Cumhuriyet Kürtler için de bayram olacaksa… Yalçın Yusufoğlu sayfa >> 10

EKMEK & ÖZGÜRLÜK
A Y L I K S İ Y A S İ D E R G İ u S A Y I 2 u E K İ M 2 0 0 9 u 2 T

L

Yıkmazsanız, kapitalizm yıkılmaz
AKP hükümeti IMF ile bir yeni anlaşma imzalamasa da bu onu sermayenin kolektif menajeri olmaktan alakoymayacak
Ertuğrul Kürkçü
IMF direktörü için İstanbul’da en iyi yerin, yerin yedi kat altı olduğu bundan daha iyi anlatı­ lamazdı Dominique Strauss­ Kahn’a: Kendisi, İstanbul’da bir an için gün yüzünü görebilirdi ama o zaman da kocaman göv­ desini ayakkabı teki hedef ala­ bilirdi. Mahir Çayan’ın on yıllar önce ileri sürdüğü “çağımızda emperyalizm bir içsel olgudur” argümanı ancak Kahn’ın Kon­ feransı sırasında olduğu kadar hakikate yakın bir anlatıma ka­ vuşabilirdi. Kendisine öykünü­ len Irak’lı gazeteci Muntadar al­Zeidi işgalci ABD Başkanı Bush’un kafasına Bağdat’ta Türkiye’den ithal edilmiş bir “no name” ayakkabı atmıştı. IMF Başkanı’nın kafasına İs­ tanbul’a atılansa, büyük olası­ lıkla Vietnam ya da Çin’de üre­ tilmiş bir Alman markası ­“Ni­ ke”­ idi. Kapitalizmin bütün dünyayı saran küresel bunalımı, yalnızca bü­ 2 rün ülkelerin bir ve ay­

Ülker

>> 12

Dalfidan

>> 14

Kalyon

>> 16

Yurtsever

>> 18

Yeşilöz

>> 26

Tonak

>> 36

>>

Tören

>> 34

Adana Demirspor­Livorno karşılaş­ ması sadece futbol değildi, kardeşlik­ ten de fazlasıydı ama polis copları çalışmaya başlayınca güzel rüyamız korkunç bir kabusa dönüştü.

Liman direnişini örgütleyen TÜM-TİS eğitim uzmanı Savaş Gürkan, direnişe katılmış işçilerden Battal ve Petrol-İş şube başkanı TÜRK-İŞ il temsilcisi Adil Alaybeyoğlu ile Ekmek & Özgürlük Mersin temsilcileri konuştu.

Şener

>> 42

Sönmez

>> 44

Kılıç

>> 25

2 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Okur Mektubu
>> nı kriz dinamiğinin pençesinde kıvranmalarına yol açmakla
kalmıyor, baskı biçimlerini ol­ duğu kadar o baskıları protes­ to biçimlerini de benzeştiriyor. Gene de gözle görülür bir fark var. Bu, kapitalist devletler ve ekonomilerin bu kuşatıcı süre­ ci bir hiyerarşi içinde yaşama­ larından doğan bir fark. Bunun bir sonucu, İstanbul’da Kahn’a isabet etmeyen ayak­ kabının sahibinin, birkaç saat sonra bir yaygın TV kanalında kendi eylemini yorumlayabil­ mesiyse, öbürü, Al­zeidi’nin ağır işkencelerden sonra ceza­ evinde uzun bir süre geçirmek zorunda kalmasıydı. Farklar çok… Ancak kriz bütün bu farkları tek bir dünya eko­ nomisinin işleyişi içinde gitgi­ de daha çok eritiyor. Daha ge­ riden gelen ülkeleri ilerlemele­ ri nispetinde gitgide daha çok merkez ülkelere yaklaştırıyor. Türkiye toplumsal mücadele­ ler açısından son yirmi yılda giderek daha yaygın bir biçim­ de, kendi Batısı’ndaki toplum­ ları bir dış bükey aynadan yan­ sıtır oldu. Daha küçük ölçüde ve daha çarpık, ama benzer. Bu benzerlikler arasında, emekçi sınıflar arasında krizden he­ men sonra değilse de belirli bir sürede baş göstermesi bekle­ nen kitlesel karşı koyuşların ortaya çıkmaması. İşçilerin iş kayıplarını dolaysız kitlesel tepkiler vermeksizin karşıla­ maları, yoksulluk ve yoksunlu­ ğu geleneksel telafi mekaniz­ malarıyla –akrabanın, eşin dostun yardımı, aşırı tasarruf vb­ gidermeyi seçmeleri. Daha sağa, popüler demagoglara ku­ lak kabartmaya daha yatkın hale gelmeleri, kendi öz eylem­ lerinden kuşku duymaları. Şüphesiz, bunların tam zıddı davranışları daha küçük ölçek­ lerde de olsa görmüyor değiliz; ancak hâkim yön bu değil he­ nüz. Krizde kazanılan başarı­ lar, direnişler, karşı koymak için oluşturulan yeni örgütlere karşın, büyük kitlelerin dikkati egemen sınıf seçenekleri ara­ sında bir sarkaç gibi gidip geli­ yor. Küresel kriz, Antonio Grams­ ci’nin on yıllar önce hegemon­ ya üzerine söylediklerini bir kez daha doğruluyor. Kriz, ka­ pitalist düzeni bütün hücrele­ rine kadar sarabilir, onun da­ yattığı değerleri yerle bir ede­ bilir, onun üretim tarzını zıva­ nasından çıkarabilir, onun de­ mokrasisi, ya da diktatörlüğü­ nün beş para etmez olduğunu sergileyebilir. Ama eğer büyük kitleler, kapitalizmin emekleri üzerinde yükseldiği işçi yığın­ ları, onun yıkılmakta olduğu­ nun farkında, onun yerine talip değilseler, o hiçbir zaman ken­ diliğinden yıkılmaz. Kapitalizm, bir şey, bir toplum­ sal durum değil, bir ilişkidir: İnsanla insan arasındaki bağın piyasa üzerinden kurulduğu, meta ve para türünden değere büründüğü bir ilişki. Bu ilişki büyük kitlelerin gözünde in­ sanlığın ezeli ve ebedi hali ola­ rak meşruiyetini sürdürdükçe, IMF’nin gelmesi de gelmemesi de, Türkiye’nin IMF ile anlaş­ ma yapması da yapmaması da kapitalistler karşısında emek­ çilerin mağduriyetleri bakı­ mından esaslı bir fark yarat­ mayacaktır. O nedenle sosya­ listlerin halka çıkıp çıplak ha­ kikati anlatmaya devam etme­ leri gerekiyor. Ya o, kendinin olana hükmetmek, kendinin efendisi olmak için ayağa kal­ kacak ve kolektif sözcüsünü, sosyalist hareketi, öne doğru itecek, ya da kapitalizm ken­ diyle birlikte bu dünyayı sonu­ na doğru sürükleyecek. Ama kitleler onun meşruiyetini sor­ gulamadıkça ve yıkmak için harekete geçmedikçe IMF’li ya da değil kendi kendine yıkıl­ mayacaktır. Onun yıkılması için devrimci hareketin emek­ çileri ikamesi de çıkar yol de­ ğildir, çünkü bir ilişki onun iki tarafı arasındaki gerilim katla­ nılmaz hale gelmedikçe kop­ maz. Kapitalizm emekçi ile ser­ maye sahibi arasındaki bu rıza sürdükçe “payidar” kalır. Onun yıkılması için sizin ondan vaz­ geçmeniz, onu yıkmayı isteme­ niz, ona son vermeniz gerekir. Bunun için harekete geçme­ yenlerin neden kapitalizmin bu büyük krizden geçerken de yerli yerinde durmakta oldu­ ğuna şaşmamaları gerekir.

Mersin Serbest Bölge’de işçi öfkesi bileniyor
Yirmi yıldır bölgede çalışıyorum. Hayatı­ mın en güzel yıllarını bölge elimden aldı götürdü. Ben de öyle­ ce seyirci kalmışım. Bunun da farkına çok geç vardım.
Serbest bölge işçiler için bir cezaevi. Son dönemlerde kri­ zin de etkisiyle bölgede işten atmaların hortlaması, işçiler­ de büyük bir korku ve kaosa sebep olurken, patronlar cep­ hesinde güce dönüştü. Bun­ dan dolayı, işçiler ayağından prangaları ve sırtından kamçı­ sı eksilmeyen bir kölelik süre­ cine sokuldu. Burada tuvalet ihtiyacını karşılarken bile, pat­ ronların istekleri doğrultu­ sunda hareket etmenin dışın­ da hiçbir seçenek yok. İşçiysen hastalanamaz, özel bir işin olamaz, ailen olamaz, arkada­ şın olamaz, sosyal yaşantın hiç olamaz, bedenen ve ruhen yo­ rulmuş olamazsın… Hiçbir şe­ kilde bu tür “lükslerin” olamaz kısacası. Bütün ipler patron ve onun maşa olarak kullanıldığı uşak­ larının elindedir. Burada her şeyden önemli ve öncelikli olan patronun işidir. İşçilerin ihtiyaç ve istekleri, son sırada­ dır ve buna rağmen sıranın si­ ze gelmesini sabırla beklese­ niz de boşuna... Sıra hiçbir za­ man bizlere gelmez! Deyim yerindeyse, bütün işçi­ ler programlanmış birer ro­ bottur. Sahip ne emrederse onu yaparlar. Ancak, “robot ol­ maya razıyım, yeter ki ihtiyaç­ larım karşılansın” diyerek ro­ botların sahiplerinden gör­ dükleri özenli bakımı görmeyi beklerseniz, yine yanılırsınız. Ben yirmi yıldır bölgede çalı­ şıyorum. Hayatımın en güzel yıllarını bölge elimden aldı gö­ türdü. Ben de öylece seyirci kalmışım. Bunun da farkına çok geç vardım. Bütün bu yaşananlara ve işçi­ lerin bütün olanaksızlık ve ça­ resizliklerine karşın; bütün iş­ çilerin pimi çekilmiş birer bomba konumunda oldukları­ nı hissediyor ve görebiliyo­ rum. Bu ağır koşullar sırtlarında bir kambur ve artık bu kamburla yürüyemiyorlar. Fakat bu kamburdan, prangalardan ve kamçılardan kurtulup dik du­ rabilmek için gereken bilinç, özgüven ve inançtan da yok­ sunlar. Ama beyinlerinde ve yüreklerinde büyüttükleri öy­ le bir öfke var ki kan ile gelen bebeğin doğumuna benzer. Mesele, onu avuçlarımızın ara­ sına almayı becerip ne yapaca­ ğımızı bilebilmekte. Belki bu­ nun için de bir ışık, bir ses, bir el ya da kendilerini güvende hissedebilecekleri bir dayanak görmeyi bekliyorlardır. Dünya biz işçilerin sırtından dönüyor, patronlar bizim eme­ ğimizle zenginleşiyor ve eme­ ğimizin patronu oluyorlar. Bu yük gemisi bizim gücümüz ve emeğimizle ve onurlu bir ya­ şam sürdürebilmek için sattı­ ğımız emek gücümüzle yol alı­ yor. Sahip olduğumuz gücümüzün büyüklüğünü bilelim, görelim, anlayalım; bilmeyenlere, gör­ meyenlere, anlamayanlara an­ latalım, gösterelim, duyuralım. Emeğimize sahip çıkıp emeği­ mize göz koyanlardan hesap soralım. Hep beraber el ele “Ya Hepimiz, Ya Hiçbirimiz” sloga­ nıyla başarabiliriz. Yeter ki inanalım… Hatice Kaya

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 3

Türkiye

DTP'li milletvekillerinin dokunulmazlığına saldırı

Meclis açıldı, gündemde kritik konular var
Türkiye Büyük Millet Mecli­ si'nin 23. dönem 4. yasama yılı 1 Ekim’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün konuşmasıyla başladı. Ekim’de kritik konu­ lar tartışılacak

Selahattin Demirtaş

Emine Ayna

Sebahat Tuncel

Ankara 11. Ağır Ceza Mahke­ mesi, DTP'li Emine Ayna, Sela­ hattin Demirtaş ve Sebahat Tuncel'den sonra Aysel Tuğ­ luk'un da mahkemeye zorla ge­ tirilmesine karar verdi. Karara tepki gösteren Aysel Tuğluk, ''zorla götürülsem de ifade ver­ meyeceğim'' derken, Emine Ayna kararın Meclis çatısı al­ tındaki eşitsizliği ve çifte stan­ dartı ortaya çıkardığını söyledi. Ayna, “Meclis’te milletvekili se­ çilmeden önce haklarında on­

larca yolsuzluk davası açılan Başbakan’ın ve milletvekilleri­ nin davaları dokunulmazlık ne­ deniyle durduruldu. Sadece DTP’lilerin davalarının devam etmesi ayrımcılıktır” dedi. DTP'liler bu krizin aşılması için Anayasa'nın değişmesi gerek­ tiğine dikkat çektiler. DTP Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş şunları söyledi: “Mahkemenin yapabileceği bir şey yoktu. Krizi mahkeme de­ ğil, Meclis’in çözmesi gerekir.

Mahkeme Meclis’e fırsat vere­ rek çözüm bulmasını istedi. Ancak, Meclis olayı ertelemek dışında bir şey yapmadı. Karar, hukuka ve yasalara aykırıdır. Bu krizin aşılması için ya Ana­ yasa'nın değiştirilmesi, ya da kürsü dokunulmazlığı hariç herkesin dokunulmazlığının kaldırılması gerekir.” Ankara 11. Ağır Ceza Mahke­ mesi, duruşmayı 30 Aralık 2009'a erteledi.

Kürt açılımı Hükümetin Meclis Genel Ku­ rulu'nda gündeme getirmeyi planladığı konuların başında, "Kürt açılımı" var. Hükümetin "demokrasi açılımı" adını ver­ diği Kürt sorununu çözme gi­ rişimleriyle ilgili oturumu bu ay yapması bekleniyor. Hükü­ metin, görüşmelerin "kapalı" olmasını istiyordu. Ancak Mil­ liyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) itirazları üzerine, gö­ rüşmenin açık yapılması bek­ leniyor. Ermenistan'la anlaşma İki ülke arasındaki sınırın açıl­ masını da içeren protokoller, 10 Ekim'de Türkiye ve Erme­ nistan Dışişleri Bakanlarının buluşmasında imzalanacak. Daha sonra onaylanması için Genel Kurul'un gündemine gelecek. Sınır ötesi operas­ yon: Kuzey Irak'taki PKK mi­ litanlarına operasyon düzen­ lemeye izin veren sınır ötesi operasyonlara 17 Ekim'den itibaren bir yıl daha yetki ve­ ren tezkerenin 6 Ekim'de oy­ lanması planlanıyor. Genel­ kurmay, Cumhuriyet Halk Partisi ve MHP tezkereye des­ tek veriyor. DTP'li milletvekillerinin yargılanması Demokratik Toplum Partisi (DTP) milletvekillerinin doku­ nulmazlıklarına karşı yargı­ lanmalarının sürdüğü davala­ ra zorla getirilmeleri ihtimali, hükümeti rahatsız ediyor. Do­ kunulmazlığın DTP milletve­ killerini de koruyacak şekilde genişletilmesini sağlayacak Anayasa değişikliğinin de Meclis'in ilk gündemlerinden biri olması bekleniyor.

Yeşil sahada ırkçı sloganlar
Bursaspor ile Diyarbakır­ spor'un Bursa'da oynadıkları maçta, Bursaspor taraftarla­ rınca atılan ırkçı sloganlar bü­ yük tepki topladı. Diyarba­ kırspor Kulüp Başkanı Çetin Sümer, Bursaspor'a ceza veril­ memesi durumunda ligden çekileceklerini söyledi. Maç boyunca devam eden siyasi sloganların ardından Bursas­ por taraftarlarının Diyarba­ kırspor seyircisine saldırdığı­ nı kaydeden Sümer, şöyle ko­ nuştu: ''Siyasi ve ırkçı içerikli slogan­ lar küçük bir grup tarafından ve kısa süreli yapılmış olsaydı bunu anlardık. Ancak maçtan önce başlayan ve aralıksız de­ vam eden sloganlar maç so­ nuna kadar devam etti. Buna hakemin ve Bursaspor yöneti­ cilerinin müdahalede bulun­ mayışı bizi derinden üzdü. Ben bu saldırıların ardından maç sırasında şeref tribününü terk ederek, taraftarlarımızın yanına gittim. Bursasporlu yöneticiler müdahalede bu­ lunmadı bile. Hakeme maç içinde sloganlar için uyarı anonsu yaptırması için yöne­ ticilerimizle haber ulaştırdık. Ancak anons yapmadılar." Diyarbakırspor Basın Sözcüsü Suat Önen ise, bu olayların ilk olmadığını belirterek Bursa­ spor maçında "PKK dışarı" sloganlarıyla başlayan ve şidddetle süren olayları "ırkçı tavır" diye niteledi. Önen, "şartlar değişmezse, her giti­ ğimiz yerde bu ülkenin takımı olarak değil de, farklı bir şe­ kilde karşılanırsak, ligden çe­ kiliriz. Çünkü insan kanı akı­ yor. Taraftarlar birbirine giri­ yor. Hangi takımdan olursa ol­ sun bunlar Türkiye futbolse­ verleri. Buna sebep olacaksak, bu ligde olmayacağız", dedi.

4 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Türkiye

İddianame yeni de, hikâye bildik
3. iddianamesi de hazırlanan Ergenekon davasındaki taraflardan birisi değil davamızın tarafı olmalıyız!
Mustafa Çeçen
Ergenekon ismiyle anılan dava ve soruş­ turma süreci; bir yanıyla “paramiliter çe­ te” ve “darbe” soruşturması ve yargıla­ ması biçiminde iki ayrı dava süreci ola­ rak ilerlerken, diğer yanıyla dava kapsa­ mını aşan bir tür “olağanüstü hal” uygu­ lamalarının Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) muhaliflerinin tümünü kapsaya­ cak şekilde yayılması olarak yaşanıyor. Ve tüm bunlar, iç içe geçerek, toplumsal ve siyasal yaşamın yeniden düzenlendiği bir sürecin önemli bir parçası halini alıyor. ken ilişkilendirilmesi güç iki ayrı dava olduğu tespitini doğruluyor. Davalardan ilki (Ergenekon “Terör Örgü­ tü” Davası), “paramiliter çete” davasıdır. Kimisi Susurluk artığı olan ve bir para­ militer çeteye dönüştükleri açıkça görü­ len sanıkların bulunduğu dava kapsa­ mında, soruşturmaya konu her terör ve tedhiş eyleminin cezalandırılması, top­ lumsal olarak ezilenlerin ve emekçilerin de çıkarına bir gelişme olacaktır elbet. Keza, davayı Fırat'ın öte yanına taşıyarak daha da ileri götürebilecek olan da bu “paramiliter çete” davasıdır. Bu çeteye üyelikle suçlanan sanıkların bir kısmının bazı kamu görevleri ifa etmiş militer şa­ hıslar olması ve dalgaların bazısında ele geçen mühimmat, bu birinci davanın de­ rinleştirilebileceğine dair iyimser yo­ rumlara vesile olmuştur. İkinci dava (Ergenekon “Darbe” Davası) ise, 2003­2004 yıllarında bazı kuvvet ko­ mutanlarının AKP hükümetine karşı darbe organize etmeye çalışmalarıyla il­ gilidir. Buna kısaca “darbe teşebbüsü” davası denilebilir. Teşebbüs içinde olma ihtimali olan kuvvet komutanı şüpheli­ lerle ilgili olarak, dosyanın tefrik edile­ rek Genelkurmay Başkanlığı Askeri Sav­ cılığı’na gönderildiği hatırda tutulduğun­ da, bu darbe davasının, mahiyetinden uzaklaşarak “yasal” Cumhuriyet Miting­ lerine katılan bireylere kadar uzatılma istidadı taşıyan bir siyasi ve ideolojik kampanya hüviyeti kazandığı, artık daha geniş çevrelerce de kabul görüyor. Bu tespiti doğrulayan üçüncü iddianame, yargılamayı yürüten mahkemece işte bu ikinci davanın iddianamesi (2. iddiana­ me) ile birleştirilmiştir.

İki "Ergenekon" davası Evet, Ergenekon ismiyle anılan bir değil, iki dava var aslında. Sadece açıklanan üçüncü iddianamede “1” numaraya yer­ leştirilen sanığın Yalçın Küçük olmasının yanında, mahkemece 2. ve 3. iddianame­ nin birleştirilmeleri bile birbiriyle huku­

Fırat'ın ötesine geçilemedi Savcılıkça birinci dava ile ikinci dava arasındaki ilişkinin kurulmasında ciddi güçlükler yaşandı. Bu güçlükler kamuo­ yu savcıları diyebileceğimiz soruşturma yanlısı basın aracılığıyla, “işte bakın gör­ dünüz mü” ötesine geçemeyen iddia ve suçlamalarla dosya kapsamı durmaksı­ zın genişletilerek aşılmaya çalışıldı. Oysa Fırat'ın ötesinde geçildiği anda bu bağlar görünür olabilecekken, soruşturma Fı­ rat'ın ötesine taşınamadı. Bunlar bir sır değil. Süre giden başka bir JİTEM davası kapsamında yöre halkının ısrarlı takibi sonucunda bazı kuyular açılmış, Mehmet Ağar Davası ile böyle bir olanak doğmuş olmasına rağmen ne “bin operasyon” ne de “faili meçhuller” bu Ergenekon “Terör Örgütü” Davası'na konu edilebilmiştir.
Ergenekon “Terör Örgütü” Davası bu yönde bir ölçüde olanak içerse bile, ken­ di başına kontrgerillanın tasfiyesine yö­ nelik bir dava haline dönüşemeyecek. Bu bilinen bir hakikat. Bunun için kararlı bir

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 5

Türkiye
siyasi irade; ama asıl önemlisi bunu talep eden toplumsal güç­ lerin tümünün davanın kontrge­ rillanın tasfiyesine yönelmesini isteyen geniş bir kamuoyu deste­ ğini açığa çıkarması gerekir. Bu konuda siyasi iradenin öncelikle hükümetten gelmek zorunda ol­ duğunu varsayanlar, hükümetten gelen siyasi desteğin sınırlarının, İlker Başbuğ'un son dönem ko­ nuşmaları ile belirlenmesine ta­ nıklık ettiler. Askeri vesayeti ge­ rileteceği varsayılan AKP Hükû­ meti, bu yolda adım atmak yeri­ ne, kendi siyasi hegemonyasını güçlendirecek şekilde, davanın “darbe teşebbüsü” kısmının bir büyük Goebbels şovuna dönüş­ mesine, ama sadece buna siyasi destek veriyor.

Zere ve 18 kişi daha
Hükümet cezaevi koşullarındatedavisi yapılamayan mahkumlarıölüme terk ediyor

Erhan Üstündağ

Ergenekon "Darbe" davasın­ da tarikat yönlendirmesi Böylece, Ergenekon “Darbe” Da­ vası, içerdiği aksi yöndeki ola­ naklara rağmen, çoktan darbeci zihniyetin değil her türden AKP ve resmi ideoloji karşıtlığının, Türk İslamını en iyi temsil eden ­yargılanır gibi yapılan ve yapıl­ mayan darbecileriyle birlikte bü­ tün eski egemenlerin yaratılması için devletin tüm olanaklarını se­ ferber ettikleri­ tarikat ağı tara­ fından yönlendirilerek yargılan­ dığı siyasi ve ideolojik bir kam­ panyaya dönüşmüştür.
Fakat bu iki olgu da ne Ergene­ kon sanıklarını cumhuriyetin ka­ zanımlarına dönük saldırılara karşı çıkmaktan gayrı suçları ol­ mayan ve yapamadıkları darbe­ den ötürü mazlum sayan bir yak­ laşımla darbecilere asker yazıl­ mayı; ne de askeri vesayeti geri­ letiyor düşüncesiyle AKP tek parti iktidarının Goebbels şovu­ na yıldız olmayı gerektirir. Bu iki yola sapmadığınızda AKP ve yük­ selen gericilik karşısında müca­ delenin nasıl verileceği ve veril­ mesi gerektiği görülür hale gelir; ezilenlerin ve emekçilerin üçün­ cü kutbunu kurmak, gericiliğin gerçek kaynağı olan rejimin hem nalına hem mıhına vurup geç­ mek... Gerisi, rejimin şu ya da bu gerici kanadı ile halka karşı suç işlemekte ittifak etmekten öteye geçemedi ve geçemez.

Kanser olmasına ve tedavisinin tutuklu­ luk koşulları altında gereğince yapılama­ yacağı belli olmasına rmağmen tahliye edilmeyen Güler Zere için başlatılan kampanya, cezaevlerinde sağlık sorunla­ rına bağlı hak ihlallerini de gündeme ta­ şıdı. Zere tek değil, şu an hastalığı ölüm­ cül hale geldiği halde serbest bırakılma­ yan en az 18 mahkum ve tutuklu var. İHD sadece bu yıl altı kişinin hastalıkları ne­ deniyle cezaevinde öldüğünü açıkladı: Mustafa El Elçi, Gurbet Mete, Hasan Kert, Beşir Özer, Recep Çelik ve İsmet Ablak. Güler Zere DHKP­C üyeliğinden mahkum olan 14 yıldır Elbistan Cezaevi'nde tutulan 37 yaşındaki Zere, Çukurova Üniversite­ si’nin “tedavisinin cezaevi koşullarında yapılamayacağı” yolunda verdiği rapor­ lara rağmen tahliye edilmedi. Zere’nin durumu, geç teşhis ve tedavisinin geç başlatılması nedeniyle ağırlaşmıştı. Ya­ saya göre, hasta mahkumların tedavisi için cezasının ertelenmesi ya da infazın geri bırakılması mümkün fakat hastanın durumunu Adli Tıp Kurumu’nun tespit etmesi gerekiyor. Zere’nin tedavisinin tu­ tuklu halde devam edebileceğini söyle­ yen Adli Tıp Kurulu’nun başında daha önce işkenceyi gizlemek nedeniyle suç­ lanan Nur Birgen vardı. Diğerleri ÇHD’nin verilerine göre şu an cezaevle­ rinde ölüm riski bulunan Zere dahil 18 kişi var: Samet Çelik: Buca Kırıklar 2 Nolu F Tipi. Kan kanseri. Aynur Epli: Bağırsak kan­ seri. Diyarbakır'da. Bekir Şimşek: Edir­

ne F Tipi. Wernicke Korsakoff hastası. Adli Tıp hastanede infazının devam ede­ bileceğini söyledi. Erol Zavar: Sincan 1 Nolu F Tipi. Mesane kanseri. 30'a yakın tıbbi müdahale ve ameliyat geçirdi. Gazi Dağ: Antalya E Tipi. Belden aşağısı felçli, iyileşme şansı bulunmuyor. Gülezar Akın: Adıyaman E Tipi. Hipofiz bezi tü­ mörü var. Üç yıldır tedavi oluyor. Halil Güneş: Diyarbakır D Tipi. Kemik kanse­ ri. Halil Yıldız: Antalya L Tipi. 82 yaşın­ da. İnayet Mete: Siirt E Tipi. İsmet Ayaz: Adıyaman E Tipi. 10 yıldır Çölyak hastası. Menduh Kılıç: Buca Kı­ rıklar F Tipi. Ağır siroz hastası. Nizamet­ tin Akar: Muş E Tipi. Gırtlak kanseri. “Hapishanede kalarak tedavi olmasına imkân yok” şeklindeki rapora rağmen, cezaevinde. Yusuf Kaplan: Elazığ E Tipi. 85 yaşında. Yüzde 79 felçli. İzzet Turan: Diyarbakır D Tipi. Mide ülseri, kemik eri­ mesi, böbrek yetmezliği, bel fıtığı var. Mustafa Gök: Sincan 1 Nolu F Tipi. Wer­ nicke Korsakoff hastası. Nesimi Kalkan: Mardin M tipi. Çölyak hastası. Rasim Aşan: Adana Kürkçüler F Tipi. Mide ül­ seri var, hepatit B ve sinir hastası. Remzi Aydın: Kocaeli 1 No'lu F Tipi. Tekerlekli sandalyede. Yasin Güngör: Siirt E tipi. Teşhis edilemeyen bir hastalık sonucun­ da bir gözünü kaybetti, ikinci gözü de körleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Te­ davisi yapılmamakta. İnsan Hakları Derneği’nin 2008 raporu­ na göre, bu isimlerin yanı sıra Behçet Yıl­ maz, Aslan Karslı, Hasan Alkış, Hediye Açık ve Mehmet Ali Çelebi de tahliye edilmesi gerekirken cezaevinde tutulu­ yor. Milletvekili Canan Arıtman’ın cum­ hurbaşkanından af yetkisini kullanması­ nı istediği mahkum ve tutuklular arasın­ da yukarıdaki isimlere ek olarak Mehmet Yeşiltepe bulunuyor.

6 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Dünya

Almanya’da iktidar sağda
Sosyal demokratların en büyük yenilgiye uğradığı genel seçim­ lerde, Sol Parti ve Yeşiller güçlendi
Engin Erkiner
27 Ekim’de Almanya’da genel seçimin yanı sıra iki küçük eyalete de parlamento seçimleri yapıldı. Genel seçim sonucuna göre Hristiyan Demokrat (CDU) ­ Sosyal Demokrat (SPD) koalisyon hükümeti ye­ rini Hristiyan Demokrat­Liberal (CDU­ FDP) hükümetine bırakıyor. Bu seçimlerde değerlendirilmesi gere­ ken dört önemli yan bulunuyor: Birincisi: SPD’nin Almanya tarihindeki en kötü seçim sonucunu alması. Nasıl bir rota izleyeceklerine bir türlü karar vere­ meyen SPD kurmayları, bir sağ bir sol ya­ parlarken seçmenlerinin güvenini kay­ bettiler ve ancak yüzde 23 oranında oy alabildiler. Çok sayıda SPD seçmeni par­ tisini protesto ederek sandığa gitmedi. SPD’nin tek tesellisi Brandenburg eyalet seçimlerinde yüzde 33 oy alarak birinci parti olması oldu. (Bu eyalette Sol Parti yüzde 27,2 ile ikinci parti oldu.) İkincisi: Liberaller’in yükselmesi.. FDP yüzde 14,6 oy alarak üçüncü büyük parti oldu. Neo liberal kapitalizmin krizi döne­ minde FDP’nin güçlenmesi, kültür en­ düstrisinin gücünü ve liberal söylemin toplumda ne kadar yerleşmiş olduğunu gösteriyor. Üçüncüsü: Sol Parti oylarını artırarak yüzde 11,9’a çıktı. Kapitalist kriz döne­ minde daha fazla oy alması gerekirdi ama krizle birlikte solun Avrupa çapında gerilediği düşünülürse bu kadarına da iyi demek gerekir. İlginç olan, partinin eski Demokratik Al­ manya Cumhuriyeti topraklarını oluştu­ ran Doğu eyaletlerinde ulaştığı oy ora­ nıydı: Altı eyaletin tümünde yüzde 20’nin üzerinde oy alan parti, Sachsen­ Anhalt’ta yüzde 32 oy alarak birinci parti oldu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra geçmişin değerlendirilmesi, eleştirisi ve özeleştiri konusunda önemli adımlar

atan parti, Batı eyaletlerinde büyümesi­ nin yanı sıra Doğu eyaletlerindeki taba­ nını da korudu, hatta genişletti. Ne garip! Duvar onun yanında olanların üzerine yıkılmamış, uzaktakilerin üzeri­ ne yıkılmış...

Zelaya Honduras'ta
28 Haziran'daki askeri darbeden sonra sınırdışı edilen ve Honduras'a dönmesi engellenen Manuel Zelaya nihayet ülkesine gizlice dönmeyi ba­ şardı. Ancak 65 yandaşıyla beraber sığındığı Brezilya büyükelçiliğinden dışarı çıkamıyor. Zelaya hakkında tu­ tuklama kararı çıkaran geçici hükü­ met, Brezilya'ya devrik başkanın tes­ limi için 10 günlük süre tanıdı; elçili­ ği kapatmakla tehdit etti. Hükümetin Brezilya'ya yaptığı baskılar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban­Ki Mo­ on tarafından da kınandı. Öte yandan ABD, muhalefeti bastır­ mak için yürürlüğe konan bazı ön­ lemlerin geri alınmasını talep ediyor. Geçici hükümet, Zelaya'yı destekle­ yen iki televizyon istasyonunu ka­ patmış; bazı temel hak ve özgürlük­ leri askıya alan bir kararname ya­ yımlamıştı. Kararname güvenlik güç­ lerine "izinsiz" gösterileri dağıtma ve tutuklama kararı olmaksızın göz­ altına alma yetkisi veriyor. Honduras'ta durum tersine çevril­ mezse, Venezuela, Bolivya gibi ülke­ lerde de ­askeri ya da sivil­ halk düş­ manı darbelerin yolu açılmış olacak.

Geçmişe takılmayan ve kendisini yenilemeyi bilen ileriye gidebiliyor Dördüncüsü: Yeşiller seçimde bekledik­ lerini bulamamalarına karşın oy oranla­ rını artırdılar. Bu partinin önümüzdeki yıllarda zorlanacağı söylenebilir. Alman­ ya krizi aşmak için ekolojik kapitalizme yöneliyor. Yenilenebilir enerji kaynakla­ rıyla ilgili teknoloji konusunda Almanya yıllardan beri çalışıyor ve bu konudaki önderliği elinde tutuyor. Güneş enerjisi­ nin daha yaygın kullanımının yanı sıra elektrikli otomobil üretimine de büyük yatırım planlanıyor. Yıllardır Yeşiller’e ait olan sloganları artık CDU da kullanı­ yor. Kullanmakla kalmıyor, hükümetin büyük ortağı olarak uygulamaya da yö­ neliyor. Bu gelişme yıllardan beri bilinen ama pek dikkate alınmayan bir gerçeği yeni­ den gösteriyor: Kapitalizme karşı müca­ dele sürekli yeni talepleri gerektirir. Aksi durumda bir dönemin devrimci talepleri bir süre sonra bu özelliklerini kaybeder­ ler ve hâlâ orada duranlar da hiçbir özel­ liği olmayan bir parti durumuna geldik­ lerini görürler. Burada örnek Yeşiller ile ilgilidir ama bi­ zim için de geçerlidir.

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 7

Dünya

“ABD artık tek güç değil!”

Japonya’da kriz liberalleri götürdü
Japonya yeni hükümetle yüzünü yeniden Asya’ya dönüyor
30 Ağustos seçimlerinde ülkeyi 54 yıldır yö­ neten Liberal Demokrat Parti (LDP) ağır bir yenilgi aldı. Japonya Demokrat Partisi (JDP) 480 üyeli alt mecliste 315 milletvekili kazana­ rak iktidara gelirken, LDP 100 sandalyeyle ye­ tindi. 2004’de 'sosyalist devrim' ile 'İmparatorluk sisteminin ortadan kaldırılması' tezlerinden vazgeçtiğini ilan eden 415 bin üyeli Japon Ko­ münist Partisi (JKP) seçimlerde yüzde 7 oy alarak 9 milletvekilliği kazandı.

Zirve sürerken bütün G20 başkentlerinde kapitalizm karşıtlarının protestoları vardı

G 20 zirvesinde ABD krizin sorumlusu olmakla suçlandı
G­20 zirvesi, krizin ABD, Japonya, Al­ manya gibi kapitalizmin anayurtların­ da yeni siyasal gerilim ve saflaşmala­ ra büründüğü bir dönemde yapıldı. Daha öncekiler gibi, yeni bir eylem programı üretmekten çok bir yön ara­ yışı ve bunu ifade eden bir niyet be­ yanı sınırında kaldı. Yine de bu toplantı, öncekilerden da­ ha açık biçimde, ABD’nin dünya eko­ nomisini yönlendirme gücünün zayıf­ ladığını, yeni bir güçler dengesi oluş­ makta olduğunu gösterdi. Bu toplan­ tıyla birlikte G­20 kapitalist dünyanın ekonomik düzlemi olma yönünde bir adım daha atmış oldu. G­20 içinde de, ABD, Japonya, Çin, Hindistan ve AB’ nin öne çıktığı bir G­5 odağı biçimle­ niyor. G­20 toplantısı, ABD ve AB’nin

dünya sistemi içindeki ağırlık ve ini­ siyatifinin azalmakta, Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya’nın ise öne çıkmak­ ta olduğu bir geçiş sürecine işaret edi­ yor. Son toplantıda bu geçişin kolay ve çabuk olmayacağı, IMF ile ilgili ye­ ni düzenleme önerisinin kabul edil­ memesiyle ortaya çıktı. IMF yönetim kurulu üyeliklerinin 24’ten 20’ye in­ dirilmesi, AB ülkelerinin paylarının bir bölümünün Çin, Hindistan, Brezil­ ya gibi “yükselen” ülkelere ayrılması önerisinin karara bağlanması İngilte­ re ve Fransa’nın itirazıyla gelecek top­ lantıya bırakıldı. Derinleşen kriz koşullarında, kapita­ listler arasında yeni güç ilişkileri do­ ğuyor. ABD’nin zayıflayan hegemon­ yasının artık zorunlu kıldığı yeni dü­ zenlemeler ise kriz koşullarının ve yükselen güçlerin istediğinden geç ve güç gerçekleşiyor. Kapitalizmin krizi yeni biçimler alarak ve derinleşerek sürüyor.

JDP lideri Yukio Hatoyama seçimler öncesinde ve sonrasında siyaset ve hedeflerini şöyle özetledi: • Serbest piyasa ile denetim arasında denge­ nin sağlanacağı insan odaklı bir toplum. • Sosyal güvenlik harcamalarını artırarak, ka­ muda israfa ve bürokrasiye çözüm. • ABD ile Japonya'nın daha aktif olduğu, Tok­ yo’nun görüşlerinin daha açık ifade edildiği ilişkiler. ABD’nin Japonya’daki 47 bin askerlik varlığının gözden geçirilmesi. • Başta Çin olmak üzere Asya’daki komşularla daha yakın ilişkiler içinde "Asya Birliği" için çalışmak. Japonya seçimlerinde, bir “devrim” olmadı. Ama seçim sonuçları ve yeni hükümet sıradan iktidar değişikliğinin ötesinde bir mesaj veri­ yor. Bu iktidar değişikliği, bir burjuva partisi JDP’yi aşan bir gelişmenin, kapitalizmin bu önemli toprağındaki kriz dönemi sarsıntısının derinliğinin, kapitalist sınıfın eskisi gibi yönet­ mekte zorlandığının, ABD hegemonyasının gerileme sürecinin açık işaretlerini veriyor.

Gine'de ayaklanma
Gine'de muhalif gösterileri bastırma­ ya çalışan güvenlik güçleri başkent Konakri'de yüzlerce kişiyi öldürdü ya da yaraladı. Olaylar, cunta lideri Ca­ mara'nın, 31 Ocak 2010'da yapılacak seçimlerde devlet başkanlığı için aday olacağı söylentisi üzerine çıktı. Polisin bir stadyumda toplanmaya ça­ lışan göstericilere ateş açtığı bildirili­ yor. Camara, 28 Aralık 2008'deki bir darbeyle iktidarı ele geçirmişti. Cuntanın toplantı yasağına rağmen onbinlerce kişinin sokakları doldur­ duğu, askerlerin mahallelere girip ev­ leri ve mağazaları yağmaladığı, ka­ dınlara tecavüz ettiği bildiriliyor. Sivil toplum örgütlerinin sözcüleri, özel­ likle askeri kamplarda ve karakollar­ da tutulan kadınların durumunun çok endişe verici olduğunu söylüyorlar. Gine, halkın yüzde 85'inin Müslüman olduğu, 10 milyon nüfuslu bir Batı Af­ rika ülkesi. Ekonomisi büyük ölçüde tarım ve madenciliğe dayanıyor.

8 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Ekonomi

IMF­DB’nin derdi sermayenin alacakları
6 ­ 7 Ekim'de İstanbul'daki IMF­Dünya Bankası zirvesinin odağında sermayenin değersizleşmesi var

Selim Yılmaz (*)
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası'nın kurul­ ması, İkinci Paylaşım Savaşı sı­ rasında ve ABD’nin fiilen sa­ vaşta olmadığı 1941 yılında oluşturulan Dış İlişkiler Ko­ misyonu'nda kararlaştırıldı. Dış İlişkiler Komisyonu, ABD’nin hemen her sektörde­ ki en büyük sermaye grupları, devlet bürokrasisi ve hükümet temsilcilerinden oluşturulan ve 1990’lara kadar gizli olarak faaliyet gösteren bir komis­ yondu. Komisyonun amacı, devletin ve ABD sermayesinin, dünya ölçeğindeki ekonomik ve siyasi çıkarlarının korun­ ması ve geliştirilmesi için ge­ rekli ekonomik, siyasi ve aske­ ri tedbirleri almak ve uygulat­ mak olarak belirlenmişti. IMF ve Dünya Bankası'nın res­ mi kuruluşu 1944'te, ABD’nin

Bretton Woods kentinde, sa­ vaş sonrasında dünyaya yön ve şekil vermek üzere bir ara­ ya gelen hükümetler arası konferansta önerildi ve katı­ lımcı ülke temsilcileri tarafın­ dan da kabul edilmesi sağlan­ dı. IMF'nin görevi IMF ve Dünya Bankası genel­ likle birlikte anılmalarına, yıl­ lık toplantılarını aynı tarihler­ de, aynı mekanlarda yapmala­ rına ve iç içe görüntülerine rağmen işlevleri farklı iki fi­ nans kuruluşudur. Teorik ola­ rak IMF’nin görevi, üye ülke­ lerden herhangi birinin öde­ meler dengesinin açık vermesi durumunda gerekli fonu sağ­ lamaktır. Döviz girişleri genel­ likle çıkışının altında kalan, sermaye birikimleri yetersiz, dış kredi ihtiyaçları süreklilik arz eden "geç kapitalistleşmiş ülkeler", son otuz yılda IMF'­ nin "gedikli müşterileri" hali­

ne geldiler. Başlangıçta üye ül­ kelerin, kotası kadar ya da ko­ tasının üç katı kadar fon kul­ lanmasına izin veriliyordu. An­ cak 1994 Meksika, 1997 Asya, 1998 Rusya, 1994 ve 2001 Türkiye ile 2001 Arjantin kriz­ lerinden sonra bu limitler aşıl­ dı. Örneğin Türkiye, 2001 kri­ zini takiben IMF ile yapılan stand­by anlaşmasına dayalı olarak, kotasının 7­8 katı bü­ yüklüğünde bir fonu kullana­ bilmiştir. IMF ile herhangi bir üye ara­ sında yapılan stand­by anlaş­ ması, yalnızca IMF’den kredi almanın değil, diğer kredi ku­ rumlarının IMF’nin sıkı kont­ rolüne giren ülkeye kredi ver­ mesinin de yolunu açmaktadır. IMF ile yapılan stand­by anlaş­ malarının koşullarını ise, ülke­ nin krediye olan ihtiyacının şiddeti, dünyadaki kredi bol­ luğu ya da darlığı, kredi faizle­ rinin oranı ile kredinin süresi

belirlemektedir. IMF’in bura­ daki temel işlevi, kredi finans­ manını sağlayan kapitalistle­ rin ya da başka bir anlatımla kreditörlerin alacaklarını en üst seviyede güvence altına al­ maktır. IMF’nin üye ülkelerle yaptığı stand­by anlaşmaları­ nın, başta emekçiler olmak üzere yoksul halk kesimleri için hak kaybına uğramak ve daha da yoksullaşmak anlamı­ na geldiğini yaşanan ülke de­ neyimleri ortaya koymuştur. Dünya Bankası'nın işlevi Dünya Bankası ise genellikle geç kapitalistleşmiş ya da ka­ pitalistleşme sürecindeki ülke­ lerin özel sektör kuruluşları­ nın uzun vadeli kredi ihtiyaç­ larını karşılamak amacıyla ku­ ruldu. Bu amacı doğrultusun­ da, elliye yakın ülkede sınai kalkınma ya da sınai yatırım bankaları kurdu ve yerli ser­ maye gruplarına uzun vadeli, düşük faizli krediler temin etti. Dünya Bankası bu krediler üzerinden uzun yıllar ülkele­ rin yatırım alanlarını ve konu­ larını büyük ölçüde belirleme­ yi başarabildi. Kuruluşundan bu yana kapitalist sistemin tüm dünyada yayılması, kök­ leşmesi ve sürdürülebilmesi­ nin en önemli adımlarını atan ajanlarından biri oldu. Dünya Bankası'nın 1980’ler­ den sonraki işlevinde bir deği­ şim, daha doğrusu bir genişle­ me yaşandı. Özel sektöre te­ min edilen düşük ve uzun va­ deli kredilerin yanısıra ülkele­ rin neo­liberal politikalara uy­ gun bir devlet yapılanması oluşturmaları için de kredi aç­ maya başladı. Bu kurumlara kredi vererek neo­liberal dö­ nüşümü hızlandırıcı bir rol üstlendi.

Kriz ve sonrası Özetle 1945 sonrası kurulan ve yaklaşık 64 yıldır faaliyet gösteren bu iki finans kurulu­ şunun kapitalist sistemin gü­ nümüzde yaşanan ve gerçekte her geçen gün derinleşen krizi sırasında ve sonrasındaki rol­ lerinin ne olacağı bugün için net değil. Ancak IMF’nin ser­ mayesini ve ülke kotalarını arttırma çabasından; Dünya Bankası'nın, halen tüm ülke­

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 9

lerde büyük oranda kamunun elinde bulunan eğitim, sağlık, enerji, su gibi alanların özel sektöre devrini sağlama çalış­ malarına hız verilmesi için kaynaklarını seferber etme­ sinden de yeni dönemde önemli roller üstlenecekleri anlaşılıyor. Her iki kurumun günümüzde­ ki çabaları ve yönelimleri ise, yaşanan krizin net olarak aşırı sermaye birikim krizi olduğu­ nu ve bunun da büyük oranda para sermayeden kaynaklan­ dığını ortaya koymakta. Zira IMF sermayesini ve üye ülke­ lerin kotalarını arttırma telaşı­ nı yaşarken; Dünya Bankası da kamunun elinde sermaye biri­ kimi sağlanabilecek tek bir alan kalmayıncaya dek her şe­ yin sermayenin eline geçmesi için çabalıyor; bu konuda hiç­

bir geri adım atmadığı gibi bi­ lakis daha da agresif davrana­ cağı izlenimi veriyor. IMF ve Dünya Bankası'nın bu eğilim­ leri, temsil ettikleri sınıfın elin­ deki muazzam para sermaye­ nin el yakmaya başladığını ve bunun kaçınılmaz olarak de­ ğersizleşmeye yol açacağının çok ciddi bir korku halini aldı­ ğını gösteriyor. Bu yüzden İstanbul’da 6­7 Ekim 2009 tarihlerinde yapı­ lacak toplantılara ait gündem henüz net olarak açıklanma­ masına rağmen görüşmelerin temel eksenini sermayenin de­ ğersizleşmesine yönelik ted­ birlerin oluşturması kaçınıl­ maz. Kapitalist sistem küresel ölçekteki en büyük krizini ya­ şarken yalnızca birkaç ülkenin ihtiyaç durumunda kullanmak üzere IMF ile opsiyonlu kredi

anlaşması yapması; bir ya da iki küçük ülke ile Türkiye dı­ şında, faiz ödemesi yapan üye­ si ya da müşterisi bulunmayan IMF’nin sermayesini ve üyele­ rinin kotalarını arttırma çaba­ sı, sermaye sınıfı açısından son derece anlamlı. Anlaşılan o ki İstanbul’daki toplantılarda ül­ kelerin, sermayenin değersiz­ leşmesinin önlenmesi çabala­ rına yapacakları katkılar de­ ğerlendirilecek ya da bu süreç­ te onlardan beklenenler dikte ettirilecek. Her ne kadar Başbakan “IMF’ye yerin yedi kat altını göstereceğiz” gibi söylemlerde bulunsa da toplantı sonuçla­ rından kimin yedi kat yerin al­ tını göreceği de açığa çıkacak.

muhalefetin örgütleneceği ko­ nusu, her zamankinden daha önemli. Buna karşın mevcut çabalara bakıldığında, ya mu­ halefeti yalnızca IMF ile sınır­ lamak ya da basit kapalı salon toplantıları ile geçiştirmek gibi eğilimlerin öne çıkmakta oldu­ ğunu görüyoruz. Tek başına IMF’ye veya yanısı­ ra Dünya Bankası'na karşı ge­ liştirilen bu utangaç tavır alış­ ların, kapitalizmin kurumla­ rıyla ilgili olarak işçi sınıfının kafasını karıştırma riskini ba­ rındırmanın da ötesinde, Tür­ kiye’deki sol muhalefetin dün­ yadaki benzerleriyle olan far­ kına da ışık tutacağı gözardı edilmemeli. (*) SMMM – Anti­MAI Çalışma Grubu

Solun utangaç muhalefeti Bu süreçte Türkiye’de nasıl bir

Sermaye değersizleşirken aslan payını kim alacak
Yeşim Dinçer İşler yolunda gittiği sürece rekabet, kapi­ talist sınıf arasında bir kardeşlik havası es­ tirir ve böylece her biri, ortak yağmadan kendi yatırımı oranında pay alır. Ama so­ run, kârın değil zararın paylaşılması halini alır almaz, herkes kendi payına düşen za­ rarı en aza indirme ve bunu bir başkasının sırtına yükleme çabasına düşer. Kriz za­ manlarında kapitalist sınıf için değişen oranlarda kayba uğramak kaçınılmazdır fakat her birinin zararın ne kadarını yük­ leneceği, gücüne ve kurnazlığına bağlıdır. Bu süreçte kimi şirketler bütünüyle çöker ve tasfiye olur, alacaklar tahsil edilemez, üretim araçları üretim aracı olmaktan çı­ kar; sermayenin bir kısmı çekilir, hatta yok olur. Marx, eskiden var olan sermayenin sermaye olmaktan çıkmasını, deyim yerin­ deyse "telef olması"nı, Kapital'in üçüncü cildinde "sermayenin değersizleşmesi" olarak adlandırır. Geçtiğimiz günlerde bir "küresel strate­ jist"in, "dünyada ekonomik toparlanma L ya da W şeklinde değil, tuvalet şeklinde olacak", diyerek ifade ettiği tahmini yüzde 14'lük kayıp, hem gelirdeki azalmadan hem de sermayenin değersizleşmesinden duyulan kaygıyı açığa vuruyor. Ya da şöyle söyleyelim: Böyle rahat telaffuz edebildik­ lerine göre, bir kısmını "tuvalete boşaltma­ yı" göze almışlar anlaşılan. Mesele, kaybın daha da büyüyüp büyümeyeceği ve ­eşit olarak dağılmayacağına göre­ nasıl üleşti­ rileceği. Burada hükümetlere olduğu ka­ dar IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlara da önemli roller düşüyor kuş­ kusuz. Erdoğan hükümetiyle TÜSİAD arasında yaşanan, "IMF'siz de yolumuza devam ederiz/edemeyiz" gerilimini bu yönüyle de okumak gerekiyor. Alınacak küresel

tedbirlerin IMF marifetiyle Türkiye'ye ta­ şınmasından yana olan TÜSİAD bu yolla kayıplarını en aza indirmeyi hedeflerken; Erdoğan hükümeti, kendisine yakın ser­ maye çevrelerine doğrudan ya da dolaylı yoldan aktardığı fonları azaltmaya, zor du­ rumlar için açık tuttuğu destek yollarını tı­ kamaya yanaşmıyor. Aralarındaki tatlı (!) rekabetin, tam da bu dönemde düşman kardeşler arasında bir savaşa dönüşmesi basit bir tesadüf olmasa gerek. (Bkz. Do­ ğan medya­hükümet kapışması) Türki­ ye'de ve tüm dünyada sermayenin fraksi­ yonları, kaçınılmaz tasfiyeyi izleyen süreç­ ten "en kârlı" değilse bile "en güçlü" çık­ manın yollarını arıyor, hesaplarını yapıyor ve stratejisini kuruyorlar.

Karikatür: Leman Dergisi

10 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

Cumhuriyet Kürtler için de b
Türkiye Kürtlerle gönüllü bir birliğe açılmadıkça Cumhuriyeti yaşatamaz;

Yalçın Yusufoğlu
Cumhuriyetin ilanının 86. yılına vardık. Yüzüncü yıla doğru ne yazık ki, ciddi bu­ nalımlarla yol alıyoruz. Bunlardan en önemlisi elbette, Türklerle Kürtler arasın­ daki 90 yıllık ihtilafın artık yakıcı boyut­ lara varmış olması. Oysa, o devletin temel­ leri 1920’de birlikte atılmıştı. İstila ordusu müşterek bir savaş sonucunda ülkeden

kovulmuştu. Türk tarafı ve onun askeri si­ yasi hiyerarşisi Kürtlere "muhtariyet" (özerklik) ve hak eşitliği sözü vermişti. Verilen sözden kısa zamanda dönüldü; ya da daha doğrusu bile bile yalan söylen­ mişti. Kurulan yapı sadece öz be öz Türk ve Türkçü olmakla kalmadı, Kürdü ezmek, yok etmek, milli benliğini sindirmek ve Kürdistan’ı haritadan silmek için elinden geleni yaptı.

Silemedi, yok edemedi. Kaldı ki, sorun Türkiye’yle de sınırlı değildi; bölge düze­ yindeydi ve bu nedenle uluslararası nite­ likte bir sorundu. Türk şovenizminin 90 yıla yakındır yaptıkları şimdi ayağına do­ laşıyor. Kürdistan’dan sağladığı getiriden daha fazlasını 25 yıldır uluslararası silah tekellerine ve tüccarlarına savuruyor. Ve bu gidişin daha ne kadar zaman devam edeceğini kimse bilmiyor.
topraklarıdır. Beşûre Rojavaya Kurdistanê ise Güneybatı Kürdistan’dır. Bölgenin en bilinen kenti öz­ gün adıyla Qamıslo, Türkçesi Kamışlı’dır. 1962’den başlayarak Baas rejiminin Kürtlere karşı izlediği şiddetli bir Araplaştırma ve Gü­ ney Suriye’ye mecburi iskâna tâbi tutarak anayurttan koparma politikasına, yoksulluk ve işsizlik nedeniyle Kürtlerin Şam, Halep gi­ bi büyük şehirlere göçmeleri de eklenince, Qamıslo yöresi hariç Suriye Kürtlerinin top­ rak birliği kalmamıştır. Fakat manevi ve ge­ leneksel olarak Suriye’de bahsettiğimiz bölge gene de Güneybatı Kürdistan’dır. Ulusal sorun ve toprak temeli Ulusal sorunun ulusal sorun olabilmesinin asıl koşulu toprak temelidir. Mesela Alman­ ya’daki Türkiyeli Türklerin ve Kürtlerin ida­ reyle ve Alman milliyetçiliğiyle sorunları ‘ulusal ya da etnik sorun’ değilse, (talepler Al­

Kürdistan nasıl bölündü?
Konuşurken şeyleri adıyla çağırmak lazım. Kürt ülkesi anlamına gelen Kürdistan Os­ manlı İmparatorluğuna bağlı bir ülkeydi. Adı da Kart­Kurtustan değil. Kürdistan’dı. Kür­ distan’ın Safevi topraklarında kalan doğu ke­ simi hariç neredeyse tamamına yakını Os­ manlı’daydı. Doğudaki parça İran devletinin dilinde “Ot­ san­e Kordestan”dır (Kürdistan Eyaleti) ve bugün ahalisinin yüzde 13 kadarı Azeri, ge­ risi Kürt olan 4 milyon nüfuslu bölgeye Kürt ulusal toplulukları Rojahilatê Kurdistan (Do­ ğu Kürdistan) adını veriyorlar. Doğu Kürdis­ tan’ın siyasi tanımlayıcı ismi “İran Kürdista­ nı” dır. Kürtçe’de “Kurdistanî İran”, Farsça’da “Kordestan­e İran” deniliyor. Yani bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nden farklı olarak, eski İran Monarşisi de, bugünkü İran İslam Cumhuriyeti de sınırları içinde ya­ şayan Kürtlerin anayurtlarını tanımışlar, Kürt olduklarını kabul etmişler. “Onlar dağ Acem­ leridir, kışın karda yürürken çarıkları kard­ kord ses çıkardığı için onlara Kord demişiz” dememişler. Şahlık diktatörlüğünün de, İsla­ mi diktatörlüğün de, Osmanlı İmparatorlu­ ğu’nun da tanıdığı “Kürdistan” ismini Cum­ huriyetten bir süre sonra Türkiye’nin reddet­ mesi, hâlâ da reddediyor olması “demokra­ siyiz”, uygarız, çağdaşız diyenlerin ayıbıdır. Kürt toplulukları için Anadolu’nun güneydo­ ğusunun önemli bir bölümü Bakurê Kurdis­ tanê (Kuzey Kürdistan) ya da Kurdistana Tır­ kiyê (Türkiye Kürdistanı) dır. Başûre Kurdistan (Güney Kürdistan) veya Kurdistana Irak (Irak Kürdistanı) bugün res­ mi adıyla Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 11

ayram olacaksa…
birlikte yaşamanın temel şartı serbest rızadır
Gönüllü birlik ya da… Gazi Paşa Birinci Meclis’teki bir konuşma­ sında şunları söyleyecekti: “Meclis­i âlimi­ zi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mü­ rekkep anasır­ı İslamiyedir, (Müslüman unsurlardır), samimi bir mecmuadır (top­ luluktur). Bu mecmuayı teşkil eden bir un­ sur­ü İslam, bizim kardeşimiz ve ortak çı­ karlarımız olan vatandaşlarımızdır... Yek­ diğerine karşı hürmet­ i mukabelede (bir­ birlerine karşı saygıda) riayetkârdırlar ve diğerinin her türlü hukukuna (haklarına), etnik, içtimai, coğrafi hukukuna daima hürmetkâr olduğunu tekrar ettik ve teyit ettik.”
İlerleyen yıllarda Kürtlerin her türlü talebi kanla, şiddetle bastırıldı. Katliamlar, kasa­ ba ve köylerin topçu ateşiyle, hava bom­ bardımanıyla vurulması, Mecburi İskân adı altında tehcirler, tecritler, özel kanun­ lar, İstiklal Mahkemeleri, idam sehpaları, asimilasyon politikaları birbirini izledi, köy ve mezralara, hatta kayalıklara varın­ caya kadar isimler Türkçeleştirildi. Kürtçe yasaklandı. Bu derginin okuyucuları için onları teker teker sıralamaya gerek yok. Sadece şu ka­ darını hatırlatalım ki, sistem sadece mili­
man uyruğuna geçmeden de anadil eğitimi, seçme seçilme hakkı, siyasi partilerde, mer­ kezi ve yerel yönetimlerde kota hakkı gibi kültürel ve siyasal haklar mertebesinde kalı­ yorsa, yani bir kendi kaderini tayin hakkı söz konusu olamıyorsa) nedeni onların o ülkede­ ki varlıklarının toprak birliğine dayanmama­ sıdır. Sovyetler Birliği zamanında Ermenistan Sov­ yet Cumhuriyeti içinde bir Kürt özerk yöne­ timi vardı. Bir halkın başka bir ülke sınırları içinde çevrilmiş halde yaşayan kesimine uluslararası diplomaside “anklav” diyorlar. Köken olarak jeolojik bir terim olan anklavın yaygın kullanışı yanardağ püskürmesi sıra­ sında dipten yükselen lavların yüzeye çıkar­ ken dağ çeperinden kopardığı iri parçalardır. Böylece anklavlar farklı nitelikte olan kayaç­ ların içindedir, farklı bir etnisiteyle çevrilmiş­ lerdir. Ermenistan’daki Kürt anklavı da böy­ ledir.

Ermenilere karşı Osmanlı’yla birlikte
Türkiye’deki ulusal sorunun tarihsel sü­ reçte şekillenmesindeki diğer boyutu hatırlamak için bölünmenin birkaç yıl öncesine gitmemiz gerekiyor. Çünkü 1915’e kadar Kuzey Kürdistan’da Kürt­ lerle Ermeniler nüfusun büyük çoğunlu­ ğunu oluşturuyorlardı. Ermeni toplumu kapitalizmde (uluslaşma sürecinde) hayli öndeydi, milli nitelikli bir burjuva zümresi de oluşmuştu ve devlet kurmak için çete savaşları veriyordu. Ama yuka­ rıda sözünü ettiğimiz toprak birliği Er­ menilerde de yoktu. Gerek Kürt gerekse Türk bölgelerinde dağınık şekildeydiler. Ne kentlerde ne kırlarda Ermeni nüfusu yoğundu. Yoğun oldukları bölgelerde is­ yan ediyorlar, ama yeniliyorlardı. İstib­ dat’ta Ermenilere karşı Osmanlı’nın yar­ dımcısı ve savaşçısı Kürtlerden devşiri­ len Hamidiye alayları oldu. Sonra 1915­1918 Ermeni Soykırımı gel­ di. Emir Merkezdendi, İttihat ve Terakki hükümetindendi. Uygulayıcı elebaşları Bahaddin Şakir’den başlayarak Milli Emniyet Hizmetleri (MAH) görevlileriy­ di, infazcılar ise askerdi, jandarmaydı ve Hamidiye artığı Kürtlerdi. Yani, Sultan Hamit’e yardım etmiş olan Kürt feodal­ leri, eşrafı, sair zenginleri Türkçü İttihat­ çılara da yardım ettiler.Ermenilerin Do­ ğu’dan ve Güneydoğu’dan etnik temiz­ lenmeleri sırasındaki Türk­­Kürt birlik­ teliği 1919 Erzurum’undan başlayarak Mustafa Kemal Paşa’nın ve ekibinin Yu­ nan istilasına karşı ortak gelecek vaadiy­ le devam etti. Pek az Kürt, “Ermenilere yaptıklarını bize de yapabilirler” diye düşündü. Ama yanılacaklar ve korkma­ dıkları başlarına gelecekti. Kemal Paşa Samsun’a geldikten kısa bir süre sonra (11 Haziran 1919) Diyarbe­ kirli Cemil Paşazâde aracılığıyla Kürt aşi­ retlerine gönderdiği haberde aynen şöy­ le demişti: “İngiltere Müstakil Kürdistan haritasını Ermenilerin menfaatine kur­ ban etmektedir. Kürtler ve Türkler bir­ birlerinin hakiki kardeşleridir ve birbir­ lerinden ayrılmaları mümkün değildir. Mevcudiyetimizin Kürtlerin, Türklerin ve bütün Müslümanların muavenetine (yardımına) ihtiyacı vardır. Hepimiz is­ tiklalimizi korumalıyız ve memleketimi­ zin taksimine müsaade etmemeliyiz. Ben Kürtlere Osmanlı Devletinin parça­ lanmaması şartı ile onların tekâmül ve terakki etmesine vesile olacak bilumum Hukuk ve İmtiyazın verilmesi tarafta­ rıyım.” (YY)

tarizmiyle değil, Kürt feodalitesine ve şe­ hirlerdeki mütegalibe işbirliğine dayana­ rak hükmünü icra etmiştir. Mücadelenin bugünkü gelişimi merkezi otorite kadar,mahalli gericiliği de geriletmiş ol­ masındadır. Türk millet, Türk devlet statükosu kökün­ den sarsılmış, Tek’lik manisi ve ikiz karde­ şi çoğulcu yapı fobisi burjuvazi dahil top­ lumun bütün katmanlarını çıkmaza sü­ rüklemiştir. Yol ayrımına gelinmiştir. Ya insan hak ve özgürlüklerine, yani ulusların hak eşitliği­ ne dayalı ortak ve demokratik bir devlet yapısına (barışa) ulaşılacaktır ya da bugü­ ne değin yaşanılmış olandan çok daha bü­ yük acılar çekilecek ve çözüm kendi kade­ rini tayin hakkının kullanılmasıyla gele­ cektir. Birlikte yaşamanın temel şartı serbest rı­ zadır. Gönüllü olmayan hiçbir birlik birlik değildir. Dayatmadır, zorlamadır. Dediğim dedik, çaldığım düdükle olmadığını, ola­ mayacağını görmeniz için daha nelerin ya­ şanması gerekiyor bilemiyorum. Kimi si­ yasi partilerin ve temsil ettikleri savaşın devamından yana güçlerin sosyal olaylara kısa zaman kesitlerinde değil, mutlaka uzun erimlerde, örneğin 30 yıllık, 50 yıllık perspektiflerde bakmaları gerekiyor.
Dünyanın kaç halkı dört parçaya bölünmüş­ tür, bilmiyorum. Osmanlı­İran sınırı Bağ­ dat’ın Safevilerden geri alınmasından sonra 1639’da imzalanan Kasr­ı Şirin Antlaşmasıy­ la kesinleştirildiğinde İran Kürdistanı nihai olarak Kürdistan’ın ana gövdesinden kop­ muştur. O sınır Basra’ya doğru aynı zamanda bugünkü İran­Irak sınırıdır da. Fakat daha büyük bölünme I. Genel Savaş sonrasında geldi. Güney ve Güneybatı Kür­ distan Britanya ve Fransa’nın eline düştü. Türkiye’nin Misak­ı Milli sınırları Lozan’da kesinleştirilince, onlar da Kuzey sınır olarak o hattı kabul ettiler ve Kürdistan üç parçaya daha parçalandı. “Doğu­Batı Almanya birleşsin. Kuzey Güney Yemen de birleşsin. Sıra Kuzey Güney Kore’ye gelsin”, diyenler niçin Kuzey­ Güney Kürdistan’ın birleşmesinden olasılık olarak yahut da temenni kabilinden bile söz etmezler? (YY)

12 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

‘Açılım’ın stratejik derinliği
‘Kürt Açılımı’ Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun parçalanmış “Kürt jeopoliti­ ği”nin uzun dönemdeTürkiye çevresinde bütünleşeceği varsayımına dayanıyor
"İran­Irak savaşı esnasında oluşan ve Kör­ fez Savaşı ile kronik bir hal kazanan Kuzey Irak'taki jeopolitik boşluk alanı Türkiye için Soğuk Savaş döneminden Soğuk Sa­ vaş sonrası döneme aktarılan en önemli dış politika meselelerinden biri olmuştur ve olmaya devam edecektir. Bu jeopolitik boşluk alanının PKK tarafından kullanıl­ ması ve bölgeye yönelik bölge­dışı strate­ jik hesapların bu jeopolitik boşluk alanın­ da yoğunlaşması bölgeyi Türkiye'nin yu­ muşak karnı haline getirmiştir” (s.141).

Davutoğlu, Irak Dışişleri Bakanı Zebari, Suriye Dışişleri Bakanı Muallem ve Arap Birliği lideri Amr Musa ile

Erol Ülker
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun 2001 yılında yayımlanan Stratejik Derinlik kitabının 32. Baskısı 2009 Tem­ muz’unda yayınlandı. Dişişleri Bakanının bu kitapta Kürt meselesi hakkında ortaya koyduğu jeopolitik perspektif, AKP’nin “Demokratik Açılımı”nın gerisinde yatan stratejik derinliğe ilişkin önemli ipuçları veriyor. Davutoğlu, devletleri sistem içindeki ko­ numlarına, stratejik ve taktik manevra ka­ biliyetlerine göre dört farklı kategoriye ayırıyor. (s.74) Bunlar, süper devletler, bü­ yük devletler, bölgesel güçler ve küçük devletlerdir. Kitabının yayınlandığı 2001 yılında, Davutoğlu’nun Türkiye'yi Hindis­ tan, Brezilya, Mısır, Arjantin, Irak gibi böl­ gesel devletler kategorisi içinde değerlen­ dirdiği anlaşılıyor (s.75). Bu kitapta Davu­ toğlu Türkiye'nin nasıl bölgesel bir güç olmaktan çıkıp büyük bir devlet haline gelebileceği sorusuna cevap arıyor.

vutoğlu’nun Osmanlı mirasını, revizyonist bir dış politika projesinin temel unsuru olarak yeniden yorumlamasından kay­ naklanıyor. "...Özelde ABD'nin, genelde de NATO'nun bu güvenlik şemsiyesi [Soğuk Savaş Dönemi Batı Bloğu] ile ilgili vecibe­ lerini göz ardı ettiği veya Türkiye'nin baş­ ka alanlardaki pazarlık gücünün zayıfladı­ ğı dönemlerde Türkiye'nin en önemli kozu olarak müzakere masasına konan jeopoli­ tik konum, dünyaya açılım stratejisinin bir parçası olmaktan çok statükoyu müdafaa stratejisinin bir aracı olarak görülmüştür. " Dolayısıyla, "...Türkiye jeopolitiğinin dış politika stratejisi içindeki yerini yeniden yorumlamak ve uluslararasi çevre içinde yeni bir anlam kazandırmak zorundayız" (s.117).

“Yepyeni Osmanlıcılık” Davutoğlu’nun bu soruya verdiği cevap “Yeni­Osmanlıcılık” tır. Bir yandan yöne­ tici elitin, Osmanlı mirasında aranılması gereken siyasal potansiyellere sırt dön­ müş olmasından yakınırken diğer yandan sözkonusu potansiyellerin Türk Dış Poli­ tikası için nasıl büyük fırsatlara dönüştü­ rebileceğine ilişkin çarpıcı tezler ortaya atıyor. Bu tezleri çarpıcı kılan tam da Da­

Yepyeni jeopolitika Davutoğlu’na göre, sözkonusu yeniden yo­ rumlama “üç önemli jeopolitik etki alanı” için yapılmalıdır: 1. Yakın kara havzası: Balkanlar­Ortadoğu­ Kafkaslar. 2.Yakın deniz havzası: Karadeniz­Adriyatik ­Doğu Akdeniz­Kızıldeniz­ Körfez­Hazar Denizi. 3. Yakın kıta havzası: Avrupa­Kuzey Afri­ ka­Güney Asya­Orta Doğu ve Doğu Asya (s.118) Türkiye jeopolitiğinin özel olarak Orta Do­ ğu için kazanacağı yeni anlam, mevcut du­ rumdaki uluslararası sınırlar ve jeopolitik gerçeklikler arasındaki gerilim esas alına­ rak geliştirilmelidir.

Kürt jeopolitiği Davutoğlu, daha spesifik olarak, Orta Do­ ğu’daki “…uluslararasi sınırlar ile reel un­ surlar arasındaki pergelin…” Filistin’in ya­ nısıra en çok Irak’ta açıldığını ifade ediyor. (s.437) Bu noktada PKK ile “Kürt Mesele­ si” arasında bir ayrım yapıyor. Tam da Irak’taki uluslararası sınırlar ile jeopolitik hatlar arasındaki mevcut gerilim nedeniy­ le, "Kürt Meselesi" gittikçe uluslararası ni­ telik arzeden bir sorun haline gelmektedir ve “...bu açıdan soğukkanlı bir şekilde de­ ğerlendirilmek zorundadır.” (s.437) Davutoğlu, gerçekten soğukkanlı değer­ lendirmeler yapıyor. İlk olarak, Kürtler Ortadoğu’nun ve Avrasya jeopolitiğinin en kritik geçiş bölgelerinden birinde yaşa­ maktadır. Daha da önemlisi bu bölge pet­ rol ve enerji kaynakları açısından büyük bir jeoekonomik önemi haizdir. Ancak Da­ vutoğlu için Kürt jeopolitiğinin en önemli özelliği bunlardan herhangi biri değildir. “Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi doğrudan bir deniz bağ­ lantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafya­ nın deniz bağlantısı olan bir bölge ülkesi ile bütünleşmesini kaçınılmaz kılmakta­ dır.” (s.438) Davutoğlu’na göre, “Bugün parçalanmış görünen ve bu parçalanmışlık içinde bölge üzerinde hesap kuran büyük güçlerce is­ tismara açık bir yumuşak karın oluşturan 'Kürt jeopolitiği', uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı böl­ gesel bir güç ile bütünleşme sürecine gi­ recektir.” (s.448­49) Türkiye’nin rolü ve PKK Jeopolitik bütünlükten yoksun Kürt coğ­ rafyasının bütünleşeceği ülke hangisidir?

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 13

Davutoğlu’nun gözünde bu ülke elbette Türkiye olmalıdır. Çünkü, “...Türkiye böl­ geye müdahil olmak isteyen büyük güçle­ re ve Kürt nüfusu barındıran diğer bölge ülkelerine göre önemli avantajlara sahip­ tir. Herşeyden önce yaklaşık bin yıl birlik­ te yaşamış olmakla birlikte etnik nitelikli hiçbir çatışmaya taraf olmayan Türk ve Kürt nüfusu Batı karşısında son direniş noktası olan Osmanlı Devleti’ni birlikte savunmuşlar ve bu savunmanın yetersiz kaldığı bir dönemeçte de İstiklal Harbini birlikte yürütmüşlerdir” (s.449). Dolayısıyla bütünleşmeyi mümkün kıla­ cak olan, Türkiye’nin Kürt meselesini hal­ letmesidir. Ancak “...Yunanlılar ve Erme­ nilerle birlikte bir cephe oluşturmuş...” (s.448) olan ve bölge halkının problemle­ rini istismar eden PKK’nin sorunun çözü­ münde rol alması beklenemez. Tersine, “...Türkiye’de PKK ve terör eksenli bir si­ yasi güvenlik problemi ya da ekonomik gerilik eksenli olarak ‘Dogu Meselesi’ şek­ linde...” (s.447) görülmüş olan Kürt mese­

lesinin çözümü için, Türkiye, “...aidiyet hissini sarsma riski taşıyan bir söylem ye­ rine, terörist grup ile Kürt halkını ayrıştı­ racak ve masum bölge halkını yeni bir ai­ diyet hissi ile kucaklayacak kültürel, siya­ sal ve ekonomik politikalar geliştirmek zorundadır” (s.449).

Kimin açılımı? Şu an Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olarak görev yapmakta olan Davutoğlu’nun Kürt meselesine ilişkin olarak ortaya koyduğu yukarıda özetlenen görüşler, “Demokratik Açılımın” gerisinde yatan jeopolitik zihni­ yete ilişkin önemli ayrıntılar içeriyor. İlk olarak, bu görüşler açılım politikasının ABD emperyalizminin işi olduğunu öne süren ve AKP’yi sözkonusu projeyi yürü­ ten bir piyona indirgeyen ezberin yeniden gözden geçirilmesini zaruri kılıyor. 2001 yılında kaleme alınan bu önemli kitap, AKP kadrolarının açılım politikasını uzun süredir tasarladığını ve bu politikanın Washington’dan zembille inmediğini açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Türkiye uzun bir süredir Kuzey Irak’ta önemli bir bölgesel güç ve 1 Mart 2003’­ ten sonra gerilen ABD­Türkiye ilişkileri Türkiye’nin bölgedeki etkinliğinin azaldı­ ğına değil tam tersi arttığına delalet edi­ yor. Buna eklenmesi gereken diğer önem­ li veri ise ABD’de kısa bir süre önce önem­ li bir iktidar değişikliği yaşandığı ve yeni iktidarın Irak’tan çekilme arzusunu açık bir şekilde ortaya koymuş olduğu gerçe­ ğidir. ABD’yi derinden sarsan ekonomik kriz ve bu krizin Irak’taki işgali giderek daha zor finanse edilebilir hale getirdiği de unutulmamalı. Uzun lafın kısası, açılım senaryosunun yazarları yalnızca Was­ hington’da değil, Ankara ve İstanbul’da da aranmalı (bir tanesini bulduk bile). Aynı senaryonun oyuncuları ise İran’daki Mol­ la Hükümetinden Irak’taki Şii Müslüman Örgütlere, ABD’den Avrupa Birliğine pek çok aktörü barındırıyor.

Nereye açılım? İkinci olarak ismi “Demokratik” olan bu senaryo, en azından entellektüel olarak,

>>

Sermayenin “Kürt açılımları”
Tahir Aras
AKP hükümeti İşsizlik Fonu’nda biri­ ken kaynağın nemalarının önemli bir bölümünü 2009­2012 arasındaki 4 yıl boyunca GAP’a aktarmaya karar verdi. “Kürt açılımı”nın hey heyli günlerine rastlayan bu kararla AKP bir taşla bir­ kaç kuş birden vurmayı denedi. Kayna­ ğın, GAP’a aktarılması itiraz ve tepkile­ ri yumuşatacak bir cinlikti. Görünüşte bu kaynaklar yoksul Kürtlere iş ve aş getirecekti. Son yasayla 2009 yılı için fonun nema gelirlerinin dörtte üçü­ nün, yani 4,5 milyar liranın GAP ve “di­ ğer yatırımlar için” bütçeye aktarılma­ sının yolu açılmış oldu. İşin esası ise kı­ saca şu: 2008 ve 2009 yılları için İşsiz­ lik Sigortası Fonu’ndan GAP’a ve işve­ renlere (işverenlerin sigorta primleri­ nin fondan karşılanması yoluyla) top­ lam 14.5 milyar lira aktarılmış olacak. Bu örnekte “Kürt açılımı” sermaye sı­ nıfının emekçi birikimlerini “iç” etme­ sinin masum gerekçesi olarak sunulu­ yor. Tekelci sermayenin “Kürt açılım”ı çok­ tandır, birçok cephede birden yürütü­ lüyor. Bundan birkaç ay önce, Doğu Güney­ doğu Sanayici ve İş Adamları Dernek­ leri Federasyonu (DOGÜNSİFED) Baş­ kanı Tarkan Kadooğlu, Zaho’da serbest ticaret bölgesi kurulmasının, bölge eko­ nomisinde sıçrama yaratacağını belirt­ mişti. (Aknews, 13 Nisan 2009) Kadooğlu, “Avrupa, işadamları için yatı­ rım yapılacak bölge olmaktan çıktı. Şu anda iyi pazar olarak Ortadoğu görülü­ yor. Komşularımız olan İran, Irak ve Su­ riye ile halihazırda yapılan ticaret yüzde 35’e ulaşmış durumda. Oysa bu oran üç­ dört yıl önce yüzde 5’ler civarındaydı. Kurulacak ticaret bölgesiyle bu oranların çok üstüne çıkmak mümkün… İşadamla­ rı ticaret bölgesine fabrikasını kurdu­ ğunda hammadde nerede ucuzsa oradan alır. Örneğin ucuz hammadde Türkiye’de ise Türkiye’den, Irak’ta ise Irak’tan alı­ nır. Bölge ekonomisine de bu ciddi katkı sunar. Serbest ticaret bölgesi kurulması­ nın planlanması bizleri sevindiriyor. Bu sayede insanlara güven gelir” diye ko­ nuşmuştu. Yalnız “ucuz hammadde” mi? Serbest bölge aynı zamanda ucuz işgücü demek­ tir. Sermaye sınıfı için “Kürt açılımı” bu­ radan bakıldığında işsiz ve yoksul Kürt emekçisinin en ağır biçimde, en düşük ücretle sömürülmesi açılımıdır. AKP hükümetinin Sanayi Bakanı da An­ kara Ticaret Odası Başkanıyken “Doğu ve Güneydoğu” da Türkiye genelinden farklı ve düşük asgari ücret uygulanma­ sını önermemiş miydi? Bunlar açıldıkça şapkalarından ne tavşanlar çıkaracak­ lar, göreceğiz. Bu doymaz ve arsız sermaye sınıfı için Kürt açılımı, Kürt emekçisinin köle ko­ şullarında, esir ücretiyle sömürülmesi demektir. 13 Eylül 2009 tarihli Hürriyet’ten bir haber: “Türkiye Kürt açılımını tartıştığı günlerde, İstanbul’a gelerek Kuzey Irak’ın yatırım potansiyelini anlatacak olan Dr. Khaled Salih, bölgedeki yatı­ rımcılar arasında 500 Türk şirketi bu­ lunduğunu söyledi. Bu yıl 16 milyar dolarlık 145 projenin onaylandığını belirten Salih…” Habere göre Türkiye­ Irak ticaret hacmi yıl sonuna kadar 8 milyar dolara çıkacakmış. Sermayenin Kürt açılımının kimi so­ mut bilgileri bunlar. Her zaman kurt gibi aç sermayenin “açılım”ları, öte yandan Kürt ve Türk emekçilerinin sınıf kardeşliğinin, birlik ve dayanışmasının en somut ve canlı biçimde yaşama geçirileceği mücadele başlıklarını oluşturuyor. Bu mücadele görevlerinin hakkıyla yerine getirilme­ si yalnız emekçilerin birliğine hizmet etmekle kalmayacak, gerçek ve kalıcı bir barışın toplumsal zeminini de güç­ lendirecektir.

14 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika
>> oldukça revizyonist­yayılmacı bir içe­
riğe sahip. Şüphesiz, Davutoğlu henüz Dışişleri Bakanı değilken cari sınırlar ile jeopolitik realite arasındaki açının bir bütünleşme sürecinin neticesi ola­ rak kapatılması gerektiğini öngörüyor. Ancak Stratejik Derinlik bize bu süre­ cin bir kez başladıktan sonra nasıl ilerleyebileceğine dair hiç bir şey söy­ lemiyor. Şu ya da bu şekilde Türkiye (coğrafyasına olmasa da) eksenine gi­ recek bir Kürt jeopolitiği Şii ya da Sün­ ni Araplar ve İran tarafından nasıl kar­ şılanacak? İnsan ister istemez ürpere­ rek seçime giderken John McCain’in ABD Irak’tan çekilirse daha ciddi bir savaş yüzünden geri dönmek zorunda kalabilir uyarısını hatırlıyor. (http://news.bbc.co.uk/2/hi/midd­ le_east/7336731.stm).

Yeniden kuruluş ve sosyalist koordinasyon
Siyasal ortaklaşma sürecimiz ile sosyalist koordinasyon girişimi, birbirini çelmez, yeniden kuruluşun farklı dinamikleri olarak işletilmeli

DTP ve açılım Üçüncü olarak bu senaryoda PKK ve Abdullah Öcalan’a rol yok. DTP’nin ro­ lü ise yardımcı oyunculuğun ötesinde değil. DTP ancak hükümetin PKK’nin Kürtler arasında varolan meşruiyetini ve temsil kapasitesini budamaya iliş­ kin politikalarına destek verdigi oran­ da yardımcı oyunculuğun ötesine ge­ çebilir. Davutoğlu’nun PKK’yi yalıtma üzerine yazdıkları DTP’ye karşı son günlerde gerçekleştirilen operasyon­ ların ve yıpratma kampanyalarının gerisinde ne yattığını açıkça gösteri­ yor. DTP kendisini PKK’den açıkça ayırmadığı için siyasal süreçten dışla­ nıyor. DTP kendini PKK’den ayırsa, bu kez de AKP’nin revizyonist senaryo­ suna meşruluk kazandıran bir piyon durumuna düşecek. Geri dönüş yok! Son olarak, vurgulanması gereken nokta tam da Ahmet Türk’ün ifade et­ tigi gibi cinin şişeden çıkmış olması. Davutoğlu’nun tezlerinde entellektüel öncüllerini bulan “Açılım Stratejisi”nin kıvrak bir siyasal strateji olduğunu ka­ bul etmek durumundayız. Ancak bu stratejinin parçası olduğu revizyonist­ yayılmacı zihniyet yapısı açtığı kutu­ nun içinden neler çıkabileceğine dair en küçük bir sağduyuya sahip değil.
Kesin olan bir şey varsa o da “Demo­ kratik Açılım” ın öncesine dönmenin imkansızlığı. Sonrasında ne olacağına ise siyasal süreçler karar verecek. Sos­ yalist solun acilen ve kollektif olarak hangi program ve hedefler doğrultu­ sunda bu siyasal süreçlere müdahil olacağına, Kürtler ve Kürt hareketiyle nasıl ilişki kuracağına dair ortak bir tartışmaya girmesi gerekiyor. Bunun tersi siyasetsizliği seçmektir ki bu da bir seçimdir.

2009 1 Mayıs’ta Taksim’i işçi sınıfına açanlar, bir “sosyalist koordinasyon”un imkanlarını gösterdiler

Muhsin Dalfidan
SCK, SDK ve SEH olarak “ sosyalizmi ka­ pitalist düzenin karşıt devrimci kutbu olarak yeniden var etmenin biricik yolu olan siyasallaşmış bir proletarya hareke­ ti oluşturma yolunda anlamlı bir adım atmak üzere” bir araya gelerek yeniden kuruluş için kararlı olduğumuzu göster­ dik. Bu adımı, önceden belirlenmiş tek yöntem ve araçla kendimizi sınırlandır­ mayarak, somut koşulların gerektirdiği farklı yöntem ve araçları yaşama geçir­ me becerisini göstererek geliştirmek ka­ rarlılığındayız. Dolayısıyla, salt üç grup

ve sınırlı sayıdaki bireyin bir araya gel­ mesinin yeniden kuruluş için yeterli ol­ madığını biliyoruz. Önceki sayımızda bu­ nu “Açıktır ki, siyasal ortaklaşma süreci­ mizin tamamlanmasıyla oluşturacağımız örgütlülüğümüzle yeniden kuruluşu ta­ mamlamış olmayacağız. Ancak çağrı metninde işaret edilen ortaklaşma zemi­ ninin genel kurgusu üzerinden oluşturu­ lacak siyasal programla donatılmış ör­ gütlülüğümüz yeniden kuruluş yolunda kazanılmış kıymetli bir araç olacaktır. Bu araç ile daha gelişkin adımlar atmamız mümkün olacaktır. Bir yandan yeniden kuruluşun gelişip boy vereceği işçi sını­ fının kendi için siyasete güçlü bir müda­ halesinin aracı olarak örgütlülüğümüzü

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 15

ve bağımsız faaliyetimizi sürdürürken, diğer yandan yeniden kuruluş yolunda yeni güçlerle buluşa buluşa yürüyeceğiz” ifadeleriyle dile getirmiştim. Bu doğrul­ tudaki yürüyüşümüz güçlenerek devam ediyor.

Siyasal ortaklaşma ve koordinasyon Sosyalist yeniden kuruluş; ideolojik, po­ litik, teorik, pratik ve örgütsel düzlemle­ riyle bir bütün olarak sosyalizmi tekrar ayakları üzerine dikmektir. Böylesi bir yenilenmeyi başardığımız ölçüde, siya­ sallaşmış bir proletarya hareketinin önü açılacak, proletarya hareketi ile bağları­ mızı güçlendirdiğimiz ölçüde yeniden kuruluşun görevlerini tamamlayabilece­ ğiz. Bu diyalektik ilişkiyi koruyarak iler­ lemek durumundayız. İşçi sınıfının ikti­ dar mücadelesinin işçi sınıfı partisi ol­ madan başarıya ulaşamayacağı tartış­ masız bir gerçekliktir. Bu nedenle sosya­ list yeniden kuruluşu yukarıdaki düz­ lemlerin bütünlüğü olarak görmek ge­ rektiğinin altını çiziyoruz. Atacağımız adımların bu bütünlüğü gözeten adımlar olması başarının ilk koşuludur. Siyasal ortaklaşma sürecimiz sosyalist koordinasyon ile gelişerek hedefe ilerle­ yebilmelidir. Devrimci İşçi Partisi Girişimi, İşçi Kar­ deşliği Partisi, Sosyalist Cumhuriyet Ko­ lektifi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Sosyalist Emek Hareketi Parti Girişimi, Sosyalist Parti ve Ürün Sosyalist Dergi oluşturdukları Sosyalist Koordinasyon ile ilgili, 7 Mayıs 2009'da yayınladıkları Sosyalist Kamuoyuna başlıklı bilgilen­ dirme metnindeki şu giriş cümleleriyle Sosyalist Koordinasyon'un, sosyalist ye­ niden kuruluşun öznelerinden biri ola­ cağının işaretini vermişlerdi: “Biz aşağıda imzası olanlar, Türkiye sos­ yalist hareketinde yer alan aşağıdaki güçlerin faaliyetlerini sosyalistlerin bir koordinasyonu çerçevesinde ortaklaştır­ ma olanağı aramak amacıyla 2009 Şubat ayından beri toplanmaktayız.” "Yapıcı tartışmalar sonucunda ortaklaş­ tığımız pek çok nokta olduğunu gördük.” "Bir yandan işçi sınıfının siyaset sahne­ sinin önüne yeniden getirilebilmesi için ortak pratik faaliyetler yürütmeye de­ vam ederken, diğer yandan aramızda aşağıdaki konuların tartışılmasının ya­ rarlı olacağı ifade edildi” Sosyalist Koordinasyon'u, SCK, SDK ve SEH olarak; bağımsız siyasal örgütlen­ memizi oluşturmak için yürüttüğümüz siyasal ortaklaşma sürecimizin görevle­ rini sekteye uğratacağı endişesine kapıl­

madan, yeniden kuruluş çalışmalarımı­ zın bir aracı olarak görmemiz gerekiyor. Sosyalist Koordinasyon eksiklikleriyle de olsa yayınladığı deklarasyonda "bir yan­ dan işçi sınıfının siyaset sahnesinin önü­ ne yeniden getirilebilmesi için ortak pra­ tik faaliyetler yürütmeye devam ederken, diğer yandan” ideolojik, teorik, politik ve pratik yenilenme için tartışmaları sür­ dürmeyi ve bu tartışmaların ve eylemli­ liğin iktidar mücadelesinin aracı örgüt­ le/partiyle taçlandırılması için “ emekçi­ lerin iktidar mücadelesinin taşıyıcısı ola­ cak birleşik bir politik merkez oluşturma imkânının değerlendirilmesi”ni önüne koymuş idi. Ancak, bugüne kadar “işçi forumu” dü­ zenlemek ve “işten atmalar yasaklansın” kampanyasının önericisi olmak dışında önüne koyduğu hedefler doğrultusunda adım atamadı. Eğer sosyalist yeniden ku­ ruluşu başat görev olarak görüyor ve bu­ nun için farklı araç ve yöntemleri en ve­ rimli olarak yaşama geçirmenin gereğini inanıyorsak, ki inancımız konusunda kuşkum yok, bunun gereğini Sosyalist Koordinasyon faaliyetinde de yerine ge­ tirmeliyiz.

Yapılması gerekenler a­Sosyalist Koordinasyon önüne koyduğu görevleri yaşama geçirememektedir. Çünkü yeniden kuruluş ve görevleri ko­ nusunda sahici bir ortaklığı olan bileşen­ leri yoktur. Öncelikle iş ve araç uyumunu sağlayacak bir dönüşüm gereklidir. b­Sosyalist Koordinasyon'un görevlerini yeniden bilince çıkartmalıyız. Aslında bu görevler biraz silik de olsa deklarasyon­ da vardır. Bu görev bütünlüklü “sosyalist yeniden kuruluş” görevidir. Bunun aracı olarak işçi sınıfı partisinin inşası görevi­ dir. Sosyalist Koordinasyon kendini göz­ den geçirmeli ve böylesi bir “sosyalist ye­ niden kuruluşu” ihtiyaç ve görev kabul edenler bu doğrultuda bir araya gelmeli­ dirler. Mevcut Sosyalist Koordinasyon daha geniş eylem birliği zemini olarak, eylem birliği işlevine uygun ad ve yapılan­ maya dönüşüp yoluna devam etmelidir. c­Sosyalist Koordinasyon'un sosyalist ye­ niden kuruluş doğrultusunda etkin bir araca dönüştürülmesinin bizim siyasal ortaklaşma ve bağımsız siyasal faaliyeti­ mizi geliştirip sürdürmemizin engeli ola­ cağı endişesi yersizdir. Bizzat bu iki süreç (somuta göre başka araç ve yöntemler) birbirini besleyen ve geliştiren süreçler olarak yaşama geçirildiği ölçüde yeniden kuruluş ve yapılanma hedefi başarılabi­ lecektir. d­Yeniden kuruluşun tek yöntemi olma­ yacağı açıktır. Biz yöntem olarak “Önü­ müze koyduğumuzu süreci bir gruplar

arası müzakere biçiminde değil, herkesin bireysel olarak katıldığı bir ortaklaşma süreci olarak yürütü”yoruz. Aynı yöntemi Sosyalist Koordinasyon faaliyetinde kul­ lanmak mümkündür. Bu yöntem grupla­ rın varlığını kabul etmeyen bir yöntem değil, sadece tartışmalara birey olarak katılımı öngören bir yöntemdir. Temel gerekçesi de, karılmayı, yeniden harman­ lanmayı kolaylaştıran bir yöntem olma­ sıdır. Elbette, yeniden kuruluşun bütün­ lüklü kavranışında ortaklaşılması duru­ munda tartışmalara ve yeniden kuruluş sürecine grup olarak katılmak istenilme­ si bir engel olarak görülmemelidir. Asıl olan yeniden kuruluş sürecinde kimin nasıl yer alıp almayacağı değil; yeniden kuruluşun mevcut örgütlerin sönümle­ neceği bir uğrak olarak görülmesidir. Ni­ tekim çağrı metnimizde bu esneklik “Or­ tak etkinliğin herhangi bir aşamasında çalışmaya katılmak isteyen kişi ve çevre­ lerin sürecin eşit haklı asli öğesi, aktif öz­ nesi olabilmelerini sağlayacak esneklikte bir çalışma/örgütlenme biçimi, işleyişi kuruyoruz.” ifadeleriyle belirtiliyor. e­Yeniden kuruluşu merkezine koyan Sosyalist Koordinasyon sürecinde de işçi sınıfı merkezli bütünlüklü bir eylemlilik ve örgütlenme zemini tarif edilmeli ve yaşama geçirilmelidir. Birlikte ortak teo­ rik yayın, eylemlilik zemininin ortaklaş­ ma düzeyine paralel önce politik bülten­ ler ve giderek ortak politik yayın çıkarıl­ malıdır. Baştan itibaren sürecin ortağı ör­ gütlerdeki bireyler birbirinin yayın or­ ganlarına yazmalı, tartışmanın ve yakın temasın çok yönlü sürdürülmesi teşvik edilmelidir. Yine çağrı metninde “bir de, hiçbir ön belirleme ve saptama ile çerçe­ vesini çizmediğimiz, ancak Marksist ze­ minlerde yaratıcı bir yenilenme ve günü­ müzün koşullarına yanıt veren bir prog­ ram üretebilmek için ele alınıp çalışılma­ sı, tartışılması gereken konular var. Bun­ ları, sürece katılacaklarla birlikte ‘tartış­ ma konuları’ başlıklı ek bir metinde say­ mayı öngörüyoruz.” diye ifade ettiğimiz perspektifimize uygun olan budur. Siyasal ortaklaşma zeminimiz için gös­ terdiğimiz çabaların “73. örgüt” olmak için değil, sosyalist yeniden kuruluş doğ­ rultusundaki katkılarımızın azamiye çı­ karılması için olduğu bilinciyle davran­ manın gereğinin bunlar olduğunu düşü­ nüyoruz. Bu nedenle, bağımsız siyasal faaliyetimizi her düzeyde oluşturup ge­ liştirirken, dışa açık tartışma ve payla­ şıma önem vereceğiz. Siyasal ortaklaş­ mamızın tamamlanmasının sadece anlamlı bir adım olduğunun ve sürecin biriktirerek ilerlemeyi gerektirdiğinin bilincindeyiz.

16 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

‘Tarihsel buluşma’ mı dedi
Kenan Kalyon
karılan “Bir Tarihsel Buluş­ maya Çağrı” başlıklı metni ve ÖSH sözcülerinin çeşitli be­ yanlarını birinci soruyla ko­ şullanarak okuduğumuzda, anlıyoruz ki, muhataplar az çok belli: Kürtler, Aleviler, öte­ ki ezilen kimlikler, toplumsal hareketler, yüzünü sola dön­ müş sosyal demokratlar, mağ­ durlar ya da küreselleşme mağdurları, solcular ve emek­ çiler... Dışlananlar da öyle: Kendi geçmişlerinin esiri olarak ge­ lenek takipçiliği yapan, kendi “fanus”larında veya “kuyu”la­ rında yaşayan ve de toplum­ sal karşılığı olmayan sosyalist gruplar. Gelelim amalara.... Çağrı sahipleri, muhataplarını bir ve aynı anda hem sınıfsal , hem sosyolojik, hem de siya­ sal/ideolojik terimlerle belir­ lemenin yol açtığı karışıklıkta hiçbir sorun veya güçlük gör­ müyorlar. Daha doğrusu, bir maymuncukla, “hem sınıf hem kimlik” maymuncuğuyla bunların üstesinden bir çırpı­ da geliverdiklerini sanıyorlar. Kolay rakip olarak seçtikleri kaba ve aşırı indirgemeci bir “sınıfçılık”la gölge boksu ya­ parak farklı düzeyleri birbiri­ ne karıştırıyorlar: Sosyalizmi kurabilecek bilinç ve yetilerle donanmış hegemonik bir sınıf düzeyine yükselebilmek için, işçi sınıfının bütün ezilenlerin taleplerine sahip çıkması, si­ yasi demokrasi mücadelesi okulunda pişmesi, özgürlük kavgasının bütün bahislerine artan bir duyarlılık gösterme­ si bir düzey. İşçi sınıfının günümüzde yeni bir bileşime kavuşarak artan bir çoktürdenlik sergilemesi ve buna yanıt vermenin bir zaruret haline gelmesi başka bir düzey. Sınıf kimliğinin soyut bir ev­ rensellik olarak vazedileme­ yeceği, işçi sınıfının mensup­ larının daima birden çok un­ suru bulunan “kimlikler”i ha­ iz olması gerçeği daha başka bir düzey; düpedüz “kimlik hareketleri” ile sınıf hareketi­ nin ortak bir program ve ör­ güt zemininde buluşturulma­ sı ise bambaşka bir düzey. Bu düzeylerin “ayıkla pirincin taşını” denecek şekilde birbi­ rine karıştırılmasının nedeni, “hem sınıf hem kimlik” for­ mülüne gerekçe bulma zorla­ ması. Örneğin, ÖSH sözcüle­ rinden Atilla Aytemur, bu maymuncuğu eline alarak işi şunu demeye kadar vardırı­ yor: “Kimlik sorunu, bugün emek sorunuyla kol kola yü­ rüyen bir sorun haline gelme­ miş midir?” Kol kola yürüyen bir sorun haline getirilmelidir dese, bir nebze anlaşılır; ama bunun olgusal bir durum ol­ duğu söylenince, insanın “biz bu memlekette yaşamıyor muyuz acaba?” diyesi geliyor. Amalar bitmedi. ÖDP deneyi­ minden gelmiş birilerinin, ye­ ni bir girişim başlatırken, ÖDP’nin “birleşik” bir parti­ den “bileşik” bir partiye geçe­ memenin sancıları altında da­ ğıldığı dersini el altında bu­ lundurarak, yol ve yöntem ko­ nusunda bazı koşullar öne sürmesi anlaşılır. Örneğin, “bireysel katılım esastır”, demek gibi. Mesele bu değil, mesele çağrı sahiple­ rinin “sosyalist hareket” diye, solun geri kalanından ayırt edilmesi gereken bir bölme­ nin varlığını, bu bölmenin öz­ gül sorunlarını ve öncelikleri­ ni artık gündemden çıkarmış olmaları. Bu bölmeyi iflah ol­ maz bir gayya kuyusu sayma­ ları ve “sosyalist hareket” ta­ birini kullanmamak konusun­ da adeta bir oto­sansür uygu­ lamaları. Varsa yoksa sol... Üçüncü ama, henüz makbul bir ÖDP değerlendirmesi ve gerekiyorsa “özeleştirisi” yap­ madıkları halde, çağrıcıların, her ne hikmetse, mefhumu muhalifinden giderek kendi­ lerini sosyalist sola atfettikleri bütün zaaflardan bağışık ve Allah vergisi bir “toplumsal karşılığı” haiz saymasıdır. İn­ san “sizin toplumsal karşılığı­

ÖSH çağırıcıları “sosyal­demokrasi” boşluğunu doldurmaya talip; kapitalizmin çelişki bir evrede karşılığı olmayan bu göreve talip olanlara “ütopik sosyal demokratlar”dem

Türkiye’de solun makûs tali­ hini yenmenin olanaklı oldu­ ğunu söylemekle kalmayıp, bunun çağrısını çıkaranlara kulak kabartmamak olmaz. Herkesin yaptığı işi güzelle­ mek, kendi gözünde daha an­ lamlı ve değerli kılmak için en uygun ve çarpıcı adlandırmayı seçme hakkı, tabii ki var. Ama bir çağrı sözkonusuysa, onu didiklemek ve irdelemek de bizim hakkımız.

Ve sorular ÖDP’den kopan Özgürlükçü Sol Hareket’in (ÖSH) “tarihsel buluşma” çağrısından söz et­ tiğimiz, herhalde anlaşılmıştır. Elinize iddiası büyük böylesi metinler geçtiğinde, aklınıza okumayı hangi gözle sürdüre­ ceğinizi belirleyen en az beş soru gelmiyorsa olmaz: n Buluşması arzu edilen muhtemel muhataplar ve çağ­ rının mantığı gereği dışta bı­ rakılanlar kimlerdir? n Bu buluşmaya tarihsel bir önem ve anlam kazandıran nedir? n Sahiden de tarihsel önem­ de bir olayla yüz yüze isek, o zaman bu çağrı şimdiye kadar neden çıkarılmamıştır? Akıl edilmediğinden mi yoksa vak­ ti gelmediğinden mi? n Tarihsel buluşma hangi zeminde gerçekleşecek ve aracı ne olacak? n Teklif edilen buluşma ze­ mini konusunda mutabık kal­ masanız bile, çağrı olabilirliği yüksek bir işin peşinde midir; yani gerçekçi midir? Muhataplar az çok belli ama Henüz ÖDP’den kopmadan çı­

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 17

iniz?
lerinin keskinleştiği ek haksızlık sayılmaz
nızın bulunduğu nereden belli, hani bunun ampirik kanıtla­ rı?” diyecek oluyor. Cevap, “Ufuk Uras’ın aldığı oylar” ise, hazır karşı cevap, “siz, daha o oyları bile doğru dürüst tahlil edememişsiniz” olabilir an­ cak...

Yüzde hesapları Çağrıya ve çağrıcıların erişe­ bildiğimiz bütün beyan ve ya­ zılarına baktığımızda şunu gö­ rüyoruz: İlk ÖDP’den tanıdığı­ mız bir eğilim, şimdi parti içi dengelerin kısıtlarından kur­

tulmuş olarak, daha pervasız ve serbest vezin konuşmakta­ dır. Bu eğilim, vakti zamanın­ da kendisini bazen şapkadan aniden “gökkuşağı”nı çıkara­ rak, bazen de başka zorlama­ larda bulunarak belli etmişti. Sözü edilen eğilimin alamet­i farikası, sık sık açıkça veya zımnen memlekette doldurul­ ması gereken bir “siyasi boş­ luk” bulunduğu tespiti yapma­ sıydı. Ah şu sosyalistler eski kafalarını bir değiştirse, görün bakın neler olurdu... Bu boşluk tespiti, bazen yüzde hesapları­ na dayalı yukarıdan bir “top­ lum mühendisliği” ile takviye edilirdi. Bühtanda bulunduğumuz sa­ nılmasın diye kanıt sunalım. Ufuk Uras, aldığı oyların tahli­ lini yapıyor: “İstanbul Birinci Bölge’den 82 bin oy aldım. O oyların 3’te biri Kürtlerden, 3’te biri soldan, 3’te biri de A­ levilerden geldi. Yani tam Tür­ kiye İşçi Partisi’nin 1960’lar­ daki hali gibi...” Ufuk Uras’a haksızlık etme­ mek için, sözlerinin ima ettiği bir doğruyu peşinen teslim edelim: 1960’lar ve 70’ler bo­ yunca sosyalist hareketin bes­ lendiği bazı zeminler kurudu. Düpedüz kurudukları için de­ ğil, çağrıcıların “kimlik” başlığı altında ifade ettiği başkala­ şımlara sahne oldukları için. Aslında, bu kuruyan zeminler­ den biri de aydın hareketidir. 1960’larda, aydın hareketinin genel olarak sola meylettiği bir ortamda, burjuvazi adeta “organik aydın” sıkıntısından ­ bugün ferah ferah giderdiği bir sıkıntıdan­ muzdaripti. Ama aldığı oyları bu şekilde tasnif etmesi, Ufuk Uras’ın ne­ yin hayalini kurduğu konu­ sunda fikir veriyor. Anlaşılan o ki, Ufuk Uras, dağılan parçaları bir araya getirerek daha bü­ yük bir “birinci TİP” kurmak istiyor. Bu da “tarihsel buluş­ ma” demek oluyor. Dağılan parçalar “bir yap­boz oyunun­ daki gibi kolayca yeniden eş­ leştirilebilir mi” diye sorabile­ cek olanlara, Ufuk Uras, bu tasnif tarzıyla sihirli formülü veriyor: “Hem sınıf hem kim­

lik”… Gelgelelim, zamanında Herak­ leitos’un dediği gibi, “aynı ır­ makta ikinci kez yıkanılmaz...” Durumun böyle olduğu, Kürt­ lerin ve Kürt hareketinin nasıl içerileceği konusundaki soru­ lara, Ufuk Uras’ın verdiği kaça­ mak cevaplardan da belli za­ ten. Atilla Aytemur, boşluk tespit­ lerinden feyz alan yüzde he­ saplarını daha da ifrata vardı­ rıyor: “Örneğin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer muhalif top­ lumsal dinamiklerin bir araya getirilmesini öngören bir pro­ jeye itiraz ediliyor. Alevilerin Türkiye nüfusu içerisindeki payı son yapılan araştırmalar­ da yüzde 15'lerdedir. Kürtle­ rin toplam nüfus içerisindeki payının da o civarlarda olduğu söyleniyor.” Alın size, taş atıp da kolunuzu yormadan, elde var yüzde 30. Bu çok baş döndürücü bir oran diye düşünüyorsanız, bi­ razcık da “emek perspektifin­ den” yaklaşıp bir miktar tenzi­ lat yapabilirsiniz. Atilla Ayte­ mur devam ediyor: “Peki bu toplum kesimlerinin bize de­ ğecek sınıfsal kategorileri, mağdurları, Türkiye'nin emek eksenli mücadelesinde bulu­ şacak kuvvetleri yok mu?” Vardır tabii, gerekli indirimleri yaptıktan sonra ve yüzde 25’te mutabık kalırız, olur biter... Soru ne idi: Tarihsel buluşma zemini konusunda mutabık kalmasak bile, çağrı gerçekçi midir? Cevap: Türkiye’de düzenin sa­ hipleri sola hiçbir zaman altın tepsi içinde “siyasi boşluk” sunmadı, tam tersine solun dalma ihtimali olan boşluk ve çatlakları hep sıvadı; hatta memlekete komünist partisi ve işçi sendikası lazımsa onla­ rı bizzat kurdu. Sol ve sosyalist hareket boşluğu daima kendi çabasıyla, dişiyle tırnağıyla tu­ tunarak ve bedel ödeyerek ya­ rattı. Yani oracıkta bekleyen hazır boşluğu değil, kendi ya­ rattığı boşluğu doldurdu. Geri­ si hayal aleminde yüzmekten ve fanteziden ibarettir.

“Sosyal cumhuriyet” mi dediniz? Yazının buraya kadar olan kıs­ mı, ÖSH’nin yayınladığı, “Top­ lumsal Adalet ve Demokratik­ leşme İçin Demokrat, Eşitlikçi ve Özgürlükçü Bir Siyasal Ha­ reket…” başlıklı yeni metin he­ nüz ortada yokken yazıldı. Ya­ zının akışını değiştirip bu met­ ne bir göz atmakta fayda var. Bu yeni metin, yukarıda söyle­ nenleri bir kez daha teyit et­ mekle kalmıyor, hareketin ni­ teliği konusunda daha kesin bir yargıya ulaşmak için de ka­ rineler sunuyor. İşte yargıları­ mız ve onlara dayanak teşkil eden karineler:
n Çağrıcılar, emeğin kurtu­ luşu ile değil, onun maruz kal­ dığı sömürü ve ezginin hafifle­ tilmesi ile, bunun asgari prog­ ramı ile ilgililer. Şu sözlerden başka bir anlam çıkarılamaz: “Toplumsal korunma meka­ nizmalarını geliştirip güçlen­ dirmek, refahı adil biçimde paylaştıracak yöntemleri ha­ yata geçirmek, neoliberal po­ litikalar karşısında ücretli ça­ lışanların korunmasını esas alan politikalar üretmek bu­ gün özgürlükçü ve demokrat bir siyasetin asli görevidir.” Üstelik, sözü edilen metnin ta­ mamına bakıldığında, görüle­ cektir ki, bunu bile açık bir ta­ raflılıkla ve belirgin bir sınıfsal bağlanımla değil, bir tür sınıf­ lar üstü hakemlik konumuna yerleşerek yapmayı öngörü­ yorlar. Toplumsal­siyasal ala­ nın terimlerini ıskartaya çıka­ rıp, kendilerini ahlakın ve eti­ ğin diliyle “vicdan hareketi” olarak tanımlamalarının, “ya­ pıcı ve yön gösterici muhale­ fet”te karar kılmalarının nede­ ni de, bu hakemlik konumuna aşırı teşne olmaları. n Çağrı sahipleri, devletçi ve liberal olanın dışında söz uy­ gunsa “insani” bir kapitalizmi mümkün görmekle yetinme­ yip, onu bir ufuk çizgisi olarak benimsiyor ve bu uğurda mü­ cadele etmeyi teklif ediyorlar. Haklarını yemeyelim; bunu utangaçça, lafı dolandırarak

>>

18 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika
>> veya örtmecelerle değil, açıkça söylüyorlar: “Kapitalizmin libe­
ral ve devletçi seçenekleri in­ sanlığın kaderi olarak kabul edi­ lemez. Bu çaresizlik ikilemin­ den, katılıma, ortaklığa ve gö­ nüllülüğe dayalı yeni bir seçe­ nekle çıkılabilir.”Bunun nasıl olacağını merak edenlere, çağrı­ cıların bir cevapları var: “Siyasal ve iktisadi yaşamdaki etkin ka­ tılımla, siyasal ve iktisadi alan­ lardaki güç yoğunlaşmasının sı­ nırlanması sağlanarak, büyük sermaye gruplarının ekonomi ve siyasete istedikleri gibi yön vermeleri önlenebilir.” Meğerse bu kadar basitmiş… 3) Öyle anlaşılıyor ki, çağrıcıla­ rın doldurmaya talip oldukları boşluk “sosyal­demokrasi” boş­ luğudur. Ama bugün sosyal de­ mokrasinin olanaksızlığını, “pi­ yasa ve ekonomiyi insani ve top­ lumsal hedeflere tabi kılma” ara­ yışının, kapitalizmin bütün çe­ lişkilerinin giderek keskinleştiği bir evrede karşılıksız olduğunu görmedikleri için, onları “ütopik sosyal­demokratlar” olarak ni­ telemek haksızlık sayılmaz.

Toptancı değil toplumsal siyaset

ÖDP mirası Çağrıcıların hedef olarak be­ nimsedikleri “sosyal ve demo­ kratik cumhuriyet” bahsine ge­ lince; kendilerine hatırlatmak görevimiz: “Sosyal cumhuriyet”, Marksist literatüre 1848 dev­ rimlerinden, özellikle de Fran­ sa’da yaşananlardan sonra girdi. Marx, proletaryanın sanayi bur­ juvazisinin hakimiyetini tesis eden burjuva demokratik cum­ huriyete karşı başkaldırısının temelinde “sosyal cumhuriyet” talebinin yattığını söyledi. Yani kastedilen bir emekçi cumhuri­ yeti idi, reformdan geçirilmiş bir burjuva cumhuriyet değil. Şu ÖDP mirası konusuna da de­ ğinmeden geçmeyelim. ÖSH, ÖDP mirasının ve müktesebatı­ nın sürdürücüsü olduğunu id­ dia ediyor. Dileyen, bir ÖDP’nin ilk programına bir de ÖSH’nin girdiği yörüngeye bakabilir. Ortada sürdürücülükten ziyade bir kopuş olduğu apaçık. “Ha­ yırlı olsun” demeyeceğiz. Konu­ yu, Ekmek ve Özgürlük’ün izle­ yen sayılarında başka yönler­ den işlemeye devam edeceğiz.

“Burada başka, daha in­ sanca, mücadele ederken de insanı özgürleştiren bir yaşam var” dedirtecek di­ namik bir toplumsallık ya­ ratabilmek gerek
Haluk Yurtsever

Antik Çağ’dan bu yana “yurttaş”, toplum ve devlet etkinliklerine, kısacası siyasete katı­ lan birey olarak tanımlanıyor. Yurttaş, siya­ sal insandır. Eski Yunan ve Roma’da küçük bir azınlık in­ san ve yurttaş sayılıyordu. Büyük çoğunluk, “konuşan alet”ti; köleydi. Kapitalizm, üretim araçlarından kopararak “özgürleştirdiği” ücretli emekçiden sonra, yasalar önünde eşit, genel oy, seçme, seçil­ me, parti kurma vb. haklarına sahip “özgür yurttaş”ı yarattı. Kapitalizmin en büyük ba­ şarılarından biri yoksullaştırmayı ve yok­ sunlaştırmayı özgürlük olarak sunabilme­ sidir. Üretim araçlarından yoksun, ücretli köleliğe mahkûm “özgür emekçi”! Siyasete katılmanın tüm temel koşullarından, araç­ larından, kanallarından yoksun, kağıt üs­

tünde “özgür yurttaş”! Siyasetin kitlesizleştirilmesi Tüm tarihi içinde kısa bir parantez olan başlangıç dönemini saymazsak, kapitalizm başta emekçiler olmak üzere, belli ortak amaçlar için bir araya gelen, hareket eden aktif topluluk tanımıyla “kitle”yi siyasetin dışına iten, siyaset alanını kitle katılımının ve denetiminin olmadığı bir alanda serma­ yenin tekeline alan bir sistemdir. Bugün du­ rum açıktır: Siyaset kitlesiz, emekçi kitleler siyasetsizdir! Yalnızca yaşamak, daha iyi ya­ şamak isteyen milyonlarca emekçi için siya­ set, kendi yaşamını değiştireceği, kendi yaz­ gısına el koyacağı bir ortam ve araç olmak­ tan çoktan çıkmıştır. Emekçinin üretim, ya­ şam, geçim sorunları ile ülke, devlet ve top­ lum gündemleri arasındaki bağ, hem pra­ tikte hem de bilinçte kopmuştur. Emekçinin siyasete bu denli uzak ve yabancı durması bizim için de çok temel bir sorun­ dur. 1848’den başlatırsak 160 yılı aşkın ta­ rihimizde, dünyada ve Türkiye’de emekçi kitlelerin barikat savaşlarında, ayaklanma, grev ve direnişlerde en doğrudan ve aktif bi­ çimde dünyanın gidişine, siyasete ağırlık koyduğu, yön verdiği dönemler yaşandığını biliyoruz. Bu bilgi, geçmişte olanlar üzerin­ den bize gelecekte neler yapabileceğimizin ipuçlarını veriyor. Bu doğru. Ancak, salt geç­ mişte yaşananlar üzerinden bir “şimdiki za­ man” yaratmak, kapanan dönemleri geri ge­

Karikatür: Sait Munzur

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 19

tirmek, “güzel” mücadele günlerini, uğruna ölmeye değer özlemleri anımsayıp anım­ satarak bugün kitleyi canlandırmak müm­ kün değil. Eskiye özlem, ya da gelenek izleyiciliği çıkış yolu olamıyor.

“Yol” da sorunluydu Sovyetler Birliği’nin çözülüşü; üstelik böy­ le, mücadelesiz/dirençsiz çözülüşü çok önemli bir sorun kaynağıdır. Bu deneyi­ min sosyalistlere yüklediği teorik/ideolo­ jik görevler bir yana, çözülüş, sömürülen yığınlar ve ezilen halklar arasında Ekim Devrimi’nin yarattığı coşkuya denk bir umutsuzluğa yol açtı. Yalnız sonuç değil, Ekim Devrimi’nden çözülüşe giden süreç, izlenen ideolojik/siyasal çizgi, yaşanan pratiğin kendisi de güven sarsıcı oldu. Çö­ zülüşle birlikte, tüm çizgileri, renkleri ve her türden örgütleriyle sosyalist ve işçi ha­ reketi eşzamanlı olarak düşüşe geçti. Uzat­ madan söylemek gerekirse, geçmişin ve geleneğin güçlerini seferber ederek bu­ günkü tıkanıklığı aşmak bir de bu nedenle olanaklı değil. Ayrıca dönemlerle birlikte başkaldıran insan da, onu harekete geçi­ ren güdüler de değişiyor. Bir Arap atas­ özünde denildiği gibi, “insan, anasından babasından çok döneminin çocuğudur.” Süreçler ve nedenler üzerine daha geniş, daha kapsamlı çözümlemeleri başka yazı­ lara bırakıp, bugün yüz yüze olduğumuz temel soruna gelelim. Bugün, kitlesel bir siyasal seferberlik için­ de olan Kürt emekçilerini saymazsak, mil­ yonlarca emekçi, genel olarak siyasetten, özel olarak da sosyalist siyasetten uzaktır. Dört yılda bir içine sinmeyen partilerden birine oy veren, çeşit çeşit burjuva görüş ve komplo teorileri arasında kafası karı­ şan, meşrebine göre kahveye, maça, cami­ ye, tarikat evine, dergâha ya da yöre der­ neğine giden, çoğu durumda bunları da yapmayıp özel yaşam alanına çekilen, gün­ lük yaşamı sürdürmek için gerçekçilikle fırsatçılık arasındaki ince çizgide yol ara­ yan işçi/emekçi dönemin egemen tipolo­ jisidir. Sayılarına ve sayılarıyla ölçüleme­ yecek siyasal ağırlıklarına rağmen, sınıf gövdesi içindeki sol ve sosyalist eğilimli emekçiler ise, esas olarak kişisel yetersiz­ likleri nedeniyle değil, sosyalist hareketin durumu nedeniyle bezgin ve etkisizler. Toptancı siyaset, mikro dünyalar Sosyalist hareket tek sözcükle özetlemek gerekirse tıkanıklık içindedir. Tıkanıklık, en yalın tanımıyla, yeni durum­ da ne yapacağını bilememektir. Ne yapa­ cağını bilemeyen, ya daha önce yaptığını, bildiğini tekrarlar, ya da yolunu, yönünü
“kıble”sini değiştirir. İkinciler konumuz dışı.

Türkiye sosyalist hareketi, egemen eğilim olarak, herkesi, kendimizi de içine katarak söylüyorum, toplumsallık dışı sığ sularda, yeni şeyler yapmak gerektiğini söyleyip kendini tekrarlayan bir kısırlık içindedir. Bir dönem için belli ölçülerde geçerli bir siyaset tarzı, bugün hiçbir karşılığı olma­ yan bir ezbere dönüşmüştür. Bu tarz kendisini çeşitli biçim ve alanlarda yeniden üretiyor. En başta, “toptancı siyaset” olarak. “Top­ tancı siyaset”le, birincisi, sorunların çözü­ münü bugünkü gerçek hareketten kopuk bir toptancılıkla devrime ve sosyalizme havale etme kolaycılığını kastediyorum. Devrim çözer, sosyalizm halleder! Sosya­ lizmi, kaf dağının ardındaki bir uzak hedef olarak değil, gerçekleştirilmesi olanaklı, zorunlu bir toplum tasarımı ve mücadele ekseni olarak söylemde ve eylemde öne çı­ karmak sonuna dek doğru, hele de bugün yaşamsal önemde bir yaklaşımdır. Ne var ki, sosyalizmle emekçinin somut, güncel sorun ve gereksinmeleri arasında canlı bağ kurulamadığı zaman doğru yaklaşım yabancılaşma üreten bir yanlışa dönüşü­ yor. Sosyalizm gökten inmiyor! İkincisi, toptancı siyaset, Lenin sonrası Sovyet/Komintern geleneğinden, ama ay­ nı zamanda Osmanlı­Türk toplumunun, ”yukarıdan” burjuva dönüşümün adı olan Kemalizmin siyaset kültüründen beslenen katı bir merkeziyetçilik ve kendi içinde farklılıkları kabul etmeyen bir üniterlik olarak karşımıza çıkıyor. Her türlü karar ve inisiyatifin yalnızca merkezden, “yuka­ rıdan” geldiği, farklılık ve çeşitliliklerin bütünün içine yerleştirilemediği bir siya­ set tarzı… Bu tarzla varılan sonuç ortadadır. Sosyalist hareket, bugün kitleden, toplumsallıktan kopmuş, kendine özgü dili, simgeleri, slo­ ganları, marşları vb. olan steril bir mikro dünyaya kapanmıştır. Bu, emekçilerin ger­ çek dünyasından uzak, onlar için hiçbir çe­ kiciliği olmayan bir dünyadır. Mikro dün­ yaların bu halleriyle bir araya getirilmesi de esasta hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Toptancı siyaset anlayışı, sosyalizmi mil­ yonlarca insanın bugünkü gerçek hareketi olarak değil, geleceğin bir hamlede sorun­ ları çözecek düşü olarak algıladığı için pra­ tik olarak apolitizm üretiyor. Mikro dün­ yacılık, kendisini değiştirme cesaretinden yoksun, durumdan ve kendisinden hoşnut “kadro”ları ve bu mikro dünyayı dışa vu­ ran varoluş biçimiyle komformizm salgılı­ yor.Durumu değiştirmenin tek yolu, müm­ künse elbette birleşik/ortak bir atılımla bu mikro dünyanın dışına çıkmak, topluma açılmak, sosyalizmi toplumsallaştırmaktır.

Toplumsal siyaset “Toplumsal siyaset”i, siyasetin toplumsal formasyonun bütünü ve toplumsal öznesi üzerinden kurulduğu, emekçi kitlelerin gerçek yaşam ve mücadele gereksinmele­ riyle buluşacak sözün, sesin ve eylemin üretildiği etkinlik olarak tanımlayabiliriz. Bugün her zamankinden daha fazla top­ lumsal siyaset gerekiyor. Çünkü, egemen düzen, toplumu kapitalist bir işletmeye dönüştürmüş, emekgücünü satmaktan başka geçim aracı, özyaşam koşullarını de­ ğiştirmekten başka insani geleceği bulun­ mayan, sayısı ve çeşitliliği sürekli olarak artan proletaryanın gereksinmelerini “toplumsal sorun”, “uygarlık sorunu” bo­ yutlarına taşımıştır.
Şimdi, fiziksel olarak yaşanabilir bir dün­ ya, beslenme, sağlık, eğitim gibi insan ya­ şamını doğrudan ilgilendiren sorun ve aç­ mazların kapitalist kaynağı toplumsal bi­ linçte daha belirgindir. Cinsel, ulusal, etnik, ırksal baskı ve ayrımcılığın kapitalist ka­ rakteri, her türlü başkaldırı ve hak arama hareketine tarihsel ve nesnel bir eğilim olarak antikapitalist bir yön kazandırmak­ tadır. Bugün toplumsal siyaset, sosyalizm bayrağıyla toplumun tüm sınıflarına giden, toplumsal dokunun tüm hücrelerine nüfuz eden, oralardan gelen bir etkinlik olarak yaşam bulabilir. Komünistlerin görevi ise, bu ölçüde top­ lumsallaşmış dünyanın isteğine öncelikle siyaseten yanıt vermektir. Çünkü, en başta büyük proletarya olmak üzere, sınıfsal, ekonomik, kesimsel, cinsel ve başka kimlik taleplerini yükseltenlerin ortak, birleşik hareketini, güç ve eylem birliğini yarata­ cak, aralarındaki bağı kuracak olan temel araç hâlâ siyasettir. Toplumsal proletaryanın ve toplumsal ha­ reketin içinden yeşeren, amansız bir kapi­ talizm eleştirisi üzerinde yükselen, kapita­ lizme itiraz dinamikleri arasında bağ ku­ ran, aynı zamanda hem devrimci hem ku­ rucu olabilen bir siyaset. İdealize etmiyo­ rum. Bunları başka yazılarda açmaya çalı­ şacağım. Sosyalist pratik eleştirinin etkili, amaca bağlı, aynı zamanda toplumsal olabilmesi, belki tüm bu sayılanlardan çok, kapitaliz­ me karşı mücadele edenlerin, bizlerin, da­ ha bugünden, eylemde, örgütte ve yaşam­ da ortaklaşmacı, doğrudan katılımcı, daya­ nışmacı ilişkiler geliştirmemize, “burada başka, daha insanca, mücadele ederken de insanı özgürleştiren bir yaşam var” dedir­ tecek dinamik bir toplumsallık yaratabil­ memize bağlıdır. Konuya bir giriş sayılacak bu yazıda satır­ başlarıyla geçtiğim kavram, görüş ve tez­ leri başka yazılarda açma, geliştirme uğra­ şını sürdüreceğim.

20 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kriz

Mızrak çuvala sığmaz!

Amerikalı işçiler “şirketlerin açgözlülüğü”ne karşı adil istihdam talebiyle gösteri yapıyor

Kriz mızrağı, ABD'de çuva­ la girmiyor; gerçeklerin çe­ likten sivri ucu, Amerikan bezinden çuvalları da par­ çalıyor.
Didi Imedi

ABD’de sanayi kapasite kullanım oranları 1967’den bu yana sürekli düşüyor. Sanayi kapasite kullanım oranı, mızrağın ucunun en bariz sırıttığı yırtığı oluşturu­ yor. Kurulu üretim kapasitesinin ne kada­ rını kullanabildiğini gösteren bu oran yük­ sek ise, tüketim, üretim ve kârlar yüksek; sermaye birikimi nispeten sorunsuz; ka­ pitalistlerin işleri tıkırında demektir. Tersi

çok önemli bir soruna, sermayenin yeni­ den üretiminde önemli bir tıkanmaya işa­ ret eder. Aşağıdaki grafik, Ocak 1967’den bu yana, ABD’nde kapasite kullanım oran­ larındaki değişimi gösteriyor ve çok şey anlatıyor: n Kapitalizmin “altın yükselişi”nin son dö­ neminde (altmışların sonu) yüzde 90’lara ulaşan kapasite kullanım oranı, Haziran 2009’da yüzde 68,1’e düşerek, 1967’den bu yana son elli yılın en düşük değeri ger­ çekleşti. n Temmuz’da yüzde 68,5’e yükselince, kapitalistler bu “yükselişi” “kriz bitti” yay­ garalarına ilave bir kanıt olarak göster­ mekte hiç tereddüt etmediler. n Oysa abartılan binde 4’lük artışın çoğu, krizin başından bu yana eksilen stokların yerine gerçekleştirilen bir tür “rölanti” üretimin sonucuydu. Ayrıca, çoğu yerde

birçok farklı nedenden ötürü, kapitalistler zararına da olsa üretime devam etmek zo­ runda kalıyorlardı. Kimi sektörlerde üre­ timi durdurmak, sermaye için intihar et­ mekle aynı kapıya çıkıyordu. n Sermayenin deviniminde aracı olan ka­ pitalistler, aralarındaki rekabet öyle ge­ rektirdiği için kural olarak miyopturlar. Sermaye de kapitalistler aracılığıyla ete kemiğe büründüğü için, uzağı göremez; hiçbir resme derinliğine bakamaz. Bu du­ rum işlerin yolunda gittiği dönemlerde pek fazla sorun oluşturmaz. Ama kendi za­ rarını bir başkasının sırtına yıkma arayı­ şının egemen olduğu kriz koşullarında işin rengi değişir; kapitalistlerin günlük kaygı­ ları bütün her şeyin önüne geçer. Burjuva­ zinin zaten kıt olan görüş mesafesi, kriz dönemlerinde hepten kapanır. n Kapasite kullanım oranlarını gösteren resimde de böyle oluyor; burjuvazi ve ave­ nesi, binde 4’lük yükselişleri zafer naraları atarak karşılarken, aynı oranın Ocak 1967’de yüzde 89,4’ten, Temmuz 2009’da yüzde 68,5’e gerileyerek yüzde 23 düş­ müş olması onları hiç ilgilendirmiyor. Bu yüzden “geliyorum” diyen felakete kayıtsız kalabiliyorlar. n Düşen kâr oranları, sonuçlarını kapasite kullanım oranlarında da göstermiş; “altın yükseliş”in ardından, yetmişlerden başla­ yarak her yukarı hamle bir öncekinden güdük kalmış; her aşağı hamle bir önceki dibi daha aşağıya taşımış; nihayet kapasite kullanım oranları, son elli yılın en düşük değerine gerilemiştir. n Gerileyen kapasite kullanım oranlarına kapitalizmin tarihindeki en büyük mali­ leşme hamlesi eşlik etmiş; maddi üretim alanından çekilen sermaye, “finansal piya­ salar” adını verdiği kumar ve sahtekârlık sistemini akıllara zarar boyutlara genişlet­ miş; kapitalistler azalan kâr sancılarını dindirmek için, kendilerini bu sanal dün­ yanın kollarına bırakmışlardır. Düşen kapasite kullanım oranları, krizin işaretlerini çok önceden vermiş; felaket “geliyorum” demişti. Şimdi de aynı tablo, maddi üretim alanında sermayeyi yeniden yatırıma sevk edecek bir cazibe oluşma­ dan kapitalistlerin krizden yakalarını sı­ yırmalarının mümkün olmadığını söylü­ yor. Canlı emeği sürekli maddi üretim ala­ nının dışına süren, kurduğu dev kapasite­ lerle yeni yatırım ihtiyacını azaltan burju­ vazi, ektiğini biçiyor; büyüyen işsizler or­ dusu, alım gücü sürekli düşen tüketici kit­ lesi ve gelişmiş kapitalist ülkelerin doy­ muş pazarları aşılmaz dağlar gibi karşısı­ na dikiliyor.

Çaresizlik komediye dönüşüyor Mızrağın ucunu memlekete çevirip, bizim

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 21

Kriz
burjuvazinin heybesine şöyle bir dokun­ durduğumuzda, açılan yırtıktan onun zavallı çaresiz halleri hemen sırıtıyor. Resmi veriler ortada: (Türkiye İstatistik Kurumu) TÜİK’in açıkladığı son verilere göre, sanayi kapasite kullanım oranı Ağustos’ta yüzde 69,72 ye geriledi. Aynı veriler, memleket ekonomisinin 2009’­ un ikinci çeyreğinde bir önceki yıla göre yüzde 7 küçüldüğünü ortaya koydu. Burjuvazinin kendi mensuplarına bile inandırıcı gelmeyen bu verilerle dahi, Türkiye, dünyanın krizden etkilenmiş ilk sekiz ekonomisinin içinde yer aldı. Çaresizlikleri bir yana, vadeleri dolduğu için de umutsuz ve oldukça da ufuksuz­ lar. Krizden çıkmak için çırpınıyor, çare diye olmadık işler yapıyorlar. Daha ya­ kında, işbirlikçileriyle birlikte “kriz var­ sa çare de var” diyerek, çarşı­pazar kam­ panyası düzenlemişlerdi. Yetmemiş ola­ cak, şimdi de kendi sözcülerini kılıktan kılığa soktukları reklam kampanyaları düzenliyor; her beş kişiden birinin işsiz dolaştığı ülkede, komik ücret zamları önerdikleri, ekmekleri gün geçtikçe ufa­ lan emekçilere “alın verin, ekonomiye can verin” diye yalvarıyorlar. Çaresizlik ile burjuvazinin parçalı aklı birleşince bu kadar oluyor; çıka çıka ortaya üçüncü sınıf bir komedi çıkıyor. Burjuvaziye kalacak olsa, sınıflı toplum­ lar tarihinin görmüş olduğu bu en yüz­ süz ve sefil sınıf, toplumsal sefaletin art­ masından başka anlama gelmeyen ken­ di varlığının devamı için her çareye, her hileye başvuracak; her kılığa girerek za­ manlarımızdan çalmaya devam edecek­ tir.

Son bakışta kriz ve dayanışma
Yoksulların ve ezilenlerin kendiliğinden dayanışma­ ları içinde bıkmadan kapi­ talizme karşı devrimci se­ çeneği inşaya hasredilmiş bir kurucu etkinliği dü­ şünmeliyiz
Mustafa Çeçen
te; bir yanda şanlı Ekim Devrimi, öte yanda ise sosyal demokrat hükûmetin Savaş Baka­ nı Gustav Noske önderliğinde ezilen Alman Devrimi. Kriz karşısındaki tutum basitçe ik­ tisadi bir tartışma değil, bizzat siyasal ve toplumsal devrime ilişkin bir tercihti. Mark­ sist emperyalizm teorisi de işte bu tartışma­ nın içinde doğdu ve gelişti. Kapitalizmin krizinin kaçınılmazlığı ile dev­ rim olasılığı arasında bir tür metafizik deter­ minizm olmadığını, bu tezi mantıki sonuçla­ rına götüren Rosa, unutulmaz sloganı ile özetlemişti: “Ya sosyalizm ya barbarlık!” Açık ki, krizin bir öncesi ve bir sonrası vardı. Sonrasında ne olacağı krizin içinde doğduğu koşullar kadar devrimci eylemin tarihsel i­ çeriği tarafından da kurulacaktı. Mahir Ça­ yan'ın kesintisiz devrim teorisinin de, bu “olay diyalektiği” üzerine bina edildiği bir sır değildir.

Sadece kapitalizmde değil, öncesindeki üre­ tim tarzlarında da ezilenler “yok”lukla ter­ biye edildiklerinde kendiliğinden dayanışır­ lardı. Kapitalizmin içinde bulunduğu krize karşı emekçilerin ve ezilenlerin ilk tepkisi de dayanışma oluyor ve olacak... Bu kendiliğin­ den tepkilerin yarattığı toplumsal hareketler içinde devrimcilerin dayanışma ağları ile yer alması ilk bakışta makul ve gerekli görüle­ bilir. Ya son bakışta? Bu kapitalizmin krizini tarihsel olarak nasıl anlamlandırdığınızla ilgili bir sorun: Diyebi­ lirsiniz ki, bu kriz döngüsel bir krizdir, gelip geçer, çünkü özgürlüklerimiz için piyasa vazgeçilmez ve kapitalizm de tarihsel olarak kararlı bir üretim tarzıdır. Buna Murat Belge gibi, sosyal demokrasi piyasa ile meselesini çoktan çözdü, zaten piyasa da geneli sosya­ list olan bir ekonomi içinde onunla çelişmez diyerek devam etmek de mümkün. Böyle dediğinizde sorun, pratik olarak dünya eko­ nomisini yönlendiren kurumların ve devlet­ lerin neo­liberal tercihlerine yönelik bir eleştirinin konusu edilmeye kadar daraltıl­ mış olur. Bu darlık içinde, elinizde bir reçete ile şu ya da bu kapitalist devletin kapısını aşındırmaktan tutun, patronların kriz fırsat­ çılığını teşhir etmeye kadar uzayacak son derece yaratıcı direnişler ve eylemler yapı­ labilir. Ama sorun bir kez daraltılmış, hedefe neo­liberalizmin bir biçimi konulmuş oldu­ ğundan kriz karşısındaki tutumunuz, “kriz­ dir, gelir geçer”den öteye geç(e)memiş olur. Peki, öyle midir, krizdir gelir geçer mi?

Kriz ve devrim

Ahmet Haşim Köse ve Serdal Bahçe, biri Praksis'in 19. sayısında yayınlanan ­birden çok­ makalelerinde, yoksulluk sorununu toplumsal sınıflarla birlikte düşünmediği­ mizde, AKP hükûmetlerinin sadaka toplu­ munu nasıl kolaylıkla ve devlet olanakları ile inşa edebildiğini ve toplumsal muhalefetin bir direniş ekseni kuramadığını anlatıyor: Biz henüz dayanışma ağları kurmaya niyet­ lenirken, daha önce dolaylı sosyal yardımlar şeklinde kamusal harcama kalemlerinde yer alan bütçe kalemleri sosyal yardımlaşma ve dayanışma fonlarına aktarılıyor ve AKP hü­ kûmetleri kendi dayanışma ağlarını örüyor. Burada devrimcilerin gözünü dikmesi gere­ ken “olay diyalektiği” ya da “sıçrayış eşiği” daha da görünür hale geliyor: Kriz karşısın­ da tekrar ve tekrar devrimci seçeneği dü­ şünmek. Evet, yoksulların ve ezilenlerin kendiliğinden gelişen her tür dayanışma ha­ reketi içinde kurucu bir devrimci faaliyetin öznesi olarak yer almak ama bıkmadan ve usanmadan bu kurucu faaliyeti kapitalizme karşı devrimci seçeneği inşaya hasretmek... Bu sanıldığı kadar zor değildir; Ekim Devri­ mi'nin sloganı “ekmek, toprak ve barış”tı; Murat Belge türü ideologların kafasını karış­ tırmadığı her devrimci için kapitalizmin dünya­tarihsel krizi içinde debelenen ve Kürt Sorununu çözemeyen Türkiye Devri­ mi'nin sloganı da o kadar berraktır: “ekmek, barış ve özgürlük!” Bu slogan her türden da­ yanışma hareketi içinde yayıldığında, Rosa bize bir kez daha gülümseyecek, “Devrim yarın yeniden gürleyerek zirveye çıkacak ve düşmanlarını ürküten trombon sesiyle 'ben vardım, varım ve var olacağım!' diyecek”tir.

Yeni bir uygarlık şart! Bu trajik komediye son verecek biricik güç işçi sınıfıdır. Herkese ihtiyacı kadar ekmeği, hep be­ raber, doğayla barışık bir üretimle ve krizsiz sağlamanın tek yolu var ve bu ar­ tık sır değil, biliniyor. Ama bunun için, geçmiş deneyimlerin ışığında, burjuva­ zinin egemenliğine ve sömürüye son ve­ recek bir özgürlük toplumunun, yeni bir uygarlığın kurulması gerekiyor. Bırakalım burjuvazi dermansız hastalı­ ğının ateşiyle o kampanya senin, bu kampanya benim, kılıktan kılığa girsin; çıkmaz sokaklarda avenesi ile pembe hayallerinin çuvalını dokuya dursun! Biz işimize bakalım! Hep beraber, onların pembe düşlerinden dokudukları çuvalı paramparça yapacak mızrağın ucunu bi­ raz daha sivriltelim! Hep beraber! Demiri oya gibi işleyip hep beraber!

Krizin kaçınılmazlığı
Vaktiyle, Bernstein karşısında Kautsky ve Rosa Luxemburg; daha sonra da Kautsky karşısında Luxemburg ve Lenin, ayrıntısına bu yazıda gir(e)meyeceğim şu ortak eleşti­ riyi geliştirmişlerdi: Kapitalist üretim tarzın­ da krizler kaçınılmazdır ve bu kaçınılmazlık bir üretim tarzı olarak kapitalizmin kendi ta­ rihsel ve yapısal niteliklerinden doğuyor! Bu eleştirinin politik bir sonucu vardı elbet­

22 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kriz & Emek

‘Herkes iş arayınca böyle oluyor’muş!

Resmi sayılara göre 15­ 24 yaş dilimindeki çalışa­ bilir her dört gençten biri işsiz, kentlerde bu oran yüzde 28’e kadar çıkıyor.
Ali İleri
Şimdinin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; 2008 sonlarında, o zaman ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı iken, krizin patla­ masıyla zaten yüksek olan işsizlik rakam­ ları daha da yükselip, Cumhuriyet tarihi­ nin rekorlarını kırmaya başladığında, so­ runu kısa yoldan böyle açıklıyordu.Burju­

vazi gerçekleri işine geldiği gibi çarpıt­ makta oldum olası beceriklidir. Oysa gerçek durumuya nsıtmadığı iyi bi­ linen kendi istatistikleri bile, burjuvazinin iddialarını yalanlar. İşsizlik konu oldu­ ğunda da .en son resmi işsizlik verilerine şöyle bir göz atmak yetecekti. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 15 Eylül 2009 tarihli 163 No.’lu bültenine göre: n Nüfus yüzde 1,17; çalışabilir nüfus yüz­ de 1,72 ile daha çok; işgücüne yeni katılım yüzde 1,75 ile hepsinden fazla artmıştır. Buna karşılık burjuvazi yeni istihdam ya­ ratmak bir yana, istihdamı işten attığı emekçilerle son bir yılda yüzde 0,74 azalt­ mıştır. n İşgücündeki bir yıllık artış, yukarıdaki tabloya göre 809 bin kişidir. TÜİK raporu­

na göre, aynı dönemde tarım sektöründe yaratılan istihdam 253 bin kişi olurken, tarım dışı istihdam 417 bin kişi azalmıştır. Aynı verilere göre, işsizler ordusuna son bir yıl içinde 972 bin yeni işsiz katılmış; 2008 Haziran ayında yüzde 9,4 olan işsiz­ lik oranı, Haziran 2009’da yüzde 13,0’e çıkmıştır. n Kaba bir hesapla, yeni artan çalışabilir nüfustan (51,644­50,769]X1000= 875.000 kişi) gelen işgücü sayısı (yüzde 48,2 katılımla) 421 bin kişidir. İşsiz sayı­ sı 972 bin kişi arttığına göre, yapılabile­ cek en iyi yorumla dahi, resmi verilere göre son bir yılda (972.000­421.750) 550 bin 250 kişi işten atılmıştır. Sefalet ücretleriyle çalışma ayrıcalığını kazanan emekçiler ise, burjuvazinin ken­ di yasalarını hiçe sayan baskı ve saldırı­ ları altında, her gün “kapının önüne kon­ ma” korkusuyla yaşamaktadırlar. Köle ol­ ma özgürlüğünü kazanan bu emekçilerin yüzde 45,7’si sosyal güvencesiz çalış­ makta; bu oran tarım sektöründe yüzde 86,7’ye yükselmektedir. n15­24 yaş dilimindeki çalışabilir her dört gençten biri işsizdir. Kırlarda yaşayan genç nüfustaki işsizlik oranı, ortalama yüzde 14,6 iken, aynı oran kentlerde yüz­ de 28,1’e yükselmiştir. Gençler işsizler or­ dusunun giderek daha büyük bir dilimini oluşturmaktadır. nHalen çalışabilir nüfusun yüzde 30’u; iş­ gücünün yüzde 34’ü ve istihdamın yüzde 36’sı kırsal alana ait görünüyor. Kapitaliz­ min gelişimi ile bu oranlar hızla yüzde 5­ 10 arasına gerileyecektir. Bu yüzden kent­ lere göçün hızlanmasıyla, işsizlik, yakın gelecekte yukarıda özetlenen kangren ol­ muş halini bile aratacak bir boyut kazana­ caktır.

Orta vadeli program: Eşek aynı eşek!
Babacan, 16 Eylül’de açıkladığı hüküme­ tin orta vadeli ekonomik programında emekçilere işsizliğin ve sefaletin devam edeceğini müjdeledi. Program her başlıkta mevcut görünümü olduğu gibi –hatta resmi işsizlik verileri örnek alındığında, olduğundan kötü­ yan­ sıtan “gerçekçi” bir saptama ile başlıyor­ du. Belli ki köylü kurnazlığıyla olduğu gibi sunulduğunda olumsuzluğu sırıtacak ge­ lecek hedefleri bir iyileşme görüntüsü içinde sunuluyordu. Böylelikle burjuvazi bir taşla iki kuş vur­ mak istiyor; bir yandan krizin sersemliği­ ni üzerinden atarak iman tazelerken, aynı zamanda geniş yığınlar üzerinde yarat­ mayı umdukları yanılsamayla, AKP’yi kü­ resel krizin üstesinden gelen “yerel kah­ raman “gibi gösterecek bir seçim yatırı­ mının işaretini veriyordu. Göz boyama, emekçileri en fazla ilgilendi­ ren konuda zirve yapmıştı. yüzde 14,8 gi­ bi henüz istatistiklere bile yansımamış olumsuz bir veri, 2009 işsizlik verileri için esas alınmış; buradan hareketle 2012 için açıklanan yüzde 13,3’lük işsizlik he­ defi ile işsizlik oranlarında bir düşüş, iyi­ leşme görüntüsü yaratılmak istenmişti. Yapılan oldukça kötü bir illüzyondu. Bir yanda gerçekçi bir program açıklama adı­ na, önümüzdeki üç yıl boyunca ortalama yüzde 4’lük bir büyüme (Türkiye gibi genç nüfusun hızla arttığı bir ülkede ol­ dukça düşük bir büyüme hızı) öngörülü­ yor, öte yandan bu düşük büyüme oran­ ları ile mümkün olmayacak 1 milyon 250 bin yeni istihdam yaratma hedefinden söz ediliyordu. Bezirganın yaptığı gibi, eşek boyanıp ye­ niden pazara çıkarılmıştı. 2012 işsizlik oranı ile Haziran 2009 verilerinde açık­ lanmış oran arasında hiç fark yoktu! Eşek aynı eşekti!

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 23

Kriz & Emek

İşten atmak yasaklansın imza kampanyası başlıyor
“İşten Atmak Yasaklansın Ko­ mitesi” Türkiye çapında “İşten Atmak Yasaklansın! Herkese İş!” çağrısıyla bir imza kam­ panyası başlattı. Aynı taleplerle hareket edecek her işçi örgütünün katılımına açık olan komitenin hedefi 2009 sonuna kadar bu talep doğrultusunda bir yasanın çı­ kartılması için mücadele et­ mek ve böyle bir yasayı talep edenlerin imzalarını mümkün olduğunca kitlesel bir katılımla Ankara’ya ulaştırmak. Komite­ ye katılan sendikalar aşağıdaki metni bütün üyelerine imzalat­ mayı taahhüt ettiler. Komite işçi sendikalarının yanı sıra her il, ilçe, belde, mahalle ve köyde “İşten Atmak Yasak­ lansın Komiteleri”ni oluştur­ mayı ve bu komitelerin ülke çapında biraraya getirilmesi sağlamayı hedefliyor. Sendikalı­sendikasız bütün iş­ çileri, bütün kamu çalışanları­ nı, bütün banka ve sigorta şir­ keti çalışanlarını, bütün kadın­ ları, emeklileri, işsizleri, genç­ leri ve yoksul köylülerle çiftçi­ leri bu kampanyaya destek vermeye ve bölgelerinde kam­ panyanın komitelerini oluştur­ maya davet ediyor.

İŞTEN ATMAK YASAKLANSIN, İŞSİZE İŞ
Kriz bahanesiyle milyonlarca kişinin işten atıldığı, her beş ki­ şiden birinin işsiz olduğu, halen çalışanların da atılma tehdidi altında bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz. Artık susmayacağız. Biz aşağıda imzası bulunanlar işten atmaların yasaklanması için TBMM’nin en kısa zamanda bir yasa çıkarmasını ve işsiz­ lere yeni iş olanaklarının yaratılmasını istiyor, bu konuda her türlü mücadeleyi destekleyeceğimizi beyan ediyoruz.

Çalışan ve işsiz işçilerin ortak örgütü: Çalış­Der
Zafer Gökcan (*) Ankara’da çeşitli politik köken­ lerden bir grup işçi, işsiz kalan ve emekliden kurulu bir kolek­ tif, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Hakları Derneği (Çalış­Der)'i kurma kararı aldı. Çalış­Der çalışanların hak ve özgürlükleri için mücadele edecek, çalışanlarla dayanışma içinde olacak ve onlara danış­ manlık hizmeti verecek. yasalarının açıklarından da ya­ rarlanarak çalışma koşullarını vahşi kapitalist sürece eklem­ lemeye çalışıyorlar. Hükümetin gündeme getirdiği “Kamu Re­ formu Yasası”, “İstihdam Yasa­ sı” gibi yasal düzenlemeler sa­ yesinde; iş güvencesi, sigorta ve sendika hakkı, yaşanılabilir ücret gibi kazanımlar bir bir yi­ tirilmekte. Kayıt dışılığın en çok görüldü­ ğü küçük ve orta ölçekli işlet­ melerde, sigorta, kıdem tazmi­ natı ve sendikal hakların gaspı olağan görülüyor. Hele de on kişi ve altında çalışılan küçük işletmelerde, işçilerin en basit "vatandaşlık” hakları dahi yok sayılmakta. Kamusal ve sendi­ kal denetlemelerin uygulama­ da hiçbir yaptırımı ve karşılığı bulunmuyor. Çalışanların hak­ larını korumakla mükellef bir kamu kuruluşu olan Sosyal Gü­ venlik Kurumu (SGK), görevini yerine getirmekten tamamiyle aciz. Mevcut yasalar, her yeni düzenlemede çalışanların, ça­ lışma ve sosyal güvenlik hakla­ rına yeni bir saldırıya dönüş­ mekte; hukuk yollarını ortadan kaldırarak çalışanları örgütsüz bir şekilde işçi simsarlarının eline teslim etmekte. ğiştirmesi gibi görünen özel­ leştirme furyası zamanla gös­ terdi ki süreç asıl etkisini çalı­ şan hakları üzerinde göstere­ cek. Kamunun temel görevi sa­ yılan belediye hizmetleri, eği­ tim, sağlık alanında taşeronlaş­ tırılmayan iş kalmadı. Doktor­ luk hizmetleri hariç devlet has­ tanelerinde bile durum böyle. Bu bile yetmemiş olmalı ki Cumhurbaşkanı’nın sadece uy­ gulamasına itiraz ettiği ve önü­ müzdeki günlerde yasallaşma­ sı beklenen “İstihdam Yasası” ile birlikte çalışanlar "alınıp­sa­ tılan birer ücretli köle"ye dö­ nüştürülecek. * Çalış­Der Kurucu Başkanı

Kuruluş gerekçeleri Çok uluslu sermaye ve onun yerli uzantıları, taşeron ve pa­ ravan şirketleri üzerinden, mevcut iş ve sosyal güvenlik

Özelleştirme ve kamu hizmetlerinde erozyon Başlangıçta sermayenin el de­

24 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kriz & Emek

Üretimin bilgisi işçilere
Bölünmeyi ve rekabeti ancak gücünün farkına varan, özgüven kazanmış bir işçi sınıfı sona erdirebilir.
Ekmek &Özgürlük’ün önceki sayısındaki yazımızda sendikal mücadelede yaşadığımız süreci, kapitalizmin ve onun egemen devletinin sınıf üzerinde oluşturduğu çeşitli manipülasyonları kendi örneğimiz üzerinden aktardık. Peki, bizleri bu sürece iten sebepler ne idi? Bu yazımızda sendikal mücadele, direniş ve çatışma noktasına nereden, nasıl geldiğimizi aktarmaya çalışacağız. Emperyalizmin ve buna paralel olarak kapitalistlerin uyguladığı en büyük oyun “böl ­ parçala – yönet”tir. Bu taktikleri iş­ yerlerine kadar taşımışlardır. Sermaye­ nin gözünde biz işçiler insan değil, sıra­ dan bir meta ve artı değer aracından iba­ retiz. Düzenin üzerimizde yılgınlık ve korku yaratmayı amaçlayan baskısı al­ tında sinen işçi sınıfı, sömürüden kendi­ ni kurtarmak bir yana, ne düzenin deva­ mını sağlayan asli unsur olduğunun far­ kına varabilmiş, ne de bunu topluma gösterebilmiştir. muz o emir komuta düzenine dönüştü­ rülmek istendi. Çatışma bu yöndeki mü­ dahalelerin ve haksızlıkların süreklilik kazanmasının ardından baş gösterdi. Çünkü artık kendimize güveniyor, kendi­ mizi işyerinde bir fazlalık olarak değil, üretimin asli unsuru olarak görüyorduk. Bundan vazgeçmeye hiç niyetimiz yoktu. Üretim organizasyonu ekiplerle yürütü­ lüyordu. Ekipleri işçiler oluşturuyor, us­ tabaşına, amire gereksinim duyulmuyor­ du. Her bölümün bir ekibi vardı. Ekip üyeleri her ay dönüşümlü olarak ekip so­ rumluluğunu üstleniyordu. Ekip sorum­ lusu, bölümünde ay boyunca tüm orga­ nizasyonu üstleniyor, işin gerekleri bü­ tün ekiple ortaklaşa yerine getiriliyordu. Aynı zamanda yardımcı hizmet statüsün­ de aksaklıkları gidermek ve işleyişi sağ­ lamlaştırmak için servis, yemekhane di­ ğer sosyal alanlarda birinci derecede so­ rumlular bulunmaktaydı. Bu alanlardaki aksaklık ve eksikliklerin üstesinden gel­ mek de bu işçilerin sorumluluğundaydı. karını artırırken, ileride patronun saldı­ rısına, bizlerin de korumak için direnişi­ ne yol açtığı şu sonuçları doğurmuştu: n Ekip çalışması sonucu görüyorduk ki yönetilmek kader, yönetmek de abartıl­ dığı kadar zor bir iş değildi. n Patron, daha verimli hatasız bir üretim için işçilerin işe yabancılaşmasını kırdığı ölçüde, istemediği bir başka sonuca da neden oluyor; işçilerdeki özgüven soru­ nunu ortadan kaldırıyordu. Özgüven bir kez oluştuğunda ise sınırların sorgulan­ ması başlıyor, sorgulamanın nerede du­ racağı belli olmuyordu. n Bütün işçiler, tüm üretimin ve işlet­ menin bilgisine erişebiliyor; işletmenin mali durumunu izleyebiliyor; yarattığı­ mız üretimin, harcadığımız emeğin kar­ şılığında ne kadar kar elde edilebileceği­ ni öngörebiliyorduk. n Özgüven sorununu aşan işçiler, arala­ rındaki bölünmüşlüğe de son vermişler­ di. Şunu anlamıştık: üretimin dili, dini, ır­ kı yoktu. İşçilerin bölünmesinin işçi sını­ fının aleyhine bir durum olduğunu kav­ ramış; sorunların çözümünde rekabet, yerini dayanışmaya bırakmıştı. Çatışma çıktığında, bu sürecin içinde çoktan örgütlenmiş ve mücadeleye ha­ zırlanmıştık. Birleşik Metal­İş’te örgüt­ lenmemiz de bu yüzden fazla uzun sür­ medi. Aslında bu topraklarda insanca bir dü­ zen kurmak için verilen uğraş asırlar ön­ cesinden başlamıştı. Demek ki bu maya bu topraklarda mevcuttu. Bizlerin yapa­ cağı şey, gücümüzün farkında olmak ve birleşmekti. Bizler önce üretim başında, ardından mücadele sürecinde şunu çok iyi gördük ve anladık: Şeyh Bedrettin’in dediği gibi, yarin yanağından gayri pay­ laşamayacağımız hiç bir şey olamazdı!

İşbölümünden kurtulmak Belki bizler de farklı bir işyerinde, farklı bir sistemle çalışmamış olsaydık, bunu göremeyecek, yaşantımıza alınyazımız­ dır deyip devam edecektik. Metal iş ko­ lunda yer alan ve ağırlıkla yarı­mamul otomotiv parçaları üreterek Avrupa ül­ kelerine ihracat yapan işyerindeki uygu­ lama, ilk bakışta kapitalistlerin oldukça işine gelen bir çalışma düzeniydi. Üretim ve verimlilik artışı sağlıyor, çalışanı işye­ rine bağlıyordu. Ama zaman içinde, aynı sistem başka sonuçlar da doğuruyordu. Artan kendine güvenleriyle işin bilgisine hakim olan ve gelişen dayanışma duygu­ su ile sorunlarına sahip çıkmaya başla­ yan işçilerin sınırları zorlamaya, haksız­ lıkları sorgulamaya başlamaları, işletme yönetimini tedirgin etmekte gecikmedi. Çalışma düzeni her yerde alışık olduğu­

İşyeri konseyi Üretimin organizasyonunun yanında, tüm işçilerin serbestçe aday olduğu, iş­ yerinde çalışan yüz işçiden büyük çoğun­ luğun katılımıyla ve gizli oyla bir işyeri konseyi oluşturduk. İşçiler konseye seçi­ lenlere geniş yetkiler verdiği gibi, çalış­ malarından memnuniyetsizlik duyduk­ ları üyenin görevine son verebiliyorlardı. İşyeri konseyi, aylık toplantılarını işlet­ me yönetiminden bağımsız gerçekleşti­ riyor, işyerinin tüm faaliyetlerini gözden geçirerek, gerekli kararlar alıp, uygulan­ ması için çalışıyordu. Tabi ki toplantılar­ dan önce, işçiler yazılı veya sözlü olarak iş yeri ile ilgili genel veya bireysel prob­ lemlerini, çözüm önerilerini işyeri kon­ seyine iletiyorlardı. Bu süreç, üretim verimliliğini ve işletme

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 25

Kriz & Emek

Krizde direnip kazanmak mümkün

Mersinde; geçtiğimiz kış ve bahar aylarında uluslararası liman işletmesiyle Toros Tarım ve Toros Devlet Hastanesinde direnişler, grevler ve dayanışma eylemleri yaşandı. Kriz ortamında gerçekleşen bu eylemlerin hepsi kazanımlarla sonuçlandı. Liman direnişini örgütleyen TÜM-TİS (Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası) eğitim uzmanı Savaş Gürkan, direnişe katılmış işçilerden Battal ve Petrol-İş şube başkanı TÜRK-İŞ il temsilcisi Adil Alaybeyoğlu ile Ekmek & Özgürlük Mersin temsilcileri konuştu.

Bize limandaki direnişin öncesi ve sonrasını değerlendirebilir misiniz? Savaş Gürkan: Uluslararası Mersin Li­ manı 11 Mayıs 2007'de özelleştirildi. Li­ manın işletme hakkı 36 yıllığına PSA Port of Singapore Authority) adlı uluslar­ arası şirketle, yerli AK­FEN ortak girişi­ minin oluşturduğu MIP'e (Mersin Inter­ national Port) satıldı. MIP limanın yük­ leme, boşaltma ve nakliye işlerini taşe­ ron AKAN­SEL nakliyat firmasıyla yap­ maya başladı. Limanda çalışanların bir kısmı emekliye sevk edildi, bir kısmı de­ miryollarında, bir kısmı da Anadolu ve Trakya cam fabrikalarında istihdam edil­ di. Limanda kalanlarsa AKAN­SEL’de ça­ lışmaya başladı. Çalışma koşulları gide­

rek ağırlaştı. Günlük çalışma süreleri 12­ 16 saat arasında değişiyordu. Bu işçile­ rin birçoğunun yasalara göre 7 saatten fazla çalışması yasaktı. Ağır iş yapıyor­ lardı. Battal: Ben 10 yıldır Mersin Limanında çalışıyorum. Hep taşeron işçisiydim. Ama özelleştirmeden sonra çok zor ko­ şullarda çalışıyorduk. İş saatlerimiz art­ mış, mesailerimiz kaldırılmış, dayana­ maz hale gelmiştik. Ama eve ekmek de götürmek zorundaydık. Arkadaşlarla ko­ nuşuyor, tartışıyor bir sonuca varamı­ yorduk. Derler ya arz talep meselesidir, biz de birkaç arkadaşla arayışa girdik ve TÜM­TİS’i bulduk. İlişkiye girdik.

Direniş ve dayanışma Savaş: Arkadaşların talebinden önce de biz yaşananları bir şekilde biliyorduk. Çünkü o dönemde Mersin Limanı’nı alan PSA şirketinin farklı ülkelerde işlettiği 28 limandan 25’inde sendikamızın bağlı bulunduğu ITF (Uluslararası Taşımacılık Federasyonu) örgütlüyken sadece 3 li­ manda örgütsüzdü. Bu limanlardan biri Hindistan’da, diğeri Singapur’daydı. Üçüncüsü Mersin Limanı’ydı. Örgütsüz işçilerin nasıl çalıştırıldıklarını, ağır ça­ lışma ve yaşam koşullarını biliyorduk. Sendika olarak özelleştirilen limanlarda

nasıl örgütleneceğimizin planlarını yapı­ yorduk. Arkadaşların başvurusu ve ken­ di planlamamız doğrultusunda Ağustos 2008’de limanda örgütlenme çalışmala­ rına başladık. Bu gizli bir süreçti. İşçile­ rin evlerine, köylerine defalarca ziyaret­ lere gittik. Üye kaydettik. Yetki için ye­ terli sayıya ulaştığımızı gördüğümüz 30 Aralık 2008’de Çalışma Bakanlığı’na yet­ ki başvurusunda bulunduk. Bu süreç de zorluydu. Üye yaptığımız işçilerin evle­ rine, köylerine defalarca gitmek zorunda kalıyorduk. Çünkü işçilerin büyük ço­ ğunluğu işten atılmaktan korkarak sü­ rekli sorun çıkarıyordu. 4 aylık örgütlen­ me sonucunda 30 Aralık’ta Çalışma Ba­ kanlığı’na yetki başvurusunda bulunma­ mızın nedeni aynı zamandan patron du­ rumdan haberdar olmadan yetkiyi al­ mak ve işten atılmalara karşı sendikamı­ zın taraf olmasını sağlamaktı. Yetki başvurumuzun patrona ulaştığı 5 Ocak 2009’da 61 arkadaşımız işten atıl­ dı. 6 Şubat’ta liman A kapısı önünde di­ renişi başlattık. Coşkuluyduk. Akşam ol­ du. Gördük ki bazı arkadaşlar bizden uzak duruyorlar. Araştırdık. Meğer bazı arkadaşlara evden, sokaktan, işyerinden ‘’ikna yöntemleri’’ uygulanıyormuş. Ko­ nuştuk. Bizde arkadaşlarımıza haklılığı­ mızı anlattık. Patronlar onları “ikna” edemeyince sayımız da arttı. Yani işten atılanların sayısı 191’e ulaştı. Direnişi başlatmamızdan 11 Mayıs 2009’a kadar süren 124 günlük süreyi iyi değerlendir­ memiz gerekiyor. n Direniş süresince sendikamız, başka limanlarda örgütlü üyelerimizin katkıla­ rıyla ayda ortalama 300’er TL ödeme yaptı. n Mersin Yenişehir Belediyesi 2,5 ay bo­ yunca direnişteki her işçimize öğle ye­ meği olarak kumanya gönderdi. n­ Alevi Kültür Dernekleri 2,5 ay boyun­ ca kumanya desteği sağladı. n Mersin’de örgütlü YOL­İŞ sendikası di­ renişe büyük destek verdi. n­ Başta Petrol­İş olmak üzere KESK, DİSK Genel İş, Mersin’deki yerel dernek­ ler ve kitle kuruluşları direnişimiz bo­ yunca bize maddi ve manevi destek ol­ dular, dayanışma gösterdiler. n Mersin yerel basını ve TV kuruluşları sürekli bizi gündemlerine taşıyarak des­ tek oldular. Son yıllarda medyadan böyle bir desteği hiçbir yerde görmemiştik. n Üyesi olduğumuz uluslararası ITF sen­ dikasının direnişimizin son dönemlerin­ de örgütlü olduğu 25 limanda Mersin Li­ manı’ndan kalkan gemilerin yüklerini boşaltmama kararı ve 148 ülkede 4.5

>>

26 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek
>> milyon üyesi bulunan ITF Taşımacılığı
bölümü başkanı Mac Urata’nın direni­ şimizi ziyaret etmesi ve uluslararası iş­ çi dayanışmasının sağlanması önemli­ dir. n Bölgesel ve ulusal olarak İzmir şu­ bemizden dayanışma ziyareti, Adana Demokrasi Platformu’nun destek ziya­ reti, Mersin Emek ve Demokrasi Plat­ formu’nun direniş boyunca destek zi­ yaretleri ve dayanışma gecesi düzenle­ meleri önemlidir. n Direnişimizin yerel seçimlere denk düştü. Siyasi parti ve belediye başkan adayları direnişimizi görmezden gele­ medi. n Bütün bu saydığımız dayanışma ve desteklerin direnişimizin en azından şu anda başarıya ulaşmasından önemli olduğunu düşünüyoruz. mız var. Ben bunu sadece kendim için değil direnişteki 191 arkadaş için de söyleyebilirim. 124 gün boyunca gün­ düzleri direniş alanında, geceleri köy­ lerde, mahallelerde bu arkadaşlarla birlikteydik. Birlikte ağladık, birlikte güldük. Savaş: Sendika olarak hem örgütlen­ me, hem direniş süresince sürekli eği­ tim yaptık. Sendikal faaliyetin olmazsa olmazı eğitimdir. Battal’ın dediği gibi biz bu direniş sürecini hep birlikte san­ ki yıllarca akademik eğitim yapıyor­ muşuz gibi yaşadık. Asıl başarının te­ melinde işten atılanlarla çalışanlar ara­ sında böyle bir dayanışmanın kurul­ muş olması yatıyor. Gündüz eylemlilik­ lerimiz, içerde çalışanların paydos saa­ ti ile (12: 30) dışarıda direnenlerin ay­ nı saatte biri içerde diğeri dışarıda ol­ mak üzere eylem yapmaları ve sesleri­ ni yükseltmeleridir.

Eğitime dışarıd

Direniş sürecinde gözlemlediği­ miz bir şey işçilerdeki mücadeleci ruh haliydi. Bu motivasyonu nasıl sağlayabildiniz? Battal: Bu direniş süresince 15 yıl eği­ tim görmüş gibi olduk. Daha önce aynı işyerinde çalıştığımız halde birbirimiz­ le konuşmuyor, selamlaşmıyor, hatta birbirimizden korkuyor, çekiniyorduk. Kaynaşmamız da kolay olmadı. Ama biz bu direnişi eşlerimizi, çocuklarımı­ zı, yakınlarımızı yanımıza alarak ve ar­ kadaşlarımızın da eşlerini, çocuklarını, yakınlarını tanıyarak bir bütünleşme, önyargılardan sıyrılma ve dostluklar geliştirme sayesinde ‘’kazandık’’ gibi geliyor. Benim şu anda birçok Arap, Kürt, Türk, Alevi, Sünni arkadaşım var. Bu direniş süresince birbirimizi insan ve emekçi olarak görmeye başladık. Bence en büyük kazanımımız budur. Mersin’in tüm mahallelerinde ve bir­ çok köyünde dostlarımız, arkadaşları­

Direniş başarıya ulaştı. Şu anda ne yapıyorsunuz? Direnişin ardından nasıl bir gelişme kat ettiniz? Savaş: Şu anda limanda 600 işçinin temsilcisiyiz. Hedefimiz limanda farklı şirketlere bağlı olarak çalışan işçilerin sendikalı olması. Bu konuda da olumlu gelişmeler oldu. Direnişin ardından ana firmada (PSA­Akfen’de) Liman­İş sendikası örgütlendi. Şimdi görev, or­ tak hareket edebilmek, patronları üye­ lerimiz adına toplu sözleşme masasına oturtmak ve direnişin kazanımlarını iyi bir toplu sözleşmeyle taçlandırmaktır. Bu direnişinizin Türkiye ve dünya işçi sınıfına örnek olması dileklerimizle sizleri kutluyoruz. Mersin Emek ve De­ mokrasi Platformu bileşenlerinden bi­ ri olarak bundan sonraki mücadelele­ rinizde birlikte olmayı, birlikte müca­ dele etmeyi umuyoruz. Bu söyleşiden dolayı teşekkür ediyoruz.

Bilal Yeşilöz

“Küreselleşme” başlığı altında uygulanan neo­liberal politikalardan ve bunların yol açtığı dönüşümlerden toplumsal yaşamın bütün alanları payını aldı. İşgücünün ve kuşakların yeniden üretimi alanı olarak eğitim de bunun dışında değil. Mesele sa­ dece herkesin iyi bildiği ticarileşmeyle, eğitim hizmetlerinin artan oranda meta­ laştırılmasıyla kalmıyor. Konu zamanın değişen ruhuna ve sermayenin değişen ta­ leplerine uygun olarak kuşakların yeniden üretimi, zihinlerin ve bedenlerin yeniden şekillendirilmesi olunca, dönüşüm eninde sonunda eğitimin “müfredat” denilen içe­ riğine kadar uzanıyor. Türkiye’de üniver­

Okullar öğretmensiz,
İdil Diren

Türk­iş’ten Alaybeyoğlu: “Direndik kazandık!”
Kriz ortamında sendikasızlaştırma­ nın, örgütsüzleştirmenin, işten çıkar­ maların kısacası krizin yükünü emekçilere yüklemenin bir yolu ola­ rak hem TÜM­TİS’e hem bize hem de emeklilik yaşının 60­65’lere çıkarıl­ dığı bu dönemde 40 yaşını doldur­ dukları için işten atılan Toros Devlet Hastanesi taşeron şirket çalışanları­ na uygulanan aynı politikadır. Bize 2 yıllığına 0 zam önerdiler. Örgütsüzleştirmek için yasalardaki "kapsam" maddesini toplu sözleşme­ de değiştirmek için baskı yaptılar. Greve gitmek zorunda kaldık. Mersin demokratik kamuoyunun desteği ve baskısıyla ve sendikamızın kararlı tutumuyla sonuca gittik. Toros Tarım işçilerinin maaşlarına ilk yıl için 100 TL seyyanen, 2. Yıl için açıklanan en­ flasyon oranında zamla ve eski kap­ sam maddesinin aynı kalması koşu­ luyla ve bazı yeni sosyal haklar kap­ samıyla toplu sözleşmeyi imzaladık. Toros Devlet Hastanesi’nden atılan 46 işçinin geriye dönüşlkararıyla ve Mersin demokrasi güçlerinin daya­ nışmasıyla sağlanmıştır.

Okulsuz köyler, yolsuz okullar, sırasız sınıflar, kitapsız, kalemsiz ve öğretmensiz öğrencilerin ardından hamleler devam ediyor ve son ham­ lede yaratılmaya çalışılıyor. Bu yıl yapılan öğretmen atamalarıyla karşımı­ za çıkan rakamlar bize öğrencisiz öğretmenler ordusunun büyütüleceğini gösteriyor. Devlet Personel Genel Müdürlüğü öğretmen açığının 140 bin olduğunu açıklıyor. Gerçekte 240 bin öğretmen adayı atama bekliyor. Üniversitele­ rin eğitim fakültelerine bu yıl 300 bin civarın­

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 27

an bakamamak

hip olduğunu gösterme fırsatı olarak de­ ğerlendirmek yerine müfredatın uygula­ ma koşulları üzerinde durdu.

sitelerde 10­15 yıldır, ilk ve orta dereceli okullarda ise 2005’ten beri uygulanan yeni müfredat programı ile atılan adımlar aslında bu anlama geliyor. Kimilerinin “yapılandırıcı eğitim”, kimile­ rinin “post­modern eğitim”, kimilerinin de “liberal eğitim” dediği bu müfredat akade­ mi tarafından çok çabuk kabul gördü ve yeni model “ezberciliğin sonu” olarak se­ lamlandı. Eğitimciler ve aileler de bu ko­ nuda neredeyse ikna olmuş durumda. So­ lun bu konudaki şaşırtıcı tepkisizliği ve edilgenliği ise dikkat çekici ve düşündürü­ cü. Daha çok eğitimin ekonomi­politiğiyle ilgilenen (işin bu cephesi kesinlikle önem­ siz değil) sol, bu dönüşümü eleştiriye tabi tutma, olayı eğitimin izeriği, yöntemi, araarı, ortamı ve işlevleri konusunda al­ ternatif ve hatta karşıt fikir ve tezlere sa­

Tutunma mitleri “Alternatif Eğitim” başlığı altında bir grup entelektüelin yaptığı çalışmalar dışında sol (sendikalar, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler vs.), bu konuda sessiz kal­ mayı tercih etti. Akademi ve bazı araştır­ macılar ise eski ve yeni müfredatı karşılaş­ tırarak, bunların birbirlerine karşı göreceli üstünlükleriyle ilgilendi. On dokuzuncu yüzyıl başında kitlesel ve zorunlu eğitimi (milli eğitimi) yerleştirenler, amaçlarının “vatandaşları ve işçileri sanayi devleti için yetiştirmek” olduğunu söylemişlerdi. Bu bakımdan değişen hiçbir şey yok. Değişen, sermaye düzeninin o günden bu yana, de­ ğişen birikim modellerine paralel olarak zihinleri ve bedenleri şekillendirmenin, yeni kuşakların bilincine ve bilinçaltına nüfuz etmenin, onları düzenin idamesini garantiye alacak şekilde sosyalleştirmenin (yani biyo­politikanın) yöntem ve teknik­ lerini zenginleştirmiş olmalarıdır. Kitleler açısından eğitimi bir uyum, itaat ve gelişiminin her evresinde sermayeye dayalı üretiminin baz almaya başladığı as­ gari vasıfları edinme süreci olarak kabul edersek, bu süreç insanların sisteme tu­ tunmasını sağlayan mitleri değiştirmiştir sadece. Dinsel ve milliyetçi mitler terk edilmeden, Ezilenlerin Pedagojisi'nin ya­ zarı Paolo Freire'nin uzun bir liste halinde verdiği mitler icat edilmiştir: Ezme­ezilme düzeninin bir “özgür toplum” olduğu miti; herkesin istediği yerde çalışması miti; özel mülkiyetin insani gelişme için temel oldu­ ğu miti; sömürü düzenin insanlara alter­ natifler sunduğu miti; ezilenlerin doğal za­ yıflığı, ezenlerin doğal üstünlüğü miti
içinde başarı sayılmıyor. Bu sınavın birin­ cisi bile atanmaya hak kazanamıyor. Acı olan şu ki, bu çaresizlik karşısında karar vericilerin tek yaptığı, bir sonraki yıl için hazırlanmış, süslenmiş kendini tekrarla­ yan vaatler ve inandırıcılığı arttırmak için yapılan “boş kadro yok” ya da “bütçe sıkın­ tısı var” şeklindeki içi boş açıklamalar. Okullarımızda boş kadro yok, o yüzden binlerce öğretmenimiz boş derslere girme­ leri karşılığında komik rakamlarla çalıştı­ rılıyor. Okullarda boş kadro yok ve bakan­ lık, aldığı kadrolu öğretmen sayısının çok daha fazlası kadar her branşta sözleşmeli öğretmen çalıştırıyor. Okullarda boş kadro yok ve hâlâ açıköğretim fakültelerinde öğ­ retmen yetiştirilmeye çalışılıyor ve yine ay­ nı nedenle işletme, iktisat, fen edebiyat fa­ kültesi mezunları ders saati ücreti karşılı­ ğında öğretmenlik yapabiliyor. Binlerce in­

Solun kayıtsızlığı Birçok sol eleştirmen eğitim sisteminin ve okulların tahakküm ve sömürü ilişkileri­ nin sürdürülmesinde önemli bir rolü oldu­ ğu düşüncesinde birleşirken, solun geniş bir kısmı bu konuda hâlâ ya ikna olmamış durumda ya da kayıtsızlık içinde. Galiba bu kayıtsızlığın temelinde eğitimin, özel­ likle de üniversite diplomasının geçmişte sağladığı avantaj ve fırsatların (iyi bir sta­ tü, sınıf atlama, proletaryanın saflarına ka­ tılmaktan kurtulma veya hiç yoksa emek piyasasında nitelikli işgücü olarak ayrıca­ lıklı bir yer edinme, vb.) daha rekabetçi bi­ çimde olsa bile hâlâ var sayılması, bunla­ rın büyük ölçüde berhava olduğunun ka­ bullenilmemesi yatıyor. Eğitimin ve bu eğitimin turnikesinden ge­ çen gençliğin aydınlanmanın, “cehaleti ve gericiliği” yenmenin ve cumhuriyetin ayakları üstüne oturmasının mızrak başı olduğu şeklindeki bildik efsanenin ve bu efsanenin azalsa bile var kalmaya devam eden tortularının da solu eğitimin içeriği­ ne kayıtsız hale getirmiş olması muhtemel. Bu yüzden olsa gerek, Louis Althusser’in “sistemin ikna aygıtları” arasında zikretti­ ği okullar ve eğitim sistemi bir de bu gözle mercek altına alınmıyor ve müfredatın ken­ disinin de bir mücadele olduğu gerçeği gün­ demimizde hak ettiği yeri hâlâ alamıyor. “Eleştirel bilinçli yurttaş” Henry Giroux, “Eleştirel eğitim kavramı; serbest piyasa köktenciliğine karşı peda­ gojinin, eleştirel düşünceyi ve radikal ha­ yal gücünü şekillendirici rol aldığı kültürel politikalar ve tam demokrasi yönünde eleştirel bir dil ve olasılıklar yaratarak; eğitimciler, öğrenciler ve kültürel çalışma yandaşları için hayati öneme sahip olabi­ lir.” derken milli eğitime müfredat eleşti­
san devlet okullarında sigortasız, haksız, hukuksuz, vasıfsız çalıştırılıyor. Devlet, büt­ çe sıkıntısını gerekçe göstererek kaçak in­ san çalıştırıyor. Yeni nesilleri yetiştirmek üzere eğitilmiş ve oynanan oyunun farkın­ da olan işsiz, okulsuz, öğrencisiz öğret­ menlere kalansa ya bu çirkinliğe bir halka olarak eklenmek ya da bu haksızlığın bir parçası olmamak, sömürülmemek adına, yıllardır uğruna emek verdikleri, inandık­ ları mesleklerinin yerle bir edilişine seyirci kalmak. ''Ya evlerinize hapsolursunuz, ya sistemin içinde köle”! Dayatılan bu tablo karşısında yapılacak tek şey kalıyor: Mücadele. Atana­ mayan öğretmenler ordusuna bu mücade­ lede destek vermek zamanı şimdi. Öncelik­ le eğitim sendikaları ve bu duruma duyar­ sız kalmam diyen herkes bu mücadelenin bir parçası olmalı.

>>

öğretmenler işsiz
da öğrenci alınıyor. Bu sene atanan toplam öğ­ retmen sayısı ise yalnızca 15 bin.Devletin üni­ versitelerinde okumuş binlerce genç öğret­ men adayı çizilen bu çerçevenin içinde sıkıştı­ rılmış durumda. Bunların üstüne şimdi bir de KPSS (Kamu Per­ soneli Seçme Sınavı) uygulaması geldi. Devlet, kendi üniversitelerinde, akademik unvanlarını kendi verdiği eğitimciler tarafından yetiştiri­ len öğretmenleri, alanlarıyla uzaktan yakın­ dan ilgisi olmayan sorularla bir kez daha sına­ manın uygunluğuna karar veriyor ve buna karşı hiç kimsenin elinden ne yazık ki hiçbir şey gelmiyor. Yüzde 100 başarı bile bu muhteşem sistem

28 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kentsel mücadele
>> risinden ve bu anlamda dışarıdan baka­
mayan sola bir yol haritası sunuyor ve “eleştirel bilinç sahibi yurttaş” kimliği ya­ ratmanın en önemli unsur olduğunu dile getiriyor. Türkiye’de beş yıldır uygulanan müfreda­ tın ders kitaplarında piyasa, açık bir şekil­ de kutsanırken, yeni programların öğren­ cileri düşünmeye, eleştirmeye özendirdiği edebiyatı yapılıyor. Demokrasinin örneği olarak öğrencilerin sınıf başkanını seçme­ si verilirken; demokrasinin en önemli un­ suru olarak katılımcılık ve çoğulculuk de­ ğil de, katılımcılığa dayanmadığı için bü­ yük ölçüde mizansene kaçan içeriksiz bir seçme ve seçilme hakkı öne çıkarılıyor. Böylece, aslında gerçek bir demokrasi ile halk egemenliği arasındaki ayrılmaz bağ yeni kuşakların güzünden kaçırılıyor. Sö­ mürüye, eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı çıkma yerine, bütçesine uygun davranma ve bilinçli tüketici olma gibi konular işle­ niyor. İhtiyaç ve istek ayrımı yapılarak, ih­ tiyaçların karşılanmasının öncelikli oldu­ ğu iddia edilerek insanların bütçelerine uygun davranması, az ile yetinmesi telkin ediliyor. Yetinmeci bir mantıkla öğrencile­ re örnek aile bütçesi hazırlatılıyor. Eğitim sistemimizin vazgeçilmez figürlerinden olan Atatürk ise savaş ve kahramanlık bahislerinde anılmanın yanı sıra çocukla­ ra oyuncak, çikolata vb. alıyor.

Megakondunun ‘fe dönüşümü
Eylül'de çoğu emekçi 40'tan fazla insanı öldüren değil, Türkiye kapitalizminin sosyal olarak inşa

Eleştirel bakış için de mücadele şart Zihinsel evrenlerini, eskisi veya yenisi fark etmez, bu türden eğitim programları bi­ çimlendirdiği müddetçe, insanların Stir­ ner’in “kafadaki tekerlekler” dediği türden bir bilince sahip olacakları, verili gerçek­ liğe eleştirel bakamayacakları, yaşamları­ nın öznesi olmaya yönelemeyecekleri ve dünyayı değiştirme arzusuyla geleceğe ta­ lip olmaktan uzak duracakları aşikardır. Yani eğitim, yalnızca nesnel olarak kamu­ sal (bir toplumun kuşaklar anlamında ye­ niden üretimi özünde ve son tahlilde o toplumun “genel çıkar”ının konusu oldu­ ğu için kamusal olan) bir alanın piyasalaş­ tırılmasının yol açtığı giderek ağırlaşan so­ runlar nedeniyle değil, bu yönüyle de ciddi bir mücadele alanıdır.
KAYNAKÇA; Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev; Etienne La Boetie, İmge Kitabevi yay. Okulsuz Toplum; İvan İllich, Oda yay. Eğitim ve İktidar; Michael W. Apple, Kalkedon yay. Eleştirel Pedagoji ve Neoliberalizm; Henry Giroux, Kalkedon yay. Özgür Eğitim; Joel Spring, Ayrıntı yay. Ezilenlerin Pedagojisi; Paulo Freire, Ayrıntı yay. Alternatif Eğitim, Matt Hern, Kalkedon yay. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Araçları; Louis Althusser, İthaki yay.

Ali Doğan

Beş yıl önce kentsel dönüşüm projeleri ve­ peşinden ilk yıkımlar gündeme geldiğinde Siyasi Gazete'de “İstanbul'u Durdurmalı” başlıklı bir yazı kaleme almış ve İstanbul’un, ABD’nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi kapsamında jeopolitik açıdan bölgesel öne­ minin arttığından, dünya ekonomisinin kri­ ze girdiği koşullarda emlak sektörü ve mali sektörde faaliyet gösteren uluslararası öl­ çekli şirketlerin üst düzeyde rant sağlama beklentisinde olduğu kentlerden biri duru­ muna geldiğinden bahsetmiştim. Söz konu­ su tarihlerden bu yana, yazıdaki çağrı kar­ şılık bulmadı ve kent insanca yaşanabilecek mekânsal ölçeklerin ötesine doğru büyüme­

ye devam etti. Bu dönüşüme eşlik eden “dünya kenti” olma hedefi ise ­İstanbul'un metropolleşmeye benzeyen ama doğru ta­ biri “azman kentleşme” olan gelişme dina­ miğini kamçılayarak­ onu bir “megakondu” haline getirdi. Emekçilerin payına düşen “Vahim bir manzara çıkarıyor tüm bunlar karşımıza. Yaşamını yitiren insanların sosyal olarak inşa edilmiş bir felaketin kurbanı old"uğunu ortaya koyan bir manzara…” Sevilay Kaygalak İstanbul’daki dönüşümden yoksul kent emekçilerinin payına ise yalnızca konut/ba­ rınma haklarının ihlali, yıllardır yaşadıkları sosyal çevrelerinden zoraki sürülmeleri, fe­ laketler ve toplu ölümler düştü. Eylül'de Marmara’daki selde, çoğu işçi sınıfına men­

EKMEK & ÖZGÜRLÜK

29

laket’e varan
Marmara'daki sel bir doğal felaket ettiği bir “sınıf kırımı”

Kent hakkı
Kentsel tüketim ve rant alan­ larına sermayenin artan ilgi­ sinin sonucu olarak devlet (TOKİ), sermaye (bir kısmı uluslararası büyük inşaat şir­ ketleri) ve belediyeler tara­ fından tehdit, rüşvet ve saldı­ rılarla yürütülen dönüşüm projeleri karşısında, her bir yerellikte nelerin talep edile­ bileceği ayrı bir tartışma ko­ nusu ama biz bunları birleş­ tiren “kent hakkı”ndan bah­ sedelim. Fransız Marksist düşünür Henri Lefebvre’nin 1968 ha­ reketi sırasında dillendirdiği kent hakkı (droit la ville) ne demektir? David Harvey’in belirttiği gibi, “Kent hakkı zenginlerin sofrasındaki kı­ rıntılara sahip olma hakkı de­ ğildir. Kent hakkı, kentte hali­ hazırda varolandan hak değil, kenti kökten değişik bir şey yapma hakkıdır. Kent hakkı mücadelesi içinde sermayeye karşı mücadele de yer alacak­ tır.” Yani, kent hakkını talep edenler ve bu taleple paralel belediyecilik yapmak isteyen siyasetler, sosyal belediyecili­ ği ve katılımcılığı savunur­ ken, insanların kentte yürü­ tülen faaliyetler, kullanımlar ve yaratılan zenginlikler üze­ rinde eşit söz ve pay sahibi olacağı bir durumu hedefle­ melidir. Bu, varolan belediye­ leri doğrudan demokrasiye izin verecek şekilde 50­75 bin arası nüfus ölçeğinde ye­ niden kuran ve semtlerden yükselerek şekillenen bir ka­ tılımcı bütçe sürecini de sa­ vunmayı gerektirir. Bunun yanında, bugün geli­ nen noktada sosyo­mekansal adaletin sağlanması ve katı­ lımcı demokrasi açısından başka şeyleri de düşünmek gerekiyor. İlk akla gelenleri yine David Harvey’in “Umut Mekanları”ndan kalkarak sı­ ralayabiliriz: Kentin kırları yutacak biçimde genişlediği ve iki yerleşme formunun adeta melezleştiği günümüz­ de kentle kırı uyumlu hale ge­ tirmek; otomobil ve karayolu merkezli mevcut kentsel ve bölgesel gelişme biçimi yeri­ ne toplu taşımacılığa, mo­ dern doğayla dost yakıt tüke­ ten demiryolu, deniz yolu alt yapısına, yayalara, bisikletle­ re öncelik vermek; il yerine yerellikleri, ekonomik işbölü­ münde tuttukları yer, kültü­ rel özellikler vs. çerçevesin­ de, bölgesel ölçekte bir bütü­ nün parçası biçiminde bir araya getirmek; yerelliklerin birbiriyle ve diğer bölgelerle ilişkisini, mümkün olan en geniş ulusal pazarı kurmaya çalışan modern kapitalist ak­ lileştirmeden özgürleşmiş bir bakışla kurmak.

sup kırka yakın insanın ölümünü nasıl de­ ğerlendirmeli? Bir doğal felaket olarak mı, yoksa Türkiye kapitalizmine yön veren güç ve dinamiklerin İstanbul’da sosyal olarak inşa ettiği bir “sınıf kırımı” mı? 17 Ağustos depremi gibi, Kasım 2006’da Diyarbakır ve Batman’ı vuran sel gibi, son yıllarda yaşa­ nan ­ve “doğal” nedenlerle tetiği çekilen­ her felaketin suratlara çarpan sosyal sonuç­ larını yüksek sesle haykırmak gerekiyor: Sermayenin bugünkü vurgun ve yağma dü­ zeninde, felaketlerden en büyük payı emek­ çilerin almasından daha doğal ne olabilir ki?

İşçi gibi yaşayıp işçi gibi ölmek İkitelli’deki tekstil fabrikasına yük taşıma dolmuşuyla taşınırken sel sularına kapıla­ rak can veren yedi işçinin cenazesinde bir mahalleli kadın şunu söylemişti: "İşçi gibi

yaşadılar, işçi gibi öldüler”. Fabrikanın ta­ nınmış ihracatçı patronu ise medya baskı­ sıyla savcı karşısına çıkartıldığında, “bu olaydan sel sularını görünce ayakları ıslan­ masın diye araçtan inmeyen işçi kadınlar sorumlu” deme pişkinliğini gösterdi. Bu patronlar, geçinmek için günde 11­12 saat en pis işleri yapmaya; işyerlerine ancak dı­ şarıdan açılan kapalı bir aracın içinde ayak­ ta gidip gelmeye mahkum olan kadınları kendi sınıfından kadınlarla karıştırma cüre­ tini, İstanbul’un göbeğinde kurdukları vahşi birikim düzeninden alıyorlar. Bunu teşhir etmek, onun değişmesi için uğraşmak bu­ gün daha fazla boynun borcu olmuştur.

Sermaye İstanbul’u nasıl dönüştürüyor? Dubai Şeyhi El Makdum’dan, Sami Ofer’e,

ABD’li Donald Trump’a ellerindeki birikmiş mali sermayeyi birer kağıt parçası olmaktan kurtarmak isteyen kapitalistler, “tower”ları, “rezidans"ları ve çok yıldızlı otelleriyle İs­ tanbul’u istila etmeye başladılar. “Kentsel dönüşüm” üst başlığında toplanabilecek olan süreç, bu istilanın hem zeminiydi hem de ondan beslendi. Dönüşüm kapsamında, bir yandan Zaha Hadid gibi dünya çapında tanınmış mimarları İstanbul'a çekerek “prestij projeleri” tasarlanırken, bir yandan da Toplu Konut İdaresi (TOKİ)’nin büyük meblağları bulan konut yatırımları ve pek çok mahallede belediyelerle işbirliği halin­ de gerçekleştirdiği yıkımlar gündeme geldi. Kent halkını Galata, Haydarpaşa Garı gibi kent yaşamında sosyal­simgesel değeri olan yerlerden/yapılardan mahrum bırakacak kararlar alındı.

>>

30 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Ekoloji
>> İstanbul’u daha da azmanlaştıran ve bu­
nin talepleri belirliyor. Kapitalizmin mezar taşları Yazımı, kentlerin kapitalizmin tarihinde hiç olmadığı kadar kâr güdülerince şekil­ lenmesinin sermayenin vardığı en cüret­ kar menzil olduğunu söyleyen değerli ar­ kadaşım, merhum Sevilay Kaygalak’ın Du­ bai Towers üzerine yazdığı yazıdan alıntı­ larla bitireyim. “Cüretkar çünkü hali ha­ zırdaki burjuva teamüller bile gözetilmi­ yor; hukuk hiçe sayılıyor ( belediyenin ka­ mu adına alacağı pay ve işin verilme tek­ niği açısından), kentsel demokrasi hiçe sa­ yılıyor, daha önemlisi kentsel/çevresel et­ kiler, özellikle İstanbul’un altyapısının bu projeleri kaldırıp kaldıramayacağı hiçe sa­ yılıyor. Açıktan bir satış gerçekleşiyor ya­ ni. Dubai Towers İstanbul projesi hızla yol alan bu satışın dikkate değer bir adımı. (...) Kim bilir, gücünün simgesi olarak ken­ tin orta yerine dikmek istediği bu anıt, ta­ rihin çöplüğüne düşmeden önce bıraktığı mezar taşları olacak belki de…” günkü felaketi getiren bu “dönüşüm” sü­ recinden en kârlı çıkan ise her gün gazete ve televizyonlara yeni bir “mega” projenin ilanını veren ve bir kısmı şimdiden yaban­ cı ortaklı hale gelmiş bulunan büyük inşa­ at şirketleri ve gayri menkul ortaklıkları oldu. Bunlar, arsa­arazi kapatarak, usul­ süz imar düzenlemeleri ve tadilatları yap­ tırarak, büyük konut projeleriyle, iş ve alışveriş merkezi yatırımlarına girişerek, uluslararası sermayeyle TOKİ tarafından kentsel rant alanlarına akıtılan milyar do­ larların etkisiyle kabardıkça kabaran pas­ tadan büyük paylar koparmaya çalışıyor­ lar. İstanbul bugün, sahip olduğu nitelikli iş­ gücü, yüksek standartlardaki kültür en­ düstrisi, finans, bilişim ve iletişim altyapı­ sıyla uluslararası sermayenin ihtiyaçları­ na hizmet eden bölgesel bir merkez haline gelmiştir. Dolayısıyla, kentin yaşadığı bu devasa dönüşümün seyrini; özellikle ge­ cekondu alanlarına yönelmiş kentsel rant ve yıkım baskısıyla küreselleşen sermaye­

İklim paz
Kyoto fiyaskoyla sonuç­ landıktan sonra sera gazı salımında hiçbir somut indirim hedefi henüz telaffuz edilmiyor.
Mehmet Horuş

Birleşmiş Milletler’in 64.Genel Kuru­ lu için New York’ta bulunan dünya li­ derleri şu ana kadar yapılan en bü­ yük İklim Zirvesi’nde bir araya geldi­ ler. 2012 yılında yürürlük tarihi sona erecek olan Kyoto Protokolü’nün ye­ rini alacak Kopenhag İklim Zirvesi öncesinde, iklim değişikliği ile ortak mücadele planı ve indirim hedefleri­ ne ilişkin ön görüşme yaptılar.

Büyük kentsel rant oyunu
İstanbul özelinde düşündüğümüzde kentsel dönüşüm, Türkiye’nin diğer parçalarından topladığı zenginliklerin yarattığı rantın yeni(den üretilecek) mekan parçalarında büyütülmesi ve büyük ölçüde ­kentsel siyasette ve be­ lediye meclislerinde etkili olan­ ser­ maye fraksiyonlarına aktarılmasına hizmet eden bir konudur. İstanbul’un bu dönüşümünde siyasi bir sorumlu­ nun bulunduğu, bunun da AKP hükü­ meti ve Büyükşehir belediyesi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kentte sosyal yaşamı nasıl “yeşillen­ dirdikleri” konuşulan neoliberal İs­ lamcılar, son süreçte hükmettikleri ­ Türkiye’nin en büyük tekellerinin ser­ mayelerinden bile daha büyük parala­ ra (17 Milyar 765 Milyon TL’ye) ula­ şan­ mali kaynakları nasıl kullandıkla­ rıyla gündeme gelir oldular. Nitekim, bu süreçte İstanbul Büyükşe­ hir belediyesinin kent mekanına plan­ sız biçimde gömdüğü bu kaynakların açtığı kanal sayesinde, İslamcıların­ belediye meclislerinde orantısız bir güce erişmiş bulunan­ müteahhitlere, inşaat ve ticaret sektörü temsilcilerine doğrudan ve dolaylı yollardan aktar­ dıkları rantların dudak uçuklatıcı bo­ yutlar kazandığı görüldü. Bunu (2003­ 2007 arasındaki toplam harcaması 17 Milyar TL’yi bulan) TOKİ harcamala­ rıyla birlikte aldığımızda, Türkiye’de sermaye fraksiyonları arasındaki den­ geleri bile değiştirebilecek bir rant ve kaynak aktarımının söz konusu oldu­ ğu da söylenebilir. İstanbul megakondusunda, en sosyal gözüken yatırımların bile üzerine kap­ kara çıkarcılığın gölgesi düşüyor. Bü­ tün yerel hizmet ve yatırımlar birileri için sağlanan haksız faydaların damga­ sıyla tedavüle girmiş bulunuyor. Örne­ ğin kentin bir yerine çocuk parkı yapıl­ dığında ya da kaldırım döşendiğinde, ön plana çıkan şey oradaki insanların yaşamına ne gibi bir olumluluk ve fay­ da katacağından ziyade, onu yapan müteahhidin o işten ne kadar fazla ka­ zanç sağladığı, oradaki emlak değerle­ rini ne kadar arttırdığı oluyor. Yani or­ taya çıkan devasa değişim değerinin yanında, sağladığı sosyal faydayla be­ lirlenen kullanım değeri cüce kalıyor. Park örneğinden giderek biraz daha açacak olursak, ona bakan evlerin de­ ğeri artıyor mu gibi sorular, “sıradan” (burjuva­küçük burjuva) İstanbulluyu da bu büyük kentsel rant oyununa da­ hil ediyor.

Dünyanın zamanı yok Kyoto Protokolü, iklim değişikliği ile mücadelede tam bir başarısızlık ör­ neği oldu. Protokolün öngördüğü yüzde beşlik indirim hedeflerine dahi ulaşılamaması bir yana, bilimsel ve­ riler iklim değişikliğinin önüne geç­ mek için derhal yüzde doksanlara va­ ran oranda indirim hedeflerine ihti­ yaç duyulduğunu ortaya koyuyor. Bu­ nun için fosil yakıtlara bağımlı sana­ yileşme ve ekonomik büyüme eğilim­ lerinin tersine çevrilmesi zorunlu ha­ le geliyor. İklim değişikliğiyle gerçek bir mücadele için ihtiyaç duyulan in­ dirim hedefleri ile kıyaslandığında, New York toplantısında dile getirilen Kyoto’ya göre kısmen arttırılmış indi­ rim hedeflerinin göz boyamaktan başka anlamının olmadığı açık. Özel­ likle dünyadaki toplam sera gazı salı­ mının yüzde kırkından sorumlu olan ABD ve Çin’in hiçbir somut indirim hedefi telaffuz etmeden yaptıkları ni­ yet açıklamalarına, hak etmedikleri iyimser anlamlar yüklenmemeli.
Kopenhag sürecinde de iklim deği­ şikliğini kapitalist sistem içerisinde çözmeye çalışan, havayı metalaştıran, emisyon ticaretine yasal zemin sunan esneklik mekanizmalarının terk edil­ diğine dair en ufak bir emare yok. Ko­ penhag sürecinin de kabak tadı veren müzakerelerle yıllarca somut ve ciddi bir mücadele planı ortaya koymadan

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 31

arlığı ısınıyor

kiye Kyoto Protokolü’nü de BM’ye üye ülkeler arasında en son sıralarda imzalayan ülke. Zirve’den sadece bir ay önce Kyoto Protokolü’ne resmen ta­ raf olan Türkiye’ye bu saatten sonra Protokol’e taraf olması hiçbir yükümlülük getirmiyor. Başbakan, dünyanın artık hiç­ bir işe yaramadığını kabul etti­ ği Kyoto Protokolü’nü imzala­ dıktan sonra kendisini “çevre­ cilerin daniskası” ilan etti ama BM’deki diğer ülkelerin Başba­ kan’a bu payeyi bu kadar kolay vermeyeceğini tahmin etmek zor olmamalı. Türkiye’nin bölgesinde edin­ meye çalıştığı yeni roller, eko­ nomik ve siyasal alandaki he­ defleri ile önümüzdeki yıllarda benimseyeceği iklim değişikli­ ği siyaseti dolaysız olarak bir­ biriyle ilgili konular. Türkiye, dünyadaki toplam sera gazı sa­ lımları içerisinde yüzde 3 paya sahip. Gelişmişlik düzeyi ve nü­ fusu itibariyle fazlasıyla iklim değişikliğinden sorumlu tutul­ ması gereken bir ülke olmasına rağmen Kyoto sürecinde pa­ zarlık masasına otururken kir­ letme hakkı konusunda diğer taraf ülkelere göre kendisine pozitif ayrımcılık uygulanma­ sını sağlayan özel bir statü içe­ risinde yer aldı. Bu sayede AKP, Türkiye’yi Dünya Bankası kredileri ve teşvik yasaları ile çimento ve termik santral cen­ netine çevirdi. Şimdi Hükümet aynı taktiği Kopenhag sürecin­ de de izliyor. Türkiye'nin, 2012 yılı sonra­ sındaki yeni iklim değişikliği rejiminde, "ortak fakat farklı­ laştırılmış sorumluluklar ilkesi ışığında ulusal koşulları, eko­ nomik ve sosyal kalkınma he­ defleri, görece kapasitesi dik­ kate alınmış adil bir hukuki statüyle yer almayı" istediğini belirten Erdoğan, konuşması­ nın devamında; "Böylelikle Türkiye, küresel salımlarla uluslararası mücadele ve işbir­ liği çalışmalarında sürdürüle­ bilir kalkınma hamlelerine za­ rar vermeyecek nitelikte 'ulu­ sal olarak uygun eylemleri' ye­ rine getirme konusunda üzeri­ ne düşeni yapabilecektir" diye­

rek hükümetin iklim değişikliği siyasetini net olarak ortaya koymuş oluyor.

Faturayı vatandaş ödeyecek Türkiye, sermayenin hizmetin­ deki iktidarlar tarafından pet­ rol ve doğalgaz boru hatlarının geçiş ülkesi olarak bölgesinde nüfuz sahibi olmaya çalışan, HES’ler, termik santraller ve çi­ mento fabrikalarının sermaye­ nin tüm kesimlerinin iştahını kabarttığı en kârlı yatırım alan­ larına dönüştüğü, tarımın çö­ kertildiği, su kaynaklarının özelleştirildiği, çevre mevzua­ tında “sürdürülebilir kalkın­ ma” sloganıyla sermayeye her türlü hareket alanı sağlandığı bir ülke durumuna getirildi. Başbakan’ın yukarıdaki konuş­ masının devamında bahsettiği “yeşil ekonomiler”in oluşturul­ ması için harcanacak meblağ­ lar ise atık su bedelleri gibi va­ tandaşın elektrik faturalarına yansıtılacak bir çeşit emisyon vergisi uygulamasına geçişin habercisi.
Türkiye, iklim değişikliğinden en fazla zarar gören ülkeler arasında yer alıyor. Giresun, İstanbul ve Artvin'deki sel fela­ keti benzeri olayları gittikçe daha sık yaşamaya başlayaca­ ğız. Dünyada olduğu gibi Tür­ kiye’de de iklim değişikliğin­ den en fazla yoksullar mağdur oluyor. Gerçek bir toplumsal muhalefet karşısına dikilmedi­ ği müddetçe sermayenin ve onun hükümetlerinin iklim de­ ğişikliğinden daha fazla kâr el­ de etmek dışında politika geliş­ tirmelerini beklememek gere­ kiyor. Özellikle Türkiye’de po­ litik bir çevre hareketinin ha­ len ortaya çıkartılamamış ol­ ması son yıllarda hayata geçi­ rilen çimento fabrikaları ve termik santrallerin kurulduğu yörelerdeki yerel halkın tepki­ sinin ortak bir politik program etrafında örgütlenmesini en­ gelliyor. Başbakan’ın ABD uça­ ğı hazırlanırken Samsun Ka­ vak’ta köylerine kurulacak çi­ mento fabrikasını protesto eden köylüler, New York’taki iklim teknokratlarından daha fazla ilgiyi hak ediyor.

sürüncemede kalması muhte­ mel görünüyor. Bundan dolayı BM’nin iklim değişikliği ile mü­ cadelede inandırıcılığını yitir­ diğinin farkında olan BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon, “Kyoto Protokolü'nün yerini alacak anlaşma için devam eden mü­ zakerelerin hızının artırılması gerek"tiğini belirtme ihtiyacı duyuyor.

da ülkem, Kyoto Protokolü'ne katılım belgesini 28 Mayıs 2009'da sunmuş ve 26 Ağus­ tos'tan itibaren resmen taraf olmuştur", değerlendirmesini yapıyor. Türkiye’de konuya yabancı yurttaşların bu sözlerden son­ ra hükümetin iklim değişikliği ile mücadelede büyük bir gay­ ret içerisinde olduğu izlenimi­ ne kapılması olağan karşılana­ bilir. Ama konuşmanın yapıldı­ ğı salondakiler, Başbakan’ın sarf ettiği sözlerin ne derece mesnetsiz olduğunu anlamış­ tır. Türkiye’nin İklim Değişikli­ ği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf olduğu 2004 yılından bu yana Cumhuriyet tarihi boyunca ku­ rulan kapasitenin 4­5 katı kap­ asitede çimento fabrikası ku­ ruldu. Çimento fabrikaları gibi sera gazı salımlarının diğer bir baş müsebbibi olan kömürlü termik santrallerin sayısında daha vahim bir artış var. Tür­

Başbakan samimi değil Türkiye, Kyoto Protokolü’nün öngördüğü indirim hedefleri için baz alınan 1990 yılından bu yana yüzde seksen dörtlük artışla dünyada sera gazı emis­ yonları en hızlı artan ülke ve artış trendi halen devam edi­ yor. Başbakan, Zirve'deki ko­ nuşmasında; “Türkiye, BM İk­ lim Değişikliği Çerçeve Sözleş­ mesi'ne 2004 yılında taraf ol­ muştur. Hükümetimin bu ko­ nudaki kararlılığı ve parlamen­ tomuzun da desteği sonucun­

32 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

Arjantin'de işçilerin 'patronsuz fabrika' zaferi
Patagonya'da bir fabrika, işveren tarafından sokağa atılmak istenen çalışanları tarafından yıllardır başarıyla yönetiliyor. İsmail Gündoğdu, 'işgalci ve yönetici' işçilerden Raul Godoy ile yapılan söyleşiyi çevirdi.
için mücadele ediyorduk ve Daniel, he­ men her türden eylemde aramızda yer alıyordu. Bundan dolayı o, bugüne kadar devam eden mücadelemizde bir sembol haline geldi.

Latin Amerika’da işçilerin üretime soktuğu bütün fabrika çalışanları 25­27 Haziran’da Caracas’da biraraya geldi

2001`deki işgal grevine nasıl gelin­ di sonunda? Arjantin ekonomisi çökmüştü. Binlerce fabrika kapanmış; milyonlarca insan işinden, küçük yatırımcılar birikimlerin­ den olmuşlardı. Bu durum kısa süreliği­ ne de olsa devrimci günlerin yaşanması­ na ve hükümetin düşmesine yol açtı. İş­ sizlerin başını çektiği 'piquetero hareke­ ti' ortaya cıktı; büyük şehirlerde halk toplantıları yapılmaya başlandı; işçiler fabrikalarını işgal ettiler vb. Bunların içinde Ekim 2001'den itibaren bizler de vardık. Çünkü aşırı borçlanmış Luigi Za­ non fabrikayı kapatmaya ve hemen he­ men tüm çalışanları sokağa atmaya ni­ yetliydi. İşçi denetiminde üretime geçiş na­ sıl oldu? Çok ağır bir süreçti. Beş ay boyunca fab­ rika dışında ve içinde çadırlarda kaldık. Ücretlerimizi sağlayabilmek için depoda bulunan malları satışa çıkardık. Stoktaki mallar bittikten sonra çalışanlar kurulu, 2 Mart 2002'de yaptığı toplantıda üreti­ min kendi denetimimizde tekrar başla­ tılmasına karar verdi. O zamandan bu yana patronsuz fab­ rika nasıl yürüyor? Bütün çalışanlar bir nevi işçi konseyi di­ yebileceğimiz bir örgütlülük içerisinde­ ler. Her bölümde kendi meslektaşları ta­ rafından seçilen ve yine onlar tarafından her an görevinden geri alınabilen bir ko­ ordinatör bulunmakta. Bütün önemli ka­ rarları almak üzere her ay tüm çalışan­ ların katıldığı bir toplantı yapılıyor. Eko­ nomik ve sosyal sorunları, üretim süre­ cinin sorunlarını, politik sorunları vb. kapsayan bir toplantı oluyor bu. Ama ay­ nı zamanda, öğle molamızın uzunluğu gi­ bi sıradan şeyleri de karara bağlıyoruz.

Çalışanlarının 2002`den beri fabri­ kayı kendi kendilerine işletmele­ rinden dolayı Arjantin keramik fabrikasi Zanon, Güney Ameri­ ka'nın dışında da tanınan bir fabri­ ka. Bu duruma nasıl gelindi? Zanon kıtadaki en büyük ve de en mo­ dern keramik fabrikasıdır. Yirmi beşin üzerinde ülkeye ihracat yapıyor. Yaklaşık 1.500 kişi çalışabilir burada. Şu an 470 işçi olarak fabrikayı ayakta tutuyoruz. Fabrika 1980'de, yani askeri diktatörlük döneminde kuruldu. Başından itibaren çalışma disiplini üzerinde demirden bir kontrol mekanizması vardı. Diktatörlü­ ğün devrilmesinden sonra sendikal ör­ gütlenmeye gidildi ama rüşvet yiyen sen­ dika başkanları işverenle anlaşma halin­ deydiler. Fabrika sahibi Luigi Zanon beş işçi çıkartmak istiyorsa, yirmi işçinin çı­ kışını bildiriyordu. Sendika da böylelikle on beş işçiyi 'kurtarmış' oluyordu. Biz fabrikayi işgal ettikten sonra, grev kırıcı­

ları ve patronun adamları tarafından bir­ çok kez fabrikayı boşaltma girişimi oldu. Bunların arasında bu 'sendikacılar'ı da görüyorduk.

Çalışanların mücadele kararlılığı­ nın artmasına hangi olaylar neden oldu? İşçi arkadaşımız Daniel'in, işyerinde ya­ sal olarak bulundurulması gereken tıbbi aracın yokluğundan dolayı 16 Temmuz 2000`de ölmesi, 'vahşi grev'i tetikledi. Bu grevi yeni seçilen sendika önderliği ola­ rak devreye soktuk. 'Dokuz günlük grev'de, grev nöbetleri tutarak ve çadır­ lar kurarak fabrikayı bloke ettik. Aynı za­ manda bir kadınlar komisyonu oluştu­ ruldu ve ilk sokak işgalleri gerçekleştiril­ di. Çalışanların neredeyse tamamı arka­ mızdaydı ve patron tarafindan sadece sa­ yılardan ibaret olarak görüldüklerinde hemfikirdiler Daniel güvencesiz çalışan kiralık bir iş­ çiydi öldüğünde. Bizler, ister güvenceli ister güvencesiz, bütün işçilerin hakları

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 33

Uluslararası
Geçen hafta il parlamentosu fabrikanın kamulaştırılması­ na karar verdi. Böylelikle amacınıza ulaşmış oldunuz mu? 13 Ağustos 2009 gecesi, oylama­ dan önce üç binin üzerinde insan parlamentoya yürüdü. Bunların içinde bütün ülkeden militan işçi­ lerin temsilcileri vardı, örneğin Buenos Aires metrosunun çalışan­ ları gibi. Patagonya'nın sert rüzgâ­ rına rağmen parlamento önünde bekleyişe geçtik, ta ki sabahın er­ ken saatlerinde oylama sonuçları belli olana dek. Sonuçta parlamen­ to, fabrikanın kamulaştırılmasına karar verdi ve fabrikayı bizim koo­ peratifimiz FaSinPat'a (Patronsuz Fabrika) devretti. Yasaya göre il yönetiminin, fabri­ kanın eski borçlarından bir bölü­ münü ödemesi gerekiyor. Bize gö­ re bu borçlar Zanon ailesine ait ol­ duğundan devlet tarafından üstle­ nilmemeli. En azından şimdilik fabrikayı boşaltma girişimlerin­ den ve diğer problemlerden kur­ tulduk. Son sekiz yıl içerisinde şid­ det kullanılarak tam beş kez fabri­ kadan çıkartılmaya çalışıldık. Biz Zanon'un halkın hizmetinde olma­ sını istiyoruz. Yaşanmakta olan kapitalist kriz koşullarında Zanon işçi­ lerinin deneyiminin nasıl bir önemi var? Bizim parolamız her zaman şuy­ du: Bir fabrikayı yönetebiliyorsak bir ülkeyi de yönetebiliriz. Ben on beş yıldır bu fabrikada çalışıyo­ rum ve iş arkadaşlarımın politik gelişimini gözlemleyebildim. Uzun süreli mücadele benim bütün mi­ litan inançlarımı onayladı. Başlan­ gıçta genel bir tepkisizlik hüküm sürüyordu. Gemisini kurtaran kaptan misali, aşırı derecede bir bireycilik ve en önemlisi de koca­ man bir kuşku hali. Bu ruh haline sebep olan şirketin saldırıları ve sendika bürokrasisinin ihanetiydi. Ama nasıl ki fabrikadaki ilişkiler değişmeye basladı, mizah da, ya­ şama azmi de, moral de değişmeye basladı. Daha öncesinde koyun sü­ rüsü gibi hareket eden aynı işçiler mücadeleye atıldılar ve tarihsel önemde bir başarıya ulaştılar. Bu tabii ki kendiliğinden olmuyor. Bunun için günbegün çabalamak gerekiyor.

Berlin Duvarı’ndan 20 yıl sonra

Yıkılışından 20 yıl sonra Doğu ve Batı Berlin’i ayıran duvardan geriye kalan iz kimseyi birbirinden ayırmıyor

Toplumsal zenginliğin ka­ musal mülkiyet altında yağ­ malanmasına paralel bir ge­ çiş döneminin ardından yı­ kılan “Reel Sosyalizm” hâlâ çözümlenmeyi bekliyor
Engin Erkiner

masının mekanizmalarının incelenmesi ge­ reklidir.

Berlin Duvarı’nın yıkılması 20 yıl önce Orta ve Doğu Avrupa’da yaşanan büyük değişi­ min simgesi oldu. Polonya, Macaristan, De­ mokratik Almanya Cumhuriyeti (DAC), Çe­ koslovakya’nın ardından Bulgaristan ve Ro­ manya’da da komünist ya da aynı anlama gelen ad taşıyan partiler iktidarı kaybettiler. 20 yıl sonra bu sonuca götüren süreci yeni­ den anlatmak yerine, bizi, yaşanmış sosya­ lizmin analizinde neyin engellediği üzerinde durulması daha doğru olur. Yaşanmış olan bu büyük değişimin hiç olmamış gibi atlan­ ması ya da unutulması mümkün olmadığı gibi, bazı “açıklamalar” da günü kurtarma­ nın ötesinde anlam taşımaz. Örneğin “yaşanmış olan sosyalizm değildi” gibi… Yaşanmış olan her durumda kapitaliz­ me seçenek bir düzenin oluşturulması çaba­ sıydı ve yaşayamadı. Kapitalizme seçenek ol­ mak iddiasındaki bir sistemin tarihe karış­

Bizi engelleyen nedir? Esas engel yöntemle ilgilidir. 1989’u açıkla­ mak için incelemeye Marx­Engels’ten başla­ dığınızda tarihin içinde kendinizi kaybeder, bir türlü 1989’a gelemezsiniz. Tarihin ince­ lenmesine sondan, yaşanmış sosyalizmden sonra ortaya çıkan kapitalizmden başlamak gerekir. Reel sosyalizmin özelliklerini en iyi anlatacak olan, o toplumdan ortaya çıkmış olan kapitalizmdir. Ancak bu yolla sosyalist ülkelerde burjuvazinin ortaya çıkması ve ge­ lişmesinin mekanizması anlaşılabilir. Hangi etkenlerin bu sonuca yol açtığı ve 1989’a gö­ türen tarihsel süreç incelenmesi gereken ikinci aşamadır. 1989’un ana noktaları Birkaç soruyla şu belirlemeler yapılabilir: Sosyalizm sonrası kapitalizmde burjuvazi kimlerden oluşmaktadır? Sosyalist düzende politik, ekonomik ve kül­ türel alanda ilk ve ikinci kademede olan in­ sanlar ile yıllardan beri düzene muhalefet edenlerin bir bölümü bu burjuvaziyi oluştu­ rur. En önemlisi, bu ülkelerdeki küçük mal ve hizmet üretiminden gelişerek büyümüş bir burjuvazi söz konusu değildir. Bu büyük değişimin -Romanya dışında- şiddete başvurulmadan gerçekleşmesi nasıl açıklanabilir? Yeni düzen burjuvazisinin önemli bölümü­ nü eskinin üst ve orta kademesi oluşturun­

>>

34 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası
hakim olmak zor olmadı. Sosya­ >> ca, polis ve orduyakapitalizmde ­deşifre olmuş bir­ lizm sonrasındaki kaç kişinin dışında­ devri sabık yaratılmaması da bu “yumuşak geçiş”le ilgilidir. 1989’da büyük kitle eylemleri görüldü mü? Evet! Polonya’da düzen 1980 yılında Dayanışma Sen­ dikası’nın kurulmasından beri işçi hareketi tarafın­ dan ciddi biçimde sarsıldığı için dikkat çekici büyük bir kitle hareketi görülmedi. Bu ülkede, bunun yerine sürekli hareketlilikten –grevler ve gösteriler­ söz edi­ lebilir. Macaristan, Çekoslovakya ve DAC’de ise komünist partisine karşı büyük kitle hareketleri görüldü. Özel­ likle DAC’de çok sayıda parti üyesinin de katıldığı ve haftalarca süren Pazartesi Gösterileri, Berlin Duva­ rı’nın ve FAC ile sınırın bütün noktalarda açılmasına neden oldu. Sosyalist yönetimlere karşı kitle gösterilerinde ortak bir talep var mıydı? Evet! Komünist partisinin önderliğini güvenceye alan anayasa maddesinin iptali, çok partili sistem ve serbest seçimler… Önemli toplumsal değişimlerin öne çıkardığı kavramlar vardır. 1989 için hangi açıklayıcı kavram söz konusudur? Politik kapitalizm… Önemli konumlardaki kişilerin saf değiştirdiği, devleti soyarak hızla zenginleştiği, üretim araçlarında ise kamusal mülkiyetin sürdüğü bir geçiş dönemini simgeler. Rusça’da nomenklatura denilen bu kesimdeki dönüşümle halkın muhalefeti üst üste gelince düzenin hızla çökmesi kaçınılmazdı. Sosyalizm, üretici güçlerde kapitalizmi yakalamak ve geçmek iddiasını kaybedince, düzenin meşruiyeti de sona erdi. Sosyalizmdeki çeşitli aksaklıklar ve yan­ lışlara karşı yıllardan beri var olan ama bastırılan kit­ le muhalefeti de patladı. Mevcut düzeni savunan kimse kalmamıştı, onu düzeltmek isteyenlerin de güçleri yetmedi. Yaşanmış sosyalizmin tarihinin incelenmesinde hangi kaynaklara dayanılması gerekir? Kaynak sınırlaması yapmak doğru olmaz; ama o top­ lumda yaşamış, sorumluluk üstlenmiş ve Duvar’ın yıkılmasından sonra da solda kalmış insanların yaz­ dıkları çok sayıda yapıtı atlayarak değerlendirme yapmaya çalışmak da bizi bir yere götürmez. Reel sosyalizm tarihi hakkındaki bilgimiz 1920’li yılların sonlarına kadar geliyor ve buradan Gorbaçov’un SBKP Genel Sekreteri olduğu 1985’e atlıyor. Bu arada neler oldu, bilinmiyor, bilinmesi de önemsenmiyor. Gerçekte ise, önce Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde ardından da SSCB’de sosyalizmin yıkılmasına yöne­ lik soruların yanıtları bu dönemdedir. Öncesi de var­ dır kuşkusuz, ama bu toplumların yaşamlarında bü­ yük yer tutan yaklaşık 50 yıllık dönemi atlayarak gerçekçi bir değerlendirme yapılamayacağı da açık­ tır. Alışkanlık galiba… Yaşadığımız ülkenin tarihini bile, bu konuda bize öğretilmiş uydurmaları kendimiz de uzun süre yeniden ürettikten sonra daha yeni öğren­ meye başlıyoruz. Benzer bir durum sosyalizm tarihi konusunda da var. Umarım bu konuda bilgi temeline dayanan gerçekçi bir bakış açısına yönelmek kendi tarihimiz örneğindeki kadar uzun sürmez.

Güney Afrika "özgü siyah işçiler henüz
Güney Afrika'nın ulusal demokratik devrimi, emekçileri sınıf ayrımcılığından kurtaramadı

Tolga Tören

Güney Afrika’da son yıllarda yaşa­ nan süreç, iktidar partisi Afrika Ulusal Kongresi'nin (ANC) sol ka­ nadı, Güney Afrika Sendikalar Kon­ federasyonu (COSATU) ve Güney Afrika Komünist Partisi (SACP) ta­ rafından “ulusal demokratik dev­ rim” diye adlandırılıyor.

Irk ayrımcılığıyla mücadele Ülkenin kapitalist gelişme sürecin­ de, 1948’de iktidara gelen Ulusal Parti tarafından yönetilen, kuralla­ rı beyaz kapitalist sınıf tarafından ve insanlık dışı bir şekilde konan, kalifiye işlerde istihdam edilen be­ yaz “emek aristokrasisi”nin de yer

yer açıktan yer yer üstü örtü bir şekilde desteklediği “apartheid” (ırk ayrımı) önemli rol oynadığına göre sürecin tanımlanmasında “ulusal” ifadesinin kullanılmasında bir sakınca yok. Ülkenin, apartheid karşıtı hareketin mücadeleleri ile kazanılan; dünyanınen demokra­ tik anayasası olarak kabul edilen; ülkedeki bütün ulusların dillerini resmi dil olarak tanıyan; 1955’te geçen ve “halk yönetecek”, “ülke­ nin serveti paylaşılacak” gibi ifade­ lere yer veren Özgürlük Bildirge­ si’ne dayanan bir Anayasa’ya sahip olduğu düşünülürse, demokratik ifadesi de gayet uygun düşüyor. Tabii, demokrasiyi mülkiyet ve üretim ilişkileri ile ilişkilendirme­ yip, kağıt üzerinde yazan görece

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 35

r" ama değil!
temelini oluşturan siyah

Mandela’nın hemen her koşulda altını çiz­ diği, mücadelenin Güney Afrika’da yaşa­ yan beyazlar dahil, herkesin özgürlüğü için veriliyor olduğu, ulusal özgürlük ha­ reketinin tabanının, şehir dışında inşa edi­ len kulübelerde insanlık dışı koşullarda yaşamaya mahkum edilen, kalifiye işler­ den ve örgütlenme hakkından men edilen siyah işçi sınıfına dayanması gibi faktörleri de yabana atmamalı. Bu durum aynı za­ manda, mücadeleyi neden ilerici olanlar da dahil beyazlarla kol kola yürütmekten kaçınan, anti komünist ve milliyetçi bir po­ litika izleyen siyah milliyetçiler tarafından değil de, ilerici güçler tarafından kazanıl­ dığını da açıklar niteliktedir: Sınıf bilinci, enternasyonalizm, ezilen ulusa özgürlük, antiemperyalizm ve antikapitalizm. 1994 öncesi mücadele, ulusal özgürlük ha­ reketleri, komünist/sosyalist hareket ve emek hareketinin bir araya geldiğinde ne­ ler yapabileceğini ne kadar net ortaya ko­ yuyorsa, 1994 sonrası da, böylesi bir bir­ liktelikte, sınıf, emek, antikapitalizm gibi vurguların olmaması durumunda sonucun nasıl bir hüsran olabileceğini ortaya koyu­ yor. Bunu daha iyi anlamak için 1994 son­ rasına kısaca bakmakta fayda var.

tışmalar, 2007 yılında yapılan Polokwane Konferansı’na kadar sürdü. Söz konusu Konferans’ta sol kanat yeniden ANC içinde iktidarı ele geçirdi ve “ulusal demokratik devrim”i canlandırma taahhüdünde bu­ lundu.

ileri haklara indirgiyorsak. Bu son noktayı da akılda tutarak ve ülkenin içinde bulun­ duğu sosyo ekonomik koşullardan hare­ ket ederek “devrim” kavramının ise soru işareti yarattığını belirtmek gerekiyor.

Devrim? Bu noktada sorulacak haklı bir “neden” sorusunun cevabı ise “apartheid” öncesi sınıf mücadeleleri/ulusal mücadele dina­ mikleri ile bugünkü realitenin anlaşılma­ sında yatıyor. Apartheid karşıtı mücade­ lenin tarihini bu yazıya sığdırmanın imkâ­ nı elbette yok, ama en azından şu kadarını vurgulamakta yarar var: 1994’de başarıya ulaşan “apartheid” karşıtı mücadelenin en önemli özelliklerinden birisi, emek hare­ keti, ulusal hareket ve sosyalist/komünist hareket birlikteliğinde yürütülmüş olma­ sıydı.

Sosyal demokrasiden neo­liberalizme 1994’ten 1996’ya kadar geçen sürede programına dayalı olarak, COSATU ve SACP desteği ile, sosyal demokrat politika­ lar uygulayan ANC, 1996’da Büyüme, İs­ tihdam ve Gelir Dağılımı (GEAR) başlığı ile sunulan ve içeriği ülke içi burjuvazinin ta­ lepleri ile Dünya Bankası’nın yapısal prog­ ramlarına dayanan neo­liberal politikalar bütününü uygulamaya soktu. Söz konusu program, ülkenin beyaz sermaye sınıfı ve apartheid karşıtı mücadele esnasında ge­ liştirdiği uluslararası bağlar sayesinde ser­ maye biriktirme imkânı elde eden siyah yeni burjuvazinin taleplerinin karşılanma­ sı ve apartheid karşıtı mücadeleye işçi sı­ nıflarının bastırması ile de olsa destek ve­ ren uluslararası çevrelere verilen diyettir: Güney Afrika cumhuriyeti “liberal bir de­ mokrasi” olmalıdır. 2007’ye kadar devam eden bu sürecin fa­ turası, başta telekomünikasyon olmak üzere büyük kamu işletmelerinin özelleş­ tirilmesi, yüz binlerce işçinin işini kaybet­ mesi ya da daha güvensiz koşullarda yaşa­ maya başlamasıdır. Ülkenin önemli sorun­ larından birisi olan HIV/AIDS oranların­ daki patlama ve sağlık hizmetleri krizi de cabası. Üçlü ittifakın kimi bileşenleri, “ulu­ sal demokratik devrim”i terketmemek adına, kimileri de, yeni türeyen burjuvazi­ nin arasına çoktan katılmış olduklarından ittifaktan ayrılmadılar. İttifak içindeki tar­

Yeni hükümet ve sonrası… Geçtiğimiz Nisan'da, liberallerin ANC’den ayrılıp siyah orta sınıfa dayanan liberal bir parti kurmalarına, medyada bolca boy göstermelerine rağmen, sol kanat yöneti­ mindeki ANC, COSATU ve SACP’nin desteği ile yüzde 67 oy alarak iktidar tazeledi. Yeni hükümet sonrasında olup bitmeye devam edenler neler? • Hükümette yirmiyi aşkın büyük sermaye temsilcisi, geçmiş dönemde uygulanan li­ beral politikaları uygulayıcısı olan birçok isim ve sayıları bir elin parmaklarını bul­ mayan sendikacı/komünist, • Madenlerden neredeyse her gün gelme­ ye devam eden ölümlü iş kazası haberleri, • Su, elektrik ve tuvalet dahi bulunmayan enformel yaşam alanlarında yaşayan top­ lulukların sürekli eylemleri ve “solcu” dev­ let başkanı Zuma’nın “vakit bulamadığı için” onları ziyaret edememesi, • Maden işçilerinden belediye işçilerine, hekimlerden resmi devlet televizyonunda çalışanlara kadar hergün yenileri eklenen ve bazen copla, bazen polisin açtığı ateşle, bazen de tutuklamalarla bastırılmaya ça­ lışılan grevler, • Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak ol­ maktan kaynaklı, göz boyamaya dayanan “kentsel dönüşüm projeleri”, • “Manzarayı bozan” enformel yerleşim yerlerinde yaşayan toplulukların zorla yerlerinden atılmaları, • Temel haklardan yoksun, güvencesiz ça­ lışan, apartheid’in hiç de azımsanamaya­ cak katkısıyla HIV/AIDS pençesinde bo­ ğuşmaya devam eden bir halk, • Tabanda işçi sınıfına dayansa da ideolo­ jik olarak çoktan öteki “sınıf”ın saflarına geçmiş bir ulusal özgürlük hareketi, • Bir yandan hükümetin ortağı olup bir yandan da hergün polisten dayak yiyen iş­ çilerine “ulusal demokratik devrim” hikâ­ yeleri anlatan bir sendika konfederasyo­ nu, • Tüm bunlara rağmen, “devrim”i ilerlet­ me hayali kuran ama işbirliği yaptığı ulu­ sal hareketin sınıfsal karakterini göz ardı eden bir komünist partisi. Peki tüm bunlar neyi gösteriyor? Sınıf perspektifi olmaksızın kazanılan bir “ulu­ sal özgürlük”ün, ulusun bütün sınıflarının o özgürlüklerden istifade edebilmesini ga­ rantilemediğini.

36 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

Obama’nın sağlık reformu ve ‘piyasanın görünmez eli’
Özel sigorta şirketlerine rekabet aşısı yapmayı hedefleyen Demokratların reform tasarısı sağlık hizmetinin bir insanlık hakkı olduğunu gözden kaçırıyor
E. Ahmet Tonak
lerce 'bireysel özgürlük' düşkünü sokağa döküldü, Amerika’nın 'sosyalizm girda­ bına' sürüklenmesine izin vermeyecek­ lerini haykırdı!

Obama’nın sağlık reformu, hizmetleri önemli ölçüde pi

yapmasına rağmen ne daha sağlıklı bir toplum yaratabilmiş, ne de herkese sağ­ lık hizmeti sağlayabiliyor. ABD’nde şu anda var olan sisteme göre nüfusun çoğunluğu ya işyerleri yoluyla ya da kendi imkanlarıyla özel sigorta şir­ ketlerince sigortalı. Devletin de hem fe­ deral hükümet aracılığıyla (Medicare ve Medicaid) hem de eyaletler aracılığıyla (CHIP) sunduğu sağlık sigortaları ve hiz­ metleri var. Medicare 65 yaş üstünü, Me­ dicaid özel sigorta satın alamayacak du­ rumda olan çocukları, hamileleri ve en­ gellileri, CHIP ise düşük gelirli aileleri kapsıyor. Ayrıca, federal devlet aracılı­ ğıyla savaş görmüş eski ordu mensupla­ rına ve Amerika’nın yerli nüfusuna sunu­ lan, karşılıksız, sosyalleştirilmiş sağlık hizmeti diyebileceğimiz uygulamalar da mevcut. Sağlık sisteminin bu kurumsal yapısı du­ rumun nasıl olduğunu bir ölçüde sezdir­ tiyor. Çünkü, var olan duruma esas dam­ gasını vuran, hem bunca insanı sigorta­ sız bırakarak sağlık harcamalarının kontrolsüzce hızla artmasına yol açan sağlık sektörünün kapitalist şirketleri. Hepsinin ortak motivasyonu kârlarını maksimize etmek olan ve en başta özel sigorta ve ilaç şirketlerinin geldiği bilu­ mum özel hastaneler ve klinikler. Suçlu­ lar listesine şirketlerin yanı sıra, bir de var olan yapıdan pek rahatsız olmayan, hatta kendi çıkarları açısından sürme­ sinden medet uman Amerikan Tabipler Birliği’ni de (AMA) eklemek gerekiyor.

ABD Başkanı sıfatıyla 9 Eylül’de, Temsil­ ciler Meclisi’nde onca televizyon kame­ rası kendisine yöneldiği sırada, Oba­ ma’nın kalkıp da “bu kriz bizi yaktı, nasıl içinden çıkabileceğimizi bilemiyorum” demesini beklemiyorduk. Konumu ve rolü icabı ne demesi gerekiyorsa onu de­ di. İlkin, moda tabirle, ‘empati’ sahibi bi­ risi olduğunun sık sık tekrarlanması ge­ rektiği için hemen o ihtiyaç giderildi: Obama, trilyonlar harcanmasına rağmen, hâlâ ABD’nde milyonlarca işsizin, boğa­ zına kadar borçlu yoksulun kol gezdiğini teslim etti. Hemen ardından, ekonomi­ nin gerçekten eski haline gelecek şekilde kendini toparlayabilmesi için aylara (yıl­ lara demeye dili varmadı!) ihtiyaç oldu­ ğunu ekledi. Sonra da, geçen Ocak’dan beri uygulanan politikalarla ekonomiyi felaketin eşiğinden döndürdüklerine inancının tam olduğunu belirtti. Konu ne olursa olsun, ABD Başkanı’nın tüm önemli konuşmalarına bu tür bir gi­ rişle başlaması adeta standartlaştırıldı. Obama’nın etrafını kuşatan halkla ilişki­ ler ‘uzmanı’ lider paketleyicilerinin, dü­ zene güvenini tamamen yitirmiş, tam bir moral çöküntüsü yaşayan Amerikalıların bu tür bir inanç tazeleme ritüeline sık sık ihtiyacı olduğunu düşündüklerine eminim. Oysa, konuşmanın konusu sağ­ lık sistemi reformu olduğu için, Obama ağzıyla kuş tutsa, konuşmasının neresin­ de kendisine ne söyletilirse söyletilsin milyonlarca muhafazakâr Amerikalıyı ik­ na edemezdi. Nitekim edemedi de. Bin­

ABD sağlık sistemi Nüfusu ve yüzölçümü itibariyle olmasa da, ABD hâlâ, bir yandan, dünyanın üre­ tim ve tüketim bakımından en büyük ül­ kesi, öte yandan da kapitalist emsalleri arasında en çok sağlık sigortasından mahrum bırakılmış, hastalandığında so­ kakta ölüme terkedilmiş en geniş nüfusa sahip. Sigortasız sayısının yaklaşık 8 milyonu çocuk olmak üzere 45 – 50 mil­ yon, sigortası yetersizlerin ise 25 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Sigor­ tasızlar ordusuna eklenenlerin sayısı da son dönemde günde 14,000'e varmış du­ rumda. Şu ya da bu şekilde kendini da­ yatan sağlık sorununun ilk boyutu bu: kapitalizmin yarattığı harikalar diyarın­ da nüfusun neredeyse beşte birinin sağ­ lık hizmetlerinden yararlanamadığı bir vahşetin sürdürülemezliği. Diğeri ise, sağlık hizmetlerinin fiyatı ve herkese yüklediği muazzam yük. Özel sağlık si­ gortalarına ödenen yılda 1.5 trilyon do­ lara dayanan sigorta primi, federal hükü­ metin üstlendiği yaklaşık 1 trilyon, yerel yönetimlerin, eyaletlerin üstlendiği 0.25 trilyon dolara yakın harcama. Sağlık sek­ törünün parasal büyüklüğü aşağı yukarı ABD ekonomisinin altıda birine tekabül ediyor. Hem miktar büyük hem de hızla artmaya devam ediyor. 1980’lerden bu yana, sağlık harcamaları 25 yılda 5 misli artmış! ABD emsallerinden, kişi başına aşağı yukarı 1.5 misli, OECD ortalama­ sından 2 misli fazla sağlık harcaması

Ne isteniyor, ne olmalı? Obama, tam bir orta yolcu olarak, 9 Eylül

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 37

Obama Guantanamo’yu kapatma sözünü tutamıyor
Guantanamo’da hala 225 tutsak var. Ancak Temsilci­ ler Meclisi, yargılanmak için de olsa ülkeye girme­ lerine izin vermiyor
Obama, Başkan seçilmesinin hemen ar­ dından Guantanamo cezaevinin Ocak 2010 itibariyle kapatılacağını söylemişti. Ancak ABD Temsilciler Meclisi’nin üste alıkonulan tutsakların ABD’ye transferini engelleyen kararı kabul etmesiyle bu vaa­ di tutması zora giriyor. Guantanamo cezaevi, ABD'nin önceki baş­ kanı George W. Bush döneminde, başta Af­ ganistan olmak üzere çeşitli ülkelerde ya­ kalanan terör şüphelilerinin tutulması için açılmış, tutsaklara yapılan insanlık dışı uygulamalar dünya genelinde tepkilere neden olmuştu. Halen 225 kişi burada tu­ tuklu bulunuyor. Bunlardan bazılarının kendilerini kabul edecek ülkelere gönde­ rilmesi, diğerlerinin de ABD’de yargılan­ ması planlanıyordu. Ancak Temsilciler Meclisi’nin 163’e karşı 258 oyla kabul edi­ len kararından sonra tutsakların nasıl ve nereye gönderileceği bilinmiyor. Konuyla ilgili son hazırlanan raporlar, Gu­ antanamo’daki tutsakların transferinde yasal, siyasi ve diplomatik bazı engeller ol­ duğunu ortaya koymuştu. Böylece Oba­ ma’nın seçimden önce veya hemen seçim ertesinde verdiği sözlerden birini daha tutması zora girdi.

iyasaya devrettiği için soldan eleştirilirken, sağ devlet katkısını “sosyalizm” diye niteliyor

konuşmasında ne sol ne de sağ kesimle­ rin reform önerilerini benimsemediğini belirtmeyi de ihmal etmedi. Sağın ne is­ tediğini tahmin etmek zor değil. Düzen yanlıları, eldeki kırık dökük, pahalı ve ça­ lışmayan sistemin bile kapitalistlere ve devlete fazla sorumluluk yüklediğini, pa­ halı olduğunu savunuyor. Devlet sağlık hizmeti alanından çekilmeli, işverenler çalışanlara sağlık sigortası sağlamak zo­ runda kalmamalıymış; isteyen, istediği kapsamda sağlık sigortasını satın alabil­ meliymiş. Hedeflenen, kimsenin kimse­ ye karışmadığı, kendinden başkasını tak­ madığı tam bir ‘bireysel özgürlük’ cenne­ ti! Sadece parası olanın sağlık hizmetin­ denden yararlanabildiği bir kapitalist ütopya. Obama, sol kesime atıfla, Kanada ve Avustralya’da örnekleri olan “tek ödeyi­ ci” (single payer; yani, merkezi devlet so­ rumluluğunda olan bir sistem) türünden bir reform talep edildiğini söyledi. Bir ölçüde doğru. ABD’de sol kesimde geçen tartışmalarda genellikle özel sigorta şir­ ketlerinin tamamen devreden çıkartıl­ ması ve şu anda devletin yönettiği, sağ­ ladığı sigorta ve sağlık hizmetlerinin bir­ leştirilerek, herkesi kapsayacak biçimde yaygınlaştırılması savunuluyor. Bu for­ mülasyon da Obama dahil neredeyse bü­ tün siyasilerin gündeminden düşmüş, “tek ödeyici” adı verilebilecek pakete bir hayli yakın. Obama’nın savunduğu pakete gelince; en can alıcı, dolayısıyla öfkeleri en çok çe­ ken yanı sigortasızların önemli bir kesi­ minin devlet tarafından sigortalanarak sağlık hizmetinden yararlanabilir hale getirilmesi. Geri kalan sigortasızları ise

gruplandırarak piyasa aracılığıyla özel sigorta şirketleri ile pazarlık edebilir ha­ le getirmek. Bu yoldan sigorta şirketleri arasında rekabetin gelişmesini sağlaya­ rak sağlık harcamalarında azalma sağla­ mak amaçlanıyor. Bir taşla iki kuş. Pa­ ketin bu yanının dayandığı zihniyetin merkezinde piyasanın görünmez elinin her derde deva olduğu, kapitalizmin be­ lalarının eksik rekabetten kaynaklandığı safsatası var. Sosyalistlerin sağlık hizmetinin üreti­ minde, dağıtımında, kullanımında farklı önerileri değerlendirirken gözden kaçır­ maması gereken en önemli ilke sağlıklı yaşamın bir insanlık hakkı olduğudur. Sağlıklı yaşam modern toplumda en ge­ niş biçimde tanımlanmış sağlık hizmeti imkanından yararlanabilmeyi gerektirir. Bu hizmet kümesinin başında önleyici, koruyucu sağlık hizmetleri gelir. Herke­ sin her türlü tıbbi müdahale, hastane, te­ davi, bakım hizmetinden ihtiyacı oldu­ ğunca yararlanabilmesi, gerekli ilaç ve gereçlere erişebilmesi sağlanmalıdır. Ve bütün bu hizmetlerin hastanın ödeme kapasitesinden tamamen bağımsız her yerde aynı kalitede sunuluyor olması şarttır. Kapitalist düzen içinde, piyasa­ nın mantığına, dinamiklerine terkedil­ miş, aşırı özelleşmiş sağlık sektörü re­ formlarla bizim özlediğimiz bu ideal şek­ le dönüştürülemez. Hedef, fiyatı olma­ yan, karşılıksız sunulan sağlık hizmetidir. Dolayısıyla, bir yandan bu ideali ve sağ­ lıklı yaşamın bir hak olduğunu vurgular­ ken, diğer yandan da emekçilerin sağlık hizmetinden yararlanma imkanını geniş­ leten her girişimi desteklemenin sosya­ list mücadelenin icabı olduğunu unut­ mamak gerekir.

38 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kültür & Zihniyet Kavramların dili

Kirli savaş ve haksız savaş
“Savaş” kavramı da “Kirli Savaş” tanımlaması da Kürt coğrafyasında yaşananları anlayıp anlatabilmek ve hala sürdürülen haksız savaş karşısında tutum alabilmek için yeterli değil
Alp Hakan Güvenir
Hükümet cephesindeki tüm acemilik ve samimi­ yetsizliğe, atılacağı havası yaratılan adımların ka­ dük kalacaklarının baştan belli olmasına karşın, hemen herkesin ortaklaştığı nokta, “Barış İkli­ mi”nin yaşandığı bir süreçten geçtiğimiz. Barış beklentisi ve havası süren savaşın bitmesi­ ne dair özlemlerin ifadesi aynı zamanda. Bu öz­ lemler ki son Kürt isyanının başlamasından bu yana neredeyse tüm tarafların ilk kez ortak dil kullanırcasına aynı kavramlarla ifade ettiği öz­ lemler. Oysa isyanın başlarında gerek özlemler, gerek süre giden durum taraflarca farklı ve kul­ lananın tarafını da dolaysız biçimde yansıtan kavramlarla ifade ediliyordu. Bugün, görünürde­ ki ortak dil, Kürt ulusal hareketi yahut Türkiye sol hareketinin tezlerinin egemenler tarafından artık kabul edilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Değişim, esas olarak Türkiye sol hareketinin, ya­ şanan gerçekliği ve bu gerçeklik üzerinde şekil­ lendirdiği taleplerini ifade etmek için kullandığı kavramlardaki farklılaşmaya bağlı yaşanıyor. bitlenmiştir. Bu nedenden dolayı, genel bir savaş karşıtlığı ile yetinmemeli ve “savaş” olgusunu her gündem edinişimizde, şiddet yoluyla sürdürüle­ nin hangi politika olduğunu vurgulamalıyız. Bu işe girişildiği anda görülecektir ki hangi savaş gündem edinilirse edinilsin, birden fazla taraftan ve politikadan söz edilmeye başlanacak. Birden fazla taraf ve politikanın bütün açıklıkları ile or­ taya çıkartıldığı durumda ise genel bir “barış” ta­ raftarlığının yerini hani politikanın arkasında, hangisinin karşısında olunduğu meselesinin al­ ması kaçınılmazdır. “Savaş” denildiğinde, bizler için önemli olanın, şiddet yoluyla sürdürülen po­ litikaların hangisiyle ne türden ilişkilenilmesi; bu politikaların karşısında hangi somut ve bağımsız tutumlar alınarak hangi politikanın yürütülmesi gerektiği olduğunun üzerinden atlamamalıyız.

Savaş Günümüzde, “barış” çağrısı yükseltilirken, Kürt coğrafyasında yaşananların adı da tek kelimeyle “savaş” oldu. Herkes açısından bildik bir kavram ancak bu bildik kavrama taraflarca yüklenen an­ lamlar farklı. Neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan savaş olgusu ve kavramının özellikle sol içerisinde sa­ hip olduğu güncel anlamına kavuşması, Karl Klausewitz’in bilindik tanımlamasından sonra­ dır: “Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürül­ mesidir”. Lenin’in bu kavramlaştırmaya “yani şid­ det yoluyla” düzeltmesini yapmasıyla birlikte, araçların farklılaştığı koşullarda da savaş zama­ nında sürenin, en yalın haliyle politika olduğu sa­

Kirli savaş Türkiye sol hareketi, yaşanan gerçekliği tanımla­ mak için, 1990’ların başından itibaren “kirli sa­ vaş” kavramını kullanıyordu ağırlıklı olarak. Bu kavramın kullanıldığı her yerde, herkes neden söz edildiğini gayet iyi anlıyordu. Bu anlaşılabi­ lirliğe ve uzun bir dönem, sol hareketin, bu kav­ ramı kullanmış olmasına bakarak, kavramın sola ait olduğu sanılmamalı. Zira bu kavram gerek ta­ rihsel gerek siyasal bakımdan burjuva siyasete aittir. Kirli savaş kavramı, politikanın şiddet yo­ luyla sürdürülmesine, dolayısıyla savaşa karşı değil savaşların “insani olmayan” araçlarla ve bi­ çimlerde sürdürülmesine karşıdır. Bu yaklaşımla karşı olunan, “Topyekün Savaş” anlayışıdır. “Topyekün Savaş”, yüzyıllardır yaşanan bir ger­ çekliktir ancak bir savaş türü olarak tanınması ve dilde kullanılması, 19. YY’a denk gelir. “Top­ yekün Savaş”ın en belirgin ve ayırt edici özeliği, savaşı kazanmak için tüm toplumsal kaynakların seferber edilmesi ve “sivil” ayrımı yapmaksızın, herkesi asker olarak kabul etmesidir. "…savaşın sınırı yoktur. Ahlâkın bir önemi yoktur, ... Topye­

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 39

Türkiye’de kirli savaşa karşı ilk yurttaş girişimi, 27 Mayıs 1995 İstanbul, Galatasaray Lisesi önündeki oturma eylemiyle başladı

kün savaş sadece silahlı birliklere değil, bütün nüfusa ihtiyaç duyar. Topyekün sa­ vaşın en önemli noktası sivilleri geniş alanda, ayrım gözetmeden ve temkinli bir şekilde askeri hedefler olarak savaşa dahil etmektir." Roger Chickering, Total War: The German and American Experi­ ences, 1871­1914. (Bkz, http://tr.wikipedia.org/wiki/Topyek%C3%BCn_sava%C5 %9F) Bu yaklaşımın izdüşümü, düşman saflar­ daki her bireyin asker olarak kabul edil­ mesi ve savaşı kazanma yolunda düşma­ nın tüm kaynaklarının ve üretim kapasi­ tesinin yok edilmesi hedefidir; üretici bi­ reylerle birlikte. İşte “Kirli Savaş” kavra­ mı, böylesi bir anlayış ve savaş gerçeği karşısında, gerek savaşan tarafların üre­ tim ve sermaye kaynaklarının mümkün olduğunca korunması, gerek savaşların insani olmadığı düşünülen boyut ve bi­ çimlerde sürdürülmesinin önüne geçil­ mesi ihtiyacına yanıt veren bir kavram­ laştırma ve anlayış olarak ortaya çıkıyor burjuva siyaset ve diplomasi cephesinde. İlki 1864 yılında imzalanan ve savaştaki yaralılara insanca davranılması, Kızıl Haç görevli ve araçlarının savaş dışı sa­ yılması gibi hükümleri içeren Cenevre Sözleşmesi’yle başlayan bir yolculuktur, süre giden savaşların “insani”leştirilmesi uğraşı. Bu yolculuk, 1899, 1907, 1929,

1949, 1976 yıllarında yeni sözleşme ve protokollerle genişletilmiş; hangi silah­ ların kullanılabileceği, savaş esirlerine nasıl davranılacağı, savaşan tarafların üniforma, bayrak gibi işaretlerinin nasıl kullanılması gerektiği gibi pek çok alan­ da getirdiği kurallarla, savaşın “kirli” ve “temiz” yönü arasındaki sınır çizgilerini çekmiştir. Ancak bu kuralların her savaşı ve savaşan bütün tarafları kapsadığını sanmayın. Her şeyden önce, savaşan ta­ raf statüsü kazanabilmek belli kural ve koşula bağlıdır. Yine bugün ülkemizde gündem edilen “Kirli Savaş” kavramının beslenerek üzerinde yükseldiği Cenevre Sözleşmesi çerçevesinde, Kuzey Kürdis­ tan’da savaşan iki tarafın var olduğu ka­ bul edilmiş değildir. Bunun yanında, Ce­ nevre Sözleşmesi’nin devletler arası hu­ kuk zemininde herhangi bir bağlayıcılı­ ğının ya da yaptırımının olmaması da ca­ bası. Savaşı “insanileştirme” çabasına bağlı ortaya çıkarılan savaş kurallarının, yaşanan her savaşta ve savaşan her taraf için uygulanmamaları bir yana; bu yak­ laşımın savaşın sebeplerini, haklı ve hak­ sız taraflarını, savaşa yön veren politika­ ları gözlerden saklaması, işçi sınıfı ve sosyalistler açısından üzerinden atlan­ maması gereken bir nokta.

Haklı ve haksız savaş Sosyalistler, işçi sınıfı ve ezilen uluslar açısından, savaş meselesine yaklaşımın temel ekseni, haklı­haksız savaş ayrımı olmalı. Savaşın haksız tarafındaki ezen­ ler, hangi kurallara uyarlarsa uysunlar, hangi yöntemleri kullanırsa kullansınlar, haksız olmaktan çıkmayacaklar; haklı ta­ rafı olan ezilenler ise hangi yöntem ve araçlarla savaşırsa savaşsınlar, haksız duruma düşmeyecek; Cenevre sözleşme­ si ile “yasaklanan” araç ve yöntemler kul­ landıklarında da “kirlenmiş” olmayacak­ lar. Savaşları “haklı­haksız” olarak değil de “kirli­temiz” olarak ayıranlar, farkında olmasalar da burjuva siyasetin zeminin­ de boy vermiş oluyorlar. Siyasetin şiddet yoluyla sürdürülmesinin ifadesi olan sa­ vaşa dönük siyasal tutumlarını ve eleşti­ rilerini, burjuvazinin savaş kurallarının kavramı olan “kirli savaş” kavramı ile ifa­ de edenlerin, bir adım sonrasında siya­ setin diğer alanlarında da burjuvazinin belirlediği kurallarla var olma çabası içe­ risine düşmeleri sürpriz olmamalı. Siyaset alanında olduğu gibi, savaş konu­ sunda da, burjuvazinin ve devletler hu­ kukunun ölçü ve kurallarını değil, sınıf mücadelesinin ölçü ve ihtiyaçlarını esas alarak politik bir varoluşu gerçekleştir­ me sorumluluğu önümüzde duruyor.

40 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kültür & Zihniyet

İstanbul’a bienal geldi
nen "tanışma partisi"ne gelen üç bin kişi izdiham yaratmış. Başka bir özel davete ise sosyete ve iş dünyasının tanınmış isimleri katılmışlar: "Dilruba mini şor­ tuyla, Eda stilini yansıtan kıyafetiyle, Naz da fırfırlı elbisesiyle" bienal gecesinin dikkat çeken isimleri olmuşlar. Bienal başladığından beri Beyoğlu'nda bir "par­ tileme hali" söz konusuymuş. Serginin ya da eserlerin esamesi bile okunmuyor bu yazılarda. Sanat, bu et­ kinliğin ihmal edilebilir bir ayrıntısı san­ ki. Küratörlerin seçtiği sanatçıların ta­ mamı siyasi bir perspektife, muhalif bir tutuma sahip olsalar da, bu böyle. Ser­ mayenin kültürü, bir kârlılık alanı olarak yeniden örgütlediğini ifşa etmek gereki­ yor. Bu farkındalığı taşımayan sanat, al­ gıları açamıyor.

Bienalde Yüksel Arslan’ın Kapital çizimleri de sergileniyor

Tamamiyle burjuvazinin denetimine giren kültür, çocuklarını mideye indiren Satürn'ün açgözlülüğüyle sanatı yutuyor
Yeşim Dinçer
Koç Holding'in sponsor olduğu İstanbul Bienali bir kez daha Komünist Manifes­ to'yu hatırlamaya vesile oldu. Özellikle de, kapitalistlerin sanatçının başındaki hâleyi çekip aldığını saptayan satırlarını: "Bugüne dek üstün değer verilen ve so­ fuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar ey­ lem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip at­ mıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir." "Sanatçı"yı proleterleştiren burjuvazi, bir müddet "sanat"ı önemsiyor gibi gö­ rünmeyi ­oradan kendisine kazanç ve iti­ bar sağladığı sürece­ sürdürdü. Fakat öy­ le görünüyor ki tekelci kapitalizm çağın­ da artık buna da lüzum yok. Burjuvazi, "kültür"ü tamamiyle temellük etmekle (kendine mal etmekle) kalmayıp "sanat"ı da "kültürel alan"a hapsederek etkisiz­ leştirmiş durumda.

"Hedefimiz karşıtlıkları politize et­ mek ama.." Küratörler express dergisiyle yaptıkları söyleşide, "sistem, üretmeye çalıştığımız ve inatla sürdürdüğümüz eleştiriyi zim­ metine geçirmek istiyor", diye yakınmış­ lar. Tam da bu farkındalığın olumlu bir şey olduğunu düşünürken arkasından şu soru geliyor: "Elbette paranın nereden geldiğinin farkındayız, ama kararımızı belirleyen şu: Bu parayla ne yapabiliriz, sınırlar ne?" Zagrebli dört kadın küratörden oluşan kolektif, daha önce de Hırvatistan'da sağcı hükümetin parasıyla Komünist Ma­ nifesto'yu konu alan bir sergi açmış. "Gündelik hayatımızda o kadar çok sınır­ lama var ki neredeyse nefes alamıyoruz. Oysa sanatta dilediğimizi yapmamıza izin veriyorlar", diye sevinmekteler. Acaba neden izin veriyorlar dilediklerini yapmalarına? Sanatçılar antreponun du­ varlarına "dünyanın en zengin üç kişisi­ nin sahip olduğu servetin, en fakir altı yüz milyon kişinin mal varlığına eşit" ol­ duğunu yazadursun; burjuvazi, bu tür­ den bir etkinliği bile "kültürel eğlence­ lik"e dönüştürmeyi başardığı için olabi­ lir mi? Bir eğlendik, bir eğlendik Bienalin açılışını izleyen günlerde gaze­ teler, "bienal izdihamı", "bienal şıklığı" gibi başlıklarla duyurdular haberlerini. Karaköy Liman Lokantası'nda düzenle­

Erörist Enternasyonal ile Lukashen­ ko'nun Başkanlık Platformu Bienalde, alışılmışın tersine, Batılı sanat­ çıların eserleri azınlıkta. Savaşlardan muzdarip bir coğrafyanın sorunlarını dillendiren, Orta Doğu'dan ve Balkan­ lar'dan çıkma çok sayıda eser yer alıyor. Bir diğer olumluluk, feminist sanatçıla­ rın, kadının toplumsal konumunu ve ka­ dınlık durumunu sorgulayan işlerinin de ciddi bir yer tutması. Serginin en önemli eksikliği ise, yaratıcılık noksanlı­ ğıyla atbaşı giden iddiasızlık bence. Siya­ sal bir tavır alış mevcut bu eserlerde ama hiçbiri meydan okumuyor. Brecht gibi sanatçıların, gerçeği yepyeni bir formla dile getirerek egemen algıyı sars­ malarından söz ediyorum. Şahsen benim en çok aklımda kalan iş­ lerden ikisi; Arjantinli bir kolektifin sun­ duğu, Bertolt Brecht, Yılmaz Güney, De­ niz Gezmiş, Che Guevara, Ulrike Meinhof gibi karakterlerin kartondan imgelerini bir araya getiren Erörist Kabare ile Minsk doğumlu bir sanatçının iki metre yüksekliğinde, altı­yedi metre uzunlu­ ğundaki, kırmızı renkli, dev Başkanlık Platformu oldu. Fakat eğer siz, ülkelere sığmayan bu devrimcilerin bir bar tabu­ resine mıhlanmalarının imkânsız oldu­ ğunu, bildirinin tam da az önce şikayet ettiğim yılgınlığa denk düştüğünü söyle­ yecek olursanız karşı çıkmam buna. Hem ne yalan söylemeli? Belarus hükümeti­ nin başkanı Lukashenko da, üzerine çı­ karak konuşma yaptığı bu acayip kırmızı platformdan daha absürt, daha otoriter görünümlü bir kişilik. Keşke platform yerine onu getirselermiş bienale.

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 41

Kültür & Zihniyet Servet Düşmanı

Allah razı olsun şu kredi kartından!
Yaratıcı eylemlerin yolu toplumsal duyarlığı gözetmekten geçiyor
Caner Burç Çankaya
Geçen gün yolda yürürken bizim mahalleden iki kadın aralarında konuşuyorlardı. Biri hükü­ metten dert yandı: ­ Kriz yok diyor, başbakan. Gelsin de yaşasın iki gün kirada. ­ Tabii, onlar için kriz yok! ­ Allah razı olsun şu kredi kartından! O da ol­ masa eve bir su bile alamıycaz. ­ Haklısın kardeş. Duydun mu dün Halimelerin eve haciz geldi. Zavallım nasıl da... Komşularım başbakana kızgındı ancak hükü­ metle şerefsiz tefecilerin aynı yalaktan su içti­ ğini göremiyorlardı. Ben yoluma ve düşünme­ ye devam ettim, onlar da dertleşmeye. Duyduklarım teyzemin 1 Mayıs akşamı söyle­ diklerini aklıma getirmişti. "Boylarından pos­ larından utanmıyorlar.." dediydi teyzem. O gün bazı arkadaşlar onlara yakın Yapı Kredi şube­ sinin camlarını indirmiş, para çekme makine­ sini tahrip etmişlerdi. Halbuki teyzem de bir iş­ çi emeklisiydi. Bankaların sırtımızdan geçindi­ ğini, kaç kişinin ocağını söndürdüğünü, evine "ateş" düşürdüğünü; hatta kimisini intihara sü­ rüklediğini gayet iyi bilirdi. Daha geçen sene binlerce kişiyi kovmuşlardı. Şimdi neredeyse, "zavallı sabancı, yazık şu koça" diyerek acıya­ caktı onlara. Peki teyzem niye bu sözleri sarf etmişti? Toplumun kulağı ve zihni, her dönem bütün eylem biçimlerine açık olmuyor. Olumlu bir ör­ nekle anlatmaya çalışayım: İşsizlik ve hacizler bugün en acil sorunlarımızdan."İcra taşıtları"nın semtlere sokulmadığını düşünün bir. İşçi sınıfına düzen karşıtı, anlamlı bir me­ saj verdiği gibi yakıcı bir derdimize de mer­ hem olacak. İnsanımızın yapılanı anlayacağına, destekleyeceğine ve buna yakınlık besleyece­ ğine eminim. Otobüs yakmak gibi "halktan ko­ puk" bir eylem de olmayacak üstelik. Elbette bu bir yanıyla güç meselesi ama aynı zamanda bir bakış açısı ve yaklaşım sorunu. Bir arkadaş demişti; "mücadele etmeksizin hiçbir dava kazanılamaz", diye. Çok da haklı. Mücadelenin ne şekilde verileceği konusun­ daysa dönem ve içinde bulunulan koşullar önemli bir belirleyen. Ben buradan üç ders çıkardım: ­ Bozuk düzenin eleştirisi ve teşhirini "kafa ütülemek"ten çok hayatın içinden yapmalı. ­ Mücadeleyi sürdürürken düzenin sınırlarını tanımamalı fakat toplumun dönemsel algısı ve gerçekliğini de ıskalamamalı.. ­ Son olarak; eşit, özgür, sömürüsüz bir dünya için uğraş verirken bugünün görevlerinden de kaçmamalı.

Antikapitalist “Robin Hood”
33 yaşındaki Katalan antikapitalist ak­ tivist Enric Duran, eylül 2008’de anti­ kapitalist bir dergi çıkartabilmek için İspanya’daki 39 ayrı bankadan sahte belgelerle yaklaşık 500 bin Euro çekti. Duran bu parayla, yüzlerce gönüllü ta­ rafından hazırlanan ve dağıtılan “La Crise” (Kriz) dergisinin basım ve beda­ va dağıtım masraflarını karşıladı. “Ban­ kaların Robin Hood”u olarak da anılan Enric tek sayısı basılan dergideki maka­ lesinde bankaları nasıl dolandırdığını, yaptığı işin bir “mali sivil itaatsizlik” ol­ duğunu yazdı ve ekledi: “Alternatif bir toplum inşa etmek için paramızı çalan­ lardan 492 bin Euro çaldım.” Duran asıl soyguncunun bankalar olduğunu, ABD’de bankaları kurtarmak için har­ canan paraların halktan çalındığını yaz­ dı. Enric Duran derginin dağıtımından sonra Güney Amerika’ya gitti. Ardın­ dan, “Podem” adında, “yapabiliriz” an­ lamına gelen başka bir antikapitalist dergi çıkardı ve yüzlerce gönüllü bu dergiyi de İspanya çapında 350 bin adet dağıttılar. Antikapitalist Robin Hood 17 Mart 2009’da gözaltına alındığında ana iletisi “Kapitalizmsiz yaşayabiliriz” olan derginin dağıtımı tamamlanmıştı. En­ ric, gözaltına alındıktan sonra, “Yargı­ lanmaktan kaçmak ya da yargıyla yüz­ leşmek için geri dönmedim. Bu önemli değil. Ülkede giderek büyüyen toplum­ sal harekete katılmak üzere geri dön­ düm” dedi.

42 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kültür & Zihniyet

Belki bir rüya görmek, belki de inanmak istiyorduk…
Adana Demirspor­Livorno karşılaşması sadece futbol değildi, kardeşlikten de fazlasıydı
rimize Livorno geliyordu. Hani şu, faşist eğilimli Lazio takı­ mıyla yaptıkları maçta, gol atan kaptanlarının (ki babası da İtalyan Komünist Partisi üyesi bir liman işçisiymiş) for­ masının altından Che posterli tişörtünü gösterdiği takım. Ha­ ni, her maçta tribünlerinin che posterleri ve orak­çekiçli bay­ raklarla kızıla boyandığı ta­ kım. Hani, seyircilerinin Irak’ta ölen İtalyan askerleri için say­ gı duruşunda bulunmayı red­ dettikleri için İtalyan milli ta­ kımından men edilen takım. Üstelik de bizim gibi futbolla pek az ilgilenen solcuların bile yüksek sempatisini kazanmış olan bu takım memleketimize bir resmi futbol maçı için de gelmiyor, aksine “endüstriyel futbola hayır” düsturuyla ha­ reket eden “mavi şimşekler”in (1940 yılında demiryolu işçi­ leri tarafından kurulan Adana Demirspor’un taraftar grubu) davetiyle (ve ntv’nin deyişiyle) kardesche bir maç için geliyor. Bu durumda, hayatımızda şimdiye kadar hiç adım atma­ mış olsak da bir stada, gidil­ mez mi bu maça!

Mustafa Şener
Ortalama bir solcu olarak fut­ bolla ilgimiz sıfırın ancak bir­ kaç milim üstündeydi. Son yıl­ larda Tanıl Bora, Bağış Erten, Cem Dizdar gibi futbola soldan bakan yazarları göz ucuyla ta­ kip ediyorduk etmesine de, takdir mi etsek tekdir mi bir türlü karar veremiyorduk. Evet, St. Pauli var diyorlardı, Livorno var; adını daha önce­ den pek duymadığımız birkaç takım daha sayıyorlardı (Li­ verpool dediklerinde ise biraz müstehzi gülümsüyor, kaç mil­ yon yuroya kime satıldı en son

diye soruyorduk), taraftar grupları hepten devrimci, hep­ ten komünist diyorlardı, işte bizdeki her şeye hatta kendine bile muhalif çarşı grubu diyor­ lardı… Biz de, evet koskoca bir kapitalist cangılda dik durma­ ya çalışan birkaç ağaç olabilir ama… diyorduk. Diyorduk demesine de bir yandan da, ya bu futbol her şe­ ye rağmen güzel bir oyun as­ lında, çocukken nasıl zevk alır­ dık oynamaktan, seyretmesi bile keyifli diye düşünürken yakalıyorduk kendimizi. Hem futbol aslında işçi sınıfının sporu değil miydi? Dünya ku­

palarında kalbimiz hep Afrika takımlarından yana çarpmıyor muydu? Hepimiz o küstah İtal­ yanın göğsüne kafayı geçiren Zidane’la gurur duymamış mıydık içten içe? Sağcı Real Madrid yerine biraz daha sol­ cu Barcelona’nın şampiyon ol­ ması fena mı olmuştu? Giderek kabullenmeye başla­ mıştık işte; evet, futbol sadece futbol değildi. Üstelik basbaya­ ğı tuhaf bir durum vardı orta­ da. Biz futbola küsmüştük de dağın bundan haberi mi ol­ muştu? İşte futbola dair ruh iklimimiz böyle çelişkili de­ vam ederken geldi haber; şeh­

Eylemde değil maçtayız Gittik ve kendimizi bir rüyanın tam orta yerinde bulduk. Sta­ dın dışındayken başladı daha rüya. O neydi öyle; Türki­ ye’deydik, Adana’daydık, bir

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 43

maç için kuyruktaydık ve kuyruklarda kı­ zıl bayraklar, che posterleri dalgalanıyor, yaşasın devrim ve sosyalizm, yaşasın halk­ ların kardeşliği sloganları yankılanıyordu. Stadın içinden yapılan ve dışına taşan ya­ yında ise fon müziği olarak “Çav Bella” şar­ kısı çalıyordu! İşportacı kardeşlerimiz de su ve ay çekirdeklerinin yanına che baskılı tişörtler eklemişlerdi. Böyle bir durumla olsa olsa yılda üç­beş kez mitinglerde kar­ şılaşıyorduk ve mitinglerin “olağan” hava­ sı içinde pek de heyecan verici olmuyordu bu slogan ve bayraklar. Ama şimdi Adana’nın ortasında hiç tanı­ madığımız insanlarla ortak bir devrimci hâletiruhiyeye bürünüvermiştik. Şenlik başlıyordu; evet, devrim ve dans bir arada, mümkündü! Şenliğin bütün ritüellerini ye­ rine getirmek için tişörtlerden ve Demirs­ por store’da satılan maça özgü kaşkollar­ dan aldık birer tane. Kaşkollar biraz paha­ lıydı ama helal olsundu işçi takımı kimliği­ ne sahip çıkan, sınıf kavramının akademi­ den bile uzaklaştırıldığı günümüzde Livor­ no’yu işçi takımı olduğu için çağıran mavi şimşeklere. Kuyrukta epey uzun süre bekledik ama ne gam. Çav Bella ezgileri eşliğinde, yoldaşlık ruhuyla sıra beklemek bile güzeldi. Niha­ yet içeri girebildiğimizde ise bir rüyada ol­ duğumuza iyice inandık. Tamam, sıra bek­ lerken duyduğumuz sloganlar, gördüğü­ müz bayraklar belki orada burada toplaş­ mış “bizim çocuklara” aitti de, stada asıl­ mış o koskoca Che posterleri, “hasta siem­ pre” pankartları nasıl oluyordu? İtalyanca hazırlanmış bir iki pankartta da Hoşgeldi­ niz İtalyan komünistleri/yoldaşlar falan yazıyordu. Adana Demirspor’un en ateşli ve tabii ki en muhalif taraftar grubu olan “mavi şimşekler” grubunun tribününde ise koskocaman bir bayrak sallanıyordu büyük bir çoşkuyla. Dört parçaya ayrılmış olan bayrakta, sıkı durun, şunlar vardı: Küba Bayrağı, Filistin bayrağı, orak­çekiçli kızıl bayrak ve Che posteri. Sosyalist parti kongreleri ve 1 Ma­ yıs mitingleri dışında ilk kez böyle bir ola­ ya şahit oluyorduk. Yaklaşık 10 bin kişi hep bir ağızdan devrimci marşlar mırılda­ nıyor, bütün stadyumda enternasyonalist bir kardeşlik rüzgarı esiyordu. İnsan he­ men gidip mavi şimşeklere üye yazılmak istiyordu. Ne güzel şeydi bu, hem eğleni­ yorduk, hem meydan okuyorduk endüs­ triyel futbola, piyasaya, şovenizme.. Dev­ rimden sonra da ancak böyle olurdu her­ halde bir futbol maçı.

lisi üyesi olduğunu öğrendiğimizde ve yine onur konuğu olarak en eski Anap’lı, az eski Akp’li, en yeni Mhp’li Adana Büyükşehir Belediye başkanı Aytaç Durak anons edil­ diğinde bir burukluk yaşamadık değil ama burada normal olan ne vardı ki zaten. Hem, konuşmalarında Demirsporun işçi ve emekçi kimliğine sahip çıkan, Livor­ no’yu da işçi takımı olduğu için çağırdıkla­ rını açıklayan da aynı kulüp başkanı değil miydi? Takımlar sahaya çıktığında gözlerimiz he­ men Lucarelli’yi aradı, şu efsane kaptanı. Acaba gene bir güzellik yapar mıydı? Evet, kaptan sol yumruğuyla selamlayarak se­ yircileri, kendisinden bekleneni saygıyla yerine getirdi. Gönlümüzden bir de pan­ kart geçti aslında, futbolcular sahaya şöyle günün anlam ve önemine denk gelen bir pankartla çıksalardı. Aklımızda, bir önceki Adana Demirspor başkanının Hrant Dink cinayetinden sonraki günlere denk gelen bir maça “Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Er­ meniyiz” yazılı bir pankartla çıkmak için Futbol Federasyonu’ndan izin istemesi (ve tabii ki alamaması) var. Yine o maçta mavi şimşeklerin attıkları “Hrant Dink’i unut­ madık” ve “Ogünler sizin yarınlar bizim olacak” sloganları… Olmadı ama olsun, bu maçın kendisi değil miydi zaten en güzel mesaj?

kişiyle birlikte itfaiye tarafından böylesine güzel ıslatılmak, bu maçı bir rüyadan da öte artık Marquez romanlarından fırlamış bir masal’a dönüştürmüştü ki, çok geçme­ den, hem de çok hoyrat bir biçimde uyan­ dırıldık.

Tezahüratın böylesi Maç tam bir kardeşlik havasında başladı ve öyle de devam etti. Zaten asıl olay tri­ bünlerdeydi, biz de maçtan çok tribünleri seyrettik. Maraton adı verilen tribünler­ den izliyorduk maçı ama keşke Şimşek­ ler’in içinde olsaydık diye de düşünüyor­ duk. Ne kadar coşkululardı, ne kadar ha­ reketli. Zaten rüya gibiydi her şey, ama maçın en sürrealist olayı da şimşeklerin ateşlemesiyle gerçekleşti.
Dünya futbol tarihinde rastlanmış mıdır böyle bir şeye, ya da Adana’da daha önce yaşanmış mıdır bilmiyorum ama mavi şimşekler grubunun başlattığı “ıslat bizi it­ faiye” tezahüratı kısa sürede bütün tribün­ lere yayılınca ve bununla da kalmayıp te­ zahürat “ıslatmayan Mersinli” biçimini alınca (Adana ve Mersin futbol camiasında Fenerbahçe–Galatasaray çekişmesini arat­ mayan bir rekabet var) tribünlerin önün­ de beklemekte olan itfaiye aracını kulla­ nan işçiler “provokasyona” geldiler ve hiç yüksünmeden bütün tribünleri, ıslanma­ yan tek bir seyirci kalmayana dek bir güzel suladılar. Doğal olarak en çok da şimşekler grubunu, zira en ateşli olanlar onlardı. Şimdiye kadar sadece mitinglerde panzer­ ler tarafından ve dostça olmayan bir şekil­ de ıslatılmış olan bizler için yaklaşık 10 bin

Ve rüyanın sonu… Kale arkasına yakın bir tribünde maçın 70. dakikasında patladı bizi uyandıran ve kal­ bimizin ta derinlerinden vuran bomba. Aç­ tıkları birkaç kızıl bayrak ve “Güler Zere’ye özgürlük” pankartıyla o zamana kadar sa­ kin bir biçimde maçı seyretmekte olan bir gruba önce özel güvenlikçiler (herhalde al­ dıkları bir emir sonucunda) müdahale etti, grubun pankartı vermek istememesi üze­ rine de bir itiş kakış yaşandı. Olay yerine az sonra polisler de geldi ve birkaç kişi gözaltına alındı. Tribünlerin o kısmında seyirci sayısı azdı ve diğer tribünlerden o bölüme insanların geçmesi de imkânsızdı. Bu yüzden güvenlikçilerin müdahalesine ve gözaltılara karşı fiilen direnmek müm­ kün olamadı. Ama bizim açımızdan bir rü­ yanın sonunu getiren şey, sıkça yaşadığı­ mız için artık kanıksadığımız polis/özel güvenlikçi müdahalesi ve gözaltılar değil, o sırada stadın diğer bölümlerinde yaşa­ nalardı. Birdenbire, o ana kadar kol kola slogan at­ tığımız, beraberce marşlar söylediğimiz, aynı yoldaşlık havasını soluduğumuz (ya da öyle zannettiğimiz) insanların bir kıs­ mının hiç de yoldaşımız ve hatta kardeşi­ miz ve hatta arkadaşımız olmadığını gör­ dük. Bir kere o görkemli mavi şimşekler­ den bu saldırıyı kınama yönünde hiçbir tepki gelmedi. Evet, onların tribününe hayli uzak bir bölümde gerçekleşti saldırı ama gene de ayrıntıları olmasa da olayın genel mahiyetini kavramak o kadar zor değildi. İkincisi, bizim de olduğumuz ma­ raton tribününden saldırıyı ve gözaltıları protesto eden sesler ve sloganlar yükseldi, kale arkasına koşuldu, hatta bazıları plas­ tik koltukları kırıp polise fırlattı ama en az bu sesler kadar da özel güvenlikçiler lehin­ de ve “vur, vur” şeklinde tezahüratlar duy­ du kulaklarımız. Az önce rakip takım lehinde kardeşçe slo­ gan attığımız insanların hiç de azımsan­ mayacak bir kısmının, sadece kanser has­ tası bir mahkûma özgürlük talep eden bir pankart açtıkları için bir grup insanın ade­ ta linç edilmesini ister tarzda isterik çığlık­ lar atması, bu güzel rüyayı birdenbire kor­ kunç bir kâbusa dönüştürdü.
Evet, burası Türkiye’ydi, biz nihayetinde bir futbol maçındaydık, futbol sadece fut­ bol değildi ve devrime daha çok vardı… Ve elbette” ekmek, gül ve hürriyet günleri” için daha çok çalışmalıydık.

Varlıkları gölge düşüremedi Maç başlamadan önce bir konuşma yapan kulüp başkanının MHP’den belediye mec­

44 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kültür & Zihniyet

Ekmek, özgürlük, sanat

Filistin halkının İsrail karşısındaki direnişine destek vermeyi ve işgali sona erdirmeyi amaçlayan sanatsal boykot Ken Loach’ın çağrısıyla başladı

Filistinli sivil toplum ör­ gütleri, uluslararası ka­ muoyu içinde bir daya­ nışma ağı örmeğe çalışı­ yor. Güney Afrika’daki apartheid rejimine karşı etkili olmuş bir yöntemi, İsrail’e karşı uluslararası bir boykotu hayata geçir­ meye çalışıyor.
Necati Sönmez

Küba’dan gelen son habere göre, Pánfi­ lo’yu hapisten çıkarıp bir psikiyatri kli­ niğine yatırmışlar. Sahi, Pánfilo da kim? Juan Carlos González Marcos’un takma ismi. Kendi çevresi dışında düne kadar adını kimsenin bilmediği Havanalı bir yoksul, Pánfilo. Sarhoş kafayla bir kaç ta­ lihsiz cümle sarfedip bir anda youtube kahramanları arasındaki yerini alan ve ‘hayatı değişen’ bir gariban.

Sözün ve internetin gücüyle yaratılan dayanışma ağı Olay bir kaç ay önce Havana sokakların­ da cereyan ediyor. Bir müzik belgeseli için röportaj çekimi yapılırken, bizim Pánfilo ‘kafa bir milyon’ vaziyette kame­ ranın önüne fırlayıp “Jama! Jama!” diye bağırıyor. “Jama”, Küba argosunda “ek­ mek, yemek” anlamına geliyor. Bu kısa müdahalenin ardından çekime devam ediliyor, derken Pánfilo yeniden kame­ ranın önüne gelip kadrajı kaplıyor: “Siz bana sorun! Burada açız, asıl ekmeğe ih­ tiyacımız var! Ekmek!” mealinde sürdü­ rüyor müdahalesini, kollarını aşağı yu­ karı sallayarak. Hepsi bu… Gelin görün ki, ‘orada olan’ orada kalmıyor. Bu kısa görüntü tez elden youtube’a düşüyor ve bir anda yüzbinlerce kişi tarafından tık­ lanıyor. Böylece ­muhtemelen o ana ka­ dar internetle tanışık bile olmayan­ Pán­ filo sanal şöhretler kervanına katılıveri­ yor. İş bununla bitse iyi… Video büyük yankı uyandırınca savcılar harekete ge­ çiyor ve J. C. González Marcos derdest edilip hızlı bir yargılamayla iki yıl hapse mahkum ediliyor. İsnat edilen suç: “Ka­ mu güvenliğini tehdit” gibi bir şey. Başta

Küba’dakiler olmak üzere duyarlı siviller bu karara isyan ediyor. Internet orta­ mında Pánfilo’ya destek mesajları yağı­ yor. Özellikle “Ekmek ve Özgürlük” (Ja­ ma y Libertad) başlıklı bir kampanya açılarak binlerce imza toplanıyor; Latin Amerikalı ve Kübalı kimi sanatçılar da desteklerini esirgemiyor. Ve mutlu son: Resmi makamlar geri adım atıyor, Eylül ortalarında Pánfilo’yu tahliye edip alko­ lizm tedavisi için kliniğe yatırıyorlar. Bir kaç haftalık tedaviden sonra serbest kaldığında, kahramanımız artık eski ya­ şamına mı döner, yoksa bu tatsız şöhre­ tin üzerine yeni bir hayat mı inşa eder, şimdiden kestirmek zor. Ama internetin ve kameranın, kendi halinde bir adamın hayatını ­en azından kısa bir süreliğine­ nasıl kökten sarsabileceğini gösterdi bi­ ze. Bir yanda, rejim için tehdit oluştura­ cak en son kişiye, herhangi bir muhalif kimliğe bile sahip olmayan karnı aç bir sarhoşa (asıl tehdit bu açlık hali olmasın sakın!) üstelik “ekmek” diye bağırdığı için devletin sopasını gösteren bir sosya­ lizm anlayışının ironisi; öte yanda ABD sokaklarındaki açlar ve evsizler ordusu­ na gözünü kapayıp bu olayın üzerine at­

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 45

layan Miami’deki kurtların, “İşte görü­ yorsunuz, Küba’da millet aç!” diye fer­ yat etmesindeki ikiyüzlülük… (Ki rejim yıkılsa da adayı parsellesek diye tetikte bekleyen bu müzmin kapitalistlerin Pánfilo’nun aç karnını umursaması, an­ cak kedinin fareye yemek ikram etmesi kadar gerçekçi olabilir.) Fakat bunları geçelim şimdilik. Soğuk savaş yıllarından kalma gibi görünen bu hikayenin pek çok veçhesi içinde asıl ilgi çekici olan, işin sivil dayanışma boyutu. Düşünün ki ne ünlü bir yazar/sanatçı, ne de Mandela veya Sui Kyi gibi bir mu­ halefet lideri var karşımızda. Basbayağı sıradan bir vatandaş, hatta en mülksü­ zünden bir yoksul, sokağa falan da dö­ külmeden sırf sözün gücüyle yaratılan bir dayanışma ağı sayesinde hapisten kurtulabiliyor. Üstelik geleneksel med­ yanın ilgisine ve desteğine gerek duy­ madan. (“Burma VJ” adlı belgeseli izle­ yenler, Burma’daki rahip ayaklanmaları sırasında küçük kameraların cuntaya karşı nasıl da etkili birer direniş aygıtı­ na dönüşebildiğini görecektir.)

vali, aynı çağrıya olumsuz yanıt verince Loach filmini festivalden geri çekti. Son­ rası çorap söküğü gibi geldi. Bazı yönet­ menler filmlerini benzer gerekçelerle festivallerden çekiverdi. İsrail yanlısı lo­ biler de karşı atağa geçip bol bol ‘anti­ semitizm’ yaftası dağıttı. (Boykotun si­ nema cephesindeki yansımalarının hi­ kayesi için bkz. http:// tinyurl. com/naf 7zm) Bir anlamda Ken Loach sayesinde hız kazanan, ama Naomi Klein başta olmak üzere pek çok Yahudi aydın tarafından desteklenen boykot eyleminin en kitle­ sel olanı ise kısa bir süre önce Toronto Film Festivali’ne karşı yapıldı. Festival yöneticilerinin bu seneki programda Tel Aviv’e dair filmlere özel bölüm ayırması sert tepkilerle karşılandı. Kanadalı bir yönetmenin filmini festivalden çekme­ siyle başlayan tepkisel sesler, bu sefer çok daha gür çıktı. “İşgali Kutlamaya Ha­ yır” başlıklı deklarasyon, aralarında Hollywood ünlülerin de yer aldığı yüz­ lerce sinemacı, sanatçı ve aydın tarafın­ dan imzalandı. Kültürel boykot cephesinde bunlar olur­ ken, boykotun en kritik ayağı olan eko­ nomik alanda daha çarpıcı sonuçlar el­ de edildi: Brezilya Parlamentosu’nun İs­ rail’le serbest ticaret anlaşmasını askıya almayı gündemine almasının üzerinden bir hafta geçmeden, 6.5 milyon işçiyi temsil eden Britanya İsçi Sendikaları Konsgresi’nden (TUC) İsrail’e karşı boykotu destekleme kararı çıktığı habe­ ri geldi. Bu örnekler çoğalarak artacak gibi gö­ rünüyor. Bakalım Türkiye’nin başbaka­ nı, ‘din kardeşleri’ için mangaldaki kül­ leri bu sefer nasıl üfleyecek?

Kadınların 12 Eylül mektupları İstanbul’da

İsrail devletine karşı ekonomik, akademik ve kültürel boykot İşin boyutu ve bağlamı çok farklı, ama araçlar aşağı yukarı aynı: Filistinli sivil toplum örgütleri, birkaç yıldır uluslar­ arası kamuoyu içinde bir dayanışma ağı örmeğe çalışıyor ilmek ilmek. Güney Af­ rika’daki apartheid rejimine karşı bir zamanlar denenip etkili olmuş bir yön­ temi, İsrail’e karşı uluslararası bir boy­ kotu hayata geçmeye çalışıyor. Bunca BM kararına, uluslararası çağrı ve ra­ porlara kulağını tıkayıp bildiğini oku­ maya devam eden İsrail’i uluslararası hukuk kurallarına uymaya zorlamanın tek yolunun böylesi bir boykotu yaygın­ laştırmaktan geçtiğine inanıyorlar. Öyle görünüyor ki, en azından Gazze adlı dev hapishaneye tıkılan sivillerin nefes ala­ bilmesi, tüm Filistinlilerin düpedüz ırk­ ayrımcı bir devletin kuşatması altında yaşamaktan kurtulabilmesi, bu boyk­ otun başarısına bağlı.
İşte bu uzun erimli çaba, kayda değer meyvelerini şimdilerde vermeye başla­ dı. Kısaca BDS (Boykot, Dışlama,Yaptı­ rım) olarak anılan kampanya kapsamın­ da, İsrail devletine karşı “ekonomik, akademik ve kültürel” boykot çağrısına gelen çekingen yanıtlar içinde ilk ses ge­ tireni Ken Loach’unki oldu. Mayıs ayın­ da düzenlenen Edinburgh Film Festivali, Loach’un çağrısı üzerine İsrail konso­ losluğundan aldığı minik desteği iade etti. Arkasından Melbourne Film Festi­

Gerçek veya kurgusal anlatılar üzerinden bir döneme ayna tutmayı, farklı hikaye­ leri bir araya getirerek 12 Eylül’ü hatır­ lamayı ve hatırlatmayı amaçlayan “Ka­ dınlar Saçlarını Çözüyor/12 Eylül’e Mek­ tupları” sergisi, 1­10 Ekim tarihleri ara­ sında Uluslararası İstanbul Bienali kap­ samında garajistanbul’da açılacak. Türkiye’nin pek çok ilinden kadınların farklı araçları kullanarak ve farklı form­ larda hazırladıkları mektupların yer al­ dığı bu sergi, ziyaretçilerin ‘o anda ve orada’ yazacakları mektupların da dahil edileceği interaktif bir sergi olacak. Ser­ gide tamamı kadınlar tarafından yazıl­ mış 12 Eylül’e ilişkin mektupların yanı sıra fotoğraflar, karikatürler, resimler ve objeler de yer alıyor.

Pánfilo için açılan Ekmek ve Özgürlük kampanyasının afişi

Kadınlar saçlarını kesecek Sergi süresince kadınların 12 Eylül’de yaşadığı bedensel travmayı simgeleyen bir de performans gerçekleştirilecek. Ka­ dınlar saçlarından bir parçayı kesip, ser­ gi alanındaki bir cam fanusun içine ko­ yacaklar. Binlerce kadının 12 Eylül son­ rasında yaşadığı cinsel saldırıların, hâlâ taşınan bedensel travmanın simgesi olan bu saçlar, “Darbeciler Yargılansın, İşken­ ceciler ve Tecavüzcülerden Hesap Sorul­ sun” kampanyasının bir parçası haline gelecek.

46 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kültür & Zihniyet

Yeni nesil gerçekten kayıp mı?
Gelecek nesillere onurlu, eşit, özgür ve insanca yaşayabilecek­ leri bir dünya bırakmaksa amacı­ mız, "kaybedilmiş nesil"i kazan­ mak zorundayız.
U. Ulaş Topaç
"Kaybedilmiş nesil!" Günümüzde genç ku­ şak için en çok kullanılan sözlerden. Gençli­ ği kaybetmenin kabullenilmesinin de bir başka ifadesi. Bu sözün gençlik için kulla­ nılmasının nedenleri olarak; gençliğin top­ lumsal sorunlara duyarsızlığı, ben merkez­ ciliği, sorumsuzluğu, boş vermişliği gibi da­ ha bir çok etmen gösteriliyor. Peki, bu etmenler günümüz gençliğinin "kaybedilmiş nesil" olduğunu gösteriyor mu? Kesinlikle hayır! Çünkü gençlik tepki­ siz ve durağan değil, isyanı var. Evde aile, okulda öğretmen, işte patron, mahallede çevre baskısından bunalan genç isyanını fazla alkol, uyuşturucu, sigara, "toplum ah­ lakına" uymayan makyaj, her şeye isyan et­ mekle beraber sadist dürtüleri körükleyen müzik anlayışı, içe kapanıklık, şiddetin tür­ lü biçimleri vb. ifade ediyor. Yani içindeki is­ yanı, sisteme, yaşadığı ortama tepkisini bir şekilde, kapitalist dünya ve toplum anlayı­ şına göre “normal” sayılmayan şekillerde dışarı vuruyor. Sosyalizme inanmak Şimdiki soru gençlik sistemden bu kadar rahatsızken isyanını, neredeyse isyan ettiği her şeyin tarihsel alternatifi anlamına da gelen sosyalizm ile buluşturamıyor? Sosya­ lizmin ne olduğunu bilmemelerin bunda rolü var mı acaba? 1960 ve 1970'lerde gençlik hareketlerinin kitleselliğini hepimiz biliyoruz. "Reel" sos­ yalizmin varlığı bir yandan, Çin, Küba, Viet­ nam öte yandan, insanlara umut veriyor ve kapitalizmden kurtulmanın mümkün oldu­ ğunun altını çiziyordu. Çeşitli eksikliklerini sosyalizmin dünya ölçeğinde yükselen dal­ gasının varlığıyla kapatıyorlardı. Kitleselleş­ me teknik anlamda sadece bilginin olma­ sıyla değil, bilginin inanca dönüşmesiyle mümkündür. Bu inanç doğrultusunda genç ve kitlesel bir nesil... Fakat önce 12 Eylül 1980 faşist darbesi, sonrasında da 1991 de SSCB’nin çözülüşüyle gençlik boşluğa düştü.

Bir zamanların ateşli devrimci anne ve ba­ balarının çocuklarına zarar gelmesinden korktukları veya inançlarını yitirdiklerin­ den, "bu işler"den uzak durmalarını tembih ettikleri hesaba katılırsa, bu neslin neden "kaybedilmiş" olduğu sorusunun yanıtının ne karmaşık olduğu anlaşılabilir. Kaybedilmiş nesil, yitirilmiş politik ve ör­ gütsel mevzilerimizin, kaybedilmiş bir umudun ve inancın üzerine doğdu. Kapita­ lizmin kendisini tek ve alternatifsiz bir sis­ tem olarak pazarladığı ve acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla gösterdiği bir zamanda... Ailenin ekonomik sıkıntısı, üniversite ka­ zanmanın zorluğu ve maddi yükü, sonrasın­ da iş bulmanın "imkânsızlığı" ile boğuşma gibi nedenlerle isyanın kıyısına sürüklenen, ancak başka bir sistemin mümkün olacağı­ na ihtimal vermeyen bir neslin tepkisi de sistem içinde ya da sistemin belirlediği bir çerçeve de ortaya çıkar. Sistemin reddini içeren bir isyan manasızdır; çünkü yerine bir şey koyamayacağına inan(dırıl)mıştır. Başkasına (yani kapitalist sisteme göre ra­ kibine çünkü kapitalizmde insanlar birbiri­ ne destek olacak kişiler değil rakiptirler) veya kendine uyguladığı şiddet ve farklılaş­ ma çabası tam bu yüzdendir. Bir çeşit isyan­ dır fakat kurtulamayacağını sorgulamaksı­ zın "kabullendiği" bir sisteme karşı, nevroz­ lu, çaresiz bir isyan… Peki "kaybedilmiş nesil"i nasıl kazanabiliriz? Aslında bu sorunun yanıtını, bir biçimiyle kapitalizmin kendisi de veriyor. ABD’nin başına yeni geçen her başkanın ilk söylem olarak Küba'daki rejimi değiştireceğini vaat etmesi, Avrupa’da çıkan her ekonomik kriz­ de Marksizmi karalama kampanyalarına başlanması gibi örnekler "komünizmin ha­ yaletinin” dünya üzerinde hala dolaştığını ve emperyal güçlere korku saldığını göste­ riyor. Özellikle bu dönemde bu korku do­ ruklara ulaşmış ve Marks’ı herhangi bir fi­ lozof gibi kitaplara hapsedemeyeceklerini anlamışlardır. Biraz düşünelim, Küba ekonomik ve askeri yapısı bakımından, emperyalist sistemi teh­ dit edebilecek bir unsur mu?

Elbette değil! Fakat bugün dünyanın dört bir yanında mevcut durumdan hoşnutsuz, alternatif arayışları içinde olan halk kitleleri için "başka bir düzenin" mümkün olabile­ ceğinin de bir kanıtı. Emperyalistlerin, elli yıldır bu "küçük" ülkeye boyun eğdirme ça­ baları da bundandır! Dünya üzerindeki emperyalist işgaller açlık ve adaletsizlikten bunalan halklara madal­ yonun öbür yüzünü göstermek istemeyen emperyalistlerin, korkularını şiddetle dışa vurmalarıdır aynı zamanda. Kapitalizmden başka bir sistem mümkün değilse bu şid­ detle bastırma çabası niye? Eklemek gerekiyor; şiddet korkunun dışa vurumudur da bu şiddete en çok maruz ka­ lan kesimlerden birisi gençliktir! Okuyan, düşünen, çalışan gençlik... Çünkü kapitalist­ lerinde iyi bildiği gibi, gençlik, bir sistemin geleceğini belirler. Şiddetten kastım sadece fiziksel anlamda değil... Okulda; gereksiz bilgi yükleyerek gencin kafasını doldurup başka şeylerle il­ gilenmeyen sürü mensupları yaratma çaba­ sı; evde, ailenin çocuğa yüklediği “hiç bir şeyle uğraşmaması sadece kendini düşün­ mesi diğer insanları düşman görmesi ve ha­ yattaki rakipleri olduğu” öğretisi; çalışma hayatında, kendine ayıracak zamanların, çalışmaktan pestile dönmüş bir vücudu bir sonraki çalışma gününe kadar dinlendir­ mekten başka bir işe yaramaması v.b. "Kaybedilmiş nesil"i kazanmak için elimiz­ de belki de bugüne kadar hiç olmayan bir imkân var. Kapitalizmin çatırdamaya baş­ ladığı ve arkasındaki "kızıl güneş"in ışıltıla­ rının görülmeye başlandığı şu zamanda o çatlağı göstermemiz yeter! Bunun tek yolu ise gençliğe geleceğin kuru­ cuları arasında olduğunu hatırlatmaktan geçiyor! Gençliğe umudu ve inancı aşılaya­ bilmek için kapitalizmin maskesini düşür­ memiz yetecek. Bu da pratik eylemlilikleri­ mizden aldığımız sonuçlar ve söylemleri­ mizdeki kararlılıkla sağlanabilir. Zafere inanmak için kazanılabileceğini bilmek la­ zım. Çok bilinen bir sloganla bitirmek gerekirse; "gençlik gelecek, gelecek sosyalizm"!

Bağımlılıkların insan hayatı üzerindeki etkilerini konu adinen Requiem for a Dream filminden bir sahne

EKMEK & ÖZGÜRLÜK 47

Kayıplarımız

Ali Dehri: Teori ve pratiğin birliğine dayalı bir devrimci yaşam
Levent Dölek
Aziz Vatan (Ali Dehri) mücadeleyle dolu bir yaşamın ardından talihsiz bir hastalığa ye­ nik düşerek 10 Ağustos pazartesi sabahı aramızdan ayrıldı. İster Aziz Vatan, isterse de Ali Dehri olarak tanımış olsun, herkes onun sadece politik mücadelesiyle değil bu mücadeleye kopmaz biçimde bağlı, insani ve ahlaki değerleri ile de örnek bir insan ol­ duğu konusunda birleşiyor. Aziz Vatan’ın örnek kişiliği ve mücadelesi bugün müca­ dele eden devrimciler için önemli dersler de içeriyor. Aziz Vatan’ın yaşamı Türkiye devrimci hareketinin inişli çıkışlı, politik açıdan savrulmaları, kopuşları, yeniden kü­ melenmeleri, yeniden dağılmaları, ilerle­ meler ve gerilemeleri barındıran 30 yıllık serüveniyle örtüşmektedir. Benzer çalkan­ tıların aynı kuşağın insani ve ahlaki değer­ lerinde de yaşandığını; geriye dönüp bak­ tığımızda Aziz Vatan’ın tüm bu süreçlerden her yönüyle alnının akıyla çıkmış olduğunu görüyoruz. Bugün mücadeleye atılan genç kuşağı, Aziz Vatan’ın kuşağının yaşadığı zorluklardan daha azı beklemiyor. O halde bu süreçten alnımızın akıyla çıkabilmek için Aziz Vatan (Ali Dehri) örneğine sahip çıkmamız gere­ kiyor. 70’lere gelirken Türkiye solunun ve dev­ rimci hareketinin içine girdiği tartış­ ma/ayrışma sürecinin Milli Demokratik Devrim­Sosyalist Devrim tartışmasına in­ dirgendiğine çok sık tanık oluruz. Oysa her ne kadar devrim stratejisi üzerine odakla­ nan tartışma saflaşmaya rengini verse de özünde devrimcilik­reformculuk temelin­ de bir ayrışma yaşanmıştır. Bu ayrışmada devrimci safta tutum alan yapılar anti­em­ peryalist ve yurtsever temelde yükselen gençlik mücadelesinin içerisinden çıkarak burjuva düzenine ve devletine meydan okuyan, onu politik olarak karşısına alan bir mücadeleye giriştiler. Aziz Vatan (Ali Dehri) o dönemde Milli De­ mokratik Devrim tezini benimsemekle bir­ likte devrimcilik­reformculuk ayrışmasın­ da düzenden kopamayan Doğu Perinçek ve TİİKP’den ayrılan İbrahim Kaypakkaya ile birlikte TKP(M­L)’nin saflarında yer almış; bu kopuşun ideolojik bakımdan doğru yön­ de olmakla birlikte yetersiz olduğunu za­ manla görmüştür. Aziz Vatan, 12 Mart son­ rasında TKP(M­L) hareketinin tekrar ör­ gütlenişinde sorumluluk alırken, Türki­

Tülay Arın’ı hep özleyeceğiz
İktisatçı Prof. Tülay Arın, Kilyos’ta üniversi­ tedeki meslektaşları, feminist dostları ve yakınlarının katıldığı törenle toprağa verildi
Tülay Arın'ın kaybı sosyalist ve feminist çevrelerde üzüntü yaratttı. Geçirdiği bir kalp krizi sonucu 30 Ağus­ tos’ta Fethiye'de yaşamını yitiren İstan­ bul Üniversitesi emekli öğretim üyesi Tülay Arın, 2 Eylül'de İstanbul'da topra­ ğa verildi. Prof. Dr. Arın'ın iktisadi krizler, kadın emeği, gelir dağılımı, sosyal poli­ tika alanlarında çalışmaları bulunuyor­ du. Tülay Arın muhalif kimliğini hayatı bo­ yunca korudu; akademik özgürlükler için olduğu kadar cinsiyet ayrımcılığına karşı da mücadele etti. Öğretim Eleman­ ları Sendikası (ÖES)'in kurucu üyeleri arasındaydı; 1980'li yıllarda yükselen fe­ minist harekete omuz verdi. Adını, Marx'ın "filozoflar dünyayı çeşitli biçim­ lerde yorumlamakla yetindiler; oysa asıl önemli olan dünyayı değiştirmektir", te­ zinden alan 11. Tez kitap dizisinin yayın kurulundaydı. Tezini Marksist olduğu için kabul etme­ yeceğini bildiren, ama böyle yazarsa si­ ciline işleneceğini, o yüzden yetersiz ol­ duğunu yazacağını söyleyen bölüm baş­ kanına, "Siz gerekçeye komünist olduğu­ mu yazın; sicilimi kirleten öbürüdür", yanıtını vermişti. Aklı, iradesi ve cesareti hep bizimle olacak.

ye’nin yarı­feodal ve yarı­sömürge olarak nitelenmesine Marksist eleştiriler getirmiş, işçi sınıfı yönelişini ve kitle çizgisini savun­ muş, Üç Dünya Teorisi tartışmalarında ön­ derliğinde yer aldığı TKP (M­L) Hareketi bu oportünist tezi reddetmiş ve ÇKP’den ideo­ lojik olarak kopmuştur. Aziz Vatan’ın bur­ juvaziden ideolojik olarak kopma yöneli­ şindeki çalışmaları ve bunun politik sonuç­ ları 1979’da geçmişte kurduğu örgütle yol­ larının ayrılmasına neden olmuştur. Aziz Vatan, politik yaşamının devamında Stalinizmi devrimci bir eleştiri temelinde reddederek devrimci Marksist bir senteze ulaşmış ve bu doğrultuda örgütlü bir mü­ cadele yürütmüştür. Bu yıllardaki politik mücadelesinde Ali Dehri adıyla tanınan Aziz Vatan’ın devrimci Marksizmi’nin te­ meli 1968’li yıllardaki Aziz Vatan’ın başlan­ gıç noktasıyla aynıdır. Aziz Vatan’ın yaşamı ve mücadelesi her­ hangi bir ideolojiyi bir sekt mantığıyla sa­ vunmanın, bir teorik anlayışı devrim hede­ finden kopartarak salt bir kimliğin parçası olarak benimsemenin devrimcilikle bir il­ gisinin olmadığını öğretmiştir. Aziz Vatan’ın kendi kuşağından maddi ve manevi olarak kapitalizmin derinliklerine savrulanların sayısı ne yazık ki çok fazla. Ne var ki tersi örnekler de mevcut ve Aziz Vatan bunlardan biri. Burjuvaziden ideolo­ jik ve politik olarak kopmak ne kadar önemliyse, bu düzenin pisliklerinden ahlâ­ ki olarak da kopmanın aynı ölçüde önemli olduğunu, Aziz Vatan yaşamıyla göstermiş, devrimciliğin bir yaşam tarzı ve bir ahlâki duruş olduğunu yoldaşlarına anlatmıştır. Bu konuda esas değerleri sözleriyle değil bizzat yaşamıyla aktarmıştır. Aziz Vatan’ın sağlığında söylediği gibi ve onun yaşamından hareketle bugün bayrağı devralacak biz genç devrimcilere, şu söyle­ nebilir: “Devrime ulaşmak isteyen burjuva­ ziden 3 kopuşu (politik, ideolojik, ahlâki) gerçekleştirmek zorundadır.”

EKMEK&ÖZGÜRLÜK

Yerel süreli yayın u Ortaklaşa Yayıncılık u Sahibi ve Sorumlu Md. Erdal Çınar, 847 Sk. No.:14/201 Kemeraltı / İzmir u Yazı Kurulu: Tektaş Ağaoğlu, Yeşim Dinçer, Hakan Günver, Ertuğrul Kürkçü, Osman Soyer, Haluk Yurtsever u Yayın Kurulu: Can Atalay, Erdal Çınar, Muhsin Dalfidan, Kaya Eker, Hakan Günver, Ali İleri, Kenan Kalyon, Vakkas Kılıç, Şaziye Köse, Ertuğrul Kürkçü, Haluk Yurtsever u Basıldığı Yer: Ezgi Matbaacılık Tel: 0212 452 23 02, Çobançeşme Mah., Sanayi Cad., Altay Sk., No.:10-A Blok, Yenibosna - Bahçelievler / İstanbul u Yönetim Yeri: Katip Mustafa Çelebi Mahallesi, Tel Sok. No. 28, Kat 3, Beyoğlu-İstanbul u İnternet sitesi: www.ekmekveozgurluk.net u Tel: 0212 293 6220

Bir devrim isteyenler, bir de istemeyenler var. Bu iki kampı görmeyen yazar, içinde yaşadığı devrin en büyük gerçekliğini anlamıyor demektir. Böyle bir yazarın tonla kâğıt tüketen bir kalem efendisinden veya efendisinin dikte ettiği hesap pusulasını dolduran câhil kâhya ve uşaktan farkı yoktur. Böyle kimseler, hiç olmazsa yazarlığın adını pislemesin, gitsin daha namusluca başka işlerde çalışsınlar. Bu gün ve yazarın yazar olmanın ilk şartı, devrimle gericiliğin güncelliğini görecek yetenekte olmaktır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı
İnkılapçı Münevver Nedir? Hanri Barbüs, 1 Ekim 1935, Marksizm Bibliyoteği, No.: VIII

Related Interests