You are on page 1of 671

TAHT

OYUNLARI





GEORGE R. R. MARTIN








Çeviri:
Sibel Alaş
ekşi e-kitap meritokasi servisi
btsync: BWLXMC6WBOTB4OY5GOIC3CTXX3VSSMVVO









Taht Oyunları
Orijinal Adı: A Game of Thrones
Yazan: George R. R. Martin
Genel Yayın Yönetmeni: Meltem Erkmen
Çeviri: Sibel Alay
Editör: Yasın Özdemir
Düzelti: Fahrettin Levent
Düzenleme: Ceyda Çakıcı
Baş Kapak Uygulama: Berna Özbek Keleş
6. Baskı: Kasım. 2on
ISBN: 9789944824354
YAYINEVİ SERTİFİKA NO: 12280
c 1996 George R. R. Martin
Türkçe Yayını Hakkı: Akcalı Ajans aracılığı ile
c Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Baskı ve Cilt: Kitap Matbaacılık
Davutpaşa Cd. No: 123 K:1 Topkapı / İstanbul
Sertifika No: 16053
Tel: (0212) 482 99 10
Fax: (0212) 482 99 78
Yayımlayan:
Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Osmanlı Sk. Osmanlı İş Merkezi No: 18/45 Taksim / İstanbul
Tel 0212 252 38 21 pbx Faks: 252 63 98
Internet adresi: www.epsılonyayınevı.com
email: epsılon@epsilonyayinevi.com
GİRİŞ
Ormana karanlık çö kmeye başlarken, “Artık geri dö nmeli yiz," diye ısrar etti Gared.
“Yabanıllar öldü."
“O lü ler seni korkutuyor mu?" diye sordu Sö r Waymar Royce. Yü zü nde belli belirsiz bir
gülümseme vardı.
Gared atılan yemi yutmadı. Yaşlı bir adamdı, ellisini geçmişti ve yü ce kü çü k lordun gelip
geçtiğine şahitlik etmişti, “ölü ölüdür." dedi. “Bizim ölülerle işimiz olmaz."
“Gerçekten öldüler mi?" diye fısıltıyla sordu Royce. “öldüklerine dair kanıtımız var mı?"
“Will görmüş," diye cevap verdi Gared. “Will'in sözü benim için yeter kanıttır."
Will er ya da geç bu laf dalaşının içine çekileceğ ini biliyordu. Konu bir an ö nce konuşulsun da
bitsin istiyordu. “Ölü adamlar şarkı söylemez, derdi annem," diyerek karıştı lafa.
“Sü tannem de aynı şeyi sö ylerdi Will," diyerek karşılık verdi Royce. “Seni emziren bir
kadından duyduğ un hiçbir şeye inanma. O lü lerden bile ö ğ renebileceğ in şeyler var." Yü ksek
sesi alacakaranlık çökmüş ormanda yankılandı.
“O nü mü zde epey uzun bir yol var," diye hatırlattı Gared. “Sekiz gü nlü k yol, belki dokuz. Koyu
karanlık çökmek üzere."
Sö r Waymar Royce karanlık onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi gö kyü zü ne baktı. “Gü nü n bu
saatlerinde hep olan şey. Yoksa karanlıkta erkekliğin mi gidiyor Gared?"
Will, Gared’ın dişlerini sıktığ ını, kalın siyah pelerininin başlığ ı altında gizlenmiş gö zlerindeki
zar zor bastırılmış Öfkeyi gö rebiliyordu. Gared, Gece Nö betçilerinde um kırk yılını geçirmişti,
hem bir çocuk hem de bir erkek olarak. Alay konusu olmaya alışık değ ildi. Ama Gared'dan
yü kselen tek duygu ö ke değ ildi. Will bu yaşlı adamın yaralanmış gururunun alanda başka bir
şey olduğ unu hissediyordu. Derin bir korkuya dö nü şmesi an meselesi olan gerginliğ in tadı
adeta ağzına geliyordu.
Will. Gared’ın huzursuzluğ unu paylaşıyordu. Dö rt yıldır Sur'daydı. Sur'a ilk yollandığ ında
daha ö nce duyduğ u bü tü n hikâ yeler bir anda aklına gelmiş ve bağ ırsakları çö zü lmü ştü . Bü tü n
bunlara gü lmü ştü daha sonra. Çıktığ ı yü z kadar orman keşinin sonrasında artık kıdemliydi ve
gü neylilerin Tekinsiz Orman dedikleri sonsuz karanlık, bu el değ memiş ıssızlık onu
korkutmuyordu.
Bu geceye kadar. Bu gece bir şeyler başkaydı. Bu geceki karanlığ ın tü yleri diken diken eden
bir keskinliğ i vardı. Dokuz gü ndü r at ü stü nde, yoldaydılar. O nce kuzeye ve kuzeybatıya,
ardından yine kuzeye, bir grup yabanıl akıncının peşinde Sur'dan gittikçe uzaklaşıyorlardı.
Her gü n bir ö ncekinden kö tü ydü ama bugü n en beteriydi. Kuzeyden dondurucu bir rü zgâ r
esiyor, ağ açlan kanlı canlı yaratıklarmış gibi hareket ettiriyordu. Will soğ uk, merhametsiz ve
onu hiç sevmeyen bir şeyin gö zlerini ü zerinde hissediyordu. Gared da hissetmişti aynı şeyi.
Will'in tek istediğ i atını cehennemden kaçıyormuşçasına sü rü p Sur un gü venli havasını
solumaktı. Ama bu kumandanınızla paylaşabileceğiniz bir arzu değildi.
Özellikle de böyle bir kumandanla.
Sö r Waymar Royce çok sayıda varisi olan kö klü bir ailenin en genç oğ luydu. On sekiz yaşın
bü tü n yakışıklılığ ına sahip, vakur, gri gö zlü , bıçak gibi ince ve keskin bir genç adamdı.
Simsiyah ve dev gibi savaş atının ü stü nde, kü çü k atlarının sırtında oturan Will ve Gared'a
yukarıdan bakıyordu. Siyah deri çizmeler, siyah yü n pantolon, sıyalı kö stebek derisinden
eldivenler, kat kat yü n ve kaynatılmış deri ü zerine geçirilmiş parlak orgu metalden siyah
zırhını giyiyordu. Gece Nö betçileri’nin Yeminli Kardeşlerinden bin olalı daha altı ay olmamıştı
takat kimse onun için bu yolculuğ a yeterince hazır değ il diyemezdi. En azından gardırobu gö z
önüne alındığında.
Pelerini şıklığ ının tacıydı Samur kü rkü nden yapılmış, siyah, kalın ve gü nah kadar yumuşak.
"Bahse girerim hepsini elleriyle ö ldü rmü ştü r.” Kışlada, şarap eşliğ inde anlatmıştı Gared.
“Kudretli savaşçımız onların kü çü k kafalarını kendi elleriyle bü kü p koparmıştır" Dinleyen
herkes kahkahalara boğulmuştu.
Kü çü k atının ü zerinde soğ uktan titreyen Will, içerken hakkında kahkahalar attığın gencecik
bir adamdan emir almak zor, diye düşündü. Gared da aynı şeyi hissediyor olmalıydı.
“Mormont izlerini sü rmemiz gerektiğ ini sö yledi, biz de sü rdü k." dedi Gared, “O ldü ler, Artık
bizim için sorun değ iller. O nü mü zde zorlu bir yol var. Bu huyundan hiç hoşlanmadım. Eğ er kır
başlarsa dö nü şü mü z iki haftayı bulur. Kar başımıza gelebilecek en iyi şey aslında. Hiç buz
fırtınasına yakalandınız mı Lordum?"
Lord, Gared’ın sö ylediklerini duymamış gibi gö rü nü yordu Biraz sıkılmış, biraz dikkati
dağ ılmış halde gittikçe koyulaşan alacakaranlığ a bakıyordu. Will, bu ruh halindeyken rahatsız
edilmemesi gerektiğ ini ö ğ renecek kadar vakit geçirmişsin şö valyeyle birlikte. “Bana neler
gördüğünü tekrar anlat Will. Bütün ayrıntılarıyla, hiçbir şeyi atlamadan."
Will, Gece Nö betçileri ‘ne katılmadan ö nce bir avcıydı. Daha doğ rusu kaçak bir avcıydı.
Mallister hü rsü varileri onu Mallister ormanlarında, elleri kana bulanmış halde Mallister
geyiklerinden birini yü zerken yakalamıştı. Will ya siyahlan giyecek ya da bir eli kesilecekti.
Ormanda kimse Will kadar sessiz hareket edemezdi ve kara kardeşlerin bu yeteneğ i
keşfetmesi uzun sürmemişti.
“Kampları buradan yaklaşık iki mil uzakta, şu gö rü nen bayırın arkasında, bir dere
kenarında," diye anlatmaya başladı Will. “Cesaret edebildiğ im kadar yaklaştım. Kadınlı erkekli
sekiz kişilerdi. Gö rebildiğ im kadarıyla hiç çocuk yoktu. Bü yü k bir kayaya yaslanan bir baraka
yapmışlardı. Gerçi kar ü zerini iyice ö rtmü ştü ama yine de seçiliyordu. Ateş yoktu ama ateş
çukurları gü n gibi ortadaydı. Uzun zaman kıpırdamadan onları izledim. O zamana kadar hiçbir
insan evladı o kadar hareketsiz durmamıştır.”
“Kan gördün mü?”
“Doğrusunu isterseniz, hayır," dedi Will.
“Hiç silah var mıydı?"
“Birkaç kılıç, bir iki yay, bir adamın da baltası vardı. Epey ağır görünüyordu. Çift bıçaklı zalim
bir demir parçası. Tam yanında yerde, elinin altında duruyordu."
“Cesetlerin duruşlarını hatırlayabiliyor musun?"
Will omuz silkti. “Birkaçı kayaya yaslanmış duruyordu. Çoğ u yerde yatıyordu. Dü şmü şler
gibi. Ölü gibi."
“Ya da uyuyor gibi," diyerek araya girdi Royce.
“Dü şmü ş gibi, ö lü gibi," diye ısrar elti Will. “Demir ağ acının orada, dalların arkasında tam
gö remediğ im bir kadın vardı, Uzakgö renlerden." Belli belirsiz gü lü mseyerek devam etti. “Beni
gö rmediğ inden emin oldum. Yaklaştığ ımda onun da diğ erleri gibi kımıldamadığ ını fark
ettim." Hiç ummadığı bir şekilde titredi.
“Üşüdün mü?" diye sordu Royce.
“Biraz," diye mırıldandı Will “Rüzgârdan lordum."
Genç şö valye kır saçlı silahlı adamına dö ndü . Buz tutup yere dü şmü ş yapraklar fısıltıyla
konuşuyor gibiydi. Royce‘ un savaş atı huzursuzca kıpırdadı "Sence bu adamları ne ö ldü rmü ş
olabilir Gared?" diye sordu en rahat tavrıyla Uzun samur pelerinin kıvrımlarını düzeltti
“Soğ uk," dedi Gared demir sertliğ inde, kendinden emin bir tavırla. “Soğ uk ö ldü rmü ştü r
Geçen kış soğ uğ un can aldığ ını gö rdü m. Çocukluğ umun sonuna denk gelen bir ö nceki kışta da
I nsanlar on beş metreye kadar yü kselen kardan ve buz tu fırtınalarının kuzeyden ulurcasına
gelişinden bahseder Asıl dü şman soğ uktur. Soğ uk, Will’ den bile sessiz çö ker insanın ü zerine.
O nce titrersin ve dişlerin birbirine çarpmaya başlar. Ayaklarını yere vurur, şahane şaraplar ve
ısıtan gü zel ateşler hayal edersin. Yakar Evet yakar Hiçbir şey soğ uk yakmasına benzemez.
Fakat sadece kısa bu zaman için Sonra içine girmeye başlar, bedenini doldurur. Savaşmaya
gü cü n kalmaz. Olduğ un yerde ö yleyse durmak, usulca uykuya dalmak daha kolay gelir Sona
doğ ru sıklaşırken hiç acı çekmediğ ini sö ylerler. O nce zayıf dü şer, uyku bunmuş gibi
oturmuşsun Ardından yavaş sis aş kaybolmaya Kışlarmış efrattaki her şey ılık sıcak sü tten bir
denize gömülür gibi. Huzurlu bir bakıma. Huzurlu bir ölüm yani. "
"Bu nasıl bir belagat Gared." diye iltifat etti. Sor Waymar. "Bö yle bir hitabet yeteneğ in
olduğundan şüphem yoktu zaten.
"Bu zamanlar soğ uk benim de içime girdi lordum." dedi. Gared Pelerininin başlığ ım indirdi,
bir zamanlar kulaklarının olduğ u yeri gö sterdi. "I ki kulak, ü ç ayak parmağ ı ve sol elimin kü çü k
parmağ ı. Ama ben yine de ucuz kurtuldum. Kardeşimi nö bette buz tutmuş bulduk Yü zü nde bir
gülümseme ile donmuştu."
Sör Waymar omuz silkti “Seni dahi sıcak tutacak şeşler giymelisin Gared."
Gared genç lorda ters ters baktı. U stat Aemon'ın donmuş kulaklarım kestiğ i yerdeki iki
boşluk ö keyle kıpkırmızı kesildi “Kış iyice bastırdığ ında giysilerinizin sızı ne kadar sıcak
tutabileceğ im gö receğ iz lordum." dedi. Başlığ ını kafasına çekti Sessizce ve kasvet içinde
atının üstünde kamburlaşa.
“Eğer Gared onları soğuk öldürdü diyorsa..." diyerek konuşmaya başladı Will.
“Sen geçen hafta nöbet tutmuş muydun Will?"
“Evet lordum." On kü sü r lanet nö bet olmuştu ki gö revlendirilmediğ i tek bir hafta bile yoktu.
Ne demeye çalışıyordu bu genç adam?
“Sur un durumunu nasıl buldun peki?"
m
“Sur ağ lıyordu lordum," dedi asık suratıyla Artık kü çü k lordun lafı nereye getirmeye
çalıştığ ını da anlamıştı. Sur ağ lıyordu, yanı ıslaktı. “Donmuş olamazlar. Sur ağ lıyorsa o kadar
soğuk yok demektir."
Royce başıyla onayladı. “Zeki çocuk. Evet, geçen hatta birkaç haif don yaşadık. Kısa,
şiddetsiz kar yağ ışları da vardı ama sekiz yetişkin insanı donduracak zalimlikte bir soğ uk
olmadı. U stelik bu insanlar kat kat deri ve kurk giyinmiş. Ayrıca barakaları ve ateşleri
olduğ unu da size hatırlatmak isterim " Şö valye kendinden emin ve kibirle gü lü msü yordu
"Will, şimdi bize yolu göster. Bu ölüleri bizzat görmek istiyorum "
Yapılacak bir şey yoktu. Emir verilmişti. Görev onuru gereği emre uymakla yükümlülerdi.
Will en ö nden gidiyordu. Tü yleri kabarık kü çü k atına, yerdeki çalılıklar ve çer çö p içinde
dikkatli adımlar attırmaya çalışıyordu. Bir gece ö nce haif bir kar yağ mıştı Karın altı dikkatsiz
ve tedbirsizler için tehlikelerle doluydu. Kar tabakasının altında taşlar, tö kezletecek kö kler ve
gizili çukurlar vardı. Ağ ır ağ ır ilerleyen Will’in arkasından sabırsızca homurdanan dev siyah
atıyla Sö r Waymar Royce geliyordu. Bu savaş atı orman keşi için hiç uygun değ ildi ama bunu
kü çü k lorda anlatmak imkâ nsızdı. Gared en arkadaydı. Silahlı yaşlı adam kendi kendine
mırıldanarak at sürüyordu.
Alacakaranlık koyulaştı Bulutsuz gö kyü zü derin bir mora dö ndü , eski bir çü rü ğ ü n rengi gibi.
Derken morluk siyaha devrildi. Yıldızlar ü çer beşer gö rü nmeye başladı. Yanın ay
gökyüzündeki yerini aldı. Will ışık için şükrediyordu.
“Daha süratli gidebiliriz." dedi Royce, ay tam anlamıyla parlaması başladığında.
“Bu atla olmaz,” dedi Will. Korkusu onu kü stahlaştırmıştı. “Belki Lordum ö nce geçip bize
öncülük etmek ister?"
Sör Waymar Royce cevap vermeye tenezzül etmedi.
Ormanın derinliklerinde bir kurt uludu.
Will yaşlı eğri büğrü bir demir ağacının altına sürdüğü atından indi.
“Neden duruyorsun?” diye sordu Sör Waymar.
“Bundan sonrasını sürümek çok daha akıllıca lordum. Zaten hemen şu bayırın ardındılar.”
Royce bir an durakladı. Yü zü nde dü şü nceli bir ifadeyle uzaklara doğ ru baktı. Soğ uk rü zgâ r
ağ açların arasından fısıldıyor gibiydi. Muhteşem samur pelerini sanki canlıymış gibi rü zgâ rla
havalandı.
“Burada bir terslik var.” diye mırıldandı Gared.
Genç şövalye küçümser gibi gülümsedi. “Öyle mi?"
“Hissedemiyor musunuz?” Karanlığa kulak verin."
Will hissedebiliyordu. Dört yıldır Gece Nöbetçileri’ndeydi ama hiç bu kadar korktuğunu
hatırlamıyordu. Neydi bu?
“Rü zgâ r. Yaprakların hışırtısı. Bir kurt Erkekliğ ini alıp gö tü ren hangi ses Gared?" Gared’ın
cevap vermediğ ini gö ren Royce zarif bir hareketle atından indi. Hayvanı diğ erlerinden epey
uzaktaki alçak bir dala bağ ladı. Uzun kılıcını kınından çıkardı. Kabzasındaki muhteşem
mü cevherler ay ışığ ında parlıyor, ışık kusursuz çeliğ in ü zerinden akıyordu. Silah bir şaheserdi
Kalede dö vü lmü ş gö rü ntü sü nden anlaşıldığ ı kadarıyla daha yeni yapılmıştı. Will bu kılıcın
gerçek bir öfkeyle hiç savrulmadığını düşündü.
“Ağaçlar epey sıklaştı Lordum. Korkarım kılıcınız size engel olur. Bir bıçak kullanmanız çok
daha iyi." diye uyardı.
“Emir almak istersem söylerim Will." diye yanıtladı genç Lord “Gared, burada kal ve atlara
göz kulak ol."
Gared atından indi. "Ateş lazım olacak, ben hallederim." dedi.
“Bu kadar aptal olamazsın ihtiyar. Eğ er bu ormanda dü şmanlarımız varsa ateş ihtiyacımız
olan son şey bile değil .”
“Ateşle korunduğumuz düşmanlarımız da var lordum. Ayılar, ulu kurtlar ve... Ve başka şeyler..."
Sör Waymar Royce ‘un dudakları öfkeyle bir çizgi halini aldı “Ateş yok dedim."
Gared’ın başlığ ı yü zü nü kapatıyordu ancak Will yaşlı adamın şö valyeye bakışındaki keskin
ö kenin parlaklığ ım gö rebiliyordu Bir an için yaşlı adam kılıcını çekecek diye endişelendi
Gared’ın kılıcı kısa, çirkin bir silahtı. Kabzasının rengi terden atmıştı Kenan yıllardır
kullanılmaktan aşınmıştı ama Gared kılıcına davranırsa Will şö valye ü stü ne beş kuruş iddiaya
girmezdi.
Gared sonunda öfkesini kontrol altına alarak yere baktı. “Ateş yok," diye mırıldandı.
Royce bu sözü itaat kabul ederek Will’e döndü “Yolu göster."
Will çalılıklar arasında ilerlemeye başladı. Daha ö nce altında durup etrafı seyrettiğ i muhafız
ağ acının olduğ u bayıra doğ ru yü rü dü . I nce bir kar tabakası altında kalan yol nemliydi ve
çukurlarla doluydu. Kaygan ve taşlı zemin insanı kolaylıkla tö kezletip dü şü recek gizli kö klerle
sanlıydı. Will hiç ses çıkarmadan tırmanıyordu. Arkasından gelen kü çü k lordun zırhından
gelen yumuşak metal şıngırtısını, yapraklara sü rtü ndü ğ ü nde çıkan hışımlan duyuyordu. Soylu,
uzun kılıcı ve muhteşem samur pelerini dallara takıldıkça alçak sesle küfürler savuruyordu.
Ulu muhafız ağ acı tam Will’in hatırladığ ı gibi bayırın tepesinde gö rü ndü . En alçak dallan
yerden otuz santim yü kseklikteydi Will ağ acın dibine yü zü stü yattı. Gö vdesi kar ve çamura
gömülmüş halde aşağıdaki düzlüğü izlemeye başladı
Bir an kalbinin durduğ unu sandı. Nefes almaya cesaret edemiyordu. Dü zlü k ay ışığ ında
gayet net gö rü nü yordu. Ateş çukurundaki kü ller, ü zeri karla kaplanmış baraka, dev kaya, yan
donmuş küçük dere, işte her şey aynen birkaç saat önce bıraktığı gibiydi.
Ama gitmişti, bütün cesetler gitmişti.
“Tanrılar!" diye bir ses geldi arkasından. Sö r Waymar Royce bayırın tepesine ulaştığ ında
kılıcıyla bir dalı kesti. Elinde uzun kılıcı, sırtında rü zgâ rla kabaran samur pelerini, sanki ay
ışığ ında onu herkes gö rebilsin istiyormuş gibi muhafız ağ acının tam yanında bü tü n
ihtişamıyla ayakta duruyordu.
"Yatın yere!" diye telaşla fısıldadı Will. “Bir terslik var."
Royce kımıldamadı. Aşağ ıdaki boş dü zlü ğ e bakıp gü lü msedi. “Anlaşılan senin ö lü ler başka
bir kamp kurmaya karar vermiş Will." dedi.
Will'in dili tutulmuştu. Bildiğ i kelimelerin hepsi onu terk etmiş gibiydi. Bu imkâ nsızdı.
Gö zleri, boşalmış kamp alanını baştan aşağ ı tarıyordu; sonunda baltada durdu. Çift taralı
bü yü k savaş baltası um olarak son gö rdü ğ ü yerde duruyordu. Dokunulmamıştı. Kıymetli bir
silah...
“Ayağ a kalk Will," diye emretti Sö r Waymar. “Burada kimseler yok. Bir çalının altında
saklamana izin veremem."
Will istemeyerek de olsa emre itaat etti.
Sö r Waymar memnuniyetsizliğ ini gizlemeye çalışmadan Will'e bakıyordu. “I lk keşif
gezimden Kara Kale’ye ellerim bomboş dö nmeyeceğ im. Bu adamları bulacağız!” dedi. Hızlıca
etrafına bakındı. "Ağaca çık. Çabuk. Bir ateş görecek misin, bak."
Will tek kelime etmeden dö ndü . Tartışmak hiçbir şeye yaramayacaktı. Rü zgâ r şiddetim
arttırmıştı ve soğ uk içine bıçak gibi işliyordu. Heybetli yeşil gri muhafız ağ acına yö neldi.
Tırmanmaya başladı. Ellerinin reçineye bulanması uzun sü rmedi. Ağ acın dikenleri arasında
kayboldu. Hazmetmesi imkâ nsız bir yemek gibi bağ ırsaklarında birikmişti korku. Ormanın
isimsiz tanrılarına bir dua fısıldadı. Ellerini daha rahat kullanabilmek için kınından çıkardığ ı
kamasını dişlerinin arasına aldı. Ağzındaki metal tadı garip bir huzur duygusu veriyordu.
Aşağ ıda kalan kü çü k lordun. “Kim var orada?" diye bağ ırdığ ını duydu aniden. Will meydan
okumadaki tereddüttü hissetmişti. Tırmanmayı bıraktı Dinlemeye, izleme başladı.
Orman cevapladı: Yaprakların hışırtısı, derenin buzlu akışı, uzaktaki bir kar baykuşunun
ötüşü.
Öteki ses vermedi.
Will gö zü nü n ucuyla, hareket eden bu şeyler gö rdü . Ormanın içinde adeta kayarak hareket
eden solgun şekiller. Kafasını çevirdi. Karanlığ ın içinde salınan beyaz bir gö lge fark cm
Ardından yok oldu gö lge. Ağ acın dallan rü zgâ rla birlikte zarifçe hareket ediyor, ahşap
parmakları birbirine vurup sesler çıkarıyordu. Will aşağ ıda kalan soyluyu uyarmak için ağ zını
açtı fakat konuşamadı. Sö zcü kler boğ azında donmuş gibiydi. Belki yanılıyordu Belki de
gö rdü ğ ü şey sadece bir kuştu Kara dü şen bir yansıma. Ay ışığ ının aldatmacası. Hem,
gerçekten, ne görmüştü ki?
“Will, neredesin?" diye seslendi Sö r Waymar "Bir şev gö rebiliyor musun?" Elinde kılıcı,
tedirgin bir halde dö nü p duruyordu. Gö lgeleri o da hissetmiş olmalıydı ama tıpkı Will gibi o da
bir şey gö rü p gö rmediğ inden emin değ ildi. “Bana cevap ver Will! Hava neden bu kadar
soğudu?"
Hava gerçekten soğ umuştu. Will titreşerek tutunduğ u dala sıkı sıkı sarıldı. Yü zü muhafız
ağ acının dev gö vdesine yaslanmış haldeydi. Ağ acın tatlı ve yapışkan reçinesini suratının her
yerinde hissediyordu.
Ormanın karanlığ ından bir gö lge çıkıp geldi. Royce ‘un tam ö nü nde durdu. Uzundu. Eski
kemikler gibi sert ve inceydi. Teni sü t kadar beyazdı. Gö lge hareket ettikçe zırhı renk
değ iştiriyor gibiydi. O nce yeni yağ mış kar kadar beyaz, ardından gö lgeler kadar kara, bazen
ağ açların derin yeşil grisi ü zerine damlamış gibi benekli. Gö lge hareket ettikçe ay ışığ ı
yakamoz gibi zırhın üstünde parlıyordu.
Will. Sö r Waymar Royce ‘un tıslayarak konuştuğ unu duydu. “Daha fazla yaklaşma!" diyerek
uyardı soylu, karşısına çıkan şeyi. Sesi ergen çocuklarınki gibi çatallı çıkmıştı. Uzun samur
kü rkü nü daha rahat savaşabilmek için omuzlarının arkasına attı ve kılıcını iki eliyle sıkı sıkı
tuttu. Rüzgâr durmuştu. Çok soğuktu.
O teki, sessiz adımlarla ö ne doğ ru geldi Elinde Will’in bu zamana kadar benzerini gö rmediğ i
bir uzun kılıç vardı. I nsan evladının bildiğ i hiçbir metal karışmamıştı bu kılıcın alaşımına. Ay
ışığ ı altında canlı gibiydi, yan şeffaftı. Kristalden bir dilimdi adeta. O kadar inceydi ki
kenarından bakıldığ ında gö rü nmü yordu. Kenarlarında belli belirsiz gerçek dışı mavi bir ışık
peydahlanıyordu sonra. Will bir şekilde bu kılıcın her tü rlü usturadan daha keskin olduğ unu
hissetti.
Sö r Waymar cesurca meydan okudu. “Haydi, dans et benimle ö yleyse." Kılıcını kü stahça
başının ü zerine kaldırdı. Elleri kılıcın ağ ırlığ ıyla titredi. Belki de soğ uktu onu titreten. Ama
tam o anda. Will bu genç soylunun artık bir çocuk olmadığ ını biliyordu. O. Gece
Nöbetçilerindeki erkeklerden biriydi şimdi.
O teki duraksadı. Will onun gö zlerini gö rebiliyordu. Mavi. Hiçbir insan evladının sahip
olmadığ ı kadar derin, başka bir mavi. Buz gibi yakan bir mavi. O mavi gö zler yü ksekte titreyen
uzun kılıca sabitlenmişti; metalin ü zerinden akan ay ışığ ına bakıyordu. Will sadece bir kalp
atışı süresince umutlanmaya cesaret etti.
Gö lgelerin arasından sessizce çıktılar. I lkinin ikiziydi sanki hepsi de. Uç tane... dö rt... beş...
Sör Waymar onlarla gelen keskin soğuğu hissetmiş olmalıydı ama onları ne gördü ne de duydu
Will’in bağ ırarak onu uyarması gerekirdi. Onun gö reviydi bu. Bağ ırırsa ö lecekti. Titredi, sıkıca
ağaca sarıldı ve sessizliğini bozmadı.
Solgun kılıç titreyerek havayı böldü.
Sö r Waymar solgun kılıcı çeliğ iyle karşıladı. I ki kılıç birbirine değ diğ i anda metalin metale
çarpışında çıkan o tanıdık ses duyulmadı. I nsan kulağ ının zar zor duyabileceğ i, yü ksek
perdeden tiz bir ses yankılandı. Acı içinde kıvranan bir hayvanın çığ lığ ına benziyordu. Royce
ikinci darbeyi karşıladı, ardından ü çü ncü sü nü ve bir adım gen çekildi. Yeni bir hamleyi
savuşturdu ve sonra yine gen çekildi.
Sağ ında, solunda, arkasında. O tekilerden oluşan bir izleyici grubu sessizce, sabırla, ifadesiz
duruyordu. Eşsiz zırhlarının değ işen renklen onları ormanın içinde neredeyse gö rü nmez
kılıyordu ama dövüşe müdahale etmek için kıpırdamıyorlardı bile.
Kılıçlar tekrar ve tekrar buluştu Will kulaklarım kapatmak, kılıçlar çarpıştıkça çıkan tuhaf,
inleyen sesi duymamak istiyordu. Sor Waymar arak soluk soluğ a kalmıştı. Burnundan çıkan
nefes buhara dö nü şü yordu Kılıcı bembeyaz buz tutmuştu. O teki'nin kılıcı aynı mavi ışıkla
dans ediyordu
Royce savunma yapmak için bir an geç kaldı. O teki’nin solgun kılıcı soylunun metal ö rgü
zırhını um kolunun altından deldi. Soylu acı içinde bir çığ lık attı. Zırhın ö rgü leri arasından
sızmaya başlayan kanın, soğ uk havada buharı tü tü yordu. Kan damlaları kara dü şer dü şmez
kızıl kö z parçalan gibi gö rü nü yordu. Sö r Waymar elini darbe aldığ ı yere gö tü rdü . Kö stebek
derisi eldivenleri akan kanı emdi.
O teki. Will’in bilmediğ i bir dilde konuşmaya başladı. Sesi kış soğ uğ unda donmuş bir gö l
yüzeyinin çatlaması gibiydi ve ağzından çıkan kelimelerin alay yüklü olduğu anlaşılıyordu.
Royce ihtiyacı olan ö keyi tekrar bulmuş gibi. “Robert için!" diye haykırdı ve hırıldanmaya
başladı. Buz tutmuş uzun kılıcını iki eliyle havaya kaldırdı. Bü tü n gü cü yle salladığ ı kılıç
hasmının yanına indi. Öteki’nin savunması neredeyse tembelceydi.
Kılıçlar buluştuğunda çelik toza dönmüştü.
Ormanın karanlığ ında bir çığ lık yankılandı ve uzun kılıç yü zlerce ince parçaya bö lü ndü . Kılıç
kıymıkları bir iğne yağmuru gibi etrafa saçıldı. Royce dizlerinin üstüne çöktü. Feryat ediyordu.
Elleriyle gözlerini kapadı. Kan parmaklarının arasından akıyordu.
I zleyiciler gizli bir işaret almışçasına aynı anda yavaşça ileri doğ ru hareketlendi. Ellerindeki
kılıçlar ö lü m gibi, sessiz inip kalkıyordu. Merhametsiz ve soğ uk bir kıyımdı. Solgun kılıçlar
soylunun zırhını ipekmişçesine kesiyordu. Will gö zlerini kapadı ama saçaklardan aşağ ı sarkan
buzlar kadar delici kahkahaları duyabiliyordu.
Gö zlerini tekrar açmaya cesaret ettiğ inde aradan uzun zaman geçmişti ve artık bayırda
kimseler yoktu.
Nefes almaktan bile korkarak ağ açta kaldı. Ay simsiyah gö kyü zü nü bir uçtan diğ erine
sü rü nerek geçiyordu. Sonunda kramp girmiş kasları ve soğ uktan iyice uyuşmuş elleriyle
ağaçtan inmeye başladı.
Royce ‘un bedeni sırtü stü karın ü zerinde yatıyordu. Bir kolu fırlamıştı. Kalın samur kü rkü
birçok yerinden kesikti. Bö yle cansız bedeniyle yerde yatarken Royce ‘un ne kadar genç
olduğu görülebiliyordu. Daha çocuktu.
Will birkaç adını ö tede soylunun kılıcından geriye kalanları gö rdü . Kılıcın ucu yıldırım
çarpmış bir ağ acın dalı gibi çatallaşmış, bü kü lmü ştü . Dikkatlice etrafına baktı ve kılıcı aldı. Bu
kırık kılıç bir ipucu olacaktı. Gared kılıcı gö rdü ğ ü nde neler olup bittiğ ini, neyle
karşılaştıklarını anlayabilirdi. O anlamazsa Yaşlı Ayı Mormont ya da U stat Aemon mutlaka
bilirdi. Gared hâlâ atların yanında onları bekliyor muydu acaba? Acele etmeliydi.
Will doğruldu. Sör Waymar Royce hemen başında, ayaktaydı.
O kıymetli kıyafetleri paçavraya dö nmü ştü . Suratı darmadağ ındı, harabeydi. Kılıcından
fırlayan bir kıymık sol göz kapağına saplanmıştı.
Sağ gözü açıktı. Gözbebeği mavi bir alevle yanıyordu sanki. Bu gör görüyordu. Canlıydı!
Kırık kılıç hissiz ellerinden kayıp yere dü şerken Will dua etmek için gö zlerim kapadı. Uzun
zarif eller yanaklarını okşadı ve ardından boğ azına sıkı sıkı yapıştı. En iyi kö stebek derisinden
yapılmış eldivenler kanla yapış yapış olmuştu ama dokunuşları buz gibiydi.


BRAN
Yaz mevsiminin bitmek ü zere olduğ unu hatırlatan bir serinlikle doğ du gü n. Bir adamın
boynunun vurulmasını izlemek için şafak vakti at ü stü nde yola çıktılar. Heyecandan iyice
sinirlen gerilmiş Bran ’la birlikte toplam yirmi kişiydiler Bran ilk defa, lord babası ve erkek
kardeşleriyle birlikte kral adaletinin yerine getirilmesini izleyecek kadar yetişkin farz
edilmişti Yaz mevsiminin dokuzuncu, Bran’ın hayatının yedinci senesiydi.
Adam, tepelerdeki küçük bir karakola götürüldü Robb, adamın Sur ’un Ötesindeki Kral Mance
Rayder'e kılıç yeminiyle bağ lanmış bir yabanıl olduğ unu dü şü nü yordu. Bu dü şü nce Bran’ın
tü ylerini diken diken etmeye yetti Yaşlı Dadı'nın şö mine başında anlattığ ı korkunç hikâ yeler
geldi aklına. Yabanıllar zalim adamlardır, demişti dadı. Hepsi kö le taciri, hırsız ve katildi.
Devler ve mezarlardaki ö lü leri yiyen yaratıklarla dostluk eder, gecenin karanlığ ında kız
çocuklarını çalar, cilalanmış kadehlerden kan içerlerdi. Uzun Gece geldiğ inde yabanılların
kadınları Ötekilerle düşüp kalkar ve onlardan yarı insan yan canavar çocuklar doğururlardı.
Ama elleri ve ayaklan bağ lı halde karakolda kral adaletinin yerine getirilmesini bekleyen bu
adam yaşlı ve cılızdı. Neredeyse Robb ’la aynı boydaydı. Her iki kulağ ını ve bir parmağ ım
soğ uk ısırması yü zü nden kaybetmişti. Tıpkı Gece Nö betçileri'ndeki kardeşler gibi siyahlar
giymişti ama kürkü yağlı ve eski püsküydü.
Soğ uk sabah havasında insanların ve atların nefesleri buharlaşarak birbirine karışıyordu.
Lord babasının emriyle adam bağ lı olduğ u duvardan çö zü lü p sü rü klenerek ö nlerine getirildi
Robb ve Jon atlarının ü zerinde sessiz ve dimdik oturuyorlardı. I kisinin arasında kü çü k
midillisinin ü zerinde oturan Bran yedi yaşından çok daha bü yü kmü ş ve bü tü n bunlara daha
ö nce de şahitlik etmiş gibi davranmaya çalışıyordu. Haif bir rü zgâ r karakolun kapısını salladı.
Başlarının ü stü nde Kışyarı’ndan Starkların sancağ ı dalgalanıyordu: Buz beyazı zemin ü stü nde
gri bir ulu kurt
Bran'ın babası atının üstünde ciddi bir ifadeyle oturuyordu.
Rü zgâ r uzun kahverengi saçlarım dalgalandırıyordu. O zenle uranmış sık sakallarına dü şen
beyazlar onu yaşadığ ı otuz beş yıldan daha yaşlı gö steriyordu. Gri gö zlerine acımasız bir bakış
yerleşmişti bugü n. Şö mine başında oturup, yumuşak ve şekatli sesiyle Kahramanlar
Çağ ı'ndan ya da ormanın çocuklarından bahseden adam o değ ildi sanki. Babam kendi
yüzünden soyunup, Kışyarı Lordu Stark’ın yüzünü giymiş, diye düşündü.
Sabahın soğ uğ unda sorulan sorular ve verilen cevaplar vardı Bran neler konuşulduğ unu tam
olarak hatırlamıyordu. Sonunda, babası hırpani adamın açıklığ ın tam ortasındaki demir ağ acı
kü tü ğ ü ne getirilmesini emretti. Muhafızlardan ikisi sü rü kledikleri adamın kafasını sen siyah
kü tü ğ e bastırdı. Lord Eddard Stark atından indi ve muhafızı Theon Greyjoy tarafından
kendisine uzatılan kılıcı aldı. “Buz"du kılıcın adı. Genişliğ i bir erkek eli kadardı. Kılıç
neredeyse Robb'dan uzundu. Kılıç Valyria çeliğ inden tılsımlarla dö vü lmü ştü ve is kadar
siyahtı. Hiçbir çeliğin kenarı Valyria çeliği kadar keskin olamazdı.
Babası eldivenlerini çıkardı ve muhafızlarının başı Jory Cassel’e uzattı Buz'u iki eliyle
kavradı. “Andallar’ın, Rhoynarlar'ın. I lk I nsanların Kralı, Yedi Krallık Lordu. Diyarın
Koruyucusu, Baratheon Hanedanından Bu I simle Anılan I lk Kral Robert adına; Kışyarı Lordu.
Kuzey Muhafızı. Stark Hanedanı’ndan ben Eddard, seni ö lü me mahkû m ediyorum," dedi ve
devasa kılıcı başının ü zerine kaldırdı. Bran’ın yanına piç kardeşi Jon Kar yaklaştı. “Midilline
sahip ol ve sakın gö zlerini kaçırma. Babam mutlaka fark eder." diye fısıldadı. Bran midillisinin
dizginlerim sıkıca tuttu ve başka yere bakmadı
Babası adamın kafasını tek ve kendinden emin bir vuruşla gö vdesinden aşırdı Yaz şarabı
gibi kırmızı kan karın ü zerine aktı. Atlardan bin şahlandı ve kaçmaması için sıkı sıkı
dizginlenmesi gerekti Bran gö zlerini kandan alamıyordu. Kü tü ğ ü n çevresindeki kan. Kanı
büyük bir istekle içiyor gibiydi Bran kızıllaşan kan izledi
Adamın kesik kafası kalın bu ağ aç kö kü nü n ü stü nde zıplayıp yuvarlanmaya başladı. Tam
Greyjoy’ ’un ayaklarının dibinde durdu. Theon ince, esmer, on dokuz yaşında genç bir adamdı
ve hemen her şeyde eğ lenilecek bir taraf bulurdu. Kahkaha atarak kesik başın ü zerine bastı.
Sonra güçlü bir tekme attığı baş fırlayıp gitti.
Greyjoy ’un duyamayacağ ı kadar alçak sesle. “Pislik" diye mırıldandı Jon. Bir elini Bran'ın
omzuna koydu. “I yi iş çıkardın" dedi ciddiyetle. Jon on dö rt yaşındaydı. Adalet işlen
konusunda görüp geçirmişliği vardı.
Rüzgârın hız kesmesine ve ardından hafif güneş çıkmasına rağmen, uzun sürecek Kışyarı’na
dö nü şte hava daha soğ uktu. Bran ve kardeşleri ana kailenin epey ö nü nde at sü rü yordu ve
Bran'ın midillisi onların büyük atlarına uyum sağlamakta zorlanıyordu.
“Kaçak cesurca ö ldü ." dedi Robb. Uzun ve genişti gö vdesi, her geçen gü n biraz daha
bü yü yor gibiydi. Annesinin renklerini almıştı. Nehirova’lı Tullyler’e ö zgü açık tene, kızıl kahve
saçlara ve mavi gözlere sahipti. “En azından cesareti vardı." dedi.
“Hayır," dedi Jon Snow sakince. “Ondaki cesaret değ ildi. Gö zlerinde ö lü m korkusu vardı.
Gö zlerindeki korku gö rü lebiliyordu Stark." Jon’un neredeyse siyaha çalan çok koyu gri gö zleri
vardı. O gö zlerden hiçbir şey kaçmazdı. Robb’la aynı yaştalardı ama bu tek benzer taralarıydı.
Jon. Robb ’un kaslı yapısına oranla inceydi. Robb beyaz tenliydi. Jon ise esmer. Jon sen ve
zarifti. Robb’sa güçlü ve hızlı.
Rob etkilenmiş gibi gö rü nmü yordu. “Onun o gö zlerini O tekiler alsın," diyerek kü fretti.
“Bence iyi bir şekilde öldü. Ne dersin, köprüye kadar yarışalım mı?"
“Tamam," dedi Jon ve atını mahmuzlayarak ö ne fırladı. Robb bir kü fü r savurarak
arkasından gitti. Patikadan aşağ ı doğ ru atlarını koşturuyorlardı. Rob gü lü yor, naralar
atıyordu. Jon sessiz ve kararlı alıyordu yolu. Dö rtnala giden atlar yerdeki kan havaya
savuruyordu.
Bran onlara yetişmek için hamle yapmadı. Midillisinin onların atlarıyla yanşamayacağ ını
biliyordu. Kafası kesilen adamın gö zlerini o da gö rmü ştü ve o gö zleri dü şü nü yordu. Bir sü re
sonra Robb ‘un kahkahası duyulmaz oldu ve orman yine sessizliğe gömüldü.
O kadar derin dü şü ncelere dalmıştı ki, ana kailenin ona yetiştiğ im babası seslenene kadar
fark etmedi bile. “İyi misin Bran?" diye sordu babası, ses tonu şefkatliceydi.
“Evet, baba." diye cevap verdi. Kü rk ve derilere kuşanmış halde iri savaş atının ü zerinde
lord babası, Bran'a dev gibi gö rü nü yordu. “Robb adamın cesurca ö ldü ğ ü nü sö ylü yor; Jon’sa
korku içinde öldü diyor." dedi.
“Peki, sen ne düşünüyorsun bu konuda?" diye sordu babası.
Bran düşündü. “Bir adam korkusuna rağmen cesur olamaz mı?* diyerek yanıtladı.
"Bir adamın gerçekten cesur olabileceğ i tek andır korktuğ u an," dedi babası. “Peki, bunu
neden yaptığımı anlayabiliyor musun?"
"Çünkü o bir yabanıldı. Yabanıllar kadınları kaçırıp. Ötekilere satar."
Lord babası gü lü msedi. “Yaşlı Dadı yine hikâ yeler anlatmış sana. O adam yeminim bozmuş
biriydi. Gece Nö betçileri’nden irar etmiş bir kaçaktı. Hiçbir adam kaçaklardan daha tehlikeli
değ ildir. Kaçaklar yakalandıklarında ö leceklerini bilirler ve bu yü zden en aşağ ılık ve en zalim
suçlan işlemekten çekinmezler. Ama benim sana sorduğ um şey bu değ ildi. Ben sana adamın
neden ölmesi gerektiğini sormadım. Neden ben infaz etmek zorundaydım, onu sordum."
Bran'ın bu soruya verecek bir cevabı yoktu. “Kral Robert’ın bir celladı var." dedi tereddütle.
‘Evet, var." diye onayladı babası. “Ondan ö nceki Targaryen krallarının da olduğ u gibi. Fakat
bizim usulü mü z kadimden geldiğ i ü zeredir. Biz Starklar’ın damarında hâ lâ I lk I nsanlar'ın kanı
dolaşır. Biz cezanın, hü kmü veren tarafından infaz edilmesi gerektiğ ine inanırız Kılın, hü kmü
veren indirir. Bir adamın canını alacaksan, onun gö zlerine bakıp son sö zlerim dinleyecek
cesaretin de olmalı. Bunu yapamıyorsan belki de ö lmeyi hak etmiyordur hakkında hü kü m
verdiğin.
Bir gü n Bran. Robb’un sancak beyi sen olacaksın. Kendin, kardeşin ve kralın adına
yö netmen gereken bir kalen olduğ unda adalet senin ellerinden dağ ıtılacak. O zaman
geldiğ inde, ö lü m emri vermekten zevk duymamalısın ama cezayı infaz etme gö revinden de
kaçmamalısın. Beslediğ i cellâ tların ardına sığ ınan hü kü mdar, er geç unutur ö lü mü n nasıl bir
şey olduğunu."
Tam o sırada ö nlerindeki tepenin zirvesinde Jon belirdi. Elini sallayarak bağ ırdı. "Baba,
Bran, çabuk gelin. Robb'un ne bulduğuna bakın!" dedi ve yine kayboldu.
Jory atını yanlarına sürdü. “Bir sorun mu var lordum?"
“Hiç şü phesiz," diye yanıtladı soylu baba. “Gidip oğ ullarınım nasıl bir haylazlık peşinde
olduğ unu gö relim." Atını hızlıca tepeye doğ ru sü rmeye başladı. Jory. Bran ve diğ erleri onun
arkasından ilerliyordu.
Robb’u kö prü nü n kuzeyinde, nehir kenarında buldular. Jon hala atının ü stü nde Robb’un
yanında duruyordu. Ay dönümündeki bu yaz sonu karı ağır olmuştu. Robb dizlerine kadar kara
gö mü lü ydü . Başlığ ını kafasından çıkarmıştı, gü neş saçlarında parlıyordu. Robb’un kollarının
arasında bir şey vardı. İki çocuk fısıltıyla fakat heyecanlı bir şekilde konuşuyordu
Sü variler, yamuk yumuk ve kar altında gö mü lü tuzaklarla dolu zeminde dikkatlice
sü rü yorlardı atlarını. Jory Cassel ve Theon Greyjoy iki kardeşin yanına ilk varanlar oldu.
Greyjoy atını sü rerken kahkahalar atıp şakalar yapıyordu ama aniden kesildi soluğ u. Bran
onun "Taunlar!" dediğ ini duydu Greyjoy iyice huysuzlaşan atını dizginlemese çalışırken
kılıcına davrandı.
Jory çoktan kınından çıkarmıştı kılıcım. Şahlanan atını sakinleştirmeye çalışıyordu. “Robb,
hemen uzaklaş ondan!" diye bağırdı.
Robb sırıttı ve gö zlerini kucağ ında taşıdığ ı şeyden ayırarak. “Sana bir şey yapamaz Jory ."
dedi. “Ölmüş."
Bran meraktan alev almış gibiydi. Tam midillisini zorlayıp dö rtnala koşturacakken, babası
herkesin kö prü nü n yanında attan inmesini ve çocukların yanma yü rü yerek gitmesini sö yledi.
Bran hızlıca atından aşağı inip koşmaya başladı.
O sırada Jon, Jory ve Theon da atlarından indi “Yedi tepe aşkına, bu ne?" diyordu Theon
Greyjoy kendi kendine.
“Bir kurt." dedi Robb.
“Bir ucube," dedi Greyjoy. “Şunun büyüklüğüne bir baksana!"
Bran ağ abeylerinin yanma ulaşmak için neredeyse beline kadar gelen bir kar yığ ınıyla
boğuşurken, kalbi göğsünden dışarı çıkacakmışçasına çarpıyordu.
Kanla kaplı bü yü k ve karanlık bir şekil, yansına kadar karın içine gö mü lmü ş halde
duruyordu. Karma karışık uzun tü yleri buz tutmuş, keskin çü rü me kokusu bir kadın parfü mü
gibi ü zerine yapışmıştı. Bran, içi kıvranan kurtçuklarla dolu iki gö z çukuruna ve sapsan
dişlerin gö rü ndü ğ ü geniş ağ za baktı. Şeklin bü yü klü ğ ü ydü asıl soluğ unu kesen. Bu şey
midillisinden bile bü yü ktü . Babasının hayvan barınağ ındaki en bü yü k kö pekten katbekat
büyüktü.
Jon. “Ucube değ il. Bu bir ulu kurt. Diğ er kurtlara nazaran çok daha bü yü k olurlar." dedi
sakince.
“Sur un bu tarafında bir ulu kurt gö rü lmeyeli iki yü z yıl oluyor." dişe karşılık verdi Theon
Greyjoy.
“Ama şu an biri karşımızda duruyor, işte." dedi Jon.
Bran kara gö mü lmü ş yaratıktan gö zlerini alır almaz ağ abeyinin kucağ ındaki tü y bohçasını
gö rdü . Neşeli bir çığ lık attı ve yanma yaklaştı. Robb'un kucağ ında gri siyah tü ylü , gö zleri
henü z açılmamış bir yavrukurt vardı. Robb’un gö ğ sü yavru için beşik olmuştu. Kafasını, den
kıyafetler arısında sü t emecek meme arıyormuş gibi Robb’un gö ğ sü ne yaslamıştı. Haif, acıklı
sesler çıkarıverdi! “Korkmana gerek yok" dedi Robb. “Ona dokunabilirsin "
Bran tereddü tle bir an için dokundu yavruya ve hemen geri çekti elini “Al bakalım." dedi
ağ abeyi Jon ve kucağ ına başka bir yayını verdi “Tam beş taneler." Bran kara oturdu ve
kucağındaki yayını kurda sarıldı. Yanağına değen tüyler yumuşacık ve sıcaktı.
“Bunca yıl sonra diyarda gezinmeye başlayan ulu kurtlar. Hiç hoşlanmadım bundan.” diye
mırıldandı Seyis Başı Hullen.
“Bu bir alamet." dedi Jory.
Babalarının kaşları çatıktı. ‘Bu sadece bir hayvan leşi Jory." dedi. Leşin etralında dö nerken,
çizmeleri altında ezilen buz tabakası çıtırdıyordu. “Anne kurdu neyin ö ldü rdü ğ ü nü biliyor
muyuz?”
“Boğ azına bir şey takılmış," diye yanıtladı Robb. Daha babası soruyu sormadan cevabı
bulduğu için gururlanmış gibiydi. “İşte orada, çenesinin tam altında.”
Babası dizlerinin ü stü nde çö ktü ve elini hayvanın başının alana koydu. Ulu kurdun
boğ azından hızla bir cisim çıkardı ve herkesin gö rebilmesi için havaya kaldırdı. Elinde kanla
kaplı, çatal uçları kopmuş, kırık bir geyik boynuzu vardı.
Bü tü n kaile derin bir sessizliğ e gö mü ldü . Herkes huzursuzca boynuza bakıyor ve kimse
konuşmaya cesaret edemiyordu. Bran bile, neler olduğ unu anlamamasına rağ men, korkuya
esir düşmüştü.
Babaları elindeki boynuzu bir kenara fırlattı ve kanla kaplı ellerini karda temizledi.
“Yavrulan doğ uracak kadar yaşayabilmesine şaşırdım." dedi. Sesi kailenin ü zerindeki korku
büyüsünü bozmuş gibiydi.
“Belki de sağ değ ildi," dedi Jory. "Pek çok hikâ ye duydum Belki de bu dişi, enikler dışarı
çıkarken ölüydü."
“Ölüden doğan.” dedi bir başka adam. “Uğursuzluk."
“Sorun yok," dedi inen. "Kısa zaman içinde enikler de ölmüş olacak."

Bran dehşetle bir çığlık attı.
“Ne kadar çabuk olursa, o kadar iyi," dedi Theon Greyjoy. Kılıcını çıkardı. “Şu yaratıkları
bana verin."
Kü çü k yavru başına gelecekleri anlamış gibi kafasını Bran'ın elleri arasında hareket
ettiriyordu. "Hayır!" diye bağırdı Bran öfkeyle. “O benim!"
“Kılıcını yerine koy Greyjoy," diye emreden bir sesle konuştu Robb. Sesi tıpkı babası gibi,
bir gün olacağı kumandan gibi çıkmıştı “Bu yavrular bizde kalacak."
“Bunu yapamayız evlat," dedi Hullen'ın oğlu Harwin.
“Yapılacak asıl merhametli şey onları şimdi öldürmek." diyerek lafa karıştı Hullen.
Bran destek almak istermişçesine babasına baktı fakat adam kaşlarını çatmış,
somurtuyordu. “Hullen haklı oğlum. Soğuk ve açlıkla gelecek zor ve acılı bir ölümden iyidir."
"Hayır!" diye bağ ırdı tekrar Bran. Gö zleri yaşla dolmuştu ama babasının onu ağ larken
görmesini istemiyordu. Kafasını çevirdi.
Robb matla ısrar etti. "Sö r Rodrik’in kızıl dişi kö peğ i geçen hafta yine doğ urdu ama
yavruların hiçbiri yaşamadı. Hâlâ fazlasıyla sütü vardır, emzirebilir."
“Emmeye çalıştıkları anda yavruları paramparça eder köpek."
“Lord Stark." dedi Jon. Babasına bö yle resmi hitap etmesi garipti. Bran umutsuzca Jon’a
bakıyordu. “Beş yavru var. Üç erkek, iki dişi," dedi Jon babasına.
“Ne demek istiyorsun?" diye sordu lord.
"Sizin de beş meşru evladınız var. U ç oğ ul, iki kız. Ulu kurt Stark Hanedanı’nın arması. Bu
yavrular sizin çocuklarınız tarafından sahiplenilmek için doğmuş."
Bran babasının yü z ifadesinin değ iştiğ im gö rdü . Kailedeki adamlar bakışıyordu. Bran yedi
yaşında olmasına rağ men ağ abeyi Jon’un ne yaptığ ım anlamıştı. Yavruların sayış Lordun
çocuklarına denkti çü nkü Jon kendisini hesaba katmamıştı. Kızları ve hatta bebek Rickon'u
saymıştı ama kuzeyde gayrimeşru doğ an şanssız çocuklara verilen “Kar" soyadını taşıyan
kendisini toplamın dışında tutmuştu.
Babaları da Jon'un ne yaptığ ının farkındaydı. “Kendin için bir yavru istemez misin Jon?"
dedi yumuşacık bir sesle.
“Bu ulu kurt Stark Hanedanı’nın sancağ ını onurlandırıyor," dedi Jon "Ben bir Stark değ ilim
baba."
Lord babalan dü şü nceli fakat takdir dolu bir ifadeyle baktı Jon’a. Robb çö ken sessizliğ i
bozdu. “Ben yavruyu ellerimle besleyeceğ im baba. Bir havluyu sü te bastıracağ ını ve yavru
oradan emecek."
"Ben de!" diye bağırdı Bran.
Lord, kararlılıklarını tanıyormuş gibi oğ ullarına bakıyordu. “Sö ylemesi kolay, yapması zor.“
dedi. “Hizmetkâ rlarımızın zamanını bu işle harcamanızı istemem. Eğ er bu yavrulara bakmak
istiyorsanız, bütün işi kendiniz yapacaksınız. Anlaşıldı mı?"
Bran başıyla onayladı. Yavrukurt kollarının arasında hareket ediyor, sıcak diliyle yanağ ını
yalıyordu.
‘Ayrıca onları eğ itmek zorundasınız. Sizi temin ederim ki barınak başı bu canavarlara
dokunmaz bile. Ve eğ er bu yavruları ihmal eder, kö tü yetiştirir, vahşileştirirseniz tanrılar
yardımcınız olsun. Bunlar kü çü k bir ö dü l için maskaralık yapan ya da bir tekmeyle
uzaklaştırabileceğ iniz kö peklere benzemez. Bir ulu kurt adamın kolunu, bir kö peğ in fareyi
oldurduğ u gibi kolayca koparır yerinden. Bu yavruları bü yü tmek istediğ inizden emin
misiniz?"
“Evet baba," dedi Bran.
“Evet," diye onayladı Robb,
“Bu yavrular siz ne yaparsanız yapın ölecek."
“Ölmeyecekler. Onları yasatacağız." dedi Robb.
“O yleyse alıyorsunuz. Jory. Desmond, diğ er yavruları da alın. Artık Kışyarı'na dö nmemizin
zamanı geldi."
Atlarına binip yola çıktıklarında. Bran zaferin şekerli tadını ağ zında hissediyordu. Yavru
kurdunu kıyafetindeki deri katlarının arasında sarmalamış, sıcak bedenine yaslamış, yolculuk
için güvene almıştı. Şimdi yavrusuna ne isim vereceğini düşünüyordu.
Köprünün yarısına geldiklerinde Jon aniden durdu.
“Ne oldu Jon?" diye sordu babası.
“Duymuyor musunuz?"
Bran ağ açları sallayan rü zgâ rı, demir ağ acından yapılmış kö prü ye vuran nal seslerini, aç
yavrudan gelen gurultuları duyuyordu ama Jon bambaşka bir şeyi dinliyor gibiydi.
“İşte!" dedi Jon. Hemen atını çevirdi ve um ters istikamete, köprünün başına doğru koşturdu.
O lü ulu kurdun olduğ u yerde atından inip yere çö ktü . Bir an sonra, yü zü nde bir gü lü msemeyle,
kafileye doğru geliyordu.
“Diğer yavrulardan uzakta kalmış olmalı," dedi Jon.
“Ya da uzağ a bırakılmış," dedi babaları altıncı yavruya bakarken. Bu yavrunun tü yleri
bembeyazdı. Gö zleri kan kadar kırmızıydı. Bran, diğ er yavruların gö zleri henü z açılmamışken,
bu beyaz yavrunun gözlerinin neden açık olduğunu merak etti.
“Bu bir albino," dedi Theon Greyjoy. Eğ leniyor gibiydi. “Bu enik diğ erlerinden de ö nce can
verir."
Jon Kar babasının himayesindeki çocuğ a uzun ve soğ uk bir bakışla cevap verdi. “Ben senin
gibi düşünmüyorum Greyjoy," dedi. “Bu yavru benim."

CATELYN
Catelyn bu tanrı korusunu hiç sevememişti.
U ç Dişli Mızrak'ın Kızıl Çatal’ında, Nehirova’nın en gü neyinde bir Tully olarak dü nyaya
gelmişti. Oradaki tanrı korusunda. Uzun kızılağaçların ışıldayan dereler üzerine alaca benekler
bıraktığ ı, kuşların gizli yuvalarında şarkılar sö ylediğ i, çiçek ve baharat kokan, parlak, havadar
bahçeler vardı.
Kışyarı’nın tanrı korusu daha farklıydı. Çevresinde yü kselen kasvetli duvarların ortasında,
yü zyıllardır el sü rü lmemiş, ü ç dö nü mlü k karanlık ve ilkel bir ormandı. Nemli toprak ve
çü rü mü şlü k kokuyordu. Burada kızılağ aç yetişmiyordu. Burası, dalları gri yeşil dikenlerden
oluşan zırhlar giymiş muhafız ağ açlarının, kudretli meşelerin ve en az kö k saldıkları diyarın
toprağ ı kadar yaşlı demir ağ açlarının ormanıydı. Birbirine yakın, kalın, koyu renkli ağ aç
gö vdelerinin yü ksekteki dallan iç içe geçerek, gö kyü zü nde sık ö rü lmü ş bir kubbe
oluşturuyordu ve şekilsiz ağ aç kö klen toprak altında gü reşiyordu. Burası kuluçkaya yatmış
gölgelerin ve derin sessizliklerin ormanıydı. Bu ormanda yaşayan tanrıların isimleri de yoktu.
Ama bu gece kocasını burada bulacağ ım biliyordu. Kocası ne zaman bir adamın canım alsa,
gelip bu tanrı korusunda dua eder, sükûnet ve huzur arardı.
Catelyn yedi kutsal yağ ile vaftiz edilmiş ve Nehirova septinin gö kkuşağ ı havuzunda
isimlendirilmişti. Babası, bü yü kbabası ve onlardan ö ncekiler gibi I nanç’a mensuptu. Onların
tanrılarının isimleri vardı ve yü zleri anne babasının yü zleri kadar tanıdıktı. Buhurdanlıklı bir
asa, ışıkla adeta canlanan yedi kenarlı bir kristal, şarkı sö ylerken giderek yü kselen sesler
eşliğ inde ibadet ederlerdi. Tullyler’in de, her hanedanın olduğ u gibi bir tanrı korusu vardı ama
koru huzur içinde gezinmek, kitap okumak ya da gü neşin altında uzanıp dinlenmek içindi.
İbadet sept denen ibadethanelerde yapılırdı.
Ned. Catelyn ’in hatırına, yedi yü zlü tanrılın adına şarkı sö yleyebilmesi için kü çü k bir sept
inşa ettirmişti ama Starklar’ın damarlarında I lk I nsanlar’ın kanı dolaşıyordu. Onlar yeşil
ormanın yaşlı, isimsiz, yüzü olmayan tanrılarına inanıyordu, ormanın çocukları gibi.
Korunun ortasında, siyah ve soğ uk gö lcü ğ ü n ü zerine eğ ilmiş kadim bir bü vet ağ acı vardı.
Ned bu ağ acı “yü rek ağ acı" olacak seçmişti. Bü vet ağ acının kabuğ u kemik kadar beyaz,
yapraklan koyu kırmızıydı. Yapraklar kana bulanmış binlerce el gibi gö rü nü rdü . Ulu bü vet
ağ acının gö vdesine, uzun, melankolik ifadeli bir surat oyulmuştu. I yice derin oyulmuş gö z
çukurları kurumuş reçine yü zü nden kıpkızıldı ve tuhaf bir şekilde etraftaki her şeyi izliyor gibi
dururdu. Yaşlıydı bu gö zler. Kışyarı’ndan bile yaşlı. Eğ er efsaneler doğ ruysa Mimar Brandon’ın
ilk taşı yere koyuşunu, ardından kalenin granit duvarlarının yü kselişini izlemişlerdi. Rivayete
gö re yü z yıllar ö nce, I lk I nsanlar. Dar Deniz’den gelmeden evvel ormanın çocukları oymuştu
ağaçlara bu yüzleri.
Yeşil adamların ısrarla ağ açların nö betim tuttuğ u Yü zler Adası haricinde, gü neydeki son
bü vet ağ açları da en az bin yıl ö nce kesilmiş ya da yakılmıştı. Burada durum başkaydı. Burada
her kalenin bir tanrı korusu, her tanrı korusunun bir yü rek ağ acı ve her yü rek ağ acının bir
suratı vardı.
Catelyn kocasını bü vet ağ acının altında, yosun tutmuş bir kayanın ü stü nde otururken
buldu. Kılıcı Buz'u kucağ ına yatırmış, gece kadar karanlık sularla ü zerindeki kanı
temizliyordu. Tanrı korusunun zeminini binlerce yıldır kaplayan kalın humuslu toprak Catelyn
’in ayak seslerini yutuyordu ama bü vet ağ acının gö zleri her adımını izliyordu sanki. “Ned."
diye seslendi usulca.
Ned karısına bakmak için kafasını kaldırdı. "Catelyn," dedi. Sesi mesafeli ve ciddiydi.
“Çocuklar nerede?" diye sordu.
Catelyn’e her zaman sorduğ u soruydu bu. “Mutfaktalar. Kurt yavrularına verecekleri
isimleri tartışıyorlar." Pelerinini yere serdi. Sırtını bü vet ağ acına dayayarak gö lcü ğ ü n
kenarına oturdu. Sırtı ağ aca dö nü k olmasına rağ men gö zlerin onu izlediğ im hissediyordu. Bu
histen kurtulmaya çalışa. “Arya çoktan yavruya â şık oldu. Sansa adeta bü yü lendi fakat Rickon
alışamadı henüz."
“Korkuyor mu?" diye sordu Ned.
“Biraz," dedi Catelyn. “Daha üç yaşında.”
Ned suratını buruşturdu. “Korkularıyla yü zleşmeyi ö ğ renmeli Sonsuza kadar ü ç yaşında
kalmayacak. Kış geliyor," dedi.
“Evet," diyerek onayladı Catelyn. Kocasının kelimeleri her zaman olduğ u gibi onu
ü rpertmişti. Starklar'ın sö zü . Her bü yü k hanedanın bö yle sö zleri vardı. Hanedan ö zdeyişleri,
duaya benzeyen cü mleler, zafer, onur, dü rü stlü k ve sadakatle ilgili iftihar dolu ifadeler. I nanç
ve cesaret yeminleri. Starklar dışındaki bü tü n hanedanların sö zleri bunları anlatırdı. Kış
geliyor, derdi Starklar. Catelyn kim bilir kaçıncı kez, kuzeylilerin ne kadar tuhaf insanlar
olduğunu düşündü.
“Hakkını vermem gerek, adam iyi bir şekilde ö ldü ," dedi Ned Elindeki yağ lanmış deri
parçasını ö zenle kılıcına sü rü yordu Metal koyu bir parlaklık kazanmaya başlamıştı. “Bran için
de sevindim." diye devam etti. “Onu görmeliydin. Gurur duyardın."
“Ben Bran'la her zaman gurur duyuyorum," diye yanıtladı Catelyn. Adamın kılıcını
okşamasını seyrediyordu bir yandan. Kılıç dö vü lü rken birbiri ü zerine bindirilmiş yü zlerce
katmam seçebiliyordu. Catelyn kılıçlara hiç ilgi duymuyordu ama Buz'un kendine has
gü zelliğ im inkâ r edemezdi. Kılıç, Kıyamet in kadım O zgü r Kale'yi yıkmasından ö nce, Valyria’
da demir ustalarının kılıç yaparken çekiçlerinin yanı sıra, bü yü de kullandığ ı zamanlarda
yapılmışa. Buz tam dö n yü z yaşındaydı ama dö vü ldü ğ ü ilk gü nkü kadar keskindi hâ lâ . Taşıdığ ı
isim kendisinden de eskiydi Kahramanlar Çağ ı’ndan kalan bir mirastı adı O zamanlar Starklar.
Kuzey Krallığı’ydı.

‘Bu seneki dördüncü adamdı bu," dedi Ned üzüntüyle. “Zavallı adam delirmiş gibiydi. Bir şey
içine ö yle derin bir korku salmıştı ki kelimelerimi duymuyordu bile.” I çim çekti. “Benjen. Gece
Nö betçileri’ndeki kardeşlerin sayısının binin altına dü ştü ğ ü nü yazmış bana Kaybettiğ imiz
adamlar sadece kaçaklar değil. Keşiflerde de adam kaybediyoruz."
"Yabanılların ışı mı?" diye sordu Catelyn.
“Başka kimin işi olacak?” diye yanıtladı Ned. Buz’u kaldırdı ne soğuk çeliğe baştan aşağı baktı.
“Daha da kötü olacak. Korkarım sancakları kaldırıp kuzeye gitmem. Sur’un Ötesindeki Kral’la
meseleyi kökünden çözmek için hesaplaşmam gereken gün yaklaşıyor."
"Sur’un ötesine mi?" Bu düşünce Catelyn 'ı titretmeye yetmişti.
Ned karısının yü zü ndeki dehşeti gö rdü . “Mance Rayder bizi korkutabilecek bir adam değ il,"
dedi.
“Sur’un ö tesinde çok daha karanlık şeyler de var," diye yanıtladı Catelyn. Dö ndü ve
arkasındaki bü vet ağ acına baktı. Ağ aç soluk gö vdesi, kıpkırmızı gö zleri ve ağ ır dü şü nceleriyle
onu izliyor, dinliyordu.
Ned şekatle gü lü msedi. “Yaşlı Dadı’dan çok hikâ ye dinliyorsun. O tekiler, ormanın çocukları
kadar ö lü . Onlar ö lü p gideli neredeyse sekiz bin yıl oldu. U stat Luwin’e sorarsan hiç
yaşamadılar, der. Onları gerçekten görmüş olan kimse yok."
“Bu sabaha kadar bir ulu kurt gören de yoktu.” diye hatırlattı Catelyn.
“Bir Tully kadınıyla tartışmamam gerektiğ ini şimdiye kadar ö ğ renmiş olmalıydım.’’ dedi
Ned gü lü mseyerek. Buz’u kınına yerleştirdi. “Buraya bana korku masalları anlatmak için
gelmiş olamazsın. Bu koruyu ne kadar az sevdiğini biliyorum, söyle bana leydim, neyin var?"
Catelyn kocasının elini avuçlarına aldı. "Bu sabah keder verici bir haber aldık lordum.
Dü şü ncelerini temizlemeden sö ylemek istemedim." Haberin yaratacağ ı darbeyi
yumuşatmanın bir yolu yoktu, bu yü zden bir çırpıda sö yledi Catelyn. “Çok ü zgü nü m sevgilim.
Jon Arryn ölmüş."
Çözleri buluştu. Catelyn bu haberin kocasını nasıl sarsacağım biliyordu; lordun gözlerindeki
hü zü n dayanılmazdı. Ned gençliğ inde Kartal Yuvası’nda eğ itilmişti ve çocuğ u olmayan Lord
Arryn hem Ned ’in, hem de himayesi altına aldığ ı diğ er çocuk olan Robert Baratheon’ın ikinci
babası olmuştu. Deli Kral I kinci Aerys Targaryen ikisinin de kellesini istediğ inde, Kartal
Yuvası Lordu Arryn, ay ve şahinle sü slenmiş sancaklarını kaldırarak isyan etmiş, koruma sö zü
verdiği iki çocuğu teslim etmek yerme savaşmayı tercih etmişti.
Ve on beş yıl ö nce bir gü n. Ned ve Lord Arryn, Nehirova’nın septinde, Lord Hoster Tully’nin
iki kızıyla evlendiklerinde, bu ikinci baba aynı zamanda kardeşi olmuştu.
“Jon..." diye mırıldandı Ned. “Bu haber kesin doğru mu?” diye sordu.
“Zarfın ü zerinde kralın mü hrü vardı ve mektup Robert’ın el yazısıyla yazılmıştı. Sana
vermek ü zere sakladım,” dedi Catelyn. “Robert, Lord Arryn'ın çabuk ö ldü ğ ü nü de yazmış.
U stat Pycelle bile ö yle çaresiz Lalmış ki, daha fazla acı çekmemesi için lorda haşhaş sü tü
içirmiş."
“O lü m karşısında kü çü k bir merhamet sanırım," dedi Ned. Catelyn onun yü zü ndeki derin
acıyı gö rebiliyordu ama bu durumda bile kendisinden ö nce karısını dü şü nü yordu. “Ya kız
kardeşin? Jon’un oğlu? Onlardan bir haber var mı?"
“Mektupta sadece iyi oldukları ve Kartal Yuvası’na dö ndü kleri yazıyordu," dedi Catelyn.
“Keşke Nehirova ’ya gitselerdi. Kartal Yuvası çok yü ksek ve ıssız bir yer. U stelik orası her
zaman kocasının yeri oldu, onun değ il. Lord Jon’un hatıraları onu orada rahat bırakmayacak.
Her taşın ü zerinde bir anı kazılı. Kız kardeşimi tanıyorum Şu anda ihtiyacı olan şey aile ve
dost şefkati aslında.”
“Amcan Vadi’yi bekliyor değil mi? Jon onu Geçit Şövalyesi ilan etmişti."
Catelyn Kışıyla onayladı. “Brynden'ın kardeşim ve oğ lu için elinden geleni yapacağ ına
eminim. Bu biraz teselli bulmamı sağlıyor ama yine de..."
“Yanına gitmelisin." dedi Ned. "Çocukları da gö tü r. I çindeki boşluğ u çocuk sesleri ve
kahkahalarla doldur. O zavallı çocuğ un da yalnız kalmaması gerek. Etrafında başka çocuklara
ihtiyacı var şu anda. Lysa da kederiyle baş başa kalmamalı."
“Gidebilmeyi isterdim ama başka havadislerim de var," dedi Catelyn. “Mektupta, kralın seni
ziyaret etmek üzere Kışyarı’na doğru yola çıktığı yazıyor."
Ned’in duyduğ unu anlaması için zaman geçmesi gerekti ama sonunda anladığ ında
gö zlerindeki karanlık kayboldu. “Robert buraya mı geliyormuş” Kadın başıyla onayladığ ında.
Ned’in yüzüne bir gülümseme yayıldı.
Catelyn kocasının neşesini paylaşabilmek isterdi ama avlularda konuşulanları duymuştu.
Boğ azında kırık bir geyik boynuzuyla kara gö mü lmü ş ö lü bir ulu kurt. Dehşet sinsi bir yılan
gibi koynuna girmişti. Alametlere hiç anlam yü klemeyen sevgili kocasına gü lü msemek için
zorladı kendini. “Bu habere sevineceğ ini biliyordum." dedi. “Surdaki kardeşine de haber
göndermeliyiz."
“Evet, elbette." diyerek onayladı Ned. “Benjen burada olmak isteyecektir. U stat Luwin’e en
hızlı haberci kuşunu salmasını sö ylemeliyim." Ayağ a kalktı ve ellerinden tutup Catelyn 'i de
kaldırdı. “Lanetler olsun. Gö rü şmeyeli kim bilir kaç yıl oldu. Bö yle son anda mı haber verilir?
Mektupta kaç kişilik bir kafileyle geleceği yazıyor mu?"
“En az yü z şö valye, hizmetkâ rları, onların yarısı kadar da hü rsü vari geleceğ ini tahmin
ediyorum. Cersei ve çocukları da onlarla birlikteymiş."
“Robert onların gü venliğ i için aheste hareket edecektir Bu çok iyi. Bö ylece hazırlanmak için
biraz zaman kazanmış oluruz." dedi Ned.
“Kraliçe’nin erkek kardeşleri de kafiledeymiş" dedi Catelyn.
Ned bu haber karşısında yü zü nü buruşturdu. Catelyn kocasının, kraliçenin ailesine karşı
pek sevgi beslemediğ im biliyordu. Casterly Kayası’nın Lannisterlar her şey kazanıldıktan ve
zafer kesinleştikten sonra koşmuşlardı Ned’in yardımına. Ned bunu asla affedememişti. “Ne
yapalım. Robert’ın ziyaretinden alacağ ım keyin bedeli birkaç Lannister'a katlanmaksa, seve
seve. Robert sarayının yarısını beraberinde getiriyormuş gibi geldi bana."
“Diyar kralı takip eder," dedi Catelyn.
“Çocukları gö rmek de iyi olacak. Son gö rdü ğ ü mde, en kü çü kleri hâ lâ Lannister kadınının
memesini emiyordu. Şimdi beş yaşlarında olmalı değil mi?"
“Prens Tommen yedi yaşına geldi. Bran’la yaşıtlar. Lü tfen Ned, diline biraz hâ kim olmalısın.
Lannister kadını dediğ in kadın artık hızım kraliçemiz ve duyduğ uma gö re her geçen yıl biraz
daha artıyormuş azameti."
Ned karısının elim sıktı haifçe. “Bir ziyafet dü zenlemeliyiz. Şarkıcılar olmalı. Robert
mutlaka ava da çıkmak isteyecektir.
Jory’yi şeref muhafızları birliğ iyle birlikte gü neye yollamalıyım ki kaileyi Kral Yolu’nda
karşılayıp buraya kadar eşlik etsin. Ah. Tanrılar! Biz bu kadar insanı nasıl besleyeceğ iz? Yola
çoktan çıkmış dedin değil mi? Sen de, asil postun da kahrolun be adam!"

DAENERYS
Ağ abeyi, elbiseyi iyice gö rebilmesi için yukarı kaldırdı “Şu gü zelliğ e bak. Haydi, durma
dokun. Kumaşı hisset." dedi
Dany elbiseye dokundu. Elbise o kadar yumuşaktı ki, parmaklarının arasından su gibi
akıyordu adeta. Daha ö nce bu kadar yumuşak bir şey giyip giymediğ ini hatırlamıyordu.
Olağanüstü yumuşaklığı neredeyse korkutucuydu. Ellerini elbiseden çekti. “Bu benim ini?"
“Yargıç I llyrio'nun armağ anı.” dedi Viserys gü lü mseyerek. Erkek kardeşinin neşesi epey
yerindeydi bu akşam. “Elbisenin rengi gö zlerindeki menekşeyi ortaya çıkaracak. Altın da
takacaksın, ayrıca çok çeşitli mü cevherler. I llyrio sö z verdi. Bu gece bir prenses gibi
görüneceksin."
Bir prenses... diye dü şü ndü Dany. Prensesliğ in nasıl bir şey olduğ unu unutmuştu. Belki de
gerçekten bilmediğ i içindi “Bize neden bu kadar çok şey veriyor?" diye sordu. “Bizden istediğ i
ne?” Neredeyse altı aydır yargıcın evinde kalıyorlardı. Onun yemeğ ini yiyor, hizmetçileri
tarafından şımartılıyorlardı. Dany on ü ç yaşındaydı. Bö ylesi bü yü k hediyelerin bir karşılık
beklemeden verilmeyeceğini bilecek kadar olgundu. Özellikle Özgür Şehir Pentos'ta.
“I llyrio aptal değ il." dedi Viserys. Sıska, sınırlı elleri ve soluk lila renkli gö zleriyle hummalı
bakan genç bir adamdı “Yargıç, tahtıma kavuştuğumda dostlarımı unutmayacağımı biliyor."
Dany bir şey sö ylemedi. I llyrio aslında bir tü ccardı. Değ erli taşlar, baharatlar, ejderha
kemikleri gibi iştah kabartan her şeyi alıp satardı. Dokuz O zgü r Şehir'in hepsinde dostları
vardı. Hatta Vaes Dothrak’ta ve çok daha uzak topraklarda. Yeşim Denizi’nin ardındaki
efsanevi yerlerde bile tanıdıkları olduğ u sö yleniyordu. Doğ ru iyat teklif edildiğ inde neşe
içinde satmayacağ ı bir dostu olmadığ ı da sö ylenenler arasındaydı. Dany yargıçla ilgili
sokaklarda sö ylenenleri biliyordu, hepsini duymuştu ama erkek kardeşinin hayal ağ larım
koparmak, onu hayal kurarken sorgulamak istemiyordu. Erkek kardeşi ö kelendiğ inde
korkunçlaşıyordu. Vicerys böyle durumlara “Ejderhayı uyandırmak" diyordu.
Vicerys elbiseyi kapının kenarına astı. “I llyrio sana banyo yaptırmaları için kö leleri
gönderecek. Şu ahır kokusunun, üstünden çıktığından emin ol. Khal Drogo’nun binlerce atı var,
bu gece binecek başka tü rlü bir at arıyor." Eleştiri dolu bakışlarla kız kardeşini sü zdü . “Hâ lâ
kambur duruyorsun. Duruşunu dü zelt." dedi. Kızın omuzlarını elleriyle geriye itti. “Artık bir
kadının vü cuduna sahip olduğ unu gö stermelisin onlara." Parmaklan ki/m yeni tomurcuklanan
gö ğ sü nü yukarıdan aşağ ı doğ ru okşadı ve gö ğ ü s ucunu sıktı. “Bu Gece ben hayal kırıklığ ına
uğ ratmayacaksın. Eğ er uğ ratırsan sonuçlarına katlanırsın. Uyuyan ejderhayı uyandırmak
istemezsin değ il mi?” Parmakları gö ğ ü s ucunu zalimce bü ktü . Elbisesinin kalın kumaşı
üzerinden hoyratça buruyordu göğüs ucunu. “İstemezsin değil mi?" diye tekrarladı.
"Hayır." diye yanıtladı Dany çaresizce.
Erkek kardeşi gü lü msedi. “Harika." Kızın saçlarını adeta şekatle okşadı. "Saltanatımın
tarihini yazdıklarında benim tatlı kız kardeşim, bu Gece başladığını söyleyecekler."
Ağ abeyi odadan çıktığ ında Dany pencerenin ö nü ne gitti ve kö rfezin sularını ekâ rla
izlemeye başladı. Batan gü neşin altında. Pentos'un kare tuğ lalardan yapılmış binalarının
siluetleri yan vana dizilmişti. Kırmızı rahiplerin Gece ateşlerini yakarken sö yledikleri şarkıları
ve malikâ nenin duvarlarının ardında gü rü ltü yle ovun oynayan pejmü rde kıyafetli çocukların
seslerini duyuyordu. Bir an için dışarıda onlarla olabilmeyi diledi. Yalın ayak, nefesi kesilmiş
halde, paçavralar içinde, hiç geçmişi ve geleceğ i olmadan. Khal Drogo’nun malikâ nesindeki
ziyafete davet edilmiş olmadan, dışarıda onlarla birlikte koşturabilmeyi hayal etti.
Batan gü neşin ardında, Dar Deniz’in ö bü r kıyısında, yeşil tepeli, çiçeklerle kaplı ovalan olan,
gü rleyerek akan bü yü k nehirlerin bulunduğ u, mavi gri dağ ların sırtına kondurulan koyu
taşlardan ö rü lü kalelere ev sahipliğ i yapan ve lordlarının sancağ ı altında savaşa giden zırhlı
şö valyelerin olduğ u bir yer vardı. Dothraklar o topraklara Rhaesh Andahli diyordu. Yanı
Andallar’ın yurdu. O zgü r Şehirlerdeyse, Batıdiyar ya da Gü n Batımı Krallıkları denirdi. Erkek
kardeşi çok daha basit bir ısım bulmuştu: “Bizim topraklar.” Bu iki kelime dudaklarından hiç
eksik olmayan bir duaya dö nü şmü ştü . Sanki yeterince tekrar ederse tanrılar duyacaktı onu.
“Kan hakkıyla bizim, bizden hıyanetle çalınmış ama ö zde hala bizim, sonsuza kadar bizim.
Ejderhadan bir şey çalınamaz. Hayır çalınamaz. Ejderha unutmaz."
Belki ejderha hatırlıyordu ama Dany hatırlamıyordu. Ağ abeyinin bizim topraklanınız
dediğ i. Dar Deniz’in karşı kıyısındaki bu yerleri hiç gö rmemişti. Sü rekli bahsettiğ i Casterly
Kayası. Kartal Yuvası, Yü ksek Bahçe, Arryn Vadisi. Dorne ve Yü zler Adası onun için anlamsız
kelimelerdi sadece. I şgalci’nin ordularından korunmak için Kral Topraklarından kaçtıklarında
Viserys sekiz yaşındaydı. Daenerys ise annesinin rahminde bir tohumdu o zamanlar.
Ağ abeyi o topraklardan sü rü lü şleriyle ilgili o kadar çok hikâ ye anlatmıştı ki. Dany gö zü nde
canlandırabiliyordu bazen. Siyah yelkenlerine ay ışığ ı vuran gemiyle Ejderha Kayası’na
kaçışları, ağ abeyleri Rhaegar'ın U ç Dışlı Mızrak’ın kanlı sularında I şgalci’ye karşı verdiğ i
mü cadele ve sevdiğ i kadını korurken ö lmesi. Kral Toprakları’nın, Vicerys ’in I şgalci’nin
kö pekleri dediğ i Lannister ve Starklar tarafından yağ malanması, Rhaegar'ın veliahtı bebeğ in,
annesi Dorne Prensesi Elia’nın gö ğ sü nden alınması ve bü tü n yalvarışlarına rağ men gö zü nü n
ö nü nde katledilmesi, taht odasının duvarlarındaki cilalı ejderha kafataslarının şahitliğ inde.
Kral Katili’nin tek hamlede bahalarının boğazım altın bir kılıçla kesmesi.
Dany kaçışlarından dokuz ay sonra, ö keli bir fırtınanın adayı darmadağ ın etmesine ramak
kala. Ejderha Kayası’nda doğ muştu. Yaşayanlar o fırtınanın korkunç olduğ unu sö ylü yordu.
Targaryen donanması, limanda demir atmış olmasına rağ men sular tarafından yutulmuştu.
Siper duvarlarından sö kü len bü yü k bloklar Dar Deniz’in vahşi sularına yapraklar gibi
savrulmuştu Annesi Dany’yi doğ ururken can vermişti ve bu sebeple ağ abeyi Viserys onu hiç
affetmemişti.
Dany, Ejderha Kayası'nı da hatırlamıyordu. Oradan da kaçmak zorunda kalmışlardı. Çü nkü
I şgalcinin kardeşi yeni inşa ettiğ i donanmasıyla tekrar yelken açmıştı. Hanedanlarının sahip
olduğ u Yedi Krallık ‘tan ellerinde kalan sadece Ejderha Kayası idi ama orayı da uzun zaman
ellerinde tutamayacaklardı. Ejderha Kayası'ndaki garnizon, onları I şgalciye satmaya hazırdı.
Bir gece vakti Sö r Willem Darry ve dö rt sadık adamı, ağ abeyi ve kendisinin kaldığ ı çocuk
odasına girmiş, onları ve sü tannelerini tehlikeden uzaklaştırmak için alıp gö tü rmü ştü . Aynı
gece Braavos’un güvenli kıyılarına doğru yelken açmışlardı.
Sö r Willem'i hayal meyal hatırlıyordu. I ri gri sakallı, yarı kö r, hasta yatığ ından bile
kü kreyerek emirler yağ dıran bir adamdı. Hizmetçilerin ö dü kopardı ondan ama Dany'ye her
zaman şekat ve nezaket gö sterirdi. “Kü çü k Prensesim" diye seslenirdi ona. Bazen de
“Leydim" derdi. Sö r Willem ’in elleri eski deriler kadar yumuşaktı. Hasta yatağ ından hiç
çıkmadı. Hastalığ ın nemli, sıcak, şekerli, tuhaf kokusu her geçen gü n biraz daha çö kü yordu
ü stü ne. O zamanlar Braavos’taki kırmızı kapılı bü yü k evde yaşıyorlardı. Dany’nin kendisine ait
bir odası vardı o evde. Penceresinin hemen dibinde bir limon ağ acı vardı. Sö r Willem ö ldü kten
sonra, hizmetçiler kalan parasının hepsini çaldı ve iki kardeşi kapının ö nü ne koydu. Bü yü k
kırmızı kapı yüzlerine kapandığında çok ağlamıştı Dany.
O gü nden beri adeta birer gö çebe gibi yaşıyorlardı. Braavos'tan Myr'e, Myr’den Tyrosh'a,
oradan Qohor’a, ardından Volantis'e. Lys'e. Hiçbir yerde uzun sü re kalmalarına izin
vermiyordu ağ abeyi I şgalci'nin kiralık katillerinin hâ lâ peşlerinde olduğ unu sö ylü yordu ama
Dam hiç görmemişti bahsettiği bu adamları.
İlk zamanlarda bütün yargıçlar, hükümdarlar ve tacir prensler, kalan son iki soylu Targaryen
kardeşlen ağ ırlamaktan, sofralarında yedirip içirmekten memnuniyet duyuyordu. Fakat yıllar
geçtikçe ve I şgalci, Demir Taht ‘ta oturmaya devam ettikçe, kapılar yü zlerine kapanmaya
başladı. Hayatları her gü n biraz daha merhametsizleşiyordu. Ellerinde kalan son hazine
parçalarını sırayla satmak zorunda kalmışlardı. Annelerinin tacını sattıklarında ellerine geçen
parayı bile son kuruşuna kadar harcamışlardı. Pentos'un sokaklarında ve meyhanelerinde.
Viserys için “Yalvaran Kral" diyorlardı. Dany kendisine nasıl bir isim taktıklarını bilmek
istemiyordu.
“Bir gü n Her şeyi geri alacağ ız tatlı kız kardeşim" diye sö zler veriyordu Viserys, Elleri
titriyordu bu konudan bahsederken. “Mü cevherleri, ipekleri. Ejderha Kayası'nı. Kral
Toprakları'nı. Demir Tahtı ve Yedi Karalık’ı, bizden çalınan ne var ne yoksa hepsini geri
alacağız." Viserys o gün için yaşıyordu. Daenerys'ın geri istediği şeyse, kırmızı kapılı büyük ev,
penceresinden ona gülümseyen limon ağacı ve asla yaşayamadığı çocukluğuydu.
Kapıya haifçe vuruldu. “Gir," dedi Dany pencereden uzaklaşırken. I llyrio'nun hizmetçileri
eğ ilerek selam verdiler ve işlerim yapmaya başladılar. Onlar kö leydi. Yargıcın çok şaşıdaki
Dothraklı arkadaşlarından birinin hediyesi. Aslında O zgü r Şehir Pentos'ta kö lelik yoktu ama
onlar kö leydi işte. Yaşlı olanı bir fare kadar gri ve ufaktı, asla konuşmazdı ama genç bir kız
olan diğ er kö le yaşlı kadın yerine de bol bol konuşurdu I llyrio’nun favorisi, sarı saçlı bu on altı
yaşındaki kız, ışını yaparken sürekli gevezelik ederdi.
Kü veti mutfaktan getirdikleri sıcak suyla doldurdular ve suya kokulu yağ lar kattılar. Genç
kö le. Dany'nin kalın ve kaba pamuk kumaştan dikilmiş elbisesini çıkartıp kü vete girmesine
yardım etti. Su kaynar derecede sıcaktı ama Daenerys hiç ses çıkarmadı. Sıcak suyu seviyordu.
Kendisini temiz hissediyordu sıcak suyun içinde. Ayrıca, ağ abeyi ona bir Targaryen’ın asla
sıcaktan korkmayacağ ını sö ylü yordu sık sık. "Bizimki Ejderha Hanedanı." diyordu. "Ateş
bizim kamınızda var."
Yaşlı kadın. Dany’nin uzun gü mü ş rengi saçlarını ö zenle yıkadı ve dolaşmış yerlerim
tarayarak açtı. I şini sessizce yapıyordu. Genç kö le. Dany’nin sırtını ve ayaklarını keselerken,
ona ne kadar şanslı olduğ unu sö ylü yordu. “Drogo ö yle zengin ki hizmetçileri bile altın
boyunluklar takıyor. Khalasar’ında yü z binden fazla sü vari gö revli ve Vaes Dothrak’takı
sarayında, her biri gü mü ş kapılı um iki yü z oda var." Daha pek çok şey anlatıyordu genç kö le.
Khal'ın ne kadar yakışıklı olduğ unu, uzun boyunu, cesaretim, savaşlardaki korkusuzluğ unu,
canavarca ok atabildiğ ini, kusursuz bir binici olduğ unu. Daenerys hiçbir şey sö ylemedi.
Gereken yaşa geldiğ inde ağ abeyi Viserys ile evleneceğ im dü şü nmü ştü hep. Fatih Aegon’ın kız
kardeşiyle evlendiğ i gü nden beri, Targaryenlar’ın kardeşleriyle evlendirilmesi gelenek halini
almıştı. Vicerys ona binlerce kez, kan saf kalmalı, demişti. Onların damarlarında kralların kanı
dolaşıyordu. Valyria’nın kadim altın kanını, ejderhaların kanını taşıyorlardı ve bu soylu kana
daha aşağ ıda bir kan karıştırılamazdı. Ama işte şimdi, ağ abeyi Vicerys, onu bir yabancıya, bir
barbara satmaya kararlıydı.
Tamamen temizlendiğ inde kö leler kü vetten çıkmasına ve kurulanmasına yardım etti. Genç
kö le saçlarım dö kme gü mü ş gibi parlayıncaya kadar fırçaladı. Yaşlı kadın, Dothrak
dü zlü klerinden toplanmış baharatlı çiçeklerden yapılmış parfü mü , kü çü k dokunuşlarla
Dany’nin bileklerine, kulaklarının arkasına, gö ğ ü s uçlarına, dudaklarına ve bacaklarının
arasına vaftiz edermişçesine sü rdü . Yargıç I llyrio’nun gö nderdiğ i mor erik rengi, gö zlerinin
menekşe rengim ortaya çıkaracak avuç içi kadar ipek elbiseyi ü stü ne giydirdiler. Genç kö le
ayaklarına işlemeli sandaletleri giydirirken, yaşlı kadın ametistlerle sü slenmiş tacı başına
yerleştirdi. Son olarak da, antik Valyria kabartmalarıyla sü slenmiş ağ ır altın bir boyunluk
boynuna geçirildi.
İşleri bittiğinde genç köle nefesi kesilmiş bir halde. “İşte şimdi bir prenses gibi
görünüyorsunuz." dedi. İllyrio’nun nezaket göstererek yolladığı aynada kendine baktı Dany.
Bir prenses diye düşündü. Genç kölenin onu yıkarken söylediklerini hatırladı. Drogo o kadar
zengindi ki, hizmetçileri bile altın boyunluklar takıyordu. Ürperdiğini hissetti. Çıplak
kollarındaki tüyler diken diken olmuştu.
Erkek kardeşi serin giriş holü nde, havuzun kenarında oturmuş, parmaklarıyla suya şekiller
çizerek bekliyordu. Dany’yi gö rü r gö rmez kalktı ve eleştiren gö zlerle kızı sü zmeye başladı.
"Orada dur," dedi kıza. “Şimdi dön. Evet, güzel, nasıl desem, şey gibi görünüyorsun...”
“Kraliyete yakışır." diyerek tamamladı kemerli yolda aniden beliren Yargıç I llyrio. O kadar
iri bir adamdan beklenmeyecek bir zarafetle hareket ediyordu. Alev renkli ipek elbisesinin
altındaki katman katman yağ lan o yü rü dü kçe sallanıyordu. Her parmağ ında farklı değ erli
taşlardan yapılmış bir yü zü k parıldıyordu. Uşağ ı, çatal şekilli san sakallarını gerçek altın gibi
gö rü nene kadar yağ layıp fırçalamıştı. Uzanıp kızın elini tutarken. “Bu muhteşem gü nde. Işık
Tanrısı sizi binlerce ışık yağ muruyla kutsasın." dedi. Başını saygıyla ö ne eğ erken gü lü msedi.
Altın sakallarının arasından çü rü k ve sararmış birkaç diş gö rü ndü . “Harika bir manzara gibi
Majesteleri." dedi Viserys’e. “Drogo'nun aklı başından gidecek."
“Bence çok sıska." dedi Viserys. Dany’ninkilerle aynı renk altın gü mü ş saçları gergince
arkaya doğ ru uranmış ve ejderha kemiğ inden bir tokayla sımsıkı toplanmıştı. Yü zü nü n sert ve
gergin ifadesini tamamlayan bir gö rü nü ştü bu. Elini I llyrio'nun kendisine verdiğ i kılıcın
kabzasına koydu ve “Khal Drogo'nun bu kadar genç bir kızı kadını olarak seçeceğ ine emin
misin?" diye sordu.
“Onun kanı yeter." diyerek cevapladı I llyrio. “Kanı sayesinde khal için yeterince bü yü k. Ona
bir bakın. Bu altın gü mü ş rengi saçlar, mora çalan gö zler... Bu kızda şü phesiz Valyria kanı var,
kesinlikle, kesinlikle... Eski kralın kızı, mutlaka tahta çıkacak yeni kralın kız kardeşi, doğ uşun
soylu bir kadın. Drogo'nun bu kızı gö rdü ğ ü anda etkilenmemesi mü mkü n değ il." I llyrio elini
bıraktığında Dany titrediğini fark etti.
“Belki de haklısın," dedi Viserys ama şü phe doluydu. “Barbarlar son derece dü şü k zevklere
sahip. Oğlanlar, atlar, koyunlar...”
“Bunlardan Khal Drogo ’ya bahsetmeseniz iyi olur." diye sözünü kesti İllyrio.
Viserys ’in leylak rengi gö zleri ö keyle parıldadı. “Sen benim aptal olduğ umu mu
düşünüyorsun?"
Yargıç saygıyla eğ ildi. “Kral olduğ unuzu dü şü nü yorum." dedi. “Krallar sıradan insanlar gibi
dikkatli olmak zorunda hissetmezler. Eğ er saygısızlık ettiysem ö zü r dilerim " Dö ndü ve
taşıyıcılarını çağırmak için ellerini birbirine vurdu.
I llyrio'nun ö zenle yapılmış tahtırevanına bindiklerinde Pentos sokakları ziiri karanlığ a
bü rü nmü ştü . Bir dü zine iri, gü çlü adam taşıyordu tahtırevanı. Ellerinde soluk mavi camdan
yapılmış yağ lı fenerler taşıyan iki uşak ö nde yü rü yü p yolu aydınlatıyordu. Kalın perdeli
tahtırevanın içi ılık ve dardı, I llyrio'nun ağ ır parfü mlerle bastırmaya çalıştığ ı kö tü ten kokusu
hissediliyordu.
Ağ abeyi, başını yastığ a dayamış halde yanında oturuyordu ama bunların hiçbirinin
farkında değ ildi. Onun aklı Dar Deniz’in ö tesindeydi.

Khalasar’ınıntamamına ihtiyacım yok."
dedi. Parmakları emanet kılıcın kabzasıyla oynuyordu. Dany ağ abeyinin bir kez bile gerçekten
kılıç kullanmadığ ını biliyordu. "Bana on bin yeter." dedi Vicerys. "On bin Dothrak çığ lıkçısıyla
Yedi Karalık’ı yerle bir edebileceğ imden eminim. Diyar gerçek kralı için ayaklanacaktır zaten.
Tyrell, Redwyne, Darry ve Greyjoy ‘un da I şgalciyi benden fazla sevmediklerinden eminim.
Dorne halkı Prenses Elia ve bebeğ inin intikamını almak için yanıp tutuşuyordur. Halk da
bizim yanımızda yer alacaktır. Onlar da gerçek krallarının ö zlemini çekiyorlar." Tereddü tle
İllyrio ’ya baktı. "Çekiyorlar, değil mi?"
“O insanlar sizin halkınız ve sizi seviyorlar," dedi Yargıç I llyrio şekatli bir tavırla. “Diyarın
dö rt bir yanında erkekler karakollarda kadehlerini gizli gizli sizin sağ lığ ınıza kaldırıyor ve
kadınlar ejderhalı sancaklar dikip, denizden geleceğ iniz gü n için saklıyor." Omuz silkti. “En
azından benim casuslarım böyle olduğunu söylüyor," diye ekledi.
Dany’nin casusları yoktu. Denizin ö bü r kıyısında neler olduğ unu bilmiyordu ama I llyrio’yla
ilgili hiçbir şeye gü venmediğ i gibi, bu tatlı sö zlerine de inanmıyordu. Ağ abeyiyse
memnuniyetle kafasını sallıyordu. “I şgalci’yi kendi ellerimle ö ldü rmeliyim," dedi. Daha ö nce
kimseyi ö ldü rmemişti hâ lbuki. “O benim ağ abeyim Rhaegar'ı ö ldü rdü . Babama yaptıklarının
intikamını almak için Kral Katil Lannister'ı da ben öldürmeliyim."
“En uygunu bu olur." diye karşılık verdi Yargıç I llyrio. Dudaklarına yerleşmiş belli belirsiz
alaycı gü lü şü gö rebiliyordu Dam ancak erkek kardeşi buna dikkat bile etmedi. O perdeyi
haifçe aralamış ziiri karanlık sokağ ı seyrediyor, kını bilir kaçıncı kez Uç Dışlı Mızrak
Savaşı’nı kafasının içinde yaşıyordu.
Khal Drogo'nun dokuz kuleli malikâ nesi kö rfez sularının hemen yanında inşa edilmişti ve
tuğ ladan ö rü lmü ş yü ksek duvarlarını soluk renkli sarmaşıklar kaplamıştı. Burasının khal’a.
Pentos un yargıçları tarafından verildiğ ini sö ylemişti I llyrio. O zgü r Şehirler, at efendilerine
her zaman son derece cö mert davranırdı “Bu barbarlardan korktuğ umuz için değ il." Diye
açıklamıştı yargıç. “Işık Tanrısı şehir surlarımızı bir milyon Dothraklı'dan korumaya yeter de
artar. Kırmızı rahipler bö yle sö ylü yor... Ama risk almaya ne gerek var? Onların dostluğ unu
kazanmak bize çok daha ucuza mal oluyor üstelik."
Tahtırevan tapınağ ın girişinde durduruldu ve perdeler bir muhafız tarafından sert bir
hareketle çekildi Muhafızın. Dothraklar’a ö zgü bakır teni ve koyu, badem şekilli gö zleri vardı.
Yü zü nde hiç kıl yoktu. Kafasına, Lekesizler in dikenli bronz başlığ ım giymişti. Soğ uk bakışlarla
tahtırevanın içindekilerini sü zdü . Yargıç I llyrio kaba Dothrak dilinde homurdanarak bir şeyler
söyledi. Muhafız aynı şekilde karşılık verdi ve eliyle kapıya doğru gitmelerini işaret etti.
Dany, erkek kardeşinin emanet kılıcının kabzasını sımsıkı kavradığ ını fark etti. Belli ki en az
Dany kadar gerilmişti. Tahtırevan malikâ neye doğ ru hareket etmeye başlarken. “Saygısız
hadım." diye mırıldandı Viserys.
Yargıç I llyrio’nun ağ zından bal damlıyordu “Bu geceki ziyafette pek çok ö nemli adam
olacak. Bö yle adamların fazlasıyla dü şmanı da olur bilirsiniz. Siz dâ hil olmak ü zere, khal
konuklarının gü venliğ ini sağ lamak zorunda. Biliyorsunuz Majesteleri, Şüphesiz ki I şgalci
sizin başınız için bir servet ödemeye hazır."
“Alı! Evet." dedi Viserys karamsar bir sesle “Seni temin ederim ki denedi I llyrio. Bizi takip
etmek için tuttuğ u pek çok bıçakçısı var. Ben son ejderhayım ve I şgalci ben sağ olduğ um
sürece rahat bir uyku uyuyamaz."
Tahtırevan yavaşladı ve durdu. Perdeler açıldı Bir kö le Daenerys ’in aşağ ı inmesine yardım
etmek için elim uzattı. Daenerys kö lenin boyunluğ una bakmaktan kendim alamadı, alelade
bronzdu. Onun ardından Viserys indi. Eli hâ lâ sımsıkı, kılıcının kabzasını tutuyordu. Yargıç
İllyrıo’yu tahtırevandan indirmek için iki güçlü adamın yardımı gerekti.
Tapınağ ın içindeki hava baharat, çimdikalevi, tatlı limon ve tarçın kokularıyla ağ ırlaşmıştı.
Onları Valyria Kıyametini tasvir eden mozaik camlarının sü slediğ i giriş holü ne gö tü rdü ler.
Duvarlarda siyah demirden yapılmış yağ ile yanan fenerler asılıydı. Taştan oyulmuş, birbirinin
aynı iki yaprak igü rü nü n sü slediğ i kemerin altındaki hadım, gelişlerini tatlı yü ksek sesiyle bir
ezgi eşliğ inde duyurdu. “Targaryen Hanedanı‘ndan Bu isimle Anılan U çü ncü Kral. Andallar'ın.
Rhoynarlar’ın ve I lk I nsanlar'ın Kralı. Yedi Krallık Lordu ve Diyarın Koruyucusu Viserys. Kız
kardeşi. Ejderha Kayası Prensesi Daenerys Fırtınadoğ an. Saygıdeğ er ev sahiplen O zgü r Şehir
Pentos Yargıcı İllyrıo Mopans."
Hadımın yanından geçerek soluk renkli sarmaşıklarla kaplanmış sü tunlara bulunduğ u bir
avluya çıktılar. Ay ışığ ı sarmaşıklara yapraklanın gü mü ş ve kemik renklerine boyuyordu.
Etrafta gezinen diğ er konukları gö rdü ler. Konukların çoğ u kızıl kahve tenli; iri, uzun
sakallarına metal halkalar takmış Dothraklı at efendileriydi. Siyah saçları yağ lanmış, ö rü lmü ş
ve uçlarına ziller takılmıştı Onların aralarında Pentos’un. Myr'den ve Tyrosh’tan gelen kiralık
katiller ve paralı askerler dolaşıyordu. Yargıç I llyrio'dan bile şişman bir Kırmızı rahip. I bben
Limanı'ndan gelen kıllı adamlar. Yaz Adalarının abanoz kadar koyu tenli lordları da avludaydı.
Daenerys hayretle seyrediyordu insanları ve oradaki tek kadın olduğ unu bü yü k bir korkuyla
aniden fark etti.
“Şurada duran ü ç kışı Drogo'nun kansü varileri. " diye fısıldadı yargıç. “Sü tunun sanında
duran Khal Moro, onun yanındaki oğ lu Rhogoro. Yeşil sakallı adam Tyrosh Hü kü mdarı'nın
erkek kardeşi. Onun arkasında duran da Sör Jorah Mormont. "
Son isim Daenerys’in dikkatini çekmişti. “Bir şövalye mi?” “Evet öyle. " diyerek bıyıklarının
altından gülümsedi İllyrio “Yüce Rahip kendi elleriyle, yedi kutsal yağ ile vaftiz etmiş onu. "
“Burada ne işi var? " diye sordu Daenerys.
“I şgalci onun kafasını istiyor," dedi yargıç. “O nemsiz bir hakarette bulunmuş. Birkaç kaçak
avcıyı Gece Nö betçileri ne teslim etmek yerine Tyroshlu bir kö le tacirine satmış. Çok saçma
bir yasa. İnsan kendi rehinesiyle ne istiyorsa yapabilmeli. "
“Gece sona ermeden Sö r Jorah'la konuşmak isterim. " dedi Viserys. Dam merakla şö valyeyi
izliyordu. Adam kendisinden epeyce bü yü ktü , kırkını geçmiş olmalıydı. Saçları dö kü lmeye
başlamışa ama çok gü çlü ve zinde gö rü nü yordu. I pekli ve pamuklu kıyafetler yerine, yü n ve
deriden yapılmış bir kıyafet giymişti. Koyu yeşil tuniğ inin gö ğ sü ne iki ayağ ı ü stü nde duran
siyah bir ayı figürü işlenmişti
Hiç gö rmediğ i memleketinden gelen bu yabancı adama bakarken, yargıcın nemli elini
omzuna koyduğunu fark etmemişti.
Dany “İşte orada tatlı prensesim, khal'ın ta kendisi “
Dany kaçıp saklanmak istiyordu ama ağ abeyi ona bakıyordu. Dany ağ abeyini kızdırırsa
ejderhanın uyanacağ ını biliyordu. Dö nü p Viserys ‘in gece bitmeden kendisini evlendirmek
istediği adama kaygıyla baktı.
Genç kö le kız çok da yanılmamıştı Khal Drogo avludaki en uzun adamdan bile bir baş daha
uzundu. Yapılı gö vdesine rağ men havada kayarcasına ilerliyor, yargıcın bahçesindeki
panterden daha zarif ve çevik hareket ediyordu. Dany'nin havai ettiğ inden çok daha gençti.
Otuz yaşından daha bü yü k olamazdı. Teni iyice parlatılmış bakır rengindeydi. Sık bıyıklarına
altın ve bronz halkalar geçirilmişti.
“Gidip saygılarımı sunmalıyım. " dedi Yargıç I llyrio. “Burada bekleyin Onu yanınıza
getiririm. ”
Yargıç, khal'a doğ ru paytak paytak ilerlerken erkek kardeşi Dany'nin kolunu elleriyle
kavramıştı. Pamukları o kadar çok sıkıyordu ki Dany'nin canı yanıyordu. “Adamın saç
örgüsünü görüyor musun tatlı kız kardeşim? ”
Drogo'nun saç örgüsü gece kadar koyuydu ve kokulu yağlarla ağırlaşmıştı. Ucundaki ziller
khal hareket ettikçe hafif sesler çıkarıyordu. Örgü neredeyse kalçalarından bile aşağı sarkıyor,
ucu baldırlarına değiyordu.
“O rgü sü nü n ne kadar uzun olduğ unu gö rü yor musun? " diye sordu Viserys. “Bir Dothraklı
savaş kaybettiğ inde, ö rgü sü nü utanç içinde kesmek zorundadır. Bö ylece gü çsü zlü ğ ü nü herkes
gö rü r. Khal Drogo hiç savaş kaybetmedi. O Ejderha Aegon’ın yeryü zü ne yemden gelişi gibi ve
sen onun kraliçesi olacaksın. "
Dany, Khal Drogo ’ya baktı Yü zü sert ve zalimdi. Gö zlen bir akik parçası kadar soğ uk ve
karanlıktı. Kardeşi Viserys ‘in içindeki ejderha uyandığ ında Dany’nin canını yakardı bazen
ama Dany kardeşinden şu anda Drogo’dan korktuğ u gibi korkmazdı. “Onun kraliçesi olmak
istemiyorum. " diye fısıldadı haif, gü çsü z bir sesle. “Lü tfen, lütfen Viserys, istemiyorum, eve
gitmek istiyorum. ”
“Ev mi?" diye çok haif bir sesle sordu Viserys ama Dany o sesteki korkunç ö keyi
duyabiliyordu. “Eve nasıl gideceğ iz tatlı kız kardeşim? Evimizi bizden aldılar. " Dany’yi
karanlığ a, kimsenin onları gö remeyeceğ i bir kuytuya çekti. “Eve nasıl gideceğiz? " diye
tekrarladı. Kastettiği ev. Kral Topraklan, Ejderha Kayası ve kaybettikleri bütün diyardı.
Dany. I llyrio’nun evindeki odasından bahsediyordu. Evet, orası da gerçek bir yuva değ ildi
ama şu anda ev diyebilecekleri tek yerdi. Ağ abeyi bunu duymak istemiyordu. Orası onun için
ev değ ildi. Kırmızı kapılı bü yü k ev de yuva olamamıştı onun için. Parmaklan delercesine
Dany’nin koluna gö mü lmü ştü , bir cevap bekliyordu. Sonunda. “Bilmiyorum... " dedi Dany. Sesi
kırılmıştı, gözlen yaşla doluydu.
“Ben biliyorum, " dedi Viserys. “Eve bir orduyla gideceğ iz benim tatlı kız kardeşim. Khal
Drogo'nun ordusuyla. Bu uğ urda bu gece onunla evlenmen ve yatağ ına girmen gerekiyorsa
yapacaksın. " Gü lü msedi. “I htiyacım olan orduya kavuşmak için tü m khalasar'la, kırk bin
adamın hepsiyle ve hatta atlarıyla yatman gerekirse yatacaksın. Bü tü n ordunun seni
becermesi gerekirse becerileceksin. Sadece Drogo olduğ u için şü kret bence. Belki zamanla
ondan hoşlanabilirsin de. Şimdi hemen gö zlerini kurula. I llyrio, Drogo'yu yanımıza getirecek
ve o seni ağlarken görmeyecek!"
Dany arkasını dö ner dö nmez iki adamın yaklaştığ ını gö rdü . Yargıç I llyrio gü lü msemeler ve
reveranslarla Khal Drogo’yu onların yanına getiriyordu. Dany henüz gözlerinden aşağı akmaya
fırsat bulamamış yaşlan elini tersiyle kuruladı.
“Gü lü mse. ” dedi Viserys sınırlı bir sesle. Eli hâ lâ kılıcının kabzasındaydı. “Dik dur. Dur ki
memelerin olduğunu görebilsin. Tanrılar biliyor ya, dik dursan bile ufacıklar zaten. ”
Dany gülümsedi ve dikleşerek göğüslerini öne çıkardı.

EDDARD
Ziyaretçiler altın, gü mü ş ve parlatılmış çelikten bir nehir gibi kale kapılarından içeri aktı.
Sancaktarlar, şö valyeler, yeminli kılıççılar ve hü rsü varilerden oluşan ü ç yü z kişilik nehrin
üzerinde, taç giymiş geyiğiyle Baratheon sancağı, kuzey rüzgârıyla dalgalanıyordu.
Ned atlıların çoğ unu tanıyordu. I şte dö vü lmü ş altın kadar sarı saçlarıyla Sö r Jaime
Lannister ve korkunç şekilde yanmış yü zü yle Sandor Clegane geliyordu. Yanlarındaki uzun
çocuk veliaht prensti ve arkalarındaki cüce adam da İblis Tyrion Lannister'di.
Fakat kailenin ö nü nde at sü ren, kraliyet muhafızlarına mensup kar beyazı pelerinler
giymiş iki şö valyenin eşlik ettiğ i şişman adam Ned’e yabancı gö rü ndü . Ta ki, savaş atının
sırtından aşağ ı atlayıp tanıdık bir narayla kemiklerini kırmak istermişçesine Ned'e sarılana
dek. “Ned! O ifadesiz yü zü nü tekrar gö rmek ne gü zel. " Kral. Ned’i baştan aşağ ı sü zü p bir
kahkaha attı. “Hiç değişmemişsin. "
Keşke Ned de aynı şeyleri sö yleyebilseydi. Atlarını tahtı ele geçirmek için yan yana
sü rdü kleri vakitten bu yana on beş yıl geçmişti. Fırtına Burnu Lordu, o zamanlar tertemiz
tıraşlı, keskin bakışlı, genç bir kızın hayalindeki kadar kaslı bir adamdı. Zırhını kuşanıp
hanedanına ait boynuzlu miğ ferini kafasına geçirdiğ i zaman iki metrelik bir deve dö nü şü r,
diğ er erkeklere tepeden bakardı. Bir devin gü cü ne sahipti zaten. Ned’in asla kaldıramayacağ ı
ağ ırlıktaki demirden yapılmış dikenli savaş baltasını kendisine silah olarak seçmişti. O
günlerde deri ve kan kokusu bir parfüm gibi üzerine sinmişti.
Şimdi ü zerine sinen parfü m, parfü mdü işte ve eni neredeyse boyu kadar olmuştu. Ned kralı
en son dokuz yıl ö nce, Balon Greyjoy isyanı sırasında, kendisini Demir Adaları'nın kralı ilan
eden serserinin haddini bildirmek için geyik ve ulu kurt gü çlerim birleştirdiklerinde
gö rmü ştü . Greyjoy'un dü şen kalesinde yan yana durdukları. Greyjoy'un teslim olduğ u. Ned’in
asi lordun oğ lunu esir ve muhafız olarak himayesine aldığ ı gü nden bu yana, kral en az elli kilo
almıştı. Demir kadar kara ve sert sakalı çenesinin altındaki iki kat gıdıyı ve aşağ ı sarkan iki
yanağ ını saklıyordu ama devasa gö beğ ini ve gö zlerinin altındaki siyah halkaları ö rtebilecek
hiçbir şey yoktu.
Robert şu anda sadece Ned’in arkadaşı değil, aynı zamanda kralıydı. “Majesteleri. Kışyarı
sizindir, ” dedi saygıyla.
O sırada kailedeki diğ er adamlar da atlarından inmeye başladı. Seyisler hayvanları almak
için yanlarına gidiyordu. Robert’ın kraliçesi Cersei çocuklarıyla birlikte yayan giriş yapmıştı.
Kırk gü çlü yü k atı tarafından çekilen, iki gü verteli, yağ lı meşeden ve varaklı metalden yapılmış
tekerlekli kapalı araba kale kapısından geçemeyecek kadar genişti. Ned, kraliçesinin yüzüğünü
ö pmek için karda diz çö kerken, Robert uzun zamandır gö rmediğ i kız kardeşine sarılıyormuş
gibi sarılmıştı Catelyn'e. Ardından iki ailenin de çocukları öne çıktı ve tanıtıldı.
Resmi selamlaşmalar biter bitmez kral, ev sahibine, “Beni mahzen mezara gö tü r
Eddard," dedi. “Saygılarımı sunayım. ” Ned, aradan onca yıl geçmesine rağ men bunu
hatırladığ ı için krala bü yü k bir sevgi duydu. Hemen bir fener getirtti. Konuşmalarına gerek
bile yoktu. Kraliçe itiraz etti. Şafak vaktinden ben yoldalardı. Herkes yorgundu ve ü şü mü ştü .
I lk ö nce temizlenip dinlenmeleri gerekirdi. O lü ler bekleyebilirdi. Daha fazla sızlanamadan
Robert kraliçeye bir bakış attı. I kiz kardeşi Jaime sessizce kraliçenin koluna girdi ve kadın
daha fazla konuşmadı.
Ned ve neredeyse tanıyamadığ ı kralı, birlikte mahzen mezarın merdivenlerinden aşağ ı
inmeye başladılar. Sarmal taş merdivenler oldukça dardı. Ned elinde fenerle ö nden gidiyordu.
“Kışyarı’na asla varamayacağ ımızı dü şü nmeye başlamıştım. ” diye şikâ yet etti kral
merdivenlerden inerken. “Gü neyde Yedi Krallık tan bahsederken, sana dü şen bö lgenin diğ er
altısının toplamından daha büyük olduğu unutuluyor. ”
“Umarım yolculuğunuz keyifli geçmiştir Majesteleri. " Robert homurdandı. “Bataklıklar,
ormanlar ve mezralar. Boğaz'ın kuzeyinde neredeyse bir tane bile doğru düzgün han yok.
Böylesine uçsuz bucaksız bir boşluk görmemiştim daha önce. Senin ahalin nerede? "
“Dışarı çıkamayacak kadar utangaçlar sanırım. " diyerek takıldı Ned. Merdivenlerden
yü kselen soğ uğ u hissediyordu Dü nyanın derinliklerinden çıkıp gelen buz gibi bir nefes.
“Kuzeyde yaşayanlar ortalıkta kral görmeye alışık değil. "
Robert kıkırdadı. “Belki de hepsi karın altına saklanmıştır. Ne kar, Ned! " Kral dengesini
sağlamak için bir eliyle duvara tutunarak merdivenlerden inmeye devam etti.
“Yaz sonlarında bu kar yağ ışı olağ an. " diye cevapladı Ned. “Umarım kaileyi fazla
zorlamamıştır. Bu mevsimde genelde hafiftir yağış. "
“Karınız O tekiler ‘in başına yağ sın! " diye bela okudu Robert. “Buralar kış mevsiminde nasıl
olur? Düşünürken bile titriyorum. "
“Kışlar gerçekten zorlu olur, " diye onayladı Ned. "Ama Starklar kolaylıkla atlatır. Her zaman
atlattığımız gibi"
“Gü neye gelmelisin Ned. " dedi Robert. “Uçup gitmeden bir de yazın tadına bakmalısın.
Yü ksek Bahçe'de gö z alabildiğ ince uzanan altın gü l tarlaları var. Meyveler ö yle taze olur ki,
daha ağ zına alır almaz dağ ılır. Karpuzlar, kavunlar, şeftaliler, ateş erikleri, daha ö nce bö yle
tatlı şeyler yememişsindir. Gö receksin. Getirdim biraz. Rü zgâ rın en sert estiğ i Fırtına
Burnu'nda bile hava ö yle sıcaktır ki, hareket etmekte zorlanırsın. Ah Ned. Kasabaları gö rmen
gerek. Her yerde çiçekler, çeşitli yiyeceklerle dolup taşan pazar yerleri. Yaz şarapları ö yle bol
ve ucuz ki, sadece havayı koklayarak sarhoş olabilirsin. Herkes şişman ve zengin bizim
oralarda. " Kahkaha attı ve geniş gö beğ ine vurdu. “ve kızlar!" dedi. Gö zleri parlıyordu. “Sana
yemin ederim ki, sıcak kızları iyice edepsizleştiriyor. Kalenin tam yanındaki nehirde
çırılçıplak yü zü yorlar. Hava kü rk ya da yü n giyemeyecek kadar sıcak, sokaklarda bile kısacık
ipek elbiseler içinde dolaşıyorlar. I peğ i olmayan gü mü ş pamuklular içinde. Ama ne giyerlerse
giysinler, sonunda terden sırılsıklam oluyorlar ve ince kumaşlar tenlerine yapışıyor. Çıplak
görünüyorlar. " Kral mutlulukla gülüyordu.
Robert Baratheon her zaman bü yü k iştahlarının adamı olmuştu. Zevk almasını bilen bir
adamdı. Bu ö zellikler. Ned Stark'ı anlatmak için kullanılabilecek nitelemeler olmaktan çok
uzaktı. Kral bu zevklerinin bedelini ö dü yormuş gibi gö rü nü yordu. Merdivenlerin sonuna
kadar indiklerinde, Robert nefes nefese kalmıştı. Mahzen mezara adım attıklarında, kralın
fener ışığıyla aydınlanan yüzü kıpkırmızı olmuştu.
“Majesteleri. " diye seslendi Ned saygıyla. Elindeki feneri yarım bir çember çizecek şekilde
mahzen mezarda gezdirdi. Gö lgeler sallanıyor, hareket ediyordu. Titreyen fener ışığ ı
bastıktıkları taşları ve mahzenin arkasına doğ ru ikişer ikişer sıralanmış granit sü tunları
aydınlatıyordu. Sü tunların arasında, ö lü mlü bedenlerinden kalanları saklayan lahitlerin
yanında, duvara yaslanmış tahtlarda ö lü ler oturuyordu. “O en sonda, Brandon ve babamla
birlikte, " dedi Ned.
Ned yolu gö stermek için ö nde yü rü meye başladı ve kral tek bir sö z etmeden, yer altı
soğ uğ undan titreyerek onu izledi. Stark Hanedanı'nın ö lü leri arasında yü rü rken yere vuran
ayaklarının sesleri taş zeminde çınlıyor, kubbede yankılanıyordu. Kışyarı Lordları geçişlerini
izledi. Lahitlerin kapaklarını mü hü rleyen taş levhalara suratları oyulmuştu. Ayaklarının dibine
kıvrılıp yatmış ulu kurtlarla birlikte uzun sıralar halinde oturmuş, kö r gö zleriyle sonsuz
karanlığ ı seyrediyorlardı. Canlılar adım attıkça hareket eden gö lgeler, tahtlarda oturan
heykellere can veriyor gibiydi.
Eski bir gelenek gereğ i, bir zamanlar Kışyarı Lordu olan ö lü lerin kızgın ruhları intikam
almak için mezarlarından kalkıp gitmesin diye, her bir taş heykelin kucağ ına demir uzun
kılıçlar konmuştu. En eski heykelin kucağına konan kılıç çoktan paslanıp neredeyse yok olmuş,
bir zamanlar konduğ u yerde birkaç kırmızı leke bırakmıştı. Ned ruhun serbest kalarak kalede
dolaşıp dolaşmadığ ım merak etti. Dolaşmıyor olmasını umdu. Kışyarı'nın ilk lordları hü kü m
sü rdü kleri topraklar kadar sert ve acımasız adamlardı. Ejderha soylular denizin ö tesinden
gelene kadar, yü zyıllar boyunca hü kü m sü rmü şler ve kimsenin buyruğ u altına girmemeye
yemin etmişlerdi. Kendilerine Kuzey Kralları demişlerdi.
Ned sonunda durdu ve yağ ateşiyle etrafı aydınlatan feneri yukarı kaldırdı. Mahzen mezar
karanlığ a doğ ru uzadıkça uzuyordu ama bundan sonraki lahitler boş ve mü hü rsü zdü .
O lü lerini, kendisini ve çocuklarını bekleyen kara delikler. Bu dü şü nce Ned’i ü rpertti. “I şte
burası. " dedi.
Robert başıyla onayladı, diz çöktü ve kafasını öne eğdi.
Yan yana ü ç lahit vardı. Lord Rickard Stark. Ned'in babası, uzun sert tatlı bir yü ze sahipti.
Taş oyma ustası onu gayet iyi tanıyor olmalıydı. Tam bir izzet ifadesiyle, taştan parmaklan
kucağ ındaki kılıcı sıkıca kavramış halde oturuyordu tahtında ama gerçek hayatta bü tü n
kılıçlar onu yan yolda bırakmıştı. Hemen yanındaki daha küçük iki lahitte çocukları yatıyordu.
Brandon ö ldü ğ ü nde daha yirmisindeydi. Deli Kral Aerys Targaryen'ın emriyle,
Nehirova’dan Catelyn Tully ile evlenmesine birkaç gü n kala boğ ularak ö ldü rü lmü ştü . Babası
ö lü mü nü izlemeye mecbur bırakılmıştı. Asıl veliaht oydu Hü kmetmek için doğ an Ned’in
ağabeyiydi.
Lyanna ise daha on altısındaydı. Etrafına bulaşan bir gü zelliğ e sahip kü çü cü k bir kadın
çocuk. Ned onu bü tü n kalbiyle seviyordu; Robert ondan da çok. Lyanna. Roben'ın kadını
olacaktı.
“Çok daha gü zeldi, " dedi Roben acıyla heykele bakarken “Bundan çok daha gü zeldi. " Gö zlen
heykelin gö zlerine, ona tekrar can vermek istercesine bakıyordu. Sonunda ayağ a kalktı.
Ağırlığı dengede durmasını zorlaştırıyordu. “Ah! Kahretsin Ned. Onu böyle bir yere mi gö mmek
zorundaydın? " Sesi unutulmamış bir acının etkisiyle kü krer gibi çıkıyordu “O karanlıktan
fazlasını hak ediyor... "
“O Kışyarı’nın Stark’ı. Yeri burası. "
“O tepelerde bir yerde olmalıydı. Bir meyve ağ acının ve gü neşin altında. Başının ü stü nde
gökyüzü ve bulutlar olmalıydı. Yağan yağmurlarla temizlenmeliydi. "
“O lü rken yanındaydım. " diye hatırlattı Ned. “Eve gelmek, Brandon ve babamın yanında
huzurlu uykusuna yatmak istedi. " Ned hâ lâ kız kardeşinin sesini duyuyordu zaman zaman.
Bana söz ver Ned. Odası kan ve gü l kokuyordu. Bana söz ver Ned. Ateş bü tü n gü cü nü almıştı ve
sesi bir fısıltıdan bile zayıf çıkıyordu ama Ned’in verdiğ i sö zü duyduğ u anda bü tü n korkusu
kaybolup gitmişti. O anda kız kardeşinin nasıl gü lü msediğ im hatırlıyordu Ned. Sonra Lyanna
hayata tutunmaktan vazgeçmişti.
Avuçlarından gü l yaprakları dö kü ldü yere. Siyah ve ö lü . Ned bundan sonrasını hatırlamıyordu.
Onu sessiz bir acıyla kız kardeşinin bedenine sıkıca sarılmış halde bulmuşlardı. Kısa boylu ada
adamlarından biri olan Howland Reed ayırmıştı iki kardeşin birbirine kenetlenmiş ellerini.
Ned bunların hiçbirini hatırlamıyordu. “Ben Lyanna ‘ya yine çiçek getireceğ im, o çiçekleri çok
sever. " demişti.
Kral hatifçe, dokunduğ u canlı bir tenmişçesine taş levhadaki yü zü n yanağ ını okşadı
parmaklarıyla. “Lyanna ‘ya yaptıkları için Rhaegar'ı öldürmeye yemin ettim. " dedi.
"Öldürdün, " diye karşılık verdi Ned.
“Ama sadece bir kez. " dedi Robert acıyla.
U ç Dişli Mızrak ta nehrin sığ sularında karşı karşıya gelmişlerdi Robert’ın elinde savaş
baltası, başında boynuzlu miğ feri vardı. Targaryen prensi simsiyah savaş zırhını giymişti.
Gö ğ ü s plakasına yakutlarla işlenmiş ü ç başlı ejderha gü neşin altında alev gibi yanıyordu. Dev
savaş atlarının ayakları altında dö vü len nehir suyu akan kanlar yü zü nden kızıla boyanmıştı.
Robert, ejderhalı zırha ve altındaki gö ğ se savaş baltasıyla ö lü mcü l bir darbe indirene kadar
devam etti mü cadeleleri. Ned savaş alanına geldiğ inde Rhaegar suda cansız yatıyordu. Her iki
tarafın askerleri de üç başlı ejderhadan suya dökülen yakutları toplamaya çalışıyordu.
“Her gece rü yalarımda tekrar tekrar ö ldü rü yorum onu. " diye itiraf etti Robert “Bin kez ö lse,
yine de hak ettiği cezayı alamaz "
Ned’in sö yleyecek bir şevi yoktu. Bir sü re sessiz kaldıktan sonra. “Artık gitmeliyiz
Majesteleri. Kraliçeniz sizi bekliyordum" dedi
“Kraliçemi ö tekiler gö tü rsü n. " dedi Robert hoşnutsuz bir sesle Ağ ır ağ ır geldikleri yolu geri
yü rü meye başlamıştı. “ve bir kez daha bana ‘Majesteleri" dediğ ini duyacak olursam, kafanı
mızrağa geçirtirim. Bizim aramızdaki bundan çok daha fazlası. "
“Biliyorum. " dedi Ned. Kraldan cevap gelmeyince, “Bana Jon'u anlat. " diyerek devam etti
Robert başını salladı “Ben daha ö nce bu kadar ani hastalanan birini gö rmedim. Oğ lumun
isim gü nü için bir turnuva dü zenledik. Onu o gü n gö rseydin sonsuza kadar yaşayacağ ına
yemin ederdin ama iki hafta sonra ö ldü . Hastalık bağ ırsaklarına dü şmü ş ateş gibiydi. Sanki
içenden yanarak tü kendi. " Bir sü tunun yanında, uzun zamandır ö lü olan bir Stark’ın mezarına
tutunarak bir an durdu. “O yaşlı adamı seviyordum. " dedi.
“I kimiz de seviyorduk, " dedi Ned. Bir an sustu "Catelyn kız kardeşi için endişeleniyor. Lysa
yasıyla baş edebiliyor mu? " diye sordu.
Robert’ın ağ zı acıyla çarpıldı. “Doğ rusunu istersen baş edemiyor. Jon’u kaybetmek kadını
deliye çevirdi. Bütün ısrarlarına rağmen oğlunu Kartal Yuvası’na geri götürdü. Çocuğu Casterly
Kayası'ndakı Tywin Lannister'ın himayesine gö nderecektim. Jon’un erkek kardeşi yoktu.
Başka oğ ulları da yok. Jon un oğ lunun bir kadın tarafından yetiştirilmesine razı mı
olmalıydım?" Ned bir çocuğ u Lord Tywin ‘in himayesine vermektense bir yılan çukuruna
atmayı tercih ederdi ama endişelerini sö ylemek yerine susmayı tercih etti. Bazı eski yaralar
asla tamamen kapanmazdı ve en kü çü k bir sö zle yeniden kanamaya başlardı. ‘Kadın biricik
eşini kaybetti. " dedi kelimelerini ö zenle seçerek. "Belki kocasının ardından oğ lunu da
yitirmekten korkmuştur. Çocuk daha çok küçük. "
“Altı yaşında, hastalıklı ve Kartal Yuvası Lordu. Tanrılar ona merhamet etsin, " dedi kral
"Lord Tywin daha ö nce hiçbir çocuğ u himayesine almadı. Lysa onur duymalıydı aslında.
Lannisterlar bü yü k ve soylu bir hanedan ama Lysa bu konuda konuşmayı bile reddetti.
Gecenin bir yarısı, kimseye haber vermeden çekip gitti. Cersei fena halde kızdı. " Derin bir
nefes aldı. “Çocuğ a benim adını verilmişti biliyorsun değ il mi? Robert Arryn. Yani adaşım. Onu
korumak ü zere yemin ettim. Annesi onu benden uzaklara gö tü rü rse yeminimi nasıl
tutabilirim? "
“Eğ er kabul edersen çocuğ u ben himayeme alabilirim. " dedi Ned. “Lysa buna itiraz etmez.
Lysa, Catelyn'in kardeşi, burada bizimle yaşayabilir. "
“Hoş teklif dostum ama çok geç, " diye karşılık verdi Robert. “Lord Tywin çoktan onay verdi.
Çocuğu ondan başkasının himayesine vermek büyük bir hakaret olur. "
“Yeğ enimin sağ lığ ını ve mutluluğ unu, bir Lannister'ın gururundan daha fazla ö nemserim.
" diyerek itiraz etti Ned.
“Bir Lannister'la geceleri uyumadığ ın için bö yle konuşabiliyorsun. " dedi ve gü ldü Robert.
Kahkahası mahzenin duvarlarında ve kubbeli tavanda yankılandı. Simsiyah sakalının
arasından beyaz dişleri gö rü nü yordu. Kolunu Ned’in omzuna koydu. “Ah Ned. " dedi. “Hâ lâ çok
ciddisin. Seninle konuşmak için birkaç gü n beklemeyi planlamıştım ama gö rü yorum ki buna
gerek yok. Gel, biraz yürüyelim. "
Sü tunların arasında mahzenin merdivenlerine doğ ru yü rü meye başladılar. Taştan kö r
gö zler onları izliyor gibiydi. Kralın kolu hâ lâ Ned’in omzundaydı. “Bunca zamandan sonra,
neden sonunda Kışyarı’na geldiğimi merak ediyor olmalısın. "
Ned’in bazı şü pheleri vardı ama bunları dillendirmemeyi tercih etti. “Benim dostluğ umu
ö zlediğ in için mutlaka. " dedi haifçe. “Ve Sur da var elbet Majesteleri. Sur'u gö rmeli, siperleri
boyunca yü rü ineli ve Sur'u bekleyen adamlarımızla sohbet etmelisin. Gece Nö betçileri eski
ihtişamının soluk bir gölgesinden ibaret artık. Benjen diyor ki... "
“Kardeşinin neler sö ylediğ ini elbette en yakın zamanda dinleyeceğ im ancak şimdi çok
başka endişelerim var. " diyerek sö zü nü kesti kral. “Sur sekiz bin yıldır ayakta. Birkaç gü n
daha bekleyebilir. Zor zamanlardan geçiyoruz Ned. I yi adamlara ihtiyacım var. Jon Arryn gibi
adamlara. Kartal Yuvası Lordu. Doğ u Muhafızı ve Kral Eli olarak uzun yıllar hizmet verdi. Onun
boşluğunu doldurmak hiç kolay değil. "
“Oğlu... " diye söze girdi Ned.
“Oğlu Kartal Yuvası’nın ve gelirinin varisi, başka bir şey değil. " diyerek kesti Robert sertçe.
Bu tepkisi Ned'i şaşırtmıştı. Durdu ve krala dö ndü , kelimeler kendiliğ inden ağ zında dö kü ldü .
“Arrynlar daima Doğu Muhafızı oldu. Görev babadan oğula geçer. "
“Yeterince büyüdüğü zaman görev yine ona teslim edilebilir belki." dedi Robert. “Ama ben bu
yılı düşünmek zorundayım ve de gelecek yılı. Altı yaşında bir çocuğun orduya komuta ede
“Barış zamanı unvan sembolik nasıl olsa. Çocuk unvanını korusun. Hizmetlerine karşılık
Jon’a bu kadarını borçluyuz. "
Kral memnuniyetsizliğ ini gizlemedi. Kolunu Ned'in omzundan çekti. “Yaptığ ı hizmet, bağ lı
olduğ u kralına karşı yerine getirmesi gereken bir gö revdi. Ona mü teşekkir olmadığ ımı
dü şü nme Ned ama oğ lu babası gibi değ il. O yle saf bir çocuk doğ unun sorumluluğ unu asla
alamaz. " Sesinin tonu yumuşadı “Bu kadar yeter. Tartışmamız gereken çok ö nemli bir makam
var ve ben daha fazla vakit kaybetmek istemiyorum. Benim sana ihtiyacım var Ned. "
“Ben her zaman emrinizdeyim Majesteleri “ Bunlar sö ylemesi gereken cü mlelerdi ve
söylemişti. Ardından duyacaklarından endişeliydi.
Robert onu duymamış gibiydi. “Kartal Yuvası’nda geçirdiğ imiz o yıllar... Tanrılar, çok gü zel
yıllardı. Ben seni yine ö yle yanımda istiyorum Ned. Seni gü neyde. Kral Toprakları’nda
istiyorum. Burada, dü nyanın son noktasında, kimsenin işine yaramadığ ın bu yerde değ il.
" Robert durdu. Karanlığ a baktı Bir an için bir Stark kadar melankolik gö rü ndü . ‘Sana yemin
ederim ki, bir tahtta oturmak, bir tahtı kazanmaktan katbekat zor. Yasalarla uğ raşmak sıkıcı
bir iş ve sikkeleri saymak çok daha beter. Ve halk... Bitip tü kenmek bilmiyorlar. O kahrolası
demir koltukta oturuyorum ve beynim uyuşana, popom dü zleşene kadar şikâ yetlerini
dinliyorum. Hepsi bir şey istiyor. Kimi para, kimi arazi, kimi adalet. Ya sö yledikleri yalanlar.
Lordlarım ve leydilerim de onlardan matah değ il. Yağ cılar ve aptallarla çevrilmiş haldeyim,
Ned. I nsan çıldıracak gibi oluyor. Yansı bana doğ ruyu sö ylemiyor diğ er yarısıysa doğ runun ne
olduğ unu bile bilmiyor. Bazı geceler, keşke U ç Dişli Mızrak’ta kaybetseydim diyorum. Tamam,
tabi ki içten gelerek değil ama. Yine de... "
“Anlıyorum. " dedi Ned yumuşak bir sesle.
Robert ona baktı. “Sanırım anlıyorsun. " dedi. “Eğ er anlıyorsan, aradığ ım adamın sen
olduğ un biliyorsun eski dostum. " Gü lü msedi. “Lord Eddard Stark, seni Kral Eli ilan ediyorum.
"
Ned dizlerinin ü zerine çö ktü . Teklif onu şaşırtmamıştı. Kral onca yolu başka hangi sebeple
gelmiş olabilirdi ki? Kral Eli, bü tü n Yedi Krallık'taki en gü çlü ikinci adamdı. Kral adına
konuşur, kralın ordularına kumandanlık eder, kralın adaletini uygulardı. Kralın yokluğ unda ve
hastalığında. Demir Taht’ta otururdu. Robert. Nede diyar kadar büyük unvan teklif ediyordu.
Ama bu. Ned’in dünyada istediği son şey bile değildi.
“Majesteleri, ben bu onura layık değilim, ” dedi.
Robert dayanamayarak espri kokan bir nara attı. “Eğ er seni onurlandırmak isteseydim,
emekliye ayırırdım. Ben yiyip içip gö beğ imi bü yü tü p, erkenden mezara girmek için gereken
her şeyi yaparken, sen krallığ ı yö neteceksin. ” Koca gö beğ ine vurdu. “Kral Eliyle ilgili
atasözünü bilir misin? ” diye sordu.
Ned o atasözünü biliyordu. “Kral düşler. El yapar, " dedi.
“Bir keresinde bir balıkçı kızla yatmıştım. " dedi Robert. “Halk arasında bu atasö zü nü n
amiyane bir sö ylenişi daha varmış. Kral yer. El pisliğ ini toplar. " Katasım geriye atıp gü rü ltü lü
bir kahkaha kopardı. Mahzenin karanlığ ından yankılanan kahkahasını soğ uk gö zlü ö lü Starklar
onaylamıyordu sanki.
Sonunda kahkahası hailedi ve durdu. Ned hâ lâ bir dizinin ü zerinde yerdeydi, gö zleri
yukarıda krala bakıyordu. “Kahretsin Ned. " diye şikâ yet etti kral. “Hiç olmazsa bir
gülümsemeyle beni eğlendirebilirsin. "
“Burada kışlar ö yle soğ uk olur ki, insanın kahkahası boğ azında donar ve boğ arak ö ldü rü r
adamı, der eskiler. Belki bu yüzden biz Starklar çok eğlenceli bir soy değiliz, " dedi Ned hemen.
"Benimle gü neye gel ve sana yeniden gü lmeyi ö ğ reteyim. " diye sö z verdi kral. “Bu
kahrolası tahtı kazanmama yardım ettin Şimdi onu elimde tutmama yardım et. Biz ikimiz
birlikte hü kmedecektik Lyanna yaşıyor olsaydı seninle kardeş olacaktık. Sadece dostlukla
değ il, kanla bağ lanmış olacaktık. Hâ lâ çok geç değ il Benim bir oğ lum var ve senin bir kızın.
Benim Joff 'um ve senin Sansa'm sayesinde hanedanlarımız birleşebilir. Tıpkı Lyanna ve
benim hır zamanlar soylarımızı birleştireceğimiz gibi. "
İşte bu teklif Ned'i şaşırtmıştı. “Sansa daha on bir yaşında. "
Robert sabırsızca elim salladı. “Sö z kesecek kadar bü yü k. Evlilik için ü ç beş yıl
bekleyebilirler. " Gülümsedi. "Haydi, artık ayağa kalk ve evet de kahrolası adam. "
“Hiçbir şey bana daha bü yü k bir onur bahşedemez Majesteleri. " diye cevapladı Ned. “Bü tü n
bu onurlu tekliler son derece ani oldu. Dü şü nmek için biraz zaman bahşedebilir misiniz?
Karımla da konuşmam gerek... "
“Evet, elbette. Catelyn'e de sö yle. Dü şü nmen gerekiyorsa dü şü n. " Kral elini uzattı ve Ned’i
ayağa kaldırdı. “Sadece çok uzun bekletme beni. Bilirsin, o kadar sabırlı bir adam değilim. "
Bir an, Ned'in içini korkunç bir his kapladı. Burası, kuzey, onun eviydi. Etralarındaki taş
heykellere baktı Mezarlığ ın dondurucu sessizliğ inde uzun bir nefes aldı. O lü lerin gö zlerini
üzerinde hissediyordu. Hepsi konuşulanları dinliyordu. Biliyordu ve kış geliyordu.

JON
Çok sık olmasa da, Jon Karın bir piç olarak doğmuş olmasına sevindiği anlar vardı. Sırayla
elden ele dolaşan kulplu sürahiden şarap kadehini tekrar doldururken, bugünün de o
günlerden biri olduğunu düşündü.
Genç şö valye yaverleriyle birlikte oturduğ u sedirin arkasına sırtını yaslayarak yerine iyice
yerleşti. Yaz şarabının meyveli, tatlı tadı ağzını kapladı ve dudaklarına bir gülümseme yerleşti.
Kışyarı’nın Bü yü k Salon'u duman yü zü nden pusluydu. Hava kızartılmış et ve fırından yeni
çıkan ekmek kokularıyla ağ ırlaşmıştı. Gri taş duvarları sancaklarla doluydu. Beyaz, altın rengi
ve kızıl. Starklar’ın ulu kurdu. Baratheon'ın taçlı geyiğ i, Lannisterlar’ın aslanı. Salonun diğ er
ucundaki şarkıcı arp çalarak balad sö ylü yordu ama gü rü l gü rü l yanan ateşin homurtusu,
kalaydan kadehlerin, tabakların şıngırtısı ve yü zlerce sarhoş adamın aynı anda konuşması
şarkıcının sesini zar zor duyulur kılıyordu.
Kral için dü zenlenen karşılama ziyafetinin dö rdü ncü saatiydi. Jon’un kız ve erkek
kardeşleri. Lord ve Leydi Stark’ın kral ve kraliçeyi ağ ırladığ ı yü ksek platformun yanındaki
alanda kraliyet ailesinin çocuklarıyla birlikte oturuyordu. Ziyafetin ö zelliğ i sebebiyle, soylu
babası çocuklarının yalnızca birer kadeh şarap içmesine izin vermişti. Jon’un oturduğ u
bölümdeki hiç kimse onun susuzluğunu giderecek kadar içmesine engel olamazdı.
Etrafında oturan gençler, kadehi her boşaldığ ında biraz daha içmesi için teşvik ediyorlardı
onu. Jon şaraba olan iştahının yetişkin bir adamınkine eş olduğ unu dü şü nü yordu. Bu gençlerle
birlikte oturmak eğ lenceliydi. Muharebelerle ilgili ö ykü ler anlatıyor, av ve yatak hikâ yelerini
paylaşıyorlardı. Kendi ziyafet arkadaşlarının kralın maiyetinden çok daha neşeli olduğ undan
emindi Ziyaretçiler salona girdiğ inde Jon’un onlarla ilgili merakı da son bulmuştu. Geçiş
tö reni oturduğ u sıranın hemen yanında yapıldığ ı için. Jon bü tü n ziyaretçileri uzun uzun ve
teker teker inceleyebilmişti.
O nce, kraliçeye eşlik eden lord babası salona girmişti. Kraliçe bü tü n o adamların anlattığ ı
kadar gü zeldi. Mü cevherlerle sü slü tacı altın sarısı saçlarının ü zerinde parlıyordu. Tacın
ü zerindeki parlak zü mrü tler kadar yeşildi gö zlen. Babası kraliçenin platforma çıkmasına
yardım etmiş ve koltuğ una oturtmuştu ama kraliçe babasının yü zü ne neredeyse hiç
bakmamıştı. Jon henü z on dö rt yaşında olmasına rağ men, kraliçenin gü lü şü ndeki sahteliğ i
sezebiliyordu.
Onların peşinden, kolunda Leydi Stark’la birlikte Kral Robert giriş yapmıştı. Kral. Jon için
bü yü k bir hayal kırıklığ ıydı. Babası sık sık kraldan bahsederdi. Onun nasıl korkusuz bir savaşçı
olduğ unu. U ç Dişli Mızrak'ın canavarı diye anıldığ ını, bü tü n diyarın en acımasız savaşçısı
olarak tanındığ ını anlatırdı. Bir dev gibi tasvir edilen Robert Baratheon, kıpkırmızı suratlı,
ipek elbiseleri terden ıslanmış, göbeği bedeninden önde giden bu şişman adam mıydı?
En son çocuklar girdi salona. Kü çü k Rickon en ö ndeydi. U ç yaşına rağ men bü yü k bir gururla
uzun yü rü yü şü tamamlayabilmişti. Rickon bir an için tam Jon'un ö nü nde durakladığ ında. Jon
kardeşini yü rü meye devam etmesi için haifçe itmek zorunda kalmıştı. Rickon'un hemen
arkasından Robb geliyordu. Starklar'ın renkleri olan gri beyaz yü n kıyafetler giymişti. Kolunda
Prenses Myrcella vardı. Sekiz yaşlarında, kü çü cü k bir kız çocuğ uydu. Mü cevherlerle sü slenmiş
ileli bir bonenin altından altın sarısı lü leleri dö kü lü yordu. Masaların arasından platforma
doğ ru yü rü rlerken, kızın Robb’a utangaç bakışlar attığ ını ve gü lü msediğ ini fark etmişti Jon.
Sıkıcı bir kızdı. Robb kızın ne kadar aptal olduğ unun farkında değ ildi. Kız tam bir aptal gibi
sırıtıyordu.
U vey kız kardeşlerine kraliyet ailesinin prensleri eşlik ediyordu. Arya, beyaz sarı saçları
kendisindekilerden daha uzun olan tombul Tommen’la eşleşmişti. I ki yaş daha bü yü k olan
Sansa'nın şansına Veliaht Prens Joffrey Baratheon dü şmü ştü . Joffrey on iki yaşındaydı ama
Jon’dan da Robb’dan da uzundu. Prens, kız kardeşinin saçlarını ve annesinin derin, yeşil
gö zlerini almıştı. Gü r sarı bukleleri altın boyunluğ una ve yü ksek kadife yakasının ü zerine
dö kü lü yordu. Sansa prensin yanında yü rü rken gö z kamaştırıcı gö rü nü yordu ama Jon prensin
memnuniyetsizlikle kıvrılmış dudaklarını ve Kışyarı'nın Bü yü k Salonu’nu kibirle sü zen
gözlerim hiç sevmemişti.
Jon, prensin arkasından gelenlerle daha çok ilgileniyordu. Kraliçenin erkek kardeşleri,
Casterly Kayası'nın Lannisterlar’ı. Aslan ve I blis. Onları birbirleriyle karıştırmak olası değ ildi.
Sö r Jaime Lannister. Kraliçe Cersei'nin ikiz kardeşiydi. Uzun ve sarışındı, tıpkı kraliçe gibi
yemyeşil gö zleri vardı ve bıçak keskinliğ inde bir gü lü msemeye sahipti. Kızıl ipek bir takım,
uzun siyah çizmeler ve siyah saten bir pelerin giyiyordu. Hanedanı’nın arması olan kü kreyen
aslan tuniğ inin gö ğ sü ne altın iplikle işlenmişti. Onun yü zü ne karşı Lannister Aslanı derler,
arkasından “Kral Katili" diye konuşurlardı.
Jon gö zlerini bu adamdan alamıyordu. Bir kral tam da böyle görünmeli, diye dü şü nü yordu
adam önünden geçerken.
Sonra diğ erini gö rdü . Kardeşinin ihtişamı yanında yarı yarıya gö rü nmez hale gelen, paytak
paytak yü rü yen Tyrion Lannister. Tyrion, Lord Tywin ‘in en kü çü k ve şü phesiz en çirkin
oğ luydu. Tanrılar Cersei ve Jaime'ye verdikleri kusursuz gü zelliğ i bu adamdan esirgemişti.
Cü ceydi. Bodur bacaklarıyla kardeşinin ritmini yakalamakta zorlanıyordu. Kafası bedenine
oranla anormal biçimde bü yü ktü . Dışarı çıkık alnı ve kaşlarının altında ezilmiş gibi gö rü nen
çirkin bir yü zü vardı. Bir gö zü yeşil, diğ eri siyahtı ve saçları beyaz denecek kadar sarıydı. Jon
ilgiyle bu cücesi seyrediyordu.
Salona en son girenler, gece Nö betçileri'nden amcası Benjen Stark ve babasının
himayesindeki Theon Greyjoy oldu, Benjen, Jon'un yanından geçerken ona sıcak bir
gü lü msemeyle baktı Theon'a hiç ilgi gö stermemişti ama bu Jon’u şaşırtacak bir tavır değ ildi.
Herkes oturduktan, karşılıklı kadehler kal kaktan ve teşekkü rler edildikten sonra ziyafet
başladı.
Jon o andan beri içiyordu ve hiç durmamıştı. Masanın altından bir şey bacağına sürtündü.
Jon baktığında, kendisine geri bakan bir çift kırmızı göz gördü “Yine mi acıktın? " diye sordu.
Masanın ortasında yarısı hâ lâ yenmemiş halli tavuk duruyordu. Jon tavuğ un bir budunu
koparmak için uzandığ ında aklına daha iyi bir ikir geldi. Tavuğ un tamamım bıçağ ına geçirip
bacaklarının arasından masanın altına kaydırdı. Masanın altındaki Hayalet, sessiz bir
vahşilikle kendisine verilen yiyeceğ i yemeye başladı. Kardeşlerinin yanlarında kurtlarını
getirmelerine izin verilmemişti ama salonda o kadar fazla sokak kö peğ i vardı ki kimse Jon'un
yavrukurduna dikkat etmemişti. Jon bu yönden de şanslı olduğunu düşündü.
Gözleri batıyordu. Sert hareketlerle gözlerini ovuşturarak salondaki dumana küfretti. Büyük
bir yudum şarap alırken, ulu kurt yavrusunun tavuğu iştahla mideye indirişini izledi.
Sokak kö pekleri servis yapan kızların peşi sıra masaların arasında dolaşıyordu. San gö zlü
siyah bir kırma, masanın altındaki tavuğ un kokusunu aldı. Durdu ve tavuktan payına dü şeni
kapmak için masanın altına girdi. Jon iki hayvanın yü zleşmesini izlemeye başladı. Kırma,
boynunu yere iyice yaklaştırıp sürünerek tavuğa doğru hareket etmeye başladı. Hayalet başını
kaldırıp kırmızı ateş gibi gö zlerini yaklaşan kö peğ e dikti. Kö pek meydan okurmuşçasına bir
ses çıkardı. Ulu kurt yavrusunun ü ç katı bü yü klü ğ ü ndeydi ama Hayalet kıpırdamadı bile.
O dü lü nü n başında dimdik durmaya devam etti ve kabarıp dişlerini gö sterdi. Kırma sokak
kö peğ i geriledi, havladı ve hareket etmekten vazgeçti. Ulu kurtla kaplamayacağ ını anlamış
gibiydi. Arkasını dö ndü , gururunu kurtarmak için son bir kez havladıktan sonra uzaklaştı.
Hayalet yemeğini yemeye devam etti.
Jon sırıtarak elini masanın altına gö tü rü p kurdun beyaz kabarık tü ylerini okşadı. Yavru.
Jon'un elini yavaşça yaladıktan sonra yemeğine geri döndü.
“Bu o kadar methini duyduğ um ulu kurt yavrularından biri mi yoksa? " diye sordu tanıdık,
dost bir ses.
Jon kafasını kaldırıp, başını az ö nce kendisinin kurdun başını okşadığ ı gibi okşayan
amcasına mutlulukla baktı. “Evet. " dedi. “Ona Hayalet adını koydum. "
O sırada açık saçık bir hikâ ye anlatmakta olan bir şö valye yaveri hikâ yesini kesti ve
lordlarının kardeşine yer vermek için hareketlendi. Benjen Stark uzun bacaklarıyla sırada
kendisine açılan yere atladı ve şarap kadehini Jon'un elinden aldı. “Yaz şarabı. " dedi bir
yudum aldıktan sonra. “Bundan daha lezzetlisini bulmak mümkün değil. Ne kadar içtin Jon? "
Jon gülümsedi.
Ben Sark bir kahkaha attı. "Tam da korktuğum gibi. Neyse, sanırım ilk kez tam anlamıyla zil
zuma sarhoş olduğumda senden çok daha küçüktüm. " dedi. Yakındaki bir tabaktan, üzerinden
kahverengi sos damlayan kavrulmuş soğanı alıp ağzına attı. Soğan ağzında çıtırdadı.
Amcasının yü rü nü n keskin hatları vardı. Kayalık bir dağ zirven kadar sert bir adamdı ama
mavi gri gö zlerinde her zaman bir gü lü mseme bulunurdu. Gece Nö betçilerine uygun şekilde
sürekli simsiyah giyinirdi. Bu geceki kıyafeti en gü zel siyah kadifeden yapılmıştı. Uzun siyah
deri çizmeler giymişti Gü mü ş tokalı, siyah, geniş bir kemeri vardı ve boynuna defalarca
sarılmış ağ ır gü mü ş zincirler takmıştı. Benjen soğ an yerken Hayalet i neşeyle izliyordu. “Çok
sessiz bir kurt bu. " dedi.
"Diğ erlerine hiç benzemiyor. " diyerek karşılık verdi Jon. "Hiç ses çıkarmıyor. Ona bu yü zden
Hayalet adını verdim ve bembeyaz tü yleri yü zü nden. Diğ er yavrular siyah ya da gri, hepsi
koyu renk. "
“Sur'un ateşinde hâ lâ ulu kurtlar var. Keşif gezilerine çıktığ ımızda onların seslerini
duyuyoruz. "Benjen uzun uzun Jon'a baktı. "Sen yemeklerini kardeşlerinle birlikte yemiyor
musun? ’ diye sordu.
"Genelde birlikte yiyoruz ama bu gece Leydi Stark bir piçin kraliyet ailesinin masasına
oturmasının hakaret olacağını düşündü diye cevap verdi Jon tatsız bir sesle.
"Anlıyorum," dedi Ben. Omzunun üstünden salonun diğer taralındaki platformu yerleştirilmiş
masaya baktı “Sevgili kardeşim hiç de ziyaret havasında görünmüyor bu gece. "
Babasının halı Jon'un da dikkatini çekmişti. Bir piç her şeye dikkat etmeyi, insanların
bakışlarında gizlenmiş gerçekleri gö rmen ö ğ renmek zorundaydı Babası herkese nezaket
gö steriyor, gö rgü kurallarına uygun davranıyordu ama ü zerinde Jon'un daha ö nce hiç şahit
olmadığ ı bir gerginlik vardı. I ki koltuk ilerisinde oturan kral bü tü n gece içmişti. Bü yü k kara
sakalının ardındaki yü zü kızarmıştı. Her şeyin şereine kadeh kaldırmış, her teste yü ksek sesli
kahkahalarla gü lmü ş. O nü ne getirilen her yiyeceğ i açlıktan ö len adamın iştahıyla saldırmıştı.
Yanında oturan kraliçeyse buzdan oyulmuş bir heykel kadar soğ uk gö rü nü yordu. “Kraliçe çok
kızgın. " dedi Jon, amcasına sessizce. “Kral gelir gelmez mahzen mezara indi ve kraliçe bundan
hiç hoşlanmadı. "
“Hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyorsun değ il mi Jon? “ diye sordu amcası, uzun dikkatli ve
hesaplayan bakışların ardından. “Surda çok işimize yararsın sen. "
Jon gururla kabardı. “Robb iziksel olarak benden daha gü çlü ama ben çok daha iyi bir
savaşçıyım ve Hullen atın üstünde kimseden aşağı kalır yanım olmadığını söylüyor. "
“Bunlar dikkate değer özellikler. "
“Sur’a dö nerken beni de yanında gö tü r amca. " dedi Jon heyecanla. "Eğ er sen istersen
babam izin verir. Bunu biliyorum. "
Amcası Benjen, Jon'a dikkatle bakmaya devam etti. “Sur bir çocuk için çok zorlu bir yer Jon,
" dedi.
“Ben neredeyse yetişkin bir erkek sayılırım. " diyerek itiraz etti Jon. “Bir dahaki isim
gü nü mde on beş yaşıma basacağ ım ve U stat Luwin piçlerin diğ er çocuklardan daha çabuk
olgunlaştığını söyler hep. "
Benjen aşağ ı doğ ru sarkıttığ ı dudaklarının arasından, “Bu doğ ru. " dedi. Masadan Jon’un
şarap kadehini aldı, yanındaki sü rahiden ağ zına kadar doldurdu ve bir dikişte bü tü n kadehi
içti.
“Daeron Targaryen, Dorne'u fethettiğ inde daha on dö rdü ndeydi. " dedi Jon. Bahsettiğ i Genç
Ejderha. Jon'un kahramanlarından biriydi.
“Bü tü n bir yaz mevsimi boyunca sü ren bir savaştı o. " dedi amcası. “Senin çocuk kral o
toprakları alırken tam on bin adam kaybetti ve elinde tutmaya çalışırken bir elli bin adam
daha. Binleri ona savaşın bir oyun olmadığ ım sö ylemeliydi." Bir yudum şarap daha içti.
“Ayrıca... " ağ zını elinin tersiyle sildi. "Daeron Targaryen ö ldü ğ ü nde on sekiz yaşındaydı.
Hikâyenin bu bölümünü unuttun mu yoksa? "
“Hiçbir şeyi unutmadım! " diye parladı Jon. Şarap onu cesaretlendirmişti. Boyunu
olduğ undan daha uzun gö sterebilmek için dimdik oturuyordu. “Ben gece Nö betçilerinde
hizmet etmek istiyorum amca. " dedi.
Geceler boyu, kardeşleriyle yan yana yatarken uyumuyor ve bunu dü şü nü yordu. Robb bir
gü n Kışyarı Lordu olacaktı ve emrindeki bü yü k ordulara Kuzey Muhafızı olarak kumandanlık
yapacaktı. Bran ve Rickon onun sancak beyleri olacaklar ve ağ abeyleri adına karakolları
yö neteceklerdi. Kız kardeşleri Arya ve Sansa diğ er bü yü k hanedanlardan prenslerle
evlendirilecek ve kendi kalelerinin hanımları olmak ü zere gü neye gideceklerdi. Peki, Jon gibi
bir piç ne kazanmayı umabilirdi?
“Benden ne istediğ inin farkında değ ilsin Jon, " dedi amcası “Gece Nö betçileri yeminli
kardeşlerdir. Bizim ailemiz yoktur Hiçbirimiz evlat sahibi olamayız. Bizim karımız gö revimiz,
sevgilimiz onurum uzdur. "
“Bir piçin de onuru olabilir. " dedi Jon. “Yemininizi etmeye hazırım ben. "
“Sen daha on dö rt yaşında bir çocuksun, " diye karşılık verdi Ben. “Bir erkek değ ilsin. Henü z
değilsin. Bir kadınla tanışıp âşık olana kadar neden vazgeçtiğini anlaman mümkün değil. "
“Bunları hiç önemsemiyorum ben, " dedi Jon ateşle.
‘Bilseydin ö nemserdin belki. " dedi Benjen. “Eğ er yeminin sana nelere mal olacağ ını
bilseydin, bedeli ödemek için bu kadar hevesli olmayabilirdin oğlum. "
Jon içinde bir öfke dalgasının kabardığını hissetti. “Ben senin oğlun değilim! " dedi.
Benjen Stark ayağ a kalktı. “Ne yazık ki değ ilsin. " diye karşılık verdi. Elini Jon’un omzuna
koydu. “Kendi piçlerin olduğ u zaman seninle tekrar konuşuruz, bakalım o zaman neler
söyleyeceksin. "
Jon titredi. ‘Benim asla piçim olmayacak. Asla! " Kelimeler ağzından yılan zehri gibi akmıştı.
Aniden masaya bir sessizlik çö ktü ğ ü nü fark etti. Herkes susmuş ona bakıyordu. Gö zlerinin
yaşla dolduğunu hissetti. Kendisini ayağa kalkmak için zorladı.
Kalan son gurur kırıntısıyla. “Mü saadenizi rica ediyorum, ” dedi. Arkasını dö nü p kimsenin
onu ağ larken gö rmesine izin vermeden hızlıca uzaklaşmak istiyordu. Ne kadar fazla şarap
içtiğ inin farkında değ ildi. Yü rü meye çalışırken yer ayağ ının altından kavdı, adımları birbirine
dolaştı ve servis yapan bir kızın ü zerine doğ ru yalpaladı. Kızın elindeki şarap sü rahisi yere
dü şü p paramparça oldu. Etrafındakiler kahkaha atmaya başladığ ında, Jon’un yanaklarından
sıcak gö zyaşları sü zü lü yordu Birkaç adam kollarından tutup dengesini bulmasına yardım
etmek istedi ama Jon onları itip ellerinden kurtuldu ve yan kö r halde kapıya doğ ru koşmaya
başladı. Hayalet arkasından geliyordu. İkisi birden karanlığa karıştı.
Avlu boş ve sessizdi. I ç surların burçlarından birinde yalnız bir muhafız, soğ uktan
korunmak için sıkıca pelerinine sarılmış halde bekliyordu. Orada ö yle tek başına dururken
seil ve sıkılmış gö rü nü yordu ama Jon o anda onunla yer değ iştirmek için çok şeyden
vazgeçerdi. Kale karanlık ve boştu. Jon daha ö nce terk edilmiş bir karakol gö rmü ştü . Hareket
eden hiçbir şevin olmadığ ı, rü zgâ rlı, taş duvarların bir zamanlar orada yaşayanlarla ilgili sırlar
sakladığı kederli bir yerdi. Bu gece Kışyarı, Jon a o karakolu hatırlatıyordu.
Arkasındaki salonun pencerelerinden dışarı mü zik seslen sızıyordu ve bu Jon’un duymak
istediğ i son şey bile değ ildi. Gö zyaşlarının daha fazla akmasına izin vermemek için eliyle
gözlerini sildi ve uzaklaşmak için yürümeye başladı.
“Hey evlat. " diye seslendi biri. Jon dönüp baktı.
Tyrion Lannister. Bü yü k Salon un kapısının ü stü ndeki çıkıntıda oturuyor ve bü tü n dü nyayı,
çirkin yaratık heykelleri gargoyleler gibi seyrediyordu. Cü ce Jon’a sırıtarak sordu. "Bu hayvan
bir kurt mu? "
“Bir ulu kurt, " dedi Jon. “Adı Hayalet. " Gö zlerini kapının ü stü nde oturan kü çü k adama dikti,
bü tü n hayal kırıklığ ını unutmuş gibiydi. “Neden orada oturuyorsun? Neden ziyafette değ ilsin?
" diye sordu.
“Çok sıcak, fazla gü rü ltü lü ve ben epey şarap içtim. " diye yanıtladı cü ce. “Uzun zaman ö nce
insanın, ağ abeyinin ü zerine kusmasının pek nazik bir hareket olmadığ ım O ğ renmiştim.
Kurduna yakından bakabilir miyim? "
Jon ö nce tereddü t etti takat ardından başıyla onayladı. "Aşağ ı inebilir misin yoksa bir
merdiven bulup getireyim mi? "
“Dalga mı geçiyorsun? " dedi kü çü k adam. Kendisini oturduğ u çıkıntıdan aşağ ı bıraktı. Jon
bir an soluğ unu tuttu ve cü cenin havada bir takla atarak ellerinin ü zerinde yere inmesini,
ardından zıplayarak ayaklarının üzerinde dikilmesini hayretler içinde izledi.
Hayalet cüceden tedirginlikle uzaklaştı.
Cü ce ü zerindeki tozları eliyle silkeledi ve gü ldü . "Sanırım kurdunu ü rkü ttü m, ö zü r dilerim.
" dedi.
“O hiçbir şeyden korkmaz. " dedi Jon. Dizinin ü zerine çö ktü ve seslendi. "Hayalet, gel buraya.
Gel bakalım. Aferin işte böyle. "
Yavrukurt, Jon'un yanına gelmiş burnunu sahibinin yüzüne sü rmü ştü ama cü ceye tedirgin
gö zlerle bakıyordu. Tyrion Lannister şıklaşıp hayvanı okşamak istediğ inde Hayalet bir adım
geri çekilimiş, ağzını açarak dişlerini göstermiş ve hafif, kızgın sesler çıkarmaya başlamıştı.
“Hayalet! Otur. " diye emretti Jon. "Aferin. Kıpırdamadan dur' Cü ceye dö ndü . "Ona şimdi
dokunabilirsin. Ben emir vermeden hareket etmeyecektir. Onu eğittim. " dedi.
"Anladım, " dedi Lannister. Yavrunun kar beyazı tüylerini okyanusa boyladı. "Uslu kurt. "
“Eğ er ben yanında olmasaydım, boğ azını birkaç saniye içinde paramparça edebilirdi. " dedi
Jon. Bu şimdilik doğru değildi ama çok kısa zaman sonra olacaktı.
"Bu durumda en iyisi senin yakınlarda durman. " diye karşılık verdi cü ce. Bedeninden bü yü k
başını yana eğdi ve farklı renklerdeki gözleriyle Jon’a baktı. “Ben Tyrion Lannister. ”
"Biliyorum. " dedi Jon. Ayağ a kalktı. Ayaktayken cü ceden çok daha uzundu ve bu kendisini
garip hissettirmişti.
"Sen Ned Stark'ın piçisin değil mi? "
Jon buz kestiğini hissetti Dudakları çizgi halini aldı ve hiçbir şey söylemedi.
"Sent gü cendirdim mı? " diye sordu Lannister. “O zü r dilelim. Cü celer dü şü nceli davranmak
zorunda değ ildir. Nesiller boyu rengâ renk giysiler içinde zıplayıp soytarılık etmek, cü celere
istedikleri kadar kö tü giyinme ve akıllarına gelen her kahrolası şeyi sö yleme ö zgü rlü ğ ü nü
vermiş. " Sırıttı “Ama sen piçsin değil mi? "
Jon gergindi "Eddard Stark benim babamdır. " dedi.
Lannister dikkatlice Jon'un yü zü nü inceliyordu. “Evet, dedi "Aslında gö rebiliyorum. Sen
kardeşlerinin hepsinden daha fazla kuzeylisin. "
“U vey kardeşlerim. " diye dü zeltti Jon. Cü cenin sö yledikleri onu gururlandırmıştı ama belli
etmemeye çalışıyordu.
“Sana bir tavsiyede bulunmama izin ver. " dedi Lannister “Nereden geldiğ ini, kim olduğ unu
asla unutma, çü nkü etrafındaki kimse unutmaz bunu. Kendi gerçeğ ini gü ce çevir Bö ylece
hakkındaki gerçek asla zayıf noktan olmaz. Gerçeğ in senin zırhın olsun ki, kimse seni o gerçeğ i
kullanarak incitemesin. "
Jon kimseden tavsiye alacak durumda değildi. “Sen bir piç olmakla ilgili ne bilebilirsin ki? "
“Babalarının gözünde bütün cüceler piçtir. "
“Sen annenin karnından çıkmış safkan bir Lannister ’sın. "
“Gerçekten ö yle miyim? " diye sordu cü ce alaycı bir tavırla. “Bunu babama da sö ylemelisin.
Annem beni doğururken öldü ve babam asla emin olamadı. "
“Ben annemin kim olduğunu bilmiyorum. " dedi Jon.
"Bir kadın olduğ u şü phesiz. Genelde ö yle olur. " Cü ce acıklı bir gü lü şle baktı Jon’a. “Şunu
unutma evlat. Bü tü n cü celer birer piç olabilir ama bü tü n piçler birer cü ce olmaya mecbur
değ il. " Sonra arkasını dö ndü ve ziyafete katılmak için salona doğ ru yü rü meye başladı ıslık
çalarak. Salonun kapısı açıldığ ında ü zerine vuran ışık avluda kocaman bir gö lge yarattı ve bir
an için Tyrion Lannister bir kral endamında göründü.

CATELYN
Kışyarı’nın Bü yü k Kulesi'ndeki en sıcak oda Catelyn'in yatak odasıydı. Isınmak için çok
ender ateş yakmaya ihtiyaç duyulurdu. Kale doğ al sıcak su kaynakları ü zerine inşa edilmişti
ve kaynar sular bir insanın damarlarında dolaşan kan misali duvarlarda dolaşır, soğ uğ u
taşlardan alır gö tü rü rdü . Canı korumalı bahçeler bu sayede sıcak nemle dolar ve toprak
donmaktan korunurdu. Kü çü k avlulardaki onlarca açık havuz gece ve gü ndü z tü terdi. Bu
durum yaz mevsimi için kü çü k bir ayrıntıydı ama kış geldiğ inde ö lü mle yaşam arasındaki
çizgi demekti.
Catelyn'in banyosu her daim sıcak ve buharlıydı. Duvarları dokunulamayacak kadar sıcak
olurdu. Sıcaklık ona Nehirova’yı hatırlatırdı. Lysa ve Edmure ile birlikte geçirdikleri sıcak yaz
gü nlerini Ned sıcağ a asla tahammü l edemezdi. Starklar kış insanlarıydı. Ned, ona kış için
yaratıldığ ını sö ylediğ inde gü lerler ve Catelyn kocasıyla, kaleyi yanlış yere inşa ettirmişsin,
diye dalga geçerdi.
Yataktaki işleri bittiğ inde. Ned her zaman yaptığ ı gibi yataktan aşağ ı atladı ve karşı
duvardaki ağ ır perdeleri kenara çekerek yü ksek dar pencereyi açtı, soğ uk gece havasının
odaya dolmasını sağladı.
Ned ö ylece çırılçıplak ve elleri boş halde pencerenin ö nü nde dururken soğ uk rü zgâ r
bedeninde dolaşıyordu. Catelyn yatağ ın kü rk ö rtü lerini çenesine kadar çekti ve kocasını
izlemeye başladı. Bö yle çıplakken daha ufak tefek ve kırılgan gö rü nü yordu sanki Tıpkı on beş
yıl ö nce Nehirova septinde evlendiğ i genç adam gibi. Kocasının hızlı ve sert sevişmesinden
ö tü rü kasıkları ağ rıyordu ama kö tü bir ağ rı değ ildi bu. Kocasının tohumunu içinde
hissedebiliyordu. Orada kalıp kö k salması için dua etti. Rickon’un doğ umu ü stü nden ü ç yıl
geçmişti. O kadar yaşlanmamıştı Kocasına bir oğul daha verebilirdi.
“Tekliini kabul etmeyeceğ im. '' dedi Ned Catelyn'e dö nerken. Gö zlen dü şü nceli, sesi ağ ır ve
tereddütlüydü.
Catelyn yatakta doğruldu. “Bunu yapamazsın. Yapmamalı
“Benim görevim burada, kuzeyde. Robert'ın Eli olmak gibi bir arzum yok. "
“O bunu anlamayacaktır. O artık kral ve krallar sıradan adamlar gibi dü şü nmez. Eğ er ona
hizmet etmeyi reddedersen sebebini merak edecek ve eninde sonunda krallığ ına karşı
geldiğ ini dü şü nmeye başlayacaktır. Bu durumun bizi içine dü şü receğ i tehlikeyi gö remiyor
musun? "
Ned kafasını salladı. Karısının sö ylediklerine inanmak istemiyordu. “Robert asla beni ya da
ailemden birim incitmek istemez. Biz onunla kardeşten daha yakınız. Beni canı kadar sever.
Tekliini reddettiğ imde bağ ırır, çağ ırır, kü krer, kü freder ama bir hafta içinde tekrar birlikte
kahkahalar atarız. Ben Robert’ı iyi tanırım. "
"Evet, sen Robert'ı iyi tanırdın ama kral bir yabana artık senin için." Catelyn kara gö mü lü
halde bulunan ulu kurdu ve boğ azına saplanmış geyik boynuzunu hatırladı. Kocasının
anlamasını sağ lamak zorundaydı. “Bir kral için gurur her şey demektir lordum. Robert onca
yolu sana bu onurlu gö revi sunmak için tepti. Sana bahşettiğ i onuru yü zü ne geri
fırlatamazsın."
“Onur mu?" diyerek acı acı güldü Ned.
“Evet, onun gözünde öyle."
“Ya senin gözünde?"
"Ve benim gö zü mde," diye bağ ırdı Catelyn. Anık kızgındı. Ned neden anlayamıyordu? “O z
oğ lunu kızımızla evlendirmek istiyor. Buna onur değ il de ne dersin? Sansa bir gü n kraliçe
olabilir. Onun oğ ulları. Sur’dan Dorne dağ larına kadar her yeri yö netebilir. Bü tü n bunlarda bu
kadar yanlış olan nedir?"
“Tanrılar! Sansa daha on bir yaşında Catelyn. Ve Joffrey... Joffrey..."
Sö zü nü Catelyn tamamladı. “Joffrey veliaht prens. Demir Taht’ın varisi. Babam beni
kardeşin Brandon’la evlendirmeye söz verdiğinde daha on iki yaşındaydım."
Catelyn'in sö yledikleri Ned'in dudaklarının acıyla bü kü lmesine sebep oldu. “Evet. Brandon.
Brandon ne yapılması gerektiğ ini bilirdi. O hep en iyisini bilirdi. Her şey Brandon içindi
aslında. Kışyarı, sen, her şey. O Kral Eli ve kraliçenin babası olmak için doğ muştu. Ben bu
kadehin bana uzatılmasın istememiştim."
"Belki istememiştin.” dedi Catelyn. "Ama Brandon ö ldü ve kadeh sana uzatıldı. Şimdi o
kadehin içindekini içmek zorundasın Tadını sevsen de sevmesen de."
Ned arkasını dö ndü , yü zü nü karanlığ a çevirdi. Ayı, yıldızları ve belki de surlardaki
muhafızları izlemeye koyuldu.
Catelyn yumuşamıştı ve kocasının çektiğ i acıyı gö rebiliyordu. Eddard Stark onunla, ö len
kardeşi Brandon yerine evlenmişti O len kardeşin soluk gö lgesi hâ lâ aralarındaydı. Tıpkı adını
bilmediği, Ned’in piç oğlunun annesi olan kadının gölgesi gibi.
Odanın kapısı beklenmedik şekilde gü rü ltü yle çalındığ ında yataktan kalkıp kocasının yanına
gitmek üzereydi. Ned öfkeyle bağırdı. "Kim o?"
Kapının dışından Desmond'ın sesi duyuldu. “Lordum. U stat Luwin geldi ve acilen
huzurunuza çıkmak için yalvarıyor."
"Ona rahatsız edilmek istemediğim emrini verdiğimi söylevin."
‘Evet lordum, söyledim ama ısrar ediyor."
"Pekâlâ. İçeri gelsin."
Nal gardıroba yö nelip kaim bir sabahlığ ı sırtına geçirdi. Catelyn odanın ne kadar
soğ uduğ unu fark etti. Kü rk ö rtü leri tekrar kafasına kadar çekti. “Artık pencereleri kapatsak iyi
olacak." dedi
Ned dalgın bir şekilde başıyla onayladı. O sırada Üstat Luwin içen girdi.
U stat ufak yapılı, gri bir adamdı. Gri gö zleri her şeyi gö rü rdü Yılların kafasında bıraktığ ı tek
tü k saçları da griydi. Elbisesi gri yü nden yapılmıştı ve beyaz kü rklerle kalınlaştırılmıştı. Stark
renkleri Elbisesinin kollarının içlerinde gizli cepler vardı. Luwin bu ceplere sü rekli bir şeyler
saklar ve bunlardan yepyeni başka şevler yapardı. Kitaplar, mesajlar, çocuklar için oyuncaklar,
garip aletler. Hepsi kollarının içindeki gizli ceplere doldurulmuş olurdu Catelyn ü stadın
kollanın hareket ettirebilmesine bile şaşırırdı
U stat konuşmak için kapının kapanmasını bekledi. “Lordum." dedi “Lü tfen istirahatiniz
sırasında sızı rahatsız ettiğim için bağışlasın Bana bir mesaj bırakıldı "
Ned tedirgin görünüyordu. "Bırakıldı mı? Kim tarafından?
Bir süvari mi geldi. Bana haber verilmedi."
“Sü vari gelmedi lordum. Sadece oymalı ahşap bir kutu Şekerleme yaptığ ım sırada gö zlem
evindeki masamın ü zerine bırakılmış. 1 hizmetkâ rlarım kimseyi gö rmediklerini sö ylü yor ama
kralın kafilesinden biri bırakmış olmalı. Onlar dışında güneyden gelen kimse yok çünkü."
“Ahşap bir kutu mu dediniz?" diye sordu Catelyn.
"Kutunun içinde gö zlem evlerinde kullanılan kusursuz bir mercek vardı. Kalitesinden
anladığım kadarıyla Myr’de yapılmış. Myr’deki mercek ustaları eşsizdir."
Ned’in kaşları çatılmıştı. Bö yle saçmalıklara hiç tahammü l edemediğ ini Catelyn bilirdi. "Bir
mercek." dedi Ned "Bunun benimle ne ilgisi var peki?"
“Ben de aynı soruyu sordum kendime," dedi Üstat Luwin. “Bana kalırsa ortada görünenden
daha fazla bir anlamı var bu merceğin."
Catelyn kalın kürklerin altında titriyordu. "Mercek daha iyi görmemizi sağlayan bir araçtır."
"Gerçekten de ö yledir," dedi U stat. Mensubu bulunduğ u ü stat topluluğ unun alameti olan
zincirini çekiştirdi. Her halkası farklı bir metalden yapılmış, elbisesinin altında, boyun
bölgesinde sıkıca duran ağır bir zincirdi.
Catelyn içindeki korkunun büyüdüğünü hissediyordu. "Daha iyi görmemizi istedikleri şey
ne olabilir ki?" diye sordu.
“Ben de kendime bu soruyu sordum," dedi U stat Luwin. Kolunun içindeki cepten rulo haline
getirilmiş bir kâ ğ ıt çıkardı. “Merceğ i aldıktan sonra kutuyu incelemeye başladım. Gizli bir
bölmenin içinde bu kâğıttaki mesajı buldum ama bana yazılmamış."
Ned elini uzattı. “Bana ver de okuyayım öyleyse."
Luwin hareket etmedi, “ö zü r dilerim lordum. Mesaj size de değ il. Leydi Catelyn’e ö zel olarak
gönderilmiş. Yaklaşabilir miyim leydim?"
Catelyn başıyla onayladı ama konuşamıyordu. Üstat mesajın yazılı olduğu kâğıdı yatağın
yanındaki komodinin üzerine bıraktı. Mesaj mavi mumla mühürlenmişti. Üstat eğilerek selam
verdi ve geri çekilmeye başladı.
“Orada kal." diye emretti Ned. Sesi çok ciddi çıkıyordu. Catelyn‘e baktı “Ne oldu leydim?
Titriyorsun.’'
"Korkuyorum." dedi Catelyn. Titreyen elleriyle uzanıp rulo halindeki kâ ğ ıdı aldı. Çıplak
olduğ unu unutup elleriyle çenesine kadar çektiğ i kü rk ö rtü yü bırakmıştı. Mavi mü hrü n
ü zerinde Arryn Hanedanı'nın arması olan ay ve şahin vardı. “Bu mesaj Lysa’dan." dedi Catelyn.
“Bizi mutlu etmeyecek. Bu mesajda korkunç bir acı var Ned. Bunu hissediyorum."
Ned’in yüzü iyice karanlıklaşmış, ciddileşmişti. "Haydi aç."
Catelyn mührü açtı.
Gö zleri kelimeleri taramaya başladı. O nce hiçbirine anlam veremedi ama sonra birden
hatırladı. "Lysa işini şansa bırakmamış. I kimiz de kü çü k birer kızken gizli bir dil geliştirmiştik,
mesaj o dilde yazılmış."
"Okuyabiliyor musun?"
"Evet."
"Bize de söyle o halde."
“Belki ben artık çekilmeliyim." dedi Üstat Luwin.
“Hayır,’ dedi Catelyn. “Sızın ikrinizi alacağ ız." Kü rk ö rtü yü ü zerinden tamamen atıp
yataktan aşağ ı indi. Odanın diğ er tarafına yü rü rken, gece rü zgâ rı mezar soğ uğ u gibi çıplak
tenine çarpıyordu.
Üstat Luwin gözlerini kaçırdı. Ned son derece şaşkındı. “Ne yapıyorsun?”
“Ateş yakıyorum." diye cevapladı Catelyn. Gardıroptan bir sabahlık alıp ü zerine geçirdi ve
şömineye eğildi.
"Üstat Luwin..." diye konuşmaya başladı Ned.
“Benim bü tü n çocuklarımı U stat Luwin doğ urttu, şimdi ahlakçılık taslamanın sırası değ il."
Şöminenin zeminine kâğıt parçalan, onların üzerine de kütükler yerleştirdi.
Ned karısının yanına gitti. Kadını kolundan tuttu ve ayağ a kaldırdı. Yü zleri birbirinden
sadece bir iki santim uzaklıktaydı. “Leydim. Lütfen söyle! Mesaj ne diyor?"
Catelyn kaskatı kesildi. Yumuşak bir sesle, “Bir uyarı." dedi “Eğ er dikkate alacak kadar akıllı
olursak."
Ned'in gözleri kadının yüzündeydi. “Devam et."
"Lysa, Jon Arryn’ın öldürüldüğünü söylüyor."
Ned'in parmakları karısının kolunu iyice sıkıyordu. “Kim tarafından?"
"Lannisterlar." dedi Catelyn. "Kraliçe tarafından."
Ned karısının kolunu bıraktı. Kadının teni kıpkırmızı olmuştu. "Tanrılar,” diye fısıldadı. Sesi
boğuktu "Tuttuğu yas kardeşini hasta etmiş. Ne dediğim bilmiyor."
“Evet, biliyor." dedi Catelyn. "Lysa bazen dü şü nmeden hareket eder, doğ ru. Ama bu mesaj
dikkatlice planlanmış, zekice gizlenmiş. Eğ er yanlış birinin eline geçerse sonunun ö lü m
olacağ ım biliyormuş. Canını tehlikeye atması için sıradan bir şü pheden çok daha fazlası
olması gerek." Catelyn kocasının yü zü ne baktı. "I şte şimdi başka şansın kalmadı. Kral Eli
olmak zorundasın. Onunla güneye gitmeli ve gerçeği öğrenmelisin."
Catelyn kocasının bambaşka bir sonuca vardığını anlamıştı "Benim bildiğim bütün
gerçekler burada." dedi Ned "Güney kesinlikle uzak durmamız gereken bir yılan yuvası."
U stat Luwin yumuşak boynunu zedeleyen zincirini çekiştiriyordu. “Kral eli olmak bü yü k bir
gü cü beraberinde getirir lordum. Lord Arryn’ın ö lü mü yle ilgili gerçeğ i bulacak, katilini kralın
adaletinin önüne çıkaracak ve Leydi Lysa’yla oğlunu koruyacak gücü getirir."
Ned çaresizce odanın içinde gezdirip duruyordu gö zlerim. Catelyn gidip ona sarılmak
istiyordu ama şimdilik yapamazdı. O nce çocuklarının iyiliğ i için zafer kazanmalıydı. "Robert'ı
kardeş gibi sevdiğ ini sö ylü yorsun Ned. Onu Lannisterlar'ın arasında, tehlike içinde bırakmaya
kalbin razı olacak mı?"
"I kinizi de O tekiler alsın!" diye kü fretti Ned. Onlara arkasını dö nü p pencerenin kenarına
gitti. Ne Catelyn ne de U stat konuşuyordu. Eddard Stark evine sessizce veda ederken usulca
beklediler. Sonunda onlara dö ndü ğ ü nde Ned’in sesi yorgun ve melankoli doluydu. Gö z
pınarları demlenmişti. “Babam kralının isteğ i ü zerine bir kez gü neye gitti ve bir daha evine
dönemedi."
“Başka bir devirdi ve başka bir kral vardı," dedi Üstat Luwin.
“Evet" dedi Ned uyuşmuş gibi Şöminenin yanında duran koltuğa oturdu. "Catelyn, sen
Kışyarı’ndan kalmalısın."
"Hayır!" diye itiraz etti Catelyn korkmuştu. Bu onun cezası mıydı? Bir daha kocasının yü zü nü
görememek ve kollarını bedeninde hissedememek miydi cezası?
“Evet" dedi Ned Sesinden hiçbir itirazı kabul etmeyeceğ i belliydi. “Ben Robert'ın işlerini
yaparken, kuzeyi benim yenme sen yö netmelisin Kışyarı’ndan mutlaka bir Stark bulunmalı.
Robb on dö rt yaşında Kısa zamanda erkek olacak Hü kmetmeyi ö ğ renmeli ama ben bunun için
yakınında olamayacağım. Onu konseylere götür. Zaman geldiğinde hazır olmalı ."
"Tanrılardan o vaktin daha uzun yıllar gelmemesini dilerim,” dedi Üstat Luwin.
“U stat Luwin, sana kendi kanımdanmışsın gibi gü venirim. Bü yü k ve kü çü k her meselede
eşime akıl ver. Oğluma bilmesi gereken her şeyi öğret Kış geliyor"
U stat Luwin başıyla onayladı. Hü zü nlü ydü Sonra sessizlik çö ktü , ta ki Catelyn, cevabından
çok korktuğu soruyu sormaya cesaret edene kadar. “Diğer çocuklarımız ne olacak?"
Ned ayağ a kalktı, karısına sarıldı “Rickon çok kü çü k O, Robb ve seninle birlikte burada
kalacak Diğer çocuklar benimle beraber güneye gelecek"
"Ben buna dayanamam." dedi Catelyn titreyerek “Dayanmak zorundasın." dedi Ned “Sansa
artık mecburen Joffrey ile evlenecek. Kimse gerçek niyetimizden şüphelenmemeli Arya’nın da
güney sarayına uyum sağlamayı öğrenmesi gerek. Birkaç yıl içinde o da evlenecek çağa
gelecek."
Sansa'nın gü neyde ışıldayacağ ını dü şü ndü Catelyn Arya'nın da biraz incelik ö ğ renmesi iyi
olacaktı isteksizce de olsa, kalbinde onlardan ayrılmaya yeterek gö rü buldu Ama Bran'dan
değ il Bran'dan asla ayrılamazdı “Tamam." dedi "Ama lü tfen Ned Bana olan aşkının hatırına
Bran'ı götürme Bran’ın burada Kışyarı’ndan kalmasına izin ver. O daha yedi yaşında."
“Babam bent Kartal Yuvası’na yolladığ ında sekiz yaşındaydım." dedi Ned “Sö r Rodrik, Robb
ve Prens Joffrey arasında bir huzursuzluk olduğ unu sö ylü yor. Bu hiç iyi değ il. Bran bu ortaklık
arzundaki kö prü olabilir. O tatlı bir çocuk; çabucak gü ldü ren, sevmesi çok kolay bir çocuk.
Prenslerin arasında bü yü meli ve Robert’la benim dost olduğ umuz gibi dost olmalı onlarla Bu
ailemizin cilvende olması için gerekli "
Catelyn. Ned’in haklı olduğ unu biliyordu ama bilmek acısını hiç hailetmiyordu. Demek
hepsini birden kaybedecekti Ned, iki kızı ve bir tanesi sevgili Bran Sadece Robb ve bebek
Rickon kalıyordu ona. Şimdiden yapayalnız hissediyordu kendisini Kışyarı uçsuz bucaksız bir
yerdi. “Onu duvarlardan uzak tut." dedi cesurca “Bran'ın tırmanmayı ne kadar sevdiğ ini
bilirsin "
Ned karısının gö zü ndeki yaşları daha yanaklarına sü zü lmeden ö ptü “Teşekkü r ederim
leydim." diye fısıldadı. “Bütün bunlar çok zor. Biliyorum."
“Ya Jon Kar ne olacak lordum?" diye sordu Üstat Luwin.
Catelyn çocuğun adı geçince gerilmişti Ned karısının öfkeyle dolduğunu hissetti.
Birçok erkeğ in başka kadınlardan piçler peydahladığ ını bilerek bü yü mü ştü Catelyn.
Evliliklerinin ilk yılında, Ned uzak topraklarda savaştayken, bir kadınla yattığ ını ve kadının
Ned'in piç oğ lunu dü nyaya getirdiğ ini ö ğ renmek onu şaşırtmamıştı. Her erkek gibi Ned'in de
ihtiyaçları vardı. Evinden uzakta neredeyse bir yıl geçirmişti Ned gü neyde savaşırken. Catelyn
babasının gü venli kalesinde Nehirova’da kalmışa. Catelyn'in aklı çok az tanıdığ ı kocasında
değ il, meme emen oğ lu Robb'daydı zaten. Savaş sırasında kocasıyla yatıp kalkan sokak
kadınları umurunda değ ildi. Eğ er Ned’in tohumlan o kadınlardan birinin rahminde tutunursa.
Ned gerekeni yapar, çocuğun ihtiyaçlarını giderirdi.
Fakat Ned bundan fazlasını yapmıştı Stark erkekleri diğer erkeklere benzemiyordu. Ned
savaş dö nü şü piç oğ lunu da yanında Kışyarı’na getirmiş ve bü tü n kuzeye “oğ lum" diyerek
tanıtmıştı Catelyn, Nehirova’dan evi Kışyarı’na dö ndü ğ ü nde. Jon ve sü tannesi kaleye çoktan
yerleşmişlerdi.
Catelyn'in yü reğ i dağ lanmıştı onları gö rdü ğ ü nde. Ned çocuğ un annesi hakkında tek sö z bile
etmiyordu ama kalede sır saklamak kolay değ ildi. Hizmetkâ rlar, asker kocalarının anlattıkları
hikâ yeleri sö yleyip duruyordu. Bu dedikodulara gö re Genç Lord Eddard Stark. Aerys'ın Kral
Muhafızları'nın yedi şö valyesinden en kıyıcı olanı, Sabah Kılıcı diye anılan Sö r Arthur Dayne'i
teke tek bir mü cadele sırasında ö ldü rmü ştü . Daha sonra Eddard Stark, ö ldü rdü ğ ü şö valyenin
kılıcını, şö valyenin Yaz Denizi sahillerindeki Kayanyıldız isimle kalede yaşayan gü zeller gü zeli
kız kardeşine teslim etmek ü zere yola çıkmıştı. Leydi Ashara Dayne ince uzun, bü yü leyici
menekşe rengi gö zleri olan genç bir kadındı. Catelyn'in cesaretini toplayıp kocasının yü zü ne
karşı soru sorabilmesi iki hafta alınıştı. Bir gece yataklarında yatarken hikâ yenin aslı olup
olmadığını soruvermişti.
Uzun evlilikleri boyunca Catelyn'in kocasından korktuğ u tek gece o geceydi. Buz gibi bir
sesle. “Bana asla Jon hakkında soru sormayacaksın," diye bağ ırmıştı Ned. “Jon benim kanımı
taşıyor ve senin bü tü n bilmen gereken de bu. Ve şimdi sen bana, bu hikâ yeleri ve o adı
nereden duyduğ unu sö yleyeceksin." Catelyn korkuyla itaat etmişti kocasına. Ertesi gü nden
itibaren bü tü n sesler kesilmiş ve Leydi Ashara Dayne'in adı bir daha Kışyarı’ndan hiç
anılmamıştı.
Jon'un annesi her kimse Ned onu gerçekten sevmiş olmalıydı. Catelyn’in sö ylediğ i hiçbir
sö z çocuğ un onlarla yaşamasına engel olamamıştı. Bu konuda affedemiyordu kocasını. Evet,
bü tü n kalbiyle â şıktı Ned e ama yü reğ inde Jon’a karşı en ufak bir sevgi kırıntısı bile
bulamıyordu. Ned'in hatırına, gö zü ö nü nde olmayan dü zinelerce piç çocuğ un varlığ ına
katlanabilirdi ama Jon her zaman gö zü nü n ö nü ndeydi ve bü yü dü kçe diğ er bü tü n
çocuklarından fazla Ned’e benziyordu. Bu her şeyden beterdi. "Jon buradan gitmeli." dedi.
“Jon ve Robb çok yakınlar. Düşünmüştüm ki..."
“Burada kalamaz.’ dedi Catelyn kocasının sözünü bitirmesini beklemeden “O senin oğlun,
benim oğlum değil. Benimle kalmasını istemiyorum." .Acımasızca konuştuğunun farkındaydı
ama gerçek buydu Ned. Jon'u onun yanında. Kışyarı’ndan bırakarak çocuğa iyilik etmiş
olmayacaktı.
Ned'in gö zlerindeki bakış ıstırap doluydu. "Onu gü neye gö tü remeyeceğ imi biliyorsun
Sarayda ona bir yer olmayacak. Piçlerin soyadını almış bir çocuk... Hakkında neler
söyleneceğini, Jon’un nasıl incineceğim biliyorsun."
Catelyn, kocasının gö zlerindeki sessiz yalvarıştan kalbini korumak istiyormuş gibi kollarını
göğsünün üzerinde birleştirdi. “Dostun Robert'ın da düzinelerce piçi olduğu söyleniyor."
“Ve onlardan biri bile sarayda hiç gö rü nmedi!" diyerek parladı Ned. “Lannister kadını
icaplarına baktı. Kahretsin Catelyn.
Nasıl bu kadar acımasız olabiliyorsun? Jon sadece bir çocuk.
O..."
Ned’in ö kesi başına vurmuştu. Daha fazla ve daha kö tü şeyler sö ylemek ü zereyken U stat
Luwin araya girdi. "Bir çö zü m var aslında." dedi sessizce. "Kardeşiniz Benjen birkaç gü n ö nce
Jon’la ilgili konuşmak için bana geldi. Dediğine göre çocuk sıvalıları giymeye gönüllüymüş."
Ned şaşkın görünüyordu. “gece Nöbetçileri'ne mi katılmak istiyormuş?"
Catelyn hiçbir şey sö ylemedi. Ned'in bu sorunu kendi aklında çö zmesi gerekiyordu ve onun
konuşması hayırlı olmayacaktı. Mutluluk içinde ö pebilirdi o anda U stat Luwin'i. Mü kemmel
çö zü mü getirip ö nlerine koymuştu. Benjen Stark yeminli bir kardeşti. Jon Kar, onun asla sahip
olamayacağ ı evlat yerine geçebilirdi. Jon yemin ettiğ inde, o da asla baba olmamaya sö z
vermiş olacaktı. Bö ylece, bir gü n Catelyn’in torunları ve Jon’un çocukları arasında miras
kavgası çıkması olasılığı da ortadan kalkıyordu.
“Surda nöbetçilik yapmak çok onurlu bir görevdir lordum," dedi Üstat.
“U stelik bir piç bile gece Nö betçileri’nde yü kselebilir." dedi Ned ama sesinden kafasının
hâ lâ karışık olduğ u anlaşılıyordu. “Jon daha çok kü çü k. Bunu yetişkin bir adam olduğ unda
isteseydi başkaydı ama şimdi, tanrılar aşkına, çocuk daha on dört..."
“Bü yü k bir fedakâ rlık." dedi Luwin. "Ama bunlar zor zamanlar lordum. Jon'un yolu,
sizinkinden ya da hanımınızınkinden daha merhametsiz değil."
Catelyn kaybedeceği üç çocuğunu düşündü. Sessizce durmak kolay değildi.
Ned tekrar pencereye dö ndü . Uzun yü zü dü şü nce ve endişe doluydu. Sonunda içini çekti ve
"Pekâlâ. Sanırım en iyisi bu. Ben’le konuşacağım." dedi.
“Jon'a söylemeli miyiz lordum?"
“Zamanı gelince ben sö yleyeceğ im. Hazırlık yapmalıyız. Toparlanıp yola çıkmamız en az on
beş gün alır. Bu son günlerin tadını çıkarmasına izin vermeliyim. Yaz kısa zaman sonra bitecek
ve Jon’un çocukluğu da öyle. Zamanı geldiğinde ona ben söyleyeceğim."
ARYA
Arya’nın dikişleri yine yamuk yumuk olmuştu.
O nü ndeki kumaşa somurtarak baktıktan sonra, diğ er kızlarla yan yana oturan kardeşi
Sansa'nın dikişlerine gö z attı. Sansa'nın iğ ne işi kusursuzdu. Herkes bö yle sö ylü yordu. Bir
keresinde Rahibe Mordane, “Sansa'nın elleri kadar yetenekli, ince eller gö rmedim," demişti
leydi annelerine. Leydi Catelyn. Arya'nın ellerini sorduğ unda. “Onun elleri bir demircininkiler
gibi," cevabını vermişti.
Arya, Rahibe Mordane’in dü şü ncelerini okumuş olmasından korkarak endişeyle odanın
diğ er tarafına baktı ama rahibe bugü n hiç dikkat etmiyordu ona. Gü lü mseyerek ve hayranlıkla
Prenses Myrcella'nın yanında oturuyordu. Kraliyet ailesinden bir kıza kadın sanatlarını
ö ğ retmek ayrıcalığ ı sıkça yaşadığ ı bir durum değ ildi. Memnuniyetini, kraliçe kızını derse
getirdiğ inde de sö ylemişti. Arya, Prenses Myrcella'nın dikişlerinin de kendi dikişleri gibi
yamuk olduğ unu gö rebiliyordu ama Rahibe Mordane’in mutluluk dolu yü zü ne bakan, kızın
kusursuz iş çıkardığını sanırdı.
O nü ndeki kumaşa bakıp dikişleri kurtarmanın bir yolunu aradı ama içini çekerek bıraktı
elindeki iğ neyi. Hü zü nle kız kardeşine baktı. Odanın diğ er tarafında bir yandan iğ ne oyasını
yapıyor bir yandan mutlulukla sohbet ediyordu. Sö r Rodrik’in kü çü k kızı Beth Cassel
ayaklarının dibinde oturuyor. Sansa’nın sö ylediğ i her kelimeyi dikkatle dinliyordu.
Yanlarındaki diğer kız Jeyne Poole, Sansa’nın kulağına eğilmiş bir şeyler fısıldıyordu.
“Ne konuşuyorsunuz?” diye sordu Arya birdenbire.
Jeyne tedirgince baktı. Beth’in yanakları kızarmıştı. Sansa mahcup olmuş gö rü nü yordu.
Hiçbiri cevap vermedi.
“Söylesenize,” diye ısrar etti Arya.
Jeyne, Rahibe Mordane’in dinlemediğ inden emin olmak için diğ er tarafa baktı. Prenses
Myrcella bir şeyler anlatıyor, rahibe de diğer kızlarla birlikte kıkırdıyordu.
“Prens hakkında konuşuyorduk." dedi Sansa. Sesi hafif bir öpücük kadar yumuşak çıkmıştı.
Arya hangi prensten bahsettiklerini hemen anlamıştı. Tabi Joffrey hakkında
konuşuyorlardı. Uzun ve yakışıklı olan. Ziyafette de Sansa’yla birlikte oturmuştu zaten. Arya
da şişman olanına kalmıştı elbette.
"Joffrey, Sansa’dan hoşlanıyor." diye fısıldadı Jeyne. Bu işte bir payı varmış gibi gururla
konuşmuştu. Kışyarı'nın kâ hyasının kızıydı ve Sansa'nın en yakın arkadaşıydı. "Hatta ziyafet
akşamı Şamaya ne kadar güzel olduğunu söylemiş."
Kü çü k Beth kendi kendine rü yadaymış gibi sarılarak, "Prens, Sansa'yla evlenecek." dedi.
“Sansa bütün diyarın kraliçesi olacak."
Sansa yanakları kızaracak kadar alçak gönüllüydü. Yanaklarının kızarması ona yakışıyordu.
Zaten yaptığ ı her şeyi zarafetle ve yakışık alacak şekilde yapıyordu. Arya içlenerek baktı
ablasına. “Beth bö yle hikâ yeler uydurmamalısın,” dedi Sansa. Sö zleri kü çü k kızı incitmesin
diye haifçe saçlarını okşamıştı. Konuşurken Daha sonra Aryaya baktı. “sen prens hakkında ne
düşünüyorsun sevgili kardeşim? Yakışıklı değil mi?"
“Jon, onun kıza benzediğim söylüyor."
Sansa iğ ne oyasına devam ederken iç geçirdi. “Zavallı Jon. Kendisi bir piç olduğ u için
kıskanıyor." dedi.
“O hızını ağ abeyimiz." diye bağ ırdı Arya. Yü ksek sesi akşamü stü sessizliğ ini bıçak gibi
kesmişti.
Rahibe Mordane gö zlerini kaldırdı. Kemikli yü zü , keskin bakışları ve sanki somurtmak için
yaratılmış incecik dudakları vardı. Şimdi de somurtuyordu. “Neden bahsediyorsunuz
çocuklar?" diye sordu.
“U VEY AG ABEYIMIZ.’ DIYEREK DU ZELTTI SANSA. SESI EDEPLI VE YUMUŞAKTI RAHIBEYE
GU LU MSEDI. “KARDEŞIM ARYA VE BEN, BUGU N PRENSESIN BIZE BULMASINDAN NE KADAR
MEMNUN OLDUĞUMUZU KONUŞUYORDUK." DEDI
Rahibe Mordane başıyla onayladı. “Gerçekten hepimiz için bü yü k bir onur." dedi. Prenses
Myrcella neler olduğ undan emin olamadan, sapılan iltifat karşısında gü lü msedi. Rahibe ayağ a
kalkarak elbisesinin kırışan yerlerini dü zeltti ve odanın diğ er ucuna yü rü meye başladı. “Arya
sen neden oyanı işlemiyorsun? Şu dikişlerine bir bakayım."
Arya çığ lık atmak istiyordu. Rahibenin dikkatini çekip onu bu tarafa getirmek um da
Sansa'nın işiydi zaten. “İşte burada." diye uzattı kumaşını. Teslim olmuş gibi görünüyordu.
Rahibe kumaşı inceledi. “Ah Arya. Arya, Arya. Bu işe yaramaz. Bu hiçbir işe yaramaz."
Herkes Arya'ya bakıyordu. Bu çok fazlaydı. Sansa kız kardeşinin utancına gü lmeyecek kadar
iyi yetiştirilmişti ama Jeyne herkes yerine sırıtıyor gibiydi. Prenses Myrcella bile durumuna
ü zü lmü ş gö rü nü yordu. Arya gö zlerinin yaşla dolduğ unu hissetti ve sandalyesinden hızlıca
kalkarak kapıya doğru koştu.
Rahibe Mordane arkasından seslendi. “Arya! Hemen buraya gel. Sakın bir adım daha atayım
deme. Bu terbiyesizliğ ini leydi annene anlatacağ ım. Soylu prensesin ö nü nde hepimizi
utandırıyorsun.”
Arya kapıda durdu ve dö ndü . Gö zlerinden yaşlar akıyor, dudaklarını ısırıyordu. Katılaşmış
vücuduyla hafif bir reverans yapacak kadar eğildi ve prensese. “İzninizle leydim." dedi.
Myrcella ona gö z kırptı ve yardım almak ister gibi yanındaki kızlara baktı. Ne yapacağ ını
bilmiyormuş gibi gö rü nü yordu ama Rahibe Mordane tereddü tsü zdü . “Sen nereye gittiğ ini
sanıyorsun Arya?" diyerek üsteledi.
Arya rahibeye baktı. “Gidip bir ata nal çakmalıyım." dedi mü mkü n olan en sevimli tavırla.
Rahibenin yü zü nde beliren şaşkınlıktan zevk almıştı. Hızlıca arkasını dö ndü ve ayaklarının
izin verdiği kadar hızlı merdivenlerden aşağı indî.
Haksızlıktı bu. Sansa her şeye sahipti. Ablası ondan iki yaş bü yü ktü . Belki Arya doğ duğ unda
bu yü zden hiçbir şey kalmamıştı. Sık sık bö yle olduğ unu dü şü nü yordu. Sansa dikiş dikebiliyor,
dans edebiliyordu. Şiir yazabiliyordu. Arp ve zil çalabiliyordu. Hepsinden daha kö tü sü , Sansa
çok gü zeldi. Annelerinin, Tullyler'e ö zgü çıkık elmacık kemiklerini ve gü r kızıl kestane
saçlarını almıştı. Arya’nın saçlarıysa donuk koyu kahverengiydi. Yü zü uzun ve sertti. Jeyne ona
eskiden Arya Atsurat der ve ne zaman yanına gelse kişnerdi. Arya'nın ablasından daha iyi
yapabildiğ i tek şeyin ata binmek olması da ü zü cü ydü . Ata binmenin yanı sıra ev idaresi
işlerinde de Sansa'dan daha iyiydi gerçi. Sansa'nın sayılarla arası hiç yoktu. Eğ er Sansa
gerçekten Prens Joffrey ile evlenecekse, çok iyi bir kâhyaları olması şarttı.
Merdivenlerin hemen başındaki muhafız odasında bekliyordu Nymeria. Arya'yı gö rü r
gö rmez hemen ayaklarının dibine geldi. Arya gü ldü . Hiç kimse sevmiyor olsa dahi, bu kü çü k
kurt yavrusu çok seviyordu onu. Her yere birlikte gidiyorlardı. Geceleri, Arya’nın odasında,
salağ ın dibinde uyuyordu yavru. Annesi yasaklamanmış olsa Nymeria'yı da dikiş dersine
gö tü rü rdü . Acaba o zaman Rahibe Mordane dikkatlerinin ne kadar kö tü olduğ undan şikâ yet
edebilir miydi?
Ana yavrunun bayını çö zerken ulaklık da haif haif elini dişliyordu kızın. Yavrunun sapsarı
yü zleri gü neş ışığ ı vurduğ unda iki altın sikke gibi parlıyordu Arya ona, halkını Dar Deniz’in
ö bü r kıyısına geçiren savaşçı Rhoyne kraliçesinin adını vermişti. Bu bile bü yü k skandala yol
açmıştı. Sansa kendi yavrusuna "Leydi" adını sermişti elbette. Arya komik bir surat yaparak
kurt yavrusuna sıkıca sarıklı. Nymeria kulacını yalamaya başlayınca kıkırdadı.
Rahibe Mordane annesine çoktan haber vermiş olmalıydı. Onu bulmak için odasına
bakacaklardı ama Arya karşılaşmak isteniyordu Daha ö nemli bir ışı vardı. Çocuklar avluda
eğ itimdeydi. Robb'un. Prens Joffrey'yi sırtü stü sere devirmesini izlemek istiyordu "Gel." dişe
seslendi Nymeria'yı. Koşmaya başladı, yavru kurt zar zor ona yetişmeye çalışıyordu.
Cephanelik ve Bü yü k Kule si birbirine baklavan kapalı kö prü nü n bü tü n avluyu yö ren bir
penceresi sardı. O pencereden talimi izleyebilirdi
Nymeria’yla birlikte nefes nefese pencereye sardılar. Jon da oradaydı. Çenesini dizme
dayamış halde pervaza tünemiş, avludakileri izliyordu.
Kendisini ö yle kaptırmıştı ki, bembeyaz kurt yavrusu Arya ve Nymeria'nın yanına gitmek
için hareketlenene kadar geldiklerini fark etmedi bile. Nymeria dikkatli adımlarla diğ er kurda
yaklaştı. Bütün yavrulardan hızlı büyüyen Hayalet onu kokladı, dikkatli ve hafif birkaç ısırıktan
sonra iki kurt da yere yattı.
Jon merakla kız kardeşine baktı. "Senin dikiş dersinde olman gerekmiyor mu kardeşim?' diye
sordu.
Arya yüzünü buruşturdu. “Bu dövüşü kaçırmak istemedim."
Jon gülümsedi. “Öyleyse gel bakalım yanıma."
Arya pervaza tırmanıp Jon’un yanına oturdu. Aşağıdan homurtular ve çarpma sesleri
geliyordu.
Arya talimdekilerin kü çü k çocuklar olduğ unu gö rdü ğ ü nde hayal kırıklığ ına uğ radı. Bran'ın
giysileri o kadar fazla koruyucu yü nle kaplanmıştı ki, kuş tü yü bir yatak ü zerine bağ lanmış
zannedilebilirdi. Zaten yeterince tombul olan Prens Tommen giydiğ i yü n koruyucularla tam
bir yuvarlak şeklini almıştı. Yaşlı Sö r Rodrik Cassel’in gö zetiminde, ellerindeki tahta kılıçlarla
birbirlerine dokunurken sö zde şö valye hareketlen yapıyor, inliyor. Homurdanıyorlardı. Silah
Ustası Sö r Rodrik, dillere destan beyaz sakallarıyla kaya sağ lamlığ ında bir adamdı. Çocuk ve
yetişkin adamlardan oluşan bir dü zine kadar muhafız, avludaki çocukları izliyor, tezahü rat
yapıyordu. Aralarında en çok sesi duyulan Robb’du. Arya. Robb’un hemen yanında, siyah
yeleğ ine hanedanının arması deniz canavarı işlenmiş olan Theon Greyjoy’u fark etti. Greyjoy
yü zü ndeki alaycı ifadeyle oturuyor, avluda yalpalayan çocukları seyrediyordu. Çocukların ikisi
de bitap düşmüştü, talim uzun zamandır devam ediyor olmalıydı.
“Dikiş işinden biraz daha zor sanırım." dedi Jon.
“Dikiş işinden biraz daha eğ lenceli," diyerek karşılık verdi Arya. Jon gü lü mseyip kardeşinin
saçlarını muzipçe karıştırdı Arya yanaklarının kızardığ ını hissetti. Jon'la her zaman çok yakın
olmuşlardı. Tıpkı kendisi gibi, Jon’un yü zü de babasının kopyasıydı. Sadece ikisi benziyordu
babalarına. Sansa. Bran ve hatta bebek Rickon, dış gö rü nü şlerini Tullyler'den almışlardı.
Bü yü leyen bir surat ve ateş gibi yanan saçlar. Arya daha kü çü k bir çocukken kendisinin de bir
piç olduğ unu dü şü nü rdü . Bu korkusunu Jon'a sö ylemiş ve teselliyi yine Jon’da bulmuş, meşru
bir Stark olduğuna Jon tarafından ikna edilmişti.
“Sen neden aşağıda onlarla birlikte değilsin?" diye sordu Arya. Jon’a.
Jon yarım yamalak bir gü lü msemeyle cevap verdi. "Piçlerin, prenslere zarar vermesine izin
yok," dedi. “Prenslerin vücutlarındaki morluklar soylu darbelerden kaynaklanmak zorunda."
“Of !" dedi Arya. Mahcup olmuştu. Bilmeliydi. Bu gü n ikinci kez hayatın hiç de adaletli
olmadığını düşündü.
Bran. Prens Tommen’a bir darbe indirdi. “Ben Bran’dan daha iyi dö vü şebilirim,’' dedi Arya.
“O yedi yaşında, bense dokuz oldum."
Jon on dö n yaşının bilgeliğ iyle kız kardeşine baktı. “Çok sıskasın." dedi. Arya’nın kolunu
sıkarak kaslarını kontrol etti I çini çekip kafasını iki yana salladı. “Bu kaslarla bırak bir kılıcı
sallamayı, kaldıramazsın bile," dedi.
Arya kolunu hızlıca geri çekti ve kızgın gö zlerle Jon’a baktı Jon yine Arya’nın saçlarım
karıştırdı gülerek. Bran ve Tommy’nin birbirleri etrafında dönmelerini seyrettiler.
“Prens Joffrey'yi gördün mü?" diye sordu Jon.
Arya ilk bakışta gö rmemişti ama gö zleriyle etrafı tarayınca yü ksek taş duvarın gö lgesinde
duran prensi gö rdü . Prens. Arya'nın tanımadığ ı genç adamlarla çevriliydi. Lannisterlar’ın ve
Baratheonlar’ın yaverleri olmalılardı. Yanlarında onlardan daha bü yü k adamlar da vardı.
Şövalyeler olduklarını tahmin etti Arya.
“Cübbesinin kollarına bak." dedi Jon.
Arya baktı Prensin cü bbesinin gö ğ sü ne, sü slü pü slü bir kalkan işlenmişti I ğ ne ışı
kusursuzdu. Cü bbenin kolları uçlarına doğ ru ikiye ayrılıyordu Bir kanadında kraliyet ailesinin
taçlı geyiği, diğerinde Lannisterlar’ın aslanı vardı.
“Lannisterlar çok kibirlidir." dedi Jon. “Kraliyet armasının altında olmak yeterlidir sanırsın
ama hayır. Annesinin soyunu kralın soyuyla bir tutmaya çalışıyor."
“Kadınlar da önemlidir." diye itiraz etti Arya.
Jon kıkırdadı “Belki sen dc aynı şeyi yapmalısın kardeşim. Tully ve Stark armalarını
birleştirebilirsin mesela." dedi.
“Ağ zında balık tutan bir kurt mu?" diyerek gü ldü Arya. "Bu çok aptalca gö rü nü r. Ayrıca, eğ er
bir kız savaşamayacaksa bir arması olması da saçma'
Jon omuz silkti “Kızlar aile armasına sahip olabiliyor ama kılıç kuşanamıyorlar. Piçler kılıç
kuşanabiliyorlar ama aile arması taşıyamıyorlar Kuralları ben koymuyorum sevgili
kardeşim." Avludan bir bağırış duyuldu. Prens Tommen tozlar içinde yuvarlanıyor, ayağa
kalkmak için uğraşıyor ama beceremiyordu. Üzerindeki koruyucu yünler yüzünden sinüstü
devrilmiş bir kaplumbağaya benziyordu. Bran prensin tam başucunda, kılıcı havada, prens
ayağa kalkar kalkmaz bir darbe daha indirmek üzere bekliyordu. İzleyenler kahkaha atmaya
başladı.
"Tamam!" diye bağ ırdı Sö r Rodrik. Elini uzattığ ı prensin ayağ a kalkmasına yardım etti. "I yi
bir dö vü ş oldu. Lew, Donnis, zırhlarını çıkarmalarına yardım edin." Etrafa bakındı. "Prens
Joffrey. Robb. Bir kez daha karşılaşmaya ne dersiniz?"
Bir O nceki mü cadele yü zü nden kan ter içinde olan Robb heyecanla ö ne çıktı.
“Memnuniyetle."
Joffrey, Sö r Rodrik'in çağ rısıyla gü neşin altına doğ ru yü rü dü . Saçları altın gibi parlıyordu.
Sıkılmış görünüyordu. “Bu oyun çocuklar için Sör Rodrik," dedi.
Theon Greyjoy'un kahkahası duyuldu. “Sizler zaten çocuksunuz," dedi alay ederek.
“Robb çocuk olabilir ama ben bir prensim. Stark çocuklarına oyuncak bir kılıç savurmaktan
yoruldum."
“I ndirdiğ inden çok daha fazla darbe aldığ ını unutuyorsun." dedi Robb. "Yoksa korkuyor
musun?"
Prens Joffrey, Robb’a baktı. “Dehşete kapıldım hatta" dedi. “Benden o kadar bü yü ksü n ki."
Lannister adamlarından bazıları gülmeye başladı.
Jon aşağıda olup bitenleri kızgınlıkla izliyordu. “Joffrey gerçek bir pislik." dedi Arya’ya.
Sö r Rodrik dü şü nceli bir halde beyaz sakallarını okşuyordu. “ne teklif ediyorsunuz?” diye
sordu prense.
“Gerçek çelik.”
“Tamamdır." diye atıldı Robb. “Pişman olacaksın." silah ustası, Robb’u susturmak için elini
çocuğ un omzuna koydu. “Gerçek çelik çok tehlikeli. Kenarları kö reltilmiş turnuva kılıçları
kullanmanıza izin verebilirim."
Joffrey bir şey sö ylemedi ama Arya’nın daha ö nce gö rmediğ i yanık suratlı, siyah saçlı
yabancı bir adam kalabalığ ın arasından çıkıp prensin ö nü ne atıldı ve. “Karşınızdaki prensiniz.
Siz kim oluyorsunuz da kılıcının kenarının ne kadar keskin olacağ ına karar veriyorsunuz sor?"
diye sordu.
“Kışyarı'nın silah ustasıyım. Benim kim olduğ umu unutmasın iyi edersin Clegane." diye
cevap verdi Sör Rodrik.
“Siz burada kadınları mı eğ itiyorsunuz?" diye ısrar etti yü zü yanık adam. Bir boğ a kadar
kaslıydı.
“Ben şövalye yetiştiriyorum." karşılığ ını verdi Sö r Rodrik. “Hazır olduklarında, yeterli yaşa
geldiklerinde çelik kullanacaklar."
Yüzü yanık adam. Robb'a döndü “Kaç yaşındasın evlat?"
“On dört,"
“Ben on iki yaşımdayken adam öldürdüm Emin ol, kılıcımın kenarları köreltilmiş değildi."
Arya. Robb'un ö kelendiğ ini gö rebiliyordu. Bu konuşmalar çocuğ un gururunu incitmişti. Sö r
Rodrik’e döndü. “Gerçek kılıç kullanmamıza izin verin. Onu yenebilirim."
"Öyleyse onu turnuva kılıcıyla yen." dedi Sör Rodrik.
Joffrey sıkılmış gibi omuz silkti. "Bü yü dü ğ ü nde gelip beni tekrar ger Stark. Tabı o zaman çok
yaşlanmış olmazsan." Lannister adamlarından bir kahkaha daha yükseldi.
Robb'un ettiğ i kü fü rler avluda yankılanıyordu. An a şaşkınlık içinde elim ağ zını gö tü rdü .
Theon Greyjoy. Robb'u kolundan çekerek prensten uzaklaştırdı Sö r Rodrik kaygıyla sakalını
çekiştiriyordu.
Prens Joffrey esnermiş gibi yaparak kardeşi Tommen'a dö ndü " Tommen Ovun saati bitti.
Çocukları dadılarıyla baş başa bırakalım."
Bu sö zler Lannister adamlarının daha fazla gü lmesine ve Robb un daha çok kü fü r etmesine
sebep oldu. Sö r Rodrik’in beyaz sakallarının altındaki yü zü de ö keden kıpkırmızı kesilmişti
Prens ve Lannister adamları güven içinde uzaklaşana kadar Greyjoy, Robb'u sımsıkı tuttu.
Jon onların avludan ayrılmalarını seyrederken. Arya da Jon'u izliyordu. Yüzü tanrı
korusunun kalbindeki gölcük kadar durgundu. Sonunda pervazdan aşağı atladı. “Gösteri sona
erdi." dedi. Eğilip Hayalet' in kulaklarının arkasını okşadı. Beyaz kurt kafasını sahibinin
bacaklarına sürtüyordu. “Şimdi koşa koşa kardeşim." dedi Jon. Aryayı. “Rahibe Mordane
küplere binmiştir. Ne kadar uzun saklanırsan cezan o kadar ağır olacak. Bütün kış boyunca
dikiş dikmeye mahkûm edilebilirsin. Bahar geldiğinde, donmuş parmaklarının arasına
yapışmış bir iğneyle, öylece hareketsiz halde bulabiliriz seni."
Arya, Jon’un söylediklerim komik bulmamışa “İğne işlerinden nefret ediyorum. Bu hiç adıl
değil!" diye bağırdı.
“Hiçbir şey adil değ il." diyerek karşılık verdi Jon. Kardeşinin saçlarını son kez karıştırdı ve
yü rü meye başladı. Hayalet sessizce onu takip ediyordu. Nymeria da arkalarından gitmek için
hareketlendi ama Arya'nın onlarla gitmediğim görünce kızın yanına geldi.
Sonunda isteksizce diğer yöne yürümeye başladı Arya.
İşler Jon'un düşündüğünden daha kötüydü. Arya’nın odasında bekleyen Rahibe Mordane
değildi. Rahibe Mordane ve Arya’nın leydi annesiydi.

BRAN
Av kailesi şafak vakti yola çıkmıştı. Kral akşamki ziyafet için yaban domuzu avlamak
istiyordu. Prens Joffrey babasıyla birlikte ava gittiğ i için Robb'un da kaileye katılmasına izin
verilmişti Benjen amca, Jory. Theon Greyjoy, Sö r Rodrik ve hatta kraliçenin tuhaf cü ce kardeşi
bile kafileye katılmıştı. Bu son avdı Ertesi sabah güneye doğru yola çıkıyorlardı.
Bran, Jon, Rickon ve kızlar kalede bırakılmıştı. Rickon bebekti işte. Kızlar da, kızdı. Jon ve
beyaz kurdu ortalıkta gö rü nmü yorlardı. Bran, Jon’u fazla aramamıştı. Jon'un ona çok kızgın
olduğ unu hissediyordu. Jon bu aralar herkese çok kızgın gibiydi ama Bran sebebini
anlayamıyordu. Gece Nö betçileri'ne katılmak için Ben amcayla birlikte Sur’a gidecekti. Bu en
az kralla güneşe gitmek kadar iyi bir şeydi Arkada bıraktıktan Robb’du ıslında. Jon değil.
Bran gü nlerdir bir an ö nce yola çıkmak için sabırsızlanıyordu. Kral Yolu'nda sadece
kendisine ait bir atı sü recekti. Midilli değ il, gerçek bir at. Babası Kral Eli olacak ve Kral
Toprakları'ndaki, Ejderha Lordları'nın inşa ettirdiğ i Kızıl Kile de yaşayacaklardı. Yaşlı Dadı, o
kalede hayaletlerin gezindiğ ini ve zindanlarında korkunç şevler olduğ unu anlatmıştı. Bü tü n
bunları dü şü nmek Bran'ı titretiyordu ama o korkmuyordu. Babası yanında olacaktı. Ayrıca
bütün şövalyeleri ve yeminli kılıççılarıyla kral.
Bran da bir gü n Kral Muhafızları şö valyelerinden biri olacaktı. Yaşlı Dadı, onların bü tü n
diyarın en iyi kılıç kullanan adamlar olduğ unu sö ylerdi. Sadece yedi kişilerdi. Beyaz zırh giyer,
evlenmez ve çocuk sahibi olmaz, bü tü n hayatlarını yalnızca kralı korumaya adarlardı. Bran
onlarla ilgili bütün hikâyeleri biliyordu. Hepsinin adı müzik gibi gelirdi kulağına. Ayna Kalkanlı
Serwyn, Sö r Ryam Redwyne, Ejderha Şö valyesi Prens Aemon. Yü zyıllar ö nce, birbirlerinin
kılıcında ö len ikizler, Sö r Erryk ve Sö r Arryk. Kardeşin kardeşle savaştığ ı o mü cadeleye
Ejderhaların Dadısı derdi ozanlar. Beyaz Boğ a, Gerold Hightower. Sabah Kılıcı Sö r Arthur
Dayne. Cesur Barristan.
Kral Muhafızları'nın ikisi Kral Robert'la birlikte Kışyarı'na gelmişti. Bran onlarla konuşmaya
hiç cesaret edememiş, bü yü lenmiş gibi izlemişti iki adamı da. Sö r Boros geniş çeneli, kel bir
adamdı ve Sor Meryn'in sarkık gö z kapaklan ve pas rengi bir sakalı vardı Sö r Jaime Lannister
tıpkı hikâ yelerde anlatılan şö valyelere benziyordu. Kral Muhafızlarından biriydi ama Robb
onun eski deli kralı ö ldü rdü ğ ü nü , bu yü zden artık muhafız sayılamayacağ ını sö ylü yordu.
Hayattaki en bü yü k şö valye. Kral Muhafızları Lord Kumandanı Sö r Barristan Selmy, namı
diğ er Cesur Barristan idi. Babası, Kral Toprakları'na vardıklarında Bran'ı Sö r Barristan ile
tanıştırma sö zü vermişti. Bran bu zamana kadar hayalini kurduğ u dü nyayı gö rmek ve ancak
dü şleyebileceğ i yem bir hayata başlamak için yola çıkacakları vakte kadar gü nleri duvarına
işaretliyordu.
I şte son gü n gelmişti ve Bran kendini kaybolmuş hissediyordu. Kışyarı bildiğ i tek yuvaydı.
Babası buyun herkese veda etmesi gerektiğ ini sö ylemişti ve Bran da denemişti. Av kailesi
yola çıktıktan sonra, geride bırakacağ ı insanları ziyaret etmeyi dü şü nmü ştü . Yaşlı Dadı, Aşçı
Gaye, Demirci Mikken, sü rekli gü lü mseyerek Bran'ın midillisiyle ilgilenen “Hodor"dan başka
kelime bilmeyen Seyis Hodor ve cam korumalı bahçeye her gittiğ inde Bran'a bö ğ ü rtlenler
veren o adam... Hepsine veda etmek istemişti.
Ama işe yaramamıştı O nce ahırlara gitmiş ve midillisini kendi bö lmesine bağ lı halde
bulmuştu. Kü çü k atı orada duruyordu ama artık onun midillisi değ ildi. Şimdi Bran'a bü yü k,
gerçek bir at vereceklerdi. Birdenbire oturup aylamak istedi Bran Hodor ve diğ er seyisler
gö zyaşlarını gö rmesin diye koşarak ahırdan uzaklaştı. Veda tö reni başlamadan bitmişti.
Bü tü n sabahı tanrı korusunda yavru kurdunu eğ itmekle geçirmişti Attığ ı dalı geri getirsin
diye uğ raşıyordu ama kurt yavrusu hiç oralı değ ildi Yavru barınaktaki bü tü n kopeklerden çok
daha akıllı ve zekiydi anına bir dalın peşinde koşmak hiç ilgisini çekmiyordu sanki.
Yavruya hâ lâ bir ısım verememişti. Robb kendi yavrusuna Boz Rü zgâ r diyordu çü nkü yavru
çok hızlı koşuyordu. Sansa kurduna Leydi adını takmıştı. Arya, adı şarkılarda geçen savaşçı bir
kraliçenin ismini uygun gö rmü ştü ve bebek Rickon'un kurdu Tü ylü kö pek adını almıştı. Bran,
bir ulu kurt yavrusuna verebilecek en saçım ismin bu olduğ unu dü şü nü yordu. Jon’un beyaz
kurdu Hayalet adını almıştı. Keşke ö nce Bran dü şü nseydi bu ismi. Kendi kurdu beyaz değ ildi
ama olurdu yine de. En az yü z değ işik isim geçmişti aklından ama hiçbiri kulağ ına iyi gelini,
yordu
Tanrı korusunu boylu boyunca koşarken, kıyısında bü vet ağ acının bü yü dü ğ ü gö lden
geçmemek için uzun yolu tercih etti Bü vet ağ acı onu korkutuyordu. Ağ açların gö zleri ve kana
bulanmış gibi gö rü nen elleri olmamalıydı. Yavru kurt da koşarak onu tıkıp ediyordu. Muhafız
ağ acının hemen yanındaki cephanelik duvarının dibinde. “Sen burada kal." dedi yavruya “Otur
Aferin. Kıpırdama."
Kurt sö yleneni yaptı. Bran yavrunun başını okşadı, dö ndü ve muhafız ağ acının yere en
yakın dallarından birini yakalayıp kendini yukarı çekti Kurt yavrusu aniden ulumaya
başladığında, daldan dala kolaylıkla atlayarak ağacın yarı boyuna tırmanmıştı bile.
Bran aşağı baktı. Yavru kurt sessizleşti Kısık san gözleriyle Bran'ı izliyordu Garip bir ürperti
dolaştı Bran'ın bedeninde ama tırmanmaya devam etti. Kim tekrar uludu. “Sessiz ol." diye
tacirdi Bran "Otur, orada kal. Sen annemden bile betersin." Bran ağ acın tepesine tırmanıp
oradan cephaneliğin çatısına atlayana ve gözden kaybolana dek sürdü kurdun uluması.
Kışyarı'nın çatılan Bran'ın ikinci evi gibiydi. Annesi sık sık Bran'ın yü rü meye başlamadan
ö nce tırmanması ö ğ rendiğ ini sö ylerdi. Bran ilk adımını ne zaman attığ ını hatırlamıyordu. I lk
kez nereye tırmandığını da hatırlamıyordu. Yani annesinin söylediği doğru olabilirdi.
Kışyarı, her yö ne dağ ılmış taş duvarlardan, kulelerden, avlulardan ve tü nellerden oluşan gri
bir labirentti bir çocuk için. Kalenin daha eski bö lü mlerindeki koridorlar ö yle garip eğ imlere
sahipti ki hangi katta olduğ unu şaşırabilirdi insan. U stat Luwin, kalenin taştan canavar bir
ağ aç gibi dallanıp budaklanarak bü yü dü ğ ü nü sö ylendi. Dallan kalınlaşıp birbirine dolanmış,
kökleri yeryüzünün derinliklerine kadar inmişti
Bran çandan baktığ ında bü tü n Kışyarı an gö rü ş alanındaydı Başının ü stü ne uçan kuşlar,
ayaklarının altında sürüp giden hayat.
Gö zlerinin ö nü ne serilen bu manzarayı seviyordu. I lk Kuledeki, yağ murun aşındırıp
şekilsizleştirdiğ i gargoylelerin ü zerine tü neyip saatlerce izleyebilirdi her şeyi. Avluda ahşap
ve demir işleriyle uğ raşan adamları, canı korumalı bahçede sebzeleriyle ilgilenen
bahçıvanları, kuyunun başında çamaşır yıkayıp dedikodu yapan kızları, barınaklarda bir o
yana bir bu yana amaçsızca koşan kopekleri, sessiz tanrı korusunu. Çatıda ö ylece durup
kalede akan hayatı izlemek kendisini bir lord gibi hissettiriyordu. Robb'un bile
anlayamayacağı bir hâkimiyet hissiydi bu.
Kışyarı'nın sırlarını da öğrenmişti Bran. Kaleyi yapan ustalar bütün topraklan aynı seviyeye
getirmemişti. Kışyarı’nın duvarları ardında tepeler ve vadiler vardı. Çan kulesinin dö rdü ncü
katıyla kuşluğ un ikinci katını birbirine bağ layan ü stü kapalı bir kö prü olduğ unu ö ğ renmişti. I ç
sura gü ney kapısından girip uç kat tırmanır, bü tü n Kışyarı'nı boylu boyunca dolaşan dar
tü nele girip, tü nelin sonuna kadar yü rü rse, otuz metre yü kseklikteki duvarlarla çevrili kuzey
kapı sı nı n zeminine varacağ ını da biliyordu. Bran, bü tü n bunları U stat Luwin'in bile
bilmediğinden emindi.
Annesi, Bran’ın tırmandığ ı duvarlardan birinden dü şü p ö leceğ inden endişe ediyordu. Bran
ısrarla asla dü şmeyeceğ ini sö ylü yordu ama annesini buna inandırmak imkâ nsızdı. Ayaklarım
toprakta tutacağ ına dair yemin ettirmişti bir kere. Bran yeminim on beş gü n boyunca zar zor
tutmuştu ama bir gece kardeşleri derin uykudayken, odasının penceresinden çatılara
atlamıştı yine.
Ertesi gü n suçluluk hissiyle dolu bir halde suçunu itiraf etmişti. Lord Eddard, bir geceyi
tanrı korusunda geçirip gü nahından temizlenmesini emretmişti. Cezasının şartlarını yerme
getirip getirmediğ ini kontrol etmek amacıyla iki de muhafız gö revlendirmişti. Ertesi sabah
Bran ortalarda gö rü nmü yordu. Uzun aramalardan sonra onu, korudaki en bü yü k muhatız
ağacının en yüksek dallarından birinde uyurken bulmuşlardı.
Bran'ı aşağ ı indirdiklerinde babası bü tü n kızgınlığ ına rağ men kahkahalarına engel
olamamıştı. "Sen benim oğ lum değ ilsin,” demişti. “Çü nkü sen bir sincapsın. I lle de bir yerlere
tırmanmak zorundaysan, tırman o zaman Ama annen görmesin."
Bran annesine yakalanmamak için elinden gelen dikkati gö stermişti ama aslında kadını
inandıramadığ ını da biliyordu. Babası tırmanmasına yasak getirmediğ i için annesi farklı
yö ntemlerle engel olmaya çalışıyordu Bran'a. Yaşlı Dadı, kimsenin sö zü nü dinlemeyip sü rekli
yü ksek yerlere tırmanan ve o yü kseklikte yıldırım çarpmasına maruz kalan, dü ştü ğ ü yerde
gö zleri kargalar tarafından oyulan yaramaz bir çocuğ un hikâ yesini anlatmıştı mesela. Bran hiç
etkilenmemişti. Kendisinden başka kimsenin gitmediğ i yıkık kulenin tepesi karga yuvalarıyla
doluydu. Bazen oraya gitmeden ö nce ceplerini mısır taneleriyle doldurur, mısırları kendi
elleriyle kargalara yedirirdi. Kargalar Bran'ın gözlerim oymakla hiç de ilgilenmiyordu.
Daha sonra U stat Luwin Bran’ın boyutlarında çö mlek çamurundan bir çocuk yapmış, ona
Bran'ın kıyafetlerini giydirmişti. Çö mlek çocuğ u çatılardan birinden aşağ ı bırakmıştı.
Yü ksekten dü şerse başına neler geleceğ im gö stermekti amacı. I zlemesi epey eğ lenceliydi ama
Bran yine etkilenmemişti. U stat’a bakıp, “Ama ben çö mlekten yapılmadım. Hem merak
etmeyin, ben asla düşmem." demişti.
Sonrada muhafızlar uğ raşmıştı bir sü re. Bran'ı ne zaman çatılarda gö rseler çıkıp onu
kovalıyor, aşağ ı indirmeye çalışıyorlardı. I çlerinde en eğ lenceli olan yö ntem buydu.
Kardeşleriyle oynadığ ı bi oyun gibiydi ve her zaman Bran kazanıyordu. Muhafızlardan hiçbiri
Bran kadar yü kseğ e tırmanamıyordu zaten. Jory dâ hil. Çoğ u zaman çatılarda olduğ unu fark
etmiyorlardı bile. Kimse yukarılara bakmıyordu. Tırmanmanın en gü zel tarafı da buydu işte
Yükseklerde olmak, görünmez olmak gibiydi sanki.
Tırmanmanın içinde yarattığ ı duyguyu seviyordu asıl. Her taşa birer birer tutunarak
kendini yukarı çekmek, el ve ayak pamuklarıyla her taşın arasına sıkı sıkı tutunmak.
Tırmanırken çizmelerini ve çoraplarını çıkarıyor, çıplak ayakla tırmanıyordu. I ki değ il dö rt eli
varmış gibi hissediyordu bu sayede. Tırmanışı bittikten sonra kaslarının ince ince, tadı tatlı
yanmasını seviyordu. Yü ksekteki hava bir kış şeftalisi kadar tatlı ve serin oluyordu. Kuşları da
seviyordu. Yıkık kuleye yerleşmiş kargaları, taşların arasındaki boşluklara yuvalanmış
serçeleri, eski cephaneliğin tozlu tavan arasında yaşayan baykuşu. Bran hepsini tanıyordu.
Ama her şeyden ö nemlisi, kendisinden başka kimsenin gidemeyeceğ i yerlere gitmeyi ve
Kışyarı'nın ayaklan altına serilmiş gri manzarasına kendisinden başka kimsenin
göremeyeceği şekilde bakmayı seviyordu.
Tırmanmayı en sevdiğ i yer yıkık kuleydi. Bir zamanlar gö zetleme kulesi olarak kullanılan
yapı Kışyarı'nın en yü ksek kulesiydi. Çok uzun zaman ö nce, babasının doğ umundan da yü z yıl
ö nce kuleye bir yıldırım dü şmü ş ve bü yü k bir yangın çıkmıştı. Kulenin ü çte biri içeri doğ ru
yıkılmış ve tamir edilmemişti. Babası bazen kulenin zeminindeki yıkıntılar içinde yuvalanan
hayvanları temizletmek için adamlarını yollardı ama kulenin tepesine Bran ve kargalardan
başka gelen giden olmazdı
En yukarı tırmanmanın iki yolunu biliyordu. Birincisi dışarıdan, doğ rudan kulenin taşlarına
tutuna tutuna tırmanmaktı ama aralarındaki harç çoktan dö kü lmü ş olan taşların çoğ u
gevşemişti. Bran bütün ağırlığını o taşlara tutunarak yukarı çekmekten çekiniyordu.
En iyi yol, işe tanrı komşundan başlamaktı. Muhafız ağ acına tırmanıp oradan eski
cephaneliğ in çatısına atlamak, muhafız koğ uşunun çatısına geçmek, kimse duymasın diye
çıplak ayakla çatıdan çatıya yol almak. Bu rota kalenin en eski yapısı ve gö rü ndü ğ ü nden çok
daha yü ksek olan I lk Kule'nin kö r noktasına çıkıyordu. Kalenin bu tarafında ö rü mcekler ve
farelerden başka yaşayan kimse yoktu ve eski taşları tırmanmaya hâ lâ çok uygundu. I lk
Kule'nin tepesine tırmandıktan sonra ortası boş çatı boyunca dışarı doğ ru sıralanmış
gargoylelere varılıyordu. Heykelden heykele atlayarak çatının kuzey tarafına erişiliyordu. Tam
orada, yıkık kule. I lk Kule’ye doğ ru eğ ilimliydi. I yice gerilip, çok iyi bir sıçrayışla yıkık kulenin
taşlarına tutunmak mü mkü ndü . Ondan sonra, yıkık kulenin kuş yuvasına çıkan siyahlaşmış
taşlarına sıkıca tutunup ü ç metre kadar tırmanmak kalıyordu geriye. Zirvede, mısır yemek
için bekleyen kargalar Bran’ı karşılıyordu.
Bran gelen sesleri duyduğ unda, zaman içinde tekrarlaya tekrarlaya kusursuzlaştırdığ ı
hareketlerle bir gargoyleden diğ erine atlıyordu. Ses duyduğ una o kadar çok şaşırmıştı ki
neredeyse dengesini kaybediyordu. İlk Kule ’de daha önce hiç kimseyi görmemişti.
“Bundan hiç hoşlanmadım." diyordu kadın. Hemen altındaki sıra sıra pencerelerin
sonuncusundan geliyordu kadının sesi “Kral Eli sen olmalıydın."
"Tanrılar korusun." diyerek cevap verdi bir erkek sesi. “Bu istediğ im bir gö rev değ il. Bir
sürü iş demek."
Bran heykele tutunmuş, havada asılı kalmışa. Dinliyordu Hareket etmekten çekiniyordu. Bir
sonraki heykele sıçramak için hamle yaptığında ayağını görebilirlerdi.
“Bu durumun bizi nasıl tehlikeye soktuğ unu gö remiyor musun?" dedi kadın. “Robert bu
adamı öz kardeşi gibi seviyor."
“Robert’in midesi kendi ö z kardeşlerini bile kaldırmıyor," diye karşılık verdi adam.
“Aslında onu suçlamıyorum. Stannis herkesin midesinde hazımsızlık yaratır."
“Aptalmış gibi davranma. Stannis ve Renly başka konu. Eddard Stark başka. Robert bu
adamın her lafını dinleyecektir. I kisi de kahrolsun. Sem Kral Eli ilan etmesi için ısrarı
olmalıydım ama Stark'ın görevi reddedeceğinden emindim."
"Kendimizi şanslı saymalı vız." dedi adam. “Kral rahatlıkla kardeşlerinden birini, hatta
Serçeparmak'ı Kral Eli ilan edebilirdi, tanrılar korusun Onurlu dü şmanı, ihtiraslı dü şmana
yeğlerim, böylece gece uyku uyurum."
Bran babası hakkında konuştuklarım duymuştu. Daha fazlasını duymak istiyordu. Birkaç
adım daha... Eğer pencerenin önünde sallanırsa onu mutlaka göreceklerdi.
“Adamı çok dikkatle izlemeliyiz." dedi kadın.
“Ben seni izlemeyi tercih ederim." diye karşılık verdi adam. Sıkılmış gıkıydı. “Haydi, yanıma
gel."
“Lord Eddard bugü ne kadar Boğ az in gü neyinde olanlarla hiç ilgilenmedi. Hiç Sana
söylüyorum, niyeti bize karşı ayaklanmak. Yoksa hangi sebeple esas makamını terk etsin?"
“Yü zlerce sebeple. Gö rev. Onur. Adam adını tarihe bü yü k harlerle yazdırmaya kararlı,
karısından uzaklaşmak istiyor ya da her ikisini birden Belki de sadece hayatında ilk kez olsun
sıcak bir yerde bulunmak istiyor."
"karısı. Lysa Arryn’ın kız kardeşi. Lysa’nın suçlamalarıyla la bun karşılamak için buraya
gelmemiş olması da garip "
Bran aşağ ı baktı. Pencerenin beş on santim genişliğ inde dar bir çıkıntısı vardı. Kendisini
oraya bırakmayı denedi ama çok uzaktı. Yetişemiyordu.
“Kendine boşuna dert ediniyorsun. Lysa Arryn korkak bir inek."
“O korkak inek Jon Arryn’ın yatağını paylaşıyordu."
"Eğer bir şey bilseydi. Kral Toprakları’ndan kaçmadan önce Robert’a giderdi."
"Robert kadının o aptal oğ lunu Casterly Kayası'na gö ndermeyi kabul etmişken mi? Hayır.
Hiç sanmıyorum. Oğ lunun hayalinin, sessiz kalmasına bağ lı olduğ unun farkında. Şu anda
Kartal Yuvası’nda güvende olduğu için iyice cesaretlenebilir."
“Anneler!" dedi adam. Kelime ağzından bir küfürmüş gibi çıkmıştı. “Sanırım doğurmak
sizlerin beynine bir şey yapıyor Hepiniz çıldırmış gibi davranıyorsunuz." Güldü. “Bırak
istediği kadar cesaretlensin Leydi Arryn. Ne biliyor olursa olsun, ne bildiğini sanıyorsa sansın,
elinde kanıtı yok." Bir an durakladı “Var mı yoksa?"
“Sence kral bir kamu ihtiyaç duyar mı? Sana söylüyorum. Beni sevmiyor."
“Ve bu kimin suçu sevgili kız kardeşim?"
Bran pencerenin çıkıntısını tekrar inceledi. Kendim aşağ ı bırakabilirdi. Çıkıntı ayaklarının
ü stü nde duramayacağ ı kadar dardı ama atlayıp elleriyle tutunabilir, sonra kendini yukarı
çekebilirdi. Yalnız... Mutlaka ses çıkacaktı. Pencereye gelebilirlerdi Konuşulanların ne anlama
geldiğini um olarak kavrayamıyordu ama bu konuşulanları duymaması gerektiği ortadaydı.
“Sen de Robert kadar körsün." diyordu kadın.
“Aynı şeyi gördüğümü söylüyorsan, evet." dedi adam. “Kralına ihanet etmek yerine ölmeyi
tercih edecek bir adam görüyorum."
“Bir krala ihanet etmişti, unuttun mu yoksa?" dedi kadın. “Robert’a sadık olduğ unu
biliyorum, buna hiç şü phe yok. Peki, Robert ö ldü ğ ü nde ve Joff tahta geçtiğ inde ne olacak? Ne
kadar erken olursa o kadar gü vende oluruz. Kocam her geçen gü n biraz daha şü pheci oluyor.
Stark'ın yanında olması onu daha da beter edecek. Hâ lâ onun kardeşine â şık. On altı yaşında,
soluk, ölü bir kıza. Beni yeni bir Lyanna için bir kenara atması ne kadar sürecek sence?"
Bran birdenbire çok korkmuştu. Bü tü n istediğ i, geldiğ i yoldan geri dö nü p kardeşlerim
bulmaktı. Fakat onlara ne anlatacaktı? Daha yakma gitmesi gerektiğ im fark etti. Konuşanların
kimi olduğunu görmek zorundaydı.
Adam içini çekti. “Geleceğ i daha az dü şü nmeli ve şu anda sahip olduklarının tadını
çıkarmalısın," dedi.
“Kes şunu!" diye bağ ırdı kadın. Bran bir tokat sesi, ardından adamın kahkaha attığ ım
duydu.
Bran kendim yukarı çekerek gargoylenin ü zerine tırmandı Oradan çatıya, ardından
pencerenin tam üstündeki diğer heykele çıktı. Şimdi seslerin geldiği pencerenin üstündeydi.
“Bü tü n bu konuşmalar çok yorucu olmaya başladı kardeşini. Yanına gel ve sessiz ol," dedi
adam.
Bran heykelin ü zerine oturdu. Kendini tepe taklak aşağ ı bırakarak heykele bacaklarıyla
sıkıca tutundu. Bacaklarından heykele asılı halde başını iyice uzattı. Dü nya bö yle tepetaklak
çok garip gö rü nü yordu. Kar yü zü nden hâ lâ ıslak olan aşağ ıdaki avlu dö nerek hareket ediyor
gibiydi.
Bran pencereden baktı.
Odanın içinde bir adam ve kadın gü reşiyordu. I kisi de çıplaktı Bran kimi olduklarını
anlayamıyordu çü nkü adamın sırtı donuktu ve bedeni duvara doğ ru iyice yapışmış kadının
yüzünü gizliyordu.
lslak ve yumuşak sesler çıkarıyorlardı. Bran öpüştüklerini anlamıştı Gözleri fal taşı gibi açık,
korkuyla izliyordu. Nefesi boğ azında sıkışmış gibiydi. Adamın bir eli kadının bacaklarının
arasındaydı. Kadının canını yakıyor olmalıydı çü nkü kadın inlemeye başlamıştı "Dur. Dur.
Lü tfen dur." diyordu kadın. “Ah, lütfen…” Ama sesi haif ve gü çsü z çıkıyordu ve adamı
kendisinden uzaklaştırmak için hiçbir şey yapmıyordu. Elleri adamın san lü le saçlarını
okşuyordu. Sonra adamın kafasını göğüslerine doğru çekti
Bran kadının yü zü nü gö rdü . Gö zleri kapalı, ağ zı açıktı. I nliyordu. Başı ö ne ar kava gidip
geldikçe altın renkli saçları savruluyordu. Kadını tanımıştı Bran. Kraliçeydi.
Bran fark etmeden bir ses çıkarmış olmalıydı Kadının gö zlen aniden açıldı. Kraliçe. Bran'ı
gördü ve çığlık attı.
Her şey bir anda oldu. Kraliçe, adamı üzerinden hızlıca itti.
Bağ ırıyor, eliyle Bran’ı gö steriyordu. Bran kendisini yukarı çekmeye çalıştı; çok hızlı hareket
ediyordu ve dikkati dağ ılmıştı. Elleri heykelin pü rü zsü z yü zeyinde kaydı, panikledi, bacakları
çö zü ldü ve dü ştü . Pencere gö zü nü n ö nü nde kayıyordu, başı dö nü yor ve midesi bulanıyordu.
Pencerenin kenarına tutunmak için elini uzattı ama ıskaladı. Diğ er elini uzattı, bu sefer
tutunmayı başarmıştı. Hızla duvara çarptı. Darbe soluğ unu kesmişti. Sadece tek eliyle
tutunduğu pencerede asılı kaldı.
Kenarına tutunduğu pencerede yüzler belirdi.
Kraliçe. Bran şimdi yanındaki adamı da tanımıştı. Aynadaki akisler misali benziyordu adam
ve kadın.
“Bizi gördü ” dedi kadın tiz bir sesle.
“Evet, gördü." dedi adam.
Bran'ın eli tutunduğ u yerden kaymaya başladı. Hemen diğ er elini pervaza uzattı. Tırnaklan
taşa geçmiş gibiydi. Adam aşağı uzandı. "Düşmeden elimi tut istersen," dedi.
Bran adamın kolunu yakaladı ve bü tü n gü cü yle tutundu. Adam onu yukarı çekti. “Ne
yapıyorsun?" diye sordu kadın şaşkınlıkla.
Adam, kadını duymazdan geldi. Çok gü çlü ydü . Bran’ı pervazda ayağ a kaldırdı. "Kaç
yaşındasın evlat?"
"Yedi,’’ dedi Bran. Dü şmediğ i için rahatlamıştı ama korkuyla titriyordu. Tırnakları adamın
koluna geçmişti. Farkına vararak kolu bıraktı.
Adam kadına baktı. “Aşk uğ runa yaptığ ım şeyler," dedi iğ reniyormuş gibi ve Bran’ı tek eliyle
aşağı itti.
Çığ lıklar atarak pencereden boşluğ a dü ştü Bran. Tutunabileceğ i tek bir yer yoktu. Hızla
avluya doğru yaklaşıyordu.
Uzakta bir yerlerde bir kurt uluyordu. Yıkık kulenin ü stü nde mısır bekleyen kargalar
dolanıyordu.

TYRİON
Kışyarı'nın bü yü k taş labirentinde bir yerde bir kurt uludu. Bir yas bayrağ ı gibi
dalgalanıyordu ses kalede.
Tyrion Lannister başını okuduğ u kitaptan kaldırdı. Kü tü phanenin sıcak ve rahat havasına
rağ men, duyduğ u sesle ü rpermişti. Bir kurdun ulumasında insanı olduğ u yerden alıp gö tü ren,
karanlık bir ormanın ortasında çırılçıplak bırakan bir şeyler olduğunu düşündü.
Ulu kurt tekrar uluduğ unda ağ ır kitabın deri kapağ ım kapadı. Kitap uzun zaman ö nce ö lmü ş
bir ü stat taralından, mevsimlerin değ işimi ü zerine yazılmış yü z yaşında bir eserdi. Esneyen
ağ zım elinin tersiyle ö rttü . Okuma lambasının alevi titriyordu. Yağ ı hemen hemen bitmişti.
Şafak vakti olduğ unu odaya sızan haif ışıktan anlamıştı Bü tü n gece okumuştu kitabı ama bu
yeni bir şey değildi Tyrion Lannister'ın uykuyla arası yoktu.
Oturduğ u sıradan kalkarken bacaklarının iyice uyuşmuş olduğ unu fark etti Biraz
ovuşturarak bacaklarına can vermeye çalışırken, topallaya topallaya okuma masasında uyuya
kalan rahibin yanına gitti. Başı ö nü nde bâ lâ açık duran kitabın ü stü ne dü şmü ştü Kitabın adına
bir gü z attı. Yü ce U stat Aethelemure’nin Hayatı idi. "Tabi ki uyursun, Chalye," dedi haif bir
sesle. Genç adam gö zlerim kırpıştırarak, şaşkın halde irkildi. Mensubu olduğ u topluluğ un
kristal kolye başlığ ı boynundaki gü mü ş zincirin ucunda sallanıyordu "Ben kahvaltı etmeye
gidiyorum,” dedi Tyrion Lannister. “Sen kitapları ralara geri koy. Valyria yazmalarına
ö zellikle dikkat et. Parşö menler çok kuru. Ayrmidon tarafından kaleme alınmış Savaş
Makinden kitabı çok ender bulunur bir eserdir ve sendeki tek eksiksiz nü sha.” Chayle bâ lâ tam
uyanamamış halde, ağ zı açık Tyrion’a bakıyordu. Tyrion sabırla talimatlarını tekrar etti,
rahibin omzuna hafifçe vurdu ve onu işiyle baş başa bıraktı.
Dışarı çıktığ ında, soğ uk sabah havasını ciğ erlerine doldurdu ve kü tü phane kulesinin dik taş
merdivenlerinden aşağ ı inmeye başladı. Ağ ır ağ ır iniyordu çü nkü sarmal merdivenin
basamakları dar ve yü ksek, onun hat aklan kısa ve eğ riydi Yavaş yavaş doğ an gü neş
Kışyarı'nın duvarlarını henü z tanı olarak aydınlatmamıştı ama aşağ ıdaki avluda adamlar
koşturmaya başlamıştı bile Sandor Clegene'in sert sesi ona kadar ulaşıyordu "Çocuğ un
Ölmesi ne kadar uzun sürdü. Biraz acele etse ne iyi olur."
Tyrion aşağ ı baktığ ında, yanında Tazıyla birlikte duran Joffrey'yi gö rdü . Etralarını uşaklar
sarmıştı. “Hiç değ ilse sessiz ö lü yor,” dedi Joffrey. "Bü tü n gü rü ltü yü kurt yapıyor Dü n gece hiç
uyutmadı uluması."
Yaverinin başına yerleştirdiğ i siyah miğ fer yü zü nden sert toprağ a dev gibi gö lgesi
dü şü yordu Clegane'in. “Eğ er sızı memnun edecekse ben o yaratığ ı susturabilirim," dedi
Joffrey'ye, siperi açık miğ ferinden. Yaveri uzun kılıcını eline verdi Sabah havasından bir dilim
kesiyormuş gibi savurduğ u kılıcın ağ ırlığ ını kontrol etti. Arkasındaki avludan çeliğ in çeliğ e
çarpına sesleri geliyordu. Bu ikir prensi mutlu etmiş gibiydi. "Bir kö peğ i ö ldü rmek için ö bü r
kö peğ i gö nder." dedi. "Kışyarı'nda o kadar çok kurt var ki, Starklar birinin eksildiğ ini fark
etmez bile."
Tyrion son basamaktan aşağ ı atlayıp avluya çıktı "Ben seninle aynı ikirde değ ilim sevgili
yeğ enim," dedi. “Adını verebileceğ im bazı prenslerin aksine, Starklar altıya kadar saymasını
biliyor."
Joffrey’nin yüzü kızaracak kadar terbiyesi vardı en azından.
“Boşluklardan gelen bir ses," dedi Sandor. Miğ ferinin altından birini arıyormuş gibi sağ a
sola bakınıyordu. “Ruhlar konuşuyor olmalı!"
Joffrey gü ldü . Muhafızı tiyatro sanatçılarına ö zgü bu farsı oynarken hep gü lerdi zaten.
Tyrion bu oyuna alışıktı. "Ses buradan, aşağıdan geliyor," dedi.
Uzun adam yere doğ ru iyice eğ ildi ve Tyrion’ı o an gö rmü ş gibi yaptı. “I şte ufak Lord
Tyrion," dedi. “Lütfen bağışlayın, orada olduğunuzu göremedim.”
“Bugü n senin terbiyesizliklerinle uğ raşacak havada değ ilim," dedi Tyrion ve yeğ enine
döndü. “Joffrey, Lord ve Leydi Stark'a gidip taziyelerini sunmakta çok geç kaldın."
Joffrey’de küçük prens çocuklarına has bir huysuzluk görünüyordu “Benim tesellimin onlara
ne faydası olabilir ki?"
"Hiç," dedi Tyrion. “Ama senden beklenen doğru tavır budur. Yokluğun fark ediliyor."
"Stark çocuğ u benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Ağ layıp sızlayan bir kadına hiç
tahammül edemem."
Tyrion çocuğa yaklaştı ve yüzüne çok sert bir tokat attı Prensin yanağı kıpkırmızı olmuştu.
“Tek bir kelime edersen, bir tokat daha yersin," dedi.
“Seni anneme söyleyeceğim." diye bağırdı Joffrey.
Tyrion çocuğ a ilkinden çok daha sert bir tokat daha savurdu Şimdi iki yanağ ı da
kıpkırmızıydı.
“Gidip annene sö yle ama ö nce Lord ve Leydi Stark’a gideceksin. O nlerinde diz çö kü p onlara
ne kadar ü zgü n olduğ unu, eğ er onların bir parça iyi hissedebilmesi için yapabileceğ in en
kü çü k bir şey varsa emirlerinde olduğ unu, bu acılı vakitlerinde onlar için dua edeceğ im
söyleyeceksin. Anladın mı? Anladın mı?”
Çocuk ağ layacak gibi gö rü nü yordu ama kendisini tutup başıyla hatifçe onayladı ve eli
yanağında geniş avlu boyunca koşmaya başladı Tyrion arkasından onu izliyordu.
U zerine bir gö lge dü ştü . Dö ndü ğ ü nde Clegane'in ona bir tepe gibi, dik dik yukarıdan
baktığ ını fark etti. Simsiyah zırhı gü neşi emen bir mü rekkep kağ ıdı gibi gö rü nü yordu.
Miğ ferinin siperim indirdi Miğ ferin bu ö n kısmı dişlerini gö steren bir kopek şeklinde
yapılmıştı, ilk gö renler bu gö rü ntü den ü rkerdi ama Tyrion. Clegane’in iğ renç şekilde yanmış
yüzünü kapatan bu miğferin onun görünüşünü iyileştirdiğini düşünürdü.
“Prens bunu asla unutmayacaktır ufak lord,” dedi Tazı. Kahkahası miğ ferinin içinde garip
bir sese dönüşmüştü.
“Umarım unutmaz," dedi Tyrion. “Eğ er unutacak olursa, sen iyi bir kö pek ol da bunu ona
hatırlat " Avluya göz gezdirdi. “Ağabeyimin nerede olduğunu biliyor musun?"
“Kraliçeyle birlikte kahvaltı ediyorlar."
“Ah!" dedi Tyrion. Clegane'e ü stü nkö rü bir selam verdi. Islık çalarak, kısa bacaklarının izin
verdiğ i ö lçü de seri adımlarla uzaklaştı Bugü n Tazı'nın karşısına çıkacak ilk şö valyeye
acıyordu Adam gerçekten asabı yapılıydı.
Misair evinin kahvaltı odasında, soğ uk ve neşesiz bir sofra kurulmuştu. Jaime, Cersei ve
çocuklarla birlikte masada oturuyordu Alçak, fısıltılı seslerle konuşuyorlardı.
“Robert bâlâ yatıyor mu?" diye sordu Tyrion, davet edilmediği masaya otururken.
Kız kardeşi. Tyrion doğ duğ u andan beri değ işmeyen, tiksinti dolu delici bakışlarıyla baktı.
“Kral hiç yatmadı. Lord Eddard Stark'la birlikte. Onların acısını çok derinden paylaşıyor," diye
yanıtladı.
“Robert’ımızın çok bü yü k bir kalbi var." dedi Jaime tembel bir gü lü msemeyle. Jaime’nin
gerçekten ciddiye aldığ ı hemen hemen hiçbir şey yoktu ama Tyrion onun bu ö zelliğ im
kabullenmişti. Zorlu ve acı dolu çocukluğ u sırasında, ona az da olsa saygı ve şekat gö steren
tek kişi Jaime olmuştu. Sırf bu yü zden onun yaptığ ı her hatayı affetmeye gö nü llü oluyordu
Tyrion.
Bir hizmetkâ r masaya yaklaştı. “Ekmek." dedi Tyrion “Ve şu kü çü k balıklardan iki tane,
onları mideye indirebilmek içti bir kupa siyah bira. Ah, ayrıca jambon. Kapkara olana kadar
kızartın." Hizmetkâr reverans yaptı ve ayrıldı. Tyrion kardeşlerine döndü. Biri erkek, diğeri kız
ikizler. Bu sabahki kostü mleri de birbirine benziyordu. I kisi de gö zlerinin renklerine uygun
koyu yeşil kıyafetler seçmişlerdi. Altın rengi bukleleri ö zenle taranmıştı ve bilek, parmak ve
boyunlarında çeşitli aksesuarlar parıldıyordu.
Tyrion bir ikizi olmasının nasıl bir şey olacağ ı ikrini dü şü ndü ğ ü anda kafasından çıkardı.
Kendisine her gü n aynada bakmak bile yeterince kü tü yken, bir ikizinin olması
katlanılamayacak bir eziyet olurdu herhalde.
Prens Tommen sordu. “Bran’ dan haber var mı amca?"
“Dü n akşam hasta odasına uğ radım. Pek bir değ işiklik yoktu ama ü stat bunun iyiye işaret
olduğunu söylüyor."
“Brandon'ın ö lmesini istemiyorum,” dedi T ammen hü zü nle. Sevgi dolu bir çocuktu.
Ağ abeyine hiç benzemiyordu. Jaime ve Tyrion’ın da bir bezelye kabuğ unun içindeki tanelere
benzediği söylenemezdi.
“Lord Eddard'ın Brandon adında bir erkek kardeşi vardı," dedi Jaime eğ leniyormuş gibi.
"Targaryenlar tarafından esir alınıp öldürülmüştü Pek uğurlu bir ısım olduğu söylenemez."
"O kadar da şanssız olmayabilir." dedi Tyrion. Hizmetkâ r tabağ ını getirmişti. Kara ekmekten
koca bir ısırık kopardı.
Cersei endişeyle Tyrion’ı inceliyordu. "Ne demek istiyorsun?"
Tyrion çarpık bir gü lü şle karşılık verdi. "Tommen'ın duası gerçek olabilir. U stat, çocuğ un
yaşama şansı olduğunu söylüyor.” birasından bir yudum içti.
Myrcella neşe dolu bir nefes aldı. Tommen endişeli de olsa gü lü msü yordu ama Tyrion'ın
izlediğ i çocuklar değ ildi. Jaime ve Cersei arasındaki gergin bakış çok kısa sü rmü ştü ama
Tyrion’ın gö zlerinden kaçmamıştı. Cersei sonunda konuşmaya başladı "Kü çü cü k bir çocuğ un
acı içinde kıvranmasına izin veren kuzey tanrıları çok merhametsiz olmalı."
"Üstat tam olarak ne söyledi?" diye sordu Jaime.
Kızarmış jambon Tyrion’ın ağ zında çıtırdadı. Lokmasını uzun uzun çiğ nedikten sonra. “Eğ er
çocuk ö lecek olsaydı en başta olurdu, diye dü şü nü yor. Ama hiçbir değ işiklik olmadan dö rt
gündür dayanıyor."
"Bran iyileşebilir mi sence amca?" diye sordu Prenses Myrcella. Kü çü k kız annesinin bü tü n
güzelliğim almıştı ama huylarını ve ruhunu alamamıştı.
"Bel kemiğ i kırılmış kü çü ğ ü m ve bacak kemikleri de paramparça olmuş. Onu bal ve suyla
canlı tutuyorlar yoksa açlıktan ö lü r. Eğ er uyanırsa doğ ru dü zgü n yemek yiyebilir ve iyileşir
belki ama artık yürüyemez."
"Eğer uyanırsa ..." diye tekrarladı Cersei. "Bu mümkün mü?"
"Bunu sadece tanrılar bilir." dedi Tyrion. "U stadınki umut yalnızca Şu yavru kurdun çocuğ u
hayatta tuttuğ una yemin edebilirim O yaratık gece gü ndü z çocuğ un penceresinin altında
uluyor. Ne zaman kovalasalar geri geliyor. U stat bir keresinde girmesin diye penceren
kapattıklarını ve kapatır kapatmaz Bran’ın ağırlaştığını söyledi. Tekrar açtıklarında çocuğ un
kalp atışları kuvvetlenmiş "
Kraliçe ü rperdi. “Bu hayvanlarda doğ al olmayan bir şeyler var. Tehlikeliler. Hiçbirinin
bizimle güneye gelmesine müsaade etmeyeceğim."
"Bu konuda biraz zorlanacaksın kardeşim." dedi Jaime.
""Kızlar nereye gitse hayvanlar da peşlerinde."
Tyrion balığını yemeye başladı. "Yakın zamanda yola çıkıyorsunuz öyleyse?"
"Bir an O nce çıkmak isterdim," dedi Cersei. "Çıkıyorsunuz da ne demek? Tanrılar, sakın
bana burada kalacağını söyleme "
Tyrion omuz silkti. "Benjen Stark ağ abeyinin piç oğ luyla birlikle Gece Nö betçileri ne
dö nü yor. Onlarla birlikte gidip, hakkında o kadar hikâ ye duyduğ umuz Sur u gö rmek istiyorum
"
Jaime güldü. “Umarım üzerine siyahları geçirmeyi düşünmüyorsundur kardeşim."
Tyrion kahkaha altı. "Kim, ben mi bekâ r yemini edeceğ im? Dorne’dan Casterly Kayası’na
kadar bütün fahişeler arkamdan ağlar. Hayır, sadece Sur’un en yüksek yerinde durup dünyanın
ucunda işemek istiyorum."
Cersei rahatsız olmuş gö rü nü yordu. “Çocukların bu edepsiz dili duymalarına gerek yok.
Tommen, Myrcella, gelin." O nde Cersei, ardında eğ itimli yavrulan, hızlı adımlarla kahvaltı
odasını terk ettiler.
Jaime Lannister dü şü nceli gö zlerle kardeşine baktı “Oğ lu ö lü mü n gö lgesinden kurtulmadan
Stark buradan ayrılmaya asla razı olmaz," dedi.
“Eğ er Robert emrederse olur. Ve Robert mutlaka emredecek. Lord Eddard’ın burada oğ lu
için yapabileceği hiçbir şey yok."
“Bu eziyete bir son verebilir." dedi Jaime. "Benim oğlum olsaydı yapardım."
“Bu ö nerini Lord Eddard’a sö ylememem tavsiye edeceğ im kardeşim. Nezaketle karşılık
vermeyecektir."
"Çocuk yaşasa bile bir sakat olacak. Sakattan da beter, grotesk bir yaratık. Tanrılar bana
temiz bir ölüm bahşetsin."
Tyrion omuzlarını tuhaf bir hareketle silkerek cevap verdi. “Grotesklerden laf açılmışken,
sana katılmadığımı belirtmeliyim Ölüm acımasız bir son ama hayat olasılıklarla dolu."
Jaime gülümsedi. "Sen küçük ve sapık bir iblissin değil mi?"
“Ah, evet ö yleyim." dedi Tyrion. "Çocuğ un uyanmasının istiyorum. Bize neler anlatacağ ını
çok merak ediyorum."
Jaime’nin gülüşü bozuk süt gibi kesildi. “Tyrion, benim kıymetli kardeşim," dedi karamsar bir
tonla. "Bazı zamanlar, senin kimin taralında olduğunu merak ediyorum."
Tyrion’ın ağ zı balık ve ekmek doluydu. Siyah birasından bü yü k bir yudum alarak
arzındakileri midesine indirdi ve bir kurt gibi baktı Jaime'ye. “Neden bö yle konuşup beni
yaralıyorsun sevgili Jaime." dedi. “Ailemizi ne kadar sevdiğimi bilirsin."

JON
Jon basamakları ağ ır ağ ır tırmandı. Bunun son tırman 131 olabileceğ im dü şü nmekten
kaçınıyordu. Hayalet sessizce arkasından geliyordu. Dışarıda yağ an kar savrularak kale
kapılarından içeri giriyordu. Avlu gü rü ltü lü ve kalabalıktı ama kalın duvarların içi hâ lâ ılık ve
sessizdi. Hatta Jon'un istediğinden çok daha sessiz.
Sahanlığ a ulaştığ ında uzun sü re korkuyla bekledi. Hayalet eline burnunu sü rü yordu. Bu onu
biraz cesaretlendirdi Gücünü topladı ve odaya girdi.
Leydi Stark yatağ ın başucundaydı Neredeyse on beş gü ndü r, gece gü ndü z hep oradaydı. Bir
an bile Bran’ın başından ayrılmamıştı. Yemeğ ini odaya gö tü rmü şlerdi Sert kü çü k bir yatağ ı
Bran’ın yatağ ının yanına koydurtmuştu ama sö ylenene gö re hemen hemen hiç uyumuyordu.
Oğlunu kendisi besliyordu Bal, su ve bitkisel bir karışımla hayatta tutuyordu Bran’ı Bir kez bile
çıkmamıştı odadan ve Jon bu yüzden kardeşini görmese gelememişti.
Ama artık vakit kalmamıştı.
Bir an kapıda durdu. Konuşmaya, içeri girmeye korkuyordu. Pencere açıktı. Aşağ ıdaki
kurdun uluması duyuluyordu Hayalet sesi duydu ve kafasını kaldırdı.
Leydi Stark ona baktı. Bir an kim olduğ unu çıkaramamış gibi gö rü ndü . Sonunda gö z
kapaklan hareket etti. “Sen burada ne yapıyorsun?” diye sordu, dü z, duygusuz, garip bir ses
tonuyla.
“Bran’ı görmeye geldim,” dedi Jon. “Ona veda etmeye.”
Kadının yü zü değ işmedi. Uzun kızıl kahve saçları soluklaşmış ve karmakarışık olmuştu. On
beş gün içinde yirmi yıl birden yaşlanmış gibiydi. “Ettin işte, şimdi buradan git."
Bir yanı hızlıca kaçmak istiyordu ama bu Bran’ı son gö rü şü olabilirdi Korkarak bir adım attı.
“Lütfen,” dedi.
Kadının gözlerinden buz gibi bir bakış geçti. "Sana git dedim. Seni burada istemiyoruz."
Bir zamanlar bu lalar onun koşarak uzaklaşmasına hatta ağ lamasına sebep olabilirdi. Şimdi
onu sadece kızdırıyordu. Çok yakında Gece Nö betçileri'nde Yeminli Kardeşler’den olacaktı ve
Catelyn Tully Stark’tan çok daha tehlikeli şeylerle baş edecekti. "O benim kardeşim," dedi.
‘Muhafızları mı çağırayım?"
"Çağ ımı.’ diye yanıtladı Jon. “Kardeşimi gö rmekten alıkoyamazsınız beni." Odanın diğ er
ucuna, yatağ ın karşı tarafına yü rü dü . Yatak Leydi Stark ve Jon arasında kalmıştı. O ylece
uzanan Bran'a baktı.
Leydi Stark. Bran'ın bir elini tutuyordu. Eli pençe gibi gö rü nü yordu. Bu vatan çocuk
hatırladığ ı Bran'a benzemiyordu hiç. Erimiş, yok olmuş gibiydi. Derisi kemiklerinin ü zerinde
gerilmişti O rtü nü n altında kalan bacakları Jon'u rahatsız edecek şekilde tuhaf bir biçimde
kıvrılmıştı. Gö zleri derin gö z çukurlarına iyice gö mü lmü ştü . Gö zleri açıktı ama hiçbir şey
gö rmü yordu. Sanki sonbahar kardeşim de kurutmuştu. I lk şiddetli rü zgâ rın savurup mezara
bırakacağı bir yaprağa dönmüştü Bran.
"Bran." dedi. "Daha ö nce gelemedim affet beni. Korkuyordum." Yaşlar gö zlerinden sel gibi
akıyordu ama umurunda değ ildi 'Lü tfen ö lme Bran. Hepimiz seni bekliyoruz. Ben, Robb, kırlar,
herkes ."
Leydi Stark izliyordu. Seslenip kimseyi çağ ırmamıştı. Jon bunun bir kabulleniş olduğ unu
düşündü. Pencerenin dibinde tekrar uludu kurt Bran'ın ısını koymaya vakit bulamadığı kurt.
"Şimdi gitmek zorundayım." dedi Jon. “Benjen amca bekliyor iyice kuzeye. Sur'a gidiyorum
Bugü n, kar başlamadan yola çıkmak zorundayız." Bran'ın yolculuk için ne kadar heyecanlı
olduğ unu hatırladı Bü tü n bunlar Jon'un dayanabileceğ inden farlaydı. Kardeşim arkasında
böyle bırakmak istemiyordu. Jon gözyaşlarını sildi, eğildi ve hafitçe öptü Bran'ı.
'Burada benimle kalmasını istemiştim." dedi Leydi Stark hatif bir sesle.
Jon endişeyle kadını izliyordu. Kadın ona bakmıyordu bile. Evet, Jon’la konuşuyordu ama bir
yansı onun odada olduğunun tartanda bile değildi
"Katması için dua etmiştim O benim en kıymetli çocuğ umsu Septe gittim ve yedi yü zlü
tanrıya yedi kez dua ettim. Ned ikrini değ iştirsin ve Bran burada benimle kalsın diye. Bazen
dualar karşılık buluyor işte."
Jon ne sö yleyeceğ ini bilemiyordu. "Bu sizin hatanız değ il," diyebildi tuhaf bir sessizlikten
sonra.
Kadının gözleri Jon’a kilitlendi. Gözler zehir doluydu. “Senin altına ihtiyacım yok piç!" dedi.
Jon gö zlerini kaçırdı. Bran'ın tek eline sarılmış ağ lıyordu kadın. Jon diğ er eli tuttu. “Elveda.”
dedi.
Kadının sesini duyduğ unda kapıya varmıştı. “Jon." Yü rü meye devam edebilirdi ama Leydi
Stark ona ilk kez adıyla hitap etmişti. Arkasını dö nü p baktı. Kadın sanki onu ilk kez
görüyormuş gibi bakıyordu yüzüne.
“Evet?” dedi.
“onun yerinde sen olmalıydın.’ dedi kadın ve Bran’ın yanına döndü. Bütün vücudu sarsılarak
ağlıyordu. Jon onu ağlarken görmemişti daha önce.
Jon avluya kadar yürüdü. I kıyamını en uzun yürüyüşüydü. Avlu gürültülüydü ve
karmakarışıktı. Arabalar yükleniyor; adamlar bağırıyor; nal çakılan, eyer giydirilen atlar
sırayla ahırlardan çıkarılıyordu. Kar hafiften yağmaya başlamıştı ve herkes bir an önce yola
çıkma telaşındaydı.
Robb, o karmaşanın tam ortasında etrafa emirler yağ dırıyordu. Bran’ın dü şmesi ve
annesinin böyle çökmesi sanki onu büyütmüş ve güçlendirmişti. Boz Rüzgâr yanındaydı
“Benjen amca seni arıyor.” dedi Jon’a. “Bir saat önce yola çıkmak istiyordu.”
“Biliyorum," dedi Jon. “Birazdan." Etrafındaki hengâ meyi seyretti. “Ayrılmak
düşündüğümden zor olacak ”
“Benim için de öyle." dedi Robb. Saçlarına düşen kar taneleri vücut ısısıyla eriyordu.
Jon başını salladı. Kendisinde konuşacak cesareti bulamıyordu.
“Ölmeyecek.” dedi Robb. "Bunu biliyorum.”
“Siz Starklar’ı öldürmek kolay değil." dedi Jon, düz ve yorgun bir sesle. Bran’a yaptığı ziyaret
bütün gücünü tüketmişti. Robb. Jon’u rahatsız eden bir şeyler olduğunun farkındaydı.
"Annem...”
"Annen... gerçekten nazik davrandı," dedi Jon.
Robb rahatlamış görünüyordu, "Güzel," dedi. Gülümsedi "Seni bir dahaki görüşümde siyahları
giyinmiş olacaksın."
Jon gülümsemek için zorladı kendini. "Siyah hep benim rengimdi," dedi. “Sence ne zaman
görüşürüz?” diye sordu.
"Çok uzak bir vakitte değ il," diye sö z verdi Robb. Jon’u kendisine çekti ve sıkıca sarıldı
kardeşine. “Yolun açık olsun Kar."
Jon da sarılmıştı ona. “Senin de Stark," dedi. “Bran’a iyi bak”
"Sö z, bakacağ ım." Ayrıldılar ve hü zü n dolu bakışlarla sü zdü ler birbirlerini. "Benjen amca seni
görürsem ahırlara yollamamı söylemişti," dedi. Robb sonunda.
“Veda etmen gereken biri var," dedi Jon.
“Ben seni hiç gö rmedim ö yleyse," dedi Robb. Jon, kardeşim karın ortasında, çıralı arabalar,
atlar ve kurtlarla çevrili halde bıraktı Cephaneliğ e kadar kısacık bir yol vardı. Eşyalarını aldı ve
cephaneliğe giden kapalı köprüye doğru gitti.
Arsa odasında, demir ağ acından yapılmış cilalı bir sandığ a eşyalarını yerleştiriyordu. Sandık,
Arya'dan bü yü ktü . Nymeria, Arya’nın toplanmasına yardım ediyordu. Arya sadece parmağ ıyla
işaret ediyor, yavru kurt zıplayarak gidiyor, sonra dişlerinin arasında bir ipek parçasıyla geri
geliyordu. Hayalet'in kokusunu aldığ ında yaptığ ı işi bıraktı ve oturup hatif sesler çıkarmaya
başladı
Arya dondu ve Jon'u gördü Sevinç içinde oturduğu yerden kalktı ve incecik kollarını
ağabeyinin boynuna doladı. "Gittin diye korkmuştum,” dedi nefes nefese "Dışarı çıkıp
insanlarla vedalaşmama izin vermiyorlar."
"Yine ne yaptın?' diye sordu Jon gülerek.
Arya kollarım Jon'un boynundan çekerek somurttu. Oda darmadağın kıyafetleriyle doluydu
"Hiçbir şey yapmadım " Üçte biri ancak dolmuş dev sandığı işaret ederek. “Her şeyimi
toplayıp sandığa yerleştirmiştim,' dedi "Sonra Rahibe Mordane geldi ve bütün sandığı
boşaltıp, en baştan başlamam gerektiğini söyledi.
Eşyalarım yeterince düzgün katlanmamış sözde.
Eğitimli bir güney hanımefendisi eşyalarını rastgele sandığa tıkıştırmazmış.
"Sen öyle mi yapmıştın peki?"
"Öyle yapmasaydım da sonuçta karmakarışık olmayarak mıydı sanki? Nasıl katlandığı ne
fark eder ki?"
"Rahibe Mordane için fark ediyor demek ki." dedi Jon “Nymeria’nın sana yardım etmesini de
onaylamaz o." Dişi kurt alım sarısı gözleriyle, sessiz ve dikkatlice Jon'u izliyordu. “Toplanmayı
bitirmediğin iyi olmuş aslında. Çünkü sana vereceğim şeyin de özenle yerleştirilmesi
gerekiyor."
Arya’nın yüzü sevinçle parladı. "Bir hediye mi?"
“Öyle de diyebilirsin. Kapıyı kapat."
Arya heyecanla fakat dikkatlice koridoru kontrol etti. “Nymeria buraya gel. Kapıda bekle."
I çeri gireceklere kirşi onları uyarması için m kurdu dışarıda bıraktı ve kıpıyı kapattı Jon
hediyesini sardığı kalın kumaş tomarını açmaya başlamıştı. İçinden çıkan şeyi Arya’ya uzattı
Arya'nın, tıpkı Jon’unkilere benzeyen koyu gözlen kocaman açıldı "Bir kılıç!" dedi, soluğu
heyecandan kesilmiş halde
Kılıcın kimi yumuşak gri deriden yapılmıştı. Bir günah kadar esnekti. Jon kılıcı yavaşça
kınından çıkarırken, soğuk çeliğin derin mavi pırıltısını görebiliyordu Arya. “Bu oyuncak
değil," dedi Jon. “Tutarken bile çok dikkatli olmasın yoksa kendim kesebilirsin Kenarları
ustura kadar keskin, tıraş olacak kadar."
“Kızlar tıraş olmaz ki," dedi Arya.
Jon güldü. “Belki de olmalılar. Rahibe Mordane'in bacaklarını gördün mü İnç?"
Arya da sırıttı “Üstelik çok cılız," dedi.
“Sen de ö ylesin," dedi Jon. "Bu kılıcı Mikken'a setlin için ö zel olarak yaptırttım. Bu çeşit
kılıçları Pentos’ta, Myr’de ve diğ er ö zgü r Şehirler’de kiralık katiller kullanıyor. Bir vuruşta bir
adamın kellesini koparmaz ama hızlı olursan, büyük delikler açabilir."
"Ben hızlı olabilirim."
“Her gü n ulun yapmak zorundasın." Kılıcı Arya’nın eline verdi Nasıl mucuğ un gö sterdi ve
geri çekildi. "Tutuşu nasıl, dengede hissediyor musun?" diye sordu.
“Sanırım," dedi Arya
“İlk ders," dedi Jon “Saplamak için sivri ucu kullanmalısın."
Arya kılıcın kör tarafıyla sertçe vurdu Jon'a. Darbe Jon’un canını epey yakmıştı ama kendisini
aptal gibi sırıtırken buldu, ‘Hangi ucu kullanacağımı biliyorum." dedi Arya. Yüzünden şüphe
dolu bir ifade geçti. “Rahibe Mordane bunu elimden alır."
‘Eğer sende olduğunu bilmezse alamaz."
‘Kiminle talim yapacağım ben?"
‘Mutlaka birini bulursun." dedi Jon. “Kral Toprakları gerçek bir şehir. Kışyarı'ndan binlerce
kez büyük. Kendine talim yapacak birisini bulana kadar avlularda eğitim yapanları izle
dikkatle. Sürekli koş. At sür ve iyice güçlen. Ve ne yaparsan yap, asla..." Arya cümlenin
devamını biliyordu İkisi aynı anda söylediler. “Sansa'ya... Asla... Söyleme!"
Jon kızın saçlarım okşadı. "Seni özleyeceğim küçük kardeşim."
Arya ağlayacak gibi duruyordu. "Keşke sen de bizimle birlikte gelseydin." dedi
"Bazen farklı yollar aynı kaleye çıkar. Kim bilir?" dedi Jon. Kendisini tutacak, ü zü lmeyecekti.
"Artık gitsem iyi olur. Benjen amcayı biraz daha bekletirsem. Sur'daki ilk yılımı tuvalet kabı
temizleyerek geçireceğim."
Arya son bir kez sarılmak için Jon'a doğ ru atıldı. “O nce kılıcını bırak," diye uyardı Jon gü lerek.
Arya kılıcını kenara koydu ve ağabeyinin yüzünü öpücüklere boğdu.
Jon kapıya gitti, arkasını dö nü p bir kez daha baktığ ında. Arya'nın kılıcı tekrar eline aldığ ını
gördü. "Unutmadan, her iyi kılıcın bir adı vardır." dedi.
‘Buz gibi.' dedi Arya Elindeki kılıca baktı. “Bunun da bir adı var mı? Ah! Varsa hemen söyle."
‘Tahmin edemiyor musun?" diye gülerek sordu Jon. “Senin en sevdiğin şeyin adı"
Arya'nın kafası karıştı önce. Sonra hemen anladı. Çok akılıydı. Yine aynı anda söylediler.
"İğne!"
Kuzeye giden uzun yol boyunca. Arya'nın kahkahası ısıttı Jon'un içini.

DAENERYS
Daenerys Targaryen, Pentos’un surlarının ardındaki geniş arazide, korkutucu ve barbarca
bir ihtişamla Khal Drogo ile evlendi. Dü ğ ü n açık arazide yapılmıştı çü nkü Dothraklar ö nemli
her şeyin gökyüzü alımda yapılması gerektiğine inanırdı
Drogo bü tü n khalasar'ını dü ğ ü ne davet etmiş ve hepsi gelmişti. Kırk bin Dothraklı savaşçı,
sayısız kadın, çocuk ve kö le, şehrin duvarlarının arkasında kalabalık bir sü rü halinde, ottan
örülmüş çadırlar kurmuşlar, önlerine çıkan her şeyi yemişler ve her geçen gün Pentos şehrinin
iyi sakinlerini daha çok tedirgin etmişlerdi.
“Yargıç dostlarını Şehir Muhafızları'nın sayısını iki katına çıkardı," dedi I llyrio. Drogo’nun
malikâ nesinde ballı ö rdek ve portakallı biber çıtırı yerken. Khal, khalasar'ına katılmıştı.
Malikânesi düğün gününe kadar Daenerys ve ağabeyine tahsis edilmişti.
“Onlar şehir hazinesinin yarısını paralı askerlere ve kiralık katillere vermeden ö nce Prenses
Daenerys’i çabucak evlendirelim." diye şaka yaptı Sö r Jorah Mormont Sü rgü n şö valye,
Dany’nin Khal Drogo’ya satıldığ ı gece Viserys’e kılıcını sunmuş. Viserys de bu hediyeyi iştahla
kabul etmişti. O arıdan beri Mormont sürekli yanlarındaydı.
Yargıç İllyrio, çatal şekilli sakallarının altından gülmüştü yapılan şakaya ama Viserys
eğleniyor gibi görünmüyordu, “isterse yarın alabilir kızı." dedi. Dany’ye baktı. Dany gözlerini
ağabeyinden kaçırdı. “Bedelini ödediği takdirde." diye ekledi Viserys.
I llyrio, parlak taşlarla sü slü yü zü kler takılmış pamuklarını havada isteksizce salladı. “Size
söyledim, her şey ayarlandı. Bana güvenin. Khal size bir taç vadetti ve ona sahip olacaksınız."
“Evet, Ama ne zaman?" diye sordu Viserys.
"Khal ne zaman uygun gö rü rse." diye cevap verdi I llyrio. "O nce kızı alacak, dü ğ ü nü n
ardından dü zlü kler boyu sü recek olan geçit tö renini tamamlayacak ve gelinini Vaes
Dothrak’taki dosh khaleen'e tanıtacak. Bü tü n bunlardan sonra belki. Ve kehanet savaştan yana
çıkarsa elbette."
Viserys sabırsızlıktan kö pü rü yordu. “Dothrak kehanetlerinin içine edeyim." dedi “I şgalci
hâlâ babamın tahtında oturuyor Paha ne kadar beklemek zorundayım?"
I llyrio omuz silkti. "Neredeyse bü tü n hayatınız boyunca bekledim: yü ce kralım. Birkaç ay ya
da birkaç yıl daha beklemenin ne zararı var?"
Doğ uya. Vaes Dothrak’a kadar gitmiş olan Sö r Jorah başıyla yargıcı onayladı "Size sabır
gö stermenizi tavsiye ederim Majesteleri." dedi "Dothraklar sö zlerine sadık insanlardır ama
işleri kendilerinin uygun gö rdü ğ ü şekilde ve zamanda hallederler. Dü şü k seviyeli insanlar
khal’dan yardım dilenebilir ama ona asla çıkışmamalıdır."
Viserys ü lkeyle parladı. "Diline dikkat et Mormont," dedi. "Yoksa ben dilini kesip almasını
bilirim. Ben dü şü k seviyeden bir adam değ ilim. Ben gerçek Yedi Krallık Lordu'yum. Ejderha
asla dilenmez"
Sö r Jorah saygıyla başını eğ di. Yargıç I llyrio gizemli bir şekilde bıyıklarının altından gü ldü .
Kızarmış ö rdeğ in kanadım kopardı, kanattan koca bir ısırık alırken çenesinden akan yağ lı ballı
sos sakalına damlıyordu. Artık ejderhalar yok, diye dü şü ndü Dany ama bunu yü ksek sesle
söylemeye cesaret edemezdi.
.Ama o gece rinasında bir ejderha gö rdü . Viserys ona vuruyor, canını yakıyordu Dany
çıplaktı. Korkuyla sakarlaşmıştı. Ağ abeyinden kaçmaya çalışıyordu ama vü cudu hantallaşmış
gibiydi. Viserys tekrar saldırdı Dany kaçmaya çalışırken tö kezleyip yere yuvarlandı “Ejderhayı
uyandırdın. Ejderhayı uyandırdın. Ejderhayı uyandırdın." Ağ abeyi vü cuduna tekmeler atarken
bağ ırıyordu. “Ejderhayı uyandırdın." Baldırları kanla kayganlaşmıştı. Gö zlerin: kapatıp
inlemeye başladı inlemesine cevap verir gibi bir ses duydu sonra. Korkunç bir yırtılma ve
bü yü k bir ateşin harlı sesi. Gö zlerini açtığ ında Viserys gitmişti. Etraf ateşten sü tunlarla
çevriliydi ve tam ortalarında bu ejderha duruyordu. Devasa kafasını ağ ır ağ ır Dany'ye çevirdi.
Sıvı kor gö zleri Dany’nin gö zlerini buldoğ a anda uyandı Dany Titriyordu ve ter içinde kalmıştı.
Daha önce kadar korkmamıştı.
...ta ki sonunda düğün günü gelene kadar.
Şafak vakti başlayıp, akşam karanlığ ı çö kene dek içki, yemek ve kavga dolu bitmez bir gü n
boyunca sü rdü tö ren. Ottan ö rü lmü ş çadırların arasına hazırlanmış devasa toprak yü ksekliğ in
ü zerinde. Khal Drogo’nun yanma, bir Dothraklı denizinin ü zerine oturtulmuştu Dany. Daha
ö nce aynı yerde toplanmış bu kadar bü yü k bir kalabalık gö rmemişti. Bu kadar korkunç ve
tuhaf insanlar da gö rmemişti. At efendileri. O zgü r Şehirleri ziyaret ettikleri sırada parfü mler
sü rü nü p, iyi kumaşlardan yapılmış elbiseler giyiyor olabilirlerdi ama bu açık arazide ö zlerine
dö nmü şlerdi. Hem kadınlar, hem erkekler çıplak gö ğ ü slerinin ü stü ne boyalı deri yelekler
giymiş, bacaklarına at kılından yapılmış. Bronz madalyonlarla sü slenmiş tozluklar
geçirmişlerdi. Savaşçılar uzun saç ö rgü lerini tandır çukurlarından aldıkları hayvan yağ ıyla
yağ lıyorlardı. Tıka basa bal ve biberle kızartılmış at eti yiyor, mayalı at sü tü ve I llyrio’nun
lezzetli şaraplarıyla sarhoş oluyorlardı. Yanan ateşlerin ü zerinden birbirlerinin ellerine
vuruyor, gü rü ltü yle kahkahalar atıyorlardı. Seslen kaba ve yabana geliyordu Dany’nin
kulağına.
Viserys hemen Dany’nin altında oturuyordu. Gö ğ sü ne kızıl bir ejderha işlenmiş yeni siyah
tuniğ inin içinde çok ihtişamlı gö rü nü yordu. I llyrio ve Sö r Jorah onun yanına oturtulmuştu.
Khal'ın kansü varilerinin hemen altında, itibarlı bir yerde oturuyorlardı ama Dany erkek
kardeşinin lila rengi gö zlerindeki korkunç ö keyi gö rebiliyordu. Kız kardeşinden daha aşağ ı
bir seviyede oturtulmaktan hiç hoşlanmamıştı. Hizmetkâ rların ö nce khal ve geline sunduğ u
yiyeceklerle dolu tabaklar ö nü ne geldiğ i zaman ö kesinden ateş soluyordu. Kızgınlığ ım
bastırmaktan başka çaresi yoktu ve ö yle yaptı. Saatler geçtikçe ve Viserys kendisine hakaret
edildiğim düşündükçe daha karanlık oldu yüzü.
Dany bu uçsuz bucaksız kalabalığ ın orasında, daha ö nce hiç olmadığ ı kadar yalnızdı. Erkek
kardeşi ona sü rekli gü lü msemek zorunda olduğ unu sö ylemişti. Yü z kasları ağ rıyana ve
gö zyaşları davetsizce gö zlerine yerleşene kadar gü lü msemişti Dany. Elinden geldiğ ince
gizledi gö zyaşlarını. Viserys ağ ladığ ını gö rü rse neler olacağ ını biliyordu. Khal Drogo'nun
vereceğ i tepkiden korkuyordu. O nü ne envai çeşit yiyecek getiriliyordu. Dumanı ü zerinde et
parçaları, siyah kalın sosisler, Dothraklar'a ö zgü kan tartları, yeşil yeşil sebze haşlamaları,
Pentos'un mutfaklarından getirilmiş lezzetli hamur işleri. Dany hepsini geri çeviriyordu.
Midesi alt üst olmuştu ve bir lokmayı hile midesinde tutamayacağını biliyordu.
Konuşabileceği kimse de yoktu. Khal Drogo bağırarak emirler yağdırarak, eğilip alt sırasında
oturan kansü varilerine şakalar yapıyor, aldığ ı cevaplara yü ksek sesle gü lü yordu ama Dany'ye
hiç bakmıyordu. Konuştukları ortak bir dil de yoktu. Dothrak dili Dany'nin kulağ ı için
anlaşılmaz seslerden ibaretti. Khal, Pentos'ta konuşulan melez Valyria dilinden birkaç kelime
biliyordu. Yedi Krallık'ın Ortak Dil'ini ise hiç bilmiyordu. I llyrio ya da Viserys konuşmaya bile
razıydı ama oturdukları yerden onu duymaları mümkün değildi.
İpek düğün giysisinin içinde sessizce oturdu. Elindeki ballı şarap kadehinden küçük
yudumlar alıyor, kendi kendine konuşuyordu. Ben ejderha kanındanım. Ben Daenerys
Fırtınadoğan'ım. Ben Ejderha Kayası Prensesi'yim. Ben Fatih Aegon'ın kanı ve tohumuyum.
Öldürülen ilk adamı gördüğünde daha yeni öğlen oluyordu. Davullar Khal için dans eden
kadınlara eşlik ediyordu. Drogo gösteriyi ifadesiz bir yüzle seyrediyordu ama kadınların
hareketlerini takip ediyor, kadınların kapmak için dövüşeceği bronz madalyaları arıziye
fırlatıyordu.
Savaşçılar da izliyordu dans eden kadınları. Sonunda bir savaşçı dans eden kadınların arasına
daldı, kadınlardan birini kolundan yakaladı ve yere yatırdı. Oracıkta, bir aygırın bir kısrağ a
arkasından yaklaşıp yü klenmesi gibi kadının ü zerine bindi. I llyrio bunun olabileceğ ini
sö ylemişti. "Dothraklar, khalasar'larında tıpkı hayvanlar gibi çiftleşir. Bir khalasar da gizlilik
diye bir şey yoktur ve bizler gibi utanç da duymazlar." demişti.
Dany gözlerini çiftleşen çiftten kaçırdı ancak neler olup bittiğini fark ettiğinde kanı dondu.
Kadınların arasına ikinci bir savaşçı karıştı, sonra bu üçüncüsü. Ardından iki adam aynı
kadına yaklaştı. Artık güzlerini kaçırması, görmemesi imkânsızdı. Bir çığlık duydu. İtiş kakış
başlamıştı. O anda, ustura keskinliğinde, yarı kılıç yarı tırpan gün bir silah olan arakh'ların
çekildiğini gördü. İki savaşçı birbiri etrafında dönüyor, karşısındakinin üzerine atlıyor,
arakh'larını başlarının üzerinde sallıyor, bıçaklar buluştuğu anda çığlık atıyor, kutur ediyordu.
Bir ölüm dansı başlamıştı. Kimse karışmıyordu.
O lü m dansı başladığ ı gibi aniden bitti, Arakh'lar. Dany'nin takip edemediğ i bir hızla
çarpışıp titredi. Savaşçılardan bin adlınım şaşırdı. Diğ er adam elindeki silahla havada dü zgü n
bir yay çizerek Dothraklı'nın tam belinin ü zerine indirdi bıçağ ını. Adam gö bek deliğ inden
omurgasına kadar ikiye ayrıldı ve bü tü n iç organları vere dö kü ldü , ö len kaybetmişti Sağ kalan
savaşçı en yakın kadını kendine çekti. Az ö nce uğ runa kavga ettikleri kadın bile değ ildi
oracıkta ü stü ne çıktığ ı. Kö leler ö lü savaşçının leşini alıp gö tü rdü ve kadınların dansı kaldığ ı
yerden devam etti.
Yargıç İllyrio. Dany'yi bu konuda da uyarmıştı. "En az ü ç ö lü nü n olmadığ ı bir Dothrak
düğünü sıkıcı sayılır." demişti. Khal'ın dü ğ ü nü daha da eğ lenceli olmak zorundaydı Gü n
bitmeden, bir düzine adam ölmüştü.
Saatler geçtikçe Dany’nin korkusu bü yü yordu Artık bü tü n yapabildiğ i çığ lık atmamak için
kendisini zorlamaktı. Dothraklar’dan korkuyordu. Canavarlar, korkunç yaratıklar gibilerdi.
Belki de gerçek insan değ illerdi. I nsan gö rü nü mlü canavarlardı belki. Ağ abeyinden de
korkuyordu. Onu hayal kırıklığ ına uğ ratırsa kendisine yapabileceklerinden. Ama en çok, gece
olduğ unda, ağ abeyi, onu bir bronz maske kadar ifadesiz ve zalim yü zü yle yanında oturan
sarhoş dev adama verdiğinde, yıldızların altında olacaklardan korkuyordu.
Ben ejderhanın kanıyım, dedi kendine tekrar.
Sonunda gü neş batmaya başladığ ında. Khal Drogo ellerini birbirine vurdu ve davullar,
sesler, ziyafet, her şey o anda durdu. Drogo ayağ a kalktı. Dany’yi çekip ayağ a kaldırdı. Sıra
Dany’ye gelinlik hediyelerim vermeye gelmişti.
Hediyeler verildikten ve gü neş battıktan sonra ilk kez ata binecekler ve ardından gerdeğ e
gireceklerdi Dany bu dü şü nceyi kafasından uzaklaştırmaya çalışıyordu ama bu imkâ nsızdı.
Titremesine engel olmak için kendi kendine sarıldı.
Ağ abeyi Viserys ü ç kö le kız hediye etmişti. Dany bu hediyeler için Viserys'in tek sikke bile
harcamadığ ını biliyordu. Hiç şüphesiz kızların parasını İllyrio ö demişti. I rri ve Jhiqui, bakır
tenli, siyah saçlı, badem gö zlü Dothraklı kızlardı. Doreah sarı saçlı mavi gö zlü bir Lys kızıydı.
“Bunlar sıradan hizmetçi, lor değ il sevgili kız kardeşim." dedi Viserys. “I llyrio ve ben ü çü nü de
titizlikle senin için seçtik. I rri sana ata binmeyi ö ğ retecek. Jhiqui’den Dothrak dilini
ö ğ reneceksin ve Doreah sana aşk oyunlarını ve bir kadın olmayı ö ğ retecek." Gü ldü , “Doreah’ın
işindeki ustalığına hem ben, hem İllyrio kefil olabiliriz," dedi.
Sor Jorah Mormont hediyesi için özür diledi. “Çok küçük bir şey prensesim ama sürgündeki
fakir bir şövalyenin gücü ancak bunlara yetiyor." dedi, önüne bazı eski kitaplar bıraktı. Yedi
Krallık'ın tarihi ve şarkıları üzerine. Ortak Dil de yazılmış kıymetli kitaplardı. Şövalyeye bütün
kalbiyle teşekkür etti.
Yargıç I llyrio'nun emriyle, sedir ağ acından yapılmış bir sandığ ı taşıyan iki kö le aceleyle
geldi. Dany sandığ ı açtığ ında O zgü r Şehirler de ü retilen en iyi kadifelerin, en iyi ipeklerin
olduğ u kumaş yığ ınını gö rdü . Kumaşların ü stü nde ü ç dev yumurta vardı Dany nefesini tuttu
Bunlar gö rdü ğ ü en gü zel şeylerdi. Her hm farklıydı, ö yle zengin ve parlak renklerle
sü slenmişlerdi ki. Dany ö nce mü cevherlerle kaplı olduklarım dü şü ndü . Çok bü yü klerdi. Dany
iki eliyle ancak bir tanesini kavrayabiliyordu birini dikkatlice kaldırdı. Bir çeşit seramikten,
porselenden hatta ü leme camdan yapılmış olabileceğ ini dü şü nmü ştü ama yumurta
bunlardan yapılmış olamayacak kadar ağ ırdı. I çi dolu taş gibiydi. U zerinde kü çü k, çok ince
parlak pullar vardı. Yumurtayı elinde çevirdikçe, ince pulların batan gü neş ışığ ında parlayan
cilalanmış metal parçalarına benzediğ ini fark etti. Bir yumurta kovu yeşildi ve Dany
dö ndü rdü kçe farklı renklerde parlasın bronz beneklerle kaplıydı. Diğ eri çok açık bej rengiydi
ve ü zerinde altın damarlar gö rü lü yordu. Sonuncusu siyahtı. Gece yarısı denizlerinin
olabileceğ i kadar siyah ama ü zerindeki kızıl dalgalar ve girdaplarla capcanlıydı. “Bunlar
nedir?" diye sordu, sesi kısık ve merak doluydu.
“Ashai'nin ardındaki Gö lge Topraklar'dan gelen ejderha yumurtaları." dedi Yargıç I llyrio.
“Geçen çağlar onların taşa çevirmiş ama güzellikleriyle göz alıyorlar "
“Onları sonsuza dek hazine gibi saklayacağ ım." dedi Dany. Daha ö nce pek çok hikâ yesini
duyduğ u bu yumurtalardan hiç gö rmemişti. Gö rebileceğ i aklının ucundan bile geçmemişti.
Gerçekten olağ anü stü hediyelerdi; Dany yargıcın bö yle bonkö r davranabileceğ ini de biliyordu.
Kendisinin Khal Drogo’yo satılmasında ü stlendiğ i rol sayesinde atlar ve kö lelerden oluşan bir
servet kazanmıştı.
Khal'ın kansü varileri Dany’ye geleneksel ü ç silahı hediye olarak sunmuşlardı ve silahlar son
derece ihtişamlıydı. Haggo, gü mü ş tutacaklı deri bir kamçı verdi. Cohollo’nun hediyesi
gö rkemli bir arakh’tı ve Qotho ejderha kemiğ inden çift kıvrımlı bir yay hediye etti Yay
Dany’nin boyundan bü yü ktü . Yargıç I llyrio ve Sö r Jorah, bu hediyeleri nasıl reddedeceğ ini ona
ö ğ retmişti "Bu hediyeler bü yü k bir savaşçıya layık. Kanımın kanı, ben bir kadınım. Bu
hediyeleri benim yerime soylu kocamın kabul etmesine izin verin." Bö ylece Khal Drogo da
“gelinlik hediyelerini" alınıştı.
Diğ er Dothraklılar da hediye yağ dırmıştı. Terlikler, mü cevherler, saçları için gü mü ş
halkalar, madalyonlu kemerler, boyalı deri yelekler, yumuşak kü rkler, kum ipekleri, esanslar,
iğ neler, tü yler, mor camdan kü çü k şişeler ve hatta bin fare derisinden yapılmış bir elbise. “Çok
gü zel bir armağ an bu Khaleesi." dedi I llyrio hediye hakkında açıklama yaptıktan sonra. “Çok
uğ urludur." I tediyeler bü yü k tepecikler halinde etrafında yığ ılmıştı. Hayal edebileceğ inden
fazla hediye. İsteyebileceğinden ve kullanabileceğinden çok daha fazla.
Son olarak Khal Drogo kendi dü ğ ü n hediyesini verdi Dany’ye. 1 tediyeyi getirmek için
yanından ayrıldığ ında sesler azalmış ve sonunda bü tü n khalasar sus pus olmuştu. Drogo
dö ndü ğ ü nde, daha ö nce hediye verenler iki yana çekilerek Drogo’nun getirdiğ i ata yol
açmışlardı.
Olağ anü stü gü zel, kusursuz genç bir dişiydi. Dany karşısındakinin sıradan bir at olmadığ ını
bilecek kadar anlıyordu atlardan. Bu hayvanda nefes kesen bir şeyler vardı. Kış denizi kadar
griydi rengi ve yelesi gümüş bir duman gibiydi.
Çekinerek elim uzattı, hayvanın boynunu ve gü mü ş yelesini okşadı. Khal Drogo. Dothrak
dilinde bir şeyler sö yledi. I llyrio tercü me etti. 'Khal, saçlarının gü mü şü için gü mü ş, diyor,"
dedi.
“Çok güzel, "diye mırıldandı Dany.
"Bu at khalasar'ın gururudur," dedi I llyrio. “Adetlere göre khaleesi, khal’ın yanındaki
konumuna uygun bir bineğe sahip olmalıdır."
Drogo yanına geldi ve elini Dany'nin beline koydu. Dany'yi bir çocuğu kaldırırmış gibi
kolayca kaldırdı ve ince Dothrak eyerinin üzerine oturttu. Dany'nin alışık olduğu eyerlerden
çok daha küçüktü. Ne yapacağını bilmez halde atın üstünde kaldı, ona kimse bununla ilgili bilgi
vermemişti “Ne yapmalıyım?" diye sordu İllyrio'ya.
Sör Jorah cevap verdi "Dizginleri elinize alın ve sürün. Çok uzağa gitmenize gerek yok."
Dany dizginleri tedirgince eline aldı, ayaklanın alçak ü zengilere geçirdi. Çok iyi bir binici
sayılmazdı. Daha çok gemilerde, at arabalarında ve tahtırevanlarda yolculuk etmişti. Dü şü p
kendisini rezil etmemek için dua ederek atın gövdesine diziyle hafitçe vurdu.
Ve saatlerdir ilk defa korkmayı unuttu. Belki de, hayatında ilk defa korkmuyordu.
Gü mü şi at telaşsız, ipek gibi adımlarla yü rü meye başlarken, kalabalık ö nlerinden çekilip
onlara yol açtı. Dany atın dü şü ndü ğ ü nden daha hızlı hareket etmeye başladığ ım fark etti ama
bu korkutucu değ il heyecan vericiydi. At tırıs koşmaya başladı ve Dany gü lü msedi. Dothraklar
dö rt bir yana saçılıp yolu açıyordu. Hayvan, Dany’nin bacaklarındaki en kü çü k gerilimi,
dizginlerdeki en hatif dokunuşu hissediyor ve hemen cevaplıyordu. Atı dö rtnala koşturmaya
başladı. Dothraklar tezahü rat yapıyor, gü lü yor, bağ ırıyor ve yoldan kaçışıyordu. Geri dö nmek
için atı çevirdiğ inde, yolunun ü stü nde içinden alevler çıkan bir ateş çukuru olduğ unu gö rdü .
Yolun iki yanı da insanlarla doluydu ve duracak yer yoktu. Daha ö nce hiç hissetmediğ i bir
cesaret doldurdu içini ve atını ateşe doğru dörtnala sürdü.
Gümüş at, kanatları varmış gibi alevlerin üstünden uçarak atladı.
Yargıç İllyrio'nun önüne gelip durduğunda, "Khal Drogo'ya söyle, bana rüzgârı verdi." dedi.
Şişman Pentoslu sarı sakallarını sıvazladı ve Dany’nin söylediklerini Dothrak dilinde
tekrarladı. Dany yeni kocasının ilk kez gülümsediğini gördü.
Tam o sırada gü neşin son ışıkları Pentos'un yü ksek batı surlarının ardında kayboluyordu.
Dany zaman mehumunu yitirmişti. Khal Drogo, kansü varilerine kendi atını getirmelerini
emretti. Kaslı, kızıl bir aygırdı atı. Khal hayvanı eyerlerken.
Viserys gü mü ş atı ü zerinde duran Dany’ye sinsice yaklaştı. Parmaklarını kızın bacaklarına
geçirdi ve, “Onu memnun et kardeşim, yoksa sana yemin ederim ki ejderha daha ö nce hiç
uyanmadığı gibi uyanır." dedi.
Ağ abeyinin sö zleriyle Dany'nin korkusu geri geldi. Yine on ü ç yaşında, olacaklara
hazırlıksız, yapayalnız bir kız çocuğuna dönüşmüştü.
Gö kyü zü nde yıldızlar gö rü nmeye başladığ ında bü tü n khalasar'ı ve ottan çadırları geride
bırakarak Drogo’yla birlikte yola çıktılar. Khal Drogo ona tek bir sö z bile sö ylemedi. Kızıl
aygırını dö rtnala sü rü yor, geçtiğ i yerlerde toz bulutlan bırakıyordu. Uzun saç ö rgü sü ndeki
kü çü k çanlar hait" sesler çıkarıyordu. “Ben ejderhanın kanıyım." dedi fısıltıyla. “Ben
ejderhanın kanıyım." Cesaretini kaybetmemeye çalışıyordu. “Ben ejderhanın kanıyım."
Ejderha asla korkmazdı.
Ne kadar yol gittiklerini ya da ne kadar zaman geçtiğ im bilmiyordu Dany ama sonunda
durduklarında hava tamamen kararmıştı. Kü çü k bir dere kenarındaki bir çimenliğ e
gelmişlerdi. Drogo atından aşağ ı atladı ve Dany’yi indirdi. Drogo'nun elleri arasında cam
kadar kırılgan hissediyordu bedenim. Kolları ve bacakları suya dö nü yordu sanki. I pek gelinlik
kıyafeti içinde, çaresizce ve titreyerek. Drogo’nun atları bağ lamasını izledi. Sonunda Drogo
dönüp ona baktığında ağlamaya başladı
Khal Drogo tuhaf bir ifadesizlikle ağ lamasını seyrediyordu “Hayır," dedi sonra. Elim uzattı,
keçe gibi sert başparmağıyla Dany’nin gözyaşlarını sildi.
“Ortak Dil'i biliyorsun." dedi Dany.
“Hayır." dedi adam tekrar
Belki sadece bu kelimeyi biliyordu ama Dany’nin dü şü ndü ğ ü nden bir kelime fazla biliyordu
yine de Nedense kendisini biraz iyi hisseder gibi oldu. Drogo parmaklarını Dany’nin altın
gü mü ş uçlan arasında haifçe gezdirdi ve Dothrak dilinde bir şeyler mırıldanmaya başladı.
Dany adamın ne sö ylediğ ini anlayamıyordu ama sesinin tonunda bu adamdan hiç
beklemediği bir sıcaklık vardı.
Parmağ ını Dany’nin çenesinin altına koyup başını kaldırdı. Herkese baktığ ı gibi yukarıdan
bakıyordu Dany ye de. Onu kollarının altından tutup kaldırdı ve derenin kenarındaki yuvarlak
bir kayaya oturttu. Kendisi de Dany’nin tam karşısına, yere oturdu. Sonunda başları aynı
seviyedeydi. “Hayır," dedi. "Bildiğin tek kelime bu mu?" diye sordu Dany.
Drogo cevap vermedi. Uzun saç O rgü sü toprağ a yayılmışa, ö rgü sü nü sağ omzunun
üzerinden önüne aldı ve çanları teker teker çıkarmaya başladı. Dany bir sü re adamı
seyrettikten sonra çanları çıkarmasına yardım etmeye başladı. Bitirdiklerinde Drogo bir
hareket yaptı. Dany anladı. Yavaşça ve dikkatle ithafın örgüsünü açmaya koşuldu.
Urun sü rmü ştü Bü tü n o vakit boyunca hiç sesini çıkarmadan onu izledi adam. Bitirdiğ inde
kafasını salladı ve saçlan sırtına vasıldı Yağ lı ve parlak saçları koyu bir nehir gibi akıyordu.
Dany daha önce bu kadar uzun, bu kadar sık, bu kadar siyah saçlar görmemişti.
Sıra Drogo'ya gelmişti. Dany'yi soymaya başladı.
Elleri becerikli ve şaşılacak kadar nazikti. Teker teker, dikkatlice ü zerindeki ipekleri
çıkarırken Dany hareket etmeden oturuyor adamın gö zlerine bakıyordu. Kü çü k gö ğ ü slen
çıplak kaldığında, kendisine engel olamadı ve elleriyle gö ğ ü slerini kapadı. "Hayır." dedi Drogo.
Nazikçe fakat kesin bir hareketle ellerini gö ğ ü slerinden çekti ve tekrar Dany'nin kafasını
kaldırıp gürlerine baktı "Hayır." dedi ‘Hayır." diye cevapladı Dany.
Kızı ayağ a kaldırıp kendisine çekti ve ü zerindeki son ipek parçası da çıkardı. Gece havası
serindi. Dany’nin çıplak tenini ü rperttiriyordu. Titredi, tü yleri diken diken olmuştu. Bundan
sonra olacaklardan korkuyordu ama bir sü re hiçbir şey olmadı. Khal Drogo, karşısına bağ daş
kurup oturdu ve onu izledi. Kızın vücudunu gözleriyle içiyor gibiydi.
Bir sü re sonra Dany'nin vü cuduna dokunmaya başladı. Başta çok haif, ardından biraz
sertleşerek. Dany adamın sınırsız kuvvetini hissediyordu ama dokunuşları canını
yakmıyordu. Ellerini avuçlarına aldı. Her parmağ ını ayrı ayrı okşadı. Tek ellin bacaklarına
gö tü rdü . Sonra yü zü ne dokundu, parmaklarını dudaklarında gezdirdi, saçlarının arasında
dolaştırdı. Çevirdiği kızın sırtını ovdu, işaret parmağı omurgası boyunca gezindi.
Sonunda gö ğ ü slerine dokunduğ unda aradan saatler geçmiş gibiydi. Hassas teni
karıncalanmaya başlayana kadar elleri gö ğ ü slerinde gezindi. Başparmağ ını gö ğ ü s uçlarında
dolaştırdı. Sonra parmaklarının arasına aldığ ı gö ğ ü s uçlarını çekti O nce çok haif, ardından
şehvetle. Göğüs uçları iyice kabarmış ve sızlamaya başlamıştı.
Durdu, Dany’yi kucağ ına aldı. Dany heyecanlanmış, nefes nefese kalmıştı ve kalbi gö ğ sü nden
çıkacakmış gibi atıyordu. Kızın yü zü nü kocaman ellerinin arasına aldı ve gö zlerine baktı.
“Hayır?" dedi. Bir soruydu bu.
Dany kocasının elini tutup ıslak bacak arasına gö tü rdü . Barınağ ını içine sokarken, “Evet,"
dedi,

EDDARD
Çağrı geldiğinde henüz şafak vaktine saatler vardı, dünya durgun ve griydi.
Alyn, Ned’i sertçe sarsarak uykusundan uyandırmıştı. Ned şafak vakti öncesi serinliğine
sendeleyerek ve sersemlemiş halde çıktığında kendi atının eyerlemiş, kralınsa çoktan atına
binmiş olduğunu gördü. Robert kalın kahverengi eldivenler, başlıklı ağır kürk bir pelerin
giyiyordu. Bu halde ata binmiş bir ayı gibi görünüyordu. "Uyan Stark'" diye gürledi “Uyan.
Uyan! Konuşmamız gereken çok önemli meseleler var."
“Elbette." dedi Ned. “İçeri girin Majesteleri " Alyn kış çadırının giriş kanadını kaldırdı.
“Hayır, hayır, hayır!" dedi Robert Ağzından her kelimeyle birlikte buhar çıkıyordu. “Kamp
kulaklarla dolu. Ayrıca biraz dolaşmak ve şu senin memleketinin tadına bakmak istiyorum. “
Sör Boros ve Sör Meryn’in, bir düzine muhafızla birlikte Robert'in arkasında beklediğini gördü
Ned Uykuyu gözlerinden silmek, gömmek ve atına atlamaktan başka yapacak bir şey yoktu.
Devasa bir savaş atına binen Robert kafilenin hızını belirliyordu. Ned,
Robert'ın tam yanında dörtnala gidiyor, onun hızına ayak uyduruyordu.
Atını sürerken bu soru sormuştu ama rüzgâr ağzından çıkan kelimeleri alıp götürdüğü için
kral onu duyamamıştı. Kısa zamanda Kral Yolu'ndan ayrıldılar ve sisten göz gözü görmez hale
gelmiş düzlüklerde yol almaya başladılar. Muhafızlar onları duyamayacak kadar geride
kalmıştı ama Robert yavaşlamıyordu.
Alçak bir bayır yoluna girdiklerinde şafak sökmeye başlamıştı. Robert nihayet atını
durdurdu. Ana kafilenin millerce güneyindeydiler artık. Robert çok heyecanlı ve coşkuluydu.
“Tanrılar" dedi gülerek. "Dışarı çıkıp bir erkek gibi at sürmek çok iyi geldi. Sana yemin ederim
Ned, sürünerek ilerleyen kafile beni deli edebilir." Robert Baratheon asla sabırlı bir adam
olmamıştı. “Şu kahrolası tekerlekli araba sürekli gıcırdıyor, inliyor, her tümseği bir dağmış
gibi geçiyor. Yemin ederim, o sefil şey bir aks daha kırarsa, kendi ellerimle ateşe veririm.
Cersei yürüsün!"
Ned güldü. “Meşaleyi yakıp ben veririm sana."
“I yi dost!" Kral. Ned’in omzuna vurdu. “I çimden bir ses hepsini orada bırak ve atına atlayıp
git diyor." dedi
Ned yine gülümsedi “Bunu içinden gelerek söylediğine inanmıyorum."
"İnan ki öyle, inan ki öyle." dedi kral. “Ne dersin Ned? Sadece sen ve ben, Kral Yolu'nda iki
serseri şövalye Kılıçlarımız belimizde ve yolumuza ne çıkacağı bir tek tanrılara malum. Belki
bir çiftçinin kızı ya da bir taverna fahişesi ısıtır bu gece yatağımızı." “Yapabilseydik keşke."
dedi Ned “Ama sorumluluklarımız var Majesteleri. Diyara karşı, çocuklarımıza karşı, benim
sevgili leydime, sizin kraliçenize karşı sorumluluklarımız var. O iki çocuk mazide kaldı."
"Sen eskiden de çocuk değ ildin." diye homurdandı Robert “Ama bir keresinde... adı neydi
kızın, şu senin halk kızının? Becca? Hayır, o benimkilerden biriydi. Tanrılar onu korusun,
simsiyah saçlar, kocaman gö zler, o gö zlerde boğ ulabilirdin. Seninkinin adı... Aleena? Hayır,
Sö ylemiştin ama. Merryl miydi yoksa? Hangisinden bahsettiğ imi biliyorsun, şu senin piçinin
anasını soruyorum '
“ Adı Wylla'ydı," dedi Ned soğuk bir nezaketle “Ondan bahsetmemesi tercih ederim."
"Wylla, evet." dedi kral Sırıtıyordu “Lord Eddard Stark a sadece bir saat için bile olsa
sorumluluklarını unutturabildiğ inde gö re um bir kadın olmalı. Onun nasıl bin olduğ unu hiç
anlatmadın bana..."
Ned’in dudakları ö keyle gerilmişti “Anlatmayacağ ım da Unut gitsin Robert. Bana duyduğ un
dostluk hatırına unut gitsin Hem kendimi, hem Catelyn'i kü çü k dü şü rdü m Hem tanrıların hem
de insanların gözünde günah işledim *
“tanrılar aşkına kendine biraz merhamet et, Catelyn'i doğru düzgün tanımıyordun bile."
"Onu karım olarak almıştım ve çocuğumu taşıyordu ama," “Kendine çok yükleniyorsun Ned.
Her zaman böyleydin. Kahretsin! Hangi kadın yatağında Kutsanmış Bakir'i istet ki?"
Dizine vurdu. “Tamam, istemiyorsan seni sıkıştırmayacağ ım ama her zaman ö yle diken
üstündeymiş gibi görünüyorsun ki arma olarak kirpiyi seçmen gerektiğini düşünüyorum.“
Doğ an gü neşin ilk ışıkları şalağ ın solgun sisleri arasında parlamaya başladı. Sislerin
arasında, çorak ve kahverengi, uçsuz bucaksız bir dü zlü k gö rü nü r oldu. Dü mdü z araziye
serpilmiş geniş ve alçak tü msekler ortaya çıktı. Ned tü msekleri gö stererek, “I lk I nsanlar’ın
hendek mezarları,” dedi.
Robert yüzünü buruşturdu. “Atlarımızı bir mezarlığın üzerinde mi sürdük?”
“Kuzey toprakları hendek mezarlarla doludur Majesteleri," dedi Ned. “Buralar çok eski
topraklar."
“Ve çok soğ uk topraklar,” diye homurdandı Robert. Kü rk pelerinine iyice vatındı
Muhafızları bayırın dibinde, onların epey arkasında bekliyordu. “Neyse, seni buraya
mezarlıklardan ya da piçinin annesinden bahsetmek için getirmedim. Lord Varys’in gece
sü varilerinden biri Kral Toprakları'ndan geldi. Bak şuna." Kral kemerinden bir kâ ğ ıt parçası
çıkarıp Nede uzattı.
Hadım Varys, kralın muhbir başıydı. Bir zamanlar Aerys Targaryen’a hizmet etmişti, şimdi
Robert'ın emrindeydi. Ned elleri titreyerek kâ ğ ıdı aldı. Leydi Artvin ve korkunç iddialarını
dü şü nü yordu ama mesajda Leydi Arryn'la ilgili bir şey yoktu. “Bu bilginin kaynağ ı kimi?” diye
sordu.
"Sör Jorah Mormont'u hatırlıyor musun?”
“Onu nasıl unutabilirim?” dedi Ned Ayı Adası'nın Mormontlar’ı eski bir hanedandı. Soylu ve
gururluydular ama toprakları uzak, soğ uk ve fakirdi. Sö r Jorah, kaçak avcıları Tyroshlu kö le
tacirlerine satarak aile hazinesini büyütmeye çalışmıştı Mormontlar Starklar’ın sancak beyleri
okluğ u için, bu şerefsiz hareket kuzeyin adın lekelenmişti. Ned batıya. Ayı Adası’na kadar uzun
bir yolculuk yapmıştı ama adaya vardığ ındı. Sor Jorah Mormont'un Buz’dan ve kralın
adaletinden çok uzaklara doğru yelken açtığım öğrenmişti. O günden bu yana beş yıl geçmişti
"Sor Jorah şu anda Pentos’ta sü rgü nü nü sona erdirecek bir kraliyet adının peşinde.” diyerek
izah etti Robert “ Lord Varys onu en iyi şekilde kullanıyor "
"Kö le taciri muhbir olmuş yani." dedi Ned tiksintiyle. Mektubu geri verdi. "Onun bir leşe
dönüşmesini tercih ederim."
“Varys muhbirlerin, leşlerden daha fazla işe yaradığ ını sö ylü yor." dedi Robert. “Jorah’ı bir
kenara bırakırsak, sen bu mesajdan ne anlıyorsun?"
“Daenerys Targaryen bir at efendisiyle evlenmiş Bundan bize ne? Dü ğ ü n hediyesi mi
göndereceğiz?"
Kral kaşlarını çattı. "Bir bıçak yollayabiliriz mesela. Sağ lam keskin bir bıçak ve bıçağ ı
kullanacak bir adam."
Ned kralın ö kesine şaşırmamıştı. Robert'ın Targaryenlar'a duyduğ u nefret bir deliliğ e
dö nü şmü ştü Tywin Lannister, bağ lılığ ını gö stermek amacıyla Rhaegar'ın karısının ve
bebeğ inin cesetlerini Robert’a getirdiğ inde, Ned ve kral arasında çok şiddetli bir tartışma
geçmişti. Ned, Tywin'in yaptığ ına cinayet, Robert’sa savaş demişti. Ned, ö ldü rü len prenses ve
bebeğ inin daha kü çü cü k çocuklar olduğ unu sö ylediğ inde. “Ben ortada çocuk değ il, ejderha
yumurtaları gö rü yorum." diye cevap vermişti Robert. Aynı gü n. Ned korkunç bir kızgınlıkla,
savaşın son çarpışmalarında tek başına mü cadele etmek ü zere, gü neye doğ ru yola çıkmıştı.
I kisinin tekrar bir araya gelip barışması için bir ö lü m daha gerekmişti. Lyanna'nın ö lü mü ve
ortak acıları onları tekrar yakınlaştırmıştı.
Ned bu defa ö kesine hakim olmaya kararlıydı. "Majesteleri, kız kü çü k bir çocuk. Sız
masumları ö ldü ren Tywin Lannister gibi değ ilsiniz." Anlatılanlara gö re, Rhaegar’ın kü çü k kızı
saklandığ ı yatağ ın altından çekilip çıkarıldığ ında korkuyla ağ lıyordu. Oğ lu henü z kucakta
taşınacak kadar kü çü k bir bebekti ama Tywin Lannister'ın askerleri onu annesinin koynundan
alınış ve kafasını duvara çarparak öldürmüşlerdi.
“Peki, sence ne kadar masum kalacak" dedi Robert sert bir şekilde. “Bu çocuk er ya da geç
bacaklarının arasını açacak ve benimle uğraşacak yeni ejderha enikleri doğuracak."
"Buna rağmen." dedi Ned. “çocukları öldürmek... aşağılık bir… sözü bile edilemez..."
“Sözü bile edilemez mi?" diye sordu Robert. “Asıl sö zü bile edilemeyecek olan, aşağ ılıkça olan.
Aerys'in kardeşin Brandon'a yaptıklarıydı. Ve Rhaegar... Lyanna'ya kaç kere tecavüz etti sen
ce? Kaç yüz kere?" O yle yü ksek sesle bağ ırıyordu ki atı huysuzlanıp kişnemeye başladı. Kral
iyice çekti dizginlerini. Atı sakinleştirmeye çalışırken kızgın bir şekilde parmağ ını Ned’in
yü zü ne doğ rulttu. “Elimin uzandığ ı her Targaryen'ı tek tek geberteceğ im. Meşhur ejderhaları
kadar ölü olacaklar ve mezarlarına işeyeceğim.’'
Ned, bu kadar ö keliyken Robert’a meydan okumaması gerektiğim biliyordu. Eğ er geçen
bunca yıl Robert’ın intikam ateşini bir parça hile sö ndü remediyse Ned’in o an sö yleyeceğ i
hiçbir şey işe varamazdı. “Ellerin bu kıza uzanamıyor, öyle değil mi?" dedi.
Kralın dudakları acıyla bü kü ldü . “tanrılar kahretsin ki hayır. Pentoslu seil bir peynir tü ccarı
kızı ve ağ abeyini mü lkü nü n duvarları arasına almış ve etraları da şapkalı hadımlarla çevrili.
Kızı bir Dothraklı'ya satmış. I kisini de yıllar ö nce, onlara ulaşmak gavot kolayken
gebertmeliydim ama Jon senden beterdi. Ben de onu dinleyecek kadar büyük bir aptaldım.”
“Jon Aryn bilge bir adamdı ve en iyi Kral Eliydi." dedi Ned.
Robert homurdandı. O kesi geldiğ i hızla gidiyor gibiydi. "Bu Khal Drogo'nun gö çebe
aşiretinde en az yüz bin adam olduğu söyleniyor Jon buna ne derdi?"
“Dar Deniz'in karşı kıyısında oldukları sü rece bir milyon Dothrak bile krallık için tehdit
değ ildir, derdi. Barbarların gemiyi yok Açık denizlerden hem korkuyor, hem nefret ediyorlar."
diye cevap verdi Ned sakince.
Kral eyerinin ü zerinde huzursuzca hareket etti. “Belki O zgü r Şehirler de satılık gemiler
vardır. Sana sö ylü yorum Ned, bu adilikten hiç hoşlanmadım. Yedi Krallık'ta bana hâ lâ I şgalci
diyenler 'ir. Savaşta Targaryenlar’ın yanında yer alan halkı unuttun mu
5
Şimdi sessizce
oturuyorlar ama ellerine bir şans geçmese gü rsü n, hem beni hem oğ ullarımı uykumuzda
öldürürler Eğer Yalvaran Kral arkasında Dothrak aşiretiyle gelirse hamlen ona destek olur
#
“Denizi geçemez." dedi Ned. “Eğ er bir şekilde geçmesi becerme, denize dö ker, geri yollarız
onu. Sen önce yeni Doğu Muhafızı'nı ilan..."
Kral kükredi. “Son kere söylüyorum. Arryn’ın oğlunu Doğu
Muhafızı ilan etmeyeceğ im. Çocuğ un senin yeğ enin olduğ u biliyorum ama Dothraklar'a yatağ a
giren Targaryenlar etrafımızdayken, krallığ ın dö rtte birinin bile sorumluluğ unu hastabir
çocuğa vermek delilik olur.”
Ned bu cevaba nazırlıklaydı. “Yine de, doğ uya bir muhafız atamak zorundasın. Eğ er bu
gö revi Arryn’a vermeyeceksen kendi erkek kardeşlerinden birine verebilirsin. Stannis, Fırtına
Burnu’ndaki kuşatma sırasında kendisini kanıtladı mesela."
Kralın bir sü re dü şü nmesine izin verdi. Kral kaşlarını çatmış huzursuzca oturuyordu.
Rahatsız olmuş gibiydi.
“Tabi görevi bir başkasına söz vermediysen," diyerek devam etti Ned.
Robert bir an mahcup gö rü ndü sonra toparlandı ve. “Eğ er sö z vermişsem ne olacak?" diye
sordu.
“Jaime Lannister, değil mi?"
Robert atının gö vdesine vurdu ve bayırdan aşağ ı, hendek mezarlara doğ ru inmeye başladı.
Ned hemen arkasından geliyordu. Kral gö zleri yola sabitlenmiş halde atını sü rerken. “Evet."
dedi. Sert ve kesin tek bir kelimeyle kapandı konu.
“Kral Katili." dedi Ned. Demek ki kulağ ına gelen dedikodular doğ ruydu. Şimdi tehlikeli
sularda yü zdü ğ ü nü n farkındaydı. “Kifayetli ve cesur bir adam, buna şü phe yok." dedi
kelimelerini dikkatle seçerek. “Ama babası hali hazırda Batı Muhafızı ve bu onur ona geçecek.
Hiçbir adam hem doğ uyu hem batıyı aynı anda elinde tutmamalı." Onu asıl rahatsız eden
konuyu, yani diyar ordularının yansının bir Lannister'ın emrine verilmesinden duyduğ u hayal
kırıklığını dile getirmedi.
“Bu mü cadeleyi dü şman araziye çıktığ ında veririm." dedi Robert inatla. “Şu anda Lord
Tywin. Casterly Kayası'nda sonsuza dek oturacakmış gibi gö rü nü yor ve Jaime Lannister’ın
yakın zamanda onun yerine geçebileceğ inden şü pheliyim. Şimdi bunlarla canımı sıkma Ned.
Taş yerine koyuldu çoktan." “Majesteleri, açık konuşabilir miyim?"
“Seni durdurmak mümkün değil nasılsa," diye homurdandı Robert Uzun kahverengi otların
arasında yol alıyorlardı. ‘Jaime Lannister'a güveniyor musunuz?"
"O benim kanımın ikizi. Kral Muhafızları'nın Yeminli Kardeşler’inden. Hayatı, serveti ve
onuru bana ait."
"Bütün bunlar bir zamanlar da Aerys Targaryen’a aitti,” diye hatırlattı Ned.
"Ona neden gü venmeyeyim? Ona emrettiğ im her şeyi eksiksiz yerine getirdi Kılıcı ü zerinde
oturduğum tahtı kazanmama vardım etti."
Kılıcı üzerinde oturduğun tahtı lekeledi, diye geçirdi içinden Ned ama kelimelerin
dudaklarından çıkmasına izin vermedi. “Bir başka kralın canını kendi canıyla korumak ü zere
yemin etmişti ama o kralın boğazını kendi kılıcıyla kesti." dedi.
Atını bir çukurun kenarında aniden durdurarak. “Yedi Cehennem! Biri Aerys'ı ö ldü rmek
zorundaydı!” diye bağ ırdı Robert, atını eski bir hendek mezarın ö nü nde aniden dizginleyerek
“Eğer Jaime öldürmeseydi sen ya da ben yapmak zorunda kalacaktık."
“Biz kralın yeminli muhafızları değ ildik ama.” dedi Ned. Robert'ın bü tü n gerçeğ i
duymasının vakti gelmişti artık. Tam orada w* o anda "Üç Dişli Mızrak*t hatırlıyor musun?*'
“Tacımı orada kazandım, elbette hatırlıyorum."
"Rhaegar seni yaralamıştı," diye hatırlattı Ned. “Targaryen kurtulup kaçınca, bana onu takıp
etme emri verdin. Rhaegar’ın ordusundan geri kalanlar Kral Toprakları’na kaçtı. Peşlerinden
gittik. Aerys birkaç bin sadık adamıyla Kızıl Kale'deydi. Kapıların bize kapalı olacağ ını
düşünmüştüm."
Robert sabırsızlıkla kafasını salladı. “Ama bunun yerine, adamlarımızın çoktan şehri ele
geçirdiğim gördünüz. Yani?”
‘Bizim adamlarımızın değ il. Lannisterlar’ın." dedi Ned sabırla. "Kale burçlarında
Lannisterlar'ın aslanlı sancağ ı dalgalanıyordu. Taçlı geyik değ il. Ve şehri hile ile ele
geçirmişlerdi."
Savaş bir yıla yakın sürmüştü. Küçük ve büyük her rütbeden lordlar. Robert'ın sancağı altına
girmiş, bir kısmı da Targaryenlar'ın yanında savaşmayı tercih etmişti. Batı Muhafızı olan
Casterly Kayası'nın Lannisterlar'ı mü cadeleden uzak durmuş, hem kraliyet, hem isyancıların
çağ rılarını duymazdan gelmişlerdi. Aerys Targaryen, Lord Tywin Lannister ve on iki bin gü çlü
adamdan oluşan ordusunu kale kapısında gördüğün
dc. dualarının yanıt bulduğ unu dü şü nmü ş olmalıydı. Deli Kral son deliliğ ini kapılarını
Lannisterlar'a açarak yapmıştı.
“Hile Targaryenlar’ın yabancı olduğu bir şey değil." dedi Robert. Öfke yeniden dolduruyordu
içini. "Lannisterlar yine de iyi davranmış onlara. Çok daha fazlasını hak ediyorlardı. Bununla
uykularımın kaçacağını düşünüyorsan, yanılıyorsun."
“Sen orada değildin." dedi Ned acı dolu bir sesle.
Uykularının kaçmasına alışmıştı o. Tam on dö n yıldır birlikte yaşadığ ı bu yalanlar hâ lâ
uykularını bölüyordu. “O fetihte onurlu hiçbir şey yoktu."
“Onurunu O tekiler alsın!” diye kü fretti Robert. “Herhangi bir Targaryen’ın onurlu bir şey
yaptığım gördün mü sen hiç? Lyanna'nın mezarına git ve ejderhanın onurunu ona sor!"
“Üç Dişli Mızrak ta Lynna’nın öcünü aldın sen." Bana söz ver Ned, diye fısıldadı kız kardeşi.
“Ama ö ç almak onu geri getirmedi. Tanrılara lanet olsun. Tanrılar bana anlamsız bir zafer
bahşetti. Bir taç... Onlara Lyanna için dua etmiştim. Kız kardeşin... Yanımda olmalıydı. Sana
sorarım Ned, bir taç giymenin ne manası var şimdi? Tanrılar kralların ve çiftçilerin dualarıyla
aynı şekilde dalga geçiyor."
“Tanrılar adına konuşamam Majesteleri... ama o gü n taht odasına girdiğ imde gö rdü klerimi
anlatabilirim." dedi Ned. “Aerys, kendi kanında boğ ulmuş halde, yerde ö lü yatıyordu.
Duvarlardaki ejderha kafatasları olup biteni seyrediyor gibiydi. 11er yer Lannister
adamlarıyla doluydu. Jaime altın zırhının ü zerine Kral Muhafızlarının beyaz pelerinini
giymişti. O hali hâ lâ gö zü mü n ö nü nde. Kılıcı bile simlere bulanmıştı sanki. Başında aslan
kafası şeklinde bir miğ fer, şö valyelerinden iyice yukarıda oturuyordu. Nasıl parlıyordu
görmeliydin."
"Bunlar zaten bildiğim şeyler." dedi kral memnuniyetsizlik ifade eden bir sesle.
“Ben hâ lâ atımın ü zerindeydim. Beni izliyormuş gibi gö rü nen sıra sıra ejderha
kafataslarının arasından geçip tam tahtın ö nü nde durdum. Tahtta oturan Jaime’nin altın kılıcı
bacaklarının arasındaydı ve ucundan Aerys’ın kanı damlıyordu. Hiçbir şey sö ylemeden ona
baktım ve bekledim. Sonunda Jaime bir kahkaha atıp miğ ferini çıkardı. “Korkma Stark," dedi.
“Arkadaşımız Robert için tahtı ısıtıyorum sadece. Bu koltuğ un çok rahatsız olduğ unu ona
söylemelisin."
Robert başım arkaya atıp kü kreyerek gü lmeye başladı. Sesinden korkan kargalar
çalılıklardan havalanmışa. “Sence, tahtımda birkaç dakika oturmaya cesaret etti diye
Lannister'a gü venmemem mi gerekiyor yani?" diye sordu. Bir kahkaha daha attı. “Jaime on
yedi yaşındaydı Ned. Daha bir çocuktu."
“Bir çocuk ya da erkek olması fark etmez. Tahta oturmaması gerektirim biliyordu."
“belki çok yorulmuştu." dedi Robert. “O kahrolası odada kıçını kovup dinlenebileceğ in
başka bir yer yok ve çocuk doğru söylemiş. o taht gerçekten çok rahatsız." Kral kafasını salladı.
"Artık Jaime'nin korkunç sırrını bildiğ ime gö re konuyu kapatabiliriz. $u devlet işlerinden,
sırlardan, kavgalardan gerçekten bıktım Ned Bü tü n bunlar en az sikkeleri savmak kadar sıkıcı.
Hadi gel, tıpkı eskiden olduğ u gibi at koşturalım. Rü zgâ rı yeniden saçlarımda hissetmek
istiyorum." Atım mahmuzladı, mezarın ü zerinden atlayarak bayırdan aşağ ı doğ ru dö rtnala
koşturmaya başladı Arkasına toprak yağdırıyordu.
Nevi atını hemen hareket ettirmedi. Sö yleyecek sö zü kalmamıştı ve kendisini çaresiz
hissediyordu. Neden orada olduğ unu, neden yola çıktığ ım sorguladı kimi bilir kaçıncı kez.
Burada ne iş vardı? Jon Arryn değ ildi. Ned. Kralın azgınlıklarını tö rpü leyip ona akıl
ö ğ retemezdi. O ne yaparsa yapsın, ne sö ylerse sö ylesin. Robert yine bildiğ im okuyacaktı. Ned.
Kışyarı'na aitti. Acı içindeki karısı Catelyn ve oğlu Bran'ın yanında olmalıydı.
Ama bir erkek, her zaman ait olduğ u yerde kalamıyordu işte. Kadere boyun eğ miş bir halde
atını mahmuzladı ve kralı takıp etmeye başladı.

TYRİON
Kuzey sonsuza kadar uzuyordu.
Tyrion Lannister haritaları gayet iyi okuyabiliyordu ama Kral Yolu denen vahşi patikada at
sürerek geçirdiği on beş gün arazinin, haritalardan çok farklı olduğunu öğretmişti ona.
Kraliyete ö zgü yolculuk debdebesi içinde, insan bağ ırışları, at kişnemeleri, araba gıcırtıları,
kraliçenin dev arabasının takırtıları, yağ maya başlayan haif karın telaşı etralarını sarmış
halde kralın kailesiyle aynı gü n yola çıkmışlardı. Kral Yolu kalenin ve şehrin hemen arkasında
uzanıyordu. Yolun başında sancaktarlar, arabalar, sıra sıra şö valyeler ve hü rsü varilerle
kraliyet kailesi gü neye yö nelirken Tyrion Lannister. Benjen Stark ve yeğ eniyle birlikte kuzeye
doğru yol almaya başlamıştı.
Oradan sonra hava iyice soğudu ve sessizlik çöktü.
Yolun batısında, yü ksek gö zetleme kuleleriyle dolu, gri ve engebeli kayalık tepeler vardı.
Yolun doğ usunda daha alçak, gö z alabildiğ ince geniş, haif dalgalı araziler gö rü lü yordu. Dar ve
debisi yü ksek nehirlerin ü zerlerine taş kö prü ler inşa edilmiş, ahşap ve taş duvarlı karakolların
etrafındaki kü çü k çiftlikler araziye yayılmıştı. Yolda hareketlilik vardı. Geceleri
konaklayabilecekleri salaş hanlar yol boyunca sıralanmıştı.
Ama Kışyarı’ndan ayrılmalarının ü çü ncü gü nü nde, çiftlik arazileri yerini sık ormanlara
bıraktı ve Kral Yolu ıssız bir hal aldı. Kat ettikleri her milde tepeler biraz daha dikleşiyor ve
vahşileşiyordu. Yolculuklarının beşinci gü nü nde, omuzlarına kardan pelerinler giymiş gibi
gö rü nen canavarları, soğ uk, gri mavi ve devasa dik dağ lara dö nü şmü ştü tepeler. Kuzeyden
esen rü zgâ rla bü yü k tü y şeklindeki buz kristalleri, yü ksek tepelerden sancak misali sü zü lerek
iniyordu.
Batısında dağ lardan bir duvar olan, kuzey-kuzeydoğ u yö nü nde kıvrılan yol, meşe, yaprak
dö kmeyen ağ açlar ve dikenli siyah çalılardan oluşan. Tyrion’ın daha O nce hiç gö rmediğ i kadar
karanlık ve yaşlı bir ormana getirmişti kaileyi. “Kurt Ormanı." demişti Benjen Stark ve
gerçekten de, geceleri uzaklardan ve bazen o kadar da uzak olmayan yerlerden korkunç kurt
ulumaları duyuluyordu. Jon Kar'ın beyaz ulu kurt yavrusu gelen seslere kulak kabartıyor ama
asla kendi ulumasıyla cevap vermiyordu. Tyrion bu hayvanda çok rahatsız edici bir şeyler
olduğunu düşünüyordu.
Kurdu saymazsa, kaile sekiz mevcuttan oluşuyordu. Tyrion bir Lannister olmasının gereği
olarak iki adamıyla katılmıştı kaileye. Benjen Stark’ın yanında sadece piç yeğ eni ve Gece
Nöbetçileri için aldığı birkaç yeni at vardı. Kurt Ormanı'na girmeden önce bir gece geçirdikleri
ahşap duvarlı orman karakolunda Yoren isimli bir yeminli kardeş kaileye katıldı. Yoren’in
yü zü , kıyafeti kadar siyah sakallarının ardına gizlenmişti. Kambur ve sinsi gö rü nü şlü bir
adamdı ama eski bir kö k kadar sağ lam ve taş gibi sert duruyordu. Yanında Parmaklar’dan
gelen pejmü rde kıyafetli iki kö ylü genç vardı. “Tecavü zcü ler,” demişti Yö ren iki gence soğ uk
gö zlerle bakarak Tyrion anlamıştı. Sur'daki hayat çok zordu ama hadımlaştırma cezasına
tercih edilirdi.
Beş adam, ü ç çocuk, bir ulu kurt, yirmi at ve U stat Luwin tarafından Benjen Stark'a verilmiş
olan bir kafes dolusu kuzgun. Kral Yolu için epey tuhaf bir kaileydi şü phesiz. Hatta herhangi
bir yol için çok tuhaf bir kafileydi.
Jon Kar'ın, Yoren ve yanındaki suratsızları yü zü nde rahatsız bir ifadeyle, kaygıyla izlediğ im
fark etmişti Tyrion. Yoren’in omzu çarpıktı Ekşi ekşi kokuyordu. Saçları ve sakatları yağ lı, kirli
ve bu doluydu. Kıyafetleri eski ve yamalıydı, uzun zamandır yıkanmadığ ı belliydi. I ki genç
acemi ondan da beter kokuyordu Gençler iptal oldukları kadar zalim de görünüyorlardı.
Jon’un, Gece Nö betçilerinin tü mü nü n amcasına benzediğ im dü şü nerek bü yü k bir yanlışlık
yaptığ ını anlamıştı Tyrion. Yoren ve Yanındakiler, Jon için çok sen bir uyanış olmalıydı. Jon
için üzüldü Zor bir hayat seçmişti... Daha doğrusu, onun adını rot bu hayat seçilmişti
Tyrion. Jon'un amcası Ben'e en ufak bir sempati duymuyordu. Benjen Stark, ağabeyinin
Lannisterlar'a karşı olan tiksintisini paylaşıyordu. Benjen'a, Sur’u ziyaret etmek istediğini
«dediğinde, “seni uyarmalıyım Lannister, Sur da senin alışık olduğun hanlardan yok," demişti
tepeden bakarak.
“Beni yatıracak bir yer bulacağ ından şü phe etmiyorum, gö rdü rü n ü zere gayet kü çü ğ ü m.”
diyerek yanıtlamıştı Tyrion.
Kraliçenin kardeşine kimse hayır diyemezdi; bu sorunu kö kü nden hallediyordu ama Stark
hiç memnun değ ildi. “Yolculuktan hiç hoşlanmayacağ ını garanti edebilirim.” dedi ve yola
çıktıkları andan itibaren bu sözünü doğrulayacak her şeyi yaptı.
Yolculuklarının ilk haftasının sonunda, Tyrion’ın baldırları at sü rmekten çü rü mü ş, bacakları
kramplar yü zü nden tutmaz hale gelmiş ve kemiklerine kadar donmuştu ama şikâ yet etmedi.
Benjen Stark'a bu keyfi yaşatacağına lanetlenmeyi tercih ederdi.
Bir avı postu sayesinde ufak da olsa bir intikam alabilmişti Tyrion. Benjen, gece
Nö betçileri'ne ö zgü centilmenliğ i biraz abartarak, yırtık pırtık, eski ve kü f kokan bir ayı kü rkü
vermeyi ö nermişti. Tyrion’ın nazikçe reddedeceğ im dü şü nmü ştü bü yü k ihtimalle. Tyrion
postu zarif bir gü lü msemeyle kabul etti. Kışyarı’ndan yola çıktıklarında yatıma en sıcak tutan
kıyafetlerini alınıştı ama yol ilerledikçe anlamıştı ki hiçbir kıyafet yeterince kalın değ ildi bu
soğ ukta. Buralar soğuktu ve daha da soğ uyordu. Geceleri donma noktasının altına dü şü yordu
sıcaklık. Rü zgâ r, her tü rlü yü nü kolaylıkla kesecek kadar bileyenmiş esiyordu. Stark kabul
gö rmeyeceğ im dü şü ndü ğ ü centilmenliğ i için çoktan pişman olmuştu herhalde. Belki
Lannisterlar'la ilgili iyi bir ders de almıştı. Lannisterlar, centilmence yapılmış olsun ya da
olmasın, işe yarar hiçbir teklifi geri çevirmezdi. Lannisterlar kendilerine sunulanı alırdı.
Kaile kuzeye doğ ru yol alırken, çiftlikler ve karakollar giderek kü çü ldü ve seyrekleşti.
Sonunda başlarını sokacak tek bir çatı kalmayana dek Kurt Ormanı’nın içinde yol aldılar. Artık
ellerinde olanlarla hayatta kalacaklardı.
Tyrion’ın bir kamp kurarken işe yarayabilecek bir adam olduğ u sö ylenemezdi. Çok kısa, çok
sakar, çok ayak altındaydı. Bu yü zden. Stark, Yoren ve diğ erleri derme çatma barakalar
kurarken, atları bağ larken ve ateş yakarken, ona kü rkü nü ve deri şarap matarasını alıp kitap
okumak kalmıştı.
Yolculuklarının on sekizinci gü nü ydü . Casterly Kayası’ndan kuzeye kadar yanında getirdiğ i,
nadir bulunur amber kokulu Yaz Adaları şarabı ve ejderhaların ö zelliklerini ve tarihlerim
anlatan bir kitabı vardı. Lord Eddard'ın izniyle. Kışyarı kü tü phanesinden az bulunur birkaç
kitap ödünç almış ve kuzey yolculuğunda yanında getirmişti.
Buz gibi akan berrak bir derenin yanında, kamp gü rü ltü lerinin uzağ ında kendine rahat bir
yer buldu. Grotesk gö rü nü mlü , çok yaşlı bir meşe ağ acı kendisini rü zgâ rdan koruyacak doğ al
bir barınak gö revi gö rü yordu. Kü rkü ne iyice sarılarak ağ acın gö vdesine yaslandı, şarabından
bir yudum aldı ve ejderhaların ö zelliklerini okumaya başladı. Yüksek demir ihtivalarından
ötürü ejderha kemikleri siyahtır, diyordu kitap. Çelik kadar sağlam ama buna rağmen çok hatif
ve son deme esnektir. Elbette ateşe karşı dayanıklıdır. Dothraklar'ın ejderha kemiğinden
yapılmış yayları kullanmaları şaşırtıcı değildir.. Ahşap yay kullanan hiçbir bir okçu, ejderha yayı
kullanan bir okçunun menziline yetişemez.
Tyrion ejderhalara karşı hastalık derecesinde bir ilgi duyuyordu. Kız kardeşinin dü ğ ü nü için
Kral Toprakları'na ilk geldiğ inde, ejderha kafataslarıyla dolu taht odasını gö rmekte ısrar
etmişti ama Kral Robert kafataslarının yerine sancaklar astırmıştı. Tyrion inadından
vazgeçmemiş ve sonunda kafataslarının atıldığı soğuk ve nemli mahzeni bulmuştu.
Kafataslarını etkileyici ve hatta korkutucu bulacağ ını dü şü nmü ştü ama onları gü zel bulacağ ı
aklına gelmemişti. Çok gü zellerdi. Oniks kadar siyah ve pü rü zsü zlerdi. Elindeki meşalenin
ışığ ında parıldıyorlardı Kemiklerin ateşi sevdiğ im hissediyordu Tyrion Meşalesi en iri
kafataslarından birinin ağ zına soktu, duvarda dans eden, zıplayan gö lgeleri izledi. Dişleri,
uzun ve kıvrımlı elmas bıçaklar gibiydi Meşalenin alevi kafatasları için hiçbir şey demekti
Onlar kim bilir hangi büyük ateşlerle yıkanmışlardı.
Tyrion kafataslarının ö nü nde yü rü rken boş gö z çukurlarının kendisini izlediğ ine yemin
edebilirdi.
On dokuz kafatası vardı. En yaşlı olanı ü ç bin yaşından daha bü yü ktü . En genciyse, en fazla
vü z elli yaşında olmalıydı. En genç olan kafatası aynı zamanda en kü çü k olandı. I ri bir bekçi
kö peğ inin kafatası kadardı ve çok şekilsizdi. Ejderha Kayası'nda yumurtadan çıkmış son iki
ejderhadan geri kalan buydu. Onlar Targaryen ejderhalarının sonuncularıydı. Belki de
dünyadaki son ejderhalardı ve çok kısa yaşayabilmişlerdi.
Hikâ yelere ve şarkılara konu olmuş U ç ulu canavara kadarki kata tasları, kü çü kten bü yü ğ e
doğ ru dizilmişti. U ç ulu canavara tanrıların isimlerini vermişti ozanlar. Balerion, Meraxes ve
Vhaghar, Aegon Targaryen ve kız kardeşi Kral Toprakları'na salmıştı bu ü ç canavarı. Tyrion,
kafataslarının açıkağ ızları arasında soluksuz ve huşu içinde ö ylece durmuştu. Vhaghar’ın
boğ azından içeri bir atla girebilirdi insan ama asla geri çıkamazdı Meraxes daha da bü yü ktü ,
ve en irileri, Kara Dehşet Balerion, bir dev boğ ayı, hatta I bben Limanı'nın arkasındaki soğ uk
arazilerde dolandıkları sö ylenen, dev boğ alardan daha iri, kıllı mamutlardan birini tek
lokmada yutabilirdi.
Tyrion o soğ uk ve nemli mahzende, meşalesinin alevi tükenene dek, Balerion’un gö z
çukurları boşalmış kafatasını seyrederek uzun zaman kaldı. Karşısındaki kafatasının gerçek
halini kafasında canlandırmaya çalıştı. Bu bü yü klü kteki bir ejderhanın dev kanatlanın açarak,
ağzından alevler çıkararak gökyüzünde dolandığını hayal etti.
Tyrion’ın ceddinden Kaya’nın Kralı Loren, Menzil Kralı Mern’le gü çlerini birleştirip
Targaryen istilasına karşı koyduğ unda, ejderha ateşinin karşısında durmayı denemişti. Bu en
az ü ç yü z yıl ö nceydi. O zamanlar Yedi Krallık, bü yü k diyarın bö lü nmü ş eyaletleri değ il, gerçek
ve bü tü n bir krallıktı. I ki kralın dalgalanan altı yü z sancağ ı, beş bin atlı şö valyesi, elli binden
fazla hü rsü varisi ve silahlı adamı vardı. Ejderha Aegon, bu sayının beşte biri kadar adama
sahipti ve vakanü vislerin sö ylediklerine gö re, çoğ u Aegon’ın devirdiğ i eski kralın askerleriydi
ve sadakatleri şüpheliydi.
Ordular, Menzil'in hasat vakti gelmiş altın buğ day tarlalarıyla dolu geniş dü zlü klerinde karşı
karşıya gelmişti. Gü ç birliğ i yapmış iki kral ordularına hareket emri verdiklerinde Targaryen
ordusu titremiş ve kaçmaya başlamıştı. Vakanü visler bir an için istilanın zaferle bastırıldığ ını
yazmaya niyetlenmişlerdi... ama sadece bir an için. Aegon Targaryen ve kız kardeşi gelene
kadar,
Vhaghar. Meraxes ve Balerion'un aynı anda serbest bırakıldığ ı tek gü ndü o. Ozanlar
ejderhaların serbest bırakıldığı o yere Ateş Tarlası adını verdi.
O gü n Menzil Kralı Mern de dâ hil yaklaşık dö rt hin adam kü l oldu. Kral Loren kaçmayı
başarmış, Targaryenlar'a teslim olup onlara bağ lılık yemini edebilecek kadar uzun sü re
yaşamış; ve şimdi Tyrion'ın minnettarlık duyduğu bir oğul sahibi de olmuştu
"Neden bu kadar çok okuyorsun?"
Tyrion sesin geldiğ i sere baktı. Jon Kar birkaç adım uzağ ındı duruyor merakla kendisini
seyrediyordu. Tyrion okuduğ u ustanın arasına parmağ ını koyup kitabı kapattı. "Bana bak ve
ne gördüğünü söyle." dedi.
Çocuk şü pheyle bakıyordu. "Bu bir çeşit hileli soru mu? Seni gö rü yorum işte. Tyrion
Lannister."
Tyrion içini çekti. "Bir piçsin ama olağ anü stü nezaket sahibisin Kar," dedi. "Gö rdü ğ ü n şey bir
cüce. Kaç yayındasın, on iki mi?"
"On dört." dedi Jon.
"On dö n yayındasın ve benim asla olamayacağ ım kadar urunsun Benim bacaklarım kısa,
çarpık ve zar zor yü rü yorum. Atımın ü stü nde dü şmeden durabilmem için ö zel yapılmış bir
esere ihtiyacım var. Bilmek ilgini çekebilir belki, eyeri kendim tasarladım Çü nkü ya bö yle ö zel
bir şey yapacaktım ya da çocuklar gibi bir midilli sü recektim Bir kö yde doğ saydım, beni ya
ö lü me terk ederlerdi ya da ucube gö sterileri dü zenleyen bir kü te tacirine satarlardı. Ama gel
gö r ki, Casterly Kayası'nda bir Lannister alarak doldum ve orada bir ucube olmak her şevden
beter Benden ban beklentiler sır. Babam sırım yıl boyuna Kral eli olarak gö rev yaptı ama aynı
kralı kendi elleriyle ö ldü rdü . Gö rü yorsun, hayat ironilerle dolu. Kız kardeşim yeni kralla
etkendi te benim iğ renç verenim babasından sonraki kral olarak. Benim de hanedanıma
katkıda bulunmam gerek, ö yle değ il mi? Ama nasıl? Tamam, bacaklarım çok kısa olabilir ve
kafam bedenime oranla çok bü yü k, aslında kafamın benim zekâ ma uttun tekilde bü yü k
olduğ unu dü şü nü yorum Gü çlü ve zayıf noktalarımla ilgili gerçekçi algılara sahibim. Benim
silahım zekâ m. Erkek kardeşimin kılıcı var. Kral Robert'ın savaş baltası var ve benim de
zekâ m ve zekâ nın keskin kalabilmesi için kitaplar gerekli. Tıpkı bir kılıcın keskin kalabilmesi
için biley taşına gerek olduğ u gibi." Tyrion kitabın deri kapağ ına vurdu. “I şte bu yü zden bu
kadar çok okuyorum Kar."
Çocuk sö ylenenleri sessizce sindiriyordu. Lord Stark’ın adını alamamış olsa da yü zü nü
kesinlikle almıştı. Uzun, vakur bir surat, hiçbir sim açık etmeyen mesafeli bir ifade. Çocuğ un
annesi her kimse, kendisinden bir iz bırakmamıştı çocuğ a. “Şimdi neyle ilgili okuyorsun?"
diye sordu Kar.
“Ejderhalar." dedi Tyrion.
“Neye yarar ki? Artık ejderha yok." dedi çocuk kendinden emin bir tavırla.
“O yle sö ylü yorlar,” diye yanıtladı Tyrion. “Çok ü zü cü değ il mi? Ben senin yaşındayken, bir
gün kendi ejderhama sahip olmayı hayal ederdim."
“Gerçekten mi?” diye sordu çocuk şü pheyle. Belki de Tyrion’ın kendisiyle dalga geçtiğ ini
düşünüyordu.
“Alı, evet. Topal, cü ce ve çirkin bir çocuk bile bir ejderhanın sırtına oturduğ unda dü nyaya
tepeden bakabilir.” Tyrion ayı derisini bir kenara koydu ve ayağ a kalktı. “Eskiden Casterly
Kayası’nın kuytularında ateşler yakar ve saatlerce alevlen izlerdim. Bunların ejderha alevi
olduğ unu hayal ederdim. Bazen alevlerin içinde babamın, bazen de kız kardeşimin yandığ ını
dü şlerdim." Jon korkuyla ama bü yü lenmiş gibi Tyrion’a bakıyordu. Tyrion garip bir kahkaha
attı. “Bana öyle bakma piç. Sırrını biliyorum. Sen de aynı şeyleri düşlüyorsun."
“Hayır." diye itiraz etti Jon dehşetle. “Ben asla..."
“Hayır? Asla?" Tyrion bir kaşını kaldırdı. “Pekâ lâ , Starklar'ın sana olağ anü stü iyi
davrandıklarına şü phe yok. Leydi Stark’ın seni kendi çocuklarından hiç ayırmadığ ına eminim.
Ve erkek kardeşin Robb sana hep nezaketle davranmıştır. Neden davranmasın ki? Ona Kışyarı,
sana da Sur miras kalıyor. Ve baban... Babanın seni Sur’a sepetlemesi için yeterince geçerli
sebebi vardır sanırım."
“Yeter." dedi Jon Kar. Yü zü ö keyle kararmıştı. "gece Nö betçileri'nde hizmet etmek onurlu
bir iştir."
Tyrion gü ldü . “Sen buna inanmayacak kadar akıllı bir çocuksun. Gece Nö betçileri, toplumda
yen olmayan atıkların üst üste yığıldığı bir çöplük sadece. Senin Yoren'e ve yanındakilere nasıl
baktığ ım gö rdü m. O adamlar senin yeni kardeşlerin Jon Kar Onları sevdin mi? Karanlık
kö ylü ler, hırsızlar, kaçak avcılar, tecavü zcü ler ve senin gibi piçler Sur'un duvarlarına yığ ılıp,
sü tannenin anlattığ ı hikâ yelerdeki canavarları ve yaratıkları bekler, iyi haber, o canavarlar ve
yaratıklar gerçekte yok ve gö revinizin tehlikeyle uzaktan yakından ilgisi yok. Kö tü haberse,
orada ö ylede olmayan yaratıkları beklerken hayalarınız donacak ama çocuk sahibi olmamaya
yemin edeceğinize göre bu da dert değil ”
”Yeter, sus’” diye bağırdı çocuk. Bir adım ileri yürüdü. Yumruklarını sıkmıştı ve ağlamak
üzereydi.
Birdenbire, gereksizce kendim suçlu hisseni Tyrion. Çocuğun omzuna dokunup teselli
etmek ya da özür dilemek düşüncesiyle o da bir adım ileri çıktı.
Kurdun daha ö nce nerede olduğ unu, nasıl yaklaştığ ını gö remedi Jon'a doğ ru sü rü rken bir
anda sırtü stü kayalık zemine dü ştü . Elindeki kitap sınırlandı. Anı ve şiddetli darbe soluğ unun
kesilmesine sebep olmuştu. Ağ zı kan, çü rü k yaprak ve toprak doldu. Doğ rulması çalıştığ ında
sırtında korkunç bir kasılma hissetti. Dü şerken kemikleri burkulmuş olmalıydı. Dişlerini
ö keyle gıcırdattı, bir ağ aç kö kü ne tutunup kendim çekti ve oturur hale geldi Elini uzattı ve.
“Yardım et.” dedi çocuğa.
Kurt birdenbire aralarına girdi Ses çıkarmıyordu Lanet olası hassan hiçbir zaman ses
çıkarmıyordu zaten Parlak kırmızı gö zleriyle dimdik bakıyor ve keskin dişlerini gö steriyordu.
Tyrion elini geri çekti "O yleyse sardım etme Sır ikiniz uzaklaşana kadar burada bö yle
oturacağım."
Jon, Hayalet'in kalın beyaz tüylerini okşadı. Artık gülümsüyordu. 'Bana nazikçe sor.” dedi.
Tyrion Lannister'ın içi öfkeyle kabardı ama bastırmasını bildi. Hayatında ilk kez
aşağılanmıyordu ve bu son da olmayacaktı Bu seferkini biraz hak etmişti hatta, “İnce
yardımlarınızı benden esirgemezseniz size daima müteşekkir olurum Jon." dedi abartılı bir
nezaketle.
"Otur Hayalet. " dedi çocuk. Ulu kurt oturdu ama gö zlerini Tyrion’dan ayıramıyordu Jon.
Tyrion'ın arkasına geldi, ellerini kollarının altına koydu ve adamı ayaklarının üzerine kaldırdı.
Sonra kitabı yuvarlandığı yerden alıp uzattı.
“Bana neden saldırdı?" diye sordu Tyrion kurda bir bakış atarak Elinin tersiyle arzındaki
kan ve çamuru sildi.
"Belki senin bir yaratık olduğunu zannetmiştir."
Tyrion keskin bir bakış attı Jon’a. Ardından bir kahkaha attı. Engel olamadığ ı bir neşe içine
dolmuş ve burun deliklerinden izinsizce dışarı taşmıştı sanki. “Ah, Tanrılar!" dedi, kafasını
sallayarak. Kendi kahkahasında boğ ulacaktı az daha. “Sanırım bir yaratık gibi gö rü nmeyi
tercih edeceğim. Canavarlara neler yapıyordur kim bilir."
“Bilmek istemezsin." dedi Jon, deri şarap matarasını Tyrion'a uzattı.
Tyrion mataranın kapağ ını açtı, kirlenmiş ağ ızlığ ı eliyle temizledi ve şaraptan bü yü k bir
yudum aldı. Şarap soğ uk bir alev gibi ağ zından aşağ ı inerken boğ azını ve midesini ısıttı.
Matarayı Jon’a uzattı. “Biraz ister misin?”
Çocuk matarayı aldı ve bir yudumu boğ azından aşağ ı dikkatlice indirdi. “Hepsi doğ ru değ il
mi?" dedi işi bittiğinde. “Gece Nöbetçileri hakkında söylediklerin."
Tyrion başıyla onayladı.
Jon’un dudakları ince bir çizgi halini almıştı. “Neyse ne Yapacak bir şey yok."
Tyrion gü lü msedi. “Bu iyi piç," dedi. “Pek çok adam korkunç gerçekle yü zleşmek yerine,
gerçeği görmezden gelmeyi tercih eder."
“Pek çok adam," dedi Jon. “Ama sen değil."
“Hayır," dedi Tyrion, “Ben değ il. Artık ejderhalar hakkında hayal kurmuyorum. Ejderhalar
artık yok." Deri mataranın kapağ ını kapadı. “Hadi, artık kampa dö nsek iyi olacak, yoksa amcan
sancakları kaldırır."
Kampa dö nen yol kısaydı ama çok engebeliydi ve bacaklarına kramplar girmişti. Birbirine
dolaşmış sık ağ aç kö klerinin ü zerinden geçerken Jon yardım teklif etti ama Tyrion kabul
etmedi. Bü tü n hayatı boyunca yoluna çıkan engelleri tek başına aşmak zorunda kalmıştı,
şimdi de ö yle yapacaktı. Kampa vardıklarında eve gelmiş gibi hissetti yine de. Çadırlar,
rü zgâ rdan korunmak amacıyla uzun zaman ö nce terk edilmiş karakolun yıkık duvarlarına
dayandırılmıştı. Atlar beslenmiş ve bağ lanmış; bir ateş yakılmıştı. Yoren bir taşın ü zerine
oturmuş elindeki sincabın derisini yü zü yordu. Haşlamanın iştah açıcı kokusu Tyrion'ın
bunumu doldurdu. Haşlama kazanının başında duran adamı Morrec’in yanına gitti. Morrec,
daha Tyrion bir şey sö ylemeden kepçeyi uzattı. Tyrion aldı ve yemeğ in tadına baktı. Kepçesi
geri verdi. “Biraz daha biber," dedi.
Benjen Stark yeğ eniyle birlikte kalacağ ı çadırdan çıktı. “I şte buradasın. Kahretsin Jon. Bö yle
tek başına kaybolma bir daha. Seni Ötekiler aldı sandım!"
'Yaratıklar aldı." dedi Tyrion gü lerek. Jon Kar gü lü msedi. Stark. Yoren'e şaşkın bir bakış attı.
Yaşlı adam omuzlarını silkip yaptığı kanlı geri dondu.
Yü zü len sincap haşlamaya eklendi. Siyah ekmek, sert peynir ve haşlamadan oluşan
yemeklerini ateşin etrafında yediler. Tyrion deri matarasındaki şaraptan herkese ikram etti.
Sonunda Yoren bile mahmurlaşmıştı. Birer birer çadırlarına çekilip uyudular Jon haricinde
herkes uykuya daldı. O gecenin ilk nöbetini tutacaktı.
Tyrion her zaman olduğ u gibi geceyi en son bitiren kişiydi Adamlarının kendisi için
hazırladığ ı çadıra girerken arkasını dondu ve Jon Kar'a baktı. Çocuk hâ lâ vakur olan yü zü yle
ateşin kenarında oturuyor ve derin derin alevleri izliyordu.
Tyrion Lannister'ın yüzünden hüzünlü bir gülümseme geçti. Yatağına gitti.

CATELYN
U stat Luwin elinde bir okuma lambası ve muhasebe defterleriyle Bran’ın hasta odasına
geldiğ inde, Ned ve kızların gidişinin ü stü nden sekiz gü n geçmişti. “Hesaplara bakmakta çok
geciktik leydim," dedi U stat. “Kralın ziyaretinin bize ne kadara mal olduğ unu bilmek
istersiniz."
Catelyn hasta yatağındaki Bran'a baktı, alnına düşen saçlarını eliyle geriye doğru taradı. Çok
uzamış saçlarını artık kesmesi gerekiyordu. "Hesaplara bakmaya ihtiyacım yok U stat Luwin."
dedi gö zlerini Bran’dan ayırmadan. “O ziyaretin bize neye mal olduğ unu biliyorum. Lü tfen
defterleri geri götürün."
“Leydim, kralın maiyeti oldukça yüksek iştahlara sahipti.
Her şeyi gözden geçirip stoklarımızı..."
“Defterleri geri gö tü rü n dedim. Kâ hya ihtiyaçlarımızla ilgilenir." diyerek kesti kadın. U stat
Luwin’in sözünü.
“Bir kâ hyamız yok,” diye hatırlattı U stat Luwin. Tıpkı kü çü k iğ renç bir fare gibi, bir tü rlü
rahat bırakmaz, diye dü şü ndü Catelyn. “Poole, Lord Eddard'ın rahat edebileceğ i bir mekâ n
hazırlamak üzere güneye. Kral Topraklarına gitti."
Catelyn umursamazca başını salladı. “Ah, evet, unutmuşum." Bran çok solgun gö rü nü yordu.
Çocuğ un yatağ ını pencerenin yanına çektirmeyi dü şü nü yordu. Sabah gü neşi Bran'a iyi
gelebilirdi.
U stat Luwin elindeki lambayı duvardaki gö ze koydu ve itili ayarladı. “Acil olarak
ilgilenmeniz gereken pek çok iş var leydim." dedi. “Kâ hyanın yanı sıra, Jory’nin yerini almak
üzere bir baş muhafız atamamız gerek ve ayrıca bir seyis başı..."
Catelyn'in etrafı tarayarak U stat Luwin’in gö zlerini buldu. “Bir seyis başı mı?" Sesi bir
kamçının sesi gibi çıkmıştı.
Üstat sarsılmıştı. “Evet leydim. Hullen, Lord Eddard’la güneye gittiği..."
“Kü çü k oğ lum burada kemikleri paramparça ve ö lmek ü zere yatıyor Luwin. Ve sen benimle
yeni seyis başını konuşmak istiyorsun ö yle mi? Ahırlarda ne olduğ u beni zerre kadar
ilgilendiriyor mu sanıyorsun? Bran'ın gö zlerinin bir an için açılacağ ını bilsem, ahırlardaki
bü tü n atları, kendi ellerimle memnuniyetle yü zerim. Bunu anlayabiliyor musun Luwin?
Anlayabiliyor musun?"
Üstat başını eğdi. “Elbette anlıyorum leydim," dedi. “Fakat atamalar..."
“Ben atamalarla ilgileneceğim," dedi Robb.
Catelyn onun odaya girdiğ ini fark etmemişti ama işte orada tam kapının yanında
duruyordu. Catelyn avazı çıktığ ı kadar bağ ırarak konuşmuştu. Birdenbire halinden utandı.
Ona neler oluyordu? Çok yorgundu ve başı sürekli ağrıyordu.
U stat Luwin bakışlarını Catelyn’den Robb’a çevirdi. “Boşalan mevkileri doldurmak ü zere,
uygun adamların isimlerinden oluşan bir liste hazırlamıştım," dedi kolunun içinden çıkardığ ı
kâğıdı Robb’a uzatırken.
Robb listeye bir gö z attı. Catelyn onun dışarıdan geldiğ ini anlamıştı. Saçları rü zgâ rdan
dağ ılmış, yü zü soğ uktan kızarmıştı. “Uygun adamlar." dedi Robb. “Yarın atamalarla ilgili
konuşuruz." Kâğıdı Üstat'a geri uzattı.
Kâğıt Luwin'in cübbesinin kolunun içinde kayboldu.
“Şimdi bizi yalnız bırakın." dedi Robb. U stat Luwin eğ ilerek selam verdi ve odadan çıktı.
Robb arkasından kapıyı kapattı ve annesine dondu. “Anne, sen ne yapıyorsun?"
Catelyn oğ lunun tıpkı kendisi gibi gö rü ndü ğ ü nü dü şü nü rdü hep Bran. Rickon ve Sansa gibi,
kızıl kahve saçları ve mavi gö zleriyle Tully renklerine boyanmıştı ama bugü n ilk kez Eddard
Stark’ı gö rü yordu oğ lunun yü zü nde. Kuzey kadar sert ve keskin “Ne mi yapıyorum
7
" diye
sordu, şaşkın halde. “Bunu nasıl sorabilirsin? Ne yaptığ ımı dü şü nü yorsun? Kardeşine
bakıyorum. Kardeşin Bran la ilgileniyorum."
‘Sen bu yaptıklarına Bran'la ilgilenmek mi diyorsun? Bran dü ştü ğ ü nden ben bu odadan hiç
çıkmadın. Babam ve kızlar yola çıktığında kapıya bile inmedin."
“Onlarla burada vedalaştım. Gidişlerini şu pencereden izledim." Gitmesin diye yalvarmıştı
Ned’e. Şimdi değ il. Bü tü n bu olanlardan sonra değ il. Artık her şey değ işmişti. Ned bunu
gö remiyor muydu? Konuşması işe yaramadı. Ned'in başka seçeneğ i yoktu, ö yle sö ylemişti ve
gitti. Gitmeyi seçti. “Kardeşini bırakamam. Bir an için bile. Her â nın onun son â nı olabileceğ ini
bilerek bırakamam. Eğ er... Eğ er... Burada kalmak zorundayım." Bran’ın parmaklarını ellerinin
arasına aldı. I ncecik ve kırılgandı parmakları. Ellerinde hiç gü ç yoktu ama derisinin altındaki
damarlardan hâlâ hayat akıyordu. Sıcacıktı.
Robb’un sesi yumuşadı. “O ö lmeyecek anne. U stat Luwin en tehlikeli zamanları geride
bıraktığını söylüyor "
“Peki ya Üstat Luwin yanılıyorsa? Ya Bran’ın muhtaç olduğunu an ben burada olmazsam?"
“Rickon da sana muhtaç." dedi Robb sertçe. “Daha ü ç yaşında. Neler olup bittiğ ini
anlayamıyor. Herkesin onu terk ettiğ im dü şü nü yor. Bü tü n gü n peşimde. Bacaklarıma tutunup
ağ lıyor. Onunla ne yapacağ ımı bilemiyorum." Bir an sustu. Kü çü k bir çocukken yaptığ ı gibi alt
dudağ ını ısırdı. “Anne, ben de sana muhtacım. Çok çabalıyorum ama... her şeyin altından tek
başımı kalkamam." Robb'un sesi kırgınlıkla doldu bir an ve Catelyn tam o anda oğ lunun daha
on dö rt yaşında olduğ unu hatırladı. Kalkıp yanına gitmek istedi ama eli hâ lâ Bran’ın elindeydi,
hareket edemedi.
Kulenin dışında bir kurt ulumaya başladı. Catelyn titredi.
"Bran'ın kurdu," dedi Robb. Pencereyi açtı, havası iyice ağ ırlaşmış kule odasına gece havası
dolmaya başladı. Ulumanın şiddeti arttı. Soğuk, yalnız bir ses. Melankoli ve çaresizlik dolu.
“Kapat." dedi Catelyn. “Bran’ı sıcak tutmamız gerek."
“Bran’ın bu şarkıları duyması gerek." diye karşılık verdi Robb. Kışyarı’nda bir yerde, ikinci
bir kurt, ilkinin şarkısına eşlik etmeye başladı. Sonra ü çü ncü sü katıldı koroya. “Tü ylü kö pek.
Boz Rüzgâr," dedi Robb. “Eğer dikkatlice dinlersen seslerini birbirinden ayırt edebilirsin."
Catelyn titriyordu. Acısı yü zü nden, soğ uk yü zü nden, kurtların uluması yü zü nden, her gece
uluyan kurtlar, soğ uk rü zgâ r, hiç değ işmeyen, hep aynı boş gri kale, yatağ ında ö lü gibi uzanan
her tarafı kırık oğ lu, çocuklarının en tatlısı, en zarii, gü lmeyi ve tırmanmayı seven, şö valyelik
hayalleri kuran gü zel Bran. Her şey bitmişti artık. Bran’ı gü lerken duyamayacaktı bir daha.
Hıçkırıklara boğ ulmuş halde bıraktı Bran’ın parmaklarını. Elleriyle kulaklarını kapadı. "Onları
sustur!" diye bağ ırdı. “Dayanamıyorum, onların sustur. Sustur. Gerekirse hepsini ö ldü r ama
onların sustur.
Yere ne zaman, nasıl dü ştü ğ ü nü hatırlamıyordu Catelyn. Ama yerdeydi işte ve Robb gü çlü
kollarıyla ona sarılmış yerden kaldırıyordu. “Korkma anne." dedi. “Onlar Bran'ı asla incitmez"
Catelyn’i odanın kö şesindeki dar yatağ a gö tü rü p yatırdı. “gö zlerini kapat." dedi şekatle.
“Dinlen biraz. Üstat Luwin, Bran’ın düştüğü günden beri hiç uyumadığını söyledi."
“Yapamam," dedi Catelyn. “Tanrılar beni affetsin Robb, yapamam Ya ben uyurken ö lü rse. Ya
ö lü rse. Ya ö lü rse..." Kurtlar hâ lâ uluyordu. Catelyn bir çığ lık atıp tekrar kulaklarını kapattı. “Ah.
Tanrılar! Robb, kapat pencereyi."
“Eğer bana uyuyacağına söz verirsen." dedi Robb ve pencereye gitti. Kapatmak için uzandığı
anda kurtların ulumalarına yeni sesler karıştı. “Kö pekler." diye fısıldadı. “Daha ö nce hiç
yapmamışlardı " Catelyn, Robb’un soluksuz kaldığ ını fark etti. Oğ luna baktı. Yağ lı lambanın
ışığında bembeyaz görünüyordu Robb’un yüzü. “Yangın," diye fısıldadı Robb.
Yangın, diye dü şü ndü Catelyn ve hemen ardında Bran. “Bana vardım et," dedi telaşla. “Bran ı
taşımam için yardım et."
Robb onu duymamış gibi görünüyordu. “Kütüphane kulesi yanıyor." dedi.
Catelyn açık pencereden titreşen kızıl alevleri gö rebiliyordu. Birden rahatladı. Kü tü phane
kulesi geniş avlunun diğ er tarafındaydı. Yangının kendi bulundukları bö lü me sıçraması
mümkün değildi “Tanrılara şükür." diye fısıldadı.
Robb delirmiş gibi gö rü nen annesine baktı. “Anne burada kal Yangını sö ndü rü r sö ndü rmez
yanına geleceğ im." dedi. Kokarak odadan çıktı. Catelyn oğ lunun muhafızlara bağ ırdığ ını ve
hepsinin aceleyle, basamakları üçer beşer atlayarak merdivenlerden indiklerini duydu.
Dışarıdan. “Yangın’" diyen bağrışlar, çığlıklar, koşturan ayak sesleri, ürkmüş atların
kişnemeleri, köpeklerin çılgın havlamaları geriliyordu. Kurtların uluması durmuştu. Ses
kalabalığını dinlerken fark etmişti kurtların sustuğunu. Bütün kale gürültüden inlerken kurtlar
sessizliğe gömülmüştü.
Catelyn pencereye yaklaşırken yedi yü zlü tanrısına sessiz bir şü kü r duası etti. Kü tü phane
kulesinin pencerelerinden yukarı bü yü k alevler uzanıyor, simsiyah bir duman gö kyü zü nü
kaplıyordu. Catelyn. Starklar'ın asırlar boyu biriktirip ö zenle korudukları kitapları dü şü nü p
üzüldü. Pencereyi kapattı.
Pencereden uzaklaşıp arkasını döndüğünde, adam orada, odada, onunla birlikteydi.
“Burada olmaman gerekiyordu." diye mırıldandı adam “Burada kimsenin olmaması
gerekiyordu."
Kü çü k, kısa, kirli kahverengi elbiseler giymiş bir adamdı ve at gibi kokuyordu. Catelyn
ahırlarda çalışan bü tü n adamları tanırdı. Bu onlardan biri değ ildi. Sıska, sarı saçları iyice
seyrekleşmiş, gö zleri kemikli yü zü nü n gö z çukurlarına iyice batmış soluk renkli bir adamdı ve
elinde bir hançer vardı.
Catelyn ö nce adamın elindeki hançere, sonra Bran'a baktı “Hayır." diye fısıldadı. Kelime
boğazına takılmış, zar zor ağzından çıkmıştı.
Adam onu duymuş olmalıydı. "Bu merhamettir." dedi. “O zaten ölü.”
“Hayır." diye bağ ırdı Catelyn. bu sefer yü ksek sesle. "Hayır, yapamazsın.” Yardım çağ ırmak
için hızla pencereye koştu ama adam Catelyn'den çok daha hızlıydı. I nanılmaz bir serilikle
kadım yakaladı, tek elini ağ zına bastırırken diğ er elindeki hançeri soluk borusuna dayadı.
Adamın leş kokusu dayanılmazdı.
Catelyn uzandı. I ki eliyle birden var kuvvetiyle kavradığ ı hançeri boğ azından uzaklaştırdı.
Adam kulağ ının dibinde kü fü rler savuruyordu. Kesilen ellerinden akan kanlar yü zü nden
parmakları kayıyordu ama hançeri bırakmadı Adam, soluğ unu kesmek istiyormuş gibi, elini
daha fazla bastırdı Catelyn’in ağ zına. Catelyn kafasını biraz çevirip, adamın elinden bir parçayı
dişlerinin arasına kıstırmayı başardı. Bü tü n gü cü yle ısırdı. Adam acıyla bağ ırdı. Catelyn
dişlerini adamın etine iyice geçirdi. Adam aniden elini ağ zından çekti. Catelyn'in ağ zında kan
tadı vardı. Ciğ erlerine hava doldurdu ve çığ lık atmaya başladı. Adam. Catelyn'i saçlarından
tutup. Bran'ın yatağ ından uzağ a savurdu. Catelyn tö kezleyip yere dü ştü . Adam um tepesinde,
derin soluklar alarak ve titreyerek duruyordu. Hançer hâ li kanlar içindeki sağ elimle sıkıca
kavranmış». "Senin burada olmaman gerekiyordu," diye tekrarlıyordu aptal gibi.
Catelyn adamın arkasında, açık kapıdan içen bir gö lgenin girdiğ ini gö rdü . Çok hafif,
hırlamadan çok daha haif, fısıltı bile denemeyecek kadar haif bir ses duydu. Adam da bir
şekilde duymuş olmalıydı çü nkü ulu kurt tanı ü zerine adadığ ı sırada arkasını dö nmü ştü Adam
ve ulu kurt, hâ lâ yerde olan Catelyn'in ü zerine doğ ru dü ştü ler. Ulu kurt adamı tam boğ azından
yakalamış, altına almıştı. Adamın feryadı saniye sü rmedi. Kurt başını çevirdiğ inde, adamın
boğazının yarısını parçalamıştı.
Catelyn'in yü zü ne saçılan kan ılık bir yağ mur gibiydi Kurt Catelyn'e bakıyordu Ağ zı
kıpkırmızı ve ıslaktı Altın rengi gü llen karanlık odada parlıyordu Bran'ın kurdu olduğ unu fark
etti Catelyn. Elbette Bran'ın kurduydu. "Teşekkü r ederim, diye fısıldadı, soluk sesiyle. Titreyen
elini kurda uzattı. Kurt ağ ır adımlarla yaklaştı ve sert ve ıslak diliyle kadının elindeki kanı
yalamaya başladı Bü tü n kanı temizlediğ inde sessizce dö ndü ve Bran'ın yatağ ına zıpladı.
Uzanıp Bran'ın yanına yanı. Catelyn isterik kahkahalar atmaya başladı.
Robb. Üstat Luwin ve Sör Rodrik. Kışyarı muhafızlarının varışıyla birlikte odaya girdiklerinde
Catelyn'i o halde buldular. Sonunda kahkahası durduğ unda onu sıcak ö rtü lere sardılar ve
Bü yü k Kule'ye, kendi odasına gö tü rdü ler. Yaşlı Dadı elbiselerini çıkardı, kaynar suyla
doldurduğu küvete sokarak üzerindeki kanları yumuşak bu bezle temizledi.
Daha sonra yaralarını sarmak için U stat Luwin geldi. Ellerindeki kesikler çok derindi.
Neredeyse kemiklerine kadar iniyordu. Adamın saçlarını çektiğ i yerdeki kafa derisi çıplaktı ve
kanıyordu U stat çekeceğ i bü yü k ağ rıların henü z başlamadığ ını sö yledi ve uyumaması için
haşhaş sütü içirdi.
Sonunda Catelyn gözlerini kapattı.
Gözlerini yeniden açtığında ona dört gün boyunca uyuduğunu söylediler. Catelyn başını
sallayıp yatağın içinde doğrularak oturdu.
Bran'ın düşmesinden bu vana olan her şey korkunç bir kâbus gibi görünüyordu şimdi ona. Acı
ve kanla dolu bu kâbus. Ama ellerindeki sızı her şeyin gerçek olduğunu hatırlatıyordu.
Kendisini çok zayıf hissediyordu, başı dönüyordu ama garip bir şekilde metanetliydi. Sanki
omuzlarından büyük bir yük kalkmıştı.
“Bana biraz bal ve ekmek getirin." dedi hizmetçilere. "Üstat Luwin'e sargılarımın
değiştirilmesi gerektirim haber verin "
Hizmetçiler şaşırmış halde ona baktılar ve emirlerim yerine getirmek için koştular.
Catelyn geçen gü nlerde nasıl davrandığ ını hatırlayıp utandı. Herkesi hayal kırıklığ ına
uğ ratmıştı Çocuklarını, kocasını, hanedanını. Bunu bir daha asla yapmayacaktı Nehirovalı bir
Tully'nin nasıl güçlü olabileceğini bütün kuzeye kanıtlayacaktı.
Robb, yemeğ inden ü nce geldi. Rodrik Cassel, kocasının muhafızı Theon Greyjoy ve Hallis
Mollen da yanındaydı. Hallis Mollen kare sakallı, kaslı bir muhafızdı. Robb onun muhafızların
yeni kumandanı olduğ unu sö yledi Oğ lu kaynatılmış deriden yapılmış kıyafetler ve zırh
giyiyordu, kılıcı vardı
“Kimmiş?" diye sordu Catelyn.
“Adını kimse bilmiyor," diye yanıtladı Hallis Mollen “Kışyarı'ndan değ il leydim ama onu
geçtiğimiz haftalar içinde kalenin çevresinde dolanırken görenler var."
“Kralın kailesinden biriydi o halde. Ya da Lannisterlar'ın bir adamı. Diğ erleri yola
çıktığında o burada kalmış olmalı "
“Olabilir," dedi Hal. “Son zamanlarda Kışyarı'nı dolduran onca yabancıyı düşününce adamın
kimlerden olduğunu tahmini etmek oldukça güç.”
“Üzerine sinen kokuya bakılırsa ahırlarda saklanmış." dedi Greyjoy.
“Bunca adamın dikkatim çekmemeyi nasıl başarmış?" diye sordu Catelyn sert bir sesle.
Hallis Mollen mahcup gö rü nü yordu "Lord Eddard'ın gü neye gö tü rmek için aldığ ı ve gece
Nö betçileri’ne yolladığ ımız hayvanlardan sonra ahırlar iyice boşaldı leydim Seyislerden
saklanırken zorluk çekmemiş bu yü zden Hodor adamı gö rmü ş olabilir. Son zamanlarda çok
garip davrandığını söylüyorlar ama ne kadar aptal olduğunu düşününce..." Hal başını salladı.
“Adamın nerede uyuduğ unu bulduk," diye lafa karıştı Robb. “Samanların arasına den bir
kese içinde doksan gümüş geyik saklamış."
“Oğ lumun hayatının bu kadar ucuza satılmadığ ını ö ğ rendiğ ime sevindim, ’ diye karşılık verdi
Catelyn acı bir sesle.
Hallis Mollen kalası karışmış halde Catelyn'e bakıyordu "Lü tfen beni affedin leydim, adamın
oğlumu için geldiğim mi düşünüyorsunuz?"
Greyjoy şüpheliydi. ’Bu delilik. ” dedi.
"Bran için gelmişti, ” dedi Catelyn. “Orada olmamanı gereklimin: tekrar edip duruyordu.
Yangını gö rü p bü tü n muhafızlarla birlikle kuleye koşacağ ımı dü şü nerek kü tü phaneyi ateşe
vermiş olmalı. Eğer yarı deli halde olmasaydım her şey tam da planladığı gibi gidecekti.”
"Biri neden Bran'ı ö ldü rmek istesin. Tanrılar. O uyuyan kü çü k ve çaresiz bir çocuk.” dedi
Robb.
Catelyn ilk oğ luna meydan okuma dolu bir bakış yö neltti. ’Eğ er bir gü n kuzeyin hâ kimi
olacaksan, bö yle meseleleri inceden inceye sen dü şü nmelisin Robb Kendi soruna kendin yanıt
bul Uyuyan bir çocuğu kim, neden öldürmek ister?”
Robb cevap veremeden ellerinde mutfakta yeni hazırlanmış taze yiyecekler dolu tabaklarla
hizmetçiler geldi. Catelyn'in istediğ inden çok daha fazla Yiyecek getirmişlerdi Sıcak ekmek,
tereyağ ı bal, bö ğ ü rtlen konservesi, bir dilim jambon, az haşlanmış yumurta, bir kalıp peynir ve
bir demlik nane çayı. Yiyeceklerle birlikte U stat Luwin’de gelmişti “Oğ lum nasıl U stat?” diye
sordu Yiyecekleri gö rü nce hiç iştahı olmadığ ını anlamıştı U stat Luwin bakışlarını kaçırarak.
"bir değişiklik yok leydim,” dedi
Bu Catelyn beklediğ i cevaptı. Ne daha az, ne daha fazla. Hançer hâ lâ saplıymış ve kemiklerine
kadar giriyormuş gibi zonkluyordu elleri. Hizmetçileri yolladı ve tekrar Robb’a donda
"Sorunun cevabını bulabildin mi?"
"Birileri Bran'ın uyanmasından korkuyor. " dedi Robb “Bran'ın sö yleyeceğ i ya da yapacağ ı
şeylerden korkuyor. Bran'ın bildiği bu şeyden korkuyor. "
Catelyn oğ luyla gurur duymuştu “Çok iyi. " Yeni muhafız kumandanına dö ndü . ‘Bran'ın
güvenliğini sağlamalıyız. Ortada bir katil vardı, başkaları da olabilir ’
"Kaç muhafız emredersiniz leydim?" diye sordu Hal.
“Kocam Lord Eddard burada olmadığına göre Kışyarı Lordu
Oğlum Robb Stark’tır," dedi Catelyn.
Robb olduğ undan daha uzun gö rü nü yordu adeta “Hasta odasına gece ve gü ndü z orada
bekleyecek bir adam yerleştirin. Bir tane de odanın kapısına. Odaya çıkan merdivenlerin
başına iki adam koyun. Benim ya da annemin izni olmadan Bran’ın odasına kimse
girmeyecek."
“Nasıl emrederseniz lordum."
‘Hemen şimdi yerine getirin." dedi Catelyn.
“Ulu kurt odasında kalsın,' diye ekledi Robb.
“Evet,” diyerek onayladı Catelyn. Sonra bir kez daha. "Evet." dedi.
Hallis Mollen eğilerek selam verdi ve odadan ayrıldı.
“Leydi Stark, katilin kullandığ ı hançere dikkat etme fırsatınız oldu mu?” diye sordu Sö r
Rodrik.
“Şartlar dikkatle incelememe izin vermedi ama çok keskin olduğ una yemin edebilirim."
dedi Catelyn acı bir gülümsemeyle. “Neden sordunuz?"
“Adamın ö lü sü nü bulduğ umuzda hançer hâ lâ elindeydi O yle bir adamın elinde o kadar
mü kemmel bir silah olması sıra dışı bir durum. Hançeri iyice inceledim. Kesici kısmı Valyria
çeliğ inden yapılmış, kabzası ejderha kemiğ inden. Bö yle bir hançerin o seilin elinde olması
doğal değil. Biri hançeri özellikle vermiş ona."
Catelyn düşünceli bir halde kafasıyla onayladı. “Robb, kapıyı kapat," dedi.
Robb annesine şaşırmış gibi baktı ama kadının söylediğini yaptı.
“Size birazdan sö yleyeceğ im şeyler bu odadan dışarı asla çıkmamalı. Bunun için şeref
yemini etmenizi istiyorum. Şü phelendiğ im şeylerin sadece yansı bile doğ ruysa. Ned ve
kızlarım ö lü mcü l bir tehlikenin ortasına doğ ru yol alıyorlar demektir. Sö yleyeceğ im şeylerin
bir kelimesi bile yabancı kulaklara ulaşırsa, bu onların hayatlarına mal olur."
"Lord Eddard benim ikinci babamdır." dedi Theon Greyjoy. “Yemimim sizindir."
"Benim yeminim de sizindir," dedi Üstat Luwin.
“Ve benimki de." dedi Sör Rodrik.
Catelyn okluna hakti. “Ya seti Robb?”
Robb hacıyla onayladı.
"Kır kardeşim Lysa, kocası ve Kral Eli Lord Arryn'ın Lannisterlar taralından ö ldü rü ldü ğ ü nü
dü şü nü yor." diye anlatmaya başladı Catelyn. “Bran’ın dü ştü ğ ü gü n, Jaime Lannister’ın av
kailesine katılmadığ ını hatırladım. Burada, kalede kalmıştı." Odada ö lü m sessizliğ i sardı.
“Bran’ın tırmanırken dü şmediğ ini dü şü nü yorum.' Catelyn bir an sessiz ve hareketsiz kaldı.
“Bran kuleden aşağı atıldı."
Şaşkınlıkları yüzlerinden okunuyordu. “Bu çok büyük bir şüphe leydim." dedi Sör Rodrik.
“Kral Katili bile küçücük masum bir çocuğu öldürmekten çekinir."
"Çekinir mi?" diye sordu Theon Greyjoy. “Hiç sanmıyorum."
"Lannisterlar'ın hırslarının ve kibirlerinin sınırı yoktur." dedi Catelyn.
"Bran tanıdığ ım en ışı tırmanıcıydı ve Kışyarı'nın duvarlarındaki her taşı avucunun ıçı gibi
bilirdi." dedi Üstat Luwin düşünceli bir hakle
"Tanrılar!" diye bağırdı Robb. Gencecik yüzü öfkeyle kararmıştı. “Eğer bu doğruysa bedelim
mutlaka ödeyecek." Kılıcını çıkarıp havasla salladı. “Onu kendi ellerimle öldüreceğim."
Sor Rodrik fazdı. “Onu hemen kınına sok." dedi. “Lannisterlar şu anda yüzlerce fersah
uzakta. Kılıcını kullanmayacaksan asit fanından çıkarma Bunu sana daha kaç kere söylemek
zorundayım serseri çocuk
5
*
Robb mahcup bir halde kılıcı kınına yerleştirdi. Şimdi yine bu çocuk gibi gö rü nü yordu
“Görüyorum ki oğlum gerçek kılıç kuşanmış." dedi Catelyn Sör Rodrik’e.
Yaşlı silah ustası. "Artık zamanının geldiğim düşündüm." diye cevapladı
Robb tedirgin halde annesine bakıyordu. “Gelmişti ve geçiyordu bile." dedi Catelyn. “Pek
yafanda Kışyarı’nın tüm kılıçları uzun olabilir, en iyisi tahtadan yapılmamış olanlar."
Theon Greyjoy elini kılıcını kabzasına gö tü rdü . “Leydim, eğ er işler o noktaca gelirse,
hanedanımın size borcu büyüktür." dedi.
U stat Luwin zincirini, boynunu zedeleyen yerinden çekiştirdi. “Elimizdekiler sadece
varsayım. Suçlamak ü zere olduğ umuz adam kraliçenin sevgili kardeşi. Kraliçe bu suçlamayı
hoş karşılamayacak. Kanıt bulmalıyız ya da sonsuza kadar sessiz kalmalıyız." dedi.
“Kanıtımız hançer," dedi Sö r Rodrik. “O mü kemmellikteki bir bıçak dikkatlerden
kaçmayacaktır."
Catelyn gerçeğ i ö ğ renmenin tek bir yolu olduğ unu fark etti “Biri Kral Topraklarına gitmeli,"
dedi.
“Ben giderim," diye atıldı Robb.
“Hayır." dedi Catelyn. “Senin yerin burası, ne olursa olsun Kışyarı’nda daima bir Stark
bulunmalı." Gö rkemli beyaz sakalıyla oynayan Sö r Rodrik’e baktı. Gri kıyafetleri içindeki U stat
Luwin’e. Sırım gibi, genç ve çılgın Greyjoy’a. Kimi gö ndermeliydi? Kime yeterince
gü venebilirdi? ve aniden cevabı buldu. Sargılar yü zü nden taş misali hareketsiz parmaklarıyla
üzerindeki örtüleri zorlanarak kenara itti. Yataktan çıktı. “Benim gitmem gerek," dedi.
“Leydim," dedi U stat Luwin. “Bu gerçekten akıllıca olur mu? Lannisterlar'ın sizin gidişinizi
şüpheyle karşılayacakları muhakkak."
“Bran’a ne olacak?" diye sordu Robb. Zavallı çocuğ un iyice kafası karışmış gibiydi. “Onu
öylece bırakamazsın."
“Bran için yapabileceğ im her şeyi yaptım," dedi yaralı elini oğ lunun koluna koyarak. “Onun
hayatı şimdi tanrıların ve U stat Luwin'in ellerinde. Bana sen hatırlatmıştın Robb, dü şü nmem
gereken başka çocuklarım da var."
“Fazlaca muhafıza ihtiyacınız olacak leydim," dedi, Theon Greyjoy.
“Hal komutasında bir manga yollarım," dedi Robb.
“Hayır," diye karşılık verdi Catelyn. “O derece bü yü k bir kaile fazlaca dikkat çeker.
Lannisterlar’ın oraya gittiğimi bilmelerini istemiyorum."
Sö r Rodrik itiraz etti. “En azından benim gelmeme izin verin leydim. Kral Yolu tek başına
bir kadın için çok tehlikeli olabilir."
“Kral Yolu’nu kullanmayacağ ım," dedi Catelyn. Bir an dü şü ndü ve başıyla onayladı. "I ki atlı,
bir atlı hızında yol alır; arabalı kalabalık bir kailedense çok daha sü ratlidir. Sizin gelmenizi
seve seve kabul ediyorum Sö r Rodrik. Beyaz Bıçak ü zerinden Beyaz Liman‘a giderek bir gemi
kiralayacağ ız. Hızlı atlar ve kuvvetli rü zgâ r sayesinde. Ned ve Lannisterlar’dan çok daha ö nce
varırız Kral Toprakları’na." Ve sonra, diye düşündü, ne göreceksek, göreceğiz."

SANSA
Kahvaltı sırasında, Lord Eddard Stark'ın şafak sö kmeden ayrıldığ ını haber verdi Rahibe
Mordane. Sansa’ya. “Kral çağ ına. Yine ava çıktıklarını tahmin ediyorum. Bu topraklarda hâ lâ
yaban öküzleri yaşadığı söyleniyor."
“Hiç yaban ö kü zü gö rmedim," dedi Sansa ve masanın altılıdaki Leydi ’ye bir dilim jambon
verdi. Ulu kurt bir kraliçe zarafetiyle jambonu Sansa’nın elinden aldı.
Rahibe Mordane. Sansa’nın hareketini onaylamadığ ını belirtir şekilde burun çekti. “Bir leydi
köpeğini masada beslemez." dedi. Bir parça petek kopardı ve balı, ekmeğinin üzerine akıttı.
“O bir kö pek değ il, bir ulu kurt,” diyerek dü zeltti Sansa. O sırada Leydi sert diliyle Sansa’nın
parmaklarını yalıyordu. “Üstelik babam kurtlarımızın yanımızda durabileceğini söyledi "
Rahibe Mordane’in kızgınlığ ı geçmemişti. “Sen iyi bir kızsın Sansa ama bu hayvan sö z
konusu olduğ unda vahşi yapılı kardeşin Arya’dan bir farkın kalmıyor," dedi. “Adı geçmişken,
bu sabah Arya nerelerde?"
“Aç değ ilmiş." diye yanıtladı Sansa. Kız kardeşinin saatler ö nce mutfağ a gittiğ inden ve tatlı
diliyle yamak çocuktan yiyecek bir şeyler aldığından emindi.
“Bugü n şık giyinmesi gerektiğ ini Arya’ya hatırlatmalıyız. Gri kadifelerini giyebilir mesela.
Kraliçe ve Prenses Myrcella ile saray arabasında bir geziye davet edildik. Hepiniz en zarif
halimizde olmalıyız."
Sansa en zarif halindeydi zaten. Erkenden kalkıp hazırlanmıştı. Uzun kızıl kahve saçlarını
parlayıncaya kadar fırçalamış ve en iyi mavi ipeklilerini giymişti. Bir haftadan fazla zamandır
bu gü nü bekliyordu. Kraliçeyle geziye çıkmak bü yü k bir onurdu ve daha ö nemlisi Joffrey de
orada olabilirdi Sevgili nişanlısı. Evlenmelerine daha uzun yıllar olmasına rağ men, prensin
nişanlısı olduğ unu dü şü nmek midesinde kelebeklerin uçuşmasına sebep oluyordu. Sansa.
Joffrey'yi gerçekten tanımıyordu ama ona çoktan â şık olmuştu. Joffrey hayalini kurduğ u
prensti:
Uzun, yakışıklı, gü çlü ve saçları altın sarısı. Onunla geçirebildiğ i kısa zamanlar Sansa için çok
kıymetliydi. Sansa’yı bugü nle ilgili endişelendiren tek şey Arya’ydı. Arya'nın her şeyi bir anda
mahvedebilmek gibi bir ö zelliğ i vardı. “Ben ona hatırlatırım," dedi Sansa. “ama o yine kafasına
gö re giyinecektir." Çok utanç verici bir şeyler giymemesini umdu. “I zninizle kalkabilir
miyim?"
“Kalkabilirsin." dedi Rahibe Mordane bir parça daha bal ve ekmek alırken. Sansa oturduğ u
sıradan kalktı ve hanın ortak salonundan dışarı çıktı. Leydi de arkasından gitti.
Dışarıda, bağ ıran ve kü freden adamların ortasında durdu bir an. Adamlar yeniden yola
çıkmak için çadırları ve barakaları toplayıp, tahta tekerlekleri gıcırdayan arabalara
yü klü yordu. Han ü ç katlı, kocaman taş bir binaydı. Sansa'nın gö rdü ğ ü hanların en bü yü ğ ü ydü
ama bu bü yü klü kte bir han bile kraliyet kailesinin ü çte birim zar zor konuk edebiliyordu.
Babasının maiyeti ve yolda kendilerine katılan hü rsü varilerle birlikte dö n yü z kişisi bulmuştu
toplam insan sayısı.
U ç Dişli Mızrak'ın kıyısında oturan Aryayı gö rdü . Nymeria'nın tü ylerine yapışıp kuruyan
çamurları temizlemeye çalışıyordu Kurdun bu işten kesif almadığ ı belliydi. Arya yavrusu
hareketsiz tutmakta zorlanıyordu. U zerinde dü n ve daha ö nceki gü n giydiğ i aynı deri binici
kıyafetleri vardı.
“Daha şık bir şeyler giyersen iyi olur. Rahibe Mordane ö yle istiyor. Bugü n kraliçe ve Prenses
Myrcella ile birlikte yolculuk edeceğiz “
“Ben gelmiyorum." dedi Arya. Nymeria'nın matlaşmış tü ylerinin arasından bir topak
çamuru çıkarmak için uğ raşıyordu. “Mycah’yla birlikte nehir boşunca dolaşıp yakut
arayacağız."
"Yakut mu? Ne yakutu?" diye sordu Sansa.
Arya, bir aptala bakar gibi baktı ablasına. “Rhaegar'ın yakutları." dedi “Burası Kral Robert’ın
Rhaegar’ı öldürüp tacını kazandığı yer."
Sansa kız kardeşim hayretle dinliyordu. “Yakut arayamazsın. Prenses bizi bekliyor Kraliçe
ikimizi de davet etti.”
“Hiç umurumda değ il." diye yanıtladı Arya. “Arabasının penceresi bile yok. Dışarıyı
seyredemiyorsun.’
“Ne seyredeceksin ki zaten?" dedi Sansa. Çok rahatsız olmuştu. Kraliçenin daveti onu çok
heyecanlandırmıştı ama aptal kız kardeşi yine her şeyi mahvedecekti. Tam da korktuğ u gibi.
"Yol boyunca tarlalar, çiftlikler ve karakollardan başka bir şey yok."
“Evet, var," dedi Arya inatla. “Ara sıra bizimle birlikte yolculuk etsen görürdün."
“At sü rmekten nefret ediyorum," dedi Sansa hararetli bir şekilde. “Her tarafını toz ve
çamurla doldurup ağrıtmaktan başka bir şeye yaramıyor."
Arya omuz silkti. “Rahat dur, canını yakmaya çalışmıyorum ki," dedi Nymeria’ya. Sansa’ya
dö ndü . “Geçen gü n Boğ az'ı geçerken daha ö nce hiç gö rmediğ im um otuz altı çeşit çiçek
saydım. Mycah da bana bir aslan kertenkelesi gösterdi."
Sansa titredi. Boğ az'ı tam on iki gü nde geçmişlerdi Uçsuz bucaksız bir bataklığ ın tam
ortasından geçen daracık bir patikada yok almak zorunda kalmışlardı. Sansa bu yolculuğ un
her dakikasından nefret etmişti. Hava nemli ve yapış yapıştı. Yol o kadar dardı ki, geceleri
doğ ru dü zgü n kamp bile kuramamışlardı. Bataklığ a yarı gö mü lmü ş ağ açların sık dallan
etralarının sarmıştı. Dalların ü zerleri soluk renkli iğ renç mantarlarla doluydu Bataklığ ın
ü zerinde yü zen kocaman renkli çiçekler vardı ama yanılıp birini koparmaya kalkarsan
bataklığ ı gö mü lü p kaybolman an meselesiydi. Ağ açlarda sinsice bekleyen yılanlar vardı. Aslan
kertenkeleleri, dişleri ve gö zleri olan siyah kü tü kler misali yarıya kadar bataklığ a gö mü lü
yüzüyordu.
Bunların hiçbiri Arya’yı durduramazdı elbette. Bir gü n at kişnemesini anımsatan
sırıtmasıyla geldi. Saçları karmakarışık, ü stü başı çamur içindeydi. Babasına bir demet yeşil
ve mor çiçek uzattı. Sansa, babasının Arya ya kızacağ ını ve soylu bir hanımefendi gibi
davranması gerektiğ ini hatırlatacağ ını ummuştu ama babası teşekkü r edip Arya’ya sarıldı.
Babasının bu tavırları Aryayı daha da cesaretlendiriyordu.
Topladığ ı mor çiçeklere zehir öpücüğü dendiğ i anlaşıldı daha sonra. Arya'nın kollan çiçeğ in
zehirliyle kabardı. Sansa bunun iyi bir ders olacağ ını dü şü nmü ştü ama ne fayda. Ertesi gü n,
cahil bir kö ylü kadını gibi, kahkahalar atarak kollarını çamura kapladı Arya. Arkadaşı Mycah,
çamurun kaşıntıyı keseceğ im sö ylemişe çü nkü . Kollan ve omuzlan morluklarla doluydu
ü stelik. Arya yatmak için geceliğ ini giyerken gö rmü ştü Sansa. Kollarını o kadar morartmayı
nasıl becermişti, bir tek yedi tanrılar bilirdi.
Arya hâ lâ Nymeria'nın tü ylerini temizliyordu. Gü neye giden yolda gö rdü klerini anlatmaya
devam etti. “Geçen hafta perili bir gö zetleme kulesi gö rdü k. Ondan ö nceki gü n vahşi bir at
sü rü sü nü kovaladık. Nymeria’nın kokusunu aldıklarında nasıl koşuşturmaya başladıklarını
gö rmeliydin.” Nymeria yine kıpırdanmaya başladı. “Kımıldama işte. Daha diğ er yanını
temizleyeceğim. Çamur içinde kalmışsın." diye kızdı Arya.
“Kafileden ayrılman yasak, babam öyle söylemişti," diye hatırlattı Sansa.
Arya omuz silkti. "Çok uzağ a gitmedim zaten. Hem Nymeria da yanımdaydı. Her zaman
uzaklaşmıyorum hem. Bazen arabaların yanında yol alıyorum ve insanlarla sohbet ediyorum.
Bu da çok eğlenceli.”
Aryanın sohbet etmekten hoşlandığ ı insanlın tanıyordu Sansa Şö valye yaverleri, seyisler,
hizmetçi kızlar, ihtiyar adamlar, çıplak çocuklar ile soyları belirsiz ve dedikleri anlaşılmaz
hü rsü variler Arya herkesle arkadaşlık edebiliyordu. Mycah en beterleriydi. Bir kasabın
oğ luydu, on ü ç yaşındaydı, yabanıydı. Et arabasında uyuyor, leş gibi mezbaha kokuyordu.
Çocuğ un gö rü nü şü bile Sansa'nın midesinin kalkmasına yetiyordu ama Arya onun
arkadaşlığını ablasının arkadaşlığına tercih ediyordu.
Samanın sabrı tü kenmek ü zereydi. “Benimle gelmek zorundasın," dedi sertçe. “Rahibe
Mordane seni bekliyor."
Arya duymazdan geldi Nymeria’nın tü ylerini temizlerken seri bir hareket yapınca hayvan
homurdanarak geri kaçtı. “Buraya geri gel'" dedi. Arya.
‘Limonlu kek ve çav ikram edilecek" dedi Sansa. Tam bir yetişkin ve akıllıca konuşuyordu.
Sansa eğildi, bacağına sürtünen Leydi'nin kulaklarını hayvanın hoşlandığı şekilde okşadı
Leydi oturarak Arya'nın. Nymeria’nın peşinde koşmasını izlemeye başladı “Leş gibi kokan
yaşlı bir atın üstünde terleyip sağım solunu morartmayı, kuş tüyü yastıklara uzanıp kraliçeyle
kek yemeye tercih ediyorsun Neden böyle yapıyorsun Arya.” diye sordu.

“Kraliçeyi sevmiyorum," dedi Arya umursamazca. Sansa’nın nefesi tutuldu. Arya'nın bö yle
bir şey sö ylemeye cesaret ettiğ ine inanamıyordu. Arya zırvalamaya devam etti. “Nymeria’yı
yanıma almama da izin vermiyor,” dedi ve kurt yavrusunu kovalamaya devam etti. Nymeria
tetikte izliyordu Arya’yı.
“Saray arabasına kurt alınmaz." dedi Sansa. “Prenses Myrcella’nın kurtlardan korktuğ unu da
biliyorsun.”
“Myrcella tam bir sü t çocuğ u." Arya, Nymeria’yı boynundan yakaladı ama kemerindeki
fırçayı çıkarıp tü ylerine değ dirdiğ i anda bir hamle yaparak tekrar kurtuldu hayvan. Arya
sinirlendi. Elindeki fırçayı yere attı ve. “Kötü kurt.” diye bağırdı Nymeria’nın arkasından.
Sansa gü lü msemesine engel olamadı. Barınak başı, hayvanların, sahiplerine çektiklerini
sö ylemişti ona bir zamanlar. Leydi’ye haifçe sarıldı. Kurt nazikçe yanağ ını yaladı. Sansa
gü ldü . Sesini duyan Arya arkasını dö nerek ikisine baktı. “ne dediğ in umurumda değ il, ben at
sırtında yolculuk ediyorum." Ata benzeyen uzun suratındaki inadı gö rdü Sansa. Bu ifade.
Arya'nın söylenen her şeyin tersini yapacağı anlamına geliyordu.
“Tanrılar şahit ki bazen tam bir çocuk gibi davranıyorsun Arya." dedi. "Ben de yalnız
giderim, bö ylesi çok daha iyi olur Bü tü n limonlu keki Leydi’yle birlikte yeriz. Sensiz çok daha
iyi vakit geçireceğimizden eminim.”
Dö nü p gitmek ü zereyken Arya’nın bağ ırdığ ını duydu. “Senin de Leydi’yi gö tü rmene izin
vermeyecekler.” dedi ve Nymeria'nın arkasından koşarak uzaklaştı. Sansa cevap verecek vakit
bulamamıştı.
Kendisini yalnız ve aşağ ılanmış hissederek. Rahibe Mordane’in beklediğ i hana doğ ru
yü rü meye başladı. Leydi onu takip ediyordu. Gö zlen yaşlarla dolmuştu, uzun yolu tercih etti. O
her şeşin iyi ve gü zel olmasını istiyordu sadece. Tıpkı şarkılarda olduğ u gibi. Arya neden
Prenses Myrcella gibi tatlı, nazik ve zarif olamıyordu? Öyle bir kız kardeşi olmasını çok isterdi.
Sansa, iki yıl arayla doğ muş iki kız kardeşin nasıl bu kadar farklı insanlar olduğ unu
anlayamıyordu. Arya, ağ abeyleri Jon gibi bir piç olsaydı her şey daha kolay olurdu. Jon’a
benziyordu zaten. Leydi annesinin soylu ö zelliklerinden hiçbiri Arya'da yoktu. Jon’un
annesinin halktan bir kadın olduğ unu duymuştu Sansa küçük bir kızken, yaratıkların gerçek
kız kardeşini çalarak Aryaca değ iştirmiş olabileceğ ini dü şü nmü ş ve annesine sö ylemişti
bunu. Annesi gü lerek hayır demişti. Arya onun kızıydı ve Sansa’nın ö z kardeşiydi. Kanının
kanıydı. Annesinin yalan söylemesi için bir sebep olmadığına göre anlattıkları doğru demekti.
Kampın ortasına vardığ ında bü tü n gerginliğ ini unuttu. Kraliçenin arabasının etrafı bir
kalabalıkla çevriliydi. I nsanların heyecanlı konuşmaları an vızıltıları gibi duyuluyordu.
Arabanın kapılan açıktı. Kraliçe ahşap basamakların ü stü nde durmuş, aşağ ıdaki birine
gü lü msü yordu. “Konsey bize bü yü k bir onur bahşetti değ erli Lordlarım." dediğ ini duydu
Sansa.
“Neler oluyor?" diye sordu tanıdığı bir yavere.
"Konsey, yolun geri kalanında kaileye eşlik etmeleri için Kral Toprakları'ndan sü varileri
yollamış, krala tazim muhafızları,” diye cevapladı adam.
Sansa gelenleri gö rmek için can atıyordu. Kalabalığ ın arasında kendisine yol açmak için
Leydi’yi ö nü nde yü rü tmeye başladı. Ulu kurdu gö ren insanlar hemen kenara çekiliyordu.
Arabaya yaklaştığ ında, kraliçenin ö nü nde diz çö kmü ş olan iki şö valyeyi gö rdü . Şö valyelerin
muhteşem zırhları gözlerini kamaştırdı.
Şö valyelerden biri, gü mü ş tokaları gü neşte parıldayan, yeni yağ mış kar kadar beyaz, mineli
pullarla işlenmiş ö rgü bir zırh giymişti. Miğ ferini çıkardığ ında adamın saçlarının zırhı kadar
beyaz olduğ unu gö rdü Sansa. Yaşlıydı ama son derece gü çlü ve zarif gö rü nü yordu. Kral
Muhafızlarına has saf beyaz pelerin omuzlarından aşağı sarkıyordu.
Diğ er şö valye yirmili yaşlarındaydı. Zırhı koyu orman yeşiliydi. Sansa'nın hayatı boyunca
gö rdü ğ ü en yakışıklı adamdı. Uzun ve sağ lam yapılıydı. Simsiyah saçları omuzlarına
dü şü yordu Yü zü kusursuzca tıraş edilmişti. Zırhıyla aynı renk yemyeşil gö zlerinin içi
gülüyordu. Kolunun altında, geyik boynuzlu alan miğferi parlıyordu
Sansa ilk bakışta ü çü ncü yabancıyı gö rmemişti. O diğ erleri gibi dizlerinin ü zerinde değ ildi.
Kenarda, atların yanında duruyor, kraliçeyi ve şövalyeleri izliyordu. Yüzü çiçek bozuğuydu.
Gö zlen iyice gö z çukurlarına kaçmıştı ve elmacık kemikleri içeri doğ ru gö çmü ştü . Yaşlı değ ildi
ama kulaklarının arkasından çıkan saçlarından başka saç yoktu kafasında. Onlar da bir kadın
saçı kadar uzundu. Zırhı, kaynatılmış deri ü zerine geçirilmiş ö rgü zincirden yapılmıştı. Rengi
çelik grisiydi. Gö sterişsiz, sade zırhın uzun zamandır kullanıldığ ı belliydi. Sırtına astığ ı
kılıcının kabzası omzunun ü zerinden gö rü nü yordu. Kılıç belinde taşıyamayacağ ı kadar
uzundu.
“Kral ava çıktı ama dö ndü ğ ü nde sizleri burada gö rmekten bü yü k memnuniyet duyacaktır."
diyordu kraliçe ö nü nde diz çö kmü ş iki şö valye. Sansa gö zlerini ü çü ncü adamdan
ayıramıyordu. Adam bakışlarının ağ ırlığ ını hissetmiş olmalıydı. Kafasını ağ ır ağ ır çevirip
Sansa’ya baktı. Leydi hırladı. Sansa Stark’ın içini, o Arya kadar hiç hissetmediğ i bir dehşet
duygusu doldurdu. Bir adım geri gitti ve birine çarptı.
Gü çlü kollar Sansa'yı omuzlarından yakaladı. Sansa ö nce onu tutanın babası olduğ unu sandı
ama kalasını kaldırıp baktığ ında Sandor Clegene’in yanık yü zü nü ve alaycı bir gü lü msemeyle
çarpılmış dudaklarını gördü. “Titriyorsun kızım." dedi. “Seni bu kadar çok mu korkutuyorum?"
Korkutuyordu. Adamın ateşle mahvolmuş yü zü nü gö rdü ğ ü ilk andan beri korkuyordu bu
adamdan ama şu anda, diğ erinden korktuğ unun yarısı kadar bile korkmuyordu Sandor
Clegane’den. Geriye doğ ru bir adım atıp adamın kollarından kurtuldu. Tazı gü lü yordu. Leydi,
adamla arasına girdi, uyan yapar gibi hırlamaya başladı. Sansa kurda sarılmak için dizlerinin
ü zerine yere çö ktü . I nsanlar etrafında toplanmaya başlamıştı. Ağ ızları açık Sansa’ya
bakıyorlardı. Sansa kıkırdamalarını duyabiliyordu.
“Bir kurt," dedi adamın biri. “Yedi Cehennem! Bu bir ulu kurt." dedi bir diğ eri. “Kampta ne
işi var bunun?" diye sordu başka bir adam. Tazı, çatallı sesiyle cevap verdi. “Starklar bunları
sü tanne olarak kullanıyor." Sansa, iki yeni şö valyenin de kendisine ve Leydi’ye baktıklarını
fark etti. Kılıçları ellerindeydi. Sansa korkmuş ve utanmıştı. Gözleri yaşlarla doluydu.
Kraliçenin sesini duydu. “Joffrey, onun yanına git." ve prens gelmişti.
"Onu rahat bırakın." dedi Joffrey. Siyah deri ve mavi yü nlü elbisesi, gü neşin altında uç gibi
parlayan sarı saçlarıyla çok yakışıklı gö rü nü yordu. Sansa ya elini uzattı ve ayağ a kalkmasına
yardım etti “Ne oldu tatlı Leydim? Neden korktunuz? Siz» kimse incitemez. Kılıçlarınızı
hemen kaldırın, hepiniz. Bu ulu kurt leydimin evcil hayvanıdır, hepsi bu. Ve sen Tazı, hemen
uzaklaş. Nişanlımı korkutuyorsun."
Sadık Tazı saygıyla eğ ildi ve kalabalığ ın arasında sessizce kayboldu Sansa dengede
durmakta zorluk çekiyordu. Kendisini aptal gibi hissediyordu. O Kışyarı’ndan bir Stark’tı.
Soylu bir hanımefendiydi ve bir gü n kraliçe olacaktı. “Beni korkutan Tazı değ ildi tatlı
prensim." diye açıklamaya çalıştı. “Diğeriydi."
İki yabancı şövalye birbirine baktı. “Payne mi?" diyerek güldü yeşil zırhlı şövalye.
Beyaz zırhlı yaşlı şö valye nazik bir ses tonuyla konuştu. “Sö r I lyn zaman zaman beni bile
korkutur leydim. Dehşet verici bir siması vardır," dedi.
"Tam da olması gerektiğ i gibi." dedi arabadan inmiş olan kraliçe Kalabalık kenarlara çekilip
kraliçe için yol açıyordu. “Eğ er hainler Kral Adaleti'nden korkmuyorsa, gö reve yanlış adam
atamışsınız demektir."
Sansa sonunda konuşabilecek gü cü buldu. “Kesinlikle doğ ru adamı atamışlar Majesteleri."
dedi ve etrafındaki kalabalıktan bir kahkaha tufanı yükseldi.
"Çok iyi sö yledin çocuğ um.’ dedi beyazlar içindeki yaşlı şö valye "Tam Eddard Stark’ın kızına
uygun konuştun. Adetlere uygun tanışma fırsatı bulamamış olsak da sizi tanımaktan şeref
duydum Ben Kral Muhafızları'ndan Sör Barristan Selmy." Eğildi
Sansa bu adı biliyordu. Rahibe Mordane’in yıllar boyunca ona ö ğ rettiğ i bü tü n nezaket
kuralları teker teker aklına geliyordu şimdi “Kral Muhafızları Lord Kumandanı. Kral Robert'ın
ve bir ö nceki kral Aerys Targaryen’ın danışmanı, şeref bana aittir yü ce şö valye. Uzak kuzeyde
bile, ozanlar Cesur Barristan adına övgüler dizer "
Yeşil zırhlı şö valye tekrar gü ldü . “Yaşlı Barristan demeliydin. Ona bö yle gü zel iltifatlar etme
çocuğ um, kendisini yeterince beğ eniyor zaten." Sansa’ya gü lü msedi. “Şimdi kurt kız, eğ er
benim adımı da bö yle kolaylıkla sö yleyebilirsen. Kral Eli'mizin kızı olduğ una kesinlikle ikna
olacağım."
Sansa’nın yanında duran Joffrey gerilmişti. “Nişanlımla nasıl konuştuğ unuza dikkat edin,"
dedi.
Sansa, prensin ö kesini yatıştırmak için, “Cevap verebilirim." dedi aceleyle. Yeşil zırhlı
şö valye gü lü msedi. “Miğ ferinizde altın geyik boynuzu var lordum. Erkek geyik kraliyet
hanedanının armasıdır. Kral Robert’ın iki erkek kardeşi var. Fevkalade genç olmanızı hesaba
katarsak, siz Renly Baratheon olmalısınız. Fırtına Burnu Lordu ve kralın danışmanı Renly
Baratheon. İşte adınızı söyledim."
Sö r Barristan gü ldü . “Fevkalade genç olmasını hesaba katarsak, o ancak havalı zü ppe
olabilir, ben böyle diyorum."
Kalabalıktan bir kahkaha yü kseldi, kahkaha fırtınasını Lord Renly’nin kendisi başlatmıştı.
Birkaç dakika ö nceki gerginlik kaybolmuştu ve Sansa kendisini rahat hissediyordu... ta ki Sö r
I lyn Payne ö nü ndeki iki adamı omuzlarından itip, gü lmeyen suratıyla karşısına dikilene dek.
Tek kelime etmeden duruyordu. Leydi dişlerini gö sterip homurdanmaya başladı. Sansa eliyle
hafifçe hayvanın başına dokundu. “Eğer sizi gücendirdiysem özür dilerim Sör İlyn." dedi.
Bir cevap bekliyordu ama adam konuşmadı. Cellâ t, ö nce elbiselerini, ardından elbiselerinin
altındaki tenini soyup, ruhunu çırılçıplak bırakıyormuşçasına Sansa’ya bakıyordu. Hiç ses
çıkarmadan arkasını dönüp uzaklaştı.
Sansa bir şey anlamamıştı. Prense dö ndü . “Yanlış bir şey mi sö yledim Majesteleri? Benimle
neden konuşmadı?"
“Sö r I lyn son on dö rt senedir pek konuşkan bir adam değ il." dedi Lord Renly haif bir
gülümsemeyle.
Joffrey amcasına tiksinti dolu gö zlerle baktı ve Sansa’nın elini avuçlarına aldı. “Aerys
Targaryen dilini sıcak bir kerpetenle kestirmiş." dedi.
"Fakat kılıcıyla herkesten daha iyi konuşur," diye lafa karıştı kraliçe. Zarafetle gü lü msedi.
“Sansa, kral ve baban dö nmeden ö nce saygıdeğ er danışmanlarla konuşmamız gereken ö nemli
konular var. Myrcella ile olan gezimizi ü zü lerek ertelemek zorundayım, lü tfen sevgili kız
kardeşine özürlerimi ilet. Joffrey, belki sen benim yerime konuğumla ilgilenebilirsin bugün."
"Benim için zevktir anne." dedi Joffrey resmi bir tonla. Sansa’nın koluna girerek onu
arabadan uzaklaştırdı. Sansa’nın ruhu uçuyor gibiydi. Prensiyle bü tü n bir gü n geçirecekti.
Taparcasına
Joffrey’ye baktı. Nasıl da cesur, diye dü şü ndü . Sansa’yı Sor I llyn'den ve Tazıdan kurtarışı tıpkı
şarkılardaki hikâ yelere benziyordu Ayna Kalkanlı Serwyn’in, Prenses Daeryssa’yı devlerden
kurtarışı ya da Ejderha Şö valyesi Prens Aemon’ın, Kraliçe Naerys'ı Sö r Morgil şeytanının
iftiralarına karşı savunması gibiydi.
Prensin elinin, kotuna dokunuşu kalp atışlarını hızlandırdı. "Ne yapmak istersiniz leydim?"
diye sordu Joffrey.
Sadece seninle olmak, diye geçirdi içinden Sansa ama “Siz ne yapmak isterseniz." diye cevap
verdi.
Joffrey bir an düşündü. “At binelim mi?"
"At sürmeye bayılırım'" dedi Sansa.
Joffrey şanlarında yü rü yen Leydi’ye baktı. “Kurdunuz atlın korkutuyor ve siz dc benim
köpeğimden korkuyorsunuz. İkisini de burada bırakalım ve baş başa gidelim, ne dersiniz?"
Sansa tereddü t etti. "Nasıl isterseniz." dedi kafası karışmış halde "Leydi’yi bir yere
bağlayabilirim ama ben sizin bir köpeğiniz olduğunu bilmiyordum.'
Joffrey güldü. "Aslında annemin köpeği. Beni korumakla görevli, koruyor da." dedi
"Ah, Tazı'dan bahsediyorsunuz." Daha ö nce anlayamadığ ı için kendine kırdı. Eğ er bö yle aptal
görünürse Prens asla âşık olmazdı ona "O olmadan uzaklaşmak güvenli olur mu?"
Joffrey bu sorudan rahatsız olmuş gibiydi. “Korkmanıza gerek yok leydim." dedi. "Ben
yetişkin bir erkek sayılırım ve kardeşleriniz gibi tahta kılıç kullanmıyorum. Kavgada ihtiyacım
olan tek şey budur." Kılıcını kınından çıkarıp Sansa’ya gösterdi. On iki şaşında bir çocuğun
ellerine göre yapılmış, parlak mavi çelikten, lalede davulmuş çift kenarlı bir kılıçtı. Kabzasının
tutma sen den ve baş kısmı akından bir aslan kalasıydı. Sansa kılıca hayranlıkla baktı. Joffrey
şimdi memnun şekilde gülümsüyordu.” Aslan Dişi." Dedi.
Ulu kurdu ve Tazı'yı arkalarında bırakıp, yanlarına sadece Aslan Dişi’ni alarak. U ç Dişli
Mızrak'ın kuzey kıyısı boyunca, doğuya doğru yol aldılar.
Şahane bir gü ndü . Bü yü lü bir gü ndü . Hava ılıktı ve muhteşem çiçek kokularıyla ağ ırlaşmıştı
Buradaki ormanlar Sansa'nın kuzeyde hiç gö rmediğ i zarif ağ açlarla doluydu. Prens Joffrey,
rü zgâ r gibi bir sü vari atına biniyordu. Atı o kadar hızlı koşturuyordu ki Sansa kendi bindiğ i
kısrakla ona yetişmekte zorlanıyordu. Nehir kenarındaki mağ araları keşfettiler, bir gö lge
kedisini yuvasına kadar takıp ettiler. Acıktıklarında, bacasından duman tü ten bir orman
karakoluna girdiler Joffrey karakoldakilere prensleri ve prenslerinin nişanlısı için yemek ve
şarap getirmelerim emretti. Nehirden taze tutulmuş alabalık yediler. Sansa daha ö nce hiç
içmediğ i kadar şarap içmişti. "Babanı sadece ziyafetlerde tek bir kadeh şarap içmeme izin
verir." diye itiraf etti.
“Benim nişanlım dilediğ i kadar şarap içebilir. ’ dedi Joffrey. Sansa'nın kadehini tekrar
doldururken.
Yemekten sonra daha ağ ır yol almaya başladılar Joffrey. Sansa için şarkılar sö yledi. Sesi gü r,
yü ksek ve tatlıydı. I çtiğ i şarap yü zü nden hatifçe dö nü yordu Sansa'nın başı “Artık geri
dönmemiz gerekmiyor mu?" diye sordu.
“Birazdan." dedi Joffrey. “Savaş meydanı biraz ileride, nehrin kıvrıldığ ı yerde. Babam.
Rhaegar Targaryen'ı tam orada oldurmuş. Gö ğ sü nü ezmiş, hem de zırhının ü stü nden Joffrey
hayali bir savaş baltasını havada sallıyor, Sansa'ya nasıl olduğ unu anlatmaya çalışıyordu.
“Sonra davım Jaime yaşlı Aerys'ı öldürmüş ve babam kral olmuş. Bu ses de ne böyle?"
Sesi Sansa da duymuştu. Ormanın içimle bir yerden, ahşap takırtısına benzeyen bir ses
geliyordu, "Tak, tak, tak. “Bilmiyorum." dedi Ses onu tedirgin etmişti. "Joffrey, lü tfen geri
dönelim."
“Ne olduğ unu gö rmek istiyorum." dedi Joffrey ve atım sesin geldiğ i tarafa doğ ru sü rdü .
Sansa’nın onu takıp etmekten başka seçeneğ i yoktu. Yaklaştıkça sesler aitti ve seçilebilir oldu
Ahşabın ahşaba vurduğu anda çıkan sese, ağır solunu seslen ve homurtular karıştı.
"Burada binleri var." dedi Sansa korkuyla. Ulu kurdunun yanında olmasını istedi.
"Yanımda gü vendesin." dedi Joffrey. Aslan Dişi'ni kınından çıkardı. Çelik kılıç deri kınından
çekilirken çıkan ses Sansa'yı titretti. “Buradan." dedi, atını ağaçların arasına sürerken.
Biraz ileride, nehre bakan bir dü zlü kte, şö valyecilik oynayan bir erkek ve kız çocuğ u çıktı
karşılarına. Tahta kılıçlarla dö vü şü yorlardı. Dü zlü kte koşturuyorlar, birbirlerine kılıç
savuruyorlardı. Erkek, kızdan epeyce bü yü ktü , bir baş daha uzundu ve çok daha gü çlü ydü .
Zafer ondan yana gö rü nü yordu. Kız, kirli deriler giyinmiş sıska bir çocuktu. Erkek, kılıç
darbelerini başarıyla karşılıyordu ama hepsini değ il. Kız, bir hamle yaptı. O teki, kılıç darbesini
kendi kılıcıyla karşıladı. Anı bir hareketle kılıcını kızın parmaklarının ü stü ne indirdi. Kız acı
içinde bağırıp kılıcını düşürdü.
Prens Joffrey kahkaha attı. Erkek çocuk şaşkın bir şekilde etrafına bakınıyordu. Prens ve
Sansa’yı gö rdü ğ ü nde kılıcını çimenlere bıraktı Kız, acısını gidermek için eklemlerini emerken
tınlara bakıyordu. Sansa dehşet içinde, "Arya!" diye bağırdı.
"Gidin buradan," diye geri bağırdı Arya. Kızgındı ve gözleri yaş doluydu. “Burada ne
arıyorsun uz? Bizi rahat bırakın."
Joffrey. Arya ya, sonra Sansa’ya, sonra tekrar Arya ya baktı. "Kız kardeşin mi?" Sansa utanç
içinde başıyla onayladı. Joffrey, kızıl saçlı, çilli suratlı hantal çocuğu inceledi. "Peki, sen kimsin
çocuk?" diye sordu. Karşısındaki çocuk Joffrey’den büyük olmasına rağmen, prens tam bir
yetişkin tonuyla konuşmuştu.
"Mycah." diye mırıldadı çocuk Prensi tanımıştı, gözlerini kaçırdı. “Lordum." diye ekledi.
"Kasabın oğlu." dedi Sansa.
“O benim arkadaşım." dedi Arya sert bir şekilde.
"Şövalye olmak isteyen bir kasap oğlu, öyle mi?" Joffrey elinde kılıcıyla atından indi
"Kılıcını yerden al kasabın oğlu." dedi. Gözleri parlıyordu. Çok eğlendiği belindi "Bakalım bir
şövalye olacak kadar iyi misin
?
"
Mycah korkudan donmuş halde duruyordu.
Joffrey çocuğ a doğ ru yü rü dü . “Kılıcını al dedim. Yoksa sadece kü çü k kızlarla mı
dövüşüyorsun?"
“O istemişti lordum. O istemimi.' Sansa, Arya ya bakınca çocuğ un doğ ru sö ylediğ im
anlamıştı ama Joffrey anlayacak halde değ ildi. Şarap yü zü nden iyice vahşileşmişti. “Kılıcını
yerden alacak mısın?"
Mycah kafasını salladı. "Bu sadece bir sopa lordum. Sadece bir sopa."
“Ve sen de sadece kasabın oğ lusun, bir şö valye değ il." Joffrey. Aslan Dişi'ni kaldırdı ve kılıcı
çocuğ un elmacık kemiğ ine, tam gö zü nü n altına dayadı. Kasabın oğ lu yaprak gibi titriyordu.
“Vurduğ un kız benim soylu nişanlımın kız kardeşidir. Bunu biliyor muydun?" Kılıcın dayalı
olduğu yerdeki etten kan sızmaya ve çocuğun yüzünden aşağı süzülmeye başladı
“Dur!" diye çığlık attı Arya.
Sansa korkmuştu. “Sen karışma Arya." dedi.
“Korkma ona zarar vermeyeceğ im... fazla zarar vermeyeceğ im." dedi Joffrey gö zlerini
Mycah'tan hiç ayırmadan.
Arya sonunda hamle yaptı.
Sansa kısrağ ından hemen indi ama yetişememişti. Arya tahta kılıcı iki eliyle birden bü tü n
gü cü yle savurdu. Tahta kılıç prensin kafasının arkasında ikiye ayrılırken sert bir ses çıkardı.
Her şey bir anda, Sansa'nın dehşet dolu gö zlerinin ö nü nde oldu. Joffrey kü fü rler saydırarak
arkasını dö ndü . Mycah ağ açlara doğ ru koşabildiğ ince hızlı kaçtı. Arya prense bir darbe daha
savurdu ama bu kez darbeyi Aslan Dişi'yle karşıladı Joffrey Kırık tahta kılıç Arya'nın elinden
uçtu. Joffrey’nin kafası kanlar içindeydi. Gö zlerinden alevler çıkıyordu. Sansa titriyordu.
“Hayır! Hayır durun. Durun diyorum. I kiniz de durun Her şeyi mahvediyorsunuz." diye
bağ ırıyordu ama onu duyan yoktu. Arya yerden iri bir taş aldı ve Joffrey'nin kafasına fırlattı
ama taş Joffrey'nin atına denk geldi. Sü vari atı acıyla kişnedi ve Mycah'ın arkasından, dö rtnala
ormanın içine doğ ru koşmaya başladı. “Durun, durun artık'." diye çığ lıklar atıyordu Sansa.
Joffrey, kılıcıyla Arya'ya doğ ru bir hamle yaptı. Bağ ırıyor, korkunç kü fü rler ediyordu. Arya geri
kaçtı. Artık korkmuş gö rü nü yordu. Joffrey kızın peşini bırakmadı. Sonunda kızı yakalayıp bir
ağ acın gö vdesine bastırdı. Sansa ne yapacağ ını bilmiyordu. Gö zleri ağ lamaktan kö r olmuş bu
halde, çaresizce onlara bakıyordu.
Aniden gri bir gö lge geçti Sansa'nın yanından. Nymeria gelmişti. Joffrey’nin ü zerine atladı.
Kılıç tutan koluna dişlerini geçirdi Kılıç Joffrey'nin elinden dü ştü . Ulu kurt, prensi yere çıktı ve
çimenlerin ü rerinde yuvarlanmaya başladılar. Kurt hırıltılar çıkarıyor, prens acı içinde
bağırıyordu. “Alın şunu üzerimden, alın!"
Arya’nın sesi havada kamçı gibi yankılandı. " Nymeria!"
Ulu kurt, Nymeria’yı bıraktı ve Arya'nın yanına gitti. Prens inleyerek, yaralı kolunu tutmuş
halde çimenlerin arasında yatıyordu. Elbiseleri kan içinde kalmıştı. "Sana zarar vermedi...
fazla vermedi," dedi Arya Aslan Dişi'ni dü ştü ğ ü yerden aldı. Elinde kılıçla Joffrey'nin başına
dikildi.
Joffrey korku dolu bir çığlık attı. "Hayır." dedi. "Bana zarar verme. Anneme söylerim"
“ONU RAHAT BIRAK" DIYE BAĞIRDI SANSA KIZ KARDEŞINE.
Arya dö nerek kılıcı bü tü n gü cü yle havaya savurdu. Mavi çelik gü neş ışığ ıyla parıldayarak
nehrin sularına gömüldü. Joffrey inledi Arya, peşinde Nymeria’yla birlikte atına doğru koştu.
Onlar gittikten sonra Sansa. Joffrey'nin yanına geldi. Prensin gözleri acıdan kapanmıştı.
Yanına oturdu. "Joffrey." diyerek ağladı.” Ah Sana ne yaptılar böyle. Sana neler yaptılar. Zavallı
prensim sakın korkma Şimdi karakola gideceğim ve senin için vardım getireceğim. " Elini
prensin saçlarına götürdü ve hafifçe okşadı.
Prensin gö zleri açıldı. Gö zlerinde tiksinti ve aşağ ılamadan başka hiçbir şey yoktu “Git
öyleyse." dedi ve yüzüne tükürdü. "Sakın dokunma bana."

EDDARD
"Onu buldular lordum!”
Ned heyecanla ayağa kalktı. “Bizim adamlar mı, yoksa Lannisterlar mı?”
“Jon bulmuş,” diye yanıtladı Kâhya Vayon Poole. “Zarar görmemiş.”
“Tanrılara şü kü r.” dedi Ned. Bü tü n adamları tam dü rt gü ndü r Arya’yı arıyordu. Kraliçenin
adamları da avdaydı. “Nerede peki? Jory Ve onu hemen buraya getirmesini söyleyin."
“U zgü nü m lordum.” dedi Poole. "Kapıda bekleyenler Lannister adamlarıydı ve Jory kızı
getirir getirmez kraliçeye haber verdiler. Kralın huzuruna götürüldü."
“Kahrolası kadın!” dedi Ned kapıya doğ ru yü rü rken. "Sansa’yı bulun ve kabul salonuna
getirin. Onun sö yleyeceklerini de dinlememiz gerek.” Kulenin merdivenlerini ö keyle inmeye
başladı. I lk ü ç gü n aramaları o yö netmişti ve bir saat bile uyumamıştı. Bu sabah kalbi ö yle
bü yü k bir acıyla dolmuştu ki adım atmaya mecali kalmamıştı. Ama şimdi duyduğ u ö ke bü tü n
gücünü geri getirmiş gibiydi.
Kalenin avlusunu geçerken adamlar ona sesleniyordu ama Ned hepsini duymazdan geldi.
Aceleyle yü rü yordu. I çinden koşmak geliyordu ama o Kral Eli’ydi ve sakinliğ ini korumak
zorundaydı. Onu izleyen gö zlerin farkındaydı ne yapacağ ını merak eden insanların fısıltıları
kulağına geliyordu.
Kale. U ç Dişli Mızrak’ın atla yarım gü n gü neyinde, kendi halinde bir yapıydı. Nehrin her iki
kıyısında Arya ve kasabın oğ lunu arama çalışmaları sü rerken, kraliyet kailesi kale lordu Sö r
Raymun Darry’nin davetsiz misairi olmuştu. Hoş karşılanan konuklar değ illerdi. Sö r Raymun
kralın barışı altında yaşıyordu ama ailesi U ç Dişli Mızrak’taki mü cadelede Rhaegar’ın ejderhalı
sancağ ı altında savaşmıştı. Sö r Raymun’ın savaş sırasında ö len uç kardeşim ne kendisi ne de
kral unutmuştu Kralın. Darry, Lannister ve Starklar’ın adamları, o kadar kişi için çok kü çü k
olan kaleye tıkışmıştı. Gerilim her geçen gün artıyordu.
Kral, Sö r Raymun'ın kabul salonunu kendisine tahsis etmişti. Ned herkesi orada buldu.
Salon çok kalabalıktı. Fazlasıyla kalabalık olduğ unu dü şü ndü . Robert ve ikisi baş başa kalsalar,
sorunu dostça çözebilirlerdi.
Robert odanın en dibinde, Darry’nin yü ksek koltuğ una yayılmış oturuyordu. Yü zü sıkkındı.
Cersei Lannister ve oğ lu yanındaydı Kraliçe elim oğ lunun omzuna koymuştu. Çocuğ un kolu
hâlâ kalın ipek sargılar içindeydi.
Arya tanı odanın ortasında ayakta duruyordu. Yanında Jory Cassel vardı. Odadaki bü tü n
gö zler kü çü k kızın ü zerindeydi. “Arya!" diye bağ ırdı Ned Kızına koştu. Çizmeleri taş zeminde
sesler çıkarıyordu. Arya babasını gördüğünde bir çığlık attı ve ağlamaya başladı.
Ned bir dizinin ü zerine çö ktü ve kızını kollarının arasına aldı. Arya sarsılarak titriyordu.
“Özür dilerim." diye hıçkırdı. “Özür dilerim. Özür dilerim."
“Biliyorum." dedi Ned. Kollarının arasında kaybolmuş kü çü k kız çok zayıf ve kırılgandı.
Bunca soruna yol açtığına inanmak mümkün değildi. “Bir yerine bir şey oldu mu?"
“Hayır," dedi. Yü zü kır içindeydi. Gö zyaşları yanağ ında izler bırakıyordu. “Biraz açım.
Sadece böğürtlen yedim, yiyecek başka bir şey yoktu."
"seni en kısa zamanda doyururuz." dedi Ned. Kralın tanı karşısında ayağ a kalktı. "Bü tü n
bunlar ne anlama geliyor?" diye sordu Gö zlerini salonda gezdirdi. Dost bakışlar arıyordu.
Kendi adamları dışında arkadaşça bakan ancak birkaç insan vardı salonda. Sö r Raymun Darry
hislerini ustalıkla saklıyordu. Lord Renly’nin yü zü nde her anlama gelebilecek yanın bir
gü lü mseme vardı. Sö r Barristan sıkıntılıydı. Geri kalanlar Lannister adamlarıydı ve dü şmanca
bakıyorlardı. Jaime Lannister ve Sandor Clegane'in hâ li U ç Dışlı Mızrak'ın kuzeyinde arama
yapıyor olmaları iyiydi. “Neden kızımın bulunduğ u bana haber verilmedi Neden ö nce bana
getirilmedi?" diyerek kükredi Ned. Sesi taş duvarlarda yankılanıyordu.
Ned, Robert'a hitaben konuşmuştu ama cevap veren Cersei Lannister oldu. Kralınla bu
tonda konuşmaya nasıl cesaret edersin?"
Kral bağ ırdı. “Sessiz ol kadın!" Koltuğ unda doğ ruldu. “U zgü nü m Ned. Amacım kü çü k kızını
korkutmak değildi. Onu hemen buraya getirip şu işi çabucak çözmek akıllıca göründü."
“Hangi işmiş bu?” diye buz gibi bir sesle sordu Ned.
Kraliçe bir adım ö ne çıktı. “Sorduğ un sorunun cevabını gayet iyi biliyorsun Stark." dedi. “Bu
senin kızın ve kasap arkadaşı oğ luma saldırdı. Kızının hayvanı, oğ lumun kolunu koparmaya
çalıştı"
“Bu doğ ru değ il." diye bağ ırdı Arya. “Sadece biraz ısırdı çü nkü Joffrey Mycah'a zarar
veriyordu."
"Joff bize olanları anlattı." dedi Kraliçe. “Sen ve kasap arkadaşın, Joff 'a sopalarla vururken,
kurdunu oğlumun üzerine salmışsın."
"Hayır, böyle olmadı," dedi Arya. Tekrar ağlamak üzereydi. Ned elini kızının omzuna koydu.
“Evet, bö yle oldu. U çü birden bana saldırdı. Bu kız Aslan Dişi'ni nehre attı." dedi prens. Ned,
çocuğun konuşurken Arya’ya bakamadığını fark etmişti.
“Yalancı!" diye bağırdı Arya.
“Kes sesini!" dedi Joffrey.
“Yeter!" diye gü rledi kral. Koltuğ undan kalkmıştı, sesi ö keliydi. Salona sessizlik çö ktü .
Arya'ya baktı. “Şimdi çocuğ um, bana neler olduğ unu anlatacaksın. Hepsini. Hiç yalan
sö ylemeden. Krala yalan sö ylemek çok bü yü k bir suçtur." Dö nü p oğ luna baktı. “Daha sonra da
senin sıran gelecek. O zaman kadar çeneni kapalı tutacaksın."
Arya hikâ yesini anlatırken Ned kapının açıldığ ını duydu. Vayon Poole, Sansa’yı getirmişti.
Arya konuşurken sessizce salonun kenarında beklediler. Arya, Joffrey’nin kılıcını nehre attığ ı
bö lü mü anlatırken. Renly Baratheon gü lmeye başladı. Kral kızmıştı. “Sö r Barristan, lü tfen
sevgili kardeşim kendi kahkasında boğulmadan önce onu dışarı çıkarın." dedi.
Lord Renly gü lmekten soluksuz kalmış halde. “Ağ abeyim nezaket gö steriyor, kapıyı kendim
bulabilirim," dedi. Joffrey'nin ö nü nde bir reverans yaptı. “Belki daha sonra, sıçan
bü yü klü ğ ü ndeki dokuz yaşında bir kızın, elindeki bir sopayla sizi nasıl alt ettiğ ini ve kusursuz
kılıcınızı nehre nasıl attığ ını bana anlatırsınız prensim." Salondan çıktı, kapı arkasından
kapanırken. “Aslan Dişi." dediğini ve bir kahkaha daha attığını duydu Ned.
Prens Joffrey olanları kendi ağ zından anlatmaya başladığ ında yü zü bembeyazdı. Anlattığ ı
hikâ ye Arya'nın anlattığ ından çok farklıydı Konuşması bittiğ inde kral koltuğ undan ağ ır ağ ır
kalktı Orada olmayı hiç istemediğ i belliydi. “Yedi Cehennem." dedi. “Ben bü tü n bunlardan ne
sonuç çıkaracağım. Biri başka bir hikâye anlatıyor, diğeri başka."
"O gü n orada olan biri daha vardı." dedi Ned. “Sansa, buraya gel." Ned Arya'nın kaybolduğ u
gün. Sansa’dan bütün hikâyeyi dinlemişti. Gerçeği biliyordu. "Bize neler olduğunu anlat."
Bü yü k kızı tereddü tlü adımlarla salonun ortasına geldi. Beyaz dikişli, mavi kadifeden bir
elbise giymişti. Kızıl kahve saçları parlıyordu. Boynuna gü mü ş bir kolye takmıştı. O nce kız
kardeşine, sonra prense baktı. “Bilmiyorum." dedi gözünde yaşlarla. "Hatırlamıyorum. Her şey
o kadar hızlı oldu ki, göremedim..."
"Seni rezil'" diye bağ ırdı Arya. Ablasının ü zerine doğ ru bir ok gibi fırladı Sansa'yı yere yatırıp
yumruklamaya başladı. “Yalancı Yalancı. Yalancı!"
"Arya, dur ~ diye bağ ırdı Ned. Jory. Arya’yı Sansa'nın ü zerinden aldı. Arya hâ lâ tekme
atıyordu. Sansa korkmuştu ve titriyordu ‘Canın yandı mı?" diye sordu Ned. Sansa gö zlerini
Arya’ dan alamıyordu Ned'i duymamıştı.
"Bu kız, o seil kurt kadar yabani." dedi Cersei Lannister. “Robert, bu vahşinin
cezalandırılmasını istiyorum."
"Yedi cehennem!" diye kü fretti Robert. “Cersei şu kıza bir bakar mısın? Kü çü cü k bir çocuk,
ne yapmamı istiyorsun? Sokaklarda kırbaçlatarak dolaştırayım mı? Kahretsin! Çocuk bunlar,
çocuklar kavga eder. Bu mesele kapanmıştır. Kimsede kalıcı bir hasar yok."
Kraliçe öfkeden kudurmak üzereydi. "Joff ömrü boyunca bu vara izleriyle gezecek.’ dedi.
Robert Baratheon oğ luna baktı. “Gezse ne olacak?" diye karşılık verdi. “Belki o izlerden
kendine bir ders çıkarır. Ned, kızını disiplin altına al. Ben de oğluma aynı şeyi yapacağını."
"Seve seve Majesteleri." dedi. Sonunda rahatlamıştı.
Robert salondan ayrılmak için yü rü meye başlamıştı ama kraliçenin işi henü z bitmemişti.
“Peki, oğlumu paramparça etmeye kalkan t* ulu kurda ne olacak?" diye sordu.
Kral durdu, arkasını döndü. “Lanet kurdu unutmuştum." dedi.
Ned. Jory’nin kollarındaki Arya'nın yüzündeki endişeyi görebiliyordu. Jory hemen cevap verdi.
“Ulu kurdun izine rastlayamadık Majesteleri."
Robert bundan memnun olmuş görünüyordu. “Rastlayamadınız mı? İyi o zaman."
Kraliçe sesini yükseltti. “Bana o hayvanın postunu getirene yüz altın ejderha vereceğim."
"Epey pahalı bir postmuş." diye homurdandı Robert. “Benim bu işle hiç ilgim yok. Kürkünü
Lannister altınlarıyla al kadın."
Kraliçe küstah gözlerle krala baktı. “Böylesine cimri olduğunu bilmiyordum." dedi. “Benim
evlendiğim kral, daha güneş batmadan yatağımın önüne sererdi o kurdun postunu."
Robert'ın yüzü öfkeyle karardı. “Olmayan bir kurdun postunu ayaklarına sermek iyi numara
olurdu gerçekten." dedi.
“Ama bir kurt var," dedi Cersei. Sesi hafif çıkmıştı ama yeşil gözleri zaferle parlıyordu.
Salondakilerin kraliçenin söylediklerim anlaması için kısa bir zaman geçmesi gerekti ama
anladıklarında kral aksi bir şekilde omuz silkti. “Öyle olsun. Sör İlyn’i gönder, halletsin."
“Robert ciddi olamazsın," diyerek itiraz etti Ned.
Kral daha fazla tartışma istemiyordu. “Bu kadar yeter Ned. Başka laf duymak istemiyorum.
Ulu kurtlar son derece vahşi yaratıklar. Diğerinin oğluma saldırdığı gibi, bu da bir gün senin
kızına saldıracak. Kıza bir köpek al. Çok daha mutlu olur." dedi.
Sansa neden bahsettiklerim anlamıştı sonunda. Korku dolu gözlerle babasına baktı.
“Leydi’den bahsetmiyorlar değil mi?"Babasının yüzünde gerçeği görüyordu. "Hayır!" dedi.
“Hayır, Leydi değil. Leydi kimseyi ısırmadı. O iyi bir..."
“Leydi orada değildi," diye bağırdı Arya. “Onu rahat bırakın!"
“Onları durdur." diye yalvardı babasına Sansa. “Bunu yapmalarına izin verme. Lütfen,
lütfen! Leydi yapmadı. Nymeria yaptı, her şeyi Arya yaptı. Leydi değildi diyorum. Leydi’yi
öldürmelerine izin verme. Leydi uslu bir hayvan." Ağlamaya başladı.
Ned'in elinden ağ layan kızına sarılmaktan başka bir şey gelmiyordu. Salonun diğ er ucundaki
Robert’a baktı. Eski dostu, kardeşinden daha yakını olan adama. “Lü tfen Robert." dedi. “Bana
duyduğun sevgi adına, kardeşime duyduğun aşk adına, lütfen."
Kral ö nce Nede, ardından karısına baktı. Tiksinti dolu bir sesle. “Tanrılar seni kahretsin
kadın!" dedi.
Neti yavaşça kızından ayrıldı. Son dö n gü nde yaşadığ ı bü tü n yorgunluk bir anda ü zerine
çö kmü ştü . Krala baktı. “O yleyse kendin yap Robert" Sesi çelik kadar sert ve keskin çıkmıştı.
“En azından kendin yapacak kadar cesur ol."
Robert Ned e baktı. Bakışları ö lü bakışları kadar ifadesizdi. Tek sö z sö ylemeden ağ ır
adımlarla salondan çıktı. Salona sessizlik çökmüş gibiydi.
“Ulu kurt nerede?” diye sordu Cersei Lannister kocası salondan çıktığ ında Yanındaki Prens
Joffrey sırıtıyordu.
"Hayvan kapıdaki kulübeye bağlı Majesteleri, diye yanıtladı Sör Barristan Selmy.
“İllyn Payne'e haber gönderin," dedi kraliçe.
"Hayır." dedi Ned. "Jory, kızları odalarına gö tü r ve bana Buz’u getir." Kelimeler boğ azına
safra gibi takılmıştı ama konuşmayı başarmıştı yine de “Eğ er yapılması şartsa, ben
yapacağım."
Çene» Lannister şü phe dolu gö zlerle bakıyordu Ned'e. “Sen nu Stark? Neden bö yle bir şey
yapmak isteyesin ki? Bir hile mi yoksa?"
Herkes Ned e bakıyordu ama bıçak gibi kesen Sansa’nın gözlemdi “O kurt kuzeyden. Bir
kasaptan daha fazlasını hak ediyor." dedi Ned.
Gö zlerinde acı, kulağ ında kızının inlemeleri olduğ u halde dışarı çıktı Ulu kurt bağ landığ ı
yerde duruyordu. Ned bir sü re durdu hayvanın yanında ‘Leydi," dedi Çocukların yavrulara
taktıkları tü mlere dikkat etmemişti hiç. Nedense şimdi yavruya bakarken, hepsinin isimlerini
hak ettiğ ini fark ediyordu. Leydi en kü çü k. en sevimli, en iyi huylu olanlarıydı. Altın sansı
gözleriyle Ned'e baktı. Ned hayvanın sıkı, gri tüylerini okradı.
Kısa bir zaman sonra Jory, Buz'u getirdi.
Her şey bittiğ inde Jory'ye dö ndü . “Dö rt adam seç. Hayvanın bedenini alsınlar ve kuzeye
götürsünler. Kışyarı'na gömsünler." dedi.
"Onca yol?’ dedi Jory hayretle.
“Evet, onca yol." diye onayladı Ned. “Lannister kadınının eli bu hayvanın postuna
değmeyecek."
Sonunda biraz uyumak için kaleye doğ ru yü rü rken, aramadan dö nen Sandor Clegane ve
adamlarının kale kapısından girdiklerim gördü.
Sandor'un savaş atının arkasında, ağ ır gö rü nen, kanlı bir pelerine sarılmış bir şey olduğ unu
fark etti. “Kızınızdan bir ize rastlamadık El," dedi Sandor atından inerken. “Fakat aramanın
tamamıyla boşa gittiğ ini sö yleyemem. Kızınızın evcil hayvanını bulduk." Atının arkasındaki
şeyi dürtüp yere attı. Bohça Ned’in ayaklarının dibine düştü.
Ned yere eğ ilip pelerini açmaya başladı. Arya ya sö yleyeceğ i kelimeleri bulmaya çalışıyordu
bir yandan. Pelerini tamamen açtı. Kanlar içinde yatan Nymeria değ ildi Kasabın oğ lu Mycah'tı.
Çocuğ un bü tü n vü cudu kurumuş kanla kaplıydı. Vü cudu acımasız bir kılıç darbesiyle
neredeyse ikiye bölünmüştü.
“Onu kovaladın mı?" diye sordu Ned.
Tazı'nın gö zleri, iğ renç kö pek çenesi gö rü nü mlü miğ ferinin altında parıldıyordu. “Kaçmaya
çalıştı," dedi. Ned'e baktı ve bir kahkaha attı. “ama yeterince hızlı değildi."

BRAN
Yıllardır düşüyormuş gibi hissediyordu.
Uç diye fısıldadı bir ses karanlığ ın içinden ama Bran uçmayı bilmiyordu, bü tü n yapabildiğ i
dü şmekti. U stat Luwin çö mlek çamurundan bir çocuk yaptı. I yice sertleşip kırılganlaşıncaya
kadar fırında pişirdi. Bran’ın kıyafetlerim giydirdi ve çatıdan aşağ ı attı. Bran çocuğ un nasıl
kırıldığını hatırladı. “Ama ben asla düşmem," dedi düşerken.
Zemin kendisinden o kadar uzaktaydı ki, etrafında dönüp duran gri sis bulutunun içinden zar
zor görünüyordu Ama ne kadar hızlı düştüğünün farkındaydı ve aşağıda onu neyin beklediğini
biliyordu. Rüyalarında hile sonsuza dek düşemezdi insan. Tam yere çarpacağı sırada
uyanacaktı. Tam yere çarpacağı sırada herkes uyanırdı uykusundan.
Ya uyanmazsan? diye sordu ses.
Zemin şimdi daha yakındı. hâ lâ çok, çok uzakta, binlerce mil uzakta ama az ö nce olduğ undan
daha yakında. Karanlık çok soğ uktu. Gü neş yoktu, yıldızlar yoktu. Sadece ona çarpmak için
bekleyen zemin, gri sis bulutları ve fısıldayan ses. Ağlamak istiyordu Ağlama. Uç
“Yapamıyorum,” dedi Bran “Yapamıyorum. Yapam..."
Nasıl bilebilirsin kir Hiç denedin mi?
Ses yü ksek ve tizdi Bran nereden geldiğ ini anlayabilmek için etrafına bakındı Elinin
uzanamayacağ ı bir mesafede, bir karga dö nerek onunla birlikte yere yaklaşıyordu. "Bana
vardım et" dedi Bran
Yardım etmeye çalışıyorum, diye cevapladı karga. Hiç mısırın var mı?
Bran elini erbine götürdü Karanlığın, etrafında döndüğünü fark ediyordu Başı dönüyordu.
Elini cebinden çıkardığında birkaç altın renkli mısır tanesi havada uçuşmaya başladı Mısırlar
da onunla birlikte düşüyordu.
Karga avcuna kondu ve taneleri yemeye başladı.
"Sen gerçekten bir karga mısın?" diye sordu Bran.
Ya sen gerçekten düşüyor musun? diye sordu karga.
"Bu yalnızca bir rüya." dedi Bran.
Rüya mı? diye sordu karga.
"Yere çarptığımda uyanacağım." dedi Bran, kuşa.
Yar çarptığında öleceksin, dedi karga Mısır tanelerini yemeye döndü.
Bran aşağ ı baktı. Artık dağ ların kar dolu zirvelerini gö rebiliyordu. Ve derin ormanlar içinde
gümüş ipliklere benzeyen nehirleri. Gözlerini kapadı ve ağlamaya başladı.
Bunun sana bir faydası yak, dedi karga. Sana söyledim. Tek çözüm uçmak, ağlamak değil. Hem
ne kadar zor olabilir ki? Ben yapabiliyorum. Karga, Bran'ın elinin etrafında uçmaya başladı.
“Senin kanatların var," dedi Bran.
Belki serini de vardır.
Bran tüyler bulmak umuduyla omuzlarım yokladı
Bazı kanalların farklı biçimleri vardır, dedi karga.
Bran kollarına ve bacaklarına bakıyordu. Çok zayıftı Bir deri bir kemik denecek kadar zayıf.
Her zaman bu kadar zayıf mıydı? Hatırlamaya çalıştı. Sislerin arasında altın gibi parlayan bir
yüz belirdi. “Aşk uğruna yaptığım şeyler," dedi
Bran çığlık attı.
Karga gaklayarak uçmaya başladı. Hayır, bunu hatırlama, dedi çığ lık kadar tiz sesiyle, bunu
unut. İhtiyacın olan şey bu değil. Geride bırak. Arkanda bırak. Bran'ın omuzlarına kondu ve
gagalamaya başladı. Altın yüz kayboldu.
Bran çok daha hızlı dü şü yordu artık. O yeryü zü ne yaklaştıkça, gri sis bulutu uluyordu.
Gözleri yaşlarla dolu. “Bana ne yapıyorsun?" diye sordu kargaya.
Uçmayı öğretiyorum.
"Ben uçamam!"
Şu anda uçuyorsun.
"Düşüyorum."
Ha uçuş, düşüşle başlar, dedi karga. Aşağı bak.
"Korkuyorum..."
AŞAĞI BAK!
Bran aşağ ı baktı. Bü tü n iç organları sıvılaşıyormuş gibi hissetti zemin ona doğ ru koşuyordu
sanki. Bü tü n dü nya beyaz, kahverengi ve yeşillerden oluşmuş bir halı gibi ö nü ne serilmişti.
Her şey o kadar net gö rü nü yordu ki. Bran bir an için unuttu, korkmayı Bü tü n diyarı ve içindeki
herkesi görebiliyordu.
Bir kartalın gö zlerine gö rü mlü ğ ü gibi gö rü nü yordu Kışyarı Uzun kuleler bodur ve
bastırılmıştı. Duvarlar toprağ a çizilmiş gri çizgiler gibiydi. U stat Luwin’i gö rdü . Bronz bir
tü pü n ucundan gö kyü zü nü seyrediyor, kaşlarını çatıp defterine notlar ılıyordu balkonunda.
Kardeşi Robb, elinde gerçek bir kılıçla avluda talim yapıyordu. Bran'ın hatırladığ ından daha
uzun ve gü çlü gö rü nü yordu. I yi huylu dev Hodor'u gö rdü . Omzuna aldığ ı ö rsü Mikken‘in
dö kü mhanesine gö tü rü yordu. Ağ ır demir parçasını saman balyası kadar haifmiş gibi
taşıyordu. Tanrı korusunun ortasında, kara gö le dü şen gö lgesinin ü zerine eğ ilmiş bü yü k
beyaz bü vet ağ acını gö rdü . Yaprakları rü zgâ rla titriyordu Bran’ın baktığ ını hissedince kanlı
gözlerini gölden ayırıp, bilgece Bran’ı izlemeye başladı.
Bran doğ uya çevirdi gö zlerini. Bir kadırga, Isırık'ın sularında sü ratle yol alıyordu Kü çü k bir
kamarada, ö nü ndeki masanın ü zerindeki kanlı hançere bakarak tek başına oturuyordu annesi
Kü rekçiler bü tü n gü çleriyle kü rek çekiyordu. Sö r Rodrik kü peşteye dayanmış, kü reklerin
yarattığ ı sarsıntıyla titriyordu. Bü yü k bir fırtına yaklaşıyordu. Kara bulutların arasında
şimşek parıltıları vardı ama nedense kadırgadakiler yaklaşan fırtınayı görmüyordu.
Gü neye baktı U ç Dişli Mızrak'ın ihtişamla akan mavi yeşil sulan oradaydı Yüzü kederle dolu
babasının krala yalvarışını, geceleri ağ layarak uykuya dalan Sansa’yı ve içi sırlarla dolu
Arya'nın sessizce onu seyredişini gö rdü . Etraları gö lgelerle çevriliydi. Gö lgelerden biri, kü l
kadar siyah bir tazı gö lgesiydi. Diğ eri gü neş gibi san ve sıcak bir zırh kuşanmıştı. Taş zırhlı
dev bir gö lge diğ er ikisinin ü zerime eğ ilmiş halde duruyordu. Miğ ferinin siperini açtığ ında
gö rü nen bir surat değ ildi. Miğ ferin içinde karanlıktan ve yoğ un siyah bir kan gö lü nden başka
bir şey yoktu
Gözlerim kaldırdı. Dar Deniz in ötesi kristal kadar net görünmüyordu. Özgür Şehirler,
Dothrak denizi ve ötesi, bir dağın eteğindeki Vaes Dothrak, büyülü toprakların kıyısındaki
Yeşim Denizi, ejderhaların güneş ışığı altında uyandığı. Gölge'nin yanındaki Asshai.
Sonunda kuzeye baktı. Mavi bir kristal gibi parlayan Sur u ve soğ uk bir yatakta tek başına
yatan piç kardeşi Jon’u gö rdü . Jon'un yü zü bembeyazdı. Bedeninin ısınabildiğ i gü nlerin anısı
onu terk etmiş gibiydi. Sonra Sur'un ö tesine baktı Karla kaplı uçsuz bucaksız ormanların,
Donuk Kıyı'nın, buz tutmuş beyaz mavi nehirleri, ü zerinde canlı hiçbir şeyin olmadığ ı ö lü mcü l
toprakların ö tesine. Kuzeye, kuzeye ve daha kuzeye. Dü nyanın sonundaki ışık perdesine baktı
ve ardından perdenin de ö tesine. Gö zlerini kışın kalbine dikti. Bir çığ lık attı. O lesiye
korkuyordu. Gözyaşlarının ısısı yanaklarını yakıyordu
Anık biliyorsun, dedi omzunda oturan karga. Neden yaşamak zorunda olduğunu arlık
biliyorsun.
Bran. “Neden?” dedi anlamayarak. Düşüyor, düşüyordu.
Çünkü kış geliyor.
Omzunda duran kargayla bakıştılar. Uç gö zü vardı karganın ve ü çü ncü gö zü korkunç bir
şeyler biliyordu. Bran aşağ ı baktı. Artık aşağ ıda kardan, soğ uktan, ö lü mden ve delici uçlarıyla
ona sarılmayı bekleyen buz kulelerinden başka bir şey yoktu. Ucu sivri mızraklar gibi
bekliyorlardı onu. Kulelerin tepesi binlerce rü yacının kemikleriyle doluydu. Bran çaresizdi,
korkuyordu
"Bir adam korkusuna rağmen cesur olamaz mı?" dediğim duydu kendi sesinin.
Ve babası cevap verdi. “Bir adamın gerçekten cesur olabileceği tek andır korktuğu an."
Şimdi Bran, dedi karga aceleyle. Seçimini yap. Uç ya da öl.
Ölüm çığlıklar atarak ona doğru geliyordu.
Bran kollarını açtı ve uçtu.
Gö rü nmez kanatlar rü zgâ rı içti, havayla doldu ve Bran'ı yukarı çekti. Aşağ ıdaki buzdan
iğ neler geri çekilmeye başladı. Başının ü zerindeki gö kyü zü açıldı. Bran sü zü lü yordu. Bu
tırmanmaktan güzeldi. Bu her şeyden güzeldi. Dünya tekrar küçülmeye başladı.
“Uçuyorum!" diye bağırdı mutluluktan sarhoş bir halde.
Fark ettim, dedi ü ç gö zlü karga. Rü zgâ rı kanatlarının altına aldı, kanatlarını um yü zü nü n
ö nü nde çırpmaya başladı. Bran'ı yavaşlatıyor, cü mlesini engelliyordu. Kanalları yü zü ne
çarpıyordu.
Acımasızca gagalamaya başladı. Bran alnında, tam gözlerinin arasında kö r edici bir ağ rı
hissetti.
‘Ne yapıyorsun?' diye bağırdı acıyla.
Karga gagasını açtı ve Bran'ın yü zü ne gakladı. Tiz bir korku çığ lığ ı, gri sis bulutu bir duvak
gibi dö nerek açılmaya başladı. Karganın aslında bir kadın olduğ unu gö rdü . Siyah saçlı bir
hizmetçi, kadın. Bran kadım bir yerlerden tanıyordu. Evet. Kışyarı'ndan tanıyordu kadını.
Hatırlamıştı. Kışyarı'nda olduğ unu fark etti sonra. Senin kulelerden birindeki yü ksek bir
yalakta yalıyordu. Kadın elindeki su dolu çanağ ı yere dü şü rdü , koşmaya başladı. “Uyandı!
Uyandı!” diye bağırıyordu.
Bran alnına, iki gözünün arasına dokundu. Karganın onu gagaladığı şer hâli acıyordu ama kan
ya da yara yoktu gö zlerinin arısında. Çok gü çsü z hissediyordu, başı dö nü yordu. Yataktan
kalkınası çalıştı ama hiçbir şey olmadı.
Yatağ ın kenarında bir hareket hissetti sonra ve bir şey bacaklımın ü zerine olurdu.
Hissedemiyordu. Gü neş gibi parlayan bir çift sarı gö z ona bakıyordu. Odanın penceresi açıktı
ve içerisi çok soğ uktu ama kurdun tü yleri sıcacık bir banyo gibi ısıtıyordu Bran'ı. Yavru kurdu
olduğ unu fark etti Bran, gerçekten ö yle miydi? Çok bü yü mü ştü . Yavruyu okşamak için elini
uzattı. Eli yaprak gibi titriyordu. Robb kule merdivenlerini koşarak çıktığ ından nefes nefese
odaya girdiğinde ulu kurt. Bran'ın yüzünü yalıyordu. Bran sakince baktı. “Onun adı Yaz." dedi.

CATELYN
“Bir saat içinde Kral Toprakları’na varmış olacağız "
Catelyn kü peşteden dö ndü ve gü lü msemek için zorladı kendini. “Kü rekçileriniz var
gü çleriyle çalıştılar kaptan. Minnettarlığ ımın gö stergesi olarak hepsine birer gü mü ş geyik
vereceğim.''
Kaptan Moreo Tumitis yarım bir reverans yaptı. “Çok cö mertsiniz Leydi Stark. Sizin gibi
soylu bir leydiyi taşımak onlar için yeterli bir ödüldür.” dedi.
“Yine de gümüşleri alacaklar.”
Moreo gü lü msedi. “Siz nasıl isterseniz.” dedi. Adam Ortak Oil'i çok haif bir Tyrosh
aksanıyla, gayet akıcı bir şekilde konuşuyordu. Otuz yıldır Dar Deniz’in ü zerinde yelken
açtığ ını sö ylemişti Catelyn’e. O nce kü rekçi, ardından serdü men ve sonunda kendi ticari
kadırgalarının kaptanı olarak. Fırtına Dansçısı adamın dö rdü ncü gemisiydi ve en hızlı olanıydı.
Çift direkli, altmış kürekçili bir gemiydi.
Catelyn ve Sö r Rodrik'in nehir kıyısı boyunca sü ren dö rtnala yolculuklarının sonunda
vardıkları Beyaz Liman da buldukları en hızlı geminin bu olduğ una şü phe yoktu. Tyroshlar
açgö zlü lü kleriyle nam salmıştı. Sö r Rodrik. U ç Kız Kardeş'ten bir balıkçı teknesi kiralamaları
konusunda ısrar etmişti ama Catelyn kadırga kiralamakta kararlıydı. Kararına sadık kalması
iyi olmuştu. Yolculukları boyunca rü zgâ r onların lehine esmemişti. Kadırganın kü rekçileri
olmasaydı hâ lâ Parmaklarda oyalanıyor olacaklardı. Şimdiyse Kral Toprakları'na ve
yolculuklarının sonuna yaklaşmışlardı.
Çok yakın, diye dü şü ndü Catelyn. Hançerin kemiklerine kadar kestiğ i elleri sargıların altında
hâ lâ sızlıyordu. Acı unutmaması için kırbaçlıyordu onu. Sol elinin son iki parmağ ını
bü kemiyordu ve diğ er parmaklan da asla eskisi kadar hareketli olamayacaktı ama bu Bran'ın
hayatı için ödenmiş çok küçük bir bedeldi.
Sö r Rodrik gü vertede gö rü ndü . Moreo çatal şekilli yeşil sakallarını ardından, “Sevgili
dostum, daha iyi olmana sevindim," dedi. Tyroshlar parlak renkleri seviyordu. Sakallarında
bile. “Evet." dedi Sö r Rodrik. “I ki gü ndü r ö lmemek derdindeyim.' Catelyn e reverans şaptı.
“Leydim.'
Gerçekten de daha işi görünüyordu. Beyaz Liman'da gemiye bindikleri gü nkü halinden biraz
daha zayıftı ama en azından kendisi gibi gü cü n meşe başlamıştı. Isırıktaki gü çlü rü zgâ rlarla
başı hoş olmamışa ve Ejderha Kayası'nın açıklarında beklenmedik bir fırtınaya
yakalandıklarında az kalsın denizin sularına gö mü lü yordu. Her nasılsa, dü ştü ğ ü sırada bir ipe
tutunmayı başarmıştı ve More’nun üç adamı onu güçlükle güverteye çekmişti.
“Kaptan hana yolculuğumuzun bitmek üzere olduğunu anlatıyordu." dedi Catelyn.
Sö r Rodrik'in yü zü nde alaycı bir gü lü mseme belirdi. “Bu kadar çabuk mu?" Meşhur beyaz
sakallan olmadan bir tuhaf gö rü nü şü ndü suratı. Daha ulak tefek gibi ve en az on yıl daha yaşlı.
Isırık'ın sularında, kü peştenin ü zerinden eğ ilip şiddetli rü zgâ ra karşı kusarken ü çü ncü kez
kurtarılamaz şekilde mahvolmuştu sakallan ve sapılacak en işi şeş mü rettebattakilerden
birinin usturasına teslim olmaktı.
“Ben sizi yalnız bırakayım." dedi Moreo. Eğilerek selam serdi ve gitti.
Kadırga suların ü zerinde sağ gibi akıyordu. Kü rekler mü kemmel bir zamanlamayla aynı anda
sulan dü şü yordu. Sö r Rodrik kü peşteye tutundu, ö nlerinden geçen kıyıya baktı. “Muhafızların
en cesuru olamadım.' dedi.
Catelyn adamın omzuna dokundu. “I şte buradayız Sö r Rodrik Sağ salim geldik ve ö nemli olan
da bu.‘ dedi. Katı ve becerisi; parmaklarıyla pelerin içindeki hançeri yokladı. Hançer hep
sarandaydı ve kaybolmadığ ından emin olabilmek için sü rekli ona dokunması gerektiğ ini
hissediyordu. “Şimdi kralın silah ustasına ulaşmalıyız.. Dua edelim de gü venilir bir adam
olsun.'
“Sö r Aron Santagar kibirli fakat dü rü st bir adamdır.' Sö r Rodrik in elleri sakallarıyla oynamak
için yü zü ne gitti ama kim bilir kaçıncı kez oluyordu. Sakalları yoktu. Şaşkın gö rü nü yordu
“Hançeri tanıyabilir, evet...ama leydim, kıyıya çıkağ ımız an itibarıyla tehlikedeyiz.. Saray sizi
bir bakışta tanıyacak adamlarla dolu.'
Catelyn’in dudakları gerildi. “Serçeparmak," diye mırıldandı. Yü zü gö zlerinin ö nü ne geldi: bir
çocuk yü zü ama çocuk değ ildi artık. Babası yıllar ö nce ö lmü ştü ve o Lord Baelish'ti şimdi.
Buna rağ men hâ lâ Serçeparmak diyordu insanlar ona. Bu adı uzun zaman ö nce Nehirova’da
Catelyn'in kardeşi Edmure takmıştı ona. Baelish’in ailesi Parmakların en mü tevazı arazilerine
sahipti ve kendisi yaşına göre çok kısa ve zayıftı.
Sö r Rodrik boğ azını temizledi. “Lord Baelish bir zamanlar..." Kullanacağ ı nazik bir kelime
arıyordu.
Catelyn nezaket dü şü necek halde değ ildi. “Babamın himayesi altındaydı. Nehirova’da
birlikte büyüdük. Onu kardeşim gibi görürdüm ama onun bana karşı olan hisleri... kardeşlikten
ö teydi. Brandon Stark'la evleneceğ im duyurulduğ unda Petyr, Brandon dü elloya davet etti.
Brandon yirmi yaşındaydı. Petyr on beşine yeni basmıştı. Çılgınlıktı. Petyr'ın canına
kıymaması için Brandon’a yalvarmak zorunda kalmıştım. Brandon bir yara iziyle
kurtulmasına izin verdi. Sonra babanı uzaklara gö nderdi onu. Bir daha hiç karşılaşmadık.
Brandon O ldü ğ ü nde bana bir mektup yollamıştı ama mektubu açmadan yaktım. Brandon
yerine ağabeyiyle evlendirileceğimi biliyordum."
Sör Rodrik’in eli yine olmayan sakalına gitti. “Serçeparmak şimdi küçük konseyde." dedi.
“Yü kseleceğ ini biliyordum." dedi Catelyn. “Her zaman çok zekiydi, kü çü k bir çocukken bile.
Ama zeki olmakla erdemli olmak arasında fark var. Yılların ona neler yaptığ ını merak
ediyorum."
Asmadaki halat donanımlarının ü zerinden bağ ıran gö zcü nü n sesi duyuldu. Kaptan Moreo
gü vertenin karşı ucundan koşarak geldi. Sağ a sola emirler yağ dırıyordu. Karşıda Kral
Toprakları'nın ihtişamlı ü ç tepesi gö rü nü rken. Fırtına Dansçısı'nın gü vertesinde hummalı bir
hareket başladı.
Bu tepelerin ü ç yü z yıl ö nce ormanlarla kaplı olduğ unu biliyordu Catelyn. Şiddetli akan
nehrin denize dö kü ldü ğ ü Karasu'nun kuzey kıyılarında sadece bir avuç balıkçı yaşıyordu o
zamanlar. Sonra Fatih Aegon, Ejderha Kayası'ndan yelken açtı. Ordusunun kıyıya çıktığ ı yer
burasıydı. Toprak ve tahtadan ilk derme çatma tabyasını en yüksek tepenin üstüne kurmuştu
Şimdiyse şehir hü rü n kıyıya yayılmıştı. Cately’nin gö re bildi, ğ, her yer binalarla doluydu.
Malikâneler, köşkler, tahıl ambarları, tuğladan depolar, ahşap hanlar, esnaf tezgâ hları,
tavernalar, mezarlıklar, genelevler hepsi birbirinin üzerine yığ ılmıştı. Bu kadar uzaktın bile balık
pazarının gü rü ltü sü nü duyabiliyordu, binaların arasında ağ açlı geniş yollar, eğri bü ğ rü
caddeler, iki adamın yan yana yü rü yemeyeceğ i kadar dar ara sokaklar vardı. Visenya Tepesi,
yedi kristal kuleli Baelor’un Yü ce Septi ile taçlanmıştı. Şehrin diğ er yanında, Rhaenys
Tepesi’nde, Ejderha Çukuru’nun kararmış duvarları vardı. Bü yü k kubbesi çö kmü ş ve harabeye
dö nmü ştü . Bronz kapıları neredeyse bir asırdır kapalıydı Rahibeler Caddesi iki tepe arasından
bir ok kadar düz geçiyordu. İyice uzaktı yüksek ve sağlam şehir surları görünüyordu.
Denizi kenarında yü z kadar iskele yan yana sıralanmıştı ve liman gemilerle doluydu. Açık
deniz balıkçılarının tekneleri ve nehir kaçakçılarının sandalları gidip geliyor; yolcu taşıyan
denizciler Karasu’da seferler yapıyor; Braavos, Pentos ve Lys’ten yü k dolu ticaret gemileri
limana yaklaşıyordu. Catelyn, kraliçenin şatafatlı saltanat kayığ ını gö rdü : I bben Limanından
gelmiş, geniş gö vdesi katran kaplı balina avı gemisinin yanında bağ lıydı. Nehrin yukarı
kısmında bir dü zine kadar altın savaş gemisi yelkenleri toplanmış, demir kü rekleri suya batar
çıkar halde duruyordu.
Hepsinden yutanda. Aegon'ın yü ksek tepesindeki Kızıl Kale ö keyle aşağ ıdakilere bakıyordu.
Demir burçlarla taçlanmış yedi bü yü k davul kulesi, heybetli ve korkunç gö zetleme kulesi,
kubbeli geçitler ve tapalı kö prü ler, kışlalar, zindanlar, cahil ambarları, okçu yuvalarıyla la dolu
yekpare sur. Bü tü n kale soluk kırmızı taştan inşa edilmişti. I nşa emrini Fatih Aegon vermişti.
Kale, oğ lu Zalim Maegor tarafından tamamlanmıştı. Kalenin inşası butiğ inde, inşaatta çalışan
her taş ustasının, her ahşap işçisinin ve her mimarın başı kesilmişti Ejderha lordlarının
yaptırdığ ı kalenin sırlarını sadece ejderha kanından olanların bileceğ ine dair yemin etmişti.
Zalim Maegor.
Ama şimdi, kalenin mazgallı siperlerinde uçuşan sancaklar siyah değil altın rengiydi ve bir
zamanlar üç başlı ejderhanın ateş soluduğu yerde Baratheon Hanedanı’nın taçlı erkek geyiği
vardı.
Yaz Adaları'ndan gelen uzun direkli bir kuğ u gemisi limandan ayrılmış, beyaz yelkenleri
rü zgâ rla şişmiş halde yola çıkmıştı. Kıyıya doğ ru kü rek çeken Fırtına Dansçısı'nın yanından
geçti.
“Leydim." dedi Sö r Rodrik. “Yatağ ımda uzanırken, yapabileceğ imiz en iyi hareketin ne
olabileceğ i ü zerine dü şü ndü m. Siz kaleye girmemelisiniz. Ben sizin yerinize gider ve dışarıda
güvenli bir yerde buluşmak üzere Sör Aron’u getiririm.’’
Kadırga limandaki iskelelerden birine doğ ru yanaşırken Catelyn, yaşlı adamın yü zü nü
inceledi. Moreo, O zgü r Şehirler de konuşulan kaba Valyria dilinde bağ ırıyordu. “Sız de en az
benim kadar tehlikede olursunuz." dedi Catelyn. Sö r Rodrik gü lü msedi. “Hiç sanmam. Bu
sabah sudaki aksime baktım ve ben bile kendimi tanıyamadım. Beni sakallarım olmadan
gören son kişi annemdi, o da öleli kırk yıl oldu. Güvende olacağıma inanıyorum leydim." dedi.
Moreo kü kreyerek bir emir verdi. Altmış kü rek tekmiş gibi aynı anda sudan çıktı, geriye
çevrildi ve tekrar suya indi. Kadırga yavaşladı. Bir emir daha geldi. Kü rekler gö vdeye çekildi.
Geminin burnu rıhtıma vurduğ unda Tyroshlu denizciler gemiyi bağ lamak için aşağ ı atladı.
Moreo heyecanla ve gü lü mseyerek geldi. “I şte leydim, emrettiğ iniz gibi Kral
Toprakları'ndayız. Bu limana daha ö nce hiçbir geminin bizim kadar hızlı ve gü venli
girmediğ ine emin olabilirsiniz. Eşyalarınızı kaleye taşıtmak için yardıma ihtiyacınız olacak
mı?”
“Kale’ye gitmeyeceğ iz. Bize rahat, temiz ve nehirden uzak olmayan bir han ö nerebilirsiniz
belki."
Tyroshlu adam yeşil sakallarını sıvazladı. “Elbette. Tavsiye edebileceğ im, size uygun birkaç
mü essese biliyorum ama ö nce, cesaretimin bağ ışlanmasını dileyerek, ö demenin diğ er yansı
meselesini konuşmak isterim. Yolculuk sonunda ö denecek diye anlaşmıştık. ve bir de,
cö mertlik gö stererek sö z verdiğ iniz gü mü şler var. Altmış geyik demiştiniz yanılmıyorsam.“
“Kürekçiler için,” diye hatırlattı Catelyn.
“Ah, tabi ki ö yle," dedi Moreo. “Ama bununla beraber, Tyrosh’a dö nene kadar gö mü şleri
benim saklamam daha iyi olur. Gü mü şleri kü rekçilere burada verirseniz hepsini eğ lencede
harcarlar ve kanlarıyla çocuklarına götürecek hiçbir şey kalmaz ceplerinde."
“Para harcamanın çok daha kö tü yolları da bulunabilir,” diyerek araya girdi Sö r Rodrik. “Kış
geliyor. "
“Bir erkek kendi seçimini kendi yapmalıdır." dedi Catelyn. “Gü mü şleri onlar kazandı ve nasıl
harcayacakları benim meselem değil.”
“NASIL ISTERSENIZ LEYDIM.” DEDI MOREO REVERANS YAPARAK VE GÜLÜMSEYEREK.
Moreo’dan emin olamayan Catelyn kü rekçilere gü mü şlen kendi elleriyle verdi. Her adama
bir gü mü ş ve eşyalarını Moreo'nun tavsiye ettiğ i, Visenya Tepesi'ndeki hana taşıyan iki
odama bir bakır. Han, Yılanbalığ ı Sokağ ı’nda derme çatma eski bir binaydı. Sahibi şaşı,
suratsız yaşlı bir kadındı. Catelyn ve Sö r Rodrik'e şü pheyle bakmış, Catelyn'in verdiğ i sikkenin
gerçek olup olmadığ ını kontrol etmek için dişiyle ısırmıştı. Binanın derme çatma haline
rağ men odalar geniş ve havadardı. Moreo, Kral Topraklarındaki en iyi balık buğ ulamanın bu
banda yapıldığ ını sö ylemişti ama her şeyden ö nemlisi, hanın sahibi kadın onların isimlerini
hiç merak etmiyordu.
‘Ortak salona inmemeniz iyi olur." dedi Sö r Rodrik. Eşyalarını odalarına yerleştirmişlerdi.
“Bö yle bir yerde bile casus gö zler olabilir ' Başlıklı koyu renk pelerinin altında bir ö rgü zırh,
hançerse kılıç vardı. “Gece olmadan Sö r Aron'la birlikte geleceğ im,” diye sö z verdi. “Şimdi
dinlenin siz leydim.” dedi.
Catelyn gerçekten yorgundu. Yolculuk uzun ve tü keticiydi. Catelyn de eskisi kadar genç
sayılmazdı artık. Odasının penceresi sokağ ı, diğ er binaların çatılarını ve Karasu manzarasını
gö rü yordu. Yolda hızlı adımlarla yü rü yen Sö r Rodrik’i izledi bir sü re. Rodrik kalabalığ ın
arısında kaybolunca onun tavsiyesini dinlemeye karar serdi. Yatak kuş tü yü yerine samanla
doldurulmuştu ama Catelyn uykuya dalmakta hiç zorluk çekmedi.
Kapısındaki yumruk sesiyle uyandı.
Yatağ ından fırladı. Penceresinden gö rü nen Kral Toprakları’nın çatıları batmaya başlayan
gü neşle kızıla boyanmıştı Dü şü ndü ğ ü nden daha fazla uyumuştu. Kapı tekrar yumruklandı ve
bir ses. “Kral adına kapıyı açın." diye bağırdı
“Bir dakika." diye seslendi Catelyn. Üzerine pelerinini aldı. Hançer masanın üstündeydi. Ağır
ahşap kapıyı açmadan önce hançeri kaptı.
Odaya giren adamlarının ü zerinde Şehir Muhafızları'nın giydiğ i siyah ö rgü zırh ve altın
renkli pelerin vardı. Başlarındaki. Catelyn’in elindeki hançeri gö rü p gü lü msedi. "Ona
ihtiyacınız yok leydim, biz size kaleye kadar eşlik edeceğiz sadece." dedi
“Kimin emriyle?” diye sordu Catelyn.
Adam. Catelyn'e bir kurdele gö sterdi. Catelyn’in nefesi boğ azında sıkıştı. Kurdelenin
ü stü ndeki gri mü hü rde bir alaykuşu vardı. “Petyr.” dedi. Bu kadar çabuk. Sö r Rodrik’in başına
bir şey gelmiş olmalıydı. Muhafıza baktı. “Kim olduğumu biliyor musunuz?” diye sordu.
“Hayır, leydim." diye yanıtladı adam. “Lord Serçeparmak sizi ona gö tü rmemizi ve kesinlikle
kötü muamele görmemenizi emretti.”
Catelyn başıyla onayladı. “Lütfen dışarıya, giyinmemi bekleyin." dedi.
Ellerini odadaki çanakta temizledi ve yeni sargılar sardı. Korsesini giymeye, kahverengi
pelerininin dü ğ mesini kapatmaya çalışırken parmaklarının ne kadar kalın ve garip olduğ unu
gö rdü . Serçeparmak burada olduğ unu nasıl ö ğ renmişti? Sö r Rodrik asla sö ylemezdi. Sö r yaşlı
olabilirdi ama son derece inatçı ve sadıktı. Geç mi kalmışlardı yoksa? Lannisterlar Kral
Toprakları’na onlardan ö nce mi varmışlardı? Hayır. Bö yle olsaydı Ned de burada olurdu ve
yanma gelirdi. Peki nasıl?
Sonra Moreo geldi aklına. Kahrolası adam kim ve nerede olduklarım biliyordu. Verdiğ i bilgi
karşılığında iyi para alınış olmasını umdu.
Adamlar Catelyn için bir at getirmişti. Yola çıkaklarında sokak lambaları yakılmaya
başlamıştı. Bü tü n gö zler altın pelerinli muhafızlar arasında at sü ren Catelyn'i izliyor gibiydi.
Kızıl Kale’ye vardıklarında kalenin yivli kapıları indirilmişti ve bü yü k kıpılar hava karardığ ı
için kapatılmıştı ama kalenin pencereleri titreşen ışıklarla capcanlıydı. Muhafızlar duvarların
dışında atlarından indiler ve Catelyn’i dar bir arka kapıya götürdüler Oradan da sonu gelmez
kule merdivenlerine.
Petyr odada yalnızdı. Ağır ahşap bir masada oturuyor, bir yağ lambasının ışığında bir şeyler
yazıyordu. Muhafızlar Catelyn'i odaya soktuklarında kalemini bıraktı ve baktı. “Cat." dedi hafif
bir sesle.
“Buraya neden bu şekilde getirildim?"
Serçeparmak masadan kalktı ve muhafızlara kaba bir el işareti yaptı. “Bizi yalnız bırakın."
Adamlar odadan çıktı. “Sana nezaketsizlik etmediklerine eminim," dedi adamlar çıktıktan
sonra “Onlara sana nasıl davranmaları gerektiğ i konusunda çok net emirler verdim."
Catelyn'in ellerini gördü. “Ellerin..."
Catelyn ima edilen soruyu duymazdan geldi. “Bir hizmetçi kadın gibi kolumdan çekilip bir
yerlere gö tü rü lmeye alışık değ ilim," dedi buz gibi sesiyle. “Sen kü çü k bir çocukken bile
nezaket kurallarını bilirdin."
“Seni kızdırmışım leydim," dedi. “Amacım asla bu değ ildi." Pişman gö rü nü yordu.
Gö zlerindeki bakış Catelyn'e eski gü nleri anımsattı. Muzip bir çocuktu ama yaramazlıkları
ortaya çıktıktan sonra hep bu ifade olurdu yü zü nde. Ona verilmiş bir hediye gibiydi bu hali.
Yıllar onu çok değ iştirmemişti. Petyr ufak tefek bir çocuktu. Bü yü yü nce de ufak tefek bir adam
olmuştu. Catelyn’den birkaç parmak kısaydı. I nce ve çevik. Yü zü nü n keskin hatları ve gü len gri
yeşil gö zleri aynı Catelyn'in hatırladığ ı gibiydi. Çenesinde bir keçisakalı vardı şimdi ve daha
otuz yaşına gelmemiş olmasına rağ men saçlarında gü mü ş teller saçılmıştı. Pelerinine
işlenmiş gümüş alaykuşuyla uyumluydu saçları. Çocukken de severdi gümüşü.
“Burada olduğumu nasıl öğrendin?" diye sordu Catelyn. “Lord Varys her şeyi bilir," diye
cevapladı muzipçe. “Birazdan bize katılacak ama Önce ben seninle yalnız görüşmek istedim.
Uzun zaman oldu Cat. Kaç yıl?"
Catelyn hukuklarından dem vuran bu soruyu duymazdan geldi. Daha ö nemli sorular vardı.
“Yanı beni, Kral Örümceği buldu," dedi.
Serçeparmak ü rkmü ş gibi, “Ona bö yle hitap etine. Çok hassastır. Hadım olduğ u için belki."
dedi "Bu şehirde olup biten her şeyi bilir Varys. Bazen olmadan önce bilir. Her yerde
muhbirleri var. Kü çü k kuşlarım diyor onlara. Kuşlarından bin senin çeldiğ ini haber almış.
Taunlara şükür ki önce bana söyledi.”
“Neden sen?"
“Neden ben olmayayım? Ben hazine başıyım Kralın danışmanlarından biriyim. Selmy ve
Lord Renly, Robert’ı karşılamak ü zere kuzeye gitti ve Lord Stannis de Ejderha Kayası’nda.
Burada sadece ben ve U stat Pycelle kaldık. Bana gelmekle en doğ ru şeyi yaptı. Ben her zaman
kardeşin Lysa'nın dostu oldum, bunu da gayet iyi biliyor."
“Varys olanları da bili..."
“Lord Varys her şeyi bilir... senin neden burada olduğ un dışında her şeyi." Bir kaşını
kaldırdı. “Neden buradasın?"
“Bir eşin kocasının yanında olmayı istemeye, kızlarını ö zlemeye hakkı var, değ il mi? Buna
kim hayır diyebilir?"
Serçeparmak gü ldü . “Alı, bu gü zeldi leydim ama lü tfen bunlara inanmamı bekleme. Seni çok
iyi tanıyorum. Tullyler ne der hep?"
CateJyn'in boğ azı kurumuştu.“ Aile, Görev, Onur." diye ezbere sö yledi sertçe. Serçeparmak
onu gerçekten iyi tanıyordu.
“Aile. Görev, Onur." diye tekrar etti Petyr. “Bunlar senin Kışyarı’nda. El in seni bıraktığı
yerde kalman için yeterli sebepler.
Hayır, leydim, bir şey olmuş. Bu ani yolculuk çok acil bir durum olduğ unu anlatıyor zaten.
Yalvarırım yardım etmeme izin ver. Eski dostlar birbirlerine gü venmek konusunda tereddin
etmemeli." Kapıya yumuşak bir şekilde vuruldu. “Girin," diye seslendi Serçeparmak.
Kapıdan, parfü me bulanmış, pudralanmış, bir yumurta kadar kel ve toparlak bir adam girdi.
Mor ipek bir cü bbenin ü stü ne, altın ipliklerden ö rü lmü ş bir yelek giymişti. Ayaklarında sivri
burunlu kadife terlikler vardı. “Leydi Stark." dedi kadının ellerini elleri arasına alırken, “Bunca
yıldan sonra sizi tekrar gö rmek ne bü yü k bir mutluluk." Elleri bakımlı ve yumuşacıktı. Nefesi
leylak gibi kokuyordu. “Ah, zavallı elleriniz. Yoksa elleriniz yandı mı tatlı leydim?
Parmaklar çok hassas olur... Sevgili U stat Pycelle olağ anü stü merhemler hazırlar, size bir
kavanoz gönderteyim mi?"
Catelyn ellerini çekti. Teşekkürler lordum ama kendi üstadımız Luwin yaramla ilgilendi."
Varys başını kederle salladı. “Oğ lunuzun durumuyla ilgili haberleri aldığ ımda ö lü mü ne
üzüldüm leydim. O kadar küçük yaşında... Tanrılar çok zalim," dedi.
"I şte bu konuda sizinle hemikiriz Lord Varys,” diye karşılık verdi Catelyn. Lord unvanını
konsey ü yesi olduğ u için almıştı. Varys sadece ö rü mcek ağ larının lordu ve kü çü k kuşlarının
efendisiydi aslında.
Hadım yumuşak ellerini iki yana açtı. “Eşinize, yanı yeni El’imize de fevkalade saygı
duyarım leydim. Her ikimizin de Kral Robert’ı sonsuz sevdiğim biliyorum."
“Evet." dedi Catelyn kendini zorlayarak. “Buna hiç şüphe yok."
"Hiçbir kral. Kral Robert kadar sevilmedi," dedi Serçeparmak. “En azından Lord Varys’in
kulaklarının olduğu yerlerde." Muzipçe sırıttı.
“Muhterem leydi." dedi Varys bü yü k saygıyla, “O zgü r Şehirler de olağ anü stü şifacılar var.
Sevgili oğlunuz için birini göndermemi isterseniz tek sözünüz yeter."
"U stat Luwin. Bran için yapılabilecek her şeyi yapıyor." dişe karşılık verdi Catelyn. Burada,
bu adamlarla Bran’ı konuşmayacaktı. Serçeparmak'a çok az gü veniyordu, Lord Varys'e zerre
kadar güven duymuyordu. Onlara kederini göstermeyecekti. “Lord Baelish buraya getirildiğim
için size teşekkür etmem gerektiğim söyledi."
Varys kü çü k bir kız gibi kıkırdadı. “Ah evet. Sanırım suçluyum. Umarım beni bağ ışlarsınız
leydim." Bir koltuğ a oturdu ve ellerim kucağ ında birleştirdi. “Hançeri bize gö stermenizin bir
mahsuru var mı diye meraklanıyorum," dedi.
Catelyn Stark inanamaz gö zlerle baktı hadıma, bu adam gerçekten bir örümcek, diye
dü şü ndü bir an için dü şü ndü ğ ü nü n gerçek olduğ una inanarak. Kimsenin bilmesinin mü mkü n
olmadığ ı şeyleri biliyordu. Hançerden haberdar olması mü mkü n değ ildi. Eğ er... “Sö r Rodrik’e
ne yaptınız?" diye sordu sert bir ses tonuyla.
Serçeparmak'ın kafası karışmıştı. “Kendimi savaş alanına mızraksız çıkmış şö valye gibi
hissediyorum. Hangi hançerden bahsediyorsunuz? Sör Rodrik kim?"
"Sor Rodrik Cassel. Kışyarı’nın silah ustasıdır." diye bilgi verdi Varys. “Telaşlanmayın
leydim. Kıymetli şö valye hiçbir şey olmadığ ına dair gü vence verebilirim size. Bugü n ö ğ le
saatlerinde kileye haber gö nderdi. Cephanelikte Sö r Aron Santagar ile buluştu ve ö zel bir
hançer hakkında konuştular. Kaleden birlikte ayrıldılar ve kaldığ ınız şu seil hana gittiler. Hâ lâ
oradalar I çiyorlar ve sizin dö nü şü nü zü bekliyorlar. Sö r Rodrik sızı handa bulamayınca oldukça
telaşlandı."
"Bütün bunları nasıl biliyorsun?"
“Kü çü k kuşlarım fısıldıyor leydim." dedi gü lü mseyerek “Konular bilgim dahilindedir gü zel
leydim. Benim hizmetimin doğası bu.” Omuz silkti. “Hançer şu an yatımızda, öyle değil mi?"
Catelyn hançeri pelerininin içinden çıkardı ve adamın ö nü ndeki sehpaya attı. “I şte burada.
Belki küçük kuşlarınız bu hançerin kime ait olduğunu da fısıldar bize.”
Varys abartılı bir ö zenle hançeri aldı ve başparmağ ını bıçağ ının ü zerinde gezdirdi.
Parmağından sızan kimi görünce bir çığlık anı ve hançeri masaya düşürdü.
“Dikkatli olun. Son derece keskin." dedi Catelyn.
"Hiçbir şey Valyria çeliğ i kadar keskin olamaz," dedi Serçeparmak. Varys kan akın
parmağ ını emiyor, kü skü n ama ikaz dolu gö zlerle Catelyn’e bakıyordu. Serçeparmak hançeri
eline alıp sapım inceledi. Hançeri havaya attı ve dü şerken diğ er eliyle yakaladı. “Kusursuz bir
denge," dedi. “Bu hançerin sahibini mi bulmak istiyorsun? Bu yü zden mi buralara kadar
geldin? Sör Aron’a gitmene gerek yoktu ki leydim. Bana gelmeliydin."
“Ve gelseydim, bana ne söyleyecektin?"
“Sana Kral Toprakları'nda bu hançere sahip olabilecek yalnızca bir kişi var diyecektim.”
Hançerin ucunu başparmağ ı ve işaret parmağ ının arasına aldı. Hançeri omzunun ü stü ne
doğ ru kıldırdı ve ustaca bir bilek hareketiyle odanın karşı duvarına fırlattı. Hançer bir ok gibi
yol aldı ve meşe kıpıya gömüldü. Saplandığı yerde titriyordu. “Bu benim."
"Senin mi?" Hiç anlam veremiyordu Catelyn. Petyr. Kışyarı'na gelmemişti.
"Prens Joffrey'nin isini gü nü nde dü zenlenen turnuvaya kadar benimdi.’ Hançeri saplandığ ı
yerden çıkarmak için meşe kapıya doğ ru yü rü dü . "Mızrak mü sabakasında, sarayın yarısı gibi
ben de Sö r Jaime ü zerine bahse girdim." Petry'ın yü zü ndeki mahcup gü lü mseme, onu yine bir
çocukmuş gibi gö steri, yordu. “Loras Tyrell. Sö r Jaime’yi atından dü şü rü nce hepimiz biraz
fakirleştik haliyle. Sö r Jaime yü z altın ejderha kaybetti Kraliçe zü mrü t bir kolye ucu ve ben de
bu hançeri. Majesteleri zümrüdünü geri aldı ama diğer her şey kazananda kaldı."
"Kim?" diye sordu Catelyn talepkar şekilde. Ağzı korkudan kurumuştu. Parmakları yine
sızlıyordu.
Lord Varys Catelyn'i izlerken. “İblis." dedi Serçeparmak. "Tyrion Lannister."

JON
Avlu kılıçların şarkısıyla çınlıyordu.
Yü n, kaynatılmış deri ve ö rgü metalden yapılmış zırhının altında buz gibi terler dö ken Jon
baskısını amirdi. Grenn acemice bir savunma yaparken geriye doğ ru tö kezledi. Kılıcını tekrar
havaya kaldırdığ ında Jon eğ ilerek kılıcın altına girdi ve çocuğ un bacağ ının arkasına bir darbe
indirdi. Hareketi çocuğ un yalpalamasına sebep oldu. Grenn'in yukarıdan savrulan kılıcı,
miğ ferini ezen bir başka darbeyle yanıtlandı Grenn bir yan darbe denemeye kalkıştığ ında Jon
çevik bir hareketle kılıcın menzilinden kaçtı ve çocuğ un koluna bir karşı darbe indirdi. Grenn
dengesini tamamen kaybederek yere dü ştü . Jon çocuğ un bileğ ine vurarak kılıcını elinden
düşürdü. Grenn acı dolu bir çığlık attı.
‘‘Yeter!" diye bağırdı Sör Alliser Thorne, Valyria çeliği kadar keskin bir sesle.
Grenn kolunu tutuyordu. “Bu piç kolumu kırdı." dedi.
“Bu piç seni sakatladı, o boş kafatasını ikiye ayırdı ve elini kesip attı. Daha doğ rusu
kılıçların keskin kenarları olsaydı bunlar olacaktı. Şanslısın ki gece Nö betçileri'nde sü vari
kadar seyis yardımcısına da ihtiyacımız var." dedi Sö r Alliser. Jeren ve Kurbağ a'ya dö ndü . “Şu
yaban öküzünü yerden kaldırın, cenaze hazırlıkları yapması gerekiyor."
Diğer çocuklar Grenn'i yerden kaldırırken Jon miğferini çıkardı. Yüzüne çarpan dondurucu
sabah havası iyi gelmişti. Kılıcına doğru eğildi, derin bir nefes aldı ve kısa bir an zaferinin
tadını çıkardı.
“Bu bir uzun kılıç, yaşlı bir adamın bastonu değ il. Bacakların ağ rımaya başladı mı Lord
Kar?" diye sordu Sör Alliser sert sesiyle.
Jon bu isimden nefret ediyordu. Talimlerin başladığ ı ilk gü n, Sö r Alliser alay etmek için bu
şekilde hitap etmişti Jon’a ve diğ er çocuklar da ona bö yle seslenmeye başlamıştı. Uzun kılıcı
kınına yerleştirdi. "Hayır.” dedi.
Thorne ona doğru geldi. Adım attıkça, giydiği siyah den kıyafetten gıcırdama sesleri
geliyordu. Elli yaşlarında, kısa, çevik ve güçlü bir adamdı. Siyah saçlarına aklar düşmüştü ve
gözleri oniks gibiydi. “Şimdi de gerçeği söyle.” diye emretti.
“Yoruldum,” diye itiraf etti Jon. Mü cadeleden geri kalan morlukların sızısını hissetmeye
başlamıştı ve kılıcın ağırlığından dolayı kol kasları yanıyordu.
"Güçsüzsün.”
“Kazandım.”
"Hayır, o yaban öküzü kaybetti."
Diğer çocuklardan biri kıs kıs güldü. Jon cevap vermemesi gerektiğini biliyordu. Sör
Alliser’in karşısına çıkardığı herkesi yenmişti ama hiçbir şey kazanamamıştı. Silah ustasından
aldığı tek ödül hor görülmekti. Thorne'un kendisinden nefret ettiğine inanmıştı ama diğer
çocuklardan daha fazla nefret ediyordu "Bu kadar yeter,” dedi. “Midem bugün daha fazla
beceriksizliği kaldırmaz. Eğer Ötekiler karşımıza çıkarsa dua edelim de okçuları olsun çünkü
okçu yeminden başka bir halt olmaz sizden.”
Jon cephaneliğ e giden diğ er çocukları takip etti, yalnız yü rü yordu. Burada hep yalnız
yü rü yordu. Eğ itim aldığ ı grupta yirmi kadarlardı ama birine bile arkadaşım diyemiyordu.
Çoğ u ondan iki uç yaş bü yü ktü ama biri bile on dö rt yaşındaki Robb'un yansı etmezdi
dö vü şte. Dareon hızlıydı ama kendisine vurulmasından korkuyordu. Pyp kılıcını hançermiş
gibi kullanıyordu. Jeren bir kız kadar gü çsü zdü . Grenn ağ ır ve hantaldı. Haklerin darbeleri
zalim ve gü çlü ydü ama karşısındakinin ataklarına bodoslama dalıyordu. Onlarla geçirdiğ i her
dakika biraz daha tiksiniyordu Jon hepsinden.
I çeride, diğ erlerini gö rmezden gelerek kılıcını ve kimim duvardaki kancaya astı. Sırasıyla
zırhını, derilerini ve terden sırılsıklam olmuş yü nlü lerini çıkardı. Geniş odanın her iki ucunda
yanan demir kö mü r sobalarına rağ men titredi. Soğ uk her vakit yanındaydı burada. Birkaç yıl
içinde sıcak hissetmenin nasıl bir şey olduğunu unutacaktı.
Kabaca dokunmuş gü nlü k sıyalı elbiselerini giyerken aniden yorgunluk çö ktü ü stü ne.
Pelerininin bağ larını beceriksiz parmaklarıyla bağ lamaya çalışırken bir sıraya oturdu. Çok
soğuk, diye dü şü ndü . Kışyarı’nın sıcak koridorlarını hatırladı. Bir adamın damarlarında
dolaşan kan gibi sıcak sular dolaşırdı Kışyarı’nın duvarlarında. Kara Kale'de neredeyse hiç
sıcaklık yoktu. Buranın duvarları soğuktu, insanları daha da soğuk.
Gece Nö betçilerinin bö yle olacağ ını Tyrion Lannister dışında kimse sö ylememişti ona. O
cü ce kuzeye yaptıkları yolculuk sırasında bü tü n gerçeğ i anlatmıştı ama çok geçti anık. Bahası
Sur un bö yle bir yer olduğ unu biliyor muydu acaba? Biliyor olmalıydı. Bunu dü şü nmek canının
daha fazla yanmasına sebep oluyordu.
Dü nyanın sonundaki bu buz gibi yerde amcası bile terk etmişti onu. Cana yakın Benjen
Stark bambaşka bir adama dö nü şmü ştü burada. O Baş Korucu’ydu. Gü nlerini gecelerini Lord
Kumandan Mormont, U stat Aemon ve diğ er ü st dü zey korucularla birlikte geçiriyordu. Jon,
zalim Sör Alliser Thorne’un himayesine verilmişti.
Geldiklerinin ü çü ncü gü nü nde, Benjen Stark’ın ö nderliğ indeki altı kişilik bir ekibin Tekinsiz
Orman’a keşfe çıkacaklarım duymuştu. Amcasını bü yü k ortak salonda bulmuş ve onunla
gitmek için yalvarmıştı. Benjen kaba ve net bir şekilde terslemişti Jon’u. “Burası Kışyarı değ il."
dedi yediğ i eti çatal ve hançerle keserken. “Sur’da sadece hak ettiğ i şeye sahip olur insan. Sen
korucu değilsin Jon. Üzeri hâlâ yaz kokan yeşil bir çocuksun."
Jon bir aptal gibi devam etmişti tartışmaya. “Bir dahaki isim gü nü mde on beş yaşında
olacağım. Yetişkin bir erkek sayılacağım.
Benjen Stark kü kremişti. “Sen bir çocuksun ve Sö r Alliser, Gece Nö betçileri’ne uygun bir
erkek olduğ unu sö yleyene kadar da bir çocuk olarak kalacaksın. Eğ er buraya gelirken,
taşıdığ ın Stark kanının sana kolaylıklar sağ layacağ ını dü şü ndü ysen yanılmışsın. Bü tü n aile
bağ larımızı koparırız hız burada. Babanın kalbimde her zaman yeri olacak ama benim asıl
kardeşlerim bu "adamlardır." Elindeki hançerle salondaki soğ uk, sert, kiralara bü rü nmü ş
adamları işaret etmişti.
Ertesi sabah, amcasının gidişini gö rmek için erkenden uyanmıştı Jon. Koruculardan biri
neşeyle şarkı sö yleyerek aygırını eyerliyordu. Ben Stark adama gü lü msedi ama yeğ enine bir
tebessü mü yoktu. “Sana daha kaç kere hayır dernek zorundayım Jon? Dö ndü ğ ü mde
konuşacağız."
Amcası atını bir tü nele doğ ru sü rerken, Tyrion Lannister'ın Kral Yolu’nda sö ylediklerini
hatırladı ve zihninde Benjen Stark’ın kanlar içinde karda yattığ ını canlandırdı. Bu dü şü nce
midesini bulandırdı. Ona neler oluyordu bö yle? Sonra hü cresinin yalnızlığ ında Hayalet’i buldu.
Yüzünü hayvanın kalın beyaz tüylerine gömdü.
Eğ er yalnız olmak zorundaysa, yalnızlığ ım kalkanı haline getirecekti. Kara Kale’de bir tanrı
korusu yoktu. Yalnızca kü çü k bir sept ve septin sarhoş rahibi. Jon, eski ya da yeni hiçbir
tanrıya dua etme isteğ i duymuyordu içinde. Eğ er tanrılar gerçekten varsa, kış kadar acımasız
ve zalimdiler.
Gerçek kardeşlerini ö zlü yordu. Işıldayan parlak gö zleriyle bir parça şeker için yalvaran
bebek Rickon’u; en yakın arkadaş ve bir dakikalarının ayrı geçmediğ i Robb’u; inatçı, meraklı
ve Jon'la Robb’un peşinden hiç ayrılmak istemeyen sevgili Bran’ı. Kızları da ö zlü yordu. Piç
kelimesinin ne anlama geldiğ ini ö ğ rendiğ i andan itibaren, Jon’a sadece “ü vey kardeşim’’ diyen
Sansan hile ö zlü yordu. ve Arya... Kabuk tutmuş dizleri, karmakarışık saçları, sü rekli yırttığ ı
kıyafetleriyle, korkusuz, cana yakın, sıska, tatlı kü çü k Arya’yı, Robb’dan bile çok ö zlü yordu.
Arya da kendisi gibi uyum sağ layamayanlardandı. Ama... o, Jon’u gü lü msetecek bir şeyler
bulurdu hep. Şu an Arya’nın yanında olmak, saçlarını bir kez daha karıştırmak ve aynı cü mleyi
onunla aynı anda söyleyebilmek için her şeyini feda edebilirdi.
“Bileğimi kırdın piç."
Jon gö zlerini kaldırdı. Grenn kalın boynu ve kırınızı yü zü yle ü zerine eğ ilmişti. Arkasında ü ç
arkadaşı vardı. Todder'ı tanıyordu. Eğ itimdeki çocuklar ona Toad yani Kurbağ a diyorlardı.
Garip sesli, kısa, çirkin bir çocuktu. Diğ er ikisi. Yoren’in Parmaklar’dan getirdiğ i tecavü zcü
çocuklardı. Jon isimlerim hatırlamıyordu. Hemen hemen hiç konuşmamıştı onlarla. Her ikisi
de içlerinde onurdan zerre bile taşımayan zorba hayvanlardı.
Jon ayağa kalktı. “Nazikçe sorarsan diğerini de memnuiyetle kırarım." dedi. Grenn on altı
yaşındaydı ve Jon’dan bir baş daha uzundu. Diğerleri de Jon’ dan daha iriydi ama onu
korkutmuyorlardı. Avluda hepsini teker teker yenmişti daha önce “Belki de biz senin
kemiklerini kırarız." dedi tecavüzcülerden biri.
“Deneyin," dedi Jon duvarda asılı kılıcına uzanırken. Çocuklardan biri Jon’un kolunu yakaladı
ve penye doğru büktü. “Bizim kötü görünmemize sebep oluyorsun." dedi Kurbağa. “Siz
benimle tanışmadan önce de kötü görünüyordunuz," diye cevap verdi Jon.
Kolunu biraz daha büktü çocuk. Canı yanıyordu ama hiç ses çıkarmadı.
Kurbağ a biraz daha yaklaştı. “Kü çü k lordun bir ağ zı da varmış meğ er." dedi. Kü çü k ve parlak
gö zleri domuz gö zlerine benziyordu. “Bu ağ zı annenden mi aldın piç? Annen kimi, bir fahişe
mi yoksa? Bana adını söyle. Belki benim altıma da yatmıştır birkaç kez.” Güldü.
Jon bir yılan gibi kıvrılarak, kolunu tutan çocuğ un ayağ ına topuğ uyla vurdu. Çocuktan bir
çığlık yükseldi ve Jon'un kolunu bıraktı. Kurbağa'nın üzerine atlayıp bir sıranın üstüne devirdi.
İki eliyle boğazını sıkıp göğsüne oturdu. Kafasını yere vurmaya başladı.
Parmaklar’dan gelen iki çocuk. Jon’u Kurbağ a'nın ü zerinden çekip yere fırlattı. Grenn
yerdeki Jon'u tekmelemeye başladı Gü mbü rdeyen bir ses cephaneliğ in kasvetli havasını
kestiğ inde. Jon tekmelerden kurtulmak için yerde yuvarlanmaya başlamıştı. “HEMEN KESI N
ŞUNU. HEMEN!"
Jon ayağa kalktı. Donal Noye öfkeyle çocuklara bakıyordu “Dövüşler avluda yapılıyor,” dedi
zırh ustası. “Cephaneliğimde kavga istemem. Burada benim kavgam olur ve bu hiç hoşunuza
gitmez.”
Kurbağa yere oturdu. Eliyle kafasına dokundu, parmakları kana bulandı. “Beni öldürmeye
çalıştı." dedi.
“Doğru söylüyor, ben şahidim," dedi tecavüzcülerden biri.
“Bileğimi kırdı." diyerek tekrar konuştu Grenn. Noye görebilsin diye kolunu yukarı kaldırdı.
Zırh ustası çocuğun bileğine güz ucuyla baktı. “Sadece bir morluk, basit bir burkulma. Üstat
Aemon'a git sana bir merhem versin. Todder, sen de gidip şu kafanı göster. Geri kalanlar
hücrelerinize dönün." dedi. “Sen değil Kar. Sen burada kal."
Diğ erleri cephanelikten ayrılırken Jon uzun tahta sıraya yığ ılır gibi oturdu. Çocuklar tehdit
eden gö zler ve gelecekte bayın açacakları dertleri sö z veren bakışlarla dışarı çıktılar. Jon’un
kolu zonkluyordu.
“Gece Nö betçileri’nin bulabildiğ i her adama ihtiyacı var" dedi Noye yalnız kaldıklarında.
“Todder gibi adamlara bile Onu öldürmek sana onur kazandırmaz.”
Jon’un gözleri öfkeyle parladı aniden. “Annemin bir...” “...fahişe olduğunu söyledi, duydum.
Söylese ne olur?" diye sordu Noye. “Lord Eddard Stark bir fahişeyle yatmaz. Onun onuru..."
“...bir piç peydahlamaktan alıkoymadı onu," dedi Jon soğuk bir şekilde. “Öyle değil mi?"
Jon öfkeden buz kesmişti. “Gidebilir miyim?”
"Ben git dediğim zaman gidebilirsin."
Jon ü zerinden dumanlar tü ten sobaya dikti gö zlerini. Noye kalın parmağ ını Jon'un çenesine
koyup kafasını çevirdi. “Seninle konuştuğumda bana bak çocuk."
Jon baktı. Zırh ustasının gö ğ sü bir bira fıçısı gibi genişti ve gö ğ sü ne uygun bir gö beğ i vardı.
Burnu dü z ve kocamandı. Yü zü her zaman tıraş istiyormuş gibi gö rü nü yordu. Siyah yü n
tuniğ inin kolu, uzun kılıç şekilli gü mü ş bir iğ neyle omzuna tutturulmuştu. “Kelimeler anneni
bir fahişe yapmaz. O neyse odur. Kurbağ a'nın sö ylediğ i hiçbir şey gerçeğ i değ iştirmez. Biliyor
musun, anneleri gerçekten fahişe olan pek çok adam var Sur’da."
Benim annem değil, diye dü şü ndü Jon inatla. Annesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Eddard
Stark ona hiçbir şey anlatmamıştı ama bazen rü yasında gö rü rdü annesini. Yü zü nü gö recekmiş
gibi bile olurdu bazen. Rüyalarındaki annesi çok güzeldi, asil bir kandandı ve nazikti.
“Soylu bir lordun piçi olmanın zor olduğ unu mu dü şü nü yorsun? Şu çocuk, Jeren, bir rahibin
tohumu ve Cotter Pyke bir taverna fahişesinin mahzende doğ urduğ u oğ lu. Şimdi Kıyıdaki
Doğugözcüsü'nün kumandanı."
“Umurumda değ il," diye karşılık verdi Jon. “Onlar umurumda değ il, sen, Thorne ve Benjen
Stark da umurumda değ ilsiniz. Hiç kimse umurumda değ il. Buradan nefret ediyorum. Burası...
çok soğuk."
“Evet. Soğ uk, zor ve acımasız. Burası Sur. Bunlar da Sur da yü rü yen adamlar. Sü tannenin
anlattığ ı hikâ yelere benzemez. O hikâ yelerin ü stü ne işe. Sü tannenin ü stü ne işe. Gerçek burada
ve sen hayatın boyunca buradasın. Bizim gibi."
“Hayat," diye tekrarladı Jon acı dolu bir sesle. Zırh ustası hayattan bahsedebilirdi. Onun bir
hayatı olmuştu. Fırtına Burnu kuşatmasında bir kolunu kaybettikten sonra siyahları
kuşanmıştı o. Ondan ö nce, kralın kardeşi Stannis Baratheon'ın zırh ustasıydı. Yedi Krallık’ı bir
ucundan diğ erine gezip gö rmü ştü . Ziyafetlere katılmış, kadınlarla yatmış, yü z kadar
çatışmada savaşmıştı. Kral Robert'ın. U ç Dişli Mızrak'ta Rhaegar Targaryen’ın gö ğ sü ne inen
savaş baltasını Donal Noye’un dö vdü ğ ü sö yleniyordu. Jon'un asla yapamayacağ ı her şeyi
yapmıştı ve otuzunu geçip yaşlandıktan sonra, omzuna aldığ ı balta darbesinin yarası
kapanmayıp, sonunda kolu omzundan ayrıldıktan sonra, bir sakata dö nü ştü kten sonra Sur'a
gelmişti. Tam bir hayat yaşayıp, o hayatı bitirdikten sonra.
“Evet, hayat," dedi Noye. “Uzun ya da kısa bir hayat olmasına sen karar vereceksin. Bu
şekilde davranmaya devam edersen, bir gece kardeşlerinden biri keser boğazını."
“Onlar benim kardeşim filan değil. Benden nefret ediyorlar çünkü onlardan iyiyim."
"Hayır. Senden nefret ediyorlar çü nkü sen onlardan iyiymişsin gibi davranıyorsun. Sana
bakıyorlar ve kalede bü yü mü ş, kendisini Lord zanneden bir piç gö rü yorlar. Sen bir Lord
değilsin. Bunu asla unutma. Senin soyadın Kar. Stark değil. Sen bir piç ve bir zorbasın."
"Zorba mı?" Jon kelimeyi sö ylerken boğ ulacak gibi oldu. Bu ö yle haksız bir suçlamaydı ki
nefesi kesilmişti. “Bana saldıran onlardı. Dört kişi birden üzerime geldiler."
“Avluda kü çü k dü şü rdü ğ ü n dö rt kışı ü zerine geldi. Muhtemelen senden korkan dö rt kişi.
Seni dö vü şü rken izledim. Senin yaptığ ın şeye talim denemez. Elinde keskin kenarlı bir kılıç
olsa hepsi ö lü etlerdi şimdi. Bunu biliyorum, sen de biliyorsun bir dil biliyor. Onlara hiçbir şey
bırakmıyorsun. Onları utandın yorsun. Kemimle gurur duymana neden oluyor mu bu?”
Jon tereddü t etti. Kazandığ ında gurur duyuyordu elbette. Neden duymasındı ki? Ama zırh
ustası sanki Jon yanlış bir sev yapıyormuş gibi konuşuyordu. “Hepsi benden bü yü k,” dedi
kendim savunur bir sesle.
"Daha bü yü kler, daha iriler ve daha kuvvetliler, bu doğ ru Ama Kışyarı'ndaki silah ustasının
sana kendinden bü yü klerle savaşmayı ö ğ rettiğ ine halise girerim. Kimdi o? Yaşlı bir şö valye
mi?"
"Sör Rodrik Cassel," dedi Jon tedirgin bir şekilde. Bu soruda bir tuzak vardı, hissediyordu.
Dona! Noye, Jon'un suratına doğ ru eğ ildi. “Şimdi şunu dü şü n çocuk. Bu çocukların hiçbiri
Sö r Alliser'den başka silah ustası gö rmedi. Onların babaları çiftçi, arabacı, kaçak avcı, demirci,
madenci ya da bir ticaret gemisinde kü rekçi. Gü vertelerde, Kral Yolundaki genelev ve
tavernalarda, Lannis Limanı’nın ve Eski Şehir'in sokaklarında dö vü ş ü zerine ne
ö ğ renebilirlerdi sence? Buraya gelmeden ö nce birkaç kez sopa sallamışlardır belki ama sana
yemin ederim ki bu yirmi çocuktan birinin bile cebine gerçek bir kılıç alacak kadar sikke
girmemiştir." Bakışı zalimceydi. "Pekâlâ, zaferlerinin tadı şimdi nasıl geliyor ağzına Lord Kar."
“Bana binle seslenme," diye bağ ırdı Jon. Sesi sert çıkmıştı ama kızgınlığ ı gü ç kaybetmişti.
Birdenbire suçlu ve utanmış hissetmişti kendim “Hiç böyle düşünmemiştim. Ben asla..."
"Dü şü nmeye başlasan iyi edersin." diye uyardı Noye. “Dü şü n \j da şiştiğ inin altında bir
hançerle uyu. Şimdi gidebilirsin."
Cephanelikten çıktığ ında gü n neredeyse yarılanmıştı. Bulutların arasından gü neş
gö rü nü yordu. Sırtını gü neşe verdi ve çö zlerim gü neş ışığ ıyla kristal gibi parıldayan alev
mavisi Sur a dikti Buna haftadan sonra bile Sur'un gö rü ntü sü ü rpertiyordu Jon'u. Yü zyıllardır
esen rü zgâ rların taşıdığ ı toprak Sur’u aşındırmış, kabarcıklar oluşturmuş ve ü zerini zar gibi
kaplamıştı. Çoğ u zaman bulutlu havaların rengi gibi soluk griydi rengi ama gü neş çıktığ ında
parlıyordu. Işıkla can buluyordu sanki Gö kyü zü nü yarısına kadar kaplayan mavi beyaz dev bir
uçuruma dönüşüyordu.
Sur, Kral Yolu'ndan ilk kez gö rü ndü ğ ü nde, “I nsan eliyle yapılmış en bü yü k yapı." demişti
Benjen Stark. Jon'a. "Ve hiç şü phesiz en işe yaramayanı,” diye eklemişti Tyrion Lannister
sırıtarak. Sura yaklaştıkça I blisin sesi bile kesilmişti. Kuzey ufuk çizgisinde, doğ uya ve batıya
doğ ru uzanan, uçsuz bucaksız ve kırılmaz, soluk mavi Sur hattı millerce ö teden bile
görülebiliyordu. Burası, dünyanın sonu, diyordu sanki.
Sonunda Kara Kale’yi gö rdü klerinde, kalenin ahşap iç kaleleri ve taş kuleleri, buzdan bir
duvarın altındaki kar ö rtü sü ne dağ ılmış siyah oyuncak bloklar gibi gö rü ndü gö zlerine. Kara
kardeşlerin tarihi kalesi Kışyarı'na benzemiyordu, gerçek bir kale bile değ ildi. Kalenin surları
yoktu. Doğ usu, batısı ya da gü neyi savunulamaz durumdaydı. Gece Nö betçileri’nin ilgilendiğ i
tek yö n kuzeydi. Kuzey ve Sur’un arkasında uzanan daha kuzey. Yü ksekliğ i iki yü z otuz
metreydi. Barındırdığ ı iç Lalelerin en yü kseğ inden ü ç kat daha uzun. Amcası, tepesinin bir
dü zine zırhlı atlının yan yana gidebileceğ i kadar geniş olduğ unu sö ylemişti. Dev mancınıkların
belli belirsiz hatları ve devasa ahşap vinçler, kocaman kuşların iskeletleri gibi tepede
duruyordu. Aralarında yürüyen siyahlara bürünmüş adamlar birer karınca gibi görünüyordu.
Cephaneliğ in dışında durup ö ylece seyrederken. Suru ilk gö rdü ğ ü gü nkü kadar kendinden
geçmiş haldeydi. Sur boy leydi. Bazen, gö kyü zü nü n ve ü zerine bastığ ı toprağ ın orada
olduğ unu unuttuğ u gibi, Sur’un da orada olduğ unu unutuyordu ama bazı zamanlarda dü nyada
Sur’dan başka hiçbir şey yokmuş gibi geliyordu. Sur, Yedi Krallık’tan daha yaşlıydı. Altında
durup Sur’u izlemek Jon’un başını dö ndü rü yordu. U zerine yığ ılmış karın ezici ağ ırlığ ını
hissedebiliyordu. Kar bir çığ halinde ü zerinden inecek olsa, bü tü n dü nya altında kalırdı, Jon
biliyordu.
“Arkasında ne olduğunu merak ediyor insan." dedi tanıdık bir ses.
Jon arkasını döndü. “Lannister seni görmedim... yani, yalnız olduğumu sanıyordum," dedi.
Tyrion Lannister kat kat kü rklere ö yle bir sanılmıştı ki kü çü k bir ayı gibi gö rü nü yordu. "Bir
adamın bilinçsizliği çok şey anlatabilir. Neler öğrenebileceğini tahmin bile edemezsin ‘Benden
öğrenebileceğin bir şey yok." dedi Jon. Sur'a vardıklarından ben çok az gö rmü ştü cü ceyi.
Kraliçenin kardeşi olduğu için Sur’un onur konuğuydu. Kumandan. Kral Kulesinde bir oda tahsis
etmişti kendisine; gerçi neredeyse yüzyıldır bir kralın Sur'u sirayet ettiğ i görülmemişti. Lannister
yemeklerini Mormont’un masasında yiyor, gü nlerini Surun kenarlarında at sü rerek, gecelerini
de Sor Alliser, Bowen Marslı ve diğer üst düzey askerlerle zar atıp, içerek geçiriyordu.
‘Ah, ben gittiğim her yerde bir şeyler öğrenebilirim,” dedi Tyrion. Elindeki yamuk yumuk
yürüme sopasını Sur’a doğru kaldırdı. "Ne diyordum... sence neden bir adam böyle bir duvar
inşa eder ve diğeri arkasında ne olduğunu bilme ihtiyacı duyar hemen?'
Başını yana eğ di w farklı renklerdeki meraklı gö zleriyle Jon'a hakti. "Sen de arkasında ne
olduğunu bilmek istiyorsun, değil mi?"
‘O nemli bir şey yok." dedi Jon. O. Benjen Stark’ın korucularıyla birlikte at sü rmek. Tekinsiz
Orman’ın sırlarına şahit olmak, Mance Rayder’in yabanıllarıyla dö vü şmek ve divan
O tekiler'den korumak istiyordu ama neler istediğ inden bahsetmemek daha iyiydi bazen.
‘Korucular buz ve karla kaplı ormanlar, donmuş Gö ller ve dağ lardan başka bir şey olmadığ ını
söylüyor.”
‘Ve canavarlarla yaratıklar.* dedi Tyrion. “Onları unutmayalım, yoksa bu kocaman şeyi neden
buraya dikmiş olsunlar. Öyle değil mi Lord Kar?"
‘Bana Lord Kar deme."
Cü ce bir kaşım kaldırdı. "Sana iblis denmesini mi tercih edersin? Sö zleriyle seni
inceltebildiklerini onlara hissettirirsen alaylarından asla kurtulamazsın. Eğ er sana bir isim
vermeye kalkıyorlarsa, ismi al ve kendine mal et. Bö ylece, seni bir daha onunla
yaralayamazlar." Elindeki sopayla yolu gö sterdi. “Gel biraz yü rü benimle. Ortak salonda iğ renç
bir haşlama servis edecekler. Elimde bir us kaynayan bu şey olması iyi gelebilir.”
Jon da acıkmıştı, cüceyle yürümeye başladı. Adımlarını cücenin kısa ve garip adımlarına
uydurmak için yavaşladı. Rüzgâr şiddetini arttırıyordu ve eski ahşap yapıların çıtırdama
seslerim duyabiliyorlardı. Uzaktan, ağır bir kepengin çarpma sesi geliyordu. Tekrar ve tekrar,
unutulmuş. Boğuk bir gümlemenin ardından çatılardan birinden bir kar yığını koptu ve
ayaklarının dibine düştü.
“Kurdunu göremedim." dedi Lannister sürürken
"Talime çıktığ ımda eski ahıra bağ lıyorum. Bü tü n atlan dokudaki ahırlara gö tü rdü ler, orada
kimse rahatsız etmiyor onu. Diğer vakitlerde benim yanımda. Hücrem Hardin Kulesi'nde."
"Siperleri yıkılmış olan kule o, değ il mi? Avlusu parçalanmış taşlarla dolu ve içkinin su gibi
aktığ ı gecelerin sonunda Kral Robert'ın yamulduğ u kadar eğ ilimli. Bü tü n bu binaların terk
edilmiş olduğunu sanıyordum.”
John omuz silkti. “Nerede uyuduğ un kimsenin umurunda değ il. Eski iç kalelerin çoğ u boş ve
girip istediğ in hü crede uyuyabilirsin." Bir zamanlar tam beş bin savaşçı, onların
hizmetkâ rları, atları ve silahları vardı Kara Kale'de. Şimdiyse o sayının beşte biri kadar adam
ancak vardı ve kalenin bazı bölümleri harabeye dönmüştü.
Tyrion Lannister gü ldü , nefesi soğ uk havada buharlaştı "Sevgili babana sö yleşeyim de biraz
taş ustası tutuklatsın, yoksa kalen tamamen çökecek."
Jon, Tyrion’ın alay ettiğini biliyordu ama gerçek ortadaydı. Sur boyunca sıralanmış on dokuz
kale vardı ama sadece ü ç tanesi kullanılıyordu. Rü zgâ rlı gri kıyıdaki Doğ ugö zcü sü , Surun
bittiğ i yerde dağ ların dibinde Gö lge Kule ve ikisinin arasında kalan. Kral Yolu'nun sonundaki
Kara Kale. Diğ er kaleler uzun zamandır boştu. Sessiz, tekinsiz, siyah pencerelerinden içen ıslık
çalan soğuk rüzgârlar giren, balkonları ölülerin ruhlarıyla dolu metruk binalardı.
“Tek başıma olmam daha iyi." dedi Jon inatla. "Diğerleri Hayalet’ten korkuyor."
"Akıllı çocuklarmış," dedi Tyrion ve konuyu değ iştirdi. "Amcanın çok uzaklarda olduğ unu
söylüyorlar."
Jon, kızgınlık anında dilediğ i dileğ i hatırladı. Kanlar içinde karda yatan Benjen Stark'ın
gö rü ntü sü geldi aklına. Cü ce, insanların aklından geçenleri okuyabiliyordu bazen, bu yü zden
hemen kafasını diğ er tarafa çevirdi Jon. Cü cenin, gö zlerindeki suçluluğ u gö rmesini
istemiyordu. “I sini gü nü mden ö nce dö neceğ im sö ylemişti." dedi. I sim gü nü gelip geçmişti
oysa. On beş gü n ö nceydi. Kimsenin umurunda olmamıştı “Sö r Waymar Royce’u arıyorlar,
babası Lord Aryn’ın sancak beyi. Benjen amca. Gö lge Kule'ye kadar gidebileceklerini
söylemişti. Dağlara kadar gitmek demek bu, epey uzun bir yol."
"Son zamanlarda pek çok iyi korucunun kaybolduğ unu duydum." dedi Tyrion ortak salonun
merdivenlerine vardıklarında "Canavarlar ve yaratıklar bu yıl çok acıkmış belli ki."
Harıl harıl yanan dev şö mineye rağ men geniş salon serindi. Yü ksek ahşap tavanın
girintilerinde karga yuvaları vardı. Jon kuşların sesini duyabiliyordu. Aşçı bir tas haşlama ve
bir somun kara ekmek getirdi. Grenn, Kurbağ a ve diğ er çocuklar şö mineye yakın bir sıraya
oturmuş, yü ksek sesle konuşuyor, kü fü rler ediyor ve gü lü yorlardı. Jon salona girdiğ inde bir an
dü şü nceli gö zlerle onlara bakmış w sonra salonun diğ er ucunda, çocuklardan epey uzakta bir
köşe bulmuştu.
Tyrion Lannister karşısına oturdu. O nü ndeki haşlamayı şü pheyle kokluyordu. "Arpa, soğ an,
havuç," diye mırıldandı. "biri bu aşçılara, turp et değil demeli." dedi.
"Bu kuzu en haşlaması." dedi Jon. Eldivenleri çıkarıp ustan yüksekten buhara tuttu ellerini.
Yemeğin kokusu ağzını sulandırmıştı. 'Kar'
Jon. Sör Alliser'in sesini tanıyordu ama bu sefer sesinde gizemli bu tını vardı
'Lord Kumandan seni görmek istiyor. Hemen."
Jon bir an hareket etmekten bile korktu. Lord Kumandan onu neden gö rmek isteyebilirdi ki?
Benjen'dan haber aldılar, diye duşundu endişeyle. Benjen ö lmü ştü işte, dileğ i gerçek olmuştu
'Amcam mı?' diye soruverdi telaşla. “Sağ salim döndü mü?
'Lord Kumandan bekletilmeye alışık değ ildir." diye yanıtladı Alliser 'Ben de, emirlerimin bir
piç tarafından sorgulanmasını alışık değilim." diye ekledi öfkeyle
Tyrion Lannister sırayı itti ve ayağa kalktı. "Ağır ol Thorne, çocuğu korkutuyorsun,' dedi.
“Seni ilgilendirmeyen konulara kanama Lannister. Senin burada yerin yok."
“Ama sarayda bir yerim var." dedi cü ce gü lü mseyerek. "Doğ ru kulağ a edilecek tek bir
kelime, bir daha tek bir çocuğ a bile eğ itini veremeden, yaşlı ve huysuz bir adam olarak ö lmene
yeter Şimdi söyle. Yaşlı Ayı neden çocuğu görmek istiyor Amcasından bir haber mi var?"
“Hayır." dedi Sö r Alliser. “Bambaşka bir konu. Bu sabah Kışyarı'ndan haberci kuş geldi. Kar
ın kardeşiyle... üvey kardeşiyle." diyerek düzeltti, “ilgili bir mesaj getirdi."
“Bran." diye bağırdı Jon. Ayağa fırladı. “Bran’a bir şey oldu."
Tyrion Lannister elini Jon’un omzuna koydu. “Gerçekten çok üzgünüm Jon," dedi.
Jon adamı duymadı bile. Tyrion’ın elini omzundan itti ve salonun çıkışına doğ ru hızlıca
yü rü meye başladı. Kapıya vardığ ında koşuyordu artık. Kar birikintilerini yara yara Kumandan
Kulesi’ne doğ ru koştu. Kapıdaki muhafızları geçip merdivenleri ikişer ikişer tırmanmaya
başladı. Lord Kumandan’ın huzuruna çıktığ ında, çizmeleri sırılsıklamdı, deli gibi bakıyordu ve
kalbı göğsünü yaracakmışçasına atıyordu. “Bran!" dedi. “Bran’la ilgili ne diyor mesaj?"
Jeor Mormont, gece Nö betçileri’nin Lord Kumandan ı, yaşlı ve huysuz bir adamdı. Kocaman
kel bir kafası ve kabarık gri bir sakalı vardı. Omzunda duran kuzgunu elindeki mısır taneleriyle
besliyordu. “Okuma bildiğ ini sö ylemişlerdi," dedi. Omzunu silkeledi. Kuzgun kanatlanıp
pencereye uçtu ve konduğ u yerden Kumandan'ı izlemeye başladı. Mormont kemerinden bir
kâğıt çıkarıp Jon’a uzatırken, kuzgun nahoş sesiyle. "Mısır, mısır, mısır." diyordu.
Jon, ü zerinde ulu kurt olan beyaz mum mü hrü n kenarlarında dolaştırdı parmağ ını. Mü hrü
kopardı. Robb’un el yazısını tanımıştı ama okudukça bulanıklaşıyordu harler. Ağ ladığ ını fark
etti. Gö zyaşlarının arasından mana kazandı sonunda kelimeler. Başını kaldırdı. “Uyanmış,"
dedi. “Tanrılar onu geri vermiş."
“Sakat." dedi Mormont. “Üzgünüm çocuğum, mesajın devamını oku."
Jon geri kalan kelimelere baktı ama ö nemi yoktu. Hiçbir şeyin ö nemi yoktu. Bran
yaşayacaktı. 'Kardeşim yaşayacak," dedi. Mormont'a. Lord Kumandan başını iki yana salladı,
bir avuç mısır alıp kuzguna ıslık çaldı. Kuzgun omzuna uçtu. “Yaşayacak, yaşayacak," diye
bağırıyordu.
Jon, yüzünde bir gülümseme, elinde Robb'un mektubu merdivenlerden aşağı koştu. "Kardeşim
yaşayacak." diye bağ ırdı muhafızlara. Muhafızlar bakıştı. Ortak salona gitti. Tyrion Lannister
yemeğini bitirmek üzereydi. Küçük adamı kollarının altından tutup havaya kaldırdı, döndürdü,
“Bran yaşayacak, ” diye bağ ırıyordu. Lannister şaşkındı. Jon adamı yere indirdi ve mektubu
uzattı. "Oku," dedi.
Salondakiler etrafına toplanmış meraklı gözlerle onu izliyordu. Jon, Gren'in birkaç adım
geride durduğunu fark etti. Eli kalın yün bir sargıyla sarılıydı. Rahatsız ve huzursuz
görünüyordu. Jon yanına gitti. Grenn bir adım geri kaçıp elini kaldırdı. ‘Benden uzak dur piç.'
dedi.
Jon çocuğ a gü lü msedi. 'Bileğ in için gerçekten ü zgü nü m. Robb bir seferinde aynı hamleyi bana
yapmıştı. Tahta bir kılıçla vurmasına rağ men cehennem gibi acımıştı. Seninki çok daha kö tü
olmalı. Eğer istersen sana o hamleyi karşılamayı öğretinin.' dedi.
Alliser Thorne. Jon'u duymuştu. 'Lord Kar şimdi de benim yerime geçmek istiyor," dedi.
Kü çü mseme dolu bir kahkaha attı. “Bir kurda jö nglö rluk ö ğ retmek, bu yaban ö kü zlerine o
hamleyi karşılamayı öğretmekten daha kolaydır." dedi.
‘Şirinle bu bahse girerim." diye yanıtladı Jon. “Hayalet'i jonglör olarak görmek hoşuma gider."
Jon, Grenn'in nefesinin kesildiğini fark etti. Salona sessizlik çöktü.
Sonra Tyrion Lannister kıkırdamaya başladı. Yan masada oturan û ç kata kardeş kahkaha attı.
Kahkaha bü tü n salona, en uçtaki sıralara ve tutu aşçılara kadar sıçrayıp yayıldı. Sonunda
Grenn bile gülüyordu.
Sör Alliser sözlerini Jon'dan ayırmamıştı. Salon kahkahalarla inlerken yüzü karardı ve kılıç
tuttuğu eli bir yumruğa dönüştü. ‘Bu, hayatının halasıydı Lord Kat." dedi. Ses tonu yakıcıydı ve
düşmanlık kokuyordu.

EDDARD
Eddard Stark, Kızıl Kale’nin kule uzunluğ undaki bronz kapılarından içeri girerken yorgun,
ağ rılı, aç ve huzursuzdu. Kralın kâ hyası. Yü ce U stat Pycelle’in kü çü k konseyi acil olarak
toplanmaya çağ ırdığ ını sö ylediğ inde hâ lâ atının ü zerindeydi ve uzun sıcak bir banyonun,
kızarmış ö rdek etinin ve kuş tü yü yatakların hayalini kuruyordu. Uygun olduğ unda. El’in de
toplantıda olması rica edilmişti. “Yarın sabah uygun olacak." diye terslendi Ned atından
inerken.
Kâhya yerlere kadar eğildi. “Konsey üyelerine üzüntünüzü iletirim." dedi.
“Hayır. Kahretsin." dedi Ned. Daha gö reve başlamadan konsey ü yelerini gü cendirmek
istemiyordu. “Onları gö receğ im. Daha insan içine çıkılır bir şeyler giymem için birkaç dakika
bekleyin."
“Elbette lordum." dedi kâ hya. “Size Lord Arryn'ın El Kulesindeki odalarını tahsis ettik.
Eşyalarınızın oraya götürülmesini sağlayacağım.”
“Teşekkü rler." dedi Ned. Binici e ldivenlerini çıkarıp kemerine sıkıştırdı. Maiyeti
arkasındaki kapıdan giriş yapıyordu. Kendi kâ hyası Vayon Poole’u gö rü p seslendi. “Konseyin
acil olarak bana ihtiyacı varmış. Kızlarımın odalarını bul ve yerleştir. Odalarında kalsınlar.
Arya’nın keşif için odasından çıkması kesinlikle yasak." Poole reverans yaptı. Ned kraliyet
kâ hyasına dö ndü . “Arabalarını hâ lâ şehrin içinden geçip gelmeye çalışıyor. Uygun elbiselere
ihtiyacım var." dedi.
“Benim için zevktir.” dedi kâhya.
Bö ylece. Ned kemiklerine kadar yorgun halde, ö dü nç alınmış kıyafetler içinde konsey
odasına girdi. Küçük konseyin dön üyesi kendisini bekliyordu.
Mekan zengin bir şekilde dö şenmişti. Yerlere hasır yerine Myr halıları serilmişti. Odanın bir
kö şesinde, Yaz Adaları’ndan gelen, geniş ahşap bir panel ü zerine oyulmuş, parlak renklerle
boyanmış, yü z farklı harikulade canavar tasviri vardı. Duvarlar. Norvos’tan, Qohor’dan ve
Lys’ten getirilmiş goblenlerle sü slü ydü . Kapının her iki yanında, gö zleri cilalı siyah
mermerden yapılmış birer Valyria sfenski duruyordu.
Konsey ü yelerinden Ned’in en sevmediğ i olan hadım Varys, Ned odaya girer girmez abartılı
jestleriyle konuşmaya başladı “Lord Stark. Kral Yolu'nda yaşadığ ınız sıkıntıları duyunca
ö lü mü ne ü zü ldü m. Hepimiz her gü n septe gittik ve Prens Joffrey iyin mumlar yaktık. Biran
evvel sağ lığ ına kavuşması için dualar ettim ben." Adamın ellerindeki pudra Ned’in kollarında
izler bıraktı. Adamın kendisi de mezarlıklara bırakılan çiçekler gibi kokuyordu.
‘Tanrılarınız sizi duymuş olmalı.” dedi. “Prens her geçen gü n biraz daha gü çleniyor." Soğ uk,
mesafeli fakat nazikçe konuşmuştu Kendini adamın ellerinden kurtardı ve ahşap panelin
altında duran Lord Renly'ye yö neldi. Renly’nin yanındaki odam, boyundan anlaşıldığ ı ü zere
Serçeparmak olmalıydı. Robert tahtı kazandığ ında Renly sekiz yaşında bir çocuktu ama
bü yü dü kçe ağ abeyinin bir eşi olmuştu. Ned bu durumu rahatsız edici buluyordu. Renly'ye ne
zaman baksa sanki yıllar geriye doğ ru akıyor, U ç Dışlı Mızrak'taki zaferin tadını çıkaran
Robert um yanında duruyormuş gibi hissediyordu.
‘Görüyorum ki sağ salim gelmişsiniz Lord Stark.” dedi Renly.
‘Sız de ö yle," diye yanıtladı Ned. “Beni bağ ışlamalısınız, ne zaman size baksam ağ abeyiniz
Robert’ı görmüş gibi oluyorum."
'Kotu bir kopyayım," dedi Renly omuzlarım silkerek.
‘Buna rağ men çok daha iyi giyineni." diyerek lafa karıştı Serçeparmak. ‘Lord Renly saraydaki
hanımların hepsinden daha fazla para harcıyor üst baş için."
Doğ ruydu. Lord Renly'nin elbisesi koyu yeşil kadifeden yapılmıştı Yeleğ ine on iki altın geyik
dikilmişti. Altın dikişli kısa bir pelerin rahatça omuzlarından sarkıyordu, yakası zü mrü t bir
broşla kapatılmıştı. “Bundan daha beter suçlar var,” diyerek gü ldü Renly “Mesela senin giyim
tarzın.”
Serçeparmak imayı duymazdan geldi. Dudağ ında hü rmetsiz bu gü lü msemeyle Ned'e
bakıyordu. “Uzun yıllardır sizin e tanışma fırsatı bulmak istiyordum Lord Stark. Leydi
Catelyn'in benden bahsettiğine eminim."
“Etti." diye cevapladı Ned soğ uk bir tonla Yorumdaki belli belirsiz kibir onu kızdırmıştı.
“Anladığım kadarıyla kardeşim Brandon'ı da tanıyormuşsunuz."
Renly Baratheon güldü. Varys daha iyi duyabilmek için yanlarına geldi.
“Gayet iyi tanırdım," dedi Serçeparmak. “Hâ lâ bana bıraktığ ı bir izi taşıyorum. Brandon
benden bahseder miydi?"
“Sık sık ve epey hararetle." dedi Ned konuşmanın son bulmasını umarak. Oynadıkları bu
oyunu sevmiyordu. Sözlerle yapılan düellolara sabrı yoktu.
“Hararetin siz Starklar'ı hasta ettiğ ini sanırdım." dedi Serçeparmak. “Burada, gü neyde,
sizlerin buzdan yapıldığınız ve Boğaz’ın biraz altına indiğinizde eridiğiniz söylenir."
“Bu yakınlarda erimeyi dü şü nmü yorum Lord Baelish. Bundan emin olabilirsiniz." dedi Ned.
Konsey masasına döndü ve. “Üstat Pycelle, iyi olduğunuzu umuyorum," dedi.
Masanın başındaki yü ksek sandalyede oturan Yü ce U stat nazikçe gü lü msedi ve, “Benim
yaşımdaki bir adam için gayet iyi sayılırım lordum ama eskisinden çok daha çabuk
yoruluyorum," dedi. Zarif yü zü ndeki geniş alnına, iyice kelleşen kafasının tam tepesinden bir
tutanı beyaz saç dö kü lü yordu. U stat zinciri. Luwin'in taktığ ı boğ ucu basit metale
benzemiyordu. I ki dü zine ağ ır zincirin birbirine sarılarak oluşturduğ u, boynundan gö ğ sü ne
kadar her yerini kaplayan devasa bir gerdanlık takıyordu. Gerdanlığ ın her bir halkası insan
evladının bildiğ i farklı bir metalden dö kü lmü ştü . Siyah demir, kırmızı altın, parlak bakır, mat
kurşun, çelik, kalay, soluk gü mü ş, pirinç, bronz ve platin. Lal taşları, ametistler ve siyah inciler
metal zincirleri sü slü yordu. Gerdanlığ ın ü zerine gelişi gü zel yakutlar ve zü mrü tler
serpiştirilmişti. “Belki hemen başlarız." dedi Yü ce U stat. I ki elini kamının ü zerinde
birleştirmişti. “Biraz daha oyalanırsak uyuya kalacağımdan endişe ediyorum."
“Başlayalım." dedi Ned. Masanın başındaki kral koltuğ u boştu. Koltuğ un yastıklarına
Baratheon Hanedanı'nın taçlı erkek geyiğ i işlenmişti. Ned, kralın sağ kolu olarak hemen
yanındaki koltuğa oturdu. “Lordlarım sizi beklettiğim için özür dilerim." dedi resmi bir tonla.
"Siz Kral Eli'siniz." dedi Varys. “Bizler., ne isterseniz hizmetinizdeyiz Lord Stark“
Diğ er ü yeler de koltuklarına otururken Eddard Stark oraya ait olmadığ ını bir kez daha anladı.
Bu oda, bu adamlar ona gö re değ ildi. Robert‘ın Kışyarı’nda, mahzen mezarda sö ylediklerini
hatırladı. Etrafm yağcılarla ve aptallarla sarılı. Konsey masasına baktı, bu adamlardan hangisi
yağ cı, hangisi aptal merak ediyordu ama şimdiden kimin kim olduğ unu da biliyordu aslında.
“Beş kişiyiz,' dedi.
‘Lord Stannis, kral kuzeye gittikten kısa bir sü re sonra Ejderha Kayasına gitti. Cesur
Barristan'ımız da Kral Muhafızları Kumandanı olarak kralımıza eşlik ediyor." dedi Varys.
‘Belki Sör Barristan ve kralın bizlere katılmasını beklemeliyiz.’ diye teklif etti Ned.
Renly Baratheon yü ksek sesle gü ldü . “Sevgili ağ abeyimin bizlen soylu varlığ ıyla
onurlandırmasını beklersek, çok bekleriz."
"I yi kralımız Robert'ın yapacak çok ö nemli işleri var. Bazı basit meseleleri onun yü kü nü
hafifletmek amacıyla bizler karara bağlıyoruz,’ dedi Varys.
‘Lord Varys'in asıl sö ylemek istediğ i, bü tü n bu para, adalet ve ekin işlen ağ abeyimi
gö zyaşlarına boğ acak kadar fazla sıkıyor.’ dedi Renly. “Bu yü zden krallığ ı yö netme işi de bize
kalıyor. Ara sıra bize bazı emirler yollamıyor değ il." Cebinden sıkıca katlanmış bir kağ ıt
çıkardı ve masanın ü zerine bıraktı. “Bu sabah hana sü ratle ö nden gitmemi ve Yü ce U stat
Pycelle'e acil bir konsey toplantısı dü zenlemesini sö ylememi emretti. Bizim için çok ani bir
görevi varmış."
Serçeparmak gü lü msedi ve masadaki kâ ğ ıdı Nede uzattı. Ned kraliyet mü hrü yle kapatılmış
kâ ğ ıdı açtı ve dü zeltti. Kralın ilk emirlerinin ne olduğ unu merak ediyordu. Giderek artan bir
inanmazlıkla yazılanları okudu. Robert'ın ahmaklıklarının bir sonu gelmeyecek miydi? Bu
yazılan şeyi onun adına Ned mi yapacaktı? Bu yaraya başarılmış tuz gibiydi. “Tanrılar yardım
etsin,” dedi.
“Lord Stark'ın bize sö ylemeye çalıştığ ı şey," diyerek duyurusuna başladı Renly. “Majesteleri.
Kral Eli’nin görevine başlaması şerefine bir turnuva düzenlememizi emretti."
“ne kadar?" diye sordu Serçeparmak kibarca.
Ned cevabı mektuptan okudu. “Şampiyona kırk bin altın ejder, I kinciye yirmi bin. meydan
dövüşünün galibine yirmi bin ve ok müsabakasının kazananına on bin."
“Doksan bin altın,” diyerek içini çekti Serçeparmak. “Diğ er giderleri de gö z ardı
etmemeliyiz. Robert olağ anü stü bir ziyafet isteyecektir. Bu aşçılar, marangozlar, hizmetçi
kızlar, şarkıcılar, dansçılar ve soytarılar demek..."
“Yeterinden fazla soytarımız var," dedi Lord Renly.
Yü ce U stat Pycelle. Serçeparmak'a dö ndü ve sordu. ‘Hazine bu masraları karşılayabilecek
durumda mı?"
“Hangi hazineden bahsediyorsunuz?" diyerek yanıtladı Serçeparmak dudaklarını bü kerek.
“Aptal rolü yapmanın gereğ i yok U stat. Siz de benim kadar iyi biliyorsunuz ki hazine yıllardır
boş. Parayı borç almak zorunda kalacağ ım. Lannisterlar'ın eli açık davranacağ ından şü phem
yok. Lord Tywin'e hah hazırda ü ç milyon ejder borçluyuz. Bir yü z bin daha bir şey fark
ettirmeyecektir."
Ned donmuş gibiydi. “Kraliyetin üç milyon altın borcu mu var?"
“Kraliyetin altı milyon altın borcu var Lord Stark. Bü yü k alacaklılar Lannisterlar. Lord
Tyrell’den, Braavos’un Demir Bankası'ndan ve bazı Tyroshlu ticaret birliklerinden de borç
almak zorunda kaldık. Son zamanlarda da I nanç'ın kapısını çalmak zorunda kaldım. Yü ce
Rahip. Dorne'lu bir balıkçıdan bile beter pazarlık ediyor."
Ned dehşete dü şmü ştü . “Aerys Targaryen altınlarla dolup taşan bir hazine bırakmıştı.
Hazinenin bu hale gelmesine nasıl izin verdiniz?"
Serçeparmak omuz silkti. “Hazine başı parayı bulur. Kral ve El'i harcar." dedi.
Ned, “Lord Arryn’ın, Robert’ın diyara dilenmesine izin verdiğ ine inanmamı beklemeyin."
dedi hararetle.
Yü ce U stat Pycelle kafasını iki yana salladı. Boynundaki zincirler şıngırdadı. “Lord Arrys
tedbirli bir adamdı ama Majesteleri'nin verilen akıllıca tavsiyeleri her zaman dinlediğ i
söylenemez."
"Benim soylu ağ abeyim turnuvaları, ziyafetleri pek sever ama kendi deyimiyle ‘sikke
saymak'tan nefret eder,” dedi Lord Renly".
‘Majesteleriyle konuşacağım. Bu turnuva kraliyetin karşılayamayacağı bir aşırılık." dedi Ned.
"Elbette konuşun ama biz yine de hazırlıklara başlasak iyi olur" diye karşılık verdi Renly.
“Başka bir gü n." dedi Ned. Masadakilerin ona bakışından, sesinin çok sert çıktığ ı
anlaşılıyordu. Artık Kışyarı’nda, kendisinden bü yü k tek adamın kral olduğ u yerde olmadığ ını
unutmamalıydı. Burada, kedi konumuna denk insanların ö nde geleniydi sadece “Lü tfen
bağ ışlayın lordlarım ." dedi daha yumuşak bir sesle. “Yorgunum. Toplantıya bir ara verelim ve
dinlenip kendimize geldiğ imizde kaldığ ımız yerden devam edelim." Diğ erlerinin onayını
beklemeden masadan kalktı. Hepsini başıyla selamladı ve kapıya yöneldi.
Dışarı çıktığ ında, arabaların ve sü varilerin hâ lâ kale kapısından içeri aktığ ını gö rdü . Avlu
bağ rışan adamlar, çamur ve atlardan ibaret bir karşılık içindeydi. Kralın henü z gelmediğ i
sö ylendi kendisine. U ç Dişli Mızrak"taki tatsızlıktan sonra, Starklar ve maiyetleri, kralın
kailesinden epeyce ö nde, Lannisterlar'dan ve gerilimden uzakta yol almışlardı. Robert'ı
hemen hemen hiç gö rmemişti Bü yü k saray arabasında yolculuk ettiğ i ve sü rekli sarhoş
olduğ u sö yleniyordu. Eğ er durum buysa varmasına daha saatler var demekti ama yine de
Ned’in arzu ettiğ i kadar geç gelmeyecekti I çini ezen ö keyi hatırlaması için Sansa'nın yü zü ne
bakması yeterindi Yolculuklarının son on beş gü nü tam anlamıyla bir trajediydi Sansa sü rekli
Arya’yı suçluyor, ö lmesi gerekenin Nymeria olduğ unu sö ylü yordu. Ve Arya, arkadaşı kasabın
oğ lunun ö ldü rü ldü ğ ü nü duyduğ u gü nden beri kendi dü şü nceleri içinde kaybolmuş gibiydi.
Sansa her gece ağ layarak uykuya dalıyordu. Arya ise kendi sessizliğ ine gö mü lmü ş halde gü n
boyunca dalıp duruyordu Eddard Stark, Kışyarı'nın Starklar için ayrılmış buzdan bir
cehennemi düşünüyordu.
Dış avluyu geçip yivli kapıdan ıç avluya girdi. El Kulesi olduğ unu tahmin ettiğ i kuleye doğ ru
yürürken aniden Serçeparmak çıka ününe “Yanlış yoldan gidiyorsun Stark, benimle gel, dedi
Ned tereddü tle adamı takıp etti. Serçeparmak onu bir kuleye, merdivenlerden aşağ ıya,
gö mme bir iç bahçeye ve duvarlarında içi boş zırhların nö bet tuttuğ u bir koridora gö tü rdü .
Bunlar Targaryenlar'ın kutsal kalıntılarıydı. Gö ğ ü slerine ejderhalar oyulmuş siyah çelikten
savaş zırhları şimdi tozlanmış ve unutulmuştu. “Odama giden yol bu değil." dedi Ned
“O yle olduğ unu sö ylemedim zaten." diye cevap verdi Serçeparmak. “Seni, boğ azını kesip
cesedini duvarların arkasına saklayacağ ını bir zindana gö tü rü yorum." Sesinden alay akıyordu
“Bunun için vaktimiz yok Stark." dedi. “Karın seni bekliyor."
“Sen nasıl bir oyun oynuyorsun Serçeparmak? Catelyn. Kışyarı’nda, buradan yü zlerce fersah
uzakta."
Serçeparmak’ın gri yeşil gö zleri neşeyle parıldıyordu. “Eğ er ö yleyse, binlerinin kusursuz bir
taklit yeteneği var demektir. Son kez söylüyorum, benimle gel ya da onu kendime saklayayım.”
Hızla merdivenlerden aşağı inmeye başladı.
Ned endişeyle adamı takip etti. Bugü nü n sonu gelecek mi diye merak ediyordu artık. Bö yle
entrikalar Ned'e göre değildi ama Serçeparmak gibi adamlar için entrika, et ve şaraptı.
Merdivenlerin sonunda meşe ve demirden yapılmış ağ ır bir kapı vardı. Petyr kalın sü rgü yü
çekti ve Ned e kapıdan girmesini sö yleyen bir baş hareketi yaptı. Kızıl pembe gü n batınıma,
nehirden epeyce yüksekteki dik bir kayalığa çıkmışlardı. “Kalenin dışına çıktık,” dedi Ned.
“Sen kandırılması gü ç bir adamsın Ned." dedi Serçeparmak alaycı gü lü şü yle. “Dışarıda
olduğ umuzu gö kyü zü nden mi anladın, yoksa gü neş mi ele verdi beni? Arkamdan yü rü .
Kayalıklarda keskin oyuklar var. Dü şü p ö lmemeye çalış. Catelyn'e ö lü mü nü açıklamanı zor
olabilir." Bü tü n bunları sö ylerken kayalığ ın kenarına gelmiş, aşağ ı inmeye başlamıştı bile. Bir
maymun kadar seri hareket ediyordu.
Ned bir an dik kayalığ ı inceledi ve ağ ır ağ ır adamı takip etmeye başladı. Serçeparmak'ın
bahsettiğ i oyukları gö rebiliyordu. Bazı oyuklar, nereye bakacağ ım bilmeden bakan gö zlerin
gö remeyeceğ i kertiklerdi. Aşağ ıdaki nehir baş dö ndü recek kadar uzakta gö rü nü yordu. Ned
kafasını kayalığa dayadı ve mecbur kalmadıkça aşağı bakmamaya karar verdi.
Sonunda, suyun kıyısındaki çamurlu patikaya indiği Serçeparmak’ı bir kayaya dayanmış
elma yerken buldu. Elinde elmanın çöpü kalmak üzereydi. “Yaşlanıyorsun ve yavaşlıyorsun
Stark," dedi elindeki elma çöpünü nehrin sularına fırlatır kon. “Neyse, yolun kalanını atla
gideceğiz.” İki atın beklediği gördü Ned. Ata bindi ve adamın arkasından, şehre doğru giden
patikada yol almaya başladı.
Bir zaman sonra ü ç katlı, ahşap, kö hne bir binanın önünde dizginlerini çekti Serçeparmak.
Binanın pencereleri yavaşça çö ken akşam karanlığ ında lamba ışıklarıyla parlıyordu. Mü zik
sesi ve yü ksek kahkahalar pencerelerden taşıp nehir sularına kadar ulaşıyordu. Kapısının
yanındaki ağ ır bir zincire, kurşun kaplı kırmızı camdan yapılmış sü slü bir yağ lambası
asılmıştı.
Ned aceleyle atından indi. “Bir genelev." dedi. Serçeparmağ ı omuzlarından tuttu ve kendine
çevirdi. “Bu kadar yolu bir geneleve gelmek için mi teptik?”
“Karın içeride," dedi Serçeparmak.
Bu son hakaretti. “Brandon sana fazlasıyla nazik davranmış,” dedi ve adamın gö ğ sü ne
vurdu, sırtını duvara yasladı. Kemerinden çıkardığı hançerini boynuna dayadı.
“Lordum, hayır!” diye bağırdığını duydu telaşlı bir sesin. "Doğruları söylüyor." Arkasından
ayak sesleri geliyordu.
Ned elinde hançeri dö ndü ve beyaz saçlı yaşlı bir adamın kendisine doğ ru geldiğ ini gö rdü .
Adam kabaca ö rü lmü ş kahverengi bir elbise giymişti ve koştukça çenesinin altındaki deri
sallanıyordu. "Sen bu işe karışma," diye bağ ırdı adama ve o anda gö rdü ğ ü sımayı hatırladı.
Şaşkınlık içinde hançerini indirdi. “Sör Rodrik?"
Rodrik Cassel başıyla onayladı. “Leydiniz yukarıda sizi bekliyor.’
Ned'in kafası iyice karışmıştı, “Catelyn gerçekten burada mı? Bu Serçeparmak'ın tuhaf
şakalarından biri değil mi?"
“Değ ilmiş gibi gö rü nü yor Stark." dedi Serçeparmak. “Beni takip et ve biraz daha fazla
zampara, biraz daha az Kral Eli gibi gö rü nmeye çalış Tanınman hiç işimize gelmez. Yü rü rken
birkaç meme avuçlayabilirsin hatta."
Bu yakına girdiler. Şişman bir kadın edepsiz şarkılar söylüyor, keten iç çamaşırları ve renkli
ipeklerden avuç içi kadar elbiseler giymiş genç ve güzel kızlar bedenlerini müşterilerine
dayıyor, kucaklara oturuyorlardı. Kimsenin Ned’e dikkat ettiği yoktu. Serçeparmak onu
üçüncü kata çıkardı, uzun bir koridorun sonundaki kapıya götürdü. Sör Rodrik aşağıda
bekliyordu
Catelyn odadaydı. Ned’i görünce ağlayarak koştu ve sıkıca boynuna sarıldı.
“Leydim." dedi Ned. Sesi merak ve endişe yüklüydü
“Ah,. işte bu harika. En azından onu tanıdın." dedi Serçeparmak kapıyı kapatırken.
“Hiç gelmeyeceksin diye korktum." diye fısıldadı Catelyn kafasını Ned’in gö ğ sü ne
yaslayarak. “Petyr bana haberler getiriyordu. Arya ve genç prens arasında geçenleri de
duydum. Kızlarını nasıl?"
“I kisi de yas tutuyor, ikisi de ö keli,” diye yanıtladı Ned. “Cat, anlayamıyorum. Kral
Toprakları'nda ne işin var? Neler oldu? Yoksa Bran..." Aklına gelen soru öldü mü? idi ama
soruyu ağzından çıkaramadı.
“Evet, Bran ama düşündüğün gibi değil." dedi Catelyn.
Artık kaybolmuştu Ned. “Peki ne? Neden buradasın sevgilim? Burası nasıl bir yer?"
“Tam da gö rü ndü ğ ü gibi bir yer," dedi Serçeparmak pencerenin pervazına rahatça
otururken. “Bir genelev. Soylu bir leydiyi aramak için bakılacak son yer bile değ il. Bu
mü essesenin sahibi benim, bu yü zden ayarlamaları yapmak zor olmadı. Cat’in burada
olduğunu Lannisterlar’ın öğrenmemesi gerekiyordu.”
“Neden?" diye sordu Ned. Catelyn'in ellerini gö rdü sonra. Daha yeni, kırmızı kesik izlerini,
sol elinin son iki parmağ ındaki bü kü lmeyi ve ellerinin tuhaf duruşunu. “Yaralanmışsın."
Karısının ellerini ellerine aldı ve avuçlarına baktı. “Tanrılar! Bunlar çok derin kesikler... bir
kılıç darbesi ya da... Bu kesikler nasıl oldu leydim?”
Catelyn pelerininin altından bir hançer çıkarıp Ned’in ellerine bıraktı. “Bu hançer, Bran’ın
boğazını kesip bütün kanını vücudundan boşaltmak üzere yollandı.” dedi.
Ned sarsılmıştı. “Ama... Kim... Neden?"
Catelyn parmağını Ned’in dudaklarına koydu. “İzin ver anlatayım sevgilim. Böyle daha çabuk
hallederiz. Dinle."
Ned dinledi. Catelyn, kü tü phanedeki yangından Varys’e, muhafızlardan Serçeparmak a
kadar olan her şeyi anlattı. Eddard Stark elinde hançer, neredeyse şuurunu kaybetmiş şekilde
yangın kenarında oturarak dinledi. Bran’ın ulu kurdu çocuğ un canını kurtarmıştı. Yavruları ilk
bulduklarında Jon ne demişti? Bu yavrular, sizin çocuklarınız tarafından sahiplenilmek için
doğmuş. Ve Ned, Sansa’nın yavrusunu bir hiç uğ runa kendi elleriyle ö ldü rmü ştü . Hissettiğ i şey
suçluluk muydu? Yoksa korktu mu? Eğ er bu kurtlar çocuklarına tanrılar tarafından
gönderildiyse, nasıl bir aptallık etmişti Ned?
Kendisini zorlayarak ve acı içinde hançer hakkında dü şü nmeye başladı. “I blis'in hançeri.”
diye tekrar etti. Hiç manası yoktu. Hançerin ejderha kemiğ i kabzasını sıkıca tuttu ve ahşap
masaya sapladı. Hançer. Ned’le alay ediyormuş gibi, ahşabın içinde dimdik duruyordu.
“Tyrion Lannister neden Bran’ın ölmesini istesin? Zavallı çocuk ona hiçbir şey yapmadı ki.”
“Siz Starklar'ın kulağ ında kardan başka bir şey yok mu?” diye sordu Serçeparmak "I blis asla
tek başına hareket etmez.”
Ned ayağ a kalktı ve odanın içinde volta atmaya başladı. “Eğ er bu işte kraliçenin ya da
taunlar korusun, Robert'ın eli varsa... hayır. Buna inanamam." Ama kelimeler ağ zından çıktığ ı
anda, hendek mezarlardaki o soğ uk sabahı, Robert’in kiralık katillerini Targaryen Prensesi ne
gö ndereceğ ini sö ylediğ i konuşmayı, Rhegar'ın daha bebek olan oğ lunu, bebekten geri kalan
kana bulanmış kafatasını. Darry’nin kabul salonunda ona sırtını dö nü p uzaklaşmıştın
hatırladı. Ned. Sansa’nın yalvarışını kulaklarındı duyuyordu hâ lâ . Lyanna da ö yle yalvarmıştı
bir zamanlar.
‘Kralın bu durumu bilmiyor olması daha yü ksek ihtimal, dedi Serçeparmak “Bu ilk de olmaz.
Robert görmek istemediği şeşlere gözlerini kapatmak konusunda epey tecrübe sahibi oldu."
Ned’in buna verecek cevabı yoktu. Vü cudu neredeyse ortamdan ikiye ayrılmış kasap çocuğ u
geldi gözlerinin önüne. Olay sonrasında tek kelime etmemişti kral. Ned'in başı zonkluyordu.
Serçeparmak masaya eğ ildi ve hançeri saplandığ ı yerden çıkardı. “Suçlama her halü karda
hainlik sayılacaktır. Kralı suçlayın ve daha kelimeler ağzınızdan çıkarmadan İlyn Payne'le dans
edin. Kraliçe... Eğer kanıt bulursanız ve eğer Robert’ı dinlemeye ikna edebilirseniz, belki...”
“Kanıtımız var.” dedi Ned. “Hançer elimizde."
Serçeparmak hançeri havaya attı, tekrar tuttu ve, “Bu mu?" dedi. “Gü zel bir çelik parçası
ama bu hançerin iki tarafı da keskin lordum. I blis hançerin Kışyarı'nda çalındığ ına ya da
kaybolduğ una yemin edecektir ve kiralık katil de ö lü olduğ una gö re onu kim yalancılıkla
suçlayabilir?" Hançeri Ned'e uzattı “Benim naçizane tavsiyem, hançeri nehre atıp,
dövüldüğünü bile unutmak olacak lordum," dedi.
Ned soğ uk gö zlerle baktı. “Lord Baelish, ben Kışyarı'nın Stark'ıyım. Oğ lum sakat halde ve
belki de ö lmek ü zere yatağ ında yatıyor. Karda bulunmuş bir kurt yavrusu yardımına
kovmasaydı hem o. hem Catelyn şu anda ö lü olacaktı. Eğ er bü tü n bunları unutabileceğ ime
inanıyorsanız, kardeşimin karşısına kılıçla çıktığınız günkü kadar aptalsınız demektir.”
“Bir aptal olabilirim Stark... ama kardeşin on dö rt yıldan fazladır donmuş mezarında
çü rü rken hem hâ lâ buradayım. Onun yanında çü rü meye niyetliysen seni kararından dö ndü ren
ben olmayayım ama bu kafileye dâhil olmamayı tercih ederim, çok teşekkürler.”
“Sen herhangi bir kafileye isteyerek dâhil edeceğim son adam bile değilsin, Lord Baelish."
Elini kalbinin ü stü ne koyup, “Beni derinden yaraladın Stark," dedi Serçeparmak. “Bana
sorsalar, ben siz Starklar'ın yorucu I nsanlar olduğ unu sö ylerini ama Cat benim
anlayamadığım nedenlerden ötürü size bağlanmış. Onun hatırı için, aptallık olduğunu bile bile,
seni hayatta tutmaya çalışacağ ını. Evet, aptallık ama Cat’in ricasına hayır demem mü mkü n
değil."
“Petyr'a, Lord Arryn'ın ölümüyle ilgili şüphelerimizden bahsettim. Gerçeği öğrenmemiz için
bize yardım edecek."
Eddard Stark aldığı bu haberden hoşlanmamıştı ama yardıma ihtiyaçları olduğu da
gerçekti. Serçeparmak bir zamanlar bir kardeş kadar yakındı Catelyn’e. Tahammül edemediği
bir adamla uzlaşmak zorunda kalacağı ilk durum değildi bu. “Pekâlâ,” dedi hançeri kemerine
sıkıştırırken. “Varys'ten bahsettin, hadım her şeyi biliyor mu?"
“Benim ağ zımdan bir şey çıkmadı,” dedi Catelyn. “Bir aptalla evlenmedin Lord Stark. Ama
Varys'in her şeyden haberdar olmak için kullandığ ı kendi yö ntemleri var. Kimsenin
bilemeyeceği şeyleri biliyor. Büyülü güçleri olduğuna inanıyorum Ned, yemin ederim."
“Sadece çok sayıda muhbiri var." dedi Ned.
“Sadece bu değ il," diye ısrar etti Catelyn. “Sö r Rodrik ve Sö r Aron Santagar bü yü k gizlilik
içinde buluştular ama O rü mcek, sohbetlerini bü tü n detaylarıyla biliyordu. Ben Varys'ten
korkuyorum."
Serçeparmak gülümsedi. "Siz Lord Varys’i bana bırakın tatlı leydim.
Kullanacağım kelimelerin müstehcenliğini bağışlayın ama o adamın hayaları benim
avucumda.” Elini yuvarlak bir şey tutuyormuş gibi kıvırdı. "Yani bir erkek olsaydı ve hayaları
olsaydı. Biliyorsunuz, perde açılırsa kuşlar ötmeye başlar ve Varys buna hiç memnun olmaz.
Sizin yerinizde olsaydım. Varys'ten çok Lannisterlar’la ilgili endişe duyardım.”
Ned endişelenmek için Serçeparmak'ın uyarısına ihtiyaç duymuyordu Arya’nın bulunduğ u
gü nü dü şü nü yordu. Kraliçenin bakışlarını gö rmü ş, ama bir hım var derken çıkan yumuşak ve
hatif sesini duymuştu Mycah isimli çocuğ u, Lord Aryyn'ın anı ö lü mü nü , Bran'ın dü şü şü nü ,
damarlarındaki bü tü n kanın bu kılıç ü zerinde akıtıldığ ı, kendi taht odasında ö lü yatan Aerys
Targaryen'i dü şü nü yordu “Leydim." dedi Catelyn'e dö nerek. “Burada yapabileceğ in bir şey
kalmadı. Bir an ö nce Kışyarı’na dö nmem istiyorum. Eğ er bir kiralık katıl geldiyse, başkaları da
edebilir Bran'ın ölümünü emreden kimse, çocuğun hâlâ yaşadığım haber alacaktır."
‘Kızlarımı görmeyi umuyordum..." dedi Catelyn.
“Bu yapılacak en bü yü k hata olur." diye uyardı Serçeparmak ‘Kızıl Kale meraklı gö zlerle
doludur ve çocuklar konuşur."
“Doğru söylüyor sevgilim." dedi Ned. Karısına sarıldı. “Sor
Rodrik'le birlikte Kışyarı ‘na dö nü n. Ben kızlara gö z kulak olacağ ım. Evimize, oğ ullarımıza dö n
ve onların güvende olmalarını sağla.”
“O yle olsun lordum.” Catelyn yü zü nü kaldırdı ve Ned onu ö ptü . Bü kü lmü ş parmaklarım
umutsuzca, sonsuza kadar Ned’in kollarının arasında, gü vende kalmak istiyormuşçasına
sırtına saplamıştı.
“Lord ve leydi kendileri için bir oda isterler mi?" diye sordu Serçeparmak. “Seni
uyarmalıyım Stark. Genelde böyle şeyler için para alırız burada."
“Yalnız kalacağımız birkaç dakika yeterli.” dedi Catelyn.
“Pekâ lâ ," dedi Serçeparmak kapıya doğ ru yü rü rken. “Uzun sü rmesin. Yokluğ umuz fark
edilmeden ben ve El, kaleye dönmeliyiz.”
Catelyn, Serçeparmak’ın yanına gitti, ellerini tuttu. “Bana olan yardımlarını asla
unutmayacağ ım Petyr.” dedi. “Adamların beni almaya geldiğ inde bir dosta mı yoksa bir
dü şmana mı gö tü rü ldü ğ ü mü bilmiyordum ama şimdi biliyorum ki bir dosta değ il,
kaybettiğimi sandığım kardeşime götürülmüşüm.”
Petyr Baelish gü lü msedi. “Ben uslanmaz bir duygusalını tatlı leydi ama bunu kimsenin
bilmemesi en iyisi olur. Konseyi, zalim ve gü nahkâ rın teki olduğ uma inandırmam yıllarımı
aldı. Bütün o emeklerin boşa gitmesini istemem.”
Ned adamın söylediklerinin tek kelimesine inanmamıştı ama nezaketini bozmadan, “Ben de
şükran duyuyorum Lord Baelish.” dedi.
“İşte şimdi bir hazinem var." dedi Serçeparmak odadan çıkarken.
Kapı kapandığ ında Ned karısına dö ndü . “Eve ulaştığ ında Helman Tallhart ve Galbart
Glover’a benim mü hrü mle kapatılmış buyruklarımı gö nder. Her ikisi de yü zer okçu çıkarsın ve
Moat Cailin’i gü çlendirsinler. I ki yü z azimli okçu, Boğ az’ı bir orduya karşı savunabilir. Lord
Manderly'ye Beyaz Liman'daki savunmayı dü zeltmesini, gü çlendirmesini ve yeterli adamla
donatmasını emret. Bu gü n itibarıyla Theon Greyjoy’un son derece iyi gö zlenmesini
istiyorum. Eğer bir savaş çıkarsa babasının donanmasına şiddetle ihtiyacımız olacak."
"Savaş" Catelyn "in yüzü korkuyla bembeyaz olmuştu.
"I şte noktaya gelmeyecek, sana sö z veririm." dedi Ned sö ylediğ inin doğ ru olması için dua
ederek. Karısını tekrar kollarına aldı. “Lannisterlar zayıf olanlara karşı merhametsiz. Aerys
Targaryen bunu en acı şekilde ö ğ rendi ama arkalarında bü tü n diyar olmadan kuzeye gelmeye
cesaret edemezler. Arkalarında bü tü n diyar yok. Ben her şey yolundaymış gibi aptalı
oynayacağ ım bu maskeli baloda. Buraya neden geldiğ imi unutma sevgilim. Eğ er
Lannisterlar'ın Jon Arryn'ı öldürdüğüne dair kanıt bulursam..."
Catelyn'in, kollarında titrediğ ini hissetti Ned. “Eğ er bulursan, ne olacak aşkım," dedi yaralı
elleriyle kocasına tutunan Catelyn.
Ned, işin tehlikeli kısmının bu olduğ unu biliyordu. “Bü tü n adalet kraldan akar." dedi
Catelyn’e. “Gerçeğ i bulduğ umda Robert'a gitmeliyim ” Ve onun düşündüğüm adam olması için
dua ermeliyim. Ve yıllanır değiştirdiğinden korktuğum adam olmaması için dua etmeliyim.


TYRİON
“Gerçekten bu kadar erken ayrılmak zorunda mısınız?" diye sordu Lord Kumandan.
“Geç bile kaldım Lord Mormont." diye cevapladı Tyrion. “Kardeşim Jaime bana neler
olduğunu merak etmeye başlamıştır. Beni siyahları giymeye ikna ettiğinizi zannedecek."
“Keşke edebilseydim." Mormont bir yengeç ayağ ı aldı ve yumruğ uyla kırdı. Yaşlıydı ama bir
ayı kadar gü çlü ydü . “Çok zeki bir adamsınız Tyrion. Sur'da sizin gibi adamlara çok ihtiyacımız
var."
Tyrion sırıttı. “O yleyse Yedi Krallık'taki bü tü n cü celeri toplayıp size yollamalıyım Lord
Mormont." dedi. Gü lü şü rlerken elindeki yengeç bacağ ının etini dudaklarıyla çekti ve bir
yenisine uzandı. Yengeçler bu sabah bir fıçı karın içine koşulmuş halde Doğ ugö zcü sü ’nden
gelmişti ve taptazeydi.
Sör Alliser masadaki tek gülmeyen adamdı. “Lannister bizimle dalga geçiyor."
“Sadece sizinle Sö r Alliser," dedi Tyrion. Bu sefer masadan yü kselen kahkahalar daha
temkinli ve tedirgindi.
Thorne'un aşağ ılama dolu kara gö zleri Tyrion'dan hiç ayrılmıyordu. “Yarım adamdan bile
küçük biri için çok cesur bir dilin var. Belki sen ve ben birlikte bir avlu gezisi yapmalıyız."
“Neden?" diye sordu Tyrion. “Yengeçler burada."
Bu sö zler daha da fazla gü lü şmeye sebep olmuştu. Alliser, dudakları incecik bir çizgi halinde
ayağa kalktı. “Gel de şakalarını elinde çelik varken yap."
Tyrion dikkatlice kendi sağ eline baktı. “Dışarı neden çıkayım, işte elimde çelik var zaten.
Gerçi yengeç çatalı şeklinde ama olsun. Dü ello yapalım mı?" Sandalyesinin ü stü ne çıktı ve
elindeki kü çü k çatalı Alliser'in gö ğ sü ne batırmaya başladı. Kuledeki °da kahkahalarla
inliyordu. Kahkahadan boğ ulmak ü zere olan Lord Kumandan'ın ağ zından yengeç etleri
saçılıyordu. Kuzgunu hile eğ lenceye katılmıştı. Pencerenin kenarından "Düello! Düello! Düello"
diye bağırıyordu.
Sö r Alliser Thorne odadan çıktı. O kadar dik ve kasılarak yü rü yordu ki, gö ren poposunda bir
hançer var sanırdı.
Mormont hâ lâ nefes almaya çalışıyordu. Tyrion sırtına vurdu. “O dü l kazananındır," diye
duyurdu. “Thorne’un payına düşen yengeçler benimdir." dedi.
Sonunda Lord Kumandan normale dö nmü ştü . “Siz edepsiz bir adamsınız, bizim Sö r Alliser'i
kışkırttınız,” dedi azarlarmış gibi.
Tyrion oturdu ve şarabından bir yudum aldı. “Eğ er bir adam gö ğ sü ne bir hedef tahtası
boyamış geziyorsa er ya da geç biri o tahtaya ok fırlatacaktır. Sizin Sö r Alliser'inizden daha
esprili ölü adamlar gördüm ben."
Bir nar kadar yuvarlak ve kırmızı olan Lord Kâ hya Bowen Marslı. "O kadar da değ il." diye
itiraz etti. “Eğittiği delikanlılara taktığı komik isimleri bir duymalısınız.”
Tyrion o komik isimlerden birkaçını duymuştu. “Bahse girerim ki delikanlıların da ona
uygun gö rdü ğ ü birkaç komik isim vardır," dedi. “Gö zlerinizdeki buz çapaklarını temizleyin
lordlarım. Sor Alliser'in genç çocukları delmek yerine ahırlarınızı temizlemesi lazım."
“Nö bet’te seyis yamağ ı açığ ımız yok." diye homurdandı Mormont. “Son zamanlarda bize
sadece onlardan gö nderiyorlar hatta Seyis yamakları, hırsızlar ve tecavü zcü ler. Sö r Alliser
kutsanmış bir şö valyedir. Benim kumandan oluşumdan beri siyahları giyen az sayıdaki
şövalyeden biridir. Kral Toprakları’nda cesurca savaşmıştır."
“Yanlış safta.” dedi Lord Jaremy Rykker kuru bir sesle. "Bitiyorum. çü nkü mü cadele
sırasında orada, yanındaydım. Tywin Lannister bize muhteşem iki seçenek sundu: Ya
siyahları giyin ya da akşam çö kmeden ö nce kafanızı mızraklara geçirteyim. Alınmayın lü tfen
Tyrion "
“Alınmadım Sö r Jaremy. Babam mızraklara geçirilmiş kafalara aşın bir ilgi duyar. O zellikle
onu bir şekilde rahatsız eden imanların mızrağ a geçirilmiş kıtalarına. Sizinki kadar asıl bir
yuzu gö rü nce. Kral Kapısı'nın ü zerindeki şehir duvarına nasıl da yakışacağ ını dü şü nmü ştü r.
Bence de orada çok çarpıcı görünürdünüz."
"Teşekkür ederim,’* dedi Sör Jaremy aşağılayan bir tonda.
Lord Kumandan Mormont boğ azını temizledi “Bazen Sö r Alliser’in sizinle ilgili
yanılmadığını düşünüyorum Tyrion Bizimle ve buradaki yüce amacımızla dalga geçiyorsunuz ’
Tyrion omuz silkti. “Kendimizi çok fazla ciddiye almamız için ara sıra hepimizle dalga
geçilmeli Lord Mormont. Biraz daha şarap lütfen,” dedi kadehini havaya kaldırarak.
Rykker kadehi doldururken. “Küçük bir adam için içki iştahınız epeyce,” dedi Bowen Marsh.
Masanın diğ er ucunda oturan U stat Aemon, "Bence Tyrion Lannister oldukça bü yü k bir
adam." diye karşılık verdi. Sesi çok haif çıkmıştı ama Gece Nö betçileri’nin bü tü n ü st dü zey
kumandanları konuşmayı kesti. Yaşlı U stat'ın sö yleyeceklerini duymak ö nemliydi. “Bence
Tyrion, burada, tam dünyanın sonunda aramıza katılmış bir dev.”
Tyrion nazikçe yanıtladı. “Bana pek çok isim takıldığ ım duydum lordum ama dev onlardan
biri değil."
“O yle de olsa ben bu dediğ imin doğ ruluğ una inanıyorum." Sü t beyazı bulutlu gö zlerini
Tyrion'a çevirmişti.
Belki de hayatında ilk kez. Tyrion uygun kelimeleri bulamıyordu. Başını haifçe eğ ip, “Çok
naziksiniz Üstat Aemon." dedi.
Kö r adam gü lü msedi. Buruşuk, saçsız, yaşadığ ı yü z yılın ağ ırlığ ı altında çekmiş ve bu
yü zden ü stat zinciri boynuna bol gelmeye başlamış, kü çü cü k bir adamdı. “Bana pek çok isim
takıldığ ını duydum ama nazik onlardan biri değ il," diye yanıtladı. Bu sefer gü lmeye başlayan
Tyrion oldu.
Epey sonra, yemek denen ciddi iş bittiğ inde. Mormont ateşin yanındaki koltuklardan birine
davet etti Tyrion'ı ve gö zlerini yaşartacak kadar sert bir içki ikram etti. I çerlerken. “Kral Yolu
bu kadar kuzeyde son derece tehlikelidir." dedi.
“Jyck ve Morrec yanımda ve Yoren güneye dönüyor." diye karşılık verdi Tyrion.
"Yoren tek başına yetmez. Gece Nö betçileri en az Kışyarı'na kadar size eşlik etmeli."
Mormont’un ses tonundan kararına ihraz edilemeyeceğ i anlaşılıyordu. “U ç adam yeterli
olacaktır," diye ekledi.
"Eğer ısrar ediyorsanız, tamam lordum,” dedi Tyrion.
Kar'ı yollayabilirsiniz. Kardeşlerini görme fırsatı onu memnun edecektir."
Mormont kalın gri sakalının altından homurdandı. “Kar mı? Ah. Stark'ın piçi. Hiç
zannetmiyorum. Genç olanlar geride bıraktıkları hayatı tamamen unutmalı. Annelerini,
babalanın, kardeşlerini, herkesi. Bir ev ziyareti duyguları karıştırmaktan başka bir işe
yaramaz. O duygular hiç dokunulmadan unutulmak. Mesela benim kendi kanımdan... kız
kardeşim Maege, oğ lumun sadakatsizliğ i yü zü nden Ayı Adası'nı yö netiyor artık. Hiç
tanışmadığ ım yeğ enlerim var." I çkisinden bir yudum daha aldı. "Ayrıca, Jon Kar daha çocuk.
Sizin gerçekten güçlü üç yetişkin kılıca ihtiyacınız olacak.”
“Beni bu kadar dü şü nmenizden dolayı duygulandım Lord Mormont," dedi. Sert içki haifçe
başını dö ndü rü yordu ama lordun ondan bir şey istediğ ini fark etmeyecek kadar sarhoş
değildi. “Bu nezaketinizin karşılığını verebilmek isterdim,” dedi.
“Verebilirsiniz." dedi Mormont sö zü dolaştırmadan. “Kız kardeşiniz kralın yanındaki tahtta
oturuyor. Erkek kardeşiniz iktidar sahibi bir şö valye ve babanız Yedi Krallık'ın en gü çlü lordu.
Onlara Gece Nö betçileri’nin içinde bulunduğ u durumdan bahsedin. Kendi gö zlerinizle
gö rdü nü z. Gü cü mü z neredeyse hin adama duştu. Burada altı yü z kişi, Gö lge Kule’de iki yü z.
Doğ ugö zcü sü nde ondan da az ve onların ü çte biri kadar savaşçı. Sur yü z fersah uzunluğ unda.
Bir dü şü nü n, eğ er bir saldırıyla karşılaşırsak. Sur'un bir milini korumak için sadece ü ç adam
düşüyor."
“Uç nokta bir adam." dedi Tyrion esneyerek.
Mormont onu duymamış gibi gö rü nü yordu. Yaşlı adam ellerim ateşte ısım. “Benjen Stark'ı.
Yohn Royce’un oğ lunu aramak için gö nderdim Royce denen çocuk hâ lâ yaz çimenleri kadar
yeşildi ama bir şö valye olduğ undan, kendi ekibine komuta etmekle onurlandırılması
gerektiğ ini dü şü nü p ısrar etti. Lord babasını gü cendirmemek için kabul ettim. Yanına en iyi
adamlarımdan ilasını verdim ama yine de büyük aptallık ettim.
"Aptallık," diye onayladı kuzgun. Tyrion kuşa baktı. Kuzgun, boncuk gibi siyah gö zleriyle
adamın tepesine tü nemiş kanatlarını çırpıyordu. "Aptallık," diye tekrarladı. Kuşun boğ azını
sıksa Mormont onu yanlış anlardı şüphesiz. Yazık.
Lord Kumandan sinir bozucu kuşun farkında bile değ ildi. “Gared benim kadar yaşlıydı ve
benden daha uzun zamandır Sur’daydı ama yeminini bozmuş ve kaçmış. Buna asla
inanmazdım ama Lord Eddard bana Kışyarı'ndan onun kesik kafasını yolladı. Royce’tan haber
yok. Bir kaçak ve iki kayıp. Şimdi de Benjen Stark’tan iz yok.” Derin derin iç çekti. “Onu
aramaya kimi gö ndereceğ im? I ki yıla, yetmişime giriyorum. Taşıdığ ım yü k için çok yaşlı ve
çok yorgunum ama şimdi her şeyi bıraksam ardımdan kim alacak gö revi? Alliser Thorne mu?
Bowen Marsh mı? O adamların ne olduğ unu gö rmemek için U stat Aemon kadar kö r olmalıyım.
Gece Nö betçileri zorba çocukların ve yorgun yaşlı adamların yeri oldu. Bu gece masamda
oturanlar dışında en fazla yirmi adam okuyabiliyor. Hatta daha azı dü şü nebiliyor. plan
yapabiliyor ve önderlik edebiliyor. Bir zamanlar yaz ayları inşaatla geçirilirdi, her yeni Lord
Kumandan. Sur’u bir ö ncekinden daha yü kseğ e çıkarmak için çalışırdı. Şimdiyse tek
yaptığımız hayatta kalmaya çalışmak."
Adamın ö lü mü ne açık yü rekli olduğ unu hissediyordu Tyrion. Yaşlı adam adına ü zü ldü . Lord
Mormont hayatının bü yü k bir bö lü mü nü Sur’da geçirmişti ve şimdi bü tü n o yılların bir anlamı
olduğ una inanmaya ihtiyacı vardı. “Size sö z veriyorum kral ihtiyaçlarınızdan haberdar
olacak,” dedi Tyrion kederle. "Babamla ve kardeşim Jaime’yle de konuşacağ ım.” Gerçekten
konuşacaktı. Tyrion Lannister verdiğ i sö zü tutardı. Cü mlesinin devamını getirmedi. Kral
Robert'ın onu duymazdan geleceğ ini. Lord Tywin’in aklını yitirip yitirmediğ ini soracağ ını ve
Jaime’nin sadece kahkaha atacağını söyleyemedi.
“Siz genç bir adamsınız Tyrion.” dedi Mormont. “Kaç kış gördünüz?”
Tyrion omuz silkti. “Sekiz, dokuz. Yanlış hatırlamıyorsam.”dedi.
“Ve hepsi de kısaydı.” dedi Mormont.
Tıpkı söylediğiniz gibi lordum.” Öldürücü bir kış mevsiminde doğmuştu. O kışı yaşayan
üstatlar, üç yıl süren korkunç ve zalim bir kış olduğunu söylüyordu ama Tyrion’ın
hatırlayabildiği ilk anılar bahar zamanındandı.
“Ben kü çü k bir çocukken, uzun bir yaz mevsiminin daha uzun bir kış mevsimi getirdiğ i
söylenirdi. Bu yaz tam dokuz yıl sürdü ve onuncusu kapıda. Bunu bir düşün Tyrion.”
“Ben kü çü k bir çocukken, eğ er insanlar yeterince iyi olurlarsa tanrıların hiç bitmeyen bir
yaz mevsimi vereceğ ini sö ylerdi sü tannem," diye karşılık verdi Tyrion. “Belki de gerçekten iyi
davranmıştır insanlar ve sonunda Muazzam Yaz gelmiştir." Sırıttı.
Lord Kumandan eğ leniyormuş gibi gö rü nmü yordu. “Bu sö ylediğ inize inanacak kadar aptal
değ ilsiniz lordum. Gü nler kısalmaya başladı bile. Yanılmak imkâ nsız. Aemon, kendi
bulgularıyla ö rt ü şen mektuplar aldı Hisar'dan. Yaz sonu tam burnumuzun dibinde." Mormont
uzandı ve Tyrion'ın elini pençe gibi kavradı. "Anlamalarını sağlamak zorundasınız. Sizi temin
ederim lordum, karanlık yaklaşıyor. Ormanda vahşi şeyler var. Ulu kurtlar, mamutlar, yabani
öküz büyüklüğünde kar aşılan ve rüyalarımda çok daha karanlık şekiller gördüm.”
“Rüyalarımızda," diye tekrar etti Tyrion. Çok sert bir içkiye daha ihtiyarı olduğunu
düşünüyordu.
Mormont sağır gibiydi. “Doğugözcüsü’ndeki balıkçılar, sahilde ak yürüyenlere rastlamışlar."
Tyrion bu seter dilini tutamadı. “Lannis Limanı’ndaki balıkçılar da sık sık mezgite
rastlıyor."
“Denys Mallister, insanların Gö lge Kule den geçerek, akın akın gü neye gittiğ ini yazmış.
Kaçıyorlar lordum... ama neyden kaçıyorlar?" Mormont pencereye yü rü dü ve geceyi izlemeye
başladı "Bu kemikler çok yaşlı ama daha ö nce bö yle bir soğ uk hissetmedi Lannister." dedi.
“Sö ylediklerimi krala anlat, sana yalvarırım. KIŞ GELIYOR ve Uzun Gece çö ktü ğ ü nde, kuzeyden
gelen karanlıkla diyar arasında sadece gece Nö betçileri olacak. Hazır olamazsak tanrılar
yardımcımız olsun."
"Eğ er bu gece biraz uyuyamazsam tanrılar bana yardımcı ol sun Yoren sabahın ilk ışıklarıyla
yola çıkmaya kararlı. Tyrion içkiden ağ ırlaşmış ve sohbetin kasvetinden bunalmış halde ayağ a
kalktı. “Bana gö sterdiğ iniz nezaket ve konukseverlik için teşekkü r ederim Lord Mormont,"
dedi.
"Onlara anlat Tyrion. Onlara anlat ve inanmalarını sağ la Bana bu şekilde teşekkü r et." Islık
çaldı, kuzgun gelip omzuna kondu. Mormont gü lü msedi ve cebinden bir avuç mısır çıkardı.
Tyrion lordun yanından ayrıldı.
Dışarıda acı bir soğ uk vardı. Kü rkü ne iyice sarınıp eldivenlerini yukarı doğ ru çekerken,
Kumandan Kulesi’nin ö nü nde buz tutmuş halde nö bet bekleyen zavallılara başıyla selam verdi
Avluyu boylu boyunca geçerek kendi odasının bulunduğ u Kral Kulesi’ne varabilmek için cü ce
bacaklarının becerebildiğ i kadar hızla yü rü meye çalışıyordu. Adımları kar yığ ınlarını eziyor,
yerdeki buz tabakası çizmelerinin altında çıtırdıyor ve soluğ u buharlaşıp bir sancak gibi
ö nü nden gidiyordu. Ellerini koltukaltlarına sokup hızlandı. Morrec’in, kızgın tuğ lalarla
yatağını ısıtmayı unutmamış olmasını diliyordu.
Sur, Kral Kulesi'nin arkasında, ay ışığ ında parıldıyordu Devasa ve gizemli. Tyrion bir an için
durdu ve Sur’a baktı. Bacaklın soğuktan ve hızlı hareket etmekten ağrıyordu.
Aniden tuhaf bir delilik kapladı içini. Dü nyanın sonuna bir kez bakmak istiyordu. Bu onun
son şansıydı. Yarın gü neşle birlikte gü neye dö nmek için yola çıkacaktı ve bu buzdan
cehenneme tekrar gelmek için bir sebep bulamıyordu. Kral Kulesi hemen ö nü ndeydi ama
odasındaki sıcaklığ ı ve yumuşak yatağ ını arkasında bırakarak Sur’un soluk ve geniş
siperliklerine doğru yürümeye devam etti.
Donmuş ve buzun içine gö mü lmü ş tahta merdivenler, bü yü k ve kaba kirişlere sıkıca
bağ lanmış halde gü ney cephesine doğ ru uzanıyordu. Bir ileri bir geri sallanıyor, bir yıldırımın
kolları gibi çatallanmış halde yukarı tırmanıyordu. Kara kardeşler merdivenin
gö rü ndü ğ ü nden çok daha sağ lam olduğ unu sö ylemişlerdi ama Tyrion'ın bacakları tırmanmayı
dü şü nemeyecek kadar fazla ağ rıyordu. Tırmanmak yerine kuyunun arkasındaki demir kafese
gitti, güçlükle içine tırmandı ve çan ipini bütün gücüyle çekti. Üç kez.
Ona sonsuzmuş gibi gelen bir sü re, kafesin içinde. Sur’a arkasını verip bekledi. Tyrion orada
ne işi olduğ unu dü şü nmeye başlamış ani deliliğ ini bir kenara bırakıp yatağ ına dö nmeye karar
vermişti ki kafes sarsıldı ve yukarı çıkmaya başladı.
Yavaşça tırmanıyordu. O nce sallantılarla ve duraklamalarla ardından daha sarsıntısız
şekilde. Zemin her dakika biraz daha gende kalıyordu. Kafes sallandı, Tyrion sıkı sıkı demir
çubuklara tutundu. Kalın eldivenlerinin ü stü nden bile demir çubukların soğ ukluğ u
hissediliyordu. Morrec odasındaki şömineyi yakmıştı. Başını takdirle salladı. Lord
Kumandan'ın kaldığı kale karanlıktı. Yaşlı Ayının ondan daha duyarlı olduğu ortadaydı.
Sonunda kulelerden daha yü kseğ e çıktı ve hâ lâ santim santim yukarı tırmanıyordu. Kara
Kale ay ışığ ının altında çü rü mü ş gibi gö rü nü yordu. Bu yü kseklikten bakınca, penceresiz
kuleleri, ufalanan duvarları, parçalanmış taşlarla boğ ulmuş avlularıyla perişan ve yalnızdı
Kara Kale. Daha ileride Kö stebek Kasabası'nın ışıklan gö rü nü yordu. Bu kü çü k kasaba Kral
Yolu’nun yarım fersah kadar gü neyindeydi. Çevredeki dağ lardan inen, ay ışığ ının altında
parıldayan donmuş su dereleri, dü zlü kleri kesiyordu Dü nyanın geri kalanı rü zgâ rlarla yıkanan
tepeler ve karla kaplanmış kayalıklardan oluşan kasvetli bir boşluktu.
"Yedi cehennem! Cü ceymiş," diye bir ses duydu sonunda. Kafes aniden durdu ve ileri geri
yavaşça sallanmaya başladı.
"Kahretsin! Onu içeri getirin." Bir homurtu yükseldi. Kafes yana doğru kayarken halatlardan
sesler gelmeye başladı. Sonunda Sur ayaklanılın altındaydı. Tyrion kafesin sallanması
tamamen durana kadar bekleyip kapısını açtı ve buz tutmuş zemine atladı. Siyahlar giymiş
bir gölge vince doğru eğilmiş, bir diğeri de eldivenli eliyle kafesi tutmuştu. Yüzleri yün
atkılarla sarılmıştı ve sadece gözlen görünüyordu. Üzerlerine kat laf simsiyah deriler ve
yünler giymişlerdi. "Gecenin bu saatinde ne istiyorsun?" diye sordu vincin yanında duran
adam.
“Son bir bakış."
Adamlar iyice tatlan kaçmış gibi bakıştı. "İstediğin kadar bak." dedi diğeri. “Yalnız, sakın
düşme küçük adam. Yaşlı Ayı derimizi yüzmesin.” Büyük vincin hemen yanında ahşap küçük
bir baraka vardı. Adamlar barakanın kapısını açıp içen girdikler sırada, sandala ateşin
sıcaklığını içinde hissetti Tyrion. Kapı kapandı ve yalnız kaldı.
Buradaki soğ uk insanı ısırıyordu ve rü zgâ r ısrarlı bir â şık gibi giysilerini Tyrion'ın
ü zerinden sö kü p çıkartmaya çalışıyordu. Sur un tepesi Kral Yolu'nun pek çok kısmından daha
genişti, yani dü şme tehlikesi sö z konusu değ ildi ama zemin Tyrion’ın dilediğ inden çok daha
fazla kaygandı. Kardeşler, yü rü me yollarının ü zerlerine mıcır dö kü yorlardı ama binlerce
adımın ağ ırlığ ı altında ezilen Sur tekrar buzla kaplanıyor, mıcırlar buzların arasında
kayboluyor ve yol yine dü zleşip kayganlaşıyordu. O zaman, yine taş kırma vakti gelmiş
oluyordu.
Yine de Sur un ü zerinde yü rü mek Tyrion’ın beceremeyeceğ i bir iş değ ildi. O nce doğ uya,
sonra batıya çevirdi kafasını. Sur iki yanında akıp gidiyordu. ne başı ne sonu belli, ö nü ve
arkası karanlık uçurumlar olan uzun beyaz bir yoldu Sur. Batı. Batıya doğ ru yü rü meye karar
verdi belli bir sebep olmaksızın. Mıcırları en yeni görünen yürüme yolunu tutturdu.
Çıplak yanakları kıpkırmızı olmuştu ve bacakları her zamankinden fazla çığ lık atıyordu ama
Tyrion umursamadı. Rü zgâ r etrafında kü çü k hortumlar yaratıyor, çizmelerinin altındaki mıcır
taşları çıtırdıyordu. Uzakta beyaz bir kurdele halinde tepeler gö rü nü yor, batı ukuna doğ ru
iyice yü kselip kayboluyorlardı. Dev bir mancınığ ın yanından geçti. Bir şehir suru kadar
yü ksekti. Kaldırma kolu tamir edilmek için çıkarılmış ve sonra unutulmuştu. Tabanı Sur’a
gömülmüş kırık, dev bir oyuncağa benziyordu.
Mancığın arkasından, “Orada kim var? Kıpırdama!” diyen bir ses yükseldi.
Tyrion durdu. “Eğ er uzun sü re kıpırdamadan durursam buz tutarım Jon,” dedi Tyrion. Tü ylü
solgun bir şekil yavaşça yanına sokuldu ve kürkünü koklamaya başladı. “Selamlar Hayalet."
Jon Kar yanına yaklaştı. Kat kat yü n ve deri kıyafetlerinin içinde olduğ undan daha iri ve ağ ır
gö rü nü yordu. Pelerinin taşlığ ı yü zü nü kapatmıştı. Ağ zını ö rten kaşkolü aşağ ı çekerek,
"Lannister, seni burada gö receğ imi hiç dü şü nmezdim.” dedi. Kendi boyundan uzun demir bir
mızrak taşıyordu ve belinden deri kabzalı bir kılıç sarkıyordu. Boynunda gü mü ş kaplı, siyah
bir savaş borusu asılıydı.
“Ben de burada görüleceğimi düşünmezdim." diyerek güldü
Tyrion. “Bir delilik anı sonucunda geldim. Hayalet’e dokun, sam elimi koparır mı sence?”
"Ben yanındayken bir şey yapmaz.” dedi Jon.
Tyrion kurdun kulaklarının arkasını kaşıdı. Kırmızı gö zler sakince izliyordu Tyrion'ı. Yaratık
artık gö ğ sü ne kadar geliyordu. Bir yıl sonra kurdun kendisine yukarıdan bakacağ ını dü şü , uü p
ü zü ldü . “Erkeklik organlarını dondurmak dışında, burada ne yapıyorsun bu gece sen?" diye
sordu Jon’a.
“Gece nö betine verildim. Yine.” dedi Jon. “Sö r Alliser nö bet kumandanının benimle yakından
ilgilenmesini sağ layacak kadar nazik davrandı. Geceleri uykusuz kalırsam sabah talimlerinde
çuvallayacağımı düşünüyor ama şu Arya kadar hayal kırıklığına uğradığını söyleyebilirim.”
Tyrion sırıttı. "Hayalete jonglörlük yapmayı öğretti mi bari?"
"Hayır," dedi Jon gü lü mseyerek, “Ama Grenn kendisini Hakler e karşı savunabildi ve Pyp
kılıcım eskisi kadar sık düşürmüyor."
“Pyp?"
“Gerçek adı Pypar. Kocaman kulaklı kü çü cü k bir çocuk Thorne daha doğ ru dü rü st kılıç
tutmayı bile ö ğ retmemiş ona. Grenn'i çalıştırırken beni gö rdü ve yardımımı istedi.” Kuzeye
Kaktı. "Bir mil boyunca yürüyüp Sur 11 gözetlemeliyim. Benimle sürür müsün?’' diye sordu.
"Eğer ağır ağır yürürsen.” diye cevapladı Tyrion.
‘Nö bet kumandanı, kanımın donmaması için sü rekli yü rü mem gerektiğ im sö yledi ama ne
kadar hızlı yürüyeceğimi söylemedi."
Jon'u beyaz bir gö lge gibi takip eden Hayalet’le birlikte yü rü meye başladılar. ‘Yarın sabah
gidiyorum.” dedi Tyrion.
‘Biliyorum,’ dedi Jon tuhaf bir hüzünle.
‘Gü neye gitmeden ö nce Kışyarı'nda bir mola vermeyi dü şü nü yorum. I letmemi istediğ in bir
mesaj var mı?"
"Robb'a, Gece Nö betçileri'nin kumandanı olacağ ımı
u
onun gü venliğ ini sağ layacağ ımı sö yle.
Kızlarla birlikte iğne oyası dersi alsın ve Mikken'a. at nalı yaptırmak için kılıcını eritti" un."
“Robb benden çok daha bü yü k. O lü mü me sebep olacak herhangi bir mesajı iletmeyi
reddediyorum." dedi Tyrion kahkahalar atarak.
“Rickon eve ne zaman dö neceğ imi soracaktır. Nereye gittiğ imi, neden gittiğ imi açıklamaya
çalış eğer yapabilirsen. Ona bütün eşyalarımı alabileceğini söyle, buna bayılır."
Bugü n insanların kendisinden çok fazla şey beklediğ ini dü şü ndü Tyrion. “Bü tü n bunları bir
mektuba yazabileceğini biliyorsun değil mi?”
“Rickon okuma yazma bilmiyor ve Bran..." Aniden durdu. “Bran’a ne mesaj yollayacağ ımı
bilmiyorum. Ona yardım et Tyrion.”
“Ben ona nasıl yardım edebilirim? Acılarını azaltabilecek bir ü stat değ ilim. Ona bacaklarını
geri verebilecek büyülerim de yok."
“İhtiyacım varken bana yardım ettin.”
“Sana bir yardımım olmadı. Sadece sözler."
“O halde. Bran’a da sözlerinle yardım et."
“Topal bir adamdan, sakat bir adama dans etmeyi ö ğ retmesini istiyorsun,” dedi Tyrion.
“Ders ne kadar samimi olursa olsun sonuç grotesk olacaktır. Ama bir kardeşi sevmenin ne
demek olduğ unu biliyorum Lord Kar. Bran'a yardımı olacak, gü cü mü n yettiğ i her şeyi
yapmaya hazırım."
“Teşekkür ederim lordum." Eldivenlerini çıkardı ve çıplak elini Tyrion’a uzattı. “Arkadaş."
Tyrion garip bir şekilde duygusal hissetti kendini. “Akrabalarımın çoğ u piç ama ilk kez bir
piç arkadaşım oluyor." O da eldivenlerini çıkardı ve Jon'un elini sıktı. Et ete. Çocuğ un el sıkışı
güçlü ve kararlıydı.
Eldivenlerini tekrar ellerine geçirdiklerinde Jon aniden dö ndü ve alçak, buzlu kuzey
trabzanına yü rü dü . Tam ö nü nde. Sur dik ve keskin aşağ ı iniyordu. Tam ö nü nde karanlıktan ve
vahşilikten başka bir şey yoktu. Tyrion onu takıp etti. Yan yana dü nyanın bittiğ i yerde
durdular.
Gece Nö betçileri ormanın Sur’a yarım milden fazla yaklaşmasına izin vermiyordu. Demir
ağ açlarından, muhafız ağ açlardan ve meşelerden oluşan sık koru asırlar ö nce Sur'un dibinden
sö kü lmü ş. Surla orman arasında geniş çorak bir arazi bırakılmıştı. Bu sayede hiçbir canlı
gö rü nmeden Sur’a yaklaşamıyordu. Tyrion, son yirmi yıl içinde bu vahşi ormanın ü ç kale
arasında tekrar kö k salmaya başladığ ını duymuştu. Sur’un gö lgesinde devasa gri yeşil muhafız
ağ açları ve soluk beyaz bü vet ağ açlan yetişiyordu. Kara Kale sü rekli yakacak odun açlığ ı
duyduğu için buradaki orman hâlâ kardeşlerin baltalarıyla Sur’dan uzak tutuluyordu.
Yeterince uzak değ ildi yine de. Tyrion, aradaki boşluğ un dibinde, Sur’un karşısına dikilmiş
ikinci bir sur gibi gö rü nen karanlık ağ açlara bakıyordu. Bu ağ açlara bir kez bile insan baltası
değ memişti. Birbirine karışmış dalların, binlerce yıllık kö k dü ğ ü mlerinin arasına ay ışığ ı bile
giremiyordu. Bu ormanın sü rekli kara kıra dü şü ndü ğ ü nü ve insan denen yaratıktan haberi
olmadığ ını sö ylü yordu korucular. Gece Nö betçileri'nin buraya Tekinsiz Orman demeleri
boşuna değildi.
Etrafta ateş olmadan, keskin rü zgâ r bir mızrak gibi bağ ırsaklarına tadar işliyorken orada
ö ylece duran Tyrion. O tekiler hakkında konuşulanlara, geceden gelen dü şmanlara
inanabileceğ im hissetti bir an. Yaratıklar ve canavarlar hakkında yaptığ ı şakalar anık o tadar
güldürücü gelmiyordu nedense.
“Amcam oralarda bir yerde." dedi Jon mızrağ ına yaslanıp hü zü nle ormanın karanlığ ım
seyrederken. “Beni buraya nö bete yolladıkları ilk gece. Benjen amcanın o gece dö neceğ ini ve
benim onu ilk gö ren olup boynuzu ü leyeceğ imi dü şü nmü ştü m. Ne o gece, ne de ondan
sonraki bir gecede geldi."
“Biraz zaman ver." dedi Tyrion.
Uzak kuzeyden bir kurt uluması duyuldu. Ona bir diğ eri katıklı ardından Hayalet kulaklarını
kabartıp dinlemeye başladı. “Eğ er dö nmezse, yanıma Hayalet'i alıp gideceğ im ve onu
bulacağım," dedi Jon Kar.
“Sana inanıyorum." dedi Tyrion ama aklında geçen. Peki seni kim bulacak? Sorusuydu.
Titredi.

ARYA
Babası yine konsey ü yeleriyle tartışmıştı Yemek masasına geç gelen babasının yü zü nden
okunuyordu her şey. Son zamanlarda hep geç geliyordu zaten. Ned Stark. Kü çü k Salon a
girdiğ inde, ilk yemek olan koyu kabak çorbası masadan çoktan kaldırılmıştı. Kralın bin kişiye
ziyafet verebileceğ i kadar geniş olan Bü yü k Salon la karıştırmamak için, buraya Kü çü k Salon
adım takmışlardı. Bu salon iki yüz kişiyi ağırlayabilirdi ve yüksek kubbeli bir tavanı vardı.
Jory, “Lordum.” dedi Lord Stark salona girdiğ inde ve ayağ a kalktı. Diğ er muhafızlar da
onunla birlikte kalktı. Bü tü n adamlar beyaz saten şeritli, ağ ır gri yü nden yeni pelerinler
giyiyordu. Her pelerinin yaka kıvrımına, muhafızların El'in maiyetinden olduğ unu belli eden,
dö vü lmü ş gü mü şten yapılmış el şekilli broşlar takılmıştı. Sadece elli muhafız vardı ve bu
yüzden sıralar boştu.
“Oturun,” dedi Ned Stark. “Gö rü yorum ki bensiz başlamışsınız. Bu şehirde hâ lâ aklı başında
olan birkaç adama rastlamak memnuniyet verici." Yemeğ in devam etmesi için bir el işareti
yaptı ve servis kaldığ ı yerden devam etti. Hizmetçiler, sebze ve sarımsakla kızartılmış
kaburga dolu tabaklan masaya getirmeye başladı.
“Bir turnuva dü zenleneceğ inden bahsediliyor avluda lordum,” dedi Jory otururken. “Kral Eli
olarak gö reve başlamanızın şereine, mızrak mü sabakası yapmak ve ziyafete katılmak ü zere
diyarın dört bir yanından şövalyeler geleceğini söylüyorlar."
Arya babasının bunları duymaktan mutlu olmadığ ını gö rebiliyordu. “Bunun arzu ettiğ im
son şey bile olmadığını da söylüyorlar mı?” diye sordu babası.
Sansa'nın gö zleri ö nü ndeki tabak kadar bü yü mü ştü . “Bir turnuva" dedi heyecanla. Rahibe
Mordane ve Jeyne Poole’un arasında. Arya'dan, babasından azar işitemeyeceğ i kadar uzakta
oturuyordu. “Bizim izlememize izin verilecek mi baba?" diye sordu.
“bu konudaki tavrımı biliyorsun Sansa. Görünüşe bakılıp Robert ın oyunlarını organize
etmeli ve adıma düzenlediği turnuvadan onur duyuyormuş gibi yapmak zorundayım ama
kızlarını da bu aptallığın bir parçası yapmak zorunda değilim." “Ah, lütfen baba. Ben de görmek
istiyorum. "
Rahibe Mordane konuştu. “Prenses Myrcella da orada olacak lordum ve o Sansa'dan kü çü k.
Sarayın bü tü n hanımları turnuvayı izleyecek. Sizin adınıza düzenlenen bu bü yü k olayda
ailenizden üyeler bulunmaması oldukça tuhaf görünecektir."
Babası acı çekiyor gibi gö rü nü yordu. “Galiba haklısınız Sansa için bir yer ayarlayacağ ım."
Arya’ya baktı. “İkiniz için de." dedi.
“Onların aptal turnuvası umurumda değ il,” diye yanıtladı Arya. Prens Joffrey ’nin de orada
olacağını biliyordu ve prensten nefret ediyordu.
Sansa başını kaldırdı. "Olağanüstü bir olay olacak, sen zaten orada istenmezsin."
Babasının yü zü nden bir ö ke dalgası geçti. “Yeter Sansa!" dedi “Biraz daha konuşursan
ikrimi değ iştireceğ im. Aranızdaki bu bitmek tü kenmek bilmeyen savaştan ö lü mü ne
yoruldum.
Sız kardeşsiniz ve sizden buna uygun davranmanızı istiyorum. Anlaşıldı mı?"
Sansa dudağ ını ısırdı ve başıyla onayladı. Arya kederli gö zlerim tabağ ına indirdi. Gö zleri
yaşla dolmuştu ama ağlamamaya kararlıydı. Elinin tersiyle gözlerini sildi.
Masadan çıkan tek ses çatal bıçakların metalik şıngırdamayıydı o andan sonra. Lord Stark,
"İzinlerinizi rica ediyorum. Bu akşam pek iştahım yok." dedi ve salondan ayrıldı.
O gittikten sonra Sansa ve Jeyne Poole heyecanla dedikodu yapmaya başladı. Masanın diğ er
ucundaki Jory yapılan bir şakaya gü ldü . Hullen atlardan bahsetmeye başladı. “Senin savaş atın
mızrak dö vü şü için çok uygun olmayabilir. Aynı şeyler değ il Haşır, haşır. Kesinlikle aşın şeyler
değ il.” Adamlar bunların hepsini daha ö nce de duymuştu. Desmond, Jacks ve Hullen m oğ lu
Hamın hep birlikte Hullen'ın sesini bastırdı. Porther biraz daha şarap istedi
Kimse Aryayla konuşmuyordu ama onun umurunda değildi.
Bö ylesini seviyordu zaten. Eğ er izin verselerdi bü tü n yemeklerini odasında tek başına yerdi.
Bazen veriyorlardı. Babası kralla, lordlarla ya da oradan buradan gelmiş elçilerle yemek
zorunda kaldığ ı zaman. Diğ er vakitlerde babasının salonunda, sadece Sansa ve babasıyla
birlikte yiyordu yemeklerini. I şte o yemeklerde erkek kardeşlerini çok ö zlü yordu. Bebek
Rickon’la oynamak, Robb'un gü lü msemesini gö rmek istiyordu. Keşke Jon yine saçlarını
karıştırsaydı. Jon’un, kü çü k kardeşim deyip, cü mleleri onunla birlikte bitirmesini ö zlemişti.
Hepsi gitmişti anık. Sansa’dan başka kimsesi kalmamıştı ve Sansa, babalan mecbur
bırakmadıkça Arya’yla tek kelime konuşmuyordu.
Kışyarı'nda, yemeklerinin çoğ unu Bü yü k Salon’da yerlerdi. Babası, adamlarını yanında
tutmak isteyen bir lordun, adamlarıyla birlikte yemek yemesi gerektiğ im sö ylerdi. “seni takıp
eden adamları tanımalısın ve onların da seni ummasına izin vermelisin.” demişti bir seferinde
Robb’a. "Adamlarından bir yabancı uğ runa ö lmelerini isteyemezsin." Kışyarı'ndaki
sofralarında fazladan bir yer hazırlanırdı ve her akşam farklı bir adam kendilerine katılırdı.
Bazen Vayon Poole gelirdi ve para işleri, ekmek stokları ve hizmetkâ rlar konuşulurdu; bazen
Mikken aralarına katılırdı ve saatlerce zırhlardan, kılıçlardan, çeliğ i dö vme ısısından ve su
vermenin en ideal yö ntemlerinden bahsedilirdi. Bir akşam bitip tü kenmez at sohbetleriyle
Hullen gelirdi, bir diğ erinde kü tü phaneden Rahip Chayle, sonra Jory, Sö r Rodrik ve hatta
hikâyeleriyle birlikte masaya oturan Yaşlı Dadı.
Arya, babasının masasında oturup adamlarıyla sohbetini dinlemeye bayılırdı. Dışarıdaki
insanları dinlemeyi de severdi. Kayış kadar sert hü rsü varileri, soylu şö valyeleri ve gö zü pek
şö valye yaverlerini ve yaşlı savaşçıları. Onlarla kartopu oynar, mutfaktan un çalmalarına
yardım ederdi. Karıları ona çö rekler verir. Arya onların bebeklerine isimler uydururdu.
Çocuklarıyla “canavarlar ve genç kızlar,” “hazineyi sakla ve kaleme gel" oynardı. Şişko Tom,
“Arya Ayakaltı derdi ona çü nkü Arya her zaman ayakaltındaydı. Bu adı “Arya Atsurat"tan daha
fazla severdi.
Orası Kışyarı’ydı, bir dü nya uzaklıktaydı. Şimdi her şey değ işmişti. Buraya geldiklerinden
beri ilk kez adamlarla birlikte yemek yiyorlardı ve Arya her anından nefret ediyordu.
Konuşmalarından, gü lmelerinden, anlattıkları hikâ yelerden, hepsinden nefret ediyordu. Onlar
Aryanın dostlarıydı. Bir zamanlar kendini gü vende hissederdi onların yanında ama artık
biliyordu ki onların dostluğ u yalandı. Kraliçenin Leydi’yi ö ldü rmesine izin vermişlerdi. Bu
yeterince kö tü değ ilmiş gibi Tazı. Mycah’ı bulmuştu. Jeyne Poole'un sö ylediğ ine gö re Mycah’ın
bedenini ö yle kü çü k parçalara ayırmışlardı ki, babasını bir torbaya koyarak vermişlerdi.
Zavallı kasap, torbadakinin parçalanmış bir domuz olduğ unu dü şü nmü ştü . Kimse sesini
yü kseltmemişti. Kimse kılıcına davranmamıştı. Kimse hiçbir şey yapmamıştı. Her zaman
cesurca konuşan Harwin, bir şö valye olacak olan Alyn, muhafızların başı Jory, kimse sesini
çıkarmamıştı. Hatta babası bile.
O benim arkadaşımdı, diye fısıldadı yemek tabağ ına. Kimsenin duyamayacağ ı kadar haif bir
sesle. Çatalını bile değ dirmediğ i kaburgalar tabağ ında soğ umuş, ü zerleri donmuş yağ ile
kaplanmıştı. Onları görünce midesi bulandı. Masadan kalktı.
“Nereye gittiğini sanıyorsun genç leydi?" diye sordu Rahibe Mordane.
“Aç değilim.” Arya'nın nezaket kurallarım hatırlaması biraz güçleşmişti. “İzninizle
çekilebilir miyim?"
“Hayır, çekilemezsin," dedi rahibe. “Yemeğine neredeyse hiç dokunmadın. Şimdi otur ve
tabağındakileri bitir."
“Sen bitir!" diye bağ ırdı Arya ve kimsenin onu durdurmasına fırsat vermeden kapıya doğ ru
koştu. Adamlar gü lerken. Rahibe Mordane arkasından sesleniyordu. Sesi giderek
yükseliyordu.
El Kulesi’nin kapısında bu sefer muhafız olarak Şişko Tom vardı. Kendisine doğ ru koşarak
gelen Arya’yı gö rü p gö z kırptı ve ardından rahibenin bağ ırdığ ım duydu. “Dur bakalım ulaklık.”
deşip Arya'yı yakalamaya çalıştı ama Arya adamın bacaklarının arasından geçip kulenin
sarmal merdivenlerini tırmanmışa başladı. Adımlan uş merdivenleri dö verken. Şişko Tom
oflayıp poflayarak arkasından yetişmeye çalışıyordu.
Yatak odası, bü tü n Kral Toprakları'nda Arya’nın sevdiğ i tek yerdi. Kapısı yü zü nden
seviyordu bu odayı. Demir sü rgü lü dev meşe kapının sü rgü sü nü çektiğ inde odasına kimse
giremiyordu. Rahibe Mordane. Şişman Tom. Sansa. Jory. Tazı, kimse. Sürgüyü çekti.
Kapı kapandığında, ağlayabilecek kadar güvendeydi artık.
Pencereye gidip kenarına oturdu. Ağ layarak ve herkesten nefret ederek. En çok da
kendinden nefret ediyordu. Her şey onun suçuydu. Kö tü olan her şeyin sebebi oydu. Sansa
öyle söylemişti ve Jeyne de.
Şişko Tom kapışı yumrukluyordu. “Arya, kızım, her şeş yolunda mı? Orada mısın?” diye
bağırıyordu.
“Hayır!” dedi Arya. Yumruk sesi durdu. Şişko Tom'un uzaklaştığ ını duydu. Bu adamı
kandırmak ne kadar da kolaydı.
Arya yatağ ının ayakucunda duran sandığ a gidip kapağ ını kaldırdı ve iki eliyle birden
giysilerini çıkarıp yere atmaya başladı. I pekler, satenler, kadifeler, yü nler havada uçuşuyordu.
Aradığ ı şey sandığ ın dibindeydi. Arya yavaşça sakladığ ı yerden aldı ve keskin kılıcım kınından
çıkardı.
İğne.
Mycah’ı dü şü ndü yine ve gö zleri yaşlarla doldu. Onun suçuydu. onun suçuydu, onun
suçuydu. Eğer ona birlikte şövalyelik oynayalım demeseydi...
Kapı yine yumruklanıyordu, az ö ncekinden daha şiddetli. “Arya Stark, bu kapı hemen
açılacak, beni duyuyor musun?”
Arya elinde I ğ ne'yle dö ndü . Kılıcı havada salladı ve, “Buraya girmezsen çok daha iyi olur.”
diye uyardı.
"El bunu mutlaka duyacak!” diye tehdit etti rahibe.
“Umurumda değil!” diye yanıtladı Arya öfkeyle. “Git buradan!”
“Bu uygunsuz tanırlarının hesabım vereceksin genç leydi, buna yemin ederim." Arya, rahibenin
uzaklaşan ayak seslerini duyana kadar kapıyı dinledi.
Elinde I ğ ne, tekrar pencereye dö ndü . Aşağ ıdaki avluya baktı. Keşke Bran gibi
tırmanabilseydi. Pencereden çıkar, kuleden aşağ ı iner ve bu korkunç yerden uzaklaşırdı.
Sansa’dan, Rahibe Mordane’den ve Prens Joffrey’den. Hepsinden uzaklara kaçardı. Mutfaktan
biraz yiyecek çalar, en iyi çizmelerini giyer, I ğ ne’yi ve sıcak tutacak bir pelerinini alırdı yanma.
U ç Dişli Mızrak'ın kenarındaki ormanda Nymeria’yı bulurdu ve birlikte Kışyarı'na dö nerlerdi.
Ya da Sur'daki Jon'un yanına giderlerdi. Keşke Jon orada olsaydı. Belki bu kadar yalnız
hissetmezdi.
Kapı bu seter yumuşakça çalındı. Arya pencereden kapıya dö ndü ve bü tü n hayalleri uçup
gitti. “Arya kapıyı aç. Konuşmamız gerek." dedi babasının hafif sesi.
Arya kapıya gitti ve sü rgü yü çekti. Babasının yanında kimse yoktu. Kızgın değ il ü zgü n
gö rü nü yordu ve bu Arya’nın kendisini kö tü hissetmesine sebep oldu. “I çeri girebilir miyim?"
Arya Kışıyla onayladı ve gö zlerini utanç içinde yere indirdi. Babası kapıyı kapadı. "Bu kimin
kılıcı?"
“Benim." Arya elindeki İğne’yi unutmuştu.
“Onu bana ver."
Arya kılıcım teslim etti. Bir daha I ğ ne'yi eline alıp alamayacağ ını dü şü nü yordu. Babası kılıcı
ışığ a doğ ru kaldırdı, kılıcın iki kenarını da inceledi. Ucuna başparmağ ıyla dokundu. “Bir
Braavos kılıcı ama yapanın imzasını tanımamak mümkün değil. Bu Mikken’ın işi."
Babasına yalan söylemezdi, gözlerini yere indirdi.
Lord Eddard Stark içini çekti. “Dokuz yaşındaki kızım, kendi demir ustanım elinden çıkmış
bir kılıçla silahlanıyor ve benim hiçbir şevden haberini yok," dedi. “Kral Eli’nden Yedi Krallık’ı
yö netmesi bekleniyor ama ben daha kendi ailemin içinde neler olup bittiğ ini bilemiyorum.
Arya, sen bu kılıca nasıl sahip oldun? Bunu nereden aldın?"
Arya dudaklarını ısırdı ve sessiz kaldı. Jon’a ihanet edemezdi Karşısındaki babası olsa bile.
Bir sü rt sonra, “Aslında nereden aldığ ın o kadar ö nemli değ il." dedi babası Elindeki kılıca
hü zü nle baktı. “Bu çocuk oyuncağ ı değ il Hele bir kız için hiç uygun değ il. Kılıçlarla oynadığ ını
bilse Rahibe Mordane ne der 3caba?"
“Ben oyun oynamıyordum" diye diretti Arya. “Rahibe Mordane’den nefret ediyorum "
“Yeter!" dedi Kabası. Sesi sert çıkmıştı bu sefer. “Rahibe sadece gö revini yapıyor ve tanrılar
biliyor ki sen bunu bir mü cadeleye dö nü ştü rü yorsun. Annen ve ben, seni bir leydiye
dönüştürmesi görevini vererek imkânsız bir iş yapmasını bekliyoruz zavallı kadından "
“Ben bir leydi olmak istemiyorum." diye parladı Arya.
“Bu oyuncağı dizimin üzerinde ikiye ayırıp bu saçmalığa bir sou vermeliyim."
“İğne kırılmaz!" dedi Arya savunmaya geçerek ama sesi sözlerine ihanet etmişti.
“Bir adı da var, ö yle mi?" Babası içini çekti. “Ah Arya. Senin içinde vahşilik var çocuğ um.
Buna kurt kanı derdi babam eskiden. Lyanna'nın içinde de vardı bir parça ve Brandon’ın
içinde de, bir parçadan çok daha fazla. I kisini de erkenden mezara soktu o kan." Arya
babasının sesindeki hü znü duyabiliyordu Kardeşlerinden ya da babasından sık bahsetmezdi.
I kisi de Arya doğ madan uzun yıllar ö nce ö lmü ştü . “Eğ er lord babam izin verseydi. Lyanna da
bir kılıç taşırdı. Bana onu hatırlatıyorsun bazen ve hatta ona benziyorsun."
“Lyanna çok güzelmiş," dedi Arya şaşkın halde. Herkes Lyanna'nın güzelliğinden bahsederdi
ama bu asla Arya için söylenen cümlelerden biri değildi.
“Evet gü zeldi," diye onayladı Ned Stark. “Çok gü zeldi, sö z dinlemezdi ve çok genç yaşında
toprağ a girdi." Kılıcı havaya kaldırdı. “Arya, bu kılıçla... I ğ ne? Kimi delik deşik etmeyi
dü şü nü yorsun? Sansa’yı mı? Yoksa Rahibe Mordane'i mi? Kılıç dö vü şü yle ilgili ilk kural nedir
biliyor musun?"
Aklına, Jon’un verdiğ i dersten başka bir şey gelmiyordu. “Dü şmanına sivri ucu sapla,” dedi
bir çırpıda.
Babası bir kahkaha attı. “İşin özü bu sanırım." dedi.
Arya umutsuzca anlatmak ve babasının anlamasını sağ lamak istiyordu. “Ben ö ğ renmeye
çalışıyordum ama..." Gö zleri tekrar yaşlarla doldu. “Mycah’a birlikte talim yapmayı ben
ö nerdim." Bü tü n acı ilk gü nkü gibi gelip yü reğ ine oturmuştu. Titreşerek arkasını dö ndü .
“Ondan ben istemiyim. Benim hatam. Benim..."
Babası arkasından sarıldı Arya’ya. Kendisini yavaşça dö ndü ren babasının gö ğ sü nde
ağ lamaya başladı. “Hayır tatlı kızım. Arkadaşın için yas tut ama kendini suçlama. Kasabın
oğ lunu sen ö ldü rmedin. Onun kanı Tazı’nın ellerine bulaştı. Onun ve hizmet ettiğ i zalim
kadının ellerine."
“Onlardan nefret ediyorum," dedi Arya ağ lamaktan kıpkırmızı olmuş gö zleriyle babasına
bakıp hıçkırarak. “Tazı’dan, kraliçeden, kraldan ve Prens Joffrey'den. Joffrey yalan söyledi.
Onun sö ylediğ i gibi olmamıştı olaylar. Sansa’dan da nefret ediyorum çü nkü her şeyi
hatırlıyordu ama Joffrey onu sevsin diye o da yalan söyledi.”
"Hepimiz yalan sö ylü yoruz." dedi babası. “Yoksa Nymeria'nın kaçtığ ına inandığ ımı mı
sanıyordun?"
Arya suçlulukla kızardı. “Jory söylemeyeceğine söz vermişti.” Sözünü tuttu zaten." dedi
babası gülümseyerek. “Bazı şeyleri bilmek için birinden duymaya gerek yok. Kör bir adam bile
O kurdun seni isteyerek bırakmayacağını bilir.”
“Ona taş atmak zorunda kaldık." dedi Arya korkunç bir kederle. “Ona koşmasını söyledim,
kaç ve ö zgü r ol dedim, artık seni istemiyorum dedim. Ormanda başka kurtlar da vardı. Jory
onlarla oynayabileceğ ini, onlarla geyik avlayabileceğ im sö yledi ama Nymeria peşimden
ayrılmıyordu. Sonunda taş atmak zorunda kaldım, iki kere isabet etti taşlar. İnleyip bana baktı.
Çok utandım ama doğ ru olanı yaptım. Doğ ru olanı yaptım değ il mi baba? Kraliçe onu
öldürtürdü."
"Doğ ru olanı yaptın," dedi babası. “Ve sö ylediğ in yalan... onursuz bir yalan değ ildi." Aryaya
sarıldığ ında I ğ ne’yi kenara bırakmıştı Kılıcı tekrar eline aldı. Pencereye yü rü yü p bir an orada
durdu ve dışarıyı, avluyu izledi. Dö nü p Arya’ya baktığ ında gö zleri dü şü nceliydi. Pencerenin
kenarına oturdu ve I ğ ne’yi kucağ ına koydu. “Arya otur, sana bir şeyleri anlatmaya çalışmam
gerek.’
Endişeli bir halde yatağının ucuna oturdu. “Benim kaygılarımı omuzlarına alamayacak
kadar küçüksün ama ayın zamanda Kışyarı’nın Stark’ısın. Bizim sözümüzü biliyorsun değil
mi?" "Kış geliyor," diye fısıldadı Arya.
“Zor ve zalim zamanlar." dedi babası. “Üç Dişli Mızrak’ta ve Bran düştüğünde sen de tadına
baktın o zamanların. Sen uzun şazda doğdun tatlı kızım ve yazdan başka mevsim biliniyorsun
ama kış gerçekten geliyor Ailemizin armasını hatırla Arya.” “Ulu kurt." dedi Arya, Nymeria’yı
düşünerek. Dizlerim çenesine çekip oturdu Birdenbire korkmuştu.
“Sana kurtlarla ilgili bir şey anlatayım Arya. Kış geldiğinde ve kar dü ştü ğ ü nde yalnız kurt
ö lü r ama sü rü yaşamaya devanı eder. Yazın tartışmalar ve çekişmeler olabilir ama kış
geldiğ inde birbirinizi korumak, sıcak tutmak ve gü çlerimizi birleştirmek zorundayız. Birinden
nefret etmen gerekiyorsa bize gerçekten zarar verecek insanlardan nefret et. Rahibe Mordane
iyi bir kadın ve Sansa senin kardeşin. Ay ve gü neş kadar farklı olabilirsiniz ama kalbinizden
çıkıp damarlarınızdan akan kan aynı Senin ona ihtiyacın var, onun da sana ihtiyacı var... ve
tanrılar biliyor ki, benim ikinize de ihtiyacım var."
Babasının sesi ö yle yorgun çıkıyordu ki Arya ü zü ldü . “Sansa'daki gerçekten nefret
etmiyorum." Sözü yan gerçek, yan yalandı.
“Seni korkutmak istemiyorum çocuğ um ama yalan da sö yleyemem. Karanlık ve tehlikeli bir
yere geldik. Burası Kışyarı değ il. Kö tü lü ğ ü mü zü isteyen dü şmanlarımız var Bu senin sö z
dinlemez, itaat etmez halin, kaçışların, kızgın lalların... Kışyarı'nda bir çocuk oyunuydu bunlar
ama burada, kış kapımızdayken bambaşka bir sorun. Artık büyümenin zamanı geldi."
“Bü yü yeceğ im.” diye sö z verdi Arya. Babasını o anda sevdiğ inden daha fazla sevmemişti
hiç. “Ben de güçlü olabilirim. Ben de en az Robb kadar güçlü olabilirim." dedi.
Kabzası dışarı bakar şekilde, İğne’yi Arya ya uzattı. “Al."
Arya meraklı gö zlerle kılıca bakıyordu. Bir an. kılıcın kaybolacağ ından korkup dokunamadı.
“Haydi al. o senin." dedi babası.
“Ben de kalabilir mi? Gerçekten mi?"
“Gerçekten,” diye cevapladı babası gü lü mseyerek. "Bunu şimdi senden alırsam, daha on beş
gü n geçmeden yastığ ının altında bir gü rz bulacağ ımdan eminim. Ne kadar ü stü ne gelirse
gelsin ablanı kesmeyeceğine söz ver."
“Sö z veriyorum, yapmayacağ ını." Arya kılıcını sıkıca gö ğ sü ne bastırırken babası odadan
ayrıldı.
Ertesi sahalı kahvaltıda Rahibe Mordane'den ö zü r diledi ve affını rica etti. Rahibe, Arya’ya
şüpheli gözlerle baktı. Babası başıyla onayladı.
U ç gü n sonra O ğ len vakti, babasının kâ hyası Vayne Poole. Aryayı Kü çü k Salona yolladı.
Masalar ve sıralar duvarın dibine çekilmişti. Salonda kimse yokmuş gibiydi ama bir sü re
sonra yabana bir ses. “Geç kaldın oğ lum," diye bağ ırdı. Gö lgelerin arasından zayıf, kel ve
kocaman burunlu bir adam çıktı. Elinde ahşap eğ itim kılıçlarından iki tane vardı. “Yarın tam
ö ğ len vakti burada olacaksın." Aksanlı konuşuyordu. O zgü r Şehirler in aksam vardı dilinde.
Braavos, belki de Myr.
“Sen kimsin?" diye sordu Arya.
“Senin dans eğ itmeninim." Tahta kılıçlardan birini Arya’ya attı. Arya uzandı ama
yakalayamadı, tahta kılıç yere düştü. “Yarın yakalayacaksın, şimdi kılıcı yerden al."
Ahşaptı ama tutacağ ı, kabzası ve el korumasıyla tam bir kılıçtı. Arya kılıcı yerden aldı ve iki
eliyle kavrayıp önünde tuttu. Düşündüğünden ağırdı. İğne den çok daha ağırdı.
Kel adam dişlerini birbirine vurdu. “Bu bö yle tutulmaz oğ lum." dedi. “I ki elinle birden
kaldırman gereken büyük kılıçlardan değil bu. Tek elinle tutacaksın."
“Çok ağır," dedi Arya.
“Seni gü çlendirecek kadar ağ ır. Ahşabın içi kurşun dolu, bö ylece dengeyi de ö ğ renebilirsin.
Şimdi ihtiyacımız olan şey, o kılıcı tek elinle tutman."
Arya sağ elini kılıcın kabzasından çekti ve terlemiş avcunu ü zerine sildi. Kılıcı sol eliyle
tuttu. Eğ itmen bundan memnun olmuşa benziyordu. “Sol el işidir. her şey tersine dö ner ve
dü şmanların şaşırır. Duruşun yanlış. Vü cudunu yana çevir, evet, bö yle. Bir mızrak kadar
sıskasın, biliyorsun değ il mi? Bu iyi bir şey. Hedef kü çü k. Şimdi tutuşa bakalım." Aryaya
yaklaştı ve ellerini inceledi. Parmaklanın ayırdı, kabzaya doğ ru şekilde yerleştirdi. “Evet, evet
işte böyle. Çok fazla sıkına. Kılıcı nazikçe tutmalısın.”
“Ya düşürürsem?" diye sordu Arya.
“Çelik kolunun bir parçası gibi olmalı," dedi kel adam. "Kolunun bir parçasını dü şü rebilir
misin? Hayır. Syrio Forel, dokuz yıl boşunca. Braavos’un Denizaslanı Lordu’nun baş kıllaydı. O
böyle şeyleri bilir. Sen onu dikkatle dinle oğlum."
Aryaya üçüncü kez oğlum diyordu. Sonunda, “Ben bir kızım." dişe itiraz etti Arya.
"Kız ya da erkek, sen bir kılıçsın, hepsi bu." dedi Syrio Ford. Dişlerini birbirine vurdu.
“Aynen öyle, tutuş doğru. Bir savaş baltası tutmadığını unutma, elindeki...”
"..İğne," diye tamamladı Arya.
“Aynen ö yle. Şimdi dansa başlayacağ ız. Unutma çocuk. Bu Batıdiyarlı’ların demir dansı
değil, şövalyelerin çekme ya da dövme dansı da değil. Bu suikastçilerin dansı, su dansı. Hızlı ve
kıvrak. Bü tü n insanlar sudan yapılmıştır bunu biliyor muydun? Onları deldiğ inde sıvı
vü cutlarından akar ve ö lü rler.” Bir adım geri gitti ve kendi tahta kılıcını havaya kaldırdı.
“Şimdi bana bir hamle yapmayı deneyeceksin.”
Arya adama hamle yapmaya çalıştı. Vü cudundaki her kas ayrı ayrı yanana kadar tam dö n
saat boyunca denedi. Syrio Ford dişlerini birbirine vurup ona ne yapması gerektiğ ini sö yledi
durdu.
Ertesi gün gerçek eğitim başladı.


DAENERYS
Bayırın tepesinde, atım Dany’nin yanında durdurmak için dizginleri çekerken. “Dothrak
denizi." dedi Sör Jorah Mormont.
Tam ö nlerinde, uçsuz bucaksız, bomboş, tiftik çizgisine ve hatta daha ö tesine kadar uzanan
dü mdü z arazi seriliydi. I şte bu, deniz, diye dü şü ndü Dany. Burada dağ lar, ağ açlar, şehirler,
yollar yoktu. Rü zgâ r estikçe dalgalar gibi hareketlenen upuzun yemyeşil otlar vardı sadece.
"Nasıl bir yeşil." dedi Dany.
"Şu anda ö yle." diyerek onayladı Sö r Jorah. "Bir de çiçeklendiğ inde gö rmelisin burayı. Bir
ufuktan diğ erine kadar, koyu kırmızı çiçeklerden oluşan bir kan denizine benzer. Kurak
mevsimde bir bronz denize dö nü şü r. Ve bu sadece hranna çocuğ um. Burada daha yü zlerce
çeşit ot bü yü r. Limon gibi sarı otlar, çivit rengi otlar, mavi otlar, turuncu otlar ve gö kkuşağ ı
gibi rengâ renk olanlar. Asshai’nin ardındaki Gö lge Topraklar’da, at ü stü ndeki bir adamdan
daha uzun, sü tcamı renginde ki hayalet otlarından okyanuslar olduğ u sö ylenir. Diğ er otları
yaşatmaz, geceleri Lanetlilerin ruhlarıyla ışıl ışıl parlarlarmış. Dothraklar hayalet otlanılın bir
gün bütün dünyayı kaplayacağına ve hayatın o gün biteceğine inanırlar."
Bu dü şü nce Dany'yi ü rpertmişti. “Şimdi bunlardan bahsetmek istemiyorum." dedi "Burası o
kadar güzel ki ölen şeyler hakkında düşünmek istemiyorum."
"Nasıl emrederseniz Khaleesi," dedi Sör Jorah saygıyla.
Dany arkasından gelen seslen duydu ve dö ndü . O ve Jorah. birlikte gezintiye çıktıkları
kailenin epey' ö nü nden gitmişlerdi ve şimdi geri kalanlar bayın tırmanarak yanlarına
geliyordu. Hizmetçisi I m ve khas'ının okçuları su gibi akarak hareket ediyorlardı ama Viserys
kısa ü zengiler ve kü çü k eyerle mü cadele halindeydi Ağ abeyi seil dunundaydı buralarda.
Aslında gelmemeliydi. I llyrio onu uyarmış ve Pentos’la kalmasını, evinde konuk olmasını
ö nermişti ama Viserys kabul etmemişti. Borcunu ö deyene kadar Drogo'nun yanında kalacaktı.
Kendisine sö z verilen tacı alana kadar Drogo’nun yanından ayrılmaya niyeti yoktu. “Eğ er beni
kandırmaya çalışırsa ejderhayı uyandırır ve acının ne demek olduğ unu ö ğ renir." demişti. Elini
emanet kılıcının ü zerine koymuş ve yeminler etmişti. I llyrio bu yemini gizli kapaklı bir alayla
dinlemiş ve Viserys'e iyi şanslar dilemişti.
Dany ağ abeyinin sızlanmalarını dinlemek istemiyordu bugü n. Gü n kusursuzdu. Gö kyü zü
masmaviydi. Dö ne dö ne uçarak avlanan bir şahin vardı başlarının ü stü nde. Her rü zgâ r
esişinde ö nlerindeki yeşil deniz dalgalanıyordu. Viserys’in bu muhteşem gü nü mahvetmesine
izin vermeyecekti.
“Burada bekle," dedi Dany. Sö r Jorah'a. “Hepsine oldukları yerde kalmalarını sö yle. Benim
emrim olduğunu söyle."
Şö valye gü lü msedi. Sö r Jorah yakışıklı bir adam değ ildi Omuzları ve boynu bir boğ anınkine
benziyordu. Siyah ve kalın tü yler, kollarını ve gö ğ sü nü ö yle bir kaplamıştı ki kafasına yeterli
tü y kalmamıştı. Ama gü lü msemesi Dany’de bir gü ven duygusu uyandırıyordu. “Bir kraliçe gibi
konuşmasını öğreniyorsun Daenerys,” dedi.
“Bir kraliçe gibi değil, bir khaleesi gibi." dedi Dany. Atını çevirdi ve bayırdan aşağı tek başına
koşturmaya başladı.
I niş dik ve engebeliydi ama Dany korkmuyordu. Yolun bü tü n tehlikesi ve eğ lencesi birbirine
karışıp kalbindeki bir şarkıya dö nü şü yordu. Bü tü n hayatı boyunca bir prenses olduğ unu
sö ylemişti Viserys ama Daenerys Targaryen gü mü şü n ü zerine bindiğ i Arya kadar bir prenses
gibi hissetmemişti hiç.
En başlarda kolay olmamıştı. Dü ğ ü nlerinin ertesi sabahı khalasar kamp alanını dağ ıtmış ve
Vaes Dothrak’a doğ ru doğ uya yolculuk etmeye başlamışlardı. U çü ncü gü nü n sonunda Dany
ö leceğ ini dü şü nmü ştü . Kalçalarında iğ renç ve kanlı eyer yaralan oluşmuştu. Baldırları
morarmış, elleri dizgin tutmaktan su toplamış, sırt ve bacak kasları artık oturur halde hile
duramayacağ ı kadar gerilmişti. Akşam olduğ unda atından inebilmesi için hizmetkâ rlarının
yardımına ihtiyaç duyuyordu.
Gecelerde de tescili bulamıyordu. Khal Drogo at sırlındayken onu gö rmezden geliyordu.
Tıpkı dü ğ ü nlerinde olduğ u gibi. Gecelerini savaşçıları ve kansü varileriyle içerek, at
yarıştırarak, kadınların danslarını, erkeklerin ö lü mlerini izleyerek geçiriyordu. Onun
hayatının bu kısmında Dany’ye yer yoktu. Tek başına ya da Sö r Jorah ve ağ abeyiyle yemek
yiyor, ağ layarak uykuya dalıyordu. Ama her gece, şafak vaktinden biraz ö nce, Drogo onun
çadırına geliyor, aygırına bindiğ i sertlikle Dany’nin ü zerine biniyordu. Dany’ye. Dothraklılar'ın
usulü nce arkasından yaklaşıyordu hep ve bunun için minnettardı Dany. Bö ylece gö zyaşlarını
saklıyor, hıçkırık seslerini yastığ ına gö mü yordu. Drogo ısı bittiğ inde gö zlerini kapatıp
horlayarak uykuya dalıyordu ve Dany vü cudu morluklar ve ağ rılar içinde, her yanı
uyuyamayacak kadar sızlar halde. Drogo’nun yanında uzanıyordu.
Günler ve geceler geçti. Sonunda Dany bir an daha dayanamayacağını düşünür hale gelmişti.
Böyle yaşayacağına kendini öldürmeye karar vermişti ki...
O gece uyuduğ unda rü yasında ejderhayı gö rdü yine. Viserys yoktu bu sefer. Ejderhayla
yalnızdı. Ejderhanın pulları simsiyahtı ve kanla ıslanmış, yapış yapış olmuştu. Kendi kanı
olduğ unu anladı Dany. Ejderhanın gö zleri erimiş magmadandı ve ağ zından ateş bulutları
çıkıyordu. Şarkı sö yler gibiydi. Kollarını açtı ve alevlerin onu almasına, sakinleştirmesine,
temizlemesine izin verdi. Etinin dağ landığ ını, karardığ ım ve ü zerinden aktığ ını. kanının
kaynayıp buharlaştığ ını hissediyordu ama acı duymuyordu Gü çlü , yenilenmiş ve cesur
hissediyordu.
ve ertesi gü n. garip bir şeklide, hiçbir yeri eskisi kadar ağ rımıyordu anık. Sanki tanrılar onu
duymuş ve haline acımışlardı. Hizmetkâ rları bile ondaki değ işikliğ i fark etmişlerdi. “Khaleesi.
sorun nedir, hasta mısınız?" diye sordu Jhiqui.
“Hastaydım," diye yanıtladı Dany. I llyrio’nun dü ğ ü n hediyesi olarak verdiğ i ejderha
yumurtalarının yanında duruyordu. Kabuğ unda haitçe parmaklarım dolaştırarak en bü yü k
yumurtayı okşadı. Siyah ve kırmızı, diye dü şü ndü , rüyamdaki ejderha gibi. Elinin alandaki taşın
ısınmaya başladığ ını hissediyordu... yoksa hâ lâ rü ya mı gö rü yordu? Elini gergin bir halde geri
çekti.
O vaat itibarıyla her an biraz daha kolaylaştı her şey. Bacakları gü çlendi. Su toplamış elleri
iyileşti ve nasır bağladı. Yumuşak baldırları toplandı, den misali kıvraklaştı.
Khal, Dany’ye Dothrak tarzı biniciliğ i ö ğ retmesi için I rri'ye emir vermişti ama Dany'nin asıl
öğretmem kısrağıydı. Hayvan.
Dany’nin her duygusunu biliyormuş, onunla aynı zihni paylaşıyormuş gibi hareket ediyordu.
Dothraklar sen ve duygusuz insanlardı. Atlarına bir isim vermek onlara gö re değ ildi. Bu
yü zden Dany, sadece gü mü ş olduğ unu dü şü nü yordu atının Daha ö nce hiçbir şeyi bu kadar çok
sevmemişti.
Ata binmek eziyet olmaktan çıktığ ında, Dany geçtikleri toprakların olağ anü stü
gü zelliklerine dikkat etmeye başlamıştı. Khalasar'ın en ö nü nde at sü ren Drogo’nun ve
kansü varilerinin yanında yol aldığ ı için, gittikleri her yer yemyeşil ve mahvolmamış
haldeyken çıkıyordu karşılarına. Arkalarındaki sü rü bastığ ı toprağ ı eziyor, geçtiğ i nehirleri
çamura buluyor ve gerisinde boğ ucu toz bulutları bırakıyordu ama Dany’nin ö nü ne çıkan
araziler hep yemyeşil ve dokunulmamış oluyordu.
I nişli çıkışlı Norvos tepelerinden, kasaba sakinlerinin, beyaz alçı duvarların ü zerinden
meraklı gö zlerle onları izlediğ i çiftliklerden geçtiler. U ç geniş ve durgun nehir aştılar.
Dö rdü ncü sü dar, hızlı akan ve tehlikeli bir nehirdi. Hayaletlerin siyah mermer sü tunlar
arasında inlediğ i sö ylenen, harap olmuş bü yü k bir şehrin kalıntılarının kenarındaki masmavi
ve yü ksek bir şelalenin dibinde kamp kurdular. Bir Dothrak oku kadar dü z ve bin yaşındaki
Valyria yollarında yarıştılar. Ağ açların gö vdelerinin bir şehir kapısı kadar geniş olduğ u ve
yaprakların altın bir tente gibi başlarının ü zerinde durduğ u Qohor Ormanı'nda iki hafta
ilerlediler. Ormanda boynuzlu ulu geyikler, leoparlar, benekli kaplanlar, iri mor gö zlü ve
gü mü ş tü ylü lemur maymunları yaşıyordu ama daha khalasar yaklaşmadan bir anda ortadan
kayboluyorlardı ve Dany onları görmeye fırsat bulamıyordu.
Acısı silik bir anıya dö nü şü yordu. At ü zerinde geçen gü n bittiğ inde hâ lâ ağ rılar
hissediyordu ama bu sefer tuhaf bir tatlılık vardı ağ rılarında. Her sabah eyerine istekle
biniyor ve ö nlerindeki topraklarda onu hangi olağ anü stü gü zelliklerin beklediğ ini merak
ediyordu. Gecelerden bile haz almaya başlamıştı. Drogo arkasından ü zerine çıktığ ında hâ lâ
ağlıyordu zaman zaman ama sürekli acı çekmiyordu artık.
Bayırın dibinde onu çevreleyen otlar uzun ve yumuşaktı. Atını yavaşlatıp kendini yeşil
denizin içinde kaybetti, şükürler olsun ki yalnızdı. Khalasar'da bir an bile yalnız kalamıyordu.
Khal Drogo’yu sadece sabaha karşı görüyordu ama hizmetçiler yemeğini yediriyor,
banyosunu yaptırıyor, geceleri çadırının hemen dışında uyuyor, bir an yanından
ayrılmıyorlardı. Drogo'nun kansüvarileri ve khas adamları sürekli çevresindeydi. .Ağabeyi
Viserys istenmeyen bir gölge gibi gece ve gündüz hep yanındaydı. Dany şimdi de. Viserys’in
bayırın tepesinden gelen, sinirden iyice tizleşmiş sesini duyabiliyordu. Sör Jorah’a Öfkeyle
bağırıyordu. Dany atını sürmeye. Dothrak denizine karışmaya devam etti.
Yeşil, Dany’yi yuttu. Hava atının, terinin ve saçlarının yağ kokusuna karışmış toprak ve
çimen kokuyordu. Dothrak kokuşuydu bunlar. Onlar bu kokulara aitti. Dany havayı içine çekti,
gü lmeye başladı. Birdenbire dü nyayı ayaklarının altında hissetmek, ayak parmaklarını siyah
ve yoğ un toprağ a gö mmek için bü yü k bir arzu duydu içinde. Eyerinden inip uzun çizmelerini
ayağından çıkarırken, kısrağı denizde otlaması için bıraktı.
Viserys beklenmedik bir yaz fırtınası gibi geldi ve atının dizginini sertçe çekerek hışımla
Dany’nin hemen yanında durdu. “Nasıl cesaret edersin?" diye bağ ırdı Dany’ye. "Bana emirler
mi veriyorsun? Bana?" Atından indi, tö kezledi. Tekrar dengesini bulmaya çalışırken yü zü
ö keden kıpkırmızı kesildi. Omuzlarından tutup Dany yi sarsmaya başladı. “Kim olduğ unu
unuttun mu? Kendine bir bak! Kendine bir bak!"
Dany'nin bakmaya ihtiyacı yoktu. Ayakları çıplaktı, saçları yağ içimindi, Dothraklara ö zgü
binici derileri ve dü ğ ü n hediyesi olarak verilen boyalı yeleklerden birini giyiyordu. Tam da
buralara aitmiş gibi gö rü nü yordu. Viserys’in şehir ipeklileri ve ö rgü zırhı çamurlarmış,
lekelenmişti.
Viserys hâ lâ bağ ırıyordu “Sen ejderhaya emir veremezsin. Anlıyor musun? Yedi Krallık
Lordu’yum ben. Bir at efendisinin fahişesi bana emir veremez.” Elleri Dany’nin yeleğinin alıma
gitti. Pamuklan göğüslerini deliyordu. “Dediğimi duyuyor musun?”
Dany sertçe itti ağabeyini.
Viserys, lila rengi gö zleri hayretle bü yü mü ş halde Dany’ye baktı Dany kendini ona karşı hiç
savunmamıştı daha ö nce. Asla karşılık vermemişti Viserys'in yü zü ö keyle çarpıldı. Dany
biliyordu. şimdi canı çok yanacaktı.
Bir çatırtı.
Kamçı bir şimşek gibi ses çıkarmıştı Halat Viserys'i boynundan yakaladı ve geri çekti.
Viserys şaşkın ve nefes alamaz halde çimenlere yuvarlandı. Yerde nefes almak için çabalarken.
Dothrak sü varileri bağ rışıyordu. Elinde kamçı tutan genç Jhogo, soru olduğ u belli olan bir
şeyler sö yledi Dany’ye ama Dany bir kelimesini bile anlamıyordu. I m yanlarına geldi, ardından
Sö r Jorah ve khas'tan diğ erleri. “Jhogo, onun ö ldü rü lmesini ister misiniz, diye soruyor
Khaleesi." dedi İrri.
"Hayır," diye yanıtladı Dany. “Hayır."
Jhogo bunu anlamıştı. Diğ er bir adam yü ksek sesle bir şey sö yledi ve Dothraklı adamlar
gü lmeye başladı. I m tercü me etti. "Quaro, onu ö ldü rmeseniz bile, saygılı davranmasını
öğretmek için bir kulağını kesmeniz gerektiğini düşünüyor." dedi.
Ağabeyi yerde, dizlerinin üzerinde, elleri yerdeki toprağa batmış halde ağlıyordu. Hâlâ nefes
alabilmek için mücadele veriyordu. Kamçı tam soluk borusunun üstünde sımsıkı sanlıydı.
"Ona zarar verilmesini istemediğimi söyle." dedi.
I rri, sö ylediklerini Dothrak dilinde tekrarladı. Jhogo kamçıyı tekrar çekti. Viserys ipin
ucundaki bir kukla gibi dü ştü . Den halattan kurtulunca tekrar yere serildi. Boğ azında,
kamçının derin bir kesik bıraktığı yerde kandan bir kolye vardı.
“Bö yle bir şeyin olabileceğ i konusunda onu uyarmıştım leydim," dedi Sö r Jorah. “Ona,
emrettiğiniz gibi bayırda kalmasını söylemiştim."
“Sö ylediğ inizden şü phem yok,” dedi Dany. Viserys’e bakıyordu. Yerde yatmış, ciğ erlerine
hava doldurmaya çalışıyordu. Yü zü kıpkırmızıydı ve hıçkırıyordu. Çok acınası bir haldeydi.
Aslında geçmişte de her zaman acınası bir halde olmuştu. Dany daha ö nce nasıl gö rememişti
bunu? İçinde, eskiden o büyük korkunun durduğu yerde, şimdi bir boşluk vardı.
“Atını alın." diye emretti Dany. Sö r Jorah’a. Viserys ağ zı açık Dany’ye bakıyordu. Kız
kardeşinin bunları sö yleyebildiğ ine inanamıyordu. Aslında Dany de inanamıyordu bunları
sö yleyebildiğ ine. “Erkek kardeşim bizim arkamızda yü rü yecek ve khalasar'a yayan olarak
dö necek." Dothraklar arasında, ata binmeyen adam, adam sayılmazdı. Aşağ ı seviyenin en
aşağısındaydı. Gururu ve onum olmazdı. “Herkes onun gerçek halini görsün."
'Hayır!" diye bağ ırdı Viserys. Diğ er adamların anlayamayacağ ı Ortak Dil’de Sö r Jorah’a
yalvarıyordu. “Vur ona Mormont. Canını yak onun. Bunu sana kralın emrediyor. Bu Dothraklı
köpekleri öldür ve ona bir ders ver."
Sü rgü ndeki şö valye ö nce Dany’ye ardından ağ abeyine baktı. Çıplak ayakları, çamura
bulanmış parmaklarıyla Dany’ye, ipeklileri ve kılıcıyla yerde kıvranan Viserys’e. Dany
şö valyenin yü zü nden, verdiğ i kararı okuyabiliyordu. “Yü rü yecek Khaleesi dedi. Dany
gümüşüne binerken Viserys’in atını aldı.
Viserys şö valye baktı ve toprakta oturmaya devam etti. Hiç ses çıkarmıyordu ve
kımıldamıyordu. Dany ve diğ erleri atlarına binmiş uzaklaşırken Viserys'in gö zleri zehir
doluydu. Kısa zaman içinde uzun otların arasında gö rü nmez oldu. Dany biraz endişelenmişti.
“Sizce yolu bulabilir mi?" diye sordu Sör Jorah’a.
“Ağabeyiniz kadar kör bir adam bile izlerimizi takip edebilir." diye cevapladı Sör Jorah.
"Çok gururludur. Geri dönmeyecek kadar utandı."
Jorah gü ldü . “Başka nereye gidebilir ki? Eğ er o khalasar’ın yerini bulamazsa, khalasar onu
mutlaka bulur. Dothrak denizinde boğulmak mümkün değil çocuğum."
Dany adamın sö ylediklerinin doğ ru olduğ unu biliyordu. Khalasar sü rekli yü rü yen bü yü k bir
şehir gibiydi ama kö r gibi yü rü mü yordu. bir tuzağ a, dü şmana ya da oyuna karşı uyarmak için,
Arya kailenin çok ö nü nde giden keşifçiler vardı her zaman. Kailenin yan açıklarındaki eşlikçi
sü variler de dikkatle koruyordu khalasar'}. Gö zlerinden bir şey kaçınası mü mkü n değ ildi.
Burada, bu topraklarda, ait oldukları yerlerde mü mkü n değ ildi bu. Bu araziler onların bir
parçasıydı. Artık Dany’nin de bir parçasıydı.
“Ona vurdum.” dedi. Sesi dü şü nceliydi. O anda, az ö nce olan her şey bir rü ya gibi gelmeye
başlamıştı. “Sö r Jorah, sizce…dö ndü ğ ü nde çok ö keli olacak..." Titriyordu. “Ejderhayı
uyandırdım. Öyle değil mi?”
Sö r Jorah homurdandı. “Bir ö lü şü uyandırabilir misin kızını? Bü yü k ağ abeyin Rhegar son
ejderhaydı ve Üç Dışlı Mızrak ta öldü. Viserys bir yılan gölgesi bile değil."
Şövalyenin bu delici sö zleri Dany’yi sarsmıştı O gü ne kadar inandığ ı her şeyi sorguluyordu
şimdi. “Siz... siz ona kılıç yeminiyle bağlanmıştınız.”
“Evet, bunu yaptım kızım." dedi Sö r Jorah. “Eğ er ağ abeyin bir yılanın gö lgesinden ibaretse,
ona yeminle bağlanmış hizmetkârları nedir?" Sesi acı doluydu.
“O hâlâ gerçek kral. O...”
Sö r Jorah atını durdurup Dany’ye baktı. “Şimdi gerçeklerden konuşalım. Sen Viserys’i tahtta
otururken görmek ister misin gerçekten?"
Dany düşündü. “İyi bir kral olamaz. Olabilir mi?"
“Ondan kötüleri olmuştu ama sadece birkaç tane.” Şövalye atını tekrar hareketlendirdi.
Dany hemen yanında sü rü yordu kısrağ ını. “Yine de, halk onu bekliyor. Yargıç I llyrio halkın
onun için ejderha sancakları diktiğ ini ve Dar Deniz in ö tesinden çıkıp geleceğ i gü n için dua
ettiğini söylüyor." dedi.
“Halk yağ mur, sağ lıklı çocuklar ve uzun bir yaz mevsimi için dua eder sadece," dedi Sö r
Jorah. “Soylu lordların kendi aralarında oynadığ ı taht oyunları onların hiç umurunda değ ildir.
Onlar sadece huzur içinde yaşamak ister." Omuz silkti. “Taht oyunları onların hiç umurunda
değildir."
Dany uzunca bir sü re sesini çıkarmadan sü rdü atını. Bir bilmece oyununu çö zer gibi Sö r
Jorah'ın sö zlerini anlamaya çalışıyordu. Halkın, tahtta oturanın I şgalci ya da gerçek kral
olmasını umursamaması, Viserys’in bü tü n hayatı boyunca Dany'ye anlattığ ı şeylere tamamen
ters düşüyordu ama düşündükçe Sör Jorah’ın söyledikleri gerçekle daha çok örtüşüyordu.
"Siz ne için dua ediyorsunuz Sör Jorah?" diye sordu.
“Ev,” dedi şövalye özlem dolu sesiyle.
“Ben de ev için dua ediyorum," dedi Dany.
Sör Jorah güldü. “Öyleyse bir etrafına bak Khaleesi," dedi.
Dany baktı ama dü zlü kler değ ildi gö rdü ğ ü . Kral Topraklarındaki. Fatih Aegon’ın yaptırdığ ı
Kızıl Kale’ydi. Dany’nin doğ duğ u Ejderha Kayası’ydı. Dany’nin zihin gö zü her pencerede hin
meşalenin yandığım görüyordu. Dany’nin zihin gözünde her kapı kırmızıya boyanmıştı.
“Ağ abeyim Yedi Krallık'ı asla geri alamayacak.” dedi. Bunu aslında uzun zamandır bildiğ ini
fark etti. Bunu bü tü n bayan boyunca biliyordu aslında ama yü ksek sesle sö ylemeye, hatta
fısıldamaya bile cesaret edememişti. İşte şimdi Sör Jorah’a, bütün dünyaya söylüyordu.
Sör Jorah tartan gözlerle baktı Dany’ye. “Alamayacağını mı düşünüyorsun?”
“Kocam ona bir ordu verse bile orduyu Kral Topraklarıma çıkaramaz." dedi. “Bir sikkesi bile
yok ve onun adına yemin etmiş tek şö valye, onun bir yılan gö lgesi bile olmadığ ını dü şü nü yor.
Dothraklar onun zayıflığıyla alay ediyor. Bizi asla eve götüremeyecek."
“Akıllı çocuk,” diyerek gülümsedi Sör Jorah.
“Ben çocuk değ ilim.” dedi Dany kızarak. Topuklarıyla ata vurdu ve gü mü ş şaha kalkarak
dö rtnala koşmaya başladı. Daha hızlı, daha hızlı. Jorah, I rri ve diğ erleri çok geride kalana
kadar, saçlarında ılık rü zgâ r ve yü zü nde batan gü neşin kızıllığ ı daha hızlı koşturdu kısrağ ı.
Khalasar’a vardığında akşam olmuştu.
Kö leler çadırını bir yaz gö lcü ğ ü nü n kenarına kurmuşlardı. Onan devşirilmiş çadırlardan
gelen insan seslerini duyabiliyordu. Kısa zaman sonra, bayırda yatımda olan adamlar otların
arasında neler olduğ unun hikâ yesini anlatmaya başladıklarında kahkahalar yü kselecekti
kanıp yerinden. Viserys sü rü nerek kampa vardığ ında, her adam, her kadın onun bir yü rü yen
olduğunu bilecekti Khalasar’da hiçbir şey sır olarak kalmazdı.
Dany gü mü şü tımar edilmesi için kö lelere teslim etti ve çadırına girdi. Duvarları ipeklerle
kaplanmış çadırın için serin ve loştu Kapı kanadını kapattığ ı anda, çadırın kö şesinde duran
ejderha yumurtalarına ateşten pamukların dokunduğ unu gö rü r gibi oldu. Bir anda binlerce
kızıl alev gözlerinin önünde yüzmeye başladı. Gözlerim kırptı ve alevler kayboldu.
Taş, dedi kendi kendine. Bunlar sadece taş, İllyrio bile taş olduklarını söyledi ve ejderhalar
öldü. Avucunu siyah yumurtanın ü zerini koydu ve pamuklarını kıvrımları ü zerinde açtı. Taş
ılıktı. Sıcaktı hatta. “Güneş," diye fısıldadı. “Yolda güneş ısıtmış olmalı yumurtaları.
Hizmetçilerine banyosunu hazırlamalarını emretti. Doreah çadırın dışında bir ateş yaktı.
I rri ve Jhiqui bü yü k bakır kü veti bir dü ğ ü n hediyesi daha getirip gö lden su taşımaya başladılar
Su buharlar çıkaracak kadar ısındığ ında I rri, Dany'nin kü vete annesine yardım etti ve ardında
o da küvete girdi.
“Bir ejderha gö rdü n mü hiç?" diye sordu I rri sırtını keselerken ve Jhiqui saçlarının arasına
girmiş kum tanelerini temizlerken. I lk ejderhaların, Asshai'nin ardındaki Gö lge Topraklar’dan
ve Yeşim Denizi'nin kıyılarından geldiğini duymuştu. Belki oralarda hâlâ yaşayanlar vardı.
“Ejderhalar öldü. Khaleesi" dedi İrri.
“Öldü." diyerek onayladı Jhiqui, “çok, çok zaman önce."
Viserys, son Targaryen ejderhasının bir buçuk asır ö nce. Ejderha Felaketi U çü ncü Aegon'ın
hü kü mdarlığ ı sırasında ö ldü ğ ü nü sö ylemişti. O kadar ö nce değ ilmiş gibi geliyordu Dany'ye.
“Her yerde mi?" diye sordu hayal kırıklığ ı içinde. “Doğ udakiler bile mi?" Kıyamet, Valyria ve
Uzun Yaz Toprakları'nın ü zerine çö ktü ğ ü nde batıdaki bü yü cü lü k ö lmü ştü ; ne fırtına ozanları.
ne bü yü yle dö vü lmü ş çelikler, ne de ejderhalar kurtulabilmişti ama Dany doğ uda her şeyin
farklı olduğ unu duyardı hep. I nsan başlı, aslan gö vdeli akrep kuyruklu mantikorların hâ lâ
Yeşim Denizi’nin adalarında gezindiğ i, şahmaranların Yi Ti'nin vahşi ormanlarını istila ettiğ i.
Asshai’de. fırtına ozanlarının, cincilerin, kâ hinlerin işlerini açık açık yapabildiğ i ve gö lge
bağ cılarının, kan bü yü cü lerinin gece karanlığ ında korkunç bü yü lerle uğ raştığ ı sö ylenirdi.
Neden ejderhalar da olmasındı ki?
“Ejderha yok," dedi I rri. “Cesur adamlar onları ö ldü rdü . Ejderhaların çok korkunç ve şeytanı
yaratıklar olduğu biliyor.”
“Bilinir," diyerek onayladı Jhiqui.
"Qarth’tan gelen bir tü ccar, ejderhaların aydan geldiğ ini sö ylemişti bana bir keresinde,"
dedi sarışın Doreah. Elindeki havluyu Dany için ateşin ü zerinde ısıtıyordu. Jhiqui ve I rri,
Dany'yle yaşıttı. Drogo, babalarının khalasar yerle bir edince bu kızları kö le olarak alınıştı.
Doreah daha büyüktü. Yirmi yaşlarındaydı. İllyrio, Lys'teki bir zevk evinden getirmişti onu.
Dany merakla ve hızla kafasını çevirince, ıslak gü mü ş saçları gö zlerinden geçerek savruldu.
“Aydan mı?"
"Bana ayın bir yumurta olduğ unu sö ylemişti, Khaleesi. Bir zamanlar gö kyü zü nde iki tane ay
varmış ama bir tanesi gü neşe fazla yaklaşmış ve sıcaktan çatlamış. Binlerce ama binlerce
ejderha gü neşe doğ ru savrulmuş ve alevleri yutmuş. I şte bu yü zden alev soluyorlarmış. Bir
gün, gökteki bu ay da güneşe yaklaşıp çatlayacak ve ejderhalar geri dönecek."
I ki Dothraklı kız kıkırdayıp gü lü ştü ler. “Sen saman kafalı bir kö lesin." dedi I rri. ‘Ay bir
yumurta değil. Ay bir tanrı. Güneşin karısı. Bu bilinir."
“Bilinir," diye onayladı Jhiqui.
Kü vetten çıktığ ında Dany’nin teni kızarmıştı. Jhiqui, vü cudunu yağ lamak için Dany’yi
yatırdı. I rri ü zerine baharatlı çiçekler ve tarçından yapılmış parfü m dö ktü . Doreah gü mü ş gibi
parlayana kadar saçlarını fırçaladı. Dany ayı, yumurtaları ve ejderhaları düşünüyordu.
Meyve, peynir ve kızarmış ekmekten oluşan basit bir akşam yemeğ i getirildi. Yanında ballı
şarap vardı. “Doreah, gel ve bu akşam benimle birlikte ye," dedi Dany diğ er hizmetçilerim
yollarken. Lysli kızın bal rengi saçları ve gökyüzü gibi gözleri vardı.
Yalnız kaldıklarında kız gö zlerini yere indirdi. “Beni onurlandırdınız Khaleesi." dedi ama bu
onur değil hizmetti. Ay gökyüzünde iyice tırmanana kadar oturup konuştular.
O gece Drogo çadırına geldiğ inde Dany onu bekliyordu. Drogo çadırın kapısında durdu ve
şaşırmış halde Dany’ye baktı Dany ayağ a kalktı, ü zerindeki ipeklileri sıyırıp yere attı ve. “Bu
gece dışarı çıkmalıyız lordum," dedi. Dothraklar insan için ö nemli olan her şeyin gö kyü zü nü n
altında yapılması gerektiğine inanırlardı.
Khal Drogo, saçlarındaki çanlar haif sesler çıkarırken, ay ışığ ının altında yü rü yen Dany’yi
takıp etti. Çadırının birkaç adım uzağ ındaki, çimenlerden yapılmış yatağ a geldiklerinde Dany
kocasını kendine çekti. Drogo arkasını dö ndü rmeye çalıştığ ında elim adamın gö ğ sü ne koyup.
"Hayır." dedi. “Bu gece gözlerine bakacağım."
Khalasar'da gizlilik denen şey yoktu. Drogo'yu soyarken insanların izlediğim biliyor ve
konuşma seslerini duyuyordu. Doreah'ın ö ğ rettiğ i her şeyi kocasına yaparken bütün
khalasar'ın gözlerinin üzerinde olduğ unu hissediyordu ama ö nemli değ ildi. O, khaleesi idi ve
ö nemli olan. Drogo’nun gö tleriydi. Kocasının ü zerine yıktı ve gö mü yü sürdüğü gibi çılgıncı ve
korkusuzca hareket etmeye başladı. Khal Drogo zevk anına ulaştığında Dany'nin adını bağırdı.
Jhiqui, Dany'nin karnındaki belli belirsiz yumuşak çıkıntıyı okşayıp, ‘Khaleesi, karnınızda
çocuk var." dediğinde. Dothrak denizinin içlerindeydiler.
"Biliyorum,’' demişti Dany.
On dördüncü isim günüydü.

BRAN
Rickon aşağıdaki avluda kurtlarla birlikte koşturuyordu.
Bran, pencerenin hemen kenarındaki koltuğ unda oturmuş onu izliyordu. Rickon nereye
koşarsa koşsun Boz Rü zgâ r ondan ö nce hareket ediyor ve çocuğ un ö nü nü kesiyordu. Rickon
onu gö rü yor, neşeli bir çığ lık atıyor ve başka yö ne doğ ru koşmaya başlıyordu. Tü ylü kö pek
patilerinin ucunda zıplıyor, diğ er kurtlar ona yaklaştığ ında dö rt dolanıyor ve onları ısırmaya
çalışıyordu. Bü yü dü kçe tü ylen koyulaşmış ve sonunda simsiyah olmuştu. Gö zleri yeşil alevler
gibiydi. Bran'ın Yaz’ı en arkadan geliyordu. Sarı altın renginde her şeyi gö ren gö zleri ve gü mü ş
bir dumana benzeyen tü yleri vardı. Boz Rü zgâ r’dan daha kü çü k ve daha kurnazdı. Bran. onun
yavrular arasındaki en zeki kim olduğ unu dü şü nü yordu. Rickon kü çü k bebek ayaklarıyla
avlunun sert zeminini döverken Bran kardeşinin attığı kahkahaları dinliyordu.
Gö zleri battı. Aşağ ıda olmak, kahkahalarla gü lerek koşmak istiyordu Kendisine kızdı ve
akmalarına izin vermeden gö zyaşlarını eliyle sildi. Sekizinci isim gü nü gelip geçmişti. Artık
yetişkin bir erkek sayılırdı ve ağlamak yetişkin erkeklere göre bir şey değildi.
"Sadece yalandı," dedi ü zü ntü dolu sesiyle. Rü yasında gö rdü ğ ü kargayı hatırlamıştı. "Ben
uçamıyorum. Ben yürüyemiyorum bile."
“Kargalar yalanadır." dedi Yaşlı Dadı. Bir koltukta oturuyor ve iğ ne oyası yapıyordu. "Bir
karga hikâyesi biliyorum."
"Daha fazla hikâ ye duymak istemiyorum." diyerek terslendi Bran Bir zamanlar Yaşlı Dadı'yı
ve hikâ yelerini severdi. O nceden Şimdi her şey farklıydı. Yaşlı Dadı’yı bü tü n gü n Bran’ın
yanında tutuyorlardı. Ona yemek yedirmesi için, onu temizlemesi için, ona arkadaşlık etmesi
için, onun yalnız kalmaması için ama her şey daha kö tü oluyordu. “Aptal hikâ yelerinden nefret
ediyorum"
Yaşlı Dadı dışsız ağzıyla Bran’a gülümsedi. “Benim hikâyelerim mi? Hayır küçük lordum.
Benim hikâyelerim değil hiçbiri. Hikâyeler benden önce de vardı ve benden sonra da olacak.
Sizden önce ve sonra da."
Bran acıyarak. Yaşlı Dadı'nın çok çirkin bir kadın olduğ unu dü şü ndü . Çekip kü çü lmü ş
gibiydi. Buruş buruştu. Merdivenleri bile çıkamayacak kadar gü çsü zdü . Pembe derili kafasının
ü zerinde bir tutam beyaz saç kalmıştı. Kimse gerçekten kaç yaşında olduğ unu bilmiyordu.
Daha Bran’ın babasının kü çü k bir çocuk olduğ u zamanlarda bile ona Yaşlı Dadı diyorlardı.
Kışyarı'ndaki en yaşlı insan olduğ una dair şü phe yoktu. Belki de Yedi Krallık'taki en yaşlı
insandı. Yaşlı Dadı, annesi doğ um sırasında ö len Brandon Stark’a sü tannelik yapmak için
gelmişti kaleye. Brandon. Lord Rickard’ın, yani Bran’ın bü yü kbabasının bü yü k erkek
kardeşiydi. Belki de kü çü k erkek kardeşiydi ya da Lord Rickard'ın babasının kardeşiydi. Yaşlı
Dadı her seferinde farklı anlatıyordu bu kardeşlik bağ ını ama her anlatışında, kü çü k çocuk, bir
yaz soğ uğ u sırasında ü ç yaşında ö lü yordu. Yaşlı Dadı, çocuğ un ö lü mü nü n ardından kendi
çocuklarıyla birlikte Kışyarı'nda kalmışa. Kral Robert’ın tahtı kazandığ ı mü cadeleler sırasında
her iki oğ lu da ö lmü ştü ve torunlarını Balon Greyjoy isyanında Pyke surlarında kaybetmişti.
Kızları uzun zaman ö nce evlenmiş, uzaklara gitmiş ve ö lmü ştü . Kendi kanından kalan tek
akrabası ahırlarda çalışan eksik akıllı dev Hodor’du. Yaşlı Dadı, sanki asırlar boyunca, iğ ne
oyası işleyerek ve hikâyelerini anlatarak yaşayıp durmuştu.
“Kimin hikâ yeleri olduğ u umurumda değ il." dedi Bran. “Hikâ yelerden nefret ediyorum."
Bran hikâ ye dinlemek istemiyordu. Yaşlı Dadı’yı da istemiyordu. O, annesinin ve babasının
şanında olmasını istiyordu. Yaz’la birlikte dışarı çıkmak ve onun yanında zıplamak istiyordu.
Yıkık kuleye tırmanmak ve kargalara mısır yedirmek istiyordu. Tekrar midillisine binmek ve
ağabeylerinin yanında at sürmek istiyordu. Bran, her şey eskiden olduğu gibi olsun istiyordu.
“Hikâ yelerden nefret eden bir çocukla ilgili bir hikâ ye de biliyorum." dedi Yaşlı Dadı.
Yü zü nde aptal bir gü lü mseme vardı ve iğ nesi kumaşın ü zerinde pıt pıt pıt diye sesler
çıkarıyordu. Bran Çiğlik atmak üzereydi.
Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağ ını biliyordu. Karga onu uçması için kandırmıştı ama
uyandığ ında her yeri kırıktı ve dü nya değ işmişti. Herkes onu terk etmişti. Babası, annesi, kız
kardeşleri ve hatta piç ağ abeyi Jon bile gitmişti. Babası, ona gerçek bir at vereceğ ine ve
birlikte Kral Topraklarına yolculuk edeceklerine sö z vermişti ama yola Bran olmadan çıkmıştı.
Üstat Luwin hem Lord Eddard'a, hem annesine, hem Jon'a haberci kuşlarla mesajlar yollamıştı
ama hiçbiri cevap bile vermemişti. “Kuşlar çoğ u zaman yolda kaybolur çocuğ um," demişti
U stat Luwin. “Burasıyla Kral Toprakları arasında millerce yol ve bir sü rü şahin var. Mesajlar
yerlerine gitmemiş olabilir." Bran, o uyurken herkes ö lmü ş gibi hissediyordu. Belki de Bran
ö lmü ştü ve herkes onu unutmuştu. Jory. Sö r Rodrik ve Vayon Poole da gitmişti. Ve Hullen ve
Harwin ve Şişman Tom ve muhafızların dörtte biri.
Sadece bebek Rickon ve Robb buradaydı ama Robb artık bambaşka biriydi. O, Lord Robb’du
artık ya da olmaya çalışıyordu. Gerçek bir kılıç kuşanmıştı ve hiç gü lü msemiyordu. Bü tü n
gü nlerini muhafızlarla tatbikat ve kılıç talimi yaparak geçiriyordu Avludan kılıç sesleri eksik
olmuyordu. Bran umutsuzluk içinde ağ abeyini izliyordu penceresinden. Robb geceleri U stat
Luwin’le birlikte oturuyordu. I kisi ya sohbet ediyorlar ya da hesap defterlerini inceliyorlardı.
Bazen Hallis Mollen ile birlikte atlarına biniyor ve uzaklardaki karakolları teftişe çıkıyorlardı.
Gü nlerce dö nmedikleri oluyordu. Robb ne zaman uzun sü re için omdan kaybolsa bebek
Rickon. Bran'a geliyor ve ağ abeylerinin bir daha dö nü p dö nmeyeceğ ini soruyordu ağ layarak.
Lord Robb. Kışyarı'nda olduğ u zamanlarda bile, Hallis Mollen ve Theon Greyjoy'a ayırdığ ı
vaktin azıcık bir kısmını bile kardeşlen için ayıramıyordu.
“Sına Mimar Brandon'ın hikâ yesini anlatabilirim istersen, sen en çok onu severdin." dedi
Yaşlı Dadı.
Binlerce ve binlerce yıl ö nce Mimar Brandon, Kışyarı’nı inşa etmişti ve hatta Sur’u da onun
yaptığ ı sö ylenirdi. Bran hikâ yeyi biliyordu ama en sevdiğ i hikâ ye bu değ ildi. Yaşlı Dadı onu
diğ er Brandonlar'dan biriyle karıştırıyor olmalıydı. Yaşlı Dadı bazen Bran’ı Yıllarca ö nce
emzirdiğ i bebek zannediyor, bazen de daha Bran doğ madan ö nce Deli Kral tarafından
öldürülen amcası Brandon olduğ unu sanıyordu. Dadı o kadar uzun zamandır yaşıyordu ki.
baktığ ı bü tü n Brandonlar'ın kafasında tek kişi haline geldiğini sö ylemişti annesi bir
keresinde.
"O benim en sevdiğ im hikâ ye değ il." dedi Bran. “Ben korkunç olanları severdim." Avludan
bir kargaşa sesi yü kseldi ve Bran pencereye dö ndü . Rickon avlunun diğ er ucundaki muhafız
kulü besine doğ ru koşuyordu ama Bran neler olduğ unu oturduğ u yerden gö remiyordu.
Bacaklarına bir yumruk indirdi, hiçbir şey hissetmiyordu.
“Ah benim tatlı yaz çocuğ um, sen korkuyu ne bilirsin ki? Korku kışta gelir benim kü çü k
lordum. Kar otuz metre yü kselir. Kuzeyden ulumalı buz fırtınaları esmeye başlar. Korku uzun
gecede gelir. Gece çö ker ve gü neş yıllarca yü zü nü gö stermez. Çocuklar karanlıkta doğ ar,
karanlıkta büyür ve karanlıkta ölür. Ulu kurtlar iyice acıkır, ak yürüyenler ormanlarda dolaşır."
“Ötekiler yani," diye sordu Bran, mızmızlanarak.
“Ötekiler." diye onayladı Yaşlı Dadı. “Binlerce ve binlerce yıl önce, daha önce hiç görülmemiş
uzunlukta sen ve soğ uk bir kış çö kmü ştü dü nyanın ü zerine. Gece bir neslin hayatı boyunca
sü rmü ştü . Krallar, tıpkı ahırlarında ö len domuz çiftçileri gibi titreyerek ö lmü ştü kalelerinde.
Kadınlar, çocuklarının buz tutarak ö ldü ğ ü nü gö rmektense elleriyle boğ arak ö ldü rmü şlerdi
evlatlarını. Ağ lamışlardı ama sıcak gö zyaşları yanaklarında donmuştu." Yaşlı Dadı ve elindeki
iğ nelen aynı anda sustu. U zen zarla kaplanmış gö zleri ve bembeyaz kesilmiş yü zü yle Bran'a
baktı. “Böyle hikâyeleri mi seviyordun?"
“Evet." dedi Bran gönülsüzce. “Ama sadece..."
Yaşlı Dadı başıyla onayladı. I ğ nesi yine ses çıkarmaya başladı. Pıt, pıt, pıt. “I lk kez o
karanlıkta geldi O tekiler. Onlar soğ uk yaratıklardı, ö lü yaratıklardı. Gü neşten, ateşten,
demirden ve damarında sıcakkan akan her canlıdan nefret ederlerdi. Karakolların, şehirlerin
ve bü tü n diyarın ü zerine korku saldılar. Kahramanları, hatta orduları, soluk ve ö lü atlarının
ü zerinden uzanıp keserek onar onar ö ldü rdü ler. I nsanların kılıçları onları durduramadı.
Bakireler ve bebekler için bile merhamet yoktu içlerinde. Buz tutmuş ormanlarda bakireleri
avladılar ve hizmetkârlarını ölü bebek etleriyle beslediler."
Yaşlı Dadı'nın sesi fısıltıya dönüşmüştü. Bran duyabilmek için merakla öne doğru eğildi.
“Andallar’ın gelişinden, kadınların Dar Deniz'in ö tesindeki Rhoyne şehirlerinden kaçışından
ö nceydi bunlar. O zamanlardaki yü z krallık. I lk I nsanlar’ın krallıklarıydı ve onlar da diyarı
ormanın çocuklarından almışlardı. Ama ormanın çocukları sık ormanların içinde, ağ açların
arasındaki gizli şehirlerinde ve boş tepelerde yaşamaya devanı ettiler, ağ açların ü zerindeki
yü zleriyle nö bet tuttular. Soğ uk ve ö lü m dü nyayı kaplarken, çocukları bulmaya kararlı son
kahraman, insan ordularının kaybettiğ i şeyleri kadim bü yü lerle geri alabileceğ ini umarak ö lü
topraklara girdi. Yanında kılıcı, atı, kö peğ i ve bir dü zine dostu vardı. Ormanın çocuklarının
gizli şehirlerini asla bulamayacağ ını dü şü nü p umudunu kaybettiğ i Arya kadar yıllarca aradı.
Dostları birer birer ö lmü ştü . Ve atı ve kö peğ i. Kılıcı ö ylesine buz tutmuştu ki kullanmaya
kalktığ ında ellerinde parçalandı. O tekiler kesilen ellerinden akan kanın kokusunu aldılar ve
yanlarında tazı büyüklüğündeki ölü Örümceklerle sessizce izini sürdüler..."
Odanın kapısı gürültüyle açıldı. Bran’ın kalbi korkudan duracak gibi oldu Gelen U stat
Luwin’di ve hemen arkasında yü zü ndeki kocaman gü lü msemesiyle Hodor vardı. "Hodor!"
dedi Hodor, her zamanki gibi.
Üstat Luwin gülümsemiyordu. “Bir ziyaretçiniz var. sizi görmek istiyor." dedi.
“Hikâye dinliyorum," diye itiraz etti Bran.
‘Hikâ yeler bekleyebilir kü çü k lordum. Dö ndü ğ ü nü zde bıraktığ ınız yerde bulursunuz
hikâ yeleri." dedi Yaşlı Dadı. "Ziyaretçiler o kadar sabırlı değ ildir ve çoğ u zaman yanlarında
kendi hikâyelerini de getirirler."
“Kim?" diye sordu Bran, Üstat Luwin’e.
"Tyrion Lannister ve gece Nö betçileri'nden birkaç adam Kardeşim; Jon’dan da mesaj
getirmişler. Şu anda Lord Robb kendileriyle gö rü şü yor. Hodor. Bran’ın salona inmesine
yardım et"
“Hodor’" dedi Hodor gü lü mseyerek. Kafasını kapıya çarpmamak için eğ ilerek odaya girdi.
Boyu neredeyse iki buçuk metre idi. Bu devin Yaşlı Dadıyla aynı kanı taşıdığ ına inanmak
mü mkü n değ ildi. Bran, yaşlandığ ında onun da bü yü k bü yü k ninesi gibi çekerek ufalıp
ufalmayacağım düşündü. Hodor bin yaşına kadar yaşasa da olmayacak bir şeydi bu
Hodor, Bran'ı saman kaldırıyormuş gibi kolaylıkla kaldırıp gö ğ sü nde taşımaya başladı. Her
zaman ahır gibi kokardı ama Bran hiç rahatsız olmazdı bundan. Hodor'un kolları ağ aç
gö vdeleri gibi kalındı, çok kaslıydı ve kahverengi kalın tü ylerle doluydu. “Hodor!" dedi tekrar.
Theon Greyjoy. Hodor'un çok şey bilmediğ ini ama kendi adım bildiğ inden hiç şü phe
edilemeyeceğ ini sö ylemişti. Bunu Yaşlı Dadı'ya sö ylediklerinde kıkırdamıştı kadın. Hodor'un
gerçek adının Walder olduğ unu ve Hodor isminin nereden çıktığ ını kimsenin bilmediğ ini
itiraf etmişti. Hodor, bildiğ i tek kelime olan “Hodor”u sık sık tekrar edince. Yaşlı Dadı da ona
böyle seslenmeye başlamıştı ve adı Hodor kalmıştı.
Yaşlı Dadıyı iğ ne oyası ve hatıralarıyla birlikte kuledeki odada bıraktılar. Hodor. dudağ ında
melodisiz bir mırıldanmayla Bran'ı merdivenlerden aşağ ı indirdi ve koridordan geçirdi. U stat
Luwin arkalarından geliyor, dev adamın adımlarına yetişebilmek için neredeyse koşuyordu.
Robb babasının yü ksek koltuğ unda oturuyordu. Kaynatılmış deriden yapılmış bir ö rgü zırh
ve yeni Lord Robb yü zü nü giymişti. Theon Greyjoy ve Hallis Mollen arkasında ayakta
duruyorlardı. Gri taş duvarın dibinde, yü ksek ve dar pencerelerin altında bir dü zine muhafız
sıralanmıştı. Salonun ortasında cü ce ve hizmetkâ rları, arkasında Gece Nö betçileri’nin
siyahlarım kuşanmış dö rt yabancı adam duruyordu. Bran, salondaki gergin havayı Hodor onu
kapıdan içeri sokar sokmaz hissetmişti.
“Gece Nö betçileri'nin her adamı Kışyarı'nda arzu ettiğ i kadar kalabilir, hoş gelmişlerdir."
dedi Robb. Lord Robb sesiyle. Kılıcını kınından çıkarmış, sanki bü tü n dü nya gö rebilsin diye
dizlerinin ü zerine yatırmıştı. Kınından çıkarılmış bir kılıçla konuk karşılamanın ne anlama
geldiğim Bran bile biliyordu.
“Gece Nö betçileri'nin her adamı ama ben değ il. Sö zlerinden bu anlamı mı çıkarmalıyım
evlat?" diye sordu cüce.
"Babamın ve annemin yokluğ unda Kışyarı Lordu benim ve ben senin evladın değ ilim." dedi
Robb kılıcının ucunu Tyrion Lannister'a doğrultarak.
"Eğ er gerçek bir lordsan, lord nezaketini de ö ğ renmelisin,” diye yanıtladı cü ce kendisine
doğ rultulmuş kılıcı gö rmezden gelerek. “Gö rü yorum ki babanın bü tü n nezaketini piç kardeşin
almış."
"Jon," diye fısıldadı Bran. Hodor’un kollarında.
Cü ce arkasını dö ndü ve Bran’ı gö rdü . “Demek doğ ruymuş, çocuk yaşıyor. Siz Starklar’ı
öldürmek biç kolay değil," dedi,
“Ve siz Lannisterlar bunu unutmasa iyi olur," diye karşılık verdi Robb. “Hodor, Bran'ı
buraya getir."
“Hodor!" dedi Hodor. Kışyarı Lordları’nın, kendilerine Kuzey Kralları dedikleri zamanlardan
beri oturdukları yü ksek koltuklardan birine oturttu Bran’ı. Koltuk buz gibi taştan yapılmıştı ve
ü zerine oturan sayısız adamın sağ rısıyla cilalanıp pü rü zsü zleşmişti. Dev kollarının uçlarına
ulu kurtlar oyulmuştu. Bran oturur oturmaz kollara sımsıkı yapıştı. Hissiz bacakları aşağ ıda
sallanıyordu. Bu dev koltukta otururken kendisini küçücük bir bebek gibi hissediyordu.
Robb bir elini Bran’ın omzuna koydu. “Bran’a anlatacağ ın şeyler olduğ unu sö ylemiştin, işte
kendisi burada, Lannister." dedi.
Bran cü cenin gö zlerinin farkındaydı ve kendini gergin hissediyordu. Gö zlerinden biri siyah,
biri yeşildi ve o gö zler Bran’i inceliyor, tartıyordu. “Bana senin oldukça mü kemmel bir
tırmanıcı olduğun söylendi Bran. O gün neler olduğunu, nasıl düştüğünü anlat bana
"Ben asla," diye diretti Bran. O asla düşmezdi. Asla, asla, asla.
“Çocuk nasıl dü ştü ğ ü nü , o gü nkü tırmanışını ve ondan ö nceki gü nü hatırlamıyor." dedi
Üstat Luwin yumuşak bir sesle.
“İlginç," dedi Tyrion Lannister.
“Kardeşim sorulara cevap vermek ü zere burada bulunmuyor Lannister." dedi Robb sertçe.
“Anlatacaklarınızı anlatın ve yola koyulun."
“Sana bir hediye getirdim Bran." dedi cüce. “Ata binmeyi sever misin evlat?"
"Çocuk bacaklarını kullanamıyor." diyerek ö ne çıktı U stat Luwin. "Bir atın ü zerinde
oturamaz."
“Saçmalık,” dedi Tyrion Lannister. “Doğ ru bir at ve ever sayesinde bir sakat bile at
sürebilir."
Kullandığ ı kelime Bran'ın kalbini bir hançer gibi kesmişti Gö zleri birdenbire yaşlarla doldu
ve. “Ben bir sakat değilim,” diye bağırdı.
“Ben de bir cü ce değ ilim o zaman. Babam bunu duyunca çok mutlu olacak," dedi cü ce.
Theon Greyjoy güldü.
"Nasıl bir at ve eyer öneriyorsunuz?" diye sordu Üstat Luwin.
“Akıllı bir at," diye cevapladı Tyrion. “Çocuk atı yö nlendirmek için bacaklarını kullanamaz
bu yü zden atın ö zel olarak eğ itilmesi gerek. Dizginlere ve sesli komutlara yanıt vermeyi
ö ğ renmeli. Daha ö nce hiç eğ itim almamış bir at olmasını tavsiye ederim, bö ylece bildiğ i
şeyleri unutturmak için vakit harcamak zorunda kalmazsınız." Kemerinden bir kâ ğ ıt çıkardı.
“Bunu eyer ustanıza verin. O ne yapması gerektiğini anlayacaktır
U stat Luwin kâ ğ ıdı cü cenin elinden aldı. Merakla ve şü pheyle kâ ğ ıdı açtı. “Anladım," dedi.
“Mü kemmel şekilde çizmişsiniz lordum. Bu gerçekten işe yarar. Bunu benim dü şü nebilmem
gerekirdi.”
“Benim daha kolay dü şü nmem doğ al," dedi Tyrion “Kendi kullandığ ım eyerden çok farklı
değil çünkü."
“Gerçekten ata binebilecek miyim?" diye sordu Bran. Onlara inanmak istiyordu ama bunun
da başka bir yalan olduğ undan korkuyordu. Karga uçabileceğ ini sö ylemişti ama o
yürüyemiyordu.
“Evet bineceksin," dedi cü ce. “Ve sana sö z veriyorum, atın ü stü nde herkes kadar uzun
olacaksın."
Robb Stark’ın kafası karışmıştı. “Bu bir çeşit tuzak mı Lannister? Bran'a neden yardım
etmek istiyorsun ki?"
"Çü nkü kardeşin Jon benden bunu yapmamı istedi. Ayrıca kırıklara, sakatlara ve piçlere
karşı bir şefkat var kalbimde." Elini kalbinin üzerine koyup sırıttı.
Avlunun kapısı açıldı. Rickon soluksuz kalmış halde salona girerken gü neş içeriyi doldurdu.
Kurtlar da onunla birlikte gelmişti. Çocuk, gö zleri faltaşı gibi açılmış halde kapıda durdu ama
kurtlar yü rü meye devam edip gö zlerini Tyrion Lannister’a diktiler. Havayı kokladılar. O nce
Boz Rü zgâ r homurdanmaya başladı, ardından Yaz homurtuya eşlik etti. Biri sağ dan biri solda,
cüceye doğru ağır ağır yürümeye başladı.
“Kurtlar kokundan hoşlanmadı Lannister,” dedi Greyjoy.
“Belki artık yola çıkmalıyım.” dedi Tyrion. Bir adını geri gitti... ve Tü ylü kö pek bir anda
gö lgelerin arasından çıkarak adamın arkasında hırlamaya başladı. Tyrion geriledi. Yaz diğ er
tarafından adamın ü zerine atladı. Tyrion sendeleyerek kurttan uzaklaşmaya çalıştı ama Boz
Rüzgâr öne fırlayıp adamın kolunu yakaladı ve elbisesinden bir parça kopardı.
“Hayır!” diye bağ ırdı Bran. Lannister'ın adamları kılıçlarına davranırken. “Yaz. hemen
buraya gel. Bana gel!”
Ulu kurt sahibinin sesini duydu ve Bran'a baktı. Bir kez daha Tyrion’a dö ndü ve ağ ır
adımlarla Bran'ın yanına gidip, koltuktan aşağı sarkan bacaklarının dibine oturdu.
Robb soluğ unu tutmuştu. Nefesini dışarı bırakarak “Boz Rü zgâ r!" diye bağ ırdı. Ulu kurt
sessiz ve yavaş bir şekilde ona doğ ru yü rü meye başladı. Şimdi sadece Tü ylü kö pek kalmıştı.
Yeşil alevden yapılmış gözleri yanarak hâlâ küçük adama hırlıyordu.
“Rickon, onu yanına çağ ır.” diye bağ ırdı Robb. Bebek Rickon kendine geldi ve. “Tü ylü kö pek,
bana gel, bana." diye seslendi Sıyalı ulu kurt cü ceye son bir kez hırladı ve zıplayarak Rickon'un
yanına gitti. Minik çocuk kurdun boynuna sarıldı.
Tyrion Lannister atkısını çö zdü ve alnında biriken teri atkısıyla sildi I fadesiz bir sesle, “ne
kadar ilginç.” dedi.
“I yi misiniz lordum?" diye sordu Tyrion’ın kılıcı hâ lâ elinde olan adamı, bir yandan da ulu
kurtlara kötü kötü baktı.
“Elbisemin kolu yırtıldı, pantolonumun arkası açıklanamaz bir şekilde ıslandı ama gururum
dışında yaralanan bir yerim yok."
Robb bile sarsılmış görünüyordu. “Kurtlar... Neden böyle Yaptıklarını bilmiyorum..."
“Beni akşam yemekleriyle karıştırdıklarına şü phe yok." diyerek Robb'a reverans yaptı
Tyrion. “Onları ü zerimden aldığ ınız için teşekkü r ediyorum genç lord. Beni son derece
hazmedilemez bulacaklardı. Ve şimdi, gerçekten yola koyuluyorum "
"Bir dakika lordum." dedi U stat Luwin. Robb’un yanına gitti ve fısıltıyla bir şeyler
konuştular. Bran neler söylediklerini duymaya çalışıyordu ama sesleri ona ulaşmıyordu.
Robb sonunda kılıcını kınına koyup ayağ a kalktı. "Ben... ben size karşı kabalık etmiş
olabilirim lordum. Kardeşim Bran için son derece dü şü nceli bir şey yaptınız ve..." Robb
duruşunu dü zeltmek için çabalıyordu. “Kışyarı konuk severi iğ i isterseniz sizin de
emrinizdedir."
"Samimiyetsiz nezaketini boşa harcama çocuk. Benden hiç hoşlanmıyorsun ve beni burada
istemiyorsun. Surların dışında, kış kasabasında bir han gö rdü m. Bu geceyi orada geçirirsem
her ikimiz de daha rahat uyuruz. Bakarsın, birkaç bakır sikke karşılığ ında, bu gece yatağ ımı
benim için ısıtacak bir fahişe bile bulurum." Omuzları çarpık, siyah sakallı gece Nö betçisi ne
dö nü p konuştu. “Yoren, gü n ışımaya başladığ ında gü neye doğ ru yol almaya devam edeceğ iz.
Beni yolda bulacağ ından hiç şü phem yok." Dö ndü ve kısa bacaklarıyla kapıya doğ ru yü rü dü .
Rickon'un yanından geçti ve salondan çıktı. Adanılan arkasından onu takip etti.
Gece Nö betçileri'nin dö rt adamı kaldı. Robb kendinden emin olmayan bir duruşla onlara
dö ndü ve. “Sizlere birer oda hazırlattım. Odalarda yolun yorgunluğ unu ve tozunu ü zerinizden
atmanız için yeterli sıcak su da var. Bu akşam yemekte hızı onurlandırmanızı bekliyorum,"
dedi. Kelimeler ağ zında o kadar yakışıksız duruyordu ki Bran bile bunların kalpten gelen
cü mleler değ il, ezberlenmiş bir konuşma olduğ unu fark edebiliyordu. Kara kardeşler de
Robb’a aynı şekilde teşekkür etti.
Hodor, Bran'ı kuledeki odasına geri gö tü rü rken Yaz da onları takip etti. Yaşlı Dadı
koltuğ unda uyuya kalmıştı. Hodor, "Hodor!" diyerek haitçe horlayan Yaşlı Dadı'yı kucaklayıp
gö tü rdü . Bran yatağ ında uzanırken dü şü ncelere daldı. Robb, bu akşam gece Nö betçileri’yle
birlikte yemek yiyeceklerini sö ylemişti. “Yaz," diye seslendi. Yatağ a tırmanan kurda sıkıca
sarıldı, hayvanın sıcak nefesim yanağ ında hissetti. “Tekrar ata binebileceğ im," diye fısıldadı
kü çü k arkadaşına. "Çok yakında seninle birlikte ormanda ava çıkacağ ız. Bekle ve gö r." Bir sü re
sonra uykuya daldı.
Rü yasında yine tırmanıyordu. Eski ve penceresiz bir kulenin kararmış taşları arasına
parmaklarını geçirmeye ve ayaklarından destek almaya çalışarak yukarı çıkıyordu. Tırmandı,
tırmandı Bulutların arasından karanlık gö kyü zü ne kadar çıktı ama kule hâ lâ uzanıyordu. Aşağ ı
bakmak için durduğ unda başı dö ndü . Parmaklarının kaydığ ını hissetti. Haykırarak hayatta
kalmak için tutundu. Yeryü zü binlerce mil uzakta kalmıştı ve Bran uçamıyordu. Uçamıyordu
işte. Kalp çarpıntısı dinene ve nefesi geri gelene kadar bekledi ve tırmanmaya devam etti.
Sadece yukarı gidiyordu yol. Gidilecek başka yer yoktu. Epeyce yukarısında, ü zerlerine vuran
ay ışığ ıyla gö rü nü r hale gelen gargoyleleri fark etti. Kollan acıyla zonkluyordu ama durup
dinlenmeye cesaret edemedi. Kendini daha hızlı tırmanmak için zorladı. GargoyIeler,
sobadaki kö zler gibi kızıl gö zleriyle onun tırmanışım izliyorlardı. Bir zamanlar aslan
heykelleriydiler belki ama şimdi çarpık ve grotesk gö rü nü yorlardı. Kulağ a korkunç gelen
taştan sesleriyle, fısıltıyla konuştuklarını duyabiliyordu Bran. Onları dinlememeliydi.
Dinlememeliydi. Onları duymadığ ı sü rece gü vendeydi. Gargoyleler kendilerini yapıştıkları
taştan çekip serbest kaldıklarında ve Bran'ın tırmandığ ı yere doğ ru dü şmeye başladıklarında
Bran gü vende olmadığ ını biliyordu. “Hiçbir şey duymadım," dedi ağ layarak. “Duymadım.
Duymadım.”
Karanlıkta nefessiz kalmış halde uyandı ve ü zerine eğ ilmiş dev bir gö lge gö rdü . “Ben bir şey
duymadım,” diye fısıldadı. “Hodor
1
" diye yanıtladı gö lge ve masadaki mumu yaktı. Bran
rahatlayarak bir nefes aldı.
Hodor. Bran'ın yü zü nde biriken teri yumuşak bir bezle sildi ve usta elleriyle nazikçe ü stü ne
temiz kıyafetler giydirdi. Yemek vakti geldiğ inde kucağ ına alıp, şö minenin ö nü ne kurulmuş
uzun masanın hazır olduğ u Bü yü k Salon'a indirdi. Masanın başındaki bü yü k lord koltuğ u
boştu. Robb o koltuğ un hemen saç yanındaki koltuğ a oturmuştu ve Bran tam onun karşısına
oturtuldu. O akşam yemekle sü t domuzu, gü vercin tartı ve tereyağ lı turp vardı. Aşçı, yemekten
sonra bal tatlısı servis edeceğ ine vermişti Boz Rü zgâ r ve Tü ylü kö pek salonun bir kö şesinde
bir kemik için kavga ederken. Yaz. Bran'ın elinden masadaki artıklan yiyordu. Kışyarı’nın
kö peklen Bü yü k Salon un kapısına bile gelmiyorlardı artık. Bran başlarda garipsemişti bunu
ama şimdi doğal geliyordu.
Yoren. Gece Nö betçileri’nin en bü yü ğ ü olduğ u için kâ hya onu Robb’la U stat Luwin’in arasına
oturtmuştu. Çok uzun zamandır yıkanmıyormuş gibi ekşi ekşi kokuyordu adam. Domuz
etinden bir parçayı dişleriyle kopardı, kaburgalardan birini kırdı ve kemiğ in içindeki iliğ i
emdi. Jon'un adı geçtiğ inde omuz silkti ve, “Sö r Alliser’in belası," dedi. Diğ er adamlar gü ldü ler
ama Bran bir şey anlamadı. Robb, amcaları Benjen'la ilgili soru sorduğ unda kara kardeşler
kasvetli bir sessizliğe gömüldü.
“Ne oldu?" diye sordu Robb.
Yoren ellerini yeleğ ine sildi. “Kö tü haberler var lordum ve bize sunduğ unuz et ve ekmeğ e
karşı edilecek en kö tü teşekkü r ama soruyu soran adam cevabına katlanacak kadar cesur
olmalı. Stark gitti."
Adamlardan diğ eri, “Yaşlı Ayı onu Waymar Royce’u aramaya yolladı ama o geri dö nmedi,
uzun zaman oldu lordum.” dedi
“Çok uzun zaman,” diye ekledi Yoren. “Artık ölmüş olduğu kesin gibi.”
“Amcam ö lmedi," diye karşılık verdi Robb. Sesi ö keli ve yü ksekti. Ayağ a kalktı ve elini
kılıcının kabzasına gö tü rdü . “Beni duyuyor musunuz? Amcanı ölmedi!" Sesi taş duvarlarda
yankılanıyordu ve Bran birden çok korktu.
Ekşi kokulu yaşlı Yoren, Robb'a baktı. Hiç etkilenmemişti. Dişlerinin arasına sıkışmış eti
çıkarmaya çalışırken. “Sız ne derseniz lordum," dedi.
Kara kardeşlerin en genç olanı. Tekinsiz Orman'ı Benjen Stark’tan daha iyi bilen kimse yok
Sur’da. Geri döneceğinden eminim," dedi.
“Pekâ lâ ," dedi Yoren. “Belki dö ner, belki de dö nemez. O ormanlara pek çok iyi adam daha
önce de gitti ve bazıları hiç geri gelmedi.”
Bran'ın tek dü şü nebildiğ i Yaşlı Dadı’nın anlattığ ı hikâ yeydi. O tekileri, ö lü adamları ve tazı
bü yü klü ğ ü ndeki ö rü mcekler tarafından beyaz ağ açların arasında avlanan son kahramanı
dü şü nü yordu. Bir an için çok korktu ama sonra hikâ yenin nasıl bittiğ ini hatırladı. “Çocuklar
ona yardım edecektir," diye bağırdı. “Ormanın çocukları."
Theon Greyjoy kişner gibi gü ldü . “Bran, ormanın çocukları binlerce yıldır ö lü ve onlardan
geriye kalan tek şey ağaçlara oyulmuş yüzler," dedi Üstat Luwin.
“Bu dediğiniz burası için doğru olabilir," diye lafa karıştı Yoren. “Ama
Sur'un ötesi için kim konuşabilir? Orada neyin ölü neyin canlı olduğunu bilmek kolay değil."
O gece yemekten sonra Bran’ı odasına Robb taşıdı. Boz Rü zgâ r ö nden gidiyor. Yaz onların
takip ediyordu. Robb yaşına gö re çok kuvvetliydi ve Bran bir bez bebek kadar haifti ama
kulenin merdivenleri dikti. Odaya geldiklerinde Robb nefes nefese kalmıştı.
Bran’ı yatağ ına yatırıp ü stü nü ö rttü ve mumu sö ndü rdü . Bir sü re karanlığ ın içinde, yatağ ın
yanındaki koltukta oturdu. Bran onunla konuşmak istiyordu ama ne söyleyeceğini
bilemiyordu. "Senin için bir at bulacağız." dedi sonunda Robb fısıltıyla.
"Geri gelecekler mi Robb?" diye sordu Bran.
“Evet." dedi Robb. Sesinde acı bir umut vardı. Bran bu konuşanın Lord Robb değ il, ağ abeyi
Robb olduğ unu duyabiliyordu. "Annemiz kısa zaman içinde evde olacak. Belki biz de atlarla
gidip onu yolda karşılarız. Seni ata binerken gö rmek onun için ne bü yü k bir sü rpriz olur değ il
mi?" Bran karanlıkta bile ağ abeyinin gü lü msediğ im hissedebiliyordu. “Sonrada kuzeye doğ ru
yola devam ederiz Sur'a doğ ru. Jon'a geleceğ imizi haber bile vermeyiz. Bir gü n, sadece sen ve
ben öylece karşısına dikiliriz. Tam bir macera olur."
"Bir macera." diye tekrarladı Bran. Ağ abeyinin hıçkırıklarını duyabiliyordu Odanın
karanlığ ında gö zyaşlarını gö remiyordu ama elini uzatıp ağ abeyinin elini buldu. Parmakları
kenetlendi.

EDDARD
“Lord Arryn’ın ö lü mü hepimiz için çok bü yü k bir ü zü ntü ydü lordum,” dedi Yü ce U stat
Pycelle. “O lü mü ne dair bulguları sizinle paylaşmaktan mutluluk duvarım. Lü tfen oturun. Haif
bir şeyler atıştırmak ister miydiniz? Biraz hurma? Ayrıca cennet elması var, enfes. Artık şarap
içemiyorum ama size balla tatlandırılmış buzlu sü t ikram edebilirim. Bu sıcaklarda gerçekten
serinletici oluyor."
Sıcak inkâ r edilemezdi. Ned, ipek tuniğ inin terle gö ğ sü ne yapıştığım hissedebiliyordu. Ağ ır
ve nemli hava ıslak bir battaniye gibi şehrin ü stü ne serilmişti. Fakir halk, havasız ve kalabalık
mahallelerinden kaçıp biraz nefes almak, rahat uyuyabilmek umuduyla rü zgâ rlı tek bö lge olan
su kenarına akın ettiğ i için nehir kıyısı zapt edilemez şekilde kalabalıklaşıyordu. “Çok bü yü k
nezaket göstermiş olursunuz,” dedi Ned otururken.
Pycelle gü mü şten kü çü k bir zili baş ve işaret parmağ ının arasında tutup zarifçe salladı. Dal
gibi ince ve genç bir hizmetçi kız içeri girdi. “Kral Eli ve benim için buzlu sü t getir çocuğ um ve
lütfen iyice tatlandırılmış olmasına özen göster," dedi Üstat.
Kız içecekleri getirmek için çıkarken Yü ce U stat ellerini kamının ü stü nde birleştirdi. “Halk,
yazın son şilinin en sıcak yıl olduğ unu sö yler. Bu doğ ru değ ildir aslında ama ö yle hissediliyor
değ il mi? Bö yle gü nlerde siz kuzeylilerin yaz karlarını kıskanıyorum doğ rusu.” Yaşlı adam
oturduğ u yerde hareket edince boynundaki mü cevher kaplı zincir haif sesler çıkardı “Kral
Maeker’ın zamanındaki yaz bundan daha sıcaktı şü phesiz ve çok daha uzun sü rmü ştü .
Hisar’da bile aptallar vardı o zaman. Hiç bitmeyecek olan Muazzam Yaz'ın sonunda geldiğ ine
inanmışlardı ama yazın yedinci yılında hava aniden bozdu. Kısacık bir sonbaharın ardından
uzun ve korkunç bir kış mevsimi başladı. O yaz gerçekten çok sıcak geçmişti. Gü ndü zleri Eski
Şehir’den buharlar yükseliyordu ve hayat ancak gece olduğunda başlıyordu. Nehir kenarındaki
bahçelerde yü rü yü şler yapıp tanrılar hakkında konuşurduk. O gecelerin kokulanın hâ lâ
hatırlarım lordum: Parfüm, tadı meyve kokulan, neredeyse patlayacak halde kavunlar,
şeftaliler, narlar, gecegö lgeleri ve ay tomurcukları. O zamanlar genç bir adamdım, hâ lâ
zincirimi dö vü yordum. O zamanlar sıcak, şimdi olduğ u kadar rahatsız etmiyordu beni."
Pycelle’in gö z kapakları ö yle sarkmıştı ki sü rekli yarı uyur haldeymiş gibi gö rü nü yordu.
“O zü rlerimi kabul edin Lord Eddard. Buraya daha babanız doğ madan ö nce yaşanmış yazların
anılarım dinlemeye gelmediniz. Yaşlı bir adamın sayıklamalarını bağ ışlayın. Korkarım zihin
de kılıç gibi. Eski olanlar paslanıyor sonunda. Ah, işte sü tlerimiz de geldi." Hizmetçi kız tepsiyi
masaya bıraktı. Pycelle kıza gü lü msedi. Sü tü aldı, tadına baktı ve başıyla onayladı. “Tatlı
çocuğum, gidebilirsin." dedi.
Kız çıktığ ında. Pycelle solgun ve sulu gö zleriyle Nede baktı. “Evet, nerede kalmıştık? Lord
Arryn la ilgili soru sormuştunuz...”
“Sormuştum." dedi Ned. Sü tten kü çü k bir yudum aldı. Gayet iyi soğ utulmuştu ama onun
damağı için fazla tatlıydı.
“Doğ rusunu sö ylemek gerekirse El, bazı zamanlar kendinde değ ilmiş gibi gö rü nü yordu."
dedi Pycelle. “Uzun yıllardır konseyde yan yana oturuyorduk ve bazı işaretler kolayca
okunabiliyordu ama ben o işaretleri uzun zamandır omuzlarında olan ve tü m gü cü yle, tü m
sadakatiyle yerine getirdiğ i gö revin ağ ırlığ ına yordum. O geniş omuzları diyarın bü yü k
dertleri altında çö kmü ş gibiydi. Bunun yanı sıra oğ lu her zaman hastaydı ve leydi eşi çocuğ u
gö zü nü n ö nü nden bir an olsun ayıramayacak kadar endişe doluydu. Bü tü n bunlar gü çlü bir
adamın bile yorulmasına sebep olur. Lord Arryn genç bir adam değ ildi. Yorgun ve dertli
gö rü nmesini doğ al buluyordum ama şimdi o kadar cinin değ ilim." Kafasını ağ ır ağ ır iki yana
salladı.
“Onu öldüren son rahatsızlığıyla ilgili neler söyleyebilirsiniz?"
Yü ce U stat çaresizlik dolu bir hü zü n içinde ellerini iki yana açtı. “Bir gü n bana gelip bir kitap
istedi. Her zamanki gibi zinde ve sağ lıklıydı ama bir şeyler onu çok rahatsız ediyormuş gibi
görünüyordu. Ertesi sabah öyle büyük ağrıları vardı ki yataktan bile kalkamadı. Üstat Colemon
midesini ü şü tmü ş olabileceğ ini dü şü ndü . Hava çok sıcaktı ve El serinlemek için sü rekli
soğ utulmuş şarap içiyordu. Lord halsizleşmeye devam edince ben bizzat gidip onu muayene
ettim ama tanrılar bana onu iyileştirecek gücü bahşetmedi."
“Üstadı buradan gönderdiğinizi duydum."
Pycelle’in baş hareketi buzullar kadar ağ ır ve dü şü nceliydi. “Evet gö nderdim ve korkarım
Leydi Lysa beni asla affetmeyecek. Belki haksızdım ama o gü n için en doğ ru olanı yaptım.
U stat Colemon benim oğ lum gibidir, yeteneklerinden asla şü phe etmedim ama o daha çok
genç. Genç bir zihin, genelde yaşlı bir bedenin zayılıklarından habersizdir. Lord Aryn'a sü rekli
bağ ırsak sö ktü rü cü karışımlar ve biber suyu veriyordu. Bu ilaçların onu ö ldü rmesinden
endişe ettim."
“Lord Arryn son saatlerinde size herhangi bir şey söyledi mi?"
Pycelle’in alnı buruştu. “Ateşi çok yü ksekti. Sü rekli Robert diye sayıklıyordu ama oğ lunu mu
yoksa kralı mı çağ ırdığ ını anlamıyorduk. Leydi Lysa oğ ullarının hasta odasına girmesine izin
vermiyordu. O da hastalık kapabilir diye endişeliydi Kral Robert geldi. Saatlerce hasta
yatağ ının başında oturup, Lord Arryn’ın morali dü zelir, iyileşmesine yardım eder umuduyla
eski günlerden bahsetti. Lorda duyduğu sevgi son derece şiddetliydi."
“Başka bir şey yok mu? Ölmeden önce son birkaç cümle?"
“Onu kurtarmak için hiç umut kalmadığ ından emin olduğ umda, daha fazla acı çekmemesi
için lorda haşhaş sü tü içirdim. Gö zlerini kapamadan hemen ö nce, krala ve Leydi Lysa’ya bir
şeyler fısıldadı, oğ lu için bir hayır duası. Tohum güçlü, dedi. Sonunda konuşması
anlatılamayacak kadar bozuldu. O lü m ertesi sabaha kadar gelmedi ama o andan sonra lord acı
çekmedi ve bir daha hiç konuşmadı.”
Aşırı tatlılığ ından rahatsız olmamaya çalışarak bir yudum daha sü t içti Ned. “Sizce Lord
Arryn'ın ölümünde doğal olmayan bir şey var mıydı?"
"Doğ al olmayan mı?" U stat'ın sesi fısıltı kadar alçaktı. “Hayır. bö yle olduğ unu sö yleyemem.
U zü cü ydü şü phesiz ama ö lü m başlı başına en doğ al şeydir Lord Eddard. Jon Arryn şu anda
dinleniyor. Sonunda bütün yüklerinden kurtuldu."
"Onun ö lü mü ne sebep olan şu hastalık, daha ö nce başka adamların da bu şekilde ö ldü ğ ü nü
gördünüz mü?" diye sordu Ned.
“Yaklaşık kırk yıldır Yedi Krallık'ın Yü ce U stadıyım," diye yanıtladı Pycelle. "Kıymetli Kral
Robert’ımızın, ondan ö nce Aerys Targaryen’in ve onun babası ikinci Jaehaerys'in ve hatta
birkaç ay için bile olsa Jaehaerys’in Benzersiz olarak anılan babası Beşinci Aegon
hü kü mdarlığ ında gö rev yaptım. Hatırlayamayacağ ın kadar çok sayıda hastalığ a şahit oldum
lordum. Size şunu sö yleyebilirim, her vaka kendine ö zgü dü r ve her vaka bazı açılardan
diğerine benzer. Lord Jon’un ölümü diğer gördüklerimden daha garip değildi."
"Karısı böyle düşünmüyor."
Yü ce U stat başıyla onayladı. “Şimdi hatırlıyorum. Leydi Lysa sızın soylu eşinizin kiz
kardeşiydi. Yaşlı bir adamın açık konuşmasını bağ ışlarsanız, acı en sağ lam ve en disiplinli
zihinlerin bile karışmasına sebep olabilir ve Leydi Lysa asla o kadar sağ lam bir kadın olamadı.
Yaptığ ı son ö lü doğ umdan sonra her gö lgede dü şmanlar gö rmeye başladı. Lord eşinin ö lü mü
onu paramparça etti ve iyice kaybolmasına sebep oldu."
“O halde, Lord Arryn’ın ö lü m sebebinin ani ve beklenmedik bir hastalık olduğ una
eminsiniz."
“Eminim," dedi Pycelle üzüntü içinde. “Eğer hastalık değilse lordum, başka ne olabilir ki?"
“Zehir." dedi Ned fısıltıyla.
Pycelle’in uyur gibi gö rü nen gö zleri faltaşı gibi açıldı. Yaşlı ü stat huzursuzca koltuğ unda
kıpırdandı. “Çok rahatsız edici bir dü şü nce. Burası, bö yle şeylerin yaygın olduğ u O zgü r
Şehirler den bin değil. Yüce Üstat Aethelmure. her insanın kalbinde cinayet fikri taşıdığını ama
buna rağ men zehircilerin aşağ ılıktan da aşağ ıda olduğ unu sö yler." Bir an sessiz kaldı, gö zleri
dü şü nceli bir hal aldı. “Sö ylediğ iniz şey mü mkü n lordum ama ben bö yle olduğ unu
dü şü nmü yorum. Her tedbirli ü stat bilinen bü tü n zehirlen tanır ve ben Lord Arryn’da o
zehirlerden herhangi birinin işaretlerine rastlamadım. Ayrıca El, son derece sevilen bir
adamdı. Hangi insan kılığına bürünmüş canavar öyle soylu bir lordu öldürmek ister?*
“Zehir, kadın silahıdır, diye duymuştum."
Pycelle düşünceli bir halde elini kafasına götürdü. “Kadınların. namertlerin ve... hadımların."
Boğ azını temizledi ve yoğ un bir balgam topunu hasırların ü stü ne tü kü rdü . U stlerindeki
kuşlukta bir kuzgun gakladı. “Lord Varys’in Lys’te bir kö le olarak dü nyaya geldiğ ini biliyor
muydunuz? Örümceklere güvenmemek gerek lordum."
Bu Ned’in ö ğ renmeye ihtiyaç duyduğ u bir şey değ ildi Varys’te. Ned’in tü ylerini diken diken
eden tuhaf bir şeyler vardı. "Bunu aklımda tutacağ ım U stat ve yardımlarınız için teşekkü r
ederim. Yeterince vaktinizi aldım." Ayağa kalktı.
Yü ce U stat Pycelle koltuğ undan ağ ırca ve zar zor kalkarak kapıya kadar Ned’e eşlik etti.
“Umarım kafanızı biraz rahatlatacak kadar yardımım dokunmuştur. Size hizmet edebileceğ im
başka bir konu varsa sormanız yeterlidir."
“Son bir şey,” dedi Ned. “Jon’un hastalanmadan önce sizden aldığı kitabı incelemek isterim.”
“Korkarım son derece sıkıcı bulursunuz. Yü ce U stat Maileon tarafından kaleme alınmış
büyük hanedanların tarihiyle ilgili kalın ve ağır bir cilt.”
“Yine de bir bakmak istiyorum.”
Yaşlı adam kapıyı açtı. “Nasıl isterseniz. Buralarda bir yerde olmalı. Bulur bulmaz odanıza
gönderirim."
"Bana çok nazik davrandınız." dedi Ned. Sonra, sanki aklına son anda gelmiş gibi, “Son bir
soru daha. Kralın, Jon'un hasta yatağ ının başında saatlerce oturduğ unu sö ylemiştiniz. Kraliçe
de yanında mıydı?" diye sordu.
“Neden? Hayır." dedi Pycelle. “O ve çocuklar kraliçenin babasıyla birlikte Casterly Kayası’na
gitmişti. Lord Tywin, Prens Joffrey’nin isim gü nü için ve oğ lu Jaime’nin turnuva şampiyonu
olduğ unu gö rmek umuduyla konuğ umuz olmuştu. Turnuvada bü yü k hayal kırıklığ ı yaşadığ ını
sö yleyebilirim. Lord Arryn’ın ö lü m haberini kraliçeye iletmek bana dü ştü . Palu ö nce kalbi bu
kadar ağır bir haberci kuş salmamıştım hiç."
"Kara kanatlara yüklü kara haberler," diye mırıldandı Ned. Küçük bir çocukken, Yaşlı
Dadı’dan öğrendiği bir deyişti.
“Balıkçı hanımları bö yle sö yler." diye onayladı Pycelle. “Ama her zaman doğ ru değ ildir.
U stat Luwin’in kuşu kanatlarında oğ lunuz Bran’ın haberlerini taşıyarak geldiğ inde, kaledeki
her kalp mutlulukla çarptı, öyle değil mi?"
"Dediğiniz gibi Üstat."
“Tanrılar merhametlidir." Pycelle başıyla selam verdi. “Ne zaman isterseniz gelin lordum,
ben hizmet etmek için buradayım."
Evet, diye düşündü Ned. Ama kime?
Odasına geri dö nerken El Kulesi’nin sarmal merdivenlerinde kızı Arya’yla karşılaştı.
Kollarım açmış tek ayağ ı ü stü nde dengede durmaya çalışıyordu. Sert ve pü rü zlü taşlar çıplak
ayağım sıyırıyordu. “Arya, ne yapıyorsun?"
“Syrio bir su dansçısının tek ayak ü stü nde ve sadece parmaklarıyla yere basarak saatlerce
durabileceğini söylüyor." Dengede kalabilmek için kollarını çırpıyordu.
Ned gülümsedi. “Hangi parmakla?" diye dalga geçerek sordu.
"herhangi bir parmakla," diyerek yanıtladı Arya. Bir ayağ ından diğ erine geçmek için zıpladı
ve tam düşecekken dengesini yeniden sağladı.
“Tek ayak ü stü nde duruşunu burada çalışmak zorunda mısın? Bu merdivenlerden dü şersen
düşüşün fena olur."
“Syrio bir su dansçısının asla dü şmeyeceğ ini sö ylü yor." I ki ayağ ının ü stü ne basmak için
bacağım indirdi. “Baba, artık Bran gelip bizimle yaşayabilir mi?"
“Daha çok uzun zaman bu mü mkü n değ il tatlı kızım," dedi Ned. "Gü cü nü tamamen geri
kazanması gerek."
Arya dudağ ını ısırdı. “Bran bü yü dü ğ ü nde ne yapacak peki?" Ned kızının yanında diz çö ktü .
“Bu sorunun cevabını bulmak için Bran'ın ö nü nde yıllar var Arya." dedi. “Şimdilik
yaşayacağ ını bilmek bize yeter." Kışyarı’ndan haber getiren kuş geldiğ inde, kızlarını kalenin
tanrı korusuna gö tü rmü ştü Ned. Kalenin tanrı korusundaki siyah kavaklar, karaağ aç ve
akçaağ açlar nehire yukarıdan bakıyordu. Bu korudaki yü rek ağ acı, yaşlı dallarına is bö ğ ü rtleni
sarmaşıkları dolanmış ulu bir meşeydi. Meşenin dibinde diz çö kmü şler, bir bü vet ağ acıymış
gibi dua edip şü kranlarını sunmuşlardı. Ay tepeye çıktığ ında Sansa uyuyakalmıştı ve birkaç
saat sonra da Arya, Ned’in pelerininin altında uykuya teslim olmuştu. Uzun ve karanlık saatler
boyunca Ned tek başına nö bete durmuştu. Şafak şehrin ü zerinde sö kmeye başladığ ında,
ejderhanın sıcak nefesi kızlarının ü zerine vurmuştu. “Rü yamda Bran’ı gö rdü m,’* diye
fısıldamıştı Sansa. Gülümsüyordu.”
“O bir şö valye olacaktı." diyordu şimdi Arya. “Kral Muhafızları şö valyesi, hâ lâ şö valye
olabilir mi?"
“Hayır,” dedi Ned. Kızına yalan sö ylemesi için bir sebep yoktu. “Ama bir gü n, bü yü k bir
hanedan lordu olup kralın konseyinde yer alabilir. Mimar Brandon gibi kaleler inşa edebilir.
Gü n Batımı Denizi’nde bü yü k gemiler yü zdü rebilir. Ya da annenin I nanç’ına geçip bir Yü ce
Rahip olabilir." Ama bir daha asla ulu kurduyla birlikte koşmaz, diye dü şü ndü kelimelere
dö kü lmesi imkâ nsız bir hü zü n içinde. Asla bir kadınla yalamaz ve asla kendi oğlunu kollarının
arasında tutamaz.
Arya başını yana eğ ip, “Ben de kralın konseyinde yer sahibi olabilir miyim? Ben de Mimar
Brandon gibi kaleler inşa edebilir miyim? Yüce Rahip olabilir miyim?”
Ned haifçe kızının alnını ö ptü . “Sen bir gü n bir kralla evleneceksin ve onun kalesini
yöneteceksin. Oğulların soylu şövalyeler, prensler, lordlar ve evet belki Yüce Rahipler olacak."
Arya yü zü nü buruşturdu ve, “hayır, o Sansa" dedi. Tek bacağ ım yukarı kaldırıp dengede
durma dersine kaldığını yerden devam etti. Ned içini çekti ve kızının yanından ayrıldı.
Odasına girdiğ inde terden lekelenmiş ipeklilerini ü zerinden çıkardı ve yatağ ın yanındaki
bü yü k çanaktın aldığ ı soğ uk suyu başından aşağ ı dö ktü . Yü zü nü kuruladığ ı sırada Alyn
odasına girdi. “Lordum, Lord Baelish dışarıda ve huzurunuza çıkmak istiyor,” dedi.
"Onu salona gö tü r,” dedi Ned. Bulabildiğ i en haif temiz tuniğ i ü stü ne geçirdi. “Birazdan
yanında olacağım."
Ned girdiğ inde Serçeparmak pencerenin pervazına oturmuş, avluda kılıç talimi yapan Kral
Muhafızları’nı izliyordu. “Keşke yaşlı Selmy’nin zihni de kılıcı kadar keskin olsaydı." dedi.
"Konsey toplantılarımız çok daha canlı geçerdi."
‘Sö r Barristan, Kral Topraklarındaki en kahraman ve en onurlu adamlardan biridir," dedi
Ned. Kral Muhafızlarının beyaz saçlı, yaşlı kumandanına çok derin bir saygı duyuyordu.
"Ve en yorucu olanlarından biri,” diye ekledi Serçeparmak. "Yine de turnuvada çok iyi iş
çıkaracağ ını sö ylemek zorundayım. Geçen yılkı turnuvada Tazıyı atsız bırakmıştı ve dö n yıl
önceki turnuvanın da şampiyonuydu.”
Turnuvada kimin şampiyon olacağ ı Eddard Stark’ı zerre kadar ilgilendirmiyordu. “Burada
bulunmanızın bir sebebi var mı Lord Baelish, yoksa sadece penceremden gö rü nen
manzaranın tadını çıkarmaya mı geldiniz?"
Serçeparmak gü lü msedi. “Soruşturmanız da size yardım edeceğ ime dair Cat'e sö z
vermiştim ve ediyorum,” dedi.
Duydukları Ned’i şaşırtmıştı. Sö z versin ya da vermesin, aklı sü rekli kurnazlığ a çalışan bu
adama bir an için bile güvenmiyordu. "Bana getirdiğiniz bir bilgi mi var?"
“Biri.” diye dü zeltti Serçeparmak. “Daha doğ rusu dö rdü . El’in hizmetkâ rlarını sorgulamayı
düşündünüz mü?”
Ned kaşlarını çattı. “Şansım olsa sorgulardım. Leydi Arryn, Kartal Yuvası’na dö nerken bü tü n
maiyetini de beraberinde gö tü rdü ." Bu açıdan Nede kö stek olduğ u sö ylenebilirdi. Lord Aryn’a
yakın olan herkes. Jon’un kendi ü stadı, kâ hyası, muhafız kumandanı, şö valyeleri ve
hizmetçileri, herkes Lysa’yla birlikte gitmişti.
“Maiyetinin çoğunluğunu," dedi Serçeparmak. “hepsini değ il. Birkaçı burada kaldı. Hamile
bir mutfak hizmetçisi aciliyetle Lord Renly'nin seyislerinden biriyle evlendirilmiş. Şehir
Muhafızları’na katılmış bir seyis yamağ ı, hırsızlık suçuyla uzaklaştırılmış bir bulaşıkçı çocuk
ve Lord Arryn’ın yaveri hâlâ burada "
"Yaveri mi?" Ned bunu duyduğ una sevinmişti. Bir yaver hizmet ettiğ i adamla ilgili hemen
her şeyden haberdar olurdu.
“Vadi’den Sö r Hugh’i." dedi Serçeparmak. “Lord Arryn'ın ö lü mü nden sonra kral tarafından
şövalye ilan edilmiş."
‘Ona hemen haber göndermeliyim." dedi Ned. “ve diğerlerine de."
“Lordum lütfen pencereye gelme nezaketi gösterin."
“Neden?"
“Gelin de göstereyim lordum.”
Ned kaşları çatık halde pencereye doğ ru yü rü dü . Petyr elini avlunun diğ er ucuna
doğrultarak. “Avlunun öte tarafında, cephaneliğin kapısının önündeki merdivenlerde oturmuş,
biley taşıyla kılıç bileyen genç adamı görüyor musunuz?"
“Evet, ne olmuş?"
“O Varys'in muhabirlerinden biri. O rü mcek bu aralar size ve yaptığ ınız her şeye karşı bü yü k
merak duyuyor." Oturduğ u yerden diğ er tarafa dö ndü . “Şimdi surlara bakın. Batıya, ahırların
yukarısına. Siperlere dayanmış muhafızı görüyor musunuz?"
Ned adamı görebiliyordu. “hadımın kuşlarından biri mı?"
“Hayır. Bu kraliçenin kuşlarından biri. Bu kuleyi gö ren muhteşem bir manzarası olduğ una
dikkat eniniz mi? Tam sizi gö zleyip not tutabilecek bir noktada duruyor. Benim bile
bilmediğ im başkaları da var. Kızıl Kale muhabir gö zlerle dolu. Catelyn’i neden bir genelevde
sakladım sanıyorsunuz?"
Eddard Stark böyle entrikaları sevmiyordu. “Yedi cehennem!" diye küfretti.
Duvarda duran adam gerçekten de onu izliyor gibiydi. Rahatsız oldu ve hemen pencerenin
önünden geri çekildi. “Bu lanet şehirde herkes birinin muhabiri mi?"
“O kadar da değ il.” Elindeki parmakları saydı. “Neden? Kral var, siz varsınız, ben varım...
gerçi bir dü şü nü nce, kral, kraliçeye çok fazla şey anlatıyor ve ben sizden de emin değ ilim."
Ayağa kalktı. “her şeyinizi anlattığınız, çok güvendiğiniz bir adamınız var mı?"
“Evet.” dedi Ned.
“O halde, Valyria’da size seve seve satabileceğ im bir sarayım var,” dedi alaycı bir
gü lü msemeyle. “Soruma en akıllıca cevap hayır'dı lordum. Ama madem evet dediniz, o
erdemli adamınızı Sö r Hugh ve diğ erlerine gö nderin. Bü tü n hareketleriniz izleniyor ama
Örümcek Varys bile sizin kendi adamlarınızı gece gündüz, her saat izlettiremez.” Kapıya doğru
yürümeye başladı.
“Lord Petyr." diye seslendi Ned. “Ben... Ben yardımlarınız için minnettarım. Belki sizi
güvenmemekle hata ettim."
Serçeparmak keçisakalına dokundu. “Çok ağ ır ö ğ reniyorsunuz Lord Stark," dedi. “Bana
güvenmemek, atınızdan indiğiniz andan itibaren yaptığınız en akıllıca şeydi."

JON
Yeni acemi, talim avlusuna geldiğ inde Dareon’a bir yan darbeyi nasıl karşılayacağ ını
ö ğ retmeye çalışıyordu Jon. “Bacakların daha açık olmalı, dengeni kaybetmek istemezsin. Evet,
bö yle daha iyi. Şimdi, darbeyi karşılarken kendi ekseninde dö nmelisin. Bü tü n ağ ırlığ ını
kılıcına ver."
Dareon durdu ve miğferinin siperini açtı. “Yedi tanrılar!" dedi. “Şuna bir baksana Jon."
Jon dö ndü . Miğ ferinin gö z aralığ ından baktığ ında o gü ne kadar rastladığ ı en şişman çocuğ u
gö rdü . Çocuk cephaneliğ in kapısında duruyordu. En az yü z elli kilo olmalıydı. Kalın paltosunun
kü rklü yakası çenesinin altında kaybolmuştu. Soluk renkli gö zleri ay gibi yuvarlak yü zü nde
huzursuzca hareket ediyordu. Şişman, terli ellerinin avuçlarını ü zerine sildi. “Bana... dediler
ki... bana eğ itini için... buraya gelmemi sö ylediler," dedi. Kiminle konuşacağ ını bilemiyor
gibiydi.
“Bir soylu." dedi Pyp çocuğa bakarken. “Güneyden, muhtemelen
Yü ksek Bahçe civarlarından." Pyp, bü tü n Yedi Krallık'ı mim oyuncularından kurulu bir
kumpanyayla birlikte gezmişti ve bir insanın nereden geldiğ ini, nerede doğ duğ unu sadece
konuşmasına bakarak anlayabilmekle övünürdü.
Çocuğ un iyi bir terzi elinden çıktığ ı belli olan paltosunun yakasına, kızıl dikişlerle, yü rü yen
bir avcı igü rü işlenmişti. Jon bu armayı tanımıyordu. Sö r Alliser yeni acemiye baktı ve,
“Gü neyde hırsızlar ve kaçak avcılar tü kenmiş olmalı," dedi. “Şimdi Suru korusun diye domuz
göndermeye başladılar. Sizin zırhınız kürklerden ve kadifelerden mi yapıldı Domuz Lordu?"
Çok zaman geçmeden yeni aceminin kendi zırhını da yanında getirdiği anlaşıldı. Yünle
takviye edilmiş yelek, kaynatılmış deri, metal örgü ve miğfer. Hatta üzerine yürüyen avcı
arması oyulmuş deri ve ahşaptan yapılmış dev bir kalkan. Getirdiklerinin hiçbiri siyah
olmadığı için Sör Alliser çocuğu cephaneliğe gönderip siyahları kuşanmasını emretti ama bu
iş bütün bir sabah sürdü. Donal Noye, çocuğun devasa göbeği yüzünden, bir zırhlı yeleli ikiye
ayırıp, yanlarına deri parçalar ekleyip tekrar dikmek zorunda kaldı. En büyük miğferin
kafasına geçebilmesi için siperinin çıkartılması gerekti. Derilerin bağcıkları bacaklarının ve
kollarının etrafına o kadar sıkı bağlanmak zorunda kalmıştı ki çocuk güçlükle hareket
edebiliyordu. Üzerine savaş kıyafetleri geçirilmiş çocuk, çok fazla pişirilip şiştiğinden zarını
patlatmak üzere olan bir sosise benzedi sonunda. “Umarım göründüğün kadar beceriksiz
değilsindir." dedi Alliser. “Halder, bakalım Sör Domuzcuk neler yapabiliyormuş."
Jon Kar yü zü nü buruşturdu. Halder bir taş ocağ ında dü nyaya gelmişti ve bir taş ustasının
çıraklığ ını yapmıştı. On altı yaşındaydı. Uzun ve kaslıydı. Jon’un burada hissettiğ i en gü çlü
darbeler ondan geliyordu. “Bu iş bir fahişenin poposundan daha çirkin olacak,” dedi Pyp. Oldu
da.
Dö vü ş bir dakika bile sü rmedi. Şişman çocuğ un yamyassı olmuş miğ ferinden ve
parmaklarının arasından kan sızıyordu. "Teslim oluyorum.” diye bağ ırdı tiz bir çığ lıkla.
“Teslim oluyorum. bana vurma.” Rast ve diğer çocuklar kahkahalar atıyordu.
Sö r Alliser o anda bile dö vü şü bitirmedi. “Ayağ a kalk Sö r Domuzcuk.” dedi. “Kalk ve kılıcı
yerden al." Şişman çocuk yapıştığ ı yerden kımıldamayınca, Thorne, Halder'e dö ndü . “Bu
domuz yerden kalkana kadar, kılıcının dü z tarafıyla vur ona." Halder dü şmanının yanaklarına
haifçe vurdu. “Bundan daha sert vurabilirsin,” diye bağ ırdı Alliser. Holder uzun kılıcını iki
eliyle birden kavradı ve bü tü n gü cü yle aşağ ı indirdi. Darbe ö yle sertti ki kılıcın dü z kenarıyla
vurmuş olmasına rağ men şişman çocuğ un ü zerindeki deri açıldı. Yeni çocuk acı içinde, kulak
tırmalayan bir çığlık attı.
Jon Kar bir adım ileri çıktı. Pyp elini uzatıp Jon'u kolundan tuttu. “Jon, hayır," diye fısıldadı
endişeli gözlerle Sör Alliser Thorne’a bakarken.
"Ayağ a kalk,” dedi tekrar Thorne. Şişman çocuk ayağ a kalkmak için çabaladı ama kayıp
tekrar yere düştü. “Sör domuzcuk kavramaya başladı,” dedi Alliser. "Yemden."
Halder başka bir darbe için kılıcını tekrar kaldırdı. “Bize bir dilim domuz jambonu kes," diye
bağırdı Rast gülerek.
Jon, Pyp’in elinden kurtuldu ve "Halder, yeter!" dedi.
Halder. Sör Alliser'e baktı.
“Piç konuşur, kö ylü ler titrer." dedi Alliser soğ uk ve keskin sesiyle. “Buradaki silah ustasının
ben olduğumu hatırlatırım Lord Kar."
“Şuna bir bak Halder," dedi Jon, elinden geldiğ ince Sö r Alliser'i gö rmezden gelerek.
“Dü şmü ş bir dü şmana vurmak sana onur kazandırmaz. Zaten teslim oldu." Jon şişman
çocuğun yanında dizlerinin üstüne çöktü.
Kılıcını indirdi ve. “Teslim oldu." diye tekrarladı Halder. Sör Alliser, oniks gözlerini Jon’un
üzerine sabitlemişti. “Görünüşe bakılırsa bizim piç âşık oldu." dedi. Jon yerdeki çocuğun ayağa
kalkmasına yardım ediyordu. “Bana kılıcını göster Lord Kar"
Jon uzun kılıcını çıkardı. Bir noktaya kadar Sö r Alliser'e karşı gelmeyi gö ze alabiliyordu ama
o noktayı çoktan geçmişti.
Thorne gü lü msedi. “Piç, leydi sevgilisini korumak istiyor. O halde hemen bir talim yapalım.
Fare, Sivilce, Taş Kafaya yardım edin." Rast ve Albett, Halder'in yanına gitti. “U çü nü z. Leydi
Domuzcuk'u inletmeye yetersiniz ama önce Piç’i geçmeniz gerek."
Jon, "Arkamda kal," dedi şişman çocuğ a. Sö r Alliser, Jon'un ü zerine sık sık iki dü şman salardı
ama ilk kez ü ç kişi çıkarıyordu karşısına. Bu gece yatağ a morluklar ve kanlı yaralar içinde
gireceğini biliyordu. Saldırıya karşı kendini hazırladı.
Pyp aniden Jon’un yanında bitti. “U çe karşı iki daha iyi bir savunma olur." dedi neşe içinde.
Miğ ferinin siperini kapadı ve kılıcını çekti henü z Jon itiraz edemeden Grenn ü çü ncü olarak
aralarına katıldı.
Avluya bir ö lü m sessizliğ i çö ktü . Jon, Sö r Alliser’in gö zlerinin ü zerinde olduğ unu
hissedebiliyordu. “Neden bekliyorsunuz'" diye sordu Alliser. Fare ve diğ erlerine. Sesi bu sefer
aldatıcı şekilde yumuşaktı ama ilk hareket Jon’dan geldi. Halder kılıcını kaldırmakta çok geç
kalmıştı.
Jon, çocuğu geri çekilmeye zorladı. Her darbeye saldırı hamlesiyle karşılık vererek çocuğu
nefessiz bıraktı. Düşmanını tanı, demişti Sör Rodrik bir keresinde. Jon Halder’i tanıyordu.
Halder zalimce güçlü olmasına rağmen sabırsızdı ve savunması başarısızdı. Eğer sinirleri
yeterince bozulursa bütün savunmasının çökeceği gün batımı kadar ortadaydı.
Diğ erleri de dö vü şe dâ hil olduğ unda, avlu çeliğ in çeliğ e çarpmasından çıkan seslerle
inliyordu. Jon başına inecek vahşi bir darbenin ö nü nü kesti. Kılıçlar birbirine çarptığ ında
ortaya çıkan ecri tepme Jon'un bü tü n koluna yü rü dü . Halder’in kaburgalarına indirdiğ i bir yan
darbenin ö dü lü , çocuğ un acı dolu bağ rışı oldu. Karşı saldırı Jon'u omzundan yakaladı. Metal
ö rgü zırh ezildi ve acı Jon’un boynuna yü kseldi. Halder ise ataktan sonra dengesini
kaybetmişti. Jon çocuğ un bacağ ına bir darbe indirip ayaklarını yerden kesti ve Halder
küfrederek yere düştü.
Grenn, tam da Jon’un ö ğ rettiğ i gibi Albett’e kaldırabileceğ inden fazlasıyla yü kleniyordu ama
Pyp zor saldırı hamleleriyle karşı karşıyaydı. Rast ondan iki yaş bü yü k ve yirmi kilo daha
ağ ırdı. Jon onun arkasına geçti ve tecavü zcü nü n miğ ferini zil gibi çaldı. Rast sersemlemiş
haldeyken. Pyp onun savunmasının altına kaydı, çocuğ u yere devirdi ve kılıcının ucunu
boğ azına dayadı. Jon diğ er tarafa doğ ru hareketlendi. I ki kılıçla birden karşı karşıya kalan
Albett geri çekildi ve bağırdı. “Teslim oluyorum.”
Sör Alliser gösteriyi tiksintiyle izliyordu. “Mim oyuncularının kötü farsı bugün için yeterince
uzadı," diyerek avludan ayrıldı. Dövüş sonunda bitmişti.
Doreon, Halder’in ayağ a kalmasına yardım etti. Taş ustasının oğ lu miğ ferini çıkarıp avlunun
diğer ucuna fırlattı. "Bir an için sonunda seni yendiğimi düşünmüştüm Kar," dedi.
“Bir an için yendin zaten,” diye cevapladı Jon. Zırhının altındaki omzu zonkluyordu. Kılıcını
kınına yerleştirdi ve miğ ferini çıkarmaya çalıştı ama kolunu kaldırdığ ı anda acıdan dişlerini
sıktı.
“Ben yapayım,” dedi bir ses. Kalın parmaklar miğ ferin bağ larını çö zdü ve miğ feri nazikçe
Jon’un başından çıkardı. “Sana zarar verdi mi?”
“Daha ö nce de her tarafımın morardığ ı oldu,” dedi Jon. Omzuna dokunup ovuşturdu. Avlu
boşalmaya başlamıştı.
Halder miğ ferini ezdiğ inde çocuğ un başından akan kan saçarında donmuştu. “Benim adım
Samwell Tarly. Boynuz..."
Durdu dudaklarım ısırdı. “Yani Boynuz Tepe'dendim ta ki, buraya siyahları kuşanmaya
gelene... Babam Yü ksek Bahçe’nin Tyrellleri'nın sancak beyi Lord Randyll. Ben eskiden onun
varisiydim ama..." Sesi duyulmaz oldu.
“Benim adım Jon Kar. Kışyarı Lordu Eddard Stark'ın piçiyim."
Samwell Tarly başıyla onayladı. “Eğ er... yani istersen, bana Sam diyebilirsin. Annem beni
Sam diye çağırır."
“Sen de onu Lord Kar diyebilirsin." dedi onlara katılan Pyp. “Annesinin ona nasıl
seslendiğini bilmek istemezsin."
"Bunlar Grenn ve Pypar," dedi Jon.
“Grenn çirkin olanımız," dedi Pyp.
Grenn suratını astı. “Sen benden daha çirkinsin, benim yarasaya benzeyen kulaklarım yok
en azından." dedi.
“hepinize teşekkür ederim," dedi şişman çocuk hüzün içinde.
“Neden ayağa kalkıp dövüşe devam etmedin?" diye sordu Grenn.
“Aslında kalkmak istedim. Gerçekten. Ben sadece... Yapamadım. Bana daha fazla vurmasını
istemedim." Yere baktı. “Ben korkağın tekiyim. Lord babam da her zaman bunu söyler."
Grenn yıldırım çarpmış gibi duruyordu. Her zaman sö yleşecek sö zü olan Pyp bile tek kelime
edemiyordu. Ne tür bir adam kendisini korkak ilan ederdi ki?
Samwell Tarly dü şü ncelerini yü zlerinden okumuş olmalıydı. Jon'un gö zlerine baktı ama
ü rkek hayvanlar gibi hemen başını başka tarafa çevirdi. "Ben... ben ö zü r dilerim," dedi. “Ben
aslında... böyle olmak istemiyorum." Cephaneliğe doğru ağır adımlarla yürümeye başladı.
Jon arkasından seslendi. "Yara aldın. Yarın daha iyi olursun, dedi.
Sam üzüntü dolu gözlerle omzunun üstünden baktı. "Ben ısla daha iyi olmam."
Şişman çocuk gittiğ inde Grenn homurdandı. “Kimse korkakları sevmez." dedi huzursuz bir
sesle. “Keşke ona yardım etmeseydik. Ya bizim de korkak olduğumuzu düşünürlerse?
“Sen bir korkak olamayacak kadar aptalsın." dedi Pyp
"‘Değilim.” dedi Grenn.
“Evet öylesin. Sana ormanda bir ayı saldıracak olsa kaçamayacak kadar aptalsın.”
“Kaçarım. Senden çok daha hızlı koşarım hem de." Birden sustu, kaşlarını çatarak Pyp’in
sırıtışını izledi ve az ö nce ne sö ylediğ ini fark etti. Boynu ö keden kıpkırmızı kesildi. Jon. onları
laf dalaşı
yapar halde bırakıp cephaneliğe gitti. Kılıcını astı ve hasar görmüş zırhını çıkardı.
Kara Kale'de hayatın akışı belliydi. Sabahları kılıç talimi, ö ğ leden sonraları iş. Kara
kardeşler, gelen acemilerin hangi alanda kabiliyetleri olduğ unu anlamak için onların çeşitli
gö revlere atıyordu. Lord Kumandan'ın masasına yiyecek koymak için, yanında hayalet'le
birlikte çıktığ ı av gö revlerine gö nderildiğ i ö ğ leden sonraları seviyordu Jon. Ama avda
geçirdiğ i her gü n karşılığ ında bir dü zine gü nü nü tek kollu demirci Donal Noye kö relmiş
bıçakları bileylerken biley taşını çevirerek ya da Noye yeni bir kılıç dö verken kö rü kleri
pompalayarak geçiriyordu. Diğ er zamanlarda mesaj getirip gö tü rü yor, nö betçilik yapıyor,
ahırların yerlerini temizliyor, oklara tü y yapıyor. U stat Aemon kuşlarıyla uğ raşırken ona
yardım ediyor. Bowen Marsı hesap ve kayıt defterleriyle ilgileniyordu.
Bu ö ğ leden sonra nö bet kumandanı, onu yeni kırılmış taşla dolu dö rt varille beraber vinç
kafesine. Sur’un tepesindeki buzlanmış yü rü me yollarına mıcır dö ksü n diye yollamıştı.
Yanında hayalet olmasına rağ men yalnız ve sıkıcı bir işti ama Jon ö nemsemiyordu. havanın
açık olduğ u gü nlerde. Sur un tepesinden dü nyanın yarısı gö rü nü yordu ve hava her zaman
soğ uk ve esintiliydi. Jon burada dü şü nebiliyordu. Bu sefer kendini Samwell Tarly bakında
dü şü nü rken yakaladı. Ve... garip bir şekilde. Tyrion Lannister'ı dü şü nü rken. Tyrion'ın bu
şişman çocuğ un neler çıkaracağ ını merak ediyordu. Pek çok adam, gerçeklerle yüzleşmektense,
gerçeği görmemeyi tercih eder, demişti cü ce ona. Dü nya, kahraman taklidi yapan korkaklarla
doluydu ve Samwell Tarly’nin yaptığ ı gibi korkak olduğ unu itiraf etmek tuhaf bir cesaret
gerektiriyordu.
Ağ rıyan omzu yü zü nden iş uzun sü rmü ştü . Sonunda mıcır dö kme işi bittiğ inde akşamü stü
olmuştu. Batı semasını kan kızılım boyayan gö n batınımı izledi. Sonunda kuzeye karanlık
çö kerken boş varilleri yuvarlayarak kafese soktu ve vinççi adama kendisini aşağ ı indirmesi
için bir işaret verdi.
Hayaletle birlikte ortak salona girdiklerinde akşam yemeği bitmek ü zereydi. Bir grup kara
kardeş şö minenin yanında sıcak şarap içiyordu. Arkadaşları batı duvarının dibindeki bir
sırada oturmuş gülüşüyorlardı. Pyp bir hikâyenin ortasındaydı. Kumpanyacının
Kocaman kulaklı oğ lu yü z farklı ses çıkarabiliyordu. Doğ uştan yalancıydı. Hikâ yelerini
yaşayarak, karakterleri canlandırarak anlatıyordu. Bir an bir kral, hemen ardından soytarı
oluyordu. Bir fahişe ya da bakire bir prenses olduğ u zaman çıkardığ ı tiz kadın sesi
dinleyenleri ö yle çok gü ldü rü yordu ki, gö zlerinden yaşlar geliyordu. Hadım karakterlerini
canlandırdığ ında, ortaya Sö r Alliser’in karikatü rize edilmiş ama yine de son derece gerçek bir
kopyası çıkıyordu. Jon da herkes kadar hoşlanıyordu Pyp’ın hikâ yelerinden... ama bu sefer
yanlarına gitmedi ve bir sıranın ucunda, diğ erlerinden olabildiğ ince uzakta tek başına oturan
Samwell Tarly ye doğru yürüdü.
Jon um karşısına oturduğ unda, şişman çocuk aşçının bu gece akşam yemeğ i olarak
pişirdiğ i domuz tartının son parçasını yiyordu. Hayalet’i gö rdü ğ ü nde gö zleri fal taşı gibi
hayretle açıldı. “Bu bir kurt mu?"
"Bir ulu kurt," dedi Jon. “Adı hayalet. Ulu kurt babamın hanedanın armasıdır."
“Bizim armamız yürüyen bir avcı." dedi Samwell
"Avı sever misin?"
Şişman çocuk. “Nefret ederim.” dedi ürpererek. Yine ağlayacakmış gibi görünüyordu.
“Şimdi ne oldu?" diye sordu Jon. “Neden hep bu kadar korkmuş haldesin?"
Sam tabağ ındaki yemeğ e baktı ve başını endişeyle iki yana salladı Konuşmaya bile korkuyor
gibiydi. Jon. Pyp* in kadın seslerinden birini çıkardığ ını duydu. Salon kahkahayla inledi. Jon
ayağa kalktı. “haydi, dışarı çıkalım," dedi.
Çocuğun yuvarlak şişman yüzü kuşku doluydu. “Neden? Dışarıda ne yapacağız?" diye sordu.
"Konuşacağız." diye cevap verdi Jon. “Sürü gördün mü?
“Şişmanım, kö r değ il. Tabı ki gö rdü m.” dedi Samwell Tarly. Neredeyse iki yü z otuz metre
yü ksekliğ inde." Jon'un sö ylediğ i gibi kalktı yine de. U zerinde kü rkle kaplanmış paltosu vardı.
Hâ lâ temkinli bir şekilde, sanki bir tuzağ ın ortasına gö tü rü lü yormuş gibi endişeyle, ortak
salondan çıkan Jon'u takıp cm. Hayalet yanlarında yü rü yordu. “Bö yle bir yer olduğ unu
dü şü nmemiştim.” dedi Sam yü rü rken. Sö zcü kler ağ zından çıkarken soluğ u buharlaşıyordu.
Yü rü mek çocuğ u daha şimdiden nefes nefese bırakmıştı. “Bü tü n binalar yıkılmak ü zere ve
burası çok... çok...”
“Soğ uk?” Kalenin ü zerine sen bir ayaz çö kü yordu ve Jon çizmelerinin altında çıtırdayan
donmuş ayrık otlarının seslerini duyabiliyordu.
Sam perişan halde başıyla onayladı. “Soğ uktan nefret ederim.” dedi. “Geçen gece birdenbire
uyandım, ateş de sönmüştü. Sabah olmadan donarak öleceğimden emindim.”
“Senin geldiğin yerler daha sıcak olmalı.”
“Geçen aya kadar hiç kar gö rmemiştim. Babamın beni kuzeye getiren adamlarıyla hendek
mezarlardan geçiyorduk la gö kyü zü nden şu beyaz şey dü şmeye başladı. Yumuşak bir yağ mur
gibi, ö nce çok gü zel olduğ unu dü şü ndü m, gö kyü zü nden tü yler yağ ıyordu sanki ama durmadan
yağ maya devam etti ve sonunda ben kemiklerime kadar dondum. Adamların sakallan buz
tuttu ama kar hiç bitmedi. Sonsuza kadar yağacağından korktum."
Jon gülümsedi.
Yarımay ışığ ında haifçe parlayan Sur ö nlerinde belirdi. Yıldızlar keskin ve parlak yanıyordu
gö kyü zü nde. “Benden oraya çıkmamı isteyecekler mi?” diye sordu Sam. Kıvrılarak yukarı
tırmanan eski ahşap merdivenleri gö rdü ğ ü nde yü zü hayat sü t gibi ekşimişti. “Eğ er bu
merdivenlerden çıkmak zorunda kalırsam ölürüm.”
“Bir vinç var,” dedi Jon kafesi işaret ederek. “Seni onunla yukarı çekebilirler.”
Samwell Tarly burnunu çekti. “Yüksek yerlerden nefret ederim.”
Bu çok fazlaydı. Jon inanmazlık dolu gözleriyle çocuğa baktı. “her şeyden korkar mısın sen?”
diye sordu. “Anlamıyorum.
Eğ er gerçekten korkaksan burada ne işin var? Bir korkak neden Gece Nö betçileri’ne
katılmak ister?"
Samwell Tarly uzunca bir sü re Jon’a baktı ve yuvarlak yü zü çö ktü . Buz tutmuş toprağ a
oturup hıçkırıklarla ağ lamaya başladı. Hıçkırıklarının şiddetiyle bü tü n bedeni sarsılıyordu.
Jon Kar hiçbir şey sö yleyemeden, elinden bir şey gelmeden durup çocuğ u izledi. Hendek
mezarların üzerine yağan kar gibi, çocuğun ağlaması da sonsuza dek sürecek sandı.
Hayalet ne yapması gerektiğ ini biliyordu. Ağ ır ağ ır yerde oturan çocuğ a yaklaştı ve
yanaklarından dö kü len sıcak gö zyaşlarını yalamaya başladı. Çocuk ö nce şaşkın bir çığ lık attı
ve nasıl olduysa, biranda hıçkırıklarının yerini kahkahalar aldı.
Jon Kar da çocukla birlikte gü lmeye başladı. Buz tutmuş toprağ ın ü zerine, çocuğ un yanına
çö ktü . Hayalet aralarına oturdu. Robb’la birlikte, yaz karının içine gö mü lmü ş kurt yavrularını
nasıl bulduklarım anlattı. U zerinden bin yıl geçmiş gibi geliyordu şimdi. Kışyarı’ndan
bahsederken buldu kendini sonra.
“Oraları rü yamda gö rü yorum bazen." dedi. “Uzun boş koridorlardan geçiyorum. Sesim
duvarlarda yankılanıyor ama cevap veren olmuyor. Sonra daha hızlı yü rü meye başlıyorum.
Kapıları açıyorum, bağ ırarak isimler sö ylü yorum ama aslında kimi aradığ ımı bile bilmiyorum.
Rü yaların çoğ unda babama sesleniyorum, bazılarında Robb’a, kü çü k kardeşim Arya’ya ya da
amcama.” Benjen Stark’ı dü şü nmek onu acıya boğ uyordu. Amcası hâ lâ kayıptı. Yaşlı Ayı onu
aramaları için bir keşif grubu çıkarmıştı. Sö r Jaremy Rykker iki aramaya ö ncü lü k etmiş ve
Quorin Halhand. Gö lge Kule'nin uzaklarına kadar gitmişti ama amcasının yolu işaretlemek
için ağ açların ü zerine bıraktığ ı birkaç çentikten başka bir şey bulamamışlardı. Kuzeybatının
kayalık tepelerinde işaretler birdenbire kesilmiş ve Benjen Stark’ın izi tamamen kaybolmuştu.
"Rüyanda kimseyi bulabiliyor musun?" diye sordu Sam.
Jon kafasını iki yana salladı. “hayır, kimseyi bulamıyorum. Kale her zaman bomboş oluyor."
Bu rü yalardan kimseye bahsetmemişti ve şimdi neden Sam’e anlattığ ını da bilmiyordu ama
konuşmak kendisini iyi hissetmesini sağ lamıştı. “Kuşluktaki kuzgunlar bile gitmiş oluyor ve
ahırlarda sadece kemikler var.
Onları gö rdü ğ ü mde çok korkuyorum ve koşmaya başlıyorum. Kapılı vurarak açıyorum,
merdivenleri ü çer ü çer tırmanıyorum. biri, herhangi biri sesimi duysun diye çığ lıklar
atıyorum. Sonra kendimi mahzen mezarın kapısının ö nü nde buluyorum. I çerisi çok karanlık
ve merdivenler dö ne dö ne aşağ ı iniyor. I çimden bir ses aşağ ı inmem gerektiğ ini sö ylü yor,
inmek zorunda olduğ umu biliyorum ama inmek istemiyorum. Aşağ ıda beni bekleyen şeyden
korkuyorum. Aşağ ıda. Kışyarı'nın eski lordları, ayaklarının dibinde taştan kurtlar,
kucaklarında kılıçlarıyla tahtlarında oturuyorlar ama beni korkutan onlar değ il. Ben bir Stark
değ ilim, benim bu mezarda işim yok diye çığ lık atıyorum ama işe yaramıyor. Aşağ ı inmek
zorundayım, biliyorum. Duvarlara tutunarak merdivenlerden inmeye başlıyorum. Elimde bir
meşale yok, gittikçe daha da karanlık oluyor. Karanlık arttıkça çığ lıklar atmak istiyorum."
Anlatmayı kesti Kışlan çatılmış». Utanmıştı. “hep burada uyanıyorum işte." hü cresinin
karanlığ ında, buz gibi terler dö kmü ş halde, titreyerek uyanıyordu. Hayalet hemen yanına
geliyor ve ısısıyla Jon’a huzur veriyordu. Jon, yü zü nü ulu kurdun beyaz tü yleri arasına gö mü p
tekrar dalıyordu uykuya. “Sen rüyanda Boynuz Tepeyi görüyor musun hiç?” diye sordu Sam’e.
“Hayır," dedi Samwell Tarly. Dişlerini sıkmış, dudakları gerginlikten bir çizgi halini almıştı.
“Oradan nefret ediyorum." Çocuk, Hayalet’in kulaklarının arkasını okşadı ve Jon sessizliğ e
mü dahale etmedi. Uzun bir zaman sonra Samwell Tarly konuşmaya başladı. Jon sessizce
dinledi ve korkaklığını itiraf eden bu şişman çocuğun kendini nasıl Sur’da bulduğunu öğrendi.
Tarlyler, Gü ney Muhafızı ve Yü ksek Bahçe Lordu Mace Tyrell’in sancak beyi olan, eski ve
soylu bir aileydi. Lord Randyll Tarly’nin bü yü k oğ lu olan Samwell. Zengin toprakların, sağ lam
bir kalenin ve hikâ yelere konu olmuş. Valyria çeliğ inden dö vü lmü ş, beş yü z yıldır babadan
oğula geçen ve iki elle kullanılan Yürekfelaketi isimli büyük kılıcın varisiydi.
Samwell doğ duğ unda lord babasının hissettiğ i tarif edilmez gurur, çocuk bü yü yü p
şişmanladıkça, yumuşadıkça ve tuhalaştıkça kaybolmuştu. Sam mü zik dinlemeyi, şarkı
yazmayı, yumuşak kadifeler giymeyi, kalenin mutfağ ında aşçılarla oynamayı, limonlu keklerin
kokusunu ve bö ğ ü rtlen tartlarını seviyordu. Onun tutkuyla bağ lı olduğ u şeyler kitaplar, kediler
ve bü tü n sakarlığ ına rağ men danstı. Kan gö rmeye dayanamıyordu. Bir tavuğ un kesilmesini
bile izleyemiyordu. Boynuz Tepeye en az bir dü zine silah ustası getirilmiş ve Sam e, tam
babasının istediğ i gibi bir şö valye olmayı ö ğ retmeye çalışmışlardı. Çocuğ a kü fü rler etmişler,
falakaya yatırmışlar, tokatlamalardı. Aç bırakmışlardı. Bir adam, bir asker gibi hissetsin diye
zırhıyla uyumaya zorlamıştı. Bir diğ eri annesinin kıyafetlerini giydirmiş, utanç duymasını
sağ lamak için o kıyafetler içinde dış surlar boyunca yü rü tmü ştü . Bü tü n bunlar Sam’in daha
fazla şişmanlamasına ve daha korkak olmasına yaramıştı sadece. Sonunda lord babasının
hayal kırıklığ ı ö keye ve tiksintiye dö nü şmü ştü . “Bir keresinde, Qarth'tan bembeyaz tenli ve
mavi dudaklı bü yü cü ler geldi kaleye." dedi. Sesi iyice fısıltıya dö nmü ştü . “Bir ö kü z kestiler ve
beni onun sıcak kanında yıkanmaya zorladılar ama sö yledikleri gibi daha cesur olmadım.
Midem bulandı ve kustum.”
Sonunda, ü st ü ste ü ç kız çocuk doğ urduktan sonra. Leydi Tarly ikinci bir erkek bebek
getirmişti dü nyaya. O gü nden başlayarak Lord Randyll. Sam'i gö rmezden gelmişti. Bü tü n
vaktini, tam istediğ i gibi korkusuz ve dayanıklı olan yeni oğ luna adamıştı. Samwell yıllarca
müziğiyle ve kitaplarıyla birlikte huzur içinde yaşamıştı.
On beşinci isim gü nü ne kadar. Şafak vakti uykusundan sarsılarak uyandırılmış ve
eyerlenmiş atına götürülmüştü. Üç silahlı adam.
Boynuz Tepe yakınlarındaki ormana kadar ona eşlik etmişlerdi. Babası ormandaydı ve
avladığ ı bir geyiğ in derisini yü zü yordu. "Anık yetişkin bir erkeksin ve benim varisimsin,
demişti Lord Randyll Tarly, bü yü k oğ luna. “Seni evlatlıktan reddetmem için yeterli bir şey
yapmadın ama Dickon’un olması gereken arazileri ve unvanı senin almana izin veremem.
Yü rekfelaketi, onu kaldıracak kadar kuvvetli bir adama gitmeli: sen o kılıcın kabzasına bile
dokunacak değ erde değ ilsin. Bu sebeplerle, senin bugü nden itibaren siyahları giymene karar
verdim. Bü tü n mirasını kardeşine devredecek ve akşam çö kmeden kuzeye doğ ru yola
çıkacaksın.
Eğ er gitmezsen, yırın seninle birlikte ava çıkacağ ız. Bu ormanda bir yerde alin tö kezleyecek,
sen eyerden dü şeceksin ve ö leceksin... yani ben annene bö yle olduğ unu anlatacağ ım. O bir
kadın kalbi taşıyor ve seni bile sevmeyi başarabiliyor. Sakın bana karşı gelmenin kolay
olacağ ını dü şü nme. Seni bir domuz gibi avlamak bana bü yü k haz verir. Çü nkü gerçekte, sen
domuzdan başka bir şey değ ilsin." Geyiğ i yü zdü ğ ü hançeri yere bırakırken kolları dirseklerine
kadar kırmızıya boyanmıştı. “I şte, seçim senin. Ya Gece Nö betçileri," kolunu yü zdü ğ ü geyiğ in
içine sokup kalbi elleriyle söktü ve üzerinden kan damlayan yüreği havaya kaldırdı, "ya da bu."
Sam, sanki bü tü n bunlar bir başkasının başına gelmiş gibi anlatmıştı hikâ yesini ve ilginçtir
ki anlatırken bir kez bile ağ lamamıştı. Hikayesi bittiğ inde yan yana oturmaya devam ettiler ve
rüzgârı dinlediler. Bütün dünyada duyulan tek ses rüzgârın sesiydi sanki.
Sonunda Jon, “Artık ortak salona dönmemiz gerek." dedi.
“Niye?" diye sordu Sam.
Jon omuz silkti. "Sıcak elma şarabı vardır ya da istersen baharatlı sıcak şarap. Bazı geceler,
eğ er havasında olursa Dareon şarkı sö yler bize. Eskiden bir şarkıcıymış... gerçek bir şarkıcı
değil de, çırak şarkıcı.”
"O buraya nasıl gelmiş?" diye sordu Sam.
“Goldengrove’lu Lord Rowan, onu kızının yatağ ında yakalamış. Kız Dareon’dan iki yaş
bü yü k ve Dareon’un pencereye tırmanmasına yardım bile etmiş ama kızın babasının gö zü nde
bu bir tecavü z. O da kendini burada bulmuş işte. U stat Aemon onu şarkı sö ylerken
dinlediğ inde, ü zerine bal dö kü lmü ş şimşek demişti sesi için." Jon gü lü msedi. "Ara sıra
Kurbağ a da şarkı sö yler. Tabi ona şarkı sö ylemek dersen. Babasının şarap mahzeninde
ö ğ rendiğ i sarhoş şarkıları. Pyp onun sesi için, ü zerine çiş dö kü lmü ş osuruk diyor." I kisi birden
kahkaha attı.
"I kisini de dinlemek isterim ama onlar beni yanlarında istemezler," dedi Sam. Yü zü
düşünceli ve endişeliydi. "Yarın yine dövüşmemi isteyecek, değil mi?"
“İsteyecek." demek zorundaydı Jon.
Sam gü çlü kle ayağ a kalktı. “En iyisi uyumaya çalışayım." dedi. Paltosuna sıkıca sarıldı ve
paytak adımlarıyla uzaklaştı.
Jon ortak salona dö ndü ğ ü nde diğ er çocuklar hâ lâ oradaydı “Nerelerdeydin sen?" diye sordu
Pyp.
"Sam'le konuşuyordum." diye yanıtladı Jon.
“O gerçek bir korkak," dedi Grenn. “Akşam yemeğ inde, tartını aldığ ı sırada burada hâ lâ boş
yer vardı ama yanımıza geçip oturamayacak kadar korkmuştu.”
“Domuz Lordu bizimle gelip oturmaya tenezzü l etmeyecek kadar kıymetli olduğ unu
sanıyor,” dedi Jeren.
“Bu akşam domuz tartı yediğ ini gö rdü m. Sakın tabağ ındaki kardeşlerinden biri olmasın?”
diye lafa karıştı Kurbağa. Domuz üsleri çıkarmaya başladı.
"Kesin şunu!" diye bağırdı Jon.
Jon’un ani çıkışıyla şaşıran çocuklar sustu. “Beni dinleyin," dedi Jon ve işlerin nasıl olacağ ını
sakince anlattı, Pyp, tam da Jon’un umduğ u gibi destek verdi ama Halder karşı çıktı ki bu
oldukça şaşırtıcıydı. Grenn ö nce kararsızdı ama Jon onu hızaya getirecek doğ ru kelimeleri
biliyordu. Birer birer bü tü n çocukları sıraya dizdi. Kimini ikna etti, kimini tatlı tatlı kandırdı,
kimini utandırdı ve hak eden bazılarını da tehdit etti. Sonunda hepsiyle anlaştı... Rast hariç.
“Siz kızlar canınız nasıl istiyorsa ö yle yapın ama Thorne beni Bayan Domuzcuk'un ü stü ne
salarsa, kendime kalın bir dilim domuz jambonu keserim," dedi ve kahkahalar atarak salondan
ayrıldı.
O gece, bü tü n kale uykudayken ü ç kişi Rast'ın hü cresini ziyaret etti. Grenn çocuğ un kollarını
tutarken Pyp bacaklarının ü stü ne oturdu. hayalet gö ğ sü ne atladı ve kırmızı gö zleri alev gibi
yanarken çocuğun boğazını hafifçe kanatacak kadar ısırdı. "Nerede uyuduğunu biliyoruz, bunu
sakın unutma." dedi Jon fısıltıyla.
Ertesi sabah Jon, Rast ı, Albett ve Kurbağ a’ya tıraş olurken usturanın nasıl elinden kaydığ ını
anlatırken duydu.
O gü nden sonra, ne Rast ne diğ erleri Samwell Tarly’ye zarar verecek bir hareket yaptı. Sö r
Alliser Thorne onları çocuğ un karşısına çıkardığ ında, Sam'in beceriksiz ve gü çsü z ataklarına
karşı tembel savunmalar yapmakla yetindiler. Sö r Alliser ö kelendikçe, hepsine korkak, kadın,
kız diye bağ ırdı ve tehditler savurdu ama Sam hiç yara almadı, birkaç gece sonra. Jon’un
zorlamasıyla, akşam yemeğ inde çocukların masasına, Halder in yanına oturdu. Sohbetlerine
katılabilmesi için bir on beş gü n daha geçmesi gerekti. Sonunda o da. Pyp'in çıkardığ ı seslere
gülmeye, Grenn’le şakalaşmaya başladı.
Samwell Tarly şişman, tuhaf ve korkak olabilirdi ama aptal değildi. Bir gece Jon’un hücresine
gitti. “Nasıl yaptığ ını bilmiyorum ama senin yaptığ ını biliyorum,” dedi. Utanarak gö zlerini
kaçırdı. “daha önce bir arkadaşım olmamıştı hiç."
“Biz arkadaş değiliz,” dedi Jon. Elini Sam’in omzuna koydu. “Biz kardeşiz.”
Sam gittikten sonra gerçekten kardeş olduklarını dü şü ndü Jon. Robb, Bran ve Rickon
babasının oğ ullarıydı, onları bü tü n kalbiyle seviyordu ama asla onlardan biri olmadığ ını
biliyordu. Catelyn Stark bunu çok daha ö nceden gö rebilmişti. Kışyarı'nın gri taş duvarları hâ lâ
rü yalarına giriyordu ama asıl hayatı Kara Kale'deydi artık. Sam. Grenn, Halder. Pyp ve gece
Nöbetçileri’nin siyahlar giymiş diğer tutunamamışları onun asıl kardeşleriydi.
“Amcam doğ ru sö ylemiş,” diye fısıldadı hayalet’e. Amcasını bir kez daha gö rü p bunu ona da
söyleyebilecek miydi, merak etti.

EDDARD
“Bü tü n bu sorunların sebebi Kral Eli Turnuvası,’' diyerek kral konseyine şikâ yetlerini
bildirdi şehir Muhafızları Kumandanı.
“Kralın turnuvası," diyerek dü zeltti Ned. “Sizi temin ederim ki Kral Eli’nin bu turnuvada
zerre dahili yok."
“Adını ne isterseniz koyun lordum. Diyarın dö rt bir yanından şö valyeler akın ediyor ve her
bir şö valye iki hü rsü vari, ü ç zanaatkâ r, silahlı altı adam, bir dü zine tacir, iki dü zine fahişe ve
saymaya cesaret edemeyeceğ im kadar fazla hırsızı da beraberinde getiriyor. Bu lanetli sıcak
yü zü nden şehir zaten cinnetin sınırındaydı ve şimdi bü tü n bu ziyaretçilerle... geçen gece bir
boğ ulma olayı, bir taverna kavgası, ü ç bıçaklı dö vü ş, bir tecavü z, iki yangın, çok sayıda
hırsızlık ve Rahibeler Caddesi’nde sarhoşlar arası bir at yarışı oldu. Ondan ö nceki gece, Bü yü k
Sept’te kesik bir kadın başı bulundu. Gökkuşağı havuzunda yüzer halde.
Kimse başın kime ait olduğunu ya da nereden geldiğini bilmiyor."
“Dehşet verici." dedi Varys tiz bir sesle.
Lord Renly Baratheon o kadar anlayışlı değ ildi. “Şehirde kralın barışını temin
edemiyorsanız, belki de bunu yapabilecek biriyle değiştirilmelisiniz Janos." dedi.
I ri yarı geniş çeneli Janos Slynt ö keden bir kurbağ a gibi şişip kızardı. “Ejderha Aegon bile
bu şehirde huzuru sağlayamazdı lordum, daha çok adama ihtiyacım var.”
“Kaç adam?" diye sordu Ned masaya eğ ilerek. her zaman olduğ u gibi Robert konsey
toplantısına gelme zahmetini gö stermemişti ve bu yü zden Ned, Kral Eli olarak konuşmak
zorundaydı.
“ne kadar çok olursa o kadar iyi lordum."
“Elli yeni adam tutun." dedi Ned. “Lord Baelish size gerekli olan parası temin edecek."
“Edecek miyim?" dedi Serçeparmak.
"Edeceksiniz. Bir şampiyonun kesesine girecek kırk bin altın ejder bulabildiğ inize gö re,
şehirde kralın barışını sağ lamak için birkaç sikke daha bulmakta zorlanmazsınız.* Ned, Janos
Sim e dö ndü . “Size, kendi maiyetimden silahlı yirmi sağ lam adam vereceğ im. Kalabalık,
şehirden ayrılana kadar şehir Muhafızları’na hizmet edecekler.”
“Minnettarım Lord El," dedi Slynt reverans yaparak. "Onlardan son derece iyi şekilde
istifade edeceğimden şüpheniz olmasın."
Kumandan konsey toplantısından ayrıldığ ında Eddard Stark konsey ü yelerine dö ndü . “Şu
aptallık sona erdiğ inde rahat bir nefes alacağ ım,” dedi. Bü tü n bu masraf ve kaos yeterince
mide bulandırıcı değ ilmiş gibi, açık yaraya tuz basarmışçasına “Kral Eli Turnuvası" diyorlardı
bu aptallığ a ve Robert. Ned’in kendisini onurlandırılmış hissetmesi gerektiğ ine samimiyetle
inanıyordu!
“Krallık bö yle olaylardan kâ rlı çıkıyor lordum." dedi Yü ce U stat Pycelle. “I yi olana zafer
duygusu yaşatıyor ve halk günlük sorunlarından bir nebze de olsa uzaklaşıyor.”
“Ve pek çok cep sikkelerle doluyor,” diye ekledi Serçeparmak. “şehirdeki her han tıka basa
dolu ve fahişeler bacakları açık yürüyor. her adımlarında üstlerinden şıkır şıkır sesler geliyor.”
Lord Renly güldü. “Ağabeyim Stannis aramızda olmadığı için şanslıyız.
Genelevlerin yasaklanması gerektiğ ini sö ylediğ i konsey toplantısını hatırlıyor musunuz?
Kral yemek yemeyi tuvalete gitmeyi ve nefes almayı da yasaklayalım mı? diye sormuştu. Sık
sık, Stannis’in o çirkin kızının nasıl olduğ unu merak ederim. Adam karısıyla yatmaya, savaş
alanına yü rü yen bir asker edasıyla, gö zlerinde gö rev kararlılığ ı varmış gibi bir tuhalıkla
gidiyor.”
Ned kahkahaya eşlik etmedi. “Ben de ağ abeyiniz Stannis'i merak ediyorum. Ejderha
Kayası’ndaki ziyareti ne zaman bitecek ve konsey masasındaki yerini ne zaman alacak,
meraktayım.”
“Bü tü n fahişeleri denize dö ktü ğ ü mü z zaman geri dö neceğ inden hiç şü phem yok," dedi
Serçeparmak ve bir kahkaha fırtınası daha koptu.
“Bugün fahişelerle ilgili yeterince söz duydum, yarın devam ederiz." dedi Ned ve kalktı.
Ned, El Kulesi’ne dö ndü ğ ü nde kapıda Harwin bekliyordu “Jory’yi odama gö nder ve babana
atımı hazırlamasını söyle." dedi kaba bir şekilde.
“Emredersiniz lordum.”
Kızıl Kale ve “Kral Eli Turnuvası” onu çiğ çiğ yutuyormuş gibi hissediyordu Ned
merdivenleri tırmanırken. Catelyn’in kollarındaki huzuru, Robb ve Jon’un avludan yü kselen
kılıç seslerini. Kışyarı’nın serin günlerini ve soğuk gecelerini özlüyordu.
Odasına geldiğ inde, konsey toplantısında giydiğ i ipeklileri ü stü nden çıkardı. Jory’nin
gelmesini beklerken U stat’ın kendisine gö nderdiğ i kitabı alıp biraz oturdu. Yedi Krallık'ın
Büyük hanedanlarının Kökleri ve Tarihçeleri; Necip Lordların ve Soylu indilerin ve Çocuklarının
Ayrıntılı Vasılan. Yazan Yüce Üstat Malleon. Pycelle doğ ru sö ylemişti. Bu kitabı okumak eziyet
verecek ö lçü de sıkıcıydı ama Lord Arryn’ın bu kitabı ö zellikle aramasının bir sebebi olmalıydı
ve bu yü zden Ned kitabı okumak zorundaydı. Bu sarı sayfaların arasında bir sır gö mü lü ydü ve
Ned o sırrı bulmalıydı. Ama neydi o sır? Kitap yü z yıldan daha uzun zaman ö nce yazılmıştı.
U stat Malleon dü ğ ü nlerin, doğ umların ve ö lü mlerin tozlu listelerini bir araya getirdiğ i
zamanda, şu an hayatta olan hiç kimse doğmamıştı bile.
Lannister Hanedanı'yla ilgili olan bö lü mü tekrar açtı. Aradığ ı sırrın O nü ne dü şmesi
umuduyla sayfaları ağ ır ağ ır çevirmeye başladı. Lannisterlar çok eski bir aileydi. Kö kleri,
kahramanlar Çağ ı'nda yaşamış bir dü zenbaz olan Akıllı Lann’e kadar gidiyordu. Akıll Lann en
az Mimar Brandon kadar efsaneviydi ve hikâ yecilerle ozanların nezdinde çok daha fazlasıydı.
Şarkılardaki Lann, Casterlyleri, Casterly Kayası'ndan silahlarla değ il, zekâ sıyla çıkarmış bir
adamdı ve lü leli saçlarının rengini parlatmak için gü neşten ışık çalmışa. Ned bu adanan şimdi
yaşıyor olmasını w şu lanet olası kitaptaki sırrı ortaya çıkarmasını diledi.
Kapının sertçe çalınması Jory’nin geldiğ ini haber veriyordu. Ned, ö nü ndeki kitabı kapadı,
adamına içeri girmesini söyledi“şehir Muhafızlarına yırını adam tahsis edeceğ ime sö z
verdim," dedi. “Adamları seçme işini sana bırakıyorum. Alyn'a enirimi ilet ve adamların kavga
çıkarmak için değ il, kavgalara engel olmak için gö nderildikleri anladıklarından emin ol" Ned
kalktı, sedir ağ acından yapılmış sandığ ı açtı ve içinden ince bir iç tuniğ i aldı. “Seyis yamağ ını
buldun mu?"
“Artık muhafız lordum," dedi Jory. "Bir daha asla bir ata dokunmayacağ ına dair yemin
ediyor."
“Neler söyledi?"
“Lord Arryn’ı iyi tanıdığ ını iddia ediyor, sö zde sıkı dostlarmış,” diye homurdandı Jory. “Kral
Eli’nin, seyis yamaklarının isim gü nlerini hiç unutmadığ ını ve onlara birer sikke verdiğ ini
sö ylü yor. Atlarla ö zel bir ilişkisi varmış. Onları asla fazla zorlamazmış ve sü rekli elmayla
havuç getirdiği için atlar onu çok severmiş."
“Elmalar ve havuçlar," diye tekrarladı Ned.
Gö rü nü şe bakılırsa, bu çocuk da hiç işe yaramayacaktı ve Serçeparmak'ın bulduğ u dö rt
kişinin sonuncusuydu. Jory hepsiyle teker teker gö rü şmü ştü . Sö r Hugh i nezaketsiz, temkinli
ve ancak yeni şö valye ilan edilmiş bir adamın olabileceğ i kadar kü stahtı. Eğ er El onunla
konuşmak istiyorsa onu kabul etmekten memnunluk duyacağını ama önemsiz bir baş muhafız
tarafından sorguya çekilmeyi kabul edemeyeceğ ini sö ylü yor... ama ö nemsiz bulduğ u muhafız
kendisinden on yaş bü yü ktü ve onun hiçbir zaman olamayacağ ı kadar iyi bir kılıç
dö vü şçü sü ydü . Mutfak hizmetçisi kız en azından nazik davranmıştı. Lord Jon’un okuması
gerekenden çok daha fazla okuduğ unu, kü çü k oğ lunun rahatsızlığ ıyla ilgili sü rekli ü zgü n ve
sıkıntılı olduğ unu ve karısına sık sık aksilik ettiğ ini sö ylemişti. Şimdi ayakkabıcılık yapan
bulaşıkçı çocuk Lord Arryn’la hiç yü z yü ze gelmemişti ama kü çü k mutfak, onun
dedikodularıyla doluydu: Lord, kralla tartışmıştı; lord, yemek seçiyordu; lord. oğ lunu Ejderha
Kayası’na gö nderiyordu; lord, av tazıları yetiştirmeye merak salmıştı; lord, yeni bir zırh
yaptırmak için zırh ustasını ziyaret etmiş, zırh soluk gü mü şten yapılacakmış, gö ğ sü ne mavi
yeşim taşından ve sedeften bir şahin bakılacakmış, modelin seçimine yardım etmek için
bizzat kralın kardeşi de lordla birlikte gitmiş, hayır, hayır. Lord Renly değil, Lord Stannis.
“Muhafız çocuk dikkate değer bir şey hatırlıyor mu?”
“Seyis yamağ ı. Lord Jon’un kendi yaşının yarısındaki gençlerden daha sağ lıklı ve gü çlü
olduğ una yemin ediyor. Sö ylediğ ine gö re sık sık Lord Stannis’le birlikte at gezilerine
çıkıyorlarmış."
Yine Stannis, diye dü şü ndü Ned. Bu durumu biraz garip buluyordu. Arryn ve Stannis samimi
sayılırlardı ama dost değ illerdi. Robert. Kışyarı'na gelmek için kuzeye doğ ru yolculuk ederken
Stannis. Ejderha Kayası’na, ağ abeyi adına fethettiğ i Targaryen ada kalesine gitmişti. Ne
zaman geri dö neceğ iyle ilgili de tek laf etmemişti. “Bu geziler sırasında nerelere gittiklerini
biliyor muyuz?” diye sordu Ned.
“Çocuk bir geneleve gittiklerini söylüyor."
“Bir geneleve mi?” diye sordu Ned. “Kartal Yuvası lordu ve Kral Eli bir geneleve mi
gidiyormuş? Hem de Stannis Baratheon’la birlikte?" Duyduğ una inanmadığ ım belli eden bir
edayla başını salladı. Lord Renly bu dedikoduyu duysa ne yapardı diye merak etti. Robert’ın
şehvetleri krallıktaki mü stehcen sarhoş şarkılarına konu olmuştu ama Stannis başkaydı
Robert’tan sadece bir yaş kü çü ktü ama amansız, nü kteden anlamaz, bağ ışlamaz ve gö reviyle
ilgili acımasız bir adamdı.
“Çocuk bunların doğ ru olduğ u konusunda ısrarlı. El yanına ü ç muhafız almış; sonradan
atlarını aldığında adamlar bu konuyla ilgili şakalar yapıyorlarmış."
“Hangi genelev peki?"
“Çocuk bilmiyor lordum ama muhafızlar biliyor olabilir."
"Lysa’nın onları Vadi’ye gö tü rmü ş olması bü yü k talihsizlik." dedi Ned. “Tanrılar bize engel
olmak için ellerinden geleni yapıyor. Leydi Lysa. U stat Colemon, Lord Stannis... Jon Arryn’a
gerçekte ne olduğunu bilmesi muhtemel herkes binlerce fersah uzakta."
“Lord Stannis’i Ejderha Kayası’ndan geri çağırmayı düşünüyor musunuz?"
“Henü z değ il." dedi Ned. “Bü tü n bunların ne olduğ uyla ilgili bir ikrim olmadan ve Stannis'in
nerede durduğ unu bilmeden olmaz." Bu konu Ned’in başını ağ rıtıyordu. Stannis neden
gitmişti? Lord Arryn’ın ö lü mü nde bir rol oynamış mıydı? Ya da korkuyor muydu? Stannis bir
yılını kuşatma altındaki Fırtına Burnu’nda, Lord Tyrell ve Redwyne surların dışında ziyafet
sofraları kurarken surların içinde fare ve ve çizme derisi yiyp hayatta kalarak geçirmiş ve
Fırtına Burnu'nu vermemişti. Bö yle bir adamın herhangi bir şeyden korkacağ ını dü şü nmek
mümkün değildi.
“Lü tfen bana yeleğ imi getir. U zerinde ulu kurt arması olan gri yeleğ i. Bu zırh ustasının kim
olduğumu anlamasını istiyorum. Belki konuşmaya daha hevesli olur."
|ory gardıroba gitti. “Lord Renly, kralın kardeşi olduğ u kadar Lord Stannis’in de kardeşi,"
dedi.
“Buna rağ men, anlıyoruz ki o gezilere davet edilmemiş." Ned. Lord Renly hakkında ne
dü şü neceğ ini bilmiyordu. Arkadaşça tavırlarına ve samimiyet dolu gü lü msemelerine bir
anlam yü kleyemiyordu. Birkaç gü n ö nce Ned’i bir kenara çekmiş ve pembe altından nefes
kesici bir kapaklı madalyon gö stermişti. Madalyonun içinde, canlı renklerle Myr usulü
resmedilmiş, karaca gö zlü , açık kahverengi saçlı bir kız minyatü rü vardı. Renly kızın Ned e
birini hatırlatıp hatırlatmadığ ını ö ğ renmek konusunda çok heyecanlı gö rü nü yordu. Ned cevap
vermeyip sadece omuz silktiğ inde hayal kırıklığ ına uğ ramış gibiydi. Kızın. Loras Tyrell'in kız
kardeşi Margaery olduğ unu sö ylemiş ve pek çok kişinin bu kızı Lyanna’ya benzettiğ ini
eklemişti. “hayır." demişti Ned şaşkınlıkla. Robert’ın genç haline bu kadar benzeyen Renly,
Lyanna’ya benzettiğ i genç bir kıza tutku duyuyor olabilir miydi? Bu durum Ned’e basit bir
tuhaflıktan çok daha fazlası gibi görünmüştü.
Jory yeleğ i Ned’in arkasında tuttu ve Ned kollanın geçirdi. Jory yeleğ i bağ larken, “Lord
Stannis turnuva için buraya gelir belki." dedi Ned.
“Bu gerçekten büyük talih olur lordum." diye karşılık verdi Jory.
Ned uzun kılıcına uzanırken. “Diğer bir değişle hiç ihtimal yok," diyerek tatsızca gülümsedi.
Jory, Ned’in pelerinini omuzlarına koydu ve yakasını El rozetiyle kopçaladı. “zırh ustası
Çelik Caddesinin sonundaki dü kkâ nının ü st katında, bü yü k bir evde yaşıyor," dedi. “Alyn yolu
biliyor lordum."
Ned başıyla onayladı. “Beni gö lgeleri kovalamak için yollara dü şü rü yorsa, tanrı o bulaşıkçı
çocuğ u korusun.” Ned’in bulaşıkçı çocuktan ö ğ rendiğ i şeyler zar zor işe yarar bilgilerdi ama
Ned’in tanıdığ ı Jon Arryn mü cevherli gü mü ş zırhlar kuşanacak bir adam değ ildi. Çelik çelikti,
insanı korumaya yarardı, sü slenmek için kullanılmazdı. Lord Arryn da dü nya gö rü şü nü
değ iştirmiş olabilirdi elbette. Konsey masasına oturduktan sonra dü nyaya farklı gö zlerle
bakan ilk adam da olmazdı. Ama bu değişim Ned’in merakım cezbedecek kadar büyüktü.
“ikilden istediğiniz başka bir şey var mı?"
“Sanırım genelevleri dolaşmaya başlamalısın.”
“Bu çok zor bir gö rev lordum,” diyerek sırıttı Jory. “Diğer adamlar da memnuniyetle yardım
eder. Porther iyi bir başlangıç yapmışa zaten.”
Ned’in en sevdiğ i at eyerlenmiş halde avluda bekliyordu. Atına binip avludan çıkarken Varly
ve Jacks hemen yanında atlanın sü rmeye başladı. Çelik başlıklar ve metal zırhlar içinde eriyor
olmalıydılar ama hiç şikâ yet etmiyorlardı. Lord Eddard Stark. sırtında uçuşan gri beyaz
peleriniyle kalenin bü yü k kapısından çıkıp şehrin pisliğ ine girdiğ i anda bü tü n gö zler ü zerine
çevrildi. Ned atını tekmeledi ve hayvan koşmaya başladı. Muhafızları
Ned’i takip etti.
Şehrin kalabalık caddelerinde ilerlerken sık sık dö nü p arkasına bakıyordu Ned. Tomard ve
Desmond ondan çok daha ö nce yola çıkmış ve gideceğ i istikamette onları izleyecek birilerine
karşı yol ü stü nde yer tutmuşlardı ama buna rağ men Ned izlenmediğ inden emin olamıyordu.
Kralın ö rü mceğ i ve ö rü mceğ in kuşları, gerdek gecesine girecek genç bir bakire gibi sıkıntılı
hissetmesine sebep oluyordu.
Çelik Caddesi, haritalardaki adıyla Nehir Kapısı'nın halk arasındaki ismiyle Çamur
Kapısı'nın yanındaki pazar yerinde başlıyordu Uzun tahta ayaklar ü zerindeki bir mim
sanatçısı, peşindeki çıplak ayaklı bir çocuk sü rü sü yle birlikte kalabalığ ın içinde dev bir bö cek
taklidi yaparak yü rü yordu. Bir başka yerde, yırtık pırtık kıyafetler giymiş, en fazla Bran
yaşında olan iki kü çü k çocuk, kendilerini izleyen kalabalığ ın tezahü ratları ve kü fü rleri
eşliğ inde ellerindeki sopalarla dü ello yapıyordu. Penceresinden dışarı eğ ilip elindeki bir kova
pis suyu çocukların başına dö ken yaşlı kadın mü cadeleye son verdi. Duvarların gö l^esinde,
tekerlekli at arabalarının yanında duran çiftçiler mü şteri bulabilmek için bağ ırıyorlardı.
“Elmalar, harika elmalar. Yan iyatına, ucuz elmalar. Kan karpuzları burada, bal kadar tatlı
karpuzlar. Turplar, soğanlar, kökler var."
Çamur Kapısı açıktı ve altın renkli pelerinleri içindeki şehir Muhafızlarından bir manga,
mızraklarına dayanmış halde kapı kanatlarının altında bekliyordu. Batıdan sıra halinde gelen
sü variler gö rü ndü ğ ü nde muhafızlar hareketlendi. Etrafa emirler yağ dırarak caddedeki atlı
arabaları ve yayaları ayakaltından çekip, gelen şö valyenin geçmesi için yolu açtılar. Kapıdan
giren ilk sü vari uzun, siyah bir sancak taşıyordu. Esen rü zgâ rla canlıymış gibi hareket eden
ipek sancağ ın ü stü nde, gece karanlığ ını kesen mor bir şimşek arması vardı. Lord Beric için yol
açıtı! Lord Bent için yol açın! diye bağ ırdı sü vari. Hemen arkasından lordun kendisi gö rü ndü .
Siyah savaş atının ü zerinde, yaldızlı siyah pelerini içinde son derece çarpıcı gö rü nen kızıl altın
rengi saçlı genç bir şö valye. “Kral Eli Turnuvası'na katılmak için mi buradasınız lordum?" diye
sordu şehir Muhafızlarından bir adam. “Kral Eli Turnuvasını kazanmak için buradayım." diye
bağırdı genç lord. Yolun kenarlarında birikmiş kalabalıktan tezahürat seslen yükseldi.
Ned, Çelik Caddesi'nin başladığ ı yerde meydandan dö ndü . Açık ocaklarının başında çalışan
demircileri, zırhlan içinde sokaklarda dolanan sü varileri, eski bıçaklar ve usturalar satan kır
saçlı hırdavatçıları geçerek yü ksek bir tepeye doğ ru uzanan dolambaçlı yolda ilerlemeye
başladı. Yolun yukarılarına çıktıkça daha bü yü k binalar çıkıyordu karşılarına. Aradıkları adam
yolun en tepesinde, ü st katlan dar sokağ a taşan, bü yü k, alçı sıvalı ahşap bir evde yaşıyordu. I ki
kanatlı kapının ü zerinde abanoz ve bü vet ağ acına oyulmuş bir savaş sahnesi vardı. Bir çift taş
şö valye girişte nö bet tutuyordu. U zerlerine giydirilmiş kırmızı cilalı çelikten zırhlarla, birer
boynuzlu ata ve kızıl akbabaya dö nü ştü rü lmü şlerdi. Ned atını Jacks’e teslim etti ve kapıyı
omzuyla açarak içeri girdi.
Genç ve zayıf hizmetçi kız, Ned’in pelerininin boynuna iliştirilmiş rozeti ve yeleğ inin
göğsündeki armayı görünce heyecanlandı.
Zırh ustası aceleyle, gü lü mseyerek ve reveranslar yaparak Ned’in yanın ageldi. “Kral Eli için
şarap,” dedi hizmetçi kıza ve Nede eliyle koltuğ u işaret etti. “Ben Tobho Mott, lordum, lü tfen,
lü tfen keyinize bakın.” Adamın boynundaki gü mü ş kolyenin ucunda gü vercin yumurtası
bü yü klü ğ ü nde bir sair sallanıyordu. Kollarına gü mü ş ipliklerle çekiçler işlenmiş siyah kadife
bir elbise giyiyordu. “Kral Eli Turnuvası için yeni silahlar lazımsa doğ ru yere geldiniz lordum.”
Ned adamın sö ylediklerini dü zeltmeye lü zum gö rmedi. “Benden çıkan işler oldukça pahalıdır
ama bu yü zden ö zü r dileyemem lordum.” dedi, birbirinin aynı gü mü ş kadehlere şarap
doldururken. “Bendeki işçiliğ i Yedi Krallık'ın hiçbir yerinde bulamazsınız, inanın. Dilerseniz
tü m ocakları gezin ve kendiniz kıyaslayın. Her kö y demircisi metal zırh yapabilir ama benim
yaptığım iş başlı başına bir sanattır.”
Ned şarabından bir yudum aldı ve adamın devam etmesine izin verdi. Çiçek Şö valyesi de
zırhını buradan almıştı. I yi çelikten anlayan bü tü n soylu lordlar, hatta kralın ö z kardeşi Lord
Renly bile Tobho’nun dü kkâ nına gelirdi. Ned, Renly’nin yeni zırhını gö rmü ş mü ydü ? U zerine
altın geyik kakılmış koyu yeşil olan zırhı, şehirdeki hiçbir zırh ustası ö ylesine derin bir yeşil
yakalayamazdı çü nkü Tobho çeliğ in içine renk katmanın sırrını biliyordu. Çeliğ i boyamak ve
emaylamak kalfaların emekleme işiydi. Belki de Kral Eli buraya yeni bir kılıç almaya gelmişti.
Tobho. Valyria çeliğ ini dö vmeyi kü çü k bir çocukken Qohor'un ocaklarında ö ğ renmişti. Sadece
bü yü yapmayı bilen bir adam eski silahlan alıp onları yeniden dö vebilirdi. “Ulu kurt Stark
Hanedanı’nın arması değ il mi? Ulu kurt şeklinde ö yle bir miğ fer yaparım ki, sokakta sizi gö ren
çocuklar korkuyla kaçışır.” dedi.
Ned gülümsedi. “Lord Arryn için kartal biçiminde bir miğfer yapanız mı?”
Tobho Mott uzunca bir sü re durakladı ve elindeki şarap kadehini kenara bıraktı. "Lord
Arryn ve kralın kardeşi Lord Stannis beni aradılar ama ü zü lerek sö ylü yorum ki mü şterim
olma onurunu bahsetmediler."
Ned, hiçbir şey söylemeden adama bakarak bekledi Yıllar içinde, sessizliğin sorulardan daha
çok cevap bulduğunu öğrenmişti. Bu da o anlardan biriydi.
“Onlar sadece çocuğu görmek istediler." dedi zırh ustası. Ben de onları ocağa götürdüm."
Çocuk." diye tekrarladı Ned. Bahsettiğ i çocuğ un kim olduğ uyla ilgili hiç ikri yoktu. “Çocuğ u
ben de görmek isterim." dedi.
Tobho Mott, dikkatli ve soğ uk bakışlarla Ned'i sü zdü . “Nasıl isterseniz lordum." dedi.
Sesinde, az ö nceki arkadaşça tondan eser kalmamıştı. Ned’i, dar bir avluya açılan arka kapıdan
çıkardı ve bü tü n işin yapıldığ ı mağ araya benzer bir taş ambara gö tü rdü . zırh ustası ambarın
kapısını açtığ ında Ned’in yü zü ne korkunç bir sıcak hava dalgası çarptı. Bir ejderhanın ağ zında
sürüyormuş gibi hissetti. İçeride, her köşede bir demir ocağı yanıyordu, hava duman ve süittir
kokuyordu. Çıplak gö ğ ü slü çırak çocuklar kö rü kleri pompalarken, kalfalar sadece alınlarındaki
teri silmeye yetecek kadar kısa bir süre kafalarını işten kaldırdı.
Usta. Robb’un yaşlarında, uzun ve kaslı bir delikanlıya seslendi. “Lord Stark, yeni Kral Eli."
dedi. Genç adam, sulu mavi gö zleriyle Ned’e bakarken terden sırılsıklam olmuş saçlının eliyle
alnından çekti. Saçları uzun, gü r, dağ ınık ve mü rekkep kadar siyahtı. Çenesinde daha yeni
bitmeye başlayan sakallarının gö lgesi vardı. “Bu delikanlı Gendry. Yaşına gö re çok gü çlü dü r ve
çok çalışkandır. Kral Eli’ne yaptığ ın miğ feri gö ster delikanlı.” Çocuk neredeyse utanarak onları
çalıştığ ı sıraya gö tü rdü ve ü zerinde kusursuzca kıvrılmış iki boynuz olan boğ a kafası
şeklindeki miğferi gösterdi.
Ned miğ feri elinde dö ndü rerek inceledi. Miğ fer parlatılmamış çiğ çelik halindeydi ama
mü kemmelce şekillendirilmişti. "Bu gayet ince bir iş. Miğ feri memnuniyetle satın almak
isterim.’’
Delikanlı miğferi kapar gibi aldı Ned’in elinden. “Satılık değil." dedi.
Tobho Mott yıldırım çarpmış gibi gö rü nü yordu. “Evlat, karşındaki Kral Eli. Eğ er bu miğ feri
istiyorsa hediye etmen gerekir. Sormakla bile sana büyük onur bahsetti."
“Ben bunu kendime yaptım,” dedi çocuk inatla.
“Sizden yü zlerce kez ö zü r dilerim lordum,*' dedi usta. “Çocuk yeni çelik kadar ham; yeni
çelik kadar iyi dö vü lmesi gerekiyor. Bu miğ fer eninde sonunda bir kalfanın işi, size daha ö nce
hiç görülmemiş bir miğferi kendi ellerimle yapacağıma söz veriyorum.”
“Af gerektirecek bir şey yapmadı. Gendry, Lord Arryn seni gö rmeye geldiğ i zaman neyle
ilgili konuştunuz?”
“Bana sorular sordu lordum.”
“Nasıl sorular?”
Çocuk omuz silkti. “Nasıl olduğ umu, burada bana iyi davranıp davranamadığ ını, işi sevip
sevmediğimi ve annemle ilgili sorular, kimi olduğuyla ilgili, nasıl biri olduğuyla ilgili.”
“Sen bunlara ne cevap verdin peki?”
Çocuk yine alnına dü şen bir tutam siyah saçı elleriyle geri itti. “Annem ben kü çü kken ö ldü .
Sarı saçları vardı. Bana şarkılar söylediğini hatırlıyorum, bir birahanede çalışıyordu.”
“Lord Stannis de sorular sordu mu sana?”
“Kel olan mı? O tek kelime etmedi. Sadece dik dik bakıp durdu. Sanki kızına tecavü z etmişim
gibi.”
“O pis diline dikkat et. Kral Eli’yle konuşuyorsun.” diye parladı usta Çocuk gö zlerini yere
indirdi. “Çok zeki bir delikanlıdır ama fazla inatçı. Şu miğ fer... diğ erleri buna boğ a kafalı
dediler diye yaptı onu."
Ned elini çocuğ un başına koyup gü r siyah saçlarını okşadı. “Bana bak Gendry." Delikanlı
kafasını kaldırdı. Ned çocuğ un yü zü nü inceledi. Çenesinin şeklini, buz mavisi gö zlerini. Evet.
diye dü şü ndü . Şimdi anlıyorum. “Haydi işine dö n delikanlı, seni rahatsız ettiğ im için
ü zgü nü m." Ned. Ustayla birlikte eve doğ ru yü rü meye başladı. “Çocuğ un çıraklık ü cretini kim
ödedi?" diye sordu usulca.
Mott rahatsız olmuş gibi gö rü nü yordu. “Çocuğ u gö rdü nü z. Çok gü çlü bir delikanlı. Onun
elleri çekiç tutmak için yaratılmış Gelecek vaat ediyor. Onu ücret ödemeden aldım."
“Şimdi de gerçekler." dedi Ned ısrarla. “Sokaklar gü çlü çocuk dolu. Senin bir çırağ ı ü cret
ödemeden aldığın gün Sur’un yıkılacağı gündür Kim ödedi?"
“Bir lord," dedi isteksizce. “İsim vermedi ve giysisinde bir arma da yoktu. İki kat ücret ödedi,
hem çocuğun eğitimi hem de benim konuşmamam için.”
“Tarif et.”
“Tıknaz, geniş omuzlu bir adamdı. Sizin kadar uzun değ ildi, kahverengi sakalları vardı ama
aralarından kızıllar gö rü ndü ğ ü ne yemin edebilirim. Zengin gö rü nü şlü , gü mü ş dikişli, mor
kadifeden bir pelerin giyiyordu ama pelerinin başlığ ı yü zü nü gizliyordu, tam olarak
göremedim.” Bir an tereddüt etti. “Lordum, ben bela istemiyorum.” dedi.
“hiçbirimiz bela istemiyoruz ama bunlar belalı zamanlar Mott Usta," diye karşılık verdi Ned.
“Çocuğun kim olduğunu biliyorsun."
“Ben altı üstü bir zırh ustasıyım lordum, sadece bana söyleneni bilirim.”
“Çocuğun kim olduğunu biliyorsun." diye tekrarladı Ned sabırla. “Bu bir soru değil."
“Çocuk benim çırağım," dedi usta. “Bana gelmeden önce kim olduğu beni hiç ilgilendirmez."
Ned başıyla onayladı, zırh Ustası Tobho Mott’tan hoşlandığ ına karar verdi. “Eğ er bir gü n
Gendry, bir kılıç dö vmek yerine kullanmak isterse onu bana gö nder. Çocukta bir savaşçı
gö rü nü şü var. O zaman kadar size şü kran duyacağ ım. Ayrıca size sö z veriyorum, eğ er
çocukları korkutmak için bir miğfer istersem geleceğim ilk yer sizin dükkânınız olacak."
Muhafızı kapıda atıyla birlikte bekliyordu. “Bir şeyler öğrenebildiniz mi lordum?" diye sordu
Jory. Ned atına binerken.
“O ğ rendim," dedi Ned. Jon Arryn kralın piçinden ne ö ğ renmek istemiş olabilirdi ve bu
merakimi neden hayatıyla ödemişti?

CATELYN
“Leydim, başınızı örtmelisiniz, üşüteceksiniz,” dedi Sör Rodrik kuzeye doğru at sürerlerken.
“Bu sadece su Sö r Rodrik,” diye karşılık verdi Catelyn. Saçları sırılsıklam olmuş,
ağ ırlaşmıştı. Bir tutam kızıl saç alnına yapışmıştı. Ne kadar vahşi ve pejmü rde gö rü ndü ğ ü nü
tahmin edebiliyordu ama bu sefer hiç umursamıyordu bunu. Gü ney yağ muru ılık, yumuşak ve
bir annenin ö pü cü ğ ü kadar zarifti. Yağ mur onu çocukluğ una, Nehirova’nın uzun gri gü nlerine
geri gö tü rmü ştü . Tanrı korusunu, nemden iyice ağ ırlaşıp yere yaklaşan ağ aç dallarım ve
dö kü lmü ş yapraklar arasında kahkahalar atarak dolaşan erkek kardeşini hatırladı. Kız kardeşi
Lysa’yla birlikte çamurdan kurabiyeler yaparlardı. Elleri ve parmaklarının aralan, kahverengi
yapış yapış çamurla dolardı. Yaptıkları çamur kurabiyelerini Serçeparmak'a ikram ederlerdi.
Bir keresinde o kadar fazla çamur yemek zorunda kalmıştı ki bir hafta hasta yatmıştı. Hepsi ne
kadar da gençti o zamanlar.
Catelyn bü tü n bunları neredeyse unutmuştu. Kuzeyde sert ve soğ uk inerdi yağ mur. gece
yağ murları buza dö nü şü rdü . Ekinleri besleyen yağ mur aynı zamanda onların katili olurdu ve
en gü çlü adamlar bile kendilerine sığ ınacak bir yer arardı. Kuzeyin yağ murlan kü çü k kızların
oyunlarına eşlik edemezdi.
“Yağ mur içime işledi." diye şikâ yet etti Sö r Rodrik. “Korkarım kemiklerim bile ıslandı."
Etralarındaki ağ açlar iyice sıklaşmıştı. Yapraklarda biriken yağ mur sularının damlama
seslerine, çamurlu zemini dö ven at nallarının çıkardığ ı ıslak sesler karışıyordu. "Bu gece bir
ateşe ihtiyacımız var leydim ve şöyle sıcak bir yemek her ikimize de iyi gelecektir."
“I leride, yolların kesiştiğ i yerde bir han var,” dedi Catelyn. Genç bir kızken babasıyla çıktığ ı
yolculuklar sırasında defalarca kalmıştı o handa. Lord Hoster Tully, orta yaş zamanlarında bir
tü rlü verinde duramazdı. Sü rekli yolculuk halindeydi. Catelyn şişman hancı kadını hâ lâ
hatırlıyordu. Masha Heddle isimli kadın gece gü ndü z tü tü n yaprağ ı çiğ nerdi. Çocuklar için her
zaman bitmek tü kenmek bilmez gü lü msemeleri ve tatil kekleri olurdu. I çleri bal dolu tatlı
kekleri çok severdi Catelyn ama o gü lü msemelerden ö dü kopardı. Tü tü n yapraklarının
dişlerinde bıraktığ ı koyu kızıl lekeler yü zü nden kadının gü lü mseyişi kanlı bir korkuya
dönüşürdü.
“Bir han." dedi Sö r Rodrik ö zlemle. “Keşke... ama tehlikeyi gö ze alamayız. Eğ er tanınmak
istemiyorsak daha kü çü k bir sığınak aramamız en iyisi olacaktır..." Yoldan gelen seslen
durduğ unda sustu. Topraktaki su birikintilerini dö ven nal seslen, zırhların şıngırtısı ve at
kişnemesi. “Sü variler." diye uyardı ve eli kılıcının kabzasına gitti. Kral Yolu'nda bile tedbirli
davranmaktan zarar gelmezdi.
Yolun haifçe kıvrıldığ ı yere doğ ru sesleri takıp ettiler ve onları gö rdü ler. Bir sıra zırhlı adam
kabarmış nehri gü rü ltü yle geçiyordu. Catelyn dizginlerini çekerek geçmelerini bekledi. Sıranın
en ö nü nde giden adam, sırılsıklam olmuş ve hamura dö nmü ş bir sancak taşıyordu.
Muhafızların giydiğ i çivit rengi pelerinlerin omuzlarında Denizgö zcü sü 'nü n gü mü ş kartalı
vardı "Mallisterlar,” diye fısıldadı Sö r Rodrik. Catelyn’in kulağ ına, sanki Catelyn bunu
bilmiyormuş gibi. “Leydim, başlığınızı kafanıza geçireseniz iyi olacak."
Catelyn kıpırdamadı. Lord Jason Mallister da adamların arasındaydı. Hemen yanında oğ lu
vardı ve etraları muhafızlarla çevriliydi. Yaverleri arkalarından gidiyordu. Kral Eli Turnuvası
için Kral
Toprakları'na gittiklerini anlamıştı Catelyn. Kral Yolu geçen hafta boyunca sivrisinek sü rü sü
gibi yolcularla doluydu. Şö valyeler ve sü variler, yanlarında arpları ve davullarıyla birlikte
yolculuk eden şarkıcılar, şerbet otu, mısır ya da bal dolu fıçılarla yü klenmiş ağ ır at arabaları,
tüccarlar, zanaatkârlar ve fahişeler, hepsi güneye gidiyordu.
Cesurca Lord Jason’ı inceledi. Catelyn onu en son kendi dü ğ ü nü nde gö rmü ştü . Lord Jason
düğün ziyafeti boyun
Catelyn’in amcasıyla şakalaşıp durmuştu. Mallisterlar, Tuyller’in sancak beyiydi ve dü ğ ü n
hediyeleri son derece bonkö rceydi. Adamın eskiden koyu kahverengi olan saçları şimdi
beyazlamıştı ve yü zü zaman içinde çö kü p keskinleşmişti ama yıllar ihtişamından hiçbir şey
gö tü rmemişti. Atını hiçbir şeyden korkmayan bir erkek gibi sü rü yordu. Catelyn bir an
kıskançlık hissetti, kendisi pek çok şeyden korkar olmuştu. Sü variler ö nlerinden geçerken.
Lord Jason zarifçe bir selam verdi ama bu hareket soylu bir lordun yoldaki yabancılara
gö sterdiğ i nezaketten ibaretti. Adamın korkusuz gö zlerinde Catelyn’i tanıdığ ına dair bir ışık
yoktu ve oğlu başını kaldırmaya zahmet bile etmemişti.
“Sizi tanımadı." dedi Sör Rodrik hayretle.
"Yolun kenarında, ıslak ve yorgun, çamur içinde iki yabancı gö rdü . O iki yabancıdan birinin
bağlı bulunduğu lordun kızı olduğu aklına bile gelmez. Bence han gayet güvenli Sör Rodrik.”
U ç Dişli Mızrak’ın bü yü k yol ağ zının kuzeyindeki hana vardıklarında neredeyse gece
olmuştu. Masha Heddle, Catelyn’in hatırladığ ından çok daha şişman ve yaşlıydı şimdi. Hala
tü tü n yaprağ ı çiğ niyordu ama korkutucu gü lü msemesiyle değ il, gelişi gü zel bir bakışla
karşıladı onları. “Merdivenlerin sonunda iki odam var, başka oda yok," dedi tü tü n yaprağ ını
çiğ nemeye ara vermeden. “Çan kulesinin altında, bu yü zden yemekleri kaçırmazsınız ama
bazıları da odaları çok gü rü ltü lü bulur. Yapabileceğ im bir şey yok. Tıka basa doluyuz. Ya bu
odaları ya da yolu seçeceksiniz."
Odaları seçtiler. Daracık merdivenin sonundaki tavan arasına sıkışmış, alçak tavanlı tozlu
iki oda. “Çizmelerinizi aşağ ıda bırakın.” dedi Masha sikkeleri aldıktan sonra. “Çocuk onları
temizleyip getirir. Merdivenlerimin ve odalarımın çamur içinde kalmasını istemem. Çana
dikkat edin. Geç kalanlar yemek yiyemez.” Ne gülümseme vardı, ne de tatlı keklerin kokusu.
Akşam yemeğ ini haber veren çan çaldığ ında çıkan ses sağ ır ediciydi. Catelyn kuru kıyafetler
giydi, pencerenin kenarına oturup pervaza vuran yağ muru seyretti. Penceredeki bulanık
camın ü zen kü çü k baloncuklarla doluydu; dışarıda kalan yü zü toz içindeydi ve yağ mur suyu
çamurlaşıp üzerinden akıyordu. Catelyn, büyük yolların birleştiği ağzı zorlukla görebiliyordu.
Yolların birleştiğ i yer onu duraksattı. Buradan batıya dö nseler kolaylıkla Nehirova’ya
varabilirlerdi. her ihtiyaç duyduğunda, babası ona bilgece tavsiyeler vermişti ve Catelyn şimdi
babasıyla konuşmak, onu gelen fırtınaya karşı uyarmak istiyordu. Eğ er Kışyarı bir savaşa
hazırlanmak zorunda kalırsa. Kral
Toprakları’na çok daha yakın olan Nehirova'nın, batının ü zerine gö lge gibi çö kmü ş Casterly
Kayası'nın gü cü karşısında daha sıkı hazırlıklara ihtiyacı olacaktı. Keşke babası biraz daha
gü çlü olsaydı. Hoster Tully iki yıldır yatalaktı ve Catelyn babasına yeni dertler yü klemek
istemiyordu.
Doğ u yolu daha yabani ve tehlikeliydi. Kayalık tepelerden ve sık ormanlardan geçip Ay
Dağ ları'na varmak, yü ksek geçitleri ve derin uçurumları aşıp Arryn Vadisi ne gitmek ve
vadinin arkasındaki Parmaklara ulaşmak zorundaydılar. Vadinin yukarısında kalan Kartal
Yuvası, gö kyü zü ne kadar uzanan kuleleriyle yü ksek ve zaptedilemezdi. Orada kız kardeşini
ve... Ned'in aradığ ı cevaplardan bazılarını bulabilirdi. Lysa’nın mektubuna yazmayı gö ze
alamadığ ı başka şeyler bildiğ inden emindi. Belki Ned'in. Lannisterlar’ı mahvetmek için
aradığ ı kanıt Lysa’daydı ve eğ er bir savaş çıkacak olursa Arrynlar’a ve onlara yeminle bağ lı
doğudaki lordlara ihtiyaç duyacaklardı.
Bü tü n bunlara rağ men, dağ yolu korkunç tehlikelerle doluydu. gö lgekedileri geçitlerin
arasında sinsice dolaşıyordu. Sık sık toprak kaymaları oluyordu ve dağ larda kaman tanımaz
haydutlar yaşıyordu. Dağ lardan hırsızlık ve cinayet için iniyorlar, onları aramak için Vadi’den
şö valyeler çıktığ ında kar gibi eriyip yok oluyorlardı. Kartal Yuvası’nın gö rdü ğ ü en cesur adam
olan Lord Arryn bile, dağ yolunu kullanmak zorunda kaldığ ında kailesini en iyi muhafızlarıyla
güçlendiriyordu. Catelyn’in tek muhafızı, zırh olarak sadakat kuşanmış yaşlı bir şövalyeydi.
Hayır, diye dü şü ndü . Nehirova ve Kartal Yuvası beklemek zorundaydı. Oğ ullarının ve
gö revinin beklediğ i Kışyarı’na dö nmeliydi. Boğ az’ı gü ven içinde geçtiklerinde kendini Ned'in
sancak beylerinden birine ifşa edebilir ve Kral Yolu'nu gö zlemeleri amacıyla yola sü variler
gönderilmesini emredebilirdi.
Yağ mur yol ağ zının ilerisindeki arazileri gö rmesine engel oluyordu ama Catelyn bü tü n
çevreyi yeterince net olarak gö rebiliyordu hafızasında. Pazar yeri yolların kesiştiğ i noktanın
biraz yukarısındaydı ve oradan yaklaşık bir mil uzaklıkta bir kö y vardı. Kö yü n ortasındaki
septin etrafında elli kadar beyaz kır evi bulunuyordu. Şimdi sayıları artmış olmalıydı çü nkü
yaz uzun
ve
huzurlu geçmişti. Oranın kuzeyinde. U ç Dişli Mızrak’ın Yeşil Çatal'ı boyunca,
bereketli vadiler ve yeşil ormanların arasın, da, bü yü k kasabalardan ve sağ lam karakollardan
geçen Kral Yolu uzanıyordu.
Catelyn oralardaki herkesi tanıyordu: Birbirlerinin ezeli dü şmanı olan ve babasının sü rekli
aralarını yapmak zorunda kaldığ ı Blackwoodlar ve Brackenlar; Harrenhal'un mağ aravari
mahzenlerinde hayaletleriyle birlikte yaşayan, soyunun sonuncusu Leydi Whent; çabucak
parlamasıyla ü nlü , tam yedi karısından uzun yaşamış ve ikiz kalelerini çocuklarla, torunlarla,
torunlarının çocuklarıyla. piçleriyle ve piçlerinin çocuklarıyla dolduran Lord Frey. Bu
insanların hepsi Tullyler’in sancak beyleriydi ve Nehirova'ya hizmet edeceklerine dair kılıç
yemini etmişlerdi. Bir savaş çıkması durumunda bu yeminlerin yeterli olup olmayacağ ını
dü şü ndü Catelyn. Babası yeryü zü ne gelmiş en gü venilir adamdı ve savaş halinde bü tü n sancak
beylerini çağ ıracağ ına biç şü phe yoktu ama onlar gelecek miydi? Darryler, Rygerlar ve
Mootonlar da Nehirova'ya hizmet etmek için yemin etmişlerdi ama Üç Dişli Mızrak'ta Rhaegar
Targaryen'ın yanında savaşmışlardı. Lord Frey ancak çatışına bittikten sonra yardıma
koşmuştu. hangi ordunun sahına katılmak için geldiğ i her zaman bir muamma olarak
kalmıştı. (Zafer kazanılır kazanılmaz Nehirova için geldiğ ine dair teminat vermişti ve babası
ona ö ldü de gelemedi anlamında Merhum Lord Frey adım takmıştı.) İş savaşa varmamalı, diye
düşündü Catelyn endişeyle. Buna izin vermemeliydiler.
Çan sesinin kesildiğ i anda Sö r Rodrik geldi. “Bu akşam kamımız doysun istiyorsak acele
etmeliyiz leydim,” dedi.
"Boğ az ı geçene kadar şö valye ve leydi olmamamız daha iyi." diye karşılık verdi Catelyn.
“Sıradan iki yolcu, mesela bir aile meselesi için yola çıkmış bir baba kız olmamız daha iyi.”
“Sız nasıl isterseniz leydim." dedi Rodrik ve Catelyn gü lmeye başladığ ı anda ne sö ylediğ inin
farkına vardı. “Eski alışkanlıklardan kurtulmak kolay değ il ley... kızım." Ellerini olmayan
sakallarına götürdü ve öfkeyle içini çekti.
Catelyn adamın koluna girdi. “Gidelim sevgili babacığ ını, dedi. “Masha Heddle'ın iyi bir
masa kuracağ ından emin olabilirsiniz ama ona iltifat etmemeye çalışın. Gü lü msemesi
görmeyi gerçekten istemezsiniz."
Bir yanında sıralanmış fıçılar, diğ er tarafında bir şö mine olan ortak salon uzun ve
esintiliydi. Masalara servis yapan genç çocuk, dinde et şişleriyle bir oraya bir buraya
koştururken, Masha ağzında tütün yaprağıyla fıçılardan bardaklara bira dolduruyordu.
Sıralar kalabalıktı. Kasaba halkı ve çiftçiler her tü rden yolcuyla rahatça kaynaşıyordu. Yol
ağ zından gelen yolcuların gü nlü k dostlukları tuhaf ilişkiler çıkarıyordu ortaya. Elleri siyah ve
mor boyacılar, pis kokulu Nehir balıkçılarıyla aynı sırayı paylaşıyordu. Kaslı bir demir işçisi
yaşlı ve bilge bir rahibin yanında sıkışmış halde oturuyordu. Dişli paralı askerlerle yumuşak
huylu tüccarlar iyi dostlarmış gibi sohbet ediyordu.
Catelyn’i rahatsız edecek kadar fazla kılıç vardı salonda. Şö minenin yanında Brackenlar’ın
kızıl aygırlı armasını taşıyan ü ç adam duruyordu. Hemen yanlarında, mavi çelik zırhlar ve
gü mü ş grisi pelerinler giymiş bü yü kçe bir grup vardı. Omuzlarında tanıdık bir arma
taşıyorlardı, Frey Hanedanı’nın kuleleri. Catelyn adamların yü zü nü inceledi ama hepsi
Catelyn’i tanıyamayacak kadar gençti. I çlerinden en bü yü ğ ü . Catelyn kuzeye gittiğ inde en fazla
Bran yaşında olmalıydı.
Sö r Rodrik mutfağ a yakın bir sırada iki boş yer buldu. Masadaki yakışıklı bir genç gü zel
parmaklarıyla ahşap bir arp çalıyordu. “Yedi tanrılar sizi kutsasın iyi insanlar." dedi. O nü nde
hoş bir şarap kadehi duruyordu.
“Sizi de. gü zel şarkıcı." diye cevap verdi Catelyn. Sö r Rodrik, hemen şimdi, dediğ i belli olan
bir ses tonuyla, ekmek, et ve bira istedi. On sekiz yaşlarındaki genç şarkıcı cesaretle onların
izliyordu. Art arda fırlatılan okların hızıyla, bir cevap için dahi duraklamadan nereden
geldiklerini, nereye gittiklerini, ne haberler getirdiklerini sordu. Çocuğ un sorduğ u en gü venli
soruyu cevaplayarak, “İki hafta önce Kral Topraklarından yola çıktık." dedi Catelyn.
“Benim gitmek üzere olduğum yerden geliyorsunuz." dedi Çocuk. Tam da Catelyn’in
düşündüğü gibi, onların anlatacaklarını duymak değil, kendi anlatacaklarının duyulmasını
istiyordu. Bir şarkıcının duymaktan en çok hoşlandığı ses, kendi ağzından çıkan sesti. “Kral Eli
Turnuvası, dolgun keseli zengin lordlar demek. Geçen turnuvadan taşıyabileceğimden çok
daha fazla gümüşle dönmüştüm... ya da dönmüş olacaktım. Eğer bütün gümüşlerimi Kral
Katili nin üzerine yatırmasaydım.”
"Tanrılar kumarbazları sevmez,” dedi Sö r Rodrik sertçe, kuzeydendi ve turnuvalar
konusunda Starklar gibi düşünüyordu.
"Beni sevmediklerine şü phe yok," dedi şarkıcı. "Zalim tanrılarınız ve Çiçek Şö valyesi bir
olup işimi bitirdi."
“Bu sana iyi bir ders olmuştur," dedi Rodrik.
“Oldu gerçekten. Bu sefer sikkelerimi Sör Loras’ın üstüne koyacağını.”
Sö r Rodrik’in eli yerinde yeller esen sakallarına gitti ama daha şarkıcıyı azarlayacak
kelimeler bulamadan servis yapan çocuk seke seke masaya geldi. I çi açık ekmekleri ö nlerine
serdikten sonra, ekmeklerin içini şişlerden çıkardığ ı, ü zerinden sular damlayan kahverengi et
parçalarıyla doldurdu. Diğ er şişte kü çü k soğ anlar, acı biberler ve tombul mantarlar diziliydi.
Hizmetçi çocuk biralarını getirmek için koştuğ unda Sö r Rodrik şehvetle yemeğ ini yemeye
başladı.
“Benim adım Marillion," dedi şarkıcı çocuk, ahşap arpının bir telini çekti. “Beni daha ö nce
bir yerlerde çalarken görmüşsünüzdür mutlaka."
Çocuğ un sö yledikleri Catelyn'i gü lü msetti. Gö çebe şarkıcıların çok azının yolu Kışyarı’na
düşerdi ama çocukluğundan hatırlıyordu böyle şarkıcıları. “Korkarım ki görmedim," dedi.
Şarkıcı çocuk ahşap arpıyla dokunaklı bir akor çaldı. “Çok yazık." dedi. “Bugü ne kadar
duyduğunuz en iyi şarkıcı kim peki?"
“Braavoslu Alia," diye cevapladı Rodrik bir anda.
“ah. ben o yaşlı sopadan çok daha iyiyim." diye karşılık verdi Marillion. “Şarkıma verecek bir
gümüşünüz varsa size seve seve kanıtlayabilirim.”
“Birkaç bakır sikkem var ama senin ulumanı dinlemekten» onları bir kuyuya atmayı
yeğ lerim,” dedi Sö r Rodrik homurdanarak. Rodrik’in mü zikle ilgili ikirlerini herkes bilirdi.
Mü zik çok gü zel bir şeydi fakat sadece kızlar için. Sağ lıklı genç bir adamın elinde kılıç
olmalıydı, bir arp değil.
“Bü yü kbabanızın çok aksı bir tabiatı var,” dedi Marillion Catelyn'e dö nerek. “Ben sesimle
sizi ve gü zelliğ inizi onurlandırmak istemiştim. Doğ rusu, ben krallara ve soylu lordlara şarkı
söylemek için yaratılmışım."
“Ah, bunu gö rebiliyorum," dedi Catelyn. “Lord Tully’nin şarkılara ve şarkıcılara hayranlık
beslediğini duymuştum. Nehirova’da şarkı söylediğinizden emmim."
“Belki de yü z kere sö ylemişimdir," dedi şarkıcı çocuk. “hatta kalelerinde benim için ayrılmış
bir oda vardır. Genç lordla kardeş kadar yakınız."
Catelyn, Edmure bu konuda ne derdi, diye merak ederek gü lü msedi. Bir zamanlar şarkıcı bir
çocuk, hoşlandığ ı kızla yatmıştı ve Edmure o gü nden beri şarkıcılardan nefret ederdi. “Ya
Kışyarı?" diye sordu Catelyn. “hiç kuzeye yolculuk ettiniz mi?"
“Neden edeyim?" dedi Marillion. “Orada sadece buz ve ayı postları var, ü stelik Starklar'ın
anladığ ı tek mü zik tü rü , kurtların uluması." Catelyn, salonun diğ er ucundaki kapının açıldığ ını
duydu.
“hancı," diye seslendi bir hizmetkâ r. “Ahıra gö tü rü lmesi gereken atlarımız var ve efendim
Lord Lannister bir oda ve sıcak banyo emrediyor."
“Tanrılar!" dedi Rodrik, Catelyn onu susturmaya fırsat bulamadan. Parmaklarını adamın
koluna geçirmişti.
Masha Heddle reveranslar yapıyor ve iğ renç dişlerini açığ a çıkaracak şekilde
gülümsüyordu. “Çok özür dilenin lordum, lütfen affedin, tamamen doluyuz, her oda dolu."
Catelyn dö rt kişi olduklarını gö rdü . Gece Nö betçileri’nin siyahlarına kuşanmış yaşlı bir
adam, iki hizmetkâ r ve... o. Kü çü cü k ama atılgan haliyle salonun ortasında duruyordu.
"Adamlarım ahırınızda uyuyabilir ve benim de, açıkça gö rdü ğ ü nü z ü zere, büyük bir odaya
ihtiyacım yok." Alayla sırıttı. “Yani ateş yanıyorsa w samanların üzerinde pireler uçuşmuyorsa
bana yeter.”
Masha Hendell kendinden geçmiş gibiydi. “Sayın lordum, hiçbir şey yok. Biliyorsunuz
turnuva... ah."
Tyrion Lannister kesesinden bir sikke çıkardı, havaya fırlattı ve dü şerken yakaladı, tekrar
fırlattı. Salonun diğer ucunda oturan Catelyn bile altının parıltısını görebilmişti.
Soluk mavi pelerinli bir hürsüvari ayağa fırladı. "Benim odam sizindir lordum," dedi.
Tyrion Lannister altın sikkeyi adama doğ ru Fırlatırken, "I şte ben bö ylesine zeki adam
derim," dedi. Cüce, Masha Heddle’a döndü. "hiç değilse yemek işini halledebilirsin, değil mi?"
"Ne isterseniz lordum, ne arzu ederseniz," dedi hancı. Boğazına takılıp ölsün, diye dü şü ndü
Catelyn. Gözlerinin önüne, nefessiz kalan ve kendi kanında boğulmak üzere olan Bran geldi.
Lannister masalara baktı. “Adamlarıma bu insanlara ne verdiysen onlardan getir. I kişer
porsiyon olsun, uzun yoldan geliyoruz. Kendim için de kızarmış ö rdek, tavuk, hindi, hangisi
varsa... ve en iyisinden bir sürahi şarap. Yoren, benimle yemek yer misin?"
"Yerim lordum." diye yanıtladı kara kardeş.
Marillion zıplayarak ayağ a kalkana kadar cü ce salonun o bö lü mü ne bir kez bile bakmamıştı.
Catelyn, kendi oturduğ u yerle cü cenin olduğ u bö lü m arasındaki kalabalık sıralara şü kretmekle
meşguldü . “Ah, efendim Lord Lannister," diye bağ ırdı Marillion. “Yemek yerken sizi
eğlendirmekten onur duyarım. Lütfen, babanızın Kral Toprakları’ndaki zaferini anlatan şarkıyı
söylememe izin verin."
“Yemeğimi mahvedecek daha kötü bir şey düşünemiyorum, dedi cüce kuru bir sesle. Farklı
renklerdeki gözleriyle şarkıcıya şöyle bir baktıktan sonra kafasını başka yöne çeviriyordu ki...
Catelyn'i gördü. Şaşkın bakışlarla bir an durdu. Catelyn başını diğer tarafa çevirdi ama geç
kalmıştı. Cüce gülümsüyordu. “Leydi Stark, bu ne kadar beklenmedik bir sürpriz.” dedi. “Sizi
Kışyarı'nda göremeyince üzülmüştüm.”
Marillion, Catelyn’e bakakaldı. Şaşkınlığ ı hayal kırıklığ ına dö nü şü rken Catelyn ağ ır ağ ır
ayağ a kalktı. Sö r Rodrik’in sessizce kü fü r ettiğ ini duydu. Keşke şu adam Surda kalsaydı, diye
düşündü. Keşke...
“Leydi... Stark?" dedi Masha Heddle kalın sesiyle.
‘Burada son konakladığ ımda hâ lâ Catelyn Tully idim,” dedi hancıya. Salonda yü kselen
fısıltıları duyuyordu ve bü tü n gö zlerin ü zerinde olduğ unu biliyordu. Bir an salona baktı.
Şö valyelerin ve yeminli kılıççılarının yü zlerini inceledi. Deli gibi çarpan kalbini yavaşlatmaya
çalışıyordu. Riski gö ze alacak mıydı? Dü şü nmek için vakit yoktu. Sadece o an ve kulaklarında
çınlayan kendi sesi vardı artık. “Sen, kö şedeki." diye seslendi o Arya kadar dikkatini çekmeyen
yaşlı adama. "Paltona işlenmiş siyah yarasa Harrenhal arması mı?"
Adam ayağa kalktı. “Evet, leydim," dedi
Ve Leydi Whent, benim sevgili babam Nehirovalı lord Hoster Tully’nin sadık bir dostu mu?"
“Öyle leydim."
Sö r Rodrik yavaşça ayağ a kalktı ve kılıç kınının bağ ını gevşetti. Cü ce şaşkın gö zlerle ve
donuk bir ifadeyle onların izliyordu.
“Kızıl aygır arması Nehirova’da her zaman hoş karşılanmıştır. Babam Jonos Bracken’ı en
eski dostlarından ve en güvenilir sancak beylerinden biri kabul eder."
Silahlı üç adam şüpheyle birbirlerine baktı.
Aralarında biri, “Lordumuz bu güveni onur sayar," dedi tereddütle.
“Babanızın bunca iyi dostu olmasına gıpta ettim ama bü tü n bunların amacının ne olduğ unu
anlayamıyorum Leydi Stark," dedi Tyrion Lannister.
Catelyn adamın sö ylediklerini duymazdan geldi ve mavi gri pelerinler giymiş olan gruba
dö ndü . Meseleyi çö zecek olan asıl grup buydu. Yirmi kişiden fazlalardı. “Sizin armanızı da
tanıyorum,” dedi. “Freyler’in ikiz kaleleri. Soylu lordunuz afiyette mi sörlerim?"
Biri ayağ a kalktı. “Lord Walder gayet iyi leydim. Doksanıncı isim gü nü nde yeni bir eş almayı
planlıyor. Babanızdan, varlığıyla düğününü onurlandırmasını rica etti "
Tyrion Lannister kişner gibi gü ldü ve o anda Catelyn adamı ele geçirdiğ ini biliyordu. “Bu
adam evime konuk olarak geldi ve yedi yaşındaki oğ lumu ö ldü rmek için bir komplo
hazırladı.'" Bü tü n salonun duyabileceğ i kadar yü ksek sesle ve eliyle Tyrion’ı işaret ederek
konuşmuştu. Sö r Rodrik elinde kılıcıyla Catelyn’in yanında durdu. “Kral Robert ve hizmet
ettiğ iniz lordlar adına, bu adamı yakalamanızı ve onu kral adaletini beklemek ü zere Kışyarı’na
götürmeme yardım etmenizi istiyorum."
Catelyn hangisinin daha tatmin edici olduğ una karar veremiyordu: Aynı anda çekilen bir
düzine kılıcın sesi ve Tyrion Lannister’ın gözlerindeki bakış.

SANSA
Sansa Kral Eli Turnuvası'na Rahibe Mordane ve Jeyne Poole ile birlikte, incecik sarı ipekten
perdeleri olan kü çü k bir tahtırevanla gitti. Perdelerin ipeğ i o kadar inceydi ki Sansa rahatlıkla
dışarıyı seyredebiliyordu. Bü tü n dü nya altın rengine boyanmış gibiydi. Şehir surlarının
dışında, nehrin hemen yanında yü z tane bü yü k çadır kurulmuştu ve halktan binlerce kişi
oyunları seyretmek için akın akın geliyordu. Turnuvanın ihtişamı Sansa’yı soluksuz
bırakmıştı; ışıl ışıl zırhlar, gü mü şler ve altınlarla sü slenmiş savaş atları, kalabalıktan yü kselen
tezahürat sesleri, rüzgârda dalgalanan sancaklar ve şövalyeler... en çok da şövalyeler.
Babasının kendileri için ayırttığ ı, soylu lordların ve leydilerin oturduğ u bö lü mü n hemen
yukarısındaki yerlerine oturduklarında. “Şarkılardan daha gü zel.” diye fısıldadı Sansa. O gü n
çok ö zenerek giyinmişti. Saçlarının kestane rengini ortaya çıkaran yeşil bir elbise vardı
üstünde. İnsanların ona baktığını biliyor, gülümsüyordu.
Adlarına yü zlerce şarkı yazılmış şö valyelerin çıkışlarını izlediler. Her gelen bir ö ncekinden
daha ihtişamlıydı. Kral Muhafızları'nın yedi şö valyesi meydana çıktı. Jaime Lannister
haricinde hepsi sü t rengi pullu zırhlar giymişti ve pelerinleri yeni yağ mış kar kadar beyazdı.
Sö r Jaime'nin pelerini de beyazdı ama pelerininin altındaki her şey altındı. Kafasındaki aslan
şekilli miğ fer ve altın rengi kılıcıyla tepeden tırnağ a sarı parlıyordu. Sö r Gregor Clegane, namı
diğ er Yü rü yen Dağ , bir çığ gibi gü rleyerek yanlarında geçti. Sansa, iki yıl ö nce Kışyarı’nda
konuk olan Lord Yohn Royce’u hatırlıyordu. “zırhı bronzdan yapılmış ve binlerce yıllık Onu
kö tü lü klerden koruması için ü zerine sihirli harlerle tılsımlar yazılmış,” diye fısıldadı Jeyne'e.
Rahibe Mordane, gü mü şlerle işlenmiş çivitlerin içindeki kartal miğ ferli Lord Jason Mallister’ı
gö sterdi. U ç Dişli Mızrak ta Rhegar'ın ü ç sancaktarım ö ldü rmü ştü . Kızlar, uçuşan kırınızı
pelerinli, başı tıraş edilmiş savaşçı Rahip Myrli Thoros’u gö rdü klerinde kıkırdamaya
başladılar, ta ki Rahibe, o adamın elindeki alevli kılıçla Pyke duvarlarını delik deşik ettiğ im
söyleyene kadar.
Parmaklardan, Yü ksek Bahçe’den, Dorne dağ larından gelen, henü z adlarına şarkılar
yazılmamış genç şö valyeleri, ü nsü z ı hü rsü varileri, yeni yaverleri, soylu lordların kü çü k
oğ ullarını ve adı az duyulmuş sü lalelere mensup delikanlıları Sansa tanımıyordu. Henü z
isimlerini duyuracak başarılar elde etmemişlerdi ama Sansa Jeyne, bir gü n Yedi Krallık’ta bu
şö valyeler adına da şarkılar sö yleneceğ inden emindi. Sö r Balon Swann. Dorne Hudutları'ndan
Bryce Caron. Babalarınınki gibi bronz tılsımlarla işlenmiş gü mü ş kalkanlarını taşıyan. Bronz
Yohn’un varisi Sö r Andar Royce ve kü çü k kardeşi Sö r Robar. Mavi zırhlarına Redwyneler'in
kırmızı ü zü m salkımı işlenmiş ikiz kardeşler Sö r Horas ve Sö r Hobber, Lord Jason'ın oğ lu
Patrek Mallister, Yaşlı lord Walder Frey’in oğ ulları ve torunları olan, Geçit ‘in altı Frey’i: Sö r
Jared, Sö r Hosteen, Sö r Danwell. Sö r Emmon, Sö r Theo, Sö r Perwyn ve yaşlı lordun piç oğ lu
Martyn Nehir.
Jeyne Poole, gece kadar kara derisinin ü stü ne kızıl tü ylerle sü slenmiş yeşil bir pelerin giyen.
Yaz Adaları'nda sü rgü n edildiğ i sö ylenen Prens Jalabhar Xho’yu gö rdü ğ ü nde çok korktuğ unu
itiraf etmişti ama mor bir yıldırımla kesilmiş siyah kalkanım taşıyan, kırmızı altın rengi saçlı
genç Lord Beric Dondarrion'u gö rdü ğ ü nde, bir an bile dü şü nmeden onunla evleneceğ im
söylemişti.
Kralın genç ve yakışıklı kardeşi Fırtına Burnu'ndan Lord Renly ve Tazı da mızrak
yarışlarının yapılacağ ı meydana girdi. Jory, Alyn ve Harwin. Kışyarı ve kuzey adına
yarışıyorlardı. Jory alanda gö rü ndü ğ ü nde, “Diğ erlerinin yanında dilenci gibi kıldı." dedi
Rahibe Mordane. Sansa bu gö rü şe katılmak zorundaydı. Jory’nin zırhı basit ve dü z, sü ssü z,
mavi gri çelikten yapılmıştı ve ince gri pelerini kirli bir paçavra gibi omuzlarından irkiyordu.
Buna rağ men ilk mızrak turunda Horas Redwyne‘i atından dü şü rmeyi başarmıştı. I kinci turda
Freyler’den birim atsız bıraktı. U çü ncü karşılaşmada, kendisi de zırhı kadar soluk olan Lothor
Brune isimli bir hü rsü variyle dö vü ştü . I ki adam da atlarından dü şmediler ama kral. Lothor
Brune'un duruşunun daha dengeli ve mızrak darbelerinin daha gü çlü olduğ una karar vererek
onu kazanan ilan etti. Alyn ve Harwin daha da az başarı gö sterebildi. Harwin ilk turda. Kral
Muhafızlarından Sö r Meryn karşısında kaybetti ve Alyn. Sö r Balon Swann tarafından kolaylıkla
elendi.
Mızrak mü sabakası sabahtan akşam karanlığ ına kadar devam etti. Mızrak meydanı,
darmadağ ın bir toprak yığ ınına dö nü şene kadar bü yü k savaş atlarının toynaklarıyla ezildi.
Sü varilerin her çarpışmasında Sansa ve Jeyne aynı anda tezahü rat çığ lıkları attı. I nsanlar taraf
oldukları şö valyeler için seslerini yü kseltirken mızraklar parçalara ayrılıyordu. ne zaman bir
adam atından dü şse Jeyne Poole korkak kü çü k bir kız gibi elleriyle gö zlerini kapatıyordu ama
Sansa ondan çok daha dayanıklıydı. Bir leydi turnuvalarda nasıl davranacağ ım bilmeliydi.
Rahibe Mordane bile Sansa'nın duruşuna dikkat etmiş ve başıyla onaylamıştı.
Kral Katili ata kusursuzca biniyordu. Sö r Andar Royce ve Dorne Hudutları lordu Bryce
Caron’ı at gezisindeymiş gibi rahatlıkla devirdi. Ardından, daha ö nceki karşılaşmalarda
kendisinden otuz kırk yaş daha genç şö valyeleri tek darbede indiren Sö r Barristan Selmy’yi
zorlu bir mücadele sonunda yendi.
Sandor Clegane ve iri yarı kardeşi Yü rü yen Dağ lakaplı Sö r Gregor da durdurulamaz
savaşçılar arasındaydı. O nlerine çıkan herkesi birer birer devirdiler. Gü nü n en dehşet verici
anı Sö r Gregor'un ikinci mızrak mü cadelesinde yaşandı. Gregor’un mızrağ ı. Vadi den gelen
genç bir şö valyenin boğ az zırhının altına ö yle şiddetli bir darbeyle girdi ki, genç şö valye o
anda canını kaybetti. Genç şö valyenin cansız bedeni Sansa’nın oturduğ u yerin birkaç metre
ilerisine dü ştü . her biri diğ erinden daha zayıf kalp vuruşlarıyla şö valyenin kanı yere boşaldı,
zırhı yepyeniydi. Çeliğ in ü stü ne gü neş vurdukça, zırhın kollarından ateş akıyormuş gibi
gö rü nü yordu. Pelerini gü zel bir yaz gü nü ndeki gö kyü zü gibi maviydi. Kenarlarına sıra sıra
hilaller işlenmişti. Kan pelerine doğ ru yü rü dü kçe rengi koyulaştı ve hilaller teker teker kızıla
boyandı.
Jeyne Poole O yle şiddetli hıçkırıyordu ki Rahibe Mordane toparlansın diye onu gö tü rmek
zorunda kaldı. Sansa ellerim kucağ ında birleştirmiş halde bü yü lenmiş gibi şö valye bakıyordu.
Daha ö nce ö len bir adam gö rmemişti. Kendisinin de ağ lıyor olması gerekirdi ama gö zyaşları
akmıyordu bir tü rlü Belki bü tü n gö zyaşları leydi ve Bran için ağ larken bitmişti. Jory, Sö r
Rodrik ya da babasına bir şey olsaydı başkaydı tabi O len genç şö valye ona bir şey ifade
etmiyordu. Adını duyar duymaz unuttuğ u. Arryn Vadisi'nden gelen bir yabancıydı. Şimdi adını
bü tü n dü nya unutacaktı. Onun adına hiç şarkı yazılamayacağ ını dü şü ndü Sansa. I şte bu
üzücüydü.
Cansız bedeni alanın dışına taşıdılar. Bir çocuk elinde kü rekle geldi ve yere akan kanın
üzerini toprakla örttü. Mızrak müsabakası kaldığı yerden devanı etti.
Sö r Balon Swann da Gregor karşısında kaybetti ve Lord Renly, Tazı’ya yenildi. Renly atından
ö yle vahşice dü şü rü lmü ştü ki. Ayakları havada, savaş atının sırtından geriye doğ ru uçtu. Başı
yere çarptığ ında herkesin duyabileceğ i kadar yü ksek bir kırılma sesi çıktı. Kalabalık nefesini
tuttu ama hemen ardından miğ ferindeki altın geyik boynuzlarından birinin kırıldığ ı anlaşıldı.
Lord Renly ayağ a kalktığ ında, insanlar kralın genç ve yakışıklı kardeşini çılgınca alkışlıyordu.
Renly kırılan altın boynuzu aldı ve bü yü k bir zarafetle kendisini yenen adama uzattı. Tazı
homurdanarak boynuzu aldı ve seyircilere doğ ru fırlattı. Kalabalık bir parça altın için kavga
etmeye ve yumruklaşmaya başladı ta ki Lord Renly yanlarına gidip onları sakinleştirene dek.
Rahibe Mordane geri dö ndü ğ ü nde yalnızdı. Jeyne Poole’un kendisini iyi hissetmediğ ini ve onu
kaleye götürmek zorunda kaldığını ,miattı ama Sansa, Jeyne’i çoktan unutmuştu.
Daha sonra, damalı bir pelerin giyen dü şü k seviyeli bir şö valye, Beric Dondarrion'ın atını
ö ldü rerek kendini rezil etti ve hü kmen mağ lup sayıldı. Lord Beric eyerini başka bir ata taşıdı
ima çok kısa bir zaman sonra Myrli Thoros tarafında atından dü şü rü lerek elendi. Sö r Aron
Santagar ve Lothor Brune. ü ç kez sonuç alamadan dö vü ştü . Ardından Sö r Aron. Lord Jason
Mallister’a yenildi ve Brune, Yohn Royce'un genç oğlu Robar tarafından elendi.
Sonunda sadece dö rt kişi kaldı; Tazı ve canavar kardeşi Gregor, Kral Katili Jaime Lannister
ve Çiçek Şövalyesi olarak anılan genç adam.
Sö r Loras, Gü ney Muhafızı ve Yü ksek Bahçe Lordu Mace Tyrell’in en kü çü k oğ luydu. On altı
yaşında, sahadaki en genç sü variydi ama sabahki ilk mızrak turlarında Kral Muhafızları’ndan
ü ç şö valyeyi dü şü rmeyi başarmıştı. Sansa daha ö nce bu kadar gü zel birini gö rmemişti.
Kalkanına binlerce farklı çiçek emaylanmıştı ve kar beyazı aygırının ü zerine atılmış
battaniyeye kırmızı beyaz gü ller saplanmıştı. Kazandığ ı her zaferin ardından, battaniyeden
beyaz bir gül çıkarıyor, seyircilerin arasında oturan genç kızlardan birine uzatıyordu.
Loras son dö vü şü nde genç Royce’un karşısına çıktı. Sö r Loras. Royce’un kalkanını ikiye
ayırıp onu eyerinden dü şü rdü ğ ü nde bakır harlerle yazılmış koruma tılsımının çok da
koruyucu olmadığ ı anlaşıldı. Loras alanda zafer turunu atarken Royce inleyerek yerde
oturuyordu. Sonunda alana bir tahtırevan getirdiler ve genç lordu çadırına taşıdılar. Sansa
bunu gö remedi çü nkü gö zlerini Loras’tan alamıyordu. Kar beyazı at gelip tam ö nü nde
durduğunda kalbi yerinden çıkacakmış gibi hissetti.
Loras diğ er genç kızlara beyaz gü ller vermişti ama bu sefer eline aldığ ı gü l kırmızıydı. “Tatlı
leydim,” dedi, “hiçbir zafer gü zelliğ inizin yarısı etmez.” Sansa ü rkekçe gü lü aldı. Delikanlının
gü zelliğ iyle çarpılmıştı. Loras’ın kahverengi lü leli saçları dağ ılmıştı ve gö zleri sıvı altın
gibiydi. Gü lü n tatlı kokusunu içine çekti, Loras meydandan ayrıldıktan sonra bile sıkı sıkı
tutuyordu elindeki gülü.
Sansa sonunda kafasını kaldırdığ ında, tepesine dikilmiş ona bakan bir adamla karşılaştı.
Babası yaşlarında, kısa boylu, keçisakallı, saçları haiften beyazlamış bir adamdı. “Onun
kızlarından bin olmalısın.” dedi. Adamın gri yeşil gö zleri dudaklarındaki gü lü msemeye
rağmen gülmüyordu. “Sen de Tully görünüşü var."
“Ben Sansa Stark," dedi Sansa rahat gö rü nmeye çalışarak. Adam kü rk yakalı ağ ır bir pelerin
giymişti. Pelerinin boynu gü mü ş bir alaykuşu iğ nesiyle kapatılmıştı. Soylu lordların çaba
gerektiremez rahat tavırlarıyla konuşuyordu. “Adınızı bağışlamadınız lordum," dedi Sansa.
Rahibe Mordane hemen lafa girdi. “Tatlı çocuğ um, kendisi Lord Petyr Baelish, kralın kü çü k
konseyinden.”
Annen bir zamanlar benim gü zellik kraliçemdi." dedi adam sessize Nefesi nane kokuyordu.
“Onun saçlarını almışsın ‘ Sansa’nın alnına dü şen bir tutam saçı geri iterken yavaşça yanağ ını
okşadı. Aniden arkasını dönüp uzaklaştı.
Sonunda ay gö kyü zü nde gö rü ndü , seyirciler yoruldu ve kral kalan ü ç mızrak mü sabakasının
ertesi sabah, meydan dö vü şü nden O nce yapılmasına karar verdi. Seyirciler gü nü n mızrak
karşılaşmalarından ve yarın sabahki mü sabakalardan bahsederek evlerinin yolunu tutarken,
kraliyet mensupları ziyafete katılmak ü zere Nehir kıyısına doğ ru hareketlendi. Devasa
bü yü klü kteki altı bizon, yanan ateşlerin ü zerinde saatlerdir çevriliyordu. Aşçı yamakları ağ ır
ağ ır dö nen kızarmış bizonların sü rekli yağ lıyor ve baharatlarla tatlandırıyorlardı. Gö rkemli
çadırların dışına masalar ve sıralar kurulmuştu. Sofralar yeni pişirilmiş ekmeklerle, sebze ve
çileklerle donatılmıştı.
Sansa ve Rahibe Mordane için, kral ve kraliçenin oturduğ u yü ksek platformda son derece
itibarlı yerler ayrılmıştı. Prens Joffrey gelip Sansa'nın sağ ma oturduğ unda Sansa bin boğ azını
sıkıyormuş gibi hissetti. O korkunç olayın olduğ u gü nden ben Joffrey onunla hiç
konuşmamıştı ve Sansa da tek kelime sö ylemeye cesaret edememişti. O nce Leydi'ye olanlar
için Joffrey'den nefret ettiğ ini dü şü nmü ştü ama sonra, asıl nefret edilecek kişilerin kraliçe ve
Arya olduğ una karar vermişti. Joffrey suçsuz sayılırdı. Eğ er Arya olmasaydı, bunların hiçbiri
olmayacaktı.
Joffrey’den bu gece nefret edemezdi. Nefret edilemeyecek kadar yakışıklı gö rü nü yordu. Her
iki yakasına sıra sıra dikilmiş altın aslan başlarıyla sü slü koyu mavi bir takımı giymişti.
Sairlerle ve altınlarla sü slenmiş bir prens tacı takıyordu. Saçları metal kadar parlaktı. Sansa
prensin onunla konuşmayacağ ından, daha da beteri yine nefret dolu sö zler sö yleyip onu
ağlatarak masadan kaçıracağından korkarak Joffrey'ye baktı.
Beklediğ inin tam aksine, Joffrey gü lü msetil ve Sansa’nın elitti dudaklarına gö tü rdü .
Şarkılardaki prensler gibi yakışıklı ve zarifti. “Gü zelliğ iniz Sö r Lonas’ın gö zlerini kamaştırdı
leydim,” dedi.
Sansa sakin ve ağ ırbaşlı gö rü nmeye çalışarak, “Çok ince bir davranışta bulundu,” dedi. Kalbi
yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. “Sö r Loras gerçek bir şö valye, ne dersiniz lordum? Sizce
yarın kazanabilecek mi?"
"Hayır.” dedi Joffrey. “Kö peğ ini onun işini bitirir. O olmazsa dayım Jaime halleder. ve birkaç
yıl içinde mızrak meydanına girecek yaşa geldiğ imde ben hepsini hallederim." Elini kaldırarak
bir sü rahi buzlu şarap getirtti ve Sansa’nın kadehini doldurdu. Sansa tedirginlikle rahibeye
baktı. Joffrey rahibenin kadehini de doldurduğ unda kadın başıyla onayladı, nazikçe teşekkü r
etti ve başka bir şey söylemedi.
Hizmetkâ rlar boşalan kadehleri bü tü n gece boyunca doldurup durdular ama Sansa şarabın
tadına baktığ ını bile hatırlamıyordu. Şaraba ihtiyacı yoktu. Gecenin bü yü sü yle sarhoş
olmuştu. Bu ihtişam başını dö ndü rü yordu. Ve bü tü n hayatı boyunca hayal ettiğ i, şimdi
gerçekleşmesini umut edebileceğ i gü zellikler ayaklarını yerden kesiyordu. Kral çadırının
ö nü ne yerleşmiş şarkıcılar geceyi mü zikle dolduruyordu. Bir jonglö r yanan tabutlarla gö steri
yapıyordu. Kralın soytarısı, yuvarlak yü zlü , aptal Ay Oğ lan uzun tahta bacakların ü stü nde dans
ediyordu. Herkesle ö yle acımasız bir ustalıkla alay ediyordu ki Sansa çocuğ un gerçekten aptal
olmadığ ını dü şü ndü . Rahibe Mordane bile Ay Oğ lan karşısında kendisini tutamamıştı. Soytarı,
Yüce Rahip hakkındaki kısa şarkıyı söylediğinde öyle çok güldü ki şarabı elbisesine döküldü.
Ve Joffrey bu gece çok nazikti. Bü tü n gece konuşup Sansa’yı gü ldü rdü , ona iltifatlar edip
konseyle ilgili dedikoduları anlattı. Ay Oğ lan'ın şakalarını açıkladı. Sansa kendisini gecenin
büyüsüne kaptırdı. Bütün kuralları ve sol yanında oturan rahibeyi unuttu.
Bü tü n gece boyunca masaya yemekler gelip gitti; arpalı geyik eti çorbası, ü zerine kırılmış
fındık serpilmiş kuru ü zü mlü ıspanak salatası, sarımsak ve balla pişirilmiş salyangoz. Sansa
daha ö nce salyangoz yememişti. Joffrey salyangozu kabuğ undan nasıl çıkaracağ ını ö ğ retti ve
ilk lokmayı kendi elleriyle yedirdi. Daha sonra Nehirden taze taze tutulup kilde pişirilmiş
alabalıklar servis edildi. Prens sen kabuğ u kırıp içindeki beyaz balıketini yemesine yardım
etti. Sonunda kızarmış bizon etleri masaya getirildi. Joffrey enen kraliçelere layık bir dilim
kesip Sansa ya servis yaptı. Joffrey’nin hareketlerinden sağ kolunun hâ lâ sorunlu olduğ u
anlaşılıyordu ama hiç şikâyet etmiyordu.
En son tatlı ekmekler, gü vercin unlan, tarçınla lezzetlendirilmiş elma tatlıları ve şekerle
kaplanmış limonlu kekler sunuldu. Sansa o kadar fazla doymuştu ki. Çok sevmesine rağ men
küçük bir dilim limonlu keki zar zor yiyebildi. I kinci dilimi yiyebilir miyim diye dü şü ndü ğ ü
sırada kral bağırmaya başladı.
Kral Robert gelen her yemeğ in ardından daha fazla gü rü ltü yapar olmuştu. Zaman zaman,
çatal bıçak seslerinin, insan gü rü ltü lerinin ve şarkıların arasından kralın kahkahalarını ya da
yü ksek sesle sağ a sola emirler verdiğ ini duyabiliyordu Sansa ama uzakta oturduğ u için kralın
söylediklerini um olarak anlayamıyordu.
Şimdiyse herkes kralı duyabiliyordu, “hayır," diye gü rledi diğ er bü tü n sesleri bastırarak.
Kralı ayakta, kıpkırmızı ve ö ke içinde gö rmek Sansa’yı şaşırtmıştı. Kralın elinde bir şarap
kadehi vardı ve kö r kü tü k sarhoştu. “Sen bana ne yapıp yapamayacağ ımı sö yleyemezsin
kadın!” diye bağ ırdı Kraliçe Cersei’ye. “Burada kral benim, anlıyor musun? Buralara ben
hükmediyorum. Yarın dövüşeceğim diyorsam, dövüşürüm!"
Herkes olanları izliyordu. Sansa, Sö r Barristan'ı. kralın kardeşi Renly’yi ve gü ndü z yanağ ını
okşayıp tuhaf tuhaf konuşan kısa boylu adamı gö rdü ama hiçbiri krala mü dahale etmiyordu.
Kraliçenin yü zü maske gibiydi. Bü tü n kanı ö yle bir çekilmişti ki gö renler onu kardan yapılmış
bir heykel sanabilirdi. Ayağ a kalktı, elbisesinin eteklerini topladı ve fırtına gibi masadan
ayrıldı. Hizmetkârları peşinden koşturdu.
Jaime Lannister bir elini kralın omzuna koydu, kral adamı sertçe itti. Lannister dengesini
kaybedip yere dü ştü . Kral bir kahkaha patlattı. “Soylu şö valye, seni hâ lâ yere serebilirim. Bunu
sakın unutma Kral Katili." Şarap kadehini tutan eliyle gö ğ sü ne vurdu. Şarap saten tuniğ inin
özerine döküldü. “Bana savaş baltamı verin ve görün, kimse benim karşımda duramaz!”
Jaime Lannister ayağa kalktı ve. “Söylediğiniz gibi Majesteleri." dedi. Sesi sertti.
Lord Renly gü lü mseyerek ö ne çıktı ve, "Şarabını ü stü ne dö ktü n Robert, sana yeni bir kadeh
getireyim, dedi.
Joffrey elini Sansa'nın koluna koyduğ unda Sansa prense dö ndü . “I yice geç oldu." dedi prens.
Yü zü nde tuhaf bir ifade vardı. Sansa’yı gö rmü yor gibiydi. “Kaleye dö nü şte birinin eşlik
etmesini ister misiniz?"
“Hayır," diye başladı Sansa. Rahibe Mordane’e baktı ve kadının kafası ö nü ne dü şmü ş halde
sızdığ ını gö rdü . haif haif horluyordu hatta. “Yani... evet, teşekkü r ederim, bü yü k nezaket
göstermiş olursunuz. Çok yoruldum ve kaleye giden yol çok karanlık. Çok mutlu olurum."
Joffrey seslendi, " Köpek!”
Sandor Clegane karanlığ ın içinden çıkıp bir anda yanlarında belirdi. Zırhını çıkarmış,
gö ğ sü ne deriden bir kö pek kafası dikilmiş kırmızı yü n bir tunik giymişti. Meşalelerin alevi
yanmış yüzünü kızıla boyuyordu. “Buyurun Majesteleri," dedi.
“Nişanlımı kaleye gö tü r, gü venliğ ini sağ la," diye emretti prens kaba bir şekilde. I yi geceler
bile demeden Sansa’yı Tazı’yla bırakıp gitti.
Sansa. Tazı'nın onu izlediğ ini hissediyordu. “Yoksa seni kaleye Joff 'un gö tü receğ ini mi
dü şü nmü ştü n?" diyerek gü ldü . Kahkahası bağ lanmış azgın kö peklerin havlamalarına
benziyordu. “Boşuna heveslenmişsin." Sansa’yı çekti. “Acele et, uykusu gelen bir sen değ ilsin.
Çok fazla içtim ve yarın öz kardeşimi öldürmek zorunda kalabilirim." Bir kahkaha daha attı.
Birdenbire paniğ e kapılan Sansa, Rahibe Mordane’in omzuna vurdu ama kadın uyanacağ ına
daha yü ksek sesle horlamaya başladı. Kral Robert masadan ayrılmıştı ve sıralar boşalmaya
başlamıştı. Sansa'nın güzel rüyası ziyafetle birlikte sona ermişti.
Tazı eline bir meşale alarak yolu aydınlattı. Sansa hemen yanında yü rü yordu. Yol engebeli
ve taşlıydı. Meşalenin titrek alevinde şekil değ iştirip hareket ediyormuş gibi gö rü nü yordu.
Sansa gö zlerini yere indirmişti, sadece adımlarına bakıyordu. O nlerine sancaklar dikilmiş ve
zırhlar asılmış çadırların yanından geçtiler. Sessizlik, attıkları her adımda daha da
ağ ırlaşıyordu. Sansa. Tazının yü zü ne bakamıyordu, adam onu çok korkutuyordu ama o
nezaket kurallarını ö ğ renerek bü yü mü ştü . Gerçek bir leydinin adamın yü zü ndeki yanıktan
rahatsız olmaması gerekirdi. "Bugü n cesurca mü cadele ettiniz Sö r Sandor." dedi kendini
zorlayarak
Tazı homurdandı. “O Erlerini ve içi boş komplimanları kendine sakla kü çü k kız. Ben şö valye
değilim. Şövalye olan ağabeyim. Bugün onu da izledin mi?"
“Evet." dedi Sansa titreyerek. “Ağabeyiniz..."
“Cesur muydu?"
Sansa’yla alay ettiğ i anlaşılıyordu. “Kimse ona karşı kovamadı." demeyi başardı Sansa.
Söylediği yalan değildi.
Sandor Clegane karanlık boş yolun ortasında aniden durdu Sansa'nın da durmaktan başka
çaresi yoktu. "Rahibeler iyi eğ itmiş. Şu Yaz Adalarındaki kü çü k kuşlardan birisin, ö yle değ il
mi? Kendisine ezberletilen küçük güzel cümleleri tekrar ederek konuşan kuşlardan biri.”
“Bu tavrınız hiç hoş değ il," Sansa kalbinin yerinden çıkacakmış gibi attığ ını hissediyordu.
“Beni korkutuyorsunuz Şimdi gitmek istiyorum."

Kimse ona karşı koyamaz." dedi testere gibi bir sesle. "Bu doğ ru. Kimse Gregor'un
karşısında duramaz. Bugü nkü çocuk, ikinci mızrak turundaki, bak o çok iyi işti. Olanları
gö rdü n, değ il mi? Aptal oğ lan. Bu turnuvada yeri yoktu. Parasız, yaversiz. O zırhı giymesine
yardım edecek kimsesi yoktu. Boyun zırhı doğ ru dü rü st bağ lanmamıştı. Gregor bunu fark
etmedi mi zannediyorsun? Sör Gregor Clegane’in mızrağ ının çocuğ un boynuna tamamen şans
esen girdiğ im mi dü şü nü yorsun? Kü çü k, sevimli, konuşkan kız, sen buna inanıyor musun? Bir
kuş kadar aptalsın gerçekten. Gregor'un mızrağ ı Gregor nereye istiyorsa oraya gider. Bana
bak. Bana bak!" Sandor Clegane eliyle Sansa'nın çenesini tuttu ve onu yü zü ne bakmaya
zorladı. Meşaleyi iyice suratına yaklaştırdı. “I şte sana gü zellik. I yice bak. Bakmak istediğ ini
sen de biliyorsun. Kral Yolu'ndan gelirken bana nasıl baktığ ım ve ben sana bakınca kafanı
nasıl başka yere Çevirdiğini görmedim mi sanıyorsun? Şimdi iyice bak."
Eli demir bir kapan gibi Sansa'nın çenesini sıkıştırıyordu. O ke dolu sarhoş gö zleri kızın
gözlerinden ayrılmıyordu. Sansa bakmak zorundaydı.
Yü zü nü n sağ tarafı zayıftı, yanak hataları keskin, kalın kaşın altındaki gö z griydi. Burnu
geniş ve kancalıydı. Seyrelmiş saçları simsiyahtı. Kafasının sağ tarafındaki saçları iyice
uzatmış ve diğer tarafa doğru taramıştı çünkü bu suratın diğer tarafında saç yoktu.
Yü zü nü n sol yanım tam bir harabeydi. Kulağ ı yanmış ve yerinde bir boşluk kalmıştı. Gö zü
hala duruyordu ama etrafı buruş buruş derilerden oluşmuş bir yara yığ ınıydı. Kayış kadar sert
siyah et parçalan derin yarıklarla, hareket ettikçe açılıp kapanan kırmızı ve ıslak çatlaklarla
doluydu. Çenesinden bir parça deri tamamen kopup gitmişti ve açıkta kalan komik
seçilebiliyordu.
Sansa ağ lamaya başlayınca adam onu serbest bıraktı. Meşaleyi toprakta sö ndü rdü . "Bunun
için sö yleyecek gü zel bir şeyler ezberlemedin mi kü çü k kız? Rahiben bunun için bir iki
kompliman ö ğ retmedi mi sana?" Sorularına bir cevap alamayınca devanı etti. “Çoğ u bir savaş
sırasında oldu zannediyor. Bir mü cadelede. bir yangında ya da bir dü şmanın meşalesiyle. Bir
aptal, ejderha nefesiyle olup olmadığ ını bile sordu." Bu sefer daha yumuşak ama acı dolu bir
kahkaha attı. “Sana nasıl olduğ unu anlatacağ ım kü çü k kız." dedi. Sansa'ya doğ ru eğ ildi.
Nefesindeki şarap kokusu hissediliyordu. “Senden daha kü çü ktü m, altı ya da yedi yaşlarında.
Bir ahşap ustası babamın himayesindeki bir kö yde dü kkâ n açtı ve minnettarlığ ım gö stermek
için bize tahta oyuncaklar gö nderdi. Bana ne getirildiğ ini hatırlamıyorum ama benim
istediğ im oyuncak Gregor'a gö nderilendi, ahşap bir şö valye. Parlak renklere boyanmış, her
eklemi hareketli. Eklemlerine ipler bağ lanmıştı bö ylece savaştırabiliyordun onu. Gregor
benden beş yaş bü yü k. Oyuncağ ın onun için hiçbir anlamı yoktu. O çoktan gerçek silahlarla
oynamaya başlamıştı. Uzundu ve bir ayı kadar gü çlü ydü . Ben de ahşap şö valyeyi aldım ama
oynamaya korkuyordum, korkmakta haklıydım çü nkü Gregor hem yakaladı Odada bir soba
vardı. Gregor hiçbir şey sö ylemeden beni bir kolunun alıma sıkıştırıp yü zü mü sobadaki
kö zlerin içine daldırdı. Çığ lıklarımı hiç umursamadan ö ylece kö zlerin arasına gö mdü yü zü mü .
Şimdi ne kadar gü çlü olduğ unu gö rü yorsun, o zaman bile ü ç iri adam beni onun elinden zorla
çekip alabildi. Rahipler yedi cehennem hakkında vaaz verip duruyor. Onlar ne biliyor olabilir
ki? Cehennemi ancak oraya gitmiş biri bilebilir. Babam herkese yatağımın alev aldığını söyledi
ve ü stadımız yü zü m için merhem verdi. Merhem! Gregor da merhemlerini aldı. Dö rt yıl sonra
onu yedi kutsal yağ ile yağladılar, o şövalye yemini etti ve Rhegar Targaryen omzuna dokunup.
‘Ayağa kalkın Sör Gregor.’ dedi."
Pü rü zlü sesi haileyip duyulmaz oldu. Sansa’nın gö zlerinden saklanmış, gece karanlığ ını
ü stü ne çekmiş dev bir şekil, yere çö kmü ş halde ö ylece duruyordu. Sansa adamın dü zensiz
nefes alışını duyabiliyordu, üzgündü ve korkusu kaybolmuştu.
Sessizlik uzadıkça uzadı ve Sansa tekrar korkmaya başladı ama kendisi için değ il, adam için
korkuyordu. “O gerçek bir şövalye değilmiş," diye fısıldadı.
Tazı kafasını geri atıp gü ldü . Sansa ondan uzaklaşmaya çalıştı ama adam kolunu tuttu.
“hayır." dedi kükrer gibi. “Hayır, küçük kuş. O gerçek bir şövalye değil."
Şehir içine giden yol boyunca Sandor Clegane tek kelime konuşmadı. Atlı arabaların olduğ u
yere geldiklerinde, sü rü cü ye Kızıl Kale'ye gideceklerim sö yledi ve Sansa'nın ardından içeri
girdi. Sessizlik içinde meşalelerle aydınlatılmış yollan geçerek Kral Kapısı’ndan girdiler.
Sandor kalenin yan kapılarından birini açıp onu kaleye soktu. Yanık yü zü seğ iriyordu ve
gö zleri dü şü nceliydi. Kule merdivenlerini çıkarken Sansa'nın bir basamak ardından geliyordu.
Sansa’yı odasının bulunduğu koridora kadar götürdü.
“Teşekkürler lordum." dedi Sansa ürkekçe.
Tazı onu kolundan yakaladı ve iyice ü stü ne eğ ildi. “Sana bu gece anlattıklarım," diye başladı
cü mlesine. Sesi her zamankinden daha korkutucuydu. "Eğ er sana sö ylediklerimin bir
kelimesini bile Joffrey'ye anlatırsan... ya da babana, kız kardeşine... herhangi birine...”
“Anlatmam, yemin ediyorum." diye fısıldadı Sansa.
Ama yeterli değ ildi. “Eğ er herhangi birine anlatacak olursan," cü mlesini tamamladı, “seni
öldürürüm."

EDDARD
“Son duasını ben yaptım." dedi Sö r Barristan Selmy arabanın arkasındaki cansız bedene
bakarak. “Burada kimsesi yokmuş. Vadi’de annesi olduğunu söylediler.’'
Soluk şafak aydınlığ ında uyuyor gibi gö rü nü yordu genç şö valye. Yakışıklı bir delikanlı
değ ildi ama ö lü m sert yü z hatlarını yumuşatmıştı. Sessiz rahibeler ona en gü zel kıyafetlerini
giydirmişti. Boğ azındaki mızrak deliğ ini kapatması için uzun boyunlu kadife bir tunik. Eddard
Stark delikanlıya baktı ve kendisi yü zü nden ö lü p ö lmediğ ini merak etti. Henü z Ned onunla
konuşmaya fırsat bulamadan, bir Lannister sancak beyi boğ azını delmişti. Bu bir tesadü f
olabilir miydi? Bunu asla öğrenemeyeceğini düşündü.
“Hugh’i dö rt yıl boyunca Lord Arryn'ın yaverliğ ini yapmıştı." diye devam etti Selmy. “Kral
kuzeye yola çıkmadan ö nce. Jon’un anısına çocuğ u şö valye ilan etmişti. Delikanlı çok
hevesliydi ama korkarım ki hazır değildi."
“Şövalyelik için mi?"
“O lü m için." Delikanlının kana bulanmış hilalli mavi peleriniyle ü zerini ö rttü Ned. Annesi
oğ lunun neden ö ldü ğ ü nü sorduğ unda, Kral Eli Turnuvası'nda Lord Eddard Stark için
dö vü şü rken ö ldü ğ ü nü sö yleyeceklerdi. Bu dü şü nce Ned’e acı veriyordu. “Bu çok anlamsız.
Savaş bir oyuna dö nü ştü rü lmemeli." Ned arabanın yanında duran, gö zleri hariç her tarafını
kapatan grilere bü rü nmü ş kadına dö ndü . Sessiz rahibeler delikanlıya dein için hazırlamıştı.
O lü nü n yü zü ne bakmak şanssızlık getirirdi. "zırhını Vadiye yollayın. Anneciğ i onu saklamak
isteyecektir."
“Zırh epey gü mü ş eder," dedi Sö r Barristan. “Çocuk bu turnuva için ö zel olarak yaptırmış.
Sade ama iyi bir işçilik. Demir ustasına olan borcunu ödeyebildi mi bilmiyorum."
“Dü n ö dedi lordum, ederinden çok daha fazlasını ö dedi,” dedi Ned. Sessiz rahibeye dö ndü .
“zırhı annesine gönderin, demir ustasıyla ben ilgilenirim." Rahibe başını indirdi.
Daha sonra Sö r Barristan’la birlikte kralın çadırına doğ ru yü rü dü ler. Kamp alanı
canlanmaya başlamıştı. Ateş çukurlarında kızartılan sosislerin baharatlı ve sarımsaklı kokusu
havaya yayılıyordu. Genç yaverler aldıkları emirleri yerme getirmek için koşuştururken,
efendileri esneyip gerinerek gü ne başlamaya çalışıyordu. Koltuk altına ö rdek sıkıştırmış olan
bir hizmetkâ r onların gö rdü ğ ü nde dizlerinin ü zerine çö ktü . “Lordlarım," dedi Kolunun
altındaki ö rdek kanatlarını çırparak kaçmaya çalışıyordu. Çadırların dışına asılmış kalkanlar
sahiplerinin kim olduklarını bağırıyor gibiydi: Denizgözcüsü nün gümüş kanalı. Bryce Caron’ın
bü lbü lü , Redwyneler’in salkım ü zü mü , benekli domuz, kızıl O kü z, yanan ağ aç, beyaz koç, ü ç
sarmal, tek boynuzlu mor at, dans eden kız, kara engerek, ikiz kuleler, boynuzlu baykuş ve tabı
ki Kral Muhafızlarının gösterişli beyaz arması.
Sö r Meryn’in kalkanının ö nü nden geçerken. “Kral bugü nkü meydan dö vü şü ne katılmak
istiyor." dedi Sö r Barristan. Ned kalkana baktı. Loras Tyrell, Meryn'i attan dü şü rdü ğ ü sırada
mızrağıyla derin bir yarık bırakmıştı ahşabın üstünde.
“Evet," dedi Ned huzursuzca. Jory gece onu uyandırmış ve haberleri vermişti. Sonrasında iyi
uyuyamamışına şaşmamak gerekirdi.
Sö r Barristan rahatsız gö rü nü yordu. “Gecelerin gü zelliğ i şafakla biter ve şaraptan doğ an
çocuklar gün ışığında terk edilir, derler."
“O yle derler," diye onayladı Ned. “Ama Robert bunu yapmaz." Diğ er adamlar sarhoş
cesaretiyle ağ ızlarından çıkan şevleri tekrar dü şü nebilirdi ama Robert Baratheon sö ylediğ i
her şeyi kelimesi kelimesine hatırlar ve geri adım atmazdı.
Kralın çadırı nehrin hemen kıyısındaydı. Sabah sisinin içinde boğ ulmuştu. Altın rengi
ipekten yapılmış çadır bü tü n kamptaki en bü yü k ve en gö rkemli yapıydı. Girişin hemen
dışında Robert m savaş baltası duruyordu. Baratheon Hanedanı’nın taçlı erkek geyiğ iyle
süslenmiş devasa çelik kalkan hemen yanındaydı.
Ned, Robert’ı şarap sarhoşluğ undan uyanamamış halde hâ lâ yatarken bulmayı ummuştu
ama şans ondan yana değ ildi. Robert dindeki parlak bira kupasıyla, zırhını bağ lamaya çalışan
iki genç yavere kü fü r edip duruyordu. Yaver çocuklardan biri, “Majesteleri, bu zırh kü çü k
yapılmış size olmuyor," dedi neredeyse ağ layarak. Robert’ın kalın boğ azına bağ lamaya
çalıştığı boyun zırhı elinden düştü ve yerde yuvarlandı.
“Yedi cehennemi" diye kü fretti Robert. “Bu işi de kendim yapmak zorunda mıyım? I kinizin
de ü stü ne edeyim ben. Orada ö ylece durup zırlama Lancel. Al şunu yerden!" Delikanlı fırlayıp
boyun zırhını alırken, Robert gelen konuklarını gö rdü . “Şu sersemlere bak Ned. Bu iki yaveri
bana karım buldu. I kisi de işe yaramazdan da beter. Bir zırhı doğ ru dü rü st giydirmeyi bile
beceremiyorlar. Bir de yaver olacaklar. Bunlar olsa olsa ipek giyinmiş domuz."
Ned'in çocukların neden iş yapamaz olduklarını anlaması için sadece bakması yeterliydi.
“Çocukların bir suçu yok," dedi krala. “zırhına sığamayacak kadar şişmansın Robert."
Robert Baratheon birasından uzun ve bü yü k bir yudum aldı, boş kupayı gecelik kü rkü nü n
ü zerine fırlattı, ağ zını elini tersiyle sildi ve, "Şişman? Şişman ö yle mi? Sen kralınla bö yle mi
konuşuyorsun?” diye sordu. Ardından bir kahkaha koyverdi. “ah, lanet olası Ned. Her zaman
haklı olmak zorunda mısın?”
Kral kendilerine dö nene kadar gergin bir şekilde gü lü msü yordu yaverler. “Siz, evet siz
ikiniz. El'i duydunuz. Kral bu zırha giremeyecek kadar şişman. Gidip Sö r Aron Santagar’ı
bulun. Zırh için gö ğ ü s genişletici bir parçaya ihtiyacım olduğ unu sö yleyin. Hadi! Ne
bekliyorsunuz?"
Çocuklar aceleyle çadırdan çıkmaya çalışırken çarpıştı. Robert onlar gidene kadar
ciddiyetini korumayı başardı ama yalnız kaldıklarında kahkahalarla sarsılıyordu.
Sö r Barristan Selmy de kralla birlikte gü lü yordu. Hatta Eddard Stark bile haifçe
gülümsemişti. Buna rağmen, kasvetli düşünceler içini oymaya devam ediyordu. Genç yaverleri
incelemekten kendini alamamıştı. Yakışıklı, zarif ve iyi yetiştirilmiş delikanlılardı. Altın renkli
bukleleri olan çocuk ancak Sansa’nın yaşındaydı. Diğ eri on beş civarında olmalıydı. Kum rengi
saçları vardı ve kraliçenin koyu yeşil gözlerine sahipti.
“Ah, keşke Santagar’ın yü zü nü gö rebilseydim. Umarını çocukları başka bir yere gö ndermek
zorunda kalır da o iki aptal bütün gün koşturur."
“Şu delikanlılar." dedi Ned. “Lannisterlar mı?"
Robert gö zlerinde biriken yaşları silerken başıyla onayladı. “Kuzenler. Lord Tywin’in erkek
kardeşinin çocukları. O lü kardeşlerinden birinin. Belki de sağ olanlarından bilinindir,
bilemiyorum. Hatırlamıyorum. Karımın oldukça kalabalık bir sülalesi var."
Ve oldukça hırslı bir sülale, diye dü şü ndü Ned. I ki yaver çocukla bir alıp veremediğ i yoktu
ama kralın gece ve gü ndü z kraliçenin akrabalarıyla kuşatılmış olması onu rahatsız ediyordu.
Lannisterlar'ın mevki ve itibara dü şkü nlü kleri sınır tanımıyordu. “Dü n gece kraliçeyle aranda
tatsız konuşmalar geçtiğim duydum."
Robert’ın bü tü n neşesi bir anda kaçtı. “Kadın beni meydan dö vü şü ne katılmaktan men
etmeye kalktı. Şu anda kalede somurtmakla meşgul. Kız kardeşin beni asla bu şekilde
utandırmazdı.”
“Sen Lyanna’yı benim tanıdığ ım gibi tanımıyordun. Sen onun gü zelliğ ini gö rdü n sadece ama
gü zelliğ inin altındaki sen çelikle hiç karşılaşmadın. Sana o dö vü şte hiç ışın olmadığ ını
söylerdi."
“Sen de mi?" diye kü kredi kral. “Sen huysuz bir adamsın Stark. Kuzeyde fazla kaldın, kanın
donmuş senin. Benimki hâlâ akıyor.” Söylediklerini kanıtlamak istermiş gibi göğsüne vurdu.
“Sen kralsın." diye hatırlattı Ned.
“O Demir Taht'ta oturmam gerektiğinde oturuyorum işte. Sırf orada oturuyorum diye diğer
adamların arzuladığı şevleri isteyemez miyim? Ara sıra biraz şarap, yatakta kıvranan bir
kadın, bacaklarımın arasında atımı hissetmek? Yedi cehennem Ned! Birilerine vurmak
istiyorum."
Sö r Barristan lafa karıştı, “Majesteleri, bir kralın meydan dö vü şü nde yarışması gö rü lmü ş
şey değil. Diğer yarışmacılara büyük haksızlık olur. Size saldırmayı kim göze alabilir ki?"
Robert bu sefer geri adım atacakmış gibi gö rü nü yordu. “Neden? Hepsi gö ze alabilir. Tabi
güçleri yeterse. Ve son dövüşe kadar gelen..."
"...sen olursun." diye kralın cümlesini tamamladı Ned. Selmy’nin lafı doğru yere getirdiğini
anlamıştı. Meydan dövüşünün tehlikeleri Robert için tatlı bir heyecandı ama az Önce
duydukları gururuna dokunmuştu. “Sör Barristan haklı. Yedi Krallık'ta sana zarar vermeyi
göze alabilecek tek bir adam bile yoktur."
Kral ayağ a kalktı, yü zü kıpkırmızı olmuştu. “Siz bana bu beş para etmez korkakların
kazanmama izin vereceğini mi söylüyorsunuz?"
“Böyle olacağı muhakkak,” dedi Ned ve Sör Barristan sessizce başını sallayarak onayladı.
Robert bir an için ö yle ö kelenmişti ki konuşamadı. Çadırın diğ er ucuna yü rü dü , dö ndü ,
tekrar yü rü dü , yanlarına geldi. Gö zleri ö ke doluydu. Zırhın gö ğ ü s plakasını yerden aldı ve Sö r
Barristan'a attı. “Dışarı çık," dedi soğuk bir sesle. “Seni öldürmeden hemen dışarı çık."
Sö r Barristan çadırdan hemen çıktı. Kralın sesini duyduğ unda Ned de onun arkasından
gitmek üzereydi. “Sen kal, Ned."
Ned geri dö ndü . Robert tekrar bira kupasını aldı, kö şedeki bira fıçısından doldurup Ned e
uzattı. “İç,” dedi kabaca.
“İstemiyorum..."
“İç. Kralın emrediyor."
Ned kupayı alarak içti. Siyah, koyu ve göz yaşartacak kadar sert bir biraydı.
Robert oturdu. “Lanet olsun Ned Stark. Sen ve Jon Arryn, ikinizi de çok sevdim. Bana neler
ettiniz böyle? Kral sen olmalıydın. Ya da Jon."
“Sizin daha iyi gerekçeleriniz vardı Majesteleri."
“Sana içmeni sö yledim, tartışmanı değ il. Beni sen kral yaptın. en azından kralı dinleyecek
kadar nezaket gö ster. Bana bir bak Ned. Kral olmanın bana yaptıklarına bir bak. Tanrılar!
Zırhına giremeyecek kadar şişmanlamış bir kral. Ben bu hale nasıl geldim?"
“Robert..."
“I ç ve sessiz kal, kral konuşuyor. Bu lanet olası tahtı kazanırken hiç olmadığ ım kadar
canlıydım ben ve şimdi o tahtta otururken hiç olmadığ ım kadar ö lü yü m. ve Cersei... Onun için
Jon Arryn a teşekkü r etmeliyim. Lyanna benden alındıktan sonra evlenmeye hiç niyetim yoktu
benim ama Jon kraliyetin bir veliahta ihtiyacı olduğ unu sö yledi. Cersei Lannister iyi bir seçim
olur dedi. Viserys Targaryen bir gü n babasının tahtını almaya kalkışırsa, bu evlilik Lord
Tywin'i bana bağ layacaktı." Kral kafasını salladı. “O yaşlı adamı seviyordum, yemin ederim ki
seviyordum ama şimdi dü şü nü nce, o Ay Oğ lan’dan bile bü yü k bir aptaldı. Cersei'ye baktığ ında
gü zel bir kadın gö rü rsü n ama gerçekte buz gibidir. Bacaklarının arasını açmak o kadar zordur
ki. Casterly Kayası’nın bü tü n altınlarını orasında saklıyor sanırsın. Eğ er içemeyeceksen birayı
bana ver de ziyan olmasın." Kupayı Ned'in elinden aldı, bü tü n birayı bir dikişte içti ve geğ irdi.
“Kızın için ü zgü nü m Ned. Kurt için yani. Benim oğ lum yalan sö ylü yordu biliyorum. Ruhum
üzerine bahse girerim ki yalan söylüyordu. Benim oğlum... Çocuklarını seviyorsun değil mi?”
“Bütün kalbimle,” dedi Ned.
“Sana bir sır vereyim. Tahttan vazgeçmeyi dü şü ndü m defalarca. Yanıma savaş baltamı ve
atımı alıp O zgü r şehirlere giden gemilerden birine binmeyi hayal ettim. Bir şö valye gibi
savaşmayı, kadınlarla dü şü p kalkmayı. Ben bunlar için yaratılmışım. Beni durduran nedir
biliyor musun? Tahtta oturan Joffrey ve hemen yanında durup kulağ ına ne yapacağ ını
fısıldayan Cersei’nin gö zlerimin ö nü ne gelişi. Benim oğ lum. Bu çocuk nasıl benim oğ lum
olabilir Ned?"
“O daha kü çü k bir çocuk,” dedi Ned kendini zorlayarak. Prens Joffrey’den hoşlandığ ı
sö ylenemezdi ama Robert'ın sesindeki acıyı duyuyordu. “Sen onun yaşındayken nasıl asiydin
hatırlasana.”
“Benim oğ lum asi olsa bu kadar dü şü nmezdim. Sen onu hiç tanımıyorsun. ah, belki de
haklısın. Jon benden umudunu kesiyordu zaman zaman ama ben yine de iyi bir kral oldum."
Robert sessizce dinleyen Ned’e baktı. “Şimdi konuşabilir ve benimle aynı ikirde olduğ unu
söyleyebilirsin."
"Majesteleri,” diye dikkatlice konuşmaya başladı Ned.
Robert, Ned'in sırtına vurdu. “Benim Aerys'tan daha iyi bir kral olduğ umu sö yle de kurtul.
Sen onur ve aşk sö z konusu olduğ unda asla yalan sö ylemezsin Ned Stark. hâ lâ gencim ve sen
burada benim yanımdasın. Artık her şey farklı olacak. Bu krallıkla ilgili şarkılar sö ylenecek.
Lannisterlar'ın canı cehenneme. Burnuma jambon kokusu geliyor. Sence bugü n kim şampiyon
olur? Mace Tyrell'in oğ lunu gö rdü n mü ? Çiçek Şö valyesi diyorlar delikanlıya. I şte o çocuğ un
babası olmak her adama gurur verir. Geçen turnuvada Kral Katili’ni altın poposunun ü zerine
oturttu. Cersei’nin yü zü ndeki ifadeyi gö rmeliydin. Karnını ağ rıyana kadar gü lmü ştü m.
Çocuğun şafak vakti kadar güzel on dört yaşında bir kız kardeşi varmış, Renly söyledi..."
Nehir kenarına kurulan sofrada siyah ekmek, kaynatılmış ö rdek yumurtası, soğ anla
kızarmış balık ve jambon yiyerek kahvaltı ettiler. Kralın hü znü sabah sisiyle birlikte dağ ıldı.
Robert portakal yerken, çocukluklarında Kartal Yuvası’nda geçirdikleri bir sabahı hatırlayıp
anlatmaya başladığ ında neşesi geri gelmişti. “...Jon’a bir fıçı portakal vermişti hatırlıyor
musun? Ama portakallar çü rü ktü . Ben de elimdekini salonun duvarına fırlatayım derken,
portakal gidip Dacks’in burnuna çarptı. Onu hatırlıyor musun? Redfort’un yü zü çiçek bozuğ u
yaveri. O da bana bir portakal fırlattı. Daha Jon mü dahale edip yü zü mü ze etmeye fırsat
bulamadan Bü yü k Salon'‘da portakallar uçuşmaya başladı." Robert gü rü ltü lü kahkahalar
atıyordu. Ned bile gülümsüyordu. O günü hatırlamıştı.
Bu konuşan Ned’in birlikte bü yü dü ğ ü çocuktu. Bu tanıdığ ı ve sevdiğ i Robert Baratheon’dı.
Eğ er Bran’a yapılan saldırının arkasında Lannisterlar’ın olduğ unu kanıtlayabilirse, Jon Arryn’ı
ö ldü renlerin onlar olduğ unu ispatlayabil irse dinlerdi bu adam. Cersei ve Kral Katili tarih
olurdu. Eğ er Lord Tywin batıyı ayaklandırmaya cesaret ederse. U ç Dişli Mızrak’ta Rhaegar’ı
ezdiği gibi onu da ezerdi Robert. Açıkça görebiliyordu artık.
Bu kahvaltı. Eddard Stark'ın uzun zamandır yediğ i her şeyden daha lezzetliydi. Kahvaltı
boyunca daha kolay, daha sık gü lü msedi. Turnuvanın tekrar başladığ ı zamana kadar. Son
mızrak mü sabakalarını Sansa’yla birlikte izlemeye sö z vermişti; Rahibe Mordane bugü n
rahatsızdı ve Sansa mızrak inalini izlemeye kararlıydı. Ned. Robert’ı gö rdü , kralın yanındaki
koltuk boştu. Cersei turnuvaya gelmemeyi tercih etmişti. Bu durum bile Ned'e umut
veriyordu.
Kalabalığ ı yararak kızının oturduğ u bö lü me doğ ru yü rü dü ve I lk karşılaşma için borular
çalarken Sansa’yı buldu Sansa kendisini ö yle bir kaptırmıştı ki Ned’in geldiğ ini fark etmedi
bile.
Meydana ilk çıkan Sandor Clegane oldu. Gri siyah zırhının ü zerine zeytin yeşili bir pelerin
giymişti. Pelerin ve tazı başı miğferi süssüzlüğünün istisnalarıydı.
Jaime Lannister, kızıl doru savaş atının ü zerinde mızrak meydanına çıktığ ında, “Kral
Katili’nin ü stü ne yü z altın ejder," diye bağ ırdı Serçeparmak. Jaime’nin atma yaldızlı bir ö rme
zırh giydirilmişti ve adamın kendisi de tepeden tırnağ a ışıldıyordu Mızrağ ı bile Yaz
Adaları’nın altın ağacından yapılmıştı.
“Anlaştık." diye geri bağırdı lord Renly. “Tazı bu sabah onu yemek istiyor gibi görünüyordu."
“Aç kö pekler bile kendilerini besleyen eli ısırmamaları gerektiğ ini bilir,” diye cevap verdi
Serçeparmak kum bir sesle.
Miğ ferinin siperini ses çıkacak kadar sen kapatan Sandor Clegane pozisyon aldı. Sö r Jaime
Lannister seyircilerin arasındaki bir kadına ö pü cü k gö nderdi, miğ ferinin siperini zarifçe
kapadı ve mızrak meydanının bir ucunda o da yerini aldı. İki yarışmacı da mızraklarını aldı.
I ki adamın da kaybettiğ ini gö rmek Ned Stark’ı çok mutlu ederdi ama Sansa neredeyse nemli
gö zlerle ve sabırsızca izliyordu. Atların dö rtnala koşmasıyla seyirciler coştu ve derme çatma
bir şekilde yapılmış olan izleyici yerleri sallanmaya başladı. Tazı atının ö zerine eğ ildi,
mızrağ ını kaya gibi sağ lam tutuyordu ama Jaime Lannister tam darbe alacağ ı sırada eyerinin
ü zerinde yana kaymayı başardı. Clegane’in vuruşu aslan armalı altın kalkanda kaybolurken
kendi kalkanı da sert bir darbe aldı; ahşap parçalan ayrılmıştı. Sandor Clegane sendeledi ve
eyerinden dü şmemek "Çin çabaladı. Sansa soluğ unu tutmuştu. Kalabalıktan heyecan dolu
sesler yükseldi.
"Paranı nasıl harcayacağımı düşünüyorum." dedi Serçeparmak, Lord Renly’ye.
Tazı zar zor da olsa eyerinin ü stü nde kalmayı başarmışta Alını sertçe durdurup dö ndü rdü
ve ikinci geçiş için meydanın başına gitti. Jaime Lannister kırılan mızrağ ını attı, zarif bu
hareketle yaverinden yeni bir mızrak aldı. Tazı atını tekrar dö rtnala koşturmaya başladı.
Jaime de onu karşılamak için aynı hızda sü rü yordu atını. Jaime tam darbeden ö nce eyerinin
ü stü nde kaydığ ında, bu defa Sandor da aynı yö ne doğ ru kaydı. Buluşan mızraklar havada
paramparça oldu. Mızrak kıymıkları yere dü şerken binicisiz bir kızıl doru savaş atı alanda tek
başına yü rü yor ve yiyecek ot arıyordu. Jaime Lannister toprak zeminde yuvarlanıyordu.
Altınlar içinde ve çökmüş halde.
“Tazı’nın kazanacağını biliyordum,” dedi Sansa.
Serçeparmak onu duymuştu, “ikinci karşılaşmayı kimin kazanacağ ını da biliyorsan, Lord
Renly ceplerimi tamamen boşaltmadan söyle,” diye seslendi. Ned gülümsedi.
“I blis’in burada olmaması bü yü k talihsizlik, iki kat fazla altın kazanabilirdim," diye karşılık
verdi Renly.
Jaime Lannister sonunda ayağ a kalkmıştı ama miğ feri başında ters dö nmü ştü ve yere
çarpan kısmı ezilmişti. Şimdi kafasından çıkmıyordu. Seyirciler parmaklarıyla gö stererek
Jaime’yi yuhalıyordu. Lordlar ve leydiler gü lü şmelerini saklamaya çalışıyor olsalar da bunu
başaramıyorlardı. Kral Robert'ın herkesten daha yü ksek sesle kahkahalar attığ ını
duyabiliyordu Ned. Sonunda. Jaime Lannister'ı kolundan tutup bir demir ustasına gö tü rmek
zorunda kaldılar. Kör ve adımları karışmış halde.
Bü tü n bunlar olurken. Sö r Gregor Clegane meydandaki yenili almıştı. Dev gibiydi. Ned
Stark'ın gö rdü ğ ü en iri adamdı. Robert Baratheon ve kardeşleri de iri erkeklerdi, Tazı da
ö yleydi. Kışyarı'ndaki eksik akıllı seyis Hodor’un yanında bü tü n kale cü ce gibi kalırdı ama
Gregor Clegane, namı diğ er Yü rü yen Dağ bü tü n bu iri adamlara tepeden bakacak
bü yü klü kteydi. Boyu iki buçuk metreye yakındı, aşırı geniş omuzlan ve kü çü k bir ağ acın
gö vdesine benzeyen kollan vardı. Bindiğ i savaş atı zırhlı bacaklarının arasında bir midilli gibi
görünüyordu ve uzun mızrağı elinde bir süpürge sapı gibi kalmıştı.
Kardeşinin aksine Gregor sarayda yaşamıyordu. Savaşlar ve turnuvalar için tek başına
yolculuk eden, yalnızlığ ı tercih etmiş bir adamdı. Kral Toprakları dü ştü ğ ü nde Lord Tywin’in
yanında yer almıştı. On yedi yaşında yeni şö valye ilan edilmiş genç bir delikanlıydı o
zamanlar. O yaşında bile gö vdesi ve acımasızlığ ıyla ısım yapmıştı. Bebek Prens Aegon
Targaryen’ı duvara fırlatıp kafatasını ezen kişinin Gregor olduğ u sö ylenirdi Bebeğ i
O ldü rdü kten sonra Dorne Prensesi Elia’ya tecavü z ettiğ i, ardından kılıçtan geçirdiğ i de
söylenenler arasındaydı. Bütün bunlar Gregor’un duyabileceği yerlerde söylenemezdi.
Ned Stark, Gregor’la konuştuğ unu hatırlamıyordu Gregor. Balon Greyjoy isyanı sırasında
onlarla birlikteydi ama bin atlıdan biriydi sadece. Ned adamı izledi. Dedikodulara kulak asan
biri değ ildi ama Gregor Clegane hakkında sö ylenenler dehşet vericiden de ö teydi. Çok yakında
ü çü ncü kez evlenecekti ve ilk iki karısının ö lü mü yle ilgili korkunç sö ylentiler vardı. Gregor’un
kalesindeki hizmetkâ rların şü pheli şekilde ortadan kaybolduğ u, kö peklerin bile bü yü k salona
girmekten korktukları konuşulurdu. Kız kardeşini ö ldü ren tuhaf olay, erkek kardeşinin yü zü nü
harabeye çeviren yangın ve babasının hayatına mal olan açıklanamaz bir av kazası. Aile kalesi,
bü tü n hazine ve mallar Gregor’a kalmıştı. Kü çü k kardeşi Sandor aynı gü n kaleyi terk edip
yeminli kılıççı olarak Lannisterlar'ın hizmetine girmiş ve bir ziyaret için dahi geri
dönmemişti.
Çiçek Şö valyesi alana girdiğ inde kalabalıktan meraklı mırıltılar yü kseldi. Ned kızının, “Ah!
Çok yakışıklı" diye fısıldadığını duydu. Sör Loras Tyrell bir fidan gibi inceydi. Göz kamaştıracak
kadar parlatılmış gü mü ş zırhına siyah sarmaşıklar ve ufak beni unutma çiçekleri işlenmişti.
Çiçeklerdeki mavilerin sairlerle elde edildiğ ini seyircilerle aynı anda fark cm Ned. Binlerce
insan aynı anda soluksuz kalmış gibiydi. Delikanlının omuzlarından ağ ır bir pelerin
sarkıyordu. Yün pelerinine yeni açmış yüzlerce beni unutma çiçeği dikilmişti. Gerçek çiçekler.
Şö valyenin atı da kendisi gibi inceydi. Sü ratle koşmak için yaratılmış gri ve gü zel bir kısrak.
Gregor Clegane'in aygırı, kısrağ ın kokusunu aldığ ında kişnedi. Yü ksek Bahçe’den gelen çocuk
atına dizleriyle bir komut verdi ve at bir dansçı zarafetiyle kenara kaydı. Sansa, Ned’in koluna
yapıştı. "Baha. Sö r Gregor’un ona bir şey yapmasına izin verme," dedi. Sansa’nın. Sö r Loras’ın
dün verdiği kırmızı gülü yakasına taktığını fark etti Ned. Jory bundan da bahsetmişti.
“Bunlar turnuva mızrakları. Uçları kö reltilmiş, sadece darbe "Çin kullanılıyor. Yani kimseye
bir şey olmayacak." dedi Ned.
Ama dün boğazı delinerek can veren çocuğu unutmamıştı ve kelimeler boğazında takılıyordu.
Sö r Gregor atını zaptetmekte zorlanıyordu. Aygır çığ lık atar gibi kişniyor, kafasını sallıyor
ve yeri dövüyordu. Yürüyen Dağ ayağındaki zırhlı çizmelerle hayvanı sertçe tekmeledi. At şaha
kalktığında Gregor az kalsın yere düşüyordu.
Çiçek Şö valyesi, kralı selamladı, meydanın ucundaki yerini aldı ve mızrağ ını hazır etti. Sö r
Gregor atının dizginleriyle savaşarak pozisyon aldı ve dö vü ş aniden başladı. Dağ 'ın aygın
dö rtnala koşup rü zgâ r gibi ö ne fırladı. Şö valyenin kısrağ ı ipek gibi akarak koşmaya başladı.
Sö r Gregor, sö z dinlemeyen atının dizginleriyle boğ uşup hayvanı dü z bir çizgide koşturmaya
çalışırken kalkanını kaldırdı, mızrağ ını doğ rulttu ve bir an sonra Loras Tyrell tepesindeydi.
Mızrağ ının ucu tam oraya dayanmıştı. Gö z açıp kapayıncaya kadar Dağ yere yuvarlandı. O
kadar iriydi ki, bir metal ve et düğümü halinde atını da kendisiyle birlikte düşürdü.
Ned alkışları, tezahü ratları, ıslıkları, hayret dolu mırıltıları ve heyecanlı konuşmaları duydu.
Dağ ’ın tuhaf kahkahası da seslere karışmıştı. Çiçek Şö valyesi meydanın başına dö ndü . Mızrağ ı
bile kırılmamıştı. Halk delikanlı için deliye dönmüştü.
Meydanın tam ortasındaki Gregor dü ğ ü mden kurtularak ayağ a kalktı. Miğ ferini çıkarıp yere
fırlattı. O keden gö zleri kararmıştı, saçları yü zü ne dü şü yordu. “Kılıcım!" diye bağ ırdı yaverine.
Çocuk koşarak kılıcı efendisine getirdi. Aygır, Gregor’un yanında duruyordu.
Gregor Clegane kılıcını ö yle bir ö keyle savurdu ki, hayvanın başı gö vdesinden tek hamlede
neredeyse tamamen ayrıldı. Kalabalığ ın tezahü rat sesleri bir kalp atışı kadar kısa zamanda
feryatlara dö nü ştü . Aygır dizlerinin ü zerine dü ştü ğ ü sırada, Gregor elinde kanlı kılıcıyla Çiçek
Şö valyesi’ne doğ ru yü rü meye başlamıştı bile. "Durdurun onu!" diye bağ ırdı Ned ama sesi
gürültüde kayboldu. Herkes bağırıyordu. Sansa ağlıyordu.
Her şey bir anda oldu. Çiçek Şö valyesi kendi kılıcını almak için bağ ırdığ ında. Gregor yaver
çocuğ u iterek yere savurdu ve genç şö valyenin atının dizginlerini yakaladı. Kısrak kan
kokusunu almışa, şaha kalktı. Loras gü çlü kle eyerinin ü stü nde kalmayi başardı. Sö r Gregor
kılıcını iki eliyle savurarak delikanlının gö ğ sü ne indirdi ve genç şö valye atından dü ştü . Kısrak
panikle koşmaya başladı. Gregor kılıcını ö lü m vuruşu için ikinci kez havaya kaldırdığında,
“Çocuğu rahat bırak," dedi sen bir ses. Pençe gibi eller Gregor’u çekip çocuktan uzaklaştırdı.
Dağ sessiz bir ö keyle kendi etrafında dö ndü , kılıcını ö ldü rü cü bir açıyla ve bü tü n gü cü yle
indirdi ama Tazı hamleyi kendi kılıcıyla karşıladı. Sonsuzluk kadar uzun gelen bir sü re
boyunca, iki kardeş kılıçlarını birbirine sallayıp durdu. Loras Tyrell gü venli bir mesafeye
götürülmüştü. Ned, Gregor'un kılıcının vahşi darbelerle
Tazı'nın miğ ferine indiğ ini ü ç kez gö rmü ştü ama Tazı ağ abeyinin miğ fersiz başına tek bir
hamle bile yapmadı Sonunda her şeyi bitiren kralın sesi oldu... kralın sesi ve yirmi kılıç. Jon
Arryn onlara, bir kumandanın etkileyici bir savaş sesine ihtiyacı olduğ unu sö ylemişti ve
Robert, U ç Dişli Mızrak’ta bunun doğ ruluğ unu kanıtlamıştı. Şimdi yine o sesiyle bağ ırıyordu.
“BU ÇILGINLIĞI HEMEN DURDURUN!," diye kükredi. “KRALINIZ ADINA!”
Tazı hemen bir dizinin ü stü ne çö ktü . Sö r Gregor’un kılıcı havayı kesti ve sonunda o da
durdu. Kılıcını yere atıp Kral Muhafızları tarafından çevrelenmiş Robert’a baktı. Kral
Muhafızlarından başka yirmi şö valye ve muhafız daha vardı. Gregor dö ndü ve Sö r Barristan
Selmy’yi iterek yürümeye başladı. “Bırakın gitsin," dedi Robert. ve her şey bitti.
“Tazı şimdi şampiyon mu oldu?" diye sordu Sansa.
“hayır,” dedi Ned. “Tazı ve Çiçek Şövalyesi arasında son bir karşılaşma olacak."
Ama sonuçta Sansa haklı çıktı. Birkaç dakika sonra Sö r Loras Tyrell ü zerinde basit yü n bir
takımla sahaya geri geldi ve, "Size hayatımı borçluyum. Gün sizindir Sör," dedi.
"Ben sör değ ilim," diye yanıtladı Sandor ama zaferi, ö dü lü ve hayatında ilk kez insanların
sevgisini kazandı. Sandor alandan ayrılıp çadırına giderken seyirciler onu çılgınca
alkışlıyordu.
Sansa ve Ned ok meydanına doğ ru yü rü rken Lord Renly ve Serçeparmak onlara katıldı.
“Tyrell kısrağ ının kızgınlık zamanında olduğ unu biliyordu bence,” dedi Serçeparmak. "Yemin
ederim ki çocuk her şeyi baştan planlamış. Gregor iri, vahşi aygırları tercih eder. Çocuk bunu
biliyor olmalı." Bu fikir Serçeparmak’! Çok eğlendirmiş gibiydi.
Sö r Barristan Selmy o kadar eğ leniyormuş gibi gö rü nmü yordu. “Hileli işlerde çok az onur
vardır," dedi sertçe.
“Çok az onur ve yirmi bin altın," diye karşılık verdi Serçeparmak.
O ğ leden sonra, Dorne hudutlarından Anguy isimli bir genç, kısa mesafelerde elenen diğ er
okçuların ardından, yü z adım mesafesinde Sö r Balon Swann ve Jalabhar Xho’yu eleyerek
okçuluk mü sabakasını kazandı. Ned, Alyn’i delikanlıya gö ndererek El Muhafızlarında bir gö rev
ö nerdi ama zafer, şarap ve daha ö nce hiç gö rmediğ i kadar fazla altının pırıltısıyla kö r kü tü k
sarhoş olan çocuk görevi reddetti.
Meydan dö vü şü ü ç saat sü rdü . hü rsü variler, dü şü k rü tbeli şö valyeler ve isim yapmaya
çalışan yeni yaverlerden oluşan kırk kişi dö vü şlere katılmıştı. Ellerindeki kö r silahlarla, kan ve
çamura bulanmış halde, ö nce gü ç birliğ i yapan kü çü k gruplar halinde mü cadele verdiler.
Gruplardaki adamlar teker teker devrildikten sonra, sahada tek adam kalana kadar birebir
dö vü şe devam ettiler. Kafası kazınmış, alev kılıçlı deli adam Myrli Thoros meydan dö vü şü nü n
galibi oldu. Daha ö nce de pek çok mü sabaka kazanmıştı. Elindeki alevli kılıç atları
korkutuyordu ve kendisi hiçbir şeyden korkmuyordu. Meydan dö vü şü nü n inal çetelesi; ü ç
kırık bacak, bir kırık kü rek kemiğ i, bir dü zine kırık parmak, ö ldü rü lmek zorunda kalman iki at,
sayılamayacak kadar fazla kesik, çü rü k ve burkulmaydı. Ned, Robert dö vü şe katılmadığ ı için
şükrediyordu.
Ned akşamki ziyafette uzun zamandır olmadığ ı kadar umut doluydu Robert’ın neşesi
yerindeydi. Lannisterlar ortada yoktu, hatta kızları bile ağ ırbaşlı davranıyordu. Jory, Arya’yı
ziyafete katılması için yanlarına getirmişti ve Sansa kız kardeşiyle nezaketle konuşuyordu
"Turnuva olağanüstüydü." dedi içini çekerek. “Sen de gelmeliydin. Dans dersin nasıl geçti?"
"her tarafım ağrıyor." dedi Arya bacağındaki kocaman bir morluğu gururla göstererek.
"Çok kötü bir dansçı olmalısın." dedi Sansa şüphe dolu bir ifadeyle.
Daha sonra. Sansa bir grup şarkıcının sö ylediğ i “Ejderhaların Dansı" denen iç içe geçmiş
karışık baladları dinlerken Ned Arya’nın bacağ ındaki morluğ u inceledi. “Umarım Syrio Fore
sana fazla yüklenmiyordur." dedi.
Arya tek ayağ ının ü stü nde durdu. Gü n geçtikçe daha başarıl oluyordu bu işte. “Syrio her
acının bir ders olduğunu ve her dersin insanı daha güçlü kıldığını söylüyor." dedi
Ned kaşlarını çattı. Syrio Forel denen adamın çok methini duymuştu ve kusursuz Braavos
stili Arya’nın ince kılıcı için çok uygundu ama... birkaç gü n ö nce Arya gö zlerine siyah bir
kumaş parçası bağ lamış halde ortalıkta dolaşıyordu. Syrio'nun ona kulaklarıyla ve teniyle
gö rmeyi ö ğ rettiğ ini sö yledi. Bu olaydan ö nce de dö nü şler ve ters taklalar çalışıyordu kız.
“Arya, bunu yapmaya devam etmek istediğinden emin misin?" diye sordu Ned.
Arya başıyla onayladı. “Yarın kedi yakalayacağız."
“Kedi," diyerek iç geçirdi Ned. “Belki bir Braavoslu’yu tutmakla hata ettim. I stersen derslere
Jory ile devam edebilirsin. Ya da Sö r Barristan’a gizlice sorabilirim. Yedi Krallık'taki en iyi kılıç
dövüşçüsüydü gençliğinde."
“Onları istemem. Ben Syrio’yu istiyorum." dedi Arya.
Ned elini saçlarına gö tü rdü . I şinde iyi olan her silah ustası, gö z bağ lamak, tek ayak ü stü nde
durmak, kedi kovalamak, atlı arabaların tepesinden atlamak gibi saçmalıklara hiç bulaşmadan
kılıç kullanmanın inceliklerini ö ğ retebilirdi Arya'ya ama Ned kızını iyi tanıyordu ve onun
inatçı çenesiyle tartışmanın hiçbir faydası olmayacaktı. “Nasıl istersen," dedi. Eninde
sonunda Arya derslerden sıkılacaktı nasılsa. “Ama lütfen dikkatli ol."
“Olurum," diye söz verdi Arya zıplayarak ayak değiştirirken.
I lerleyen saatlerde, kızlarıyla şehirden geçip kaleye dö ndü kten ve Sansa’yı rü yalarıyla,
Arya'yı yaralarıyla yataklarına gü ven içinde yatırdıktan sonra, El Kulesi'nin tepesindeki
odasına gitti. Gü n çok sıcak geçmişti. Odası kapalı kaldığ ı için havasızdı. Ağ ır pencereyi açtı ve
serin gece rü zgâ rı odayı doldurdu. Bü yü k Avlu’nun diğ er tarafındaki Serçeparmak’ın odasında
titrek bir mum ışığ ı olduğ unu fark etti. Vakit gece yarısını epey geçmişti. Nehir kıyısındaki
eğlenceler anık bitiyor olmalıydı.
Hançeri eline aldı ve incelemeye başladı. Tyrion’ın turnuvada ödül olarak kazandığı. Bran’ı
öldürsün diye Kışyarı’na yolladığı hançer. Neden? Cüce neden Bran’ın ölmesini istiyordu? Kim,
ne sebeple Bran’ın ölmesini isteyebilirdi?
Hançer. Bran’ın dü şmesi, bunlar bir şekilde Jon Arryn'ın ö lü mü yle bağ lantılıydı ama Jon’un
ö lü mü ndeki sır perdesi hâ lâ ilk gü nkü gibi kapalı duruyordu. Lord Stannis turnuva için Kral
Toprakları’na dö nmemişti. Lysa Arryn, Kartal Yuvasının yü ksek duvarları arasında sessizliğ ini
koruyordu. Yaver ö lmü ştü ve Jory hâ lâ genelevleri araştırıyordu. Robert’ın piç oğ lundan başka
hiç kimseye ulaşamamıştı.
Zırh ustasının aksi çırağ ı Robert'ın oğ luydu. Ned’in bundan hiç şü phesi yoktu. Baratheon
ö zellikleri çocuğ un yü zü ne, gö zlerine, çenesine ve siyah saçlarına mü hü rlenmişti. Renly o
yaşta bir çocuğ un babası olamayacak kadar gençti, Stannis bir piç peydahlayamayacak kadar
soğuk ve onurluydu. Gendry, Robert’ın oğluydu.
Ama bunu bilmek Ned’e ne kazandırıyordu? Yedi Kralık’ın dö rt bir yanında başka piç
çocukları da vardı kralın. Annesi soylu bir kadın olan, Bran yaşlarındaki piçini açıkça kabul
etmişti. Çocuk. Lord Renly'nin Fırtına Burnu’ndaki kale kumandam himayesine verilmişti.
Ned. Robert’ın ilk çocuğ unu da hatırlıyordu. Daha kendisi bile bir çocukken, Vadi de bir
kızın babası olmuştu. Tatlı kü çü k bir kızdı. Fırtına Burnu’nun genç lordu bebeğ in ü stü ne
titriyordu. Robert bebeğ in annesine olan ilgisini kaybettikten sonra bile, ufaklıkla oynamak
için gü nlü k ziyaretlerine devam etmişti. Ned istese de istemese de bu ziyaretler sırasında
Robert’a eşlik etmek zorunda kalmıştı çoğ u zaman. Kız şimdi on sekiz, on dokuz yaşlarında
olmalıydı. Robert onun babası olduğu gün çok daha küçüktü. Garip bir durum.
Cersei lord kocasının piçlerinden memnun değ ildi elbette ama yıllar geçtikçe kralın bir ya
da yü z piçi olması arasında bir fark kalmamıştı onun için. Yasaların ve geleneklerin
gayrimeşru çocuklara tanıdığ ı haklar yok denecek gibiydi. Gendry. Fırtına Burnu’ndaki çocuk,
Vadi’deki kız, Robert’ın meşru çocukları için tehlike değildi.
Dü şü nceleri kapının haifçe vurulmasıyla kesildi. “Bir adam sizi gö rmek istiyor lordum."
dedi hansın. “Adını vermek ıstcnıiy
01
'"
"İçeri yolla," dedi Ned merakla.
Ziyaretçisi, çizmeleri kurumuş çamurla kaplı, en kaba ipliklerden dokunmuş kahverengi ağır
bir cü bbe giymiş, yü zü başlığ ının altında gizlenmiş ve elleri kat kat yenin içinde kaybolmuş
tıknaz bir adamdı.
“Kimsin?" diye sordu Ned.
“Bir dost." diye cevapladı cü bbeli adam garip alçak bir ses tonuyla. “Yalnız konuşmalıyız
Lord Stark."
Merak tedbirden ağ ır basmıştı. “hansın, bizi yalnız bırak." diye emretti. Kapı kapanıp yalnız
kaldıklarından emin olana kadar adam başlığım çıkarmadı.
“Lord Varys?" dedi Ned hayretle.
“Lord Stark," dedi Varys nazik bir tonla, bir koltuğ a otururken. “Sizinle bir şeyler içebilir
miyiz?"
Ned iki kadehe yaz şarabı doldurdu ve birini Varys’e uzattı. "Bir adım yanınızda yü rü sem de
sizi tanıyamazdım." dedi şaşkınlıkla. Hadımı ipekler, satenler, kadifeler içinde gö rmeye
alışmıştı ve karşısında oturan adam leylak değil ter kokuyordu.
“Ben de tam bö yle olmasını umuyordum," dedi Varys. “Bazı kişilerin ikimizin ö zel olarak
konuştuğ unu bilmesi iyi olmaz. Kraliçe sizi yakından izliyor. Bu arada, şarap seçiminiz
kusursuz. Teşekkür ederim."
“Diğ er muhafızlarımı geçmeyi nasıl başardınız?" diye sordu Ned. Porther ve Cayn kulenin
kapısında nöbet tutuyorlardı ve Alyn da merdivenlerin başındaydı.
“Kızıl Kale’de sadece hayaletlerin ve ö rü mceklerin bildiğ i yollar vardır." O zü r dilermiş gibi
gü lü msedi. "Çok vaktinizi almayacağ ım lordum. Bilmeniz gereken bazı şeyler var. Siz Kral
Eli’siniz ve kral bir aptal." hadımın az ö nceki haif ve tuhaf ses tonu kaybolmuştu. Şimdi kamçı
gibi sert ve tiz bir sesle konuluyordu. “Evet biliyorum, sizin arkadaşınız ama buna rağ men bir
aptal... ve başına gelecekler var. Eğ er siz onu kurtarmazsanız. Bu gü n kıyısından dö ndü .
Meydan dövüşü sırasında kralı öldüreceklerdi."
Ned bir an şaşkınlık içinde sözsüz kaldı. “Kim?"
Varys bir yudum şarap içti. “Bunu bana samimiyetle soruyorsanız Robert’tan daha bü yü k
bir aptalsınız demektir ve ben yanlış safta duruyor olurum."
“Lannisterlar," dedi Ned. “Kraliçe... hayır, buna inanamam. Cersei bile bu kadar hain olamaz.
Krala dövüşmemesini o söylemişti."
“Dö vü şmesini yasaklamıştı. Hem de kardeşinin, şö valyelerinin ve konsey ü yelerinin
yansının gö zlerinin ö nü nde. Bir dü şü nü n, kralın meydan dö vü şü ne gireceğ inden emin olmak
için daha iyi bir yöntem geliyor mu aklınıza?”
Ned’in içinde korkunç bir huzursuzluk vardı. Hadım çok doğ ru bir tespit yapmıştı. Robert
Baratheon’a, yapamazsın, edemezsin gibi şeyler sö yle ve yapacağ ından emin ol. “Dö vü şseydi
bile, kim krala saldırmaya cesaret edebilirdi ki?”
Varys omuz silkti. “Meydan dö vü şü nde kırk atlı adam vardı. Lannisterlar'ın dostu çoktur.
Bü tü n o hengâ meyi bir dü şü nü n. Çığ lık atan atlar, kırılan kemikler, elinde alevli kılıcıyla Myrli
Thoros. Majestelerine kazayla denk gelen bir darbeye, o kargaşanın içinde kim cinayet
diyebilirdi?” Sü rahiye uzanıp kadehini tekrar doldurdu. “Kralın işini bitirdikten sonra katili
başında diz çö kü p acı içinde ağ layabilirdi. Hıçkırıklarını duyabiliyorum. Soylu ve zarif dul
ü zü ntü dolu adama acır, nazikçe ayağ a kaldırır ve affedildiğ ini sö ylerdi. I yi Kral Joffrey’nin,
adamı bağ ışlamaktan başka seçeneğ i kalmazdı.” hadım elini yanağ ına gö tü rdü . “Belki de
Cersei. Sö r I lyn’e adamın başını vurmasını emrederdi. Lannisterlar için daha az risk, kü çü k
dostları için de kötü bir sürpriz olurdu bu.”
Ned ö kesinin kabardığ ını hissediyordu. “Siz bu komployu biliyordunuz ve hiç ses
çıkarmadınız mı?”
“Benim emrimde kuşlar var, savaşçılar değil."
“Bana çok daha önce haber verebilirdiniz."
"ah evet. Gelip anlatırdım. Siz ne yapardınız? Doğ ruca Robert’a giderdiniz. ve Robert bü tü n
bunları duyduğunda ne yapardı? Merak ediyorum."
Ned dü şü ndü . "hepsine lanet okur ve onlardan korkmadığ ını gö stermek için yine de o
meydana çıkardı."
Varys ellerini iki yana açtı. “Bir itirafım daha olacak Lord Eddard. Sizin ne tepki
vereceğ inizden de emin değ ildim. Neden bana gelmedin? diye soruyorsunuz. Neden olduğ unu
söylemeliyim. Çünkü size güvenemedim lordum."
“Siz bana güvenemediniz?" Ned gerçek bir şaşkınlıkla sormuştu bunu.
“Kızıl Kale’de iki çeşit insan yaşar Lord Eddard." dedi Varys. “Diyara sadık olanlar ve sadece
kendilerine sadık olanlar. Bu sabaha kadar sizin hangi gruba ait olduğ unuzdan emin
değ ildim... Anlamak için bekledim... ve şimdi kesin olarak biliyorum." Bir an için samimiyetle
gü lü msedi ve bir an için gerçek yü zü yle kalabalıkta taktığ ı maske bir oldu. “Kraliçenin sizden
niye bu kadar çok korktuğunu anlamaya başladım. Evet, lordum, anlıyorum."
“Onun korkması gereken kişi sizsiniz," dedi Ned.
“hayır. Ben neysem oyum. Kral beni kullanıyor ama bundan utanç duyuyor. Robert’ımız en
kudretli savaşçı ama onun gibi bir adamın bile yılanlara, casuslara ve hadımlara zaafı var. Gü n
gelirde kraliçe kralın kulağ ına öldür şu adamı diye fısıldarsa, I lyn Payne gö z açıp kapayıncaya
kadar koparır benim kafamı. Zavallı Varys için kim yas tutar? Kuzeyde ya da gü neyde,
ö rü mceklerin arkasından ağ ıtlar yakılmaz.” Uzanıp haifçe Ned’in koluna dokundu. “Ama siz
Lord Stark. sanıyorum... hayır biliyorum ki... sizi ö ldü rtemez, kraliçe istese bile. ve bizim
kurtuluşumuz bu olabilir."
Bü tü n bunlar çok fazlaydı. Eddard Stark Kışyarı’na dö nmeyi istedi bir an. Sade, temiz, Sur’un
ardındaki yabanıllardan ve soğ uktan başka dü şman olmayan kuzeye gitmek istedi. “Robert’ın
pek çok sadık dostu olduğundan eminim." dedi. “Kardeşleri ve..."
“...karısı mı?" diye lafını kesti Varys. "Robert’ın kardeşleri Lannisterlar'dan nefret ediyor
buna şü phe yok. Ama kraliçeden nefret etmekle Robert’ı sevmek aynı şeyler değ il. Sö r
Barristan onurunu seviyor. Yü ce U stat Pycelle itibarını ve Serçeparmak Serçeparmak’ı
seviyor."
"Kral Muhafızları..."
“Sadece kâ ğ ıttan bir kalkan." dedi hadım. “Bu kadar şaşırmış gö rü nmeyin Lord Stark. Jaime
Lannister da Beyaz Kılıçlar’ın Yeminli Kardeşler’inden biri ve onun yemininin ne kadar
et(iğ ini hepimiz biliyoruz. Ryam Redywne ve Ejderha Şö valyesi Prens Aemon'ın beyaz
pelerinler giydiğ i gü nler artık toza dö ndü , şarkılarda kaldı. O yedi şö valyenin arasında sadece
Sö r Barristan Selmy gerçek çeliktendir ve o da artık yaşlı. Sö r Boros ve Sö r Meryn kemiklerine
kadar kraliçeye ait ve diğ erleriyle de ilgili ciddi şü phelerim var. Hayır lordum, kılıçlar
kınlarından gerçekten çıkarıldığında, Robert’ın yanındaki tek gerçek dost siz olacaksınız."
"Robert'ın bunlardan haberi olmalı," dedi Ned. “Bu anlattıkların doğ ruysa, bu anlattıklarının
ufacık bir bölümü bile doğruysa, kral bunları duymalı."
“Peki ö nü ne hangi kanıtlarla gideceğ iz? Onların lafına karşılık benim lafım. Kü çü k
kuşlarımın lalarına karşı kraliçenin, Kral Katili’nin, erkek kardeşlerinin, konseyin, doğ u ve
batı muhafızlarının.
Casterly Kayası'nın tü m kudreti. Doğ rudan Sö r I lyn'i çağ ırın daha iyi. zaman kazanmış
oluruz. Ben yolun nerede bittiğini biliyorum."
“Buna rağmen, söyledikleriniz doğruysa, zaman kollayıp tekrar deneyeceklerdir."
“Deneyecekler doğ rusu," dedi Varys. “Ve korkarım ki fazla beklemeden deneyecekler. Siz
onları telaşlandırıyorsunuz Lord Eddard. Kü çü k kuşlarım sü rekli dinleyecek. Belki biz, siz ve
ben yanı, onları birlikte oyalayabiliriz." Kalktı ve cü bbesinin başlığ ını kafasına geçirdi. Yü zü
tekrar kayboldu. “Şarap için teşekkü r ederim. Tekrar konuşacağ ız. Bir dahaki konsey
toplantısında bana her zamanki gibi aşağ ılama dolu tavrınızla davrandığ ınızdan emin olun.
Bunu yapmakta zorlanmayacağınızdan eminim."
Ned seslendiğinde hadım kapıya varmıştı. "Varys." hadım döndü. “Jon Arryn nasıl öldü?"
"Bunu ne zaman soracağınızı merak ediyordum."
“Anlat."
"Adına Lys’in gö zyaşları diyorlar. Çok zor bulunur ve çok pahalı bir şey. Su tadında, su gibi
berrak. Ardında bir iz de bırakmıyor. Tam bu odada, Lord Arryn’a çeşnici kullanması için
yalvarmıştım ama beni dinlemedi. Bö yle bir şeyi, ancak insandan aşağ ılık bir yaratığ ın
yapabileceğini söyledi bana "
Ned hikâ yenin gerisini biliyordu. “Zehri kim içirdi ona?" “Aynı masada şarabını ve etini
paylaşan yakın bir dostu ama hangisi’ Çok fazla dostu vardı. Lord Arryn zarif ve insanlara
gü venen bir adamdı.” hadım içini çekti. “Bir çocuk vardı. Her şeyini Jon Arryn’a borçluydu. Dul
leydi bü tü n maiyetiyle birlikte Kartal Yuvası’na gittiğ inde o Kral Topraklarında kaldı. Son
zamanlarda işlerinin iyi gittiğ ini duydum. Beni, genç bir adamın hayatta başarılı olduğ unu
gö rmekten fazla mutlu eden bir şey yok." Sesi yine kamçı gibiydi ve her kelimesiyle bir kez
daha vuruyordu. “hilalli pelerini ve yepyeni zırhıyla turnuvadan iri bir miktar kazanabilirdi,
zamansız ölmesi kötü oldu. Sız daha onunla konuşamadan hayatını kaybetti."
Ned zehirlenmiş gibi hissediyordu. “Yaver." dedi. "Sö r Hugh'i.” Çarklar içinde dö nen
çarklar; onların içinde dö nen başka çarklar. Ned'in kafası zonkluyordu. "Neden? Neden şimdi?
Jon Arryn on dört yıldır Kral Eli'ydi. ne yapıyordu ki onu öldürmek zorunda kaldılar?"
“Soru soruyordu." dedi Varys kapıdan çıkarken.


TYRİON
Şafak ö ncesi serinliğ inde Chiggen'ın atını kesmesini izleyen Tyrion Lannister, Starklar’ın
borç hanesine bir çizik daha attı. Paralı asker, at leşinin gö vdesini deri yü zme bıçağ ıyla
deştiğ inde hayvanın içinden buharlar çıktı. Ustalıkla hareket eden elleri boşa tek kesik bile
atmıyordu. I şini çabucak bitirmeliydi çü nkü gö lgeledikleri kanın kokusunu alıp yü kseklerden
yanlarına inecekti.
“Bu gece hiçbirimiz aç kalmayacağ ız.’' dedi Bronn. Bir deri bir kemik hali, siyah gö zleri ve
siyah fırça gibi sakalıyla kendisi de bir gölgeydi.
“Bazılarımız kalacak." dedi Tyrion. “At eti yemekten hiç hoşlanmam. O zellikle kendi atımın
etini.”
“Et ettir," dedi Bronn omuzlarını silkerek. “Dothraklar at etini domuz ya da dana etinden
daha çok seviyor.”
“Beni bir Dothrakla mı karıştırıyorsun?” dedi Tyrion yü zü nü ekşiterek. Dothrakların at eti
sevdikleri doğ ruydu. Sakat doğ an çocuklarım da khalasar'ı takip eden vahşi kö peklere yiyecek
olarak bırakıyorlardı. Dothrak adetlerinin kendisine cazip gelen bir yanı yoktu.
Chiggen hayvanın gö vdesinden ince bir dilim ct kesti ve incelemek için havaya kaldırdı.
“Tadına bakmak ister misin cüce?”
“Kardeşim Jaime. o atı yirmi ü çü ncü isim gü nü mde hediye etmişti bana.” dedi boğ uk bir
sesle.
“Ona bizim adımıza teşekkü r et ö yleyse. Bir daha gö rü rsen tabi." Chiggen sarı dişlerini
göstererek sırıttı ve çiğ eti iki lokmada midesine indirdi. “Tadına bakılırsa safkan," dedi.
"Soğanla birlikte kızartırsan daha lezzetli olacak," dedi Bronn.
Tyrion hiçbir şey sö ylemeden topallayarak uzaklaştı. Soğ uk kemiklerine kadar işlemişti ve
bacakları yü rü mesine engel olacak kadar çok ağ rıyordu. Belki de ö lü kısrağ ı şanslıydı.
Tyrion'ın ö nü nde saatler sü recek uzun bir yol vardı. Sonra bir lokma ekmek yiyecek, sert ve
soğ uk bir zeminde kısacık rahatsız bir uyku uyuyacak, tekrar yola dü şecekti. Ertesi gü n de
aynı şeyler olacaktı. Ve sonraki gü n de ve ondan sonrakinde de. Bu eziyetin ne zaman
biteceğ ini sadece tanrılar biliyordu. “Lanet olası kadın!" diye mırıldandı. Kendisini tutsak
alanların yanına doğru yürümek için debelenirken hatırladı, "Lanet olası Starklar!"
Anı kafasında hâ lâ canlı ve acıydı. Bir an kendisine yemek ısmarlıyordu, bir sonraki an salon
dolusu silahlı adamla karşı karşıyaydı. Jyck kılıcına davranırken şişman hancı kişniyordu.
"Kılıç olmaz, burada olmaz, lütfen lordlarım."
Kılıçlarını çekmiş adamlar onları paramparça etmeden ö nce Jyck’in kolunu tutup indirmişti
Tyrion. “Sen nezaket kurallarından habersiz misin Jyck? Sevgili hancı kılıç olmaz dedi. Onu
dinle." Kendini gü lü msemeye zorlamıştı ama gü lü msemesi mide bulandırıcı olmalıydı, çü nkü
tam o anda midesi bulanıyordu. “Çok kö tü bir hata yapıyorsunuz Leydi Stark. Oğ lunuza
yapılan saldırıyla benim hiçbir ilgim yok. Size şerefim üzerine..."
“Lannister şerei," dedi kadın sadece. Bü tü n salonun gö rebileceğ i şekilde ellerini havaya
kaldırdı sonra. “Bu kesikler onun hançeriyle oldu. Oğ lumun boğ azını kesmek ü zere
gönderilmiş hançerle."
Tyrion salondaki ö kenin Catelyn’in ellerindeki kesiklerle beslenip bü yü dü ğ ü nü ,
yoğ unlaştığ ını hissedebiliyordu. Salonun arka tarafında oturan sarhoş bir hırpani. “O ldü rü n
onu." diye tısladı ve bü tü n salon, Tyrion’ın inanamayacağ ı kadar kısa bir an içinde bu lafı
tekrar etmeye başladı. Birkaç dakika ö nce dostça davranan yabancılar, ava çıkmış razılar gibi
Tyrion'ın kanını istiyordu şimdi.
Tyrion yü ksek sesle konuşmaya başladı. Sesindeki endişeyi gizlemeye çalışıyordu. “Eğ er
Leydi Stark bir suça karıştığ ıma inanıyorsa, ben kendi rızamla gidip sorgulanmaya razıyım,"
dedi.
Yapılacak en doğ ru şey buydu. Direnmek erkenden mezara girmek anlamına geliyordu.
Stark kadınının yardım çağ rısına on iki gü çlü kılıç yanıt vermişti: Harenhallar’ın adamı,
Brackenlar'ın ü ç adamı, tü kü rmeye cesaret edecek olsa bile canını almaya hazır gö rü nen iki
paralı asker ve ne yaptıklarıyla ilgili en ufak ikirleri olmayan bir grup tarla işçisi. Bü tü n
0
adamlara karşı Tyrion’ın neyi vardı? Kemerindeki hançeri ve iki adamı. Jyck iyi bir kılıç
dö vü şçü sü ydü ama Morrec kılıç sö z konusu olduğ unda adamdan bile sayılmazdı. O biraz
seyis, biraz aşçı, biraz da hizmetkâ rdı ama bir savaşçı olmadığ ı kesindi. Yoren ne hissederse
hissetsin kılıcına dokunamazdı çü nkü kara kardeşler diyarın kavgalarına karışmayacaklarına
dair yemin etmişlerdi. Yoren hiçbir şey yapamazdı.
Nitekim Leydi Stark’ın yanındaki yaşlı şö valye, “silahlarını alın." diye emir verdiğ inde
Yoren sessizce kenara çekildi ve paralı asker Bronn ö ne çıkarak Jyck’in elindeki kılıca ve
ü zerlerindeki hançerlere el koydu. Salondaki gerilim gö zle gö rü nü r şekilde azalmaya
başladığ ında. “Gü zel," dedi yaşlı adam. “Harika." Tyrion adamın huysuz ve boğ uk sesini
tanımıştı. Kışyarı'nın silah ustası sakalsızdı.
Şişman hancı. Catelyn Stark’a yalvarırken ağ zından kızıl tü kü rü kler saçılıyordu, “Onu
burada öldürmeyin leydim!"
“Onu hiçbir yerde öldürmeyin," dedi Tyrion.
“Başka bir yere gö tü rü n, burada kan akmasın leydim. Beni bü yü k lordların meselelerine
karıştırmayın."
“Onu Kışyarı'na gö tü rü yoruz," dedi Catelyn ve Tyrion dü şü ndü . Güzel, belki... ama dununu
daha iyi idrak edebilmesi için salona bir an gö z gezdirmesi yeterli oldu. Gö rdü ğ ü her şeyin
onu mutsuz ettiğ i sö ylenemezdi. Alı. Stark kadını gerçekten çok akıllıca davranmıştı, buna
şü phe yoktu. Adamları, babası adına ettikleri yeminleri halk içinde kabul etmeye zorlamış ve
ardından yardımlarını istemişti. Bunu yapanın bir kadın olması da epey işe yaramıştı. Buna
rağ men, kazandığ ı zafer tam anlamıyla tatmin edici sayılmazdı. Kabaca sayabildiğ i kadarıyla
salonda elli kadar kılıçlı adam vardı ama Catelyn Stark'ın açık yardım çağ rısına ancak bir
dü zinesi cevap vermişti. Diğ erleri korkmuş, afallamış ya da huzursuz olmuştu. Freyler’den
sadece ikisi ayağ a kalkmıştı ama kumandanları hareketsiz kalınca onlar da hemen
oturmuşlardı. Cesaret edebilse gülerdi Tyrion.
“O halde Kışyarı." dedi gü lmek yerine. Çok uzun bir yoldu. Bunu ilk elden biliyordu. Geldiğ i
onca mesafeyi şimdi geri dö necekti. Yolda pek çok şey olabilirdi. “Babam bana ne olduğ unu
merak edecektir," diyerek konuşmaya devam etti, odasını ona veren kılıçlı adama bakarak.
“Bugü n burada neler olduğ unun haberini getiren kişiye ö nemli bir miktar ö dü l verecektir"
Lord Tywin bunu asla yapmazdı elbette ama Tyrion serbest kaldığ ında borcunu seve seve
öderdi.
Sö r Rodrik leydisine baktı. Tam da olması gerektiğ i gibi endişeliydi. “Adamları da onunla
birlikte gelecek." diye duyuldu yaşlı adam. “Ve bizimle gelmeyenlere, bu gece burada olanlarla
ilcili sessiz kalacakları için teşekkür ediyorum."
Tyrion kahkaha atmamak için kendisiyle savaşıyordu Sessiz mi? Yaşlı aptal. Bü tü n hanı
beraberinde gö tü rse bile, onlar oradan ayrılır ayrılmaz yayılacaktı haberler. Cebinde altın
sikke olan hü rsü varinin şimşek hızıyla Casterly Kayası'na gideceğ ini tahmin ediyordu. O
olmazsa başka biri. Yoren hikayeyi kuzeye gö tü recekti. Şu aptal şarkıcı olayla ilgili şarkılar
sö yleyecekti. Freyler kalelerine dö ndü kleri anda olanları lordlarına bildirecekti ve lordun ne
yapacağ ını sadece tanrılar bilebilirdi. Lord Walder Frey, Nehirova için yemin etmişti ama her
zaman kazanan tarafın yanında yer alacak kadar hesapçı bir adam olduğ u için bu yaşına kadar
sağ kalmıştı. Kral Topraklarına mutlaka bir haberci kuş salacaktı; bundan çok daha fazlasını
da yapabilirdi.
Catelyn Stark hiç vakit kaybetmedi. “hemen yola çıkmalıyız. Dinlenmiş atlara ve erzaka
ihtiyacımız olacak. Sizler, Stark Hanedanı'nın sonsuz minnettarlığ ı sizindir. Tutsaklarımızı
Kışyarı’na gö tü rü rken onlara gö zcü lü k etmeye gö nü llü olanlar varsa en iyi şekilde
ö dü llendirileceklerine sö z veriyorum." Bu son sö zleri işitmek bir salon dolusu aptal için
yeterliydi. Sü rü halinde ö ne çıktılar. Tyrion yü zlerini inceledi, hepsi ö dü llendirilmeliydi
gerçekten. Tyrion, onları hayal ettikleri şekilde olmasa da ödüllendireceğine yemin etti.
Adamlar onu bir bohça gibi dışarıya çıkarıp kalın bir iple ellerini bağ larken Tyrion’ın içinde
korku yoktu. Onu Kışyarı’na gö tü rmeyi başaramayacaklardı. Buna bahse girebilirdi. haberci
duşların şahinliğ i gü n içinde sü variler peşlerine dü şecekti. Nehir lordlarından biri babasına
yaranmak için mutlaka bu duruma el koymayı dü şü necekti. Tyrion kendisini kurnazlığ ından
dolayı kutlarken biri kafasına bir başlık geçirip onu bir eyerin üstüne oturttu.
Yağ mur altında dö rtnala koşan atlarla yola çıktılar. Aradan uzun zaman geçmeden
Tyrion’ın baldırlarına kramp girmiş ve sağ rısı zonklamaya başlamıştı. Epey yol alıp handan
iyice uzaklaştıklarında bile. Catelyn Stark atların temposunu dö rtnaldan tırısa dü şü rü p yola
devam etti. Engebeli yollarda seilce bir yolculuk yapıyorlardı ve Tyrion’ın kafasına geçirilmiş
başlıkla kö rleşen gö zleri her şeyi daha beter ediyordu. Her dö nemeçte ve engebede atından
düşme tehlikesi yaşıyordu. Başlık seslen boğduğu için diğerlerinin ne konuştuğunu tam olarak
duyamıyordu. Yağ murun sırılsıklam ettiğ i başlık yü zü ne yapışmıştı ve nefes alması bile bir
mü cadeleye dö nü şmü ştü . Ellerini bağ ladıkları ip bileklerini kesiyordu ve zaman geçtikçe daha
fazla sıkıyordu çü nkü bilekleri iyice şişmişti. Bir şöminenin önünde kızarmış ördek yemek
üzereydim ve lanet olası aptal şarkıcı ağzını açtı, diye dü şü ndü keder içinde. Seil şarkıcı da
onlarla birlikte gelmişti. “Bu hikâ yeden muhteşem bir şarkı çıkacak ve o şarkıyı yazan ben
olacağ ım," demişti Catelyn’e. Bu muhteşem maceranın bir parçası olmak ve nasıl sonlandığ ını
gö rmek istiyordu. Lannister sü varileri geldiğ inde şarkıcının bu macerayı muhteşem bulup
bulmayacağını merak ediyordu Tyrion.
Yağ mur sonunda dindi. Şafak gü neşi kafasındaki başlıktan içeri sızdığ ı sırada. Catelyn
Stark’ın durma emri verdiğ ini duydu. Kaba eller onu atından sertçe aşağ ı çekti, bileklerini
çö zdü ve başlığ ı kafasından çıkardı. Dar ve kayalık yolu, yü ksek tepeleri, çevredeki vahşi
doğ ayı ve ufuk çizgisindeki yü ksek karlı dağ lan gö rdü ğ ü nde bü tü n umudunu kaybetti. “Bu
yü ksek yol.' dedi nefesini tutarak. Suçlar gibi Leydi Stark’a dikti gö zlerini. “Bu doğu yolu.
Kışyarı'na gittiğimizi söylemiştiniz!”
Catelyn Stark acımasız bir gü lü mseme bahsetti. “Birkaç kere ve epey yü ksek sesle sö yledim
hem de," dedi. “Sizi aramaya çıkan arkadaşlarınızın o yö ne doğ ru gideceğ inden şü phem yok
Onlara iyi yolculuklar dilerim."
Şimdi bile, aradan gü nler geçmesine rağ men o anı dü şü nmek Tyrion’ı ö keyle dolduruyordu.
O bü tü n hayatı boyunca, tanrıların ona verdiğ i tek hediye olan zekâ sıyla gurur duymuştu ve
şimdi yedi kere lanet olasıca, dişi kurt Catelyn Stark her dö nemeçte ondan bir adım ö ndeydi.
Bu durum, gururunu kaçırılmış olmaktan daha fazla incitiyordu.
Sadece atların beslenmesi ve su içmesi için mola verip aynı hızla yola devam ediyorlardı.
Artık kafasında başlık yoktu. I kinci geceden sonra ellerini de çö zmü şlerdi. Tepelere çıktıkça
Tyrion'ı gö zetleme gereğ i bile duymamaya başlamışlardı. Anık kaçacağ ından korkmuyor
gibiydiler ve haklıydılar. Çok yü ksek ve yaban bir yerdeydiler. Yol taşlı bir patikadan daha
geniş değ ildi. Kaçmaya kalksa, tek başına ve erzakız nereye kadar gidebilirdi? Gö lge kedileri
onu paramparça ederdi ve dağ larda, ancak gü çlü kılıçlara boyun eğ ecek kaman ummaz katil
haydutlar yaşıyordu.
Stark kadını bütün tehlikelere rağmen korkusuza yol almaya devam ediyordu. Tyrion nereye
gittiklerini biliyordu. Başlığ ı kafasından ilk çıkardıkları anda istikametlerinin neresi olduğ unu
anlamıştı. Bu dağ lar Arryn Hanedanı’na aitti. Yani ö lü Kral Eli Jon Arryn'ın Tully'li dul karısına,
yani Catelyn Stark'ın kız kardeşine... ve burada kimse Lannisterlar’ın dostu değ ildi. Tyrion.
Leydi
Arryn’ı Kral Topraklarımda geçirdiğ i yıllardan tanıyordu ve tanışıklıklarını yenilemeye hiç
hevesi yoktu.
Kendisini tutsak alanlar yü ksek yolun biraz altındaki dere kenarında toplanmıştı. Atlar
derenin buz gibi suyuyla midelerini doldurmuştu. Şimdi de kayaların aralarında biten
kahverengi otları yiyorlardı. Jyck ve Morrec, asık suratları ve perişan halleriyle yan yana
duruyordu. Mohor mızrağ ına yaslanmış halde tepelerine dikilmişti. Kafasındaki yuvarlak
demir başlık bir kâ seye benziyordu. Hemen yanlarındaki şarkıcı Marillion yere oturmuş ahşap
arpını yağlıyor ve rutubetin telleri ne hale getirdiğiyle ilgili şikâyet edip duruyordu.
Tyrion yanlarına yaklaştığ ında, dü şü k rü tbeli şö valye Sö r Willis Wode, “Biraz dinlenmeliyiz
leydim." diyordu Catelyn Stark'a. Leydi Whent'in adamıydı ve Catelyn Stark yardım
istediğinde ilk ayağa kalkan o olmuştu.
"Sör Willis doğru söylüyor leydim," dedi Sör Rodrik. Bu kaybettiğimiz üçüncü at ve..."
"Lannisterlar bizi bulursa çok daha fazla at kaybederiz, diye hatırlattı Catelyn. Yü zü rü zgâ r
yanığıyla sertleşmişti ama kararlı, lığından hiçbir şey kaybetmemişti.
"Burada öyle bir ihtimal yok," diyerek lafa karıştı Tyrion.
“Leydi sana ikrini sormadı cü ce," dedi, kısa diken diken saçları ve domuza benzeyen
yü zü yle tam bir ahmak olan Kurleket Brackenlar'ın adamlarındandı. Lord Jonos’un
hizmetindeki sü varilerden biriydi. Tyrion hepsinin adını ezberlemek için çaba harcamıştı,
bö ylece daha ileriki bir zamanda, kendisine gö sterdikleri zarif muamele için teşekkü rlerini
sunabilecekti. Bir Lannister borcunu mutlaka ö derdi. Kurleket bunu ö ğ renecekti. Arkadaşları
Lharys ve Mohor da ö ğ renecekti. Sevgili Sö r Willis, paralı askerler Bronn ve Chiggen'a da
ö ğ retecekti. Topal, iblis ve ipek sö zcü klerine kaiyeler bulmak için erkekçe mü cadele veren
tenor sesli ahşap arplı Marillion’a daha da özenle anlatacaktı dersi.
“Bırakın konuşsun," diye emretti Catelyn Stark.
Tyrion Lannister bir kayanın ü stü ne oturdu. “Peşimizdekiler şu anda bü yü k ihtimalle
Boğ az'ı geçiyor. Sizi Kral Yolu’nda yakalayacaklarını dü şü nü yor olmalılar... tabi bililerinin
peşimizde olduğ unu sadece varsayıyoruz, olmayabilirler. Alı, babam mutlaka haberleri
almıştır ama... beni bü tü n kalbiyle sevdiğ ini sö yleyemem." Sö ylediğ i prim yalan sayılırdı. Lord
Tywin şekilsiz oğ luyla zerre kadar ilgilenmezdi ama soyuna yapılan bir hakareti kabullenmesi
mümkün değildi. “Bunlar zalim topraklar Leydi Stark. Vadiye varana kadar herhangi bir destek
alamayacaksınız ve ö len her at diğ erlerinin daha fazla zorlanması demek. Daha beteri, beni
kaybetmek riskine giriyorsunuz. Ufak bir adamım ve gü çlü değ ilim Ben ö lecek olursam bü tü n
bu yaptıklarınız hangi amaca hizmet edecek?" Bu sö yledikleri yalan değ ildi. Tyrion atların bu
temposuna daha ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu.
“Bü tü n bu yaptıklarımın amacı senin ö lmen diyebiliriz Lannister," diye karşılık verdi
Catelyn.
“Bence değ il." dedi Tyrion. “Eğ er ö lmemi istiyor olsaydım? tek sö zü nü z yeterdi. Şu sadık
dostlarınızdan biri memnuniyetle kırmızı bir gü lü cü k kondururdu ağ zıma." Kurleket'e baktı
ama adam sözlerindeki ince alayı anlayamayacak kadar sığdı.
“Starklar yatakta adam öldürmez."
"Ve bunu ben de yapmam." dedi Tyrion. “Size tekrar sö ylü yorum. Oğ lunuza yapılan
saldırıyla hiç ilgim yok benim. Size daha kaç kere yemin etmeliyim? Leydi Stark, bana
inansanız da. I nanmasanız da, o hançer benim değ il. Ben aptal bir adam değ ilim. Sadece aptal
bir adam kendi hançerini kullanarak arkasında böyle bir iz bırakır."
Kısa bir an için Catelyn’in bakışlarında bir tereddü t gö rü r gibi oldu ama kadın. “Petyr neden
yalan söylesin bana?" dedi.
“Bir ayı neden ormanda pisler?" diye karşılık verdi Tyrion. "Çü nkü onun tabiatı bu. Yalan
sö ylemek, nefes almak kadar doğ aldır Serçeparmak gibi bir adam için. Bunu anlamak
zorundasınız. Gerçekleri anlamak zorundasınız, hepiniz."
Catelyn, Tyrion’a doğru bir adım attı. İfadesi sertti. “ve bu ne demek oluyor Lannister?"
Tyrion kafasını yana yatırdı. “Neden konseydeki her adama, sizin bekâ retinizi nasıl aldığ ını
anlatıyor Leydi Stark?"

Yalan söylüyorsun,” dedi Catelyn Stark.
“Alı! Seni aşağılık iblis," dedi Marillion şaşkınlıkla.
Kurleket deri yü zme bıçağ ını çıkardı. Zalim ve keskin bir siyah demir parçası. “Sadece
sö yleyin leydim. Bu iblisin yalancı dilini ayaklarınızı dibine atayım." Bu ikir domuza
benzeyen gözlerini heyecanla doldurmuştu.
Catelyn Stark buz gibi yü zü yle Tyrion'a baktı. Daha ö nce hiç olmadığ ı kadar soğ uktu ü stelik.
“Petyr Baelish bir zamanlar bana â şıktı. Bu karşılıksız aşkı hepimiz için trajediydi ama saf,
temiz ve gerçekti. Alay edilecek bir yanı da yoktu Benimle evlenmek istedi. I şin gerçeğ i budur.
Siz gerçek bir şeytansınız Tyrion Lannister."
“Ve siz gerçek bir aptalsınız Leydi Stark. Serçeparmak’ın gerçekten sevdiğ i tek kişi
Serçeparmak’tır ve size yemin ederim ki sizden istediğ i şey evlenmek değ ildi. Dolgun
göğüslerinizi, tatlı dudaklarınızı ve sıcak bacak aranızı istemişti."
Kurleket, Tyrion’ı saçlarından yakaladı ve sertçe geri çekti kafasını. Bıçağ ını boğ azına
dayadı. “Kanını akıtayım mı leydim?" diye sordu.
"Beni öldür ve gerçek de benimle birlikte ölsün." dedi Tyrion nefes almaya çalışarak.
“Bırakın konuşsun.” dedi Catelyn Stark.
Kurleket, Tyrion’ın saçını isteksizce bıraktı.
Tyrion derin bir nefes aldı. “Serçeparmak kendi hançerinin benim elime nasıl geçtiğ ini
anlattı size? Buna cevap verin."
“Prens Joffrey’nin isim gününde düzenlenen turnuvada bahis oynayarak kazanmışsınız.”
“Kardeşim Jaime’nin, Çiçek Şövalyesi tarafından yenildiği gün, hikayesi bu muydu?”
“Buydu," diyerek onayladı Catelyn. Alnında bir çizgi belirdi.
“Süvariler!"
Tiz uyan ü stlerindeki kayalık tepeden gelmişti. Onlar dinlenirken yolu gö zlemesi için
Lharys’i tepeye tırmandırmıştı Sör Rodrik.
Uzunca gelen bir an boyunca kimse yerinden kıpırdamadı. I lk hareketlenen Catelyn Stark
oldu. “Sö r Rodrik, Sö r Willis, hemen atlara!" diye bağ ırdı. “Diğ er hayvanları da alın. Mohor,
tutsakları gözle..."
“Bizi silahlandırın." dedi Tyrion ayağ a kalkıp kadının koluna asılmıştı. “Bü tü n kılıçlara
ihtiyacınız olacak."
Kadının ona hak verdiğ ini yü z ifadesinden anlayabiliyordu Tyrion. Dağ haydutları soylu
aileler arasındaki dü şmanlıkları umursamazdı. Lannisterlar'ı da, Starklar’ı da aynı iştahla
kılıçtan geçirirlerdi. Tıpkı iki ailenin birbirini kılıçtan geçirmek istediğ i gibi Belki sadece
Catelyn’e dokunmazlardı. O hâ lâ çocuk doğ urabilecek kadar gençti. Ama kadın hâ lâ
tereddütlüydü.
“Onları duyabiliyorum!” diye seslendi Sö r Rodrik. Tyrion durdu ve kulak kabarttı: Nal
sesleri, bir dü zine, belki daha fazla. ve gittikçe yaklaşıyorlardı. Birden herkes silahını kapıp
atlara koşmaya başladı.
Lharys aceleyle tepeden inerken çakıl taşları yağ mur gibi ü stlerine yağ dı. Adam nefes
nefese Catelyn Stark’ın ö nü ne dü ştü . “Yirmi adam, belki daha fazla. Sü t Yılanları ya da Ay
Kardeşleri olduklarını tahmin ediyorum. Galiba gizli gö zcü leri vardı leydim. Burada
olduğumuzu biliyorlar."
Sö r Rodrik Cassel uzun kılıcını eline alarak atına binmişti bile. Mohor demir uçlu mızrağ ını
iki eline almış ve hançerini dişlerinin arasına sıkıştırmış halde dev bir kayanın arkasında
pusuya yatmıştı. “Sen! Şarkıcı çocuk," diye seslendi Sö r Willis Wode. “Şu gö ğ ü s zırhını
takmama yardım et." Marillion'ın yü zü sü t rengini almıştı. Arpına sıkı sıkı sarılmış halde
donup kalmıştı ama Tyrion’ın adamı Morrec hemen ayağ a kalkıp şö valye yardım etmeye
koştu.
Tyrion hâ lâ Catelyn Stark’ın kolunu tutuyordu. “Başka şansınız yok. U ç kişiyiz, bizi
gö zetlesin diye bıraktığ ınız adamla dö n kişi... Dö rt adam ö lü mle yaşam arasındaki fark demek
burada."
“Kavga bittiğinde silahını teslim edeceğine dair bana söz ver.
“Sö z mü ?" At sesleri iyice yakından geliyordu artık. Tyrion’ın yü zü nde çarpık bir sırıtma
vardı. “Sözüm sizindir leydim... size Lannister şerefim üzerine yemin ederim."
Bir an, kadın yü zü ne tü kü recek sandı Tyrion. "Onlara silah verin," diye bağ ırdı Catelyn Stark
ve hemen uzaklaştı. Sö r Rodrik, Jyck'e kılıcını ve kınını atıp dü şmanla karşılamak için atını
çevirdi. Morrec kendine bir yay ve ok çantası buldu, yolun kenarında diz çö kerek dü şmanları
beklemeye koyuldu. I yi kılıç kullanamıyordu ama fena bir okçu sayılmazdı. Bronn. Tyrion’a çift
kenarlı bir balta verdi.
“daha ö nce hiç baltayla dö vü şmedim." Elindeki silah yabancı ve tuhaf geliyordu. Kısa bir
sapı, ağır bir başı ve ucunda tehlikeli görünen bir dikeni vardı.
“Kü tü k kesiyormuşsun gibi dü şü n," dedi Bronn. Sırtında asılı duran uzun kılıcım çekti.
Tü kü rdü , atını dö ndü rü p Chiggen ve Sö r Rodrik’e katılmak için koşturdu. Sö r Willis de atma
bindi. Siyah uzun kuş tü yleriyle sü slenmiş, incecik bir gö z aralığ ı olan miğ ferini tek eliyle
başına geçirmeye çalışıyordu.
“Kü tü kten kan gelmez," dedi Tyrion, belli birine hitap etmeden. Çevrede iri bir kaya aradı ve
Marillion'ın arkasında saklandığı kayayı görüp koştu. “Kenara kay."
“Başka yere git!" diye çığ lık attı çocuk. “Ben bir şarkıcıyım, bu kavgaya karışmak
istemiyorum."
“Ne? Yoksa macera hevesin geçti mi?" dedi Tyrion. Şarkıcı Çocuğ u kenara kayması için
tekmeledi ve sadece tek kalp atışı sonra haydutlar oradaydı.
Ne hanedan arması, ne sancak, ne savaş borusu, ne davullar vardı. Sadece Morrec ve
Lharys’in attığ ı okların sesi duyuldu Kaynatılmış deriler kuşanmış, birbirinden farklı zırhların
için deki kara ve zayıf adamlar, alacakaranlığ ın içinden bir anda çıkıp geldi. Eldivenli ellerinde
her tü rden silah vardı: Uzun kılıçlar mızraklar, bileylenmiş oraklar, çivili sopalar, hançerler ve
ağ ır demir tokmaklar. I ki elle kullanılan bü yü k kılıcı olan. gö lge postundan yapılmış bir cü bbe
giyen atlı iri bir adam grubun başını çekiyordu.
Sö r Rodrik bağ ırdı, ‘'Kışyarı!" Savaş naraları atan Bronn ve Chiggen’la birlikte adamı
karşılamaya gitti. Başının ü zerinde dikenli bir gü rz sallayan Sö r Willis onları takip etti.
"Harrenhal! Harrenhal!" diye çığ ırıyordu. Tyrion bir an ö ne fırlayıp baltasını sallamak ve
Casterly Kayası! diye bağ ırmak için dayanılmaz bir istek duydu ama çılgınlığ ı hemen geçti ve
tekrar kayanın dibine oturdu.
U rkmü ş atların kişnemelerini ve birbirine çarpan metallerin sesini duyuyordu. Chiggen’ın
kılıcı miğ fer takmamış zırhlı bir haydutun yü zü ne indi. Bronn adamların içine kasırga gibi
daldı ve sağ dan soldan kesici darbeler savurmaya başladı. Sö r Rodrik gö lge postu giymiş iri
adamla dö vü şü yordu. Birbirlerine darbe ü stü ne darbe indirirlerken, atları da karşılıklı dans
ediyordu. Jyck eyersiz bir ata atladı ve ü zerinde zırh olmadığ ı halde kavganın tam ortasına
doğ ru ilerledi. Tyrion, gö lge postlu adamın boğ azına saplanmış bir ok gö rdü . Adam çığ lık
atmak için ağ zını açtığ ında ağ zından ses yerine kan çıktı. O dü şerken, Sö r Rodrik başka biriyle
dövüşmeye başlamıştı.
Marillion tiz bir sesle bağ ırdı. Arkasında saklandıkları kayanın ü zerinden bir at atlarken
başını ahşap arpıyla korumaya çalışıyordu. Atlı onlara dö nü p ü zerlerine geldiğ i sırada Tyrion
kalktı ve dikenli baltasını iki eliyle savurdu. Balta tok bir sesle atın boğ azına gö mü ldü . hayvan
acı bir çığ lıkla yere devrilirken Tyrion az kalsın dengesini kaybediyordu. Baltayı hayvanın
boğ azından çıkarmayı başardı ve devrilen atın altında kalmaktan son anda kurtuldu. Marillion
o kadar talihli değildi. At ve binicisi şarkıcının üzerine devrilip düğüm haline geldi. haydut atın
altında kalan ayağını kurtaramadan Tyrion adamın boğazına baltasını indirdi.
Baltayı adamın boğ azından çıkarmaya çalışırken Marillion'ın inleyen sesini duydu. “Bin
bana yardım etsin. Tanrılar bana merhamet gösterin. Kanım akıyor.”
“Sanırım o atın kanı." dedi Tyrion. Marillion’ın eli ö lü hayvanın altından sü rü nerek çıktı.
Toprakta yü rü yen beş ayaklı bir O rü mcek gibi gö rü nü yordu. Tyrion ayağ ını elin ü zerine
basardı ve tatmin edici bir çatırtı sesi duydu. Baltasını omzuna alıp giderken. “Orada kal ve
ölü taklidi yap." diye tavsiyede bulundu şarkıcıya.
Her şey aynı anda oldu sonra. Ortalık bağ rışlar, çığ lıklar ve dö kü len kanın ağ ır kokusuyla
doldu. Dü nya oradaki keşmekeşten ibaret gibiydi. Kulağ ının yanından oklar geçti ve kayalara
çarpıp dağ ıldı. Bronn’un atsız kaldığ ını ve iki kılıçla birden dö vü ştü ğ ü nü gö rdü . Tyrion
mü cadelenin kıyısında kaldı. Kasadan kayaya atlıyor ve geçen atların bacaklarına baltasıyla
darbeler indiriyordu. Yerde yatan yaralı bir haydut gö rdü , adamı ö ldü rdü ve yarını miğ ferini
aldı. Miğ fer başına tam oturmamıştı ama hepten korumasız kalmayacağ ı için memnundu. Jyck
karşısındaki hayduta bir kılıç kesiğ i verirken sırtından ö ldü rü cü bir darbe aldı. Tyrion.
Kurleket'in cesedine takılıp tö kezledi Domuzun yü zü bir gü rz darbesiyle ezilmişti. Tyrion
cesedin elindeki kamayı almaya çalışırken, silahın kabzasından anlamıştı adamın Kurleket
olduğunu. Tam kamayı kemerine sıkışanken kadının çığlığını duydu.
Catelyn Stark kayalık dağ ın dibinde ü ç adam tarafından kıstırılmıştı. Adamlardan biri hâ lâ
atının ü stü ndeydi, diğ er ikisi kadının um karşısındaydı. Leydi Stark şekilsiz pamuklarıyla bir
hançer tutuyordu ama sırtı kayalara davalıydı ve ü ç yanı da adamlarla çevrilmişti. Bırak
sürtüğün iğ ini bitirsinler, diye dü şü nü yordu Tyrion. Ne güzel olur. Buna rağ men hâ lâ onlara
doğ ru ilerliyordu. Adamlar onun geldiğ ini fark edemeden, baltasını birinin dizlerinin arkasına
indirdi. Ağ ır balta adamın bacağ ını kemiğ ine kadar kopardı. Çü rü mü ş ağ aç gö vdesi gibi ikiye
ayrıldı bacak. Kanayan kütükler, diye dü şü ndü anlamsızca. I kinci adam ü stü ne yü rü dü ve
kılıcını kaldırdı. Tyrion savrulan kılıcın akında çö meldi ve baltasını savurdu. Adam geriye
doğ ru dü şerken Catelyn Stark adamın arkasından boynunu tutup hançeriyle boğ azını kesti.
Atlı adam önemli bir işi olduğunu hatırlan^ gibi, bir anda dörtnala koşup uzaklaştı.
Tyrion etrafa bakındı. Bü tü n dü şmanları ya ö lmü ş ya da kaybolmuştu. Nasıl olduysa, o
farkına varamadan sona ermişti mü cadele. O len atlar ve can çekişen adamlar inleyerek yerde
yatıyordu ve kendisinin onlardan biri olmaması şaşkınlık vericiydi Parmaklarını açtı, balta
elinden dü ştü . Elleri kanla yapış yapış olmuştu. Bü tü n bir gü n dö vü ştü klerine yemin edebilirdi
ama güneş bir parça bile kıpırdamamıştı yerinden.
“I lk dö vü şü n mü ydü ?” diye sordu Bronn. Jyck’in ö lü bedenine eğ ilmiş adamın çizmelerini
çıkarıyordu. I yi çizmelerdi doğ rusu. Lord Tywin’in adamlarına uygun, ağ ır deriden, yağ lanmış
ve esnek. Bronn'un giydiği çizmelerden çok daha iyi.
Tyrion başıyla onayladı. “Babam benimle gurur duyacak." dedi. Bacaklarına korkunç
kramplar giriyordu. Ayakta durmakta zorlanıyordu ama garip bir şekilde, dö vü ş sırasında en
küçük bir ağrı bile hissetmemişti.
“Şimdi sana bir kadın lazım,” dedi Bronn siyah gözlerinde tuhaf bir pırıltıyla.
Çizmeleri torbasına attı. “Kan dö ktü kten sonra bir kadınla yatmaktan iyisi yoktur, sö zü me
inan.”
Chiggen, homurdanıp dudaklarını yalayacak kadar bir sü re için haydutların cesetlerini
yağmalamayı bıraktı.
Tyrion. Sö r Rodrik’in yaralarım saran Leydi Catelyn’e baktı. “Onun da gö nlü varsa, ben
dünden razıyım,” dedi. Süvariler kahkahaya boğuldu.
Tyrion gülümsedi ve düşündü, İşte buna başlangıç denir.
Daha sonra dere kıyısına gitti ve buz gibi suyla yü zü ndeki kanları temizledi. Diğ erlerinin
yanına dö nerken etraftaki cesetlere baktı. O lü haydutlar zayıf ve perişan adamlardı. Atları
seil, az gelişmiş, kaburgaları sayılacak kadar zayıf hayvanlardı. Bronn ve Chiggen'ın bile
almaya tenezzü l etmediğ i, hiç de etkileyici olmayan silahlan vardı. Tokmak, dikenli sopa,
orak... Elindeki uzun kılıçla Sö r Rodrik’in karşısına çıkan gö lge postundan cü bbe giymiş adamı
hatırladı. Adamın bedenini bulduğ unda, aslında hiç de iri olmadığ ını fark etti. Cü bbesi gitmişti
ve kılıcı fena halde hasar gö rmü ş, paslanmış, ucuz çelikten başka bir şey değ ildi. Haydutların
arkasında dokuz ölü beden kalmasına şaşırmamak gerekirdi.
Kendilerinin ü ç ö lü sü vardı. Lord Bracken'ın iki adamı Kurleket. Mohor ve kendi adamı Jyck.
Eyersiz acıyla um bir gösteri yapmıştı Jyck. Ölümüne aptal, diye düşündü Tyrion.
“Leydi Stark, bir an bile kaybetmeden bü tü n hızımızla yola koyulmalıyız," dedi Lord Willis.
“haydutları şimdilik savdık ama fazla uzakta değillerdir."
“O lü lerimizi gö mmeliyiz Sö r Willis." diye karşılık verdi leydi. “Bunlar cesur adamlardı ve
ben onların gölge kedileriyle kargalara yeni olmasını istemiyorum."
“Zemin mezar kazılamayacak kadar kayalık." dedi Sör Willis.
“Öyleyse mezar yapmak için taş toplarız," diye ısrar etti kadın.
“Siz dilediğ iniz kadar taş toplayın," diyerek lafa karıştı Bronn "Ama bu işi ben ve Chiggen
olmadan yapın. O lü adamların ü zerine taş yığ maktan daha acil işlerim var... nefes almak
mesela." Mü cadeleden sağ kurtulanların yü zü ne baktı. “Akşama sağ çıkmak isteyenler
peşimizden gelsin."
“Leydim, adam doğ ru sö ylü yor," dedi Sö r Rodrik yorgunluk dolu sesiyle. Yaşlı şö valye kavga
sırasında sol omzuna derin bir yara almıştı ve boynunda ciddi bir mızrak sıyrığ ı vardı. Sesi
kendisi kadar yaşlı çıkıyordu o an. “Burada oyalanırsak tekrar saldırmaları an meselesi. I kinci
bir saldırıdan sağ çıkamayız."
Catelyn’in yü zü nden ö kesi okunuyordu ama başka seçeneğ i yoktu. “Tanrılar bizi affetsin.
Hemen yola çıkıyoruz."
Artık binek açıkları kalmamıştı. Tyrion eyerini Jyck'in atma taşıdı. Atın halinden ü ç dö rt gü n
daha dayanabileceğ i anlaşılıyordu. Lharys gelip, “Kamayı bana ver cü ce." dediğ inde. Tyrion
ata tırmanmaya çalışıyordu.
Çoktan atına binmiş olan Catelyn Stark yukarıdan bakarak, "Bırak onda kalsın,” dedi.
“Baltası da sırtında asılı olsun. Yeni bir saldırıyla karşılaşırsak işe yarayabilir."
Atına tırmanırken, “Teşekkür ederim leydim," dedi Tyrion.
“Gereksiz,” diye cevapladı Catelyn sen bir şekilde. “Size eskisinden fazla gü venmiyorum."
Tyrion verecek bir cevap düşünemeden kadın uzaklaştı.
Tyrion çaldığ ı miğ feri kafasına geçirdi ve Bronn’dan baltasını aldı. Bu yolculuğa nasıl
başladığ ını hatırladı. Elleri bağ lı, kafasına bir başlık geçirilmiş olarak çıktığ ı yola bu halde
devam ediyor olması O nemli bir gelişmeydi. Catelyn Stark'ın ona gü venmemesi sorun değ ildi.
Baltası sırtında olduğu sürece yarışta bir adım öndeydi.
Sö r Willis Wode grubun başında ilerliyordu. Bronn en geriden geliyordu. Leydi Stark
ikisinin arasında gü vene alınmıştı ve yanında gö lge gibi Sö r Rodrik vardı. Marillion kü skü n
gözlerle Tyrion'a bakıyordu. Şarkıcının birkaç kaburgası, ahşap arpı ve arp için lazım olan dört
parmağ ı kırılmıştı. Buna rağ men gü nü tamamen kayıpla geçirdiğ i sö ylenemezdi. Gö lge
postundan yapılmış, siyah ü zerine beyaz çizgili muhteşem kü rk cü bbe, nasıl olduysa onun
sırtında bulmuştu kendisini. Marillion cü bbenin kıvrımları arasında kaybolmuş halde
bakıyordu ve ilk defa söyleyecek bir şey bulamıyordu.
Daha yarım mil yol almadan, gö lge kedilerinin kü kremelerini duydular. Kısa bir an sonra da,
arkalarında bıraktıkları cesetler için yapılan kavganın sesleri ulaştı kulaklarına. Marillion'ın
suratı bembeyaz oldu. Tyrion atını Marillion’ın yanına sü rdü . “Korkak ve tokat gayet iyi kaiye
oluyor," dedi. Atını tekmeleyerek hızlandı. Sör Rodrik ve Leydi Catelyn'in yanına doğru gitti.
“Daha evvel size anlatıyordum ki konuşmamız çok kaba bir şekilde bö lü ndü ." dedi.
“Serçeparmak’ın size anlattığ ı hikâ yede ö nemli hatalar var. Buna inanır mısınız bilmem Leydi
Stark ama ben asla aileme karşı bahse girmem.”

ARYA
Tek kulaklı kara kedi sırtını kamburlaştırdı ve Arya’ya tısladı.
Arya binaların arasındaki dar geçide atladı. Çıplak ayaklarının ü zerine ustaca ve haifçe
dü şerek hemen dengesini buldu Kalp atışlarını dinledi, derin derin nefes alıp verdi. Gö lge
kadar sessiz, dedi kendi kendine, tüy kadar haif, siyah erkek kedi tedbirli gö zlerle Arya’nın
gelişini izliyordu.
Kedileri yakalamak zor işti. Kollan henü z iyileşmemiş izlerle doluydu ve her iki dizi de
taklalar atıp yerlerde yuvarlanırken kanayıp yara olmuştu. En başta aşçının tembel ve şişman
kedisi bile Arya’yı alt etmeyi başarmıştı ama Syrio onu gece gü ndü z çalışmaya zorlamıştı.
Elleri kollan kanar halde Syrio’ya koştuğ unda. “O kadar yavaş mısın? Daha hızlı ol kızım.
Dü şmanların sana tırmık atmakla kalmayacak,” demişti. Tırmık izlerinin ü stü ne Myr ateşi
denen bir merhem sü rmü ştü . I laç ö yle kö tü yakıyordu ki Arya çığ lık atmamak için dudaklarını
ısırmak zorunda kalmıştı. Sonra, onu yine kedilerin peşine düşmeye yollamıştı Syrio.
Kızıl Kale kedilerle doluydu. Gü neşin altında yayılıp vatan tembel yaşlı kediler, kuyruklarım
sallayan soğ uk gö zlü fare avcısı kediler, iğ ne gibi tırnaklan olan kü çü k kedi yavrulan, bakımlı
ve tü yleri taranmış leydi kedileri, çö p yığ ınlarını karıştıran kö tü huylu sokak kedileri. Arya
hepsini teker teker kovalayıp yakalamış ve gururla Syrio'ya gö tü rmü ştü ama... bu hariç. Bu tek
kulaklı siyah şeytanı bir tü rlü yakalayamıyordu. “Kalenin gerçek kralı bu işte," dedi altın
pelerinli adamlardan bin. “Gü nahtan daha yaşlı ve iki kat kö tü . Bir keresinde kral, kalede
kraliçenin babası için ziyafet dü zenliyordu. Bu siyah piç masanın ü stü ne atladı ve Lord
Tywin’in parmaklan arasından bü tü n bir bıldırcını kapıp gö tü rdü . Kral ö yle bir kahkaha attı ki
patlayacak sandık. Sen bu kediden uzak dur çocuğum."
Arya bu kedinin peşinden kalenin etrafında, iki kez El Kulesi’nin çevresinde, iç kale avlusu
etrafında, ahırlarda, dolambaçlı merdivenlerde, domuz ağ ılında, altın pelerinli muhafızların
kışlasında, Nehir suru dibi boyunca, bir yukarı bir aşağ ı hain Yolu’nda, bir kuyunun etrafında,
tuhaf tuhaf binaların arasında öyle çok koşmuştu ki, artık nerede olduğunu bile bilmiyordu.
I şte şimdi sıkıştırmıştı onu. I ki yandaki yü ksek duvarların arası dardı ve kedinin arkasında
penceresiz, uzun, yekpare bir duvar vardı. Gölge Kadar sessiz, diye tekrarladı, ileri kaydı, tüy
kadar hafif.
Kediden ü ç adım uzaktayken kara şeytan fırladı. Sola, sonra sağ a, tekrar sola, sağ a. Arya
ö nü nü kesiyordu. Erkek kedi bir kez daha tısladı ve Arya’nın bacaklarının arasından kaçmak
için ö ne atıldı. Yılan kadar kaygan, diye dü şü ndü Arya ve kedi ellerinin arasında sıkıştı.
Kedinin pençeleri deri yeleğ ini yolarken, Arya hayvanı iyice gö ğ sü ne bastırmış halde kendi
etrafında dönüyor ve kahkahalar atıyordu. Hayvanı iki gözünün arasından hızlıca öptü ve kedi,
yüzüne tırmık atamadan kafasını geriye çekti. Kedi miyavlayıp tükürdü.
“Bu oğlan, kediye ne yapıyor?"
Arya bir anda ü rktü ve kediyi elinden dü şü rdü . Sesin geldiğ i tarafı dö ndü . Kara şeytan gö z
açıp kapayıncaya kadar ortadan kayboldu. Dar aralığ ın başında altın lü leli, mavi saten elbiseli,
porselen bebekler kadar gü zel gö rü nen bir kız duruyordu. Yeleğ ine inciler ve zıplayan bir
geyik işlenmiş, belinde minyatü r bir kılıç asılı kü çü k tombul bir çocuk kızın yanındaydı.
Prenses Myrcella ve Prens Tommen. Bir yü k atı kadar iri bir rahibe, arkasında kırmızı pelerinli
iki Lannister muhafızıyla birlikte çocukların yanına geldi.
“O kediye ne yapıyordun çocuk." diye sordu Prenses Myrcella. Kardeşine dö ndü ve
kıkırdayarak, “İşte sana sefil bir oğlan, şuna bir bak." dedi erkek kardeşine.
“Sefil ve pis kokulu bir oğlan," diye karşılık verdi Tommen.
Beni tanımadılar, diye dü şü ndü Arya. Hatta benim bir erkek çocuğu olduğumu sanıyorlar.
Bunda şaşılacak bir şey yoktu aslında. Ayaklan çıplaktı ve yü zü gö zü pislik içindeydi. Deri
yeleğ i kedi tırmıklarıyla paralanmıştı. Paçaları yaralı dizlerinin ü stü ne kadar sıyrılmış kaba
kumaştı kahverengi bir pantolon giyiyordu. Kedi yakalamaya çalışırken ipek elbiseler
giyilemezdi elbette. Çabucak başını indirdi ve bir dizinin ü stü ne çö ktü . Belki kim olduğumun
farkına varmazlardı. Eğ er varırlarsa hikâ yenin sonu gelmezdi. Rahibe Mordane’in kanı
donardı ve Sansa utancından bir daha asla konuşmazdı Aryayla.
Şişman ve yaşlı rahibe bir adım ö ne yü rü dü . “Oğ lum buraya nasıl çeldin? Kalenin bu
kısmında olman yasak," dedi.
“Bu tipleri dışarıda tutmak imkâ nsız, fareleri dışarıda tutmaya benziyor," dedi
muhafızlardan biri.
“Kimin oğlusun? Cevap ver," diye ısrar eni rahibe. “Senin sorunun nedir? Sağır mısın?"
Aryanın sesi boğ azında takılıp kalmıştı. Eğ er konuşursa Myrcella ve Tommen onu mutlaka
tanıyacaktı.
“Godwyn, onu buraya getir." dedi rahibe. Uzun boylu muhafız
Arya’ya doğru yürümeye başladı.
Korku, gü çlü bir el gibi boğ azını sıkmaya başlamıştı. Hayatı konuşmasına bağ lı olsa bile
ağzından tek kelime çıkaracak dununda değildi. Durgun su kadar sakin, dedi kendi kendine.
Godwyn yanına geldiğ inde Arya hareket etti. Yaz ipeği kadar yumuşak. Sol tarafa doğ ru
eğ ildi. Muhafızın parmak uçlan ancak omzuna değ ebilmişti. Sonra adamın etrafında yarım bir
tur atıp ö nü ne geçti. Muhafız arkasına dö ndü ğ ü nde Arya dar aralığ ın başına doğ ru hızla
koşmaya başlamıştı bile. Geyik kadar seri. Rahibe onu yakalamak için hamle yaptığ ında,
kadının mermer sü tunlar kadar kalın ve beyaz bacaklarının arasından kavdı. Prens Tommen’a
çarpıp yere dü şü rdü ve çocuk bir "Off?" sesi çıkarırken ü stü nden atladı. I kinci muhafızın
yanından kayarak geçti ve bütün gücüyle koşmaya başladı.
Arkasından bağ rışmalar ve giderek yaklaşan ayak sesleri geliyordu. Kendini yere atıp
yuvarlandı. Kırmızı pelerinli Muhafız tökezledi.
Arya tekrar ayağ a kalktı. Hemen başının ü stü nde yü ksek ve dar bir pencere gö rdü . Zıpladı,
pervaza tutundu ve kendisini yukarı çekti. Pencereden içeri kayarken soluğ unu tuttu. Yılan
balığı kadar kaygan, Odanın içine, şaşkın haldeki bir kadının ö nü ne dü ştü . Kadın kalktı,
elbisesinin eteklerini tuttu ve Arya tekrar koşmaya başladı. Kapıdan uzun koridora, oradan bir
bahçe avlusuna çıktı. Avlunun kö şesinden dö nü p bir duvarın ü stü nden atladı ve dar bir
pencereden zifiri karanlık bir odaya girdi. Sesler iyice arkasında kalmıştı sonunda.
Arya nefes nefeseydi ve nerede olduğunu bilmiyordu. Kaybolmuştu. Onu tanıyıp
tanımadıklarını merak ediyordu ama tanımadıklarından hemen hemen emindi. Çok hızlı
hareket etmişti. Geyik kadar seri.
Sırtını duvara verip karanlıkta oturdu ve kovalamaca seslerini dinledi ama sadece kalbinin
atışını duyabiliyordu. Gölge kadar sessiz, dedi kendine. Nerede olduğ unu merak etti. Kızıl
Kale’ye ilk geldiklerinde kale içinde kaybolduğ unu gö rü yordu kâ buslarında. Kızıl Kale.
Kışyarı'ndan daha kü çü ktü ama rü yalarında uçsuz bucaksız bir yer haline geliyordu. Hiç sonu
yokmuş gibi gö rü nen taş labirentler Arya yü rü dü kçe şekil değ iştiriyordu. Duvarlarına solmuş
goblenler asılı kasvetli koridorlarda, bir türlü sonu gelmeyen sarmal merdivenlerde, avlularda,
kö prü lerin ü zerinde koşuyordu ve sesi boş kalede yankılanıp duruyordu. Bazı odaların kızıl
duvarlarından kan damlıyordu ve odaların hiçbirinde pencere olmuyordu. Bazen babasının
sesini duyuyordu ama sese doğ ru ne kadar hızlı koşarsa koşsun ses ondan uzaklaşıyor,
sonunda tamamen yok oluyor ve Arya karanlıkta tek başına kalıyordu.
Şu anda da çok karanlıktı. Dizlerini gö ğ sü ne çekti ve titredi. On bine kadar sessizce sayıp
bekleyebilirdi. O zamana kadar peşindekiler vazgeçmiş olurdu ve Arya da sessizce olduğ u
yerden çıkar, eve dönmenin bir yolunu bulurdu.
Gö zleri karanlığ a iyice alışmış halde seksen yediye kadar saydığ ında odanın haifçe
aydınlanmaya başladığ ını fark etti. Yavaş yavaş çevresindeki nesneler şekillenmeye başladı.
Kocaman aç gö zler karanlığ ın içinden Arya’ya bakıyordu ve loş ışıkta uzun keskin dişli bir
çene belli belirsiz seçilebiliyordu. Kaça kadar saydığ ını unuttu. Gö zlerini kapadı, dudaklarım
ısırdı ve korkuyu başından savdı. Gö zlerini tekrar açtığ ında canavarlar gitmiş olacaktı.
Syrio’nun orada, yanında olduğ unu ve kulağ ına fısıldadığ ını hayal etti. Durgun su kadar sakin.
Ayı kadar güçlü. Dişi kurt kadar gözü kara. Gözlerini açtı.
Canavarlar hâlâ oradaydı ama artık korkusu kalmamıştı. Arya ağırca ayağa kalktı ve
temkinli adımlarla yürümeye başladı. Canavar kafaları her taraftaydı. Merakla birine dokundu,
gerçek olup olmadıklarını anlamak istiyordu. Parmakları devasa bir çeneye değdi. Gayet
gerçekti. Eline değen kemik pürüzsüz. soğuk ve sertti. Parmağını çenedeki bir dışın üzerinde
gezdirdi siyah ve keskin. Karanlıktan yapılmış bir hançer. Titredi.
“Bunlar ölü." dedi yüksek sesle. “Bunlar kafatası; bana zarar veremezler." Ama canavar
Arya'nın orada olduğunu biliyordu sanki. Boş göz çukurlarının loş odada kendisini izlediğim
hissediyordu ve bu loş, mağaraya benzer yerde Arya’dan hiç hoşlanmayan bir şeyler var
gibiydi. Yavaşça uzaklaştı kafatasından ve daha büyük bir başkasına çarptı. Bir an, kafatasının
keskin dişinin bir parça et koparmak için omzunu ısırdığını düşündü. Arya döndü, keskin diş
deri yeleğine takıldı ve kocaman bir parçayı koparıp aldı. Koşmaya başladı. Önünde
diğerlerinden de büyük bir kafatası daha belirdi ama Arya yavaşlamadı bile Bir kılıç
uzunluğundaki dişlerin üstünden atladı, çenelerin arasından geçti ve kendini kapıya attı.
Ağ ır ahşap kapının ü stü nde bulduğ u bü yü k demir halkası çekti. Kapı sıkışmıştı, halkaya bir
daha asıldı. Kapı içen doğ ru ağ ırca açılırken, korkunç bir gıcırdama sesi çıkıyordu. Ses o kadar
yü ksekti ki. Arya bü tü n şehrin duyabileceğ ini dü şü ndü . Kapı, arasından kayıp geçilecek kadar
açıldığında kendim dışarı attı.
Eğ er az ö nceki oda için karanlık deniyorsa, çıktığ ı yer yedi cehennemin en koyu kara çukuru
olmalıydı. Durgun su kadar sakin, dedi kendine. Gö zlerinin karanlığ a alışması için uzunca bir
sü re bekledi ama o zaman bile gö rebildiğ i tek şey az ö nce çıktığ ı kapının belli belirsiz gri
batlarıydı. Ellerini yü zü nü n ö nü nde salladı, havayı hissetti, hiçbir şey giremiyordu. Kö rdü . Bir
su dansçısı bütün duyularıyla görür, diye hatırlattı kendine. Gö zlerini kapadı, bir, iki, ü ç,
nefesini düzenledi ve ellerini kollarım karanlığa uzattı.
Parmaklan sol tarafta pü rü zlü bir duvara değ di. Duvarı takip etti. Karanlıkta kü çü k ve
tedbirli adımlarla ilerledi. Bütün koridorlar bir yere çıkar, içeriğimi bir yol varsa, dışarı da
çıkıyordur. Korku, kılıçtan derin keser. Arya korkmayacaktı. Duvar birdenbire bitti ve yü zü ne
serin bir esinti vurdu. Çok uzun bir yoldan gelmiş gibi hissediyordu. Saçları alnına yapışmıştı.
Epey aşağ ıdan geldiğ i belli olan sesler duydu. Çizmelerin toprağ a sü rtü nmesi, uzaktan gelen
insan konuşmaları. Bir an için, bir meşalenin uzak ve titrek ışığ ı duvara vurdu ve Arya nerede
olduğ unu anladı. Yerin derinliklerine inen, yedi metre çapındaki aksıyla muazzam
bü yü klü kteki kara kuyunun en tepesindeydi. Bü yü k taşlar merdiven gö revi gö rsü nler diye
büyük sarmal duvara sabitlenmişti. Sonsuzmuşçasına döne döne aşağı iniyorlardı.
Yaşlı Dadı'nın anlattığ ı cehennem merdivenleri gibiydi. ve bir şey, dü nyanın bağ ırsaklarından
çıkıp yukarı tırmanıyordu...
Arya kafasını aşağ ı uzattı ve yü zü ne çarpan soğ uk ve karanlık nefesi hissetti. Aşağ ıda yanan
meşaleyi gö rdü , o kadar yü kseklikten bir mum alevi gibi gö rü nü yordu. I ki adam vardı, devasa
gölgeleri duvardaydı. Kuyuda yankılanan seslerini duyabiliyordu. Ağır ağır yukarı çıkıyorlardı.
“...piçlerden birini buldu." dedi bir adam. “Diğ erleri de yakında ortaya çıkar. Bir gü n, iki gü n,
on beş gün..."
“Peki gerçeğ i ö ğ rendiğ inde ne olacak? ne yapacak?" diye sordu diğ er ses O zgü r Şehirler'in
akıcı aksanıyla.
“Bunu sadece tanrılar bilir," diye cevap verdi ilk ses. Meşaleden yü kselen, yü kseldikçe bir
yılan gibi kıvrılan gri isi gö rebiliyordu Arya. “Aptallar, oğ lunu ö ldü rmeye çalıştılar, daha
kö tü sü bu işi yü zlerine gö zlerine bulaştırdılar. O bü tü n bunların altında kalacak bir adam
değ il. Sö ylemedi deme, aslanlar ve kurtların birbirlerinin boğ azına saldırmasına az kaldı, biz
istesek de istemesek de."
“Çok erken, çok erken," dedi aksanlı ses. “Savaş hiç iyi olmaz. Hazır değiliz. Ertele.”
“İstersen zamanı da durdurayım. Sen beni büyücümü sandın?"
Diğ er ses kıkırdadı. “Bü yü cü den farkın yok." Meşale serin havayı yaladı. Gö lgeler neredeyse
Arya'nın tepesine gelmek ü zereydi. Az bir zaman sonra meşaleyi taşıyan adam Aryanın görüş
sahasına girmişti. Arkadaşı hemen arkasındaydı. Arya hızla merdivenlerden çekildi, duvarın
iyice dibine sokuldu ve yüzüstü yatıp zeminde kayboldu.
“Benden ne yapmamı istiyorsun," diye sordu meşaleyi taşıyan den cü bbeli iri adam.
Ayağ ındaki ağ ır çizmelere rağ men sessizce ve kayarak yü rü yormuş gibi gö rü nü yordu. Çelik
ballığının altındaki yaralı yüzü yuvarlaktı ve yeni uzamış koyu sakalları vardı. Kaynatılmış den
ü stü ne ö rgü bir zırh giymişti Kemerinden bir kama ve bir kısa kılıç sarkıyordu. Adamdaki bir
şey Arya’ya garip bir şekilde tanıdık gelmişti
“Eğ er bir El ö ldü yse, I kincisi neden ö lmesin?" dedi, aksanlı ve sarı çatal sakallı adam. “Sen
bu dansı daha ö nce de yaptın dostum." Arya aksanlı sesin sahibini daha ö nce hiç gö rmediğ ine
emindi. I ğ renç şekilde şişmandı ama buna rağ men tü y gibi yü rü yordu. Vü cudundaki yağ lan
ancak bir su dansçısının yapabileceğ i şekilde parmak uçlarında taşıyordu sanki Meşalenin
ışığ ında parıldayan, parmaklarındaki kırmızı altın ve mat gü mü şten yü zü kler yakut, sair ve
kesik san kaplan gö zleriyle sü slenmişti. her parmağ ında bir yü zü k vardı, hatta bazı
parmaklarında iki.
“Mazi, şimdi değ il. Bu El, ö nceki değ il." dedi yaralı adam salona girerken. Taş kadar katı,
gölge kadar sessiz, dedi Arya kendine. Meşalenin parlak alevi tam gö zlerinin ö nü nde olduğ u
için, duvarın dibine sinmiş halde duran Arya’yı göremiyorlardı.
“Evet, belki ö yle." dedi çatal sakallı adam. Uzun tırmanıştan sonra soluklanmak için
duraklamıştı. “her halü karda zamana ihtiyacımız var. Prenses hamile. Khal oğ lunun
doğ umunu beklemeden harekete geçmeyecektir. Şu vahşilerin nasıl adamlar olduğ unu
bilirsin.”
Meşaleyi taşıyan adam durdu. Arya şiddetli bir gü rü ltü duydu. Meşale alevinde kıpkırmızı
görünen kocaman bir kaya plakası, kendisine yakışır bir gümbürtüyle tavandan yere indi. Arya
az kalsın çığ lık atacaktı. Kuyuya açılan giriş yekpare ve geçilmez bir duvarla kapatılmıştı
şimdi.
“Eğ er çok yakında harekete geçmezse geç kalmış olur," dedi çelik başlıklı adam. “Bu artık iki
oyunculu bir oyun değ il. Stannis Baratheon ve Leydi Arryn artık uzanamayacağ ım kadar
uzakta ve duyduğ uma gö re adam topluyorlarmış. Çiçek Şö valyesi, Yü ksek Bahçe’ye bir mektup
yolladı. Babasından, kız kardeşini saraya gö ndermesini istiyor. Kız on dö rt yaşında, bir 'Çim
su ve yumuşak başlı. Sö r Renly ve Sö r Loras. Robert’ın kızı yatağ ına almasını istiyor. Onunla
evlenmesini, onu yeni kraliçe ilan etmesini istiyor. Serçeparmak... onun ne çeşit bir oyun
oynadığ ım bir tek tanrılar bilir. Ama asıl uykumu kaçıran Lord Stark. Piçten haberi var ve
kitap onda. Gerçeğ i ö ğ renmesi artık an meselesi. Şimdi de karısı, Tyrion Lannister’ı kaçırdı,
Serçeparmak sağ olsun. Lord Tywin bu hakaret karşısında deliye dö necek ve Jaime’nin o cü ce
iblise karşı tuhaf bir şekati var. Eğ er Lannisterlar kuzeye girmeye kalkışırlarsa, Tullyler de
hareketsiz kalmaz. Sen ertele diyorsun, bense acele et. En iyi jonglö rler bile aynı anda yü z
labutu düşürmeden havada tutamaz.”
“Sen kaç jonglö re bedelsin eski dostum. Sen gerçek bir sihirbazsın. Senden sadece bir sü re
daha sihir yapmam istiyorum.” Salonda ilerleyerek canavarlı odaya doğ ru ilerlemeye
başladılar.
“Elimden gelen her şeyi yapacağ ım,” dedi usulca, meşaleyi taşıyan adam. “Altın lazım ve elli
kuş daha."
Arya adamların iyice uzaklaşmasını bekledi ve sü rü nerek arkalarından gitti, gölge kadar
sessiz.
“O kadar çok mu?” Meşalenin ışığ ı Arya’dan uzaklaştıkça sesler belirsizleşiyordu. “Senin
istediklerini bulmak zor... Yazılanları anlamak için çok genç... belki daha bü yü kleri... o kadar
kolay ölmez...”
“Hayır... Genç olanlar daha güvenli... onlara nazik davran..."
“...çenelerini tutarlarsa..."
“...tehlikeli..."
Arya, sesler tamamen duyulmaz olduktan sonra bile, kendisini çağ ıran dumanlı bir yıldıza
benzeyen meşaleyi hâ lâ gö rebiliyordu. I ki kez gö zden kaybolacak gibi oldu ama Arya dü mdü z
ilerlemeye devam etti. Her iki seferde de kendini dik ve dar merdivenlerin başında buldu.
Meşale onun olduğ u yerden aşağ ıda parlıyordu. Aceleyle merdivenlerden inerek ışığ ın olduğ u
yere gitmeye çalıştı. Bir taşa takılıp tö kezledi ve dü ştü . Elinin altında ahşapla desteklenmiş
toprak bir zemin vardı. Geldiği yolun daha önceki bölümleri cilalı taştan yapılmıştı.
Peşlerinden millerce gitmiş olmalıydı. Sonunda kaybolmuşlardı. I leride başka gidecek yer
yoktu. Tekrar duvarı buldu ve takip etti. Kö r ve kaybolmuş. Karanlıkta Nymeria’nın da onunla
birlikte yü rü dü ğ ü nü hayal ediyordu. Sonunda, dizlerine kadar çelen, leş gibi kokan bir suyun
içinde buldu kendini Keşke Syrio'nun sö ylediğ i gibi su ü stü nde dans edebilseydi Bir daha ışık
gö remeyeceğ ini dü şü nmeye başlamıştı. Yü zü nde rü zgâ rı hissettiğ inde hava tamamen
kararmıştı.
Nehre akan bir kanalizasyonun ağ zında buldu kendim O yle kö tü kokuyordu ki hemen
oracıkta ü stü ndekileri çıkarıp nehrin karanlık sularına atladı. Kendisini temiz hissedene
kadar yü zdü ve titreyerek kıyıya çıktı. Nehrin kenarında kirli kıyafetlerini ovuşturarak
yıkamaya çalışırken yanından geçen atlı adamlar, ay ışığ ı altında iki bü klü m çamaşır yıkayan
çırılçıplak küçücük kızı ya görmediler ya da umursamadılar.
Kaleden millerce uzaktaydı ama Aegon Tepesi'ndeki Kızıl Kale’yi gö rebilmek için. Kral
Topraklarının neresinde olursan ol kafanı kaldırıp yukarı bakman yeterliydi. Kalenin giriş
kapısına vardığ ında kıyafetleri hemen hemen kurumuştu. Yivli kapı indirilmiş, kapı
parmaklıkları takılmıştı. Yan kapılardan birine gitti. I çeri alınmasını sö ylediğ i Muhafız alaycı
gö zlerle ona baktı. “haydi, uzaklaş buradan," dedi adam. “Mutfak artıkları bitti. Karanlık
çöktükten sonra dilenmek yasak."
“Ben dilenci değilim." dedi Arya. “Burada yaşıyorum."
“Sana uzaklaş dedim. Duyman için kulağına bir boru dayamak mı lazım?”
“Babamı görmek istiyorum."
Muhafızlar bakıştı. “Ben de kraliçeyi becermek istiyorum ama bir şey olduğ u yok." dedi
genç olan muhafız.
Yaşlı olan iyice sinirlenmişti. “Bahan kim senin sefil oğlan? Şehrin fare avcısı mı?"
“Kral Eli." dedi Arya.
İki muhafız birden gülmeye başladı. Yaşlı muhafız bir köpeğe vuracakmış gibi Arya'ya doğru
hareketlendi ama Arya gelen hareketi daha başlamadan görmüştü. hemen geri çekildi ve
adam ona dokunmadı bile. “Oğlan değilim. Kışyarı'ndan Arya Stark’ım. Bana parmağını
değdirecek olursan babam kafanı kızağa geçirir. Bana inanmıyorsan El Kulesi’nden Jory
Cassel’i ya da Vayon Poole’u çağırabilirsin." Ellerini beline koydu. “Şimdi, kıpıyı açacak mısın,
yoksa duyman için kulağına bir boru mu dayamak lazım?"
Harwin ve Şişman Tom’un nezaretinde girdiğ i salonda, dirseğ inin yanında haifçe yanan
yağ lı bir lamba duran babası tek başınaydı. Lord Stark'ın ö nü nde o gü ne kadar gö rdü ğ ü en
kalın kitap duruyordu. Okunaksız yazılarla dolu sarı sayfalan kurumuş dev cilt, rengi solmuş
deriyle kaplıydı. Harwin’in açıklamasını dinledikten sonra kitabı kapattı babası. Adamları
teşekkür ederek gönderdi. Yüzü kaya gibi sertti.
“Seni bulmaları için adamlarımın yarısını seferber ettiğ imin farkında mısın?" diye sordu
Eddard Stark yalnız kaldıklarında. “Rahibe Mordane korkudan kendini kaybetti. Saatlerdir
septte sağ salim geri dö nmen için dualar ediyor. Arya, benim iznim olmadan kale kapısının
dışına kesinlikle çıkamayacağ ını biliyorsun “Kale kapısından çıkmadım,” diye atıldı. “Yani,
amacım dışarı çıkmak değ ildi. Aşağ ıdaki mahzenlerdeydim ve yolum bir tü nele çıktı. Gidilecek
başka yol yoktu. Çok karanlıktı. Etrafı gö rebileceğ im bir meşale ya da mum bulamadığ ım için
tü nelin duvarını takip etmek zorunda kaldım. Canavarlar yü zü nden mahzene geldiğ im yoldan
geri dö nemedim. Baba, seni öldürmekten bahsediyorlardı! Canavarlar değ il, o iki adam. Beni
gö rmediler çü nkü gö lge kadar sessiz ve taş kadar sert duruyordum. Senin bir kitabın ve bir
piçin olduğ unu sö ylediler. Bir El ö ldü yse, diğ eri de ö lebilir dediler. Bahsettikleri kitap bu mu?
Piç derken Jon’dan bahsediyorlardı herhalde.”
“Jon mu? Arya sen neden bahsediyorsun? Bunları kim söyledi?"
"Onlar sö yledi. Parmakları yü zü klü , çatal sakalı sarı, şişman bir adam ve çelik başlıklı, ö rgü
zırhlı ö teki adam. Şişman olan, ertelemek zorundayız, dedi ama diğ eri daha fazla jonglö rlü k
yapamam çü nkü kurtlarla aslanlar birbirlerinin boğ azına sarılacak dedi." Gerisini hatırlamaya
çalışıyordu ama duyduğ u her şeyi tam olarak anlayamamıştı. ve şimdi bü tü n duydukları
karmakarışık olmuştu kafasının içinde. “Şişman olan prenses hamile dedi. Çelik başlığ ı olan
meşaleyi taşıyordu. I şin maskaralığ a dö ndü ğ ü nü de sö yledi. Acele etmeleri gerektiğ ini
söyledi. Sanırım sihirbazdı."
“Bir sihirbaz." dedi Ned gü lü msemeden. “Uzun bir sakak ve sivri uçlu yaldızlı bir şapkası da
var mıydı?"
“hayır! Yaşlı Dadı’nın hikâyelerindeki gibi değil. Sibirba2 gibi görünmüyordu. Arkadaşı ona
bir sihirbaz olduğunu söylüyordu.” “Seni uyarıyorum Arya. Bütün bunları uyduruyorsan..."
"Hayır, söylediğim gibi! Mahzendeki gizli kapılı yerdeydi. Ben kedi yakalıyordum ve...* Prens
Tommen'ı devirdiğim anlatırsa babası gerçekten sinirlenecekti, “...sonra o pencereyi buldum
O odada canavarlar vardı.”
“Sihirbazlar ve canavarlar.” dedi babası. “Çok ilginç bir macera yaşadığın anlaşılıyor. Şu
konuşmalarını duyduğun adamlar maskaralıktan ve jönglörlükten bahsediyorlardı değil mi?”
“Evet.” dedi Arya. “Ama...”
“Arya, onlar oyunculardı bü yü k ihtimalle.” dedi babası. “Turnuvadan ü ç beş sikke kazanmak
umuduyla Kral Toprakları'na gelen en az bir dü zine kumpanya var. O iki ahmağ ın kale içinde
ne işleri vardı emin değilim ama belki kral özel bir gösteri için çağırtmıştır onları.”
“hayır,” diyerek inatla kafasını salladı Arya. “Onlar oyuncu değil...”
“hiçbir durumda insanları gizlice takip etmemeli ve casusluk yapmamalısın. Ayrıca, kızımın
başıboş kedilerin arkasından koşup duvarlardan atlamasını, garip pencerelerden içeri
girmesini de hoş karşılamıyorum. Şu haline bir bak tatlı kızım. Kolların tırmıklarla dolu. Bu iş
fazla uzadı. Syrio Ford’e onunla konuşmak istediğimi...”
Sö zü kapının çalınmasıyla kesildi. “Lord Eddard. rahatsız ettiğ im için bağ ışlayın,” dedi
Desmond kapıyı açarken. “Kara kardeşlerden bir adam burada ve huzurunuza çıkmak için
yalvarıyor."
“Benim kapım Gece Nöbetçileri’ne her zaman açıktır.” dedi Lord Stark.
Desmond adamı odaya getirdi. Adam çirkin ve kamburdu. Uzun zamandır kesilmemiş bir
sakalı ve daha uzun zamandır yıkanmamış leş gibi giysileri vardı. Buna rağ men bahası adamı
nezaketle karşıladı ve adını sordu.
“Adım Yoren lordum.” dedi adam. “Bu saatte geldiğ im için ö zü r dilerim.” Arya'nın ö nü nde
eğildi. “Bu ufaklık oğlunuz olmalı. Sizin görünüşünüzü almış.”
“ Ben kızım," dedi Arya bezginlikle. Adam Sur’dan geliyorsa Kışyarı'ndan da geçmiş
olmalıydı. "Atabeylerimi tanıyor musunuz?" diye sordu heyecanla. “Robb ve Bran.
Kışyarı'ndalar. Jon Sur da. Jon Kar. O da Gece Nö betçileri ne katıldı. Onu tanıyor olmalısınız.
Kırmızı gö zlü , beyaz bir ulu kurdu var... Jon keşilere çıkmaya başladı mı? Bu arada, ben Arya
Stark." Kokan kıyafetler içindeki adam şaşırmış halde Arya’ya bakıyordu ama Arya bir tü rlü
konuşmasına engel olamıyordu. “Sur’a geri dö nerken bir mektup gö tü rebilir misiniz? Bir
mektup yazarsam Jon’a verebilir misiniz?" Arya ağ abeyinin yanında olmasını istiyordu o
anda. Jon ona inanırdı. Karanlık odaya, canavarlara, çatal sakallı şişman adama, çelik başlıklı
sihirbaza. Arya’nın anlattıklarına Jon inanırdı.
“Kızım sık sık nezaket kurallarını unutuyor," dedi Eddard Stark belli belirsiz bir
gülümsemeyle. “Lütfen bağışlayın Yoren. Sizi kardeşim Benjen mi yolladı?"
“Beni yaşlı Mormont’tan başka kimse yollamadı lordum. Sur’a adam toplamak için
buradayım ve Robert’ın bir dahaki konsey toplantısında dizimin ü stü ne çö kü p ihtiyaçlarımızı
haykıracağım. Belki kral ve El’in zindanlarında kurtulmak istedikleri birkaç pislik vardır. Şimdi
burada konuşma sebebimiz Benjen Stark elbette. Onun kam kara akardı. O kan onu sizin
kardeşiniz olduğ u kadar benim de kardeşim yapar. Onun uğ runa geldim. Zor yoldan geldim. Az
kalsın atım ölüyordu ama diğerlerini arkamda bırakmayı başardım."
“Diğerleri mi?"
Yoren tü kü rdü . “Paralı askerler, hü rsü variler ve ö bü r çö plü kler, han onlarla doluydu. Hepsi
kokuyu aldı. Kan kokusunu. Ahır kokusunu. Sonuçta ikisi de aynı kokuyor. Hepsi Kral
Toprakları'na doğ ru yola çıkmadı. Bazıları Casterly Kayası'na gidiyor ve kaya buradan daha
yakın. Lord Tywin şimdiye kadar haberleri almış olmalı. Buna emin olabilirsiniz."
“Hangi haberleri?"
Yoren, Aryaya baktı. “Bunları yalnızken anlatsam daha iyi lordum." dedi.
"Dediğ iniz gibi olsun. Desmond, kızımı odasına gö tü r." Aryayı alnından ö ptü . “Sohbetimize
yarın sabah devam edeceğiz." dedi.
Arya kö k salmış gibi olduğ u yerde duruyordu, "Jon’a kö tü bir şey olmadı değ il mi?" diye
sordu Yoren'e. "Ya Benjen amcama?”
“Benjen Stark için bir şey diyemem. Kar a gelince, son gö rdü ğ ü mde gayet iyiydi. Beni
düşündüren başka şeyler var."
Desmond. Arya'nın elini tuttu. “Gidelim küçükleydim. Babanız» duydunuz."
Arya’nın itaat etmekten başka seçeneği yoktu. Keşke yanında Desmond yerine Şişman Tom
olsaydı. O zaman kapının önünde ovalanmak için bir bahane bulur. Yoren'in anlatacaklarını
duyabilirdi ama Desmond kandırılamayacak kadar sabit fikirliydi. “Babamın kaç muhafızı
var?" diye sordu odasına doğru yürürlerken.
“Burada, Kral Toprakları’nda mı? Elli."
“Onu kimsenin öldürmesine izin vermezsiniz değil mi?"
Desmond gü ldü . “Bu konuda hiç endişe etmeyin kü çü k leydim. Lord Eddard’ı gece gü ndü z
kolluyoruz. Ona kimse zarar veremez."
“Lannisterlar’ın elliden fazla adamı var." dedi Arya.
"Evet, bu doğru ama bir kuzeyli kılıç, on güneyli kılıç eder. Siz rahat rahat uyuyabilirsiniz."
“Ya bir sihirbaz onu öldürsün diye gönderildiyse?"
“O durumda," dedi Desmond uzun kılıcını çekerek, “sihirbazlar da diğ er insanlar gibi başını
kestiğinde ölüyor."

EDDARD
“Robert, sana yalvarıyorum. Ağ zından çıkanları kulağ ın duyuyor mu? Bir çocuğ u
öldürtmekten bahsediyorsun.”
" O fahişe hamile!" Kralın yumruğ u konsey masasının ü stü ne indi ve odayı gö k gü rü ltü sü
gibi inletti. “Seni bunun olacağ ına dair uyarmıştım Ned, hendek mezarlarda sana bunun
olacağ ını sö ylemiştim ama beni dinlemedin. Şimdi dinleyeceksin. Onları ö lü istiyorum. Hem
anneyi hem karnındaki bebeği, ikisini de. Ayrıca Viserys de ölecek. Yeterince açık mı? Hepsinin
ölüsünü istiyorum!’'
Diğer konsey üyeleri orada değilmiş gibi yapmak için olağanüstü çaba harcıyordu. Ned’den
daha akıllı olduklarına şüphe yoktu. Eddard Stark’ın hayatındaki en yalnız anlardan biriydi.
“Eğer bunu yaparsan şerefin sonsuza kadar lekelenecek.” “Onlar ölsün de, gerekirse şerefim
lekeli olsun. Kendi boğazımın üstünde sallanan baltanın gölgesini göremeyecek kadit kör
değilim ben.”
“Balta yok,” dedi Ned, kralına. “Sadece yirmi yıl önceki bir gölgenin gölgesi o gördüğün. Tabi
öyle bir gölge varsa...” “Varsa mı?" dedi Varys hafif bir sesle. “Lordum beni tanımıyorsunuz.
Ben krala ve konseye yalan istihbarat getirmem.” Ned soğuk bakışlarla hadımı süzdü. “Siz bu
masaya, dünyanın öbür ucundaki bir hainin fısıltılarını getiriyorsunuz lordum," diye karşılık
verdi. “Belki Mormont yanılıyor, belki Mormont yalan söylüyor.”
“Sö r Jorah bana yalan sö ylemeyi gö ze alamaz,” dedi Varys gü lü mseyerek. “Buna inanın
lordum. Prenses hamile.”
“O yle olsun. Eğ er yanılıyorsanız korkmaya gerek yok. Eğ er kız dü şü k yaparsa korkmaya
gerek yok. Eğ er oğ lan yerine kız doğ urursa korkmaya gerek yok, eğ er bebek doğ um sırasında
ölürse korkmaya gerek yok.”
“Ya erkek doğurursa?" diye bağırdı Robert. “Ya o bebek yaşarsa?”
“Aramızda hâlâ Dar Deniz olacak. Dothraklar’ın atlan yüzme öğrendiği gün korkarım.”
Kral şarabından bir yudum aldı ve masanın karşı ucunda duran Ned’e doğ ru eğ ildi. “Yanı
sen bana, ejderha dölü, kıyılanına ordusuyla çıkana kadar hiçbir şey yapmamamı öneriyorsun.
Bu doğru mu?"
Bu ‘ejderha dö lü ' hâ lâ annesinin kamında," dedi Ned. "Aegon bile sü tten kesilmeden ö nce
fethe çıkamamıştı.”
Tanrılar! Bir boğ a kadar inatçısın Stark." Kral, konsey masasına gö z gezdirdi. “Sizler dilinizi
mi yuttunuz' Bu donmuş yüzlü ahmağın aklını başına getirecek bir sözünüz yok mu?”
Varys kaypakça gü lü msedi ve elini haifçe Ned’in koluna koydu. “Vicdan muhasebenizi
anlayabiliyorum Lord Stark. Emin olun ki anlayabiliyorum. Bu kö tü haberleri konsey
masasına taşımaktan da bü yü k ü zü ntü duyuyorum hakkında konuştuğ umuz şey korkunç ve
utanç nehri, evet Ama biz hü kmedenler, diyarın iyiliğ i için, bizi derinden ü zse de bazen utanç
verici şeyleri yapmak zorunda kalabiliyoruz."
Lord Renly omuz silkti. “Mesele bana gayet basit gö rü nü yor. Viserys ve kız kardeşini yıllar
ö nce ö ldü rmeliydik ama kardeşim Majesteleri Robert, Jon Arryn’ı dinleyerek bü yü k bir hata
yaptı."
“Merhamet asla hata değ ildir Lord Renly," dedi Ned. “U ç Dişli Mızrak’ta, Sö r Barristan bir
dü zine iyi adamımızı kılıçtan geçirdi. Robert’la benim arkadaşlarımızı. Sö r Barristan yaralı ve
ö lmek ü zereyken bize getirildiğ inde Roose Bolton onun boğ azını kesmek için kollarını sıvadı
hemen. Fakat ağ abeyiniz Robert, ‘Bir şö valyeyi sadık ve iyi bir dö vü şçü olduğ u için
ö ldü rmeyeceğ im,’ dedi. Barristan'ın yaralarını iyileştirmek için kendi ü stadını gö revlendirdi.”
Soğuk gözlerle krala baktı, “Keşke o merhametli adam bugün de burada olsaydı," dedi.
Robert utanmış ve yü zü kızarmıştı. “I kisi aynı şey değ il,” diyerek itiraz etti. “Sö r Barristan
Kral Muhafızları’nın şövalyesiydi."
“Oysa Daenerys daha on dö rt yaşında bir kız çocuğ u." dedi Ned. Konuyu mantık sınırlarının
ö tesinde zorladığ ının farkındaydı ama sessiz kalamazdı. “Sana sorarım Robert, biz neden
Targaryenlar'a karşı ayaklandık? Çocukların ölmesine engel olmak için değildiyse niye?"
“Targaryenlar'ın sonunu getirmek için.” diye kükredi kral. “Majesteleri, sizin Rhaegar’dan
korktuğunuzu hiç düşünmedim.” Sesindeki küçümsemeyi gizlemeye çalıştı ama başarılı
olamadı. “Yıllar, doğmamış bir çocuğun gölgesinden korkup titreyecek kadar zayıflattı mı
sizi?”
Robert'ın rengi mora dö ndü . “daha fazla ileri gitme Ned,” diye uyardı parmağ ını Efe
doğrultarak. “Burada kralın kim olduğunu unuttun mu yoksa?”
“Hayır, Majesteleri.” dedi Ned. “Ya siz?”
“Yeter!" diye haykırdı kral. “Konuşmaktan sıkıldım. Ya bu işi bitiririm ya da lanetlenirim.
Sizler ne diyorsunuz?”
“Kız öldürülmeli.” dedi Lord Renly.
“Başka seçeneğimiz yok,” diye mırıldandı Varys. “Üzücü, çok üzücü.”
Sö r Barristan Selmy soluk mavi gö zleriyle krala baktı ve. “Majesteleri, dü şmanı savaş
alanında yenmek onurlu iştir ama doğ mamış bir çocuğ u anne karnında ö ldü rmenin onurlu
hiçbir yanı yoktur. Lütfen beni affedin ama bu konuda Lord Stark’ın yanında yer alacağım.”
Yü ce U stat Pycelle boğ azını temizledi. Bu işi dakikalarca uzatacak gibi gö rü ndü bir an.
“Benim makamını hü kmedene değ il, diyara hizmet gerektirir. Bir zamanlar, şimdi Kral
Robert'a tavsiyelerde bulunduğ um gibi. Kral Aerys’a da sadakatle tavsiyeler verdim, yani bu
kızın doğ acak çocuğ una karşı kö tü bir duygum yok. Buna rağ men size sormalıyım, eğ er tekrar
bir savaş çıkarsa kaç asker ö lü r? Kaç kö y kü le dö ner? Kaç bebek anne koynundan alınıp
mızrağ a geçirilir?” Elini gö sterişli beyaz sakalına gö tü rdü , sonsuz ü zgü n, sonsuz yorgun
şekilde. “On binlerce insanın sağ kalması için Daenerys Targaryen’ın bugü n ö lmesi daha
mantıklı, hatta daha iyi niyetli bir şey olmaz mı?”
"I yi niyetli.” dedi Varys. “ah, çok doğ ru ve çok gü zel sö ylediniz Yü ce U stat. Tanrılar Daenerys
Targaryen’a bir erkek evlat bahşederse diyar kana bulanır.”
Serçeparmak sona kalmıştı. Ned baktığ ında adam esniyordu. "Çok çirkin bir kadınla yatağ a
girmek zorunda kalınca yapılacak en iyi şey gö zlerini kapatıp işini gö rmektir,” dedi.
“Beklemek kadını güzelleştirmez. Öp ve bitir."
ÖP?" DIYE TEKRARLADI SÖR BARRISTAN TIKSINTIYLE
“Çeliğin öpücüğü." diye karşılık verdi Serçeparmak.
Robert. Ned'e dö ndü . “Sonuç ö nada Ned. Sen ve Selmy bu konuda çoğ unluk sağ layamadınız.
Şimdi asıl önemli soru, kızı kim Öldürecek?"
“Mormont bir kraliyet affı bekliyor." diye hatırlattı lord Renly.
“hem de umutsuzca," diye ekledi Varys. “Ama aynı zamanda hayatta kalmak da ister.
Prenses. Vaes Dothrak'a yaklaştı. Oralarda onun yanında bıçak çekmek bile ö lü m demektir. Bir
khaleei’ye bıçak gö stermeye kalkan zavallı bir Dothraklı adamın başına gelenleri size
anlatırsam bu gece uyuyamazsınız.” Elini pudralı yanağ ına gö tü rdü . “Şimdi, zehir... diyelim ki
Lys’in gözyaşları. Khal Drogo karısının ölümünün doğal yollarla olmadığını asla anlayamaz."
Yüce Üstat Pycelle’in gözleri büyüdü. Şüphe dolu bakışlarını hadımın üstüne dikti.
“zehir korkakların silahıdır," dedi kral.
Ned yeterince duymuştu. “On dö n yaşında bir kızı ö ldü rmek için kiralık katil
gö nderebiliyorsun ve hâ lâ onurdan mı bahsediyorsun?" Sandalyesini geri itip kalktı. “Kendin
yap Robert. Kılıcı, hü kmü veren indirir. Onu ö ldü rmeden ö nce gö zyaşlarını gö r, son sö zlerini
dinle. Ona en azından bu kadarını borçlusun.”
"Tanrılar!" dedi kral. Laf ağ zından ö yle bir çıkmıştı ki, içindeki patlamaya hazır ö keyi
gü çlü kle zapt ettiğ i belliydi. “Lanet olası, ciddisin." Dirseğ inin yanındaki şarap sü rahisine
uzandı ve boş olduğ unu gö rdü . Sü rahiyi alıp bü tü n gü cü yle duvara fırlattı. Sü rahi kü çü k
parçalara ayrıldı. “Şarabım da sabrım da tükendi. Bu kadar konuşma yeter. İşi bitirin."
"Ben cinayetin bir parçası olmayacağ ım Robert. Eğ er bunu yapacaksan ü stü ne mü hrü mü
basmamı bekleme."
Bir an için Robert, Ned’in sö ylediklerini anlamamış gibi gö rü ndü . Kendisine karşı gelinmesi
sık tattığ ı bir yemek değ ildi. Duydukları kafasında anlam kazanmaya başladıkça yü zü değ işti.
Gö zleri kısıldı ve boğ azından alnına doğ ru kızardı. Parmağ ını ö keyle Ned’e doğ rulttu. “Sen
Kral Eli’sin Ned Stark. Ben ne emrediyorsam onu yapacaksın ya da ben kendime yeni bir El
bulacağım."
"Yeni Ele başarılar diliyorum.” Ned pelerininin boğ azına iğ nelenmiş gö rev nişanı olan sü slü
gü mü ş El rozetini yavaşça çıkardı. Masanın ü stü ne, tam kralın ö nü ne bıraktı. O rozeti boynuna
takan ve bü tü n kalbiyle sevdiğ i dostu olan adamı acıyla hatırladı. “Senin bundan çok daha iyi
bir adam olduğ unu sanıyordum Robert. Ben çok daha soylu bir adama kral yaptık
sanıyordum,” dedi.
Robert'ın yü zü morarmıştı. “Dışarı çık!" diye bağ ırdı. Kendi ö kesinde boğ ulacak gibiydi.
“Dışarı çık lanet olası. Seninle işim bitti. Ne bekliyorsun? Defol. Kışyarı'na koş. Bir daha
yüzüne bakmayacağım, emin ol. Bir daha yüzüne baktığımda kafan mızrakta olur!"
Ned reverans yaptı ve tek kelime bile etmeden topuğ unun ü stü nde dö ndü . Sırtında
Robert’ın gö zlerini hissedebiliyordu. Ned konsey odasından çıkarken toplantı kaldığ ı yerden
devam etti. “Braavos'ta Yüzsüz Adamlar denen bir topluluk var.” dedi Üstat Pycelle.
‘Onların ne kadar pahalı olduğ uyla ilgili bir ikriniz var mı?" diye şikâ yet etti Serçeparmak.
“Onlara ö deyeceğ imizin yarısıyla paralı askerlerden kurulu kü çü k bir ordu alınır. U stelik
sıradan bir tüccar için geçerli bu. Bir prenses için kim bilir ne kadar isterler."
Kapı Ned'in arkasından kapandı ve sesler kesildi. Kral Muhafızlarından Sö r Boros Blount,
beyaz peleriniyle kapıda bekliyordu. Gö z ucuyla merak dolu bir bakış yö neltti Ned’e ama som
sormadı.
El Kulesi’ne giden avluyu geçerken hava ağ ır ve iç bunaltıcıydı Yakın zamanda yağ mur
dü şeceğ ini hissedebiliyordu. Ned bundan mutluluk duyardı. Belki de yağ murla kendisini daha
az kirlenmiş hissedebilirdi. Odasına geldiğ inde Vayon Poole’u çağ ırttı kâ hya hemen geldi,
“Beni görmek istemişsiniz El, dedi."
“Artık El değ ilim." diye karşılık verdi Ned. “Kral ve ben bir anlaşmazlık yaşadık. Kışyarı’na
dönüyoruz."
“Bir an önce hazırlıklara başlarım lordum. On beş gün içinde yola çıkmaya hazır oluruz."
“On beş gü nü mü z olmayabilir. Bir gü nü mü z bile olmayabilir. Kral, kafam mızrağ a geçirilmiş
gö rmek istiyorum gibi şeyler sö yledi.” Ned kaşlarını çattı. Kralın ona zarar verebileceğ ine
gerçekten inanmıyordu, Robert bunu yapmazdı. Şimdi ö ke doluydu ama Ned gü ven içinde
gö zü nü n ö nü nden kaybolduğ unda, ö kesi her zaman olduğ u gibi soğ uyup gidecekti iler zaman
olduğu gibi? Birdenbire, huzursuzca Rhegar Targaryen'ı dü şü nü rken buldu kendini. On beş
yıldır ölü ve Robert ondan ilk günkü kadar nefret ediyor. Rahatsız edici bir gerçekti. Catelyn ve
cü ceyle ilgili mesele vardı bir de. Yoren geçen gece onu uyarmıştı. O konu gü n ışığ ı gibi ortaya
çıkacaktı ve kral ö kesinden deliye dö necekti... Tyrion Lannister’ın Robert için zerre kadar
değeri yoktu ama olay gururuna dokunacaktı ve kraliçenin ne yapacağını kestirmek zordu.
“Benim ö nceden yola çıkmam en iyisi olacak. Yanıma kızlarımı ve birkaç muhafızı alacağ ım.
Geri kalanınız hazırlıklarınız bitince yola çıkarsınız. Jory’yi bilgilendir ama başka kimseye tek
kelime sö yleme. Ben ve kızlar kaleden ayrılana dek hiçbir şey yapma. Kale gö zlerle, kulaklarla
dolu. ne planladığımın bilinmesini istemiyorum."
“Emredersiniz lordum."
kahya ayrıldığ ında Eddard Stark pencereye gitti ve pervaza oturdu. Robert ona başka bir
seçenek bırakmamıştı. Ona teşekkü r borçluydu. Kışyarı’na dö nmek iyi olacaktı. Oradan hiç
anılmamalıydı. Oğ ulları onu bekliyordu. Belki evine dö ndü kten sonra, Catelyn’Ie bir oğ ulları
daha olurdu. Gençlerdi hala. Son zamanlarda sık sık karla ilgili rü yalar gö rü yordu. ve Kurt
Ormanı’nın derin sessizliğiyle ilgili rüyalar.
Bunlara rağ men kaleden ayrılma ikri onu sinirlendiriyordu. Çok şey yarım kalacaktı. Robert
ve konseyindeki korkak yağ cıların diyarı meteliksiz bırakması çok yakındı... daha kö tü sü ,
borçlarına karşılık krallığ ı'a satabilirlerdi. Jon Arryn’ın ö lü mü de hâ lâ kafasındaydı. Jon'un
ö ldü rü ldü ğ ü ne ikna olacak kadar ipucu elde etmişti ama bunlar bir hayvanın ormandaki ayak
izleriydi sadece. Henü z canavarın kendisini gö rememişti. Yakınlarda bir yerde pusuya yatıp
gizlenmiş bir hain olduğunu hissedebiliyordu.
Birdenbire Kışyarı’na deniz yoluyla dö nebileceğ i geldi aklına Ned bir deniz adamı değ ildi;
normal şartlarda Kral Yolu’ndan gitmeyi tercih ederdi ama bir gemiyle yola çıktığ ı takdirde
Ejderha Kayası'na uğ rayıp Stannis Baratheon’la gö rü şebilirdi. Pycelle denizin ö te tarafına
haberci kuzgunla bir mektup gö ndererek, Ned’in Sö r Stannis’ten konseydeki yerine dö nmesini
rica ettiğ ini bildirmişti. Henü z bir cevap gelmemişti ve bu sessizlik Ned'in şü phelerinin
artmasına sebep oluyordu. Stannis, Jon Arryn’ın ö lü mü ne sebep olan sırrı biliyordu, Ned
bundan emindi. Aradığ ı gerçek, Targaryen Hanedanı'nın kadim ada kalesinde onu bekliyor
olabilirdi.
Peki, o gerçeği bulduğunda ne olacak? Bazı sırların açığa çıkmaması daha güvenlidir. Bazı
sırlar en güvendiğin ve en sevdiğin insanlarla bile paylaşılamayacak kadar tehlikelidir. Ned,
Catelyn'in getirdiğ i hançeri kemerinden çıkardı. I blis'in hançeri. Cü ce neden Bran’ın ö lmesini
istiyordu? Çocuğ u susturmak için şü phesiz. Bu yepyeni bir sır mıydı? Yoksa aynı ö rü mcek
ağının başka bir ucu mu?
Robert bü tü n bunların bir parçası olabilir miydi? Buna inanması zordu ama bir zamanlar
Robert'ın bir çocuk katili olabileceğ ine inanmak da zordu. Catelyn, Ned’i uyarmaya çalışmıştı.
Kral senin için bir yabancı. Kral Topraklarından ne kadar çabuk ayrılırsa o kadar iyi olacaktı.
Eğer yarın kuzeye giden bir gemi varsa. Ned'in de o gemide olması gerekiyordu.
Vayon Poole'u tekrar çağ ırttı ve ö ğ rensin diye limana yolladı. Derhal ve sessizce. “Bana çok
hızlı bir gemi ve ehil bir kaptan bul,” dedi. “Geminin kamaralarının boyutu ya da rahatlığ ı
umurumda değil. Hızlı ve güvenli olsun yeter. Bir an önce ayrılmak istiyorum.”
Poole henü z odadan çıkmadan Tomard bir ziyaretçisi olduğ unu haber vermek için girdi.
“Lord Baelish sizi görmek istiyor lordum.”
Ned bir an adamı gö rmemeyi dü şü ndü ama henü z tamamıyla ö zgü r değ ildi. O zgü r kalana
dek onların oyununu oynamalıydı. “İçen gönder Tom.”
Lord Petyr, sanki bu sabah hiçbir şey olmamış gibi aylak aylak odaya girdi. Gü mü ş ve bej
renkli kadife bir takım, siyah tilki kürkleriyle sü slenmiş ipek bir pelerin ve artık yü zü ne
yapışmış olan o alaycı gülümsemesini giymişti.
Ned adamı soğukça karşıladı. “Neden burada olduğunuzu sorabilir miyim Lord Baelish?"
Çok vaktinizi almayacağ ım, zira Leydi Tanda'yla akşam ye meği yiyeceğ iz. Bofa balığ ı tartı
ve kızarmış sü t domuzu. Beni kız kardeşiyle evlendirmeye çalışıyor. Bu yü zden sofrası her
daim muhteşem. Doğ rusunu isterseniz, o domuzla her an evlenebilirim ama siz kimseye
söylemeyin, bofa balığına bayılıyorum.”
“Sizi yılan balıklarınızdan ayırmak istemem." dedi Ned kü çü mseyen bir bakışla. “Şu anda
sizden daha az görmek istediğim birinin adı aklıma gelmiyor."
“Ah, eğ er biraz daha dü şü nü rseniz birkaç isim bulacağ ınızdan hiç şü phem yok. Mesela
Varys. Cersei. Ya da Robert Kral size çok dargın. Bu sabah siz aramızdan ayrıldıktan sonra
hakkınızda epey konuştu. Hatırladığ ım kadarıyla, küstahlık ve nankörlük kelimeleri epey sık
kullanıldı."
Ned adama cevap vermeye tenezzü l etmedi. Oturmasını da sö ylemedi ama Serçeparmak bir
koltuğ a kuruldu. “Siz ayrıldıktan sonra onları Yü zsü z Adamlar’ı tutmamaları için ikna etmek
bana dü ştü . Bunun yerine Varys, prensesin işini halledenin lord ilan edileceğ i haberini her
yere yayacak."
Ned tiksintiyle dolmuştu. “Yani kiralık katillere unvan veriyoruz artık."
Serçeparmak omuz silkti. “Unvanlar ucuz. Yü zsü z Adamlar çok pahalı. Doğ rusunu isterseniz,
Targaryen kızına, sizin o şerele ilgili sö zlerinizden daha çok yardım ettim. Bırakın lordluk
hayaliyle sarhoş olan birkaç paralı asker onu ö ldü rmeyi denesin. Bü yü k ihtimalle yü zlerine
gö zlerine bulaştıracaklar ve Dothraklar’ın gö zü her zamankinden daha fazla kızın ü zerinde
olacak. Yüzsüz Adamlar'dan biri gitseydi, kız şu an gömülüyor olurdu "
Ned kaşlarını çattı. “Konsey masasında oturup çirkin kadınlardan, çeliğ in ö pü cü klerinden
bahsediyorsunuz ve şimdi bana gerçek niyetinizin kızı korumak olduğ unu sö ylü yorsunuz. Siz
benim nasıl bir aptal olduğumu sanıyorsunuz?"
“Epeyce büyük bir aptal doğrusu.” dedi Serçeparmak gülerek.
“Cinayet fikri sizi hep böyle eğlendirir mi Lord Baelish?" “Beni eğlendiren cinayet değil
Lord Stark. Sizsiniz. İncecik bir buz tabakasının üstünde dans etmeye çalışan bir adam gibi
hükmetmeye çalışıyorsunuz. Suya çok soylu bir düşüş yaşayacağınızı söyleyebilirim. Bu sabah
ilk çatlağın sesini duydum" “İlk ve son,” dedi Ned. “Burada işim kalmadı.”
“Kışyarı’na ne zaman dönmeyi planlıyorsunuz lordum?" “Mümkün olduğunca çabuk. Bu sizi
neden ilgilendiriyor?’ “İlgilendirmiyor... ama akşamüstü hâlâ burada olursanız, adamınız
Jory'nin umutsuzca bulmaya çalıştığı geneleve götürebilirim sizi. Catelyn’e söylemeyeceğime
söz veriyorum."

CATELYN
“Leydim, keşke geleceğ inizi haber verseydiniz." dedi Sö r Donnel Waynwood atları geçidi
tırmanırken. “Eşlik edecek adamlar gö nderirdim. Yü ksek yol bu kadar kü çü k bir grup için hiç
güvenli değil.”
“Bunu ü zü lerek ö ğ rendik Sö r Donnel." diye karşılık verdi Catelyn. Kalbi taşa dö nmü ş gibi
hissediyordu. Buraya kadar çelebilmesi için tam altı cesur adamın ö lmesi gerekmişti ve
Catelyn’in gö zlerinde onlar için dö kecek yaş kalmamıştı sanki. I simleri bile hafızasından
siliniyor gibiydi. “haydutlar tarafından kıstırıldık. I lk saldırıda ü ç adam kaybettik. I kinci
saldırıda iki adam daha. Tyrion Lannister'ın hizmetkâ rı yaraları iltihap kapınca ateşlendi ve
ö ldü . Sizin adamlarınızın seslerini duyunca hepimizin sonunun geldiğ inden emindim."
Ellerinde kılıçları, sırtları kayalara dayanmış halde, son bir dö vü ş için hiç umutları olmadan
beklemişlerdi. Cü ce bir kayaya oturmuş, iğ neleyici şakalar yapıp baltasını bilerken Bronn.
Arryn Hanedanı'nın ay ve şahinli sancağ ım taşıyan atlıları gö rmü ştü . Catelyn daha ö nce bu
kadar mutluluk verici bir manzaraya şahit olmamıştı.
“Lord Jon ö ldü ğ ü nden beri haydutlar cesaretlendi." dedi Sö r Donnel. Dü rü st, sevecen, geniş
burunlu, koyu kahverengi saçlı, yirmilerinde genç bir adamdı. “Bana kalsa, yanımda yü z
adamla dağ a çıkıp barınaklarını bulur ve onlara unutamayacakları bir ders verirdim ama kız
kardeşiniz mü saade etmiyor. Şö valyelerinin. Kral Eli Turnuvası'nda dö vü şmesini bile
yasakladı. Bü tü n kılıçlarımızın Vadi'yi korumak için kalede kalması gerektiğ ini sö ylü yor...
Vadi'yi kime karşı koruyacağ ımızdan kimse emin değ il. Bazıları Gö lgeler diyor." Sustu ve
endişeli gö zlerle Catelyn’e baktı. Kiminle konuştuğ unu yeni hatırlamış gibiydi. Umarım
dedikodu yapıyor gibi olmadım leydim. Saygısızlık etmek istememiştim."
"Dü rü stçe bir sohbeti saygısızlık saymam Sö r Donnel." Kız kardeşinin neden korktuğ unu
biliyordu. Gölgeler değil. Lannisterlar diye dü şü ndü Bronu'un yanında at sü ren cü ceye bakarak.
Chiggen ö ldü kten sonra iki adamın içtikleri su ayrı gitmez olmuştu. Cü ce fazla uyanıktı. Dağ
yoluna ilk girdiklerinde bu kü çü k adam Catelyn’in esiriydi. Elleri ve gö zleri bağ lı, çaresiz. Peki
şimdi neydi bu adam? hâ lâ bir esir. Buna rağ men eyerinde asılı bir savaş baltası, kemerinde
kaması, sırtında Marillion’lazar oynarken kazandığ ı gö lge postu cü bbe ve ü stü nde Chiggen'ın
ö lü sü nden yağ maladığ ı ö rme zırh olduğ u halde at ü stü nde yolculuk ediyordu. Kız kardeşi Lysa
ve Jon Arryn'ın oğ lunun hizmetindeki şö valyeler ve kılıçlı adamlardan ikisi cü ceyi kollarken
diğ erleri Catelyn ve perişan haldeki çetesini çevrelemişti ama Tyrion Lannister'da en kü çü k
bir korku belirtisi yoktu. Yanılmış olabilir miyim? Diye dü şü ndü kim bilir kaçıncı kez. Bu adam
masum olabilir miydi gerçekten? Jon Arryn’ın ö lü mü yle. Bran a yapılan saldırıyla bir ilgisi
olmayabilir miydi? Ve eğ er masumsa Catelyn ne duruma dü şerdi? Buraya gelene kadar tam
altı adam can vermişti.
Azimliydi, bü tü n şü pheleri kafasından uzaklaştırdı. “Kaleye vardığ ımızda U stat Colemon’a
aciliyetle birini yollarsanız çok sevinirim. Sö r Rodrik'in yaraları yü zü nden ateşi var." Birkaç
kez yaşlı ve cesur şö valyenin yolculuğ u tamamlayamayacağ ından korkmuştu. Yolculuğ un
sonlarına doğ ru eyerinin ü zerinde gü çlü kle oturabiliyordu. Bronn defalarca şö valyeyi
kaderiyle baş başa bırakmaları gerektiğ ini sö ylemişti ama Catelyn şiddetle itiraz etmişti.
Sonunda yaşlı şö valyeyi eyerine bağ ladılar ve Catelyn, Marillion’1 şö valye gö z kulak olmakla
görevlendirdi.
Sö r Donnel cevap vermeden ö nce tereddü t etti. “Leydi Lysa ü stadın Kartal Yuvası’ndan asla
ayrılmaması için emir verdi. Sü rekli olarak Lord Robert’ın yanında olmasını istiyor." dedi.
“Kale girişinde yaralılarımızla ilgilenen bir rahibimiz var. Adamınızın yaralarıyla da ilgilenir."
Catelyn bir ü stadın bilgisine bir rahibin dualarından daha çok gü venirdi. Bunu yü ksek sesle
sö yleyecekken kalenin burçlarını gö rdü . Burçların her iki yanında dağ kayalarına inşa edilmiş
siperler vardı. Geçidin ancak dö rt adamın yan yana yü rü yebileceğ i kadar daralan noktasında,
birbirine ü stü kapalı taş bir kö prü yle bağ lanmış, sırtlan dağ ın kayalık yamaçlarına yaslı iki
yü ksek gö zcü kulesi gö rü nü yordu. Burçlardaki, kö prü deki ve okçu deliklerindeki yü zler
sü kû net içinde etrafı gö zlü yordu Tepeye varmalarına çok az kala atlı bir şö valye onları
karşıladı. Atı ve zırhı griydi ama pelerinindeki renkler çelik mavisi ve kırmızıydı. Nehirova’nın
renkleri. Pelerininin omzuna alan ve obsidiyen camından yapılmış parlak, siyah bir balık
figürü iğnelenmişti. “Kanlı Kapı’dan geçmek isteyenler kim?" diye seslendi.
“Sö r Donnel Waynwood, Leydi Catelyn Stark ve yanındakiler.” diyerek cevapladı genç
şövalye.
Geçit Şö valyesi miğ ferinin siperini kaldırdı. “Leydi gö zü me tanıdık gö rü nmü ştü zaten.
Evinden çok uzaklardasın küçük Cat," dedi.
“Sen de ö yle amca," diyerek karşılık verdi Catelyn. Tü m yaşadıklarına rağ men
gü lü mseyebilmişti. Bu pü rü zlü , dumanlı sesi duymak onu yirmi yıl ö ncesine, çocukluk
günlerine götürmüştü yine.
“Benim evim sırtımda,” dedi amcası huysuzlanır gibi.
“Senin evin benim kalbimde," diye karşılık verdi Catelyn. "Çıkar şu miğ ferini de yeniden
yüzünü göreyim."
“Korkarım ki yıllar yü zü mü çok gü zelleştirmedi." dedi Brynden Tully ve miğ ferini çıkardı.
Amcası yalan sö ylemişti. Yü z hatları derinleşmiş, kızıl kahve saçlarının yerini gri teller almıştı
ama gü lü msemesi, gö kyü zü kadar mavi gö zlerindeki neşe ve tırtıl gibi şişman kaşları aynı
kalmıştı. “Lysa geldiğini biliyor mu?"
“O nceden haber verecek kadar zaman yoktu." diye cevapladı Catelyn. Diğ erleri arkadan
geliyordu. "Biz tam fırtınadan önce
geldik amca."
“Vadi’ye girme iznimiz var mı?" diye sordu Sö r Donnel. Waynwoodlar resmi seremonilere
düşkün insanlardı.
“Gerçek Doğ u Muhafızı, Vadi'nin Savunucusu. Kartal Yuvası lordu Robert Arryn adına
Vadi'ye girmenize izin veriyor ve sizi kral barışma uygun davranmakla mü kellef kılıyorum."
diye yanıtladı Sör Brynden. “Gelin."
Kahramanlar Çağ ı'nda bir dü zine ordunun paramparça olduğ u Kanlı Kapı’nın gö lgesinde
amcasının arkasından atım sü rdü Catelyn. Dağ lar taş binaların arkasında aniden açıldı ve yeşil
arazilerden, mavi gö kyü zü nden ve başı karlı uzaktaki dağ lardan oluşan muhteşem bir
manzara gö zü nü n ö nü ne serildi. Nefesi kesilmişti. Arryn Vadisi gü n ışığ ıyla yıkanıyordu.
Huzurlu ve bereketli siyah topraklar, ağ ır akan geniş Nehirler, gü neşte ayna gibi parlayan ve
kenarlarındaki yü kseltilerle korunan yü zlerce kü çü k derenin eklenmesiyle, sisli doğ uya doğ ru
genişliyordu manzara. Yü ksek arazilerde buğ day, mısır, arpa yetişiyordu ve Yü ksek Bahçe’nin
bal kabakları bile burada yetişenlerden daha bü yü k, meyveleri buradakilerden daha tatlı
olamazdı. Vadi’nin batı ucunda, yü ksek yolun son geçide bağ lanarak iki mil aşağ ıdaki dü zlü ğ e
doğ ru inmeye başladığ ı yerde durdular. Vadi burada daralıyordu. I ki yakasının arası yarım
gü nlü k yol mesafesine iniyordu. Buradan bakıldığ ında kuzey dağ ları ö yle yakın gö rü nü yordu
ki. Catelyn ellerini uzatsa onlara dokunabilecekmiş gibi hissediyordu. Bü tü n dağ ların ü zerine
eğ ilmiş sivri doruk, dağ lara bile tepeden bakan dağ . Devin Mızrağ ı’nın zirvesiydi. Dağ ın
Vadi’nin tabanından ü ç buçuk mil yukarıdaki zirvesi buzlu sislerin arasında kaybolmuştu.
Alyssa’nın Gö zyaşları denen şiddetli şelale, dağ ın devasa sol omzunda hayalet gibi akıyordu.
Onca mesafeden bile, kara kayaların arasında gü mü ş iplik gibi parlayan akan suları
görebiliyordu Catelyn.
Catelyn’in durduğ unu gö ren amcası yanma geldi ve işaret etti. "I şte orada, Alyssa’nın
Gö zyaşları’nın hemen yanında. Dikkatlice bakarsan ve gü neş de doğ ru açıyla vurursa, ara sıra
beyaz ışıklar gibi parladığını görebilirsin sadece.”
Yedi Kuleler, demişti Ned. Gökyüzünün göğsüne saplanmış beyaz hançerler gibi. O kadar
yüksekler ki, siperlerinde durup aşağıdaki bulutlan seyredebilirsin. “daha ne kadar yol var,” diye
sordu amcasına.
“Akşam çökerken dağda oluruz ama tırmanış bir gün daha sürer.”
Arkalarından gelen Sö r Rodrik’in sesi duyuldu. “Leydim, korkarım ki ben bugü n daha fazla
yol gidemeyeceğ im.’’ Tekrar çıkmaya başlayan sakallarının arkasındaki yü zü çö kmü ştü . O
kadar yorgun görünüyordu ki Catelyn adamın attan düşmesinden korktu.
“Gitmemeniz de gerekir zaten," dedi. “Sizden rica ettiğ im 382 her şeyi misliyle yaptınız.
Kartal Yuvası'na giden yolun kalanında amcam bana eşlik eder. Lannister benimle gelmeli
ama diğerlerinizin burada kalıp dinlenmemesi için bir sebep yok."
“Onları misair etmekten onur duvarız." dedi Sö r Donnel nezaketle. Dö rt yol ağ zındaki
handan birlikte yola çıktıkları adamlardan sadece Sö r Rodrik. Bronn. Sö r Willis Wode ve
şarkıcı Marillion kalmıştı geriye.
“Leydim,” dedi Marillion atını ö ne doğ ru sü rerek. “Lü tfen sizinle Kartal Yuvası'na gelmeme
izin verin. Bu masalın başına şahitlik ettiğ im gibi sonunu da gö rmek istiyorum." Çocuk iyice
yorgundu ama sesi azimliydi ve gözleri ateş gibi parlıyordu.
Catelyn şarkıcıdan onlarla birlikte gelmesini istememişti. Bu çocuğ un kendi başına verdiğ i
bir karardı. Onca cesur adamın ö ldü ğ ü ve bir mezarları bile olmadan gende bırakıldığ ı bu
zorlu yolculuktan sağ çıkmayı becerebilmişti. I şte buradaydı. Uzayan sakalı yü zü nden
neredeyse yetişkin bir erkek gibi gö rü nü yordu. Sadece buraya kadar gelebildiğ i için bile ona
bir şeyler borçluydu belki Catelyn. “Pekâlâ," dedi.
“Ben de geleceğim," diyerek öne çıktı Bronn.
Catelyn bundan memnuniyet duymadı. Bronn olmadan Vadiye kesinlikle varamazlardı, bunu
biliyordu. Bugü ne kadar gö rdü ğ ü en korkusuz savaşçılardan biriydi ve kılıcıyla ö nlerine çıkan
pek çok engeli ortadan kaldırmışa ama buna rağ men Catelyn bu adamdan hoşlanmıyordu.
Cesaret ve gü ç sahibiydi ama içinde en ufak bir nezaket ya da sadakat duygusu yoktu. Son
zamanlarda sü rekli Lannister’ın yanında at sü rü yordu ve Catelyn ikisinin gizli şakalarla
gü lü ştü ğ ü nü gö rmü ştü defalarca. Burada iki adamın yolunu ayırmayı tercih ederdi ama
Marillion a kendisiyle birlikte gelebileceğ ini sö ylemişken aynı hakkı Bronn’dan ıkınmak
uygunsuz olacaktı. “Nasıl isterseniz." dedi Catelyn ama adamın aslında izin istemediğ inin de
farkındaydı.
Sö r Willis Wode, Sö r Rodrik’in yanında kaldı. Yumuşak sesli bir Rahip, şö valyenin yaralarıyla
ilgileniyordu. I ki şö valyenin seil haldeki zayıf atlarım da arkalarında bıraktılar. Sö r Donnel.
Kartal Yuvası’na ve Ay Kapıları’na haberci kuşlar gö ndererek geldiklerini bildireceğ ine dair
sö z verdi. Ahırlardan, ü zerlerine tü ylü battaniyeler serilmiş, yere sağ lam basan dağ aygırları
getirildi. Bir saat içinde tekrar yola çıkmak için hazırlardı. Vadi zeminine inmeye
başladıklarında Catelyn amcasıyla yan yana at sü rü yordu. Arkalarından Tyrion Lannister,
Bronn, Marillion ve Brynden’ın altı adamı geliyordu.
Yolun ü çte birini aştıkları sırada, diğ erlerinin duyamayacağ ı bir mesafede yol alırken
Brynden Tully, Catelyn’e döndü ve, “Bana şu bahsettiğin fırtınayı anlat çocuğum," dedi.
“Uzun yıllar oldu, çocuk değ ilim amca,” diye başladı Catelyn ve bü tü n olanları anlattı.
Lysa’nın mektubunu, Bran’ın dü şü şü nü . Hançerli suikastçıyı, Serçeparmak’ı ve Tyrion
Lannister’la handa karşılaşmalarım anlatmak tahmin etmediği kadar uzun sürmüştü.
Amcası sessizlik içinde dinledi. Kalın kaşlarının altındaki gö zleri, adamın kaşları iyice
çatıldıkça gö rü nmez oldu. Brynden Tully insanları dinlemeyi bilen bir adamdı... Catelyn’in
babası hariç, Lord Hoster’ın kardeşiydi. Ondan beş yaş kü çü ktü . Catelyn kendini bildiğ inden
beri babası ve amcası arasında sü regelen bir savaş vardı. Catelyn sekiz yaşlarındayken
ikisinin bir tartışmasına şahit olmuştu. Lord Hoster, “Sen Tully sü rü sü nü n Lira keçisisin,"
demişti kardeşi Brynden’a. Amcası kahkahalar atarak aile armaları olan sıçrayan alabalığ ı
gö stermiş ve kara bir keçi değ il, ancak kara bir balık olabileceğ ini sö ylemişti. O gü nden sonra
da karabalık amcasının şahsi arması haline gelmişti.
I ki adam arasındaki savaş Lysa ve Catelyn’in dü ğ ü nlerine kadar devam etmişti. Amcası
dü ğ ü n ziyafetinde Nehirova’dan ayrılacağ ını. Lysa ve yeni kocası Kartal Yuvası Lordu’na
hizmet edeceğ im sö ylemişti. Catelyn’in kardeşi Edmure nadiren yolladığ ı mektuplarda,
babasının o günden beri Brynden’ın adını ağzına almadığını yazıyordu.
Her şeye rağ men Catelyn’in çocukluk ve gençlik yılları boyunca, babası onlarla
konuşamayacak kadar meşgul, annesi ilgilenemeyecek kadar hastayken, Lord Hoster’ın
çocuklarının kimi zaman gö zyaşlarıyla, kimi zaman anlatacak hikayeleriyle koşup sarıldıkları
adam Karabalık Brynden olmuştu. Catelyn'i Lysa’yı, Edmure'u... ve evet, babasının
himayesindeki çocuk Petyr Baelish’i bile, tıpkı şimdi olduğ u gibi sabırla dinler, şakalarına
güler, çocuksu dertlerine derman olmaya çalışırdı.
Catelyn’in anlattıklarını sonuna kadar dinledikten sonra, atı kayalık yolda ilerlerken uzunca
bir sü re sessizliğ ini korudu amcası. “Babana haber vermeliyiz." dedi sonunda. “Lannisterlar
harekete geçtiğ i takdirde. Kışyarı uzak. Vadi dağ ların arasında Şivende ama Nehirova um
yollarının üzerinde."
“Ben de aynı şeyden korkuyorum." diye itiraf etti Catelyn. “Kartal Yuvası’na vardığ ımızda
U stat Colemon'a bir haberci kuş yollamasını sö ylemeliyim." Nehirova’dan başka yerlere de
mesajlar gö ndermeliydi. Ned’in, kuzeyin gü çlendirilmesiyle ilgili sancak beylerine verdiğ i
emirleri yerlerine ulaştırmalıydı. “Vadi’deki hava nasıl?" diye sordu.
“Öfkeli." dedi Brynden Tully. “Lord Jon çok sevilen bir adamdı ve kralın, yaklaşık üç yüz yıldır
Arryn Hanedanı'na ait bir onuru Jaime Lannister’a vermesi bü yü k bir hakaret olarak algılandı.
Lysa oğ luna Gerçek Doğ u Muhafızı olarak hitap etmemizi emretti ama kimse buna kanmıyor.
Kral Eli’nin ö lü mü nü şü pheli bulan sadece kız kardeşin değ il. Kimse Jon Arryn ö ldü rü ldü
demeye cesaret edemiyor ama şü phenin gö lgesi bü yü dü kçe bü yü yor." Sıkıntıyla Catelyn’e
baktı. “Bir de çocuk var tabı."
“Çocuk mu? Ona ne oldu?" Keskin bir dö nemeci alırken, altından geçtikleri geniş bir kaya
çıkıntısına başını çarpmamak için atının üzerinde eğildi.
Amcasının sesi endişe doluydu. “Lord Robert." diyerek içini çekti. “Altı yaşında, sü rekli
hasta ve bebeklerim elinden aldığ ın anda ağ lamaya meyilli. Jon Arryn’ın gerçek varisi ama
bazıları onun babasının yerini alamayacak kadar zayıf olduğ unu dü şü nü yor. Nestor Royce son
on dö rt yıldır. Jon Arryn Kral Toprakları’nda gö revdeyken. Kartal Yuvası’nın baş vekil
harçlığ ını yaptı ve birçok insan Lord Robert belirli bir yaşa gelene kadar onun hü kmetmesi
gerektiğ i kanaatinde. Diğ erleri de Lysa’nın derhal tekrar evlenmesinin şart olduğ una inanıyor.
Talipler şimdiden savaş alanına çıkmış kargalar gibi toplanmaya başladı. Kartal Yuvası onlarla
dolu."
"Bunu bekliyordum." dedi Catelyn. Şaşırılacak bir durum değ ildi. Lysa hâ lâ çok gençti ve
Dağ lar Krallığ ı’yla Vadi azımsanmayacak kadar bü yü k dü ğ ü n hediyeleriydi. “Lysa’nın tekrar
evlenmeye niyeti var mı?"
“Uygun bir aday olursa evlenebileceğ ini sö ylü yor ama daha şimdiden Lord Nestor’ı ve
dü zgü n bir dü zine adamı reddetti bile. Bu sefer kocasını kendisinin seçeceğ ine dair yemin
etti."
“Bu konuda onu suçlayacak son kişi sen olmalısın."
Sör Brynden yüzünü buruşturdu. “Suçlamıyorum ama... Lysa oyun oynuyormuş gibi geliyor
bana. Bu oyundan keyif alıyor ama asıl amacı lord Robert büyüyüp yeterli yaşa gelene ve
unvanındaki gibi Kartal Yuvası lordu olana kadar tek başına hükmetmek."
"Bir kadın da en az bir erkek kadar akıllıca hükmedebilir," dedi Catelyn.
“Doğru kadın hü kmedebilir," dedi amcası gö z ucuyla Catelyn’e bakarak. “hata yapma
Catelyn. Lysa sana benzemiyor." Bir an tereddü t etti. “Dü rü st olmam gerekirse, korkarım ki
kız kardeşini umduğun kadar... yardımsever bulmayabilirsin.
Catelyn’in kafası karışmıştı. “Ne demek istiyorsun?”
“Kral Toprakları’ndan dö nen Lysa, kocası El ilan edildiğ inde gü neye giden kızla aynı kişi
değ il artık. O yılları zorluklarla geçti. Bunu bilmelisin. Lord Arryn gö revine son derece bağ lı bir
adamdı ve onların evliliğinin sebebi politikaydı, tutku değil."
“Benim evliliğimde olduğu gibi."
"Evlilikleriniz aynı şekilde başladı ama seninkinin sonu Lysa’nınkinden mutlu oldu. I ki ö lü
bebek doğ urdu ve dö rt dü şü k yaptı. Lord Arryn’ın ö lü mü ... Catelyn, tanrılar senin kız kardeşine
sadece bir çocuk bağ ışladı ve Lysa sadece o çocuk için yaşıyor. Zavallı oğ lan. Çocuğ un
Lannisterlar’a verildiğ ini gö rmektense buraya kaçmasına şaşırmamak gerek. Kız kardeşin
korkuyor çocuğ um ve en çok korktuğ u şey Lannisterlar. Oğ lunu aslanın ağ zından alabilmek
için gece yarısı bir hırsız gibi kaçtı Kızıl Kale’den ve... şimdi sen aslanı onun kapısına kendi
ellerinle getirdin."
“Zincirlere bağlı olarak." dedi Catelyn. Yolun sağ tarafında karanlığa düşen derin bir yarık
vardı. Catelyn atının dizginlerini çekerek küçük dikkatli adımlar atmasını sağladı.
“Ah." dedi amcası. “Dönüp arkalarından ağır ağır gelen Tyrion Lannister’a baka. “Eyerinde
bir balta, kemerinde bir kama ve ona aç bir gölge gibi eşlik eden bir paralı asker görüyorum.
Peki zincirler nerede tatlı kızım?"
Catelyn huzursuzca hareket etti eyerinin ü stü nde. “Cü ce rızası dışında burada. U zerinde
zincirler olsun ya da olmasın, o benim esirim. Onun suçlarının hesabım vermesini Lysa da en
az benim kadar istiyordur. Lannisterlar’ın ö ldü rdü ğ ü adam onun lord kocasıydı ve beni
Lannisterlar’a karşı uyaran mektubu da kendisi yazmıştı."
Karabalık Brynden huzursuzca gü lü msedi. “Umarım yanılıyorsundur çocuğ um." deyip içini
çekti. İç çekişi, yanılıyorsun diyordu Catelyn’e.
Gü neş batıya doğ ru iyice ilerlediğ inde, atlarının toynakları altındaki yolun yokuşu
dü zleşmeye başlamıştı. Yol genişledi ve dü z ilerler hale geldi. Catelyn anık kır çiçeklerim ve
yeşil çimenleri gö rebiliyordu. Vadi’nin dü zlü klerinde ilerlemek çok daha kolaydı ve yol çok
daha eğ lenceliydi. Yemyeşil ağ açlıklardan, sakin kü çü k kö ylerden, Bahçelerden, altın başak
tarlalarından, gü neş ışığ ıyla yıkanmış bir dü zine kü çü k dereden geçtiler. Amcası, çift sancak
taşıyan bir sancaktan ö nden yollamıştı. Sancaklardan ü stte olanı Arryn Hanedanı'nın ay ve
şahiniyle, altta olanı da Brynden'ın kendi arması karabalıkla sü slü ydü . Çiftliklerin, tü ccarların
atlı arabaları ve alt seviyeli hanedanların sü varileri onların geçmesi için çekilerek yolu
açıyordu.
Buna rağ men Devin Mızrağ ı'nın eteklerindeki bü yü k kaleye vardıklarında hava tamamen
kararmıştı. Kalenin surlarını titrek meşale alevleri aydınlatıyor, ay ışığ ı hendek suyunun
ü zerinde dans ediyordu. Açılır kapanır kö prü havaya kaldırılmıştı ve yivli kapı aşağ ı
indirilmişti. Catelyn kapı kulübesinde ve ilendeki bre kulelerde ışıklar olduğunu gördü.
“Ay Kapıları,” dedi amcası arkalarından gelenler atlarım durdurmak için dizginlerini
çekerken. Sancak taşıyıcı kapı kulü besindeki muhafızlara selam vermek için hendeğ in
kenarına kadar gitti. “Lord Nestor'ın makamı. Bizi bekliyor olmalı. Yukarı bak."
Catelyn başını kaldırıp yukarı baktı. O nce kayalardan, ağ açlardan ve karanlığ a bir kefen gibi
ö rtü lmü ş yıldızsız gö kyü zü kadar siyah devasa dağ dan başka bir şey gö remedi. Ardından,
yukarıda belli belirsiz parlayan ışığ ı; dağ ın dik yamacına kurulmuş, turuncu renkli gö zlerle
tepeden bakan kuleyi fark etti. Onun da ü stü nde, çok daha yukarıda bir başkası ve daha da
yukarıda, yanıp sönen titrek ışıklardan ibaret bir üçüncüsü. Ve nihayet gökyüzünde, şahinlerin
yü ksekten uçtuğ u yerde, ay ışığ ında parlayan bir beyazlık. Bu inanılmaz yü kseklikteki soluk
kulelere bakarken başı dönüyordu.
Marillion'ın hayretler içinde, “Kartal Yuvası,” diye mırıldandığım duydu.
Tyrion Lannister'ın tiz sesi araya girdi. “Arrynlar ziyaretçilerden pek hoşlanmıyor olmalı.
Bu karanlıkta dağa tırmanmayı planlıyorsanız, beni şimdi buracıkta öldürün daha iyi.”
“Geceyi burada geçireceğiz ve yarın sabah tırmanacağız." dedi Brynden.
"Sabırsızlıkla bekliyorum." diye karşılık verdi cü ce. “Oraya nasıl tırmanacağ ız? Daha ö nce
keçiye binmedim hiç.”
“Katırlarla." dedi Brynden gülümseyerek.
“Dağ a oyulmuş basamaklar var." dedi Catelyn. Ned. Robert Baratheon ve Jon Arryn'la
birlikte burada geçirdiği gençlik yıllanın anlatırken bahsetmişti basamaklardan.
Amcası başıyla onayladı. “Bu karanlıkta gö rmemiz mü mkü n değ il ama basamaklar orada.
Atların geçemeyeceğ i kadar dar ve dik ama katırlar yolun çoğ unu gidebiliyor. Tepeye çıkan yol
üç yol kalesiyle korunuyor. Taş, Kar ve Gök. Katırlar bizi Gök'e kadar götürecek."
Tyrion Lannister endişeli gözlerle baktı. “Peki, ondan sonrası?”
Brynden gü lü msedi. “Ondan sonrası katırların bile çıkınlayacağ ı kadar dik Yolun kalanını
yayan gideceğ iz. Belki siz sepetle çıkmayı tercih edersiniz. Kanal Yuvası. Gö k'ü n hemen
ü stü nde dağ a tutunur. Kilerlerinde aşağ ıdan yukarı malzeme taşıyan altı bü yü k vinç vardır.
Tercih ederseniz, elmalar, ekmekler ve bira fıçılarıyla birlikte yukarı çekilmenizi
sağlayabilirim Lord Lannister."
Cü ce bir kahkaha koyuverdi. "Tıpkı bir bal kabağ ıymışım gibi." dedi. “Heyhat, Lannister
soyadını taşıyan oğlunun bir sepet turpla birlikte kaderine kavuştuğunu duyan babam nasıl da
havai kırıklığ ına uğ rar. Siz yayan olarak çıkacaksanız, korkarım benim de ö yle yapmam
gerekecek. Biz Lannisterlar'ın da belli bir gururu var."
“Gurur mu?” dedi Catelyn terslenerek. Cü cenin alaya tavrı ve rahat konuşmaları onu
sinirlendirmişti. “Bazılarımız ona kibir diyoruz. Kibir, açgözlülük ve güç arzusu."
“Ağ abeyimin kibirli bir adam olduğ una şü phe yok." diye karşılık verdi Tyrion Lannister.
“Babam açgö zlü lü ğ ü n timsalidir ve tatlı ablam Cersei’nin aldığ ı her nefes gü ç kazanma
arzusuyla doludur. Buna rağ men ben... ben kü çü k bir kuzu kadar masumum. Sizin için
melememi ister misiniz?" Sırıttı.
Catelyn bir cevap veremeden kö prü nü n gıcırdayak indirildiğ ini ve yağ lanmış ağ ır zincirlerin
çekilerek kale kapısının yukarı kaldırıldığ ını duydu. Silahlı adamlar ellerindeki meşalelerle
yolu aydınlatırken, amcası ö nden giderek hendeğ i geçinden için yolu gö sterdi. Vadi Baş
Vekilharcı, Ay Kapılan Muhafızı lord Nestor
Royce şö valyeleriyle çevrelenmiş halde avluda bekliyordu onları. “Leydi Stark," dedi
reverans yaparak. Çok iri, fıçı göğüslü bir adamdı ve reveransı çok acemice görünmüştü.
Catelyn atından inerek adamın yanına gitti. “Lord Nestor." dedi. Adamı gıyaben tanıyordu.
Royce Hanedanı'nın daha alt seviyede bir koluna mensup adam. Bronz Yohn’un kuzeniydi.
Hatırı sayılır, saygı gö rü r bir lorddu. “Çok uzun ve yorucu bir yoldan geldik. Bu gece çatınızın
misafirperverliğine sığınmak için izin isterim.”
“Çatım sizindir leydim,” diye karşılık verdi Lord Nestor. “Ama kız kardeşiniz Leydi Lysa
geldiğ inizi haber alır almaz Kartal Yuvası’ndan bir mesaj yolladı bana. Sızı derhal gö rmek
istiyormuş. Yanınızda gelenler bu gece burada konaklayacaklar ve sabahın ilk ışıklarıyla
yukarı gönderilecekler."
Amcası atından atladı. “Bu nasıl bir çılgınlık?" dedi ö keyle. Brynden Tully sö zlerinin sivri
yerlerim tö rpü leyecek bir adam değ ildi. “Gecenin kö rü nde, ü stelik dolunay bile yokken yukarı
tırmanmak mı? Lysa bile bunun kırık bir boyunla biteceğini bilebilir."
"Kalırlar yolu biliyor Sör Brynden," dedi. Lord Nestor’ın yanına gelen on yedi, on sekiz
yaşlarında sırını gibi bir genç kız.
Koyu renk saçları kısacık ve dü mdü z kesilmişti. Deri binici kıyafetleri ve ö rme zırh giyiyordu.
Lorddan çok daha zarif bir şekilde Catelyn'e reverans yaptı. “Size sö z veriyorum leydim, en
ufak bir zarar gö rmeyeceksiniz. Sizi yukarı çıkarmak benim için onurdur. Defalarca gece
tırmanışı yaptım. Mychel bana baban bir keçi olmalı diyor."
Kız ö yle kendinden emin ve sevimli bir ukalaydı ki Catelyn gü lü msedi. “Adın nedir
çocuğum?”
“Mya Taş, leydim, sizi memnun ederse.”
Catelyn memnun olmamıştı. Yü zü ndeki gü lü cü ğ ü devam ettirebilmek için çaba harcaması
gerekti. Taş, Vadi'deki piç soyadıydı. Tıpkı kuzeydeki Kar, Yü ksek Bahçe'deki Çiçek gibi. Yedi
Krallık'ın her birinde, kendi aile adları olmayan çocuklara verilen belli soyadları vardı.
Catelyn'in karşısındaki bu kızla bir derdi yoktu ama aklına Ned'in Sur’daki piçi gelmişti ve bu
düşünce onu aynı anda hem kızdırmış hem suçlu hissettirmişti. Cevap verebilmek için kendini
zorladı.
Lord Nestor sessizliğ i bozan kişi oldu. “Mya akıllı bir kızdır. Sizi Leydi Lysa'ya gö tü rme
sözü veriyorsa, bunu yapacağını biliyorum. Beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı."
“O halde kendimi sana emanet ediyorum Mya Taş." dedi. “Lord Nestor. sizi esirime gö z
kulak olmakla görevlendiriyorum."
"Ve ben de sizi bu esir açlıktan ö lmeden bir kadeh şarap ve iyice kızartılmış bir hadım
horoz getirmekle gö revlendiriyorum." dedi Tyrion. “Bir kadın da isterdim ama sanırım bu
fazla ileri gitmek olur." Paralı asker Bronn kahkaha attı.
Lord Nestor sataşmayı duymazdan geldi. “Emredersiniz leydim. Dediğ iniz gibi yapılacak."
Sonunda cü ceye bakmaya tenezzü l etti ve. “Lannister Lordu'nu bir kule hü cresine gö tü rü n,
kendisine et ve sebze verin,” dedi.
Tyrion Lannister hü cresine gö tü rü lü rken Catelyn amcasını ve diğ erlerim orada bırakarak
piç kızın peşinden kaleden çıktı. Yü ksek avluda eyerlenmiş iki katır hazır bekliyordu. Gö kyü zü
mavisi bir pelerin giymiş olan muhafız dar yan kapıyı açarken Mya. Catelyn'in katıra
binmesine yardım etti. Kapının ö tesinde bir çam ve ladin ormanıyla, kara bir duvar gibi
gö rü nen dağ vardı. Dağ a derince oyulmuş gö kyü zü ne yü kselen basamaklar oradaydı. “Bazı
insanlar gö zlerini kapamanın daha kolay olduğ unu sö yler." dedi Mya. Katırları kapıdan
geçirerek ormana çıkarıyordu. “Başlan dö ndü ğ ü nde ya da korktuklarında katırlara çok sıkı
tutunurlar ama hayvanlar bunu sevmez.’
Ben Tully olarak doğ dum ve bir Stark’la eslendim." dedi Catelyn. “O yle kolay kolay korkmam.
Bir meşale yakması düşünüyor musun?" Basamaklar zifiri karanlıktı.
Kız yü zü nü buruşturdu. “Meşaleler sizi sadece kö r eder. Bö yle açık bir gecede ay ve
yıldızların ışığ ı yeterlidir. Mychel bende baykuş gö zleri olduğ unu sö ylü yor." Katıra atladı ve
hayvanı ilk basamağ a doğ ru yü rü ttü . Catelyn'in bindiğ i katır kendi kendine diğ erini takip
etmeye başladı.
“Mychel’den daha evvel de bahsettin." dedi Catelyn. Katırlar ağ ır ağ ır ama yere sağ lam
basarak güvenli bir şekilde hareket ediyordu. Catelyn bu durumdan memnundu.
"Mychel benim aşkım." diyerek açıkladı Mya. “Mychel Redfort. Sö r Lyn Corbray'ın yaveri.
Seneye ya da ondan sonraki sil şövalye ilan edildiğinde evleneceğiz."
Tıpkı Sansa gibi konuşuyordu. Masum hayalleriyle mutlu. Catelyn gü lü msedi ama
gü lü msemesi hü zü n doluydu. Redfortlar’ın, Vadi’nin eski ailelerinden biri olduğ unu biliyordu.
Damarlarında I lk I nsanların kanı vardı. Mychel kızın aşkı olabilirdi ama Redfort’un bir piçle
evlenmesi mü mkü n değ ildi. Oğ lanın ailesi çok daha uygun bir kızla evlenmesi için gerekeni
yapacaktı. Bir Corbray ya da Waynwood ya da Royce. Belki de Vadi’nin dışından daha itibarlı
bir hanedan kızı. Eğ er Mychel Redfort bu kızla yatarsa, bunu çarşafın başka tarafında
yapacaktı.
Tırmanış Catelyn'in umduğ undan daha kolaydı. Ağ açlar dar patikanın ü zerine iyice eğ ilip
birbirine dolaşarak, ay ışığ ım bile sızdırmayan yeşil ve doğ al bir kubbe oluşturduğ u için, uzun
ve karanlık bir tü nelde yol alıyorlarmış gibi hissediliyordu ama katırlar yolu biliyordu ve yere
sağ lam basıyorlardı. Mya Taş'a karanlıkta gö rebilen gö zler bahşedildiğ i de gerçekti. Kıvrılarak
yukarı çıkan basamakları dö ne dö ne tırmanarak yukarı doğ ru yol alıyorlardı. Basamaklara
dü şen iğ ne yapraklar yeri tamamen kapladığ ı için katırların adım sesleri yumuşuyor,
neredeyse duyulmaz hale geliyordu. Sessizlik Catelyn'i sakinleştirmiş, hayvanların ağ ır ve
emin adımları eyerinin ü zerinde beşikteymişçesine sallanmasına sebep olmuştu. Çok
geçmemişti ki uykuyla savaşıyordu.
Belki de bir sü re için kaybetmişti o savaşı çü nkü ö nü nde aniden beliren demir perçinli
kapıyla irkildi. “Taş," dedi Mya neşeyle. Katırdan iniyordu. Aşılması zor taş duvarların ü zerine
sıra sıra demir kazıklar dikilmişti ve iki yuvarlak kalın kule, iç kalenin tepesinden bakıyordu.
Kapı Mya’nın seslenmesiyle açıldı. I çeri girdiklerinde yol kalesinin cü sseli şö valyesi Mya’yı
ismiyle selamladı ve et şişle birlikte kızartılmış soğ an ikram etti. Catelyn ne kadar acıktığ ının
farkında değ ildi. Yeni katırlar eyerlenirken, ikram edilenleri avluda ayakta yedi. Etlerin suyu
çenesinden aşağı akıp pelerinine damlıyordu ama Catelyn bunu umursamayacak kadar açtı.
Sonra yeni katırlara binerek yıldızların ışığ ında tekrar yola koyulma vakti geldi. Tırmanışın
ikinci bö lü mü Catelyn için daha korkutucuydu. Patika daha dar, basamaklar daha aşınmış ve
dikti. I lerledikleri yol çakıl taşları ve kaya parçalarıyla doluydu. Mya en az on kez katırından
inip dağ dan dü şen kaya parçalarını temizlemek zorunda kaldı. “hayvanların bacaklarının
burada kırılmasını istemezsiniz," dedi. Catelyn kızla hemikirdi. Şimdi irtifayı daha kolay
hissedebiliyordu. Ağ açlar seyrelmişti ve rü zgâ r sert esiyordu. Boralar elbiselerini uçuruyor,
saçlarını yü zü ne yapıştırıyordu. Basamaklar zaman zaman birbirinin ü stü ne biniyordu.
Aşağ ıda kalan Taş'ı ve daha da aşağ ıdaki, meşaleleri artık mum ışığ ına benzeyen Ay
Kapıları’nı görebiliyordu.
Kar. Taş tan daha kü çü ktü . Tek bir mü stahkem Kule, ahşap bir iç Kule ve sıvanmamış bir
kaya duvarın arkasına gizlenmiş bir ahırdan ibaretti ama aşağ ıdaki yol kalesinin bü tü n taş
merdivenlerine hü kmedecek şekilde Devin Mızrağ ı’na yuvalanmıştı.. Kartal Yuvası'na
ulaşmaya niyetlenmiş bir düşmanın, basamak basamak Taş tan yukarı tırmanması ve o sırada
Kar dan yağ an ok ve kaya yağ muruna dayanabilmesi gerekirdi. Kar'ın kumandanı genç ve
heyecanlı şö valye onlara biraz ekmek ve peynir yemelerini, ateşin karşısında ısınıp
dinlenmelerini önerdi ama
Mya teklii reddetti. “Yola devam etmeliyiz leydim.’ dedi “Arzu ederseniz." Catelyn başıyla
onayladı.
Ahırlardan bir kez daha yeni katırlar getirildi. Catelyn’inki beyazdı. Mya hayvanı
gö rdü ğ ü nde gü lü msedi “Beyazca iyi bir hayvandır leydim. Buzda bile sağ lam yü rü r ama
dikkatli olmalısınız. Sizden hoşlanmazsa çifte atar," dedi.
Beyaz katır Catelyn'i sevmiş gibi gö rü nü yordu, tanrılara şü kü r tekmelenmemişti. Yerde buz
da yoktu ve Catelyn bunun için de şü krediyordu. “Yü zlerce yıl ö nce karın ilk başladığ ı yer
burasıymış. Annem sö ylerdi." dedi Mya “Burası her zaman bembeyazmış ve buz hiç
erimezmiş." Omuz silkti. “Ben dağ ın bu kadar alt kısmında hiç kar gö rmedim. Belki de eskiden
öyleydi."
Çok genç, diye dü şü ndü Catelyn. Kendisinin hiç bö yle olup olmadığ ını dü şü nü yordu. Bu kız
ö mrü nü n yarısını yaz mevsiminde geçirmişti ve bü tü n bildiğ i buydu. Kış geliyor çocuğum,
demek istedi. Kelimeler dudağ ındaydı. Az kalsın sö ylü yordu. Belki de en sonunda bir Stark
oluyordu.
Kar'ın ü stü nde rü zgâ r canlı bir yaratık gibiydi. Issız ormanlardaki kurtlar gibi uluyor, sonra
onları kandırmak istermişçesine tamamen yok oluyordu. Yıldızlar burada daha parlaktı ve
dokunsan uzanabilirmişsin gibi yakın gö rü nü yorlardı. Boynuzlu ay karanlık gö kyü zü nde
devasaydı. Tırmanışları sü rdü kçe. Catelyn yukarı bakmanın aşağ ı bakmaktan çok daha iyi
olduğ una karar verdi. Basamaklar asırlarca buz altında kalmaktan ve ü zerlerine basan sayısız
katır toynağ ından dolayı çatlak çatlaktı Yü kseklikleri Catelyn'in yü reğ ini ağ zına getirmeye
yetiyordu. Yolun, iki sivri kaya arasında kalan tepe gibi yü ksek bö lü mü ne geldiklerinde Mya
katırdan indi. “Hayvanların yü rü tmek en iyisi.” dedi. “Buradaki rü zgâ r biraz zorlu olabilir
leydim."
Catelyn katırdan kaskatı olmuş halde indi ve O nü ndeki patikaya baktı. Yaklaşık yedi metre
uzunluğ unda ve bir metre genişliğ indeydi ama her iki yanında da sarp uçurumlar vardı.
Rü zgâ rın tiz çığ lığ ını duyabiliyordu. Mya haif adımlarla yü rü meye başladı. Arkasından gelen
katırını gö ren, bir avluda rahat rahat dolaşıyormuş sanırdı. Sıra Catelyn‘deydi. I lk adımını atar
atmaz korkudan çenesi kitlendi. Boşluğ u, rü zgâ rın yarattığ ı dipsiz ve karanlık anaforları
hissedebiliyordu. Titreyerek durdu. Hareket etmeye korkuyordu. Rü zgâ r bir çığ lık attı, onu
uçurumdan aşağ ı atmak istiyormuşçasına pelerininden çekti. Catelyn ü rkekçe geriye doğ ru
bir adım attı ama katırı tam arkasındaydı, hareket edemedi. Burada öleceğim, diye dü şü ndü .
Sırtından buz gibi terler aktığını hissediyordu.
“Leydi Stark." diye seslendi Mya. Kızın sesi binlerce mil ö teden geliyordu sanki. “I yi misiniz
leydim?"
Catelyn gururundan kalan son parçayı da yutup. “Ben... Ben bunu yapamayacağ ım
çocuğum," diye bağırdı.
“Evet yapabilirsiniz." dedi piç kız. “Yapabileceğ inizi biliyorum. Baksanıza patika ne kadar
geniş."
“Bakmak istemiyorum." Patika, dağ , katırlar, gö kyü zü , bü tü n dü nya etrafında hızla dö nü yor
gibi hissediyordu. Catelyn gözlerini kapadı. Nefesini düzeltmeye çalıştı.
“Sizi almaya geliyorum," diye seslendi Mya. “Kımıldamayın leydim.”
Kımıldamak Catelyn’in yapabileceğ i son şey bile değ ildi. Rü zgâ rın çığ l