi çamurdan menkul varlıklar yaratılacağını öğrenince Başşal deliye dönmüştü.. çeker gider diye düşünüyorduk ki. fakat Başşal'a bir anlık da olsa kulak tuttuğu için çıplaklığını bilmişti. "Kim bilir." dedi. ayıbını esvapla örtmeye mecbur kalmıştı. Çıplaklığını bilince de sıcaktan kavrulur. felaketi haline gelmişti. Hiç şikâyetçi değildik elbet." . Şahsiyetsizliğini ödlekliğine borçlu olan insan isyan etmemiş. kusura bakma. işte o andan sonra hediyesi olan irade. yani öyle demek istemedik. Lâkin anlayamadığımız bir şey vardı: "Anlayamadığımız bi şey var Tefail. soğuktan üşür olmuş. bir melekle böyle teferruatlı bir muhabbete dalmış olduğumuza hâlâ inanamıyorduk.. Pek tatmin olmamıştık bu izahtan: "Ama Başşal'ın Yeryuvar'ın başına bela kesileceğini tahmin etmesi gerekmez miydi? Başka bi sebebi olsa lazım." Fakat bir anda yatıştı. adeta.

yanıverir.. biliyorduk..Gayri ihtiyari biz de ona doğru eğilip merakla sorduk: "Ne gibi dedikodular?" "Rivayete göre. mütereddit baktıktan sonra.. Bize bir müddet. Başşal aslında melek değil mi? Sizin soyunuzdan değil mi?" Tefail gözden kaybolurken cevabını zar zor işitebildik: "Ateş olan yerden duman çıkar. . kavuştur da görelim demiş ve ahdi kabul etmiş." "Ne ahdi?" "İnsanların Uç çeyreğini hakiki manasına kavuşturabileceğini.. başımız pervane misali dönmeye başlamıştı.." diye bastı kahkahayı. "İnandınız mı lan anlattıklarıma? Saftirikler... işte buna inanmak mümkün değildi. ama Başşal yine de bi cindir.. öfkeyle haykırdık: "İtiraf et." "Eeee?" "Büyük A. itiraf et." Evet yanardı.. kalbimiz güm güm atmaya.. Başşal’ın hâlâ hayatta olmasının nedeni de buymuş. Büyük A'nın yolundan döndürebileceğini iddia etmiş ve eğer başarırsa ilahi huzura tekrar kabul edilmeyi istemiş. Çünkü hakikat boş bi kâğıttan ibarettir." İşte bunu hiç bilmiyorduk.... Etrafı kolaçan edip heyecandan boğularak sorduk: "Yani şimdi Başşal. Fena bozulmuş.. çok sinirlenmiştik. huzurundan ayrılmadan önce bi ahid önermiş Başşal. Büyük A’ya. Büyük A'nın müsaadesiyle mi faaliyet gösteriyo?" Tefail bu soru üzerine aniden uzaklaştı.

ama her işi yapar kerata. "Dilimizi bilmiyo musun?" Sadece bakıyordu. yüzünde huzurlu bir ifadeyle mışıl mışıl uyuyordu. Adını ne şekilde söylemeyi becerdiyse artık. bilir misin?" Sonunda kaşlarıyla gözleri birleşti. kurşun amana bakmaz." Bu teröristlerin göz kırpma huyu da yoktu anlaşılan. kıpırdamadan durdum. Balıkesir ağıdı Fena sızlıyordu ensem." Vira bakıyordu. biraz ovayım dedim. başımdaki herif iki gözden ibaretti sanki. biz firariyiz kardeş. nereye götürüyosunuz bizi? Bizim size zararımız dokunmaz.. bu kez hareket etmedi sıska olan. kara gözlerinde bana çok şey hatırlatan bir insan furyası vardı. konuşmaya çalıştım: "Kardeş.. adliyenin köşesinde muz kivi satar. başımızda bekleyen yüzü poşulu teröristlerden iyice sıska olanı şak diye doğrulttu keltoşun namlusunu alnıma. hayretti doğrusu. Hadi "adın ne" dediklerinde. anında vururlardı adamı.. karardıkça karardı alnı.. sen nerelisin kardeş?" Bakıyordu. tanıyo musun sen onu?" Çok ağır bakıyordu. "Midyeci kırığı tanır mısın? Vapur iskelesinde durur. cesaretlendim. Onüç karşımda.BAB1O TESPİH Başçeşmeden su akmaz. En müşfik halimle güldüm. . sordum: "Ben Devşehirliyim... Kamyonetin branda örtülü kasasında hoplaya zıplaya ilerliyorduk. "yanmaz" demiştim de. Elim enseme gitti yine. "Bi de posbıyık var. Bu yabanilerde insafın zerresi olmazdı. "Bizim semtte bi seyyar var. soyadımı sorduklarında o "kuzey" kelimesi nasıl çıkmıştı ağzımdan. yukarıhastanede hademe.

Enseme tahammül edemeyen teröristin umurunda değildi o asap bozucu şakşuklar. terörist aynı hareketi çekti. Agora Birahanesi’nde komi. Namussuz. içinden tekrar edip dudaklarını kıpırdatarak. sırıtıp göz kırptı. "Bu yampiri kamyonetlerin nesli tükendi sanıyodum. yavaş yavaş yazdı söylediğimi. Mevsimden mevsime fındık tütün pamuk da toplarlardı ailecek. en iyisi biraz kestirmekti. Terörist bit kadar bir kurşunkalemle bir kâğıt parçası çıkardı cebinden.. Çaresiz. Sordum: "Söyledin mi adını sen?" Başını sallayıp." diyordum ki.." diyerek ayağa kalktığını hatırlıyorum en son. kasaya çekirge gibi kupkuru iki terörist atladı. Onüç'e baktım. Onüç'ün daha ilk dakikadan planımızı ihlal etmesi sinirlerimi altüst etmişti. şakada şuada çekiyordu. fakat gözlerimi henüz kapatmıştım ki durdu kamyonet. alelacele itelendik aşağı. Sen de söyle soyadını." dedi. ulan ben boşuna mı yedim enseme. Bana döndü. "Ernetam soyadlı bi akrabası varmış bu kardeşin.. adımı sordu. pek seviyordu namlu doğrultmayı." dedi Onüç aniden.Son bir umutla sordum: "Bizim orda inşaatta çalışan beyzade kardeşler vardı. otuzüçlük bir tespih vardı elinde... Öfkeyle.. Nereden bulduysa. Bi genç vardı sonra. . yahu gözler aynı gözler. sırtını kasaya vermiş.. Onüç'ü fark ettim. "Kes lan!" diye kesip attı az sıska terörist. ben bi tek cumhurbaşkanını tanırım. sırıtarak. "Hani söylemiycektik. "Tanımıyorum kardeş. Başım çatlıyordu ağrıdan.. Ağrı ensemden alnıma seyahat etmişti. kaç saat sonra ayıldığımı hatırlamıyorum... söyledim adımı." "Kardeş" kelimesine özel bir vurgu katıp. bak onu tanıyosundur kesin. belki Öznetam diye akrabası da vardır. Terörist olup dağa çıkmışlar meğer. boş gözlerle bakıyordu etrafa.

biraz tutup bırakırlar. İpleri çözdüler. o yüzden karar veremiyolar bi türlü. tekrar kasaya dehlendik. dikkatli olmalarını tembihliyordu. namlunun dürtmesiyle sıçrayıp uyandım. "Tartılarına koyayım orospu çocukları!" diye bastım küfrü. uyanık olmak lazımdı. Bütün ihtimallerden arınmış bir halde. Bir süre sonra teröristlerin iki tepenin sırtından aşağı haki kannealar misali aktığını gördük. Benim kısmetime ter kokulu. her nedense Xırboca değil. giyinmemizi buyurdular.İki sivri tepenin arasında. Kadınlı erkekli teröristlerden asker olanlar kamyonetin biraz uzağında tek sıraya girdi. bizim dilden emirler yağdırdı. şalvar kot denilen türden berbat bir pantolon düştü. şoför hariç. bizi şehre indirmeleri gerektiğini söylüyor. Biz bu umuda meylederken. Beklemeye başladık. Boş bulunup. Onüç’le önümüze karmakarışık bir giysi yığını fırlattılar. Kendisi dağda kalacaktı. iki grubun komutanı ise bizi getirenlerin şefiyle orta yerde buluştu." Güldü: "Merak etme. Bu iyi haberdi işte. "Başka pantolon yok mu?" diye sordum ve şaman yiyip ." dedi usulca. cigaraları neredeyse aynı anda sarıp yaktılar ve ciddi bir muhabbete koyuldular. "Bizi dağa çıkarıp çıkarmıyacaklarını tartışıyorlar. ellerimiz ayaklarımız sıkı sıkı bağlandı. Onüç eğilip. İhalenin kendilerinde kaldığını.. Kıymetli mal değiliz onlar için." Bizim teröristbaşı geri döndü. ikiye iki olacaktık kamyonette.. Üçü de hemen ellerini bellerine atıp tütün keselerini çıkardılar. Onüç devam etti: "Firari olduğumuzu anladılar. daracık bir geçitti indiğimiz yer. Kamyonetin yanında son model bir otomobil duruyordu. tıngır mıngır düzüldük yola." Korkuyla kabardı içim: "O yüzden de sıçacaklar çarkımıza. indik. bir punduna getirip kaçabilirdik belki. pis bir yün kazakla. Yolda içim geçmiş. iki adamına. asıl ondan sonrasını düşün sen. otomobilin başında da takım elbiseli üç esmer adam. asker kaçağı. Bizim şef arada bir dönüp kamyoneti ve bizi gösteriyor. başını sert sert iki yana sallayıp bir şeylere itiraz ediyordu.

ellerimizi tekrar bağladılar. bak o zaman nasıl olacak. Üzerinden ağır bir hacıyağı kokusu tüten ön koltuktaki terörist başımızı dizlerimize eğmemizi söyledi. yani yanmıştık. postallarımdan yükselen dayanılmaz koku. Arka tarafa. Yanımdan bu kez şaplak değil. ha. hacıyağı kokusuna karışıyordu. pantolonun beli çok genişti. Onüç'e takıldı gözüm. asabi teröristi sakinleştiren terörist oturdu.. aklıma kemer istemek gelince kendi kendime güldüm. kafama yedim şaplağı." Onca zamandır arkadaştık. hiç ummadığım düzgünlükte bir yanıt geldi: . Teröristin. ama Onüç'ün susmaya hiç niyeti yoktu: "Zarifi alıcaksın. bayılacak gibi oldum ve bayıldım. keltoşu üzerime doğrultmuş... kendi dillerinden bir şeyler söyleyip yatıştırdı ortalığı.. çarpık bir gülümsemeyle izliyordu olan biteni. Ben de giyindim. bu kez gözlerimizi de. uzakta şehrin Ölgün ışıkları belirince yol kenarında durdurdular arabayı. Gün batana dek epey yol kat ettik. akabinde Onüç'ün örtünün altından tuhaf bir boğuklukla çıkan sesi duyuldu: "Kıvırcık Zarifi sokmaları lazım oyuna. bir kez bile maç muhabbeti etmemiştik. yanımıza. "Soytarıya bak ulan. Aptal edecekti bu şaplaklar beni. Heyecanla maç anlatıyordu gevrek sesli bir spiker. seyyar satıcı feryatları. Şaman yapıştıran terörist fena sinirlenmiş. Haco'yu da sağ kanada çekeceksin. Radyo açıktı... Ön taraftaki teröristlerden biri maçın gidişatına küfretti. vurayı mı?" Takım elbiselilerden en genç görüneni girdi araya. Arabaya bindik. Eğdik. çocuk cıvıltılarından şehre girdiğimizi anladım.yuvarlandım yere. Apışaramdan. sivilleri çoktan çekmiş. Bülbüllerle Kaplanlar'ın maçıydı. tuttum kendimi. daha otuzuncu dakikaydı ve Kaplanlar iki gol yemişti. Vardı herhalde yine bir hesabı. Ayıldığımda araç kornaları. ama herhalde birkaç kıkırtıya mani olamamıştım ki." Onüç'ün lafına gülesim geldi. Başım döndü. hâlâ gülüyo!" bağırışını duyar duymaz kazağı çabucak sokuşturdum pantolonun içine. gözlerinden alevler saçarak bağırıyordu: "Ulan sen ne gıcık adamsın! Vurayı mı lan seni. üstümüze kalın bir örtü attılar.

teröristin ardı sıra seslendi: "Bi dakka bakar mısın kardeş?" Terörist kulak asmadı. inleye inleye ağlıyordum. gözlerimi ovuşturdum..... * . derin bir uykuya yuvarlandım. keltoş falan umurumda değildi.. Dağılmıştım iyice. Farz et ki yemişsin kırmızıyı. loş bir odada açtık gözlerimizi. Son on beş-yirmi dakkayı beklemek lazım. on kişi kalmışsın. Onüç'ün o vaziyette nasıl laf yetiştirdiğini anlamak mümkün değildi: "Zarifi orta sahadan geriye geçirmiyceksin. otur oturduğun yerde. kana kana içtim. Sonra arkaya dönüp fırçayı kaydı Onüç'e: "Başlarım lan sana da Zarifine de! Kapa çeneni. Baksana takım yenildi diye ağlıyo lan adam."Zarifi otuzuncu dakkada alırsan. belki yapar bi şeyler. bırak dolansın on sekizin orlarda. Onüç fırladı ayağa. oturduk oturduğumuz yerde... şilteye kaykıldım. yol aldık.. Hakemin bitiş düdüğünü çalmasıyla hıçkırıklara boğulmam bir oldu." "Lazım"ların gerisini duymadım. Onüç de koroya katılınca. demir kapılı." İki büklüm durmaktan kamıma ağrı girmişti. nefesi yetmez o kadar.. çıkmak üzereydi. kilitledi. Zarif yetmiş beşinci dakikada oyuna girdi. İpimizi bağımızı çözen terörist. Odaya bıraktıkları suyu diktim başıma.. fırsat kollamak lazım. iki şikeli. o arada Bülbüller bir gol daha attı.. Yandaki genç gülerek konuştu: "Asıl fanatik Kaplan buymuş ha. bacaklarımı ovdum. heriflerin suyuna gitmek lazım.. sordum: "Ne diyecektin ki adama?" "Ne demek ne diyecektin? Ne diyeceksem diyecektim." Teröristlerin üçü de bastı kahkahayı... şamar. gitti.. ağzımı sildim.... Muhabbet kurmak lazım. öndekilerden biri gülmeyi kesip sertçe susturdu herkesi. altmışta da çıkarırsın." Kapadık çenemizi. kapıyı çekti. bir bok yapamadı." "Yani işimiz ahrete kalmış.” Siyah pencereli...

ama sonra ishal giderim.. günde iki posta yemek getiriyordu yüzündeki poşuyu hiç açmayan kavruk terörist. paso yatıyorduk.." .. bela olurum başınıza....." "Ne olmuş tuvalete?" "Kokuyu duymuyo musun kardeş? Tıkandı.. Onüç gördüğü lüzum gereği hiç susmuyordu: ”Bi dakka bakar mısın kardeş? Yanlış anlama ama. o ayrı." "…" "…" "Tınmadı bile pezevenk. yemekler de sigaralar da pek lezzetliydi: "Benim de anne tarafım burlara dayanır kardeş." "Bunu bulduğuna şükret." "Söyle. zıkkımlan işte..." "…" "Komutanına bi söylesen be kardeşim.. ben tıkınıp tüttürüp uyuyordum.. tamam...." "…" "Hele onu da bi... bi maruzatım olacak..... kokudan durulmuyo valla.. denemekten vazgeçmiyordu." "…" "Vaktiyle yüklenip göçmüşler deniz tarafına." "Siktir git Numune.Rehindik artık..." "Hayır. onar tane de filtresiz sigara.. barsaklarım kendimi bildim bileli." Onüç sabah akşam iki lokma yiyip bin tane kumpas kuruyor... Ne zarar görürsün?" "Söylerim... mideyi delerim.." "Bi de şu tuvalet meselesi var. iyi gidiyosun.." "Bu yemeklerin az açılısı. zıkkımlanırım. Bari bi sopa getirse de açsak şu tuvaleti. az baharatlısı yok mu? Benim midem.. taştı." "Ha gayret Onüç.

kalmamış şimdi aklımda... bulduk kilidini.. bi ricam olacak senden.. çok merak ettim.... bir baktık ki bina terörist kaynıyor.." "İtiyorum itiyorum. Ya sonra ne yapacaktın?" "Nasıl yani ne yapacaktım? Merdivenden inip gidecektim.... İyice it sopayı deliğe.. ne olur söyle..." "Buyur... Ama denerdim.. üç adım bile gidemedik." "Ulan susun be..."…" "Çok sıkıntı çekmiş garipler... Hadi diyelim sopayla devirip halledicektin bizim nöbetçiyi... Açıldıysa ver sopayı. fırladık kapıdan dışarı.." "Peki yolunun üzerindeki bütün o teröristleri." "Bi daha deneme.. Dedem bi şeyler anlatırdı ya..." "Neden göçmüşler Onüç?" "Bilmem ki Numune.. belki seremezdim.. İşte tamam. özel eğitim almamışsa ne olayım.. teröristin kafasında kırdı.." "…" .. ellerimizde birer boklu sopa. çok tuvalet açtım ben kışlada." "Onüç. nasıl gidiyo bizim marifetler." "Onüç.." "Şu okkalı olan senin değil mi?" "Koyu renk olanlar benim. onlar da bizim kafamızı kırdı: "O kırmızı gömlekli var ya... iyice cıvıttınız.." Vermedi Onüç sopayı." "…" "Ya sen nerelisin kardeş?" "…" "Burlardan mı?" "Kes sesini... o ızbandut kırmızılıyı da boklu sopanla mı serecektin yere?" "Belki sererdim. Vurduğu yerden ses getiriyodu puşt... Numune gel bak lan...

tek kelime konuşmuyordu.." "Ha.. bana bi daha kardeş deme.. yapma.." "Çıkaralım bakalım. bu kardeş kesin dilsiz diye.. Numune.. evet!" "Kaybettin..." "Niye ki?" "Ben senin nerden kardeşin oluyorum lan?" ......" "Hadi ya." "…" "Kardeş. Bülbüller’e yenilmelerine rağmen ha? Bravo.. Bu arada.. Yeni gelen mendebur ayıyla kolaylıklar dilerim sana. iddiayı kaybettin koçum..... kırarım ağzını burnunu..." "Tebrik ederim kardeş. ta ki Onüç doğru cümleyi bulana dek: "Buranın adı neden Salkım kardeş? Bağ falan mı var etrafta?" "…" "Benim dedemin de bağlan varmış. Onu da tavlarım. Asıl sert tipler kolay gelir gaza." "…" "Şampiyondan bile haberimiz yok be." "Sen de mi Kaplanları tutuyosun kardeş?" "Evet..." "Hiç merak etme sen.." "Bana bak."Eski nöbetçi hiç olmazsa halden anlıyodu biraz.." Bir türlü gaza gelmiyordu tıfıl ayı.. hepsini öylece bırakmışlar.. Hiç olmazsa bi Topkolik falan getirsen......." "Kaplanlar.... çıkar bakalım sigaraları. gözünün alabildiği kadar. Ayrıca daha tıfıl lan bu yeni terörist. bu sizinkinden başka gazete yok mu? İyi hoş gazete de hiç spor haberi yok bunda." "Ne iddiası?" "Sen dedin ya... iddiaya girdiydik hani.

iyi davranıyordu ama gaddardı da........" "Tamam.. Numune bak lan.... patat......" "Onüç.. ye patatesini." Ayı nöbetçimizin dili çözülmüştü biraz.. Ulan tam muhabbete girmişken." "…" "Ne dedim ben şimdi?" . ne biçim vurdu lan. ne komik lan. Şimdi iyi mi oldu böyle patates haşlama?" "Olmaya devlet cihanda bi nefes... biz yiyemiyoduk senin yediğin yemeği.. ne dedik?" "…" "Arkadaş. Eli de ağırmış itin. teşekkür et komutanıma.. 'Es’ini unutmuşlar lan. Verin. bir yandan poşunun ardından boğuk boğuk konuşup gülüyor....... Nerden kardeşin oluyo bu it senin?" "Numune.... Size üç gün yemek yok. sus." "Hakkatten ha. Durduk yerde çıldırdı herif..” "Cevap ver bakalım Onüç. uzatma. tuhaf biriydi.." "…" "Yahu niye vurdun şimdi. bir yandan da sık sık dostça dövüyordu: "Arkadaş.." "Anaaa.."…" "Haydaa. ne vuruyosun?" "Bırakın lan tabaklan." "Ne diyolar sizin dilde patatese?" "…" "Yahu söylesen ölür müsün?" "Patat. neden kızdın durduk yerde?" "…" "Vurma arkadaşım..

. patat menüsüne yoğurt eklediler.... tespih taneleri takılıp duruyordu dolma parmaklarına: "Yine mi patat?" "Ye lan!" "Aşağıda dolmaları yuvarlayıp burda ye demesi kolay tabi.. Tabi ya... lafı değiştirme.." "Vay. nedir bu çalan?" "Kardeş şarkılar.." Sigara istihkakımızı on beşe çıkardılar.Patattan içim dışıma çıkmıştı. dolmayı kim bulmuş da yemiş." "Bizim gibi yani ha?" ." "Eline sağlık o hayvanın. Onüç ise semirdikçe semirmişti. belli. kitap istedim. kardeşiz hepimiz.... ismi pek güzelmiş. ye patatını.. amma vurdu hayvan... tuğla gibiydi: "Arkadaş. yok mu şöyle güzel bi manitan?" "…" "Bak Numune bak.. haftada birTopkolik geliyordu. Sus Numune. yakışıklı çocuksun." "…" "Kızlar pervanedir etrafında. ne demek o?" "Deli demek. odaya müzik vermeye başladılar... acayip bir roman getirdiler...." "…" "Ne diyo bu şarkıda?" "…" "Elodino diye bi şey söyleyip duruyo.. ha?" "Seni ne alakadar eder?" "Hadi hadi. sen öylesini sevmiyosun ama.." "Sen onun kusuruna bakma arkadaş. Bana yedirdiğin patatlara say. gülüşe bak.. poşu falan var ama.." "…" "Bu arada." "…" "Hassiktir ya.." "Ne dolması.

... kestik." "Keyfiniz bilir... şimdi boşu boşuna. ondan sonra başlasak eyleme. sonunda Onüç de bıkmıştı patattan." "Kim duyacak?" "Serkol.... Onüç de benden farklı değildi. Hahaaaa...." ...." Yavaş yavaş yamulmaya başlamıştı ruhi bünyem."Hahahaaa. yakınlarda bir camii vardı. küstünüz mü bana?" "Açlık grevindeyiz biz...." "…" "Götürüyorum güveci ha. yesenize." "Tamam. beş vakit ezan okuyorsa on beş tane de sela okuyordu: "Ne oldu." "…" "…" "Ne o." "Kes lan sesini..." "Ne var?" "Mübarek bayram geçse... Ulan Numune.. neme lazım. durduk yerde başlıyorduk gülmeye.." "…" "Lan Onüç... müezzinin sesi pek güzeldi." "Serkol nedir be?" "Bizim dilde şef yani. olmaz mı? Günah falandır. Aşağıda toplantı var." "Ne biçim şefmiş bunlar arkadaş.. kızma hemen. neden dokunmadınız güvece?" "…" "Bayram hediyesi bu.." "Yavaş gül lan." "Bize bi açıklama yapılana kadar yemiyoruz hiçbi şey.... duyacaklar. geceleri ağladığımız da oluyordu açık açık. âlemsin yani.... korkudan gözlerin sarardı resmen..

" "Evet." "Yumul Numune.. greve bir türlü başlayamadık." "Bi dakka Numune.." "Tamam lan.. yine hediye verdiler.... Ne dedi bu yemeğin ismine?" "Anlamadım ki...... götürüyorum... kaçıncı günü bugün bayramın?" "Son günü. kaçağın canından endişe edecek hali yok ya. yerine gelenin sesi karga gibiydi: "Ulan ne güzel yemekti anasını satayım. yarından itibaren başlıycaz ha greve..." "Ne acayip durum değil mi lan Numune?" "Neymiş acayip olan?" "Komple unutulduk burda. Tuhaf tuhaf isimler vermişler yemeklere.. bir gün yanık sesli imamın da selası okundu.." "Yirmi sekiz." "Şu güvece baksana oğlum..... yoğurtlu patat önümüzde." "Bana bak Numune.. boklu don kıçımızda.. Arkadaş. Kaçmaz bu..." "Yarın ne var yemekte?" "Patat." "Öyle deme lan... başıma bunların geleceğini bilsem gene firar ederdim.."…" "Bakın bi daha söylemem." "Bok başlarız." "Ordunun firari arayıp bulacak. akıbetimizin ne olacağını hiç söylemediler.... ayı nöbetçimiz artık daha az vuruyordu." "Sigara versene bi tane." "…" "En azından yaşıyoz lan...." Öbür bayram da geldi.." "Bilirim." "Valla bi şey diyim mi Numune... borcum borç. Ölüler patat yer mi?" ........

.. zıpkın gibiydim.” "…" "…" "…" "Bilirsin. kimsin.. Babam bi oturuşta bi tencere yerdi.." "Sanki sen anlattın... Son maçtı. erkek kaydırır. aman aman.." "…" "E hadi başlasana." "Daha ne anlatayım? Anamı babamı kardeşimi. domuz gibi saldırıyolardı. karakol." "Dur bi nefes alayım. Rakipse uzun süre kafaya oynamış.” "Dinliyorum. Onca zamandır badiyiz... onlara giren çıkan olmayacaktı.. Takımın durumu vahimdi. "Kendi çapımda ufaktan bi şöhret taşıyarak. bi kelime kaydırır... Yeşilşehirspor'la ilk sahaya çıkışımdı..... kümede kalmanın tek yolu galibiyetti. ama gâvur daman vardı ibnelerde. kiminin hayatını para kaydırır.. kendimi bildim bileli top peşindeydim. kör kurşun.. "Bizim sekiz numara ilk yarının sonunda bi tane salladıysa da. iyi bok yedim. ikinci yanda daha destur demeden penaltıdan yemiştik golü. Azıcık yatıp verseler maçı. doktor... lakap olup üzerime bulaştı.. Birinci amatörde. dinlemedim. neden oniki değil de onüçsün. sezon sonunda girmiştim takıma."Doğru söze ne denir?" "Annem bi patatlı sulu köfte yapardı. Benimkini röveşata kaydırdı. iman. on altı yaşındaydım. hikâye uzun. beraberlik bile tuzu kuru komşu semtin maskarası olmaya yeterdi. Bu vaziyette son beş dakikaya girdik. İşte o bok." "Baban var mı senin?" "Ne demek baban var mı? Onun bunun çocuğu muyuz lan biz?" "Ne bileyim oğlum... Uğursuzdur. fabrika. iflahımız kesilmiş. ama artık iddiası kalmamış bi ekipti.. . kadın. giyme dediler. hiç anlatmadın ki. dillerimiz bi karış dışarıda. necisin.. Şutlanmıştım liseden.. rasgele koşturup duruyorduk sağa sola.. çekirdeğine kadar anlatmadım mı?'’ "Peki.. dinle o zaman. Onüç numaralı formayla.

ilk esrarı. "Velhasıl sezon sona ermiş. bi topçunun kabiliyetini kurutacak ne nane varsa. gibisinden sorular soranların sayısı arttıkça artmıştı. cümleten berbat başladık.. sefil Yeşilşehirspor'un ilk yarıyı altıncı sırada bitirmesinde en büyük rolü ben oynadım. Ama namussuz top mermi gibi sağımdan solumdan. Şöyle uygun yükseklikten bi orta geldiğini görünce. İlk maçta sezona fırtına misali başlayıp hettrik yaptım. belki milyonluk topçulara bile gösterilmemiştir."Derken nasıl olduysa tek pas yapıp sağ kanattan dokuz numarayla sarktık rakibin ceza alanına... İlk içkiyi. muhteşem röveşatam. Ancak maçlardan sonra etrafımı kuşatan taraftarların sayısı azaldıkça azalmış. ne zaman atıcaksın lan o röveşatayı. Baktım top üzerime üzerime geliyo... Tribündeki zırtapozların röveşata beklentisiyle ardına kadar açılmış ağızlarını ne yapıp etsem uzaklaştıramıyodum zihnimden. "Kümenin favorisi İdmangücü'nden beş yediğimiz ikinci maçta bi tane salladım. pozisyonun ne olduğuna bakmadan arkamı kaleye dönüp kendimi röveşataya hazırlıyodum. gövdemi arkaya doğru attım. helal olsun. Her ortayı malum hareketi yapma niyetiyle bekler olmuştum. Yaradana sığınıp ayaklarımı yerden kestim. sonra sol ayağımı doluya savurdum. "İkinci yarıya takım da ben de. yılı çıkarmadan büyüklerden biri kapar muhakkak diye konuşuluyodu hakkımda. Yengeç misali uzun fulelerle gelen dokuz hiç bekletmeden bi orta kesti. Sezon ortasına dek attığım on dört golle. on sekizin oralarda bi yerde frenleyip yana baktım. Gooooool! Semt serserilerinin delirmiş tezahüratından hakemin bitiş düdüğünü zor duyduk. sonuncusunu da kafayla attım. Yeşilşehirspor’u kümede tutmak mucizesinin de müsebbibi sayılır olmuştu.. önce sağ ayağımı boşa. O noktaya saplanıp kalınca da. adeta havada bi müddet asılı kaldım. top havalandı. fezada dans eder gibi... sırtıma artık bi parça acıtıcı silleler vurup. tam da dönememişim yüzümü kaleye doğru. O yaz. ilk sikişi. birini sağ ayak vole. Halbuki felaketime doğru emin şarjlarla ilerliyodum. Maçtan sonra çevremi saran taraftar kalabalığının. Ben orta sahanın az ilerisinden fırladım.. "Yeni sezon başladığında. Öyle bi izzet ikram. bir tutuldum pir tutuldum. lâkin atamadın öyle bi röveşata sözleri mutluluğuma halel getirmek şöyle dursun. Gollerden birini penaltı. attığım o röveşatanın hatrına tecrübe ettim. kendimden duyduğum memnuniyeti daha da artırdı. semt ahalisi tarafından en gerçek manasıyla millilerin millisi yapıldım. üstümden ..

"Maç başladı. umudunu hepten yitirmişlerin tevekkülü gelip oturmuştu nihayet. Karatoprak’ın belki de sahada tek koşan adamı sıfır numara. taş ve bozukluklardan korumaya çalışarak soyunma odasına kaçar olmuştum.altımdan vınlayıp geçiyodu. orta sahada. Biz soyunma odasında kekeme antrenörün zılgıtını yiyip kendimize geldik biraz. dandik bi çalım atayım derken orta sahada topu kaptırdı. taraftarın kulakları sağır eden yuhalamaları altında çıktık... yüzünü tırmalayan. Maç boyunca saçını başını yolan. sahaya yansımakta gecikmedi. öyle gelişine vursam veya voleye gönül indirsem atacağım bi araba golü bu sebepten kaçırdım durdum. Hafif sağımdan ise dokuz geliyodu. son maça... Tam ortadan ben yaklaşıyodum. sezon sonu yaklaşırken de. "O yarı-ölü adamı tekrar canlandırıp yerinden sıçratan. bi önceki sezonla aynı kaderi paylaşarak girmişti. ama istediğimiz golü bi türlü bulamıyoduk. ağlarında yüz gol görerek de nadir bi rekora imza atan Karatoprakspor'laydı. aman eyvah sesleri arasında ağlarla kucaklaştı.. vakit su gibi akmış. "Üç dakka sonra bizim on numara frikikten skoru eşitlediyse de. artık polislerin arasında. "Atamayana atarlar denklemi. İlk yan yirmi iki topçunun yirmi ikisi de sahada hayalet misali gezindi. tek galibiyetini bile 5-4'le almıştı.. Belki kafaya çıksam. İkinci yarıya. "Önce ufaktan yuhalamalar başlamış. maçta son beş dakikaya girilmişti. bir yandan da ceza alanına hareketlenen var mı diye bakınıyodu. Olduğu yere çökmüş. Tam dört topumuz direkte patladı. başımı sahaya atılan şişe. deli tebessümüyle sigarasını tüttürüyodu. sol kanattan deli gibi koşup. . Bu arada takım da her hafta yaşadığı hezimetlerle altıncılıktan hızla aşağılara inmiş..... Sağlı sollu ataklarla rakibi bunaltıyoduk. Sağdan soldan yükleniyoduk... bomboş pozisyonda topu kapan yedi numara oldu. ama yüz gol yiyip bana mısın demeyen Karatoprak kalesine o gün sanki efsun boca edilmişti. yumruklarını dişleyip duran bizim antrenörün üzerine. Sanki çok bilirmiş gibi ofsayt taktiği uygulamaya kalkışan Karatoprak defansının arkasına tek tüfek sarkmakta güçlük çekmeyen yedi. "Uzatmalar oynanıyodu artık. topu aldığı gibi bizim kalenin önünde bitiverdi. "Son maç.. ilk haftadan başladığı dört yeme alışkanlığını sezon sonuna dek istikrarla sürdürüp kümenin dibine demir. Sağdan tıngır mıngır yuvarladığı melanet. Libero beş.... Öyle acayip dört yeme takıntılı bi takımdı ki bu.

hafif bi ayak veya kafa dokunuşu. Top belli belirsiz bi kavis çizerek tepeme doğru inmekteydi. bravo. durumun vehametini çakıp hâlâ yere serilmiş vaziyette olduğum mıntıkaya doğru koşturmaya başlamıştı.. ama boşa bi röveşata yaptım. çıkıp çıkmama kararsızlığı içinde şuurunu iyice kaybetmişti. Polis ekibi amirin talimatına bile gerek görmemiş. . Taraftarların. "On-on beş dakika sonra stada giren ilave polis ekibinin de yardımıyla kalabalık güç bela dağıtıldı."Yedi ceza alanına üç-beş metre kala. stadın iki yanındaki tahta tribünlerden zıplayan taraftarlar. yanımda bomboş duran dokuza işi bırakmam pek mümkündü. "Semtin ufak. Onüç’e ölüüüm. "Hiçbi şey yapamasam. Polis amiri. yine de vermişler dersini. demekten kendini alamadı. tel örgüleri yıkıp sahaya akın etti.. değme olimpiyat stadyumlarında görülemez duyulamazdı. top baş hizama inerken havalandım ve gayet şık. basit bi dömivole çakmaktı... hadi bilemedin. yüzüm gözüm kan içinde kalmıştı.. "Ben öyle alengirli bi hareket çekince.. "Polisler ortadan seğirtirken. Polis kalkanlarıyla etrafımda oluşturulan duvara mandalar gibi çarpan taraftarlardan bazıları ağlıyo. polis coplarıyla son anda bertaraf edildi. Polislerden Yeşilşehir'i tutan biri. daha afili tarafından. nasılsa benim yanında bitiveren iki-üç acar taraftar. Ne var ki cümle âlemin şaşkın ve de kızgın bakışları altında. Stad tamamen boşalana dek kimse yerinden kıpırdamadı. Neden sonra polisler bana dönünce bir enkazla karşılaştılar. beni savunmaya girişmişlerdi. diye böğürerek sökün eden güruhtan.. dokuz da pusulayı şaşırmış. Ceza alanında tek başına kalan kaleci... kalkanların arasından beceriyle savurdukları darbelerle her yanım morarmış. rakip takımın oyuncuları bile arbedenin ortasına dalmış. durumun iyice boka sardığını anlayıp telsizine sarılırken. külüstür.. gözü kan çanağına dönmüş bir genç jiletle göğsüne alt alta çizgiler çekiyodu. can havliyle bi hamle yapmışsa da topu ıskalamıştı. Topun taca çıkmasıyla hakemin bitiş düdüğünü çalması bir oldu... kulağıma eğilip. bazıları delirmiş gibi gömleğini fanilasını yırtıyo. son bi kez kafasını kaldırdı ve topun dibine hafifçe dokunup zarif bi orta kesti. kıçımı kaleye döndüm. kel zeminli stadında öyle bi tantana koptu ki. Golü atmak için yapılacak hareket.

..... ’ezan susmaz bayrak inmez takım düşmez' nidalarıyla evimizi basmıştı.. Dövmüşler mi?" "…" "Yaralamışlar mı?" "…" "Yoksa.... Nasıl be? Lan küçücük çocuğu nasıl." "…" "Yahu en heyecanlı yerinde." "…" "Kahretsin lan.. kitap gibi anlatıyodun lan işte.." "…" "…" "Hayrola.. taraftarlar. o sıra evde yalnız.." "…" "…" "…" "Hassiktir....." ". ağlama lan... kafamın yarılmış kısımlarından beynime bin türlü azar kakarken.." ." "Şşşt."Hastaneye kaldırıldım.... devam etsene. neden sustun?" "…" "Ne güzel." "." "…" "…" "Kardeşim. Odun babamla çaçaron annem." "Eee?" "…" "Yapma..

....................... "Taburcu olur olmaz elime bi bıçak geçirdim....................................... o gece............... .. Millet donup kalmıştı................ Ulan beni de şimdi..... . .. üstüm başım kan içinde fırladım Agora'dan." ................ Güzel kardeşim......... niye olmasın? Kanı kan temizler................................... bıçağı motor misali önüme çıkan her et parçasına sokup çıkardım............................................................................... ............ Bizim sokağa dalıp evimizin pencerelerine son bi kez baktıktan sonra rasgele bi otobüse atlayıp şehri terk ettim.... bana daha sivri çiviler lazımdı. hadi bak. Olmadı.. ........ ömrü seyahatinde iflah olur mu?" "Olmaz mı?" "Olur elbet Numune............ "Kaçaklığımın ilk yılları işte o çiviyi aramakla geçti........ ".............. ........... ................ çiviyi çivi söker................................ . ... Agora Birahanesine yollandım............................... .............. yakaladılar.........."Ya ağlama be. . Tribünlerden aşina olduğum üç taraftar vardı içerde. Üç gün sonra tuvalette kendimi asmaya kalktım.............. ................................... koğuş dolabında ne kadar hap bulduysam yuttum................. Yanımdaki sakallı adamın iman davetini kabul ettim ve bir yıl kadar hiç uçmaz halılar üzerinde bağdaş kurup ileri geri sallandım... ............ kurtardılar......" "…" "Yola böyle çıkan.... Abdest kuşatmasındaki bi şadırvanın kenarında....... mevzuya onların dahli olup olmadığını düşünmedim hiç.... susuz ve yorgun sıra bekliyodum...................

polisin kovaladığı bi gençle toslaştım. voleler çaktım. ne çalımlar bastığımı bilen bilir. teslim olsam ne kadar yerim? Dedi. kendi gönlümle teslim oldum huzurcu polislere. "Karanlık bi sokakta karşılaştığım hiç gülmez bi adam. hemen sarıldım telefona. kafalar koydum. Rahatladım. Ne var ne oluyo demeye kalmadan nizamiye berberinin karşısında buldum kendimi. şöyle bikaç yıl ortadan kaybolmak hiç fena olmazdı. bana tam istediğim çivileri verdi. O da kesmedi.. Agora olayından aranıyodum. bi gecekondu kahvehanesindeki hiç yanmaz kömür sobasının dibinde. O zamandan beri sahtekârlık âleminde ne röveşatalar attığımı. Patronun hâkime sıfır kilometre arabanın anahtarını teslim ettiği gün girdim içeri. "Bi gün bi meyhanedeydim.. hâkimlerin maaşı ne kadar biliyo musun? Bilmiyodum. kesin vuracaktı. rutin huzur operasyonu vardı. "Ama daha tahliye kapısında girdiler iki koluma.. devleti yıkma planları yapıyodum.. Nedense ben de onun peşinden kaçmaya başladım. nam saldım.."Sonra meydanın birinde. benim çivilerim kalın olmalıydı. dedim patrona. Dedi." ... babanın teki fena takmıştı bana kafayı. Bir yıl da içerde çalımlar attım. Üç-beş ay sonra.. Askerlik şubesi işte. şu hayatta bi tek onu çalımlayamadım... Benimse hiç huzurum yoktu. çıktım. bir yıl uyar mı? Uyardı.

BABO9 TEBDİL

"Kemerde yetişmez incir, kefenimde kara zincir... Aydın ağıdı

"Çapula el atmadı, sabilere fiske vurmadı, gölgeyi özlemiş kölelere hor bakmadı ve artık kimseyi öldürmek istemediğini anladı. Büyük A'nın verdiği canı O'ndan başkası alabilir miydi? Savaş kötüydü, savaş belaydı, savaş ki sevginin ve inancın düşmanıydı. Vaktiyle sevgilisi gibi gördüğü silahını şevkle kavrayamaz olmuştu. O silahla kim bilir kaç kişinin canını aldığını düşünerek sessiz gözyaşları döküyordu. Bir gün dayanamadı artık, onu kahreden, her anını kâbusa çeviren derdini açtı en yakın dostuna. Onun da aynı acıyla kavrulduğunu görünce rahatladı, hayata, insana ve Büyük A'ya inancı bir kat daha pekişti. Ve öldürmediler... Adayımızla ilk havarisi, kalplerinden taşan ilahi merhametle, şiddetli bir çatışma esnasında yağmur misali yağan kurşunlara aldırmadan kalktılar ayağa, imanlarını vücutlarına kalkan edip yürüdüler hayırlı bir meçhule. Ah, ölüm kusan o soysuz nesneleri, karanlığa karşı hayatı kutsar gibi, nazlı nazlı akan suya yavaşça bırakışları görülmeye değerdi. Ne zamandır habis bir uzuv gibi taşıdıkları silahlardan kurtulurken onlar, gecenin zifiri karanlığında yüzlerine dolan ışık, üzerlerine akan nur, adeta tüm insanlık için taze bir başlangıcı muştuluyordu. Kuş gibi hafifleyip, sanki sırtlandıkları ilahi vazifenin çoktan farkına varmışçasına, mutlulukla, dağ taş demeden ceylanlar gibi sekmeye başladılar. Kuru yerlerde ayak pekiştirip ıslak yerlerde su gibi aktılar. Birbirlerine öyle katıksız bir dostlukla, hatta öyle kesif bir aşkla bağlanmışlardı ki, biri yorulduğunda diğeri dostuna omuz veriyordu. Tabiatıyla en yorulmaz olan, en güçlü olan, o meşakkatli güzergâhı havarisi için aşılır kılan, adayımızın ta kendisiydi. Tek bir vücutmuş gibi geçtiler sarp uçurumları, sivri kayalıkları, dev dikenlerle kaplı bayırları. Şafak sökerken ve gün asla eskisi gibi olmayacak bir zamanı mağrur ışıklarıyla aydınlatırken, yoksul mu yoksul bir köye vardılar. Üzerlerindeki üniformalarla, üç numara tıraşlı

başlarıyla nasıl karşılanacaklarını pek kestiremiyorlardı. O sebepten acilen üzerlerini saracak insan kıyafetleri, başlarını örtecek insan şapkaları bulmalı, tebdil etmeliydiler. İşte tam o anda bir bahçedeki çamaşır ipine apak mintanlar, rengârenk şalvarlar, boy boy kasketler diziliverdi. Ne sevimli, ne mütevazı bir mucizeydi ey ulu katlar! Üzerlerini bir çırpıda değiştirdikten sonra gözlerini göğe kaldırıp sessizce dua ettiler. Onlar dua ederken köylüler de çevrelerini sardılar, o asil duaya onlar da iştirak ettiler. Mucizeler bununla kalmadı elbet. Köylülerin büyük kısmı onların dilini bilmiyordu, onlar da köylülerin dilini. Ama birdenbire öyle bir dilbilgisi bahşedildi ki onlara, âlemler tarihinde hiç şahit olunmayan, kitaplarda yazmayan, masallarda geçmeyen, tek bir canlıya malum olmamış kelimelerle konuşmaya başladılar. Köylüler, ayaklarına kadar gelen kutsal varlıkların nurlu kelamlarıyla aydınlanırken, hayatlarında hiç olmadığı kadar mutlu oldular, coştular, ne yapacaklarını şaşırdılar. Saf yürekleri, tertemiz vicdanları, bozulmamış akıllarıyla, âlemlerin kaderini değiştirecek bir ziyaretle karşı karşıya olduklarını anlamışlardı. Adayımızla havarisinin önüne ellerinde avuçlarında ne varsa koydular, yesinler, yesinler de doysunlar diye. Kuş gibi lokmalarla karınlarını doyururken, köylüler onların yüzlerini gözlerini okşadılar, üzerlerine ve hayırlarına derin dualar fısıldadılar. Ve madem ki bu iki ışıyan varlığın her duruşunda, her bakışında, her sözünde tahammülü zor bir kutsallık, bir tabiatüstülük vardı, köylüler normal olarak devasız dertlerini onlara açacaktı. Ve açıtlar da. Adayımızla havarisi, yemeklerini bitirip demli çaylarını yudumladıktan sonra kaldırılıp bir eve götürüldüler. O evde, tepeden tırnağa beyazlar giydirilmiş, sanki daha şimdiden kefene sarılmış, şuurunu ne zamandır yitirmiş, ağır bir hasta vardı. Bir bakı verseydiler, bin diyarın devasından daha kuvvetli nefesleriyle yüzüne yüzüne üfleyiverseydiler olmaz mıydı? Adayımız önce efendiliği elden bırakmayarak, kendisinin de onlardan hiçbir farkı olmadığını, nefesinin bir işe yarayacağını sanmadığını, bir mütehassıs çağırmak gerektiğini anlatmaya gayret ettiyse de, köylülerin mahzun gözlerine bakınca içi parçalandı, gözleri yaşardı ve yatağa doğru ilerledi. Hastanın yüzündeki ince tül açılınca, bir peri kızı çıktı ortaya. Gördüğü güzellik karşısında az kalsın adayımızın dili tutulacak, insanlığa hayır vesilesi olacak mesajlarını daha nakledemeden

unutacak, ilahi kelimelerini ebediyete kadar düşürecekti. Hastalığın sebep olduğu solgunluk, kızın güzelliğine daha sabit bir mana, daha içe işleyen bir hususiyet kazandırmıştı. Adayımız, kızın melek yüzüne doğru eğildi ve hacminde simlerin uçuştuğu hafif bir nefes salıverdi. Bu nefesle kalın fasılasız kaşları, uzun ok kirpikleri belli belirsiz titreyen kız, bir süre öylece kaldı. Derken kiraz dudaklarının kenarları tatlı tatlı seğirmeye başladı, göz kapakları kıpırdadı ve nihayet kara birer mühre benzeyen gözlerini açıverdi. Köylülerden yükselen tiz sevinç çığlıkları, kız bir de üzerine doğrulup sırtını duvara vererek oturunca adeta yabanıl bir gösteri halini aldı. Babası, anası, kardeşleri kızı bir kucaklayıp bir bırakıyor, şaşkınlıktan büyümüş gözlerle yüzünü uzun uzun tetkik ediyor, bir daha kendinden geçmesine mani olmak ister gibi elini kolunu çimdikliyorlardı. Sonra köyün lideri olduğu anlaşılan, ihtiyar mı ihtiyar bir ihtiyar öne çıkıp adayımızla havarisine, 'dileyin bizden ne dilerseniz' buyurdu. Adayımız önce eğilip ihtiyarın elini hürmetle öptü, iyi niyetini vurguladı ve savaştan daha yeni kaçtıklarını, bir müddet saklanabilecekleri güvenli bir yere ihtiyaç duyduklarını anlattı. İhtiyar gözlerinden akan yaşlar eşliğinde başını ağır ağır sallayıp, az önce esaslı bir mucizeye mekân olan evden çıktı. Bir süre sonra evin önüne, içinde haki şalvarlı bir kılavuzla bir şoförü bulunan eski bir kamyonet yanaştı. Önde ihtiyar, arkasında adayımızla havarisi, en arkada da köy ahalisi, gelip kamyonetin yanında durdular. İhtiyar önce adayımızın, sonra havarinin gözlerinden ve alınlarından, kadim dualar eşliğinde öptü, 'Yolunuz açık olsun' dedi ve nihayet köylülerden kulakları sağır eden bir alkış yükseldi..."

Hakikatin yerine hakiki olmayanı koymak ne kadar da zordu. Zor, ama bir o kadar da zevkliydi. Bir kez hakikat hudutlarını aştığında, akıl zehir gibi işlemeye başlıyor, kelimeler tuhaf bir kudret ediniyordu. Zira kelime, artık kelimeden fazla bir şey olduğunu biliyordu. Kendi uydurduğumuz hikâyeden kendimiz sarhoş, dumanlı gözlerle baktık Tefail'e. Hangi hayvana ait olduğu meçhul, mor bir but parçasını, yağlarını sağa sola saça saça kemiriyordu. Yutkunarak bakakaldık buta. Bize hurma dışındaki bütün yiyecekler yasaktı. Asırlar var ki kebap kokularının üzerinde azapla süzülüp, ağzımıza hurmadan başka bir şey koymamıştık. Lokmasını yutma lüzumu duymadan konuştu Tefail:

"Sizin sorununuz ne biliyo musunuz? İki kelimelik mevzuyu iki saatte anlatıyosunuz..." Peşti yani. Bundan daha belagatli raporu nereden bulacaktı? Ama bilirdik ki, anlatan kimseye yaranamazdı, hiç sesimizi çıkarmadık. "Eee?" diye sordu. "Bitti," dedik kısaca. "Yahu aklıma takıldı da, bu aday kahramanın önde gideni deril miydi? Sancak falan dikmiyo muydu tepelere bayırlara? Nasıl birdenbire böyle sulh yanlısı oluverdi..." Bunu hiç düşünmemiştik anlatırken, soğuk ürpertiler eşliğinde kafayı çalıştırmaya gayret ettik. Tefail gözlerini dikmiş hafifçe sırıtarak bakıyor, sanki budu değil bizi çiğniyordu. Can havliyle izah ettik: "Bi katliama tanıl^ oldu, çok insan öldü, ondan sonra titreyip kendine geldi..." Bir soru daha sordu Tefail: "Peki sizce bi mizansene üç mucize biraz fazla değil mi?" Haklıydı, abartmıştık biraz. "Ama bu çok mühim bi aday... Kılına zarar gelecek olsa gökler gürlüyo, sağanak boşalıyo, toprak yekiniyo..." Tefail, "Hımm," diyerek üzerinde tek gıdım et bırakmadığı kemiği fırlatıp attı. "Rapor olayı bitti mi?" "Evet..." "Çok şükür, nihayet... Dediğiniz gibi, bu defaki esaslı çıktı heralde... Kendine hemen havari bulduğuna göre..." Ne kadar az konuşursak o kadar iyiydi, yorum yapmadık. "Peki şu Talkım denen yerde..." Derhal düzelttik: "Salkım!" "Yahu neyse ne... Ne yapıyo şimdi orda?" "Saklanıyo... Kralın adamları peşinde..." Tefail kahkahayı patlattı:

.. dayanamayıp. takmadık..." Tefail kamışını çıkarıp tüttürmeye başladı.. Herif kelimesini kullanmayalım lütfen. derhal müdahale ettik: "Havari sıfatıyla o da artık azizler sınıfından sayılır.. Adı Onüç. deli dolu.." diye yanıtladı. yardıma ihtiyacı var yani.... Telaşla atıldık: "Ağız alışkanlığı Tefail. "Nedir bu ağzındaki?" diye sorduk. "Tamam." "Sakın ibne falan olmasın?" .. men edilmiş sıfatlar kitabında yeri var..." "Yahu gıdıklayıverin anlatsın. Tuhaf biri.. Adayın Salkım’da korumaya. Kral mı kalmış bu devirde?" Dikkat ettikçe gaf yapıyorduk." Tefail’in bu tür berbat esprilerine alışıktık. Eski vakalarla karıştırdık..."Ne kralı avanaklar. bırakın şimdi puroyu. dediğimiz gibi.... Büyük Anın muhafazası kafi görünüyo.." Tefail sıkıntıyla yüzünü buruşturup sözümüzü kesti: "Yahu susun iki dakka. çok konuşuyo.. devam ettik: "Lâkin adayımıza çok sadık. hatta adeta ona âşık.. ama kendisi hakkında bi şey anlatmıyo. içmek için neler vermezdik. Şahsi hikâyesinden bihaberiz. açıkgöz. öyle mi?" "Evet ama. Ne hoş bir şeydi bu kamış.. "Puro diyolar... Sonra düşünceli bir ifadeyle devam etti: "Neyse. dumanı ne güzel kokuyordu. peki. Bi şey anlatmaya çalışıyoruz şurda. Sordu: "Şu yanındaki herif nasıl biri?" Yine. azizimiz nasıl biri?" "Pek bilmiyoruz.." Tefail "hay kitabına" diye söylenip derin derin iç geçirdi..." Sustuk.

Tefail kahkahayı basarken. yeryüzünü beyaz edecektik." diyerek kanatlarını çırptı ve "Puuuuşşşşt!" diye bağırdı. Haber verilmeden virgülüne dokunulamaz." Tefail durdu." dedik şaşkınlıkla. İlahi âlemde bu tür sınıflamalar asla yapılmazdı. bir de altın kolye çıkardı. ilahi mahlûklar için genel kılavuzda... tüm kabalığıyla karşımızda durmuş. "Hoş görmek de bir aşağılama türüdür.. İnanılmazdı: "Aman diyelim Tefail." "Valla sizi arada unutmuşuz.. puroyu yere atıp. Tefail'in kelimeyi zikrettiği an on dokuz dakika boyu sarsılması. insanların hepsi eşitti ve hiçbir insan hor görülemez. siktir edin şimdi. ama hiçbir şey olmamıştı. hatta hoş bile görülemezdi. sus.. İnsanlan hoş gören.. "Tefail." "Ama kadim metinlerdeki tashihlerden bütün mahlûkların haberdar edilmesi gerekir. Gözümüzü kırpmadan baktık. onun eseriydi.... hele insanlar hakkında bu tür sıfatlar asla kullanılmazdı. Her şey bir yana. manası küfre dahil olsa da. ne göreceksiniz. fakat Tefail'de yine zerre azap kıpırtısı hasıl olmadı. bu kelimeyi kullanamazsın." Tefail çok rahattı konuşurken: "Daha da söylerim ya. gülüp tüttürmeye devam ediyordu. Tefail burnunu tutup bize baktıktan sonra.. acıyla kıvranması ve hatta ağzından bir damla kızıl nur sızdırması gerekirdi. Geniş geniş sırıttı: "Men lûgatından çoktan çıktı bazı kelimeler. kullandığı kelime zaten yüzde yüz küfürdü. "Bu kadar geyik yeter. Ferciyeliler'den ne kadar özür dilesek azdı... Büyük A’nın temel prensibiydi: İnsan." "Nasıl olur?" "Bal gibi olur.." Midemiz bulanmıştı. biz şaşkınlıktan az kalsın kara kesecek." .. ama öyle böyle bi müjde değil." dedi ve cebinden gümüş renkli bir ferman... kendimizi tutamadık. bi kaza çıkacak şimdi. "Bana bakın şimdi dingiller. Tefail. aynı zamanda hor da görüyordur" diye yazardı. "Size bi müjdem var. yani hepten yasaktı.

" "Ne oluyo?" "Bu fermanla adayın yakın korumalığına tayin ediliyosunuz...” "Sanırız falan yok. Yani işimiz işti.. daha soru sorucaz.. "Bi dakka Tefail." "E o zaman yolunuz açık olsun. Tefail fermanı da elimize tutuşturup. Tefail ise aceleciydi: "Bence de okumaya gerek yok." "Hangi yolumuz?" "Ta başından beri istediğiniz oluyo keratalar.. Nasıl. kritik olaylara... "Hadi bana müsaade....." Tefail boynumuza kolyeyi geçirirken tarihimizin en uzun "lööööööö"sünü çektik.Kusmaktan helak olmuş halde baktık Tefail'e. hiç ummadığımız yerlere varmış. güveniyo mu güvenmiyo mu?" "Evet. Ama dediğim gibi... Uzun uzun okuyayım mı fermanı? Gerek var mı?" Öylece donup kaldık. ancak çok gerektiğinde kullanacaksınız." "Peki aday havarisine güveniyo mu?" "Sanırız. Sorumuzu sormamıştık daha. boyumuzu kat kat aşar. puro güzel kokuyo değil mi?" ..... "Ama önce bi kez daha „ormam lazım... ilahi kaideler bozar olmuştu. ne diyeceğimizi bilemedik. İşte bu kolye de size ilahi yetki ve kudret verecek nesnedir.." deyince aniden hatırladık.. vücuda gelip istediğimiz her şeyi yiyeceğimize sevinemedik bile. Havaride vücuda geleceksiniz... bu havariye güveniyo musunuz?" "Evet." Tefail sırıtarak noktayı koydu: "Sordunuz bile.. ciddi meselelere asla karışmıycaksmız. Küçük sandığımız bir yalan.. Yaklaşın bakalım..

... gerisi mühim değil Hür um." "Nasıl talimatmış o be? Gelsin..." . karar verin.." "Vay..... Artvin ağıdı Dağ adamlarına dönmüştük." "Ne zamandır uzatıyorum Onüç. kısaca "hür" demiştik ayımıza." "Bana gerek yok." "Ufak değil de....... bugüne getirdim. nöbetçinin adını nihayet öğrenmiştik. valla o taraklı kebabın tadı damağımda kaldı lan.. talimat böyle. sen poşunu aç......" "Bana bak Numune.... Numune." "Tarak dedin de. ısrar etme. En kısa sürede en fazla iş yapılacak. Yok mu gerisi?" "İstersen yanına bi de ufak açayım abi... siz hepten kafayı yediniz..." "Olmaz Onüç abi. Getir işte bana berberi.. İki kişi varken biri için gelmez berber yoldaş. on yedisindeydi daha: "Berber istiyo musunuz?” "Ben istiyorum.. iyice despot oldunuz be arkadaş. şöyle temiz bi mal olacaktı. Saçım sakalım yaşadığımı hatırlatıyo bana. rica ederim zorluk çıkarmayın.. pislik yapma." "Numune abi. sakallar fena kaşındırıyo beni. sen de zindan filozofları takımına katıldın ha?" "Ya ikiniz ya hiçbiriniz. günde üç posta taradım... Sizin burada boldur lan Hür.. Hür..." "…" "Abi.." "Açamam Numune abi.. Başkan'ın verimli faaliyet talimatı var... bi görelim gül yüzünü." "Hür." "Boş ver ufağı malı.BABO8 TEFEKKÜR Kohaya giden dönmez.. hürriyet manasına geliyordu... Onüç u tıraş edip gitsin işle. ciğerimde yangın sönmez.

Hür." "Yok Onüç... benim çıkmam lazım. Valla öldürücek bu hayvanlar beni.."Şimdi kalkıp atlasam üzerine." "Abi...... söyle briyantin de getirsin." "Milletçek terörist olmuş oğlum bunlar.... anladım ben bunu.." "Bak ne diyo Onüç. Vururum diyo lan. ne kadar oldu Numune?" "Hesabı şaşırdım ben de... sıyırsam poşuyu yüzünden.. Gelsin mi berber.” "Bence onlar da bilmiyo ne yapacaklarını. ha?" "Ne diyim." "Patata isot koymuşlar gene..." "Sağ ol Hür'üm..... Sahi.. şu ayılığıyla üçbuçuk atıyo valla korkudan. biz de iki-üç çapulcuyla savaşıyoruz diye.. ne diyosunuz?" "Gelsin." "Tamam Hür'üm.. Sekiz-dokuz ay oldu garanti.. tamam.." "Neden öpücekmişim elini?" "Nasıl mum gibi yaptım Hür ayısını..... Başa çıkılmaz oğlum bunlarla.. helal olsun. güle güle..... elimi öp." "Ha şöyle be Numune.. çocuğu gördün mü lan...... onca muhabbetten sonra.. Ayrıca sen onu bırak da." "Bunlara vericeksin istediklerini. vuracak mısın o belindekiyle beni?" "Vururum abi.. vahşi bunlar." "Hey gidi yiğitler yiğidi Hür hey. başka yolu yok.." "…" "Numune.. bunlar başka millet.." "Hadi afiyet olsun abiler. ne yapacaksın.. Kebap senden kıymetli mi?" "Abiler. Sen böyle korkacak adam mısın be?" "İçtekilere acıması yoktur abi bizimkilerin..’" "Bizi bıraksınlar da. adımı söylediğimi bile duysalar. valla bu kadar konuştuğumu." ....." "…" "Şaka şaka....." "Peki neden hâlâ tutuyo bunlar bizi?" "Bi bilsem.

." "Attın mı yani?" "Atmayıp ne yapıcaktım? Ama belli mi olur. ne iş?" "Bilmiyorum Onüç abi...." "Ee?" "Hür. telaşlıydı: "Abiler. bana müsaade.." "…" "…" "Nedir Numune bu akraba meselesi? Kıllandım ben. Hür bize bakıp bol bol güldü.” "Yok ki öyle bi şey... Senden önceki arkadaşa söylemiştim. senin yok mu burlarda bi hısımlık falan?" . birbirimizin dizinde.. içerde harıl harıl tartışıyolar........" "…" "Peki Numune. devreye girdi onlar da.. maymunlar gibi iri bitler kırdık. ertesi gün suratı asık geldi." "Neden sordun ki?" " Abi. Bura nere bizim ora nere." "Ne hareketi yahu?" "Abi." "Sizin burlarda yaşayan akrabanız var mı hiç?" "Benim bi tarafım buraya dayanır..... boşu boşuna harekete geçmeyelim diyolardı." "Neyi tartışıyolar?" "İçinizden birinin bi akrabası çıkmış ortaya..” "Bi şey anladıysam ne olayım." "Buyur....Berber de kâr etmedi. fazla durursam işkillenirler. bitlendik... belki denk gelmiştir bi şeyler... Gerçek akrabası mı değil mi diye konuşuyolardı ben gelirken..." "Senin hurlardan binleri olmasın?" "…" "Hani belki uzak bi yakınını buldular..." "Yanlışlık olmasın.

." "Ne alakası var. Nerden olsun?" "Ulan zaten herkes göçmen memlekette.." "Çiçek. Körşehir’de.. Yarımız sizdendir de......... Uyduruverseydin ya bi Surlukent.. başka?" "Varta'dan başka yok.. dinliyorum ben seni.... Ulan de işte bi şey. Çiçek lakaplı. Biz ne diyoruz.... anlat işte.. oda no onbir... Tepekent keranesinde... Geç babanın tezkeresini şimdi."Biz göçmeniz Onüç. Oğlum askerden laf açtın mı köpürüyo adamlar. o da herkesin çiçeğiydi zaten.. bi Dilokiye falan... demek var bi şeyler.” "…" "Hişt uyan. hikâyesi boldu: "Bi tane hatun vardı." "Neden?" ." "Babam anlatırdı. Filmlerde de oynadıydı.” "Çiçek günün birinde içeri alındı. Etle tırnak olduk de." "Ulan uydur o zaman benim gibi. Ben bizim Çiçek'ten söz ediyorum..... ev no altıyüzoniki taksim be.. sen ne diyosun.. Kız alıp verdik de..." "O lakapta bi dansöz vardı....." "Ha bak... bi şey anlatıyoruz burda." "Askerliğini yapıyomuş Varta'da.. ne bileyim bi Karlıkent. İşareti çakıp onu boş düşürebilen..." "…" "Küsme lan...." "Anlat." "Haydaa.. Bizi ayıranlar kalleştir de." "…" "Pardon. anlat sen... hiç unutmam......" "İyi ya. ’çiçeeeekk' diye böğürerek girerdi içeri.” Onüç hep anlatıyordu...." "Nesini uydurayım?" "Uydur işte...

. Sonra hidayete erdi.” "Kimmiş?" "Teröristin teki.." "Film makinesi mi?" "Yok yahu.. Demiş. kadın derken geberip gitti. Matbaa da sinemanın içinde öylece kaldı ceset misali.." "Yok.." "Yürütemedi tabii.. Nümayiş oldu...." "Salak. sinema da öyle kapalı duruyo... İki ay kalkamadı yerinden.... keyifli keyifli gülüyo. Bu Ballının bi de oğlu vardı..” "…" "Adamı öyle bi kafalamış ki.. açsın orda kendine bi matbaa... bıraktı.... bizim oğlan iş kurucak. ortalık ana baba günü..... itin teki... Ne göreyim..... Başında da bu it....." "…" . Odasının duvarları komple eski yazı duayla doluydu. matbaa makinesi..." "Eee." "Ballı herifmiş..... şaşarsın." "…" "Rahat iş tutamazdı insan.. Zengin bi adam buldu Devşehir'den.. Yapacaksan böyle yap derdi.. Günün birinde baktık. kapandı.." "Salak ki ne salak. Ballı’nm dostununmuş sinema...."Birini saklıyomuş odasında. serserinin. tınmazdı.. keranenin karşısında iş kurarsan ne olur? Kumar. metres hayatı yaşamaya başladı..... keranenin karşısındaki sinemaya koca koca makineler taşıyolar....... Duyan koşup gelmiş." "Bu Çiçek'Ie aynı evde çalışan Ballı diye bi kadın vardı.” "O haliyle çalışmaya devam etti deme şimdi. Ama fena dövmüşler.." "Sonra?" "Sonra saldılar hatunu." "Hemen koştum karakolun önüne..." "Yazık.. Yahu Ballı kaldır şunları derdik..

. Kabul ederse ver elini Tepekent.. muhabbet şamata falan... Hür "kusura bakmayın abi" diye diye dövdü bizi.. ver paramı diye. lam aradığı tipmişim. avazımız çıktığı kadar bağırdık." "Güzel rol kestin mi bari?" . Körşehir. gözlerini ayırmıyo.. elimize geçen tabak çanakla vurduk duvarlara. Film fena battı." "Vay vay. bakır tabaklar gitti.. plastik tabaklar geldi. taktı bana.." "Bi gece kalabalık bi grup geldi. Üç-beş aradım." "…" "Şişko bi adam var aralarında.. teröristlerden gayri duyan olmadı." "Eee. ha ne dersin?" "Olur derim. "Benim artistliğim de var.. ama nafile." "Dedi.. biliyo muydun?" "Ne artistliği?" "Devşehir'de takılıyorum o sıralar. eğer mekân hâlâ öyle duruyosa oturup konuşalım herifle... işlerim tıkırında..." "Vay. şiddetli çatışma yaşandı." "Ne var?" "Burdan çıkınca önce bi Devşehir'e gidip sinemanın sahibini bulalım diyorum. Filmciymiş bunlar. gel yarın sete. kuruldular masaya. Güldü... Sen paradan haber ver dedim.... kadınlı erkekli enteller. ikinci rolü sana vericem." Polis yandaki evlerden birini bastı.. yeni bi film çekecek.."Numune. Sen matbaacılık okumuşsun. diyelim biz matbaaya talibiz.... dürüst delikanlılarız... Bi meyhaneye ortak olmuşum. Onüç patlamış dudaklarının arasından anlatıyordu...... ver bize işletmesini.." "Nerde.." "Yok lan öyle değil..... Yönetmenmiş bu. herif de yattı paraların üstüne.. hallederiz. hem sen kazan hem biz kazanalım." "Çuvalla para kaldırdın yani. kolay dedi..

Çekimlerden sonra genelde benim mekâna gidiyoduk.... ömründe bi kez gelir adamın ayağına böylesi. ama kız da öyle böyle değil.... yönetmenle de sıkı kavga etti." "Huri misali hakkatten." "Sebebi belli değil mi?" "Tabi canım. götürüyodu ilik gibi hatunu...... hava alsın." "İşte o huri bana öyle bi yazılıyodu ki. Yönetmen demek. sen de bilirsin." "Ulan benden söz ediyodu herif.. Sonradan meşhur oldu zaten......... Görsen." "Kimmiş o oyuncu.” "Yazık be.. öyle güzel." "Üfürme lan. Demek kıvırmışım işi.... kumral bomba diye." "Helaal. yönetmenin yatağı olayı. sinemamıza umut vaat eden bi oyuncu kazandırması diye.. bi içim su. pis durum.. şunu söyle bunu yap diyolardı. filmin tek iyi tarafı." "Hani şu buzdolabı reklamında oynayan hatun mu?" "Ta kendisi." "Hayır. e o heyulanın altına ayık yatmak kolay değil tabi....." "Onu geç.” "Ne yapıcağımı şaşırdım... Hatun bana sarktıkça yönetmenin surat altüst oldu." "Eeee?” "Yönetmene dedim.. Bi gece bu iyice buldu kafayı. Çok içiyodu bu hatun........ adam Kumral'a körkütük âşık."Ne bileyim... de mi?" "Alışıktır onlar öyle şeylere.. alışıklar da. ağladı ağlıycak koca herif....." "Of be.. Patronun manitasını nasıl şey edeyim gözünün önünde... Bu yönetmenin manitası da oynuyodu filmde. açılsın.. asıl mesele başka. aklın durur.. tutturdu bu gece ben şenle gelicem diye... patron demek..." "İster inan ister inanma.. ben Kumral’ı bi gezdirip geleyim." "Pis ki ne pis. Dana gibi herif.” . ben de yapıyodum. abi yanlış anlama.. Ama gazetecinin biri yazı yazdıydı.

Çıkar çıkmaz atladık bi taksiye...... hiçbi şey anladığı yok. sonra ben de anlattım: "Bizim de bi Prof vardı. ne gereği varsa çok sevindik... Etseydin ya.. Der miydin yani?" "Demezdim." "Aferin.." "Şişe dibi gözlüklü bi çocuk vardı. Aslında matbaa hocasıydı.” "Abicim. itiraf et diye.. Ama hatun sarhoş..” "Tutturdu senin tek derdin beni düzmek..... itiraf et demiş işte.. belki sadece dürüstlük istiyodu kızcağız.." "Yok... Hür’le halay çektik. adam tam vatan millet delisiydi... her boka itiraz ederdi." "Kim bilir." Avkıta birliğine aday kabul edildik.. Huysuzun. Boğuluyorum heyecandan.." "Nasıl edeyim? Sen olsan. Günlerce konuşmadı benimle." "Heralde oğlum." "Barıştılar mı peki Kumral'la?" "Barıştılar........ biraz ağladım.."Ayak tabi.. unutmuşum adını. Film batıp kız da ufaktan şöhret olmaya başlayınca bıraktı şişkoyu..." "Belki paranı da ondan vermedi... sonradan yönetmen inanmadı Kumral'ın yolda indiğine..." "Üniversitede de var mı lan o ders?" "Olmaz olur mu? Neyse... Hiç yoktan papaz olduk adamla.... matbaacılıkta...." "E öyle. Derslerde menfi tek laf ettirmezdi vatan hakkında.. düzücem deseydin.” "Yolda indi.. seni şimdi götürüp çatır çatır. parmak şıklatıp oynadık.. Töbe töbe..... ama inkılaba giriyodu. asinin tekiydi." ..." "İki kere iki dört...” "Haydaa. sonra durulduk. yeminle öyle bi niyetim yok dedim....." "İşin kötüsü." "Anlat anlat. ama uzun sürmedi..

Cacikler'in. tuhaftı sadece.. Bu Prof ek iş yapardı... Adam meğer tekstil atölyesine doldurmuş gerizekâlıları...." "Tahmin edebileceğin gibi.. kantinde kuru simitleri leş gibi çaya batırırken gazetelerde ortağıyla birlikte boy boy resimlerini gördük." "Asiydi. kovdu çocuğu sınıftan. askerden firar edenleri de pek severdi bizim Prof. ama terörist falan değildi çocuk." "Bizim Bekçi gibi.." "Her neyse asıl mevzu o değil..." "İbneye bak lan.. çalıştırıyomuş......" "Bi sabah." "Dalga geçme lan. diyolar ki biz canına okumuşuz cümle âlemin. O üstüne dilsizdi bi de....." "Bekçi kim yahu?" "Sana anlattığım sinemanın bekçisi. dedi. kimin canına okumuşuz.." "Prof delirdi." "Vergi rekortmeni mi oldu?" "Yok yahu. Çocuk dedi ki.. yolunu bulmuştu....” "Nasıl yani?" ....." "…" "He he.."Kıl olurum öyle tiplere... ama normalde gıcır gıcır cip vardı altında.” "E memur maaşı yeter mi adama?" "Tekstil atölyesi vardı.. Okula külüstürüyle gelirdi. hocam dedi.. Firariyiz belki......" "Kimin canına okumuşuz?" "Prof da öyle sordu. büyükçe bi atölye.. dedi ben senin canına okumasını bilirim. iki tane çakacaksın... sonra da okuldan attırdı. sürgünü. sanki onlar armut topladı. Ha şöyle.... yasağı." "Neyse.. Elimize geçeni halletmişiz. ben bazı kitaplar okudum. kalanlara dayamışız vergiyi.. Topikler’in..” "Akıllı adammış. başladı bağırıp çağırmaya. bak gör.. ama severiz ülkemizi.." "Helal hocaya.. İşte bu çocuk günün birinde. ruh gibi gezinip dururdu ortalıkta. karıştırma Bekçi'yi şimdi..

eşeği bile yedim.." Kardeşim giriyordu sık sık rüyalarıma... gökler açılmış." "Olsun. tutuşturuyordu cümle âlemi.." "Anlatmaya ne hacet? Sen daha gelmedindi. Peki sonra ne olmuş o yamuk kafalara?" "Ne olucak.." "Bizimkinin pek yoktu öyle yukarıyla alakası.. nasıl kıyamet gibi fırtına. Buzdan damlarda bir kıvılcım oluyordu kimi zaman. En öndeymiş bu. tanıycaktın bizim ufaklığı.." "Kesin. yağmur. kardeşim kahkahalarla gülüyordu: "Anlatmakla olmaz. kanatlı.. derinlerden bi yerden ince bi ezan sesi duyulmuş.." "İyi bok yedin." "Orası Öyle. Hepsini bitirdim..." "Efsane gibi anlatırlardı seninkinin şahadetini... yamuk kafalı bulduysa toplayıp getirmiş... bulutlar dağılmış. bende o da yok.." "Olsun be... çakıveriyordu feryatlar arasında...."Ne kadar eksik akıllı.. Başın sağolsun. dağıtmışlar ailelerine.. tufan.. astsubay her gün anardı rahmetliyi. Onun yerine bi tane kartondan afet konutu verdi devlet.” ...” "Gençmiş be Npmune.." "Babadan bi şey kaldı mı bari sana?" "Nerde. Bi tane sefil kooperatif evi vardı.. genelde bir melek olarak..... derinlerden bir ağıt yükseliyordu. iki öğün yemeğe on beş saat çalıştırıyomuş. Melek gibi çocuktu. Vurulunca aniden kesilmiş yağmur.. Mukadderat....." "Sağ ol... Ne maaş ne sigorta...... beyaz.. saftirik.. yukardakinin kimi tuttuğunu kimse bilemez." "İkinci gün gene koymuşlardır kapının önüne..." "…" "Kaç yaşındaydı senin kardeş?" "Yirmi üç... o da yıkıldı zelzelede.... halkalı." "Ulan işe bak be.." "Onca alengirli iş çevirdin de hiç para kazanmadın mı?" "Hem de eşek yüküyle kazandım...

. bal dök yala lan. ordumuz dururken hiçbir kıtanın bize faydası olmazdı.... okumadım bugün. askerlik de dört aya inecek diyo.. özür dileyelim.." "Al.. Avkıta birliği bütün hayatımızı değiştirecek. duruldu heyecanımız. açıkça da anlatalım durumu.. belki üzerine para bile verirler lan... biz ettik siz etmeyin diyelim.." "Nende?" "Burda işte." "…" "Hakkatten ha..." "Terörist propagandasıdır o. bi hata işledik." "Avkıta gibisi var mı be. sonumuz kesin askeri cezaevi." "İstediğin kadar dile.." "Haber resmi ajanstan lan.." "Hadi lan. askerlik kısalır mı hiç?" "Valla öyle yazıyo.."…" "…" "…" "Şu teröristlerin gazeteyi versene.. anında sıfır oluruz lan........" "Direk tabelaya düşeriz. bak ne yazıyo burda." "Biz on beş ay askerlik yaptığımıza göre." "Ver bakayım." "…" "…" "Lan Onüç.... Bu durumda dişimizi sıkıp birliğe girene dek bekledik mi yırttık demektir.. gidelim teslim olalım adam gibi." Başkomutanlığın tokat gibi açıklamasının ardından firari sıfatıyla yalayacak balımız olmadığını anladık..." .... yeni planlar yapmamız lazımdı: "Diyorum ki burdan kurtulunca kaçmayalım artık.. Gıcır gıcır anasını satayım.

. belki yırtarsın.." "Yok lan. 'Kolu bacağı kopmuş ....... o Strandağ'ın da." "Pis pis konuşma lan hayvan herif.... Bülbülspor oyuncuları.... işin kötüsü. sonra da madalya takarlar kıçımıza." "Ya tabii... Ölen bile varmış." "…" "…" "Lan Onüç.." "En insafsız askerleri oraya gönderiyolardır tabii. okuyalım." "Hayır oğlum...." "Ulan var ya..." "E onlar da firari değil mi?" "Büyük kısmı öyle..... Nerden kaçtığımızı unuttun heralde. şu fotoğraftaki bizim Bahtıyok değil mi?" "Hangi Bahtıyok?" "Bizim birlikten.... ülkesini daha bi seviyo. mahkûmlar dövüyomuş." "O zaman biz de hemen pişman oluruz.... cezaevinde de rahat bırakmıyolarmış adamı. Bu arada ziyarete tepki gösterip kendileriyle dalga geçildiğini savunan Bahtıyok adlı bir gazi. dağdaki o teröristlerin de ta amına koyayım... Zaten bi güzel laf çıkmaz ağzından..... ulan üç ayımız kalmıştı tezkereye." "Ya da mezara üç günümüz." "Bakayım.." "Siktir be...." "Nasıl?" "Firarileri feci dövüyolarmış." "Neden dövüyolar o zaman?" "Demek ki insan içerde bin pişman oluyo. Gazilere imzalı top ve formalar hediye eden futbolcular. terörle mücadelede kendilerinin de ordumuzun arkasında olduğunu belirtti. Hani şu hep karı kız muhabbeti çeviren çocuk.. erken davranıp önce biz döveriz.."Kaç yıl yeriz Numune?" "En aşağı üç yıl diye biliyorum.. Hakkatten o." "Hâkimin karşısında da küfret böyle. terörle savaşta mayın nedeniyle kol ve bacaklarını kaybeden gazileri ziyaret etti.." "Dalga geçme lan.. Ama neden böyle küçücük kalmış?" "Dur..

... sen iyice kafayı sıyırdın birader. Akrabaların polisle falan işbirliği yapmadığından emin olmak için de işi sıkı tutuyolar.. fidye pazarlığı yapıyolar.. başka ihtimalleri yokluyordu artık. Kim bilir nerde bastı mayına.. bi bak.... sonra o da yıkandı: "Numune. ama kaçış planlan yapmıyordu.. akraba meselesi." "Öyle deme. Bırak." "Belli mi olur." "Benim de bi tane zavallı ihtiyar anam var." "Sen yine düşünmeye başladığına göre bi iş açılacak başımıza." "Var ya." "Bulsalar ne olucak? Verir mi seninkiler?" "Hayatta.. tuğla romanı bitirdiğim gün Hür hortum getirdi." "Hangi mesele?" "Geçen hafta dediydi ya. hortumu çeşmeye takıp yıkandım... önce romandaki tip gibi kendimi asayım dedim." "…" "Sakın bunlar fidye istemiş olmasın?" "…" "Belki akraba dalgası budur ha? Birimizin akrabasını buldular..' diye konuştu. belki baktılar iki firariden hayır yok....." "Sabah konuşuruz Onüç. bi dahaki sefere de piyanist şantör getirsinler...adamlara futbol takımı getiriyolar." "Ulan mareşal misin sen? Kaç para edersin ki?" "Üç kuruşa da gitmeyiz heralde. Onüç hâlâ umutluydu. Yaygara belki de ondan koptu. sonra vazgeçtim.. bırak da uyuyayım......... düşünme boşuna. o mayınlan döşeyenlerin de taa.." ." "Oğlum.." "Yazık lan çocuğa..." Ben kurtulmaktan yana umudu kesmiştim.... alışmıştım şilteme." "Ulan o ev ne güne duruyo?" "Para etmez ki... Yani sen çulsuz ben çulsuz..." "Onüç. ne koparsak kâr diye düşünüyolar.. Alınacak fidyeyi tartışıyolar belki. bu Hür'ün söylediği mesele takıldı kafama. rahatladım....

. elli iki on yedi...... Aniden hatırlıyo insan. mosmor..... sonra Hür'ün poşusu ıslandı..... Ayrıca okul numarası da binüçyüzonüçtü... Belki de ordu ödeyecek parayı." "Vay.." "Ne demek yurtluydu?" "Yani yetim...." "Hayırlısı Onüç’üm. Yani yetiştirme yurdundan. en iyi arkadaşımdı hatta.. senin düşündüğün şeye bak.... poşuyu yine de çıkarmadı. Nedir.....” "Aynı benim gibi desene.. elli ikiden ikisi yakın arkadaşıydı." . zıbar artık." "Yazık.." "Valla öyle. terapiydi.. Hür ölenlerin akrabası olduğunu söyledi. nasıl da fark etmemişim.. Hadi hadi. sonra romanı baştan okumaya koyuldum.. bu da bir çeşit tedavi." "Çok efendi. sonra Salkım'a yağmur yağdı. Yurduydu. Şu vakte kadar nasıl da gelmemiş aklıma. sıfır sıfır.." "…" "Hafıza denen nane pek tuhaf bi şey."Yok yok." Ligler başladı.. Halimden belli değil mi?" "Nasıl biriydi bari eski Onüç?" "İyi bi çocuktu. sonra bir adam geldi.. sonra kaldık yine Onüç'le baş başa." "Ulan film gibi konuşma... Kaplanlar ilk maçta gol olup yağdı.. Az uğursuz değilmişsin sen de. on üçüncü bölüme gelince aniden hatırladım: "İşe bak.... sonra teröristler ateşkes ilan etti. küfrü basıp bizi evire çevire dövdü. çok çalışkan çocuktu. iki badin de onüç yani.. iki günde bozuldu. altı sıfır.." "Ulan gazileri bile süründürüyolar maaş bağlarken." "Seninle de konuşulmuyo ha... bir bir. kesin fidye meselesi. telafi. Ona da onüç derlerdi... sonra gazete Strandağ'daki büyük operasyonu yazdı.." "Neden?" "On üç çocuğun en küçüğüymüş. hangi işmiş o?" "Benim çocukken çok yakın bi arkadaşım vardı..

.... Denk geldi mi de fena yakar meret... biz bıraktık savaşı.... ama kıvranıyo çocuk acıdan." . takıp atıyosun.. düşün de konuş.. sevmiyoruz yurtlu çocukları...... gazete dağıtıyo evlere. durun yapmayın diye..." "E ama öyle olurlar.. Bize göre pis tipler hepsi. çantayı siper yaptı kendine...." "Aşağıla bakalım Numune Bey.... yakar kavurur namussuz. ince teli de U yapıyosun." "Neyse." "Ha şu mu? Biz tel sapan derdik ona.."Ne demezsin." "İyi kalpli kahraman ha.. hep beraber başladık onu cizoplamaya. Onüç bi anda tonla cizop yedi.. çöktü yere....." "Onu o halde görünce dayanamadım ben.." "Başlatma şimdi kahramanına da kalbine de.. cizop yağdırıyoruz birbirimize.." "Ulan sanki benim ne olduğumu biimiyomuş gibi sen de. dedim ya.. yoiun iki yanına mevzilenmişiz. çalışkan çocuk. Tabi bizim formamızda arma yoktu sizin gibi.. harçlığını çıkanyo. Onüç’ü görünce. devam et sen." "Bilmez miyim. gazete çantası omzunda geçiyo yoldan.." "Aferin çocuğa. Biliyoruz yurtlu olduğunu.... başladım bağırmaya." "Askerde de pek yufka yürekliydin sen.. baktım yanağı oluk oluk kanıyo çocuğun....." "Ulan amma uzattın be." "Aynen öyle. Neyse..." "Ne demek öyle olurlar lan? Ya sen de yetim olsaydın?" "Tamam birader... Kıyıp da dövemezdin o leş köylüleri." "Az pislik değilmişsiniz siz de....." "Neyse... Bu Onüç." "Bi baktık bu.." "Pislik ki ne pislik......" "Yukarı mahalleyle cizop savaşı yaparken tanıştık Onüç’ le. fırladım orta yere. kızma. Bu teröristler gibi Xırbo'dur çoğu." "İşkembeden atma öyle.” "Cizop nedir?" "Hani sapana paket lastiği bağlıyosun.

... anlayınca coştum. sevabın bini bi para desene... Sana ne kalıyo ki?" .. filmlerdeki gibi boşa sallıyodun tekmeleri." "Ne kadara satıyosun bunları?" "Üç milyon...." "Ulan başladın gene kitap gibi konuşmaya. ama bi araya gelemedik eskisi gibi.." "Ne yapıyo şimdi acep?" "Duyduğuma göre yurtluların kontenjanından postacı olmuş. O cizop yarası da iz olup kaldı yanağında." "Bana da verir misin?" "Elbette abi. zamanla anladım.. bunları satıyorum ben Bağkapı meydanında... ekmek parası.." "Hangi kitaplar var o sette?" "Bildiğin kitaplar Numune abi.. bu tuğladaki cümleler hepten zordu........ üç tane. tefeciler nasıl öldürülür öğrendim." "Sonra işte.. Kader dedikleri bu olsa gerek.... bitirip baştan başlıyordum ben de. ama günün birinde kitapların kitabını buldum: "Hür arkadaş. Bikaç görüştük. vermediler." "Yine çanta taşıyıp dağıtım yapıyo yani.." "Dedik ya.... kanka olduk Onüç'le.. sonra başka tuğla istedim. buyur." "Ne malı o?" "Mini kutsal kitap seti abi.... talimliyiz diye.." "Çok ucuzmuş be. Bi müddet yediğimiz içtiğimiz ayn gitmedi."Ulan pezevenk...." Bir roman daha getirdi Hür. aktörüz. sanki sen dövüyodun.. ele gelmiyordu. üçüncü badimi de buldum. Sonra başka bi yurda verdiler onu." "Vay.." "Yok abi. ne var senin cebinde öyle?" "Mal abi.." "Bak bunu hiç düşünmemiştim.. Kaç kez gördüm.

kapkaç...... kuyruk oluyo millet tezgâhların önünde.. daha sidi nedir ondan haberimiz yok.. bitmek bilmez selalar. Tam eskilerden Tıraşlı Barones'e başlamıştık ki." Gözümün önünde ilahi kelamlar..." "…" "İşi bilmiyoruz tabii.. lafı duydun mu Onüç? Helal Hür’üm...... rüyamda kardeşim. Peki caiz mi ticaretin öylesi?" "Açlıktan ölmek ne kadar caizse bu da o kadar caiz abi." "…" "Sonra Cana Cankatan diye bi kız çıktı. Siparişleri yetiştiremez olduk." "Aile boyu kitapçısınız yani. bastılar dükkânı.. Yan felçlidir... Benim büyük amcam da bu işi yapar. kulağımın dibinde Onüç'ün kelamlan. gitti bütün aletler sidiler..... kumar. Neyse. Körşehir’de... Başşehir’ de nereye gitsen. breh breh. verdin dersimi. yaz geldi." "…" "Çocuk kurdu aleti. Devşehir'de.." "…" "Ama Cilveli'yi de seyrediceksin hani."Kalıyo abi bi şeyler.. geçti başına. can dayanmaz. Para su gibi akıyo. senin amına koyarım. sokakta çocuklar..." "Vaay.. Halun dabıl anal yapıyo lan.. üstüne bi de kör taklidi yapıyo. kök gibi laf ettin.. idare ediyoruz. her numara var puştta. Cilveli Rahibenin yeni filmi geldi dedin mi. tezgâhlan da organize ettik. görsen şaşarsın. fuhuş.." "İşe bak. bi alet daha koyduk dükkâna. Sol kalçasındaki leke hâlâ girer rüyalarıma.. koktuk: "Sonra adama dedim ki.." "…" "Nasıl satıyoruz ama. ortamlardan bi çocuk bulduk. korsan.." "…" ..." "Estağfurullah abi. hemen yann hazır olsun baskı aleti. sular kesildi.. paso pomo sidi basıyoruz.. aklın durur.. her köşebaşında bizim elemanlar... Tımarkent garajında.." "Ama amcam on kâğıttan aşağı vermez.. değil ki korsanını basalım.

haksızın azı dişleri yerli yerindeydi. Rahibe'nin hatnna O soktu.. adı süt sağan kız manasındaydı. esvabım tarçın kokardı.. insan ki meşakkatte doğardı. senesine kalmaz satın alırdık şehrin yansını. canın sıkkın?" "Abi... işimiz başımızdan aşkın olacaktı. ama kimse kimseyi dikizlemeyecekti.. içerdekiler burunlarından soluyolar.." "Dinle bak.. elbet benim de yaralanma kuru incir basılacaktı.. kıvılcımlar yukarı uçar gibi. anlamadım ki. mahşer gününde herkes anadan doğma dirilecekti. gıdıklanıyordum. insan haksızlığı su gibi içmekteydi. ben kime anlatıyorum? Ulan bir daldın pir daldın şu kitaplara. pis herif.. süt gibi döküp peynir gibi mayalamıştı beni. şaşırmıştım yolumu. derin uykudayken çıkmıştım içeriden. sütü sıkarsan yağ.. içimdeki ruh beni sıkıyordu. Duyan da. kalkanımdı. yerli ismi gibiydi.. güve vurmuş esvap gibiyim." "Sen kendine bak.” "Hür. kimmiş oğlum bu akraba. kurtuluşumun kuvvetiydi.." "Ne diyo?" "Ben telef olmuş çürük bi şeyim. A yerlilere birbiri ardınca bin melekle yardım edici değildi. damağımda günahlarım geziniyordu. süvariler yerlileri temizlemişti.. A’nın karşısında ölüler diyarı çıplaktı.. insan bir kurtçağız. içim açılmamış şarap gibiydi. gün gelecek. yüksek kulemdi. şu sizin akraba. Nerenin inciri bu?" "Boş verin abi şimdi inciri.” ." "Yine mi akraba meselesi?" "Abi mesele ciddi heralde.." "Ne yani.... hayatımdan tiksiniyordum."O ikisine devam edebilseydik.... anam rahminin kapılarını kapatmıştı.. kaybolmuş koyundum. ne diyo burda. yaban eşeğinin sıpası gibi doğmuştum.. fidye midye olayı olabilir bu..” "Ne o Hür. o gün yemekte taze incir vardı: "Çok lezzetliymiş bu incirler. Ben diyorum ki. öfkeni sıkarsan kavga çıkardı. burnunu sıkarsan kan. bir böcekti. Papaz mı olucan ne olucan başımıza. laf mı soktun şimdi?" "Ben sokmadım. A sığındığım kayamdı..." "…" "Lan Numune." Hür'ün bir sevdiği vardı...

." . vurup attılar nehre. tedbirinizi alırsınız. Neticede bizim soyadlardan sürüyle var memlekette...." "O kadar kolay mı öldürmek?" "O kadar kolay abi." "Çok derdinse sok içeri bi levye.” "Yahu Hür. bi öğrenemedin gitti şu akrabanın adını. fidye pazarlığı Numune bu. başka da bi şey demiyolar. Tek bildiğim çok sinirliler." "Hassiktir lan...” "Olmaz abi.."Lan Onüç. ne güzel kelime oyunu oldu ha.. Biri Öznetam öbürü Emctam... efkâr bastı... sonradan anlaşıldı ki metresi varmış Başşehir'de... adamların yaptığına baksana lan. Ha? Sence de öyle değil mi Hür?" "Valla bilmiyorum abi. Ben çıkamadım işin içinden...” "Herifin dediğine bak ya." "Al işte........ Geçen ay hüner kod adlı yirmi yıllık bi üyeyi cezalandırdılar. o yüzden gidiyomuş.” "Numune.. yerin dibine girsen arayıp bulurlar....... sus iki dakka..” "İsim benzerliği olmasın lan Onüç.. Hür. işe bak. Sizden on kat sıkıdır bizdeki mevzuat.... Hesabı görücez diyolar. hesap falan dediğine göre." "Oğlum Numune.. bi sigara ver.. dua edin öyle olsun. Bize bi şey anlatmazlar ki..." "Neden?" "Adam ikide bi Başşehir'e gidiyodu...... yakalanırsam anında öldürürler....” "Abi nasıl öğreneyim. demir çubuk falan. sen hatmet daha.. Elimizde ne var da neyin tedbirini alıcaz.. para falan lafı ediyolar mı?" "Akraba diyolar abi.. Buharlaşıverdi her gün selam verdiğim adam. ne bileyim bi bıçak... Buraya gelecek olurlarsa aşağıdaki balkonun demirine üç kere vururum. Ne konuşuyolar Hür içerde? Fidye..." "Ajan mıymış?" "Yok abi.." "Öyle abi.. biz çoktan ölmüşüz de haberimiz yok. ajan diye laf çıktı.. çıldırtma adamı... bitirirler işini. Hele faturanı Başkan kestiyse yandın..

." "Geçen gün korkudan altına dolduran bendim sanki. demek kaderde ahmak ölümüyle ölmek de vardı. kaşındım." "Hakket Numune. benim üzerime yine derin uyku düştü. titredim. yanağında bir şark çıbanı vardı.. uyandım." teslimat diye laflar .. çepeçevre gevşemek isterdim..... kör de değildim topal da. yere dökülmüş de toplanamayan su gibiydim.. işin bi de o tarafı var. canım daralmıştı. müjdemi isterim. kardeşim rüyama elinde harikalarla. şehir dışına bırakalım.. ensem sertti yumuşadı." "Tabi tabi. yüzü sertti...... ölümün kemendi boynumu sarmıştı.. atlamışlar gelmişler buraya. demedim mi Numune ben sana? Kurtulduk oğlum. ikimiz için mi yapılıyo bu pazarlık?" "Bilmiyorum Numune abi.." "…" "He he.. geçiyo. Tabii sen paso hatim indirdiğinden düşünmeye vaktin yok.." "Peki Hür....." "Teslimatı nereye yapalım diye sordu bizim şef. takası şehrin göbeğinde yapacak değiller ya....." "Heyt be. Yok." "Lafa bak.. karşımda Hür vardı: "Abiler. şükür ki husyem ezik değildi..... Her ihtimali düşünüceksin böyle durumlarda. e sen anlat Hür. Karşıdaki bi şeyler söyledi... anlamıştım artık. büyük imtihanlarla hoş gelmedi..." "Bi de bakmışsın bizimkiler ayrı ayrı bulmuşlar izimizi.. eğri gözle baktı.." "Başka?" "Bu kadar abi.. Telefonla konuşup duruyolar. olmaz dedi bizimki. tahtırevanlar da yanlarında. ama hep ellerim gevşiyordu. hiç konuşmadan bize baktı." "Ne müjdesi?" "Sıkı pazarlık dönüyo içerde.Hür patat getirdi." "Elbette ya. okum kanla sarhoş olacak dedi. bir daha şükrettim. koymuşlar cebe parayı.. yüreklerimiz eriyip su oldu.. hemen ardından şeflerden biri girdi odaya. Seninkiler mi benimkiler mi acaba?" "Ne bileyim ben? Kimin bahtına çıkarsa. kılıcım et yiyecek. Neyse.

. anlamıştım kelimenin kıymetini......" ." "…" "Belki başka bi şeydir. kelime olmayınca bütün beşer menfur oluyordu.. yaram artık et sürmüyordu: "Küs müsün hâlâ?" "…" "Onüç.." "Ulan konuşsana." "Ben duymadım... vuruldu mu gerçekten?" "Sağır mıyım lan ben."Ulan bi daha seninle konuşan ne olsun." "Eeee?" "Ulan şapşal.. çocuk gibisin ha.. hem de üç kez." "Hele şükür açıldı ağzın. Kodummunun papazı.... vuruldu diyorum... çocuklar oyun oynuyodur.. sabah keşke akşam olsa diyordum." Konuşmadı gerçekten.." "…" "…" "…" "…" "…" "…" "Numune.. Numune. badilik ahdini geç hatırlamıştım.. Hür'ün dediğini hatırlasana. A misali nadim olmuştum. Onüç konuşmayınca vakit geçmiyordu. Şaka yaptım be oğlum." "Hayırdır.. sikimdeydi sanki. başka binadandır.. akşam yatınca keşke sabah olsa.” "…" "Konuşmazsan konuşma. Numune. ne bağrıyosun?" "Duydun mu?" "Neyi duydum mu?" "Balkon demirine vuruldu üç kez... gıcık pezevenk seni.. Ne var.

ruhsal dengesi bozuldu.." "Yaklaşıyolar.. benim." . Öznetam benim..) () () )( "Soyadı Öznetam olan hanginiz?" "Benim." "…" "Ayak sesleri. ben de duydum şimdi.. dinle.." "Söyleyin lan..." "Yaklaşıyolar.. Onüç....) (...” "Hayır.." "Helal olsun.." "…" (.." "." "Onüç. hem de bi sürü ayak var...." "Helali hoş olsun..." "Kurtulucak..." "Onüç.. hanginiz?" "Benim...." "Evet... Sen de et. Öznetam benim...."Şşşşttt.. sus... kardeşim." "Birimizden biri kurtulucak. hayal âleminde yaşıyo... gel bi sanlayım sana..." "Hakkını helal et kardeşim. Ne diyosun kardeşim sen?” "Siz bakmayın buna..” "…" "Haydaa.. ağlamak da nerden çıktı şimdi....

Adayın adını andılar.. bize elçi ol diyenler. Ki onlara harlı bir lanet vardı. Ellerinde koca koca silahlar vardı. belleri titreyecek. Ama zahmet tohumu saçmaktı elçi olmak. sadede gelin artık.. ilahi doğrulan işitince.. hanginiz diye sordular.. ’benim' der demez vurulduk. ağız tadıyla anlattırmazdı hiçbir mevzuyu.. âlemler zorbalıkla doldu. kalk ey Büyük A.. gel." Tefail renkli bir hamur parçası attı bu kez ağzına.BAB07 TERBİYE Andızlıya koydular beni.... Biliyordu buz ve ateş kimin rahminden çıkardı. siper olduk ona. biliyordu. Yanıtladık: "Biz tam kulak nahiyesinden vücuda girmiştik ki. onları hapsetmişlerdi.. sonra acı acı sırıtarak konuştu: . Anlatın. teslim olmadı. İnsan. kalk ve gör kendi davanı.. Kendimizi hemen attık önüne. elçi hayırlı bir kulaktı. Pek durdu o yüzden. Büyük A'dan daha adil olabilir miydi. onlardan yüz çevirmişler. Anladık.. kendisini yaratandan daha tahir olabilir miydi? O ki. gözyaşlarıyla tecil etti isyanını...... Lâkin bağırmadı...." Tefail çiğnediği kibrit çöpünü tükürüp bağırdı: "Edebiyat yapmayın lan. Düşündü bir süre. diye bağırmak istiyordu. Asiler... nasıl öldünüz?" Tefail'in huyuydu işte. adayımızın canına kastetmeye gelmişlerdi.... çiğnemeye koyuldu. biliyordu adayımız bunu. öldük. kendileri gibi karanlık odalarda. Antalya ağıdı "Göklerin de gökleri vardı. insanlara itimat etmemekte ne kadar haklıydı. Aynısı olmuştu işte. gebe kadınlarının karnı yarılacak. Gün günden solarken benzi o ışıksız mekânda.... bütün şehirleri ebedi harabelere dönecek.. asiler de içeri girdi. bakiyeleri azaplardan azap beğenecekti ve.... idam fermanını yazmışlardı adayımızın. Yağmurun babası kimdi. fakat onlarınki aylardır bir rutubetli tavandı... meleklerden sordular beni...

.. Can havliyle açtık ağzımızı: "Fakat Tefail. terle döl karışımı bu delirtici kokunun ardından neyin geleceğini... Ama çok daha önemlisi.. Görevimiz bu kadar kısa sürede ve bu şekilde nasıl bitebilir?" . Kıyametin kokuşuydu bu." Tefail bunu söyledikten sonra iç geçirerek cebinden küçük bir kutu çıkardı: "Neyse.. uzun uzun kokladılar sağımı solumu... takviye koruma istiyolar. zeytinden... daha ilk seferinde yüzünüze gözünüze bulaştırdınız işi. üzümden." Hayır.. acurdan tadamamıştık." "Bırakın bahane bulmayı.. bitti göreviniz. Fena alıştım merete. Daha kebap bile yiyememiş. Yalnız teslim muamelesini çabuk bitirelim.. ölümsüzler de ölüyomuş diye konuşup duruyolar.. kalın bir puro yerleştirdi ağzına." "Havarinin vücuduna daha yeni girmiştik Tefail.. geçemezdi. Sen mekruha mı takılıyosun diye sordular.. mercimek çorbası içememiştik.. Size kıyak çektik... Biz daha ruhuna ulaşamadan ateş ettiler... Ruhunu tam giyinebilseydik ölmezdik. geçmiş olsun. size sürat tılsımını getirdim.. vücuda gelmenize izin verdik."Nasıl becerdiniz kendinizi öldürtmeyi? Bütün ilahi katların dilinde sizin mesele var. avanaklarım benim.. Bakladan. Geçenlerde yakınlaştırılmış melekler kurulunda ifademi aldılar. ama kokusu siniyo üstüme. aniden buharlaşan devasa dinozorlardan. Şükür ki amber sürmüştüm o gün... incirden... bir anda suyla kaplanan uçsuz bucaksız ülkelerden iyi bilirdik. hakikatin Yeryuvar’dan yine çekildiğine delaletti... Yeryuvar'da görevli bütün meleklerin paçası tutuştu sizin yüzünüzden.. Görevin tamamen bittiği anlamına mı geliyordu bu? "Ödemeyi neden şimdi yapıyosun ki? Yoksa bitti mi görevimiz?" Tefail hamur parçasını da tükürdü... evet taşkafalarım... olamazdı. ölen aday değil ki. havarisi.." Korku ve acıyla buruştu kalbimiz. fakat yakmadı... Yeryuvar'a adım atar atmaz burnumuza çalınan o kokuydu. "Neden yakmıyosun puroyu?" "Tütünü bırakmaya çalışıyorum. hakkımda ihbar varmış.. İsle yosun. çok işim var. Bu arada... Şu Saddurya vakası patladığından beri Lizara'nın yardımına atanmam gerekti.

Büyük beyaz bi binada oturuyo." Tılsım falan umurumuzda değildi: "Tefail. bu kadarı haksızlıktı: "Bizim bölgemizde de varlar mı?" Tefail ağzını çarpıtıp sesini değiştirerek taklidimizi yaptı: "Sizin bölgenizde de varlar.. Ey Büyük A." "Ama görev ve yetki karmaşası olur.. sorduk: "O kadar iyi ha?" "Gelen ilk raporlara bakılırsa çok iyi.... çok dikkatli olucaz.... bir yandan elindeki kutuyu havaya atıp tutuyordu: "Gayet güzel bitebilir..Tefail kahkahasıyla yeri göğü inletti. giderken fermanla boynunuzdaki kudret kolyesini alıcam. sustuk. biz formülümüzü bildirdik: ....." "Yahu ben size göreviniz bitti diyorum. Daha şimdiden yığınla havarisi var. Söz veriyoruz." Tefail derin bir of çekerek söylenmeye başladı: "Büyük A sizi nerden buldu bilmem ki. çalışkan. inançlı. görev tekrar bize verilemez mi? Vücuda gelmek için ikinci bi fırsat verilemez mi?" Tefail başını iki yana salladı.. Doğu'dakini formalite icabı takip edicez artık. Bu arada bana unutturmayın.. Hem olsa bile.." Kıskançlık ateşiyle kavruldu bağrımız. Dediğimiz gibi... Tamam mı... yalvarırız işi tamamlamamıza izin verin...." O böyle söylenirken.. Tefail devam etti: "Peki. ben ne günah işledim de başıma bunları musallat ettin.. buruk. Sizin görevinizi fanilere yardım kurulundaki meleklere veriyoruz. kararlı.. siz hâlâ boş boş konuşuyosunuz..... Ayrıca biz Batı'daki adaya yoğunlaştık. çok uzadı bu mevzu. Bakın şimdi.. yetti mi?" Yetmemişti.." Haklıydı.. işimize bakalım. kutunun yanındaki şu ipi görüyo musunuz? Sürat tılsımını devreye sokmak için ipi üç kere. bizim bi kabahatimiz yok... Bu başarısızlık sicilimize yazılmasın. En sıcakkanlı sesimizle ısrar ettik: "Bi saniye dinle....

sonra yumuşak ve mayhoş bir sesle girdi lafa: "Sizin yüzünüzden bırakamıycam şu tütünü.. Cisim ayrı isim aynı olamaz.. bu teklifi duyunca anında duruldu. bir süre düşündü." Tefail bunu duyunca çileden çıktı: "Ohhhhooo. Ne olur kurulla bi kez konuş." "Niye ki?" "Ölen havariyle adaş....." Umutla atıldık hemen: "Buluruz Tefail. "Hem de ne havari. Şimdi. Tefail gibi yoldan çıkmış meleklerin.. Tefail elindeki tılsım kutusuna baktı. Üstelik havari vücudu olması lazım..." . Nerden buluyosunuz bu lafları?" Biz "oldu bu iş" derken Tefail birden ciddileşti: "Ama mümkün değil.. diyelim ki ben kurulla konuştum... Başka bi vücut bulmak lazım. gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. herkes onların peşindeydi.. rica ediyoruz senden... kurallara ters. Siz bi insanı diriltme muamelesinin neye patladığını biliyo musunuz? Üstelik aday olmayan biri için. Eğer bu işi halledersen tılsımı sende bırakırız. cinlerle gayri meşru ilişkilerinden ne zamandır haberdardık..." Ama bizde plan sağlamdı: "Tefail. Cinler dayanılmayacak kadar güzel olurlardı. adayın çocukluk arkadaşı. canciğer kuzu sarması. Dürüst melekler.. düşünürken puroyu yaktı. Kuruldakiler bi duysa kıçlarıyla gülerler be. Onun da adı Onüç.. dudaklarının kenan haz vaadinin sabırsızlığıyla seğirmeye başladı.. onda vücuda gelelim tekrar... olmaz." Tam beklediğimiz gibi. İnsanlar da dahil. Görevi iade etseler bile..."Havari diriltilsin.. " Tefail ağız dolusu güldü: "Siz de az değilsiniz ha. istediğin cine satarsın. Yok... "Var!" diye atıldık heyecanla.. cinlerin güzelliğine kanmamak için aralarında bir bakirliği koruma cemiyeti bile kurmuşlardı..." "Peki nerden bulacaksınız başka havariyi? Var mı başka havari?" Yoktu... diriltme meselesini kesinlikle kabul etmezler.......

ne yazıyo kılavuzun ilk paragrafında?" "Ne yazıyo?” "İlahi kuralları sorgulamıycaksınız. Buna da küçük Onüç deriz. ne fark eder ki?" Yine öfkelendi: "Hâlâ öğrenemediniz değil mi? Serseriler. adam oluyorduk ve meydanı Batı’daki yarımıza bırakmaya hiç niyetimiz yoktu.. İçimize neşeli bir ferahlık yayıldı. olur biter." Bizden çok Tefail'i rahatlatmıştı bu çözüm. işi zorlaştıran sorulardan kaçınacaksınız yazmıyo mu?" Haklıydı... "Sizden korkulur. ama biz de kararlıydık: "Düşündüğün şeye bak Tefail. hızla uzaklaşmaya başladı. Hakikatle terbiye edilecek koca bir küre bizi bekliyordu. . pelerinini savurarak döndü. boynumuzdaki kolyeyi okşayarak güldük.Ne biçim kuraldı bu böyle? "Ne biçim kural bu Tefail." deyip tılsım kutusunu sırıtarak cebine attı.. Cin sabırsızlığıyla hepten yitirmişti aklını. biz öğreniyorduk bu işi yavaş yavaş.

beynin kokusu yok. yani seni neden öldürmüyorlar? Ulan beni de inandırmıştın lan o boktan kelime oyununa. delikçik. filmciler mi götünden uyduruyor.. kasvetli bir akıntı. tam beyin banyosu. topunu makara makara. Duruyorum sonra. "siktir be" mesela. yok öyle bir şey.. ha? Hadi beni. sonra devam ediyorum sormaya: Peki beni. en azından açık havada hep öyle oluyor. yoksa beyin mi yok insanda. yani..BABO6 TEĞEL Karşıyaka karanlık. o delikten bir çeşit ağdalı kan akıyor. kaç terörist gördüm. yani seni niye öldürüyorlar lan Onüç. "vay anasını" ya da. öyle komik.. ulan kardeş dedik bağrımıza nakşettik lan. salak bir ses sadece. kaç asker. soruyorum: Annem nerede? Elinde fidye ücretiyle. yani seni öldürüyorlar. anneler uçmuş. sıkıveriyorlar kurşunu Onüç'e. yığılıyor yere çuval misali. erken geldi ayrılık. kanın var. acayip bir şey. "pıt" diye bir ses. göçmüş. lâkin beyin kokmuyor. anlaşılır şey değil. Fidye nerede lan.. pas kokusu gibi kanınki. ne oluyor lan? * . Fidye midye yoksa. horttadanak ölüyor Onüç. bir küçük nokta. hep öyle oluyor. o filmleri var ya.. güdük. hatta birkaç kelime çıkıyor ağzından. Duruyorum. "tonbalığına bayılırım" misali.. "sana da girdi mi lan bana giren" gibi veya. nerede filmlerdeki o afili patlama. beyin falan hak getire.. öyle küt. başlıyorum saydırmaya: Bana yamuk ha. hemen de ölmüyorsun. iyi biliyorum.. Lâkin kapalı mekânda öyle olmuyor muymuş ne. Parmağımla dokunup badimin cesedine. ne var o zaman. neşeli bir delik. yapılır mı bu bana lan. üstelik. beni. yüzünde evlat hasretiyle annem neden çıkmıyor ortaya? Nereye sakladınız lan annemi? Anne falan yok. Ankara ağıdı Kurşun kafaya girince beyin fışkırmıyor.. ona bulanıyorum zira. bitmiş. kimsenin annesi yok. kafasına kurşunu yiyen. midye nerede. sadece küçük bir delik açılıyor. dedim ya. dili dışarıya fırlıyor.

Diyorum. yolu tıkamıyordu. gidiyoruz. Yeryuvar'da biz ilk bunu öğrendik. Önünden denedik. Hadi kalk. * . kalk hadi. tedbiri elden bırakmadık bu kez. önce iyice tetkik ettik. diyor. zarafetle pıtlayan ruhunu giyinecektik ki. bari gömelim şu sahtekâr badimi. Gömüyoruz büyük Onüç'ü. güç bela kurtulduk. * Açıklık bir alanda açıyorum gözlerimi. İnsanın ruhuna erişeceksen. diyorum. Olmaz. çürüsün mü buralarda adaşın? Çürümesin adaşım. "İnsan"ın manasını unutan. bu kez de asilerden yırtamadık. böyle yan basardı işte. Kalbinin tam orta yerinde. Burnundan girdik ve öyle bir ağdaya bulandık ki. diye soruyor. diyorum. elbet birinden girilecekti. nereden çıktın sen ve neden böyle parlıyorsun manyak gibi? Karıştırma orasını. Büyük A'ya sığınıp dehledik kendimizi içeriye. diyor. diyor. deliğinden değil yarasından gireceksin. olmaz. öyle pul pul duruyorlardı ötede beride. yanımda ölü Onüç. geç kalıyoruz. Geriye bir tek kulak kalmıştı. neredeyse ılık sarı sıvılarda boğulacaktık. Lâkin o kadar kolay değildi. Delikler pislik doluydu. kuşsuz kervansız bir yer. Mucizevi bir mektup gibi çıkıveriyor karşıma küçük Onüç. ama postacısı var. Arkasından zorladık. Öte tarafa giderken oyalansın maksat. kendinizi zor attık dışarı. Gömmesek olmaz mı. küçüğün çantasındaki mektupları da yanına.Bir sürü deliği vardı. saplanıp kaldık kokusu dayanılmaz bir bataklığa. buradaki pislikler azdı. anlatırım. Ama. her tarafımda Onüç’ün beyni.

Diyorum ki. firariyim ben. Zira Yeryuvar bizim için bir muammaydı..Bütün Netamiye’de yanağı yaralı iki postacı vardı.. ufku gösterip. Diğeri yetimdi. savaşta da beyne ihtiyaç olmaz. hakikat orada.. artık yol da senin söz de. Siktir lan. Orduyu unut. elim yüzüm tozlu topraklı beyin. beyin nasıl bir fıskiyedir ki. İdare edecektik kalanla. yolu da sen biliyorsun. söyle şimdi.. diyor.. aradığımızın o olmadığını görür görmez anladık. allameyi cihan olsan affetmez ordu.. fışkırır dar mekânlarda... uğradın ilahi affa. büyükbüyükannesi bile hayattaydı. Yer.. diyor. diyorum.. yani vücudumuzdu. Sen seçildin. ama ne yol biliyoruz ne iz. Halimize bakmadan hakikate talibiz. Yanağına ıslak bir öpücük kondurduk ve doğruca ruhuna seyahat ettik.... sen unut sıkıysa.... ağzı bu kadar bozuk olmazdı. yukarıdan göründüğü gibi değildi. kebaplar yiyip dondurmalar yalayacak küçüğümüzdü.. hakikat de yollar da bana bela....... Herhalde öyle güzel olduğu için Büyük A tez almıştı onu yanına...... Ah onu kucaklayıp kurcalamak her cefaya değerdi. Dar mekânda savaşılmaz. bizimkiydi. * Hakiki aday olsa. kaçak değilsin artık. Değil mi ki biz yutturduk âlemlere seni aday diye. ... tam olarak yuvarlak bile sayılmazdı. Hadi bakalım yoktan var ettiğimiz Numune. unut savaşı da. diyor. İçini çekip kederle gülüyor sonra. Diyorum ki.. diyor. soruyorum küçük Onüç'e. nereye gideceğiz. * Mezarın üzerine koyuyorum irice bir taş. açıklıklarda fışkırmaz. İlk bulduğumuz postacı kocaman bir ailenin mensubuydu.. Zaten adaylar böyle çirkin de olmazdı. Ah o muhterem kardeşi ne güzeldi.

.

" Sırıtışı daim Onüç'ün.” deyip savmaya çalışıyor postacıyı. Savılmıyor: "Kendimi bilmem de. Görürsen selamımı söyle. yan kambur postacısı Otuzbeş'in. Açıyor kapıyı Otuzbeş. Tuhaf biri. Kapının zilinde parmak. yanağında bir yara izi. "Mecburi emekliye ayırdılar amcayı. iadeli taahhütlü. Evde Otuzbeş... yıllardır canına okuyan faturaları. bir isim "üç" diye biter mi hiç? "E hayırlı olsun ona da sana da.. tedirgin eden bir bitişi var.AHD-İ MÜSTAKBEL BABO5 TEVDİ Tekirdede sakalın yok. sırıtkan ve Otuzbeş'i tanıyor üstelik: "Otuzbeş abi. ben ölmüşüm bakanım yok.. Amasya ağıdı Devşehir'de bir semt.. diye düşünüyor Otuzbeş. parlıyor sanki. onun için pek hayırlı olmadı. genç bu. teni neredeyse saydam. Parmağın ucunda postacı. envai çeşit paketi zarfı burnuna sokan kâbusu. şurayı imzala!" "Amca nerde?” Suratsız. Semtte bir ev. Otuzbeş’in kapısı.. Her zamanki ihtiyar postacı değil.. Benim adım Onüç.." Sevmedi bu ismi Otuzbeş. her an buharlaşıp havaya karışacak gibi. .

8 değil.. teknolojik bir harika."Neden?" "Haftasında köprüden attı kendini.... iyice anladın mı? Yedi nasıl bi rakam hatırlıyosun değil mi? Hani köylü mola vermiş de orağını ağaca dayamış.. yaşlı ve içli postacı ayak uyduramaz. telefon cihazı en dijital olanından. Ayıyor bir anda. bu zil sesini satıyorlar. Ha Çago baksana. Tamam dedik ya. konuştuğumuz gibi. Bangır bangır bağırıyor Çago.. Başlarım amcaya da senaryosuna da! Telefon bu kez. Otuzbeş ahizeyi uzaklaştırıyor kulağından: "Sabah 7’de. 9 değil. Cep telefonunda da vesvese çalıyor Otuzbeş'in.." Asap denen şey bir tür acılı gazoz olsa gerek. dış. işte fokurdamaya başladı yine içinde Otuzbeş'in. Her zamanki vaziyette buluyor kendini Otuzbeş.. midesinden genzine doğru yükseliyor. 7 dedim. dalıp gitmiş Otuzbeş. yedide.. Bak 7'de dedim. ringring! Yok.. alıp yüklüyorsun cihaza. Salonda. merak etme.. elinde zarf." Şaşkınlıktan ağzı bir karış... pastel renk aktrisleri dudaklarını titreterek koşturanlardan: Ringring. tekrarlıyor Otuzbeş: "Neden?" "öyle işte. uzatma. Bitsin bu çile: "Tamam. ister misin. işinden aniden emekli edilince. duydun mu. Klasik zil sesi. bildin mi? Saatte tekabül ettiği yeri de anlatayım mı. gece." . Amcanın senaryosu: Hayat hızla değişmekte. Çago.. " Gidiyor Onüç.

Bu arada başın sağ olsun şefim. oturuyor içeride. sekiz yaşında. hat. masa yüklü her zamanki gibi.. hayret. mesela bir şeyler içmesi lazım. Peynir. Kim bilir belki ebru. kadınların notasını asla unutmaz. Agora'nın buz tutmuş kapısında kocaman bir afiş: Fotoğrafın büyük ustasından yine muhteşem bir sergi: Şehir ve Ruh.. kış." "Yok be oğlum.. Başıyla belli belirsiz selam verip ilişiyor masanın birine Otuzbeş. resim." Çat diye kapatıyor telefonu.. Sigara." "Sağ ol abi.." "Eee?" "Sana girsin. sadece o güler. küçük bir fırsat uğruna. kim olduğunu çıkarır.. ince bir sündürme. sırtı kendisine dönük kadını tanıyacak sanki. müzik." Şef garsonun kalbi delik oğlu. Paltosunu kaptığı gibi fırlıyor evden.. Tekrar Şipşak'ın masasına ilişiyor Otuzbeş'in gözü. gerizekâlının tekidir. Sonra da gidip Şipşak’la yatardı. Ama mezar gibidir Şipşak'ın masaları. kar... Ruhsuz köpek. can sıktığını fark etmez. Kumral olsa. Dış. ölmüş. sırf o konuşur. cilt. bakma sen ona. n'aber üstat?" "Üstat" kısmında yine o dalgacı belirsizlik. bu son hareket asap gazozunu bazlıyor anında. o değil. Orak var ya. gece."Avans falan verilmiycek. hararetinin yarısını alıyor. sinema.. Bugün yirmi birinci.. dün söylediler. Kalan yansı için bir şeyler yapması. fava. "Rakı. .. havuç. "Vaaay Otuzbeş. bu kelimeyi nasıl böyle istikrarlı bir alayla telaffuz edebiliyor.. böyle konuşma derdi.. otuz beşlik. Tam sanat kuburu herif... Bir gülse veya duysa konuşmasını. edebiyat. kalanlar katlanır. hiç boşuna tırmalama. Zira işleri fotoğraftan ibaret değil Şipşak’ın. Sefil korkaklığının en bariz kanıtı bu işte: Bu şipşakçı yaşıyor hâlâ.

çıkaramıyor. Ya da «>na çok benziyor: Başbakan bekâr. Kötü rakıya denk gelince inhisarı ve bilumum devlet teşebbüsünü özelleştirsinler diye kükrüyor.Bırakamıyor. Konuşmanın sonunda başbakan dönüp kadına . çift karakterlisin. habire çevirmekte cümleleri. Kadın bira içiyor. Lâkin muhafazakâr. Yok. o öfkeli ve katı yalnızlık şuuru. güzel hakikaten. ruhuna tetik küfürler eşliğinde çöken lanetlik. yavşamışlığına delalet. tanıyor da. Bu arada kadın. Ve nihayet kalkıyor kadın. Kapıdan girenler. yıllar önce amansız bir hastalık sebebiyle kaybetmiş karısını. bir türlü tıkamıyor derdini." demişti. Saya saya kırk tane. gel iki çift laf edelim" diyesi. utangaç bir başbakan. sen ikizlersin. Sayarak içiyor. vücudu düzgün. Otuzbeş’e doğru dönüyor. Dudaklarındaki ıslaklık.. çıkardı. ama nereden. Bir akşam. Saymadan iki paket içiyor. konuşmaları zarif elleriyle sağırdilsiz diline çeviren kadın bu. birer vaat artık ona. Azıcık tanıdığı birini görse. çoktan buharlaşıp uçmuş. kolundan tutup çekiveresi var karşısına. başı <lık. aniden karar veriyor açılmaya. masadan kalkanlar. hemen yanında. yanından geçenler. Kumral onu hep ikizler bildi. hepsine dikkat etmekten başı dönüyor. gözlerindeki fırdöndü. hortum gibi çekiyor üstelik.. Sarhoş Otuzbeş ve yine aynı şey işte: Masaya otururken. Ne nekes böbrekler. midesi bulanıyor. mevzudan bihaber. Şu kadını nereden tanıyor? Saatler geçti. Rakıları da bozdular iyice. Başbakan nutuk atarken. İtiraz etmedi. "Dur söyliycem. fakat bir kez olsun kalkıp gitmedi tuvalete. Halbuki akrep o. İyisini içince beter bir komünist olup çıkıyor: Sarmantepe İnhisarına kimse dokunamaz! Kumral. Nereye gitse kendisine eşlik eden bu kadına âşık şimdi. işadamlarından menkul küçük ve nezih bir topluluğa konuşurken. Öylesine vaat ki. "Nerdesin yahu bunca zaman. haşlıyor birini çok sevdiğini anlatmaya. pes. Hoş kadın.

Satkın gazetelerin birkaçında o gün. lanetli bir aynanın karşısında oturmak. ona dair.. ne kadar sakat o kadar dikkat. kanepede. ne kadar şişman o kadar pişman. İçki sonrası en berbat durum bu işte: Kısa sızmak. bu lakaba katkısı olmuştur elbet. Ve işte ışıklar söndükten yarım saat sonra. muhabbeti arzuladı. ama uyumak zor.. Esasen Körşehirli olduğunu bilen var mı acaba? Uyuması lazım. Rakıları otuz beşlik dozlar halinde içmesinin.. gülle misali battığı o geceden.ilan-ı aşk ediyor. hemen arkasında bir konuşma: . Lakabı esasen kilosundan miras Otuzbeş’in. otuz beş milimetrelik filmler kesip biçmesinin.. Dile geliyor Balina: "Otuzbeş. ilk ve tek filminin. karşısında Balina ve çoktan tüketmeye başlamış havuçları.. Tanışı. Yani tıpkı Otuzbeş. Uydurmaya fena daldı yine. ağzından sular fışkırtarak uyuyor. Salonda temiz beş yüz kişi. Kadın bunu da çeviriyor ve hemen sonra şaşkınlıktan donakalıyor.. Öyledir. "otuzbeş"i kaldı. Kendi gala gecesinden. tam senlik. o kadar senaryo! Ağlamak istiyor Otuzbeş. Bu vaziyet ona bir gala gecesinden yadigâr.Bu ne babam? . peynirleri.. Bok. Her nasılsa evde açtı gözlerini. Zamanla "yüz"ü gitti. Karşısında yine Balina. Kocaman göbeğinin üzerine yığmış gövdesini. sırtı bir basket topu kadar yuvarlak. Nerede bizde öyle başbakan? Gözlerini kitlendiği meçhulden çeviriyor ki. sabahki iş mühim. "Kurgu Masasından Kamera Arkasına" manşeti. lâkin Balina'yı değil.. acayip bi hikâyem var.. sırtından değil. bir sakat için en katlanılmaz hal. Bir şişman için. Zira şişkoluğu iki kat belirgin artık." Ve ne kadar şişko.. Şimdi tekrar dal dalabilirsen. salonda bir alkış kopuyor. bu kış gününde bile koltukaltlarında tertuz izleri. abicim.

Doğrusu şaşırdım. art arda başarılı filmlerin çekildiği böyle bi dönemde. siktir git ve geber. Hele sinemamızın atılım yaptığı.. Açıkçası Tombul Biraderler'den daha iyi iş beklerdim. Gün ağarıyor." Çago. ne yapsın. Yazıyor Otuzbeş. şöyle yarım saat kestirse. Polisin uzaklaşmasını fırsat bilen ahali dalıveriyor mağazaya. Öndeki şişko bize bakıp duruyo. Ve dışarıda silah sesleri. Çıkışta baygın bakışlı. mutlu mesut söylediklerini de televizyondan duyuyor: -Açıkçası olmamış.Ulan hikâye boktan. dışarıda erkenci otobüslerin homurtuları.. imkânların arttığı... . saydırarak kovalıyor kaçanları... Saat on... Mağazanın birini yakmışlar yine. ha öyle değil mi? . yeni çıkan "Sinema Tarihi ve Yönetmenler Sözlüğü" kitabı hakkında bir tanıtım yazısı yazmasını rica ediyor üç gün sonra.. Çago'yla pencereye yanaşıyorlar. İçeride eşya çıtırtıları. .Senaryo kimindi? .. . polis tabancaları çekmiş. Gözlerini kapatıyor. doğrusu tam bi felaket. * "Siktir git Otuzbeş. Açıkçası hikâyede büyük boşluklar var.Şıışşşt.Herif batırmış resmen. bari adam gibi çek.Balina diye biri. alt kattaki takkeli düzmeyi bitirmiş. duvarlarda su borusu iniltileri.. Nihayet uyku bastırıyor dalma. O eleştirmen.. doğrusu yönetmenliğe de ne desem boş.... Haklı..Ben de çakamadım mevzuyu.. "Lan Çago. şurup sesli o eleştirmenin. Agora'daki komi değil mi şu?" .. ağzına dayanan mikrofonu yalayacakmış gibi eğilip. el kol mal dolu çıkan çıkana..

o minareyi bu minareye ekliycez. cebinde tomar parayla gelmiş. ben konuşurum adamla. sustu Çago.." Masaya dönüyorlar. nerde?" "Xırbo komi.. hani söz vermiştiniz. daha büronun kirasını ödemedim." "Bak sen. ne diyeceksin paşa çocuğuna?" Hiç oralı değil Otuzbeş: "Neydi bu.. Ulan Otuzbeş. taksitler olduğu gibi duruyo.. şimdi o tomarla gidecek." "Yani o camiyi bu camiye. Çok merak ettim Otuzbeş." "Harbiden o. bundan ibaret değil mi mesele?" Çago eğilip kafasını vurmaya başlıyor masaya. ağladı ağlıycak. haberin var mı lan senin bunlardan.. şuraya doğru koşuyo.. çocuklar istiyo da istiyo.. Ciddi ciddi de vuruyor yazık. Adam içerde yeşil çaya dönüştü. çıkan sesten belli. Çago saniyesinde kaldığı yerden başlıyor: "Geber."Hangi komi. İyi de yüklenmiş kerata. hani söz vermiştiniz diyo." İsabetli cümle. belgesel mi?" "Belgesel. Fırsat bu fırsat: "Kasma o kadar." "Ulan bütün komiler Xırbo zaten Agora'da. .. eski camiler.. evde kan." "İsmini unuttum.. Otuzbeş giriyor araya: "Çay söylesene bana. başka bi şey demiyo. bak bak." Çago’nun susacağı yok." "Akşama alırız payımızı. Herif ödemeyi hemen yapmaya karar vermiş üstelik. Öldürecek gibi bakıyor şimdi.

" "Bilmez miyim? Çok yazık.... acısı hâlâ kalbimizi yakıyor. Otuzbeş'in babası Sülük Bey'i bu şehirde tanımayan zengin yok... kabahat sekizde dokuz bizimkilerdeymiş.Doğruluyor. güzel içerdi Sülük Bey. o kadar kıymetli bir insan trafik kazasına kurban gitsin. Otuzbeş bu sinsi el ovuşturma hareketinin sadece çizgifilmlerde yapıldığını sanırdı. Nedense burjuvaların örgütlenmesine dair tuhaf bir merakı vardı rahmetlinin. bir şey çıkarabildiler mi?" "Hayır efendim. sendika. sormayın. Pek de sevimli yürürdü... defol git. "talihsiz kazayı" iyice didikleme niyetinde: "Üç yılı geçti değil mi evladım?" "Dört yıla yaklaştı. Son elli yılda kalantorlar ne kadar demek. zengin meclislerinde ismi anılıyor hâlâ. Tekrar başınız sağ olsun. çok.. Son demlerinde epey çaptan ve servetten düşse de. olacak iş mi?" "Öyle efendim. öyle dediler..." "Polis bazı şüpheler var demişti... Biliyorsunuz annemi de aynı kazada. Herif hafiften makaraya mı sarıyor Otuzbeş’i? . öyle şey gibi." "Peki nasıl biri bu adam?" * "Hey gidi Sülük Bey.. kenarda sırıtıyor. bi daha ne ben seni göreyim ne de sen beni gör. imrenirdik onların mutluluğuna.. İkisi pek severlerdi birbirlerini." "Toprağı bol olsun...... oda. ama adam." Çago sulh memnunu. pederi hepsinin tam ortasındaydı. peder beyin alkollü olduğu da tespit edildi. İyisi mi sen şu kapıdan çık. vakıf kurmuşsa. Müşteriyi ufak ufak kurgu odasına doğru yönlendirmesi lazım Otuzbeş’in. alnı kızarmış: "Abicim.... bak." Babasının ördek yürüyüşü.

belki biliyorsunuzdur. hiç üzerine alınmazdı..." Karşılık yok.. acilen alengirli bir şeyler söylemesi lazım: "Camilerle ilgileniyormuşsunuz. ama çok şaşırıyor sorunun teklifsizliğine. atölyesi nerede. İşçiliğine akıl sır erdirmek mümkün değil efendim. İşi bitirsinler de.. Döner dönmez bir randevu alırım efendim. Heyecanla atılıyor: "Öyle mi? Kimdir bu arkadaşınız. "Yavaş yavaş kurgu odasına doğru geçelim mi efendim?" * . Hepsini filme yatırıp batırdım dese mi? "Epey denemez aslında beyefendi. yanlış alengir. ne öyle bir kapı.." Ne öyle bir ressam... hepsini sattık..... sır verir gibi: "Fakat alüminyum fabrikası iyi işliyordu.” İlgisi dağılmaya meyilli artık müşterinin. hafifçe eğilip Otuzbeş'in dizine bir fiske vuruyor: "Epey bir miras da kalmıştır size. yürütenleyiz diye korktuk. İşlemelerini görmek için büyüteç kullanmak gerekiyor... Atölyesi buralara yakın. sonra o manifatura toptancısı. İkinci deneme: "Ressam bir arkadaşımın atölyesine gittim geçenlerde." Sırıtıyor adam. ilgilenemeyiz.. Ama geniş adamdı rahmetli... iğrenç. ne de öyle bir seyahat var elbet. bir göz atmama izin verirler mi acaba?" "Siz de bilirsiniz ismini.." Fısıldıyor beyefendi. gülerdi herkes. fakat kendisi bir süreliğine yurtdışına çıktı.."O toplantılara geldiğinde şenlik havası eserdi.. Çago huysuzlanmaya başlıyor ötede.. son yıllarında işleri pek iyi gitmiyordu." "Sattık efendim onları. değil mi?" Az şaşırır." Bingo. Elinde yarım asırlık ahşap bir cami kapısı var. Herifin gözleri parlıyor anında.." "Vah vah..

görürsün köfteyi sen.. zengin çocuğuymuşsun yahu sen.. dangalak.. Salak. "Ulan Otuzbeş.. tam iş yattı derken.) OTUZBEŞ: Kumraal.. Çago için iyilik anının "the end"i. Sıkıntılı ve nazlı tüccar ifadesini giyiniveriyor yüzüne. hafifçe sallanıyor yürürken.. anlık bir iyilik çengeline takılır. Taklayı çağırırsın. iç. KUMRAL: (Banyoya doğru giderken mırıldanmaktadır hâlâ." "Attım oğlum.. az sonra geücem. Ben de filme parayı nerden buldu diyodum.. geldin mi hayatım? KUMRAL: (Kendi kendine mırıldanarak." Kendi destesini sürtüyor iki yanağına. Sarhoş..."... soğumasın..Gece... "Otuzbeş. nerde bizde öyle sağlam arka?" "Hadi hadi.. Ama kıyakçıyız bu defa." "O zaman beni unut. (Kumral kapıdan girer.) Köften batsın. önüne konan viskiyi fondipleyip kalkıyor..) Güzel sevgilim ne yapıyo bakalım? KUMRAL: Sıçıyo. gözleri ışıl ışıl: "Bereket versin. tıklatır.. Çago'nun kucağına fırlattığı para destesiyle aydı." Değiştiriyor mevzuyu: "Ne iş var yakında?" "İş" kelimesi." Çocuk gibi mızıldanıyor Çago: ... İç çekerek önündeki deftere eğiliyor: "İki gün sonra... puşt. kısa filmci iki öğrenci gelecek. olmayan şahsiyeti eksiye inip sahte.. içeriden Otuzbeş'in sesi duyulur.. felaket bi adamsın. Paraya dokunur dokunmaz ruhunun eprimiş astan tersyüz olur Çago'nun...) Yok gelmedim.... OTUZBEŞ: Çabuk ol tatlım. süper köfte kızarttım.. Ses etmiyor Otuzbeş. hiç atıyo gibi bi halin yoktu. OTUZBEŞ: (Meraklı bir ifadeyle banyonun kapısına gelir.. parası az. Kumral klozette oturmakta... ses çıkmayınca kapıyı açar. pis şişko..

"E ama kardeşim. ... Ayıp oluyo çocuğa. nazik bir sırıtma eşliğinde akıp gitti yılları.. Bu manzara insanın canına okur işte. Nihayet devrilen. bir anda kayboldular ortalıktan.. İki küfür. Elma yanaklarından yaşlar süzülen bir şişko. çakılmaktan.. Uzun'un giderek uzaklaşan elini gördü... otururken." Ayıp ve Çago! Gülse mi gülmese mi? "Daha iki ay önce Uzun'un filmini vermedin mi Takla'ya? O zaman bana ayıp olmamıştı.. Kar yağmakta. Devrilen oydu aslında. bacakları sızlıyor. Arkasından bağırıyor Çago: "Kısalara gelmiycek misin yani?" Doğru merdivenlere. şişkoluk başa bela. bütün ballı işleri sana paslayıp Takla'yı hep angaryaya koşamam ki. devirdi masaları. İyilikten umulan medet. midesi kasıklarına abanmış. kaybolan ve türlü çeşit zehirler." Bundan sonrası lüzumsuz nefes. Orada buluyor kendini.. butlan birbirine. sırtı ağrıyor. Şipşak... Ve derhal anladı.. Sandalyeyi tuttuğu gibi patlattı camekâna. insanların en beteriydi artık: Bıngıl bıngıl ve çok fena." "Uzun onu istedi.. ben ne yapayım. Çago. eriyen. O ki bu gövdeden hiç gülmez bir mendebur çıkartmak için ne çok bekledi. Boşmuş hepsi. Masada kim varsa.. bi buçuk nara ve tek bir yumrukla göçertti karşısında onu dalgaya saran adamı. unutmaz hiç. İlk patlama.. Daimi.. Asansör ondan korkuyor. suskun ve çarpık oturmakta..... Yalan. Asansörden korktuğunu söylüyor herkese.. yürürken bir çuval hikâye uydurmuş. hepten ağlayası var... Epey yürümüş. Uzun. uzaktan vapurlar geçmekte. gülüşten beklenen vaat. dikenler refakatinde tekrar zuhur eden. Kumral. Ama tek harf yok kafasında. kapıyı açıp çıkıyor.. Kendi manzarası kendine keder. Deniz kıyısında beton setler....... Kumral'ın giderek uzaklaşan kıçında. galadan iki gün sonra geldi. korkuyla.

Ama o kadar kolay da değil, "iyi yürekli şişkolar cemiyetinden" istifa etmek, böğürerek hücuma geçmek. Ne vakit Kumral'ı düşünse, öyle acıyor, öyle öfkeleniyor ki, takati kalmıyor yekinmeye, yekinip hücum etmeye, kapaklanıyor yere, dikenleri, mızrakları kınlıyor, zehri akıp gidiyor boş yere. Ötede süzülen vapurun bir bölümü aniden havaya uçunca çıkıyor daldığı kasvetli kuyudan. Bu kaçıncı patlayan vapur. Sadece vapurlar olsa iyi, şehrin denizi de karası da ateş üzerinde darıya döndü adeta. Ahali nerede hamile kadın görse yolunu değiştiriyor artık. Kadınları sancı tutsa sokakta, koşup kucaklamaya, kucaklayıp doğurtmaya cesareti yok kimsenin. Kanlı ve yanık gövdeler bir bir vapurdan denize atlarken salya sümüğünü yalayıp temizliyor. Gerisin geri. Ağır ağır yokuşlardan... Nereye? Ev öyle uzak ve soğuk, Agora öyle yakın ve sıcak ki... Evin önünden geçip varıyor Agora'ya. Elbette, Şipşak, karşısında yine sağır dilsizci kadın, şefin gözleri şiş şiş, Balina köşe masadan fırladı bile ve kominin üzerinde gıcır gıcır kıyafetler...

*

"Kumral'ın son dizisini seyrettin mi?" Sorunun "tin mi" kısmı, Balina'nın havuç kıtırtıları altında ezilip gidiyor. Bazen hayatının Balina'yı tanımakla boka sardığını düşünüyor Otuzbeş. Üç buçuk yıl önce bir bahar günü: "Bak abi, bu senin hikâyeyi benim hikâyeyle paçal yaptık mı, bak gör nasıl sarsılıyo ortalık..." Hatta bokluğunun miladını, o metalik "paçal" kelimesinden biliyor. "Valla kızma ama, döktürüyo hatun. Dizi listede üç haftadır tepe. Uzun’la da ayrılmış diyolar..." Fakat herhalde bir bok kardeşliği oluştu aralarında, Balina’dan vazgeçemiyor. Pek vaki değildir ya, bir gün masasına gelip oturmasa garip oluyor, huylanıyor. "Balina sen ne iş yapıyosun şimdilerde?" "Hiçbi şey. İş yok abi. Ne oldu, neden sordun, bi durum mu var?"

Her daim sefalet halindeki Balinanın, "iş" lafına her daim böyle kahredici bir heyecanla atılması, her daim kahrediyor ve eğlendiriyor Otuzbeş’i. Eğlence devam etsin: "Sıkı bi dizi hikâyesi var aklımda. Ağlarsın, yıkılırsın anlatsam..." "Yapma ya, anlat abi..." "İki arkadaş var, kadim arkadaş, can yoldaşı, bi başlarına ekmek kavgası veriyolar Devşehir'de..." "Süper... Eee?" Ah salak Balinam. "Küçük küçük, geçici işler hep, bi gün hamallık, bi gün inşaat, bi gün ayakçılık falan... Derken bi film seti taşınacak oluyo, nakliyeci bu ikisini toplayıp götürüyo... Taşıma devam ederken, yönetmen görüyo bunları... Bi doğu hikâyesi çekicek, ağalar, kan davası falan, filmde tam da böyle iriyarı Xırbolar'a ihtiyaç var... Gidiyo yanlarına, diyo ki, siz ikiniz bırakın bu işi, gelin filmde oynayın..." "Olaya bak be... E ne yapıyolar?" Ah öküz Balinam. "Kabul etmiyolar, günahtır diye!" "Haydaaa, salak mı be bunlar?" "Lan Balina, iki sefil Xırbo ne yapıcak, atlıyolar tabii üstüne..." "Öyle ya, benimki de laf..." "Neyse, çekimler başlıyo. Rolleri ufak, ama üzerlerine cuk diye oturmuş, kabiliyet de var keratalarda... Milletin dikkatini çekiyolar hemen, halk bunları acayip seviyo... Yönetmenle senarist bakıyolar ki bunlarda iş var, yavaş yavaş rollerini büyütüyolar... Böyle böyle, nerdeyse başrole çıkıyolar... Sadece ikisinin oynayacağı projeler başlatılıyo bi yandan..." "…" "…" "E hadi anlatsana Otuzbeş, niye sustun?" "Bu kadar..." "Nasıl yani bu kadar, en zevkli yeri yahu..."

Ah avanak Balinam. "Attım, şimdi uydurdum, yok öyle bi hikâye..." Balina'nın yüzü kararıyor, gözleri masaya akıyor, kulaklarından ateş fışkırıyor, şişmanların komik hışmıyla kalkıyor ayağa: "Sikerim lan muhabbetini... Biz de oturmuş mal gibi dinliyoruz..." Gidiyor. Saniyesinde masanın birine ilişiyor, Otuzbeş'i göstere göstere anlatmaya başlıyor. Ah adi Balinam. Eğlencenin sonu.

*

Bu evde sökülüp atılamayan bir kasvet var. Halbuki üç tarafından ışık alıyor. Kahverengi kapıdan girersin, minik kare bir antre ve antreye açılan üç beyaz kapı çıkar karşına. Kapılardan biri açık mutfaklı salonun, biri yatak odasının, diğeri de banyonun. Banyoyu her nedense ve iyi ki de epey büyük yapmışlar. Kumral’ın kaldığı o üç ayda çuvalla para döktü Otuzbeş buraya. Değişen fayanslar, en genişinden kabin duş, haliyle Otuzbeş de yıkanır, yeni klozet, yeni lavabo, yeni musluklar... Yatak sonra... En pahalısı, en sağlamı, en büyüğü, haliyle Otuzbeş de uyur. Ama bu sağlamlığın ne meşk ne de meşk hareketleri bakımından bir faydası var ona. Hep altta elbet. Yatak muhasebe defteri tenha. Kısa bir cümleye sığar aslında, deftere ne gerek. Agora adisyonuna tabi birkaç tombul ve her biri iki yüz kâğıda patlayan Su-lâvlar...

Agora'daki en ve yegâne havalı zamanlan. Film hazırlıkları tam gaz, masası işsiz setçilerin, kelaynak figüranların uğrak yeri. Masaya biraz da fıstıklar uğrasın derdinde. Her fırsatta aynı lafı atıyor ortaya: "Birinci erkek tamam da, istediğim gibi birinci kadın bulamadım bi türlü."

Külliyen yalan elbet. Bir kez küçük hesaba bulaştın mı ne mantık kalıyor ne şuur, ne de onur. Ortalıkta üniversiteli, akademili, kolejli aktris kaynıyor, Otuzbeş hâlâ eli bohçalı kaçaklar düzme derdinde. Adilik ve aptallık diz boyu yani. Ondan yönetmen olsa ne olur, olmasa ne olur... İşte bir gece Balina, Kumral’ı elinden tutup getiriyor Agora’ya, oturtuyor Otuzbeş'in karşısına. Bohçalı değilse de, taşralı ve ihtiraslı. Son kaçaklardan. Kızı görür görmez, işte aradığım bu diyor içinden. Nihayet bulduğu şey, oyuncu değil elbet. Aynı gece yataktalar. Rakıdan değil, kızın güzelliğinden sarhoş Otuzbeş. Ve yönetmen olan o, cüreti bol, bu kez üste çıkmaya kararlı. Cüretle ezilmekten zar zor kurtuluyor Kumral, Otuzbeş'in ekşi kokulu terinden sırılsıklam, nefes nefese banyoya atıyor kendini. Döndüğünde ettiği laf: "Bi daha yaparsak sen uzan olur mu?" Üç ay boyunca yapıyorlar ve Otuzbeş hep uzanıyor. Arada bir arkanı dön diyor Kumral'a, dönmüyor, ağzına al diyor, almıyor. İlk zamanlar kibarca geri çeviriyor Kumral, Otuzbeş’in bu sapıkça teşebbüslerini. Çekimlerin başında, ilk öflemeler pöflemeler de başlıyor. Ortalarında, üzerinde daha kısa kalıyor, işini bitirip banyoya koşuyor. Filmin final sahnesini çekip, Otuzbeş'in yatak için sabırsızlandığı, Kumral'ın ise uzattıkça uzattığı bir kutlamanın peşinden eve döndüklerinde ilk kez salon kanepesinde uyuyor. Velhasıl galadan bir gün sonra, Otuzbeş'in bozuntuya vermeden köfte kızarttığı o gün, (ağzına) sıçıp gidiyor Kumral. "Pis şişkooo!" diye bağırmayı da ihmal etmeden...

*

Otuzbeş ki, hiç gülmez bir mendebur, bir ahlaksız, bir edepsiz, bir öküz olana dek ne çok iyililikle yaşadı. Bir zamanlar ne ince ayrıntıları fark eder, görür ve bilirdi. "Yüzlerden bir an gelip geçen sıkıntı gölgelerini", "bazı kadınların kederlendiklerinde dudak uçlarının çocuksu bir edayla kıvrıldığım", "bazı adamların güçlü çenelerinin sağlam karakterlerine delalet olduğunu", "pencereden süzülen hafif esintinin insanı utançla sevinç karışımı bir hisse gark edip asude bir maziye havale ettiğini"...

. zaten onu da unuttu.. gövdesinden kurtulup ışık hızıyla koşmaya başlayacağını sanır. kendi kendilerini çöpe atmazlar. bir anda karışacaktır toprağa. zaman kirletmiş. bardaklar tarafından. sözgelimi derin bir sarhoşluk anında. Gövdelerse uzakta durmayı bilmezler.. En beteri. dandik palavra varsa. Bazen... ferah.. ense kökünde her an gıdıklayıp güldürecekmiş gibi serin bir vaat duygusuyla gezinirdi ortalıkta. çatallar. indiremiyor bir türlü.Ne kadar edebi zırvalık... okumak mağlupların işi.. ne mutlu ona. şimdi unuttu hepsini. Artık eline alıp kapaklarını açmaya başladı. Üzerine üzerine gelen o irili ufaklı nesnelere. yanındaki kâğıtları kalemler değil.. Yıllardır okumayı değil. Uygun bir anda. . kaşıklar. Zürafa masa lambasının ampulü patlak aylardır. Bir süre sonra daralmaya başlar yeri. kocaman bir karın misali içeri çekmeyi dener. içinde yaşayan canlının sağlam ve zinde bacaklara sahip olduğunu hayal eder. Kül tablaları. yiyecek paketleri. Kendisini. minderler. kuşatılır. her an gözyaşları halinde yağacakmış gibi nemli bir peklikle. Midesinde. o hepsini kızıl isilikler misali ruhunda taşırdı. bir umutla. yapacak başka şeyi yok. Çünkü bulunduğu her yer hapishanesidir Otuzbeş'in. gazeteler. boş bir çuval gibi yığılacaktır yere. elli kollu insanlara başka nasıl karşı koyabilir? O ki bu koca gövdeyle ne zaman bir yere sabitlense. Aralarına heyecanla asmış kendi filminin afişini. tozunu almayı tercih ettiği kitaplarla dolu beş kitaplık. Babasının evinden sadece şu antika çalışma masasıyla antika sandalyesini aldı. Nesneler kendi kendilerine ait oldukları yere gitmezler. İsteyene kare kare anlatırdı afişlerdeki filmleri. Lâkin artık her şey mermer ona.. havaya. gövdesine değecek kadar yakınına sokulan gövdeler. Salonun duvarlarında silme nadide afişler. dümdüz. Girintisiz çıkıntısız. kalbinde her an taşacakmış gibi kaygan bir buruşmayla.. nafile. O böyle firar edince geriye kalan kılıf.. salona. okuyacak da belki. Kendi gibi kalın artık ve pek kötü..

ilk çıkışını yapan bir oyuncu için ne büyük talihsizlik diyordu. Nasıl da bitirememiş? O ki bunu iki lokmada yutar normalde. Gazeteyi kaldırıp altına bakıyor. "Milli Sinema Tarihinin En Büyük Fiyaskosu" başlığıyla. yaşanan bir mucizeydi. içi yoktur garanti. Kumral: Başta herkes. tıpkı kendisi gibi... hâlâ sehpada tutuyor bu belgeyi. Cennet hücresi: Kanepe. Kimler yok ki fikir beyan edenler arasında: Şipşak: Sinemamızda eşine az rastlanır bir temayı işleme cesaretinden dolayı yönetmeni kutluyorum. "Aşın kilo sebebiyle askerlikten geçici olarak muaf tutulmasına. kurtlanmış bir tost.. fakat silik bir montajcının. Sehpanın üzerinde fi tarihinden bir gazete. Raporun yanında bir dergi. her dakikası basının kuşatmasında geçen çekimlerin bitimine dek herkes nasıl bir filmin ortaya çıkacağını merak ediyordu.. Bir kaset kapağı.. kenarları sararmış. muazzam bir bütçeyle ve büyük bir iddiayla aniden ortaya çıkışı herkesi şaşırttı önce. Fakat kendisine bu cesareti başka sahalarda değerlendirmesini öneriyorum. Ve ranza arkadaşı: Sehpa. Çürük raporu. Fakat yılmadım ve bu negatif durumu pozitife çevirmeyi başardım. Hücre duvarına attığı çentikler: Otuz beşlik rakı şişeleri. gazetenin yanında yarısı yenmiş." Sunuşun altında filmden görüntüler ve kelle fotoğraflar eşliğinde yapılmış kısa söyleşiler. Ve bunca tantananın ardından film daha gala gecesinde çöktü..Uçları kıvrılmış. her yıl askeri hastanede durumunun yoklanmasına. Otuzbeş'in filmine lam beş sayfa ayırmıştı. Kenarda köşede kalmış bir kabiliyetin patlamasına mı tanık olacaktık? Yıllarca film karelerini kesip yapıştırmış bir sinema emekçisi... Masanın diğer yanında bilgisayar. ama tam ters tarafından. Gardiyanı: Televizyon. çalışıp çalışmadığından bile emin değil. gazozu bitirmiş.. Boş bir şişe. bize yerli bir rezervuar mucizesi mi yaşatacaktı? Görkemli bir basın toplantısıyla vurulan ilk klaketten. . parlak ve popüler olanlarından.." Askerlikten yırtmayı ne kadar mühim addetmiş ki. Evet.. Yoklamaya gideni ara ki bulasın.. Başlığın altında kısa bir sunuş yazısı: "Sinema âleminden bildik. içlerin de kapağı yoktur.

ne yazık ki çocuğumuz da hilkat garibi oldu. Filmin absürdle katı gerçeklik arasında gidiş gelişleri. Şöyle ki: Miras muameleleri sırasında Tepekent civarındaki Büyük Sinema. mor bir damganın içinde duruyor: "Av. yaklaşık dört yıl sonra. Şehrin ilk sinemalarından.. Genç postacıyı.. başka bir şahsa satılmış görünüyordu. havuç soyuyor. işini iyi yapar.. büyük bir salonu. yine sehpaya koyuyor. parayı yapımcı olarak değerlendirmesini tavsiye etmiştim. Efendim. unutup gitmiş mektubu. Aslında ona. derginin yanında bir zarf ilişiyor gözüne. övüyor mu sövüyor mu belli değil: Yıllar sonra kült film olarak anılacaktır. geçerlilik taşımadığı ve mülkün tekrar sizin üzerinize geçirilmesi gerektiği. Daha sonra sinemayı da ziyaret ettim. Çakal Sırtbaba". tımarhaneden henüz kaçmışa benzeyen genç bir eleştirmen. sağında . salona dönüyor. merhum pederinizin Körşehir'deki mal mülklerinin devrini. En sonda. taksimini ve satışını ben idare etmiştim. Arkasına bakıyor zarfın. üçüncü sahtiye hukuk kalemi tarafından tarafıma bildirilmiş bulunuyor. Yönetmenin bilerek veya bilmeyerek.. faks ve sicil numaralarıyla beraber. Gönderenin adı. Fakat satışın muvazaalı olduğu. Öyle boş boş bakarken. İsminin de işaret ettiği gibi. sürpriz bir meseleyle. yer yer kuru algımızı parçalayan aykırı çıkışları çok sonra anlaşılacaktır. Ama demek ki herkes her işi yapamıyor. Onüç'ü hatırlıyor. Yarı yolda yine vazgeçiyor. peynir dilimliyor. vaktiyle iki bin koltuğa sahipmiş.. büyük bir iş çıkardığı kanısındayım. telefon. Yıllardır belki bininci kez okuduğu buruş buruş dergiyi kapatıp masanın çekmecesine tıkmak için kalkıyor. Körşehir'den gönderilmiş. ortalıkta projelerini hayata geçiremeyen bir sürü genç ve yetenekli yönetmenin dolaştığını söylemiş. Mutfağa gidip rakı dolduruyor.Çago: Aslında fena bir montajcı değildir kendisi. son derece büyük bir sinema. Yırtıyor zarfı: "Beni belki hatırlarsınız. aslında belki mesele değil de talih diyebileceğimiz bir durumla karşı karşıyayız. aramızda kan uyuşmazlığı vardı. Dinlemedi. Denealarımız farklıydı. Balina: Hikâyeleri paçal etmekte o kadar ısrarcı olmasaydı daha iyi bir film olabilirdi..

bunun ne menem bir halletme olduğu anlaşıldı tabii. sıkıntıya" buyurup meseleyi halletmişti. Yani alır çift biletini. Bu mektup elinize ulaşır ulaşmaz benimle temasa geçmenizi rica eder.. . yeni bir aşk doğmuş aralarında. Bir defasında. Kumral'a rastgelse bile. yenisine mecali yok. otobüste garanti kaybeder. Şapşal suratlı bir adamla el ele.. tezgâhın arkasında oturan esmer gencin yüzüne yayılan tedirgin gülüşten anlıyor.. Şarkıcıymış adam. resmi bir zabıt tutturmanız. yine hiç unutmaz. bisküvi ve krakerle dolu bir torba eşliğinde. tek biletle kurtulamayacağını. yanında söylene söylene kıvranan yolcular. fakat matbaa da faal değil. haline acıyan bir kadın. Bu işlemleri düzenleme safhasında avukatlık ücretimin ve sonrasında sinemanın muhtemel satışından (ki diğer miras kalemleri gibi bunu da satmak isteyeceğinizi tahmin ediyorum) alacağım komisyonun meblağa göre belirlenmiş kademeli bir dökümünü ekte bulabilirsiniz. bakar hiç olmayan keyfine. "Sizin yanınızdaki beyfendi buraya gelsin. seyahat bahanesiyle sona erdiriyor medya boykotunu da. satır satır okuyacak haberleri." * Daha bilet gişesine yaklaşırken. ilgili makamlara kimlik beyanında bulunmanız ve mülkiyeli tekrar üzerinize almanız lazım geliyor.solunda birahane. benim ufaklık oraya otursun. hamam ve kebapçı olarak işletilen çok sayıda müştemilatı var. inatla. Zaten gişede kazansa savaşı.. Ve açtığı ilk sayfada Kumral. Velhasıl şehrimize teşrif etmeniz. ne gerek var canım tatsızlığa. Salondaki koltukların çoğu kaldırılıp yerine tam teşekküllü bir matbaa kurulmuş. saygılarımı sunarım efendim. Kararlı.. Koltuklarına yerleşiyor.. Esnafa bakılırsa uzun süredir faaliyet göstermiyor. İki-üç gazete. Tek bilet-çift bilet münakaşasını çok yaptı bu rezil otogarlarda. Yıllar sonra. ki geleceği kesin. Birkaç saat sonra mola yerinde adamla kadının karşılıklı kıkırdaşmalarından. birkaç dergi. suratına pis pis bakan muavinler yüzünden.

güzel gülüyor her zamanki gibi. alttan üstten. Mola yerinde kocaman bir tepsiyi. bir tanker dolusu ekşi bulamaç çıkıyor içinden. Çocuklar. Her şeye dayanır da. hayvan oğlu hayvan!" türünden bir alay söylenme eşliğinde kapının yolunu tutuyor adam. salataya. Midesi bulanıyor... az ötedeki masada kukla gibi eğreti oturan memur kılıklının tiksintisini dayanılmaz bir raddeye vardırmış olmalı ki. Masadan kalktığında küçük bir çocuğun ona korkuyla bakarak annesinin kucağına sığındığım görüyor. bütün kremaları çıkartıyor içinden. patlıcana. sonra birini daha. ne ayılar var. Kumral gülüyor. ayıp canım. kasadaki göbekliye şaka yapa yapa ve salondaki herkesin gözünün içine baka baka tepeleme dolduruyor. Üç kuruşluk şer keyfi de böyle buharlaşıp gidiyor. Çiş. Üzerine suyu dikip sandalyeye kaykılarak timsah gibi geğirmesi.. zira çiftin eski sevgilileri de gazetelerden öğrenmişler bu sürpriz gelişmeyi. gözleri kısılmış. şerden kararmış zihninde asıl eğlence başlıyor. Öyle olur. böreğe. . Fotoğraftan ayıramıyor gözlerini. muazzam bir iştahla pilava. elmacıklarına doğru uzanan o mahcup dudak kıvrımları. hakikaten korkulacak bir gövde olduğunu hatırlatır ona.. Midesine ani bir açlık hissi akıyor. ne olduğunu anlamadan bitiyor paketler. Naylon torbadaki kremalı bisküvi paketlerinden birini açıyor. tezgâhtaki beyaz önlüklüye fırça ata ata. önü dimdik.. köfteye. netice tiksintidir... En orta yerdeki masaya kuruluyor. kaybedecek bir şeyi kalmıyor o noktadan sonra. İşte eğlenceyi bitiren de o çocuk oluyor. Hepsini silip süpürmesi beş dakikasını almıyor. Bu gürültülü kusma mesaisi.magazin âlemi bu haberle çalkalanıyormuş.. çocukların ondan korkmasına dayanamaz. kamışı öğürüyor. Fakat tiksinilmek onu rahatlatıyor.. "Bu kadar da olmaz ki.. naylon torbayı zor yetiştiriyor ağzına.. oradan kamışına tahrik. yolcuların gövdesine dair acımayla öfke arasında gidip gelen hissiyatlarını malum neticeyle buluşturuyor: Tiksinti. Bir kez daha eğiyor başını. Keyif buharlaşınca midesinde de bir şey durmuyor herhalde artık.. baklavaya yumuluyor. Tuvalet. O öğürüyor. acıdığına öfke de duyarsın. fasulyeye.

Fakat ayranının kırk şifa verdiği söylenir. elinde küçük torbalarla topallayarak dolaşan ihtiyar bir satıcı ilişiyor gözüne. büyülendi: "Ver bakalım." "On ver yeter... Alıyor torbayı.. O üç kutsal kitaptan başkası çıkabilir mi torbanın içinden? Sonra bu üçübiryerde kutsallığa ne ödenebilir? "Ver bi tane." Durduk yerde esrarlı bir bilmecenin içine düştü. ama üç tane var. adamın..." Dürüstlüğün fazlası zarar.. satıcı her nasılsa kolunu tam isabet yakalıyor. Ağzı iki parça yapışkan bantla kapatılmış naylon torbalarda üç minik kitap var hakikaten." Adam bilge. bi onluğa veririm. sorunun saçmalığına kendisi de şaşırarak. dönüp gidecekken. nerden anlıycaksın?" "Günahı senin boynuna." Adam üçkâğıtçı bir kör bilge. "Kutsal kitap seti.. "ilahi set" pazarlamasına ilk defa rastlıyor. kutsal kitapların hepsi!" diye bağırması. Körü körüne gözlük satıyor. Gözlerin sağlam mı?" "Var biraz bozukluk. Çaresi yok. bu kez kaktırıyor beşliği." "Çok ucuza gözlüklerim de var. Asıl dikkatini çekense.Ne kadar kasvetli olduğu. "Hangi kitaplar var bunun içinde?" diye soruyor. Tek tek küçük kutsal kitaplar satanları biliyor da. otobüse yollanıyor.. Hırpaniliğinden ve çarpık gövdesinden o kutsallığın kendisine zerre faydası dokunmadığı belli olan ihtiyara yanaşıyor usulca. yolcu almak için girdikleri otogarından fazlasıyla anlaşılan bir şehir: Tımarkent." "Ne kadar?" "Ne verirsen. Kırkıncı bardak ayranı yuvarlarken. . Ama bi fiyat söyle ki ikimiz de üzülmeyelim... "Yazılar çok küçük. onluk diye. Ama satıcının cevabı saçmalığın doruklarında: "Bilmiyorum. rahat okursun." diyen satıcının torbalardan birini zorla ayırıp beceriksizce uzatmasından anlıyor: Adam kör. "Şimdi ben sana onluk diye beşlik versem...

Başşehir'in doğusunda doğmuş kim varsa alıp döve kaka indiriyorlar otobüsten. biraz küçülmüş mü sanki. ki bu bir mucize. Şaşırıyor. Kitabı cebine sokuyor. Az ötede abur cubur satan bir büfe. sürpriz yok: Üç tane. Fark etmemek elde değil bu değişimi. Tek acıkan o değil. Bu şehri sevmez. Başını kaldırıyor tekrar. İlişiyor kuyruğa. Gözünde canbazlar. bir türlü tamamlanamayan imzalar. hele bu kadarcık yol kalmışken. kadim kitap. İniyor aşağı. sıcaktan kavruluyordu ortalık. Avukatın yazıhanesi de bir işhanının beşinci kalındaydı. kendini yokluyor. beklerken cebinden çıkarıyor kitabı tekrar. Avukat. kaçıncı mola. belgeler yüzünden kaç kez süründü merdivenlerinde. Miras için geldi buraya en son. Velhasıl şişman sevmeyen şehri o hiç sevmez. Alıcı bir mahlûk. * Körşehir'in ışıklan göründü uzaktan. Hayır. tam uyuyor numarası. elleri uyuşmuş. kutlu bir ateşkes var şimdi onun yerinde. lâkin aklında tek kelime kalmamış okuduğu onca sayfadan. şehrin girişinde kimlik kontrolü... ağzında kumpaslar. Bir çuval peksimet yiyip üzerine bir bidon su içmiş gibi.. damgalar.Adam arkasından küfür mü ediyor ne? Koltuklarına kuruluyor. . Elinde kitap.. Gözünü kutsal kelimelerde gezdirdikçe. çok tuhaf bir şey oluyor: O vahim açlık hissi yavaş yavaş buharlaşıp uçuyor gövdesinden.. Otobüs bir benzin istasyonuna giriyor. kaptırmış okuyor. kendi terinde boğulacaktı neredeyse. rasgele bir yerden başlıyor okumaya. Gözlüğü takıyor. Göbeğine ilişiyor gözü. bildik. kalın bir örtü örtülüyor sanki midesine.. Yazdı. önce davranan zayıflar kuyruk olmuş büfenin önünde.. Gözleri sızlıyor. beşte biri eksiliyor yolcuların. Yok. bitmiş midesindeki açlık cengi. Körşehir’e tok iniyor. sokar sokmaz da acayip bir açlık hissiyle sarsılıyor. başlıyor okumaya..

Zaten bu sebepten ötürü de sinemada uzunca müddet müstehcen filmler oynatılmış. rahmetli babanızın terekesinde sürpriz bir mülk çıktı. Hemen ciddileşiyor avukat. satılığa çıkarıldığında pek yüksek bir fiyat. Veya tam tersi. Uzatmayalım." Saygılı lisanını böyle terbiye yoksunu. berbat bir şakayla kırı verme becerisine hayran kalıyor avukatın..Sarf ettiği ve işittiği her kelime muhtemel kazanç.. şimdilerde o cânım sinema binası.." Gözünün içine baka baka dolap çeviriyor Çakal. gösterişle açılmış. o kadar belli ki: "Siz mi alıcaksınız?" . tam karşısında da genelev var. Var mı ilgilenen müşteri?" "Aslında yoktu.. Aksine....... sonra karşıya.inde. yakışıklı. Otuzbeş pek kaba giriyor lafa: "Tamam. Fakat gel /. ne şişko. konuşması yavaş.. Size de yazdığım gibi. yalaka: "Dilerseniz sözü hiç uzatmadan. Uzatmayayım efendim.. tantanayla. put gibi duruyor karşısında. Fakat içtihatlar uyarınca. ama geçenlerde biri telefon edip. izninizle.. Çok afedersiniz... Gülmüyor. ne moruk. ne sivilce bozuğu. Şimdi. büyük bir sinema efendim bu. Hahaha. döküntü işyerlerinin arasında kalmış durumda.aman git zaman muhitin çehresi de çok değişmiş. boğazını temizleyip devam ediyor: "Efendime söyleyeyim... Üstelik ne dörtgöz. Yani önce sinemaya. vaktiyle sinemanın içine bir matbaa kurulmuş. kir pas içinde atölyelerin.. pek kıymetli olmayan bir bölgede. sizin de tahmin edebileceğiniz gibi. harap bir bina var elimizde. durumu kısaca bir kez daha izah edeyim efendim. o yüzden dinlemesi çabuk.. benim de eski bir arkadaşım olduğunu söyleyip.. batakhanelerin. Vaktiyle şehrin en lüks sineması mahiyetinde yapılmış. gazetelerde günlerce sinemanın ihtişamından söz edilmiş. ne çarpık. /. Adı da zaten Büyük Sinema. Matbaanın babanıza ait olup olmadığı veya kime ait olduğu hususunda hiçbir kayda rastlayamadık.. Uzun lafın kısası... kısa keselim. pek genç. o vakitler etrafındaki muhit de seçkin bir muhitmiş." Uzatmadıkça uzatıyor Çakal. Çingolar gırla. içerideki menkuller de size ait. parlak.. Xırbolar.

." Şaşkınlıktan ne yapacağını. yüzü gülüyor. Telefonu açar açmaz düzeliyor konuşması. Bankalar da kapandı. Binayı bile görmeden. Hay aksi. Yanında cılız mı cılız. Masaya yönelip avukatı kaldırıyor Onüç." diyor ağlayarak.. almak istiyorsa getirsin mukaveleyi. fakat belki bir ihtimal." diye kekelerken cep telefonu çalıyor. elbette ki hayır.. yani ben Numune varım.. ne demek bu şimdi? Sen istemedin mi sinemayı araştırmamı. sevinçten uçacak ağzını açarken: "Yahu ne şanslısınız.. hırpani bir adam var.. verin paramı. Çakal'm burnundan kan boşalıyor anında. ben karşı tarafı arayayım." Beş dakika sonra açılıyor büronun kapısı.. ... İşte o arkadaşım.. kırışalım paralan. Kotuma tıkıştırdığım kazakla pek komik duruyor olmalıyım.. Otuzbeş bu sırıtışı tanıyor. bir yandan da. Otuzbeş sakin sakin oturuyor.. ferahlıyor. Postacı.. kök gibi bir kafa gömüyor suratına. atalım imzayı... terekesini bulup çıkarmamı? Demedin mi.. bu kadar çabuk karar vereceğinizi bilsem. "Beyefendi. alnındaki ter anında buharlaşıyor... "Ne oluyo ya. Onüç. Telefonu kapatıp Otuzbeş’e kusturucu bir neşeyle bakıyor.. talip oldu mülke. İki saattir Otuzbeş'i kazıklamak için inceden döşediği yolda aniden sendeliyor. Arkadaşınız veya değil. Hay aksi. müşteriden avantayı bu kadar kolay kapacak olmasına inanamıyor.." O kıvranırken. gideyim. Aşağıdaymış kendisi.. bütün makyajı dublajı dağılıp gidiyor. belki on yıldır suya ve gıdaya el sürmemiş gibi görünen. elindeki kalemi neresine sokacağını şaşırıyor Çakal.. Geliyor efendim."Yok efendim.. hay aksi. Sırıtkan bir adam giriyor içeri.. Saatine göz atıyor telaşla: "Hay aksi. izninizle.." "İzahata girmeyin beyefendi. karşı taraf yarın sabaha randevu vermişti. ki sizi temin ederim kendisini senelerdir görmüyordum ve hâlâ da görmüş değilim. Tedarikliymiş de.... ucuza kapatalım.

." Çakılıp kalıyor yerinde.. Pis yurtlu ha?" diye bağırırken. kalkıyor. Merhum badimin yönetmeni.. bunu hemen anlıyor. "Okuldayken bana çektirdiklerine say. ben devam ediyorum: "Hadi kalk. saçına bile dokunmamıştı Kumral’ın.. . bağınyor: "Sen de kimsin?" "Ben Numune. badim doğruyu söylemişti. sinemanın varisi çıktı. sahtekârın teki de olsa.." Karşısında kaderi duruyor Otuzbeş'in. gidiyoruz. gidelim...Onüç. Ve bilmeni isterim ki. Onüç'ü zaten tanıyosun... ben Otuzbeş'e dönüyorum: "Hayat ne tuhaf.." Otuzbeş öfkeyle yekiniyor koltuğunda.

Büyük olanı Büyük Sinema. Üstgeçidi geçer geçmez sol kolda askerlik şubesini. çukurumu kimse kazmadı. gözün kalıyor. bilinmeyen bir hastalıktan ölüyor. açıkgöz bir muhacir. Muhacir önce voliyi vuruyor. özene bezene yapılıyor. Yeryuvar'da dolaşmadık diyar bırakmayıp en son bir Açkıta ülkesinin sefaretinden emekliye ayrılan bir sefirin oğlu. Taksiye biniyorsun istersen. o uçuk sebebiyle yataklara düşüyor ve oradan da ahrete intikal ediyor. nice zampara nefsi zımparaladığı söyleniyor. bu civarda muteber cesetler otururken. yekten kaçıyorsun. çünkü gayet büyük. Belki gitmeden önce karabina oteline girip şeffaf sarışınlara bir göz atmak istiyorsun. Sülük Bey. nihayet iki metrekare yeşil çuha üzerinde iki bin metrekare sinemayı kaybedince. henüz aşağılık canlılar muhiti istila etmemişken. Otuzbeş'in babası. iflah olmuyorsun sonra. ki karşısındaki kerhaneyle el ele. İkinci sahibi. Büyük Sinemaya. gencecik yaşında. sağ kolda karakolu görüyorsun. Hele ben. Hayatında ilk kez. istersen külüstür dolmuşlara atlıyorsun ya da sağlı sollu pavyonlara baka baka pabuçüstü gidiyorsun. ki seksen yıldır bir kez durmuşluğu yok trenin. Pishane'den öteye az kalıyor uz kalmıyor. paran yetmiyor. aleti çıkarıp kendini vuruyor. hiç durmayıp devam ediyorsun. Daha inşa sırasında. Bunları normalde gördün mü de zaten hiç durmuyorsun. sonra kadına kumara vuruyor. Yüzüne damla damla sıçrayan kan eşliğinde sinemaya sahip olan şahıs. Vaktiyle. lâkin tavsiye edilmiyor. ayaklarım kıçımı dövüyor kaçarken. kıtipiyoz bir tüccar. motor gibi anlatıyor Otuzbeş: Binalardan küçük olanı tren istasyonu.. bir cesaret geldiği kumarhanede talihiyle cana . Sinema dolup taşıyor onun zamanında. şehre şan olsun niyetiyle. Ağrı ağıdı Çıkıyoruz yola. Uğursuz diyorlar bu sinemaya. İki yüz metre kaçtıktan sonra sırt sırta iki güzel bina göze çarpıyor.BABO4 TEŞRİF Belediye taşımı yazmadı. İlk sahibi. Sinemanın adı Büyük. Günün birinde dudağı uçukluyor..

Sülük. yavaş yavaş deniz kenarlarına göç edip körfez manzarasına doğru kurulmakta. eline yüzüne bulaştırıyor. Otuzbeş'in ısrarıyla satmaktan vazgeçiyor. o sivilceli müdür oluyor. önceleri sinemayı hemen elden çıkarmaya niyetleniyorsa da. günün birinde sinemayı hatırlıyor. Ve hesaplarına göre. cennetteki yeri sabit. sinemanın etrafı Çingolar'la. . Ne diyelim. frengiden cartayı çekmeden önce. zarardan kâra geçirmek maksadıyla Büyük Sinemayı porno mabedine çeviren. hayatını beş para etmez sanatkerane çabalarla kaydırıyor ve artistlik hayalleri. ama aslında öyle olmayan bir bekçi haricinde. orospularla. sefil bir kurgu masasında nihayetleniyor. Zira Otuzbeş sinemayı görür görmez büyüleniyor. bir oturuşta dibini bulduğu fındık ezmeleri misali. hayatı yedek kulübesinde yaşayıp şampiyonluk kupasını herkesten önce kaldıran bütün sinsiler gibi. toramanlığına bakmadan artistlik hülyalarına dalar oluyor. hurisi gani olsun. pezevenklerle. sinemayla alakadar kimse kalmıyor ve çoktan Devşehir'e taşınıp çoktandır o şehrin bahtsızlarını düdükleyen Sülük. Sonraları bir kabiliyetsiz için en vahim hatayı yapıp babasıyla arasını bozuyor. Müdürün vefatının ardından. kontratını dolmakalemiyle bizzat imzaladığı dayalı döşeli ev dışında öldür billah başörtüsüyle gezen son metresinin de payı var. Sülük Bey'i günahın panzehirinin hayır olduğu hususunda ikna ediyor. İşte bu sıkıntılı muhasebe halini fark eden ve müptezel gönül maceralarıyla tıka basa dolu günahkâr hayatını sürdürme gücünü. her filmi on kez seyredip. Bu hatırlamada. Sülük Bey'in sinemanın başına tayin ettiği müdür ise o haşere cemaatinin bazı mensuplarının memeleri arasına düştü düşmekte. ticaret sahasında başarıdan başarıya koşuyor ve o koşu esnasında sinemayı unutup gidiyor. dilsiz olan.kastedecek kadar lanetli bir adam. Paytak paytak yürüdüğü için "ördek" lakabıyla anılan bu ödlek herif. ince ahret hesaplarında. yani medeniyetten nasibini almamış bilumum haşaratla dolmakta. Sülük öldükten sonra. ilahi olanla bir tür tek taraflı makul akitte bulup tuhaf bir kudret edinen metresi Ballı. İşte. öbür tarafın efendileri nezdinde pek rağbet görmeyeceği kesin. Bu arada şehrin zengin kıçları. kalan miras marifetiyle teşebbüs ettiği ilk ve son filmini de. o günlerde bünyesini ağırkanlı kanser hücreleriyle beraber ölüm korkusu da sardığından ve sekiz dokuzluk bir trafik kazasında ölene dek daha çok can yakıp ilik kurutacağını bilmediğinden. Xırbolar’la. salondan çıkmaz oluyor. Sülük.

Mesela ta Morsancak'ta araba arabaya çarpsa. demir kapının kilidini kurcalıyoruz. Varta depreminde bütün ailesini ve konuşma isteğini kaybettikten sonra yollara düşüp vardığı bu sinemadan otuz yıldır otuz metre dahi uzaklaşmış değil. ölü. Sinemanın önünde kaç saat dikilip kaç araba sayıyor kim bilir. ta Agora'da çatal bıçağa değse. Tabii. bir hamam arasından onu merakla yanına çağırmak ve acıyıp barındırmak piyangosu birahane sahibine vuruyor. ta Şirintarla'da Muazzamsenar'ın kadife kesesinde bozukluk bozukluğa değse. elli birinde ideal bir barmen: Konuşması hiç. Ballı'nın en gençliğinden miras bir genç arkadaşımız. Ballı'nın oğlu Kıllı. kurşun sesini vardığı yere kadar takip ediyor. nerede silah sıkılsa. duyuyor. . gişecisi. parfümlü. Bekçi. kapıya kilidi vuruyor. Çünkü varmışız Büyük Sinema’ya. Büyük Sinema dahilinde ne düşüp kalkmadık orospu ne de işleyen bir matbaa bırakıyor. Nerede bir güvercin uçsa. duyuyor. dinlemesi ebedi. yer göstericisi. Binanın altında konuşlu bir birahane. Ve bizi de duyuyor Bekçi. Otuz yıldır Büyük Sinemanın bekçisi. temizlikçisi. onun kanat sesini duyan biri var. * Ellisinde kültablası boşaltmaya başlıyor Bekçi. yaşadığı melun hayatın pisliğinden aka kesmiş. iş kurmak istiyor ve böylece Sülük Bey'i günahlarından arındırıyor. Öyle insanlar var ki. Kıllı'yı mezara. çokluğuyla müstesna onca günahı vantuz gibi içine çekiyor ve bir daha da iflah olmuyor. bazı sesleri kilometrelerce uzaktan duyuyor. pezevengin tekini zindana gönderen o meşhur düzüşme partisinden bir hafta sonra. yani her şeyi o.Büyük Sinema’daki matbaanın hikmeti işte bu ikna. üzerine bir de oturup ağlıyor. bir kebapçı. o da ölü. Kapıya o kallavi kilidi astıktan sonra arkasına dönüyor ve hayata bakıyor Bekçi. Bekçi ise metali duyuyor. zengin ve şık bir kart zamparayı arıtmak öyle basit bir mesele sayılamayacağından. Öfkeli bir genç var sonra. duvarlardaki sararmış Flora Guida afişlerine gözyaşlarıyla baka baka. Ta Durak Sineması'ndaki filmde kılıç kılıca değse.

. diyor Otuzbeş. hem tanıyor sanki. beni hiç tanımıyor. Beride de etrafa ürkek bakan ben. ağır anahtarı boynuna asmış. hem tanımıyor. diyor Onüç bana. yılların isini pasını. peşimizde Bekçi. aptal mısın lan sen. bakıyor ki bir şişko. benim filmim. dili lâldir. Ben de az ileride yatıyorum. Onüç yanıma geliyor. üzerine attırmışlar! Koca gövdesiyle yerleri sarsarak düşüp bayılıyor. cümleten görüşüp tanışıyoruz. az ötede. biz herkesi görüyoruz. cevap veremez. Sevinçle çıkarıyor boynundan anahtarı. korkudan yan baygın. Dönüyorum arkama. öyle. Derken Otuzbeş. diye fısıldıyorum Onüç'e. bizi görüyor. başlıyor okumaya. bak hâlâ duruyo. Boşuna uğraşma. Yıllardır o günü. eriyor ve ağlıyor. diyor. Sülük'ün evladı. Elindeki afişe bakıyor. dur bakalım. diye soruyor.Fırlayıp çıkıyor birahaneden Bekçi. diyor. tek gıcırtı çıkarmadan tıkır tıkır çalışıyor. pantolonundan ve dahi pabuçlarından yere yoğun beyaz sıvılar akmaya başlıyor. defol. perdeye bir anda altından yapılmış çıplak periler yansıyor. yara yanaklı bir adam. sinemanın bekçisidir. Bekleme salonuna vardığımızda. haykırmaya başlıyor: Benim filmim. nasıl geldim ben buraya? Cevap yok. tüm ışıklar yanıp göz alıyor. açılıyor kilit. giriyoruz içeri. defol! Onüç tutuyor kolumdan. bırakalım gelsin. küçük bir kitap çıkarıyor. Kederle gülüyor. şükür. sinesi çıban olmuş. Bir müddet sonra açıyor gözlerini. kaçak. kaçak. gömleğinden. sinema kapısının açılacağı günü beklemiş Bekçi. ensesinden. korkuyorum. bağırıyorum bas bas: Siktir git lan. defol. O okudukça boynundan. ama benimkinde bu kadar meme yoktu. çok şükür. yukarıdaki film makinesi. hemen tanıyor. ağzındaki puroyu aşağı yukarı oynatıp. bütün afişlerin sarısı uçuyor. Seçilmiş olmak böyle bir şey mi. başıma çöküp başımı okşuyor ve aniden. Doğruluyor Otuzbeş. bakıyoruz ki. boynu eğilmiş o yüzden. biliyorum ben bunu. ismi aynı. benim filmim değilmiş. öyle. Korkma o zaman. Sağma soluna göz gezdiriyor. saygıyla uzatıyor Otuzbeş'e. kimin nesiymiş öğrenelim. Onun yanında beyaz suratlı. arasına parça atmışlar. diyor. burası neresi. . herkes bizi görüyor. şeffaf edalı. içerideki matbaa. Telaşla ceket cebini aranıyor sonra. elinde bir film afişi. Eriyor Otuzbeş. ceketinden. kirini küfünü taşıyan sinema pırıl pırıl oluveriyor. Otuzbeş..

bu civarı ve sonra basıyor ikimize fırçayı: İçmeyin o kadar. Ulu Önder sağolsun. kalkıp gidiyor. Fazlasıyla itaat ediyoruz peçeteye. Herkes kitap okuyabilir mi. Otuzbeş kokteyl diye tutturuyor.. yüzde doksan. Bir bok olduğu yok fakat. Bekçi bilmiyor kokteyl nedir. bunu iç.. başımı okşuyor. diyor durmadan. benim âlemim hepten yalan!" diye sayıklıyor Otuzbeş. pir gerekiyor bulmaya. pek durun. o meczup kelime. bitmişiz. Onüç hiç içmiyor. rakıyı gösteriyor. biliyorsun. boynundaki kolyeyi okşuyor. boş konuşmayın. Niye geldik buraya. Bekçi gülüyor. önünde kutularca dondurma. neden getirdiniz beni buraya. Soruyorum. Hayatı çekirdek misali çıtır çıtır yemişiz. bütün âlem yalan. madem boş boş oturacaktık.. esaslı bir mucizeye şahit olmuşuz. zor atıyorum kendimi sinemaya. tuğla gibi olmadıkça. diyor Onüç. diye devam ediyor. denklerden. bir eli kolyeli boynunda. Basmak için ne yapmak gerekiyor? İşçi bulmak. ne yapacağız. Soruyor: Kitap nasıl üretiliyor? Cevaplıyorum: İşte böyle matbaada basılıyor. büyülenmişiz. diyorum.. sırtımı sıvazlıyor. bilhassa ben. . boşa gitti. koca bir deftere yazdıkça yazıyor. polis görünce fırlıyorum birahaneden.. heba oldu ömrüm!" diye bağırıyorum ağlayarak.. öbür elinde kalem.. korkuyorum hep. vuruyoruz kendimizi içkiye. ne yazıyorsun öyle deli gibi. Otuzbeş’in her duyduğunda ağladığı o uzak dağ. Otuzbeş’in önüne koyuyor. enkaz mekân. sen adaysın. Onüç cevap vermiyor hiç. zira hakikat. içiyorum hep. şimdilik burayı. Cenklerden... zor taşıyorlar beni. işçi için de para bulmak gerekiyor. Onüç'e soruyorum durmadan. diye soruyorum. ne yapacağız? Bekle. kitap mı. diyorum. o yorulmuyor susmaktan. "Yalan. Ağladığımı duyunca çıkıp geliyor Onüç.Daha varır varmaz sinemaya. kaçağın uzaklaştıkça yaklaştığı. güzeldir. "İçinden geldiği gibi ötemedi ruhumdaki horoz. Sonra bir kayboluyor ortadan. dikkat edin sağlığınıza. elbet başlayacağız. vazifem ne. Bekçi'nin hiç anlatamadığı. Boş ver filmi. Hakikat.. Biz de dalıyoruz Bekçi'nin birahanesine. Film mi iyidir. diye soruyor bizi seyreden Otuzbeş. ben kaçağım. dik durun. sinemanın son durağımız olduğunu bilmişiz ve ama şimdi neden sıkılıyoruz? Vazifen var. zurna olup düşüyorum sandalyelerden. purosu her daim ağzında. kitap iyidir. diye soruyor Onüç günün birinde. Biz yoruluyoruz sormaktan. hevenklerden kopup gelmişiz. diyor. kargacık burgacık yazıyor peçetenin üzerine.

yazıktır.Olmaz öyle şey! .Yahu Onüç. maraza çıkarma işte.Sokaktan. zahmetsiz zahmetsiz film oynatmak dururken neden matbaayla yorucaz kendimizi? Hem matbaayı nasıl işleticez? Sermaye nerde? İşçileri nerden bulacaz. günahtır. yamuklar. .. Onüç. bir araba kerhane tatlısı yediği gün. gerizekâlılar.Deliler.. Karşıdaki adamın sattığı san yuvarlak şeyler nedir? Kerhane tatlısı. yedin sen kafayı.... .... . topluyor bizi matbaada: . Yeryuvar'ın en mutlu işçileri olacak onlar..Paramız var mı? Paramız yok.. .O sokaktan bu sokaktan şu sokaktan.İnsanlığa sığmaz Onüç..Otuzbeş.. Peki parasız işçi nasıl bulunur? Ben bir yolunu biliyorum.Yok yok. bulsak parasını nasıl ödiycez? -Anlat Numune.İşçiler hazır.Ulan öğrenemez ki onlar işi... yamuk değil mi bunlar? ..Lafa bak. . .Bal gibi olur Otuzbeş kardeşim. ... .Sokaktan topladığımız sakatları mı çalıştırcaz yani matbaada? ..Tamam mı? Anlaştık mı Otuzbeş? . . karışıktır bu matbaa meselesi..Sen hiç merak etme. .... . seç beğen al.. Sokaktan bol ne var? ....Hangi sokaktan? . . anlaşmadık..Aynen öyle. nerden bulacaksın öyle işçiyi? ..Bütün sokaklar onlarla dolu.. .Nasıl yani? İşçilerin durduğu bi sokak mı var? .Hayır efendim... Adı üstünde..Sen onu bana bırak. hem de bedava.

atlıyoruz Otuzbeş'in üstüne. Otuzbeş inatçı. Kahkaha treni hiç durmuyor veya ebediyen duruyor. Ama.. ben dedim.. sokun kıçınıza. çünkü sen.. kapıyı kapatıyor. bağırıyor. Kitaplar cepten çıkınca. küfredenler.. yeter ki kitapları verin bana. şarkıcılar. gitmeyeceksin.. tekerlemeciler. anlaştık mı? . hamamı satmam hayatta. gülenler. soruyorum.. kederle gülerek. soruyorum. ben seçildim değil mi. ama Otuzbeş başka çaremiz yok. Teslimat ekibi dışında kimse çıkmıyor.. Onüç çekip alıyor üç küçük kitabı cebinden.. hatırlayanlar ikinci kez sorulduğunda başka bir ad söylediği için. alın hamamı. Onüç koşup geliyor yanıma. ben tutuyorum. balon gibi şişmeye başlıyor Otuzbeş..Ne diyosun. kaçak değilim artık. diyorum. yamuk kafaları tek tek alıyor odaya. anlatmaya dil yetmez: Taklitçiler. Giriyorum odaya. diye yanıtlıyor. Peki nasıl bulacağız para? Benim bir fikrim var ama. ağlayanlar. Hiçbiri doğru düzgün adını hatırlamadığı. * O günden sonra Büyük Sinema'nın kapısından birbirinden salyalı. şairler. senin sayende. yahu nasıl öğretiyorsun yamuklara işi bu kadar kısa sürede. hacimleri var. seçildin. Elbette Numune.Yap ne yapacaksan anasını satayım. diye haykırıyor Onüç yana yakıla. İnanır gibi . çok para. sığmıyorlar matbaaya. diyor. Para lazım. bir müddet sonra odadan çıkan yamuk.. lâkin sadece sayı değiller. ne yapacağımızı düşünüyoruz kara kara. canbazlar. Bir an gururla kabarıyor göğsüm. ama savaşa da gitmeyeceğim değil mi. birbirinden yamuk kafalı işçiler giriyor. Neyse ki yamuklarla beraber talih de giriyor sinemanın kapısından. İstasyon binası ne zamandır kullanılmadığından ihaleye çıkarılıyor. Yamukları istasyona yerleştirdiğimizde öyle bir şenlik kopuyor ki. Onüç işareti çakıyor bana. diyor. Onüç ikimize küçük bir idare odası hazırlıyor. çıkmak istemiyor istasyondan ve sinemadan. film oynatalım dedim sana. İstasyonu matbaa ahalisi için yatakhane ve oyunevi yapıyoruz. haliyle birer numara veriyoruz onlara... birbirinden çişli. Sayende Numune. nasıl alınır bu bina. diyor. sanki kırk yıllık matbaacı gibi çalışmaya koyuluyor..

Bağıra çağıra ülke dilinin tek olduğundan. bakıyorum ve tanıyorum. İşçimiz var. Kelime kelime tekrarladığı rekorlar kitabında hatırı sayılır bir yeri fazlasıyla hak ediyor. ama kurşun sesleri doluveriyor kulağıma. Kalkıp yalpalayarak bara yaklaşıyorum. kusuyorum. "Baksana ne kadar beyaz. bir yandan da. ısıracak!" diye bağırıp ortalığı velveleye veriyor. O yüzden yığınla prova çöpe gidiyor. Arada bir yorgunluk atmak için birahaneye geçiyoruz. akşamları "Herkes iş başınaaa!" komutuyla bitiyor. Varıp baktığımızda. basılan her satın ezberleyip tekrarladığını anlıyoruz. inanmak istiyorum.. "Çalışmaaa!" komutuyla başlıyor. artık kalkmıyor!" diye sayıklıyor. uyukladığım masadan başımı kaldırıp manasız gözlerle bakıyorum papyonlu adama. makinemiz var. Kâğıdın üzerinde ne vakit "K" görse. Bekçi. siz ne zaman içerden çıktınız hocam? Ne zaman terhis oldunuz?" diye . Yamukonyedi'nin durmadan mırıldanması dikkatini çekiyor günün birinde Onüç’ün. ama neyse ki talih hâlâ bizimle oturuyor.oluyorum. Ardından bir gazete promosyonu için tuhaf rekorlar kitabı. Sabahlan mesai. Çaresiz baskı bölümünden alıp temizliğe veriyoruz onu. Değişik çalışıyor bu yamukların kafası. ne kadar temiz. kaçın. bu kez korkuyla kabarıyor göğsüm. barın önünde papyonlu bir adam bitiveriyor. Onüç. Sonra başlıyor hıçkıra hıçkıra ağlamaya. makineden basılı kâğıtlar çıktıkça hüngür hüngür ağlıyor. çok tuhaf. polislerin muhit devriyesini bitirdiği saatten sonra. Kirlendi işte şimdi. Prof bu. o öyle bağırınca herkes köşe bucak kaçmaya başlıyor. Bir gece. yapma dediğini yapıyorlar. Yamukyirmibir "K" harfinden korkuyor. "Kurt kurt. Yamuklar bir tuhaf. boz kurt. Derken ben. fırlıyorum odadan dışarı. gurur sönüyor.. ama baskı şefimiz ve bilgisayar uzmanımız yok. Yamukondokuz. bu anlaşılmaz müzik devam ederse kendini yakacağından söz ediyor.. "Hocam hocam. kendi memleket havalarını takıyor teybe. Niye ağladığını sorduğumuzda. Yap dediğini yapmıyorlar." yanıtını veriyor. dalıyorum tuvalete. Sonra Parmakada'yı müdafaa komitesinin miting afişleri. "Kalkmıyor. udu kemanı erbanesi bol bir şarkı çalarken. boş bir kâğıdı gösterip.. Bakıyorum. ama ağlaya ağlaya çalışmaktan geri durmuyor. bölücülerin en ücra köşelere sızdığından. işler yavaş ilerliyor. yanında iki pazarlamacı yamukla dolanıyor muhiti ve alıyoruz ilk işimizi: Karakol ve kerhane için kartvizit.

Aşamana koyayım. diyor. erken. Parmakada mitingi yapılamadı. çünkü zelzele oldu. baskı makineleri arasında dolaşmaya koyuluyor. ne yapacağım.soruyorum. Onüç'ten biliyorum.” Ellerimi belimden indiriyorum. tuvaletlerin yanındaki kilerde. Başı eğik. matbaada seçilmişliğimin olanca vakarıyla dolaşsam da. boynunu büküyor ve durumu açıklıyor: "Kartvizit teslimatında karışıklık oldu. bu malların teslimatı neden yapılmadı? Ve neden bizim bundan haberimiz olmadı?” Onüç'ün yüzüme diktiği gözlerinde bir öfke kıvılcımı çakıp sönüyor sanki. rekorları almaktan caydı. Ertesi sabah Prof. Halbuki mesuliyetim büyük. bir kilometre ötemizde. Yanıtını beklemeden. * İşler yoluna giriyor. art arda vurulup düşenler. elinde bir çetele. sıkı sıkı sarılıyor bana. "Çok ıstırap çektim hocam. bir vadide. Çılgına dönen Otuzbeş her zamanki nemrutluğuyla Onüç'ün yakasına yapışıyor. bütün ada sulara gömüldü. nefesim kesiliyor. kuponlu promosyonlar yasaklandığından. can havliyle emrediyorum etrafımızda toplanmış yamuklara: "Herkes siperlere. Günde üç posta çekiyorum onu karşıma. üzerinde mavi bir önlük. bastığımız bütün işlerin öylece balya balya durduğunu keşfediyoruz. aniden "parmakada şahinleri" adı verilen bölük geliyor aklıma. art arda patlayan silahlar. afişin üzerinde Parmakada’nın artık olmayan haritası. gözlerimi kısıp bir müddet bakıyorum Onüç'e. buz gibi bir sesle hesap soruyorum Onüç'e: "Peki. ağzıma sıçıldı hocam!" diyerek kucaklıyorum Prof’u. başlıyoruz paraları beklemeye. derin bir nefes alıyor. emir yağdırsam. marş marş!" Anlamayan gözlerle bakıyorlar bana. gözümüzün önünde düştükleri pusu. hepsini iade etti. müdafaaya lüzum kalmadı. daha ilk aşamadayız. Ve bir sabah. girişiyor yaygaraya: "Sen ne işler çeviriyosun lan? Bu mallar niye burda duruyo lan?" Giriyorum araya. salya sümüğümüz birbirine karışıyor. anlat anlat . Erken. Hesap sorsam. söyle bakalım. ne yapacağız. uzaklaştırıyorum Otuzbeş'i ve iki seçilmiş elimi seçilmiş belime koyup. elim ayağım boşanıyor. fakat bir türlü gelmiyor paralar. ilk siparişleri bitiriyoruz. diyorum ki. söyle artık. Gazete ise.. elinde bir miting afişi. hiç iyi değilim aslında ve daha da kötüye gidiyorum. keranedekiler kendilerine emniyet kartviziti gelince küplere bindi.... diyorum.

. Hah.. nasıl akıyo yağlar. hem kaçağım yani hem yalancı.... sayende. iyice bozuyor asabımı. yahu.. Senin de üzerine bi güven.. Ne yapayım ben. hiç başlayamayız. Ver diyorum.. ne halin varsa gör. .... otur bi yerine. kendini toparlamazsan.... yapma kardeşim.anlat. Sakinleş. kaç kere söyledim unuttuğumu. muhasebe defteri o. Tamam. oturun siz de lütfen yerinize.. bak. Kendime gelince Onüç megafonla ahaliyi toplantıya çağırıyor.... matbaanın bir köşesini toplantı yeri yapmış.. .Heelaaaaaaalll.. dinlemiyo. . Prof nerde? .. elbet bana muhtaç kalıcaksın.Niye öyle imalı imalı konuşuyosunuz Numune Bey? . yatıyorum günlerce.Neymiş asıl mesele? ..Başlayalım bakalım Onüç Bey. Asıl mesele o değil zaten... diye bağırıyorum.. . . ama yüzün altına indim heralde. Yamukbir.. çok önemli sorumlulukların var. sadece şunu bil. Ben şuurumu kaybetmiş yatarken o idareyi iyice ele almış. .Biriniz gidip çağırsın. bırak güzelim o defteri.Bırak şimdi martavalı... geliyor.. yoksa delireceğim...Hocam.Görüyorum ki ben yokken pek güzel idare etmişsin matbaayı. uyumayalım lütfen. öleyim mi? .Duşa gittiiiii. Yamukiki.. Ve bir gün cilt makinesinin başında yığılıyorum yere. Düzgün Baba. kaç kez dedim toparlandım diye. lazım bize... korkuyorum. Evet.... .Kaç kilo oldun Otuzbeeeeeşşşş? . ayık olduğum bir saniye yok artık. bi hava gelmiş hani. Hahaa.Valla bilmiyorum. başlayalım..... ama unutmazsan. geldi mi herkes? Hışşt.Tamam mı. sikimde değil.. diyor sakin sakin.Senin emrin değil mi? Bekçi rakı vermiyo. Yalan söylüyorum elbette.. . Her taraf pırıl pırıl. cümleten buluşuyoruz orada: . tamam.. unutamıyorum. Ulaan. gıdıklama.. diyor. serum yiyorum şişelerce..Bakın lan bakın. seni fena yaparım diyorum. .. makineler tıkır tıkır.. -Teşekkürler Numune.

Yahu unuttum diyorum size...Yalan söylemesiiiiiinnnn. gövdesi yıl alıp gövermiş. ..Ne sevgilisi be? . kâğıtlarla.Kim yalan söylüyo lan? . Donup kalıyorum.Evet...Kendine sevgili buulsuuuuun. . ayrıca geçinden versin. kapanıyorum . Çöküyorum dizlerimin üzerine. .. .Çok içiyooooooo.Otuzbeş haklıııı.. ama yine ince.. Siktir git kitaplarını oku. . . mesuliyetlerini hatırlatıp... kalabalığın arasından bir kız çıkıyor...Hay başlıycam otuzunuza da beşinize de.Peki neden? . piyango ikramiyesi gibi tuttun getirdin beni buraya.. Büyümüş. Onüç bunu söyledikten sonra.. poşetlerle bana doğru ilerliyor. .... uzamış.. Elinde rengârenk naylonlarla.Ne yapsın Numune? .. -Toplasana lan artık kendini.Numuuuneeedeeennnn! .Sen yalan söylüyosun Numune.Bi sen eksiktin Otuzbeş.Ne gündemi? .. yine narin. erimene bak sen. bi bok da söylediğin yok. kimden şikâyetçiyiz? . Numune Bey'e bi an önce unutmasını.Arkadaşlar.Ne yapsın o zaman Numune? -Askerliği unutsuuuun.. bi daha da yalan söylememesini tembihleyip.Emir ne kelime Numune. . Kolay mı lan toplamak? Lan Onüç. .. sonra unut unut... Bizzat bu toplantının gündemi olduğundan haberin yok sanırım. Ne yapayım lan unutamıyosam? ..... kendisi için büyük zahmetlerle getirdiğimiz sevgilisini sahneye alalım.....

Akşamında Onüç'ün megafonundan bir toplantı çağırışı daha yükseliyor. Bu kez güm güm vuruyor kapıyı. üç gün çıkmıyoruz.. olmuyor. diye bağırıyor." Konuşabilmesine şaşırıyorum. diyorum. çıkıyoruz yukarı. "Biliyorum. çok önemli.. vaziyetimiz. diyor. Neyi beceremiyoruz.. . gündemimiz.Nesini okuycaz lan Onüç? Aldığımız bütün işler elimizde kalmadı mı? Battık biz. affet!" diye haykırıyorum. ağlamam kesiliyor.. Onüç kolumdan tutup telaşla kenara çekiyor beni. Bi teklifimiz var. seyretmekle kalmıyoruz.. * Üçüncü gün çalınıyor kapımız. ağlamaya başlıyorum. Başını iki yana sallıyor. sırıtarak..Bitttiiiiiik. unutma. bize para bul. ellerimden tutuyor. çok para lazım. senin hatırına buluruz. hemen atlama yine. diye yalvarıyor. koyveriyorum kendimi. diye soruyor Onüç. birbirimizi seyrediyoruz. Onüç. sarhoş olmak için ille içki gerekmiyor. giyiniyorum. bilmem. diyor. Toplanıyoruz: . Çıkmak istemiyorum.ayaklarına. mışıl mışıl uyuyor. hiç sesimi çıkarmıyorum. Evet. Niye sımıyorsun.. "senin yapmadığını biliyorum." Kalkıyorum. sarılıyorum sevgilime. diyor fısıltıyla. diyorum gülerek. okuma yazma bilip de okuyan var mı? . dikiyorum başımı. burnumu çekiyorum. "Affet bizi.. bir şey konuşmam lazım seninle. kaygısız.. giriyor koluma. Umurumda değil artık mesuliyetim. yerine otur kardeşim.. . ben asıl şimdi seçilmişim. "Hadi. ona bakınca mutluluktan boğulacak gibi oluyorum. kapanıyoruz odamıza. . hemen de dalmış sevgilim. Neymiş ki ilk aşama.Yamukdört.. mesuliyetin var.. beceremiyoruz. ve daha ilk aşamayı bile tamamlayamadık.. Kızın küçük elini hissediyorum. Size dağıttığım mali raporu okudunuz mu? .." diyor. Peki.. sırıtıyor muyum? Arkama dönüyorum sonra. üzme Onüç’ü.. çık artık." diyor. Kulağıma eğiliyor kız. bittik. Sevgilim yanağımdan öpüyor. giriyoruz kapıdan. diyorum.Dur bakalım Otuzbeş.Evet arkadaşlar. istasyona doğru ağır ağır ilerliyoruz. .. Olmuyor.Ben okudum.. Aylar geçti.. açıyorum kapıyı. Ve artık biliyorum. diye soruyorum. "git bi bak.

gıcıklık yapıyosun gene. ne kızıyosunuz. .. Öyleyse öyledir. Tamam. ... beni çileden çıkarma..Yaratmak Büyük A'ya mahsus! -Tamam Düzgün Baba.. size bi şey sorucam...Nasıl? Nereye bakıcaz.. ...... her şeyimiz ortak. .Hocam.. yasanın içinde ekmek yok bize. Hocam buyrun.. Asıl kitap okumak dışında senin bi bok yediğin yok.... .. ama ben yasadışı işe gelemem Onüç.. ..Hayır efendim. ..... . .Ulan Otuzbeş. ama neymiş neymiş diye ötmeyi biliyosun. normal işlerle matbaa işi yürümiycek.. korsan işine girmeyi öneriyoruz. bal gibi anladın.Şöyle en kıral tarafından...Otuzbeş..Neymiş teklifiniz? .. imanım gevredi. olmaz. Diyoruz ki biraz başka yönlere bakalım.. Arkadaşlar... burası bizim. ...Otuzbeş Bey.. . Paraya para demiycez diye düzdün kafamızı.. değil. . göğsümü siper ettiğim devlet bana işkence yaptı.... anlat ne düşündüğümüzü.Biz diyoruz ki..Gönlünüze göre bi film çekmek istemez misiniz? ...Sorun bakalım Onüç Bey. ben bundan önceki hayatımda çok hatalar yaptım. dalmışım.Öterim tabii.Hocam... lütfen.. .Sooooook. pardon. al işte. . . benim değil mi burası? ... haklısın. .Otuzbeş... o daha iyi anlatır.. Arkadaşlar... Rica ederim esas konuya giriniz.Biziiiiim.. -Yaparım tabii..Nasıl yani korsan? Kara bayrak çekip denize mi açılacaz? . bi bok yok ortada. . bunu kafana sok.. -Tamam canım..Ben konuyu Prof’la da konuştum...Sağol Numunecim. .. şimdi hatıratın sırası değil. içeri düştüm.Numune. senin benim olayı yok.Kusura bakmayın.. Biraz yaratıcı olalım diyoruz. ısrar etmeyin.

. Onüç gayet sakin şekilde. acil servisler kahkahadan tıkananlarla tıka basa doluyor..Siktirin gidin pis herifler. malın piyasaya sürülmesini söylüyor. isteyen istediği kadar alıyor.. mamullerimiz yok satıyor.. pencerelerden dışarı kahkahalar taşıyor. Bitti o iş. cilt bölümüne havale edilmiş. Hele çizmeleriyle meşhur bir yazarın karıştırılmış romanlarını basınca.. Ünlü bir yazarın siyah. Ben içkiyi bırakmışım. Bekçi birahaneden ayrılıp matbaada çalışmaya başlıyor. Bu manzara karşısında bütün kitaplara aynı yöntemi uyguluyoruz.. * O toplantıdan sonra giriyoruz korsan işine. bu dâhiyane deneyin sanat çevrelerine bomba gibi düştüğünü günlerce ballandırarak yazarken. beyaz ve kırmızı adlı kitaplarından menkul üçlemesinin formaları basılmış. para onun içinde birikiyor. Basit bir yanlışlığın ardından korsan piyasasının öbür yansını da fethediyoruz. . Karıştırıveriyoruz kitapları. Gazeteler yazarın önceki eserlerini kolajlayarak edebiyat tarihinde bir ilki gerçekleştirdiğini.. Tamam. dolayısıyla da sayfalar birbirine giriyor. çünkü matbaanın idaresi tümüyle onda artık ve ben.. ne istiyosanız onu yapın. eleştirmenler asrın şaheserlerinden söz ediyor. Paraları koyacak yer bulamıyoruz artık.Yok film falan. bir posta daha yamuk kafa alınıyor matbaaya.. "Gitti onca masraf. Prof kitapların başında. Burada çalışanlar kitapları harmanlarken formaların sırasını şaşırıyor. İşler sel gibi akıyor.. başını kaşıyacak vakti yok kimsenin. fişek gibi koşturuyorum makinelerin arasında. tek bir harfin kapısından uğramadığı evlerde hani hani kitap okunuyor. Değil kitap. .. Matbaanın bir köşesine büyük bir koli koymuşuz. Bi daha da film lafı etmeyin bana. Ama Onüç'ün çeşit çeşit yemek yaptırdığı mutfakçılar dışında kimse para harcamadığından kısa süre sonra ilk kolinin yanına İkincisini koymak lazım geliyor.. . Sürüyoruz kitapları ve ülke sarsılıyor.. Üç kitaptan üç başka kitap çıkıyor ortaya. İtiraz etmiyoruz. Prof’la kafa kafaya verip iki ay içinde korsan piyasasının yansını ele geçiriyoruz. uslu uslu büyük vazife günümün gelmesini bekliyorum. her manada seçilmiş mutlu ben. işe dört elle sarılmışım.Hani Kumral'ın da oynayacağı bi film. heba oldu onca emek!" diye dövünürken. Zaten kimsenin parayla ilgilendiği yok.

Kitaptan sonra sıra korsan kaset ve sidi sahasına geliyor.. cesaretleniyoruz ve kalp paraya da el atıyoruz. Onüç ne zaman. Bastığımız paralar hemen teşhis edilip toplatılıyor piyasadan. diyor. sen bana yazar bul. diyor. bastığımız banknotlar karikatür . Bir kış gecesi. Yeni çağın ruhunu yansıtan." diye bağırıyor. çizmeli yazarın kitaplarını sesli sesli okuyup gülerek donmaktan kurtuluyor. diyorum heyecanla. nihayet başladın anlatmaya. Onüç de oturup okuyor çizmelinin kitaplarını. niye hâlâ söylenip duruyosun. Herkes memnun. Bu mamullerimiz de büyük heyecanla karşılanıyor. gerisini zamanı gelince öğrenirsin. daha ikinci ve üçüncü aşamaya geçmedik. "Paraysa para. bastığımız kitaplar neyine yetmiyor. O zaman başka yazar bul bana. işçi buldum. Hele döviz konusunda iyice batırıyoruz. Korsandan yakınan. ne yapacaksın yazan. diyorum sırıtarak. elindeki kitabı sallayarak. Bu arada bizim koliler doldukça doluyor. o nereden bulunur bilmiyorum. Dökül dökül. zenginlikse zenginlik. Fısır fısır küfrederek odasına gidiyor Onüç. ölü o diyorum. medeniyetler arasında köprüler kurmakla övülüyoruz. Kitap. diyor. diyor. "Gönlüme göre olmuyo. sana iş buldum. ben de istasyona yollanıyorum. sahte belge gibi kalemlerde destanlar yazıyoruz. Asıl kitapları basmadık. hayat da kurtarıyor. ama yazarı unut. Prof bilgisayarda bilumum ses ve görüntüyü ayrıştırıp tekrar birleştiren bir program yazıyor. Conlenın gazel okuyor artık. dağ başında bir istasyonda mahsur kalan yolcular. para buldum.." dese. bu yazan getir bana. Çılgın bir sanat çetesi olduğumuz söyleniyor. diye soruyorum. barışçı ve çıkarsız bir sanat eylemi mevzu bahis onlara göre. diyorum.. Suratında aynı nemrut ifade söylene söylene dolaşıyor durmadan çalışan makinelerin arasında. güzergâhı yerdeki yağ izlerinden belli oluyor. mağduriyetleriyle alakalı her gün tonla açıklama yapan yayınevlerini ve müzik şirketlerini kimse takmıyor.. diyor. Bu kadar.O romanlar. Komserdelil Kayzersözenin ağzını burnunu kırıyor.. diyor. bütün bu paralan yazılmamış iki kitap için biriktiriyoruz. Hafızkörhan ledidbi. tatlı uykulara. kaset.. Benden de bu kadar. Otuzbeş dışında. Fakat işi bir türlü kıvıramıyoruz. Övülürken merak da ediliyoruz elbet. sonra telaşla koşarak yanıma geliyor. içim sıkılıyo.

çünkü hiç tuhaf görünmüyor. Bekçi düzgün çıkmayan provaları sinirden yiyor. beş numara. Âlemin en meşhur kalpazanlarından biri.. Çokliman. biz istediğini getirelim reis. en son Doğu Kermenya paralarının üzerindeki şahsın sakal boyunu tutturamayınca yakayı ele vermiş. Tuhaf biri.. Sessiz sedasız. cıvataları yokluyor. kalıpları inceliyor. Sadece Netamiye'de değil. kâğıtları avucunda tartıp ince ince yırtıyor.. Bmgola." diye söylenip duruyor.. Frenkiye ve Bitliye’de de nam salmış. Sonra ahaliye sarıyor. Filreis’le tanışıyoruz böylece.” "…" . Doğu Kermenya'nın toplama kamplarında yirmi yıl taş kırdıktan sonra ülkeye dönmüş." "Nedir mesele reis?" "Siz parayı sevmiyosunuz. bakıyor ve teftişini Onüç'ün yüzünde tamamlıyor: "Siz para basamazsınız. kıramadık belini. şu para ne kuvvetli meretmiş. ama o kutlamaya zerre yüz vermeden girişiyor işe. Emniyetin kalpazanlık masasından kahkahalar yükseldikçe bizim hıncımız hepten artıyor. Para baskı makinesinin başından ayrılmayan Onüç. akşam eğlenceye kalmadan odasına çekiliyor ve tek başına Xırbo şarkıları söylüyor. genç bir yamuk var sinemada." "Niye reis?" "Alet edevat mı yetersiz?" "Sen söyle.. İlk iş makineleri tetkik ediyor. bir gün Onüç'ün yanına gidip kulağına bir şeyler fısıldıyor. Kadimiye.. "Ulan. boya haznelerini kontrol ediyor. Tek tek herkesin yüzüne bakıyor. Prof sabahtan akşama kadar bilgisayarda kalıp çıkartmaya çalışıyor." "Makineler malzemeler tamam. ben kâğıt ve boya üzerine kafa patlatıyorum.. damacana su işine girmiş.. beş para etmiyor.gibi. Seksenlik Filreis’in bastonu ve kamburuyla sinemaya teşrif edeceği gün için büyük bir kutlama tertiplemişiz. batmış ve bir huzurevine sığınmış. Yamukbeş. Sadece işini yapıyor. Uzun uzun dolaşıyor aletler arasında. mesele o değil.

" . Söylüyoruz." "Kardeşim.... yaşaması lazım. çalışmaktan âlemi unutmuşuz.. En son televizyonda gördüm...."Parayı sevmeyen. Elli iki gün geçtikten sonra da neticeyi bir gazetenin manşetinde idrak ediyoruz: "Skandal: Devlet sahte diye kendi parasını topladı!" Kalp para başarısının ardından matbaayı en gelişmiş bilgisayarlarla donatan Prof’un sahte internet yapacağım diye gözlerini hepten kaybettiği vakitler." "E nasıl yapıcaz?" "Bana yüz deste iskambil bulun." "Yani yaşıyo mu Yamukaltı kardeş?" "Yaşıyo. paraya gözünde yaşla." Sonraki elli iki saat boyunca sinemada herkes dörtleyip poker oynuyor... bolca da para getirin..." "Nerden tahliye oldu?" "Hayata döndüğü yerden...." "O ne demek kardeşim? Öyle cezaevi ismi mi olur. biz karını alıp geliyoruz. Yamukaltı'yı dinliyoruz... o zaman sen bekliyosun. "Derhal toplantı." "Bilmiyorum.. Ana baskı elemanı Yamukaltı aniden çılgın gibi ortalığa fırlayıp.... fuller kareaslar havada uçuşuyor.. yanmıştı. parayı özlemeyen..." "Dün tahliye oldu..." "Peki hayata döndüğünden emin misin?" "Nasıl abi?" "Hayata döndüğünden emin misin?" "Anlamadım abi." "Kim tahliye oldu?" "Karım. kalbinde aşkla bakmayan para basamaz..... susun. "Günlerden ne? Günlerden ne?" diye bağırmaya başlıyor. acil toplantı!" deyip toplantı köşesine koşuyor ve volta atmaya koyuluyor. Hemen gidip almam lazım onu. Toplanıyoruz elbet: "Eveeet. susuuuun..

.. hatırladı hatırlayacağım. ahalinin toplanmasını bekliyor. diyor Onüç. bütün askerler birbirine benzer.. Onüç kalabalığa şöyle bir göz atıp toplantıya başlıyor: "Arkadaşlar." diyor sadece ve hepimizi kıl ediyor. Otuzbeş nerde?" . ulan. iriyarı. uğultuyu kesin. hayattan geçmişim. Ağzımda megafon olduğunu unutup sesleniyorum Onüç'e: "Peki ben ne zaman yazıcam hakikat kitabını?" Onüç parmağını ağzına götürüp susmamı işaret ediyor. elinde kaşarlı tost. yanında kendisine "Sonyamuk" adını seçen yazar. sadece o değil. diyor. megafonu kapıp toplantıya çağırıyorum herkesi. yüzünde keyifli bir gülümseme. askeriyeden geliyor olmasın bu. diyorum. beni gördüğü yerde üzerime atlayıp sıkı sıkı sarılıyor ve nihayet. Onüç kürsüye çıkmış. sakallı bir herif karışmış çocukların arasına." deyip odasına götürüyor herifi. Bir saat kadar içeride kalıyorlar. "ne yapacağımızı" anlatıyor. bi susun.. yamuklar kürsünün önünde birikiyor. "Amma da içmişim. polis olduğundan şüpheleniyoruz."Yalnız abi. "Sen gel bakalım benimle. dinleyin. görevli yamuklar çocukları tek tek toplarken peşlerine nasıl takılıp otobüse bindiğini hatırlamıyor. Salak salak gülüp kollarını açarak. Ve her nasılsa.. diye çıkışıyorum tedirginlikle. Makineler de susuyor yavaş yavaş. Yok canım. hayata dönemeyenlerin çocukları da geliyor matbaaya. yazar bulduk!" diye parmak şıklatıp bağırarak odadan fırlıyor. ulan az sonra kolumdan tutup savaşa götürürse sorarım ben sana. diyorum. Çekiyorum Onüç’ü köşeye. Ciddi bir ifade takınıp suratını bir karış asan Onüç. Dur bakalım. Nasıl geldiğini. Çileden çıkıyorum. Zira yalnız Yamukaltı'yla Yanıkyamuk’un çocukları değil. şimdi anlarız. Sakin ol. Ne de olsa gayri meşru işlerle iştigal ediyoruz. eski korkularım depreşiyor. diye ısrar ediyor. * Bu defa ben. "Bulduk.. Öyle hal diye bir şey yok ki. susuyorum." Böylece çocuğa kesiyor ortalık. hiç öyle bir hali yok. Hele ben. hiç hoşlanmıyorum heriften. Derken Onüç.

" "İşin başına da.. kendi hikâyelerimizi anîatıcaz. Ve ilk büyük eserimiz bu olacak. bugün büyük bi gün.. sesleri ve görüntüleri üzerinde mesai yaptık ve çok şükür bu mesai sayesinde vaziyeti doğrultup rahatladık. Şimdi biraz da kendimizle ilgilenmenin vakti geldi. kaç kilo?" "Bırak şimdi istasyonu. Sonyamuk şaşkın fakat sevinçli bir edayla kürsüde arzı endam ediyor ve herkesi selamlıyor... tanış arkadaşlarla. kapandı odasına. Evet Sonyamuk. Artık sıra bizde.." "Kafalarımızı yamultan veya soyumuza yamukluk zerk eden ne varsa. Sonyamuk hepinizi sırayla dinliycck. ıslıklar ve alkışların gürültüsünden bütün camlar çerçeveler şangır şungur yere inerken. Geldi mi herkes?" "Geeldiiiiiiiiiii." deyip kürsüden iniyor... onları anlatıcaz. Onüç devam ediyor: "Arkadaşlar......" nidaları arasından Otuzbeş'in alaycı sesi duyuluyor: "Peki son büyük eserimiz ne olacaaaak?" Otuzbeş'i görünce yüzü asılıyor Onüç’ün: "İstasyonda değil miydin sen? Bu arada. gel. Bugüne kadar başkalarının kelimeleri. şans eseri aramıza katılan değerli bir yazan... kiloyu falan. Sonyamuk arkadaşımızı getirdik... sonra bunlan toplayıp kaleminin maharetini de göstererek kitap haline getirecek... Ne oluyo lan burda? Nedir bu eser olayı?" Onüç. eriyip duruyo.." "Hakikikiiiiiii.." "Şimdi yeni bi aşamaya geçiyoruz..." Çığlıklar. "Toplantı bitmiştir........" "İyi iyi.." "Anlatıcaaaazzz.." "Yamuuuuuuuuk. Tamam mı?" "Tamaaaaam.. iyice zayıflamışsın yahu sen.... isabet olmuş." "Evet arkadaşlar."O artık hiç çıkmıyo istasyondan." "Geldiiiii. herkes hikâyesini bir bir anlatıcak." "Hakiki hikâyelerimizi.. gülerek Otuzbeş'in yanına yaklaşıyor. karşısında durup Sonyamuk’u gösteriyor: ...

. bizim orlarda medrese yoktur......... bey bi gün yanında heybesiyle tepelik bi yere çıkmış. kanlarını çocuklarını alıp götürür.. Ne Su-lâv işgali ne de başka bi şey.. lâkin oğlanla kavuşamazlar. * Ertesi gün Sonyamuk için matbaanın bir köşesine kocaman bir masa koyuyoruz. Bellidir. Külliyen yalandır... belli olmasının da vaktidir. uçmuştur be. tımarhanede geçmiş.. üzerine bi de kafası yamulan bey.. uçmuştur." ".. İşte ben o beyin torunlarındanım.. Bu aciz durumunu gören düşmanları beyi menzile alır. fakat hepsini toplamıştır.. oturuyor Sonyamuk'un karşısına. güçten kuvvetten düşer.. Derler ki.. Sonra dedem payitahta gidip demiş ki. güzel bi oğlana vurulur. yamuklar masanın önünde kuyruk oluyor.. biz milletçek cahil kaldık.. mezarı nerde belli değil. Hesaplar başka tabi. yollara düzülüp köy köy dolaşarak oğlana türküler düzer. O daha koltuğuna oturur oturmaz... cümle millete duyur... parça parça kulağıma çalınıyor anlatılan hikâyeler: ". Tanıştırayım. Ondan sonra ömrü sürgünde. Bey. Yamuk değilken. aman bizim orlara bi el atın.." Otuzbeş yiyecek gibi bakıyor Onüç'e. dört minare vardır.. bunu delidir diye alıp atmışlar içeri." ".... Beş parasız kalan.. konağını köşkünü başına yıkar. Diyolar ki.. Makineler arasında koşuştururken.. hapishanede.. Sırası gelen. bütün torunları gibi ben de yamuğum... O şehirde anlı şanlı bi bey.. sana mezarın haritası."Bu arkadaş aramıza yeni katıldı. oğlanın sevdasından mecnun olur. sonuncusunu da kendi ağzına sıkmış. Al Sonyamuk kardeş. . Ayrıca o şehirde beş değil. Cephanelerinden bi kısmı dökülmüş olabilir... tanışmadan ve gerisini dinlemeden arkasını dönüp gidiyor. Büyük dedem o geçidin başından atlayamamak şöyle dursun. dedem milletinin başına ne geleceğinden bihaber.. neden sonra doksan sekiz el kurşun sesi duyulmuş.. gidip toprağına yüz sürsünler de utansınlar. bir bir anlatıyor. yamukmuşlar dedemi....

... bizi bırak. çocuklan al sadece diyo. Hiç uğruna da ölmemiştir ayrıca.. İnanmıyolar. bavul denk dizilmiş giderken.. sesleniyo...... İşte o öksürükten sonra bütün Topikler'i yemişler. tek tek yaz bunları.” ... hep çalışırmış. Küçük çocuklardan güzel onları da terkilerine atıp götürmüşler..... Büyük dedem gıdıklanmaya hiç dayanamadığından yamulmuştur.. on yıl sonra yanında götürdüğü kız çocuklarından birini alıcam diye tutturunca. öksürüyo." ". hepimizi barındıramazsın.. Onlar öyle kağnılarla. Bizim komşuların evine sıra gelmemiş daha. Büyük dedem çalıyo kapıyı... dayanamıyo. Pek sevip sayıyolar dedemi.. Hal böyle böyle. Düşman galip gelmemiştir. yamulmuş.... Zaten önceden çalınmış kulağına. Olmaz diyo dedem... Alıyo Topikler'i... hepiniz geliceksiniz. büyük dedem hepsini haklamıştır. Topik yemeyi reddeden gayritopikleri de tutuklamışlar. Küçük Topikler'den biri hastaymış. Bizimkilerin zenginliği işte o pusudan. Hiç uğruna yamulmuştur. pala pala bıyıklan varmış. bizimkiler bi vadinin başında pusuya yatmış.." ". Dedem. bütün Topikler'i yedikleri. açıyolar.. güveniyolar.. Ninemden çıkma nesil işte benim gibi yamuk olmuş. Zira dedemi gafil yakalayan kaymakam onu bi ağaca bağlamış ve ayağının altını kaz tüyüyle gıdıklamıştır....... yatak döşek... Çoğunu sağ koymamışlar..... neleri var neleri yoksa almışlar. Kazmayı attığı gibi koşup geliyo köye.... Büyük dedem hiç konuşmaz. Ama burnumuzdan da gelmiş..geride tek bi fişek bile bırakmamıştır.. at arabalarıyla. bakıyo ki çoktan başlamışlar.. Askerler geliyo.. açın diyo. Hemen bizim eve diyo dedem. na böyle göbeğine kadar sakalı. çocuklan al. topik topik oturuyolar içerde. hadi. Büyük dedem. Ana baba Topikler. Bi tek babamın babası kaçıp kurtulmuş... Bi gün tarladayken duyuyo. Sonra biz hep böyle yamuk olmuşuz.. bizden başka kimse yok evde.... Vadiye iyice girmelerini bekleyip iki yandan sarmışlar... ninem kıskançlığından yamulmuş.. çabuk olun. burda biz hep gayritopiğiz diyo. kapıyı sıkı sıkı kilitlemişler. E sonra biz de yamuk çıkmışız. saklıyo evinin altındaki gizli geçide..... askerlerin yaklaştığını.... evlerden toplayıp toplayıp götürüyolar Topikler’i. hallaç pamuğu gibi atıyolarevi.. lâkin o da yenen onca Topik'i görünce iflah olmamış... komşu evde kimseyi bulamayınca dedemin kapısına dayanıyolar....

ne yapsalar olmuyo.. Mübadele zamanlan... Bi aile var gemide.. Bi gece.... Bu kısmını anlatmayım Sonyamuk abi. gidenlerin bıraktığından sana bi bok vermiyolar. ben gözlerime inanamıyorum. O olmadı mı buraya gelince. yüzlerini görür oluyo. Anlıyo durumu.. çöküyolar boğazına adamın. Hemen alıyo tekneye. Cacik başkentinde evleniyolar.. tabi hepsi biliyo.. öyle deli ergen çağlarında. ömrünün son demlerinde anlattı bu hikâyeyi bana..... Dedemin elinde tasfiye talepnamesi yok.. ölmek üzere kız ve öyle de güzel ki.. Yaklaşıyo ki. ama dedem altından giriyo üstünden çıkıyo.. dedem onları tanıyo. bi tahta parçasına tutunmuş sürüklenen küçük bi kız çocuğu.. tehdit ediyolar... babama da anlattın mı. Cacik bi balıkçı. o serpilip güzelleşmiş. Adam direniyo. ki o da anam olur. her tarafı morarmış.. Büyük amcam önce kabul etmiyo. ki benim babam olur. yamuluyo kafası.... tedirgin de çok açıldım.. nasıl anlatayım... ölsen kalsan kimsenin umrunda değil.. mahvolmuş. Neyse.. Aradan yıllar geçiyo. denizde bi karaltı görüyo. en küçük kardeş.... evlat ediniyo.. lâkin o çocukların yüzü büyük amcamın rüyalarından gitmiyo bi türlü.. zengin mi zengin. Dedim. Götürüyo evine. Dedi. sonunda adamı boğup alıyolar elinden talepnameyi... ne yapıp edip talepnamelerini alacak ellerinden.. gözlerine kestiriyolar kızı. Balıkçının üç oğlu var. sen münasip şekilde yazarsın... Dedem daha gemideyken farkında bunun.. Sonra uçuyo zaten.. yeni bi hayat . herkes uyurken.” ". Kafasına koyuyo.* Otuzbeş’i görüyorum Sonyamuk'un karşısında. yani büyük amcama planını anlatıyo.. Büyük amcam. Kardeşine.. talepnameyi istiyolar... evin içinde süzülen kızın öz kardeşleri olmadığını.. Netamiye karasularına girdim diye.. Karısı ve üç çocuğu yaygarayı basınca onları da atıveriyolar denize.. bi akşam ikisi küp gibi geliyolar eve. sabah kızı.. o ise salya sümük anlatıyor: ”.. kızı aldığı gibi kaçıyo evden...... içkiye yeni yeni dadanmışlar. Sonra gündüzleri de seslerini duyar.. ihtimal ki talepnameleri yüklü. Körşehir'e gelip mala mülke konuyolar. İşte ondan sonra yamuldu kafam... yan yamulmuş bi halde buluyo... ikna ediyo onu.

Badim büyük Onüç. Bi müddet mutlu günler.... komutan araçların yetmeyeceğini. bundan sonrasıyla biz ilgileniriz...kuruyolar kendilerine.. rahmetli yavşak. teröristler o bölgeden çoktan çekildi. iktidara gelen albayların ülkede terör estirdiği sırada. belki bi şeyler hatırladı. ayrıca yolun güvenli olmadığını. "İstediğim gibi yazamıyorum... Tamam. elinde ketçabı bileklerine sızan kocaman bir sandviç. hem de seçilmiş yamuk.. öğretmenleri onlara teslim edip gerisin geri indik dağdan...” . kaçıyo ülkeden. kelimeler üzerinde kafi derecede çalışamıyorum!" diye mınldanıp ruh gibi dolaşırken görüyorum. Timlerin ise hepsi sağdı. aranıyo. Biz öğretmenleri ciplerin neresine sığıştıracağımızı aramızda tartışırken..... Badim haklıydı.. Onu sık sık. iyice işkillendik.. tuhaf bi şeyler dönüyodu.. kendinden geçmiş bir halde hepsini yiyor.. sonra da bunları oturup yazmaktan helak olmuş..... Hikâyenin yamuğu nerde mi? Yamuğun hası karşında duruyo. ver elini öte yakadaki Körşehir. vurduk dağa doğru. diye fısıldadı... Genç öğretmenlerin bize hiç de koruyucuları gibi bakmayan kuşkulu gözlerini. siz gidin.. üslubu tutturamıyorum.. iyice yamulmuş. Günün birinde ben de karşısına oturuyorum: ". ciplere binip komutanın güvensiz dediği yoldan şarkı söyleye söyleye birliğe döndük..... Orda yine yeni bi hayat. ayrıca yolun güvenli olduğu da ayan beyan ortada değil miydi. Niye iki yerine üç ciple çıkmamıştık. dört öğretmeni o kasabadan alıp güvenli bi şekilde şehre indireceğimiz söylenmişti.. Bize. emri duyar duymaz kulağıma eğilip bu işte bi iş var.... duba gibi oluyor. Üç-dört saat kadar yürümüştük ki. babam asi işçi. mimli. belki binlerini gördü. Ben oluyorum. asık yüzlerini görünce. Bi gün kararını veriyo.. dağ tarafından yürüyerek döneceğimizi söyledi. sebebini hâlâ kimse bilmez...." * Sonyamuk dinlemekten. Yazarken Onüç ona sürekli yiyecek taşıyor. Ertesi gün teröristlerin bütün öğretmenleri öldürdüğünü söylediler.. kısa sürede vardık... Manga olarak iki cipe doluştuk. Sonyamuk hiç geri çevirmiyor. en özel timin adamları çıktı karşımıza. dedi başlarındaki eleman.. dinlediklerinin acısından. Sonra günün birinde annem. Çaresiz. Kasaba ayaküstü bi yerdeydi. Her neyse. toprağı bol olsun adinin.. Yine yıllar geçiyo. sen uygun bi sebep bulursun abi. yola çıktık. cümlelerim zayıf... çarşıya akıllı gidip tam yamulmuş dönüyo.

Gel zaman git zaman. ürkekçe yaklaşıyor masaya. Sonra eşin dostun ısrarıyla öğretmeni görüp konuşmayı kabul etti. ama bu kez uykusu daim oldu... Bi akşam dayımın evinde bi araya gelindi... ben de kardeşimin . Bekçi'yi kucaklayıp ellerinden öpüyor. çok yamuldu. belki yirmi.......... yatağa yattı mı da günlerce uyuyodu. bakmışlar böyle olmıycak... senden gıcık olmasın abi... babama meseleyi açınca... Bi gün yine kayboldu. Babam öğretmeni iki dakkada sevdi... Babam.. Demek ev benim üzerime çökmüştü. Aralarında abimin sözlüsü de vardı.. başıboş dolanıp saçı sakalı uzamış dönüyo..... ben işte o ortadakiydim.. Önce hayvan kemiği sandım. askerler gelip kasabanın öğretmenlerinden dördünü şehre götürmek için aldı. Öğretmen de. Terörist diye vurmuşlar. En küçük kardeşimdi... Abimle öğretmen birbirlerini derenin kenarında görmüşler.. bin bir teşekkür ediyor: "." * Gözüme Bekçi takılıyor.. Sarsıntı başlayınca onu kucaklayıp kaçmaya çalışmıştım.. olmadığını anlayınca derenin kıyısına gömmüşler. yüzük takılıp söz kesildi.. abim olduğunu anladım. Ne olduğunu anlamadık. babam önce karşı çıktıydı. Bikaç hafta sonra. Biz yedi kardeştik.. O zaman hatırladım. pek güzeldi.... toprak göğe döndü.. karar vermişler evlenmeye... görür görmez de alev alev yanar olmuşlar... herkes şaşkındı... İşte o günden beri ben böyleyim Sonyamuk abi.. bi de sondan üç sayıyorsun.... Benim en büyük abim... Varta'daki evimiz askeri karargâhın yakınlarındaydı. Bi baştan üç.. Gözleri yaşaran Sonyamuk.... On altı yaşındaydım.”. kıyıda kök toplarken kemikler buldum.. hikâyesini yazılı veriyor Sonyamuk'a. Günlerce ortadan kayboluyo. çok gıcık bi adamdı. ev toprağa. Durup durup dağa bayıra vurmaya başladı. İki yıl sonra. senden güzel olmasın abicim.. sonra parmağında söz yüzüğünü gördüm.. hatta kızım demeye başladı.. abimin keyfine diyecek yoktu. cebinden bir zarf çıkarıyor. çok yakışıklıydı. Onun ölüm haberinden sonra abim bi daha kendine gelemedi... senden yakışıklı olmasın Sonyamuk abim. Abim. Gözlerimi açtığımda altımda bi yumuşaklık hissetim..

.. Gözleri iri iri açılmıştı. Sağlam kalan elimle etrafı yoklayıp bi taş buldum. hani harıl çalışıyodu.. Bayılmışım.. yaşıyosun değil mi. kel bi tepenin eteğinde. beni bırak.. sonra tekrar bana baktı.. silahının namlusuna sürdüğü merminin sesi beynimde çınladı. Onun nasıl öldüğünü hâlâ düşünmemeye çalışıyorum... sefilin sefili.. O karga burunlu asker bi yandan.. bi arkasına baktı.' Sert postal sesleri duydum sonra. Enkazın altında ne kadar gözyaşı döktüğümü. karga burunlu bi asker kafasını yan yanya sokup beni gördü.' diye seslendi.. tepemde küçük bi açıklık belirdi. sana emrediyorum.. Karargâha diyorum. Bizim bildiğimiz adı başka.. Cile' ye en uzak köy bizimki.. Bi süre sonra....' Komutanın öfkeli sesini gayet iyi duydum: 'Ulan başlatma şimdi birinden ikisinden. ne de dilime bi kelime uğradı. Hava kararmıştı.... ben bi başıma çıkarırım bunu... komtanım. Haritadaki adı Yeşilsaray. Bir tek o sessiz Xırbo. öyle ağlaya ağlaya... karargâha. elindeki formaları aniden bırakıp Sonyamuk'un karşısına geçiyor ve üç gün boyu anlatıyor da anlatıyor: "Biz Cileli'yiz. kaç saat geçirdiğimi hatırlamıyorum.... 'Asker. Neden sonra büyükçe bi duvar parçası kalktı... ne yapacağını kestiremiyodu. 'komtanım. Onüç yanma gidip onun da anlatmasını istiyor... fırça . depremde öldü deyip geçiyorum. Kalkmazsan dinime imanıma vururum seni. zılgıt çekip nutuk atıyo... birileri üzerimde hızla enkazı kaldırmaya çalışıyodu. Ama biliyorum. bi yandan da hüngür hüngür ağlıyodu.. Görür görmez de dönüp bağırmaya başladı: 'Komtanım.... Tepemde bikaç kişi. Sonra bir vakit. ağlamaktan bi bayılıp bi ayıla...' Aradan ne kadar zaman geçti. Gözlerimi açtım. bilmiyorum.. Savaş var üstelik. Komtanım. Bizimkiler geliyo.. Yamukbeş kabul etmiyor önce.." * Böyle böyle herkes anlatıyor hikâyesini. Gözlerimi açtığımda üzerimde ayak sesleri.. 'Yaşıyosun değil mi.... komutan heybetli gölgesiyle askerin başında durdu.. burda yaşayan biri var... var gücümle duvar kalıntısına vurmaya başladım. Ne saray ama. konuşmalar duydum... Bi daha arkasını dönüp.. Sesler güçlendi.. bülbülümüz ve eşkıyamız meşhurdur..' Asker bi bana baktı. unutmayalım diye adını yazmışız küçük bi kâğıda. ısrarlara da aldırmıyor. kodunsa bul yeşili... Bi daha ne o askeri gördüm. kâğıt duruyo kilitli bi sandıkta...üzerine. bize Filreis'i armağan eden genç yamuk kalıyor.. öbürleri geliyo.' diye şuursuzca tekrarlıyo....

..... yenmez. Kasap topluyo ahaliyi meydanda. topa tutuyo Cile'yi. bu böyle biline. varıyoruz meydana.. kapılardan kara çarşaflı kadınlar fırlıyo dışarıya.. Bi gün duyuyoruz ki hakka bakan bi insan heyeti gelecek Cile'ye. içeri tıkıcaz hepinizi. kırsalda bekliyorum heyeti merakla. Yapma etme diyoruz. ". ben almam diyenleri yatırıyo falakaya. nasıl oluyosa. topluyo herkesi meydanda.. polis. Yardım var. Silahlar kallavi. iri patlıcanlar misali.. o bizim hafızamızdır. başlıyolar hep bi ağızdan konuşmaya. birdenbire açılıyo bin evin kapısı. Heyet dedikleri bi külüstür minibüsmüş meğer... Sonra. ufak tefek.. Görüyolar beni yolun kenarında.kayıp dayak atıyo. Giriyoruz kente. Her taraf asker. Bir tek topal danamız. Deliriyo Kasap. şimdi zorla silah vermek derdinde insanlara..... diyo ki kim ağzını açıp bi şey söylerse yaşatmam. kalıyoruz subayla baş başa. Kasaptan yakınmaya. öyle temiz yüzlü.. polislerden önce varıyolar arabanın yanma. alev alev hâlâ. Kül ve çul üzerinde yatıyoruz üç-beş gün. ama elbet. koşarak geçiyo önümüzden. ama kıyamamışız da vurmaya. Bağırıyo genç subay.. Yok merhameti fakat. bedduaya.. kendisi cılız hak adamları ve yüz cepli yelekleriyle gazeteciler...... işkencenin bini bi para.. jandarma.. Tutuşuyo köy. Köyde tek bi çakıya yüz sopa vuran Kasap. Sonra sandığımızı buluyo.. bi kez yemeye başladıysan. çıkarın diyo kimlikleri. ki artık bizim için lakabı Cile Kasabı. yağmurun altında koşmaya başlıyolar heyetten tarafa..... içinde bıyığı kalın. Ama külden ev yapılmıyo.. Ben sabah uyanmış...... Başlıyolar kimliksizlerin evlerini yakmaya. kaymakamlık binasından bakıyo aşağıya. tanklara toplara talimatlara çarpmış o büyük viraneye. Heyetin geleceği gün. yağmurdan ve çamurdan başka bi şey yok Cile sokaklarında.. yani bütün evler. . kasaba falan kalmıyo ortada. Kasap... kaymakam vekili aynı zamanda.. İlk bakışta çocuk sanıyo insan.. Bi gün çıkıp geliyo yine. bela kesilmiş başımıza.. zabıt tutucaz. ne zaman uğrasa. yakıp yıkıyo. alevler içinde. cümle damlar. köy meydanı toza kesiyo kötekten ve mora.. murdardır.. kötek peşinden geliyo.. yalvarıyoruz. alıyolar arabaya... ağlamaya. Sonra heyet gidiyo.. Genç subay..... götürüyo sandığı da yanında. kimlik yok bi tek kulda. rüyalarımda. bi yolunu bulmuş çıkmışım kentin dışına.... duruyo araba. Yeni tayin bi genç subay var... koca bi meşale oluyo. Çilenin merkezine sığınıyoruz. Topal bi danamız var... teröriste yardım edene dam da yok dana da.. yardım yataklıktan. yatak da.. Ama ne dayak.. Dinlemiyo..... mosmor geziyo ortalıkta ahali.. Kadınlar hızlı...

ağlayanlar.... koşarak kaçıyo.. O da ne..... doksanlık ninemin bile. belki bi cümle... sırtıyla rüya görüyo. Öyle hevesli fışkırıyo ki kan ve İçsur'un sokakları öyle dar ki. zira amcam küfretmiş payitahta. akranım ve öyle güzel.. kan sığmıyo. yanan bi adam.. seviyorum ulan. Bi düzine feleksizin arasında bi melek.. amcamın kızı. ışığı ebediyete kadar tükürmüş de arayan dar sokaklar. başka bi şey var bu kokunun altında.. Yüzleri poşulu gençler koşup geliyo yanımıza. kaldırıyolar ölü adamı... onun gönlü de karışıyo bana. omuzlayıp yıkıyo meşaleyi yere. Polis sirenleri karışıyo kova kova suya.. Derken. su arayanlar.. Orası da ne Salkım ama.. naz yapıyo bana.. tez kapılar kapatmaya. ki cehennem derler adına.... Devşehir'de viran bi bina. Biz de peşinden. bağıranlar. lastikler getirip yakıyolar. kuytu bi sokak köşesinde sıkıştırmışım Güzel'i. ”.. Amcamı alıp götürüyolar bi gün. koşan bi meşale. talimatları sert... açılın diyolar.... Oraya yöneliyorum merakla. Korkuyo Güzel... buharlaşıyo adam bi anda. Nefes nefese bakıyorum arkasından. torbada üç elma.. banyosu tuvalet çeşmesine takılı bi hortumdan ibaret. demek altı çocuğu var adamın... bazıları dosdoğru evlere. Ellerimi atınca memelerine.. çünkü artık bize de rahat yok Surlukent sokaklarında.... ama değil.. Açılıyo kalabalık. sığınıyo yamacıma. açılın. İçsur'da. ". Onu görür görmez yükseliyorum aşk katına. Amcamların yanına sığınmışız.. Bidonlar yığıyolar ondan kalan boşluğa.. kayboluyo gözden. onlar altı nüfus.... devasa çimento yığınından oyulmuş bi şaka.. insanlar toplanmış bi noktada. Bi gün. sokağın bi başka sokağa açılan ucunda bağrışmalar. dolduruyo kan sokağı. hepimizin kimliği var artık. bi naylon torba. Adamın yanında kocaman bi satır. Orta yaşlı bi adam... öpmeye çalışıyorum. yerin yedi kat altında. biliyorum... öyle de fena. bütün elma yiyebilen çocuk yok bu civarda. ucu fitilli şişeler sonra. bi hamleyle kurtuluyo pençelerimden. biz altı. koşuşturmalar... İçsur'da eyvanlı bi eve. mutfağı duvara çakılmış üç raftan ibaret. Bi panzer görünüyo sokağın ucunda.. uyuyo sanki. Yaklaşıyorum o noktaya.. İriyarı biri. yüzükoyun yatıyo yerde. Önce Surlukent hapishanesine. kan fışkıran sırtıyla. çocuklar ağlama yarışında. sonra da Devşehir'de bi zindana.. bi kelime. boşaltın burayı. kaim sopalar çıkarıyolar gömlek altlarından... çığlıklar..... kadınlar ağıt. zar zor başımı sokuyorum kalabalığın arasına. Surlukent’e göçüyoruz. Gençler. Bi kalabalık etrafta.. .. Salkım'ın ortasında. Güzelle yürüyoruz sokakta..”. İki odalı bi ev. panzer nasıl sığıyo bu sokaklara... yanık kokusu. kaçırıyo yüzünü.. Geçiyo sınıfları hep iftiharla.. ciğer kebap gibi. güneşi kayıp.

açlığını daim kılıp o da alıyo yerini gidenlerin yanında... soba lanetten ibaret. açmışız döşeklerimizi. Güzel tekrar kavuşuyo okuluna.. ". cehennem gibi bi ağustos sıcağında. Bitirme sınavı. Kaybedince ailesini. yalvarıyo her gece zabıtalara. babam da ölüyo yarı yarıya.. Ölüm kolay gitmiyo bi kez uğrayınca. Çıtır çıtır gazete okuyo şer. Olur diyo babam.. küçük beyaz hapları var.. nine... ölüyo yutmasa. Amcam uzun bi açlığın ortasında alıyo kara haberi. ölür sonra. Yaklaşıyorum sobanın yanma... evi sarıyo. Güzel. diyo ki. yakmayız alana kadar yeni soba. alışıyo içkiye ve naraya.. mezarları kaldı burlarda. başlıyo televizyona bakmaya. bi kibrit çakıyo. Pırtımızı yerleştirmişiz. Ninemin bi nakaratı var artık: Gömemedim yavrularımı surlara.. kimliği elinde. baba... görür görmez anlıyorum. Ama narası bize çarpıyo yalnızca. itinayla bakıyo ona. yığılıyo .. başlarım lan sobaya da çatlağına da. televizyonda öğretmenler.. Küçüklerden biri öksürüyo..... ruhu kuruyo babamın... sakın ha ayrılma ninemin yanından. Güzel'e bilhassa. çatlak bu soba. titreşiyoruz hep beraber. Hapları veriyo Güzel bana... yakmayalım biz bunu. Sabaha sağ uyananlar. önce sigarasını yakıyo. çürüyo azar azar.... Babamın bi gece vakti getirdiği televizyonda da şer var.. devriye gezdikçe zabıta. Yakmasın babam sobayı. ölenlere... Baba.. Her daim sarhoş. Bi nineme bakıyorum.. çünkü babama göre. Sabah erken.... rahat vermiyo kimseye.. oturtuyorum ninemi bi banka... lâkin ne yorgan ne de sarılmak kâr ediyo soğuğa. Diğerleri dalıyo daim bi uykuya. Babam dolduruyo kömürü sobaya. aklı karışıyo iyice. diyorum. Çok ağlıyo Güzel. yatmışız koyun koyuna.. katıyor Güzel ninemle beni yanına. başvuruyo dışardan okunabilir o okula. o okudukça ağzından zehirli buharlar çıkıyo... bakıyorum üstüne altına. Babam doğruluyo yerinden. şer var o sobada... sonra bi gazete.... Güzel bırakmış okulu.... O kalemini dişlerken sınavda. soba pek tekin gelmedi bana. bakıyorum ki ilerde maça tutuşmuş çocuklar... ".... varıyoruz bi okula. Seyyar satıcılık yapıyo.. Yakıyoruz ama. ninem söyleniyo. Sobayı görür görmez anlıyorum... sonunda orospu oluyo burlarda. Ninemin kalbi hasta.evdeki eşya paslı bi kömür sobasından ve bi torba kömürden ibaret. Güzel. içimizi ağır ağır yakıyo.. ninemin kalbinde acı bir buruşma... bi kız şu sokağın başından yürümeye başlasa.. antenle öğrenilebilen dersler. Zarflar dolduruyo. Adıyo kendini nineme.. şer var içinde... Top uçarken havalarda. beş dakka gidip baksam kimin zararına.. ben...... okuluna... bi topa. canımıza zerk oluyo lanetli harfler.

Güzel.. etraftan koşup geliyolar yanma. ikisini el ele görüyorum bi sinema kuyruğunda.. zira beni mesul biliyo ninemin ölümünden. çantası yanında. yarısına dek yürüyo sokakta... Cevap vermiyo.... Babam ertesi gün talimatı veriyo. yine geçiyorum kendimden aşkla... Soruyorum. Babam bi akşam Güzeli yakalıyo kuytu bi köşebaşında. güzel yosma. boş boş bakıyo namluya. Güzel... Ondan sonra Güzel'in gönlü vazgeçiyo benden. diyo.. diyo. Güzel başlıyo sokaklara bakmaya. Kaplanlar'ın kupayı aldığı seneye dek görmüyorum onu bi daha. nedir geç olan. TORUNUM TOPUN ORADADIR. anlatıyorum manzarayı bütün ayrıntısıyla... sokağın tamamını kat ettiği gün. ". Ninem. Bilmiyorum ki kapının anahtarı olduğumu. çoktan hazır kaçmaya. kalmasın lisanı yaban burlarda. Çekemiyorum tetiği. ölmiycek hiç bi daha...... her sabah kapıyı kilitleyerek çıkıyo artık evden.... kalıyoruz bi başımıza. zira ninemin fısıltısı ait başka bir lisana. Ninemi götürelim bari surlara.." .. seviyorum seni. babam sarhoş. görmeyeyim seni bi daha burlarda. ". neden sevmedin beni..... HAP TORUNUMDADIR. ama çok geç artık.... Çıldırıyorum... televizyonda izlenecek ders kalmayınca. Güzel'i zor alıyorum babamın elinden.banka.. çekemiyorum tetiği ve Güzel alıyo çantasını. lisan ise gitmiş köyün sandığıyla. yürürken biri takılıyo arkasına. diyorum... diklenen dallamaya çekiyo hıyar bıçağını.. çıkıyo kapıdan. ben. Seviyorum. Ama yok paramız.. tutuşturup elime bi tabanca.. Güzel köşe bucak kaçıyo babamdan ve artık bakıyo bana... Doğrultuyorum alnına silahı...... Ve Güzel karşımda. anlamıyo sözden. Babam. Dallama inatçı. Anlamıyo kimse. gömüyoruz ninemi de diğerlerinin yanına. Ölüyo ninem.. Bi gün çıkıyo dışarıya.. HAPTORUNUMDADIR....... diyo ki fısıltıyla. geçiyorum kendimden.. koşuyorum babamın tezgâhına. Evde bakacak kimse.. Neden ben değilim. kendini tanıtıyo peşindeki dallama. ne güzel.

Vur dedik öldürdün be abicim... nerden çıktı şimdi bu kupa meselesi? .. ... aklıma geldi öyle. .Kusura bakma abi..Buyur abi.Buyur abi. .. bi şey sorucam? .Beşçim..Üzülme.Peki ne zaman bitecek bu hikâye? -Abi. . genç ömrümü yel almış. ..Nasıl abi. anlamadım... .Yamukbeş kardeş.Peki hep böyle mi devam edicek bu hikâye? ..BABO3 TELEF Kocatepeyi sel almış..Hayır.... .Üzgünüm Sonyamuk abi.. üç gündür anlatıyosun.. bitir sadece. mesele o değil ama kardeşim işimiz gücümüz var.. ..Bilmem ki abi. ..O kadar oldu mu? . .. baksana.. -… ...Peki abi. farkında mısın? ... . Afyon ağıdı .. daha yeni başladım.Oldu tabi.Ya Yamukbeş. Onüç'ün verdiği süre bitti bitecek.. fakat sen de bitirmek bilmiyosun. .. Bi tek sen kaldın.Lan kardeşim... Daha oturup kitabı yazmam lazım. kusura bakma ama.

Bilmiyorum abi. etli mi butlu mu? . peki. ayıp oluyo ama. ... . . Bari şunu söyle.Mesela... kafama esti. Sen güzel anlatacaksın ki ben de güzel yazayım.Başka türlü anlatmayı dene.Yani böyle durduk yerde kupalar..Güzel abi işte.....Evet. Bak şöyle yapalım. -… -Ya da şöyle anlatayım.Nasıl bilmezsin lan. en acılı yerleri şak diye geçiyosun.... Bi gün öyle memleket hasretinden. En alengirli. ailesinin telefini bi cümlede geçer mi? . -… ... ben ne yapayım? -Ama olmaz ki.. hele onu anlat. .. sevdiğine iki cümle silah doğrultur mu? On cümle karaçarşaf uçurup. nasıl güzel bu Güzel... -Tamam.Kaldığım yerden mi? . pes. o dallamayla evlenip Surlukent'e dönmüş. esmer mi Güzel? .... -… -… . ... Rastlaştık Güzel'le... nerde boktan mevzu var iki saat anlatıyosun be kardeşim. bundan sonrasını kısaca özetleyiver sen.. uzun mu kısa mı.Abi...Ama esmerdi heralde.Peki. atladım gittim kente. ..Misal? .. hoş beş ettik... -Acıyı anlatmak kolay mı sanıyosun abi? -… . güzel güzel diyosun da... . Yahu insan topal bi danayı yirmi cümle koşturup... ciğer kebaplar falan mı fırlıyacak hikâyeden.Sevmekten dikkat etmemişim abi...Kör mü topal mı. . onu geçelim....Sonra işte.O şekil geliyo abi dilime.

. hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorlar: .Hayrola... Telaşla koşuyoruz.Ne demek nasıl bitireyim? Kardeşim.. Sonra sakinleşip hepimizi kovuyorlar. .Hemen Sonyamuk abi. . ...... Yamukyedi. -… İkisini gördüğümüzde.Sen iste yeter ki..Nasıl bitireyim abi? . yedi. ayakta duracak halleri kalmamış..Çay getireyim mi abi? . . ayaktaki birine söyleyelim getirsin. birer sigara yakıp karşılıklı oturuyorlar yine. efkâr bastı heralde.. Sonyamuk "anlat anlat anlat" diye bağırarak sıkıyor Yamukbeş’in boğazını.. şşt.Dur. sen neden burdasın o zaman? -… . biz zaman kaybetmeyelim. Birahaneden bi ufak kapsana bize.....Bu kadar. devam et.Yani bu şekilde bitirmek için mi anlattın üç gün boyu? .Nasıl yamuldu oğlum kafan? Onu anlatmazsan ne kıymeti kalacak hikâyenin? -… ..Eee? .Bastı abi. çay yerine bi ufak getirseler.. . Gözleri pörtlemiş. .. Peki.Yahu anlatsana.... içki lafı oldu mu bozuluyo adam. -… -… -… . zor ayırıyoruz ikisini... -Aslında abi....Onüç'e görünmemeye bak ha. ama soluk soluğa küfür yetiştiriyorlar birbirlerine.... dinliyorum seni..

diyo. nehri seyretmeye koyulduk. orospu dedim. oturduk bi çayhanede. O sustukça benim asabım köpürdü.. Evet Yamukbeş.. ne olurdu sanki benimle olaydın. Güle ağlaya anlatıp durduk.. çocuk değiliz artık.. -… .Kusura bakma abi. Lan.Büyümüşüz tabi. Ya oğlum..Öyledir abi.. bıçak açmadı ağzını. Ama yanıt vermedi. İçsur çarşısı ne şenlikti.. başladık yine tartışmaya.Ben de onu sordum abi.. oturduk yan yana. Yalancı dedim. Sonra çıktık surlara. adam bi dikişte bitirdi ufağı. . sadece o sözleri söyledi yine. en güzel İnat Burcu’ndan görülürmüş Surlukent'in nehri. Muhabbet öyle güzel. ..Hangi sözleri? . aşağılık dedim. yavaş olsana. aldattın beni..E sonra? .. Diyorum ki ben... başka bi şey demiyo. en güzel ordan görülür... -… ... Dur lan.. artık gelelim şu yamulma meselesine. kan tepeme sıçradı.....Çok geç kalmıştık artık.Hop lan. şurda şu olmuştu.Hah...... .Ben de aynısını sordum abi...Bi kitapta okumuştum. Başladım bağırmaya. .İyi mi oldu yani şimdi? Hani bana rakı? .... O ise olamazdı. sokaklarda kovalamaca oynardık falan. burda bu.. kalmamış küskünlük falan..... Dedim.... dedi. rakı önünde bardak elinde... nasıl olduysa... sağol kardeşim..Ne varmış ki o dallamada? . şuraya bırak... neydi lan geç olan? Sustu.. -Takmış o da. Neymiş oğlum geç olan? . elin dallama herifi için sattın.... şimdi dinle. .. . Zaten biz de oraya çıktık. -… ..... dedim ne vardı lan o dallamada.Haydaa. senin en küçük rahmetli kardeş nasıl da yaramazdı. -… .Sonra abi..

- Sen de fazla yüklenmişsin kızcağıza... Belki açamadığı bi derdi vardı... - Varmış abi... - Hele şükür, neymiş? -… -… - Ben seninle yapamazdım, sen de benimle yapamazdın dedi... - Of ya, orta yerimden çatlıycam şimdi, uzatma artık, de diyeceğini... - Çünkü amcam, dedi, senin baban, bana defalarca... -… -… -… - İşte benim kafam o saniye yamuldu abi... -… -… - Özür dilerim Yamukbeş... - Önemli değil abi... Bana müsaade... Sen münasip bi dille yazarsın artık...

*

Sonyamuk’un yirmi kilo alarak topladığı, otuz kilo vererek yazdığı kitabı piyasaya sürüyoruz ve fena karışıyor ortalık. Kalp para meselesinde bile iki-üç hafif operasyondan başka kılını kıpırdatmayan devlet, elinde avucunda ne kadar silahlı adam, muhbir vatandaş, yeşil dosya, faks, telefon, internet sitesi varsa seferber ediyor, ama kitabın kaynağını bir türlü bulamıyor.

Ülkenin dört bir köşesinde adı konulmamış türden sıkıyönetim var artık, sokaklar polise kesmiş, kitapçılar, sokak tezgâhları, kütüphaneler ve evler hiç durmadan basılıyor. Sinemanın etrafında cop şakırtılarından geçilmiyor, kimliklerle birlikte feryatlar ve küfürler de havada uçuşuyor, nedense bir tek polis sinemaya girmeyi akıl edemiyor.

Başbakan her akşam televizyona çıkıp ülkeye itidal telkin ediyor, bu gaflet, dalalet ve hıyanetin sorumlularının tez elden bulunacağını vaat ediyor, hatta arada bir iyice gaza gelip galiz küfürler savuruyor. Ülkenin bütün şehirlerinde, günde üç posta telin mitingleri düzenleniyor, kalabalığın orta yerine çöküverip, "Ben yapmadım, ben yapmadım!” diye hıçkırarak ağlamaya başlayanlar, meydanlardan apar topar uzaklaştırılıyor ve kitabı okudukları anlaşıldığı için derhal tutuklanıyorlar. Onüç'ün keyfi yerinde. Ona bakılırsa, hakikat gücünü gösteriyor nihayet, Netamiye'den başlayarak Yeryuvarı yavaş yavaş zaptediyor, onca öfke olsa olsa buna delalet. Ben her fırsatını bulduğumda, ellerimi ovuşturup sırnaşıyorum Onüç'e, ne zaman yazacağım hakikat kitabını, diyorum, hadi başlayayım artık. Kederle gülüyor Onüç, yazmayı çok mu istiyorsun, diye soruyor. Evet evet, diyorum hevesle, kalan korkularımdan bu sayede kurtulacağım, diyorum, ve artık tamamen unutacağım. Bir gün matbaaya, envai çeşit dilde yazılmış balya balya kitap getirtiyor Onüç, odasına kapanıyor, başlıyor hatmetmeye. Otuzbeş, Onüç u o halde görünce, çıldırıyor yine: - İşimiz iş... Eser saçmalığından sonra bi de bu çıktı başımıza... Kitap basmayı bıraktık, kitaba para verip okumaya başladık... Ne olucak Onüç bu işler? Bu çark nasıl dönecek? - Otuzbeş, lütfen sus artık... - Sus deyip duracağına soruma cevap ver... Ne olacak bunca kitap? - Diğer ülkelerin hikâyelerini anlamaya çalışıyorum... - Yani onlar için de eserlerimiz olacak, öyle mi? - Günahları oranında olacak, evet... - Çok iyi, aferin bize... Yahu Sonyamuk manyağı bi kitap yazdı, ülke ülkelikten çıktı, şimdi öbürlerine mi diktin gözünü? - Öyle, onlara diktim gözümü... - Canına okuyacaksın yani hepsinin... - Esas ben bunu yapmazsam okuyacaklar... - Ben sana bi şey demiyorum artık Onüç... Ama bak, sinemanın başına bi şey gelirse çok kötü hesaplaşırız...

- Merak etme, hesaplaşırız... -… -… - Yahu eline kitabı almanla bitirmen bi oluyo, nasıl anlıyosun peki okuduğunu? - Karıştırma sen orasını... Ayrıca Otuzbeş, söylesene bana, sen bizim kitabı okudun mu? - Okumadım, fani kitapları okumayı bıraktım ben çoktan... - Bi istisna yap ve oku olur mu? - Okuyalım bakalım...

*

İki gün sonra Otuzbeş, elinde bizim kitapla fırlıyor istasyondan, "Beş numarayı bulun bana, beş numara kim?" diye bağırarak dalıyor matbaaya. Gösteriyoruz, elindeki formalarla şaşkın şaşkın bakan Yamukbeş'i. Otuzbeş yanına gidiyor, kitabı dayıyor Yamukbeş'in burnuna, soruyor: "Bu son hikâyeyi sen mi anlattın?'1 Başıyla onaylıyor Yamukbeş. "Tamam, sen ekiptesin," diyerek Onüç'ün odasına yöneliyor Otuzbeş, "Aç kapıyı, çabuk cep telefonunu ver," diye sesleniyor. Kapı açılıyor, okumaktan gözleri kan çanağına dönmüş Onüç, cep telefonunu uzatırken soruyor: "Kimi arıyacaksın?" "Kumral’ı," diye yanıtlıyor Otuzbeş. Onüç'ün yüzü gülüyor, "Hele şükür kardeşim," diyor, "çok sevindim senin adına." Numarayı tuşlarken Otuzbeş de gülüyor, onu tanıdığımdan beri ilk kez gülüyor, gülünce yakışıklı oluyor:

-Alo, Kumral, merhaba... Ben Otuzbeş... - Otuzbeş, nerden çıktın sen? - Boş ver şimdi... Sen nerdesin? - Sana ne? Hadi eyvallah... - Kumral dur! - Durmayım abicim, siktir... - Kumralcım, az sonra hesabına yirmi milyar yatırıyorum... -…

-Avans kabul et... - Nasıl yani? Film mi çekiyosun yine? - Evet, başrolde de seni düşünüyorum... -… - Yani kabul edersen... - Nasıl bi film bu? - Güzel bi film, aşk filmi, oynar mısın? - Önceki gibi olmasın... - Olmayacak, merak etme... - Sen mi yazdın hikâyeyi? - Yok bi arkadaş anlattı, bi başka arkadaş yazdı... - Kimmiş o arkadaşlar? -… -Tanımazsın... - Ne diyosun? - Peki avansın sonrası? - Beş yüz... - Beş yüz, ne? Milyon mu? Avans dediğin ücretin tamamı mı yani... - Milyar... -… -… - Siktir git Otuzbeş, içip içip arama bi daha beni.. - Kumral, ciddiyim... -… -… - Nerdesin sen şimdi? - Körşehir'de... - Film nerde çekilecek? - Surlukent'te...

ipi çeken de elbet Kumral olmalı..Uçak biletimi ayırt. gözleri o mıntıkalara da kastedecek kadar büyük olduğundan öyle görünüyor.. Çenesinden omuzlarına doğru boynunu izlemek bir saat sürüyor.Yahu Kumral. kifayetsizlik suçuyla lügattan çıkarılması. Karakterlere iyi bak. ama ince de. boş ver şimdi.Bu ucubeler ne diye etrafımızda toplandı böyle? .. anladık. Saçları dümdüz. .. ama büyük ve geniş de.. ama kıvırcık.. Daha mühim bi şey var orda..Gelemem.. bacakları lügattaki zarafet ve incelik gibi kelimelerin sahasını da tehdit ediyor. anladın mı mevzuyu.. Gövdesi gürbüz. -Ondan ibaret değil Kumralcım. Kırık bi aşk hikâyesi.Ne işin var? . Herkes... kolları... .Sen bakma onlara.. . alnı dar... ... . ailenin dağılma sürecine iyi bak..Ne tuhaf yer burası. hani ekip? .Ayol nesi var.Bu akşam gelemez misin? . ama değil..Sen takma kafanı..... Lâkin ağzını açıp konuşmadığı sürece: . sen hikâyeye konsantre olsana. nesi mühim? Bunları her gün dizi diye gösteriyolar be televizyonda. sen onu söyle.Diizzziiiiiiiiiiii… . Ne yapıyosunuz siz burda? Bu makineler nedir? . . elindeki kitaba bak..... işim var. Bundan bi bok anlaşılmıyo.Özür dilerim. sabit gözlerle ona bakıyor. . -Anladık Otuzbeş. Yanakları küçük. elleri.Ne hikâyesi ya Otuzbeş.. Güldüğünde dudaklarının kenarları kutlu kılıçlar misali sivrilip kulak memelerine dayanıyor. "Yarın akşam" matbaada işler duruyor... Şeffaf. Hani senaryo. büyülenmiş gibi Kumral'ın etrafına toplanmış.Seni alakadar etmez..Beter ol. .... yargılanması ve asılması gerekiyor. "Güzel" kelimesinin. Yarın akşama...

hükümet ordunun telkiniyle askerlik yasasını değiştiriyor.Ya nesi öyle gelecek ? Adamın bi küfretmediği kaldı gözleriyle. ne vakit yazacağım hakikat kitabını. . üç ay ortalıkta görünmüyorlar. sana öyle gelmiştir. Artık asker kaçaklarına göz açtırılmıyor ve para kolileri matbaaya sığmıyor.. * Otuzbeş. Her bir evine ikişer koli para bırakıp.. Sonyamuk. benim sorunum sadece korku değil.. elbet yazacaksın.. bekle.Bakma kardeşim o zaman... tek korkan sen değilmişsin..Hangi herif? . Keyifle göz kırpıp. sen asıl onu söyle bana. Bekle. ertesi sabah toparlanıp gidiyorlar. fikir tatlı sevgilimden çıkıyor. ..Onlar arada bi bağırır öyle. Binayı koruyan polis ekibi.Ya şu herif niye öyle gözlerini dikmiş bakıyo bana? . diyor Onüç bana. . Onüç. Ne diye bağırdı şimdi bu ucubeler? .Şurdaki. kapat kapını. diye itiraz ediyorum. ama yakmaya da kıyamıyoruz. Ne yapacağımızı kara kara düşünürken.Bu ne ya? Ödüm koptu.. Kumral ve on adet yamuk kafa. devam edin siz. diyorum.. Sahte çürük raporu işine de o üç ay zarfında başlıyoruz. Paralan koyacak yer bulamıyoruz. her bir pezevengine ikişer satır tehdit mektubu yolladığımız kerhane. unutmam da lazım. ... Yamukbeş. İşin başında ben varım ve öyle muvaffakiyet kaydediyorum ki.. .. pezevenkler içeri dalıyor ve parlamentoyu işgal ediyor. garip garip parlayan. . niye öyle bakıyosun bize? .Alooo. İşe yaradığını görünce ülkenin bütün kerhanelerine aynı yöntemi uyguluyoruz ve ülkenin infiale kapılan bütün pezevenkleri Başşehir'e akın edip parlamentonun önünde toplanıyor.Onüç mü? Yok canım..Yok bi şey Otuzbeş... birkaç hafta sonra kapısına kilidi vuruyor. oku kitabını paşa paşa. diyor. gir odana. takma sen. az ötede nümayiş yapan memurları dövmekle meşgul olduğundan.. Ama. bak..

. çabuk gelin.Prof? -Abi. tamam. Yamuksekiz gidip açıyor telefonu. Mutfakta. Şöyle bir bakıp masaya koyuyor. hayata dair duygu ve düşüncelerini yaz. herkes duyuyor ne konuşulduğunu: .. Hemen oturuyorum masaya... sevgilimi bile görmüyorum. Üç ayın sonunda bir sabah..Hay sikicem. Bir şey demiyor. istasyonu.. kan ter içinde uyanınca dayanamıyorum anık. Bu kez masaya o geçiyor. Onüç orlarda mı? -Onüç yok abi. akşama kadar okuyup bitiriyor.. olmamış.Sinema nerde sekiz? ... diye soruyorum. Bekçiyi değil. kitabı dörtlüklere çeviriyorum. diyor..Tamam abim.. . ama sesimi çıkarmıyorum.. diyor... giriş. yok. tutuyorum kolundan. ... . netice kuralına riayet edip mis gibi bir kitap yazıyorum.. hayatını.. yeter artık. yine patlamalı kurşunlu kâbuslar içinde. ben Otuzbeş. ben okuyup düzeltir. Numuneyi ver. Prof duşta. -… . köftenin yanma pilavı o yapıyo. Onüç’ün cep telefonu cayır cayır çalmaya başlıyor. veriyorum.Sekiz. bağırıyorum.. Onüç odada yok.. . sekiz.Sekiz. unutacak mıyım artık.. Bozuluyorum. otur bu odada..Kimsin?.Benim çevremde abim.. Sekiz... diyor. kederle gülüyor. diyor. Bekçi'yi değil. . Bekçi konuşamaz ki. diyor Onüç. gelişme. beni dinle. yazacaksam yazayım şu kitabı.Bir sabah. sen iyisi mi dörtlükler halinde yaz bunu.Bi dakka yahu. sana haber veririm. Yıkıldı mı lan binalar? . ben sekiz numara abi. olmuşa benziyor. teslim ediyorum Onüç’e. rahat uyuyacak mıyım. Dönüp gidecekken.. Yamuksekiz. Bekçiyi ver bana... sen misin? . şimdi bütün işlerini bırak.Sekiz. . alıyorum kalemi elime. elindeki keçiboynuzunu kemirerek gidiyor. Telefonun öte tarafındaki öyle çıldırmış gibi bağırıyor ki. dayanıyorum Onüç’ün kapısına. . biz bulamıyoruz sinemayı. bir hafta boyu hiç kalkmıyorum yerimden.Otuzbeş abi bugün ekşili köfte var yemekte.. Peki..

.. "Nerden çıkacaz. Otuzbeş artık olsa olsa sadece beş olarak anılabilir.. Kumral sanki biraz. ama ne güzel. Perişan olduk.Yahu biriniz cevap versin.. -… . Hadi fırla. Bekçi de aynısını yapıyor.Peki abi. kardeşim. Bekçi'yle fırlıyoruz sinemadan. ne var. bir deri bir kemik kalmış. arkadaki hamam kabak gibi çıkmış ortaya. ne sinema ne istasyon var karşıda..Ne olacak karşıya bakınca? . kaldırımda." diyorum... ben Numune. zira bir şey görmüyoruz... Güzel bu. biraz değil. dönüp bakın arkanıza." Otuzbeş'in dediğini yapıyoruz. ama gürbüz de. "tabii ki sinemadan. Omuzlarımı silkiyorum. tanınmayacak hale gelmiş.Otuzbeş.. Ama Yamukbeş'in yanında öyle bir melek duruyor ki.. Otuzbeş.. ama dümdüz. Esmer. -… -… .Geri döndük. ama bulamıyoruz sinemayı..Numune. Saçları kıvırcık. çok konuşma. niye bağırıyosun öyle hayvan gibi? .. .. . dönüyoruz arkamıza ve ne gördüğümüzü anlayamıyoruz." Otuzbeş bağırmaya devam ediyor: "Dönün lan. Bin Kumral gelse güzellikte eline su dökemez. Otuzbeş'in dediği gibi.. karşı kaldırımdayız.. "Nerden..Numune.Numune. Gövdesi incecik. öte yandan değil.. buhar olup uçmuşlar adeta. Karşıda. Anlıyoruz hemen. anladın mı? . hangi kapıdan çıktınız siz?" şeklinde bağırtılı bir soruyla karşılıyor bizi.. -… . gözlerimiz kamaşıyor. Tamam mı.... epey çirkinleşmiş. şimdi sinemadan çıkıp karşıya bak. ellerinde çantalarla bizimkiler duruyor.

" diye bağırıyor... lütfen.. Otuzbeş'in kolunu yakalayıp." "…" "Alo şef.... hani evlenecektik? Orospuuu. Herkesin durduğu o sessiz yekpare an. bu arada şaşkınlıktan bayılacak gibi olan Bekçi.. nedense önce bana. git de geber Devşehir’de!" Bu arada telefonun öbür yanındaki komi." "Sağ ol. panik duygusu ateş gibi sarıyor gövdemi.." Kumral hiç oralı olmuyor. bak.. Bekçi.. kominin numarasını çaldırdığı telefonu Bekçi'nin eline tutuşturup Kumral'ın arkasından yalvararak koşuyor: "Kumral. sonra Otuzbeş'e okkalı birer tokat patlatıyor ve arkasını dönüp hızla uzaklaşmaya başlıyor.Ne yapacağımı şaşırıyorum. "Hemen birahanedeki şef komiyi ara.. ekmek çarpsın ki ben Bekçi'yim." diyor. "Alo alo.. hayırlı olsun. Sonra duruyor... Yıkılan bir binayla yuttuğu dilini." "Abi haberin yok mu. az önce çıktık ordan. dinle. ama hiçbi şey yok karşıda. hemen. birahaneler. Kumral'ın çatlak sesiyle tuzla buz oluyor: "Bıktım.. Bekçi... Bırak şimdi beni. Konuşuyor Bekçi.. Hani sinemaya yerleşecektik. başlamışsın konuşmaya. istasyon nerde oğlum. buharlaşan bir binayla kusuveriyor. Git. kaçıyosun de mi? Bahane arıyodun zaten kaçmaya. Otuzbeş yalvarmayı bırakıp sokağın ortasında bağırmaya başlıyor: "Aldın tabi parayı. benim." .." "Abi. Tekrar arıyor Bekçi: "Alo şef. kolunu tutan Otuzbeş'i iterek yürümeye devam ediyor.. Otuzbeş..." Şef kominin konuşan bir Bekçi'ye hemen inanacak hali yok elbet: "Siktir lan sapık!" deyip yüzüne kapatıyor telefonu. sinema.. ben de yamulacam sonundaa!" diyerek. bıktım." "Nasıl kapandı?" "Patron mekânı sattı. Otuzbeş'in yaygarasından ayıp cevap veriyor: "Alo şef. onunla birlikte herkes duruyor.. Kumral.. birahaneler kapandı.

. onu almayı unutmayın. altında bi kapak.." "Tamam.. tamam..." "Nerdesiniz ya.. Yamukbeş'le Güzel de onu teskin etmeye çalışıyor." "Bizim adi rahmetlininki mi? "Evet........ Bilmiyo musun?" Ne gözlerimize ne de kulaklarımıza inanabiliyoruz.." "Keraneye gidin. Girin tünele. Sonra bize tazminatlarımızı verip.... Anladın mı buraya kadar?" "Anladım.." "Kerane kapandı." "O eve gidin. Çiçek var orda. girin içeri. kapağın altında da tünel var.. onunki.." "Dinliyorum. Bekçi konuşmaya başladı. Telefon çalıyor. Bu arada Otuzbeş yanımıza dönmüş... Kumral'ın arkasından bakıp ağlıyor..." "Peki.." "Sakin ol. bu kez ben açıyorum.." "Onun odasındaki yatağı çekin." ." "Tamam Numune. Onüç: "Alo Numune. kapandı.. onu bulun... Küçük bi numara.. herkes kendi yoluna dedi.. her şey uçup gitmiş... sus. yani göremeyince.."Kim aldı lan birahaneyi?" "Onüç abi aldı. uçan kaçan yok." "Otuzbeş nasıl?" "Ağlıyo. beni dinle şimdi.. Adam sinemayı öyle görünce." "Bu arada olaya bak Onüç.... hiç durmadan yürüyün. niye gidelim?" "Yahu salak salak konuşma. dinle dedim. Altıyüzonikiye be nolu evi hatırlıyo musun?" "Evet.." "Bu arada Çiçek de sizinle gelicek.. sinemaya çıkacaksınız..... tabii.

. dondurmayı bir çırpıda yutup ellerini boşaltıyor ve Otuzbeş'in yanına varıp onu sıkıca kucaklıyor: .. demek ki yok sinema. hadi." * Tünelden sinemaya çıkar çıkmaz Otuzbeş ortalıkta deli gibi koşturup. Başlarım kurguna da odana da. Otuzbeş hiç oralı olmuyor... "Hem filmin bitişini kutluyoruz. neresi lan burası.Ayrıca hiç düşündün mü. "Bu marka çok güzelmiş yahu."Gitti mi Kumral?" "Gitti. Toplantı yerine yürürken rastlaştığı bir yamuğa. çiçek gibi oda yaptık valla sana.. Onüüüç." diyor onlar da.Burda işte. anlat her şeyi!" diye haykırıyor bir yandan da. "Var ama. yamuklar. görüşürüz. "Acil toplantı acil toplantı!" diye bağırmaya başlıyor. Kurgu odan hazır. ölürsün. "Onüç. vişnelisi de var mı acaba bunun?" diye soruyor... hem de kavuşan âşıkları tebrik ediyoruz. Nerde lan sinema? . Dönüp bakıyoruz... içindesin ya..Kutlarım kardeşim. -Ama dışındayken yok sinema.. matbaada dolaştırıyor.. çık ortaya. Bekçi'ye de hayırlı olsun dediğimi söyle. Yamukbeş ve Güzel'i omuzlarına almış. küskün küskün kollarını kavuşturup ahalinin toplanmasını bekliyor. Gözlerinden alevler saçarak.. Yamuktan. Onüç elindeki dondurmayı yalaya yalaya odasından çıkıyor...Öyle mi dersin? -… ... Derken aniden bir alkış kopuyor...." "İyi iyi." cevabını aldıktan sonra. biz kimiz. Dışardayken yoksa. tam teşekküllü.Çek pis ellerini. ne yapıyoruz." "Söylerim. "Ne var ne oluyo?" diye çıkışıyor Otuzbeş onlara da. -… . hele sen karadutlusunu bi ye. şimdiden hayırlı olsun filmin... demek ki polisler için de yok sinema... ..

hemen.. yakışıklı... Bana bak Onüç. doğru düzgün anlat.. . derhal..Hikâye anlatıyoruz Otuzbeş.. ... Nasıl veriyoruz peki? . ..Hikâyeyle nizama girer mi peki koskoca yuvar? ... tığ gibi oldun..Şair gibi konuşma lan.. Otuzbeş'le hesaplaşmak bugüne nasipmiş demek.Hakikate itimat ve itaat ederek.Tüneldeeeeennn.Ulan Onüç. sıkıldım ben bu muhabbetten... . . . .. Bak..Biz mi veriyoruz? .Yani garantisi de yok. Şimdi.Artık burama kadar geldi. nasıl veriyoruz? .. beğenemedin mi? ...Sana ne oluyo lan Sonyamuk? Üzerine vazife olmayan işe karışma sen.Yeryuvar'a nizam veriyoruz Otuzbeş.. . . ... neler olup bittiğini anlatacaksın bize...Evet.Kardeşim..Ne var? ... sakinleşsene artık biraz. diyelim ki var sinema. . bağırmayın. . biz veriyoruz. dalyan gibi adam oldun......Evet Otuzbeş.Elimizden geleni yapıyoruz...Beğenemedim.. öyle mi? -Yok.. .. yani heder ediyoruz burda ömrümüzü. . . bula bula bu boktan lafları mı buluyosun söyleyecek. .Of ya.Peki tamam.... barışsana kendinle.Bi susun be.Girer.Pardon Onüç abi.. Barış artık kendinle. koskoca binaları görünmez yapıyosun da....Neyse.Pek güzel.Konuyu değiştirme. Otuzbeş! . .. ...Geldiğiniz tünelden... girmezse de kendi bilir.. Teslimatçılar nerden çıkıyo o zaman? .

Bir gün tuvaletten çıkarken rastlıyorum Otuzbeş'e. koydurma filmine. sen ne karışıyosun kimin bana göre olduğuna? .. ne zaman izliycez?" diye sorunca alıyorum cevabımı: "Ne filmi lan. bi bakar mısın.Tanışın o zaman. sağ kolunu 'L' şeklinde kaldırıp saatine göz atıyor. . çocuk yapmaya karar veriyorlar. Çiçek bekliyo.Merhaba Çiçek Hanım. neden getirmiyosun bana Kumral'ı? Bak etrafına.... ama Çiçek ve Otuzbeş birbirlerine sırılsıklam âşık oluyor.O sana göre değil Otuzbeş. meşgul etmeyin beni..Haydaa.Onun kafası yamuk değil Otuzbeş… -… -… -… . ama yok.Merhaba Otuzbeş Bey. çok mersi. ulan anam mısın bacım mısın? Sana ne oluyo.. . gerçeğinden daha gerçek bir evlilik cüzdanı hazırlıyoruz ikisine. yok film falan. şu Onüç'ün acayiplikleri olmasa iyi sayılırım. bütün sevenler kavuştu.Oldum da ne oldu? Hani nerde Kumral? Madem o kadar maharetlisin..." diyor ve arkasına bile bakmadan istasyona uzuyor.Bu arada Çiçek'le tanıştın mı sen? .. sonra hepten unutup gidiyor filmi.. . bi ben kaldım. Otuzbeş birkaç gün filmin kurgusuyla uğraşıyor. Haberi verdiğimiz Otuzbeş hiç oralı olmuyor.. nasılsınız? .." Fakat var film falan. . İstasyonun en güzel odasına yerleşiyorlar. Film ünlü bir festivalde büyük ödülü alıyor... "Tamam tamam. "Film ne oldu birader... Çiçek. Benim günahım ne? . * Çok çabuk ve sıradan oluyor..Tünelden beraber geldik. filmi kafasına göre kesip biçip yapıştırıyor ve teslimat ekibine veriyor.. Bir gün kurgu odasına giren bir yamuk.. tanışma fırsatımız olmadı.

hakikat yolunda. Çağırın gelsin Sonyamuk. .... herkes toplandı mı? . ölücem şimdi. . bırak şimdi suyu.Tooooplaaaandııııı.. . ama uzattınız... ikide bi durduracak beni.Onüç. hiç memnun değilim yazdıklarımdan... konuşmaya gayret etmeyiniz lütfen. Mutluluğumuz. Şu suyu... ..... tamam hocam....Bilgisayarın ses kayıt programı var..Yaz Sonyamuk.Ulan Onüç salağı. . Doğru düzgün cümle bile kuramıyorum artık.Siktir et..Ha.. bilirim ben seni. Neyse.. ama haberiniz olsun. hazırım.Hocam.. ... kabloyu uzatıyorum hemen. .. yaz sen. . Vasiyet oğlum bu. boş verin kabloyu teybi. -Tamam hocam.İşler tıkırında. .. mesai vakti fakat. vasiyet. .Var hocam. . şimdi ağır yazacak bu Sonyamuk salağı..Hay anasını. .. daha rahat olurdu. . bi şey söyliycem. Hocam iki dakka bekle.. getir teybi.. Prof hastalanıp yatağa düşünce mola veriyor: . . Zaten iki fıs nefesim kalmış.Ne var Numune? .Duruuuuunnn.Yahu teyp yok muydu. -Yahu..Yazıyorum hocam.... keyfimiz yerinde.Hocam........... -… -… -… . Yamuksekiz hemen koş...Buyur hocam... mutluyuz.. Sonyamuk nerde? Gelsin hemen.Ya da çocuklar....

. .... Kim bilir ne söyliycekti adam....Evet hocam.. hazır.Hooooccaaaammm.. Çocuklar. -… .Top diyecekti bence. koçsun.... seni seçende kabahat. hoca hasta. dinliyoruz.Kablo hazııır. .Bence Topuz demeye çalışıyodu...Hazırım.Bağırmayın lan. .. . . Fırın hazır mı Bekçi? ..Hele şükür. . .. Sonyamuk hazır mısın? Kalem kâğıt hazır mı? ..Niye öyle diyosun Onüç? Hoca sabırsızsa ben ne yapayım? ..Kesin sesinizi be...Hocam? -… . daha oturup dörtlükleri bile okumadın...Hocam? -… .. ...Soookkkk.... .. aferin. âlemleri sen kurtaracaksın diye yalakalık yapıyodun.. . . Bunu nasıl söyliyceğimi bilmiyorum ama... Topik diyecekti...Sus Numune.. buyrun. Neyse. İyice şımardın. ben aslen To… -… -… . görmüyo musunuz....Aferin hepimize. bravo..Başta öyle demiyodun ama.Hayır hayır.... .. ben Netam değilim.Kes kes. kebap olup kalmasın başımıza. Büyüksün..Hazır ama..O kabloyu münasip yerine sokarsın artık Numune.. . hocamızın ruhu şâd olsun.

. ..Aaaaşşşşş..-Yahu senin değil miydi bu görev? Güçlendirmedin mi fırını? Olaya bak ya. Karısı bu kez hayata dönemeyen Yamukaltı ethernet kablosuyla kendisini asıyor. Filreis'i fırında en gıcır kalp paralarla yaktığımız gün.Kanserim deyip duruyodu zaten.. * Molanın daim olduğunu. Kalorifer tesisatında bir sorun olduğunu sanıyoruz önce. üç çocuk takip ediyor. Neyse. odundan. bakıyoruz....Onüüüüççç. ne anlarız biz fırından.... -Ayıptır söylemesi. ne oluyo? .. Prof tan sonra matbaada art arda ölümler başlayınca anlıyoruz.İyi de Onüç. -… .. . görevi alan adam bize ne diyo.Ne var.. iyi ki bi dilin çözüldü..Çiçeeeeeeekkkk. . kan ter içinde dayanıyoruz Onüç'ün kapısına: ..Ne oluyo burda.. Biz gömeriz be abicim. . aş eriyo da. Birkaç gün sonra sıcak tahammül edilmez raddeye gelince..Ukala herif. işine bak sen. ... rica ederim gidin.. niye ağlıyosunuz? . Dolapta pastırma kaldı mı..Ukalaaaaa.. Çiçek istiyo..... . yok.Numune.Hoca öldü de....Çok sıcak oldu Onüç.. Onu dört yamuk.Bi şey olmuyo Otuzbeş.. . ....Onüç. çıldırıcam şimdi... Kadimiye mi burası? . .. sinema da giderek ısınmaya başlıyor. millet kırılıyo sıcaktan.

-Tamam.. televizyon.. maçları yayınlanmıyo artık... haberin yok mu? .Onlar çoktan atlamışşşş. Şimdi bi de buraya bakın. . Peki bendin arkasında ne var? . Dilendâr. Onüç...Ne diyo bunlar Numune? Dilendâr ne demek? .Biz Devormanlar diyelim. Bülbüller'le Kaplanların maçı var bugün...... Burası neresi? -Asırlık yalnızlıııkkkkkk..Bronz patenleeeerrr.. Bekçinin ve Düzgün Babanın art arda kaybıyla matbaada ufaktan isyan alametleri baş gösteriyor ki... ikinci kanalı açsana. öyle diyelim.. yanında Sonyamuk'la çıkıyor odadan: .. Bülbüller küme düştü... -… -… ..Sahi mi? Ne bileyim ben? Matbaadan çıktığımız mı var? ..Dilendââârr. kilitliyor kapıyı.. bu böyle olmaz.Gelin. şimdi nehirde yüzüyooooo...Peki.Bu yılanın ne manaya geldiğini bilen var mı? . bi şeyler yap.. . Sabahına da Bekçi ölüyor.. Onüç kucağında bir televizyon.. -Aferin. neresi burası? ... ...Yamukbeş kardeşim. Şu yılanı görüyo musunuz? . O akşam Düzgün Babayı da kaybediyoruz.... şimdi burayı hatırlayanınız var mı? .Bırakın sululuğu.Aaaa.. .. Çoğu gösterdiğin köprüde dilenmiş de.Görüyooooozzzz. Peki burda ne görüyoruz? . yoksa gidiciyiz hepimiz. . son nefesinde "dersimi almış da kazıyor mezar" adlı bir ağıt mırıldanıyor bize.Ya balıkçılar? . .Ama Onüç.Denize atlayan insanlaaaar..Yani dilenme kapısı. yani köprü..... bakın şimdi..Helal. .Senin dörtlükleri düzeltiyoruz Sonyamuk'la..Ayssssbeeeerggg. . rahatsız etmeyin bizi. . Onüç gerisin geri giriyor odaya.. peki. Evet..Steplerde yaşaaaar. size bi şey göstericem.

.. ..Buuuuzzzz.... Çocuğun hayatı mevzubahis.. ne yapıcaz peki? Cayır cayır yanıcaz mı hepimiz? -Telaşa mahal yok Numune. kapağı hazır olan. benim odadaki raflarda şu izlediklerimize benzer yığınla görüntünün kaydı var. Aklınıza güzel ad gelirse siz de not edin kenara.....Evet kardeşlerim... yani hakikat kitabında. kışlalara saldırsın. bu iyi oldu.Numune. ....... kurgula..Peki neden atlamışlar? . .. .Vay...Resmen sıçtık. . sen yaşıyo musun? ..Sağol Otuzbeş. denizde buz.Şimdi anladınız mı sinemanın neden kavrulduğunu? . . ne güzel konuştu lan.O kitap iki yüz kiloluk adamı da eritir bitirir.Çok sıcaaaakkk. Öyle bi kurgula ki. .. Umudumuz onda. marsığa çevirir. şöyle incesinden. .. ... Çocuğa ad bulmaya çalışıyo. Ne demek bu? . biz de hakikat kitabını basıcaz. Şimdi. .. milyarlarcasını aydınlatır.Yukarıda kavrulmuşlar.. peki ya aşağıda... Çiçek selam söyledi. boğazda ne var? ..Karada ateş. Onları al. .Devasa camiler inşa eder Numune kardeşim... fabrikalara.. . hoş geldin Otuzbeş.Basıcaaaaazzzz.. Dörtlüklerin düzeltmesini bitirdik. ne yapabilirim? . söyle bakalım. okyanuslar dolusu kan döker..Kıyameeeetttt. izleyenler isyan etsin. kan dindirir. . .Derhal Onüç..... benim gibi. kitap misali...Eyvaahhhhh.. borsalara. Onüç.Çok güzel.. hele şükür. Ve Onüç...Bi şey değil.Ooo..Bu sıcakta yaşamaya yaşamak denebilirse.... elli sayfalık hangi kitap var elimizde? .Bi tane kitap ne yapabilir ki? .. milyarlarca hayatı karartır. muazzam kiliseler diker.

. Bin Elma Mor Ayva..Şairiyeli bi büyük yazarın çocuk kitabı var.Tamam. .. az sonra yeni metni göndericem. . herkes işinin başına...... kapaklan kırmaya başlayın.Mübareeekkkk olaaaaa...... Gazamız mübarek ola.. Kalıplan da değiştirin. Hadi.. .

Umutsuzluk seni hapseder. İhtiyarları anla. . Zayıfın sığınağıdır kelime. Yaz. âlemdeki son imzan bir kelime olacaktır zira. geç dalganı ferah feza güçlünün yazdıklarıyla. 1. Güçlüysen bırak gülsünler yazdıklarına.. ama işe bağlanma. bakma kim olduğuna. ihtirasa kapılma.. Artık yaz. unutma.BABO2 BİN ELMA MOR AYVA Karapınar taşar gider. onun kucağından başka. "Ben” diyenin zulmü. bir canım var akar gider. Son kurtuluşu başka yerde bulamazsın. Çalışmaktır bütün hazları öldüren. kelleni alanı önce o affeder. Aileni sev. Güçlü olsan da yaz. Zayıfsan. Adıyaman ağıdı 0. anneni en başta. güçlünün cümlesinden alır intikamını mutlaka. Bütün hastalıkları. onları yabana atma. zayıf olsan da. Herkesin sevdiği insanlardan kork. "biz" diyen kadar amansızdır. 2. 3. Yetti okuduğun. gencin zalim sağlığından yeğdir zira. ama kurtuluş bulamazsın o zindanda da. Çalış.

Ne de bir küfür başkalarına. 8. Yalnızlığın seni üşütsün. Tapınaklarda sükûnet arama boşuna.4. ama büyük harfle başlama. Yaz. Söz bir akreptir artık. "Öyle"nden tiksinmektedir zira. son nefes verilmez gönül rahatlığıyla. Yalnızlıktan başka kapı yoktur sana. Âlemin gürültüsünden yorulduysan. 6. Gerçek hazza bat. sahte hazza inanma. "Seni böyle seviyorum" diyenlerden kork. Şen muhabbetlere bel bağlama. . Ruhlar acıya çoktan sağır zira. 7. alçaksın. Son nefesini huzurla veriyorsan. başkasını değil. Son sözün itiraf olmalıdır. 5. zehirler. Kusursuz cümle isteyen düşüğünü bulur kapısında. Acı arıtmaz günahkâr vücutları. Kelimenin çağırdığı kibirden sakın. Ne varlığın bulunmaz bir elmas olsun. Tekliğin rüzgârındaki soğuk ihanettir zira.

Yuva yoksulun gündüz kâbusudur. Yanlıştır kelimesi. elbet tenine değmektedir. Yurtsuza acıma. Saadetli maziyi çekmecelerde arama. 13. 9.En az bir harfin işrete meyillidir. Ruhunu düşürüp kaybettiysen eğer yuvanda. 11. bil ki kastetmiştir canına. Eş dediğin çoktan kaybettiğin irtifa. yamuk bakar etrafa. Dürüstlük vazedenlere asla dönüp bakma. İnce bir tüldür o. unutma. Zenginse çürür hem ayakta hem yatakta. Evin cehennem yatağı bir kez dağıldığında. 12. İyileşip çıkacaksın ve eşini göreceksin yan sokakta. Git dolaş günahkâr sokaklarda. Balık baştan kokar. verecektir dermanı sana. . marifet değil. 10. hakikat uğramaz asla yuvana. Fahişeler okuyacaktır sicilini. Ev dediğin dört duvar lağımdır. Geriye kalan çırılçıplak nefrettir. "Hakikat" dediği an. zehri öldürücü olur. Yalandan uzağım diye gururlanma.

Vicdan ket değildir artık âlemlere şer saçanlara. . 18. diyene vur bir tekme. barınak cehennem. ne zaman alışverişe dursa. 15. Ölüm olsa olsa bir armağandır sana. Zahir ummanda da bir yol bulamazsın. Sığınak yok artık. Nezaket dediğin çoktan dönmüştür kara bir şakaya. "Ben ve ben ve ben" der.Kudretlinin kapısında eğilme. Dokunduğu yakutu küle çevirir anında. ihtiyatlı yürü diyenlere aldanma. Ne yapsan anlayamazsın artık paranın sırrını. Hürsün. Pintinin hesabı tilkinin aklını alır. Temkin kana çalıyor. değil ki sen. kapılar gazaba benziyor. kaç. Sağlığına duacı olanları bir saniye bile yaşatma. 16. basiretli ol. Zengin dediğin girer herkesin yatağına. ibaretsin kendinden. 14. Sebat et. Kapalı kapılar ardında umut bulamazsın. O tezgâhın üzerindeki çürük domatessin artık. meydanlar mezara. yastığına tükürür. çıldırmaktan başka. evler mezbaha. Ona hayrın dokunsa intikamını alır mutlaka. Pazarlara çıkıp tezgâhlara bakma boşuna. açıl ummana. 17.

Yardım ettin. Hediye verdin. sahtekârlığın notalarıdır bunlar. Ayıbı çıkar kitabından. Sözün açığı katildir. dinle o zarif müziği. Yanlış hayat doğru yaşanmaz. 21. Kulağındaki bu gürültü hiçbir şey. daha artacak. adını da vermedin. Kulağını aç. 20. kazılan mezarlar. gölgen senden daha dürüst zira. Kitaplar çoktan yalana dönüşmüş. edepliysen girme duvarlar arasına. Madem ki çıktın. izin vermez insanlığa. bu sözümüzü asla unutma. . çok beklersin sevabı. gölgene dön bir bak. 19. Elinde zalimin hançeri var. 22. öldürür seni mutlaka. tevazu kimseye kıymet vermeyen bir âmâ. Zira açık bir kibir vardır her yardımda. ayıp. yırtacak zarım. lâkin okumaktasın hâlâ. çok beklersin ferahı. sen de sevindin. kollarını kıskanır. Makine senden zalimlik ister. Merhamet kelimesini tasarruf et. Mesafelerin değerini bil. Hayattan ve haktan dem vururken. akan sular. sevdiğini sevindirdin. en yakınındaki en yabancıdır sana. hayır işledin. âlem külliyen ayıp olduğu için ayıptır. muhtaç adını bilse. savurma. içi kof bir cesettir sana.Hısım dediğin dili küf. daha ne azaplar var zira. Gökten yağan ateşlerle yıkılan mekân kurulmaz bir daha. Ve hediyeler birbirine benziyor artık. Kendiliğinden kapanan kapılar göreceksin. Kendiliğinden ışıyan aydınlıklar kamaştıracak gözünü bir anda. yani küfrün duruyor o parlak ambalajda.

Sen başlayınca anlatmaya. Hikâyeni çaldırma. 26. Lâkin o derinlerde de barınamazsın fazla. Geldiği gibi gider haz.23. Öfkeyle kalkan zararla oturmaz daima. Tetik ol. Tez uzaklaş yanından. Hakikat var mı sanırsın okuduğun onca kitapta. cezalandırılacaktır o kalın kamışla. 27. Tecavüz edecektir mazine rakamlarıyla. alınır satılır. bakar hep semaya. bir de övülür utanmazca. gayeni çaldırma. Kim ki muzaffer bir edayla durur karşında. O kalemiyle yazacaktır her kelimeni. İçindeki kara kalabalığı gör. . Kalabalığın kaynaştığı mahşer gününü. afişlerde görürsün en mahremini sonra. Bir ülkedir artık o. naranı çaldırma. Hikâyeni soranlara iyi bak. Hikâyelerin en muazzam derinlere dalacaktır. Kim ki bakmaz aşağılara. Kim ki hep sopasını gösterir aciz sopasızlara. kalbini de götürür yanında. çoğul ve katil oturur koltuğunda. Kitap da maldır. 25. 24. Sen bir kez utanmayıp hazzı yaşadığında. kalem var mı diye yanında.

hepsini tekrar yaz. Mazlumun hışmından kork. nefret eder hayattan zira. Deniz sezgisi edinmek istersen okyanusa bak. makineden medet umma. Zalim kendini müdafaa etmeye başladığı an. biriktirdiğin onca hikâyeye. Sırtını sıvazlar daima. Öfkeni heba etme. Mutluysan korkmazsın rüzgârdan. bir saniye bile durmaz arkanda. Sancaktan don biçecektir kendine. 30. fazla öfke düşmanına benzetir seni. Maziyi yok etmek için maziye sahip olmak gerektiğini bilmez. savaş yalanla. Yırt bütün kitapları. 31. 29. başla sayıklamaya. güvenme önünde durana. 32. aş okyanusu da. Dağ sezgisi edinmek istersen ağrıyan yerine bak. Öğrendiklerini derhal unut. Eşsiz ve hunhar bir manzara görmek istersen. Sabırlı ol. Hakikati bilmek istersen. Cemaline gül dolacaktır. Sen savaşmaya başladığında. Ama dalkavuk da olma. zarafeti göm mezara. Mutsuzsan her esinti azaptır sana. unutma. sen geç öne der. Basman için elbet yardım ederiz biz sana.28. .

mazlumun çatısı çöker. işine geldiğinde okşar hakikati. Bir sandık bul kendine. Zalimi alt ettim diyenlere kulak asma. bir de kalem. 33. ihtişamlı maziye haset eder. iflas etmiş esnaftır. Bilgi hilekârdır. gülerek şarkı söyler. 37. Biliyorum diye sevinme. silahların fiyat etiketi var. Ne de aczin şerefiyle kastet aklına. Mağlup. . 35. gülerek şarkı söyler. becerikli esnaftır. Çoğunluk yanlış yazarlar merhumun adını da. Ne kudretin aklını çelmesine izin ver. Hâlâ zıplar gezer en yüce dağlarda. mazlum hayatı sever. bir defter. Hakikat narin bir ceylandır. Hakikati fethettim diyenlere inanma. Biz öyle sevilen hayattan hayır görmeyiz. İzin verme tek bir ölünün isimsiz kalmasına.Zalimin yüzüne bakınca bazı mazlumlar. rahat bulma. 36. Galip. Hiçbir savaşa inanma. 34. Birbirlerine eski güzel günleri anlatırlar sonra. Kol kola dans ederler mezarların karşısında. eğer kudretin yoksa. Ölüm ilanlarına asla güvenme.

Biz ikisini de sana helal ettik. Bana bir gül. İnanma hiçbirine. Hakikat bugün var yarın yok bir serçedir artık. yaradan yara. korkma. 39. okşa. esenlik sana mahsustur. ne de tamah eder büyücünün yalanma. yaklaş yanma. O en eski yerinde gülen bir çocuk var. seni gövdenin arafında tutmak isterler. hazzı her daim özle. Şahsiyetinin yarasından söz edip ruhunu parmaklayanlar var..Gerekçe sunan. 38. Sana bu âlemde haz yoktur diyene de. gör onu. Kaybettiğin hazzı sana bulacağım diyene de. Cennetten umudu kesme. Şahsiyetli insan çıldırmaz. Hakiki mülkün ruhundur. Onlar en acımasız düşmanlarındır senin. Hastalığını emsalsiz sananlar yanılır. . okşa. kimse dokunamaz ona.. Bul onu. sana âlemleri vereyim diyene de. İnanma. izah bulan çok olacaktır aczine. 40. okşa. iste. Zira mezarını çoktan kazmıştır oracıkta. bunu hiç unutma. Hastalardan hasta beğen.

yaktıklarımızın külleriyle dolmuş her yer. durmadan yanan fırın sinemayı iyice cehenneme çevirmiş. dilim bir karış dışarıda yatarken. Onüç'ün karşısına dikiliyor.. göz gözü görmüyor. bütün dörtlükleri kafanıza göre değiştirmişsiniz. yerlere serilmiş. belki değiştirmeseydin şimdiye kurtulmuştuk. kardeşlerimiz boğazımıza kaçıyor. arada bir dağılıp bulut oluyor. Onüç’ün odasına dalıp üzerine saldırıyorum. Yamukların yansından çoğunu kaybediyoruz. gözyaşları içinde.. kucağında doğar doğmaz ölen bebeğiyle çıkıp geliyor istasyondan. Bağırmıyor bu kez. kendimde biraz güç bulduğumda. Bir akşam Otuzbeş. ateşli melodramlar. kitleler halinde kutuplara göç etmeye başlıyor.. Fakat buzdağları hızla eridiğinden. Onüç karşımda lütüp duruyor. erenlere baktım görmedim." diye kendi kendine söylenip deli gibi dolaşıyor odasında. Perişan halde Onüç. Kalanlar işi gücü bırakmış. hepsi telef olup gidiyor. Adana ağıdı Ne elmalarla ayvalar ne de Otuzbeş’in kurguladığı filmler işe yarıyor. karşılarında yutucu sellerden başka bir şey bulamıyorlar. Sonra da gelip seni. terli seks filmleri seyredip duruyoruz. Sıcağın etkisiyle halisünasyonlar görmeye başlamışım. sıcak komediler. İnsanlar hakikati idrak etmek şöyle dursun. nerde çuvalladık." diye bağıra çağıra yığılıyorum yere. orada öyle.BAB01 TEZKERE Akkapıdan çıktım dönmedim. son nefesini vereceği anı bekliyor.." . hakikat fena öksürtüyor. "Ben öyle mi yazdım lan. dillerinde binbir yalan hikâye. bellerinde türlü çeşit nafile silah. yılan gibi tıslıyor sadece: "Şimdi gidip bebeğimi yakıcam. "Nerde hata yaptık. Ben arada sırada.. sonra tekrar toplanıp cisim kazanıyor. Bu arada sinemanın deposunda bulduğumuz eski makaraları takmışız makineye..

Tiksintiyle temizlenmeye çalışırken. zehir gibi akıyor içime.. Sonra bana dönüyor ve kederle gülerek saplıyor bıçağı kalbime: "Sen de öğren artık. başını ellerinin arasına alıp düşünüyor bir süre.. "Hemen okumaya başla. Kitapları Sonyamuk’a veriyorum. "Hay Başşal görsün yüzünü. "Ne var. Cevap vermiyor. "Ama benim gözlerim bozuk.. Aklıma başka bir şey gelmiyor. dörtlükleri değiştirdim diye kızıp durma bana.. Derken kendi kendine konuşmaya başlıyor: "Başka çaremiz yok.." diye basıyorum fırçayı. vazifen falan da yok. hiçbirimiz yaklaşamıyoruz yanına. yaşlandıkça buharlaşıyor.. Onüç." diye sızlanıyor Sonyamuk... . "Keşke öldürebilse.. devriliyor yere. başka çaremiz yok. Hızla yaşlanıyor. ne oldu?" diye soruyorum. fakat Onüç'ün çevresinde görünmez bir ağ var. boğazından anlaşılmaz sesler yükseliyor. Seçilmiş olan kardeşindi. Ağzından köpükler fışkırıyor.. Kandırdık seni. Hemen başına toplanıyoruz.Onüç’e dokunmuyor ama. Hepsini uydurduk. Onüç acıyarak bakıyor bana. Onu çağıracaz." diyor ve put gibi çakılıyor olduğu yere.. "Başşal'ı!" diye yanıtlıyor ve bunu der demez acayip bir titreme sarıyor vücudunu. gövdesi kurumaya başlıyor. doğruca Çiçek'in yanma gidiyor." "Kimi?" diye soruyorum tekrar. dalıp gidiyor. ardından yavaşça başını eğiyor. "Yalancı yalancın!" diye bağırıyorum yattığım yerden. Saçları tutam tutam dökülmeye." diye mırıldanıyor. okuyamam ki ben bu karınca gibi yazılan.. Seçilmiş değilsin. gözlerinden sel gibi yaşlar akıyor. ben duvarı aşmaya çalışıcam. Son bir gayretle yekinip okkalı bir tükürük konduruyorum suratına. Dayanılmaz bir manzara. yüzü buruşmaya... Yamukyedi'nin gitmesiyle dönmesi bir oluyor.. Yamukyedi’ye hemen istasyona koşup Otuzbeş'ten kutsal kitapları almasını söylüyorum. "Gözlerin bozuk da niye gözlük takmıyosun be adam. emekleyerek istasyona ilerleyen Otuzbeş'e dalıyor bir süre." Acı ve öfke." diyorum..

ne olur ne olmaz diye tutuyorum kendimi.." diyor Onüç. Birkaç saat sonra matbaanın ortasına."Lens takıyorum. ne yapıcaksın? Ne var elinde?" . ayağa fırlıyor ve başını kaldırıp bağırıyor: "Ne nazlıymışsın be.. Susuyorum. "sen okur gibi dudaklarını kıpırdat. hissediyorum. Saatlerce böyle devam ediyoruz." şeklinde mırıldanıyoruz. çay koyalım. Onüç'ün de çırpınması yavaş yavaş azalıyor.." diyor. etrafındaki görünmez duvar kalkıyor." diyorum. Karanlık aşkına gel. Sonunda Onüç patlıyor..." diyor zorlukla... terlerimiz dere olup akıyor dairenin dışına. yere bir daire çizmiş. itiraz ediyorum: "Beni niye oturttun ki bu daireye. bir yandan da. davetimiz sana. Eli elimde. Hadi lan. içine oturmuşuz. bir müddet Öylece yatıyor. gövdesi eski haline dönüyor. aman gelmesin yahu.. Dayanamıyorum fakat. "Tamam kes. gelmek üzere.. ama bu sıcakta durmuyo ki yerinde.” "Hazırlık yapmamız lazım. Doğruluyor sonra. Madem ki seçilmiş falan değilim.. kan ve ölüm aşkına gel. sıkıysa in. dudaklarım o saniye uçukluyor: "İndim diyelim. Hemen koşuyorum yanma. elinde kitap. "Gel artık. yeter.. tutuyorum elini. İleri geri sallanıyor." Sonyamuk'un dudaklan harekete geçerken. Öyle bir gürültü ki. nihayet duruyor." "Biraz ortalığı toplayalım o zaman. İçimden hem gülmek hem küfretmek geliyor. sırtını duvara veriyor. az ötemizde dudak kıpırdatıyor. kurşun aşkına gel....." Cevap yukarıdan gökgürültüsü misali geliyor. halsizlikten belli belirsiz çıkıyor sesi: "Gelecek. Sonyamuk da. ikimiz de tere batmışız. Güzel gözleme yapsın bize....” "Böyle olacaksa." "Sallan sen. sallanıyorum.” "Öyle hazırlık değil lan...

" "Benden bile çirkinmiş doğrusu. cüce topallıyor. Ayrıca o kitaplarla. Biter bitmez de beni gösterip soruyor: "Bu mu Büyük A'ya yutturmaya çalıştığın aday?" "Bu. Cücenin yüzünü kederli bir gülüş kaplıyor: "Biliyo musun.." Odaya doğru yürüyorlar..." "Tabi tabi." "Gevezeliği bırak.. Ama yavrum. "Merak etmeyin.. hiç çağırmıycaksınız diye korkmaya başlamıştım.. Cüce fark ediyor Onüç'ün Sonyamuk'a yaptığı işareti. şunu söylemeliyim ki iyi dayandınız. bakıcaz." derken.... Hep başka çare kalmayana dek beklersiniz zaten. çaktırmadan Sonyamuk'a dönüp yerinden kıpırdamamasını işaret ediyor.." "Bari" kelimesinin hemen ardından önümüzde gözlüklü bir cüce bitiveriyor.. direkten döndü.. Gelseydiniz çoktan gelirdiniz.. en yüksek ilahi katlarda süzülürken. rüyalarımda hâlâ kendimi yeşil sislerin arasında.... işimize bakalım. gel sen. o tuhaf kelimelerle hakkımdan gelemezsiniz siz benim. "Size bi şey yapacak değilim.. "Biz senin yavrun falan değiliz pezevenk!" diye çıkışıyor..." diyor sırıtarak... sallanmaya devam et." "Pek de severim ya hakikati.... odaya geçelim. Cüce... "Bırak edebiyatı. * Saatler sonra çıkıyorlar odadan..... Bana da." Onüç cüceye nefretle bakıyor. gözlüklerini silerken motor gibi konuşuyor: ."Hakikat var. "Sen burda bekle. sağa sola emirler yağdırırken görüyorum ve bu hakaretlere maruz kalabildiğime şaşıyorum. kader.. Sürekli takip ettim sizi. aferin. Neyse geleyim bari. Ama işte. Nerdeyse diriltiyodunuz hakikati.." talimatını veriyor." Onüç.

onlardan yana hiç umut yok. kimseye zararları dokunmaz. bu kadar çok ruhu nasıl cehennem yıldızına nakledecekler? Peki ya cennetlikler ne olacak? Büyük kurtuluş ve mutluluk vaadine riayet edenlere ne olacak? Onlar da çılgın ateşin halkından mı kılınacak?" Cüce tiz bir kahkaha atıyor: "Var mı aralarında öylesi?" Onüç'ün gözlerine ateş hücum ediyor cevap verirken: "Ne demek lan var mı? Var tabii. Azar azar ısıtmak suretiyle tahliye ediyo burayı.... bizim anlamadığımız." "Tamam canım.." Cüce bu laf üzerine çileden çıkıyor. Yeryuvar'ın işi bitti. kızma hemen.. İklim falan yok artık..... cayır cayır. cehennemi direk burda inşa ediyolar......." .. Büyük A orda tamamen farklı bi nizam kuracak diyolar."Bak..." Onüç düşünceli bir edayla kesiyor cücenin lafını: "Hayır. ahid mi kalmış.... Doğu onlarla dolu. zekice değil mi? Bi taşla iki kuş..." Onüç sıkıntıyla kıvranıyor. Yani cümleten yanıcaz. Bu kez bitkilere dikmiş gözünü. İnsanlar zaten çoktan boku yedi.." "Nasıl olur? Ahde aykırı. Büyük A da çileden çıktı haliyle...... Cüce nefes almadan devam ediyor: "Artık ne size ne bana iş var... bas bas bağırmaya başlıyor: "Ulan avanaklar. çocuklar. Kadınlar.. Bu salaklar yüzünden olan bize oldu.... kendi kendilerine çıkarlar.. nasıl. Başka bi gezegene taşınacaklar ve sadece yakınlaştırılmış meleklerle cinlere gitme izni var..... bi daha düşünün... Ama kafa kafaya verirsek.. kafa ağrıtmazlar diyesiymiş.. düzen mi kalmış? Bi sikindirik hakikat kitabı yazdınız diye Yeryuvar'a nizam vereceğinizi mi sandınız? Binlercesi yazıldı da insan bana mısın demedi. Şöyle izah edeyim: Nakliyat falan yok. kendi kendilerine ölürler." Onüç gözlerini kısıp bakıyor cüceye: "Ya cennet?" "İnsan o hakkını kaybetti canım. En sorunsuz mahlûklar onlar.. Cinler kadar güzel de olmadığımıza göre. Ben yanarsam siz de yanarsınız.. Büyük A kafaya koydu.....

." "Ben hepsini dört dört yazmıştım.. sallandığım yerden." Cüce cebinden bir mendil çıkarıp alnındaki teri silerken Onüç'e dönüyor: "Lagalugayı bırakalım.. hatırlıyo musun?" "Kimsin lan sen. küçümseyerek bakıyorlar bana.... Cüceyi gösterip. Yamukbeş... O sayıda yazmadığınız için tesir etmezdi zaten. artık anlamışsınızdır heralde." "Neden?" "Neden olmasın?" Bu sorunun ardından kısa bir suskunluk oluyor. hiç yakıştıramadım size... Nasıl editörlük bu. bunlar bok etti. Onüç'le cüce arasındaki konuşmayı dinliyor... Sessizliği bozan Otuzbeş oluyor. Otuzbeş. Kutsal hakikat sayısına ulaşmak için yüzonüç dörtlük daha lazım.." "Nasıl buldun?" "Aslında idare eder. bebeden geliyor: "N'aber Otuzbeş? Gala gecesinden beri çok zayıflamışsın. Tabi siz bunu nerden bileceksiniz? Ayrıca araya beşlikler karışmış ki.. yani kalan herkes toplanmış. Salak kardeşlerim.. "Tamam lan.. işbirliği . Yeryuvar'ı kurtarıp yaşamak istiyosak. asıl mevzuya gelelim. "Bu bebe de kim?" diye soruyor Onüç'e... sebebini hiç anlamadım. Güzel. bırak sallanmayı. yeter. Cüceyle Onüç hiçbir şey söylemeden. hepimiz için ölüm kalım meselesi bu..Heyecanla atılıyor Onüç: "Yoksa okudun mu bizim dörtlükleri?" "Okudum." diye karışıyorum lafa..." diyor Onüç ve cüceye dönüp soruyor: "Kutsal hakikat sayısı yüz elli üç mü yani?" "Evet. yalnız çok kısa.. Nasıl uzun uzun konuşmuştuk o gece. Tanımıyorum ben seni... Yanıt Onüç'ten değil. Çiçek.

." Cüce çok rahat: "Sanki ben vermemişim Doğu'nun hakkını. siz hâlâ taşın toprağın derdindesiniz....." "Bakamayız.. Bi yolunu bulup Büyük A'dan bağışlanmayı diliyecez..... paşa paşa yaşar gideriz. Hakikat taşı orda." Onüç sertçe giriyor araya: "Ya Kutsalkent ne olacak?" Cüce gülüyor: "Ne önemi var Kutsalkent'in? Kendi dalganıza baksanıza siz.... Her neyse. Ne olmuş taş ordaysa? Ulan taşı takan kim? Yahu yanıcaz diyorum. fifti fifti diyorum.. ben sıcağın altında mayışıp şeker kamışı emeyim. yakma burayı.. ha? Bu kez Batı bizde kalsın. Cüce gözlüğünü çıkarıyor tekrar. fena mı? Doğu size Batı bana.." Onüç bize çıkışıyor: "Kesin sesinizi. bütün fiberkablolar... sakin konuşuyor: "Doğu'nun hakkını yine vermiyosun sen.. Hem nerden belli yalan söylediğim?" "Neden hemen Batı’yı istedin.. Doğuyu sen al bakalım. birbirlerine bakıyorlar.. ama tutuyor kendini. hâlâ aynı nakarat." Onüç öfkeden kızarıyor..." Kesiyoruz sesimizi.... nargile tüttüreyim. yan yana." "Bak yahu..yapıcaz.. Hemen gaza gelmeyin bu adinin iki lafıyla. gökdelenler... Becerirsek arada şu pek sevdiğiniz garibanlar da yırtar." "YırtaaaamT.. camları silerken müşfik bir sesle devam ediyor: .. var mı öyle?" Duruyorlar bir süre.. Kabul ederseniz belki komple kurtarırız buraları da. Yalan söylüyosun. bırak Yeryuvar'da kendi kendimize takılalım diyecez. Cüce devam ediyor: "Sîzsiniz adi. metrolar sizde kalsın. Zaten Batı olmuş benim bi suretim.... medeni olursunuz.. hakikat falan kalmadı diyorum... Sanki sizde hiç kabahat yok." Cüce hakikaten sıkı pazarlıkçı: "Oh be..

Onüç bırakıyor cüceyi. bayılacak gibi iki yana sallanırken. bu küpe. Odaya geçmeden önce burunlarımızdaki kanamayı bir el hareketiyle durduruyor. hepimiz yere yığılıyoruz. Cüce. Ben diyeceğimi dedim.." Cüce tam ağzını açacakken. sen ha?" diye fısıldıyor.." diyor ve gözlüğünü takıp gitmeye hazırlanıyor.... Onüç birden içler acısı bir çığlık atıyor ve cücenin üzerine atılıp kulağını yakalıyor. Tefail'in karşısında oturuyor."Gelin çıkarayım sizi dağlara.. salondaki herkesin burnu gürül gürül kanamaya başlıyor. Tefail çayını höpürdetip giriyor konuya: .. "Tefail." diye bağırarak Onüç'ün elinden kurtulmaya çalışıyor. göstereyim âlemi.. * O uzun "lööö" esnasında cücelikten çıkıp gri ve kanatlı bir melek halinde zuhur eden. ne haliniz varsa görün. ama anlatamadım." Cüce kayıtsız bir el hareketi yapıp. önümde secde edersiniz. Derken. Yüzünü kulağa yapıştırıp. Onüç de purosunu yakmış... "ne sandın?" Onüç’ün ağzından uzun mu uzun bir "lööööööö" dökülüyor. purosunu tüttürüp çayını karıştırıyor. Cüce üstünü başını düzeltirken sırıtıyor. şimdi Onüç'ün odasında koltuğa kurulmuş. Bi görseniz. bırak.." diyor. Serinlikle kendimizden geçmişiz.. "Bu küpe. Onüç telaşla kesiyor önünü: "Dur. "Benim ya. yüzümüz gülüyor.. Senden gelecek hayır Büyük A'dan gelsin lan. bakın görün nerleri alacağınızı." Onüç cücenin üzerine yürümemek için zor tutuyor kendini: "Biz biliyoruz neyin ne olduğunu.. kısa ayağına da yedi santimlik bir protez takan Tefail. öyle git. her ihtimale karşı seni nerde bulacağımızı söyle. "Çok beklersiniz! Benden bu kadar. "Bırak beni. parmaklarından fışkıran mavi bir ışınla kavrulan sinemayı bir anda buz gibi yapıyor." diye sayıklamaya başlıyor.

. O işi melekler yapıyo. Sizin raporlarınız olmasa. Başka kimse o kadar sadık kalamazdı insanlara.. Benim kardeşim melek gibi çocuktu... ama başardım. çocuğun yakıp yıktığı yerleri gösterdim bir bir. Adayları değiştirdiğinizi... evet vaktiyle öyleydi rahmetli...." . Devormanlar'da ağaç kovuğunda mı faaliyet gösterecektim? Büyük A ile ahdimizi hatırlasanıza...." Korkudan sesimi çıkaramıyorum. beni ayıpladıkça gülmemek için zor tutardım kendimi.. onca asır birlikte çalıştık. Dediğim gibi..... Büyük oynamaya karar vermiştim ne zamandır... Aday takip ve Doğu tetkik işini sizin gibi yufka yüreklere verecek halleri yoktu heralde... benim için mühim değildi artık. zabıt tutturdum. Önce Kibriye'deki herifi kafaladım."Ne yani............. Ayrıca şaşırmayın canım o kadar.. Sürmeli tüccardan bu yana ekseriyetle yüzer yüzer attım çentikleri.. yüz insana tekabül ediyodu.. Hakikatte bu kadar ısrar edemezdi.. Tebrik ederim." "…" "Siz benim sekreterimdiniz bi nevi. Son yüzlüğü de şu ayı Numune'nin kardeşi sayesinde hallettim." "Neden mühim değildi?" "Sonunda dörtte üçü tutturmuştum da ondan.. bir adayın iknası. iyi iş çıkardınız.. insanların dörtte üçünü yoldan çıkarıp çıkarmadığımın kaydı nasıl tutulacaktı? Siz bana sinirlendikçe. badin sattı seni.. Şu sizin yamuklardan beş numaraya Cile Kasabı kim diye bi sor bakalım.." "Birlikte mi çalıştık?" "Saftiriklerim benim.. ama canım çıktı yani. Kanına girmek zor oldu çocuğun......... Ne kadar yerinde bi taktik izlediğimi de sonradan gördüm... ama kuruldan noter melek çağırdım.. Beni bile solladı kerata kötülükte. Hakikat adına sahtekârlığa bile kalkıştınız yahu. Ve geriye kala kala iki yüz çentik kalmıştı.. Zira Büyük A ile ahdimiz gereği. karıncayı bile incitmezdi.." Tefail tahammül edilmez kahkahalarından birini atıyor yine: "Ya ya. ama bu kadarı da fazla artık: "Hadi ordan. Şansın yaver gitti de. yalan yanlış raporlar verdiğinizi bilmiyo muydum sanıyosunuz? Ama sesimi çıkarmadım..... Siz sahte rapor verince biraz telaşlandım.. o da teşneydi zaten. O teröristlerin seni neden vurmak istediğini bi düşün.

kanla sarhoş okunu.. sözlerini daima tutar." diyerek koltuğundan kalkıyor Tefail. in misin cin misin.. elinde hâlâ kitap tutan Sonyamuk'un sesi duyuluyor: "Ne özelliği var ki Xırbo olmasının?" Sektirmeden cevap veriyor Tefail: "Yeryuvar'da bana hürmet eden iki-üç kavim vardır.. biliyorum neler olduğunu. Yamukbeş'in yanında oturan Güzel’e yaklaşıyor. gözlerimi kaçırıyorum gözlerinden..... Tefail'in söylediklerine inanasım gelmiyor. Onüç.. başını sallayıp yerine oturuyor... Yere yuvarlanıyor Tefail. mahcup. utançtan kıpkırmızı. biliyorum ve unutamıyorum... sorun şu ki. size ihtiyacım kalmamıştı artık. ama inanıyorum. Büyük A ahdimize sadık kalmadı. Tefail de biliyor: "Ulan Onüç.." Tefail durup ayasım kaşıyor. nesin sen böyle?" O bunu söyler söylemez Yamukbeş yerinden fırlayıp Tefail'e sıkı bir kafa çıkarıyor.. damağım kaşınıyor. Büyük A ahde vefa eder.." Arka taraflardan. alışkanlık." "Dedim ya. soruyor: "Peki bizi niye Yeryuvar'a gönderdin? Niye vücuda getirdin..Yamukbeş bana bakıyor.. "Kusura bakma." Onüç zıplıyor sandalyesinde..." Onüç. çünkü rüyasını görmüşüm. bağırıyor: "Ağzını topla. Arkanızdan bi güldüm bi güldüm ki. konuşuyor: "Xırbo olmasan ben sana yapacağımı bilirdim ya. yanağından bir makas alıp soruyor: "Bu ne güzellik yahu. ayağıma bağ olmaktan başka işe yaramazdınız." Sonyamuk yine soruyor: . Ve ben de savaşmışım. Bu taşkafa da onların kardeşi. kardeşimin et yiyen kılıcını. kendinizi siper ettiniz ha? Vay vay. Adayı vuracaklarını anladınız. başımı eğiyorum." Tefail hiç karşılık vermiyor. "Alışkanlıklarınızı değiştirseniz iyi olur." diyor. sizinki de ne palavraydı ama... Biz kalkıp Yamukbeş'i küle çevirmesini beklerken doğruluyor. gülümsüyor. devam ediyor: "Neyse.... müstakbel kebaplar. yuvarlanabilmesine çok şaşırıyoruz.. sadece bakıyor Onüç'e..

. otur... hepsi dörtlük olsun. sakin sakin yanıtlıyor: "Zor mor.. Neyse. Bi de mümkün mertebe gerçek isimlerden uzak dur. gerçek birer isim olurlar.. kalan yüzonüç dörtlüğü yazma görevini sana veriyorum.." "Şu boktan intikam kitabını yazan mı?" "Ta kendisi.." Duruyor. Ama dikkat et.. zira Büyük A’nın gücüne gider.. Nasıl yapçaz?" Tefail hiç kızmıyor.. dört taraftan kuşatılmış bi kavme ben ne yapayım? Benim de kudretimin sınırı var.. yazacaksın. çok zor olur." Tefail ağzının kenarından ince ince sızan kanı elinin tersiyle temizlerken ikinci kez yanıtlıyor Sonyamuk'u: "Bana hürmet eden kardeşlerini kendi elleriyle kesti bunlar. madem o kadar meraklısın.. beşlikler altılıklar girmesin araya... Sonyamuk'u tespit edip Onüç'e dönüyor: "Kim bu meraklı serseri?" "Sonyamuk deriz." Sonyamuk ukalası itiraz ediyor hemen: "Ama gerçek isim kullanmadan yazılmaz ki. Sonyamuk’a dikiyor gözlerini..." Sonyamuk bunu duyar duymaz bırakıyor elindeki kitabı. hakikatten ne anladığını yaz adam gibi. gözleriyle etrafı aranıyor. ciddi bir ifade takınıyor: "Siz yazar takımı her şeyi bildiğinizi zannedersiniz de bi bok bilmezsiniz. eğer adam gibi bi hakikat kitabı yazarsan. senin uydurdukların eski isimlerin yerini alır..... Ayrıca laf salatası da yapma.... * ."Peki neden üzerlerine dört taraftan bunca gazap saldın? Pestil gibi ezilmelerine niye göz yumdun?" Tefail başını kaldırıp ısrarlı sorgucunun kim olduğunu anlamaya çalışıyor.. Hem merak etme. Ayrıca dağda ovada sıkışıp kalmış. hevesle kapıyor kalemi kâğıdı ve yalan seçilmişliğimin dolan kalesindeki son burç da düşüyor böylece.

Birbirlerine sokulmuşlar. "Tamam. birkaç saatte yine pırıl pırıl yapıyorlar sinemayla istasyonu. Yeryuvar'ı kurtarmanın." diye bağırarak üzerimize yürümeye başlıyor. oldu bitti geçti." diyor. Yamukbeş sonunda bıkıyor takibimden. "Tamam birader.Tefail." diyor. siliyor gözyaşlarımı. "Kendine gel. Ben küsmüşüm. uykusunun neticesini bildirmeye koyuluyor: . Sevgilim geliyor yanıma. tutuyorum kendimi. Sonyamuk'un heyecanını görünce dağlanmış içim. ejderha ruhlarıyla konuşmam lazım. Uzaklaşıyorum oradan. uzatma artık. "Tamam. "İstihare uykusuna yatıyorum ben. toplantı köşesine çağırıyor herkesi. kanatlarını gerip esniyor." Sakinleşiyor Onüç. öyle de kederli bir halleri var ki oturup ağlamak istiyorum. Büyük A’ya yakarmanın yolunu bilse bilse onlar bilir. Ortalık serinleyince yamuklar canlanmış. azad ediyorum seni. durduruyor Onüç’ü. dayanamıyorum artık. "Kabul ettim. bir Özür dileme fırsatı kollayarak Yamukbeş'in peşinde dolanmaya koyuluyorum. susuyorum. eline süpürgeyi bezi paspası kapan temizliğe girişmiş. Derken fırlıyor yerinden. başlıyorum ağlamaya. dörtte birdeniz." diyor. Bir süre buz gibi bakıyor yüzüme. sarılıyor bana. gözlerini ovuşturup bir puro yakıyor. ha söyleyin." Ardından Güzel de en güzel gülüşüyle parmak uçlarında yükselip yanağıma ılık bir öpücük konduruyor. Ne bilir ki bu serseri savaşı. hanginiz Başşal'a teslim oldu." diyerek Onüç'ün masasına uzanmış.. bir köşede umutsuzlukla başını sallıyor. "Hanginiz sattı lan kendini. Onüç. dönüyor bana. acıyı ve hakikati." "Kabul ettin mi özrümü?" diye soruyorum. çöküyor sandalyeye. Öyle âşık. Ve uyanıyor Tefail. Yamuksekiz giriyor araya. Otuzbeş’i görüyorum Çiçek'le birlikte. "yamuğuz biz.. bitkin. öylece olan biteni seyrediyorlar.

"Evet, nerde kalmıştık... Tamam... Stratejimiz hazır. Sonyamuk yazıyo mu hakikat dörtlüklerini?" "Yazıyoooo..." "Çok bağırmayın, uyku sersemiyim hâlâ, açılamadım... Neyse, ilk adım hakikat dörtlükleri, ikinci olarak bize onları Yeryuvar'a dağıtacak neferler lazım..." "Biz dağıtırız Tefail..." "Olmaz Numune... Kolay iş değil bu... Dağıtımcıların ölmüş olmaları, ama arafta kalmış olmaları lazım, ölümlerine sebep olan ihtilafın çözülmesini bekliyo olmaları lazım..." "…" "Onüç, siz tanırsınız öylelerini, bilirsiniz araf acısını, ne de olsa yerle gök arasında biçareydiniz siz de..." "Benim aklıma Netamiye'nin doğusunda ölenler geliyo Tefail... Onları çağıralım derim..." "Güzeeell... Bu iş tamam... Üçüncü adım olarak da bize bi aracı gerek...” "Aracı mı? Niye ki?" "Yeryuvar’ın esirgenmesi ve bize devredilmesi için Büyük A'ya o yalvaracak, derdimizi anlatacak..." "Ben göreve talibim!" "Ben de talibim..." "Vay vay, kahramandan geçilmiyo ortalık... Ama Numune de olmaz, Yamukbeş de... Başka biri gerek..." "Nasıl biri?" "Nasıııllll..." "Öyle biri olmalı ki, onu gören anında hüngür hüngür ağlamaya başlamalı, ağlamaktan mecalsiz kalmalı...Varlığıyla öyle bi ıstırap sebebi olmalı ki, ona tek bi teskin sözü söylenememeli... Varlığı kalan herkes için bi utanç vesikası, bi unutma arzusu, bi umutsuzluk kuyusu olmalı..." "Etrafımız onlarla dolu Tefail... Yamukları görmüyo musun, bak bak ağla ."

"Sizin şu bilmişliğiniz yok mu... Ulan Onüç, ben görmüyo muyum sanki... Doğru, sizin gibi yufka yürekleri ağlatmaktan gebertir bunlar... Ama Büyük A karşımızdaki, kaçın kurası, öyle kolay ağlar mı sanıyorsunuz?" "E ne yapıcaz o zaman Tefail?" "Ben birini biliyorum ama..." "Ama?" "Gelirse kan çıkar burda..."

*

O "biriyle" aynı gece randevulaşıyor Tefail. Ertesi sabah beş-altı yamuk, aracıyı almak üzere, şimdi hükümet konağına çevrilmiş olan kerhaneye gönderiliyor. Aracıyı güç bela çıkarabiliyorlar tünelden, zira yalnız değil, ona bir tekerlekli sandalye eşlik ediyor. Zaten kala kala gövdesi ve kafası kalmış, ne kolu var ne bacağı. Ve tünelden çıkar çıkmaz, yeri göğü inleterek bağırmaya başlıyor: "Lan Numune, gel lan buraya... Saklanma lan, burda olduğunu biliyorum lan şerefsiz...” Bizim birlikten Bahtıyok'un sesini hemen tanıyorum, sevinçle doluyor içim, koşup gidiyorum eski silah arkadaşımın yanma, hasretle kucaklamaya... Ama Bahtıyok itiyor beni, tükürüyor suratıma ve başlıyor soluksuz haykırmaya: “Lan vatan haini Numune, lan senin yüzünden lan, siz ortadan kaybolunca komutan gidin bakın dedi lan, gittik baktık lan, bakarken mayına bastık lan, kolu bacağı komple siktimminin dağında bıraktık lan, siz kaçarken biz bu vatan için savaştık lan, ama herkes bizi unuttu lan, sadaka gibi maaş bağladılar lan, lan bağlayana kadar da anamı bellediler lan, üç kuruş para için anırttılar lan, yiyeyi mi şimdi seni lan, götüne koyayı mı lan, lan gel lan, tut lan, kolsuz otuzbir bile çekilmiyo lan, tut lan, ağzına al lan, ver kolumu bacağımı lan, beni heba ettiler lan..."

Gözyaşlarından Bahtıyok’u göremiyorum, çöküyorum dizlerimin üzerine, ölmek istiyorum, göçmek istiyorum, kaybolmak, buharlaşmak, unutmak istiyorum... Yalnız değilim, bir ağlama korosu var şimdi sinemada.

Herkes, bütün yamuklar, Onüç, Sonyamuk, Güzel, hatta Tefail, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Velhasıl, doya doya ağlıyoruz cümleten.

Neden sonra Tefail gözyaşlarını silip içini çekiyor ve son talimatı veriyor: "Aracımız geldi, araftakileri çağırabiliriz artık..." Onüç başını yukarı kaldırıyor, "Hadi gelin," diyor usulca, "çok özledik sizi." O böyle der demez, yukarıdan aşağı çift çift ruhlar inmeye başlıyor. Palaskalı her Netam'ın yanında, poşulu bir Xırbo var. Onüç çenesini sıvazlayıp soruyor: "Niye çift çift iniyo yahu bunlar?" Tefail yanıtlıyor: "Onlar kardeştirler, ayrılmazlar..." Bu kez Sonyamuk salağı, kalemini dişleyerek soruyor: "Ya ayrılırlarsa?" Tefail bir puro yakıp kederle gülüyor. "Olsun," diyor, "yine de kardeştirler."

BABOO TERHİS

… güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar … TURGUT UYAR

2005 .Diyarbakır – İstanbul 2002 .

Table of Contents TETİK TEŞNE TEBDİL TERBİYE TEŞRİF TELEF TEZKERE .

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful