Alevilikle Bektaşilik iki kardeş kültür ve toplumsal yaşam tarzıdır ama, ikisi aynı şey değildir.

Örneğin Alevilikte kan bağı belirleyici bir öneme sahipken Bektaşilikte hiçbir anlam ifade etmez. O nedenle Alevi olunmaz alevi doğulur fakat, Bektaşi hem doğulur hem de olunur. Toplumsal yaşamda da önemli farklar var ama ben bu yazıda bu farklılıklar üzerinde durmayacağım. İkisinin ortak değerleri, tarihe birlikte bırakmış oldukları izler üzerinde durmaya çalışacağım. O nedenle bu yazı, ideolojik, politik içerikli bir yazı olmayacak. Analitik içerikte ve tabiî ki benim bu konudaki yaklaşımımı da ifade eden bir yazı olacaktır. Aynı şekilde, Bektaşilikle Aleviliğin nüans ayrımlarının olduğu durumlarda da, kavram olarak sadece “Alevilik” kavramını kullanacağım. Bu kısa belirlemelerden sonra arktık konuya girebilirim. Tarihsel Felsefi Ve Sosyolojik Olarak Bektaşilik-Alevilik Alevi-Bektaşilik, felsefi, sosyolojik ve inanç ifası bakımından Orta Asya’da Türkmenlerin benimsediği manizm, Anadolu ya gelirken ve geldikten sonra, Şamanizm, Arap toplumundan gelen Karmaticilik, Nusayricilik, batıdan gelen Rafizilik, İslam içi bir felsefi akım olan tasavvufçuluk gibi bir kısmı İslam öncesi bir kısmı İslam sonrası olan ama, hepside özne olarak insanı alan felsefe akımlarının bir toplamı durumundadır. Bu yapısından dolayıdır ki Alevilik-Bektaşilik, Osmanlı İstibdadı ve İslam sürecinde ortaya çıkan, Osmanlı ve İslam tarafından lanetlenerek , redd ve mahkum edilen, çeşitli cezalarla cezalandırılan bütün insancıl akım ve kişilere sahiplenmiş, bünyesinde yer vermiş, yaşatmıştır. Hallacı Mansur “anel hak” dediği için işkenceyle ölüme mahkum edilirken, Nesimi insanı tanrı katına çıkarttığı için derisi yüzülürken, Pir Sultan Abdal zulme karşı çıktığı için taşlanarak asılarken, Yunus Emre sistem karşıtı tavırları nedeniyle aforoz edilirken, Bedreddin Osmanlıya karşı savaş açıp yenik düşüp katledilirken Hacı Bektaşi Veli ve Bektaşilik ötelenirken, Hazreti Mevlana dini mutaassıplık tarafından aforoz edilirken Alevilik-Bektaşilik, bütün bunlara sahip çıkmış, unutmamış, unutturmamış, tarihe ve topluma mal etmiştir. İslam; tasavvuf felsefesinin yaratıcıları olan, Al-Kindi, İbni Rüşt gibi Arap bilim insanı filozofları çeşitli eziyetlerle ölüme mahkum edip öldürürken, Alevilik bu tasavvuf kültürüne de kendi kültürü içinde yer vererek, çağdaş dünyaya taşımıştır. Bir yandan İslam dan etkilenirken bir yandan da İslamın ret ve mahkum ettiği fakat alevi değerlerine göre insani bir yön taşıyan bütün değerlere sahip çıkmış İslam a rağmen o değerleri korumuştur Kuşkusuz Alevilik, İslamın mezhepleri olan Hanefilik ve Şialıktan da etkilenmiştir. Özellikle de Şiilerin Kerbela trajedisine, kendini döverek , kan- revan içinde taraf olmamıştır. Ama, yezide karşı ehlibeyte taraf olmuş, Kerbela trajedisini yası matemle karşılamıştı. Kerbela trajedisi yaşandığı zaman henüz Türkler ve Kürtler Müslüman olmamış ve henüz İslam ideolojisi Anadolu’yu kesin egemenliği altına alamamıştı. Dolaysıyla da Alevi-Bektaşilerin, ne İslam la nede Araplarla ideolojik bir bağı vardı. Buna rağmen Alevi-Bektaşiler, Kerbela trajedisinde, sadece insanlık ve insani değerler adına, Ehlibeytten taraf oldu. Şii ve diğer İslam mezheplerinden farklı olarak kendilerine özgü bir anmayla yüzlerce yıldır, gelenekselleştirerek yaşattı. . Rafızilik İsa dan yüzlerce yıl önce, köleci özel mülkiyete karşı kolektif mülkiyeti savunan ve böyle yaşayan bir topluluk olarak, Arabistan da ve Avrupa da yaşamış bir toplumsal akımdır. 1

Bunlar Milattan 250 yıl önce Filistin ve İskenderiye de, 400 yıl önce Isparta da, 1111’de eski Çekoslovakya’nın güneyinde komin al devletçikler kurdular. Kurmuş oldukları bu yapılanmaları ölümüne savundular. Rafıziler yani dini reddedenler, toplumsal mülkiyeti savundukları, feodalizmin derebeylik mülkiyet biçimini reddedip, devletçiliği bir feodal mülkiyet ilişkisi olarak benimsediği, Marksın belirlemesiyle bir “Asya tipi üretim tarzı” oluşturduğu için Osmanlı; Rafızilerin ilgisini çok çekmişti. Bu ilgi Bektaşilerle Rafızileri buluşturmuştu. Söz konusu ilişki, orta çağın “aydınlıkçı” savaşçısı olan Volt er’e kadar uzanmıştı. Volter bir mektubunda: “eşitlik, kardeşlik” sözcüklerini Bektaşilerden öğrendik diye yazmıştı. Türbesi, hala Budapeşte’nin Buda kesiminde olan Gül Baba, ve Balkanları mekan tutun, Sarı Saltık Rafızilerle kurmuş oldukları ilişki sonucu, Macaristan, Bulgaristan, Makedonya, Kosova gibi Balkan ülkelerine giderek Bektaşi kültürünü yaymışlardır. Bir Fransız tarihçinin: Osmanlıdan önce Avrupa ya gelip, Avrupa’yı ideolojik olarak feth edip kılıçla sonra geldiler dediği olay budur. Sarı Saltık ve Gül Baba, buralara Bektaşilik ideolojisi taşırken buralardan Anadolu ya da Rafıziliği taşımışlardır. O nedenle bir dönemler ve hala Alevilere küfür yerine “Rafızi” diyorlardı. Arının her çiçekten toplayıp bal yaptığı maddeler gibi, nitel bakımdan birbirine yakın olan ama, ayrı yerlerde bulunan insana dair ne varsa ya da nelere ulaşabilmişse bir araya toplayıp,bir bilim dağarcığı oluşturmuştur. Evrensel bir benzetmeyle ifade edecek olursam, nasıl ki, bugün üç bin yaşında olan Materyalizm; bilimsel ve insandan yana olan her şeyi devşirmişse, Alevilik- Bektaşilikte aynı şeyi Anadolu da, Asya da ve kısmen de Avrupa da yapmıştır. Alevilik-Bektaşilik, Bu alanlarda bilme ve insana dair neye ulaşabilmişse sahiplinmiş, yaşatmış ve tarihin derinliklerine kadar taşımış bir tarihsel ve toplumsal damar niteliğindedir. İşte mevcut durumda, yüz yılların birikimi olan bu insani değerler bütünü; içinde kendine alevi diyen bir takım kişi ve örgütlerin de bulunduğu bazı güçler tarafından soysuzlaştırılmaya ve bitirilmeye çalışılıyor. Yapısal Olarak Alevilik (Bektaşiliğin böylesi bir örgütsel yapılanması olmadığı ya da varsa ben bilmediğim için burada sadece Alevi örgütlenmesi üzerinde duracağım) Alevilik, yapısal olarak; yasama, yürütme, yargı gibi üç temel fenomeni içinde barındıran organize bir toplumsal yaşam biçimi niteliği taşıyordu. Ortaçağ koşullarında oluşturmuş oldukları bu uygar örgütlenme sayesinde, Osmanlının Şeriat sistemi dışında kalarak, sisteme gereksinim duymadan yüz yıllarca varlığını idame ettirmiştir. Örgütlenmesinin temelini oluşturan, yasama, yürütme, yargı fenomenleri; Osmanlının Şeriat sisteminin adaletinden daha uygar ve çağdaş bir içeriğe sahipti. Hatta Batı uygarlığının adaletinden bile çağdaş ve insancıldı.Batı uygarlığının, kısa bir süre önce hukuk sisteminden çıkartmış olduğu idam cezası, Alevi topluluğunun ceza sistemine hiç sokulmamıştı. Şeriatın, eli, kolu, bacağı vb. gibi uzuvları ya da kellesi kesilerek, batıda giyotine gönderilerek yapılan cezalandırmaların Alevi yasamasındaki karşılığı temelli ihraçtı. Böylesi uygar bir adalet, tek başına bile: Alevi topluluğunun yapısal olarak, eli kanlı bir topluluk olmadığını, elini insan kanına bulamadığını, dolaysıyla da “benim kabem insandır” aforizmasına ne kadar denk düştüğünü ifade etmeye yeter.

2

Kadın erkek eşitliği konusunda, Hıristiyan ve İslam uygarlıkları, bunlara bağlı tüm mezhepler, kadına hiçbir hak tanımazken Alevi-Bektaşilik, asırlar önceden, kadın erkek eşitliğini bir yaşam biçimi olarak benimsemiş ve hayata geçirmiştir. Politik uygarlıklar itibariyle de böyledir. Doğu uygarlıklarının İslam öncesi süreç katılmazsa, İslam dan sondaki süreçle, Batı uygarlığının burjuva devrimleri sürecine kadar kadın erkek özgürlüğü yokken Aleviler orta çağdan beri kadın erkek ilişkisinde eşitliği benimsemiş ve uygulamışlardır. Bu iki fenomen yani ölüm cezası ile kadın erkek eşitliği çağdaşlığın temel ölçütleridir. Ayrıca ülkesine ve diline sahiplenme bakımından da Osmanlıya denk bir konumda değildi. Osmanlı, İngilizler, Ruslar vb. gibi anavatanı,.anadili olan bir imparatorluk değildi. Osmanlı bir Cihan imparatorluğuydu. O nedenle de Anadolu’yu yurt bilen,yurt edinen Türkmenlere “e-Trak be idrak” diyerek aşağılıyordu. Türkmenler Bektaşi idiler. Bektaşiler, “eline ,beline diline sahip ol” özdeyişini savunuyorlardı. Eline yani ülkene, beline yani yaşadığın beldeye,yere, diline derken de konuştuğun dile sahip çık diyerek Osmanlıya ters düşüyordu. Osmanlının anavatan, ana dili önemsememesine, Arapça, Farsça biraz da Türkçe karışımından oluşun, Osmanlı dili diye uyduruk bir dille yetinirken, Bektaşiler, eline, beline, diline sahip çıkıp savunuyordu. Alevi-Bektaşilikte dil ve din düşmanlığı yoktur. Ama herkesin bir anadilinin olması da asla yadırganmaz. Tam tersine saygı duyulur. Örneğin Cemlerde ve semahta beyitlerin çoğu Türkçe söylenirken,”damma damma ali damm az kurbana cani Tamma” denerek nakaratları da Kürtçe söylenirdi. O nedenle de eline, beline, diline prensibi Türk dili şovenizmi anlamına gelmiyordu. Ama bazıları, bu politik ve felsefi içerikli fenomeni: eline sahip ol hırsızlık yapma, diline sahip ol yalan söyleme, beline sahip ol eşinden başkasıyla cinsel ilişkiye girme şeklinde yorumlayarak mistik bir kalıba sokmaya çalışmışlardır. . Alevilik, bir din, bir mezhep olmadığı gibi sadece bir inanç topluluğu da değildir. Organik bünyesinde taşımış olduğu, yasama, yürütme, yargı fenomenlerini orta çağdan yeni çağa kadar taşımış olan bir topluluğun yaşam biçimidir de. Alevi topluluğunun en üst toplumsal mercii durumunda olan Cem: sadece dini vecibelerin yerine getirildiği, dedenin vaazlarının dinlendiği bir arena değildir. Cem, aynı zamanda, suçun ve suçlunun yargılandığı, cezasının belirlendiği ve yürürlüğe konduğu bir merci durumundadır. Temizi de yoktur. Çünkü, yargılamayı Cem topluluğu yapmıştır, cezayı bu topluluğun canları kesmiştir ve yürürlüğe de aynı topluluk koymuştur. Daha üst bir merci olmadığı için de karar kesindir. Yavuz Sultan Selim’in bir gecede elli bin Alevi ailesini katletmiş olmasına, Osmanlı despotizminin zorbaca imhasına ve İslamın zoraki asimilasyonuna karşı Anadolu Aleviliği bu örgüt yapılanmasıyla varlığını koruyabilmiştir. Robinson’un “buluşların anası gereksinmedir” aforizmasında olduğu gibi Alevi örgütlenmesi de, Alevilerin kendilerini idame ettirmek için gereksinme duydukları ve oluşturdukları bir yapılanmadır. Aleviler, bu yapılanma ile, Osmanlı despotizmine ve İslamın zoraki asimilasyonuna karşı Cumhuriyete kadar yaşamını sürdürdü. Cumhuriyet istibdadı yıkıp, “laik devlet” yapısını ilan ettikten sonra Aleviler Cumhuriyetin, Mustafa Kemal in yanında yer aldılar. Dolaysıyla da yasama, yürütme, yargı yeteneğine sahip olan örgüt yapısına olan gereksinme ortadan kalkmaya başladı. Alevilerin yasama, yürütme,yargı yerini Cumhuriyetin yargı, yasama,yürütme sistemi aldı. Buna rağmen Aleviler, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra onlarca yıl daha geleneksel yapılarını korumaya devam ettiler. Ama her geçen gün söz konusu yapıya duyulan gereksinim ve dolaysıyla da varlık nedeni ortadan kalkıyordu.

3

Aleviliğin Zorunlu Olarak Gelip Dayanmış Olduğu Tarihsel Süreç Alevilik, Bektaşiliğin organize yapı bakımından, tarihsel ve toplumsal sürecini doldurmuş olduğunu belirtmiştik. Ama buna rağmen, belli zorlama yöntemlerle, Cemler düzenlenip, canlar toplansa da, hayatta karşılığı olmayan suni çabalara dönüşüyorlar. Dede’nin “çek özünü dara” dediği talibin cemaat, komşuları, dostları hakkında söyleyeceği bir şeyi yoktur. Çünkü ne sorunu varsa, nasıl bir sorunla karşılaşmışsa hepsini o ülkenin devlet kurumları eliyle çözmüştür. O nedenle oradaki topluluğa ve dedeye söyleyeceği fazla bir şeyi yoktur. Yanı örgüt yapılanmasının yasama, yürütme,yargı sitemi toplumsal gereksinmenin dışında kalmıştır. O Cem gerçek yaşamda hiçbir karşılığı olmayan ,sadece bir nostalji giderme işlemine dönüşmüştür. Örgütlü yaşam tarzının sonuna gelip dayanmış olunmasına rağmen yukarda belirtmeye çalıştığım yüzyıllar boyu devşirip, biriktirip, taşımış olduğu insani değer ve birikimlere olan gereksinme ortadan kalkmamıştır. Söz konusu bilgi birikimleri, İnsanlık için büyük önem taşıyor. O nedenle, bu birikim ve değerlerin yok edilmesi değil, bir üst düzeyde yeniden üretmesi gerekiyor. Kuşkusuz, bugün Türkiye de, kadın hakları, insan hakları, medeni haklar vb. gibi bir çok değer yasalarla teminat altına alınmış durumda. Ama bu insani değerlere bir yasaların korkusuyla saygılı olmak, değer vermek var, birde içselleştirerek saygılı olmak var. İnsana insanı özne olarak görüp insan sevgisiyle değer vermekle yasaların korkusuyla değer vermenin arasında çok fark var. Bu fark sahte ya da korkudan sevgiyle gerçek sevgi gibi bir farktır. Başka bir anlatımla, bu fark; Tayyip Erdoğan’nın sık sık söylediği gibi: “yaratılanı yaratandan ötürü severiz” aforizması yerine,”benim kabem insandır” özdeyişiyle, insanı insan olduğu için seven insan olma farkıdır. Evet bir çok insani değer yasalaştı, yasalarla teminat altına alındı. Ama insanlık tarafından içselleştirilmediği için her fırsatta ihlal edilebiliyor. İçselleştirilmiş insani değerlerle beslenmeyen yasalar fazla önem taşımıyorlar. O nedenle insanı özne yapmış olan Alevi-Bektaşi birikim ve değerlerinin yaşatılması önem taşıyor. Gelinmiş olunan bu tarihsel ve toplumsal süreç itibariyle Alevilik, ya insanlığın tarihsel bir değeri olarak, insanlıkla birlikte geleceğe taşınır, yada köpek balıkları tarafından imha edilmekten kurtarılamaz. Şu durumda, bilinen üç tane farklı dünya anlayışı fakat üçü de alevi olan yapılanmalar AlevilikBektaşilik dokusuna girmeye, onu etkilemeye ve yeni bir dokuya dönüştürmeye çalışıyor. Bunlardan birisi,ABD’nin ürünü olan “ılımlı İslam” ideolojisi, diğeri Alevi- Bektaşi örgütlü hareketi, üçüncüsü de, Aleviliği, “İslam ın Türki yorumudur” diyerek , “Türk -İslam sentezi” düzlemine sürüklemeye çalışan “Cem Vakfı” yapılanmasıdır. “ Türk İslam Sentezi “ Ve “Ilımlı İslam” Çabaları “Türk İslam sentezi” anlamına gelen, “Alevilik İslamın Türki yorumudur” teorisi ve pratik çabaları, faşist MDP’nin kurucusu, aynı partiden Malatya Milletvekili adayı olan, Cem Vakfı’nın başkanı Prof. İzzettin Doğan tarafından sürdürülüyor. Osmanlı despotizmi ve İslamın, zoraki asimilasyon baskılarına karşı varlığını idame ettirebilmek için, belki de dünyanın ilk illegal örgütlenmesini kuran Aleviler, çok acı trajediler yaşadı. Bütün bu tarihi gerçeklere rağmen, henüz ulus yokken, insanlar Osmanlı İstibdadı , altında yurttaş, vatandaş değil ümmet olarak yaşarken, İsminin önünde prof olan İzzettin Doğan, çıkmış olduğu bütün televizyon kanallarında, “Türk İslam sentezi” anlamına gelen: “Alevilik İslamın Türki yorumudur” diyerek Aleviliği Türk şovenizmine ve İslam a yamamaya çalışıyor. İslam kabul edildiği zaman henüz ne Türk ulusu diye bir ulus ne de Türk kültürü diye de bir ulusal kültür vardı. Sadece Türkler değil 1300- 1400’lerde hiçbir topluluk henüz uluslaşmamıştı. Dünyanın her tarafında, feodalizm egemendi. Halbuki ulus ve yurttaş ya da vatandaş faktörü, 4

kapitalizmle birlikte oluşmuştur. Henüz bir Türk ulusu, dolaysıyla da Türk ulusal kültürü yokken nasıl Alevilik İslamın Türki yorumu olabilir. Olmayan bir ulus, olmayan bir ulusal kültür nasıl olur da İslamın bir yorumu haline gelebilir. Kaldı ki, İslam’ın herhangi bir yoruma ihtiyacı olmadığı gibi hiçbir yoruma cevaz da vermez. İslam sözlü değil yazılı bir dindir. Ve dünyanın en detaylı, albümük ve komplike dinidir. Bir Müslüman’ın günlük yaşamından ahretine kadar ki bütün süre hem alın yazısı olarak hem de Kuran da kompütürize edilmiştir. Halbuki, Alevilik yazılı değil sözlü bir toplumsal yaşam tarzıdır. Çünkü illegal bir yaşam biçimi idi. O nedenle de yazılı değil sözlü ve geleneksel olmak zorundaydı. Bu yapısıyla İslam ı nasıl, niye yorumladı? Ya da istese de yorumlayabilirmiydi? Kuşkusuz, Alevilikle ilgili bu tanımın, zorlama olduğu, bilimsel ve verisel bir temelinin bulunmadığını İzzettin Doğan da biliyor. Eğer, “Alevilik İslamın Türki yorumu” olsaydı İzzettin Doğan’ ın kendisi alevi olamazdı. Çünkü İzzettin Doğan’nın babası Hüseyin Doğan Dersim li. Ceviz Pınar’ Köyüne dersimden kaçarak gelip yerleşti. Zaza dır ve çok iyi zazaca konuşurdu. Annesi Tamme Ana, Kürt bir aile olan Dede Köylü Hasan Efendi’ nin kızıydı. Türkçe bilmezdi. Hatta Türkçeye “zımmane kuçıkan” yani köpek dili derdi. Her Alevi gibi, Tamme ana da Dersim katliamından çok derinden etkilenmişti. Ancak, Hüseyin Doğan Millet vekili seçildikten sonra eğitimci tutarak Tamme Ana ya Türkçe öğrettiler. “Alevilik İslamın Türki yorumu” olsaydı, İzzettin Doğan’nın sülalesinde bir tek alevi bulmak mümkün olmazdı. Çünkü sülalesinde Türk yoktur. Sülalesi, Zaza ve Kürt tür. İzzettin Doğan’nın ana dili Türkçe değil Kürtçedir. Babasının ana dili ise zazacadır. Peki, İzzettin Doğan Aleviliği neden “Alevilik İslamın Türki yorumudur” diyerek, “Türk İslam sentezi” haline getirmeye çalışıyor? Daha önce de defalarca belirtmiş olduğum gibi Alevilik, bir din bir mezhep değildi. Orta çağdan beri varlığını sürdüren çağdaş bir yaşam tarzı olduğu için devlet ya da sistem istibdattan kurtulup çağdaşlaşınca Alevilikte kendini kolayca çağa uydurabildi. O nedenle de Cumhuriyet’in kurulması, Aleviliği yapısal olarak sarstı. Ama sahip olduğu kültürü ne Cumhuriyet ne de İslam içselleştirebildi. Aleviliğin kendisi de, Cumhuriyet in “laiklik” adına dayattığı Hanefi mezhebini ve Cumhuriyetin anti-demokratik yönetimini benimseyemedi. Alevilik böyle bir bocalama süreci yaşarken, Sosyalizm ideolojisi, Türkiye çapında yayılma gösterdi. Alevi halkının büyük bir kesimi bu ideolojiyi kendi kültürüne çok yakın buldu. O nedenle de Sosyalizme yakın durdu, destek verdi, savundu. 65 seçimlerinde Alevilerin güçlü desteğiyle, TİP parlamentoya 15 milletvekili soktu. Alevilerin bu ideolojik seçimi, sistemi ve sistemle işbirliği içinde olan bazı Alevileri çok rahatsız etti. (Sosyalistlerin Alevi-Bektaşilere yaklaşımının yanlışlığını daha önce,başka yazılarımda belirttiğim için bu yazıda değinmeyeceğim) Bu gidişe dur demek için, 12 yıldızlı bir aslanlı alevi partisi kurdular. 69 seçimlerinde parlamentoya sekiz milletvekili soktu. Böylece TİP zayıflatıldı. Ancak bir milletvekili çıkartabildi. Dolaysıyla da maksat hasıl oldu. Sonra da Süleyman Demirel’in tek başına hükümeti kurmaya millet vekili sayısı yetmediği için, Birlik Partisinin beş tane Alevi milletvekilinin her birini yüz bin liraya satın alarak hükümeti kurdu. Bütün Alevilerin tüzel kişiliği ve onuruyla oynandı. Böylece Aleviliği imha süreci fiilen başlamış oldu ve imhaya devam ediliyor. İzzettin Doğan da bu imha sürecinin aktörlerinden birisi. Ama fazlaca etkili olamadı. O nedenle de onun hemen yanı başına ABD’nin “ılımlı İslam” ideolojisini devreye soktular. Devrimcilik, ilericilik, demokratlık, sosyalizm düşmanlarının tüm çabalarına rağmen, Alevi kitlesinin büyük bir bölümünü sosyalizmden, solculuktan, demokratlıktan, devrimcilikten kopartamadılar. 5

Karşı devrim saflarına çekemediler. O nedenle de dokusal özelliğini bozup,sisteme ve “ılımlı İslam”a entegre etmeye çalışıyorlar. Osmanlı İmparatorluğu bir şeriat devleti olmasına rağmen, Türkiye de Suudi Arabistan, Sudan ya da İran gibi Şeriat sistemi toplumsal bir doku düzleminde oturtulamadıysa bunun önemle nedenlerinden birisi Alevi- Bektaşi topluluğu, onun taşımış olduğu felsefe ve yaşam tarzıdır. Büyük bir şeriat hevesiyle gelen AKP de başka engellerin yanı sıra, Alevi-Bektaşi engeline takıldı. Bunu en iyi dinciler biliyorlar. O nedenle de en çok onlar Alevi-Bektaşi kültürünü imha etmek istiyorlar. İmhanın en kolay yolunun kaleyi içten feth etmek olduğu bilinciyle Reha Çamur oğlu nu mükafatlandırarak, kaleyi içten fethe çalışıyorlar. Gelecek süreç, Çamuroğlu’nun da bu işi başaramayacağını gösterecektir. Yüz yılların birikmiş ve insani değerlerle bezenmiş, en baskılı tarihi süreçlerde bile kendini idame ettirmeyi başarmış AleviBektaşi kültürünün böylesi kurnazca, üç kağıtçılık yöntemleriyle ortadan kaldırılamayacağını bir kez daha göreceklerdir. Ama, hemen belirtmem gerekir ki, böylesi bir kuru güven; Alevi-Bektaşiliğin kendini bu baskılardan kurtarması ve yeniden üretmesi için yeterli bir güvence değildir. Çünkü Alevi-Bektaşilik, ya kendini yeniden üretmek ya da yok olma sürecine girmiştir. Eski örgüt yapısı, artık tarihsel ve toplumsal süresini doldurmuştur. Söz konusu yapı, sembolik olarak kendini idame ettirebilir. Ama Alevi-Bektaşiliği daha ileri bir boyuta taşıyamaz. Yeni bir örgütlenme ve ideolojik şekillenmeye mutlaka gereksinim vardır. Yeni bir ideoloji hem kendi iç hesaplaşması, hem de dış saldırılar için gereklidir. “Düşkünlüğün” tanımının yeniden yapılması gerekir. Örgütsel yapı itibariyle de öyle. Hem iç toparlanma, hem de dış saldırılara karşı savunma gerektirecek yapıda bir örgütlenmeye gereksinim vardır. Bölesi bir ideolojik ve örgütsel yapıyı hiç kimse ıssız bir odaya oturup, çizip şekillendiremez. Hem güçlü bir ideoloji hem yetenekli bir örgüt ancak ve ancak mücadele sürecinde ve kitleler tarafından oluşturulabilir. Ancak iki ayağının olacağı kesin. Birisi, Türkiye sol ve Kürt hareketi örgütlenmesinin öğelerinden birisi olarak davranıp, organize olmak, diğeri de, dünya toplumsal ilerlim sürecine ve onun organik yapısına sağlam bağlarla ilişki içinde olmak. Tabii ki, Türkiye solu ve Kürt hareketinin de Alevi-Bektaşi örgütlenmesine katkı yapması gerekir. Teslim TÖRE

6