You are on page 1of 19

Medya-güç-ideoloji ekseninde

Merve Kavakçı haberlerinin iki farklı sunumu

Esra Arsan

Giriş

Bu makalede incelenecek olan konu, 1999 genel seçimlerinde parlamentoya giren
Türkiye’nin ilk türbanlı milletvekili Merve Kavakçı’nın, laik(çi) ve İslamcı
basında (Hürriyet ve Yeni Şafak) iki farklı temsilidir.

Merve Kavakçı, 1999 genel seçimlerinde Fazilet Partisi’nden Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne (TBMM) giren üç kadın milletvekilinden biridir. Ancak, içlerinden
sadece Merve Kavakçı Meclis’in açılış günü, yemin törenine türbanıyla katılmak
istemiştir. Merve Kavakçı, öyle sıradan bir kadın değildir; Kuran’a olan bağlılığı
yanında, eğitimini ABD’de tamamlamış bir bilgisayar mühendisidir. Politikaya da
seçimler öncesi apar topar girmemiş, yıllarca kapatılan Refah Partisi’nin kadın
kollarında aktif olarak görev yapmıştır. Seçimler öncesinde kendisine
sorulduğunda, “eğer seçilirse, Meclis’te türbanını çıkartmayacağını” söylemiştir.
Bu düşüncesi, Türkiye’deki Kemalist kesim tarafından büyük bir infialle
karşılanmıştır. Onlara göre, 1934 yılından beri Meclis’e giren 147 kadın
milletvekilinden hiçbiri türbanlı değildir ve Meclis’e türbanla girmek, hem
cumhuriyetin temel ilkelerine hem de laik düşünceye aykırıdır. Üstelik, Kemalist
laik(çi)lere göre türban, Türkiye’de inanan ve dini pratiğini eksiksiz uygulayan
geleneksel kesimin alışıldık “başörtüsü”nden farlı olarak, İslam’ın siyasal
yüzünü, yani köktendinci İslam’ı temsil etmektedir. Dolayısıyla, Kavakçı’nın
Meclis’e türbanıyla girmek konusundaki ısrarı, sonucu belli, nafile bir çabadır ve
“laik cumhuriyetin” “laik güçleri” kendisine gereken cevabı vereceklerdir.

Nitekim, Merve Kavakçı’nın Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilmesi ve
TBMM’deki açılış törenine türbanıyla katılmasıyla başlayan süreç, bu kadın
milletvekilinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılması (resmen izin
almadan ABD vatandaşlığına geçtiği gerekçesiyle) ile devam etmiş ve
milletvekilliğinin iptali ile sonuçlanmıştır. Herşey bununla da kalmamış, hemen
ertesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi Fazilet Partisi’ne de TCK 312/2 maddesinden
kapatma davası açmış ve bir süre sonra FP de kapatılmıştır. Kısa bir süre önce,
Türkiye siyasi tarihine “28 Şubat süreci” olarak geçen ve iktidardaki Doğru Yol
Partisi-Refah Partisi koalisyonunun “post-modern bir darbeyle” (bir Milli Güvenlik
Kurulu toplantısının ardından) istifaya zorlandığı ve arkasından RP’nin de
kapatıldığı hatırlanacak olursa, Türkiye’de toplumun İslamcı kesiminin siyaset
etme ve/veya Meclis’te temsil edilme açısından devletin egemen güçleriyle
süreklilik arz eden bir çatışma içinde olduğu da aşikardır.

Merve Kavakçı hadisesi, kaçınılmaz olarak yaşandığı dönemin gazetelerinde de çok
geniş yer kaplamış ve toplumun farklı kesimlerinde, çeşitli tartışmalara kaynaklık
etmiştir. TBMM’deki yemin töreni ve hemen arkasından gelen vatandaşlıktan
çıkarılma sürecinde, Merve Kavakçı ekseninde üretilen haber metinlerine
baktığımızda iki farklı tablo ile karşılaşırız: Bir tarafta, laik cumhuriyetin ve
demokrasinin karşısında “türbanıyla” siyasi İslam’ı temsil ettiği için bir tehdit
olarak algılanan ve sunulan Merve Kavakçı, diğer yanda ise, “başörtüsüyle” çağdaş,
katılımcı, toplumdaki farklı görüş ve inançların temsilcisi olarak sunulan Merve
Kavakçı. Bir yanda kendisini Kemalist ideolojinin bekçisi sayan ve dolayısıyla
Merve Kavakçı’yı (ve onun gibileri) “başı ezilmesi gereken” bir tehlike olarak
gören laik(çi)/merkez medya, öte yanda ise, Kavakçı’yı yıllardır ülkedeki egemen
ideolojinin baskısı altında ezilmiş inançlı kesimin temsilcisi olarak gören ve
mitleştiren bir İslami basın. Dolayısıyla, Merve Kavakçı haberlerinin bu iki
farklı bakış açısıyla üretimi, haber, hegemonya, ideoloji ekseninde
irdelenebilecek bu haber söylemi araştırmasına da kaynak oluşturmuştur.

Haber üretimi ve medya

Günümüzde haberi merkez alan çalışmalar birbirinden farklı ama aynı zamanda da
birbiriyle ilişkili iki sorunsal üzerine eğilmektedir. Bunlardan birincisi
gazeteciliğin tanımlanması (gazeteciliğin bireysel, kurumsal ve sosyal rutinleri)
ise, diğeri de haberin üretim sürecinde gazetecilik pratiğinin nasıl
konumlandığıdır (yanlılık, çarpıtma ve manipülasyon). Gazetecilik pratiğine ve
onun çıktılarına makro düzeyde bakan ve bunları yine makro düzeyde tanımlayan
teorisyenler, medyanın sahiplik mekanizması, medya kurumlarının organizasyonel
yapısı ve kültürel modelleriyle ilgilidirler. Gazetecilik ürünlerine mikro düzeyde
(empirik) yaklaşan çalışmalarda ise, “baskın haber değerlerinin” (bkz. Galtung ve
Ruge, 1973), “haber türlerinin” (bkz. Molotch ve Lester, 1974) ve “kültürel
etkilerin” haberlerin seçiliş ve reddediliş sürecindeki rolünün incelediğini
görürüz.

Bu iki yaklaşımın dışında kalan bir başka grup ise, haberlerin kendine özgü bir
söylemi olduğu varsayımından hareketle (söylemsel yaklaşım), haber metinlerinin
içeriği yanında, linguistik (dile dayalı) yapısının da incelenmesinin önemine
dikkat çekmektedirler (bkz. Van Dijk 1988).

Haber üretimine makro düzeyde, yani medyanın ekonomi politiği perspektifinden
yaklaşanların kilit noktası, “egemen ideoloji” tezidir. Medyanın ekonomi
politiğini sorgulayanlar, ideoloji, medya sahipliği, reklam verenlerin baskısı,
kontrol mekanizmaları ve devletin medyanın regülasyonu üzerindeki rolü üzerine
eğilirler. Özetle söylemek gerekirse, günümüzde medya kurumları kâr amacı güden
işletmelerdir, güçlü işadamları tarafından sahiplenilmişlerdir (Rupert Murdoch,
Silvio Berlusconi, vd.) ve giderek tekelleşmektedirler (AOL-Time Warner,
Bertellsman, vd.). Dolayısıyla, 21. yüzyılın holdingleşmiş, oligopolleşmiş medya
işletmeleri bir takım yasal kısıtlamalar çerçevesinde varolmak ve kazanç sağlamak
zorunda olduklarından, egemen idolojinin fikirlerini desteklemek zorundadırlar.

Haber üretimini etkileyen bürokratik ve ideolojik süreci inceleyen araştırmacılar,
medyanın sosyo-politik kontrol mekanizmasının bir parçası olduğu savından hareket
ederler. Mesela, İngiltere’de Stuart Hall tarafından yönlendirilen Centre for
Contemporary Cultural Studies (CCCS)’in çalışmaları daha çok Fransız yapısalcılık
ekolü ile İtalyan düşünür Gramsci’den etkilenmiş ve açık olarak Marksist bir
perspektiften bakmıştır haber üretimine. Medya ve söylem analizi üzerine çalışan
Noam Chomsky ve Edward S. Herman gibiler de, aynı şekilde, medyaya sahip olanların
ideolojik tercihlerinin yaygın söylemi belirlediği görüşünü savunurlar. Medya
sahipliği, kontrol mekanizması ve kültürel etmenler artık haber üretiminde “haber
eşittir gerçek” formülünü ortadan kaldırmış ve haberin bir inşa (construction)
süreci olduğu görüşünü pekiştirmiştir. Nitekim, son yıllarda gazeteciler de
nesnellik (objecivity) kavramının editoryal değerleri açıklamakta yetersiz
kaldığını görmüş ve “doğruluk”, “denge”, “hakkaniyet” gibi kavramlara sığınmaya
başlamışlardır (Shoemaker & Reese 1997). Burada bütün mesele bu
(haberin/bilginin/anlamın) inşa sürecinin nasıl işlediğidir. Yani, gazeteciler
neyin haber olup neyin olmayacağına karar verirken ne tür ideolojik, sosyolojik,
ekonomik ya da kültürel etkilenim süreçlerinden geçmektedirler? Kimin medya
kanallarında sıklıkla görünme şansı vardır; medya olayları ve durumları açıklamak
için kimlerin görüşlerine başvurmaktadır; yaygın medya kanalları hangi
haberlere/kişilere daha geniş yer verirken, hangi olayları/kişileri görmezden
gelmektedir; ve olayların, durumların, açıklamaların aktarılmasında nasıl bir
temsil yöntemi (sembolik faktörler, bunların arasındaki ilişkiler, klişeler,
kalıpyargılar, önyargılar) benimsenmektedir? Doğrusu, Stuart Hall’un da belirttiği
gibi, “iletişim sistemleriyle ilgili bir çalışmayı, toplumda temsil sistemlerinin
konumlandırıldığı toplumsal, teknolojik, ekonomik ve siyasal koşulları –bunların
kurumsal olarak nasıl örgütlendiğini, belirli konumlara ve iktidar yapılarına
nasıl bağıntılandıklarını, iktidar alanı ve iktidarın işleyişiyle nasıl
keşiştiğini anlamadan geçiştirmenin yolu yoktur.” (Hall; 1989)

Kültürel Hegemonya Tezi

Marksist medya eleştirmenlerine göre, Gramsci’nin hegemonya kavramı, medyanın
analizinde başvurulacak temel yapıtaşıdır. Gramsci’ye göre hegemonya, entelektüel
ve moral liderliktir (direzione) ve temel elemanları da rıza ve iknadır. Toplumda
belli sınıflar ekonomik ve ideolojik anlamda çeşitli şekillerde ezilmektedir.
Ezilen grupların rızasını almak isteyen güçlü grupları Gramsci “hegemonya” olarak
tanımlar. Toplumda egemen olan bir sosyal grup veya sınıf, o toplumdaki kültürel
ve ideolojik inanç sistemini, evrensel anlamda kabul görmüş geçerli yöntemleri
kullanarak birleştirebilir ve yönlendirebilir. Bu nedenle, ideoloji, kültür,
felsefe ve onun “organize edicileri” –entelektüeller- hegemonya kavramının
ayrılmazlarıdır (Fontana; 1993). Liberal düşünürlerin tersine, Marksist
düşünürlere göre, 20. yüzyıldaki medya atmosferi, belli bir güçlü sınıfın
ideolojik hegemonyasını yaygınlaştırmasında, devam ettirmesinde ve baskı altında
tutulan sınıfların rızasının üretilmesinde etkin rol oynamaktadır. (Horkheimer ve
Adorno 1944; Mills 1956; Habermas 1991)

Nitekim, “Manifacturing Consent/Rıza Üretimi” adlı kitaplarında, Noam Chomsky ve
Edward S. Herman, nasıl olup da hep belli bir elit konsensüsün tüm haberlerde
baskın olduğunu anlatmaya çalışırlar. Bunu yaparken, seçilmiş haber konularını ve
bu konuların nasıl işlendiğini tek tek incelerler. Medyanın serbest seçimler
konusunda sergiledikleri çifte standarttan tutun da, Nikaragua ve El Salvador’daki
hükümet krizlerinin sunumuna kadar bu elit konsensüsün olayları nasıl belli bir
ideolojik bakış açısıyla sunduğunu ortaya koyarlar. Onlara göre, medyaya girişi
olan bir grup elit ve güçlü sınıf, kendi görüşlerinin her gün haber metinlerinde
yeniden üretilip yayılmasında baskındırlar. Çünkü, günümüzde kitle iletişim
araçları sayıları giderek azalan birkaç güçlü organizasyonun eline geçmiştir ve bu
organizasyonların sahipleri de yurttaşlardan gelen mantıklı, eleştirel karşı
çıkışları görmezden gelmekte; buna karşılık, toplumdaki güçlü ekonomik ve kültürel
elitin manipülatif haberlerini ön plana çıkartarak “kültürel hegemonyanın”
varlığını sürdürmesi için gerekli zemini hazırlamaktadırlar (Herman ve Chomsky
1988; Entman 1989; Reese 1990; Herman ve McChesney 1997; Lewis 1999).

Gramsci’ye göre bir grubun diğer gruplar üzerindeki baskısı iki şekilde kendisini
gösterir: “dominasyon” ve “moral/entelektüel liderlik”. O halde, günümüzde
kendilerini toplumun organize edicisi olarak gören politikacılar ve sermayedarlar
(baskın sınıf) ile, kendilerini toplumun eğiticisi, moral önderi olarak gören
gazeteciler arasında toplumsal rızanın üretimi açısından ciddi bir işbirliği
sözkonusudur. Onlar, bir yandan organik olarak birbirlerine bağlı üst ve alt
sınıflar arasındaki iletişimi kuran aracılar vazifesi görmektedirler; diğer yandan
da, egemen ideolojinin meşrulaştırma uzmanı olarak alt sınıfla (cultura popalare)
ait oldukları üst sınıf (alta cultura) arasındaki problemleri ve karşı çıkışları
yatıştırma görevi üstlenirler (Fontana; 1993).

Haber ve Gerçeklik

Gerçeklik dendiğinde, günümüzde gerçekliğin bilgi ve anlam ile olan koparılmaz
bağından söz etmek gerekir. Gramsci’ye göre gerçeklik sadece algıdan ibarettir ve
bilgiyi (sosyal, kültürel, moral, ideolojik) gerektirir. Dolayısıyla, günümüzde
gerçekliğin sunumunu anlayabilmek için öncelikle hangi bilgi yapısının hangi
sistemsel değerlere uygun olarak üretildiğini anlamak gereklidir (Fontana; 1993).
Burada kastedilen, Michel Foucault’nun “dil aracılığıyla anlamın üretimi” olarak
tanımladığı söylemdir. Söylem dendiğinde, dikkat etmemiz gereken temel kaynaklar
kuşkusuz Foucault’nun dil ve söylem üzerine çalışmalarıdır. Foucault, dili değil
ama söylemi bir temsil sistemi olarak görmüş ve bunun üzerinde çalışmıştır.
Normalde “söylem” tanımlaması linguistik bir kavram olarak kullanılır.
Dilbiliminde söylem, birbirine bağlı yazılı veya sözlü pasajlar demektir; ama
Foucault buna farklı bir anlam yüklemiştir. Onu ilgilendiren daha çok anlamlı
ifadelerin ortaya çıkmasında kullanılan kurallar, pratik, ve bu kurallara
bağlanmış söylemin geçirdiği tarihsel süreçtir. Söylem kavramıyla Foucault’nun
kastettiği şey “konuştuğumuz dilde, bir konuya veya herhangi bir tarihsel döneme
ilişkin anlamın yaratılması için kullanılan ifadelerdir- ki bunlar aslında o
konudaki bilginin sunumudur”. Yani ona göre söylem, “dil aracılığıyla bilginin
üretilmesidir”(Hall;1997). Foucault, söylem oyunu dışında, hiç bir bilgi formunun
kesin doğruyu yansıttığına inanmamıştır. Dolayısıyla, bilginin tüm sosyal ve
politik formlarında, ona göre, güç sahibi olanların etkisi büyüktür (Foucault;
1980).

Eleştirel teori sözlüğüne göre, söylemsel düzenlemeler söylem tarafından
düzenlenmiş objelerin, özne-obje ilişkisinin içerik ve stratejilerinin bir
ürünüdür (Macey; 2000). Mesela Foucault’nun tezine göre, 19. yy. psiko-patolojisi
mental hastalıklar üzerine (meta bilgisini içeren) çok değişik fenomenler
üretmiştir. Burada özne, doktorlar ya da sağlık danışmanlarıdır; içerik, normal ve
patolojik olarak üretilmiştir ve kendi içlerinde, ruh hastalarının iyileştirilmesi
için bir “tedavi stratejisi genelleştirmesi” yapmışlardır. Buradaki güç ve güçsüz
dengesinde, hep bu söylemsel şekillenme rol oynamaktadır. Yani, söz konusu güç
ilişkisine göre, kimin ruh hastası, kimin sağlıklı olduğuna karar veren bu
söylemsel şekillenme ile belirlenmektedir. Dolayısıyla, Foucault’ya göre burada
kimin hasta, kimin sağlıklı olduğuna dair bilginin üretimi, tamamen güce dayalı
bir şeydir.

Eğer söylem dil aracılığıyla anlamın yaratılması ve bu şekilde bilginin üretilmesi
ise, burada en önemli soru, herhangi bir içerik ile ilgili anlamı kimin
yarattığıdır. Foucault’ya göre, gücü elinde bulunduran belli bir sosyal grup, ya
da kitle, o toplumdaki ırk, cins, politika, din vs. konularında yazılı ve görsel
medyada üretilen mesajlarla kendi gücünü arttırabilir ve diğer sosyal grupları
etkisiz bırakabilir. Bu nedenle, Foucault, hangi güç-bilgi kompleksinin daha kabul
edilebilir olduğu yolunda bir açıklamada, önermede bulunmamıştır; ve
Marksistlerin geleneksel problematiğine sırt çevirmiştir: “Dil, temsil ve güç
hangi sınıfın çıkarı için kullanılmalıdır?” (Fraser; 1989).

Hollandalı dilbilimci Teun A. Van Dijk’a göre de söylem meselesinde en çok dikkat
etmemiz gereken nokta toplum içindeki güç dengeleridir. Bu kompleksi özetlemek,
felsefi ve sosyal bir analize varabilmek için sosyal gücü “kontrol” açısından
görmek gerekir. Yani, toplum içinde diğerlerine oranla “az çok güçlü” olan
gruplar, toplum içinde “az çok güçsüz” olan gruplar üzerinde düşüncelerin ve
hareketlerin kontrol edilmesi anlamında söz sahibi olurlar. Gücün bu şekilde
kullanılması, kaçınılmaz olarak bazı gereklilikler getirir: Para, statü, şöhret,
bilgi, kültür veya daha bir çok farklı şeye sahip olan kesim, kamusal söylemi
yönetmek ve yaygınlaştırmak açısından güçlü konumdadır (Van Dijk; 1988).

Haber söylemi

Marksist okulun çok sık kullandığı “reproduction” (yeniden üretim) kavramı, günlük
dilde çoğaltma, kopyalama, tekrar üretme, türetme gibi anlamlara sahiptir. Yeniden
üretim, ekonomik anlamda bir ürünün belli bir üretim teknolojisi ve faaliyet
yapısı içinde tekrar üretilmesidir. İdeolojik anlamda bu “yeniden” kavramı,
üretilenin ve üretim ilişkileri biçiminin hem sembolik olarak anlatılması, hem de
meşrulaştırılmasındaki sürekliliktir (Erdoğan ve Alemdar; 2002). Nitekim, Stuart
Hall da medyanın toplumdaki tahakküm ilişkileri içinde sürekli olarak inşa edilen
ve tekrar tekrar üretilerek pazara sunulan (haber çıktısı olarak) temsil
pratikleri ile iktidar ilişkilerini ve ürünlerini meşrulaştırdığını söyler
(Hall;1997).

Haberin meşrulaştırma aracı olma özelliği, haber metinlerinde kullanılan resmi ve
gayri resmi haber kaynaklarının sunumunu ayrıştırmaya ve bunların bültenlerde ne
kadar yer kapladığını görmeye yönelik basit bir içerik incelemesiyle bile
anlaşılabilir. Örneğin, 1970’lerde İngiltere’de yapılan araştırmalar, polis
muhabirlerinin emniyet teşkilatıyla kurdukları içli dışlı ilişkinin polis-adliye
haberlerinde resmi görüşün yansıtılmasında ve yeniden üretiminde nasıl büyük bir
rol oynadığını gözler önüne sermiştir (Van Dijk; 1988). Yine bu alanda Glasgow
Üniversitesi Medya Grubu’nun çalışmalarından da bahsetmek gerekir. Haber
metinlerinin içeriğini yanlılık (bias) ve çarpıtma (distortion) bağlamında
inceleyen Glasgow Üniversitesi Medya Grubu, aynı zamanda haber üretim sürecinin
ideolojik temellerini de anlamaya çalışmıştır. Temel sorular şunlardır: Medya
kanalları, haber üretiminde toplumdaki baskın ideolojinin argümanlarını mı
kullanmaktadırlar? Haber metinlerinde kimi daha saygın, kimi daha az saygın
göstermektedirler? Kullandıkları söyleşi teknikleri, toplumdaki baskın kesimleri
ve marjinalize edilmiş kesimleri temsil edenlere ilgili haberlerde farklılık
göstermekte midir? Haber metinlerinden yansıyan olumlu ve olumsuz imajlar nasıl
kurgulanmıştır?.

Bütün bu sorulardan yola çıkan Glasgow Medya Grubu, yaygın medyadan seçilen haber
içeriklerini analiz ederek (örneğin İngiliz toplumunda kadınların ve azınlıkların
sunumu gibi konularda) medyanın yanlı pratiklerine dikkat çekmiştir. Yine bu tür
içerik analizleri sonucunda, mesela İngiltere’deki etnik azınlıkların genellikle
suç ve suçluluğun merkezi olarak gösterildiği; azınlıklar bir saldırıya maruz
kaldıklarında ise bu haberlerin medyada yer almadığı ya da daha az yer aldığı gibi
sonuçlara varılmıştır.

Haber metinlerinin eleştirel analizini yapmaya yönelik tüm bu araştırmalar, sosyal
gerçekliğin yeniden inşası sürecinde, toplumdaki baskın grupların ve ideolojilerin
de haber söylemiyle yeniden üretildiği savından hareket etmektedirler. Düşünceye
göre, haber paradigması hegemonyacı taleplere boyun eğmek zorundadır (Shoemaker &
Reese; 1997). Nitekim, Louis Althusser’e de bakılırsa, medya temelde devletin
ideolojik aygıtları arasında yer aldığından, bu tür hegemonyacı taleplere gönüllü
olarak boyun eğmektedir. Althusser, yönetici sınıfın devleti olan devletin ne kamu
ne de özel; tersine, herhangi bir kamu-özel ayrımının önkoşulu olduğunu söyler.
Aynı şey ideolojik devlet aygıtları (İDA) ya da onların başlangıç noktası için de
söylenebilir. İçinde bunların gerçekleştiği kurumların “kamu” ya da “özel” olması
önemsizdir. Önemli olan nasıl iş gördükleridir. Özel kurumlar, pekala ideolojik
devlet aygıtları olarak görev yapabilirler. İşin özü, devletin (baskı)
aygıtlarının zor kullanarak (polis, mahkemeler, hapishaneler); DİA’ların ise
ideolojiyi kullanarak işlediğidir (Althusser; 1971). Yani devlet, nasıl toplumsal
formasyonun devamını sağlayan, üretim koşullarını, sınıf hakimiyetini sürdüren ve
yeniden üreten bir düzey olarak tanımlanıyorsa, aile, okullar, din, ve medya gibi
İDA’lar da aynı işlevi yüklenirler (Laclau; 1998). Kısacası, Althusser’in İDA’lar
arasında saydığı “haber üretme aygıtı” (medya), egemen ideolojinin devlet
iktidarını elinde tutan egemen sınıfın ideolojisinin etkisinin en fazla
yoğunlaştığı alandır (Althusser; 1971).

Bu durumda, devletin haber üretme aygıtı olarak tanımlanan “mainsteam/merkez
medyanın”, toplum içindeki tahakküm kurma ve tabi olma oyununda ne kadar etkin bir
rol oynadığı daha net anlaşılabilir. Medyanın bu oyundaki rolü bir yandan durum
tanımlayıcı ve anlam üretici olmak, öte yandan da bu tanım ve anlamları yeniden
üreterek (reproduction) fikirler pazarına sunmaktır.

Temsil kavramı
Temsil (representation) kavramı, son yıllarda kültürel çalışmalar ekolünün
sıklıkla üzerinde durduğu bir kavramdır. Bir şeyin temsili gerçekten ne demektir?
Temsil sürecine neler dahildir? Temsil süreci nasıl çalışır?

Özetle açıklamak gerekirse, bir şeyin temsili, dil (yazılı, görsel, işitsel)
aracılığıyla genelleme yapmak olarak tanımlanabilir. Sözlülükler, temsil için iki
anlamlı tanım yapar:

1- Bir şeyi temsil eden tanımlama yapmak, hafızalarda o şeyi çağrıştırarak
portrelemek veya zihnimizde varolan bir imaja gönderme yaparak benzerlerini
anlamamızı sağlamaktır.
2- Temsil, aynı zamanda bir şeyin sembolize edilmesidir. Mesela, Hristiyanlıkta
haçın İsa’nın çarmıha gerilişini sembolize etmesi gibi. (Hall; 1997)

Medya ve temsil kavramları yan yana geldiğinde dikkat etmemiz gereken nokta ise,
medyanın işlevlerinden birinin bir nevi temsil aktörlüğü olduğudur (Curran; 1997).
Liberal anlayışa göre, medya değişik toplumsal grupların ve örgütlerin kendi
alternatif görüş açılarını ifade edebilmelerine olanak sağlayacak biçimde
düzenlenmelidir. Sivil toplumu canlandıracak, farklı görüşleri yansıtacak olan
medyadan alternatif görüşlerin ve farklı bakış açılarının yansıtılmasında aracı
olması beklenir. Oysa ki, pratikte medyanın temsil gücünü daha çok egemen
sınıftan ve baskın ideolojilerden yana kullandığı gözlenmektedir. “Mainstream”
medya bir yandan olaylar üzerinde daha çok resmi görevliler tarafından dayatılan
çerçeveleri benimseyip yaygınlaştırırken, diğer yandan da resmi görüşün dışında
kalan sesleri marjinalleştirmekte ve gayrımeşrulaştırmaktadır (Shoemaker & Reese;
1997).

Mainstream medyanın temsil pratikleri, kimi, neyi nasıl sunduğu konusu da,
günümüzde haber üzerine çalışan araştırmacıları meşgul etmektedir. Bilindiği gibi,
topluma yön veren kapitalistler, politikacılar ve gazeteciler kadar medya
ürünlerini tüketenler de temelde belli hedefi olan çıkar gruplarıdır.
Gazetecilerin hedefleri sadece daha çok gazete satmak ya da reyting almak olmadığı
gibi, çeşitli çıkar gruplarına dahil olan kitlelerin temel hedefi de sadece
kendilerinin medyada olumlu sunulması/temsili değil, aynı zamanda çatışma içinde
bulundukları alternatif grupların da medyada olumsuz imajlarla sunulması için
gerekli zemini hazırlamaktır.

Duruma Türkiye medyası açısından baktığımızda, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana,
ülkede egemen olan ideolojinin sürekli çatıştığı iki ana grup göze çarpar: İslamî
kesim ve Kürtler. Egemen ideolojinin toplum üzerinde tahakküm kurmak için medya
kanallarından sürekli olarak pompaladığı iki ana fobiden biri demokratik
Cumhuriyetin şeriatçı bir darbeyle yıkılarak köktendinci İslamcıların ülkeyi İran
veya Suudi Arabistan benzeri İslami esaslara dayalı bir yönetim yapısına mahkum
edecekleri ise, bir diğeri de, Kürt milliyetçiliği nedeniyle ülkenin bölüneceği,
parçalanacağıdır. Dolayısıyla, bu iki gruba dahil olanların (İslami kesim ve
Kürtler) mainstream/merkez medyadaki temsili problemlidir ve daha çok resmi devlet
ideolojisinin, resmi söylemin yeniden üretimi bağlamında düşünülmelidir.
Türkiye’de egemen olan seçkinci, Kemalist, laik(çi) düşünce, Türkiye (haberci)
medyasında da uzantılarını bulmuş ve laikliği, Niyazi Berkes’in tabiriyle “din ve
devlet işlerinin birbirinden ayrılması ile bir tür dinsizleşme politikası arasında
gidip gelerek” algılayan gazetecilik pratikleri gözlenmiştir; gözlenmektedir
(Berkes; 1964).

Türkiye yaygın medyasında İslami kesimin temsiline baktığımızda, çoğunlukla
olumsuz bir tablo ile karşılaşırız. Osmanlı’dan ulus devlete geçişte kitleleri
özgürleştireceği ve kamusal katılımı geliştireceği savıyla yürürlüğe giren
modernleşme projesi, kamusal alanda kapladığı ağırlık kadar, devletin resmi
ideolojisinin savunucusu olan medya kanalları tarafından da coşkuyla
sahiplenilmiş; ancak, toplumdaki hegemonya ilişkileri açısından bakıldığında,
gazeteciler konumlarını bastırılmış geniş halk kitleleri yerine resmi devlet
söyleminden yana belirlemişlerdir. Yani bu süreçte, hakim ideoloji ile muhalifler
kendilerini birbirleri karşısındaki konumlarına göre yeniden kurarak giriştikleri
bir söylem mücadelesinde bulmuş ve bunun sonuçları, politik yaşamda olduğu kadar
kamusal yaşamda, onun bir parçası olarak iletişim alanında da görülmeye
başlanmıştır. Bir başka deyişle medya da bu hegemonya mücadelesinde “taraf” olarak
yerini almıştır (Alankuş; 1999).

Nitekim, Türkiye basınının “amiral gemisi” olarak düşünülen Hürriyet gazetesi’nin
Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün 22 Eylül 2002’de HaberTürk kanalında sarf
ettiği şu sözler, bu “taraflı” durumu net bir biçimde ifade etmektedir: “Türkiye
Cumhuriyetini temsil edecek bakanlarda, Türkiye’nin hedeflerini temsil eden bir
hayat tarzını tercih ederim(...)Eğer Meclise türbanlı bir kadın girecekse bunu
Cumhuriyet’e karşı bir darbe girişimi gibi algılarız ve gazetemizin genleri
otomatik olarak harekete geçer. Merve (Kavakçı) olayı da bir darbe girişimiydi.
Birilerinde 1-0 galip olduk görüntüsü olacaktı. O zaman başka birilerinin de
durumu 1-1 yapmak için harekete geçmesi normaldir.”

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün bu sözleri, Türkiye’de
kendisini Kemalizmin bekçisi olarak tarif eden “baskın” medyanın 1923’den bu yana
mustarip olduğu taraflılığın temelinin gazetecilerin DNA’larında (genlerinde)
saklı olduğunu ve İslami kesim ile laik(çi) kesimin güç mücadelesinin en saf
haliyle iki futbol klübünün karşılıklı gol atma mücadelesine kadar
indirgenebildiğini göstermesi açısından ilginçtir.

Nitekim, yine bir süre önce Doğan Medya Grubu Başkanı Aydın Doğan’ın Zaman
Gazetesi’nden Nuriye Akman’a verdiği söyleşide “Hürriyet devlet gazetesidir”
demesi de, laik(çi) medyanın, Althusserci bakış açısıyla bakıldığında, devletin
ideolojik aygıtı olma durumunu içselleştirmiş olduğunun bir göstergesidir.

Yöntem

Bu çalışmanın yoğunlaştığı nokta, sistematik olarak haber metinleri üzerinden
giden bir “eleştirel söylem analizi” yerine, haberlerde üretilen anlam ve sosyal
data üzerinden bir içerik analizi yapmaktır. Araştırma kapsamında, Merve
Kavakçı’nın milletvekili seçildiği ve yemin töreninin gerçekleştiği 2 Mayıs 1999
ile vatandaşlıktan çıkarıldığı 20 Mayıs 1999 tarihleri arasındaki Hürriyet ve Yeni
Şafak Gazeteleri incelenmiştir. Bu 18 günlük süreçte, söz konusu gazetelerde yer
alan haber metinlerine bakılmış, yorumlar ve köşe yazıları dikkate alınmamıştır.
Haber metinlerinin incelenmesi sırasında, her iki gazetenin de devam etmekte olan
bir olayı tanımlamak için seçtikleri sözcüklere, haberi güvenilir kılmak için
kullandıkları argümanlara, kullandıkları haber kaynaklarının niteliğine (resmi,
gayrı resmi), kullanılan doğrudan alıntıların sürmekte olan tartışmada egemen
ideolojinin argümanlarını mı, yoksa bastırılmış ideolojinin argümanlarını mı
yansıttığına, haber dilinin nötr veya taraflı oluşuna ve haber içeriğinde yer alan
önyargılı, aşağılayıcı ve/veya övücü söyleme bakılmıştır.

Amaç, Türkiye toplumunda baskın Kemalist ideolojiyi temsil eden “laik(çi)”
Hürriyet gazetesi ile, bastırılmış ideolojiyi temsil eden “İslamcı” Yeni Şafak
Gazetesi’nin aynı gerçekliği (Merve Kavakçı) nasıl farklı yöntemlerle inşa
ettiklerini göstermek ve bu mücadelenin sonucuna bakıldığında, toplum içindeki
daha güçlü grupların, nasıl olup da kamusal söylemi kontrol edebildiklerini ve
nasıl olup da bu kontrol mekanizmasının daha az güçlü grupları yönlendirmek hatta
sırasında cezalandırmak amacıyla kullanılabildiğini ortaya koymaktır.

“Öteki”nin “Ötekisi” ve Merve Kavakçı
“Erbakan işte eserin” (Hürriyet, 3 Mayıs 1999)
“Başımızın tacısın” (Yeni Şafak, 3 Mayıs 1999)

İki gazetenin, 2 Mayıs 1999’da TBMM’deki yemin törenine türbanıyla katılarak
Meclis’teki bir grup milletvekilinin çeşitli protestolarına neden olan Merve
Kavakçı’yı manşetlerinden sunumu, birbirinden böylesine farklıdır. Hürriyet
gazetesi, Merve Kavakçı’yı kapatılan Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan’ın “kriz
çıkartmak” için parlamentoya armağan ettiği bir hediye olarak nitelerken, Yeni
Şafak Gazetesi ise aynı Merve Kavakçı’yı “Bülent Ecevit’in tahrikiyle” mecliste
kötü muameleye maruz kalan milletvekili olarak görmektedir.

Hürriyet’in “Cumhuriyet’e yakışmıyor”, “Meydan okunacak yer değil”,
“Dışarı...Dışarı...”, “15 Dakika ara” ve “Taktik Nazlı’dan” ara başlıklarını
kullandığı haber metni, şu giriş paragrafıyla başlamaktadır:

“FP listelerinden Erbakan’ın ısrarıyla milletvekili seçilen Merve Kavakçı, dün
yemin törenine türbanıyla katıldı. MHP’nin türbanlı milletvekili Nesrin Ünal’ın
başı açık halde yemini büyük alkış alırken, Kavakçı’nın inadı Meclis’i karıştırdı.
DSP’li milletvekilleri, uzun süre “dışarı” diye tempo tuttu. Bunun üzerine oturuma
ara verildi.”

Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında yer alan bu haber metninde sıkça
rastladığımız “kriz”, “karışıklık”, “inatçılık”, “Erbakan’ın eseri”, “planlı
eylem” ve “Meclise karşı meydan okuma” gibi sözcükler, sıfatlar, tanımlamalar,
gazetenin daha ilk günden Merve Kavakçı’ya karşı “olumsuz” tavır aldığının bir
göstergesidir. Hürriyet’e göre, Merve Kavakçı Parlamento’ya “kriz” yaratmak
amacıyla “gönderilmiş”, ülkesinin hassasiyetlerine karşı duyarsız, ama politik
“kaos” yaratmakta kararlı bir kadındır. Seçimlerde halkın özgür iradesiyle oy
verdiği bir partiden milletvekili seçilmiş olmasına karşın, Hürriyet’in Merve
Kavakçı’yı parlamentoya sinsice sızmış “yasadışı” bir kişilik olarak sunma
çabasının izleri, haberde geçen şu satırlarda gözlenebilir: “Kavakçı dün
FP’lilerin planlı bir eylemi ile salona sokuldu.”

Yeni Şafak Gazetesinin “Başımızın tacısın” başlıklı haberinde aynı olayın sunumuna
baktığımızda ise, tam tersi bir tablo ile karşılaşırız. Hürriyet’in aksine, Yeni
Şafak’ta, haksızlığa maruz kaldığı için halkı tarafından desteklenen bir Merve
Kavakçı imajı görürüz:

“Ecevit ve DSP’lilerin saldırgan tutumu nedeniyle yeminini en sona bırakan
Kavakçı’ya vatandaşlardan destek yağdı.Yemin etmek için TBMM’ye gelen FP’li Merve
Kavakçı, Ecevit’in kışkırttığı DSP’lilerin protestosuyla karşılaştı.”

Hürriyet Gazetesi’nde, TBMM’de kürsüye gelerek “Bu kadına haddini bildirin!” diyen
DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in bu girişimi olumlanan, desteklenen bir üslupla
yer alırken, Yeni Şafak’ın haberinde, Ecevit’in TBMM’de yaşanan krizin baş
sorumlusu hatta “tahrikçisi” olarak sunulduğu görülür. Yine 3 Mayıs tarihli Yeni
Şafak’ta yayımlanan “Ecevit’in gerçek yüzü” başlıklı bir başka haberde de,
gazeteleri arayan sıradan vatandaşların “Ecevit ve partisinin çirkin yüzü ortaya
çıktı” dedikleri bilgisi verilir.

“Ajan Provokatör” (Hürriyet 3, Mayıs 1999)
“Demirel’den Hakaret Dolu Sözler” (Yeni Şafak, 3 Mayıs 1999)

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e göre başörtüsüyle Meclis Genel Kurulu’na
giren FP’li Merve Kavakçı “derinden gelen fundemantalist (köktendinci)
tehlike”dir. Nitekim, devletin tepesinden basına yaptığı açıklamada halkoyuyla
seçilen Merve Kavakçı’yı “ajan-provokatör” olmakla suçlar. “Ajan Provokatör”
suçlaması Hürriyet Gazetesinde başlık olarak kullanılırken, Yeni Şafak, Demirel’in
bu tavrını eleştiren bir başlık kullanmayı tercih etmiştir: “Demirel’den hakaret
dolu sözler”. Yeni Şafak’ın haberi düz ve bilgilendirici bir haberdir;
Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına geniş yer verilmiş, haberde yorum yapılmamıştır.
Ancak, haberin başlığı, Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarının olgusal olmadığını,
hakaretten ibaret olduğunu daha baştan söylemektedir okura. “Ajan-provokatör”
sözcükleri Hürriyet gazetesinin manşetinde yer almasına karşılık, haber metninde
iddianın olgusal arka planı yoktur. Yani gazete, Merve Kavakçı’nın ne ajanı olduğu
ve bu konuda kimde ne deliller olduğuna dair bir sorgulama, araştırma içinde
değildir. Cumhurbaşkanı Demirel’in bir sözü, Merve Kavakçı’nın manşetten ajan ilan
edilebilmesi için yeterli görülmüştür. Demirel’in hangi delillere dayanarak bu
açıklamayı yaptığına dair “gazetecilik anlamında” bir sorgulama ve eleştiriye
rastlanmamaktadır.

“Kadınların İsyanı” (Hürriyet, 4 Mayıs 1999)
“Merve’ye Jet Soruşturma” (Hürriyet, 4 Mayıs 1999)
“CHP: Merve İstifa” (Hürriyet, 4 Mayıs 1999)
“Gönüllerin Vekili” (Yeni Şafak, 4 Mayıs 1999)
“Talimat Demirel’den” (Yeni Şafak, 4 Mayıs 1999)
“Milli İradeye Hakaret Ettiler” (Yeni Şafak, 4 Mayıs 1999)
“Sağ Partiler Dilini Yuttu” (Yeni Şafak, 4 Mayıs 1999)

4 Mayıs 1999 tarihli iki gazeteye baktığımızda, Hürriyet’in “türban provokasyonu”
teorilerine yönelik haberlere ağırlık verdiğini ve Merve Kavakçı’ya karşı laik
kadın örgütlerinden yükselen tepkileri geniş olarak yansıttığını görüyoruz. Bu
tarihten itibarendir ki, Hürriyet gazetesi haberlerinde milletvekili Merve
Kavakçı’dan sadece ön ismiyle, yani “Merve” olarak söz etmeye başlamıştır.
Türkiye’de gazetecilerin “hor görmek” ya da “aşağılamak” amacıyla sıklıkla
kullandıkları bu ön isimle hitap etme yöntemi, Merve Kavakçı hadisesinde laik(çi)
medyanın taraflılığının da bir tür ispatı olarak görülebilir. “Merve’ye Jet
Soruşturma” başlıklı haberde, Kavakçı’nın türban girişiminin sadece kendisine
değil, partisine de zarar vermeye başladığı yorumuna yer verilmiş ve FP’nin
kapatılmasının gündeme geldiği açıklanmıştır. Cumhurbaşkanının “bölücülük ve
tahrik” suçlamalarının ardından Ankara DGM’nin TCK’nın 312/2 maddesi uyarınca
parti kapatma delillerini toplamaya başladığı da eklenmiştir. Hürriyet’in
haberinde, ne FP’den ne de Merve Kavakçı’dan bir görüş alındığı, dolayısıyla
haberde denge unsurunun sağlanmamış olduğu görülmektedir. Sadece suçlayan tarafın
görüşüne yer veren gazete, suçlanan tarafın cevap hakkına ise yer vermemiştir.

Yeni Şafak gazetesinin aynı konudaki haberi ise “Örtüm inancımdır” diyen Merve
Kavakçı’nın açıklamaları üzerine şekilleniyor. Meclis’te bir basın toplantısı
yapan Kavakçı’nın Cumhurbaşkanı Demirel’e verdiği cevabın ayrıntılarını Yeni
Şafak’ta bulabiliyoruz:

“Yemin etmesi engellenen FP İstanbul Milletvekili Merve Kavakçı, başını inancı
gereği örttüğünü, bunun da ‘uluslararası hukukun ve anayasanın teminatı altında’
olduğunu belirtti. Demirel’i cevaplayan Merve Kavakçı, ‘Meclis’te ortaya koyduğum
demokratik tavrımı provokatörlük olarak niteleyenler meseleye tarafsız, önyargısız
bakabilselerdi, bu sıfatın bana değil, and içmeme mani olanlara daha çok
yakıştığını göreceklerdi’ dedi.”

Yeni Şafak, tüm haberlerinde Meclis’te yaşananların milli iradeye, seçmenin
oylarına rağmen gerçekleştiği üzerinde duruyor ve Bülent Ecevit’in kürsü’den
yaptığı “Bu kadına haddini bildirin!” çağrısından önce Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel ile konuştuğunu ve ondan talimat aldığını iddia ediyor. Bu arada,
Meclis’teki “milliyetçi ve muhafazakar” sağ partilerin, ama özellikle de MHP’nin
olan bitene seyirci kalması eleştiriliyor.
4 Mayıs 1999 tarihli Hürriyet’in “Kadınların isyanı” başlıklı manşet haberi,
Türkiye genelinde tüm kadınların Merve Kavakçı’ya isyan ettikleri düşüncesinden
hareketle atılmış. Oysa ki haber okunduğunda, burada kast edilenin Meclis içindeki
başı açık 12 kadın milletvekili, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın eşi Berna
Yılmaz ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği etrafında toplanan bir grup kadının
kastedildiğini anlıyoruz. Merve Kavakçı’ya oy verenler, ya da Merve Kavakçı’yı
Meclis’te temsilci olarak görmek isteyen türbanlı kadınların ise bu haberde yer
almadığını, hatta belki de Hürriyet açısında bakıldığında “çağdaş”, dolayısıyla
“referans verilebilecek” Türkiye kadını olarak algılanmadığını görüyoruz. Haberde,
Meclis içi ve dışındaki kadınların Merve Kavakçı’yı nasıl protesto ettikleri ve
Meclis kürsüsüne yaklaştırmadıkları anlatılırken, Meclis yakınlarındaki “Milli
Egemenlik Parkı’nda” toplanan bir grubun eylemi şöyle anlatılıyor:

“Protesto gösterisine katılanlar arasında Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı
Hikmet Uluğbay ile Devlet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün eşleri de yer aldı.
Protestocu grup, ‘Merve dışarı, Mollalar İran’a’ diye bağırdılar. Grup ayrıca
‘Ankara Marşı’nın sözlerini değiştirerek ‘Uyan uyan Gazi Mustafa, şu Meclis’in
haline bak’ diye söylediler.”

“ ‘Ajan Provokatör’ü bilerek söyledim” (Hürriyet, 5 Mayıs 1999)
“Yalancı” (Hürriyet, 5 Mayıs 1999)
“Babası Molalarla Sıkı Fıkı” (Hürriyet, 5 Mayıs 1999)
“Tahrikçi Süleyman” (Yeni Şafak, 5 Mayıs 1999)

5 Mayıs 1999 tarihli Hürriyet’in manşet haberi bir köşe yazısıdır. Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel ile bir dış gezi sırasında, Paris’teki Marini Sarayı’nda görüşen
Hürriyet Gazetesi Genel yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün özel söyleşisi. Demirel,
manşet habere dönüşen bu köşe yazısı-söyleşisinde “Türban fundemantalizmin
simgesi” açıklamasını yapmaktadır. Ertuğrul Özkök’ün “Acaba Merve yemin edebilir
mi? Ederse ne olur?” korkusunu sık sık dile getirerek cevap aradığı söyleşide,
ajan-provokatörlük suçlamasıyla ilgili şu satırlar alıntılanmaya değer:

“Özkök - Merve’nin dış bağlantıları olduğunu söylemiştiniz.
Demirel - Benim öyle bir beyanım yok.
Ö - Ama ajan provokatör lafını siz kullandınız.
D - Evet, bilerek ben kullandım.
Ö - Milli Güvenlik Kurulu’nda bir MİT raporu sunuldu mu?
D - Devletin elinde herhalde öyle bilgiler vardır.
Ö - Konu bu ayki MGK’ya gelir mi?
D - Şart değil.”

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in türbanı “fundemantalizmin simgesi” olarak gören
tavrı, Yeni Şafak gazetesinin tepkisini çekiyor ve 5 mayıs 1999 tarihli gazetede,
bu kez de Demirel’den “ön adıyla” bahseden bir manşet haber görüyoruz: “Tahrikçi
Süleyman”. Yeni Şafak’ın haberine göre, Demirel’in Kavakçı için önce “ajan
provokatör” demesi, ardından da elinde hiçbir belge olmadan dış bağlantı
iddialarını ortaya atması tepkilere yol açmıştır. Yeni Şafak da, aynı Hürriyet’in
“kadınların tepkisi” genellemesinde olduğu gibi, Demirel’e karşı tepkileri
genelleştirerek, tüm topluma mal etme eğilimindedir:

“Yıllarca muhafazar değerlere saygı üzerinden politika yapan Demirel, son
günlerdeki tutumuyla her kesimden tepki aldı. Demirel, FP’li Kavakçı’ya karşı
tahrike varan reaksiyonu nedeniyle tarafsızlığını da yitirdi. Cumhurbaşkanı,
elinde hiçbir delil olmadan Kavakçı ve ailesi hakkında ortaya attığı iddialarla
kamuoyunu başörtüsü aleyhine yönlendiriyor.”

Hürriyet Gazetesi’nin Merve Kavakçı’ya karşı aşırı tepkisi ve yanlılığı, 5 Mayıs
tarihinden itibaren artık iyice ortaya çıkmaktadır. Gazetenin Kavakçı ile ilgili
her haberi doğrudan suçlama ve aşağılama içeren başlıklarla çıkmaktadır.
Kavakçı’nın “yalancılığı”, “ajanlığı”, “Türkiye düşmanı olduğu”, “babasının
İran’daki mollalarla sıkı fıkılığı”, “TV’deki 32. Gün programına katılmaktan son
anda vazgeçen korkak bir kişi olduğu”, “komşularının da ‘Merve Türkiye’ye hizmet
etmez’ dediği” üzerine çok sayıda haber yer alır Hürriyet’te. Gazete, 5 Mayıs 1999
tarihli nüshasında, Kavakçı’nın Türkiye’de kazandığı Tıp Fakültesini türban sorunu
yüzünden değil, tembellikten terk etmek zorunda kaldığını yazar. Oysa ki Kavakçı,
geçmişte türbanı nedeniyle gördüğü baskılardan bunalıp okuldan ayrıldığını ve bu
nedenle ABD’de okuduğunu söylemiştir: demek ki yalancıdır (!). Yine aynı gazetede,
“türban tetikçisi” olarak nitelendirilen Kavakçı ile ilgili soruşturmanın,
Demirel’in “Bazı ülkelerle ilişki olduğunu saptadık” açıklamasının ardından “Örgüt
üyeliği ve siyasi casusluk” yönüne kaydırıldığı yazılır: demek ki ajandır(!). Her
şey bununla da bitmez. Merve Kavakçı’nın babası, İlahiyat profesörü Dr. Yusuf
Ziya Kavakçı, 1982 yılında İran’ın resmi daveti üzerine “İran İslam Devrimi
Kutlama Törenleri”ne katılmıştır: Demek ki, babası İran’daki Mollalarla sıkı
fıkıdır (!).

“Türkiye’ye Düşman” (Hürriyet, 6 Mayıs 1999)
Demirel de mi Ajan?” (Yeni Şafak, 6 Mayıs 1999)

6 Mayıs 1999 tarihli Hürriyet ve Yeni Şafak gazeteleri, Merve Kavakçı’nın ajan
olup olmadığı üzerine aynı kaynak üzerinden, iki farklı bilgi ile çıkar karşımıza.
Konu, Merve Kavakçı’nı Türkiye düşmanı olup olmadığıdır. Hürriyet’e bakılırsa,
Merve Kavakçı bugüne kadar katıldığı tüm toplantılarda Türkiye’yi ve Türk
devletini eleştiren konuşmalar yapmıştır. ABD’de Texas eyaletindeki komşuları da
bunu doğrulamaktadır. Dallas Türk Amerikan Derneği Başkanı Şaduman Gürbüz, “Bunca
yıldır koca Texas eyaletinde ne Merve’yi ne de babası Prof. Yusuf Ziya Kavakçı
Bey’i Türkiye ve Türkler aleyhindeki kampanyalara karşı yaptığımız çalışmalarda
bir kez dahi yanımızda göremedik” açıklamasını yapmıştır. Hürriyet’in Washington
muhabiri Kasım Candemir’in haberine göre de, Merve Kavakçı terörist HAMAS
örgütünün destekçisi bir başka örgütün ABD’deki kongresinde yaptığı konuşmada,
“Türkiye’de sözde Müslüman bir devletle mücadele ediyoruz” demiştir. Söz konusu
toplantıyı izleyen Amerikalı gazeteci Steve Emerson’un tanıklığından yola
çıkılarak aktarılan bu haberde, Kavakçı’nın konuşmasının tam metni ve bu sözlerin
o toplantıda hangi bağlamda kullanıldığına dair bir ayrıntı yoktur:

“...Radikal İslamcı terör konusunda uzman olan Amerikalı gazeteci Steve Emerson,
Hürriyet’e yaptığı açıklamada Hamas’ın ABD’deki en büyük destekçisi olan Islamic
Association for Palestine’ın (IPA), 1997 yılında Chicago’da yaptığı yıllık
kurultayda Merve Kavakçı’nın yaptığı konuşmayla ilgili bilgi verdi.Emerson
Kavakçı’nın, Müslümanlar’ın Kaşmir, Arnavutluk, Çeçenistan ve Cezayir’de siyonist
sistemle mücadele ettiklerini söylediğini ve ‘Ya da kendimizi, Türkiye’deki gibi
sözde Müslüman bir devletle mücadele içinde buluyoruz’ dediğini kaydetti...”

Oysa aynı Amerikalı gazeteci Steve Emerson, Yeni Şafak gazetesine göre “kirli bir
gazetecidir”:

“Kavakçı’nın adı geçtiği söylenen “terör raporu”nun da tamamen çarpıtma olduğu
ortaya çıktı. ABD Senatosu raporunda yer alan Kavakçı’nın “Erbakan’ın bakanı”
olduğuna dair iddia gazeteci Steve Emerson’a ait. İslamcı gruplar üzerinde çalışan
bağımsız bir gazeteci olan Emerson, çeşitli basın kuruluşları tarafından ‘kirli
bir gazeteci’ olarak değerlendiriliyor.”

6 Mayıs 1999 tarihli Hürriyet’in “Merve’ye bir vur, bin yalan dinle” başlıklı
haberi, Kavakçı’nın “yalancılığı” ile ilgili çok sayıda bilginin bir arada
verilmeye çalışıldığı bir seçkidir adeta. Gazeteye göre, Kavakçı, FP’li kadınların
isteği üzerine aday olduğunu açıklamıştır, ancak “FP kulislerinde yoğun olarak
konuşulanlara göre” aslında Necmettin Erbakan’ın talimatıyla aday olmuştur.
Kavakçı, ne adaylığı öncesinde ne de sonrasında Erbakan ile konuştuğunu
söylemiştir, oysa “konuştuğu bilinmektedir”. Kavakçı, TBMM’ye FP’lilerin bilgisi
dahilinde geldiğini söylemiştir, ama Kutan’ın “Ne işin var burada? Biz seni
çağırmadan gelme demedik mi?” sözleri, bunun da doğru olmadığını ortaya
koymaktadır. Hürriyet’in doğrudan bir kaynağa dayandırmadığı, “biliniyor”,
“söyleniyor”, “konuşulduğu gibi”, “ifade ediliyor” şeklinde doğrudan bir haber
kaynağına atfedilemeyen, ama gazetenin doğruluğundan eminmiş gibi sunduğu bu
haberde yer verdiği ufak bir ayrıntı, ilerideki günlerde Merve Kavakçı’nın
milletvekilliğinin iptali için gerekli olan yolu açacaktır aslında:

“...kendisine konuyla ilgili sorular yönelten FP yöneticilerine, Ürdün asıllı
Amerikalı eski eşi nedeniyle kendisinin de ABD vatandaşı olduğunu itiraf ettiği
ortaya çıktı. Kavakçı’nın bu eşinden olan iki kızının da yine kendisi gibi ABD
vatandaşı oldukları bildirildi.”

“FP’yi de yaktı” (Hürriyet, 7 Mayıs 1999)
“Söyletmen Vurun” (Yeni Şafak, 7 Mayıs 1999)

Yargıtay başsavcısı Vural Savaş’ın Fazilet Partisi için kapatma davası açacak
olması, iki gazetede bu iki farklı başlıkla sunulmaktadır. Hürriyet, birinci
sayfadan “Erbakan ve Maşası” başlığı altında kapatılan Refah Partisi lideri
Necmettin Erbakan ile FP Milletvekili Merve Kavakçı’nın fotoğraflarına yer
vermiştir. Kendisini Türkiye’de laikliğin baş koruyucusu olarak tarif eden
Hürriyet’in sunumundan, Merve Kavakçı’nın bir suça iştirak etmiş, ya da maşa
olarak kullanılmış olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu nedenle, gazetenin haberdeki
yorumuna bakılırsa, din ve devlet işlerini ayırmasını öğrenemeyen Erbakan ile onun
öğrencisi Merve Kavakçı, FP’nin de sonunu hazırlamaktadırlar. Aynı tarihli Yeni
Şafak gazetesi ise kapatma davası ile ilgili açıklamalara dayanarak attığı
“Başsavcı Vural Savaş yine durumdan vazife çıkardı: Söyletmen vurun” başlığıyla,
yine sudan sebeplerle parti kapatılacağına ve bunun anti-demokratik bir uygulama
olacağına dikkat çekmektedir.

Hürriyet, yine 7 Mayıs 1999 tarihli nüshasında Merve Kavakçı’yı yıpratma,
marjinalize etme ve Türkiye düşmanı ilan etme haberciliğine devam eder. “Şeriat
turları” başlıklı haberde, bu kez “yeminprovokatörü” sıfatıyla takdim edilen
Kavakçı’nın IPA toplantısı dışında Sudan ve Yemen’de de İslami örgütlerin
toplantılarına katıldığı anlatılıyor. 1998’de Refah Partisi Kadın Kolları Dış
İlişkiler Komisyon Başkanı sıfatıyla bu tür toplantılara katılan Kavakçı’dan
bahsedilen haberlerin tonunda, yine “yasa dışı işlere karışmışlık” vurgusu yer
almakta. Hatta, Kavakçı’nın Alman Der Spiegel dergisi muhabiriyle konuşmuş olması
bile, Hürriyet yazı işleri tarafından neredeyse suç teşkil edecek bir girişim gibi
sunulmakta:

“Bu arada Merve Kavakçı’nın yarattığı skandaldan sonra haftalık Alman dergisi Der
Spiegel’in muhabiriyle TBMM’deki odasında konuştuğu öğrenildi. Kavakçı’nın Alman
dergisine verdiği demeçte, ‘Türbanımın Almanya’da Türkiye’deki kadar sorun
olacağına inanmıyorum’ dediği öğrenildi. Diğer bazı yabancı gazete ve dergilerin
de Kavakçı’dan özel demeç istedikleri öğrenildi.”

Evet, diğer bazı yabancı gazete ve dergiler Merve Kavakçı’dan özel demeç
istemekteydiler. Ancak ne yazık ki, kendi ülkesinin bir gazetesi, mesela Hürriyet,
mecliste “skandal” yarattığını iddia ettiği, “yeminprovokatörü” sıfatıyla
tanımladığı bu kadın milletvekilinden demeç almak için hiçbir girişimde
bulunmuyordu. Ya da biz, bu girişimin izlerini gazete sayfa ve sütunlarında
göremiyorduk. Hürriyet, tek taraflı, dengesiz, adil olmayan bir habercilik tarzını
seçiyor, Merve Kavakçı ile konuşup suçlamalar karşısındaki cevaplarını almaktansa,
onun sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin başına gelebilecek en büyük musibetlerden biri
olduğunu birinci sayfalardan bağırmayı tercih ediyordu.
Oysa Merve Kavakçı, Yeni Şafak gazetesine konuşmuştu. Türbanla yemin konusunda
Merve Kavakçı’dan yana tavır alan bu İslamcı gazeteye konuşmayacaktı da kime
konuşacaktı ki zaten? 7 Mayıs 1999 tarihli Yeni Şafak’taki “İnşallah sağduyu galip
gelir” başlıklı haberde, nihayet, yaşanan krizin merkezindeki kişinin duygu ve
düşüncelerini de öğrenebiliyorduk:

“Yeni Şafak: Yargının çeşitli kademelerinde size ve partinize yönelik ifadeler,
tutumlar var. Bu konuda endişeleriniz var mı?
Kavakçı: Ben oraya milletin bana verdiği yetkiyle çıktım. Her zaman kanunlara uyan
iyi bir Türk vatandaşı oldum. Onun için de orada herhangi bir usulsüz harekette
bulunduğumu zannetmiyorum. Zaten hadiseyi şöyle ekran karşısında seyredince, insan
hayret ediyor ki, benim orada (mecliste/y.n) oturma teşebbüsüm, oturduğum yerde
insanları nasıl rahatsız edebilmiş, onu görüyorsunuz. Tabii, bu insanların
yeterince demokrat olmadıklarının, demokrat geçindiklerinin bir göstergesidir.”

“Merve FP’nin Zana’sı: Türban Vampiri” (Hürriyet, 8 Mayıs 1999)
“Demokrasiyi İptal Davası” (Yeni Şafak, 8 Mayıs 1999)

Ve, Yargıtay Başsavcısı Vural savaş Fazilet partisi için kapatma davasını açar.
İddianame hazırlanmıştır. Vural Savaş’ın iddianamede kullandığı “Adeta kandan
başka bir şeyle beslenmeyen vampirler” tanımlaması, Hürriyet gazetesi tarafından
pek benimsenmiş olmalı ki, 8 Mayıs tarihli nüshasında bu sözcükler tırnak içinde
alıntılanarak değil, sanki gazetenin kendi görüşüymüş gibi yerleşmiştir
başlıklara. Ayrıca, laik(çi) kesimin “ötekisi” Merve Kavakçı ile bir başka
“öteki”, Türk milliyetçiliğinin “ötekisi” Leyla Zana arasında da metaforik bir
ilişki kurulmuş başlıkta. Leyla Zana nasıl TBMM’deki yemin töreninde “Kürtçe”
konuştuğu için hapse girmişse, Kavakçı’nın da meclise türbanla geldiği için hapse
girebileceği” anlatılmak isteniyor haberde:

“Başsavcı iddianamesinde ‘Kutan ve FP’liler kandan başka birşeyle beslenmeyen
vampirler gibi, türbanı kullanarak dini inançları sömürüyorlar’ ifadesine yer
verildi.”

Aynı haberin Yeni Şafak’ta sunumu ise çok farklıdır tahmin edileceği gibi. “Savaş
Türkiye’nin demokrasiye veda belgesini açıkladı” üst başlığıyla verilen haberde,
Batı’nın bu durumu “demokrasinin iptali” olarak yorumladığı da söyleniyor. Ancak,
“Batılı çevreler” olarak genelleştirilen bu çevrelerin tam olarak kimler olduğu
haberde belirtilmiyor:

“İddianamede FP’yi ‘kandan başka bir şeyle beslenemeyen vampirler’ ve ‘metastas
yapan habis bir ur’ şeklinde nitelendiren Savaş, eski iddianamede (Refah
Partisi’nin kapatılması iddianamesi/y.n) olduğu gibi bu iddianamesinde de bir
hukuk metninde yeralması mümkün olmayan amiyane ifadeler kullandı...Batılı
çevreler, 110 milletvekili için siyaset yasağı isteyen iddianameyi, 4 milyon 800
bin kişinin seçme hakkını iptal edecek bir gelişme olarak değerlendiriyor.
Ajanslar, kapatma davasını ‘demokrasinin ihlali’ olarak yorumluyor.”

Hürriyet ve Yeni Şafak’ın FP’nin kapatılması konusuyla ile ilgili haberlerine
baktığımızda, Hürriyet’in Kemalist DGM savcısının girişiminden hoşnut kaldığını,
bu girişimi desteklediğini ve devletin, halkın oylarıyla meclise girmiş bir
partiyi kapatma girişimini sorgulamadığını söyleyebiliriz. Yeni Şafak’ın ise,
ülkede egemen olan güçler tarafından köşeye sıkıştırılan İslamcı kesimin ve FP’nin
şikayet mercii olarak Batı’yı gösterdiğini ve ironik de olsa, aslında temelde
Batıcı olan laik(çi) büyük medya ile DGM savcısını Batı normlarına uymamakla
eleştirdiğini görüyoruz.
“Türban Arbedesi” (Hürriyet, 8 Mayıs 1999)
“Malatya Ayakta” (Yeni Şafak, 8 Mayıs 1999)

TBMM’de yaşanan “yemin krizi”, toplumun çeşitli kesimlerinde, ama özellikle
1990’ların başından itibaren türban mücadelesinin simgesi olan üniversite
kampüslerinde de tepki çekmeye başlıyordu. Nitekim, 7 Mayıs 1999’da, Malatya’da
İnönü Üniversitesi’ne türbanla girme yasağını protesto etmek isteyen bir grup
vatandaş, sloganlarının arasına şunları da eklemişlerdi: “İslami hareket
engellenemez”, “Türban’a uzanan eller kırılsın”.

Hürriyet gazetesi 8 Mayıs nüshasında bu haberi verirken, sayıları 10 bini aşan
protestocular için “aşırı dinciler” tanımlamasını uygun görüyordu. Haberin
tonunda, Meclis yakınındaki Özgürlük Parkında Merve Kavakçı’yı protesto etmek için
“izinsiz” gösteri yapan Kemalist kadınlara karşı gösterilen sempatinin izi yoktu:

“Malatya’da Cuma namazı çıkışında izinsiz gösteri yapmak isteyen aşırı dinci
gruplar, polisle çatıştı. Kent semalarında helikopterle uçarken gözyaşartıcı bomba
ve panzerlerden su sıkılarak göstericiler dağıtıldı.”

Malatya’da yaşanan, 2’si polis 8 kişinin yaralanması ve Hürriyet’e göre 200, Yeni
Şafak’a göre 500 kişinin gözaltına alınmasıyla sonuçlanan bu olay, aslında
devletin sadece cumhurbaşkanıyla, savcısıyla, meclisteki kimi milletvekilleriyle
ve merkez medyanın marifetiyle değil, aynı zamanda askeri ve emniyet güçleriyle de
türban meselesindeki tavrını netleştirmesi açısından önemlidir. Eylemciler
coplanmış, üzerlerine panzerlerden tazyikli su sıkılmış ve göz yaşartıcı bombalar
kullanılmıştır. Yeni Şafak gazetesinin haberinde, yenilginin izlerini görmek
mümkündür:

“...Kent merkezinde yoğun güvenlik önlemi alan polis ve askerler, panzerlerle
müdahale ederek kalabalığı dağıtmak istedi. Vatandaşların dağılmamakta direnmesi
üzerine bölgeye Elazığ, Adıyaman ve Sivas’tan takviye ekipler sevkedildi. Polis
panzerlerle su sıkarak ve göz yaşartıcı bomba kullanarak vatandaşları dağıtmaya
çalışırken çıkan arbedede, çok sayıda vatandaş yaralandı, 500’ü aşkın kişi
gözaltına alındı...”

“Hangi Yemin?” (Hürriyet, 9 Mayıs 1999)
“Halktan Tokat Gibi Cevap” (Yeni Şafak, 9 Mayıs 1999)

9 Mayıs tarihli Hürriyet gazetesinin manşeti, Merve Kavakçı’nın ABD
vatandaşlığının sorgulanmasına ayrılmıştır. ABD vatandaşlığına geçenlerin okumak
zorunda oldukları yemin metni ile TC milletvekillerinin yemin metnini
karşılaştıran gazete, “Merve Kavakçı ABD vatandaşı olduğunu itraf edince ortaya
önemli bir sorun çıktı. Kavakçı TBMM’de edeceği yemine mi, yoksa ABD’de ettiği
yemine mi bağlı kalacak?” diye sormaktadır. Hürriyet gazetesine göre, çifte
vatandaşlığı olan bir kişinin milletvekili olması devletin çıkarları açısından
sorgulanmalıdır. Merve Kavakçı ABD’nin çıkarlarını mı savunacaktır, yoksa TC’nin
mi? Merve Kavakçı’nın çifte vatandaşlığının “potansiyel vatan hainliği” vechesine
büründürülerek sunumu, ilerideki günlerde daha yoğun olarak gündeme gelecek ve
“resmi makamlara haber vermeden ABD vatandaşlığına geçtiği” gerekçesiyle Türk
vatandaşlığından çıkartılma çalışmaları hızlandırılacaktır.

Aynı gün (9 Mayıs) Yeni Şafak gazetesinde artık yasalardan, akıl ve sağduyudan
değil, halktan medet uman bir manşet yer alır. Denge Araştırma adlı kurumunun mini
anketinde, halkın ezici çoğunluğunun başörtülü milletvekiline itiraz etmediği
ortaya çıkmıştır. Hatta araştırmaya göre, Ecevit’in oy aldığı DSP tabanı bile
Kavakçı’dan yana tavır sergilemektedir. Yeni Şafak gazetesi halkı haber kaynağı
olarak kullanmayı tercih ederken, Hürriyet “Merve öyle giremez” başlığıyla, 9.
Kolordu Komutanı Korgeneral Sami Zığ’ın Merve Kavakçı konusundaki görüşlerine yer
verir:

“...Erzurum’da Osmanlı-Rus savaşının efsane kahramanı Nene Hatun’un adının
verildiği köyde Atatürk büstü açılış töreninde konuşan 9. Kolordu Komutanı
Korgeneral Sami Zığ, ‘İrticaya karşıyız. Bunu her zaman söylüyoruz. Biz varken
irtica gelemez’ dedi. Korgeneral Zığ, FP milletvekili Merve Kavakçı’nın da
kendileri varken türbanla Meclis’e giremeyeceğini söyledi...”

9. Kolordu Komutanı TBMM’ye kimin girip kimin giremeyeceğine karar verecek bir
makam mıdır? Ya da kendi başına 9. Kolordu Komutanı General Sami Zığ Türk ordusu
adına konuşma yapmak ve bir milletvekilini “mürteci” olarak nitelendirmek hakkına
sahip midir? Hürriyet gazetesine bakılırsa, evet.

Merve Kavakçı’nın ABD vatandaşlığı ve bunun etrafında şekillenen “potansiyel vatan
hainliği” söylemi, Hürriyet gazetesinin “Amerikalı Merve” ile ilgili zaman zaman
hakarete kadar varan gazetecilik pratiklerini sergilemesine bir fırsat
oluşturmuştur. Yüksek Seçim Kurulu, ABD vatandaşı olduğunu TV’lerden açıklayan
Kavakçı’nın milletvekilliğinin geçerli olup olmadığını incelemeye alır. Bu arada,
Hürriyet gazetesi birinci sayfadan bağırmaktadır: “Artık yemin edemez!”, “ABD
vatandaşlığı da tehlikede” (10 Mayıs 1999)

10 Mayıs 1999 tarihli Hürriyet gazetesi, zafer sarhoşluğu içinde Merve Kavakçı’ya
medeniyet dersi vermektedir: “İyi bak Merve!”

“Atatürk, bayrak ve başı örtülü bir kadın...Bu fotoğrafa iyi bak Merve
Kavakçı...İşte Türkiye bu...Sen belki anlamak istemeyeceksin ama onlar seni çok
iyi anlıyorlar. Meclis’teki türban provokatörüne yurt çapında devam eden öfke,
hafta sonu Lüleburgaz’daydı. Kırklareli’nin Lüleburgaz İlçesi’mdeki halk, ‘Laik
Cumhuriyet’e Saygı Yürüyüşü’ yaparak, tepkisini ortaya koydu...”

Hürriyet gazetesinin Kavakçı’ya hitaben “Buna iyi bak”, “Buna da iyi bak” (11
Mayıs 1999) tarzında tehditvari haberleri ileriki günlerde de devam eder.
Kavakçı’nın mühendis olduğu ancak “adam olamadığı”, çağdaş Türk kadınını temsil
edemeyeceği yolunda haberler birinci sayfalara taşınır. ANAP Genel Başkanı Mesut
Yılmaz’ın “Halide Edip bu Meclis’e çarşafını çıkarıp gelmişse, O hanım da aynı
şeyi yapmalıdır” sözleri manşete taşınır... Türbanını çıkartan, ancak yine de
Müslüman olan kadınlara methiyeler düzülür... Kavakçı’nın İslam Konferansı
Teşkilatı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi’nin İstanbul’daki
toplantısına “çağdaş” görüntüsüyle dikkat çeken Pakistanlı kadın üye Attiya
Nawazish Ali’yi örnek alması salık verilir (12 Mayıs 1999). Hürriyet’te her gün
Merve Kavakçı’yı hedef alan iki üç haber yer almaktadır.

“İpliği Pazara Çıktı” (Hürriyet, 13 Mayıs 1999)
“Merve’ye Küstah Destek” (Hürriyet, 13 Mayıs 1999)
“Molla Akıllanmadı” (Hürriyet, 13 Mayıs 1999)
“Kadınlar Merve’yi Ata’ya Şikayet Etti” (Hürriyet, 13 Mayıs 1999)
“Türbanını Çıkarsa da Milletvekili Olamaz” (Hürriyet, 13 mayıs 1999)

Yeni Şafak gazetesi ise, Türkiye’de egemen ideolojinin medya üzerinde şekillenen
iktidar alanı mücadelesinde yenik düşmüşlüğün şokunu yaşamaktadır adeta. Seçim
kampanyaları boyunca meydanlarda daha fazla demokrasi, insan hakları ve düşünce
özgürlüğü üzerine nutuklar atan siyasi parti temsilcilerinin, özellikle de MHP ve
DYP’lilerin olan bitene seyirci kalışlarını eleştirmektedir artık:

“Büyük ümitler bağlanan 21. dönem TBMM, daha yemin edişinin üzerinden bir hafta
geçmeden iki önemli konuda sınıfta kaldı. Açılış günü başörtüsüyle Genel Kurul
salonuna gelen FP İstanbul milletvekili Merve Kavakçı konusunda duyarsız davranan
Meclis çoğunluğu, ilerleyen günlerde bu tutumu karşı çıkışa çevirdi. Siyasi
partiler, geçtiğimiz haftanın önemli bir olayı olan FP’nin kapatılması davasında
da renksiz bir tutum sergilediler. Teorik bazda partilerin kapatılmasına karşı
olduklarını iddia eden parti temsilcileri, sözlerini “ama” ile sürdürerek,
Başsavcı Savaş’la aynı konuma düştüler.”

“O Artık ABD’li” (Hürriyet, 16 Mayıs 1999)
“Milyonlarca Vatan Haini” (Yeni Şafak, 17 Mayıs 1999)

DSP-MHP-ANAP’tan oluşan yeni koalisyon tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel tarafından imzalan “jet-kararname” ile hem ABD hem de Türk
vatandaşlığını “izin almadan” bir arada taşıdığı gerekçesiyle, Merve Kavakçı
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılır. Hürriyet, haberi şu satırlarla
vermektedir:

“Mecliste türban krizini yaratan ve seçimden kısa bir süre önce ABD vatandaşlığına
geçen FP İstanbul milletvekili Merve Kavakçı, dün Türk vatandaşlığını kaybetti.
Başbakan Bülent Ecevit, Merve Kavakçı’ya Türk vatandaşlığının kaybettirilmesine
ilişkin Bakanlar Kurulu kararının Cumhurbaşkanı tarafından imzalandığını
açıkladı.”

Yeni Şafak gazetesi ise Merve Kavakçı’yı Türk vatandaşlığından çıkaran,
dolayısıyla, milletvekilliğinin de düşmesine neden olan kararnamenin “Türkiye’nin
çifte vatandaşlık konusundaki politikasına” tamamen ters düşen bir uygulama
olduğunu anlatmaya çalışmaktadır birinci sayfadan:

“Almanya ve diğer Batılı ülkelerde çalışan gurbetçilerimizi, bulundukları
ülkelerde daha etkin olmaları için çifte vatandaşlığa teşvik eden yetkililerin,
çifte vatandaşlık dolayısıyla bir milletvekilini vatan haini ilan etmeye
kalkışması, devletin politikasını benimseyen gurbetçileri endişelendiriyor.
ABD’nin resmi açıklama yapmamasına rağmen, kuşkulu bir bilgisayar çıktısını delil
kabul eden hükümetin, Kavakçı’yı vatandaşlıktan çıkarmaya kalkışması yurt dışında
çalışan işçilerimizin elçiliklere koşmasına sebep oldu.”

Sonuç

Merve Kavakçı ekseninde şekillenen bu iki gazetecilik pratiğine baktığımızda,
medyanın toplumdaki çeşitliliği ve farklı görüşleri dengeli bir şekilde yansıtması
gerektiği yaygın görüşünün tersine, gazetecilerin sırasında temel haber
değerlerini, yasaları ve toplumsal karşı çıkışları yok sayarak, olayları ve
durumları nasıl kendi ideolojik perspektiflerinden yansıttıklarını görürüz. Merve
Kavakçı ile ilgili haberlerin seçimi, işlenişi ve sunumu aşamalarında Hürriyet ve
Yeni Şafak gazetelerinin aynı gerçekliği birbirinden böylesine farklı iki söylemle
okuyucuya aktarışları, aslında medyanın rutin ve alışılagelmiş partizan tutumuna
güzel bir örnektir.

Hürriyet gazetesi açısından bakıldığında, toplumda baskın ideoloji olan
Kemalizm’in argümanlarını savunan gazetenin, “türbanlı” kadın milletvekilinin
Meclis’te yer almaması için ciddi bir mücadele sergilediği söylenebilir. Hürriyet
gazetesi, Merve Kavakçı’nın milletvekilliğinin meşruiyetini sorgularken, toplumda
Fazilet Partisi’ne oy vermiş geniş bir halk kitlesini yok saymak pahasına
haberlerinde dengesiz ve saldırgan bir tutum sergilemiştir. Hürriyet, sistematik
olarak tüm haberlerinde Merve Kavakçı’yı aşağılayan ve küçümseyen (Ajan-
provokatör, O kadın, İyi bak Merve ve Yalancı gibi başlıklarla) bir tavır
almıştır. Hürriyet’in haberlerinde sıklıkla yer verdiği haber kaynakları
(Cumhurbaşkanı, Başbakan, Ordu Generalleri, Kemalist Milletvekilleri, DGM Savcısı,
Kemalist sivil toplum örgütleri temsilcileri vd.) hep Merve Kavakçı’ya karşı
konumlanmış haber kaynaklarıdır. Bu tür haber kaynakları, bir yandan devletin üst
kademesini temsil ettiklerinden, diğer yandan da toplumda bir şey söylediklerinde
sıradan insanlara nazaran daha çok inanılırlıkları olduğundan, kamuoyu üzerinde
laik(çi) resmi görüşün yeniden üretilmesi bağlamında işlev görmüşlerdir. Toplumda
İslamcı kesimi temsil eden ve Merve Kavakçı’nın Milletvekilliğini destekleyen
kişiler, kurumlar ve örgütler ise, bilinçli bir seçimle Hürriyet’in haberlerinden
dışlanmışlardır.

Hürriyet’in bu yanlı gazetecilik performansı, daha önce sözünü ettiğimiz,
“mainstream/merkez medyanın temsil gücünü daha çok egemen sınıftan ve baskın
ideolojilerden yana kullandığı” tezini destekler niteliktedir. Hürriyet, Merve
Kavakçı hadisesinde bir yandan olaylar üzerinde daha çok resmi görevliler
tarafından dayatılan çerçeveleri benimseyip yaygınlaştırırken, diğer yandan da
resmi görüşün dışında kalan sesleri marjinalleştirmiş ve gayrı meşru olarak
sunmuştur. Bir anlamda, devletin resmi yayın organı gibi davranan Hürriyet’in bu
çabaları resmi makamlar tarafından da takdir görmüş, hatta FP için kapatma davası
açan DGM Savcısı Vural Savaş, iddianamesinin 5. Sayfasında Hürriyet Gazetesi
Başyazarı Oktay Ekşi’nin bir köşe yazısından alıntı bile yapmıştır.

Yeni Şafak gazetesi ise, olan bitende açık olarak Merve Kavakçı’dan yana tavır
sergilemiş, Merve Kavakçı’yı siyasal İslam’ın temsilcisi olan “türbanı” nedeniyle
ötekileştiren Kemalist ideolojiye karşı, bu kadın milletvekilini yıllardır ülkede
bastırılmış olan İslamcı kesimin bayrağı saydığı “başörtüsü” nedeniyle
savunmuştur.

Gerek Merve Kavakçı’nın Türk vatandaşlığından çıkarılma, gerekse de FP için açılan
kapatma davası sürecinde merkez medyanın oynadığı rol çok büyüktür. Ancak, Yeni
Şafak gazetesi, toplumdaki hegemonya alanı çatışmasında muktedirlerin “ötekisini”
temsil ettiğinden, “merkez medya”nın dışında tutulmalıdır. Nitekim, 8 Mayıs 1999
tarihli Yeni Şafak gazetesinde yer alan “Ateşe benzini basın döktü” başlıklı
haber, Yeni Şafak gazetesinin de kendisini merkez medyanın dışında konumladığının
bir göstergesidir. Medya’nın Refah Partisi’nin kapatılmasında olduğu gibi, Fazilet
Partisi’nin kapatılmasında da “inanılmaz bir kışkırtıcılık ve maşalık görevi”
yaptığının anlatıldığı haberde şu satırlar yer alır: “FP hakkındaki bütün
haberleri abartarak yayınlayan kartelci basın FP’ye olan nefretlerini sadece
haberlerde dile getirmedi. FP’lileri sorularıyla sürekli olarak polemiğe çekmek
isteyen kartelci basının başörtüsüyle meclise giren Merve Kavakçı’dan ‘Merve’
şeklinde bahsetmesi de, küçük düşürme planının bir parçası olarak dikkat çekti.”

İncelememizin sonucunda, Stuart Hall’un da söylediği gibi medya içeriğinin,
toplumdaki iktidar ilişkilerinin kabataslak bir haritasını oluşturduğunu
görüyoruz. Fikirlerin çıkarlarla ve iktidarlarla bağlantılarının nasıl medya
etrafında şekillendiğine ve egemen medya kanallarının burada oynadığı baskın role
tanıklık ediyoruz. Ve medyanın simgeler yaratma, bilgi/anlam üretme ve durumları
tanımlama gücünün de, tarafsız bir güç olmadığını bir kez daha anlıyoruz.

Kaynakça

Alankuş Kural, Sevda. “Türkiye’de Medya, Hegemonya ve Ötekinin Temsili”. Toplum ve
Bilim, 67, 1995.

Alankuş, Sevda & Ayşe Çavdar. “Laik ve İslamcı Medyada Kadın/Beden ve Temsil:
Merve Kavakçı ve Ataerkinin İki Yüz(lülüğ)ü”, Siyasal İletişim, 1. Ulusal İletişim
Sempozyumu Bildirileri, 3-5 Mayıs 2000.

Althusser, Louis. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. (İstanbul: İletişim
Yayınları, 1989).

Berkes, Niyazi. The Development of Secularism in Turkey. (London: Hurst & Company,
1964).

Curran, James. “Medya ve Demokrasi: Yeniden Değer Biçme”, Medya Kültür Siyaset,
Der: Süleyman İrvan. (Ankara:Ark Yayınları, 1997).

Entman, R. Democracy Without Citizens. (New York: Oxford University Press, 1989).

Erdoğan, İrfan & Korkmaz Alemdar. Öteki Kuram: Kitle İletişimine Yaklaşımların
Tarihsel ve Eleştirel Bir Değerlendirmesi. (Ankara: Erk Yayınları, 2002).

Fontana, Benedetto. Hegemony and Power on the Relation Between Gramsci and
Machiavelli. (Minnesota: University of Minnesota Press, 1993).

Foucault, Michel. Power-Knowledge Selected Interviews and Other Writings 1972-
1977. (Brighton: Harvester, 1980)

Fraser, Nancy. Unruly Practices Power, Discourse and Gender in Contemporary Social
Theory. (Cambridge: Polity Press, 1989).

Galtung & Ruge. “News Values”, The Manufacture of News: A Reader, Cohen S. & Young
J. (der). (Beverly Hills: Sage, 1973).

Habermas, Jürgen. The Structural Transformation of the Public Sphere: An Inquiry
into a Category of Bourgeois Society. (Cambridge: MIT Press, 1991).

Hall, Stuart (der). Representation: Cultural Representations and Signifying
Practices. (Open University Press, 1997).

Hall, Stuart. “İdeoloji ve İletişim Kuramı”, Medya Kültür Siyaset. Der: Süleyman
İrvan, Çev: Ahmet Gürata. (Ankara: Ark Yayınları, 1997).

Herman, S. Edward & Noam Chomsky. Manufacturing Consent: The Political Economy of
the Mass Media. (New York: Pantheon, 1988).

Herman, S. Edward & Robert McChesney. The Global Media: The New Missionaries of
Corporate Capitalism. (London: Cassells, 1997).

Horkheimer, Max & Theodor Adorno. The Dialectic of Enlightenment. (New York:
Continuum, 1972).

Laclau, Ernesto. İdeoloji ve Politika. (İstanbul: Belge Yayınları, 1998).

Lewis, Justin. “Reproducing Political Hegemony in the United States”, Critical
Studies in Mass Communications, 16(3), 1999.

Macey, David. The Penguin Dictionary of Critical Theory. (London: Penguin Books,
2000)
Mills, C. Wright. The Power Elite. (New York: Oxford University Press, 1956).

Molotoch, H. & M. Lester. “News as Purposive Behaviour: On the Strategic Use of
Routine Events, Accidents and Scandals”. American Sociological Review, 39, 1974.

Reese, D. Stephen. “The News Paradigm and the Ideology of Objectivity A Socialist
at the Wall Street Journal”. Critical Studies in Mass Communication, 7, 1990.

Shoemaker, J. Pamela &, D. Stephan Reese. “İdeolojinin Medya İçeriği Üzerindeki
Etkisi”, Medya Kültür Siyaset. Der: Süleyman İrvan. (Ankara: Ark Yayınları, 1997).

Van Dijk, Teun A. News As Discourse. (New Jersey:Hillsdale, 1998).

Van Dijk, Teun A.. News Analysis. (New Jersey:Hillsdale, 1998).