You are on page 1of 596

GEORGE K R.

MARTIN
KI LI ÇLARI N
FI RTI NASI
K I SI M I I
(e)psi Ion®
oeppfescptta^
Kılıçların Fırtınası II
Orijinal Adı: A Storm of Swords
Yazarı: George R. R. Martin
Genel Yayın Yönetmeni: Meltem Erkmen
Çeviri: Sibel Alaş
Editör: Yasin Özdemir
Düzelti: Fahrettin Levent
Düzenleme: Ceyda Çakıcı Baş
Kapak Uygulama: Berna Özbek Keleş
1. Baskı: Mayıs 2012
ISBN: 978-9944-82-534-4
YAYINEVİ SERTİFİKA NO: 12280
©2000 George R. R. Martin
Türkçe YayımHakkı: Akçalı Ajans aracılığı ile
©Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Baskı ve Cilt: Ecem Basın Yayın
Tel: (0212) 886 20 10 - 05
ecembasinyayin@hotmail.com
Baskı Sertifika No: 16266
Yayımlayan:
Epsilon Yayıncılık Hizmetleri Tic. San. Ltd. Şti.
Osmanlı Sk, Osmanlı İş Merkezi No:18 / 4-5 Taksim / İstanbul
Tel: 0212 252 38 21 pbx Faks: 252 63 98
İnternet adresi: www.epsilonyayinevi.com
e-mail: epsilon@epsilonyayinevi.com
k u i ç l a r i n
FIRTINASI
KISIM II
Ge o r g e r . r . Ma r t i n
Çeviri
Sibel Alaş
BRAN
Kule, bir adanın üstünde dikiliyordu, durgun mavi sularda
akis halindeki ikizi vardı. Rüzgâr estiğinde gölün yüzeyinde olu­
şan dalgacıklar, oyun oynayan çocuklar misali birbirini kovalıyor­
du. Göl kıyısı boyunca sık meşe ağaçları vardı. Meşelerin altın­
daki zemin yere düşen pelitlerle kaplıydı. Ağaçların ardında köy
uzanıyordu, daha doğrusu köyden geriye kalanlar.
Dağ eteklerinden ayrıldıklarından beri gördükleri ilk köy buy­
du. Meera, harabelerin arasında pusuya yatan kimse olmadığın­
dan emin olmak için önden gitti. Elinde ağı ve mızrağı, meşe­
lerin ve elma ağaçlarının arasında dolaştı. Meera’nın ürküttüğü
üç alageyik, fundalığın içinden çıkıp zıplayarak uzaklaştı. Yaz,
ani hareketi gördü ve aynı anda hayvanların peşine düştü. Bran,
uzun adımlarla uzaklaşan ulu kurdu izledi ve bir an için kurdun
derisine bürünüp onunla birlikte koşmayı her şeyden çok istedi
ama Meera el sallıyor ve onları çağırıyordu. Bran, başını isteksizce
Yaz’dan çevirdi ve yola devam etmesi için Hodor’u dürttü, köye
doğru. J ojen onların yanında yürüdü.
Burasıyla Sur’un arasındaki zemin çayırlıktı, Bran bunu bili­
yordu; nadasa bırakılmış tarlalar ve dalgalı alçak tepeler, yüksek
otlaklar ve düz bataklıklar. Bu yoldan gitmek arkadaki dağları do­
laşmaktan çok daha kolay olurdu ama bunca açık arazi Meera’yi
huzursuz ediyordu. “Kendimi çıplak hissediyorum,” diye itiraf
etti kız. “Saklanacak hiçbir yer yok.”
“Bu arazi kimin elinde?” diye sordu J ojen, Bran’a.
“Gece Nöbetçileri,” diye cevapladı Bran. “Burası Lütuf. Yeni
Lütuf, buranın kuzeyi de Brandon’ın Lütfü.” Üstat Luwin,
Bran’a bu arazilerin tarihini öğretmişti. “Mimar Brandon, Sur’un
güneyindeki yirmi beş fersah mesafeye kadar bütün toprakla­
rı kara kardeşlere verdi. Onların... maişeti ve mesnedi için.” Bran
bu kısmı hâlâ hatırladığı için gururluydu. “Bazı üstatlar, araziyi
verenin Mimar Brandon değil başka bir Brandon olduğunu söy­
ler ama neticede hâlâ Brandon’ın Lütfü. Binlerce yıl sonra, İyi
Kraliçe Alysanne, ejderhası Gümüşkanat’ın sırtında Sur’u ziyaret
etti. Gece Nöbctçileri’nin çok cesur olduğunu düşündü ve Yaşlı
Kral'dan Nöbet’in topraklarının iki katına, elli fersaha çıkarılma­
sını istedi. Bu da Yeni Lütuftu.” Bran elini salladı. “Burası. Bü­
tün bu arazi.”
Köyde uzun yıllardır kimse yaşamıyordu, Bran bunu görebi­
liyordu. Bütün evler yıkılmıştı. Han bile. Görünüşüne bakılırsa
hiçbir zaman ahım şahım bir han olmamıştı ama şimdi taş bir ba­
cadan ve bir düzine elma ağacının arasındaki iki çatlak duvardan
ibaretti. Ağaçlardan biri ortak salonun içinde büyüyordu, salonun
zemini kahverengi ıslak yapraklarla ve çürük elmalarla kaplıydı.
Elma sirkesine benzeyen tiksindirici kokuyla ağırlaşan hava nere­
deyse boğucuydu. Meera, kurbağa mızrağını elmalara saplayarak
hâlâ yenebilecek durumda olan meyveler bulmaya çalıştı ama el­
maların hepsi çürümüş ve kurtlanmıştı.
Huzurlu bir yerdi; durgun, sakin ve bakması güzel, fakat Bran,
bu boş hanla ilgili hüzün verici bir şeyler olduğunu düşünüyor­
du, Hodor da aynı şeyi hissetmişti sanki. “Hodor?” dedi aklı ka­
rışmış gibi. “Hodor? Hodor?”
“Bu iyi bir arazi.” J ojen, yerden aldığı bir avuç toprağı parmak­
larının arasında ovuşturdu. “Bir köy, bir han, gölün içinde sağlam
bir hisar, bütün bu elma ağaçları... ama insanlar nerede Bran? İ n­
san böyle bir yeri neden terk eder?”
“Yabanıllardan korkuyorlardı,” dedi Bran. “Yabanıllar; yağ­
malamak, çalmak, kadın kaçırmak için Sur’un üzerinden ya da
dağların içinden gelir. Seni yakalarlarsa kafatasını kadeh yapar
ve içinden kan içerler, Yaşlı Dadı böyle derdi eskiden. Nöbet,
Brandon’m ya da Kraliçe Alysanne’in zamanında olduğu kadar
kuvvetli değil artık, bu yüzden daha fazla geçiş var. Sur’a en yakın
yerler öyle çok yağmalandı ki insanlar güneye, dağların içine ya
da Kral Yolu’nun doğusundaki Umber arazilerine göç ettiler. İri
J on’un halkı da yağmalandı ama bir zamanlar L ütuf da yaşayan
insanlar kadar değil.”
J ojen Reed, sadece kendisinin duyabildiği müziği dinleyerek
ağır ağır başını çevirdi. “Burada konaklamamız gerek. Bir fırtına
geliyor. Kötü bir fırtına.”
Bran gökyüzüne baktı. Güzel, güneşli ve neredeyse ılık bir
6
sonbahar günü geçirmişlerdi ama şimdi batıda kara bulutlar vardı
ve rüzgâr şiddetleniyor gibiydi. “Hanın yalnızca iki duvarı var ve
çatısı yok,” dedi Bran. “Hisara gitmeliyiz.”
“Hodor,” dedi Hodor. Belki de Bran’ı onaylamıştı.
“Sandalımız yok Bran.” Meera, kurbağa mızrağıyla yaprakları
karıştırıyordu.
“Bir yol var. Suyun altına gizlenmiş taş bir yol. Yürüyebiliriz.”
Aslında onlar yürüyebilirdi; Bran, Hodor’un sırtında yol almak
zorundaydı ama bu sayede kuru kalırdı en azından.
Reedler bakıştı. “Bunu nereden biliyorsun?” diye sordu J ojen.
“Buraya daha önce gelmiş miydin prensim?”
“Hayır. Yaşlı Dadı söylemişti. Hisar’ın tepesi altın, bak.” Elini
göle doğru uzattı. Mazgallı siperlerin altın rengi boyasının pul
pul döküldüğü görülebiliyordu. “Kraliçe Alysanne orada uyudu,
siperleri onun onuruna altın rengine boyadılar.”
“Bir yol?” J ojen gölü inceledi. “Bundan emin misin?”
“Eminim,” dedi Bran.
Bakmayı bilen Meera yolun ucunu kolayca buldu; yaklaşık ya­
rım metre genişliğindeki taş patika doğrudan nehrin içine giriyor­
du. Meera, kurbağa mızrağıyla yolu yoklayarak, dikkatli adımlar
atarak diğerlerine liderlik etti. Patikanın tekrar nerede su yüzeyi­
ne çıktığını görebiliyorlardı; yol, suyun içinden adaya tırmanıyor
ve hisarın kapısına çıkan taş basamaklara dönüşüyordu.
Aynı hizada duran patika, basamaklar ve kapı, yolun dümdüz
ilerlediğini düşündürüyordu ama yol düz değildi; gölün altında
zikzak çiziyor, hisarın kapısına ulaşmadan önce adanın çevresinin
üçte birini dolaşıyordu. Dönemeçler tehlikeliydi ve uzun patika,
hisara yaklaşmaya çalışanların kuleden fırlatılan ateş oklarına uzun
süre maruz kalacağı anlamına geliyordu. Suyun içine gizlenmiş
taşlar çamurlu ve kaygandı; Hodor iki kez düşme tehlikesi geçirdi
ve dengesini tekrar kazanmadan önce korkuyla, uHODOR\n diye
bağırdı. İkinci tehlike Bran’ı fena halde korkuttu. Hodor sırtında­
ki sepetle birlikte suya düşerse Bran pekâlâ boğulabilirdi, özellikle
de, dev seyis yamağı zaman zaman yaptığı gibi panikleyip Bran’m
orada olduğunu unutursa. Betki de handa kalmalıydık, elma ağacının
altında, diye düşündü Bran ama geç olmuştu artık.
7
Şükürler olsun ki üçüncü bir tehlike yaşanmadı ve sular
Hodor’un belinden yukarı çıkmadı, buna karşılık Reedler gö­
ğüslerine kadar suyun içindelerdi. Çok geçmeden adaya çıktılar,
hisarın basamaklarını tırmandılar. Kapı hâlâ sağlamdı ama yıllar
içinde eğilip bükülen meşe kirişler yüzünden tam olarak kapan­
mıyordu. Meera kapıyı itip ardına kadar açtı, pas tutmuş demir
menteşeler çığlık attı. “Öne eğil Hodor,” dedi Bran, Hodor eğildi
ama Bran’ın, başını kapıya çarpmasını engelleyecek kadar değil.
“Acıttı,” diye şikâyet etti Bran.
“Hodor,” dedi Hodor doğrulurken.
Kendilerini, dördünün zar zor sığabildiği karanlık bir kasa
odasında buldular. Kulenin iç duvarına gömülmüş basamaklar
sol taraftan yukarı çıkıyor ve sağ taraftan aşağı iniyordu ama ön­
lerinde demir kafesler vardı. Bran yukarı baktı ve kafasının tam
üstünde bir başka kafes gördü. Bir katil deliği. Y ukarıda, üzerlerine
kızgın yağ dökecek kimse olmadığı için memnundu.
Kafesler kilitliydi ama demir parmaklıklar iyice paslanmıştı.
Hodor soldaki kapıyı tutup çekti, harcadığı güç yüzünden inle­
di. Hiçbir şey olmadı. Bu defa itmeyi denedi ama sonuç aynıydı.
Parmaklıkları sarstı, tekmeledi, omzuyla itti, gıcırdattı, kocaman
elleriyle menteşeleri yumrukladı, hava pas zerreleriyle doldu ama
demir kapı kımıldamadı. Aşağı inen basamakların önündeki kapı
da daha uysal değildi. “İçeri girmenin bir yolu yok,” dedi Meera
omuzlarını silkerek.
Katil deliği, Hodor’un sırtındaki sepette oturan Bran’ın ba­
şının tam üstündeydi. Bran şansını denemek için yukarı uzanıp
parmaklıkları yakaladı. Aşağı çektiği kafes, pas ve ufalanmış taşlar
yağdırarak yerinden çıktı. “HODOR!” diye bağırdı Hodor. Ağır
demir kafes Bran’m kafasına bir darbe daha indirdi ve gürültüyle
J ojen’in ayaklarının yakınına düştü. Meera güldü. “Şuna bir bak
prensim,” dedi, “Hodor’dan daha güçlüsün.” Bran kızardı.
Hodor, kafes yoldan çekildiğinde Meera ve J ojen’i açık katil
deliğinden içeri itebildi. Adalı, Bran’ı kollarından tutarak yukarı
çekti. Hodor’u delikten içeri sokmak işin zor kısmıydı. Dev adam,
Reedler’in Bran’ı kaldırdıkları gibi kaldıramayacakları kadar ağır­
dı. Sonunda Bran, Hodor’a, gidip büyük taşlar bulmasını söyledi.
8
Adada taş bulmak zor değildi. Hodor, katil deliğinin ufalanmış
kenarlarını yakalayıp içeri tırmanmasına yetecek yükseklikte bir
taş yığını oluşturabildı. Herkese sırıtarak,”Hodor,” dedi mutlu
bir şekilde, soluk soluğa.
Kendilerini boş ve karanlık hücrelerden oluşan bir labirentin
içinde buldular ama Meera etrafı araştırıp merdivenlere dönen
yolu buldu. Onlar yukarı tırmandıkça ışık çoğaldı; üçüncü katta­
ki kalın dış duvara ok pencereleri açılmıştı, dördüncü katta ger­
çek pencereler vardı. Beşinci ve en yüksek kat geniş, yuvarlak bir
odaydı. Odanın üç yanında, küçük taş balkonlara açılan kemerli
kapılar vardı. Dördüncü kapının ardında, doğrudan göle dökülen
bir boşaltma kanalının üstüne tünemiş bir tuvalet odası vardı.
Bran ve yanındakiler çatıya vardığında gökyüzü tamamen ka­
palıydı ve batıdaki bulutlar siyahtı. Rüzgâr öyle sert esiyordu ki
Bran’ın pelerini uçup şakladı. “Hodor,” dedi, sesi duyan Hodor.
Meera kendi etrafında döndü. “Dünyaya bu kadar yukarıdan
bakarken kendimi neredeyse bir dev gibi hissediyorum.”
“Boğaz’da bundan iki kat yüksek olan ağaçlar var,” diye hatır­
lattı J ojen.
“Evet ama o ağaçların etrafında onlar kadar yüksek başka ağaç­
lar var,” dedi Meera. “Boğaz’daki dünya sıkışık ve gökyüzü çok
daha küçük. Burada... rüzgârı hissediyor musun kardeşim? Ve
dünyanın nasıl genişlediğine bir bak.”
Doğruydu, buradan bakınca uzun mesafeleri görebiliyordu
insan. Güneyde bayırlar yükseliyordu, arkalarında gri ve yeşil
dağlar. Diğer yönlerde Yeni L ütuf un dalgalı vadileri göz alabildi­
ğince uzanıyordu. “Buradan Sur’u göreceğimi ummuştum,” dedi
Bran hayal kırıklığıyla. “Aptalcaydı, hâlâ elli fersah uzakta olmalı­
yız.” Bundan bahsetmek bile Bran’m kendini yorgun ve üşümüş
hissetmesine sebep oldu. “Sur’a vardığımızda ne yapacağız J ojen?
Amcam, Sur’un ne kadar büyük olduğundan bahsederdi sürekli.
Yüksekliği iki yüz on beş metreymiş ve tabanı öyle kalınmış ki
kapıları kapıdan çok buzun içine oyulmuş tünellere benzermiş.
Üç gözlü kargayı bulmak için Sur’u nasıl geçeceğiz?”
“Sur boyunca terk edilmiş kaleler olduğunu duymuştum,”
diye cevapladı J ojen. “Gece Nöbetçileri tarafından inşa edilmiş
ve sonradan boşaltılmış hisarlar. Onlardan biri geçişimizi sağla­
yabilir.”
Yaşlı Dadı onlara hayalet kaleler derdi. Bir zamanlar Üstat
Lııvviıı, Sur boyunca dizilen kalelerin lıcr birinin ismini Braıı’a
ezberletıııişti. Bu zor olmuştu; toplam on dokuz kale vardı ama
bu kalelerin 011yediden fazlası hiçbir zaman aynı anda garnizon
sahibi olmamıştı. Bran, Kral Robert’ııı Kışyarı ziyareti onuruna
verilen ziyafette, kalelerin ismini amcası Benjeıı’e ezbere saymış­
tı, önce doğudan batıya, sonra da batıdan doğuya. Benjen Stark
gülmüş ve, “Onları benden daha iyi biliyorsun Bran. Baş K oru­
cu sen olmalısın belki de. Ben de senin yerine burada kalırım,”
demişti. Ama Bran düşmeden önceydi bu. Kırılmadan önceydi.
Bran, uykusundan sakat bir halde uyandığında Benjen amcası
Kara Kale’ye dönmüştü.
“Amcam, terk edilmesi gereken kalelerin kapılarının buz ve
taşla kapatıldığını söylemişti,” dedi Bran.
“Öyleyse onları tekrar açmak zorunda kalacağız,” dedi Meera.
Bu fikir Bran’ı huzursuz etti. “Bunu yapmamalıyız. Diğer
taraftaki kötü şeyler içeri girebilir. Kara Kale’ye gitmeli ve Lord
Kumandan’dan geçiş izni istemeliyiz.”
“Majesteleri,” dedijojen, “Kara Kale’den uzak durmalıyız, tıp­
kı Kral Yolu’ndan uzak durduğumuz gibi. Orada yüzlerce adam
var.”
“Gece Nöbetçileri’nin adamları,” dedi Bran. “Onlar, savaş ve
benzeri şeylerin bir parçası olmayacaklarına dair yemin ederler.”
“Evet,” dedi jojen, “ama yeminini bozmaya gönüllü bir adam,
senin sırrını demiradamlara ya da Bolton Piçi’ne satmaya yeter.
Üstelik, Nöbet’in geçmemize izin vereceğinden emin olamayız.
Bizi tutmaya ya da geri göndermeye karar verebilirler.”
“Ama babam Gece Nöbetçileri’nin dostuydu, amcam da Baş
Korucu. O, üç gözlü karganın nerede yaşadığını biliyor olabilir.
J on da Kara Kale’de.” Bran, J on’u ve Benjen amcasını yeniden
görmeyi umuyordu. Kışyarı’nı ziyaret eden son kara kardeşler,
Benjen Stark’ın bir keşif gezisinde kaybolduğunu söylemişti ama
Benjen şimdiye kadar geri dönmüş olmalıydı. “Bahse girerim ki
Nöbet bize atlar bile verir,” diye devam etti Bran.
“Sessiz.” J ojen eliyle gözlerini gölgeledi ve batan güneşe doğru
baktı. “Bak. Bir şey var... bir süvari sanırım. Onu görüyor mu­
sun?”
Bran da gözlerini gölgeledi, buna rağmen gözlerini kısmak zo­
runda kaldı. Önce hiçbir şey göremedi, sonra bir hareket görüp
döndü. Gördüğü şeyin Yaz olabileceğini düşündü önce ama de­
ğildi. Atlı bir adam. Süvari, daha fazla bir şey görülemeyecek kadar
uzaktaydı.
“Hodor?” Hodor da elini gözlerinin üzerine koymuştu ama
yanlış yöne bakıyordu. “Hodor?”
“Adamın acelesi yok,” dedi Meera, “ama bana öyle görünüyor
ki köye doğru geliyor.”
“Görünmeden önce içeri girsek iyi olur,” dedi J ojen.
“Yaz, köyün yakınlarında,” diye itiraz etti Bran.
“Yaz’a bir şey olmayacak,” diye söz verdi Meera. ‘Y orgun bir
atın sırtındaki bir adam sadece.”
Onlar aşağı kata inmek için içeri girerken, yere birkaç şişman
su damlası düştü. Zamanlamaları iyiydi; çok geçmeden bardak­
tan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Gölün yüzeyini dö­
ven yağmur damlalarının sesi kalın duvarların ardından bile du­
yuluyordu. Y uvarlak boş odada, gittikçe yoğunlaşan karanlığın
ortasında yere oturdular. Kuzeye bakan balkon terk edilmiş köyü
görüyordu. Meera, atlı adamın ne yaptığına bakmak için karnının
üstünde sürünerek balkona çıktı ve gölün karşısını izledi. “Hanın
yıkıntılarının arasına sığındı,” dedi geri döndüğünde, “görünüşe
göre şöminede ateş yakıyor.”
“Keşke biz de ateş yaksak,” dedi Bran. “Merdivenlerin dibinde
kırık mobilyalar var, gördüm. Hodor onları kırabilir, ısınırız.”
Hodor bu fikri sevmişti. “Hodor,” dedi umutla.
J ojen başını iki yana salladı. “Ateş, duman anlamına gelir. Bu
kuleden yükselen duman çok uzaklardan görülebilir.”
“Görecek biri olsaydı,” diye itiraz etti Meera.
“Köyde biri var.”
“Bir adam.”
“Bir adam, eğer yanlış adamsa, Bran’ı düşmana vermeye yeter.
Dünden kalan yarım ördeğimiz var. Karnımızı doyurup dinlen-
11
meliyiz. Sabah olduğunda adam kendi yoluna gidecek, biz de aynı
şeyi yapacağız.”
J ojen kendi başına buyruktu, hep öyleydi. Meera, iki gün önce
yakaladığı ördeği dörde böldü; bataklıktan havalanmaya çalışan
hayvanı şaşırtmış ve ağına düşürmüştü. Ördek bu soğuk haliy­
le, sıcak ve çıtır çıtır olduğu zamanki kadar lezzetli değildi ama
en azından Bran ve diğerleri aç kalmayacaktı. Meera ve Bran gö­
ğüs etini paylaştı, J ojen butu yedi. Her ısırıktan sonra, “Hodor,”
diye mırıldanıp parmaklarındaki yağı yalayan Hodor da kanadı
ve bacağı yuttu. Hikâye anlatma sırası Bran’daydı; arkadaşlarına
bir başka Brandon Stark’ı anlattı, Gün Batımı Denizi’nin ötesine
yelken açan Brandon’ı.
Ördek ve hikâye bittiğinde akşam karanlığı çökmüştü ve hâlâ
yağmur yağıyordu. Bran, Yaz’ın ne kadar uzağa gittiğini ve geyik­
lerden birini yakalayıp yakalamadığını merak etti.
Kaleyi dolduran gri kasvet ağır ağır karanlığa dönüştü. Hu-
zursuzlaşan Hodor bir süre daireler çizerek duvarları arşınladı,
her turda bir kez duruyor ve içeride ne olduğunu unutmuş gibi
tuvalet odasına bakıyordu. Gölgelerin gizlediği J ojen kuzey bal­
konunun yanında ayaktaydı, geceyi ve yağmuru seyrediyordu.
Kuzeyde bir yerde bir şimşek çaktı, kulenin içi bir an için aydın­
landı. Hodor zıpladı, korku dolu bir ses çıkardı. Bran sekize kadar
saydı, gök gürültüsünü bekledi. Gök gürültüsü geldiğinde Hodor
bağırdı: “Hodorl”
Umarım Yaz da korkmuyordur, diye düşündü Bran. Tıpkı Ho­
dor gibi, Kışyan’nın barınağındaki köpekler de gök gürültülü fır­
tınalardan ürkerdi. Gidip bakmalıyım, onu sakinleştirmek için...
Tekrar şimşek çaktı ve bu defa gök gürültüsü altıda geldi.
“Hodor!” diye bağırdı Hodor tekrar. “HODOR! HODOR!” Fır­
tınayla dövüşmek istiyormuş gibi kılıcım çekti.
“Sessiz ol Hodor,” dedi J ojen. “Bran, ona bağırmamasını söy­
le. Kılıcı ondan alabilir misin Meera?”
“Deneyebilirim.”
“Hodor, şışş,” dedi Bran. “Şimdi sessiz ol. Aptalca hodorlamak
yok. Otur.”
12
“Hodor?” Seyis yamağı kılıcını uysalca Meera’ya verdi ama
yüzü akıl karışıklığından ibaret bir maske gibiydi.
J ojen tekrar karanlığa döndü, herkesin duyabileceği şekilde iç
geçirdi. “Ne oldu?” diye sordu Meera.
“Köydeki adamlar.”
“Daha önce gördüğümüz adam mı?”
“Başka adamlar. Silahlılar. Bir balta ve mızraklar gördüm.”
J ojen’in sesi, hiç böyle olduğu yaştaki çocuk gibi çıkmamıştı daha
önce. “Onları şimşek çaktığında gördüm, ağaçların altında hare­
ket ediyorlardı.”
“Kaç kişiler?”
“Kalabalıklar. Sayılamayacak kadar çoklar.”
“Atlılar mı?”
“Hayır.”
“Hodor.” Hodor’un sesinde korku vardı. “Hodor. Hodor.”
Bran da biraz korkmuştu ama bunu Meera’nın önünde söyle­
mek istemedi. “Ya buraya gelirlerse?”
“Gelmezler.” Meera, Bran’ın yanına oturdu. “Neden gelsin­
ler?”
“Sığınmak için.” J ojen’in sesi tatsızdı. “Fırtına dinmezse. Me­
era, aşağı inip kapıyı sürgüleyebilir misin?”
“Kapatamam bile. Ahşap fazla eğilmiş. Demir kapıları geçe­
mezler zaten.”
“Geçebilirler. Kilitleri veya menteşeleri kırabilirler. Ya da bi­
zim yaptığımız gibi katil deliğine tırmanırlar.”
Şimşek gökyüzünü yardı, Hodor inledi. Sonra gölün üstünde
bir gök gürültüsü yuvarlandı. “HODOR!” diye kükredi Hodor,
elleriyle kulaklarına vurarak, tökezleyerek, karanlıkta daireler çi­
zerek koşmaya başladı. “HODOR! HODOR! HODOR!”
“HAYIRl” diye geri bağırdı Bran. “HODORLAMAKY OK!”
Bağırmak işe yaramadı. “HODOOOOR!” diye feryat etti Ho­
dor. Meera, seyis yamağını yakalayıp onu sakinleştirmeye çalıştı
ama Hodor çok güçlüydü; sadece omuz silkerek Meera’yı kenara
fırlattı. Şimşek tekrar gökyüzünü doldururken, “HOOOOOO-
DOOOOOR!” diye çığlık attı seyis yamağı ve şimdi J ojen bile
bağırıyordu, Bran’a ve Meera’ya Hodor’u susturmaları için ba­
ğırıyordu.
“Sessiz ol!” dedi Bran korkudan tizleşmiş sesiyle, Hodor
önünden geçerken Bran beyhude bir çabayla öne uzanıp adamın
bacağını yakalamaya çalıştı, uzandı, uzandı.
Hodor sendeledi, ağzını kapadı. Başını ağır ağır iki yana salladı,
tekrar yere çöktü ve bağdaş kurup oturdu. Yeni gök gürültüsünü
Hodor duymamış gibi görünüyordu. Dört kişi karanlık kulede
oturdular, nefes almaya bile cesaret edemiyorlardı.
“Bran, ne yaptın?” diye fısıldadı Meera.
“Hiçbir şey.” Bran başını iki yana salladı. Ama yapmıştı. Ona
ulaştım, Yaz*a ulaştığım gibi. Yarım kalp atışı süren bir an için Ho­
dor olmuştu. Bu onu korkuttu.
“Gölün karşısında bir şeyler oluyor,” dedi J ojen. “Kuleyi işaret
eden bir adam gördüm sanırım.”
Korkmayacağım, diye düşündü Bran. O Kışyarı Prensi’ydı, Ed-
dard Stark’ın oğluydu, neredeyse yetişkin bir erkek ve bir varg-
dı, Rickon gibi küçük bir bebek değildi. Yaz korkmazdı. “Büyük
ihtimalle birkaç Umber’dir,” dedi. “Dağlardan inen Knottlar,
Norreyler ya da Flintler de olabilir, hatta Gece Nöbetçilerinin
kardeşleri. Siyah pelerinleri var mıydı J ojen?”
“Geceleri bütün pelerinler siyahtır Majesteleri. Üstelik şim­
şek, adamların ne giydiğini göremeyeceğim kadar çabuk yanıp
söndü.”
Meera temkinliydi. “Kara kardeşler olsalardı atlı olurlardı, de­
ğil mi?”
Bran başka bir şey düşündü. “Önemli değil,” dedi kendinden
emin bir şekilde. “Bir kayıkları olmadığı ya da gizli yolu bilme­
dikleri takdirde, isteseler bile bize ulaşamazlar.”
“Gizli yol!” Meera, Bran’ın saçlarını karıştırıp alnını öptü. “Bi­
zim tatlı prensimiz. Bran haklı J ojen, gizli yolu bilmiyorlar. Bilse­
lerdi bile, gece gece bu yağmurda asla karşıya geçemezlerdi.”
“Ama gece bitecek. Sabaha kadar kalırlarsa...” J ojen cümlenin
devamını getirmedi. Birkaç dakika sonra, “İ lk adamın yaktığı ateşi
besliyorlar,” dedi. Gökyüzünde bir şimşek çaktı, kule ışıkla dol-
du, Bran ve diğerlerinin gölgeleri duvarlara vurdu. Hodor mırıl­
tılar çıkararak ileri geri sallanıyordu.
Bran, o ışıklı anda Yaz’ın korkusunu hissetti. İki gözünü kapa­
tıp üçüncüsünü açtı ve kuleyi arkasında bırakırken çocuk derisin­
den bir pelerinmişçesine sıyrıldı...
...ve kendini dışarıda, yağmurun altında buldu, midesi geyikle
doluydu, başının üzerindeki gökyüzü yarılıp gürlerken, o, funda­
lıkların arasına sinmişti. Çürük elmalar ve ıslak yapraklar insan
kokusunu neredeyse boğmuştu ama koku oradaydı. Şıngırtıyı ve
sert derinin yere sürünüşünü duydu, ağaçların altında hareket
eden adamları gördü. Başına geçirdiği hayvan postuyla körleşip
sağırlaşan sopalı bir adam sendeleyerek önünden geçti. Kurt, üs­
tünden sular damlayan dikenli bir çalılığın arkasından ve bir elma
ağacının çıplak dallarının altından dolaşarak adamın peşinden git­
ti. Konuşan insanları duyabiliyordu. Ve yağmurun, yaprakların,
atların kokusunun altından, korkunun keskin ve kıpkırmızı ufu­
neti geliyordu...
15
JON
Zemin çam iğneleriyle ve yere düşen yapraklarla kaplıydı,
son yağmurlar yüzünden hâlâ ıslak olan yeşil ve kahverengi halı,
J on’un ve diğerlerinin ayaklarının altında pelte gibi eziliyordu.
Etrafları iri meşelerle, uzun muhafız ağaçlarıyla ve asker çamlar­
dan oluşan ordularla sarılmıştı. Y ukarıdaki tepede, kadim ve terk
edilmiş bir başka çember kule vardı. Kulenin cephesine tırmanan
kalın yosun tabakası neredeyse zirveye çıkıyordu. “Bunu kim inşa
etmiş, böyle her yanı taştan?” diye sordu Ygritte. “Bir kral mı?”
“Hayır. Eskiden burada yaşayan adamlar.”
“Onlara ne olmuş?”
“Ölmüşler ya da uzaklara gitmişler.” Brandon’ın L ütfu’nda
binlerce yıl boyunca çiftçilik yapılmıştı ama Nöbet küçüldükçe
tarlaları sürecek, arı kovanlarıyla ilgilenecek ve meyve bahçelerini
ekecek daha az insan kalmıştı, bu yüzden pek çok tarla ve ev vah­
şi doğaya teslim olmuştu. Yeni L ütuf ta köyler ve hisarlar vardı,
buralardaki iş gücünden ve ticari mallardan alınan vergiler kara
kardeşlerin yiyecek ve giysi ihtiyacını gidermeye yardım ediyordu
ama köyler de büyük ölçüde azalmıştı.
“Böyle bir kaleyi terk etmek için aptal olmak gerek.”
“Bu yalnızca bir kule ev. Orada bir zamanlar ailesi ve birkaç
yeminli adamıyla birlikte önemsiz bir lord yaşıyordu. Akıncılar
geldiğinde lord çatıda bir işaret ateşi yakıyordu. Kışyarı’nda bun­
dan üç kat büyük kuleler var.”
Ygritte, J on’un bütün bunları uydurduğunu düşünüyormuş
gibi görünüyordu. “İnsanlar, taşları kaldıracak devler olmadan
nasıl bu kadar yüksek binalar inşa edebilir?”
Efsane, Mimar Brandon’ın Kışyarı’m inşa ederken devlerden
yardım aldığını söylerdi ama J on konuyu karıştırmak istemiyor­
du. “İnsanlar bundan çok daha yüksek binalar inşa edebilir. Eski
Şehir’de Sur’dan daha yüksek bir kule var.” Y gritte’in ona inan­
madığını görebiliyordu J on. Keşke ona Kışyart’nt gösterebilseydim...
ona cam bahçelerden bir çiçek verebilseydim, Büyük Salon’da yemek
yedirebilseydim ve tahtlarında oturan taş kralları gösterebilseydim. Sıcak
16
havuzlarda yıkanır ve tanrılar bizi izlerken yürek ağacının altında sevi 
lirdik.
Bu tatlı bir rüyaydı... ama Kışyarı aslajon’un olmayacaktı. Kış-
yarı, J on’un kardeşine aitti, Kuzey Kralı’na. J on bir Kar’dı, Stark
değil. Piç, yemin bozan, dönek...
“Belki sonra buraya döner ve bu kulede yaşarız,” dedi Ygritte.
“Bunu ister misin J on Kar? Sonra?”
Sonra. Kelime bir mızrak darbesiydi. Savaştan sonra. Fetihten
sonra. Yabanıllar Sur’u geçtikten sonra...
J on’un babası bir keresinde, yeni lordlar ilan etmekten ve on­
ları Yabanıllar’a karşı birer kalkan olarak terk edilmiş hisarlara
yerleştirmekten bahsetmişti. Bu plan, Nöbet’in Yeni Lütuf un
büyük bir bölümünü geri vermesini gerektiriyordu ama J on’un
amcası Benjen, yeni lordların Kışyarı yerine Kara Kale’ye vergi
ödemesi halinde Lord Kumandan’ın ikna edilebileceğine inanı­
yordu. “Bu bir ilkbahar rüyası gerçi,” demişti Lord Eddard. “Kış
kapıdayken, arazi vaadi bile adamları kuzeye çekmez.”
Kış çabucak gelip geçseydi ve ardından bahar gelseydi, bu kulelerden
birini babamın adına tutmak üzere seçilebilirdim. Ama Lord Eddard
ölmüştü ve kardeşi Benjen kayıptı; birlikte hayalini kurdukları
kalkan asla dövülmeyecekti. “Bu arazi Nöbet’e ait,” dedi J on.
Y gritte’in burnundan alev çıkıyordu. “Burada kimse yaşamı­
yor.”
“Akıncılarınız insanları uzaklara sürdü.”
“Öyleyse burada yaşayanlar korkakmış. Araziyi istiyorlarsa bu­
rada kalıp savaşmaları gerekirdi.”
“Belki de savaşmaktan bıkmışlardı. Her gece kapılarını sürgü-
lemekten ve Çıngıraklı’nın ya da onun gibi birinin, onların karıla­
rını kaçırmak için sürgüleri kırıp kırmayacağını merak etmekten
bıkmışlardı. Hasatlarının ve sahip oldukları bütün değerli şeyle­
rin çalınmasından bıkmışlardı. Akıncıların menzilinin ötesinde
bir yere göç etmek daha kolay.” Ama Sur düşerse bütün kuzey akın 
cıların menzilinde uzanacak.
“Hiçbir şey bilmiyorsun J on Kar. Kızlar alınır, karılar değil.
Hırsız olan sîzlersiniz. Bütün dünyayı aldınız ve özgür insanları
dışarıda bırakmak için Sur’u inşa ettiniz.”
“Öyle mi yaptık?” J on, Ygrıtte’in ne kadar vahşi olduğunu unu­
tuyordu bazen ve sonra kız bunu hatırlatıyordu ona. “Bu nasıl
oldu?”
“Tanrılar dünyayı bütün insanların paylaşması için yarattı. Ama
krallar taçlarıyla ve çelik kılıçlarıyla geldiklerinde, dünyanın sadece
onlara ait olduğunu iddia ettiler. Benim ağaçlarım, dediler, elmaları
yiyemezsiniz. Benim derem, burada balık tutamazsınız. Benim ormanım,
siz avlanatnazsınız. Benim toprağım, benim suyum, benim kalem, benim
kıztın, ellerinizi uzak tutun yoksa keserim ellerinizi, lâkin diz çökerseniz
koklamanıza izin veririm belki. Bize hırsız diyorsunuz ama bir hırsız
cesur, zeki ve hızlı olmak zorundadır en azından. Bir diz çökenin
yapması gereken tek şey diz çökmektir.”
“Harma ile Kemik Torbası, balık ve elma yağmalamak için gel­
miyor. Onlar çelik kılıçlar ve baltalar çalıyor. Baharatlar, ipekler ve
kürkler. Bulabildikleri bütün sikkeleri, yüzükleri ve mücevher kak­
malı kadehleri kapıyorlar. Yazın şarap, kışın bira fıçıları ve kadınları
her mevsimde alıyorlar, onları Sur’un ötesine kaçırıyorlar.”
“Kaçırsalar ne olur? Güçlü bir adam tarafından çalınmayı, ba­
bam tarafından zayıf birine verilmeye tercih ederim.”
“Böyle diyorsun ama nasıl bilebilirsin? Ya nefret ettiğin biri ta­
rafından çalınırsan?”
“Beni çalmak için hızlı, kurnaz ve cesur olması gerekir. Oğulla­
rı da güçlü ve zeki olur. Niye böyle bir adamdan nefret edeyim?”
“Belki de hiç yıkanmıyordur ve bir ayı gibi kokuyordur.”
“O zaman onu bir dereye iterim ya da başından aşağı bir kova su
dökerim. Bir adam çiçekler gibi tatlı kokmamalı zaten.”
“Çiçeklerin nesi kötü?”
“Hiçbir şeyleri, bir arı için. Ben yatak için bunlardan birini iste­
rim.” Ygritte, J on’un pantolonunun önünü tutmak için uzandı.
J on, kızın bileğini yakaladı. ‘Y a seni çalan adam çok içiyorsa?”
diye ısrar etti. ‘Ya gaddar ve acımasızsa?” Ne demek istediğini an­
latmak için Ygritte’in bileğini daha fazla sıktı. ‘Y a senden daha güç­
lüyse ve seni kanlı kanlı dövmekten hoşlanıyorsa?”
“Uyurken boğazını keserim. Hiçbir şey bilmiyorsun J on Kar.”
Ygritte bir yılan balığı gibi kıvrılıp J on’un kıskacından kurtuldu.
Bir şey biliyorum. Kemiklerine kadar yabanıl olduğunu biliyorum.
18
Bazı zamanlar bunu unutmak kolaydı, birlikte gülüyor ya da öpü-
şüyorlarken. Ama sonra biri bir şey söylüyor veya yapıyordu ve J on
aniden, kızın dünyasıyla kendi dünyası arasındaki duvarı hatırlıyor­
du.
“Bir adam bir kadına ya da bir bıçağa sahip olabilir,” dedi Yg-
ritte, J on’a, “ama hiçbir adam ikisine birden sahip olamaz. Bunu
bütün küçük kızlar annelerinden öğrenir.” Meydan okurcasına çe­
nesini kaldırdı ve gür, kızıl saçlarını salladı. “Ve insanlar, denize ya
da gökyüzüne sahip olamayacakları gibi toprağa da sahip olamazlar.
Siz diz çökenler olabileceğinizi düşünüyorsunuz ama Mance size
tersini gösterecek.”
Hoş ve cesur bir böbürlenmeydi ama boş tınlamıştı. J on,
Magnar’ın duyma mesafesinde olmadığından emin olmak için ar­
kasına baktı. Errok, İri Çıban ve Kendir Dan birkaç metre geride
yürüyorlardı amajon’la Y gritte’e dikkat etmiyorlardı. İri Çıban po­
posundan şikâyet ediyordu. “Ygritte,” diye fısıldadı J on, “Mance bu
savaşı kazanamaz.”
“Kazanabilir!” diye ısrar etti kız. “Hiçbir şey bilmiyorsun J on
Kar. Özgür insanları dövüşürken görmedin hiç!”
Yabanıllar, kahramanlar ya da şeytanlar gibi dövüşürdü; bu ki­
minle konuştuğuna bağlıydı ama nihayetinde bütün söylenenler
aynı kapıya çıkardı. Yabanıllar pervasız bir cesaretle dövüşüyor, her adam
şan peşinde koşuyor. “Hepinizin çok cesur olduğundan şüphem yok
ama iş mücadeleye geldiğinde, disiplin her seferinde cesareti yener.
Mance, ondan önceki bütün Sur’un Ötesindeki Krallar gibi yenile­
cek sonunda. Yenildiğinde öleceksiniz. Hepiniz.”
Ygritte öyle öfkeli görünüyordu ki, kızın ona saldırmak üzere
olduğunu düşündü J on. “Hepimiz,” dedi Ygritte. “Sen de. Sen artık
karga değilsin J on Kar. Olmadığına dair yemin ettim, olmasan iyi
edersin.” Bir ağacın gövdesine yapıştırdığı J on’u oracıkta, dağınık
kafilenin ortasında dudaklarından öptü. J on, Keçi Grigg’in Ygritte’e
yola devam etmesini söylediğini duydu. Başka biri güldü. J on bü­
tün bunlara rağmen Y gritte’in öpücüğüne karşılık verdi. Sonunda
ayrıldıklarında Y gritte’in yüzü kıpkırmızıydı. “Sen benimsin,” diye
fısıldadı kız. “Benim, ben de şeninim. Ve ölürsek ölürüz. Bütün
insanlar ölmek zorunda J on Kar. Ama önce yaşayacağız.”
19
“Evet,” dedi J on. Sesi kalınlaşmıştı. “Önce yaşayacağız.”
Ygritte, J on’un her nasılsa sevmeye başladığı çarpık dişlerini
göstererek sırıttı. Kemiklerine kadar yabanıl, diye düşündü J on yine,
midesinin çukurunda hasta ve üzgün bir duygu vardı. Kılıç eli­
nin parmaklarını esnetti ve kalbinin içindekileri bilse Y gritte’in
ne yapacağını merak etti. J on otursa, hâlâ Ned Stark’ın oğlu ve
Gece Nöbetçileri’nin adamı olduğunu anlatsa kız ona ihanet eder
miydi? J on öyle olmayacağını umuyordu ama bu riski göze alma­
ya cesaret edemezdi. Pek çok hayat, Sur’a bir şekilde Magnar’dan
önce varmasına bağlıydı... yabanıllardan kaçmak için bir fırsat bu­
lacağını farz ederse.
İki yüz yıldır boş olan Bozkalkan’da Sur’un güney cephesi­
ne indiler. Devasa taş basamakların bir bölümü bir asır önce
çökmüştü ama buna rağmen iniş, tırmanıştan çok daha kolaydı.
Nöbet’in mutat devriyelerinden uzak durmak için, Styr’in ön­
derliğinde L ütuf un derinliklerine yürüdüler. Keçi Grigg onları
bu arazilerde kalan birkaç meskûn köyden geçirdi. Gökyüzünü
taştan parmaklar misali dürten birkaç çember kule bir kenara bı­
rakılırsa, hiç insan izine rastlamadılar. Soğuk, ıslak tepelerde ve
rüzgârlı düzlüklerde yürüdüler, izlenmeden, görülmeden.
Senden ne istenirse istensin geri adım atmamaksın, demişti Y arımel.
Onlarla birlikte at sür, yemek ye, dövüş, ne kadar gerekirse o kadar za 
man. J on fersahlarca at sürmüş ve daha fazlasını yürümüştü, yaba­
nılların ekmeğini ve tuzunu paylaşmıştı, Y gritte’in battaniyesini
de, lâkin yabanıllar ona hâlâ güvenmiyordu. Thennler, bir ihanet
belirtisine karşı gece gündüz onu izliyordu. J on kaçamıyordu ve
yakında çok geç kalmış olacaktı.
Kendi canını Uzun Pençe’ye teslim etmeden önce, onlarla bir 
likte dövüş, demişti Qhorin... ama işler o noktaya gelmemişti, he­
nüz. Bir kardeşin kanını döktüğüm anda kaybolurum. O zaman
Sur’u sonsuza dek geçtim demektir, geri dönüşüm olmaz.
Magnar her günün sonunda J on’u huzuruna çağırıyor, Kara
Kale’nin garnizonu ve savunması hakkında maksatlı sorular so­
ruyordu. J on, cesaret edebildiği yerlerde yalan söylüyor, zaman
zaman da cahil rolü oynuyordu ama Keçi Grigg’le Errok da ce­
20
vapları dinliyordu ve bu iki adam Sur hakkında yeterince şey bi­
liyordu, J on dikkatli olmak zorundaydı; fazla aşikâr bir yalan ona
ihanet ederdi.
Ama gerçek korkunçtu. Bizzat Sur’dan başka savunması ol­
mayan Kara Kale, ahşap siper kazıklarından ya da toprak setlerden
dahi yoksundu. “Kale”, üçte ikisi harabeye dönmüş iç hisarlardan
ve kulelerden başka bir şey değildi. Garnizona gelince, Yaşlı Ayı
iki yüz adamı keşif gezisi için almıştı. Geri dönen oldu mu? Kalede
belki dört yüz adam kalmıştı ama adamların çoğu inşaatçılar ve
kâhyalardı, korucular değil.
Thennler deneyimli savaşçılardı ve yabanılların sıradan asker­
lerinden daha disiplinlilerdi; Mance onları bu sebeple seçmişti
şüphesiz. Kara Kale’nin müdafaacılarının içinde kör Üstat Ae-
mon ve onun yarı kör kâhyası Clydas, tek kollu Donal Noye,
sarhoş Rahip Cellador, sağır Dick Follard, aşçı Üçparmak Hobb,
yaşlı Sör Wynton Stout, onlara ilaveten Halder, Kurbağa, Pyp,
Albett ve J on’la birlikte eğitim alan diğer çocuklar olacaktı ve
Mormont’un yokluğunda kale kumandanı olan tıknaz Lord Kâh­
ya Bowen Marsh tarafından komuta edileceklerdi. Efkârlı Edd,
Marsh’a “Yaşlı Nar” derdi ve bu lakap Marsh’a, “Yaşlı AyTnın
Mormont’a uyduğu gibi uyardı. “Düşmanlar araziye çıktığında
önde olmasını isteyeceğin adam Marsh’tır,” derdi Edd her za­
manki kasvetli sesiyle. “Sana düşmanların sayısını bir çırpıda söy­
ler. O adam tam bir hesap şeytanıdır.”
Eğer Magnar, Kara Kale’yi gafil avlarsa kırmtzt bir katliam yaşanır.
Çocuklar, daha saldırıya uğradıklarını bile anlamadan yataklarında kat 
ledilir. J on onları uyarmak zorundaydı ama nasıl? Yiyecek aramak
ya da avlanmak için dışarı gönderilmiyordu ve tek başına nöbet
tutmasına izin verilmiyordu. Ygritte için de endişeleniyordu. Kızı
yanında götüremezdi, fakat onu geride bırakırsa, Magnar, J on’un
ihanetinin hesabını kızdan sorar mıydı? Tekmişgibi atan iki kalp...
Ygritte’le J on her gece aynı uyku postlarını paylaşıyordu, Yg­
ritte başını J on’un göğsüne yaslıyordu, kızın kızıl saçları J on’un
çenesini gıdıklıyordu ve J on öyle uykuya dalıyordu. Ygritte’in ko­
kusu J on’un bir parçası haline gelmişti. Kızın çarpık dişleri, ağzı-
21
nııı tadı, göğüslerinin J on’un elinde bıraktığı his... bunlar J on’un
neşesi ve kederiydi. J on pek çok geceler sıcak Y gritte’le birlikte
yatağa uzanıyor ve lord babasının, J on’un annesi her kimse, onun
hakkında böyle karmakarışık duygular hissedip hissetmediğini me-
rak ediyordu. Ygritte tuzağı kurdu ve Matıce Rayder beni tuzağın içine
itti.
Yabanılların arasında geçirdiği her gün, J on’un yapmak zorun­
da olduğu şeyi biraz daha zorlaştırıyordu. J on, bu adamlara ihanet
etmenin bir yolunu bulmaya mecburdu ve bulduğunda adamlar
ölecekti. J on onların arkadaşlığını istememişti, Y gritte’in aşkını is­
tediğinden fazla değil. Ama yine de... Thennler, Eski Dil’de konu­
şuyordu ve J on’a neredeyse tek kelime bile etmiyorlardı ama J arl’ın
akıncıları farklıydı, Sur’u aşan adamlar. J on, kendisine rağmen on­
ları tanımaya başlamıştı: Sıska, sessiz Errok ve arkadaş canlısı Keçi
Grigg, Quort ve Bodger isimli delikanlılar, ipçi Kendir Dan. Gru­
bun en kötüsü Del’di, J on’un yaşındaki at suratlı delikanlı, çalmaya
niyetli olduğu yabanıl kızı romantik sözlerle anlatıp duruyordu.
“Şanslı bir kız, senin Ygritte’in gibi. Ateşle öpülmüş.”
J on dilini ısırmak zorunda kaldı. Del’in sevgilisini, Bodger’ın
annesini, Miğfer Henk’in geldiği deniz kenarındaki yeri, Grigg’in
Yüzler Adası’ndaki yeşil adamları görmeyi ne çok istediğini ya da
bir geyik tarafından kovalanan Başparmak’ın ağaca tırmanmak zo­
runda kaldığı zamanı bilmek istemiyordu. İri Çıban’ın poposun­
daki çıbanı, Taş Parmak’m ne çok bira içebileceğini, Quort’un kü­
çük kardeşinin, J arl’la gitmemesi için ağabeyine nasıl yalvardığını
duymak istemiyordu. Quort on dört yaşından büyük olamazdı
ama daha şimdiden kendine bir eş çalmıştı ve bir bebek bekliyordu.
“Belki de oğlum bir kalede doğar,” diye böbürleniyordu delikanlı.
“Bir lord gibi bir kalede doğar!” Gördüğü “kaleler”den çok etkilen­
mişti, kale sandığı şeyler gözcü kuleleriydi aslında.
J on, Hayalet’in nerede olduğunu merak etti. Kara Kale’ye git­
miş miydi yoksa bir kurt sürüsüyle birlikte ormanda koşuyor muy­
du? J on, ulu kurdu rüyalarında bile hissedemiyordu. Bu durum,
bir parçası kesilmiş gibi hissetmesine sebep oluyordu. Y gritte onun
yanında uyurken bile J on kendini yalnız hissediyordu. Yalnız öl­
mek istemiyordu.
22
O öğleden sonra ağaçlar seyrekleşmeye başladı ve yabanıllar
hafif dalgalı düzlüklerden geçerek doğuya doğru yürüdü. Etrafta­
ki çimenler bel yüksekliğindeydi ve yabani buğdaylar rüzgâr es­
tikçe ılgıt ılgıt dalgalanıyordu ama günün büyük bir bölümü ılık
ve güneşliydi. Bununla birlikte, gün batımına doğru batıda birik­
meye başlayan bulutlar, çok geçmeden turuncu güneşi sarmala­
dılar. Lenn, kötü bir fırtınanın yaklaştığı kehanetinde bulundu.
Lenn’in annesi bir orman cadısıydı, bu yüzden bütün akıncılar,
Lenn’in havayı önceden tahmin edebilmek gibi bir yeteneği ol­
duğu konusunda hemfikirdi. “Yakınlarda bir köy var,” dedi Keçi
Grigg, Magnar’a. “İki, üç mil uzakta. Oraya sığınmalıyız.” Styr
hemen kabul etti.
Köye vardıklarında hava tamamen kararmıştı ve fırtına şid­
detleniyordu. Bir gölün kenarına kurulmuş olan köy öyle uzun
zamandır terk edilmiş haldeydi ki evlerin çoğu çökmüştü. Bir
zamanlar yolcular için memnuniyet verici bir görüntü oluşturan
küçük ahşap han bile yarı yıkılmış ve çatısız bir halde duruyor­
du. Burası yetersiz bir sığınak olacak, diye düşündü J on kederle. Her
şimşek çaktığında, göldeki adadan yükselen taş çember kuleyi
görebiliyordu ama kayıkları olmadan kuleye varmaları mümkün
değildi.
Errok ve Del, harabeleri araştırmak için önden gittiler ama
Del hemen geri döndü. Styr kafileyi durdurdu, bir düzine mız­
raklı Thenn’i aceleyle ileri yolladı. O esnada J on da gördü: Hanın
bacasını kırmızılaştıran ateşin hafif pırıltısı. Yalnız değiliz. Dehşet,
bir yılan misali J on’un içine çöreklendi. J on bir atın kişnediğini
duydu, ardından bağrışmaları. Onlarla birlikte at sür, yemek ye, dö 
vüş, demişti Qhorin.
Ama dövüş bitmişti. “Sadece bir kişi vardı,” dedi Errok geri
döndüğünde. “Atı olan yaşlı bir adam.”
Magnar, Eski Dil’de emirler yağdırdı ve yirmi Thenn, köyün
çevresinde savunma oluşturmak için dağıldı. Diğerleri, devrik
taşların ve yabani otların arasında başka birilerinin saklanmadı­
ğından emin olmak için evleri kolaçan etmeye gitti. Geri kalanlar,
şömineye yakın olabilmek için birbirlerini itip kakarak çatısız ha­
nın içinde toplandılar. Yaşlı adamın yaktığı kırık sıralar ısıdan çok
23
duman çıkarıyordu ama böyle sert ve yağmurlu bir havada her
sıcaklık memnuniyetle karşılanırdı. Thennler’den ikisi, yere fır­
lattıkları yaşlı adamın eşyalarını karıştırıyordu. Bir diğeri adamın
atını tutarken üç kişi de adamın eyer heybelerini yağmalıyordu.
J on uzaklaştı. Topuğunun altında çürük bir elma ezildi. Sfyr
onu öldürecek. Magnar bu kadarını Bozkalkan’da söylemişti; karşı­
laştıkları bütün diz çökenler, kimseyi tehlikeye karşı uyarmama­
ları için hiç vakit kaybetmeden öldürülecekti. Onlarla birlikte at
sür; yemek ye, deViVş. Yabanıllar yaşlı bir adamın boğazını keserken
J on’un dilsiz ve çaresiz bir şekilde durması gerektiği anlamına mı
geliyordu bu?
J on, köyün sınırına yakın bir yerde, Styr’in yerleştirdiği nö­
betçilerden biriyle yüz yüze geldi. Thenn, Eski Dil’de bir şeyler
kükredi ve mızrağıyla hanı gösterdi. Adamın, ait olduğun yere dön,
dediğini tahmin ettijon. Ama orası neresi?
Jon suya doğru yürüdü ve büyük bölümü viran haldeki bir
kulübenin eğimli kerpiç duvarlarının altında hemen hemen kuru
bir nokta keşfetti. Ygritte, oturduğu yerden yağmurun kamçıladı­
ğı gölü seyreden J on’u orada buldu. Ygritte yanına oturduğunda,
“Bu yeri biliyorum,” dedi J on. “Şu kule... şimşek çaktığında tepe­
sine bak ve bana ne gördüğünü söyle.”
“Öyle istiyorsan tamam,” dedi Ygritte ve sonra ekledi, “Thenn-
ler, oradan gelen sesler duyduklarını söylüyorlar. Bağrışmalar,
dediler.”
“Gök gürültüsü.”
“Bağrışmalar dediler. Belki de hayaletlerdir.”
Yağmurla dövülen gölün çevrelediği taşlı adanın üstünde fır­
tınaya karşı simsiyah dikilen hisarın tekinsiz bir görüntüsü vardı
gerçekten. “Gidip bakabiliriz,” diye önerdi J on. “Şimdikinden
daha ıslak olacağımızdan şüpheliyim.”
“Yüzmek? Fırtınada?” Bu fikir Ygritte’i güldürdü. “Kıyafetle­
rimi çıkarmam için hile mi yapıyorsun J on Kar?”
“Bunun için hileye ihtiyacım var mı artık?” diye dalga geçti
J on. “Yoksa kulaç atamıyor musun?” J on, bu sanatı Kışyarı’nın
muazzam hendeğinde öğrenmiş bir çocuk olarak güçlü bir yü­
zücüydü.
24
Ygritte, J on’un kolunu yumrukladı. “Hiçbir şey bilmiyorsun
J on Kar. Ben yarı balığım. Bunu sana göstereceğim.”
‘Yarı balık, yarı keçi, yarı at... senin çok fazla yarın var Ygritte.”
J on başını iki yana salladı. “Eğer burası düşündüğüm yerse, yüz­
memize gerek yok. Yürüyebiliriz.”
Ygritte geri çekilip J on’a baktı. “Suyun üstünde mi yürüyece­
ğiz? Bu ne çeşit bir güneyli büyü?”
“Büyü değil...” diye başladı J on, muazzam bir yıldırım gökyü­
zünden yere indi ve gölün yüzeyine dokundu. Dünya, yarım kalp
atışı boyunca, bir öğlen vakti kadar parlak oldu. Gök gürültüsü o
kadar şiddetliydi ki nefesini tutan Ygritte kulaklarını kapadı.
Gök gürültüsü kaybolurken ve gece tekrar siyaha dönerken,
“Baktın mı?” diye sordu J on. “Gördün mü?”
“Sarı,” dedi Ygritte. “Bunu mu kastediyordun? Tepede dikilen
taşların bazıları sarıydı.”
“Biz onlara mazgallı siperler diyoruz. Uzun zaman önce sarıya
boyanmışlar. Bu Kraliçenin Tacı.”
Gölün karşısındaki kule tekrar siyahtı, zar zor seçilen belli be­
lirsiz bir suret. “Orada bir kraliçe mi yaşardı?” diye sordu Ygritte.
“Bir kraliçe orada bir gece kaldı.” Hikâyeyi J on’a Yaşlı Dadı
anlatmıştı ama Üstat Luwin hikâyenin büyük bir bölümünü doğ­
rulamıştı. “Alysanne, Kral Arabulucu J aehaerys’in karısı. J aeha-
erys, çok uzun zaman hüküm sürdüğü için Yaşlı Kral olarak anılır
ama Demir Taht’a ilk çıktığında gençti. O günlerde, kralın âdeti
bütün diyarı gezmekti. Kışyarı’na geldiğinde kraliçesini, altı ejder­
hasını ve maiyetinin yarısını getirdi. Kralın, Kuzey Muhafızı’yla
müzakare edeceği meseleler vardı, Alysanne sıkıldı, Gümüşkanat
isimli ejderhasına bindi ve Sur’u görmek üzere kuzeye uçtu. Bu
köy, kraliçenin durduğu yerlerden biriydi. Daha sonra köy halkı,
bu hisarın tepesini, kraliçenin onların arasında geçirdiği gece tak­
tığı altın taca benzetmek için sarıya boyadı.”
“Ben hiç ejderha görmedim.”
“Kimse görmedi. Son ejderha yüz yıl önce öldü, belki de daha
çok oldu. Ama bu olay daha önceydi.”
“Kraliçe Alysanne mi dedin?”
“Daha sonra İyi Kraliçe Alysanne olarak anıldı. Sur’daki kaleler­
25
den biri de onun ardından isimlendirildi. Kraliçe Kapısı. Kraliçenin
ziyaretinden önce Kar Kapısı’ydı.”
“Eğer o kadar iyiydiyse, şu Sur’u yerle bir etmesi gerekirdi.”
Hayır, diye düşündü J on. Sur diyarı korur. Ötekilerden... senden
ve senin gibilerden tatlını. “Ejderhaları düşleyen bir arkadaşım daha
vardı. Bir cüce. Bana dedi ki...”
UJON KİR!” Thennler’den biri Ygritte’le J oıı’un tepesinde
belirdi, asık suratlıydı. “Magnar istemek.” J on, bu adamın, Sur’u
tırmanmadan bir gece önce onu mağaranın dışında bulan adam
olabileceğini düşündü ama emin değildi. Ayağa kalktı. Ygritte de
onunla gitti. Kızın bu tavrı Styr’i her seferinde öfkelendiriyordu
ama Magnar kızı ne zaman kovmaya çalışsa Ygritte ona bir diz çö­
ken değil bir özgür kadın olduğunu hatırlatıyordu. Dilediği gibi
gidip geliyordu.
Magnar’ı, ortak salonun zemininde büyüyen ağacın altında bul­
dular. Magnar’ın tutsağı, ahşap mızraklar ve bronz kılıçlarla çevre­
lenmiş halde şöminenin önünde diz çökmüştü. Tutsak, yaklaşan
J on’u izledi ama konuşmadı. Yağmur, duvarlardan süzülüyor ve
hâlâ ağaca tutunan son birkaç yaprağın üstünde pıtırdıyordu, şömi­
nedeki ateşten yoğun duman yükseliyordu.
“Adam ölmeli,” dedi Magnar Styr. ‘Yap, karga.”
Yaşlı adam tek kelime etmedi. Yabanılların arasında duran J on’a
baktı yalnızca. Sadece ateşle aydınlanan yağmurun ve dumanın or­
tasında, J on’un baştan ayağa siyahlar kuşandığını görmüş olamazdı.
Olabilir mi?
J on, Uzunpençe yi kınından çıkardı. Yağmur, çeliği yıkadı ve
ateşin ışığı kılıcın kenarına koyu turuncu bir çizgi çekti. Bir adamın
hayatına mal olmak için nasıl da küçük bir ateş. Qhorin Yarımel’in, Çığ­
lık Geçidi’ndeki ateşi gördüklerinde söylediklerini hatırladı J on.
Buralarda ateş hayat demektir, demişti adam, ama ölüm anlamına da
gelebilir. Fakat Ayaz Diş’in yükseklerindeydi bu, Sur’un ötesindeki
kanunsuz vahşilikte. Burası, Gece Nöbetçileri ve Kışyarı’nın kuv­
veti tarafından korunan Lütuftu. Bir adam, uğruna can vermeden
özgürce ateş yakabilmeliydi burada.
“Neden tereddüt ediyorsun?” dedi Styr. “İşi bitir, onu öldür.”
Tutsak o zaman bile konuşmadı. “Merhamet,” diyebilirdi. Ya
26
da “Atımı, sikkemi, yiyeceğimi aldınız, bırakın da hayatım bana
kalsın.” Veya “Hayır, lütfen, ben size hiç zarar vermedim.” Bin­
lerce şey söyleyebilirdi, ağlayabilirdi, tanrılarına yakarabilirdi.
Şimdi onu hiçbir söz kurtaramazdı gerçi. Belki de bunu biliyor­
du. Dilini tuttu, itham ve münacatla J on’a baktı.
Senden ne isterlerse istesinler geri adım atmamaksın. Onlarla birlikte
at siir, yemek ye, dövüş... ama bu yaşlı adam hiç direniş gösterme­
mişti. O sadece şanssızdı. Kim olduğu, nereden geldiği, sırtı gö­
çük atına binip nereye gitmek istediği... bunların hiçbiri önemli
değildi.
O yaşlı bir adam, dedi J on kendine. Elli yaşında, hatta altmış bile
olabilir. Çoğu insandan daha uzun bir hayat yaşadı. Thennler onu her
halükârda öldürecek, benim söyleyeceğim ya da yapacağım hiçbir şey onu
kurtaramaz. J on’un elindeki Uzunpençe kurşundan ağırdı sanki,
yukarı kaldırılamayacak kadar ağır. Tutsak, kuyular gibi büyük
ve kara gözleriyle hâlâ J on’a bakıyordu. O gözlerin içine düşüp bo 
ğulacağım. Magnar da J on’a bakıyordu ve J on güvensizliğin tadını
alabiliyordu. Adam ölü sayılır. Onu katleden bettim elim olsa ne deği 
şir? Tek kesik yeter, hızlı ve temiz. Uzunpençe, Valyria çeliğinden
dövülmüştü. Buz gibi. J on başka bir itlafı hatırladı; dizlerinin
üstüne düşmüş bir kaçak, onun yuvarlanan kafası, kardaki kanın
parlaklığı... J on’un babasının kılıcı, babasının yüzü...
“Yap şunu J on Kar,” diye ısrar etti Ygritte. “Bir karga olma­
dığını, özgür insanlardan biri olduğunu ispat etmek için yapmak
zorundasın.”
“Bir ateşin yanında oturan yaşlı bir adam?”
“Orell de bir ateşin yanında oturuyordu. Onu yeterince ça­
buk öldürmüştün.” Ygritte’in J on’a attığı bakış sertti. “Bir kadın
olduğumu görene kadar beni de öldürmeye niyetliydin. Ve ben
uyuyordum.”
“O farklıydı. Siz askerdiniz... gözcüydünüz.”
“Evet, siz kargalar da görülmek istemiyordunuz. Bizim şimdi
görülmek istediğimizden fazla değil. Aynı şey. Öldür onu.”
J on sırtını tutsağa döndü. “Hayır.”
Magnar yaklaştı; uzun, soğuk ve tehlikeli. “Ben evet dedim.
Burada komuta bende.”
27
“Sen Themılcr’i komuta ediyorsun,” dedi J on, “özgür insan­
ları değil."
“Ben İliç özgür insan görmüyorum. Bir karga ve bir karga ka­
rısı görüyorum.”
“Ben karga karısı değilim!” Ygritte bıçağını kınından çıkardı.
Üç hızlı adını attı, saçlarından yakaladığı yaşlı adamın başını geri
çekti ve boğazını boydan boya kesti. Adam ölürken bile feryat et­
medi. “Hiçbir şey bilmiyorsun J on Kar,” diye bağırdı Ygritte, kanlı
bıçağı J on’un ayaklarının dibine fırlattı.
Magnar, Eski Dil’de bir şey söyledi. Thennler’e, J on’u dur­
duğu yerde öldürmelerini söylüyor olabilirdi ama J on bunun
gerçekliğini asla bilemeyecekti. Gökyüzünden inen mavi beyaz
dağlayıcı yıldırım, göldeki kulenin tepesine dokundu. Yıldırımın
öfkesini koklayabiliyorlardı, yıldırımın ardından gelen gök gürül­
tüsü geceyi sarstı.
Ve ölüm, aralarına sıçradı.
Yıldırım, gözlerini kör etmişti ama J on hızla geçen gölgeyi bir
an için gördü, yükselen çığlığı duymadan yarım kalp atışı önce.
İlk Thenn, yaşlı adamla aynı anda öldü, parçalanmış boğazından
kan fışkırdı. Sonra ışık gitti, karanlıktaki şekil döndü, hırlıyordu,
sonra bir adam daha düştü. Küfürler, bağrışmalar, acı dolu çığ­
lıklar vardı. J on, İri Çıban’ın geriye tökezlediğini ve arkasındaki
üç adamı yere devirdiğini gördü. Hayalet, diye düşündü çılgın bir
an boyunca. Hayalet, Sur’u geçmiş. Sonra yıldırım, geceyi gündüze
dönüştürdü ve J on, Del’in göğsüne çöken kurdu gördü, hayvanın
çenesinden kara kan akıyordu. Gri. Bu kurt gri.
Karanlık, gök gürültüsüyle birlikte indi. Thennler, hızla ara­
larından geçen kurdu mızraklarıyla dürtmeye çalışıyorlardı. Yaşlı
adamın kısrağı katliam kokusuyla çıldırmıştı, hayvan şahlandı ve
toynaklarıyla havayı dövdü. Uzunpençe hâlâ J on’un elindeydi.
J on Kar aniden bundan daha iyi bir fırsat bulamayacağını anladı.
Kurda doğru dönerken ilk adamı öldürdü, İkincisini iterek
geçti, üçüncüyü kesti. Çılgınlığın içinden, birilerinin onun adını
seslendiğini duydu ama seslenen Y gritte miydi yoksa Magnar mı
söyleyemezdi. Atı dizginlemeye çalışan Thenn, J on’u hiç görme-
di. Uzunpençe tüy hafıfliğindeydi. J on, kılıcını adamın baldırının
arkasına indirdi ve çeliğin kemiğe kadar girdiğini hissetti. Yaba­
nıl devrildiğinde kısrak ileri fırladı ama J on bir şekilde boş eliyle
hayvanın yelesini yakalamayı ve kendini atın sırtına atmayı ba­
şardı. Bir el J on’un ayak bileğini tuttu, J on kılıcını ele indirdi ve
Bodger’ın yüzünün bir kan gölünün içinde kaybolduğunu gör­
dü. Ön ayaklarını savurarak şahlanan kısrağın tekmesi, çatırtıyla
Thennler’den birinin alnına indi.
Ve sonra koşuyorlardı. J on, atı idare etmek için çaba harcama­
dı. Bütün yapabildiği çamurun, yağmurun ve gök gürültüsünün
içine dalan hayvanın sırtında kalmaktı. Islak otlar yüzünü kamçı­
ladı, kulağının dibinden bir mızrak geçti. At düşer de bacağını kırarsa,
beni yakalar ve öldürürler, diye düşündü ama eski tanrılar onunlaydı
ve at tökezlemedi. Siyah gök kubbede bir yıldırım titredi ve gök
gürültüsü tarlaların üstünde boylu boyunca yuvarlandı. J on’un
arkasında kalan bağrışmalar gittikçe azaldı ve duyulmaz oldu.
Uzun saatler sonra yağmur durdu. J on kendini, uzun siyah
otlardan ibaret bir denizin ortasında tek başına buldu. Sağ uy­
luğunda derin bir zonklama vardı. Eğilip baktı, bacağına sapla­
nan oku görünce şaşırdı. Bu ne zaman oldu? Okun sapını tutup
çekmeye çalıştı ama ucu ete iyice gömülmüştü, J on’un hissettiği
acı işkence ediciydi. Handaki çılgınlığı düşünmeye çalıştı ama tek
hatırladığı o kaslı, gri ve korkunç canavardı. Stradan bir kurt ola 
mayacak kadar iriydi. O halde bir ulu kurt. Öyle olmak zorunda. Daha
önce bu kadar hızlı hareket eden bir hayvan görmemişti J on. Gri
bir rüzgâr gibi... Robb kuzeye dönmüş olabilir miydi?
J on başını iki yana salladı. Verecek cevabı yoktu. Düşünmek
zordu... kurt, yaşlı adam, Ygritte ya da olup biten her şey hakkın­
da...
Beceriksiz hareketlerle kısrağın sırtından aşağı kaydı. Yara­
lı bacağı kıvrıldı, J on çığlığını yutmak zorunda kaldı. Bu büyük
tzdırap verecek. Ama ok dışarı çıkmak zorundaydı ve beklemenin
bir faydası yoktu. J on sapını kavradığı oku ileri itti. İnledi, sonra
küfretti. Canı öyle çok yanıyordu ki durmak zorunda kaldı. Doğ 
ranmış bir domuz gibi kanıyorum, diye düşündü ama ok dışarı çıkana
kadar yapacak bir şey yoktıı. Y üzünü buruşturup tekrar denedi...
ve çok geçmeden titreyerek tekrar durdu. Bir kez daha. J on bu
sefer çığlık attı ama işini bitirdiğinde, okun ucu uyluğunun ön
tarafından dışarı çıkıyordu. J on, oku daha iyi kavrayabilmek için
kanlı pantolonunu geri itti ve okun sapım bacağından ağır ağır
çekti. Bunu bayılmadan nasıl yaptığını hiç bilmiyordu.
Ardından, ödülünü sımsıkı tutarak ve sessizce kanayarak yere
uzandı, hareket edemeyecek kadar güçsüzdü. Bir süre sonra, ken­
dini hareket etmeye zorlamadığı takdirde muhtemelen kan kay­
bından öleceğini fark etti. J on, kısrağın su içtiği sığ dereye doğru
süründü, soğuk suyla yıkadığı bacağını, pelerininden yırttığı ku­
maş şeridiyle sıkıca bağladı. Elinde çevirerek oku da yıkadı. Okun
tüyleri gri miydi, yoksa beyaz mı? Y gritte, oklarını gri ördek tüy­
leriyle dengelerdi. Kaçarken batıa ok mu fırlattı? Kızı bu yüzden
suçlayamazdı J on. Ygritte’in onu mu yoksa atı mı hedef aldığını
merak etti. Kısrak devrilseydi J on hayatını kaybederdi. “Araya ba­
cağım girdiği için şanslıyım,” diye mırıldandı.
Atın otlamasına izin vermek için bir süre dinlendi. Hayvan
fazla uzaklaşmadı. Bu iyiydi. J on aksayan bacağıyla atı asla yaka­
layamazdı. J on’un tek yapabildiği, kendini ayağa kalkmaya zorla­
mak ve atın sırtına tırmanmak oldu. Bu ata daha önce nasıl hindim;
eyersiz, üzengisiz, tek elimde bir kılıç varken? Cevaplayanıacağı bir
başka soruydu bu.
Uzaktan hafif bir gök gürültüsü geldi ama J on’un başının
üstündeki bulutlar dağılıyordu. J on, Buz Ejderha’yı bulana dek
gökyüzüne bakındı, sonra kısrağı kuzeye çevirdi, Sur’a ve Kara
Kale’ye doğru. Yaşlı adamın atını mahmuzladığında, J on bacak
kasına saplanan acı yüzünden yüzünü buruşturdu. Eve gidiyorum,
dedi kendi kendine. Fakat bu doğruysa, neden kendini bu kadar
boş hissediyordu?
Yıldızlar, gözler gibi aşağı bakarken, J on şafak vaktine dek at
sürdü.
DAENERYS
Dothraklı keşifçileri durumun ne olduğunu ona anlatmıştı
ama Dany kendi gözleriyle görmek istedi. Sör J orah Mormont,
bir huş ağacı ormanının içinden geçerken ve eğimli bir kumtaşı
bayırı tırmanırken Dany’yle birlikte at sürdü. Tepeye vardıkların­
da, “Y eterince yakın,” diye uyardı Dany’yi.
Dany kısrağının dizginlerini çekti, araziye baktı ve yolun
Y uııkai ordusu tarafından enine kesildiğini gördü. Beyazsakal,
Daııy’ye, düşmanın sayısını en doğru şekilde saymayı öğretmişti.
“Beş bin,” dedi Dany bir an sonra.
“Bence de öyle.” Sör J orah eliyle gösterdi. ‘Y an taraftakiler
paralı askerler, yakın dövüş için kılıçları ve baltaları var. İkinci
Oğullar sol kanatta, Fırtına Kargaları sağda. Her birinde yaklaşık
beş yüz adam. Sancakları görüyor musunuz?”
Y unkai’nin harpiyasının pençelerinde, uzun bir zincir yerine
bir kamçı ve bir demir tasma vardı. Ama paralı askerler, hizmet
ettikleri şehrin sancaklarının üzerinde kendi sancaklarını dalga­
landırıyorlardı: Sağda, çapraz yıldırımların arasında dört karga ve
solda kırık bir kılıç. “Merkezi bizzat Y unkaililer tutmuş,” dedi
Dany. Bu mesafeden, Y unkai’nin subaylarını Astapor’unkilerden
ayırt etmek olanaksızdı; uzun, parlak miğferler ve ışıltılı bronz
disklerle bezenmiş pelerinler. “Subayların öncülük ettiği adamlar
köle askerler mi?”
“Büyük çoğunluğu. Fakat Lekesizler’e denk değiller. Yunkai
yatak köleleri eğitmekle meşhurdur, savaşçılar değil.”
“Ne diyorsun? Bu orduyu yenebilir miyiz?”
“Kolaylıkla,” dedi Sör J orah.
“Ama kansız bir şekilde değil.” Astapor’un düştüğü gün şehrin
kiremitleri bolca kan içmişti ama o kanın çok azı Dany ye ya da
onun insanlarına aitti.
“Burada bir mücadele kazanabiliriz ama böyle bir bedeli var­
ken şehri alamayız.”
“Bu her zaman var olan bir risk Khaleesi. Astapor rahat ve sa­
vunmasızdı. Y unkai önceden uyarıldı.”
Dany durumu düşündü. Köle ordusu, kendi ordusunun sa-
31
yısıyla kıyaslandığında küçük görünüyordu fakat paralı asker­
ler atlıydı. Dany, atlı savaşçıların piyadelere yapabileceği şeyle­
re karşı sağlıklı bir bakış açısına sahip olacak kadar uzun zaman
Dothraklar’la birlikte at sürmüştü. Lekesizler saldırı karşısında mu 
kavemet gösterebilir ama azatlı kölelerim katledilir. “Köle tacirleri ko­
nuşmayı sever,” dedi. “Onları bu akşam çadırımda kabul edece­
ğim haberini gönder. Paralı asker birliklerinin kumandanlarını da
davet et. Ama birlikte değil. Fırtına Kargaları öğlen vakti gelsin,
İkinci Oğullar da onlardan iki saat sonra.”
“Nasıl isterseniz,” dedi Sör J orah. “Ama gelmezlerse...”
“Gelecekler. Ejderhaları görmek ve söyleyeceklerimi duymak
için heveslenecekler. Zeki olanlar, bu daveti kuvvetimi ölçmek
için bir fırsat olarak görecek.” Dany gümüş kısrağını çevirdi.
“Onları çadırımda bekleyeceğim.”
Arduvaz gökyüzü ve sert rüzgâr, Dany’yi ordusuna geri gö­
türdü. Kampı çevreleyecek olan derin hendeğin yarısı şimdiden
kazılmıştı. Orman, kazıklara dönüştürmek üzere huş ağacı dalla­
rı kesen Lekesizler’le doluydu. Gri Solucan, hadımların tahkim
edilmemiş bir kampta uyuyamayacağı konusunda ısrar etmişti.
Dany, hazırlıkları izleyen adamla konuşmak için durdu. “Yunkai
mücadele için hazırlanmış.”
“Bu iyi Majesteleri. Adamlarımız kana susadı.”
Dany, Lekesizler’e, kendi aralarından subaylar seçmeleri için
emir verdiğinde, Gri Solucan en yüksek rütbe için ezici bir ço­
ğunlukla tercih edilmişti. Dany, adamı komuta etmek konusunda
eğitmesi için Sör J orah’ı görevlendirmişti. Sürgün şövalye, genç
hadımın şimdiye kadar sert fakat adil bir tavır sergilediğini, çabuk
öğrendiğini, yorulmak bilmediğini ve dikkatini tamamıyla detay­
lara verdiğini söylemişti.
“Bilge Ustalar bizi karşılamak için bir köle ordusu toplamış.”
“Yunkai’deki bir köle, iç çekmenin yedi çeşidini ve zevkin on
altı makamını öğrenir Majesteleri. Lekesizler mızrağın üç çeşidi­
ni öğrenirler. Gri Solucan’ınız bunu size göstermeyi umuyor.”
Astapor’un düşüşünden sonra Dany’nin yaptığı ilk şey,
Lekesizler’e her gün yeni bir köle ismi verme âdetini bozmak ol­
muştu. Özgür doğanların çoğu doğduklarında aldıkları isimlere
32
geri dönmüştü; en azından o isimleri hâlâ hatırlayanlar. Diğerleri
kahramanların, tanrıların, bazen silahların, değerli taşların, hatta
çiçeklerin adlarını almıştı ve neticede, Dany’nin kulağına çok tu­
haf gelen isimlere sahip askerler ortaya çıkmıştı. Gri Solucan, Gri
Solucan olarak kalmıştı. Dany bunun sebebini sorduğunda, “Bu
şanslı bir isim,” demişti adam. “Bu kulunuz lanetli bir isimle doğ­
du. Köle olarak alındığında o isme sahipti. Ama Gri Solucan, bu
kulunuzun Daenerys Fırtınadadoğan tarafından özgür bırakıldığı
gün çektiği isimdi.”
“Eğer bir mücadele olursa, Gri Solucan kahramanlık göster­
diği kadar akıl da göstersin,” dedi Dany. “Kaçan ya da silahını
bırakan kölelerin canını bağışla. Ne kadar az insan katledilirse,
mücadeleden sonra bize katılacak o kadar çok insan kalır.”
“Bu kulunuz bunu unutmayacak.”
“Unutmayacağını biliyorum. Öğlen vakti çadırımda ol. Paralı
askerlerin kumandanlarıyla görüşürken senin ve diğer subayla­
rımın orada olmasını istiyorum.” Dany atını kampa doğru mah-
muzladı.
Lekesizler’in kurduğu çevre savunmasının içinde sıralar halin­
de çadırlar yükseliyordu, Dany’nin altın renkli uzun çadırı mer­
kezdeydi. Dany’nin kampının hemen arkasında ikinci bir kamp
vardı; ilkinden beş kat büyük, dağınık ve karmakarışık, ikinci
kampın hendekleri, çadırları, nöbetçileri, at sıraları yoktu. Atları
ya da katırları olanlar, çatınabilecekleri korkusuyla hayvanlarının
yanında uyuyordu. Keçiler, koyunlar ve açlıktan kırılmak üzere
olan köpekler; kadınlardan, çocuklardan ve yaşlı adamlardan olu­
şan sürünün arasında dolaşıyordu. Dany, Astapor’u; bir şifacı, bir
hoca ve bir rahip tarafından yönetilen bir konseyin ellerine bırak­
mıştı. Hepsi de bilge ve adil adamlar, diye düşündü. Buna rağmen
on binlerce insan, Astapor’da kalmaktansa Dany’nin peşinden
Y unkai’ye gelmeyi tercih etmişti. Onlara şehri verdim ama çoğu, şehri
almaya cesaret edemeyecek kadar korkmuştu.
Azatlı kölelerden oluşan perişan ordu, Dany’nin kendi ordu­
sunu küçücük gösteriyordu ama bu kalabalık kârdan çok külfetti.
Belki yüz kişiden birinin bir eşeği, devesi veya öküzü vardı. Pek
çoğu, bir köle tacirinin silahhanesinden yağmalanmış silahlar ta­
33
şıyordu ama sadece 011 kişiden biri dövüşecek kadar güçlüydii ve
hiçbiri eğitimli değildi. Geçtikleri arazileri, sandal ağaçlarındaki
çekirgeler misali tüketiyorlardı. Ama Dany, kansüvarilerinin ve
Sör J orah’ın ısrarına rağmen bu insanları terk edemiyordu. On~
hra özgür olduklarını söyledim. Şimdi onlara, bana katılmakta özgür
olmadıklarını söyleyemem. Dany ikinci kampın yemek ateşlerinden
yükselen dumana baktı ve iç geçirdi. Dünyanın en iyi piyadeleri­
ne sahip olabilirdi ama en kötüleri de onundu.
Arştan Beyazsakal, Dany’nin çadırının girişinde duruyordu,
yakındaki çimenlerin üstünde bağdaş kurmuş halde oturan Güç­
lü Behvas bir kâse incir yiyordu. Yolda Dany’yi korumak bu iki
adamın omuzlarına düşmüştü. Dany; J hogo, Aggo ve Rakharo’yu,
kansüvarileri olmalarının yanı sıra ko yapmıştı ve onların Dany’nin
şahsını korumaktan çok Dothraklar’ı komuta etmeleri gerekiyor­
du. Dany’nin khalasar’ı küçüktü, otuz küsür atlı savaşçının çoğu
saç örgüsüz oğlanlar ve beli bükülmüş yaşlı adamlardı. Yine de
sahip olduğu tek süvariler onlardı ve Dany yola onlarsız çıkmaya
cesaret edemezdi. Lekesizler, Sör J orah’ın iddia ettiği gibi bütün
dünyadaki en iyi piyadeler olabilirdi ama Dany’nin keşifçilere ve
öncü süvarilere de ihtiyacı vardı.
Çadırın içinde Beyaz Sakal’a, ‘Y unkai savaşacak,” dedi Dany.
Missandei tozlu havayı tatlandırmak için tütsü yakarken, Irri ve
J hiqui zemini halılarla kaplıyordu. Drogon ve Rhaegal, birbirleri­
ne dolanmış halde minderlerin üstünde uyuyorlardı ama Viseri-
on, Dany’nin boş banyo teknesinin kenarına tünemişti. “Missan­
dei, Yunkaililer hangi dili konuşuyor, Valyria Dili mi?”
“Evet Majesteleri,” dedi küçük kız. “Astaporlular’dan farklı
bir lehçe kullanıyorlar ama anlaşılacak kadar yakın. Köle tacirleri
kendilerine Bilge Ustalar diyorlar.”
“Bilge?” Dany bağdaş kurarak bir mindere oturdu, Viserion
altın beyaz kanatlarını açarak Dany’nin yanma uçtu. Ejderhanın
pullarla kaplı kafasını kaşırken, “Ne kadar bilge olduklarını göre­
ceğiz,” dedi Dany.
Sör J orah Mormont bir saat sonra geri döndü, yanında Fırtına
Kargaları’nın üç kumandanı vardı. Adamlar cilalı miğferlerine si­
yah tüyler takmışlardı ve onur ile yetkide hepsinin eşit olduğunu
%4
iddia ediyorlardı. İrri ve J hiqui şarap doldururken Dany adamları
inceledi. Prendahl na Ghezn tıknaz yapılı bir Ghiscarlı’ydı, ge­
niş bir yüzü ve grileşmeye başlamış koyu renk saçları vardı. Kel
Sallor’un solgun Qarthlı yanağında eğri büğrü bir yara izi görü­
nüyordu. Daario Naharis, bir Tyroshlu için bile ziyadesiyle göz
alıcıydı. Adamın sakalları üç dişli bir çatal şeklinde ayrılmış ve
maviye boyanmıştı, gözleri ve omuzlarına dökülen lüleli saçları
da aynı renkteydi. Pala bıyıkları altın rengine boyanmıştı. Kıyafet­
lerinde sarının her tonu vardı; yakasından ve kol ağızlarından yağ
rengi Myr dantelleri dökülüyordu, takımına hindiba çiçeği şek­
linde pirinç madalyonlar dikilmişti, uyluklarına kadar çıkan deri
çizmeleri altın işiyle süslenmişti. Yumuşak, sarı süetten dikilmiş
eldivenleri, altın yaldızlı halkalardan oluşan kemerinin kenarına
sıkıştırılmıştı ve adamın tırnaklarına mavi cila sürülmüştü.
Ama paralı askerlerin adına Prendahl na Ghezn konuştu. “Ayak
takımınızı başka bir yere götürseniz iyi olur,” dedi. “Astapor’u hi­
leyle aldınız ama Yunkai o kadar kolay düşmez.”
“Benim on bin Lekesiz’ime karşı sizin beş yüz Fırtına
Karga’nız,” dedi Dany. “Ben sadece genç bir kızım ve savaştan
anlamam ama bu ihtimal bana zayıf görünüyor.”
“Fırtına Kargaları tek başına durmuyor,” dedi Prendahl.
“Fırtına Kargaları hiç durmuyor. Fırtınanın ilk işaretinde uçu­
yorlar. Siz de şu anda uçuyor olmalıydınız belki. Paralı askerlerin
sadakatsizliği meşhurdur diye duydum, ikinci Oğullar taraf de­
ğiştirdiğinde, sadakatinizin size ne faydası olacak?”
“Böyle bir şey olmayacak,” diye inat etti Prendahl, Dany’nin
sözlerinden etkilenmemişti. “Olsa bile önemi yok. İkinci Oğullar
değersizdir. Biz Y unkai’nin gözü pek adamlarının yanında dövü­
şüyoruz.”
“Siz mızraklarla silahlanmış yatak oğlanlarının yanında dö­
vüşüyorsunuz.” Dany kafasını döndürdüğünde saç örgüsündeki
çanlar hafifçe çınladı. “Mücadele başladığında merhamet bekle­
meyin. Bununla birlikte, şimdi bana katılın ve Yunkai’den aldı­
ğınız altının yanı sıra ganimetin bir kısmına da sahip olun, kral­
lığıma vardığımda daha büyük ödüllere de kavuşursunuz. Bilge
Üstatlar için savaşın ve yevmiyeniz ölüm olsun. Sizler duvarların
dibinde benim Lekesizler’im tarafından katledilirken Y unkai’nin
kapıları açacağını mı sanıyorsunuz?”
“Kadın, bir ahmak gibi anırıyorsun ve ancak o kadar mantık­
lısın."
“Kadın?” Dany kıkırdadı. “Bunun beni aşağılaması mı ge­
rekiyor? Bu tokada karşılık verirdim, seni bir erkek olarak ka­
bul etseydim.” Dany adamın gözlerine baktı. “Ben, Targaryen
Hanedanından Daenerys Fırtınadadoğan, Ateş Geçirmez, Ejder­
haların Anası, Drogo’nun süvarilerinin khaleesi’si ve Batıdiyar’ın
Yedi Krallık’mm kraliçesi.”
“Sen,” dedi Prendahl na Ghezn, “bir at efendisinin fahişesisin.
Bozguna uğrattığımızda, seni aygırımla çiftleştireceğim.”
Güçlü Belwas arakh’ını çekti. “Güçlü Belwas bu adamın çirkin
dilini küçük kraliçeye verecek, eğer kraliçe isterse.”
“Hayır Belwas. Bu adamlara güvende olacaklarına dair söz
verdim.” Dany gülümsedi. “Söyle bana... Fırtına kargaları köle
midir, özgür mü?”
“Biz, özgür adamlardan oluşan bir kardeşliğiz.”
“Güzel.” Dany ayağa kalktı. “O halde git ve kardeşlerine söy­
lediklerimi anlat. Bazıları, akşam yemeğinde ölüm yerine altın
yemeyi tercih edebilir. Cevabını yarın sabah istiyorum.”
Fırtına Kargaları’nın kumandanları aynı anda ayağa kalk­
tı. “Cevabımız hayır,” dedi Prendahl na Ghezn. Diğer iki adam
Prendahl’ı takip ederek çadırdan çıktı ama Daario Naharis dışarı
çıkarken arkasına baktı ve kafasını öne eğerek nazikçe selam ver­
di.
İki saat sonra İkinci Oğullar’ın kumandanı tek başına geldi.
Soluk yeşil gözleri ve neredeyse kemerine kadar inen kızıl altın
sakallan olan devasa bir B r a a v o s l u ’y d u . Adı M ero’ydı fakat ken­
disine Titan Piçi diyordu.
Mero, ikram edilen şarabı bir dikişte içti, ağzını elinin tersiy­
le sildi ve şehvetli gözlerle Dany’ye baktı. “Memlekette, bir zevk
evinde ikiz kardeşini becerdim sanırım. Y oksa o sen miydin?”
“Sanmıyorum. Senin kadar azametli bir adamı unutmayaca­
ğımdan eminim.”
“Evet, aynen öyle. Titan Piçi’ni hiçbir kadın unutmamıştır.”
36
Braavoslu, kadehini J hiqui’ye uzattı. “Şu kıyafetlerini çıkarıp
kucağıma oturmaya ne dersin? Beni memnun edersen İkinci
Oğullar’ı senin tarafına geçirebilirim.”
“İ kinci Oğullar’ı benim tarafıma geçirirsen seni iğdiş etmeye­
bilirim.”
İri adam güldü. “K üçük kız, bir zamanlar başka bir kadın beni
dişleriyle iğdiş etmeyi denemişti. Şimdi hiç dişi yok ama kılıcım
her zamankinden daha uzun ve daha kalın. Onu dışarı çıkarıp
sana göstereyim mi?”
“Gerek yok. Hadımlarım kestikten sonra kılıcını dilediğim
gibi inceleyebilirim.” Dany bir yudum şarap içti. “Yalnızca genç
bir kız olduğum ve savaştan anlamadığım doğru. Bana, on bin
Lekesiz’i beş yüz adamla nasıl yenmeyi düşündüğünü açıkla. Saf
olabilirim ama bu ihtimal bana zayıf görünüyor.”
“İ kinci Oğullar daha kötü ihtimallerle de karşılaştı ve kazan­
dı.”
“İ kinci Oğullar daha kötü ihtimallerle de karşılaştı ve kaçtı.
Qohor’da, Üç Bin karşılarına dikildiğinde. Yoksa bunu inkâr mı
ediyorsun?”
“Bu çok uzun yıllar önceydi. Titan Piçi, İkinci Oğullar’ın ba­
şına geçmeden önce.”
“Cesaretlerini senden alıyorlar demek?” Dany, Sör J orah’a
döndü. “Mücadele başladığında ilk olarak bunu öldürün.”
Sürgün şövalye gülümsedi. “Memnuniyetle Majesteleri.”
“Elbette,” dedi Dany, Mero’ya, “tekrar kaçabilirsiniz. Sizi dur­
durmayız. Y unkaili altınlarınızı alın ve gidin.”
“Daha önce Braavos’tan Titan’ı görmüş olsaydın aptal kız, asla
kaçmayacağını bilirdin.”
“Öyleyse kal ve benim için dövüş.”
“Uğrunda savaşmaya değer, bu doğru,” dedi Braavoslu, “ve
özgür olsaydım kılıcımı öpmene seve seve izin verirdim ama
Y unkai’nin sikkelerini aldım ve kutsal bir yemin verdim.”
“Sikkeler iade edilebilir,” dedi Dany. “Sana daha fazlasını öde­
rim. Fethedilecek başka şehirler ve yarım dünya uzakta beni bekle­
yen bütün bir krallık var. Bana sadakatle hizmet et ve ikinci Oğul­
lar bir daha asla efendi aramasın.”
37
Bra.ıvoslıı, gür ve kızıl sakallarını çekiştirdi. “Daha fazla sikke
ve belki hır de öpüc ük, ha? Ya da öpücükten fazlası? Benim kadar
azametli bir adam için?”
“Bir ihtimal.”
“Dilinin tadından hoşlanacağımı düşünüyorum.”
Daııy, Sör J orah’ııı öfkesini hissedebiliyordu. Bettim siyah ayıtn
bu öpüşme bahsitııietı hoşlanmadı. “Bu gece, söylediklerimi düşün.
Cevabını yarın alabilir miyim?”
“Alabilirsin.” Titan Piçi sırıttı. “Kumandanlarıma götürmek
için şu iyi şaraptan bir sürahi alabilir miyim?”
“Bir fıçı alabilirsin. Astapor’un İyi Ustalar’ının mahzenlerinden
geldi, bende arabalar dolusu var.”
“Öyleyse bana bir araba dolusu ver. İyi niyetinin göstergesi ola­
rak.”
“Büyük bir susuzluğun var.”
“Benim her şeyim büyük. Ve çok fazla kardeşim var. Titan Piçi
yalnız içmez Klıaleesi.n
“O zaman bir araba dolusu, sağlığıma içeceğine söz verirsen.”
“Anlaştık!” diye gürledi adam. “Anlaştık ve anlaştık! Şerefine üç
kez kadeh kaldıracağız ve sabah olduğunda sana bir cevap getire­
ceğiz.”
Ama Mero gittiğinde, “Bu adamın şeytani bir şöhreti vardır,
Bandiyar’da bile,” dedi Arştan Beyazsakal. “Tavırları sizi aldatma­
sın Majesteleri. Bu gece şerefinize üç kez kadeh kaldırır ve sabaha
size tecavüz eder.”
“Yaşlı adam ilk kez haklı,” dedi Sör J orah. “İ kinci Oğullar eski
bir gruptur ve cesaretten yoksun değillerdir ama Mero’nun ko­
mutasında neredeyse Cesur Dostlar kadar kötü oldular. Bu adam,
düşmanı için olduğu kadar efendisi için de tehlikelidir. Özgür
Şehirler’den hiçbiri onu tutmuyor artık.”
“Ben Mero’nun şöhretini değil beş yüz atını istiyorum. Fırtına
Kargalarıyla ilgili bir umudumuz var mı?”
“Hayır,” dedi Sör J orah açıkça. “Prendahl denen adam kan yo­
luyla Ghiscarlı’dır. Büyük ihtimalle Astapor’da akrabaları vardı.’
“Yazık. Pekâlâ, belki de savaşmamıza gerek kalmaz. Bekleye­
lim ve Y unkai’nin söyleyeceklerini duyalım.”
Y unkai’nin elçileri güneş batarken geldi; olağanüstü siyah at­
ların ve beyaz bir devenin sırtında elli adam. Adamların miğfer­
leri başlarından iki kat uzundu, miğferlerin altındaki yağlanmış
saçların tuhaf kıvrımları, kuleleri ve şekilleri ezilmesin içinmiş
gibi. Elçiler, keten eteklerini ve tuniklerini koyu sarıya boyamış,
pelerinlerine bronz diskler dikmişlerdi.
Beyaz devenin sırtındaki adam, adının Grazdan mo Eraz ol­
duğunu söyledi. İnce yapılı sert adamın dudaklarındaki beyaz
gülümseme, yüzü Drogon tarafından yakılana kadar Kraznys’in
dudaklarında duran gülümsemeye benziyordu. Adamın saçları,
alnından çıkan bir tekboynuzun etrafına sarılmıştı ve tokannm
kenarlarına altın renkli Myr danteli geçilmişti. Dany çadırına
buyur ettiğinde, “Kadim ve şanlı Yunkai, şehirlerin kraliçesidir,”
dedi Grazdan. “Duvarlarımız sağlamdır, soylularımız gururlu
ve acımasızdır, halkımız korkusuzdur. Bizimkisi, Valyria henüz
ağlayan bir bebekken, eski bir imparatorluğa sahip olan kadim
Ghis’in kanıdır. Oturup konuşmakla akıllılık ettiniz Khaleesi. Bu­
rayı kolayca fethedemezsiniz.”
“Güzel. Lekesizler’im biraz dövüşmekten büyüz haz alır.”
Dany, Gri Solucan’a baktı, adam başıyla onayladı.
Grazdan omuzlarını silkti. “Eğer istediğiniz kansa, bırakın ak­
sın. Hadımlarınızı azat ettiğiniz söylendi bana. Özgürlüğün bir
hadım için, bir şapkanın bir morina balığı için olduğu kadar anla­
mı vardır.” Gri Solucan’a gülümsedi ama hadım taştan yaratılmış
gibiydi. “Sağ kalanları tekrar köleleştireceğiz ve onları Astapor’u
ayak takımından geri almak için kullanacağız. Sizi de köleye dö­
nüştürebiliriz, bundan şüphe etmeyin. Lys’te ve Tyrosh’ta, son
Targaryen’la yatağa girmek için iyi ücret ödeyecek adamlarla dolu
zevk evleri var.”
“Kim olduğumu bildiğinizi görmek güzel,” dedi Dany zarif
bir şekilde.
“Aptal ve vahşi batı hakkındaki bilgimle gurur duyarım.”
Grazdan, bir uzlaşmaya varmak istiyormuş gibi ellerini açtı.
“Bununla birlikte, neden birbirimize böyle sert sözler söyleye­
lim? Astapor’da vahşet dolu tavırlar sergilediğiniz doğru ama biz
Y unkaililer çok bağışlayıcı insanlarız. Sizin kavganız bizimle değil
39
Majesteleri. Babanızın uzak Batıdiyar’daki tahtını geri almak için
bütün adamlarınıza ihtiyaç duyacakken, neden kuvvetinizi bizim
kudretli duvarlarımıza saldırarak heba edesiniz? Bu çabanız kar­
şısında Yuııkai size sadece iyi dilekler sunar. Bunu ispatlamak için
size bir hediye getirdim.” Adam ellerini birbirine vurdu. Sedir
ağacından yapılmış, kenarları altın ve bronzla kaplanmış ağır bir
sandık taşıyan iki refakatçi öne çıktı ve sandığı Dany’nin ayakla­
rının dibine bıraktı. “Elli bin altın sikke,” dedi Grazdan sakince.
“Hepsi sizin, Y unkai’nin Bilge Ustaları’nın dostluğunun işareti.
Karşılıksız verilen altın, kanla alınan ganimetten iyidir şüphesiz?
Bu sandığı alın ve gidin derim Daenerys Targaryen.”
Dany küçük, terlikli ayağıyla sandığın kapağını açtı. Sandık,
tam da elçinin söylediği gibi altın sikkelerle doluydu. Dany eli­
ne aldığı bir avuç dolusu altının, parmaklarının arasından dökül­
mesine izin verdi. Y ere düşen altınlar ışıldıyordu; çoğu yeni ba­
sılmıştı, bir yüzlerinde basamaklı bir piramit, diğerinde Ghis’in
harpiyası vardı. “Çok güzel. Şehrinizi aldığımda bunun gibi kaç
sandık bulacağımı merak ediyorum.”
Grazdan güldü. “Hiç, çünkü şehri alamayacaksınız.”
“Benim de size bir hediyem var.” Dany sandığı gürültüyle ka­
padı. “Üç gün. Üçüncü günün sabahında kölelerinizi gönderin.
Hepsini. Her erkeğe, her kadına ve her çocuğa bir silah, yiyecek,
giysi, sikke ve taşıyabileceği kadar eşya verilsin. Eşyaları, ustaları­
nın mal varlıklarının içinden özgürce seçmelerine müsaade edil­
sin, yıllardır verdikleri hizmetin karşılığı olarak. Bütün köleler
ayrıldığında kapıları açacaksınız, L ekesizlerimin şehre girmesine
ve kimsenin esir kalmadığından emin olmak için arama yapma­
sına izin vereceksiniz. Bunları yaparsanız Y unkai yakılmayacak,
yağmalanmayacak ve insanlarınızın hiçbiri rahatsız edilmeyecek.
Bilge Ustalar arzu ettikleri barışa sahip olacak ve gerçekten bilge
olduklarını kanıtlayacak. Ne diyorsunuz?”
“Delisiniz diyorum.”
“Öyle miyim?” Dany omuzlarını silkti ve, “Dracarys,” dedi.
Ejderhalar cevap verdi. Rhagal tıslayıp duman çıkardı, Vi-
serion kanatlarını çırptı ve kızıl siyah alevler tükürdü. Alevler
Grazdan’ın tokannın kıvrımlarına dokundu ve ipek bir anda tu­
tuştu. Elçi sandığa takılıp düşerken altın sikkeler halıların üstüne
saçıldı. Beyazsakal alevlerin üzerine bir sürahi su boşaltana dek
Grazdan yüksek sesle küfürler etti ve koluna vurup durdu. “Gü­
vende olacağıma dair yemin etmiştiniz,” diye bağırdı Yunkaili
elçi-
“Bütün Y unkaililer alazlanmış bir tokar için bu kadar mızmız­
lanıyor mu? Size yenisini alırım... eğer kölelerinizi üç gün içinde
teslim ederseniz. Aksi halde Drogon size daha sıcak bir öpücük
verir.” Dany burnunu buruşturdu. “Altınızı pislettiniz. Altınınızı
alıp gidin ve mesajımın Bilge Ustalar’a ulaştığından emin olun.”
Grazdan mo Eraz parmağını doğrulttu. “Bu küstahlığın yü­
zünden pişman olacaksın fahişe. Sana söz veriyorum ki bu kü­
çük kertenkeleler güvende olmanı sağlamayacak. Y unkai’nin bir
fersah yakınma gelirlerse havayı oklarla doldururuz. Bir ejderha
öldürmenin çok zor olduğunu mu sanıyorsun?”
“Bir köle tacirini öldürmekten daha zor. Üç gün Grazdan.
Onlara söyle. Üçüncü günün sonunda Y unkai’de olacağım, be­
nim için kapıları açsanız da açımsanız da.”
Y unkaili adam kamptan ayrıldığında hava tamamen kararmış­
tı. Kasvetli bir gece olacağı belliydi; batıdan esen soğuk, nemli
rüzgârla birlikte aysız ve yıldızsız bir gece. Güzel ve siyah bir gece,
diye düşündü Dany. Her yerde ateşler yanıyordu, tepeye ve arazi­
ye yayılmış küçük, turuncu yıldızlar. “Sör J orah,” dedi, “kansüva-
rilerimi çağırın.” Dany, kansüvarilerini beklemek için bir minder
yığının üstüne oturdu, ejderhalar yanındaydı.
Adamlar toplandığında, “Gece yarısından bir saat sonra uygun
zamandır,” dedi Dany.
“Evet Khaleesi,” dedi Rakharo. “Ne için uygun zaman?”
“Saldırımızı başlatmak için.”
Sör J orah Mormont kaşlarını çattı. “Paralı askerlere...”
“...yarın sabah cevap getirmelerini söyledim. Bu geceyle ilgili
bir söz vermedim. Fırtına Kargaları teklifim hakkında tartışacak,
ikinci Oğullar, Mero’ya verdiğim şarapla sarhoş olacak ve Y unka­
ililer üç günleri olduğuna inanıyor. Onları bu karanlık örtünün
altında avlayacağız.”
“Bizi gözleyen keşifçileri vardır.”
41
“Ve bu karanlıkta, yüzlerce kamp ateşi görecekler,” dedi Dany
“Eğer bir şey göreceklerse.”
“K i t a b e s i dedi J hogo. “Keşifçilerle ben ilgilenirim. Onlar sü­
vari değil, sadece ata binmiş köleler.”
“Aynen öyle,” dedi Dany. “Uç koldan taarruz etmeliyiz sanı­
rım. Gri Solucan, Lekesizler sağdan ve soldan saldırmalı. Kolarım
süvarilerime önderlik ederek kama düzeniyle merkezi delmeli.
Köle askerler atlı Dothraklar’ın karşısında duramaz.” Gülümsedi.
“Şüphe yok ki ben sadece genç bir kızım ve savaş hakkında az şey
biliyorum. Siz ne düşünüyorsunuz lordlarım?”
“Rhaegar Targaryen’ın kardeşi olduğunuzu düşünüyorum,”
dedi Sör J orah kederli bir yarını gülümsemeyle.
“Evet,” dedi Arştan Beyazsakal, “ve aynı zamanda bir kraliçe.”
Bütün ayrıntıların üzerinden geçmek bir saat aldı. Kuman­
danlar görevlerinin başına gitmek için ayrılırken, şimdi en tehlikeli
vakit başlıyor, diye düşündü Dany. Gece karanlığının, hazırlıkları
düşmandan gizlemesi için dua edebiliyordu sadece.
Sör J orah gece yarısına yakın Güçlü Belvvas’ı itip geçerek gel­
diğinde Dany korktu. “Lekesizler paralı askerlerden birini gizlice
kampa girmeye çalışırken yakaladı.”
“Bir casus?” Bu Dany’yi korkutmuştu. “Birini yakaladılarsa,
daha kaç kişi kaçmış olabilir?”
“Hediyeler getirdiğini iddia ediyor. Şu mavi saçlı, sarı soyta­
rı.”
Daario Naharis. “Demek o. Öyleyse onu dinleyeceğim.”
Sürgün şövalye paralı askeri getirdiğinde, Dany, birbirinden
bu kadar farklı iki adam daha olup olmadığını sordu kendine. Sör
J orah esmerken Tyroshlu sarışındı; şövalye kaslıydı, paralı asker
esnek; Mormont kelleşiyordu, diğer adamın saçları omuzlarına
dökülüyordu ama şövalyenin kıllı olduğu yerlerde Tyrosh’lunun
teni pürüzsüzdü. Ve Dany’nin şövalyesi basit kıyafetler giyerken
diğer adam bir tavus kuşunun renksiz görünmesine sebep olabi­
lirdi. Tyroshlu bu ziyaret için, parlak sarı giysilerinin üstüne siyah
ve ağır bir pelerin atmıştı gerçi. Omzunda ağır, keten bir çuval
taşıyordu.
“Khaleesi” diye bağırdı adam. “Hediyeler ve güzel havadisler
42
getirdim. Fırtına Kargaları sizindir.” Gülümsediğinde, ağzının
içinde altın bir diş pırıldadı. “Daario Naharis de öyle!”
Dany kuşkuluydu. Eğer Tyroshlu casusluk yapmaya geldiyse,
bu beyan, kellesini kurtarmak için sergilediği umutsuz bir oyun­
dan başka bir şey olmayabilirdi. “Prendahl na Ghezn ve Sallor bu
işe ne diyor?”
“Az şey.” Daario çuvalın ağzını çözdü ve Prendahl na Ghezn
ile Kel Sallor’un başları Dany’nin halılarına döküldü. “Ejderha
kraliçesine hediyelerim.”
Viserion, Prendahl’ın boğazından sızan kanın kokusunu aldı,
ejderhanın ağzından ölü adamın yüzünü tamamen yutan ve kan­
sız yanaklarını karartıp kabartan alevler çıktı. Drogon ve Rhaegal
kızarmış etin kokusuna doğru döndüler.
“Bunu sen mi yaptın?” diye sordu Dany, midesi kalkmıştı.
“Başkası değil.” Daario Naharis ejderhalar yüzünden huzur­
suz olduysa bile bunu iyi saklıyordu. Adamın onları ne kadar
umursadığına bakılırsa, ejderhalar bir fareyle oynayan üç küçük
kedi olabilirdi.
“Neden?”
“Çünkü çok güzelsiniz.” Adamın elleri büyük ve güçlüydü.
Sert bakışlı mavi gözlerinde ve kemerli büyük burnunda, bir av
kuşunun fevkalade şiddetini hatırlatan bir şeyler vardı. “Prendahl
çok fazla konuşup çok az şey söylerdi.” Daario’nun kılığı zengin
olmasına rağmen yıpranmış haldeydi; çizmeleri tuz lekeleriyle
kaplıydı, tırnaklarının cilası dökülmüştü, dantellerinde ter lekele­
ri vardı ve Dany, adamın pelerininin aşınmış uçlarını görebiliyor­
du. “Sallor da sümüğü altınmış gibi burnunu karıştırırdı.” Daa­
rio, ellerini çapraz şekilde kalçalarına koyup ayağa kalktı, avuçları
bıçaklarının kabza topuzlarında duruyordu; sol kalçasında kavisli
bir Dothrak arakh’ı, sağında bir Myr hançeri. Silahların kabzaları,
birbirinin aynı bir çift altın kadındı, çıplak ve ahlaksız.
“Bu güzel bıçakları kullanmakta usta mısın?” diye sordu Dany,
adama.
“Ölü adamlar konuşabiliyor olsaydı, Prendahl ve Sallor size
öyle olduğumu söylerlerdi. Bir kadını sevmediğim, bir düşmanı
katletmediğim ve iyi bir yemek yemediğim günü yaşanmış say­
43
manı... ve yaşanmış günlerim gökyüzündeki yıldızlar kadar ç0|ç
tur. Ben katliamı güzelliğe dönüştürürüm. Pek çok taklacı ve ateş
dansçısı, benim yarım kadar hızlı ve dörtte birim kadar zarif ola­
bilmek için tanrılara yakarmıştır. Size katlettiğim bütün adamla­
rın isimlerini sayardım ama ben listeyi bitiremeden ejderhalarım*
kaleler kadar büyür, Yunkai’nin duvarları sarı tozlara dönüşür, kış
gelir, geçer, tekrar gelir.”
Dany güldü. Daario Naharis’te gördüğü tekebbürden hoşlan-
mıştı. “Kılıcını çek ve bana bağlılık yemini ver.”
Daario’nun araklı'ı, göz açıp kapayınca kadar kınından kurtul­
du. Adamın teslimiyeti diğer her şeyi gibi aşırıydı, gösterişli bir
hareket yüzünü Dany’nin ayaklarına indirdi. “Kılıcım sîzindir.
Hayatım sizindir. Sevgim sizindir. Kanım, bedenim, şarkılarım,
hepsi size ait. Sizin emrinizle yaşayacağım ve öleceğim güzel kra­
liçe.”
“O halde yaşa,” dedi Dany, “ve bu gece benim için dövüş.”
“Bu akıllıca olmaz kraliçem.” Sör J orah, Daario’ya sert ve so­
ğuk bir bakış attı. “Bu adamı, mücadele dövüşülüp kazanılana ka­
dar burada, gözetim altında tutun.”
Dany bir an için düşündü, sonra başını iki yana salladı. “Bize
Fırtına Kargaları’nı verebilirse sürpriz kesin olur.”
“Ve size ihanet ederse sürpriz kaybedilir.”
Dany tekrar yerdeki paralı askere baktı. Askerin gülümseme­
si Dany’nin kızarmasına ve başını başka tarafa çevirmesine sebep
oldu. “İhanet etmeyecek.”
“Bunu nasıl bilebilirsiniz?”
Dany, ejderhalar tarafından lokma lokma tüketilen kararmış
et öbeğini gösterdi. “Buna onun samimiyetinin kanıtı derim.
Daario Naharis, Fırtına Kargaları’na git, taarruzum başladığında
Yunkaililer’in artçı kuvvetine saldırmak için hazır olsunlar. Gü­
venle geri dönebilir misin?”
“Beni durdururlarsa gözcülük yaptığımı ve hiçbir şey görme­
diğimi söylerim.” Tyroshlu ayağa kalktı, reverans yaptı ve çadır­
dan ayrıldı.
Sör J orah Mormont oyalandı. “Majesteleri,” dedi, “bu bir ha­
taydı. Bu adam hakkında hiçbir şey bilmiyoruz...”
44
“Büyük bir savaşçı olduğunu biliyoruz.”
“Büyük bir konuşmacı olduğunu biliyoruz demek istiyorsu­
nuz. “
“Bize Fırtına Kargaları’nı getiriyor.” Ve mavi gözleri var.
“Sadakatleri şüpheli beş yüz paralı asker.”
“Böyle zamanlarda bütün sadakatler şüphelidir,” diye hatırlat­
tı Dany. Ve iki ihanet daha göreceğim, biri altında, biri aşkta.
“Daenerys, benim yaşım seninkinin üç katı,” dedi Sör Jorah.
“İnsanların nasıl sahte olduğunu gördüm. Çok azı güvenmeye
değerdir ve Daario Naharis onlardan biri değil. Sakalında bile
sahte renkler var.”
Bu sözler Dany’yi kızdırdı. “Ama senin dürüst sakalların var,
bunu söylemeye mi çalışıyorsun? Güvenebileceğim tek adam sen
misin?”
J orah gerildi. “Bunu söylemedim.”
“Bunu her gün söylüyorsun. Pyat Pree yalancı, Xaro düzen­
baz, Belwas palavracı, Arştan suikastçi... Benim hâlâ bir bakire
kız olduğumu mu sanıyorsun, kelimelerin arkasındaki kelimeleri
duyamadığımı?”
“Majesteleri...”
Dany şövalyeye yüklendi. “Benim için tanıdığım herkesten
daha iyi bir arkadaş, Viserys’ten daha iyi bir ağabey oldun. Kra­
liçe Muhafızları’mm birincisi, ordumun kumandam, en kıymetli
danışmanım ve sağ elimsin. Sana saygı duyuyor ve değer veriyo­
rum... ama seni arzulamıyorum. J orah Mormont, sadece ve sade­
ce sana güvenmem için dünyadaki diğer bütün adamları benden
uzaklaştırmandan bıktım. Bu işe yaramaz ve seni daha çok sev­
memi sağlamaz.”
Dany konuşmaya başladığında Mormont’un yüzü kızarmıştı
ama Dany’nin sözleri bittiğinde şövalyenin yüzü yine solgundu.
J orah taş kadar kıpırtısız duruyordu. “Eğer kraliçem emrediyor­
sa,” dedi sert ve soğuk bir sesle.
Dany her ikisine de yetecek kadar sıcaktı. “Emrediyor ” dedi.
“Şimdi gidip Lekesizler’inizi görün sör. Dövüşecek ve kazanacak
bir mücadeleniz var.”
Mormont gittiğinde Dany kendini yastıklarının üstüne, ejder­
halarının yanına attı. Sör J orah’a o kadar sert davranmak isteme,
mişti ama adamın bitmez tükenmez şüpheleri Dany’nin içindeki
ejderhayı uyandırmıştı sonunda.
Betti affedecek, dedi Dany kendine. Ben otıutt efend isiyim - J orah’ın
Daario hakkında haklı olup olmadığını düşünürken buldu kem
dini. Birdenbire çok yalnız hissetti. Mirri Maz Duur, Dany’nin
bir daha asla canlı bir çocuk doğuramayacağına dair söz vermişti.
Targaryen Hanedanı benimle son bulacak. Bu düşünce Dany’yi hü­
zünlendirdi. “Sizler benim çocuklarım olmalısınız,” dedi ejder­
halara, “benim üç öfkeli çocuğum. Arştan, ejderhaların insanlar­
dan daha uzun yaşadığını söylüyor, yani ben öldükten sonra siz
devam edeceksiniz.”
Drogon boynunu kıvırıp Dany’nin elini dişledi. Hayvanın
dişleri çok keskindi ama böyle oyun oynarlarken Dany’nin tenini
asla yırtmıyordu. Dany güldü, Drogon’u ileri geri yuvarladı, so­
nunda hayvan kükredi ve kuyruğunu kırbaç gibi sallamaya başladı.
Kuyruğu eskisinden daha uzun, Dany gördü, yarın daha da uzun ola 
cak. Artık çok hızlı büyüyorlar ve onlar büyüdüğünde ben kanatlara sahip
olacağım. Dany bir ejderhanın sırtına bindiğinde kendi adamlarını
mücadeleye götürebilirdi, Astapor’da yaptığı gibi, fakat ejderhalar
Dany’nin ağırlığını taşıyamayacak kadar küçüktü henüz.
Gece yarısı gelip geçtiğinde kampın üzerine bir sessizlik çök­
tü. Dany hizmetçileriyle birlikte çadırında kaldı, Arştan Beyazsa-
kal ve Güçlü Belwas nöbetteydi. Beklemek işin en zor kısmıydı.
Onun mücadelesi onsuz dövüşülürken hiçbir şey yapmadan ça­
dırda oturmak, Dany’nin kendini tekrar yarı çocuk gibi hissetme­
sine sebep oluyordu.
Zaman, kaplumbağa ayaklarıyla sürünüyordu. Dany, omuz­
larındaki düğümler J hiqui tarafından ovulduktan sonra bile uyu-
yamayacak kadar huzursuzdu. Missandei, Barışçıl İnsanların
bir ninnisini söylemeyi önerdi ama Dany başını iki yana salladı.
“Bana Arstan’ı getir.”
Yaşlı adam geldiğinde Dany hrakkar postunun altına kıvrıl-
mıştı, postun küflü kokusu ona hâlâ Drogo’yu hatırlatıyordu.
“Adamlar benim için can verirken uyuyamam Beyazsakal,” dedi
Dany. “Bana ağabeyim Rhaegar’ı biraz daha anlat. Gemide anlat-
46
tığın hikâyeyi sevmiştim, bir savaşçı olmaya nasıl karar verdiğiyle
ilgili olanı.”
“Majesteleri böyle söylemekle nezaket gösteriyor.”
“Viserys, ağabeyimizin pek çok turnuva kazandığını söyler­
di.”
Arştan beyaz başını saygıyla öne eğdi. “Majesteleri Kral’ın söz­
lerini inkâr etmek benim haddim değildir...”
“Ama?” dedi Dany sertçe. “Anlat. Sana emrediyorum.”
“Prens Rhaegar’ın mahareti sorgu kabul etmezdi lâkin kendi­
si ender olarak müsabaka meydanına çıkardı. Rhaegar, kılıçların
şarkısını hiçbir zaman Robert’ın ya da J aime Lannister’m sevdi­
ği gibi sevmedi. Bu yalnızca yapmak zorunda olduğu bir şeydi,
dünyanın ona biçtiği bir vazife. Vazifesini layıkıyla yerine getirdi,
her şeyi layıkıyla yapardı. Bu onun tabiatıydı ama bundan keyif
almıyordu, insanlar, Rhaegar’ın, arpını mızrağından çok sevdiği­
ni söylerdi.”
“Birkaç turnuva kazandı elbette,” dedi Dany hayal kırıklığıyla.
“Majesteleri gençliğinde, Fırtına Burnu’ndaki turnuvada çok
iyi at sürdü. Lord Steffon Baratheon’ı, Lord J ason Mallister’ı,
Dorne’un Kızıl Y ılan’ını ve sonradan Kral Ormanı haydutlarının
kötü şöhretli şefi Simon Toyne olduğu anlaşılan gizemli şövalye­
yi yendi. O gün Sör Arthur Dayne’e karşı on iki mızrak kırdı.”
“Şampiyon oldu mu peki?”
“Hayır Majesteleri. Bu onur, son dövüşte Prens Rhaegar’ı at­
sız bırakan bir başka Kral Muhafızları şövalyesine gitti.”
Dany, Rhaegar’m atsız bırakılışını duymak istemiyordu. “Ama
ağabeyim hangi turnuvaları kazandı?”
“Majesteleri.” Yaşlı adam tereddüt etti. “Turnuvaların en bü­
yüğünü kazandı.”
“O hangisiydi?” diye sordu Dany.
‘Yalancı bahar yılında, Lord Whent tarafından Harrenhal’da,
Tanrı Gözü’nün yanında düzenlenen turnuva. Muteber bir ha­
diseydi. Mızrak müsabakasının yanı sıra, yedi takım şövalye ara­
sında dövüşülen eski usûl bir meydan dövüşü, okçuluk, balta fır­
latma, at yarışı, şarkıcı turnuvası, soytarı gösterisi, pek çok ziyafet
ve eğlence de vardı. Lord Whent zengin olduğu kadar açık elliydi.
47
Vadettiği cömert keseler yüzlerce cesur adamı Harrenhal’açeJ^
mişti. Hatta, yıllardır Kızıl Kale’den ayrılmayan soylu babanız bile
HarrenhaPa gitmişti. Yedi Krallık’ın en büyük lordları ve kudreti;
şövalyeleri o turnuvada at sürdü ve Ejderha Kayası Prensi hepsim
geçti.”
“Ama bu, ağabeyimin Lyanna Stark’ı aşk ve güzellik kraliçesj
olarak taçlandırdığı turnuvaydı!” dedi Dany. “Prenses Elia ora«
daydı, kendi karısı, fakat ağabeyim tacı Stark kızına verdi ve daha
sonra onu nişanlısından çaldı. Bunu nasıl yapabildi? Dornelu ka-
din ona çok mu kötü davranıyordu?”
“Ağabeyinizin kalbinde neler olabileceğini söylemek benim
gibilere düşmez Majesteleri. Prenses Elia iyi ve zarif bir leydiydi
fakat sağlığı her zaman hassastı.”
Dany aslan postunu sıkıca omuzlarına sardı. “Viserys bir kere­
sinde bunun benim suçum olduğunu söylemişti, geç doğduğum
için.” Bunu şiddetle inkâr ettiğini hatırlıyordu Dany. Asıl suçlu­
nun, bir kız olarak doğmadığı için Viserys olduğunu söyleyecek
kadar ileri gitmişti. Viserys bu küstahlığı yüzünden Dany’yi za­
limce dövmüştü. “Eğer ben daha zamanlı doğsaydım Rhaegar’ın
Elia yerine benimle evleneceğini ve her şeyin farklı olacağını
söylemişti. Eğer mutlu bir evliliği olsaydı, Rhaegar, Stark kızına
ihtiyaç duymazdı.”
“Belki de öyle Majesteleri.” Beyazsakal bir an duraksadı. “Lâ­
kin Rhaegar’ın mutlu olmaya kabiliyeti olduğundan emin deği­
lim.”
“Onu çok huysuz bir adama dönüştürdün,” diye itiraz etti
Dany.
“Huysuz değil, hayır ama... Prens Rhaegar’da bir hüzün vardı,
bir his...” Yaşlı adam yine tereddütlüydü.
“Söyle,” diye ısrar etti Dany. “Bir his...?”
“Kara kader hissi. Ağabeyiniz keder içinde doğmuştu kraliçem
ve bütün hayatı boyunca bu gölgeyle yaşadı.”
Viserys, Rhaegar’ın doğumundan sadece bir kez bahsetmişti
Belki de hikâye onu çok üzüyordu. “Ağabeyime musallat olan Yaz
Kalesi’nin gölgesiydi, değil mi?”
“Evet. Buna rağmen Yaz Kalesi prensin en çok sevdiği yerdi
48
Zaman zaman oraya giderdi, yanına sadece arpını alırdı. Orada
Kral Muhafızlarının şövalyeleri bile prense eşlik etmezdi. Rhae-
gar, kalenin harap salonunda, ayın ve yıldızların altında uyumayı
severdi. Her geri dönüşünde yeni bir şarkı getirirdi. Gümüş telli
yüksek arpını çalar, alacakaranlıklar, gözyaşları ve kralların ölüm­
leri hakkında şarkılar söylerdi. Bu şarkıları duyan insan, prensin
kendinden ve sevdiklerinden bahsettiğini hissederdi.”
“Ya İşgalci? O da hüzünlü şarkılar çalar mıydı?”
Arştan kıkırdadı. “Robert? Robert onu güldüren şarkıları se­
verdi, ne kadar müstehcen olursa o kadar iyi. Sadece sarhoş oldu­
ğunda şarkı söylerdi, ‘Bir Fıçı Bira’ ya da ‘Elli Dört Fıçı’ ya da ‘Ayı
ve Güzel Bakire’ gibi şarkılar. Robert fazlasıyla...”
Ejderhalar aynı anda kafalarını kaldırıp kükrediler.
“Atlar!” Dany, aslan postunu kavrayarak ayağa fırladı. Dışarı­
dan Güçlü Belwas’m bir şey bağırdığını duydu, sonra diğer sesleri
ve çok sayıda atın kişnemesini. “İrri, gidip neler olduğuna...”
Çadırın kapısı açıldı ve Sör J orah Mormont içeri girdi. Üstü
başı tozlanmıştı ve giysilerinde kan lekeleri vardı ama bunun dı­
şında mücadeleden çıkmış biri için kötü durumda sayılmazdı.
Sürgün şövalye Dany’nin önünde tek dizinin üstüne çöktü ve,
“Majesteleri,” dedi, “size zafer getirdim. Fırtına Kargaları bizim
tarafımıza geçti, köleler dağıldı ve ikinci Oğullar tıpkı sizin de­
diğiniz gibi dövüşemeyecek kadar sarhoştu. İki yüz adam öldü,
çoğunluğu Y unkaililer’den. Köleler mızraklarını bırakıp kaçtı ve
paralı askerler teslim oldu. Binlerce tutsağımız var.”
“Bizim kaybımız?”
“Bir düzine. En fazla.”
Dany ancak o zaman gülümsedi. “Ayağa kalk benim iyi ve ce­
sur ayım. Grazdan alındı mı? Titan Piçi?”
“Grazdan sizin şartlarınızı iletmek üzere Yunkai’ye gitti.” Sör
J orah ayağa kalktı. “Mero, Fırtına Kargaları’nm taraf değiştirdiğini
anladığı anda kaçtı. Adamlarım peşinde. Fazla uzağa gidemez.”
“Çok güzel,” dedi Dany. “Paralı asker ya da köle, bana bağlılık
yemini edenlerin canını bağışlayın. Eğer İkinci Oğullar’dan yeteri
kadar adam bize katılırsa gruba dokunman.”
Ertesi gün Y unkai’ye doğru son üç fersahı yürüdüler. Şehir,
49
kırmızı yerine sarı tuğlalardan inşa edilmişti, bunun dışında en
baştan Aspator’du burası; aynı ufalanan duvarlar, basamaklı pira^
mitler ve şehir kapılarının üstündeki muazzam harpiya heykeli
Duvar ve kuleler arabaletçi ve sapancı kaynıyordu. Sör J orah’la
Gri Solucan, Dany’nin adamlarını konuşlandırdı, Irri ve Jhiqüj
çadırını kurdu, Dany beklemek için oturdu.
Üçüncü günün sabahında şehir kapıları açıldı ve bir köle nehri
dışarı akmaya başladı. Dany köleleri karşılamak için gümüş kısra»
gına bindi. Küçük Missandei, geçen kölelere, özgürlüklerini Dae-
nerys Fırtınadadoğan’aborçlu olduklarını söyledi, Ateş Geçirmez,
Batıdiyar’m Yedi Krallık’ının Kraliçesi ve Ejderhaların Anası.
“Mhysal” diye bağırdı esmer tenli bir adam. Adamın omzunda
küçük bir kız vardı, ince sesiyle o da aynı kelimeyi bağırıyordu.
“Mhysal Mhysal”
Dany, Missandei’ye baktı. “Ne söylüyorlar?”
“Eski ve saf Ghiscar dili. ‘Anne,’ demek.”
Dany göğsünde bir hafiflik hissetti. Vücudumda asla bir bebek
hayat bulmayacak, diye hatırladı. Yukarı kaldırdığı eli titredi. Belki
de gülümsedi Dany. Gülümsemiş olmalıydı çünkü adam sırıttı
ve tekrar bağırdı, diğerleri de adama katıldı. “Mhysal” diye seslen­
diler. “Mhysal MHYSAl” Bütün köleler ona gülümsüyordu, ona
uzanıyorlardı, önünde diz çöküyorlardı. Bazıları, “Maela,” derken
diğerleri, “Aelalla,” ya da, “Qathei,” veya, “Tato,” diye sesleniyordu
ama hangi dilde olursa olsun bütün kelimeler aynı anlamı taşı­
yordu. Anne. Bana anne diyorlar.
Sesler büyüdü, yayıldı, kabardı. Sesler öyle çok büyüdü ki
Dany’nin kısrağı ürktü, geriledi ve başını sallayıp gümüşi gri kuy­
ruğunu savurdu. Sesler öyle büyüdü ki Y unkai’nin sarı duvarları
titredi. Kapılardan her dakika daha fazla köle akıyordu ve dışarı
çıktıklarında onlar da şarkıya katılıyordu. Şimdi Dany’ye doğru
koşuyorlardı, tökezliyorlardı, Dany’nin eline dokunmak, atının
yelesini okşamak, ayağını öpmek istiyorlardı. Dany’nin zavallı
kansüvarileri bütün köleleri geride tutamıyordu, Güçlü Belwas
bile dehşet içinde homurdanıp kükrüyordu.
Sör J orah, gitmesi için ısrar etti ama Dany, Öl ü m s ü z l e r
Sarayı’nda gördüğü rüyayı hatırladı. “Bana zarar vermeyecekler,
50
dedi şövalyeye. “Onlar benim çocuklarım J orah.” Güldü, atmı
mahmuzladı ve kölelere doğru koştu, saçlarındaki çanlar tatlı bir
zafer şarkısı söylüyordu. Önce tırıs gitti, sonra eşkin koştu, ardın­
dan dörtnala kalktı, saç örgüsü arkasından akıyordu. Özgür bıra­
kılmış köleler Dany’nin önünde toplandı. “Anne,” diye seslendi
yüz, bin, on bin boğaz. “Anne,” diye şarkı söylediler, önlerinden
geçen Dany’nin bacaklarına parmaklarıyla dokundular. “Anne,
ARYA
Arya, uzakta beliren ve öğlen güneşiyle altın gibi parlaya^
muazzam tepenin suretini gördüğü anda neresi olduğunu anladı
Onca yolu geri dönüp tekrar Yüce Yürek’e gelmişlerdi.
Güneş batarken zirvede kamp kuruyorlardı, burada hiçbir şCy
onlara zarar veremezdi. Arya, Lord Beric’in yaveri Ned’le birlikte
büvet ağacı köklerinden oluşan çemberi dolaştı. Köklerden biri-
nin üstüne çıktılar ve güneşin son ışıklarının batıda kayboluşunu
izlediler. Arya bu yükseklikten, kuzeyde bir fırtınanın yükseldiği,
ni görebiliyordu ama Yüce Yürek yağmurun üzerinde duruyordu.
Rüzgârın üzerinde değildi gerçi; öyle şiddetli bir bora esti ki Arya,
arkasında pelerinini çekiştiren biri varmış gibi hissetti. Ama dön­
düğünde arkasında kimse yoktu.
Hayaletler, diye hatırladı. Yüce Yürek tekinsiz bir yer.
Tepenin zirvesinde büyük bir ateş yaktılar. Myrli Thoros bağ­
daş kurarak ateşin yanma oturdu, dünyada başka hiçbir şey yok­
muş gibi alevlerin içine bakıyordu.
“Ne yapıyor?” diye sordu Arya, Ned’e.
“Bazen alevlerin içinde bir şeyler görüyor,” dedi yaver. “Geç­
miş. Gelecek. Çok uzakta olan şeyler.”
Arya gözlerini kıstı ve rahibin gördüğü şeyleri görüp göreme­
yeceğini anlamak için ateşe baktı ama bu sadece gözlerini sulan­
dırdı ve Arya çok geçmeden başını başka tarafa çevirdi. Gendry
de kırmızı rahibi izliyordu. “Orada geleceği görebiliyor musunuz
gerçekten?” diye sordu aniden.
Thoros iç geçirerek ateşten döndü. “Burada değil. Şimdi değil.
Ama bazı günler evet, Işık Tanrısı bana imgeler bahşediyor.”
Gendry kuşkulu görünüyordu. “Ustam, sizin bir ayyaş, sah­
tekâr ve gelmiş geçmiş en kötü rahip olduğunuzu söylerdi.”
“Bu çok kırıcıydı.” Thoros kıkırdadı. “Doğru fakat kırıcı. Us­
tan kimdi? Seni tanıyor muydum evlat?”
“Çelik Caddesi’ndeki zırh ustası Tobho Mott’un çı rağıydı m.
Eskiden kılıçlarınızı ondan alırdınız.”
“Aynen öyle. Kılıçları bana iki kat pahalıya satardı, sonra da on- ;
lan ateşe verdim diye beni azarlardı.” Thoros güldü. “Ustan doğru
52
M
söylemiş. Çok ruhani bir rahip değildim. Ben sekiz kardeşin en
küçüğü olarak doğdum, babam beni Kırmızı Tapınak’a verdi ama
benim seçeceğim yol bu olmazdı. Dualan okudum, büyüleri ez­
berledim ama aynı zamanda mutfak baskınlarına öncülük ettim ve
ara sıra yatağımda kızlar buldular. Çok ahlaksız kızlar, tapınağa na­
sıl geldiklerini hiç bilemedim.
Ama dillere karşı istidadım vardı ve bazen alevlere baktığımda
bir şeyler görüyordum. Buna rağmen kıymetten çok belaydım, so­
nunda beni, yedi kere sarhoş Batıdiyar’a tanrının ışığını götürmem
için Kral Toprakları’na yolladılar. Kral Aerys ateşi öyle çok seviyor­
du ki onun din değiştirebileceği düşünülüyordu. Gel gör ki kralın
alev kehanetçileri benden daha iyi numaralar biliyordu.
Ama Kral Robert benden hoşlandı. Alevli kılıçla meydan dövü­
şüne ilk kez katıldığımda, Kevan Lannister’ın atı şahlandı ve adamı
yere fırlattı. Majesteleri bu olaya öyle çok güldü ki onun patlayaca­
ğını düşündüm.” Bu anı kırmızı rahibi gülümsetti. “Ama bir kılıca
öyle davranılmaz, ustan bu konuda haklı.”
“Ateş tüketir.” Lord Beric, Thoros’la Gendry’nin arkasında du­
ruyordu ve adamın sesinde Thoros’u bir anda sessizleştiren bir şey
vardı. “Tüketir ve işini bitirdiğinde geride hiçbir şey kalmaz. Hiçbir
w ”
“Beric. Tatlı dost.” Thoros yıldırım lordunun koluna dokundu.
“Ne söylüyorsun?”
“Daha önce söylemediğim bir şey değil. Altı kez Thoros? Altı
kez çok fazla.” Beric aniden uzaklaştı.
O gece rüzgâr neredeyse bir kurt gibi uluyordu ve batıda,
rüzgâra ders veren gerçek kurtlar da vardı. Notch, Anguy ve Ay
Kasabası’ndan Merrit nöbetteydi. Arya, atların arkasında sürünen
küçük ve solgun sureti gördüğünde Ned, Gendry ve diğerlerinin
çoğu uykuya dalmıştı. Eğri büğrü bir bastona dayanan kadının ince,
beyaz saçları çılgınca uçuşuyordu. Kadın doksan santimden uzun
olamazdı. Ateşin ışığı, kadının gözlerinin J on’un kurdunun gözleri
kadar kırmızı parlamasına sebep oluyordu. O da bir hayaletti. Arya
yaklaştı ve izlemek için diz çöktü.
Cüce kadın davet edilmeden ateşin yanına oturduğunda,
Thoros ve Lim, Lord Beric’le birlikteydi. Kadın, sıcak kömürlere
53
benzeyen gözlerini kısarak adamlara baktı. “Köz, Limon ve JV}a
jesteleri Ceset Lordu beni tekrar onurlandırmaya gelmiş.”
“Kötü alametli bir isim. Bu ismi kullanmamanı istemiştim.”
“Evet istedin. Fakat üstündeki ölüm kokusu taze lordum.”
Kadının yalnızca bir dişi kalmıştı. “Bana şarap verin yoksa gide,
rim. Kemiklerim yaşlandı. Rüzgâr estiğinde eklemlerim ağrıy0r
Burada sürekli rüzgâr esiyor.”
“Rüyaların için bir gümüş geyik leydim,” dedi Lord Beric cid­
di bir nezaketle. “Bizim için havadislerin varsa bir gümüş daha.”
“Gümüş bir geyiği ne yiyebilirim ne de sürebilirim. Rüyalarım
için bir matara şarap ve havadislerim için sarı cübbeli sersemden
bir öpücük.” Küçük kadın güldü. “Evet, ıslak bir öpücük, biraz da
dil. Çok uzun zaman oldu, çok uzun. Onun ağzında limon tadı
olacak benimkinde kemik. Ben çok yaşlıyım.”
“Evet,” diye şikâyet etti Lim. “Şarap ve öpücük için fazla yaşlı­
sın. Benden bütün alacağın kılıcımın kenarı olur kocakarı.”
“Saçlarım avuç avuç dökülüyor ve bin yıldır kimse beni öp­
medi. Bu kadar yaşlı olmak kolay değil. Pekâlâ, o zaman bir şarkı
isterim. Havadislerim karşılığında Yediler’in Tom’undan bir şar­
kı.”
“Tom’dan şarkını alacaksın,” diye söz verdi Lord Beric. Şarap
matarasını kadına bizzat verdi.
Cüce kadın kana kana içti, çenesinden şarap süzüldü. Matarayı
aşağı indirdi, buruşuk elinin tersiyle ağzını sildi. “Ekşi havadisler
için ekşi şarap, bundan daha uygun ne olabilir? Kral öldü, bu sizin
için yeterince ekşi mi?”
Arya’nm yüreği ağzına geldi.
“Hangi kahrolası kral öldü kocakarı?” diye sordu Lim.
“Islak olan. Deniz canavarı kralı lordlarım. Rüyamda onun öl­
düğünü gördüm ve kral öldü. Şimdi demir mürekkep balıkları
birbirleriyle kavga ediyor. Ah, Lord Hoster Tully de öldü ama
bunu biliyorsunuzdur öyle değil mi? Keçi, kralların salonunda
tek başına oturuyor ve büyük köpek onun üstüne çökerken o ya­
nıp tutuşuyor.”
Büyük köpek. Kadın, Tazı’dan mı bahsediyordu? Belki de
Tazı’nın ağabeyinden, Y ürüyen Dağ’dan? Arya emin değildi. İk
54
adam da aynı armayı taşıyordu, sarı zemin üstünde üç siyah kö­
pek. Arya’mn ölmeleri için dua ettiği adamların yarısı Sör Gregor
Clegane’e aitti; Polliver, Dünsen, Tatlı Raffve bizzat Sör Gregor.
Belki de Lord Beric hepsini asar.
“Rüyamda, yağmurda uluyan bir kurt gördüm ama kurdun
kederini kimse duymuyordu,” diyordu cüce kadın. “Öyle şiddetli
bir gürültü vardı ki başım çatlayacak sandım; davullar ve borular,
borazanlar ve çığlıklar ama en hüzünlü ses küçük çanların sesiy­
di. Bir ziyafette, saçlarında mor yılanlar olan bir bakire gördüm,
yılanların dişinden zehir damlıyordu. Sonra rüyamda o bakire­
yi bir kez daha gördüm, kardan inşa edilmiş bir kalede bir devi
katlediyordu.” Cüce kadın başını sertçe döndürdü ve karanlığın
içinden doğrudan Arya’ya gülümsedi. “Benden saklanamazsın
çocuk. Yaklaş.”
Arya’mn boğazında soğuk parmaklar gezindi. Korku, kıltçtan
derin keser. Arya ayağa kalktı ve temkinli adımlarla ateşe yaklaştı,
kaçmaya hazır bir şekilde hafifçe topuklarına basıyordu.
Cüce kadın, sönük kırmızı gözleriyle Arya’yı inceledi. “Seni
görüyorum,” diye fısıldadı. “Seni görüyorum kurt çocuğu. Kan
çocuğu- Ölüm kokusunun lorddan geldiğini sanıyordum...” Ka­
dın hıçkırarak ağlamaya başladı, minik bedeni sarsılıyordu. “Be­
nim tepeme geldiğin için zalimsin, zalim. Ben Yaz Kalesi’nde
kedere doydum, senin kederine ihtiyacım yok. Buradan git kara
yürek. Git!”
Kadının sesinde öyle bir korku vardı ki Arya geri adım attı, ka­
dının deli olup olmadığını merak etti. “Çocuğu korkutma,” dedi
Thoros. “Onun içinde kötülük yok.”
Lim Limoncübbeli elini burnuna götürdü. “Bundan çok emin
olma.”
Lord Beric, “Kız yarın sabah bizimle birlikte buradan ayrıla­
cak,” diyerek küçük kadını temin etti. “Onu Nehirova’ya, anne­
sine götürüyoruz.”
“Hayır,” dedi cüce. “Götürmüyorsunuz. Nehirler kara balığın
elinde artık. Eğer anneyi istiyorsanız onu İkizler’de arayın. Çün­
kü orada bir düğün olacak.” Tekrar güldü. “Ateşlerinin içine bak
pembe rahip, göreceksin. Ama şimdi değil, burada değil, burada
hiçbir şey göremezsin. Burası hâlâ eski tanrılara ait... onlar da be.
nim gibi burada oyalanıyor, küçülmüş ve halsiz kalmış ama henüz
ölmemiş. Ateşi de sevmiyorlar. Çünkü meşeler pelitleri anımsar
ve pelitler meşeleri düşler, kök her ikisinin içinde de yaşar. Ve
kökler, avuçlarında ateşle gelen İlk İnsanlar’ı hatırlar.” Cüce kadın
mataradaki son şarabı dört büyük yudumda içti, matarayı kenara
fırlattı ve değneğini Lord Beric’e doğrulttu. “Ödememi şimdi ala­
cağım. Bana söz verdiğin şarkıyı alacağım.”
Lim, Yeditelli Tom’u uyandırdı ve esneyen adamı elinde ah­
şap arpıyla ateşin yanma getirdi. “Yine aynı şarkı mı?” diye sordu
Torn.
“Ah, evet. J enny’min şarkısı. Başka bir şarkı var mı?”
Torn söyledi. Cüce kadın gözlerini kapadı, şarkının sözlerini
mırıldanıp ağlayarak ileri geri sallandı. Thoros, elini sıkıca tut­
tuğu Arya’yı kenara çekti. “Bırak da huzur içinde şarkının tadını
çıkarsın,” dedi. “Sahip olduğu tek şey bu.”
Onu incitmeyecektim, diye düşündü Arya. “İ kizler derken ne
kastetti? Annem Nehirova’da, öyle değil mi?”
“Oradaydı.” Kırmızı rahip çenesini ovuşturdu. “Bir düğün,
dedi. Göreceğiz. Nerede olursa olsun, Lord Beric onu bulur.”
Çok vakit geçmeden gökyüzü yarıldı. Şimşek çaktı ve tepe­
lerin üzerinde gök gürültüsü yuvarlandı. Y ağmur, kör edici bir
hızla yağmaya başladı. Haydutlar ağaç dalları toplayıp derme çat­
ma sığmaklar kurarken, cüce kadın geldiği kadar ani bir şekilde
ortadan kayboldu.
Yağmur gece boyunca sürdü, sabah olduğunda Ned, Lim ve
Watty titreyerek uyandılar. Watty sabah kahvaltısını midesinde
tutamadı. Ned’in ateşi vardı ve teni yapış yapıştı. Notch, Lord
Beric’e, yarım gün mesafede terk edilmiş bir köy olduğunu söy­
ledi; orada daha iyi bir sığmak bulabilir, şiddetli yağmurların din­
mesini bekleyebilirlerdi. Böylece tekrar eyerlerine bindiler ve at­
larını muazzam tepeden aşağı doğru sürdüler.
Yağmur dinmedi. Ormanda ve arazilerde yol aldılar. Su se­
viyesinin atların beline kadar çıktığı kabarık derelerden geçtiler.
Arya, pelerinin başlığını kafasına geçirip kamburlaştı, kemiklerine
kadar ıslanmıştı ve titriyordu ama düşmemeye kararlıydı. Merrit
56
ve Mudge, Watty kadar kötü öksürüyordu ve zavallı Ned her milde
daha da beter hale geliyormuş gibi görünüyordu. “Miğferimi tak­
tığımda yağmur damlaları çeliğe vuruyor ve başım ağrıyor,” diye
şikâyet etti çocuk. “Ama miğferi çıkardığımda da ıslak saçlarım yü­
züme yapışıp ağzıma giriyor.”
“Bir bıçağın var,” dedi Gendry. “Saçların seni o kadar rahatsız
ediyorsa kahrolası kafanı tıraş et.”
Ned’detı hoşlanmıyor. Yaver, Arya’ya karşı yeterince nazikti, belki
biraz utangaçtı ama iyi huylu bir çocuktu. Arya, Domelular’ın ufak
tefek ve esmer insanlar olduğunu duymuştu, gür siyah saçlan ve
küçük siyah gözleri vardı. Ama Ned’in gözleri iri ve maviydi, öyle
koyu bir maviydi ki neredeyse mor görünüyordu, saçları da açık
sarıydı, baldan çok kül rengi.
“Ne kadar zamandır Lord Beric’in yaverisin?” diye sordu Arya,
çocuğun aklını ızdırabından uzaklaştırmak istiyordu.
“Halamla nişanlandığında beni yaver çömezi olarak aldı.” Çocuk
öksürdü. ‘Y edi yaşındaydım, on yaşıma bastığımda beni yaverliğe
yükseltti. Bir keresinde ödül kazandım, mızrak müsabakasında.”
“Ben mızrak kullanmayı öğrenemedim ama kılıçta seni yene-
rim,” dedi Arya. “Birini öldürdün mü hiç?”
Bu soru Ned’i şaşırtmış gibiydi. “Sadece on iki yaşındayım.”
Arya az kalsın, ben sekiz yaşındayken bir çocuk öldürdüm, diyecek­
ti ama susmanın daha iyi olacağını düşündü. “Ama mücadelelere
katıldın.”
“Evet,” dedi Ned, bundan pek gurur duymuyormuş gibi konuş­
muştu. “Şarlatan Kıyısı’ndaydım. Lord Beric nehre düştüğünde,
boğulmaması için onu kıyıya çektim ve kılıcımla başında bekledim
ama dövüşmek zorunda kalmadım. Bedeninden kırık bir mızrak
çıkıyordu, bu yüzden kimse bizi rahatsız etmedi. Tekrar toplandı­
ğımızda, Yeşil Gergen, lordu bir atın sırtına koydu.”
Arya, Kral Topraklarındaki seyis yamağını hatırlıyordu. Ondan
sonra Harrenhal’da boğazını kestiği nöbetçi ve gölün kenarındaki
hisarda öldürdüğü adamlar vardı, Sör Amory’nin adamları. Weese
ve Chiswyck’in ya da gelincik çorbasıyla ölenlerin sayılıp sayılma­
yacağından emin değildi... Birdenbire kendini çok üzgün hissetti.
“Babamın adı da Ned’di,” dedi.
57
“Biliyorum. Onu El turnuvasında görmüştüm. Yanına gitmek
ve onunla konuşmak istemiştim ama ne söyleyeceğimi bileme-
miştim.” Ned, soluk mor renkli sırılsıklam pelerinin altında tit­
redi. “Sen de turnuvada miydin? Ablanı görmüştüm. Sör Loras
Tyrell ona gül vermişti.”
“Bana söylemişti.” Bütün bunlar çok eskide kalmış gibiydi. “Ab­
lamın arkadaşı J eyne Poole senin Lord Beric’ine âşık olmuştu.”
“Lord Beric benim halama söz verildi.” Ned rahatsız görünü­
yordu. “Gerçi bu öncedendi. Lord Beric...”
...ölmeden önce? diye düşündü Arya, Ned tuhaf bir sessizliğe
gömüldü. Atların ayakları çamura batıp çıkarken ıslak sesler çı 
karıyordu.
“Leydim?” dedi Ned sonunda. “Gayrimeşru doğan bir ağabe­
yiniz var... J on Kar?”
“Sur’da, Gece Nöbetçileri yle birlikte.” Belki de Nehirova yerine
Sur’a gitmeliyim. Jon kimi öldürdüğümü ya da saçlarımı tarayıp tarama 
dığımı umursamaz... “J on bana benzer, piç olarak doğmasına rağ­
men. Eskiden saçlarımı karıştırır ve bana ‘küçük kardeşim’ derdi.”
Arya en çok J on’u özlüyordu. Ağabeyinin sadece adını söylemek
bile onu hüzünlendiriyordu. “J on’u nereden biliyorsun?”
“O benim sütkardeşim.”
“Kardeş?” Arya anlamamıştı. “Ama sen Dornelu’sun. Sen ve
J on nasıl aynı kandan olabilirsiniz?”
“Sütkardeşiyiz. Kan değil. Ben küçükken leydi annemin hiç
sütü yokmuş, bu yüzden beni Wylla emzirmiş.”
Arya’nın kafası iyice karışmıştı. “Wylla kim?”
“J on Kar’ın annesi. Sana hiç söylemedi mi? Wylla yıllar bo­
yunca bizim hizmetimizdeydi. Ben doğmadan önce başlamış.”
“J on annesini hiç tanımadı. Adını bile bilmiyordu.” Arya,
Ned’e temkinli bir bakış attı. “Onu tanıyor muydun? Gerçekten
mi?” Benimle dalga mı geçiyor? “Yalan söylersen yüzüne yumruk
atarım.”
“Wylla benim sütannemdi,” diye tekrar etti Ned ciddi bir ta­
vırla. “Hanedanımın onuru üstüne yemin ederim.”
“Bir hanedanın mı var?” Bu soru aptalcaydı; çocuk bir yaverdi,
bir hanedanı vardı elbette. “Sen kimsin?”
58
“Leydim?” Ned utanmış gibi görünüyordu. “Ben Edric Day-
ne... Kayanyıldız Lordu.”
Arkadan gelen Gendry homurdandı. “Lordlar ve leydiler,”
dedi tiksinti dolu bir sesle. Arya, yanından geçtiği ağacın dalın­
dan pörsümüş bir yaban elması kopardı ve elmayı Gendry’ye attı.
Elma, Gendry’nin kalın öküz kafasından sekti. “Ah,” dedi Gend­
ry. “Acıttı.” Gözlerinin üzerindeki deriye dokundu. “Ne çeşit bir
leydi insanlara yaban elması fırlatır?”
“Kötü olanlar,” dedi Arya, birdenbire utanmıştı. Ned’e dön­
dü. “Özür dilerim, kim olduğunu bilmiyordum. Lordum.”
“Benim hatam leydim,” dedi Ned, çok nazikti.
Jon’un bir annesi var. VVylla, adı Wylla. Arya bu adı unutmama­
lıydı, J on’u bir dahaki görüşünde ona söylerdi. J on’un ona hâlâ
“küçük kardeşim” deyip demeyeceğini merak etti. Artık o kadar
küçük değilim. Beni başka bir isimle çağırmak zorunda kalacak. Arya,
Nehirova’ya vardığında J on’a bir mektup yazar ve Ned Dayne’in
söylediklerini anlatırdı belki. “Bir Arthur Dayne vardı,” diye ha­
tırladı. “İnsanların Sabah Kılıcı dediği şövalye.”
“Babam, Sör Arthur’un büyük ağabeyiydi. Leydi Ashara da
halamdı. Onu hiç tanımadım gerçi. Ben daha doğmadan önce
kendini Solguntaş Kılıcı’nın tepesinden aşağı atmış.”
“Bunu neden yapmış?” dedi Arya şaşkınlıkla.
Ned tedirgin görünüyordu. Arya’nın ona bir şey fırlatacağın­
dan korkuyordu belki de. “Lord baban ondan hiç bahsetmedi
mi?” dedi. “Kayanyıldız’dan Leydi Ashara Dayne?”
“Hayır. Babam onu tanır mıydı?”
“Robert kral olmadan önce. Halam, senin baban ve onun ağa­
beyleriyle Harrenhal’da tanışmış, yalancı bahar yılında.”
“Ah.” Arya, başka ne söyleyeceğini bilmiyordu. “Peki neden
denize atlamış?”
“Kalbi kırıkmış.”
Sansa olsa iç çeker ve gerçek aşk için gözyaşı dökerdi ama Arya
bunun çok aptalca olduğunu düşündü. Fakat bunu Ned’e söy­
leyemezdi, çocuğun halasından bahsediyorlardı. “Biri kalbini mi
kırmış?”
Ned tereddüt etti. “Belki de benim haddim değil...”
59
“Söyle.”
Ned rahatsız bir şekilde Arya’ya baktı. “Halam Allyria, Leydj
Ashara ve senin babanın Harrenhal’da birbirlerine âşık olduğunu
söyler. ”
“Bu doğru değil. Babam anneme âşıktı.”
“Bundan eminim leydim fakat...”
“Babamın sevdiği tek kadın annemdi.”
“Öyleyse o piçi bir kabak yaprağının altında bulmuş olmalı,”
dedi Gendry.
Arya, Gendry’nin kafasına atmak için bir yaban elması daha
olmasını isterdi. “Babam onurlu bir adamdı,” dedi öfkeyle. “Üs­
telik seninle konuşan yok. Neden Taşlı Sept’e dönüp o kızın aptal
çanlarını çınlatmıyorsun?”
Gendry bunu duymazdan geldi. “En azından senin baban pi­
çini büyütmüş, benimkinin aksine. Ben babamın adını bile bilmi­
yorum. Bahse girerim ki leş kokulu bir ayyaştı, annemin biraha­
neden eve sürüklediği adamlardan biri. Annem ne zaman bana
kızsa, ‘Baban burada olsaydı seni eşek sudan gelinceye kadar dö­
verdi,’ derdi. Babamla ilgili bildiğim tek şey bu.” Gendry tükür­
dü. “Babam şimdi burada olsaydı, belki de ben onu eşek sudan ge­
linceye kadar döverdim. Ama öldü sanırım, senin baban da öldü,
kiminle yattığının ne önemi var artık?”
Neden önemli olduğunu söyleyemezdi ama Arya için önemi
vardı. Ned onu üzdüğü için Arya’dan özür dilemeye çalışıyordu
ama kız, çocuğun özrünü duymak istemiyordu. Atını mahmuzla-
dı ve Ned’le Gendry’yi arkada bıraktı. Yaycı Anguy birkaç metre
önde at sürüyordu. Arya delikanlıya yetiştiğinde, “Dornelular ya­
lan söyler, değil mi?” diye sordu.
“Yalancılıklarıyla meşhurlar.” Yaycı sırıttı. “Ama onlar da biz
Hudutlular için aynı şeyi söyler. Sorun nedir? Ned iyi bir deli­
kanlı...”
“O sadece aptal bir yalancı.” Arya patikadan ayrıldı, çürük bir
kütüğün üzerinden atladı ve bir dere yatağının karşısına geçti,
arkasından bağıran haydutları duymazdan geldi. Bana daha fazla
yalan söylemek istiyorlar yalnızca. Haydutlardan kaçmayı d ü ş ü n d ü
60
ama adamlar çok kalabalıktı ve bu toprakları çok iyi tanıyorlardı.
Yakalanacaksan kaçmanın ne anlamı vardı?
Sonunda Arya’nın yanına gelen Harwin oldu. “Nereye gittiği­
nizi sanıyorsunuz leydim? Kaçmamalısınız. Bu ormanda kurtlar
ve daha kötü şeyler var.”
“Korkmuyorum,” dedi Arya. “Ned dedi ki...”
“Evet, bana söyledi. Leydi Ashara Dayne. Bu eski bir hikâye.
Sizin şimdiki yaşınızdan daha büyük değilken Kışyarı’nda duy­
muştum.” Harwin, Arya’nın atının yularını sıkıca tuttu ve hayva­
nı çevirdi. “Hikâyenin gerçekliğinden şüpheliyim ama gerçek olsa
bile ne çıkar? Ned o Dorne leydisiyle tanıştığında Ned’in ağabe­
yi Brandon hâlâ hayattaydı ve Leydi Catelyn’le nişanlıydı, yani
babanızın onurunda hiçbir leke yok. İnsanın kanının kaynaması
için bir turnuvadan daha uygun bir yer yoktur, belki de bir gece
bir çadırda birkaç söz fısıldandı, kim bilebilir? Sözler, öpücükler,
belki daha fazlası ama zarar bunun neresinde? Bahar gelmişti ya
da geldiğini sanıyorlardı ve ikisi de kimseyle sözlü değildi.”
“Ama leydi kendini öldürmüş,” dedi Arya kuşkuyla. “Ned,
leydinin bir kuleden denize atladığını söyledi.”
“Atladı,” diye onayladı Harwin, Arya’yı geri götürürken, “ama
bahse girerim ki bunu keder yüzünden yaptı. Ağabeyini kaybet­
mişti, Sabah Kılıcı’nı.” Başını iki yana salladı. “Bu meseleyi unu­
tun leydim. Onlar öldü, hepsi. Unutun... ve Nehirova’ya gittiği­
mizde annenize bu konuyla ilgili hiçbir şey söylemeyin lütfen.”
Köy, tam olarak Notch’un söylediği yerdeydi. Gri taşlardan
inşa edilmiş bir ahıra sığındılar. Çatının sadece yarısı kalmıştı ama
köydeki diğer binaların tümünden yarım çatı fazlaydı bu. Burası
köy değil, sadece kara taşlar ve eski kemikler. Anguy’un atları kurula­
masına yardım eden Arya, “Burada yaşayan insanları Lannisterlar
mı öldürdü?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Anguy, elini kaldırdı. “Taşların üstündeki yo­
sunların kalınlığına bak. Taşları uzun zamandır kimse kıpırdat­
mamış. Ve duvarın dışında büyüyen bir ağaç var, görüyor mu­
sun? Bu köy çok uzun zaman önce ateşe verilmiş.”
“Öyleyse kim yapmış?” diye sordu Gendry.
“Hoster Tully.” Notch; kambur duruşlu, gri saçlı, bu civarda
61
doğmuş zayi f bir adamdı. “Burası Lord Goodbrook’un köyüy
dii. Nelıirova, Robert’a bağlılık yemini verdiğinde Goodbr0
ok krala sadık kaldı. Bunun üstüne Lord Hoster, ateş ve kıliç|a
Goodbrook’a saldırdı. Goodbrook’un oğlu, Üç Dişli Mızrak’tan
sonra Robert ve Lord Hoster’la barış yaptı ama bunun ölülere bir
faydası olmadı.”
Bir sessizlik çöktü. Gendry, Arya’ya tuhaf bir bakış attıktan
sonra atını tımarlamak için uzaklaştı. Dışarıda bardaktan boşanır«
casına yağmur yağıyordu. “Bir ateş lazım,” dedi Thoros. “Gece
karanlık ve dehşet dolu. Ayrıca ıslak, ha? Çok ıslak.”
Şanslı J ack bir at bölmesinden kuru ahşap kesti, Notch ve
Merrit çıra olarak kullanmak için saman topladı. Kıvılcımı biz­
zat Thoros tutuşturdu ve Lim, alevler kıvrılıp kükreyene kadar
san cübbesiyle ateşi yelledi. Çok vakit geçmeden ahırın içi nere­
deyse sıcak oldu. Thoros, tıpkı Yüce Y ürek’in zirvesinde yaptığı
gibi bağdaş kurarak ateşin önüne oturdu, gözleriyle ateşi yiyordu.
Arya dikkatle rahibi izledi, dudakları bir kez kıpırdayan adamın,
“Nehirova,” diye mırıldandığını duyar gibi oldu. Lim bir ileri
bir geri volta atıyordu, uzun bir gölge, öksürerek yürüyen adamı
adım adım takip ediyordu. Y ediler’in Tom’u çizmelerini çıkardı
ve ayaklarını ovdu. “Nehirova’ya geri döndüğüm için çıldırmış
olmalıyım,” diye yakındı şarkıcı. “Tullyler bu yaşlı şarkıcıya asla
şans getirmedi. Beni yüksek yola gönderen Lysa’ydı, ay adamları
altınlarımı, atımı ve bütün kıyafetlerimi aldığında. Edep yerlerimi
sadece arpımla örterek Kanlı Kapı’ya gittim, Vadi’de bunu hâlâ
anlatan şövalyeler vardır. Bana ‘İsim Günü Çocuğu’nu ve Y ü­
reksiz Kral’ı söylettiler. Tek tesellim, içlerinden üçünün gülerken
ölmesi oldu. O zamandan beri Kartal Yuvası’na gitmedim ve Cas-
terly Kayası’nın bütün altınını da verseler Yüreksiz Kral’ı da bir
kez daha söylemem.”
“Lannisterlardedi Thoros. “Kırmızı ve altın rengi kükrerler.”
Ayağa kalktı, Lord Beric’in yanına gitti. Lim ve Tom vakit kay­
betmeden onlara katıldı. Arya adamların ne konuştuğunu daya­
mıyordu ama şarkıcı sürekli ona bakıyordu ve Lim bir seferinde
öyle öfkelendi ki duvarı yumrukladı. İşte o zaman, Lord Beric bir
el işaretiyle Arya’yı çağırdı. Arya’mn yapmak istediği son şeydi
62
bu ama Harwın elini kızın beline koydu ve onu ileri itti. Arya iki
adını attı, duraksadı, dehşet doluydu. “Lordum.” Lord Beric’in
söyleyeceklerini duymak için bekledi.
“Söyle ona,” dedi yıldırım lordu, Thoros’a.
Kırmızı rahip, Arya’nın yanına çömeldi. “Leydim,” dedi,
“Tanrı bana Nehirova’dan bir manzara bahşetti. Bir ateş denizi­
nin ortasındaki bir adaya benziyordu. Alevler, sıçrayan aslanlardı,
uzun ve kırmızı pençeleri vardı. Ve nasıl da kükrüyorlardı! Bir
Lannister denizi leydim. Nehirova yakın zamanda saldırıya uğ­
rayacak.”
Thoros, Arya’nın midesini yumruklamıştı sanki. “Hayırl”
“Tatlım,” dedi Thoros, “alevler yalan söylemez. Bazen onları
yanlış okurum, kör bir aptal olduğumdan, lâkin bu sefer değil
sanırım. Lannisterlar kısa zaman içinde Nehirova’yı kuşatacak.”
“Robb onları yener.” Arya’nın gözlerine inatçı bir bakış yerleş­
ti. “Onları daha önce yaptığı gibi yener.”
“Ağabeyin gitmiş olabilir,” dedi Thoros. “Annen de öyle.
Alevlerin içinde onları görmedim. Yaşlı kadının bahsettiği dü­
ğün, İkizler’deki düğün... o yaşlı kadının kendi yöntemleri var,
bazı şeyleri öğrenmek için. O uyuduğunda, büvet ağaçları onun
kulaklarına fısıldıyor. Eğer yaşlı kadın annenin İkizler’e gittiğini
söylüyorsa...”
Arya, Tom’la Lim’e döndü. “Beni yakalamasaydınız orada ola 
bilirdim. Evde olabilirdim.”
Lord Beric, Arya’nın taşkınlığım önemsemedi. “Leydim,”
dedi bezgin bir nezaketle, “büyükbabanızın kardeşini simasından
tanıyabilir misiniz? Sör Brynden Tully, lakabı Karabalık’tır. Bir
ihtimal o sizi tanıyabilir mi?”
Arya perişan halde başını iki yana salladı. Annesinin Sör Br­
ynden Karabalık’tan bahsettiğini duymuştu ama adamla tanıştıysa
bile hatırlayamayacağı kadar küçükken olmuştu bu.
“Karabalık’ın, tanımadığı bir kız için iyi fidye ödemesi uzak
bir ihtimal,” dedi Tom. “Tullyler huysuz ve şüphecidir, Sör Br­
ynden büyük ihtimalle ona sahte mal sattığımızı düşünür.”
“Onu ikna ederiz,” diye üsteledi Lim Limoncübbeli. “Kız ikna
63
I
eder, olmadı Harwin. Eıı yakın yer Nehirova. Kızı oraya götür^ ■
lim, altınımızı alalım ve onunla işimizi bitirelim derim.”
“Ya aslanlar bizi kalenin içinde yakalarsa?” dedi Torn. “Lordu,
muzu bir kafese kapatıp Casterly Kayası’nın tepesine asmayı her
şeyden çok isterler.”
“Yakalanmaya niyetim yok,” dedi Lord Beric. Söylenmemiş
ilk kelime havada asılı kaldı. Canlı. İlk kelimeyi hepsi duymuştu
Arya bile, kelime Lord Beric’in dudaklarına hiç değmediği halde.
“Bununla birlikte, oraya kör gözlerle gitmeye cesaret edemeyiz
Orduların nerede olduğunu öğrenmek istiyorum, hem kurtların
hem de aslanların. Sharna bir şeyler biliyordur, L ord Vance’in
üstadı daha fazlasını bilir. Pelit Kalesi uzak değil. Öğrenmek içîn
keşifçileri önden göndeririz, o esnada Leydi Smallwood bizi bir
süre saklar...”
Lordun sözleri Arya’nm kulağına davul misali vuruyordu ve
bir anda her şey onun dayanabileceğinden fazla oldu. Nehirova’yı
istiyordu o, Pelit Kalesi’ni değil; annesini ve ağabeyi Robb’u isti- 5
yordu, Leydi Smallwood’u ya da hiç tanımadığı annesinin amcası- 1
nı değil. Döndü, kapıya doğru koştu. Harwin kolunu yakalamaya ;
çalıştığında, Arya bir yılan kadar hızlı hareket ederek Harwin’deii =
kurtuldu. Dışarıda hâlâ yağmur yağıyordu, batıda uzak bir şimşek Î
çaktı. Arya koşabildiğince hızlı koşuyordu. Nereye gittiğini bil­
miyordu. Bütün seslerden, boş laflardan ve tutulmayan sözlerden 1
uzakta yalnız olmak istiyordu sadece. Bütün istediğim Nehirova'ya
gitmekti. Harrenhal’dan ayrılırken Gendry ve Al Turta’yı da yanı- •
na aldığı için, bütün bunlar kendi suçuydu. Tek başına daha iyi l
olurdu. Tek başına olsaydı haydutlar onu asla yakalayamazdı ve |
Arya şimdi annesiyle Robb’un yanında olurdu. Onlar benim süriim i.
değildi. Olsalardı beni bırakmazlardı. Çamurlu bir su birikintisine 1
bastı. Birileri onun adını bağırıyordu, ihtimalle Harwin, belki de
Gendry, yıldırımdan yarım kalp atışı sonra gelen gök gürültüsü ■
tepelerden yuvarlanıyor ve sesleri boğuyordu. Yıldırım lordu, diye
düşündü Arya öfkeyle. Lord ölemiyor olabilirdi ama yalan söyle­
yebiliyordu.
Arya’nm sol yanında bir yerde bir at kişnedi. Arya ahırdan elh i
metreden fazla uzaklaşmış olamazdı ama daha şimdiden kemik' ..
64
I
i
lerine kadar ıslanmıştı. Y osunlu duvarların onu yağmurdan koru­
yacağı umuduyla çömeldi, yıkık evlerden birinin köşesini döndü
ve nöbetçilerden birinin avcuna düştü. Çelik eldivenli bir el ko­
lunu tuttu.
“Canımı acıtıyorsun dedi adamın kıskancında debelenirken.
“Bırak, geri dönecektim. Ben...”
“Geri?” Sandor Clegane’in kahkahası taşa sürtünen demirdi.
“Boş versene kurt kız. Sen benitnsin.” Arya’nın ayaklarını yerden
kesmek ve onu atma doğru sürüklemek için Sandor Clegane’in
sadece tek ele ihtiyacı vardı. Soğuk yağmur her ikisini de kam­
çıladı ve Arya’nın çığlıklarını boğdu. Arya’nın tek düşünebildiği
Tazı’nın ona sorduğu soruydu. Köpeklerin kurtlara neler yaptığını
biliyor musun?
65
/AIME
Ateşi inatla düşmüyordu ama kesik bileği temiz bir şekilde iyj,
leşiyordıı ve Qyburn kolunun artık tehlikede olmadığını söy|e,
mişti. J aime gitmeye hevesliydi, Harrenhal’u, Kanlı Oyuncular’ı
ve Tarth’lı Brienne’i arkasında bırakmaya. Kızıl Kale’de onu ger,
çek bir kadın bekliyordu.
Kaleden ayrılacakları sabah, “Qyburn’ii sizinle gönderiyorum
Kral Toprakları’na giden yolda sizinle ilgilenmesi için,” dedi R0.
ose Bolton. “Qyburn, babanızın minnettarlık duygusuyla Hisar’a
baskı yapacağına ve zincirini geri vermelerini sağlayacağına dair
samimi bir umut besliyor.”
“Hepimizin samimi umutları var. Bana yeni bir el çıkarsın ve
babam onu Yüce Üstat yapsın.”
J aime’nin rekafakatçilerini Çelikincik Walton komuta ediyor­
du; açıksözlü, sert, acımasız, kalben basit bir asker. J aime hayatı
boyunca Walton gibi adamlarla birlikte hizmet vermişti. Onun
gibi adamlar lordlarının emriyle öldürür, mücadele sonrasında
kanlan kaynarken tecavüz eder ve fırsat olduğunda yağma ya­
pardı ama savaş bittiğinde evlerine döner, mızraklarını çapalarla
değiştirir, komşularının kızlarıyla evlenir ve ağlayan çocuklardan
oluşan bir sürü yetiştirirlerdi. Onun gibi adamlar sorgusuz itaat
ederdi ama Cesur Dostlar’ın kötücül zalimliği bu adamların tabi­
atının bir parçası değildi.
Her iki kafile de, yağmur vadeden soğuk ve gri gökyüzünün
altında Harrenhal’dan aynı sabah ayrıldı. Sör Aenys Frey üç gün
önce yola düşmüştü, Kral Y olu’na çıkmak için kuzeybatıya vur­
muştu. Bolton onu takip etmek niyetindeydi. “Üç Dişli Mızrak
taşmış,” dedi J aime’ye. “Yakut geçitten geçmek bile zor olacak.
Babanıza içten selamlarımı iletecek misiniz?”
“Robb Stark’a benim selamlarımı iletirseniz.”
“İleteceğim.”
Cesur Dostlar’dan birkaç adam, kafilenin gidişini izlemek için
avluda toplanmıştı. J aime, atını adamların durduğu yere doğru
sürdü. “Zollo. Beni uğurlaman ne büyük incelik. Pyg. Timeon-
Beni özleyecek misiniz? Paylaşacak son bir şakan yok mu Sha-
66
gwell? Yolumu aydınlatmak için? Ve Rorge, bana elveda öpücüğü
vermeye mi geldin?”
“Hadi yaylan kötürüm,” dedi Rorge.
“Israr ediyorsan. Ama emin ol ki geri döneceğim. Bir Lan-
nister borcunu mutlaka öder.” J aime atını çevirdi ve Çelikincik
Walton’la onun iki yüz adamına katıldı.
Lord Bolton, J aime’yi bir şövalye gibi donatmıştı, Bolton’ın
görmezden gelmeyi tercih ettiği kesik el, bu askeri kıyafetin ko­
mik görünmesine sebep oluyordu. J aime, kemerinde bir kılıç
ve bir hançerle at sürüyordu, eyerinden bir miğfer ve bir kal­
kan sarkıyordu, koyu kahverengi pelerininin altında bir örgü
zırh vardı. Bununla birlikte J aime, Lannister aslanını ya da Kral
Muhafızlarının Y eminli Kardeşi olarak kazandığı beyaz arma­
yı kollarında taşıyacak kadar aptal değildi. Silahhanede eski bir
zırh bulmuştu, yıpranmış ve parçalara ayrılmış zırhın pul pul
dökülmüş boyası, Lothson Hanedanı’nın altın ve gümüş zemin
üstündeki devasa siyah yarasasının büyük bölümünü hâlâ göste­
riyordu. Zamanında güçlü bir aile olan Lothsonlar, Harrenhal’un
Whentler’den önceki sahipleriydi ama soyları çağlar önce tüken­
mişti, J aime’nin bu armayı taşımasına itiraz edecek biri yoktu
yani. J aime kimsenin kuzeni, kimsenin düşmanı, kimsenin ye­
minli kılıcı olmayacaktı... yani hiç kimse olacaktı.
Harrenhal’un küçük doğu kapısından çıktılar ve altı mil iler­
ledikten sonra Roose Bolton ve ordusundan ayrıldılar, bir süre
göl yolunu takip etmek üzere güneye döndüler. Walton, Kral
Yolu’ndan mümkün olduğunca uzak durmak istiyordu, Tanrı
Gözü’nün yakınlarındaki çiftçi yollarını ve av patikalarını tercih
ediyordu.
“Kral Y olu daha hızlı olurdu.” J aime, Cersei’ye olabildiğince
çabuk dönmek istiyordu. Acele ederlerse J ofFrey’nin düğününe
bile yetişebilirdi.
“Sorun istemiyorum,” dedi Çelikincik. “Kral Yolu’nda kim­
lerle karşılacağımızı tanrılar bilir.”
“Korkman gereken biriyle değil şüphesiz. İki yüz adamın
var.”
“Evet ama başka birinin daha fazla adamı olabilir. Lordum sizi
67
sağ salını babanıza teslim etmemi söyledi ve ben de bunu yapn^ =
niyetindeyim.”
Birkaç mil sonra, gölün yanındaki terk edilmiş değirmeni ge^ i
tiklerinde, bu yoldan daha önce de geçtim, diye düşündü J aime. Bir ”
zamanlar değirmencinin kızının J aime’ye utangaç bir şekilde gü„
lüınsediği yerde yabani otlar vardı şimdi, değirmencinin kendisi ‘
avazı çıktığı kadar bağırmıştı, “Turnuva yolun diğer ucunda sör." t
Ben bilmiyordum sanki. 1
Kral Aerys, J aime’nin atama törenini büyük bir gösteriye dö- i
nüştürmüştü. J aime, diyarın yarısı onu izlerken, beyaz zırhıyla I
yeşil çimenlerin üstünde diz çökmüş ve kralın çadırının önünde '
yemin etmişti. Sör Gerold Hightower, ayağa kaldırdığı J aime’nin ;
omuzlarına beyaz pelerini serdiğinde, J aime’nin bunca yıl sonra I
hâlâ hatırladığı bir tezahürat yükselmişti. Ama Aerys aynı gece hır- ;
çınlaşmıştı, Harrenhal’da yedi Kral Muhafızı’na ihtiyacı olmadığını i
söylemişti. J aime’ye, kalede kalan kraliçeyi ve küçük Prens Viserys’i i
korumak üzere Kral Topraklan’na dönmesi emredilmişti. Beyaz
Boğa, J aime’nin Lord Whent’in turnuvasında yarışabilmesi için va- f
zifeyi almayı önermişti ama Aerys bu teklifi reddetmişti. “Burada i
hiçbir zafer kazanmayacak,” demişti kral. “O artık benim, Tywin’in [
değil. Ben nasıl uygun görürsem öyle hizmet verecek. Ben kralım, j
Ben emrederim, o boyun eğer.”
Jaime ilk kez o zaman anlamıştı. Ona beyaz pelerini kazandı- [
ran, kılıç ve mızrak kullanmaktaki mahareti ya da Kral Ormanı t
Kardeşliği’ne karşı gösterdiği kahramanlık değildi. Aerys, J aime’yi, j
Lord Tywin’i incitmek için seçmişti, onu vârisinden mahrum bı-
rakmak için.
J aime yeni beyaz pelerininin içinde boş bir kaleyi korumak üze­
re güneye giderken dayanılmayacak kadar ağır olan bu düşünce,
bunca yıl sonra bile çok acıydı. O gün, yapabilseydi, o pelerini he­
men oracıkta yırtıp atardı J aime ama geç olmuştu. Diyarın yarısı
onu izlerken ant içmişti ve bir Kral Muhafızı bütün ömrü boyunca
hizmet ederdi.
Qybum, J aime’nin yanma geldi. “Eliniz size rahatsızlık mı ve-1
riyor?” *
“Bana elimin yokluğu rahatsızlık veriyor.” En zoru sabahlardı j|
68
İ
J aime rüyalarında bütün bir erkekti, her şafakta yarı uyanık bir
halde uzanıyor ve parmaklarının hareket ettiğini hissediyordu. Bu
bir kâbus, diye fısıldıyordu bir yanı, şimdi bile inanmayı reddedi­
yordu, sadece bir kâbus, ama sonra J aime gözlerini açıyordu.
“Geçen gece bir ziyaretçiniz vardı sanırım,” dedi Qyburn.
“Hanımefendinin arkadaşlığından keyif aldığınızı umarım?”
J aime rahibe soğuk bir bakış attı. “Onu kimin gönderdiğini
söylemedi.”
Üstat mütevazı bir şekilde gülümsedi. “Ateşiniz büyük ölçüde
azalmıştı, biraz idman yapmak hoşunuza gider diye düşündüm.
Pia epey hünerlidir, sizce de öyle değil mi? Ve... çok isteklidir.”
İşte buna şüphe yok. Pia’nın kapıdan girip kıyafetlerini çıkarması
o kadar hızlı olmuştu ki J aime hâlâ rüyada olduğunu sanmıştı.
Kız, battaniyenin altına girmiş ve J aime’nin sağlam elini kendi
göğsüne koymuştu, J aime ancak o zaman tahrik olmuştu. Küçük,
sevimli bir şeydi üstelik. “Lord Whent’in turnuvasına geldiğinizde ve
kraldan pelerininizi aldığınızda ben minicik bir kızdım,” diye iti­
raf etmişti Pia. “Beyazlar içinde çok yakışıklıydınız ve herkes sizin
ne kadar cesur bir şövalye olduğunuzdan bahsediyordu. Bazen,
bir adamla birlikteyken, gözlerimi kapatıyorum ve üstümde sizin
olduğunuzu hayal ediyorum, pürüzsüz teniniz ve altın bukleli
saçlarınızla. Size gerçekten sahip olabileceğimi hiç düşünmemiş­
tim aslında.”
Bundan sonra kızı göndermek kolay olmamıştı ama J aime
göndermişti yine de. Benim bir kadınım var, diye hatırlatmıştı ken­
dine. “Herkese kız gönderiyor musun seni sülük?” diye sordu
Oyburn’e.
“Çoğunlukla Lord Vargo kızları bana gönderir. Onları muaye­
ne etmemi ister, şeyden önce... şey, bir keresinde akılsızca sevdi­
ğini söylemem yeterli, bunu tekrarlamak istemiyor. Lâkin endişe
etmeyin, Pia oldukça sağlıklı. Tarth’lı bakireniz de öyle.”
J aime adama keskin bir bakış attı. “Brienne?”
“Evet. O güçlü bir kız ve hâlâ bakire. En azından dün geceye
kadar öyleydi.” Qyburn kıkırdadı.
“Vargo, Brienne’i muayene etmeni mi istedi?”
“Elbette. Lord Vargo... titizdir, diyebiliriz.”
69
“Bu fidyeyle mi ilgili?” diye sordu J aime. “Brienne’in bab
onun hâlâ bakire olduğuna dair kanıt mı istedi?” 1
“Duymadınız ini?” Qyburn omuz silkti. “Lord Sehvyn’d^
bir mektup aldık. Benim mektubuma cevaben. Akşamyıldızı, ^
zının sağ salim iade edilmesi için üç yüz ejderha teklif etti. Lord
Vargo’ya Tarth’ta hiç safir olmadığını söyledim ama dinlemedi
Akşamyıldızı’nın onu kandırmak istediğine inanıyor.”
“Üç yüz ejderha bir şövalye için adil bir fidyedir. Keçi alabil,
diğini almalı.”
“O keçi Harrenhal Lordu ve Harrenhal Lordu pazarlık et­
mez.”
Haberler J aime’nin canını sıkmıştı ama bunun olacağını tah­
min de etmeliydi. Söylediğim yalan seni bir süre korudu fahişe. Bu
kadarına şükret. “Eğer Brienne’in kızlık zarı da geri kalanı kadar
sertse, keçi içeri girmeye çalışırken aletini kırar,” diye şaka yaptı
J aime. Brienne’in birkaç tecavüzden sağ çıkacak kadar dayanıklı
olduğunu tahmin ediyordu ama kız aşırı kuvvetle direnirse, Vargo
kızın ellerini ve ayaklarını kesmeye başlayabilirdi. Kesse bile neden
umurumda olsun? Brienne aptallık etmeyip kuzenimin kılıcını almama
izin verseydi hâlâ bir elim olabilirdi. J aime indirdiği o ilk darbeyle,
Brienne’in bacağını neredeyse bizzat almıştı ama kız daha sonra
J aime’ye arzu ettiğinden fazlasını vermişti. Hoat, Brienne*in nasıl
olağanüstü güçlü olduğunu bilmiyor olabilir. Dikkatli olsa iyi eder yoksa
kız onun sıska boynunu kırar. Ve bu çok güzel olmaz mı ?
Qyburn’ün arkadaşlığından usanan J aime kafilenin başına doğ­
ru at sürdü. Küçük ve yuvarlak bir keneye benzeyen, Nage isimli
kuzeyli adam bir barış sancağıyla birlikte Çelikincik’in önünden
gidiyordu. Gökkuşağının çizgilerini taşıyan yedi kuyruklu sancak,
tepesinde yedi köşeli bir yıldız olan bir direğin tepesinde dalga­
lanıyordu. “Siz kuzeylilerin daha farklı bir barış sancağı olması
gerekmez mi?” diye sordu J aime, Walton’a. “Y edi’nin sizin için
ne anlamı var?”
“Güneyli tanrılar,” dedi adam, “ama sizi sağ salim babanıza
götürebilmek için bir güney barışına ihtiyacımız var.”
Babam. Keçinin fidye talebinin Lord Tywin’e ulaşıp ulaşma­
dığını merak etti J aime, çürümüş eliyle birlikte ya da değil- Kik
70
eli olmayan bir kıltç adamtmn değeri nedir? Casterly Kayası’ndaki altının
yarısı? Üç yüz ejderha? Ya da hiç? J aime’nin babası, hiçbir zaman
duygulardım gereksiz yere etkilenen bir adam olmamıştı. Bir za­
manlar, Tywin L annister’ın kendi babası Lord Tytos, asi bir san­
cak beyi olan Lord Tarbeck’i zindana attırmıştı. Korkusuz Leydi
Tarbeck, Lord Tytos’a üç L annister’ı esir alarak cevap vermişti.
Tutsakların arasında genç Stafford da vardı ve Stafford’m kız kar­
deşi J oanna, kuzen Tywin’le nişanlıydı. “Bana lordumu ve aşkımı
geri gönderin. Aksi halde, lorduma gelecek herhangi bir zararı
bu üç Lannister öder,” diye yazmıştı kadın Casterly Kayası’na.
Genç Tywin, Lord Tarbeck’i üç parça halinde geri gönderme­
yi önermişti. Lâkin Lord Tytos daha nazik bir aslandı, böylece
Leydi Tarbeck koyunkafalı lordu için birkaç yıl daha kazanmıştı.
Stafford evlenmiş, üremiş ve Öküzağzı’nda yaptığı o ciddi hataya
kadar hayatına devam etmişti. Ama Tywin Lannister ayaktaydı,
Casterly Kayası kadar ebedî. Ve çimdi, bir cücenin yanı sıra bir de kö 
türüm oğlunuz var lordum. Bundan nasıl da nefret edeceksiniz...
Yol, kafileyi yakılmış bir köyün içinden geçirdi. Köyün ateşe
verilmesinin üstünden bir yıl ya da daha çok vakit geçmiş olma­
lıydı. K ulübeler kara ve çatısızdı ama etraftaki araziler bel bo­
yunda yabani otlarla kaplıydı. Çelikincik, atların su içmesine izin
vermek için kafileyi durdurdu. K uyunun yanında beklerken, bu
köyü de biliyorum, diye düşündü J aime. Şimdi birkaç temel taşının
ve bir bacanın durduğu yerde, eskiden küçük bir han vardı, J aime
bir kupa bira içmek için buraya girmişti. Koyu renk gözleri olan
bir hizmetçi kız, J aime’ye peynir ve elma getirmişti ama hancı,
J aime’nin sikkelerini almayı reddetmişti. “Bir Kral Muhafızları
şövalyesini çatımın altında ağırlamak benim için şereftir sör,” de­
mişti adam. “Torunlarıma anlatacağm bir hikâyedir bu.” J aime,
yabani otların arasından yükselen bacaya baktı ve hancı adamın
o torunlara sahip olup olamadığını merak etti. Torunlarına, Kral
Katiliktin bir zamanlar onun birasını içip elmalarını yediğini mi anlattı
yoksa benim gibi birini doyurduğunu itiraf etmekten utandı m»? J aime
bunu asla bilemeyecekti; hanı her kim yaktıysa, büyük ihtimalle
hancının torunlarını da öldürmüştü.
J aime hayalet parmaklarının kıvrıldığını hissedebiliyordu.
71
Çelikiııcik, belki bir ateş yakıp bir parça yemek yemeleri gerel^
ğini söylediğinde J aime başını iki yana salladı. “Buradan hoşlar)
inadını. Yola devam edeceğiz.”
Akşam çökerken göl yolundan ayrılıp, meşelerden ve kar^
ğaçlardan oluşan ormanın içindeki patikayı takip etmeye baş|a
dılar. Çelikiııcik kanıp kurmaya karar verdiğinde J aime’nin kes^
bileğinde donuk bir zonklama vardı. Şükürler olsun ki Qybu^
bir matara rüya şarabı getirmişti. Walton nöbetçileri yerleştirir
ken J aime ateşin yanına uzandı ve dürülmüş bir ayı postunu bır
ağaç kütüğüne dayayıp başı için yastık yaptı. Fahişe burada ols^
J aime’ye uyumadan önce yemek yemesini söylerdi, gücünü ko^
rııması için. Fakat J aime aç olduğundan çok yorgundu. Gözlenin
kapadı ve rüyasında Cersei’yi görmeyi umdu. Ateşli rüyaları son
derece canlıydı...
Tek başına ve çırılçıplak uyandı, etrafını düşmanlar sarmıştı,
beyaz taş duvarlar üstüne geliyordu. Kaya, J aime anlamıştı. Başı-
nın üzerinde Kaya’nın muazzam ağırlığını hissedebiliyordu. Ev-
deydi. Evdeydi ve bütündü.
Sağ elini kaldırdı ve parmaklarındaki kuvveti hissetmek için
onları esnetti. Sevişmek kadar iyi hissettirmişti bu. Beş pamuk.
Rüyasında sakat olduğunu görmüştü ama değildi. Hissettiği ra­
hatlama başını döndürdü. Elim, sağlam elim. Bir bütün olduğu sü­
rece hiçbir şey onu incitemezdi.
Etrafında bir düzine karanlık suret duruyordu, yüzlerini giz­
leyen başlıklı kıyafetler giymişlerdi, ellerinde mızraklar vardı
“Kimsiniz?” diye sordu J aime. “Casterly Kayasfnda ne işiniz
var?”
Adamlar cevap vermedi, J aime’yi mızraklarının ucuyla dürttü­
ler sadece. J aime’nin inmekten başka seçeneği yoktu. Kıvrımlı bir
koridordan aşağı yürüdü, deniz taşından oyulmuş dar basamakla­
rı indi, aşağı ve aşağı. Yukarı gitmeliyim, dedi kendine. Yukan, off'
değil. Neden aşağı iniyorum? Yer altında onu felaketi bekliyordu, bir
rüyanın sarahatiyle biliyordu J aime bunu. Orada korkunç ve ka­
ranlık bir şey dolaşıyordu, J aime’yi isteyen bir şey. J aime durntfvj
çalıştı ama adamlar onu ileri doğru dürtüyordu. Keşke kılıçtın ^
saydı, o zaman hiçbir şey bana zarar veremezdi.
12
Yankılı karanlığın ortasında basamaklar aniden bitti. J aime
önündeki uçsuz bucaksız boşluğu sezdi, irkilerek durdu, hiçliğin
kenarında sendeliyordu. Bir mızrak ucu J aime’nin beline battı
ve onu uçuruma itti. J aime bağırdı ama düşüş kısaydı. Ellerinin
ve dizlerinin üstüne indi, yumuşak kumdan ve sığ sudan ibaret
bir zemindeydi. Casterly Kayası’nın altında sulak mağaralar vardı
ama burası J aime’ye yabancıydı. “Bu yer de ne?”
“Senin yerin.” Ses yankılandı; yüzlerce sesti, binlerce ses, Akıllı
Lann’den bu yana günlerin şafağında yaşayan bütün Lannisterlar’ın
sesi. Ama en çok babasının sesiydi ve Lord Tywin’in yanında
jaime’nin kız kardeşi duruyordu, solgun ve güzel, elinde bir me­
şale vardı. J offrey de oradaydı, birlikte hayat verdikleri oğul. Ve
onların arkasında, bir düzine altın saçlı karanlık suret daha.
“Kardeşim, babamız neden buraya getirdi bizi?”
“Biz? Burası senin yerin kardeşim. Bu senin karanlığın.” Ma­
ğaradaki tek ışık Cersei’nin meşalesiydi. Cersei’nin meşalesi bü­
tün dünyadaki tek ışıktı. Cersei gitmek için döndü.
“Benimle kal,” diye yalvardı J aime. “Beni burada tek başıma
bırakma.” Ama gidiyorlardı. “Betıi karanlıkta bırakmayınl” Burada
korkunç bir şey yaşıyordu. “En azından bir kılıç verin bana.”
“Sana bir kılıç verdim,” dedi L ord Tywin.
Kılıç, J aime’nin ayağının dibindeydi. J aime, kılıcın kabzası­
nı kavrayana dek eliyle suyun altını aradı. Bir kılıcım olduğu süre 
ce hiçbir şey beni incitemez. J aime çeliği havaya kaldırırken, kılıcın
ucunda solgun bir alev belirdi, kılıcın kenarı boyunca yürüdü ve
kabzadan bir karış uzakta durdu. Çeliğin rengini alan ateş, gü­
müşi mavi bir ışıkla yandı ve karanlık geri çekildi. J aime, karanlı-
ğmiçinden gelebilecek şeylere karşı hazır bir halde yere çömeldi,
etrafı dinleyerek bir çemberin içinde hareket etti. Çizmeleri diz
yüksekliğindeki soğuk suyla doldu. Suya dikkat et, dedi J aime ken­
dine. Suda yaşayan yaratıklar olabilir, gizli derinlikler...
Arkadan şiddetli bir su sesi geldi. J aime sese doğru döndü...
ama solgun ışık sadece T arth’lı Brienne’i ortaya çıkardı, kızın el­
leri ağır zincirlerle bağlanmıştı. “Seni güvende tutacağıma dair
yemin ettim,” dedi fahişe inatla. “Bir ant içtim.” Kız çıplaktı, elle-
r'n'J aime’ye doğru kaldırdı. “L ütfen sör. Y alvarırım.”
73
Çelik halkalar ipek gibi ayrıldı. “Bir kılıç,” diye yalvardı Brj
cnııe ve işte oradaydı, kın, kemer, her şey. Brieııne, kemeri kahn
beline bağladı. Işık o kadar loştu ki, aralarında sadece birkaç adım
mesafe olmasına rağmen J aime kızı zar zor görüyordu. Bu ı ^
ta giizel bile olabilir, diye düşündü. Bu ışıkta bir şövalye bile olabilir
Brienne’in kılıcı da alev aldı, gümüşi mavi parladı. Karanlık bira?
daha geriledi.
Cersei’nin, “Alevler sen yaşadığın sürece yanacak,” dediğim
duydu J aime. “Onlar öldüğünde sen de ölmelisin.”
“Kardeşimi” diye bağırdı J aime. “Benimle kal. Kail” Uzaklaşan
adımların yumuşak sesinden başka bir cevap gelmedi.
Brienne uzunkılıcını ileri geri savurdu, titreyip yer değiştiren
gümüşi alevleri izledi. Yanan kılıcın aksi, Brienne’in ayaklarının
altındaki durgun ve kara suyun yüzeyinde parladı. J aime’nin ha­
tırladığı kadar uzun ve güçlüydü kız ama şimdi daha bir kadın
gibi görünüyordu sanki.
“Burada bir ayı mı saklıyorlar?” Brienne hareket ediyordu, ağır
ve temkinli, kılıcı elindeydi; adım, dön ve dinle. Her adımda su
sesleri duyuluyordu. “Bir mağara aslanı? Ulu kurtlar? Ayı? Söyle
bana J aime. Burada ne yaşıyor? Karanlıkta yaşayan ne?”
“Felaket.”J aime’nin bildiği birayı yoktu. Aslan yoktu. “Sadece
felaket.”
Kılıçların soğuk, gümüşi mavi ışığında, iri fahişe solgun ve
acımasız görünüyordu. “Burayı sevmedim.”
“Ben de çok düşkün değilim.” Kılıçlar bir ışık adası oluşturu­
yordu ama adanın etrafında sonsuz bir karanlık denizi uzanıyor­
du. “Ayaklarım ıslandı.”
“Bizi buraya getirdikleri yoldan geri dönebiliriz. Omuzlarıma
çıkarsan şu tünelin ağzına rahatça ulaşabilirsin.”
O zaman Cersei’nin peşinden gidebilirim. J aime bu düşüncenin
onu sertleştirdiğini hissetti ve Brienne’in görmemesi için arkasını
döndü.
“Dinle.” Brienne, elini J aime’nin omzuna koydu, bu beklen'
medik dokunuş J aime’yi titretti. Sıcak. “Bir şey geliyor.” Brienne.
kılıcının ucuyla J aime’nin sol tarafını gösterdi. “Orada.”
J aime, Brienne’in gördüğünü görene kadar karanlığa baktı
74
Karanlığın içinde J aime’nin seçemediği bir şey hareket ediyor­
du...
“Atlı bir adam. Hayır, iki. Yan yana iki süvari.”
“Burada, Kaya’nın altında?” Bu çok anlamsızdı. Ama solgun
atlar süren iki süvari geliyordu, hem adamlar hem de binekler
zırhlıydı. Savaş atları ağır adımlarla siyahlığın içinden hâsıl oldu.
Hayvanların hiç ses çıkarmadığını fark etti J aime. Ne su şıpırtısı,
ne zırh şıngırtısı, ne de nal sesi. Aerys’in taht odası boyunca at
süren Eddard Stark’ı hatırladı, adam sessizlikle sarmalanmıştı, sa­
dece gözleri konuşuyordu; bir lordun gözleri, soğuk, gri ve yargı
dolu.
“Sen misin Stark?” diye seslendi J aime. “Öne çık. Canlıyken
asla korkmadım senden, ölüyken de korkmuyorum.”
Brienne, J aime’nin koluna dokundu. “Daha fazlası var.”
J aime de gördü. Kardan zırhlar giymişlerdi ve omuzlarında sis
şeritleri dalgalanıyordu. Miğferlerinin göz siperleri kapalıydı ama
J aime Lannister, onları tanımak için yüzlerini görmeye ihtiyaç
duymuyordu.
Adamlardan beşi J aime’nin kardeşleriydi. Oswell Whent ve
J on Darry. Lewyn Martell, bir Dorne prensi. Beyaz Boğa Gerold
Hightower. Sabah Kılıcı Sör Arthur Dayne. Ve onların yanında,
sis ve kederle sarmalanmış Rhaegar Targaryen at sürüyordu, Ej­
derha Kayası Prensi ve Demir Taht’ın meşru veliahtı.
Adamlar J aime’nin iki yanma geçmek için ayrılırken, “Beni
korkutmuyorsunuz,” diye seslendi J aime kendi etrafında dö­
nerek. Y üzünü ne tarafa çevireceğini bilmiyordu. “Sizinle teker
teker ya da hep birlikte dövüşürüm. Ama fahişeyle kim düello
yapacak? Onu boş bıraktığınız anda karşıya geçer.”
“Onu güvende tutacağıma dair yemin ettim,” dedi Brienne,
Rhaegar’ın gölgesine. “Kutsal bir ant içtim.”
“Hepimiz yeminler ediyoruz,” dedi Sör Arthur Dayne, çok
üzgündü.
Gölgeler hayalet atlarından indiler. Uzunkılıçlarını çektikle­
rinde hiç ses çıkmadı. “Şehri yakacaktı,” dedi J aime. “Robert’a
sadece kül bırakmak için.”
“O senin kralındı,” dedi Darry.
75
“Onu güvende tutmak için yemin etmiştin,” dedi Whent.
“Ve çocukları da,” dedi Prens Lewyn.
Prens Rlıaegar soğuk bir ışıkla yanıyordu, kâh beyaz, kâh kır
mızı. kâh siyah. “Karımı ve çocuklarımı senin ellerine bırakmış,
tını."
“Onlara zarar vereceği hiç aklıma gelmedi.” J aime’nin kıllcı
daha az parlıyordu şimdi. “Ben kralla birlikteydim...”
“Kralı öldürüyordun,” dedi Sör Arthur.
“Boğazını kesiyordun,” dedi Prens Lewyn.
“Uğruna öleceğine dair yemin ettiğin kral,” dedi Beyaz Boğa.
Kılıçların kenarında yanan ateşler sönmek üzereydi, Jaime
Cersei’nin söylediklerini hatırladı. Hayır. Dehşet, J aime’nin bo­
ğazını sıkıyordu. Sonra kılıcı söndü, hayaletler J aime’ye doğru
atılırken sadece Brienne’in kılıcı yanıyordu.
“Hayır,” dedi J aime. “Hayır, hayır, hayır. Hayuııtttrl”
Kalbi güm güm atarken sıçrayarak uyandı ve kendini ağaçla­
rın ortasında, yıldızlı bir karanlığın içinde buldu. Ağzında safra
tadı vardı ve aynı anda hem sıcak hem soğuk terler döküyordu.
Kılıç eline baktı; kolu, çirkin bir bilek kökünün etrafına sarılmış
deri ve ketenle bitiyordu. Gözlerinin yaşlarla dolduğunu hissetti.
Hissettim, parmaklarımdaki kuvveti ve kılıcımın kabzasındaki sert deriyi
hissettim. Elim...
“Lordum.” Qyburn, J aime’nin yanına diz çöktü, adamın baba­
can yüzü endişeyle karışmıştı. “Ne oldu? Bağırdığınızı duydum.”
Çelikincik Walton, J aime’yle Qyburn’ün tepesinde dikiliyor­
du, uzun ve suratsız. “Ne oldu? Neden çığlık attınız?”
“Bir rüya... sadece bir rüya.” J aime, etrafındaki kampa baktı,
bir an için kaybolmuştu. “Karanlıktaydım ama elim vardı.” Kesik
bileğine baktı ve kendini yine hasta hissetti. Kaya’ntn altında öyle
bir yer yok, diye düşündü. Midesi boş ve ekşiydi, ağaç kütüğüne
yasladığı başı zonkluyordu.
Qyburn, J aime’nin alnına dokundu. “Hâlâ ateşiniz var.”
“Ateşli bir rüyaydı.” J aime doğruldu. “Y ardım et.” Çelkincik,
sağlam elinden tuttuğu J aime’yi ayağa kaldırdı.
“Bir kadeh rüya şarabı daha?” diye sordu Qyburn.
“Hayır. Bu gece yeterince rüya gördüm.” Şafağa ne kadar vakit
76
kaldığını merak etti J aime. Her nasılsa, gözlerini kaparsa o karan­
lık ve ıslak yere döneceğini biliyordu.
“O halde haşhaş sütü? Ve ateşiniz için bir şey? Hâlâ güçsüzsü­
nüz lordum. Uyumaya ve dinlenmeye ihtiyacınız var.”
Yapmaya niyetli olduğum son şey bu. J aime’nin başını dayadığı
ağaç kütüğünde solgun ay ışığı pırıldıyordu. Kütüğün üstünde
öyle kalın bir yosun tabakası vardı ki, ağacın beyaz olduğunu daha
Önce fark etmemişti J aime. Kışyarı’nı ve Ned Stark’ın yürek ağa­
cını düşündü. O değildi, dedi kendine. Asla o değildi. Ama ağaç kü­
tüğü ölüydü, Ned Stark ve diğerleri de öyle, Prens Rhaegar, Sör
Arthur ve çocuklar. Ve Aerys. En ölü olanları Aerys. “Hayaletlere
inanır mısın üstat?” diye sordu Qyburn’e.
Adamın yüzü tuhaflaştı. “Bir keresinde Hisar’da boş bir oda­
ya girdim ve boş bir sandalye gördüm. Lâkin orada bir kadın ol­
duğunu biliyordum, sadece bir saniye önce. Kadının oturduğu
minder çökmüştü, kumaş hâlâ sıcaktı ve havada kadının kokusu
vardı. Eğer bir odadan ayrılırken arkamızda kokumuzu bırakıyor­
sak, bu hayattan ayrılırken de ruhumuzun bir parçası geride kalı­
yor olmalı.” Qyburn ellerini açtı. “Âli üstatlar bu düşüncemden
hoşlanmıyordu gerçi. Pekâlâ, Marwyn hoşlanıyordu ama sadece
o vardı.”
J aime, parmaklarını saçlarının içinden geçirdi. “Walton,” dedi,
“atları eyerle. Geri dönmek istiyorum.”
“Geri?” Walton kuşkulu gözlerle J aime’ye baktı.
Çıldırdığımı düşünüyor. Belki de çıldırdım. “Harrenhal’da bir şey
bıraktım.”
“Kale şimdi Lord Vargo’nun elinde. Onun ve Kanlı
Oyuncular’ın.”
“Sende iki kat fazla adam var.”
“Sizi, bana emredildiği gibi babanıza götürmezsem Bolton de­
rimi yüzer. Kral Toprakları’na devam ediyoruz.”
J aime bir zamanlar bir gülümseme ve bir tehditle cevap ve­
rebilirdi ama tek elli kötürümler o kadar büyük bir korku telkin
etmiyordu. Erkek kardeşinin bu durumda ne yapacağını merak
etti. Tyrion bir yol bulurdu. “Lannisterlar yalan söyler Çelikincik.
Lord Bolton sana söylemedi mi?”
Adanı şüpheyle kaşlarını çattı. “Söylediyse ne olacak?”
“Beni Harrenlıal’a geri götürmezsen, babama söyleyeceği^
şarkı Dehşet Kalesi Lordu’nuıı duymak istediği şarkı olmayabiljr
Hatta elimin kesilmesi için emir verenin Bolton, kılıcı savuramn
da Çelikiııcik Walton olduğunu bile söyleyebilirim.”
Walton, J aime’ye bakakaldı. “Bu doğru değil.”
“Hayır ama babam kime inanır?” J aime kendini gülümseme,
ye zorladı, dünyadaki hiçbir şeyin onu korkutmadığı zamanlar,
da gülümsediği gibi. “Sadece geri dönsek her şey çok daha ko­
lay olur. Çok vakit harcamadan tekrar yola koyuluruz ve Kral
Toprakları’nda öyle tatlı bir şarkı söylerim ki kulaklarına inana­
mazsın. Kızı alırsın, teşekkür olarak da şişman bir altın kesesi.”
“Altın?” Walton bundan yeterince hoşlanmıştı. “Ne kadar al­
tın?”
Ottu avcuma aldım. “Ah, ne kadar isterdin?”
Ve güneş doğduğunda, Harrenhal’a dönen yolun yarısını geç­
mişlerdi.
J aime, atını bir gün öncekinden çok daha fazla zorladı ve
Çelikincik’le kuzeyli adamlar onun hızına yetişmek zorunda
kaldı. Buna rağmen, gölün kenarındaki kaleye vardıklarında gün
ortası olmuştu. Devasa duvarlar ve beş muazzam kule, yağmur
vadeden gri gökyüzünün altında kapkara ve uğursuz bir şekilde
dikiliyordu. Nasıl da ölii görünüyor. Duvarlar boştu, kapılar kapa­
tılmış ve sürgülenmişti. Ama gözetleme kulesinin üzerinde, bir
sancak gevşek bir halde asılı duruyordu. Qohor’tm siyah keçisi, J ai­
me biliyordu. Ellerini ağzına götürüp bağırdı. “Sen, oradaki! Ka­
pılan aç yoksa onları yerle bir ederim!”
Qybum ve Çelikincik seslerini J aime’nin sesine eklediler ve
sonunda yukarıdaki mazgallı siperlerde bir baş göründü. Adam
aşağı baktı, sonra kayboldu. Çok vakit geçmeden yivli kapının
yukarı çekildiğini duydular. Kapılar ardına kadar açıldı ve J aime
Lannister atını mahmuzlayıp duvarları geçti, altından geçtiği katil
deliklerine neredeyse hiç bakmadı. Keçinin onları kabul etmeye­
ceğinden endişelenmişti ama görünüşe göre Cesur Dostlar onları
hâlâ müttefik olarak düşünüyordu. Aptallar.
Dış avlu terk edilmişti; sadece, damtaşıyla kaplı uzun çatıları
78
olan ahırlarda yaşam belirtisi vardı ve atlar o anda J aime’yi hiç il­
gilendirmiyordu. J aime dizginlerini çekti ve etrafa baktı. Hayalet
Kulesi’nin arkasından bir yerden gelen sesleri ve yarım düzine
farklı dilde konuşan adamların bağrışmasını duyabiliyordu. Çeli-
kincik ve Qyburn, J aime’nin iki yanına geldiler. “Ne almaya gel-
diyseııiz alııı ve tekrar yola çıkalım,” dedi Walton. “Oyuncularda
hiçbir sorun yaşamak istemiyorum.”
“Adamlarına, ellerini kabzalarından ayırmamalarını söyle ve
Oyuncular seninle hiçbir sorun yaşamak istemesin. İkiye karşı
bir, unuttun mu?” J aime’nin başı, uzaktan gelen zayıf fakat yır­
tıcı bir kükremeyle irkilerek döndü. Harrenhal’un duvarlarında
yankılanan kükremenin ardından deniz gibi kabaran kahkahalar
duyuldu. J aime neler olduğu bir anda anladı. Çok mu geç kaldık?
Midesi kasıldı, J aime atını mahmuzladı, dış avlu boyunca dört­
nala koştu, kemerli bir taş köprünün altından, İnleyen Kule’nin
etrafından ve Akantaş Avlusu’ndan geçti.
Onu ayı çukuruna atmışlar.
Kara Kral Harren, ayı yemlemeyi bile gösterişli bir şekilde
yapmak isterdi. Çukur, on metre çapında ve beş metre derinliğin-
deydi. Duvarları taştı, zemini kumla kaplıydı ve altı kat mermer
sırayla çevriliydi. Cesur Oyuncular sıraların sadece dörtte birini
doldurmuştu, J aime hantal hareketlerle atından inerken gördü
bu manzarayı. Paralı askerler kendilerini aşağıdaki gösteriye öyle
kaptırmıştı ki J aime ve beraberindekilerin gelişini sadece çuku­
run karşısındakiler fark etti.
Brienne, Roose Bolton’la yedikleri yemekte giydiği elbiseyi
giymişti. Kalkanı, göğüs plakası, örgü zırhı, hatta kaynatılmış de­
rileri bile yoktu, sadece pembe saten ve Myr danteli. Belki de keçi,
kızın kadın gibi giyindiğinde daha komik olduğunu düşündü. Brienne’in
elbisesi paçavraya dönmüştü ve ayı tarafından tırmalanan sol kolu
kanıyordu.
Ona bir kılıç vermişler en azından. Fahişe, kılıcı tekeliyle tutuyor­
du, yanlamasına hareket ediyor ve ayıyla arasına mesafe koymaya
Çalışıyordu. Bu işe yaramaz, çember çok küçük. Brienne’in dövüşü
hızlıca bitirebilmesi için saldırması gerekiyordu. İyi çelik her ayı­
nın hakkından gelirdi ama fahişe, ayıya yaklaşmaktan korkuyor-
muş gibi görünüyordu. Oyuncular, kıza hakaretler ve müstehceil
teklifler yağdırıyordu.
“Bu mesele sizi hiç ilgilendirmez,” diye uyardı Çelikincilç
J aime’yi. “Lord Bolton, fahişenin Oyuncular’a ait olduğunu söy
ledi, ona ne isterlerse yaparlar.”
“Onun adı Brienne.” J aime basamakları indi, bir düzine şaşkın
paralı askeri geçti. Vargo Hoat, lord kulübesini en alt sıraya kur-
durmuştu. Bağrışmaların üstünden, “Lord Vargo,” diye seslendi
J aime.
Qohorlu neredeyse şarabını döküyordu. “Kğal Katili?” Ada-
mm yüzünün yarısı acemice sargılanmıştı, kulağını kapatan keten
sargıda kan lekeleri vardı.
“Kızı oradan çıkar.”
“Biğ kesik bilek daha istemiyoğsan bu işe kağışma Kğal Katili,”
dedi Vargo. Şarap kadehini salladı. “Senin dişi fağe kulağımı ısığıp
kopağttı. Babasının bu uçube için fidye ödememesine şaşmamak
geğek.”
Bir kükreme, J aime’nin arkasına dönmesine sebep oldu. Ayı­
nın boyu iki buçuk metreydi. Gregor Clegane’in postlu hali, diye
düşündü J aime, yalnız büyük ihtimalle daha zeki. Bununla birlikte
bu canavarda, Gregor Clegane’in o devasa kılıcıyla sahip olduğu
menzil yoktu.
Hiddetle kükreyen ayı, sarı ve büyük dişlerle dolu ağzını gös­
terdi, tekrar dört ayağının üstüne düştü ve doğrudan Brienne’e
gitti. İşte sana fırsat, diye düşündü J aime. Saldırl Şimdi!
Brienne saldırmak yerine, etkisiz bir şekilde, kılıcının ucuyla
ayıyı dürttü. Hayvan geri çekildi, sonra kükreyerek yaklaştı. Bri­
enne sola kaydı ve ayının yüzünü tekrar dürttü. Ayı bu sefer pen­
çesini kaldırdı ve kılıcı yana itti.
Hayvan temkinli, diye fark etti J aime. Başka adamlara karşı da
dövüşmüş. Kılıçların ve mızrakların ona zarar verebileceğini biliyor. Atnû
onu Brienne’den uzun süre uzak tutmaz bu. “Öldür şunu!” diye ba­
ğırdı J aime fakat sesi diğer seslerin içinde kayboldu. Brienne onu
duyduysa bile hiç belli etmedi. Çukurun çevresinde dolaştı, sırtı­
nı duvardan ayırmıyordu. Çok yakın. Ayı onu duvara mıhlarsa...
Hayvan beceriksizce döndü, fazla uzak ve fazla hızlı. Brien-
80
ne bir kedi çevikliğiyle yön değiştirdi. İşte benim hatırladığım fahişe.
Brienne zıpladı ve ayının sırtına bir darbe indirdi. Hayvan kükre­
di ve tekrar arka ayaklarının üstüne kalktı. Brienne hızla ve sen­
deleyerek geri çekildi. Kan nerede? J aime bir anda anladı. Hoat’a
çıkıştı. “Ona turnuva kılıcı vermişsin.”
Keçi anırır gibi kahkaha attı. “Tabii ki.”
“Kızın kahrolası fidyesini ben ödeyeceğim. Altın, safir, ne is­
tersen. Onu oradan çıkar.”
“Kızı mı istiyorsun? Git ve al.”
Ve J aime gitti.
Sağlam elini mermere koydu ve korkuluğun üzerinden atladı,
kuma çarptığında yuvarlandı. Ayı güm sesine döndü, etrafı koklu­
yor ve temkinli gözlerle bu yeni mütecavizi izliyordu. J aime tek
dizinin üstünde doğruldu. Pekâlâ, şimdi ne yapacağım? Avuçlarım
kumla doldurdu. Brienne’in afallamış halde, “Kral Katili?” dedi­
ğini duydu.
“J aime.” J aime kalktı, avuçlarındaki kumu ayının yüzüne fır­
lattı. Ayı havayı tırmaladı ve ateş gibi kükredi.
“Burada ne yapıyorsun?”
“Aptalca bir şey. Arkama geç.” J aime, Brienne’e doğru bir dai­
re çizdi, kendini Brienne’le ayının arasına koydu.
“Sen arkaya geç. Kılıcı olan benim.”
“Ucu ve kenarı olmayan bir kılıç. Arkama geç\” J aime, yarısı­
na kadar kuma gömülmüş bir şey gördü, sağlam eliyle kumdaki
nesneyi kaptı. Bulduğu şeyin bir insanın çene kemiği olduğunu
anladı, kemiğin üstündeki yeşilimsi et parçaları kurtçuk kaynı­
yordu. Kimin yüzünü tuttuğunu merak ederek, ne kadar sevimli,
diye düşündü. Ayı yaklaşıyordu, J aime kolunu salladı, kemiği, eti
ve kurtçukları hayvanın yüzüne fırlattı. Ve en az bir metreyle ıs­
kaladı. Sol elimi de kesmeliyim, işitne bu kadar çok yaradığı için.
Brienne öne atılmaya çalıştı ama J aime kızın ayaklarını yerden
kesti. Brienne işe yaramaz kılıcı kavrayarak kuma düştü. J aime,
ata biner gibi Brienne’in üstüne oturdu ve ayı hücum ederek gel­
di.
Pes bir vızıltı duyuldu. Aniden, ayının sol gözünün altına tüy-
81
lii bir ok saplandı. Hayvanın açık ağzından kan ve salya boşalt,
bir başka ok hayvanı bacağından yakaladı. Ayı kükredi ve gerile
di. Tekrar Brienne’le J aime’yi gördü ve hantal hareketlerle onlara
doğru yürüdü. Daha fazla arbalet ateşlendi, oklar deriyi ve kürkü
deldi. Yaycılar bu kadar kısa mesafeden hedefi kaçırmazdı. Oklar
birer gürzmüşçesine iniyordu ama ayı bir adım daha attı. Zavallı
aptal, cesur hayvan. Ayı, pençesini ona doğru savurduğunda J aime
bağırarak ve kumları tekmeleyerek yana kaydı. Ayı işkencecisini
takip etmek için döndü ve sırtına iki ok daha aldı. Son bir kez I
kükredi, sağrısının üstüne oturdu, kanla ıslanmış kuma uzandı |
ve öldü. |
Brienne dizlerinin üstünde doğruldu, kılıca tutunmuştu, kısa
ve düzensiz nefesler alıyordu. Çelikincik’in yayaları arbaletlerini
gerip yeni oklar çekerken, Kanlı Oyuncular onlara küfürler ve
tehditler savuruyordu. J aime; Rorge ve Üç Başparmak’ın kılıçla­
rını çektiklerini gördü, Zollo da kamçısını çözüyordu.
“Ayımı öldüğdün!” diye cırladı Vargo Hoat.
“Ve bana sorun çıkarırsan sana da aynısını yaparım,” diye kar­
şılık verdi Çelkincik. “Fahişeyi alıyoruz.”
“Onun adı Brienne,” dedi J aime. “Brienne, Tarth’ın bakiresi.
Hâlâ bakiresin umarım?”
Kızın geniş ve çirkin yüzü kızardı. “Evet.”
“Ah, güzel,” dedi J aime. “Ben sadece bakireleri kurtarırım.”
Hoat’a döndü. “Fidyeni alacaksın. Her ikimiz için de. Bir Lan-
nister borcunu öder. Şimdi gidip biraz ip getir ve bizi buradan
çıkar.”
“Boş versene,” diye gürledi Rorge. “İkisini de öldür Hoat.
Yoksa öldürmediğine pişman olursun!”
Qohorlu tereddüt etti. Adamlarının yarısı sarhoştu, kuzeyli
adamlar taş kadar ayıktı ve sayıları onun adamlarından iki kat faz*
laydı, arbaletçilerin bazıları yaylarını yeniden doldurmuştu bik
“Onları dışarı çekin,” dedi Hoat, sonra J aime’ye döndü, “Merha- |
metli olmayı terçih ediyoğum, babana söyle.” f
“Söyleyeceğim lordum.” Sana bir faydası olacağından değil. |
Harrenhal’dan yarım fersah uzaklaşıp duvarlardaki yaycılar*11|
82 I
menzilinden çıktıktan sonra Çelikincik öfkesini kustu. “Sen çıl­
dırdın mı Kral Katili? Ölmeye mi niyetlisin? Hiçbir adam çıplak
elleriyle bir ayıyla dövüşemez!”
“Bir çıplak el ve bir çıplak bilek kökü,” diye düzeltti J aime.
“Ama ayı beni öldürmeden önce senin ayıyı öldüreceğini um­
dum. Aksi halde Lord Bolton seni portakal gibi soyardı, hayır
mı?”
Çelikincik, Lannister aptallığı için J aime’ye hararetli küfürler
savurduktan sonra atını mahmuzladı ve kafilenin başına doğru
dörtnala koştu.
“Sör J aime?” Brienne, lekeli pembe satenlerin ve yırtık dantel­
lerin içinde bile, münasip bir kadından çok elbise giymiş bir erke­
ğe benziyordu. “Müteşekkirim fakat... epey uzaktaydınız, neden
geri döndünüz?”
Her biri bir öncekinden daha zalim onlarca iğneli söz geldi
aklına ama J aime sadece omuzlarını silkti. “Seni rüyamda gör­
düm,” dedi.
CATELYN
Robb, genç kraliçesiyle üç kez vedalaştı. İlk kez tanrı korusun
daki yürek ağacının önünde, tanrıların ve insanların §ahitliğincje
İkinci kez yivli kapının altında, J eyne’in ona uzun uzun sarıldığj
ve daha uzun öptüğü yerde. Ve nihayet Tökeztaş’tan bir saat ile,
ride, iyice terlemiş bir atın sırtında dörtnala gelen kız genç kralına
onu da yanma alması için yalvardığında.
Robb mütehassis olmuştu ama utanmıştı aynı zamanda, Ca-
telyn bunu görüyordu. Nemli ve gri bir gündü, yağmur çisele-
meye başlamıştı ve Robb’un istediği son şey, çamurun içinde di­
kilmek ve ordusunun yarısının önünde gözü yaşlı genç karısını
teselli etmek için yürüyüşünü durdurmaktı, ikisini izlerken, kızla
nazik bir şekilde konuşuyor, diye düşündü Catelyn, ama nezaketinin
altında öfke var.
Kral ve kraliçe konuşurken Boz Rüzgâr sürekli onların etra­
fında dönüyordu, tüylerindeki suyu silkelemek ve yağmura diş
göstermek için duruyordu sadece. Robb nihayet karısını son bir
kez öptüğünde ve onu Nehirova’ya geri götürmeleri için bir dü­
zine adam görevlendirip tekrar atma bindiğinde ulu kurt ilen
koştu, bir uzunyaydan salınan ok kadar hızlıydı.
“Kraliçe J eyne’in sevgi dolu bir kalbi olduğunu görüyorum,”
dedi Aksak Lothar Frey, Catelyn’e. “Benim kız kardeşlerimden
farklı değil. Roslin’in şu anda, ‘Leydi Tully, Leydi Tully, Leydi
Roslin Tully,’ diye şarkılar söyleyerek İkizler’in etrafında dans et­
tiğine dair bahse girebilirim. Yarın sabahtan itibaren, Nehirova
kırmızısına ve mavisine boyanmış kumaşları yanağına tutacak ve
gelin pelerinin içinde nasıl görüneceğini hayal edecek.” Eyerin­
de döndü ve Edmure’a gülümsedi. “Ama siz çok sessizsiniz Lord
Tully. Siz ne hissediyorsunuz merak ediyorum?”
“Savaş boruları çalmadan önce Taş Değirmen’de nasıl hisset-
tiysem öyle,” dedi Edmure yarı şakayla.
Lothar iyilik dolu bir kahkaha attı. “Dua edelim de evliliğini'
zin sonu mutlu olsun lordum.”
Olmazsa tanrılar bizi korusun. Catelyn atını mahmuzladı ve &r
deşiyle Aksak Lothar’ı başbaşa bıraktı.
84
I Robb, J eyne’i yanında götürmeyi tercih ederken, kızın
I Nehirova’da kalması için ısrar eden Catelyn’di. Lord Wälder,
? kraliçenin yokluğunu yeni bir saygısızlık olarak yorumlayabilirdi,
ancak kraliçenin varlığı da bir çeşit hakaret olacaktı, yaşlı adamın
yarasına tuz basacaklardı. “Wälder Frey’in keskin bir dili ve sağ­
lam bir hafızası vardır,” diye uyarmıştı Catelyn oğlunu. “Senin,
bir ittifakın bedeli olarak yaşlı bir adamın azarlamalarına katlana­
cak kadar dayanıklı olduğundan şüphem yok. Lâkin babana o ka­
dar çok benziyorsun ki, o adam J eyne’in yüzüne hakaret ederken
sen orada öylece oturamazsın.”
Robb, annesinin sözlerindeki mantığı inkâr edemezdi. Buna
rağmen bana gücendi, diye düşündü Catelyn bezgince. Jeyne’i şimdi 
den özledi ve bir yanı onun yokluğu için beni suçluyor, doğru akıl verdi 
ğimi bildiği halde.
Robb’la birlikte Sarpkaya’dan gelen altı Westerling’ten sadece
biri Robb’un yanında kalmıştı; J eyne’in ağabeyi ve kraliyet san­
caktarı Sör Raynald. Robb, Lord Tywin’in tutsak değiş tokuşuna
razı olduğu haberini aldığı gün, J eyne’in amcası Rolph Spicer’ı,
genç Martyn Lannister’ı Altın Diş’e teslim etmek üzere gönder­
mişti. Mesele ustalıkla halledilmişti. Martyn’in güvenliğinden
endişe eden Robb huzur bulmuştu, kardeşi Robett’in Gölgeli
1 Vadi’ye giden bir gemiye bindirildiğini duyan Galbart Glover ra-
I hatlamıştı, Sör Rolph’un önemli ve itibarlı bir görevi olmuştu...
[ ve Boz Rüzgâr bir kez daha kralın yanındaydı. Ait olduğu yerde.
Leydi Westerling çocuklarıyla birlikte Nehirova’da kalmıştı;
J eyne, J eyne’in küçük kardeşi Eleyna ve Robb’un yaveri genç Rol-
lam. Delikanlı, arkada bırakıldığı için acı acı şikâyet etmişti ama
onu İkizler’e götürmemek de akıllıcaydı. Olyvar Frey, Robb’un
eski yaveriydi ve ablasının düğününde hazır bulunacağına şüphe
yoktu; kendisinin yerini alan kişiyi delikanlının gözüne sokmak,
hem nezaketsizlik hem de aptallık olurdu. Sör Raynald’a gelince,
Wälder Frey’in hiçbir hakaretinin onu tahrik etmeyeceğine dair
yemin eden, güleryüzlü genç bir şövalyeydi o. Dua edelim de uğ 
raşmak zorunda kalacağımız tek şey hakaretler olsun.
Catelyn bu konuda endişeliydi. Lord Hoster, Üç Diş-
85
li Mızrak’tan sonra Wälder Frey’e asla giivenmemişti ve
telyıı bu güvensizliği her zaman dikkate almıştı. Kraliçe J eyne
Nehirova’nm yüksek ve sağlam duvarlarının ardında, Karabalık’ın
korumasında emniyette olurdu. Robb, Karabalık için yeni bir un­
van bile çıkarmıştı, Güney Hudutları Muhafızı. Üç Dişli Mızrak’ı
en iyi koruyacak adam Sör Brynden’dı.
Bununla birlikte, Catelyn amcasının sert yüzünü özleyecekti,
Robb da onun tavsiyelerini. Sör Brynden, Robb’un kazandığı her
zaferde önemli bir rol oynamıştı. Keşifçilerin ve öncü süvarile­
rin komutasını, Sör Brynden’a vekâleten Galbart Glover almıştı.
Glover iyi, sadık ve istikrarlı bir adamdı fakat Karabalık’ın deha­
sından yoksundu.
Robb’un yürüyüş hattı, Glover’m keşifçilerinin arkasında
miller boyunca uzanıyordu. Öncü kuvvetin başında İri J on vardı.
Catelyn, çeliğe bürünmüş adamların sürdüğü savaş atları tarafın­
dan kuşatılmış olan ana kafileyle yolculuk ediyordu. Daha sonra
yük arabaları geliyordu. Yiyecek, hayvan yemi, kamp malzemele­
ri, düğün hediyeleri ve yürüyemeyecek kadar zayıf haldeki yara­
lılarla dolu olan arabalar, Sör Wendel Manderly ve onun Beyaz
Liman şövalyelerinin temkinli gözetimi altındaydı. Koyun, keçi
ve büyükbaş hayvan sürüleri kafileyi takip ediyordu, onların da
arkasında, ayaklarına kara sular inmiş kamp takipçilerinden olu­
şan küçük bir kuyruk vardı. Daha da geride Robin Flint ve artçı
kuvvet yer alıyordu. Kafilenin arkasında yüzlerce fersah boyunca
düşman yoktu ama Robb hiçbir şeyi şansa bırakmamıştı.
Üç bin beş yüz kişilerdi; Fısıltıh Orman’da kana bulanmış,
Kamplar Savaşı’nda, Öküzağzı’nda, Külizi’nde, Sarpkaya’da ve
Lannister batısının altın zengini tepelerinde kılıçlarını kırmızı­
ya boyamış üç bin beş yüz kişi. Edmure’un mütevazı maiyeti ve
Üç Dişli Mızrak’ın lordları, Kral Robb kuzeyi geri alırken nehir
topraklarını korumak üzere arkada kalmıştı. İleride Edmure’un
müstakbel karısı ve Robb’un bir sonraki mücadelesi bekliyordu-
ve benim için iki ölü oğul, boş bir yatak ve hayaletlerle dolu bir kale. İç kâ'
rartıcı bir düşünceydi. Brienne neredesin? Bana kızlarımı getir. Onlar*
sağ salim geri getir.
Yola çıktıklarında çiselemeye başlayan yağmur, öğlen vakti
86
yumuşak ve sürekli bir yağışa dönüştü ve gecenin geç saatlerine
kadar devam etti. Ertesi gün kuzeyli adamlar güneşi hiç görme­
diler, gözlerini yağmurdan korumak için başlıklarını kafalarına
geçirdiler ve kurşuni gökyüzünün altında at sürdüler. Yollan
çamura, arazileri bataklığa çeviren ve nehirleri kabartıp ağaçları
yapraklarından soyan yoğun bir yağıştı. Yağmurun biteviye sesi
havadan sudan sohbetleri güçleştiriyordu, bu yüzden adamlar
sadece söyleyecek bir şeyleri olduğu zaman konuşuyordu ve bu
nadiren gerçekleşiyordu.
“Göründüğümüzden daha güçlüyüz leydim,” dedi Leydi Ma-
ege Mormont at sürerlerken. Catelyn, Leydi Maege’yi ve leydi-
nin en büyük kızı Dacey’yi seviyordu; J aime Lannister konusun­
da pek çoğundan daha anlayışlı olmuşlardı. Kız uzun ve inceydi,
anne kısa ve toplu, ama her ikisi de örgü zırhlar ve deriler giyi­
yordu, kalkanlarında ve pelerinlerinde Mormont Hanedanı’nın
siyah ayısı vardı. Catelyn’e göre bir leydi için tuhaf bir kılıktı bu,
fakat Dacey ve Leydi Maege hem birer savaşçı hem de birer kadın
olarak Tarthlı kızdan çok daha rahat görünüyorlardı.
“Bütün mücadelelerde Genç Kurt’un yanında dövüştüm,”
dedi Dacey Mormont neşeyle. “Henüz bir mücadele bile kay­
betmedi.”
Hayır ama geri kalan her şeyi kaybetti, diye düşündü Catelyn, fa­
kat bunu yüksek sesle dile getirmek olmazdı. Kuzeyliler cesaret­
ten yoksun değildi lâkin evden çok uzaktalardı ve ayakta kalmak
için genç krallarına olan inançlarının dışında çok az şeyleri vardı.
Ne pahasına olursa olsun inanç korunmalıydı. Güçlü olmalıytm,
dedi Catelyn kendi kendine. Robb için güçlü olmalıyım. Umutsuzlu 
ğa kapılırsam kederim beni tüketir. Her şey bu evliliğe bağlıydı. Eğer
Edmure ve Roslin birbirlerinden mutlu olurlarsa, eğer Merhum
Lord Frey’in gönlü alınır da adamın kuvveti bir kez daha Robb’un
kuvvetiyle birleşirse... O zaman bile, Lannister ile Greyjoy'un arasında
sıkışmışken ne şanstmız olabilir? Catelyn’in üstünde durmaya cesaret
edemediği bir meseleydi bu ama Robb’un daha fazla düşündüğü
bir şey yoktu. Catelyn, her kamp kurduklarında, Robb’un harita­
cı nasıl incelediğini ve kuzeyi geri kazanmak için bir yol bulmaya
Çalıştığını görüyordu.
87
Edmure’un başka tasalan vardı. Arkadaşları ve Catelyn’le bir
Iikte yüksek tavanlı, şeritli çadırında otururken, “Lord Walder’ın
bütün kızlarının ona benzediğini düşünmüyorsunuz değil mi?«
diye sordu.
“Pek çok t'arklı anneden doğdukları düşünülürse, kızlardan bir,
kaçı alımlı olmalı,” dedi Sör Marq Piper, “ama yaşlı sefil sana ne,
den güzel bir kız versin ki?”
“Hiç sebep yok,” dedi Edmure sıkkın bir sesle.
Catelyn’in tahammül edebileceğinden fazlaydı bu. “Cersei Lan.
nister da alımlı,” dedi sertçe. “Roslin’in, akıllı bir başa ve sadık bir
kalbe sahip, güçlü ve sağlıklı bir kız olması için dua et.” Ve bunları
söyledikten sonra Edmure’un çadırından ayrıldı.
Edmure bunu iyi karşılamadı. Ertesi günkü yürüyüşte Marq
Piper, Lymond Goodbrook, Patrek Mallister ve genç Vance’in
arkadaşlığını tercih ederek ablasını tamamen görmezden geldi. O
öğleden sonra, kardeşi arkadaşlarıyla birlikte tek kelime etmeden
hızla yanından geçtiğinde, onlar şakalaşmalar dtştnda Ednıure’un yüzü 
nü astınnıyor, dedi Catelyn kendine. Ben Edmure’a her zaman çok sert
davrandım, çimdi de kederim her kelimemi keskinleştiriyor. Kardeşine çı­
kıştığı için pişmanlık duyuyordu. Gökyüzünden yeterince yağmur
iniyordu, Catelyn’in daha fazla yağmur yaratmasına gerek yoktu.
Ve güzel bir eşe sahip olmayı arzu etmek o kadar kötü bir şey miy­
di? Eddard Stark’ı ilk gördüğünde yaşadığı çocuksu hayal kırıklığı­
nı hatırladı Catelyn. Eddard’ın, ağabeyi Brandon’ın daha genç bir
kopyası olacağını düşünmüştü ama bu yanlıştı. Ned daha kısa boy­
luydu, daha gösterişsiz bir yüzü vardı ve fazlasıyla esmerdi. Genç
adam yeterince nazik konuşuyordu ama Catelyn kelimelerin altın­
daki soğukluğu seziyordu. Ned, sevinçleri de öfkeleri kadar şiddetli
olan Brandon’dan çok farklıydı. Catelyn’in bekâretini aldığında
bile, sevişmelerinde tutkudan öte görev hissi vardı. Ama o gece
Robb’u yaptık, birlikte bir kral yarattık. Ve savaştan sonra, Kışyart’nda,
Ned’in ciddi yüzünün altındaki iyi ve tatlı kalbi bulduğumda her kadiri
yetecek kadar sevgiye sahip oldum. Edmure’un Roslin’de aynı şeyi bulma 
ması için bir sebep yok.
Tanrıların işi olsa gerek, izledikleri yol onları Robb’un ilk bü­
yük zaferini kazandığı Fısıltılı Orman’a soktu. J aime Lannister ın
88
adamlarının o mukadder gecede yaptığı gibi, dar vadinin zemi­
ninde akan kıvrımlı derenin yatağını takip ettiler. O zaman hava
suaktı, diye hatırladı Catelyn, ağaçlar hâlâ yeşildi ve dere kendi kı 
yılarına (aşmamıştı. Kayaların ve köklerin arasında ıslak düğümler
halinde yatan sonbahar yaprakları akıntıyı boğuyordu şimdi. Ve
bir zamanlar Robb’un ordusunu gizleyen ağaçlar, yeşil elbiseleri­
ni, Catelyn’e pası ve kanı hatırlatan kahverengi ve kırmızı lekeli
altın yapraklarla değiştirmişti. Sadece ladinler ve asker çamlar hâlâ
yeşildi, uzun ve koyu renkli mızraklar misali bulutların karnına
saplanıyorlardı.
O zamandan bu yana ağaçlardan fazlası öldü, diye düşündü Catel­
yn. Fısıltılı Orman’ın akşamında, Ned, Yüksek Aegon Tepesi’nin
altındaki hücresinde hâlâ hayattaydı. Bran ve Rickon, Kışyarı’nm
duvarlarının ardında güvendelerdi. Theon Greyjoy, Robb’un ya­
nında dövüşüyordu ve Kral Katili’yle karşılıklı kılıç sallamaya ne
kadar yaklaştığını anlatıp böbürleniyordu. Keşke sallasaydt. Eğer
Lord Karstark’m oğulları yerine Theon ölmüş olsaydı, kim bilir kaç uğur 
suzluk hiç yaşanmazdı?
Muharebe meydanından geçerlerken, Catelyn orada vuku bu­
lan katliamın izlerini gördü; içi yağmur suyuyla dolu ters dönmüş
bir miğfer, parçalanmış bir mızrak, bir atın kemikleri. Burada can
vermiş adamlardan bazılarının üstüne mezar niyetine taş yığınla­
rı dökülmüştü fakat leş yiyici hayvanlar cesetleri çoktan didikle-
mişti. Catelyn, dağılmış taş yığınlarının arasındaki parlak renkli
kumaşı ve ışıldayan metal parçalarını fark etti. Taşların içinden
kendisine bakan yüzü gördü, erimiş kahverengi etin altında bir
kafatasının hatları belirmeye başlamıştı.
Bu görüntünün ardından Ned’in nerede dinlendiğini merak
etti Catelyn. Sessiz rahibeler, Ned’in kemiklerini, Hallis Mollen
ve küçük bir şeref muhafızları birliği eşliğinde kuzeye götür­
müştü. Ned, kalenin altındaki karanlık mahzen mezara, ağabeyi
Brandon’ın yanına defnedilmek üzere Kışyarı’na varabilmiş miy­
di? Yoksa kapılar, rahibelerin ve Hal’in geçmesine fırsat kalmadan
^0at Uailin’de kapanmış mıydı?
Uç bin beş yüz atlı, Fısıltılı Orman’ın kalbinden geçerek vadi-
nın dolambaçlı zemini boyunca yol aldı ama Catelyn Stark kendi-
89
ııi çok yalnız hissediyordu. Geçtiği her fersah, onu Nehirova’da
biraz daha uzaklaştırıyordu. Catelyn kaleyi bir kez daha görüp
remeyeceğini merak ediyordu. Yoksa kale onun için sonsuza de^
kayıp mıydı artık, diğer pek çok şey gibi?
Beş gün sonra keşif grubu döndü ve Panayır Pazarı’ndab
ahşap köprünün kabaran sular tarafından yıkıldığına dair kafi,
leyi uyardı. Galbart Glover ve gözü kara iki adamı, Şahmerdan
Geçidi’nde, atlarını Mavi Çatal’ın çalkantılı sularında yüzdürerek
karşıya geçmeyi denemişlerdi. Atlardan ikisi suyun altına çekilip
boğulmuştu, süvarilerden biri de öyle. Glover, adamları tarafın­
dan dışarı çekilene kadar bir kayaya tutunmayı başarmıştı. “Nehir
bahardan beri hiç bu kadar yükselmedi,” dedi Edmure. “Yağmur
böyle yağmaya devam ederse daha da yükselir.”
Eskiden babasıyla birlikte sık sık bu arazilerden geçen Catelyn,
“Nehrin yukarısında, Eski Taş’ın yakınında bir köprü var,” diye
hatırladı. “Daha eski ve daha küçük bir köprü ama hâlâ ayaktay­
sa...”
“O köprü gitti leydim,” dedi Galbart Glover. “Panayır
Pazarı’ndaki köprüden önce yıkıldı.”
Robb, Catelyn’e baktı. “Başka bir köprü var mı?”
“Hayır. Geçitler de kullanılmaz haldedir,” dedi Catelyn. Ha­
tırlamaya çalıştı. “Mavi Çatal’ı geçemezsek nehir boyunca ilerle­
mek zorunda kalırız, Yediçay’dan ve Cadı Bataklığından geçme­
miz gerekir.”
“Bataklılar ve kötü yollar ya da hiçbir şey,” diye uyardı Edmu­
re. “Çok ağır yol alırız ama nihayetinde gideceğimiz yere varırız
sanırım.”
“Lord Walder’m bekleyeceğinden eminim,” dedi Robb. “Lot­
har ona Nehirova’dan bir kuş gönderdi, geldiğimizi biliyor.”
“Evet. Lâkin Wälder aksi ve yaratılışı itibarıyla şüpheci bir
adam,” dedi Catelyn. “Bu gecikmeyi kasıtlı bir hakaret olarak ala­
bilir.”
“Pekâlâ. Lorddan, geç kaldığımız için de af dilerim. Aldığ1
her nefeste özür dileyen çok üzgün bir kral olurum.” Robb yü­
zünü buruşturdu. “Umarım Bolton yağmur başlamadan önce
Üç Dişli Mızrak’ı geçer. Kral Yolu doğrudan kuzeye gidiy°r'
90
Bolton’ın yürüyüşü zor olmayacak. Yayan halde bile İkizler’e
bizden önce varır.”
“Peki onun adamlarını kendi adamlarına kattıktan ve kardeşim
Edmure’un evlendiğini gördükten sonra ne yapacaksın?” diye sor­
du Catelyn.
“Kuzey.” Robb, Boz Rüzgâr’ın kulağının arkasını kaşıdı.
‘Yol ağzından? Moat Cailin’e karşı?”
Robb, annesine gizemli bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Bu,
gidilecek yollardan biri,” dedi ve Catelyn oğlunun ses tonundan
onun daha fazla konuşmayacağını anladı. Akıllt bir kralfikirlerini gizli
tutar, diye hatırlattı kendine.
Sekiz günlük biteviye yağmurun ardından Eski Taş’a vardılar ve
Mavi Çatal’a yukarıdan bakan tepenin üstünde, kadim nehir kralla­
rının viran haldeki kalelerinin içinde kamp kurdular. Yabani otların
arasındaki temel kalıntıları, kale duvarlarının ve iç kalelerin eskiden
nerede olduğunu gösteriyordu ama taşların çoğu uzun zaman önce
ağıllar, septler ve hisarlar inşa etmek üzere yerli halk tarafından
götürülmüştü. Bununla birlikte, bir zamanlar kalenin avlusu olan
alanın merkezinde taştan oyulmuş bir lahit duruyordu; dişbudak
ağaçlarının arasındaki devasa kabir, bel yüksekliğindeki kahverengi
otların içinde yarı gizlenmiş haldeydi.
Lahdin kapağı, altında kemiklerini barındırdığı adamın suretine
benzetilerek oyulmuştu fakat rüzgâr ve yağmur üzerlerine düşeni
yapmıştı. Kralın sakalları olduğu görülebiliyordu fakat bir ağzın,
bir burnun, gözlerin ve şakaklara inen bir tacın belli belirsiz izleri
dışında adamın yüzü dümdüz ve hatsızdı. Kralın elleri, göğsüne
yerleştirilmiş bir savaş çekicinin sapının üstünde duruyordu. Za­
manında, savaş çekicinin üstüne, silahın adını ve tarihini anlatan
yazılar oyulmuş olmalıydı fakat geçen yüzyıllar harfleri silmişti.
Taşın kendisi çatlaktı ve köşeleri ufalanmıştı, yüzeyine yayılan be­
yaz taşmantarları yüzünden rengi yer yer bozulmuştu, kralın ayak­
larından göğsüne kadar yabani güller tırmanmıştı.
Catelyn, Robb’u orada buldu. Genç kral, çöken alacakaranlığın
!Çmde hüzünlü bir halde duruyordu, yanında yalnızca Boz Rüzgâr
vardı. Yağmur ilk kez dinmişti ve Robb’un başı çıplaktı. “Bu kale­
nin bir adı var mı?” diye sordu Robb, Catelyn ona yaklaştığında.
91
“Ben küçük bir kızken halk bu kaleye Eski T aş derdi ama kralı
rm makamı olduğu zamanlarda başka bir ismi vardı mutlaka.” ç9
telyn burada bir kez babasıyla kamp kurmuştu, Denizgözcüsü’
gidiyorlardı. Petry de bizimleydi...
“Bir şarkısı var,” diye hatırladı Robb. “ ‘Eski Taş’ın J ennySj
saçlarında kır çiçekleri.’ ”
“Nihayetinde hepimiz şarkıyız. Eğer şanslıysak.” Catelyn 0
gün J enny olmuştu, saçlarına çiçeklerden bir taç bile takmıştı
Petyr da onun Kızböceği Prensi’ni oynamıştı. Catelyn on iki ya.
şından büyük olamazdı, Petyr ise bir oğlan çocuğuydu.
Robb lahdi inceledi. “Bu kimin mezarı?”
“Burada, Bu İsimle Anılan Dördüncü Kral Tristifer yatıyor
Nehirlerin ve Tepelerin Kralı.” Babası bir zamanlar Catelyn’e
kralın hikayesini anlatmıştı. “J enny’den ve onun prensinden
binlerce yıl önce, İlk İnsanlar’ın krallıklarının, Andallar’ın vah­
şi saldırılarıyla art arda devrildiği günlerde, Üç Dişli Mızrak’tan
Boğaz’a kadar hükmetti. Ona Adalet Çekici derlerdi. Yüz müca­
delede savaştı ve doksan dokuz mücadeleyi kazandı, daha doğrusu
ozanlar böyle söyler. Yükselttiği bu kale, Batıdiyar’daki en sağlam
kaleydi.” Catelyn elini oğlunun omzuna koydu. ‘Y üzüncü müca­
delesinde can verdi, Andal kralları ona karşı güç birliği yapmıştı.
Beşinci Tristifer onun dengi değildi, çok zaman geçmeden krallık
kaybedildi, daha sonra kale ve en sonunda da bütün soy. Andallar
gelmeden önce binlerce yıl boyunca nehir topraklarına hükme­
den Mudd Hanedanı, Beşinci Tristifer’le birlikte öldü.”
“Veliahtı onu başarısızlığa uğrattı.” Robb, elini aşınmış taşta
gezdirdi. “J eyne’i kamında bir bebekle bırakmayı umuyordum...
yeterince denedik ama emin değilim...”
“Her zaman ilk seferde olmaz.” Sen olmuştun gerçi. Y üzüncü se­
ferde bile olmayabilir. Daha çok gençsin.”
“Gencim ve kralım,” dedi Robb. “Bir kralın veliahtı olmalıdır
Bir sonraki mücadelemde ölürsem, krallık benimle birlikte ölme­
meli. Kanunlara göre taht sırasındaki bir sonraki kişi Sansa, ya*11
Kışyan ve kuzey ona geçecek.” Robb’un ağzı gerildi. “Ona ve lord
kocasına. Tyrion Lannister. Buna izin veremem. Buna izin vertnt'
yeceğim. O cüce asla kuzeyin sahibi olmamalı. ”
“Hayır,” diye onayladı Catelyn. “J eyne sana bir oğul verene dek
bir veliaht ilan etmelisin.” Bir an düşündü. “Babanın babasının
kardeşi yoktu ama babasının babası, Lord Raymar Royce’un hane­
danının alt dalma mensup bir oğulla evlenen bir kız kardeşe sahipti.
Oç kızları oldu, kızların hepsi Vadi’nin küçük lordlarıyla evlendi,
gir Waynwood ve bir Corbray olduklarından eminim. En genci...
bir Templeton olabilir ama...”
“Anne.” Robb’un ses tonu keskindi. “Unutuyorsun. Benim ba­
bamın dört oğlu var.”
Catelyn unutmamıştı; bu gerçeği görmek istemiyordu ama ger­
çek oradaydı işte. “Bir Kar, bir Stark değildir.”
“J on, Kışyarı’m bir kez bile görmemiş küçük bir Vadi lordun­
dan daha fazla Stark’tır.”
“J on, Gece Nöbetçileri’nin kardeşi. Evlenmeyeceğine ve mülk
edinmeyeceğine dair yemin etti. Siyahları kuşananlar ömür boyu
hizmet ederler.”
“Kral Muhafızları’nm şövalyeleri de öyle. Fakat Lannisterlar’ı
durdurmadı bu, Sör Barristan Selmy ve Sör Boros Blounf la işleri
bittiğinde onların beyaz pelerinlerini çıkarmaktan çekinmediler.
Eğer Sur’a J on yerine yüz adam gönderirsem, bahse girerim ki onu
verdiği yeminlerden azat etmenin bir yolunu bulurlar.”
Bu konuda kararını vermiş. Oğlunun ne kadar inatçı olabileceğini
biliyordu Catelyn. “Bir piç miras alamaz.”
“Bir kraliyet fermanıyla meşru kılınmadığı takdirde,” dedi
Robb. “Bir piçi meşru kılmanın, bir Yeminli Kardeşi yemininden
azat etmekten daha çok emsali vardır.”
“Emsal,” dedi Catelyn acı acı. “Evet, Dördüncü Aegon ölüm
döşeğindeyken bütün piçlerini meşru kıldı. Peki bu ne kadar
acıya, kedere, savaşa ve cinayete sebep oldu? J on’a güvendiği­
ni biliyorum. Ama onun oğullarına güvenebilir misin? Ya oğul 
larının oğullarına? Şeytan Karaateş’in taht talipleri, Targaryen
Hanedam’m beş nesil boyunca rahatsız etti, Cesur Barristan son
talibi Basamaktaşı’nda katledene kadar. Eğer J on’u meşru kılar­
san, onu tekrar piç yapmanın bir yolu yok. O evlenir ve ürerse,
senin J eyne’den yapacağın hiçbir oğul asla güvende olmaz.”
J on benim oğluma asla zarar vermez.”
“Theon Greyjoy’un Bran’a veya Rickon’a zarar vermediği g^-
mi?”
Boz Rüzgâr, Kral Tristifer’in mezarının üstüne zıpladı, dişlerjnj
gösterdi. Robb’un yüzü soğuktu. “Haksız olduğu kadar zalim bir
soru bu. J on, Theon’a benzemez.”
“Öyle olması için dua ediyorsun. Kız kardeşlerini düşündün
mü? Onların hakları ne olacak? Kuzey, İblis’in eline geçmemeli, bu
konuda hemfikiriz ama Arya ne olacak? Kanunlara göre Sansa’dan
sonra o geliyor... senin öz kardeşin, meşru doğumlu...”
“...ve ölii. Babamın başının kesildiği günden beri hiç kimse
Arya’yı görmedi, duymadı. Neden kendine yalan söylüyorsun?
Arya gitti, Bran ve Rickon gibi. Cüce ondan bir çocuk yaptığında
Sansa’yı da öldürecekler. Geri kalan tek kardeşim J on. Bir evlada
sahip olamadan ölürsem, J on’un benden sonraki Kuzey Kralı ol­
masını istiyorum. Seçimimi destekleyeceğini ummuştum.”
“Yapamam,” dedi Catelyn. “Diğer konuların hepsinde Robb.
Her şeyde. Ama bu... saçmalıkta değil. Benden bunu isteme.”
“İstemek zorunda değilim. Ben kralım.” Robb arkasını dönüp
uzaklaştı, Boz Rüzgâr mezardan aşağı atladı ve Robb’un peşinden
gitti.
Tristifer’in taş lahdinin yanında tek başına kalan Catelyn, ben
ne yaptım? diye düşündü bezgince. Önce Edmure’u kızdırdım, şimdi
de Robb’u fakat bütün yaptığım doğrulan konuşmaktı. Er kekl er gerçekleri
duymaya katlanamayacak kadar hassas mı? Catelyn o anda ağlayabilirdi,
gökyüzü onun yerine ağlamaya başlamış olmasaydı. Catelyn’in bü­
tün yapabildiği, çadırına dönmek ve orada sessizce oturmak oldu.
Takip eden günlerde, Robb her ve hiçbir yerdeydi; öncü kuv­
vetin başında İri J on’la birlikte at sürdü, Boz Rüzgâr’la keşfe çıkn*
kafilenin sonuna koşturup artçı kuvvetin ve Robin Flint’in ya111'
na gitti. Adamlar gururla, her şafakta ilk uyananın ve geceleri son
uyuyanın Genç Kurt olduğunu söylüyordu ama Catelyn onun hiÇ
uyumadığından şüpheleniyordu. Ulu kurdu kadar zayıf ve aç görüm1'
Y°r•
Bir sabah, biteviye yağmurun altında at sürerlerken, “Leydi111’
dedi Maege Mormont, “hüzünlü görünüyorsunuz. Bir sorun
var?”
94
Lord kocam öldii, babam da öyle. İki oğlum katledildi. Kızım, onun
aşağılık çocuklarını taşıması için inançsız bir cüceye verildi. Diğer kızım
kayıp, büyük ihtimalle ölü. Son oğlum ve tek kardeşim, ikisi de bana kız-
gtn. Ne sorun olabilir ki? Ama bu gerçekler Leydi Maege’nin duy­
mak isteyeceğinden fazlaydı. Aklından geçenleri söylemek yerine,
“Bu şeytani bir yağmur,” dedi Catelyn. “Y eterince acı çektik ve
önümüzde daha fazla tehlike, daha fazla keder var. Bunları yü­
reklice karşılamamız gerek, öten borularla ve cesurca dalgalanan
sancaklarla. L âkin bu yağmur bizi kırıyor. Sancaklar gevşek ve sı­
rılsıklam bir halde yere sarkıyor, adamlar pelerinlerinin altına gö­
müldü, birbirleriyle hemen hemen hiç konuşmuyorlar. Ateş gibi
yanması gereken yüreklerimizi ancak şeytani bir yağmur böyle
soğutabilir.”
Dacey M ormont gökyüzüne baktı. “Üstüme yağmur yağma­
sını, ok yağmasına tercih ederim.”
Catelyn kendine rağmen gülümsedi. “Sen benden daha cesur­
sun korkarım. Ayı Adası’nın bütün kadınları böyle savaşçı mı­
dır?”
“Evet, dişi ayılar,” dedi Leydi Maege. “Olmak zorundaydık.
Eski zamanlarda, dar gemilere binmiş demiradamlar ya da Donuk
Kıyı’dan yabanıllar yağma için gelirdi. Erkeklerimiz balık tutmak
için uzağa gitmiş ol urdu. Arkalarında bıraktıkları kadınlar, ken­
dilerini ve çocuklarını savunmak zorundaydı aksi takdirde kaçı­
rılırlardı.”
“K apımızın üstünde bir oyma vardır,” dedi Dacey. “Ayı pos­
tu giymiş bir kadın. Bir kolunda, göğsünden süt emen bir bebek
taşır. Diğeri elinde bir savaş baltası vardır. Münasip bir leydi de­
ğildir ama onu her zaman çok sevmişimdir.”
‘Y eğenim J orah bir keresinde eve münasip bir leydi getirmiş­
ti,” dedi Leydi Maege. “Onu bir turnuvada kazanmıştı. Kadın o
oymadan nasıl da nefret ederdi.”
“Ve geri kalan her şeyden,” dedi Dacey. “Şu Lynesse’in altın­
dan eğrilmiş gibi saçları vardı. K rema gibi teni. Ama yumuşak
elleri balta tutmak için yaratılmamıştı.”
“Göğüsleri de emzirmek için yaratılmamıştı, ” dedi kızın an-
nesi sertçe.
95
Catelyn, anne kızın kimden bahsettiğini biliyordu;
Mormont ikinci karısını ziyafetler için Kışyarı’na getirirdi vehjr
keresinde on beş gün boyunca kalede konuk olmuşlardı. Catelyn
Leydi Lynesse’in ne kadar genç, güzel ve mutsuz olduğunu ha­
tırlıyordu. Genç kadın bir gece, müteaddit kadeh şaraptan sonra
kuzeyin Eski Şehirli bir Hightower’a göre olmadığını itiraf etmiş­
ti Catelyn’e. Kızı teselli etmeye çalışarak, “Bir zamanlar, aynı şey.
leri hisseden Nehirovalı bir Tully vardı,” demişti Catelyn, “ama
zaman içinde, burada sevebileceği pek çok şey buldu.”
Şimdi hepsi kayıp, diye düşündü. Kışyarı, Ned, Bran, Rickotı,
Sansa, Arya, hepsi gitti. Yalnızca Rohh kaldı. Neticede Catelyn’in
içinde fazlaca Lynesse Hightovver ve çok küçük bir parça Stark
mı vardı? Keşke bir baltanın nasıl savrulacağım bilseydim, belki onları
daha iyi koruyabilirdim.
Günler günleri kovaladı ve yağmur yağmaya devam etti. Mavi
Çatal boyunca at sürdüler. Önce, nehrin çaylardan ve derelerden
ibaret bir karmaşaya çözüldüğü Yediçay’ı, sonra da, pırıltılı yeşil
havuzların gafilleri yutmak üzere beklediği ve atların ayaklarının
yumuşak zemin tarafından annesinin göğsündeki aç bir bebek
misali emildiği Cadı Bataklığı’nı geçtiler. İlerleyişleri ağırdan da
ağırdı. Arabaların yarısını bataklık çamurunda bırakmak zorunda
kaldılar; yükleri, katırlar ve yük beygirleri arasında bölüştürdü­
ler.
Lord J ason Mallister, Cadı Bataklığı’nın çamurlarının ortasın­
da onlara yetişti. Mallister, adamlarıyla birlikte kafileye doğru at
sürerken güneşin batmasına daha bir saat vardı ama Robb kafileyi
defaten durdurdu. Sör Raynald Westerling, Catelyn’i kralın çadı­
rına götürmek üzere geldi. Catelyn oğlunu bir maltızın yanında,
kucağında bir haritayla buldu. Boz Rüzgâr, Robb’un ayaklarının
dibinde uyuyordu. İri J on’un yanı sıra Galbart Glover, Mae-
ge Mormont, Edmure ve Catelyn’in tanımadığı bir adam daha
Robb’la birlikteydi. Kel, etli butlu ve dalkavukluk tavırlı yabancıy1
gördüğü anda, bu adam bir lord değil, diye düşündü Catelyn.
savaşçı bile değil.
J ason Mallister yerini Catelyn’e vermek için ayağa kalktı. A^3
96
mın saçlarında, hemen hemen kahverengiler kadar beyazlar var­
dı ama Denizgözcüsü Lordu hâlâ yakışıklıydı; ince ve uzun bir
beden, güzelce tıraş edilmiş bir yüz, çıkık elmacık kemikleri ve
hararetli mavi gri gözler. “Leydi Stark, sizi görmek büyük zevk.
Güzel havadisler getirdim.”
“Güzel havadislere ziyadesiyle ihtiyacımız var lordum,” dedi
Catelyn. Başının üzerindeki çadır bezine vuran yağmurun gürül­
tüsünü dinleyerek oturdu.
Robb, Sör Raynald’ın çadırın kapısını kapatmasını bekledi.
“Tanrılar dualarımızı duydu lordlarım. Lord J ason bize, Eski Şe­
hirli bir ticaret gemisi olan Myraham’m kaptanını getirdi. Kaptan,
onlara bana anlattıklarını anlat.”
“Tamam Majesteleri.” Adam gergin bir şekilde kalın dudak­
larını yaladı. “Denizgözcüsü’nden önce son uğradığın liman
Pyke’taki Lord Limanı’ydı. Demiradamlar beni yarım yıldan fazla
orada tuttular, evet yaptılar. Kral Balon’ın emri. Yalnız, pekâlâ,
sözün uzunu ve kısası, kral öldü.”
“Balon Greyjoy?” Catelyn’in kalbi bir vuruş atladı. “Bize Ba­
lon Greyjoy’un öldüğünü mü söylüyorsunuz?”
Hırpani kaptan başıyla onayladı. “Pyke’ın uçurumlu bir ada­
nın üstünde inşa edildiğini biliyorsunuz. Kalenin bazı bölümleri,
kıyının açıklarındaki büyük kayaların ve adacıkların üstüne kurul­
muştur ve aralarında köprüler vardır. Lord Limanı’nda duydukla­
rıma göre batıdan bir fırtına gelmiş, yaşlı Lord Balon köprülerden
birini geçerken rüzgâr köprüyü paramparça etmiş. Kral iki gün
sonra kıyıya vurmuş, cesedi davul gibiymiş ve bütün kemikleri
kırıkmış. Gözlerini yengeçler yemiş diye duydum.”
İri J on güldü. “Kral yengeçleri olmalı, akşam yemeğinde böy-
ksine soylu bir pelte yediklerine göre, ha?”
Kaptan başını salladı. “Evet ama hepsi bu değil, hayır!” Öne
eğildi. “Kralın kardeşi geri döndü.”
“Victarion?” diye sordu Galbart Glover, şaşkındı.
‘Euron. Ona Kargagöz derler, bugüne kadar denize açılmış
korsanların en karasıdır. Yıllardır yoktu ama Lord Balon’ın bede-
nı soğur soğumaz ortaya çıktı, gemisi Sükûnet’lç Lord Limanı’na
girdi. Siyah yelkenler, kırmızı bir gövde ve dilsizlerden oluşan b
mürettebat. Duyduğuma göre Asshai’ye gidip gelmiş. Her ncre
ye gittiyse şimdi evine döndü, doğrudan Pyke’a gitti ve popoSUr)ij
Deniztaşı Tahtı’ııa oturttu, Lord Botley buna itiraz ettiğinde adar^
bir fıçı deniz suyunda boğdu. İşte ben o arada, ortalık karışmış^
kaçabileceğim umuduyla Myrahanı a koştum ve demir aldım. Kaç
mayı başardım ve buradayım.”
Adamın konuşması bittiğinde, “Kaptan,” dedi Robb, “size mjn.
netarım ve buradan ödülsüz ayrılmayacaksınız. İşimiz bittiğinde
Lord J ason sizi geminize geri götürecek. Lütfen dışarıda bekle«
yin.”
“Öyle yapacağım Majesteleri. Öyle yapacağım.”
Kaptan çadırdan çıkar çıkmaz İri J on gülmeye başladı ama Robb,
adamı bir bakışla susturdu. “Eğer Theon’un Euron Greyjoy’la ilgili
söylediklerinin yarısı doğruysa, o adam hiç kimsenin akimdaki kral
figürü değil. Theon tahtın meşru veliahtı, eğer ölmediyse... ama
Demir Donanma’yı Victarion komuta ediyor. Euron Kargagöz,
Deniztaşı Tahtı’nda otururken, Victarion’un Moat Cailin’de kala­
cağına inanmam. Geri dönmek zorunda.”
“Balon’ın kızı da var,” diye hatırlattı Galbart Glover. “Derinor-
man Kalesi’ni alan kız. Robett’in karısı ve çocuğu da onun elinde.”
“Derinorman Kalesi’nde kalırsa, elinde tutmayı umabileceği tek
şey o kale olur,” dedi Robb. “Kardeşler için gerçek olan şey, kız
için daha da gerçek. Euron’u tahtan indirmek ve kendi hakkını ta­
lep etmek için evine yelken açması gerekir.” Lord J ason Mallistera
döndü. “Denizgözcüsü’nde bir donanmanız var?”
“Bir donanma mı Majesteleri? Yarım düzine dargemi ve iki sa­
vaş kadırgası. Kendi kıyılarımı akıncılara karşı savunmak için ye*
terli ama Demir Donanma’yla bir mücadelede karşılaşmayı haya*
edemem.”
“Sizden bunu istemeyeceğim zaten. Demirdoğumlular Pykea
doğru yelken açacak. Theon, insanlarının nasıl düşündüğü anlat
mıştı bana. Her kaptan kendi güvertesinde kraldır. Bütün kaptan
lar taht konusunda söz hakkı isteyecek. Lordum, iki dargenıin>zl11
Kartal Burnu’nun çevresinden dolaşarak Boğaz’a çıkması ve B°zSl
Gözcüsü’ne gitmesi gerek.”
98
Lord J ason tereddüt etti. “Bir düzine akarsu sulu ormana akar,
hepsi sığ, alüvyon dolu ve haritalarda yok. Onlara nehir bile di­
yemem. K anallar sürekli yön değiştiriyor ve değişiyor. Uçsuz bu­
caksız kıyı dilleri ve çürük ağaçların devrilmesiyle oluşan yığınlar
var. Üstelik Bozsu Gözcüsü hareket ediyor. Gemilerim onu nasıl
bulsun?”
“Benim sancağımı dalgalandırarak nehir yukarı gidin. Adalılar
sizi bulur. M esajımın Hovvland Reed’e varma şansını ikiye katla­
mak için iki gemi istiyorum. Bir gemide Leydi Maege, diğerinde
Galbart olacak.” Robb, adlarını zikrettiği kişilere döndü. “Kuzey­
de kalan lordlarım için yazdığım mektupları taşıyacaksınız ama
yakalanma ihtimalinize karşı mektuplardaki bütün emirler sahte
olacak. Eğer yakalanırsanız, onlara kuzeye gittiğinizi söylemeli­
siniz. Ayı Adası’na döndüğünüzü veya Taşlı Kıyı’ya yelken açtı­
ğınızı.” Parmağını haritaya vurdu. “Anahtar, Moat Cailin. Lord
Balon bunu biliyordu, bu yüzden kardeşi Victarionü Greyjoy
kuvvetinin sert kalbiyle birlikte oraya gönderdi.”
“Taht kavgaları olsun ya da olmasın, demirdoğumlular Moat
Cailin’i terk edecek kadar aptal değiller,” dedi Leydi Maege.
“Değiller,” diye kabul etti Robb. “Victarion, garnizonunun en
iyi kısmını orada bırakır diye tahmin ediyorum. Yine de yanına
alacağı her adam, dövüşmemiz gereken adamları bir kişi eksiltir.
Ayrıca, kaptanlarının çoğunu da beraberinde götürecek buna ina­
nın. Liderler. Eğer Deniztaşı Tahtı’nda oturmak istiyorsa, onun
lehine konuşmaları için bu çeşit adamlara ihtiyacı olacak.”
“Yol ağzından saldırmayı düşünemezsiniz Majesteleri,” dedi
Galbart Glover. “Girişler çok dar. K onuşlanmanın bir yolu yok.
Moat Cailin’i bugüne kadar kimse alamadı.”
“Güneyden alamadı,” dedi Robb. “Ama biz aynı anda hem
kuzeyden hem batıdan saldırırsak ve demiradamları, yol ağzında,
benim ana kuvvetim zannetikleri şeyi püskürtürken arkadan ya­
kalarsak, işte o zaman bir şansımız olur. Lord Bolton ve Freyler’le
birleştiğimde on iki binden fazla adamım olacak. Onları yarımşar
gün arayla üç mücadeleye bölmek ve yol ağzındaki mücadeleyi
başlatmak niyetindeyim. Eğer Greyjoylar Boğaz’m güneyini göz­
lüyorlarsa, bütün kuvvetimin aceleyle ve pervasızca Moat Cailin’e
akın ettiğini görecekler.
Roose Bolton artçı kuvveti alacak, ben de merkezi kom
edeceğim. İri J on, sen Moat Cailin’e karşı öncü kuvvetin ba§ın^
olacaksın. Hücumun öyle amansız olsun ki, demirdoğumlu] *
kuzeyden üstlerine doğru sürünen birileri olup olmadığını mera(!
etmeye vakit bulamasın.”
İri J on kıkırdadı. “Sürüngenleriniz hızlı gelse iyi olur, y0j^
adamlarım o duvarlara yığılır ve siz daha yüzünüzünü bile gös
teremeden Moat Cailin’i kazanır. Siz sahana sahana geldiğiniz^
kaleyi size hediye ederim.”
“Sahip olmaktan mutluluk duyacağım bir hediye,” dedi
Robb.
Edmure somurtuyordu. “Demiradamlara arkadan saldırmak­
tan bahsediyorsunuz efendimiz, ama onların kuzeyine nasıl ge-
çeceksiniz?”
“Boğaz’da, hiçbir haritada görünmeyen yollar vardır dayı. Yal-
nızca adalıların bildiği yollar; bataklıkların arasındaki dar patikalar
ve sazlıkların içinde sadece kayıkların takip edebileceği ıslak şerit­
ler.” Robb, iki ulağına döndü. “Howland Reed’e bana rehberler
göndermesini söyleyin, ben yol ağzındaki mücadeleyi başlattık­
tan iki gün sonra. Bizzat benim sancağımın dalgalandığı merkez
mücadeleye. İkizler’den üç ordu ayrılacak fakat sadece ikisi Moat
Cailin’e varacak. Benim mücadelem, Ateşli Nehir’de tekrar orta­
ya çıkmak üzere eriyip Boğaz’a karışacak. Dayımın düğününden
sonra tez hareket edersek, yıl sonunda hepimiz mevzide olabili­
riz. Demiradamlar önceki gece içtikleri şarap yüzünden başlan
zonklayarak uyanırken, biz yeni yüzyılın ilk gününde üç taraftan
Moat Cailin’e saldırırız.”
“Bu planı sevdim,” dedi İri J on. “Çok sevdim.”
Galbart Glover ağzını ovuşturdu. “Riskler var. Adalılar sın
yüzüstü bırakacak olursa...”
“Eskisinden kötü durumda olmayız. Ama beni yüzüstü bırak
mayacaklar. Babam, Howland Reed’in kıymetini bilirdi.”
haritayı dürdü ve ancak o zaman Catelyn’e baktı. “Anne.”
Catelyn gerildi. “Bu planda benim de bir görevim var itu?
“Senin görevin güvende olmak. Boğaz’dan geçen yolum1'2
100
tehlikeli olacak ve kuzeyde bizi savaştan başka bir şey beklemiyor.
Lâkin Lord Mallister savaş bitene dek seni Denizgözcüsü’nde,
güvende tutmayı önerdi. Orada rahat edersin, biliyorum.”
Jotı Kar meselesinde sana karşı çıkmamın cezası bu mu? Ya da bir
kadttı olmamın? Ve daha kötüsü, bir anne olmamın? Herkesin onu iz­
lediğinin farkına varmak Catelyn’in birkaç dakikasını aldı. Biliyor 
lardı, diye düşündü. Şaşırmaması gerekirdi; Kral Katili’ni serbest
bırakarak arkadaş kazanmamıştı ve İri J on’un, kadınların muhare­
be meydanlarında işi olmadığını söylediğini defalarca duymuştu.
Catelyn’in öfkesi yüzünde yanıyor olmalıydı, çünkü o bir ke­
lime söylemeden önce Galbart Glover konuştu. “Leydim, Majes­
teleri haklı. En iyisi bizimle gelmeniz.”
“Denizgözcüsü varlığınızla aydınlanacak Leydi Catelyn,” dedi
Lord J ason Mallister.
“Beni bir tutsak yapacaksınız,” dedi Catelyn.
“Bir onur konuğu,” diye ısrar etti Lord J ason.
Catelyn oğluna döndü. “Lord J ason’ı gücendirmek istemem,”
dedi resmi bir sesle, “lâkin yola seninle devam edemiyorsam
Nehirova’ya dönmeyi tercih ederim.”
“Karımı Nehirova’da bıraktım. Annemin başka bir yerde ol­
masını isterim. Bütün hâzineni tek kesenin içine koyarsan, seni
soymak isteyenlerin işini kolaylaştırmış olursun. Düğünden son­
ra Denizgözcüsü’ne gideceksin, bu kral emridir.” Robb ayağa
kalktı, Catelyn’in kaderi bir çırpıda belirlenmişti. Robb bir yaprak
parşömen aldı. “Bir mesele daha var. Umuyoruz ki, Lord Balon
arkasında bir karmaşa bıraktı. Ben aynı şeyi yapmayacağım. He­
nüz çocuğum yok, kardeşlerim Bran ve Rickon öldü, kız karde­
şimbir Lannister’la evli. Benim ardımdan kimin geleceğini uzun
uzun ve çok fazla düşündüm. Şimdi, gerçek ve sadık lordlarım
olarak sizlere, kararımın şahitleri sıfatıyla bu belgeyi mühürleme­
nizi emrediyorum.”
Bir kral gerçekten, diye düşündü Catelyn yenilmiş bir halde.
Robb’un Moat Cailin için kurduğu tuzağın, az önce Catelyn’i
düşürdüğü tuzak kadar iyi işlemesini umuyordu sadece.
SAMVVELL
Btyazağa(, diye diiştindti Sanı. Lütfen Btyazagaç 0lsun
Bevazağaç'ı lıatırlıyordu. Beyazağaç, kuzeye giderlerken çi2(jj^
haritalarda vardı. Eğer bu köy Beyazağaç ise, Sam nerede olduk,
larını biliyordu. Lütfen, olmak zorunda. Bunu o kadar çok istiyordu
kı ayaklarını bir an için unutmuştu, baldırlarındaki ve sırtındaki
ağrıyı, zar zor hissettiği donmuş parmaklarını unutmuştu. Lord
Mormonf u ve Craster’ı, yaratıkları ve Ötekiler’i bile unutmuştu
Btyazagaç, diye dua etti Sam, dinliyor olması muhtemel bütün
tanrılara.
Ama bütün yabanıl köyleri birbirine benziyordu. Bu köyün
ortasında devasa bir büvet ağacı vardı... fakat beyaz bir ağaç, ille
de Beyazağaç anlamına gelmezdi. Beyazağaç’taki büvet ağacı bun­
dan daha büyük değil miydi? Belki de yanlış hatırlıyordu Sam
Ağacın kemik beyazı gövdesine oyulan yüz uzun ve hüzünlüydü;
gözlerinden, kurumuş özsuyundaıı mütevellit kırmızı gözyaşları
akıyordu. Kuzeye geldiğimizde de böyle mi görünüyordu? Sam hatırla­
yamıyordu.
Ağacın çevresinde tek odalı, çatıları kesek kaplı birkaç kulübe,
kütüklerden inşa edilmiş ve duvarları yosunla kaplanmış bir uzun
salon, bir taş kuyu ve bir ağıl duruyordu... ama ne koyun vardı
ne de insan. Yabanıllar, Mance Rayder’a katılmak üzere Ayazdiş’e
gitmişti, evleri dışında sahip oldukları her şeyi yanlarına almış­
lardı. Sam bunun için müteşekkirdi. Gece yaklaşıyordu ve bir
kez olsun bir çatının altında uyumak iyi olacaktı. Çok yorgundu
Kendini bütün hayatı boyunca yürümüş gibi hissediyordu. Çiz*
meleri parçalanmıştı, ayaklarındaki su kabarcıkları patlamış ve na­
sıra dönüşmüştü ama şimdi nasırların altında yeni su kabarcıkla^1
vardı ve ayak parmaklan donuyordu.
Ama ya yürüyecekti ya da ölecekti, Sam bunu biliyordu. Şeb'
boy doğum yüzünden hâlâ zayıftı ve bunun yanı sıra bebeği ta­
şıyordu; ata, Sam’den daha çok ihtiyacı vardı. İkinci at, Crastft
Kalesi’nden üç gün uzakta ölmüştü. Zavallı, yarı aç hayvanın 0
kadar dayanması bile mucizeydi. Büyük ihtimalle hayvanın
ni Sam’in ağırlığı bitirmişti. Ata iki kişi binmeyi deneyebiliri
102
aıııa Sam yine aynı şeyin olmasından korkuyordu. Ben yürüsem
daha iyi olur.
Şebboy’u ateş yakması için ıızuıı salonda bıraktı, kendisi kulü­
belere göz atacaktı. Şebboy ateş yakmakta daha iyiydi; Sam çıraları
bir türlü tutuşturamıyordu ve çakmak taşını çeliğe sürterek kı­
vılcımçıkarmaya çalıştığı son seferde, bıçağıyla kendini kesmeyi
başarmıştı Şebboy bıçak yarasını kapatmıştı ama Sanı’in eli hâlâ
katı ve ağrılıydı, üstelik eskisinden daha beceriksizdi. Sam, yarayı
yıkaması ve sargıyı değiştirmesi gerektiğini biliyordu ama kesiğe
bakmaya korkuyordu. Ayrıca hava o kadar soğuktu kı eldivenleri­
ni çıkarmaktan nefret ediyordu.
Boş evlerin içinde ne bulmayı umduğunu bilmiyordu. Belki
de yabanıllar geride biraz yiyecek bırakmıştı. Bakmak zorunday­
dı. Kuzeye giderlerken, J on, Beyazağaç’taki kulübeleri aramıştı.
Sanı bir kulübenin içinde, karanlık bir köşeden gelen fare tıkırtı­
larını duydu, bunun dışında evlerin hiçbirinde eski samanlardan,
eski kokulardan ve duman deliklerinin altındaki küllerden başka
bir şey yoktu.
Sambüvet ağacına döndü ve bir süre oyma yüzü inceledi.
Bizim gördüğümüz yüz değil, bu diye itiraf etti kendine. Bu ağaç,
Bqdzağaç’takiniıı yarısı kadar bile değil. Ağacın kırmızı gözleri kan
ağlıyordu ve Sam bunu da hatırlamıyordu. Hantal hareketlerle
dizlerinin üstüne çöktü. “Eski tanrılar, duamı duyun. Yedi, baba­
mın tanrılarıydı ama ben Nöbet’e katıldığımda size yemin ettim.
Şimdi bize yardım edin. Korkarım ki kaybolmuş olabiliriz. Üste­
lik açız ve çok üşüyoruz. Artık hangi tanrılara inandığımı bilmi­
yorum... ama lütfen, eğer oradaysanız bize yardım edin. Gilly’nin
minik bir oğlu var.” Sam’in aklına gelenler bunlardı. Alacakaran­
lık koyulaşıyordu, büvet ağacının yaprakları hafifçe hışırdıyordu,
kan kırmızı bin el misali dalgalanıyorlardı. J on’un tanrılarının
onu duyup duymadığını söyleyemezdi Sam.
Sam uzun salona geri döndüğünde Şebboy ateşi yakmıştı.
Kürklerini açmış, göğsünde bebeğiyle ateşin yakınma oturmuş­
tu. Bebek de bizim kadar aç, diye düşündü Sam. Yaşlı kadınlar,
Craster’m kilerinden onlar için yiyecek aşırmıştı ama Sam ve
Şebboy yiyeceklerin çoğunu şimdiye kadar tüketmişlerdi. Sam,
103
avın bol olduğu ve tazılarla avcıların ona yardım ettiği Boynu?
Tepe’de bile umutsuz bir avcıydı. Şimdi bu sonsuz ve bomb0
ormanda herhangi bir şey yakalama ihtimali çok azdı. Göller^
ve yarı donmuş derelerde balık tutma çabaları da kederli muvaf.
fakiyetsizliklerdi.
“Daha ne kadar var Sanı?” diye sordu Şebboy. “Hâlâ çok mü
uzak?”
“Çok uzak değil. Eskiden olduğu kadar uzak değil.” Sam sırt
heybesini çıkardı, hantalca yere oturdu ve bağdaş kurmaya çalış,
tı. Sırtı yürümekten o kadar çok ağrıyordu ki, tavanı destekleyen
ahşap sütunlardan birine dayanmak istiyordu ama ateş salonun
ortasında, duman deliğinin altındaydı ve Sam’in rahattan çok sı­
caklığa ihtiyacı vardı. “Birkaç gün sonra orada oluruz.”
Sam’in haritaları yanındaydı fakat bu köy Beyazağaç değil­
se haritalar çok işe yaramayacaktı. Gölün etrafından dolaşmak için
fazlaca doğuya gittik, diye endişelendi ya da aynı yoldan geri dönmeye
çalıştığımda fazlaca batıya. Göllerden ve nehirlerden nefret etmeye
başlamıştı. Buralarda tekneler ya da köprüler yoktu, yani gölle­
rin etrafını dolaşmak ve nehirlerde geçitler aramak zorundalardı.
Bir av patikasını takip etmek çalıların içinde debelenmekten daha
kolaydı, bir bayırın etrafından dolaşmak o bayıra tırmanmaktan
daha kolaydı. Bannen ya da Dyıven bizimle olsaydı şimdiye kadar Kara
Kale’ye varmıştık, ortak salonda ayaklarımızı ısıtıyorduk. Ama Bannen
ölmüştü ve Dywen; Grenn, Efkârlı Edd ve diğeriyle birlikte git­
mişti.
Sur yüz fersah uzunluğunda ve iki yüz on beş metre yüksekliğinde,
diye hatırlattı Sam kendine. Eğer güneye doğru gitmeye devanı
ederlerse er ya da geç onu mutlaka bulurlardı. Ve güneye gittik­
lerinden emindi Sam. Gündüzleri yönünü güneş sayesinde bu­
luyordu ve gökyüzünün açık olduğu gecelerde Buz Ejderha’nm
kuyruğunu takip edebiliyordu, ikinci at öldüğünden beri geceleri
pek yolculuk etmiyorlardı gerçi. Ağaçların altı dolunaylı gecelerde
bile çok karanlıktı, Sam’in ya da son atın bacakları kolayca kırıl*'
bilirdi. Şimdiye kadar epey güneye gelmiş olmalıyız, olmak zorundayız-
Sam’in emin olamadığı şey, istemeden ne kadar doğuya ya da
ne kadar batıya kaydıklarıydı. Sur’a varacaklardı, evet... bir gün ya
104
da on beş sonra, Sur daha uzakta olamazdı, bu kesindi, kesin...
ama neredeydi? Bulmaları gereken şey Kara Kale’deki kapıydı; yüz
fersah boyunca Sur’u geçmenin tek yolu.
“Sur, Craster’ın eskiden söylediği kadar büyük mü?” diye sor­
du Şebboy.
“Daha büyük.” Sam neşeli bir sesle konuşmaya çalışıyordu.
“O kadar büyük ki, arkasında saklanan kaleleri bile göremezsin.
Ama oradalar, göreceksin. Sur tamamen buzdur ama kaleler taş­
tan ve ahşaptan inşa edilmiştir. Y üksek kuleler, derin mahzenler
ve şöminesinde gece gündüz büyük ateşlerin yandığı kocaman bir
uzun salon vardır. Orası öyle sıcaktır kı Şebboy inanamazsın.”
“Ateşin yanında durabilir miyiz? Ben ve bebek? Uzun zaman
için değil, sadece kendimizi iyi ve ısınmış hissedene kadar?”
“Ateşin yanında istediğin kadar durabilirsin. Y iyecek ve içecek
de olacak. Baharatlı sıcak şarap, bir kâse soğanlı geyik eti yahnisi
ve Hobb’un fı rından yeni çıkmış ekmekleri. Ekmekler öyle sı­
cak olacak ki parmakların yanacak.” Sam, ellerini ateşe uzatmak
için eldivenlerini çıkardı ve çok vakit geçmeden bunu yaptığına
pişman oldu. U yuşmuş haldeki parmakları tekrar his kazanırken
canı öyle yandı ki Sam neredeyse çığlık atıyordu. Acıyı aklından
uzaklaştırmak için, “Bazen kardeşlerden biri şarkı söyler,” dedi.
“En iyi şarkı söyleyen Dareon’dur ama onu Doğugözcüsü’ne
gönderdiler. Gerçi Hal der var. Ve Kurbağa. Gerçek adı Todder,
ama bir kurbağaya benziyor, biz de ona bu lakabı taktık. Şarkı
söylemeyi seviyor ama korkunç bir sesi var.”
“Sen şarkı söylüyor musun?” Şebboy kürklerini yeniden dü­
zenledi ve bebeği diğer göğsüne aldı.
Sam kızardı. “Ben... ben birkaç şarkı biliyorum. Küçükken
şarkı söylemeyi severdim. Dans da ederdim ama babam bundan
hiç hoşlanmazdı. Eğer etrafta zıplamak istiyorsam, bunu elimde
hir kılıçla avluda yapmam gerektiğini söylerdi.”
“Bir güney şarkısı söyler misin? Bebek için?”
“Eğer istiyorsan.” Sam bir an düşündü. “Eskiden, uyku vak­
timiz geldiğinde, rahibimizin bana ve kız kardeşlerime söylediği
hir şarkı vardı, Y edi ’nin Şarkısı.’ Sam boğazını temizledi ve yu­
muşak bir sesle söylemeye başladı:
105
Babanın yüzü güçlii ve katı,
Oturur ve ayırır doğruyla yanlışı.
Tatlar kısa ve uzun hayatlarımızı
Ve Baba sever küçük çocukları
Anne hayat armağanı verir
Bütün kadınları gözetir
Gülümser ve bitirir kavgayı
Ve Anne sever küçük çocuklarını
Savaşçı düşmanın önünde durur
Nereye gitsek bizi korur
Elinde kılıcı, kalkanı, mızrağı, yayı
Ve Savaşçı savunur küçük çocukları
Yaşlı Hatun çok bilgedir çok yaşlı
O görür bütün yazgımızı
Altın ışıltılı fenerini kaldırır
Ve aydınlatır küçük çocukların yollarını
Dem irci gece gü ııdüz çalışı r
Doğruya sevk eder insanları
Çekiçle, sabanla, parlak ateşle
Küçük çocuklar için yapar binalarını
Bakire gökyüzünde raks eder
O her aşığın iç çekişindedir
Gülüşü kuşlara uçmayı öğretir
Ve küçük çocuklara rüyalar verir
Yedi Tanrı yarattı hepimizi
Seslenirsek duyarlar sesimizi
Hadi kapat gözlerini düşmeyeceksin
Onlar seni görüyor küçük çocuk
Sadece kapat gözlerini düşmeyeceksin
Onlar seni görüyor küçük çocuk.
Sanı, bu şarkıyı son kez söylediği zamanı hatırladı, annesiyle
birlikte bebek Dickon’ı uyutmak için söylemişlerdi. Babası sesle­
rini duyup öfkeyle odaya dalmıştı. Lord Randyll, “Buna daha fazla
katlanmayacağım,” demişti karısına sert bir şekilde. “Bu yumuşak
rahip şarkılarıyla bir çocuğu mahvettin zaten, aynı şeyi bu bebeğe
r)emi yapacaksın?” Sonra Sam’e bakmıştı, “Şarkı söylemek zo­
rundaysan gidip kız kardeşlerine söyle,” demişti. “Seni oğlumun
yakınlarında istemiyorum.”
Şebboyun bebeği uykuya dalmıştı. Öyle küçük ve sessiz bir
şeydi ki Sam onun için korkuyordu. Bir adı bile yoktu. Sam,
Şebboy’a bu konuyu sormuştu ama kız, bir çocuğa iki yaşından
önce i si m vermenin kötü şans getireceğini söylemişti. Çocukların
pek çoğu ölmüştü.
Şebboy, göğsünü kürklerin içine soktu. “Çok güzeldi Sam. İyi
şarkı söylüyorsun.”
“Asıl Daeron’u duymalısın. Sesi şarap kadar tatlı.”
“Biz en tatlı şarabı, Craster’ın beni karısı yaptığı gün içtik. O
zaman yazdı, hava bu kadar soğuk değildi.” Şebboy kafası karış­
mış gibi Sam’e baktı. “Sadece altı tanrıyı mı söyledin? Craster siz
güneylilerin yedi tanrısı olduğunu söylerdi.”
“Yedi,” diye onayladı Sam, “ama kimse Y abancı’yı söylemez.”
Yabancı’nın yüzü ölümün yüzüydü. Ondan bahsetmek bile Sam’i
huzursuz ediyordu. “Bir şeyler yemeliyiz. Bir iki lokma.”
Tahta kadar sert birkaç sosisten başka yiyecekleri kalmamıştı.
Sam, her ikisi için birkaç ince dilim kesti. Harcadığı güç yüzün-
s '/ uue yoıa aevam eaer. kj ç o k cesur bir kızdı, Sanı
den kolu ağrımıştı ama sebat etmeye yetecek kadar açtı. Sosis ye­
terince uzun çiğnendiğinde yumuşuyordu, tadı da güzel oluyor­
du, Craster’m karıları sosisi sarımsakla tatlandırmıştı.
Yemek bittikten sonra Sam, Şebboy’dan müsaade istedi ve
emsu dökmek hem de ata bakmak için dışarı çıktı. Kuzeyden
107
gibi değildi. Keşke Kara Kale’ye vardıklarında kızla ne yapacağa
bilseydi Sanı. Şebboy, Sanı isterse onun karısı olacağını söyley^
duruyordu ama kara kardeşler eş almazdı. Üstelik Sam, BoynUz
Tepeli bir Tarly’ydi, bir yabanılla asla evlenemezdi. Başka bir ^
düşünürüm. Sur'a sağ salim ulaşalım da gerisi sortin değil, gerisi hiç sorun
değil.
Atı uzun salona doğru yürütmek yeterince kolaydı. Onu ka­
pıdan içeri sokmak değil, ama Sam inat etti. Hayvanı salona sok­
tuğunda Şebboy çoktan sızmıştı. Sam bir köşede atın ayaklarım
bağladı, ateşe odun attı, ağır pelerinini çıkardı ve yabanıl kadının
yanında kürklerin altına kıvrıldı. Sam’in pelerini üçünün de üs­
tünü örtecek ve bedenlerinin ısısını muhafaza edecek kadar bü­
yüktü.
Şebboy; süt, sarımsak ve küflü kürk kokuyordu ama Sam
bu kokuya alışmıştı artık. Ona göre güzel kokulardı bunlar.
Şebboy’un yanında uyumayı seviyordu. Kızın yanında uyumak,
Boynuz Tepe’de kocaman bir yatağı iki kız kardeşiyle paylaştığı
eski zamanlan hatırlatıyordu. Lord Randyll bu durumun onu bir
kız kadar yumuşak yaptığına karar verdiğinde, Sam’in kardeşle­
riyle birlikte uyuma meselesi son bulmuştu. Soğuk hücremde tek
başıma uyumak beni daha sert ya da daha cesur yapmadı gerçi. Onu şim­
di görse babasının ne düşüneceğini merak etti Sam. Ötekilerden
birini öldürdüm lordum, dediğini hayal etti. Onu birobsidiyetı hançerle
kestim, arkadaşlarım bana Katil Sam diyor artık. Ama Lord Randyll,
Sam’in hayallerinde bile şüpheyle kaşlarını çatıyordu sadece.
O gece tuhaf rüyalar gördü Sam. Yine Boynuz Tepe’deydi,
kalede, ama babası orada değildi. Kale Sam’indi artık. J on Kar
onunlaydı. Yaşlı Ayı Lord Mormont da öyle. Grenn, Efkârlı
Edd, Pyp, Kurbağa ve Nöbet’teki diğer bütün arkadaşları. Ama
siyahlar yerine parlak renkler giyiyorlardı. Sam yüksek masaday­
dı ve bütün dostlarına ziyafet veriyordu, babasının büyük kılıç1
Yürekfelaketi’yle rostodan kalın dilimler kesiyordu. Yemek içın
tatlı kekler ve içmek için ballı şarap vardı, şarkılar ve danslar vardı,
herkes sıcaktı. Ziyafet bittiğinde Sam uyumak için yukarı çıktı;
annesinin ve babasının yaşadığı lord dairesine değil, bir zamanlar
kız kardeşleriyle paylaştığı odaya. Ama büyük ve yumuşak yatağı11
108
içinde, kardeşleri yerine Şebboy bekliyordu, üstünde kabarık bir
kürkten başka bir şey yoktu, göğüslerinden süt sızıyordu.
Sam aniden uyandı, üşüyordu ve dehşet içindeydi.
Ateş, dumanlı közlere dönüşmüştü. Havanın kendisi donmuş
gibiydi, çok soğuktu. Salonun köşesindeki at kişniyor ve arka
ayaklarıyla kütükleri tekmeliyordu. Şebboy ateşin yanında otu­
ruyordu, bebeğine sarılmıştı. Uyku mahmuru Sam doğruldu, ağ­
zından çıkan nefes buharlaşıyordu. Uzun salon koyu gölgelerle
doluydu, siyah ve daha siyah. Sam’in kolundaki tüyler ürperdi.
Bir şey yok, dedi Sam kendine. Üşiidüm, hepsi bu.
Sonra, kapıda, gölgelerden biri hareket etti. Büyük bir gölge.
Hâiâ rüyadayım, diye dua etti Sam .Ah, lütfen hâlâ uyuyor olayım,
bu bir kâbus olsun. O öldü, o ötdii, onun öldüğünü gördüm. “Bebek için
geldi,” dedi Şebboy ağlayarak. “Bebeğin kokusunu alıyor. Yeni
doğmuş bir bebek hayat kokar. Hayat için geldi.”
Kocaman, koyu şekil, kapı pervazının altından geçerken eğildi,
salona girdi ve ayaklarını sürüyerek onlara doğru ilerledi. Gölge,
ateşin loş ışığında Minik Paul’e dönüştü.
“Git buradan,” diye bağırdı Sam. “Seni burada istemiyoruz.”
Paul’un elleri kömürdü, yüzü süt, gözleri acı mavi parlıyordu.
Sakalları kırağıyla beyazlamıştı ve omzuna bir kuzgun tünemişti.
Kuzgun, Paul’un yanaklarını gagalıyordu, beyaz ve ölü eti yiyor­
du. Sam idrarını saldı ve bacaklarından aşağı inen sıcaklığı hisset­
ti. “Şebboy, atı sakinleştir ve onu dışarı çıkar. Sen bunu yap.”
“Sen...” diye başladı kız.
“Benim bıçağım var. Ejderhacamı hançer.” Sam ayağa kal­
karken el yordamıyla hançeri bulup çıkardı, tik hançeri Grenn’e
vermişti ama şükürler olsun ki Craster Kalesi’nden kaçmadan
önce Lord M ormont’un hançerini almayı akıl etmişti. Hançeri
sıkıca tuttu, ateşten uzaklaştı, Şebboy’dan ve bebekten uzaklaştı.
“Paul?” Cesur bir tonla konuşmaya çalışmıştı ama ağzından çıkan
ses bir cırlamaydı. “Minik Paul. Beni tanıyor musun? Ben Sam,
şişman Sam, Ödlek Sam, ormanda beni kurtardın. Ben bir adım
daha atacak durumda değilken sen beni taşıdın. Bunu başka kim-
se yapamazdı ama sen yaptın.” Sam geri çekildi, burnunu çekerek
109
ağlıyordu, hançer elindeydi. Nasıl da korkağım. “Bize zarar verı^
Paul. Lütfen. Bize neden zarar vermek isteyesin ki?”
Şebboy toprak zeminde sürünerek geri geri gitti. Yaratık, kı2a
bakmak için başını çevirdi ama Sam bağırdı, “LL4Y7/?!” ve Pauj
tekrar ona döndü. Paul’un omzundaki kuzgun, adamın solgun ve
lime lime yanağından bir parça et kopardı. Sam hançeri kaldırdı
bir demirci körüğü gibi nefes alıyordu. Şebboy salonun karşısın­
daki ata ulaştı. Tanrılar bana cesaret verin, diye dua etti Sam. Bir kez
olsun bana bir parça cesaret verin. Onun kaçmasına yetecek kadar bir za 
man için.
Minik Paul, Sam’e doğru hareketlendi. Sam, sırtı ahşap duvara
yaslanana kadar geri çekildi. Sabit tutabilmek için hançeri iki eliyle
birden kavradı. Yaratık ejderhacammdan korkuyormuş gibi gö­
rünmüyordu. Belki de ejderhacamının ne olduğunu bilmiyordu.
Ağır ağır hareket ediyordu ama Minik Paul hayattayken bile hızlı
bir adam değildi. Yaratığın arkasındaki Şebboy, atı sakinleştirmek
için bir şeyler mırıldanıyor ve hayvanı kapıya doğru itiyordu. Ama
at, yaratığın tuhaf ve soğuk kokusundan bir nefes almış olmalıydı.
Aniden durdu, şahlandı, ön ayakları buzlu havayı tekmeledi. Paul
sese doğru döndü, Sam’e olan ilgisini tamamen kaybetmiş gibi gö­
rünüyordu.
Düşünmek, dua etmek ya da korkmak için vakit yoktu. Sa-
mwell Tarly öne fırladı ve hançeri Minik Paul’un sırtına sapladı.
Paul onun geldiğini görmemişti bile. K uzgun bir çığlık atarak ha­
valandı. “Sen öldün!” diye bağırdı Sam yaratığı hançerlerken. “Sen
öldün, sen öldün.” Hançerledi, bağırdı, tekrar ve tekrar, Paul’un
siyah pelerininde büyük yırtıklar açtı. Bıçak, yünün altındaki demir
zırhın üstünde parçalanırken etrafa ejderhacamı kırıkları saçıldı.
Sam’in feryadı siyah havada beyaz sise dönüştü. Sam, işe ya­
ramaz hançer kabzasını yere düşürdü ve Minik Paul arkasını dö­
nerken o geriye doğru hızlı bir adım attı. Diğer bıçağını, bütün
kardeşlerin taşıdığı çelik bıçağını çıkaramadan, yaratığın kara ellen
Sam’in boğazına yapıştı. Paul’un parmakları öyle soğuktu ki yanı­
yordu âdeta. Parmaklar, Sam’in boğazının yumuşak etine gömül­
dü. Kaç Şebboy, kaç, diye bağırmak istedi Sam ama ağzını açtığında
dışarı sadece boğulma sesi çıktı.
110
Parmaklar sonunda hançeri buldu ama Sam yaratığın karnına
vurduğunda bıçağın ucu demir halkalarda kaydı ve hançer Sam’in
elinden fırladı. Minik Paul’un parmakları merhametsizce kasıldı
ve bükülmeye başladı. Kafamı koparacak, diye düşündü Sam çare­
sizce. Boğazı donmuş gibiydi, ciğerleri alev almıştı sanki. Beyhu­
de bir çabayla yaratığın bileklerim yumrukladı, çekiştirdi. Paul’un
bacaklarının arasını tekmeledi, nafileydi. Dünya ıkı mavi yıldı­
za, korkunç ve ezici bir ağrıya ve Sam’in gözyaşlarını gözlerinde
donduracak kadar acımasız bir soğuğa dönüştü. Sam kıvrandı, de­
belendi, umutsuzca... ve sonra öne doğru yalpaladı.
Minik Paul iri ve güçlüydü, bununla birlikte Sam ondan daha
ağırdı. Üstelik yaratıklar hantaldı, Sam bunu Y umruk’ta görmüş­
tü. Paul bu beklenmedik hareket yüzünden bir adım geri sendele­
di ve canlı adam ile ölü olan, birlikte yere devrildiler. Boğazındaki
ellerden biri çarpmanın etkisiyle çözüldü ve Sam, buzlu kara par­
maklar geri dönmeden önce ciğerlerine kısa bir nefes çekebildi.
Ağzı kan tadıyla doldu. Bıçağını aramak için boynunu döndürdü
ve turuncu bir pırıltı gördü. Ateşi Sadece közler ve küller kalmıştı
ama yine de... Sam nefes alamıyordu, düşünemiyordu... Paul’u
de onunla birlikte çekerek yana yuvarlandı. Kolları toprak zemin­
de çırpındı, aradı, uzandı, külleri karıştırdı, sonunda sıcak bir şey
bulana dek... siyahın arasında kırmızının ve turuncunun için için
yandığı kömürleşmiş bir odun parçası. Sam, parmaklarıyla kavra­
dığı odun parçasını Paul’un ağzına indirdi, öyle sert vurmuştu ki
yaratığın dişlerinin parçalara ayrıldığını hissetti.
Buna rağmen, yaratığın kıskacı gevşemedi. Sam’in son düşün­
celeri, onu seven annesine ve hayal kırıklığına uğrattığı babasına
aitti. Paul’un kırık dişlerinin arasından yükselen dumanı gördü­
ğünde, uzun salon Sam’in etrafında fırıl fırıl dönüyordu. Sonra
ölü adamın yüzü alev aldı ve eller gitti.
Sam ciğerlerini havayla doldurdu ve bitkin bir halde yana
yuvarlanarak Paul ’den uzaklaştı. Y aratık yanıyordu, sakalların­
dan kırağı damlarken sakallarının altındaki eti kararıyordu. Sam
kuzgunun çığlığını duydu ama Paul hiç ses çıkarmıyordu. Y aratık
ağzını açtığında dışarı sadece alevler çıktı. Ve gözleri... Gitti, mavi
tyhı gitti.
111
Sam kapıya doğru süründü. Hava öyle soğuktu ki nefes aln^
can yakıyordu ama nasıl güzel, nasıl tatlı bir acıydı o. Aceley|e
salondan çıktı. “Şebboy?” diye seslendi. Şebboy, onu öldürdü^
Şeb...”
Kız büvet ağacına yaslanmıştı, bebek kollarındaydı. Yaratıklar
tarafından sarılmıştı. Bir düzine yaratık vardı, yirmi, daha fazla.
bazıları bir zamanlar yabanıldı ve hâlâ derilerle hayvan postları
giyiyorlardı... ama çoğu Sam’in kardeşleriydi. Kız Kardeşli Lark’ı
gördü Sam. Sessizayak’ı, Ryles’ı. Chett’in boğazındaki yağ beze­
si siyahtı, çıbanları ince bir buz tabakasıyla kaplıydı. İşte şu da
Hake’e benziyordu ama adamın kafasının yarısı yokken emin ol­
mak zordu. Zavallı atı parçalara ayırmışlardı ve kanlı elleriyle hay-
vanın bağırsaklarını çıkarıyorlardı. Atın karnından beyaz buharlar
yükseliyordu.
Sam’in ağzından ağlamaklı bir ses çıktı. “Bu haksizlik...”
“Haksızlık.” Kuzgun, Sam’in omzuna kondu. “Haksızlık, hak 
sızlık, haksızlık.” Kanatlarını açıp Şebboy’la birlikte çığlık attı.
Yaratıklar neredeyse kızın üstündeydi. Büvet ağacının kırmızı
yapraklarının hışırtısını duydu Sam, onun bilmediği bir dilde
birbirlerine fısıldıyorlardı. Yıldızların ışıkları telaşla kıpırdanıyor
gibiydi ve etraftaki bütün ağaçlar inleyip çatırdıyordu sanki. Sam
Tarly kesik süt rengine döndü ve gözleri tabak gibi büyüdü. Kuz 
gunları Büvet ağacındalardı, yüzlercesi, binlercesi, kemik beyazı
dallara tünemişlerdi, yaprakların arasından bakıyorlardı. Çığlıklar
atıp kanat çırparak, öfkeli bir bulut halinde yaratıkların üstüne
kondular. Chett’in yüzüne akın edip adamın mavi gözlerini ga­
galadılar. Kız Kardeşli’yi sinekler gibi kapladılar. Hake’ın parça­
lanmış kafasının içinden et parçaları çıkardılar. Öyle çok kuzgun
vardı ki Sam yukarı baktığında ayı göremedi.
“Git,” dedi Sam’in omzundaki kuzgun. “Git, git,git.”
Sam koştu, ağzından buzlu buharlar tütüyordu. Yaratıklar
kendilerine saldıran kara kanatlarla ve keskin gagalarla cebelle 
şiyordu, uğursuz bir sessizliğin içine düşmüşlerdi, ne bir hırıl­
tı vardı ne de bir çığlık. Ama kuzgunlar Sam’i umursamıyordu.
Sam, Şebboy’un elini yakaladı ve kızı büvet ağacından uzaklaştır­
dı. “Gitmek zorundayız.”
112
“Ama nereye?” Şebboy, Sam’in arkasından koştu, bebeği ku­
cağındaydı. “Atımızı öldürdüler. Biz nasıl...”
“Kardeşimi” Nida gecenin içinden geldi, bin kuzgunun çığlığı­
nın içinden. Ağaçların altında, tepeden tırnağa siyahlara ve grilere
bürünmüş bir adam vardı, bir geyiğin sırtındaydı. “Buraya” diye
seslendi binici. Bir başlık yüzünü gölgeliyordu.
S i y a h giyiyor. Sam, Şebboy’u adama doğru itti. Geyik devasay­
dı, bir sığın geyiğiydi, omuz boyu üç metreydi ve bir o kadar ge­
niş boynuzları vardı. Hayvan, Şebboyda Sam’i sırtına almak için
dizlerinin üstüne çöktü. “Buraya,” dedi binici, Şebboy’u yukarı
çekip arkasına oturtmak için eldivenli elini uzattı. Sonra Sam’in
sırası geldi. “Teşekkür ederim,” diye pofladı Sam. Ama kendisine
uzatılan eli yakaladığında, binicinin eldiven takmadığını fark etti.
Adamın taş kadar sert parmaklı eli siyah ve soğuktu.
113
ARYA
Bayırın tepesine vardıklarında ve nehri gördüklerinde, Sando
Clegaııe dizginlerini sertçe çekip küfretti.
Demir siyahlığındaki gökyüzünden boşalan yağmur, ye§j| Vç
kahverengi akıntıyı otı bin kılıçla deliyordu. Bir mil uzakta olmalı
diye düşündü Arya. Döne döne akan suların içinden elli ağacın
tepesi yükseliyordu, ağaçların gökyüzüne uzanan dalları, boğu.
lan adamların kolları gibi görünüyordu. Islak yapraklardan oluşan
kalın halılar sahil şeridini boğmuştu, Arya kanalın daha ilerisinde
solgun ve şişmiş bir şey gördü, bir geyik ya da ölü bir at, akıntıyla
birlikte ağır ağır sürükleniyordu. Bir ses de vardı, duyma eşiğinin
sınırında pes bir hırıltı, bir köpeğin havlamadan hemen önce çı-
kardığı ses gibi.
Arya eyerinde kıpırdandı ve sırtında Tazı’nm örgü zırhının
halkalarını hissetti. Tazı’nın kollan Arya’yı sarmıştı; solda yanık
kol vardı, adam muhafaza için çelik bir kol zırhı takmıştı ama
Arya, Tazı’yı sargıları değiştirirken görmüştü, sargıların altındaki
et hâlâ yaralı ve iltihaplıydı. Fakat yanıklar Tazı’nın canını yakı­
yorsa bile adam bununla ilgili bir ipucu vermiyordu.
“Bu Karasu Nehri mi?” Y ağmurun ve karanlığın içinde, pati-
kasız ormanlardan ve isimsiz köylerden geçerek öyle uzun bir yol
katetmişlerdi ki, Arya’nm nerede olduklarına dair hiç fikri yoktu.
“Geçmek zorunda olduğumuz bir nehir. Bilmen gereken tek
şey bu.” Clegane zaman zaman Arya’yı cevaplıyordu ama onu
karşılık vermemesi konusunda uyarmıştı. O ilk gün, Aryaya pek
çok uyarıda bulunmuştu adam. “Bana bir daha vurmaya kalkıştı­
ğında ellerini arkadan bağlarım,” demişti. “Bir daha kaçmaya ça­
lıştığında ayaklarını birbirine bağlarım. Çığlık atarsan, bağırırsan
ya da beni ısırırsan ağzını bağlarım. Atı birlikte sürebiliriz ya &
seni doğranmaya giden bir domuz gibi bağlayıp atın sırtına ata­
rım. Senin tercihin.”
Arya atı sürmeyi tercih etmişti ama ilk kamp kurduklarında-
Tazı’nın uyuduğundan emin olana kadar beklemiş ve adamın Çır
kin kafasını ezmek için kocaman, sivri kenarlı bir taş bulmuŞtl1
114
Adanıa doğru sürünürken, gölge kadar sessiz, demişti kendine ama
yeterince sessiz değildi anlaşılan. Tazı uyumamıştı neticede. Bel­
ki de uyanmıştı. Sebep her ne idiyse, Tazfmn gözleri açılmıştı,
ağzı seyirmişti ve adam Arya’nın elindeki taşı bir bebeğin elinden
alır gibi almıştı. Taşı çalıların içine fırlatırken, “Bunu görmezden
geleceğim,” demişti. “Ama tekrar denemek gibi bir aptallık yapar­
san canını yakarım.”
“Neden beni şimdi öldürmüyorsun? Mycah’ı öldürdüğün gibi?”
diye bağırmıştı Arya. O zamanlar hâlâ cüretkârdı, korkak değil
öfkeliydi.
Tuniğinden yakaladığı Arya’yı yanık yüzünün dibine çekerek
cevap vermişti Tazı. “Bu ismi bir daha söylersen seni öyle kötü
döverim ki ölmek istersin.”
Bu olaydan sonra, her gece uyumaya giderken Arya’yı atın bat­
taniyesine sarmış, ayak ve göğüs kısmını iplerle bağlamıştı. Arya
sıkıca kundaklanmış bir bebeğe benziyordu böylece.
Yağmur tarafından kamçılanan nehri izlerken, Karasu olmalı,
diye karar verdi Arya. Tazı, J offrey’nin köpeğiydi; Arya’yı Kızıl
Kale’ye geri götürüyordu, onu J offrey’le kraliçeye verecekti. Arya
havanın güneşli olmasını dilerdi, o zaman hangi yöne gittikleri­
ni anlayabilirdi. Ağaçlardaki yosunlara daha fazla baktıkça kafası
daha çok karışıyordu. Karasu, Kral Topraklarında bu kadar geniş de 
ğildi ama yağmurlardan önceydi bu.
“Bütün geçitler yok olacak,” dedi Sandor Clegane, “nehri yü­
zerek geçmeye çalışacak da değilim.”
Karşıya geçmenin yolu yok, diye düşündü Arya. Lord Beric bizi
mutlaka yakalar. Clegane, büyük siyah aygırını çok hızlı koştur-
muştu, izleri yok edip takipten kurtulmak için aynı yoldan üç
kez geri dönmüştü, hatta bir keresinde, kabarmış bir nehrin or­
tasında yarım mil boyunca akıntıya karşı at sürmüştü... ama Arya
ne zaman arkasına baksa haydutları görmeyi umuyordu hâlâ. Su
dökmek için çalıların arasına gittiğinde adını ağaçların gövdesi­
ne kazıyarak haydutlara yardım etmeye çalışmıştı ama dördüncü
seferde Tazı’ya yakalanmıştı ve yardım konusu kapanmıştı. So-
rım fcğily demişti kendi kendine, Thoros beni alevlerinin içinde bulur.
Ama bulmamıştı. Henüz değil. Ve nehri geçtiklerinde...
115
“Harrovvay Kasabası fazla uzakta olamaz,” dedi Tazı. “Lq^
Roote’uıı, Yaşlı Kral Andalıar’a ait iki başlı su atını tuttuğu yer
Belki oradan geçeriz.”
Ary a, Yaşlı Kral Aııdahar’ı hiç duymamıştı. İki başlı at da gül­
memişti, özellikle de suyun üstünde koşan bir at, ama bir şey Sor
maması gerektiğini bilecek kadar akıllıydı. Tazı, aygırı döndürüp
bayır çizgisi boyunca koşturarak nehir yatağını aşağı doğru takip
ederken, Arya dilini tuttu ve atın üstünde kaskatı oturdu. Şim.
di yağmur sırtlarına vuruyordu en azından. Arya, gözlerine batıp
onu yarı kör eden ve yanaklarından aşağı süzülüp onu ağlıyormuş
gibi gösteren yağmurdan bıkmıştı. Kurtlar asla ağlamaz, diye hatır­
lattı kendine, yine.
Vakit, öğleni fazla geçmiş olamazdı ama gökyüzünde akşam
karanlığı vardı. Arya’nın sayabileceğinden fazla gündür güneşi
görmemişlerdi. Arya kemiklerine kadar ıslanmıştı, eyer yaraları
vardı, burnu akıyordu, ağrı çekiyordu. Ateşi de vardı, bazen ön­
lenemez bir şekilde titriyordu ama Tazı’ya hasta olduğunu söy­
lediğinde adam sadece hırlamıştı. “Burnunu sil ve çeneni kapa,”
demişti. Tazı, zamanının yarısını eyerinde uyuyarak geçiriyordu
artık. Sürdüğü aygırın, üstünde oldukları çiftçi yolunu ya da av
patikasını takip edeceğine güveniyordu. Hayvan ağır bir süvari
atıydı, hemen hemen bir savaş atı kadar iriydi fakat çok daha hız­
lıydı. Tazı ona Yabancı diyordu. Arya bir seferinde, Clegane bir
ağacın dibine su dökerken atı çalmayı denemişti, Tazı’ya yaka­
lanmadan kaçabileceğini düşünmüştü. Y abancı az kalsın Aryanın
yüzünü parçalıyordu. Sahibine karşı yaşlı bir iğdiş kadar uysaldı
ama bunun dışında, kendisi kadar kara bir mizacı vardı. Arya daha
önce bu kadar hızlı tekmeleyen ya da ısıran bir at görmemişti.
Saatler boyunca nehrin kenarından gittiler, Sandor Clegane in
bahsettiği yere varmadan önce, nehrin ince kolları olan iki çamurln
derenin içinden geçtiler. “Lord Harroway’in Kasabası,” dedi Tazı
ve sonra, “Yedi cehetınetnl” Kasaba suya gömülmüş ve terk edil'
mişti. Y ükselen sular nehrin kıyılarından taşmıştı. Harrovvay den
geriye kalan; kerpiç bir hanın üst katı, batık bir septin yedi köşej1
tepesi, taştan inşa edilmiş bir çember kulenin üçte ikisi, saz M7
birkaç çatı ve bir baca ormanıydı.
116
Fakat kulenin bacasından duman tütüyordu ve kemerli bir
pencerenin altına düz tabanlı geniş bir tekne zincirleıımişti. Tek­
nenin bir düzine ıskarmozu vardı, ahşaptan oyulmuş iki büyük
at başı teknenin başına ve kıçına yerleştirilmişti. İki başlı at, diye
düşündü Arya. Güverteni n tam ortasında, çatısı kesek kaplı ah­
şap bir evcik vardı ve T azı ellerini ağzına götürüp bağırdığında
iki adam çıktı. Bir üçüncüsü çember kulenin penceresinde belir­
di, ok takılmış bir arbalet taşıyordu. “Ne istiyorsun?” diye bağırdı
adam çalkantılı kahverengi suların karşısından.
"Bizi karşıya geçirin,” diye geri bağırdı Tazı.
Teknedeki adamlar birbirleriyle konuştular. Gri saçları, kalın
kolları ve yamuk bir sırtı olan adam küpeşteye yaklaştı. “Bir bedeli
t /¿ir.”
“Öyleyse öderim.”
Neyle? diye merak etti Arya. Haydutlar Tazı’nın altınlarını al­
mıştı ama L ord Beric ona biraz gümüş ve bakır bırakmış olabilir­
di. Bir tekne yolcul uğu birkaç bakırdan daha pahalı olamazdı...
Teknedeki adamlar yine birbirleriyle konuşuyorlardı. Sonun­
da, yamuk sırtlı olan döndü ve bağırdı. Ortaya altı kişi daha çıktı,
kafalarını yağmurdan korumak için başlıklarını taktılar. Pence­
reden hâlâ adamlar çıkıyordu, güverteye atlıyorlardı. Adamların
yarısı, yamuk sırtlı tekneciye adamın akrabaları olabilecek kadar
çok benziyordu. Bazıları zincirleri çözüp uzun sırıkları kaldırdı,
diğerleri geniş ağızlı kürekleri ıskarmozlara yerleştirdi. Tekne
döndü ve sığlığa doğru ağır ağır yüzmeye başladı, gövdenin iki
yanındaki kürekler düzenl i bir şekilde suyu dövüyordu. Sandor
Clegane tekneyi karşılamak için bayır aşağı at sürdü.
Teknenin kıç tarafı bayırın eteğine dayandığında, teknedeki
adamlar oyma at başının altındaki geniş kapağı açtılar ve dışarı
geniş bir meşe kalas uzattılar. Y abancı, suyun kenarında duraksa­
dı ama Tazı hayvanın sağrısını tekmeledi ve onu iskele tahtasına
Çıkmaya zorladı. Y amuk sırtlı adam onları güvertede bekliyordu.
Sizin için yeterince ıslak mı sör?” diye sordu gülümseyerek.
Tazı’nın ağzı seğirdi. “Teknene ihtiyacım var zekâna değil.”
Clegane atından indi ve Arya’yı aşağı, yanına çekti. Adamlardan
biri Yabancı’nın dizginlerine uzandı. Hayvan çifte atarken, “Ye­
117
rinde olsam bunu yapmazdım,” dedi Tazı, adama. Adam geri sıç
radı, ıslak güvertede kaydı ve sert bir şekilde poposunun üstüne
düştü, küfürler ediyordu.
Yamuk sırtlı tekneci artık gülümsemiyordu. “Sizi karşıya geçj,
rebiliriz,” dedi aksi bir tavırla. “Sana bir altına mal olur. Bir taneat
için. Bir tane de delikanlı için.”
“Üç ejderha?” Clegane havlar gibi güldü. “Üç ejderha karşıla
ğında tekneyi almam gerekir.”
“Geçen yıl alabilirdin. Ama nehir böyleyken, sırf denizin yüz.
lerce mil açığına sürüklenmemek için sırıklarda ve küreklerde faz.
ladan ellere ihtiyacım var. İşte sana seçenek. Ya üç ejderha verirsin
ya da şu cehennem atma suyun üstünde yürümeyi öğretirsin.”
“Dürüst eşkıyaları severim. Dediğin gibi olsun. Üç ejderha..,
bizi sağ salim karşı kıyıya çıkardığın zaman.”
“Ya altınları şimdi alarım ya da karşıya geçmeyiz.” Adam, kalın
ve nasırlı elini öne uzattı, avcu yukarıdaydı.
Clegane, kının içindeki bıçağı gevşetmek için uzunkılıcını silkti.
“İşte sana seçenek. Ya kuzey kıyısında altın ya da güneyde çelik.”
Adam, Tazı’nın yüzüne baktı. Orada gördüğü şeyden hoşlan­
madığı belliydi. Teknecinin arkasında bir düzine adam vardı, el­
lerinde kürekler ve ahşap sırıklar olan güçlü adamlar, fakat hiçbiri
tekneciye yardım etmek için öne çıkmıyordu. Hep birlikte Sandor
Clegane’i alt edebilirlerdi ama Tazı devrilmeden önce adamlardan
birkaçını öldürürdü büyük ihtimalle. Bir süre sonra, “Sözünü tuta­
cağını nereden bileyim?” diye sordu yamuk sırtlı tekneci.
Tutmayacak, diye bağırmak istedi Arya. Bağırmak yerine duda­
ğını ısırdı.
“Şövalye onuru,” dedi Tazı gülümsemeden.
O şövalye bile değil. Arya bunu da söylemedi.
“Bu işe yarar.” Tekneci tükürdü. “Gelin öyleyse, sizi akşam
çökmeden karşıya geçirebiliriz. Atı bağlayın, biz seyir halindeyken
ürkmesini istemiyorum. Siz ve oğlunuz ısınmak isterseniz kabinde
bir maltız var.”
“Ben onun aptal oğlu değilimV' dedi Arya öfkeyle. Tazı’nın oğlu
sanılmak bir oğlan sanılmaktan bile kötüydü. Arya o kadar çok
kızmıştı ki adamlara gerçek kimliğini açıklayabilirdi ama Tazı onu
118
yakasının arkasından yakaladı ve tek eliyle havaya kaldırıp ayak­
larını güverteden kesti. “Sana şu kahrolası ağzını kapalı tutmanı daha
Itaç kez söylemem gerek?” dedi. Arya’yı, dişlerim takırdatacak ka­
dar sert bir şekilde sarstıktan sonra yere bıraktı. “İçeri gir ve adamın
dediği gibi kurulan.”
Arya kendisine söyleneni yaptı. Büyük demir maltız kırmızı
ışıldıyordu ve odayı boğucu bir ısıyla dolduruyordu. Ateşin yanın­
da durmak, ellerini ısıtmak ve bir parça kurumak Aryaya iyi gel­
mişti ama ayaklarının altındaki zeminin hareket ettiğini hissettiği
anda kabın kapısından dışarı çıktı.
İki başlı at, boğulmuş Harrovvay’in çatılarının ve bacalarının
arasında dikkatlice ilerleyerek sığlıkların içinde ağır ağır yüzüyordu.
On iki adam kürek çekiyordu. Bir kayaya, ağaca ya da suya gömül­
müş bir eve fazlaca yaklaştıklarında tekneyi sırıklarla geri iten dört
kişi daha vardı. Y amuk sırtlı adam dümendeydi. Yağmur damlaları
güvertenin yumuşak kaplamasında pıtırdıyor, teknenin başındaki
ve kıçındaki uzun at başlarından sekiyordu. Arya yine ıslanıyordu
ama umurunda değildi. Görmek istiyordu. Arbaletli adamın hâlâ
çember kulenin penceresinde olduğunu gördü. Tekne, kulenin al­
tından kayarken, arbaletli adamın gözleri Aryayı takip etti. Arya bu
adamın Tazı’nın bahsettiği Lord Roote olup olmadığını merak etti.
Bir lord gibi görünmüyor, tabii, Aryanın da bir leydi gibi göründüğü
söylenemezdi.
Kasabayı arkalarında bırakıp nehre çıktıklarında akıntı iyice şid­
detlendi. Arya, yağmurun yarattığı gri pusun içinden karşı kıyıdaki
uzun taş sütunu seçebiliyordu. Sütunun, teknenin yanaşacağı is­
keleyi işaretlediğine şüphe yoktu ama Arya sütunu görür görmez
ondan uzağa sürüklendiklerini fark etti. Kürekçiler kürekleri daha
büyük kuvvetle çekiyordu şimdi, nehrin öfkesiyle boğuşuyorlardı.
Nehirdeki yapraklar ve kırık dallar bir mancınıktan fırlatılmış gibi
hızlı akıyordu. Sırıklı adamlar suya eğilmişti, tekneye yaklaşan her
§eyi uzağa itiyorlardı. Burada rüzgar da daha sertti. Arya ne zaman
nehrin yukarısına bakmak için dönse yüzünde yağmur patlıyordu.
Güverte hareket ettikçe Yabancı kişniyor ve tekmeler atıyordu.
Eğer yan taraftan suya atlarsam, daha Tazı yokluğumun farkına bile
Aramadan nehir beni alır götürür. Arya omzunun üzerinden arkası­
119
na baktı ve Saııdor Clegaııe’in ürkmüş atıyla cebelleştiğini gördü
Tazfdan kaçmak için bundan daha iyi bir fırsat bulamazdı, fi,/
nunla birlikte, boğulabilirim. J on, Arya’nın bir balık gibi yüzdüğünü
söylerdi eskiden ama bu nehirde bir balık bile sorun yaşayabilirdi
Buna rağmen, boğulmak, Kral Toprakları’na gitmekten daha iyj
olabilirdi. Arya, J offrey’yi düşündü ve pruvaya doğru süründü
Yağmurla kamçılanan nehir, çamur yüzünden kahverengine dön­
müştü, sudan çok çorba gibi görünüyordu. Arya suyun ne kadar
soğuk olduğunu merak etti. Şimdikinden daha fazla tslanamam. Tek
elini küpeşteye koydu.
Ama suya atlayamadan önce bir bağrışma duydu ve kafasını
çevirdi. Adamlar, ellerinde sırıklarla ön tarafa doğru koşturuyor­
du. Arya bir an neler olduğunu anlayamadı. Sonra gördü: Kö­
künden sökülmüş devasa ve korkunç bir ağaç, teknenin üstüne
doğru geliyordu. Sürüklenen ağacın düğüm halindeki kökleri ve
dalları, kocaman bir deniz canavarının kollarıymış gibi suyun dı­
şına uzanıyordu. Kürekçiler, siya ettikleri kürekleri çılgınca çeki­
yordu, tekneyi alabora edecek ya da gövdeyi içeri göçürecek bir
çarpışmadan kaçınmaya çalışıyorlardı. Yaşlı adam dümeni kırdı,
pruvadaki at nehrin aşağısına doğru dönmeye başladı ama çok
yavaştı. Siyah ve kahverengi pırıldayan ağaç bir gemi mahmuzu
misali hızla tekneye doğru geliyordu.
Mürettebattan iki adam, uzun sırıkları kullanarak ağacı bir şe­
kilde yakaladığında, ağaç, pruvadan en fazla üç metre uzaktaydı.
Sırıklardan biri kırıldı, havaya kıymıklar saçan uzun çaaaaatttırtıyı
duyanlar, ayaklarının altındaki güvertenin parçalandığını zanne­
debilirdi. Ama ikinci adam ağacı sertçe itmeyi başardı, yönünü
değiştirip tekneden bir parça uzaklaştırmaya yetecek kadar. Ağaç,
teknenin sadece birkaç santim uzağından geçti, dalları pruvadaki
at başını pençe misali tırmaladı. Tam tehlike geçmiş gibi görü­
nürken, canavarın ana dallarından biri tekneye bir yan darbe in­
dirdi. Tekne titredi. Arya kaydı, acıyla tek dizinin üstüne düştü.
Kırık sırıklı adam o kadar şanslı değildi. Arya, bordadan suya dü­
şen adamın çığlığını duydu. Sonra kahverengi öfkeli sular adamın
üstüne kapandı, Arya’nın tekrar ayağa kalktığı süre içinde adam
gözden kaybolmuştu. Başka bir adam bir ip kangalı kaptı fak*1
suyun içinde ipi atacağı kimse yoktu.
120
Belki de nehrin aşağısında bir yerde sudan çıkar, diye düşünmeye
çalıştı Arya ama bu düşünce boş çınlıyordu. Arya yüzme hevesim
tamamen kaybetmişti. Sandor Clegane ona seslenip de kanlı bir
dayak yemeden önce içeri girmesini söylediğinde, Arya uysal bir
şekilde kabine gitti. O esnada tekne, onu denize sürüklemekten
başka hiçbir şey istemeyen nehirle savaşarak kendi rotasına dön­
meye çalışıyordu.
Sonunda karaya ulaştıklarında, mutat iskele yerinden en az iki
mil aşağıdalardı. Tekne kıyıya öyle sert çarptı ki bir sırık daha kı­
rıldı ve Arya az kalsın tekrar düşüyordu. Sandor Clegane, Arya’yı
bir bez bebekten daha ağır değilmiş gibi kaldırıp Y abancı’nın sır­
tına oturttu. Bütün tekne mürettebatı donuk ve bitkin gözlerle
onlara bakıyordu, avcunu öne uzatan yamuk sırtlı adam dışında.
“Altı ejderha,” dedi adam. “Uç tane geçiş, üç tane de kaybettiğim
adamiçin.”
Sandor Clegane kesesini karıştırdı ve adamın avcuna buruş
buruş bir parşömen tomarı koydu. “İ şte. On tane al.”
“On?” Teknecinin aklı karışmıştı. “Bu ne şimdi?”
“Ölü bir adamın senedi, dokuz bin ejderha ediyor ya da ona
yakın.” Tazı eyere tırmanıp Arya’nın arkasına oturdu ve nahoş bir
gülümsemeyle aşağı baktı. “On tanesi senin. Geri kalanını almak
için bir gün döneceğim, yani hepsini harcamaya kalkma.”
Adam gözlerini kısarak parşömene baktı. “Yazılar. Y azılar ne
işeyarar. Altın söz verdin. Şövalye onuru dedin.”
“Kahrolası şövalyelerin onuru yoktur. Bunu öğrenmenin
vaktidir yaşlı adam.” Tazı, Y abancı’yı mahmuzladı ve dörtnala
yağmurun içine daldı. Teknedeki adamlar arkalarından küfür­
ler savurdu, birkaçı taş fırlattı. Clegane küfürleri de taşları da
umursamadı. Çok geçmeden ağaçların karanlığında kayboldular,
arkalarında kalan nehir gittikçe hafifleyen bir gürültüydü artık.
“Tekne yarın sabaha kadar karşıya geçmeyecek,” dedi Tazı, “ve
teknedeki adamlar, bizden sonra karşılarına çıkacak aptallardan
Mpt vaatler almayacak. Eğer haydut dostların bizi kovalıyorsa,
çok güçlü yüzücüler olmaları gerek.”
Arya kamburlaştı ve dilini tuttu. Valar morghulis, diye düşündü
kederle. Sör Ilytı, SörMeryn, KralJoffrey, Kraliçe Cersei. Dunsetı, Pol-
^Wer>Tatlı Rajf, Sör Gregor ve Vaâeci. Ve Tazı, Tazı, Tazı.
121
Yağmur durduğunda ve bulutlar dağıldığında Arya öyle
titreyip aksırıyordu ki Clcgane gece için mola verdi, hatta birJ ^
yakmaya çalıştı. Ancak topladıkları dallar çok ıslaktı. Tazı’nınya^
tığı hiçbir şey bir kıvılcım çıkarmaya yetmiyordu. Sonunda dallarj Î
tiksintiyle tekmeleyip dağıttı. “Yedi kahrolası cehennem,” diye]a
net okudu. “Ateşten nefret ediyorum.”
Bir meşe ağacının altındaki nemli kayalarda oturdular. Sert ’
ekmek, küflü peynir ve tütsülenmiş sosisten oluşan soğuk akşanı
yemeklerini yerken, yapraklardan damlayan suyun yumuşak pmN
tılarını dinlediler. Tazı, hançeriyle eti dilimledi ve Arya’yı bıçağa
bakarken yakaladığında gözlerini kıstı. “Aklından bile geçirme.” Ü
“Geçirmiyordum,” diye yalan söyledi Arya.
Tazı, bu cevapla ilgili ne düşündüğünü göstermek için aşağı- ‘
lama dolu bir kahkaha attı ama Aryaya kalın bir dilim sosis verdi.
Arya gözlerini Tazı’dan hiç çekmeden sosisi kemirdi. “Ablanı asla
dövmedim,” dedi adam. “Ama mecbur bırakırsan seni döverim.
Beni öldürmek için bir yol düşünmeyi bırak. Bulacağın hiçbir yol
işine yaramaz.”
Arya’nın buna verecek cevabı yoktu. Sosisi kemirdi ve soğuk
gözlerle adama baktı. Ta§ kadar sert, diye düşündü.
“Sen yüzüme bakıyorsun en azından. Hakkını yemeyeyim, ;
seni küçük dişi kurt. Hoşlanıyor musun bari?”
“Hoşlanmıyorum. Y üzün yanık ve çirkin.”
Clegane, hançerinin ucundaki peynir parçasını Arya’ya uzattı.
“Sen küçük bir aptalsın. Kaçmayı başarsaydıtı bile bu ne işine ya­
rardı? Sadece daha kötü biri tarafından yakalanırdın.”
“Yakalanmazdım,” diye ısrar etti Arya. “Daha kötü biri yok.” ,
“Ağabeyimle hiç tanışmadın. Gregor bir keresinde, s ı r f horlu- |
yor diye bir adamı öldürmüştü. Kendi adamını.” Tazı sırıttığında, j
yüzünün yanık tarafı geriliyor ve ağzı nahoş bir biçimde kıvrı- f
lıyordu. Y üzünün bu tarafında dudak yoktu, sadece bir kulağı11 ■
kökü vardı.
“Ağabeyini çok iyi tanıyorum.” Şimdi düşününce, belki de
Dağ daha kötüydü gerçekten. “Onu, Dunsen’ı, Polliver’ı, T^1j
Raff ı ve Vadeci’yi ” \
Tazı şaşkın görünüyordu. “Peki Ned Stark’m küçük ve kıy j
metli kızı bu çeşit adamları nereden tanıyor? Gregor evcil farele­
rini asla meclise götürmez.”
“Onları köyden tanıyorum.” Arya peyniri yedi ve bir parça sert
ekmek almak için uzandı. “Gölün kenarındaki köy. Gendry’yi,
beni ve Al T urta’yı orada yakaladılar. L ommy Yeşilel’i de yaka­
ladılar ama Tatlı Raff onu öldürdü, çünkü çocuğun bacağı yara­
lıydı.”
Clegane’in ağzı seğirdi. “Seni yakaladılar? Ağabeyim seni ya 
kaladı?” Bu fikir adamı güldürdü, yarı hırlama yarı kükremeye
benzer kekremsi bir ses. “Gregor elinde ne olduğunu bilmiyor­
du değil mi? Biliyor olamaz, bilseydi seni bağırta bağırta Kral
Toprakları’na geri götürür, Cersei’nin kucağına atardı. Ah, bu
çok güzel. Ona bu hikayeyi mutlaka anlatacağım, kalbini sökme­
den önce.”
Tazı, Dağ’ı öl dürmekten ilk kez söz etmiyordu. “Ama o senin
ağabeyin,” dedi Arya kuşkuyla.
“Öldürmek istediğin bir ağabeyin olmadı mı hiç?” dedi Tazı.
Tekrar güldü. “Belki de bir abla?” Arya’nın yüzünde bir şey gör­
müş olmalıydı, çünkü öne eğilip ona yaklaştı. “Sansa. O, değil
mi? K üçük dişi kurt, sevimli kuşu öldürmek istiyor.”
“Hayır,” diye parladı Arya. “Ben seni öldürmek istiyorum.”
“Küçük arkadaşını ikiye böldüğüm için mi? Ondan çok daha
fazlasını öl dürdüm, sana yemin ederim. Bunun beni bir çeşit ca­
navar yaptığını düşünüyorsun. Pekâlâ, belki de yapıyor, lâkin ab­
lanın hayatını da kurtardım. Ayak takımı tarafından atından aşağı
çekildiği gün, kalabalığı yardım ve onu kaleye geri götürdüm.
Bunu yapmasaydım ablanın başına da Lollys Stokewoth’ün başı­
na gelenler gelirdi. Ve bana şarkı söyledi. Bunu bilmiyordun değil
mi? Ablan bana küçük, tatlı bir şarkı söyledi.”
“Yalan söylüyorsun,” dedi Arya hemen.
“Bildiğini düşündüğün şeylerin yarısı kadarını bile bilmiyor­
sun. Karasu? Y edi cehennemin neresinde olduğumuzu sanıyor­
sun sen? Nereye gittiğimizi sanıyorsun?”
Tazı’nın sesindeki tahkir, Arya’nın tereddüt etmesine sebep
°ldu. “Kral Topraklarfna dönüyoruz,” dedi. “Beni J offrey’ye ve
kraliçeye götürüyorsun.” Arya birdenbire bunun yanlış olduğunu
anladı, sadece Tazfnın soruları sorma şeklinden. Aıııa bir şey söy,
İçmek zorundaydı.
“Seni kör, aptal, küçük, dişi kurt,” dedi Tazı. Sesi demir bir
eğe kadar sert ve pürüzlüydü. “J otTrey’yi boş ver, kraliçeyi boş
ver, kardeşim dediği o çarpık ve küçük gargoyleyi boş ver. Onların
şehriyle işim bitti, Kral Muhafızlarıyla işini bitti, Lannisterlar’la
işini bitti. Bir köpeğin aslanlarla ne işi olur sorarım sana?” Su ma­
tarasına uzandı, büyük bir yudum aldı. Ağzını silerken matarayı
Aryaya uzattı. “Geçtiğimiz nehir Üç Dişli Mızrak’tı çocuk. Üç
Dişli Mızrak, Karasu değil. Becerebilirsen, haritayı kafanda can­
landır. Yarın Kral Y olu’na varacağız. Ondan sonra daha hızlı yol
alırız, doğrudan İkizler’e. Seni annene teslim eden kişi ben olaca­
ğım. O soylu yıldırım lordu ya da o alevli rahip bozuntusu değil.”
Arya’nın yüzündeki ifadeyi görünce sırıttı. “Sadece haydut dost­
larının fidye kokusu alabildiğini mi düşünüyordun? Dondarrion
benim altınımı aldı, ben de seni aldım. Sen, benden çalınanlar­
dan iki kat değerlisin derim. Seni korktuğun gibi Lannisterlar’a
satsam üç kat değerlisin ama bunu yapamayacağım. Bir köpek
bile tekmelenmekten bıkar nihayetinde. Eğer şu Genç Kurt’ta,
tanrıların kurbağalara verdiği kadar akıl varsa, beni lord ilan eder
ve hizmetine girmem için yalvarır. Bana ihtiyacı var, bunu henüz
bilmiyor olabilir gerçi. Belki onun için Gregor’u bile öldürürüm,
bundan hoşlanır.”
“Seni asla almaz,” diye parladı Arya. “Seni almaz.”
“O zaman ben de taşıyabileceğim kadar altın alır, Genç
Kurt’un yüzüne güler ve yola düşerim. Beni almazsa öldürmeli,
akıllılık etmiş olur. Lâkin yapmaz, duyduklarımdan anlıyorum
ki babasına çok benziyor. Benim için hava hoş. Her halükârda
ben kazanıyorum. Sen de öyle dişi kurt. Şimdi zırlamayı ve bana
parlamayı bırak. Çeneni kapalı tut ve sana ne diyorsam onu yap.
bakarsın dayının kahrolası düğününe bile yetişiriz.”
124
J ON
Kısrak nefes nefeseydi ama J on hayvanı zorlamaya mecburdu.
Sur’a Magnar’dan önce varmak zorundaydı. Eyeri olsaydı üstün­
de uyuyabilirdi ama yoktu ve düşmeden atın sırtında kalmak uya­
nıkken bile zordu. Y aralı bacağındaki ağrı dinmiyordu, yaranın
iyileşmesi için J on’un dinlemesi gerekirdi ama buna cesaret ede­
miyordu. Aksine, her ata binişinde yarayı baştan kanatıyordu.
Bir yokuşun başına çıktığında ve tepelerle tarlaların arasından
kıvrılarak kuzeye giden Kral Yolu’nu gördüğünde J on kısrağın
boynunu okşadı ve, “Şimdi yapmamız gereken tek şey yolu takip
etmek kızım,” dedi. “Sur yakında.” Bacağı kütük gibi katılamıştı.
Başı ateş yüzünden öyle sersemlemişti ki J on kendini iki kez yan­
lış yöne giderken bulmuştu.
Sur yakında. Dostlarını ortak salonda baharatlı sıcak şarap
içerken hayal etti. Hobb tencerelerinin başında olmalıydı, Donal
Noye dökümhanede, Üstat Aemon kuşluğun altındaki dairesin­
de. Ve Yaşlı A y ı ? Sam, Grenn, Efkârlı Edd, ahşap dişleriyle Dyıven..
Jon, bazılarının Yumruk’tan kaçabilmiş olması için dua edebili­
yordu sadece.
Ygritte de hep akimdaydı. Kızın saçlarının kokusunu hatırlı­
yordu, bedeninin sıcaklığını... ve yaşlı adamın boğazını keserken
yüzünden beliren ifadeyi. Onu sevmekle hata ettin, diye fısıldadı bir
ses. Onu terk etmekle hata ettin, dedi bir başkası. Lord Stark’ın, Ley­
di Catelyn’e dönmek için J on’un annesini terk ederken böyle par­
çalanmış hissedip hissetmediğini merak etti J on. O Leydi Catelyn’e
yeminliydi ben de Gece Nöbetçileri’ne.
Ateşi öyle yüksekti ki, Köstebek Kasabası’ndan az kalsın nere­
deolduğunu bilmeden geçiyordu J on. Kasabanın büyük bölümü
yer altına gizlenmişti, küçülen ayın ışığının altında sadece birkaç
küçük kulübe görünüyordu. Genelev, tuvalet kabini büyüklü­
ğünde bir barakaydı, barakanın rüzgârla sallanan kırmızı feneri,
karanlığın içinden bakan kanlı bir göze benziyordu. J on, genele­
vin bitişiğindeki ahırda durdu. Kısrağının sırtından yarı yuvarla-
n,r gibi aşağı inerken ahırdaki iki uyanık çocuğa seslendi. İtiraz
kabul etmeyen bir ses tonuyla, “Yeni bir ata ihtiyacım var, dizginli
125
ve eyerli,” dedi. Çocuklar J on’uıı istediklerini getirdiler; ayrıca bjr
matara şarap ve yarım somun esmer ekmek. “Kasabayı uyandırın ”
dedi J on çocuklara. “Onları uyarın. Sur’un güneyinde yabanılla
var. Eşyalarınızı toplayın ve Kara Kale’ye gidin.” Bacağındaki acı
yüzünden dişlerini sıkarak, çocukların getirdiği siyah iğdişe bindi
ve kuzey için dörtnala at sürdü.
Doğu semasındaki yıldızlar sönmeye başlarken, şafak sisinin
ve ağaçların üzerinde yükselen Sur, J on’un önünde belirdi. Ay
ışığı buzun üstünde solgun pırıldıyordu. J on iğdişini mahmuz-
ladı. Kara Kale’nin, muazzam buz uçurumu altında kırık oyun­
caklar misali yığılan taş kulelerini ve ahşap salonlarını görene dek
çamurlu yolu takip etti. O sırada Sur, şafağın ilk ışıklarıyla pembe
ve mor pırıltılara bürünmüştü.
Dış binaların önünden geçerken J on’a meydan okuyacak bir
nöbetçi görünmedi. Y olunu kesmek için kimse gelmedi. Kara
Kale, Bozkalkan kadar viran görünüyordu. Avluların taşlarının
arasındaki çatlaklarda kahverengi yabani otlar büyümüştü. Eski
karlar Taş Kışla’nın çatısını kaplamış ve J on’un, Yaşlı Ayı’nın kâh­
yası olmadan önce uyuduğu Hardin Kulesi’nin kuzeyinde yığınlar
halinde birikmişti. Yangın sırasında pencerelerden taşan dumanın
isli parmakları, Lord Kumandan Kulesi’ne siyah çizgiler çizmiş­
ti. Mormont yangından sonra Kral Kulesi’ne taşınmıştı ama Jon
orada da hiç ışık görmedi. Y erden bakarken, iki yüz on beş metre
yükseliğindeki Sur’un üstünde yürüyen nöbetçiler olup olmadı­
ğını söyleyemezdi ama buzun güney cephesine ahşap bir yıldırım
gibi tırmanan zikzaklı merdivende hiç kimse yoktu.
Silahhanenin bacasından duman yükseliyordu; çok inceydi,
kuzey semasında belli belirsiz seçiliyordu ama yeterliydi. Jon
atından indi ve topal adımlarla silahhaneye yürüdü. Açık kapıdan
dökülen ısı sıcak bir yaz nefesi gibiydi. İçeride, tek kollu Donal
Noye körüklerin başında çalışıyordu. Sesi duyunca başını çevirdi.
“J on Kar?”
“Ta kendisi.” J on; ateşe, yorgunluğa, bacağına, Magnar’a, yaşlı
adama, Y gritte’e, her şeye rağmen gülümsedi. Geri dönmek gü"
zeldi. Kocaman göbeği, omzuna iğnelenmiş kol yeni ve siyah sa­
kallarla kaplı çenesiyle Noye’u görmek güzeldi.
126
Demirci, körükleri bıraktı. “Y üzün...”
Jon yüzünü neredeyse unutmuştu. “Bir derideğiştiren gözle­
rimi oymaya çalıştı.”
fsjoye kaşlarını çattı. “Yaralı ya da pürüzsüz, göreceğimi dü­
ş ü n d ü ğ ü m son yüz setıinkiydi. Mance Rayder’ın tarafına geçti­
ğini duyduk.”
Jon devrilmemek için kapıya tutundu. “Bunu size kim söyle­
di?”
“J arrnan Buckwell. On beş gün önce döndü. Buckvvell’in ke­
şifçileri seni kendi gözleriyle gördüklerini iddia ediyorlar, koyun
derisi bir pelerinin içinde yabanıl kafilesiyle birlikte at sürüyor-
nıuşsun.” Noye, J on’u süzdü. “Pelerin kısmının doğru olduğunu
görüyorum.”
“Aslında hepsi doğru,” diye itiraf etti J on. “Ama başka şeyler
devar.”
“O halde seni deşmek için bir kılıç çekmeli miyim?”
“Hayır. Aldığım emre göre davranıyordum. Qhorın Y arımel’in
son emri. Noye, garnizon nerede?”
“Senin yabanıl dostlarına karşı Sur’u savunuyorlar.”
“Evet ama nerede?”
“Heryerde. Köpekbaşlı Harma, Havuzdaki Ormangözcüsü’nde
görüldü. Çıngıraklı, Uzun Mezar’da. Ağlak da Buzizi’nde. Bü­
tün Sur boyunca... buradalar, oradalar, Kraliçe Kapısı’nın yakı­
nında Sur’a tırmanıyorlar, Bozkalkan’ın kapılarına saldırıyorlar,
Doğugözcüsü’nün karşısına yığılıyorlar... ama siyah bir pelerin
gördükleri anda yok oluyorlar. Ertesi gün başka bir yerdeler.”
J on boğazından yükselen iniltiyi yuttu. “Y anıltma hareketle­
ri. Mance kuvvetimizi bölmek ve zayıflatmak istiyor, anlamıyor
musun?” Ve Boıven Marsh da onu memnun ediyor. “Kapı burada.
Saldırı burada.”
Noye, J on’un yanma gitti. “Bacağın kan içinde.”
Jon ifadesiz gözlerle bacağına baktı. Doğruydu. Yarası yine
açılmıştı. “Bir ok yarası...”
“Bir yabanıl oku.” Bu bir soru değildi. Noye’un yalnızca bir
kolu vardı ama o kol kalın ve kaslıydı. J on’un koluna girdi. “Süt
gibi beyazsın, ayrıca yanıyorsun. Seni Aemon’a götürüyorum.”
127
“Vakit yok. Yabanıllar Sur’un güneyinde, kapıyı açmak
Kraliçenin Tacı’ndan geliyorlar.” ^
“Kaç kişiler?” Noye, J on’u kapının eşiğine taşıdı.
‘Yüz yirmi, yabanıllar için iyi silahlanmış sayılırlar. Br0n
zırhlar, biraz çelik. Burada kaç adam kaldı?”
“Kırk küsür,” dedi Donal Noye. “Sakatlar, zayıflar ve hâlâ eğj
timde olan yeşil çocuklar.”
“Eğer Marsh gittiyse kale kumandanı kim?”
Zırh ustası güldü. “Sör Wynton, tanrılar onu korusun. Kale
deki tek ve son şövalye. Mesele şu ki, Stout kumandan ilan edil-
diğini unutmuş gibi görünüyor ve kimse de gidip adama bunu
hatırlatmıyor. Sahip olduğumuz tek kumandan benim sanırım
Sakatların en acımasızı.”
En azından bu iyi bir haberdi. Tek kollu zırh ustası işini bilen
bir adamdı ve savaş konusunda tecrübeliydi. Öte yandan Sör Wy­
nton Stout... bir zamanlar iyi bir adam olduğu hususunda herkes
hemfikirdi ama korucu olarak geçirdiği seksen yılın ardından ne
gücü ne de zekâsı kalmıştı. Bir keresinde akşam yemeği sırasında
uyuyakalmıştı, bir kâse bezelye çorbasının içinde boğuluyordu
neredeyse.
“Kurdun nerede?” diye sordu Noye avluyu geçerlerken.
“Hayalet. Sur’a tırmanırken onu bırakmak zorunda kaldım.
Buraya geri döneceğini ummuştum.”
“Üzgünüm delikanlı. Onu hiç görmedik.” Topal adımlarla
kuşluğun altındaki uzun, ahşap iç kaleye gidip üstadın kapısına
çıktılar. Zırh ustası kapıyı tekmeledi. “Clydas l”
Bir süre sonra, siyahlara bürünmüş, düşük omuzlu, ufaktefck
bir adam kapıda belirdi. J on’u gördüğünde adamın minik peıri#
gözleri genişledi. “Delikanlıyı yatır. Üstadı getireceğim.”
Şöminede ateş yanıyordu ve oda çok havasızdı. J on sıcal
yüzünden sersemledi. Noye onu sırtüstü yere yatırdığı andaj°n ^
dünyanın fırıl fırıl dönmesine engel olmak için gözlerini kapa^1 ^
Yukarıdaki kuşlukta gaklayan ve sızlanan kuzgunların sesini duy3
biliyordu. “K a r ” diyordu bir kuş. “Kar, kar, kar.” Bu Sam’in u13 ^
rifetiydi, J on hatırladı. Samwell Tarly sağ salim eve dönebil^ ^
miydi? Yoksa sadece kuşlar mı gelmişti? *
ı;
aklık d
128
0stat Aemon’ın gelmesi uzun sürmedi. Ağır ağır hareket
ordu, lekeli ellerinden birini Clydas’ın omzuna koymuştu,
^•ük ve dikkatli adımlarla ilerliyordu. Adamın ince boynunda
^ üstat zinciri vardı; demir, kurşun, saç ve diğer baz metallerin
İsında altın ve gümüş halkalar ışıldıyordu. “J on Kar,” dedi üstat,
“kendini daha güçlü hissettiğinde, bana gördüğün ve yaptığın her
i anlatmalısın. Donal, ateşe bir kazan şarap ve demirlerimi koy.
Kor gibi olmalarını istiyorum. Clydas, senin şu keskin bıçağına
ihtiyacımolacak.” Üstat yüz yaşını geçmişti; kırılgan, saçsız ve
tamamen kördü. Ama süt rengi gözleri hiçbir şey görmüyor olsa
hileüstadın zekâsı hâlâ gençliğindeki kadar keskindi.
Clydas pantolonunun bacağından çıkardığı bıçakla J on’un eski
kanlakatılaşmış ve yeni kanla ıslanmış siyah pelerinini keserken
jon, ‘Yabanıllar geliyor,” dedi üstada. “Güneyden. Biz Sur’u tır­
mandık...”
Clydas, J on’un kabaca bağlanmış sargısını kestiğinde, Üstat
Aemon havayı kokladı. “Biz?”
“Onlarla birlikteydim. Qhorin Y arımel onlara katılmamı em­
retmişti.” Üstadın parmakları dürterek ve bastırarak yarayı in­
celerken J on irkildi. “T henn Magnar’ı... ahhhh, canım yanıyor.”
Dişlerini sıktı. ‘Y aşlı Ayı nerede?”
“Jon... bunu söylemek bana keder veriyor ama Lord Kumandan
Mormont, Craster Kalesi’nde öldürüldü, Y eminli Kardeşler’inin
eliyle.”
‘Kard... kendi adamlarımız?” A emon’ın sözleri, parmaklarından
yüz kat beter acı vermişti. Y aşlı Ayı’yı son gördüğü haliyle ha-
tlrhdı J on; omzunda mısır için gaklayan kuzgunuyla, çadırının
0nünde dururken. Mormont öldü mü? Y umruk’taki mücadelenin
12lerini gördüğünden beri bundan endişe ediyordu ama aldığı
ar z buna rağmen ağırdı. “Kim yaptı? Ona kim ihanet etti?”
k ^ki Şehirli Garth, Ollo Kesikel, Kama... hırsızlar, korkak-
J VeEtiller, sürü halinde. Bunun olacağını tahmin etmeliydik.
et eskisi gibi değil. Serserileri hizada tutmak için çok az dü-
du u m Var‘” Dcmal Noye üstadın bıçaklarını ateşte çeviriyor-
• Bir düzine sadık adam geri dönmeyi başardı. Efkârlı Edd,
’ arkadaşın Y aban Öküzü. Hikâyeyi onlardan duyduk.”
129
Sadece bir diizine adam mı? Kara Kale’den, Lord Kumandan
Mormont’la birlikte iki yüz adam ayrılmıştı. Nöbet’in en iyjje
riııden iki yüz adam. “Marsh’ın artık Lord Kumandan olduğa
anlamına mı geliyor bu?” Yaşlı Nar cana yakın bir adam ve sebat
kâr bir Baş Kâhya'ydı fakat bir yabanıl ordusuyla yüzleşmek iç|n
acınacak derecede uygunsuzdu.
“Şimdilik, bir seçim düzenlenene kadar,” dedi Üstat Aemon
“Clydas, bana matarayı getir.”
Bir seçim. Qhorin Y arımel ile Sör J aremy Rykker ölüyken ve
Ben Stark hâlâ kayıpken, seçilecek kim vardı? Bowen Marsh yada
Sör Wynton Stout olmayacağı kesindi. Thoren Smallwood yada
Sör Ottyn Wythers, Y umruk’tan sağ çıkmayı başarabilmişler miy 
di? Hayır, yeni kumandan Cotter Pyke yahut Sör Detıys Mail ister olur.
Ama hangisi? Gölge Kule’deki ve Doğugözcüsü’ndeki kumandan­
lar iyi adamlardı fakat çok farklılardı; Sör Denys soylu ve ihtiyat 
lıydı, cesur olduğu kadar yaşlıydı, Pyke daha gençti, gayrimeşru
doğmuştu, açıksözlü ve fazlasıyla cüretkârdı. Daha kötüsü, iki
adam birbirinden nefret ediyordu. Yaşlı Ayı onları sürekli Sur’un
iki ucunda, birbirlerinden uzakta tutmuştu. Mallisterlar’ın de-
mirdoğumlulara karşı duyduğu güvensizlik adamların kemikle­
rine işlemişti, J on bunu biliyordu.
Bıçak gibi bir sancı J on’a kendi kederlerini hatırlattı. Üstat,
J on’un elini sıktı. “Clydas, haşhaş sütünü getir.”
J on doğrulmaya çalıştı. “Haşhaş sütüne ihtiyacım yok.”
“Var,” dedi Aemon sertçe. “Bu canını yakacak.”
Donal Noye odasının karşısına geçip J on’u tekrar sırtının üs­
tüne itti. “Kıpırdama yoksa seni bağlarım.” Demirci tek kolla bile,
J on’u bir çocukmuş gibi kolayca hareketsiz hale getirmişti. Cly­
das yeşil bir matara v e taş bir kupayla geri döndü. Üstat Aemon
kupayı ağzına kadar doldurdu. “Bunu iç.”
J on mücadelelerinde dudaklarım ısırmıştı. Y oğun ve tebeşı-
rimsi sıvıya karışan kanın tadını alabiliyordu. Tek yapabildiği* iç­
tiği sütü kusmamaya çalışmak oldu.
Clydas bir çanak sıcak su getirdi. Üstat Aemon, yaradaki iri­
ni ve kanı yıkadı. Adam çok nazik davranıyordu ama en hafi
dokunuş bile J on’un çığlık atmak istemesine sebep oluyordu
130
“Magnar’ma(^am^an disiplinli ve bronz zırhları var,” dedi Jon.
Konuşmak, aklını bacağından almasına yardım ediyordu.
“Magnar, Skagos’taki bir lorddur,” dedi Noye. “Sur’a ilk
geldiğimde, Doğugözcüsü’nde Skagos Oğulları vardı, onların
jVlagnar’dan bahsettiğini hatırlıyorum.”
“J on bu kelimeyi eski anlamında kullanıyor bence,” dedi Üstat
Aemon. “Bir hanedan adı değil de bir unvan olarak. Eski Dil’den
gelir.”
“Lord demek,” diyerek üstadı onayladı J on. “Styr, Ayazdiş’in
en kuzeyinde yer alan T henn isimli bir yerin Magnar’ı. Kendisine
ait yüz adamı ve L ütuf u en az bizim kadar iyi bilen yirmi süvarisi
var. Gerçi Mance boruyu bulamadı, bu da bir şey sayılır. Kış Bo­
rusu; Sütnehri boyunca aradığı şey buydu.”
Üstat Aemon elindeki pamuk bezle duraksadı. “Kış Borusu
kadim bir efsanedir. Sur’un Ötesindeki Kral böyle bir şeyin var
olduğuna inanıyor mu gerçekten?”
“Hepsi inanıyor,” dedi J on. “Y gritte yüzlerce mezar açtıklarını
söyledi... Sütnehri Vadisi’nin dört bir yanındaki kral ve kahraman
mezarlarını açmışlar ama boruyu bulama...”
“Ygritte kim?” diye sordu Donal Noye doğrudan.
“Özgür insanlardan bir kadın,” dedi J on. Onlara Y gritte’i nasıl
açıklayabilirdi? Çok sıcak, zeki ve komik bir kız. Bir erkeği öpebilir ya
da boğazım kesebilir. “Styr’le birlikte ama o... genç, yalnızca bir kız
aslında, vahşi ama ...” Ateş yaktığı için yaşlı bir adamı öldürdü. J on,
dilinin kalınlaştığını ve peltekleştiğini hissediyordu. Haşhaş sütü
aklını bulandırmıştı. “Onunla yeminimi bozdum. Amacım asla
bu değildi ama...” Hataydı. Onu sevmek hataydı, onu terk etmek hatay 
dı... ‘Y eterince güçlü değildim. Y arımel bana emir verdi, onlarla
birlikte at sür, yemek ye, gözle, geri adım atmamalıyım, ben...”
Başı ıslak yünlerle sarılmış gibiydi.
Üstat Aemon J on’un yaralarını tekrar kokladı. Kanlı bezi ça­
nağa batırdı ve, “Donal, sıcak bıçağı ver l ütfen,” dedi. “Delikanlıyı
hareketsiz tutman gerekecek.”
Korlaşmış bıçağı gördüğünde, bağırmayacağım, dedi J on kendi
kendine. Ama bu yeminini de bozdu. Clydas üstadın eline rehber-
hk ederken Dönel Noye, J on’u yere bastırdı. J on hareket etmedi,
131
yumruğunu tekrar ve tekrar yere vurmak dışında. Acısı öyle bü,
yüktü ki, o acının içinde kendini küçük, zayıf ve çaresiz hissetti
karanlıkta ağlayan bir çocuk gibi. Y anık et kokusu burnuna çarp,
tığında ve kulaklarında kendi çığlığı yankılandığında, Ygritte, diye
düşündü. Mecburdum. Çektiği acı, tek kalp atışı boyunca azalmaya
başladı. Ama sonra demir tekrar dokundu ve J on bayıldı.
Göz kapakları titreyerek açıldığında, J on kalın yünlere sarıl­
mıştı ve yüzüyordu. Hareket edemiyordu ama sorun değildi. Bir
süre için Y gritte’in onunla birlikte olduğunu ve nazik elleriyle ona
dokunduğu hayal etti. Sonunda gözlerini kapadı ve uykuya daldı.
Bir sonraki uyanış o kadar halim değildi. Oda karanlıktı ama
battaniyelerin altındaki acı geri dönmüştü. J on’un bacaklarındaki
zonklama en küçük harekette kor bir bıçağa dönüşüyordu. J on
bunu, hâlâ bir bacağı olup olmadığını anlamak için bakmaya ça­
lışırken en sert şekilde öğrendi. Soluğu kesilmiş halde çığlığını
yuttu ve yine yumruğunu sıktı.
“J on?” Odada bir mum belirdi, kocaman kulakları ve her şe­
yiyle çok iyi hatırlanan bir yüz J on’a bakıyordu. “Hareket etme­
melisin.”
“Pyp?” J on uzandı ve diğer çocuk J on’un elini tutup sıktı.
“Gittiğini düşünmüştüm,” dedi J on.
‘Yaşlı Nar’la birlikte mi? Hayır, benim fazla ufak ve yeşil ol­
duğumu düşünüyor. Grenn de burada.”
“Ben de buradayım.” Grenn yatağın diğer yanma yürüdü.
“Uyuyakalmışım. ”
J on’un boğazı kurumuştu. “Su,” diye inledi. Grenn su getirdi,
bardağı J on’un dudaklarına götürdü. “Y umruk’u gördüm,” dedi
J on büyük bir yudumdan sonra. “Kanı, ölü atları... Noye bir dü­
zine adamın geri döndüğünü söyledi... kimler?”
“Dywen döndü. Dev, Efkârlı Edd, Tatlı Donnel Hill, Ulmer,
Solak Lew, Garth Boztüy. Dört ya da beş kişi daha. Ben.”
“Sam?”
Grenn bakışlarını kaçırdı. “Ötekiler’den birini öldürdü J on.
Gördüm. Öteki’ni, onun için yaptığın ejderhacamı hançerle bı­
çakladı. Ona Katil Sam demeye başladık. Bundan nefret ediyor­
du.”
132
Katil Sam. Sam Tarly’den daha az savaşçı olabilecek birini ha­
yal bile edemiyordu J on. “Ona ne oldu?”
“Onu bıraktık.” Grenn’in sesi perişandı. “Onu sarstım, ona
bağırdım, hatta yüzünü tokatladım. Dev onu ayağa kaldırmaya
çalıştı ama Sam çok ağırdı. Eğitimde nasıl yere kıvrıldığını ve
ağlayarak öylece yattığını hatırlıyor musun? Craster Kalesi’nde
ağlamıyordu bile. Kama ve Ollo yiyecek bulmak için duvarları
yıkıyordu, Garth’la Garth dövüşüyordu, diğerlerinden bazıları
Craster’ın karılarına tecavüz ediyordu. Efkârlı Edd, bütün sadık
adamların Kama’nın grubu tarafından öldürüleceğini düşündü,
neler yaptıklarını anlatmamıza engel olmak için. Bizim bir ada­
mımıza karşı onların iki adamı vardı. Sam’i Yaşlı Ayı’yla bıraktık.
Yerinden kalkmıyordu J on.”
Sizleronun kardeşleriydiniz, demek üzereydi J on. Onu yabanılla 
r ı n ve katillerin arasında nasıl bırakabildiniz?
“Hâlâ hayatta olabilir,” dedi Pyp. “Yarın ortaya çıkıp hepimizi
şaşırtabilir.”
“Evet, hem de Mance Rayder’m kafasıyla.” Grenn sesinin
neşeli çıkması için çabalıyordu, J on bunun farkındaydı. “Katil
Sam!”
Jon tekrar oturmaya çalıştı. İlk seferdeki kadar büyük bir ha­
taydı bu. Küfürler ederek bağırdı.
“Grenn, gidip Üstat Aemon’ı uyandır,” dedi Pyp. “J on’un
haşhaş sütüne ihtiyacı olduğunu söyle.”
Evet, diye düşündü J on. “Hayır,” dedi. “Magnar...”
“Biliyoruz,” dedi Pyp. “Sur’un üstündeki devriyelere gözle­
rini güneyden ayırmamaları söylendi ve Donal Noye, Rüzgârsırt
Bayırı’na Kral Y olu’nu gözlemeleri için adamlar gönderdi. Üstat
Aemon da Doğugözcüsü’ne ve Gölge Kule’ye kuşlar yolladı.”
Üstat Aemon ayaklarını sürüyerek yatağın yanına geldi, elini
Grenn’in omzuna koydu. “J on, kendine fazla yüklenme. Uyan-
mı§ olman iyi ama iyileşmek için zamana ihtiyacın var. Yaranı
taynar şarapla boğduk ve ısırgan otu, hardal tohumu ve küflü ek-
mek lapasıyla örttük ama dinlemezsen...”
“Yapamam,” dedi J on. Acıyla cebelleşerek doğrulmaya çalıştı.
Mance yakında burada olacak... binlerce adam, devler, mamut-
133
lar... Kışyarfııa haber salındı mı? Ya krala?” Alnından ter daml
yordu. Bir an için gözlerini kapadı.
Greıın, Pyp’e tuhaf bir bakış attı. “Bilmiyor.”
“J on,” dedi Üstat Aemon. “Sen uzaklardayken çok şey oldu ve
bunların çok azı iyi. Balon Greyjoy kendini tekrar kral ilan etti ve
dargemilerini kuzeye karşı gönderdi. Dört bir yanda yabani otlar
misali krallar bitti. Biz hepsine dilekçeler gönderdik ama hiçbiri
yardıma gelmedi. Kılıçları için daha acil meseleleri var, biz göz.
lerden ırağız ve unutulmuşuz. Ve Kışyarı... J on, metin ol. Kışyan
artık yok...”
“Artık yok mu?” J on, Aemon’ın beyaz gözlerine ve kırışık yü­
züne baktı. “Kardeşlerim Kışyarı’nda. Bran ve Rickon...”
Üstat, J on’un alnına dokundu. “Çok, çok üzgünüm J on. Kar­
deşlerin, Theon Greyjoy’un emriyle öldüler. Theon, Kışyarı’nı
Lord Balon adına ele geçirdikten sonra. Babanın sancak beyle­
ri Kışyarı’m geri alma tehdidinde bulununca Theon kaleyi ateşe
verdi.”
“Kardeşlerinin intikamı alındı,” dedi Grenn. “Bolton’ın oğlu
bütün demiradamları öldürdü ve söylenenlere göre, yaptıkların­
dan ötürü Theon’u santim santim yüzdü.”
“Üzgünüm J on.” Pyp, J on’un omzunu sıktı. “Hepimiz üzgü­
nüz.”
J on, Theon Greyjoy’dan hiçbir zaman hoşlanmamıştı ama o
babasının muhafızıydı. Bacağına yeni bir acı dalgası yürüdü ve
J on tekrar sırtının üstüne devrildi. “Bir hata var,” diye ısrar etti.
“Kraliçenin Tacı’nda bir ulu kurt gördüm...gri bir ulu kurt... gri-
betti tamdı” Eğer Bran öldüyse, bir parçası kurdunda yaşıyor ola­
bilir miydi? Orell’in kartalında yaşadığı gibi?
“Şunu iç.” Grenn kupayı J on’un dudaklarına götürdü. Jon’un
kafası kurtlar ve kartallarla doluydu, kardeşlerinin sesleri ve kah­
kahalarıyla. J on’a bakan yüzler bulanıklaşıp kaybolmaya başladı.
Ölmüş olamazlar. Theon bunu asla yapmaz. Ve Kışyan... gri granit,
meşe ve demir, kulelerin etrafında dönen kargalar, tann korusundaki sıcak
havuzlardan yükselen buhar, tahtlarında oturan taş krallar... Kışyarı nasıl
gitmiş olabilir?
Rüyalar onu ele geçirdiğinde, J on kendini bir kez daha evinde
134
, Babasının yüzüne sahip, büyük, beyaz bir büvet ağacının
ltıııdaki sıcak havuzdaydı. Ygritte onunlaydı, ona güldü, isim gü-
3 deki kadar çıplak kalana dek kürklerini çıkardı, J on’u öpmeye
1stı ama öpemedi, çünkü J on’un babası onları izliyordu. J on,
Kışyarı’nın kanıydı, Gece Nöbetçileri’nin adamıydı. Bir piçin ba 
bası o l m a y a c a ğ ı m , dedi kıza. Olmayacağım, olmayacağım. “Hiçbir şey
bilmiyorsun J on K31"’” diye fısıldadı kız, derisi sıcak suda çözülü-
ordu. Derisinin altındaki et, kemiklerinin üstünden sıyrılıyor­
du sonunda geriye sadece bir kafatası ve bir iskelet kaldı. Havuz,
kesif ve kıpkırmızı fokurduyordu.
CATE LYN
Yeşil Çatal'ı görmeden önce sesini duydular; devasa bir cana»
varın homurtusuna benzeyen sonsuz bir uğultu. Nehir öfkeli bir
sele dönüşmüştü, geçen yılkı halinden yarı kat daha genişti. Robb
ordusunu burada ikiye bölmüş ve nehri geçmesinin karşılığın^
bir Frey kızıyla evleneceğine dair yemin etmişti. O zamanlar Lord
IValder’a ve lordun köprüsüne ihtiyacı vardı, şimdi bunlara çok daha fazla
ihtiyacı var. Döne döne akan çamurlu yeşil suları izlerken, Catelyn’in
kalbi kaygılarla doluydu. Nehri geçmenin ya da karşıya yüzmenin bir
yolu yok ve suların tekrar alçalınası bir ayı bulabilir.
Kafile İkızler’e yaklaşırken Robb tacını taktı ve Catelyn’le
Edmure’u yanında at sürmeleri için çağırttı. Robb’un sancağını Sör
Raynald Westerling taşıyordu; Starklar’ın buz beyazı zemin üstün­
deki ulu kurdu.
Kapı kulübelerinin kuleleri yağmurun içinden hayaletler gibi
çıkıyordu; kafile yaklaştıkça belirginleşen puslu gri suretler. Frey
hisarı bir kale değildi, iki kaleden oluşuyordu; ıslak taşlardan müte­
vellit akisler, suyun mukabil taraflarında duruyor ve muazzam bir
kavisli köprüyle birbirine bağlanıyordu. K öprünün tam ortasında
Su Kulesi yükseliyordu. Nehir, kulenin altından dümdüz ve hızla
akıyordu. İkizler’den her birini birer adaya çevirmek için, iki kıyı­
dan kanallar açılmış ve hendekler meydana getirilmişti. Hendekler
yağmur yüzünden sığ gölcüklere dönüşmüştü.
Catelyn çalkantılı suların karşısında, doğu kalesinin etrafında
kamp kurmuş binlerce adamı görebiliyordu. Adamların çadırları 
nın dışındaki mızraklardan, boğulmuş kedilere benzeyen ıslak san­
caklar sarkıyordu. Sancakların renklerini ve üstlerindeki armaları
seçmek yağmur sebebiyle imkânsızdı. Çoğu gri gibi görünüyordu
Catelyn’e, böyle bir gökyüzünün altında bütün dünya griydi gerçi
“Burada çok hassas adımlar at Robb,” diye uyardı Catelyn oğlu­
nu. “Lord Wälder son derece alıngandır ve çok sivri bir dili vardır
Lordun bazı oğulları da babalarına çekmiştir şüphesiz. Seni kışkırt 
malarına izin vermemelisin.”
“Freyler’i tanıyorum anne. Onlara karşı ne büyük bir hatayap'
136
tığımı ve onlara ne çok ihtiyacını olduğunu biliyorum. Bir rahip ka-
dar tatlı olacağım.”
Catelyn eyerinin üstünde huzursuzca kıpırdandı. “Oraya var­
ı m ı z d a ikramda bulunulursa hiçbir şekilde reddetme. Sunulan
her şeyi, herkesin görebileceği bir yerde ye, iç. Eğer bir şey ikram
edilmezse; ekmek, peynir ve bir kadeh şarap iste.”
“Aç olduğumdan çok ıslağım...”
“Robb, beni dinle. Lordun ekmeğini ve tuzunu yediğin anda mi­
safir hakkına sahip olursun ve onun çatısının altında misafirperver­
lik yasalarıyla korunursun.”
Robb korkmuş değil eğlenmiş gibi görünüyordu. “Beni koru­
yacak bir ordum var anne. Ekmeğe ve tuza bel bağlamama gerek
yok. Ama Lord Wälder bana kurtçuklarla pişirilmiş karga yahnisi
ikrametmekten memnun olacaksa, yahniyi yerim ve bir kâse daha
isterim.”
Ağır pelerinlere ve gri yünlere sarınmış dört Frey, batı kapı ku­
lübesinden dışarı çıktı. Catelyn, Lord Walder’in ilk çocuğu olan
merhumSör Stevron’un oğlu Sör Ryman’ı tanıdı. Ryman, babası­
nınölümüyle İkızler’in vârisi olmuştu. Adamın başlığının altından
görünen yüz etli, geniş ve aptaldı. Diğer üç kişi büyük ihtimalle
Ryman’ın oğullarıydı, Lord Walder’in oğlunun torunları.
Edmure bunu teyit etti. “En büyükleri Edwyn, şu kabızmış gibi
görünen solgun, zayıf adam. İnce uzun, sakallı olan da Kara Wäl­
der, kendisi tatsız bir meseledir. Şu doru ata binen talihsiz yüzlü
delikanlının adı Petyr. Ağabeyleri ona Sivilceli Petyr der. Robb’dan
sadecebirkaç yaş büyük ama on yaşındayken Lord Wälder tara­
fından kendisinden üç kat yaşlı bir kadınla evlendirildi. Tanrılar,
umanmRoslin ona çekmemiştir.”
Ev sahiplerinin onlara gelmesini beklemek için durdular.
Robb’un sancağı, direğinden gevşek bir şekilde sarkıyordu ve yağ­
murun biteviye sesi, sağ taraflarındaki kabarık Yeşil Çatal’m gürül­
tüsüne karışıyordu. Boz Rüzgâr öne fırladı, kuyruğunu dikti, altın
rengi kısık gözleriyle adamları izledi. Freyler altı metre kadar yak­
tığında, Catelyn kurdun hırıldadığını duydu, hayvanın çıkardığı
Pes hırıltı nehrin gürültüsüyle neredeyse aynıydı. Robb endişeli
görünüyordu. “Boz Rüzgâr, bana gel. Batta gel!”
137
M
yit"
bir3
balc
lairr
Ama ulu kurt hırlayarak öne zıpladı.
Sör Ryman’ın bineği korku dolu bir kişnemeyle geri çekildi ve
Sivilceli Petyr’m atı şahlanıp delikanlıyı yere fırlattı. Yalnızca Kara I
Wälder atını kontrol edebilmişti. Adam, kılıcının kabzasına uzandı İ ^
Robb, “Haytrl” diye bağırıyordu. “Boz Rüzgâr buraya. BurayaQa
telyn, ulu kurtla atların arasına girdi. Boz Rüzgâr’ın önünü kesen
kısrağın toynaklarından çamur saçıldı. Ulu kurt döndü ve ancak o
zaman Robb’un seslenişini duymuş gibi göründü.
“Bir Stark’m hatalarını telafi etme şekli bu mudur?” diye bağırdı
Kara Wälder elindeki çıplak çelikle. “Kurdunuzu üstümüze salma­
nız kötü bir selamlama oldu derim. Bunun için mi geldiniz?” net
Sör Ryman, Sivilceli Petyr’ı ayağa kaldırmak için atından indi. \
Delikanlı çamurlanmıştı ama zarar görmemişti. ca^
“Hanedanınıza karşı işlediğim kusurdan ötürü özür dilemeye I
ve dayımın düğününü görmeye geldim.” Robb, eyerinden aşağı at- i. ^
ladı. “Petyr, atımı al. Seninki ahıra geri döndü bile.” ^
Petyr babasına baktı ve, “Ağabeylerimden birinin arkasına otu­
rabilirim,” dedi. [•j
Freyler’de en ufak bir hürmet belirtisi yoktu. “Geç geldiniz,” ^
dedi Sör Ryman.
“Bizi yağmur geciktirdi,” dedi Robb. “Size bir kuş gönder-
dim.”
“Kadını görmüyorum.”
Sör Ryman’ın kadın derken J eyne Westerling’i kastettiğini hepsi
biliyordu. Leydi Catelyn özür dileyen bir ifadeyle gülümsedi. “Kra- bü
liçe J eyne onca yolculuğun ardından ziyadesiyle bitkindi sörlerim Lo
Daha uygun bir zamanda ziyarete gelmekten memnun olacaktır rev
şüphesiz.” Eğ
“Büyükbabam bundan hoşlanmayacak.” Kara Wälder, kılıcın1
kınına sokmuştu ama sesinde dostluk yoktu. “Kendisine leydi hak' par
kında çok şey anlattım, kraliçeyi kendi gözleriyle görmek istiyor'
yuı
du.” V
Edwyn boğazını temizledi. Ölçülü bir nezaketle, “Sizin için Su diy
Kalesi’nde bir daire hazırladık Majesteleri,” dedi Robb’a. “L°r^ ;•
Tully ve Leydi Stark için de elbette. Lord sancak beylerinizin & j Viv]
çatımızın altında ve düğün ziyafetinde yerleri vardır.” j ^
138
,yc .id.unl.irmi?” diye sordu Robb.
»lorJ büyükbabanı bu kadar büyük bir orduyu doyurama-
^ve barındı ra m ayaca e;ı için esef duyuyor. Kendi askerleri­
mi n erzak ve hayvan yemi bulmakta bile zorlanıyoruz. Ama
" 'Ularım2 ihmal edilmeyecek. Karşıya geçip bizim kampımızın
ak üzere, karşı kıyıya üç muazzam ziyafet çadırı kurduk.”
3 “Lord babanız son derece nazik. Adamlarım kendisine min­
n e t t a r olacak. Uzun ve ıslak bir yoldan geldiler.”
E dmure Tully atını ileri sürdü. “Nişanlımla ne zaman tanışa­
cağım?”
“Sizi içeride bekliyor,” dedi Edwyn Frey. “Biraz utangaç gö­
rünse de onu bağışlayacağınızı biliyorum. Bugünü heyecanla
bekledi, zavallı kız. Ama sohbetimize yağmurdan uzak bir yerde
devametmeliyiz belki?”
“Gerçekten öyle.” Sör Ryman tekrar atına bindi, Sivilce­
li Petyr’ı çekip arkasına oturttu. “Beni takip edin lütfen, babam
bekliyor.” Atının başını İ kizler’e doğru çevirdi.
Edmure, Catelyn’in yanına geldi. “Merhum Lord Frey bizi
bizzat karşılamalıydı,” diye şikâyet etti. “Ben onun metbu lordu­
yumve müstakbel damadıyım. Robb da onun kralı.”
“Doksan bir yaşına geldiğinde, yağmur altında at sürmeye ne
kadar hevesli olacağını göreceksin kardeşim,” dedi Catelyn. Ama
bütün meselenin bundan ibaret olup olmadığını merak ediyordu,
kordWälder üstü kapalı bir tahtırevanla dolaşırdı genelde, tahtı­
revanonu en kötü yağmurdan bile korurdu. Kasti bir hakaret mi?
%r öyleyse, gelecek pek çok hakaretin ilki olabilirdi bu.
Kapı kulübesinde daha fazla sorun çıktı. Boz Rüzgâr açılır ka-
îanır köprünün ortasında durdu, silkindi ve yivli kapıya uludu,
k sabırsızca ıslık çaldı. “Boz Rüzgâr. Ne oldu? Boz Rüzgâr,
Jnagel.” Ama ulu kurt yalnızca dişlerini gösterdi. Burayı sevmedi,
Vedüşündü Catelyn. Robb, yere çömelmek ve kurdun kulağına
yivi söz'er fısıldamak zorunda kaldı, hayvan ancak o zaman
der \ '^ân §e5meye razı oldu. O esnada Aksak Lothar ve Wal-
ebir de dışarı çıkmıştı. “Suyun sesinden korkuyor,” dedi
^ kanıp kurabilirler, oraya herkese yetecek kadar şarap ve
)01 fıçısını götüreceğiz, L ord Edmure ve eşinin sağlığına kadeh
firmaları için. Askerlere yağmurdan korunacak barınaklar sağ-
139
Nehir. “Hayvanlar taşkın nehirlerden uzak durmak gerektiği
bilir."
“Kuru bir barınak ve bir koyun budu onu sakinleştirir,” decj
Lotlıar neşeyle. “Barınak başımızı çağırtayım mı?”
“O bir ulu kurt, köpek değil,” dedi Robb, “güvenmediği in
sanlara karşı tehlikelidir. Sör Raynald, onunla kalın. Onu bu hal­
de Lord Walder’ın salonuna sokamam.”
Meseleyi ustaca halletti, diye düşündü Catelyn. Böylece IVesterling’j
de Lord IValder’datı uzak tuttu.
Gut hastalığı ve kırılgan kemikler Lord Walder’ı epey yıprat­
mıştı. Onu yüksek koltuğunda, arkasında bir minder ve kucağın­
da bir kakım kaftanla otururken buldular. L ordun koltuğu kara
meşeden yapılmıştı. K oltuğun arkası, iki sağlam kule ve onları
bağlayan kavisli köprü şeklinde oyulmuştu. K oltuk o kadar bü­
yüktü ki, üstünde oturan yaşlı adamı grotesk bir çocuğa dönüştü­
rüyordu. Lord Walder’da akbabaları anımsatan bir şey vardı, daha
fazla bir şeyler de gelincikleri hatırlatıyordu. L ordun yaşlılık le­
keleriyle dolu kel kafası, uzun ve pembe boynunun üstünde cılız
omuzlarının arasından dışarı fırlıyordu. Düşük çenesinin altında
gevşek bir deri parçası sallanıyordu. Gözleri sulu ve bulutluydu.
Sürekli hareket eden dişsiz ağzı, annesinin göğsünü emen bir be­
bek gibi boş havayı emiyordu.
Sekizinci Leydi Frey, Lord Walder’ın yüksek koltuğunun ya­
nında duruyordu. L ordun ayaklarının dibinde, kendisinin biraz
daha genç hali oturuyordu; ellili yaşlarında, hafif kambur, zayıf
bir adam. Adamın mavi yünden ve gri satenden dikilmiş pahalı
kıyafeti, tuhaf bir şekilde bir taçla ve küçük pirinç çanların süs­
lediği bir boyunlukla vurgulanmıştı. Adamla lordun arasındaki
benzerlik çarpıcıydı, gözleri dışında; Lord Frey’in gözleri küçük
soluk ve şüpheciydi, diğer adamınkilerse büyük, dost canlısı ve
boş. Catelyn, L ord Walder’ın erkek yavrularından birinin, yılhr
önce eksik akıllı bir çocuk sahibi olduğunu hatırladı. Geçit Lor­
du, Catelyn’in önceki ziyaretleri boyunca bu eksik akıllıyı gözden
uzak tutmaya özen göstermişti. Her zaman bir soytarı tacı takıyof
muydu yoksa amaç Robb’la alay etmek mi? Catelyn’in sormaya cesaret
edemeyeceği bir soruydu bu.
140
Salonun geri kalanım Frey oğullan, kızları, çocukları, torunla-
kocaları, karıları ve hizmetkârları doldurmuştu. Ama yaşlı adam
konuştu- “Diz çökmediğim için beni affedeceğinizi biliyorum. Ba-
aldarımeskisi gibi değil artık ama aralarında sallanan şey ziyade­
siyleiyi hizmet veriyor, hah." Yaşlı adamın gözleri Robb’un tacına
bakarken, ağzı dişsiz bir gülümsemeyle açıldı. “Bazıları, bronz taç
takankralın fakir bir kral olduğunu söyler Majesteleri.”
“Bronz ve demir, altın ve gümüşten daha güçlüdür,” diye cevap
verdi Robb. “Eski Kış Kralları bu çeşit kılıç taçları takardı.”
“Ejderhalar geldiğinde o taçlar pek işlerine yaramadı. Hah" Bu
halı, başını sağa sola sallayıp tacım ve boyunluğunu çınlatan ya-
nmakıllıyı eğlendirmiş gibiydi. “Efendimiz,” dedi Lord Wälder,
“Aegon’ın gürültüsünü bağışlayın. Bir adalıdan daha aptal ve daha
önce bir kralla karşılaşmadı. Stevron’un oğullarından biri. Ona
Çıngırak diyoruz.”
“Sör Stevron ondan bahsetmişti lordum.” Robb, yarım akıl­
lıyagülümsedi. “Tanıştığımıza sevindim Aegon. Baban cesur bir
adamdı.”
Çıngırak çanlarını çınlattı. Gülümsediğinde, ağzının bir kena­
rından diğerine tükürük aktı.
“Soylu nefesinizi boşuna tüketmeyin. Onunla konuştuğunuz
kadar bir lazımlıkla da konuşabilirsiniz.” Lord Walder’in bakışları
diğerlerine kaydı. “Pekâlâ Leydi Catelyn, görüyorum ki bize geri
dönmüşsünüz. Ve genç Sör Edmure, Taş Değirmen’in muzaffe-
n. Anık Lord Tully, bunu unutmamam gerekecek. Siz tanıdığım
beşinci Lord Tully’siniz. Diğer dördünden uzun yaşadım, hah.
Müstakbel karınız buralarda bir yerde. Ona bir bakmak istersiniz
sanırım.”
“İ sterim l ordum.”
‘0 halde bakacaksınız. Ama kıyafetli haline. O iffetli bir kızdır
vebakiredir. Yatağa girene kadar onu çıplak göremezsiniz.” Lord
^alder kıkırdadı. uHah. Y akında, yakında.” Başını uzatıp etrafa bak-
tl benfrey, kardeşini getir. Çabuk ol. Lord Tully, Nehirova’dan
buraya onca yol geldi.” Dört parçaya bölünmüş bir cübbe giyen
8enÇbir şövalye reverans yaptı ve salondan ayrıldı. Yaşlı adam tek-
Jar bobb’a döndü. “Eşiniz nerelerde Majesteleri? Güzel kraliçe
Vne bana Sarpkaya’dan bir Westerling olduğu söylendi, hah"
141
“Onu Nehirova’da bıraktım lordum. Sör Ryman’a da söyle
digimiz gibi, kendisi daha fazla yolculuğu kaldıramayacak kadar
yorgundu.”
“Bu beni ölümüne üzdü. Onu kendi zayıf gözlerimle görrnç^
istiyordum. Hepimiz istiyorduk, hah. Öyle değil mi leydim?”
Solgun ve ufak tefek Leydi Frey, konuşması istendiği için şa­
şırmış gibi görünüyordu. “E-evet lordum. Kraliçe J eyne’e hür­
metlerimizi sunmayı hepimiz çok istiyorduk. Kendisi güzel ol-
malı.”
“Çok güzeldir leydim.” Robb’un sesinde, Catelyn’e Eddard’ı
hatırlatan buzlu bir dinginlik vardı.
Yaşlı adam bunu ya duymadı ya da önemsemedi. “Benim kız­
larımdan daha güzel demek, hah? Aksi halde kendilerinin yüzü ve
bedeni, Majesteleri Kral’a kutsal yeminini nasıl unutturabilirdi?”
Robb bu sitemi ağırbaşlılıkla karşıladı. “Söylenecek hiçbir söz
bu durumu düzeltemez biliyorum ama hanedanınıza karşı işle- i
diğim kusur için özür dilemeye ve afifinizi rica etmeye geldim
lordum.”
“Özürler, hah. Evet, özür dileyeceğinize dair yemin etmiştiniz,
hatırlıyorum. Yaşlıyım ama böyle şeyleri unutmam. Bazı kralların
aksine. Gençler bir güzel yüz ve bir çift diri göğüs gördüklerinde
her şeyi unutuyorlar, öyle değil mi? Ben de aynıydım. Bazıları
hâlâ öyle olduğumu söyleyebilir, hah hah. Gelgelelim yanılırlar,
sizin gibi yanılırlar. Neyse, hatanızı telafi etmek için buradasınız,
lâkin hakaretinize maruz kalanlar kızlarımdı, belki de affedilmek
için yalvardığınızı duymak onların hakkıdır Majesteleri. Bakire
kızlarım. İşte buradalar, onlara bir bakın.” Yaşlı adam parmak­
larını salladığında, bir kadın sürüsü duvarın dibindeki yerinden
ayrılıp yüksek platformun önünde sıraya girdi. Çıngırak da ayağa
kalkmak için hareketlendi, çanları neşeyle çınlıyordu ama Leydi
Frey yarım akıllıyı kolundan yakaladı ve onu tekrar yere oturttu
Lord Wälder isimleri saydı. “Kızım Arwyn,” dedi on dört ya­
şında bir kızı göstererek. “Shirei, meşru kızlarımın en küçüğü-
Ami ve Marianne torunlarım olurlar. Ami’yi Y ediçay’dan Pate’k
evlendirmiştim ama Y ürüyen Dağ o sersemi öldürdü, ben de
Ami’yi geri aldım. Bu Cersei ama biz ona K üçük Arı deriz, annesi
142
jjjr Beesbury’ydi- Bunlar da torunlar. Birinin adı Walda, diğerle-
neyse, hepsinin birer adı var işte...”
“Ben Merry’yim lord büyükbaba,” dedi kızlardan biri.
“Gevezesin, bu kesin. Geveze’nin yanındaki, kızım Tyta. Son­
cabir Walda daha. Alyx, Marissa... sen Marissa mısın? Öyle oldu­
ğunu biliyordum. Hep kel değildir. Üstat onun saçlarını kazıdı
aıııapek yakında tekrar uzayacaklarını söyledi. İkizler Serra ve
Sarra” Lord Wälder gözlerini kısarak daha küçük kızlardan birine
baktı. “Hah, sen de bir başka Walda mısın?”
Kız dört yaşından büyük olamazdı. “Ben, Sör Aemon Nehir’in
Walda’siyim lord büyük büyükbaba,” dedi, reverans yaptı.
“Sen ne zamandır konuşuyorsun? Söyleyecek mantıklı bir
şeyinolsa bari, babanın hiçbir zaman yoktu. Ayrıca senin baban
bir piçin oğlu, hah. Git, burada yalnızca Freyler’i istiyorum. Ku­
zeyKralı gayrimeşru soyla ilgilenmiyor.” Çıngırak başını sallayıp
çanlarını çınlatırken Lord Wälder, Robb’a baktı. “İşte buradalar,
hepsi bakire. Şey, bir tane de dul ama bozulmuş kadınlardan hoş-
lananlardavar. İçlerinden herhangi birini alabilirdiniz.”
“Bu imkânsız bir seçim olurdu lordum,” dedi Robb dikkatli
bir nezaketle. “Hepsi çok güzel.”
Lord Wälder güldü. “Bir de benim gözlerimin iyi görmediğini
söylerler. Bazıları işe yarar sanırım. Diğerleri... neyse, artık bir
önemi yok. Kuzey Kralı için yeterince iyi değildiler, hah. Şimdi,
nesöylemek istiyorsunuz?”
“Leydilerim.” Robb umutsuzca rahatsız görünüyordu ama bu
anıngelmek zorunda olduğunu da biliyordu. “Bütün adamlar
verdikleri sözleri tutmalıdır, en çok da krallar. İ çinizden biriyle
evleneceğime dair yemin ettim ve bu yeminimi bozdum. Hata
sizdedeğil. Yaptığım şeyi size hakaret etmek için yapmadım, sa­
decebaşka birini sevdim. Bu durumu hiçbir söz düzeltemez, bi­
liyorum, lâkin af dilemek için önünüze geldim, Geçit’in Freyler’i
VeKışyarı’nın Starklar’ı bir kez daha dost olabilsinler diye.”
Küçük kızlar huzursuzca kıpırdanıyordu. Ablaları, kara meşe
fchttaoturan Lord Walder’i bekliyordu. Öne arkaya sallanan
Çlngırak’ın tacındaki ve boyunluğundaki çanlar çınlıyordu.
Güzel,” dedi Geçit Lordu. “Bu çok güzeldi Majesteleri. ‘Bu
143
durumu hiçbir söz düzeltemez,’ hah. İyi söylediniz, iyi söyledi,
niz. Diiğiin festivalinde kızlarımla dans etmeyi reddetmezsiniz
umarım. Yaşlı bir adamın kalbini sevinçle doldurmuş olursunuz
halı." Pembe, buruş buruş kafasını, yarım akıllı torununun yaptığı
gibi yukarı aşağı salladı, Lord Walder’m çanları yoktu gerçi. “jşte
burada Lord Edmure. Kızım Rosliıı, benim en kıymetli tomur­
cuğum, hah."
Sör Benfry, kızı salona getirdi. Genç kız ve şövalye birbirleri­
ne öz kardeşler olacak kadar çok benziyorlardı. Y aşlarına bakılırsa
her ikisi de altıncı Leydi Frey’in çocuklarıydı; bir Rosby, diye ha­
tırladı Catelyn.
Rosliıı yaşına göre ufak tefekti, az önce bir süt banyosundan
çıkmış gibi beyazdı. Y üzü güzeldi; küçük bir çenesi, narin bir
burnu ve kahverengi iri gözleri vardı. K estane rengi gür saçları
dalgalar halinde beline kadar iniyordu. K ızın beli, Edmure’un iki
eliyle kavrayabileceği kadar inceydi. Roslin’iıı giydiği soluk mavi
elbisenin dantelli korsajının altındaki göğüsler küçük fakat şekilli
görünüyordu.
“Majesteleri.” Roslin dizlerinin üstüne çöktü. “Lord Edmure,
umarım sizin için bir hayal kırıklığı değilimdir.”
Bilakis, diye düşündü Catelyn. Kızı gördüğünde Edmure’un
yüzü aydınlanmıştı. “Benim için güzelliksiniz leydim,” dedi Ed­
mure. “Ve hep öyle olacaksınız, biliyorum.”
Roslin’in iki ön dişinin arasında, kızın rahatça gülümsemesine
engel olan bir boşluk vardı fakat bu kusur neredeyse sevimliydi.
Yeterince giizel, diye düşündü Catelyn, ama çok ufak tefek ve R o s b y
soyundan geliyor. Rosbyler hiçbir zaman sıhhatçe güçlü olmamış­
tı. Catelyn, salondaki daha büyük kızlardan bazılarının bünyesini
tercih ederdi; kızlar ya da torunlar, emin olmak zordu. Crakehall
gibi görünüyorlardı ve L ord Walder’ın üçüncü karısı o hanedana
mensuptu. Çocuk doğuracak geniş kalçalar, onları emzirecek büyük g ö  
ğüsler, onları taşıyacak güçlü kollar. Crakehalllar her zaman iri k e m i k ti
ve sıhhatli bir aile oldu.
“L ordum çok nazik,” dedi Leydi Roslin, Edmure’a.
“Leydim çok güzel,” dedi Edmure. Kızın elini tuttu ve onu
ayağa kaldırdı. “Ama neden ağlıyorsunuz?”
144
“Mutluluktan,” dedi Roslin. “Mutluluktan ağlıyorum lor­
dum.”
“Yeter,” diyerek araya girdi Lord Wälder. “Evlendikten sonra
istediğiniz kadar ağlar ve fısıldaşırsınız, hah. Benfrcy, kardeşini
odasınagötür, hazırlanacağı bir düğün var. Ve yatak, hah, işin tat­
lı kısmı.” Yaşlı adamın ağzı içeri dışarı hareket etti. “Düğünde
müzik olacak, çok tatlı bir müzik, şarap da olacak, hah, kırmızı­
lar akacak ve biz bazı yanlışları düzelteceğiz. Ama şimdi yorgun
veıslaksınız, salonuma damlıyorsunuz. Sizi bekleyen ateşler var,
baharatlı sıcak şaraplar ve eğer istiyorsanız banyolar var. Lothar,
konuklarımızı odalarına götür.”
“Nehrin karşısındaki adamlarımı görmem gerek lordum,”
dedi Robb.
“Kaybolmazlar,” diye şikayet etti Lord Wälder. “Köprüyü daha
öncede geçtiler öyle değil mi? Kuzeyden geldiğinizde. Siz geç­
mek istediniz, ben de izin verdim ve siz asla belki demediniz, hah.
Amakeyfinize bakın. İsterseniz, adamlarınızı ellerinden tutarak
teker teker karşıya geçirin, benim için sorun değil.”
“Lordum!” Catelyn neredeyse unutuyordu. “Biraz yiyecek için
müteşekkir oluruz. Yağmurun altında uzun fersahlar katettik.”
Wälder Frey’in ağzı içeri ve dışarı hareket etti. “Yiyecek, hah.
Bir somun ekmek, bir parça peynir, belki bir de sosis.”
Yanında biraz şarap,” dedi Robb. “Ve tuz.”
“Ekmek ve tuz. Hah. Elbette, elbette.” Yaşlı adam ellerini çırp­
tı. Şarap sürahilerinin yanı sıra ekmek, yağ ve peynirle dolu tep­
siler taşıyan hizmetkârlar salona girdi. Lord Wälder da bir kadeh
kırmızı şarap aldı ve kadehi lekeli eliyle yukarı kaldırdı. “Konuk­
larım,” dedi. “Benim onur konuklarım. Çatımın altına ve sofra­
mahoş geldiniz.”
“Konukseverliğiniz için biz teşekkür ederiz lordum,” diye
karşılık verdi Robb. Edmure’la birlikte İri J on, Sör Marq Piper ve
diğerleri Robb’u tekrar etti. Lord Walder’in şarabını içtiler, pey­
nirini ve ekmeğini yediler. Catelyn şarabın tadına bakıp bir parça
ekmek ısırdı ve kendini çok daha iyi hissetti. İşte şimdi güvende ol 
anız gerekir, diye düşündü.
Yaşlı lordun ne kadar ucuz olabileceğini bilen Catelyn, ken-
145
ililenııc tahsis edilen odaların kasvetli ve keyifsiz olacağını dü,
Şümııüştü. Ama görünüşe göre Freyler, konuklan için yeterin,
den fazla hazırlık yapmışlardı. Gelin dairesi genişti ve zengince
döşenmişti. Odaya, direkleri İ kizler şeklinde oyulmuş kuş tüyü
yatak hakimdi. Y atağın döşemesinin rengi Tully kırmızısı Ve
mavisiydi, bu hoş bir nezaketti. Ahşap zemin güzel kokulu ha­
lılarla kaplanmıştı ve panjurlu uzun pencere güneye açılıyordu.
Catelyn’iıı odası daha küçüktü ama güzel döşenmişti ve rahattı,
yanan bir şöminesi vardı. Aksak L othar, Robb için krallara uygun
bir geniş daire hazırlandığı konusunda teminat verdi. “Bir şeye
ihtiyacınız olursa nöbetçilerden birine söylemeniz yeterli,” dedi.
Reverans yaparak çekildi, topal adımlarıyla sarmal merdivenlere
doğru yürüdü.
“Kapılara kendi nöbetçilerimizi koymalıyız,” dedi Catelyn kar­
deşine. Odasının kapısında Stark ve T ully adamları olursa daha
rahat dinlenirdi. L ord Walder’la yaptıkları görüşme endişe ettiği
kadar acı verici olmamıştı ama buna rağmen Catelyn bu işin bir
an önce bitmesini istiyordu. Birkaç gün daha, sonra Robb mücadeleye
gidecek, ben de DenizgözciisiV tideki daha konforlu esarete. Lord J ason
ona her türlü nezaketi gösterecekti, Catelyn bundan hiç şüphe
etmiyordu ama esaret fikri onu hâlâ kederlendiriyordu.
Atlı adamlar bir kuleden diğerine varmak için köprüyü geçer­
ken, Catelyn aşağıdan gelen at seslerini duyabiliyordu. Köprünün
taşları, ağır yüklü arabaların geçişiyle gümbürdüyordu. Catelyn
pencereye gitti ve Robb’un ordusunun doğudaki ikizden çıkışını
izlemek için dışarı baktı. “Y ağmur azalıyor gibi.”
“Artık içerideyiz ya.” Edmure ateşin önünde duruyordu, elle­
rini ısıtıyordu. “Roslin hakkında ne düşünüyorsun?”
Çok minik ve narin. Doğum yapmak onun için zor olacak. Ama
Edmure kızdan çok memnun kalmış gibi görünüyordu, Catelyn
sadece, “Tatlı,” dedi.
“Benden hoşlandığına inanıyorum. N eden ağlıyordu?”
“Düğününün arifesindeki bir bakire o. Birkaç damla gözyaşı
gayet normal.” Lysa, kendi düğünlerinin sabahında göller kadar
ağlamıştı lâkin fildişi ve mavi pelerin J on A rryn tarafından omuz­
larına serilirken kuru gözlü ve ışıltılı olmayı başarmıştı.
146
“Ummaya cesaret ettiğimden çok daha güzel." Edmure,
Catelyn’in konuşmasına fırsat vermeden bir elini havaya kaldır-
“Daha önemli meseleler olduğunu biliyorum, vaazını kendi­
nesakla rahibe. Buna rağmen... Frey’in sergilediği diğer kızlan
gördün mü? Seyirmesi olanı mesela? Titreme hastalığı mı o?
Yüzlerinde Sivilceli Petyr’ınkinden bile fazla çukur ve çıkıntı
olan ikizlere ne demeli? O sürüyü gördüğümde, Roslin’in kel
ve tek gözlü olduğundan emindim, Çıngırak’m zekâsı ve Kara
Walder’in mizacıyla birlikte. Lâkin güzel olduğu kadar nazik gö­
rünüyor.” Edmure’un kafası karışmış gibiydi, “Şu yaşlı gelinciğin
niyeti bana iğrenç birini kakalamak değildiyse, neden kendi terci­
himi yapmamama izin vermedi?”
“Senin güzel yüzlere olan düşkünlüğün gayet iyi bilinir,” diye
hatırlattı Catelyn. “Belki de Lord Wälder senin yeni eşinle mutlu
olmanı istiyordur gerçekten.” Ya da daha büyük ihtimal, senin bir
sivilce yüzünden ayak diremeni ve onun bütün planlarını bozmam iste-
miyordur. “Roslin yaşlı adamın en gözde kızı da olabilir. Nehirova
Lordu, Frey kızlarının çoğunun umabilcceğinden çok daha iyi bir
kısmet.”
“Doğru,” dedi Edmure ama hâlâ emin değilmiş gibi görünü­
yordu. “Kızın kısır olması mümkün mü?”
“Lord Wälder torununun Nehirova vârisi olmasını istiyor.
Sanakısır bir eş vermek ona nasıl hizmet edebilir ki?”
“Hiç kimsenin almayacağı bir kızdan kurtulmuş olur.”
“Bunun ona çok bir faydası olmaz. Wälder Frey aksi bir adam­
dır, aptal değil.”
“Yine de... mümkün mü?”
“Evet,” diye kabul etti Catelyn gönülsüzce. “Bir kızın çocuk­
luğunda geçirdiği bazı hastalıklar, ileride gebe kalmasına engel
olabilir. Lâkin Leydi Rosİin’in böyle bir hastalığa yakalandığına
inanmak için bir sebep yok.” Odayı inceledi. “Doğrusunu söyle-
nıemgerekirse, Freyler bizi beklediğimden daha nazik bir şekilde
karşıladı."
Edmure güldü. “Birkaç dikenli kelime ve münasebetsiz iğne­
leme. Yaşlı gelinciğin şarabımıza işemesini ve mahsülü övmemizi
İstemesini bekliyordum.”
147
Bu latife, Catelyn’iıı tuhaf bir şekilde sessizliğe gömülmesi
ne sebep oldu. “İzin verirsen, şu ıslak kıyafetlerimi değiştirme
liyiııı.”
“Nasıl istersen.” Edmure esnedi. “Bir saat kestireyim.”
Catelyn kendi odasına çekildi. Nehirova’dan getirdiği kıyafet
sandığı yukarı taşınmış ve yatağın ayağına bırakılmıştı. Soyunduk-
tan ve ıslak giysilerini ateşin yanına astıktan sonra, Tully kırmızısı­
nı ve mavisini taşıyan yün bir elbise giydi, saçlarını yıkayıp fırçala­
dı ve kuruması için açık bıraktı, sonra da Freyler’i aramaya gitti.
Salona girdiğinde, Lord Walder’ın kara meşe tahtının boş ol­
duğunu gördü ama lordun oğullarından birkaçı ateşin yanında
içki içiyordu. Aksak Lothar, Catelyn’i gördüğünde hantalca ayağa
kalktı. “Leydi Catelyn, dinleneceğinizi düşünmüştüm. Size nasıl
hizmet edebilirim?”
“Bu beyler kardeşleriniz mi?” diye sordu Catelyn.
“Kardeşler, üvey kardeşler, kayınbiraderler ve yeğenler. Ray-
mund ve ben aynı annedeniz. Lord Lucias Vypren, benim üvey
kardeşim L ythene’in kocası olur, Sör Damon da onların çocukları.
Üvey kardeşim Sör Hosteen’i tanıdığınıza inanıyorum. Bunlarda
Sör Leylyn Haigh ve onun oğulları, Sör Harys ve Sör Donnel.”
“Memnun oldum sörlerim. Sör Perwyn buralarda mı? Robb
tarafından Kral Renly’yle görüşmek üzere Fırtına Burnu’na gön­
derildiğimde, Sör Pervvyn gidiş ve dönüş yolunda bana eşlik et­
mişti. Onu tekrar görmek için sabırsızlanıyordum.”
“Penvyn uzakta,” dedi Aksak Lothar. “Ona selamlarınızı ileti­
rim. Sizi kaçırdığı için çok üzüleceğini biliyorum.”
“Leydi Roslin’in düğününe kadar döner elbette?”
“Dönmeyi umuyordu,” dedi Aksak Lothar, “ama bu yağmur­
da... nehirlerin nasıl aktığını gördünüz leydim.”
“Gördüm gerçekten,” dedi Catelyn. “Beni üstadınıza götürme
nezaketi gösterebilir misiniz acaba?”
“İyi değil misiniz leydim?” diye sordu Sör Hosteen, köşeli bir
çeneye sahip güçlü bir adamdı.
“Bir kadın şikâyeti. Endişelenmeniz gereken bir şey değil lor­
dum.”
Lothar her zamanki nezaketiyle Catelyn’i salondan çıkardı
148
BirkaÇ basamak tırmanıp üstü kapalı bir köprüden geçtiler ve bir
diğer merdivenin başına geldiler. “Üstat Brennet’i en tepedeki
y u v a r la k odada bulabilirsiniz leydim,” dedi Lothar.
Catelyn, üstadın da Wälder Frey’in oğullarından biri olacağını
düşünmüştü ama Brenett bi r Frey gibi görünmüyordu. Kocaman,
şişman bir adamdı. Kel bi r kafası ve gıdılı bir çenesi vardı. Cüb­
besinin kollarındaki kuzgun pisliği lekelerine bakılırsa, temizliği­
ne düşkün biri de değildi ama yeterince dost canlısıydı. Catelyn,
Edmure’un, L eydi Rosl i n’in doğurganlığına dair endişelerinden
bahsettiğinde üstat kıkırdadı. “L ord kardeşinizin korkmasına ge­
rek yok Leydi Catelyn. Roslin ufak tefektir, doğru, kalçaları da
dardır lâkin annesi de aynıydı ve Leydi Bethany, Lord Walder’a
her yıl bir çocuk verdi .”
“Kaç çocuk bebekl i k dönemi ni geçebildi?” diye sordu Catelyn
açıksözlü bir şekilde.
“Beş,” dedi üstat. Sosis gibi kalın parmaklarını gösterip say­
maya başladı. “Sör Perwyn. Sör Benfrey. Üstat Willamen, kendisi
geçen yıl yemin etti ve şimdi Vadi’de, L ord Hunter’ın hizmetin­
de. Oğlunuzun yaverliğini yapan Olyvar. Ve Leydi Roslin. Dört
i oğlana bir kız. L ord Edmure, ne yapacağını bilemeyeceği kadar
çokoğula sahip olacak.”
| “Bunun onu çok mutl u edeceğinden eminim.” Roslin, güzel
yüzlü olduğu kadar doğurgandı demek. Edmure*un içi rahatlayabilir
[ artık. Catelyn’in gördüğü kadarıyla L ord Wälder, Edmure’a şikâ­
yet etmek için hi çbi r bahane bırakmamıştı.
Î Catelyn, üstadın yanından ayrıldıktan sonra kendi odasına
j dönmedi; Robb’a gitti. Robi n Flint, Sör Wendel Manderly ve
hijon’u Robb’un yanında bul du. İ ri J on’un, babasının cüssesini
İ geçmek üzere ol duğu halde hâlâ K üçük J on olarak anılan oğlu da
r oradaydı. Hepsi ıslaktı. K enarlan kürklü, soluk pembe bir pelerin
t giymiş başka bi r adam, diğerl eri nden daha ıslak bir vaziyette ate-
j §in başında duruyordu. uL ord Bol ton,” dedi Catelyn.
; “Leydi Catelyn,” diye karşılık verdi adam, sesi fısıltı gibiy-
- di»“sizi tekrar görmek ne büyük zevk, böyle zorlu bir zamanda
bile.”
« Çok naziksiniz,” dedi Catelyn. Odadaki yeisi hissedebiliyor-
149
dıı. İri J on hile üzgün ve sessiz görünüyordu. Catelyn adamların
asık suratlarına baktı ve, “Ne oldu?” diye sordu.
“Lanııısterlar Üç Dişli Mızrak’ta,” dedi Sör Wendel mutsuz
bir sesle. “Kardeşim yine esir alınmış.”
“Ve Lord Boltoıı, Kışyarı’yla ilgili başka haberler getirdi,” diye
ekledi Robb. “Hayatım kaybeden tek iyi adam Sör Rodrik değih
iniş. Cley Cerwyn ve Leobald Tallhart da katledilmiş.”
“Cley Cerwyn daha çocuktu,” dedi Catelyn hüzünle. “Yani
doğru mu? Herkes öldü ve Kışyarı gitti mi?”
Bolton’ın solgun gözleri Catelyn’in gözleriyle buluştu. “De-
miradamlar hem kaleyi hem de kış kasabasını yakmış. İnsanları­
nızdan bazıları, oğlum Ramsey tarafından Dehşet Kalesi’ne gö­
türülmüş.”
“Piçiniz korkunç suçlarla itham ediliyor,” diye hatırlattı Catel­
yn sertçe. “Cinayet, tecavüz ve daha beterleri.”
“Evet,” dedi Roose Bolton. “Onun kanı lekeli, bu inkâr edile­
mez. Lâkin kendisi iyi bir savaşçıdır, korkusuz olduğu kadar bece­
riklidir. Demiradamlar Sör Rodrik’i ve hemen ardından Leobald
Talllıart’ı öldürdüğünde, mücadeleyi komuta etmek Ramsay’e
düşmüş ve o da bunu yapmış. Ramsey, Greyjoy kuzeyde kaldığı
sürece, kılıcını kınına sokmayacağına dair yemin ediyor. Böyle
bir hizmet, taşıdığı piç kanının ona işlettiği suçları az da olsa telafi
eder belki.” Omuzlarını silkti. “Belki de etmez. Savaş bittiğinde
bunu Majesteleri tartmalı ve karar vermeli.”
Bu soğuk bir adam, diye düşündü Catelyn, kim bilir kaçıncı kez.
“Ramsay, Theon Greyjoy’dan bahsetti mi?” diye sordu Robb.
“O da öldürülmüş mü yoksa kaçmış mı?”
Roose Bolton, kemerindeki keseden lime lime bir deri şeridi
çıkardı. “Oğlum mektubuyla birlikte bunu göndermiş.”
Sör Wendel başını başka tarafa çevirdi. Robin Fliııt’le Küçük
J on Umber bakıştı ve İri J on bir boğa gibi güldü. “Bu... insan
derisi mi?” diye sordu Robb.
“T heon Greyjoy’un sol elindeki küçük parmaktan y üzülmüş
bir deri parçası. Oğlum zalimdir, bunu itiraf etmeliyim. Lâkin-
iki genç prensin hayatıyla karşılaştırıldığında bir deri parçasının
ne değeri var? Siz onların annesiydiniz leydim. Bunu size verebi 
lir miyim... intikamın küçük bir nişanı olarak?”
150
Bir yanı, bu tüyler ürpertici andacı alıp kalbine bastırmak ıstı-
dtı ama Catelyn bu isteğe karşı koydu. “Şunu kaldırın lütfen "
“Theon’ım derisini yüzmek kardeşlerimi geri getirmez,” dedi
Robb. “Onun kellesini istiyorum derisini değil.”
“Theon, Balon Grcyjoy’un yaşayan tek oğlu,” dedi Lord Boltoıı
y u m u ş a k bir sesle, odadakıler bunu unutmuş gibi. “Ve şu anda De­
mir Adaları’nın meşru kralı. Tutsak bir kral, bir rehine olarak çok
değerlidir.”
“Rehine?” Bu kelime Catelyn’iıı sinirlerini kaldırmıştı. Rehine­
l er sıklıkla değiş tokuş edilirdi. “L ord Bolton, iki oğlumu öldüren
adamı özgür bırakmamızı önermiyorsunuzdur umarım.”
“Deııiztaşı Tahtı’nı kazanan her kim olursa olsun Theon
Greyjoy’un ölmesini isteyecek,” dedi Boltoıı. “Theon, zincire vu-
ruluyken bile amcalarından daha sağlam bir iddiaya sahip. Onu
tutalımve infazının bedeli olarak demirdoğumludan imtiyazlar
isteyelimderim.”
Robb bu öneriyi gönülsüzce değerlendirdi ama sonunda başıyla
onayladı. “Evet. Pekâlâ. Öyleyse onu hayatta tutun. Şimdilik. Biz
kuzeyi geri alana dek onu Dehşet Kalesi’ne hapsedin.”
Catelyn tekrar Roose Bolton’a döndü. “Sör Wendel,
Lannisterlar’m Üç Dişli M ızrak’ta olduğuyla ilgili bir şeyler söy­
ledi?”
“Söyledi leydim. K endimi suçluyorum. Harrenhal’dan ayrılma­
dan önce orada ziyadesiyle oyalandım. Aenys Frey benden günler
önce yola çıktı ve yakut geçitte Üç Dişli Mızrak’ı geçti, bu kolay
olmadı gerçi. Biz vardığımızda nehir kudurmuştu. Adamlarımı
küçük teknelerle karşıya taşımaktan başka seçeneğim yoktu ve çok
az sayıda teknemiz vardı. K uvvetimin üçte ikisi kuzey kıyısınday-
ken, Lannisterlar, hâlâ karşıya geçmek için bekleyen adamlarıma
saldırdı. Ekseriyetle Norrey, L ocke ve Burly adamları, artçı kuvvet
olarak Sör Wylis M anderly ve onun Beyaz L iman şövalyeleri vardı.
Ben Üç Dişli Mızrak’m yanlış tarafmdayım, adamlarıma yardım
edemedim. Sör Wylis adamlarımızı elinden geldiğince toparladı
anıa Gregor Clegane ağır atlarla saldırdı ve onları nehre döktü. Bo­
ranlar kadar kılıçla öl dürül enl er de oldu. Çoğu kaçtı, diğerleri
bal ı ndı .”
151
Gregor Clegane her zaman kötü havadisti. Robb onunla *
raşmak için tekrar güneye gitmek zorunda mı kalacaktı? y0^ I
Yürüyen Dağ buraya mı geliyordu? “O halde Clegane nehrin^
şısında mı?” diye sordu Catelyn.
“Hayır,” dedi Bolton, sesi hafif fakat emindi. “Geçitte altıya
adam bıraktım. Derelerden, dağlardan ve Beyaz Bıçak’tan mız.
rakçılar, Hornwood’dan yüz yaycı, bazı hürsüvariler ve vasıfSl2
şövalyeler, onları pekiştirmek için Stout ve Cerwyn adamların,
dan oluşan sağlam bir kuvvet. Komuta, Ronnel Stout ve Sör Kyle
Condon’da. Sör Kyle, merhum Lord Cerwyn’in sağ koluydu
bunu bildiğinizden eminim leydim. Aslanlar kurtlardan iyi yüze-
mez. Sör Gregor nehir yüksek olduğu sürece karşıya geçemez.”
‘Y ol ağzına çıkarken ihtiyaç duyacağımız son şey, Dağ’ın sıra­
mızda olması,” dedi Robb. “İyi iş çıkardınız lordum.”
“Majesteleri çok nazik. Yeşil Çatal’da üzücü kayıplar verdim, j
Glover ve Tallhart’ın Gölgeli Vadi’deki kayıpları daha da ağırdı.” j
“Götgeli Vadi.” Bu isim Robb’un ağzında bir küfüre dönüş- j
müştü. “Robett Glover’ı gördüğümde, kendisi bunun cevabını j
verecek bundan emin olabilirsiniz.” i
“Saçmalık,” diye onayladı Lord Bolton, “lâkin Glover, Deri- j
norman Kalesi’nin düştüğünü öğrendikten sonra kendini kaybet- j
ti. Keder ve öfke bir insanı o hale getirebilir.”
Gölgeli Vadi meselesi kapanmış, soğumuştu, Catelyn’i endişe- i
lendiren gelecek mücadelelerdi. “Oğluma kaç adam getirdiniz?
diye sordu Roose Bolton’a.
Bolton cevap vermeden önce renksiz, tuhaf gözleriyle
Catelyn’in yüzünü inceledi. “Beş yüz küsür atlı ve üç bin piyade
leydim. Çoğunlukla Dehşet Kalesi adamları, Karhold adamları^3
var. Karstarklar’ın sadakati artık şüpheli olduğu için onları g°z
önünde tutmanın iyi olacağını düşündüm. Daha çok adam getl
remediğim için üzgünüm.” j
“Bu sayı yeterli olacaktır,” dedi Robb. “Artçı kuvvetimi siz kö j
muta edeceksiniz Lord Bolton. Dayım evlenir evlenmez BogaZ j
doğru yola çıkmak niyetindeyim. Eve gidiyoruz.” f
152
ARYA
baçamıırl0 yolda güç bela ilerlerken, Yeşil Çatal’ın bir saat
- iidi gözcü süvarilerle karşılaştılar.
^“Kafanı öne eğ ve sesini çıkarma,” diye uyardı Tazı, Arya’yı.
' süvari onlara doğru geliyordu; hızlı binek atları süren, hafif
rhbr kuşanmış bir şövalye ve iki yaver. Clegane atları kamçıladı;
dahagüzel günler görmüş olan bir çift yük beygiri. Araba salla-
gıcırdıyordu. Büyük ahşap tekerleklerin her dönüşü, yoldaki
derintekerlek izlerinden dışarı çamur fışkırtıyordu. Y abancı arka­
d a n geliyordu, arabaya bağlıydı.
İri ve asabi süvari atının ne zırhı vardı, ne eyeri, ne de koşum
[akımı. Tazı ise yeşil renkli lekeli yünler ve koyu gri bir çiftçi min-
unı giyiyordu; giysinin başlığı adamın kafasını yutuyordu, gözle­
rini yerde tuttuğu sürece yüzü görünmüyordu. Tazı bu haliyle
sefil bir çiftçiye benziyordu. Ama iri bir çiftçiye. Kaba yünlerin
atandakaynatılmış deri ve örgü zırh vardı, Arya bunu biliyordu.
Aryadabir çiftçinin oğluna ya da bir domuz çobanına benziyor­
du. Arkalarındaki arabada dört büyük fıçı salamura domuz eti ile
tuzlubir domuz budu vardı.
Süvariler daha yakına gelmeden önce ayrıldılar ve bir göz at­
makiçin arabanın çevresini sardılar. Clegane arabayı durdurdu ve
sabırlasüvarilerin işinin bitmesini bekledi. Şövalye mızrak ve kı-
bçtaşıyordu, yaverlerin uzunyayları vardı. Süvarilerin deri yelek-
lerindeki broşlar, pelerinlerine işlenmiş armaların küçük halleriy­
di, kızıl kahverengi zemine çapraz çizilmiş altın şeridin üstünde
sıyahbir dirgen. Arya, karşılaştıkları ilk gözcü süvarilere kimliğini
^klamayı düşünmüştü ama gri pelerinler giyen ve göğüslerin-
u u kurt armaları taşıyan adamlar hayal etmişti. Umberlar’m
lneya da Gloverlar’ın yumruğuna bile razıydı ama bu dirgen
piyesini tanımıyordu ve onun kime hizmet ettiğini bilmiyor-
^ Şimdiye kadar Kışyarı’nda gördüğü nesnelerin içinde dirgene
yakın olan şey, Lord Manderly’nin balık adamının elindeki üç
dl5,ı mızraktı.
“Tl • . ?
üer’de işiniz mi var?” diye sordu şövalye.
153
“Sizi memnun edecekse, düğün ziyafeti için tuzlu doı^
getirdik sör." Tazı, kelimeleri ağzında geveleyerek konusm ^
gözleri yerdeydi, yüzü görünmüyordu. U’
“Tuzlu domuz beni asla memnun etmez.” Dirgen §övalyes
Tazıyı üstünkörü bakışlarla süzdü ve Arya’yla hiç ilgilenrned'
ama Y abancıya uzun uzun, dikkatlice baktı. Aygırın bir saban '
olmadığı ilk bakışta anlaşılıyordu. Büyük siyah aygır, yaverlerden
birinin bineğini ısırmaya çalıştığında yaver neredeyse çamuru
boyluyordu. “Bu canavarı nereden buldun?” diye sordu dirgen
şövalyesi.
“Leydim onu getirmemi söyledi sör,” dedi Clegane saygıh bir
tonla. “Genç Lord Tully için bir düğün hediyesi.”
“Hangi leydi? Kime hizmet ediyorsun?”
“Yaşlı Leydi Whent, sör.”
“Harrenhal’u bir atla geri alabileceğini mi sanıyor?” diye sordu
şövalye. “Tanrılar, yaşlı bir aptaldan daha aptalı var mıdır?” Buna
rağmen elini sallayarak yolu gösterdi. “Hadi gidin öyleyse.”
“Tamam lordum.” Tazı, kamçısını tekrar şaklattı ve yaşlı bey­
girler bezdirici işlerine devam ettiler. Tekerlekler mola sırasında
iyice çamura gömülmüştü, onları saplandıkları yerden kurtarmak
hayvanların epey vaktini aldı. Gözcü süvariler uzaklaşmıştı artık.
Tazı son bir kez adamlara baktı ve güldü. “Sör Donnel Haigh,”
dedi. “Ondan sayabileceğimden fazla at aldım. Zırh da. Bir kere 
sinde bir meydan dövüşünde onu neredeyse öldürüyordum.”
“Öyleyse seni nasıl tanımadı?” diye sordu Arya.
“Çünkü şövalyeler aptaldır, üstelik mide bulandırıcı bir köy­
lüye iki kez bakmak ona yakışmazdı,” dedi Tazı. Atları kamçıladı
“Gözlerini aşağıda tut, saygılı bir tonla konuş ve bol bol sor de,
şövalyelerin çoğu sana bakmaz bile. Atlar, küçük insanlardan faz­
la ilgilerini çeker. Y abancı’yı tanıyabilirdi ama beni onu sürerken
görmedi hiç.”
Yüzünü tattırdı. Arya bundan emindi. Bir kez gördükten sonra
Sandor Clegane’in yanıklarını unutmak kolay değildi. Tazı.yan'k
izlerini bir miğferin arkasına da saklayamazdı; meğerki migfer
hırlayan bir köpek suretinde yapılmış olsun.
İşte bu yüzden arabaya ve tuzlu domuz buduna ihtiyaçları var
134
' beyini0 önüne zincirlere vurulmuş bir halde sürüklenmeye-
-j ” demişti Tazı, “ve ona ulaşmak için adamlarının arasından
i n e k de istemem. Bu yüzden küçük bir oyun oynayacağız.”
Kral Yolunda şans eseri karşılaşılmış bir çiftçi; onlara araba-
atları, kıyafetleri ve fıçıları temin etmişti, bunu kendi isteğiyle
mamıştı gerçi. Tazı her şeyi kılıcının ucuyla almıştı. Çiftçi ona
hırsız olduğu için küfrettiğinde, “Hayır,” demişti Tazı, “hırsız
değil malzemeci. İç çamaşırlarını almadığım için şükret. Şimdi şu
çi zmel eri ni çıkar, yoksa bacaklarını keserim. Tercih senin.” Çift­
çi Clegane kadar iriydi ama buna rağmen çizmelerinden vazgeç­
meyi vebacaklarını korumayı tercih etmişti.
Akşamkaranlığı çökerken onlar hâlâ ağır adımlarla Yeşil Çatal’a
velord Frey’in ikiz kalelerine doğru yol alıyordu. Az kaldı, diye
düşündü Arya. Heyecanlı olması gerektiğini biliyordu ama mi­
desi düğümlenmişti. Bunun sebebi günlerdir boğuştuğu yüksek
ateşti belki, belki de değildi. Geçen gece kötü bir rüya görmüştü,
korkunç bir rüya. Rüyasında neler gördüğünü hatırlamıyordu ama
oberbat duygu bütün gün geçmemişti, aksine daha da kuvvetlen­
mişti. Korku, kılıçtan derin keser. Şimdi güçlü olmalıydı, babasının
söylediği gibi. Annesiyle onun arasında bir kale kapısı, bir nehir
vebir ordudan başka bir şey yoktu... ama bu Robb’un ordusuydu,
yani ortada gerçek bir tehlike yoktu. Var mıydı?
Fabt Roose Bolton da onlardan biriydi. Haydutların de­
yişiyle Sülük Lord. Bu düşünce Arya’yı huzursuz etti. Arya,
Harrenhal’dan, Kanlı Oyuncular’dan olduğu kadar Bolton’dan
uzaklaşmak için de kaçmıştı ve kaçmak için Bolton’ın muhafız­
larından birinin boğazını kesmişti. Bolton bunu biliyor muydu?
YoksaGendry’yi ve Al Turta’yı nu suçlamıştı? Arya’nm annesine
bundan bahseder miydi? Arya’yı görürse ne yapardı? Muhtemelen
beni tanımaz bile. Arya bu günlerde, bir lordun kadeh taşıyıcısın­
ı n çok ıslak bir fareye benziyordu. Islak bir erkek fareye. Tazı
dahaiki gün önce Arya’mn saçlarını kesmişti. Y oren’den bile kötü
bir berberdi; Arya’nın kafasının bir yanını kel bırakmıştı. Bahse
Sterim ki Robb da beni tanımaz. Hatta annem bile. Arya onları son
gördüğünde küçük bir kızdı, Lord Eddard Stark’m Kışyarı’ndan
ayrıldığı gün.
155
Kaleyi görmeden önce müzik sesini duydular; nehrin kü^
meşinin ve başlarını döven yağmurun pıtırtısının altında sili^
şen davul gümbürtüsü, borazanların pirinç ötüşü ve flütlerin i
haykırışı. “Düğünü kaçırdık,” dedi Tazı, “ama seslere bakıl **
ziyafet devanı ediyor. Yakında senden kurtulacağım.”
Hayır, ben senden kurtulacağını, diye düşündü Arya.
Yol buraya kadar çoğunlukla kuzeybatıya doğru akmıştı ama
şimdi, bir elma bahçesinin ve yağmurla ezilmiş ıslak bir mısır Sı­
lasının arasından tam olarak batıya gidiyordu. Arya ve Tazı son
elma ağacını geçtiler, bir yokuşun tepesine tırmandılar ve sonra
kaleler, nehir ve kamplar aynı anda oraya çıktı. Y üzlerce at ve bin.
lerce adam vardı. Adamların çoğu, kale kapılarının karşısındaki
üç büyük ziyafet çadırının etrafında aylak aylak dolaşıyordu. Yan
yana kurulmuş çadırlar, yelken bezinden inşa edilmiş üç muaz­
zam uzun salon gibi görünüyordu. Robb’un kampı duvarların
epey uzağında, daha yüksek ve daha kuru zeminde kurulmuştu
ama Yeşil Çatal yatağından taşmış ve hatta dikkatsizce yerleştiril­
miş birkaç çadırı almıştı.
Kalelerden yükselen müzik burada daha gürültülüydü. Da­
vulların ve boruların sesi kamp boyunca yankılanıyordu. Daha
yakın olan kaledeki müzisyenler, uzak kıyıda yükselen kaledeki
müzisyenlerden farklı bir şarkı çalıyordu, bu yüzden, gelen sesler
bir şarkıdan çok bir mücadeleye benziyordu. “Çok iyi değiller,"
dedi Arya.
Tazı’nm çıkardığı ses bir kahkaha olabilirdi. “Lannis
Limanı’nda bu gürültüden şikâyet eden yaşlı ve sağır bir kadın
var. Wälder Frey’in gözlerinin işe yaramadığını duymuştum ama
kimse kahrolası kulaklarından bahsetmemişti.”
Arya kendini, vaktin gece değil de gündüz olmasını dilerken
yakaladı. Güneş parlasaydı ve rüzgâr esseydi Arya sancakları daha
iyi görebilirdi. Starklar’m kurdunu bulmaya çalışabilirdi, belki
Cerwynler’in savaş baltasını ya da Gloverlar’ın yumruğunu. Faka1
akşam karanlığında bütün renkler gri görünüyordu. Yağmur ince
bir çisiltiye, neredeyse sise dönüşmüştü ama daha evvel düşe®
sağanak bütün sancakları bulaşık bezine çevirmişti, sırıksıklam
okunamaz.
156
herhangi bir saldırıya karşı üstünkörü bir duvar oluşturmak
aJîiaclyla, kampın çevresine at arabalarından oluşan bir çit çekil­
mişti. Nöbetçiler Arya’yla Tazı’yı orada durdurdu. Nöbetçilerin
ç a v u ş u n u n taşıdığı fenerden yayılan ışık, Arya’nın, adamın giydi­
ği pelerinin soluk pembe olduğunu görmesine yetti, pembenin
Üstünde kırmızı gözyaşları vardı. Çavuşun komutasındaki asker­
l e r i n göğsüne Sülük L ord’un arması işlenmişti; Dehşet Kalesi’nin
¿crisi yüzülmüş adamı. Sandor Clegane, askerlere, gözcü süvari­
lereanlattığı hikâyenin aynısı anlattı ama Bolton’ın çavuşu, Sör
Donnel Haigh’den daha çetin bir cevizdi. “Salamura domuz bir
lordun düğün ziyafeti için uygun bir et çeşidi değil,” dedi küçüm­
semedolu bir sesle.
“Tuzlu domuz budumuz da var sor.”
“Ziyafet için yok. Ziyafetin yarısı geçti. Ve ben bir kuzeyliyim,
ağzı süt kokan güneyli bir şövalye değil.”
“Bana kâhyayı ya da aşçıyı görmem söylendi...”
“Kaleler kapalı. L ordlar rahatsız edilemez.” Çavuş bir an dü­
şündü. “Y ükünü şuradaki ziyafet çadırlarına boşaltabilirsin.” Zırh
i eldivenli eliyle çadırları gösterdi. “Bira insanı acıktırır ve yaşlı
| Frey birkaç domuz budunun yokluğunu hissetmez. Et çiğneye-
I cek dişleri de yok zaten. Sedgekins’i sor, seninle ne yapılacağını
[ o bilir.” Çavuş bağırarak emir verdi ve askerler arabalardan birini
j kenaraçekerek Tazı için yol açtı.
[ Tazı’nın kamçısı beygir atlarını çadırlara doğru koşturdu.
| Kimsenin onlarla ilgilendiği yoktu. Sular sıçratarak parlak renkli
f büyük çadırların önünden geçtiler. İ çerlerde yanan yağ lambala-
| n vemaltızlar, ipek duvarları sihirli fenerler misali ışıldatıyordu;
j pembe ve altın rengi pırıldıyordu duvarlar, çizgili, helezonî ve ka-
| reli; kuşlar ve canavarlarla süslenmişlerdi, zikzaklar ve yıldızlarla,
| tekerlekler ve silahlarla. Arya sarı bir çadır gördü, duvarında altı
meşepalamudu vardı; üçün üstünde iki, ikinin üstünde bir. Lord
$fnallwood}un arması, Arya tanıdı, çok uzaklardaki Pelit Kalesi’ni
Veona güzel olduğunu söyleyen leydiyi hatırladı.
Ama ışıltılı her büyük çadıra karşılık, iki düzine keçe ya da
branda çadır vardı, duvarları ışık geçirmez ve karanlıktı. Her biri
^rk asker barındıracak büyüklükte kışla çadırları da mevcuttu
157
ama iiç muazzam ziyafet çadırının yanında çok küçük görün..
lardı. Görünüşe göre içki faslı saatlerdir sürüyordu. Şerefe
kadehlerin şıngırtısı, olağan kamp seslerine karışıyordu- ki
atlar ve havlayan köpekler, karanlıkta gıcırdayan arabalar k?*1
halar ve küfürler, ahşap çatırtısı ve çelik çınlaması. Tazı vea
kaleye yaklaşırlarken müzik sesi çoğaldı ama müzik sesininalt
da daha derin, daha koyu bir ses ses vardı: Nehir. K abarmış
Çatal, ininin içindeki bir aslan gibi kükrüyordu. ^
Arya, her yere aynı anda bakmaya çalışarak oturduğu yer(jç
dönüp duruyordu; bir ulu kurt arması, gri ve beyaza bürünnr
bir çadır ya da Kışyarı’ndan tanıdığı bir yüz görmeyi umuy0r
du ama sadece yabancılar görüyordu. Sazların arasındasudöken
bir adama baktı ama adam Biragöbek değildi. Bir çadırın içinden
yarı çıplak bir kız kahkahalar atarak çıktı ama çadır açık maviydi
Arya’mn ilk bakışta düşündüğü gibi gri değildi. Kızın arkasında
koşan adamın kıyafetindeki arma bir ağaç kedisiydi, bir ulukun
değildi. Bir ağacın altında, uzunyaylarının çentiklerine mumlu
ipler takan dört okçu oturuyordu ama onlar Arya’nın babası­
nın okçuları değildi. Arabanın önünden bir üstat geçti amaÜs­
tat Luwin olmak için fazla genç ve zayıftı. Arya başını kaldırıp
İkizler’ebaktı, ateş yanan yerlerdeki yüksek kule pencerelerinden
yumuşak ışıklar süzülüyordu, kaleler yağmur pusunun içinde
Yaşlı Dadı’nın hikâyelerinden çıkıp gelmişler gibi ürkütücü ve
gizemli görünüyordu ama Kışyarı değildi.
En yoğun kalabalık, ziyafet çadırlarındaydı. Çadırların geniş
kapıları geri çekilip bağlanmıştı; ellerinde içki boynuzları vebira
kupaları olan adamlar, birkaç kamp takipçisiyle birlikte kapı l ardan
girip çıkıyorlardı. T azı ilk ziyafet çadırının önünden geçerken Arya
içeri baktı ve sıralarda oturan, şarap ve bira fıçılarının başı nda iti­
şip kakışan yüzlerce adam gördü. Çadırın içinde adımatacak yef
yoktu ama kimse bunu umursamıyordu. En azından sıcakve ku
ruydu adamlar. Soğuk ve ıslak Arya onlara gıpta etti. Bazıları şar
bile söylüyordu. Kapının etrafındaki ince ve sisli yağmur, çadır1
içinden kaçan ısı yüzünden buharlaşıyordu. “Lord Edmure u^
Leydi Roslin’in şerefine,” dedi bir ses. Herkes içkisini içti ve
bağırdı, “Genç Kurt’un ve Kraliçe J eyne’in şerefine.”
158
grûHçeJeyne de kitn?diye düşündü Arya bir an. Onun tanıdığı
^e, Cersei’ydı
^zTafet çadırlarının dışına kazılmış ateş çukurları, hasırdan
hayvan derisinden yapılmış tentelerin altında yağmurdan
VCunııyor^u’ damlalar dümdüz aşağı düştüğü sürece. Rüzgâr
hnüstünden esiyordu gerçi, alevlerin tıslamasına ve kıvrıl­
asınay etecek kadar çisenti her halükârda ateşlere ulaşıyordu.
yamakları alevlerin üzerindeki ızgaralarda büyük et parçalan
evi ri yordu. Et kokusu Arya’nın ağzını sulandırdı. “Durmamız
rekmiyor mu?” diye sordu Arya, Sandor Clegane’e. “Çadırlar­
dakuzeyli adamlar var.” Kuzeyli adamları sakallarından, yüzlerin­
den ayı postlarından ve fok derisinden yapılmış cübbelerinden
tanı yordu, yarı duyulur konuşmalarından ve söyledikleri şarkılar­
dan; Karstarklar, Umberlar ve dağ kabilelerinin adamları, Genç
K u r t ’ u n adamları, Starklar’ııı ulu kurtları.
“Ağabeyinkalede olacak,” dedi Tazı. “Annen de öyle. Onları
istiyormusun istemiyor musun?”
“Evet,”dedi Arya. “Sedgekins ne olacak?” Çavuş, Sedgekins’i
bulmalarını söylemişti.
“Sedgekinskızgın bir demirle kendi kendini becerebilir,” dedi
Tazı. Kamçısını açtı. Savrulan kamçı yağmurun içinde tıslayarak
beygirinböğrünü ısırdı. “Benim istediğim senin kahrolası ağabe­
yin.”
159
CATELYN
Davullar gümliiyordu, gümltiyordu, gümlüyordu, CatelVn>
başı da onlarla birlikte. Salonun ayak tarafındaki müzisyen
risinde borular inliyor ve flütler titriyordu; kemanlar tiz ç,^ *
atıyor, borazanlar ötüyor ve gaydalar canlı bir melodi haykırıy0r
du ama davullar hepsini bastırıyordu. Salondaki konuklar yer, jçer
ve birbirlerine bağırırken sesler kirişlerde yankılanıyordu. Wald(r
Frey’in bu gürültüye müzik diyebilmesi için bir taş kadar sağır okt,sl
gerekir. Catelyn şarabını yudumladı ve “Alysanne”nin müziğiyie
dans eden Çıngırak’ı izledi. En azından bu şarkının “Alysanne"
olmak için çalındığını düşünüyordu. Bu müzisyenlerle hiç zor-
lanmadan “Ayı ve Güzel Bakire” de olabilirdi.
Dışarıda hâlâ yağmur yağıyordu ama İkizler’in içindeki hava
ağır ve sıcaktı. Şöminede bir ateş gürlüyor ve duvarlardaki demir
apliklerde sıra sıra meşaleler yanıyordu. Fakat ısının çoğu, sıra­
larda sıkışık halde oturan konukların bedenlerinden geliyordu.
Sıralar öyle kalabalıktı ki, kadehini kaldırmaya çalışan her adam
komşusunun kaburgalarını dirsekliyordu.
Yüksek platformdakiler bile Catelyn’in arzu ettiğinden daha
yakındı. Kendisi Sör Ryman Frey ile Roose Bolton’ın arasına
oturtulmuştu ve her iki adamdan da keskin kokular yükseliyor­
du. Sör Ryman, Batıdiyar’da şarap kıtlığı başlamak üzereymiş gibi
içiyordu ve içtiği bütün şaraplar koltuk altlarından ter ol arak çıkı­
yordu. Adam limon suyunda yıkanmış, diye karar verdi Catelyn, ama
hiçbir limon bu kadar çok teri maskeleyemezdi. Roose Boltonın
daha şekerli bir kokusu vardı ama daha hoş değildi. Bolton sek
şarap ya da bal likörü yerine baharatlı şarap içiyordu ve çok az
yemek yiyordu.
Catelyn adamı iştahsız olduğu için suçlayamazdı. D ü ğ ü n ziya­
feti fazla duru bir pırasa çorbasıyla başlamıştı. Çorbanın ardı ndan
yeşil fasulyeli, soğanlı ve pancarlı salata, badem sütünde pişirilm'S
nehir turnası, daha masaya varamadan soğumuş şalgam PüreSI’
jöleli buzağı beyni ve sinirli sığır eti gelmişti. Bir krala su n u l n j *
yacak kadar fakir bir ikramdı ve buzağı beyni Catelyn’in mı
160
sini kaldırmıştı. Buna rağmen Robb yemekleri şikâyet etmeden
i y o r d u , Edmure ise yeni eşiyle ilgilenmekten yemeklere dikkat
etmeye fırsat bulamıyordu.
Edmure’un, Nelıirova’dan Ikizler’e kadar biitün yol boyunca
R o s l i n ’ d e n şikayet ettiğini asla tahmin edemezsin. Karı ve koca aynı ta­
baktan yiyor, aynı kadehten içiyor ve yudumlar arasında birbirle­
rinemasum öpücükler veriyorlardı. Edmure yemeklerin çoğunu
geri gönderiyordu. Catelyn onu suçlayamazdı. Kendi düğün zi­
yafetinde ikram edilen yemeklerin çok azını hatırlıyordu. Yemek 
l e r i n tadına baktım mı ? Yoksa bütün geceyi Ned’itı yüzünü seyrederek mi
girdim, kim olduğunu merak ederek?
Zavallı Roslin’in gülümsemesinde sabit bir keyfîyyet vardı,
biri o gülümsemeyi kızın yüzüne dikmişti sanki. Pekâlâ, o evli bir
kız ama sırada yatak var, bir zamanlar benim olduğum kadar tedirgin
olduğuna şüphe yok. Robb, Alyx Frey’le Güzel Walda’nin arasında
oturuyordu; gelinlik çağına gelmiş Frey kızlarından ikisi. “Düğün
festivalinde kızlarımla dans etmeyi reddetmezsiniz umarım,” de­
mişti Wälder Frey. “Yaşlı bir adamın kalbini sevinçle doldurmuş
olursunuz.” Lordun kalbi sevinçle dolup taşmış olmalıydı; Robb
vazifesini bir kral gibi yerine getirmişti. Kızların her ikisiyle,
Edmure’un karısıyla, sekizinci Leydi Frey’le, dul Ami’yle, Roose
Bolton’ın karısı Şişko Walda’yla, sivilceli ikizler Serra ve Sarra’yla,
hattaLord Walder’in en küçük kızı Shirei’yle bile dans etmişti, kız
enfazlaaltı yaşında olmalıydı. Catelyn, Geçit L ordu’nun tatmin
olup olmadığını merak etti. Yoksa yaşlı adam, kralla dans etmemiş
diğer bütün kızlarını ve kız torunlarını bahane ederek sızlanacak
mıydı? “Kardeşleriniz çok iyi dans ediyor,” dedi Catelyn, Sör Ry-
manFrey’e, cana yakın davranmaya çalışıyordu.
“Onlar halalarım ve kuzenlerim.” Sör Ryman büyük bir yu­
dumşarap içti, yanaklarından süzülen ter sakallarına akıyordu.
Aksi ve sarhoş bir adam, diye düşündü Catelyn. Merhum Lord
Frey>İŞkonuklarını doyurmaya gelince pinti olabilirdi ama içki
konusunda cömertti. Bira, şarap ve bal likörü dışarıdaki nehir ka-
dar hızlı akıyordu. İri J on şimdiden sarhoş naralar atıyordu. Lord
^lder’ın oğlu Merret kadeh kadeh onu takip ediyordu ama Sör
halen Frey onlara ayak uydurmaya çalışırken sızmıştı. Catel-
yn, Lord Umber’in ayık kalmasını tercih ederdi lâkin İri J 0n-
içmemesini söylemek, nefesini birkaç saat tutmasını söylen,^
aynıydı.
Küçük J on Umber ve Robiıı Flint, Robb’un yakınında, Q
zel Walda ve Alyx’in iki yanında saygılı bir şekilde oturuy0rlar
dı. İkisi de içki içmiyordu; bu gece, Patrek Mallister ve Dace
Mormont’la birlikte Robb’un muhafızları onlardı. Bir düğün 2j
yafeti, bir mücadele alanı değildi ama sarhoş adamların oldu^
yerde tehlike de daima olurdu ve bir kral asla korumasız bırakıl,
manialıydı. Catelyn muhafızların varlığından memnundu ve du-
varlardaki kancalara asılmış kılıç kemerleri onu daha da memnun
ediyordu. Hiçbir adam jöleli buzağı baniyle uğraşmak için bir uzutıkt-
lıca ihtiyaç duymaz.
Leydi Walda Bolton, sesinin müziğin üstünden duyulması
için bağırarak, “Herkes lordumun Güzel Walda’yi seçeceğini dü­
şünüyordu,” dedi Sör Wendel’a. Şişko Walda yuvarlak, pembe,
yağ tulumu gibi bir kızdı. Sulu mavi gözleri, cansız sarı saçları ve
son derece geniş bir göğsü vardı, buna rağmen sesi titrek ve tiz­
di. Onu pembe dantellilerinin ve sincap kürkü pelerininin içinde
Dehşet Kalesi’nde hayal etmek zordu. “Ama Lord büyükbabam,
Roose’a, seçeceği kızın ağırlığınca gümüş önerdi, çeyiz olarak.
Lordum Bolton da beni seçti.” Güldüğünde kızın gıdısı sallandı,
“Ben Güzel Walda’dan otuz sekiz kilo daha ağırım ama ilk kez o
zaman buna memnun oldum. Ben artık Leydi Bolton’ım, kuze­
nimse hâlâ bakire, üstelik çok yakında on dokuz yaşında olacak,
zavallı şey.”
Dehşet Kalesi Lordu bu lafügüzafla hiç ilgilenmiyordu. Ara
sıra bir çatal şundan, bir kaşık bundan tadıyor, uzun ve güçlü par­
maklarıyla bir parça ekmek koparıyordu ama yemek Bolton m
aklını dağıtamazdı. Bolton düğün ziyafeti başladığında Lord
Walder’in torunları için kadeh kaldırmış ve Wälder ile Wälder ın.
Ramsey’in himayesinde olduğundan özellikle bahsetmişti. Ca
telyn, Lord Walder’in gözlerini kısarak Bolton’a bakışından, ya§1
adamın gizli tehdidi duyduğunu anlamıştı.
Tarihte bundan daha neşesiz bir düğün var mıdır? diye merakett ’
sonra zavallı Sansa’yı ve onun İ blis’le yaptığı evliliği h a t ı r l a d ı . ^
162
0 0 m e r h a m e t et. Ottun narin bir ruhu var. Sıcak ve duman Catclyn’i
hasta ediyordu. Galerideki müzisyenler kalabalık ve gürültülüydü
ama yetenekli oldukları söylenemezdi. Catelyn bir yudum şarap
daha içti ve bir uşağın kadehi tekrar doldurmasına izin verdi. Bir-
h a ç s a a t d a h a , sonra en kötüsü bitmiş olacak. Y arın bu saatlerde, Robb
başka bir mücadeleye gitmek üzere yolda olacaktı, bu sefer Moat
Calindeki demiradamlarla çarpışacaktı. Bu düşüncenin neredey­
s e rahatlatıcı olması tuhaftı. Mücadeleyi kazanacak. O bütün mücade 
l e l e r i kazanır, üstelik demiradamların bir kralı yok. Hepsinden önemlisi,
Neâ onu iyi eğitti. Davullar gümlüyordu. Çıngırak zıplayarak bir
kez daha Catelyn’in önünden geçti ama müzik öyle yüksekti ki
Catelyn soytarının çanlarını zar zor duydu.
Bir et parçası için kavga eden iki köpeğin ani havlamaları gü­
rültüyü bastırdı. K öpekler birbirlerini ısırarak yerde yuvarlanır­
ken salondan neşe dolu bağrışmalar yükseldi. K onuklardan biri
köpeklerin üstüne bir fıçı bira boşalttı ve hayvanlar ayrıldı, bir
tanesi topallayarak yüksek platforma doğru yürüdü. Islak köpek
silkindi, Lord Walder’in torunları ndan üçünün üstünü bira ve
tüy içinde bıraktı, L ord Walder’in dişsiz ağzı havlamaya benzer
bir kahkahayla açıldı.
Köpekleri görmek Catel yn’in bir kez daha Boz Rüzgâr’ı özle­
mesine sebep oldu ama Robb’un ulu kurdu ortalıkta değildi. L ord
Wälder hayvanın salona girmesine izin vermemişti. “Duyduğu­
ma göre senin vahşi canavarın insan eti seviyormuş, hah,” demişti
yaşlı adam. “Boğaz parçalıyormuş, evet. Roslin’imin ziyafetinde
böyle bir yaratığın yeri yok; kadınların, küçüklerin ve benim bü­
tün tatlı masumlarımın arasında.”
“Boz Rüzgâr onlara zarar vermez l ordum,” diye itiraz etmişti
Robb. “Ben yanında olduğum sürece bir şey yapmaz.”
“Sen benim kapılarımdaydın değil mi? O kurt seni karşılama­
yagelen torunlarıma saldırdığında? Her şeyi duydum, duymadı­
ğımı sanma, h a h ”
“Bir zarar vermedi...”
Vermedi, diyor kral. V ermedi? Petyr atından düştü, düştü. Bir
tarımı böyle kaybetmiştim, düşmüştü.” L ord Walder’in ağzı içeri
Vedışarı hareket etti. “Y oksa hafifmeşrep kadının biri miydi? Piç
163
Walder’in annesi, evet, şimdi hatırladım. Attan düştü ve kafa
kırdı. Petyr’ın boynu kırılsaydı Majesteleri Kral ne yapacaktı
Bana bir torunun yerine bir özür daha mı verecekti? Hayır ha
yır, lıayır. Kral olabilirsiniz, olmadığınızı söylemeyeceğim, içu
Kralı, hah, lâkin benim çatımın altında benim kuralım geçer y
kurdunuzu seçin ya da düğünü efendimiz, ikisini birden alamaz
siniz.”
Catelyn oğlunun öfkelendiğini anlamıştı ama Robb toparl3ya
bildiği bütün nezaketle teslim olmuştu. Lord Wälder bana kurtçuk-
hırla pişirilmiş karga yahnisi ikram etmekten memnun olacaksa, demişti
Robb, Catelyn’e, yahniyi yerim ve bir kâse daha isterim. Ve öyle yap.
mıştı.
İri J on, Lord Walder’in yavrularından birini daha masaya de­
virdi, bu sefer Sivilceli Petyr’ı. Delikanlının midesi İri Jon’unkinin
iiçte biri kadar, ne bekliyordu ki? Lord Umber ağzını sildi ve şarkı !
söylemeye başladı. Birayı vardı, birayı, birAYP. Baştan ayağa karaydı ‘
ve kıllarla kaplıydıl” Umber’in sesi hiç fena değildi ama içki yüzün­
den kalınlaşmıştı. Ne yazık ki, yukarıdaki kemancılar ve davulcu­
lar “Bahar Çiçekleri”ni çalıyordu ve bu şarkının melodisi “Ayı ve
Güzel Bakire”nin sözlerine, salyangozların bir kâse yulaf lapasına
uyduğu kadar uyuyordu. Zavallı Çıngırak bile ortaya çıkan kaka-
foni yüzünden elleriyle kulaklarını kapadı.
Roose Bolton, duyulması mümkün olmayan bir fısıltıyla bir
şeyler söyledi ve bir tuvalet aramaya gitti. Kalabalık salon, konuk­
ların ve sürekli hareket eden hizmetkârların biteviye gürültüsüyle
doluydu. Catelyn, diğer kalede, şövalyeler ve önemsiz lordlar için
ikinci bir ziyafet verildiğini biliyordu. Lord Wälder gayrimeşru
çocuklarını ve onların zürriyetlerini nehrin o kıyısına sürmüştü,
bu yüzden Robb’un kuzeyli adamları karşıdaki davete “piç ziya*
feti” diyordu. Bazı konukların, piçlerin onlardan daha iyi va^
geçirip geçirmediğini görmek için sıvıştığına şüphe yoktu. Bazı­
ları kampları keşfediyor bile olabilirdi. Freyler, sıradan askerler
Nehirova’yla İkizler’in evliliğine kadeh kaldırabilsin diye, araba
lar dolusu şarap, bira ve bal likörü temin etmişti.
Robb, Roose Bolton’ın boş sandalyesine oturdu. “Birkaç saat
sonra bu fars oyunu bitmiş olacak,” dedi fısıltıyla. İri J on, saÇ
164
rında bal olan bakirenin şarkısını söylüyordu. “Kara Wälder ilk
kez bir kuzu kadar mülayim. Edmure dayım da karısıyla mut-
luymuş gibi görünüyor.” Robb, Catelyn’in üstünden öne eğildi.
“Sör Ryman?”
Sör Ryman gözlerini kırptı. “Efendimiz. Buyrun?”
“Olyvar’dan yaverim olmasını isteyecektim, kuzey için yola
çıktığımızda,” dedi Robb, “ama onu burada göremedim. Diğer
ziyafette mi olacaktı?”
“Olyvar?” Sör Ryman başını sağa sola salladı. “Hayır. Olyvar
olmaz. O gitti. Kalelerden ayrıldı. Görev.”
“Anlıyorum.” Robb’un ses tonu tam tersini söylüyordu. Sör
Ryman başka bir şey önermeyince kral tekrar ayağa kalktı. “Be­
nimle dans eder misin anne?”
“Teşekkür ederim ama hayır.” Kafası böyle zonklarken
Catelyn’in ihtiyaç duyduğu son şey dans etmekti. “Lord Walder’m
kızlarından biri sana memnuniyetle eşlik eder şüphesiz.”
“Ah, şüphesiz.” Robb’un gülümsemesi bezgindi.
Müzisyenler o sırada “Demir Mızraklar’T çalıyordu ve İri J on
“Şehvetli Genç”i söylüyordu. Biri onlart birbirlenyle tanıştırmak,
bu sayede armonileri gelişebilir. Catelyn tekrar Sör Ryman’a döndü.
“Kuzenlerinizden birinin şarkıcı olduğunu duymuştum.”
“Alesander. Symond’ın oğlu. Alyx onun kardeşi.” Adam kade­
hini kaldırdı ve Robin Flint’le dans eden kızı gösterdi.
“Alesander bu gece bizim için çalacak mı?”
Sör Ryman gözlerini kısarak Catelyn’e baktı. “O olmaz. Uzak­
ta.” Alnındaki teri silip ayağa kalktı. “İ zninizle leydim. İ zninizle.”
Catelyn, adamın kapıya doğru yürüyüşünü seyretti.
Edmure, Roslin’i öpüyor ve kızın elini tutuyordu. Salonun
başkabir yerinde, Sör Marq Piper ve Sör Danwell Frey içki içme
°yunu oynuyordu. Aksak Lothar, Sör Hosteen’e komik bir şey-
*er anlatıyordu. Daha genç Freyler’den biri, birkaç kıkırdayan
için üç hançerle hokkabazlık yapıyordu. Çıngırak yere otur-
mu§, parmaklarındaki şarabı yalıyordu. Hizmetkârlar, sulu kuzu
etlyledolu büyük tepsileri salona getiriyordu, konukların bütün
8eceboyunca gördüğü en leziz ikramdı bu. Ve Robb, Dacey
orrn°nt’la dans ediyordu.
Leydi Maege’ııin kızı, zırh yerine bir elbise giydiğinde epey
güzeldi; uzun ve zarifti, utangaç gülümsemesi uzun yüzünü ay
dınlatıyordu. Onun, dans pistinde de talim alanındaki kadar zarjjr
olduğunu görmek hoştu. Catelyn, Leydi Maege’nin Boğaz’ava.
rıp varmadığını merak etti. Leydi diğer kızlarını beraberinde gö.
türmüştii ama Dacey, Robb’un savaş arkadaşlarından biri olarak
onun yanında kalmayı tecih etmişti. Ned’itı sadakat uyandıran tabi,
atını alniq. Olyvar Frey de Robb’a böyle bağlıydı. Robb, J eyne’le
evlendikten sonra bile Olyvar onunla kalmak istememiş miydi?
Meşe kulelerinin arasında oturan Geçit L ordu lekeli elleri,
ni birbirine vurdu. Ellerinin çıkardığı ses öyle zayıftı ki yüksek
platformda oturanlar tarafından bile zar zor duyuldu ama Sör
Aenys’le Sör Hosteen lordun hareketini gördüler ve bira kupala­
rını masaya vurmaya başladılar. Aksak L othar onlara katıldı, sonra
da Marq Piper, Sör Danwell ve Sör Rymund. Çok geçmeden ko­
nukların yarısı kadehlerini masalara vuruyordu. Sonunda galeri­
deki müzisyen çetesi bile gürültüyü fark etti. Flütler, davullar ve
kemanlar sustu.
“Majesteleri,” diye seslendi Lord Wälder, Robb’a. “Rahip du­
alarını okudu, bazı sözler söylendi ve L ord Edmure benim tatlı
kızıma balıklı pelerini giydirdi, lâkin henüz karı koca olmadılar.
Bir kılıcın bir kına ihtiyacı vardır, lıah, bir düğünün de yatağa.
Efendimiz ne derler? Onları yatağa götürmek uygun mudur?”
Lord Wälder’m bazı oğullan ve torunları tekrar kupalarını vur­
maya ve bağırmaya başladılar. “Yatağa! Y atağa! Onlarla birlikte yata 
ğa'.” Roslin bembeyaz kesildi. Kızın, bekâretini kaybetmekten mi
yoksa yatağa girme töreninden mi korktuğunu merak etti Catel­
yn. Roslin’in sayısız kardeşi vardı, bu törene aşina olmalıydı, fakat
yatak töreni senin için yapıldığında işler değişiyordu. Catelyn’in I
kendi düğün gecesinde, onu bir an önce soymak isteyen Jorry
Cassel o aceleyle Catelyn’in elbisesini yırtmıştı. Sarhoş Desmond
Grell müstehcen esprileri için özür dileyip durmuştu ama her öz­
rün ardından yeni bir espri yapmıştı. L ord Dustin, Catelyn’i çıp'
lak gördüğünde Ned’e dönmüş ve Catelyn’in göğüslerinin ona
tekrar süt emme arzusu verdiğini söylemişti. Zavallı adanı, diye
düşündü Catelyn. Lord Dustin, Ned’le beraber güneye gitmişve
166
dönmemişti. Bu gece burada olan adamlardan kaçının yıl bit-
^den ölmüş olacağını merak etti. Korkanın pek çoğu.
111Robb elini kaldırdı. “Eğer siz vaktin uygun olduğunu düşünii-
orsanız Lord Wälder, onları yatağa götürelim.”
^ R obb’ u n duyurusu onay dolu bir gürültüyle karşılandı. Ga­
l eri deki müzisyenler flütlerini, borularını ve kemanlarını tekrar
ellerinealdılar ve “Kraliçe Terliğini Çıkardı, Kral Tacını” isimli
şarkıyı çalmaya başladılar. Çıngırak bir ayağından diğerine zıp­
layarak kendi tacının çanlarını çınlattı. “Duyduğuma göre Tully
erkeklerinin bacaklarının arasında kamış yerine alabalık varmış,”
diyebağırdı Alyx Frey arsızca, “onu kaldırmak için bir solucan
mı gerek?” Sör Marq Piper kıza cevap verdi, “Bettim duyduğu-
| magöre Frey kadınlarının bir yerine iki kapısı varmış!” Alyx altta
> kalmadı, “Evet ama senin gibi küçük şeyler için ikisi de kapalı
I ve sürgülü!” Salonda bir kahkaha fırtınası koptu. Patrek Mallister
| bir masaya çıktı ve Edmure’un tek gözlü balığına kadeh kaldırdı,
j “Veo nasıl da kudretli bir turnadır!” diye bağırdı. Şişko Walda ce-
[ vapverdi, “Hayır, bahse girerim ki altı üstü küçük bir golyandır.”
I Sonrayine aynı gürültü yükseldi, “Yatağa! Yatağa!”
\ Konuklar yüksek platforma akın etti, en sarhoşlar her zamanki
gibi en öndeydi. Roslin’in etrafını saran yetişkin erkekler ve genç
delikanlılar kızı havaya kaldırdılar. Anneler ve kızlar, Edmure’u
ayağakaldırdılar ve onun kıyafetlerini çekiştirmeye başladılar.
Edmuregülüyor ve edepsiz şakalar yapıyordu fakat müziğin sesi
; çok yüksekti, Catelyn kardeşinin ne dediğini duyamıyordu. Ama
i İrijon’u duydu. “Bu küçük kuşu bana verin,” diye kükredi U m­
ber, diğer adamların arasından geçerek Roslin’i yakaladı ve kızı
omzunaattı. “Şu küçük şeye bakın. Üstünde bir dirhem et yok!”
Catelyn kız için üzülüyordu. Gelinlerin çoğu bu şakalara kar­
şılık verir, en azından eğleniyormuş gibi yapardı ama Roslin deh-
§ülekaskatı kesilmişti, adamın onu yere düşüreceğinden korku-
y°rmuş gibi İri J on’a sımsıkı tutunmuştu. Üstelik ağlıyor, diye fark
Catelyn. Sör Marq Piper kızın ayakkabılarından birini çıkardı.
>narmEdmure bu zavallı çocuğa nazik davranır. Galeriden hâlâ o
ne§elive edepsiz şarkı dökülüyordu; kraliçe fistanını çıkarıyordu
5lrndi, kral da gömleğini.
| 167
Catelyn, kardeşinin etrafını saran kadınlara katılması gereli
ğiııi biliyordu ama onlara katılırsa sadece eğlencelerini mahveder
di. Müstehcenlik şu anda hissettiği son şey bile değildi. Edrnu'
re onun yokluğunu affederdi, Catelyn bundan emindi; bir g*.
şehvetli ve neşeli Frey tarafından soyulup yatağa götürülmek, ^
suratlı ve kederli bir abla tarafından götürülmekten çok dahake
yifliydi.
Kadın ve erkek, arkalarında bir insan nehriyle birlikte salon­
dan çıkarılırken Catelyn, Robb’un da gitmediğini gördü. Walder
Frey, bunu kızma yapılmış bir hakaret olarak görebilecek kadar
huysuz bir adamdı. Robb, Roslin’in yatak törenine kattlmalt ama bunu
söylemek bana düşer mi? Catelyn, diğerlerinin de salonda kaldığım
fark edene dek çok gergindi. Sivilceli Petyr ve Sör Whalen hâlâ
uyuyordu, kafaları masadaydı. Merrett Frey kendine bir kadeh şa­
rap dolduruyordu. Çıngırak, salondan ayrılanların tabaklarındaki
artıkları aşırıyordu. Sör Wendel Manderly şehvetli bir şekilde bir
koyun buduna saldırıyordu. Ve elbette Lord Walder, birinden
yardım almadan yerinden kalkamayacak kadar zayıftı. Robb’un
törene gitmesini bekleyecek. Catelyn, yaşlı adamın, Majesteleri’nin
neden onun kızını çıplak görmek istemediğini sorduğunu duyar
gibi oluyordu. Davullar tekrar gümlüyordu, gümlüyordu, güm*
lüyordu.
Catelyn’in yanı sıra salonda kalan tek kadınmış gibi görünen
Dacey Mormont, Edwyn Frey’in yanına gitti ve adamın koluna
hafifçe dokunup kulağına bir şeyler söyledi. Edwyn, yakışıksız
bir sertlikle kızdan uzaklaştı. “Hayır,” dedi ziyadesiyle yüksek bir
sesle. “Yeterince dans ettim.” Y üzü solan Dacey arkasını döndü.
Catelyn ağır ağır ayağa kalktı. Orada ne oldu öyle? Bir an önce sa­
dece bezginlikle dolu olan kalbi şimdi şüphe tarafından ele geçi­
rilmişti. Önemli bir şey değildir, demeye çalıştı kendine, odun
içinde canavarlar görüyorsun, keder ve korkunun hasta ettiği yaşlı veap^
bir kadına dönüştün. Catelyn’in duyguları yüzünden okunuyor ol­
malıydı. Sör Wendel Manderly bile fark etmişti. “Bir sorun mu
var?” diye sordu adam, kuzu budu hâlâ elindeydi.
Catelyn cevap vermek yerine Edwyn Frey’in peşinden gltt1'
Galerideki müzisyenler, kral ve kraliçeyi isim günü giysderıne
168
kadar soymuştu nihayet. Çok kısa bir aradan sonra bambaşka bir
şarkı çalmaya başladılar. Kimse sözleri söylemiyordu ama Catel-
yn bu şarkıyı biliyordu: “Castemere Y ağmurları.” Edwyn kapıya
doğru koşuyordu. Catelyn şarkıyla müteharrik daha hızlı koştu.
Altı büyük adımdan sonra adama yetişti. Ve sen kimsin, dedi gu 
rurlu lord, niye başımı öne eğmeliyim? Edwyn’i kolundan yakaladı.
Veipeğin altındaki demir halkaları hissettiğinde, Catelyn tepeden
tırnağa buz kesti.
Catelyn, Edwyn’in yüzüne öyle sert bir tokat indirdi ki ada­
mın dudağı açıldı. Olyuar, diye düşündü Catelyn, Pernyn, Alesan-
der, hiçbiri yok. Ve Roslitı ağlıyordu...
Edwyn Frey, Catelyn’i kenara itti. Diğer bütün sesleri boğan
müzik, bizzat taşlar tarafından icra ediliyormuş gibi duvarlarda
yankılanıyordu. Robb, Edwyne’e öfkeli bir bakış attı, adamın yo­
lunu kesmek için hareketlendi... ve yan tarafına, omzunun he­
men altına saplanan ok yüzünden sendeledi. Çığlık attıysa bile
flütler, borular ve kemanlar Robb’un sesini boğmuştu. Catelyn
ikinci bir okun Robb’un bacağını deldiğini gördü. Robb düştü.
Galerideki müzisyenlerin yarısının elinde, udlar ve davullar ye­
rine arbaletler vardı. Catelyn oğluna doğru koştu, sonra bir şey
Catelyn’in belini yumrukladı ve taş zemin yüzüne çarptı. “Robb”
diye bağırdı Catelyn. Bir masanın üst kısmını ayaklarından ko­
parmaya çalışan K üçük J on U nı ber’i gördü. Küçük J on masa üs­
tünü kralına doğru fırlatırken bir, iki, üç ok masanın ahşap yüze­
yine saplandı. Freyler, Robin Flint’in etrafım sarmıştı, hançerleri
inip kalkıyordu. Sör Wendel Manderly ağır ağır ayağa kalktı, kuzu
budu elindeydi. Adamın açık ağzından içeri giren ok, boynundan
dışarı çıktı. Sör Wendel öne doğru devrildi, masanın ayakları kı­
rıldı; kupalar, sürahiler, tepsiler, tabaklar, şalgamlar, pancarlar ve
Şarap yere saçıldı.
Catelyn’in sırtı alev alev yanıyordu. Ona ulaşmak zorundayım.
Küçük J on, bir koyun buduyla Sör Raymund Frey’in yüzüne
vuruyordu ama kılıç kemerine uzandığı anda bir arbalet oku ta­
yfından dizlerinin üstüne düşürüldü. Pelerini ister alttn olsun ister
hırınızı, her aslan pençelidir. Catelyn, Sör Lucas Blackwood’un Sör
Hosteen Frey tarafından öldürüldüğünü gördü. Vanceler’den biri
169
Sör I (.iris I Lııglfle bozuşurken, dizlerinin arkasına aldığ,
darbesıvle Kara Wälder tarafından sakat bırakıldı. Benim pençeleri^
t Je uzun re keskindir lordum, senınkıler kudur uzun ve keskindir.
baletler Donııel Locke'ı, Owen Norrey’i ve yarım düzine adamî
dalıa yere indirdi. Genç Sör Beııfrcy, Dacey Mormonfu kolun.
dan yakaladı ama Dacey diğer eliyle aldığı şarap sürahisini şöval»
yenin yüzüne indirip kapıya doğru koştu. Dacey varamadan, kap,
ardına kadar açıldı. Tepeden tırnağa çeliklere bürünmüş olan Sör
Ryıııan Frey salona girdi. Adamın arkasında hır düzine Frey aske-
n vardı. Askerler ağır savaş baltalarıyla silahlanmıştı.
“\/rr/ı<wıer.r diye feryat etti Catelyn ama borular, davullar ve
çelik çıngırtıları yakarışını boğdu.
Sör Ryman savaş baltasının başım Dacey’iıı midesine gömdü.
O sırada diğer kapılardan da adamlar akmaya başlamıştı; ellerinde
çelikler taşıyan, örgü zırhlı, kürk pelerinli adamlar. Kuzeyli adam-
lar\ Catelyn, yarım kalp atışı boyunca onların kurtarıcı olduğunu
düşündü ama sonra, adamlardan bırı K üçük J oı ı ’un kafasını iki
balta darbesiyle uçurdu. Umut, fırtınadaki mum misali söndü.
Geçit Lordu, katliamın tam ortasında, oymalı meşe tahtında
oturuyor ve olan biteni aç gözlerle seyrediyordu.
Yerde, Catelyn’in birkaç adını uzağında bir hançer vardı. Kü­
çük J on masayı devirdiğinde oraya sekmiştı belki, belki de ölen
adamlardan birinin elinden düşmüştü. Catelyn hançere doğru
emekledi. Kollan ve bacakları kurşun gibi ağırdı ve ağzında kan udi
vardı. Bir masanın altında saklanan Çıngırak hançere daha yakın­
dı ama Catelyn silahı kaptığında soytarı irkilerek geri çekildi. Yqh
adamı öldüreceğim, en azından bunu yapabilirim.
Küçük J on’un, Robb’un üstüne fırlattığı masa üstü yer değiştir­
di. Robb güçlükle dizlerinin üstüne kalktı. Böğründe bir ok vardı.
İkincisi bacagındaydı ve üçüncüsü göğsünde. L ord Wälder elini kal­
dırdı, bir davul dışında bütün müzik aletleri sustu. Catelyn uzakun
gelen mücadele seslerini ve daha yakındaki kurt ulumasını duydu
Boz Riizgâr, diye hatırladı, geç hatırlamıştı. uH a h diye güldü Lo^
Wälder, Robb’a. “Kuzey Kralı ayağa kalkıyor. Görünüşe bakılırsa
birkaç adamınızı öldürdük Majesteleri. Ah, ama sizden özür dikye'
ceğim, adamlarınız düzelecek, h a h ”
170
Catelyıı. Çıngırak’ııı uzun saçlarını yakaladı ve adamı saklandığı
rdeıı dışarı çekti. “Lord Wälder!” diye bakırdı. “L ORD WAI.-
pE#!” Davul, ağır ağır ve derinden vuruyordu, ¿»imi gidtn güm.
-Yeter,” dedi Catelyn. “Yerer diyorum. İhanete ihanetle kargılık
verdiniz, artık durun.” 1laııçeri Çıngırak’m boğazına dayadığında,
gran’ın hasta odasını ve kendi boğazına dayanan çeliği hatırladı,
pavul vuruyordu, $üm güm güm güm güm güm. “Lütfen,” dedi Ca­
telyn. “O benim oğlum. Beıııın ilk oğlum, benim son oğlum. Onu
bırakın. Onu bırakın, bunu unutacağız yemin ediyorum... burada
yaptığınız her şeyi. Eski ve yeııi tanrıların önünde yemin ediyo­
rum, biz... biz intikam almayacağız...”
Lord Wälder itimatsızlık dolu gözlerle Catclyn’e baktı. “Bu zır­
v ay a ancak bir aptal inanır. Benim bir aptal olduğumu mu sanıyor­
sunuz leydim?”
“Bir baba olduğunuzu biliyorum. Beni rehin alın. Öldürme-
diyseniz Edmure’u da. Ama Robb’u bırakın.”
“Hayır.” Rob’uıı sesi zor duyulur bir fısıltıydı. “Anne hayır...”
“Evet. Robb, ayağa kalk. Ayağa kalk ve dışarı çık, lütfen, lütfen...
benimiçin değilse J eyııe için yap.”
“Jeyne?” Robb masanın kenarına tutundu ve kendini ayağa
kalkmayazorladı. “Anne,” dedi, “Boz Rüzgâr...”
“Ona git. Şimdi. Robb, çtk buradan.”
Lord Wälder güldü. “Ve ben, buna niye izin vereyim?”
Catelyn, Çıngırak’ın boğazına dayadığı hançeri daha derme
bastırdı. Yarım akıllının gözleri sessiz bir yakarışla kadına bakı­
yordu. Burnu kötü bir kokuyla dolan Catelyn bunu davulların
biteviyevuruşlarından fazla umursamadı, güm güm güm güm güm
güm. Sör Ryman ve Kara Wälder etrafında dönüyordu; Catelyn'in
umurunda değildi, ona istediklerini yapabilirlerdi; hapsedebi-
lirlerdi, tecavüz edebilirlerdi, öldürebilirlerdi, hiçbirinin önemi
yoktu. Catelyn yeterince uzun yaşamıştı ve Ned onu bekliyor­
du. 0 Robb için korkuyordu. “Tully onurum üstüne,” dedi Lord
Walder’a, “Stark onurum üstüne, oğlunuzun hayatını oğlunum
hayatıylatakas edeceğim. Bir oğula karşılık bir oğul.” Catelyn c\~
lenöyle kötü titriyordu ki Çıngırak’ın kafasındaki çanlar çınlı­
yordu.
171
Davullar giimlüyordu, giim güm güm. Yaşlı adamın dudakl
hareket etti. Catelyıı’in elindeki bıçak titredi; terle kayganlaşıp
“Bir oğul a karşılık bir oğul hah,” diye tekrar etti yaşlı adam.
o bir torun... bir işe yaradığı da yok.” J
Koyu renk zırh ve kan lekeli pembe pelerin giymiş bir ada
Robb’un yanına gitti. “J ainıe Lannister selamlarını gönderdi”
Uzunkılıcını Robb’un kalbine sapladı ve büktü.
Robb yeminini bozmuştu ama Catelyn sözünü tuttu. Aegon’ln
saçlarını sertçe çekti. Adamın boğazını, bıçak kemiğe dayanana
kadar testereyle keser gibi kesti. Parmaklarından sıcak kanlar aktı
Yarım akıllının çanları çınlıyordu, çın çıtı çın, davullar vuruyordu
güm giinı güm.
Sonunda biri hançeri aldı. Gözyaşları Catelyn’in yanakla­
rını ateş gibi yakıyordu. Onlarca kuzgun, keskin pençeleriyle
Catelyn’in yüzünü tırmalıyordu, kopan et şeritlerden geriye,
içlerinden kıpkırmızı kan akan derin oluklar kalıyordu. Catelyn
dudaklarındaki kanın tadını alabiliyordu.
Çok acıtıyor, diye düşündü. Bütün çocuklarımız, Ned, bütün güzel
bebeklerimiz. Rickon, Bran, Arya, Sansa, Robb... Robb... lütfen Ned,
lütfen, durdur şunu, acıyı durdur... Beyaz gözyaşlarıyla kırmızı göz­
yaşları birlikte aktı; Catelyn’in yüzü, Ned’in sevdiği o yüz tama­
men yırtılıp parçalanana kadar. Catelyn Stark ellerini havaya kal­
dırdı, uzun parmaklarından akıp bileklerine inen ve elbisesinin
kolunun içine giren kanı seyretti. Gıdıklıyor. Kollarında ağır ve
kırmızı solucanlar dolaşıyordu. “Çıldırdı,” dedi biri. “Aklını kay­
betti,” dedi bir başkası, “Şuna bir son verin.” Ve bir el Catelyn’in
saçlarını yakaladı, tıpkı onun Çıngırak’ın saçlarını yakaladığı gibi
Hayır, diye düşündü Catelyn, hayır saçlarımı kesmeyin, Nedsaçlantnt
çok sever. Sonra çelik, Catelyn’in boğazındaydı, ısırığı kırmızı ve
soğuktu.
ARYA
Ziyafet çadırları arkalarında kalmıştı artık. Islak çamurun ve
ezilmiş çimenlerin üstüne basarak aydınlıktan çıktılar ve tekrar
karanlığa girdiler. İ leride kalenin kapı kulübesi göründü. Arya
duvarlarda titreyen meşaleleri görebiliyordu, alevler rüzgârla
uçuşup dans ediyordu. I slak miğferlerin ve zırhların üstünde sol­
gun ışıltılar vardı. İ kizler’i birbirine bağlayan köprünün üstünde
dahafazla meşale hareket ediyordu, bir sıra ışık batı kıyısından
doğu kıyısına doğru akıyordu.
“Kale kapalı değil,” dedi Arya aniden. Çavuş kapalı olacağı­
nı söylemişti ama yanılmıştı. Arya’nın kaleye baktığı esnada yiv­
li kapı yukarı kaldırılıyordu, köprü hâlihazırda aşağı indirilmiş,
hendeğin karşısına uzatılmıştı. Arya, kaleye girme taleplerinin
Lord Frey’in muhafızları tarafından reddedileceğinden korku­
yordu. Dudağını ısırdı, gülünıseyemeyecek kadar kaygılıydı.
Tazı birdenbire dizginleri çekti, bunu o kadar ani yapmıştı
ki Arya az kalsın arabadan düşüyordu. “Y edi kahrolası, kör olası
cehennem,” dedi Tazı, arabanın tekerlekleri çamura gömülmeye
başlamıştı. Araba hafifçe yana yattı. “Yere /«,** diye kükredi Clega-
ne, elinin ayasıyla A rya’nın omzuna vurdu ve onu arabanın ke­
narından aşağı itti. Arya, Syrio’nun öğrettiği gibi yumuşakça yere
indi ve aynı anda ayağa kalktı, yüzü çamur içindeydi. “Bunu neden
yaptın?” diye bağırdı. Tazı da aşağı atladı. Arabanın önündeki sele­
yi koparıp attı ve selenin altında sakladığı kılıç kemerine uzandı.
Arya, bir ateş ve çelik nehri halinde kale kapısından akan süva­
rileri ancak o zaman duydu. K öprüyü geçen savaş atlarının gürül­
tüsü, bleden gelen davul seslerinin altında kaybolmuştu. Adam­
lar ve binekler zırhlıydı, her on süvariden biri meşale taşıyordu.
Diğerlerinin baltaları, dikenli uzun baltaları ve kemik kırıcı, zırh
ezici büyük kılıçları vardı.
Arya, uzakta bir yerde bir kurdun uluduğunu duydu. Kamp
islerine, müziğe ve vahşi akan nehrin uğursuz homurtusuna kı­
yadazayıf bir sesti ama Arya duymuştu. Belki de kulağı değildi
sesı duyan. Acı ve kederle keskinleşmiş ses, Arya’nın içine bıçak
173
gibi saplanmıştı. Kaleden daha tazla atlı çıkıyordu, dört sıralı Vç
sonu olmayan bir kafile; şövalyeler, yaverler, hürsüvariler, me^
leler ve uzun baltalar. Üstelik arkadan gelen sesler de vardı.
Arya etrafa baktığında, eskiden üç ziyafet çadırı olan yer(je
şimdi sadece iki çadır kaldığını gördü. Ortadaki çökmüştü. Arya
bir an için gördüğü şeyin ne olduğunu anlamadı. Sonra devrik^,
dırdatı alevler yükseldi ve şimdi diğer ikisi de çöküyordu, yağhVc
ağır branda bezi, aşağıdaki adamların üstüne seriliyordu. Havada
bir ateş oku sürüsü uçtu. İkinci çadır alev aldı, ardından üçüncü,
sü. Çığlıklar öyle şiddetlenmişti ki Arya müziğe rağmen kelime­
leri duyabiliyordu. Alevlerin önünden karanlık suretler geçiyor­
du, çelik zırhlar uzaktan turuncu parlıyordu.
Bir mücadele, Arya biliyordu. Bu bir mücadele ve bu süvariler...
Çadırları seyretmek için vakit yoktu artık. Nehir taşmıştı.
Açılır kapanır köprünün sonundaki çalkantılı sular bir atın be­
line varacak kadar yükselmişti. Buna rağmen süvariler, müzikle
mahmuzlamış atlarını suyun içine doğru sürüyorlardı. Bu sefer
iki kaleden de aynı şarkı yükseliyordu. Bu şarkıyı biliyorum, diye
fark etti Arya aniden. Haydutların, rahiplerle birlikte bira imalat­
hanesinde konakladığı yağmurlu gecede, Yediler’in Tom’u onlara
bu şarkıyı söylemişti, Ve sen kimsin, dedi gururlu lord, niye başımı öne
eğmeliyim?
Frey süvarileri çamurun ve sazlıkların içinde ilerlemek için
mücadele veriyordu ama içlerinden bazıları arabayı görmüştü.
Arya, ana kafileden ayrılıp atlarını sığlık boyunca koşturan süva­
rileri izledi. Farklı bir pelerin giymiş bir kedisin sadece, hudut biitün
bildiğim.
Clegane, Yabancı’nın iplerini tek kılıç darbesiyle kesti vehay­
vanın sırtına atladı. Süvari atı kendisinden ne istendiğini biliyor­
du. Kulaklarını dikti ve hızla yaklaşan savaş atlarına döndü. Pfa
rini ister altın obun bter kırmızı, her aslan pençelidir. Benim pençelerim
de uzun ve keskindir lordum, sizinkiler kadar uz u n ve keskindir. Arya-
Tazı’nın ölmesi için yüzlerce, yüzlerce kez dua etmişti amaşim­
di... elinde bir taş vardı, çamurla kayganlaşmıştı, taşı yerden alış«11
bile hatırlamıyordu. Kime atacağım?
Birbirine çarpan çeliklerin sesi Arya’yı yerinden zıplattı; Üe'
174
^,ıeilk balta darbesini karşılamıştı. Tazı ilk adamla dövüşürken,
¡kinci adanı onun arkasına geçti ve belini hedef alarak baltasını
kaldırdı .Yabancı kendi etrafında dönüyordu, Tazı bu sayede ha­
fif bir yan darbeyle kurtuldu, giydiği bol çiftçi gömleğinde olu­
şan gem§ y,rtlk’ a^ttak* örgü zırhı ortaya çıkardı. Uç kişiye karşı
tir kişi- Taş hâlâ Arya’nın elindeydi. Ottu öldürecekleri kesin. Arya,
jüycah’y1düşündü; kasabın oğlu kısacık bir zaman için Arya’nın
arkadaşı olmuştu.
Sonra üçüncü süvarinin ona doğru geldiğini gördü. Arabanın
arkasına geçti. Korku, kılıçtan derin keser. Davulları, savaş boruları­
nı ve gaydaları duyabiliyordu, aygırlar koşuyordu, çeliğe çarpan
çelik çığlık atıyordu ama bütün sesler çok uzaktaydı. Sadece yak­
laşan süvari vardı ve onun uzun baltası. Adam, zırhının üstüne
bir cübbe giymişti. Arya, süvarinin bir Frey olduğuna işaret eden
iki kuleyi gördü. A nlayamıyordu. Edmure dayısı Lord Frey’in kı­
zı yl a evleniyordu. Freyler, Robb’un arkadaşlarıydı. Süvari, araba­
nın çevresinde dolaşırken, “Yaptna\” diye bağırdı Arya ama adam
umursamadı.
Süvari ileri atıldığında Arya elindeki taşı fırlattı, bir keresinde
Gendry’ye yaban elması fırlattığı gibi. Gendry’yi gözlerinin tam
ortasından vurmuştu ama bu sefer doğru nişan alamamıştı; ada­
mın şakağını sıyırıp geçen taş, süvarinin atağını kırmaya yetti ama
başkabir işe yaramadı. Arya çamurlu zemine topuklarıyla basa­
rak hızla geri çekildi, adamla arasına bir kez daha arabayı soktu.
Süvari tırıs yürüyüşle onu takip etti, miğferindeki göz siperinde
yalnızca karanlık vardı. Arya’nm fırlattığı taş, adamın miğferinde
bir çentik bile açmamıştı. A rabanın etrafında bir kez döndüler, iki
kez, üç kez. Şövalye küfür etti. “Sonsuza dek kaçamaz...”
Baltanın başı, adamın kafasının tam arkasına indi, miğferi ve
Miğferin altındaki kafatasım kırdı, şövalye eyerinden uçtu, yüzüs­
tü yere düştü. Şövalyenin arkasında Tazı vardı, hâlâ Y abancıTım
hırtındaydı. Arya, baltayı nereden buldun? diye soracaktı ki gördü;
freyler’den biri ölmek üzere olan atının altında sıkışmıştı, bir
karış suda boğuluyordu. Ü çüncü süvari sırtüstü yere serilmişti,
areket etmiyordu, bir boyun zırhı takmamıştı ve çenesinin al­
andan kırık bir kılıcın ucu çıkmıştı.
175
“Miğferimi getir,” diye kükredi Clegane.
Miğfer, domuz butlarının arkasındaki kurutulmuş elma ç
linin dibine tıkılmıştı. Arya çuvalı baş aşağı etti ve miğferi Taz,^
attı. Tazı, tekeliyle havada yakaladığı miğferi başına taktı. Tazı’/*
oturduğu yerde çelik bir köpek vardı şimdi, alevlere hırlıyor^"1
“Ağabeyim...”
“Öldü,” diye bağırdı Tazı. “Adamlarını katledip onu sağ b.
Takacaklarını mı düşünüyorsun?” Başını kampa doğru çevirdi
“Bak. Bak kahrolası.”
Kamp, bir savaş meydanına dönüşmüştü. Hayır, bir mezbaha
Ziyafet çadırlarından yükselen alevler gökyüzüne tırmanıyordu
Barakalardan bazıları ve elli ipek çadır da yanıyordu. Kılıçlar her
yerde şarkı söylüyordu. Ama şimdi salonunda yağmurlar ağlıyor ve
yağmuru kimse duymuyor. Y anan çadırlardan birine bir varil çarptı
parçalandı ve alevler iki kat yükseğe zıpladı. Bir mancınık, Arya bi­
liyordu. Kaleden yağ, zift ya da başka bir şey fırlatılıyordu.
“Benimle gel.” Sandor Clegane elini uzattı. “Buradan gitmek
zorundayız. Hemen şimdi.” Y abancı sabırsızca kafasını sallıyor­
du, burun delikleri kan kokusu yüzünden genişlemişti. Şarkı bit­
mişti. Tek davul vardı sadece, ağır ve biteviye vuruşları, devasa bir
kalbin atışı gibi nehir boyunca yankılanıyordu. Kara gökyüzü ağ­
ladı, nehir homurdandı, adamlar lanetler okudu ve öldü. Arya’mn
ağzında çamur vardı, yüzü ıslaktı. Yağmur. Sadece yağmur. Hepsi bu.
“Buradayız işte,’’diye bağırdı Arya. Sesi incecik ve ürkekti, küçük
bir kız çocuğunun sesiydi. “Robb kalenin içinde, annem de öyle.
Kapı da açık.” Dışarı çıkan başka Frey yoktu. Çok yaklaştım. “Gi­
dip annemi almalıyız.”
“Seni küçük aptal sürtük.” Tazı’nın miğferinin burnunda
alevler ışıldıyordu ve çelik dişleri pırıldıyordu. “İ çeri girersen dı­
şarı çıkamazsın. Frey, annenin cesedini öpmene izin verir belki
“Belki onu kurtarabiliriz...”
“Belki sen kurtarabilirsin. Benim yaşamakla işim bitmedi he­
nüz.” Tazı, atını Arya’ya doğru sürdü. “Kal ya da gel dişi kurt
Yaşa ya da öl. Senin ...”
Arya döndü ve kapıya doğru koşmaya başladı. Yivli kapı aşa?1
iniyordu, lâkin ağır ağır. Daha hızlı koşmalıyım. Çamur AryaytY2
176
rdu sonra da su. Bir kurt kadar hızlı koş. Köprü kalkmaya
v3şl atı >° üstüncıen sicim gibi sular akıyor, büyük topaklar ha-
^a aIT1Urlar dökülüyordu. Daha hızlı. Arya arkasına baktı, pc-
gelen Yabancı’yı gördü. Hayvanın attığı her adımda hava-
51sUdamlaları sıçrıyordu. Arya, kan ve beyin parçaları yüzünden
¡âl â ı s l ak olan uzun baltayı da gördü. Ve koştu. Artık ağabeyi için
k o ş m u y o r d u , annesi için bile koşmuyordu, kendisi için koşu­
y o rdu. Daha önce hiç koşmadığı kadar hızlı koştu, başı öndeydi,
ay ak l arı nehri köpürtüyordu, Tazı’dan kaçarken Mycah da böyle
koşmuş olmalıydı.
Adamın baltası, Aryayı başının arkasından yakaladı.
TYRION
Akşam yemeğini yalnız yediler, sık sık yaptıkları gibi.
“Bezelyeler fazla pişmiş,” dedi karısı.
“Sorun değil,” dedi Tyrioıı. “Koyun eti de öyle.”
Bu bir latifeydi ama Sansa bir eleştiri olduğunu düşünd
“Üzgünüm lordum.”
“Neden? Üzgün olması gereken kişi aşçı. Sen değilsin. Bezel
yeler senin sorumluluğun değil Sansa.”
“Ben... lord kocam hoşnutsuz olduğu için üzgünüm.”
“Hissettiğim herhangi bir hoşnutsuzluğun bezelyelerle en
ufak bir ilgisi yok. Beni hoşnutsuz etmek üzere J offrey, ablam
ve üç yüz Dornelu var.” Tyrioıı, Prens Oberyn ve lordlarını
Tyrelller’in uzağına, şehre bakan bir köşe hisarına yerleştirmiş-
ti; onları Kızıl Kale’den tamamen dışarı çıkarmadan koyabileceği
en uzak yere. Ama yeterince uzak değildi. Bit Çukuru’ndaki bir
güveççide bir arbede yaşanmıştı bile, Tyrell’in silahlı askerlerin­
den biri ölmüş ve Lord Gargalen’inkilerdeıı ikisi haşlanmıştı. Ve
Mace Tyrell’in pörsük annesi, Ellaria’ya “yılanın fahişesi,” dedi­
ğinde, avluda tatsız bir karşılaşma yaşanmıştı. Tyrion ne zaman
Oberyn Martell’le karşılaşsa, adaletin ne zaman yerini bulacağını
soruyordu adam. Fazla pişmiş bezelyeler Tyrion’ın dertlerinin en
küçüğüydü ama o, genç karısını bu sıkıntılarla üzmek istemiyor­
du. Sansa’nın kederleri kendine yetiyordu.
“Bezelyeler iyi,” dedi Tyrion sertçe. “Yeşil ve yuvarlak, bir
bezelyeden daha fazla ne beklenebilir? Pekâlâ, leydim memnun
olacaksa yeni bir porsiyon alacağım.” Podric Payne’e bir el işareti
yaptı, Pod tabağa öyle çok bezelye koydu ki Tyrion koyun etim
göremez oldu. Bu aptalcaydı, dedi kendi kendine. Şimdi bunların
hepsini yemek zorundayım, yoksa Sansa yine üzülür.
Akşam yemeği gergin bir sessizlik içinde bitti, pek çok akşam
yemeği gibi. Ardından, Pod kadehleri ve tabakları masadan kal ı
rırken, Sansa tanrı korusuna gitmek için müsaade istedi.
“Nasıl istersen,” dedi Tyrion, karısının akşam dualarına aı§
mıştı. Sansa septte de dua ediyordu, Anne’ye, Bakire’ye ve
Hatun’a mumlar yakıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse
178
rion ibadetin bu kadarını aşırı buluyordu ama Sansa’nın yerinde
olsaydı o da tanrıların yardımını isteyebilirdi. “İ tiraf etmeliyim kı
eski tanrılar hakkında çok az şey biliyorum,” dedi sevimli olmaya
çalışarak. “Belki bir gün beni aydınlatırsın. Hatta sana eşlik bile
edebilirim-”
“Hayır,” dedi Sansa hemen. “Siz... bu nazik bir teklif ama... bir
ibadet yok lordum. Rahipler, şarkılar ya da mumlar yok. Sadece
ağaçlar ve sessiz dualar. Sıkılırsınız.”
“Kesinlikle haklısın.” Beni düşündüğümden daha iyi tanıyor.
“Yine de tanrının yedi sureti hakkında mırıldanıp duran bir rahi­
bekıyasla, hışırdayan yaprakların sesi hoş bir değişiklik olabilir.”
Tyrioıı elini salladı. “Seni rahatsız etmeyeceğim. Kalın bir şeyler
giy leydim, rüzgâr sert esiyor.” Kıza ne için dua ettiğini sormak
istiyordu ama Sansa öyle vazifeşinastı ki soruya gerçekten cevap
verebilirdi ve Tyrion bunu bilmek istediğinden emin değildi.
Sansa ayrıldıktan sonra T yrion işine geri döndü. Serçeparmak’m
hesap defterlerindeki labi rentl erde birkaç altın ejderha bulmaya
çalışıyordu. Petyr Baelish altınların öylece oturup tozlanmasın­
dan hoşlanmıyordu, bu kesindi ama Tyrion, Serçeparmak’ın he­
saplarından bir anlam çıkarmaya çalıştıkça daha fazla baş ağrısı çe­
kiyordu. Ejderhaları bi r hazine dairesine kapatmak yerine onların
üremesini sağlamak lafta çok güzeldi, fakat bu yatırımlardan ba­
zıları bir haftalık bayat balık gibi kokuyordu. Boynuzlu Adamlarhn
kraliyetten bu kadar çok borç aldığttu bilseydim, Joffreyfnin o kahrolası
piçleri duvarların üzerinden fırlatmasına o kadar çabuk izin vermezdim.
Tyrion, adamların vârislerini bulması için Bronn’u gönderecekti
ama bunun, bir gümüş balığından gümüş çıkarmaya çalışmakla
aynı şey olacağından korkuyordu.
Lord babasının daveti ulaştığında, Tyrion hayatında ilk defa
Sör Boros Blount’u göreceği için mutl u oldu. Hesap defterlerini
cinnetle kapadı, yağ lambasını söndürdü, omuzlarına bir pelerin
aldı ve kalenin karşı tarafındaki El K ulesi’ne doğru paytak adım­
larlayürüdü. Rüzgâr, T yri on’ın Sansa’yı uyardığı üzere sert esi­
yordu ve havada yağmur kokusu vardı. Belki de, Lord Tywin’in
onunla işi bittiğinde T yri on tanrı korusuna gitmeli ve Sansa’yı,
1°2sırılsıklam olmadan önce eve götürmeliydi.
179
Lâkin Tyrion, ELin çalışına odasına girip de Cersei’yi, Sör
Kcvan’ı ve Yüce Üstat Pycell’i L ord T ywi n’in etrafında toplan.
mış halde gördüğünde bütün bunlar aklından uçup gitti. J offrey
neredeyse olduğu yerde zıplıyordu, Cersei küçük ve kibirli bir
gülümsemenin tadını çıkarıyordu ama L ord Tywi n her zamanki
gibi neınruttu. Gülümsemek istese bile gülümseyebilir mi merak ediy0~
mm. “Ne oldu?” diye sordu Tyrion.
Babası ona bir parşömen rulosu uzattı. Biri parşömeni açıp
düzleştirmişti ama o hâlâ kıvrılmak istiyordu. “Roslin şişman bir
alabalık yakaladı,” diyordu mesaj. “A ğabeylerinden düğün hedi­
yesi olarak bir çift kurt postu aldı.” Tyrion, kırık mührü ince­
lemek için parşömeni çevirdi. M ühür mumu gümüşi griydi ve
muma bastırılmış figür Frey Hanedam’nm ikiz kuleleriydi. “Ge­
çit Lordu şairane olduğunu mu hayal ediyor? Y oksa niyeti ka­
famızı karıştırmak mı?” Tyrion güldü. “Alabalık dediği Edmure
Tıılly olmalı, postlar...”
“O öldül” J offrey’nin sesi öyle gururl u ve mutl u çıkıyordu ki
duyan, Robb Stark’ın derisini bizzat o yüzmüş sanırdı.
Önce Greyjoy, şimdi de Stark. O anda tanrı korusunda dua eden
küçük karısını düşündü Tyrion. Babasttım tanrılarına, ağabeyine za 
fer bahşetmeleri ve annesini güvende tutmaları için yalvartyor şüphesiz.
Görünüşe göre eski tanrılar, duaları yeni tanrılardan fazla önem­
semiyordu. Tyrion bununla avunmalıydı belki de. “Krallar son­
bahar yaprakları gibi dökülüyor,” dedi. “Öyle görünüyor ki bizim
küçük savaşımız kendiliğinden kazanılıyor.”
“Savaşlar kendiliğinden kazanılmaz T yrion,” dedi Cersei, se­
sinde zehirli bir tatlılık vardı. “Bu savaşı lord babamız kazandı.”
“Arazide düşmanlarımız olduğu sürece hiçbir şey kazanılma­
dı,” dedi Lord Tywin.
“Nehir lordları aptal değil,” diye karşılık verdi kraliçe. “Arkala­
rında kuzeyliler olmadan Y üksek Bahçe’nin, Casterly Kayası’nın
ve Dorne’un müşterek gücüne karşı koymayı umamazlar. Boyun
eğmeyi yok olmaya tercih edecekler elbette.”
“Çoğu,” diye kabul etti Lord Tywin. “Nehirova duruyor, fa­
kat Wälder Frey, Edmure Tully’yi rehin tuttuğu sürece Karabahk
saldırmaya cesaret edemez. J ason Mallister ve Tytos Blackwo-
180
d onurları aşkına savaşacaklar, fakat Freyler, Mallistcrlar’ııı
p^jzgözciisü’nden çıkmasını engelleyebilir ve J onos Bracken
¿oğru bir telkinle taraf değiştirmeye ikna edilebilir. Nihayetinde
hepSi Çökecek, evet' Onlara cömert teklifler sunmak niyeti n-
deyim- Bize teslim olan bütün kaleler bağışlanacak, biri dışında.”
E fendisini iyi tanıyan Tyrion, “Harrenhal?” dedi.
“Diyarın şu Cesur Dostlar’dan kurtulması gerek. Sör Gregor’a
kaleyi kılıçtan geçirmesini emrettim.”
Gregor Clegatıe. Görünüşüne göre Lord Tyvvin, onu Dorne
adaletineteslim etmeden önce Dağ’daki son maden cevherini bile
kazmak niyetindeydi. Cesur Dostlar’ın akibeti, kazıklara geçiril­
miş kafalar şeklinde olacaktı, sonra da Serçeparmak, o gösterişli
kıyafetlerinde bir damla kan olmaksızın Harrenhal’a gidecekti.
Tyrion, Petyr Baelish’in Vadi’ye varıp varmadığını merak etti.
Taunlar merlıametliyse, Serçepannak denizde bir fırtınaya tutulup boğul 
muştur. Ama tanrılar hangi vakit merhametli olmuştu ki?
“Hepsi klıçtan geçirilmeli,” dedi J offrey aniden. MMallisterlar,
Blackwoodlar, Brackenlar... hepsi. Onlar hain. Onların öldürül­
mesini istiyorum büyükbaba. Benim cömert tekliflerim olmayacak.”
YüceÜstat Pycelle’e döndü. “Ayrıca Robb Stark’ın kafasını is­
tiyorum. Lord Frey’e bir mektup yazın ve bunu söyleyin. Kral
emrediyor. Düğün ziyafetimde Robb’un başını Sansa’ya servis
edeceğim.”
“Efendimiz,” dedi Sör Kevan dehşet dolu bir sesle. “Leydi
Sansa, evlilik yoluyla akrabanız artık.”
“Latifeydi.” Cersei gülümsedi. “J off ciddi değildi.”
“Evet ciddiydim,” diye ısrar etti J offrey. “Robb haindi ve ben
onun kafasını istiyorum. Onu Sansa’ya öptüreceğim.”
“Hdyır.” Tyrion’ın sesi sertti. “Artık Sansa’ya işkence edemez­
sin. Bunu iyi anla canavar.”
Joffrey alay eder gibi gülümsedi. “Canavar olan sensin dayı.”
°yle mi?” Tyrion kafasını yana eğdi. “O halde benimle daha
Yumuşak bir şekilde konuşmalısın. Canavarlar tehlikeli yaratık-
lr- Krallar son zamanlarda sinekler gibi ölüyor.”
Bunu söylediğin için dilini kestirebilirim,” dedi çocuk kral,
0 edenyüzü kızarmıştı. “Ben kralım.”
181
Cersei bir elini koruyucu bir tavırla oğlunun omzuna k
“Bırak da cüce istediği kadar tehdit savursun J off. Lord bab °
ve amcamın onun gerçek yüzünü görmesini istiyorum.” ^
Lord Tywin, Cersei’yi duymazdan geldi, doğrudan JofFrey
konuştu. “Aerys de insanlara kral olduğunu hatırlatma ihtiy^
duyardı. Dil kesmeye de ziyadesiyle düşkündü. Bunu Sör HCl
Payne’e sorabilirsin, bir cevap alamazsın gerçi.”
“Sör Ilyn, Aerys’i, sizin İblis’inizin J offrey’yi kışkırttığı gibj
kışkırtmaya asla cesaret etmedi,” dedi Cersei. “Onu duydunuz
‘Canavar’ dedi. Majesteleri Kral’a. Ve onu tehdit etti...”
“Sessiz ol Cersei. J ofFrey, düşmanların sana meydan okudu­
ğunda onlara kılıç ve ateşle karşılık verirsin. Ama senin önünde
diz çöktüklerinde onların tekrar ayağa kalkmasına yardım eder­
sin. Aksi takdirde bir daha hiçbir adam sana diz çökmez. Ve ‘Ben
kralım’ diyen bir adam, gerçek bir kral değildir. Aerys bunu asla
anlamadı ama sen anlayacaksın. Bu savaşı senin için kazandığım
gün, kral barışını ve kral adaletini yeniden tesis edeceğiz. Şu anda
seni ilgilendiren yegâne şey, Margaery Tyrell’in bekâreti.”
J offrey’nin yüzünde o somurtkan ve huysuz ifade vardı. Cer­
sei, oğlunun omzunu sımsıkı tutuyordu, belki de onu boğazından
tutmalıydı. J ofFrey güvenli bir şekilde kayasının altına çekilmek
yerine, meydan okur bir şekilde dikildi ve, “Aerys’ten bahsedi­
yorsun büyükbaba, Fakat sen ondan korkuyordun,” dedi.
Ah tanrılar, işler şimdi ilginçleşiyor işte, diye düşündü Tyrion.
Lord Tywin sessizlik içinde torununun yüzünü inceledi, so­
luk yeşil gözlerinde altın lekeler ışıldıyordu. “J ofFrey, büyükba­
bandan özür dile,” dedi Cersei.
J ofFrey annesinin elinden kurtuldu. “Neden dileyeyim? Bu­
nun doğru olduğunu herkes biliyor. Bütün mücadeleleri babam
kazandı. Prens Rhaegar’ı öldürdü ve tacı aldı, o sırada settin baban
Casterly Kayası’nın altında saklanıyordu.” J offrey meydan okur
şekilde büyükbabasına baktı. “Güçlü bir kral cesur eylemlerde bu­
lunur, sadece konuşmaz.”
“Bu bilgelik dolu ders için teşekkür ederim Majesteleri, dedi
Lord Tywin, kulakları donduracak kadar soğuk bir nezaketle ko
nuşmuştu. “Sör Kevan, kralın çok yorgun olduğunu görebiüy0
182
nı. Lütfen onu odasına götürün. Pycelle, Majcstelcri’niıı hu-
urlauyuması için bir şurup hazırlayabilirsin belki?”
“Riiya şarabı olur mu lordum?”
“Ben rüya şarabı istemiyorum,” diye inat etti J offrey.
Lord Tywin, köşede ciyaklayan bir fareyi daha fazla umursaya­
bilir^. “Rüya şarabı işe yarar. Cersei, Tyrıon, siz kalın.”
Sör Revan, J otTrey’yi omzundan yakaladı ve dışarı çıkardı, ka­
pıdaiki nöbetçi bekliyordu. Y üce Üstat Pycelle, yaşlı ve titrek ba­
cak l arı nı n izin verdiği kadar hızlı adımlarla onların peşinden gitti.
Tyrion olduğu yerde kaldı.
“Baba, üzgünüm,” dedi Cersei kapı kapandığında. “J offrey her
zaman çok inatçıydı, seni uyarmıştım...”
“İnatçı olmakla aptal olmak arasında dağlar kadar fark var.
‘Güçlü bir kral cesur eylemlerde bulunur.’ Bunu ona kim söy­
ledi?”
“Ben söylemedim, yemin ederim,” dedi Cersei. “Büyük ihti­
malleRobert’tan duyduğu bir şey...”
“Senin Casterly Kayası’nm altında saklanmanla ilgili bölüm
Robert’ın ağzından çıkmış gibi geliyor gerçekten.” Tyrion, Lord
Tywin’in bu kısmı unutmasını istemiyordu.
“Evet şimdi hatırlıyorum,” dedi Cersei, “Robert, J offrey’ye,
bir kralın cüretkâr olması gerektiğini söylerdi sık sık.”
“Peki sen ona neler söylüyordun tanrılar aşkına? Kral ikinci
Robert’ı Demir Taht’a oturtmak için savaşmadım ben. Oğlanın,
babasını hiç önemsemediğine inanmamı sağladın.”
“Neden önemsesin? Robert onu görmezden gelirdi. Eğer izin
verseydimonu döverdi. Beni evlenmeye zorladığın o vahşi, bir ke­
resinde J offrey’ye öyle sert vurdu ki çocuğun iki süt dişini kırdı,
bir kediyle ilgili küçük bir yaramazlık yüzünden. Bunu bir kez
dahayaparsa onu uykusunda öldüreceğimi söyledim, bir daha
yapmadı ama bazen bazı şeyler söylerdi...”
“Söylenmesi gereken şeyler olduğu belli.” L ord Tywın,
Cersei’ye iki parmağını salladı, kabaca bir kovuştu. “Git.”
Cersei gitti, burnundan soluyarak.
“ikinci Robert değil,” dedi Tyrion. “Üçüncü Aerys.”
Çocuk daha on üç yaşında. Daha vakit var.” Lord Tywin pen­
183
cereye yiiriidü. Ondan beklenecek bir lıâl değildi bu; belli et
isteyeceğinden fazla keyifsizdi. “Ona sert bir ders lazım.”
Tyrion kendi sert dersini on üç yaşında almıştı. Yeğeni
neredeyse üzgündü. Öte yandan, bunu J oiFrey’den daha fazla hjJ
eden biri yoktu. “Bu kadar J offrcy yeter,” dedi. “Savaşlar kalenı
lerle ve kuzgunlarla kazanılır, böyle söylememiş miydin? Se'
tebrik etmeliyim. Sen ve Wälder Frey, bu entrikayı ne zamandır
planlıyordunuz?”
“Bu kelimeden hoşlanmadım,” dedi Lord Tywin sertçe.
“Ben de karanlıkta bırakılmaktan hoşlanmıyorum.”
“Sana anlatmam için bir sebep yoktu, zira bu işte bir rolün
yoktu.”
“Cersei’nin haberi var mıydı?” diye sordu Tyrion talepkâr bir
tonla.
“Kimsenin haberi yoktu,” dedi Lord Tywin, “oynayacak bir
rolü olanların haricinde. Onlara da sadece bilmeleri gerektiği ka­
darı anlatıldı. Bir sır saklamanın bundan başka yolu olmadığını
bilmen gerekir... bilhassa burada. Benim amacım, tehlikeli bir
düşmandan mümkün olduğunca ucuz bir şekilde kurtulmaktı,
senin meraklarını tatmin etmek ya da Cersei’in kendini önemli
hissetmesini sağlamak değil.” Kaşlarını çatarak panjurları kapadı.
“Zeki bir adam olduğuna şüphe yok Tyrion ama aşikâr gerçek şu
ki, çok konuşuyorsun. Senin şu gevşek dilin, senin sonun ola­
cak.”
“J offrey’nin dilimi kesmesine izin vermelisin,” diye önerdi
Tyrion.
“Beni kışkırtmasan iyi edersin,” dedi Lord Tywin. “Bu konu­
yu daha fazla konuşmayacağım. Oberyn Martell ve maiyetini na­
sıl sakinleştireceğimi düşünüyordum.”
“Ah? Bilmeme müsaade edilen bir konu mu bu? Yoksa mese­
leyi kendinizle tartışmanız için sizi yalnız mı bırakmalıyım?”
Lord Tywin, Tyrion’m iğneli sözlerini duymazdan gP^-
“Prens Oberyn’in burada olması talihsizlik. Ağabeyi temkinli bir
adamdır, mantıklıdır, kurnazdır, hatta bir dereceye kadar ağırkan
hdır. Her kelimenin ve her hareketin sonucunu hesaplar. Lâkin
Oberyn her zaman yarı deliydi.”
184
“gir vakitler Dorne’u Viserys için ayaklandırmaya çalıştığı
doğru mu?
“Kimse bundan bahsetmez ama evet. K uzgunlar uçtu, süvari­
l e r a t koşturdu, hangi gizli mesajları taşıdıklarını asla öğreneme­
dimJ on AnT11’ Prens L ewyn’in kemiklerini iade etmek üzere
Güneş Mızrağı’na yelken açtı, Prens Doran’la masaya oturdu ve
savaş bahsini kapattı. Ama ondan sonra Robert, Dorne’a asla git­
medi ve Prens Oberyn oradan çok ender ayrıldı.”
“Pekâlâ, şimdi burada, kuyruğunda Dorııe soylularının yarısı
var ve her geçen gün biraz daha sabırsız oluyor,” dedi Tyrion.
“Belki de ona Kral Toprakları’nın genelevlerini göstermeliyim,
bu sayede dikkati dağılabilir. Her iş için bir alet, işler böyle yü­
rümüyor mu? Benim aletim şenindir baba. Lannister Hanedanı
borularını çaldığında Tyrion cevap vermedi demesin kimse.”
Lord Tyvvin’in ağzı gerildi. “Ne kadar da komik. Sana bir soytarı
kıyafeti diktireyim mi? Ve üstünde çanlar olan küçük bir şapka?”
“Eğer o kıyafeti giyersem, Majesteleri Kral J offrey için istedi­
ğimher şeyi söyleyebilecek miyim?”
Lord Tywin tekrar oturdu, “Ben babamın aptallıklarının ce­
fasını çekmek zorunda kaldım. Seninkilerin cefasını çekmeyece­
ğim. Yeter.”
“Çok güzel, madem bu kadar nazik bir şekilde soruyorsun...
Kızıl Yılan latif olmayacak korkarım... yalnızca Sör Gregor’un
kellesiylede yetinmeyecek.”
“Gregor’un kafasını ona vermemek için bir sebep daha.”
“Vermemek için...?” Tyrion çok şaşırmıştı. “Ormanın canavar­
larladolu olduğu hususunda anlaştığımızı düşünüyordum.”
“Önemsiz canavarlar.” Lord Tywin, parmaklarını çenesinin
altındabirleştirdi. “Sör Gregor bize iyi hizmet etti. Diyarda, düş­
manlarımızın üstüne öyle korku salan bir şövalye daha yok.”
“Oberyn, Elia’nın katilinin Gregor olduğunu biliyor.”
“O hiçbir şey bilmiyor. Bazı hikâyeler duydu o kadar. Ahır de­
dikoduları ve mutfak iftiraları. Elinde kanıtın kırıntısı yok. Sör
Gregor’un bir itirafta bulunmayacağı da kesin. Dornelu adamlar
Kml Toprakları’nda olduğu sürece, Sör Gregor’u epey uzaklarda
tutmak niyetindeyim.”
185
"Peki Oberyn almaya geldiği adaleti talep ettiğinde?”
“Ona, Elıa'yı ve çocuklarını Sör Amory Lorch’un öldürdü-
nü söyleyeceğim,” dedi Lord Tywin sakince. “Sorarsa sen de^
söyleyeceksin.” °^e
“Sör Amory Lorch öldü,” dedi Tyrioıı.
“Aynen öyle. Vargo Hoat, Harrenhal düştükten sonra Sö
Amory yi bir ayıya parçalattı. Böylesine korkunç bir ceza Obe *
Martelbi bile sakinleştirmeye yeter.”
“Sen buna adalet diyebilirsin...”
“Çünkü bu adalet. Bilmen gerekirse, bana kızın cesedini Sör
Amory getirdi. Rhaegar’ın onu hâlâ koruyabileceğine inanan kız
babasının yatağının altına saklanmıştı, Amory onu orada buldu
Prenses Elia ve bebek alt kattaki çocuk odasındaydı.”
“Pekâlâ, bu bir masal. Sör Amory de bu masalı inkâr edecek
durumda değil. Oberyn, Lorch’un kimden emir aldığını sorduğu
zaman ne söyleyeceksin?”
“Sör Amory, yeni kralın teveccühünü kazanmak umuduyla
kendi başına hareket etti. Robert’ın Rhaegar’a duyduğu nefret bir
sır değildi.”
İşe yarayabilir, Tyrion bunu kabul etmek zorundaydı, ama yı-
lan hiç mutlu olmayacak. “Senin zekânı sorgulamak benim haddim
değil baba ama yerinde olsaydım bu kanı Robert Baratheon’mel­
lerinde bırakırdım.”
Lord Tywin, Tyrion’m aklını kaybettiğini düşünüyormuş
gibi baktı. “Öyleyse şu soytarı kıyafetini gerçekten hak ediyor­
sun. Robert’ın davasına geç katıldık. Sadakatimizi göstermemiz
gerekiyordu. O cesetleri tahtın önüne yatırdığımda, Targaryen
Hanedanı’nı sonsuza kadar terk ettiğimizden kimse şüphe duya­
mazdı. Robert gözle görülür şekilde rahatlamıştı. Bütün aptallı­
ğına rağmen, tahtın güvende olması için Rhaegar’ın çocukları­
nın ölmesi gerektiğini o bile biliyordu. Bununla birlikte, Robert
kendini bir kahraman olarak görüyordu ve kahramanlar çocukları
katletmezler.” Omuzlarını silkti. “İ tiraf etmeliyim, korkunç bit
katliamdı. Aslında Elia’nın zarar görmesine gerek yoktu, bu büs­
bütün saçmalıktı. Elia’nın kendi başına hiçbir kıymeti yoktu.
“Öyleyse Dağ, onu neden öldürdü?”
186
â
“Çünkü ona prensesin canını esirgemesini söylememiştim.
sesi n lafım ettiğimden bile emin değilim. Daha önemli me-
j el eri m vardı. Ned Stark’ııı öncü kuvveti Üç Dişli Mızrak’tan
hızlagüneye geliyordu, onlarla aramıza kılıçların girmesinden
jıdişeediyordum. Ve Aerys’in aklında J aime’yi öldürmek vardı,
huııuntek sebebi bana duyduğu kindi. En çok bundan korku-
rdunı . Bundan ve bizzat J aime’nin yapabileceklerinden.” Lord
T’yvvinyumruğunu sıktı. “Gregor Clegane’in tabiatını da tam
olarak kavrayamamıştım, sadece devasa bir adamdı ve savaş mey­
danındakorkunçtu. Tecavüz... senin bile beni bu emri vermekle
ithametmeyeceğini umuyorum. Sör Amory’nin Rhaenys’e yap­
t ı ğ ı da canavarlıktı. Daha sonra ona, iki... belki üç yaşında bir kızı
öl dürmek için neden elli darbe gerektiğini sordum. Kızın onu
tekmel edi ği ni ve sürekli çığlık attığını söyledi. Eğer Lorch’ta, tan­
rılarınpancarlara verdiği aklın yarısı olsaydı, kızı birkaç tatlı sözle
sakinleştirir ve kuş tüyü bir yastık kullanırdı.” Lord Tywin’in ağzı
tiksintiyleçarpıldı. “Adamın içinde kan vardı.”
Ama sende yok baba. Tywin Latnıister’m içinde hiç kan yok. “Robb
Stark’ı öldüren kuş tüyü bir yastık mıydı?”
“Edmure Tully’nin düğün ziyafetinde, bir ok tarafından öl­
dürüldü. Delikanlı savaş meydanında fazla ihtiyatkârdı. Etrafı
korumalarla ve keşif süvarileriyle çevriliydi, adamları gayet ter­
tipliydi.”
“Bu yüzden Lord Wälder onu kendi çatısının altında, kendi
sofrasındaöldürdü?” Tyrion yumruğunu sıktı. “Ya Leydi Catel-
yn?”
“O da öldürülmüş derim. Bir çifi kurt postu. Frey, leydiyi rehin
tutmayı düşünüyordu ama belki de bir şeyler ters gitti.”
Misafir hakkının sonu.”
“Wälder Frey’in elleri kana bulandı, benimkiler değil.”
“Wälder Frey, genç karısını okşamak ve maruz kaldığı hakaret­
i m üstüne kuluçkaya yatmak için yaşayan aksi ve yaşlı bir adam.
murtadan çirkin bir tavuk çıkardığına şüphe yok ama korunma
Sozü almadan böyle bir şey yapmaya cesaret edemezdi.”
Sen olsan delikanlının canını bağışlar ve Lord Frey’e, onun
a tine ihtiyacın olmadığını söylerdin sanırım? Böylece yaşlı
aptal tekrar Starldar’ın kollarına koşardı, sen de savaşa bir yıl daha
eklemiş olurdun. Lütfen bana açıkla; bir savaş alanında on bjn
adam öldürmek, neden bir ziyafette on adam öldürmekten daha
soylu bir eylem?” Tyrıon cevap vermeyince L ord Tywin devam
etti. “Her şekilde ucuz bir bedeldi. K arabalık teslim olduğunda
Nehirova kraliyet tarafından Sör Emmon Frey’e bağışlanacak.
Lance ve Daven, Frey kızlarıyla evlenmek zorunda. J oy yeter|j
yaşa geldiğinde, Lord Walder’ın meşru kılınmış piçlerinden bi­
riyle evlenecek. Roose Bolton, K uzey M uhafızı olacak ve Arya
Stark’ı eve götürecek.”
“Arya Stark?” Tyrion başını yana eğdi. “Ve Bolton? Frey’intek
başına hareket edecek cesarete sahip olmadığını biliyordum ama
Arya... Varys ve Sör J acelyn, yarım yıldan uzun zaman boyunca
onu aradılar. Arya Stark’ın öldüğüne şüphe yok.”
“Karasu’ya kadar Renly de öl üydü.”
“Bunun anlamı ne?”
“Belki de Varys’le senin çuvalladığınız noktada Serçeparmak
başarılı oldu. Lord Bolton, Arya Stark’ı piç oğluyla evlendirecek.
Dehşet Kalesi’nin birkaç yıl boyunca demiradamlarla savaşması­
na izin vermeliyiz. Bahar geldiğinde hepsi gücünü tüketmiş ve
diz çökmeye hazır durumda olacak. K uzey, senin Sansa Stark’tan
doğan oğluna gidecek... kendinde bi r oğlan yapmaya yetecek ka­
dar erkeklik bulabilirsen tabii. U nuttuysan hatırlatayım, bir kızın
bekâretini almak zorunda olan tek kişi J ofFrey değil.”
Unutmadım ama senin unutmuş olmanı umuyordum. “Peki Sansa
ne zaman en doğurgan durumda ol ur sence?” diye sordu Tyrion,
sesinden asit damlıyordu. “Ona annesini ve ağabeyini nasıl Öldür­
düğümüzü anlatmadan önce mi, sonra mı?”
DAVOS
Kral, kendisine söylenen şeyi duymamış gibiydi. Haber karşı-
' sındane memnuniyet, ne öfke, ne de şaşkınlık göstermişti, hatta
rahatlamarmştı bile. Dişlerini sıkıp Boyalı Masa’ya baktı. “Emin
misin?" diye sordu.
“Cesedi görmedim Majesteleri, hayır,” dedi Salladhor Saan.
‘Yine de şehirde zıplayıp dans eden aslanlar var. Sıradan insanlar
düğüne Kırmızı Düğün adını vermiş. L ord Frey delikanlının ka­
fasını kesmiş, yerine ulu kurdunun kafasını dikmiş ve alnına bir
I
taçtakmış. Delikanlının leydi annesi de katledilmiş ve çırılçıplak
vaziyette nehre atılmış.”
Bir düğünde, diye düşündü Davos. Katilinin sofrasında otururken,
ottun çatısının altında konukken. Bu Freyler lanetli. Y anan kanın ko­
kusunu aldı yine, maltızdaki sıcak kömürlerin üstünde tıslayıp
çıtırdayan sülüklerin sesini duydu,
t “Onu Tanrı’nın öfkesi katletti,” dedi Sör Axell Florent.
r “R’hllor’un eli katletti!”
I uIçtk Tannst’na senada bulununl” diye şakıdı Kraliçe Selyse; bü-
I yük kulakları ve tüylü bir üst dudağı olan, zayıf, uzun, sert bir
■ kadındı.
; “R’hllor’un elleri lekeli ve sarsak mı?” diye sordu Stannis. “Bu
■ herhangi bir tanrının değil Wälder Frey’in elişi gibi görünüyor.”
; “R’hllor icap eden vasıtaları kendi arzusuna göre seçer.”
t Melisandre’nin boğazındaki yakut kıpkırmızı ışıldıyordu. “Usulle-
\ ti gizemlidir lâkin onun ateşli iradesine hiç kimse karşı koyamaz.”
; “Hiç kimse ona karşı koyamazl” diye haykırdı kraliçe.
“Sessiz ol kadın. Şu anda bir gece ateşinin başında değilsin.”
Stannis, Boyalı Masa’yı inceledi. “K urt hiç vâris bırakmadı, deniz
[ canavarının vârisi çok. Aslanlar onları bir lokmada yutacak, me-
I Nci... Saan, Demir Adaları’na ve Beyaz L iman’a elçiler gönder-
' mek üzere en hızlı gemilerine ihtiyacım var. A f teklif edeceğim.”
Sünnis’in dişlerinden gelen gıcırtı, onun bu kelimeden ne kadar
32 hoşlandığı gösteriyordu. “Hainliklerinden ötürü nedamet gös­
terenler ve meşru krallarına bağlılık yemini verenler için tam af.
^malı l ar ki...”
“Anlamayacaklar.” Melisandre’nin sesi yumuşaktı “(j
nüm Majesteleri. Bu bir son değil. Çok yakında, ölen k ı ^'
taçlarım almak için daha fazla sahte kral doğacak.” ar'n
“Daha fazla?” Staıınis, Melisandre’nin boğazını memnu
le sıkabilirmiş gibi görünüyordu. “Daha fazla işgalci? DaC'T''
hain?” ^
“Alevlerin içinde gördüm.”
Kraliçe Selyse kralın yanına gitti. “Işık Tanrısı, Melisandre’
zafer yolunda size rehberlik etmesi için gönderdi. Onu dinleyip
size yalvarıyorum. R’hllor’un kutsal alevleri yalan söylemez *
“Yalanlar ve yalanlar var kadın. Bana öyle geliyor ki o alevler
doğruları konuştuklarında bile hileyle dolular.”
“Bir kralın sözlerini duyan bir karınca, o kralın ne söyledi-
ği anlamayabilir,” dedi Melisandre, “ve tanrının ateşli yüzünün
önünde bütün insanlar karıncadır. Eğer ben zaman zamanbir
uyarıyı bir kehanetle ve bir kehaneti bir uyarıyla karışmıyorsam,
hata okuyucudadır, kitapta değil. Ama kati olarak bildiğimbir şey
var... şimdi elçiler ve aflar işinize yaramaz, sülüklerden fazlade­
ğil... Diyara gerçek bir işaret göstermelisiniz. Kuvvetinizi kanıt­
layan bir işaret!”
“Kuvvet?” Kral güldü. “Ejderha Kayası’nda bin üç yüz adamım
var, Fırtına Burnu’nda üç yüz adam daha.” Eli Boyalı Masa’da
gezindi. “Batıdiyar’ın geri kalanı düşmanlarımın elinde. Sallad-
hor Saan’ın donanmasından başka donanmam yok. Paralı asker
tutacak sikkem yok. Hürsüvarileri davama çekecek bir ganimetya
da şan ihtimali yok.”
“Lord kocam,” dedi Kraliçe Selyse, “Aegon’ın üç yüz yıl önce
sahip olduğundan daha çok adamınız var. Tek eksiğiniz ejderha 
lar.”
Stannis’in kraliçeye attığı bakış karanlıktı. “Üçüncü Aegon111
gizli yumurtalarını kırmak için dokuz büyücü denizin karşısı^
geçti. Kutsanmış Baelor yarım yıl boyunca dua etti. Dördüne11
Aegon ahşaptan ve demirden ejderhalar yaptırdı. Parlakalev Aerl
on kendini ejderhaya dönüştürmek için çılgınateş içti. Büyücü
başarısız oldu, Kral Baelor’un duaları yanıtsız kaldı, ahşap CJ e
halar yandı ve Prens Aerion çığlıklar atarak öldü.”
190
KraüÇeSelysekararlıydı. “Onların hiçbiri R’hllor’un seçilmi-
„ [jj Onların gelişini müjdelemek için gökyüzünde kırmızı
ıjju yıldızlar parlamadı. Onların hiçbiri İşık Getiren’i sa-
^ ıadı vehiçbiri bedeli ödemedi. Leydi Melisandre size söyler
lordum Hayatın bedelini yalnızca ölüm ödeyebilir.”
“Çocuk?” dedi kral, tükürür gibi.
“Çocuk,” diye onayladı kraliçe.
“Çocuk,”diyetekrar etti Sör Axell.
“O sefil çocuk, beni doğumundan önce bile ölümüne hasta
edi y ordu,” diye sızlandı kral. “Onun adı kulaklarımın içinde bir
uğultu, ruhumun üzerinde kara bir bulut.”
“Çocuğu bana verin ve bir daha asla onun adının söylendiğini
duymayın,” dedi Melisandre.
Hayır, ama Melisandre tarafından yakılırken attığı çtğlıkları duyar 
s ı n ı z . Davos dilini tuttu. Kral emredene kadar konuşmamak en
iyisiydi.
“Çocuğu R’hllor için bana verin,” dedi kırmızı kadın, “ve ka­
dimkehanet gerçekleşsin. Ejderhanız uyansın ve taş kanatlarını
açsın. Krallık sizin olsun.”
Sör Axell tek dizinin üstüne çöktü. “Size yalvarıyorum efen­
dimiz. Taş ejderhayı uyandırın ve bırakın hainler titresin. Siz de
Aegongibi Ejderha Kayası L ordu olarak başladınız. Aegon gibi
fethetmelisiniz. Bırakın da hainler ve kaypaklar alevlerinizi his­
setsin.”
“Kendi karınız da yalvarıyor lord kocam.” Kraliçe Selyse kralın
önündeiki dizinin üstüne çöktü, ellerini dua eder gibi birleştirdi.
“Robert’laDelena bizim yatağımızı lekeledi ve birliğimizin üstü­
nebir lanet serdi. Bu çocuk, bir zinanın bozuk meyvesi. Onun
gölgesini rahmimden kaldırın, size pek çok meşru oğul doğura-
Cag»n, biliyorum.” Kollarını kralın bacaklarına doladı. “O, sizin
ağabeyinizinşehvetinden ve benim kuzenimin utancından doğan
blr Çocuk.”
O çocuk benim kanımdan. Bana yapışmayı bırak kadın.” Kral
jjhnnis elini kraliçenin omzuna koydu, beceriksiz hareketlerle
lnın kıskacından kurtuldu. “Belki Robert düğün yatağımızı
^Çekten lanetledi. Niyetinin beni utandırmak olmadığına dair
191
yemiıı etti, sarhoş olduğuna ve hangi odaya girdiğini bilmediğjne
dair. Ama ne fark eder? Gerçek ne olursa olsun çocuğun bir
nalıı yok.”
Melisaııdre elini kralın koluna koydu. “Işık Tanrısı nıasumü
aziz tutar. Ondan daha kıymetli bir kurban yoktur. Çocuğun fo-a|
kanından ve lekesiz alevinden bir ejderha doğar.”
Stannis, Melisandre’niıı dokunuşundan, kraliçenin dokunu,
şundan kaçtığı gibi kaçmadı. K ırmızı kadın, Selyse’nin olmadığı
her şeydi; genç ve dolgundu, yürek şeklindeki yüzü ve olağanüstü
kırmızı gözleriyle tuhaf bir güzelliğe sahipti. Gönülsüzce de olsa,
“Taşın hayat bulduğunu görmek fevkalade bir şey olur,” diye ka­
bul etti Stannis. “Ve bir ejderhaya binmek... babamın beni ilk kez
meclise götürdüğü zamanı hatırlıyorum, Robert elimi tutmak
zorunda kalmıştı. Dört yaşından büyük değildim sanırım, bu du­
rumda Robert da beş ya da altı yaşındaydı. Daha sonra kralın çok
asil, ejderhaların çok korkutucu olduğuna karar vermiştik.” Gül­
dü. “Babamız yıllar sonra, Aerys’in o sabah tahtta kendini kesti­
ğini, bu yüzden onun yerini Kral Eli’nin aldığını söyledi. Bizi o
kadar etkileyen adam Tywin L annister’dı .” Stannis’in parmakları,
vernikli tepeleri usulca takip ederek masanın yüzeyinde gezindi.
“Robert tacı taktığında kafataslarını duvarlardan indirdi ama gön­
lü onları yok etmeye razı olmadı. Batıdiyar’ın üzerinde ejderha
kanatları... bu son derece...”
“Majesteleri!” Davos öne çıktı. “K onuşabilir miyim?”
Stannis ağzını öyle sert kapadı ki dişleri birbirine vurdu. “Yağ­
mur Ormanı lordum, eğer konuşman için değilse seni ne için
El yaptığımı düşünüyorsun?” Kral, elini salladı. “Ne istiyorsan
söyle.”
Savaşçt, bana cesaret ver. “Ejderhalar hakkında az şey bilirim ve
tanrılar hakkında bildiklerim daha da azdır... lâkin kraliçe lanet­
lerden bahsetti. Hiçbir adam bir akraba katili kadar lanetli değil­
dir, hem tanrıların hem de insanların gözünde.”
“R’hllor’dan ve adının anılmaması gereken Öteki’den başka
tanrı yok.” Melisandre’nin ağzı ince ve sert bir çizgiye dönüştü
“Ve sıradan adamlar anlayamadıkları şeyleri lanetler.”
“Ben sıradan bir adamım,” diye kabul etti Davos, “bu yüzden
192
anaa^atın ^ey^*m’ §u muazzam taş ejderhanızı uyandırmak için
eden Edric Fırtına’ya ihtiyacınız var?” Çocuğun adını mümkün
^uğunca sık kullanmaya kararlıydı.
«Hayatın bedelini yalnızca ölüm ödeyebilir lordum. Azametli
j,ir lütuf için azametli bir kurban gerekir.”
E “Azamet, gayrimeşru bir çocuğun neresinde?”
t “Onun damarlarında bir kralın kanı var. Bir damla kanın neler
yapabildiğini gördünüz...”
t “Ben sizin birkaç sülük yaktığınızı gördüm.”
1
“Veiki sahte kral öldü.”
“Robb Stark, Geçit L ordu Wälder tarafından öldürüldü ve Ba­
lon Greyjoy’un bir köprüden düştüğünü duyduk. Sizin sülükle-
Î riniz kimi öldürdü?”
\ “R’hllor’un gücünden şüphe mi ediyorsunuz?”
t Hayır, diye düşündü Davos. O gece Fırtına Burnu’nun altın-
[ da, Melisandre’n in rahminden kıvrılarak çıkan canlı gölgeyi çok
l iyi hatırlıyordu, gölgenin siyah elleri kırmızı kadının kalçalarına
[ tutunmuştu. Şimdi çok dikkatli olmalıyım, yoksa benim peşime de bir
l gölgediişer. “Bir soğan kaçakçısı bile iki soğanla üç soğan arasındaki
İ
farkı bilir. Bir kral eksiğiniz var leydim.”
Stannis homurdanır gibi güldü. “Sizi yakaladı leydim. İki, üç
değildir.”
ı “Elbette Majesteleri. Bir kral şans eseri ölebilir, hatta iki... ama
I üç? Eğer J offrey, bütün o kuvvetinin ortasında, etrafı orduları ve
t Kral Muhafızları tarafından çevriliyken ölürse... Tanrı’nın gücü-
f nügöstermez mi bu?”
^ “Gösterebilir,” dedi kral , sesi ki n dol uydu.
\ “Göstermeyebilir de,” dedi Davos korkusunu saklamaya ça-
I Eşarak.
“Joffrey ölecek,” dedi Kraliçe Selyse kendinden emin olmanın
: irdiği dinginlikle.
= “Hâlihazırda ölmüş olabilir,” diye ekledi Sör Axell.
' Stannis sıkıntıyla odadakilere baktı. “Sizler, bana sırayla gakla-
için eğitilmiş kargalar mısınız? Y eter.”
Kocam, dinleyin beni...” diye üsteledi kraliçe.
193
“Neden? İki, üç değildir. Krallar da kaçakçılar kadar sayı say
bilir. Gidebilirsiniz.”
Melisandre kraliçenin ayağa kalkmasına yardım etti. Selysç
hızlı adımlarla odadan çıktı, kırmızı kadın da onun peşinden. Sö
AxeII bir an durdu ve son bir kez Davos’a baktı. Çirkin biryüzd^
çirkin baktşlar, diye düşündü Axell’in bakışlarıyla karşılaşan Da.
vos.
Diğerleri odayı terk ettiğinde Davos boğazını temizledi. Kral
yukarı baktı. “Sen neden hâlâ buradasın?”
“Efendimiz, Edric Fırtınayla ilgili...”
Stannis sert bir el hareketi yaptı. “K endine sakla.”
Davos ısrar etti. “Kızınız onunla birlikte dersler alıyor. Her
gün Aegon’m Bahçesi’nde onunla oyunlar oynuyor.”
“Bunu biliyorum.”
“Çocuğa kötü bir şey olursa kızınız çok üzülür.”
“Bunu da biliyorum.”
“Onu bir kez görseniz...”
“Onu gördüm. Robert’a benziyor. Ve ona tapıyor. Kıymetli
babasının onu ne kadar az düşündüğünü söylesem mi ona? Ağa­
beyim çocuk yapmayı çok severdi lâkin doğumdan sonra çocuklar
onun için sıkıntı haline gelirdi.”
“Her gün sizi soruyor, o...”
“Beni kızdırıyorsun Davos. Şu piç oğlanla ilgili başka bir şey
duymak istemiyorum.”
“Onun adı Edric Fırtına, efendimiz.”
“Onun adını biliyorum. Bundan daha uygun bir isim var mı­
dır? Çocuğun piçliğini, soylu kanını ve yarattığı karmaşayı be­
yan ediyor. Edric Fırtına. İşte söyledim. Tatmin oldun mu lord
Ettin?”
“Edric...” diye başladı Davos.
“...yalnızca bir çocukl” dedi Stannis. “Bugüne kadar yaşayan
çocukların en iyisi olabilir ve bu hiçbir şeyi değiştirmez. Benim
vazifem diyara karşı.” Elleri Boyalı Masa’da gezindi. “Batıdiyarda
kaç erkek çocuk yaşıyor? Kaç kız çocuk? Kaç erkek, kaç kadım
Karanlık hepsini yiyip yutacak, Melisandre böyle söylüyor. A^a
bitmeyen gece. K ehanetlerden bahsediyor... denizde yen»<kn
doğan bir kahraman, öl ü taştan can bulan ejderhalar... işaretlerden
bahsediyor ve onl arı n beni gösterdiğine dair yemin ediyor. Bunu
ben istemedim, kral olmayı istediğimden fazla değil. Ama kadı­
nı sarfınazar etmeye cüret edebilir miyim?” Dişlerini gıcırdattı.
“Kaderimizi kendimi z seçmiyoruz. Ama vazifemizi yerine getir-
nıeliyiz değil mi? Büyük ya da küçük, vazifemizi yerine getirmeliyiz.
fdelisandre beni alevlerin içinde gördüğüne dair yemin ediyor,
İşık Getiren’i havaya kaldı rmış bi r halde karanlıkla yüzleşirken.
Ipk Getireni” Stannis alaycı bi r şekilde güldü. “Çok güzel ışıldı­
yor, hakkını teslim edeyim. L âkin bu sihirli kılıç, Karasu’da bana
sıradan bir çelikten daha iyi hi zmet etmedi. Bir ejderha o müca­
delenin kaderini değiştirebilirdi. Bir zamanlar Aegon burada du­
ruyor ve bu masaya bakıyordu, benim şimdi yaptığım gibi. Eğer
ejderhaları olmasaydı, onu bugün Fatih Aegon adıyla anar mıydık
t sence?
“Majesteleri,” dedi Davos, “Bunun bedeli...”
t “Bedelinin ne olduğunu biliyorutnl Geçen gece şömineye bakar-
i ken alevlerin içinde ben de bazı şeyler gördüm. Bir kral gördüm,
|| başında alevden bi r taç vardı, yanıyordu... yanıyordu Davos. Onu
kendi tacı tüketti ve etl eri ni küle çevirdi. Bunun ne anlama geldi­
ğini Melisandre’den duymaya ihtiyacım var mı sence? Ya da sen 
den?” Kral hareket etti, gölgesi K ral Toprakları’nın üzerine düştü.
“Eğer J offrey ölürse... bi r krallığa karşılık bir piçin hayatı nedir
: ki?”
“Her şey,” dedi Davos yumuşak bir sesle.
Stannis ona baktı, çenesi kenetlenmişti. “Git,” dedi kral so­
nunda, “daha fazla konuşup kendini tekrar zindana attırmadan
önce.”
Bazen fırtına rüzgârları öyle sert eserdi ki, yelkenlerini indir­
mekten başka seçeneği kalmazdı insanın. “Tamam Majesteleri.”
j Davos reverans yaptı ama Stannis onu çoktan unutmuş gibi gö-
? hinüyordu.
5 Davos, Taş Davul’dan ayrıldığında avlu soğuktu. Duvarlarda-
| ki sancaklar sert esen poyrazla çırpınıp çatırdıyordu. Davos hava-
|bki tuz kokusunu alabiliyordu. Deniz. Bu kokuyu seviyordu. Bu
i °ku ona bir güvertede yürümek isteği veriyordu, Marya ve iki
küçük çocuğuna gitmek için güneye yelken açmak isteği. Dav0
lıcr gün düşünüyordu onları, cıı çok da geceleri. Bir yanı, Deva^
da alıp eve gitmeyi her şeyden çok istiyordu. Yapamam. Hen^
ıhyil. Şimdi bir lordum ve Kral Eli’yint, kralt yarı yolda bırakamam
Duvarlara bakmak için gözlerini kaldırdı. Mazgallı siperler
yerme, her biri diğerinden farklı bin gargoyle ile karşılaştı; vj.
verııler, grifınler, şeytanlar, mantikorlar, nıinotorlar, basiliskjer
cehennem tazıları, kokatrisler ve çok daha tuhaf yaratıklar, sanki
orada filizlenmiş gibi kale siperlerinde büyümüşlerdi. Ve ejder,
halar her yerdeydi. Büyük Salon, karnının üstüne uzanmış bir
ejderhaydı, insanlar onun açık ağzından geçerek içeri giriyordu
Mutfak, top gibi kıvrılmış bir ejderhaydı, ocakların dumanı ve
buharı ejderhanın burun deliklerinden dışarı çıkıyordu. Kuleler,
duvarların üzerine eğilmiş ya da uçmak için durum almış ejderha­
lardı. Rüzgâr Ejderi meydan okuyormuş gibi görünürken, Deniz
Ejderi Kalesi sakince suları seyrediyordu. Daha küçük ejderhalar
kapıları çerçeveliyordu. Duvarlardan çıkan pençeler meşaleleri
tutuyordu, taş kanatlar dökümhaneyi ve silahhaneyi kucaklıyor­
du, ejderhaların kuyrukları kemerleri, köprüleri ve dış merdiven­
leri oluşturuyordu.
Davos, Valyria büyücülerinin, taşı sıradan taş ustaları gibi ke­
sip yontmadıklarını defalarca duymuştu; onlar taşı ateş ve büyüy­
le şekillendiriyordu, bir çömlekçinin kili şekillendirdiği gibi. Lâ­
kin şimdi merak ediyordu Davos, ya bunlar bir şekilde taşa dönmüj
gerçek ejderhalarsa?
“Kırmızı kadın onları hayata döndürürse kale çöker diye dü­
şünüyorum. Hangi ejderha odalarla, basamaklarla ve mobilyalarla
dolu olur ki? Ve pencereler. Ve bacalar. Ve tuvalet çukurları.”
Davos döndü, yanında duran Sallador Saan’ı gördü. “İhaneti­
mi affettiğin anlamına mı geliyor bu Salla?”
Yaşlı korsan, parmağını Davos’a salladı. “Affettim, evet. Unut­
madım, hayır. Pençe Adası’ndaki onca kıymetli şey benim olabi 
lirdi, bunu düşünmek kendimi yaşlı ve yorgun hissetmeme sebep
oluyor. Fakirleşmiş bir halde öldüğümde, karılarım ve metresle
rim sana lanet okuyacak Soğan Şövalyesi. Lord Celt i gar’ın, artı
adamayacağımı bildiğim kaliteli şarapları vardı, bilekten havalan
tnayı öğrettiği bir deniz kartalı ve derinlerdeki deniz canavarlarını
çağıran bir borusu. Oyle bir boru çok işime yarardı, Tyroshlar’ı
vediğer can sıkıcı yaratıkları dibe çekmek için. Ama o boru benim
oldu mu? Hayır. Çünkü kral, benim eski dostumu El ilan etti.”
Saan, kolunu Davos’un koluna değdirdi ve, “Kraliçenin adamları
seni sevmiyor eski dostum,” dedi. “Duyduğuma göre malum bir
giyeni arkadaşlar ediniyormuş. Bu doğru, evet mi?”
Çok fazla şey duyuyorsun yaşlı korsan. Bir kaçakçı, insanları dal­
galar kadar iyi tanımalıydı yoksa kaçakçılık yapacak kadar uzun
yaşayamazdı. K raliçenin adamları Işık Tanrısı’nm ateşli takip­
çileri olmaya devam edebilirdi fakat Ejderha Kayası’nın sıradan
insanları bütün ömürleri boyunca tanıdıkları tanrılara geri mey­
lediyorlardı. Stannis’in büyülendiğini söylüyorlardı; Melisandre,
kralı Yedi’den döndürmüş ve onu gölgelerden gelen bir şeytanın
önünde diz çöktürmüştü... günahların en kötüsü... kırmızı kadın
v e kadının tanrısı, Stannis’i yüzüstü bırakmıştı. Aynı şekilde dü­
şünen şövalyeler ve küçük lordlar da vardı. Davos onları arayıp
bulmuş, bir zamanlar mürettebat seçerken gösterdiği özenle seç­
mişti. Sör Gerald, K arasu’da cesurca savaşmıştı ama daha sonra,
takipçilerinin bir cüce ve Ölü bir adam tarafından kovulmasına
göz yuman R’hllor’un güçsüz bir tanrı olması gerektiğini söy­
lerken duyulmuştu. Sör A ndrew Estermont kralın kuzeniydi ve
yıllar önce onun yaverliğini yapmıştı. Stannis’i, Salladhor Saan’m
kadırgalannın güvenliğine ulaştıran artçı kuvveti Gece Şarkısı
Piçi komuta etmişti fakat adam coşkun bir inançla Savaşçıya tapı­
yordu. Kralın adamları, kraliçenin değil. Ama onlarla böbürlenmek
yanlış olurdu.
“Bir zamanlar bir Lysli korsan, iyi bir kaçakçı gözlerden uzak
durur demişti bana,” dedi Davos dikkatlice. “Siyah yelkenler, ses­
siz kürekler ve dilini tutmayı bilen bir mürettebat.”
Lysli güldü. “Dilsiz bir mürettebat daha da iyidir. Okuma yaz-
mabilmeyen iri ve güçlü dilsizler.” Ama sonra ciddileşti. “Biri­
cinin seni kolladığını bilmek güzel eski dostum. Kral, çocuğu
hrmizi kadına verecek mi sence? Küçük bir ejderha bu büyük
savaşı bitirebilir.”
Davos, eski alışkanlığıyla şansına uzandı ama parmak kemik-
i o-*
İcrı boynunda değildi artık, hiçbir şey bulamadı. “Bunu yapp,
t ak,” dedi. “Keııdi kanına zarar vermez.” ^a>
“Lord Renly bunu duyduğuna sevinecek.”
“Reııly silahlı bir haindi. Edric Fırtına’nın hiçbir suçu y0j.
Majesteleri adil bir adamdır.”
Salla omuz silkti. “Göreceğiz. Ya da sen göreceksin. Bendenize
dönüyorum. Bazı aşağılık kaçakçılar şu anda bile Karasu Koyu’nu
geçiyor olabilir, lordlarına ödemeleri gereken yasal vergilerden
kaçmak umuduyla.” Davos’un sırtına vurdu. “Kendinize iyi ba.
kın. Sen ve dilsiz dostların. Artık çok önemli bir adamsın lâkin bir
adam ne kadar yükselirse düşüşü de o kadar uzun olur.”
Davos, kuşluğun altındaki üstat dairesine gitmek için Deniz
Ejderi Kalesi’nin merdivenlerini tırmanırken Salla’nın söyledik-
lerini düşündü. Çok yükseklere tırmandığını Salla’dan duyması­
na gerek yoktu. Okuyamıyorum, yazamıyorum, lordlar beni hor görü 
yor, hükmetmekle ilgili hiçbir ¡ey bilmiyorum, nasıl Kral Eli olurum? Beti
bir geminin güvertesine aidim, bir kalenin kulesine değil.
Davos bu kadarını Üstat Pylos’a da söylemişti. “Siz dikkate
değer bir kaptansınız,” diye yanıtlamıştı üstat. “Bir kaptan gemi­
lerine hükmeder, öyle değil mi? Tehlikeli sularda gezinir, rüzgârı
yakalamak için yelkenlerini açar, fırtınanın ne zaman geleceğini ve
ondan nasıl kurtulacağını bilir. Bu da hemen hemen aynı şey.”
Pylos iyi niyetle konuşmuştu ama teminatları boş tınlıyordu.
“Kesinlikle aynı şey değil!” diye itiraz etmişti Davos. “Bir krallık,
bir gemi değildir... iyi ki de değil, yoksa bu krallık batar. Ahşabı,
ipi ve suyu bilirim evet, lâkin bu ne işime yarar şimdi? Stannisı
tahta üfleyecek rüzgârı nereden bulacağım?”
Üstat gülmüştü. “Buldunuz bile lordum. Kelimeler rüzgârdır
ve siz benim kelimelerimi kendi aklıseliminizle tarumar ettiniz
Majesteleri sizde ne bulduğunu biliyor bence.”
“Soğanlar,” demişti Davos hüzünle. “Bende bulduğu şey ^
işte. Kral Eli soylu olmalıdır, akıllı ve eğitimli, bir savaş kuman
dam ya da büyük bir şövalye...”
“Sör Ryam Redwyne zamanının en büyük şövalyesiydi ve
krala hizmet etmiş Eller’in en kötüsüydü. Rahip Murmison1
duaları mucizeler yaratırdı ama rahip El olduktan kısa zaman son
198
f3 bütiin diyar onun ölmesi için dua ediyordu. Lord Butterwelt
zekâsıyla meşhurdu, Myles Smallwood cesaretiyle, Sör Otto
Hightower tahsiliyle, fakat El olarak hiçbiri başarı gösteremedi.
Soylu olmaya gelince, ejderha kralları Eller’ini kendi kanlarının
arasından seçerdi, sonuçta Baelor K ırıkmızrak ve Zalim Mae-
gor kadar farklı Eller doğdu. Buna karşılık elimizde Rahip Barth
var; bir demircinin oğluydu, Yaşlı Kral tarafından Kızıl Kale’nin
kütüphanesinden çıkarıldı, diyara barış ve bereket dolu bir kırk
yıl verdi.” Pylos gülümsenıişti. “Tarihinizi okuyun L ord Davos,
kaygılarınızın yersiz ol duğunu göreceksiniz.”
“Okuma bilmiyorken tarihimi nasıl okuyabilirim?”
“Herkes okuyabilir l ordum,” demişti Üstat Pylos. “Sihre ya
dasoylu bir kana gerek yok. K ralın emriyle oğlunuza bu sanatı
öğretiyorum. İ zin verin size de öğreteyim.”
Davos bu nazik teklifi reddemezdi. Böylece her gün Deniz Ej­
deri Kulesi’nin en tepesindeki üstat dairesine gitmeye başlamış­
tı. Parşömenlerin, kâğıtların ve büyük deri ciltlerin üstüne eğilip
birkaç kelime daha öğrenmeye çalışıyordu. Harcadığı çaba çoğu
zaman başını ağrıtıyordu ve Davos kendini Y amalı Y üz kadar aptal
hissediyordu. Davos’un oğlu Devan 011 iki yaşına bile basmamış­
tı ama babasından epey ilerideydi. Okumak, Prenses Shireen ve
Edric Fırtına i çın nefes almak kadar doğal bir şeymiş gibi görünü­
yordu. İş kitaplara gelince Davos hepsinden daha çocuktu. Ama
inat ediyordu. O şimdi Kral Eli’ydi. Kral Eli okuyabilmeliydi.
Deniz Ejderi Kalesi’nin dar ve dolambaçlı merdivenleri, kalça­
sı kırıldıktan sonra Üstat Gressen için ağrılı bir imtihana dönüş­
müştü. Davos yaşlı adamı hâlâ özlüyordu. Stannis’in de özledi­
ğini tahmin ediyordu. Pylos zeki, çalışkan, iyi niyetli bir adamdı
amaçok gençti ve kral bu genç adama, Cressen’e güvendiği kadar
güvenmiyordu. Cressen çok uzun vakit Stannis’in yanında ol­
uştu... Melisandre'yle ters düşene ve bu yüzden ölene dek.
Davos, basamakların sonunda, yalnızca Y amalı Y üz’e ait ola­
bilecek çan sesleri duydu. Soytarı, üstadın kapısının dışında sadık
bit tazı gibi prensesi bekliyordu. Hamur gibi yumuşak ve düşük
°muzlu adamın geniş yüzünde, kare şekilli kırmızı yeşil dövmeler
Vardı. Yamalı Y üz, üstüne geyik boynuzları bağlanmış teneke bir
199
kovayı mi ğf er ni yeti ne takı yordu. B oynuzl arı n çatal l arı na asıl^
onl arca çan. soytarı hareket etti kçe çı nl ı yordu... bu sürekl i çmj^
dı kl arı anl amı na gel i yordu çünk ü soytarı nı n sabi t durduğu y0j!
tu. Y amal ı Y üz nereye gi tse çı ngı rdayı p tı ngı rdı yordu; pyj0s,
onu Shi recı ı ’i n dersl eri ne sokmaması boşuna deği l di . “DeniZin
al tı nda yaşl ı bal ı k genç bal ı ğı y er,” di ye mı rı l dandı soytarı . Başın,
sal l adı , çanl arı çı nl adı , tı nl adı , şarkı söyl edi . “B en bi l i ri m, ben bi­
l i ri m, oh, oh, oh.”
H er oturup okumaya çal ı ştı ğı nda k endi si ni hi ç ol madı ğı kadar
yaşl ı hi sseden D avos, “B urada genç bal ı k yaşl ı bal ı ğı eği ti r,” dedi
O na okumayı öğreten ki şi yaşl ı Ü stat G ressen ol saydı işler deği-
şi rdi ama Pyl os, D avos’un oğl u ol abi l ecek kadar gençti .
Pyl os’u, ki tapl arl a ve parşömenl erl e kapl ı ahşap masanın ba­
şı nda, üç çocuğun karşı sı nda o tur m uş hal de bul du. Prenses Shi-
reen iki oğl anı n arası nda o turuy o rdu. D avos, kendi kanı nın, bir
prenses ve bi r kral ı n pi çi yl e arkadaşl ı k etti ği ni görmekten şimdi
bi l e büyük memnuni y et duyabi l i rdi . Devan lord olacak artık, yalnız 
ca bir şövalye değil. Yağmur Ormanı Lordu. D avos bununl a, bu un­
vanı bi zzat taşı yor ol maktan f azl a gururl anı y ordu. Üstelik okuyor.
Okuyor ve yazıyor, bunu yapmak için doğmuş gibi. Pyl os, Devan’ın
çal ı şkanl ı ğı nı övüyordu. Si l ah ustası o n u n kı l ı ç ve mızrakta da
parl ak ol duğunu söyl üyordu. Ayrıca dindar bir delikanlı. Davos
ona dört ağabeyi ni n nası l ö l düğünü anl attı ğı nda, “Ağabeylenm,
T anrı ’nı n yanı nda oturmak üz ere I şı kl ı S al on’a yüksel di ,” demişti
D evan. “G ece ateşl eri nde onl ar i çi n dua edeceği m, seni n için de
edeceği m baba, hayatı nı n sonuna k adar I şı k T anrı sı ’nm aydınlı­
ğı nda yürüyebi l men i çi n.”
D avos’u, “H ayı rl ı sabahl ar baba,” di y erek karşı l adı çocuk.
Dale’in on iki yaşındaki haline çok benziyor, di ye düşündü Davos.
D al e, yaver kı yaf etl eri ni n i çi nde hi çbi r zaman D evan kadar şık
ol mamı ştı el bette ama i ki kardeş aynı kare şeki l l i gösteri şsi z yüze»
aynı dürüst bakı şl ı kahverengi gözl ere ve aynı i nce, kahverengi
saçl ara sahi pti . D evan’m çenesi nde ve yanak l arı nda bi ten sarı nıy
l er, münasi p bi r şef tal i yi k endi nden utandı rabi l i rdi ama delik#1
“sakal l arı yl a” büyük gurur duy uy ordu. Tıpkı bir zamanlar Dd(1,1
duyduğu gibi. M asadaki üç çocuğun en büy üğü D e v a n ’dı.
200
Buna rağmen E dri c F ı rtı na’nı n boyu seki z santi m dal ı a uz tı n-
ı göğsü ve kol l arı daha geni şti . E dri c bu açı dan tanı babası nı n
¿y. sabahları kı l ı ç ve kal k an tal i ml eri ni de asl a k açı rmı yordu.
Robert’ın ve R enl y’ı ı i n ço c uk l uğunu bi l ecek kadar yaşl ı ol anl ar,
oğlanın onl ara, S tanni s’i ı ı hi çbi r zaman benz emedi ği kadar
^ b e n z e d i ğ i n i söy l üy ordu; k ö m ü r karası saçl ar, koyu mavi göz­
ler ağız» çe ne , el macı k k emi k l eri . E dri c’i ı ı annesi ni n bi r F l oreı ı t
olduğunu hatı rl atan tek şey ço c uğun kul akl arı ydı .
“Evet, hayı rl ı günl er l o r d u m , ” di ye tek rar etti E dri c. Ö f kel i
vegururlu bi r çocuk ol abi l i rdi ama o n u y eti şti ren üstatl ar, kal e
kumandanları ve si l ah ustal arı , ona nez ak et k ural l arı nı da gayet iyi
öğretmişlerdi. “A mcamı n y anı ndan mı gel i yorsunuz? M aj estel eri
nasıllar?”
“İyi,” diye yal an söyl edi D avos. D ü r ü st ol mak gereki rse kral
bitkin ve ruhen peri şan gö r ünüy o r du ama çocuğu bunl arl a tedi r­
gin etmeye gerek y ok tu. “ D ersi ni z i bö l medi m umar ı m.”
“Şimdi bi ti rdi k l o r du m , ” dedi Ü stat P yl os.
“Kral B i ri nci D aer o n’ı o k u y o r du k .” P renses S hi reen üzgün,
tatlı, hassas bi r çocuk tu ve güzel ol mak tan çok uzaktı . S tanni s ona
bre şekilli çenesi ni v ermi şti , Sel yse de F l o rent k ul akl arı nı . V e za­
lim bir bil geli ğe sahi p ol an tanrı l ar, k ı z ı n çi rk i nl i ği ni gri hastal ı kl a
pekiştirmeyi uygun gö r müştü. S hi r een’i n bi r yanağı ve boğazı nı n
yarısı, henüz beşi kteyken geçi rdi ği hastal ı k nedeni y l e gri , pürüz l ü
vesertti, şükür ki hayatı ve gö rme yeteneği bağı şl anmı ştı . “Savaşa
gitmiş ve D orne’u f ethetmi ş. O n a G enç E j derha di y orl armı ş.”
“Sahte tanrı l ara tapı y o rmuş,” dedi D evan, “ama bunun dı şı n­
da büyük bi r kral ve cesur bi r savaşçı ymı ş.”
“Öyleymiş,” di ye onayl adı E dri c F ı rtı na, “ama beni m babam
daha cesurdu. G enç E j derha bi r gün i çi nde üç mücadel e kazan­
mamış.”
Prenses kocaman açı l mı ş gözl eri yl e E dri c’e baktı . “R obert am­
cambir günde üç mücadel e mi k az andı ?”
PİÇ çocuk başı yl a onayl adı . “S ancak l arı nı çağı rmak i çi n i l k kez
eve geldiği zaman. L ord G randi son, L ord C af F eren ve L ord F el l ,
^az Kalesi’nde k uvvetl eri ni bi rl eşti rmey i ve F ı rtı na B ur nu’na y ü-
201
rümeyi planlıyorlardı ama babam bir muhbir sayesinde bu
öğrendi. Hiç vakit kaybetmeden bütün şövalyeleri ve yaverle^'
birlikte yola çıktı. Komplocular teker teker Yaz Kalesi’ne
ğiııde, babam her birini sırayla mağlup edip birleşmelerini '
gelledi. Lord Fell’i teke tek bir dövüşte öldürdü ve lordun i
Gümüş Balta yi esir aldı.” °gü
Devan, Pylos’a baktı. “Böyle mi oldu?”
Üstadın cevap vermesine fırsat bırakmadan, “Öyle olduğunu
söyledim, değil mı?” dedi Edric Fırtına. “Üçünü de ezdi veöyle
cesurca dövüştü kı daha sonra Lord Grandison ve Lord Cafferen
onun adamları oldular, Gümüş Balta da öyle. Babamı hiç kimse
yenemedi.”
“Edric, bu kadar böbürlenmemelisin,” dedi Üstat Pylos. “Kral
Robert da diğer adamlar gibi yenilgiler yaşadı. Ashford’da Lord
Tyrell tarafından hezimete uğratıldı ve pek çok turnuva müsaba­
kasını kaybetti.”
“Ama kaybettiğinden çoğunu kazandı ve Üç Dişli Mızrak’ta
Prenses Rhaegar’ı öldürdü.”
“İşte bunu yaptı,” diye onayladı üstat. “Lâkin şimdi dikkati­
mi, bizi sabırla bekleyen Lord Davos’a vermeliyim. Yarın Kral
Daeron’un Dorne’u Fethi’ni okumaya devam ederiz.”
Prenses Shireen ve delikanlılar nazik bir şekilde veda ettiler.
Çocuklar odadan ayrıldıktan sonra Üstat Pylos, Davos’a yaklaştı.
“Lordum, belki siz de Dorne’utı Fethi’nden bir bölüm denemek is­
tersiniz?” Deri ciltli ince kitabı Davos’a doğru itti. “Kral Daeron
latif bir sadelikle yazmış ve kralın tarihi kanla, mücadeleyle, kah­
ramanlıkla dolu. Oğlunuz epey ilgilendi.”
“Oğlum henüz on iki yaşında bile değil. Ben Kral Eliyim
Mümkünse bana bir mektup daha verin.”
“Nasıl arzu ederseniz lordum.” Üstat Pylos, çeşitli p a r ş ö m e n  
leri açıp tekrar bir kenara bırakarak masayı kolaçan etti. “Yem
mektup gelmedi, belki eski bir tanesi...”
Davos da iyi bir hikâyeden herkes kadar keyif alırdı ama Stan
nis onu eğlensin diye El yapmamıştı. Onun ilk vazifesi, kj^
hükmetmesine yardımcı olmaktı ve bunu yapabi l mek ıçın
gunların getirdiği kelimeleri anlaması gerekiyordu. Bir şey1
202
renmenin en i yi y o l u o şeyi y apmak tı ; y el k enl er ya da parşömen­
ler, bir şey f ark etm i y o r du .
“Bu i şi mi ze y ar abi l i r.” P y l o s, D av o s’a bi r mek tup uzattı .
Davos, kare şek l i ndek i b u r u ş u k par şö meni açtı ve gözl eri ni kı ­
s a r a k kargacı k bur gac ı k h ar f l er e bak tı . O k u m a i şi gözl er i çi n zor­
du, Davos bu k adarı nı er k en d en ö ğr enm i şti . H i sar ’ı n, en k üçük
harflerle yazan üstada ö d ü l v er di ği ni d ü şü n ü y o r du bazen. P yl os
bu fikre gül müştü ama...
“Beş... kral a,” di y e o k u d u D av o s, yazı l ı hal i ne sı k rastl amadı ğı
beşte hafi fçe ter ed d ü t etm i şti . “ S u r ’un... öte... S ur’un... ötek i n-
deki r
*Ötesindeki,” di y e d ü z el tti P y l os.
Davos y üz ünü b u r u ş tu r d u . “ S u r ’ u n Ö tesi ndek i K ral ... güne-
f... gel iyor. B ü y ü k b i r o r d u n u n baş... başı mda...”
“Başı nda.”
“...bir ya... yaba... y abanı l o r d u su . L ord M o... M or... M or-
mont, T e... T e...”
“T eki nsi z. T e k i n s i z O r m a n ” P y l os, parmağı nı n ucuyl a kel i me­
lerin al tı nı çi zdi .
“...T eki nsi z O r m an ’d an b i r k u z g u n gönderdi . Sal dı rı al ... al 
tında?'
“Evet.”
Davos k endi nden m em n u n bi r şek i l de devam etti . “O zaman­
dan beri baş... başk a k uşl ar da gel di ... hi ç... hi çbi ri mek tup ta., şı..
mıyordu. M o r m o n t’u n b ü tü n k ü.. k üv eti , hayı r kuvveti, kuvveti y­
le birlikte... kat., k atl edi l ... M o r m o n t’u n b ü tü n kuvveti yl e bi rl i kte
katl edi l di ği nden k o r k u y o r u z . . . ” D av os bi r anda ne o k uduğunun
farkına vardı . M ek tu b u çev i rdi ve m ü h ü r m u m u n u n si yah o l du­
ğunu gördü. “B u m ek tu p G ece N ö b etç i l er i n d en gel mi ş. Ü stat,
Kral Stanni s bu m ek tu b u gö r dü m ü ? ”
“M ektup i l k gel di ği nde o n u L ord A l ester’e götürdüm. K en­
disi o vaki t E l ’di . K o nuy u k ral i çeyl e tartı ştı ğı na i nanı yorum. B i r
cevap göndermek i steyi p i stemedi ği ni sorduğumda bana aptal l ı k
etmememi söyl edi . ‘M aj estel eri k endi mücadel esi nde dövüşecek
adam sı kı ntı sı çek erk en y abanı l l ar i çi n bi r adam bi l e heba ede­
mez/ dedi .”
203
Bu yeterince doğruydu ve §u beş kral bahsinin Stannis’j
racağma şüphe yoktu. “Sadece açlıktan kırılan bir adambirdik'
cideıı ekıııek dilenir,” diye mırıldandı Davos. etu
“Afedersiniz lordum?”
“Bir zamanlar karımdan duyduğum bir şey.” Davos,
mış parmaklarını masanın üstüne vurdu. Sur’u ilk gördip ^
de Devaıı’dan daha küçüktü. Pençelikedi isimli bir gemide ^
Ulıoris’e hizmet veriyordu. Roro, Dar Deniz’in aşağısında^
yukarısında Kör Piç olarak tanınan bir Tyroshlu’ydu amager^
te ne kördü ne de gayrimeşru. Kör Piç, Skagos’u geçip Titreyen
Deniz’e girmiş ve daha önce bir ticaret gemisi görmemiş yüzlerce
küçük körfezi ziyaret etmişti. Kürk, fildişi, kehribar ve obsidiyen.
le takas edilmek üzere çelik taşıyordu; kılıçlar, baltalar, miğfer.
ler, örgü zırhlar. Pençelikedi güneye döndüğünde ambarları tıka
basa doluydu ama Fok K örfezinde karşılaştığı üç siyah kadırga
tarafından Doğugözcüsü’ne götürülmüştü. Gemi bütün yükünü
kaybetmişti. Piç de, yabanıllara silah satmak suçuyla, kafasını.
Davos, kaçakçılık günlerinde Doğugözcüsü’nde ticaret yap-
inişti. Kara kardeşler zorlu düşmanlardı fakat doğru yükü olan
bir gemi için iyi müşterilerdi. Davos onların sikkelerini almış
olabilirdi ama Kör Piç’in kafasının Pençelikedi'nin güvertesinde
nasıl yuvarlandığını asla unutmamıştı. “Küçük bir çocukken bir­
kaç yabanılla tanışmıştım,” dedi Üstat Pylos’a. “İyi hırsızlardı ama
kötü pazarlık ediyorlardı. İ çlerinden biri kamara kızımızı çalmış­
tı. Neticede diğer insanlar gibi görünüyorlardı, kimi güzel, kimi
çirkin.”
“İnsan insandır,” diye onayladı Pylos. “Okumamıza geri dö­
nelim mi lord El’im?”
Beri Kral Eli’yim, evet. Stannis ismen Batıdiyar Kralı olabilir*
di ama gerçekte Boyalı Masa Kralı’ydı. Ejderha Kayası ileFırtına
Burnu onun elindeydi ve Sallador Saan’la her an
bozulabilecek
bir ittifakı vardı ama hepsi buydu. Nöbet nasıl olur daya^ınl
almak için ona el açardı? Onun ne kadar güçsüz olduğunu, dava 
nı nasıl kaybettiğini bilmiyor olabilirler. “Kral Stannis’in bu mektu^
hiç görmediğinden emin misiniz? Ya da Melisandre’nin?”
“Evet. Mektubu onlara götüreyim mi? Hatta şimdi?’
204
” rledi Davos hemen. Mektubu Lord Alester’c gö-
«Uayır, acu . ^
' üzdevazifenizi yerine getirdiniz.” Eğer Mclısaııdre bu
bugörürse... Ne demişti? Adım» anılnıanıası gereken, kuvve-
Ilie Manaya başladı Davos Seaıvorth. Yakında soğuk gelecek. Ve
^ h'ıneyengece... Ve Stannis alevlerin içinde imgeler görmüştü;
1rıniçinde, etrafı korkuyla dolu bir meşale çemberi.
^“Lordum, iyi değil misiniz?” diye sordu Pylos.
korkuyorum iistat, diyebilirdi Davos. Salladhor Saan’m anlattığı
hikâyeyi hatırlıyordu; Azor Ahai’nin, I şık Getiren’i, çok sevdiği ka­
rısınınkalbinesaplayarak soğuttuğu hikâyeyi. Karanlıkla savaşmak
çiti kendi karısını öldürdü. Eğer Stannis yeniden dünyaya gelmiş Azor
Mai ise, Eâric Fırtına, Nissa Nissa’nın rolünü mü oynacak? “Düşünü­
yordumüstat. Özür dilerim.” Bir yabanıl kralı kuzeyi fethetse ne
olurdu?Kuzey Stannis’in elinde değildi ki. Majestelerinden, onu
kral olarak tanımayı reddeden insanları savunması beklenemezdi.
“Banabaşkabir mektup verin. Bu mektup çok...”
“...zor?”dedi Pylos.
Yakında soğuk gelecek, diye fısıldadı Melisandre, ve asla bitmeyen
^ “Rahatsız edici,” dedi Davos. “Çok... rahatsız edici. Başka bir
mektup, lütfen.”
Yanan Köstebek Kasabası’nın dumanına uyandılar. 1
Kral Kulesi’nin tepesindeki J on Kar, Üstat Aemon’mved- *
kol değneğine yaslandı ve kasabadan yükselen gri duman bulu/ 1
rını izledi. Styr, J on ondan kaçtığında, Kara Kale’yi gafil avlamak] î
ilgili bütün umudunu kaybetmişti ama gelişini bu kadar açık b ^
şekilde bildirmesi de gereksizdi. Bizi öldürebilirsin, diye düşündü }
J on, ama kimse uykusunda katledilmeyecek, hiç değilse bu kadarım ba. j
çardım. J
Ağırlığını üstüne verdiğinde bacağı hâlâ alev alev yanıyordu -
J on o sabah, yeni yıkanmış siyahlarını giymek ve çizmelerini bağ- f
lamak için Clydas’ın yardımına ihtiyaç duymuştu ve giyinme işi j
bittiğinde kendini haşhaş sütünde boğmak istemişti. Bunun yeri- I
ne bir kupa rüya şarabına, bir parça gökçe ağacı kabuğuna vekol ?
değneğine razı olmuştu. Rüzgârsın Bayırı’ndaki fener yanıyordu |
ve Gece Nöbetçileri’nin her adama ihtiyacı vardı. i
Onu durdurmaya çalıştıklarında, “Dövüşebilirim,” diye ısrar
etmişti J on.
“Bacağın iyileşti öyle mi?” diye gülmüştü Noye. “O halde sana İ
bir tekme atmamı umursamazsın?” j
“Atmamanı tercih ederim. Bacağım hâlâ sert ama yürüyebi­
lirim, ayakta durabilirim ve bana ihtiyacınız olursa dövüşebili­
rim.”
“Yabanıllara mızrağın hangi ucunu saplayacağını bilen her
adama ihtiyacım var.”
“Sivri ucunu.” J on bir zamanlar küçük kız kardeşine de buna
benzer bir şey söylediğini hatırlamıştı.
Noye fırça sertliğindeki sakallarını ovuşturmuştu. “İşe yaraya­
bilirsin. Seni bir uzunyayla birlikte bir kuleye koyarız ama aşağı
düşersen ağlayarak bana gelme.”
J on, kahverengi tarlaların ve rüzgârlı tepelerin arasından kıvfl
larak güneye giden Kral Yolu’nu görebiliyordu. Magnar gün bit
meden bu yoldan gelecekti. Thennler ellerinde savaş baltaları ve
mızraklarla, sırtlarında bronz ve deri kalkanlarla Magnar ın ar
nda yürüyecekti. Keçi Grigg, Quort, İri Çıban ve diğerleri de gelecek.
S0 ^ tte'Yabanıllar h içb ir zaman J on’un arkadaşları o l m a m ı şl a r 
dı amaY gritte...
Jon bacağındaki ağrıyı hissedebiliyordu; Ygritte’in yayından
l^n okun, etin ve kasların içine gömüldüğü yerdeki zonkla­
mayı. Yaşlı adamın gözlerini ve boğazından akan siyah kanı da
hatırlıyordu. Ama en iyi mağarayı hatırlıyordu, Y girtte’in meşale
çığındaki çıplak görüntüsünü, J on’un ağzının altında açılan ağzı­
n ı n tadını. Ygritte, buradan uzak dur. Güneye git ve yağma yap, gidip o
çoksevdiğin çetnber kulelerden birinde saklan. Burada ölümden başka bir
^bulamayacaksın.
Avlunun karşısında, eski Taş Kışla’nın çatısındaki yayalardan
b i r i pantolonunun bağcıklarını çözdü ve bir mazgalın içine işedi.
Adamı yağlı, turuncu saçlarından tanıdı J on. Diğer çatılar­
davekule tepelerinde de siyah pelerinli adamlar görünüyordu
ama her on adamdan dokuzu aslında samandan yapılmıştı. Donal
Noyeonlara, “Karga korkuluğu devriyeler,” diyordu. Ama karga 
lar biziz, diye düşündü J on, ve çoğumuz yeterince korktuk.
İ simleri ne olursa olsun saman askerler Üstat Aemon’ın fık-
nydi. Depolarda, Nöbet’teki adamların doldurabileceğinden çok
daha fazla pantolon, yelek ve tunik vardı. O halde neden onları
samanla doldurup omuzlarına birer siyah pelerin atmasınlar ve
nöbete dikmesinlerdi? Noye, saman askerleri bütün kulelere ve
pencerelerin yarısına yerleştirmişti. Bazılarının elinde mızraklar
bile vardı, bazılarının kollarının altına yaylar sıkıştırılmıştı. Bura­
daki umut, Thennler’in saman askerleri uzaktan göreceği ve Kara
Kale’nin saldırılamayacak kadar iyi savunulduğuna karar verecek­
leriydi.
J on, Kral Kulesi’nin çatısını altı korkulukla paylaşıyordu, ger­
çekten nefes alan iki kardeşin yanı sıra. Sağır Dick Follard bir
Mazgaldaoturuyordu, makaranın takılmadan çalışacağından emin
°bnak için arbaletinin mekanizmasını düzenli olarak temizleyip
Rıyordu. Eski Şehir’den gelen çocuk huzursuzca parapetlerin
gafında dolaşıyor, saman adamların kıyafetleriyle uğraşıyordu.
1de doğru konum alırlarsa daha iyi savaşacaklarını düşünüyor. Belki
u bekleyiş benim sinirlerimi yıprattığı gibi onunkileri de yıpratıyor.
D el i kanl ı on seki z yaşı nda o l duğunu i ddi a edi yordu,
büyüktü ama buna rağmen çi menl er kadar yeşi l di . Ona, G ^
N öbetçı l eri ’ni n y ününü, örgü z ı rhı nı ve k aynatı l mı ş derisini
şaı ı nı i şken bi l e Saten di yorl ardı ; bu adı doğup büyüdüğü gene
l evde al mı ştı . K oyu renk göz l en, y umuşak ci l di ve simsiyah 1ü
İ çl eri yl e bi r kız kadar güzel di ama K ara K al e’de geçi rdi ği yannı
yıl el l eri ni sertl eşti rmi şti ve N oy e, del i k anl ı nı n arbal ette hi çfetla
ol madı ğı m söyl üyordu. A ma gel en şeyl e yüzl eşecek cesareti var
mı ydı ?
J on, kul eni n tepesi nde dol aşmak i çi n kol değneği ni kulla­
nı yordu. K ral K ul esi kal eni n en uz un k ul esi deği l di ... bu onur
yüksek, i nce ve kı rı k dök ük M ı z rak ’a ai tti ama O thel l Yarwyck,
M ı zrak’ı n her an çökebi l eceği ni söyl emi şti . K ral K ul esi en sağlam
kul e de deği l di ... K ral Y ol u’n un k enarı ndak i M uhaf ı z K ulesi çok
daha çeti n bi r cevi z ol urdu. A ma K ral K ul esi yeteri nce yüksek,
yeteri nce sağl amdı ve S ur’un k enarı ndak i k o numu iyiydi, kapıyı
ve ahşap merdi venl eri n ayağı m y uk arı dan görüy ordu.
J on, K ara K al e’yi k endi gözl eri yl e i l k gördüğünde, duvarlan
ol mayan bi r kal e i nşa etmeni n aptal ca bi r şey ol duğunu düşün­
müştü. B öyl e bi r kal e nası l müdaf aa edi l ebi l i rdi ?
“E di l emez,” demi şti amcası . “A maç da bu zaten. Gece Nö­
betçi l eri , di yarı n kavgal arı nda tar af tutmay acağı na dai r ant içmiş­
ti r. B una rağmen yüzyı l l ar i çi nde, ak ı l dan çok ki bi r sahibi olan
bazı L ord K umandanl ar y emi nl eri ni u n u tm u ş ve hırslarıyla bizi
neredeyse yok etmi şl erdi r. L ord K umandan R uncel Hightower,
N öbet’i pi ç oğl una mi ras bı rak maya çal ı şmı ştı . L ord Kumandan
R odri k F l i nt, kendi ni S ur’un Ö tesi ndek i K ral yapmayı düşünmüş 
tü. T ri stan M udd, D el i M arq R ank enf el l , R obi n H i l l ... altı yüz
yı l önce, K ar K apı sı ’ndaki ve G ece K al esi ’ndek i kumandanların
birbirlerine karşı savaştı ğı nı bi l i yor m u y dun? V e L ord Kumandan
onl arı durdurmaya çal ı ştı ğı nda o n u ö l d ü r m ek i çi n güçl erini bir­
l eşti rdi kl eri ni ? K ı şyarı ’ndak i S tark mesel ey e el atmak ve ikisinin
de kaf ası nı al mak z orunda k al mı ştı . B u n u kol ayl ı kl a yaptı çünkü
kumandanların kaleleri müdafaa edilemezdi. G ece N öbetçi l eri ni
J eor M ormont’tan önce dok uz y üz do k san al tı L ord K umanda^
ol du, bunl arı n çoğu cesur ve o n u r l u adaml ardı ... ama bizınl
208
korkaklan»112 ve aptallarımız vardı, zorbalarımız ve delilerimiz
V^ijğnmz devam ediyor çünkü Y edi Krallık’ın kralları ve lordları,
onlar içi» bir tahdit oluşturmadığımızı biliyor, komutamız kimde
olursa olsun. Bizim yegâne düşmanımız kuzeyde ve kuzeyde Sur
var.
Ama Şimdi o düşman, güneyden çıkmak üzere Sur'u geçti, diye dii-
şiindüjon, Yedi Krallık’m kraîlart ve lordları bizi unuttu. Çekiç ile örsün
arasında sıkıştık. Kara Kale, bir duvarı olmadan elde tutulamazdı,
bunu herkes kadar Donal Noye da biliyordu. “Kale onların bir işi­
neyaramaz,” demişti zırh ustası küçük garnizonuna. “Mutfaklar,
ortak salon, ahırlar, hatta kuleler... bırakın hepsini alsınlar. Silalı-
haneyi boşaltacağız, taşıyabildiğimiz kadar levazımı Sur’ıın tepesi­
ne çıkaracağız ve müdafaamızı kapının çevresinde kuracağız.”
Böylece Kara Kale bir çeşit duvara sahip olmuştu, yarım ay
şeklindeki üç metrelik barikat, levazımlardan inşa edilmişti, çivi
varilleri ve tuzlu domuz eti fıçıları, kasalar, siyah çuha balyaları,
kütük yığınları, keresteler, ateşte sertleştirilmiş kazıklar ve çuval-
larca tahıl. Bu ilkel istihkâm, savunulmaya değer en önemli iki şeyi
kuşatıyordu; kuzeye açılan kapı ve buzun içine iyice gömülmüş
ağaç gövdesi kalınlığındaki direklerle desteklenen, Sur’un cephe­
sinesarhoş bir yıldırım gibi tutunup yukarı tırmanan zikzaklı ah­
şap merdiven.
Jon, son birkaç köstebeğin uzun tırmanışa devam ettiğini
gördü, kara kardeşler onlara yardım ediyordu. Grenn, küçük bir
oğlanı kollarında taşıyordu, iki kat aşağıdaki Pyp, yaşlı bir adama
destek vermişti. En yaşlı kasabalılar, kafesin tekrar aşağı inip onları
almasını bekliyordu. Bir kadın, ellerinden tuttuğu iki çocuğu yu­
karı çekiyordu, daha büyük bir çocuk basamakları hızla tırmana­
rak onların yanından geçti. Onlardan altmış metre yukarıda, Gök
Mavisi Su ve Leydi Melina (kızın bütün arkadaşları, onun gerçek
birleydi olmadığında hemfikirdi) bir sahanlıkta bekliyor, güneye
bakıyorlardı. Dumanı J on’dan daha iyi gördüklerine şüphe yoktu.
J °n, kaçmamayı tercih eden kasabalıları merak etti. Kaçmayacak
kadar inatçı, aptal ya da cesur birkaç kişi her zaman çıkardı; savaş-
mayı, saklanmayı ya da diz çökmeyi terc;h eden insanlar. Belki de
^bennler onların canlarını bağışlardı.
209
Yapılması gereken şey yabanıllara saldırmaktı, diye düşündü J 0
İyi donanımlı elli korucu onları yolda durdurabilirdi. Fakat ne elli ^
rucuları vardı ne de bu sayının yarısı kadar atları. Garnizon o
dönmemişti, nerede olduklarını veya Noye’un gönderdiği süvaü
lerin onlara ulaşıp ulaşmadığını bilmenin bir yolu yoktu. >
Garnizon biziz, dedi J on kendine ve halimize bir bak. Bo^
Marslı’ın kalede bıraktığı kardeşler; yaşlı adamlar, sakatlar veye I
şil delikanlılardı, tıpkı Donal Noye’un J on’a söylediği gibi.j0n
basamaklarda ve barikatta varillerle cebelleşen bazı kardeşleri göl
rebiliyordu; her zamanki gibi ağır hareket eden tıknaz Fıçı, ^
ta bacağının üstünde zıplayarak ilerleyen Eksik Çizme, kendim
Soytarı Florian’ın yeniden doğmuş hali zanneden yarı deli Kolay
Dornelu Dilly, Gül Ormam’ndan Kızıl Alyn, Genç Henly (elli,
sini çoktan geçmiş), Yaşlı Henly (yetmişini çoktan geçmiş),Kıllı i
Hal, Bakire Havuzu’ndan Çilli Pate. Adamlardan bazıları, Kral I
Kulesi’nin tepesinden kendilerine bakan J on’u gördü ve el salladı.
Diğerleri arkalarını döndüler. Hâlâ bir dönek olduğumu düşünüyor 
lar. Bu acı vericiydi ama J on onları suçlayamazdı. Nihayetinde
bir piçti o. İhanet ve şehvetten doğan piçlerin, yaratılış itibarıyla
ahlaksız ve tehlikeli olduğunu herkes bilirdi. Ve J on, Kara Kale’de
dostlar kadar düşmanlar da edinmişti... en başta Rast. J on bir ke* f
resinde, Rast’ı, Samwell Tarly’ye işkence etmekten vazgeçmediği
takdirde boğazını Hayalet’e parçalatmakla tehdit etmişti veRast
böyle şeyleri unutmazdı. Delikanlı, süpürdüğü kuru yaprakları
yığınlar halinde merdivenin altına topluyordu ama arada sırada
duruyor ve J on’a kin dolu bakışlar atıyordu.
Aşağıda, Donal Noye, Köstebek Kasabası’ndan üç adama- ^
“Hayır,” diye kükredi. “Zift kafese gidiyor, yağ merdivene, arba ,
let okları dördüncü, beşinci ve altıncı sahanlığa, oklar birinci ve
İkinciye. Domuz yağlarını basamakların altına yığm, evet °r^
payandaların arkasına. Et kasaları barikat için. Şimdi, sizi çiçek
zuğu saban hayvanları, ŞİMDİ\”
Bu adamda lord sesi var, diye düşündü J on. Bir mücadel ede,'
mandanın ciğerlerinin en az kılıç kolu kadar önemli ^
söylerdi babası. “Eğer emirleri duyulmuyorsa, bir kuman * ^ ^
ne kadar cesur ya da akıllı olduğu önemli değildir,” derdi
210
d oğullarına, bu yüzden Robb’la J on, Kışyarı’nın kuleleri-
kar ve avlunun iki ucundan birbirlerine bağırırlardı. Donal
'un sesi ikisini de bastırabilirdi. Köstebekler Noye’un kor-
* 5 , dolaşıyordu, haklıydılar, çünkü Noye onları kafalarını
toparmakla tehdit ediyordu sürekli.
Kasabanın dörtte üçü J on’un uyarısını ciddiye almış ve sığın­
mak için Kara Kale’ye gelmişti. Noye, bir mızrak tutacak ya da
baltasallayacak kadar dinç olan her adamın barikatı müdafaa et-
meşine karar vermişti, aksi takdirde evlerine döner ve Thennler’e
larçı şanslarını denerlerdi. A damların eline iyi çelik vermek için
silahhaneyi boşaltmıştı; çift bıçaklı büyük baltalar, ustura keskin­
liğinde hançerler, uzunkılıçlar, tokmaklar ve dikenli gürzler. Deri
yelekler ve örgü zırhlar kuşanmış, baldır zırhı giymiş ve başları­
nı omuzlarının üstünde tutabilmek için boyunluk takmış birkaç
adamneredeyse savaşçı gibi görünüyordu. Kötü ışıkta. Gözlerini
harsan.
Noye, kadınlara ve çocuklara da görevler vermişti. Dövüşe-
meyecek kadar küçük olanlar su taşıyacak ve ateşlerle ilgilenecek­
ti. Köstebek Kasabası’mn ebesi, yaralıları tedavi eden Clydas’a ve
Üstat Aemon’a yardımcı olacaktı. Üçparmak Hobb birdenbire
onlarcaızgaracıya, kazancıya ve soğan doğrayıcıya sahip olmuş­
tu. Hatta fahişelerden ikisi savaşmayı teklif etmiş ve arbalette, on
'ki metre yukarıdaki basamaklarda bir yer kazanacak kadar beceri
göstermişlerdi.
“Çok soğuk.” Saten ayağa kalktı. Ellerini kollarının altına sok-
tU'Yanakları kıpkırmızıydı.
J°n gülümsedi. “Ayazdiş soğuk. Bu canlı bir sonbahar günü.”
Öyleyse Ayazdiş’i asla görmemeyi umarım. Eski Şehir’de, şa­
dına buz atmayı seven bir kız tanırdım. Buz için en iyi yer orası
^'fittı. Şarabın içindeki buz.” Saten, güneye baktı, kaşlarım çat-
1Sizcesaman askerler onları korkutmuş mudur lordum?”
kJmit edebiliriz.” J on bunun mümkün olabileceğini düşün-
i 'îma daha büyük ihtimal, yabanılların biraz tecavüz ve yağma
^stebek Kasabası’nda duraksamış olmasıydı. Ya da Styr ak-
i ç i n °*rnasını bekliyordu, üstüne karanlığı örterek hareket etmek
211
Öğle vakti gelip geçti, Kral Y olu’nda Thennler’in izi gö^j
medi. Ama J on kulenin içinde ayak sesleri duydu; Öküz Owen
tırmanış yüzünden kıpkırmızı kesilmiş bir halde yatay kapıda be
lirdi. Bir kolunun altında bir sepet çörek, diğerinde bir tekerlek
peynir vardı, elinde de bir soğan torbası sallanıyordu. “Hobb sizj
beslememi söyledi, bir süre için burada esir kalma ihtimalinize
karşı.”
Ya da son yemeğimizi yememiz için. “Ona bizim adımıza teşekkür
et Owen.”
Dick Follard bir taş kadar sağırdı ama burnu iyi çalışıyordu
Sepeti karıştırdı ve fırından yeni çıkmış sıcak çöreklerden birini
aldı. Sepette bir çanak yağ da buldu, hançeriyle çöreğinin üstüne
sürdü. “Kuru üzümler,” dedi neşeyle. “Fıstık da var.” Konuşması
boğuktu ama insan alıştığında çocuğun ne dediğini kolayca anlı­
yordu.
“Benimkileri de alabilirsin,” dedi Saten. “Aç değilim.”
“Ye,” dedi J on. “Bir daha ne zaman fırsat bulacağımızı bil­
miyoruz.” Kendisi iki çörek aldı. Fıstıklar çam fıstığıydı, kuru
üzümler de kurutulmuş elma parçaları.
“Yabanıllar bugün gelecek mi Lord Kar?” diye sordu Owen.
“Gelirlerse anlarsın,” dedi J on. “Boruları dinle.”
“İki. Yabanıllar için iki.” Owen uzun boyluydu, kabarıksan
saçları vardı ve sıcakkanlıydı. Y orulmak bilmez bir işçiydi veah­
şapla çalışırken, mancınıkları tamir ederken ya da bunlara benzer
işler yaparken şaşırtıcı şekilde hünerliydi ama onun da memnuni­
yetle beyan edeceği gibi, henüz bebekken annesi tarafından başı­
nın üstüne düşürülmüştü ve zekasının yarısı kulaklarından dışarı
akmıştı.
“Nereye gideceğini hatırlıyor musun?” diye sordu Jon<
Owen’a.
“Merdivene gitmem lazım, Donal Noye söyledi. Üçüncü sa
hanlığa gideceğim ve barikatı geçmeye çalışan yabanıllan arba
letimle vuracağım. Üçüncü sahanlık, bir, iki, üç.” Owen, baş1®
yukarı aşağı salladı. “Eğer yabanıllar saldırırsa, kral bize yaf
etmeye gelir değil mi? O kudretli bir savaşçı, Kral Robert. M
ka gelir. Üstat Aemon ona bir kuş gönderdi.”
212
Owen’a Robert Baratheon’ın öldüğünü söylemek bir işe ya­
kmazdı. Unuturdu. Daha önce de unuttuğu gibi. “Üstat Aemon
0nabir kuş gönderdi,” diye onayladı J on. Bunu duymak Owen’i
mutlu ediyor gibiydi.
Üstat Aemon pek çok kuş göndermişti... sadece bir değil dört
krala- Yabanıllar kapıda, diyordu mesaj. Diyar tehlikede. Kara Kale'ye
gönderebildiğiniz tüm yardımı gönderin. K uzgunlar, Eski Şehir ve Hi ­
sar kadar uzak yerlere bile uçmuştu, ayrıca kalelerinde oturan elli
kudretli lorda. Nöbet’in en güçlü umudu kuzeyli lordlardı, bu
yüzden Aemon onlara ikişer kuş göndermişti. Kuzgunlar Kara
Kale’nin ricasını Umberlar’a ve Boltonlar’a, Cerwyn Kalesi’ne
ve Torrhen Kalesi’ne, K arhold’a ve Derinorman Kalesi’ne, Ayı
Adası’na, Eski Kale’ye, Dulkadın Gözcüsü’ne, Beyaz Liman’a,
Höyükler’e, Dereler’e, L iddlelar’ın Burieyler’in, Norreyler’in
Harclayler’in ve Wulllar’in dağlardaki sığınıklarına götürmüştü.
Yabanıllar kapıda. Kuzey tehlikede. Bütün kuvvetinizle gelin.
Kuzgunların kanatları olabilirdi ama lordların ve kralların
yoktu. Yardım gelecekse bile bugün gelmeyecekti.
Sabah, öğleden sonraya devrilirken K östebek Kasabası’ndan
yükselen duman dağıldı ve güney seması tekrar berraklaştı. Bulut
yok, diye düşündü J on. Bu iyiydi. Y ağmur veya kar herkesin fela­
keti olabilirdi.
Clydas ve Üstat A emon, vincin kafesiyle Sur’un tepesine çık­
mışlar ve güvenliğe kavuşmuşlardı, K östebek Kasabası’nın ka­
dınlarının çoğu da öyle. Siyah pelerinli adamlar kule tepelerinde
Huzursuzca volta atıyor ve avluların bir ucundan diğerine, bir­
birlerine bağırıyorlardı. Rahip Cellador barikattaki adamlara dua
ettiriyor ve Savaşçı’ya onlara güç vermesi için yalvarıyordu. Sağır
H)ick Foliard pelerininin altına kıvrılıp uykuya dalmıştı. Saten,
daireler çizerek yüz fersah yürümüştü, mazgallı siperlerin etra-
Hndadönüp duruyordu. Sur ağladı, güneş mavi gökyüzü boyunca
üründü. Akşama doğru Öküz Owen bir somun kara ekmek ve
Jdobb’un en iyi koyun etiyle dolu bir kovayla birlikte geri döndü,
°yun eti bira ve soğanla pişirilmişti. Bunun için Dick bile uyan-
l-demeğin her lokmasını yediler, kovanın dibini ekmek parça-
I nyh sıyırdılar. Y emeği bitirdiklerinde güneş batıda alçalmıştı,
kalenin dört bir yanındaki gölgeler karanlık ve keskindi.
yak,” dedi J on, Saten’e, “ve kovalara yağ doldur.”
J on, hem kapıyı sürgülemek hem de bacağındaki katılıp
dermek için bizzat aşağı indi. Çok geçmeden bunun bir hataol'
duğunu anladı ama kol değneğine tutundu ve yapması gerekeni
yaptı. Kral Kalesi’nin kapısı meşeden yapılmış ve demir çiviier|
kuvvetlendirilmişti. Thennler’i bir süre oyalayabilirdi ama içerj
girmek isterlerse onları durduramazdı. J on, sürgüyü çentiklere
oturttu, tuvaleti ziyaret etti -bu son şansı olabilirdi- ve tekrar çatı
ya döndü, bacağındaki ağrı sebebiyle yüzünü buruşturmuştu.
Batı ufku kan çürüğü rengine dönmüştü ama yukarıdaki gök.
yüzü kobalt mavisiydi, mora devriliyordu ve yıldızlar görünmeye
başlamıştı. J on, iki mazgal dişinin arasına oturdu ve gökyüzünde
dörtnala koşan Aygır’ı izledi. Y oksa bu Boynuzlu Lord muydu!
Hayalet’in şimdi nerede olduğunu merak etti. Ygritte’i de merak
etti ve böyle düşünmeye devam ederse aklını kaybedeceğini söy­
ledi kendine.
Gece geldiler, elbette. Hırsızlar gibi, diye düşündü Jon. Kûtik
gibi.
Borular öttüğünde Saten altını ıslattı ama J on bunu görmemi?
gibi yaptı. “Gidip Dick’in omzunu dürt,” dedi Eski Şehirli çocu­
ğa, “yoksa bütün mücadele boyunca uyur.”
“Korkuyorum.” Saten’in yüzü ölü gibi bembeyazdı.
“Onlar da korkuyor.” J on, kol değneğini bir mazgal dişine yas­
layıp uzunyayını aldı, kalın ve pürüzsüz Dorne porsuğunu büktü,
yay ipini çentiklere geçirdi. Dick’i uyandırıp geri dönen Sateni j
“Hedefi tam olarak görmediğin takdirde ok ziyan etme, e1 <
“Burada kafi tedarikimiz var ama kafi olması bitip tükenmez0^:
duğu anlamına gelmiyor. Ve yaya yeni ok takmak için bir j
'ıifl
dişinin arkasına geç, saman askerlerin arkasına saklanmaya
ma.” Dick Follard’a bir şey söylemedi. Dick, yeterli ışık olduğ^1
da dudak okuyabiliyordu ve söylenenleri anlıyordu ama ]°
söylediklerini hâlihazırda biliyordu.
Üçü, çember kulenin üç yanında durum aldı. J on kıhÇ ^
rine bir sadak astı ve bir ok çekti. Okun gövdesi siyaha, ()
tüyleri gri. J on, oku ipe takarken, bir zamanlar Theon Gre'
ujrav sonrasında söylediği bir şeyi hatırladı. “Yaban domuzunun
ji |eri ve ayının pençeleri olabilir,” demişti Theon her zamanki
riilümseınesiyle. “Ama gri bir ördeğin tüyü kadar ölümcül bir
!y yoktur-”
J on hiçbir zaman Theon kadar iyi bir avcı olmamıştı ama
uzUI1yaymyabancısı da değildi. Silahhanenin etrafında, sırtla­
rı taşadönük koyu şekiller vardı ama J on onları bir ok harcaya­
c a k kadar iyi göremiyordu. Uzaktan gelen bağrışmalar duydu ve
Muhafız Kulesi’ndeki yayaların zemine ok saldığını gördü. Onu
ilgilendirmeyecek kadar uzakta oluyordu her şey. Ama elli met­
reötedeki eski ahırlardan ayrılan gölgeleri gördüğünde mazgala
çıktı, yayını kaldırdı ve ipi gerdi. Gölgeler koşuyordu, onları takip
etti, bekledi, bekledi...
İpten kurtulan ok yumuşak bir tıs sesi çıkardı. Bir an sonra bir
homurtu duyuldu ve iki gölge aniden avlu boyunca koşmaya baş­
ladı. Şimdi daha hızlı koşuyorlardı ama J on sadaktan ikinci oku
almıştı bile. Bu sefer atışı aceleye getirdi ve hedefi ıskaladı. Yayı
tekrar gerdiğinde yabanıllar gitmişti. J on başka bir hedef aradı ve
dört hedef birden buldu, Lord Kumandan Kulesi’nin boş kabu­
ğunun etrafında koşuşturuyorlardı. Mızraklarının, baltalarının ve
deri bıkanlarındaki dehşet verici süslemelerin üstünden ay ışığı
yansıyordu; kafatasları ve kemikler, iblisler, ayı pençeleri, çarpık
şeytanyüzleri. Özgür insanlar, J on biliyordu. Theıınler, kaynatıl-
mı§siyah deriden yapılmış, bronz kasnaklı kalkanlar taşırdı ama
onların kalkanları düz ve süssüz olurdu. Bunlar, akıncıların daha
hafif hasır kalkanlarıydı.
Jon, ördek tüyünü kulağının arkasına kadar çekti, nişan aldı ve
°ku saldı, sonra tekrar çekti ve tekrar saldı. İlk ok, ayı pençeli kal-
nı deldi, İkincisi bir boğazı. Yabanıl yere devrilirken çığlık attı.
°n’ s°lunda duran Sağır Dick’in arbaletinin pes vmltısmı duydu,
,lr an sonra da Saten’inkinin. “Birini vurdum!” diye bağırdı deli-
njn Birini göğsünden vurdum!”
birini daha vur,” diye seslendi J on.
^Artık hedef aramak zorunda değildi; sadece seçiyordu. İpine
takmak üzere olan bir yabanıl yayasını devirdi, sonra Hardin
esi’nin kapısını kırmaya çalışan bir baltacının üstüne bir ok
215
gönderdi . Bu sefer ıshıladı ama meşe k apı da ti trey en oku gören
yabanı l ı n bi r kez daha d ü ş ü n m e s i n e s e b e p ol du. Y abanı l koşara^
uzakl aşı rken, adamı n İri Ço b a n o l du ğu n u f a r k etti J on. Yarım
kalp atışı zaman sonra, T aş K ı şl a’nı n çatı sı ndak i yaşl ı M ul l y yaba.
nıhtı bacağına bi r ok sapladı, İri Ç ı ban k anl ar i çi nde emekl i yordu
Bu sayede çıbanıyla ilgili sızlanmaya bir son verir, di y e düşündü J on.
Sadak boşal ı nca J o n yeni si ni al maya gi tti ve Sağı r Dicle
Follard'm yanı ndaki mazgal a taşı ndı . S ağı r D i c k ’i ı ı sal dı ğı her oka
karşı l ı kJ on üç ok f ı rl attı ama bu uz uny ay ı n avantaj ı ydı . A rbaletle-
ri n fı rl attı ğı okl arı n hedef e daha deri n sapl andı ğı söyl eni rdi fakat
al eti tekrar dol durmak zaman al an, k ül f etl i bi r i şti . J o n, yabanıl­
l arı n bi rbi rl eri ne bağı rdı kl arı nı duy abi l i y o r du ve batı da bi r yerde
bi r savaş borusu ötüy ordu. D üny a ay ı şı ğı ndan ve gölgelerden
i baretti . Z aman, bi tmez tük enmez bi r tak, çek , bı rak halkasına
dönüşmüştü. J o n ’un yanı ndak i saman ask eri n boğaz ı na bi r yaba­
nı l oku sapl andı ama J o n neredey se b u n u n f ark ı na bi l e varmadı.
B abası nı n tanrı l arı na, bana Themı M a g t ıa r’tna doğru temiz bir aty
imkanı verin, di ye dua etti . M agnar, J o n ’u n n ef r et edebi l eceği bir
düşmandı en azı ndan. Bana S t y r ’i verin.
P armakl arı uyuşmaya başl amı ştı ve başparmağı kanı yordu ama
J on takmaya, çekmeye, bı rak may a dev am etti . B i r al ev damlası
gözl eri ni al dı , J on dö nüp bak tı ğı nda o r tak sal o n u n tutuştuğunu
gördü. Sadece bi rkaç daki ka so nra b ü y ü k ahşap sal onun tamamı
yanı yordu. Ü çparmak H o bb ve o n u n K ö stebek K asabal ı yardım­
cı l arı , S ur’un tepesi nde güv endey di , J o n bi l i y o r du, buna rağmen
sal onun yandı ğı nı görünce mi desi ne y u m r u k y emi ş gi bi oldu.
uJ O N ” di ye bağı rdı Sağı r D i ck bo ğu k sesi y l e, “silahhatıe”'t"aba-
nı l l ar çatı ya çı kmı ştı . B i ri ni n meşal esi v ardı . D i c k daha iyi nişan
al abi l mek i çi n mazgal ı n üstüne çı k tı , ar bal eti ni omz una çekti ve
meşal el i adama doğru bi r ok gö nder di . I sk al adı .
O nun al tı ndaki ok çu ı sk al amadı .
F ol l ard hi ç ses çı k armadı , sadece si per i n üz eri nden baş aşag1
öne devri l di . A vl u otuz metre aşağı daydı . J o n , o k u n nereden gel'
di ği ni anl amak i çi n bi r saman ask eri n ark ası ndan aşağı bakarken
güm sesi ni duydu. Sağı r D i ck ’i n b ed en i n d en en f azl a üç mettf
uzakta deri bi r kal kan, eski püsk ü bi r pel er i n ve karmakarı şı k ^
lar gördü. Ateşle öpülmüş di ye düşündü, şanslı. Y ayı m kal dı rdı
^laparmakları bi rbi ri nden ayrı l mı yordu ve kı z ortaya çıktımı ka-
hızlı bi r şeki l de k aybol du. J o n k üf ür ederek döndü, sı l al ı ha-
neiıin çatısındaki adaml ara ok f ı rl attı , onl arı da ı skal adı .
Doğu ahı rl arı da y anı y ordu artı k, hayvan böl mel eri nden dı şarı
s i y a h dumanl ar ve yanı k samanl ar ak ı yordu. Ç atı çök tüğünde ha-
vayayükselen al evl eri n k ük remesi öyl e şi ddetl i ydi ki , T hennl c r ’i n
savaşborul arı nı n sesi boğul du. E l l i T henn, sı kı şı k bi r sı ra hal i nde
Kral Y olu’ndan gel i yordu, k al k anl arı nı başl arı nı n üzeri ne kal dı r­
mışlardı. D i ğerl eri sebze bahçesi ne, taş avl uya, eski kuyuya akı n
ediyordu. Ü stat A emon’ı n, k uşl uğun al tı ndaki ahşap iç kal ede yer
alan dai resinin kapı l arı na üç ki şi dayanmı ştı ve Sessi z K ul e’ı ı i n
tepesinde umutsuz bi r döv üş devam edi y ordu, uzunk ı l ı çl ara karşı
bronz baltalar. B unl arı n hi çbi ri öneml i deği l di . Dans devanı ediyor,
diye düşündü J on.
Topallayarak S aten’i n y anı na gi tti ve del i kanl ı yı k ol undan ya­
kaladı. “B eni ml e gel ,” di ye bağı rdı . B i rl i kte k uzey si peri ne gi tti ­
ler. Burada K ral K ul esi , kapı yı ve D onal N o y e’un k ütük l erden,
varillerden, mı sı r çuval l arı ndan mütev el l i t derme çatma duvarı nı
yukarıdan görüyordu. T h en n l er oradaydı . Y arı m mi ğf erl er gi y­
mişlerdi, uzun deri mi ntanl arı na i nce bronz di sk l er di ki l mi şti .
Bazıları bronz bal tal ar k ul l anı y ordu, baz ı l arı nı n el i nde pürüz l ü
taştan yapı lmı ş bal tal ar vardı . B üy ük çoğunl uğu kı sa mı zrakl ar ta­
şıyordu, mı zrakl arı n yaprak şeki l l i uçl arı , yanan ahı rl ardan gel en
ışıkla kırmızı parl ı yordu. B ari kata sal dı rı rken E ski D i l ’de çı ğl ı kl ar
atıyorlardı, D onal N oy e’un basamakl ara yerl eşti rdi ği okçul arı n
yağdırdığı okl arı n al tı nda mı zrakl arı nı sapl ı yor, bronz bal tal arı nı
sallıyor, eşit bi r coşkuyl a kan ve mı sı r döküyorl ardı .
Ne yapacağız?” di ye bağı rdı Saten.
“Onları öl düreceği z,” di ye bağı rdı J o n, el i nde si yah bi r ok v ar­
dı.
Bir okçu bundan daha kol ay bi r hedef i steyemezdi . Y arı m ay
akündeki bari kata sal dı ran ve si yahl ı adaml ara ul aşmak i çi n çuval ­
ı n , varillerin üstüne tı rmanan T hennl er’i n sı rtl arı K ral K ul esi ’ne
°nüktü. J on ve Saten şans eseri aynı hedef i seçti l er. B oynuna ve
rek kemi kl eri ni n arası na i ki ok sapl anan adam henüz bari katı n
tepesine varmıştı, bir an sonra karnına bir uzunkılıç gircjj Vç
banıl, arkasındaki adamın üstüne devrildi. J on sadağa uzand,^
yine boş olduğunu gördü. Saten, arbaletinin makarasını sarıyo^
J on delikanlıyı bırakıp ok almaya gitti, daha üç adım atmamış», !■
çatının yatay kapısı ardına kadar açıldı. Kahretsin, hapının kınld*
duymadım hile.
Düşünmek, plan yapmak ya da yardım çağırmak için vakit yojç
tu. J on yayını yere attı, omzunun üzerinden sırtına uzandı, Uzu^
Pençeyi kınından çekti ve bıçağı, kapıdan çıkan ilk başınortası
na gömdü. Bronz, Valyria çeliğinin dengi değildi. Kılıç
Theıınin miğferim biçti ve kafatasını parçaladı, adamgeridevri-
lerek geldiği yere döndü. Ölen adamın arkasında başkaları davar,
dı, J on bağrışmalardan anladı. Geri çekilip Satene seslendi. Ku-
leye tırmanan ikinci adamın yanağına bir arbalet oku saplandı. 0
da gözden kayboldu. “Yağ,” dedi J on. Saten başıyla onayladı. İkisi
birlikte, ateşin yanında bıraktıkları keçe parçalarını aldılar, kay­
nar yağ ile dolu ağır kazanı kaldırdılar ve deliğin içine, aşağıdaki
Thennler’in üstüne boşalttılar. Adamların çığlıkları, J on’un ogüne
kadar duyduğu en korkunç sesti, Saten kusacakmış gibi görünü­
yordu. J on yatay kapıyı tekmeleyerek kapadı, demir kazanı kapının
üstüne koydu ve güzel yüzlü delikanlıyı sertçe sarstı. “Sonrakusar­
sın,” diye bağırdı. “Ge/.”
Siperlerden sadece birkaç dakika ayrılmışlardı ama aşağıda her
şey değişmişti. Bir düzine kara kardeş ve birkaç Köstebek Kasa­
balı adam hâlâ kasaların ve varillerin tepesindeydi fakat yabanıllar
barikat boyunca saldırıyor ve onları geri itiyordu. J on, Yabanıllar 
dan birinin, Rast’ın karnına bir mızrak sapladığını gördü. Genç
Henly ölmüştü ve etrafı düşmanla çevrili olan Yaşlı Henly öl 
mek üzereydi. Kolay, daireler çizerek kılıcını savuruyor vedeli
gibi gülüyordu. Dizlerinin altına bir bronz balta indi veadamın
kahkahaları tiz çığlıklara dönüştü.
“Kırılıyorlar,” dedi Saten.
“Hayır,” dedi J on, “kırıldılar.” . ^
Her şey çabucak oldu. Bir köstebek kaçtı, sonra bir diğer*» ^
denbire bütün kasabalılar silahlarını atıyor ve barikatı t e r k e
du. Kardeşler, barikatı tek başlarına müdafaa edecek kadar
218
. ¿j|di. J on onların tekrar bir hat oluşturmak için çabalayışım
ledi an,aThennler, mızraklar ve baltalarla kardeşlerin üstüne
*Z&dılar. sonrasında kardeşler de kaçıyordu. Dornclu Dilly kay-
J ) V e y ü z ü s t ü yere kapaklandı. Bir yabanıl, mızrağını Dilly’nin
kürekkemiklerinin arasına gömdü. Fıçı, ağır ve nefes nefese, ne­
redeyseilk basamağa varıyordu ki bir Thenn onu pelerinin ucun-
dany a k a l a d i vegeri çekti... fakat Thenn’in baltası aşağı inmeden,
bir ar b a l e t oku adamı yere devirdi. “Vurdum,” diye bağırdı Saten.
F ı ç ı , merdivenekoştu ve hem ellerini hem ayaklarını kullanarak
basamakları tırmanmaya başladı.
Kapıyı kaybettik. Dönel Noye kapatmış ve zincirlemişti fakat
l apı elegeçirilmek üzere öylece duruyordu, arkasında soğuk ve
karatünel vardı, demir sürgüler yangının ışığıyla kırmızı parlı­
yordu. Kimse kapıyı savunmak için arkada kalmamıştı; güvenli
ol an tek yer Sur’un tepesiydi, çarpık ahşap merdivenlerin iki yüz
onbeşmetreyukarısı.
“Hangi tanrılara dua ediyorsun?” diye sordu J on, Saten’e.
Yedi,”dedi Eski Şehirli çocuk.
“Öyleyse dua et,” dedi J on. ‘Y eni tanrılarına dua et, ben de
benimeski tanrılarıma dua edeceğim.” Her şey orada değişti.
Jon, yatay kapıdaki karmaşa yüzünden sadağını doldurmayı
unutmuştu. Topallayarak çatının karşı tarafına gitti ve sadağı dol­
durdu, yayını da aldı. Yağ kazanı bıraktığı yerde duruyordu, yani
şimdilikyeterince güvendelermiş gibi görünüyordu. Dans devam
ediyor, biz galeriden izliyoruz, diye düşündü geri dönerken. Saten,
basamaklardaki Thennler’e ok fırlatıyordu, sonra bir mazgal dişi­
ninarkasınaçömeliyor ve arbaletini kuruyordu. Güzel olabilir ama
aynızamanda hızlı.
Gerçek mücadele basamaklardaydı. Noye, en alçak iki sahaıı-
hğamızrakçılar yerleştirmişti ama adamlar, kaçan kasabalılar yü­
zündenpaniklemiş ve kaçışa katılmışlardı. Thennler geride kalan
herkesi öldürürken, mızrakçılar hızla üçüncü sahanlığa doğru
koşturuyordu. Daha yüksek sahanlıklardaki okçular ve arbalet-
Ç*kronların başlarının üzerinden ok fırlatmaya çalışıyordu. J on
Vayınaok taktı, çekti, bıraktı ve merdivenlerden aşağı yuvarlanan
Yabanılı gördüğünde memnun oldu. Y angınların sıcaklığı Sur’un
ağlamasına sebep oluyordu, alevler buzun üstünde pırıldayıp dan
ediyordu. Basamaklar, hayatlarını kurtarmak için koşan adamla^
adımlarıyla titriyordu.
J oıı yayına tekrar ok taktı, çekti ve bıraktı, fakat sadece bir J0tî
vardı ve bir Saten. En az altmış ya da yetmiş Thenn basamakları dö
viiyordu, önlerine çıkanları öldürüyorlardı, zaferle sarhoş olm^
lardı. Siyah pelerinli üç kardeş dördüncü sahanlıkta omuz omu­
za duruyordu, ellerinde uzunkılıçlar vardı, çok geçmeden dövüş
tekrar başladı. Ama yalnızca üç kişilerdi ve çok geçmeden Thenn
dalgası tarafından boğuldular, kanları basamaklardan damladı. “Bir
adamın bir mücadele sırasından en savunmasız olduğu an kaçtığı
andır,” demişti Lord Eddard, J on’a. “Koşan bir adam, bir asker için
yaralı bir hayvandan farksızdır. Onun kana susamışlığını uyandı­
rır.” Beşinci sahanlıktaki okçular, mücadele henüz onlara ulaşma­
dan kaçmıştı. Bu bir hezimetti, kırmızı bir hezimet.
“Meşaleleri getir,” dedi J on, Saten’e. Ateşin yanında, başlarına
yağlı bez sarılmış dört meşale ve bir düzine ateş oku vardı. Eski
Şehirli çocuk meşalelerden birini ateşte tutuşturdu, diğerlerini ko­
lunun altına sıkıştırıp J on’un yanına geldi. Y ine korkmuş görünü­
yordu, korkması gerekirdi. J on da korkuyordu.
J on o sırada Styr’i gördü. Magnar barikata tırmanıyordu; de­
linmiş mısır çuvallarını, parçalanmış varilleri, dostlarını ve düş­
manlarını aynı şekilde eziyordu. Bronz pullu zırhı ateşin ışığında
koyu pırıltılar saçıyordu. Styr, zaferinin manzarasını izlemek için
miğferini çıkarmıştı, elinde büvet ağacından yapılmış, bronz başlı,
uzun bir mızrak vardı. Kapıyı gördüğünde, mızrağını kapıya doğ­
ru doğrulttu ve etrafındaki bir düzine T henn’e Eski Dil’de bir şey
bağırdı. Çok geç, diye düşündü J on. Adamlarını barikatın üstünden t
çirmeliydin, belki birkaç kişiyi kurtarabilirdin.
Y ukarıdan uzun ve pes bir boru sesi geldi. Sur’un tepesinden
değil, altmış metre yukarıdaki dokuzuncu sahanlıktan, Donal
Noye’un durduğu yerden.
J on, yayına bir ateş oku taktı. Saten, meşaleyle okun ucunu yak'
tı. J on parapete çıktı, yayım gerdi, nişan aldı, bıraktı. Ok, çıtu^3'
yarak ve arkasında alevden kurdeleler bırakarak hızla aşağı uçtu vf
hedefe saplandı.
Styr değ'l- Basamaklar. Ya da daha açık olmak gerekirse, Noyal
etarafından yüksekliği ilk sahanlığa varacak şekilde basamak-
arkasına yerleştirilmiş variller, fıçılar ve çuvallar; domuz yağı
^lamba yağıyla dolu variller, kuru yapraklar ve yağlı çaputlarla
dolu çuvallar, yarılmış kütükler, ağaç kabukları ve talaşlar. “Tek­
rar ”dedi J on ve, “Tekrar,” ve, “Tekrar.” Diğer yaycılar da ok fırla­
tı y o r d u , menzilin içinde kalan bütün kulelerden. Bazıları, oklarını
geniş kavislerle havaya fırlatıyordu, Sur’un önüne düşmeleri için.
Ateş okları tükendiğinde, J on ve Saten mazgalların arasından me­
şalefırlatmaya başladılar.
Yukarıda başka bir ateş gürlüyordu. Yaşlı ahşap basamaklar yağı
sünger gibi emmişti; Donal Noye, dokuzuncu sahanlıktan yedinci
sahanlığa inen bütün basamakları iyice ıslatmıştı. J on, kendi insan­
larının, Noye’un meşaleleri fırlatmasından önce yukarı tırmanıp
güvenliğe ulaşmış olmasını umuyordu. Kara kardeşler bu plandan
haberdardı ama kasabalılar değildi.
İşin geri kalanını rüzgâr halletti. J on’un yapması gereken tek
şeyizlemekti. Aşağıdaki ve yukarıdaki alevlerin arasına sıkışan ya­
banılların gidecek bir yeri yoktu. Bazıları yukarı çıkmaya devam
etti ve öldü. Bazıları aşağı indi ve öldü. Bazıları olduğu yerde kaldı.
Onlar da öldü. Pek çoğu, yanmadan önce basamaklardan atladı
vedüşüş yüzünden öldü. Buz, ısı yüzünden çatırdamaya başladı­
ğında, yirmi küsür T henn birbirlerine sokulmuş halde hâlâ ateş­
lerinarasında duruyordu. Basamakların alt bölümünün üçte biri,
tonlarca buzla birlikte çöktü. J on Kar’ın Styr’i son görüşüydü bu,
Thenn Magnar’ını. Sur kendi kendini müdafaa ediyor, diye düşün­
dü.
J on, avluya inmek için Saten’den yardım aldı. Yaralı bacağı öyle
kötü acıyordu ki kol değneğiyle bile zar zor ayakta durabiliyordu.
Meşaleyi getir,” dedi Eski Şehirli delikanlıya. “Birini aramam la-
*lnı- ’ Basamaklardaki insanların çoğu Thenn’di. Özgür insanların
azılan kaçmıştı şüphesiz. Mance’in insanları, Magnar’ınkiler de-
j ^İBritte de onlardan biri olabilirdi. Saten’le birlikte aşağı indi-
j^>yatay kapıyı zorlayan adamların cesetlerinin yanından geçtiler.
f k0^unu kol değneğine, diğer kolunu Eski Şehir’de fahişe-
yaPmış delikanlının omzuna dolamış halde karanlıkta gezindi.
221
Aşağı indiklerinde, ahırlar ve ortak salon köze dönmüştü
barikattaki yangın devam ediyordu, basamaktan basamağa sah^
lıktaıı sahanlığa yukarı tırmanıyordu. Ara sıra bir kükreme, ard,^
dan bir çaaaaaatırtı duyuluyordu ve Sur’dan bir buz parçası dah
düşüyordu. Hava kül ve buz kristalleriyle doluydu. J
J on, Quort’u ölü ve Taş Parmak’ı ölmek üzere halde buld
Ölen ve ölmek üzere olan, hiçbir zaman gerçekten tanırnad •'
Thennler buldu. Kan kaybı sebebiyle güçsüzleşmiş ama hâlâhf
yatta olan İri Çıban’ı buldu.
Ygritte’i, Lord Kumandan Kulesi’nin altında, eski bir kar yığ,
nın üstüne serilmiş halde buldu, kızın göğüslerinin arasına bir ok
saplanmıştı. Yüzü buz kristalleriyle kapılıydı ve ay ışığında, pm|.
tılı bir gümüş maske takmış gibi görünüyordu.
Ok siyahtı, J on gördü, ama okun tüyleri beyazdı. Benim okum
değit, dedi J on kendine, benimkilerden biri değil. Ama onunmuş gibi
hissediyordu.
J on karların içinde diz çöktüğünde Ygritte gözlerini açtı. “Jon
Kar,” dedi hafifçe. Sesine bakılırsa, ok akciğerini bulmuştu. “Bu
gerçek bir kale mi şimdi? Sadece bir kule değil mi?”
“Gerçek bir kale.” J on, kızın elini tuttu.
“Güzel,” diye fısıldadı Ygritte. “Gerçek bir kale görmek isti­
yordum. Ölmeden... ölmeden önce...”
“Yüzlerce kale göreceksin,” diye söz verdi J on. “Mücadele bit­
ti. Üstat Aemon seninle ilgilenecek.” Kızın saçlarına dokundu
“Sen ateşle öpüldün unuttun mu? Şanslı. Seni öldürmek içinbir
oktan fazlası gerek. Aemon oku çıkaracak ve yaranı saracak, ağnn
için sana haşhaş sütü verecek.”
Ygritte sadece gülümsedi. “Mağarayı hatırlıyor m u s u n ? 0 ma 
ğarada kalmalıydık. Sana söylemiştim.”
“Mağaraya döneceğiz,” dedi J on. “Ölmeyeceksin Ygritte. Öl­
meyeceksin.”
“Ah.” Ygritte, J on’un yüzünü ellerinin arasına aldı. “HiÇ^
şey bilmiyorsun J on Kar,” dedi iç çeker gibi, ölürken.
BRAN
Molozdan, yıkıntıdan ve yabani otlardan ibaret harabeye ba­
larken, “Bu sadece başka bir boş kale,” dedi Meera Reed.
Hayır, diye düşündü Bran, bu Gece Kalesi ve burası dünyanın
¡etitt. Dağlardayken, Bran’m düşündüğü tek şey Sur’a varmak ve
öçgözlü kargayı bulmaktı ama şimdi buradaydı ve içi korkuyla
doluydu- Gördüğü rüya... Yaz’ın gördüğü rüya... Hayır, o rüyayı
dişiımıemeliyinL Rüyayı Reedler’e bile anlatmamıştı ama Meera
yanlış bir şeyler olduğunu sezmiş gibi görünüyordu. Bran rüya­
danhiç bahsetmezse rüyayı gördüğünü unuturdu belki, sonra
r ü y a gerçekleşmezdi ve Robb’la Boz Rüzgâr hâlâ...
“Hodor.” Hodor ağırlığını bir bacağından diğerine verdi,
Bransallandı. Dev seyis yamağı yorulmuştu. Saatlerdir yürüyor­
lardı. En azından korkmuyor. Bran bu yerden korkuyordu, bunu
Reedler’eitiraf etmekten daha çok korkuyordu. Ben kuzeyin pren 
siyim, Kısyarı’nıtı Stark’ıyıtn, yetişkin bir erkek sayılının, Robb kadar
cesur olmak zorundayım.
Jojen, koyu yeşil gözleriyle Bran’a baktı. “Burada bize zarar
verebilecek bir şey yok Majesteleri.”
Bran bundan emin değildi. Gece Kalesi, Yaşlı Dadı’nın en
korkunç hikâyelerinde yer alırdı. Gece Kralı, ismi insanlığın ha­
fızasından silinmeden önce burada hüküm sürmüştü. Fare Aşçı,
Andal kralına, kralın prensini ve domuz pastırması tartını burada
servis etmişti. Y etmiş dokuz devriye nöbetteyken, genç ve cesur
Danny Flint burada tecavüz uğramış ve öldürülmüştü. Kral She-
ntteski Andallar’ı bu kalede lanetlemişti. Burası, ‘çırak çocukla­
rıngecegelen şeyle yüzleştiği’ yerdi. Kör Symeon Y ıldızgöz’ün,
dövüşen cehennem tazılarını gördüğü yer. Deli Balta bir zaman-
br bu avlularda yürümüş, bu kulelere tırmanmıştı, kardeşlerini
Oranlıkta katlederek.
bütün bunlar yüzlerce, binlerce yıl önce olmuştu elbette, bazı­
cı hiç olmamıştı belki de. Üstat Luwin, Yaşlı Dadı’nın hikâyele­
rininbir bütün olarak yutulmaması gerektiğini söylerdi hep. Ama
lr besinde Benjen amca, ağabeyi Lord Stark’ı görmeye gelmişti
'n/ı
ve Bran ona Gece Kalesi’yle ilgili sorular sormuştu. Ben
hikâyelerin doğru olduğunu söylememişti ama yanlış oIçTl.^
da söylememişti, sadece omuzlarını silkmiş ve, “Gece K al *1
iki yüz yıl önce terk ettik,” demişti, bu bir cevapmış gibi ^ ^
Bran kendini etrafa bakmaya zorladı. Sabah soğuk fa^
laktı, koyu mavi gökyüzünde güneş ışıldıyordu ama Bran d^
duğu seslerden hoşlanmıyordu. Kırık kulelerin arasında esen ^
gâr öfkeli bir ıslık çalıyordu, iç kaleler homurdanıyordu ve
büyük salonun zemininde koşuşan fareleri duyabiliyordu
Aşçt’nın çocukları babalarından kaçıyor. Avlular, cılız ağaçların T
dallarının birbirine dolandığı vc ölü yaprakların eski kar taba^
larının üstünde hamam böceği misali gezindiği küçük ormanla
dönüşmüştü. Eskiden ahırların olduğu yerde ağaçlar büyümüştü
ve kubbeli mutfağın çatısındaki delikten eğri büğrü, beyaz bir bü
vet ağacı çıkıyordu. Burası Yaz’ı bile huzursuz ediyordu. Bran
sadece bir an, Yaz’m derisine büründü, bu yerin kokusunu almak
için. Kokuyu da sevmedi.
Ve buradan geçiş yoktu.
Bran olmayacağını söylemişti. Defalarca söylemişti amajojen
Reed kendi gözleriyle görmek için ısrar etmişti. Bir yeşil rüya
görmüştü ve J ojen’in yeşil rüyaları yalan söylemezdi. Kapıları in
açmıyorlar, diye düşündü Bran.
Gece Kalesi tarafından korunan kapı, kara kardeşlerin katır­
larını ve atlarını yükleyip Derin Göl’e gitmek üzere kleden ay
rıldığı günden beri kapalıydı; yivli kapı indirilmişti, bpıyı yukan
kaldıran zincir götürülmüştü, tünele doldurulan taşlar ve moloz­
lar donarak birbirlerine yapışmış ve bizzat Sur kadar delinmez
olmuşlardı. Tüneli gördüğünde, “J on’u takip etmeliydik,” dedi
Bran. Yaz’ın onu bir fırtınanın içinde at sürerken gördüğü gece 
den beri sık sık piç ağabeyini düşünüyordu. “Kral Yolu’nu bul­
malı ve Kara Kale’ye gitmeliydik.”
“Buna cesaret edemezdik prensim,” dedi J ojen. “ S a n a bunun
sebebini söylemiştim.” ...
“Ama yabanıllar var. Bazı adamları öldürdüler ve Jon u ao
dürmek istediler. J ojen, yüzlerce yabanıl vardı.” ^
“Öyle dedin. Biz dört kişiyiz. Ağabeyine yardım ettin, g°
ğün kişi gerçekten oysa, lâkin az kalsın Yaz’ı kaybediyordun-
224
«Biliyorum,” dedi Bran sefil bir halde. Ulu kurt üç ya da dört
^i öldürmüştü, belki de daha fazla ama çok adam vardı. Y abanil­
er uzun boylu, kulaksız adamın çevresinde sıkı bir çember oluş­
turduklarında, Yaz aralarından geçip yağmura karışmaya çalışmış­
tı fakat bir yabanıl oku hızla arkasından gelmişti. Ve Bran, bıçak
gibi saplanan ağrı yüzünden ulu kurdun derisini terk edip kendi
derisine dönmek zorunda kalmıştı. Sonunda fırtına dindiğinde
birbirlerine sokulmuşlar ve Hodor’un derin nefeslerini dinleye­
rek, sabah olduğunda yabanılların gölü geçmeyi deneyip dene­
meyeceğini merak ederek, bir ateş yakmadan karanlığın içinde
oturmuşlardı, birkaç fısıltılı kelime dışında hiç konuşmamışlardı.
Bran zaman zaman Y az’a ulaşmaya çalışmıştı ama karşılaştığı ağrı
yüzünden geri çekilmişti; kora dönmüş bir kazana uzandığında,
onu tutmak istediğin halde ısı yüzünden elini geri çektiğin gibi.
0 gece sadece Hodor uyumuştu, “Hodor, hodor,” diye mırılda­
narak sarsılmış ve dönüp durmuştu. Yaz’ın dışarıda, karanlığın
içindeölmek üzere olduğunu düşünmek Bran’ı dehşetle doldur­
muştu. Lütfen eski taunlar, diye dua etmişti, Ktşyart’nı aldınız, ba 
bamı aldınız, bacaklarımı aldınız, lütfen Yaz’ı da almayın. Jon Kar’ı da
koruyun ve yabanılların gitmesini sağlayın.
Göldeki taşlı adada hiç büvet ağacı yoktu ama eski tanrılar du­
ayı duymuş olmalıydı. Ertesi gün, yabanıllar köyden ayrılmadan
öncehiç acele etmeden kendi ölülerinin ve öldürdükleri yaşlı
adamın bedenini soymuş, hatta gölde birkaç balık tutmuştu. İçle­
rinden üçü suyun altındaki gizli yolu bulup yürümeye başladığın­
dakorkutucu bir an yaşanmıştı... ama gizli yol kıvrılmıştı, yaba­
nıllarsabunu yapmamıştı, diğerleri tarafından dışarı çekilmeden
önceadamlardan ikisi az kalsın boğuluyordu. Uzun boylu kel
adamonlara bağırmıştı, adamın sözleri suyun üzerinde J ojen’in
bilebilmediği bir dilde yankılanmıştı ve yabanıllar bir süre sonra
kalkanlarını, mızraklarını toplayıp kuzeydoğuya doğru yürümeye
başlamıştı, J on’un gittiği yöne. Bran da oradan ayrılmak istemiş-
tI>Yaz’ı aramak için, fakat Reedler hayır demişti. “Biz bir gece
dahakalacağız,” demişti J ojen, “yabanıllarla aramıza mesafe koy­
malıyız. Onlarla tekrar karşılaşmak istemezsin değil mi?” O gün
öğleden sonra, Yaz her nerede saklanıyorduysa oradan çıkmış ve
225
geri dönmüştü. arka ayağım sürüyordu. Meera, hayvanın baca
ğıııd.ıki oku çıkarmış ve kulenin etrafında yetişen bazı bitkiler
özsııyuyla yarayı yıkamıştı. Ulu kurt hâlâ topallıyordu ama her
geçen gün biraz iyileşiyornnış gibi geliyordu Bran’a. Tanrılar du
avı duymuştu.
“Belki de başka bir kile denemeliyiz,” dedi Meera, kardeşine
“Belki başka bir yerdeki kapıdan geçebiliriz. İ stersen önden gidip
araştırırım, tek başıma daha hızlı hareket ederim.”
Braıı başım iki yana salladı. “Doğuya gidersen orada Derin
Göl var, sonra da Kraliçe Kapısı. Batıda Buzizi. Onlar da bunun
aynısı, yalnızca daha küçükler. Kara Kale, Doğugözcüsü ve Gölge
Kııle’dekiler hariç bütün kapılar kapalı.”
Braıı'ın sözlerine karşılık, “Hodor,” dedi Hodor. Reedler
bakıştı. “En azından Sur’un tepesine tırmanayım,” dedi Meera.
“Belki oradan bir şeyler görürüm.”
“Ne görmeyi umuyorsun?” diye sordu J ojen.
“Bir şey,” dedi Meera, ilk kez son derece kararlıydı.
O ben olmalıydım. Bran, Sur’a bakmak için başını kaldırdı ve
kendini santim santim yukarı tırmanırken hayal etti, parmakla­
rıyla buzdaki çatlaklara tutunduğunu ve buzu ayak parmaklarıyla
tekmeleyerek basamaklar açtığım. Bu hayal onu her şeye rağmen
gülümsetti; rüyalara, yabanıllara ve J on’a rağmen. Küçükken
Kışyan’nın duvarlarına ve bütün kulelerine tırmanırdı ama onla­
rın hiçbiri bu kadar yüksek değildi ve onlar sadece taştandı. Gri ve
çukurlu Sur, taştan yapılmış gibi görünebilirdi ama sonra bulutlar
açılır ve güneş bambaşka bir şey söylerdi, Sur birdenbire değişir ve
mavi, beyaz, pırıl pırıl bir halde orada dikilirdi. Y aşlı Dadı, Sur’un
dünyanın sonu olduğunu söylerdi hep. Diğer tarafta canavarlar,
devler ve gulyabaniler vardı ama Sur sapasağlam durduğu sürece
bu tarata geçemezlerdi. Meerafyla birlikte tepede durmak istiyorum,
diye düşündü Bran. Tepede durmak vegörtnek istiyorum.
Ama işe yaramaz bacakları olan sakat bi r çocuktu o, yani ya­
pabileceği tek şey, Meera onun yerine tepeye çıkarken aşağıdan
bakmaktı.
Meera, Bran’ın eskiden yaptığı gibi gerçekten tırmanmıyordu
aslında. Gece Nöbetçileri’nin yüzlerce, binlerce yıl önce kestıg1
maltlara basarak yukarı doğru yürüyordu. Üstat Luwın, bız-
Sur’un buzundan kesilmiş basamakları olan tek kalenin ('»ece
filesi olduğunu söylemişti, Bran hatırlıyordu. Benjen amcası da
Öleırîiş olabilirdi. Daha yeni kalelerin basamakları ahşap ya da
p tı bazılarının toprak ve çakıldan yapılmış uzun rampaları vardı.
$ır çok tehlikeli. Bunu Bran’a söyleyen Benjen amcasıydı. Sur’ıııı
cephesi zaman zaman buzlu gözyaşları döküyordu fakat içindeki
^kirdek asla erimiyor ve kaya kadar sert kalıyordu. Kara kardeşler
laleyi terk ettiğinden bu yana, basamaklar binlerce kez erimiş ve
tekrar donmuş olmalıydı. Ve her seferinde biraz daha ufalmış,
biraz daha pürüzsüzleşmiş ve çok daha tehlikeli hale gelmişlerdi.
Vedaha küçük. Sur onları tekrar içine çekiyor sanki. Mcera Reed
çok sağlamadımlar atan bir kızdı, buna rağmen bir yumrudan
diğerine geçerken çok ağır hareket ediyordu. Basamakların he­
menhemen tamamen kaybolduğu iki yerde ellerinin ve ayakları­
nınüstüne çöktü. Aşağt inişi daha kötü olacak, diye düşündü Bran.
Bunarağmen yukarıda olmayı dilerdi. Meera, en yüksekteki ba­
samaklardan geriye kalan buzlu yumrularda emekleyerek tepeye
vardığında gözden kayboldu.
uNe zaman aşağı inecek?” diye sordu Bran, J ojen’e.
“Hazır olduğu zaman. İyice bakmak isteyecektir... Sur’a ve
ötesindekilere. Biz de burada aynı şeyi yapmalıyız.”
“Hodor?” dedi Hodor şüphe dolu bir sesle.
“Bir şey bulabiliriz,” diye ısrar etti J ojen.
Ya da bir şey bizi bulabilir. Ama Bran bunu yüksek sesle söyle­
yemezdi; J ojen’in, onun bir korkak olduğunu düşünmesini iste­
miyordu.
Böylece keşfe çıktılar. J ojen Reed önden gidiyordu, Bran,
H o d o r u n sırtındaki sepetin içindeydi, Yaz yanlarında yürüyordu.
U l u k u r t bir keresinde hızla karanlık bir kapıdan girdi ve dişle­
din arasında gri bir fareyle geri döndü. Fare Aşçı, diye düşündü
j?ran’ fekt fare yanlış renkteydi ve ancak bir kedi kadar büyüktü.
areAşçı beyazdı ve hemen hemen bir dişi domuz kadar iriydi...
Gece Kalesi’nde pek çok karanlık kapı ve bir sürü fare vardı.
an niahzenlerde, kilerlerde ve onları birbirlerine bağlayan zı-
ranlık tünellerde dolaşan fareleri duyabiliyordu. J ojen aşağı
inip mahzenleri ve kilerleri kolaçan etmek istedi ama
‘ -**a Hodoı- I
fikre, “Hodor,” dedi, Bran da, “Hayır.” Gece Kalesi’nin altı
karanlıkta farelerden çok daha kötü şeyler vardı. ^
Boş pencerelerden süzülen güneş ışığının tozlu sütunl
üstüne düştüğü koridorda yürürlerken, “Burası eski birye/^
görünüyor,” dedi J ojen. 1
“Kara Kale’den iki kat eski,” dedi Bran. “Sur’daki ilk ve
büyük kaleydi.” Ama aynı zamanda ilk terk edilendi, Yaşj, ^
zamanında. O zamanlarda bile kalenin dörtte üçü boştu veba
kımı çok pahalıydı. İyi Kraliçe Alysanne, Nöbet’in yeni vedah
küçük bir kaleye taşınmasını önerdi; yeni kale, Gece Kalesinin
sadece yedi mil doğusunda, Sur’un güzel ve yeşil bir gölün bylsı
boyunca kıvrıldığı mevkide inşa edilecekti. Derin Göl’ün masra­
fı kraliçenin mücevherleriyle ödendi. Kale, Eski Kral’ın kuzeye
gönderdiği adamlar tarafından inşa edildi ve kara kardeşler Gece
Kalesi’ni farelere terk etti.
Ama bu iki asır önceydi. Derin Göl, yerini aldığı kalekadar
boştu şimdi. Ve Gece Kalesi...
“Burada hayaletler var,” dedi Bran. Hodor daha önce hikâ­
yeleri duymuştu ama J ojen duymamış olabilirdi. “Yaşlı Kral’dan,
hatta Ejderha Aegon’dan önceki yaşlı hayaletler. Haydut olmak
için güneye giden yetmiş dokuz kaçak. İçlerinden biri Lord
Ryswell’in en küçük oğluydu, hendek mezarlara vardıklarında
lordun kalesine sığınmak istediler ama Lord Ryswell onları esir
aldı ve Gece Kalesi’ne iade etti. Lord Kumandan, Sur’un tepesin­
de çukurlar açtırdı, kaçakları o buz çukurlarına canlı canlı gömüp
üstlerini kapadı. Kaçakların mızrakları ve boruları vardı, adam­
ların yüzü kuzeye dönüktü. Onlara yetmiş dokuz devriye denir
Hayattayken vazifelerini terk ettiler, bu yüzden ölüyken tuttuk­
ları nöbet sonsuza kadar sürecek. Yıllar sonra Lord Ryswell, iyıce
yaşlandığında ve ölüm vakti yaklaştığında kendini Gece Kalesi ne
taşıttı, böylece siyahları kuşanacak ve oğlunun yanında olacaktı
Oğlunu, onuru için Sur’a teslim etmişti ama onu hâlâ sevıyo
ve onun nöbetini paylaşmaya gelmişti.” .
Günün yarısını kaleyi kolaçan ederek geçirdiler. Kule e ^
bazıları çökmüştü, diğerleri de tehlikeli görünüyordu aıua
1sine (çanları gitmişti) ve kuşluğa (kuşlar gitmişti) tırmandı-
Bira imalathanesinin altında, Hodor vurduğunda boş tınlayan
*af ..j, meşe fıçılarla dolu bir mahzen buldular. Bir kütüphane
llar çökmüştü, kitaplar gitmişti ve fareler her yerdeydi) bul­
dular Beş yüz tutsağı barındırabilecek büyüklükte hücreleri olan
inli ve loş bir zindan buldular ama Bran paslı parmaklıklardan
birini tutup çektiğinde parmaklık Bran’ın elinde kaldı. Büyük
salondan geriye, ufalanmış bir duvar kalmıştı. Hamam zemine
gömülmüş gibi görünüyordu. Bir zamanlar kara kardeşlerin kı­
lıçlarla, kalkanlarla ve mızraklarla çalıştığı talim avlusu dikenli
çalılar tarafından ele geçirilmişti. Silahhane ve dökümhane hâlâ
ayaktaydı ama bıçakların, körüklerin ve örslerin yerini örümcek
ağları, fareler ve tozlar almıştı. Yaz bazen Bran’ın sağır olduğu
sesler duydu ya da boynundaki tüyleri kabartarak ortada olma­
yan şeylere dişlerini gösterdi... ama ne Aşçı Fare, ne yetmiş dokuz
devriye, ne de Deli Balta cisme büründü. Bran epey rahatlamıştı.
Belki de burası boş ve harap bir kale sadece.
Meera döndüğünde, güneş batıdaki dağların sadece bir nefes
üzerindeydi. “Neler gördün?” diye sordu J ojen, ablasına.
“Tekinsiz OrmanT gördüm,” dedi Meera özlem dolu bir ses­
le. “Balta değmemiş ağaçlarla dolu vahşi tepeler göz alabildiğince
uzanıyordu. Üstünden güneş ışınları yansıyan bir göl ve batıdan
gelenbulutlar gördüm. Eski kar yığınları gördüm ve mızraklar
kadar uzun buz sarkıtları. Daireler çizerek uçan bir kartal bile
gördüm. Sanırım o da beni gördü. Ona el salladım.”
“Aşağı inen bir yol gördün mü?”
Meera başını iki yana salladı. “Hayır. Dimdik bir iniş ve buz
Çokpürüzsüz... iyi bir ipim ve tutunacak yerler açmak için bir
taltamolsaydı aşağı inebilirdim ama...”
•••biz inemezdik,” diye bitirdi J ojen.
İnemezdiniz,” diye onayladı Meera. “Rüyanda gördüğün ye-
rınburası olduğundan emin misin? Belki de yanlış kaledeyiz.”
Hayır. Kale bu. Burada bir kapı var.”
w, diye düşündü Bran, ama taş ve buzla tıkanmış bir kapı.
^ kalelerin &öteesini uzatırken rüzgâr daha sert esmeye
3 kuru ve ölü yapraklar avlular boyunca hışırdayarak uçuştu.
Çöken karanlık Bran’ın aklına Yaşlı Dadı’nın başka bir hikâ
üde
getirdi, Gece Kralı’nııı öyküsünü. “Gece Nöbetçilerine
eden 011 üçüncü adamdı, korku nedir bilmeyen bir - ^
sava§çıyd. >.
derdi Yaşlı Dadı, “ve ondaki kusur buydu,” diye eklerdi “ ’
bütün insanlar korkuyu bilmelidir.” Kralın çöküş sebebi bir^
dindi; teni ay kadar beyaz, gözleri yıldızlar kadar mavi bir 1^
Sur’un tepesinden gülümsemişti. Hiçbir şeyden korkmayan kr^
kadının peşine düşmüş, onu yakalamış, onu sevmişti ama kadın^
teni buz kadar soğuktu ve kral ona tohumlarını verdiğinde ruhu
nu da vermişti.
Kadını Gece Kalesi’ne getirmiş ve onu kraliçe, kendisini de
onun kralı ilan etmişti. Yeminli Kardeşleri’ni bazı tuhaf büyülerle
kendi iradesine bağlamıştı. Gece Kralı ve onun ceset kraliçesi, on
üç yıl boyunca hüküm sürmüştü, sonunda Kışyan’nın Stark’ive
yabanılların J oramun’u Nöbet’i bu esaretten kurtarmak üzereiş­
birliği yapana dek. Kral düştükten ve Otekiler’e kurbanlar verdiği
ortaya çıktıktan sonra, Gece Krah’nın bütün kuyudatı silinmiş ve
adının anılması yasaklanmıştı.
“Bazıları bir Bolton olduğunu söyler,” diye bitirirdi Yaşlı
Dadı. “Bazıları Skagos’un dışından bir Magnar, bazıları birUm-
ber, Flint ya da Norrey olduğunu söyler. Bazıları, demiradamlar
gelmeden önce Ayı Adası’na hükmeden Woodfootlar’dan biri ol­
duğunu inanmanı sağlayabilir. Ama değildi. O bir Stark’tı. Onu
deviren adamın kardeşiydi.” Sonra Bran’ın burnunu sıkardı, Bran
bunu asla unutamazdı. “O Kışyarı’ndan bir Stark’tı ve kimbilir,
belki de adı Bratıdotı'd 1. Belki de tam bu odanın içinde, tambu
yatakta uyurdu.”
Hayır, diye düşündü Bran, ama bu kalede yürüdü, bizim bugp
uyuyacağımız kalede. Bran bu düşünceden hiç hoşlanmadı. Gece
Kralı gün ışığında sadece bir adamdı, Yaşlı Dadı hep böyle söy­
lerdi, ama geceler krala aitti, o geceleri hüküm sürerdi. Ve bvi
kararıyor.
Reedler mutfakta uyumaya karar verdi. Bu kırık kubbeli^
oktagon, devasa merkez kuyunun yanındaki arduvaz zemi ^
çıkıp çatıdaki deliğe doğru verevlemesine büyüyen ve
beyazı dallarını gökyüzüne uzatan büvet ağacına rağmen,
230
binaların hepsinden daha iyi bir sığınak vadediyordıı. Tuhaf bir
ağaÇn’ İ ran’ın o güne kadar gördüğü bütün büvet ağaçlarından
¿aha cılızdı ve bir yüzü yoktu ama en azından eski tanrılar burada,
onun yanındaymış gibi hissettiriyordu Bran’a.
Bran’ın mutfağa dair sevdiği tek şey buydu gerçi. Çatının çoğu
duruyordu, yani yine yağmur yağarsa ıslanmayacaklardı ama bu­
rada ısınabilecekler ini düşünmüyordu. Arduvaz zeminden sızan
soğuğu hissedebiliyordu insan. Bran gölgelerden, gölgeleri açık
ağızlar gibi kuşatan büyük tuğla ocaklardan, paslı et çengellerin­
den, duvar boyunca uzanan et tahtasındaki çentiklerden ve leke­
lerden de hoşlanmamıştı. Fare Aşçı, prensi burada parçalara ayırdı,
Bran biliyordu ve turtayı bu ocaklardan birinde pişirdi.
Ama en sevmediği şey kuyuydu. Çapı dört metreydi, tama­
men taştı, iç tarafına yerleştirilmiş basamaklar döne döne karanlığa
iniyordu. Duvarı nemliydi ve güherçileyle kaplıydı ama dipteki
suyu kimse göremiyordu, keskin avcı gözleriyle Meera bile. “Bel­
ki de dibi yoktur,” dedi Bran tereddütle.
Hodor, kuyunun diz boyu yüksekliğindeki ağzından içeri
baktı ve, “HODOR!” diye bağırdı. K elime kuyuda yankılandı,
“hodorhodorhodorhodor,” ses gittikçe zayıfladı, “hodorhodor-
hodorhodor,” sonunda fısıltıdan bile hafif oldu. Hodor şaşkın
görünüyordu. Sonra kahkaha attı ve kırık bir arduvaz parçasını
almak için yere eğildi.
“Hodor yapmal” dedi Bran ama geç kalmıştı. Hodor taşı kuyu­
yaattı. “Bunu yapmamalıydın,” dedi Bran. “Bir şeye zarar verebi­
lirsin... ya da bir şeyi uyandırabilirsin.”
Hodor masum gözlerle Bran’a baktı. “Hodor?”
Çok, çok, çok aşağıdan, suyu bulan taşın sesi geldi. Ses bir şlop
değildi aslında, daha çok bi rgulp gibiydi, aşağıdaki her ne ise, buz­
luağzını açmış ve Hodor’un taşını yutmuştu sanki. Belli belirsiz
yankılar kuyu boyunca yürüyüp yukarı çıktı ve Bran bir an için
şeyin hareket ettiğini duyar gibi oldu, suyun içinde çırpınan
bir şey. “Belki de burada kalmamalıyız,” dedi huzursuzca.
Kuyunun yanında mı?” diye sordu Meera. ‘Y oksa Gece
i si nde mi?”
Evet,” dedi Bran.
Mecra güldü ve odun toplaması için Hodor’u dışarı v n
Yaz da gitti. Artık lıava kararmıştı ve ulu kurt avlanmak
d u . ' yor-
Uodor, kucağı kırık dallarla dolu bir halde tek başına dönj
Meera, son geçtikleri derede yakaladığı balığı temizlerken
jeıı Reed çakmaktaşını ve bıçağını çıkarıp ateş yakmaya koyıi|J°
Braıı, Gece Kalesi’nin mutfağında pişirilen son yemekten buyj
kaç yıl geçtiğini merak etti. Y emeği kimin pişirdiğini de
etti ama bilmemek daha iyiydi belki.
Alevler güzelce yükselmeye başladığında Meera balığı atqe
koydu. En azından et turtası değil. Fare Aşçı, Andal kralının oğlunu
büyük bir turtanın içinde soğanlarla, havuçlarla, mantarlarla bir
sürü karabiber ve tuzla, bir dilim domuz pastırmasıyla vekoyu
kırmızı Dorne şarabıyla pişirmişti. Sonra turtayı prensin babasına
servis etmişti. Kral, turtanın tadını övmüş ve bir dilim dahaiste­
mişti. Bunun ardından tanrılar, sadece kendi çocuklarını yiyebilen
azman bir beyaz fareye dönüştürmüştü aşçıyı. Aşçı o zamandan
beri Gece Kalesi’nde dolaşıyordu, çocuklarını yiyordu fakat açlı­
ğı geçmiyordu. “Tanrılar onu cinayet için lanetlemedi,”demişti
Yaşlı Dadı, “Andal kralına bir turtanın içinde kendi oğlunu servis
ettiği için de değil. Bir insanın öç almaya hakkı vardır. Anıaaşçı,
kendi çatısının altında bir konuğu öldürdü ve bu tanrıların asla
affetmeyeceği bir suçtur.”
Karınlarını doyurduktan sonra, “Uyumalıyız,” dedi Jojen
ciddi bir sesle. Ateş köze dönmeye başlamıştı. J ojen bir sopayla
közleri karıştırdı. “Belki bize yol gösterecek yeni bir yeşil rüya
görürüm.”
Hodor çoktan kıvrılmıştı, hafif hafif horluyordu. Zaman za­
man pelerinin altında kıpırdanıyor, “Hodor,” olabilecek b i r şeylet
mırıldanıyordu. Bran ateşin yakınına süründü. Sıcak kendini ıy*
hissetmesini sağlıyordu ve ateşin çıtırtıları onu s a k i n l e ş t i r i y o r d u
ama uyku bir türlü gelmiyordu. Dışarıda, rüzgârın gönderdiği ölü
yaprak ordusu, avluların bir ucundan diğer ucuna yürüyor, kap1
ları ve pencereleri hafifçe tırmalıyordu. Bran’ın, Yaşlı Dadı|1,n
hikâyelerini düşünmesine sebep oluyordu sesler. Bran, Sur^
tepesindeki hayalet devriyelerin birbirlerine seslendiğin* ve
i I botubrınl üflediğini duyuyordu âdeta. Kubbedeki delikten
l I Eğiren solgun ay ışığı, çatıya doğru uzanan büvet ağacının
j I i^J1 t doyuyordu. Ağaç, ayı yakalamak ve onu kuyunun içine
kn*e^»s«Y°r Skiydi. Eski tanrılar, diye dua etti Bran, eğer beni
^ orsanız, bu gece bana rüya göndermeyin. Gönderirseniz degiizel bir
%o\sun. Tanrılar cevap vermedi.
Brangözlerini kapadı. Hatta biraz uyudu belki, belki de sa­
deceuyukladı, insanın yarı uyanık yarı uyur haldeyken havada
yüzmesi gibi. Deli Baha’yı, Fare Aşçı’yı ya da geceleri gelen şeyi
düşünmemeyeçalıştı.
Sonrasesi duydu.
Gözlerini açtı. Bu neydi? Nefesini tuttu. Rüya mıydı? Aptal bir
kâbus mu görüyordum? Meera ve J ojen’i kötü bir rüya yüzünden
uyandırmak istemiyordu ama... işte, ayakların yere sürünmesine
benzeyen bir ses, uzakta... Yapraklar, dışarıdaki duvara sürtünen ve
hışırdayan yapraklar... ya da rüzgâr, rüzgâr olabilir... Ama ses dışarı­
dan gelmiyordu. Bran kollarındaki tüylerin ürperdiğini hissetti.
Ses içeride, burada, bizimle ve gittikçe yükseliyor. Tek dirseğinin üstü­
ne doğruldu, dinledi. Rüzgâr vardı, uçuşan yapraklar da, ama bu
başkabir şeydi. sesleri. Biri bu tarafa doğru geliyordu. Bir şey
butarafadoğru geliyordu.
Devriyeler değildi, Bran biliyordu. Devriyeler Sur’dan asla ay­
rılmazdı. Ama Gece Kalesi’nde başka hayaletler de olabilirdi, çok
dahakötü hayaletler. Yaşlı Dadı’nın Deli Balta hakkında söylediği
şeyleri hatırladı, çizmelerini nasıl çıkardığını ve karanlıkta, kale­
ninkoridorlarında nasıl çıplak ayakla dolaştığını. Deli Balta nere­
li deolduğunu belli edecek tek ses çıkarmazdı; baltasından, dirsek­
lerindenve kırmızı ıslak sakallarından düşen kan damlalarından
başka. Belki de bu Deli Balta değildi, belki de geceleri gelen şeydi.
; faşlı Dadı, bütün çırak çocukların o şeyi gördüğünü söylemiş­
im 11Fakat daha sonra, çocuklar gördükleri şeyi Lord K umandan’a
f ulattığında, her birinin tarifi farklı olmuştu. Üç çocuk o yıl içinde
( ^ dördimcii çocuk çıldırdı ve o şey yüz yıl sonra tekrar geldiğinde, çtrak
i faklar zincire vurulu bir halde onun peşi sıra yürürken görüldü.
f yalnızca bir hikâyeydi gerçi. Bran sadece kendi kendim
[ tutuyordu. Geceleri gelen bir şey yoktu, Üstat Luwin olmadı-
ğmı söyl emi şti . B i r zamanl ar vardı ysa bi l e artı k dünyadan gjt
ti , devl er ve ej derhal ar gi bi . Hiçbir şey yok, di ye düşündü Bran ^
A ma sesl er daha gi i çl üydü şi mdi .
Kuyudan geliyor, di ye f ark etti B ran. B u o nu daha beter k0
kuttu. B i r şey yeri n al tı ndan y uk arı gel i y ordu, bi r şey karanl /
i çi nden yukarı çı kı yordu. Hodor onu uyandırdt. O aptal arduvaz^1
çasıyla ottu uyandırdt. Ve o şey şimdi yukarı geliyor. H odor’un horla
ması nı n ve B ran’ı n k al bi ni n g ü m b ü r tü sü n ü n arası ndan sesi du
mak zordu. B i r bal tadan daml ayan k anı n sesi mi ydi bu? Y0^
hayal et zi nci rl eri n uzak ve bel l i bel i rsi z şı ngı rtı sı mı ? Bran daha
di kkatl i dinledi. Ayak sesleri. B unl ar k esi nl i k l e ayak sesleriydi, her
bi ri bi r önceki nden gürül tül ü adı ml ar. A ma B ran kaç kaşinjn
gel di ği ni söyl eyemezdi . Sesl er k uy u y üz ü n den yankılanıyordu
D aml ama ya da zi nci r şı ngı rtı sı duy madı ama başka bi r şey ı^rdı
boğuk sol ukl ar ve ti z bi r ağl ama, bi ri acı i çi ndeymi ş gibi . Ama en
gürül tül ü ol an ayak sesl eri ydi . A yak sesl eri yakl aşı yordu.
B ran bağı ramayacak kadar k o r k muştu. B ütün arkadaşl arı uyu­
yordu ve ateş bi r parça sol gun köze dö n ü şm ü ştü . B ran, kendi de­
ri si nden sı yrı l ı p Y az’a ul aşmayı d ü şü n d ü ama ul u kurt millerce
uzakta ol abi l i rdi . K uyudan gel en şey her ne i se, arkadaşlarını bu
karanl ı kta o şeyl e yal nı z bı rak amaz dı B ran. Onlara buraya gelme 
yelim demiştim, di ye düşündü peri şan bi r hal de. Burada hayaletler
olduğunu söylemiştim. Kara Kale'ye gitmemiz gerektiğini söylemiştim.
T aşa sürtünen adı ml ar ağı r ve hantal dı . Kocaman birşeyotmâ.
Y aşlı D adı ’nı n hi kâyel eri ndeki D el i B al ta i ri bi r adamdı ve ge­
cel eri gel en şey devasaydı . Sansa bi r k eresi nde, K ı şyarı ’nda, eğer
battani yesi ni n al tı na sakl anı rsa k aranl ı ğı n canavarl arı nı n ona do­
kunamayacağı nı söyl emi şti B ran’a. B ran, bi r prens ve yetişkin bir
erkek ol duğunu hatı rl amadan önce az k al sı n yapı yordu bunu.
B acakl arı nı arkası ndan sürük l ey erek yerde süründü ve
M eeraya yakl aştı , kı zı n ayağı na do k undu. M eera hemen uyandı
B ran, M eera R eed kadar çabuk uy anan ya da tehl i keyi onun kadar
hı zl ı al gı l ayan bi ri ni hi ç tanı mamı ştı . P armağı nı dudağı na götür­
dü, M eera konuşmaması gerek ti ği ni anl adı . Sesi o da duynıu§tu>
B ran kı zı n yüzünde görebi l i yordu bu n u ; yankı l anan ayakseskrl-
bel l i bel i rsi z bi r i ni l ti , ağı r sol ukl ar.
(Vleera tek kel i me etmeden ayağa kal ktı ve si l ahl arı nı al dı. Ç ı p­
lakayakla kuyuya doğru y ür üdü, üç di şl i kurbağa mı zrağı sağ el i n­
deydi vc sol el i nden k atl anmı ş bi r ağ sarkı yordu. J oj en her şeyden
habersiz hâl â uy uy ordu. H o do r huz ursuz uykusunda mı rı l danı p
kıpı rdanıyordu. M eera göl gel erden çı kmadan hareket etti , bi r
j.ecli kadar sessi z bi r şek i l de ay ı şı ğı nı n etraf ı ndan dol aştı . B ran
gözlerini ayı rmadan o n u i z l i y ordu, buna rağmen kı zı n mı zrağı ­
nın sol gun ı şı l tı sı nı zar z or görebi l i yordu. Otum o şeyle tek başına
MüŞfttes‘,ıe ızifl veremem' di ye düşündü. Y az uzaktaydı fakat...
...kendi deri si nden so y undu ve H o do r ’a uzandı .
Y az’ı n i çi ne gi rmey e benz emi y o rdu bu. U l u kurdun deri si ­
ne bürünmek artı k o k adar kol aydı ki B ran bunu düşünmeden
yapıyordu. H o d o r ’u n i çi ne gi rmek daha zordu, sağ ayağı nı çi z­
menin sol tek i ne sok may a çal ı şmaya benz i yordu. A yak çi zmeye
uymuyordu ve çi z me de korkuyordu. Ç i z me nel er ol duğunu anl a­
mıyordu. Ç i z me, ayağı geri i ti y ordu. B ran, Hodor’ım boğazı ndaki
kusmuk tadı nı hi ssetti ve bu kaçması i çi n yeterl i ydi . A ma kaçmak
yerine eği l i p bük ü l dü , k endi ni i tti , bacakl arı nı topl adı - i ri ve güç­
lü bacakl arı nı - ve ayağa k al k tı . Ayaktayım. B i r adı m attı . Yürüyo 
rum. O kadar tu h af bi r duy guy du ki B ran az kal sı n düşüyordu.
Soğuk taş z emi nde k endi bedeni ni görebi l i yordu, küçük ve kı rı k
bir şey, ama şi mdi k ı rı k deği l di B ran. H o do r ’un uzunkı l ı cı nı al dı.
Soluklar, bi r demi rci k ö r ü ğü k adar gürül tül üy dü şi mdi .
K uyunun i ç i nden bi r f ery at yük sel di , B ran’ı n bedeni ne bı çak
gibi sapl anan del i ci bi r çı ğl ı k. î ri , si yah bi r şeki l kendi ni yukarı
çekti, karanl ı ğa çı k tı ve sendel ey en adı ml arl a ay ı şı ğı na doğru yü­
rüdü. İ çi nde y ük sel en deh şet öyl e y oğundu ki B ran, H odor’un
kılıcını çekmeyi bi l e d ü şü n em ed en k endi ni tekrar yerde bul du.
Hodor, göl deki k al ede h er şi mşek çaktı ğı nda bağı rdı ğı şeki l de,
“Hodor hodor H O D O R ” di y e bağı rı yordu. A ma gecel eri gel en
Şey de bağı rı yor ve M eer a’n ı n ağı nı n i çi nde çı rpmı yordu. B ran,
Meera’nı n mı z rağı nı n, o şeye sapl anmak üzere karanl ı ğı n i çi nden
kızla çı ktı ğı nı gö rdü. G ecel eri gel en şey sendel edi ve yere düştü,
aği l e cebel l eşi yordu. K uy udan hâl â ağl ama sesi gel i yordu, şi mdi
daha yüksekti . Y ere dev r i l en si yah şey çı rpı nı y or, mücadel e edi -
y°r>bağı rı yordu, “Hayır, haytr, yapma, lütfen, Y A P M A . ”
Meera yerdeki siyah şeyin tepesine dikildi, kurbağa mı*r
nın dişlerinden gümüşi ay ışığı yansıyordu. “Kimsin?”diyes
kız talepkâr bir sesle. °r^
“Ben SAM,” diye hıçkırdı siyah şey. “ Sam, Sam, ben$a
beni ağdan çıkar, beni bıçakladın..." Ay ışığına doğru yuvarla^
Meera’nın ağının düğümlerinin içinde çırpınıyordu. Hodor hâk
bağırıyordu, “Hodor hodor hodor.”
Ateşi dallarla besleyen ve alevler çıtırdayarak yükselene deküf
leyen J ojen’di. Artık ışık vardı. Bran, kuyunun ağzındaki solgun
ve zayıf yüzlü kızı gördü. Kocaman bir pelerinin altına kürkler Ve
deriler giymiş olan kız, kucağındaki ağlayan bebeği susturmaya
çalışıyordu. Yerdeki şey, bıçağına uzanmak için tek kolunu ağdan
geçirmeyi deniyordu ama düğümler ona engel oluyordu. Yer-
deki bir canavar değildi, kana bulanmış Deli Balta değildi; siyah
yünlüler, siyah deriler ve siyah bir zırh giymiş şişman bir adamdı
sadece. “O bir kara kardeş,” dedi Bran. “Meera, bu adamGece
Nöbetçileri’nden.”
“Hodor?” Hodor, ağın içindeki adama bakmak için çömeldı.
“Hodor,” dedi tekrar.
“Evet, Gece Nöbetçileri.” Şişman adam hâlâ körük gibi solu­
yordu. “Ben Nöbet kardeşiyim.” Adam, çenesinin altındaki ağıpı
yüzünden başını yukarıda tutmak zorunda kalıyordu, diğer ipler
de yanaklarına gömülmüştü. “Ben bir kargayım, lütfen. Beni bu­
radan çıkarın.”
Bran aniden kuşkuya kapıldı. “Sen üç gözlü kargamısın?”Uf
gözlü karga olamaz.
“Sanmıyorum,” dedi şişman adam, gözlerini yuvarladı ama sa­
dece iki gözü vardı. “Ben yalnızca Sam’im. Sam Tarly. BenirV1
çıkarın, canım yanıyor.” Tekrar debelenmeye başladı.
Meera bıkkın bir ses çıkardı. “Debelenmeyi bırak. Ağımı yır­
tarsan seni yine kuyuya atarım. Kıpırdamadan durursan seni ço*
zerim.”
“Sen kimsin?” diye sordu J ojen bebeği olan kıza.
“Şebboy,” dedi kız. “Şebboy çiçeğinin adı. O da Sanı.
kutmak istememiştik.” Bebeğini salladı, ona bir şeyler mırıldan 1
ve bebek nihayet ağlamayı kesti.
236
Meera şişman kardeşi çözüyordu. Jojen kuyuya gidip aşağı
hakti- “Nereden geldiniz?”
“Craster Kalesi’nden,” dedi kız. “Sen o musun?”
jojendönüp kıza baktı. “O?”
“Atlı. Sam’in o olmadığını söyledi,” diye açıkladı kız. “Başka
bıri var, dedi. Başka birini bulmak için gönderilmiş.”
“Kimdedi?” diye sordu Bran.
“Soğukel,” diye cevapladı Şebboy hafif bir sesle.
Meera, ağın bir ucunu geri çekti. Şişman adam oturabiliyordu
artık. Titriyordu ve hâlâ nefes nefeseydi. “İ nsanlar olacağını söy­
ledi,”diyepufladı. “Kalede. Basamakların tepesinde olacağınızı
bilmiyordumgerçi. Üstüme ağ atacağınızı ya da beni yaralayaca­
ğınızı dabilmiyordum.” Siyah eldivenli eliyle karnına dokundu.
“Kanıyor muyum? Göremiyorum.”
“Seni sadece dürttüm, ayağa kaldırmak için,” dedi Meera.
“Dur bir bakayım.” Dizinin üstüne çöktü ve şişman adamı göbe­
ğini yokladı. “Zırhın var. Derine yaklaşmamışım bile.”
“Amayine de acıdı,” diye şikâyet etti Sam.
“Gece Nöbetçileri’nin kardeşi misin gerçekten?” diye sordu
Bran.
Bran’ı başıyla onaylayan şişman adamın gıdısı sallandı. Cil­
di solgunve sarkıktı. “Sadece bir kâhyayım. Lord M ormonf un
kuzgunlarıylailgileniyorum.” Bir an ağlayacakmış gibi göründü
adam. “Ama onları Y umruk’ta kaybettim. Benim suçumdu. Biz
debybolduk. Sur’u bile bulamıyorum. Y üz fersah uzunluğunda
veiki yüz on beş metre yüksekliğinde ve ben Suru bulanuyoruml"
“Pekâlâ, şimdi buldun,” dedi Meera. “Poponu yerden kaldır,
agımı geri istiyorum.”
Samayağa kalkmak için uğraşırken, “Sur’u nasıl geçtiniz?”
sordu J ojen. “Kuyu bir yeraltı nehrine mi iniyor? Oradan mı
geldiniz?Islak bile değilsiniz...”
“Bir kapı var,” dedi şişman Sam. “Gizli bir kapı, bizzat Sur
tadar eski. Atlı, Kara Kapı dedi.”
Peedler bakıştı. “Bu kapıyı kuyunun dibinde mi bulacağız?”
Sambaşını iki yana salladı. “Bulamayacaksınız. Sizi ben götür-
zorundayım.”
237
“Neden?” diye sordu Meera. “Eğer bir kapı varsa.. ”
“Bulamazsınız. Bulsanız bile açılmaz. Size açılmaz o k
Kapı." Sam, kol yenindeki rengi solmuş siyah yünleri çeki
“Atlı, kapıyı yalnızca Gece Nöbetçileri’nden bir kardeşin açabjj'
ceğini söyledi. Sözleri söylemiş olan bir Yeminli Kardeş.” C
“Atlı söyledi.” J ojen kaşlarını çattı. “Şu... Soğukel mi?”
“Gerçek adı bu değildi,” dedi bebeğini sallayan Şebboy. «$anı
ve ben ona bu adı verdik. Elleri buz gibi soğuktu ama bizi ölü
adamlardan o kurtardı, o ve kuzgunları. Sonra bizi geyiğine bın
dirip buraya getirdi.”
“Geyiği?” dedi Meera, şaşkındı.
“Kuzgunları?” dedi J ojen.
“Hodor?” dedi Hodor.
“Yeşil miydi?” diye sordu Bran. “Boynuzları var mıydı?”
Şişman adamın kafası karıştı. “Geyik mi?”
“Soğukel” dedi Bran sabırsızca. “Yeşil adamlar geyik sürer,
Yaşlı Dadı söylemişti. Bazen boynuzlan da olur.”
“Yeşil bir adam değildi. Nöbet’in kardeşleri gibi siyahlar giy-
mişti ama kendisi bir yaratık kadar beyazdı. Yaratıkların mavi göz­
leri olur gerçi, dilleri yoktur ya da dillerini nasıl kullanacaklarını
unutmuşlardır.” Şişman adam, J ojen’e döndü. “Bizi bekliyor.
Gitmeliyiz. Giyecek daha kalın bir şeyin var mı? Kara Kapı soğuk,
Sur’un diğer tarafı daha da soğuk. Sen...”
“Neden seninle gelmedi?” Meera, Şebboy’u ve bebeği göster­
di. “Onlar seninle gelmiş, o neden gelmedi? Neden onu da Kara
Kapı’dan geçirmedin?”
“O... o geçemez.”
“Neden?”
“Sur. Sur’un sadece buz ve taş olmadığını söyledi. Sur’aişlen'
miş tılsımlar var... eski ve güçlü tılsımlar. Soğukel, Sur’un ötesine
geçemez.”
Kale mutfağına sessizlik çöktü. Bran, ateşin yumuşak çıtırt1
larını, yaprakları gecenin içinde sürükleyen rüzgârı, aya uzanan
cılız büvet ağacının çıtırtılarını duyabiliyordu. Yaşlı Dadın1'1
söylediklerini hatırladı; kapıların ardında canavarlar yaşıyor, dev
ve gulyabaniler. Ama Sur sapasağlam durduğu sürece hiçbiri bu lar-'
238
eftıez Y^z ^eu ra^ıat tlYu benim küçük Brandon’mı, benim güzel
f i j(0rktna. Burada canavarlar yok.
Çuvala benzeyen lekeli siyahların içindeki Sam’e, “Ona götür­
eni istediği kişi ben değilim,” dedi J ojen. “O.”
“Ah.” Sam, kuşkulu bir ifadeyle Bran’a baktı. Onun sakat ol­
duğunu ancak o zaman fark etti. “Ben... ben seni taşıyacak kadar
¡¡üçlüdeğilim. Ben...” ^
“Hodor beni taşır.” Bran sepetini gösterdi. “Ben o sepetin
içinde, Hodor’un sırtında yolculuk ediyorum.”
Sam, gözlerini kırpmadan Bran’a bakıyordu. “Sen J on Kar’ın
kardeşisin. Kuleden düşen...”
“Hayır,” dedi J ojen. “O çocuk öldü.”
“Söyleme,” diye uyardı Bran. “L ütfen.”
Sambir an şaşkın göründü ama sonunda, “Ben... ben sır tuta­
bilirim,” dedi. “Şebboy da öyle.” Kıza baktığında, Şebboy başıyla
onayladı. “J on... J on benim de kardeşimdi,” dedi Sam. “Hayatım
boyunca sahip olduğum en iyi dosttu. Ama Qhorin Y arımel’le
birlikte Ayazdiş’i keşfe gitti ve geri dönmedi. Y umruk’ta onu bek­
liyorduk... yaratıklar...”
“Jon burada,” dedi Bran. “Y az onu gördü. Y abanıllarla birlik­
teydi ama onlar yaşlı bir adamı öldürdü, J on da adamın atını alıp
kaçtı. Bahse girerim ki Kara K ale’ye gitti.”
Samkocaman açılmış gözleriyle Meera’ya döndü. “Gördüğün
kişinin J on olduğundan emi n misin? Onu gördün mü?”
“Ben Meera,” dedi Meera gülümseyerek. “Y az...”
Yukarıdaki kırık kubbeden bir gölge ayrıldı ve mutfaktaki ay
ağının içine atladı. U l u kurt, yaralı bacağına rağmen, kar taneleri
tadar yumuşak bir şekilde yere indi. Şebboy korku dolu bir ses çı-
tardı, bebeğine öyle sıkı sarıldı ki bebek tekrar ağlamaya başladı.
“Sana zarar vermez,” dedi Bran. “Bu, Y az.”
“Jon hepinizin kurtları olduğunu söylemişti.” Sam tek eldive­
n i çıkardı. “Hayalet’i tanıyorum.” Titrek elini uzattı, parmakları
S0SISg'bi beyaz, yumuşak ve tombuldu. Yaz yaklaştı, parmakları
takladı ve Sam’in elini yaladı.
bfan o anda karar verdi. “Seninle geleceğiz.”
Hepiniz?” Sam buna şaşırmış gibiydi.
239
M ecra, B ran'ı n saçl arı nı karı ştı rdı . “O bi zi m prensi mi z *
Y az, etrafı kokl ayarak k uy unun çevresi ni dol aştı . Son b
makta durdu ve B ran’a baktı . Gitmek istiyor. asa'
“Şebboy ben geri dönene kadar burada kal sa güvende 0|
mu?” di ye sordu Sam. r
“O l ur,” dedi M eera. “A teşi mi zi n yanı nda yeri var.”
“K ale boş,” dedi J oj en.
Gi l l y etraf a baktı . “C raster bi ze k al el erl e i l gi l i hi kâyel er anlatır
dı eski den ama bu kadar büy ük ol acak l arı nı tahmi n etmezdi m"
Burast sadece mutfak. Ş ebboy’un, K ı şyarı ’nı görse ne düşüneCe
ği ni merak etti B ran.
Eşyal arı nı topl amak ve B ran’ı H o d o r ’un sı rtı ndaki hasır se-
pete oturtmak bi rkaç daki kal arı nı al dı . O n l ar gi tmek için hazır
ol duğunda, Şebboy bebeği ni em z i r mek i çi n ateşi n yanı na oturdu
“Beni al mak i çi n geri dönecek si n,” dedi S am’e.
“M ümkün ol duğunca er k en,” di ye söz v erdi Sam, “sonra sıcak
bi r yere gi deceği z.” B ran bunu duy duğunda, bi r yanı ne yaptığını
düşündü. Beti bir daha sıcak bir yere gidebilecek miyim?
“Ö nden gi deceği m, yol u ben bi l i y o r um .” Sam basamakların
başı nda tereddüt etti . “Ç o k f azl a basamak v ar,” di yerek iç geçirdi,
aşağı i nmeye başl adı . S am’i J o j en tak i p etti , sonra Y az, sonra Ho-
dor ve onun sı rtı ndaki B ran. M eera en arkadaydı , el i nde mızrağı
ve ağı vardı .
A şağı i nen yol uz undu. K uy unun üstü ay ı şı ğı yl a yıkanıyordu
ama ı şı k her dönemeçte azal ı yor ve sönük l eşi y ordu. Ayak seslen
neml i taşl arda yank ı l anı yordu ve su sesi çoğal ı yordu. “Meşale ge­
ti rmel i mi ydi k?” di ye sordu J oj en.
“G özl eri ni z karanl ı ğa al ı şacak,” dedi S am. “ T e k e l i n i z duvarda
ol sun, düşmezsi ni z.”
K uyu her dönemeçte daha k aranl ı k ve daha soğuk oldu. Bran
sonunda başı nı arkaya çevi ri p y uk arı bak tı ğı nda, kuyunun agz>
yarı m aydan daha büy ük deği l di . “H odor,” di ye fısıl dadı Hod°r
“Hodorhodorhodorhodorhodor” di ye geri f ı sı l dadı kuyu. Su sesi ya
kı ndan gel i yordu ama B ran aşağı bak tı ğı nda karanl ı ktan başka
şey görmüyordu. tf
Sam, bi r ya da i ki dö nüş sonra ani den durdu, hran
Hor’dan, kuyunun çevresinin dörtte biri kadar uzakta ve iki
etre kadar aşağıdaydı, buna rağmen Bran onu zar zor görüyor­
duAma kapıyı gördü. Sam Kara Kapı demişti ama kapı kesinlikle
siyahdeğildi.
Beyaz büvet ağacıydı ve üstünde bir yüz vardı.
Ağaçtan bir ışıltı geliyordu, süt ve ay ışığı gibi. Öyle belli be­
lirsizdi ki, kapının kendisinden öte hiçbir şeye dokunmuyordu
sanki, tam önde duran Sam’e bile. Ağaçtaki yüz, yaşlı ve solgun­
du buruşmuştu ve küçülmüştü. Ölü görünüyor. Ağzı ve gözleri
kapalıydı, yanakları çökmüştü, alm kurumuştu, çenesi sarkmıştı.
Bir adattı bin yıl yaşayabilse, sadece yaşlansa ve asla ölmese, yüzü böyle
ğjrüniir.
Kapı gözlerini açtı.
Gözleri de beyazdı. Ve kör. “Kimsin?” diye sordu kapı ve kuyu
fısıldadı, uKim, kim, kim, kim, kim, k i m ”
“Ben karanlıktaki kılıcım,” dedi Samvvell Tarly. “Ben duvar­
daki gözcüyüm. Ben soğukta yanan ateş, şafak vaktindeki ışığım.
Benuyurları uyandıran nida, diyar halkını koruyan kalkanım.”
“0 halde geç,” dedi kapı. Dudakları açıldı, genişledi, genişledi,
genişledi; kırışıklardan ibaret bir halkanın içindeki açık ağızdan
başkahiçbir şey kalmayana kadar. Sam kenara çekildi ve J ojen’i
kapıdan geçirdi. Yaz etrafı koklayarak J ojen’i takip etti ve sonra
Bran’ın sırası geldi. Hodor eğildi ama yeteri kadar değil. Kapının
üst dudağı Bran’ın başına hafifçe dokundu. Bran’ın başına bir su
damlası düştü, burnundan yavaşça aşağı süzüldü. Tuhaf bir şekil­
deılıktı ve gözyaşı gibi tuzlu.
DAENERY S
Meereen; Astapor ve Y unkai’nin toplamı kadar büyüktü
°r kıı
rmı2ı
deş şehirleri gibi kiremitten inşa edilmişti fakat Astap«
ve Yunkai sarıyken, Meereen rengârenk kiremitlerden yapüm
Duvarları Yunkai’ninkilerden yüksekti ve daha iyi durumda^'
burçlarla güçlendirilmiş ve bütün köşelere yerleştirilen savun^
kuleleriyle desteklenmişti. Duvarların arkasında, başını gö^
züne dayamış Büyük Piramit’in tepesi görünüyordu, iki yüz elli
metre yüksekliğindeki muazzam yapının zirvesinde devasabir
bronz harpiya vardı.
“Bu harpiya korkak bir şey,” dedi Daario Naharis heykeli gör­
düğünde. “Bir kadının kalbine ve bir tavuğun bacaklarına sahip.
Oğullarının duvarların arkasına saklanması boşuna değil.” [
Ama kahraman saklanmamıştı. Şehir kapılarından çıktı, bronz \
ve karakehribar pullarıyla bezenmiş bir zırhı vardı, beyaz bir savaş j
atı sürüyordu. Atın sırtındaki pembe beyaz çizgili örtü, kahrama- i
nın omuzlarından akan ipek pelerinle aynıydı. Kahramanın taşı- {
dığı mızrak üç buçuk metreydi, gövdesine pembe beyaz şeritler \
sarılmıştı. Adamın saçları, kıvrımlı iki boynuz olacak şekildeta­
ranmış, toplanmış ve cilalanmıştı. Kahraman, rengârenk kiremit- ,
lerden yapılmış duvarın altında bir ileri bir geri at koşturuyordu- *
onunla teke tek dövüşte yüzleşecek bir kahraman göndermeler1t
için kuşatmacılara meydan okuyordu. ,
Dany’nin kansüvarileri kahramanla yüzleşmek için o k^ar *
hevesliydi ki az kalsın dövüşmeye gidiyorlardı. “Kanımın fa11 j
ları,” dedi Dany, “sizin yeriniz benim yanım. Bu adamvız1^ ?
yan bir sinekten başka bir şey değil. Onu görmezden gelin*ç^|
uzatmadan gider.” Aggo, J hogo ve Rakharo cesur savaşçıjam1^
gençtiler ve tehlikeye atılamayacak kadar değerliydiler
. D a n y 11
khalasar'ını bir arada tutuyorlardı; en iyi süvarileri onlardi-
Dany’nin çadırının önünde kahramanı izlerlerken, ^
hallettiniz,” dedi Sör J orah. “Bırakın da bu aptal, atı topala
dek bir ileri bir geri koşturup dursun. Bize zarar veremez- ^
“Verir,” diye ısrar etti Arştan Beyazsakal. “Savaşlar
242
ve kalkanlarla kazanılmaz sör. Muadil kuvvette iki ordu
karşıya Sclir ama ^'r' kırılıp kaçarken öteki ayakta kalır. Bu
^ man kendi adamlarının kalbinde cesaret inşa ederken, bizim
^iplerimize şüphe tohumları ekiyor.”
s ö r J o r a h küçümser gibi güldü. “Eğer bizim kahramanımız
bedecek olursa, bu ne çeşit bir tohum eker yaşlı adam?”
^ “M ü c a d e l e d e n korkan bir adam zafer kazanamaz sör.”
“Mücadeleden bahsetmiyoruz. Meereen’in kapıları bu aptalın
düşmesiyle açılmayacak. Neden bir canı bir hiç uğruna tehlikeye
atalım?”
“Onur için derim.”
“Yeterince dinledim.” Dany, onu rahatsız eden diğer bütün
soranların üstüne iki adamın çekişmesini de eklemek istemiyor­
du. Meeren’de, hakaretler yağdıran pembe beyaz bir kahraman­
dançok daha ciddi tehlikeler vardı ve Dany dikkatinin dağılma­
sınaizin veremezdi. Y unkai’den sonra ordusu sekiz bin kişiyi
geçmişti ama ordudakilerin dörtte birinden azı savaşçıydı. Geri
kalanı... Sör J orah onlara ayaklı ağızlar diyordu ve çok yakında
açlıktankıvranacaklardı.
Meereen’in Ulu Ustalar’ı, Dany’den önce davranıp geri çekil-
mi§ti, toplayabildikleri bütün mahsülü toplamış, toplayamadık­
t ı yakmışlardı. Dany’yi her yerde kavrulmuş tarlalar ve içi-
neti r katılmış kuyular karşılamıştı. En kötüsü, Ulu Ustalar,
Yunkai den itibaren kıyı şeridi boyunca bütün mil direklerine
lrer köleçocuk çivilemişti. Çocuklar hâlâ canlıyken, bağırsakları
'^rı dökülür halde ve tek kolları Meereen’e giden yolu işaret
lıder Şekildeçivilenmişti. Dany’nin ordusunun öncü kuvvetine
edik eden Daario, çocukların Dany onları görmeden önce aşa-
_lrilmesini emretmişti ama Dany konuyu öğrenir öğrenmez
,^n°nun emrini feshetmişti. “Onları göreceğim.” demişti.
k.er. k'r'n‘ göreceğim, onları sayacağım, yüzlerine bakacağım ve
Jyacağım.”
dj C^rın yanındaki tuzlu sahilde oturan Meereen’e vardıkların-
Styl Vl' 1
tmış ÜÇ olmuştu. Bu şe h r i a l a c a ğ ı m , diye ant içmişti
py’bH ez daha.
^ beyaz kahraman, kuşatmacıları bir saat boyunca taciz
243
etti; erkeklikleriyle, anneleriyle, karılarıyla ve tanrılarıylada]
geçti. Meereen’in müdafaacıları, kahramanı şehir duvarları
alkışladı. Esmer Ben Plumm savaş konseyinden döndüğü «T
“Kahramanın adı Oznak zo Pahl,” dedi Dany’ye. Plumm, ifoC-
Oğullar’ın yeni kumandanıydı, paralı asker arkadaşlarının 0^1'
seçilmişti. “Bir zamanlar onun amcasının korumasıydım İlyJ
ci Oğullar’a katılmadan önce. Ulu Ustalar, şişkin solucanlardan
oluşan bir sürüdür. Kadınlar o kadar kötü değildir ama yanlışbi
rine yanlış bir şekilde bakman hayatına mal olur. Bir adamtanır,
dım, Scarb, şu Oznak onun ciğerini söktü. Bir leydinin onurunu
savunduğunu iddia etti, Scarb’ın o leydiye gözleriyle tecavüz etti,
ğini söyledi. Bir fahişeye gözlerinizle nasıl tecavüz edersiniz sora­
rım size? Ama Oznak’ın amcası Meereen’in en zengin adamıydı
babası da şehir muhafızlarının kumandanı, velhasıl, Oznak beni
de öldürmeden önce bir fare gibi kaçmak zorunda kaldım.”
Oznak zo Pahl’m beyaz savaş atından inmesini, pantolonu­
nu indirmesini, erkekliğini dışarı çıkarmasını ve Dany’ninaltın
renkli çadırının bulunduğu, yanık ağaçlarla dolu zeytin bahçesine
doğru işemesini seyrettiler. Daario Naharis eline araklı'ını alarak
ayağa kalktığında Oznak hâlâ işiyordu. “O şeyi kesip adamınağ­
zına tıkıştırayım mı Majesteleri?” Daario’nun çatallı sakallarının
mavisinin arasından altın dişi pırıldadı.
“Ben onun şehrini istiyorum, cılız erkekliğini değil.”Dany
öfkelenmeye başlamıştı. Bunu biraz daha görmezden gelirsem, k(tıd>
insanlarım benim zayıf olduğumu düşünecek. Ama kimi gönderebilir­
di? Daario’ya da kansüvarilerine olduğu kadar ihtiyacı vardı. Bu
gösterişli Tyroshlu olmadan, çoğunluğu Prendahl naGheznın
ve Kel Sallor’un eski takipçileri olan Fırtına Kargaları’nahükme*
demezdi.
Meereen’in yüksek duvarlarındaki alaycı bağnşmalar çoğa ’
kahramanı örnek alan yüzlerce müdafaacı, kuşatmacılara duy ^
ları tiksintiyi göstermek için siperlerin arasından aşağı ¡S1?0*
Bizden ne kadar az korktuklarını göstermek için kölelerin üstün* w .
diye düşündü Dany. Kapılarının dışında duran bir Dothrak*ta
olsaydı böyle bir şey yapmaya asla cesaret edemezlerdi. ^
“Bu meydan okuyuşa bir cevap verilmeli,” dedi Arştan
j ( a h r a r n a n , penisini tekrar pantolonuna sokarken, “Verilecek,”
■■ pany. “Güçlü Belvvas’aona ihtiyacım olduğunu söyle.”
İri veesmer hadımı Dany’nin çadırının gölgesinde oturmuş
sosisyerken buldular. Hadım sosisi üç ısırıkta bitirdi, yağlı elle­
rini pantolonuna sildi ve Arştan Beyazsakal’açeliğini getirmesini
söyledi- Yaşlı yaver, Belwas’ın araklı'ını her gece biliyor ve parlak
kırmızı yağ ¡|e ovuyordu.
Beyazsakal kılıcı getirdiğinde, Güçlü Belvvas gözlerini kısarak
çeliğinkenarına baktı, homurdandı, bıçağı deri kınına geri soktu
ve kılıç kemerini geniş beline taktı. Arştan, Güçlü Belwas’m kal­
kanını dagetirmişti: Bir turta tabağından daha büyük olmayan
bir çelik disk. Hadım, kalkanı, Batıdiyar tarzındaki gibi koluna
bağlamak yerine boş eliyle tuttu. “Ciğer ve soğan bul Beyazsa­
kal,”dedi. “Şimdi için değil, sonra için. Adam öldürmek Güçlü
Belwas’ı acıktırıyor.” Cevap almak için beklemedi, zeytin bahçe­
sindenOznak zo Pahl’adoğru yürüdü.
“Neden onu seçtiniz KhaleesiV’ diye sordu Rakharo. “O şiş­
manveaptal.”
“Güçlü Belvvas buralardaki dövüş çukurlarında köleydi. Eğer
şusoyluOznak onun gibi birine yenilirse Ulu Ustalar utanır,
eğer galipgelirse... bu onun kadar soylu biri için sefil bir zafer
olur, Meereen’in gurur duyamayacağı bir zafer.” Ayrıca hadım;
Sör Jorah’ın, Daario’nun, Esmer Ben’in ve üç kansüvarisinin ak­
sinebirlikleri kumanda etmiyordu, mücadele planlamıyordu ve
Dany’yedanışmanlık yapmıyordu. Belwas yemekten, böbürlenmek-
tenveArstan’a bağırmaktan başka bir şey yapmıyor. Dany’nin en kolay
gözdençıkarabileceği adam oydu. Ve Yargıç Illyrio’nun Dany’ye
neÇeşitbir koruma gönderdiğini anlamanın vakti gelmişti.
Belvvasşehre doğru ağır ağır yürürken görüldüğünde, kuşat­
mahatlarının arasında heyecanlı mırıltılar dolaştı, Meereen’in
^varlarından ve kalelerinden alay dolu bağrışmalar yükseldi.
°znak zo Pahl tekrar atına bindi, şeritli mızrağını dikeltti, bekle­
di Savaşatı sabırsızca kafasını sallıyor ve kumlu toprağı eşeliyor-
uHadım, bütün iriliğine rağmen atlı şövalyenin yanında küçük
görünüyordu.
Mert bir adam atından inerdi,” dedi Arştan.
245
244
O znak zo R ı l ı l mı zrağı nı i ndi rdi vc sal dı rı ya geçti .
B ekvas bacakl arı nı i yi ce açarak dur du. T ek el i nde küçük
kanı vardı , di ğeri nde A rstan’ı n öz enl e i l gi l endi ği kavisli arakk’
B el i ne sardı ğı sarı kuşağı n üstündek i k ocaman esmer göbeği ve
sarkı k göğüsl eri çı pl aktı . B el was deri y el eği nden başka zırh giy
memi şti , yel ek öyl e saçı na bi r şek i l de k üçük tü ki adamı n göğüs
uçl arı nı bi l e örtmüy ordu. A ni den endi şel enen D any, “Ona örgü
zı rh gı ydi rmel i ydi k,” dedi .
“Z ı rh onu sadece yavaşl atı r,” dedi S ör J o rah. “D övüş çukurla­
rı nda zı rh gi ymezl er. İ nsanl arı n görmey e gel di ği şey kandı r.”
B eyaz savaş atı nı n ay ak l arı ndan to z l ar uçuştu. Oznak, Güç­
l ü B ekvas’a doğru atı l dı , çi zgi l i pel eri ni omuz l arı ndan akıyordu
B ütün M eereen şehri O z nak i çi n bağı rı y or gi bi ydi . O nl ara kıyasla
kı ı şatmacı l arı n tezahüratl arı çok az ve güç süz dü; L ekesi zl er sessiz
sı ral ar hal i nde bek l i yor ve taştan y üz l erl e i z l i y ordu. Belvvas’ta taş­
tan yapı l mı ş ol abi l i rdi . A tı n y o l unda d u r d u , dar yel eği geniş sır­
tı nda i yi ce geri l di . O z ı ı ak ’ı n mı z rağı , B el vvas’ ı n göğsünün ortasını
hedef al dı . M ı zrağı n çel i k ucu güneş ı şı ğı nda göz kı rptı . Delinecek,
di ye düşündü D any... hadı m d ö n er ek k enara kayarken. Ve atlı,
göz açı p kapayana kadar B el w as’ı n ö tesi ndey di , atı nı döndürdü ve
mı zrağı nı kal dı rdı . B ekvas atl ı ya sal dı r mak i çi n hareketlenmedi .
D uvarl ardaki M eereenl i l er daha y ük sek çı ğl ı k l ar attı . “N e yapı­
yor?” di ye sordu D any.
“A yak tak ı mı na bi r gösteri su n u y o r , ” dedi S ör J orah.
O znak , atı na geni ş bi r dai re ç i z di r er ek B ehvas’ı n çev r esi nde
dol aştı , sonra atı mahmuz l adı ve tek r ar sal dı rı ya geçti. Bekas
yi ne bekl edi , sonra dö n dü ve mı z r ağı n u c u n u kenara savurdu.
K ahraman, B ehvas’ı n y anı ndan geçi p gi der k en D any, hadı mı n
tarl al arda yankı l anan k ahk ahası nı duy du . “ M ı z rak çok uzun,” dedi
Sör J orah. “B ekvas’ m yapması gerek en tek şey kendi ni mı zrağı n
ucundan sakı nmak. Şu aptal k ahraman, B el w as’ı g ö s t e r i ş l i bir şeki l ­
de del meye çal ı şmak y eri ne atı nı d ü m d ü z o n u n üzeri ne sür mel i
O z nak zo P ahl üçünc ü k ez sal dı rdı v e b u sef er Dany, °nU1T
B el was’ı n yanı ndan geçtiğini açı kça gö r dü; B atı di yarl ı bi r şöval ye
ni n, raki bi ni n üstüne gi tmek y eri ne eği ml e yakl aşması gibi, düşm*'
nı nı atl a ezen bi r D othrak l ı gi bi . D ü z z emi n, savaş atının iyibır
246
hızlakalkmasına i2“1 veriyordu ama hadımın üç buçuk metrelik
hantal mızraktan kaçmasını da kolaylaştırıyordu.
jVleereen’in pembe beyaz kahramanı, bu sefer hadımın hareke­
ti ni ö n c ed en tahmin etmeye çalıştı, darbelerden kenara sıçrayarak
kurtul an Güçlü Behvas’ı yakalamak için mızrağını son saniyede
yana sav u r d u . Ama hadım da bu hareketi önceden tahmin etti ve
hu sef er kenara sıçramak yerine yere çöktü. Mızrak hiçbir zarar
v ermeden hadımın başının üzerinden geçti. Sonra hadım birden­
bi re yuvarlandı ve ustura keskinliğindeki araklı'ını gümüş bir ka­
visle s av u r d u . Bacakları bıçak tarafından ışınlan savaş atının çığlığı
duyul du ve sonra hayvan düşüyordu, kahraman yere devriliyordu.
Meereen’in kiremit siperlerine ani bir sessizlik çöktü. Şimdi
Dany’nin insanları tezahürat çığlıkları atıyordu.
Çelik, çelikle şarkı söyledi. Darbeler Dany’nin takip edemeyece­
ği kadar hızlı ve öfkeliydi. Belwas’m bedeni, göğüslerinin altındaki
kesikten akan kanla ıslandığında ve Oznak zo Pahl’ın boynuzları­
nın arasına bir araklı gömüldüğünde, aradan on kalp vuruşundan
fazlazaman geçmiş olamazdı. Hadım, arakh'ını saplandığı yerden
kurtardı ve kahramanın başını üç vahşi darbeyle bedeninden ayırdı.
Meereenliler’in görmesi için kafayı havaya kaldırdı, sonra, şehir ka-
pılanna doğru fırlattığı kafanın kumda yuvarlanışını seyretti.
“Meereen’in kahramanı buraya kadarmış,” dedi Daario güle­
rek.
“Anlamı olmayan bir zafer,” diye uyardı Sör J orah. “Meereen’i,
müdafaacılarını teker teker öldürerek kazanmayacağız.”
“Hayır,” diyerek onayladı Dany, “ama bu müdafaacıyı öldür­
düğümüz için memnunum.”
Duvarlardaki müdafaacılar Belwas’a arbalet okları fırlatmaya
başlamıştı fakat oklar kısa düşüyor ya da bir zarar vermeden yer­
desekiyordu. Hadım, çelik uçlu yağmura sırtını döndü, pantolo­
nunu indirdi ve şehre doğru pisledi, Oznak’ın çizgili peleriniyle
temizlendi, zeytin bahçesine doğru yürümeye başlamadan önce
Aramanın cesedini yağmalamak ve ölmek üzere olan atın ızdı-
rabına son vermek için oyalandı.
Kuşatmacılar, kampa varan Belwas’ı coşkuyla karşıladı. Do-
raklar bağırıp çığlık attı. Lekesizler, mızraklarını kalkanlarına
1X1
vurarak bi i yi i k gürül tü kopardı . “ İ yi i ş,” dedi S ör J orah, Belwas’a
E smer B en, hadı ma ol gun bi r eri k uzattı ve, “T atl ı bi r dövüş jçjn
tatl ı bi r meyve,” dedi . D aı ı ny ’ni ı ı D otl ı rak l ı hi zmetçi l eri bi |e
övgü doi ı ı sözl er söyl edi . “S açl arı m ö rer ve örgüne bi r çan takar,
di k G üçl ü Bel vvas," dedi J hi qui , “gel gör ki örül ecek saçı n yok.”
“G üçl ü B el was’i n çı ngı rdayan bi r çana i hti yacı yok.” Hadım
E smer B en'i ı ı eri ği ni dört büy ük ı sı rı kl a yedi ve çeki rdeği ni bir
kenara f ı rl attı . “G üçl ü B cl w asi n ci ğere ve soğana i hti yacı var.”
“İ stedi ği ni al acaksı n,” dedi D atı y. “G üç l ü B el was yaralandı.”
H adı mı n karnı , göğüsl eri ni n al tı ndak i etl i yarı k tan akan kanla kı r.
mı zı ya boyanmı ştı .
“B u bi r şey deği l . B i r adamı ö l dü r m eden önce onun beni bir
kez kesmesi ne i zi n v eri ri m,” dedi B el w as. K anl ı göbeği ne vurdu.
“K esi kl eri sayı n, G üçl ü B el w as’i n kaç adam katl etti ği m öğrenir 
si ni z.”
A ma D aı ı y, K ahl D ro go ’yu da benz er bi r yara yüzünden kay­
betmi şti . M i ssandci ’yi , şi f a sanatı ndak i maharetl eri y l e ünl ü Yun-
kai l i azatl ı köl eyi bul maya gö nderdi . B el w as homurdandı , şikâyet
etti ama D any hadı mı azarl adı , o na bü y ü k ve kel bi r bebek oldu­
ğunu söyl edi . S onunda hadı m, y arası nı n şi f acı taraf ı ndan sirkeyle
yı kanması na, di k i l mesi ne ve ateş şarabı yl a ı sl atı l mı ş keten şerit­
l erl e sarı l ması na i zi n verdi . D any , k umandal arı nı , tavsiyelerini
al mak üzere ancak o zaman çadı rı na gö tü r d ü .
“B u şehri al mal ı yı m,” dedi onl ara, bi r m i nder yı ğı nı n üstü­
ne oturdu, ej derhal arı y anı nday dı . I rri v e J h i q u i şarap doldurdu.
“Şehri n ambarl arı tı ka basa dol u. P i r am i tl er i n terasl arı nda incir-
l er, hurmal ar ve zeyti nl er yeti şi y or. K i l erl erde f ı çı l arca tuzlu balık
ve f üme et var.”
“A l tı n, gümüş ve değerl i taşl arl a şi şmi ş sandı k l ar da var,’ diye
hatı rl attı D aari o. “D eğerl i taşl arı u n u tm ay al ı m . ”
“Y üzü karaya dö nük duv arl arı i nc el edi m ve zayı f bir nokta
göremedi m,” dedi S ör J o r ah M o r m o n t. “ B el l i bi r zaman için^e
bi r k ul eni n al tı nı kazı p bi r geçi t açabi l i ri z l âk i n kazı yaptığ111112
zaman boyunca ne yi yeceği z? E rz ağı mı z tamamen tükendi.
uKara duvarl arı nda bi r zayı f l ı k y o k ? ” dedi D any. M e e r e e n , #
ve kahverengi S k ahaz adhan’m K öl e K ö rf ez i ’ne dökül düğümün1
lı bir kara çıkıntısının üstünde duruyordu. Şehrin kuzey dıı-
'e^nehir kıyısı boyunca uzanıyordu, batı duvarı da körfez kıyısı
boyunca- “Nehirden ya da denizden saldırabileceğimiz anlamına
mı geliyor bu?”
“Üç gemiyle mi? Kaptan Groleo’daıı nehir boyunca uzanan
duvarı incelemesini isteriz. Lâkin duvar ufalanmış halde değilse,
bu sadece ölmenin daha ıslak bir yolu olur.”
“Yakuşatma kuleleri inşa edersek? Ağabeyim Viserys bu çeşit
hikâyeler anlatırdı, inşa edilebileceklerini biliyorum.”
“Ahşaptan Majesteleri,” dedi Sör J orah. “Köle tacirleri, yirmi
fersahlık çapın içindeki bütün ağaçlan yakmış. Ahşap olmadan;
duvarları delecek mancınıklarımız, duvaraları geçmek için merdi­
venlerimiz, kuşatma kulelerimiz, kaplumbağalarımız ve koçbaş-
larımız da olmaz. Kapılara baltalarla saldırılabilir elbette ama...”
“K apıların üstündeki bronz kafaları gördünüz mü?” diye sor­
du Esmer Ben Plumm. “Sıra sıra dizilmiş ağızları açık harpiya
kafalarını? Meereenliler, o kafaların ağzından kaynar yağ boşaltır
vebaltacıları durdukları yerde pişirir.”
Daario Naharis, Gri Solucan’a sıcak bir şekilde gülümsedi.
“Belki de baltaları Lekesizler sallamalı. Duyduğuma göre kaynar
yağsizin için ılık bir banyodan farksızmış.”
“Bu yanlış.” Gri Solucan gülümsemedi. “Lekesizler yanıkları
hissetmez, bununla birlikte, kaynar yağ insanı kör eder ve öldü­
rür. Lekesizler ölmekten korkmaz gerçi. Bize bir koçbaşı verin, ya
bu duvarları yıkar geçeriz ya da yıkmaya çalışırken can veririz.”
“Can verirsiniz,” dedi Esmer Ben. Y unkai’de, ikinci Oğullar’ın
komutasını aldığında, yüz mücadelenin muharibi olduğunu iddia
etmişti. “Ama hepsinde cesurca dövüştüğümü söylemem. Yaşlı
paralı askerler ve cesur paralı askerler vardır, lâkin yaşlı ve cesur
paralı askerler yoktur.” Dany bunun doğru olduğunu görmüştü.
Iç geçirdi. “Lekesizlerin hayatını heba etmeyeceğim Gri Solu­
can. Şehrin açlıktan teslim olmasını sağlayabiliriz belki.”
Sör J orah mutsuz görünüyordu. “Biz onlardan çok daha önce
aÇhktan kırılırız Majesteleri. Burada yiyecek yok, atlarımız ve ka­
klarımız için yem yok. Bu nehir suyundan da hoşlanmıyorum.
Meereen, Skahazadhan’ın içine pisler ama içme suyunu kuyu-
larrian çeker. Daha şimdiden kamplarda hastalık olduğunaa
raporlar aldık; ateş, karabacak hastalığı ve kanlı ishal. Burad ı*
hrsak daha fazlası da olacak. Köleler yürüyüş yüzünden bitkjn«
“Azatlı köleler,” diye düzeltti Dany. “Onlar artık köle değil *
“Köle ya da özgür, onlar aç ve yakında hasta olacaklar.
bizden daha tedarikli, üstelik su sayesinde ikmal yapabilir, Sj^
üç geminiz, şehrin hem nehre hem de denize ulaşmasına enge|
olmaya yetmez.”
“O halde ne öneriyorsun Sör J orah?”
“Hoşlanmayacaksınız.”
“Yine de duymak isterim.”
“Nasıl arzu ederseniz. Bu şehri rahat bırakalım derim. Dün­
yadaki bütün köleleri kurtaramazsınız KJıaleesi. Sizin savaşınız
Batıdiyar’da.”
“Batıdiyar’ı unutmadım.” Dany bazı geceler, hiç görmediği
o masalsı toprakları düşlüyordu. “Ama Meereen’in kiremit du­
varlarının beni böyle kolayca mağlup etmesine izin verirsem.
Batıdiyar’ın muazzam taş kalelerini nasıl alacağım?”
“Aegon’ın aldığı gibi,” dedi Sör J orah, “ateşle. Biz Yedi Krallık’a
vardığımızda ejderhalarınız büyümüş olacak. Kuşatma kuleleri
ve mancınıklar da inşa edeceğiz, burada yoksun olduğumuz her
şeyi... ama Uzun Yaz Topraklarından geçen yol uzun ve meşak­
katli, tahmin edemeyeceğimiz tehlikelerle dolu. Siz Astapor’da
bir ordu satın almak için durdunuz, bir savaş başlatmak için değil.
Mızraklarınızı ve kılıçlarınızı Yedi Krallık için saklayın kraliçem.
Meereen’i Meereenliler’e bırakın ve Pentos için yürüyün.”
“Mağlup bir halde?” dedi Dany öfkeyle.
“Gerçek mağlup, duvarların arkasına saklanan korkaklardır
Khaalesi,” dedi Ko J hogo.
Diğer kansüvarileri onayladı. “Kanımın kanı,” dedi Rakharo,
“korkaklar, yiyecekleri ve yemleri yakıp saklandıklarında, büyük
khallar daha cesur düşmanlar aramalıdır. Bu bilinir.”
“Bilinir,” diye onayladı J hiqui şarap doldururken.
“Ben bilmem.” Dany, Sör J orah’ın tavsiyelerine büyük kıytflet
veriyordu ama Meereen’i hiç dokunulmamış halde bırakıp g11
meyi hazmedemezdi. Direklere çivilenmiş çocukları u n u t a n ı #
250
onların sahil yolunu işaret eden kollarını, kargalar tarafından
^ ralanan bağırsaklarını. “Sör J orah, hiç yiyeceğimizin kalma­
dığını söylüyorsun. Eğer batıya yürürsem azatlı kölelerimi nasıl
doyurabilirim?”
“Doyuramazsınız. Üzgünüm Khaalesi. Ya kendi kendilerini
doyururlar ya da açlıktan ölürler. Y ürüyüş sırasında pek çoğu öle­
cek evet. Bu zor olacak ama onları kurtarmanın bir yolu yok. Bu
kavruk toprakları arkamızda bırakmak zorundayız.”
Dany kızıl topraklardan geçerken, arkasında cesetlerden olu­
şanbir iz bırakmıştı. Bir daha asla görmek istemediği bir manza­
raydı bu. “Hayır,” dedi. “İnsanlarımı ölsünler diye yola çıkarma­
yacağım.” Çocuklarım. “Bu şehre giren bir yol olmalı.”
“Ben bir yol biliyorum,” dedi Esmer Ben Plumm, gri beyaz
sakallarını sıvazladı. “Lağımlar.”
“Lağımlar? Ne demek istiyorsun?”
“Şehrin atıkları, büyük kiremit lağımlardan Skahazadhan’a
boşaltılır. Lağımlara giren yollar var, bazılarına. Scarb başını kay­
bettikten sonra ben Meereen’den öyle kaçmıştım.” Esmer Ben
yüzünü buruşturdu. “O koku beni hiç bırakmadı. Bazı geceler
rüyalarıma giriyor.”
Sör J orah kuşkulu görünüyordu. “Bana öyle geliyor ki, dışarı
çıkmak içeri girmekten daha kolaydır. Lağımlar nehre boşalıyor
dedin değil mi? O halde lağımların ağzı duvarların hemen altın­
da.”
“Ve demir kafeslerle kapatılmışlar,” diye kabul etti Esmer Ben.
“Ama bazıları paslı, aksi halde pisliğin içinde boğulurdum. İçe­
ri bir kez girince, gerisi zifirî karanlıkta uzun ve pis kokulu bir
tırmanış. İnsan o kiremit labirentlerin içinde sonsuza dek kay­
bolabilir. Pislik asla bel seviyesinden aşağı inmiyor ve duvarlarda
gördüğüm lekelere bakılırsa baş seviyesine kadar yükselebiliyor.
Orada bazı şeyler de var. Görebileceğiniz en büyük fareler ve daha
kötü şeyler. Berbat.”
Daario Naharis güldü. “Sürünerek dışarı çıktığındaki sen ka­
dar berbat mı? Eğer bir adam bunu deneyecek kadar aptalsa, dışa-
nÇıktığı anda Meereen’deki bütün köle tacirleri kokusunu alır.”
Esmer Ben omuz silkti. “Majesteleri içeri giren bir yol olup
251
olmadığını sordu, ben de söyledim... ama Ben Plumm o la“
tekrar girmiyor, Yedi Krallık’taki bütün altını verseler bil<f
bunu denemek isteyen başka birileri varsa, buyursunlar.”
Aggo, J hogo ve Gri Solucan aynı anda konuşmaya başlad,
Dany sessizlik sağlamak için elini kaldırdı. “Lağımlar pek ^
vadetmiyor,” dedi. Emir verdiği takdirde, Gri Solucan’ın Lekcs^
lerı lağımlara sokacağını biliyordu, kansüvarileri de bundan azı
yapmazdı ama hiçbiri bu görev için uygun değildi. Dothraklar
adamlarıydı ve L ekesizlerin kuvveti muharebe meydanındaser
gıledikleri disiplindi. Bu adamları bu kadar cılız bir umut uğrunaka
ranlıkta ölmeye gönderebilir miyim? “Bunu biraz daha düşünmeliye
Görevlerinize dönün.”
Kumandanlar reverans yapıp ayrıldılar ve Dany’yi hizmetçileri
ve ejderhalarıyla yalnız bıraktılar. Ama Esmer Ben giderken Vıse-
ron beyaz kanatlarını açtı, tembelce adamın kafasına uçtu. Kanat­
lardan biri paralı askerin yüzünü tokatladı. Beyaz ejderha tek aya­
ğını adamın omzuna, diğerini kafasına koyarak tuhaf bir şekilde
indi, bağırdı ve tekrar havalandı. “Senden hoşlanıyor Ben,”dedi
Dany.
“Hoşlanması gerek.” Esmer Ben güldü. “Bende debir damla
ejderha kanı var, bilirsiniz işte.”
“Sende?” Dany şaşırmıştı. Plumm özgür birliklerin yaratığıydı,
sevimli bir melezdi. Kırık burunlu esmer bir yüzü ve kıvırcık gri
saçlı bir kafası vardı. Badem şeklindeki iri ve koyu renk gözlerim
Dothraklı annesinden miras almıştı. Yarı Braavoslu, yarı Yaz Ada­
lı, yarı İbbenli, yarı Qohorlu, yarı Dothraklı, yarı Dornelu, yarı
Batıdiyarlı olduğunu iddia ediyordu ama Dany, Targaryen bnını
ilk kez duyuyordu. Adamın yüzünü inceledi ve, “Bu nasıl olabi­
lir?” dedi.
“Pekâlâ,” dedi Esmer Ben, “Gün Batımı Krallıklarında yaşayan
eski bir Plumm varmış, bir ejderha prensesiyle evlenmiş. Kral Ae-
gon zamanında yaşamış. Bana bu hikâyeyi büyükannem anlattı
“Hangi Kral Aegon?” diye sordu Dany. “Batıdiyar’dabeşA^°n
hüküm sürdü.” Dany’nin ağabeyinin oğlu altıncı Aegon olabil^1
ama Işgalci’nin adamları onun kafasını bir duvara vurmuştu.
“Beş mi? İşte bu karışık bir şey. Size rakam verememn*
252
şu eski Plumm bir lordmuş, kendi zamanında ünlü
^adanı olmalı, bütün diyarın bahsettiği bir adam. Gerçek şu kı,
ksek afimizi rica ederek söyleyeyim, yüz seksen santimlik bir
aleti varmış ”
Dany güldüğünde saç örgüsündeki üç çan çınladı. “On sekiz
santim demek istiyorsun sanırım.”
“Yüz seksen,” dedi Esmer Ben kendinden emin bir şekilde.
“()nsekiz olsaydı, kim o alet hakkında konuşmak isterdi ki Ma­
jesteleri?”
Dany küçük bir kız gibi kıkırdadı. “Büyükannen bu mucizeyi
bizzatgörmüş mü?”
“Kocakarı bizzat görmemiş. Kendisi yarı İ bbenli, yarı
Qohorlu’ydu, Batıdiyar’a hiç gitmemişti. Ona büyükbabam söy­
lemişolmalı. Büyükbabam ben doğmadan önce bir Dothraklı ta­
rafındanöldürülmüş.”
“Peki büyükbabanın malûmatı nereden geliyormuş?”
“Çocuk emzirirken anlatılan masallardan birinden herhâlde.”
Esmer Ben omuzlarını silkti. “Bilmem Kaçıncı Aegon ve Lord
Plumm’ın kudretli erkekliği hakkında bütün bildiklerim bunlar
korkarım. Gidip Oğullar’ıma baksam iyi olacak.”
“Hadi gidip bak,” dedi Dany.
Esmer Ben gittikten sonra Dany minderlerin üstüne uzandı.
“Eğer yetişkin olsaydın,” dedi Drogon’a, “şu duvarların üzerinde
uçar veo harpiyayı eritip cürufa çevirirdim.” Ama ejderhaların
binilecek kadar büyümesine yıllar vardı. Ve büyüdüklerinde onları
hini sürecek?Ejderhanın üç başı var ama benim sadece bir. Daario’yu
düşündü. Eğer bir kadına gözleriyle tecavüz edebilecek bir adam varsa...
Dany de en az o kadar suçluydu elbette. K umandanlar tavsiye
vermeyegeldiğinde, Dany kendini Tyroshlu’ya gizli bakışlar atar­
kenyakalıyordu ve bazı geceler, adam gülümsediğinde altın dişi­
ninnasıl pırıldadığını hatırlıyordu. Bunu ve gözlerini. Parlak mavi
fitlerini. Yunkai’den buraya gelen yol boyunca, Daario her akşam
raP°r vermeye geldiğinde Dany’ye bir çiçek ya da bir bitkinin fıli-
21111getirmişti... bunu, Dany’nin araziyi tanımasına yardım etmek
1(*,nyaptığını söylemişti. An söğüt, esmer gül, yabani nane, leydi
danteli, hançer yaprağı, katırtırnağı, harpiya altını... Beni ölü ço-
? 5^
¿tıkların gi'rüntüsünden esirgemek de istedi. Buttu yapmamalıydı atna
niyetliydi. V e D aari o N al ı ari s, D aı ı y yi gül dürüy o rdu, Sör J orah’^
asla yapmadı ğı bi r şeydi bu.
D aari o'ı ı un onun öpmesi ni n nası l bi r şey ol acağı nı hayal et
meye çal ı ştı D aı ı y, Sör J orah’m o n u güv ertede öptüğü gibi. Bü
düşünce aynı anda hem heyecan veri ci hem de rahatsı z ediciy.
di . Çok biiyiik bir risk. T y roshl u paral ı ask er i yi bi r adam değildi
D any’ni n bunu herhangi bi ri nden duy ması na gerek yoktu. Bü­
tün o gül ümsemel eri n ve l ati f el eri n al tı nda tehl i k el i bi r adam var-
di , hatta zal i m bi r adam. S al l or ve P rendahl bi r sabah Daari o’nun
ortakl arı ol arak uyanmı şl ardı ve D aari o aynı gece onl arı n kafasını
Daı ı y ye geti rmi şti . Khal Drogo da zalim olabiliyordu ve ondan daha
tehlikeli bir adam yoktu. B una rağmen D aı ı y o n u sevmi şti . Daario’p
sevebilir miyim? Eğer onu yatağıma alırsam bu ne anlama gelir? Ona
ejderhanın başlarından biri yapar mı? S ör J o r ah öf kel eni rdi , Dany
bunu bi l i yordu ama D any ’ye i ki k oca al ması nı söyl eyen oydu.
Belki de ikisiyle birden evlenip bu işi bitirmeliyim.
A ma bunl ar aptal ca düşüncel erdi . D an y ’ni n al mak zorun­
da ol duğu bi r şehi r vardı . Ö püc ük l eri ve bi r paral ı askeri n mavi
gözl eri ni hayal etmek M eer een’i n duv arl arı nı geçmesi ne yardım
etmeyecekti . Ben ejderhanın kanıyım, di y e hatı rl attı kendi ne. Dü­
şüncel eri , kendi k uy ruğunu k oval ayan bi r f are gi bi dönüp duru­
yordu. D any ani den, çadı rı n kapal ı sı nı r l ar ı na bi r an daha taham­
mül edemeyeceği ni hi ssetti . Rüzgârı yüzümde hissetmek ve denizin
kokusunu almak istiyorum. “M i ssandci ,” di y e sesl endi , “gümüşümü
eyerl e. K endi atı m da.”
K üçük kâti be eği l di . “E mredersi ni z M aj estel eri . Si zi koruma­
ları i çi n kansüvari l eri ni zi de çağı rayı m m ı ? ”
“A rstan’ı al acağı z. K amptan ay rı l may a ni yetl i değilim.
D any’ni n çocukl arı nı n arası nda d ü şm an y o k tu ve yaşl ı yaver ne
B el was kadar çok k onuşuy ordu ne de o na D aari o gi bi bakıyordu.
D any’ni n çadı rı nı n k ur ul duğu y anı k z ey ti n bahçesi denizin
yanı ndaydı , D othrak l ar’ı n ve L ek esi z l er’i n k ampl arı nı n arasında.
A tl ar eyerl endi ği nde, D any ve ref ak atçi l eri kı yı şeri di boyunca
şehi rden uzağa doğru at sürdü. B una rağmen D any, arkasında
kal an M eereen’i n onunl a al ay etti ği ni hi ssedebi l i yordu. Omzu*
254
un üzermacn ^» u u , ı şı c orauayuı , ı nı yuK r ı r amu ııı
epesindeki bronz harpi y adan i k i ndi güneşi yansı yordu. B i raz­
dan M cereen’i ı ı i çi ndek i k öl e taci rl eri püsk ül l ü tokarhr\y\<\ ı ı ı a-
^ oturacak ve k uz u eti , z ey ti n, doğmamı ş köpek yavrul arı , bal l ı
fındık i arel eri ve di ğer l ez i z y i y ecek l erl e besl enecekti . D ı şarı da,
pany’nnı çocuk l arı açtı . D aı ı y ani den vahşi bi r ötkcyl e dol du.
Seni devireceğim, di ye y em i n etti .
H adı ml arı n k am pı nı çev rel ey en kazı kl arı n ve çukurl arı n
önünden geçerk en, G r i S o l ucan ve çav uşl arı nı n bi r grup L ekesi z’e
lulkan, kı sakı l ı ç ve ağı r mı z rak l arl a tal i m yaptı rdı ğı nı duydu, bi r
diğer grup deni z de y ı k anı y o r du, üstl eri nde sadece beyaz keten
peştemaller vardı . P aral ı ask er l er den baz ı l arı , D any ’ni ı ı babası nı n
D e m i r T ahta k ay betti ği g ü n d en beri yı k anmamı ş gi bi kokuyor­
du ama L ekesi zl er h er ak şam bany o y apı y ordu, bütün gün yürü­
m ü ş olsal ar bi l e. S u bul amadı k l ar ı nda k endi l eri ni D othrak l ar gi bi
kumla temi z l i yorl ardı .
Dany geçerken h ad ı m l ar di z ç ö k tü, y umruk l arı nı göğüsl eri ne
kaldırdılar. D any sel am v er m ek i çi n dö ndü. D eni z yüksel i yordu,
kıyıya vuran dal gal ar g ü m ü ş atı n ayak l arı nda k öpürüy ordu. D any
açık deni zde du r an gem i l er i n i gö rebi l i y ordu. E n yakı ndaki gemi
Bderiondu’, bi r z amanl ar Sadulecm adı yl a bi l i nen büy ük göke, yel ­
kenleri topl anmı ştı . D ah a i l eri de k adı rgal ar Meraxes ve Mıagar var­
dı, eski i si ml eri yl e M u z i p Joso ve Yazgüneşi. A sl ı nda gemi l er Y argı ç
Illyrio’ya ai tti , D an y ’ye deği l , b u n a rağmen D any hi ç düşünme­
den onl ara yeni i si m l er v er m i şti . E j derha i si ml eri ve daha fazl ası ;
Balerion, M eraxes v e V hagar, K ı y amet’ten önce eski V al yri a’da
tanrılardı.
K azı kl ardan, ç u k u r l ar d an , tal i ml erden ve yı kanan hadı ml ar­
dan ol uşan muntaz am di y ar ı n güney i nde azatl ı köl el eri n kampı
uzanıyordu; çok daha g ü r ü l tü l ü ve hercümerç i çi nde bi r yerdi .
Dany eski k öl el eri , A stapo r ’dan ve Y unk ai ’den al dı ğı si l ahl arl a
mümkün ol duğunc a i yi si l ahl andı rmı ştı ve S ör J orah adaml arı
dört bi rl i ğe terti p etmi şti ama burada tal i m yapan ki mse yoktu.
Dany ve ref akatçi l eri bi r ateşi n ö n ü n d en geçti l er, yüz ki şi bi r at
Nini kı zartmak üz ere ateşi n başı nda topl anmı ştı . D any eti n ko-
255
kıısıımı aldı ve cazırdayan yağın sesini duydu ama bu ıuan î
sadece kaşlarını çatmasına sebep oldu. *ara E
Daııy'ııin ve yanıııdakilerin atlarının peşinden çocuklar k T
yordu, zıplayıp kahkahalar atıyorlardı. Burada selam duruş^ t
rine, farklı dillerden oluşan bir uğultu dört bir yandan Dan^ m
sesleniyordu. Bazı azatlı köleler Dany’yi, “Anne,” diyerek selamf ■ %
yordu, diğerleri nimet ya da yardım için yalvarıyordu. Bazıları tu \
haf tanrıların Dany’yi kutsaması için dua ediyordu; bazıları Da j *
tarafından kutsanmak istiyordu. Dany sağa sola dönerek onlara 1*
gülümsedi, ellerini uzatanların ellerine dokundu, diz çökenlerin ! ■
onun eyerine ya da bacaklarına dokunmasına izin verdi. Azatlı \
kölelerin çoğu, Dany ye dokunmanın uğur getirdiğine inanıyor,
du. Eğer bu cesaret kazanmalarına yardım ediyorsa bırak dokunsunlar ’
diye düşündü Dany. Önümüzde zorlu imtihanlar var... ı
Dany, doğacak çocuğunun Ejderhaların Anası tarafından isim- ■|
lendirilmesini isteyen hamile bir kadınla konuşmak için durdu,o :
sırada biri uzandı ve Daııy’nin sol bileğini yakaladı. Dany döndü; *î
uzun boylu, kel kafalı, yüzü güneş yanığı, pejmürde bir adamgör- i
dü. “O kadar sert değil,” diye konuşmaya başladı ama cümlesini I
bitiremeden, adam bütün gücüyle onu eyerinden çekti. Gümüş ;
at kişneyip geri çekilirken Dany yere düştü, nefesi kesildi. Şaşkın
bir halde yana yuvarlandı ve dirseğinin üstüne doğruldu...
...sonra kılıcı gördü. 1*
“İşte hain domuz,” dedi adam. “Bir gün ayağını öptürmek için ]1
geleceğini biliyordum.” Adamın başı karpuz gibi keldi, kırmızı
burnunun derisi soyuluyordu ama Dany bu sesi ve bu solgunyeşil f
gözleri tanıyordu. “İşe göğüslerini kesmekle başlayacağım.”Dany, i
Missandei’nin yardım çığlıklarının belli belirsiz farkındaydı. Bir *
azatlı köle Dany’ye yaklaştı... ama yalnızca bir adım. Hızlı bir dar* 1
be ve azatlı köle dizlerinin üstündeydi, yüzünden kan akıyor^1
Mero, kılıcını pantolonuna sürerek temizledi. “Sırada kimvar #
“Ben.” Arştan Beyazsakal atından aşağı atladı ve D a n y n i n te T
peşine dikildi. Tuzlu rüzgâr yaşlı yaverin kar beyazı saçlar1 «
arasından geçiyordu, yaverin iki eli de uzun, ahşap asadayd1 jg
“Büyükbaba,” dedi Mero, “ben sopanı ikiye ayırmadan ves *
onunla becermeden önce kaç...” p
Yaşlı adam asasının bir ucuyla saldırır gibi yaptı, asayı geri çekti
vC so panı n diğer ucunu, Dany’nin inanamadığı bir hızla savurdu,
titan PİÇ1geriYe sendeleyip suya düştü, harabeye dönen ağzın­
dank an vekırık diş tükürdü. Beyazsakal, Dany’nin önüne geçti.
jViero, kılıcını yaverin yüzüne savurdu. Yaşlı adam kedi kadar hız-
I, bir şekildegeri çekildi. Asa, Mero’nun kaburgalarına indi, adam
sendeledi. Arştan yana zıpladı, kavisli bir kılıç darbesini savuştur­
du, ikinci darbeden kaçtı, üçüncüyü engelledi. Hareketler öyle
hızlıydı ki Dany güçlükle takip ediyordu. Çatırtıyı duyduğunda
Missadei tarafından ayağa kaldırılıyordu. Dany önce Arstan’ın
asası nı n kırıldığını düşündü ama sonra Mero’nun baldırından fır­
l ayan kemiği gördü. Titan Piçi yere devrilirken döndü, öne atıldı,
k ı l ı cı nı n ucu yaşlı yaverin göğsünü hedef almıştı. Beyazsakal, ne­
redeyseküçümser bir tavırla darbeyi bertaraf etti ve asasının di­
ğer ucunu Mero’nun şakağına indirdi. Mero yere serildi, dalgalar
bedenini kaplarken ağzından kan kabarcıkları çıkıyordu. Bir an
sonraazatlı köleler de Mero’nun bedenini kaplamıştı. Bıçaklar,
taşlar veöfkeli yumruklar çılgınca inip kalkıyordu.
Dany arkasını döndü, midesi bulanıyordu. Olay gerçekleşir­
kenkorktuğundan fazla korkuyordu şimdi. Beni öldürebilirdi.
“Majesteleri.” Arştan diz çöktü. “Ben yaşlı bir adamım ve
utanç içindeyim. O adam sizi yakalayabilecek kadar yakınınıza
aslagelmemeliydi. İ hmalkârdım. Sakalı ve saçı yokken onu tanı­
yamadım.”
“Ben de tanımadım.” Dany, titremesini durdurmak için de­
rinbir nefes aldı. Her yer düşmanla dolu. “Beni çadırıma götür lüt­
fen.”
Mormont geldiğinde Dany aslan postuna sarınmıştı, bir kadeh
Baharatlı şarap içiyordu. “Nehir duvarına baktım,” diye başladı
Sör Jorah. “Diğerlerinden birkaç metre daha uzun ve onlar kadar
Sağlam. VeMeereenliler, siperlerin altına, ateşe vermek üzere bir
düzinegemi enkazı bağlamış...”
‘Beni Titan Piçi’nin kaçtığına dair uyarabilirdin.”
Jorah kaşlarını çattı. “Sizi endişelendirmenin gereksiz olduğu-
nudüşündüm Majesteleri. Onun başı için ödül koydum...”
Ödülü Beyazsakal’a ver. Mero, Y unkai’den beri bizimleymiş.
Sakalını kesmiş ve azatlı kölelerin arasına karışmış, intikam
için fırsat kollamış. Arştan onu öldürdü.” ^
Sör J orah yaşlı adama uzun bir bakış attı. “Sopalı bir
Braavoslu Mero’yu öldürdü, öyle mi?” ^aVer
“Sopalı,” diye doğruladı Daııy, “ama artık yaver değil. Sör
ralı, Arstan’ın şövalye ilan edilmesini istiyorum.”
“Hayır.”
Yüksek sesli ret yeterince şaşırtıcıydı ama daha tuhaf olan iti
razın iki adamdan aynı anda gelmiş olmasıydı.
Sör J orah kılıcını çekti. “Titan Piçi beş para etmez bir adamd
ve öldürmekte ustaydı. Kimsin sen yaşlı adam?”
“Sizden daha iyi bir şövalye, sör,” dedi Arştan buz gibi bir ses-
le.
Şövalye? Dany’nin kafası karışmıştı. “Bir yaver olduğunu söy­
lemiştin.”
“Öyleydim Majesteleri.” Arştan dizlerinin üstüne çök­
tü. “Gençliğimde Lord Swann’ın yaverliğini yaptım ve Yargıç
I llyrio’nun emriyle Güçlü Belwas’ın hizmetine girdim ama bu iki
görevin arasındaki yıllarda Batıdiyar’da şövalyeydim. Size yalan
söylemedim kraliçem, lâkin sakladığım gerçekler var, bu ve diğer
bütün günahlarım için yalnızca affınızı istirham edebilirim.”
“Hangi gerçekleri sakladın?” Dany bundan hoşlanmamıştı.
“Bana anlatacaksın. Şimdi.”
Arştan başını eğdi. “Qarth’ta, bana adımı sorduğunuzda, bana
Arştan dendiğini söylemiştim. Bu kadarı doğruydu. Belwasve
ben size gelmek için doğuya doğru yolculuk ederken pek çok
adam beni bu isimle çağırıyordu. Fakat bu benim gerçek adım
değil.”
Dany kızgın olduğundan çok şaşkındı. Beni katıdırdt, tıpkı
Jorah’ın söylediği gibi ama daha demin hayatımı kurtardı.
Sör J orah öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. “Mero sakallarım
kesti ama sen sakal bıraktın değil mi? Neden o kadar tanıdık g°
ründüğünü şimdi anlıyorum...”
“Onu tanıyor musun?” diye sordu Dany sürgün şövalyeye
“Onu defalarca gördüm... genellikle uzaktan, kardeşleri111^1
yanında dururken ya da bir turnuvada at koştururken. Ama
allık’taki her adam Cesur Barristan’ı tanır.” J orah, kılıcının
cunu Yâ§h adamm boğazına dayadı. “Khateesi, önünüzde diz
Ökenadam Sör Barristan Selmy’dir. İşgalci Robert Baratheon’a
hizmet etmek için sizin hanedanınıza ihanet eden Kral Muhafız­
l a Lord Kumandanı.”
Yaşlı şövalye gözlerini bile kırpmadı. “Karga, kuzguna karasın
di yor ve sen ihanetten bahsediyorsun.”
“Neden buradasın?” diye sordu Dany. “Eğer Robert, seni beni
öldürmen için gönderdiyse neden hayatımı kurtardın?” İşgaki’ye
h i z m e t etmiş. Rhaegarhn anısına ihanet etmiş ve Viserys’i sürgünde yaşayıp
ölmeye terk etmiş. Ama benim ölmemi isteseydi, sadece kenara çekilmesi ye 
terdi... “Şimdi bütün gerçeği istiyorum, şövalye onurunla cevap ver,
İşgalci’nin adamı mısın benim mi?”
“Beni kabul ederseniz sizinim.” Sör Barristan’m gözlerinde
yaşvardı. “Robert’ın affını aldım, evet. Kral Muhafızlarında ve
mecliste ona hizmet ettim. Kral Katili ve en az onun kadar kötü
adamlarla birlikte hizmet verdim, giydiğim beyaz pelerini le­
keleyen adamlarla birlikte. Bunu hiçbir şey affettiremez. Demir
Taht’ta oturan aşağılık çocuk beni bir kenara atmasaydı hâlâ Kral
Toprakları’nda hizmet veriyor olabilirdim, bunu kabul etmek
beni utanca boğuyor. Ama o çocuk, omuzlarıma Beyaz Boğa tara­
fından serilen pelerini aldığında ve aynı gün beni öldürmeleri için
adamlar gönderdiğinde gözlerimdeki perdeyi de kaldırdı. Artık
gerçek kralımı bulmam ve onun hizmetinde ölmem gerektiğini
biliyordum...”
“Bu dileği yerine getirebilirim,” dedi Sör J orah.
“Sessiz ol,” dedi Dany. “Onu dinleyeceğim.”
“Bir hain gibi ölmeliyim belki,” dedi Sör Barristan. “Lâkin öyle
öleceksemyalnız ölmemeliyim. Robert’ın affını almadan önce,
Uç Dişli Mızrak’ta ona karşı savaştım. Sen mücadelenin diğer ta­
undaydın Mormont, değil miydin?” Cevap almak için bekleme-
di. Majesteleri, sizi yanılttığım için üzgünüm. L annisterlar’ın size
tıldığımı öğrenmesini engellemek için yaptım. İ zleniyorsunuz,
^beyiniz de izleniyordu. Lord Varys yıllar boyunca ağabeyini-
Zlnattl0 her adımı rapor etti. K üçük konseyde otururken bu çeşit
ce rapor duydum. Ve Khal Drogo’yla evlendiğiniz günden
itibaren, yanınızda sırlarınızı satan bir muhbir vardı. Örümc k
altın ve vaatler karşılığında fısıltılar veriyordu.” e’
Kastettiği... hayır olamaz. “Yanılıyorsun.” Dany, J orah Mormont’
baktı. “Ona yanıldığını söyle. Muhbir filan yok. Sör Jorah s i*
ona. Biz seninle birlikte Dothrak denizini geçtik, kızıl toprak^
geçtik...” Dany’nin kalbi tuzağa düşmüş bir kuş gibi çırpınıyordu'
“Söyle ona J orah. Nasıl yanlış anladığını söyle.”
“Seni Ötekiler alsın Selmy.” Sör J orah uzunkılıcını yere attı
“Khaleesi, sadece en baştaydı, sizi tanımadan önce... sizi sevmek
den...”
“Tek kelime etmel” Dany, J orah’tan uzaklaştı. “Nasıl yaptın? İş.
galci sana ne vadetti? Altın, altın mı?” Ölümsüzler, Dany’niniki
ihanete daha uğrayacağını söylemişti; biri aşkta, biri altında. “Sana
ne vadedildiğini söyle.”
“Varys... eve gidebileceğimi söyledi.” J orah başını eğdi.
Seni eve ben götürecektim1. Ejderhalar Dany’nin öfkesini sezmişti.
Viserion kükredi, burnundan gri dumanlar çıktı. Drogon siyah
kanatlarıyla havayı dövdü. Rhaegal başını döndürüp alev kustu. <
Kelimeyi söyleyip ikisini de yakmalıytm. Dany’nin güvenebileceği ,
kimse yok muydu? Onu güvende tutacak kimse yok muydu? !
“Batıdiyar’ın bütün şövalyeleri siz ikiniz kadar sahte mi? Defo­
lun, ejderhalarım ikinizi de kızartmadan önce gidin. Kızartılmış
yalancılar nasıl kokar? Esmer Ben’in lağımları kadar iğrenç mi?
Gidini”
Sör Barristan ağır ağır ayağa kalktı. İlk kez kendi yaşında görü­
nüyordu. “Nereye gidelim Majesteleri?”
“Cehenneme, Kral Robert’a hizmet etmek için.” D a n y , yanak­
larındaki sıcak gözyaşlarını hissetti. Drogon kuyruğunu ileri geri
sallayarak çığlık attı. “İkinizi de Ötekiler alsın.” Gidin, ikiniz k
sonsuza kadar gidin. Yüzlerinizi bir daha gördüğümde o hain kafalarınızı
alacağım. Ama bu sözleri söyleyemiyordu Dany. Bana ihanet etti
ler. Ama beni kurtardılar. Ama bana yalan söylediler. “Gidin... Bett,,n
ayım, benim güçlü ve öfkeli ayım, onsuz ne yapacağım? Ve W' ^ 0>
ağabeyimin dostu. “Gidin... gidin...” Nereye?
Ve sonra Dany biliyordu.
TYRION
Tyrion, karısının yumuşak soluklarını dinleyerek karanlıkta
giyindi. Birlikte paylaştıkları yatakta yatan Sansa bir şeyler mırıl­
danıp-belki de bir isimdi ama anlaşılmayacak kadar belirsizdi- di­
ğer yanına döndüğünde, rüya görüyor, diye düşündü Tyrion. Karı
kocaolarak bir evlilik yatağı paylaşıyorlardı ama hepsi buydu.
Gözyaşlarını bile kendine saklıyor.
Tyrion, Sansa’ya ağabeyinin ölümünden bahsettiğinde keder
veöfkegörmeyi beklemişti ama Sansa’nın yüzü öyle ifadesiz kal­
mıştı ki bir an için kızın anlamadığından korkmuştu. Ancak daha
sonra, aralarındaki ağır meşe kapı kapandığında, Tyrion karısının
hıçkırıklarını duymuştu. Y anına gitmeyi, onu elinden geldiğince
teselli etmeyi düşünmüştü. Hayır, diye hatırlatmak zorunda kal­
mıştı kendine, bir Lannister’ın tesellisini istemez. Tyrion’ın yapabil­
diği tek şey, karısını, Kırmızı Düğün’ün İkizler’den gelen daha
çirkin ayrıntılarından esirgemekti. Sansa, ağabeyinin nasıl kesilip
parçalaraayrıldığını ya da annesinin cesedinin, Tullyler’in cenaze
teamülleriyle vahşice alay eden bir törenle, çırılçıplak bir halde
Yeşil Çatal’a atıldığını bilmese de olurdu, Tyrion buna karar ver­
mişti. Sansa’nın ihtiyaç duyduğu son şey kâbuslarının daha çok
beslenmesiydi.
Ama bu yeterli değildi. Tyrion, kendi pelerinini Sansa’nm
omuzlarına sermiş ve onu koruyacağına dair yemin etmişti. Fakat
bu, Freyler’in, Robb Stark’ın ulu kurdunun kafasını kesip deli­
kanlının başsız cesedine dikmesi ve sonra o kafaya bir taç giydir­
mesi kadar zalim bir şakaydı. Böyle olduğunu Sansa da biliyordu.
Tyrion’a bakış şekli, paylaştıkları yatağa yatarken kaskatı kesilme-
s,~Tyrion, Sansa’nın yanındayken kim ya da ne olduğunu bir an
bile unutamıyordu. Sansa’nın unutabildiğinden fazla değil.
K12 hâlâ her akşam tanrı korusuna gidiyordu ve Tyrion, karısının
0nun ölümü için mi dua ettiğini merak ediyordu. Sansa evini,
^nyadaki yerini, sevdiği ve güvendiği herkesi kaybetmişti. Kış
eliyor, diye uyarıyordu Stark sözleri ve kış Starklar için gerçekten
j>elmişti, intikamla birlikte. Ama Lantıister Hanedanı için yaz ortası.
eh neden bu kadar çok üşüyorum ?
Tyrion çizmelerini giydi, pelerininin yakasını aslan başı
deki bir broşla bağladı ve meşale ışığıyla aydınlatılmış koridora
Evliliği için şıı kadarı söylenebilirdi; Tyrion’m Maegor Hisarı’^
kaçmasını sağlamıştı. Tyrioıı’ın bir karısı ve bir hanesi vardı artı,
bu yüzden lord babası, onun daha münasip bir eve ihtiyacı oldu
ğunu kabul etmişti ve Lord Gyles, Mutfak Kalesi’nin tepesinde^
dairesinden beklenmedik bir şekilde tahliye edilmişti. Fevkalade
bir daireydi; büyük bir yatak odası, kâfi bir çalışma odası, Sansa için
bir banyo ve soyunma odası, Pod ve Sansa’nın hizmetçileri içinde
bitişik hücreleri vardı. Bronn’un, merdivenlerin yanındaki hücresi
bir çeşit pencereye bile sahipti. Tamam, daha çok bir okçu deliği atna
içeri ıçık alıyor. Kalenin ana mutfağı avlunun tam karşısındaydı, doğ­
ru, lâkin Tyrion mutfağın seslerini ve kokularını, Maegor’ı ablasıy­
la paylaşmaya yeğ buluyordu. Cersei’yi ne kadar az görse o kadar
mutlu bir adam oluyordu.
Hizmetçi hücrelerinin önünden geçerken Brella’nın horlama­
larını duydu. Shae, kadının horlamasından şikâyetçiydi ama bu kü­
çük bir bedeldi. Brella’yı Varys tavsiye etmişti; kadın daha önceden
Lord Renly’nin şehirdeki hanesini çekip çevirmişti, bu sayede kör,
sağır ve dilsiz olmakta büyük tecrübe edinmişti.
Tyrion bir mum yakarak hizmetçi merdivenine döndü veba­
samaklardan inmeye başladı. Dairesinin altındaki katlar sessizdi.
Tyrion kendininkilerden başka ayak sesi duymuyordu. Aşağı indi,
kubbeli çatısı olan karanlık bir mahzene varmak için zemin kanna
ve daha ötesine. Kalenin çoğu bölümü yer altından birbirine bağ­
lıydı, Mutfak Kalesi de istisna değildi. Tyrion aradığı kapıyı bulana
kadar karanlık bir koridor boyunca yürüdü ve kapıdan içeri girdi
İçeride ejderha kafataslan bekliyordu, Shae de öyle. “Lordumun
beni unuttuğunu sanmıştım.” Kızın elbisesi, hemen hemen Shae
kadar uzun, siyah bir dişin üstünden sarkıyordu, Shae çırılçıp^
bir halde ejderhanın çenesinin içindeydi. Balerion, diye düşündü
Tyrion. Yoksa Vhagar mıydı? Kafataslan birbirine benziyordu.
Kızın sadece görüntüsü bile Tyrion’ı sertleştirmişti. Çık°ra
dan.” fdj
“Çıkmam.” Shae en edepsiz gülümsemesiyle gülümse ^
“Lordum beni ejderhanın çenesinden kurtaracak, biliyorUil1
y^na Tyrion ejderhaya yaklaştığında Shae öne eğildi ve mumu
söndürdü.
“Shae...” Tyrion uzandı fakat Shae kenara kayıp kurtuldu.
“Beni yakalamak zorundasın.” Kızın sesi Tyrion’ın solundan
geliyordu. “L ordum küçükken canavarlar ve kızlar oyunu oyna­
mış olmalı.”
“Bana canavar mı diyorsun?”
“Ben ne kadar bakireysem sen de o kadar canavarsın,” dedi
Shae. Tyrion’ın arkasındaydı, zemindeki ayak sesleri yumuşaktı.
“Yine de beni yakalaman gerekecek.”
Tyrion sonunda onu yakaladı ama Shae izin verdiği için. Kızı
kollarına aldığında, Tyrion ejderha kafataslarının içinde tökezle-
mekten kızarmış ve nefes nefese kalmıştı. Y üzünde kızın küçük
göğüslerini hissettiği anda her şeyi unuttu. Slıae’in küçük ve sert
göğüs uçları, Tyrion’ın dudaklarını ve bir zamanlar burnunun ol­
duğu yerdeki yara izini okşuyordu. Tyrion kızı yere çekti. Tyrion
içine girerken, “Benim devim,” diye fısıldadı Shae. “Devim beni
kurtarmaya geldi.”
Sonra, ejderha kafataslarının arasında sarmaş dolaş yatarlar­
ken, Tyrion başım kızın başına dayadı, saçlarının temiz kokusunu
içine çekti. “Geri dönmeliyiz,” dedi gönülsüzce. “Şafak sökmek
üzere. Sansa birazdan uyanır.”
“Ona rüya şarabı içirmelisin,” dedi Shae. “Leydi Tanda,
Lollys’e içiriyor. Karma uyumadan önce bir kadeh rüya şarabı
ver. Yatağın içinde, onun yanı başında sevişiriz, uyanmaz bile.”
Kıkırdadı. “Bir gece bunu yapmalıyız belki de. L ordum bundan
hoşlanır mı?” Eli, Tyrion’m omzunu buldu ve oradaki kasları ov­
maya başladı. “Boynun taş kadar sert. Canını sıkan nedir?”
Tyrion burnunun ucundaki parmaklarını göremiyordu, buna
rağmen bütün sıkıntılarını parmaklarıyla saymaya başladı. “Karım.
Ablam. Yeğenim. Babam. Tyreller.” Öbür eline geçti. “Varys. Py-
ceMe. Serçeparmak. Dorne’un Kızıl Y ılan’ı.” Son parmağına gel­
mişti. “Yıkanırken, suyun yüzeyinden bana bakan yüz.”
Shae, Tyrion’ın kesik ve yaralı burnunu öptü. ‘Y iğit bir yüz.
az*k ve iyi bir yüz. Keşke şimdi onu görebilseydim.”
dünyanın bütün masumiyeti kızın tatlı sesindeydi. Masumi­
yet? Setli aptal, o bir fahişe. Erkeklere dair bildiği tek şey, onların bacakl
rtntn arastadaki parça. Aptal, aptal. “Senin görmen benim görmem'
den iyidir.” Tyrion doğruldu. “Önümüzde uzun bir gün var
mumu söndürmemeliydin. Kıyafetlerimizi nasıl bulacağız?”
Shae güldü. “Belki de çıplak gitmek zorunda kalırız.”
Ve biri bizi görürse lord babam seni asar. Shae’i Sansa’nın hiz
metçilerinden biri olarak tutmak, Tyrion’ın kızla konuşurken
görülmesine mazaret yaratmıştı ama Tyrion güvende olduklarını
düşünerek kendini kandırmıyordu. Varys onu uyarmıştı. “Shae’e
sahte bir geçmiş verdim ama bu Lollys ve Leydi Tanda içindi. Ab­
lanız daha kuşkucu biri. Bana Shae hakkında ne bildiğimi soracak
olursa...”
“Ona zekice bir yalan söylersin.”
“Hayır. Kızın, Yeşil Çatal’daki mücadeleden önce aldığınız ve
babanızın kati emrine rağmen Kral Toprakları’na getirdiğiniz sı­
radan bir kamp takipçisi olduğunu söylerim. Kraliçeye yalan söy­
lemem.”
“Ona daha önce yalan söyledin. Bunu kendisine anlatmalı mı­
yım?”
Hadım iç geçirmişti. “Bu, bıçaktan daha derin keser lordum.
Size sadakatle hizmet ettim lâkin mümkün olduğunda ablanıza
da hizmet etmeliyim. Eğer onun herhangi bir işine yaramazsam,
yaşamama ne kadar izin verir sanıyorsunuz? Beni koruyacak ce­
sur paralı askerlerim yok. İ ntikamımı alacak yiğit kardeşlerim
yok. Kulağıma fısıldayan küçük kuşlarım var sadece. O fısıltılarla,
hayatımı her gün yeniden satın almak zorundayım.”
“Senin için ağlamazsam affet lütfen.”
“Ederim ama Shae için ağlamazsam siz de beni affedin, itini
ediyorum, o kızda, sizin kadar zeki bir adamın bu kadar aptalca
hareket etmesine sebep olan ne var anlamıyorum.”
“Bir hadım olmasaydın anlayabilirdin.”
“Bu mudur? Bir adam ya akla sahip olabilir ya da bacaklarım11
arasındaki et parçasına ama ikisine birden asla?” Varys hafifçe gu
müştü. “Kesildiğim için müteşşekir olmalıyım bel ki de.
Örümcek haklıydı. Tyrion, ejderhaların dadandığı karanlığ1^
içinde el yordamıyla iç çamaşırlarını aradı, kendini berbat ı
¿yordu. Göze aldığı risk yüzünden davul derisi gibi gergindi ve
suÇİ11^ hissi de vardı. Suçluluk hissimi Ötekiler alsın, diye düşün­
dütuniğini giyerken. Neden suçlu olayım? Karım benim hiçbir yerimi
ütemiyor, bilhassa onu istiyormuş gibi görünen yerimi. Belki de Sansa’ya
Shaeden bahsetmeliydi. Bir metres tutan ilk erkek Tyrıon değildi
İÜ. Sansa’nın -aman ne kadar onurlu- babası, kızına piç bir ağa­
bey vermişti. Tyrion’ın bildiği kadarıyla Sansa, kocasının Shae’i
becerdiğini öğrenmekten mutluluk duyardı, bu durum Tyrion’ın
istenmeyen dokunuşlarını ondan uzak tuttuğu sürece.
Hayır, cesaret edemem. Evlilik yemini var ya da yok, Tyrion ka-
nsına güvenemezdi. Sansa bacaklarının arasında bakire olabilirdi
amaihanet konusunda hiç de masum değildi; bir zamanlar öz
babasının planlarını Cersei’ye anlatmıştı. Üstelik onun yaşındaki
kızlar sır saklamalarıyla meşhur değillerdi.
Tek güvenilir yol Shae’den kurtulmaktı. Onu Chataya’ya gön 
derebilirim, diye düşündü Tyrion gönülsüzce. Shae, istediği bütün
ipeklilereve mücevherlere sahip olurdu orada, ayrıca en nazik
soylumüşterilere. Tyrion’ın onu bulduğu zamanki hayatından
çok daha iyi bir hayat olurdu bu.
Yada, eğer Shae ekmeğini yatarak kazanmaktan yorulduysa,
Tyrion onun için bir evlilik ayarlayabilirdi. Belki Broun? Paralı
asker, efendisinin tabağındaki artıkları yemekten hiçbir zaman
çekinmemişti. Üstelik Bronn bir şövalyeydi artık, Shae bundan
dahaiyi bir kısmet umamazdı. Ya da Sör Tallad? Tyrion, onun
Shae’earzu dolu gözlerle baktığını defalarca görmüştü. Neden
olmasın? Tallad uzun boylu, giiçlii, eli yüzü düzgün, istidatlı genç bir
Şövalye. Ama Tallad, Shae’i, kalede hizmet veren güzel bir leydi
Hizmetçisi olarak tanıyordu sadece. Kızla evlenir ve onun bir fahişe
olduğunu öğrenirse...
“Lordum, neredesin? Ejderhalar seni yedi mi?”
“Hayır. Buradayım.” Tyrion bir ejderha kafatasını yokladı.
ayakkabı buldum ama senin sanırım.”
“Lordumun sesi çok ciddi geliyor. Memnun edemedim mi?”
Hayır,” dedi Tyrion fazla ters bir şekilde. “Beni her zaman
Memnun ediyorsun.” Bizim tehlikemiz de orada işte. Tyrion böyle
2amanlarda Shae’i uzaklara göndermeyi hayal ediyordu ama bu
luy.il uzun sürmüyordu. Karanlığın içinde kızın belli belirsİ2;
retim gördii, ince bacağına yün çorabını çekiyordu. Görebil^'
Mahzen duvarının yukarısındaki dar ve uzun pencerelerden,l,,,I
sızıyordu. Karanlığın içinde Targaryenlar’ın ejderhaları belirip
du. siyahın ortasında gri. “Giin çok çabuk geliyor.” Yeni bir^
Yeni bir yıl. Yeni bir asır. Yeşil Çatal’dan ve Karasu'dan sağ çıktını,}^
Jojfrty'tıin kahrolası düğününden de çıkarını elbet.
Slıae, ejderhanın dişinden kaptığı elbiseyi giydi. “Önce ben
yukarı çıkayım. Brella banyo suyu için yardım ister.” Tyrion’a
son bir öpücük vermek için öne eğildi. “Lannister devim. Sem
çok seviyorum.”
Ben de seni seviyomnı tatlım. Slıae bir fahişe olabilirdi ama
Tyrion'ın ona verebildiğinden daha fazlasını hak ediyordu. Onu
Sör Tallad’la evlendireceğim. O düzgün bir adam gibi görünüyor. h
uzun boylu...
266
SANSA
tfegüzel bir rüyaydı, diye düşündü Sansa uyku sersemi bir hal­
deKısyarı’ndaydi, Leydi’yle birlikte tanrı korusunda koşuyor­
lardı. Babası oradaydı, kardeşleri de, hepsi sıcak ve güvendeydi.
0 e rüyalar gerçek olabilseydi...
Üstündeki pikeyi kenara attı. Cesur olmaltytm. Çektiği işken­
ceyakında bitecekti, öyle ya da böyle. Leydi burada olsaydı kork 
mazdım. Ama Leydi ölmüştü; Robb, Bran, Rickon, Arya, babası,
annesi, hatta Rahibe Mordane. Benden başka herkes öldü. Sansa bu
dünyadayapayalnızdı artık.
Lord kocası yatakta değildi ama Sansa buna alışıktı. Tyrion iyi
uyuyamıyordu ve çoğu zaman şafak sökmeden önce kalkıyordu.
Sansaonu genellikle çalışma odasında, bir mumun yanında, eski
bir parşömenin ya da deri ciltli bir kitabın içinde kaybolmuş halde
buluyordu. Bazen, fırından çıkan sabah ekmeklerinin kokusunun
peşinden mutfağa gidiyordu Tyrion, bazen de çatı bahçesine çıkı­
yor yada Hain Yolu’nda tek başına yürüyordu.
Sansapanjurları açtı, titredi, kollarındaki tüyler ürperdi. Gü­
neşışığı demetleri doğu semasında biriken bulutları deliyordu.
Sabahsemasında yüzen iki büyük kaleye benziyordu bulutlar.
Sansa, kalelerin taş duvarlarını, kudretli hisarlarını ve burçları­
nı görebiliyordu. Kulelerde dalgalanan küçük sancaklar, hızla
sönükleşen yıldızlara uzanmaya çalışıyordu. Kulelerin arkasında
güneş yükseliyordu. Sansa onların siyahtan griye ve pembenin,
sarının, kızılın binlerce tonuna devrilmesini izledi. Çok vakit
geçmeden rüzgâr, bulutları birbirine karıştırdı ve artık iki yerine
tek kalevardı.
Sansa kapının açıldığını duydu, hizmetçiler banyo için sıcak
sugetirmişti. Kızların ikisi de Sansa’nın hizmetinde yeniydi; Ty-
rıon, daha önceki hizmetçi kadınların Cersei’nin muhbirleri ol­
uğunu söylemişti, tıpkı Sansa’nın her zaman şüphelendiği gibi.
Gelin de bakın,” dedi Sansa hizmetçilere. “Gökyüzünde bir kale
var.”
Kızlar bakmak için geldiler. “Altından yapılmış.” Shae’in kısa
sıyahsaçları ve koyu renk gözleri vardı. Ondan istenen her şeyi
267
yerine getiriyordu fakat bazen Saıısaya küçümseyici bakı§la
yordu. "Altından yapılmış bir kale. İşte bu görmekten hoşlan***' -
ğıııı manzara.” aca' ı
"Bir kale, öyle mi?” Brella gözlerini kısmak zorunda bl j
"Kule devriliyornuış gibi görünüyor. Kale harabeye dönmüş ” * j
Sansa devrilen kuleleri ya da harabeye dönen kaleleri duv *
istemiyordu. Panjurları kapadı. “Kraliçenin kahvaltısına beld * İ
yoruz,” dedi. “Lord kocanı çalışma odasında mı?” I
"Hayır leydim,” dedi Brella. “Onu görmedim.”
“Babasını görmeye gitmiş olabilir,” dedi Shae. “Kral Eli o n u n İ
tavsiyesine ihtiyaç duymuştur belki.” ı
Brella burnunu çekti. “Leydi Sansa, su soğumadan tekneye j
girmek istersiniz.” *
Sansa, elbisesinin Shae tarafından çıkarılmasına izin verdi ve *
büyük alışap teknenin içine girdi. Sinirlerini yatıştırmak için bir ]
kadeh şarap içmek istiyordu. Düğün, öğlen vakti şehrin karşı ta­
rafındaki Yüce Baelor Septi’nde gerçekleşecekti. Akşam da taht
odasında bir ziyafet verilecekti; bin konuk, yetmiş yedi çeşit ye­
mek, şarkıcılar, hokkabazlar, oyuncular. Ama önce Kraliçe’nin
Balo Salonu’nda, yüz küsür şövalye ve lordun yanı sıra, Lannister
ve Tyrell erkekleri -Tyrell kadınları kahvaltıyı Margaery’yle yapa- I
çaktı- için kahvaltı vardı. Beni bir Lannister yaptılar, diye düşündü !
Sansa acıyla.
Sansa’nın sırtını yıkayan Brella, Shae’i daha fazla sıcak su ge­
tirmesi için gönderdi. “Titriyorsunuz leydim.”
“Su yeterince sıcak değil,” diye yalan söyledi Sansa.
Hizmetçiler Sansa’yı giydirirken Tyrion, peşinde Podrıc
Payne’le ortaya çıktı. “Güzel görünüyorsun Sansa,” dedi. Yaveri­
ne döndü. “Pod, iyi bir çocuk ol ve bana bir kadeh şarap getir
“Kahvaltıda şarap olacak lordum,” dedi Sansa.
“Burada şarap var. Ablamı ayık bir kafayla görmemi bekle­
miyorsun benden değil mi? Bu yeni bir asır leydim. Aegon>n
Fethi’nden beri üç yüzüncü yıl.” Cüce, Podrick’in getirdiği kır
mızıyı aldı ve kadehi yukarı kaldırdı. “Aegon’a. Ne şanslı adan*
mış. İki kız kardeş, iki eş ve üç büyük ejderha. Bir adam daha a
ne isteyebilir?” Ağzını elinin tersiyle sildi.
268
L Sansa, İ blis’in kı yafetl erini n lekeli ve dağınık olduğunu fark
[ etti; Tyrion kıyafetleriyle uyumuş gibiydi. “Temiz kıyafetler gi­
yecek misiniz l ordum? Y eni takımınız çok hoş.”
“Takım çok hoş, evet.” T yri on kadehi bir kenara bıraktı. “Gel
! p0d, beni daha az cüce gösterecek bir giysi bulabilecek miyiz ba-
; Leydi karımı utandı rmak istemem.”
İblis kısa bir zaman sonra geri döndüğünde, yeterince düzgün
i yehatta biraz daha uzundu. Podric Payne de üstünü değiştirmişti,
■ük kez münasip bir yaver gibi görünüyordu. Gerçi Pod’un bur-
? nunun kenarındaki büyük kırmızı sivilce, çocuğun kıyafetindeki
fevkalade morun, beyazın ve altın renginin etkisini bozuyordu.
Sasıl da çekingen bir oğlan. Sansa ilk zamanlarda Tyrion’ın yaveri­
ne karşı temkinliydi; o bir Payne’di. Sansa’nın babasının kafasını
kesenSör Ilyn Payne’in kuzeni. Fakat kısa zaman sonra, Pod’un
ondan, onun Ilyn Payne’den korktuğu kadar korktuğunu fark et­
mişti. Sansa ne zaman onunla konuşsa, çocuğun yüzü kırmızının
entelaşlı tonuna dönüyordu.
Sansa nazikçe, “Mor, altın ve beyaz, Payne Hanedanı’nın
renkleri mi?” diye sordu çocuğa.
“Hayır. Yani evet,” dedi Pod, yüzü kızardı. “Renkler. Arma­
mız mor ve beyaz damalıdır leydim. Altın sikkeler vardır. Karele­
riniçinde. Mor ve beyaz. İkisi de.” Sansa’nın ayaklarına baktı.
“O sikkelerin ardında bir hikâye var,” dedi Tyrion. “Pod bir
güno hikayeyi ayaklarına anlatır mutlaka. Lâkin şimdi Kraliçe’nin
BaloSalonu’nda bekleniyoruz. Gidelim mi?”
Sansa gitmemek için yalvarmak istiyordu. Ona midemin bo 
zulduğunu ya da ay kanımın geldiğini söyleyebilirim. Tekrar yatağa
girmek ve cibinliği çekmekten daha çok istediği bir şey yoktu.
Gergin bir halde lord kocasının koluna girerken, Robb gibi cesur
1 olmalıyım, dedi kendi kendine.
Kraliçe’nin Balo Salonu’nda; soğan, peynir ve dilimlenmiş yu­
murtanın acı biberle pişirildiği bir Dorne yemeği, böğürtlen ve
fındıklapişirilmiş ballı kek, ekmek parçalarıyla kızartılmış balık
çmn, domuz bifteği ve sonbahar armutlarından oluşan kahvaltıya
burdular. ‘Yetmiş yedi çeşit yemek ikram edilecek bir ziyafetin
°ncesinde, iştah açmak için böyle sağlıklı bir kahvaltıdan iyisi
269
yok.” dedi Tvrıon tabaklar doldurulurken, ileceklerin yanı^
siirahilercc süt, siirahilerce bal likörü ve tatlı, hafif içirnli altmh,*
sat şarabı vardı. Masaların arasında gaydalar, flütler ve keman|ar
çalan müzisyenler dolaşıyordu. Sör Dontos süpürge atıyladört
nala koşuyor, Ay Oğlan yanaklarıyla osuruk sesleri çıkarıp konuL
lar hakkında kaba şarkılar söylüyordu.
Tyrioıı, yemeğine neredeyse hiç dokunmadı ama kadehlerCe
şarap içti. Sansa, Dorııe yumurtalarından bir parça denedi amabi.
herler ağzını yaktı. Bunun dışında meyvelerden, balıktan vebalh
kekten minik ısırıklar aldı. JofTrey’ye her bakışında midesi çalb-
tanıyordu, hır yarasa yutmuştu sanki.
Yemekler kaldırıldığında, kraliçe, Margaery’nin omuzlanna
serilecek evlilik pelerinim resmi bir şekilde JotTa sundu. “But
Robert beni kraliçesi olarak aldığında giydiğim pelerin, annem
Leydi J oanna’nııı lord babamla evlendiği gün giydiği pelerin."
Sansa pelerinin eski püskü göründüğünü düşündü, o kadar çok
kullanıldığı içindi belki.
Sonra hediye zamanı geldi. Geline ve damada düğün sabahın­
da hediye vermek bir Menzil teamülüydü. Gelinle damat, düğü­
nün ertesi günü bir çift olarak daha çok hediye alacaklardı ama
bugünkü hediyeler şahıslarına aitti.
JofTrey, Jalabhar Xho’dan, altın ağacından yapılmış bir bü­
yük yay ve yeşil kırmızı tüylerle dengelenmiş uzun oklarladolu
bir sadak; Leydi Tanda’dan bir çift yumuşak binici çizmesi; Sör
Kcvan’dan, kırmızı deriden yapılmış olağanüstü bir mızrak mü­
sabakası eyeri; Dornelu Prens Oberyn’den, kırmızı altından ak­
rep şeklinde dökülmüş bir broş; Lord Mathis Rovvan’dan ipek
bir turnuva çadırı aldı. Lord Paxter Redwyne, o esnada Arborda
inşa edilmekte olan iki yüz kürekli bir savaş kadırgasının ahşap
modelini getirdi. “Majesteleri memnun kalırsa, kadırganın adı
Kral Joffrey’nin Hamaseti olacak,” dedi ve JofTrey gerçekten men1'
nun kaldığını gösterdi. “Hain amcam Stannis’i öldürmek üzere
Ejderha Kayası’na yelken açtığımda, bu kadırgayı amiral gem*111
yapacağım.”
Bugün nazik kral rolü oynuyor. JofTrey, kendisine yaJcıştığ111
da kibar olabiliyordu, Sansa bunu biliyordu, fakat kibar olm
’ııin üstüne gün geçtikçe daha az yakışıyordu. Nitekim
joflfay ^ hediyesini verdiği anda J ofFuıı bütiin nezaketi
"^boldu: Dört Kralın Hayatı isimli, deri ciltli, olağanüstü süsle-
^leriebezenmiş eski bir kitap. Kral, hiç ilgi göstermeden kitabın
falarım çevirdi. “Peki bıı nedir dayı?”
B i r k i t ^ P - J offrey kitap okurken o solucanımsı şişman dudakla-
nrll kıpırdatıyor mudur diye merak etti Sansa.
«Genç Ejderha Daeron, Kutsanmış Baelor, Değersiz Aegon
veİyi Daeron’ın, Yüce Üstat Keath tarafından yazılmış saltanat
tarihleri,” dedi Sansa’nın minik kocası.
“Her kralın okuması gereken bir kitap Majesteleri,” dedi Sör
Kevan.
“Babamın kitaplara ayıracak vakti yoktu.” J offrey kitabı ma­
sanınkarşısına itti. “Daha az okusaydın şimdiye kadar Leydi
Sansa’mn karnında bir bebek olabilirdi dayı.” Kral güldü... ve kral
güldüğünde bütün meclis onunla birlikte gülerdi. “Üzülme San­
sa,”dedi J offrey. “Kraliçe Margaery’yi hamile bırakır bırakmaz
seninyatak odanı ziyaret edeceğim ve minik dayıma bu işin nasıl
yapıldığını göstereceğim.”
Sansakızardı. Onun söyleyebileceği şeylerden korkarak en­
dişeyleTyrion’a baktı. Onların düğün ziyafetinde yaşanan yatağa
sokmameselesi kadar çirkinleşebilirdi bu durum. Ama bu kez
cüce, ağzını kelimeler yerine şarapla doldurdu.
Lord Mace Tyrell hediyesini vermek üzere öne çıktı: Süslü ve
kıvnmlı iki kulbu, değerli taşlarla pırıldayan yedi yüzü olan, dok­
sansantimuzunluğunda altın bir kadeh. “Majesteleri’nin yedi
ballığı için yedi yüz,” diye açıkladı gelinin babası. Konuklara,
yedi yüzün her birinin bir büyük hanedanın armasını taşıdığını
gösterdi: Yakut aslan, zümrüt gül, akik geyik boynuzu, gümüş
babalık, yeşim kartal, opal güneş ve inci ulu kurt.
Fevkalade bir kadeh,” dedi J offrey, “fakat kurdu çıkarıp yeri-
nemürekkep balığı koymalıyız sanırım.”
Sansa bunu duymamış gibi yaptı.
JoffMargaery VC kCn z‘Ya^ette adamakıllı içeceğiz kayınbaba.”
tald^' ^Cr^es*n haYranI,k duyması için kadehi başının üzerine
“Lanet olası şeyin boyu benim boyum kadar,” diye mır İh
T yrion. “J otTrey yarım kadehte sarhoş olup devrilir.”
Güzel, diye düşündü Sansa. Bakarsın boynunu kırar.
Lord Tywin, krala kendi hediyesini vermek için son anafo
dar bekledi: Bir uzunkılıç. Kılıcın kını kiraz ağacından, altınd
yağlı kırmızı deriden yapılmış ve altın aslan başlarıyla siislennT
ti. Sansa, aslanların yakut gözleri ol duğunu gördü. Joffrey foj,
kınından çıkarıp başının üzerine kaldırırken balo salonundan çıt
çıkmıyordu. Çeliğin üstündeki kırmızı ve siyah hareler sabah ışı
ğmda pırıldıyordu.
“Fevkalade,” dedi Mathis Rowan.
“Hakkında şarkı söylenecek bir kılıç, efendimiz,” dedi Lord
Redwyne.
“Bir kral kılıcı,” dedi Sör Kevan L annister.
Kral J offrey, hemen şimdi ve oracıkta birini öldürmek istiyor­
muş gibi görünüyordu, çok heyecanlıydı. Kılıcı havaya savurdu
ve güldü. “Büyük bir kılıcın büyük bir ismi olmalı lordlarım!
Ona ne ad vereyim?”
Sansa, Arya’nın Üç Dişli M ızrak’a attığı Aslan Dişi’ni hatırla­
dı. Ve Y ürekyiyen’i. J offrey mücadeleden önce, Sansa’yı o kılıcı
öpmeye zorlamıştı. J offrey’nin Margaery’den bu kılıcı öpmesini
isteyip istemeyeceğini merak etti Sansa.
K onuklar yeni bıçak için isimler bağırıyordu. J offrey hoşlan­
dığı ismi duymadan önce onlarcasını reddetti. “Dul Feryadtl”diye
bağırdı. “Evet! Sayısız dul da yaratacak!” Kılıcı tekrar savurdu,
“Ve Stannis amcamla yüzleştiğimde, Dul Feryadı onun sihirli
kılıcını temizce ikiye ayıracak.” J off, bir aşağı darbe denedi, Sör
Balon Swann geriye doğru telaşlı bir adım atmak zorunda kaldı
adamın yüzündeki ifade bütün salon boyunca yankılanan kahka­
halara sebep oldu.
“Dikkat edin Majesteleri,” diye uyardı Sör Addam Marhran •
kralı. “Valyria çeliği tehlikeli bir şekilde keskindir.”
“Hatırlıyorum.” J offrey, Dul Feryadı’nı vahşi bir
ruşuyla Tyrion’ın hediye ettiği kitabın üstüne indirdi. Ağır
kapak tek darbede parçalandı. “K eskin! Size söyledim, Vaf
çeliğine yabancı değilim.” K alın cildi parçalamak için bir 1
nedarbe daha gerekti, J offrey işini bitirdiğinde nefes nefeseydi.
Sansa, kocasının öfkesiyle mücadele ettiğini hissedebiliyordu. Sör
Osmund Karakazan bağırdı, “O şeytani kenarı asla bana doğru
doğru çevirmeyin efendi mi z.”
“Bana asla bir sebep vermediğinizden emin olun sör.” J offrey,
Dört Kralın Hayatı’n ı n parçalarını kılıcının ucuyla masadan aşağı
savurdu ve kılıcı kınına geri soktu.
“Majesteleri,” dedi Sör Garlan Tyrell, “muhtemelen bilmi­
yordunuz. Bütün Batıdiyar’da, bu kitabın bizzat Kaeth’in eliyle
süslenmiş sadece dört nüshası vardı.”
“Artık üç nüshası var.” J offrey, yeni kılıç kemerini takmak
için eskisini çıkardı. “Sen ve L eydi Sansa bana daha iyi bir hediye
borçlusunuz İ blis dayı. Bu hediye parçalara ayrıldı.”
Tyrion, birbiri nden farklı renklerdeki gözleriyle yeğenine
baktı. “Bir bıçağa ne dersiniz efendimiz? Kılıcınıza uyacak bir bı­
çak. Aynı kaliteli Valyria çeliğinden yapılmış bir hançer... diyelim
ki, kabzası ejderha kemi ği nden?”
J off, Tyrion’a keskin bi r bakış attı. “Sen... evet, kılıcıma uyacak
bir hançer, güzel.” Başıyla onayladı. “Kabzası altın olsun... yakut
kakmalı. Ejderha kemiği fazla sade.”
“Nasıl arzu ederseniz M ajesteleri.” Tyrion bir kadeh daha şa­
rap içti. Sansa’ya gösterdiği ilgiye bakılırsa, çalışma odasında tek
başına oturuyor da olabilirdi ama gitme vakti geldiğinde Sansa’nın
elini tuttu.
Sansa ve Tyrion avluyu geçerken Dorne Prensi Oberyn yan­
larına geldi, kolunda siyah saçlı metresi vardı. Sansa meraklı göz­
lerle kadını süzdü. K adın alt tabakadan geliyordu, evli değildi ve
prens için iki piç kız doğurmuştu ama kraliçenin gözlerinin içine
bakmaktan dahi korkmuyordu. Shae, Ellaria’nın Lysli bir aşk tan­
ı sı na taptığını söylemişti. “Prens onu bulduğunda kadın nere­
deyse bir fahişeymiş leydim,” demişti hizmetçi, “ve şimdi nere­
deyse bir prenses.” Sansa, Dornel u kadına ilk kez bu kadar yakın
Yuyordu. Gerçekten güzel sayılmaz, diye düşündü, ama bu kadında
cezbeden bir şeyler var.
bir keresinde, Dört Kralın Hayatı’n m Hisar’daki nüshası-
nı görmek gibi büyük bir talihe nail olmuştum,” diyordu Prens
01%
Oberyn, Tyrion’a. “Süslemeler fevkaladeydi lakiıı Kaeth
Viserys'i ziyadesiyle nazik anlatmış.” ’ a’
Tyrion prense sert bir bakış attı. “Ziyadesiyle nazik? Banalı
lırsa Viserys’i utanç verecek ölçüde küçültmüş. Kitabın adı Be
Kralın Hayatı olmalıydı.” *
Prens güldü. “Viserys en fazla on beş gün hüküm sürdü.”
“Bir yıldan uzun hükmetti,” dedi Tyrion.
Oberyn omuz silkti. “Bir yıl ya da on beş gün, ne fark eder?
Tahtı almak için öz yeğenini zehirledi ve aldıktan sonra hiçbir şey
yapmadı.”
“Baelor kendini açlıktan öldürdü, oruç tutarak,” dedi Tyrion
“Amcası ona El olarak sadakatle hizmet etti, ondan önce Genç
Ejderhaya hizmet ettiği gibi. Viserys sadece bir yıl hüküm sür­
müş olabilir fakat diyarı on beş yıl boyunca o yönetti, o sırada
Daeron savaşmakla, Baelor da dua etmekle meşguldü.” Yüzünü
buruşturdu. “Yeğenini ortadan kaldırmış olsa bile, onu suçlaya­
bilir misiniz? Biri, diyarı Baelor’un aptallıklarından korumak zo­
rundaydı.”
Sansa çok şaşırmıştı. “Ama Kutsanmış Baelor büyük bir kral­
dı. Dorne’la barış yapmak için Kemik Y olu’nu yalın ayak yürüdü
ve Ejderha Şövalyesi’ni bir yılan çukurundan kurtardı. Çok saf ve
kutsal bir adam olduğu için yılanlar ona saldırmadı.”
Prens Oberyn gülümsedi. “Eğer bir yılan olsaydınız leydim,
Kutsanmış Baelor gibi kansız bir sopayı ısırmak ister miydiniz?
Ben olsam dişlerimi daha sulu biri için saklardım...”
“Prensim sizinle dalga geçiyor Leydi Sansa,” dedi Ellaria Kum
denen kadın. “Şarkıcılar, yılanların Baelor’u ısırmadığını söyle­
mekten hoşlanır ama gerçek çok farklıdır. Elli kez ısırıldı vebu
yüzden ölmeliydi.”
“Baelor ölseydi Viserys onlarca yıl hüküm sürerdi,” dedi
Tyrion, “ve Yedi Krallık çok daha iyi bir hizmet alırdı. Bazıları,
Baelor’un onca zehir yüzünden aklını kaybettiğine inanır.”
“Evet,” dedi Prens Oberyn, “ama şu sizin Kızıl Kale’de hiç
yılan görmedim. J offrey için neler düşünüyorsunuz?”
“Düşünmemeyi tercih ediyorum.” Tyrion başını sertçe eg1
“Müsaadeniz olursa, arabamız bekliyor.” Tyrion, S ansa’nı n ara
274
inmesine yardım etti ve onun ardından sakar hareketlerle
j^ndi tırmandı. “L ütfen perdeleri kapat leydim.”
«j^patmasak olmaz mı lordum?” Sansa perdelerin ardında ka-
alı kalmak istemiyordu. “Gün çok güzel.”
^“Kral Toprakları’nın iyi insanları arabaya pislik atabilir, içinde
beni görürlerse. İ kimize de bir iyilik yap leydim. Perdeleri ka-
pat.’
Sansa söyleneni yaptı. Arabanın içindeki hava ısınıp ağırlaşır­
kensessizce oturdular. “Kitabınız için üzüldüm lordum,” deme­
yezorladı Sansa kendini.
“O J offrey’nin kitabıydı. Onu okusaydı birkaç şey öğrenebilir­
di” Tyrion’ın sesi, aklı başka yerdeymiş gibi geliyordu. “Daha iyi
bilmeliydim. Görmeliydim... onca şey.”
“Belki hançer onu daha çok memnun eder.”
Cüce yüzünü buruşturduğunda yara izi gerilip büküldü.
“Çocuk bir hançeri hak etti değil mi?” Şükürler olsun ki Tyri-
on, Sansa’nın cevabı için beklemedi. “J off, Kışyarı’nda ağabeyin
Robb’la tartışmıştı. Söyle bana, Majesteleriyle Bran arasında da
tatsızlık var mıydı?”
“Bran?” Soru, Sansa’nın aklını karıştırdı. “Bran düşmeden
öncemi demek istiyorsunuz?” Sansa geçmişi hatırlamaya çalıştı.
Her şey çok uzun zaman önce olmuştu. “Bran tatlı bir çocuktu.
Herkes onu severdi. O ve Tommen ahşap kılıçlarla dövüşmüştü,
hatırlıyorum ama sadece oyun oynuyorlardı.”
Tyrion karamsar sessizliğine geri döndü. Sansa dışarıdan ge­
lenzincir şıngırtılarını duyabiliyordu; yivli kapı yukarı çekiliyor­
du. Bir an sonra bir bağırma sesi geldi ve araba sallanarak hareket
etmeye başladı. Dışarıdaki manzaradan yoksun kalan Sansa, kuca-
gmdabirleştirdiği ellerine bakmayı tercih etti, kocasının rahatsız
edici bakışlarının farkındaydı. Bana neden böyle bakıyor?
“Kardeşlerini seviyordun, benim J aime’yi sevdiğim kadar.”
Bent haince konuşturmak için kurulmuş bir Lannister tuzağı mı bu?
Benimkardeşlerim haindi ve hain mezarlarını boyladılar. Boy­
lerini sevmek ihanettir.”
Sansa’nın minik kocası güldü. “Robb, meşru kralına karşı si-
a,aayaklandı. Bu eylem onu kanunların önünde hain yapar. Di-
275
ger kardeşlerin hainliğin ne olduğunu bilemeyecek kadar küçijL '
yaşta öldüler.” Tyrion burnunu ovdu. “Sansa, Kışyarı’nda Bran’
ne olduğunu biliyor musun?” a
“Bran düştü. Sürekli bir şeylere tırmanıyordu ve sonunda düş
tti. Düşeceğinden her zaman korkuyorduk. Ve Theon Greyj0 i
onu öldürdü, fakat bu daha sonraydı.”
“Theon Greyjoy.” Tyrion iç geçirdi. “Leydi annen beni suç.
lamıştı... neyse, seni çirkin detaylarla üzmeyeceğim. Beni haksız
yere suçlamıştı. Ben kardeşin Bran’a asla zarar vermedim. Ve sana
vermeye de niyetim yok.”
Ne söylememi istiyor? “Bunu bilmek güzel lordum.” Tyrion on­
dan bir şey istiyordu fakat Sansa ne ol duğunu bilmiyordu. Aç bir
çocuk gibi görünüyor ama benim ona verecek yiyeceğim yok. Neden beni
rahat bırakmıyor?
Tyrion tekrar yarasını ovuşturdu, insanın gözünü Tyrion’m
çirkin yüzüne çeken çirkin bir alışkanlıktı bu. “Bana Robb’unya
da leydi annenin nasıl öldüğünü hiç sormadın.”
“Ben... bilmemeyi tercih ederim. Bilirsem kötü rüyalar görü­
rüm.”
“O halde başka bir şey söylemeyeceğim.” \
“Çok... çok naziksiniz.” j
“Ah evet,” dedi Tyrion. “Ben nezaketin ta kendisiyim. Vekötü j
rüyaları iyi bilirim.” j
TY Rİ ON
Lord T y w i n ’i n İ nanç’a verdiği yeni taç, ayak takımı tarafından
rçalanandan iki kat daha uzundu; kristalin ve örgü altının haş-
meti. Yüce Rahip başını her oynattığında etrafa gökkuşağı ışıkları
saçılıyordu. Tyrion, bu ağırlığa dayanabilen rahibi takdir etmek
zorundaydı. Ve hatta, Anne ve Baha’nın altın yaldızlı uzun hey­
kellerin arasında duran J offrey ve Margaery’nin muhteşem bir çift
oluşturduğunu da kabul etmek mecburiyetindeydi.
Gelin, fildişi ipek ve Myr danteli içinde güzeldi. Elbise­
sinin etekleri, küçük incilerin arasına serpiştirilmiş çiçek de­
senleriyle süslenmişti. Margaery, Renly’nin dulu olarak Ba-
ratheon Hanedanı’nın altın ve siyah renklerini giyebilirdi ama
Lannisterlar’a, yeşil kadifenin üstüne dikilmiş y ü z l e r c e altın
dokuma gülden oluşan bir bakire pelerininin içinde, bir Tyrell
olarak gelmişti. Tyrion, kızın gerçekten bakire olup olmadığını
merak etti. Joffrey’nin aradaki farkı bildiği yok gerçi.
Geyik boynuzlu ve aslanlı armayla süslenmiş kıpkırmızı kadife
pelerinin altına giydiği koyu gül rengi takımın içinde kral da gelin
kadar muhteşem görünüyordu. Altın rengi buklelerinin üstüne
altın tacını yerleştirmişti. O lanet olası tacı onun için ben korudum.
Tyrion rahatsız bir şekilde ağırlığını bir ayağından diğer ayağına
verdi. Çok fazla şarap. Kızıl Kale’den ayrılmadan önce su dökmeyi
akıl etmeliydi. Shae’le geçirdiği uykusuz gece de kendini hisset­
tirmeye başlamıştı fakat T yrion’ın en çok istediği şey kahrolası
soylu yeğenini boğmaktı.
Valyria çeliğine yabana değilim, diye böbürlenmişti çocuk. Ra­
hipler, Yukarıdaki Baha’nın hepimizi nasıl yargıladığını anlatır
dururdu. Eğer Baba şimdifoffrey’nin üstüne devrilir ve onu bir bok bö-
ce$gtbi ezerse buna inanabilirim.
Tyrion bunu uzun zaman önce görmeliydi. J aime kendi ci­
hetini kendi işlerdi, asla başka adam göndermezdi. Cersei, izi
güldüğünde onu işaret edecek bir bıçak kullanmayacak kadar
Urnazdı. Ama J ofF, o kibirli, habis, aptal, küçük sefil...
Tyrion, Kışyarı kütüphanesinin dış merdivenlerinden aşağı
•udiği ve Prens J ofFreyTe Tazı’yı kurtları öldürmekle ilgili şakala-
şirke» bulduğu o soğuk sabahı hatırladı. Bir kurdu öldürmek ' •
köpek gönder, demişti J otfrey. Auıajoffrey bile, Sandor Cle^”^
Eddard Stark’ıu oğlııuu öldürmesini emredecek kadar apM^
ğildi; Tazı, Cersei’ye giderdi. J offrey, maşasını, kuzeye d ^
ilerleyen kral kafilesinin peşine takılan sefil sürünün içinde hü
süvarilerin, tacirlerin ve kamp takipçilerinin arasında bulmu§tu
Bir prensin takdiri ve birkaç sikke için hayatım tehlikeye atmayı göze alan
değersiz bir yarım akıllı. Bran’ın boğazını kesmeden önce Robert’
Kışyarfııdan ayrılmasını beklemenin kimin fikri olduğunu me
rak etti Tyrion. Büyük ihtimalle Joff un. Bu fikrin, kurnazlığın zirvesi
olduğunu düşündü şüphesiz.
Tyrion, prensin kendi hançerinin mücevherli bir kabzası ve
altın kakmalı bir bıçağı olduğunu hatırlar gibiydi. J off o hançeri
kullanacak kadar aptalca davranmamıştı en azından. Bunun yeri­
ne babasının silahlarını karıştırmıştı. Robert Baratheon dikkatsiz­
ce cömert bir adamdı ve oğluna onun istediği her hançeri vere­
bilirdi... ama Tyrion, J off un hançeri aşırdığını tahmin ediyordu.
Robert, Kışyarı’na, şövalyelerden ve hizmetlilerden oluşan bir
kuyruk, devasa bir araba ve bir yük vagonuyla gelmişti. Hiç şüphe
yok ki vazifeşinas bir hizmetkâr, Robert’ın silahlardan birini arzu
etme ihtimaline karşı, kralın silahlarının da kralla birlikte geldi­
ğinden emin olmuştu.
J ofFun seçtiği hançer iyi ve sadeydi. Altın süslemesi, kabza­
sında mücevheri, bıçağında gümüş kakması yoktu. Kral Robert o
hançeri asla kullanmıyordu, büyük ihtimalle böyle bir şeye sahip
olduğunu bile unutmuştu. Ama Valyria çeliği ölümcül derecede
keskindi... deriyi, eti ve kası tek darbede biçip geçecek kadar kes­
kin. Valyria çeliğine yabancı değilim, demişti J off. Ama yabancıydı,
değil mi? Aksi takdirde Serçeparmak’ın hançerini seçecek kadar
aptalca davranmazdı.
J ofFun bunu neden yaptığı Tyrion için hâlâ muammaydı.&
dece zalimlikti belki? J off da fazlasıyla zalimlik vardı. Tyrion, içdİ1
bütün şarabı kusmamak ve pantolonuna işememek için Ç*
yordu. Rahatsız bir şekilde kıpırdandı. Kahvaltıda dilini tutm^
zorunda kalmıştı. Oğlan bildiğimi biliyor. Yemin ederimki iu
ağzım ölümüm olacak.
278
Yedi yciıını vtmu*, v»u<ı uMiııuu ve yeuı vaaı munaueıe
edildi- Düğün şarkısı söylendiğinde ve evliliğe itiraz eden kim­
seçıkmadığında pelerinleri değiş tokuş etme vakti geldi. Tyrion,
ağırlığ1111bir bodıır bacağından diğerine verdi, babasının ve Ke-
van amcasının arasından töreni görmeye çalıştı. Eğer tanrılar iyiy-
S(!)Joffbıı işi eline yiiziitıe bulaştırır. Öfkesini gözlerinden okumasın
diyeSansa’ya bakmıyordu. Eğilebilirdin seni tanrının belası. O kaskatı
Stark dizlerini biraz bükmek ve gururumun birazını korumama izin ver-
ek çok mu zordu?
Joffrey, kardeşi Tomnıen’dan aldığı katlanmış gelin pelerini­
ni gösterişli bir şekilde silkelerken, Mace Tyrell, kızının bakire
pelerinini nazikçe çıkardı. On üç yaşındaki çocuk kral, on altı
yaşındaki gelin kadar uzundu; karısının boyuna yetişmek için
bir soytarının sırtına çıkmasına gerek yoktu. Joffrey, kırmızı ve
altın renkli pelerini Margaery’nin omuzlarına serdi ve pelerinin
yakasını bağlamak için öne eğildi. Ve Margaery, bu kadar kolay
bir şekilde babasının korumasından kocasının korumasına geçti.
Peki onu Jofftan kim koruyacak? Tyrion, diğer Kral Muhafızlarıyla
birlikteduran Çiçek Şövalyesi’ne baktı. Kılıcınızı keskin tutsanız iyi
olur Sör Loras.
“Bu öpücükle aşk yemini veriyorum!” diye duyurdu Joff­
rey çınlayan bir tonla. Margaery aynı sözleri tekrarladığında,
Joffrey kızı kendine çekti ve onu uzun uzun öptü. Yüce Rahip,
Baratheon ve Lannister Hanedanlarından J offrey’yi ve Tyrell
Hanedanından Margaery’yi resmi olarak tek beden, tek yürek,
tek ruh ilan ederken, rahibin başındaki taçta bir kez daha gökku­
şağı ışıkları dans etti.
Güzel, bu iş bitti. Şimdi kahrolası kaleye dönelim de işeyebileyim.
Septten çıkmak için sıralanan düğün alayının başında, beyaz
pullu zırhlar ve kar beyazı pelerinler giyen Sör Loras ve Sör Mer-
ynvardı. Onların arkasından, bir sepetin içinden gül yaprakları
saÇarak kral ve kraliçenin önünde yürüyen Prens Tommen ge-
Hyordu. Kraliyet çiftini, Kraliçe Cersei ve Lord Tyrell takip edi­
yordu, peşlerinde gelinin annesi ve Lord Tywin vardı, kol kola
yürüyorlardı. Onların arkasında yalpalayarak yürüyen Diken
^hçesi’nin tek eli bastonunda, tek eli Sör Kevan Laıınister’ın
279
kulundaydı. Diken Kraliçesi’ııin ikiz muhafızları, kadının düşm
ihtimaline karşı yakın takipteydi. Daha sonra Sör Garlan TyrelJ C
leydi karısı geliyordu. Ve sonunda, sıra Tyrion’la Sansa’ya gelüj
“Leydim.” Tyrion kolunu Sansa’ya uzattı. Sansa vazife§jnas
bir şekilde kocasının koluna girdi ama birlikte koridor boyunCa
yürürlerken Tyrion karısının katılığını hissedebiliyordu. Sansa
bir kez bile gözlerini aşağı indirip ona bakmıyordu.
Tyrion, henüz kapıya bile varmadan dışarıdaki tezahürat sesle-
riııi duydu. İnsanlar Margaery’yi öyle çok seviyordu ki JofFrey’yi
tekrar sevmeye bile gönüllüydüler. Margaery bir zamanlar
Reııly'ye aitti; bu insanları, onları kurtarmak için makberden çı-
kıp gelecek kadar çok seven genç ve yakışıklı prense. Margaery’yle
birlikte Yüksek Bahçe’nin cömertliği de gelmişti, Gül Yolundan
güneye akmıştı cömertlik. Ama bu aptallar, Gül Y olu’nu en başta
kapatanın ve o kanlı kıtlığı başlatanın bizzat Mace Tyrell olduğu­
nu unutmuş gibi görünüyorlardı.
Septin kapısından serin sonbahar havasına çıktılar. “Asla kaça­
mayacağımızdan korkmuştum,” dedi Tyrion.
Sansa’nın Tyrıon’a bakmaktan başka şansı yoktu artık. “Ben...
evet lordum. Dediğiniz gibi.” Üzgün görünüyordu. “Lâkin güzel
bir törendi.”
Bizimkinin tersine. “Uzundu. Bu kadarım söyleyebilirim. Ada­
makıllı işemek için kaleye dönmeliyim.” Tyrion burun kökünü
ovuşturdu. “Keşke beni şehirden uzaklaştıracak bir görev bulsay-
dım. Serçeparmak zeki bir adam.”
Kral Muhafızları tarafından çevrilmiş olan J offrey ve Mar-
gaery, geniş mermer meydana bakan basamakların en tepesinde
duruyordu. Sör Addam’ın komutasındaki altın pelerinliler, Kral
Kutsanmış Baelor’un heykelinin hamiyetperver bir edayla yuka­
rıdan seyrettiği kalabalığı geride tutuyordu. Tyrion’ın, yeni evli
çifti kutlamak üzere diğerleriyle birlikte sıraya girmekten başka
seçeneği yoktu. Margaery’nin parmaklarını öptü ve kıza mutlu­
luklar diledi. Şükürler olsun ki arkadaki insanlar kendi sıralarım
bekliyordu, Tyrion’la Sansa fazla oyalanmak zorunda kalmadık
Arabaları güneşin altındaydı, bu yüzden içerisi epey ısınmış
tı. Araba hareket ettiğinde, Tyrion başını koluna dayayıp uzandı
Sansa, gözlerini ellerine dikerek oturdu. En az Tyrell kızı kadar
^ i i z e l - Saçları sonbahar kızılıydı, gözleri koyu Tully mavisi. Keder,
jflh ve hassas bir ifade vermişti yüzüne ve bu ifade onu daha gü-
cl yapmıştı. Tyrion ona uzanmak istedi, onun nezaket kalkanını
tarmak. Tyrion’ı konuşturan bu istek miydi? Yoksa aklını idrar
kesesindeki şişkinlikten uzaklaştırma ihtiyacı mı?
‘Yollar tekrar güvenli hale geldiğinde Casterly Kayası’na yol­
culuk edebileceğimizi düşündüm.” Joffrey’den ve ablamdan uzağa.
Tyrion, J offrey’nin Dört Kralın Hayatı'nz yaptığı şeyi düşündükçe
d a h a huzursuz oluyordu. Orada bir mesaj vardı, ah evet. “Sana Altın
Galeri’yi, Aslan Ağzı’nı ve küçük birer çocukken J aime’yle oyun­
lar oynadığımız K ahramanlar Salonu’nu göstermek beni mutlu
eder. Denizin kalenin altına girdiği yerden gelen gümbürtüleri
duyabilirsin...”
Sansa başını ağır ağır kaldırdı. Tyrion onun ne gördüğünü
biliyordu; şişkin ve hayvani bir alın, bir burun kökü, pembe ve
eğri büğrü bir yara izi ve birbirinden farklı renklerdeki gözler.
Sansa’nın gözleri kocamandı, maviydi ve boştu. “Lord kocamın
arzuettiği her yere giderim.”
“Bu yolculuğun seni memnun edeceğini ummuştum ley­
dim.”
“Lordumu memnun etmek beni memnun eder.”
Tyrıon’m ağzı gerildi. Sen ne zavallı bir adamsın. Aslan Ağzı’yla
ilgili gevezelik etmenin onu gülümseteceğini mi sandın?Bir kadım al 
tından başka bir şeyle gülümsettiğin oldu mu hiç? “Hayır, aptalca bir
fikirdi. Kaya’yı yalnızca bir Lannister sevebilir.”
“Evet lordum. Nasıl isterseniz.”
Tyrion, sıradan insanların Kral J offrey’nin adını bağırdığını
duyabiliyordu. O zalim çocuk iiç yıl içinde yetişkin bir erkek olacak,
meşru hakkım yönetecek... ve başında azıcık akıl olan bütün cüceler Kral
Topraklarimn çok uzağına kaçacak. Belki Eski Şehir. Hatta belki
^zgür Şehirler. Tyrion her zaman Braavos’un Titanı’nı gör-
mek istemişti. Belki Sansa’yı da mutlu ederdi bu. Nazik bir sesle
^aavos’tan bahsetti ve bir zamanlar üstünde yürüdüğü Sur kadar
buzlu ve teslim olmaz bir nezaket duvarıyla karşılaştı. Bu duvar
tyrion’ı bezdirmişti.
281
Yolıııı geri kalanını sessizlik içinde geçirdiler. Tyrion birsü
sonra Sansa’nın bir şey söylemesini umarken buldu kendi*
herhangi bir şey, kiiçüciik bir kelime ama Sansa hiç konuşmadı"’
Araba kilenin avlusunda durduğunda, T yrion bir seyisin yar(j ’
mıyla aşağı indi. “Bir saat sonra ziyafette olmamız gerekiyor ley'
dini. Birazdan sana katılacağını.” Uyuşmuş bacaklarıyla uzaklaştı
Avlunun karşısından, Margaery’ni n nefes nefese kahkahalarım
duyabiliyordu, J offrey onu eyerinden i ndiri yordu■ Jojfrey bir
laime kadar uzun olacak, diye düşündü ve ben otum ayaklarının al.
tındaki cike olarak kalacağım. Ve birgiin Joffrey beni daha da kısa boylu
yapmak isteyecek...
Tyrion bir tuvalet buldu ve sabah şarabını mesanesinden bo­
şaltırken minnetle iç geçirdi. İ şemeni n, bi r kadına sahip olmak
kadar güzel olduğu zamanlar vardı ve bu onl ardan biriydi. Tyrion
şüphelerinden ve günahlarından da bu kadar kolay arınabilmek
isterdi.
Podric Payne, Tyrion’m dairesi ni n kapısında bekliyordu.
“Yeni takımınızı çıkardım. Burada değil. Y atağınızın üstünde. Ya­
tak odasında.”
“Evet, yatağı yatak odasında tutuyoruz.” Ziyafet için hazırla­
nan Sansa odada olmalıydı. Shae de û'y/e. “Pod, şarap.”
Tyrion şarabını pencere sekisine oturarak içti, aşağıdaki mut­
fakların karmaşasını düşündü. Güneş, kale duvarının tepesine
dokunmamıştı henüz ama Tyrion pişen ekmeklerin ve kızaran
etlerin kokusunu alabiliyordu. Beklentilerle dolu konuklar bi­
razdan taht odasına akın edecekti; şarkıların ve ihtişamın akşamı
olacaktı bu. Bu akşamsadece Yüksek Bahçe ile Casterly Kayası’nı
evlendirmek için değil, bu iki hanedanın zenginliğini ve kuvve­
tini, Joffrey’nin hükümranlığına hâlâ karşı olmayı düşünebilecek
herkese bir ders olarak göstermek için tertip edilmişti.
Lâkin Stannis Baratheon ve Robb Stark’ın başına gelenler­
den sonra kim Joffrey’nin hükümranlığına itiraz edecek kadar
çılgın olabilirdi şimdi? Nehir topraklarında hâlâ kavga vardı fa­
kat çemberler her yerde daralıyordu. Sör Gregor Clegane, ÜÇ
Dişli Mızrak’ı geçmiş ve yakut geçidi almıştı, bunun ardından
Harrenhal’u neredeyse hiç uğraşmadan ele geçirmişti. DenizgöZ'
.. ¿j Kara Wälder rrey e teslim olmuştu. Lord Randyll 1arıy,
fi1kire Havuzu’nu, Gölgeli Vadiyi ve Kral Y olu’nu tutuyordu.
Çatıda, SÖr Daven L annister, Altın Diş’e gitmiş ve Nehirova’nın
Üstüne yürümek üzere Sör Forley ile birleşmişti. Sör Ryman
prey onlara katılacak iki bin mızrakçının başında İkizler’den ay-
rılmışü- Ayrıca Paxter Redwyne, kendi donanmasının kısa zaman
içinde Arbor’dan yelken açacağını, Dorne’u dolaşacak ve Taş
Basamaklardan geçecek olan uzun deniz seferinin başlayacağı­
nı söylemişti. Stannis’in bir Lysli korsan gemisine karşı on gemi
ol acaktı . Üstatlar tarafından Beş Kralın Savaşı olarak anılan mü­
cadele sona ermek üzereydi. Mace Tyreil, Lord Tywin’in ona hiç
zafer bırakmadığından şikâyetçiydi.
“Lordum?” Pod, Tyrion’ın yanındaydı. “Üstünüzü değişti­
recek misiniz? Takımınızı koydum. Y atağınızın üstüne. Ziyafet
• 15
için.
“Ziyafet mi?” dedi Tyrion asık suratla. “Hangi ziyafet?”
“Düğün ziyafeti.” Pod istihzayı anlamamıştı elbette. “Kral
Joffrey ve Leydi Margaery. Y ani Kraliçe Margaery.”
Tyrion bu akşam çok ama çok sarhoş olmaya karar vermişti.
“Pekâlâ genç Podrick, gidip beni ziyafet havasına sokalım.”
Tyrion ve Pod odaya girdiğinde, Shae, Sansa’nın saçlarını ya­
pıyordu. Neşe ve keder, diye düşündü onları bir arada gören Tyri­
on. Kahkahalar ve gözyaşları. Sansa, yakası renkli kürkle süslenmiş
gümüşi gri bir elbise giymişti, mor astarlı elbisenin yarasa kesimli
kolları neredeyse yere değiyordu. Shae, Sansa’nın saçlarını, koyu
mor taşlarla süslenmiş gümüş bir saç filesinin içine ustaca top­
lamıştı. Sansa’yı daha önce hiç bu kadar güzel görmemişti Tyri­
on ama kız o uzun, saten kolların altına hüzün giyiyordu. “Leydi
Sansa,” dedi, “bu gece salondaki en güzel kadın siz olacaksınız.”
“L ordum çok naz i k .”
“Leydim,” dedi Shae istekli bir sesle. “Gelip masalara hizmet
edemez miyim? Turtanın içinden çıkan güvercinleri görmeyi çok
'stiyorum.”
Sansa kararsız bir ifadeyle Shae’e baktı. “Kraliçe bütün hiz­
metkârları seçti.”
“Üstelik salon çok kalabalık olacak.” Tyrion öfkesini yutmak
283
zorunda kaldı. “Ama müzisyenler bütün kaleyi dolaşacak ve
avluda herkesin yiyip içmesi için masalar kurulacak.” Yeni taî^
mim inceledi; kırmızı kadifeden dikilmişti, ceketin vatkalı omu
ları vardı, kabarık kollarındaki kesiklerin içinden siyah saten asta
görünüyordu. Ciizel bir kıyafet, istediği tek şey onu giyecek yakışık!, b'
adanı. “Gel Pod, şunun içine girmeme yardım et.”
Tyrioıı giyinirken bir kadeh şarap daha içti, sonra kolundan
tuttuğu Sansa’yı, taht odasına doğru akan ipek, saten ve kadife
nehrine karıştırmak üzere Mutfak Kalesi’nden çıkardı. Bazı ko­
nuklar sıralardaki yerlerini bulmak için salona girmişti. Diğerleri
öğleden sonranın mevsim dışı sıcaklığının tadını çıkararak kapu <
larııı önünde dolaşıyordu. Tyrion ve Sansa, gerekli nezaket hare­
ketlerini yerine getirmek için avluda gezindiler. 1
Lord Gyles’e öksürüğün daha iyi olduğunu söyleyen, Elinor
Tyrell’in kıyafetine iltifat cdeıı, J alabhar X ho’ya Yaz Adalarındaki
düğün teamülleriyle ilgili sorular soran Sansa’yı izlerken, bu
işte iyi, diye düşündü Tyrion. Sör Kevan, Tyrion’ın kuzeni Sör
Lancel’i avluya getirmişti, genç şövalye mücadeleden beri ilk kez
hasta yatağından çıkmıştı. Korkunç görünüyor. Lancel’in saçları in­
celmiş, beyazlamıştı ve delikanlı bir sopa kadar zayıftı. Yanında
onu ayakta tutan babası olmasa yere yığılacağı kesindi. Ancak San­
sa genç şövalyenin kahramanlığını övüp onun tekrar güçlendiğini
görmenin ne kadar güzel olduğunu söylediğinde, hem Lancel’in
hem de Sör Kevan’ın yüzü ışıldadı. Sansa, Joffrey için daha iyi bir
kraliçe ve daha iyi bir eş olurdu, Joffrey’de onu sevecek duygu olsaydı. Ty­
rion, yeğeninin herhangi birini sevmeye istidadı olup olmadığını
merak etti.
Leydi Olenna Tyrell, kendisinden daha ağır görünen altın
kumaşlı elbisesinin içinde Sansa’yla Tyrion’ın yanına geldiğin 
de, “Muhteşem görünüyorsun çocuğum,” dedi Sansa’ya- “Lâ­
kin saçlarına rüzgâr değmiş.” Ufak tefek yaşlı kadın elini uzattı
ve birkaç dağınık bukleyi yerine sokup Sansa’nın saç filesini dü 
zeltti. “Kayıplarım duyduğumda çok üzüldüm,” dedi Sansa nin
saçlarına dokunurken. “Biliyorum ağabeyin korkunç bir haindi
fakat düğünlerde insan öldürmeye başlarsak, insanlar evlilikten
şu anda korktuklarından bile fazla korkarlar. İşte, şimdi daha ly1
” Leydi Olenna gülümsedi. “İki gün sonra Yüksek Bahçe’ye
0 meLiçin yola çıkacağımı söylemekten mutluluk duyuyorum.
^ is kokulu şehri yeterince gördüm, teşekkür ederim. Erkekler
sırken sen küçük bir ziyaret için bana eşlik etmek istersin bel­
ki? j^argaery’yi ve onun güzel leydilerini dehşetle özleyeceğim.
Senin refakatin benim için çok tatlı bir teselli olur.”
“ Ç o k naziksiniz leydim,” dedi Sansa, “lâkin benim yerim lord
kocamın yanı .
Leydi Olenna buruşuk ve dişsiz ağzıyla Tyrion’a gülümsedi.
“Ah? Bu aptal ve yaşlı kadını bağışlayın lordum, niyetim güzel
karınızı çalmak değildi. Şeytani bir düşmana karşı bir Lannister
ordusunun başında uzaklarda olacağınızı düşünmüştüm.”
“Ejderhalardan ve geyiklerden oluşan bir ordu. Hazine başı,
bütün orduların masraflarının ödendiğinden emin olmak için
mecliste kalmak zorunda.”
“Elbette. Ejderhalar ve geyikler, bu çok zekice. Ve cüce mete­
likleri. Cüce meteliklerini duydum. Onları toplamak korkunç bir
angaryaolmalı.”
“Toplama işini başkalarına bırakıyorum leydim.”
“Ah, öyle mi? Bizzat ilgilenmek isteyeceğinizi düşünürdüm.
Kraliyetin o cüce metelikleriyle dolandırılmasına izin veremeyiz,
öyledeğil mi?”
“Tanrılar korusun.” Tyrion, Lord L uthor Tyrell’in o uçurum­
dankasten atlayıp atlamadığını merak etmeye başlıyordu. “Müsa­
adeederseniz Leydi Olenna, yerlerimize geçme vakti geldi.”
“Ben de geçeyim. Y etmiş yedi çeşit yemek, söylemeye dilim
varmıyor. Bunu bir parça aşırı bulmuyor musunuz lordum? Ben
tandi adıma üç dört lokmadan fazla yiyemiyorum, tabii siz ve
benziyadesiyle ufak yapılıyız, öyle değil mi?” Leydi Olenna tek­
rar Sansa’nın saçlarına dokundu. “Pekâlâ, git bakalım çocuğum ve
biraz daha mutlu olmaya çalış. Bak şimdi, muhafızlarım nereye
kayboldu? Sağ, Sol, neredesiniz? Gelin de yüksek platforma git­
meme yardım edin.”
karanlığa hâlâ bir saat olmasına rağmen, taht odası şimdiden
^k içinde yüzüyordu; bütün apliklerde meşaleler yanıyordu,
^gırtkanlar içeri giren lordların ve leydilerin isimlerini ve uıı-
yanlarım duyururken, konuklar masaların yanında duruy0rcj
Kraliyet üniforması giyen yaver çömezleri, lordlara ve leydik
geniş merkez koridor boyunca eşlik ediyordu. Salonun üstündelü
galeri müzisyenlerle doluydu; davulcular, flütçüler, kemancıla
yaylılar, üflemeliler ve vurmalı çalgılar.
Tyrion, Sansa’nın kolunu yakaladı, ağır ve paytak adımlar
la koridoru yürüdü. Üzerindeki gözleri hissedebiliyordu; onu
eskisinden bile çirkin yapan taze yara izine bakıyorlardı. Bırak
baksınlar, diye düşündü Tyrion yerine otururken. Bırak doyadoya
baksınlar ve fısıldansınlar, onlar istiyor diye kendimi saklamayacağım
Tyrion ve Sansa’nın ardından Diken Kraliçesi içeri girdi, ayak-
larını sürüyerek minik adımlarla yürüyordu. Tyrion kimin daha
tuhaf göründüğünü merak etti; Sansa ile o mu yoksa iki metrelik
ikiz muhafızların arasında yürüyen buruşuk kadın mı?
J offrey ve Margaery, taht salonuna birbirinin aynı iki beyaz
savaş atının sırtında girdiler. Y aver çömezleri onların önünde ko­
şuyor ve hayvanların ayaklarının altına gül yaprakları saçıyordu.
Kral ve kraliçe de ziyafet için üstlerini değiştirmişlerdi. Joffrey,
siyah kırmızı şeritli bir pantolon ve altın dokuma kumaştan di­
kilmiş bir ceket giymişti, ceketin kol yenleri siyah satendi ve akik
düğmeleri vardı. Margaery, septte giydiği ağırbaşlı elbiseyi çok
daha dekolte bir kıyafetle değiştirmişti, dar bir beden kısmı olan
yeşil atlas elbise, kızın kollarını ve göğüslerinin üstünü açıkta bı­
rakıyordu. Margaery saçlarını toplamamıştı, kahverengi yumuşak
bukleler kızın beyaz omuzlarına dökülüyor ve hemen hemen be­
line kadar iniyordu. Genç kraliçenin başında ince, altın bir taç
vardı. Margaery’nin gülümsemesi utangaç ve tatlıydı. Sevimli tir
kız, diye düşündü Tyrion ve yeğenimin hak ettiğinden daha nazik bit
kader.
Kral Muhafızları yeni evli çifti yüksek platforma götürdü,
düğün için Baratheon altını, L annister kırmızısı ve Tyrell yeşil1
şeritlerle donatılan Demir T ahfm gölgesinin altındaki onur kol*
tuklarma. Cersei, Margaery’ye sarıldı ve kızın yanaklarını öptü
Sonra Lor d Tywin, Lancel ve Sör Kevan aynı şeyi yaptı. JofLrcy.
gelinin babasından ve ağabeyleri L orasİ a Garlan’dan sevgi o
öpücükler aldı. Kimse Tyrion’ı öpmek için acele ediyormuş g1
nnıedi- Kral ve kraliçe yerlerine oturduğunda, Yüce Rahip
flT fi l ere dua ettirmek için ayağa kalktı. Tyrion, bu rahip selefi
uyuşuk değil en azından, diye avuttu kendini.
'Tyrion ve Sansa kralın sağ tarafının uzağına, Sör Garlan Ty-
|1i l e onun karısı Leydi Leonette’in yanına oturtuldu. Bir düzine
¡^ıkjoffrey’nin daha yakınında oturuyordu ve alıngan bir adam
bunubir hakaret olarak kabul edebilirdi, özellikle de kısa bir za­
manÖncesine kadar Kral Eli olduğunu dikkate alırsa. Ama Tyri­
onJoffrey’le arasında yüz kişi olsaydı daha mutlu olurdu.
Tanrılar dualarını aldıktan sonra, “Kadehler dolsun artık!”
diyebağırdı Joffrey. Kralın kadeh taşıyıcısı, bütün bir sürahi Ar-
bor kırmızısını Lord Tyrell’in o sabah verdiği altın düğün kade­
hinin içine boşalttı. Kral, kadehi iki eliyle birden kaldırdı. “Kraliçe
kannrnı şerefine!”
“Margaery!” diye bağırdı salon. u Margaery! Margaery! Kraliçeye!"
Binkadeh tokuştu ve düğün ziyafeti tam anlamıyla başladı. Tyri­
onLannister da diğer konuklarla birlikte içti, kadehini boşalttı ve
yerineoturur oturmaz tekrar doldurulması için işaret verdi.
İlk yemek, altın yaldızlı kâselerde servis edilen kremalı mantar
vesalyangoz çorbasıydı. Tyrion sabah kahvaltısına neredeyse hiç
dokunmamıştı ve içtiği şarap şimdiden başını döndürmeye başla­
mıştı, bu yüzden yemeği memnuniyetle karşıladı. Çorbayı çabu­
cakbitirdi. Biri bitti yetmiş altısı kaldı. Yetmiş yedi çeşit yemek, şehirde
hâlâaçlıktan kırılan çocuklar ve bir turp uğruna cinayet işleyecek adamlar
varken. Bizi şimdi görebilselerdi Tyrelller’i o kadar çok sevmeyebilirlerdi.
Sansaçorbadan bir kaşık tattı ve kâseyi itti. “Beğenmediniz mi
leydim?” diye sordu Tyrion.
“Çok fazla yiyecek servis edilecek lordum. Benim küçük bir
midemvar,” dedi Sansa. Gergin bir şekilde saçlarını düzeltti ve
Joffrey’nin yeni kraliçesiyle birlikte oturduğu yere baktı.
Margaery’nin yerinde olmak nıı isterdi? Tyrion kaşlarını çattı. Bir
Me daha fazla aklıselim sahibi olurdu. Kafasını dağıtmak için
^ tarafa döndü ama baktığı her yerde güzel, mutlu ve diğer
■‘damlara ait kadınlar vardı. Yedi yüzlü büyük kadehten J offrey’yle
1te içki içen ve tatlı tatlı gülümseyen Margaery. Margaery’nin
nnesi kydi Alerie, gümüş saçlı ve güzel, Mace Tyrell’in yanın-
287
J.ı lı.îJ.î gururlu. Kraliçenin iiç genç kuzeni, Kuşıar Kadar cıvı]tl
lı. Lord Merryvvcather’ın siyah saçlı Myrlı karısı, kocaman sjy3j,
gözleri fettan bakışlı. DorııeJ u adamların arasında oturan (CerSej
Dornelu adamları, yüksek platformun hemen altındaki çok itibar],
fakat Tyrelller’deıı salonun boyunun izin verdiği ölçüde uzakbir
masaya oturtmuştu) ve Kızıl Yılan’ın anlattığı bir şeye gülen £]larja
Kum.
Ve bir kadın daha vardı, soldan üçüncü masanın neredeyse
sonunda oturuyordu... Fossoıvayler’den birinin karısı, diye düşündü
Tyrion ve kamında onun bebeğini taşıyor. Kadının şişkin göbeği, onun
ne narin güzelliğini ne de yemeklerden ve eğlenceden aldığı keyfi
azaltıyordu. Tyrion, kansım kendi tabağından besleyen adamı izle­
di. İkisi aynı kadehten içiyordu, sık sık ve beklenmedik bir şekilde
öpüşüyorlardı. Ne zaman öpüşseler, adam elini nazik bir şekilde
karısının göbeğine koyuyordu, şevkatli ve esirgeyici bir hareketti, i
Şimdi öne uzansa ve onu öpse Sansa’nın ne yapacağını merak
etti Tyrion. Biiyük ihtimalle irkilip geri çekilir. Ya da cesur davranır ve bir I
görevmişçesine buna katlanır. Benim karımın en önemli çizeli iği vazifeşinas I
olması. Tyrion, bu gece onun bekaretini almak istediğini söylesey- I
di, Sansa buna da vazifeşinas bir şekilde katlanır ve gerekenden I
fazla ağlamazdı. I
Tyrion şarap istedi. Şarap geldiğinde ikinci yemek servis edıli- j
yordu; domuz eti, çam fıstığı ve yumurtayla doldurulmuş hamur j
torbası. Sansa yemekten sadece bir lokma aldı, o sırada çığırtkanlar j
yedi şarkıcının ilkini çağırıyordu.
Gri sakallı Arpçı Hamish “insanların ve tanrıların kulakları için,
daha önce Yedi Krallık’ın hiçbir yerinde duyulmamış bir şarkı
söyleyeceğini duyurdu. Şarkının adı “Lord Renly’nin Yolculuğu
idi.
Adamın parmakları yüksek arpın tellerinde dolaştı, taht odası
tatlı seslerle doldu. “Kemik tahtta oturan Ölüm Lordu aşağı baktı w
katledilmiş lordu gördü ” diye başladı Hamish, yeğeninin tacını çal'
maya teşebbüs eden Renly’nin nasıl tövbe ettiğini, Ölüm Lordu’na
nasıl bizzat meydan okuduğunu ve diyarı ağabeyine karşı savun
mak için yaşayanların topraklarına nasıl geri döndüğünü anlatarak
devametti.
l ’e z a i l l i Symotı sırf buttun için kendini bir kâse kahverenginin
içinde buldu, diye düşündü Tyrion. Şarkının sonunda Kraliçe
[Üargaery’n i n gözleri ıslaktı; cesur Lord Renly’niıı gölgesi, ger-
I aşkının yüzünü son bir kez görmek için Yüksek Bahçe’ye uç-
| tuğunda. “Renly Baratlıeon hayatı boyunca hiçbir şey için tövbe
; etmedi,” dedi İblis, Sansa’ya, “ama bana sorarsan Hanıish az önce
İ altın yaldızlı bir ut kazandı.”
| Arpçı pek çok tanıdık şarkı da söyledi. “Altın Gül” Tyrelller
içindi şüphesiz ve “Castemere Yağmurları” Lord Tywin’in gu­
rurunu okşamak için söylenmişti. “Bakire, Anııc ve Yaşlı Hatun”
YüceRahip’i memnun etti. “Leydi Karım” kalpleri aşkla dolu bü­
tünküçük kızları ve hiç şüphesiz bazı küçük oğlanları sevindirdi.
Tyrion, sulu hamura bulanıp yağda kızartılmış tatlı mısırların,
hurma, elma ve portakal parçalarıyla pişirilmiş sıcak yulaf ekme-
I ğinin tadına bakar vc yaban domuzu pirzolasını dişlerken şarkıları
[ yarımkulakla dinledi.
| Bundan sonra yemekler ve gösteriler şaşırtıcı bir savurganlıkla
arkaarkaya geldi, şarap ve bira sel gibi aktı. Hamish salondan ay­
rıldı. Onun yerini alan küçük ve yaşlı ayı, davulların ve flütlerin
eşliğindehantalca dans ederken, düğün konukları badem parçala­
rıylapişirilmiş alabalık yediler. Ay Oğlan uzun tahta bacaklarının
| üstüneçıktı ve masaların arasında Lord Tyrell’in saçma bir şekilde
E şişmansoytarısı Yağ Toparı’nı kovaladı, o sırada lordlar ve leydi­
ler kızarmış alaca balıkçılın ve peynirli soğanlı turtanın tadına ba­
kıyordu. Pentoslu taklacılar; parende attıkları, amuda kalktıkları,
Çıplak ayaklarla tabaklar çevirdikleri ve birbirlerinin omuzlarına
Çıkarak bir piramit oluşturdukları bir gösteri sundular. Onların
marifetlerine, ateşli doğu baharatlarıyla kaynatılmış yengeçler,
bademsütünde havuçlarla birlikte pişirilmiş koyun etleri, kuru
kümler, soğanlar, fırından yeni çıkmış balık tartları eşlik etti.
Sonra çığırtkanlar bir başka şarkıcı çağırdı; parlak kırmızı sa-
| kallanve Symon’ın söylediği kadar tuhaf bir aksam olan Tyroshlu
| Collio Quaynis. Collio, kendine özgü yorumuyla söylediği “Ej-
^haların Dansf’yla başladı ama bu şarkı, biri erkek biri kadın
jj“ Şarkıcı için daha uygundu. Tyrion, balla kızartılmış zence-
111keklik vc Dek rnk kadeh şarabın vardımıvla sarkıva katlandı.
Valyria’nın Kıyameti’nin ortasında ölen iki aşığm hikâv
latan dokunaklı balat, konukların çoğunun konuşamadık v '3n'
Valyria dilinde söylenmeseydi salonu memnun edebilirdi p
“Biracı Bessa” edepsiz sözleriyle konukları geri kazandı C II
davulcuyu yanına çağırıp Lord Tyvvin’in önünde eğilerek “p f
tamere Yağmurları”nı söylerken, hurmalarla doldurulup büp
halinde kızartılan tavus kuşları, tüyleriyle birlikte servis edild^
Eğer bu şarkının yedi farklı yorumunu duymak zorundaysam Bit
Çukuru’nagidip yahniden özür dileyebilirim. Tyrion karısına dönd
“Pekâlâ, hangisini tercih edersin?”
Sansa şaşkınlıkla Tyrion’a baktı. “Lordum?”
“Şarkıcılar. Hangisini tercih edersin?”
“Ben... üzgünüm lordum. Dinlemiyordum.”
Yemek de yemiyordu. “Sansa, bir sorun mu var?” Tyrion dü­
şünmeden konuşmuş ve konuştuğu anda saçmaladığım fark et­
mişti. Bütün yakınlan katledildi, benimle evli ve ben sorunun ne oldu
ğunu merak ediyorum.
“Hayır lordum.” Sansa başını çevirdi ve Sör Dontos’u hurma­
larla döven Ay Oğlan’ı yapmacık bir ilgiyle izledi.
Dört usta alev kehanetçisi, ateşli pençelerle birbirlerine saldı 
ran canlı alev canavarları yarattılar. O sırada hizmetkârlar, kep 
çelerle blendisori doldurdukları kâseleri getiriyordu; i ç i n e soyul 
muş badem ile horoz eti parçaları katılmış ballı kaynar şarap ve
sığır eti suyu karışımı. Daha sonra safran ve şeftaliyle pişirilmiş
kuğu dilimleri, (Mücadelenin arifesinde ablasıyla y e d i ğ i akşam
yemeğini hatırlayan Tyrion, “Yine mi kuğu?” diye mırıldandı)
yağlı bezelyeler ve kırık cevizle birlikte gaydacılar, a k ı l l ı köpek 
ler ve kılıç yutan hokkabazlar geldi. Bir jonglör bir d ü z i n e kılıf
ve baltayı havada çevirirken, cızırdayan kan sosisi şişleri masalar3
getirildi. Tyrion bu yan yana sunumun, çok zevkli o l m a s a da ço
zekice olduğunu düşündü. ,
Çığırtkanlar borazanlarını öttürdüler. “Altın udu kazanıp
için söyleyecek,” diye bağırdı biri, “karşınızda C u y d a n Gay
o n . ”
Fıçı göğüslü, siyah sakallı, kel kafalı bir adam olan
salonun her köşesini dolduran gök gürültüsü gibi bir sese
290
Galyeon kendisine eşlik etmeleri için altı müzisyen getirmişti.
«Soylu lordlar ve güzel leydiler, bu gece sizler için sadece bir şarkı
söyleyeceğim," diye duyurdu. “Karasu Nehri’nin şarkısı, diyarın
nas,l kurtulduğunun şarkısı.” Davulcu ağır ve meşum bir ritm
tutturdu.
“Kara lord kara kara düşündü kulesinde,” diye başladı Galyeon,
yce kadar kara kalesinde.”
“Saçları karaydı, ruhu kara,” diye söyledi müzisyenler bir ağız­
dan. Flüt girdi.
“Kana susamıştı, gıptayla beslendi, kinle doldurdu kadehini,” diye
devam etti Galyeon. “Bir zamanlar ağabeyim yedi krallığı yönetti, dedi
cadı karışma. Onun olan her şeyi alacağım ve benim yapacağım. Onun
o ğ l u n a bıçağttmn ucunu tattıracağım.”
uAltm saçlı, genç ve cesur bir oğlan,” diye söyledi müzisyenler,
yüksek arp ve keman çalmaya başladı.
“Eğer tekrar El olursam ilk işim bütün şarkıcıları asmak ola­
cak,” dedi Tyrion, fazla yükses bir sesle.
Leydi Leonette hafifçe güldü. Sör Garlan öne eğildi ve, “Dile
getirilmemiş cesur bir amel daha az cesur bir amel değildir,”
dedi.
“Kara lord askerlerini topladı, askerler onun etrafında karga gibi top 
landı. Kana susamış bir halde yelken açtılar.”
“...ve zavallı Tyrion’ın burnunu kopardılar,” diye bitirdi Ty­
rion.
Leydi Leonette kıkırdadı. “Belki de şarkıcı olmalısınız lordum.
Kafiyeleriniz Galyeon’unkiler kadar iyi.”
“Hayır leydim,” dedi Sör Garlan. “L annister lordum büyük
kahramanlıklar yapmak için yaratılmış, onlar hakkında şarkı
söylemek için değil. Onun kudretli zinciri ve çılgınateşi olma­
saydı düşmanlar nehri geçebilirdi. Ve Tyrion’ın vahşileri Lord
Stannis’in keşif süvarilerinin çoğunu katletmeseydi Stannis’i asla
Safil avlayamazdık.”
Garlan’m sözleri Tyrion’m tuhaf bir minnettarlık hissetmesi-
nesebep oldu. Galyeon, çocuk kralın ve kralın annesi altın kra-
Jjçenin hamasetiyle ilgili bitmez tükenmez dörtlükler söylerken,
yfion o sözlerin yardımıyla sakin kalabildi.
291
“Kraliçe bıııııı asla yapmadı,” dedi Sansa aniden.
“Şarkılarda duyduğunuz şeylere asla inanmayın leydim.”
on kadehlerini tekrar doldurtmak için bir hizmetkâr çağırdı.
Çok geçmeden, uzun pencerelerin dışındaki hava tamamçn
karardı ve Galyeon hâlâ söylüyordu. Şarkısının yetmiş yedi kıta
sı vardı ama bin kıtası varmış gibi geliyordu insana. Salondaki her
konuk için bir kıta. Tyrion, kulaklarına mantar tıkamak için duydu-
ğu arzuya direnebilmek adına son yirmi kıtayı şarap içerek geçiri
Şarkıcı sonunda eğilip selam verdiğinde, bazı konuklar kendi kasıt-
sız eğlencelerini başlatmaya yetecek kadar sarhoştu. Yaz Adasından
gelen dansçılar parlak tüylerden ve duman rengi ipekten yapılıp
elbiselerin içinde dönerken Yüce Üstat Pycelle uyuyakaldı. Lord
Rovvan’ııı şövalyelerinden biri bir Dornelu adamı bıçakladığında,
küflü peynirle doldurulmuş geyik madalyonları servis ediliyordu.
Altın pelerinliler iki adamı da dışarı çıkardı; biri orada çürümek
üzere bir hücreye, diğeri dikilmek için Üstat Ballabar’a götürüldü.
Tyrion; tarçın, karanfil, şeker ve badem sütüyle tatlandırılıp jö­
leyle pişirilmiş domuz başı etiyle oyalanırken Kral J oflrey birden­
bire ayağa kalktı. Şaraptan kalınlaşmış sesiyle, “Kraliyetin mızrak
müsabıklarını getirin!” diye bağırdı.
Yeğenim benden beter sarhoş, diye düşündü Tyrion. Altın pelenn-
liler salonun sonundaki büyük kapıları açtı. Salona yan yana iki atlı
girdi, Tyrion oturduğu yerden iki şeritli mızrağın tepesini göre­
biliyordu sadece. Merkez koridordan krala doğru ilerleyen atlıları
bir kahkaha dalgası takip ediyordu. Midilliler sürüyor olmalılar, diye
düşündü Tyrion, ta ki... onları görene kadar.
Mızrakçılar bir çift cüceydi. Biri, çirkin bir gri köpeğin sırtı­
na binmişti. Diğeri kocaman, benekli bir dişi domuz sürüyordu.
Minik şövalyeler eyerlerinin üstünde yukarı aşağı zıplarken boyalı
ahşap zırhları takırdıyordu. Kendi boylarından büyük kalkanlar ta­
şıyan cüceler bineklerinin sırtında ilerlerken mızraklarının ağırlı­
ğıyla erkekçe cebelleşiyor, bir o yana bir bu yana sallanırken kahka
ha fırtınaları yaratıyorlardı. Şövalyelerden biri baştan ayağa altınla
içindeydi, kalkanına siyah bir geyik boyanmıştı. Diğer şövalyegr>
beyaz giyinmişti ve kalkanında bir kurt vardı. Binekleri de aynı şe
kilde giydirilmişti.
v0rve oturaugu y 7U,UU> *«»■»u» y--
İdldekıkırdiyord1!- Hatta Lord Tywin bile hafiften eğleniyornıuş
. Y üksek masada oturanların içinde sadece Sansa
gülümsemiyordu. Tyrion yalnız bunun için sevebilirdi onu ama
dokuyu söylemek gerekirse Stark kızının gözleri uzaklardaydı.
S a n s a önünde zıplayan gülünç şövalyeleri hiç görmemiş gibiydi.
C ü c e l e r i n suçu yok, diye karar verdi Tyrion. Gösterileri bittiğinde
o n l a r ı kutlamak ve bir kese dolusu gümüş vermeliyim. Yarın, bu küçük
eğlenceyi kimin planladığım öğrenir ve başka türlü bir teşekkür ayarla 
nın.
Cüceler, kralı selamlamak için yüksek platformun önünde
dizginlerini çektiğinde kurt şövalyesi kalkanını düşürdü. O, kal­
kanı almak için öne eğildiğinde, geyik şövalyesi ağır mızrağının
kontrolünü kaybetti; mızrak, kurt şövalyesinin sırtına indi. Kurt
şövalyesi darbenin etkisiyle domuzunun sırtından düştü, mızra­
ğı geyik şövalyesinin kafasına çarptı. İki şövalye koca bir düğüm
halinde yerdeydi. Ayağa kalktıklarında ikisi de köpeğin sırtına
binmeye çalıştı. Bağırıp itiştiler. Sonunda eyerlere oturmayı ba­
şardılar ama yanlış hayvanlara binmişlerdi, yanlış kalkanları taşı­
yorlardı ve yanlış yöne bakıyorlardı.
Bu karışılıklığı çözmeleri biraz zaman aldı ama nihayetinde
hayvanlarını salonun iki farklı ucuna doğru koşturdular ve mız­
rak müsabakası için durum aldılar. Lordlar ve leydiler kahkaha­
lar atar ve kıkırdarken küçük adamlar çarpıştı. Kurt şövalyesinin
mızrağı, geyik şövalyesinin miğferine çarptı ve başını kopardı,
kesik baş kanlar saçarak havaya uçtu ve Lord Gyles’m kucağına
düştü. Başsız cüce, kollarını çırparak masaların etrafında koştur­
du. Köpekler havladı, kadınlar çığlık attı ve Ay Oğlan uzun tah­
tabacakların üstünde tehlikeli bir şekilde öne arkaya sallanarak
büyük bir gösteri sergiledi; Lord Gyles, kırık miğferin içinden
kırmızı sular damlatan bir karpuz çıkarana kadar. O anda geyik
Şövalyesi, başını zırhının içinden çıkardı ve salon yeni bir kahkaha
itinasıyla sarsıldı. Şövalyeler kahkahaların susmasını beklediler,
'mirlerinin çevresinde dönerek renkli küfürler ettiler. Yeni bir
tur için birbirlerinden ayrılmak üzerelerken, gri köpek binicisi^
yere attı ve domuzun üstüne çıktı, iri domuz acıyla bağırdı. D(j
ğüıı konukları gülmekten kırıldı, özellikle de geyik şövalyesi kurt
şövalyesinin üstüne atlayıp, ahşap zırhının bacak kısmını çıkarıp
düşmanının alt bölgesini çılgınca pompalamaya başladığında.
“Teslim oluyorum, teslim oluyorum,” diye bağırdı alttaki
cüce. “Merhametli sör, kılıcınızı kaldırın!”
“Kaldırırım, kaldırırım ama kınını oynatmayı bırakırsan!”diye
karşılık verdi üstteki cüce.
Burun deliklerinden şarap akan J offrey gülmekten nefessiz
kalmış bir halde ayağa kalktı, az kalsın iki kulplu uzun kadehini
deviriyordu. “Bir şampiyon,” diye bağırdı. “Bir şampiyonumuz
var!” Kralın konuştuğunu gören salon sessizleşti. Cüceler ayrıldı,
bir kraliyet teşekkürü bekliyorlardı şüphesiz. “Gerçek bir şampi­
yon değil gerçi,” dedi J off. “Gerçek bir şampiyon bütün meydan
okuyanları yener.” Kral, masanın üstüne çıktı. “Minik şampiyo­
numuza meydan okuyacak biri var mı?” Sinsi bir gülümsemeyle (
Tyrion’a döndü. “Dayı! Diyarımın onurunu savunacaksın değil
mi? Domuza binebilirsin!”
Kahkahalar Tyrion’a dalgalar misali çarptı. Tyrion Lannister
ne ayağa kalktığını ne de sandalyesine tırmandığını hatırlıyordu ]
ama kendini masanın üstünde buldu. Salon, meşale ışığıyla aydın- 1
latılmış kötü niyetli suretlerden ibaret bir bulanıklıktı. Tyrion’ın j
yüzü, Yedi Krallık’m gördüğü en çirkin, en alaycı gülümsemeyle j
çarpıldı. “Majesteleri,” diye seslendi Tyrion. “Domuza binerim. •
ama siz de köpeğe binerseniz!”
J off kaşlarını çattı, kafası karışmıştı. “Ben mi? Ben cüce deği­
lim. Neden ben?”
Ağıma düştün Joff. “Çünkü bütün salonda, yeneceğimden emin
olduğum tek adam sensin!”
Tyrion hangisinin daha tatlı olduğunu söylemezdi; bir anlık
şaşkın sessizlik mi, sessizliğin ardından gelen kahkaha fırtınası mı.
yoksa yeğeninin yüzündeki öfke ifadesi mi. Tyrion tatmin olmuş
bir halde yere atladı. Arkasına dönüp baktığında Sör O s m u n d ve
Sör Merryn, J ofFu da aşağı indiriyordu. Cersei’nin ona baktığın
gören Tyrion, kraliçeye bir öpücük gönderdi.
7Qd
jylüzisyenler çalmaya başladığında herkes rahatladı. Minik şö-
ler köpeği ve domuzu salondan çıkardılar, konuklar domuz
* ı etiyle dolu tabaklarına geri döndüler ve Tyrioıı bir kadeh
daha istedi. Ama birdenbire, kolunda Sör Garlan’ın elini lıis-
^ “Lordum, dikkatli olun,” diye uyardı şövalye. “Kral.”
Tyrion sandalyesinde döndü. J offrey neredeyse tepesındeydi,
ü kızarmıştı, yalpalayarak yürüyordu, iki eliyle taşıdığı dev ka-
¿ehağzına kadar şarap doluydu. Tyrion, “Majesteleri,” diyecek
' kadar bir vakit buldu, sonra kral, kadehi Tyrion’ın başına geçirdi.
Şarap, cücenin yüzüne kırmızı bir dere gibi aktı, saçlarını ıslattı,
ı gözlerini ısırdı, yarasını yaktı, yanaklarından süzüldü ve yeni ta-
1 kınımın kadifesini sırılsıklam etti. “Bundan hoşlandın mı İblis?”
i diyealay etti J offrey.
| Tyrion, ceket kolunun iç tarafıyla yüzünü sildi, yanan gözleri­
ni kırpıştırıp bakışlarını netleştirmeye çalıştı. Sör Garlan’ın, “Bu
çok kabaydı Majesteleri,” dediğini duydu.
“Hiç de değil Sör Garlan,” dedi Tyrion. Bu işin şimdikinden
dahaçirkin bir hâl almasına izin veremezdi; burada, diyarın yarı­
sı izlerken olmazdı. “Mütevazı bir kulu, kraliyet kadehiyle şarap
sunarak onurlandırmak her kralın aklına gelmez. Şarabın dökül­
mesi talihsizlik oldu.”
“Şarap dökülmedi,” dedi J offrey, Tyrion’ın önerdiği barışı ka­
bul etmeyen bir nezaketsizlikle. “Ve sana şarap da sunmuyordum.”
Kraliçe Margaery ansızın J offrey’nin yanında belirdi. “Tatlı
kralım,” dedi Tyrell kızı yalvaran bir tonla, “gelin, yerinize dö­
nün, yeni bir şarkıcı bekliyor.”
“Eysen’den Alaric,” dedi Leydi Olenna Tyrell. Bastonuna yas­
lanmış yaşlı kadın, şarapla sırılsıklam olmuş cüceye torunun gös-
terdiği ilgiden fazlasını göstermiyordu. “Umarım bize ‘Casteme-
reYağmurları’nı çalar. Bir saati geçti. Şarkının nasıl ilerlediğini
unuttum.”
Sör Addam da şerefe kadeh kaldırmak istiyor,” dedi Marga-
eı7' Majesteleri, lütfen.”
Şarabımyok,” dedi J offrey. “Şarabım yokken nasıl kadeh kal-
^a. İblis dayı, bana hizmet edebilirsin. Benim için mızrak
Vu§üyapmıyorsan, benim kadeh taşıyıcım olacaksın.”
295
“Şeref duyarım.”
“Şeref duyman için değili” diye cırladı J offrey. “Y ere eğil ve]^
defıınıi al.” Tyrioıı yere eğildi ama J offrey kadehi tekmeledi “4/
şunu! Çirkin olduğun kadar beceriksiz misin?” Tyrion,
almak için emekleyerek masanın altına girmek zorunda kaldı
“Güzel, şimdi onu şarapla dol dur,” dedi J off. Tyrion bir hizmetçi
kızdan bir sürahi şarap istedi ve kadehin üçte birini doldurdu
“Hayır, dizlerinin üstünde cüce.” T yrion, diz çökmüş bir halde
bir şarap banyosu daha yapıp yapmayacağını merak ederek ağır
kadehi yukarı kaldırdı. Ama J offrey kadehi tek eliyle aldı, başına
dikti ve masaya bıraktı. “Şimdi kalkabilirsin dayı.”
Tyrion ayağa kalkmaya çalışırken bacaklarına kramplar girdi,
az kalsın tekrar yere devriliyordu. Dengesi ni bulmak için bir san­
dalyeye tutundu. Sör Garlan, T yri on’a elini uzattı. J offrey güldü,
Cersei de öyle. Ve sonra diğerleri. T yri on kimlerin güldüğünü
göremiyordu ama onları duyabiliyordu.
“Majesteleri.” L ord Tywi n’iıı sesi kusursuz bir şekilde sahihti.
“Turtayı getiriyorlar. Kılıcınıza ihtiyaç var.”
“Turta mı?” J offrey, kraliçesinin elini tuttu. “Gelin leydim.
Turta.”
Konuklar ayağa kalktı. Yarım düzine gösterişli aşçının çektiği
arabanın üstündeki muazzam turta koridor boyunca ağır ağır iler­
lerken konuklar bağırdı, alkışladı ve kadeh tokuşturdu. Turtanın
çapı iki metreydi, üstü çıtır çıtır ve altın rengiydi, içinden cikle-
meler ve kanat sesleri geliyordu.
Tyrion sandalyesine oturdu. Şimdi tek ihtiyacı, bir güverci 
nin gelip onun üstüne pislemesiydi, günü o vakit tamam olurdu.
Şarap, takımının altına geçmiş ve iç çamaşırlarına kadar işlemişti,
Tyrion tenine değen ıslaklığı hisedebiliyordu. Üstünü değişi'
meliydi ama yatağa sokma törenine kadar kimsenin salondan ay­
rılmasına izin verilmezdi. Törene en az yirmi ya da otuz yemek
olduğunu tahmin etti.
Kral J offrey ve Kraliçe Margaery, turtayı yüksek platformu11
altında karşıladılar. J off kılıcını kınından çekerken, Margaeryel
ni kocasının koluna koydu. “Dul Feryadı turta di l i ml emek kın
v a n ı l m a H ı ”
“D o ğr u .” J oftrey sesini yükseltti. “Sör Ilyıı, kılıcınız!”
Sör Ilyn, salonun arkasındaki gölgelerin içinden çıktı. Kara
kuru ve gaddar Kral Adaleti öne doğru yürürken, ziyafetteki zeba 
ni d i y e düşündü Tyrion. Sör I lyn’i, adamın dili kesilmeden önce
taI11yacak yaşta değildi. O zamanlar farklı bir adamdı şüphesiz ama
şimdi sessizlik de o boş gözler, o paslı örgii zırh ve sırtındaki o uzunktlıç
gibi onun bir parçası.
Sör llyn, kral ve kraliçenin önünde eğildi, omzunun üzerin­
den sırtına uzandı ve üstüne parlak hiyeroglifler işlenmiş iki met­
r e l i k gösterişli gümüşü çekti. Devasa kılıcı J offrey’ye sunmak için
dizlerinin üstüne çöktü, önce kabza; kabzanın gülen bir kafatası
şeklinde yontulmuş ejderhacamı topuzundaki yakut gözlerde,
kıpkırmızı alevler pırıldadı.
Sansa sandalyesinde kıpırdandı. “Bu kılıç da ne?”
Tyrion şarap yüzünden hâlâ yanan gözlerini kırpıştırdı ve kılı­
catekrar baktı. Sör I lyn’in büyük kılıcı Buz kadar uzun ve genişti
amagümüşi pırıltısı fazlaydı; Valyria çeliği siyaha yakın olurdu
veruhunda matlık barındırırdı. Sansa, Tyrion’ın koluna yapıştı.
“Sör Ilyn babamın kılıcına ne yapmış?”
Buz'tı Robb S t ark'a geri göndermeliydim, diye düşündü Tyrion.
Babasına baktı fakat L ord Tyvvin kralı izliyordu.
Joffrey ile Margaery büyük kılıcı birlikte kaldırdılar ve gümüş
bir kavisle aşağı indirdiler. Turtanın çıtın kırıldığında, beyaz bir
tüy girdabı halinde dışarı fırlayan güvercinler, pencerelere ve çatı
kirişlerine doğru uçarak dört bir yana dağıldılar. Masalardan neşe
dolu sesler yükseldi, galerideki kemancılar ve müzisyenler hayat
dolu bir melodi çalmaya başladı. J off, karısını kolundan tuttu ve
kızı neşeyle döndürdü.
Bir hizmetkâr Tyrion’ın önüne bir dilim sıcak turta koydu ve
Artanın üstünü bir kaşık limonlu kremayla örttü. Bu turtanın için-
degerçekten pişmiş güvercinler vardı ama Tyrion onları salonda
kanat çırpan güvercinlerden daha iştah açıcı bulmuyordu. Sansa da
Emiyordu. “Çok solgunsun leydim,” dedi Tyrion. “Temiz hava
kınaya ihtiyacın var, benim de temiz bir takıma.” Ayağa kalktı ve
d,ni Sansa’ya uzattı. “Gel.”
Ama onlar masadan ayrı lamadan J offrey geri döndü. “D ayı
reye gidiyorsun? Sen benim kadeh taşıyıcımsın, unuttun mu?”^ 3
“Temiz kıyafetler giymem gerek Majesteleri. Müsaadenizi ric '
edebilir miyim?”
“Hayır. Bu halini daha çok seviyorum. Bana şarabımı getir ”
Kadeh masada, kralın bıraktığı yerdeydi. Tyrion ulaşmak içjn
tekrar sandalyesine tırmanmak zorunda kaldı. Kral, Tyrion’melin
den kaptığı kadehi başına dikti, çenesinden aşağı şarap süzülürken
boğazı hareket ediyordu. “Lordum,” dedi Margaery, “yerlerimize
dönmeliyiz. Lord Buckler şerefimize kadeh kaldırmak istiyor.”
“Dayım güvercin turtasını yememiş.” J off tek eliyle kadehi tu­
tuyordu, diğer elini Tyrion’ın turtasına gömdü. Ağzını sıcak güver­
cin turtasıyla doldururken, “Turtayı yememek uğursuzluk getirir,”
diye homurdandı, öksürdü ve ağzına bir avuç turta daha tıktı. “Ama
kuru olmuş. Y utmak için sıvı lazım.” J off bir yudum şarap içti ve
tekrar öksürdü, bu sefer daha şiddetli. “Şu domuza, öhö, bindiğini,
öhö öfıhö, görmek... istiyorum dayı.” Kelimeleri öksürüklerle bölü- j
nüyordu. i
Margery endişeli gözlerle J off a baktı. “Majesteleri?” \
“Turta, öhö, bir şey... öhö öhö, yok.” J off bir yudum şarap daha
içti ya da içmeye çalıştı ama yeni bir öksürük dalgasıyla iki bük­
lüm olurken içtiği bütün şarabı geri çıkardı. “Nefes, öhö, alamı­
yorum, öhö öhö öhö öhö..” Kadeh, kralın elinden düştü ve koyu
kırmızı şarap masanın üstüne yayıldı.
“Boğuluyor,” dedi Kraliçe Margaery dehşetle.
Diken Kraliçesi torununun yanına geldi. Bedeninden on kat
daha büyük bir sesle, “Zavallı çocuğa yardım edin!” diye bağır­
dı. “Ahmaklarl Öylece durup bakacak mısınız? Kralınıza pdffl
edinl”
Sör Garlan, Tyrion’ı kenara itti ve J offrey’nin sı rt ın a vurmaya
başladı. Sör Osmund Karakazarf, kralın takımının yakasını yırta­
rak açtı. J offrey’nin boğazından korku dolu tiz bir ses çıktı, bir
derenin içinden bir nehir emmeye çalışan birinin sesi; sonra ses
kesildi ve bu çok daha korkunçtu. “Onu ters çevirin!” diyeba
ğırdı Mace Tyrell herkese ve kimseye. “Onu ters çevirin veba§
aşağı sallayın!” Bir başka ses, “Su, ona biraz su verin!” diye bağır
Rahip yüksek sesle dua etmeye başladı. Yüce Üstat Pycelle
odasına
* gidip iksirlerini almak için yardım istedi. J offrey boğazı
" rmalaınaya başladı, çocuğun tırnakları etinin üstünde kanlı
klar açıyorc^u*Derinin altındaki kaslar taş kadar sertti. Prens
İmmen çı ğl ı k «arak ağlıyordu.
Ölecek, diye düşündü Tyrion. Etrafını saran kargaşaya rağmen
hafhir şekilde sakindi, insanlar tekrar J off un sırtına vuruyor­
du amaçocuğun yüzü gittikçe kararıyordu. Köpekler havlıyordu,
uklar ağlıyordu, erkekler birbirlerine işe yaramaz öneriler ba-
' nvordu. Düğün konuklarının yarısı ayaktaydı, olan biteni daha
iyi görebilmek için birbirlerini itiyorlardı, diğerleri bir an önce
kaçabi l mek için kapılara doğru koşuyordu.
Sör Meryn, kralın ağzını zorla açıp boğazının içine bir ka­
şık soktu. O sırada J offrey’nin gözleri Tyrion’ın gözlerini bul-
du.Jaime’nin gözlerini almış. Fakat J aime’yi hiç bu kadar korkmuş
görmemişti Tyrion. Çocuk daha on üç yaşında. J offrey konuşmaya
çalışırken kuru ve pürüzlü bir ses çıkardı, gözleri korkuyla dışarı
fırlamıştı, elini kaldırdı... dayısına uzanıyordu. Ya da onu göste­
riyordu... Benden af mı dileniyor, yoksa onu kurtarabileceğimi mi düşü 
nüyor? “Hayııııır,” diye feryat etti Cersei, “baba ona yardım et, biri
onayardımetsin, oğlum, oğlum...”
Tyrion, Robb Stark’ı düşünürken buldu kendini. Şimdi geçmişe
bakınca benim düğünüm çok daha iyi görünüyor. Sansa’nın ne yaptı­
ğını merak ederek etrafa bakındı ama salonda çok fazla karma­
şavardı, onu bulamadı. Gözleri yerdeki düğün kadehine takıldı.
Tyrion gidip kadehi aldı. Kadehin dibinde hâlâ bir parmak şarap
vardı. Tyrion bir an düşündü ve şarabı yere döktü.
Margaery Tyrell büyükannesinin kollarında ağlıyordu, yaş-
hMi, “Cesur ol, cesur ol,” diyordu torununa. Müzisyenlerin
Ç°ğukaçmıştı ama galerideki son flütçü bir ağıt çalıyordu. Taht
fasının arka tarafındaki kargaşa kapılara taşmıştı, konuklar bir-
1 rinin üstüne basıyordu. Sör Addam’ın altın pelerinlileri ye­
lden düzen sağlamak için harekete geçti. Konuklar aceleyle gece
(jj30. na Sıyordu, kimi ağlıyor, kimi tökezliyor ve kusuyor-
u*diğerleri korkudan bembeyaz kesilmişti. Tyrion’ın akima, geç
sa>onun da salondan ayrılmasının akıllıca olacağı geldi.
299
Cersei’nin çığlığını duyduğunda J offrey’nin öldüğünü bi|
yordu. *'
Gitmeliyim. Şimdi. Bunu yapmak yerine Cersei’ye doğru
riidü.
Cersei bir şarap gölcüğünün ortasında oturmuş, oğlunun be
denine sarılmıştı. Elbisesi yırtık ve lekeliydi, yüzü tebeşir gibi be
yazdı. Zayıf, siyah bir köpek Cersei’nin yanına geldi, Joffrey’nin
bedenini kokladı. “Çocuk gitti Cersei,” dedi Lord Tywin. Eldi,
venlı elini kızının omzuna koydu, lordun muhafızlarından bin
köpeği kovdu. “Şimdi onu bırak. Gitmesine izin ver.” Cersei duy.
madı. Kadının parmaklarını açmak için İki Kral Muhafızı gerekti
ve Kral J offrey Baratheon’ın bedeni cansız bir halde yere yığıldı.
Yüce Rahip, J offrey’nin yanına diz çöktü. “Yukarıdaki Baba, iyi
Kral J offrey’mizi adilce yargıla,” dedi, ölülerin ardından okunan
duanın başıydı bu. Margaery Tyrell hıçkırmaya başladı. Tyrion,
Margaery’nin annesi Leydi Aleri’nin, “O boğuldu tatlım. Tur­
ta yüzünden boğuldu. Seninle bir ilgisi yok. Boğuldu. Hepimiz
gördük,” dediğini duydu.
“O boğulmadı.” Cersei’nin sesi Sör Ilyn’in kılıcı kadar kes­
kindi. “Oğlum zehirlendi.” Kraliçe, etrafında çaresizce bekleyen
beyaz şövalyelere baktı. “Kral Muhafızları, vazifenizi yapın.”
“Leydim?” dedi Sör Loras tereddütle.
“Kardeşimi tutuklayın,” diye emretti Cersei. “Bunu o yaptı,
cüce. O ve küçük karısı. Oğlumu onlar öldürdü. Kralınızı. Onları
alm\ İkisini de alın!”
SANSA
Şehri n karşı tarafında bir çan çalmaya başladı.
Sansa bir rüyanın içindeymiş gibi hissediyordu kendini. “J off-
ey öldü,” dedi ağaçlara, konuşmak onu uyandıracak mı anlamak
için.
Sansa taht odasından ayrıldığında J offrey yaşıyordu. Gerçi diz­
lerinin üstündeydi, boğazını tırmalıyordu, nefes almak için mü­
cadele verirken kendi etini parçalıyordu. Bunu seyretmek zordu,
Sansahıçkırıklar içinde salondan kaçmıştı. Leydi Tanda da kaç­
mıştı. “Sizin iyi bir yüreğiniz var leydim,” demişti Sansaya. “Onu
bir kenara fırlatan ve sonra da bir cüceyle evlendiren bir adamın
ardı ndan böyle ağlayacak kadın azdır.”
İyi bir yiirek. Benim iyi bir yüreğim var. Sansa, boğazından yük-
i selenhisterik kahkahaları yuttu. Çanlar çalıyordu; ağır ağır ve yas
f dolu. Çın, çın, çın. Kral Robert için de böyle çalmıştı çanlar. J off-
; reyölmüştü, ölmüştü, ölmüştü. Aslında dans etmek istiyorken
! nedenağlıyordu Sansa? Sevinç gözyaşları mıydı bunlar?
i Kıyafetlerini bir gece önce sakladığı yerde buldu. Yardım ede-
î cek hizmetçiler yokken elbisesinin bağcıklarını çözmek normal-
i dendaha uzun zaman aldı. Elleri tuhaf bir şekilde beceriksizdi
f amaSansa korkmuyordu, korkması gerekirdi hâlbuki. “Onu bu
l kadar genç ve yakışıklıyken alan tanrılar zalim olmalı,” demişti
Leydi Tanda, Sansa’ya.
j Tanrılar adaletli, diye düşündü Sansa. Robb da bir düğün zi­
yafetindeölmüştü. Sansa, Robb için ağlıyordu. Ve Margaery için.
Zavallı Margaery, iki kez evlenmiş ve iki kez dul kalmıştı. Sansa
i elbisesini çıkardı, top haline getirip bir meşe ağacının gövdesin-
■ deki kovuğa soktu ve oraya sakladığı giysiyi silkeledi. Stcak tutacak
bir şeyler giy, demişti Sör Dontos, koyu renk bir şeyler giy. Sansa’nın
l sıy*hKıyafeti yoktu, bu yüzden kahverengi yün bir elbise seç-
[ mı§ tı. Elbisenin beden kısmı tatlı su incileriyle süslenmişti gerçi.
!
İ Pelerin onları saklar. Pelerin koyu yeşildi ve geniş bir başlığı vardı.
^ansaelbiseyi ve pelerini giymişti ama şimdilik başlığı takmamış-
ÜAyakkabılar da vardı; basit, dayanıklı, topuksuz ve yuvarlak
s urunlu. Tanrılar dualarımı duydu, diye düşündü Sansa. Kendini
301
uyuşmuş ve dalgın hissediyordu. Tetıim porselene dönüştü,
ıu\ çeliğe. Elleri beceriksizce, tuhaf bir şekilde hareket ediy0r(ju
daha önce Saıısa’nın saçlarını hiç açmamışlardı sanki. Bir aniç^
Shae'in orada olması istedi, saç filesini çıkarmasına yardımiçin
Saç filesi çıktığında, Sansa’nın kestane rengi uzun saç]arı
omuzlarına ve sırtına döküldü. Gümüş ipten örülmüş ağ, paN
inaklarında sallanıyordu, ince metal ipler ay ışığında hafifçe par.
lıyordu, taşlar siyah görünüyordu. Asshai’detı gelen siyah ametistler
Taşlardan biri eksikti. Sansa daha yakından bakmak için fileyi yu.
karı kaldırdı. Taşın düştüğü gümüş yuvada siyah bir leke vardı.
İçi ani bir dehşetle doldu. Kalbi kaburgalarını dövüyordu ve
bir an nefesini tuttu. Niye bu kadar çok korkuyorum ?Sadece bir ame 
tist, Asshai’detı gelen siyah bir ametist, hepsi bu. O karmaşada düşmüş
olmalı. Gevşedi ve düştü. Şimdi taht odasında bir yerde ya da avluda,
meğerki...
Sör Dontos bu saç filesinin sihirli olduğunu ve Sansa’yı eve
götüreceğini söylemişti. J offrey’nin düğün ziyafetinde fileyi tak­
ması gerektiğini söylemişti. Gümüş tel, Sansa’nın parmaklannın
üstünde iyice gerildi. Başparmağı boş taş yuvasının üstünde gidip
geliyordu. Sansa durmaya çalıştı ama parmakları ona ait değildi.
Başparmağı boş yuvaya karşı koyamıyordu; eksik bir dişin boşlu­
ğuna karşı koyamayan dil gibi. N e çeşit bir sihir? Kral ölmüştü, bin
yıl önce Sansa’nın kahramanı olan zalim kral. Eğer Dontos saç
filesi hakkında yalan söylediyse, diğer şeyler hakkında söyledikle­
ri de mi yalandı? Ya hiç gelmezse? Ya bir gemi yoksa, nehirde bir tekne
yoksa, kaçış yoksa? O zaman Sansa’ya ne olurdu?
Yaprakların hafif hışırtısını duydu ve gümüş saç filesini pele­
rinin cebine soktu. “Orada kim var?” diye ağladı. “Kimo?” Tann
korusu loş ve ürkütücüydü. Çanlar J offrey’yi mezara götürmek
için çalıyordu.
“Benim.” Sör Dontos ağaçların altından çıktı, sarhoş bir halde
sallanıyordu. Dengesini bulmak için Sansa’nın kolunu yakaladı.
“Tatlı Jonquil. Geldim. FlorianTn geldi, korkma.”
Sansa, adamın dokunuşundan kaçtı. “Saç filesini takmamgP
rektiğini söyledin. Gümüş saç filesini, üstünde... bunlar neçe§!t
taşlar?”
“Ametist. Asshai’den gelen siyah ametistler leydim.”
“Bunlar ametist değil. Değil mi? Değil mi? Yalan söyledin.”
“Siyah ametistler,” diye yemin etti Dontos. “Onlarda sihir var-
“Onlarda cinayet vardı!”
“Yavaş leydim, yavaş. Cinayet yok. Kral, güvercin turtasıyla bo­
ğuldu.” Dontos kıkırdadı. “Ah, leziz leziz turta. Gümüş ve taş, hep­
si bu. Gümüş, taş ve sihir.”
Çanlar çalıyordu ve rüzgârın çıkardığı ses onun nefes almaya
çalışırken çıkardığı sese benziyordu. “Onu zehirledin. Yaptın. Sa­
çımdan bir taş aldın...”
“Şışş. İkimizin de ölümü olacaksın. Ben bir şey yapmadım. Gel,
uzaklaşmamız gerek. Seni arayacaklar. Kocan tutuklandı.”
“Tyrion?” dedi Sansa şaşkınlıkla.
“Başka kocan var mı? İblis, cüce dayı; kraliçe onun yaptığını dü­
şünüyor.” Dontos, Sansa’nın elini yakaladı ve onu kendine çekti.
“Bu taraftan, gitmeliyiz, şimdi, korkma.”
Sansa direnmeden adamı takip etti. Kadınların ağlamasına asla ta 
hammül edemem, demişti J off bir keresinde ama şimdi ağlayan tek
kadın onun annesiydi. Yaşlı Dadı’nın hikâyelerindeki cinler, bir
dileği gerçekleştirebilen sihirli nesneler üretirdi. Onun ölmesini mi
diledim?diye düşündü Sansa ve sonra cinlere inanacak yaşta olma­
dığını hatırladı. “Onu Tyrion mı zehirlemiş?” Sansa, cüce kocasının
Joff dan nefret ettiğini biliyordu. Saç Jilemin sihirli olduğunu biliyor
muydu? Siyah ametistleri biliyor muydu? Jojfrey’ye şarap getirdi. Birini,
Şarabınabir ametist koyarak nasıl boğabilirdin ki? Bunu Tyrion yap 
aysa, cinayette benim de parmağım olduğunu düşünecekler, diye idrak etti
Sansakorkuyla. Nasıl düşünmesinlerdi? Tyrion ile Sansa evliydi
veJoff, Sansa’nın babasını öldürmüş, ağabeyinin ölümüyle dalga
içmişti. Tek beden, tek yürek, tek ruh.
“Şimdi sessiz ol tatlım,” dedi Dontos. “Tanrı korusunun dı-
§lnda hiç ses çıkarmamalıyız. Başlığını tak ve yüzünü gizle.” Sansa
Aşıyla onayladı ve Dontos’un dediğini yaptı.
Dontos öyle sarhoştu ki düşmemek için zaman zaman
tansa’nın omzuna tutunmak zorunda kalıyordu. Şehrin dört bir
yanında çalan çanlara her an bir yenisi ekleniyordu. Sansa başını
303
önde tuttu, gölgelerin içinden ayrılmadı ve Lsontos un üemenya.
nında viirüdii. Sarmal merdivenden inerlerken Dontos dizlerinjn
iisriine dii§tü ve kustu. Adam, kol yeniyle ağzını silerken, zavallı
Florian'tm diye düşündü Sansa. Adam, Sansa’ya koyu renk birşeyler
giy demişti ama kendisi başlıklı kahverengi pelerininin içine ^
cübbesini giymişti; üstünde üç altın taç olan siyah şeridin altın-
da, kırmızı ve pembe yatay çizgiler, Hollard Hanedanının arma-
sı. “Neden cübbeni giydin? Joff, tekrar bir şövalye gibi giyinmiş
halde yakalanırsan ölümle cezalandırılacağını söylemişti... ah...’1
J oflreynin söylediği hiçbir şeyin önemi yoktu artık.
“Bir şövalye olmak istedim. En azından bu gece için.” Dontos
tekrar ayağa Laikti ve Sansa’nm kolunu tuttu. “Gel. Şimdi sessiz
ol, soru sorma.”
Sarmal merdivenden indiler ve çukur bir avludan geçtiler.
Dontos ağır bir kapıyı açıp mum yaktı. Uzun bir galerinin için­
deydiler. Duvarlara boş zırhlar dizilmişti. Koyu ve tozlu zırhların
miğferleri, sırtlarına kadar inen metal pul dizileriyle süslenmişti.
Dontos ve Sansa aceleyle zırhların önünden geçerken, mum ışığı
pulların gölgesini uzatıp büküyordu. Boş şövalyeler ejderhalara dö
nüşüyor, diye düşündü Sansa.
Bir başka merdiven, onları demir sürgüyle sürgülenmiş bir
meşe kapıya götürdü. “Şimdi güçlü olJ oııquiPim, az kaldı.” Don­
tos demir sürgüyü kaldırıp kapıyı açtığında, Sansa yüzüne vuran
soğuk esintiyi hissetti, duvar boyunca dört metre kadar yürüdü
ve sonra kalenin dışındaydı, bir uçurumun tepesiııdeydi. Aşağıda
nehir vardı, yukarıda gö.küyüzii ve biri diğeri kadar siyahtı.
“Aşağı inmeliyiz,” dedi Sör Dontos. “Uçurumun di bi nde bizi
gemiye götürecek bir adam bekliyor.”
“Düşerim.” Bran düşmüştü ve o tırmanmayı seviyordu.
“Hayır düşmeyeceksin. Bir çeşit merdiven var, gizli bir merdi­
ven, kayalara oyulmuş. Bak, basamakları hissedebilirsin leydim-
Dontos, Sansa’nın elini tutup dizlerinin üstüne çöktü ve kızın
uçurumun kenarından aşağı sarkmasını sağladı. Sansa, uçurumun
yüzüne oyulmuş basamakları el yordamıyla buldu. “Neredeyse
demir basamaklar kadar iyi,” dedi Dontos.
Öyle de olsa, uçurum çok yüksekti. “Yapamam.”
kapmak zorundasın.”
«Başkabir yol yok mu?”
“Yol bu. Senin kadar genç ve kuvvetli bir kız için zor değil.
Sıkı sıkı tutun, aşağı hiç bakma, göz açıp kapayıncaya kadar aşa­
ndaolacaksın.” Dontos’un gözleri parlıyordu. “Senin zavallı
florian’ın şişman, yaşlı ve sarhoş. Korkması gereken kişi benim.
£skiden atımdan düşerdim, hatırlamıyor musun? Bizimhikâye­
miz böyle başlamıştı. Ben sarhoştum, atımdan düştüm vejoffrey
benimaptal kellemi istedi ama sen beni kurtardın. Beni kurtardın
tatlım.”
Sansa, Dontos’un ağladığını fark etti. “Ve şimdi de sen beni
kurtardın,” dedi.
“Gidersen kurtarmış olacağım, gitmezsen ikimizi de öldür­
müş olurum.”
0 yaptı, diye düşündü Sansa. Joffrey’yi o öldürdü. Kendisi için
olduğukadar Dontos için de gitmek zorundaydı. “Önce siz inin
sor,”dedi. Dontos gerçekten düşerse, Sansa’nın başına çarpar ve
ikisini birden uçurumdan aşağı devirebilirdi.
“Leydimnasıl isterse.” Dontos, Sansa’ya ıslak bir öpücük ver­
di bacağını uçurumun kenarından aşağı sarkıttı, basamağı bula­
nakadar sağı solu tekmeledi. “Ben biraz aşağı inene kadar bekle,
sonrapeşimden gel. Geleceksin değil mi? Yemin et.”
“Geleceğim,” diye söz verdi Sansa.
Sör Dontos gözden kayboldu. Sansa, aşağı inen adamın oflayıp
pofladığını duyabiliyordu. Çalan çanları dinledi, her vuruşu say­
dı. Onuncu vuruşta, bacağını dikkatlice uçurumun kenarından
aşağı sarkıttı, ayağını koyacak bir yer bulana kadar parmaklarının
ucuylakayaları yokladı. Büyük kale duvarları Sansa’nın üzerin­
deyükseliyordu. Bir an için, kendini yukarı çekmeyi ve Mutfak
Kalesi’ndeki sıcak odasına dönmeyi her şeyden çok istedi. Cesur
dedi kendine, şarkılardaki leydiler gibi cesur ol.
Aşağı bakmaya cesaret edemiyordu. Gözlerini uçurumun
yüzünden ayırmıyordu. Bir sonraki basamağa inmek için hare-
tat etmeden önce, bastığı basamakta sağlamdurduğundan emin
Yuyordu. Uçurumun yüzündeki taşlar sert ve soğuktu. Sansa
Wn parmaklarının kaydığını hissediyordu. Basamakların ara-
305
sıııdaki boşluklar istediği kadar eşit değildi. Çanlar susmuv
Saıısa’nın kolları daha yolun yarısına varmadan titremeye başlat
Düşeceğini biliyordu. Hareket etmek zorundaydı. EğerdurUr*
bir daha hiç hareket edemezdi ve şafak, onu uçurumun yüzünd
donmuş halde bulurdu. Bir adım daha, bir adım daha.
Zemin onu gafil avladı. Sansa tökezleyip düştü, bibi gü^
güm çarpıyordu. Sırtının üstüne yuvarlanıp indiği uçuruma ba-
kınca başı döndü ve parmakları toprağı tırmaladı. Başardım, Bapr.
dun. Düşmedim. Uçurumdan indim ve şimdi eve gidiyorum.
Sör Dontos, Sansa’yı ayağa kaldırdı. “Bu taraftan. Sessiz ol
Sessiz, sessiz.” Uçurumların altında uzanan koyu gölgelerden
çıkmadan ilerlediler. Şükürler olsun ki uzun bir yol yürümek zo­
runda kalmadılar. Nehrin aşağısına doğru elli metre ileride, kara­
ya vurmuş ve orada yanmış bir gemiden geriye kalanların arasında
gizlenen küçük bir kayığın içinde bir adam oturuyordu. Dontos
poflayarak adama doğru yürüdü. “Oswell?”
“İsim yok,” dedi adam. “Binin.” Y aşlı, ince uzun bir adamdı.
Uzun beyaz saçları ve çengelli bir burnu vardı. Gözleri bir baş­
lık tarafından gölgelenmişti. “Binin. Çabuk olun. Uzaklaşmamız
gerek.”
Sansa ve Dontos kazasız belasız kayığa bindiğinde, başlıklı
adam kürekleri suya indirdi ve kanala doğru kürek çekmeye baş­
ladı. Geride kalan çanlar hâlâ çocuk kralın ölümünü duyuruyor­
du. Karanlık nehir bütünüyle onlara aitti.
Ağır ve istikrarlı kürek darbeleriyle akıntı yönünde ilerlediler,
batık kadırgaların arasından kaydılar, kırık direklerin, yanık göv 
delerin ve yırtık yelkenlerin önünden geçtiler. Iskarmozlara kalın
bezler sarılmıştı, bu yüzden kürekler neredeyse hiç ses çıkarma 
dan hareket ediyordu. Suyun üzerinde sis yükseliyordu. Sansa,
İblis’in vinç kulelerinden birinin müdafaa siperlerini gördü ama
kudretli zincir indirilmişti, bu sayede binlerce adamın can ver­
diği mahalden bir engelle karşılaşmadan geçtiler. Kıyı uzaklaştı,
sis yoğunlaştı, çanların sesi silikleşmeye başladı. Sonunda ışıkla
bile gitti, kayığın arkasında bir yerde kayboldular. Kayık, Karasu
Koyu’na girmişti artık. Dünya karanlık sulardan, uçuşan sisten ve
küreklerin üzerine eğilmiş sessiz kürekçiden ibaretti. “Daha ne
kadar gideceğiz?” diye sordu Sansa.
m
“Konuşmak yok,” dedi kürekçi. Yaşlı bir adamdı ama görün­
eninden daha güçlüydü ve sesi acımasızdı. Adamın yüzünde
tuhaf bir şekilde tanıdık bir şeyler vardı ama Sansa bunun ne ol-
J oğunu çıdamıyordu.
“Fazla kalmadı.” Sör Dontos, Sansa’nm elini tuttu. “Arkadaşın
yakında, seni bekliyor.”
“Konuşmak yokl” diye homurdandı kürekçi. “Sesler suyun üs­
t ü n d e yürür Sör Soytarı.”
Sansa utanmış bir halde dudağını ısırdı ve sessizce kamburlaş­
tı Gerisi, hiç durmadan çekilen küreklerdi.
Doğu semasında şafağın ilk izleri belirdiğinde, uzakta, karan­
lığıniçinde hayaletimsi bir şekil gördü Sansa; bir ticaret kadırgası,
yelkenleri toplanmıştı, tek sıra kürekle ağır ağır hareket ediyordu.
Kayık kadırgaya yaklaşınca, Sansa geminin baş süsünü gördü; de­
niz kabuğundan yapılmış büyük bir boru üfleyen, taçlı bir balık
adam. Bir bağırtı duyuldu ve gemi ağır ağır dönmeye başladı.
Gemiyle tekne yan yana geldiğinde kadırganın küpeştesinden
bir ip merdiven sarkıtıldı. Kürekçi küreklerini bıraktı ve Sansa’nın
ayağakalkmasına yardım etti. “Şimdi yukarı, hadi kızım, seni tu­
tuyorum.” Sansa adama nezaketi için teşekkür etti ama homurtu­
danbaşka bir yanıt almadı. İp merdiveni tırmanmak uçurumdan
inmekten çok daha kolaydı. Kürekçi Oswell, Sansa’nın hemen
arkasından geliyordu, Sör Dontos kayıkta kalmıştı.
İki denizci, Sansa’nın güverteye çıkmasına yardım etmek için
küpeştenin yanında bekliyordu. Sansa titriyordu. Bir adamın,
Üşüyor,” dediğini duydu. Adam pelerinini çıkardı ve Sansa’nın
omuzlarına koydu. “İşte leydim, böyle daha iyi mi? Rahatlayın,
enkötüsü geride kaldı.”
Sansa bu sesi tanıyordu. Ama o Vadi’de, diye düşündü. Sör Lot-
h°r Brune bir meşaleyle birlikte adamın yanında duruyordu.
Lord Petyr,” diye seslendi Dontos. “Artık geri dönmeliyim,
dirileri beni aramayı akıl etmeden önce.”
^tyr Baelish tek elini küpeşteye koydu. “Ama önce ödemeni
diyorsun. On bin ejderhaydı değil mi?”
On bin.” Dontos, elinin tersiyle ağzını ovdu. “Öyle söz ver­
eni z lordum.”
307
“Sör Lothor, ödül.”
Lothor Brune meşalesini indirdi. Üç adam küpeşteye g e j
arbaletlerini kaldırdılar, okları saldılar. Oklardan biri, kay^^
yukarı bakan Dontos’un göğsüne saplandı, cübbesindeki taçl^
dan solda olanı deldi. Diğer oklar adamın karnına ve boğazln'
isabet etti. Her şey o kadar çabuk oldu ki ne Sansa ne de Dont0
çığlık atacak vakit bulabildi. İş bittiğinde, Lothor Brune meşaleyi
cesedin üstüne attı. Kadırga uzaklaşırken küçük kayık alev alçv
yanıyordu.
“Onu öldürdünüz” Sansa küpeşteye tutundu ve arkasını döne-
rek kustu. Lannisterlar’dan, daha beter bir şeye yakalanmak için
mi kaçmıştı?
“Leydim,” diye mırıldandı Serçeparmak, “kederinizi böylebir
adam için heba etmeyin. O bir ayyaştı ve kimsenin dostu değildi.”
“Ama o beni kurtardı”
“O sizi on bin ejderha vaadine sattı,” dedi Serçeparmak
“Ortadan kaybolmanız, sizi J offrey’nin ölümünde şüphel i gös­
terecek. Altın pelerinliler ava çıkacak ve hadım kesesi ni şıngır­
datacak. Dontos... pekâlâ, onu duydunuz. O sizi altın için sara
ve altınlar suyunu çektiğinde yine satardı. Ejderhalarla dolu bir
torba bir adamın sessizliğini geçici olarak satın alır ama hedefim
bulmuş bir ok o sessizliği sonsuza kadar satın alır.” H üzünl e gü­
lümsedi. “Dontos yaptığı her şeyi benim emrimle yaptı. Size açık
açık dostluk göstermeye cesaret edemedim. J off un turnuvasın
Dontos’un hayatını nasıl kurtardığınızı duyduğumda onun
sursuz bir maşa olacağını anladım.”
Sansa kendini hasta hissediyordu. “Benim Florian’ım ol
nu söylemişti.”
“Babanızın Demir Taht’ta oturduğu gün size ne söyk(
hatırlama ihtimaliniz var mı?”
O an son derece net bir biçimde Sansa’nın kafasında & ^
“Bana, hayatın bir şarkı olmadığını söylemiştiniz. Bunu
üzülerek öğreneceğimi.” Sansa gözlerinin ıslandığını hısse
yordu. Ama Sör Dontos Hollard için mi, J of f için mi, Tyd ^
mi yoksa kendisi için mi ağladığını söylemezdi. “He ps i ya*
sonsuza kadar, her şey ve herkes?’
308
,fenlen hemen herkes. Sizin ve benim dışımda elbette,” dedi
5fçeparmak. Gülümsedi. “Eve dönmek istiyorsan bu gece tanrı koru-
^ «Kot- siz miydiniz?”
«Tanrı korusu olmak zorundaydı. Kızıl Kale’de başka hiçbir
hadım'11küçük kuşlarından korunamaz... ya da benim deyi­
minle f a r e l e r i n d e n . Tanrı korusunda duvarlar yerine ağaçlar var.
Tavan yerine gökyüzü. Farelerin orada sinsi sinsi koşturacak bir
yeri yok. Fareler saklanma ihtiyacı duyar, biri onları kılıçla deş­
mesi n diye.” Lord Petyr, Sansa’mn kolunu tuttu. “Size kantarınızı
göstereyim. Uzun ve zor bir gün geçirdiniz. Bitkin olmalısınız.”
Geride kalan küçük kayık, kıvrılarak yukarı tırmanan duman­
lara v e küçük bir ateşe dönüşmüştü bile, alacakaranlığın enginliği
içinde bybolmak üzereydi. Artık geri dönüş yoktu; mevcut tek
yol ileri gidiyordu. “Çok bitkinim,” diye kabul etti Sansa.
Serçeparmak, Sansa’yı alt güverteye indirirken, “Bana ziyafeti
anlatın,” dedi. “Kraliçe büyük zahmete girdi. Şarkıcılar, hokka­
bazlar, dans eden ayı... minik kocanız benim mızrakçı cücelerimi
sevdi mi?”
“Sizin?”
“Onları Braavos’tan getirmek ve bir genelevde saklamak zo-
'""da kaldım. Sebep oldukları sıkıntı, masraflarını geçti. Bir
ceyi saklamak şaşırtıcı şekilde zor ve J offrey... bir kralı suya
irebilirsiniz ama söz konusu J off olunca, içilebilir olduğunu
oktana kadar sağa sola sudan sıçratmanız gerekir. Ona küçük
SUrPrizimden bahsettiğimde, Majesteleri, ‘Ziyafetimde neden
Min cüceler olsun isteyeyim, cücelerden nefret ederim,’ dedi.
Unkolunu tutmak ve kulağına fısıldamak zorunda kaldım,
^'nız kadar etmiyorsunuz.’ ”
ls erte ayaklarının altında sallandı ve Sansa tüm dünya çalka-
^ mu5gibi hissetti. “J offrey’yi Tyrion’m zehirlediğini düşü-
y?rhr. Sör Dontos onu tutukladıklarını söyledi.”
g rSeParmak gülümsedi. “Dulluk size yakışacak Sansa.”
bir(j ^ü§ünce Sansa’ nın midesinde kelebekler uçuşturdu. Sansa
0nUnaas^a Tyrion’la aynı yatağa girmek zorunda kalmayabilirdi.
lstediği de buydu... değil miydi?
Kamara alçak ve sıkışıktı ama dar ranzaya kuş tüyü bir §i|t
serilmiş ve şiltenin üstüne kalın kürkler yığılmıştı. “Küçük ol
duğunu biliyorum ama fazla rahatsız olmayacağınızı tahmin edi
yorum.” Serçeparmak, kamara penceresinin altında duran sedir
sandığı gösterdi. “Sandığın içinde temiz kıyafetler bulacaksınız
Elbiseler, iç çamaşırları, çoraplar, bir pelerin. Maalesef sadece yün
ve pamuklu şeyler. Sizin kadar güzel bir kıza layık değiller ama
daha iyi bir şeyler bulana kadar kuru ve temiz kalmanızı sağlaya-
caklar.”
Bütün bunları benim için hazırlatmış. “Lordum, ben... ben anla­
mıyorum... Joffrey size Harrenhal’u verdi, sizi Üç Dişli Mızrak’ın
AzamLordu yaptı... neden...”
“Neden onun ölmesini isteyeyim?” Serçeparmak omuz silkti.
“Bir amilim yok. Ayrıca, Vadi’de bin fersah uzaktayım. Düşma­
nının kafası sana dair, dâima karışık olsun; senin kim olduğunu
ve ne istediğini bilmezse bir sonraki adımını da tahmin edemez.
Bazen düşmanı şaşırtmanın en iyi yolu, belli bir amaca hizmet
etmeyen hareketler yapmaktır. Oyunu oynamaya başladığında
bunu hatırla Sansa.”
“Oyun... ne oyunu?”
“Yegâne oyun. Taht oyunu.” Serçeparmak, Sansa’nın alnına
düşen bir tutam saçı geri itti. “Annenle benim arkadaştan öte ol­
duğumuzu anlayacak yaştasın. Bir zamanlar, bu dünyada istediğim
tek şey Cat’ti. Sahip olabileceğimiz hayatın ve onun bana vereceği
çocukların hayalini kurmaya cesaret ettim... ama o Nehirova’nm
ve Hoster Tully’nin kızıydı. Aile, Görev, Onur:; Sansa. Aile, Görev,
Onur, onun elini asla tutamayacağım anlamına geliyordu. Ama
Catelyn bana çok daha güzel bir şey verdi, bir kadının yalnızca
bir kez verebileceği bir hediye. Onun kızına nasıl sırtımı dönebi­
lirim? Sen, daha güzel bir dünyada benim kızım olabilirdin, Ed-
dard Stark’ın değil. Benim sadık ve sevgi dolu kızım... J offrey yı
aklından çıkar tatlım. Dontos’u, Tyrion’ı, hepsini... Seni bir daha
asla rahatsız etmeyecekler. Artık güvendesin ve önemli olan tek
şey bu. Benimle güvendesin ve eve gidiyorsun.”
JAIME
Kral ö ldii, d e d ile r o na . J o f fr e y ’n i n , o n u n sadece h ü k ü md a rı de-
' 1 oğlu da o ld u ğ u n u h i ç b i l m e d e n .
Geceyi g e ç ird ik le ri h a n d a , “ İ b l i s b i r ha nç e rle boğaz ını kes­
miş,” dedi b i r s eyyar m e yve s a tıc ıs ı. “ B ü y ü k b i r a ltın kupadan
kanını içmiş ” K a l k a n ın d a k o c a m a n b i r yarasa o la n s akallı ve te k
elli şövalyeyi ta n ı m ı y o r d u a d a m, d in l e y e n i n k i m o ld u ğ u n u bils e
söyleyemeyeceği ş e yle r s ö y l ü y o r d u b u yü z d e n .
“Zehir k u lla n m ış , ” d iy e ıs ra r e tti ha n c ı. “Ç o c u ğ u n yüz ü e rik
gibi morarmış .”
“Baba o n u a dilc e y a r g ı l a s ı n , ” d iye m ı r ı l d a n d ı b i r rahip.
“C ücenin k a rıs ı da y a r d ı m e tm iş , ” d iye y e m in e tti L o rd
Rowan’m ü n i fo r m a s ı n ı g i y m i ş b i r o k ç u . “C in a ye tte n sonra, kız
bir kükürt b u l u tu n u n i ç i n d e s a lo n d a n k a yb o lmu ş ve K ı z ı l K ale’de
dolaşan bir u lu k u r t g ö r ü l m ü ş , a ğ z ın d a n ka n d a m lıyo rm u ş . ”
Bütün b u n la r k o n u ş u l u r k e n J a im e sessizce o tu rd u , ke lime le ­
rin ona çarpmas ına i z i n v e r d i , s a ğla m e l in d e k i b ira yı u n u tmu ş tu .
Joffrey. Benim kanım. B e n i m ilk oğlum. J o ffr e y ’n i n yü z ü n ü hayal et­
meye çalıştı ama ç o c u ğ u n h a tl a r ı C e rs e i’ye d ö n ü ş ü p d u ru yo rd u .
Yas tutacak; saçları dağınık, gözleri ağlamaktan kızarmış olacak; konuş 
maya çalıştığında dudakları titreyecek. Beni gördüğünde tekrar ağlayacak
mgözyaşlarıyla mücadele edecek. C e rs e i , J a im e ’yle o ld u ğ u z aman­
lar dışında ç o k e n d e r a ğ la rd ı . B a ş k a la rın ın o n u n z a y ıf o ld u ğ u n u
düşünmesine d a ya n a ma z d ı. Y a ra l a rı n ı sadece ik iz in e gö s te rird i o.
Tesellt bulmak ve intikam almak için bana bakacak.
Ertesi gün J a i m e ’n i n ıs r a r ı y l a h i ç d u rm a d a n y o l aldılar.
J aime’nin o ğ lu ö l m ü ş tü ve k a rd e ş i n i n o na ih tiy a c ı va rdı.
J aime L a n n is te r, s ı r tı n ı a la c a ka ra nlığa ya s la mış göz c ü kule le -
rıyle birlikte ö n ü n d e b e l i r e n ş e h ri g ö rd ü ğ ü n d e , a tın ı Ç e l i k i n c i k
^alton’ın ya nma s ü r d ü , b a rış s a n c a ğ ın ı taş ıyan N a g e ’in arkasına.
Bu iğrenç k o k u da n e ? ” d iy e ş ikâ ye t e tti k u z e y li adam.
Olum, diye d ü ş ü n d ü J a i m e a ma, “D u m a n , te r ve d ış kı. K ısaca
to p ra k la rı, ” d e d i. “ İ y i b i r b u r n u n vars a h a i n l i ğ i n k o k u s u n u
a alabilirsin. D a h a ö n c e b i r ş e h ri k o k la m a d ı n m ı h iç ? ”
Beyaz L i m a n ’ı k o k l a d ı m . H i ç b ö yle iğ re n ç k o k m a z d ı. ”
“ K ardeş im T y r i o ı ı , S ör G re g o r C l e g a ııe ’e kıyasla neyse, Be
L iman, K ral T o p ra k la rı’na kıyas la o d u r . ”
N age ka file yi alçak b i r te peden i n d i rd i . Y e di kuyruklu ba
sancağı rüzgârla havalanıp d a lg a la n ıyo rd u , ye di köşeli yıldız san I
cak dire ğ in in üz e rinde p a rlıy o rd u . J a in ıe ç o k yakında Cersei’yj j
görecekti. V e T y r ı o ı ı ’ı ve ba b a la rını. Kardeşini çocuğu öldürmüş ok. j
bilir mi¿¡erçekten? Jsitne buna in a n ma kta z o rla n ıyo rd u . j
T u h a f b ir ş ekilde s a kindi. Ç o c u ğ u n u kaybeden bir adam ke­
der yüz ünden ç ı ld ırm a lıy d ı, b u n u b i l i y o rd u . S açlarını yolmalı
tanrılara lanet o ku ma lı ve ka n lı i n ti k a m y e m in le ri etmeliydi. Peki
J ainıe neden b ıı k ıd a r az şey h is s e d iyo rd u ? Çocuk, atasının Robun
Baratheott olduğunu bilerek yaşadı re öldü.
J ainıe o nu n d o ğ u m u n u g ö rm ü ş tü , b u d o ğ ru yd u ama çocuk­
tan çok C ers ei iç in o ra da ydı. L â k in bebeği kucağına almamıştı
hiç. K a dınlar s onunda oda dan a y rıld ığ ın d a , “ B u nasıl görünür?"
diye uyarmış tı C ers ei o n u . “J ofT rey, sen o n u n üz erine eğilmeden
de sana benz iyor, bu ye te rinc e k ö tü . ” J a ime hemen hemen hiç
mücadele etmeden te s lim o l m u ş tu . C iya kla ya n , küçük, pembe
b ir şeydi çocuk, C e rs e i’de n ç o k şey ta le p e d iyo rd u ; C ersei’nin za­
manı, C ers ei’ı ı i n sevgis i, C e rs e i’n i n g ö ğ üs le ri.
Ve şimdi ö l ü . j o f f u z e h ird e n k a ra rmış b i r yüz le , soğuk ve hare­
ketsiz b ir ş ekilde yerde ya ta rke n hayal e tti ve yine bir şey hisset­
medi. B e lki de ins a nla rın s ö yle d iğ i g i b i b i r canavardı o. Yukarıdaki
Baba aşağı inse ve ona ya o ğ lu n u ya da e l i n i geri vereceğini söy­
lese, J aime hangis ini te rc ih e de c e ğini b i l i y o rd u . İ kinc i bir oğlu
ve daha pek ç ok oğul yapmaya ye te c e k kadar to humu vardı ni­
hayetinde. Eğer Cersei bir çocuk daha isterse ona bunu veririm... vt bu
defa bebeği kucağıma alırını, bundan hoşlanmayanlan da Ötekiler alsM
R obert mezarda ç ü rü y o rd u ve J a ime ya la nla rda n bıkmıştı.
J aime aniden d ö n d ü ve B rie n n e ’ i b u l m a k iç in dörtnala g^1
koştu. Neden zahmete girdiğimi tanrılar bilir. Tanıma talihsizliğim
olduğum en soğuk yaratık o. F ahiş e, k a file n in en gerisinde ve bit
kaç metre açığında at s ü rü y o rd u , o n la rd a n b i r i olmadığını beyan
ediyo rmuş gibi. B rie nn e iç in y o l b o yu n c a e rke k kıyafetleri top
lamış lardı; buradan b i r tu n i k , ş uradan b i r minta n, bir Pant0^
baş lıklı b ir pe le rin, hatta es ki b i r göğüs kalkanı. Brienne^er
k ıya fe tle rinin içinde daha rahat g ö rü n ü y o rd u ama giydiğ*
bir §ey onun daha güzel gö rünme s ini sağlayamazdı. Ya da mutlu.
Harrenhal’dan a yrıldıktan kısa b ir süre sonra, kız ın her zamanki
domuz kafalı ina tç ılığı ke nd ini yeniden gös termiş ti. “S ila hla rımı
ve zırhımı geri is tiyo ru m, ” diye ıs rar e tmiş ti fahişe. “A h elbette,
sana tekrar çelik giydirme miz e iz in ve r,” diye ya nıtla mış tı J aime.
“Özellikle de b ir miğfe r. A ğ z ını ve göz s iperini kapalı tutarsan
hepimiz daha m u tlu o lu ru z . ”
Brienne bu kada rını ya pmış tı ama çok geçmeden kız ın iç ka­
rartıcı sessizliği J aime’n itı iyi ru h h a lini yıpratmaya baş lamış tı,
Qyburn’ün kendini s e vdirme k iç in harcadığı çaba da öyle. Cíe 
os Frey’in arkadaşlığım özleyeceğim aklıma bile gelmezdi, tanrılar bana
prdını etsin. K ız ı ayıya bıra kma dığına piş man olmaya baş lıyordu
J aime.
Brienne’i bulduğunda , “ K ral T o p ra kla rı, ” diye d u yu r­
du. “Y olculuğumuz b i tti le ydim. Y e min i n i tu ttu n ve beni K ral
Toprakları’na ge tirdin. B irka ç parmak ve b ir el haricinde, b ütün
olarak.”
Brienne’in göz le ri cans ız dı. “Y e m in i m in sadece yarıs ıydı bu.
Leydi C atelyn’e k ız la rın ı ona geri gö türec eğimi s öylemiş tim. E n
azından Sansa’yı. V e ş imd i. .. ”
Robb Stark’la hiç tanışmadı ama onun Robb için duyduğu keder,
benim Joffrey için duyduğum kederden büyük. B e lki de L eydi C a tel-
yn için yas tu tu yo rd u kız . H a be ri Benekağaç Kasabası’nda, S ör
Bertram Beesbury is im li k ı r m ı z ı s uratlı b i r şövalyeden almış lardı.
Şövalyenin arması, s iyah ve sarı ş e ritli z e min üs tünde üç arıydı.
“Lord P iper’ın adamlarından b ir grup, daha dün Benekağaç’tan
geçti,” demişti B ees bury. “K e ndi barış s ancaklarının altında K ral
Toprakları’na gid iyo rla rd ı. G enç K u rt ölünce P iper’m savaşa
devam etmesi iç in b i r sebep kalmadı. O ğ lu İ k iz le r’de tuts ak.”
Brienne’in ağzı, geviş g e tirirke n boğulan b ir ine k gibi açık ka lmış -
tJ K ırmızı D ü ğün’ü n hikâye s ini çekmek de J aime’ye düş müş tü.
J aime daha sonra, “H e r b ü yü k lo rd u n , o n u n makamım kıs ­
kanan bir sancak beyi v a rd ır, ” de miş ti B rie nn e ’e. “B abamın
Reyneler’i ve T a rbe c kle r’i vardı. T y re llle r’in F lo re n tle r’i, H o s te r
TnÜy’nin Wälder F rey’i. B u çeşit adamları yerlerinde tutan sade-
Cekuvvettir. B ir z a yıflık s ez dikleri anda... K ahramanlar Ç a ğı’nda,
B°ltonlar S tarklar’ı yüz er ve de rile rinde n cübbe d ik tirirle rd i. ” B ri-
313
enne öyle perişan g ö rü n ü yo rd u k i J a ime o n u tes elli etmek isterke
bulmuş tu ke ndini. n \ -
B rıenne o günden beri yarı ö lü g ib i yd i. J a ime ’n in ona “fahi§e* İ ?
demesi bile kız ın b ir ya nıt ve rme s in i s a ğla mıyo rdu. Bütün gücü ta ■
kendi. B u kadın, R o bin R yge r’ın üs tüne kaya devirmiş , bir ayıya
karşı turnuva kılıc ıyla dö vüş müş , V a rgo H o a t’u n kula ğını dişleriyle {
koparmış ve J a ime yle dö vüş üp o n u de rma ns ız bırakmış tı... ama
çökmüş tü artık, işi b itmiş ti. “S eni T a r th ’a ge ri gö ndermek için ba. ■i >
bamla konuşacağım, eğer s eni m e m n u n ede rs e,” dedi J aime. “Ya da J
kalmayı tercih edersen sarayda s e nin i ç i n b i r ye r b u la b ilirim. ”
“K raliçe nin leydi eş likçis i o la ra k m ı? ” de d i B rie nn e soğuk bir
sesle.
J aime, B rie nne ’in pembe ip e k e lb i s e n in iç in d e nasıl göründü­
ğünü hatırladı ve C e rs e i’n i n b ö yle b i r e ş likç iye ne le r söyleyeceği­
ni tahmin etmemeye çalış tı. “B e lk i Ş e h ir M u h a fız la rın d a bir gö­
rev...”
“Y e min boz anlar ve ka tille rle b i r l i k te h i z m e t e tme m. ”
O halde neden zahmet edip bir kılıç taşıyorsun? d i y e b ilird i J aime ama
kelimeleri yuttu. “N a s ıl is ters en B r i e n n e . ” A tı n ı te k eliyle çevirdi
ve kız ın yanından a yrıldı.
Ş ehre va rdıkla rında T a n rı K a pıs ı a ç ık tı ama y o lu n kenarına iki
düzine araba d iz ilmiş ti. A ra ba la r e lma s u yu fıç ıla rıyla , elma kasa­
larıyla, saman balyalarıyla ve J a ime ’ n i n o g ü n e kadar gördüğü en
büyük balkabaklarıyla d o lu yd u . H e m e n h e m e n he r arabanın ba­
şında muhafız lar va rdı; k ü ç ü k l o r d l a r ı n a rm a la rın ı taşıyan silahlı
askerler, örgü z ırh ve k a yn a tılmış d e ri g iye n pa ra lı askerler, uçla­
rı ateşte s ertle ş tirilmiş ev y a p ım ı m ız ra k la r taş ıyan pembe yanaklı
ç iftç i çocukları. J aime arabala rın ö n ü n d e n geçe rken muhafızlara
gülüms edi. K apıdaki a ltın p e le rin lile r, a ra ba la rın içeri girmesine
iz in vermeden önce s ü rü c ü le rd e n s ikke to p lu y o rd u . “B u ne?” diye
s ordu Ç e likinc ik.
“Ş ehrin içinde mal satma h a k k ı a lm a k i ç i n bedel ödemek zo­
rundalar. K ral E li’n in ve ha z ine b a ş ın ın e m ri y l e . ”
J aime, arabalardan ve y ü k a tla rın d a n o lu ş a n u z u n sıraya baktı.
“B una rağmen bedel ö d e me k i ç i n s ıraya g iriy o r l a r ? ”
“A r tı k savaş b i ttiğ i iç in ş e hirde i y i para kazanılıyor,” dedi en
yakın arabadaki d e ğ irme nc i. S esi neşe d o l u y d u . “ Ş ehri artık Lan
O 1 A
terlar tutuyor, Kaya’nm yaşlı Lord Tywin’i. Onun gümüş sıç-
1 söyleniyor.”
“Altın,” diye d ü z e ltti J aime. “V e S erçeparmak s ikke le ri sarı ba­
hardan basıyor, ye m in e d e rim. ”
“Şimdi hâz inenin baş ında İ b lis va r,” dedi kapı kuma nda nı,
“paha doğrusu va rdı, o n u k ra lı ö ld ü rm e k s uçuyla tu tu k la d ıla r. ”
Kumandan şüphe d o lu gö z le rle k u z e yli adamları s üzdü. “ S iz
kimsiniz?”
“Lord B o lto n’m a da mla rıyız . K ra l E l i ’n i görmeye ge ldik.”
Kumandan, barış sancağı taş ıyan N a te ’e baktı. “D i z çökmeye
geldik demek is tiyo rs u n u z . İ l k de ğ ils iniz . D o ğruc a kaleye g idin
ve sorun ç ıkarmayın.” E l i n i s allayıp iç e ri g irm e le rin i işaret e tti ve
arabalara döndü.
Eğer K ral T o p ra k la rı ö le n ç o c u k kra l iç in yas tutuyo rs a bile
J aime’nin bunu fa rk e tme s i m ü m k ü n de ğ ildi. B i r yalvaran kar­
deş, T ohum C addes i’nde J o ffre y ’n i n ru h u iç in yüks e k sesle dua
okuyordu ama yo lda n g e ç e n le rin ona gö s te rdiği ilg i, rüz gâr y ü ­
zünden çarpan b i r pencere ye gö s te re c e kle ri ilg id e n fazla değildi.
Diğer yerlerde he r z a ma nki ka la b a lık do la ş ıyo rdu; siyah z ırh lı al­
tın pelerinliler; ta rtla r, e k m e k le r ve s ıcak tu rta la r satan fı rı n c ı ço­
cuklar, yarısına kadar ba ğ la nmış ko rs a jla rıyla pencerelerden sar­
kan fahişeler, d ış k ıyı a n d ıra n k o k u la rıy la s efil adamlar. J aime’n in
kafilesi, bir ara s okağın a ğz ın da ki ö l ü atı s ürükle me ye çalışan beş
adamın yanından geçti. Baş ka b i r ye rde , b i r jo n g lö r, b ir grup sar­
hoş Tyrell as kerini ve k ü ç ü k ç o c u k la rı e ğ le n d irme k iç in havada
bıçaklar d ö n dürüyo rd u.
İki yüz kuz eyli, z in c irs iz b i r üs tat ve ucube b i r kadınla ta n ıd ık
caddelerden geçen J a ime , k im s e n in ona ik i n c i kez bakmadığını
fark etti. E ğlenmes i m i , yoks a rahats ız o lma s ı m ı ge re kirdi b i l m i ­
yordu. L os tracılar M e y d a m ’nda n geç e rlerken, “B e ni ta n ım ıyo r­
lar,” dedi Ç e lik in c ik ’e.
“Y üzünüz değiş ti, a rma n ız da ö yle , ” de di kuz e yli adam, “ve
Şimdi yeni bir K ra l K a ti l i ’ne s a hiple r.”
Kızıl Kale’n in ka p ıla rı a ç ıktı ama b i r düz ine mız ra klı Ş ehir M u -
hatl2iyolu kapatmış tı. Ç e lik in c ik y a n l a rın a gittiğ inde mız ra kla rın ın
Ucunu aşağı in d i rd ile r fakat J a ime mu h a fız la rın baş ındaki beyaz şö-
valyeyı tanıyordu. “S ö r M e ry n . ”
315
S ör M e ryn ’in sarkık göz kapakları hayretle açıldı. “Sör î
“H a tırlanmak ne güzel. A damla rı kenara çekin.” e'"
O n u n e mrini yerine getirmek iç in bu kadar çabuk hareket h
b irin i görmeyeli çok uz un zaman olmuş tu. J aime bundan ^
hoş landığını unutmuş tu. nası'
D ış avluda iki K ral M u h a fız ı daha buldular; J aime buradayken
beyaz pelerinler giymeyen ik i kişi. Cersei beni Lord Kumandan jfon
ediyor ama meslektaşlarımı bana danışmadan seçiyor, diye düşündü Ja
ime. “A nladığım kadarıyla b iri bana yeni kardeşler vermiş,” dedi
atından inerken.
“O şerefe nail o ld u k s ör.” Ç iç e k Ş övalyesi, beyaz pulların ve
ipeklerin içinde öyle güzel ve nez ih görünüyo rdu ki J aime onun
karşısında kendini sefil ve bayağı b ir şey gibi hissetti.
M e ryn T ra n t’a döndü. “S ör, ye ni kardeşlerimize vazifelerini
öğretmekte ihmalkâr davranmış s ınız .”
“H angi vazife? ” dedi M e ryn T ra n t ke nd ini savunur bir tonla.
“K ralı canlı tutmak. Ş ehirden a yrıldığımda n bu yana bç kral
kaybettiniz? İ ki, değil mi? ”
S onra S ör B alon, J aime’n in b ile ğ in i gördü. “Eliniz...”
J aime zorla gülüms edi. “A r tı k sol e limle dövüşüyorum. Müca­
deleyi daha z o rlu k ılıyo r. L o rd babamı nerede bulabilirim? ”
“L ord T yre ll ve P rens O b e ryn ile çalışma odasında.”
Mace Tyrell ve Kızıl Yılan aynı sofrada mı oturuyor? Tuhaf ve dahi
tuhaf. “K raliçe de onlarla b irlik te mi? ”
“H a yır lo rd u m, ” dedi S ör B a lon. “K ra liç e yi septte bulabilirsi­
niz. K ral J o ffre y iç in dua...”
“S en!”
S on kuz eyli adam da atından in m iş ti. V e S ör Loras, Briennei
görmüş tü.
“S ör L oras.” B rienne, elinde d iz g in i aptal aptal duruyordu.
L oras T yre ll kıza do ğru yü rü d ü . “N e de n? ” dedi. “Bana ne e
n in i söyleyeceksin. Sana he r z aman na z ik davrandı, sana go
şağı pe le rini verdi. O n u neden ö ld ü rd ü n ? ”
“Ö ld ü rme d im. B en o n u n iç in ö lü rd ü m . ”
“Ö leceks in.” S ör L oras u z u n k ılıc ın ı çekti.
“B en yapmadım.”
^'"oçadınn dış ındaydı, gö rme di...”
“Çadırın içinde senden ve L e ydi S tark’tan başka kims e yo ktu,
y şlı bir kadının sert çeliği kesecek b ir darbe in d i rd iğ in i m i iddia
edıyorsun-”
“Bir goîge vardı. K ulağa nas ıl çılgınca geldiğini b iliyo ru m
ania ben R enV y e z ırh ı n ı g iyd iriyo rd u m, sonra mumla r s öndü
v e her yerde kan vardı. L e ydi C a telyn, S tannis ’in ya ptığını söyle­
di onun... gölgesinin. B en b i r şey yapmadım, o n u ru m üs tüne
yemin...”
“Senin onurun yok. K ı l ı c ı n ı çek. S eni e lle rin boş ken ka tle tti­
ğimi söylemelerine iz in verme ye c e ğim.”
J aime, Loras’la B rie n n e ’i n arasına girdi. “K ıl ıc ın ız ı k a ld ırın
sor.”
Sör Loras, J aime’n in e tra fında n dolaş tı. “H e m ka til hem de
korbk mısın B rienne? B u yüz de n m i kaçtın, elinde o nu n ka nıy­
la? Kı/tfiMi kaditli”
“Dua edelim de ç ekmes in.” J aime te kra r L oras ’ın önüne geçti.
“Yoksa dışarı çıkaracağımız ceset size ait o lu r. B u fahişe, G regor
Clegane kadar güçlü, o n u n kadar güz el olmasa da.”
“Bu mesele sizi ilg ile n d irme z s ör.” S ör L oras, J aime’yi kenara
itti.
J aime, sağlam eliyle d e li k a n lıyı yakaladı ve sarsarak d ö n d ü r­
dü. “Ben Kral Muhafızları Lord Kumandanıyım seni k i b i r l i köpe k
yavrusu. O beyaz pe le rin i g iyd iğ in sürece s enin kuma nda nınım.
Şimdi kahrolası kılıcını k ın ın a sok, aksi takdirde o k ılıc ı a lır ve
Renly’nin bile bula madığı ye rle re s o ka rım.”
Delikanlı bir an te re ddüt e tti, S ör B a lo n’ın müdahele etme s i-
ne yetecek kadar uz un b i r an. “L o rd K uma nda n’ın s ö yle diğini yap
j“°ras,” dedi adam. O sırada bazı a ltın p e le rin lile r k ılıç la rın ı ç ekti,
u hareket kuzeyli ada mların da aynı şeyi yapmasına sebep o ldu ,
ı. ’ diYe düş ündü J aime, atımdan yeni indim ve birazdan avluda
lr kan gölümüz olacak.
Sör Loras T yre ll k ı l ı c ı n ı ö fke yle kın ın a s oktu.
Çok zor sayılmazdı, değil mi? ”
“Emn1011 sen*n yaptığına dair yemin etti, hem de son ne-
317
“O nun tutuklanmas ını is tiyo ru m, ” dedi S ör Loras Bri
göstererek. “L eydi B rienne, s izi L o rd R e nly Baratheon’m
tiyle s uçluyo rum.” lna^e'
“İ na nır mıs ınız bilme m ama,” dedi J aime, “kızın onuru
S izde gördüğümden daha fazla. V e hatta B rienne doğru sövl ^
olabilir. T amam, fazla zeki b iri sayılmaz ama yalan söylemek '
teseydi daha iyi b ir yalan b u lu rd u , be nim atım bile bundan daha
iyi b ir yalan uydurur. Y ine de eğer ıs rar ediyorsanız... Sör Balon
L eydi B rienne’i b ir kule hücres ine g ö tü rü n ve orada gözetim al­
tında tutun. Ç e likin c ik ve adamları iç in de, babam onları görene
kadar kalabilecekleri uygun b i r ye r b u lu n . ”
“T amam lo rdum. ”
Balon S wann ve b ir düz ine a ltın p e le rin li tarafından götürülen
B rienne’in gözleri k ırg ın lık do lu ydu. Bana öpücükler göndermelisin
fahişe, demek istedi J aime. N e de n ya ptığı her kahrolası şey yanlış
anlaşılıyordu? Aerys. Hepsinin kaynağı Aerys. J aime, s ırtını fahişeye
döndü ve avlunun karşısına do ğru yü rü d ü .
K raliyet s eptinin kapıs ında b i r başka beyaz z ırhlı şövalye var­
dı; uz un boylu, siyah sakallı, geniş o mu z lu ve kanca burunlu bir
adam. Şövalye, J aime’yi gö rdüğünde pis pis s ırıttı ve, “Nereye git­
tiğini sanıyorsun? ” dedi.
“Septe.” J aime kes ik bile ğiyle gös terdi, “Ş uradaki septe. Krali­
çeyi göreceğim.”
“M ajesteleri yas tutuyo r. A yrıc a, neden senin gibi bir adamı
görmek istesin? ”
Çünkü ben onun aşığıyım ve öldürülen oğlunun babasıyım, demek
istedi J aime. “Sen kims in? ”
“K ral M uha fız la rı’n ın ş övalyes iyim. S en de biraz saygı öğren
sen fena olmaz çolak, yoksa ö b ü r e lin i de ben keserim, sabahlan
yula f lapanı emmek z orunda k a lırs ın . ”
“Ben kraliçenin kardeş iyim s ör.” .. .
Beyaz şövalye bun un k o m ik o ld u ğ u n u düş ündü. Kaçtın o
mi? B oyun da b ir parça uzamış lo rd u m . ” . n,
uÖbür kardeşi, ahmak. V e K ra l M u h a fız la rı L ord Kuman
Ş imdi kenara çekil yoksa piş man o lu rs u n . ” u
A dam bu sefer daha uz un baktı. “S iz... S ör J aime. D ur $
düzeltti. “A ffe din lo rd u m . S iz i ta n ıma d ım. B e nde niz , S ör O s mu n d
^k a z a n o lma k o n u ru n a s a h ib im. ”
O n u r bunun neresinde? “B i r s üre ka rde ş imle ya lnız ka lma k is tiyo ­
rum $eP te ^ mse g irme s i n sö r. R ahats ız e dilecek o lurs a k ke lle niz i
alırını.”
“Tamam lo rd u m , e mre d e rs in iz . ” S ör O s mu n d kapıyı açtı.
Cersei, A nne ’n i n m i h r a b ı n ı n ö n ü n d e d iz ç ö kmüş tü. J o ffre y’n in
cenazeteskeresi, ye n i ö le n le ri diğe r dünyaya gö türe n Y abancı’nm
altınabırakılmış tı. H a va da tü ts ü ko ku s u va rdı ve yanan yüz lerce
mum yukarıya dua lar g ö n d e riy o rd u . Joffun her duaya ihtiyacı var.
Cersei o mz u n u n ü z e rin d e n ba ktı. “K i m o? ” dedi, sonra da, “J a­
ime?” Ayağa ka lktı, g ö z le ri yaşla d o lu yd u . “G erçekten sen mis in? ”
Fakat J aime’ye g itme d i. O hiçbir zaman bana gelmedi, diye düş ündü
Jaime. Hep bekledi, benim ona gitmemi istedi. Verir, ama önce istemem ge 
rekir. J aime ona s a rıldığın da , “D a ha e rke n g e lme liyd in , ” diye m ı r ı l ­
dandı Cersei. “N e d e n daha önce ge lip o n u ko ruma dın? O ğ lu m.. . ”
Oğlumuz. “E li md e n g e ld iği kadar ça buk ge ld im, ” dedi J aime.
Cersei’yi bıraktı ve b i r a d ım geri ç e kild i. “D ış arıda savaş var kar­
deşim ”
“Ç ok z ayıf g ö rü n ü yo rs u n . V e s açların, a ltın s açların...”
“Saçlar yine uz a r.” J a ime ke s ik b ile ğ in i ka ldırdı. Bunu görmesi
gerek. “Bu uzamaz.”
Cersei’nin göz le ri b ü yü d ü . “S tarklar...”
“Hayır. B u V argo H o a t’u n m a ri fe tiyd i. ”
Bu isim C ersei iç in h iç b i r şey ifade e tmiyo rdu . “K im? ”
“Harrenhal K eçis i. B i r s üre iç in . ”
Cersei döndü ve J o ffre y ’n in cenaze teskeresine baktı. Ö lü kra­
la altın yaldızlı b ir z ırh g iyd irmiş le rd i. T ü yle r ürpe rtic i b ir şekilde
J aime’ninkine benzeyen b i r z ırh. M iğ fe rin göz siperi in d irilmiş ti
aıua mum ış ıkları a ltın ın üs tünde yumuş a k b ir şekilde pırıld ıyo rd u ;
Çocuk, ölümün içinde ces ur ve ı ş ıltılı gö rünü yo rdu böylece. M u m
gıkları, C ersei’n in yas elbis es inin bedenini süsleyen yakutları da
^andırıyordu. C ers ei’n in saçları da ğınık b ir halde omuz larına dö ­
küyordu. “O nu ö ld ü rd ü J aime. S öylemiş ti. K e ndimi güvende ve
^utlu hisettiğim b ir gün geleceğini ve mu tlu lu ğ u mu n ağz ımdaki
hiiiı
lere
dönüşeceğini s ö yle miş ti. ’
“B ı ı n ı ı T y r i o ı ı mı s öyledi? ” J aime buna inanmak istemiy0rcj
A kraba katletmek kral ka tletmekten daha kö tüydü, hem insanla^
hem ta nrıla rın gözünde. Çocuğun benim olduğunu biliyordu. Tyri0n>
sevdim. Ona iyi davrandım. T a ma m, b ir olay haricinde... ama İbl *
o olayın gerçeğini b ilm iyo rd u . Yoksa biliyor mu? “J offrey’yi neden
ö ldürs ün? ”
“B ir fahişe iç in . ” C ers ei, J a ime ’n in sağlam elini yakaladı Vç
kendi e lle rin in arasında s ıkı s ıkı tu ttu . “B u n u yapacağını söyle­
miş ti bana. J o f f b iliyo rd u . Ö lü rk e n k a tilin i işaret etti. Bizim kü­
çük, çarpık ve canavar ka rde ş imiz i gö s te rdi.” J aime’nin parmakla­
rın ı öptü. “O n u be nim iç in ö ldü re c e ks in değil mi? Oğlumuzun
in tik a mın ı alacaksın.”
J aime geri ç e kildi. “O hâlâ b e n im ka rde ş im.” K esik bileğini,
belki gö rme miş tir diye C e rs e i’n i n yü z ü n e salladı. “Ve herhangi
b irin i öldürece k duru md a d e ğ ilim . ”
“B ir e lin daha var değil mi? S enden b i r mücadelede Tazıyı
yenmeni is te miyo ru m. T y r i o n b i r cüce. B i r hücrede kilitli. Nö­
betçiler senin iç in yo lda n ç e k i l i r . ”
T y rio n ’ı ö ld ü rm e k f i k r i J a ime ’n i n mid e s in i bulandırıyordu.
“B u ko nuyu daha iy i ö ğ re n me liyim. N a s ıl o ldu ğunu. ”
“Ö ğre neceks in,” diye söz ve rd i C e rs ei. “B ir yargılama ola­
cak. T y rio n ’ın yaptığı ş eyleri d u yd uğunda , o n u n ölmesini sende
be nim kadar is teyeceks in.” J a ime ’n i n yü z ün e dokundu. “Sensiz
kaybo lmuş tum J aime. S tarklar bana s e nin baş ını gönderecek diye
ko rkuyo rdum. B una da ya na ma z dım.” J a ime ’yi öptü. Hafif bir
ö püc üktü. D u da kla rı J a ime ’n i n d u d a kla rına b e lli belirsiz dokun­
muş tu ama J aime k o lla rın ı C e rs e i’n i n bedenine sardığında kadı­
n ın titre d iğ in i his s etti. “S ensiz y a r ı m ı m . ”
J aime’n in C e rs ei’ye ve rd iğ i ö p ü c ü k te şefkat değil açlık vardı.
C e rs ei’n in ağzı J a ime ’n i n d i l i i ç in a ç ıld ı. “H a yır, ” dedi Cersei.
J aime’n in duda kla rı o n u n b o yn u n a ine rke n, “burada olmaz. Ra'
h ip le r. .. ”
“R a hiple ri Ö te k ile r als ın.” J a ime o n u te kra r öptü, onu sessizce
ö ptü, o nu inle tene kadar ö p tü . S onra m u m l a rı devirdi ve Cersei y1
A n n e ’n in mihra bına o tu r ttu , k a d ın ın e te ğini ve eteğin altın a
k içliği yuka rı s ıy ırd ı. C e rs c i güçs üz yu m ru k la rla J a imc ’n in
^ üne vu ru yo rd u , te h lik e le r ha kkın da m ırıl d a n ıy o rd u , babası
hakkında» ra hiple r h a k k ın d a , ta n rıla rın gazabı hakkında. J aime
oiıu duymadı. P a n to l o n u n u n b a ğ c ıkla rın ı çöz dü, mihra ba tı r ­
mandı ve C e rs ei’n i n beyaz b a c a kla rını araladı. T e k parmağı ka dı­
nın İÇ çamaş ırlarının a ltın a ka ydı. J a ime iç çamaş ırını y ı r tı p ç ıka r­
dığında, çamaş ırın ü s tü n d e C e rs e i’n i n ay kanı o ld u ğ u n u gö rdü
ama bunun hiç ö n e m i y o k tu .
“Acele et.” C e rs e i fı s ı l d ı y o r d u a rtık, “çabuk, çabuk ol, ş imdi,
beni şimdi becer. J a ime J a ime J a ime . ” E ll e ri J aime’ye yo l göste­
riyordu. J aime’y i iç in d e h is s e ttiğ in d e , “E ve t,” dedi C ers ei, “kar­
deşim, tadı ka rde ş im, evet, ö yle , evet, be n imle s in, evdesin artık,
evdesin.” C ersei, J a ime ’n i n k u la ğ ın ı ö p tü ve kıs acık s açlarını okşa­
dı. J aime ke nd ini o n u n iç in d e ka ybe tti. C e rs e i’n in , o nu n kalbiyle
birlikte atan k a lb i n i ve o n u n to h u m la rıy la birleş en ka nın ın ıs lak­
lığını his s edebiliyordu.
Ama iş leri b ite r b itm e z , “ B e n i aşağı i n d i r , ” dedi kraliçe. “B u
halde yakalanacak o lu rs a k . . . ”
J aime gönüls üz ce yana y u va rla n d ı ve C e rs e i’yi mihra pta n in ­
dirdi. S oluk re n k li m e rm e r kanla le ke le nmiş ti. J aime kan dam­
lalarını koluyla s ild i ve d e v ird iğ i m u m l a rı almak iç in yere eğildi.
Şükürler ols un k i ye re düş e n m u m l a rı n heps i s önmüş tü. Sept tu 
tuştaydı fark etmezdim bile.
“Bu a pta llıktı. ” C e rs e i e lbis e s ini d ü z e ltti. “B abamız kaledey­
ken... J aime, d ik k a tli o l m a k z o ru n d a yız . ”
“Dikkatli o lma kta n b ı k tı m . T a rga rye nle r kardeş leri evlendi­
riyordu, biz neden a ynı ş eyi ya pma ya lım? C ers ei evlen benimle.
Diyarın önünde d u r ve b e n i is te d iğ in i söyle. K e ndi düğün ziyafe­
timizi verelim ve J o ffr e y ’n i n ye rin e ye ni b ir oğul yapa lım.”
Cersei geri ç e k ild i. “B u h iç k o m i k de ğ il. ”
‘K ıkırda dığımı d u y d u n mu ? ”
‘A klını N e h iro v a ’da m ı b ıra k tın ? ” C e rs ei’n in sesi kes kindi.
Tommen’ın ta htta ki h a k k ı R o b e rt’tan geliyor, bun u b iliy o r­
sun.”
C asterly K ayası o n u n olacak, bu ye te rli değil mi? B ıra k tahtta
babamız otursun. Benim tek istediğim sensin.” J aime, Cer
yanağına dokunmak için hareketlendi. Eski alışkanlık!^^
unutulmuyordu, J aime sağ kolunu kaldırmıştı. 0'ay
Cersei, J aime’nin kesik bileğinden kaçtı. “Yapma... bövl
nuşma. Beni korkutuyorsun J aime. Aptal olma. Tek yanlış
ve bize her şeyi kaybettirirsin. Sana ne yaptılar?” S°*'
“Elimi kestiler.”
“Hayır, daha fazlası var, değişmişsin.” Cersei bir adım geri gitf
“Sonra konuşuruz. Y arın. Sansa Stark’ın hizmetçilerini bir kule
hücresine attırdım, onları sorgulamam gerek... babama gitmeij
sin.”
“Sana gelmek için bin fersah aştım ve yolda en iyi parçamı
kaybettim. Bana gitmemi söyleme.”
‘"Beni yalnız bırak,” diye tekrarladı Cersei arkasını dönerken.
J aime pantolonunu bağladı ve Cersei’nin dediğini yaptı. Çok
yorgun olmasına rağmen bir yatak arayamazdı; lord babası onun
şehre döndüğünü öğrenmiş olmalıydı.
El Kulesi, Lannisterlar’ın özel muhafızları tarafından korunu­
yordu, muhafızlar J aime’yi bir bakışta tanıdı. “Tanrılar merha­
metliymiş sör,” dedi biri, “sizi bize geri verdiler.”
“Tanrıların bu işle ilgisi yok. Beni Catelyn Stark geri verdi. 0
ve Dehşet Kalesi L ordu.”
J aime merdiveni tırmandı ve kapıyı çalmadan çalışma odasına
girdi, babasını ateşin yanında oturur halde buldu. Lord Tywın
yalnızdı, J aime bunun için şükretti; kesik elini Mace Tyrell eya
da Kızıl Yılan’a göstermek istemiyordu henüz, hele ikisine aynı
anda hiç.
“J aime,” dedi Lord Tywin, birbirlerini en son kahvaltıda gör
müşler gibi. “Lord Bolton seni daha önce göreceğimi inanman11
sağlamıştı. Düğünden önce burada olacağını u m u y o r d u m .
“Geciktim.” J aime kapıyı yavaşça kapattı. “Kız kardeşim ^
dini aşmış diye duydum. Y etmiş yedi çeşit yemek ve bir kra t
yeti, böyle düğün görülmemiştir. Özgür olduğumu ne zama
biliyorsun?” ^
“Kaçışından birkaç gün sonra hadımdan öğrendim- ^
topraklarına seni aramaları için adamlar gönderdim. Greg0lj ^
gane, Samwell Spicer, Plumm kardeşler. Varys de sağa so
322 I
jjı anıa g*z^ce>Öz g ü r olduğunu ne kadar az insan bilirse, o
j^jgraz insan peşine düşer diye düşündük.”
“Varys bundan bahsetti mi?” Jaime, babasının görmesi için
ateşeyaklaşU-
L ord Tywin koltuğundan kalktı, nefesi dişlerinin arasında tit­
riyordu. “Bunu kim yaptı? Eğer Leydi Catelyn...”
«Leydi Catelyn boğazıma bir kılıç dayadı ve kızlarını geri gön­
dereceğime dair yemin etmemi istedi. Bu, keçinin marifetiydi.
VargoHoat, Harranhal Lordu!”
Lord Tywin tiksintiyle başka tarafa baktı. “Artık değil. Kaleyi
SörGregor aldı. Paralı askerlerin hemen hepsi sabık kumandanla­
rını terk etti ve Leydi Whent’in eski adamlarından birkaçı bir yan
kapıyı açtı. Clegane, Hoat’u Y üz Şömineli Salon’da yarı delirmiş
bir haldebuldu. İltihaplı bir yaranın sebep olduğu ateş yüzünden
o haldeymiş. Kulağı diye duydum.”
Jaimegülmek zorundaydı. Çok güzeli Kulağıl Brienne’e söyle­
mek için sabırsızlanıyordu, gerçi fahişe bu olayı J aime’nin buldu­
ğukadar komik bulmazdı. “Öldü mü?”
Yakındır. Adamın ellerini ve ayaklarını da kestiler ama Cle­
gane, Qohorlu’nun salya akıtma şeklinden hoşlanıyormuş gibi
görünüyor.”
Jaime’nin gülümsemesi ekşidi. “Cesur Dostlar’dan ne ha­
ber?”
Harrenhal’da kalanlar öldü. Diğerleri dağıldı. Limanlara git-
^ yada ormanlarda kaybolmaya çalışacaklarını garanti ede-
rım- Lord Tywin’in gözleri J aime’nin kesik bileğine gitti ve ağzı
fkeylegerildi. “Hepsinin başını alacağız. Her birinin. Sol elinle
^kullanabilir misin?”
k sabah giyinmeyi bile zor becerdim. J aime, sözü geçen elini ba-
lriInteftişi için yukarı kaldırdı. “Beş parmak, diğerinin aynısı.
efen aYnı şekilde çalışmasın?”
tyi* Lord Tywin oturdu. “Bu iyi. Sana bir hediyem var. Dö-
ra* 1^n*Varys bana senin özgür olduğunu söyledikten son-
Sl ^ eryeni bir el değilse bekleyebilir.” Jaime, babasının karşı-
koltuğa oturdu. “Joffrey nasıl öldü?”
“Z e h ir. B ir parça ye me k y ü z ü n d e n b o ğ u lm u ş g ib i görüne
planlanmış ama J o fî r c y ’n i ı ı b o ğ a z ın ı a ç tı rd ı m , üs tatlar herh ^
b ir tık a n ık lık b u la ma d ı. ” an®
“C ers eı b ıı m ı T y r i o ı n ı ı y a p tı ğ ı n ı id d i a e d i y o r. ”
“ K ardeş in krala z c l ı i r l ı ş arap s u n d u , b i n k iş in in gözlerinin
ö nünde ."
“B ü yük a pta llık e tmiş . ”
“T y r ı o n ’m ya ve rini g ö z a ltın a a l d ı m . K a rı s ı n ı n hizmetçilerini
de. Bize s öyleyecek b ir ş e yle ri va r n ı ı g ö re c e ğ iz . S ö r A ddam’m al­
tın p e le rin lile ri S tark k ı z ı n ı a rıy o r, V a rys de b i r ö d ü l koydu. Kral
adaleti ye rini bula cak.”
Kral adakti. “Ö z o ğ lu n u in fa z m ı e d e c e k s in ? ”
“B ir kra lı ö ld ü rm e k ve k e n d i a k ra b a s ın ı ka tle tme kle suçlanı­
yor. E ğer mas umsa ko rka c a k b i r ş e yi y o k . Ö n c e o n u n lehine ve
aleyhine olan d e li lle ri in c e l e m e l i y i z . ”
Delil. J aime, ya la n c ıla rla d o l u b u ş e h ird e ne çeş it deliller bu­
lunacağını b iliy o rd u . “ R e n ly de tu h a f b i r ş e k ild e ö ld ü , Stannis’in
onun ö lü mü n e ih tiya c ı v a rk e n . ”
“L o rd R e nly ke n d i m u h a fı z l a r ı n d a n b i r i ta ra fın d a n öldürüldü,
T a rth lı b ir ka dın . ”
“O T a rth lı ka dın , b e n im ş i m d i b u ra d a o l m a m ı n müsebbibi.
S ör L oras ’ı m e mn u n e tme k i ç i n k ı z ı b i r k u l e hüc res ine attırdım
ama o nun R e nly’ye b i r z a ra r v e r d i ğ i n e i n a n m a d a n önce Renly’nin
hayaletine in a n ırım . L â k in S ta n n i s . . . ”
“J o ffre y’yi z e hir ö l d ü rd ü , b ü y ü d e ğ i l . ” L o r d T y w i n , kesik bi­
leğe baktı. “ K ıl ıç e lin o lm a d a n K r a l M u h a f ı z l a r ı n d a hizmet ve­
remez s in...”
“V e re b ilirim , ” d iye re k b a b a s ın ın s ö z ü n ü ke s ti J aime. “Ve ve­
receğim. E ms alle ri var. İ s te rs e n B e ya z K i ta p ’ a b a k a r bulurum. Sa­
kat ya da b ü tü n , b i r K ra l M u h a f ı z l a r ı ş ö va lye s i ömrünün sonuna
kadar h iz me t v e rir. ”
“C ers ei, S ör B a rris ta n ’ ı yaş h a d d i n d e n g ö re vd e n aldığında bu
teamüle son ve rd i. İ n a n ç ’ a b a ğ ış la na c a k m ü n a s ip b i r h e d i y e , Yüce
K a hıp’i seni y e m in le rin d e n az at e tme ye ik n a eder. K ız kardeşin
S or S e lmy’yı gö n d e re re k a p ta l l ı k e tti e lb e tte ama a rtık kapıl#1#
« birinin o ka p ıla rı te kra r kapatmas ı g e re kir. ’1 J aime ayağa
laikti “S oylu ka d ın la rın üs tüme b o k kovas ı boş altmas ından b ı k ­
t ı m baba. Bana kims e L o rd K uma n da n o lma k is teyip is te me diği­
m i sormadı ama gö rünüş e göre ö yle yim. B ir gö re vim var...”
“E vetvar.” L o rd T y w i n de ayağa ka lktı. “ L a nnis te r l la ne da nı’na
karşı bir görev. S en C a s te rly K ayas ı’ n ın vâris is in. O lma n gere­
ken yer orasl* T o m m e n sana e ş lik e tme li, ves ayetindeki yaverin
olarak. B ir L annis te r o lm a yı öğreneceği ye r K aya’d ır, ayrıca o nu
annesinden u z a kla ş tırma k is tiy o ru m . C e rs ei iç in yeni b i r koca
bulmak n iye tinde yim. O b e ry n M a rte ll o la b ilir, T y re lle r’i bu e vli­
l i ğ i n Y üksek Bahçe iç in b i r te h d it o lma d ığ ın a ikna eder etmez. Ve
senin evlilik va ktin ge ld i de ge ç iyo r bile . T y rc lle r, M argaery’ı ı i n
Tommen’la e vlenmes i hus us unda ıs ra rlı ama o n u n yerine seni
önerirsem...”
“HAYIRl” J aime ka tlanabilec eği ka da rını duymuş tu. H a yır,
katlanabileceğinden fazlasttıı. H e r şeyden b ık m ış tı, lordlardan
ve yalanlardan, babas ından, k ız kardeş inden, b ü tü n bu kanlı iş­
lerden. “H a yır. H a y ır. H a y ır. H a yır. H a yır. D u yma n iç in daha
kaç kez hayır d e me liyim? Oberytı Martell? A d a mın nasıl kö tü b ir
şöhreti o lduğunu b i l m i y o r mus un? Ü s te l i k ş öhreti sadece z e hirli
kılıçlarından ka yn a kla n mıyo r. R o b e rt’ın sahip o lduğunda n faz­
la piçi var, oğlanlarla da ya tıyo r. V e eğer b i r aş ağılık an iç in bile
J ofFrey’nin dulu yla e vle ne c e ğimi düş ü nüyo rs a n...”
“Lord T yre ll k ız ın ba kire o ldu ğuna da ir ye min e d iyo r. ”
“İsterse bakire o la ra k ö l e b ilir, u m u ru md a değil. Onu istenıiyo-
rum. Senin Kaya*m da istemiyorum!”
“Sen benim o ğ lu ms u n .. . ”
“Ben K ral M u h a f ı z l a r ı n ı n ş övalyes iyim. Kral Muhafızları Lord
Kutnandaml Ve o lm a k is te d iğ im tek şey b u !”
Lord T y w in ’in y ü z ü n ü çerçeveleyen sert fa vo rile r, ateşin ış ı-
mh altın gibi p a rlıyo rd u . L o rd u n a lnında b i r damar nabız gibi
Rıyordu ama lo rd ko nu ş ma d ı. V e konuş madı. V e konuş madı.
Gergin sessizlik J aime daha fazla dayanamayana kadar devam
ettl- “Baba...” diye re k söze başladı.
“Sen benim o ğ lu m de ğ ils in. ” L o rd T y w i n s ırtın ı dö ndü. “K ral
Muhafızları L o rd K uma n da nı o ld u ğ u n u s öylüyo rs un. P ekâlâ sör.
Git ve görevini yap.”
DAVOS
S esleri kö z le r g ib i u ç u ş tu , d ö n e d ö n e ı n o r re n k li gökyüzüne
yüks e ldile r. “B iz i k a ra n lık ta n ç ık a r ta n r ı m ı z . K a lple rimiz i ateşle
d o ld u r, d o ld u r k i s enin ı ş ı l tı l ı y o l u n d a y ü r ü y e b i l e l i m . ’’
Ç ö kme ye başlayan k a ra n lığ ın o rta s ın d a gece ateşi yanıyordu
B ü yü k ve parlak c a na va rın s ü r e k l i h a re k e t ede n turunc u alev­
le ri, avluya altı me tre b o yu n d a g ö lg e le r d ü ş ü rü yo rd u . Ejderha
K ayası’n ı ı ı d u va rla rın d a k i e jd e rh a la r ve tu h a f ya ra tıkla r hareket
ediyo rmuş g ib i g ö rü n ü y o rd u .
Davos , a vlu n u n y u k a rıs ın d a k i g a l e r i n i n yü ks e k ve kemerli
penceres inden aşağı b a k ıy o rd u . T i tr e y e n a le v l e ri kucaklamak is-
tiyormuş ças ına k o l l a rı n ı açan M e l i s a n d r e ’y i iz le d i. “R ’hllo r,” diye
şakıdı ka dın yüks e k ve n e t b i r s es le, “ s en g ö z le rim iz d e k i ışıksın,
yü re k le rimiz d e k i ateş s in, k a r ı n l a r ı m ı z d a k i s ıc a klıks ın . Günleri­
miz i aydınlata n güneş s e n in , k a r a n l ı k ta y o l u m u z u gösteren yıl­
dız la r s e nin.”
“Iştk Tanrısı bizi savım. Gece karanlık ve dehşet dolu” Kraliçe
S elyse du a n ın cevap b ö l ü m l e r i n e ö n c ü l ü k e d i y o rd u , solgun yüzü
tu tku yla d o lu yd u . K ra l S ta n n is k r a l i ç e n i n y a n ın d a y d ı, çenesi sım­
s ıkı p e rç in le n miş ti. K ra l b a ş ın ı h e r o y n a ttı ğ ı n d a , k ır m ı z ı altından
ya pılmış ta c ın ın s iv ri u ç la rı ı ş ı l d ı y o r d u . Onlarla birlikte ama onlar 
dan biri değil, diye d ü ş ü n d ü D a vo s . P re ns e s S h ire e n de oradaydı,
yü z ü n d e ki g ri le ke le r a te ş in ı ş ığ ın d a n e re d e ys e s iyah görünüyor­
du.
“Işık Tanrısı bizi koru,” d iy e ş a k ıd ı k ra liç e . K ra l diğerleriyle
b irlik te cevap ve rm e d i. A le v le re b a k ı y o r d u . A d a m ı n alevlerde ne
g ö rd ü ğ ü n ü me ra k e tti D a vo s . Gelecek bir savaşın imgeleri mi?
eve daha yakın bir şey m i ?
“B iz e nefes ve re n R ’h l l o r s ana ş ü k r e d i y o r u z ” dedi Melisand-
re. “ B iz e g ü n d ü z le ri ve re n R ’ h l l o r s ana ş ü k r e d i y o r u z . ”
“B i z i ısıtan güneş için sana şükrediyoruz,” d iye karş ılık verdi
K ra liç e S elyse ve d iğ e r ta p ın a n la r. “B i z i gözeten yıldızlar için sana
şükrediyoruz. Ocaklarımız ve vahşileri u zak ta tutan meşalelerimiz ¡Çfl
sana şükrediyoruz.” D u a n ı n c e va p b ö l ü m l e r i n i b i r gece öncekinden
daha az ins an o k u y o rm u ş g i b i g e l d i D a v o s ’ a. A te ş in çevresin e,
ü turuncu ış ıkla a ydın la na n dalıa az insan vardı sanki. A ma
nn biraz daha az alacaklar m ıy d ı. . . yoks a çoğalacaklar mıydı?
Fıçı gibi göğs ü ve ç a rp ık baca klarıyla ayakta d ııra ıı S ör A xell
florent’in sesi b i r bo ra z a n kadar yüks e k ç ık ıyo rd u , ateşin ışığı
adanıın yüz ün ü ko c a ma n tu ru n c u b i r d il g ibi ya lıyo rdu. Davos,
Sör Axell’in daha s o nra ona te ş e kkür e dip etmeyeceğini merak
etti. Axell, D a vos ’ u n b u gece yapacağı iş sayesinde E l o la b ilird i,
tam da hayal e ttiğ i g ib i.
“Sana, s enin in a ye tin l e k r a l ı m ı z o lan S tannıs iç in ş ükre diyo ­
ruz,wdiye ba ğ ırdı M e lis a n d re , “ O n u n fa z ile tin in beyaz ve temiz
ateşi için ş ü k re d iyo ru z , o n u n e lin d e k i k ı r m ı z ı k ılıc ın adaleti için
şükrediyoruz, o n u n s a dık k u lla rın a bes lediği sevgi iç in ş ükran
duyuyoruz. O n a y o l gö s te r ve o n u s avun, ona düş ma nla rını ta ru­
mar etmek iç in k u v v e t ba ğış la .”
“O m kuvvet bağışla,” d iye k a rş ılık ve rd i K raliçe S elyse, S ör
Axell, Devan ve d iğ e rle ri. “Ona cesaret bağışla. Ona ¡ifan bağışla
Davos k ü ç ü k b i r ç o c u k k e n ; irfa n iç in Y aş lı H a tu n ’a, cesaret
için Savaşçı’ya, k u v v e t i ç i n D e m i r c i ’ye dua e tme yi ö ğrenmiş ti ra­
hiplerden. A ma ş im d i A ı ı n e ’ye dua e d iyo rd u ; s evgili o ğlu D evan’ı,
kırmızı ka dın ın ş e yta ni ta n rıs ın d a n ko ruma s ı iç in.
“L ord Davos ? G its e k i y i o la c a k.” S ör A n d re w hafifçe Davos ’un
koluna d o ku ndu. “ L o r d u m ? ”
Bu unvan k u la k l a rın d a hâlâ tu h a f tı n l ı y o r d u ama Davos pence­
reden döndü. “E ve t. V a k i t g e ld i. ” S tannis , M e lis a ndre ve kraliçe­
nin adamları b irka ç saat daha duada olaca ktı. K ı r m ı z ı ra hiple r her
gün güneş batarken ateş ya ka rd ı; b ite n g ü n iç in R ’h l l o r ’a teş ekkür
eder, güneş ini y a rın te k ra r g ö n de rme s i ve çöken karanlığı dağıt­
ması için ona y a lv a rırla rd ı. Bir kaçakçı dalgaları tanımak ve onları ne
zaman yakalayacağını bilmek zorunda. D avos buyd u niha yetinde; b ir
kaçakçı. S akat e lin i ş ans ına d o k u n m a k iç in boğazına g ö türdü, b ir
§ey bulamadı. E l i n i aşağı i n d i r i p daha h ı z l ı yürüme ye başladı.
Ona eş lik e de nle r de o n u n a dımla rın a uydula r. G ece Ş arkıs ı
i ç i n i n çiçek b o z u ğ u b i r y ü z ü ve ş övalyelere ait b ir edası va rdı;
Sör Gerald G o w e r geniş y a p ıl ı, aç ıks ö z lü ve s arış ındı; S ör A n d -
rewE s te rmont o nd a n b i r baş u z u n d u , yaprak ş e killi b ir sakalı ve
hverengi ka ba rık kaş ları va rdı. H e p s in in k e n d ile rin e göre iyi
327
.ulamlar o klu ğ u n u d ü ş ü n ü yo rd u u a vo s . v e ou gecekt iş yolunda
mezsc hepsi ölii adamlar olacaklar.
Davos, alevlere bakarak geleceği g ö rm e y i ö ğre nme k istediğe
de, “Ateş canlı b ir ş e ydir,” d e m iş ti k ı r m ı z ı ka dın . “S ürekli hareket
eder, s ürekli değiş ir... o kuma ya ç a lış tığ ın anda bile dans eden,yer
değiş tiren harflerle d o lu b i r kita p g ib i . A l e v l e r i n ardındaki şekil,
leri görmek iç in y ılla r s üren b i r e ğ itim g e re k ir. Ş e killerin olacak
şeyleri mi, olabilec ekleri m i yoks a o l m u ş l a r ı m ı anla ttığını söyle­
yebilmek daha uz un y ılla r a lır. O z a ma n b ile z o rd u r, zor. Siz bunu
anlayamazsınız, siz gün b a tım ı to p r a k l a r ı n ı n ins a nla rı.” Öyleyse
S ör AxeU ’in bu işi nas ıl bu kada r h ı z l ı ö ğ re n d iğ i s ormuş tu Davos.
K ırmız ı kadın giz e mli ş e kilde g ü lü m s e m iş ve , ”H e r kedi alevlere
bakabilir ve o yun oynayan k ı r m ı z ı b i r fa re g ö r e b i l i r, ” demişti.
Davos, kra lın a da mla rına h i ç b i r k o n u d a ya la n söylememişti.
“K ırmız ı kadın yapmaya n iy e t e tti ğ i m i z ş eyi g ö re b i l i r, ” diye uyar­
mış tı onları.
“Ö yleyse, işe o n u ö ld ü rm e k l e b a ş la m a l ıy ız , ” de miş ti Balıkçı
L ewys. “O na pus u k u ra b ile c e ğ im iz b i r y e r b i l i y o r u m , dördümüz
ve keskin k ılıç la rım ız . . . ”
“H e p imiz in fe la ke ti o l u r s u n , ” d e m i ş ti D a vo s . “ Ü s ta t Cressen
onu öldürme ye çalış tı ve k ı r m ı z ı k a d ın h e m e n anla dı. Alevlerinde
gördü s anırım. B ana ö yle g e l i y o r k i , b u k a d ın k e n d i şahsına yö­
ne lik te hditle ri s ez mekte ç o k h ı z l ı , l â k i n h e r ş eyi göremez elbette.
O ndan uzak dururs a k, o n u n d i k k a ti n d e n k a ç a b iliriz belki.”
L ord G unc e r’ın M e lis a n d re ’n i n a te ş le rin e gitme s inden evvel
b ir S unglass adamı o la n Ç e n ti k te p e i i S ö r T r i s to n , “S aklanmak ve
sinsi sinsi dolaş mak o n u r l u ş e yle r d e ğ i l , ” d iy e itira z etmiş ti.
“Y akmak o n u rlu b i r ş ey m i ? ” d iy e s o r m u ş tu Davos. “Lord
S unglass’ın ö lü m ü n ü i z le d in . İ s te d i ğ i n b u mu ? Ş imdi onurlu
adamlara ih tiya c ım y o k b e n im . K a ç a k ç ıla ra ih ti y a c ı m var. Benim­
le mis in, değil mis in ? ”
O nunla yd ıla r. T a n rıla ra ş ü k ü r, o n u n l a y d ı l a r .
Davos ka pıyı a ç tığında Ü s ta t P ylo s , E d ri c F ı r tı n a ’ya hesap Ça'
lış tırıyo rd u . S ör A n d re w , D a vo s ’ u n h e m e n arkas mdaydı, diğer­
leri me rd ive nle ri ve k i l e r k a p ıs ı n ı k o l l u y o r d u . Ü s ta t dersi kesti
“Ş im d ili k bu kadar ye te r E d r i c . ”
gu müdahale ç o c uğu ş a ş ırttı. L o rd Davos , S ör A ndre w, r 1c-
sJpyap>y°rduk ”
Sör A ndrew g ü lü ms e d i. “ S e nin yaş ındayken hesaptan nefret
¿derdini kuzen.
“Ben de pek s e vm iyo ru m ama ta rihe ba yılıyo ru m. H ikâyelerle
dolu- “
“E dric,” dedi Ü s ta t P ylo s , “koş da p e le rin in i al. L o rd Davos ’la
gideceksin.”
“Öyle mi? ” E d ric ayağa k a lk tı. “ N e re ye gidiyo ruz ? ” Ç o cuğun
jgzı inatla ge rildi. “I ş ık T a n rıs ı iç in dua etmeye gitme m. Ben
Savaşçı’mn a da mıyım, babam g ib i . ”
“B iliyoruz ,” de di D a vos . “H a d i d e lika n lı, oyalanmamalıyız .”
Edric, boya nma mış y ü n d e n ya p ılmış ba ş lıklı pe le rin ini giydi,
yüzünü giz lemek i ç in ba ş lığı kafas ına ge ç irdi. “ S iz de biz imle ge­
l i yor musunuz üs tat? ” diye s o rdu.
“Hayır.” P ylos b o y n u n d a k i z in c ire d o ku ndu. “B e nim yerim
burada, E jderha K ayas ı’nda. Ş im d i L o rd D a vos ’la git ve o ne der­
seonu yap. O K ra l E li , s a kın u n u tma . S ana K ra l E li hakkında ne
söylemiştim?”
“El kralın sesiyle k o n u ş u r. ”
Genç üstat g ü lü ms e d i. “A yn e n öyle. Ş imd i g it. ”
Davos, P ylos ’tan e m in o la ma mış tı. B e lki de C res s en’in ye rini
aldığı için ona k ız m ış tı. A m a ş im d i ada mın cesaretine hayranlık
duymaktan başka b i r şey ya p a mıyo rd u . Bu iş onun hayatına da mal
olabilir.
Sör G erald G o w e r üs ta t d a ire s in in dış ında, merdivenlerde
bekliyordu. E d ric F ı r tı n a me ra kla adama baktı. Basamakları ine r­
lerken sordu, “N e re ye g id i y o ru z L o rd Davos ? ”
“Suya. B ir gemi s eni b e k li y o r. ”
Çocuk aniden d u rd u . “ B i r ge mi? ”
“Salladhor S aan’m g e m ile rin d e n b iri. S alla iyi d o s tumdur. ”
‘Ben de s eninle gele c eğim ku z e n , ” dedi S ör A n dre w. “K o rka ­
cak bir şey yo k.”
‘Korkmuyorum,” de di E d ric güc e nmiş b i r sesle. “Sadece... S hi-
reen de geliyor mu ? ”
329
“H a yır, ” dedi Davos. “ P renses, annes i ve babasıyla burada 1^]
malı."
“O halde o nu g ö rm e liy im , ” d iye a ç ıkla d ı E dric . “Vedaetm^
için. Y oksa ü z ü lü r. ”
Setlin yandığım görürse daha çok üzülür. “V a k it yo k , ” dedi Davos
“P rensese onu d ü ş ü n d ü ğ ü n ü s ö yle ye c e ğim. Ü s te lik, gideceğe
yere vardığında ona me k tu p y a z a b ilirs in . ”
Ç o c uk yüz ünü astı. “G i tm e m g e re k tiğ in d e n emin misiniz?
A mcam beni neden E jd e rh a K a y a s ın d a n gönders in? Onu üz­
düm mü? Ü z me k is te me d im . ” Ç o c u ğ u n yü z ü n d e yine o inatç!
ifade vardı. “A mc a mı g ö rm e k i s ti y o r u m . K ra l S tannis ’i görmek
is tiyo rum.”
S ör A n dre w ve S ör G e ra ld b a k ış tı. “ B u n u n iç in vakit yok ku­
zen,” dedi S ör A n dre w .
“O nu gö rme k i s ti y o r u m !” d iye ıs ra r e tti E d ric , daha yüksek
sesle.
“O seni gö rme k is te m i y o r. ” D a vo s , ç o c u ğ u n hareket etmesi
için bir şey s öylemek z o ru n d a yd ı. “ B e n o n u n E l ’iyım. Onun se­
siyle ko nuş uyo rum. K rala g id i p sana s ö yle n e n i yapmadığını mı
anlatmalıyım? B una ne kada r k ız a c a ğ ın ı b i l i y o r mus un? Amcanı
kız gınken gö rdün m ü h iç ? ” E l d i v e n i n i ç ı k a r d ı ve S tannis’in kı­
salttığı dö rt parmağı çocuğa g ö s te rd i. “ B e n g ö r d ü m . ”
H eps i yalandı; S tannis B a ra th e o n , s o ğa n ş övalye s inin parmak­
larını keserken kız g ın d e ğ ild i, s adece d e m i r d e n b i r adalet duygu­
su vardı. A ma o z aman, E d ri c F ı r tı n a d o ğ m a m ış tı henüz, bunu
bilemez di. D avos ’u n te h d id i e tk i s i n i g ö s te rd i. “ B u n u yapmama­
lıymış ,” dedi ç o c uk ama D a vo s ’u n o n u n e l i n i tutmas ına ve onu
basamaklardan aşağı i n d i rm e s in e i z i n v e r d i .
Gece Ş arkısı P iç i k i l e r ka p ıs ın d a o n la ra k a tıld ı. Hızlıca yü­
rüdüle r, gölgeli b i r a vlud a n g e ç tile r, d o n m u ş b i r ejderhanın taş
ku yruğun un a ltında ki b i r m e rd i v e n d e n i n d i l e r . B a lıkç ı Lewysve
O me r B la c kbe rry ka le n in ya n k a p ıs ı n d a b e k li y o rd u , ayaklarının
dibinde e lle ri k o lla rı ba ğ la n mış i k i n ö b e tç i va rd ı. “Tekne? ” diye
s ordu Davos.
“O rada,” dedi L ewys . “ D ö r t k ü r e k ç i . K a d ırg a burnun hemen
ile ris inde d e m irli. Deli Pretıdos.”
un
pavos güldü. Deli bir adamın isimi verilmiş bir gemi. Evet, bu gayet
Salla’da k o rs a n la rın kara m iz a h ın d a n iz le r va rdı,
pavos, E dric F ı r tı n a ’ n ı n ö n ü n d e d iz ç ö ktü . “Ş imd i senden ay-
n|mahyım’” dedi- “ S e ni ka dırga ya g ö tü rm e k üz ere b i r tekne be k­
liyor. Sonra deniz e aç ıla c a ks ın. S en R o b e rt’ ı n o ğlu s un, ya ni ces ur
olacağın1b iliy o ru m , ne o lu rs a o ls u n . ”
“Olacağım. Y a ln ız . . . ” Ç o c u k te re d d ü t e tti.
“Bunu b ir macera o la ra k d ü ş ü n l o r d u m . ” D avos neşeli b ir
sesle konuşmaya ç a lış ıy o rd u . “ H a y a tı n ı n en b ü y ü k maceras ının
başlangıcı bu. S avaşçı s e ni s a vu n s u n . ”
“Ve Baba s iz i a dilc e y a rg ıla s ın L o r d D a vo s .” Ç o c u k, kuz e ni
Sör A ndrew’la b i r l i k te ya n ka pıya g i tti . D i ğ e rle ri o n la rı ta kip e tti,
Gece Ş arkısı P iç i h a riç . Baba betti adilce yargılasın, diye düş ündü
Davos kederle. A m a ş i m d i o n u as ıl i l g il e n d ire n , k ra lın yargıs ıydı.
Kapıyı kapatıp s ü rg ü le d iğ in d e , “B u ik is i ne olacak? ” diye s or­
du Sör R olland.
“O nları b ir ma hz e ne g ö tü r. E d ric güve n iç in d e yo la ç ıktığında
serbest b ıra k a b ilirs in . ”
Piç, başıyla o n a yla d ı. S ö yle n e c e k b i r şey k a lma mış tı, iş in kolay
bsmı bitmiş ti. D a vo s e l d i v e n i n i ta k tı, ş ans ını ka ybe tme miş o lma ­
yı dilerdi. O k e m i k to rb a s ı b o y n u n d a a s ılıyke n daha iyi ve daha
cesur bir adamdı. K ıs a p a rm a k l a rı n ı inc e lme ye başlayan kahve­
rengi saçlarının i ç in d e n g e ç ird i, s a ç la rın ın kes ilmeye ihtiya c ı var
mı diye merak e tti. K r a l ı n ö n ü n d e d u ru rk e n b a k ım lı gö rünme ­
liydi.
Ejderha K ayası daha ö nc e h iç b u kadar k a ra n lık ve ü rk ü tü c ü
görünmemişti. D a vo s a ğ ır a ğ ır y ü r ü d ü , ayak s es leri duvarlarda ve
. ejderhalarda y a n k ıl a n d ı. Umarını ki asla uyanmayacak olan ejderhalar.
f l Taş Davul b ü tü n h e yb e tiyle D a vo s ’u n ö n ü n d e yüks e ldi. K u le n in
tapısındaki n ö b e tç ile r, D a vo s ya kla ş ırke n çapraz ş ekilde duran
mızraklarını a ç tıla r. Soğan şövalyesi için değil, Kral Eli için. Davos
‘Çeri girerken E l ’d i en a z ınd a n, dış a rı ç ıka rke n ne olacağını mera k
; etti. Eğer çıkarsam...
Basamaklar e s kis id e n daha u z u n ve daha d ik miş g ibi geldi
Ûavos’a. B e lki de sadece y o rg u n d u . Anne, beni böyle işler için yarat-
1 "tomtş. Davos ç o k yü k s e k le re ç o k h ı z l ı ç ık m ış tı ve dağın tepes in­
f 331
deki hava nefes alamayacağı ka da r i n c e y d i. Ç o c u k k e n zengin]^
hayalleri ku ra rd ı D a vos ama b u ç o k e s k i d e n d i . . . S onra, büyü
düğünde , b ü tü n is te diği b irk a ç d ö n ü m i y i a ra z i, iç inde yaşlaş,
cağı b i r mekan ve o ğ u lla rı iç i n da ha i y i b i r ha ya t olmuş tu. Kör
P iç, a k ıllı b ir ka ç a kç ın ın asla fa z la yü k s e ğ e uzanmayacağım Ve
d ik ka tle ri üs tüne ç e kme ye c e ğ in i s ö y l e r d i e s kid e n . Birkaç dönüm
arazi, ahşap bir çatı ve adımın öniinde bir “sör”. Mu tlu olurdum. £ğer
bu geceden sağ çıkars a, D e v a n ’ ı a lıp G a z a p B u r n u ’na ve sevgi];
M a rya ’s ıııa ye lke n açacaktı D a vo s . Ö l ü oğullarımız için birlikte yas
tutacağız, sağ olanları iyi adamlar olarak büyüteceğiz ve krallardan hiç
bahsetmeyeceğiz.
Davos iç e ri g ird iğ in d e B o y a lı M a s a O d a s ı k a ra n lık ve boştu;
kral, M e lis a nd re ve k r a l i ç e n i n a d a m l a r ı y l a b i r l i k te gece ateşinin
başındaydı. Davos ş ö min e d e ateş y a k m a k i ç i n d iz l e ri n i n üstüne
çöktü, odadaki s oğuğu k ı r m a k ve g ö l g e l e r i kö ş e le rin e geri gön­
dermek is tiyo rd u . S o nra o d a yı d o l a ş tı ve s ıra yla h e r pencerenin
önünde d u rd u , a ğır p e rd e le ri ç e k i p ahş a p p a n j u r l a r ı açtı. Deniz
ve tuz ko kus uyla k e s k in l e ş miş r ü z g â r i ç e r i g i r d i , D a vos ’un kah­
verengi, sade p e le rin in i ç e k i ş ti r d i .
Davos kuz e y pe n c e re s in d e p e rva z a y a s la n d ı ve s o ğuk gece ha­
vasından b i r nefes ç e kti, Deli Prendos'u n y e l k e n a ç tığ ın ı görmeyi
umu yo rd u ama d e n iz gö z a l a b i l d i ğ i n c e b o ş ve ka ra nlıktı. Yoksa
çoktan gitti mi? D a vos , g e m i n i n ç o c u k l a b i r l i k te g i tm i ş olması için
dua e d e bilirdi sadece. Y a rı m ay, b i r g ö r ü n ü p b i r kaybolarak ince
ve yüks ek b u l u tl a r ı n a ra s ında k a y ı y o r d u . D a v o s ta n ı d ı k yıldızları
gö re biliyo rdu. K a dırg a o ra d a y d ı iş te , b a tıy a y e lk e n açmıştı. Yaş­
lı H a tu n ’u n F e n e ri de o ra d a y d ı, a l tı n b i r p u s u çevreleyen dört
parlak yıld ız . B u l u tl a r B u z E j d e r h a ’ n m ç o ğ u n u giz liyo rdu ama
kuz eyi iş aret eden b ü y ü k ve p a r l a k m a v i g ö z o rta da ydı. Gokyü^
kaçakçıların yıldızlarıyla dolu. O n l a r e s k i d o s tl a r d ı , o yıldız lar. Da*
vos b u n u n iyi şans a n la mın a g e l d i ğ i n i u m d u .
A ma g ö z le rin i y ıld ı z l a rd a n ka le s i p e r l e r i n e in d ird iğ in d e o ka­
dar e min de ğ ildi. T aş e jd e rh a l a rı n k a n a tl a r ı gece ateş inin ışığ1^ 2
siyah, muaz z am g ö lg e le r y a r a tı y o r d u . O n l a r ı n s o ğu k ve cansız
oymalardan başka b i r ş ey o l m a d ı ğ ı n ı s ö yle m e ye çalış tı Dav^
kendine. Burası bir zamanlar onların yeriydi. Ejderhaların ve ej ?r
( rdlafltı yeri* Targaryen Hanedant’tııtı makamı. T a rga rye nla r E s ki
yjlyria’mH ka nıyd ı.. .
Odada b ir e s in ti d o la ş tı, ş ö m in e d e k i a le vle r titre y ip b ü k ü ld ü .
paVOs, k ü tü kle rin ç ı tı r tı l a r ı n ı d i n l e d i . P e nc ereden a y rıld ı, gölge­
si önünden y ü r ü y o r d u , u z u n ve z a yıf, s o nra b i r k ı l ı ç g ib i B o ya lı
Masa’nın üs tüne d ü ş tü gö lge . D a vo s u z u n s üre mas anın ba ş ın­
da durdu, bekle di. T a ş m e rd i v e n l e r i tırm a n a n ç iz m e le ri duyd u.
Kraldan önce sesi g e ld i, “ ... ü ç d e ğ i l , ” d i y o r d u kra l.
“Üç, üç tür, ” d iye cevap v e r d i M e lis a n d re . “Y e m in e d iyo ru m
Majesteleri, o n u n ö l d ü ğ ü n ü ve a n n e s in in a ğ la dığını g ö rd ü m . ”
“Gece ateş inde.” S ta n n is ve M e lis a n d re b i r l i k te iç e ri g ird ile r.
“Alevler hile le rle d o lu . N e o l d u , ne ola c a k, ne o la b ilir. B ana kes in
olarak s öyleye mez s in...”
“M ajesteleri.” D a vo s ö n e ç ı k tı . “ L e y d i M e lis a n d re d o ğ ru gö r­
dü. Y eğeniniz J o ffr e y ö l d ü . ”
Eğer S tannis, D a v o s ’ u B o y a lı M a s a ’da b u l d u ğ u n a şaşırdıysa
bile belli etme di. “ L o r d D a v o s , ” d e d i. “O b e n im ye ğ e n im de ğ ildi.
Yıllarca yeğenim o l d u ğ u n a in a n m a m a ra ğ m e n . ”
“Düğün z iy a fe tin d e b i r lo k m a y e m e k yü z ü n d e n b o ğ u ld u , ”
dedi Davos. “Z e h i r l e n m i ş de o l a b i l i r . ”
“O üçüncü,” d e d i M e l i s a n d re .
“Saymayı b i l i y o r u m k a d ı n . ” S ta n n is mas a bo yu n c a y ü rü d ü ,
Eski Ş ehir’i ve A r b o r ’ ı g e ç ti, K a lk a n A d a l a r ı ’ na ve M a n d e r’in ağ­
zına doğru ile rle rd i. “ G ö rü n ü ş e gö re , d ü ğ ü n l e r müc a de le le rd e n
daha tehlikeli hale g e ld i. Z e h i r l e y e n k i m m i ş . B i l i n i y o r m u ? ”
“Dayısının ya p tığ ı s ö y le n iy o r. İ b l i s . ”
Stannis d i ş l e ri n i g ı c ı r d a ttı . “T e h l i k e l i b i r adam. B u n u
Karasu’da ö ğ re n d im. B u b i l g i y e n a s ıl u la ş tın ? ”
“Lysli hâlâ K ra l T o p r a k l a r ı n d a tic a re t ya p ıyo r. S a lla dho r
S&n m bana yalan s ö yle m e s i i ç i n b i r s ebep y o k . ”
Sanırım y o k . ” K ra l, e l i n i mas ada g e z d ird i . “J o ffre y. . . H a tı r -
'yorum da b ir m u tf a k k e d is i va rd ı. . . a ş ç ıla r o n u a rtık la rla , b a lı k
ularıyla b e s liyo rd u. İ ç l e r i n d e n b i r i J o f fr e y ’ye k e d i n i n ka rn ın d a
Vurular o lduğu s ö yle d i, o n u n b i r ya v ru is te ye b ile c e ğ in i d ü ş ü n ­
d ü . Joffrey b u n u n d o ğ ru o l u p o l m a d ı ğ ı n ı g ö rm e k iç in z a va llı
havva ıım k a rn ım ya rdı. Y a v ru la rı b u l d u ğ u n d a o n la rı babasınagös
termeye g itti. R o be rt ç ocuğa ö y le s e rt v u r d u k i o n u öldürdüğü^
s a ndım.” K ral, ta e ıııı ç ık a rıp mas aya k o y d u . “C ü c e ya da sülük-^
katıl diyara iyi h iz m e t e tti. Ş im d i b e n i ç a ğ ırm a k zorundalar."
“Ç a ğırma ya c a kla r,” d e d i M e lis a n d re . “J o f fr e y ’n in bir erkek
kardeşi va r.”
“T o m m e n , ” de d i kra l k i n d o l u b i r s es le.
“T o m m e ı ı ’a taç g iy d i re c e k le r v c o n a ve k â le te n diya rı yönete-
ç e kle r.”
S taıınis y u m ru ğ u n u s ık tı. “T o m m e n , J o f fr e y ’de n daha nazik­
ti r ama avın ens es tten d o ğ d u . B ü y ü m e k te o la n b i r canavar. Diya­
rın üs tünde b i r s ü lü k daha. B a tı d i y a r ’ ı n b i r e rk e ğ in eline ihtiyacı
var, b ir ç o c uğun d e ğ il. ”
M e lis a ndre krala ya kla ş tı. “ D i y a r ı n in s a n l a r ı n ı kurta rın lor­
dum. T aş e jde rha la rı u y a n d ı rm a m a i z i n v e r i n . B ana çocuğu ve­
r i n . ”
“E d ric F ırtı n a , ” d e d i D a vo s .
S tannıs s o ğuk b i r ö fk e y le D a vo s *a ç ı k ı ş tı . “ O mm adını biliyo 
rum. S ite m le rin i k e n d in e s akla. B u n d a n b e n de e n az senin kadar
h o ş la n mıyo ru m ama b e n i m v a z i fe m d iy a ra ka rş ı. B enim vazi­
fe m...” M e lis a n d re ’ye d ö n d ü . “ B a ş ka b i r y o l o lma dığ ında n emin
mis in? H a ya tın ü s tü n e y e m i n e t. Y a l a n s ö yle rs e n ye min ederim
k ı c a nın ı lo k m a lo k m a a l ı r ı m . ”
“O te k i ’n i n ka rş ıs ında d u r m a s ı g e re k e n k i ş i s iz s iniz . Geleceği
beş b in y ı l ö nc e de n b i l d i r i l m i ş o l a n k i ş i . K ı r m ı z ı kuyrukluyıldız
s iz in m ü jd e c in iz d i. S iz v a d e d ile n p r e n s s i n i z , s iz düş ers eniz dünya
da düş e r.” M e lis a n d re k r a l ı n y a n ı n a g i tti , k a d ı n ı n k ır m ı z ı dudak­
la rı a yrıld ı, b o ğ a z ın d a k i y a k u t n a b ız g i b i a tı y o r d u . “Bana çocuğu
ve rin , ” diye fıs ıld a d ı, “b e n de s iz e k r a l l ı ğ ı n ı z ı ve re yim . ”
“V e re me z , ” d e d i D a vo s . “ E d r i c F ı r tı n a g i tti . ”
“G i tti mi? ” d e d i D a vo s . “ G i tti de n e d e m e k ? ”
“B i r L ys ka dırg a s ıyla d e n iz e a ç ı l d ı . ” D a v o s , Melisandre um
ka lp ş e k lin d e k i s o lg u n y ü z ü n ü i z l e d i . O ra d a ş a ş k ın lık ve bekieu
m e d ı k b ı r te re d d ü t g ö rd ü . E ârit'in kaçış ım görmemişi
K ra lın g ö z le ri, a d a mın y ü z ü n d e k i i k i b o ş lu ğ a oturmuş koy^
çürüklerdi. “ Hiç, benim iznim olmadan E jderha Kayası nda ıı
^ âı mı? kadırga m ı de d in? E ğe r o L ys li kors an ç o c uk saye­
c e benden a ltın s ız d ıra b ile c e ğ in i s anıyo rs a...”
Sl “Bu sizin E l’i n i z i n m a ri fe ti y d i e fe n d im iz . ” M e lis a n d re a r i f
gözlerle Davos’a ba ktı. “O n u g e n g e tire c e ks iniz lo rd u m . G e ti­
receksiniz.”
“Çocuğa ulaş amam a r tı k , ” d e d i D a vos . “S iz de ulaş amaz s ınız
leydim-’
Kadının k ırm ız ı g ö z le ri k ı s ı l d ı . “ S iz i karanlığa te rk e tm e liyd im
sor Ne yaptığınız ı b i l i y o r m u s u n u z ? ”
“Görevimi.”
“Bazıları buna ih a n e t d i y e b i l i r . ” S ta nnıs geceye ba kma k iç in
pencereye gitti. Gemiyi mi artyor? “ S eni p is lik te n ç ık a rttım D a ­
vos.” Kralın sesi k ız g ın d a n ç o k yo rg u n d u . “ K a rş ılığ ın d a sadakat
beklemek çok m u yd u ? ”
“Dört oğlum K a ra s u’da s iz in i ç in ö ld ü . B e n de ö le b ilird im .
Ben size her zaman s a d ığ ım. ” D a vo s S eavvorth bun da n s onra s öy­
lediği kelimeleri u z u n u z u n ve ç o k iy i d ü ş ü n mü ş tü ; h a ya tının bu
sözlere bağlı o ld u ğ u n u b i l i y o r d u . “ M a je s te le ri; size d ü rü s t tavs i­
yeler vereceğime, itaatte tez o lac a ğıma, d iy a rın ız ı düş manla ra ka r-
51 savunacağıma ve insanlartntzı koruyacağıma d a ir ye m in e ttird in i z
bana.Edric F ırtına s iz in in s a n la rın ız d a n b i r i de ğil mi? K o ruya ca­
ğıma dair yemin e ttiğ im ins a n la rda n b iri? B e n y e m i n i m i tu ttu m .
Bu nasıl ha inlik o lu r? ”
Stannis tekrar d i ş l e ri n i g ıc ırd a ttı . “ B u tacı be n is te me dim. A l ­
ton, soğuk ve ba ş ımın ü s tü n d e ağır. L â k in kra l o ld u ğ u m sürece
Bir görevim var... eğer m i ly o n la rc a ç o c uğu ka ra nlıkta n ku rta rma k
'Çmbir çocuğu alevlere feda e tme m gerekiyors a... Fedakârlık... asla
kolay değildir Davos. A ks i halde gerçek b ir fe da kâ rlık de ğildir. L ey-
dim söyleyin ona.”
Azor Ahai, I ş ık G e tire n ’i s evgili k a rıs ın ın kalbinde s oğuttu. B in
lnegi olan bir adam in e k le rin d e n b i r i n i tanrıya verirs e bu h iç b i r
^ydir. Ama bir adam s ahip o ld u ğ u te k ineği s unarsa...”
ineklerden bahs ediyor,” de di Davos , krala. “B e n b i r çocuktan
a ^diyorum, k ız ın ız ı n arkadaş ından, ağabeyiniz in o ğlu nda n.”
kralın oğlu. D a ma rında kral ka nın ın gücü va r.”
M e lıs a ndre 'nin boğaz ındaki yakut k ırm ız ı b ir yıldız gibi n
d ıı. “O çocuğu k u rta rd ığ ın ız ı m ı s anıyors unuz Soğan Şöval
U z u n gece çöktüğünde E dric F ırtına da diğerleriyle birlikte öl^*'
nerede saklanırsa saklansın. S iz in o ğu lla rınız da ölecek. Dü
karanlık ve soğuk örtecek. H i ç anla madığınız meselelere kar J y^
s unuz .”
“A nlama dığım çok şey va r,” diye kabul etti Davos. “Aslaanlıy0r
muş gibi davranmadım. B en d e n iz le ri ve nehirle ri bilirim, sahille
rin ş eklini, kıya la rın ve s ığ lık la rın ye rin i. B ir delikanlının kimseye
görünmeden çıkabileceği k ö rfe z le r b i l i r i m . Ve kralların, insanlarım
ko rudukla rını b ilirim , aksi ta kdirde kral de ğildir onlar.”
S tannis’in yüz ü karardı. “B e n imle yüz üme baka baka alay m,
ediyors un? B ir kra lın gö re vin i b i r soğan kaçakçısından mı öğrene­
ceğim? ”
Davos diz ç ö ktü. “S iz i güc e ndirdiys e m başımı alın. Yaşadığım
gibi ö lü rü m, s iz in s adık a da mınız olarak. A ma önce beni dinleyin.
Size ge tirdiğim s oğanların ha tırına , benden aldığınız parmakların
hatırına d in le yin . ”
S tannis, I ş ık G e tire n ’i k ın ın d a n ç e kti. K ıl ıc ın ışığı odayı doldur­
du. “N e söyleyeceksen s öyle ama ça buk o l. ” K ralın boynundaki
kaslar kabarmış tı.
Davos, e lin i p e le rin in iç ine s o ktu ve buruş buruş bir parşömen
parçasını dış arı ç ıka rdı. İ nce ve güçs üz b ir şeydi ama Davos’un
sahip o lduğu tek kalkan o ydu . “ B i r K ra l E li okuyup yazabilmeli
Ü s tat P ylos bana ö ğ re tiyo rd u . ” D a vos parş ömen parçasını dizine
koyup düz e ltti ve s ih irli k ı l ı c ı n ış ığında okumaya başladı.
336
J ON
Rüyasında K ış ya rı’nd a yd ı, ta htla rın da o tura n taş k ra lla rın
ö n ü n d en geçiyordu. K ra lla rın g ra n it gö z le ri o n u iz liyo rd u . G ri
granit parmakları, ku c a kla rın d a dura n pas lı k ılıç la rın kabz a larını
slla sıkı kavramış tı. Seti bir Stark değilsin, diye m ırıl d a n d ık la rın ı
A yabiliyordu J o n. K a lın , g ra n it seslerle ko nu ş u yo rla rd ı. Burada
yetin yok- Git. J o n k a ra n lığ ın iç ine yü rü d ü . “ Baba? ” diye seslendi.
“Rickon?” K ims e cevap ve rme d i. B o ynuna s oğuk b ir rüz gâr v u r ­
du. “A n ı c a ? ” diye s es lendi J o n. “ B e nje n amca? Baba? L ü tfe n baba,
bana yardım e t.” Y u k a rıd a n gelen da vul s es lerini duydu. Büyük
Salonda ziyafet veriyorlar ama ben orada istenmiyorum. Ben bir Stark
filini ve burada yerim yok. K o l değneği kaydı ve J o n d iz le rin in
üstüne düştü. M a h z e n me z a r g ittik ç e daha ka ra n lık o luyo rdu . Bir
yerde bir ışık söndü. “Y g ritte ? ” diye fıs ıld a d ı J on. “B e ni affet. L ü t­
f en.” Ama sadece b i r u l u k u r ttu . G ri , hayalet gibi, tü yle ri ka nlı b ir
ulu ku rttu , a ltın g ö z le ri k a ra n lığ ın iç ind e h ü z ü n le pa rlıyo rdu...
Hücre k a ra n lık tı ve ya ta k s e rtti. K e n d i yatağı, J o n ha tırla dı.
Yaşlı A yı’nın d a ire s in in a ltın d a k i hüc re de , ke nd i yatağındaydı.
Aslında bu yatak daha g ü z e l rü ya la r v e rm e liy d i ona. J o n kalın
kürklerin altında b ile ü ş ü y o rd u . K e ş i f ge z is inde n önce H a yalet de
bu hücrede k a lıy o rd u , h ü c re y i ge c e nin s oğuğuna karş ı ıs ıtıyo rdu.
Ve vahşiliğin iç in d e Y g ri tte va rd ı, J o n ’u n ya nında uyuyo rdu . İ kis i
de gitmişti a rtık. J o n , Y g r i tte ’i k e n d i e liyle ya kmış tı; k ız ın böyle
isteyeceğini b i l i y o rd u ve H a ya le t.. . neredesin? H a ya le t de ö lmüş
müydü? J o n’un g ö rd ü ğ ü rü ya b u anla ma m ı ge liyo rd u, mahz en
mezardaki ka nlı k u rt? A m a rü ya d a ki k u r t g riyd i, beyaz değil. G ri,
Bratı’m kurdu gibi. T h e n n l e r , K ra liç e ’n i n T a c ı’ndan sonra B ra n’ı
yakalamış ve ö ld ü rm ü ş m ü y d ü ? E ğer böyleys e, J on, B ra n’ı s on­
suza dek ka ybe tmiş ti.
Boru ö ttüğ ünde g ö rd ü ğ ü rüya da n b i r anlam çıkarmaya ç alı­
yordu.
Kış B orus u, d iye d ü ş ü n d ü hâlâ u yk u s ers emi b i r halde. A ma
Mance, J o ra mun’u n b o ru s u n u b u la ma mış tı, o olamaz dı. İ k in c i
°tüş duyuldu, i l k i ka da r u z u n ve pes. J o n yataktan ka lkıp S ur’a
âmeliydi, b i l i y o rd u ama b u ç o k z o rd u . ..
337
K ürkleri kenara itip doğruldu. Bacağındaki ağrı matlaşrru
biydi, dayanamayacağı bir şey değildi. Daha az üşümek için ^
tolonumı ve tuniği çıkarmadan uyumuş tu, bu yüzden sadece
melerini, örgü z ırhını ve pe le rinini giymes i gerekti. Boru tek)*'
öttü, iki uzun Ötüş. J oıı, U z tınpe nç e ’yi omz una astı, kol değne*
ni buldu ve topal adımlarla basamaklardan indi.
Dışarısı kör karanlıktı, acı s oğuktu ve bulutluydu. Kara kardeş­
ler kulelerden ve iç kalelerden dış arı dö külüyo rdu, kılıç kemer­
lerini bağlıyor ve S ur’a doğru yürü yo rla rd ı. J on, P yp ve Grenıri
aradı ama onları bulamadı. B e lki de ikis inde n b iri boruyu üfleyen
devriyeydi. Mancegeldi, diye düş ündü J on. Sonunda geldi. Bu iyiydi
Savaşacağız ve sonra dinleneceğiz. Olii ya da diri, dinleneceğiz.
E skiden merdivenin o lduğu yerde, S ur’un altında, kömürle-
mış ahşap ve k ırık buzdan ibaret kocaman b ir düğüm vardı. Kar­
deşler vinçle yukarı ç ıkıyo rdu a rtık, fakat kafes b ir seferde ancak
on adam alabiliyordu ve J on geldiğinde yuka rı çıkmaya başlamış­
tı. S ırasını beklemek z orunda ydı. D iğ e rle ri de onunla birlikte
bekledi; Saten, M u lly, E ks ik Ç iz me , F ıç ı, at diş li sarışın Hareth.
Köstebek Kasabası’nda ahır iş ç iliğ i yapan H a re th ’e herkes Beygir
diyordu, Kara K ale’de kalan birka ç kasabalıdan biriydi adam. Di­
ğer kasabalılar tarlalarına, ağıllarına ya da yeraltına kurulmuş ge­
nelevdeki yataklarına kaçmış tı. A ma B e ygir s iyahlan giymek iste­
miş ti, at diş li koca sersem. A rbale tte ç o k usta olduğunu kanıtlayan
fahişe Zei de gitme miş ti. V e N o ye , babaları basamaklarda ölen üç
yetim oğlanı himayes ine almış tı. K ü ç ü k ç o c ukla rdı -dokuz, sekiz
ve beş- ama kimse onla rı is te me miş ti.
Kafesin geri dönmes ini be kle rle rke n, C lydas onlara baharatlı
sıcak şarapla do lu kupalar g e tirdi, Ü ç p a rma k H o b b da kara ekmek
parçaları dağıtıyordu. J o n b i r s o mu n u n u c u n u aldı ve kemirmeye
başladı.
“Mance R ayder m ı geliyor? ” diye s o rdu S aten e n d i ş e l i bir ses­
le.
ttÖ yle olmas ını u m a lım . ” K a ra n lığ ın içinde yabanıllar'
dan çok daha kö tü şeyler va rdı. Y a ba nıl kra lın , İ l k İnsanlar ın
Y u mruğu’nda, pembe ka rın orta s ında duru rla rke n söylediği şey
le ri hatırladı J on. Ölüler yürüdüğünde duvarların, kazıkların i'e
I brtu bir anlamı kalmaz. Ölülerle savaşatnazsın Jon Kar. Bunu kimse
betuimiyi bilemez. B unu sadece düşünmek bile rüzgârın daha soğuk
esmesini sebep olmuş tu sanki.
Sonunda kafes tekrar aşağı indi. U z un zincirin ucunda sallana­
rak durdu. Kara kardeşler sessizce kafese girdiler ve kapıyı kapadı-
lar.
Mully, çan ipini üç kez çekti. Kafes yükselmeye başladı, önce
sarsılıp tekleyerek, sonra daha rahat bir şekilde. K imse konuşmadı.
Kafes tepeye vardığında iki yana sallanıp durdu ve kara kardeşler
birer birer dışarı tırmandı. Beygir, elini J on’a uzatıp onun buzun
üstüne çıkmasına yardım etti. S oğuk, J on’un dişlerine bir yumruk
gibi vurdu.
Sur’un tepesinde, insan boyundan uzun direklerin üstüne otur­
tulmuş demir sepetlerin içinde b ir sıra ateş yanıyordu. Rüzgârın
soğuk bıçağı alevleri eğip büküyordu, bu yüzden parlak turuncu
ışıklar sürekli hareket ediyordu. D emet halindeki oklar ve mızraklar
dört bir yanda kullanılmaya haz ır b ir halde bekliyordu. Ü ç metre
yüksekliğinde taş yığınla rı oluş turulmuş tu. Taş yığınlarının yanına
zift ve lamba yağı fıç ıla rı diz ilmiş ti. B owen Marsh, Kara Kale’yi her
şeye fazlasıyla sahip b ir durumda bırakmış tı; adam dışında. Rüzgâr,
ellerinde mızraklarıyla s iperler boyunca diz ilmiş saman askerlerin
siyah pelerinlerini kamç ılıyordu. J on, Donal N o ye’un yanına gitti.
“Umanm boruyu üfleyen onlardan b iri değildir,” dedi adama.
“Sesi duydun mu? ” diye s ordu N oye.
Rüzgâr vardı, atlar, b ir şey daha. “M a mu t,” dedi J on. “Bu bir
mamuttu.”
Silah ustasının nefesi, adamın geniş ve basık burnundan çık­
ağı anda donuyordu. S ur’un kuzeyi, sonsuza kadar uzanıyormuş
gibi görünen karanlık b ir deniz di. J on, ormanın içinden geçen uzak
ateşlerin belli belirs iz k ırm ız ı p ırıltıs ın ı görebiliyordu. Mance geli­
yordu, gün doğumu kadar kes indi bu. Ö tekile r meşale yakmazdı.
"Onları göremezsek nasıl savaşabiliriz? ” diye sordu Beygir.
Donal Noye, B o wen M a rs h’ın emriyle tamir edilip kulla nılır
getirilen iki devasa mancınığa döndü. “Bana ışık verin!” diye
kükredi.
Zift fıçıları aceleyle kayışlara ye rle ş tirildi ve b ir meşaleyle
339
tu tu ş tu ru ld u . R üz gâ r, a le vl e ri k ı r ı n ı z ı b i r ö fke ye dö n üş tür^
“Şİ M D İ V ' diye b a ğ ırd ı N o y e . D e n g e a ğ ı r l ı k l a r ı aşağı indi, fı rl a t^
k o lla rı yu k a rı ka lk tı. Y a na n z i f t f ı ç ı l a r ı , a ş a ğıda ki z e minin üzeri
ne tü y le r ü rp e rtic i ış ık la r d ü ş ü re r e k k a r a n l ı ğ ı n iç in e fırladı. J 0n
a laca kara nlığın iç in d e , h a n ta lc a y ü r ü y e n m a m u tl a r ı n b ir anlık gö'
riin tü s ü n ü yakala dı ve g ö r ü n tü a y n ı h ı z l a k a yb o ld u . Bir düzine
belki daha çok. F ıç ıla r ye re ç a rp ıp p a tla d ı. S u r ’ u n tepesindekilerpes
b ir b o ru sesi d u yd u . B i r de v, E s k i D i l ’d e b i r ş ey kükre d i. Dev’in
sesi J o ı ı ’un o m u rg a s ın ı ü r p e r te n k a d i m b i r g ö k gürültüs üydü.
"Tekrar!” d iye b a ğ ırd ı N o y e , m a n c ı n ı k l a r te k ra r dolduruldu
Y anan z iftle d o lu i k i v a r i l da ha ç a tı r tı l a r ç ı k a r a r a k karanlığın içine
uç tu ve g ü r ü l tü y l e d ü ş m a n ı n a ra s ın a d ü ş tü . B u kez , varillerden
b i n ö lü b i r ağaca d e n k g e ld i, a le v l e r a ğa c ı s a rd ı. Bir düzine değil,
J o n g ö rd ü , y ü z mamut.
J o n d u v a rın k e n a rın a g i tti . D i k k a t l i ol , d i y e h a tı r l a ttı kendine,
aşağıya inen yol çok u z u n . K ı r m ı z ı A l y n d e v r i y e b o ru s u n u tekrar
ö ttü rd ü . Aaaaaahoooooooooooo, aaaaaaalıoooooooooo. V e bu sefer
ya ba nılla r k a rş ılık v e r d i , s adece b i r b o r u y l a d e ğ i l , onlarca boru,
davul ve gaydayla. B i z geldik, d i y o r l a r d ı s a n k i , Sur' unuz u kırinaya
geldik, toprağınızı almaya ve k ı z l a n n ı z t çalmaya geldik. R üz gâr uludu,
ma n c ın ık la r ç a tırd a d ı ve g ü m l e d ı , f ı ç ı l a r u ç tu . J o n , mamutların
ve d e vle rin arka s ında , y a y la r ve b a l ta l a r l a S u r ’a yaklaş an adamları
gö rdü. Y i r m i ada m m ı v a r d ı , y i r m i b i n m i ? K a ra n l ı k ta buna cevap
ve rme k m ü m k ü n d e ğ i l d i . Kör adamların savaşı bu, ama Mance’in kör
adamları bizimkilerden birkaç bin kişi f a z l a .
“K a p ı!” d iye b a ğ ırd ı P yp . “K 4 P / D . 4 L / h R !’’
S ur, a lış ıl m ış y ö n te m l e r l e s a l d ı rı l a m a y a c a k kada r büyüktü;
m e rd ive n le r ya da k u ş a tm a k u l e l e r i i ç i n fa z la yü k s e k ti, koçbaş-
la rı iç in faz la k a l ı n d ı . S u r ’ u d e l e b i l e c e k b ü y ü k l ü k te taş fırlatacak
m a n c ın ık y o k tu . V e S u r ’ u ateş e v e r m e y e k a lk ış ırs a n , eriyen buz
b ü tü n a le vle ri s ö n d ü r ü r d ü . S u r ’ u tı r m a n a r a k g e ç e b ilird in , akın­
c ıla rın B o z ka lk a n y a k ı n l a r ı n d a y a p tı ğ ı g i b i . A m a b u n u n için çok
g ü ç lü , z in d e ve d e n g e li o l m a n g e r e k i r d i . V e o z a ma n bile , hayatın
b i r ağacın d a lı n d a s o n b u l a b i l i r d i , J a r l g i b i . Kapıyı almak zorunda
lar, yoksa geçemezler.
F akat ka p ı, b u z u n i ç i n d e k i e ğ r i b ü ğ r ü b i r tü ne ld i. Ved»
340
jfrallık’taki b ü tü n kale ka p ıla rın d a n daha k ü ç ü ktü . O kadar dardı
jğ korucul ar k ü ç ü k a tla rın ı te k sıra ha linde yü rü tm e k z orunda
ş iirdi. İç geçidi üç d e m i r kafes ka pa tıyo rdu. H e r b iri z in c irli ve
kilitliydi ve b ir ka til d e li ğ i ta ra fın d a n k o ru n u yo rd u . D ış kapı me -
eden yapılmış tı, y i r m i i k i s a ntim k a lın lığ ın d a yd ı ve de mir m ı h ­
larla güç le ndirilmiş ti, k ı r ı p geçmes i z o rdu. Ama Mance'in mamut 
ları var, diye h a tırla ttı J o n ke n d in e . Devleri de.
“Aşağısı s oğuk o l m a l ı , ” d e d i N o ye . “N e de rs iniz de lika nlıla r,
onları ıs ıtalım m ı? ” D u v a rı n ke na rına b i r düz in e lamba yağı küpü
dizildi. P yp, b i r meş a le yle k ü p s ıras ı bo yunc a yürüye re k lamba
yağını tutuş turdu. Ö k ü z O w e n , P yp’i ta kip ederek k üple ri te­
ker teker aşağı i tti . S o n k ü p de g ittiğ in d e , G re n n b i r z ift fıç ıs ın ın
önündeki takoz u te k m e le d i ve fı ç ı yuva rla na ra k duva rın ke na rın­
dan aşağı uçtu. A ş a ğıda n ge le n s es ler bağrış malara ve çığlıklara
dönüştü, yu k a rıd a k i le rin k u la ğ ın a ta tlı b i r m ü z i k gibi vurdu.
Ama davullar hâlâ ç a lıy o rd u . M a n c ın ık la r z angırda yıp güm-
lüyordu ve gayda la rın sesi ge c e nin iç in d e ö fk e li kuş la rın tu h a f
şarkısı gibi s ü rü k le n i y o rd u . R a hip C e la d o r da ş arkı s öylemeye
başladı, sesi şarap y ü z ü n d e n k a lın ve titre k ti.
Şejkatli anne, merhamet pınarı
Kom savaştan oğullarımızı
Okları al ellerinden ve kılıçları
Görsünler daha güzel...
Donal N o ye ra h ib e ç ık ış tı. “ B u ra d a ki he r adam k ı l ı c ı n ı elinde
tutacak, tutma ya nın b u r u ş u k p o p o s u n u te kme le r, o nu S ur’dan
a§agı atarım... s enden ba ş la rım ra hip. Okçular! L anet o kç ula rımız
yok mu biz im? ”
“Buradayım,” d e d i S aten.
“Buradayım,” de d i M u l l y . “A m a he de fi nas ıl bulacağım? E tra f
bir domuzun mide s i ka da r ka ra n lık . Y a ba nılla r nerede? ”
Noye eliyle k u z e yi g ö s te rdi. ‘Y e te rin c e o k gönder, be lki b i r -
kçmı bulurs un. E n a z ınd a n o n la rı k o rk u tmu ş o lu rs u n . ” A teş
âğıyla aydınlanmış yü z le re ba ktı. “K a pıyı kırarlars a, tü n e li k o ­
c a m a yardım edecek i k i yaycıya ve i k i mız ra kç ıya ihtiya c ım
341
olacak.** O ndan fazla kara kardeş öne ç ıktı ve demirci içler ,
dö rt kişi seçti. “J o ıı, ben dönene kadar S ur senin.” etl
J on b ir an iç in yanlış duyd uğunu düş ündü. Noye, kom
ona bırakıyormuş gibi konuş muş tu. “L o rdum? ” ^
“Lord mu? Ben d e mir us tas ıyım. S ur senin dedim.”
Daim yaşlı adamlar var, de me k is tedi J on, daha iyi adamlar Ben
hâlâ yaz çimenleri kadar yeşilim. Yaralıyım ve kaçak olmakla suçlan,p
mm. Jon ağzı ke mik gibi k u ru mu ş tu . “T a ma m,” demeyi başardı
Daha sonra her şey, o geceyi sadece rüyasında görmüş gibi ge­
lecekti J o ıı K a r’a. Y a rı do n muş e lle rind e uzunyaylar ya da arbalet-
ler tutan saman as kerlerle yan yana dura n okçular, hiç görmedik­
leri düş manın üz erine yüz lerc e o k s ürüs ü saldılar. Zaman zaman
cevap olarak b ir yabanıl o ku geldi. J o n, daha küçük mancınıkların
başına adamlar gö nde rdi ve havayı b i r dev yumruğu büyüklüğün­
deki s ivri kayalarla d o ld u rd u ama ka ra nlık taşları yuttu, bir ada­
mın b ir avuç fın d ığ ı yutma s ı gibi. M a m u tla r karanlıkta kükredi,
tu h a f sesler tu h a f d ille rd e ba ğrış tı ve R ahip C ellador öyle yüksek
sesle dualar o ku d u ki J o n o n u d u va rın kenarından bizzat aşağı
atmak is tedi. B ir m a mu tu n S u r’u n d ib in d e öldüğünü duydular
ve b ir d iğ e rin in alevler iç ind e yalpalayarak, insanları ve ağaçlan
aynı ş ekilde ezerek o rma na d o ğ ru g i tti ğ i n i gördüler. Hobb, soğan
çorbası do lu kupalarla yu k a rı ç ık tı. O w e n ve C lydas kupaları ok­
çulara gö tü rd ü ; o ld u k la rı yerde i k i atış arasında içebilsinler diye.
Z e i, arbaletiyle b irlik te o k ç u la rın aras ında yer aldı. Saatlerce tek­
rarlanan atış lar, sağ tara fta ki b ü y ü k ma n c ın ığ ın içindeki bir şeyin
gevşemesine sebep o ld u ve m a n c ın ığ ın denge ağırlığı gürültüyle
ye rinde n k u rtu ld u , fırla tm a k o lu a nide n ve yık ıc ı bir şekilde yana
s a vruldu, ç a tırtıyla parçalara a y rıld ı. S ol taraftaki mancınık fıçı fır­
latmaya devam e tti fakat ya ba nılla r, ma n c ın ığ ın yükünün nereye
i n d i ğ in i çabucak ö ğ re n miş ti.
İki değil yirmi mancınığımız olmalıydı. Onları kızaklara ve fâM
platformlara yerleştirmeliydik, bu sayede hareket ettirebilirdik. Beyhude
b i r düş ünc e ydi bu. B in a d a mın ın daha o lma s ını da dileyebı ır •
J o n, be lki b i r ejderha. Y a da üç.
D o n a l N o ye geri d ö n me d i. O s o ğuk ve karanlık tüneli kor^
ma k üz ere o n u n la b i r l i k te g id e n le r de öyle. N e zaman gücu
342
Ç ı ğ ı n ı hissetse, Sıtr benim, d iye h a tırla ttı J o n ke nd i kendine. O
bir ıız uııya y a lm ış tı, ya rı d o n mu ş p a rma k la rın ın katı ve bece­
riksiz o lduğunu h is s e d iyo rd u . A te ş i te kra r yü ks e lmiş ti ve yaralı
bacağ1 ko ntro l e d ile me z b i r ş e kilde ti tr i y o r d u . Bir ok daha, sonra
dinleneceğim, de di k e n d in e yü z le rc e kez. Sadece bir ok daha. S adağı
0e zanıan boşalsa, y e ti m kö s te be kle rde n b i r i ona ye nis ini g e tiri­
yordu. Bir ok daha ve işim bitecek. Ş afak ç o k uz akta olamaz dı.
Sabah o ld u ğ u n d a , kara ka rd e ş le rin h iç b i ri b u n u n tam olarak
farkına varamadı ö nce . D ü n y a hâlâ k a ra n lık tı ama siyah griye
devrildi, ka ra nlığ ın iç in d e ya rı g ö r ü n ü r ş e kille r be lirme ye başladı.
J on, doğıı s emas ını ka pla ya n b u l u t yığ ın ın a ba kma k iç in ya yını
indirdi. B u lu tla rın a rka s ında b i r ış ı l tı g ö re b il iyo rd u , yalnız ca ha­
yal ediyordu b e lk i de. Y a yın a b i r o k daha ta ktı.
Sonra güneş y ü k s e ld i, b u l u tl a r ı n aras ından muharebe meyda­
nına solgun m ız ra k la r g ö n d e rd i. J o n , S u r’la T e k in s iz O rm a n ’ın
arasında uzanan, e z ilm iş y a rım m i l l i k araziye bakarken nefes ini
tuttu. A raz iyi y a rım gece iç in d e ; ka ra rmış o tla rda n, kaynayan z i ft­
ten, kırık taş lardan ve c e s e tle rde n m ü te v e llit b i r m e tru k alana dö ­
nüştürmüşlerdi. K a rga la r ş im d id e n m a m u t le ş le rin in üs tündeydi.
Yerde ölü de vle r de va rd ı ama o n la rın arkas ında...
J on’un sol ta ra fın d a b i r i in le d i. V e J o n, R a hip C e lla d o r’un,
“Anne merha me t et. A h , ah ah, Anne merhamet et,” de diğini d u y­
du.
Ağaçların a ltın d a d ü n y a n ın b ü tü n ya ba nılla rı va rdı; akıncılar
ve devler, va rgla r ve d e rid e ğ iş tire n le r, dağ ada mları, tu z lu deniz
kalyoncuları, b u z lu n e h i r ya mya mla rı, bo ya lı yü z le riyle mağara
adamları, D o n u k K ı y ı ’da n k ö p e k arabaları, kaynamış deriye ben­
zeyen tabanlarıyla B o yn u z a ya k a da mla rı, M a n c e ’in S ur’u geçmek
için topladığı b ü tü n tu h a f ins a nla r. Bu sizin toprağınız değil, diye
bağırmak is tedi J o n . Burada size yer yok. Gidin buradan. T o rm u n d
Devfelaketi’n in bun a g ü l d ü ğ ü n ü d u ya b iliyo rd u . “H i ç b i r şey b i l ­
miyorsun J on K a r, ” d e rd i Y g ritte . J o n k ı l ı ç e lin i es netti, parmak­
l ı n ı açıp kapadı ama k ı l ı ç l a rı n burada h iç b i r işe yaramayacağını
Çok iyi b iliyo rd u .
Ü ş ümüş tü ve ateşi va rd ı, uz u n ya yın a ğ ırlığ ın ı taşıyamayaca­
ğ ı hissetti b i r an. M a g n a r’a karş ı ve rd ik le ri müc adele nin h iç b ir
343
şev o ld u ğ u n u . uıla dı ve d ü n ge c e ki kavga h i ç b i r şeyden de a2(j
k ü ç ü k b ir yo kla ma yd ı sadece, o n l a rı h a z ı r l ı k s ı z yakala maya ^]1’
şan b ir hanç erdi. A s ıl mü c a d e le ş i m d i b a ş lı y o rd u .
“B u kadar çok o l d u k l a r ı n h iç b i l m i y o r d u m , ” de d i Saten.
J o ıı b iliy o rd u . O n l a r ı daha ö n c e g ö r m ü ş tü , fakat böyle değil
b ir savaş ha ttına y ı ğ ı l m ı ş ha ld e d e ğ il. Y a b a n ı l l a r yürürke n, kafi^
uz un fers ahlar bo yunc a y a y ı l m ı ş tı , devas a b i r s oluca na benziy0r.
du, b ü tü n ya b a n ılla rı a ynı anda g ö r m ü y o r d u ins a n. A ma şimdi
“G e liy o rla r, ” de di b i n p ü r ü z l ü b i r s es le.
Y abanıl h a ttı n ın m e rk e z in d e m a m u tl a r v a rd ı. T okmaklar ve
büyü k taş ba lta la r taş ıyan d e v le r m a m u tl a r ı n arkas ında ydı. Yanla­
rında daha fazla de v y ü r ü y o r d u , m u a z z a m te k e rle k le rin üstünde
ucu s i v rilti lm iş b i r ağaç g ö vd e s i ta ş ı y o r l a r d ı . B i r koçbaşı, diye dü­
ş ündü J o ıı u muts uz c a . A ş a ğ ıd a k i k a p ı d u r u y o r s a bile , bu şeyin
birkaç ö p ü c ü ğ ü yle pa rç a la ra a y r ı l ı r d ı . D e v l e r i n h e r ik i yanında,
ka yna tılmış d e rid e n k o ş u m ta k ı m l a r ı o l a n ve ateş te sertleştirilmiş
mız ra kla r taş ıyan a tlıla r, k o ş a ra k i l e r l e y e n b i r m ız ra k ç ı yığını; kar­
gılar, s apanlar, s o pa la r ve d e r i k a l k a n l a r ta ş ıya n yüz le rc e piyade
a kıyo rdu. İ ri , beyaz k ö p e k l e r ta r a fı n d a n ç e k i l e n D o n u k K ıyının
ke mik arabaları, ta ş la rın ve k ö k l e r i n ü s tü n d e z ıp la yıp çıngırda­
yarak kanatlarda i l e r l i y o r d u . G a y d a l a r ı n ti z ö tü ş ü n ü , köpeklerin
havlamas ını, m a m u tl a r ı n g ü m b ü r tü s ü n ü , ö z g ü r ins anların ıslık­
la rın ı ve ç ı ğ l ı k l a rı n ı , d e v l e ri n E s k i D i l ’d e h o m u r d a n ı ş ı n ı dinler­
ken, yabanın öfkesi, d iye d ü ş ü n d ü J o n . Y a b a n ı l l a r ı n davulları gök
g ü rü ltü s ü g ib i y a n k ı l a n ı y o r d u .
E tra fın d a k i u m u ts u z l u ğ u h i s s e d e b i l i y o r d u J o n . “Y ü z bin kişi
o lm a lı, ” diye in l e d i S a ten. “ B u k a d a r ç o k in s a n ı nas ıl durduru­
ruz ? ”
J o n k e n d in i, “O n l a r ı S u r d u r d u r a c a k , ” d e r k e n duyd u. Arkası­
na d ö n d ü ve daha y ü k s e k s es le te k r a r e tti . “ O n l a r ı Sur durdura 
cak. Sur kendini savunur. ” B u n l a r b o ş s ö z l e r d i a ma J o n söylemek
z o ru n d a yd ı, k a rd e ş le rin b u s ö z l e r i d u y m a y a i h ti y a c ı vardı. “Man-
ce, ka la b a lık o rd u s u y la b i z i k o r k u tm a k i s ti y o r . Aptal olduğumuzu
m u s a nıyo r? ” J o n b a ğ ı r ı y o r d u a r tı k . “ O a ra b a la r, a tlıla r, yürüye 
re k ile rle ye n o nc a s o yta rı. . . b iz e b u r a d a ne ya pa bilirle r? Duvar
tırm a n a n b i r m a m u t g ö r d ü n ü z m ü h i ç ? ” G ü l d ü . P yp, Owen
İ A A
düzine kardeş daha o n u n la g ü ld ü . “O n la r b ir hiç, onla r biz im
jirıan kardeş lerimiz den b ile faydas ız , biz e ulaşamazlar, bize zarar
üremezler ve b iz i k o rk u ta ma z la r, k o rk u ta b ilirle r mi? ”
“H d Y /#!” diye b a ğ ırd ı G re n n .
“Onlar aşağıda, b iz yu k a rıd a y ı z , ” de di J on, “ve kapıyı tu ttu ğ u ­
muz sürece geçe mez le r. Geçemezler!” A r tı k b ü tü n kardeşler ba­
ğırıyordu, J o n’un s ö z le rin i o na geri k ü k rü yo rla rd ı, k ılıç la rın ı ve
uzunyaylarını havada s a llıy o rla rd ı, ya na kla rı kız a rıyo rdu. J on, savaş
borusuyla b irlik te ke na rda d u ra n F ı ç ı y ı gö rdü. “K ardeş im,” dedi,
“borunu mücadele i ç i n ç a l.”
Fıçı güldü, b o ru s u n u d u d a k la rın a g ö tü rd ü ve yabanıllar anlamına
gelen iki uz un ses ü fle d i. D i ğ e r b o ru la r da ötme ye başladı, sonunda
bizzat S ur tıtriy o rm u ş g ib i gelene kadar s us madılar. B o rula rın pes
ve derin in le me le rin i n y a n k ıl a rı diğe r b ü tü n sesleri boğdu.
“O kçular,” d e d i J o n b o ru l a r s us tuğunda. “K oçbaş ını taşıyan
devleri hedef a lın , h e r b i r i n i z . B e n im e m ri m le o k salın, daha evvel
değil. DEVLER V E K O Ç B A Ş I . A ttı k l a rı he r adımda başlarına ok
yağmuru yağmas ını i s ti y o r u m ama me n z ile g irme le rin i bekleyece­
ğiz. Boş yere o k harc ayan h e r adam, aşağı in ip o o ku almak zorunda
kalır, duydunuz m u ? ”
“D uydum,” d iye b a ğ ırd ı Ö k ü z O w e n . “S izi duyd um L ord
Kar.”
J on güldü, s arhoş ya da d e li b i r adam g ib i gü ld ü ve adamları
onunla b irlikte g ü ld ü le r. K ö p e k arabaları ve koşan a tlıla r merkez in
epey önündeydi a rtık , J o n g ö rd ü . Y a ba nılla r, ya rım m i l i n üçte b iri­
ni geçmemişlerdi ama mü c a de le ha tla rı ş imdide n çöz ülmeye başla­
mıştı. “M ancınığa d i k e n l i d e m i r to p u y ü k le y i n , ” dedi J on. “O wen,
Fıçı, küçük m a n c ın ık la rı h a ttı n me rke z ine do ğ ru çevirin. A krepler,
ateş okları yü k le yi n ve b e n im e m ri m le fı rl a tı n . ” K ös tebek Kasabalı
Çocukları işaret e tti. “S en, s en ve sen, meş alele rin yanında d u ru n . ”
Y abanıl o kç u la rı S u r’a ya kla ş ırke n o k fırla tma ya başladı; öne f ı r -
hyor, duruyor, o k s a lıyo r ve s onra b i r o n me tre daha koş uyo rlar­
dı O kadar ka la b a lıkla rdı k i g ö k yü z ü s üre kli oklarla d o lu yo r ama
tapsi kısa düş ü yo rd u . İsraf, diye d ü ş ü n d ü J on. Yabanılların disip-
bı ihtiyacı kendini gösteriyor. Ö z g ü r ins a n la rın bo yn uz ve ağaçtan
yapılan küç ük y a y l a r ı n ı n m e n z i l i , G ece N ö b e tç ile ri’n in po rs uk
345
alçıcından yapılmış ıızunyaylannın menzilinden çok daha lys
dı ve yabanıllar, kendilerinden iki yüz on beş metre yüksek '*'■
adamları vurmaya çalışıyorlardı. “Bırak atsınlar,” dedi J on. “nV
le. Tut." Kara kardeşlerin pelerinleri arkalarında dal gal an^
“Rüzgâr yüzümüze doğru esiyor, bize menzil kaybettirir. Bek] ^
Daha yahu, daha yakın. Gaydalar inledi, davullar vurdu,
çırpınıp düştü.
“Ç E K " J o n ke nd i y a yın ı k a l d ı r d ı ve o k u kulağına çekti. Saten
de aynı şeyi yaptı. V e G re n n , Ö k ü z O w e n , E k s ik Ç izme, Kara
J ack B ulwe r, A rro n , E m ric k . Z e i , a r b a le tin i omz una aldı. J 0n
gittikçe yaklaşan ko ç ba ş ını i z l i y o r d u . K o ç b a ş ın ın iki yanındaki
devler ağır ağır ile rl i y o r d u . O ka da r k ü ç ü k gö rünü yo rla rdı k ij0n
onla rı tek eliyle e z e b ilird i. Keşke elim yeterince büyük olsaydı. Devler
ö lüm sahasına g ird i. Y a b a n ılla r d e v l e ri n y a n ın d a n hızla geçerken
ma mııt le ş inin ü s tü n d e n y ü z le rc e ka rga ha va la ndı. Daha yakın,
daha yakın, ta ki...
“BIKAKl”
S iyah o kla r tıs la ya ra k aşağı u ç tu , tü y l ü ka na tla n olan yılanlar
gibi. O k la rı n nereye s a p la n d ığ ın ı g ö r m e k i ç i n durma dı J on. İlk
o k yayı te rk eder etme z o y e n i b i r o k a ld ı . “ T A K . ÇEK. BIRAK."
O k uçar uçmaz J o n y e n is i n i b u l u y o r d u . “T A K . ÇEK. BIRAK."
T e kra r ve te kra r. J o n m a n c ı n ı k i ç i n b a ğ ı rd ı , yü z dikenli demir
top döne döne havaya u ç a rk e n f ı r l a tm a k o l u n d a n gelen çatırtıyı
ve gümle me yi d u yd u . “Küçük mancınıklar, ” d iye bağırdı, “akrepler,
yayalar, emirle s a l ı n ” Y a b a n ıl o k l a r ı S u r ’ a s a l d ı rı y o r d u şimdi. İkinci
b ir dev d ö n d ü ve s e nd e le di. Tak. Çe k. Bırak. B i r mamut, yanın­
daki başka b i r ma mu ta ç a rp tı, h a y v a n l a r ı n s ırtın d a k i devler yere
d e vrildi. Tak. Çek. Bırak. K o ç b a ş ı y e r d e y d i ve o n u çeken devler
ya ö lü ya da ö lm e k ü z e re yd i, J o n g ö r d ü . “Ateş okları,” diye bağırdı
“O ko ç ba ş ının ya n ma s ın ı i s ti y o r u m . ” Y a ra l ı m a mu tla rın feryatlar*
ve d e vle rin g ü rle ye n ç ı ğ l ı k l a r ı , d a v u lla ra ve gaydalara karışıp kor­
kunç b i r müz iğe d ö n ü ş tü . A m a j o n ’ u n o k ç u l a r ı o k s a l m a y a devanı
e tti, heps i b ird e n ö l ü D i c k F o l l a r d k a d a r s a ğır o lm u ş tu sanki. On
lar d ü z e n in a rtı k l a rı y d ı b e l k i a ma h e r b i r i G ec e Nöbetçiler* nin
a da mıydı. İşte bu yüzden bizi geçemeyecekler.
M a mu tla rd a n b i r i ç ılg ın c a h a re k e t e d i y o rd u , gövdesiyle yâ
jlları savuruyor, ayaklarıyla okç ula rı ez iyordu. J on yayını b ir
^da ha kaldırdı ve aşağıdaki canavarın tü ylü s ırtına bir ok sapla-
fa hayvanı biraz daha hare ke tle ndirme k için. Y abanıl ordus unun
jogu ve batı kanadı b ir engele takılmadan S ur’a ulaşmıştı. A tlıla r
buzdan uçurumun altında amaçsızca dolaş ırken, köpek arabaları ya
duruyor ya da gen dö n üyo rdu. “Kapıda]” diye bağırdı b ir ses. E ks ik
Cizme’ydi belki. “Mamut kapıda”
“Gönderin.” diye bağırdı J on. “G renn, P yp.”
Grenn, yayını yere b ıra ktı, b ir yağ va rilin i yana devirdi ve S ur’un
kenarına yuvarladı. P yp, va rilin ağz ını tıkayan tıpayı çıkardı, deliğe
bir kumaş parçası s oktu ve meşaleyle tutuş turdu. G re nn’le birlikte
aşağı ittiği varil, o tuz metre kadar aşağıda S ur’a çarptı ve patladı.
Hava tahta kıymıkla rı ve yanan yağ ile doldu. G renn o sırada ikinci
varili yuvarlıyordu. K eg de b ir va ril almış tı. P yp ikis ini de tutuş tur­
du. “Owm vurdum]” diye ba ğırdı S aten, kafasını aşağı öyle bir sarkıt-
mıştı ki, J on o nun düş me k üzere olduğundan emindi. “Onu vur 
dum, vurdum, VURDUM]” J o n ateşin kükremes ini duyabiliyordu.
Aşağıda alev alev yanan b i r dev gö ründü, yerde debeleniyordu.
Sonra, mamutlar aniden kaçmaya başladı, ko rku içinde duman­
dan ve alevlerden kaçarken arkalarındaki mamutlara çarpıyorlardı.
Onlar da geriledi, ma mu tla rın arkas ındaki devler ve yabanıllar hay­
vanların yolundan ç e kilme k iç in sağa sola kaçıştı. M ücadele hattı­
nın merkezi bir anda ç öktü. K anatlardaki atlılar te rk e dildiklerini
gördüler ve onlar da geri çekilmeye karar verdiler. K e mik arabalar
bile gürültüyle ge riliyo rdu, ko rku tu c u gö rünme k ve gürültü çıkar­
maktan başka bir işe yara mıyo rla rdı zaten. Y abanılların kaçışını iz ­
leyen J on Kar, bozguna uğradıklarında kötü dağtltyorlar, diye düşündü.
Davullar susmuştu. Bu şarkıyı sevdin mi Mance? Domelu’nun karısının
tidım sevdin mi? ‘Y a ra lımız var mı? ” diye sordu.
“Kahrolası he rifle r bacağımı vu rd u . ” Y edek Ç iz me, bacağındaki
°ku çıkarıp salladı. “T ahta bacağımı!”
Kardeşlerden neşe do lu sesler yüks eldi. Zei, O we n’ı ellerinden
yakaladı ve delikanlıyı dö n dürdü, o nu herkesin göz le rinin önünde
Uzun uzun öptü. J o n ’u da öpmeye çalıştı ama J on, kız ı omuz la­
rdan yakalayıp na z ik fakat kararlı b ir şekilde itti. “H a yır, ” dedi.
Öpücüklerle işim bitti. B irde n bire ayakta duramayacak kadar b itk in
347
olduğunu fark etti. Bacağı, diz inde n kasığına kadar ızdıran h ı
çekiliş ti. J on kol değneğini aradı. “P yp, beni kafese götür r
c
bur seııııı.
“Be/ı? ” dedi G renn. “O ? ” dedi P yp. H a ngis inin d a h a ç o k ^
tuğunu söylemek zordu. “A - ma , ” diye kekeledi Grenn, “yabanıl'
lar tekrar saldırırsa ne yapacağın? ”
“O nla rı d urdur, ” dedi J on.
Kafesle aşağı inerlerken P yp miğ fe rin i çıkardı ve alnını sildi
“D onmuş ter. D o nmuş ter kadar iğrenç b ir şey var mıdır? ” Gül­
dü. “T anrıla r, daha önce hiç bu kadar acıkmamış tım. Bütün bir
yaban öküz ünü yiye b ilirim, ye min ede rim. Sence Hobb bizim
için G renn’i piş irir mi? ” J o n ’u n yü z ü n ü gördüğünde gülmeyi bı­
raktı. “S orun ne? Bacağın mı? ”
“Bacağım,” diye onayladı J on. K o nuş ma k bile zordu.
“A ma mücadele değil? M üc a de le yi kaz andık.”
“K apıyı gördüğümde tekra r s or,” dedi J o n sertçe. Bir ateş istiyo 
rum, sıcak bir yemek, sıcak bir yatak ve bacağımın ağrtsınt durduracak bir
şey, dedi kendi kendine. A ma önce ka pıyı k o n tro l etmeli ve Donal
N o ye’a ne olduğunu ö ğre nme liydi.
T he nnle r’le olan mücadeleden s onra, iç kapıya yığılan buzları
ve k ırık kiriş leri ka ldırma k neredeyse b ü tü n b ir günlerini almıştı.
Ç i l l i P ate, F ıçı ve inş aatçılardan baz ıla rı, M a nc e ’e bir engel daha
yaratmak adına y ık ın tıla rın orada kalmas ı gerektiğini savunmuş­
tu. A ma yık ın tıla rı orada bıra kma k, tü n e lin savunmasını da bı­
rakmak demekti ve N o ye b u n u ka bul edemezdi. Katil delikle­
rinde adamlar ve içe ride ki kafes lerin he r b ir i n i n ardında okçular
ile mız rakçılar varken, birkaç ka ra rlı kardeş kendi sayılarının yüz
katı yabanılı d u rd u ra b ilir ve tü n e li ces etlerle tıkayabilirdi. Noye,
M ance’in buz u rahatça geçmesine iz in vermeye niyetli değildi
Böylece, k ı r ı k basamakları kaz malarla, küreklerle, iplerle kenara
çekmiş ler ve iç kapının ö n ü n ü açmış lardı.
J on, yedek anahtarı almak için Üstat Aemon’a giden PyP1
soğuk demir parmaklıkların önünde bekledi. Şaşırtıcıdır ki, PyP
döndüğünde bizzat üstat ve bir fener taşıyan Clydas da onu ^
birlikteydi. Pyp zincirlerle uğraşırken Üstat Aemon, “işimiz ^
ricrinde gelin beni gör ” dedi Ton’a. “Sargılarını değiştirmem
yjrana yeni me rh e m s ü rm e m gerek, a ğrın iç in biraz rüya şarabı
da istersin.”
J on güçsüz b i r ş e kilde baş ıyla o na yla dı. K a pı aç ıldı. P yp önden
rritti, arkasında C lyda s ve fe n e r va rd ı. J o n ’u n b ü tü n yapa bildiği
( j s t a t A emon’a ayak u y d u rm a k tı . B u z l u tü n e l ç o k da rdı ve J on ke­
kiklerine iş leyen s o ğu ğu h is s e d e b iliyo rd u , S ur’ u n b ü tü n a ğırlığı
başının üz e rinde ydi. B u z d a n b i r e jd e rh a n ın boğaz ında yürüme ye
benziyordu bu. T ü n e l k ı v r ı l d ı , s o nra b i r kez daha. P yp, ik in c i de­
mir kapının k i l i d i n i a ç tı. D a h a i l e r i y ü rü d ü le r, te kra r d ö n d ü le r ve
ileride, buz un i ç in d e k i s o lg u n ve b e l l i b e lirs iz ış ığı gö rdüle r. Bu
10. J on hemen a n la m ış tı. Bu çok kötü.
Sonra, “Y e rde ka n v a r , ” d e d i P yp.
T ünelin s on a ltı m e tre s in d e d ö vü ş mü ş ve ö lmü ş le rd i. D e m ir
mıhlı meşe kapı k ı r ı l m ı ş , p a rç a la n mış ve s o nunda mafs allarından
sökülmüştü. D e v le rd e n b i r i k ı y m ı k l a r ı n aras ında emekleyerek
tünele girmiş ti. F e n e r ı ş ığ ı k o r k u n ç ma nz a ra yı kas vetli, k ı r m ı ­
zımsı bir ış ıkla y ı k ı y o r d u . P yp d u va ra d ö n ü p kus tu. J on, Ü s ta t
Aemon’m k ö r l ü ğ ü n ü k ı s k a n ı rk e n b u l d u k e n d in i.
Noye ve a d a mla rı tü n e l d e , P y p ’i n az önce açtığı i k i ka pın ın
aynısı olan d e m ir p a r m a k l ı k l a r ı n a rd ın d a b e kle miş ti. D e v onlara
doğru s ürünürke n, i k i a rb a le tte n b i r d ü z in e o k fırla mış tı. S onra
mızrakçılar öne g e lm iş o l m a l ı y d ı , d e m i r p a rma k la rın arasından
deve vurmuş la rdı. A m a d e v; ö n e uz anacak, Ç i l l i P ate’in b o yn unu
kıracak, d e mir k a p ıy ı ya ka la ya c a k ve p a rm a k lık la rı büke c ek gücü
bulmuştu. K ı r ı k z i n c i r i n h a lk a la rı ye rle re s a ç ılmış tı. Bir dev. Bü 
tün bunlar tek devin marifeti.
“Hepsi ö lmü ş m ü ? ” d iy e s o rd u Ü s ta t A e m o n yumuş a k b ir
sesle.
“Evet. D o n a l s o n u n c u y m u ş . ” N o y e ’u n k ı l ı c ı de vin boğazına
gömülmüştü. S ila h us ta s ı h e r z a ma n ç o k i r i b i r adammış gibi
görünmüştü J o n ’a a ma ş i m d i d e v in k o lla rın d a k ü ç ü k b i r çocuğa
benziyordu. “D e v o n u n o m u r g a s ı n ı k ı r m ı ş . İ l k k i m ö lmüş b i l ­
iy o ru m . ” J o n fe n e r i a ld ı ve daha i y i b a kma k iç in öne yü rü d ü .
Mag.” Ben son devım j o n b u ra d a k i h ü z n ü his s e d e b iliyo rd u ama
üzün için va k it y o k tu . “ K u d r e tl i M a g ’miş . D e v le rin k ra lı. ”
J °n un güneş e i h ti y a c ı v a r d ı a rtık . T ü n e l i n iç i ç o k s oğuk ve
k a ra n lık tı, ka nın ve ö l ü ı n ü n ko ku s u bo ğ uc uydu. F eneri Cl a
ge ri ve rd i, ö lü b e d e nle rin ya n ın d a n ge ç ip b ükü lmüş parmak^*
k ırın aras ından ka ydı ve pa rç a la nmış k a p ın ın ötes inde neler old
ğ u ıı u g ö rme k iç in gün ış ığına d o ğ ru y ü rü d ü .
B i r m a mu t leşi g iriş i kıs me n k a p a tmış tı. J o n kenardan geçer
ken, p e le rin i ha yva nın b o y n u z la rın d a n b i r i n e ta kılıp yırtıldı D
şarıda üç dev daha cans ız y a tıy o rd u ; ta ş la rın, çamurlu karın ve
s ertle ş miş z i fti n a ltına ya rı g ö m ü l m ü ş ha lde le rdi. Ateşin Sur’u
e rittiğ i ye rle ri g ö re b il iy o rd u J o n ; ge niş bu z tabakaları ısıyla yer­
le rin d e n k o p mu ş ve ka ra rmış z e m in e ç a rp ıp parçalanmıştı. J on
baş ını k a ld ı rıp buz ta b a ka la rın ın g e ld iğ i ye re baktı. Buradan bak.
ğında uçsuz bucaksız görünüyor, seni birazdan ezecekmiş gibi.
J o n iç e ri d ö n d ü . “ D ı ş k a p ıyı m ü m k ü n o ldu ğunc a onarmamız
ve sonra tü n e lin bu k ı s m ı n ı k a p a tm a m ız gerek. M o lo z , buz par­
çaları, ne olurs a. Y a p a b ilirs e k i k i n c i ka pıya kadar. S ör Wynton’in
ko mu ta yı almas ı la z ım, sağ ka la n s o n ş övalye o. Fakat hemen
hareket e tme li, d e vle r ç o k kıs a z a ma n s o nra te kra r gelecek. Ona
s ö yle me liyiz . . . ”
“O na ne is ters en s ö yle , ” d e d i Ü s ta t A e m o n nazikçe. “Gülüm­
seyecek, ba ş ını s allayacak ve u n u ta c a k . O tu z y ı l önce, S ör Wynton
S to ut b i r d ü z in e L o rd K u m a n d a n a d a y ın ın iç ind e ydi. İyi bir ku­
mandan da o l u r d u . O n y ı l ö n c e s in e ka da r hâlâ e hildi. A rtık değil.
B u n u D o n a l kada r sen de b i l i y o r s u n J o n . ”
B u d o ğ ru yd u . “O ha lde e m ri s iz v e r i n , ” d e d i J on, üstada. “Siz
b ü tü n ha ya tın ız b o yu n c a S u r’d a y d m ız , a da mla r sizi takip eder.
K a pıyı ka pa tma k z o ru n d a y ız . ”
“ B en z i n c i r l i ve y e m i n l i b i r ü s ta d ım . B e n i m m a k a m ı m hizmet
eder J o n. B iz tavs iye v e r i r i z , e m i r d e ğ i l . ”
“ B i r i b u n u ya p m a lı. . . ”
“S en. L id e r sen o l m a l ı s ı n d e l i k a n l ı . ”
“H a y ı r. ”
“E ve t J o n . U z u n z aman i ç i n o lm a s ı ge re kme z . Sadece garnizon
dö ne ne kadar. D o n a l s eni s eç ti. O n d a n ö nc e de Q h o rin Yarime!
L o rd K u ma n d a n M o r m o n t s eni kâ hya s ı ya p tı. S en K ış yan’nınog
lu s u n , B e nje n S ta rk’ ın ye ğ e n is in . Y a s en o l u r s u n ya da kimse. Sut
ARYA
^er sabah uya n dığında iç in d e k i bo ş lu ğu his s e diyo rdu. A ç lı k
' idi bu, zaman z aman o da va rd ı gerçi. Ç u k u r b i r ye rdi, b i r za-
Cnlar kalbinin o ld u ğ u ye rde b i r b o ş lu k, b i r z amanlar kardeş le­
rinin annesinin ve ba ba s ının yaş adığı yerde. Başı da ac ıyordu. İ l k
z am ank i kadar de ğ ild i ama epey k ö tü y d ü hâlâ. A rya buna alış mış tı
oerçi, in iyo rd u en a z ında n. A ma iç in d e k i b o ş lu k hep aynı
k al ı y o r d u . Boşluk asla daha iyi olmayacak, d iy o rd u ke ndine uyuma ­
ya giderken.
Bazı sabahlar u ya n ma yı h iç is te mi yo rd u . P e le rin in in altına
k ı v r ı l ı y o r , gö z le rini s ım s ık ı k a p a tıyo r ve te kra r uyumaya ç alış ı­
yordu. Keşke T a z ı o n u ra ha t b ıra ks a ydı, b ü tü n gün ve b ü tü n gece
uyurdu.
Ve rüya gö rürdü. B u en güz e l b ö lü m d ü , rüyalar. H e me n he­
menher gece k u rtl a rı g ö r ü y o r d u rüya s ında . K oca b i r k u r t s ürüs ü,
başlarında Arya. O b ü tü n k u rtla rd a n daha i r i y d i , daha güç lüydü,
daha çevikti, daha h ı z l ı y d ı . A tl a r ı ge ç e bilir, as lanları ye n e b ilird i.
Dişlerini gös terdiğinde in s a n la r b ile o nd a n kaçardı, mide s i asla
uzun zaman boş k a l m ı y o r d u ve tü y l e r i o n u s ü re kli sıcak tu tu ­
yordu, rüzgâr s oğuk e s tiğ in d e b ile . K a rde ş le ri de o n u n la yd ı, ke n­
di kardeşleri ve daha faz las ı. K ız g ın , k o rk u n ç ve ona ait. O n la r
Arya’yı asla te rk e tme z d i.
Fakat A rya’n ın ge c e le ri k u r tl a rl a d o lu ols a da, g ün düz le ri kö ­
peğe aitti. S andor C le ga ne o n u h e r sabah z o rla k a ld ı rıyo rd u , A rya
istese de istemese de. P ü rü z l ü s es iyle k ü fü r l e r e d iyo rdu ona ya
Çekiştirerek ayağa k a l d ı rı p s a rs ıyo rdu o n u . B i r keres inde b ir
miğfer dolusu s o ğu k s u yu A ry a ’ n ı n baş ından aşağı dö kmüş tü.
%a titreyerek ve a ğz ında n s u la r p ü s k ü rte re k ayağa z ıpla mış , o nu
J ekmelemeye ç a lış mış tı ama T a z ı sadece g ü lmü ş tü . “K u ru la n ve
3net °^ası atları d o y u r, ” d e m iş ti. V e A rya a da mın de d iğini yap­
mıştı.
*ki atları va rd ı; Y a ba nc ı ve k ı z ı l re n k li kü ç ü k b ir bine k
Arya hayvana Ö d l e k a d ın ı v e rm i ş ti ç ü n k ü T a z ı, bu hayvanın
Ö d i î ° n*ar S ^i İ k i z l e r ’de n ka ç mış o la bile c e ğini s öylemiş ti.
!»katliamdan s o n ra k i sabah, b i r araz ide s ürüc iis üz dola -
şirketi bulmuş la rdı. A s lında iy i b i r k ı s ra k tı ama A rya bir ödl -
sevemezdi. Vabana mücadele ederdi. Y in e de, A rya kısrağa elinj
geldiğince iyi ba kıyo rdu. T a z ı y l a a yn ı ata b i n m e k te n iyiydi,
ca. Ö dle k korkak o la b ilird i ama a yn ı z a ma nda genç ve güçlüydü"
E ğer iş oraya varırsa, Ö d l e k ’le Y a b a tı c ı’y ı ge ç e bile c e ğini düşünü
yordu A ry a.
T azı ilk z amanlardaki kada r ya k ın d a n iz l e m i y o r d u onu. Bazen
A rya n ın kalması ya da g itme s i u m u r u n d a b i l e d e ğ ilmiş gibi görül
niiyo rdu ve geceleri o n u b a ğ la m ı y o rd u a r tı k . Onu bir gece uykuma
da öldüreceğim, de miş ti A rya k e n d i k e n d i n e ama öldürmemiş ti.
gün Ödlek'in sırtında uzaklara kaçacağını ve o beni yakalayamayacak
diye düş ünmüş tü ama b u n u da y a p m a m ış tı . N e re ye gidecekti ki?
K ışyarı yo ktu a rtık. B ü y ü k b a b a s ı n ın k a rd e ş i N e h i r o v a ’daydı ama
ne A rya onu ta n ıyo rd u ne de o A r y a y ı . B e l k i de P e lit Kalesindeki
L eydi S mallwood o n u a l ı r d ı , b e l k i de a lm a z d ı. . . A yrıc a Arya, Pe­
lit K alesi’ni tekra r bulabileceğinden b i l e e m i n d e ğ ild i. Sharna’nın
hanına geri d ö n e bile c e ğ ini d ü ş ü n ü y o r d u ba z e n, eğer seller hanı
yıkmadıysa. A l T u r ta ’yla k a l a b i l i rd i , b e l k i de L o r d B eric gelir onu
bulurdu. A n guy'da n yay k u l l a n m a y ı ö ğ r e n i r d i , G e n d ry’yle at sü­
rerdi ve b ir ha ydut o l u r d u , ş a rk ıla rd a k i B e ya z A h u Wenda gibi.
A ma bunla r a ptalcaydı, S ans a’ n ı n h a ya l e de c e ği türden şeyler­
di. A l T urta ve G e n d ry o n u i l k fırs a tta te r k e tm i ş ti . L o rd Beric ve
haydutlar, tıp k ı T a z ı g ib i , o n u s adece fi d y e i ç i n is temiş lerdi. Hiç­
biri A rya’n ın etrafta o l m a s ın ı i s te m i y o r d u . Onlar asla bettim sürüm
olmadılar, Al Turta re Gendry bile. Öyle olduklarını düşünmekle aptallık
ettim. Küçük bir k ı z gibi davrandım, bir ku r t gibi değil.
Böylece A rya, T a z ı ’yla k a l m ı ş tı . H e r g ü n at s ürüyo rla rdı, aynı
yerde asla ik i kez u y u m u y o r l a r d ı . K ö y l e r d e n , k asab al ar d an ve ka­
lelerden m ü m k ü n o ld u ğ u n c a u z a k d u r u y o r l a r d ı . B i r keresinde
S andor C legane’e nere ye g i tti k l e r i n i s o r m u ş tu A rya. “Uzağa,
demiş ti adam. “ B il m e n g e re ke n te k ş ey b u . A r t ı k b e n im için zerre
kadar değerin yo k ve s e n in m ı z m ı z l a n m a l a r ı n ı d u y m a k istemiyo­
rum. O kahrolas ı kaleye g i r m e n e i z i n v e r m e l i y d i m . ”
“V e rm e liyd in , ” d iye o n a y l a m ı ş tı A r y a a n n e s in i düşünerek.
“V e rs eydim ö l ü r d ü n . B a na te ş e k k ü r e tm e n la z ım. Bana tat1
ş arkılar s öylemen la z ım , a bla n g i b i . ”
Î C T
ela bir baltayla vu rmu ş muydun? ”
baltanın kör kenarıyla v u rd u m sem küç ük s ürtük. K eskin
?âIiavursaydım kafatas ının parçaları hâlâ Y eşil Ç atal’da yü z ii-
lıırdu Şinıc^ l anct °^ası Ç eneni kapat. Bende akıl olsaydı seni
^ hibelere ve rirdim. O n la r ç ok konuş an kız la rın d ille rin i ke-
5CSSİZ r a n
söyleyerek ha ks ız lık e tmiş ti T az ı. A rya, o b ir sefer dışında
devse hiç konuş mamış tı. B ü tü n günler ikis inin ağzından da
kel i me çıkmadan geçiyo rdu. A rya konuşamayacak kadar hoştu,
Tazı da bir o kadar öfkeli. A d a mın iç inde ki öfkeyi his s edebiliyordu
^ya- y üz ünde, ağzının ge rilip biikülme s ınde , ona attığı bakışlar­
da görebi l i yordu bunu. N e zaman ateş yakmak iç in dal kesmesi
gerekse, baltasını ç ıka rıyo r ve buz gibi b ir öfke giyin iyo rd u adam.
Açlara ya da k ırık dallara vahşice vuru yo r, ihtiyaç duyduklarından
virmi kat fazla odun ve çıra kesene kadar durmuyo rdu. Bazen o ka­
d a r y orul uyordu ki, yere uz a nıyo r ve daha ateş bile yakmadan uyu-
yakalıyordu. B unun olmas ından ne fret e diyo rdu A rya, T a z ı’dan da
nefret edi y ordu. Baltaya en uz un baktığı gecelerdi onlar. Korkunç
tpğmmyoratM bahse girerim ki onu savurabilirim. A rya, T a z ı’ya bal­
tanın kör kenarıyla da vurma z dı üs telik.
Bazen yol alırken başka ins anlar da gö rüyo rla rdı; tarlalarındaki
çiftçiler, domuzlarını gez diren çobanlar, ineğini yürüte n b ir sütçü
bz, tekerlek izleriyle do lu b ir yolda mesaj taşıyan b ir yaver. Arya
onlarla da konuşmak is te miyo rdu. İ ns anlar uzak b ir diyarda yaşıyor
ve tuhaf bir dil konuş uyorlardı sanki; ne o nla rın A rya yla bir işi
vardı, ne de Arya’nın onlarla.
Ayrıca, insanlara gö rünme k güve nli değildi. Zaman zaman,
bvnmlı çiftçi yollarından sıra sıra atlılar geçiyordu, F reyler’in ikiz
kuleleri önlerinde dalgalanıyordu. “Başıboş dolaşan kuz eylileri arı­
yorlar, ’ diyordu T azı, adamlar geçip gittiğinde. “N a l sesi duydu-
gun anda başını öne eğ, gelenler büyük ihtima lle dost değildir.”
bir gün, devrik bir meşe ağacının kö kle ri tarafından açılmış
toprak bir kovukta, İ kiz le r’den kurtula n b ir başka adamla yüz yüze
1er- Adamın göğsündeki armada, ipeklerin içinde dans eden
^ e bir kız vardı. S ör M a rq P ipe r’ın yayala rından b iri o ld u -
u söyledi adam ama ya yını kaybetmiş ti. S ol kolu tamamen
353
bükülmüş ve omzuyla birleştiği yerde fena halde şişmişti- V I
kıran ve örgü zırhını parçalayıp etine gömülen bir gü^ a ^ I
yüzünden olduğunu söyledi adam. “Bir kuzeyliydi,”diye t
“Armasında kanlı bir adam vardı. Benim armamı görünce l
yaptı, kırmızı adam ve pembe kız, belki de birlikte olmalılarf" ;
onun Lord Bolton’ına içtim, o da benim Sör Marq’ıma jû,"
Lord E dmure’la Leydi Roslin’in ve Kuzey Kralı’nın şerefine^
deh kaldırdık. Ve sonra beni öldürdü.” Adam bunları söy^
gözleri alev parlaklığındaydı ve Arya onun doğru söylediğini '
rebiliyordu; adamın kolu korkunç bir şekilde şişmişti, bedenim'
sol yanı kan ve irin lekeleriyle kaplıydı. Üstelik berbat kokuvoı-
du. C e s e t g i b i k o k uy o r . Adam bir yudum şarap için yalvardı.
“Şarabım olsaydı kendim içerdim,” dedi Tazı. “Sanasuverç.
bilirim, bir de merhamet.”
Adam uzun uzun Tazı’ya baktıktan sonra, “Sen JofFrev’nıt
köpeğisin,” dedi.
“Artık kendi kendimin köpeğiyim? Suyu istiyor musun?"
“E vet,” dedi adam. Yutkundu. “Ve merhamet.”
Az geride küçük bir göletin yanından geçmişlerdi. Tm
Arya’ya miğferini verdi ve doldurmasını söyledi. Arya yürüveret
su kenarına gitti. Çizmelerinin ucu çamura gömüldü. Köpekba
şım kova olarak kullandı. Sular göz deliklerinden dışarı aknaau
miğferin dibi epey su tuttu.
Arya geri döndüğünde, okçu yüzünü yukarı kaldırdı ve M1
suyu adamın ağzına döktü. Kız suyu ne kadar hızlı boşaltırsa adan-
o kadar hızlı yuttu, yutamadıkları yanaklarına döküldü ve ^
kanla sertleşmiş sakallarına süzüldü, sonunda adamın sakalla
dan pembe gözyaşları damlıyordu. Su bittiğinde, adanı
yakaladı ve çeliği yaladı. “Güzel,” dedi. “Ama keşke şarap ° sa-
Şarap istiyordum.”
“Ben de.” Tazı, neredeyse şefkatli bir şekilde, hançerim^
göğsüne sapladı. Hançerin ucu Tazı’nm ağırlığıyla adanın ^
rinini, örgü zırhını ve zırhın altındaki dolgulu içhğ* „¡¿If
geri çektiği hançeri adamın üstüne silerken Arya'ya ba *
buradadır kızım. Bir adamı öldürmenin yolu budur, e
Y o l l a r ı n d a n b i r i b ud u r . “Onu gömecek miyiz?”
354
n
,1-
İfl
V
f "
jlP
“¡vjedct1?” dedi Sandor. “Onun umrunda değil, bizim de kü-
'tİiiiİz y°k- Onu kurdara ve vahşi köpeklere bırakacağız. Senin
^ |cr„ , ve benimkilere.” Arya’ya sert bir bakış attı. “Ama
önCeonu soyacağız.”
Okçunun kesesinden iki gümüş geyik ve yaklaşık otuz bakır
nkti- Hançerinin kabzasında pembe bir taş vardı. Tazı, hançeri
adamınelinden çekip Arya’ya fırlattı. Arya hançeri kabzasından
yakaladı, kemerine soktu ve kendini daha iyi hissetti. İğne değildi
amaçelikti. Ölü adamın oklarla dolu bir sadağı da vardı ama ok­
l a r y a y olmadan pek bir işe yaramazdı. Okçunun çizmeleri Arya
i ç i n çok büyük, Tazı için çok küçüktü, çizmeleri bıraktılar. Arya
neredeyse burnuna kadar inmesine rağmen adamın şapka şeklin­
deki miğferini de aldı, etrafı görebilmek için miğferi geri itm