You are on page 1of 6

TARİHSEL SÜREÇ İÇERİSİNDE TÜRK EKONOMİSİ

Evren ARIK
Bülent GÖKDEMİR
Hamit GÖNÜLDAŞ

Bu çalışmada güttüğümüz ana amaç; ulusal değerleri kendisine erek alan, düşün ve uygulama
sahasında geçerliliğini ve başarısını kanıtlamış olan Kemalist ekonominin temel ilke ve gerçeklerinin
işlenmesidir. İzlenecek bu süreç sonunda; günümüzde, Kemalizm ile sahip olduğumuz ulusal ekonomi
politikalarından ne kadar uzaklaşıldığı anlaşılacaktır. Milli ekonominin ana hatları ortaya konurken
istatistiki verilerden de yararlanılarak toplumsal ve tarihsel bir süreç izlenecektir.
1) Orta Asya’dan Osmanlı’ya:
Orta Asya’daki Türk toplumlarında göçebe olmanın ve iklim koşullarının sonucunda hayvancılığın
geçimde en önemli kaynak olduğunu görüyoruz. Buradan batıya doğru hareket etmeye başlayan
Türkler’de bu hareket ediş, yanında yerleşik yaşamı da getirdi. Bunun sonucunda giderek toprak ve
tarımsal üretim öne çıkmaya başlar. Osmanlı’da da yüzyıllarca toprağa bağlı yaşam hakim olmuştur.
Osmanlı düzeninin temelinde daima denge politikalarını görürüz. Bu ekonomide de böyle olmuş ve
devlet bu dengeyi sağlamak için ekonomik ve sosyal yaşamı neredeyse askeri bir disiplin altında
tutmuştur.
1550’lere kadar gayet başarılı olan bu sistemin, bu tarihten başlayarak statik dengelerinin
bozulduğunu görüyoruz. Bozulmanın iç çelişkilerden çok dış etkenlere dayandığını savlayan Koray
Başal ise bunları şu maddeler altında topluyor: kapitalizmin doğuşu, merkantalist ekonomik görüşlerin
ortaya çıkışı, büyük buhranın doğurduğu fiyat hareketliliği, altın ve gümüşün Amerika kıtasından
Avrupa’ya gelişi (Osmanlı parasının değerini etkilemiştir)... Fakat bu sorunların ileride iç sorunlarla
desteklendiği de açıktır.
2)Anadolu’nun Sosyal Yapısı - Ticaret - Azınlıklar:
Yılmaz Karakoyunlu Anadolu insanının ekonomik açıdan azınlıkların elinde oyuncak olmasını
şöyle açıklıyor: “İslamiyet’in ‘mütevekkil karakteri’ ve tasavvufi değerleri Ahilik kurumu bünyesinde
en zengin ve en geniş ölçekte uygulama fırsatı kazanmıştı. Bir lokma, bir hırka felsefesi ile ticari çıkar
kavramı çelişiyor ve bu çelişkide felsefi rahatlık tercih ediliyordu. Bu kurumların rekabetçi nitelik
yaratmayan eğitim modeli vardı.” Artık yeni bir dünya doğmaya başlamıştı ve bir dönem Anadolu’yu
baştan sona imar eden ve toplumsal barışın oluşturulmasında büyük katkıları olan bu kültür, bu yeni
dünyayı içine sindiremiyordu.
Bu ortam içerisinde özellikle 15. yy.’dan sonra İspanya’dan göç eden Museviler “yeni tüccar”
anlayışını da beraberlerinde getiriyorlardı. Ahilik kavramı içerisinde yaşayan Anadolu’da rekabetin
tohumlarını atan bu insanların, ekonomiyi neredeyse tamamen kontrol altına alması çok uzun zaman
almadı.
3)Islahat Çabaları ve Çöküş:
Gelişme döneminde üç kıtaya yayılma ve dünyaya hükmetmenin verdiği özgüvenle önce batının
yeni çehresine ilgisiz kalmayı tercih eden Osmanlı zaman geçtikçe, yeniden doğmakta olan bu
dünyaya yüzünü çevirmeye başlar. Bu noktadan başlayarak kendini batıya göre yenilemeye başlayan
Osmanlı’da, Batı’yı tanıma çabaları asla bir bütünlük arz etmemiştir. Parça parça yapılan bu tanıma ve
düzenleme çabalarından en önemlisi sayabileceğimiz Tanzimat dahi amaca çok uzak kalmaktan
kurtulamamıştır.
Bu başarısızlığın temelinde Tanzimat’ın ulusal ekonomi kavramını anlayamamış olması yatar.
Tanzimat’ın mali politikası son derece zayıftır. Aynı zamanda bu dönemde başlayan moda anlayışı ve
batı mallarını tüketme çılgınlığı yerli üretimi çaresiz bırakmıştır.
Ziya Gökalp Tanzimat ekonomisini İngiliz liberalizminin Türkiye’ye uyarlanması olarak görmüş
ve şu şekilde eleştirmiştir: “Her ülke kendisine has bir milli ekonomi teorisi geliştirmiş olmasına
rağmen, sadece zavallı Türkler bu İngiliz teorisinin esiri kalmaya devam etmişlerdir.”
Konuya emperyalizm temelinden bakan Niyazi Berkes ise Tanzimat ve Islahat fermanlarının
kapitalizmin çıkarlarına uygun üst yapı kurumlarını Osmanlı topraklarında bina etmek amacıyla
hazırlanmış bir anlaşma olarak eleştirir.
Sonuçta Tanzimat batıyı kopya etmeye çalışma çabasının çok da ötesine geçememiştir. Fakat
Tanzimat’ın daha sonraki model niteliği asla küçümsenmemelidir.
4)Uçurumun Eşiğinde Bir İmparatorluk:
Önce Batı’yı görmezden gelme, sonra fetihlerle sorunu geçiştirmeye çalışma, orduyu ıslah
çalışmaları, Batı’yı anlamaya çalışma, iç dinamiğin parçalanması... 20. yy.’a girildiğinde Osmanlı
artık sorunlarında boğuluyordu.
Osmanlı’da üretimin temel taşı olan zanaatkarlara son darbe de 19. yy.’daki ticari anlaşmalarla
vuruldu. Burada şu örnek, konuyu son derece net açıklayacaktır: İstanbul’da eskiden beri 2750
kumaşçı tezgahı varken, 1838’deki Balta Limanı Antlaşması’ndan 40 yıl sonra bu sayı 25’e
düşmüştür. Burada ekonominin yapısal sorunları şu şekilde belirlenebilir:
i)Osmanlı’da temel sanayi kurulamamıştır. Makineleşme alanında bir yüzyılda olan değişme, 19.
yy.’da makine ve tesislerin İngiliz yapısı iken, 20. yy.’da daha çok Alman yapısı olmasından ibarettir.
Olan sanayi de montaj niteliğindedir.
ii)Osmanlı Sanayii yakın pazar için tüketim malları üretimi yapacak tarzdadır.
iii) Gerekli hammadde ve ara malların büyük çoğunluğu ithaldir. Şekercilik için şeker, matbaacılık
için kağıt ithal edilmektedir.
iv)Osmanlı Sanayii, ülkedeki maden üretimi ve tarımsal üretimle sağlıklı bir bütünleşme
gösterememiştir. Aksine bunlar yabancı sermayenin birer parçası olmuştur. Üretimin üç dinamiği
parçalanmış, sağlıklı bir yapının olması engellenmiştir. Osmanlı bir yandan Avrupa’nın sanayi
mallarına pazar olurken öte yandan hammadde üretimi ile Avrupa ekonomilerinin tamamlayıcı bir
parçası olmuştur. Avrupa’ya hammadde satıp mamul madde almak şeklinde işleyen bu süreç Osmanlı
ekonomisinin bir bütün halinde gelişme imkanını ve Osmanlı zanaatkarlarının yanlarında işçi
çalıştırarak kapitalistleşme şanslarını yok etmiştir. Daha çok toprak sahipleri ile ticaret sermayesi
yararına işleyen bu sürecin, ekonominin bir bütün halinde büyümesine ve bu arada yerli sanayinin
gelişmesine engel olacağı açıktır. Olan sanayinin de dağılımı çok dengesizdir. Sanayi kurumlarının
%55’i İstanbul’dadır. Ayrıca, en az işçi gündelikleri kadınların en çok çalıştığı alanlardadır. İşçinin
üretim kabiliyeti düşük, eğitimi yetersizdir. İstanbul dışında elektriğin olmaması, Osmanlı üretiminin
ancak Avrupa sanayilerinin rekabetinin izin verdiği alanlarda ve ölçüde yaşama hakkına sahip olması,
okuryazar oranının %11 olması da konuyla ilgili aydınlatıcı örneklerdir.
Osmanlı değil sanayi, geleneksel geçim kaynağı olan tarımda da bir varlık gösteremiyordu.
1323’lerde ithalatın %15-16’sının buğday, un ve şeker olması, tarımdaki geri kalmışlığın boyutlarını
anlatmaya yeter.
Dış ticarete baktığımızda ise, 1300-1314 arası dışalımın %58.4’ünün tüketim maddeleri olduğunu
görmekteyiz. Yatırım mallarının oranının ise %10 geçtiği görülmemiştir.
Bu tabloya baktığımızda artık imparatorluğun bu yükü çekemeyeceği ortadadır. Sefalet içindeki
Anadolu’yu değiştirecek, yüzyıllardır süren uykumuzdan bizi silkerek uyandıracak, reformla
çözülemeyecek şeyleri devrimle çözebilecek yeni bir güç gerekmekte ve bu güç de o sıralarda
Anadolu’dan doğmaktaydı.
5)Lozan ve İzmir İktisat Kongresi:
Yıllardır süren savaşlar, birinci dünya savaşı yenilgisi, işgal orduları, sefalet, milli kurtuluş savaşı
ve sonunda Lozan.
Lozan, yeni Türkiye’nin uluslararası ilk sınavı. Burada ülkenin amacı siyasi ve ekonomik
bağımsızlığımızı tam anlamıyla sağlamaktı. Lozan’da en önemli tartışma konularına baktığımızda
bunlar arasında ekonominin ağırlığı açıkça görülecektir. Kapitülasyonların kaldırılması, Osmanlı
borçları, gümrük düzenlenmesi, savaş zararları bunların en önemlileridir. Bunlardan özellikle gümrük
düzenlenmesi son derece sert tartışmalara sahne olmuştur. İlk sınavında Türkiye son derece başarılı
olmuştur. Yakup Kepenek, “Lozan Anlaşması’nın ekonomik ve mali hükümlerinin olağanüstü bir
biçimde Türkiye’nin yararına düzenlendiği değerlendirilmesi, o günün koşullarında bir abartma
sayılmamalıdır” görüşünü savunmaktadır.
Bu sırada İzmir’de toplanmakta olan iktisat kongresi memleketin iktisat örgütünün oluşturulmasını
müzakere edecek ve ticaret, işçi, sanayi erbabı sendikaları örgütü meydana getirecektir.
Kongrenin en dikkat edilmesi gereken noktası sınıfsal yapısıdır. Üyeler Türkiye’nin bütün
sınıflarından alınacaktır. Şirket ve banka temsilcileri de çağrılmıştır. “Yeni Türkiye yükselirken,
sabanın, çekicin, emeğin ve bütün mesleklerin hakkını istemeyi davasının başında görüyor. Özgürlük
ve bağımsızlığın sırrı buradadır.” Ekonominin çeşitli unsurlarının birbirlerini tanımaları
amaçlanmıştır. İhtiyaç ve beklentiler öğrenilecek, onlara tavsiyelerde bulunulacaktır. Sendika ve
kulüpler kurulacak, sonra bunlar bir genel merkeze bağlanacaktır. Bu merkez ekonominin
gereksinimlerini hükümete bildirecek, dış ekonomik ilişkiler de bu örgütle yapılacaktır.
Kongrenin toplanış amacı ve çalışmalarına baktığımızda Osmanlı yapısının aksaklıklarının son
derece iyi görülmüş ve tahlil edilmiş olduğunu görüyoruz. Osmanlı’daki parçalanmış ekonomik
yapıya, ekonomideki yabancı egemenliğine, ulusal ekonominin olmayışına, örgütsüzlüğe ve en
önemlisi işçi haklarına değinilmiştir.
Kararlar:
-Çiftçi Grubunun Esasları: Aşar’ın kaldırılması, çiftçilerin eğitimine önem verilmesi, ihraç edilecek
bazı tarım ürünlerinin işlenmiş olması zorunluluğu en önemli hükümlerdir.
-Tüccar Grubunun Esasları: Burada alınan kararlar milli bir ekonomi kurulması, tüccarımızı
yabancı rekabetten korunması ve himayekar bir gümrük sisteminin oluşturulmasıdır.
-Sanayi Grubunun Esasları: Hemen tüm maddeler ulusal sanayinin kurulmasına yöneliktir.
-Yabancı Sermaye Hakkında Esaslar: Yabancı sermayenin inkar edilemeyeceği hükme bağlansa da
devlet, tavrını net bir şekilde ulusal sermayeden yana koymuştur. “Ülkemiz Yabancı sermayeye her
türlü kolaylığı göstermeye hazırdır, ancak ülkemizi hiçbir ülkeden geri görmüyoruz ve esirler ülkesi
olamayız. Uygar bir millet gibi muamele gördüğümüz sürece kapılarımız açıktır.”
-İşçi Grubunun Esasları:
*Sendika hakkının tanınması,
*8 saat mesainin kabulü,
*Doğum ve evlilik izinleri,
*1 Mayıs’ın Türkiye işçileri bayramı olarak kabulü,
*Açılacak tüm işlerin Türk emekçisine tahsisi,
*Maden ocaklarındaki işçilerin 6 saat mesaisinin bir gün kabul edilmesi, 18 yaşından küçüklerin ve
kadınların ocaklarda çalıştırılmaması,
*Hastalıklarda üç aya kadar ücretli rapor verilmesi.
İşte tüm bunlardan da anlaşılacağı gibi Kemalizm, batıdaki ulusların elde etmek için onyıllarca kan
döktüğü hakları kendi işçi ve köylüsüne armağan etmiştir.
Kongrenin anahtar sözcüğü ulusalcılıktır. Diğer önemli öğe, Osmanlı’nın yanlışlarının anlaşılması
ve radikal bir yapısal değişikliğe gidilmesidir.
6)1923-1929:
Türkiye Cumhuriyeti ekonomik yönden çok güç koşullar altında kurulmuştur. Geçimini en ilkel
yöntemlerle tarımdan sağlamaya çalışan yoksul ve eğitimsiz bir halk, yerli ürünler yerine ithal malları
korumayı amaçlayan bir gümrük rejimi, demir ve deniz yolları ile en önemli sektörlerde faaliyet
gösteren yabancı şirketler, devlet borçlarının tahsili için kurulan Düyun-u Umumiye, ticareti ellerinde
tutan azınlıkların ülkeyi terk etmesi ve yerlerine çiftçi Türkler’in gelmesi, kalifiye eleman yetersizliği,
kültürel ve teknolojik düzeyin düşüklüğü, ülkenin ekonomik düzensizliği hep cumhuriyetin devraldığı
mirasın parçalarıdır. Bu mirasın, ekonomik yaşamı özel teşebbüse vererek devleti düzenleyici olarak
gören ve tercihini liberal bir düzenden yana koyan İzmir İktisat Kongresi’nin de en büyük ayak bağı
olacağı açıktır.
Kongre sonrasında devlet özel girişimi teşvik için pek çok girişimde bulunmuş ve yoğun bir çaba
göstermiştir. Fakat 1930’lu yıllara kadar süren tüm bu destek ve teşviklere karşın özel sektör istenen
gelişmeyi gösterememiştir. Bunun en önemli nedeni ise sermaye birikiminin son derece az olması ve
yukarıda belirttiğimiz olumsuz koşullardır. Teknik bilgi, teknoloji ve iş deneyimi eksik olan; girişim
yeteneği, kalifiye eleman ve teknik personel yokluğu da diğer önemli sebeplerdir. Tüm bunların
üzerine gelen 1929 ekonomik buhranı, devletin ekonomik konumunun değişmesini zorunlu kılmıştır.
7)1929 Ekonomik Buhranı:
Bu zamana kadar iç sorunlarıyla boğuşan Türkiye Cumhuriyeti’nin bundan sonra buhranın neden
olduğu pek çok sorunun da üstesinden gelmesi gerekiyordu. Bunlar; dış ödemeler dengesinin açık
vermesi, Türk parasının değerindeki önemli düşüşler, ülkenin deflasyona girmesi, dış ticaret
dengelerinin Türkiye aleyhine gelişmesi şeklinde sıralanabilir.
İşte genç Türkiye Cumhuriyeti böyle koşullar altında 1929 yılına giriyordu. Fakat bu buhrandan
umulmadık bir başarıyla çıkacaktı. İnançlı insanları, dinamik kadrolarıyla mağrur ve dikbaşlı
cumhuriyet, ikinci devrimi ekonomide yapmaya hazırlanıyordu. Sadece süngüyle değil, ekonomik
savaşta da galip olmalıydık.
Dünyanın gelişmiş kanadı, önceleri tüm dünyanın sorunu olan bu buhranın ortak liberal
politikalarla aşılması gerektiği fikrini bize dikte etmeye çalışırken, Türkiye’de ulusal kurtuluş
hareketimizin bilincinde olan bir grup ise buhranın ulusal çözümlerle aşılmasını savunuyorlardı. Bu
görüştekilere göre buhran bizim gibi ülkeler için çevrenin merkez baskısından kurtularak kendisini
geliştirmesi gibi yararlar sağlayabilirdi. Bu grup ulusal kurtuluş hareketine yeni boyutlar getirmek
istiyordu. Ve ulusalcı çözümler uygulamaya konuldu. Gelişmiş ülkeler ise kısa bir süre sonra
fikirlerinde önemli değişiklikler yaparak ulusal çözümlere yönelmeyi düşünürken, Türkiye
Cumhuriyeti bunu çoktan uygulamaya başlamıştı.
Raporlar ve Yabancı Uzmanlar:
Buhrana çözüm arayışlarında Şakir Kesebir tarafından hazırlanan plan, özel sektör eliyle
kalkınmaya daha fazla önem verilmesi ve ekonomik politikada yapısal değişiklik olmaması gerektiğini
savunmakta, devletin yalnızca denetleyici ve altyapı kurucu olmasından yanadır. İthalatın kısılmasına
karşıdır. Fakat böyle bir kriz ortamında yeni ve köklü tedbirler arayan hükümet tarafından kabul
görmemiştir.
Buhranın başlangıç döneminde her zaman olduğu gibi yabancı bazı dostlarımız (!) bize yardım
etmek ve tavsiye vermek için bir rapor hazırlamayı ihmal etmemişlerdir. Bu raporda Türk parasının
bazı özel durumlardan dolayı iyi durumda olduğu, ama ileride hızla değer kaybedeceği gibi felaket
haberlerinin hemen ardından, Merkez Bankası’nın kurulamayacağı, demiryolu gibi aşırı harcama
gerektiren projelerin hemen durdurulması gerekliliği gibi öneriler yer alıyordu. Bu rapor da kabul
edilmedi. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti bunu takip eden yıllarda hem ülkeyi bir baştan bir başa demir
ağlarla örmeye devam etti, hem de Merkez Bankası’nı kurdu. Paramız da uluslararası piyasada giderek
değer kazandı.
Türkiye’nin dış borçlarının ertelenmesi isteği üzerine, ülkemize ekonominin durumunu araştırmak
üzere gelen Charles Rist’in raporu dikkat çekicidir. Burada Rist sermaye ihracını savunmuş ve kamu
kesiminin yaygınlaştırılmasına karşı çıkmıştır. İşin ilginç tarafı, Rist bu önerileri yaparken sermaye
ihracı piyasaları çökertmekte ve batılı ülkeler kamu kesimine önem veren ulusalcı tutumlara
yönelmekteydiler. Diğer önerileri ise Türk parasının altın karşılığının oluşturulması (diğer ülkeler bu
uygulamayı terk ediyordu) ve Düyun-u Umumiye benzeri bir yapının kurulmasıdır. Fakat bu arada
ülkenin sanayileşmesinden tek cümleyle bile bahsetmemiştir.
-Önlemler:
Ürettiğinden fazla tüketen bir toplumun ekonomik dengeyi kuramayacağını bilen hükümet; dış
ticaret dengesini sağlama, paranın değer kaybını önleme, sosyal dengeyi kurma gibi amaçlarla tüketim
normlarını değiştirmek ve halkı tasarrufa yöneltmek amacıyla Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’ni
kurar. Cemiyet halka yayılarak 273 şube açmıştır.
Türk parasını stabilize etmek ve spekülasyonu önlemek amacıyla, sermayesinin büyük bölümünün
ulusal olmasıyla önem kazanan bankalar arası bir konsorsiyum kurulmuştur.
Milli sanayimizin kabiliyetinin gösterilmesi, sanayi programının geliştirilmesi ve sanayi
işbirliklerinin kurulması için Milli Sanayi Sergisi ve Kongresi düzenlenmiştir. 1930 ekonomik planı ve
Merkez Bankası’nın kurulması diğer önemli gelişmelerdir. Burada sanayimizin gerekli şekilde
gelişebilmesi için asgari 10 senelik program tespiti ve mekanizmanın oluşturulması fikri, böyle bir
buhranda dahi Türkiye Cumhuriyeti’nin günü kurtarmaktan ne kadar uzak olduğunu anlatmaktadır.
Cumhuriyetin buhran dönemindeki en önemli adımlarından biri de dış borçlar konusundadır.
Borçlarının ertelenmesini istemiş, fakat önce itiraz etmeyen borçlar komisyonu sonradan tutumunu
sertleştirmiştir. Türkiye’nin geri adım atmaması üzerine ise kararını değiştirmek zorunda kalır.
Anlaşma Aralık 1932’de olur. Türkiye değil 1928’deki anlaşma, 1931’deki isteklerinden bile iyi
şartlar sağlar. Ayrıca borç ödemeden geçen bu dört sene ekonomiyi oldukça rahatlatır, dengeler
oluşturulur. Cumhuriyet, kararlılığı ve zamanlaması sayesinde bir kez daha galip gelmiştir.
Gümrük politikaları ve 1931’de toplanan 1. Ziraat Kongresi ile tarım alanında da önlemler
alınmıştır.
Buhranın sonucunda ekonomik alanda büyük bir zafer kazanılmıştır. Liberal ekonomiye olan güven
sarsılmış, devlet ekonomide aktif rol alma zorunluluğu duymuş ve önce “mutedil devletçiliğe”, sonra
da”doğrudan devletçilik” adını verdiği sisteme geçmiştir. Liberal ve dış kaynaklı çözümler tam
anlamıyla başarısızdır. Kemalist yönetimin erdemi bağımsız bir politika izleyebilmesidir.
Ekonomik yapıdaki bu değişim sonucunda cumhuriyetin başındaki toprak ağası, tüccar, bürokrat
koalisyonunun yerini sanayici (devlet), tarımcı koalisyonu almaya başlamıştır. Bunun nedeni, toprak
sahiplerinin ürün taleplerini doğuracak hızlı sanayileşmeyi isterken, tüccarın bunu istememesinden
doğan ayrımdır. Böylece cumhuriyet toplumsal dönüşümü de sağlamaya başlamıştır.
1933-1938:
Buhranı başarıyla atlatan Türkiye planlı devletçilik yıllarına girmiştir. Bu dönemin adı, devlet
eliyle sanayileşmedir. Daha süratli kalkınmayı sağlamak üzere, devletin sermaye birikimini, gerekli
teknik kadronun yetiştirilmesini ve endüstrileşme hareketlerini üstüne alması, başlıca temel
endüstrileri kendisinin kurması ve işletmesi dönemin ekonomik anlayışını oluşturur. Bu dönemde
birinci beş yıllık sanayi planı yapılmış ve başarıyla uygulanmıştır. Yeni demiryolları inşa edilmiş, ufak
çapta baraj ve silah yapılmış, pek çok endüstri dalında büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Bunlar sosyal
yapıda da büyük bir değişim yaratmıştır. Bu dönemin temel amacı dışarıdan aldığımız temel tüketim
malları ile çimento, kağıt gibi bazı sanayilerin oluşturulmasıdır. “Bu çerçevede olağanüstü
sayılabilecek bir girişim, demir-çelik işletmesinin kurulmasıdır. Bu girişimi yalnız ulusal
bağımsızlığın bir simgesi saymak yanlış olur. Demir-çelik üretimi yerli maden kaynaklarının
değerlendirilmesine katkıda bulunuyor ve ekonominin diğer kesimlerine, özellikle yerli savunma
sanayiine girdi sağlıyordu.”
İlk Yılların Muhasebesi:
Cumhuriyetin ilk yıllarına baktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. Ekilebilir arazinin ancak
1/6’sı kullanımda; işyerlerinin %79’u dörtten az işçi çalıştırıyor, işletme başına 2,5 kişi düşüyor,
100’den çok işçili yerler %0,24 oranında. Bu kuruluşların yalnızca %4,32’si motora sahip, kalanlar kol
gücü kullanıyor. Büyük bir dış ticaret açığı var. 1912 öncesinin Osmanlı borçlarının %62’si, daha
sonrakilerin ise %73’ü üstlenilmiş durumda. Osmanlı’nın son döneminde bütçenin çoğu borç
faizlerine gidiyor. 1927’ye kadar sürekli açık bütçe var.
Bu koşullarda işe başlayan gösterdiği gelişme şaşırtıcı, etkileyici ve gurur vericidir: 1923’te 341
fabrikamız varken sadece 1928-1934 arasında 704 fabrika açılmıştır. İş Bankası’nın tasarrufları
1924’te 12.554 TL, 1930’da 3.913.655 TL’dir. Ziraat Bankası’nın sermayesi ise 1919-1929 arasındaki
10 yıllık dönemde 1.678.769’dan 6.302.089’a çıkmıştır. Ulusal bankaların toplam mevduattaki payının
1920’de %32, 1930’da %84 olması, ulusal sermaye oluşturma yolundaki atılımın göstergesidir.
1929’da dış ticari dengeyi korumak için kabul edilen kontenjan ve takas antlaşmasının sonuçları da
1930’larda alınmıştır. 1933’te Türkiye bu antlaşmayı başarıyla uygularken, Avrupa henüz çıraklık
aşamasındaydı. Dış ticarette malımızı alanın malını almak esastır. Buradan yola çıkarak mal dengesi
üzerine çeşitli ülkelerle antlaşmalar imzalanmıştır. Bir zamanların sömürge imparatorluğu olan, daha
on sene önce topraklarımızı yağmalayan İngiltere, Klering Antlaşması’ndan sonra 70 satar 100 alır
durumuna düşmüştür. Dış ticaret 1937’de 25 milyon, 1938’in ilk on ayında 44 milyon fazla vermiştir.
Sanayi üretimi 1927’de 82 milyon, 1937’de 225 milyon değerindedir. Merkez Bankası’nın altın
stoğu 1932’de 14,5 ton, 1946’da 210,8 tondur. Dünya sanayi üretimindeki pay 1929’da %0,14 iken
1933’te %0,23’tür.
1923’te 50 milyon KWS olan enerji üretimi 20 yılda 9 kat artarak 453 milyon KWS’ye
çıkmıştır.
Ulaşımdaki gelişme de diğer alanlardan geri kalmamış, hatta kalkınmada başı çeken unsurlardan
olmuştur. Demiryolu uzunluğu 1923’te 3.756 km iken, 1935’te 6.639 km’ye ulaşmıştır. Karayolları ise
1923’te 18.35 km, 1940’ta 41.582 km’dir. Havayollarında taşınan yük 1933’ten sonraki 5 yılda 5
tondan 90 tona çıkarken, deniz ticaret filosu da birkaç yılda 35 bin tondan 70 bin tona ulaşmıştır.
Ulusal Paranın Durumu:
1930’da emperyalist devletlerce değerinin yakında düşeceği savlanan paramızın korunmasında son
derece başarılı olunmuştur. Örneğin sterlin 1930’da 1032 kuruşken, 1938’de 616 kuruştur. Merkez
Bankası’nın kurulması da gerçekleştirilince yabancı bankalar, ulusal rakipleri karşısında güç
kaybetmiş ve sürekli zarar etmeye başlamışlardır. Paranın değer kazanması aynı zamanda yabancı
şirketlerin karlılığını azaltmış ve bunların satın alınmasını kolaylaştırmıştır. Ayrıca dış borç yükümüz
de azalmıştır. Ancak paradaki bu değerleniş bugün bize çok yabancı olan bir soruna yol açmış,
hükümet Türk Lirası’nın yüksek değeri nedeniyle ihracatı arttırmakta zorlanmış ve karşılıklı ithalat
antlaşmalarına gitmiştir.
Türkiye bütçe açığı vermemeye özen göstermiştir. %3,5 açık verilen 1933-1934 mali yılı dışında
denk bütçenin sağlandığı, dahası 3 dönemde de bütçenin fazla verdiği görülür. Bu dış dünyadaki
saygınlığımızı arttırmış, güvenilir ve başladığı işi bitirir imajının kabul edildiği kredilerinden anlaşılan
genç Türkiye Cumhuriyeti, batıya rağmen batının saygın bir üyesi olmuştur.
Tüm bu gelişimin halkı sömürerek yapıldığı kimilerince iddia edilmektedir. Oysa ki Türkiye tam
tersine halka rağmen değil, halkla birlikte gelişmeyi tercih etmiştir. Bu durumu sanırız şu örnek
oldukça iyi açıklıyor: 1938’de Balkanlar ve Ortadoğu’daki bazı memleketlerde kişi başına düşen borç
44 lira ile 165 lira arasında değişirken, ülkemizde 21 lira 37 kuruştur.
Devlet bu dönemde köylüye de özel bir ilgi göstermiştir. 1933’lerde “İskan ve Toprak Kanunu”
adını taşıyan bir tasarı ile tapusuz toprakların devlete maledilmesi ve daha sonra da bu arazilerin
topraksız ailelere dağıtılması isteniyordu. Anlaşılacağı üzere devlet, üzerindeki feodal baskıya karşın
yönünü köylüye çevirmişti. Köylülerle ilgili bir spekülasyon ise 1. beş yıllık sanayi atılımının
finansmanının külfetinin köylüye yüklendiğidir. Halbuki “Olağanüstü Vergiler” uygulamasından
tarımda çalışanlar muaf tutulmuştu. Ayrıca daha önce de 1929 buhranı sırasında, aşar yeni kaldırıldığı
için vergi indirimine gidilememiş ama tarım girdilerinin fiyatlarının düşürülmesine çalışılmıştır.

KAYNAKÇA

1)Türk Ekonomisinde Çağdaşlaşma Süreci, Yılmaz KARAKOYUNLU


2)Atatürk ve Sosyal Demokrasi, Arif ÇAVDAR,Cumhuriyet Gazetesi, 06.08.1994
3)Cumhuriyet Döneminde Denk Bütçe Politikasına Geçiş, Dr. Nevin COŞAR, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Mart 1995, Sayı: 31
4)Atatürk Döneminde İktisadi Yapılanma ve Celal BAYAR (1920-1938), Dr. M. Akif TURAL
5)Türkiye İktisat Kongresi, Gündüz ÖKÇÜN
6)Uygulamaya Geçerken Türkiye’de Devletçiliğin Oluşumu
7)Türkiye Ekonomisi, Doç. Dr. Koray BAŞAL
8)Gelişimi, Üretim Yapısı ve Sorunlarıyla Türkiye Ekonomisi
9)1929 Ekonomik Buhranında İktisadi Politika Arayışları, İlhan TEKELİ-Selim İLKİN

* Bu yazı ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu yayın organı düşün dergisinin 9.sayısının 20-25
sayfalarında yayımlanmıştır.