You are on page 1of 6

MUHAFAZAKÂR KİSVE

ULUS BAKER

(Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, cilt 5: Muhafazakârlık, editör:


Ahmet Çiğdem)

Önce önümüze bir fikir koyalım ve onu eğip bükerek yolumuzu bulmaya
çalışalım: Muhafazakârlığın geçmişe yönelik olduğu, geçmişin ve
geleneğin değerlerini muhafaza etmek olduğu fikrini bir kenara
bırakarak, aslında tam da şu anın ütopyası olarak değerlendirilebilecek
bir bakış tarzı olduğunu bu meseleden çok canları yanmış bir kuşak
olan Frankfurt Ekolü ve çevresi yeterince temellendirdiler. Özellikle de
Macar sosyolog Karl Mannheim dil sosyolojisinin (sanıldığı gibi yalnızca
Erkenntnissziologie'nin yani Bilgi Sosyolojisinin kurucusu değildi
Mannheim) temelini oluşturduğunu kabul edebileceğimiz şu soruyu
sorduğunda bu temayı yeterince yakalamış görünüyordu: Gazetedeki
bir yazıyı önüme aldığımda, bana bu yazı "muhafazakâr", bu yazı
"ilerici" dedirten şey nedir? Bunun bir "dil" olduğunun ayırdına hemen
varmamız gerekir. Ancak belli bir bağlamda işlediği ölçüde, dönemin
bazı bildik sorunlarına cevap vererek bu "ayırdına varma" işini bazı
tutamaklara kavuşturduğu ölçüde... Bu tutamakların somut olgulara ya
da tarihsel ana ait olmaları da gerekmediğinden (çok daha genel ve
müphem bir hissiyatlar alanından da türeyebilirler) Mannheim'ın açtığı
"dil sosyolojisi" alanının günümüzde de ne kadar verimli olabileceğini
kavrayabiliriz.

Bu soruyu Türkiye'de ortaya attığımızda bir anda zamanının çok


ötesindeki sorguları eserinde kotarmış olan bir Tanpınar'a, bir Peyami
Safa'ya bir anda "muhafazakâr" etiketini yapıştırmak zorunda kalırız.
Ama buna bakarsanız bir ara (bazılarına göre bu en büyük hatasıydı)
uluslararası anarşist hareketin fikir babalığına soyunan Lev Tolstoy'u da
öyle değerlendirmeniz gerekir.

Ama bir soru: Statüko nedir? Günümüzün süratine erişmiş bir dünyada
statüko adını verebileceğimiz, tutunmak için demir atabileceğimiz bir
durum var mıdır? Aksine modern dünyadaki haliyle bir muhafazakâr,
geçmişin değerlerini korumayı üstlenen biri değil, aksine şu anda
kendisinin sahip olduğu, içinde yaşadığı değerleri gelecek kuşaklara
dayatan biridir. Oğullarının ve kızlarının kendi bildiği değerlere göre
yaşamalarını isteyen birinin halidir muhafazakârlık. Bu açıdan statüko
geçmişin akideleştiği bir değerler manzumesi olmaktan çok geleceğin
"yenilik" ve "başkalık" tehlikelerine kendini oranlayarak korumaya
çalışan, çoğu zaman bölük pörçük bir değerler çizgisidir.
Muhafazakârlığın geçmişten değil gelecek korkusundan kaynaklandığını
Horkheimer ile Walter Benjamin, tarihsel maddecilik sorgulamalarında
oldukça can yakıcı bir şekilde formüle etmişlerdi. Peki nedir bu
"gelecek" korkusu? İlla ki "yaklaştığı hissedilen" bir devrimin ya da
başka bir şeyin, mesela dünyadaki hayatın imajının topyekûn
değişmesinin gelişi değil. Çoğu zaman çok daha müphem ve kaynakları
kolay kolay belirlenemez bir durum da olabiliyor bu: Mesela bunun bir
gelecek konusunda tedirginlik olmadığını, ama yine de geleceğin,
ancak tarih tarafından ispatlanabilir bir tehdidi olduğunu da
söyleyebiliriz. Başka bir deyişle bir muhafazakâr geleceğinden endişe
duyan biri değildir, ama yine de gelecek, "bir olanak", "bir başkalık"
olarak onun üzerinde ağırlığını hep hissettirir.

"Yeni" karşısında şaşırma, yeninin nasıl mümkün olduğunun sorulması


-özellikle Tarde ile Bergson- bildiğim kadarıyla Tanpınar üzerinde
doğrudan etki bırakmıştı. Tabii ki bu sorunun bir muhafazakârlık
kisvesince sarılıp sarmalandığını söyleyemeyiz. "Yeninin ne olduğu" ve
"nasıl mümkün olduğu" soruları hiç kuşkusuz en çok "yenilikçiyi",
"devrimciyi", "reformcuyu", "ilericiyi" ilgilendirirler -tabii ki her birini
farklı nüanslarla ve başka başka tarzlarda. Bu tür toplumsal tipler de
karşılarına tek bir "muhazakârlığı" alıyor değildirler. Yenilikçi ya da
devrimci karşısında muhafazakâr pekâlâ kurumlaşmış değerlere ve
statükolara sahipken, reformcu, Michel Foucault'nun bir ara işaret ettiği
gibi, pekâlâ belli bir statünün, mesela devlet yapısının ya da klasik
kurumların daha da güçlendirilmesi amacını taşıyabilir. Bu ise
reformcuyu çok özel türden bir muhafazakâr kılacaktır. Mannheim'ın
"ütopyacı" ile özdeşleştirdiği "ilerici" ise pekâlâ eskil ütopik modellerin
bir esiri, hatta çoğu zaman günümüze soluk bir yansıması olabilir. Her
durumda "ütopya" gerçeklik kazandıkça söner ve katılaşıp kalır. En
yoğun halinde ütopyaların gerçekleştiği çağı 19. yüzyıl olarak tespit
edebiliriz: Napolyoncu kurumların (hukuki, askerî, disipliner, tıbbî),
giderek sosyalizmin ve sendikal hareketlerin kazanımlarının
kenetlendiği tarihsel-hegemonik bir blok... Burada zor görülebilecek
şey ütopyanın gerçekleştikçe ütopik niteliğini kaybettiğidir. Bu
durumda Ernst Bloch'un Marx'ın ütopik sosyalistlere yönelttiği eleştiri
konusunda söylediklerinin üzerinde durmak gerekir: Marx ütopyacı
sosyalistleri "ütopyacı" oldukları için değil, "adam gibi ütopyacı"
olmadıkları için eleştiriyordu - akıllarında oluşturdukları kurgular
gerçekliğe çarparak birer birer düştükçe bundan "sosyalizm"
kaybedecekti.

Yeninin imkânı, muhafazakâr kisvenin bir esası varsa esas sorgulama


hedefidir. Geleceğe devredilecek bir "yurt ve değerler" alaşımından
ibaret olmadığı gibi, Jungkonservatismus hareketinde mayalanan ve
Nazilerle birlikte hem yürürlük--ten kaldırılıp hem de cehennemî uç
noktasına eriştirilen bir muhafazakârlık tipinin sultası altındaymış gibi
düşünülmemesi de gerekir. Bu esas muhafazakârı "ilerici" ile bir araya
getiren bu temel sorunun, "yeni nasıl mümkün olabilir?" sorusunun bir
yönüdür, bir veçhesidir.

Jungkonservatismus'un sert muhafazakârlığının bir bakıma bir aktivizm


olması onu "yeninin imkânı" sorusundan uzaklaştıran nedenlerden biri
olarak gösterilebilir: Önde gelen temsilcisi (belki de kurucusu) Moeller
Van Den Bruck bu hareketi oldukça erken bir dönemde Alman sağının
içinde tanımlamış olsa bile, özellikle Jean-Pierre Faye'ın Alman mu-
hafazakâr lisanı üstüne çok kapsamlı araştırması Languages
Totalitaires'de (Totaliter Diller) vurguladığı gibi muhafazakâr dil çoğu
zaman en sosyalizan, marksizan ve "solcu" dillerin içinde yavaş yavaş
mayalanıp duran bir "kayma" ile oluşmuştu: Jungkonservatismus, yani
"Genç-Muhafazakârlık" -ve bakın şu işe ki "genç ile muhafazakârı" olsa
olsa ancak bir dilde bir araya getirebilirdiniz. Aynı şekilde ve giderek
Ernst Niekisch'in National Bolschewismus'u (Millî Bolşe-vizm)- orada da
esas itibariyle 19. yüzyıl sonlarının ve savaş yıllarının par excel-lence
"enternasyonalist" bir hareketi "millî" sıfatıyla birlikte kendi kendiyle
çelişkiye düşmeye çağrılıyordu. Ve sonuçta "Muhafazakâr Devrim"
-yani NSDAP'ın, giderek Hitler'in dili- bu ise muhafazakâr dilin yükselişi
boyunca herhalde absürd görünen bir formüle ulaşmanın
"zorunluluğunun" bir sonucu olmalıydı. Sorun "sol" bir söylemin bu tür
"eklemelerle" ve sıfatlandırmalarla sağın diline dönüşmesi olmadığı
gibi, sağın solun söylemlerini bir "mülk edinişi", bir Ereignis de değildir.
Çok ilginç bir noktada eski-yeni probleminin Alman sağının tarihinde
beliriş anekdotlarından birisi göze çarpıyor: Sözgelimi ilk anti-semitik
hareketlerden olan Wandervogel (Göçmen Kuş) hareketinin aynı adı
taşıyan dergisi, yasaklandıktan yirmi yıl sonra yeniden yayımlanmaya
1923 yılında başladığında Eski Wandervogel adıyla çıkmıştı. Sol bir
kültür içinde bir dergi yeniden yayımlandığında adet olduğu üzere
"Yeni" sıfatıyla lanse edilir.

YERİNDEN OYNATILMAZLIK

Faşizmin dili konusunda Bergson'un bir sezgisi: Statik dinsellik dinamik


(Bergson'a göre "gerçek") dinsellik karşısında yükseldiğinde Hitler ve
çevresinin Üçüncü Reich'ın binlerce yıl, kıyamete kadar yerinden
kımıldatılamayacağı fikrinin belirişi. Nazilerin bu yerinden-
kımıldatılamazlık idealine yürekten inanmış olduklarına hiç şüphe yok.
Nürnberg sanıkları yenilgiye rağmen buna hâlâ inanır görünürken
Hitler'in Stalingrad üstüne ünlü telgrafını bu söylemle yan yana koymak
gerekir: "Savaş kaybedildiyse millet yok olsun..." Muhafazakârlığın bu
"yerinden-oynatılamazlık" tutkusunun zaten Alman idealist felsefe
gelenekleri içinde, özellikle Hegel'in Hukuk Felsefesi'nde daha dingin ve
aklın diliyle daha kolay meşrulaştırılan bir geçmişi, belki de bir temeli
vardır. Völkisch (ırkçı) dilin geçmişinde de daha masum görünen bir
Romantik kültür talebi: Herder, Grimm, Humboldt ve dil aracılığıyla bir
ülke yaratmanın, onu bir devlete kavuşturmanın retoriği... Temel inanç
şudur: yerinden oynatılamaz bir öz, hep saklanır ve korunur, olsa olsa
unutulur (Heidegger). Tam aksine geçmişi silip geleceğe açılma
retoriğinin Almanlardan çok daha özgün bir örneğini Doğu'dan
"yükselen seslerden" birinden, Mustafa Kemal'in 1923'te "iktisat"
üstüne bir konuşmasından aktarırsak, muhafazakâr dilin eklemlerinden
veya belki de tutamaklarından birini daha tartışmaya açmış oluruz:
"...Efendiler, görülüyor ki bu kadar kesin ve yüksek bir za ferden sonra
bile, bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya
ekonomik nedenlerdir, ekonomik düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu
millet, ekonomik egemenliğini sağlarsa, o kadar güçlü bir temel
üzerinde yerleşmiş ve gelişmeye başlamış olacaktır ki, artık onu
yerinden oynatmak mümkün olamayacaktır. İşte düşmanlarımızın,
gerçek düşmanlarımızın bir türlü rıza gösteremedikleri,
onaylayamadıkları budur!.." (17 Mart 1923).

Bu noktada muhafazakârlığın retoriği ulusal bir ekonominin


aksiyomlarına terk edilebiliyordu. Biraz kafa karışıklığını göze alarak
şunu da söyleyebiliriz: Liberalizmin ta kökeninde, Foucault'nun gös-
termiş olduğu gibi "daha küçük, ama o ölçüde daha etkili hükümet
etme" gereksinimden asla bağımsız olmadığı fikrini önplana
çıkarmayanlar, günümüz Kemalist retoriğinin önde gelen temsilcilerin-
den Attilâ İlhan'ın, Mustafa Kemal'in "iktisat" üstüne bu görüşlerine
binaen düştüğü kafa karışıklığına, tam da Türk liberalizminin acaba
neden hep muhafazakâr bir kisvede karşımıza çıktığına anlam
verememe haline benzer bir duruma düşmekten kaçınamazlar:
"Hüseyin Rauf Bey'in Terakkiperver Fırkası da liberaldi; Ali Fethi Bey'in
Serbest Fırkası da liberaldi; Demokrat Parti de liberaldir, Millet Partisi
de liberal; onları izleyen, Adalet Partisi de, Doğru Yol Partisi de
liberaldir; yalnız bu partilerin, Türkiye Cumhuriye-ti'ne mahsus, bir
özelliği dikkati çekiyor; bayağı muhafazakâr görünüyorlar, oysa Batı'da
liberallik aslında muhafazakârlığa karşı idi; galiba bizdeki muhafazakâr-
lık, açıkça ifade edilmeyen -yoksa edilemeyen mi?- bir anti-
Kemalistliğin örtülü ifade edilişi!" Oysa iyi bir bakış açısı (soğuk ve
betimleyici olmak şartıyla) böyle bir argümanın "tersinir" yönünü de
görmeye çabalar ve liberalizmin yerinden kımıldatılamayacak asgari bir
devlete her zaman ihtiyaç duyacağını, bu bakımdan her liberalizmin
ciddi bir muhafazakârlık dozu taşımak zorunda olduğunu görmeyi
sağlayabilirdi.

AİLE DEĞERLERİ: TOPLUMSAL TİP OLARAK MUHAFAZAKÂR

Nietzsche "değerlerin değerinin" ne olduğunu sorduğu andan itibaren


modernliğin alanlarından birisi daha belirginlik kazanmış gibidir. Değer
sorusunu kapitalizm (ve liberal kaynaklı ekonomi-politik) mutlak ve
işlevsel bir "ölçülebilirlikler" alanına göndermektedir. Buna göre insan
meşakkatinin ve sıkıntısının bile ölçülmesi mümkündür ve bunlar
ücretlendirilerek "ödüllendirilen" hallerimizdir. Ücretlendirildiği andan
itibaren bu meşakkat ve sıkıntıya, giderek boğuntuya "emek" adının
verilmiş olduğunu da söyleyebiliriz. Muhafazakârlık kendini yakın tarihi
içinde sürekli bir "değerlere bağlılık" problemi içinde hissettiği ve
"değerlerin değerlendirilmesini" amaçladığını söyleyip durduğu ölçüde
burjuva ideolojilerinin içinde yıkanan bir tutumlar bileşkesi olmayı
sürdürür. Burada artık değerler anlam kaymasına uğrayarak statükolar,
korunması gereken bir mülk, bir tutum, para, pul, semboller, neticede
her şey olabilir. O halde Nietzsche'nin çok rahat bir şekilde
gözlemlediği gibi, burjuva kültür dünyasında değerlerin bir içeriği
yoktur artık, içeriğinin de zaten dol-durulmaması gerekir ki herhangi bir
yeni değer aşınmış olan "değer nesnelerinin" yerine geçirilebilsin. Artık
inanç bile bir Tanrı'ya inanç değil "inanca inanç" diyebileceğimiz boş bir
kalıptır. Böylece muhafazakâr boşluğa inancını korumayı hedefleyen bir
toplumsal tiptir. Protestanlıkla (Weber'in kullandığı anlamda) buluşuyor
olmasının şaşırtıcı gelmemesi gerekir. Boşluğun doldurulmasının asla
zorunlu olmadığı ilkesi ise belki de modern hayatın çoğu boyutunu
tanımlayan temel ve merkezî bir tema olarak Alman idealist-
muhafazakâr dü şüncesinin içinde yuvalanmış haldeydi. Bu çizgi
tersine çevrilerek "negatif" bir diyalektiğe dönüştürüldüğünde genel
olarak muhafazakârlık üzerine Adorno'nun Alman örneğinden türeterek
Amerika'ya uyguladığı "otoriter kişilik" ve "otoriter aile" temalarını
bulabiliyoruz. Lazarsfeld'in önderliği altında yapılan araştırma belki de
Heidegger'in bir formülüne, "Amerikancılığın bir Avrupa hastalığı"
olduğunu söyleyen formüle bir cevap olarak otoriter nitelikli faşizmin
bizzat Amerikan cemaatçi toplumlarında, özellikle de ailede
yuvalandığına işaret ediyordu. Irk, Kan ve Toprak temalarının
"demokratik-liberal" bir toplumda -özellikle de toplumsallığın ilk halkası
olarak ailede- nasıl içkin bir düzlemde bulunabileceğini hemen Büyük
Savaş'ın ardından oldukça yetkinleştirilmiş verilerle ve düşüncelerle
birlikte sunan Adorno "otantiklik jargonunun" ötesinde sorunun
"evrenselliğini" ciddi ölçüde sorgulayan ilk kişi olmuş gibidir. Bizzat
kendi bakış tarzları çoğu karşıtı ve eleştiricisi tarafından "muha-
fazakârlıkla" suçlanan Adorno'nun bu "coup de force"u burada
tartışmayı umduğumuz mesele konusunda oldukça önemli çünkü
"tersyüz edilmiş" bir değerler sisteminin somut odak noktalarının
sosyolojik tespitini önemli bir ölçüde geliştirmiş görünüyor.

Gerçekten de sosyal bilimlerin doğuşu 19. yüzyılda bir "muhafaza-


ilerleme" ekseni etrafındaki toplumsal tipler dağılımına dayanmıştı.
Simmel'in eserinde belki bunları belli bir eksiksizlik halinde bir
"galeri"nin üyeleri olarak bulabiliyorduk. Ancak sosyolojinin
disiplinleşmesi süreciyle, bu toplumsal tipler dağılımının yerleşiklik
kazandığına tanık olacaktık. Muhafazakârlık en genelinde, "eski"ye,
"cemaate", hatta ancien regime'e gönderen bir karşı-devrimci
reaksiyondan sosyal bilimleri türeten hareket olmuştu. Muhafazakâr ise
bu karşı-değerleri bünyesinde ya da eserinde taşıyan kişilik olmalı.