HERMETİZM

M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

1. Kõsõm Giriş
Bundan binlerce yõl önce dünya bir başka türlüymüş. Dağlar, taşlar, ovalar, nehirler, göller, denizler yine varmõş ama, göklerin parõltõsõ değişikmiş. Bu õşõğõn altõnda yaşayanlar da dünyayõ bir başka görürlermiş. Şimdi yine aynõ dünya var üzerinde yaşadõğõmõz. Gökler de değişmedi. Ancak, bizi bir başka türlü aydõnlatõyor artõk. Bu yüzden de dünyayõ eskilerin gözü ile göremiyoruz. Görmemize imkân da yok. Zira, õşõğõn kaynağõ değişmese bile rengi değişti. Değişen rengin özelliğine göre biz de farklõyõz eskilerden. Bu değişikliği farkedenler ona bir isim takmõşlar sembolik olarak: Tufan oldu, demişler. Gökler yarõldõ ve ardõndaki sular boşaldõ, yer yarõldõ ve altõndaki toprak fõşkõrdõ. Su ve toprak karõştõ; çamur oldu. Çamur şekillendi; insanõn bedeni oldu. İçine nefes kattõlar; yaşayan can oldu. İsmine Adem derler. Gökler kapanõp ardõndaki sularõ sakladõktan ve Yer durulup toprağõ sakinleştikten sonra, Adem toprağõ işlerken önünü görsün diye göğün kubbesine õşõk yerleştirildi. Adem'in günleri tamam olunca nefesi geldiği yere gitti, bedeni toprağa karõştõ, üzerini sular kapladõ. Ardõndan yine gökler yarõldõ ve sular boşaldõ. Yer açõldõ ve toprak fõşkõrdõ. Böylece Adem'in işlediği toprak Yer'in yüzünden silindi gitti. Fakat o toprakta Adem'in işleri olduğundan ve Adem'in soyundan olanlarõn o toprağõ işlemesi bitmediğinden, içlerinden işleri bitmeyenler sularõn çekilmesine kadar bekletildi ve tekrardan durulan Yer'e inip toprağõ işlemeye başladõlar. Önlerini görsünler diye yine göğün kubbesine õşõklar yerleştirildi. Onlarõn da günleri tamam olunca, ardõndan yine aynõ şeyler oldu. Toprağõ işlemesi bitmeyenler sular çekilene kadar bekletildi. Yer durulunca inip toprağõ işlemeye başladõlar... Ve bu böylece sürüp gitti. Dedelerimizin dedelerinden bize kalan masallarda

böyle anlatõlõyor. Çocukluk devremiz sona erene kadar bu masallarõ yine böyle anlatacaklar. Elbet bir gün gelecek, yine günler tamam olacak. Toprağõ işlemeyi bitirenler geldikleri yere gidecekler, işleri yarõm kalanlar da bir süre bekleyip sular çekildikten sonra tekrar devam edecekler. Bazõ masallarõn sonuna da şunu eklemişler: Toprağõ işlemek sona erse bile işler yine bitmiyor. Toprağõn yerini başka şey alõyor ve işler devam ediyor. Biz, hâlâ toprağõ işlemeyi bitiremeyenlerdeniz, üstelik kaçõncõ Tufan'dan arta kaldõğõmõzõ da bilmiyoruz. Ama, son Tufan ile birlikte toprağõ işlemesini bitirenler, arta kalanlara birşeyler bõrakõyorlar daima. Bizim son Tufan'dan öncekiler de aynõ şeyi yapmõşlar. Eski Mõsõr'da yaşayanlar “aa aa Tehuti” (en büyük Yol gösterici) diye anarak tanrõsal bir kişilik vermişler onlara, önceleri yalnõz Tehuti (Yol gösteren) diye isimlendirmişler. Sonra bu isme "aa aa" (büyük büyük) derecesini vermişler. Eski Mõsõr kaynaklarõnõ değerlendiren Grek'ler bu ismi Thoth şeklinde okumuşlar. Thoth'un özelliklerine bakarak, kendi inançlarõnda Hermes ismini verdikleri tanrõsal kişi ile aynõ olduğunu görmüşler. Eski Yunanlõlar da onun yüce olduğuna hükmetmişler ki, "aa aa" karşõlõğõ olarak Trismegistos sõfatõnõ eklemişler ona. Böylece Hermes Trismegistos deyimi günümüze kadar gelebilmiş. Bu isim değişik medeniyetlerde birbirine benzemeyen sõfatlara bürünse bile, aynõ özellikteki kişileri anlatmaktadõr. Aslõnda bu isimler belirli bir soyun, artõk aramõzda olmayan ama bizim geçmekte olduğumuz yoldan asõrlar önce geçmiş, bir toplumun bilge kişilerini simgelemek için her bir dilin özelliğine göre seçilen sõfatlar olarak ele alõnmalõdõr. Efsanevi ve tanrõsal olmalarõna sebep, bizden daha bilgili olmalarõna karşõ duyulan eski bir saygõ ifadesidir. Bugün bile aramõzdan ayrõlmõş bazõ bilgili kişileri anarken aynõ saygõ duygusu içinde onlarõ bilinçaltõmõzda tanrõsal bir havaya bürünmüş olarak sembolize etmekteyiz. Eski Mõsõr'da Tehuti, Eski Yunan'da Hermes diye anõlan bu bilgelerin diğer yerlerde de bilinmesi ve onlardan kalan bilgi kõrõntõlarõndaki benzerlik ile, tek tek yarõ-tanrõ kişiler yerine belirli seviyeden bir varlõk grubunun belirtilmek istendiği anlaşõlõyor. Bu varlõklarõn insan olduklarõ da aktarõlan efsane şeklindeki hayat hikâyelerinden kolaylõkla çõkarõlabilir. Mitolojinin en büyük özelliği olan alegorik anlatõm şekline eğer bir de biz kendi alegorimizi katmadan bu efsaneleri çözersek mesele kalmaz. Fakat bazõ yorumcular bu kendilerinden birşey katma özelliğinden sõyrõlamayõp efsanelerden efsaneler yaratarak sözü geçen kişilerin uzayõn falanca planetinden geldiğini veya insanlarõn kulağõna fõsõldayan ilâhî melekler olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddialar da birer efsanedir ve modern bir alegori ile süslenmiştir. Herhalde zamanõ gelince bu modern efsanelerin ardõnda yatan gerçekler ortaya çõkacak. Ancak, bugün böylesine efsaneler yaratmak, işi güçleştirmekten öte bir fayda sağlamõyor. Eski Yunan'da Olimpos tanrõlarõ deyimi ile ne anlatõlmak istenmiş ise, biz de bugün uzaylõ kozmonotlar veya ilahi melekler ile aynõ şeyi anlatmaya çalõşõyoruz. Bu gibi alegorik anlatõmlarla fantastik bir görünüm kazandõrmak belki de insanoğlunun ihtiyacõ olan birşeydir. Bütün çõplaklõğõyla gerçeği görmek genellikle hislerinden arõnmõş bir varlõğõn yapabileceği şey. Böylesine bir durumu ise biz hazmedemeyiz. Belki de aynõ hazõmsõzlõğõ çektiğimden bu yazõ serisine başlamõş bulunuyorum. Tehuti veya Hermes, İbranilerde Hanok ("Yol"da yürüyen) ismini alõr. Eski Ahit'in Tekvin kitabõna göre Hanok, "O"nun yolunda yürüyüp kaybolmuş, görünmez olmuş. Kur'an da bile İdris (Gizli Yol'u öğreten) ismiyle geçer. Doğru birisiymiş. Yüce bir yere yükseltip rahmetin içine almõşlar. Kabalistlerin “Adam Kadmon” deyimi belki de tam karşõlõğõ olmaktadõr: “İlk İnsan” demektir. İlkel olmaktan çok insan olma özelliğine erişebilmiş “İlk Varlõk” anlamõna. Bu sõfatlarõ çeşitli dillerden örnekler vererek çoğaltmak mümkün. Sözü fazla uzatmamak için bu bilgelerin özelliklerinden bahsettikten sonra onlardan bize kalanlarõ

anlatmak istiyorum. Bunlarõn insanlara yazõ yazmasõnõ öğrettiği söylenir. Daha sonra da bilim öğretmişler. Dolayõsõ ile alfabenin bu insanlardan bize aktarõlmõş olduğunu söylüyorlar. Alfabe genel anlamda yazõ yazmak için kullanõlan birtakõm sembollerden ibarettir. Biz bugün tarihsel bir süreç içinde gelişen ilkel resimlerden sembollere doğru gidişi, alfabenin başlangõcõ olarak kabul etmekteyiz. Bilimsel ilerlemeleri de buna benzer bir sürece bağlamaktayõz. Fakat, dikkatli bir araştõrma - belki de belgelerin yetersiz oluşundan - basmakalõp tarihsel gelişim hipotezinin yeterli bir açõklama olmadõğõnõ gösteriyor. Akademik otoriteler yazõnõn ilkel resimlerle başladõğõnõ söyledikleri halde, resimlerden sesleri gösteren işaretlere nasõl geçildiğini bir türlü izah edememektedirler. İlk yazõ örneklerini veren Sümerlerde böyle bir geçiş dönemine dair izler yoktur. Yine iddiaya göre, Sümer çivi yazõsõ doğuya doğru sõrasõyla Proto-Elam, Proto-Hint, Çin yazõsõnõn doğmasõna; batõda da Eski Mõsõr, Ege ve Girit, Hitit yazõsõnõn oluşmasõna yol açmõş, deniyor. Zorla kabul edilen bu hipotezi desteklesin diye birçok örnekler gösterilmiştir, ancak hiçbiri yeterli ölçüde değil. Otoriteler de bu yetersizliği gördükleri halde başka bir hipotez kurmak açõkça işlerine gelmemektedir. Halbuki çivi yazõsõ ile dolu tabletlerin çoğunda yazõyõ Sümerlere öğretenin “Nabo” isminde biri olduğu belirtilmektedir. Nabo kelimesi “parõldayan” anlamõna gelir. Nabo'yu sembolize ederken de çivi yazõsõnda kullanõlan sivri uçlu aleti seçmişler. Yazõdan başka bilim öğretmişler, demiştik. Bu bilim nasõl bir şeymiş, asõl bunu incelemek gerekir. Zira, kimin nasõl öğrettiğinden ziyade neyi öğrettiği daha önemlidir. Araştõrõcõnõn dikkat etmesi gereken en önemli nokta bu olduğu halde çoğunlukla unutuluyor. Kim tarafõndan öğretildiğini ve nasõl yapõldõğõnõ araştõrõp bulmak muhakkak ki insana heyecan verir. Hele bu gelişimin tarihini ortaya koyabilmek kadar gurur verici bir şey olamaz, araştõrõcõ için. Fakat konunun özüne inildiğinde görülür ki, asõrlarca önce bir takõm kişiler insanlara bazõ şeyleri öğretmeye çalõşõrken, amaçlarõ ilerde tanrõlaştõrõlmak veya öğrettikleri şeyin saçma-sapan birtakõm sözler haline gelerek fantazi yaratmasõ değildi. Bugün ne yazõk ki bu durumdadõr anlatõlanlar. İnsanlarõn çoğu da sõrf bu fantastik özelliğinden dolayõ konuya eğilmektedir. Hermetizm başlõğõ altõnda toplanan bu konulara çoğu zaman ezoterik, okült, mistik, gnostik, teozofik vs. gibi sõfatlar takõlmõştõr. Geleneksel olarak Hermetizm kelimesi daha uygun oluyor, çünkü bu konularõn öğreticisi olarak Hermes tanõnmaktadõr mitolojide. Böylece Hermetizm denilince; Hermes veya bir başka sõfatla anõlan bilge kişilerin öğretisi anlaşõlacaktõr. Halbuki, ezoterik; batõnî, içsel anlamõna, okült; gaybî, gizli anlamõna, mistik; sõrrî, açõklanmayan anlamõna, gnostik; hikmî, üstünbilimsel anlamõna, teozofik; ledünî, tanrõsalbilimsel anlamõna gelir. Hermetizm, anlayõş ölçüsüne göre bütün bu sõfatlarõ taşõyabilir, ama yalnõz biri veya birkaçõ ile isimlendirmek eksik olur. Kimine göre şöyledir, kimine göre böyle. Anlayõş ölçüsü o derece önemlidir ki, tarihte bunun iki garip örneğini görüyoruz: İlki, teknolojideki hermetik deyimidir: Hava, su geçirmeyecek şekilde yapõlan lehimler için kullanõlõr. İkincisi de, bilhassa italyan edebiyatõnda, ermetismo akõmõdõr: Şiirde, anlaşõlmaz ve kapalõ sözler kullanarak okuyucuyu düşündürmeyi amaçlar. Bir diğer tuhaflõk da tarih yazarlarõnda görülmektedir: Hermetizmi tek bir cümle ile geçiştirirken, simyacõlarõn büyüyle ilgili öğrettikleri diye anlatõrlar. Hermetik öğretinin yazõldõğõ kitaplarõn çoğu çeşitli sebeplerle yakõlmõş, yasaklanmõş ve gizlenmiştir tarih boyunca. Bu özelliğinden dolayõ da sayõsõz şarlatan ortaya çõkõp birtakõm uydurma elyazmalarõnõ orijinaldir diye reklam etmiş, çoğunlukla çevresinde inandõrõcõ olmuş ve ardõndan yüzlerce zavallõyõ sürüklemeyi başarmõştõr. Bu yüzden, günümüzde hermetik konular halk arasõnda boş inanç, büyücülük, zõrvalõk, sapõklõk olarak bilinir. Amacõm okuyucuyu kandõrõp bu konularõn aslõnda büyük sõrlar sakladõğõnõ iddia etmek değil.

Kõsa bir tarihsel gelişimini vererek ve tarih boyunca yazõlanlardan bölümler aktararak bu konularla uğraşan kişilerin hangi sonuçlara vardõklarõnõ ve nelerle karşõlaştõklarõnõ anlatmak istiyorum. Eski yazmalardan aktaracağõm sözleri yorumlamak okuyucuya kalmõş bir iştir. Başõnda da söylediğim gibi, aslõnda konunun en önemli tarafõ da bu: Kimin söylediği ve nereden duyduğu ilginç olsa bile, ne demek istediğini anlamaya çalõşmak daha faydalõ oluyor. Eğer geniş çapta bir Hermetizm tarihinden bahsetmek gerekirse çağlar boyunca çeşitli medeniyetlerdeki bilimsel aşamalardan ve bunlarõn kaynaklarõndan sözetmek lazõm. Fakat, böylesine geniş bir konu hem çok uzun bir yazõ serisini gerektirir hem de çoğu kimsenin canõnõ sõkabilir düşüncesiyle, ancak ilginç sayõlabilecek noktalarõ belirtip ardõndan Ortaçağ'õn efsanevi bilimleri olan Alşimi, Astroloji, Maji, Kabala ve benzeri konularõ ve bunlara kaynak olan elyazmalarõnõ örneklerle vermek istiyorum. Tarihte eski yüksek medeniyetler diye bilinen kültür merkezleri, Amerika kõtasõndaki Aztek ve İnka'lar dõşõnda, coğrafî bir kuşak üzerinde yayõlmõştõr. Bu kuşak doğuda Çinlilerle başlar ve batõya doğru Hint, İran, Mezopotamya, Anadolu, Mõsõr, Akdeniz bölgesiyle İspanya'ya kadar gelir.

Amerika Kõtasõ
Amerika kõtasõnda 16. asrõn başõndan Avrupa'dan gelen yağmacõ kâşiflerin boy göstermesi ile eski medeniyet sona erdi ve silindi gitti. Çoğunlukla böyle kabul edilir. Halbuki Aztek-Maya-Inka medeniyeti incelendiğinde görülür ki, bu halk beş asõrdan beri beyaz adamõn gelmesini beklemiştir. Bütün dikkatlerini kendilerine miras kalan takvime ve zaman hesaplarõna vererek, kurban olacaklarõ günü beklemişlerdir. Bu zaman zarfõnda hiçbir ilerleme kaydetmeden, geçmişlerini unutmanõn verdiği korku içinde, devamlõ bir bekleyiş bu halkõn manen ölmesine yol açmõştõ. Eski atalarõnõn bõraktõğõ mirasõ korumaya çalõşan, fakat bu mirasõ bir türlü değerlendiremeyen şaşkõn bir toplum. Ne Aztekler, ne Mayalar, ne de İnkalar geçmişlerini hatõrlamaktadõr. Mayalarõn bir kolu olan Quiche halkõnõn son zamanlarda yazarak kaybolmamasõnõ sağladõğõ Popol-Vuh destanõ bunu ortaya koyuyor. Mitolojilerinde Kvetzal-koatl (Aztek), Kukulkan (Maya), Virakoça (İnka) ismini verdikleri bir adamõn (daha sonra tanrõ oluyor) halka yazõyõ, kanunlarõ, bilim ve sanatõ öğrettiği anlatõlõyorsa da pek fazla birşey öğrenmek mümkün olmamõştõr bunlar hakkõnda. Amerika'yõ keşfeden gözü dönmüş yağmacõlar altõn bulma hõrsõ ile herşeyi parçaladõktan sonra, Hõristiyanlõğõ yaymak bahanesi ile saldõran misyonerler, şeytanõn eseri saydõklarõ bütün kültürü yõkõp üzerine kiliseler kurunca, ortada incelenecek bir şey kalmamõş oldu. Bugün bildiğimiz tek şey mükemmel bir takvim ve astronomik period hesaplarõdõr onlardan kalan. İnkalarõn Quipu sistemi, anlatõldõğõna göre sözleri kaydetmek ve hesap yapmak için kullanõlan oldukça gelişmiş bir sistemmiş. Pizarro sayesinde kõlõçtan geçirilmedik birtek Quipu-kamayok kalmadõğõ için bu sistemi öğrenmemize imkân yok artõk. Astronomideki bilgileri kendilerine miras bõrakanlar herhalde tam olarak herşeyi anlatmamõş olacaklar ki, bunlarõ doğru dürüst değerlendirecekleri yerde dinsel birer figür, ritüel bir gaye uğruna kullanmõşlar. Yukarõda isimlerini verdiğim mitolojik bilgeler birtakõm şeyleri öğrettikten sonra kaçõp gitmişler, bir müddet sonra tekrar geleceklerini vaad ederek. Ne öğrettiklerini halk bilmemektedir. Zira, kendilerinden önceki toplum ile aralarõnda tarihsel bir kopukluk vardõr, hatõrlamazlar. Aztekler “Aztlan” (beyaz ülke) denilen yerden geldiklerini söylerler ama kendilerini “Tenoça” diye diğer başkalarõndan ayõrõrlar. Tenoça, Tolteklerin kuzeyden gelen

saldõrgan vahşilere verdikleri isimdir. Toltekler bir bakõma Anadolu'daki Proto-Hititlere benzer; geçmişten kalan bir medeniyetlerl vardõr, saldõrganlarõn hücumuna uğrayõp kültürlerini gelen vahşilere aktarõrlar. Ancak, Toltekler hakkõnda birşey bilinmiyor. Mayalara gelince; bunlar topluca Yukatan yarõmadasõna doğru göçmüşler asõl memleketlerinden. Sebebi bilinmiyor, geçmişlerinden de hiç bahsetmiyorlar. Göçten önceki devre ait bütün tarihlerini hatõrlamaktan korkarcasõna unutmaya çalõşmõşlar. Peru'ya gelen İnkalar burada “Queçua” (sõcak vadi halkõ) denilen insanlardan birtakõm şeyler öğrenmişler. Daha sonra da bunlar İnkalara karõşarak unutulmuş. Bugün Peru'da Queçua olduğu sanõlan yerliler geçmişe dair hiçbirşey hatõrlamõyorlar. Zaten Quipu kullanmasõnõ bilenler de katliamda öldüklerinden geriye birşey kalmamõş. İnkalarõn Quipu sistemi dõşõnda ilgi çekici tek şey, Maya ve Aztek takvim sistemidir. Bizim bugün kullandõğõmõz ondalõk sayõ sistemi yerine yirmilik (vigesimal) sayõ sistemini kullanõyorlardõ. Yirmilik sistemi Aztek-Maya dõşõnda hiçbir yerde görmek mümkün değildir. Bu düzene göre; son derece hassas bir biçimde hesaplanmõş güneş yõlõ olan 365.242199 günü şöyle yazõyorlardõ: 1.0.5.16.9.17.6.10. Burada yirmiye kadar olan her rakam ayrõ bir sembol ile belirtilmektedir. Takvimlerine de esas olarak aldõklarõ bu yirmi sayõsõ insanõ sembolize etmektedir: Yirmi tane uzantõsõ olan bir bütün (parmaklar ve baş). 20 gün bir ay olmaktadõr; 20 ay bir yõl; 20 yõl bir devir... böylece uzayõp giden periodik sisteme 400 günlük period denilmekte ve sembolik takvimi belirlemiş oluyor. Kollar ve bacaklarõ simgelemek için beşer günlük dört hafta vardõr bir ayda. Seneyi de beşer aylõk dört mevsime ayõrmõşlar. Buna ek olarak kullandõklarõ ikinci sistem 260 günlük takvimdir. 260 günlük period, takvimden ziyade ölçek niteliği taşõr. 13 gün sayõsõ ve 20 gün isminden ibarettir. Ay-GüneşVenüs periodlarõ ile yakõndan ilgili olan bu devreyi geleceği belirlemek için kullanmõşlar. Bir çeşit kehanet yöntemi denebilir. Ancak, falcõlõk ile hiç ilgisi yok. Tamamõyle astronomik birtakõm orantõlardan faydalanõlmaktadõr. Ayrõca, güneşin periodundan faydalanarak 360 günlük (18x20) bir devre bulmuşlar; daha doğrusu, bu onlara miras kalmõş. Zira, bir güneş yõlõnõn 360 günden fazla olduğunu ellerindeki hesaplama yöntemi ile hassas bir biçimde öğrendikten sonra bu ek günleri “uğursuz” olarak nitelemişler. Ortalama 4 yõlda 21 gün hataya yol açan bu günlerin kesinlikle ismi yoktur, gün olarak sayõlmaz ve zoraki bir boşluk gibi görülür. Ellerindeki cetvellerde 360 olarak belirtilen bir devrenin aslõnda daha uzun olduğunu görmek onlarõ korkunç bir şaşkõnlõğa sürüklemiş olmalõ. Bu duyguyu bizim anlamamõz çok zor. Şöyle düşünelim: Bir yerden birtakõm bilgiler alõyorsunuz, öyle ki, bunlar sayesinde oldukça hassas hesaplar ve gözlemler yapmanõz mümkün. Ancak, yine aynõ yerde bu hesaplarla yapõlmõş gözlemlerin cetvelleri, sizin bulduğunuz değerlerden daima biraz farklõ çõkõyor. İşte bu şaşkõnlõk Aztek-Maya medeniyetinin dinsel inançlarõnõn temeline çöreklenmiştir. Ellerindeki bilgi onlar için başkalarõndan aktarma bir nitelik taşõyordu. Hafõzalarõ kuvvetliydi, kullandõklarõ bilgiler son derece mükemmeldi, fakat bunu değerlendirecek yeterli kapasiteden yoksundular. Astronomi yanõnda tõb ile ilgili birtakõm şeyler de öğrenmişlerdi. İnsan bedeni ve özellikle kanla ilgili bilgiler, eski kozmik düzeni tekrardan geri getirecek zannettiler. Kan, bilhassa canlõ insan bedeninde büyük önem taşõr. Biz bugün bunun önemini yalnõz tõbbi açõdan ele alõyoruz. Kanõn dolaşõmõ fizik bedenin işlemesini sağlõyan bir ortam yaratmaktadõr. Fakat bu özellikten yararlanarak başka sistemlerin harekete geçmesini sağlayacak ortamlar da yaratmak mümkündür. İspanyollarõn gelmesine iki asõr kala, bu bilgiyi garip bir gaye uğruna kullanmaya başlamõşlar: Kullanõlacak malzeme bulmak için etrafa saldõrarak insan avõna çõkmõşlar. Yakaladõklarõnõ da, artõk birer mabed haline gelen bilim merkezlerinde canlõ canlõ keserek, kanlarõnõ tanrõ diye kabullendikleri güçlerin hizmetine sunmuşlar. Kanõn önemini ve

hangi işlerde kullanõldõğõnõ biliyorlardõ. Ancak, bunu anlamaktan acizdiler. Birtakõm kozmik güçlerin varlõğõnõ öğrenmek onlarda korku yaratmõştõ. Bu güçleri kullanabilecek duruma gelmek oldukça yüksek bir şuur seviyesini gerektirir. O da bunlarda yoktu. Ellerindeki hesaplama yöntemi ile ilerde başlarõna bir felaket geleceğini biliyorlardõ. Ama bu felaketten kurtulmak için ne yapacaklarõnõ, nasõl kurtulacaklarõnõ anlayamadan tabiat kanunlarõnõn dõşõnda hareket etmeye başladõlar. Kanunlarõn acõmasõ veya kayõrmasõ yoktur. Nitekim, şuursuzca kullandõklarõ birtakõm güçler bazõ kanunlarõ harekete geçirdi ve İspanyollar tarafõndan yok edildiler. Hem öylesine bir yok oluş ki, kendileri ile birlikte bir türlü anlayamadõklarõ bilgiler de silindi gitti. Hermetik olarak nitelediğimiz bu bilgilerin insan için hayatî önem taşõdõğõna ilerde değineceğim. Burada güzel bir örnekle karşõlaştõğõmõz için belirtmek gereğini duydum: Anlamadan ezberlemek ve bunu pratik olarak kullanmaya kalkmak, işin önemini acõ bir şekilde ortaya koyuyor. Aztek, Maya ve İnka isimleri ile tanõdõğõmõz bu insanlar hazõra konmuş bir toplumu oluşturur. Hazõr bulunduklarõ şey bilgiydi. Önce zevkle ve heyecanla sarõldõklarõ bu nimet; daha sonra onlar için korku, dehşet ve õstõrap kaynağõ oldu. Bu duruma sebep olan şey de, ruhsal seviyelerinin bu bilgiyi hazmedemeyecek bir ölçüde oluşudur. Anlayabilmek için gerekli birikimden yoksundular. Elimizde kalan birkaç parça yazmadan öğrendiğimize göre; gökyüzündeki ürkütücü boşluk, tabiatõn esrarlõ güçleri ile kendilerine miras kalan bilgi arasõnda ezilmenin õstõrabõnõ ilâhîler ve ağõtlarla dile getirmişlerdir daima: “Eskilerin anlattõğõ gibi değil. Onlar da yok artõk aramõzda, Tanrõlar kaybolup karanlõk çöktüğünde. Göğün boşluğuyla yerin altõndan, Ölüm bizi içine çekiyor. Geri gelin, ey gidenler! Ne yapmamõzõ söyleyin bize. Korkuyoruz, korkuyoruz.” Birkaç el yazmasõ dõşõnda, elimizdeki tek eser Mayalarõn bir kolu olan Quişe halkõnõn tarihsel geçmişini yansõtan Popol Vuh ismindeki derlemedir. Popol Vuh, 16. asõrda yazõlmõş olmasõna rağmen, nesilden nesile aktarõlan birtakõm hikayelerle, efsaneleşmiş başlangõcõ ve unutulmuş tarihi yansõtmasõ bakõmõndan önemli bir kaynak. Ne var ki, alegorik anlatõmõn içinden hermetik bilgileri çõkarabilmek oldukça zor. Beyaz adamõn istilasõndan önceki Amerika halkõnõn karmaşõk ruh dünyasõnõ katledildikleri yerde bõrakarak, Pasifik Okyanusunun öbür tarafõna; Çin sahillerine geçebiliriz artõk. Fakat, bu geçiş esnasõnda dikkatimizi çeken bir şey yok mu? Bir sürü irili ufaklõ adalarõn yer aldõğõ Pasifik Okyanusu halkõnõn da kendisine ait bir geçmişi var elbet hermetik açõdan. Ancak, bu öğretiler bize yeterince ulaşmamõş olduğundan, onlar hakkõnda bir fikre sahip olmamõz güçleşiyor. Ayrõca, bugün orada yaşayan yerli halkõn geçmişi Amerika ve Asya kõtalarõndaki atalarõna dayanmaktadõr. Atalarõ adalara göçettikleri zaman, karşõlaştõklarõ asõl yerli halk zaten yõpranmõş ve tükenmişti. Kõsa zamanda da kaybolup gittiler yeni gelenlerin arasõnda. İşte bu iki sebep yüzünden sistematik bir hermetizmin izlerine rastlamak kabil olmamõştõr.

Japonya
Çin sahillerindeki Japon ve Kore halkõ için de aynõ şeyleri söylemek mümkündür. Ancak, Japonya'da Çinlilerin etkisi görülmeden önce sistematik bir hermetizmin izlerine rastlanmõştõr. 2. Dünya Savaşõna kadar, Japon adetleri gereğince dõşarõya bilgi verilmediği için, zannediliyordu ki Çinlilerle ilişki kuruncaya kadar Japonlar iptidaî bir seviyedeydiler. Halbuki M.S. 5. asõrda Çinlilerin etkisi görülmeden çok önceleri “Şinto” ismi altõnda hermetik bir sistemin varlõğõ ortaya çõkarõlmõştõr. Şinto sisteminin temelinde “kami” kavramõ yatar. Kami kelimesi ruh, benlik, üstün varlõk anlamõna gelir. Var olan herşeyin bir kami'si vardõr. Diğer bir deyişle; tabiat kami'lerle kaplõdõr. Ölüm ötesi hayat da tabiatõn bir parçasõ sayõldõğõndan, kami'ler orada da mevcuttur. İlginç olan, Şinto sistemi ahlâkî hiçbir öğreti getirmemektedir: “Kalbinin gerçek sesini takip et” der. Kami'lerin sõrrõna varabilmek için tek yol budur. Kalbin atõşlarõ nasõl insanõn hayatta kalmasõnõ sağlõyorsa, onun sesini dinlemek de asõl benliğe (kami) ulaştõrmaktadõr insanõ. “Kalbin Gerçek Sesi” bir bakõma vicdan sesi ile eşdeğerlidir. Kami'lerin öğretisi veya yolu anlamõna gelen Şinto sisteminin kurucusu bilinmediği gibi, doğmalardan da uzak olan bu öğretinin yazõlõ bir kaynağõ yoktur. Bedensiz varlõklar ile bedenliler arasõndaki hiyerarşik düzen, sahip olduklarõ kami'nin niteliğine bağlõdõr. Bu bakõmdan, insan kendi kami'sini yücelterek birçok bedensiz varlõktan daha üstün bir seviyeye gelebilir. Fakat buradaki “kami” kavramõ ile spiritüalist anlayõşõn “ruh” terimini karõştõrmamak gerekir. Hernekadar batõ dillerine yapõlan tercümelerde bu kelimenin ruh veya üstün varlõk anlamõna geldiğini söylemişlerse de, esasõnda “tasarruf kuvveti”ni belirlediğini görüyoruz. Eğer ruhu “tasarruf kuvvetine sahip şuur” olarak tarif edersek; kami, ruhun melekesi olmaktadõr. Esasõnda, herşeyde bir kami olduğunu söylerken bunu kasdediyorlar. Kami bir potansiyeldir. Bunu harekete geçirmek için “kalbin sesini” dinlemek gerekiyor. Fakat, bu sesi duyabilmek kolay değil. Daha önce insanõn kendisini tasfiye etmesi gerekmektedir. Bu tasfiye işlemini, isterseniz Japonlarõn mitolojik anlatõmõndan öğrenelim: Şinto öğretisinin yazõlõ bir kaynağõ yoktur. Kuşaktan kuşağa anlatõlagelen mitolojik tasvirlerle, imparator Temmu devrine kadar gelebilmiştir. Temmu, gelecek kuşaklarõn geçmişini unutmamasõ için bu anlatõlanlarõn yazõlmasõnõ emretmiş. Kojiki ve Nihongi (Kadim Tarih ve Japon Tarihi) ismi altõnda iki eser meydana gelmiş böylece, M.S. 8. asrõn başõnda. Kojiki'nin birinci kõsmõnda Yaratõlõş'dan bahsedilir. Başlangõçta kaos varmõş. Boşlukta yüzen şekilsiz bir yağ veya yumurta olarak niteliyorlar bu kaos halini. Ancak, içinde hayat taşõyan canlõ bir şey varmõş ve bu aniden belirivermiş. Kamõş sürgünü olarak sembolize edilen bu şey, kami'si sayesinde bir çift şey yaratõyor. Bunlarõn belirli bir ismi olmadõğõ için şey diye anlatõyoruz. Birbiri ardõndan yedi çift ve bunlarõn nesilleri gelmektedir. Erkek ve dişi kardeş olarak doğan her çift birleşerek kendi neslini oluşturuyor. Bu yedi nesil hakkõnda fazla bir bilgi yoktur. Sekizinci çift sonuncularõdõr: İzanagi (Erkek davetçi) ve İzanami (Kadõn davetçi). Kendilerinden evvelki çiftin isteği üzerine ilk kara parçasõnõ yaratõp buraya inerler. İndikleri adanõn ismi Onogoro'dur (kendiliğinden põhtõlaşan şey). Bu çift, indikleri adanõn üzerinde çiftleşerek her biri kendi kami'sine sahip unsurlarõ doğururlar. Son olarak Ateş kalmõştõr doğurulacak. İzanami Ateşi doğururken bunda saklõ olan kami'ye dayanamaz ve yanarak ölür. Karõsõnõn ölümüne çok üzülen İzanagi ağlar ve gözyaşlarõndan bazõ kami'ler daha vücud bulurlar. Öldükten sonra Yomi'ye {Karanlõk, kasvetli dünya) giden İzanami'yi ziyaret eden kocasõ geri gelmesi için ona yalvarõr. Yaratma işlemini henüz bitirmediklerini söyler ona. Fakat İzanami “o dünyanõn meyvasõnõ yediği için”

artõk geri dönemeyeceğini anlatarak karanlõğa gömülür. İzanagi bir õşõk bulup daha derinlere dalarak onu görmeye çalõşõr. Karşõsõnda dehşet verici, çürümüş, kurtlanmõş birisi vardõr. Kadõn bu durumda kocasõ tarafõndan görülmesine tahammül edemez ve onun peşine karanlõğõn cadõlarõnõ salar. Karanlõk dünyadan kaçan İzanagi kurtulur ve çõkõş kapõsõna büyük bir kaya yerleştirir. Ölüler âlemine inen İzanagi tekrar geri döndüğünde kirlenmiş olduğunu görür ve temizlenmesi gerektiğini anlar. Nehirde yõkandõktan sonra, sol gözünden Amaterasu (Göğün Işõğõ) ve sağ gözünden Tsukiyomi (Gecenin Parõltõsõ) ve burnundan da Susanowo (Coşkunluk) kami'leri çõkar. Daha sonra İzanagi tarafõndan doğurulan başka kami'lerle yaratõlõş tamamlanõr ve bunlarla ilgili mitlerin anlatõmõna geçilir. İzanagi örneği bize “kalbin sesini dinlemek” için önce ne yapõlmasõ gerektiğini anlatmaktadõr: Ateşi doğuran fakat ona tahammül edemeyip yanan İzanami sembolü, arzu ile ortaya çõkarõlan bilginin karşõsõnda hissiyatõn yanõşõ ve karanlõğõ seçmesini belirlemektedir. Karanlõkta kalan hisler yozlaşmakta ve kötülük kami'lerini oluşturmaktadõr. Eğer İzanagi gibi insan bu karanlõğa girerse, oradaki kami'ler çevresini kuşatacaktõr. İzanagi'nin kurtuluşu, iradesini kullanõp arzuladõğõ karõsõndan kaçõşõ ile mümkün olmuştur. Fakat, ateşten aldõğõ õşõk olmadan onun gerçek yüzünü göremezdi. Nitekim onu gördükten sonra kaçmõş ve çõkõş kapõsõna bir engel koymuştur. Karanlõktan kurtulduktan sonra yõkanmasõ da, orada üstüne bulaşan kami'lerden sõyrõlmasõnõ simgeliyor. Böylece ortaya şu gerçek çõkmaktadõr. Başlangõçta, irade ve hisler birlikte çalõşarak bazõ güçlerin elde edilmesini sağlar. Ancak hissiyat, bilgi karşõsõnda dejenere olur ve ondan uzaklaşõr. Eğer insan hislerinin peşinden giderse karanlõğa gömülecek ve başõna çeşitli belalar gelecektir. Bu karanlõğa iniş halini insan yaşamak zorundadõr, zira gerçeği görmeden hislerin çekiminden kurtulamaz. Bunu anlayabilmesi için rehberi bilginin õşõğõ olacaktõr. Karanlõğõn dehşetini yaşadõktan sonra artõk tekrar oraya dönmemek üzere o yolu kapatmasõ gerekir. Ardõndan da temizlenmesi ve hislerin bõraktõğõ karanlõk tesirleri yõkamasõ lâzõmdõr. Ancak bundan sonra tek başõna yeni güçleri kazanmasõ mümkün oluyor. Şinto sistemi pratikte basit fakat geçerli bir öğretiyi esas alõr. Teorik açõdan fazla gelişmemiştir. Belki de bu sebepten, batõsõnda yeşermiş diğer güçlü öğretilerin gölgesinde kalarak tesirli olamamõş. Kami'lerin yanõsõra, bunlarõ dengeleyen bir güç olarak “Musubi”, gerçekçi ve doğru yaşama ilkesi “Makoto”, tasfiye ve temizlenme gereği olarak “Harai” dõşõnda başka bir kavrama pek önem vermez. Diğer hususlarõ kişinin kendisine bõrakmõştõr: “Yaşa ve gör” prensibini benimsetir. Eski bir Japon şiirinden şu mõsralarla Şinto yolcusunu anlamak zor olmasa gerek: “Haberim olmadan burada oturmuşum. Değersizliğimi görünce, Şükran duygusu ile dolan gözlerimden, Yaşlar boşanõyor.” Şinto öğretisinin basit fakat pratik metodu yanõnda, batõya yöneldiğimizde, teorik bakõmdan anlaşõlmasõ güç fakat o ölçüde de etkili bir dizi öğretiler beklemektedir bizi. Bunlarõn ilki olarak Çin hermetizmini ele alacağõz. --- Birinci Kõsmõn Sonu ---

HERMETİZM
M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

2. Kõsõm

Çin
M.Ö. 213 yõlõnda, Li Szu ismindeki şeriatçõ devlet adamõ zamanõn imparatoru olan Shih Huang Ti ile başbaşa verip, Çin'in bütünlüğünü korumak için, teknik el-kitaplarõ dõşõnda memlekette ne kadar fikir eseri varsa yakõp yoketmiş. Bu karara karşõ çõkõp eski eserleri saklamaya çalõşan beşyüze yakõn ilim adamõnõ da yine Çin'in selameti uğruna öldürüvermişler. Li Szu ölümsüz imparatoruna yazdõğõ muhtõrasõnda bu meseleyi öylesine dramatik bir üslupla anlatmaktadõr ki; sanki yakõlan kitaplar şeytanlar tarafõndan yazõlmõş, saklayanlar da insanlõk düşmanõ canavarlar! Çin sülalesi zamanõnda siyasî açõdan gerçek ilk Çin imparatorluğu kurulmuştu. Zaten bugünkü ismini de o sülaleden almaktadõr. Ancak, bu imparatorluk kurulurken az önce belirttiğimiz gibi geçmişi ile olan bağlantõsõnõ silmek için inanõlmaz bir gayret göstermiştir. Ardõndan gelen Han sülalesi bu stratejinin garabetini fark edince, eski eserleri yeniden toparlamaya çalõşmõşlar. Fakat artõk ortada toparlanacak birşey kalmamõştõ. Hafõzalarda kalanlar ise Konfuçius'un öğretisinden oldukça etkilenmiş bazõ eski metinlerdi. Bunlarõn derlenmesi ile oluşturulan kitaplarda bu etki açõkça görülmektedir. Böylelikle, Li Szu efendinin devreye sokulmasõ sonunda, insanlõk açõsõndan önem taşõyan bir başka ortam meydana gelmiş oldu. Konfuçius hermetik bilginin özüne varamamõş bir filozoftur. Bu yüzden, yeniden derlenen eski metinlerde, kalõn bir tabaka oluşturmuş. Konfuçius etkisini silemedikçe, anlatõlmak istenilenin özüne varabilmek imkansõzdõr.

Kitaplar yakõlana kadar Çin'de yüz tane öğretinin olduğundan bahsedilmektedir. Bunlarõn hepsini anlatmaya imkân yok. Buddha'nõn öğretisini Hindistan kaynaklõ olduğundan daha ilerde ele alacağõz. Çin'in özünden doğan öğretilerin içinde altõsõ önem taşõmaktadõr. Bunlarõn en önemlisi olarak Konfuçius'unkini öne sürmek adet halini almõştõr. Mo Ti'nin öğretisi biraz gölgede kalõr. Mantõk ve dialektiğe önem verenler ayrõ bir grubu oluşturur. Şeriatçõlar ise oldukça yenidir. Bizim için önemli olan Tao öğretisi ve Yin-Yang ekolü ise, menşei bilinmeyecek kadar eskilere dayanmaktadõr. Hernekadar hermetik bir tarafõ olmasa da Konfuçius'un öğretisinden bahsetmek gerek, zira diğer öğretileri yorumlayanlar üzerindeki etkisi büyüktür. Asõl ismi Kung Fu-Tzu (Üstad Kung) olan bu filozof M.Ö. 551-479 arasõnda yaşamõş. Kendisi yazõlõ bir eser bõrakmamõştõr. Talebelerinin derlemelerinden felsefesinin özünü şöyle okuyoruz: “Fazilet, insanlarõ sevmektir. Bilgi, insanlarõ anlamaktõr. Gerçekten fazilet sahibi biri eğer kendisini kabul ettirmek istiyorsa, başkalarõnõ anlamaya çalõşmalõdõr. Başarõya ulaşmak istiyorsa, başkalarõnõn başarõya uğraşmasõ için gayret göstermelidir. Gerçekten faziletli olmanõn yolu, insanõn kalben başkalarõna karşõ iyi davranma arzusunu prensip edinmesiyle olur. İnsanõ anlayõşa götüren yol şudur: Herşeyi dile, ama içinden iyi olanõnõ seç. Herşeyi gör, ama bunlarõ sakõn unutmadan aklõnda tut.” Talebelerine öğretirken de dogmatik ve katõ olmaktan çekinmiştir: “Eğer bir konuyu anlatõrken ele aldõğõm bakõş açõsõ karşõmdakinde konuya başka açõlardan bakma imkânõnõ sağlamõyorsa, anlatmayõ bõrakõrõm.” Öğretisinin esasõ “jen” kavramõna dayanõr. Jen, insanõ diğer varlõklardan ayõrdeden özelliktir; merhamet, sevgi anlamõna geliyor. Jen sahibi bir kişi merhametli, bilgili ve cesurdur. Terbiyeli ve dürüst davranõr. Kõsaca; faziletlidir. Konfuçius, insanõn cemiyet içinde başkalarõ ile olan münasebetlerinden yola çõkarak yücelmesini öğütlemektedir. Bu yüceliş bencil bir maksatla değil, insancõl bir hedefe doğru olmalõ. Görüldüğü gibi bu esaslar ahlakî bir nitelik taşõmaktadõr ve cemiyet içinde yaşamaya mecbur olan insan için kaçõnõlmaz özelliktedir. Ancak, burada ihmal edilen husus, insanõn bir de iç dünyasõ olduğudur. Konfuçius bu noktayõ önemsemez pek. Onun için önemli olan cemiyet içindeki insandõr. İnsanõn içindeki insana fazilet maskesi taktõrarak cemiyet içinde dolaştõrõr. Bu sebeple, hermetik açõdan pek fazla önemli olmadõğõnõ belirtmiştim. Bazõ durumlarda ise zararlõ olduğunu bile öne sürebiliriz. İnsan gün gelir, fazilet maskesi altõnda cemiyet içinde gezinirken aniden iç dünyasõnõ aksettiren bir tabiat aynasõ ile karşõlaşõrsa vurgun yemişe döner. Hermetizmin özünde insanõ insan yapan vasõflardan söz edilmez. İnsan ilk önce ne olduğunu anlayacaktõr kendi kendine. Ondan sonra kendi özelliklerini çeşitli aynalarda görerek insan olmaya doğru yönelir. Konfuçius'dan sonra bahsedilmesi gereken bir filozof daha var: Mo Ti M.Ö. 470-391 arasõnda Çin'de yaşamõş. Önceleri Konfuçius'un öğretisini benimsemişken, daha sonra kendisine göre bir yol çizmeye başlamõştõr. Pratikte geçerli olan değerleri yabana atmamalõ, der. Sevgi onun için evrensel bir nitelik taşõr. “Göğün arzusu insanlarõn birbirini ayõrdetmeksizin sevmelerini emreder” diyerek, öğretisine dinsel bir karakter kazandõrmõştõr. Sevgi üstüne söyledikleri, Konfuçius'un sözlerinden daha tutarlõdõr. Evrensel sevgiyi esas almasõ bakõmõndan da öğretisinin pek yüzeysel olmadõğõ görülmektedir. Mo Ti, filozof olmaktan çok mistik bir yol seçmiştir kendisine. Mantõğõn inceliklerine dalan Hui Şih ve Kung-Sun Lung gibilerden veya Han Fei Tzu gibi politik felsefe ile uğraşanlardan hiç sözetmeden, Çin diyarõnda yeşermiş olan hermetizme yönelişin özünü anlatmak daha iyi olacak:

Tao Bir õrmak düşünün. Kõvrõlarak akõp giden õrmağõn suyu hiç durmaz; bir yerden gelir, öbür yana gider devamlõ olarak. Eğer bu akarsuyun içine bir çöp atarsanõz, suyun akõşõna uyarak nasõl döne döne gittiğini daha iyi görürsünüz. Zamanõn akõşõ içinde cereyan eden olaylar da içine katõlan unsurlarõ aynen bu biçimde götürürler. Bu akõş hali, bu cereyan devamlõ bir değişimi ortaya koymaktadõr. Irmak bir bütün halinde durmaksõzõn akõp giderken, kendi bünyesinde devamlõ değişimler oluşmaktadõr. Fakat, bütün bu değişimler meydana gelirken, õrmağõn akõşõnõ belirleyen ve değişimlerin tabi olduğu, hiçbir zaman değişmeyen bir kanun çalõşmaktadõr. Irmak akar, üzerindeki çöpler bu akõşa uyarak yerini durmadan değiştirir. Irmağõn içinde sabit duran tek bir şey yoktur. Herşey değişmektedir, ama bu değişimi belirleyen kanun daima sabit kalõr. İşte bu kanuna “Tao” diyorlar. Bütün kainat devamlõ değişim halindedir. Değişime tabi olmayan hiçbir şey yoktur kainatõn içinde. Değişim ise Tao'ya tabidir, onunla belirlenir. Fakat Tao değişmez, daima aynõ kalõr. Böylece, kainat içinde nereye baksak, Tao'nun orada hakim olduğunu görürüz. Tao bir tanrõ değildir, tanrõsal bir güç de değildir. Tao, sonsuz sayõdaki şeylerin tabi olduğu tek bir kanundur. Bu kanun veya Tao, bir çember biçiminde sembolize edilmiş (wu çi). Tao kelimesini tercüme etmek kolay değil, ama en ilkel anlamõ ile “yol” veya “cereyan” demek oluyor.

Çember sembolü, bu kanunun nasõl işlediğini göstermektedir. Çemberin içinde iki unsur bu işleyişi belirler: Yang ve Yin. Bu kavram “tai çi tu” formülü ile gösterilir. Her bir şeyin veya olayõn başõndan sonuna dek (tai çi) meydana gelen değişimler (yi) karşõlõklõ çalõşan özelliklerin (yang-yin) birbirini etkilemesiyle oluşur (tao). Şeyler ve olaylar durmaksõzõn yeni şeyleri ve olaylarõ ortaya çõkarõrlar: Çember üzerinde birbiri peşinden akõp giden noktalardõr bunlar. Noktalar daima değişme gösterirken çember değişmeden kalõr. Karşõlõklõ çalõşan özellikler devamlõ hareket ederken, karşõlõklõ etkileyiş prensibi değişmez. Yang ve Yin için iki özellik olduğunu söylüyoruz. Her bir şey ve olayda var olan bu özelliklerin karakteri nedir? Çinliler bu iki özelliğe allegorik bir yaklaşõm olarak Güneş (tai yang) ve Ay (tai yin) sembollerini göstermişlerdir. Keza, yang gök gibidir, yin yer gibidir. Yang aydõnlõğa benzer, yin karanlõğa benzer. Güneş gökyüzünde iken yerde bir dağ düşünün. Dağõn güneşe bakan tarafõ aydõnlõk olur, arka tarafõ ise karanlõktõr. Güneş yer değiştirdikçe,

aydõnlõk ve karanlõk bölgeler dağõn üzerinde birbiri ardõndan kayarak değişime uğrarlar. Yang ve yin de böyle çalõşõr. Dalgalarõn üzerinden akseden bir õşõk huzmesi düşünün. Işõğõn yönüne göre dalganõn bir tarafõ kararõnca öbür tarafõ aydõnlanõr, ve dalgalar oluştukça bu aydõnlõk ve karanlõk bölgeler de yer değiştirir. Aydõnlõk ve karanlõk sembolü yang ve yin özellikleri için bir benzetmedir. Yang ve yin kavramõ ne bir düalite ne de bir polaritedir. Değişimdeki oluşumu belirleyen iki mekanizmanõn bir bütün halinde, karşõlõklõ bir etkileniş biçiminde çalõşmasõ anlatõlmaktadõr. Çinlilerin ünlü bir sözü vardõr: “Yang'õn çağõrõşõna Yin cevap verir.” Yang ve Yin kavramõnõn batõ felsefesindeki herhangi bir ekol ile tarif edilebilmesi imkânsõzdõr. Bu kavramõ anlayabilmek için bir Çinli gibi düşünebilmek lâzõm. Aristo mantõğõ ile yetişenlerin bu çeşit bir istidadõ yoktur. Bu sebeple diyalektik bir yaklaşõm kõsõr oluyor. Yine de bu kavramõ ilerde değişik bir açõdan ele alacağõz. Çin'in eski felsefi döneminde, her bir üstad “Tao”yu öğretmeye çalõşmõştõr. Ancak, bunlarõn içinde yalnõz bir tanesi önemini asõrlar boyu korumuş. Batõ dünyasõnda Taoizm olarak tanõnan bu öğreti, zannedildiği gibi M.Ö. 6 asõrda yaşadõğõ söylenen Lao Tzu tarafõndan ortaya atõlmamõştõr. Bugün daha ziyade Tao te Çing (Tao ve hikmetine dair kitap) ismiyle tanõnan eserin asõl adõ Lao Tzu (Üstad Lao) olarak geçer ve Taoizmin esaslarõnõ derleyen bir kitaptõr. Konfuçius, Lao Tzu ile konuştuktan sonra, bu öğretiden son derece etkilendiğini belirtmekten kendini alamamõş. Lao Tzu eski bir öğretinin aktarõcõsõydõ. Biz buna Taoizm ismini takmõşõz. Batõ dünyasõ Taoizmi daima felsefi bir ekol olarak görmüştür. Gerçekte ise, Çin hermetizminin felsefî bir yansõmasõ incelenmektedir bu ekolde. Esoterik Taoizmin esaslarõ Tao te Çing'de verilmiştir. Teknik açõdan; Wei Po-yang, “Tsan Tung-çi” (Düzenli bir Birlik içinde Üç Yol) isimli eserinde Çin alşimisini ortaya koymaktadõr. Keza, Lung-Hu, Huang Ting, Yin-Fu gibi eserlerde de esoterik Taoizmin teknik yanlarõ anlatõlmaktadõr. Batõ dünyasõnda en az tanõnmõş tarafõ, Astroloji ile ilgili olan kõsmõdõr. “Yang-Yin” kavramõ astrolojide önemli bir yer tutar. Güneş (tai yang) 360 günlük bir devre, Ay (tai yin) 28 günlük bir devre oluşturur. Diğer beş planet de kendi devirlerini belirlerler. Her bir planet beş unsurdan birine tekabül eder (Maden, Tahta Su, Ateş, Toprak). Bu beş unsur aslõnda Yang ile Yin'in ilk beş aşamadaki değişimleridir. Ekliptik dört ana kõsma ayrõlõr: Mavi Ejder, Kara Savaşçõ, Beyaz Kaplan, Kõrmõzõ Kuş. Her bir kõsma üç yang ve yedi yin isabet eder. Planetler bu kõsõmlara geldiklerinde, bulunduklarõ yere göre taşõdõklarõ özellikler Güneşe ve Aya oranla belirlenir. Bir horoskopta görülen yang ve yin yoğunlaşmalarõ, istenilen sonucu tayin etmekte kullanõlõr. Batõda “Çin falõ” diye bilinen on iki burç ve bunlara verilen hayvan isimleri ile Çin astrolojisini Batõ astrolojisine benzetmek son derece yanlõş oluyor. Çin takvimi ile astrolojisi arasõnda fark vardõr. Bütün doğu sistemlerinde olduğu gibi, Çin'de de Ay'õn geçirdiği safhalar ve çizdiği yol esas alõnõr. Halbuki batõya bu sistem intikal edemedi. Alşimi ve buna ilişkin esoterik tõb açõsõndan Çin, zamanõmõzda ilgi uyandõran bir âlem olmuştur. Çin alşimisti için gaye “üstün insan” olmaktõ. Buna ulaşmak için hem bedenen hem de ruhen değişime uğramak gerekiyordu. Tao'yu anlamak insanõ üstün kõlar. Fakat gerekli değişim olmaksõzõn Tao anlaşõlamaz. Bu değişimi gerçekleştirmek için insanda bulunan yang ve yin dengesini kontrol altõna almak gerekir. Yang ve yin, primer olarak beş değişim meydana getirir: Maden, Tahta. Su, Ateş. Toprak. Bu beş unsur her bir maddede olduğu gibi insan bedeninde de mevcuttur. Bedende beş toplayõcõ organ (kalp, akciğerler, karaciğer, dalak, böbrekler) ve beş dağõtõcõ organ (mide, barsaklar, safra kesesi, mesane, pankreas)

bulunur. Ayrõca astral bedenin 12 kanalõ vardõr. Bütün bu sayõlan kõsõmlar beş planete, beş renge, beş sese...vs. uyum sağlar. Beşli sõnõflandõrma Çin'de büyük önem taşõmaktadõr. Çin Tõbbõ
(Not: Burada “beşli sõnõflandõrma” ile ilgili geniş bir açõklama ve sonra da Çin tõbbõ ile ilgili giriş bölümünde grafiklerle Astral beden tanõmlarõ vardõ. Dergi basõma verilirken, altõ sayfalõk bu kõsmõn unutulduğunu söylemişlerdi. Daha sonra da yayõnlamamakta õsrar ettiler. Yazõlarõn orijinallerini o yõllarda okumak için alõp bir daha geri vermeyen başka dostlar yüzünden size bu eksik kõsmõ nakletme imkanõm yok.)

... Kan, hava ile birlikte damarlarda durmaksõzõn akmaktadõr. Kan deveranõ Harvey'den çok önce Çinliler tarafõndan biliniyordu. Ve bu dolaşõma büyük önem vermişlerdir. Kan ile hava karõşõmõ, Yang ve Yin dengesi açõsõndan önem taşõmaktadõr. Astral bedenin 12 merkezinde yoğunlaşan bu iki unsuru kontrol edebilmek için kan akõmõ dikkatle izlenmiştir. Bu bakõmdan nabõz dikkatle dinlenmektedir. Nabzõn ölçüleceği oniki yer vardõr. Bunlarõn birlikte kontrolü ile bedendeki aksaklõklar ortaya çõkarõlõr. Batõ dünyasõnda geliştirilen EKG (Elektrokardiogram) tekniğine benzer bir usul görülmektedir burada. Fakat alet olarak kullanõlan herhangi bir şey yoktur. Nabõz kontrolü yaklaşõk üç saat süren bir incelemeyi gerektirmektedir. İlaç olarak kullanõlan malzeme bitkilerden, hayvanlardan, insanlardan ve minerallerden elde edilmektedir. Tarih boyunca devam eden bu ilaç reçeteleri Li Şi-Çen tarafõndan “Pen-Tsao Kang Mu” isimli 52 ciltlik eserde toplanmõş, halen geçerli bir kaynak olarak da kullanõlmakta. Bu reçetelerin kullanõlõş tarzõ daima majik bir operasyonu gerekli kõlmaktadõr. Laboratuarda hazõrlanõp hastaya verilmesi yeterli olmuyor. Astrolojik zaman, hazõrlayan kişinin düşünceleri ve materyalin toplanõş biçimi ilacõn terkibinde etkili bir rol oynamaktadõr. Bu ilaç reçetelerinden burada birkaç örnek vermek isterdim. Ancak, şöyle bir özellik var: Deniyor ki; bilhassa gerekli değişikliği meydana getirebilmek için, reçeteyi kullanan kişi önce hastanõn bedeninde aksaklõk gösteren yerdeki Yang-Yin dengesini tesbit etmelidir. Eğer bu tespit yanlõş veya eksik olursa istenilen sonuç alõnmaz ve bazen hasta daha da kötüleşebilir. Tõbbî açõdan Çin, iki tedavi sistemi tanõtmõştõr batõya. Bunlarõn ilki Akupunktur. Çeşitli ebat ve özellikteki metal iğnelerin bedende bilinen bazõ noktalara sokulmasõ ile gerçekleşmekte. Burada da asõl prensip Yang ve Yin dengesini sağlamak. İğnelerin boyu 3 ilâ 24 cm arasõnda değişmekte ve yerine göre õsõtõlarak veya soğutularak belirli noktalara bazen 15 cm derinliğe kadar sokuluyor. İğnenin tatbik edildiği organ, gereğinde karaciğer gibi batõda ameliyat kabul etmeyen bir yer de olabilmektedir. İkinci tedavi sistemi de “moksa yakõsõ” olarak bilinmekte, fakat batõda rağbet görmemiştir. Artemisia moxa (bir çeşit pelin otu) yapraklarõnõn kurutularak bu akupunktur yapõlan yerlere yakõ olarak tatbik edilmesi şeklindedir. Akupunktur noktalarõ ile Yoga sistemindeki Nadi'ler arasõnda bariz bir benzerlik görülüyor. Aslõnda akupunktur tedavisinin gayesi, insandaki Yang ve Yin dengesini temin etmek. Batõda insan denilince, tõbbî olarak yalnõz fizikî beden ele alõnõr. Halbuki fizikî beden içinde Yang veya Yin diye bir madde aramak boşuna oluyor. Doğu zihniyetinde insan, fizik bedeni yanõnda, düşünceleri ve hisleri ile, davranõşlarõ ve geçmişi ile ele alõnõr. Yang ve Yin, ancak bütün bu özelliklere dikkat edildiğinde anlaşõlacak bir sistem. Yine de, insanõn bütününde meydana gelen değişimlerin

fizik bedene de yansõyacağõ düşünülürse, bu açõdan yapõlacak araştõrmalar bir netice verebilir ve vermiştir de. Akupunktur noktalarõnda elektromanyetik dalgalanmalar ve diğer yerlere oranla yüksek potansiyel farklarõ tesbit edilmiştir.
(Not: Burada akupunktur ile ilgili diyagramlar ve açõklamalarõ dergi yöneticilerince yayõnlanmadõ.)

İ Çing Çin klasikleri sayõlan beş kitap içinde herhalde en çok ilgi çeken İ Çing (bazen Yi King olarak okunur) olmuştur. İ Çing, “Değişimler Kitabõ” demektir. Ezoterik bir öğretinin sistematik olarak anlatõmõdõr. Tao-te Çing ile İ Çing birlikte incelenmezse ikisini de anlamak imkansõz olur. Tao-te Çing iki bölümden oluşur; Birinci bölümde Tao'nun ne olduğu, ikinci bölümde Tao'ya nasõl ulaşõldõğõ anlatõlõr. İ Çing ise her biri iki kõsõmdan oluşan üç bölümden ibarettir. Tao-te Çing daha ziyade ezoterik bir felsefe niteliği taşõdõğõndan amatörlere cansõkõcõ geliyor. Bu kitabõ incelemeden İ Çing ele alõnõrsa, batõda olduğu gibi “fal kitabõndan başka bir özellik taşõmaz”. Falcõlõğõn hermetizmle ilgisi yoktur, şaşkõn ve kendini bilmez insanlarõn geleceği merak etmesi cahilliklerinden doğar. Hermetizm ise bu cehaleti ortadan kaldõran bir vasõta sayõlmakta. Dolayõsõyla İ Çing, fala bakmaktan başka bir niyeti olmayanlar için son derece anlaşõlmaz ve karõşõk bir sistemdir. Tao-te Çing, İ Çing sistemi için bir inisiyasyon kitabõ sayõlabilir. Burada iki kelime ile bu inisiyasyonu bir çõrpõda aktarabilmek imkânsõz. Sürekli ve ciddi bir araştõrma gereklidir, hermetizmin her sahasõnda olduğu gibi. Yine de, İ Çing neden amatörlerce “fal kitabõ” olarak ilgi çekmektedir, bunu bir noktaya kadar okuyucuya tanõtabiliriz. Bu sebeple de, tanõnmõş psikiatrist C. G. Jung'un İ Çing tercümesine yazdõğõ önsözün kõsa bir aktarmasõnõ yapacağõm: “Bizim bilimsel anlayõşõmõz nedensellik prensibine dayalõdõr. Tabiat kanunlarõ diye bildiklerimiz de genellikle istatistik verilere göre belirlenir. Bu verileri kendi laboratuar ortamõmõzdaki deneylerden almaktayõz. Halbuki, tabiatõ bir laboratuar olarak düşündüğümüzde açõ değişmekte ve görüntü de o oranda başkalaşmaktadõr. Öyle ki, tabii bir ortamda olaylarõn özel birtakõm kanunlarla uyum göstermesi ender oluyor.” “Çinlilerde bizimkine benzer bir bilim anlayõşõ hiçbir zaman görülmemiştir. Onlarõn zihnini en çok meşgul eden şey, bizim tesadüf dediğimiz durumdur. Nedensellik diye taptõğõmõz prensibi ise umursamamõşlar bile. Çinli bir olayõ gözlerken, olayõn meydana gelmesine sebep olan diğer şeylerin bir sonucu olarak görmez onu. O anda, gözlem anõndaki diğer olaylarla birlikte oluşan bir olay tesadüfü incelenmektedir. Gözlem anõndaki bir olay, diğer bütün olaylarla aynõ anda meydana gelmektedir ve bu yüzden hepsi birbiri ile ilgilidir.” “Böylece, ince İ Çing çubuklarõ atõldõğõ anda, diğer bütün olaylarla bu yapõlan iş arasõnda bir bağlantõ kurulmuş demektir. Bize göre saçma gelebilir bu varsayõm. Ancak, bir bardak şarabõ tadarak anõnda hangi senenin ve bağõn mahsulü olduğunu söyleyen uzmanlar; antik bir eşyaya baktõğõ anda onun imal edildiği yeri ve tarihi bildiren antikacõlar; kişinin doğum anõnõ hiç bilmeden, bir inceleme ile onun doğduğu zaman yükselen burcu ve ay ile güneşin gökyüzündeki durumlarõnõ söyleyebilen astrologlar da var.” “İ Çing'i meydana getirenler de heksagramlarõn bu gibi özellikleri tesbit

etmekte işe yaradõğõna kanaat getirmişler. Onlara göre heksagram, terkip edildiği anõn açõklayõcõ bir örneğidir. Çünkü heksagramõ o anõn şartlarõnõ gösteren bir belirleyici olarak kabul ediyorlar.” “Bunu hemzamanlõlõk prensibi ile açõklayabiliriz ki, bu da nedensellik prensibinin tam karşõtõdõr. Nedensellik ilkesi olaylarõn birbiri ardõndan nasõl meydana geldiğini ortaya koyar. Hemzamanlõlõk ilkesi ise, zaman ve yer bakõmõndan tesadüf eden olaylarõn rastlantõdan da öte bir anlam taşõdõğõnõ belirlemektedir. Olaylar ile gözlemci arasõndaki objektif ve sübjektif durumun birbirine bağõmlõ olduğu bir rastlantõ vardõr burada. Nedensellik olaylarõn zincirini, hemzamanlõlõk ise olaylarõn tesadüfünü ele almaktadõr.” Pratik kullanõlõşõ bakõmõndan, İ Çing'i başarõlõ bir biçimde Almanca'ya tercüme eden R. Wilhelm'in önsözünden bir bölümün özetini aktarõyorum: “Kehanet kitabõ olarak kullanõlõşõ: Tabiatõn özünü teşkil eden Yang ve Yin burada sõrasõyla düz ve kõrõk çizgiyle belirtilir. Bu iki çizginin bileşiminden dört adet ikili meydana gelir. Bunlara üçüncü bir çizginin ilavesiyle de sekiz esas trigram oluşur. Bu sekiz trigram, göklerde ve yerlerdeki herşeyin bir görünümüdür ve devamlõ olarak birbirine dönüşerek olaylardaki değişimi simgelerler. Bunlar olaylarõn bir sembolü değildir, değişimdeki özelliği belirtirler.” “Bunlarõn ikili kombinasyonundan da 64 heksagram meydana gelir. Böylece her bir heksagramda altõ çizgi bulunur. Her bir çizginin değişebilme özelliği vardõr. Değişen çizgiye göre de heksagramõn anlamõ belirir. Değişiklik, herhangi sõradaki bir çizginin, eğer düz ise kõrõk veya kõrõk ise düz duruma getirilmesiyle olur. Bu değiştirme rastgele yapõlmaz. Kitabõn ikinci kõsmõ bu değiştirme işlemine ait esaslarõ anlatmaktadõr ve meselenin özü de burada yatar. Değişen sõralarõn belirlenmesi bu operasyon anõnda kişinin doğru veya yanlõş davranõşõna göre ortaya çõkar. Sonuç da ona göre kendisini gösterecektir.” “Bu özelliği ile İ Çing sistemi falcõlõktan farklõ olmaktadõr. Mesela bir iskambil falcõsõna gidip fal baktõrõrsanõz ve sonunda size filanca yerden şu vakitte para geleceğini söylese, yapacağõnõz tek şey oturup beklemektir. Para ya gelir, ya da gelmez. Halbuki İ Çing sisteminde durum böyle değil. Paranõn gelip gelmemesinin size nasõl bağlõ olduğunu da ortaya koymaktadõr. İ Çing'in cevabõna uyarak, eğer doğru hareket etmişseniz ve operasyonu da doğru yapmõşsanõz, sonuç istenildiği gibi olur. Aksi halde sonuç aleyhinizedir.” “Hikmet Kitabõ olarak kullanõlõşõ: İşte, bu değişimin istenilen biçimde olmasõ için kişinin ne yapmasõnõ anlatmasõ bakõmõndan İ Çing bir hikmet kitabõ olarak değer taşõr. Lao Tsu bu kitaptan büyük ölçüde faydalanmõştõr öğretisini aktarõrken. İ Çing'deki ilk esas Yang-Yin değişimidir. ikinci esas bu değişimdeki fikirdir. Üçüncü esas da bu fikirlerle bir hükme varmakdõr. Bu yüzden batõda anlaşõldõğõ gibi bir fal kitabõ sayõlamaz.” Fakat, İ Çing sisteminin basit bir falcõlõk olduğunu ileri sürenler de olmuştur. Bunlardan birisi de kitabõ ilk defa batõya tercüme ederek tanõtan J. Legge. Başarõlõ bir tercüman, ancak Çin öğretisini anlamaktan yoksun bir kişi olduğundan çalõşmasõ pek itibar görmemiştir. J. Blofeld'in tercümesi tam batõ anlayõşõna göre, R. Wilhelm'in tercümesi ise içlerinde en iyisidir. Daha başka tercümeler de yayõnlanmõştõr.

(Not: Burada yer almasõ gereken trigramlarõn oluşumuyla ilgili prensipler ve “Hu-Kua” diyagramõnõn açõklamasõ yine dergiyi hazõrlayanlar tarafõndan gereksiz bulunup çõkarõlmõştõ. Ancak, nedense diyagramõ kullanmõşlar.)

İ Çing sisteminin kanaatimce en belirgin özelliği, sorulan soruya karşõ verdiği cevabõn kişi tarafõndan düşünülerek analiz edilmesi gereğidir. Operasyonun başarõlmasõ bu noktaya kadar çoğu kimse tarafõndan mümkün, belirli bir alõşkanlõk kazandõktan sonra. İlk heksagramõ tayin edersiniz, değişen çizgileri bulup cevabî heksagramõ da meydana getirirsiniz. Bunlar basit bir hesap ve dikkat işidir. Ancak, cevabî heksagramõn karşõlõğõna kitapta baktõğõnõzda, formüle edilmiş bir açõklama görürsünüz. Mesela, çubuklarla yapõlan işlemden 40. heksagram elde edildi. Bu “Hsieh” (Kurtuluş) şeklidir. Sorulan soruya karşõ verilen hüküm şöyle: “Kurtuluş. Güneydoğu yönüne doğru. Eğer ilerlemek için bir sebep yoksa geri dönmek iyidir. Şayet ilerlemekten fayda umuluyorsa, acele etmek hayõrlõ olur.” Ayrõca heksagramda değişen bir çizgi olduğunu farzedelim, mesela dördüncü Yang değişsin. Bu durumda: “Beceriksizce hareket edip tökezlenmekten kaçõn. Gelen arkadaşlarõna güvenebilirsin.” deniyor. Değişen çizgiden dolayõ ilk heksagram yerini 7. “Şih” (Ordu) şekline bõrakõr. Bunun hükmü ise: “Ordu. Orduya sebat ve güçlü bir lider gerekmekte. Bunun neticesi, hatalardan kurtulmuş güzel bir gelecektir.” Bu misalde detaylarõ bõrakõp kõsaca gelişimi anlatmak için özeti verdim. İlk etapta sorulan soru hakkõndaki hüküm var. İkinci olarak, nasõl davranõlacağõ anlatõlõyor. Üçüncü etap sonucu belirler. Burada verilen cevabõ kişinin kendisi, sorusu doğrultusunda analiz ederek yapmasõ gerekeni bulmalõdõr. Sonuç olarak, kişinin elde edeceği kendi tutumuna bağlõ. İ Çing, bunun için ne şekilde davranmasõnõ bir formül ile kişiye bildiriyor. Formülü çözmek yine o kişinin bilgisine ve anlayõşõna kalmõştõr. İ Çing ile yapõlan karşõlõklõ görüşmede ruhsal bir irtibatõn kurulmasõ için bu gibi seremoniye gerek duyulduğunu iddia edenler çõkabilir. Spiritüel anlamda medyomik bir irtibat yoktur burada. Aksini iddia edenlere konuyu derinlemesine incelemelerini tavsiye ederiz. Bu sistemde karşõnõza aldõğõnõz şey tabiatõn kendisidir. Tao ile yüzyüze geliyorsunuz. Eğer Tao'yu anlamõşsanõz formülü çözersiniz, aksi halde bu işi bõrakõp bir varlõkla irtibat kurarak diğer bir sistemi kullanmanõz gerekir. Veya çõkan sonucu anlayayõm derken ister istemez bir konsantrasyon haline gireceğinizden, farkõndan olmadan bedensiz bir varlõkla irtibat da kurabilirsiniz. Eğer gaye bu ise, İ Çing kitabõnõ bõrakõp daha kestirme yollarõ kullanmak ve kendimizi aldatmamak gerekir. İ Çing'in verdiği cevabî formülleri anlamak için bunlarõ

tekrarlayarak tefekküre dalmak yanlõş bir yoldur. Matematik bir problemi çözerken, eğer gerekli formülleri bilmiyorsanõz, problemdeki soruyu tekrarlamanõn hiçbir faydasõ olmaz. Birisi gelip de göstersin diye dua etmek daha iyidir. Diğer Ezoterik Uygulamalar Tao ile ilgili bir konu daha var; Maji. Burada ancak belli bazõ konulara değineceğiz. Bunlarõn ilki beş unsur prensibidir. Yang ve Yin değişiminin tabiatta kurduğu dengeyi anlatmak için iki değişim tablosu meydana getirilmiş: Ho-tu ve Lo-şu. Bunlarõn ilki yaratõcõ değişimi, ikincisi de yõkõcõ değişimi belirler. Ho-tu sistemine göre; Tahta - Ateş – Toprak Metal - Su düzeninde olan değişim, Lo-şu sisteminde; Su - Ateş - Metal - Tahta - Toprak düzeninde belirir. İlk düzen Yang-Yin doğrultusunda, ikinci düzen ise Yin-Yang doğrultusunda cereyan eder. Bu düzenin tatbik edildiği 60 günlük periodlar ve 12 senelik devreler boyunca ne zaman hangi işin yapõlacağõnõ ve nelerin olacağõnõ tesbit ederler.

(Not: Şekillerle ilgili açõklamalar dergi yöneticilerince uzun ve gereksiz bulunup yayõnlanmamõşdõ.)

İkinci bir husus “Çi” kavramõdõr. Çi “hayat enerjisi” anlamõna gelir. Herşeyde ve heryerde Çi vardõr. İnsan da Çi ile dolu olduğundan, bunu kullanabilmek için nefesini kontrol etmek zorundadõr. Nefes kontrolü ile Çi bedende toplanõr ve belirli bir gaye için kullanõlõr. Aynõ zamanda cinsel münasebet de Çi toplamak için gereklidir. Cinsel münasebet iki insan arasõnda olabileceği gibi Yang ve Yin taşõyan her iki varlõk arasõnda da gerçekleşebilir. Burada mühim olan Yang-Yin dengesini belirli bir maksat için kullanmak. Cinsel münasebetin gayesi, başkalarõ için neslin devamõ iken, Tao majisyeni için kendi varlõğõnõn devamõdõr. Bu sebepten yeni bir çocuk doğacağõna, yeni bir insan doğmaktadõr: Çi (hayat enerjisi) gerek nefes kontrolü, gerekse cinsel operasyonla iç âleme yöneltilir ve orada yeni bir benlik kazanmak için kullanõlõr. İnsan hayatta iken benliği iki unsurdan oluşur: “Hun” (Yang) ve “Po” (Yin). Öldükten sonra bunlar “Şen” (Yang) ve “Küi” (Yin) olur. Eğer Yang-Yin dengesini bulamadan ölürse bir insan - zaten genellikle böyle olmaktadõr - Şen özelliği ağõr basanlar iyi ruhlarõ ve Küi özelliği ağõr basanlar kötü ruhlarõ oluştururlar. Dengesini bularak ölenler ise

artõk geriye dönmezler ve göğün varlõklarõ arasõna katõlõrlar. Talismanik Maji (Tõlsõm Büyüsü) en geniş ölçüde kullanõlan bir metoddur. Olaylarõn değişim kanununu bilen birisi, bu özellikten faydalanarak, belirli bir zamanda hazõrlayacağõ tõlsõm ile aynõ anda meydana gelecek bir hadisenin seyrini kendi isteğine göre değiştirebilmektedir. Ancak, olaylarõn tabi olduğu kanunu - veya Tao'yu - bilmeyen birisi yanlõş bir tõlsõm hazõrlarsa, tamamen kendi aleyhine bir sonuç da yaratabilir. Görüldüğü gibi, herşeyin esasõ Tao'yu bilmeye dayanmaktadõr. Tao'yu bilen ve anlayan için dengesizlik sona ermiştir. İnsanõn hayattaki ulaşmak istediği gaye de bu oluyor: Devamlõ değişimlere sebep olan Yang-Yin alternatifini kontrol altõna alõp sükûneti temin etmek. Bu duruma erişebilen kişi için artõk iyi veya kötü bir davranõşta bulunmak imkânsõzdõr. Dengelenmiş biri tabiatla uyum içindedir ve tabiata ters düşen bir davranõşta bulunmaz. “Kuan-Yin Tzu”da bu değişik bir biçimde anlatõlmaktadõr: “Varolan olmayandõr, varolmayan olandõr. Eğer bunu anlarsan, ruhlarõ ve cinleri kontrol edebilirsin. Gerçek olan boştur, boş olan gerçektir. Eğer bunu anlarsan, aydõnlõkta bile yõldõzlarõ görebilirsin. Eğer kendini herşeyle uyum haline getirirsen, suyun ve ateşin içinden zarar görmeden geçebilirsin... Ancak Tao'yu bulanlar bu şeyleri yapabilir. Bunlarõ yapabilecek kudrette olup da yapmamak yine en iyisidir.” Çuang-Tzu'dan bir paragrafla, Çin hermetizmini tamamlõyorum : “Bir keresinde Çuang kelebek olduğunu düşledi, etrafta uçuşarak eğlendiğini. Kelebek aslõnda Çuang olduğunu bilmiyordu. Uyandõ ve tekrar Çuang olduğunu farketti. Fakat bilmiyorum, acaba o kelebek olduğunu düşleyen Çuang mõydõ; yoksa ben aslõnda bir kelebek olduğum halde Çuang olduğumu mu düşlüyorum şimdi?” --- İkinci Kõsmõn Sonu ---

HERMETİZM
M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

3. Kõsõm
Çin'den batõya doğru geldiğimizde, karşõmõza Himalaya dağ sõrasõ çõkar. Bu bölge genellikle fantastik birtakõm hikayeleriyle batõ dünyasõnõn ilgisini çekmiştir. Kar adamõ “Yeti” bunlardan biridir. Keza, “Agarta” ve “Şamballa” hakkõnda yapõlan edebiyatõn çoğu da bu bölgeyle ilgilidir. Ayrõca, “Atlantis” ve “Mu” ismiyle anõlan batõk kõtalarla ilgili efsaneler de bu edebiyata katõlarak ortaya ilgi çekici bir konu çõkartõlmõştõr. Ancak, bunlar biyoloji, coğrafya ve tarih açõsõndan incelenmesi gereken konulardõr. Yeti'nin bilinmeyen bir tür olmasõ, antropolojik bir araştõrma konusudur. Agarta ve Şamballa ile Atlantis ve Mu hakkõndaki söylenenleri de jeolojik ve prehistorik açõdan incelemek gereklidir. Fakat bu konulara ezoterik bir anlam vererek tamamiyle biçimsel bir okültizm yaratmanõn hiçkimseye faydasõ yoktur. Zaten gerçekten okültizmin özünü kavrayõp ezoterik bir çalõşmaya girenlerin bu gibi fantazilerle uğraşmadõklarõnõ görüyoruz. Belki okültizmi dõşardan merak edip incelemek isteyenler için sadece fantastik hikayeler yeterlidir. Ama, bu hikâyeler bile okuyucuyu sonunda okültizmin daha esaslõ bir şekilde içerden incelenmesi gerektiğine götürmektedir. Bu özelliği farkedemeyen kişiler devamlõ olarak bu hikâyelerle meşgul olmanõn ve gazeteci zihniyetiyle bu konularõ araştõrmanõn okültizmle uğraşmak olduğunu zannediyorlar. Amatörler için ezoterik çalõşma diye bir şey olamaz. Nitekim, bu hikâyeleri gazeteci zihniyetiyle ele alõp tanõtanlar da bir çeşit futbol maçõ edebiyatõ yaratarak, bir tarafta kötüler ve diğer tarafta iyilerin çarpõştõğõ evrensel bir çekişme fikrini aşõlamõşlardõr. Alõnan bilgilerin hazmedilmeden kullanõlmasõna güzel bir örnek teşkil eder bu durum. Hermetizmin gayesi okült güçlerin çarpõştõğõ ezoterik bir futbol maçõ havasõ yaratarak insanlarõ tahrik etmek değildir. Bizim hermetizmden anladõğõmõz, bilgi yönünde tekamül etmesi gereken insanõn bu

yolda verimli bir biçimde ilerleyebilmesi için gerekli enformasyonu alõp bunu doğru olarak tatbik etmesidir. Bu bakõmdan fantaziye kaçmanõn gayeyi saptõrmak olduğuna inanõyoruz.

Şamanizm
Himalaya'larõn ikiye ayõrdõğõ bölgenin kuzeyinde Tibet ve güneyinde Hindistan yer alõyor. Bu iki bölgenin kendine has gayet sağlam bir tradisyonu vardõr. Çok daha kuzeyde ise değişik bir sistemi görmekteyiz. Bu sistem, Şamanizm ismiyle tanõtõlmõştõr. Şamanizmin en belirgin özelliği ferdî oluşudur. Burada şaman olan kişi tarafõndan bilinen ve kullanõlan bir sistem vardõr. Şaman'õn birlikte çalõştõğõ ve ilişki kurduğu diğer bütün varlõklar fizik ortamõn dõşõnda yer alõr. Özellikle Orta Asya ve Sibirya'daki halkõn içinde görülen şamanlara karşõ çevresinde beslenen itibar büyük olur. Halk için bir şaman, danõşõlacak ve faydalanõlacak ulu kişidir. “Şaman” veya aynõ anlama gelen “Bakşõ” kelimesi Orta Asya'da sonradan kullanõlan bir terim olmuştur. Daha önceleri, bilhassa Altay bölgesinde “Kam” kelimesi yaygõndõ. Kam; kâhin, şifacõ, tabib, büyücü anlamõna gelir. Şaman ve Bakşõ terimleri de büyücü rahip anlamõndadõr. Burada genellikle şaman terimini kullanmak gereği, batõnõn bu ismi literatüre maletmiş olmasõndandõr. Şaman olacak kişiyi ne ailesi ne de halktan bir heyet seçer. Şamanlõk vazifesini üstlenecek kişi genellikle ölmüş bir şamanõn soyundandõr ve bu ölmüş şamanõn ruhu o kişiye musallat olarak şaman olmaya zorlar. Eğer bu kişi atasõnõn ruhuna karşõ direnip şaman olmaya karşõ koyarsa delirir. Şamanlõk aslõnda kimse tarafõndan istenilmez, çünkü kazancõ olmayan ve zor bir hayatõ vardõr şamanõn. Fakat, atasõnõn ruhu tarafõndan bir kere seçilmişse, o kişi için başka yol yoktur: Ya şaman olur, ya da delirir. Atasõnõn ruhu o kişiyi rahatsõz etmeye başlayõnca bazõ belirtiler ortaya çõkar. Bunlar dõş görünüş itibarõyla aklî bir dengesizlik ve ruhî bir bozukluk biçimindedir. Bu belirtilerin şaman adayõ olmaya gerekli olduğunu ve benzeri diğer ruhî rahatsõzlõklardan ayrõ bir özellik gösterdiğini ancak yaşlõ bir şaman anlayabilir. Ve bu yaşlõ şaman genç adaya geleneksel bilgiyi, ruhlar alemini, bedeninden çõkõp dolaşmayõ, ruhlar ve tanrõlarla haberleşip birlikte çalõşmayõ, büyü yapmayõ, şifayõ v.s. öğretir. Bu öğrenim devresinden sonra şamanlõk payesini alacağõ bir tören yapõlõr ve genç şaman halkõn arasõna karõşarak görevine başlar. Şamanizmdeki fizik ötesi âleme ait bilgiler kesinlikle bilinmemektedir. Şaman olan kişi bu bilgileri etrafõndakilere söylemez. Sadece âyin esnasõnda sesli olarak okuduğu bazõ dualardan birtakõm sonuçlar çõkarõlmõştõr. Bunlara bakarak şu tesbitler yapõlmõş: Şamanlar pratik çalõşmalara önem verdiklerinden, teorik bir felsefeye pek gerek görmemişler denebilir. Var olan herşey ezeli ve ebedidir, yaratõcõsõ yoktur veya bu konu şamanõ ilgilendirmez. Şamanõ ilgilendiren tarafõ, var olan bu âlemlerde yapõlacak çalõşmalarda ilişki kuracağõ varlõklardõr. Bu bakõmdan hiyerarşik bir düzen kurulmuştur. Fizik âlemin ötesinde uzanan bölge ikiye ayrõlõr. Bunlardan biri yukarõya, göğe doğrudur. Diğeri ise aşağõya yerin altõna doğru. Her iki yol “dokuz makam”dan ibarettir. Göğe doğru olan yolda, her makamõn bir “Tengere” (ilâhî yer) ve bir de “Tamu” (şeytanî yer) olarak anõlan kõsmõ vardõr. Bu dokuz makamõ aşõnca, yaratõcõ iyi ruhlarõn olduğu yere gelinir. Bu yaratõcõ iyi ruhlar (ayõsõt) bir bakõma melekler sayõlõr. Hepsinin üzerinde de “Ülgen” isminde bir ulu ruh bulunur. Ancak, bu yaratõcõlõk vasfõ yoktan var etme biçiminde değildir, düzeni koruma ve tesirleri iletme bakõmõndan yaratõcõ sayõlõrlar. Göğe doğru çõkõlarak aşõlan bu dokuz makam (“oloh” veya “budak”) şamanõn ayin sõrasõnda bedeninden ayrõlõp dolaştõğõ yüce yerlerdir. Her bir makamda kendisine yol gösterecek bir varlõk bulunur. Eğer şaman bu varlõklarõn gösterdiği yollardan gitmezse, diğer saptõrõcõ ruhlara kanarak yanlõş

yollara girer ve bunun sonunda onu yöneten varlõklarca cezalandõrõlõr. Yerin altõna doğru giden yolda da dokuz makam vardõr. Bu iniş esnasõnda da her bir makamda yol göstericiler vardõr ve buralarda yõkõcõ ve mahvedici yaratõklar bulunur. Bu bakõmdan bu makamlar “mühürlü” olarak düşünülür. Mühürü açmak ve içine girmek şamanõ beraberinde götüren varlõğõn işidir. Şamanõn anlayõşõna göre, insanõn bedeninden başka bir takõm özellikleri daha vardõr. Bunlarõn ilki “Tin”, “Sür” ve “Kut” üçlüsüdür. Tin, insanõn ruhudur. Tin bedenden ayrõlõrsa ölüm meydana gelir. Sür, insanõn davranõşlarõnõ, hislerini, düşüncelerini meydana getiren özelliğidir. Uyku esnasõnda Sür bedenden çõkarak dolaşõr. Şaman da göğe doğru çõkarken Sür'ü vasõtasõyla çõkmaktadõr. Kut, insanõ çeşitli hastalõklardan, cinlerden, kötülüklerden koruyan bir zarf gibidir. Hastalanan veya çok korkan bir adamõn Kut'u çõkõp gider. Şaman, hastalanmõş veya cine tutulmuş kişinin çõkõp gitmiş Kut'unu yeniden bulup yerleştirir. Türkçede bugün kullanõlan “kutlu, kutlamak” deyimi buradan gelmektedir. İnsan bedeniyle ilgili bu bilgiler ve şamanõn çõkõp indiği göğün makamlarõ ve yeraltõnõn mühürleri ile bu bölgelere ait tasvirlerin batõ okültizminde de yer aldõğõnõ görüyoruz. Kozal ve Mental bedeni Tin olarak, Astral bedeni Sür olarak, Eterik beden ve manyetik aura'yõ Kut olarak nitelemektedir Şaman. Ayrõca Kabalistik Sefirot ve Klifot ile ilgili anlatõmlara da göğe ve yer altõna yapõlan seyahatlerinde rastlõyoruz. Bu bakõmdan, yalnõz semitik kaynaklõ olduğu zannedilen bu kavramlarõn başka sistemlerde de görülmesi dikkate değerdir. Şaman, âyini esnasõnda vazgeçemediği üç şey kullanõr: Cübbe, külah ve davul. “Manyak” ismi verilen cübbenin yapõmõnda yardõmcõ ruhlarõn tavsiyelerine dikkat edilir. Bu tariflere göre cübbe yapõldõktan sonra, şaman cübbesini giyer ve yardõmcõ ruhlarõn karşõsõna çõkar. Bu yardõmcõ varlõklar, cübbenin kötü ruhlara karşõ dayanõklõ olup olmadõğõnõ denerler. Eğer beğenmezlerse eksik taraflarõnõ şamana bildirirler ve o da bunlarõ tamamlar. Cübbe, geyik veya koyun derisindendir. Üzerine, şamanõn göğün makamlarõnda ve yerin altõndaki mühürlerde dolaşõrken karşõlaştõğõ şeylerin küçük birer resmi çizilir, minyatürü yapõlarak iliştirilir. Kötü ruhlara karşõ kullanacağõ silahlarõn da küçük birer örneği cübbeye raptedilir. Şaman bu cübbeyi kendisinin bir parçasõ olarak telakki etmektedir, aynõ zamanda kötü tesirlere karşõ koruyucu bir zõrh sayõlõr. Külahõn hazõrlanõşõ da cübbeninkine benzer. “Börk” ismi verilen bu külah, kõrmõzõ kumaştan yapõlõr. Göz, alõn ve ense kõsmõna vaşak derisi dikilir ve üzerleri çeşitli süslerle bezenir. Bu deriler aslõnda başõn hassas noktalarõnda koruyucu bir vazife görmektedir. Üzerine yapõlan süsler de bu maksada hizmet eder. Davulun imalinde de sözü geçen yine yardõmcõ ruhlardõr. “Tüngür” denilen bu davul genellikle daire biçimindedir, fakat bazen oval de olabilir. Üzerine gerilen deriye çeşitli semboller resmedilir. Kullanõlan ağaç, kayõn veya sedir ağacõdõr ve yardõmcõ ruhlarõn gösterdiği yerden kesilir. Davulun tokmağõ da aynõ ağaçtan kesilir. Bazen geyik boynuzundan da tokmak yapõldõğõ görülmüştür. Ayin esnasõnda şaman davulunu çalmaya başlayõnca, göğe çõktõğõ anlaşõlõr. Geçtiği yerlere göre davulu çalõş biçimi değişir, temposu farklõ olur. Aşağõda vereceğim örnek, klasik şaman âyinini anlatmasõ bakõmõndan ilgi çekicidir: Bir hastayõ tedavi etmesi için şamanõ davet ederler. Hastanõn evine gelen şaman, baş köşeye buyur edilir. Akşama kadar çeşitli yemek ikram edilir. Akşam olunca, şaman gerekli hazõrlõk için bazõ şeylerin yapõlmasõnõ ister. Ayin sõrasõnda etrafõnda halka olanlarõn çõkõp gitmeleri veya yeni kişilerin içeri girmesi yasaktõr. Gürültü edilmez, başka şeyler konuşulmaz. Ortaya bir ateş yakõlõr. Uzun saçlarõnõ sõvazlayan şaman cübbesini sardõğõ yerden çõkarõp giyer ve külahõnõ başõna geçirir. Etrafõnda çeşitli tütsüler yakar ve eline çubuğunu alõp dumanõ içine

çeker. Bu arada davulunu ateşe tutup derinin gerilmesini temin etmiştir. Dumanõ yavaş yavaş içine çekerken garip bir değişikliğe uğrar: Yüzünün adeleleri gerilmiştir, gözleri ateşin üzerinde bir noktaya takõlõr kalõr, hõçkõrmaya başlar. Biraz su içer ve oturduğu postun üzerinden kalkarak dört bir yanõna selam verip ağzõndan su püskürterek majik çemberini kurar. Sonra tekrar güney yönüne doğru bakacak şekilde postuna oturur. Ev sahibi bu sõrada ateşin üzerine bir avuç at kõlõ atarak sönmesini sağlar. Şaman bu sõrada derin bir transa girmektedir. Ardõndan uzun bir esneme ile davuluna hafiften vurmaya başlar. Bu anda etrafta şõngõrtõlar ve darbeler duyulur, odanõn her tarafõnõ çeşitli sesler kaplar. Bazõ kuş ve hayvan sesleri arasõnda madeni sesler duyulur. Bir müddet sonra tekrar sessizlik hâkim olur. Şaman davuluna yeniden vurmaya başlar. Birşeyler mõrõldanõr. Tekrardan durur. Sonra birden harekete geçerek ilahiler okur ve davulunu hõzlõ bir tempoda çalmaya devam eder. Bu durumda şaman tam bir trans halindedir. “Emergeti” denilen koruyucu yardõmcõ varlõğõnõ çağõrõr ve bu arada başka ruhlarõ da davet ederek posesyon haline geçer. Bu ani tesir konsantrasyonu ile şaman yüzüstü düşerek bayõlõr. Etrafõnda halka olan tecrübeli ihtiyarlar bu sõrada ilahiler okuyarak şamanõn ayõlmasõnõ sağlarlar. Emergeti'ni bu baygõnlõk anõnda bulup onun etkisi altõna giren şaman, ayağa kalkarak neşeli bir biçimde sõçrayõp dansetmeye başlar. Ateşi tekrardan yakõp canlandõrõrlar. Alevlerin õşõğõnda şamanõn yüzü korkunç bir görünümdedir: Ağzõndan köpükler saçõlõr, gözleri kaymõş bir halde, yüz kaslarõ gergindir. Davulunu çok hõzlõ bir tempoda çalarak ateşin etrafõnda dans eder. Sözleri anlaşõlmaz. Sonra yavaş yavaş durulur ve tabii halini alõr. Davulun sesleri yavaş bir tempoya iner. Şaman, hastanõn yanõna gelip ellerini onun yüzüne koyar ve etrafõnda hastaya musallat olan kötü ruhlarõ arar. Klervoyant bir görüşle kötü ruhu bularak yakalar ve davulunu gümbürdeterek onunla birlikte göğe doğru çõkmaya başlar. Bu seyahat tamamiyle astral ortamda cereyan etmektedir. Etrafõnda oturanlar, şamanõn sözlerinden ve davulun sesi eşliğindeki dansõndan nerelerden geçtiğini tahmin etmeye çalõşõrlar. Şamanõn görmüş olduğu astral vizyonlar, ilahi şeklinde hõzlõ hõzlõ anlattõklarõnda belirlenir. Beraberinde götürdüğü kötü ruhu belirli bir makama kadar taşõr ve orada onunla pazarlõğa girişir. Yardõmcõ diğer ruhlarõn da tesiriyle, kötü ruhu çeşitli hilelerle kandõrõr ve orada bõrakõp geri döner. Dönüşü de davulun sesinden ve konuşmasõndan anlaşõlõr. Posesyon hali devam etmektedir. Hastaya yaklaşõp onun kaybolmuş Kut'unu tekrar hastaya giydirir. Böylece hastanõn manyetik aurasõnõ pekiştirmiş oluyor. Bu işlemi de tamamladõktan sonra bitkin bir halde postunun üzerine oturur, davulunu bir kenara koyar. Şamana su verirler, kendine gelir. Trans halinden çõktõktan sonra, şaman âyin sõrasõnda yapmõş olduklarõnõ hatõrlamaz. Sadece göğe çõktõğõnda geçmiş olduğu yerlerde gördüklerini anlatabilmektedir. Bu bakõmdan şaman, değişik türden bir medyom olarak nitelendirilebilir. Bu operasyonu yapan kişi “Kara Şaman” ismini taşõr. Zira, kötü ruhlarõ defetmek veya büyü bozmak için uğraşmaktadõr. “Ak Şaman” ise yalnõz gündüz vakti aydõnlõkta çalõşõr ve iyi ruhlardan yardõm çağõrõr, kutlama törenleri düzenler. Ak şamanlar cübbe, külah ve davul kullanmazlar. Fakat halk tarafõndan en çok rağbet gören kara şamanlardõr. Bunlarõn yetenekleri de ak şamanlara oranla daha fazla oluyor. Şamanlarõn bir başka görevi de fal açmaktõr. En önemli fal açma şekli, hayvanõn kürek kemiğini yakarak üzerinde meydana gelen çizgilerden bir sonuç çõkarmak şeklindedir. Bu işi yapana “yağrõncõ” derler. Bir de “kumalak falõ” vardõr. Bu fal çeşidi, ilkel anlamda bir remil veya çok uzak bir benzetmeyle İ Çing sistemini hatõrlatmaktadõr. Ancak bu fal çeşidi de medyumik bir irtibatõ gerekli kõlmakta olduğundan, kumalak ile İ Çing sistemini birbirine karõştõrmamak gerekir.

Şamanizm, ilkel Orta Asya kabilelerinde gayet geçerli bir sistem olmasõna rağmen, hermetik açõdan insana birşey kazandõrmamaktadõr. Şaman, irtibat kurduğu varlõklarla yapmõş olduğu operasyonda posesyon halini muhafaza ederken duruma tam manasõyla hakim değildir, kendisini bir aracõ olarak kullandõrõr. Halbuki hermetik açõdan, majik operasyonlarda kişinin tam manasõyla duruma hakim olmasõ ve şuurunu açõk tutmasõ gerekmektedir. Bu bakõmdan, şamanõn pasif halini ilkelliğin getirdiği bir mecburiyet olarak nitelemek zorundayõz. Tibet'te de şamanizmin var olduğu görülmüştür. Burada “Bon” ismi altõnda anõlõyordu. Tibetli şamana da “Bon-po” denirdi. Yukarda anlattõğõmõz Orta Asya şamanizminden pek bir farkõ yoktur.

Tantra
Tibet'te şamanizmin yanõnda ikinci ve oldukça farklõ bir sistemin uygulandõğõ dikkati çekmektedir. Bu sisteme batõ literatüründe “Tantrizm” deniyor. Tantrizm esasõnda bütün Hindistan ve Çin'de Hinduizm ve Buddhizm ile birlikte uygulanan özel bir Yoga çalõşmasõ olarak tanõnõr ve bunlardan ayrõ olarak mütalaa edilmez. Nitekim, Tibet Buddhizmi denildiğinde akla hemen Tantrizm gelmektedir, çünkü en belirgin halini bu ülkede almõştõr. İncelenmesi bakõmõndan da akademik açõdan Hindu ve Buddhist Tantrizmi olarak ikiye ayrõlõr. Ancak, tantrizmin esas itibariyle farklõ birtakõm özellikler taşõmasõ göz önüne alõnõrsa, akademik sõnõflamanõn ötesinde kompleks bir sistem olduğu görülür. Tantrik sistemin ne zaman başladõğõ bilinmiyor. Benzeri yöntemlerin dünyanõn çeşitli bölgelerinde çok eski çağlarda uygulandõğõ mağara resimlerinden anlaşõlmõştõr. Bu yöntemleri zamanla geliştirerek günümüze kadar getirenler ise Kuzey Hindistan ve Himalaya'larda ancak karşõmõza çõktõğõndan, onlarõn anlattõğõ biçimde öğrenmek imkanõna sahibiz. Tantrizm, esas itibarõyla antediluviyen bir sistemdir. Bu sebeple sadece Hintlilere ait bir felsefe olarak yorumlamak son derece yanlõş olur. İndus vadisindeki Harappa kültüne ait resimlerde, yoga duruşlarõ ile belirtilmiş tantrik ritüellere rastlanmõştõr. Bu kültün çõkõş noktasõ Büyük Ana Tanrõça ve Bereket Unsuru'ydu. Aynõ unsura Anadolu'nun tarih öncesi devirlerinde de önem verildiği bilinmektedir. Bu açõdan ele alõndõğõnda, tantrik sistemin Yoga ile birlikte tarih öncesi çağlardan kaynaklandõğõnõ anlõyoruz. Tantrizmin ne olduğu oldukça tartõşmalõ bir konudur. Özellikle batõ âleminde anlaşõlamamõş olmasõndan, cinsel birleşme tekniğiyle enerji toplamaya yarayan bir çeşit seksüel maji tarzõnda tanõtõlõyor. Yine de çok nadir olsa bile bazõ araştõrõcõlar tantrik sistemin özüne yaklaşabilme imkanõna kavuşmuşlardõr. Bu yazõ dizisinde o araştõrõcõlarõn anlatõmlarõnõ dikkate alarak gayet basit bir biçimde tantrizmi anlatmaya çalõşacağõz. Tantrizmin esas konusu insandõr. İnsanõ çevreleyen kainatõ da onun bir benzeri olarak görür. İnsanõ anlayabilmek ve bu sõrrõ çözebilmek için tek yol, tabii deneylerden faydalanmaktõr. Bazõ fenomenler üzerinde felsefi spekülasyonlar yapmaktansa, olayõn bizzat kendisini yaşayarak en basit izahlarla sonuca varmayõ yeterli görmüşler. İnsanõn meydana gelmesi doğum olayõyla gerçekleşir. Doğum öncesi gelişimin başõnda bir kadõn ve bir erkeğin cinsel birleşmesi yer almaktadõr. Kadõn ve erkek birleşir ve bu birleşmede erkek kadõnõn bu işlemi tamamlamasõ için gerekli unsuru ona aktardõktan sonra başka bir katkõda bulunmaz. Kadõn ise, doğum olayõ meydana gelene kadar, kendi rahminde oluşan şeye devamlõ katkõda bulunmaktadõr. Birleşme anõnda aktif olan erkek bir enerji üreterek bunu pasif olan kadõna verip ortadan çekilir. Bundan sonra kadõn aktif hale geçerek, bu enerjiyi kendi içinde çoğaltarak doğacak çocuğun rahim içinde gelişebilmesini temin etmektedir. Bu durumda

erkek ilk başlatõcõ olmakta, fakat gelişimde hiçbir rol almamaktadõr. Kadõn ise, başlangõç için gerekli ortamõ sağlõyor ve kendi başõna gelişimi besliyor. Bu bakõmdan kadõnõn her zaman lâzõm olduğu, fakat erkeğin yalnõz başlangõçta rol aldõğõ görülerek, insanõn bir benzeri olan kainatõn işleyişi de aynõ modele uygun olarak analiz edilmiştir. Aynõ olayõ tabiatta da görmek mümkündür. Göğün bulutlarõ toplanõp yerin üzerine yağmuru akõtõr. Yer bu yağmuru toprağõn içine çekerek, tohumlarõn filizlenmesini ve bitkilerin oluşmasõnõ sağlar. Gök erkek gibi, yer kadõn gibi davranmaktadõr. Toprak ise yerin rahmi durumundadõr. Böylece erkeğin cinsel uzvu “Linga” (fallus) ile kadõnõn cinsel uzvu “Yoni” (kteis), fizik ortamdaki bu olayõ belirleyen iki sembol durumundadõr. Erkeğin tabiattaki rolü, “Siva” sembolü ile başlangõçta aktif ve gelişimde pasif enerjiyi göstermektedir. Kadõnõn tabiattaki rolü de “Sakti” sembolü ile başlangõçta pasif ve gelişimde aktif enerjiyi gösterir. Kainat da bu Siva ve Sakti enerjisinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Dolayõsõyla, her olayõn başlangõcõnda Siva enerjisinin aktif olduğunu ve olayõn gelişimi boyunca da Sakti enerjisinin hakim olduğunu görürüz. İnsan dediğimiz fenomenal unsurun başlangõcõ, döllenme anõnda rahimde cereyan eder, devamõ ve gelişimi ise bütün hayatõ boyunca olacaktõr. İşte bu bir ömür süren gelişim boyunca aktif olan Sakti enerjisi her insanda mevcud olmaktadõr. Tantrizmin gayesi, her kişide var olan bu aktif Sakti enerjisini kontrol altõna alarak insanõn kendi gelişimine bilinçli olarak yön verebilmesini sağlamaktõr. Bu bilinçli yönlendiriş muhakkak ki tekamül yolunda oluyor. Ancak, insanõn tekamülü dar bir patika üzerinde değil de geniş bir arazi sathõnda cereyan ettiğinden, herkesin aynõ yolu takip edeceği iddia olunamaz. Nitekim, “tantrika”larõn gittikleri yol da başkalarõnkine hiç benzemeyen bir yerden geçmektedir. İnsanõn fizik bedeni ancak fiziki tesirlere karşõ duyarlõ olabilecek bir yapõya sahiptir. Bu tesirleri alan duyu organlarõ da fizik bedenin kõsõmlarõnõ meydana getirir. Fizik ötesi tesirleri alan süptil bedeni ise bu tesirlere duyarlõ olabilecek bir yapõdadõr ve fizik bedene uyum sağlayan bir durumdadõr. Bu süptil tesirlerin cereyan ettiği kanallar, bazõ merkezlerde birleşerek odak noktalarõ meydana getirirler. Bu noktalara “Çakra” ismi verilir ve insan bedeninde yedi tane Çakra vardõr. Bunlarõn fizik bedendeki belkemiği boyunca kuyruk sokumundan başlayarak beynin üstüne kadar uzanan bir doğru üzerinde sõralandõğõ görülmüştür. Süptil tesirlerin bedendeki cereyanõ “Prana” denilen hayat gücü ile sağlanmaktadõr. Prana'nõn kontrolüyle (pranayama), bu tesirleri belirli çakralarda bilinçli olarak konsantre etmek mümkündür. Normal olarak her insanda bu hayat gücü vardõr, fakat gelişigüzel kullanõldõğõ için süptil tesirler insanõn kontrolü dõşõnda kendi bedeninde cereyan ediyor ve bunun sonucu olarak ne beden hakimiyeti ne de düşünce hakimiyeti yoktur normal insanda. Bu hakimiyeti sağlamak için “Yoga” denilen disiplin sisteminden faydalanõlõr. Tantra ile Yoga'yõ birbirinden ayrõ incelemek mümkün değil. Ancak, denebilir ki, tantrizmin esas gayesi Sakti enerjisini kontrol ederek bunu yaratõcõ bir biçimde kullanmak olduğundan, Yoga sisteminin kullanõlmasõ gerekli olmuştur. Fizik ilminde bir sonuca varmak için matematikten faydalanmanõn gereğini örnek olarak alabiliriz buna. İnsandaki Sakti enerjisi, normal durumda gizlenmiş ve uyur bir haldedir. Nadiren uyanõr ve gizlendiği yerden çõkarak aktivitesini süptil tesirler üzerinde gösterir. Bu yaratõcõ gizli güce “Kundalini” deniyor. Kundalini uyarõldõğõ zaman, çakralarda konsantre edilmiş süptil tesirler belirli bir gaye uğruna kanalize edilerek maksadõ sağlayacak kudreti insana kazandõrmaktadõr. “Kundalini-sakti” en alt çakranõn dibinde çöreklenmiş uyuyan bir yõlan

sembolüyle gösterilir. Uyandõrõldõğõ zaman, belkemiği hizasõnda yükselerek çakralarõ “aydõnlatõr”. En alt çakranõn açõlmasõyla başlayan bu uyanma işlemi, diğer çakralarda devam ederek sonunda başõn biraz üstüne tekabül eden yerdeki son çakraya kadar ulaşõr. Son çakrada Siva enerjisi bulunmaktadõr. Kundalini-sakti son çakradaki Siva ile birleştiğinde ikinci seviyeden bir “döllenme” oluşur ve suptil planda bir doğuş meydana gelir. Bu doğum, insanõn üst benliğine alt bir olaydõr. Şuurun tam anlamõ ile açõlarak, fizik plan realitesinde sõkõşõp kalmõş insanõn bir üst plana uzanõp aslõna malum olmasõ demektir. Fakat, bu seviyeye kadar gelebilmek oldukça ender rastlanan bir durum. Zaten, hermetizmin ideali de bu oluyor. Sayõsõz enkarnasyonlar boyu yapõlan çeşitli çalõşmalarda hedef daima bu noktadõr: Dünya planõndaki uyanõşõn son noktasõ. Kundalini-sakti bazen normal insanõn kontrolü dõşõnda, kainattan gelen süptil tesirler vasõtasõyla harekete geçerek en alt çakradaki (Muladhara çakra) kapõyõ açabilir ve yükselebilir. Bu durum, ender de olsa bazõ filozoflarda, ilim adamlarõnda veya sanatkârlarda görülmüştür. Ani bir aydõnlanma ve enerjiyle doluş hali o kişileri uğraştõklarõ konuyu derinlemesine kavrayarak ötesine geçebilmelerini sağlar. Fakat bu yaratõcõlõk halini herkes yaşayamaz. Çünkü kontrolü altõnda değildir. Tantrizmin Kundalini-sakti'yi harekete geçirebilmek için uyguladõğõ bazõ yöntemler vardõr. Bunlarõ iki alanda incelemek mümkün. Tantra'ya göre, “utanç, nefret, korku” engellerini aşamamõş kişi bu yöntemleri istese bile doğru olarak uygulayamaz. Utanmak, günah işlemekten korkmak ve bunlardan dolayõ kin beslemek normal insanõn içine işlemiş duygulardõr. Bu sebepten, tantrika'nõn dünyasõnõ anlayamayan bir insan, tantra'nõn seks rezaleti ve ahlaksõzlõk olduğunu zanneder ve gerçek hedefi idrak edemez. Gerçek bir tantrika olabilmek, ahlak kavramlarõnõ aşabilmekle mümkündür. Bu aşama hiçbir zaman ahlaksõzlõk olarak değerlendirilmemeli. Ahlaksõzlõk, bu kavramlarõn yozlaştõrõlmasõdõr ve tantra'yõ anlayamayan bir insanõn yapabileceği tek aşama ahlaksõzlaşmak oluyor. Bu bakõmdan, yanlõş anlaşõlmamasõ için tantrik yöntemleri burada anlatmaya gerek görmüyoruz. Yukarõda da belirttiğim gibi, tantrika'larõn gittikleri yol başkalarõnkine hiç benzemez ama ahlağõn yozlaştõğõ yerlerden de geçmezler. Kundalini ile ilgili diğer hususlarõ Yoga bahsinde anlatmayõ düşünerek, tantrik yöntemler sonunda elde edilen sonuçlarõ kõsaca sõralamak isterim. Belirli bazõ aşamalardan sonra süptil tesirleri kontrol altõna alarak bunlarõ maksatlõ bir biçimde kanalize eden tantrika, kendisini ve kainatõ anlayacak seviyeye gelir. Felsefi yorumlarõn hemen hemen hiç yer almadõğõ bu seviyede matematik, astronomi, tõb ve kimya alanõnda son derece pratik ve gelişmiş sonuçlara varõldõğõnõ görüyoruz. Bu sonuçlarõ ileri bir teknoloji yaratmak için kullanmayan tantra yolcularõ, son zamana kadar batõ dünyasõnca ciddiye alõnmõyordu. Tõbbi açõdan sinir sistemi ve orgazm hali, batõ biliminin henüz anlamaya başladõğõ kompleks bir yapõyõ oluştururken, tantrik yöntemleri geliştirenler bu konuda pratikleri sayesinde uzun bir yol katetmişlerdi. Bilhassa orgazm anõnda boşalan cinsel enerjinin sinir sistemi üzerindeki etkileri ve kullanõmõ konusu laboratuarlarda incelenmektedir. “Siva-Sakti” enerji dengesini kozmik olarak değerlendiren tantrik yöntemler, bugünkü gravitasyon ve kuvvet alanlarõ teorisini detaylõ olarak izah edebilmektedir. Zamanlama konusundaki astrolojik hesaplar ise batõ dünyasõnda henüz anlaşõlamamõştõr. Uyarõcõ nitelik taşõyan bazõ kimyevi karõşõmlarõn insan düşüncesi üzerinde yarattõğõ değişimler de bu tantrik yöntemlerde asõrlardan beri kullanõlan bir unsurdu. Bu konuda da henüz yeterli bir aşamanõn batõ dünyasõnda yapõlamadõğõnõ biliyoruz.

Tantra'nõn belki ilerde bir gün batõ insanõna da yardõmcõ olabileceğini düşünerek, dikkatimizi bu sefer de Himalaya'larõn güneyinde yeşermiş ve değişik açõlarõyla devasa bir sistemi oluşturan Hind hermetizmine çevirelim. --- Üçüncü Kõsmõn Sonu ---

HERMETİZM
M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

4. Kõsõm
Hind Hermetizmi
Bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş devletleri tarafõndan kullanõlan topraklarõn üzerine yayõlmõş olan medeniyetin kökleri büyük ölçüde eski İndus bölgesinin ahalisinden kaynaklanmaktadõr. İndus (Sindhu) nehri bugünkü Hindistan'a ismini verdiği gibi, eskiden ovasõnda yaşayanlara da büyük bir medeniyet kurma imkanõ sağlamõştõ. Nil nehri Mõsõr medeniyeti için, Dicle ve Fõrat nehirleri Asur ve Babil medeniyeti için ne anlam taşõmõşsa, İndus nehri de Hind medeniyeti için aynõ değerdedir. İndus bölgesine Aryan'larõn dalgalar halinde kuzeybatõ yönünden yapmõş olduklarõ akõnlardan önce, burada yüksek bir medeniyetin var olduğu tesbit edilmiştir. Harappa ve Mohenjo-Daro kültürü olarak bilinen bu medeniyetin asõl kurucularõ, Aryan istilasõ başladõğõnda yerini zaten koyu derili bir kavme bõrakmõş durumdaydõ. Tabiaten pasif olan bu kavim, cengaver ruhlu Aryan'larõn karşõsõnda kendilerini savunamayõp katledilmişler ve kendilerine bõrakõlan öğretileri de Aryan'lara aktararak adeta bir katalizör vazifesi görmüşlerdir. “Aryan” veya “Arya” olarak kendilerini isimlendiren bu istilacõlar savaşçõ, cesur ve kendini beğenmiş bir õrkdõ. Karşõlaştõklarõ siyah derili halkõ kendilerinden ayõrdetmek için onlara “Dasyu” veya “Dasa” demişler. Bu “arya-varna” (açõk tenli) ve “dasyu-varna” (koyu tenli) ayõrõmõ ile Hindlilerin ilk kast sistemi de kurulmuş olmaktadõr. Daha sonra gitgide karmaşõk bir hal alan bu kast sistemini getirenler Aryan'lardõr. Aryan halkõ, dünyevi değerlere dönük ve manevi kültürden nasibini alamamõş bir õrkdõ. İndus havzasõnda karşõlaştõklarõ medeniyet, Aryan'lara göre çok ileri bir seviyedeydi ve ister istemez

etkilendiler. Ancak, bu etkilenişle birlikte orijinal öğretilerin büyük bir kõsmõ özünden saptõrõlarak nisbeten daha ilkel olan Aryan zihniyetine uyum sağlayacak bir biçime dönüştürüldü. Kendi basit dinî kavramlarõ ile bu öğretileri açõklamaya çalõştõlar ve böylece Hind mitolojisi denilen efsanevi anlatõmlarõn temeli atõlmõş oldu. Hind hermetizmine ait ilk yazõlõ metinler, Aryan'larõn bölgeye yerleşmesinden sonra derlenmiştir. Bu derlemeler bir bakõma Aryan'larõn İndus kültürünü nasõl yorumladõklarõnõ gösterir. Aryan õrkõ Sanskrit dilini kullanõyordu ve bu dil Girit Yunancasõ (Linear-B) gibi çok eski ve kökü belirsiz bir dildir. Ayrõca, İndus havzasõnda kullanõlan dilden de etkilenmiştir. Bilhassa bu medeniyete has ve anlamõ kesin olarak bilinmeyen bazõ kelimeler, olduğu gibi Sanskritçeye aktarõlmõştõr. Aryan'larõn yorumlamaya çalõştõklarõ öğretinin esasõ, derledikleri kitaplarõn içinde, süslü motifler arasõnda bozulmadan kalabilmiştir. Fakat bu anlatõm şekli öylesine sembollere boğulmuştur ki, adeta asõl tohumlarõn üzerine bir arşõn toprak yõğarcasõna öğretinin özünü derinlere gömmüş oldular. Bu işi bilerek yapmadõlar, aksine anlamaya çalõşõrken büsbütün anlaşõlmaz hale getirmiş oldular. Zaten başka türlü olmasõ da beklenemezdi. Çünkü, “tufan” olmuş ve yeni bir devre başlamõştõr. “Tufan öncesi” mahsul, geçen devrenin emeği ile alõnmõştõ. İnsanõn tekâmülünde hazõra konmak diye bir kanun çalõşmadõğõndan, yeni gelenlerin yeniden eşilecek bir toprak bulmalarõ için, aralarõndan bir kõsmõ farkõna varmadan eskiyi örter ve böylece bir imkân hazõrlar. Bu vazife de İndus bölgesi için Aryan õrkõna nasib olmuştur. Zamanla inkişaf eden bu yeni nesil, toprağõ eşeleye eşeleye altõnda yatan tohumlarõ birer birer bulmuş ve hakikî öğretiye kendi emeğiyle lâyõk olabilmiştir. Bu eşeleniş bir bakõma iptidai insanõn tekamülü sõrasõnda yaptõğõ işlerdir, ve insanõn tekamül etmesi için de devamlõ bulduklarõnõ eşeleyip uğraşmasõ gerekiyor. Hind hermetizmini incelerken genellikle kabul edilen bir sõrayõ takip edeceğiz. Bu sõralama bir bakõma ezoterik bilginin zamanla nasõl yorumlandõğõnõ göstermektedir.

Yazõlõ Kaynaklar
İlk aşamada “Veda”lar ortaya çõkar. “Veda”, “yüce kutsal bilgi” demektir. Bu bilgi dört “Samhita”da, yani ayrõ özellikte tanzim edilmiş dört kolleksiyonda biraraya getirilmiştir. Daha sonraki yazõlanlar bir ilave şeklindedir. Bunlarõ şöyle sõralayabiliriz: 1. Veda-samhita'lar a. Rg-veda b. Sama-veda c. Yajur-veda d. Atharva-veda 2. Brahmana'lar 3. Aranyaka'lar 4. Upanişad'lar Bu ilk aşamada, ezoterik bilginin nasõl geliştirildiği dikkati çekmektedir. Esasõnõ Veda teşkil eder ve tamamõyla geçmişe bağlõ bir üslubu vardõr. İkinci aşamada, bu tradisyonun

değişik açõlardan tekrar ele alõndõğõnõ ve yeni bir anlayõş ve görüş ile yorumlandõğõnõ anlamaktayõz. Bu aşamada çeşitli “Darsana”lar, yani konuyu ele alõş ve konuya bakõş biçimleri ortaya çõkar. Bunlarõ da şöyle sõralayabiliriz: 1. Nastika Darsana'lar a. Lokayata - Carvaka'nõn öğretisi b. Jaina - Mahavira'nõn öğretisi c. Buddhi - Siddhartha'nõn öğretisi 2. Astika Darsana'lar a. Vaiseşika - Kanada'nõn öğretisi b. Nyaya (veya Akşapada) - Gautama'nõn öğretisi c. Samkhya - Kapila'nõn öğretisi d. Yoga - Patanjali'nin öğretisi e. Purva Mimamsa - Jaimini'nin öğretisi f. Vedanta (veya Uttara Mimamsa) - Badarayana'nõn fikri Nastika Darsana'lar Veda'larõ revizyonist bir açõdan ele alõr ve radikal bir tutumu vardõr. Astika Darsana'lar ise daha ziyade tradisyona bağlõ kalarak ortodoks yolu seçmişlerdir. Asõl ayrõldõklarõ nokta, Veda edebiyatõnõn ilahi bir kaynaktan mõ geldiği ve tahrif edilip edilmediği şeklindedir. Nastika (heterodoks) yolu seçenler, ilahi olmadõğõnõ ve zamanla değişikliğe uğradõğõnõ iddia ederler. Astika (ortodoks) yolu seçenler de ilahi ve hatasõz olduğunu savunurlar. Bu kutuplaşmalara her dinde rastlamak mümkündür. Zira, dinin görevini yapabilmesi için bu gerekli oluyor. Semitik kaynaklõ dinlerde de aynõ zõtlaşmalarõn yaratõldõğõnõ biliyoruz. Hind hermetizminde ise bu Darsana'lar, Veda'larõ inceleyen bir kimse için oldukça verimli sayõlabilir. Samhita’lar Veda-samhita'larõn en eskisi “Rg-veda Samhita”dõr. Batõ âleminde Rigveda (RV) olarak bilinir. 1028 tane ilahi on kitapta toplanmõştõr. Yaklaşõk 10600 mõsradan oluşan bu eser önceleri sözlü olarak biliniyordu, daha sonra yazõlõ hale gelmiştir. On kitaptan her biri, bir “Mandala” (çember) olarak bilinir ve 2.-7. Mandala'lar altõ eski aile kitabõ sayõlõr. 8. Mandala yeni aile kitabõdõr ve 9. Mandala ile birlikte özel bir konuya ayrõlmõştõr. 1. ve 10. Mandala ise daha sonradan yazõlmõş kõsõmlardõr. Rg-veda, dõş görünüşü ile bir sürü tanrõlardan ibaret olan bir ilahi sistem ve yaradõlõşla birlikte evrenin yapõsõnõ anlatan hikayeler topluluğudur. Aryan õrkõnõn getirmiş olduğu tanrõ isimleri ve bunlara ilişkin nitelikler, Rg-veda'nõn içinde daima tekrarlanmaktadõr ve sistematik olarak incelenmesi oldukça zordur. Aryan'larõn batõdan gelmiş olduklarõ, dinsel anlatõmlarõnda açõkça ortaya çõkõyor. “İndra”, “Agni”, “Mitra”, “Varuna”, “Soma” gibi tasvirler, Zerdüşt öncesi İran dininden alõnmõştõr. Bunlara ilaveten İndus medeniyetinden almõş olduklarõ Ana Tanrõça tasvirlerini de kullanarak karmakarõşõk bir hiyerarşi oluşturmuşlar. Bu hiyerarşinin üstünde Aditi vardõr. Ana Tanrõça sayõlabilen bu tasvir ile sõnõrsõz bir kavram anlatõlmak isteniyor. Agni ve Soma (kozmik ateş ve su), sõnõrsõzlõktan doğmuştur.

Bunlarõn oluşmasõ ile de İndra ortaya çõkmõş. İndra kozmik güç ve kudrettir. Yapõsõnda Agni ve Soma bulunur. Varuna da Aditi'nin bir ürünüdür ve İndra'ya nisbetle ikinci dereceden kozmik bir gücü temsil eder. Varuna'nõn yardõmcõsõ gibi gözüken Mitra ve Aryaman, birlikte yaradõlõşta rol alõrlar. Burada son derece basite indirgemeye çalõştõğõmõz bu hiyerarşi Puruşa'nõn meydana gelmesine kadar karõşõk bir biçimde çeşitli ilavelerle çoğaltõlmaktadõr. Puruşa, insanõn özü olmaktadõr. Bir bakõma ruh kavramõ ile eşdeğerli sayõlabilir. Sama-veda 1810 mõsradan oluşur, iki kõsõmda toplanmõştõr. Genellikle Rg-veda'dan alõnmõş bazõ ilahilerin müzik eşliğinde okunmasõnõ sağlar. Bu Samhita'da orijinal bir taraf yoktur. Yajur-veda, mabette mihrabõ tanzim eden ve kurbanõ kesen rahip sõnõfõ için hazõrlanmõş iki kõsõmdan ibaret bir Samhita'dõr. Bu kolleksiyonda, kurban kesilirken nelerin yapõlacağõ ve hangi sözlerin söyleneceği anlatõlmaktadõr. Metin, Rg-veda'dan alõnmõş bazõ pasajlarõn âyin şeklinde hazõrlanmasõndan ibarettir. Bu üç Samhita, “trayi vidya” (üçlü bilgi) olarak kabul edilir. Daha sonra bunlara ilaveten dördüncü bir Samhita derlenmiş. Atharva-veda ismi verilen bu kolleksiyon diğerlerinden oldukça farklõdõr. 731 ilahiden ve 19 düzyazõdan oluşan yirmi kitap halindedir. Atharvan rahiplerinin maji çalõşmalarõnõ düzenler. Atharvan'lar en üst rahip sõnõfõ olup, ateşi yakmak ve kutsal suyu kullanmak imtiyazõna sahip tek seçkin kişilerdir. Zerdüşt öncesi İran'daki “Mogh” rahiplerini andõrõrlar. Agni'yi kullanabilen ve Soma'yõ içebilen bu rahipler, bir majisyen olarak, İndus havzasõnõn bilgilerini Aryan'larõn batõdan getirdikleri seremonilerle bağdaştõrarak bir sistem kurmuşlardõr. Atharvan'larõn güçlerini müsbet olarak kullanmalarõna karşõn, Angiras'lar karanlõk güçlerle çalõşõrlar. Atharva-veda her iki majisyene de hitap edecek tarzda yazõlmõştõr. Atharva-veda Samhita'nõn yazõlmasõ, Brahmana Samhita'larõnõn derlenmesine yol açmõş oldu. Bunlar, rahip sõnõfõnõn üst kademesinde bulunan ve babadan oğula intikal eden Brahmana'lar tarafõndan yazõlmõştõr. Brahman, kast sisteminde en soylu kişidir ve kutsal bilgiyi alabilecek kapasitedeki yegâne sõnõftandõr. Brahman, topluma örnek olan ve aynõ zamanda toplumu yöneten bir rahiptir. Bu kelime, “her şeye nüfuz eden ve etrafa yayõlan, kendiliğinden var olmuş kudret” anlamõna gelir. Dolayõsõyla, bir Brahman bu kudrete sahip demektir. Brahmana Samhita'lar, dört Veda-samhita için yazõlmõş dört kõsõmdan ibarettir. Her biri ait olduğu Veda kitabõnõ açõklayõcõ karakterde olup rahip sõnõfõnõn anlayacağõ bir üslub ile yazõlmõştõr. Bunlara tefsir kitaplarõ da denebilir. Rg-veda için iki Brahmana yazõlmõştõr. Daha doğrusu, iki ayrõ tefsir ekolü vardõr. Sama-veda için yazõlanlar önemsizdir. Yajur-veda için yazõlan Brahmana'larõn sayõsõ oldukça fazladõr. Kurban âyinini düzenleyen “Adhvaryu” rahipleri tarafõndan hazõrlanmõştõr ve bu konu üzerinde rahiplerin varmõş olduğu bilgiyi gösterir. Atharva-veda için bir tek Brahmana vardõr; Gopatha. Bunda da Atharvan rahiplerinin majik çalõşma usullerinde elde ettikleri formüllerin kullanõlõş yerleri yorumlanõr. Veda'lar ile Brahmana'lar arasõnda gayet bariz bir fark ortaya çõkõyor: Veda'larda hakim olan fikir, düzenlenen âyinin veya yapõlan faaliyetin gayesi tanrõlarõn lütfuna mazhar olmaktõr. Dua ve kurban daima bu tanrõlarõ hoşnut etmek ve kişinin yakarõşõnõ duyurmak için yapõlõr. Brahmana'larda ise rahiplerin bütün gayesi, istenilen sonucu sağlamak için bu tanrõlarõn vasõflarõna sahip olmak. Dinsel âyinler, dualar, kurbanlar ve diğer bütün çalõşmalar, uygun vasatõ yaratõp ilgili tanrõyõ o işi yapmaya mecbur kõlacak hali sağlamak için tertiplenir.

Bu önemli farklõlõk, din ile maji arasõndaki ayõrõmõ gösteriyor. Dini törenlerde, yönelinen güç kaynağõ prensip olarak ulaşõlamayan ve kontrol edilemiyen bir karakteri gösterir. Halbuki majik operasyonlarda, istenilen değişikliği meydana getirmek için gerekli olan gücü uygun ölçüde, uygun biçimde, uygun vasatta ilgili olan nesneye yöneltmek ve işler hale getirmektir gaye. Bu sebeple, mesela bir radyo dalgasõnõ tesbit edip kulağõn duyacağõ hale getirmek için nasõl fizik ortamda radyo dalgalarõ ile ilgili fizik kanunlardan faydalanarak bir alõcõ yapõlõr ve gerekli frekansa ayarlanõrsa, diğer bütün sahalarda da istenilen sonucu meydana getirecek kanunlar ve ait olduklarõ ortamõn şartlarõ ayarlanmaktadõr. Zaten bu özelliğinden dolayõ maji, fizik gibi tabii bir bilim sayõlmakta, veya eskiden böyle kabul ediliyordu. Misalden hareket edecek olursak, eğer elimizdeki radyo alõcõsõ istenilen bir kaynağõ bize iletmediğinde karşõsõna geçip dans ederek veya güzel sözler söyleyerek çalõşmasõnõ temin etmeye uğraşõrsak, bu çabalama boşunadõr ve bilgisizliğimizden dolayõdõr. Aksine, bu radyonun devrelerini düzenleyip, gerekli elektriği bağlayõp, ayar düğmesini istenilen yere getirdiğimizde yapõlan neşriyatõ duymamõz mümkündür. Bugün yalnõz fizik ortamdaki kanunlarõn nasõl işlediğini bilen insanlar, belki bir radyo imal ederken gereksiz şeylerle uğraşmõyorlar, ama daha süptil ortamlardaki kanunlarõ bilmediklerinden bir sürü gariplikler yapõp o ortamlarda birtakõm güçleri harekete geçirmeye çalõşõyorlar. Maji, süptil ortamlardaki kanunlarõn işleyişini öğretmekle, insanõ anlamsõz ve lüzumsuz işler yapmaktan kurtarmaktadõr. Üstelik bu bilgisizce yapõlan işler bazen istenilmeyen kanunlarõ bile harekete geçirebileceği için, majisyen süptil ortamlara yöneldiğinde, cahil bir insanõn şuursuz isteklerinden tamamen arõnmõş olarak son derece dikkatli ve uyanõk davranmak zorundadõr. Brahman'larõn diğer insanlardan üstün sayõlmalarõndaki sebep de bu. Tapõnan insanõn dinî yakarõşlarõ, majisyenin bilimsel çalõşmalarõdõr. Halkõn dua ettiği tanrõlar, majisyen için süptil güçlerdir. Kaderine boyun eğen bilgisizler yanõnda, süptil kanunlarõ öğrenmeye çalõşan Brahman'larõ daha üstün bir sõnõf olarak görmek aslõnda yine o cahillerin kaderi oluyor. Çeşitli Brahmana Samhita'lardan alõnmõş aşağõdaki ifadeler, yüzyõllarca önce varõlmõş hakikatleri işaret etmektedir: “Kurban kesen tek hayvan insandõr.” “Kurban insanõn kendisidir, zira onu kendisi için kesiyor. Bu işi yaparken de mutlaka insanõn değerine göre davranmasõ gerekir.” “Şu kamõş veya giysi gibi elle tutulur, gözle görülür birşey değildir kurban. Tanrõlar nasõl görünmezse, kurban da işte öyledir.” “Bilge kişi yanõna geldiğinde, kurban memnun olur.” “İnsan zihninde bir şey düşünürse bu nefesiyle dõşarõ çõkar. Nefesinden rüzgâra karõşõr ve rüzgâr da bunu tanrõlara iletir.” “İtiraf edenin günahõ azalõr, hakikat ancak bundan sonra kendini gösterecektir.” “Kõmõldanan kişi yerinde durana hakim olur.” “Bu dünyada sarfedilen gayretin hedefi bir şey öğrenmektir. Öyleyse en verimli iş, kişinin önünde duranõ anlayõp bilmesidir.” “Aldõğõmõz gõda iki çeşittir: Kökü olanlar ve köksüzler. Kökü olmayan inektir, kökü olan da otlar. Köksüz inek köklü otlarõ yiyip suyu içtikten sonra da bize içeceğimiz sütü verir.”

“Hayat gõdadõr, elbise korunmadõr, altõn güzelliktir. Hayvanlar düğün töreni yapmazlar. Kadõn, kocasõnõn arkadaşõdõr. Kõzkardeş bir talihsizlik, oğul göğün en tepesinde bir õşõktõr.” “Zaman ölümdür. Zira, fanilerin hayatõnõ günleri ve geceleri boyunca yok etmektedir zaman.” Brahmana'lardan sonra, daha ezoterik bilgileri ihtiva eden Aranyaka'lar yazõldõ. Bu derlemeler bilhassa ormanlõk bölgelerde inzivaya çekilen rahipler için yazõlmõştõr. Aranyaka'larõn gizli bilgileri ihtiva etmesi sebebiyle bu metinleri ancak Brahman sõnõfõndan olanlar okuyabilir. İçlerinde seremonilerin, kurbanõn, kutsal sözlerin, v.s., ne anlama geldiği ve ne sebeple kullanõlacağõ anlatõlõr. Ayrõca, inzivaya çekilen rahibin tanrõsal yetenekler kazanabilmek için ne yapmasõ gerektiğini gösterir. Bir bakõma teknik el kitabõna benzer bunlar. İçlerinde en önemlisi, Rg-veda için yazõlmõş iki ayrõ Aranyaka kolleksiyonudur. Aranyaka'larõn yazõlmasõ, Upanişad'larõn ortaya çõkmasõna vesile olmuştur. Kelime olarak “Upanişad”, öğreten kişinin yanõnda oturup alõnan ilave bilgi anlamõnõ taşõr. Bu bilgi, hakikati gösteren gizli öğreti şeklindedir. Ezoterik olmasõ sebebiyle, sadece gizlice öğretilmesine ve yalnõz seçilmiş kişilere bahsedilmesine izin verilmiştir. Bunlarõn sayõsõ ikiyüzü aşkõn olmasõna rağmen, içlerinde ezoterik bir karakter taşõyanõ yalnõz onüç - ondört tanedir. Diğerleri basmakalõp sözlerden ibarettir, veya bize öyle gözüküyor. Bir görüşe göre, bunlarõn 108 tanesi geçerlidir, diğerleri ise uydurma ve sonradan yazõlmadõr. Ondört Upanişad, yazõlõş tarihleri itibarõyla üç bölüme ayrõlõr: A. 1. Aitareya Upa. (RV) 2. Kauşitaki Upa. (RV) 3. Çandogya Upa. (SV) 4. Kena Upa. (SV) 5. Taittiriya Upa. (YV) 6. Brihad-aranyaka Upa. (YV) B. 7. Svetasvatara Upa. (YV) 8. İsa Upa. (YV) 9. Prasna Upa. (AV) 10. Mundaka Upa. (AV) 11. Katha Upa. (AV) 12. Maha Narayana Upa. (AV) C. 13. Mandukya Upa. (AV) 14. Maitrayaniya Upa. (AV) Upanişad'lar ezoterik bilgiyi bazen soru cevap şeklinde, bazen de hikayeler tarzõnda gayet ince bir üslûp kullanarak verir. Bu diyaloglardan ve hikayelerden gerekli özü çõkarmak, okuyanõn yeteneğine kalmõş bir iştir. Veda'larõ tam olarak anlayabilmek için bütün bu yazõlanlarõ belirli bir usule göre okumak gerekir. Batõ âleminde genellikle bazõ Upanişad'lar rağbet görmektedir. Buna sebep

herhalde kõsa olmalarõ. Ayrõca, Rg-veda son zamanlarda hakkõnda çok bahsedilen bir Samhita oldu. Halbuki, Rg-veda'yõ anlayabilmek için Aitareya ve Kauşitaki Brahmana'larõnõ gözden geçirmeli ve bunlarla ilgili Aranyaka'larõ incelemeli. Bu Aranyaka'larõ iyice anladõktan sonra da, Aitareya ve Kauşitaki Upanişad'larõ okumak mümkün olur. Bütün bu eserler, “Sruti” olarak kabul edilir. Yâni, mülhem olan, içerden duyulan şeylerdir. Tradisyona göre, Aryan'lardan önce “Muni” sõfatõnõ taşõyan üstün kişiler gerçek sessizliği bilerek bu hakikate vakõf olmuşlar. Bu sessizlik, bütün dünyevi arzularõn durulmasõyla ortaya çõkar ve kişiyi kendi benliğiyle başbaşa bõrakõr. Bu benlik, asõl (öz) benliktir. Dünyevi arzularõn “gürültüsü” içinde asõl benliğin sesini duymak mümkün olmuyor. Aryan'lar bunlarõ örnek alarak kendi aralarõnda “Rşi” denilen bir sõnõf yaratmõşlar. Bu Rşi'ler sayesinde Brahman'lar kutsal yazõlarõ elde etmiş diye kabul edilir. Sruti'lerin dõşõnda önem taşõyan diğer eserlere de “Smriti” deniyor. Yâni, hatõrlananlar ve anlatõlanlar. Smriti bir bakõma şeriatõ belirler. Bunlarõ şöyle sõralamak mümkün: 1. Vedanga'lar (telaffuz, vezin, etimoloji, gramer, astronomi, seremoni), 2. Smarta Sutra'lar (kaideler), 3. Dharma-sastra'lar (kanun kitaplarõ), 4. İtihasa'lar (meseller), 5. Purana'lar (eskiyi anlatan hikayeler), 6. Niti-sastra'lar (ahlaki yazõlar). Bunlarõn içinde en çok ilgiyi çeken Mahabbharata ile Ramayana ismindeki iki uzun destandõr. Tarihî bazõ olaylarõ aktaran bu iki destanda bazen oldukça garip olaylar da anlatõlõyor ki bu sebepten mitolojik olarak tasvir edenler de vardõr. Mesela, onsekiz kitaptan oluşan Mahabbharata, İlyada'daki Truva savaşlarõnõn anlatõm üslubuna benzemektedir. Yedi kitaptan oluşan Ramayana'da eski kral Rama'nõn efsanevi hayatõ anlatõlõr. Mahabbharata'nõn altõncõ kitabõnda geçen Krişna'nõn görüşleriyle ilgili kõsõm, Bhagavad-gita ismiyle bilinir ve çok önemli bir pasaj olarak kabul edilir. Dharma-sastra'lar içinde en tanõnmõşõ da Manu-smriti denilen kanun kitabõdõr. Manu, semitik Adem ile aynõ kişidir. Bu kitaptan iki ayrõ dörtlüğü veriyorum: “Sevgili dostum, sen zannediyorsun ki, Etrafõnda kimse kalmayõnca, tek başõnasõn. Ama şunu unutma, kalbinde daima var olan, İyi ile kötüyü ayõrteden bir yargõç duruyor.” “Her kim ki arzularõna gem vurur, Kendi içindeki nefret ve sevgiyi yok eder, Ve dünyada kimseye fenalõk yapmazsa, Onun kazancõ ölümsüzlüğe erişmek olur.” Bunlarõn yanõnda, tamamen farklõ bir öğreti tarzõnõ getiren çeşitli Tantra kitaplarõ da vardõr. Bu konuya Tibet bahsinde temas etmiştik. Burada yalnõz şunu ilave edebiliriz: Tantra, Aryan õrkõna pek uygun gelmemiş, zira yerli halkõn feminen faktöre büyük önem vermesine karşõn, Aryan'lar erkek olmanõn üstünlük olduğunu zannediyorlardõ. Ayrõca, Hind'deki alşimik çalõşmalar da tamamõyla Tantra'lardan alõnan bilgiler sayesinde olmuştur. Veda'lardan sonra gelen ikinci aşamada çeşitli görüşlerin ortaya çõktõğõnõ görmüştük. Şimdi kõsaca bunlara bir bakalõm. Darsana’lar Önce Nastika Darsana'larõ ele alacağõz. Bunlarõn ilki, Carvaka'nõn öğretisi olan “Lokayata” kavramõdõr. Bu görüşe göre, tek öz maddedir ve madde ile bunun hareketinden

kainat meydana gelir. Kainat, birbirine bağlõ olan maddi formlardan oluşan bir yapõdõr, ve devamlõ değişim halindedir. Ruh veya benlik denilen şey, şuurlu canlõ bedenin faaliyetlerinin bir yekûnudur. Hakikati bilmek, ancak hisler vasõtasõyla duyulan şeylerin idraki sonunda mümkündür. İnsanõn hayattaki gayesi mutlu olmak ve õsdõraptan uzaklaşmaktõr. Bu maksatla, iyilik yapmak mutluluğu, kötülük ise õsdõrabõ getireceğinden, daima iyi davranmalõ ki mutluluk elden gitmesin. Bu kavramlarõn dõşõnda başka birşey yoktur Carvaka'nõn öğretisinde. Brahman sõnõfõ tarafõndan da reddedilmiş olduğundan kimseye etkisi olmamõştõr. “Jaina” öğretisi, Vardhamana Jnatriputra Mahavira'ya atfedilir. Buddha'dan az önce yaşamõş bir bilge sayõlõr. Mahavira'ya göre mükemmel insandan daha üstün bir varlõk yoktur. Bu mükemmelliğe erişmek için doğum-ölüm çemberinden kurtulmak gerekir. Kainatta iki çeşit varlõk grubu vardõr: Canlõlar veya ruhlar (jiva) ile cansõzlar. Tabiat güçleri, bitkiler, hayvanlar ve insanlar birinci gruba aittir. Uzay, zaman ve madde de ikinci gruba. İnsanõ doğum-ölüm çemberine iten şey “Karma”dõr. Bu kanuna da “Karman” deniyor. Kanunun meydana getirdiği olay da “Samsara”dõr. Yâni, yaşamak, ölmek ve yeniden doğmak. Bu çemberden kurtulmak için kişinin “Jina” olmasõ gerekir: Bedenin getirmiş olduğu engellerden kurtulup hürriyete ulaşan kişiye Jina (muzaffer, fatih) diyorlar. Bilgi hususunda da Jaina öğretisinde anõlan meşhur bir tarif vardõr: Altõ tane kör birlikte dolaşõrken bir file rastlamõş. Her biri filin değişik bir tarafõnõ tutup kendilerine göre izah etmeye çalõşmõşlar. Ama, hiçbiri bunun bir fil olduğunu anlayamamõş. Derler ki, ancak herşeyi görebilen bir kimse onun ne olduğunu tarif edebilir. Kainata bakõş şekli de körlerin fili incelemesi gibi olursa, insan hiçbir zaman gerçeği bulamaz. Bu sebepten, herhangi bir şey hakkõnda hüküm verirken, bunun kesinlikle doğru olduğunu zannedersek yanõlõrõz. Çünkü insanoğlu olaylara daima bulunduğu yerden bakmak zorundadõr. Jaina'cõlar zamanla ikiye ayrõlmõş. Bir kõsmõ (Digambara) son derece fanatik davranarak, bu doğum-ölüm çemberinden kurtulabilen kişinin hiçbir şey yememesi ve üstüne örtü bile örtmemesi gerektiğini iddia etmiş. Bunlar çõplak ve aç gezinip dururlar. Diğer grup (Svetambara) daha makûldür. Kurtuluşu manevi açõdan gerçekleştirmeye önem verirler. Buddha'nõn öğretisine geçmeden bahsedilmesi gereken önemli bir konu var: “Karman” ve “Samsara”. Bu terimler batõ âleminde daha ziyade Karma ve Metempsikosis olarak geçmektedir. Önce şunu belirtmek gerekir ki, bu konu Aryan õrkõnõn istilasõndan önce İndus havzasõnda yaşayanlarõn ehemmiyetle üzerinde durduklarõ bir meseleydi. Aryan'larõn da İndus kültüründen etkilenerek bu kavramlarõ kabullendikleri anlaşõlõyor. Mamafih, kendilerine göre bir anlam vererek öğretiyi çarpõtmõş olabilirler. “Karman”, fiil veya hareket anlamõna gelir. Her bir icraat, sebebi ne olursa olsun “Karman” olarak nitelendirilir. Şuurlu bir varlõğõn her hareketi, ister iyi ister kötü olsun, mutlaka bir bedelin ödenmesini gerektirmektedir. Bu bedel, yerine göre mutluluk veya õsdõrap şeklinde kişide beliriyor. Bazen bu hayattaki Karman, bir sonraki hayatõn bedelini teşkil eder. Veya bu hayattaki lâyõk olunmadan kazanõlmõş gibi görünen bir durum, bir evvelki hayatõn Karman'õna bedel teşkil etmektedir. Bu suretle, “insan ne ekerse onu biçer” formülü ortaya atõlmõş oldu. Karşõlaştõğõmõz her bir şey, evvelki davranõşlarõmõzõn bir meyvasõ sayõlmaktadõr. İnsan, ektiği müddetçe biçecektir. Bu da “Karma-bandha” denilen bir çeşit hayat mukavelesinden kurtulamayõşõ simgeler. Madem ki her bir fiilin karşõlõğõnõ görmemiz gerekecek, öyleyse bunun sonu yok gibidir. Aynõ zamanda bu mukavele insanõ tekrar bedenlenip dünyaya dönmeye de zorlamaktadõr. Bu çemberden kurtulmak için özellikle Jaina ve Buddhi inancõnõ benimseyenler çeşitli metodlarõ ileri sürmüşler. Jaina'cõlar Karman'õn

giderek yok edilmesi yoluyla kurtuluşun mümkün olduğunu söylerler. Buddhi taraftarlarõ ise konuya tamamõyla ahlaki açõdan bakarlar. Sebep-sonuç ilkesinden hareket ederek, meselenin ancak ahlak prensipleri vasõtasõyla hallolabileceğini söylerler. Her iki öğretide de Karman en önemli problemlerden biridir. Batõ literatüründe Metempsychosis, Metensomatosis veya Transmigratio olarak bilinen hadise, Hind'liler için “Samsara”dõr. Rg-veda'da bu kavram yoktur. Ölen kişi eğer doğru yaşamõşsa, atalarõnõn yaşadõğõ âleme intikal eder. Aksi takdirde, karanlõk bir kuyu olan cehennemi boylayacaktõr. Samsara fikrine ilk olarak Upanişad'larda rastlamaktayõz. Bu tasvirler bize Aryan õrkõnõn yerli halktan etkilenerek yeniden doğuş fikrini kabul ettiklerini gösteriyor. Brihadaranyaka Upa. (VI:2,16)'da ilk olarak bu fikre rastlanõr. Katha Upa. (III:7)'da açõklanmõş bir şekil alõr. Sembolik bir anlatõmõ olan Upanişad'lar tercüme edildiğinde, karşõmõza garip bir tablo çõkmaktadõr. Bu gariplik Buddhi öğretisinde şu hâli almõş: Tekrardan doğuş şu beş şekilde olur; cehennemde bir iblis, dünyada bir hayvan, hortlak, insan ve tanrõ. Aslõnda bu öğretinin garip tarafõ, yorumlayanõn basitliğinden gelmektedir. Derler ki, iyi işler yapan kişi öldüğü zaman Ay’a gider ve orada bir müddet kaldõktan sonra tekrar dünyaya yağmur şeklinde inerek erkeğe besin olur ve erkeğin dölünden de kadõnõn rahmine düşerek tekrar insan bedeni olur. Kötü işler yapanlar, tekrar gelişlerinde ya bir hayvan ya da bir böcek olarak doğacaktõr. Böylece hayvanlara ait tekamül zinciri ile insanlarõnki içiçedir deniyor. Sembolik anlatõmõ yorumlamak için verilen sembolleri aynen almamak gerekir. İnsanõn tekamül zinciri ile hayvanõnki, veya iblis, hortlak diye isimlendirilen varlõklarõn zinciri, dünya planõnda birbirinden mutlaka ayrõ mütalaa edilmesi gereken unsurlardõr. Eğer dünyada bir kanun (dharma) var ise, bunun her tekamül zincirine değişik tarzda yansõdõğõnõ da kabul etmemiz gerekir. İnsanlar için bir kõymet ifade eden ahlaki yasalar, hayvanlar için geçerli değildir. Bir insan bu ahlaki yasalara göre Karma'sõnõ meydana getiriyorsa, bu Karman'õn insanõ tekrar gelişinde bir hayvan bedeninin mecbur olacağõ yasalara tabi kõlmasõ söz konusu olamaz. Ama, hayvan gibi bir hayatõ yaşamaya mecbur kõlõnabilir. Buradaki “hayvan gibi” veya “tanrõ gibi” sõfatlarõ ile “hayvan veya tanrõ olarak” sõfatlarõ çok büyük farklõlõk taşõmaktadõr. Jaina öğretisine göre Karman, insanlarõn davranõşlarõna göre süptil bir madde oluşturur ve bu madde ruhu çevreler. Kötü işler ve bilhassa diğer canlõlara zarar vermek (jivahimsa), bu süptil maddenin yoğunlaşarak ruh denilen cevheri karartmasõna yol açar. Kararmadan mütevellid de bu cevher bedenlenmeye doğru adeta itilir. Karma'nõn yoğunluk nisbetine göre, cevherin adapte olacağõ beden ve hayat tarzõ ortaya çõkmaktadõr. Eski Karma'nõn yok edilmesi ile bu tekrar bedenlenme çemberinden sõyrõlmak mümkündür. Bunun da en büyük şartõ hiçbir canlõ varlõğa zarar vermemektir (ahimsa). Buddhi öğretisine göre, bir insan öldüğünde şahsiyeti aynen kalmamakta ve beden, duyular, idrak, dürtüler ve şuur olarak beş kõsma ayrõlmakta. Böylece şahsiyet çözülmüş oluyor. Bunlardan “vi-jnana” (şuurun özü, bilginin tohumu), Karman kanununa göre belirlenen bir ananõn rahmine düşmektedir. Böylece yeni bir şahsiyet ortaya çõkõyor. Değişik şahsiyetlere bürünerek, asõl cevher hayatlar boyu Samsara çemberinde dolanõp durmaktadõr. Karman'a mecbur olmaktan ve Samsara'dan kurtulmak için kişinin “trişna”sõnõ tamamen yok etmesi, yâni bütün arzu ve tutkularõndan sõyrõlmasõ gerekir. Bu sõyrõlõş ile birlikte, kişi tekrardan bir şahsiyete bürünmez ve Nirvana'ya ulaşarak Samsara'dan kurtulur. Buddhi öğretisi de bu çözümü bulmuş. --- Dördüncü Kõsmõn Sonu ---

HERMETİZM
M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

5. Kõsõm

Gautama Buddha “Jaina” öğretisinin asõl düzenleyicisi olarak bilinen Mahavira ile aynõ zamanda yaşamõş olan Gautama Buddha (MÖ. 563-483), diğerine nisbetle hakkõnda daha fazla bilinen bir “Kşatriya”dõr. Yâni, Brahman sõnõfõnõn bir altõnda olanlardan. Kuzeydoğu Hindistan'da yaşamõş olan bu bilge kişinin öğretisi zamanla Asya'nõn birçok yerinde taraftar toplamõş ve batõda bile popüler olmuştur. Asõl ismi Siddhartha olan Buddha, Gautama prensi olarak rahat bir hayat sürdürmekteymiş. 29 yaşõna geldiğinde, birden şiddetli bir teşevvüş geçiriyor ve evini barkõnõ terk edip “Nirvana”nõn yüce huzuruna ermek için tefekküre dalõyor. Önce iki ayrõ mürşide talebe olmuş. Fakat bunlardan bir netice alamayõnca, kendisini altõ senelik bir perhize sokmuş. Sonunda, uzun tefekkürün ürünü olarak, ihtiraslarõn getirdiği õsdõrabõn kökünde cehaletin yattõğõnõ idrak eden Buddha, kurtuluşun zihin disiplini ve doğru yaşayõş tarzõnda olduğunu öğretmeye başlamõş. “Buddha” (aydõnlanmõş) unvanõnõ da bu suretle almõştõr. 45 senelik öğretmenliği boyunca birçok kişiyi yetiştiren Buddha, sonunda “Sakyamuni” (Sakya klanõnõn ermişi) ismiyle anõlarak 80 yaşõnda ölmüş. İlk vaazõnõ Benares'te veren Buddha, “dünyadan vazgeçenlere” ihtiraslarõ besleyen zevklere meydan vermemeyi ve nefsin zilletine kapõlõp hayatõ verimsiz hale sokmamayõ öğretmiş. Bunu yapabilen kişi şu dört hakikate varmõş oluyor:

Isdõrab: Doğum, yaşlõlõk, hastalõk, ölüm hep õstõraplõdõr. İstenmeyene mecbur olmak, mutluluk veren şeylerden uzak kalmak, istediğini elde edememek, v.s. hep õstõrab getirir. Istõrabõn kaynağõ: Tekrardan doğmayõ gerektiren şiddetli arzularõn doymak bilmeyişi, zevk-ü sefa, zevkin getirdiği neşe, v.s. õstõraba sebep olmaktadõr. Istõrabõn sona ermesi: Bu doymak bilmez arzularõn terkedilmesi, onlardan uzaklaşmak ve bağõ koparõp kurtulmak ile mümkündür. Istõrabõ dindiren yol: Sekiz şekilde gerçekleşir: a. Doğru görüş b. Doğru düşünüş c. Doğru söyleyiş d. Doğru davranõş e. Doğru yaşayõş f. Doğru gayret g. Doğru idrak h. Doğru tefekkür Burada kõsa bir özetini verdiğimiz Buddhi öğretisinin daha ziyade ezoterizmin dõşõnda kalan halka doğru yolu göstermek gayesini taşõdõğõ görülmektedir. Bu yolu takibeden kişinin Nirvana'ya ulaştõğõnõ söylüyor Buddha. Nirvana, “sönmek” anlamõna gelir. Bir ateşin sönmesiyle kaybolan alevler misali, körükleyen arzularõn sona ermesiyle biten õsdõrap alevini temsil eder. Bu durumda, Karman'õ harekete geçiren kaynak da tükenmiş demektir. Buddha'nõn ölmesinden bir asõr sonra, müridleri arasõnda ayrõlõk doğmuş ve ikiye ayrõlmõşlardõr. Theravada ekolü ile Mahayana ekolünü oluşturan bu ikilik, öğretinin yorumlanmasõndan doğmuştur. Mahayana ekolü diğerine nisbetle metafizik konulara daha fazla önem verir ve Buddha kavramõnõ evrensel bir anlama büründürür. Burada en belirgin ayrõlõk, “Bodhisattva” meselesi üzerinedir. Bodhisattva, “aydõnlanma yolunda oluş” demektir. Mahayana ekolüne göre, kişinin aydõnlanmasõ için sadece inzivaya çekilmesi ve doğru yol prensiplerini takip etmesi yetmez. Zamanõnda “Buddha” olan Siddhartha gibi, halkõ eğitmek de bu yolun bir gereğidir. Derler ki, “yukarõya yönel ve aydõnlõğõ ara, aşağõya yönel ve halkõ eğit”. Bu yerinde metodun yanõsõra, Mahayana ekolünden türeyen bir çeşit Buddha'ya tapõnma zihniyeti de ortaya çõktõ. Asyanõn çeşitli mabetlerinde görülen devasa Buddha heykelleri bu zihniyetin sonucudur. Belki de, bir bakõma “aşağõya yönel ve halkõ eğit” formülünün bir gereği olarak düşünülmüştür bu tatbikat. Zira, dine muhtaç olan halk, mutlaka bir surete tapma gereğini duyacaktõr. Buddhi öğretisi eski öğretilerle karõşarak, Hindistan’da, Tibet’te, Burma, Güneydoğu Asya ve Japonya'da bir din olup çõktõ. Hindistan'da zamanla etkisini kaybetmiştir. Yerine Tantrik Buddhizm önem kazandõ. Tantrik Buddhizm, eski Tantra'larõn sembolik olarak yorumlanmasõ sonunda mistik bir havaya bürünmüştür. Tibet'te “Bon” inancõ ile bağdaştõrõldõ ve Tantra'nõn da devreye girmesiyle “Tantrayana” isminde üçüncü

bir ekol tesis edildi. Japonya'da Mahayana ekolü gelişmiştir. Burada bir sürü kollara ayrõlan Buddhizmin bir dalõ, “Zen” ismiyle batõ âleminin son zamanlarda dikkatini çekiyor. Zen: Paradokslarõn Mantõğõ Sanskritçe Dhyana, Çin'de “ç'anna” ismine dönüşerek Buddhist anlamda bir meditasyon şeklini oluşturdu. Bu kaynaktan faydalanan Japonlar, metodu gittikçe geliştirmişlerdir. “Ç'an” kelimesinin Japonca “Zen” olarak okunmasõ, bu meditasyon usulüne isim oldu. Zen metodunu Buddhizm'den ayrõ bir ekol olarak düşünmek yanlõş olur. “Yoga” metodunu benimseyen ilk Buddhistler, müteal hikmete (prajna) ve zirve noktasõna (samadhi) ulaşmak için meditasyonun ve ahlaki disiplinin gereğine çok önem veriyorlardõ. Bu sayede aydõnlõğa kavuşmanõn mümkün olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu görüş, Çin'de tamamõyla “prajna”nõn açõğa çõkarõlmasõ şeklinde yorumlandõ ve “vijnana” (insandaki bilgi) karşõsõnda daha üstün bir anlam kazandõ. Zen anlayõşõna göre, normal insanda vijnana denilen dünya bilgisi ve görgüsü hakimdir. Prajna ise şuurun derinliklerinde uykuya yatmõş bir halde duruyor. Bunun uyandõrõlmasõ ile Nirvana'ya kavuşmak mümkün olacaktõr. Metod olarak iki yol dikkati çeker: Japonca terimlerle, “Rinzai” usulünde “koan” denilen paradokslar kullanõlõr. “Soto” usulünde “zazen” denilen sessiz oturuş şekli geçerlidir. Bu iki yol insanõ aydõnlõğa (Satori) kavuşturur derler. Eski yazõlardan alõnmõş bazõ diyaloglarõ okuyucunun takdirine sunuyorum: “Bir keresinde talebe hocasõna sormuş: Satori öncesi bir kişinin özelliği nedir? Elcevab: Hepimiz gibi o da alelade bir insandõr. Talebe: Peki, Satori'den sonra ne oluyor? Elcevab: Başõ toz-toprak içinde, yüzü çamura bulanmõş bir haldedir. Talebe: Bütün bunlarõn sonunda ne oluyor? Elcevab: Hiç, sadece bu işte.” “Talebenin biri hocaya sormuş: Buddha gelmeden önce dünya nasõldõ? Elcevab: (sinekliği havaya kaldõrõp sessiz durur). Talebe: Buddha geldikten sonra dünya nasõl oldu? Elcevab: (Hoca yine sinekliği havaya kaldõrõp sessiz durur). Bu iki cevabõ anlamayan talebe, gidip kendi hocasõna vaziyeti anlatõr ve bu sefer aynõ sorularõ ona sorar. Bu hoca da ilkinde cevaben sinekliği kaldõrõr, ikincisinde ise sinekliği yere indirir.” Derler ki, birinci diyalogtaki “toz-toprak içindeki adam” sözü ile Zen takipçisinin varmõş olduğu aydõnlanma gereği, bu özelliğini normal bir insanõn günlük yaşamõndaki ağõr şartlarõnda aynen alelade bir kişi gibi çalõşarak aksettirmesini ihdas etmektedir. İkinci diyalogda ise, sinekliğin (hossu) ifade ettiği kavram prajna'dõr. Hocanõn sinekliği aşağõ indirmesi de sevgiyi (karuna) simgeliyor. Zen üzerine yazõlmõş eski bir şiirde de şöyle diyor: “Yürürken sadece yürü, Otururken sadece otur. Bunlarõn haricinde, Sakõn sallanõp durma.” Bir başka diyalog da şöyledir: “Talebe sormuş: Hergün yemek yiyip giyinmek zorundayõz. Bütün bunlardan nasõl kurtulmalõ? Elcevab: Yemek yiyip giyinerek. Talebe: Ne demek istediğini anlamadõm. Elcevab: Eğer anlamadõnsa, elbiseni üstüne geçir ve yemeğini ye.”

Yakõn zamanlarda, bir Hõristiyan rahibi Japonya'ya gidip Zen meditasyonu yapmak istemiş. Yazdõğõ kitabõnda bir olayõ şöyle naklediyor: Meditasyon için uzun bir süre yerde oturduktan sonra bacaklarõ ağrõmaya başlamõş. Hocasõ ona bir nasihatte bulunduktan sonra, meditasyonunda nasõl bir yol takip ettiğini sormuş rahibe. Rahip William Johnston da tanrõnõn huzurunda sessizce oturup hiçbir şey düşünmeden ve hayal etmeden durduğunu söylemiş. Hoca, tanrõnõn her yerde olup olmadõğõnõ sorunca, rahip bunu doğrulamõş. Hoca tekrar, bu tanrõnõn kendisini sarõp örtecek kadar yakõn mõ olduğunu sormuş rahibe. Cevaben yine rahip doğru olduğunu söylemiş. “Öyleyse, sen bunu hissettin, değil mi?” demiş Hoca. Rahibin cevabõ yine, “evet”. Hocasõ devam etmiş: “Çok güzel, çok güzel. Bu yolda devam et. Eğer başarõrsan sonunda tanrõnõn kaybolup geriye yalnõz Johnston'õn kaldõğõnõ göreceksin.” Rahip Johnston bu cevab karşõsõnda şaşõrmõş. Hocasõnõn sözünü anlaşõlõr hale sokmak için, gülümseyerek ona “tanrõ kaybolmaz, ama belki Johnston kaybolur da geriye yalnõz tanrõ kalõr”, demiş. Hocanõn cevabõ ise şöyle: “Tamam işte. Her ikisi de aynõ kapõya çõkar. Benim söylediğim de buydu.” Diğer Darsana’lar Nastika Darsana'larõ burada bõrakõp diğer altõ Darsana'ya geçelim. Bunlarõn Astika, yâni tradisyona bağlõ olduklarõnõ daha önce belirtmiştik. İlk olarak Kanada'nõn öğretisi olan Vaiseşika'yõ ele alacağõz. Kanada'nõn asõl ismi bilinmez, bu takma isim kendisine atomlarla fazla uğraştõğõ için verilmiş. Vaiseşika öğretisine göre bir şeyin özelliği, o şeyde bulunan fakat gözle görülemeyen en küçük elemanlarõn nitelik ve nicelikleriyle belirlenebilir. Bu zihniyet ilk önce kendisini atom teorisinde göstermiştir. Daha sonra da insana tatbik edilmiş. Bu elemanlarõ altõ sõnõfa ayõrõrlar: “Dravya” (öz madde), “Guna” (kalite), “Karman” (hareket), “Samanya” (umumilik), “Viseşa” (ferdilik), “Samavaya” (aslî tabiyet). Daha sonra bunlara ilaveten “Abhava” (yokluk) yedinci sõnõf olarak kabul edilmiş. Öz madde (dravya) ise dokuz biçimi belirlemektedir: “Prithivi” (toprak), “Apas” (su), “Vayu” (hava), “Tejas” (ateş), “Akasa” (eter), “Kala” (zaman), “Dis” (mekan), “Atman” (varlõğõn özü), “Manas” (zihin). İlk dört biçim (toprak, su, hava, ateş), fizikî maddenin temel taşlarõ olan atomlarõ meydana getirir ve bunlarõn kombinasyonundan da görünen âlem ortaya çõkar. Bu biçimleri tek başõna kavrayabilmek mümkün değildir ama, birleşmelerinden ortaya duyularla idrak edilen bir maddi form çõkmaktadõr. Diğer beş biçim, daha süptil formlarõn oluşmasõna meydan vermektedir. Bu dokuz biçimi değişik düzenlerde ihtiva eden bütün şeylerde de altõ sõnõfõn değişik özelliklerini tesbit etmek mümkündür. İşte, Kanada'nõn kainatõ analiz şekli bu yoldan oluyor. Daha sonra Nyaya ekolünün etkisiyle; ilk üç sõnõf (öz madde, kalite, hareket) bir şeyin varlõğõ için gereklidir, son üç sõnõf da (umumilik, ferdilik, aslî tabiyet) bir şeyin tefriki için gereklidir, denmiştir. Nyaya öğretisi ise bilgi teorisi üzerinde durur. Bu ekolün kurucusu Gautama'ya göre, Kanada'nõn tabiatõ analiz edişi ancak mantõkî bir sistemle mümkündür. Bu sebeple, bize intikal eden bilginin nasõl ve nereden geldiğini iyi bilmek lazõm. Bilgiyi alõş şekli dört yoldan olmaktadõr: “Pratyaksa” (beş duyu ve sezgi), “Anumana” (dolaylõ anlam), “Upamana” (mukayese), “Sabda” (isimlendirme). Biz herhangi bir şeyi beş duyumuz vasõtasõyla idrak ederiz. Beş duyunun yeterli olmadõğõ yerlerde de sezgi yoluyla. Bunlara ait idrak bazen tam olmayabilir. Bu durumda, muhakeme yoluyla bir anlam kazandõrmak gerekmektedir. Mukayese ise elimizde ilk başvurulacak yol oluyor. Bilinen mantõkî kõyas metodlarõ dõşõnda, Nyaya ekolünün getirdiği değişik bir usul de, tefrik etmekte kullanõlan Sabda metodudur. Her kavramõn, şeklin veya

cismin bir ismi olduğundan, bu isim ve telaffuz şekli bize o şey hakkõnda bir malumat verecektir. Batõ dünyasõndan, bu özelliğinden dolayõ Nyaya ekolünün bilgi teorisi oldukça farklõlõk gösterir. Nyaya öğretisi zamanla Vaiseşika ile birleştirildi ve gitgide Vedanta ekolünün metafizik ağõrlõğõ altõnda önemini kaybetti. Samkhya öğretisini ortaya atan Kapila, başlangõçta Upanişad'larda öne sürülen idealist tekçiliğe karşõ çõkarak, tanrõ kavramõnõ devreye sokmadan kainatõ sentetik olarak incelemiş. Bir bakõma tanrõsõz düalizm olarak kabul edilebilir bu görüş. İki esas vardõr: “Prakriti” ve “Puruşa”. Prakriti, evrensel şuursuz prensiptir ve tabiatõ oluşturur. Bu özelliğinden dolayõ da devamlõ olarak değişime tabidir. Prakriti, üç değişken (guna) ile belirlenir: Bunlar, “Sattva”, “Rajas” ve “Tamas” olarak bir denge halinde ise, ortada hiçbir belirti yoktur. Ancak, bu üç değişken faktör hiçbir zaman denge halini bulamadõğõ sürece tabiattaki şeyler ve hadiseler zuhur etmektedir. Prakriti'nin bu denge durumunu bozan da Puruşa oluyor. Puruşa, özü şuur olan aklî prensiptir. Kapila'ya göre Puruşa sonsuzdur, bağõmsõzdõr, sabittir. Puruşa'nõn saf şuur olmasõ ve buna karşõn Prakriti'nin şuursuz oluşu, ilişkinin doğmasõna yol açmõştõr. Bu ilişkiden dolayõ, tabiatõn görünen gelişimi ortaya çõkmõş oluyor. Prakriti'yi oluşturan üç “guna” şu özelliktedir: Sattva, õşõğõ, bilgiyi, aklõ ve hisleri belirleyen prensiptir. Rajas, mücadeleci faaliyeti belirler. Tamas, tutukluğu, baskõyõ, pasifliği ve menfiliği belirler. Bir başka açõdan: Sattva, idrak ve tefrik edilecek özelliktir. Tamas, bu idrak yolunu kapayõp örten engel perdesidir. Rajas da engelleri ortadan kaldõrõp idrak yolunu açmak için gerekli aktivite veya güçtür. Rajas olmadõkça Sattva ile Tamas arasõndaki bağ kurulamaz. Bu fikri, Platon'un “thumos”, “epithumia” ve “logistikon” üçlüsünde de bulmak mümkündür. Puruşa'nõn Prakriti'ye tesir etmesi ile önce “Buddhi” veya “Mahat” denilen ilk değişim ortaya çõkar. Buna “evrensel akõl” diyebiliriz. Fakat asõl anlamõ, Puruşa'nõn Prakriti üzerindeki ilk intibaõdõr. Bu intibadan sonra, ikinci değişim olarak “Ahankara” belirir. Burada, “ferdiyet kesbetme hali” oluşmaktadõr. Bu halin Sattva faktöründen Manas ortaya çõkar. Manas, “idrak ve akõl” anlamõnõ taşõyor. Aynõ halin Tamas faktöründen beş süptil element ve beş kaba element oluşur. Bu elementler önce süptil bedeni sonra da kaba bedeni meydana getiren yapõ taşlarõdõr. Puruşa'nõn tam olarak anlaşõlmasõ oldukça güç bir meseledir. Semitik anlamõ ile “Ruh” kavramõ, Puruşa ile eşdeğerli değildir. “Hayeh”, “Neşamâ”, “Rûh”, “Nefeş” olarak dört tesir âlemine atfedilen semitik kavramlar, Samkhya'nõn Prakriti ortamõndaki safhalarda ancak incelenebilir. Bazen Puruşa için “tanrõsal bir cevher” olduğu da iddia edilmiştir. Bu ise tamamõyla yanlõş bir yaklaşõm oluyor. Samkhya öğretisinin Aryan öncesi İndus medeniyetinden arta kalan bilgilerden oluşturulduğu bilinmektedir. Bu medeniyetin bõraktõğõ izlerden görülüyor ki, Semitik dinlerde mütemadiyen empoze edilmek istenen “ilâh” fikri ve ilgili sistematik, bu kültürde yer almamõştõr. Biz burada herhangi bir kutsal inancõ zedelemek niyetinde değiliz, ama “semavî dinler” ile belirli bir düşünce biçimine mecbur kalmõş kişilerin bilhassa Uzak Doğu düşünce sistemine uyum sağlamasõ imkansõz oluyor. Eğer bir öğreti bizim sistemimize ters gibi görünüyorsa, eksikliği mutlaka o öğretinin içinde değil de bazen kendimizinkinde aramak daha verimli olabiliyor insan için. Puruşa ile Prakriti'nin tam bir tarifini yapmak bizim açõmõzdan mümkün değildir. Zira, Puruşa'nõn Prakriti'deki meydana getirdiği değişimlerin bir neticesi de biziz. Tamas faktörünün oluşturduğu sõnõrlõ vasõtalarõ kullanarak, yine aynõ faktörün meydana getirdiği

tabiatõn engelleri içinde bulunarak, biz kendimizi bir canlõ (jiva) olarak mütalaa ediyoruz. Asõl varlõğõmõzõ idrak edebilmek için, bedenimizin ve tabiatõn engellerini aşmamõz gerekmektedir. Karman kanununa tabi olarak Samsara çemberine kapõlmõş insanlarõn, fizik bedenleri ve çevrelerindeki dünya, aslõnõ bilmesine engel olmaktadõr. Aslõnda, fizik ortama yönelmiş benliğimiz (jiva), bizi gerçek benliğimize (atman) yönelmekten alõkoyuyor. Burada müessir olan faktör cehalettir (avidya). Cehalet, insanõn dikkatini fizik ortamõn Tamas unsurlarõna iterek, gerçek benliğini sahte benliğinden ayõrdememesine sebep olur. Bu tefrikten yoksun olan kişi, daima dünyanõn kaba elementleri arasõnda bocalarken, sahte benliğin dürtüsüyle kendini õstõrabõn kucağõna atmaktadõr. Istõrab ve acõlarla dolu hayatõ boyunca insan, kurtulayõm derken sahte benliğinin dürtülerine kapõldõkça, kendi Karma'sõnõ daha ağõr ve yoğun bir hale getiriyor. Bu Karma da onu Samsara çemberine büsbütün sõkõştõrmaktan başka bir işe yaramamaktadõr. Burada insanõn tekamülündeki cehalet faktörünün rolü açõkça belirlenmiştir. Bedenin arzularõ “kör bir koşucu” gibi, aklõn muhakemesi ise “felçli bir düşünür” gibi insanõ perişan eder. Bu durumdan kurtulmak için, felçli adamõ kör koşucunun omuzuna oturtup ona yol göstermesini sağlamak lazõm. Kurtuluşun ilk adõmõ, kişinin asõl gerçek benliğinin farkõna varmasõyla başlar. Kurtuluşun yolu İndus havzasõnda çoktan bulunmuştu. Ama, sistemli olarak tekrardan ele alõnõşõ, Patanjali ismindeki bir bilge kişi tarafõndan sağlandõ. “Yoga” ismi verilen bu öğretiyi bugün ancak onun yorumuyla ve Sanskrit lisanõndan öğrenmek zorundayõz. Bu sebepten, kurtuluşun yolu mutlaka Patanjali'nin derlemiş olduğu Yoga vecizelerindeki gibi olmayabilir. Ama en azõndan, bu öğreti emîn ve denenmiş olmasõ bakõmõndan özellikle dikkate alõnmalõdõr. “Yoga”, isminden de anlaşõlacağõ üzere, başõbozuk giden iki şeyin arasõnda bir uyum sağlayõp doğru yolu tutturmaktõr. Eğer bir tarlayõ sürmek istiyorsak, bize verilen iki öküze birer boyunduruk takõp koşumlarõz önce. Öküzler kendi başlarõna o tarlayõ süremezler, kontrol eden birisi olmazsa. Bizim öküzlerimiz de aklõmõzla bedenimizdir. Zihin faaliyeti ile beden faaliyeti kontrol altõna alõnõrsa, etrafõmõzõ kuşatan hayal âleminden sõyrõlõp asõl benliğe giden yolu bulabiliriz. “Atman”a ulaşmak, daha doğrusu insanõn asõl benliğinin farkõna varmasõ, kurtuluş yolunun ilk kapõsõdõr. Yoga öğretisinin gayesi tanrõya kavuşmak veya onunla birleşmek filan değildir. Zaten, bir “tanrõ” kavramõnõ Yoga'nõn özünde göremiyoruz. “Yogi”nin ilgilendiği şey tanrõ değil kendisidir. Asõl benliğini bulmaya çalõşmaktadõr. Daha sonra onun ötesini. Bu bakõmdan, “kişinin henüz kendini bilmez bir haldeyken, bir de kalkõp tanrõyla uğraşmasõ cehaletin en tipik belirtisi” olarak kabul edilmektedir. Bütün bu dini kavramlarõn kökünde, insanõn cehaleti yatmaktadõr. Dünyevi arzulara esir olmakla, dini akidelerin maşasõ olmak arasõnda bir fark yoktur. Kişinin asõl gören gözü açõlmadõkça, ister zevk-ü sefaya dalsõn, isterse ibadet için bir ilahõn önünde yalvarsõn, hiçbir değişiklik olmaz ve uykuda olanõn rüyalarõ yine devam eder. Patanjali'nin Yoga-Sutra'larõnõ incelediğimizde kõsaca şunlarõ görüyoruz: “Yoga, zihin faaliyetinin veya düşünce dalgalarõnõn kontrol altõna alõnmasõdõr. Ancak bu sayede kişi tabii haline ulaşabilir. Aksi takdirde kişi, kontrolsüz zihin faaliyetinin esiridir. Beş çeşit zihin faaliyeti vardõr: Doğru kavramlar, yanlõş kavramlar, hayalî tasvirler, uyku, hafõza. Bunlar disiplinli bir çalõşma ve nefse hakimiyet ile kontrol edilebilir. Çalõşmanõn başlangõcõnda sadeliğe yöneliş, kutsal metinleri okumak ve kendini doğru yola adamak gelir. Ancak böylelikle aydõnlanmamõzõ önleyen engelleri ortadan kaldõrabiliriz.

Bu engeller: Cehalet, bencillik, ihtiras, nefret, yaşama arzusudur. Tefrik etmesini bilen biri için hayatõn getirdiği tecrübelerin hepsi hüsrandõr. Çünkü insan, bu tecrübelerinde hep vasõta ile gayeyi birbirine karõştõrmõştõr. Bunun sebebi de cahil oluşudur. Cehaletten kurtulan, bunlarõ ayõrdetmesini bilir. Bunun için şu yedi aşamadan geçmek lazõmdõr: Yama: Başkalarõna zarar vermemek, yalancõ olmamak, çalmamak, boşboğaz olmamak ve açgözlü davranmamak. Niyama: Safiyet, temizlik, haddini bilmek, tevekkül, riyazet, kutsal metinleri okumak ve doğru yola yönelmek. Asana: Rahat, sakin, sağlam ve sabit bir oturuş seçerek dõş ve iç tesirlerden uzaklaşmak. Pranayama: Nefes alõş – tutuş – veriş - tutuş ritmini belirli bir düzene sokup õşõğõ örten engeli kaldõrmak. Pratyahara: Zihni dõş dünyanõn tesirlerinden uzak tutup hislerin dünya ile olan bağõnõ kopararak iç dengeyi tesis etmek. Dharana: Dikkatini bir şeyin veya bedendeki bir çakranõn üzerine teksif etmek. Dhyana: Dikkatin teksif edildiği bu şey veya çakra ile zihin faaliyeti arasõnda kesintisiz bir bağ kurarak, düşünce dalgalarõ ile o şey veya çakranõn sempatize olmasõnõ sağlamak. Samadhi: Bu sempatizasyon bağõndan faydalanarak, dikkatin teksif edildiği şey veya çakranõn gerçek anlamõnõ, düşünce dalgalarõnõ durdurarak zihne bir aydõnlanõş biçiminde intikal ettirmek veya zihni bu aydõnlõğõn içine sokmak. İlk beş aşama, hislerin üzerinde bir hakimiyet kurulmasõ için gerekli ön safhadõr. Asõl işlem son üç aşamada olur ve bu yoldan direkt olarak bilgi alõnõr. Bu Samadhi aşamasõnda eğer şuur bu aydõnlanõşõn etkilerini de kontrol altõna alabilirse, zihin tam bir sükûnete kavuşur. Bu durumda zihin ile aydõnlõk aynõ seviyededir ve yogi'nin zaman, mekan ve cisim ile ilişkisi kalmamõştõr. Bu gerçek Samadhi halinde yogi istediği bilgiyi alabilir, gerekli gücü sağlayabilir.” Patanjali'nin Yoga-sutra'larõ bize Raja-Yoga'yõ öğretmektedir. Raja-Yoga, kişiyi gerçek samadhi noktasõna kadar getirmekle, en üstün öğreti olarak kabul edilmiştir. Bundan başka, özel bir sahada yapõlan çalõşmalar, sahanõn cinsine göre değişik bir yoga pratiğini gerektirmektedir. Bunlarõn içinde en önemlisi, süptil beden üzerinde yapõlan çalõşmalara yönelik Laya-Yoga ve Kundalini-Yoga ile majik çalõşmalara yönelik Mantra-Yoga ve Tantra-Yoga olmaktadõr. Hatha-Yoga, Tantrik bir gaye ile beden üzerinde tam hakimiyet sağlamak maksadõyla yapõlõr. Bunlarõn yanõnda Jnana-Yoga bilgi üzerinde, Karma-Yoga ef'al üzerinde, Bhakti-Yoga iman üzerinde kontrol ve uyum sağlanmasõ için yapõlan çalõşmalarõ belirler. Batõ dünyasõnda Yoga konusu hernekadar aşõrõ bir ilgi çekmişse de, “Yogi” veya “Yogini” olduğunu iddia edenlerin çoğu, teknolojinin getirdiği otomatik hayat düzeninden usanmõş, stress altõnda bunalan kişilerdir. Bu bunalõma çõkõş noktasõ olarak Yoga'yõ seçmiş olanlar, genellikle kendi kendini tatminden başka bir şey yapmazlar. Ayrõca, Hatha-Yoga'yõ da bir çeşit mistik beden eğitimi olarak kabul edenler vardõr ve Tantrik hiçbir hedefi olmayan beden hareketleri ve ritmik teneffüs ile sõhhatli kalmayõ gaye edinmişlerdir. Bu gibi faaliyetlerin hermetik açõdan hiçbir kõymeti yoktur.

Mamafih, Paramahansa Yogananda (1893-1952), özellikle Amerika'da KriyaYoga'yõ tanõtmakla sosyal bir hizmette bulunmuş sayõlõr. Ayrõca, Beatles grubunun Hindistan'a giderek meşhur ettiği Maharişi Maheş Yogi tarafõndan lanse edilen Transandantal Meditasyon ile hermetizmin ilgisi olmasa bile, bu adamõn gayretleri sonunda batõ dünyasõnda gençlerin gösterdikleri rağbet, psikologlar için yepyeni bir araştõrma sahasõ açmõş oldu. Keza, Zen modasõ da batõya ikinci harpten sonra yayõldõğõnda, Beatnik akõmõnõn ve egzistensiyalizmin etkisinden kurtulamamõştõ. --- Beşinci Kõsmõn Sonu ---

HERMETİZM
M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

6. Kõsõm
Yoga’nõn Esaslarõ Laya-Yoga ve Kundalini-Yoga, insan bedeninin süptil kõsõmlarõ üzerinde yapõlan çalõşmalara yöneliktir. Yine bir hindlinin söylediği gibi: “İnsan sadece gölgesi olan bir şey değildir.” Halbuki, akademistler insanõ yalnõz fizik bedenin bir sonucu olarak görmeye alõştõklarõndan, onun “gölgesini” oluşturan tarafõnõ incelemek zorunda kalmõşlardõr. Bhagavad-gita'ya göre, insanõn benliğini örten üç “elbisesi” vardõr: Akõl bedeni, his bedeni ve fizik bedeni. Bu üç elbiseyi kullanmasõnõ bilen kişi, “babasõnõn” evine dönmeyi becerirmiş, o kitaba göre. Fizik beden üzerinde bu üçlü ayõrõmõ şu şekilde belirtmek mümkündür: Karõn, göğüs ve kafa. Karõn bölgesi karaciğer ile, göğüs bölgesi kalp ile, kafa bölgesi beyin ile belirlenir. Bu bölgelerin fizyolojisini bilen kişi, üç bedenin nasõl çalõştõğõnõ da benzetme yoluyla anlayabilir. Her üç bölgeyi birbirine bağlayan da belkemiği olmaktadõr. Kafatasõ içindeki beyin, hipofiz ve pineal bezleri ile birlikte diğer iki bölgeye omurilik vasõtasõyla hakim durumdadõr. Aralarõndaki diafragma ile ayrõlmõş bulunan göğüs ve karõn bölgesi de karşõlõklõ olarak birbirini etkileyen bir çalõşma şekline sahiptir. Göğüs bölgesinde akciğerler ve kalp, karõn bölgesinde de karaciğer, mide, pankreas, dalak, barsaklar, böbrekler, mesane ve en altta da cinsel organlar bulunur. Bu bölgelerin anatomi ve fizyolojisini iyice öğrenmek ve beyin-omurilik sistemini detaylõ olarak bilmek, Laya-Yoga ile uğraşacak bir kimse için son derece önemlidir. Konuyu fazla uzatmamak için, okuyucunun bu sahadaki tõbbî el kitaplarõna müracaat etmesini rica ederim.

Bütün bu üç bölgeyi birleştiren belkemiği, otuzüç vertebradan oluşur ve içinden geçen omuriliği korur. Kafatasõ, bu belkemiğinin üstüne yerleşmiş olarak, içindeki beyin kompleksini belkemiğindeki omurilikle irtibat kuracak biçimde muhafaza eder. Bedene dağõlan bütün sinirler de bu beyin-omurilik sisteminden çõkmaktadõr. Otuzüç kemikten oluşan belkemiğine karşõn, kafatasõ yirmiiki kemikten ibarettir. Göğüs bölgesinde, akciğerler nefes ile, kalp kan ile ilgili faaliyeti yürütür. Karõn bölgesinde ise, sindirim ve boşaltõm işleri yapõlmaktadõr. Nefes ile alõnan “Prana”nõn kana intikali göğüs bölgesinde meydana gelir ve bunun neticesi de karõn bölgesinde ortaya çõkar. Bu kompleks yapõyõ burada üç-beş kelimeyle özetlemek imkansõzdõr. Dolayõsõyla, sadece Prana konusuna temas etmek istiyorum. “Prana”, canlõyõ cansõzdan ayõran hayat prensibidir, veya hayat nefesidir. Kelimenin kökü “-an” (teneffüs etmek) olarak beş şekilde ortaya çõkar: “Prana”, ağõz ve burun yoluyla teneffüs. “Apana”, alõnan nefesin aşağõya inişi. “Samana”, nefesin göbek merkezi etrafõnda dolanõşõ. “Udana”, gõrtlaktan yükselerek başa çõkõşõ. “Vyana”, oradan bütün vücuda yayõlõşõ. Bu nefes kavramõnõ Semitik tariflerde de sõk sõk görmek mümkündür: Adem'in burnundan üflenen hayat nefesi gibi. İnsanõn üç bedenden oluştuğu düşünülmüştür: “Karana-sarira”, mental beden. “Linga-sarira”, astral beden. “Jiva-sarira”, et beden. Bu üç beden veya form, ait olduklarõ mental, astral ve fizik ortamlara uyum gösterecek özelliktedir. Mental bedenin ötesinde daha süptil bedenler de vardõr. Astral beden ile fizik beden arasõnda da Prana'nõn işleyişini mümkün kõlan bir eterik beden bulunmaktadõr. Eterik beden, aynen fizik bedene benzer. Fakat, fizik ortamõn daha süptil maddelerinden oluşmuştur. Fizik bedendeki sinir sistemini meydana getiren beyin-omurilik sistemi ile sinirler, eterik bedende “Çakra”lar ve “Nadi”ler ile tamamlanõr. Prana, Nadi ismi verilen kanallarda dolaşarak, Çakra denilen merkezlerde yoğunlaşõr. Astral beden, bütün hislerin dalgalandõğõ âleme uyum göstermemizi sağlamaktadõr. Mental beden de düşüncelerin dalgalandõğõ âleme bizi intibak ettirir. Prana'nõn Nadi’ler vasõtasõyla dolaşmasõ ve Çakra’larda yoğunlaşarak bir girdap oluşturmasõndan eterik bedenin etrafõnda bir hale meydana gelir. “Aura” denilen bu hale, astral ve mental bedenlerin özelliğine göre çevreye doğru õşõyan bir durumdadõr. Çeşitli somatik ve psişik dengesizliklerde bu auranõn karakterinde değişimler meydana gelir. Bu değişimler aynõ zamanda belirli bazõ Nadi'ler veya Çakra'larda Prana'nõn tam olarak faaliyet gösteremediğine işarettir. “Çakra” kelimesi “tekerlek” veya “çark” anlamõna gelir. Dönen, devreden bir girdap gibi düşünülmüştür. Prana'nõn yoğunlaştõğõ ve transforme edilerek daha süptil bedenlere iletildiği merkezlerdir. Ana Çakralar, belkemiği doğrultusunda sõralanmõş olup, kuyruk sokumundan başõn üstüne kadar olan kõsõmda yedi tanedir. İnsan bedenini kesip biçerek bu çakralarõ bulmak mümkün değildir. Zira süptil bedene ait ve süptil bir yoğunluktadõrlar. Aşağõda vereceğimiz tarifler, fizik bedene uyum gösterecek biçimdedir. Mamafih, aynõ yerde fizik bedene ait bir sinir ağõ ile karşõlaşmak, bu uyumun neticesi sayõlmalõdõr. Aşağõdaki açõklamayõ şekilden takip ediniz:

Çakralar Muladâra Çakra: (Kök - dayanak çarkõ) Kõrmõzõ renkdedir. Dört sesin titreşimine uyar. Toprak unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Lam”dõr. Prostat veya rahmin altõndaki bölgeye isabet eder. Svadiştâna Çakra: (Haz çarkõ) Zincefr rengindedir. Altõ sesin titreşimine uyar. Su unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Vam”dõr. Sakral ve lumbal pleksüslerin ortasõna isabet eder. Manipura Çakra: (Kõymetli taş çarkõ) Mavi renkdedir. On sesin titreşimine uyar. Ateş unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Ram”dõr. Diafragmanõn altõndaki solar pleksüse isabet eder. Anahata Çakra: (Ayrõlma çarkõ) Altõn rengindedir. Oniki sesin titreşimine uyar. Hava unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Yam”dõr. İki kürek kemiğinin ortasõndaki kardiak pleksüsüne isabet eder. Visuddâ Çakra: (Safiyet çarkõ) Dumanlõ erguvanî rengindedir. Onaltõ sesin titreşimine uyar. Ether unsuruna hitab eder. Mantrasõ “Ham”dõr. Ense kökü ile boğaz kõsmõna isabet eder. Ajna Çakra: (Hakimiyet çarkõ) Beyaz renktedir. İki sesin titreşimine uyar. Mantrasõ “Om”dur. İki kaş arasõndaki bölgeden içeriye doğru beynin ortasõna isabet eder. Üçüncü göz dedikleri yer budur. Sahasrara Çakra: (Sonsuzluk çarkõ) Billûrîdir. Bütün seslerin titreşimine uyar. Mantrasõ sessiz “Mm” olarak bilinir. Başõn tepesinden dört parmak yukarõya isabet eder. Bu çakralara ait renkler astral vizyonlarda görülür. Sesler de elli Sanskrit harfine ait titreşimlerdir. Mantralar belirli bir usule göre kullanõlõr. Bütün bu özellikler ve diğer karakterler, sembollerle bezenmiş “Yantra”lar halinde, Yogi'ler tarafõndan kullanõlmaktadõr. “Yantra”, belirli bir formüle göre hazõrlanmõş ve çeşitli sembollerden oluşan diagramlara denir. “Mantra”, belirli bir formüle göre tanzim edilmiş kelimelerin veya hecelerin telaffuz ediliş şekline denir. Belirli bir gücün ses ile ifadesi “Mantra”, yazõ ile ifadesi de “Yantra” olmaktadõr. Bu bakõmdan, Yantra'da daima geometrik şekiller ve semboller vardõr.

“Mandala”, içinde resim ve tasvir bulundurmasõyla, Yantra'dan farklõdõr. Mantra ve Yantra majik operasyonlarda kullanõlõr. Mandala ise yalnõz meditasyon için gereklidir. Burada anlatmõş olduğumuz yedi çakradan başka muhtelif çakralar da vardõr. Bunlarõn bir kõsmõ dikey olarak başõn üstündeki Sahasrara'nõn ötesinde yer alõr ve fizik bedene göre tarif edilmesi mümkün değildir. Zira, çok süptil tesirlerin yoğunlaştõğõ bölgelerdir. Diğer bir kõsmõ ise, fizik bedenin çeşitli kõsõmlarõna tekabül edecek yerlerdedir. Fakat, bunlarõn önemi diğerlerine oranla çok azdõr. Bunlardan bazõlarõ tam olarak Çakra özelliği taşõmaz ve Nadi'leri birleştiren “Bindu” (nokta) çeşitlerindendir. Nadi'ler fizik bedendeki nöronlar, yâni sinir lifleri gibidir. Eterik bedende Prana'nõn akõşõnõ temin eden kanallardõr. “Nadi”, kelime olarak “su kanalõ” anlamõnõ taşõr. Bu kanallarõn sayõsõ, Tantrik öğretiye göre 350 bin civarõndadõr. İçlerinden ondördü ana kanal sayõlõr. En önemlileri ise üç tanedir: “İda”, “Pingala” ve “Susumna”. Susumna, omurilik doğrultusundaki esas kanaldõr. Bunun üzerinde, az önce bahsettiğimiz ilk altõ Çakra yer alõr. Susumna'nõn solunda İda kanalõ, sağõnda da Pingala kanalõ paralel olarak yükselir. Bu üç kanal için şekle bakõnõz.

Nadi Sistemi Şekilde, İda ve Pingala'nõn Çakralarõn etrafõnda dolanarak yükseldiği görülmektedir. Bu şemanõn anatomik bir resim olmaktan ziyade tasviri olduğunu unutmamak gerekir. Esasõnda, süptil bedene ait olan bu sistemin teşhisi Yoga metoduyla olmaktadõr ve çizilen şekle nisbetle çok daha karmaşõktõr. Burada basite icra ederek bir fikir versin diye şematik bir şekle sokuldu. Bu kanallarda akan şey Prana, yâni “hayat enerjisi”dir. Prana'yõ kontrol edebilmek için teneffüse hakim olmak gerekir. Fakat, nefes yoluyla alõnan şey Prana değildir. Nefes yoluyla ancak havayõ ciğerlerimize çekeriz ve veririz. Bu havanõn kafatasõ içindeki boşluklarda yarattõğõ sirkülasyon, Prana'nõn Ajna Çakrasõnda iki unsura ayrõlmasõnõ ve nefesin içeriye çekilmesi de Prana'nõn iki Nadi vasõtasõyla aşağõya inmesini sağlamaktadõr. Kõsaca, nefes alõp vererek Prana'nõn süptil bedene intikalini temin etmiş oluruz. Yoksa,

teneffüs yoluyla içimize Prana girmez, giren şey sadece havadõr. Bu olayõ bir çeşit indüksiyon olarak düşünmek mümkündür.
(Not: Burada Prana ile ilgili açõklamalarõn detaylarõ ve bunlara ilişkin resimler yer alõyordu. Dergi yöneticileri bunlarõ atmõşlar ve kendi akõllarõna göre saçma-sapan uydurma birşeyler yazmõşlar. Dergi basõldõldõğõnda, yazõma eklenen bu zõrvalõklarõ gördüm ve sebebini sordum. Yanlõşlõk olmuş, dediler. Sonra da, bu bölüm kayboldu, dediler. Bana ait olmayan kõsmõ buraya almadõm.)

... Böylelikle, İda ve Pingala kanallarõnda dengesiz olarak Muladâra Çakrasõna kadar gelir. Bu geliş esnasõnda diğer Çakralarõn içinden geçerken, Çakralarõn ilgili olduğu özellikler çok az uyarõlõr ve kişi bu uyarõnõn cinsine göre fizik bedeninde bir değişiklik ve hissi dengesinde bir dalgalanma duyar. Ancak, bu değişimler o kadar küçük olmaktadõr ki, adetâ bu insanõn rölantide çalõşõr bir durumda olduğunu söyleyebiliriz. Zaten, günlük hayatõn içinde herkes bu haldedir. Aynca, dõş dünyadan gelen tesirler eğer bu kişide şiddetli bir hissî dalgalanma veya şok meydana getirirse, uyuşuk bir halde duran çakralarõn herhangi birinde tõkanma veya sõkõşma olur. Bunun neticesi de fizik bedende o çakranõn ilgili olduğu kõsõmda görülen hastalõk belirtisidir. Hissi şoklarõn sayõsõ arttõkça, Çakralar büsbütün çalõşamaz olur ve Nadi'lerde daralmalar meydana gelir. Bunun sonunda, Prana'nõn akõşõ bazõ bölgelerde tõkanõr ve süptil bedenin o kõsõmlarõ enerjiden yoksun kalõr veya biriken enerji istenmedik yerlerde yoğunlaşõr. Bu dengesiz hâl derhal fizik bedene intikal ederek çeşitli ruhsal ve bedensel hastalõklarõn ortaya çõkmasõnõ sağlar. Aynõ biçimde, fizik bedene giren zararlõ bir madde, kimyasal veya fiziksel yoldan tahribat meydana getirerek, bir çeşit feed-back oluşur ve Çakralar arõzalanõr. Yoga tatbikatõnõn ilk iki aşamasõnõ başarabilen bir kimse, önce kendisine bir “Asana” seçer. “Asana”, fizik bedenin hangi şekilde duracağõnõ gösterir. Bu duruşda dikkat edilecek nokta, Çakralarõn durumudur. En elverişlisi, Muladâra Çakrasõnõn yere tam olarak temas etmesini sağlayõp, diğerlerinin dikey bir şekilde sõralanmasõnõ temin etmektir. Bunun için perine bölgesi, yâni leğen kemiğinin ön iki ucu ile kuyruk sokumu arasõnda kalan üçgen bölge yere tam olarak temas eder. Sonra, bağdaş kurma şeklinde, sol ayak topuğu sağ kasõğa, sağ ayak topuğu sol kasõğa yerleştirilir. Bu sayede, Muladâra'dan aşağõ inen Nadi’ler kapalõ bir devre oluşturur. Dik durmak suretiyle de Susumna'nõn serbest çalõşmasõ temin edilir. Bağdaş kurmak şart değildir. Mühim olan, aşağõ Nadi’lerin açõlan uçlarõ Muladâra'ya değmiş olsun. Kollarõn durumu da seçilen “Mudra”ya göre belirlenir. “Mudra”, ellerin almõş olduğu şekildir. Asana'yõ sağladõktan sonra, “Pranayama”ya geçilir. “Pranayama”, teneffüsü ritmik bir hale getirip Prana'yõ kontrol etmeye yarar. Ritmik teneffüs başlangõçta 1:4:2 temposuyla yapõlõr. Yâni, bir ölçüde nefes alõnõr, dört ölçüde tutulur, iki ölçüde dõşa verilir. Önceleri, nefesi verdikten sonra duraksamadan almak iyi olur. Zamanla, nefes alõş ölçüsü arttõrõlõr ve bu ölçüye oranla diğerleri de artar. Ölçü dört misline çõkõnca, nefes verdikten sonra bir ölçü durmak ve sonra tekrar almaya başlamak gerekir. Bu teknik, sanõldõğõ kadar basit değildir. Ayrõca, sağ ve sol burun delikleri sõrayla tõkanarak bu işlem yapõlõr. Bu sayede İda ve Pingala'daki Prana akõşõ düzenlenmiş olur. Pranayama mekanik olarak yapõlõrsa pek fazla bir değişiklik olmaz. Aynõ zamanda süptil beden üzerinde konsantrasyon da gereklidir. İda ve Pingala kanallarõnda Prana'nõn akõşõ düzenli bir hale geldikten sonra, sõra “Kundalini”nin uyarõlmasõna gelir. “Kundalini”, her insanda var olan gizli enerjidir, ruhsal kudrettir. Normal olarak, bu enerji âtõl haldedir, uyur durumdadõr. Sembolik olarak, çöreklenmiş duran bir yõlana benzetirler. Yattõğõ yer, en alttaki Muladâra Çakrasõnõn tabanõdõr (Kanda).

Ajna Çakra Sirkülasyonu Asana ve Pranayama devam ederken, Yogi aldõğõ nefesi tutma süresini diğerlerine oranla gitgide uzatõr. Bu işlem, Prana'nõn Muladâra üzerinde birikmesine ve bu çakranõn tabanõnda iki ayrõ kanaldan gelerek yoğunlaşmasõna sebep olur. Bu birikim arttõkça, Yogi Kundalini'nin kõpõrdadõğõnõ hisseder. Bu safhada “Pratyahara” aşamasõ uygulanõr. Dõş dünya ile bütün irtibat kesilir ve Ajna Çakrasõnda İda ve Pingala kanallarõna giren Prana'nõn eşit ölçüde olmasõ temin edilir. Ajna Çakra sirkülasyonu bunu sağlar. Eşit ölçüde iki kanaldan aşağõya inen Prana, “Apana” karakterine bürünerek Muladâra Çakrasõnõn tabanõnda karşõlaşõr ve bu kinetiğin yarattõğõ potansiyel, Kundalini'nin uyanmasõna sebep olur.

Kundalini Hareketi Kundalini'nin uyanmasõ, bir çeşit zincirleme atomik reaksiyon tarzõndadõr. Kontrol altõnda tutulmazsa, süptil bedene büyük zarar verir. Kontrol edildiği takdirde, Susumna'nõn alt ucundaki engelleri aşarak, Çakralara doğru yükselir. Bu engelleri iptidai insanõn değer yargõlarõ olarak niteleyebiliriz. Değer yargõlarõ şuuraltõ baskõlarõ ile uyumsuzluk

yaratõyorsa, Susumna'nõn alt ucu tõkalõ sayõlõr. Bu durumda, uyarõlan Kundalini rastgele bir çõkõş noktasõ yaratarak süptil bir patlamaya yol açar. Bunun en belirgin neticesi de ya bir organõn bozulmasõ, ya da hissi bir bunalõmõn ortaya çõkmasõdõr. “Pratyahara”, bu iç dengesini temin etme aşamasõdõr. Değer yargõlarõ ile dürtüleri arasõnda denge kuramayan kişi bunu yapamaz. Eğer bu denge kurulmuşsa, Kundalini'yi kontrol altõna almak mümkündür. Yogi bu anda teneffüsünü en azõna indirir ve adeta nefes borusunu tõkamõşçasõna tam bir sükunet içinde “Savasana” duruşuna geçer. “Savasana”, ceset gibi olmaktõr. Nabõz ve nefes duyulmayacak kadar azalmõştõr, beden õsõsõ düşer. Bu durumda Yogi, “Dârana” aşamasõna geçer ve bütün zihni durulmuş bir halde dikkatini Kundalini üzerinde toplar. Sonra, “Dîana” aşamasõnda Kundalini enerjisini belirli bir Çakrasõnda yoğunlaştõrarak “Samadî” halinde kalõr. Samadî halinde, Kundalini enerjisi o Çakrada belirli bir operasyonu gerçekleştirmek için bir çeşit yakõt vazifesi görmektedir. Bu operasyonu idare eden şey, Yogi'nin o anki üstün şuurudur. Kundalini'nin ilerleyişini ani bir sõcaklõk dalgasõnõn belkemiği boyunca yükselmesi şeklinde hissetmek mümkündür. Bu sõcaklõk yükseldikçe, isabet eden Çakranõn özelliklerinde bir “aydõnlanma” olur. Süreyi uzatmak, Yogi’nin kabiliyetine bağlõdõr. Bir müddet sonra, tekrardan hõzla geriye kaçar ve yuvasõna gizlenir. Bu işlemi Sahasrara Çakrasõna kadar ilerletebilen Yogi, asõl Samadî haline girer. Fakat bu durumu yaratmak çok zordur ve nâdir kişilerde ancak görülmüştür. Kundalini'yi uyararak birçok “Siddhi”lere sahip olmak mümkündür. Bu “Siddhi”ler, Yogi'nin sahip olduğu kudretlerdir. Tamamen bu alanda çalõşan Yogi’lere “Siddha”; yâni, majisyen derler. Patanjali der ki: “Bu majik güçlere sahip olmak için kişi ya eski hayatlarõnda yetenek kazanmõş olmalõ, ya bazõ kimyevi maddeleri kullanmalõ, ya bazõ mantralarõ tatbik etmeli, ya inzivaya çekilip ibadete dalmalõ, yahut da Raja-Yoga usulüne göre meditasyon yapmalõdõr.” Bunlara ilaveten, bir kõsõm Tantrika'larõn (Vama-kara) ritüellerini de majik güçler sağlayan metodlar arasõnda sayabiliriz. Tantra-Yoga hakkõnda, Tibet kõsmõnda anlattõklarõmõzõn dõşõnda bir malûmat vermek yersizdir. Kundalini ile ilgili olan çalõşmalarda şarap, et, balõk, kavrulmuş hububat ve cinsel birleşme kullanõldõğõndan batõ âleminde çok istismar edildi. “Maithuna” (cinsel birleşme) ile ilgili “Vama-marga” ritleri (Çakra-puja, v.s. gibi) ancak Tantra'larõ anlayabilenler tarafõndan kullanõlmalõdõr. Son olarak, “Mantra” konusuna da temas etmemiz gerekir. Mantra, bir veya birkaç heceden oluşan ses tarzõnda ortaya çõkar. Bu ses Yogi tarafõndan çõkarõldõğõnda, Mantra’nõn ilgili olduğu güç, operatif anlamda kullanõlõyor demektir. Bir ağaca sahip olmak isterseniz, o ağacõn tohumunu toprağa ekmeniz gerekir. Eğer bir güce sahip olmak istiyorsanõz, o gücün tohumu olan Mantra’yõ kullanõrsõnõz. Ekilecek toprak, insanõn kendisidir veya kainatõn kendisidir. Hangi tohumun nereye ekileceğini bilmek lâzõm. Nasõl ekileceğini de, niçin ekileceğini de. İslâmî gayb ilmi ile uğraşanlarõn kullandõklarõ “Esma-ül-hüsnâ” için geçerli olan kanunlar aynen burada da vardõr. Bunlarõ bilmedikçe, rastgele bir hece seçip tekrarlamanõn hiçbir anlamõ olmaz. “Meditasyon yapõyoruz” diyenlerin çoğu bazõ Mantra’larõ tekrarlarlar. Meselâ, “Om” (veya “Aum”) hecesinin (bija-mantra) nerede, niçin ve nasõl kullandõğõnõ bilmeyen birisi isterse yüzbin defa tekrarlasõn, hiçbir netice alamaz. Mantra'lar genellikle Mudra'larla birlikte belirli bir Asana seçilerek yapõlan Nyasa ritlerinde kullanõlõr. Mudra'lar, ellerin almõş olduğu biçimi belirler. Yapõlacak operasyona göre gerekli duruşu (asana) tesbit eden Yogi, ellerinden çõkan tesirleri kullanõlõr hale getirmek için, Nadi'lerin özelliğine göre bir sembolü eliyle tesbit eder. Bu durumda kullanõlacak parmak, bedenin ilgili bölgesine temas ettirilir ve Mantra telaffuz edilir. Nyasa ritleri,

herhangi bir cismi veya bedeni veya bir organõ belirli bir güçle şarj etmek veya parazit tesirleri temizlemek için yapõlõr. Nefes kontrolü nasõl Prana'yõ kontrol etmeye yarõyorsa, Mantra'nõn telaffuzu da ilgili gücün maksatlõ olarak kullanõlmasõna yaramaktadõr. Asana ve Mudra'lar; yâni, bedenin ve ellerin almõş olduğu şekil, gerek Prana'nõn gerekse o gücün kolaylõkla iletilmesini temin etmek içindir. Görüldüğü gibi, Yoga öğretisine hangi açõdan bakarsanõz bakõn, dekoratif maksatla lüzumsuz herhangi bir şeyin öğretildiğini göremezsiniz. Yapõlan her şeyde, belirli bir gaye seçilmiştir ve fuzûlî teferruata yer verilmez. Mamafih, isteyen yine bu teknikte kullanõlan Asana’larõ, Mudra’larõ, Mantra’larõ, vs.yi kendine süs olarak seçip hayal dünyasõna dalabilir, veya etrafa gösteriş yapabilir. Bu, kişinin kendi bileceği bir iştir. --- Altõncõ Kõsmõn Sonu ---

HERMETİZM
M. Halûk AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayõ 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

7. Kõsõm
Purva Mimamsa Yoga öğretisinden burada sõyrõlõp, Jaimini'nin öğretisi olan Purva Mimamsa ekolüne geçelim. Burada ele alõnan konu, Samsara çemberinden sõyrõlõp kurtulmak için yapõlmasõ gerekenlerdir. Jaimini, Veda'lara çok önem verir ve bunlarõn ilâhi bir kaynaktan gelmeleri sebebiyle herşeyi izah ettiğini savunur. İlâhi kanunlarõ veren Veda'larõ takip etmek yeterlidir. Brahmana'lardaki anlamõ ile dinsel görevini yerine getiren kişi, sonunda Samsara'dan kurtulur diyor Jaimini. Burada iman veya ahlak söz konusu değildir. Kişi, Veda’larda yazõldõğõ üzre, tanrõlara adak adasõn, kötülük yapmasõn, bu yeterlidir. “Karmanuştâyin” denilen bu yaşayõş, bir bakõma ot gibi yaşamayõ gerektiriyor. Uttara Mimamsa (Vedanta) akõmõna oranla çok ilkel olan Jaimini'nin öğretisinde önemli bir taraf yoktur. Vedanta (Uttara Mimamsa) “Vedanta” akõmõ, Veda'larõn Upanişad'lardaki yorumunu ele alan bazõ düşünürler tarafõndan yaratõlmõştõr. İlk olarak, Badarayana bu alanda bazõ fikirler öne sürmüş. Ardõndan çeşitli görüşler ortaya atõlmõştõr. Bu görüşlerin hepsi, metafizik açõdan “Brahman” kavramõnõ inceler. Vedanta'cõlarõn metafiziğini kavrayabilmek için iki terime önem vermek lazõm: “Atman” ve “Brahman”. “Atman”, hayatõn özü veya hayat prensibidir. Kelimenin en eski anlamõ “nefes” oluyor. Daha sonra, “hareket” ve “esinti” anlamõna da kullanõlmõş. Rg-Veda'da “Herşeyin Atman’õ olan güneş; yeri, göğü ve havayõ doldurur” deniyor. Satapata Brahmana'da ise,

“O zaman, ne varolan ne de varolmayan ortada yoktu... sonra Brahman, yokluğun içinde bir boşluk örtündü” deniyor. Bundan da “akõl”, “söz”, “nefes” ve “benlik” ortaya çõkmõş.. Bu benlik, ebedî ve değişmeyen benliktir; yâni “Atman”. Bedene ve dünyaya bağlõ, Samsara'dan dolayõ ortaya çõkan benlik (jiva), bir şuur halidir ve daima değişime tabidir. Atman ise bu halin fevkõnde, bireysel olmanõn ötesindedir. “Brahman”, her bir tarafa yayõlan ve kendiliğinden varolmuş kudrettir. Rg-Veda'da şöyle deniyor: “Tek olan O'na bilge kişiler birçok isim verirler”, “O'nun bulunduğu yerde, bütün şeyler varolur.” Daha sonra yaratma fonksiyonu işin içine girince, Brahman kavramõ anlaşõlmaz bir hal almõştõr. Yaratan, “Prajapati”dir. Brahman ise yaratandan da üstün, ama onunla birdir. Bir başka açõdan ele alõndõğõnda, evrensel prensip Brahman ile bireysel prensip Atman arasõndaki ilişki, kişinin seviyesine ve aklõnõn kapasitesine göre bir anlam taşõmaktadõr. Çandogya Upanişad'da geçen “tat tvam asi” (sen O'sun: Atman Brahman'dõr) formülü ile bu bir bakõma açõklõğa kavuşmuş sayõlõr. Ancak, burada Atman (gerçek benlik) ile Jiva (geçici benlik) kastedilmemektedir. Dünya hayatõna mecbur olan insan için kendine ait ne var ise, Jiva olarak belirir ona. İnsan, bu geçici benliği veya bedeni ile birlikte kazandõğõ şahsiyeti olarak bilir kendisini. Asõl benliğinin farkõnda değildir. Bir başka diyarda, bir başka vakitte, Hallac-õ Mansûr isminde bir zât “Ene-l-Hakk” diyerek, kendi lisânõnda bu formülü kendini bilmezlere ifşa edince, parçalamõşlardõ adamõ. Bu konular insanlar için çok naziktir. Kendini bileni de bilmeyeni de alõr götürür. Kimini “arş-õ âlâ”ya çõkarõr, kimini de “esfel-i sâfilîyn”e batõrõr. Kendini bilmezlerin akibeti ise şüphesiz ikincisi oluyor. Badarayana'ya göre, Brahman ve Atman birbirinden farklõ iki kavramdõr. Brahman'dan kainat oluşur. Atman'dan bireyler ortaya çõkar. Ama, Atman'õn sebebi Brahman'dõr. Bu görüşler, Mahayana Buddhistlerini oldukça etkilemiştir. Gaudapada da Mahayana Buddhistlerinden etkilenerek, ilk defa “Advaita” kavramõna ağõrlõk verdi. Brahman ve Atman birdir, ona göre. Bu iki kavramõ bir ikili olarak (dvaita) ele almak yanlõş olur. Gaudapada, Upanişad'lar ile Buddha'nõn öğretisi arasõnda daima paralellik kurmaya çalõşmõştõr. “Advaita Vedanta” ekolünü asõl kuran şahõs Sankara'dõr. 780-820 arasõnda yaşayan bu filozofa göre insan, çevresini mantõkî yoldan analiz ederken, nesneler ve öznelerden bahseder. Bunlarõn arasõndaki ilişkilerden yola çõkar ve bir hükme varõr. Bu hükümler bize dünyanõn dar anlamda idrakinden gelmektedir. Dünya izafîdir, geçicidir ve bir bakõma hayaldir. Görünümden (maya) ibarettir. Bu görünüşe aldanõp hakikati dünyada aramak, cehaletten doğuyor. Cehaletten kurtulan kişi, bu görünümün arkasõnda olanõ sezebilir ve ancak böylelikle “tat tvam asi” cümlesini anlar. Çevremizdeki şeylerin gerçek olmadõğõnõ düşünmemiz mümkündür. Hislerimiz bizi yanõltabilir veya hafõzamõzda yanlõş kalmõş olabilir. Ama, hiç kimse kendisinin var olmadõğõnõ, farkõna varmadõğõnõ söyleyemez. Çünkü, bu şey kendisidir. Bu noktadan hareket ederek, kendisinde aslolan özü sezgi yoluyla bulan kişi için “ben” veya “benlik” kavramõ, bedeni, aklõ, idrâkõ, veya nefsi vasõtasõyla ortaya çõkmaktadõr. Bütün bunlar “asõl ben” değildir. Dünya'nõn etkisiyle değişime uğrayan bu vasõtalarõn hepsi Jiva'dõr. Jiva'yõ tefrik eden kişi, asõl benliği olan Atman'õ idrak eder. Bu idrak ile, özne-nesne ilişkisini gerektirmeyen bir anlayõş ortaya çõkmaktadõr. “Tat tvam asi” formülünü bu anlayõşla gören kişi, Brahman ile Atman'õn aynõ olduğunu bilecektir.

Görünümden ibaret olan bu dünyanõn geçici olmasõ, ardõnda mutlak bir illetin olmasõndandõr. Bu illetin menşei Brahman'dõr. Brahman ile dünya arasõnda bir ilişki kurmak mümkün değildir, çünkü biri mutlak diğeri ise izafî oluyor. Fakat, dünyevi açõdan baktõğõmõzda, Brahman bu dünyanõn sebebi olarak gözükmektedir. “Brahman” kavramõ olmadan, dünyayõ idrak edemeyiz. Brahman ile Atman'õn aynõ olduğunu anlayabilmek için, önce kişinin geçici benliğinin (jiva) cehaletinden kurtulmasõ gerekir. Bu kurtuluş (mokşa) iki yoldan olur: “Sadya-mukti” (anî kurtuluş), üstün seviyeli kişiler için bir yoldur ve dünyevi zevklerden uzaklaşmõş olanlarõn kendilerini hikmete (jnana: tanrõ bilgisi) vakfetmeleriyle mümkündür. “Krama-mukti” (tedricî kurtuluş), henüz dünyanõn cazibesinden kurtulamamõşlar için bir yoldur ve tefekkür, ibadet, dua ve dînî ayinlere yönelerek (upasana) gerçekleştirilir. Sankara'ya göre, Brahman'a ulaşmak diye birşey olamaz. Zirâ, Brahman ile Atman aynõ şeydir. Kişinin Atman'õ tefrik etmesi için kendisini yüceltmesi gerekir, yok etmesi değil. Çünkü, Jiva yok edilirse, Atman'õ tefrik edecek vasõta ortadan kalkar. Bu tefrik halini yücelterek ancak Atman'õ bilmek kabildir. Sankara, zamanõnda birçok kişiyi etkilemiştir. Bunun neticesi olarak, çeşitli açõlardan kritiğe de uğradõ. Bunlardan en önemlisi Ramanuja tarafõndan yapõlmõştõr. Sankara der ki, “eğer insan bu mutlak Brahman'õ idrak edemezse, onu kişileştirir ve İsvara (güçlü efendi) olarak anar.” Ramanuja bu ifadeyi yüceltmiştir. Bir bakõma, Brahman'õ İsvara olarak görür ve yaratmõş olduğu dünyayõ da görüntüden ibaret saymaz. İsvara ile yarattõklarõ birbirinden farklõdõr ama bir bütün teşkil ederler. “Visiştadvaita” görüşünü ortaya atan Ramanuja'ya göre, Atman ve Brahman, cüzî ve küllî olmak üzere bir bütünü oluşturur. Brahman, yoktan var etmemiştir. Kainatõn ortaya çõkõşõ, bir çeşit değişimin sonucudur. Yeni bir şeyin yaratõlmasõ değildir. Brahman, kendisinde meydana getirdiği bir değişiklik sonunda, önce süptil bir ortamõ oluşturmuş ve bu ortamdaki şuurlu ve şuursuz varlõklarõn daha yoğun bir ortama itilmesinden de kainatõ meydana getirmiştir. Sankara, geçici benliğin yarattõğõ engeli ortadan kaldõrõp, hakikatin tefrik edilmesinde bulur kurtuluşu. Ramanuja ise, varõlacak hedefin tanrõyla münasebet kurmak olduğunu söyler. Bu münasebet, ibadet yoluyla olur. Dua ve ibadetin getirdiği iman ile sadâkat, kişiyi tanrõ sevgisine ve ilahi aşka sokar. Bu durumda, sezgi yoluyla tanrõsal hakikate kavuşmak mümkündür. Bunun sonunda, insanõn kişiliği silinip kaybolmaz. Aksine, Atman olarak Brahman'da imanõnõn karşõlõğõnõ bulur ve ebediyete kavuşur. Ramanuja gibi bir “Vaişnava” (Vişnu mezhebinden) sayõlan Madhva, Brahman'õ Vişnu olarak kabul eder ve bu tanrõ ile ruhlar arasõnda kesin bir ayõrõm yapar (dvaita). Ruhlar, ezelden beri Karman kanunu sebebiyle maddeye bağlõdõrlar ve meleklerin (deva), insanlarõn, hayvanlarõn, cinlerin bedenlerinde bu kainatta bulunurlar. “Madde” ve “Ruh”, Vişnu ile birlike daima var olacaktõr. Bunlarõn birleşmesi söz konusu değildir. Vişnu, ona ibadet edenlere kurtuluşu lütfeder. İnsanõn hedefi, iffetli olmak, cehaletten kurtulmak, arzulardan, Karma'dan ve maddeden sõyrõlmaktõr. Bu seviyeye erişenler, Vişnu’nun ilahi âleminde ebediyen kalma serbestiyetini kazanmõş demektir. Madhva'ya göre, Vişnu yaratõcõ değildir, idarecidir. “Madde ve Ruh” üzerinde bir hakimiyeti vardõr ama bunlarõ yaratmaz veya yok etmez. Bu görüşlerin yanõnda, Vallabha gibi her şeyi tek bir bütün olarak ifade edenler de olmuştur (suddhadvaita). Esasen, Vedanta metafiziği bazõ yanlarõ ile Tasavvuf’u andõrmaktadõr. İlâhi hiyerarşi ve mistik yaklaşõmlar her iki ekolde de benzerlik taşõyor.

Mutlak kavramõnõ kurcalamak, kişide mistik alõşkanlõklarõ yaratõr. Bu alõşkanlõklar da insana bazen kim olduğunu bile unutturmaktadõr. Bu kadar yukarõlara kafasõnõ dikip dolaşan insan, hiç olmazsa bastõğõ yeri unutmamalõ. Yoksa, yukarõsõnõn cazibesine kapõlõp çukura yuvarlanmak işten bile değildir. Grek mitoloiisindeki Daidalos'un oğlu İkaros gibi, kanatlarõmõzõn takma olduğunu unutursak, boğulur gideriz. Vedanta ekolü, getirmiş olduğu tanrõsal lütuf (prasada), imân (sraddha), ibadet (bhakti) gibi kavramlar ile kurtuluşu (mukti) öğütleyerek, Bhagavad-gita öğretisini canlandõrmõş oldu. Hinduizmi oluşturan dinlerin birçoğu, Vedanta felsefesinden etkilenmiş durumdadõr. Bu bakõmdan, hermetizmden ziyade felsefeye, metafiziğe ve dine etkisi olduğu söylenebilir. Çünkü, hermetik olmaktan ziyade mistik karakter taşõmaktadõr. Hindistan'õn batõda en tanõnmõş filozofu olan Ramakrişna (1836-1886), geçirmiş olduğu safhalar bakõmõndan dikkate değer bir kişidir. Yedi yaşõnda başlayan öğrenme arzusu, onu sõrasõyla önce çeşitli Hind dinlerine itmiş, daha sonra da İslamiyete ve Hõristiyanlõğa. Bütün bu öğretileri benimseyerek hayatõ boyunca mistik vizyonlar içinde yaşamõş olan Ramakrişna, elli yaşõnda kanserden ölmeden önce şunu ifade etmiştir: “Rama, Krişna, Şiva, Kali, Allah, İsa'nõn babasõ. Gördüm ki bütün bunlar tek bir tanrõya verilen isimler ve her bir yolu takip eden sonunda O'na ulaşõyor. Farklõ olan, sadece yollarõn değişik yerlerden geçmesidir.” Tanõnmõş bir dinî lider olan Vivekananda onun talebesiydi. Hindistan’da Bilim Hindistan'daki bilim anlayõşõ, batõdaki alõştõğõmõz şekliyle ele alõnmamõştõr. Bunu bilgi anlamõna gelen Sanksritçe iki kelimeyle anlatmak mümkündür: “Jnâna” ile “Vidyâ”. “Jnâ” fiilinden türeyen “Jnâna”, kişinin kendi asõl benliğine katacağõ bilgiyi ifade eder. Bunun formülü de kişinin ilk önce asõl benliğini idrak etmesidir. Kendini bilen birisi, kâinatõ da bilebilir. Öyle ki, bu biliş hâli, kişiyi kainat ile bir kõlacak niteliktedir. Kişiye asõl lazõm olan şey işte bu “Jnâna” oluyor. “Vid” fiilinden türeyen “Vidyâ”, kişinin bu dünyada öğrenmesi ve tatbik etmesi gereken bilgiyi ifade etmektedir. Vidyâ, Jnâna'ya ulaşabilmek için bir basamak teşkil etmektedir ve bu bakõmdan öğrenilmesi zorunlu olan şeyleri gösterir. Esas olarak dört kõsõmda incelenir: Anvikşiki (mantõk ve metafizik), Dandaniti (hükümranlõk sanatõ), Vartta (ziraat, ticaret, tõb, astronomi, geometri, mimarî, dans, müzik, v.s.), Atmavidya (yüce varlõğõ idrak etme sanatõ). İlk üçü esasî bir özelliktedir ve dördüncü olan Atmavidya'ya başlamadan önce iyice bilinmesi gereken “Trayi-vidyâ” (üçlü bilgi) olarak anõlõr. Buraya kadar anlattõğõmõz kõsõmlar, Jnâna hakkõnda yapõlmõş çalõşmalarõ göstermekteydi. Vidyâ olarak da Güzel Sanatlar, Edebiyat, Bilim, Hukuk ve Siyaset alanlarõndaki gelişmeler dikkati çekmektedir. Bunlarõn içinde bilhassa bilimsel çalõşmalar, bazen bugünkü batõ dünyasõndan bile daha ileri bir anlayõşõn hâkim olduğunu ortaya koyuyor. Filoloji, Mantõk, Matematik, Astronomi, Astroloji, Fizik, Kimya, Alşimi, Mineraloji, Botanik, Zooloji, Tõb, Seksoloji, Psikoloji ve Parapsikoloji olarak sõnõflandõrõlmasõ mümkün olan bu çalõşmalar, daima tek bir bilim anlayõşõ içinde ve birbirinden ayrõlmaksõzõn ele alõnmõştõr. Bütün bu dallardaki gelişmeleri anlatmak, bu yazõ serisinin kapsamõ dõşõnda kalacağõndan, çok kõsa bir-iki konuya temas edip geçeceğiz. Sanskritçe, “tanrõlarõn lisanõ” olarak büyük önem taşõmaktaydõ. Dört bin kaideden oluşan grameri ile bu lisan hakikaten muhteşem bir yapõya sahiptir. Düşüncenin seslerle ifadesi olarak lisanõ, gramer yanõnda mantõk açõsõndan da incelemişlerdir. Özellikle Nyaya ekolü bu sahada çalõşmõştõr.

Matematik'te bugün kullandõğõmõz sayõlar, bilhassa ondalõk sistem ve sõfõr değeri Hindistan'dan miras kalmõştõr. Önce Arablarõn eline geçen bu bilgiler, daha sonra geliştirilerek Avrupa'ya öğretildi ve oradan da bütün dünyaya yayõlmõş oldu. Romen rakamlarõ ile yapõlan hesaplarõn yanõnda, ondalõk sistemin “sõfõr” değeri ile birlikte getirmiş olduğu kolaylõk oldukça önemlidir. Kezâ, sayõ olarak Greklerde en yüksek “onbin” değerini bulmak kabildir. Hindistan'da ise, bu rakam “on üzeri yirmi üç” (mahakşauhini) gibi inanõlmaz bir değere varmaktadõr. Bu yüksek rakamlarõ daha ziyade dünya tarihi kronolojisinde kullanmõşlardõr. Bunun yanõnda, trigonometrik fonksiyonlarõn da pratik alanda yaygõn bir kullanõma uğradõğõnõ görüyoruz. Bu bilgi sayesinde, astronomik hesaplarõn yanlõş olmasõna imkan yoktu. Nitekim, beş planet, Güneş ve Ay hakkõndaki hesaplarõ hassas bir sonuç vermektedir. Esasen, Hind astrolojisi Ay'õn dolanõmõna bağlõdõr. Bu sebeple, 27 kõsõmlõk zodyak kullanõlmõştõr. Her bir kõsõm (nakşatra), belirli bir yõldõz kümesi ile belirlenir. Başlangõçta, ilk nakşatra Krttikâ (Ülker yõldõz kümesi) idi. Daha sonra, ilkbahar noktasõnõn kaymasõndan dolayõ bu kõsõm üçüncü nakşatra olmuştur. “Navagraha” olarak bilinen dokuz gök cismi dikkate alõnmõştõr: Sûrya (Güneş), Soma (Ay), Budha (Merkür), Sukra (Venüs), Mangala (Mars), Brhaspati (Jüpiter), Sani (Satürn), Râhu ve Ketu. Son iki tanesi aslõnda gök cismi olmayõp, Güneş ve Ay tutulmalarõna yol açan Ay düğümleridir. Başlangõçta tamamen Ay'a yönelik olan astroloji, Grek etkisi ile 12 burçlu zodyak ve lunisolar bir anlayõş içinde orijinalitesini kaybetmiştir. Yine de, Hind astrolojisi bilhassa el-Birûnî vasõtasõyla batõya birçok şey kazandõrmõştõr. Fizik branşõnda, atom teorisi ve kainatõn yapõsõ hakkõndaki görüşler son derece ilgi çekicidir. Ayrõca, akustik meselesi Hindlileri çok ilgilendirmiş olmalõ ki, bu sahada önemli eserler vermişler. Kimya ile Alşimi, birbirinden ayrõlmaz bir bütün teşkil etmektedir. Mineral ve metal kimyasõnda, bugünkü ilim adamlarõnõ bile hayrete düşüren çalõşmalar vardõr. Metallerin saf olarak elde edilişi ve alaşõmlar konusunda bugünkü bilimin sõnõrlarõ dõşõna çõkmõş olmalõlar. Adi metallerden altõn elde edilmesi ise bugün hâlâ anlaşõlmamõş bir husustur. Tattva'lar ve Guna'lar ile izah edilen madde ve maddî yapõ, aslõnda metafizik bir anlatõmdan ziyade alşimik özellik taşõmaktadõr. Rasa, Soma, Amrta olarak bilinen ölümsüzlük ve hayat eliksiri de ayrõ ve önemli bir konuyu teşkil eder. Bu iksirler sayesinde birçok hastalõğa şifa veren ilaçlar yapõlmõştõr. Mineraloji sahasõnda dört önemli konuyu görüyoruz: Rasa (usâre), Uparasa (yardõmcõ usâre), Ratna (kõymetli taş), Loha (metal). Usâreler genellikle bitkilerden elde edilir ve madeni tuzlarla karõştõrõlõrdõ. Kõymetli taşlardan özellikle yakut, elmas, inci, mercan, hiazint, safir, topaz, akik, zümrüt önemli sayõlõrdõ. Madenlerden de gümüş, cõva, bakõr, altõn, demir, kalay, kurşun önemliydi. Bitkilere çok önem vermişlerdir. Bitkileri şöyle sõnõflandõrõyorlardõ: Oşadhi (bir yõllõk bitkiler), Vanaspati (çiçeksiz meyva veren orman ağaçlarõ), Vrkşa (çiçekli ve meyva veren ağaçlar), Guccha (fundalõk), Gulma (çalõlõk), Trina (ot), Pratana (sarmaşõk bitkiler), Valli (sürüngen bitkiler). Hayvanlarõ ise üç sõnõfa ayõrmõşlardõr: Svedaja (“ter mahsulü”: Sõcak ve nemden oluşan böcekler), Andaja (yumurtadan çõkanlar), Jarayuja (rahimden doğanlar). Alşimi, mineraloji, botanik ve zooloji genel olarak tõbba yardõmcõ malzemeyi hazõrlamakta kullanõlõrdõ. Tõb, sekiz branşa ayrõlmõştõ: Genel tedavi, cerrahi, göz ve kulak bakõmõ, zehirler, obsesyonlar, çocuk bakõmõ, hayat iksirleri, afrodizyaklar. İnsan bedeni de yedi kõsõmda inceleniyordu: Kalbden yayõlan sõvõlar, karaciğerden ve safra kesesinden etkilenen kan, kanõn yayõldõğõ dokular, karõnda bulunan yağ, kemik, ilik, meni. Bu yedili sõralama birbiri ardõndan oluşmaktadõr. Alõnan besin sõvõlarõ oluşturur, sõvõlar kanõ, kan eti, et

yağõ, yağ kemiği, kemik iliği, ilik de bel suyunu meydana getirmektedir. Böylece bir insan bedeninde 700 damar, 900 sinir, 500 adele ve 107 hayati nokta bulunmaktadõr. Bu kanallarda üç unsur dolaşarak (rüzgâr, safra, balgam), hastalõklarõn oluşmasõna yol açar. Bu kaideler üzerine kurulmuş olan tõb bilimi hernekadar bizim anlayõşõmõza ters düşse de bugün bile hâlâ Hindistan'da geçerlidir ve rağbet görmektedir. Manu'nun kanun kitabõna göre, Prajapati'nin yaratmõş olduğu dünyada bir insanõn önem vereceği üç şey vardõr: Ahlâk, sosyal faaliyet ve cinsel münasebet. Bu sebeple, aşk sanatõ Hindistan'da önemli bir yer tutar. Kâmasâstra (aşk sanatõ el kitabõ) bu alanda yazõlmõş meşhur bir eserdir. Bu kitabõn oldukça eski olduğu söylenmektedir. İçinde kadõn ile erkek arasõndaki hissî ve cinsî ilişkilerin estetik ve fiziksel durumlarõndan bahsedilerek en uyumlu bir durumun nasõl elde edileceğini anlatõr. Psikoloji, Sanskritçede Atma-vidya olarak bilinir. Bu terimi, “yüce varlõğõ, yâni insanõn kendi özünü tanõmasõ” olarak tercüme edebiliriz. Bu konuya paralel öğretilerden daha önce bahsetmiştik. İnsan bedeni, genel olarak fizik yapõsõnõn dõşõnda iki süptil beden daha içermektedir. Bunlar (Linga-sarîra ve Karîra-sarîra) uyku esnasõnda farkõna varõlan bedenlerdir. İlki rüyalarda ortaya çõkar. İkincisi ise derin uyku esnasõnda belirir. Dördüncü bir beden ise (Turîya-sarîra), ancak meditasyon sonrasõ farkõna varõlan bir durumda idrak edilir. Psikolojik tedavide, bu bedenlerin dengeli bir duruma getirilmesi esas meseledir. Bu bakõmdan, çeşitli Yoga çalõşmalarõ tavsiye edilir. Daha gelişmiş metodlarõ da Tantrik ekolde görmekteyiz. Ayrõca, rüyâ konusu Hindistan'da son derece ciddiye alõnan bir fenomendir. Kişinin görmüş olduğu rüyâlar ile ruh sağlõğõ arasõnda yakõn bir ilişkinin olduğu düşünülerek, hipnotik yoldan derin uyku hali yaratõlarak tedavi usulleri denenmiştir. Bu sahada da başarõlõ olduklarõ kesin bir gerçektir. --Klasik anlamda “Doğu Hermetizmi”ni meydana getiren Japon, Çin ve Hind medeniyetlerine ilişkin öğretileri böylece tanõtmõş oluyoruz. Muhakkak ki bu arada birçok hususu gayet basit olarak ele almak veya bazõ önemli kõsõmlardan da hiç bahsetmemek mecburiyeti doğduğundan, okuyucularõn bu durumu hoşgörü ile karşõladõklarõnõ temenni ederim. “Batõ Hermetizmi”ne geçmeden önce, başlõbaşõna bir sistem oluşturan siyahî Afrika'daki faaliyetlerden de sözetmek gerekirdi şüphesiz. Ancak, konuyu fazla dağõtmamak amacõyla, “Afrika Hermetizmi”nden sõrasõ geldikçe ve Batõ'ya katkõsõ olduğu yerlerde temas edeceğim. Bütünüyle Afrika'yõ ele almak imkansõzdõr. Ayrõca bu kõtadaki hermetik unsurlar daha ziyade majik sahada bir gelişme gösterdiği için özel bir konu olarak mütalaa edilmesini gerekli kõlar. Afrika'daki majik çalõşmalar, siyahî õrkõn kendine has yapõsõndan kaynaklanmaktadõr. Bu bakõmdan, batõ insanõnõn gözünde şeytanî veya karanlõk addedilen birçok metodlarõn burada Afrika halkõnca nasõl müsbet neticeler elde etmekte kullanõldõğõnõ izah etmek de zor bir meseledir. Şüphesiz, maji kanunlarõ evrenseldir ve kişiye göre değişiklik arzetmeden tahakkuk eder. Ancak bu kanunlarõn farklõ kişilerce değişik olarak yorumlanmasõ sözkonusu olduğundan, bir õrkõn kollektif yorumundan kaynaklanan arşetipler diğer bir õrkõn arşetiplerine uymayabilir ve neticede birisi için aydõnlõk olarak görülen yollar diğerine karanlõk gelebilir. Bu farklõlõk, bilhassa siyahî õrk ile diğer õrklar arasõnda gayet bariz bir durumda ortaya çõkõyor. Dünya “Karma”sõnda bu farklõ arşetipler önemli bir rol oynamaktadõr. Sadece siyahî õrkõn değil, diğer õrklarõn veya milletlerin de karmik yapõlarõ ve müşterek arşetipleri arasõndaki

farklar söz konusudur. Bu sebeple, doğu hermetizmini anlatmaya çalõşõrken bazõ kõsõmlardan nasõl hiç bahsetmedikse, Afrika majisini de bir kenara koymak zorundayõz. Yazõ serimizin bundan sonraki kõsmõ “Batõ Hermetizmi”ne ayrõlmõştõr. Özellikle, Semitik ve Semito-hamitik tradisyonun ağõrlõk kazandõğõ bu kõsõmda, sõrasõ geldiğince diğer sistemlere de yer vermeye çalõşacağõm. ---Yedinci Kõsmõn Sonu ---

(Not: Burada okuyucuya vaad etmiş olduğum Batõ Hermetizmi, İran ile başlayõp Mezopotamya ve Nil havzalarõndan sonra Grek ve Roma kültüründen geçerek Ortaçağ’a geliyor ve sonunda da çağdaş gelişmelere yer veriyordu. Ancak, sözkonusu dergi “Metapsişik Araştõrmalar Cemiyeti”ne aitti. O tarihte cemiyeti kendi tekkesi gibi idare etmeye gayret eden Ergun Arõkdal’õn bitmeyen kõskançlõk krizleri sonunda, cemiyetle ilişkimi kestim. Konu ile ilgili vermiş olduğum yazõlarõ geri istediğimde de kaybolduğunu söylemişlerdi. Tahmin edilebileceği gibi, “Batõ Hermetizmi” notlarõm hiç yayõnlanmadõ. Bendeki kopyasõnõ da vaktiyle ödünç alan dostlarõm, bir daha hiç gözükmediler. Netice itibariyle, 1980 senesinde yazdõğõm ve bir kitap hacmindeki “Doğu ve Batõ Hermetizmi” notlarõmdan elimde bugün hiçbir şey kalmamõştõr. Lakin, aradan geçen yirmidört senenin birikimi elbette ki ziyan olmadõ. Dolayõsiyle, 28 yaşõmõn verdiği heyecanla yazdõklarõmõn bugün bir kõymeti kalmamõştõr benim nazarõmda. Şartlar müsait olduğu takdirde, bu konuyu tekrardan kaleme almayõ düşünüyorum.)