You are on page 1of 6

Zayıf Düşünceye Karşı: Hak ve Kudret

Ulus Baker

(İnsan Hakları Yazıları (2) 7/8.98, sayfa: 124–131.)

Olumluluk değerleri bugün kimse tarafından yadsınamayacak iki temel


mefhum, ‘hukuk devleti’ ve ‘insan hakları’ bu yazıda önereceğim bakış
açısından görüldüklerinde ‘zayıf düşünceler’ gibi belirecekler.
Felsefede, toplumsal bilimlerde ve sol eleştiri geleneklerinde bu
mefhumlar son zamanlarda oldukça değerli kılındılar.

Olumluluk değerleri bugün kimse tarafından yadsınamayacak iki temel


mefhum, ‘hukuk devleti’ ve ‘insan haklan’ bu yazıda önereceğim bakış
açısından görüldüklerinde ‘zayıf düşünce’ler gibi belirecekler.
Felsefede, toplumsal bilimlerde ve sol eleştiri geleneklerinde bu
mefhumlar son zamanlarda oldukça değerli kılındılar, hatta bir ara,
özellikle 12 Eylül’ün yıkımıyla sarsılan Türkiye’de, düşünce insanlarının,
aydınların ve sol-sosyalist fikirlerin temel meşgalesi haline gelebildiler.
Yeni yeşermekte olan ve ‘evrensel’ değer sistemleriyle dolaylı da olsa
yüz yüze kalmayı sonunda kabul eden ‘yerli’, muhafazakar veya
‘İslamcı’ düşünce insanları da kendi üsluplarıyla bu zayıf düşünce
mefhumlarının etki ve medyatik direnç kazanmasına yardımcı olmaktan
geri kalmadılar. Önünde sonunda sokaklarında ‘aktivist’ polislerin
‘kahrolsun insan hakları’ sloganlarıyla kendi çaplarında nümayiş
yaptıkları tuhaf bir ülkeydik. ‘Demokrasi’, ‘hukuk devleti’, ‘insan
hakları’ mefhumlarına öncelikle bel bağlamak gerekiyordu öyleyse.
İktidarlar ‘hakların ülkemiz halkına bol geldiğini’ söylemeye kadar ileri
vardırabiliyorlardı işi. Demek ki 12 Eylül rejimine karşı ‘gerçekçi’ bir
direnç gösterilecekse, karşı taraf nezdinde (belki de Batı dünyasının
baskısı yüzünden) kritik bir sorun yaratan bu mefhumları terennüm
ederek başlamak en iyi yol olmalıydı. Oysa, bu ‘zorunlu’, şimdiye dek
kısmen de ‘verimli’ olduğu söylenebilecek ‘insan hakları’ ve
‘demokrasi’ mücadelesinin belli bir noktada kollektif özgürleşme
duygularını gemleyebildiğini, ‘hakların’ gerçekten ‘bol gelmeye’
başladıklarını gözlemlememek de zordur. Her şeyden önce, yalnızca 12
Eylül kurumlarının kıyıcı vasıtaları yüzünden değil, gittikçe esnekleşen
ve inceltilen, yakın bir gelecekte şimdiye nazaran çok daha belirgin bir
biçimde yüzleşmek zorunda kalacağımız tahakküm ve denetim
biçimlerinin karşısındayız artık. Hukuk dışı/hukuksal ayrımlarıyla
kavranamayacak toplumsal iktidar biçimleri ile yüzyüze kalmak
kaçınılmaz hale gelecektir. Bunlar karşısında yeni mücadele ve direnç
biçimlerine ihtiyaç olduğunu, bunları geçmişimizden öğrenme ya da
miras alma konusunda da pek talihli olmayabileceğimizi söylerken
kötümser olmadığımı da hemen belirtmeliyim. Sorun bir
‘iyimserlik/kötümserlik’ sorunu değil, bireysel-kollektif mücadele ve
direnç araçlarının üretilmesi sorusudur. Sendikal, dar siyasal-
parlamenter yapılar dahilinde yürütülen mücadele tarzlarının bu yeni
ihtiyaçlara ‘bol’ geldikleri artık kendisinden yeterli dersler çıkarılabilmiş
bir deney olmalıydı. Toplumsal güçler, bütün örgütsüzlükleri ve kör
arzulara terkedilmiş iradeleri çerçevesinde işliyor olsalar bile, ‘insan
hakları’ ya da ‘demokrasi’ vaadlerinden (ülkemizde klasik bir sosyal-
demokrat hipotezini oluşturan unsurlar olarak) artık bunalmış olan
bizler, alışılageldik kavramlarımızı deşmeyi ve parçalamayı göze almak
zorundayız. ‘İnsan hakları ihlalleri’ denen şeyin bu kadar sıklıkla
gerçekleştiği bir ülkede yaşıyor olmamız yapmaya çalışacağım eleştiri
faaliyetlerini bir lüks aline getirmek şöyle dursun, tam aksine, siyasi bir
sorumluluk haline sokmaktadır. Batı’da ‘felsefede’ yapılabilecek bir şeyi
ülkemizde siyasi bir eleştiri içinde gerçekleştirmek neden daha kötü bir
durum olsun. Her şeye rağmen, toplumsal vicdanı rahatsız edebilecek
bazı yanlış anlamalardan kaçınabilmek amacıyla, öncelikle ‘insan
hakları’ ve ‘demokrasi’ mücadelesini karşımıza almanın imkan
dahilinde olmadığını söylemekle başlayayım. Bunun nedeni, zaten
insanlann özelliklerinin bu kavram malzemesine kendiliğinden sahip
olması, bu yüzden biz ne dersek diyelim, insanların, tarih
boyunca.özgürlükleri uğruna gerçekten mücadele ettikleri anların
yanında, ne yazık ki, genellikle, özgürlük, vatanseverlik, özveri
duygularıyla kölelikleri ve sömürülmeleri uğruna da mücadele
ettiklerini gözlemlememek pek elde değil. Günümüzde bir ara sol,
şimdilerdeyse tuhaf bir şekilde İslamcı düşünce akımına son derece
çekici gelen ‘insan hakları’ fikriyatının eleştirisinin çıkış noktası öyleyse
bu şaşılası durum olmalı. Gerisi arkadan gelecektir...

Hukuki Modelin Eleştirisi

Herhangi bir solcu parti toplantısına gözlemci ya da üye olarak katılan


birinin çok geçmeden kendini hukuki bir meselenin çözümlenmesine
şahit olan bir kişi olarak algılaması kaçınılmaz olur. Bitip tükenmek
bilmez bir ‘hukuksal’ tartışma üslubu, partilerin, sendikaların ve bu
türden bütün kurumların, örgütlenmenin ‘hukuksal’ ve ‘yasal’ yanlarına
fiili amaçlardan çok daha fazla önem verildiği hissini uyandırmakta geç
kalmaz. Karar alma ve kararlara müdahele etme mekanizmaları, ne için
karar almak gerektiği konusunda yapılabilecek en küçük bir
mülahazadan önce emniyetle oluşturulmalı ve yürürlüğe konmalıdır.
Siyasete soyunan her kişi gibi, bir sosyalist de siyasetin de siyasetin
‘yasallık’ ve ‘adalet’ mefhumlarını içselleştirmiş, benimsemiş olmalıdır
vesaire... Bütün bu ‘olumlu’ meselelerin neyi gözlerden sakladığına bir
göz atalım şimdi de. Düşünsel ve eleştirel üretimin (bunlar kendi
içlerinde ‘direnç’tirler daha şimdiden) en zayıf olduğu durumlar hukuk
fikrini model olarak aldıkları anlardır: Toplumsal yaşamın olasılığını bir
‘sözleşme’ye bağlayan, ya da tüm çağların idealist fikirler tortusunu
Hegelci bir ‘hukuk felsefesi’nin içine boca eden düşüncelerden
bahsediyorum. Bunun başka modellerini ‘Tanrı Yasası’nı terennüm eden
dinsel-siyasal sistemlerde, modern hukuki aygıtların biçimlenmesine
eşlik eden Devlet Hikmeti doktrinlerinde, kamu ve idare bilimlerinde ve
kamu oyu fikrinde bulabilirsiniz. Her durumda bunların hepsinde ortak
olan şey, ‘hukuki bir model’ sunuyor olmalarıdır. Sol kültürün de bu
modeli benimseyebildiğini hatta oldukça yoksul ve cılız olduğu
dönemlerde baştacı etmekten geri kalmadığını biliyoruz. Geçenlerde
solcu öğrencilerin türbanlı öğrencilerle birlikte.direnişe geçmelerine
sinirlendiklerinde 68’liler Derneği adı verilen kurum resmi bir açıklama
yaparak ‘biz böyle bir miras bırakmadık’ gibisinden lafları medyaya
yansıtmıştı. Hukuki dil ‘miras’ sözcüğü kadar talihsiz bir mefhumu işin
içine sokabilecek kadar işin içine nüfuz etmiş görünüyor. Böylece
68’lilerin artık yaşamadıklarını, herşeyin geçmişte kaldığını, geriye
yalnızca ‘harfiyen uyulması gereken’ bir mirastan başka bir şey
bırakmadıklarını en yetkili ağızlardan kendilerinden öğreniyoruz.

Hukuki model üretken eleştirel düşünce için gerçekten bir baş belasıdır.
Her şeyden önce, ‘iktidar’ ve ‘kudret’ sorunlarını adam gibi
algılamamızın önüne engeller dikmektedir. Çünkü iktidarın ‘temsili’ bir
otoriteden ibaret olduğunu, zor araçlarını ‘temsilen’ ele geçirecek bir
gücün yönetime sahip olduğunu, öğretir. Oysa hukuki temsilin,
parlamenter biçimlerin ve otorite adı verilen ideolojik boyun eğiş
terkibinin gerçek anlamında iktidarla pek bir ilişkisi yoktur. Hiç değilse
Micheal Foucault’nun bize gösterdiği buydu. Neo-liberalizmin en yoğun
ve esnek saldırılarıyla karşı karşıya kaldığımız günümüzde kim çıkıp da
bu ‘temsilin’ şu ya da bu evrensellik adına iş görebileceğini
samimiyetle iddia edebilir? Bunun en belirgin sonucu, aynı şekilde
bugün kimsenin çıkıp ‘evrensel insan hakları’nın ‘doğal hukuk’tan
kaynaklanması gerektiğini söyleyemeyeceğidir. İnsanlar bu tür sözleri
dillerinden düşürmeseler de, bütün bu sohbetin herhangi bir gerçek
içerik taşımadığının pekala farkındadırlar ve yalnızca işin diplomatik
kurallarına riayet etmekle yetiniyorlar. İktidarı ‘hukuki model’ altında
görmek demek, onu ya bir ‘sahibe’ (monark, burjuvazi, soyluluk, vs.) ya
da bir ‘özelliğe’ bağlamak demektir. İktidar bir egemenin (sınıf ya da
toplumsal zümre, belki de bir despot) ya malıdır ya da bir özelliği,
niteliği... Bundan sonra herkes emindir ki, despotun malını elinden alır
gibi iktidarı ‘ele geçirirsiniz’, devrim olur, olur biter. Hiç de
karikatürleştirmeden, ikinci bir ‘hukuki’ yanılgıya geçelim: Buna göre
güç ve iktidar araçları belli ellerde yoğunlaşabildiği gibi, belli bir yerde
lokalize edilebilirler: Devlette... Geriye kalan her yer ‘iktidardan
masumdur’ ve yönetilmektedirler vs.vs. Demek ki iktidarın bulunmadığı
bu geniş arazinin ne kadar büyük bir kısmı Devlette temsil edilirse, işler
o kadar iyidir, insanların özgürlük derecesi o kadar geniş ve yüksektir.

Bütün bunların karşısına çıkarılabilecek ilk hatırlatma, iktidar ile güç


veya kudret arasında derin bir fark bulunduğudur. Eğer iktidarın
egemenlik hakkını, insan hakkı terimleriyle tanımlamaya kalkarsanız,
bunun fiilen, aktüelleşmiş bir ‘kudret’ getirmeyeceği aşikardır. Böylece
vatandaşlarına bütün hakları tanımış olan bir ülke, onların elinde bu
haklardan yararlanabilecekleri araçlar bulunmadığı zaman aslında
olumlu hiç bir şey yapmamış demektir. Amerikan tazmin hukuku bu
durumun iyi bir örneğidir. Öyle bir ülke düşünün ki, ‘haklarınızı nasıl
kullanırsınız’ başlıklı el kitapları bolca yazılıp pazarlanabiliyor. Böylece
‘doğal hukuk’ türünden herhangi bir mefhumun günümüzde artık hiç
bir işlev görmediği anlaşılıyor. İktidarın ve gücün ‘hukuki model’
çerçevesinde tanımlanması, onu bir ‘aidiyet’ ve ‘mal’ mertebesinde ele
almaya yol açmakla kalmaz, aynı zamanda ‘ona sahip olmayanlar’ın bir
‘yoksunluk’ özelliğiyle tanımlanmasına kadar işi vardırabilir. Buna göre
iktidarın aritmetiğinde ‘ya hep ya hiç’ ilkesi geçerli kılınır iktidara sahip
olmayan yönetilmektedir, yani pasiftir. Sahip olan ise, ister yönetici
sınıf olsun isterse devlet gücünü elinde bulunduran bir kişi veya grup,
yönetmektedir, yani aktiftir. Bu kadar yalın ve basit bir kavrayışın
aslında kuramsal ve pratik açılardan bir felaket olduğunu görmek pek
zor değildir: hiç değilse, La Boetie’nin ‘Gönüllü Kulluk Üstüne
Konuşma’sından başlayan bir dizi eser insanların ‘yönetilmek’ ve
‘kullaşmak’ için ne kadar büyük güçler harcadıklarını, boyun eğmenin
bir ‘hiçlik’ten, ‘yoksunluk’tan ibaret olmayıp, tarih boyunca insanların
en çok uğraştıkları mesele olduğunu gösteriyor. O andan itibaren,
yönetenin bir özelliği olarak güç ve iktidar fikrinden yöneten yönetilen
arasındaki ilişkilerin payandası olarak çok daha karmaşık bir iktidar
fikrine varmamız gerekiyor. Foucault ‘iktidar etkileri’ adını verdiği
tarihsel-toplumsal süreçlerden bütünsel bir iktidar tematiğine varmakta
biraz acele etmiş olabilir. Ama bu onun ‘kullaşma pratiği’nin yerini
Napolyoncu kurumların yaygınlaşmasıyla almaya başlayan ve
‘disipliner toplum’ adını verdiği ‘iktidar pratikleri’nin nasıl eliştiğini
gösterebilen biricik düşünür olmasını engellemiyor. Bugünkü
sorunumuz daha çok, ‘disipliner toplum’ yapılarının, fabrika,
hastahane, hapishane, kışla gibi ‘kuşatıcı’, ‘gözetleyici’ ve ‘hizaya
getirici’ kurumların en az yüz yıllık yoğun bir eleştiriyle aşınmaya ve
meşruiyetlerinin sorun haline gelmesine başladıkları bilindiğine göre,
onların yerini nelerin alacağı konusunda toplumsal bir ayıklığa nasıl
kavuşabileceğidir. Bunun önündeki en önemli engellerden birisinin
‘hukuki düşünme modeli’ olduğunu yadsıyamayız.

Hukuki modelin eleştirisini ikinci adımda çağdaş düşünce sistemleri ve


felsefe üzerinde yoğunlaştırmamız gerekiyor. Çağdaş siyaset
düşünceleri içinde en etkili ve en çok tartışılanlar Hannah Arendt ya da
Carl Schmitt gibi ‘hukuk ve siyaset’ felsefecilerinki olduysa, bunun
nedeni ‘burjuva ideolojisinin’ son demlerinde bir ‘meşruiyet bunalımı’
içine girmesi olmalı. Burjuvazi, Napolyoncu kurumlarla siyasal
rejimlerini oluşturup yaygınlaştırmakla kalmadı, çok geçmeden bir dizi
devrim ile karşılaştı ve onları ‘yeniden evcilleştirmek’ uğruna bir ‘ödün’
ve ‘disiplin’ hukuksallığı oluşturma faliyetlerine girişti. Bu faaliyetin kılıfı
bir ‘moral’e ve siyasi yapıların ‘yerine yerleştirilmesine’ tekabül
ediyordu. Elinizde disipliner bir aygıt olarak toplumsal-kollektif insan
emek-gücünün yakalanmasına elverişli bir düzenek olarak fabrika
sisteminin bulunduğunu düşünün. Ama bu fabrika içinde çalışanları
belli ki asla memnun etmiyor, isyan ve sabotaj risklerinin ardı arkası
kesilmiyor. O zaman ‘hukuki bir yapı’ içinde, çıkarı karın
maksimizasyonu, ücretlerin minimizasyonu olan fabrika sahibiyle,
ücretlerini ve çalışma koşullarını iyileştirmek gibi ‘doğal hak’
duygusuyla hareketlenen işçileri tek bir ‘hukuki beden’ içinde toplayan
bir düzenek üretirsiniz olur biter. Modern sendikal yapıların bu
düzenekten başka bir şey olmadıkları besbellidir. Belki de Althusser gibi
birinin en haklı olduğu yer, bizim amaçladığımızdan farklı bir anlamda
da olsa, sendikaları da ‘ideolojik devlet aygıtları’ arasında göstermeye
cesaret etmiş olmasıdır.

Hakkın Çağrısı

Dinler insanı ‘hakka’ çağırırlar. Hz. İbrahim bir gün şöyle bir ses duyar:
“Oğlun İshak ölecek, bu benim yasamdır...” Bu sesi üçüncü bir kişi
işitmemiştir ve Hz. İbrahim’in belki de ‘iç dürtüsünden’,
‘paranoyasından’ gelen bu ses konusunda henüz herhangi bir yargı
verecek konumda değiliz demektir bu. Ve Hz. İbrahim bu buyruğa
boyun eğer. Nedir bütün bu olup bitenler? Yorumcular bunun Tanrının
bir sınaması olduğunu söylerler. Peki acaba bir sınamadan daha derin,
adaletle, iman problemiyle ilgili bir konu da söz konusu değil midir?
İbrahim bir ses duyar ve bunun Tanrının sesi olduğuna dolaysızca
inanır. ‘Tanrının yasası’ndan başka bir şey değildir.

Şimdi bir adım daha derine inelim: Hz. İbrahim’in sorunu bir ‘boyun
eğiş’ ya da ‘direniş’ meselesi değildir. Kafasının içinde duyduğu sesi
boyun eğilecek ya da reddedilecek bir buyruk olarak alması gerekir.
Ama bunun için de önceden bu sesi ‘alması’, boş bir söz kalıbı, bir
‘çağrı’ olarak alması gerekir. Hz. İbrahim öyleyse önce sesi bir ‘çağrı’
olarak almaya ‘mecburdur’, çünkü o Tanrıya aittir, kulluğu
yapacaklarından önce gelir. İşte ‘hukuksal düşünce’ modeli dediğim
şeyin kaynağı bu durumdur: kendisine çağrıda bulunulan kişinin hali.
Ama bu, hukuki modelin bütünüyle bir ‘iman’ sorununa
indirgenebileceği anlamına gelmez. Tanrının Yasası dendiğinde neyin
anlaşılması gerekir? Filozoflar, bu arada Spinoza, bu yasanın ‘dünyada
olup biten herşeyi çekip çeviren kudretin toplamının ifadesi’ olduğunu
söyleyerek ateist ilan edildiler. Oysa inananlar açısından bu yasa, bir
kanun, bir yasaklamadır. Yani Tanrı, herşeyin kaynağı olduğu ölçüde,
izin vermediği sürece yasaklamış demektir (Adem’in cennetteki
meyveyi yemesi gibi). ‘Meyveyi yemeyeceksin’ demiştir Tanrı. Bu, eğer
Tanrının bir yasasıysa Adem’in meyveyi yemesine ‘imkan
olmadığı’ndan başka bir anlama gelmemektedir. Oysa Adem meyveyi
yiyebileceği düşüncesini de edinir bu cümleyi işittiğinde. Yasa ile
yasanın çiğnenebileceği fikri aynı ‘çağrıyla’ doğarlar. Tanrının ‘meyveyi
asla yiyemeyeceği’ doğrultusundaki sözleri bir bakış açısından bir
‘çağrı’ olarak değil bir ‘bilgi’ alarak düşünülebilir: Meyveyi yemesi
Adem için kötüdür yerse düşecektir. Ama eğer Adem bilgisizse, kendi
bedeniyle elmanın bedeninin karşılaşmasının yok edici, kendisine zarar
verici bir durum yaratacağını bilmiyorsa, o bütün bu işe Tanrının bir
buyruğu gözüyle bakacaktır. Her durumda Adem içinde uyanan bir
isteğe uyarak elmayı yer ve ‘zehirlenir’ yani dünyaya düşer, ‘cennetten
kovulur’. Ama bu haliyle o, Tanrının yasasını çiğnediğine, yani ‘günah
işlediğine’ bu yüzden Tanrının onu cezalandırdığına inanmaktadır. Öteki
bakış açısından Tanrı hiç kimseyi cezalandırmış falan değildir.Adem
meyveyi yemesinin kendisi için ne sonuçlar yaratacağını tastamam
biliyor olsaydı içinde elmayı yemeye yönelik bir arzu uyanmaz, elma
ona zaten tiksindirici gelirdi. Her durumda, ‘yasa biçimi’ ile ‘gerçekliğin
biçimi’ birbirinden ayrılmaktadırlar. Önümüzde aynı olayın birbirine
paralel iki anlatısı bulunuyor. Adem’in bakış açısından ve Tanrı’nın, yani
gerçekliğin bakış açısından iki defa anlatılıyorlar. Tanrı açısından
bakıldığında her şey kudret ve ‘karşılaşmalar’ tarzında ifade edilecektir.
Geçmişteki, şimdideki ve gelecekteki karşılaşmalar. Bunlar onun
gözünde mutlak bir determinizm halinde birbirlerine bağlanmışlardır.
İnsanoğlunun gözünde ise böyle değildirler. Böylece, bu evrensel,
değişmez, yerinden oynatılamaz determinizm insanlara (bu arada
Adem’e) hukuki bir yasama olarak görünür. Öyleyse o Tanrısına bir dizi
‘yüklem’ atfedecektir: Tanrı ‘yargılar’, ‘hüküm verir’, ‘kararlar alır’
‘cezalandırır’, ‘intikam alır’ vesaire. Onun ‘adil olduğuna’ herkes
emindir elbette, ancak hikmetinden sual olunmaz. Geleceği
görebildikleri ölçüde melekler Tanrıya Hagar’a gelecekte İsrailoğullarına
bela getirecek oğluna su içirebileceği vahanın yerini gösterdiği için
çıkışırlar. Durum tuhaftır, çünkü Tanrının cevabı, ‘ben insanları
gelecekleriyle değil, şimdi ne olduklarıyla değerlendiririm’ olmuştur.
Her durumda Tanrı için ‘bilgi’den başka bir şey yokken, insan için önce
‘inanç’ ardından ‘bilgi’ gelmektedir.