You are on page 1of 46

ERMENİ MESELESİ

Dizgi - Baskı - Yayımlayan:


Yenigün Haber Ajansı
Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Haziran 1998

ERMENİ MESELESİ
I
Ord. Prof. Dr.
YUSUF HİKMET BAYUR
CGAZETESİNİN
OKURLARINA ARMAĞANIDIR.

İÇİNDEKİLER

Giriş 7

BİRİNCİ BÖLÜM

Osmanlı Asyası'nın büyük devletler arasında paylaşılması meselesi

I. OSMANLI ASYASI'NIN PAYLAŞILMASINA


DOĞRU 11-17
Londra barış antlaşmasından sonraki durum 11. -Osmanlı hükümetinin istekleri 14. -Üçlü
Bağlaşma Devletlerinin Durumundaki Özellik 17.

II. PAYLAŞMA HAKKINDA BÜYÜK DEVLETLERİN


DÜŞÜNCELERİ 17-32

İngiltere ve Fransa'nın düşünceleri 18. - Almanya'nın düşünceleri 19. - Rus düşünceleri 22. -
Osmanlı Asyası'nın paylaşılması işinde İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya'nın karşılıklı
durumları 28.

İKİNCİ BÖLÜM

Ermeni meselesi ve Osmanlı - Rus anlaşması

1. ERMENİLERİN DURUMU 33-39


Rusya'daki Ermenilerin durumu 35. - Osmanlı-Ermeni sorununun geçirdiği safhalar 38.

II. BALKAN SAVAŞI SIRASINDA ERMENİ SORUNU


VE RUSYA 39-79

Mahzar sûreti 42. - Avrupa'da Rusya'ya karşı ilk kuşkuların uyanması 50. - Almanya'nın da
Ermenileri kazanmaya kalkışması 64. - Avrupa durumunun Osmanlı'daki tepkileri 65. - Doğu
Anadolu'da bazı olaylar 69.

III. BAB-I ÂLİ'NİN BİR GİRİŞİMİYLE


ERMENİ İŞİNİN ULUSLARARASI BİR
SORUN OLMASI 80-105
Doğu Anadolu hakkındaki Osmanlı girişiminin gelişmesi 90. - Yeni Ermeni gayretleri 101. -
Osmanlı hükümetinin Ermenilerle anlaşmaya çalışması 105.

IV. RUS HÜKÜMETİNİN OSMANLI


TEŞEBBÜSÜNÜ ÖĞRENİNCE ALDIĞI
SERT TAVIR 106-123

Rusya'nın tehdit edici bir tavır takınması 110. - Rusya tutacağı yolu tespit ediyor 117. -
İngiltere'nin Doğu Anadolu'ya jandarma subayı göndereceği hakkında Osmanlı'ya verdiği
sözden sıyrılmaya çalışması 119.

V. RUS DURUMU KARŞISINDA ALMAN


KUŞKUSU VE TÜRLÜ İHTİRASLAR 123-128

Alman ihtirasları 124. - Avusturya ihtirasları 133

GİRİŞ

İnkılap tarihimizin bu cildi bilhassa Osmanlı Asyası'nın 1913 ve 1914 yıllarında, yani Birinci
Genel Savaş'ın ön gününde büyük devletler arasında hemen tamamının paylaşılması sonucunu
doğuran görüşme, anlaşma ve antlaşmalara ayrılmıştır.
Osmanlı Tarihi'nin bu kısmı bizde tamamıyla ve her halde ilk genel savaştan epey sonraya
kadar Avrupa ve Amerika'da kısmen gizli kalmış ve bazı rical (ileri gelenler) ayrı tutulursa
hemen hemen kimse tarafından anlaşılmamıştır.
Bunun bizdeki sebeplerinin başında Osmanlı ricalinin işin bir kısmını hiç anlamamış ve
anladıkları kısmı da halktan gizli tutmaya çok çalışmış olmaları gelir. O devirde Türkçe
gazeteler hükümetin tam baskısı altında ve iktidarın kamilen (tamamen) elinde oldukları için bu
işte az çok muvaffak olunması tabii idi. Mesela Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu için Rusya ile
yapılmış olup Anadolu'nun adeta yarısını yabancıların idaresi altına koyan anlaşmanın halka
nasıl aldatıcı bir biçimde aksettirilmiş olduğu aşağıda gösterilmiştir.
İngiliz-Alman, Fransız- Alman ve İngiliz-İtalyan anlaşmalarının da o an için ekonomik, fakat
ilerisi için siyasal birer bölge edinmeye vardığı, büyük devletlerin bu işlerle ilgilenmiş ricalinin
yazılarından açıkça görülür.
Böylelikle büyük devletler 1914 yılında, nice çatışma ve savaşlara sebebiyet vermiş olan ünlü
''Şark meselesi''ni fiilen çözümlemiş bulunuyorlardı ve bu yüzden bir genel savaşın çıkması
ihtimali ortadan kalkmıştı, çünkü herkesin payı pek geniş ölçüde tespit edilmiş olup; bu
devletler uygun gördükleri anda birbirleriyle uğraşmaya, yani bir genel savaşa lüzum kalmadan
elbirliğiyle ve içerdeki Türk olmayan unsurların yardımıyla Osmanlı devletini siyasal ve askeri
bakımdan da paylaşmak işine girişebilirlerdi.
Osmanlı Asyası'nın bu az çok kesin biçimde bölüşülmesi için böyle ayrıntılı olarak ve bütün
büyük devletlerin iştirakiyle anlaşmalar yapılması tarihte ilk defa vaki oluyordu.
Üzerinde bir anlaşmaya varılmamış olan tek önemli bölge İstanbul-İzmit-Edirne bölgesi idi. Onu
olduğu gibi bırakmak veya arada onun hakkında da bir anlaşmaya varmak imkânı vardı.
Avrupa ricali arasında Osmanlı Devleti'nin ölüm tarihini az çok tespit edenler dahi vardı.
Ezcümle Alman Dışişleri Bakanı Yagov, Berlin'deki İngiliz Büyükelçisi'ne bu devlete en iyi şartlar
altında yirmi yıldan fazla ömür vermediğini söylemişti. Bu konuşma Mart 1914'te yapılmıştı.
Fransızların Orta ve Doğu Anadolu'da aldıkları demiryolları imtiyazının müddeti ise 30 yıl idi.
Genel olarak demiryolu imtiyazlarının 99 yıllık olduğu düşünülürse, bu kısa müddete şaşmamak
elden gelmez. Bunun sebebi kolay anlaşılır. Sözü geçen demiryollarının bir kısmı o zamanki Rus
siyasal bölgesinin içindedir. Osmanlı Asyası paylaşılınca Rusya ve Fransa'ya ait bölgelerin kesin
surette ayrılması gerekebilirdi. Buna göre 99 yıllık imtiyaz istemek Rusya'ya, o demiryollarının
geçtikleri bütün yerlerde tutunacağım demek olurdu. Halbuki 30 yıllık bir imtiyaz almak
Osmanlı Devleti'nin beklenilen yıkılmasını müteakip yeni bir anlaşmaya hazırım manasını
taşırdı. Bu olay 1914 yılında Fransa'nın Osmanlı Devleti'ne en çok 30 yıl ömür verdiğine maddi
bir delildi.
Osmanlı ricalinin bu anlaşmaların gerçekten bir bölüşme olduğunu anladıklarına dair belge
yoktur. Osmanlı hükümeti ise müzakerelerin birçoğuna iştirak etmiş ve kendini ilgilendirenlerini
imzalamıştı.
Ancak aydınlar arasında hafif de olsa bazı sezmeler vardı ve bunlar açığa vurulmuştu. Buna ve
o devirde Türk olanlarla olmayanlar arasındaki farka örnek olarak Türk Yurdu dergisinin C. V.
(Yıl 1329/1913 S. 1007) ''Matbuat'' başlıklı şu acı yazısı gösterilebilir:
''İstanbul'da çıkan gazetelerin Frenkçe, Rumca, Ermenice, Yahudice yahut Türkçe olmasına
göre hürriyet-i kelâmiyye dereceleri değişir. Başka memleketlerdekinin aksine olarak bizde en
çok hürriyet-i kelamiyyeye malik matbuat yabancıların elinde olan matbuattır! Şarkın meşhur
misafirperverliği bittabi bunu iktiza ettirir (gerektirir)... Türkçe olmayan Osmanlı matbuatı, yani
Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlarımızın cerideleri, (gazeteleri) Frenklerinkinden sonra gelir;
fakat onların da serbestlikleri bizim zavallı Türk matbuatından kat kat fazladır. Meşrutiyetten
sonra, vakıa müsavat ilan olundu ise de adalet kanunu icabı, eski teba-perverlik bu kadar olsun
devam etmemeli midir?
''Muharebe kesileliden beri İngilizler, Ruslar, Almanlar, Fransızlar arasında, onlarla bizim
aramızda bir hayli iktisadi, siyasi mükalemeler, musahabeler olup duruyor. Bizim Türkçe
gündelikler bu husus hakkında pek de yazıp çizmediler. Lakin Ermeni arkadaşlarımız daha
cesur davrandılar; mesela 2 Teşrin-i evvel Rumi 1913 tarihli ''Azadmard'', aşağıya naklettiğimiz
haritayı basmış ve üstüne şöyle yazmıştı: ''Asya'yı Osmani dahilinde demiryollarına müteallik
nufuz-ı iktisadi daireleri... Acaba bu denilen şeylerin aslı, faslı var mı?..
Türk Yurdu dergisinde çıkan bu yazı bütün bir devrin durumunu iyice gösterir.
Bu paylaşma işinin Avrupa'da geniş akisleri olmasına ve bu hususta bol yayın yapılmasına
zaman müsaade etmemiştir, çünkü mesela İngiliz-Alman anlaşması 15 Haziran'da yapılmış,
fakat 28 Haziran'da Avusturya veliahtı öldürülmüş ve ilk Genel Savaş'ın başlamasına vesile
veren olaylar zinciri harekete geçmiştir.
Savaş sırasında ise yeni paylaşma tasarıları ortaya çıkacak, Çarlık Rusyası çökünce bunlar
değişecek, Sevr Antlaşması yapılacak sonra o da bozulacak ve Lozan Antlaşması'yla bu
meselenin Anadolu'nun Türk illerini ilgilendiren kısmı ortadan kalkacaktır.
Birinci Genel Savaş'tan önce yapılmış olan bu paylaşma üzerinde durmuş olan yazarların
başlıcaları kaynaklar arasında andığımız H. N. Howard ile J. Pichon'dur. Birincisi bu işe 8-10 ve
ikincisi 30-40 sahife ayırmıştır.
Dolayısıyla burada henüz geniş ölçüde ele alınıp tedvin edilmemiş (düzenlenmemiş) bir konuda
ayrıntılı olarak ve ilgili devletlerin resmi belge yayımlarına dayanarak ilk defa bir eser ortaya
koymuş oluyoruz. Görülebilecek eksik ve yanlışlarımız bu bakımdan mazur sayılmalıdır.

BİRİNCİ BÖLÜM

OSMANLI ASYASI'NIN BÜYÜK DEVLETLER ARASINDA PAYLAŞILMASI MESELESİ

I. OSMANLI ASYASI'NIN
PAYLAŞILMASINA DOĞRU

LONDRA BARIŞ ANTLAŞMASI'NDAN


SONRAKİ DURUM

30 Mayıs 1913'te Londra'da Osmanlı Devleti ile Balkanlı bağlaşıklar arasında imzalanmış (1)
olan barış antlaşması Enos-Midya çığısının (çizgisinin) ötesinde kalan bütün yerleri Osmanlı'dan
ayırıp, Arnavutluk ayral, (dışında) Balkanlılara vermekte ve Ege adalarının durumunun da
Osmanlı aleyhinde çözüleceğini göstermekte idi.
Bu akibet gerçekleşmeden önce dahi, başka ve daha önemli bir mesele ortaya çıkmış
bulunuyordu.
İştihaları her halde Balkan devletlerininkinden az olmayan büyük devletler de bu kapışmada
birer hisse almayacaklar mıydı? Yani Osmanlı İmparatorluğu'nun Asya'daki ülkeleri de
paylaşılmayacak mıydı? Bundan başka içlerinden biri, mesela Balkan bağlaşmasını yaptırmış ve
Balkanlıları Osmanlı üzerine saldırtmış olan Rusya, herhangi bir bahane ile Osmanlı
İmparatorluğu'ndan bir parça kapacak olursa öbür büyük devletler de elleri boş kalmamak için
birer pay kapmaya kalkışmayacaklar mıydı? Ve önceden hazırlanmış bir paylaşma tasarısı
bulunmadığı takdirde böyle bir kapışma bir genel savaş doğurmaz mıydı? Bu gibi düşünce ve
kaygılardan doğan meseleler önceleri pek açığa vurulmayarak gizlice zihinleri işgal edecek ve
sonra açıktan açığa ilk safhaya geçecektir.
Buna Osmanlı ülkesindeki Türk olmayan uluslar ve bilhassa Arap ve Ermeniler arasındaki
kaynaşmalar eklenince bu devletin durumu daha da ağırlaşacaktır.
Esasen Osmanlı ülkelerini paylaşmak düşünce ve istekleri daima mevcut olup kâh uyku halinde
bulunmakta, kâh canlanmakta idi. Osmanlı hükümeti ise, tam bir anlayışsızlıkla, bunları
canlandırmakta önemli bir rol oynayacaktır; çünkü o, bilhassa iki devlete, İngiltere ve
Almanya'ya dayanarak ve onlardan getirteceği uzmanlara olağanüstü yetkiler vererek kendini
öbür devletlerin ihtiraslarından koruyabileceğini sanacaktır. Halbuki iş tersine bir istikamet
alacak ve öbür büyük devletler de birer pay almaya kalkışınca genel bir paylaşmanın temelleri
atılmış olacaktır.
Osmanlı devlet adamlarının, bilhassa Sadrazam Mahmud Şevket Paşa ile Tal'at ve Halil Beylerin
en büyük anlayışsızlık ve yanlışları, mesela İngiltere'ye, coğrafi durumu dolayısıyla kesin olarak
müessir olamayacağı bir bölgede, Doğu Anadolu bölgesinde, üstün bir durum sağlamakla, onun
bu işe tamah ederek 1907'den beri resmen dostu ve anlaşığı olan Rusya ile bozuşmayı göze
alacağını sanmış olmalarıdır.
Osmanlı hükümetinin böyle bir işe girişirken göremediği, fakat orta çapta herhangi bir devlet
adamının görmekle görevli bulunduğu yön şu idi: İngilizler'i kendi Kafkas sınırları üzerinde
üstün bir durumda görmek istemeyecek olan Rusya'nın o bölgede bizzat kendisi için üstün bir
durum elde etmeye kalkışmasının, Almanya'ya karşı Rus dostluğuna muhtaç olan İngiltere'nin
bunu önlemek için Rusya ile çatışacağı yerde kendisinin de ve tabiatıyla öbür büyük devletlerin
de kendi işlerine gelen yerlerde birer bölge sağlamalarının önlenilmez bir şey olacağı!
Bunu takdir edemeyen Osmanlı hükümeti ilerde Ermeniler'e ait olan ikinci bölümde
göreceğimiz gibi kendi eliyle ve başvurmalarıyla bu facialı olaylar zincirini harekete
geçirecektir.
Bilindiği gibi yeni yerler ele geçirmek işinde sömürgeci büyük devletler bazı esaslar gözetir ve
kendileri lehinde bir ''hak'' kavramı ileri sürerler. Onların saygı gösterdikleri esasların başlıcaları
şunlardır:
a) Bir büyük devlet bir yerde bir şey kaparsa öbürlerinin eli boş kalmamak ''hakk''ı vardır.
b) Herkesin payı arasında az çok bir denklik olması bu ''hakk'ın gereğidir.
c) Devletlerin her biri ''hakk'ını coğrafya bakımından, kendisine en elverişli yerde almalıdır.
d) Büyük devletlerin bu paylaşma işinde birbirlerine karşı baskın biçiminde davranmayarak
önceden anlaşmalar yapmaları ve böylelikle barış için tehlikeli gerginlikler doğmasını
önlemeleri faydalıdır.
e) Bu devletler, aralarındaki paylaşma anlaşmalarını, elden geldiği kadar örtülü bir biçimde,
kendisinden pay koparılan devlete, yani meşgul olduğumuz konuya göre Osmanlı Devleti'ne,
kabul ettirmiş olmaları ve bu payı teşkil eden yerlerde imkân dairesinde yalnız kendilerinin
demiryolu, maden ve saire imtiyazı almaları az çok usuldendir.
Hatırlattığımız bu usuller XIX. yüzyılın son ve XX. yüzyılın başlarında olgunlaştırılmıştır.
Paylaşma işi bu suretle büyük devletler arasında varılan anlaşmalarla olgun bir duruma
geldikten sonra ilgililerden biri harekete geçer ve keyfiyet beklenilen sonuca ulaştırılır, yani
herkes payını alır.
Bosna-Hersek, Mısır, Trablus-Garp, Fas ve İran işleri, türlü derecelerden bu kabil bir diplomatik
faaliyetten sonra bilinen biçimleri almıştır.
Bu yönleri hatırlattıktan sonra Osmanlı Asyası'nın paylaşılması düşünce ve isteklerinin ilk
belirtilerini arayalım.
5 Aralık 1912'de, yani, belki sırf bir tesadüf eseri olmayarak, Üçlü Bağlaşma'nın (Almanya,
Avusturya, İtalya) yenilendiği gün, çoktan beri benimsediği Suriye'de bazı İngiliz
propagandacılarının dolaşmasından kuşkulanan Fransız hükümetini teskin ve tatmin etmek için
İngiltere Dışişleri Bakanı Sör Edvard Grey (Sir Edward Grey) Londra'daki Fransız Büyükelçisi Pol
Kambon'a (Paul Canbon) İngiltere'nin Suriye'de gözü olmadığını anlatır. Bu mesele, Arap
meselesi incelenirken ayrıntılı olarak görülecektir. Ancak burada şunu diyelim ki bu konuşma
Fransa'ya Suriye'de özel bir durum tanımaya varıyordu.
Fakat Osmanlı Asyası'nın büyük devletler arasında paylaşılması meselesi Şubat 1913'te eski
Sadrazam Hakkı Paşa ile yine eski Maliye Nazırı Cavid Bey'in Londra, Paris ve Berlin'e memur
edilmelerinden ve Mayıs 1913 ortalarında Osmanlı hükümetinin İngiltere'den birçok uzman
istediğinin Rusya'ca duyulmasından sonra belirli bir biçim alacaktır.

OSMANLI HÜKÜMETİNİN İSTEKLERİ


Osmanlı hükümetinin Fransa ve İngiltere'ye başvurmak ve bu ülkelerin büyükelçilerine
katılmak üzere oralara ayrıca müzakereci olarak Cavid Bey ve Hakkı Paşa gibi iki kişiyi
göndermekle güttüğü amaçlar şunlardı:
a) Adı geçen her iki büyük devletten Osmanlı gümrüklerinin arttırılması, bazı nesnelerin
tekelleştirilmesi ve genel olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun tabi olduğu kapitülasyon usulünün
hafifleştirilmesi.
b) Fransa'dan ayrıca istenilen ve büyük bir telaş içinde beklenilen yön, Paris borsasından
borçlanabilmek ve hiç olmazsa bu ülkeden ve ona tabi kurumlardan acele avans para
alabilmek izni idi. Başka bir ülkeden para bulmak ümidi yok gibiydi. Bunu Almanların dahi
söylemiş olduklarını Cemal Paşa, Hatırat'ında yazar. Osmanlı hükümeti ise hem durumun icabı,
hem de kendi aczi dolayısıyla dışardan para bulmadıkça ne asayişi korumak, ne de iktidar
mevkiinde tutunmak imkânlarına malik değildi.
c) Yine Fransa'dan beklenilen başka bir yön de gümrük, tekel ve kapitülasyonlarla ilgili işlerin
Osmanlı lehinde çözülmesine ve Doğu Anadolu'da demiryolları yapılmasına aşırı engeller
çıkarılmaması için Rusya nezdinde tavassutta bulunması idi.
d) İngiltere'den istenilen başlıca yön daha çok önemli, derin ve naziktir. Osmanlı Evrak
Hazinesi'nde bunu aydınlatan belgelere rastlamadık; ancak yayımlanmış olan Alman belgeleri
arasında İstanbul'daki Alman büyük-elçisi fon Vangenhaym'ın (von Wangenheim) 26 Nisan, 17
ve 21 Mayıs 1913 tarihli üç raporu bu yönü iyice aydınlatır.(2) Aşağıdaki haşiyede (dipnotta)
görüldüğü gibi bu raporlar az sonra Ermeni meselesine ait olan II. bölümün 2. ve 5. kısımlarına
konulmuşlardır. Haşiyedeki ayrıntılara bakarak bunları bulmak kolay olur. Onların ikinci bölüme
konulmasının sebebi Osmanlı Asyası'nın paylaşılması hareketinin başlangıcı, Bab- ı Âli'nin
kuvvetli bir Ermeni azınlığı bulunan Doğu Anadolu'ya İngiliz subay ve işyarları (memurları)
getirtmek kararı üzerine Rusya'nın kuşkulanması ve orasını kendi bölgesi saydığını ilana varan
bir durum almış olmasıdır.
İngiltere'den beklenildiğine yukarıda işaret ettiğimiz nazik yön bu devletin Osmanlı devletinin
korunulması ve kalkındırılması işlerini ele alması ve bu uğurda Almanya ile işbirliği yapmasıdır.
Böyle bir yola girmenin İngiltere için Rusya ve belki de Fransa ile bozuşmak sonucunu
doğurabileceği, halbuki Londra hükümeti genel siyasasını 1902'den beri Fransız ve 1907'den
beri de Rus dostluğu üzerine kurmuş bulunduğuna göre Osmanlı'nın hatırı ve ondan
sağlayabileceği menfaatler uğuruna bu yoldan ayrılmayacağı, bunu denemeye kalkışmanın bile
tehlikeli tepkilere yol açabileceği yönleri o zamanın basit düşünceli Osmanlı ricalinin aklından
bile geçmemiştir.
e) Osmanlı hükümetinin bir düşüncesi de İngiltere ve az çok da Fransa ile kendi arasında ne
kadar pürüzlü mesele varsa bunları çözümlemektir. Bu çözümleme işi ise baştan başa Bab-ı Âli
aleyhine ve adı geçen iki devlet lehine olacaktır.
f) Sonda İngiltere ile Fransa için de Almanya ve Rusya için olacağı gibi ''çalışma alanı'' adı
verilecek olan birer nüfuz bölgesi ayrılacak ve bu bölgelerin her birinde onunla ilgili büyük
devlete birçok bakımdan üstün bir durum sağlanılacaktır. Bu büyük devletler, bu bölgeleri
ileride Osmanlı Asyası fiilen paylaşılacağı sırada, kendi payları saymak düşüncesindedirler.
ÜÇLÜ BAĞLAŞMA DEVLETLERİNİN
DURUMUNDAKİ ÖZELLİK

Osmanlı hükümetinin gümrükleri arttırmak, bazı maddeleri tekelleştirmek ve daha genel olarak
kapitülasyonları hafifletmek için yaptığı uğraşlar karşısında Almanya, Avusturya ve İtalya'nın
özel bir durumları vardı. Almanya, kısmen 26 Ağustos 1890 Osmanlı- Alman antlaşmasıyla,
Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek'in ilhakı üzerine yapılan müzakerelerde (1909) ve
İtalya'da Trablus- Garp Savaşı'nı bitiren Uşi Antlaşması'yla (1912) kapitülasyonların
hafifletilmesini kabul etmiş idiler; ancak Osmanlı hükümetinin bu yönden faydalanabilmesi için
aynı şeyin öbür üç büyük devletce de kabul edilmesi gerekiyordu.
Dolayısıyla bu kabil işler için Üçlü Bağlaşma devletleri ile görüşmelerde bulunmak
gerekmeyecektir.

II. PAYLAŞMA HAKKINDA BÜYÜK


DEVLETLERİN DÜŞÜNCELERİ

Osmanlı devletini yıkmak ve bunun sonunda ondan pay koparmak içinde coğrafi durum ve
Osmanlı ülkelerine bitişiklik veya yakınlık bakımından birinci derecede tesir yapabilecek
durumda olan iki büyük devlet vardı: Rusya ve İngiltere. Onlardan daha az önemde; tesirde
bulunabilecek durumda olmakla birlikte bu iki devleti paylaşmaya kışkırtmak veya onları bu işe
girişmekten alı koymaya çalışmak yolu ile isteklerini geniş ölçüde elde edebilecek güçte olan
iki devlet de Fransa ile Almanya idi. Avusturya ile İtalya'ya gelince, bunlar kendi bağlaşıkları
olan Almanya'ya ve İtalya, bundan başka, kendisini kazanmak işine çok önem veren İngiltere
ve Fransa'ya başvurarak ve onlar nezdindeki nüfuzunu kullanarak bu işte az da olsa bir tesir
yapabilirdi.
1913 yılında İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya hükümetleri Osmanlı Asyası'nın fiili ve kesin
biçimde paylaşılmasına karşıdırlar. Bununla birlikte Osmanlı Devleti'nin artık kendini
toparlayabileceğine inanmadıkları için bu işin er geç gerçekleşeceğini de düşünmektedirler;
ancak bunu elden geldiği kadar geciktirmeyi uygun bulmaktadırlar.

İNGİLTERE VE FRANSA'NIN DÜŞÜNCELERİ

İngiltere ve Fransa'yı paylaşma işine atılmaktan kaçındıran başlıca yönler şunlardır:


a) Paylaşma olursa Rusya'yı İstanbul ve Boğazları almaktan alıkoymak imkânsız gibidir. Rusya,
her ne kadar onların dostu ve bağdaşığı ise de Boğazlar gibi zorlanması imkânsız denecek
kadar güç bir üsse dayanan bir Rus donanmasının Akdeniz'de bulunması ve gereğinde Hind ve
Çin yollarını tehdit edebilecek bir durumda olması işlerine gelmemektedir.
b) Paylaşmada Almanya'nın bir pay almaması imkânı yoktur. Böylelikle o da bir Akdeniz devleti
olacak ve keza Hind ve Çin yolları üzerinde üsler elde edip tehdidini duyurabilecek bir duruma
geçmiş bulunacaktır. Fransız Dışişleri Bakanlığı'nca 11 Mayıs 1913'te kaleme alınmış bir notta
(3) Almanya'nın Akdeniz'de üsler elde etmesi ihtimalinden yalnız Fransa ve İngiltere'nin değil
hatta İtalya'nın dahi kaygılanacağı yazılıdır. İngiltere ve Fransa, Osmanlı Asyası'nın
paylaşılmasından kendilerine düşecek payı, bu paylaşma yüzünden doğacak olan yeni Rus ve
Alman tehlikelerini göze aldıracak değerde saymamaktadırlar.

ALMANYA'NIN DÜŞÜNCELERİ

Almanya'da o sırada fiili ve kesin paylaşmanın aleyhindedir. Bunun sebepleri türlü Alman
belgelerinde görülür.
a) Viyana'daki Alman Büyükelçisi fon Çirşki (von Tschirsky), paylaşma meselesi hakkında
Avusturya Dışişleri Bakanına -almış olduğu yönerge gereğince- yaptığı beyanatın sonunda
şunları da der (4):
''Bu fırsattan faydalanarak Asya Türkiyesi'nin idamesini, bilhassa memleketin mali bakımdan
zaafa düşmesini istemediğimizden dolayı, bizim de şiddetle arzu ettiğimizi tekit ettim
(üsteledim).
Görüldüğü gibi Almanya da o sırada Osmanlı Asyası'nın paylaşılmasından ve Alman payını elde
etmek için göze alınması gereken büyük masraflardan kaçınmaktadır.
Bu yön kolayca anlaşılır. Almanya'nın genel mali durumu bir yana bırakılsa dahi, mesela Fransa
Suriye'yi işgal etmek için Tulon ve Marsilya gibi Akdeniz üs ve limanlarından, İngiltere'de
Arabistan ve Irak'a el koymak için Mısır ve Hindistan'daki üs ve limanlardan harekete
geçebilirlerdi. Halbuki Almanya, Mersin ve İskenderun'u almak için ta Kuzey Denizi'nden yani
birkaç, hatta birçok misli, uzak yerlerden hareket etmek mecburiyetinde idi.
b) Almanya'nın paylaşma işinin o sırada ortaya çıkmasından kaçınmasını gerektiren daha
birkaç sebep de İstanbul'daki Alman Büyükelçisi fon Vangenhaym'in (von Wangenheim) metni
ileride görülecek olan 21 Mayıs 1913 tarihli bir raporunda (5) sayılmaktadır. Onun buradaki
konumuzu ilgilendiren kısımlarının özeti aşağıdadır:
1) Almanya'nın Mısır'a yakın bir yere yerleşmesi onu, o sırada kendisi için çok uygunsuz şartlar
içinde İngiltere ile çarpışmaya götürebilir.
2) Almanya o sırada Anadolu'ya yerleşmeye hazırlanmış bir durumda değildir; hatta Rusya,
Fransa ve İngiltere gibi ve onlar derecesinde belirli bir menfaat bölgesine bile malik değildir.
3) Almanya'nın Osmanlı ülkesi içindeki okul, hastane ve benzer kurumları İngiltere ve
Fransa'nınkilere nispeten azdır ve o derece kök salmış değildir. Bilhassa Almanya'nın göz
dikebileceği Alman demiryolları bölgesinde (Eskişehir, Ankara, Konya vs.) bunlar yok denecek
kadar az ve önemsizdirler; yani Almanya, Anadolu ve Bağdad demiryollarının geçtikleri
yerlerde Rusya'nın Doğu Anadolu'da, Fransa'nın Suriye'de ve İngiltere'nin Güney Irak ve türlü
Arap illerinde yapmış oldukları gibi kaleyi içeriden fethedebilecek derecede para, propaganda,
okul, hastane ve bunlara benzer vasıtalarla henüz çalışmamıştır ve taraftar ve adam
kazanmamıştır.
Bu ayrıntılardan anlaşılan şudur ki o sırada Almanya, Osmanlı Türkiyesi'nin paylaşılması işinde
İngiltere ve Fransa'dan da daha çekingendir ve paylaşmayı geciktirmek için şiddetli bir tavır
takınmaya dahi hazırdır.
Büyükelçi fon Vangenhaym'ın 7 Mayıs 1914 tarihiyle İstanbul'dan Alman Dışişleri Bakanına
göndermiş olduğu özel mektup ve ona bağlı belgeden aldığımız parçalar bu işte Alman ve
Osmanlı devlet adamlarının düşüncelerini gösterir (6). Sözü geçen mektubun üçüncü böleği
(kısmı) şöyle başlar:
''Türkiye'nin adeta pamuk içerisine sarılması icap ettiğine (cılızlaşmış olduğuna) dair olan
nokta-i nazarınıza iştirak ediyorum. Türkiye son harplerden sonra dinlenmek ve ıslahatı tatbik
etmek için istirahata muhtaçtır. Fakat Türkiye'nin istikbali, bu ıslahattan ziyade, Türkiye'nin
melhuz (düşünülen) bir taksiminde bizim mesele haricinde tutulmamıza müsaade etmemize
tabidir.
Türkiye topraklarından herhangi bir yerin işgaline Almanya'nın Kilikya'yı işgalle mukabele
edeceğinden emin oldukça hiçbir devlet bir Türk toprağını işgale cüret edemeyecektir.
Devletler nezdinde niyetimizin ciddiyeti hakkında en ufak bir şüphe hasıl olursa ve bu noktada
en küçük bir zaaf gösterirsek, bence Türkiye'nin mukadderatı taayyün etmiş (belli olmuş) olur.
Büyük bir devletin Türkiye'ye hücumu takdirinde Almanya'nın müdahalesi meselesinin
devletleri düşündürdüğü, buradaki bütün meslektaşlarımın sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır.''
Anılan bu mektuba ek olup ''İstanbul Büyükelçisi Baron fon Vangenhaym'ın notları'' başlığını ve
9 Mayıs 1914 tarihini taşıyan belgenin ilk böleğinin sonu şöyledir:
''Almanya, Küçük Asya meselesinde mevzubahis olmazdan önce Türkiye'nin taksimi, İngiltere,
Fransa ve Rusya tarafından mükerrer defalar müzakere edilmiş, fakat kabili hal olmayan bir
mesele olarak daima geriye bırakılmıştı. Almanya'nın, Küçük Asya'ya bigâne kalamayacağına
dair beyanatı üzerine vaziyet daha karışık bir şekil almıştır. Bizim taksime iştirakimizin neticesi,
Almanya'nın, İngiltere'nin hiç hoşuna gitmeyecek surette Akdeniz'e yerleşmesi ve Rusların
Karadeniz'le Hazar Denizi arasındaki mevkiine, yani Rus İmparatorluğu'nun en hassas
noktalarından birine, Alman askerleri ile hücum etmesi için istinatgâh (dayanak noktası) teşkil
edecek bir sahaya kök salması olacaktır. Von Giers (Rus Büyükelçisi) burada, Rusya'nın
Türkiye'ye karşı aldığı durumun değişmesini, Almanların Küçük Asya'ya yerleşmeyi
istemelerinden doğan endişe ile açıktan açığa izah etmektedir. Bu münasebetle, bundan bir iki
gün evvel sadrazam bana dedi ki: 'Almanya, kendisinin Küçük Asya'da mesele haricinde
tutulmasına müsaade etmeyeceğini beyan etmekle Türkiye'ye yaptığı hizmet kadar büyük bir
hizmeti hiçbir zaman yapmamıştır. Her ne kadar Almanların bir menfaat mıntıkası talep etmesi,
vatandaşlarına ilk günlerde nahoş bir tesir yapmış idiyse de, bugün kendisi ve mesai
arkadaşları görüyorlar ki bu, büyük devletlerin taksimi arzularına karşı yegâne garantidir.
Hakikaten de -Alman noktai nazarı değişmemek şartıyla- Türkiye, büyük bir devletin Küçük
Asya'ya savletinden (saldırısından), ancak o devletin mensup olduğu grup bir cihan harbine
sebebiyet vermeye karar verdiği takdirde, korkabilir.''

RUS DÜŞÜNCELERİ

Osmanlı Asyası'nın paylaşılması işindeki Rus düşüncelerine gelelim, Yayımlanmış olan Rus
belgelerinden bunların seyrini kovalamak kolaydır (7).
1912 sonbaharında İstanbul, Bulgar tehdidi altına girer girmez, Rus Bahriye Nezareti'ni telaş
alır. Bu münasebetle Rus deniz uzmanlarından Nemitz ve Deniz Genelkurmay Başkanı Prens
Lieven, 25 Kasım 1912 tarihiyle birer rapor hazırladılar. Burada kısaca hatırlatalım:
Birinci rapor - daha sonra 1914 - 18 Genel savaşı sırasında, Rusya, Fransa ve İngiltere arasında
yapılacak olan gizli antlaşmalarla teyit edileceği veçhile - İstanbul ile Trakya ve Anadolu'da
Boğazların ve Marmara denizinin her iki kıyısında birtakım yerlerin Rusya'ya geçmesini
istemektedir.
İkinci rapor daha şümullüdür ve Anadolu ve Balkan yarımadalarıyla Girit dahil, bütün Ege
Denizi Adalarının Rusya'ya geçmesini istemektedir.
Bu istekteki aşırılığı örtmek ve onun gerçekleşmesini kolaylaştıracak adımlar atmış olmak için
olacak, bazı Rus deniz uzmanları Osmanlı hükümetinden Rus donanması için Akdeniz'e serbest
geçiş ve Boğazlarda deniz üsleri kurmak hakkını sağlamasını istemektedirler.
Bu gibi büyük amaçlara o sırada var olan deniz kuvvetleriyle erişmek kabil olmayacağından
Rus Deniz Bakanı Amiral Gregoroviç'le Genelkurmay Başkanı Prens Lieven, 22 Kasım 1913
tarihiyle (4 Ocak 1914) donanmanın gücünün arttırılması ve onun saldırgan bir biçime
sokulması için Çar'a bir rapor sunarlar. Çar bu düşünceleri 30 Kasım'da (12 Ocak 1914) tasvib
eder. Bu rapora göre Karadeniz'de sekiz ve Baltık Denizi'nde de, Ege Denizi'nde girişilecek
deniz hareketlerine katılabilmek üzere 12 büyük savaş (saff-ı harp) gemisinin ve bunların
gerektirdiği sayı ve boyda daha küçük savaş gemilerinin yaptırılması gerekmektedir.
1913 yazında yapılan hesaplara göre, Rusya'nın yukarıda anılan ihtiraslarını
gerçekleştirebilecek güçte bir donanmaya sahip olabilmesi için 1917-1919 yıllarını beklemek
gerekecektir.
Rus denizcilerinin zihniyetini göstermesi bakımından bu cildin II. kısmında da hatırlatmış
olduğumuz şu olayı nakledeceğiz:
15 Haziran 1913'te Rus deniz bakanı İstanbul dolaylarında ve Karadeniz Boğazı yakınlarında
Osmanlı maliyesince bazı yerlerin (Abraham Paşa korusu olmalı) satılığa çıkarıldığını duyunca
''savaş için donanmanın bazı sevkülceyşi hareketlerini hazırlatmak üzere'' oraları satın almak
kaygusuna düşer ve başbakanlıktan bu iş için ödenek ister (8).
Ancak daha 1913 ilkbaharında, Rus ihtiraslarının hangi istikamette tatminine çalışılacağı
yönünde tereddüt ediyor görünen Rus Dışişleri Bakanlığı, Mayıs 1913 ortalarında Osmanlı
hükümetinin Doğu Anadolu illerinde ıslahat yapmak için İngiliz işyar ve jandarma subayları
kullanmaya karar verdiğini öğrenince gözünü o yöne çevirecek, orasını kendi öz menfaat
bölgesi durumuna sokacak ve onun bu davranışı büyük devletler arasında genel paylaşma
tasarılarının ortaya çıkıp anlaşmalara bağlanmasını gerektirecektir.
İşin böyle olması tabii görülmelidir; çünkü hiçbir devlet, coğrafi durum bakımından, Rusya'nın
Doğu Anadolu'daki ihtiraslarının karşısına dikilecek bir durumda değildir; bunu yapmak için bir
genel savaşı göze alarak doğrudan doğruya Rusya'ya çatmak gerekirdi. Bu yön göze
alınamadığından her büyük devlet, kendine bir pay ayırtıp Rus'un da Doğu Anadolu'da
istediğini yapmasına göz yummayı daha uygun görür; işin makulu da bu idi.
Eğer Rusya, ihtiraslarını İstanbul ve Boğazlar tarafına çevirseydi kimseye aynı değerde bir pay
vermek kabil olmayacağından paylaşma anlaşmaları yerine büyük devletler arasında çetin bir
gerginlik olurdu.
Her ne ise 17 Haziran 1913'te, yani İngiltere'nin Doğu Anadolu'ya subay ve işyar göndermek
kararından vazgeçmeye koyulduğu sırada Rus Dışişleri Bakanı Sazanof, Özel Kalem Müdürü
Baron Şilling vasıtasıyla Rus Deniz Bakanlığı'na, Boğazların ancak bir Avrupa genel veya büyük
savaşı sonunda Rusya'ya sağlanılmasının düşünüldüğünü bildirir.
6 Aralık (23 Kasım) 1913'te Sazanof, Rus Dışişleri Bakanlığı'nın görüşlerini bildiren bir raporu
Çar'a sunar. O sırada aşağıda Ermeni meselesine ait olan ikinci bölümde (X. kısım) görüleceği
gibi, Doğu Anadolu ıslahatı için Almanya ile Rusya, Bab-ı Âli'ye ortaklaşa bir önermede
bulunmuşlar, yani ona karşı birleşmişlerdir: İngiltere ve Fransa da bu önermenin kabulü için
Osmanlı'ya öğütlerde bulunmaktadır; keza Osmanlı Asyası'nın çalışma bölgelerine ayrılmasına
ait anlaşmaların önemli bir kısmı imzalanmıştır. Özet olarak Rusya dahil, bütün büyük devletler
Balkan Savaşı'ndan nasıl faydalanacaklarını tespit etmiş bulunmaktadırlar.
Raporun başlıca noktaları aşağıdadır (9):
a) Osmanlı İmparatorluğu'nun uzun zaman yaşayabilmesi şüphelidir.
b) Rusya bu sırada barışa muhtaçtır.
c) Boğazlar için yapılması gereken şeyler ve onlar uğrunda bir savaşı göze almanın doğru olup
olmayacağı yönü tartışma konusu olabilirse de eğer anılan bölgede bugünkü durum değişecek
olursa Boğazlar sorununun Rus görüşüne göre çözülmesi zarureti tartışma kabul etmez bir
yöndür.
d) Güçsüzlüğü dolayısıyla Rus menfaatlarını çiğnemeye yüreklenmeyecek olan bir Türkiye'nin
Boğazları elinde bulundurması, onların bu sırada savunması yönünü Rusya bakımından az çok
kabule değer bir biçimde çözümlemektedir. Osmanlı yönetiminin kötülüğü de oradaki
Hıristiyanların Rusya'ya eyginliğini (yatkınlığını) gerektirmektedir; yani Osmanlı'ya karşı
Rusya'ya ayrıca bir silah vermektedir.
e) Ancak Boğazların daha güçlü bir devletin eline geçmesi bütün Güney Rusya'nın tutumsal
(ekonomik) hayatının o devlete tabi olması demektir. Trablusgarp Savaşı sırasında Boğazların
kısa bir zaman için kapalı kalması Rus tecimine (ticaretine) pek ağır zararlar vermiştir.
f) Boğazları ele geçirecek olan Türkiye'den başka herhangi bir devlet, büyük devlet olmasa
dahi Rusya için bir tehlikedir, Boğazların silahsızlandırılması manasızdır ve Rusya'yı tatmin
edemez. Balkan Savaşı sırasında ise Bulgaristan açıktan açığa İstanbul'u ele geçirmek
istemiştir.
g) Rusya, Karadeniz'de çok güçsüzdür. Hatta 1914-16 devresinde Osmanlı donanması,
Karadeniz Rus donanmasından üstün bulunacaktır; dolayısıyla denizcilerimizin istedikleri gibi
donanmamızın gücünü arttırmalıyız.
h) Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması bizim menfaatimize uymaz; bu işi
geciktirmeye çalışmalıyız. Boğazlar meselesi ancak büyük bir karmaşıklık sırasında ortaya
çıkabilir.
Çar, Sazanof'un bu raporunu 10 Aralık 1913'te tasvip eder.
Görüldüğü gibi Rusya dahi İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Osmanlı İmparatorluğu'nun
dağılmasını ve kesin ve fiili olarak paylaşılmasını o anda istememektedir. Öbür düşünceleri bir
yana bırakılsa dahi onun Karadeniz'deki zaafı bunu anlatmaya yeter.
Rusya'nın Boğazlar meselesinin çözümlenmesini ileride daha uygun bir zamana bırakarak Doğu
Anadolu'da üstün bir durum sağlamaya uğraştığı o devirde onun Osmanlı'ya karşı durumunda
hasıl olan çok önemli bir değişikliğe de işaret etmek gerekir. Balkanlıların galebesi üzerine
Osmanlı ülkesi Alman Devletlerinden (Avusturya'dan ve onun yolu ile Almanya'dan) karadan
tamamıyla ayrılmış bulunmaktadır; dolayısıyla gerekince o yoldan onların bir yardımını
bekleyemez; deniz yoluna gelince, İngiltere ve Fransa, yani Rusya'nın dost ve bağlaşıkları onu
daima kesebilecek bir durumda bulunmaktadır.
Buna göre artık Osmanlı Devleti fiilen Üçlü Anlaşma tarafından kuşatılmış bir durumda olup
Üçlü Bağlaşma Devletleri ona yardım etmek isterlerse bunu doğrudan doğruya yapamayıp
ancak dolaylı olarak yani Üçlü Anlaşma Devletlerine çatarak yapabileceklerdir.
Bu durum da Rusya'ya ve onun tarafındaki devletlere Osmanlı'ya karşı önemli baskı imkânları
veriyordu.

OSMANLI ASYASI'NIN PAYLAŞILMASI İŞİNDE


İNGİLTERE, FRANSA, RUSYA VE
ALMANYA'NIN KARŞILIKLI DURUMLARI

Adı geçen dört büyük devlet, o sırada Osmanlı Devleti'ni çöktürmemek hususundaki iç
düşüncelerinin samimiyetine bazen inanmakta iseler de bunların her biri öbürleri tarafından
oyuna getirilmekten korkmakta ve bu yüzden onlar birbirlerinin davranışlarını kuşku içinde
gözetlemektedirler. Bundan başka Osmanlı İmparatorluğu'nun ani bir biçimde çökmesinin
büyük bir savaşın çıkmasına sebep ve vesile verebileceğini de unutmamaktadırlar.
Kafalar bu gibi kuşku, kaygı ve korkularla dolu olunca her önemli yeni olayın bir tehlikenin
başlangıcı olduğu korkusunu uyandırması tabii idi.
Rusya'nın Ermenilerin durumunu ileri sürerek ıslahat istemesi ve istekleri kabul olunmazsa
beklenmedik olayların ortaya çıkıp kendisinin işe askerle karışmaya mecbur kalacağını
söylemesi, bir Alman generalinin merkezi İstanbul'da olan Birinci Osmanlı Kolordusu
Komutanlığı'na getirilmesi gibi olaylar, bu kabil kuşkuları uyandıracak özde idi.
Her kuşkusu uyanan devletin, geç kalmış ve oyuna getirilmiş olmak korkusuyla ileri atılmaya
kalkışması ve ne olursa olsun bir şey kapmaya çalışması ihtimali bir zaman dünya barışı
üzerinde daimi bir tehdit gibi kalacaktır.
Bu gibi kaygı ve korkuları gösteren belgelerden birkaçını anacağız.
Alman Başbakanı Betman-Holveg, 25 Ocak 1913 tarihiyle ve kendi el yazısıyla bırakmış olduğu
notlarda şöyle demektedir (10):
''Küçük Asya Türkiyesi'nin tasfiyesi meselesini hiç olmazsa şimdilik hazırlamak hususunda
Rusya'nın ve Fransa'nın yaptıkları baskı karşısında İngiltere'nin mukavemet
göstermeyeceğinden cidden korkuyorum...''
Aynı sesi Fransız ileri gelenlerinden de duyarız. Berlin'deki Fransız Büyükelçisi Jül Kambon
(Jules Cambon) 4 Haziran 1913 tarihiyle kendi dışişleri bakanına gönderdiği bir yazıda Osmanlı
paylaşmasıyla ilgili türlü meselelere dokunduktan sonra şöyle der (11):
''Tutumsal menfaatlerimizden başka, Doğu'da bu kadar büyük menfaatleri olan bizlere
(Fransızlara) gelince, şöyle görüyorum ki Rusya'nın Ermenistan (Doğu Anadolu anlamında
kullanıyor) için yapmaya kalkıştığı gibi büyük devletler özel amaçlarını açıklarlarsa, bütün
Doğu'nun Suriye'de girişmiş olduğu bir sürü entrika karşısında geleneklerimizi güven altına
alabilir ve Petersburg, Londra, buraca (Berlin) haklarımızın tanınmasını sağlayabiliriz.''
Burada büyükelçi açıkcana, herkes Rusların Doğu Anadolu'da yaptığı gibi yapıp kendi bölgesini
açıkça tespit etsin, biz de Suriye'yi isteyelim diyor.
Keza Fransa'nın Petersburg Büyükelçisi Delkase (Delcassé) 28 Temmuz 1913 tarihiyle Paris'e
gönderdiği bir yazıda Osmanlı Asyası'nın paylaşılması işini inceleyerek şöyle yazar (12):
''... (İngiltere, Fransa ve Rusya) Küçük Asya'da statükoyu (bugünkü durumu) korumak
hususunda tam bir anlaşma halindedirler. Ancak on ay öncesine kadar büyük devletlerin
devam ettirilmesi hususunda yine tam bir anlaşma halinde oldukları Balkan statükosu nasıl bir
duruma geldi? Olaylar çabuk yürüyor. Ermenistan'da (Doğu Anadolu anlamında) bir kırım
(katliam), ayaklanmalar, genç Türklerin (İttihad ve Terakki) yeni bir deliliği bizim
istemememize rağmen Asya meselesinin mirasına konma işini açabilir. Üçlü Anlaşma (İngiltere,
Fransa, Rusya) Buna hazır mıdır?
''Öbürleri (Üçlü Bağlaşma, yani Almanya, Avusturya, İtalya) harekete hazır oldukları vakit (Üçlü
Anlaşma) kendi arasında müzakereye mecbur kalacak. Onun için (onu teşkil eden devletler
için) ne alt (madun) durum!
''Osmanlı Asyası oyunun amacı (enjeu) olacaktır; ancak sonuçta oyun Avrupa'da ve Avrupa için
oynanacaktır.''
Bu Alman ve Fransız belgeleri bu iki devleti idare edenlerin ne gibi kaygılar ve birbirlerine karşı
kuşkular beslediklerini göstermektedir.
Rus Dışişleri Bakanı Sazanof'un bir mektubu, onun Eylül 1913'te paylaşma işini nasıl görüp
anladığını açıklar. Buna ait belge aşağıda Ermeni meselesini anlatan II. bölümde (9. kısım)
bulunmaktadır. Buraya onun bir özetini koyacağız (13):
Sazanof, Osmanlı Asyası'nın pek uzun yaşamayacağını, onu Osmanlı fena yönetimine
eklenecek olan yerli ulusların imparatorluktan ayrılma isteklerinin dağıtacağını, böylelikle
Ermenistan, Suriye, Arabistan gibi devletçiklerin kurulacağını ve bunlardan her birinin bir büyük
devletçe korunulacağını ve böylelikle bir genel savaşın önlenebileceğini ifade etmiştir.
1913 yılı içinde ve 1914 yılının başlarında büyük devletlerin düşünceleri ve ortadaki hava
yukarıda anlatmaya çalıştığımız ve andığımız belgelerin gösterdikleri havadır.
Bu gibi düşünce, ihtiras, kaygı ve korkular içinde büyük devletler hem aralarında, hem de
Osmanlı ile birtakım tartışma ve görüşmelerde bulunurlar.
Bunlar yapılırken hep Osmanlı bütünlüğüne saygı göstermek ve onu korumak sözü dillerde
dolaşmakta ve görünüşte bazı belirli ve az çok tabii amaçlar güdülüyormuş gibi
davranılmaktadır; ancak amaç her büyük devletin Osmanlı'dan alacağı payı tespit etmektir; ta
ki Osmanlı Devleti birden bire çökecek olursa herkes alacağını bilsin, onun üzerinde öbür
devletlerle anlaşma olsun ve böylelikle başı boş bir kapışma, yani genel bir savaş ihtimali
ortadan kalkmış bulunsun.
1914'te ilk genel savaş patladığı vakit bu iş bitmiş, yani paylaşma anlaşmaları yapılmıştır ve
açıkta kalmış az soru vardır. Bilindiği gibi bu genel savaş Osmanlı Asyası'nın paylaşılması
meselesinden değil, kendi ülkesinde yaşayan pek kalabalık Slav kitlelerinin gitgide artan
ayrılma isteklerinden ürken ve bu yoldaki kışkırtmaları durduramazsa Osmanlı'nın akıbetine
uğrayacağını anlayan Avusturya-Macaristan imparatorluğu hükümetinin Sırbistan'a karşı az çok
delicesine bir maceraya atılmasından doğacaktır.
Yukarıda andığımız müzakerelerin böylece amil (sebep) ve esas amaçlarını tespit ettikten sonra
onların başlıcalarını analım:
a) Doğu Anadolu işlerine ait olan Osmanlı-Rus müzakereleri,
b) Bunlara eklenen ve bunlarla ilgili olan bilhassa İngiliz-Rus ve Alman-Rus müzakereleri,
c) Daha çok mali ve tutumsal işlerle ilgili görünen Osmanlı-Fransız müzakereleri,
d) Siyasal ve tutumsal önemleri olan Osmanlı-İngiliz müzakereleri,
e) Alman-Fransız müzakereleri,
f) Alman-İngiliz müzakereleri,
g) Bilhassa Osmanlı-Fransız görüşmelerine karşı vaki olan Rus müdahale ve itirazlarını
gidermek için yapılan Fransız-Rus müzakereleri,
h) Avusturya dilekleri,
i) İtalyan dilekleri.
Bu yönler ayrı ayrı bu eserde incelenecektir. Ancak a ve b böleklerinde anılmış olan ve Ermeni
meselesini teşkil eden müzakerelerden sonra siyasal özde olan birtakım meselelere geçilecek,
onlardan sonra yukarıda c'den i'ye kadar sıraladığımız meseleler de alınacaktır.

İKİNCİ BÖLÜM

ERMENİ MESELESİ VE OSMANLI - RUS ANLAŞMASI

I. ERMENİLERİN DURUMU

Balkan savaşları sırasında ve ondan sonra Osmanlı İmparatorluğu içindeki uluslardan devlete
en çok güçlük çıkarabilecek durumda olanları Ermenilerle Araplardı.
Bu eserin I. cildinde ve II. cildinin ilk iki kısmında Berlin Antlaşması'yla Balkan Savaşı sırasında
geçen devrede Ermenilerin Osmanlı hükümetiyle olan münasebetlerinin ana çizgileri
gösterilmişti. Bu kısmın bu bölümünde ise Balkan savaşlarının doğurdukları duruma göre
Osmanlı hükümeti - Ermeni münasebetlerini ve bunlarla ilgili olarak Osmanlı - Rus görüşmeleri
ve anlaşmalarını gözden geçireceğiz.
Bundan önce Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında, Arap ve Ermeni sorumlularının
arasındaki önemli bir başkalığa bakışı çekmeyi gerekli bulduk: Araplar imparatorluğun bazı
kısımlarında toplu olarak bulunmaktadır ve bu gibi kısımlarda yerlilerin pek büyük çoğunluğu
hatta topu onlardandır; halbuki imparatorluğun hiç bir bölgesinde bir Ermeni çoğunluğu yoktur.
Bundan başka Araplarda ulusal duygular ve özgür ve ayrı bir hükümete kavuşmak isteği,
yalnızca bazı bölgelerin sayısı az denilebilecek aydınlarında görülürken, Ermenilerde Osmanlı
karşıtlığı hemen bütün kitle içinde kök salmış gibi idi.
Türklerle Ermeniler bir ırktan, Orta Asya brakisefallerindendir ve Ermeniler de, Avrupa Alpinleri
gibi Türk ırkının bir koludurlar; hatta bu birliği gören Avrupa antropologları, Türk adını
kullanmak istemedikleri için, bütüne onun bir kısmının adını vermeyi daha uygun bulmuşlar ve
Anadolu halkının topunu içine alan bir ''Armenoid'' ve ''Armeno- Alpin'' ırkı sözünü
çıkarmışlardır. Ancak bu ırk birliğine rağmen din başkalığı, tarihin gelişmesi, bazı yabancı
devletlerin bu durumu ustacasına sömürmeye koyulmaları, Osmanlı idaresinin bazı yönlerde bir
Ortaçağ idaresi durumunda kalmış olması ve her iki yanın ileri gelenlerinin yetersizlik ve
anlayışsızlığı XIX. yüzyılın son ve XX. yüzyılın başlarında Türk ve Ermeni ulusları arasında
aşılamaz gibi görünen bir uçurum kazanmıştır.
Ermenilerin en kalabalık ve toplu oldukları yer Kafkasya'da Ermenistan'dır; orada Çarlık idaresi
altında yaşayan Ermenilerde ise okul ve cemaat hakları bakımından Osmanlı Ermenilerindeki
hakların hemen hiç biri yoktu. Bu böyle olmakla birlikte 1914 Genel Savaşı'nın öngününde
Ermeni komiteleri ve aydınları Çarlık Rusyası'yla değil hep Osmanlı İmparatorluğu ile
uğraşmayı iş edinmişlerdi ve bu yolda Rus hükümetiyle el ele yürüyorlardı; hatta Rus hükümeti
Doğu Anadolu vilayetlerinde Osmanlıya karşın olan çalışma ve girişimlerini hemen günü
gününe Ermeni komitelerine ve ruhani başkanlarına bildirmekte ve onlardan biteviye yardım
görmekte idi; bu yönü, işbu incelememiz ilerledikçe daha açık olarak göreceğiz.
Ermeni komite ve aydınlarının Rusya ve İran'daki Ermenilerden çok Osmanlı Ermenileri işiyle
uğraşmalarında açığa vurulmayan iç düşüncelerin başında şunlar gelmektedir:
a) Avrupa'nın dinsel ve siyasal düşmanlığı yüzlerce yıl İslamiyet'in kahramanlığını yapmış olan
Türkün üzerinde toplandığı için bu duygunun propaganda ve yardım görme bakımından
Ermenilere kolaylıklar sağlaması,
b) Uzağı görür sayılan bazı Ermeni aydınlarının ilerde bütün ulusu kurtarabilecek olan ilk
bağımsız Ermenistan çekirdeğinin Anadolu Doğu vilayetlerinde kurulmasını en uygun sanmaları
ve Osmanlı zaafının bunu başarmak için çok kolaylıklar bağışladığına inanmaları,
C) II. Abdülhamit ve Meşrutiyet devirlerinde Osmanlı iç durumu alabildiğine karışık ve hükümet
yeteneksiz ve güçsüz olduğu için ilk Ermeni ayaklanmalarından doğan karşılıklı güvensizlikten
ve hele yine bu durumların sonucu olarak bir sürü öldürüşmelere yol açan Kürt - Ermeni
karşıtlıklarından faydalanmanın ve böylece bulandırılmış sularda balık avlamanın kârlı
sanılması,
d) Rus kışkırtmaları,
e) İran Ermenilerinin daha da dağınık bulunmaları; ora işleriyle Avrupa'yı ilgilendirmenin daha
güç olması ve Kuzey İran'ın epey yıldan beri Rusların eline geçmiş bulunmasıdır.
Hemen yalnız Osmanlı Ermenilerinin durumu ile uğraşmak için açığa vurulan düşünce ve
sebepler ise ''c'' böleğindeki olaylara dayanılarak bağıra bağıra acuna yayılan Türk ve daha çok
Kürt mezalimidir.
Bu gibi düşünce ve âmillerin tesiri altında davranan Ermenilerin veya daha doğrusu Ermeni
komite ve dini başkanlarının oynayacakları roller Ermeni sorununun gidişini anlamayı
kolaylaştırır.

RUSYA'DAKİ ERMENİLERİN DURUMU

Ermeni komite, aydın ve dini başkanlarının Osmanlı'ya karşı Çarlıkla işbirliği yapmaya
koyuldukları sırada Rusya'daki Ermenilerin durumunun nasıl gelişmekte olduğunu azıcık
göstermeyi uygun bulduk; böylelikle bu kurulların oynadıkları rolün aykırılığı daha da göze
çarpar.
1898'de, yani Osmanlı Ermenilerinin ayaklanmalarından bir iki yıl sonra, Kafkas Rus Genel
Valisi Prens Galitzin'in Çar'a sunduğu bir yazıdan aşağıdaki parçaları alıyoruz(1):
''Ermeni âmâli: Ermenilerin ayaklanmasından maksat memleketlerinin kadim istiklalini tekrar
tesis etmektir. Bu fikir şehirlerde sâkin tahsil görmüş ahali ile ruhbana mensup (papaz olan)
eşhas arasında pek ziyadedir. Köylüler henüz bu hastalığa tutulmamışlardır. Bu hareketin
muharrik (harekete getiren) ve müşevvikleri (kışkırtan) ruhban ve Ermeni matbuatı ile
memalik-i ecnebiyede (yabancı ülkeler) bulunan ihtilalci komitelerdir. İşbu ahval-i gayr-ı
marziyyenin (beğenilmeyen durumun) diğer kısım ahaliye sirayet etmemesi için daha şedit
(sert) ve muntazam bir idarenin tesisine hükümetçe mecburiyet hasıl olmaktadır.
''Katogikos ve Açmiyazin Sinod'u: Geçen eylülde, aralık ayında Tiflis'i ziyaret eden Katogikos'a
iade-i ziyaret için Açmiyazin'e gitmiş idim. Bu iki mülakatta da ihtiyar Katogikos'un muhakeme-
i akliyeden mahrum ve inkılapçı müşavirlerinin taht'ı nüfuzunda olduğuna kanaat getirdim.
Meseleyi yakından tetkik ettim; Katogikos'a nüfûz'ı hükümetten maada pâye vermek için
sarfolunan mesai, ahaliye Katogikos'un evsaf-ı istisnaiyeye haiz olduğu zehabını vermek
maksadıyla olduğunu istintaç ettim (sonucunu çıkardım). Binaenaleyh Rusya hükümeti
tarafından Katogikos ile Sinod'un, kavanin-i mahsusaya tevfik-i muamele etmeye mecbur
olmaları noktasından behemehal ısrar edilmesi reyindeyim. Sinod'da ba'dema vukubulan
yolsuzluklara meydan vermemek üzere Sinod azasından Vahan Kirkoryan ile Rahip Nahabed
Nahabedyan'ın tecziyesini (cezalandırılmasını) emreyledim. Bu ikinci rahip Katogikos'un kâtibi
hususisidir. Bunların Kafkasya'dan teb'idini tensip ettim (uzaklaştırılmasını uygun buldum). Zat-
ı Haşmetpenahileri de (Çar) tasdik buyururlar.
''Ermeni mekâtib-i iptidaiyesi: Ermeni mekteplerinin Maarif Nezareti'ne tevdii meselesi 1897
senesi fermanı (Çar'ın fermanı) iktizasından (gereğinden) olup bu mesele hadd-i zatında pek
mühimdir ve yeni nesli ruhbanın mazarratından (zararlarından) kurtarmak için yegâne bir
tedbirdir. Fakat Ermeni ruhbanı bu şekl-i cedide tebaiyyeten istinkaf eylediklerinden (yeni
duruma uymayı reddettiklerinden) emr-i hükümetle 320 mektep seddedildi (kapatıldı). İşte
bundan dolayı mekteplere ait emlakin Maarif Nezaretine tevdii hususunun tasdik-i
haşmetpenahilerine iktiranını istirham ettim. Bu bapta evamir-i cedideye muntazırım (bu
hususta yeni emirler bekliyorum).
''Kafkas Ermeni matbuatı: Tiflis'te neşrolunan resail-i mevkute Ruslarla Ermenilerin mezci
meselesine çalışacak yerde bilakis onları tefrik edecek uçurumu hafretmeye kalkışmışlardır.
''Cem'iyyât-ı hayriyye: Ermeni cem'iyyât-ı hayriyyesi hayrat ve hasenata hâdim olmaktan
ziyade siyasetle iştigal etmektedirler. Hükümet-i mahalliye, bunları nizamnamelerinden cüz'i
inhiraf ettikleri zaman hemen lağvetmeye selahiyettar olmalıdır.''
Bu yazı Rus hükümetinin Ermeniler hakkındaki düşünce ve tasarılarını iyice gösterir.
Rusya Ermenilerinin Ruslaşmasını kolaylaştırmak için çarın 4 Temmuz 1903 tarihli bir ukaz'iyle
(buyruk) Ermeni kiliselerine bağlı bütün emlakin Rus hükümetince idaresi, bütün Ermeni
okullarında Rusça okunulması, Katogikos'un (Ermenilerin en yüksek dinsel başkanı olup
Açmiyazinde oturur) Sinod (daha çok ruhbani meclis) üyelerini seçmekteki ve evlenme,
boşanma gibi medeni işlerdeki yetkisinin kısılması kararlaşır. 1905'te Rusya'daki ayaklanmalar
sırasında Ermeniler son aşama ezilirler; durum 1909 yılına kadar böylece sürer gider; o yılda
Ermenilerden 4000 kadar hapis, 3000 kadar da sürgün vardır. O devirde ermeni aydın ve
komitelerinin çoğu Çarlığı başlıca düşman saymaktadırlar(2). 1910 yılından bu yana ise bunlar
Çarlığa yaklaşmaya ve onunla işbirliği yapmaya koyulacaklardır.

OSMANLI-ERMENİ SORUNUNUN
GEÇİRDİĞİ SAFHALAR

Balkan Savaşı sırasında ve ondan sonra, 1914'te Genel Savaş'ın patlamasına kadar geçen
zamanda Osmanlı - Ermeni sorununda başlıca üç devre vardır.
Birinci devre 1912 sonbaharından, yani Balkan Savaşı'nda ilk Osmanlı yenilgilerinden başlar ve
Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu illeri için İngiliz işyar ve
subayları getirtmeye kalkıştığı 24 Nisan 1913 tarihine, veya daha doğrusu Rusya'nın bu işi
öğrenip siyasasını ona göre düzenlemesine kadar gider (Mayıs 1913).
İkinci devre Mayıs 1913'ten Ağustos 1913'e kadar gider. Bu devrede büyük devletler ve
bilhassa Almanya Rusların Doğu Anadolu işini kendi eline almak isteğine karşı koymaktadırlar.
Ancak bu işte en önde görünen Almanya'nın, Osmanlıyı gerçekten korumaktan çok kendisine
de elden geldiği kadar büyük bir pay ayırtmaya çalıştığı gitgide daha açık olarak belli olur.
Ağustos 1913'ten itibaren Almanya bu rolü daha açık olarak ele alacak ve 1914 yılının
başlarında paylaşma anlaşması gerçekleşmiş olacaktır. Bu da üçüncü devreyi teşkil eder.

II. BALKAN SAVAŞI SIRASINDA


ERMENİ SORUNU VE RUSYA

Bu savaş Ermenilere dileklerini öne sürmek ve başarılar sağlamak için çok uygun bir durum
yaratmıştı; Ermeni komite, aydın ve dinsel başkanları bu fırsatı kaçırmak istemeyeceklerdir.
Balkan Savaşı'nı hazırlamış ve düzenlemiş olan Rus hükümeti de doğal olarak onlarla birliktir
ve onları kışkırtacaktır.
1912 sonbaharında Rus ve Avrupa basınında Ermenilere karşı Türk ve Kürt zulmü üzerinde
duran bir sürü yazı çıkar; Kafkasya'da ve Çar ordularının çizmesi altında bulunan İran'daki
Ermeniler arasında bir çok toplantılar olur ve her yana sızlanma tel ve yazıları gönderilir. 7
Ekim 1912'de Tiflis'te büyük bir toplantı olur ve Açmiyazin'e gidilip, Osmanlı Ermenileri işini ele
almasının Katogikos'tan istenmesine karar verilir.
O sırada Katogikos, Rus hükümetiyle barışmıştır ve onunla işbirliği yapmaktadır.
Petersburg'daki Osmanlı Büyükelçiliği'nin Bab-ı Âli'ye bildirdiğine göre Katogikos, 4/17 Haziran
1912 tarihinde Petersburg'tan çıkan Novoye Vremya gazetesine verdiği bir demeçte: ''Osmanlı
Ermenileri Meşrutiyet'ten bir iyilik görmediler, durumları kötüdür, yalnız Rusya'da rahat
ediyorlar'' yollu sözler söylemiştir.
Tiflis toplantısından sonra Açmiyazin'de de bir toplantı olur ve Katogikos, Mısır paşalarından
Bogos Nubar'ı Avrupa'ya yollamaya karar verir. Bunu Rusça Reç gazetesinden öğrenen
Petersburg'taki Osmanlı Büyükelçisi Turhan Paşa, 24 Aralık 1912'de Bab-ı Âli'ye çektiği bir
telde: B. Nubar Paşa'nın Londra Büyükelçiler Konferansı'na gireceğini ve Berlin Antlaşması'nın
61. maddesinin Ermenilerden yana yürütülmesi için direneceğini ve eski Ermeni Patriği
Ormanyan Efendi'nin de Bogos Nubar Paşa ile birlikte gideceğini bildirir.
O sırada İtalya'da yarı resmi sayılan Popolo Romano gazetesinde de işbu Ormanyan Efendi'nin
İtalyan âyanından Santini'ye yazılmış 16 Aralık 1912 tarihli bir yazısı çıkar. Ormanyan, Londra
Büyükelçiler Konferansı'nın Ermeni işlerini de ele almasını ve Londra'daki büyükelçisine o yolda
yönerge verilmesini istemektedir(3).
Paris Büyükelçisi Rıfat Paşa'nın 16 Aralık 1912 tarihiyle Bab-ı Âli'ye bildirdiğine göre Bogos
Nubar Paşa kendisini görmüş ve şunları bildirmiştir:
''Ermeniler durumlarını düzeltmek için Londra Büyükelçiler Konferansı'ndan faydalanmak
istiyorlar. Aralarında türlü düşünceler var: Islahat, özgürlük (muhtariyet), Rusya'ya katılma.''
Bogos Nubar'ın kendisi ıslahat düşüncesini uygun bulmakta imiş; o, Ermeni menfaatlerini
Türklerinkine bağlı görmekte ve büyük devletlerin güvencesi altında olmak şartıyla 1895'te
Fransa, İngiltere ve Rusya'ca hazırlanılmış olan(4) ıslahat tasarısının ana çizgileri içinde
kalınmasını istemekte imiş. Puankare (Poincarré) ona demiş ki: Ermeni işinin şu veya bu
biçimde Büyükelçiler Konferansı'na gelmesi sakınılamaz bir olaydır.
Osmanlı elçiliklerinden Bab-ı Âli'ye gelen bu kabil bilgi ve raporlara rağmen Rus belgeleri Çar
hükümetinin işin Londra'daki Büyükelçiler Konferansı'na götürülmesini istemediğini sandıracak
biçimdedir; çünkü Kafkas Genel Valisi Kont Vorontzof-Daşkof'un, Sazonof'a 7/20 Şubat 1913'te
yazdığına göre, Katogikos'un Bogos Nubar Paşa'yı Avrupa halk efkârına ve hükümetlerine
Ermenilerin durumunu ve ıslahat yapılmasının gerektiğini anlatmak için yollamış olduğunu
bildirmekte ve bu işin Londra Büyükelçiler Konferansı önüne götürülemeyeceğini eklemektedir.
(5) O tarihte Ermeni Katogikos'u tamamıyla Ruslarla işbirliği yaptığından bu yön Rusların
Ermeni meselesine öbür büyük devletleri karıştırmak istemediklerini gösterir. Olaylar da bu
bakımdan Rus isteklerine göre gelişecektir.
Bogos Nubar Paşa'nın Rifat Paşa'ya söyledikleriyle o sıradaki Rus durumu ve düşünceleri
karşılaştırılırsa şu sonuçlara varmak gerekir:
Rusya, Ermeni özgürlüğünü (muhtariyetini) isteyemezdi; çünkü bu onun önüne İskenderun
körfezi yolu üzerinde -35 yıl önce Bulgaristan'ın kurulmasıyla İstanbul yolu üzerinde olduğu
gibi- bir duvar dikmek olurdu. Yine Rusya, Doğu Anadolu'yu o sırada kendi ülkesine katmak
isteğini ortaya atmaya yüreklenemezdi; çünkü bu, daha Balkan durumu karmakarışık iken belki
bir genel savaş çıkarabilirdi: Dolayısıyla o anda Rusya'ya en uygun olanı, Doğu Anadolu'da
geniş ölçüde bir ıslahat yapılmasını sağlamak olabilirdi; bu ona, oraların işlerine karışmak
hakkını az çok vereceği için o yerleri, ilerde, en uygun göreceği bir sırada, kendine katmak
imkânını da verirdi. Bogos Nubar Paşa'nın, işi Londra Büyükelçiler Konferansı'na götüreceğini
Rifat Paşa'ya söyledikten bir buçuk ay kadar sonra Kont Vorontzof-Daşkof'un böyle bir şey
olmayacağını bildirmesi, sonuçta da bunun olmaması, Rusya'nın Ermeni ıslahatı işine elden
geldiği kadar az bir uluslararası biçim vermek isteğinden doğmuş sanılabilir.
Her ne ise 1913 yılı başlarında bu işin tutacağı yol belirmeye koyulur; yine o sıralarda, 3 Ocak
1913'te, İstanbul'daki Ermeni Meclis-i Millisi bu ıslahat işlerinde sağlam güvenler elde
edilmesini isteyerek Patrikhanenin muhtelit (karma) meclisine güvenini bildirir.
Bir yandan da Doğu Anadolu vilayetlerindeki Rus konsolosları, belki ilerde gerekince
kullanılabilir diye, birçok Ermeni köylüsüne Rus tabaası olmak için şu biçimde dilekçeler
imzalattırmaktadırlar: (6)

MAZHAR SURETİ

''Bâlâda imzaları muharrer olan bizler köyümüzde ne kadar emlak ve arazi varsa civarımızda
bulunan İslam Kürtler tarafından tamamen zapt olunarak ziraat edilmekte olduğunu arzederiz.
Perkart ve Kanisati Kürtleri de düşman olduklarından bize her veçhile zarar iras etmekten
çekinmiyorlar. Buna binaen hükümet-i âliyyenizin (Rusya'nın) tabiiyetine dahil olmayı tensip
ettik. Ba'dema ancak bu suretle âsude yaşayabileceğiz; yoksa eğer bu halde ve Osmanlı
idaresi altında kalacak olursak emniyet-i şahsiyemiz kat'iyyen mefkud olduğundan artık burada
imrar-ı hayat edemeyeceğiz. Binaenaleyh me'yus ve her şeyden mahrum olan bizler, Rus
hükümet-i muazzamasının merhamet ve uluvv-ü atıfetine iltica ederek bu babdaki muamelat-ı
mukteziyyenin ifa edilip edilmeyeceği hakkındaki mütalea-i asilanelerinin (Rus konsolosunun)
emir ve tebliğini istirham eyleriz.''
Rus Turunç Renkli Kitabı'n ilk belgesi olan 9 Aralık 1912 tarihli raporunda, İstanbul Rus
Büyükelçisi Girs bu gibi dilekçelere dayanarak Ermenilerin Rusya'yı istediklerini hükümetine
bildirmekte, şimdilik orayı almaya kalkışmanın erken olacağını ve ıslahat ile yetinmenin daha
doğru olduğunu söylemektedir; ancak sonda Osmanlı durumu karmaşık bulunduğundan ıslahat
ile beklenilen sonucun elde edilmemesi ihtimali dolayısıyla Rus ordusunu Doğu Anadolu'ya
sokmaya da hazırlanılabileceğini eklemektedir. (7) Görüldüğü gibi büyükelçi, işin bütün
yönlerini gözden geçirmiş olup hükümetine her şeyin sırasıyla yapılması öğüdünü vermektedir.
Girs'in, Ermeni Daşnak Komitesi Murahhası Doktor Zevrief'e söylediği şu sözler de, iş bu genel
çizgiye uygundur: (8)
''İmparatoluk hükümeti (Rus), Ermenistan'ın mukadderatıyla pek yakından ilgilidir. Ancak
Ermeniler bu andaki durumun olağanüstü olduğunu gözden kaçırmamalı ve ihtiyatsız
davranışlarıyla durumlarını daha da kötüleştirmemelidirler. Ermenilerin Avrupa gözünde Türk
keyfi idaresinin kurbanları gibi görüne durmaları önemlidir ve (bu durumu bırakıp) ulusal
amaçlarına erişmek için Türk askeri başarısızlıklarından faydalanmaya kalkışan siyasal
ihtilalciler durumunu takınmamalıdırlar. Dolayısıyla Ermeniler hiçbir biçimde Türkleri
kışkırtmamalıdırlar ve hele bir ayaklanma işine başlamamalıdırlar. Avrupa karşısına siyasal
dileklerle de çıkmamalıdırlar: buna karşılık olarak Ermeniler basınlarıyla ve her türlü demeç ve
gösterileriyle Kürtlerden ve Osmanlı idaresinden gördükleri dayanılmaz kötülükler üzerine
genel bakışı çekmekte herhalde haklıdırlar.''
Kolayca anlaşılabileceği gibi Girs, burada Zavrief'e programın ilk evresini, yani uslu uslu ıslahat
isteme kısmını açıklamaktadır.
Rus Dışişleri Bakanı Sazanof, 16 Aralık 1912'de Paris ve Londra'daki büyükelçilerine yolladığı
bir yönergede ise, Bab-ı Âli'nin BerlinAntlaşması'nın 61. maddesiyle (9) Doğu Anadolu
vilayetlerinde yapmayı üstlenmiş olduğu ıslahat için bazı inançlar sağlanılması ve denetleme
kurulması gerektiği konusu üzerinde yanında bulundukları hükümetlerle konuşmalarını bildirir.
Bunu yaparken işbu iki büyükelçi şu iş için de Fransa ve İngiltere'nin siyasal yardımını istemek
yönergesini almışlardı: Balkan orduları önünde kaçan Rumelili Türk göçmenlerinin Doğu
Anadolu'ya yerleştirilmelerini, yani oralarda Türklerin sayısının arttırılmasını önlemek. (10)
Yine kolayca anlaşılabileceği gibi bu yönerge programın ilk evresini açmak düşüncesiyle
yapılmıştır.
Bu ilk Rus girişimleri sırasında Doğu Anadolu'da nasıl bir hava içinde yaşanıldığını, Ermeni
komitecilerinin oradaki davranışlarını ve Rus hükümetinin orayı nasıl gördüğünü anlatması
dolayısıyla Bitlis Rus Konsolosu'nun İstanbul'daki Rus büyükelçisine yollamış olduğu 6 Ocak
1913 tarihli raporunun bazı kısımları aşağıya konulmuştur: (11)
''Balkan harbinin Bitlis Müslümanlarında yalnız Islav veya umum Hıristiyanlara karşı değil, belki
bütün dünyaya karşı bir infial husule getirmiş olduğu ve Ermenilerin efkârını da heyecana
getirerek onlarda daha mesut ve daha münevver bir istikbal ümitleri ve Türk hâkimiyetinden
kurtulmak fikirleri uyandırmış bulunduğu da tabiatıyla kabil-i red ve inkâr değildir. Binaenaleyh
iki taraf efkâr-ı umumiyesinin bu halde bulunması ve hususiyle Rusya'nın Van, Bitlis ve
Erzurum'u işgal edeceği hakkında Ermenilerin yaydıkları haberler neticesi olarak en ufak bir
sebep işin alevlenmesine meydan verebilir ve bu suretle husûle gelmesi mümkün olan umumi
bir Ermeni-Müslüman çarpışmasında Ermeniler, Balkan yenilgilerinin fidyesi olabilirler. Bu
Ermeni ve Müslüman husumeti, en ziyade Londra sulh müzakerelerinden önce Bulgarların
Dersaâdet'e girmek üzere bulunduklarına dair haberlerin vürudu sıralarında son dereceyi
bulmuş idi. Söylediklerine nazaran pazarda, Dersaâdet'ten gelen telgrafnâmeleri okuyan
Müslümanlar, Hıristiyanlara karşı olan infial ve hiddetlerini güçlükle zapt edebiliyorlardı.
''Ermenilerde ise bunun büsbütün aksi bir hal görülebiliyordu. Bana bildirdiklerine nazaran
Ermeniler, geceleri hanelerinde müzakerat tertip etmekte ve Bitlis Müslümanlarının hane ve
arazisini kendi aralarında taksim eylemekte idiler. Zira Ermenilerin intizar ettikleri Rus
asakirinin vürudu üzerinde Müslümanlar enval-i gayr-ı menkullerini terk ederek cenuba doğru
çekileceklerdir.
''Tehevvüre gelmiş bir halde bulunan Ermenilerin ve memurin-i ruhaniyelerinin Müslümanlarla
birlikte yaşayamayacaklarından ve Türklerin de Ermenilere tahammül edemeyeceklerinden
valiye şikâyet ettiklerini ben bizzat gördüm ve işittim. Binaenaleyh şimdi Bitlis vilayeti
dahilinde Ermenilerle Müslümanlar arasında bir husumet-i şedide görülmekte ve bu husumet
Balkan harbinin safahatı ve buraca mefruz netayici ile mütenasiben kâh tenakus eylemektedir.
Bu halin devamı takdirinde yukarıda dahi arzettiğim veçhile en ufak esbâb ile Müslüman
taassubunun parlamasına intizar olunabilir.
''Ermeni efkâr-ı umumiyesinin balada izah olunduğu hale gelmesinde Taşnaksutiyon
cemiyetinin faaliyetinin büyük dahli vardır. Cemiyet-i mezkure Ermenilerle Müslümanlar
arasında müsademat husule getirmeye ve Ermeniler için vilayet dahilinde meydana gelecek
hal-i felaket neticesi olarak Rusya müdahalesini ve memleketin Rus askeri tarafından işgalini
davet eylemeye muannidane çalışmaktadır.
''Birkaç vakit evvel Muş şehri kurbinde Sürp Karabet Manastırı'nda komite azası bir içtima
akdeylemiş ve balada nakledilen surette ittihaz-ı karar eylediği gibi Dersaadet veya Cenevre'de
toplanacak olan umumi kongreye de bir delege intihap ve i'zam etmiştir.
''Şimdi Taşnaklar, Ermeni milletinin felaket ve sefaletinden başka bir şeye yaramadıkları
beyaniyle evvelce tamamen onlardan müteneffir olmuş olan asayişperver Ermeni ahalisi
nezdinde iade-i namus etmek ve kendi tabirleri veçhile 'Rusya'yı buraya getirmek, kararına
ittiba eyliyorlar.
''Bu maksatla Taşnaklar muhtelif vesaite müracaat ederek suret-i umumiyede Müslümanlarla
ve suret-i hususiyede Osmanlı asakiriyle Ermenilerin tesadüm eylemesine çalışıyorlar. Mesela
Bitlis ve Muş'taki Taşnak komitesi dehşet ve heyecan husule getirmek için pazardaki (çarşı)
Ermenileri dükkânlarını kapamaya sevketmişlerdir. Yine onlar, bir Ermeni fedai çetesi teslih
etmiş ve bu çete Hizan kazasında Teşrin-i evvel ve sani (Ekim ve Kasım) aylarında uzun
uzadıya dolaştıktan sonra Ermeni mektep müfettişi ve Taşnaksutiyon taraftarı Rafael'in katlinin
intikamını almak için bir kaç Kürt öldürmüştür. Bütün bunlardan maksat Müslümanların
Taşnaklarla müsademe etmesini teşvik idi. Tabii sonra Müslümanlar Ermeni köylerine hücum
edecekler ve bu hal dahi ümit ettikleri veçhile Rusya'nın müdahale-i müsellahasını ihtaç
edecek idi. Bu âmâli te'kiden Bitlis Taşnaklarının ileri gelenleri, şayet Türkiye'nin hal-i
hazırından bilistifade Rusları buraya getirmeyecek olurlar ise büyük bir hata etmiş olacaklarını
beyan eyliyorlar.
''Balada arzolunan ifadattan zat-ı âlilerince, Ermenilerle Müslümanlar arasındaki müsademat-ı
müstakbelenin kısmen Taşnaksutiyon komitesinin hatt-ı hareket ve faaliyetine ve Balkan Islav
devletleriyle Türkiye arasındaki müzakerat-ı sulhiyyeinin sûret-i revişine ve bunun neticesi
olarak müttefikler tarafından Dersaadet'in işgali ihtimaline tâbi bulunacağı fikri hasıl olmalıdır.
Müzakerat-ı mezkûre sulh ile hitama ermeyecek olursa Osmanlı payitahtının sukutunun
tekarrübü Bitlis Müslümanlarıyla Ermenilerin münasebat-ı mütekabilesine icray-ı tesir
eyleyecektir.
''Gerek şehirli ve gerekse köylü Ermeni ahalisi, memurin-i ruhaniyeleriyle birlikte her vakit
Rusya'ya karşı teveccüh ve temayüllerini izhar ve ifade etmişler ve Türk hükümetinin burada
asayiş, kanun ve saadet-i hal tesisinden aciz bulunduğunu her vakit söylemişlerdir. Birçok
Ermeni Ortodoks mabedlerine kalbedilmek üzere kendi kiliselerini Rus asakirine takdim etmeyi
şimdiden vaadediyorlar.
''Balkan'ın hal-i hazırı, Islav ve Yunan hükümetlerinin Türkiye'ye galebe çalması Ermenilerin
ezhanını tehyiç etmiş ve onların kalbini Türkiye'den tahlis-i nefs ümid ve meserretiyle
doldurmuştur. İntikam hissiyle kaynaşan Ermeniler, Türk mağlubiyetlerini Allah'ın inayeti ve
Ermeni sefalet ve muhakkıriyetinin intikamı olarak telakki ediyorlar. Bitlis, Erzurum ve Van
şehirleri ile vilayetlerinin Kafkasya goberna'larıyla (illeriyle) ve Kafkasya ahalisinin hali, ticareti
ve vesait-i nakliyesiyle Ermenilerle meskûn vilayatın (Osmanlı illerinin) mukayesesi,
Ermenilere, kendilerinin Türk hâkimiyetinden hiçbir saadet ve hürriyet beklemeyeceklerini bir
lisan-ı beliğ ile ihtar etmektedir. Ermenilerin ve zannederim Bitlis ve civarı Hıristiyanlarının
bütün ümitleri Rusya'dadır.
''Tatbik-i ıslahat için Londralı bir İngiliz'in taht-ı riyasetinde olarak Ermeni ve Türklerden
mürekkep bir komisyonun (12) Bitlis'e vürud eyliyeceğine dair haberler alındığı vakit bu
haberin Ermeni ahalide nazik bir tesir husule getirmiş olduğunu inkâr edemem. Ermeniler
birkaç vakit mukaddem, Açmiyazin'den murahhasa Mesrob'un taht-ı riyasetinde olarak
Petersburg'a giden heyetin Anadolu Ermenilerine İngilizlerin gönderilmesini de iltimas edip
etmediğini soruyorlar.
''Bütün Ermeniler, Rus asakirinin kaniyle yoğurulmuş olan ve Kafkasya'nın yanında bulunan
Türk vilayatına İngilizlerin ıslahat sokmalarından tamamen münkesir idiler. İngilizlerin faaliyet-i
müstakbelelerinden sarf-ı nazar onların buraya, beray-ı ıslahat memur göndermeleri Yemen ve
Basra'ya Rus memurlarının gitmesi kadar herkesçe na-kabil-i tefehhüm görüldü. Ermenilerle
meskûn araziye beray-ı ıslahat İngilizlerin gelmesi bendenize göre Hükümet-i Osmaniyece
Londra sulh müzakeratı esnasında İngiltere'nin muavenetine mazhar olmak ve Anadolu'ya
İngilizleri getirerek İngiltere ve Rusya hükümetleri beyninde ihtilaf ve niza çıkarmak için
bililtizam düşünülmüştür.
''Ermeniler'in Rusya'ya temayülünden bahsederken 1907 senesinde Bitlis, Diyarbakır,
Ma'mûretü'l-aziz Ermeniler'i tarafından iki yüz binden fazla imza ile kendilerinin Rusya
tabiiyetine kabul edilmesi hakkında konsolatomuza verilen istida ile 1904-5 senelerinde
Süryanilerin, Ortodoksluğa kabulü için Rus papazları i'zamı talebine mütedair teşebbüslerini
tahattür eylememek nâ-bemahaldir. Bana 1903 senesinde tevdi edilen konsolatonun
faaliyetinden bu iki vak'a, hem Hıristiyanlar'ın bu memleketteki hallerini ve hem de Rusya'ya
karşı temayüllerini kâfi derecede gösterir. O vakitten beri Hıristiyanların hali pek az kesb-i
salâh eyledi ve nazarları evvelki gibi Rusya cihetine ma'tuf kaldı. Şurası da sükût ile
geçiştirilmemelidir ki Bitlis Ermeni ahalisi arasında, vilâyât-ı sâirede olduğu gibi bazı riyakâr
zenginler de yok değildir. Bunlar kendi menfaat ve rahatları için bütün Ermeni milletinin
zararına olarak Türkler ve Türk memurlarıyla peyday-ı dostiye çalışıyorlar. Fakat bu hal
muvakkat olup yalnız Türk hâkimiyeti Kürdistan'da bâki bulundukça müşahede olunacaktır.
Ermeni ve alelumum Hıristiyan milletinin bütün sunûfu Rusya'ya karşı olan temayüllerinde
samimi ve yeknazardırlar. Bu hususta şehir ve köy ahalisi beyninde fark da yoktur.
''Sakin ahalinin nazarında manen sukut etmiş olan Taşnaksutiyon cemiyeti Ermenilerin
itimadını tekrar kazanmaya çalışıyor ve raporun yukarısında arz eylediğim veçhile Ermenilerle
Kürtler ve alelumum Müslümanlar arasında müsademat husûle getirerek ahvali karıştırmak ve
Rusya'nın müdahale-i müsellahasına vesile ihzar etmek teşebbüslerinde bulunuyor.
''Birkaç vakit evvel Van vilayeti hududu kurbindeki Garçkan ve Karkar mevakiinde zuhûr etmiş
olan müsellah Ermeni fedai çetelerinin son zamanlarda yapılan teşebbüsat-ı mümasile
meyanına idhali lazımdır. Bunlar dağlarda gezerek Kürtlerle müsademe fırsatını taharri
eylemişlerdir.
''Taşnaksutiyon cemiyeti âzasının tavır ve hareketi ve Rusya'ya karşı revâbıtı Dersaadet'teki
merkez-i umumilerinin talimatına tabidir...''
Bitlis Rus konsolosunun bu raporu durumu yeter derecede aydınlattığı için üzerinde ayrıca
durmaya lüzum yoktur sanırız.

AVRUPA'DA RUSYA'YA KARŞI İLK


KUŞKULARIN UYANMASI

Rusya'nın Ermeni işiyle alttan alta uğraştığının sezilmeye başlanması, Osmanlı çöküntüsünün
Rusya'ya bu yolda birçok kolaylıklar sağladığının apaçık görülmesi ve İstanbul'da ve Osmanlı
ülkesinin birçok yerinde ayaklanmalar çıkması Bab-ı Âli baskını (23 Ocak 1913) sıralarında ve
ondan sonra Batıda ve en çok Almanya'da bir sürü kuşku doğurur.
Aşağıya koyduğumuz belgeler bunu gösterir:
İlk belge Petersburg Alman Büyükelçisi Purtales'in Başbakan Betman-Holveg'e 23 Ocak 1913
tarihiyle yolladığı bir rapordur (13). Rus ihtiraslarını, Ermeni işleri bakımından Rus-Osmanlı
münasebetlerini, Kafkasya'daki Rus iç durumunu ve bu konular üzerinde Kayser'in
düşüncelerini iyice aydınlatır. Metin arasında muterize (parantez) içindeki italik yazılar Kayser
II. Vilhelm'in el yazısıyla olan notlarıdır:
''Bay Sazanof'la olan son konuşmalarımda, Balkan Savaşı'nın devamı halinde belirecek
tehlikeler üzerinde müzakere edilirken, mumaileyhin sözü birkaç kere Ermenistan'a getirmiş
olması (Bu, eski bir masaldır, artık!) ve orada Hıristiyanlara katliam yapılabileceği hakında
korkularını bildirmiş olması dikkatimi çekti (Bunlar, müdahale ve ilhak için bir sebep olsun diye,
teşkilâtlandırılacaklardır! Donanma mümayişi de bu işe yarayacak!) Bakan (Sazanof) şu
mülâhazada bulundu: 'Sınırlarımızın ta yakınında vukua gelecek karışıklıklar bizi kayıtsız
bırakamaz ve böyle bir şey vukua gelince de müdahele etmemek elimizden gelmez..''
''İnanılır taraflardan işittiğime göre bura yetkili çevrelerinde birbirine karşın iki cereyan vardır.
Bir taraf, Rusya'nın Yakın-Doğu meselelerinin bu kere hallinde eli boş çıkmaması için
Ermenistan'da harekete geçmesini talep ederken (!) öbür taraf böyle bir siyasete karşı
gelmektedir.
''Dışişleri Bakanlığı'nın birinci tarafı tuttuğu çok kere iddia edilmektedir. Bay Sazanof'un Balkan
buhranında şimdiye kadar takındığı ölçülü ve temkinli durumu gözönünde tutarak buna pek
inanamıyorum; bununla birlikte Dışişleri Bakanlığı'yla münasebetleri besbelli olan bir takım
gazeteler, Ermenistan lehine ilgi uyandırmak ve oradaki Hıristiyanlar'ı korumak amacıyla
gerekirse bir Rus müdahalesinin zaruriliğine işaret etmeye açıktan açığa uğraşıyorlar (Pastırma
ile fareleri tutarlar -Almanca bir atasözü-)
''Kendi istihbaratına bakılırsa, Ermenistan'da faal bir Rus politikasının muarızları arasında
Kafkasya Umumi Valisi de vardır. Voronzof- Daşkof, burada iyi haber alan bir diplomatın iddia
ettiğine bakılırsa, fikri sorulduğu vakit, Rusya'nın Ermenistan'da harekete geçmesinin Kafkasya
için doğurabileceği tehlikelere işaret etmiştir. Genel vali, şu görüşü müdafaa etmiştir:
''Böyle bir hareketin hedefi, tabii evvel emirde ıslahatı ve muhtariyeti hedef tutmak zorundadır.
Fakat Kafkasya'da yaşayan ve sayıları çok olan Ermeniler'in, Türk toprağında millettaşlarına
verilmiş imtiyazlardan haber edinir edinmez aynı hakları istemeleri ve Kafkasya'da karışıklıklar
çıkması beklenebilir.
''Bay Sazanof dün, Avusturya-Macaristan Büyükelçilik müsteşarına (Kont Çernin) demiş ki:
'Ermenistan'da kargaşalıklar çıkmasına mani olmak için orada ıslahat yapılmasını hükümetine
tavsiye etmesini buradaki Türkiye büyükelçisine ısrarla tavsiye ettim (Makedonya'da olduğu
gibi mi? İşte tam Voronzof'un korktuğu!), Turhan Paşa, bu Rus tavsiyesinden bana bir şey
söylemedi; ancak, Ermenistan'da Rus emelleri hakkında fevkalade itimatsız bir şekilde bahsetti
(haklı olarak!). Büyükelçi bundan birkaç hafta evveline kadar Rus siyasetinin ölçülü ve samimi
karakterini tamamen teslim ediyordu; şimdi ise bana, bakanın ona karşı tavrının esaslı surette
değiştiğini ve bunun kendisine itimatsızlık verdiğini söylüyor (Tabii! Çünkü İstanbul'da her şey
çorba!) Rusya'nın, henüz meydana vurmak istemediği bir plan tasarlamakta olmasından
korkuyor (Diplomat olmayanlar için bu haftalardan beri besbelli idi) (14) Turhan Paşa,
Ermenistan'da Hıristiyanlar'ın durumunun tehlikeli olduğu iddiasının tamamen boş olduğunu
söyledi; buna karşılık, işlerine gelirse, Kafkasya yolundan Ermenistan'da kargaşalıklar
çıkmasının Ruslar'ın tamamen elinde olduğuna hiç bir şüphe olmadığını ileri sürdü (Doğru; öyle
olacak).
''Dikkat nazarımı çeken bir nokta, aslında açıktan açığa Rus taraftarı olan İtalyan işgüderinin
(Tommasi della Torreta) -ki şimdiye kadar Rus siyasetinin hiç menfaat peşinde koşmadığına
büyük bir güven göstermiştir (Sersem !!)- şimdi, Küçük Asya'da Rus emelleri hakkında
endişelerinden bahsetmiş olmasıdır. Benim, Rusya, Küçük Asya'da yayılmak istediği vakit,
İngiltere'yi nazar-ı itibara alması lazım geldiği (Bunun aksi doğrudur; onların ihtiyaçları yok;
Londra, Benkendorff(15) neyi isterse onu yapar!) hakkındaki mülâhazama, Marki Toretta şöyle
cevap vermiştir: ''Üçlü Anlaşma Devletleri bu mesele üzerinde neden uyuşmuş olmasınlar?''
(Doğru!). İşgüder bundan sonra, Fransa'nın bu kere Suriye hakkında gösterdiği dikkate şayan
ilgiye işaret etti (Bağdat hattına karşı bir darbe!) ve İngiltere'nin, gözlerini Kızıldeniz'in Arap
sahillerine dikmiş olmasının imkânsız olmadığına işaret etti (Doğru!).
''Marki Toretta, Üçlü Anlaşma üyelerinin bu gibi uyuşmalar yaptıklarına dair sarih ip ucuna
sahip olmadığını söyledi. Ben de, bu ve bu gibi uyuşmaların vukuuna işaret edecek olaylar
zikredecek durumda değilim. Fakat Rus planlarına karşı burada diplomatlar çevresinde
uyanmaya başlamış olan güvensizliği (Pek geç! O korku bende çoktan var! Fakat bana hiç
inanmazlar! Nihayet, Petersburg, umumi güvensizliği uyandıran oyun bozucu rolüne girdi)
raporunda zikretmeden geçmeyi doğru bulmadım (Kayser'in son mülâhazası: Çok doğru).''
İstanbul Alman Büyükelçisi Vangenhaym, 21 Ocak 1913 tarihli bir raporunda, Osmanlı
devletinin yakında çökmesi ihtimalini ve buna göre korunulması gereken Alman menfaatlerini
incelemektedir (16). Raporun önemli kısımları aşağıdadır:
''...fakat Balkan ittifakiyle hiç bir alaka ve münasebeti olmayan başka bir mülahaza ile de,
Almanya'nın sulhun akdinden sonra Asya Türkiyesi'nin idamesini müdafaa etmek zaruretinde
olacağı neticesine varılmaktadır. Türkiye kendi haline bırakılırsa, şimdi Avrupa Türkiyesi'nin
dağılmasına sebep olan inhilâl vetîresinin pek yakın zamanda Küçük Asya'ya da intikal edeceği
muhtemeldir. Merkezdeki sistem tamamen değişmediği ve ordu memleketin iç siyasetine
mütemadiyen müdahale etmeye devam ettiği takdirde, Asya Türkiyesi'nin az sene zarfında
taksim olunmaya mahkûm olacağı kanaati, yalnız İstanbul Türkleri arasında değil, aynı
zamanda Küçük Asya sekenesi arasında da hâkimdir. Küçük Asya'da vaziyetin, tehdit altına
giren Rus ve Fransız menfaatlerinin vikayesi için müdahaleyi Avrupa nazarında meşru kılacak
bir şekilde inkişaf etmesi ihtimalini gözönünde tutan Rusya ve Fransa, şimdiden
hazırlanmaktadırlar. Küçük Asya bugün bir çok bakımdan, Fas devletinin Algesiras
Konferansı'ndan evvelki haline benziyor. Küçük Asya'nın taksimi meselesi, zannolunduğundan
daha yakın bir günde ortaya atılabilir. Biz Fas'ta pek ehemmiyetsiz kıymetlerle, halbuki Küçük
Asya'da yüz milyonlar ve Bağdat hattına bağlı olan prestijimizle angaje olmuş (işe katılmış)
bulunuyoruz. Almanların çalışması sayesinde dünya münakalâtında (ulaşımında) açılmış olan
sahaların Alman olmayan ellere düşmesi imkânı, Alman milli şuûrunun tahammül edemeyeceği
bir fikirdir. Taksimden ellerimiz boş olarak çıkmak istemiyorsak, alakadar devletlerle ve
bilhassa İngiltere ile şimdiden anlaşmalıyız. Şimdi, Büyük Britanya ile münasebetlerimiz,
Ekselansınızın hâkim ve dûrendiş siyaseti sayesinde kat'i surette düzelmektedir. Bu, burada da
hissolunuyor. Fakat İngiltere hükümetinin Almanya'nın Küçük Asya'da yer edinmesine ve
bilhassa Küçük Asya sahillerinde bir limanı işgal etmesine uzun uzadıya düşünmeden
muvafakat etmesini mümkün kılacak kadar, bu yaklaşma hareketinin İngiltere'de popüler olup
olmadığı meselesi her halde henüz çok şüphelidir. Alman (Almanlar elinde) bir Mersin, yahut
Alman bir iskenderun, bugünün İngilizlerine her halde Alman bir Agadir'den (17) daha nahoş
gelecektir. Her makul Alman siyasetçisi, Alman-İngiliz itilafının henüz mütevazi olan bu
başlangıcından esaslı bir şeyin doğmasını ümit eder. Fakat bu narin nebat, inkişaf etmek için
çok senelere muhtaçtır ve şimdilik ihtimamlı bir muameleye tabi tutulmalıdır (18). Lakin Küçük
Asya Türkiyesi'ne, dost devletler tarafından enerjik ve esaslı bir surette muavenet edilmezse,
bu memleket o kadar zaman ayakta duramaz. Asya Türkiyesi'nin istikbali, son günlerde
Avusturyalı ve İtalyan meslektaşlarım arasında mufassal bir surette müzakere olunmuştur.
Gerek Marki Pallavicini (19) ve gerekse Marki Garroni (20) bu sulh akdedilir edilmez, İttifak-ı
Müsellesin (21) Türkiye'ye yardımcı elini uzatması tezini müdafaa etmelerini hükümetlerine
tavsiye edeceklerdir''.
Bu rapordaki ana düşünceler şöyle toplanabilir:
a) Osmanlı Asyası da çökecektir. b) Rusya ve Fransa birer pay kapmaya hazırlanmaktadırlar. c)
Almanya bu işten eli boş çıkamaz; hele birer Alman eseri olan Anadolu ve Bağdat
demiryollarının geçtikleri yerlerin başka ellere düşmesine seyirci kalamaz. d) İngiltere ise
İskenderun'un Alman ellerine geçmesine göz yumamaz, yeni gelişmekte olan İngiliz- Alman
dostluğu henüz buna dayanacak kadar güçlenmemiş ve sağlamlaşmamıştır. e) Dolayısıyla
Osmanlı çöküntüsünü geciktirmek ve bunun için de işbu devlete yardım etmek gerekir.
Vangenhaym'ın bu raporu Berlin'e 24 Aralık 1913'te yani Bab-ı Âli baskınından bir gün sonra
varmıştır. Yine işbu günde İngiltere Dışişleri Bakanı Grey'le görüşen Almanya'nın Londra
Büyükelçisi Prens Lihnovski, Alman Başbakanı Betman-Holveg'e şu teli çeker (22):
''Sir Edward Grey benimle şimdi, İstanbul'da bu kere vukua gelen hadiseler üzerinde (Kâmil
Paşa Hükümeti'nin Genç Türkler ve Enver Bey (Paşa) tarafından devrilmesi kastolunmaktadır)
konuştu ve hükümet darbesi zaruri olarak harbin yeniden alevlenmesi demek değildir'' dedi.
Önce Genç Türkler'in maksatları, yalnız hâkimiyeti ellerine almaktır. Vakıa bundan böyle,
Edirne'den vazgeçmek onlar için güç olacaktır; fakat Türklerde her şey mümkündür. Önce
cevap notasını beklemek gerekir. Grev bunu Balkan murahhaslarına da söylemiş ve onlara
hareket etmemelerini (memleketlerine dönmemelerini) tavsiye etmiştir.
''Bu fırsattan faydalanarak Küçük Asya meselesine temas ettim ve dedim ki: 'Türk hâkimiyeti
altında bulunan ülkeleri, diğer devletlerle birlikte garanti etmeye hazırız; çünkü hiç bir ülke
elde etmek niyetinde olmadığımız gibi, başka devletlerin de buna teşebbüs etmesini
istemiyoruz. O da bana şöyle cevap verdi: 'Önce sulh olmalıdır; ondan evvel meseleleri ele
almak imkânsızdır, çünkü harbin Küçük Asya'ya da bulaşıp bulaşmayacağı önceden bilinemez.'
Sonra, anarşi patlar da Bağdat hattı ve bizim (Alman) menfaatlerimiz tehlikeye düşünce ne
yapacağımız üzerinde durdu ve belki askeri bir müdahalede bulunacağımızı; bizim
Mezopotamya'daki durumumuzun, Fransa'nın Suriye'deki durumuna tekabül ettiğini söyledi.
Cevaben dedim ki, 'Biz, iktisadi menfaatleri korumak sınırını hiç bir zaman aşmamalıyız ve
aşmayacağız, buna karşılık Fransa ile öteki devletlerden de aynını bekliyoruz.
''Bende şu intiba uyandı ki Asya Türkiyesi'nin tamamen yıkılması meselesi onun (Grey'in)
zihnini işgal etmektedir ve her ne kadar şimdilik menfaat alanlarına ayırma işine yanaşmak
istemiyorsa da (23) Fransa ile Rusya'yı düşünmektedir de onun için tasavvur edilen uzlaşmaya
güç yanaşabilecektir...
Londra'daki Avusturya- Macaristan Ateşemiliteri Binbaşı Horvath'ın Genelkurmay Başkanı
General Konrad fon Höçendorf'a yolladığı rapor da bu düşünceleri kapsamaktadır (24):
''Görünüşe göre Rusya, İngiltere ve Fransa ile birlikte Ermenistan'da (Doğu Anadolu vilayetleri
demek istiyor) bir hareket hazırlamaktadır. Bay Sazanof bizim Büyükelçimize bu şartlar içinde
Ermenistan'da olup bitenlere hiç bir harekete geçmeden bakamayacağını söylemiştir. Aynı
intibaı, buradaki Alman büyükelçisi, Sör E. Grey'le yaptığı bir konuşmadan almıştır. Bunda
kendisine, Küçük Asya'daki menfaatlerini korumak için harekete geçip geçmeyeceği
sorulmuştur. Prens Lihnovski (Lichnowsky) bu fikri şu mülâhaza ile reddetmiştir: 'Almanya,
iktisadi menfaatlerini, tam bir yansızlıkla muhafaza etmekle en iyi surette korur.' Onda (Prens
Lihnovski'de) Fransa ile İngiltere'nin lüzum görürlerse Suriye'ye yerleşmeye teşebbüs
edecekleri hissi vardır.''
Bu gibi haber ve raporlar alan Alman Başbakanı Betman Holveg'de genel bir savaşın
yaklaşmakta olduğu sanısı uyanır; bu biçim düşüncelerin tesiri altında olarak o, kendi el
yazısıyla olan aşağıdaki notları yazar (25):
''Küçük Asya Türkiyesi'nin tasfiyesi meselesini hiç olmazsa şimdilik hazırlamak hususunda
Rusya'nın ve Fransa'nın yaptıkları tazyik karşısında İngiltere'nin mukavemet
göstermeyeceğinden ciddi surette korkuyorum. Lichnowsky'nin 42 numaralı teli (26) şüphe
uyandırıcı mahiyettedir. Her ne kadar Sör Edvard Grey, menfaat mıntıkalarının ayrılmasına
'şimdilik' yanaşmıyorsa da, herhalde günün birinde bize, vekayiin kendi şahsında daha kuvvetli
çıktığını söyleyecek ve bizi, menfaat mıntıkalarının ayrılmasına dair İtilaf-ı müsellesin (27) tam
olarak hazırlanmış bir program karşısında koyacak ve İtilâf-ı müselles, menfaat mıntıkalarını
kâğıt üzerinde tahdid ile iktifa etmeyecek; bilâkis mesele, bir takım işgaller ve gayet gerçek
himayelerle neticelenecek. Bu yola girmek mecburiyetini, Almanya için bir felaket ve
Almanya'nın zayıflandırılması olarak telâkki ediyorum. Fakat ilerisi için ne istediğimizi
bugünden iyice bilmemiz lazımdır. Zira, mesele şimdilik nasıl bir şekil alırsa alsın, Küçük Asya
Türkiyesi'nin tasfiyesi mutlak surette istikbale ait bir meseledir; meğer ki büyük devletler
bundan önce umumi bir harpte birbirlerini parçalamaya koyulmuş olsunlar. Küçük Asya'daki
tutumsal (ekonomik) menfaatlerimizi, şimdiye kadar yaptığımız şekilde, korumaya devam
etmekten başka bir şey istemediğimizi tasfiye vukuunda ileri sürebilip bilemeyeceğimiz
keyfiyeti bana şüpheli görünmektedir. Fakat böyle bir hadise vukuunda niyetimiz bu ise,
fikrimce şimdiden İngiltere'ye bu hususta bazı imalarda bulunmalıyız...
Görüldüğü gibi Betman Holveg'de de, Osmanlı çökmesi sorununun önlenilmeyeceği kuşkusu
doğmuştur; o da Vangenhaym gibi, Osmanlı ülkesinin paylaşılması işinde Rusya, Fransa ve
İngiltere'nin daha uygun bir durumda ve daha hazır olduğuna inanmakta ve böyle bir olayın
Almanya için o sırada çok kötü olacağını, bununla birlikte bu işe onun da hazırlanması
gerekeceğini düşünmektedir.
Betman-Holveg, bu gibi düşüncelerle, Londra'daki Alman büyükelçisi Prens Lihnovski'ye 27
Ocak 1913'te aşağıdaki teli çeker. Kayser bu teli okuduktan sonra başına şunu yazmıştır:
''Kabul! Ancak Üçlü Anlaşma (28) paylaşmayı isterse bir işe yarar mı?.. Telin dilimize çevrilmişi
aşağıdadır; muterize içindeki italik bir söz ve bir soru işareti Kayser'in eliyledir (29):
''Altesinizin (30) 24 cari tarihinde Asya meselesinde Sör E. Grey ile vuku bulan konuşmada
kullandıkları dille tamamen mutabıkım. Bizim Küçük Asya'da (31) ancak iktisadi menfaatler
güttüğümüz ve iç karışıklıklar çıktığı takdirde, bu iktisadi menfaatlerin çerçevesini -Fransa ile
öteki devletler de aynı şekilde davranmak şartıyla- aşmamız için hiç bir sebep olmadığı
doğrudur. Zira Asya'da şimdi mevcut devlet düzeninden memnunuz ve Türk hâkimiyetinin
ortadan kaldırılması veya tahdit edilmesini istemekten çok uzağız. Fakat başka bir taraftan,
hâkimiyet durumlarının değiştirilmesi istenir ve Asya Türkiyesi'nin taksimine geçilirse, o zaman,
tabiidir ki sırf iktisadi olan menfaatlerimiz, hemen birinci sınıf siyasi menfaatler haline girer
(evet); o zaman müdahale etmeye ve mirastan kendimize bir pay ayırmaya mecbur oluruz.
Zira, Almanya, Küçük Asya'da yalnız yüzlerce milyonla değil, prestiji ile angajedir (Şeref ve
iktidarını ortaya koymuş bulunmaktadır). Alman çalışması sayesinde kültüre ve dünya
münakalesine açılmış alanların tamamen yabancı ellere düşmesine Alman ulusal şuuru
tahammül edemez.
''Asya Türkiyesi'nin daha bugünden tasfiyesi, Almanyaca temenni edilemez. Büyük Britanya ile
olan münasebetlerimiz, az zamandan beri vâkıa düzelmek yolunu tutmuştur; fakat İngiltere'de
bu değişikliğin İngiliz hükümetini, Almanya'nın Küçük Asya'da hatta Küçük Asya kıyılarında
yerleşmesini sükûnetle kabule sevkedecek kadar popüler (halkça sevilen) olup olmadığı pek
şüphelidir. Onun için bugünlerde Küçük Asya'ya müdahalemiz, Sör E. Grey'in cesaret verici
sözlerine rağmen İngiltere'nin mukavemetine maruz kalır (?); sonra, şuna da dikkat etmek
lazım gelir ki, taksim vukuunda Almanya'nın isteyeceği eyaletler (Anadolu anılmak isteniliyor)
Türk devletinin kalbini ve belkemiğini teşkil etmektedir ve şimdiye kadar sultan ve halifelerine
en sadık bir şekilde bağlı kalmış olan Müslüman halkla meskûndur. Türkiye'de inhilâl (dağılma)
o kadar ileri gitmemiştir ki, halkın en iyi unsurları olan bu unsurları hiç nazar-ı itibara
almayalım. Biz, Anadolu'ya yerleşmek teşebbüsünde bulunduğumuz takdirde halkın haşin bir
mukavemetini hesaba katmak zorundayız; halbuki, Arabistan'da İngiltere, Ermenistan'da
Rusya, Suriye'de Fransa, epey zamandan beri buralarda mevcut istiklâl hareketlerinden dolayı
çok daha kolay bir iş başaracaklardır. Onun için, bizim hareketimizin gerçekleştirilmesi
maksadıyla yalnız önemli kuvvetler kullanmak zaruri olmayacak, aynı zamanda, büyük
devletlerin bugünkü karşılıklı durumu gözönünde tutulursa, ana vatanı böylece boş bırakmanın
meşrû olup olmadığı şüpheli görünmektedir (32).
''Sırf Altesinizin fikir edinmeleri maksadıyla sunulan yukarıdaki mülâhazalar, Küçük Asya'da
Türk hâkimiyetinin mümkün olduğu kadar uzun bir zaman baki kalmasında ne kadar hayati
menfaatimiz olduğunu göstermektedir. Onun için, tarafınıza verilen direktifler çerçevesi
dahilinde, Asya meselesinin ortaya atılmasına bütün vasıtalarla mani olmanız rica olunur.
Betman Holveg şunu da demek istiyor: Alman payı olacak yerler İstanbul, Eskişehir, Afyon,
Ankara,Adana, Diyarbakır gibi Anadolu ve Bağdad demiryollarının ve bunların kollarının
geçecekleri ülkelerdir; buraların yerlileri katıksız Türktür: bunlar Osmanlı devletinin en iyi ve
çetin unsurudurlar ve bizimle çok vuruşacaklardır; dolayısıyla biz kendi payımızı alabilmek için
yerlilerle çok kanlı bir savaşı göze almalıyız, öbür büyük devletler ise bu kadar güçlüklerle
karşılaşmayacaklardır.
Betman Holveg'in öbür düşünceleri pek açıktır ve kolaylıkla anlaşılabilir. Onun Fransız
Büyükelçisi Jül Kambon'a (Jules Cambon) da bu yolda demeci vardır (33).
Bu yoldaki kaygı ve kuşkular Alman Kamutayında da görünür. 22 Ocak 1913'de Grey'i gören
Prens Lihnovski, Alman saylavlarından Bay Basserman'ın Osmanlı Asyası'nın İngiltere, Fransa
ve Rusya arasında nüfuz bölgelerine ayrılacağına ve bu bölgelerin Arabistan, Suriye ve
Ermenistan (Doğu Anadolu demek istiyor) olacağına dair bir rapor üzerine konuşacağını ve
böyle bir durum karşısında Alman hükümetinin ne yapmayı düşündüğünü soracağını bildirir.
Grey, İngiltere, Fransa ve Rusya arasında bu yolda görüşme ve konuşmalar olmuş olduğunu
kesin olarak yalanlar (34).
Grey, 13 Ocak 1913'te Fransız Büyükelçisi Juol Kambon'la (Jules Cambon) görüşürken işbu
büyükelçi onunla, Sazanof'un o anda Ermeni sorununu ortaya atmanın doğru olmayacağı
yolundaki düşüncesi üzerinde konuşur ve kendisinin de böyle düşündüğünü ekler. Grey de bu
düşüncede Pol Kambon'la birlik olur ve ona der ki: ''İlk yapılacak iş Türkiye ile Balkanlılar
arasında barışı kurmaktır; bu elde edildikten sonra Türkiye'yi Asya ülkesinde ayakta duracak
bir duruma getirmek işine koyuluruz; bu sırada ise Küçük Asya'da ıslahat işiyle uğraşmak fırsatı
kendini gösterir...'' (35)
Betman Holveg'in 27 Ocak 1913'te Prens Lihnovski'ye çekmiş olduğunu yukarıda gördüğümüz
tel üzerine işbu Büyükelçi aynı günde Grey'le görüşür (36) ve ona der ki:
''Alman hükümeti Küçük Asya'nın bütünlüğüne çok önem vermektedir; Rusya Kafkasya'ya
asker yığdığı ve Ermenistan'la çok ilgili olduğu için bir işe atılmasından kaygılanmaktadır. Eğer
Rusya Ermenistan'a (Doğu Anadolu demek istiyor) ve Fransa Suriye'ye girerse bizim buna
aldırış etmememiz elden gelmez.
Grey şu yolda karşılık verir:
''Birkaç gün önc Rus Büyükelçisi Rusya'nın gerçekten istediği şeyin, üzerinde anlaşılamayan
Türk-İran sınırı sorununun çözümlenmesi olduğunu söyledi ve eğer Türkiye'de bu işte bir
anlaşmaya varırsa Rusya'nın kendisiyle çok dost olacağını Türk hükümetine iyice anlatmamı
benden diledi. Ben Grey, sanmam ki Rusya'nın Küçük Asya'nın bütünlüğüne karşın bir tasarısı
olsun; ancak Türk-İran sınırı üzerinde Türkiye'nin tehdit etmiş olduğu bazı sevkülceyşî (beş
binden çok insanın yaşadığı) noktalar vardır. Alman büyükelçisinin söylediklerini Rus
büyükelçisine bildireceğim; ancak eğer sandığım gibi Türk-İran sınırı işinin çözümlenmesi
ortaya güven doğuracak olaylardan biri ise İstanbul'daki Alman nüfuzu belki bunu Türk
hükümetine anlatmak için kullanılabilir...
Görüldüğü gibi İngiltere, Alman kuşkularını yatıştırmaya çalışmaktadır. Yayımlanmış olan
belgeler o sırada Rusya'nın genel ıslahat işinden ileri gitmek düşüncesinde olmadığını,
dolayısıyla o an için Alman kuşkusunun yersiz olduğunu, ancak yakın bir gelecek için bu
kuşkunun çok yerinde olduğunu göstermektedir. Şu da şüphesizdir ki Almanya'nın takındığı
durum, yani eğer Osmanlı Asyası'na dokunulacak olursa onun da eli boş kalmayacağını ve
Anadolu ve Bağdad demiryollarının geçtikleri yerleri (37) alacağını açık olarak söylemesi,
Rusya'nın Doğu Anadolu'da atılganlığını kısacak ve İngiltere ile Fransa'yı ona açgözlülük
etmemesi yolunda öğütler vermeye kışkırtacak özde idi.
İngiltere'nin Berlin Büyükelçisi Goşen'in bundan 3 ay kadar sonra, 17 Nisan 1913 tarihiyle
Londra'da daimi müsteşar Nikolson'a yolladığı özel mektup işbu tarihte Alman kuşku ve
kararlarının yine aynı olduğunu gösterir (38).

ALMANYA'NIN DA ERMENİLERİ
KAZANMAYA KALKIŞMASI

Ancak birkaç ay hep bu kaygı ve kuşkular içinde kalan Almanya, karşı tedbirler alma yoluna
girmeye koyulur ve herhalde o, İngiliz ve Ruslarda birtakım kaygı ve karşı kuşkular
uyandırmıştır. Alman karşı tedbirleri şu yolda toplanabilir: Bir yandan Rus amaçlarının
gerçekleşmemesine çalışırken öbür yandan, ne olur ne olmaz diye, elden geldiği kadar
Ermenileri kazanmak ve onlara hoş görünerek gönüllerini almak; hatta Bab-ı Âli'de en çok sözü
geçen büyük devlet olması dolayısıyla Doğu Anadolu illerinde ıslahat yapılması işinin ancak
kendi himmetiyle elde edilebileceğine Ermenileri inandırmak: bundan başka Ermeni azınlığının
oradaki önemi dolayısıyla bir paylaşma olursa almak istdiği Kilikya ve İskenderun bölgeleri
Ermenilerini ayrıca da kazanmaya çalışmak.
İstanbul'da Almanların ''Osmanişer Loyd'' adıyla çıkardıkları gazetenin Nisan 1913'te ıslahat
işiyle çok uğraşmaya koyulması; İstanbul'daki İngiliz Büyükelçisi Lovter'in 24 Nisan 1913'te
Londra'ya raporu (39) ve Turhan Paşaca bildirildiğine göre Petersburg'daki Novoye Vremya
gazetesinin 18 Nisan 1913'te Almanlar'ın Ermeniler'e gösterdikleri ilgiyi kıskançlıkla anlatan
yazısı bu yolda birer delildir.

AVRUPA DURUMUNUN OSMANLI'DAKİ


TEPKİLERİ

Büyük devletler arasında Doğu Anadolu ve daha genel olarak Osmanlı Asya'sı üzerindeki
konuşmaların tepkileri 1913 yılının ikinci haftasından bu yana Bab-ı Âli'ye gelmeye başlar;
bunlar daha çok Osmanlı büyükelçilerinin şu veya bu devlet adamından işittikleri sözler ve
bunlardan çıkardıkları hükümlerdir; dolayısıyla bunların bir kısmını, tam o andakinden çok,
birkaç hafta önceki durumu gösterir diye kabul etmek gerekir.
Roma Büyükelçisi Nabi Bey 9 Ocak 1913'te çektiği bir telde Roma'daki Avusturya Büyükelçisi
Marey'in şu sözünü bildirir:
''Bulgarlar Edirne işinde direneceklerdir. İtalya, Almanya ve Avusturya ile birlikte Rusya'nın bu
sırada Ermenistan (Doğu Anadolu demek istiyor) işini ortaya atmaması için çok çalışır. Osmanlı
hükümeti orada halk efkârını yatıştırıcı tedbirleri hemen almalıdır; ta ki ora işlerine karışmak
için her türlü bahane ortadan kalkmış olsun.''
Yine Nabi Bey 9 Şubat'ta çektiği bir telde Roma'daki İngiliz büyükelçisinin adını vermediği bir
diplomata: ''Osmanlı Asyası'na dokunulmaması gerekir'' demiş olduğunu bildirir ve kendi adına
Bab-ı Âli'ye şu öğüdü verir: İngiltere ile aramızda ne kadar pürüzlü sorun varsa bunların
topunun çözümlenmesi işine girişin.
Viyana Büyükelçisi Hüseyin Hilmi Paşa, 17 Şubat'ta şu yolda bir tel çeker: ''İyi haber alan bir
kaynaktan öğrendiğime göre İngihiz hükümeti, Asya'da Osmanlı bütünlüğüne dokunulmasını
Kıbrıs Antlaşması'na (40) karşı bulurum demiş.''
Petersburg Büyükelçisi Turhan Paşa 22 Şubat'ta: ''Rusya'nın o sırada Ermeni işini
kurcalamayışını İngiliz tesirinden bildiğini'' teller.
Nabi Bey ise işbu 22 Şubat'ta çektiği bir telde:
''San Giuliano diyor ki, Ermeniler propagandaya başladılar, ıslahat işinde çabuk olun''
demektedir.
Yine işbu 22 Şubat'ta İtalyan Dış Bakanı San Giuliano İtalyan Kamutayında şu yolda bir
demeçte bulunur(41):
''Akdeniz denkliği kimsenin tekelinde (inhisar) olmamalıdır. Bu işte bütün büyük devletler bizim
gibi düşünmektedirler. İtalya ve Avusturya'nın orada eş menfaatleri vardır. Orada
gerçekleşebilecek hiçbir değişikliğe aldırışsızlık edemeyiz. Bugünkü durum bize uygundur;
onun süredurmasını istiyoruz. Rumeli, elinden gittikten sonra Osmanlı hükümetinin Anadolu'yu
daha iyi idare edeceğine ve koruyacağına güvenimiz vardır. O, Uşi antlaşmasını(42) yürütürse
arada dostluk sağlamlaşır. Osmanlı Asyası'nın bütünlüğü İtalya için bir temeldir ve Avrupa
barışı bakımından çok gereklidir; bütün büyük devletler bu düşüncede birliktir.
Sağdan soldan gelen bu uyarılar üzerine, Bab-ı Âli büyükelçilerine, bulundukları yerlerdeki dış
bakanlarla Osmanlı Asyası'nın bütünlüğü konusu üzerinde görüşmeleri ve bu bütünlüğe
dokunulmayacağı hakkında inanca almaları için yönerge verir. Gelen karşılıklar, görenek
olageldiği gibi, herkesin işbu bütünlüğe dokunmamak hususunda birleşik olduğu yolundadır.
Bir yandan da Osmanlı hükümeti içerde kendiliğinden ıslahat yapmak işine koyulur ve bir takım
kanun ve tedbirlerle yakında geleceği sezilen Rus ve Avrupa baskısını önlemeye çalışır.
Bunların başlıcalarını aşağıya topladık:
a) İllerin genel meclislerine yersel işler için karar almak yetkisini veren, iller için özel bütçeler
kabul eden ve işyarların ödev ve yetkisini tespit eden 13 Mart 1329 (26 Mart 1913) tarihli
''İdare-i Umumiye-i Vilâyât Kanunu.''
b) Sulh yargıçları hakkındaki 11 Nisan 1329 (24 Nisan 1913) tarihli kanun ve bir çok yerde
yeniden mahkeme kurulması.
c) Hükmi şahısların (şirket v.s.) gayrımenkul mallara sahip olabilmelerini, çocuksuz ölenlere ait
vakıfların mahlûle gidecekleri yerde ikinci ve saire derecede varislere de geçebilmesini,
gayrımenkullerin terhin edilebilmesini (rehin alınabilmesini) ve genel olarak gayrımenkullerin
muntazam tasarrufunu temin eden, yani umumi surette gayrımenkullerin tasarrufunu ve
bunların tabi oldukları muameleleri asrileştiren (modernleştiren) 14-27 Şubat, 21 Şubat (7
Mart), 25 Şubat ((11 Mart) ve 30 Mart (12 Nisan) 1329 (1913) tarihli kanunlar.
d) Köylüye tarım işleri için geniş ölçüde borç alma imkânının sağlanılması(43).
e) Boman (Baumann) Paşa'nın (Fransızdır) başkanlığında bulunan jandarma müfettişleri
vilayetleri gezip ihtiyaçları tespit ederler. Bu ihtiyaçların bir kısmı yerine getirilir ve bir kısmının
da yerine getirilmesine koyulunur.
Yine bu yolda çalışmalardan biri olmak üzere daha sonra genel müfettişler kanun ve
talimatnamesi çıkacaktır ki bunu da sırası gelince göreceğiz. Yabancı işyar ve jandarma işini de
az sonra gözden geçireceğiz.
Bu saydığımız Osmanlı kanun ve tedbirlerinde türlü amaçların güdüldüğü görülmektedir.
Birincisi gerçekten ıslahat yapmak amacıdır ki bu en çok idare-i Umumiye-i Vilâyât Kanunu'nda
görülür. İkincisi bazı büyük devletlere ve başta, Osmanlı ülkesinde işleyen pek çok sermayesi
olan Fransa, İngiltere ve Almanya'ya el altından bir türlü rüşvet vermektir; gayrımenkullerin
tasarruf, tevarus (miras) ve terhinine (ipoteğine) ait olan kanunlar bir yandan bu işlerdeki
muameleleri Ortaçağ'dan kalma usullerden ve hele bağlardan kurtarıyorduysa öbür yandan da
işbu üç devlet tebaalarının sermayesine bunlar üzerinde kârlı iş görmek ve bunları ele
geçirmek imkânını veriyor veya bu yolda epey kolaylıklar sağlıyordu. Getirmek istenilecek olan
yabancı memur ve jandarma subayları işi de, bir yandan devlet işlerini düzenlemek amacını
güdüyordu ise, öbür yandan da böylelikle bazı büyük devletleri, tebaalarının görecekleri işler
dolayısıyla, Osmanlı ülkesinin mesuliyetlerine iştirak ettirmek ve onlar arasında önürdeşlikler
(rekabet) doğurmak amacını güdüyordu.

DOĞU ANADOLU'DA BAZI OLAYLAR

Az yukarıya Ermeni komitelerinin kışkırtma ve saldırılarını gösteren Bitlis Rus konsolosunun 23


Aralık 1912 (6 Ocak 1913) tarihli raporunun önemli kısımlarını koymuştuk. Doğu illerinde epey
yıllardan beri süregelen Müslüman - Ermeni ve hele Kürt - Ermeni gerginlik ve güvensizliğine
Balkan Savaşı'nın doğurduğu coşkunlukları, Rusya'dan gelen kışkırtmaları ve ermeni
komitelerinin kışkırtma ve edimsel (fiili) saldırılarını eklersek kolayca anlarız ki orada, Osmanlı
hükümeti ne kadar çalışırsa çalışsın, oralara istediği kadar en iyi ve seçme vali ve işyarlarını
göndersin, bu bölgede kargaşalıklar olmasını kesin olarak önleyemezdi ve bu önleyemeyiş de
doğal olarak Rus ve Ermenilerce ona karşı bir silah gibi kullanılacaktı. 1913 yılının ilk aylarında
Bitlis ve Erzurum gibi yerlerdeki Rus konsoloslarının baysallık (huzur) ve güven olmadığı
yolunda oldukça şişirilmiş bir takım raporları vardır. Batı Avrupa ve Rusya basını da bu gibi
yazılarla dolar. Öbür yandan Osmanlı Dahiliye Nezareti ve Hariciye'ye yolladığı 10 Nisan 1329
(23 Nisan 1913) tarihli bir tezkerede Kafkasya'da, sınırımızın yakınlarında, bir sürü Ermeni
komitecisinin toplanmış olduğundan sızlanmaktadır.
Bu hava içinde ortaya çıkan bir iki olayı anacağız: 12 Nisan 1913'te Erzincan'da, tabiatıyla
gizlice bomba yapılmakta olan bir Ermeni evinde bir bomba patlar, bir kaç kişi ölür ve yaralanır.
Bu olay, asıl kendi öneminden çok, yol açtığı bazı yazılı tartışmaların belirttikleri manevi durum
dolayısıyla incelenmeye değer. Bu tartışmalar sırasında İstanbul'da çıkan Azadmar adlı Ermeni
gazetesinin 20 Nisan 1913 tarihli nüshasında, bazı parçalarını aşağıya koyduğumuz yazı
yayınlanır(44):
''Daima âsâyişten mahrum olduğunu hisseden bir kavmin, o kavme mensup bütün efradın,
ellerinden geldiği kadar, ellerine geçirebilecekleri bütün vasıtalarla kendi mevcudiyetlerini
muhafazaya ve kendi hukuk-u insaniyelerinin müdafaasına kâfi çareleri düşünmeye
mecburiyetleri neden düşünülmüyor? Erzincan'daki üç dört Ermeni, mahv ve tahrip edici
madde ve kuvvetlere böyle bir halet-u ruhiye saikasiyle iltica etmişlerdir. İşte taşralarda, her
tarafta ermeni kavmi bu halet-i ruhiyeden vâreste kalamaz.''
''... Ermeni milleti bugün dahi gülle ile dinamitin himayesine müracaata mecbur olursa bu
mecburiyet, ruhunu ne derece muharip bir me'yûsiyetin istila etmiş olduğunu gösterir... Âsâyiş-
i halinden memnun ve mes'ut olan hangi adam, hangi kısım halk hayatını tehlikeye ilka edip de
silah, tabanca, gülle ve dinamitle oynamak sevdasına düşer?
''Hangi memlekette ufacık bir vaka yahut cüz'i bir heyecan esnasında bir kavmin bütün efradı
kıtal (savaş) tehdidine maruz kalır? Hangi memlekette ahalinin bir kısmı Türkiye'deki Ermeniler
gibi bir hakkı beyan ve müdafaa ettiği zaman kendisine hatta matbuat sahifelerinde bile
hemen kıtal tehdidiyle mukabele edilir? Hangi ahalidir ki bu kabil şerait tahtında bulunduğu
halde müdafaa-i mevcudiyeti için vesait ve tedabir-i fevkaladeye tevessül etmek hakkını haiz
olmasın?''
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki bir Ermeni gazetesinde böyle bir yazının çıktığı an,
Türk basınının sindirilmiş ve hükümete karşı sayılabilecek yazıların çıkması imkânı önlenmiş
olduğu bir devirdir; Azadmar gazetesi ise siyasal cinayet işlemenin bir hak olduğunu korkusuz
ve apaçık ileri sürmektedir; ondan sonra Ermenilerin Müslümanlara yaptıkları ve onları
karşılaştırdıkları tehlikeleri hiç söze almadan yalnızca Ermenilerin başına gelenleri oldukça
şişirmektedir. Eğer son yüz yıl içinde Osmanlıdan ayrılan bir çok Balkan ülkesindeki milyonlarca
Müslümandan 5-10 yıl geçince hemen kimsenin kalmamış olduğu gözönüne getirilirse Doğu
Anadolu Müslümanlarının kaygı ve kuşkularının pek o kadar boş olmadığı görülür. Bu yazı aynı
zamanda şunu da göstermektedir: O sırada Türkçe basını sindirip susturmaya muvaffak olan
Osmanlı hükümeti büyük devletlerin ve bilhassa Rusya'nın korkusuyla İstanbul'da çıkan
Ermenice gazeteler üzerinde aynı baskıyı ve sindirme siyasasını yürütememektedir.
Bu olaydan başka bir de Nisan 1913'teki Bitlis olayı üzerine kısaca yazacağız (Bu bir yıl sonraki
büyük Bitlis olayıyla karıştırılmamalıdır). 11 Nisan 1913'te, daha önce sözü geçen Bitlis Rus
konsolosunun yukarıda görülmüş olan raporunda saydığı olaylardan biri gerçekleşir: Bir Ermeni,
bir Müslüman'ı öldürür; az sonra Müslümanlar da bir kaç Ermeniyi yaralarlar; Bitlis'te büyük bir
kaygı ve korku görülür, dükkânlar kapanır v.s.
Bunlara benzer olayların tesiri altında ve kısmen olsun Ermeni komitecilerin yarattıkları durumu
her yönden sömürmek amacıyla Ermeni Patrikhanesi Meclis-i Umumisi'ndeki Ermeni partilerinin
mümessilleri 17 Nisan 1913'te, Galata Ermeni Kilisesi'nin özel dairesinde toplanır ve kendi
iddialarına göre taşralarda Ermenilere karşı yapılmakta olan ''zulüm'' üzerinde uzun uzadıya
görüşür ve sonunda Meclis-i Umumice bu sorunu incelemek üzere bir komisyon kurulmasına
karar verirler.
Doğu Anadolu durumunun dışardan görünüşüne birkaç örnek verelim: Girs 24/11/1913'te
Sazanof'a yazdığına göre(45): Bana gelen sızlanma ve haberlerden şu sonuca varmam
gerekiyor ki bu sırada olagelen zorbalıklar (actes de violence) Türkiye'nin Doğu illerinde
görenek olan olayları aşmamaktadır; dolayısıyla bunlar duyguların coştuğunun bir delili
sayılamaz ve Ermenilerin muttarit (sistemli) olarak toptan bir öldürmeye uğradıklarını
göstermemektedir.''
Nabi Bey'in 31 Mart 1913 tarihiyle Roma'dan Bab-ı Âli'ye çektiği bir tele göre: Marki San
Giuliano ona, Trabzon İtalyan konsolosunun bildirdiklerine dayanarak Doğu illerinde yapılmış
olan ıslahatın iyi sonuçlar vermekte olduğunu söylemiş.
Vangenhaym 12 Nisan 1913 tarihiyle İstanbul'dan Alman Başbakanı Betman-Holveg'e yolladığı
bir raporda Türk(46) Ermenistanı'ndaki (Doğu illeri) Rus propagandasının doğru veya yanlışlığı
hakkında güvenilir haberler almanın olağanüstü güç olduğunu yazmaktadır.
Genel olarak denilebilir ki 1913 yılının ilk üç buçuk ayında Doğu Anadolu ve Ermeniler sorunu
bir hazırlanma ile karışık bekleme devresindedir; Balkan Savaşı sona erince onun ele alınması
düşünülmektedir ve Ermeni komite ve partileri de buna razı olmuşlardır; elde bulunan bir kaç
belge bunu gösterir; birincisi Taşnakların 18 Mart 1913 tarihli gizli bir genelgesidir(47). Bunda
Ermeni sorununun siyasal bakımdan nasıl gelişeceği ayrı ayrı üç madde olarak ve komitenin bir
yandan Doğu Anadolu'da, öbür yandan da Ermeni kitleleri arasında nasıl çalışmakta olduğunu
açık olarak anlatmaktadır.
Genelgenin önemli kısımları aşağıdadır
(Gayet mahremdir): 5 Mart 1913 (Rumi)
Arkadaşlar,
''Balkan Harbi'nin yeniden başlaması muhit-i siyasiyeyi tekrar karıştırdı. Bu münasebetle
Ermeni meselesinin vaziyeti de tahaffüf etti (hafiflettiği) zannolunur. Hakikatte mesele böyle
değildir. Çünkü muayyen zevat, hey'etler ve bilhassa cemiyetimiz, Ermeni meselesini ileride
diplomasi masasına vaz'etmek (koymak) ve istifade-bahş bir surette hallini temin amacıyla
zemin ihzar eylemek (hazırlamak) için müracaat ve teşebüsat-ı siyasiyede bulunmuşlardır. Bu
hususa dair bürodan gelen mektuplardan âtideki mühim malumatı istihrac ediyoruz
(çıkarıyoruz):
''Ermeni davası hakkında size üç nokta tebliğ edebiliriz:
''1. Davamız bu süferâ (elçiler) konferansına ithal edilmeyecektir.
''2. Üç devlet, Fransa, İngiltere, Rusya sulhun suret-i nihaiyede akdinden sonra bizim
meselemizi ele almaya karar vermişlerdir.
''3. Bu üç devlet de Ermeni vilayetinde hususi bir idare tesisi hakkında müttehidü'l-fikirdirler.
Yani, tabir-i âharle, bu suretle ıslahatın tatbiki temin olunacaktır. Paris'te Puankare, Londra'da
Sör Edvard Grey, Petersburg'da Sazanof ve bunların İstanbul'daki süferası (elçileri) bu fikrin
dermeyan ve şimdilik biraz intizar vaziyetinde bulunulmasını tavsiye etmişlerdir.
''Aralarına Balkan komitesinin en tesirli azası da dahil olan Londra'daki 'İngiliz-Ermeni' komitesi
epeyce faaliyettedir.
Bunlar altı devlet hükümdarıyla kabinelere gayet müessir bir muhtıra vermişler ve bu
muhtıranın bir suretini Cemahir-i Müttehide-i Amerika Reisine (Amerika Birleşik Devletleri
Başkanı'na) (Taft'a) göndermişlerdir. İngiliz, Fransız, Rus süferasının Ermeni meselesiyle iştigal
etmeleri için talimat aldıkları hakkında mevsuk malumatımız vardır. Diğer devletlerin de
iştirakini ve hiç olmazsa muhalefet etmemelerini temine bezl-i vücud ediyoruz. Şimdilik şurası
muhakkaktır ki Ermeni meselesi Süfera Konferansı'na dahil olmayacaktır. Halk bundan
müteessir olmamalıdır. Çünkü Asyây-ı Suğra meselesinin Rumeli meselesinin hallinden sonra
mevzuubahs edilmesi takarrür etmiştir. Fransa hükümeti bu sefareti davamıza karşı pek ziyade
hararetle sarılıyor. Fakat en mühim nokta İngiltere ile Rusya arasında Ermeni meselesinden
dolayı ihtilaf zuhur etmemesidir. Petersburg'da Ermeniler Başvekil ve Hariciye Nazırı'na
müracaat etmişler ve müracaatları samimiyetle kabul olunarak İstanbul sefirine talimat
vereceklerini beyan ile beraber aynı zamanda -garip görünüyor- Fransa ve İngiltere'de
propaganda yapılmasını tavsiye eylemişlerdir.
''Evvelce de size yazdığımız veçhile teklifatımızı Patrikhane hemen aynen kabul etti. Şimdi her
noktanın esbab ve tafsilatıyla iş'arını rica ediyorlar. Şimdi bizi meşgul eden bu cihettir. Hutut-ı
esasiyeyi, mufassalan ve serian göndereceğimizi ümit ediyoruz.
''Petersburg'dan buraya İstanbul Ermeni mahalifiyle görüşmek üzere iki Ermeni murahhası
geldi ve kâfi malumat-ı mühimme istihsaliyle avdet ettiler. Van'da müdafaa-i şahsiye
çetelerimizin Kürtler üzerinde epeyce tesir yaptığı ve valinin de bizzat siyasetinden dönmeye
başlayarak bizims oradaki heyetlerimize tekarrübe çalışmakta olduğu yazılıyor.
''Siyasi mesâilimizle beraber aynı zamanda memlekette müdafaa-i şahsiye meselesi de vardır
ki bu en mühim mesele-i hayatiyedir. Memleketin vaziyeti bazı menatıkta Ermeni unsuru için
gayr-ı kabil-i tahammül bir hale gelmeye başladı ve bu sefer de şu siyasi fırtınayı geçirerek
yaşayabilmek için bütün nazar-ı dikkatimizi o tarafa çevirmekliğimiz elzemdir.
''Arkadaşlar! Hal-i hazırı göz önüne getirerek şubelerden âtideki mevaddı rica ederiz:
''1- 1913 Âzâlık tahsisatını derhal cemiyle irsali,
''2- Taşnaksutiyona mensup Salib-i Ahmer, Musiki, Tiyatro vesaire cemiyetlerin faaliyetlerinin
daima müdafaa-i şahsiye menfaatine masruf olması için tebligat ifası,
''3- Ahalinin iyi kısmının daima bizimle beraber olduğuna emin olarak propagandalara,
mitinglere devam olunması,
''4- Hayrenik gazetesinin açtığı 'Yaşamak için' ianesine kuvvet verilmesi,
''5- Ziyafetler, düğünler, yortular gibi içtimaatta müdafaa-i şahsiye için para toplanması''
Bu belge o andaki ermeni ümitlerini ve tabiyesini iyice belirtir.
Sözü geçen belgelerin ikincisi, Paris'teki Rus Büyükelçisi İsvolski'nin, Sazanof'a yolladığı 28
Şubat 1913 (13 Mart 1913) tarihli yazıdır; geniş bir özeti aşağıdadır (48):
''Bogos Nubar Paşa bugünlerde gelip beni gördü: Petersburg'dan kendisine yollanılmış olan
öğüde uyarak bu sırada Londra'ya gidip Ermeni sorununu Londra Büyükelçiler Konferansı'na
sunmaktan sakınmış; şimdi, yeniden bize başvuruyor ve Balkan barışının yakın oluşuna göre
beklenilen anın gelip gelmediğini soruyor. Ona göre Türkiye Ermenileri bu sırada özgürlük
(muhtariyet) veya uyrukluk (tabiyet) değiştirme (yani Rusya'ya katılma) sorununu ortaya
atmak düşüncesinde değillerdir ve tek amaçları Berlin Antlaşması'yla göze alınan, 1895'te
Rusya, Fransa ve İngiltere'ce tespit edilen ve hiç yürütülmemiş olan ıslahatın yürürlüğe
girmesidir. Ermenilerin bu işte tek ümitleri güçlü Rus yardımındandır ve her ne olursa olsun Rus
hükümetinin öğütlerine uyacaklardır. Bogos Nubar Paşa'ya gelen haberlere göre bu anda
durum Ermeniler için oldukça uygun görünmektedir; çünkü Osmanlı hükümeti ciddi ıslahat
yapmak lüzumunu anlamaya başlamış ve büyük devletlerin İstanbul'daki mümessilleri de bunu
anlamışlardır; hatta bugünlere kadar Ermeni dileklerine çok karşın bir durum almış olan Alman
Büyükelçisi bile durumunu değiştirmiştir. Bunlara dayanarak Bogos Nubar Paşa, Ermeni
mümessilleriyle birlikte ayrıntılı bir ıslahat tasarısı hazırlamıştır; 1895 tasarısını temel olarak
almış ve bunda, başlıcası kendisinden vazgeçilemez olan bir Avrupa denetlemesinin kurulması
olmak üzere bazı değişiklikler yapmıştır. Bu tasarı bitip Açmiyazin Katogikos'unca beğenilince
Bogos Nubar Paşa onu Rus hükümetine sunulmak üzere bana (İsvolski'ye) verecektir.
''Bogos Nubar Paşa'ya şu yolda karşılık verdim: İsteklerinizi Rus hükümetine bildireceğim;
şimdilik iş bu hükümetin rıza ve iznini almadan hiçbir girişimde bulunmamanızı önemle dilerim.
Bogos Nubar Paşa Fransız Dışişleri Bakanlığı ile de bu yolda görüşebilip görüşemeyeceğini
sordu, görüşebilirsiniz dedim. Daha sonra Dışişleri Bakanı Bay Jonar'dan (Jonnart) öğrendim ki
ona da bunları söylemiş ve Bay Jonar dileklerini beğenmiştir. Dışişleri Bakanı, Ermeni ıslahatı
işinin çok önemli olduğunu, eğer büyük devletler Küçük Asya'da tehlikeli karmaşalar çıkmasını
önlemek istiyorlarsa bugünkü uygun durumdan faydalanarak Berlin Antlaşması'nın ve 1895
tasarılarının gerekliklerini gerçekleştirmeye koyulmalarının doğru olacağını bana söyledi.''
O sıralarda Bogos Nubar Paşa ile Paris'te görüşmüş olan Cavit Bey 8 Nisan 1929 (1913)
tarihiyle şöyle bir not yazmıştır (49):
''Maksatlarını, mesleklerini Bogos Nubar izah etti. Ermeniler tarafından memur edilmiş. Fransız
ve İngiliz kabineleri nezdinde teşebbüsatta bulunacakmış. Maksatları da Ermenistan'a bir
ecnebi vali (padişah tarafından müntehap) bir de ''agents civils''ler tayini. Bu fikrin yanlış
olduğunu, Ermenistan'ın baziçe-i nüfus olacağını, Makedonya'da yapılan tecrübenin iyi bir
netice vermediğini, Rusya'nın Ermenistan'ın ıslahını istemediğini, orada Kürtler ve Ermeniler
arasında Rus memurlarının daima iğtişaş ve ihtilâf çıkaracaklarını, hükümetin ıslahata katiyyen
azmetmiş olduğunu, Ermenistan'ı ecnebi memurlarla bilhassa İngiliz memur ve jandarmalarla
dolduracağını, bunların yarın memuriyetlerinden çıkarılacağı itirazına karşı da on beş sene
müddetle tayin olunacaklarını, Ermenistan'da bir iğtişaş zuhurunun memleket için ne büyük
felaket olacağını bildiğimizi uzun uzun izah ettim.
''O Berlin muahedesinden, bilateral (iki taraflı) bir şey yapılması lüzumundan ve kendisine
verilen memuriyetin haricine çıkamayacağından bahsetti. O zaman bu vazifesini ifa
edemeyeceğini, Avrupa'nın bir yeni mesele çıkarmaya hahişger olmayacağını, sulh muahedesi
karîben imzalanacağından o vakte kadar Avrupalılar'ın Ermenistan için formül
bulamayacaklarını, Türkiye'nin ve Ermenilerin istifadesinin el ele verip çalışmaklığımızda
olduğunu söyledim. Tabii tarafeyn fikrini muhafaza ederek ayrıldık. Bu mülakatımızdan
Mahmud Şevket Paşa'ya bahsedeceğimi söyledim. Ona da itiraz etmedi.
''Yapacağı işte muvaffakiyete kendisinin de pek itimadı yoktur zannederim.''
Bu yazı büyük devletlerle müzakereye memur olan Cavid Bey'in ne derece aldandığını ve boş
ümitlere kapıldığını göstermesi bakımından dikkate değer.
İsvolski'nin Bogos Nubar Paşa ile görüştükten sonra hükümetine bildirdiği haberler gazetelerde
de görülür ve gazeteler nasıl davranılacağı yolunda ayrıntılar verirler; Tiflis'te çıkan ''Meşak''
gazetesine 1 nisanda Paris'ten yollanan bir yazıda yukarıda gördüklerimizin çoğu vardır; artık
olarak şunlar da bulunmaktadır (50):
''Avrupa memalik-i muhtelifesinde Ermeni meselesinin müdafaası için komisyonlar teşekkül
etmiştir. Londra'da 'Balkan Komitesi, bir Ermeni Komitesi teşkil etmiştir. Bu komite memalik-i
sairedeki cemiyetlerle akd-i münasebet etmiş olup an-karip beynelmilel büyük bir miting tertip
edecektir. Fransız Komitesi Paris'te General Lakrua'nın (Lacroix) taht-ı riyasetinde teşekkül
etmiştir. Berlin'de de bir komite vücuda getirilmiştir.
''Memalik-i muhtelifede zevat-ı meşhureden bulunan İngilizler, Fransızlar, Almanlar ve
İsviçreliler, Ermeni meselesi lehinde propaganda için Ermenilerden ayrı olarak hususi komiteler
teşkil etmişlerdir; bu komiteler birbirleriyle münasebette bulunup gayet faide bahş bir
faaliyettedirler.
''Petersburg'da dahi Rus meşahirinden mürekkep bir komitenin teşekkül etmesi arzu
edilmektedir.''
Bütün bunlardan şu çıkarılabilir: Nisan 1913 ortalarına kadar Ermeni sorunu için için yanan ve
hele Rusya bakımından bir hazırlık evresi geçiren bir iştir.
Ancak Rusya bakımından hazırlık evresi geçiren başka bir sorun daha vardır: Boğazlar sorunu
ve görünüşte olsun bu sorun daha ön sırada tutulmaktadır. Ancak şu yöne yine bakışı çekmek
gerekir ki birçok belge Rusya'nın 1912 sonu ve 1913 başlarında Boğazlar sorununa daha çok
önem verdiğini göstermektedir. Ancak yukarıda dediğimiz gibi onun bu işte öbür büyük
devletlerden mukavemet görmesi melhuzdu. Bab-ı Ali'nin anlatacağımız girişimi (teşebbüsü)
ise birden bire Ermeni işini ön safa geçirecek, onu en önemli bir uluslararası sorun yapacak ve
öbür devletlere de Osmanlı Asyası'nın başka yerlerinde Rus'unkine denk paylar alma kapılarını
açarak herkesi tatmin edecek ve bu sayede paylaşma işinin kolayca çözümlenmesini
sağlayacaktır.

III. BAB-I ÂLİ'NİN BİR GİRİŞİMİYLE


ERMENİ İŞİNİN ULUSLARARASI BİR
SORUN OLMASI

24 Nisan 1913'te yapılan bu girişim, Doğu Anadolu'da ve Osmanlı Dahiliye Nezareti'nde


çalışmak üzere İngiliz işyar ve jandarma subayları getirtmek amacıyla İngiltere hükümetine
başvurmaktan ibaretti. Rusya bunu öğrenir öğrenmez son derece kuşkulanır, onun baskısı
altında iş büsbütün başka bir çığıra dökülüp Doğu Anadolu Rus menfaatlerinin üstün durumda
bulundukları bir bölge olarak kabul edilir ve böylelikle paylaşmalar zinciri harekete geçirilmiş
olur.
Bu gelişmeleri anlatmadan önce Bab-ı Âli'ce bu işe ne gibi düşüncelerle girişilmiş olduğunu
anlatmak gerekir.
Osmanlı Evrak Hazinesi'nde bu yönü açıkça aydınlatacak belgelere rast gelmedik. Bu eksiği
tamamlayabilecek başlıca iki kaynak vardır.
Birincisi İttihad ve Terakki devrinde türlü nezaretlerde, Meb'usan ve Şûray-ı Devlet
reisliklerinde bulunmuş olan Tal'at Bey'in en güvendiği kimselerden olan Halil Bey'in (Eski İzmir
Milletvekili Halil Menteşe) hatıratı ve Sadrazam Mahmud Şevket Paşa'nın çok yakın, hatta
Osmanlı ricalinden de yakın sırdaşı olan İstanbul'daki Alman Büyükelçisi fon Vangenhaym'ın
(von Wangenheim) kendi hükümetine gönderdiği raporlar.
Halil Bey'in hatıratı ömrünün sonlarına doğru çıkmış olduğundan (51) üzerinde durduğumuz
devre ile ilgili olanları 33 yıl kadar eski zamanlara ait demektir ve onların hiç olmazsa büyük bir
kısmı vaktiyle alınmış notlara dayanmamaktadır. Bu yön bazı pek açık yanlışların
bulunmasından anlaşılabilir. Ancak Ermeni meselesinin gelişmesine ait hatıraları pek geniş
ölçüde olayların gidişine uyduğu gibi yazar tarafından saklanmış bazı belgeleri de
kapsamaktadır. Buna göre anılmaya değer; bununla birlikte oradaki yanlışlar ve olaylara
uymayan yönler haşiyelerle belirtilmiştir.
Halil Bey'in Paris'te ünlü sosyalist önderi Jores'i (Jean Jaures) ziyaretini ve ondan alınan öğütleri
anlatışıyla başlayacağız (52); o der ki:
''Jores'i Paris banliyösündeki ufak köşkünde Rahmi ve Doktor Nâzım Beylerle ziyaret etmiştik.
O, bizi kütüphanesinde kabul etmişti. Uzun izahatımızı sabırla dinledikten sonra bize şunları
söylemişti: 'Bu gibi felaketler her millet için mukadderdir. Me'yus olmayınız. Yalnız sizin için
daha büyük bir tehlike belirmektedir. Ermenistan'da ıslahat propagandası başladı. Korkarım ki
Ruslar son darbeyi vurmak için bunu ele almış olmasınlar. Kendiliğinizden oralarda esaslı
ıslahata başlayın, belki tehlikeyi bu suretle önlemiş olabilirsiniz' demişti.
''İstanbul'a döndüm. Mahmud Şevket Paşa merhumu sadaret makamında ziyaret ettim. 'Halil
Bey, Avrupa'da neler var, anlat bakalım' dedi. 'Paşam, büyük bir tehlikeye maruzuz.
Ermenistan ıslahatı propagandası başlamıştır. Rus sefaretlerinin buna müzahir oldukları
anlaşılıyor. Artık Ruslar mağlubiyet döşeğinden bizi kaldırmak istemiyorlar.
Ermeni ıslahatı vesilesiyle son darbeyi vurmak istiyorlar' dedim. 'Ne çare düşünüyorsun' dedi.
'Şark vilayetlerimizde ıslahatı, İngiliz mütehassıslarına tevdi etmek. Bunu temin edebilirsek
mensî (unutulmuş) bir hale düşen Kıbrıs muahedesini ihya etmiş oluruz. Bu muahede
mucibince İngilizler Şark'tan gelecek Rus taarruzuna karşı bizi müdafaayı deruhte etmiştir'
dedim.
'Halil Bey, çok iyi bir çare olur. Hemen Talat Bey'le görüşün, derhal sefire talimat verelim' dedi.
''Ben de hemen dahiliye nazırı olan Talat Bey merhuma gittim. Paşa ile olan muhaveremizi
anlattım. 'Merkez-i Umumi ile görüşelim' dedim. 'Ona hacet yoktur. Hemen sadrazama gidelim'
dedi. Dahiliye nezaretine bir müfettişi umumi celbine karar verdik. O gün Londra sefirimiz olan
Tevfik Paşa'ya şu yolda talimat telgrafı çekildi:
''Şark vilayetlerimizde esaslı ıslahata karar verdik. Bunu da İngiliz mütehassıslarına tevdi
edeceğiz. İngiliz hükümeti şarkta tecrübe görmüş ricalinden birisini bu iş için intihap buyursun.
Umumi müfettiş olacaktır. Bu zat arzu ettiği mütehassıslarla birlikte gelsin, mahallerinde
tetkikat yapılsın, vereceği raporu kabul ve tatbik edeceğiz. Derhal teşebbüste bulunarak
neticeyi telgrafla bildiriniz.''
''Birkaç gün sonra Tevfik Paşa: 'Hariciye Nazırı Sir Grey'e hükümetin arzularını bildirdim. Çok iyi
bir kabul gösterdi. Birkaç gün sonra intihab edilecek zatı da bana bildirecektir' cevabında
bulundu. Bir hafta sonra da Lord Milner'in (53) seçildiğini bildirdi. Çok sevindik. Hükümetin
teşekkürlerini İngiliz hükümetine bildirmesi sefire yazıldı. Aradan biraz zaman geçince şu cevap
alındı: 'Sir Grey beni davet etti, şunları tebliğ etti: 'Rus sefiri nezdime geldi Türklerin Şark
vilayetlerinde ıslahat için sizden mütehassıslar istemiş olduğunu öğrendim. Orası bizim
hududumuz üzerindedir ve Ermeniler bizim tarafta daha fazladır. Bu bizim doğrudan doğruya
alakadar olduğumuz bir emniyet meselesidir. Islahatın yapılması muvafıktır; fakat bir taraflı
olamaz. Beynelmilel kontrol tarzında ıslahat yapılmalıdır. Biliyorsunuz, Ruslar müttefikimizdir;
maalesef onların arzusu hilafına hareket edemeyeceğiz;
''İngiliz hükümeti yalnız teklifimizi reddetmemiş, milletlerarası ıslahat layıhasının tanzimini de
Ruslara bırakmıştır.''
Cavit Bey'in hatıralarında da 18 Nisan 1329 (19 Mayıs 1913) tarihiyle (Tanin, 23 Nisan 1944) şu
kayıt vardır:
''Cahit'ten (B. Hüseyin Cahit Yalçın) mektup aldım. Talat, Halil (Halil Menteş), Hakkı (İttihad ve
Terakki'ye mensup askeri erkândan Hafız Hakkı Bey -sonra Paşa), Hallaçyan (Nafıa nazırlığı
etmiştir) ve Cemal (sonra bahriye nazırı olacak olan Cemal Paşa) ile birlikte Mahmud Şevket'i
ziyaret ettiklerini, ecnebi müşavirler vesaire hakkındaki fikirlerinin pek iyi olduğunu, fakat
etrafında ciddi ve çalışkan adamlar bulunmayıp birtakım budalalar toplandığını söylüyor.''
Osmanlı devlet adamları ve İttihad ve Terakki ileri gelenlerinin bu işteki görüşlerini böylece
belirttikten sonra Alman resmi belgelerindeki bilgilere geçelim.
Sadrazamın bu ıslahat işine ne gibi düşüncelerle girişmiş olduğu Alman Büyükelçisi
Vangenhaym'ın 26 Nisan 1913 tarihiyle Başbakan Betman-Holveg'e yollamış olduğu bir
raporda apaçık görünür; bilindiği ve bu eserin daha önce çıkmış kısımlarından anlaşılacağı gibi
Almanya ve Avusturya'nın en çok güvendikleri ve tuttukları Osmanlı uz kişilerinden biri
Sadrazam Mahmud Şevket Paşa'dır; o da bu devletlere karşı, bunlara benzer duygular
göstermektedir; raporda verilen bilgilerin önemi bunların Mahmud Şevket Paşa'nın ifadesine
dayanmalarındadır. Vangenhaym bu uzun raporunda (54) Bab-ı Âli baskınından sonra Osmanlı
durumunun iyileştiği yolunda az çok garip (çünkü güneye doğru kıvrılan Enos-Midya çizgisi
Osmanlı-Bulgar sınırı olarak kabul edilmiş bulunuyordu) bir düşünce üzerinde uzun uzadıya
durduktan ve bu işlerin kerametinin İttihad ve Terakki'ye değil sadece Mahmud Şevket Paşa'ya
ait olduğunu söyledikten sonra asıl konumuzla ilgili olarak şunları yazmaktadır:
''Genç Türkler (İttihad ve Terakki) iktidarda kaldıkça, Türk politikası Mahmut Şevket'in takip
ettiği politika olacaktır. Mahmud Şevket, Türkiye'nin iç ve dış gelişmesini nasıl düşündüğünü,
uzun bir mukaleme esnasında bana şöylece anlatmıştır:
''Şimdiye kadar Türk siyaset adamları, şu veya bu devlet grubuna dayanmak lazım geldiğini
söylerlerdi. Bunlar unutuyorlar ki Türkiye, müttefikine bir yük olacak derecede perişan bir hale
düşmüştür.
Bizim şimdi muhtaç olduğumuz, ittifak değil, onun aksidir; yani büyük devletlerin bizi, hiç
olmazsa on sene, rahat bırakmalarıdır ki biz de kendimizi toplayıp teşkilatlanalım. Onun için
ben, Türkiye ile öbür devletler arasında mevcut ihtilaflı meselelerin ortadan kalkması için
uğraşacağım. Rusya ve İngiltere ile birtakım sınır düzeltmeleri yapmamız gerekiyor. Bunların
çoğu bizim için önemsiz birtakım noktalar olup bunlar Bab-ı Âli tarafından suni olarak
büyütülmüştür. Bu müzakereler yüzünden kocaman arşivler vücuda gelmiştir. Şimdi bu
kâğıtları yaktıracağım. İngiltere'nin Basra Körfezi, Rusya'nın Ermenistan, Fransa'nın Suriye
hakkındaki arzularını yerine getirmeye çalışacağım. İçimde de şu fikri canlı tutacağım: Türkiye,
yeniden dirilmesini ancak Almanya ile İngiltere'ye dayanmak şartıyla umabilir (Olmaz! Ya öyle,
ya böyle!) (55) Bu iki memleketin birbiriyle şimdiye kadar çekişmiş olması, felaketimizin başlıca
sebebidir. Alman-İngiliz anlaşması zemininin Türkiye olmasına gayret etmeliyim. Daha
şimdiden, İngiltere'ye, Alman emellerine karşı gelmekte olduğu yerlerde mukavemet etmekte
ve Almanya ile görüşüp anlaşmanın lüzumuna işaret etmekteyim.
''İç siyasada güç meseleler karşısındayım. Bugünkü anayasanın memleketin ihtiyaçlarına ve
halkın entelektüel seviyesine uymadığı meydana çıkmıştır. (Devirmek!) Padişahın mevkii
yükseltilmeli, meclisinki alçaltılmalıdır (Doğru! Bizde de!) Bugünkü usul ile ülkeyi idare etmek
imkânsızdır. Onun için yalnız anayasanın değişmesiyle uğraşacak bir mümessiller meclisi
çağırmak niyetindeyim. Bu iş bu meclisi birkaç yıl meşgul edecektir. O arada ben de meclisten
müstakil olarak idari ıslahatı gerçekleştiririm. Son yılların acı tecrübeleri yüzünden, adem-i
merkeziyetçi idarenin taraftarı oldum (Yalnız bir dereceye kadar!) Türkiye'de muhtelif
milliyetleri zorla Osmanlı kılmaya uğraşmak ondan sonra da memnun etmeye çabalamak,
yanlış bir yoldu. Bunun aksi yol doğrudur. Şimdi çıkmış olan vilayet kanunu, kendime çizdiğim
yolu göstermektedir. Eyaletler esasında kendi kendilerini idare etmelidirler. Sonradan
belediyelere de bu selahiyet verilebilir (Hele şuna bak! Bu da ne demek?) Mühim olan kanunları
doğru tatbik edecek adamları bulmaktır (Olmaz!) Bu gibi şahsiyetler bugün hemen hemen yok
gibidir. Elimizde usta ve namuslu bir memur sınıfı yoktur. Bu noktada yabancı memleketler bize
yardım etmelidir. Bu nedenle ıslahatçı göndermeleri için muhtelif kabinelerden ricada
bulunacağım; ordunun ıslahı hususunda ümitlerim muhakkak Almanya'dadır. Bu, programımın
en önemli noktasıdır. Ordu tepeden tırnağa ıslah edilmeli; zabitler siyasal fikirlerden
uzaklaştırılmalıdır. Bu hususta, şurada burada müşavir sıfatıyla teşkilatımızın içinde yer
almakta olan muallim zabitler kifayet etmez. Maarif işlerinin ıslahında da ümitlerim
Almanya'dadır. İtalya'dan Suriye için jandarma zabitleri, Fransa'dan mali ıslahat ve posta ve
telgraf hususunda rica edeceğim. Buna karşılık, Doğu ve Kuzey Anadolu eyaletlerinin muayyen
idare işlerinde İngilizlere ihtiyacım vardır. İngiliz hükümeti, prensip itibarıyla jandarma için 7
alay komutanı, adliye ıslahatı ve Ermenistan'da bayındırlık işleri için ikişer memur göndermeye
muvafakat etmiştir(!!). Donanma da eskisi gibi İngilizler tarafından ıslah edilecektir. Gemilere,
Amiral Limpus'un teklifi üzerine faal hizmette bulunmayan İngiliz deniz zabitleri kumandan
olarak verilecektir (Çok esefe şayan, hiç de pratik değil!)
''Mahmud Şevket İngiltere'ye biraz bol pay vermektedir. (Biraz fazla!) ve İngiltere, eğer
sadrazamın fikirleri tahakkuk edecek olursa Türkiye de çok büyük nüfuza mazhar olacaktır.
Fakat bu nüfus daha ziyade Ermenistan'a münhasır kalacağından ve ister istemez Rusya
aleyhine inkişaf edeceğinden bunu kabul edebiliriz(?!); bahusus ki orduda başlıca nüfus bizde
olacak (O bize karşı Bağdad hattını falan kullanacaktır.)
''Orduyu kontrol eden kuvvet, Türkiye'de en büyük kudret olacaktır (56). Hiçbir Alman düşmanı
hükümet, ordu tarafımızdan kontrol edildikçe iktidar mevkiinde kalamayacaktır (57). Bu
düşünceler herhalde Mahmud Şevket'in aklından da geçmektedir. Görünüşe göre o,
tarafımızdan tesir altında bulundurulan ordunun genç Türk hâkimiyetinin, bir kuvveti olmasını
hesaba katmaktadır. (İnşallah olmaz!). Maarif işlerinin de bize tevdii fikri, önümüzde şimdiden
kestiremeyeceğimiz imkânlar açmaktadır; elde etmek istediğimiz bazı emeller için bugüne
kadar Alman devletinin para ve vasıtalarını kullanarak Türkiye'deki mekteplerimizi himaye
ediyorduk; belki böylece bundan böyle Türk devlet mekanizmasını tesir altında bulundururuz.
''Hulasa olarak, Mahmud Şevket'in mümkün olduğu kadar uzun bir zaman hükümet dizginlerini
elinde tutması ve programını tatbik edebilmesi, bana Alman menfaatlerine uygun
görünmektedir.
''Sadrazam, genç Türk kabinesinin mevkii uzun bir zaman için emin imiş gibi konuşmaktadır.
Partisinin, hükümet darbeleri ve sokak nümayişleri yüzünden hâkimiyeti elinden
kaçırmayacağını tekrar tekrar bana söyledi. Ben de şimdilik Mahmud Şevket'e karşı hiçbir
tarafta bir tehlike görmüyorum. Tabii, bir suikastçının kamasına karşı emniyette değildir.
Düşmanları olan itilafçılar, bütün İngiliz entrikalarına rağmen oyunu kaybetmiş görünüyorlar.
Kâmil Paşa'nın taraftarları, daha ziyade Avrupa vilayetlerindendiler. Bu eyaletler ise
kaybedilmiştir. Enver Bey bir meçhul olarak kalmaktadır; onun da yeniden Afrika'ya döneceğini
tahmin ediyorum. (Hayır önce o asılmalıdır. -Manası iyice anlaşılmıyor- Mütercim) (58).
''Genç Türklerin tutunup tutunamayacakları, iç meselelerden ziyade Türkiye'nin Küçük Asya'da
tutunup tutunamayacağına bağlıdır. Öte yandan Küçük Asya'nın geleceği de geniş mikyasta,
genç Türklerin iktidarda kalıp kalamayacaklarına bağlıdır. Türkiye'yi muhafaza etmek isteyen
Almanya, acizane fikrimce, Mahmud Şevket'in ıslahat gayretlerini faal bir şekilde
desteklemekte fevkalade menfaatlidir.''
Kayser bu rapora son not olarak şunu yazmıştır:
''Çok iyi niyet, fakat çok hayal de var! Hakikatte, muhtelif Avrupa devletlerinin Türkiye'nin iç
işlerinde tavzif edilmeleri karşılıklı entrikalar ve Türkiye'nin parçalanması için mükemmel bir
köprüdür! Devletler, nüfuzlarını bu kadar basit şekilde tahdit ettiremez ve vazifelerini
ayırtmazlar. Hele İngilizler!''
Kayser'in de işaret ettiği gibi bu işte çok büyük bir hayal payı vardır. Mahmud Şevket Paşa'nın
düşüncelerini incelersek şunları görürüz:
a) Bir iki makul düşünce: Osmanlı'nın o sırada işbirliği yapabileceği bir bağlaşık aramaktan çok,
rahat bırakılmasını sağlayacak tedbirlere başvurması gerektiği; elden geldiği kadar pürüzlü
sorunları ortadan kaldırmaya çalışmasının keza gerektiği gibi.
b) Kendisinin Türk olmamasından (Irak'ta Araplaşmış bir Gürcü ailesindendir) ve büyük
devletlerin siyasalarına akıl erdirememesinden doğma düşünceler:
Bunların başında: ''İngiltere'nin Basra Körfezi, Rusya'nın Ermenistan, Fransa'nın Suriye
hakkındaki arzularını yerine getirmeye çalışacağım'' sözü gelir. Mahmud Şevket Paşa'nın
Ermenistan dediği Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu, Osmanlı devletinin temel taşlarından biri iken
ora işlerini Suriye ve Basra Körfezi işleriyle bir tutmak ve Rusya'ya fedakârlık veya tavizde
bulunacağını söylemek, hem Türk olmamanın, hem de Osmanlı devletinin gerçek güç
kaynaklarının nerede olduğunu anlamamanın bir sonucudur. Bu düşünce ile tam bir tezat teşkil
eden Doğu ve Kuzey Anadolu'ya İngiliz ve Suriye'ye İtalyan işyarı getirmek düşüncesi de kesin
bir siyasal anlayışsızlığı göstermektedir. Böyle bir yola girmek için Rusya'nın Doğu Anadolu'da
ve Fransa'nın Suriye'de, gerçekten istediğinin, oraları ele geçirmek fırsatlarını doğurmak değil,
ora işlerinin düzelmesini sağlamak olduğunu sanmak saflığında bulunmak gerekir. ''Alman-
İngiliz anlaşması zemininin Türkiye olmasına gayret etmek'' işine gelince Alman-İngiliz davası
cihanşümul bir dava olduğuna göre bunun birtakım Osmanlı işyarı ve subaylarının şu veya bu
ulustan olmasıyla az veya çok çözümlenebileceğini sanmak veya ummak yine saflıktır.
Böylelikle açılan çığırın sonucunda Osmanlı işleri üzerinde bir İngiliz-Alman anlaşması ve
yakınlaşması olacaktır, ancak bu, Osmanlı'nın genel paylaşmasının bir öncüsü olmak üzere işbu
ülkeyi nüfuz bölgelerine ayırmak biçiminde kendini gösterecektir.
c) Mahmud Şevket Paşa'nın iç siyasa ile ilgili düşünceleri (Meclis-i Müessisan, adem-i
merkeziyet vesaire) daha çok yürütüş ve güdüş biçimine göre iyi veya kötü sonuç verecek
düşünceler olduğundan bunlar üzerinde kesin bir şey denemez. Ancak onun da sözlerinden
ülkeyi birkaç yıl devletin genel işleri bakımından meclissiz ve hiçbir türlü denetlemesiz idare
etmek düşüncesi az çok sezilmektedir.
Bu böyle olunca zaten pek aldırış etmediği ve ona karşı bağımsız davranmak istediği İttihad ve
Terakki fırkasıyla kendi arasındaönemli çatışmaların olması doğal idi. Mahmud Şevket Paşa'nın
öldürülmesi bu yoldaki gelişmeleri önlemiştir.
Vangenhaym'ın raporuna dönelim. Alman büyükelçisinin bu düşünceleri ve bunları ileri süren
adamı neden bu kadar beğendiği araştırılacak olursa ana sebebin onun raporundaki şu sözler
olduğu ve Mahmud Şevket Paşa'yı kullanarak Osmanlı ülkesini bir sömürgeye çevirmeyi
umduğu görülür:
''Orduyu kontrol eden kuvvet, Türkiye'de en büyük kudret olacaktır. Hiçbir Alman düşmanı
hükümet, ordu tarafımızdan kontrol edildikçe iktidar mevkiinde kalamayacaktır...
Vangenhaym'ın aşağıda tekrarladığımız şu duygusunun ne derece gerçekliğe uygun olduğu
kestirilemez; ancak o doğru ise Mahmud Şevket Paşa'da ilerde Damad Ferid Paşa'nın yaptığı
gibi yabancıya dayanarak iş başında kalmak düşüncesi de vardı denilebilir; zira Vangenhaym
diyor ki:
''Bu düşünceler (yukarıda görülen ordu hakkındaki düşünceler) Mahmud Şevket'in aklından da
geçmektedir. Görünüşe göre, tarafımızdan tesir altında bulundurulan ordunun Genç Türk
hâkimiyetinin bir kuvveti olmasını hesaba katmaktadır...
Her ne ise bu düşünceler, ister yalnız Mahmud Şevket Paşa'nın düşünceleri olsun, ister öbür
Osmanlı nazırları bu işte kendisiyle düşünce birliğinde bulunsun, bunlara dayanan siyasa bir
yandan Rusya'nın büyük bir çetinlikle gireceği yola - Osmanlı Asyası'nı nüfuz bölgelerine ayırıp
Ermenistan dediği Doğu Anadolu'yu kendi bölgesi yapmak yoluna - atılmasına ve öbür yandan
da Liman fon Sanders'in başkanlığı altında çok geniş yetkili bir Alman askeri kurulunun Osmanlı
ülkesine gelmesine ve sonunda Osmanlıyı körü körüne 1914-18 Genel Savaşı'na sürükleyen
başlıca aletlerden biri olmasına kapı açacaktır.

DOĞU ANADOLU HAKKINDAKİ


OSMANLI GİRİŞİMİNİN GELİŞMESİ

24 Nisan 1913'te Londra'daki Osmanlı Büyükelçisi Tevfik Paşa İngiliz Dış Bakanlığı'na ana
çizgilerini aşağıya koyduğumuz imzasız notayı verir (59):
''Irk ve din ayrılığı gözetmeden bütün tebaasını yükseltmek amacıyla ıslahat yapmak isteyen
Osmanlı hükümeti, daha önce İngiliz hükümetine kendisine uzman göndermesi için başvurmuş
ve esas bakımdan ondan peki karşılığını almıştı. Savaş olayları bu işi geciktirmişse de şimdi
önümüzde barış olduğundan bu işin vakti gelmiş demektir.
''Yeni çıkan Vilayetler Kanunu işyarların iş ve yetkilerini açıklamakta ve bunlara işlerinde büyük
bir özgürlük ve girişim yetkisi (liberté d'action et d'initiative) sağlamaktadır. Bu kanunun iyi bir
biçimde yürütülebilmesi için hükümet ülkeyi her biri 3-4 vilayeti kapsayacak olan kesimlere
(secteurs) ayırmıştır; her kesimin başında bir genel müfettiş ve gerektiği kadar da müfettiş
bulunacaktır.
'Vakit kaybedilmemesi için bu kanunun Van, Bitlis, Ma'muretü'l-Aziz ve Diyarbakır vilayetlerini
kapsayan Doğu ve Erzurum, Sıvas ve Trabzon vilayetlerini kapsayan Kuzey Anadolu'da
yürütülmesine karar verilmiştir. (60)
''Bu ıslahat yavaş yavaş bütün imparatorluğa yayılacaktır.
''En çabuk yapılması gereken bir ıslahat da jandarmanınkidir; Osmanlı hükümeti her bir
jandarma birliği (corps de gendarmerie) için bir İngiliz komutanı getirtmek isteğindedir.
''Bu iki kesimin başına geçirilecek olan genel müfettişlerin yanında bir jandarma, bir adliye ve
bir tarım, orman ve bayındırlık müfettişi bulunacaktır. Bu müfettişliklere İngiliz uzmanları
getirilecektir; bundan başka Dahiliye Nezareti için de biri müşavir ve öteki müfettiş olmak
üzere iki İngiliz uzkişisi (uzmanı) getirilecektir.
''Bu yerler için bize adam göstermesini ve bunlara ne kadar ödenek verilmesi gerekeceğini
bildirmesini İngiliz hükümetinden rica ederiz.
''Osmanlı hükümeti bu tedbirleri alırken, Kıbrıs Antlaşması'nın ruhuna uymaktan başka bir şey
yapmamaktadır. (61)''
Bu notanın iki eki vardır; birincisi istenilen İngiliz işyarlarının ödev ve yetkilerini bildirmektedir;
bunlara geniş yetki verilecek, jandarma subayları gerçekten jandarma birliklerine komuta
edecek; Dahiliye Nezareti'ndeki genel müfettiş vilayetlerdeki müfettişlerin başı olacak ve
nazıra raporlar verebilecektir. İşbu nezaretteki müşavir aynı zamanda kanun tasarılarının
hazırlanması ve genel idari işlerin düzenlenmesi işlerinde de çalışacaktır.
Notanın 2. eki getirilecek İngiliz işyarlarını şöylece saymaktadır: 1) Dahiliye Nezareti için bir
müşavir, 2) Dahiliye Nezareti için bir genel müfettiş, 3) Anadolu'nun sözü geçen iki kesiminin
başında bulunacak olan iki genel müfettişe bağlı iki jandarma müfettişi, 4) İki adliye müfettişi,
5) İki tarım ve orman müfettişi, 6) İki bayındırlık müfettişi, 7) Sözü geçen iki kesimde bulunan 7
jandarma subayı.
Tevfik Paşa'nın bu önergesi üzerinde İngiliz Dışişleri Bakanlığı ileri gelenlerinin yazdıkları notlar
önemlidir. Az sonra büyükelçi olarak İstanbul'a gidecek olan ve o sırada müsteşar yardımcısı
bulunan Sör Lui Malle (Sir Louis Mallet) özet olarak şunları yazmıştır:
''Bu, siyasal bakımdan çok önemli bir önermedir; biz Türkiye'nin Asya'da bir devlet olarak
kalmasını ve Ermenistan'da ıslahat yapılmasını istiyoruz: Islahat olmadıkça Osmanlı gücü
azalacak ve bu vilayetlerde kırım (katliam) ve kargaşalıklar olacaktır. Biz bu işi görebilecek tek
ulusuz ve işbu vilayetlerde gözümüz olmadığı herkesçe bilindiği için bu işe girişmesine
başkalarınca göz yumulabilecek tek devletiz. Bu önerme Ermenilere iyilik etmk için bize
verilmiş olan tek fırsattır; biz bundan kaçınır ve yerimizi başkalarına bırakırsak çalımımız
(prestige) alçalabilir ve çok tenkide uğrayabiliriz''.
''Önermenin başlıca kısmı jandarmaya aittir; eğer biz Dahiliye Nezareti için bir müşavir ve bir
genel müfettiş vereceksek jandarma müfettiş ve subayları da vermeliyiz; çünkü eğer jandarma
subayları yabancı olurlarsa bizim ne gibi işlerden sorumlu olacağımız anlaşılamaz. Öbür
müfettişler (Adliye vesaire) ilk bakışta daha az önemli görünüyor; eğer Türk önermesini baştan
başa kabul etmeyeceksek hiç olmazsa jandarma ile ilgili dileklere razı olabiliriz''.
Müsteşar sör Artür Nikolson (Sir Arthur Nicholson) ise Dışişleri Bakanı Grey'in de altına adının
ilk harflerini koyduğu şu notu yazmıştır (Özet):
''Türk önermesini daha şümullü sanmıştım; istenilen subaylar yalnız Ermeni vilayetlerinde
çalışacaklardır. Doğrudan doğruya ilgili tek yabancı devlet de Rusya'dır ve yerel İngiliz işyarları
gönderilmesinin Fransız ve Alman menfaatlerine dokunacağını sanmam. Ancak Dahiliye
Nezareti'ne istenilen iki yüksek işyar için iş böyle değil ve bu yüzden öbür devletlerle aramızda
kıskançlık ve anlaşmamazlıklar doğabilir. Türk dileklerinin bir kısmını olsun yerine getirmezsek
yazık olur. Tevfik'e elimizden geldiği kadar bu işte yardım etmek isteğinde olduğumuzu
bildirmek ve buna hazırlanmak düşüncesindeyim. Bununla birlikte Türkiye ile başka devletler
arasında güçlükler çıkmasına yol açmamalıyız ve bu kadar çok iş için bunca yabancı işyar
getirmesi onun başına can sıkacak olaylar getirebilir. Bize Dahiliye Nezareti'nde bir genel
müfettiş yeter; bu, vilayetlerdeki jandarma müfettişleriyle merkezi hükümet arasında bir bağ
olur; müşavir de yollamak gerekmez; jandarma müfettişlerini bizden yollamalıyız, ancak
bunların çalışacakları yerlere komşu olan Rusya ile daha önceden görüşmemize Türklerce rıza
gösterilmelidir, ta ki bunların kullanılması dolayısıyla yanlış anlayışlar olmasın vesaire. Adliye
için Fransa'ya başvurulması öğüdünü vermeliyiz; çünkü sandığıma göre Osmanlı kanunları
geniş ölçüde Napolyon kanunlarına dayanmaktadır; orman ve bayındırlık işleri için Rusya veya
Almanya'ya veyahut da her ikisine başvurulması öğüdünü verebiliriz''.
Bu yazıyı görünce Sir Lui Malle şu notu yazar (Özet):
''Başka uluslardan müfettiş getirtilmesi yolunda bir şey demememiz ve bayındırlık
müfettişliğini kendimiz için alıkoymamız iyi olur; çünkü ilerde imtiyaz -petrol vesaire- vermek
işlerinde Türklerin iş bu müfettişle danışadurmaları muhtemeldir''.
Bundan sonra İstanbul'daki Büyükelçi Sör Jerard Lovter'den (Sir Gerard Lowther) bütün iş
üzerindeki düşüncesinin sorulmasına karar verilir.
6 Mayıs 1913 tarihiyle Nikolson'un notuna göre ve oradaki düşüncelerle iş Lovter'e tellenir ve
düşüncesi sorulur. O, 9 Mayıs'ta şu yolda karşılık verir (62):
''Yeni Vilayetler Kanunu daha Meclis'ten geçmedi (63) ve Türk olmayan vilayetlerde (Basra ve
Suriye gibi) beğenilmemektedir; genel iç durum da yatışmış olmaktan uzaktır. İstenilen İngiliz
işyarlarının ve hele Dahiliye'deki genel müfettişin iş ve yetkilerinin kesin olarak bildirilmesi Türk
büyükelçisinden istenmelidir. Dahiliye'deki yabancı müşavirin durumu çok güç ve nazik
olacaktır, en çok işyar seçimi bakımından; çünkü Türkiye'de her bir yer için pek çok isteklinin
bulunması ve keza, 1912 ilkbaharında yapılmış olduğu gibi, taşra işyarlarınca manevra edilen
'seçim' (64) işleri dolayısıyla.
''Adliye genel müfettişliğine bir Fransız'ın getirilmesi için görüşmeler vardır; belki o,
vilayetlerde kendi buyruğu altında Fransızlar bulunmasını ister; orman ve tarım işleri için bir
Alman daha iyi olabilir.
''Nâfıa Nezareti, işyarlarının Fransızca bilmeleri ve Fransa'da okumuş olmaları bakımından, bir
Fransız rengi taşımaktadır; o kadar ki orada Fransız menfaatlerinin üstün tutulması, belki de
Türkiye'nin zararına olmak üzere mümkündür.
''Jandarma iyicene İngiliz elinde olabilir, ancak vilayet başına tek bir İngiliz subayının işe
yararlık bakımından önemli bir şey sağlaması beklenilemez''.
15 Mayıs'ta Tevfik Paşa, Grey ve Nikolson'u görür ve yeni bir not vererek İzmir, Bursa ve
İstanbul (65) vilayetlerini kapsayan 3. kesim için de İngiliz işyarı ister (66).
Bu yeni notu alırken Grey ve Nikolson, Tevfik Paşa'nın daha önceki başvurusuna bir ilk karşılık
olmak üzere şunları derler (67):
''Türkiye'ye elden gelen yardımı yapmayı isteriz; bizden işyar yollamamızı istediğiniz yerlerin
bazıları Rus sınırı üzerinde bulunduğundan işbu devletin doğabilecek kuşkularını yatıştırmak
için ona işi bildirmemiz gerekir. Türkiye de bu yüzden öbür büyük devletlerde doğabilecek
kıskançlıkları yatıştırmaya çalışmalıdır.'' Tevfik Paşa, yabancı işyarlar yolu ile idarenin (yani
yönetimi yabancı işyarlarla yürütmenin ) yeni bir şey olacağını söyler. Grey ve Nikolson da bu
yüzden Fransa ve Almanya bu işten bir pay isteyebilirler; biz Türkiye'ye yardım ederken onunla
başka devletler arasında güçlükler çıkmasını istemeyiz derler. Nikolson, ''Dahiliye Nezareti için
bir müşavir getirtmekten vazgeçmek daha iyi olur'' der. Tevfik Paşa genel olarak Grey ve
Nikolson'un sözlerine karşı bir şey demez.
Bab-ı Âli'nin İzmir, Bursa ve İstanbul vilayetlerine de İngiliz işyarları getirtmek istemekle ne gibi
amaçlar güttüğünü Sadrazam Mahmud Şevket Paşa Alman Büyükelçisi Vangenhaym'la yaptığı
bir görüşmede anlatır. (68):
Vangenhaym önce Doğu ve Kuzey Anadolu için İngiliz işyarı istenilmişken, şimdi Batı ve Güney
Anadolu için de işbu devletten işyar istenilmiş olmasından sızlanır. Sadrazam şu yolda karşılık
verir: ''İngiltere'nin Ege Adaları'nın Türkiye'ye geri verilmesine (69) eygin (yatkın) olmayışının
ileri sürülen sebebi Türklerin Adalılardan öç almaya kalkışmaları korkusudur. Gerçek sebep ise
şudur: İngiltere, Asya Türkiyesi'nin de çökeceğini sanıyor ve bu olursa adaların bir büyük
devletin eline geçmesinden çekindiği için onları şimdiden Yunan'da bırakmayı daha uygun
görüyor; Adalar idare bakımından Anadolu'ya bağlıdır; eğer Batı Anadolu'da, hatta adalarda
İngiliz işyar ve subayları bulunursa İngiltere yalnız kırımların (katliam) önüne geçmiş
olmayacak, bizdeki ıslahat isteğinin içtenliğine de inanacak; bundan sonra artık Türkiye'nin
çökeceğini hesaptan çıkaracak ve adaların bizde kalmasına razı olacaktır; bu yüzden İngilizler'i
en çok Yunanlılar ve Ermenilerle çekişmeler olabilecek yerlere göndereceğim.'' Vangenhaym'a
göre Mahmud Şevket Paşa, Konya, Adana ve Mersin'i de bu gibi bölgeler arasında saymıştır.
Vangenhaym Sadrazama şu biçimde karşılık verir: ''Siz Batı Anadolu'da ıslahat işinde Almanlar'ı
kullanmayı umduğunuzu daha önce söylemiştiniz; İngilizler'in Bağdat demiryolunun geçtiği
yerlerde iş almaları bizde çok kötü karşılanır ve İngiltere'nin Almanya'ya karşı bir zaferi gibi
görülür; bunu yapmakla bu güne kadar işbu iki devleti uzlaştırmak yolundaki çalışmalarınızı
suya düşürürsünüz ve bunlar arasındaki karşıtlığı arttırmış olursunuz; bu ise, sizin kendinizin de
düşünmüş olduğunuz gibi Türkiye'nin yok olmasına varabilir. Alman demiryolu idaresini bütün
idari işlerde İngiliz işyarlarıyla karşı karşıya bırakmak aklın alamayacağı bir şeydir.''
Bunun üzerine Sadrazam şunları der:
''Türkiye'nin yalnız Alman ve İngiliz işbirliğiyle başarı elde edebileceğine inanıyorum; bütün
öbür ulusları ıslahat işinde dışarıda bırakmak düşüncesindeyim, yalnız maliyede Fransızlar
kalmalıdır. Hemen kâmilen diktatörcesine, bir Alman generalinin idaresinde ordunun ıslahı ve
bütün yeni maarif teşkilâtının Almanlara verilmesi düşünülüyor. Böylelikle Almanlara verilecek
olan yetki İngilizlerinkinden çok üstün olacaktır. Ordu terhis edilir edilmez ayrıntılı önermelerle
Almanlara başvurulacaktır. Ordu ve maarif işleri üzerinde Almanlar'la anlaşılmadan İngiliz
işyarları dolayısıyla işbu devletle yapılmakta olan görüşmeler açığa vurulmayacaktır.''
Bunları bildirdikten sonra Vangenhaym, yazısının sonunda, Bağdad demiryolunun geçtiği
yerlerde İngiliz işyarları kullanılması düşüncesi dolayısıyla resmi bir protestoda bulunmanın
gerekip gerekmeyeceğini Dışişleri Bakanlığı'ndan sormaktadır.
Sadrazamın yukarıda gördüğümüz düşüncelerinde hayal payının ne kadar büyük olduğu ve
onun büyük devletlerin genel siyasalarını ve amaçlarını ne kadar az bildiği ve anladığı açıkça
görülmektedir. Esasen onun ve arkadaşlarının Osmanlı devletine tutturmuş oldukları yol
çarçabuk Osmanlı Asyası'nın büyük devletler arasında nüfuz bölgelerine ayrılması sonucunu
doğuracaktır.
Vangenhaym'ın bu yazısı 17 Mayıs tarihlidir. Berlin'deki Osmanlı Büyükelçisi Mahmud Muhtar
Paşa'nın 21 Mayıs'ta Bab-ı Âli'ye çektiği bir telde ise bazı acaip yönler vardır. Bu cildin, II.
kısmında görüldüğü gibi o sırada Ege Adaları'nın Osmanlı'da mı yoksa Yunanlı'da mı kalacağı
üzerinde tartışılmaktadır. Almanya bu işte Yunanistan'a eygindir (eğilimlidir) ve Osmanlı
hükümeti buna kızmaktadır. Mahmud Muhtar Paşa, sözü geçen telinde, Alman Dış Bakanlığı
Müsteşarı Tsimmerman'ın (Zimmermann) kendisine şunları söylediğini bildirmektedir:
''İstanbul'dan Vangenhaym'ın bir yazısını (dépèche) aldım; (Hariciye Nâzırı) Said Halim ona
demiş ki: Eğer Almanya Adalar işinde Türkiye'yi tutmazsa bütün Osmanlı valiyetleri için İngiliz
işyarları getirir ve böylelikle İngiliz yardımını sağlamaya çalışırım.''
Osmanlı Hariciye Nazırı'nın bu sözlerine başlıca iki yönden şaşmak gerekir:
a) Sadrazam bu işyar ve subay işini İngiltere ve Almanya'yı barıştırıp onlara, Osmanlı ülkesinde
olsun işbirliği yaptırmanın bir yolu gibi ele almış, bunu böylece Alman Büyükelçisine
anlatmışken Hariciye Nazırı bu işi büsbütün başka bir biçimde görmekte ve bununla aynı
Büyükelçiyi ve Alman hükümetini korkutmaya kalkışmaktadır.
b) Acunun o sıradaki durumunda İngiltere'den birkaç jandarma subayı bile getirtilemiyeceğini,
ilk İngiliz karşılığına aldanarak Bab-ı Âli'de kimse kestirememiştir ve gerekince hem Rusya hem
de Almanya'ya karşı İngiltere'ye dayanılabileceği gibi tamamıyla yanlış bir düşünceye
kapılınmıştır.
Bab-ı Âli'nin İngiltere'ye yaptığı başvuruya dönelim; bunun hiç de samimi olmadığı ve büyük
devletler arasında kıskançlıklar doğurmak içini yapıldığı düşüncesi diplomatik çevrelerde pek
çabuk yayılacaktır. İstanbul'daki Fransız Büyükelçisi Bompar (Bompard) Tevfik Paşa'nın Grey'e
yaptığı önermeyi öğrenince hükümetine şunu yazmıştır (70):
''(Bab-ı Âli) ıslahat işi için yalnız İngiltere'ye başvurmakla beslemekte olduğu büyük devletlerin
arasını açmak düşüncesini açığa vurmuştur; o, böylelikle İngiltere'yi Rusya'ya karşı kullanmayı
ve Fransa'nın da canını sıkmayı ummuştu... Daha sonra 31 Mayıs'ta bu işe Rus karşıtlığı
belirdikten sonra Fransız Dışişleri Bakanlığı'na çektiği bir telde Bompar şunları demektedir (71);
''Osmanlı hükümetinin neden bu yolda İngiltere'ye başvurmuş olduğu soruşturulmaktadır.
İstanbul'da General Boman'ın komutanlığında uluslararası bir jandarma birliği vardır. Eğer
Osmanlı hükümetinin gerçekten tek düşüncesi Ermenistan'daki jandarmayı berkitmek olsaydı
General Boman'a başvurması ve onun yapacağı tekliflere göre tedbirler alması gerekirdi. Bu
tedbirler arasında yabancı subaylar sayısının arttırılması da herhalde yer bulurdu ve eğer
Osmanlı hükümeti buna önem veriyorduysa bu yeni subayların bir kısmı İngiltere'den getirtilir,
uluslararası jandarma birliğine verilir ve gereken vilayetlere gönderilirdi. Ermeni (Doğu Anadolu
demek istiyor) jandarması işi bu çığıra sokulmuş olsaydı İngiltere ile Rusya arasında bir güçlük
çıkmazdı.''
Mahmud Şevket Paşa'nın ''Büyük tasarıları'' bilinmeyince Bompar'ın bu yazısını doğru
bulmamak elden gelmez.
Osmanlı-İngiliz görüşmelerine dönelim. Tevfik Paşa'nın 15 Mayıs'ta yapmış olduğu ikinci
başvurudan sonra (İzmir, Bursa ve İstanbul vilayetleri için de İngiliz işyarı istemesi) Nikolson,
Osmanlı dileklerini aynı günde Londra'daki Rus işgüderine bildirir.
Grey, Tevfik Paşa'nın her iki başvurusuna 24 Mayıs'ta yazı ile karşılık verir (72); az önce
anlattığımız gibi kendisinin ve Nikolson'un sözle vermiş oldukları karşılığın ana çizgileri bunda
da görülmektedir; artık olarak şimdilik oradaki durum dolayısıyla 7 Doğu vilayetiyle yetinmenin
daha uygun olacağı, oralara da yalnız jandarma müfettişi ve subaylar yollanılacağı ve Dahiliye
Nezâreti'nde bunlarla Osmanlı hükümeti arasında bir bağ olmak üzere yalnız bir genel
müfettişin yeteceği ve müşavir yollamanın gerekli olmayacağı bildirilmektedir.
YENİ ERMENİ GAYRETLERİ

İşbu Osmanlı-İngiliz görüşmeleri oladururken ve bunlar daha duyulmamışken Ermeni sorunu ve


ıslahat isteği eski gidiş üzere sağdan soldan sızlanmalar olagelerek yürümekte idi. Bunlar hep
Rus öğütlerine uyularak Ermeni komitelerinin de istedikleri gibi Osmanlı zulmünden sızlanmak
ve Ermeniler'e güven içinde yaşamak hakkının sağlanılmasını istemek esasına dayanmaktadır.
4 Mayıs 1913 pazar günü toplanan Ermeni Patrikhanesi Meclis-i Umumisi şu bildiriyi çıkarır
(73):
''Bugün Meclis-i Umumi'nin esnây-ı içtimaında Meclis-i Muhtelit istifasını takdim etmiştir.
İstifanâmede Meclis-i Muhtelit, taşra ahvali hakkındaki şimdiye kadar Bab-ı Âli nezdinde
defaatla icra etmiş olduğu teşebbüsat ve müracaatın hiçbir semeresini görmediğinden artık
istifadan başka ittihaz edilecek hiç bir tedbir kalmamış olduğunu beyan eylemiştir.
''İşbu istifa meselesi ve alelumum Şarkî Anadolu vilayetlerinin ahvali hakkında Meclis-i Umumi
âzâsı meyanında uzun uzadıya müzakere icra olunduktan sonra taşra ahval-i hâzırasının
vahameti müttefikan teslim edilmiştir.
''Maamafih Meclis-i Umumi, Meclis-i Muhtelite karşı beyan-ı itimat ederek istifasını red ve
hükümet-i seniyye nezdinde tekrar icab eden teşebbüsat ve müracaatla devam eylemesini
hassaten tavsiye etmiştir. Bununla beraber Meclis-i Umumi tarafından 5 âzâdan mürekkep bir
komisyon intihap ve teşkil edilmiştir. Bu komisyon taşralarda Ermenilere karşı ikna olunan
taarruzat ve taaddiyat meselesini bi't-tetkik Meclis-i Muhtelite karşı lazım gelen telkinat ve
muavenette bulunarak icabı takdirinde Meclis-i Umumiye müracaat edecektir. Meclis-i Umumi
kariben tekrar fevkalâde bir içtima akt ederek Hükümet-i Seniyye nezdinde bundan sonra icra
olunacak teşebbüsat ve müracaatın netâyici hakkında ahz-ı malûmat eyleyecektir.''
Bundan bir iki gün sonra Ermeni Patriki Arşaruni Efendi ''La Turquie'', gazetesine (74) bir
demeçte bulunur ve der ki:
''İstediğimiz, namusumuzun, hayat ve emvalimizin hüsn-i muhafazasından başka bir şey
değildir.
''Her gün Kürtlerin Ermeniler'e karşı mezalimi ve memurların lâkaydisi hakkında haberler
alıyoruz.
''Hükümete cumartesi günü (10 Mayıs 1913 eder) bir lâyıha vereceğiz.
''Anadolu yabancı zabitlerin nezâreti altında bulunmalıdır.
''Memurin-i âliye-i hükümet arasında iktidarlı birtakım zevatın mevcut olduğu gayr-ı kabil-i
inkârdır; fakat Avrupalı mütehassısların memurin-i idare üzerinde mürakabesi kat'iyyen
elzemdir.
''Şarki Anadolu hudutları: Erzurum Ma'muretü'l- Aziz, Bitlis, Diyarbakır, Van ve Sıvas
vilayetleridir...
Ermeni meclislerinin ve patrikinin ne derece atılgan oldukları bu belgelerde görülmektedir. Yine
bu günlerde Ermeni Taşnak, Demokrat ve Hinçak komitelerinin Van merkezlerinden Sadaret ve
Patrikhaneye bir tel çekilir (75). Buna göre Ermeniler'le meskûn vilayetlerde ''bir avuç
mütegallibeden ve onların elinde baziçe olan memurinden, şikâyet olunarak hâdisat-ı
müessifeye bir an evvel nihayet verilmesi rica ve mütegallibenin Kürtlere aynı derece mazarrat
verdikleri ve bunları cebren Ermeniler aleyhine tahrik ve teşvik ettikleri bildirilmekte ve
ehliyetsiz memurlardan şikâyet edilmektedir.
Ermeni patriği yukarıda sözü geçen Sadrazamla görüşmesini, yanında birkaç kişi de bulunmak
üzere, 12 Mayıs pazartesi yapar ve Sadrazama bir takrir verir; onun düşünce ve dilekleri şöyle
toplanabilir (76):
Ermeniler için geçmiştekilerden daha büyük bir yıkım yaklaşmaktadır. Devletin başına gelen
yıkımların Hıristiyanlar yüzünden geldiği propagandası biteviye yapılarak Müslümanlar
kışkırtılmaktadır. Ermeniler biteviye öldürülüyor, yaralanıyor, zorla Müslümanlaştırılıyor ve bu
zulümlerde bulunan suçlulara dokunulmuyor. Ermeniler'in silahları alınıyor ve
Müslümanlarınkiler bırakılıyor. Rumeli göçmenleri Doğu Anadolu'ya yerleştiriliyor. Eski kafada
olan işyar ve hâkimler yeni durumu ve devletin gerçek menfaatlerini anlayamamaktadırlar.
Takrirde bu gibilerinin göz yumdukları suçlar dolayısıyla sorumlandırılmaları ve Ermeniler'e
karşı yapılan propagandanın yalanlanılması istenilmektedir.
Bu devrede, yani Osmanlı-İngiliz görüşmeleri daha duyulmamışken, Ermeni sorununun
Avrupa'daki durumunu kısaca gözden geçirelim.
Tevfik Paşa'nın Londra'dan 9 Mayıs 1913 tarihiyle Bab-ı Âli'ye bildirdiğine göre İngiliz
Kamutayında bir soruya karşılık olarak siyasal müsteşar şunları demiş:
''Türk hükümeti yeni muhacirlerin (Rumeli göçmenleri) hin-i iskânından katliamların adem-i
tekerrürünü temin için her türlü tedabirin ittihaz olunacağına dair teminat vermiştir.
İngiltere'nin Adana konsolosu birkaç yüz muhacirin hiç bir müşkilât ve hadisat vuku
bulmaksızın iskân edilmiş ve çalışmaya başlamış olduklarını bildirmiştir. Husûs-ı mezkûr
ba'de'l-müsalâha Türkiye ile devletler beyninde tezekkür edilecek bir mesele olup devletler,
Türkiye'nin taht-ı hâkimiyetinde kalan yerlerde kesb-i kuvvet ve tekemmül etmesini arzu
ettiklerinden işbu meselede yalnız bir devletin münferiden harekette bulunmasına meydan
vermemeye ihtimam edeceklerdir.''
Görüldüğü gibi daha 9 Mayıs'ta İngiltere, Osmanlı'nın güçleşmesi ve kalkınması için yalnız bir
devlet ten yardım görmesi işini -ona bu yolda yapılan Osmanlı başvurusu daha o sırada resmen
gizli olmakla birlikte- doğru bulmadığını açıklamaktadır.
Rusya'da Ermeni propagandası bilindiği biçimde yapıladurmaktadır. Petersburg Büyükelçisi
Turhan Paşa'nın 4 Mayıs 1913'te Bab-ı Âli'ye bildirdiğine göre Dış Bakanı Sazanof, Duma'da
(Rus Kamutayı) bulunan iki Ermeni saylavının, Kürtler yüzünden Doğu vilayetlerindeki Ermeni
durumunun kötülüğünden sızlanmış olduklarını kendisine söylemiş ve gözünü bu iş üzerine
çekmiştir.
Yine Turhan Paşa'nın 10 Mayıs'ta Bab-ı Âli'ye bildirdiğine göre Reç gazetesi İstanbul'dan aldığı
tellere göre Ermeniler'in kıyınca (zulüm) uğrayadurduklarını yazmış.
11 Mayıs'ta Bab-ı Âli fırsat düşünce zulüm işini yalanlamasını Turhan Paşa'ya bildirir. O da 15
Mayıs'ta, işi Sazanof'a açtığını, onun yalanlamaya teşekkür etmekle birlikte kendisine gelen
haberlerin gönül yatıştırıcı olmadığını söylediğini ve bir kırım olmaması için elden gelenin
yapılması öğüdünü dostçasına vermiş olduğunu karşılık olarak bildirir.
İşbu 15 Mayıs günü, Nikolson'un Londra'daki Rus işgüderine Bab-ı Âli'nin Doğu Anadolu için
işyar istemiş olduğunu bildirdiği gündür. Doğaldır ki Sazanof, Turhan Paşa'ya yukarıdaki sözleri
söylerken bunu daha duymamıştı; kendisinin yumuşak konuşması da bunu gösterir; az sonra
aşağıda göreceğimiz gibi Rus durumu çok çetinleşecektir.

OSMANLI HÜKÜMETİNİN ERMENİLER'LE


ANLAŞMAYA ÇALIŞMASI

Bu yoldaki çalışmalar hep sonuçsuz kalmıştır; Ermeniler'in Rus desteğine kesin olarak
güvenmeleri bu başarısızlıkta başlıca âmil olmuştur.
Halil Bey'in hatıratından aşağıya koyduğumuz parça bunu açıkça gösterir (77):
''Bu arada Ermeniler'i hatarnâk yoldan döndürmek için Dahiliye Nâzırı Tal'at Beyle birlikte
Taşnak rüesasiyle birçok müzakerelerde bulunduk. Hallacyan ve Zohrap Efendilerin evlerinde
Malûmyan (Agnoni), Şahirikyan, Vartkes, Van mebusu Vahan ve Pastırmacıyan Efendilerle
müteaddit toplantımız oldu. Bunlara 'Bu tedbir Rusya'nın bir kapanıdır; siz de düşmeyin, biz de
düşmeyelim. Rusya hiçbir zaman Bahr-i Sefid (Akdeniz) yolu üzerinde beynelmilel yardıma
dayanan bir Ermenistan teşkilini arzu etmez. Geliniz, vazgeçiniz, şu ıslahatı elbirliğiyle yapalım'
dedik. Fakat bu hulyâperverleri ikna etmek kabil olmadı. Bir gün Malûmyan Agnoni -bu Rus
Ermenilerinden gayet zeki ve geniş malumatlı bir insandı; fakat ırkının şiarı olan
hülyaperverlikten kendisini kurtaramamıştı -bana şu cevabı vermişti: 'Halil, ben bir kere
beynelmilel bir kontrol altında bir Ermenistan kurayım, Rus çarından da pervam kalmaz.''
IV. RUS HÜKÜMETİNİN OSMANLI
TEŞEBBÜSÜNÜ ÖĞRENİNCE ALDIĞI
SERT TAVIR

Yukarıda gördüğümüz gibi Osmanlı hükümetinin Doğu ve Kuzey Anadolu vilayetleri için İngiliz
işyar ve subayı istediğini 15 Mayıs'ta İngiltere Rusya'ya bildirmişti. Bunun üzerine Rusya'nın
alacağı çetin karşın durum 29 Mayıs'ta belirir. O andan itibaren Osmanlı-Ermeni sorunu
yukarıda anmış olduğumuz ikinci evreye girmiş bulunur.
İşbu tarihte Paris'teki Rus Büyükelçiliği Fransız Dışişleri Bakanlığı'na bir not vererek ona olayı
bildirir ve şunları ileri sürer (78):
Osmanlı teşebbüsünü bildirdiğinden dolayı İngiliz hükümetine teşekkür edilecektir.
Öğretmenler (instructeurs, jandarma subayları) işi, bundan daha çok genel olan Küçük Asya'da
ıslahat işinden ayrı tutulamaz. Eğer iş Alman veya İngiliz öğretmenlerinden birini seçmekten
ileri gitmeseydi Rus hükümeti hiç duraksamadan bu sonuncuları seçerdi. Ancak Rus hükümeti
bu görüşü kabul edip kendi ülkesine komşu olan yerlerde yapılacak ıslahata ilgisiz kalamaz. O
daha önce Ermeni vilayetlerinde yapılacak ıslahat işi üzerinde bir anlaşmaya varılması için
Fransız ve İngiliz hükümetlerine başvurmuştu. 1895'te Bab-ı Âli'nin ıslahat tasarısını bu üç
devletin büyükelçilerine bildirmiş olması bu işte onların üstün hakları olduğunu gösterir. Bay
Sazanof işi yeniden ve yakından inceleme zamanının geldiği düşüncesindedir. Dolayısıyla
İstanbul'daki Rus, Fransız ve İngiliz büyükelçilerinin bu ıslahat işini somut (concret) bir biçimde
incelemeye koyulmalarını öneririz.
21 Mayıs'ta Rus hükümeti İngiliz hükümetine de buna benzer bir öneride bulunur (79).
Yine bu 21 Mayıs'ta Petersburg'daki Fransız büyükelçisi Delkase'nin (Delcase) Paris'e
tellediğine göre (80) Sazanof bu işten dolayı kızgındır ve kendisine şunu demiştir:
''İşbu subaylar (İngiliz jandarma subayları) hiç şüphesiz Hindistan'dan seçilecektir; orada ise
İngiltere'deki hükümetin sıyrılmış olduğu Ruslara karşı güvensizlik ruhu hâlâ yaşamaktadır.''
Bundan 2 gün sonra Londra'daki Rus büyükelçisi Benkendorf, Fransız Büyükelçisi Pol Kambon'a
şunları söyler (Geniş özet) (81):
''Londra'daki Rus işgüderi d'Etter'den aldığı ilk haber üzerinedir ki Sazanof, İstanbul'da bulunan
Üçlü Anlaşma büyükelçilerinin Küçük Asya'da genel bir ıslahat tasarısını incelemelerini ileri
sürdü. Tevfik Paşa'nın İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na yaptığı başvuru onun (Sazanof'un)
kuşkusunu uyandırdı. O, İngiliz askeri öğretmenlerinin Küçük Asya'da Ermenilerin en kalabalık
oldukları vilayetlerde iş görmeleri ihtimali karşısında coştu (veya duygulandı: 'il s'est ému'). O,
İngiltere'nin Osmanlı Ermenileri işini ele alıyor görünmesinden korktu ve Rusya Ermenilerinin
bu işte Rus hükümetini daha az ilgi göstermiş olmakla suçlandırmalarından çekindi. Bu gibi
düşüncelerle İstanbul'daki üç büyükelçi arasında incelemeler yaptırarak kendisi de işe karışmış
bulunmak istedi.''
Pol Kambon şu yolda karşılık verir: ''Eğer İngiltere, Rusya'ya yaranmak için Osmanlı önerisini
teperse Bab-ı Âli Rusya'ya değil, Almanya'ya başvurur ve Kafkas sınırlarına Alman subayları
gelir. Eğer İngiltere Bab-ı Âli'ye bu iş için Rusya ve Fransa ile görüşeceğini söylerse bu yön işin
suya düşmesine varır, çünkü Bab-ı Âli'nin en çok korktuğu şey, Rusya'nın Doğu ve Kuzey
Anadolu işlerine karışmasıdır, bu da Almanya'ya kazançlar sağlar...''
Fransız Dışişleri Bakanı Pişon (Pichon), Pol Kambon'un bu düşüncelerini beğendiğini bu kâğıdın
altına yazmıştır.
Pol Kambon'un bu yazısı, Doğu ve Kuzey Anadolu işini çetin bir evreye sokan olayın Bab-ı
Âli'nin İngiltere'ye yaptığı başvuru olduğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.
İngiliz hükümeti, Küçük Asya'da ıslahat yapılması işinin İstanbul'da incelenmesi yolundaki Rus
önerisine 25 Mayıs'ta Petersburg İngiliz işgüderine çekilen bir telle karşılık verir (82); ana
çizgileri aşağıdadır:
''Osmanlı hükümeti bazı daireler için bizden işyar istedi: jandarma, adliye, bayındırlık, tarım vs.;
biz bir tek devlet işyarlarının bu kadar çok daire işlerinde kullanılmasını doğru bulmadık; çünkü
bu durum anlaşmazlıklara yol açar ve Türk hükümetinin başına güçlükler çıkarabilirdi. Öbür
yandan da Türkiye'ye hiçbir yardımda bulunmamak yürek kırıcı bir şey olurdu ve onu
başkalarına başvurmaya kışkırtırdı. Dolayısıyla biz buradaki Türk büyükelçisine dedik ki
Ermenilerin oturdukları vilayetlere ora jandarmasını düzenlemek için az sayıda subay bulmaya
çalışacağız ve yardımımızı ancak buna hasretmek istiyoruz. Ben de (Grey), Sazanof gibi
Osmanlı Asyası için bir ıslahat tasarısı hazırlanmasını isterim ve bu iş üzerinde görüşmeleri iyi
karşılarım; ancak bu görüşmelerin İstanbul'da değil, burada (Londra'da) yapılması daha iyidir.
Bundan başka herhangi bir ıslahat tasarısı bütün büyük devletlerce birlikte yapılmalıdır ve
bunların yalnız üçü bunu ortaya atamaz. Gereken subayların seçilmesi ve gereken ayrıntıların
(aylık, yetki vs.) çözümlenmesi az çok zaman alacaktır ve birkaç subayın yollanması Rus
hükümetiyle anlaşmış olarak yürümek istediğimiz genel ıslahat işine hiçbir biçimde zarar
vermeyecektir.''
Grey'in Tevfik Paşa'ya, yalnız jandarma müfettişi ve subayı ve Dahiliye Nezareti için bir genel
müfettiş göndermekle yetinileceği yolunda verdiği daha yukarıda gördüğümüz 24 Mayıs tarihli
karşılığı Rusya'ya verilen işbu karşılıktan bir gün önce verilmiş, ancak esasları birkaç gün önce
kararlaştırılmıştı; dolayısıyla, ilk Rus başvurusu İngiliz hükümeti üzerinde önemli bir tesir
yapmamış ve onu Osmanlı'ya karşı takındığı yarı tatmin edici durumdan ayırmamıştı, yani
Rusya'nın bu işe ne derece kızdığı henüz pek kavranılmamış veya ona fazla aldırmak gerektiği
pek anlaşılmamıştı.
O sırada Fransız hükümeti de Rus isteğine karşıdır; 24 Mayıs'ta Paris'teki Osmanlı Büyükelçisi
Rifat Paşa, Pişon'a başvurup maliye işleri için birkaç Fransız müşavir ve işyarı ister (83). Daha
yukarıda Vangenhaym'ın 26 Nisan tarihli raporunda görmüş olduğumuz gibi Mahmud Şevket
Paşa'nın ilk tasarısında bu vardır; ancak bu isteyişin Rus karşıtlığı ve İngiliz duruksamalarından
sonra yapılmış olması, Fransız hükümetinde Bab-ı Âli'nin İngiltere'den beklediği ölçüde yardım
görmediği için Fransa'ya döndüğü sanı'nı uyandırır. Fransız hükümeti bu başvuruya uygun
karşılık vermeye meyilli olur; o, bu işte genel olarak Grey'in 23 Mayıs'ta Petersburg İngiliz
işgüderine çektiği teldeki düşünceleri benimsemektedir.

RUSYA'NIN TEHDİT EDİCİ BİR


TAVIR TAKINMASI

Ancak 26 Mayıs'tan sonra İngiliz işyar ve subayları işine Rus karşıtlığı o kadar çetinleşecektir ki
bu işlerin gidişi temelinden değişecektir.
Bu tarihte Paris'teki Rus büyükelçiliği Fransız Dışişleri Bakanlığı'na ve 27 Mayıs'ta da
Londra'daki Rus büyükelçiliği İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na ana çizgileri aşağıda olan notu
verirler (84):
''İngiltere, gerek Kafkasya'daki iç durum, gerekse ona yakın bölgelerdeki Rus menfaatleri
dolayısıyla Ermeni sorununun Rusya bakımından büyük önemi olduğunu iyice anlamalıdır.
Balkan buhranı çıkalıdan beri Rus hükümeti, Küçük Asya'da genel bir karmaşa çıkmasını
önlemek için elinden geleni yaptı; eğer şimdiye kadar bu işte başarı elde ettiyse bunu
Ermenilere karşı biteviye yenileye durduğu bir adanç yüzünden sağlayabildi: Vakti gelince
ıslahat işini ele almak ve bunda Fransa ve İngiltere'yi kendine ortak kılmak adancı. Eğer
Türkiye kendi yetkilerini (prérogatives) kısacak her şeye kuşku ve kıskançlıkla bakarsa en yakın
(imminent) bir tehlikeye: Rus sınırları üzerinde en ciddi karmaşaların çıkması tehlikesine doğru
gider; öyle karmaşalar ki Rusya bunlar karşısında ilgisiz duramaz. Bunu önlemek hem Rusya,
hem de Türkiye'nin menfaatidir. Ermenilerin bugünkü duygu ve durumlarına göre ancak ve
ancak yalnız başına veya Fransa ve İngiltere ile birlikte Rusyaca inancalanacak bir ıslahat,
genel bir Ermeni ayaklanmasının önüne geçebilir. Türkiye yeniden şu ikilem (dilemne)
karşısında bulunuyor: Ya keyfi bir yetkiden (pouvoir arbitraire) vazgeçip toprak bütünlüğünü
korumak veya başına gelen derslere karşı göz yummak. Rumeli'deki ıslahat ile Ermeni
vilayetlerindeki ıslahat arasındaki ana başkalığı göz önünde tutmalıdır; eğer Türkler Makedonya
ıslahatıyla bu ülkenin ellerinden çıkmasından korkmakta haklı idiyseler, Ermeni vilayetleri için
durum böyle değildir ve orada en azılılar bile bir Ermeni özgürlüğünü düşünemezler, çünkü
orada Ermeniler her yerde bir azınlıktırlar... İngiliz hükümeti bu yoldaki görüşmelerin Londra'da
olmasını istedi; biz siyasal ve kılgın (pratique) düşüncelerle görüşmelerin İstanbul'da olmasında
direnmek zorundayız. Oradaki büyükelçiler daha kolay bilgiler elde edebilir ve gerek Bab-ı Âli,
gerekse Ermenilerle de danışabilirler. Türkiye'nin Almanya'ya başvurusu işine gelince Bab-ı
Âli'yle açık ve içten bir görüşme yapılarak ona şu iki yoldan birini seçmesi önerilebilir: Ya Rusya
ile bir menfaat birliği kurarak onunla çalışmak veyahut da Rusya'nın kimseye karşı hiçbir
üstenmesi olmadan olayların gerektireceği biçimde kendi menfaatlerini korumaya kalkışmasını
göze almak.''
Çar hükümetinin şantajı açıktır; o diyor ki: Ya Doğu ve Kuzey Anadolu işine istediğim biçim
verilir, yahut da ben oralarda kargaşalıklar çıkartır ve ondan sonra bu kargaşalıkları bahane
ederek oraya girerim. O, aynı zamanda tatmin edip ve güven verip bazı büyük devletlerin ve
onların yolu ile Osmanlı'nın kuşkularını azaltmaya çalışmaktadır. Doğu Anadolu ile Rumeli
arasındaki karşılaştırma bu amaçla yapılmaktadır.
Sazanof'un Petersburg'daki İngiliz işgüderiyle 26 Mayıs tarihli konuşması daha da çetindir;
orada yukarıda gördüklerimizden başka şunlar da vardır (Geniş özet) (85):
Türkiye Ermenileri, Ermeni vilayetlerinin (Doğu ve Kuzey Anadolu demek istiyor) Rusya'ya
katılmasını istiyorlar. Az önce (Açmiyazin'deki) Katogikos, Petersburg'a geldi ve bu yolda bir
dilekte bulundu; bundan sonra da yine bu düşünce ile Petersburg'a bir adam yolladı. Ermeniler
anlıyorlar ki hiçbir biçimde özgür (muhtar) bir devlet olamazlar, çünkü oturdukları Türk
vilayetlerinde yerlilerin ancak yüzde otuzudurlar; dolayısıyla Rusya'ya katılmak amacını
güdüyorlar. Sazanof (Katogikos'a ve adamına) demiş ki: Katma olamaz, Rusya soravlarınaı
(responsabilitiés) bu aşama arttırmak istemez (Burada Sazanof, Rus hükümetinin gerçekten ve
içten böyle düşündüğünü işgüdere inancalar); ancak Rusya, Türk Ermenistan'ında gerçekten
ıslahat yapılmasını ister. Rusya bazı şeyler üstlenmiştir ve Türk Ermenistanı'na karşı öyle bir
durumda bulunmaktadır ki orada kendisi ikinci kemancı rolünü oynarken (yani ikinci sırada
dururken) başka bir büyük devletin önderlik etmesine göz yumamaz. Duma'da (Rus Kamutayı)
Ermeni saylavları vardır ve bunlar boyuna Ermeni işi dolayısıyla onu (Sazanof'u)
sıkıştırmaktadırlar.
''İngiliz İşgüderi der ki: 'En çok Rusya'nın oralardaki özel durumu dolayısıyla Türkiye orada Rus
subayları kullanılmasına razı olamaz, buna göre ne düşünürsünüz? Sazanof der ki: 'Bu
subayların yalnız Rus olması gerekmez, türlü uluslardan olabilirler, oralarda Alman görmek
istemem, ancak birkaç tane Fransız ve İngiliz olabilir; bu iş üzerinde daha yettiği kadar
düşünmedim.' İngiliz işgüderinin oralarda yalnız İngiliz subaylarının bulunmasına gösterilen
kaygıya şaştığını söylemesi üzerine Sazanof: 'Şüphesiz oraya Hindistan ordusundan subay
yollayacaksınız ve biz onların ne olduğunu biliriz' der. İngiliz işgüderi şunu sorar: 'Ya Türkler
türlü uluslardan subay görmektense hiç yabancı subay istemeyiz derlerse?' Sazanof çok önemli
bir durum alarak şu karşılığı verir: 'O vakit Türkiye'ye derim ki adam akıllı düzenlenmiş bir
jandarma olmadıkça karışıklıklar ve Ermeni kırımı (katliam) behemehal olur ve bunlar olunca
Rusya işe karışır, 1895'te Rusya, Ermeni kırımları sırasında seyirci kaldı, bu sefer bu yanlışlığı
yapmayacaktır.''
Görüldüğü gibi Sazanof bu konuşmada da önceki şantajını yenilemektedir, yani: Ya dediğim
olur yahut ben Doğu ve Kuzey Anadolu'da kargaşalıklar çıkartır ve sonra ora işlerine karışırım
demektedir. Bundan başka sözlerindeki şu üç yön önemlidir.
a) Bu yerlerle ilgili işlerde ön sırada ben Rusya görülmeliyim, İngiltere veya herhangi bir devlet
değil ve oralarda benim sözüm geçmelidir.
b) Ermeniler ayrıca bir devlet istemeyip Rusya'ya katılmayı istiyorlar; Rusya ise bu kadarına
gitmek isteğinde değildir ve yalnız önemli bir ıslahat ile yetinmektedir. İşin gerçeğine gidilirse
görülür ki Sazanof'un bu sözü hiç de doğru değildir, pek çok Ermeni kurulları bağımsızlık
istemektedir. Hinçak Komitesi'nin Köstence'de toplanan kongresinde 17 Eylül 1913'te verilmiş
olan karardaki şu söz (ileride daha ayrıntılı olarak görülecektir) Sazanof'u yalanlamaya yeter:
''Hinçak Komitesi bağımsız Ermenistan fikirlerinin müdafaasını taht-ı karara almıştır.'' İşin
doğrusu Rusya, daha yukarıda demiş olduğumuz gibi Doğu Anadolu'da kendisine İskenderun
yolunu kapayabilecek bir Hıristiyan devleti istememektedir; kendisi de o yerleri şimdilik kendi
ülkesine katmaya, bunun doğurabileceği tepkiler dolayısıyla, yüreklenmediği için uygun bir an
gelinceye kadar oralarda ıslahat yaptırmak bahanesiyle önderlik etmek ve ilerisi için beslediği
ihtirasların gerçekleşmesine kapı açmak isteğindedir.
c) Rusya'nın 1895 patırtıları sırasında seyirci kalması ise Doğu Asya'da Çin, Mançurya v.s.
işlerine dalmış olduğu ve gitgide daha çok dalmak istediği içindi.
Petersburg İngiliz işgüderinin bunları bildiren teli üzerine İngiliz Dışişleri Bakanlığı işyarları
Sazanof'un sözlerinin nasıl karşılanmış olduğunu açıklar (86):
Dışişleri Bakanlığı işyarlarından H.C. Morman'ın notu şöyledir (geniş özet):
''Sazanof'un bu işte uysallıktan bu kadar uzak bir durum alacağını düşünememiştim.
''Yazık ki jandarma subayı yollayacağımız yolunda Türklere söz vermiştik; şimdi bu sözü nasıl
geri alabileceğimizi göremiyorum.
''Türklerin neden beyendikleri devletten subay getirtemeyeceklerini de anlayamıyorum.
Güvenle biliyorum ki hiç bir biçimde Rus kullanmak istemeyeceklerdir.
''Türklere verdiğimiz sözü tutamazsak onların Almanya'ya dönebileceklerini ve kimsenin bunu
önlemeye hakkı olmayacağını söyleyerek Sazanof'un bu işe karşıtlığını gideremez miyiz? İngiliz
subayları Rusya'nın hiç bir özel menfaatine dokunmazlar ve onun hiç bir sızlanmada
bulunmasına yol açmazlar.
''Genel ıslahat işine bütün büyük devletlerin karışması gerekir.''
Dış Bakanlığı'ndan başka bir işyar, R.P. Maksvel şu notu yazmıştır:
''Bu (Sazanof'un karşıtlığı) hiç beklenmeyen ve doğru olmayan bir şeydir. Yukarıda denildiği
gibi (H.C. Morman'ın dediği gibi) Sazanof'u bu işten vazgeçirmesi için Kont Benkendorf'a
başvurulamaz mı?..
Sör Lui Malle şu notu yazar:
''Biz buna yanaşamayız ve Bay Sazanof'un bunu (Türklere verilen sözün geri alınmasını) bizden
beklemesi hiç de makul değildir...''
Daimi müsteşar Sör Artür Nikolson'un notu aşağıdadır (Geniş özet):
''Kont Benkerdorf bu işte elinden geleni yaptı: ancak Sazanof bu işte çok inat ve sinirlilik
gösteriyor; bana öyle geliyor ki Sazanof'un davranışı makul değildir; ancak Ermeniler onun
üzerinde baskıda bulunmaktadırlar ve o, göstermek istiyor ki Rusya bu işte ikinci kemancı
rolünü oynamak (ikinci sırada görünmek) istemiyor. Biz şu yönleri göz önünde tutmalıyız:
Türkiye ile Rusya arasında güçlükler çıkmasına yol açmamalı ve Rusya'ya ani ve çetin bir işe
atılmak bahanesini ve mazeretini vermemeliyiz; dolayısıyla bu işte zaman kazandırıcı bir yol
tutmalıyız.''
Bundan sonra Nikolson bu gibi düşüncelere dayanan bir karşılık tasarısı hazırlar. Ancak Dışişleri
Bakanı Gery 28 Mayıs'ta onun yerine Petersburg'daki İngiliz işgüderine şu yönerge telini çeker
(geniş özet) (87):
''Bir ıslahat tasarısı yapmanın gerekli olduğu meselesinde Sazanof gibi düşünüyorum; eğer, o
hele Ermeni vilayetleri için, bu işte önayak olursa çok hoşlanırım.
''Bütün Küçük Asya için ıslahat yapılması gerekecektir; ve tecimsel menfaatları dolayısıyla,
Almanya'ya bir şey söylemeden bu işe kalkışmak olmaz. Bunu, İstanbul'daki yanlız kendi
büyükelçilerimizle yapmaya çalışmak hem Türkiye, hem de öbür Büyük devletlerle karmaşalar
(ihtilatlar) çıkarabilir.
''Aklıma iki şık gelmektedir:
''1) Sazanof desin ki: Rusya, Türkiye ile görüşerek Ermeni vilayetleri için bir ıslahat tasarısı
hazırlayacak ve sonra bunu büyük devletlere sunacaktır; yine Sazanof bununla birlikte önersin
ki: Küçük Asya'nın bütünü için bir ıslahat tasarısı için İstanbul'daki altı büyükelçi görüşmelerde
bulunsunlar.
''2) Sazanof şunu önersin: Küçük Asya'nın bütünü için bir ıslahat tasarısı üzerinde büyük
devletler, tercihen İstanbul'daki büyükelçileri yolu ile, görüşmelere koyulsunlar.
''Jandarma subayları işi için size ayrıca yazacağım.
''Akla gelen başka bir yön de Rusya'nın, 1895'te Fransa, Rusya ve İngilterece hazırlanıp öbür
büyük devletlere bildirilmiş olan ıslahat tasarısını yeniden öne sürmesidir. Ancak tutacağı yolu
Rus hükümeti bilir.''
Rus karşılığı, 31 Mayıs'ta gelir ve 1 Haziran'da Fransız hükümetine de, azıcık daha ayrıntılı
olarak, verilir; ana çizgileri aşağıdadır (88):
İlk şık, yani Rusya'nın doğrudan Türkiye ile konuşması kılgın (ameli) görünmemiştir; çünkü
Rusya'nın bu yolda bir başvurusu bozulmuş ve aldatıcı bir biçimde (Türklerce) Berlin'e
bildirilmiştir; dolayısıyla ikinci şıkkı seçiyoruz ve bu yolda İstanbul büyükelçimize yönerge
verdik. 1895 tasarısı temel olarak ele alınacak ve onda, zamanın gerektirdiği değişiklikler
yapılacaktır. Bu tasarı üzerinde önce Rus, Fransız ve İngiliz büyükelçilerince gizli olarak
görüşülmeli ve aralarında baştan başa bir anlaşmaya varılınca tasarı öbür büyük devletlere de
bildirilmelidir.''
Böylelikle Osmanlı hükümetinin İngiltere ve Almanya'ya dayanarak ıslahat yapmak ve sivil
işlerle jandarmayı İngiliz, askeri ve kültür işlerini Alman uzmanları eline vererek bu iki
devletten yardım görmek ümidi boşa çıkmakla kalmaz, iş onun hiç beklemediği ve ummadığı
bir sonuca varır: II. Abdülhamid'in bin bir kurnazlıkla uyuttuğu 1895 ıslahat tasarısının daha çok
çetin bir biçimde, ve Rus baskısı ve gözetimi altında ortaya çıkması ve yürütülmesi. Bu olay
Mahmud Şevket Paşa'nın ve hükümetinin ne derece bilgisiz ve gafil olduklarını ve kaş yapalım
derken göz çıkarttıklarını gösterir.
Bab-ı Âli'nin ortaya attığı düşüncenin sonuçları Doğu Anadolu'ya münhasır kalmaz ve ayrıca şu
sonuçları doğurur: Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu'nun Rus nüfuz bölgesi olması ve her büyük
devletin kendisine ayrıca nüfuz bölgeleri araması ve sağlaması yani Osmanlı Asya'sının
anlaşmalar yolu ile paylaşılması!

RUSYA TUTACAĞI YOLU TESPİT EDİYOR

Yine bu mayıs ayında Rusya'nın, kendi eliyle hazırlamış ve düzenlemiş olduğu Balkan
Savaşı'nın sonucunu, yani Osmanlı'nın artık karadan Germen devletlerinden kesilmiş olmasını
ve onu kuşatan denizlerde hep Rus bağlaşık veya dostlarının egemen bulunmasını, özet olarak
Osmanlı devletinin Üçlü Anlaşmanın ablukası altına girmiş olmasını nasıl ve ne yolda
sömüreceği belirmiş olur. Rusya bu durumunu iki yoldan sömürebilirdi; Boğazlar'da ve Doğu-
Kuzey Anadolu'da.
Bu mayıs ayına kadar kesin bir karar vermemiş ve o ana kadar Boğazlar sorununu ön sırada
tutmuş görünen Rusya, kendi Kafkas sınırları üzerinde İngiliz nüfuzunun yerleşmesi tehlikesiyle
karşılaşır karşılaşmaz hemen kararını verir: o önce Doğu ve Kuzey Anadolu'da şu veya bu
biçimde kendine üstün ve tekel özünde bir durum sağlayacak, ondan sonra öbür amaç veya
amaçlarını güdecektir. Çarın Berlin'de iken Kayser'e ve İngiltere kralına ''Sultanı Çanakkale'nin
kapıcısı'' olarak bırakacağı sözü bunu gösterir. Dolayısıyla Mayıs 1913'ten 1914 yazına kadar
Rus hükümetinin başlıca amacı, Kafkasya'ya komşu olan Türk topraklarında üstünlük kurmak
olacaktır.
26 ve 27 Mayıs tarihiyle Fransa ve İngiltere'ye Rus hükümetince verilen notalarla bir kül teşkil
ettiği güvenle sanılabilecek bir olay da 31 Mayıs'ta Ermeni Patriki'nin Sadrazama bir takrir
vermesidir. Patrik, Ermeniler'in durumunun daha da kötüleşmiş olduğunu, Ermeniler'in toptan
yok edilmesinden korkulabileceğini ve patrik için tek yapılacak şeyin Osmanlı hükümet ve
ulusunun sorumluluk duygusuna ve medeni acunun insaf ve merhametine başvurmak
olduğunu bildirmektedir (89).
İNGİLTERE'NİN DOĞU ANADOLU'YA
JANDARMA SUBAYI GÖNDERECEĞİ
HAKKINDA OSMANLI'YA VERDİĞİ
SÖZDEN SIYRILMAYA ÇALIŞMASI

Doğu ve Kuzey Anadolu işinin Rus baskısı altına gireceği yolu anlatmadan önce oralara İngiliz
jandarma subayı yollama sorusunun geçirdiği evreleri ve vardığı sonucu kısaca gözden
geçirelim: 4 Haziran 1913'te bu işten sıyrılmak ve verilen sözü kısmen olsun geri almak
düşüncesiyle Nikolson, Tevfik Paşa'ya şunları der (90): Madem ki ıslahat yapılmaktadır ve amaç
Türkiye'nin güçlenmesidir bu yolda bir karara varılmadan İngiliz subayı yollamak doğru olmaz;
ancak eğer oralarda bu sırada kargaşalık ve kırımdan korkuyorsanız jandarmayı düzenlemek
için birkaç subayı kısa bir zaman için yollayabiliriz.
Ancak bunu öğrenince Sazanof yine kızar ve karşıt durum alır (I.B. 26 Haziran 1913, Belge
514); Petersburg'daki İngiliz Büyükelçisi Sör Corc Bukanan'la epey tartıştıktan sonra Sazanof,
bu yollayışa muvakkat olmak ve 5-6 subayı geçmemek şartıyla razı olur.
Fakat iki gün sonra, 28 Haziran'da Sazanof Bukanan'ı görmeye gidip bu muvafakatını da geri
alır (Belge 528) ve Rus askeri uzkişilerin Kafkas sınırı üzerindeki Türk vilayetlerine İngiliz
subayları gönderilmesine çok karşı olduklarını söyler. Londra hükümetinin bu iş üzerinde
direnmemesini, yani oralara hiç subay göndermemesini ister ve Osmanlı hükümetine
subayların seçilmiş olduğu ve ıslahat tasarısı hazır olunca gönderilecekleri yolunda karşılık
verilmesini, yani bir türlü atlatmada bulunulmasını ileri sürer. Bukanan, ıslahat işinin çok
uzayabileceğini, arada karmaşalar olabileceğini ve Türkiye'ye Rus subayları yollanılmasına
karşıtlık gösteremez, ve arada yarım düzine İngiliz subayının yollanılması da çıkacak
kargaşalıkları önlemeye yarayamaz.''
Bu Rus karşılığı Türklere verilmiş olan söz dolayısıyla İngiliz hükümetini çok sıkar, gönderilecek
İngiliz subaylarının Erzurum'a uğramamaları düşünülür ve Sazanof'a bildirilmek üzere
Bukanan'a şu yolda bir karşılık verilir (I.B. 1 Temmuz 1913, Belge 530): ''Biz ilerde olabilecek
kırımlar yüzünden sorumlu bir duruma düşmeden Türklerin dileğini reddedemeyiz. Bizimkilerle
birlikte Rus ve Fransız subayları da gönderilmesine karşı değiliz, ancak bunu sağlamak için
İstanbul'a gereken başvurularda bulunmak Rusya'ya düşer.''
Bu telin Petersburg'a gönderildiği günde Bukanan da Sazanof'un yazılı bir dileğini Londra'ya
teller (I.B. Belge 531); ana çizgileri aşağıdadır: Eğer İngiltere subay yollamaktan kaçınamazsa
bunları 6 vilayetten başkalarına göndermesini bekleriz. Türkiye'nin Doğu-Kuzey Anadolu'ya
Alman subayı getirtmesi tehlikesine gelince, İstanbul Rus Büyükelçisi Bab-ı Âli'ye diyecek ki
ıslahat işi yürürlüğe girmeden önce Rusya bu vilayetlere yabancı subay gönderilmesine kesin
olarak karşı koyacaktır (Will categorically oppose).
Bu tel Londra'da çok can sıkar. Malle'nin yazdığı bir notta şunlar vardır:
''Eğer Ermenistan'da ıslahat yapma işini Rusya'ya bırakırsak hiçbir ıslahat olmaz. Sazanof içten
iyi niyetli olabilir, ancak onun üzerinde şimdi tesirde bulunan askeri ve yerel (Kafkas) makamlar
bu vilayetlerde (Doğu Anadolu'da) karmaşıklığın süre gelmesine çalışacaklardır. Delil: Rus
konsolosunun son ziyareti. Bunlar vakti gelince işe karışmaktan hoşlanacaklardır. Bence biz
Sazanof'la apaçık bir konuşma yapmalıyız; acaba o, düzenin yeniden kurulmasını ve Türkiye'nin
güç ve bütünlüğünün kurulmasını içten istiyor mu? Eğer öyle ise gerçekten bir ıslahat siyasası
çok önemlidir ve bu yolda onunla içten işbirliği yapabiliriz; bizim Doğu ve Kuzey Anadolu'da
siyasal amaçlarımız yoktur; tek amacımız baysallığın (huzur ve refah) korunmasıdır. Rus
hükümeti bu işte işbirliği yapmamıza gerçekten karşı mıdır? Eğer öyle ise biz Kamutayda bize
sorulan bir sürü sorulara karşılık olarak ıslahat işine karışmayacağımızı söylemeliyiz. Acaba
ıslahat işinin bir Küçük Devletin işyarlarına yaptırılmasına Bay Sazanof karşı mıdır? Bu bir
çözümleme yolu olabilir...
2 Temmuzda Petersburg'daki İngiliz Büyükelçisi Bukanan şunları teller (I.B., Belge 536):
''Sazanof karşıtlığından vazgeçmiyor; o diyor ki, Alman subaylarına da yol açmadan ve bütün
ıslahat işini tehlikeye düşürmeden şimdi Türkiye'den Doğu vilayetlerine Rus subayı kabul
etmesini isteyemeyiz. Küçük devletlerden subay kullanmak daha iyi olur, eğer her ne olursa
olsun İngiliz subayı göndermek isteniliyorsa bunlar Suriye veya kargaşalık çıkabilecek başka
yerlere yollanılabilirler.
Grey buna 4 Temmuz'da karşılık verir (Belge 541); önemli noktaları şunlardır:
''...Bu sırada neden İngiliz subayı yollamayacağımızı Türk büyükelçisine bildireceğim. Ancak biz
bu yola giriyorsak bunu Asya Türkiyesi'nin bütünlüğünü sağlayan ve her türlü paylaşmadan
uzak olan bir ıslahat tasarısı elde etmek için yapıyoruz..''
''...Ağır bir siyasal sorun ortadadır ve bizim işbirliği yapabileceğimiz tek siyasa Asya
Türkiyesi'nin çökmesini ve paylaşılmasını önleyen siyasa olabilir. Öbür yolu tutmanın Hind
Müslümanları üzerinde yıkımlı bir tesiri olur; Avrupa devletleri arasında çıkabilecek karmaşalar
da caba...''
Buna Bukanan 6 Temmuz'da karşılık verir; ve Sazanof'un Türkiye'yi çöktürmek düşüncesinde
olmadığını kesin olarak inancaladığını bildirir.
İngiliz Dış Bakanlığı'nda bu telin altına yazılan notlardan bu inancaya pek inanılmadığı
görülmektedir; örnek olarak Malle'nin yazdığı not gösterilebilir, o der ki:
''Türk tarihinin bugünkü durumunda bir devlet adamı Sazanof'un takındığı tavrı takınınca onun
ancak Osmanlı İmparatorluğu'nu dağıtmak istediği sanılabilir. Binbaşı Tırrıl (İstanbul'daki İngiliz
Ataşemiliteri) diyor ki: 'Eğer büyük devletler Türkiye ile danışmadan veya onun ıslahat
tasarısını göze almadan Ermenistan'ın özgürlüğünü (muhtariyetini) ona zorla kabul ettirmeye
kalkışırlarsa bugün İstanbul'da iş başında bulunanlar buna boyun eğmektense bütün vilayetleri
ateşe verirler. Eğer Rus tasarısı kabul edilirse bu, bütün ülkede kırımlara yol açacaktır. Bu
sırada bir devlet adamının bu kadar şümullü tepkileri olabilecek bir tedbiri ileri sürmesi
şaşılacak bir şeydir.''
4 Temmuz'da ise Nikolson, Tevfik Paşa'ya şimdilik İngiliz subayları gönderilmeyeceğini
bildirmişti; sebep olarak Bab-ı Âli'nin Osmanlı Asyası için bir ıslahat tasarısını büyük devletlere
bildirmiş olduğu ve bu yolda yapılmakta olan görüşmeler sırasında İngiliz subaylarının
yollanılmasının bazı yanlış anlamlara yol açabileceği ileri sürülmüştü. (91)
Bab-ı Âli ise biteviye İngiliz hükümetini jandarma subayı yollaması için sıkıştıracaktır. 1913
Kasımı'nın başlarında Osmanlı jandarmasında bulunan Albay Havker adında bir İngiliz subayı
Bab-ı Âli'ce Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu vilayetleri jandarması heyeti teftişiye reisliğine atanır;
merkezi Trabzon olacaktır. Rusya bu atanışa muvakkat olmak şartıyla ses çıkarmamaya karar
verir.
Dolayısıyla Doğu ve Kuzey Anadolu'ya İngiliz işyar ve subayı getirme işi o sırada ancak bu kısır
sonuca varabilir.

V. RUS DURUMU KARŞISINDA ALMAN


KUŞKUSU VE TÜRLÜ İHTİRASLARI

Mayıs 1913 sonlarında Rus durumunun Almanya'da epey kuşku uyandırdığı görülmektedir; 2
Haziran'da Londra'daki Alman Büyükelçisi Lihnovski, Dışişleri Bakanı Grey'i görür ve arada şu
yolda bir görüşme olur (92):
Lihnovski, Osmanlı Asyası dolayısıyla Berlin'de çok kaygılanıldığını, orada Osmanlı Devleti'nin
yaşamasının istenildiğini, ancak başka devletlerin Türk ülkelerinde dilekleri olursa Almanya'nın
da olacağını, Grey'in daha önce Osmanlı Asyası'nı Fransa, Rusya ve İngiltere arasında
paylaşmak için bir anlaşma olmadığı yolundaki sözünü Alman bakanına bildirmiş olduğunu,
söyler - Grey, doğrudur der ve gerek Doğu ve Kuzey ve gerekse bütün Türkiye'de yapılması
düşünülen ıslahat işleri üzerinde konuşulur. Lihnovski, bütün Osmanlı mülki idaresinin
İngilizlerce düzenleneceği yolunda duyulan sözlerin bazı kaygılar doğurabileceğini ve işleri
başka bir Mısır'a doğru götürebileceğini (yani Osmanlı ülkesini Mısır'a çevireceğini) söyler.
Grey, ona hak verir; Türkiye'nin buna benzer isteklerde bulunduğunu, ancak Lihnovski'nin de
ileri sürdüğü düşünceler dolayısıyla Türkler'e bu kadar ileri gitmemeleri öğüdünün verildiğini,
Türkiye için Osmanlı hükümetiyle de danışılarak büyük devletlerce makul bir ıslahat tasarısının
hazırlanması gerektiğini ve bu yapılınca işbu ıslahatı yürütmek için Avrupalılar'ın
seçilebileceğini söyler. Lihnovski bunları doğru bulur.
Daha önce Grey 29 Mayıs'ta kamutayda bu yolda bir demeçte bulunmuş idi.
Yayımlanmış Fransız belgelerinde de işbu Alman kuşku ve kaygılarını belirten, Rusya'nın Doğu
ve Kuzey Anadolu'da, İngiltere ve Almanya'nın Irak'ta (o sırada Londra'da Hakkı Paşa ile Grey
arasında Bağdat demiryolu işi üzerinde, konuşmalar olagelmekte idi) ve Fransa'nın Suriye'de
bazı haklar veya özel bir durum elde edebileceklerini imleyen veya isteyen belgeler
bulunmaktadır. (93)

ALMAN İHTİRASLARI

O sırada Osmanlı durumunun Avrupaca nasıl görüldüğünü, bazı Osmanlı ileri gelenlerinin nasıl
düşündüklerini ve - bu iş o anda Almanya'nın işine gelmemekle birlikte - eğer bundan
sakınılamazsa, Osmanlı Asya'sının dağıldığı takdirde Alman ihtiraslarının ne olduğunu
göstermesi dolayısıyla İstanbul'daki Alman Büyükelçisi Vangenhaym'ın Alman başbakanına
yolladığı 21 Mayıs 1913 tarihli uzun bir rapor olduğu gibi aşağıya konulmuştur (94):
''Şark meselesi Balkan Harbi dolayısıyla, biri Avrupa'ya ve diğeri Asya'ya ait olmak üzere iki
kısma ayrılmıştır. Bu zamana kadar Avrupa Türkiyesi'ni teşkil etmiş olan ülkeler için mesele
şimdi şöyledir:
''Türkiye'nin yerine geçen Balkan devletleri arasındaki münasebetler ne şekil alacak ve bu
münasebetler Balkan milletleriyle büyük devletler arasında ve büyük devletlerin kendi
aralarındaki münasebetler üzerinde ne gibi tepkiler yapacaktır? Şark meselesinin ''Küçük
Asya'yı alâkadar eden kısmı ise şu kelimelerle ifade olunabilir: Türkiye'nin geri kalan kısmı
yaşamaya muktedir midir, yoksa çökmeye mi mahkûmdur?''
''Dünya, Asya Türkiyesi'ni Avrupa Türkiyesi'nin bir zeyli olarak görmeye alışmıştı. Avrupa
Türkiyesi'nin mevcudiyeti, Avusturya ile Rusya arasındaki zıddiyetten dolayı kâfi derecede
emniyet altına alınmış addolunduğundan, Asya Türkiyesi de taarruzdan az çok masun telâkki
olunuyordu.
''Harp hadiseleri bütün bu nazariyeleri alt üst etmiş bulunuyor. Avrupa Türkiyesi ortadan kalktı,
STATUQUO'nun hiç olmazsa Küçük Asya hakkında muteber olması icap ettiğini iddia etmek için,
yırtılmış olan Berlin Muahedesi'ni kâğıt sepetinden çıkarmaya hiçbir devlet teşebbüs
etmeyecektir. Bunun içindir ki Küçük Asya meselesi, devletlerin şimdiye kadar cari olan Şark
siyasetinin an'anelerinden ve naslarından ayrılmış olarak mütalaa edilmesi icap eden yepyeni
bir meseledir. Yeni Türkiye için müsait olan nokta, sakinleri arasında yabancı devletlere
mensup olup Osmanlı hâkimiyetinden kurtulmak isteyen insan adedinin şimdi artık nisbeten az
olmasıdır. Balkan milletleri arasında yalnız Rumlar'ın Küçük Asya'da etnografik menfaatleri
vardır. Fakat umumiyetle memleketin kenarında bulunmakta olan bu menfaatler - İstanbul'un
elde edilmesine matuf olan Yunan propagandası İslav mukavemetine maruz olduğundan - Türk
imparatorluğunun mevcudiyetini, Mahmud Şevket'in tahmin ettiği gibi, ciddi surette tehdit
etmemektedir. Fakat bugün, milletler fetih arzularına bahane olarak yalnız etnografik
prensipleri ileri sürmüyorlar. Herhangi bir yabancı memlekete müdahale etmek isteyen bir
memleketin nizamını sarsabilen veyahut onun tarafından bu memlekete yatırılmış yüksek
ekonomik kıymetleri tehlikeye düşürebilen bir huzursuzluk hâkimdir diye de müdahale
meşrulaştırılabiliyor (95). Rusya için müdahale imkânları Şarki Anadolu'da, Fransa için
Suriye'de ve İngiltere için de Basra Körfezi havalisiyle Arabistan'da mevcuttur. Bizim için de
nazari olarak Bağdat hattı mıntıkasında mevcuttur denebilir. İngiltere cenubi Arabistan'da,
nüfuzunu yavaş yavaş mukaddes şehirlere doğru ilerletmek için muhtelif kabileler arasındaki
geçimsizlikleri kullanıyor. Osmanlıların hâkimiyeti altında bulunan millet ve kabilelerin
birçoklarında istiklâl ve ayrılma temayülleri görülüyor: Bu temayüller ya yabancı devletler
tarafından uyandırılmakta, yahut da herhangi bir yabancı devletin kendilerini himayesi altına
almak isteyeceğine dair yerlilerin beslediği ümitten hasıl olmaktadır. Hatta bugün asıl Türkler
arasında da kendi ırklarının istikbalinden ümitlerini kesip bir yabancı işgalini isteyenler vardır.
Türk milletinin zeki olan kısmını derin bir nevmidi, bir depression kaplamıştır, geri kalan kısım
ise büyük bir lakaydi içine gark olmuş bulunuyor. Memleketin finansı ağır surette sarsılmış,
vergi yükleri tahammül edilemeyecek bir raddeye gelmiştir. Ordunun maneviyatı bozulmuş,
zabitan heyeti içine siyasi nifak girmiştir. Devlet memurları arasında sıra ve dereceye saygı
kalmamıştır. Kanun-ı Esasi-nin ilanından beri bütün devlet memurları kendilerini hep aynı hakkı
haiz olarak görüyor ve artık yüksek makamların emirlerini ifa etmiyorlar. Ordunun ve devlet
memurlarının körü körüne itaat ettiği bir padişah artık yoktur. (Sultan) Hamid sisteminin iyi
tarafları ortadan kalkmış, buna mukabil mahzurları canlı olarak kalmış bulunuyor. Bu
mahzurların tesirleri bugün muzaaf derecede hissedilmektedir. Vakıa şimdi hükümetin başında
kuvvetli ve zeki bir adam bulunuyor. Onun gerisinde, Kanun-ı Esasi'nin ilanından beri hükümeti
idareye kadir yegâne parti olduğunu ispat eden Komite (96) bulunuyor. Lakin Komite,
İmparatorluğun her tarafında faaliyette bulunan inhilâl âmilleri karşısında hesaba katılacak
yegâne muhafazakâr âmildir. Vereceğimiz hükmü temellendirmek için basit bir tarh ameliyesi
kifayet eder! Asya Türkiyesi kendi kuvvetiyle kendisini muhafaza etmeye kadir değildir (97).
''Balkan Devletleri, Türkiye'nin bekasını emreden mukaddes nassı terkettikten sonra, felaketin
burada da Avrupa Türkiyesi'nde olduğu gibi ancak birkaç asır sonra tahakuk edeceğini tahmin
etmek pek doğru olmaz. Bilakis, hariçten bir yardım gelmezse, hadiseler Küçük Asya'da çok
daha seri bir seyir alacaklardır. Hatta Mahmud Şevket düştüğü takdirde Küçük Asya'nın
inhilâline sebebiyet verebilen bir anarşinin İstanbul'da başlaması bile muhtemeldir. Mahmut
Şevket'ten harp tazminatı veya adaların ziyaı fikrini millet karşısında müdafaa etmesini
istemek onun düşmesine sebep olabilir. Herhalde dahili harpler ve anarşi, devletlerin
müdahalesine ve Türkiye'nin taksimi meselesinin ortaya atılmasına sebep olacaklardır. Bundan
evvelki raporlarımdan birinde de ispata gayret etmiş olduğum gibi, taksim meselesinin yakın
zamanlarda mevzuubahs olması Almanya'nın menfaatine hiçbir veçhile uygun değildir. Vakıa
biz Türkiye'de münhasıran ekonomik menfaatler peşinde koştuk. Bu menfaatlerin ve
yarattığımız kıymetlerin, bize karşı düşmanlık hissi besleyen yabancı devletlerin kontrolu altına
girmesini Alman milleti kabul edemeyecektir. Küçük Asya'da yerleşmekle bir Akdeniz devleti
haline girmiş oluruz. Yeni mülkümüzü dünya münakalatına bağlayabilmek için, zamanla bahri
üs olarak inkişaf edebilecek olan bir liman edinmekliğimiz icabeder. Dünyanın bugünkü
vaziyetine bakılırsa, Mısır'ın yakınında bir yerde askeri bakımdan yerleşmemize İngiltere'nin
muvafakat etmeye hazır olması pek az muhtemeldir. Bunun için Türkiye'nin taksimi, bizi
İngiltere ile ağır bir ihtilafa sevk edebilir; ve böyle bir ihtilafta kendimizi, bizim için çok gayr-ı
müsait olan şartlar içinde müdafaa etmek zaruretinde kalırız. Bundan maada, bugün Küçük
Asya'da yerleşmeye hiç hazırlanmış değiliz. Hatta nerede yerleşeceğimizi de kat'i olarak
bilmiyoruz. Rusya, Fransa ve İngiltere tamamen muayyen menfaat mıntıkalarına maliktirler.
Bizim menfaatlerimiz Bağdat hattının uzunluğunca imtidat etmekte ve bütün Küçük Asya'yı bir
baştan bir başa kat etmektedir. Fakat bunlar hakikat-i halde reel olmaktan ziyade ekonomik
mahiyettedirler. Türkiye'de malik olduğumuz mektep, kongregasyon ilh.. nevinden
müesseseler, Fransa'nın Rusya'nın ve İngiltere'nin asırlardan beri yarattıkları ve bugün
memlekette kök salmış olan müesseselerle ehemmiyet bakımından mukayese edilemeyeceği
gibi bunların mühim bir kısmı ileride başka memleketlere geçmesi zaruri bulunan sahalarda
bulunmaktadır. Birçok sahalarda geride kalmış bulunuyoruz. Rakiplerimize yetişmek
zaruretindeyiz, bunun için en gayretli çalışmalarla dolu uzun zamanlara muhtacız. Binaenaleyh,
siyasetimizin hedefi ancak Türkiye'nin inhilaline (parçalanmasına) mümkün olduğu kadar uzun
bir müddet ve hiç olmazsa, şimdilik, mani olmak olabilir (98).
''Bunun için tek vasıta vardır, bu da Türkiye'nin yabancı devletler tarafından reorganize
edilmesidir. Yabancı devletler Küçük Asya'da statu quo'nun (statüko)garantisini müdahede ile
değilse de prestige'leri (prestijleri) dolayısıyla nispeten uzun bir zamani çin üzerlerine
alabilirler. Yalnız istişari rey hakkına malik ıslahatçıların çağrılması ile iktifa etmek (yetinmek),
hiçbir veçhile kifayet etmez. Bilakis burada lazım olan devlet fonksiyonlarının, emirleri madûn
(ast) makam ve şahıslar için vacibü'l-eda olan yabancı memur ve askerler tarafından hakiki bir
surette kontrol edilmesidir. Böyle bir rejim Mısır'daki rejime yaklaştığı nispette Türkiye için
hayırlı olur. Yabancı kontrol bir tek devlet tarafından yapıldığı vakit azami derecede müessir
olur. Burada Türkiye'yi, gayet vasi salahiyetli Alman muallimlerinin idaresi altına koymak
isteyen birçok kişi vardır. Zabitan heyetinin büyük bir kısmı, Münir Paşa (99) gibi nüfuz sahibi
adamlar ve iddia olunduğuna göre şimdiki Hariciye Nâzırı (100) bu nokta-i nazara
kazanılmışlardır. Bu fikir bittabi kabil-i tatbik değildir; zira Almanya'nın ıslahat faaliyeti diğer
bütün devletlerin mukavemetine maruz kalır. Almanya gibi, Fransa ve İngiltere de
reorganizasyon işini yalnız olarak tatbik edemezler. Diğer taraftan ıslahat işinin devletlerin
hey'et-i mecmuasına tevdii, Berlin Muahedesi'nin tecdidine (yenilenmesine) müsavi bir hareket
olur. Her devlet, yeni itilafın himayesi altında kendi hususi amaline hizmet eder ve münasip
zaman gelince, Türkiye'nin mülkiyetinin tamamiyetini - uluslararası mukavelelere adem-i
riayetin, modern hukuk-ı düvel (dünya hukuku) telâkkilerine göre akitleri hiçbir zaman silaha
sarılmaya mecbur kılmadığını düşünerek - kendi menfaatine (lehine) ihlal eder. Hem Berlin
Muahedesi'nin tekrar canlandırılması, Türkiye'nin inkıraza (dağılmasına) mahkûm olduğu
kanaatinin milletler arasında canlanması manasından pek fazla bir manayı haiz değildir. Bunun
içindir ki ıslahat işi bi'n-netice Türkiye'nin muvakkaten kurtarılması, ancak Türkiye'nin
yaşamasında hakiki bir menfaati olan devletlerin samimi surette elbirliği yaparak çalışması ile
temin olunabilir. Rusya'yı önceden hesaptan hariç tutmalıyız, zira onun siyasetinin son hedefi
İstanbul'un fethidir. Fransa kendisini son zamanlarda Rusya'nın avukatı olarak gösterdiğinden
artık Türkiye'de muhafaza edici bir kuvvet olarak telakki olunamaz. Avusturya ile İtalya
Arnavutluk meselesinde aldıkları durumla, Türkiye'nin kendilerinden bir şey bekleyemeyeceğini
ispat etmişlerdir. Binaenaleyh, ıslahatçı olarak geride yalnız Almanya ile İngiltere kalıyor.
İngiltere, Türkiye'nin inkırazından herhalde korkar; bunu o, tıpkı Almanya gibi istemez; zira
Türkiye'nin taksimi Ruslar'ı İstanbul'a ve Almanları da Akdeniz kıyılarına getirir. İngiltere
devletlerden birine müsaade ettiğini ötekinden sakınamaz. Taksim İngiltere'nin Akdeniz'deki
sevkulceyşi vaziyetini herhalde zaafa uğratır ve binnetice dünyadaki vaziyetini tehdit eder. O
halde, İngiltere, Küçük Asya'nın istikbali meselesinde, kendi hayati menfaatleri dolayısıyla,
Almanya ile ister istemez beraber gitmek zaruretindedir. Bu hakikatı doğru olarak gören
Mahmud Şevket'in akilane siyaseti, Türkiye'nin kalkınmasında yardımcı olabilmeleri için
Almanya ile İngiltere'nin Türkiye'de barışmasına matuftur(101). Sadrazam, planının tatbikinde
hatalar (hükümete geçtiğinden beri ilk hataları) yapıyor; bunların tashih olunabileceğini ümit
ediyorum. Türkiye'nin istikbali için esas meselenin Adalar meselesi olmayıp Almanya ile
İngiltere arasında bir ahenk tesisi olduğu kanaatini Bab-ı Âli'de uyandırmak icabeder. Mesele
buradaki Alman çalışma sahası zaviyesinden tetkik olununca İngiliz - Alman işbirliği, Küçük
Asya meselesinin ideal hatta mümkün olan yegane hal tarzı olarak görülmektedir. İngiltere'nin,
Türkiye ile alakadar olmaktan kaçınmadığı ve hatta bu hususta Rus menfaatlerini ihlal etmeyi
bile göze aldığı Rusya'nın Şarktaki menfaat mıntıkası dahiline İngiliz muallimlerinin
gönderilmesine müsaade etmesinden anlaşılıyor(102). Fransa'nın Suriye'deki gayretlerine karşı
İngiliz gazetelerinin kullandıkları lisan da şayan-ı dikkattir. İngiltere, Türkiye'nin taksimini
programlarına yazmış olan devletlerle bir ihtilaf tehlikesini göze alarak Türkiye'yi tutmaya razı
görünüyor. Hem Almanya ve hem de İngiltere için Türkiye'yi muhafaza etmek hususunda
mevcut olan siyasi zaruretin Türkiye'nin müştereken ıslahı için bir itilafa sevkedip etmeyeceği
burada kestirilemez. Prensip itibarıyla böyle bir itilaf elde edildiği takdirde, Adalar meselesiyle
harp tazminatı meselesi Türkiye için ehemmiyetlerini kaybeder. O zaman Türkiye, hamilerinin
kudretine karşı o kadar büyük bir itimat duyar ki onlardan harbin Türkiye'de sebebiyet verdiği
bütün dertlerin tedavisini muhakkak surette bekler. Bugün Türk milletinin ruhi haleti öyledir ki,
İngiltere ve Almanya, Türkiye'de yapmak istedikleri tesirin derecesini bizzat tayin edebilecek
bir vaziyettedirler. Hatta İngiltere'nin Mısır'da tatbik ettiği kontrole yavaş yavaş yaklaşan bir
kontrol bile halk tarafından bugün kabul edilebilir.
''İngiltere ile Almanya arasında kat'i bir barışmanın hareket noktası olabilecek olan Türkiye
toprağı üzerinde bir İngiliz - Alman işbirliği fikri, bittabi pratik siyasetçi için evvel emirde bir
ümit ve erişmeye değer bir idealden (ülküden) başka bir şey olamaz. Bu planın tatbikine mani
olmak için Fransa ile Rusya'nın ellerinden gelenin azamisini yapacakları, Bağdat hattı
hakkındaki Alman - İngiliz müzakerelerinden dolayı bu devletlerin büyükelçilerinde hüküm
süren asabiyetten anlaşılmaktadır. Yavaş, inatçı ve emniyetsiz olan İngiltere, Fransa ve Rusya
ile uzun senelerden beri câri olan müşterek menfaatlerin ağından kendini güçlükle
kurtarabilecektir. Binaenaleyh siyasetimizi en müsait şartlara göre ayar etmek fazla
cüretkârane olur. Bilakis, İngiltere'nin bizimle siyasi bir iş münasebeti tesisine karşı duyduğu
nefretin tamamen bertaraf olması için birçok senenin geçmesini göze almalıyız. Bunun neticesi
olarak, en kötü ihtimallere karşı hazır bulunmalıyız, yani İngiltere ile Almanya daha uzun
müddet ayrı ayrı yürüdükleri takdirde Türkiye'nin gayrı kabil-i ictinab olan parçalanmasına
hazırlanmalıyız.
''Küçük Asya ülkesi dahilinde hangi mıntıkaların bizim için menfaat mıntıkası olarak
mevzuubahis olduğunu tetkike mecbur olacağız. Aşağıdaki fikirleri, bu sahada ilk orientation
(yol bulma) denemesi olarak arzediyorum:
''Ekonomik menfaatlerimiz her ne kadar hemen hemen bütün Asya Türkiye'sine şamil ise de,
asıl menfaatler mıntıkası olarak, ancak büyük rakiplerin ehemmiyetli menfaatlerinin henüz
mevcut olmadığı yerler mevzuubahis olabilir. Bu düstura göre şu mıntıkalar mevzuubahis
olmamalıdır:
''1. Karadeniz ve Marmara denizinin sahil mıntıkaları; buralarda Rusya ile çarpışmamız
muhtemeldir.
''2. Anadolu'nun garp sahillerinden sekenesinin ekseriyeti Rum olan kısımlar.
''3. Fransız nüfuzunun galip olduğu Suriye ve Palestin (Filistin).
''4. İngiltere'nin, Mısır ve Hind'deki ülkelerinden dolayı yabancı nüfuzuna kapadığı mıntıka, yani
Arabistan ile Basra körfezinin civarı.
''Bu mıntıkaların tenzilinden (düşürülmesinden) sonra bize, genişliği takriben 400 km. olup
Eskişehir - Antalya hattından(103) İran hududuna kadar uzanan bir saha, yani sırf Alman
idaresinde yapılan inşaatla münakalata açılmış veya pek yakında açılacak olan havali
kalıyor(104). Merkez noktası İskenderun körfezinin etrafındaki saha olan bu bölgede, şimdiye
kadar o kadar çok kültür işi başardık, o kadar büyük ekonomik kıymetler yatırdık ki
menfaatlerimiz tekele benzer bir karakter kazanmaktadır. Bu hususta Kilikya'yı ve Konya
ovasını misal olarak zikredebiliriz. Bağdat hattının itmamından sonra -lâzımgelen teşebbüs
ruhu mevcut olursa- İskenderun körfezinin hinterlandının bütün geri kalan kısmı dahi Alman
nüfuzu altına sokulabilir.
''Bu hinterlandın sınırlarını şüphesiz mal mübadelesini İskenderun üzerinden değil de başka bir
deniz limanından daha rahat ve ucuz yapan mıntıkanın başladığı yerde aramak icabeder. Bu
münakalat hududu Şimal-i Şarkide takriben Akşehir ve Cenub-i Şarkide Kerkük civarındadır.
arada bulunan ve Bağdat hattının tâli hatlarıyla münakalata açılacak olan bütün saha
İskenderun, parlak coğrafi vaziyetine uygun bir ehemmiyeti kazandığı takdirde, hinterlandı
başka memleketlerin menfaat mıntıkası arasında daraltılmamalı ve Almanya'nın siyasi
nüfuzuna kayıtsız ve şartsız olarak mahfuz tutulmalıdır. Bu sahanın yayılışı ilişik haritada
kırmızı tarama hatlarıyla gösterilmiştir. Burası iki noktada yabancı menfaatlerle temas
etmektedir: Fransız menfaatlerinin cenuptan gelerek nüfuz ettiği Halep'te ve Rusların, tahdidi
güç siyasi iddialar ileri sürebilecekleri Van Gölü'nde. Halep'in Fransa için tali bir ehemmiyeti
olabilir; zira Şam ve tavizat (karşılık) konusu olarak çok kıymetli olan Hayfa Fransa'nın nüfuz
mıntıkası içinde bulunuyor. Buna mukabil Halep, Bağdat hattının orta kısmının idaresi için ideal
bir merkez noktasıdır.
''Menfaat mıntıkamızın Şimal-i Şarkiye doğru mümkün olduğu kadar fazla mikyasta tevsii
(genişlemesi) iki sebepten dolayı lazımdır:
''Mezopotamya ovasının şimalindeki dağlık mıntıkada oldukça zengin madenler vardır.
Diyarbakır'ın Şimal-i Şarkisinde Ergani'de zenginlik ve kemiyet bakımından Rio Tinto ve
Katanga madenlerinden üstün olduğu muhtemel olan bakır madenleri bulunmuştur. Büyük
Zap'ta ve İran hududundaki dağ silsilesinde petrol ve ağaç; yani tedariki Bağdat hattı için
hayati bir mesele teşkil eden iki madde bulunuyor.
''İhtimamlı tetkikler ve selahiyet sahibi alâkadarlarla yaptığım müzakereler neticesinde,
haritada kırmızı olarak taranmış sahanın, dar manada menfaat mıntıkası olduğunu iddia
etmekliğimiz ve bu sahanın Türkiye'nin melhuz (akla gelebilen) bir likidasyonunda
(tasfiyesinde) bize düşmesi lazım geldiği neticesine vardım.
''Mıntıkanın, haritada (105) mavi olarak taranmış olan bakiyesi geniş manada menfaat
mıntaıkamız telakki olunabilir. Burası gayet kıymetli iki kısmı ihtiva etmektedir: Avrupalı
göçmenlere uygun olan Garbi Anadolu yaylası ve pamuk memleketi olarak parlak bir istikbale
doğru giden Orta Mezopotamya (106); dar manadaki menfaat mıntaıkamızı bu sahalara da
teşmil edip (genişletip) etmeyeceğimiz ve ne dereceye kadar teşmil edebileceğimiz,
ekonomideki ittisa (gelişme) kuvvetimize ve rakiplerimiz arasında alacağımız mevkie tabi
olacaktır.
''Nihayet, Asya Türkiyesi'nde bir mıntıka daha vardır ki burada şimendifer inşaatımız ve
imtiyazlarımız sayesinde mühim ekonomik menfaatlere malik olmaklığımıza rağmen,
başkalarının hayati menfaatleri bizimkilerle çarpışmaktadır; öyle ki siyasi nüfuzumuzun bu
sahaya teşmili bugünkü şartlar altında imkânsız addolunmalıdır. (Burası haritada mavi ve
kırmızı noktalarla gösterilmiştir). Bağdat hattının baş ve son kısımlarından elimizi çekmekle
şüphesiz büyük bir fedakârlık yapmış oluruz. Bu feragatimize mukabil şayan-ı kabul tavizat
(karşılık) olarak ancak her nevi ekonomik zarara karşı müessir garantiler ve başka taraftaki
menfaatlerimizin samimi surette vikayesi (korunması) mevzuubahs olabilir.''
Bu rapor pek çok şeyi ve pek çok ihtirası pek açıkça göstirdiği için ayrıca yorumlanmaya
muhtaç değildir.
AVUSTURYA İHTİRASLARI

Alman hükümeti, Osmanlı paylaşmasıyla ilgili düşüncelerini Avusturya'ya da açmıştır. Alman


Dışişleri Bakanı Yagov, 14 Mayıs 1913'te Viyana'da iken bu iş üzerinde Avusturya Dışişleri
Bakanı Berştold (Berchtold) ile konuşmuştur; Yagov, Berlin'e döndükten sonra Viyana'daki
Alman Büyükelçisi Çirşki (Tschirschky) ona kendi el yazısıyla şu gizli mektubu yollar (107):
''Ekselansınızla fikir teatisinde bulunmuş olmaktan dolayı duyduğu zevki bildirdiği tamamen
mahrem ve uzunca bir mükâlemede, Kont Berştold, Küçük Asya'nın taksiminde ileri
süreceğimiz istekler hakkındaki planlarımıza dair kendisine yapmış olduğunuz telmihlerden
(sezdirmeler) bahsetti; Avusturya-Macaristan hükümetinin, böyle bir ihtimali bütün
teferruatıyla henüz derpiş etmediğini, fakat bittabi diğer Avrupa büyük devletlerine bir hisse
düşünce Avusturya-Macaristan'ın da yalnız başına bu işten hiçbir hisse almaksızın
çıkamayacağını tekrar etti. Almanya'nın Küçük Asya'daki araziye ait iddialarının çıkış noktası
olarak İskenderun Körfezi ile Mersin-Adana'yı kabul eylediğiniz ve Almanya'nın, asıl Ermenistan
hariçte kalmak üzere, ''Anadolu''yu kendisine isteyeceği Ekselansınız tarafından Konta
bildirilmiş.
''Nâzır, 'Anadolu' mefhumunun Berlin'de nasıl tahdid edildiğini ve bilhassa Garp cihetinde
metalibimizin (isteğimizin) nerelere kadar gittiğini bilip bilmediğimi sordu. Bu sualine cevap
verecek vaziyette olmadığımı bilmukabele söyledim. Bunun üzerine Nâzır bir haritayı aldı ve
bundan birkaç sene evvel Antalya körfezi etrafındaki yerlerin - yani eski Pamfilya ve Kilikya
eyaletlerinin - bir Avusturyalı tarafından muayene edilip buraların işgale değer yerler olup
olmadığının tetkik olunduğunu söyledi. Tetkikinin neticesi gayr-ı müsait değilmiş. Nâzır, bu
memleketler başka devletlerce talep edilen menfaatler muhitine dahil olmadığından,
Avusturya'nın buralarda Alman menfaatleriyle çarpışmayacağını ümit ettiğini bildirdi ve dedi ki:
Şarkta ve belki de Şimalde Almanlarla komşuluk burada iyi bir tesir yapacak mahiyettedir.
Bundan başka, Avusturya için, güzel bir liman olan Hayfa, hinterlandı ile birlikte, belki
mevzuubahs olabilir. Bu son mıntıkalar Suriye'de Fransızlar'a ait nüfuz mıntıkasının cenubunda
bulunmaktadır, fakat Kilikya'dan daha az mümbit olmak gibi bir mahzuru haiz olduktan maada,
burada Fransızlarla ve ihtimal ki cenub tarafından da İngilizlerle şayan-ı arzu olmayan bir
komşuluk mevzuubahs olacaktır.
''Ayrıca bir mesele de İtalya'nın nereye yerleşeceği meselesidir. Ben Tunus'u işaret ettim. Buna
karşılık olarak Kont Berştold, İtalya'nın Küçük Asya'nın Garbi hakkında da metalibte (istekte)
bulunacağını söyledi. Bu hususta hiçbir şeyden haberdar olmadığımı ve hiçbir zaman bu
istikamette bir ima, bir telmihe şahit olmadığımı cevaben söyledim.
''Nihayet Nâzır, Marki Pallaviçini'nin (108) yeni gelmiş olan bir raporunu okudu; Büyükelçi
bunda Rusya'nın Küçük Asya'nın Karadeniz sahilini baştan başa işgal edeceğini ve bu yoldan
İstanbul'a erişeceğini ve bu suretle Rusya'nın Çanakkale Boğazı'na hâkim olup Akdeniz'de
esaslı bir mevki kazanacağını kaydederek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun en mübrem
menfaatinin Asya Türkiye'sinin idamesinde olduğunu bildiriyor.
''Bu fırsattan bilistifade, Asya Türkiye'sinin idamesini -bilhassa memleketin mali bakımdan
zaafa düşmesini istemediğimden dolayı- bizim de şiddetle arzu ettiğimizi tekit etmek istedim.
Küçük Asya'nın taksimine dair bütün planların mutlak surette gizli tutulmasının elzem olduğuna
nazırın nâzar-ı dikkatini büyük bir ısrarla tekrar celbettim.''
Yagov, bu işin o anda, bu kadar kesin ve çabuk bir paylaşma başlangıcı imiş gibi ele alınmasına
kızmış olacak ki (daha o sırada Rusya'nın Doğu Anadolu sorununu Osmanlı bütünlüğünü
tehlikeye düşürecek biçimde ortaya atmak üzere olduğunu Almanya bilmiyordu) Çirşki,
Berştold'la birkaç gün sonraki bir görüşmede onu girdiği yolda durduracak veya yavaşlatacak
biçimde konuşmuş ve işi Yagov'a şu şekilde bildirmiştir (109):
''Ekselansınız, kendisine (yani Berştold'a) Asya Türkiyesi'nin inhilâliyle alâkadar planlardan ve
temennilerden bahseylemişse, bunlar, en yakın müttefikimizin muvacehesinde temas etmiş
olduğumuz plan ve temennilerden başka şeyler değildir. Fakat Almanya için yalnız bir tek
nokta-i nazar ehemmiyeti haiz olabilir, o da Türkiye'nin inkırazını elde olan bütün vasıtalarla
geciktirmek ve buna mani olmaktır.''
C'in Kültür Hizmeti

Atatürk
c Atatürk'ün Yazdığı Yurttaşlık Bilgileri
Bülent Tanör
c Kurtuluş (Türkiye 1918-1923)
c Kuruluş (Türkiye 1920 Sonraları)
Prof. Dr. Sina Akşin
c Ana Çizgileriyle Türkiye'nin Yakın Tarihi I
c Ana Çizgileriyle Türkiye'nin Yakın Tarihi II
Prof. Dr. Macit Gökberk
c Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk
Yunus Nadi
c Türkiye'yi Sokakta Bulmadık
Falih Rıfkı Atay
c Baş Veren İnkılapçı (Ali Suavi)
Bâki Öz
c Kurtuluş Savaşı'nda Alevi-Bektaşiler
Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya
c Devrim Hareketleri İçinde Atatürkçülük
Sabahattin Selek
c Milli Mücadele (Büyük Taarruz'dan İzmir'e)
İsmail Arar
c Atatürk'ün İzmit Basın Toplantısı
Prof. Dr. Niyazi Berkes
c 200 Yıldır Neden Bocalıyoruz I
c 200 Yıldır Neden Bocalıyoruz II
Ceyhun Atuf Kansu
c Devrimcinin Takvimi
Paul Dumont-François Georgeon
c Bir İmparatorluğun Ölümü (1908-1923)
Ali Fuat Cebesoy
c Sınıf Arkadaşım Atatürk I
c Sınıf Arkadaşım Atatürk II
Abdi İpekçi
c İnönü Atatürk'ü Anlatıyor
Paul Dumont
c Atatürk'ün Yazdığı Tarih: Söylev
Kılıç Ali
c İstiklâl Mahkemesi Hatıraları
Prof. Dr. Niyazi Berkes
c Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler I
c Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler II
S. İ. Aralov
c Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları I
c Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları II
Sabahattin Selek
c İsmet İnönü'nün Hatıraları
Nurer Uğurlu
c Atatürk'ün Yazdığı Geometri Kılavuzu
George Duhamel
c Yeni Türkiye Bir Batı Devleti
Bülent Tanör
c Türkiye'de Yerel Kongre İktidarları
Prof. Dr. Suna Kili
c Atatürk Devrimi-Bir Çağdaşlaşma Modeli
Falih Rıfkı Atay
c Atatürk'ün Bana Anlattıkları
Reşit Ülker
c Atatürk'ün Bursa Nutku
Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya
c İslamcılık Cereyanı - I
c İslamcılık Cereyanı - II
c İslamcılık Cereyanı - III
M. Şakir Ülkütaşır
c Atatürk ve Harf Devrimi
Kılıç Ali
c Atatürk'ün Hususiyetleri
Mustafa Kemal
c Anafartalar Hatıraları
Ecvet Güresin
c 31 Mart İsyanı
Doğan Avcıoğlu
c 31 Mart'ta Yabancı Parmağı
Metin Toker
c Şeyh Sait ve İsyanı
Süleyman Edip Balkır
c Eski Bir Öğretmenin Anıları
Yunus Nadi
c Birinci Büyük Millet Meclisi
Kemal Sülker
c Dünyada ve Türkiye'de İşçi Sınıfının Doğuşu
Prof. Dr. Neda Armaner
c İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk
Fazıl Hüsnü Dağlarca
c Destanlarda Atatürk, 19 Mayıs Destanı
Yunus Nadi
c Mustafa Kemal Paşa Samsun'da
İsmet Zeki Eyuboğlu
c İrticanın Ayak Sesleri
Nuri Conker
c Zâbit ve Kumandan
M. Kemal Atatürk
c Zâbit ve Kumandan ile Hasbihal
İsmet Zeki Eyuboğlu
c İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nakşibendilik