You are on page 1of 22

YENĐ BĐR TARĐH YAZIMINA DOĞRU

NCELĐKLE JUDAĐZMLE BAŞLAYALIM; JUDAĐK ĐNCELEMELER BĐZE TAMAMEN ABARTILAR


ve gizlerle dolu olan Sovyet dönemindeki bilim tarihini hatırlatıyor. Sıklıkla
karşılaşılan ve oldukça büyük kara delikler ve göz kamaştıran ışıklar var. Bu kara
deliklerde neyin gizli olduğunu ya bilmiyoruz ya da çok az biliyoruz. Göz kamaştıran
ışıklar ise ışık saçmasına rağmen her zaman net görmeyi zorlaştırır.

Hem Sovyet sosyal bilimleri hem de Judaik bilimler çok politik ve savunmacı bir
konumdadır. Bir başka deyişle ikisi de sistematik bir biçimde önyargılıdır ve bilim bir dil
olduğunu için farklı dillerin birbirlerini okumaları gerekir.

Bugünün bakış açısına göre 1965’te bir siyasi mucizeyle karşı karşıya kaldık. Sosyalist
hareket Türkiye’de hep baskı altındaydı ve 1961’de kurulan Türkiye Đşçi Partisi 65
seçimlerinde 15 sandalye kazanmıştı. Ne bundan önce var olmuşlardı ne de daha sonra ki;
Sosyalist fikirlerini açıkça belirterek Türkiye’deki düzeni şok ettiler. Askeri darbece yok
edildiler; bugünün düzeni onların rüzgârını dindirmek için bir programdır. Sovyetlere
yakındılar ve Moskova’nın ajanı olmakla suçlandılar. Bununla birlikte bu dönemde Sovyet
literatüründe isimleri yoktu. Sovyet baskısı ve sosyal ve politik alandaki bilimsel tartışmalar
Leipzig’deki Türkiye Komünist Partisi’ni ve Ankara’daki Doğan Avcıoğlu’nun başını çektiği
Yön Hareketi’ni belirlemiş oldu. Türkiye Đşçi Partisi’ni anmak zorunda kaldıklarında
aralarında kısaca Burjuva Partisi diyorlardı.

Çözmesi zor ve zaman almış olan soru şudur: Türkiye Sosyalist Partisi Sosyalist ve Sovyet
dostu iken Moskova’dan bağımsız olmak istedi ve yasadışı Türkiye Komünist Partisi yurtta
hiçbir şubesi olmamasına rağmen Sovyet Komünist Partisi’nin bir uzantısıydı ve Sovyetlerin
Türkiye’de kurma arzusu vardı. Fakat aceleleri yoktu. Çünkü Avcıoğlu’nun başını çektiği
entelektüel-siyasi akım orduya nüfuz etmişti. Avcıoğlu anti-Amerikan ve baasçı bir askeri güç
arar gözüküyordu. Mısır’daki Nasır bir modeldi ve Türkiye’de baasçı bir hükümet
Ortadoğu’daki dengeleri bir hayli değiştirebilirdi. Sovyet bilimi bu tip kısa vadeli ve dar
siyasi dinamiklere tutsaktı.

Anlamak ve kavramak yani okumak zaman aldı.

Sıkça kullanılan “ilerlemeci” sözünü çözmeyi güçlükle başardık. Komünizmin yasaklandığı


yerlerde Komünist yerine “ilerlemeci” sözü kullanılmıştır.

Ünlü şair Nâzım Hikmet ölümüne kadar ilerlemeciydi, ölümünden sonra Komünist
yapılmıştır.

Bu girişten sonra Judaik çalışmalarda ilerleyebilir ve masamdaki şu kitaba bakabiliriz:


Amikam Nachmani’nin tamamen Đsrail’in arşivlerine dayalı olan “Đsrail, Türkiye ve
Yunanistan” kitabı. 1951’de Türk Dışişleri Bakanlığı Đsrail Ankara Büyükelçiliği’nden New
York’taki Yahudi Lobisi’nden – ki buna Yahudi Partisi de diyebiliriz – Türkiye’nin NATO
üyeliğini desteklemeleri konusunda bir ricada bulundu. Çünkü Türkiye’yi alma konusunda
isteksizdiler, tıpkı bugün AB’de olduğu gibi. Kitaptan anlıyoruz ki Đsrail Büyükelçisi ile Türk
Dışişleri Bakanı o zamanlar birbirlerine çok yakındılar, arkadaştan da öte kardeş gibiydiler.
Bunun nedeni Büyükelçinin Osmanlı sınırları içinde bulunan Şam’da doğmuş olması ve

1
Dışişleri Bakanının ise Darülfünun’da doçent olmasıydı. Bu durumda iyi arkadaş olmaları
anormal değildir.

Bu arada bu benim formüle ettiğim bir yasaya başvurmak yardımcı olacaktır: Türkiye’de
Dışişleri Bakanları Đbrani ırkından olanlar arasından seçilir. Biliyoruz ki bu yasa formüle
edildiğinden beri hiçbir istisna ile karşılaşan olmadı.

Şimdi kitapta Yahudi lobisi vardır, arşivleri vardır, mektupları vardır, fakat bu analizin hiçbir
noktasında Türkiye’nin Yahudi ve Đbrani soyundan insanlarıyla hiçbir ilişki yoktur. Oysaki bu
bilimsel olamaz. Bunun bir benzeri neo-klasik iktisadın bilimsel olmamasıdır; neo-klasik
iktisatta teknoloji, sınıflar ve siyaset yoktur.

Bununla birlikte “Kripto-Yahudi” diye bir olay var ve Türkiye’de değilse nerede var
olmuşlardır? Daha önemlisi Sabetay’ın anayurdu Türkiye’dir. Buna ek olarak, Osmanlı
delegesi Moiz Cohen (Tekinalp) Hamburg’daki Siyonizm Kongresi’nde Türkiye’yi vaat
edilmiş topraklar ilan etmiştir. Son Osmanlı Başhahamı Haim Naum ise anavatan olarak
bahsetmiştir.

Bu arada bizim çalışmalarımız ve Yılmaz - Ecevit Hükümetinin Dışişleri Bakanı olan Đsmail
Cem’in Sabetayist olduğunu ifade eden Đngilizce yayınlar1 yardımcı olabilir. Buna belki
1925’te Musul krizinin başında Dışişleri Bakanı olan ve bu makamda on beş yıl kalan Tevfik
Rüştü Aras ve 1950lerde Dışişleri Bakanı olan Fatin Rüştü Zorlu’yu ekleyebiliriz. Đbrani
kökenli olduklarından kimsenin bir şüphesi yoktur.

Bunu özellikle benim çalışmalarımdan sonra biliyoruz. Ayrıca kitabın yazarının ve


eleştirmenlerin bu gerçeği bilmemesi mümkün mü? Herhalde değil.

Kara delikler ve çok parlak olan ışıklar var. Burada Judaik yayınların temel çizgilerini
görebiliyoruz.

Kitaplarımda Londra’nın Doğu Hindistan Şirketi’ne ve Amsterdam’ın Hollanda Doğu


Hindistan Şirketi’ne “gövde siyaseti” gibi, devletsi kuruluşlar olarak dayanmasını analiz
ettim. Đzmirli Sabetay Sevi’nin doğum tarihi ile Doğu Hindistan Şirketi’nin kuruluşunun çok
yakın olduğunu göstermiş bulunuyorum. Đlaveten bu iki devletsi kuruluşta kilit çalışanlar ve
komprador denen yerel ajanların Yahudi kökenli ve Marrano olmaları sonradan keşfedildi.
Amsterdam’daki ya da Londra’daki ve Hindistan’daki görevliler aynı dili konuşuyorlardı,
yani Đspanyolca ve Portekizce ve çoğu zaman akrabaydılar. Bazı akrabaları Đzmir’deydi.
Şimdi Merkantilizmdeki bu damgaları gösteren çalışmalar2 var. Bu yüzden Sabetay Sevi’yi
Đzmir - Amsterdam çekişmesini göz önüne almazsak analiz edemeyiz. Bunlar Judaik
tartışmalarındaki kara deliklerdir; kara boşluklar anlamında kullanıyorum.

Burada üstü kapalı bir anlatıma başvurmalıyız. Pek çok kaynak modern cumhuriyetlerin
kuruluşunda Yahudilerin yoğun katkılarını ima ediyor. Öyle ki Scholem’in hazırladığı
ansiklopedide “dönme” girdisinde Mustafa Kemal imalı biçimde Đbrani kökenliymiş gibi
gösteriliyor. Ama daha sonra bu geri çekildi. Bu gösteriyor ki iddia etmek ve geri çekmek
Judaizmin davranış biçimidir. Bilimsellikten uzak savunma siyaseti yazıları olarak anılmaları

1
J. Freely, The Lost Messiah, Penguin, 2001.
Freely, ayrıca Dünya bankasından Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak ithal edilen Kemal Derviş’in de
Đbrani kökenli olduğu ifade etti.
2
J. I. Israel, European Jewry in the Age of Mercantilism 1550-1750, Oxford, 1998

2
gerekir. Bunlar Marx’ın yazılarıyla bilinen savunma yazımından farklıdır.

Diğer bir nokta da Judaik incelemelerin monografi aşamasını henüz tamamlayamamış


olmalarıdır. Bu büyük ihtimalle Yunanca dağılma anlamına gelen “diaspora” kavramıyla
bağlantılıdır. Judaik incelemeler yardım edemez ama parçalanabilir ve dağıtılabilir. Alan
çalışması ya da üniversite seviyesi bir durum çalışması ile karşılaşmış gibiyiz.

Şimdi Judaik incelemelerde bir canlılık görüyoruz. Bu muhtemelen Türk tarihine yeniden
yaklaşmamızdan kaynaklanıyor. Bunun, Judaik incelemelerde diyalektik bütünleşmeye
rehberlik etme ihtimali var. Birincisi burada hep biliniyorlar. Saint Paul’un güzergâhı bir
rehberdir, çünkü Paul’a kadar yalnız Yahudiler Musevi olabiliyordu. Biliyoruz ki bunların
propagandası sadece Yahudilerin yoğun olarak yerleştikleri yerlerde ve önemli sinagoglarda
yapıldı. Bunlar Türkiye sınırları içinde hem zamanın başlangıcında hem de uzun zaman
boyunca Türk hâkimiyeti sırasında gerçekleşti. Bu yüzden bunların erken tarihi Türkiye’yle
bağlantılıdır. Đkincisi Endülüs Türklere asla çok uzak olmadı. Üçüncüsü iki büyük mesih olayı
- David Roy ve Sabetay - Türk hâkimiyeti sırasında ortaya çıktı: David döneminde Türk
saldırıları vardı.

Burada belirlenmesi gereken önemli bir nokta var: Türkiye’nin kapılarının 1492 kovulması
ardından açıldığı iddiası bütünüyle yanlıştır, ama dikkat çekici bir biçimde abartılmıştır.
Đstanbul’da kurulan Beş Yüzüncü Yıl Vakfı bu abartının bir abidesidir ve amaçlarında şimdi
Türk-Đsrail birliği kurmak yatmaktadır. Türk-Đsrail yakınlaşmasının Judaik incelemeleri
yalanlayan bu abartıya ihtiyacı var gözükmektedir. Birincisi ana göç 1391’de başlamıştır.
Đkincisi sadece Türkiye’ye gitmediler, Kuzey Afrika’ya, Đtalya’ya, Hollanda’ya da gittiler.
Üçüncüsü Yahudi olarak değil Marrano olarak geldiler. Evlerinde Yahudi, sokakta
Hıristiyandılar, ve bu gelenek Sabetayizmi kolaylaştırmıştır. Sabetayizmi ikinci dönme akımı
olarak görüyoruz.

On yedinci ve on dokuzuncu yüzyıllar ilginçtir. Sabetayizmdeki ani yükselişle Büyük Đngiliz


Devrimindeki akımlar arasına bağlantılar görebiliyoruz. Sabetay Sevi tahriklerine
başladığında Şanlı Restorasyon daha çok yeniydi. Ayrıca Jön-Türk Devrimindeki açık ya da
gizli Yahudiliğin ve Sabetayistlerin etkisinin bu zamana kadar yazılanlardan daha fazla
olduğu açıktır. Miktarını bilmiyoruz ve öğrenmek için incelemelere ihtiyacımız var. Bununla
birlikte Türkiye üzerindeki Judaik ilginin bunun tahminlerin üstünde olduğunu gösteriyor.

Đttihat ve Terraki’nin ne Cumhuriyet’in siyasi teorisyeni olarak kabul edilen Ziya Gökalp’in
en önemli çalışması Türkleşmek, Đslamlaşmak, Muasırlaşmak idi. Modernleşmek Alliance
Đsraelite Okullarının açılmasının sebebidir. Jön-Türk Devriminin troykasından biri olan ve
Başnazırı Talat’ın Alliance Đsraelite Okulları’nda öğrenci ve sonra da öğretmen olduğunu
biliyoruz. 1950’de Cumhurbaşkanı olan Đttihat ve Terraki’nin Celal Bayar’ı da Alliance’ta
öğrenciydi ve modernleşmeyi destekledi. Sonra Türk ve Müslüman bir ülkede Türkleşmek,
Đslamlaşmak ne demektir, bu soruyu sorabiliyoruz. Şebeke’nin ikinci cildinde aynı dönem
sırasında ortaya çıkan Rusya’daki Bundist akımla bir paralellik arayacağım. Ne yazık ki Türk
entelektüeli Bundizmi sadece Lenin’in polemiklerinden biliyor. Bunun dışındaki analizler
Judaik Monografilerde bulunuyor, dünya entelektüeli bu alanda dar anlamda Leninisttir.

Böylece Türkiye’deki Judaik incelemeler Türk incelemelerine içselleştirilebilir. Buradan


bütünleştirici katkılar doğabilir.

3
On yedinci ve on dokuzuncu yüzyıllar yeni bilimsel buluşları bekliyordu. 1926’ya kadar
Türkiye’yi on dokuzuncu yüzyılda kabul etmek durumundayız. Aslında on dokuzuncu
yüzyılın uzun sürdüğünü söylemek, yirminci yüzyılın kısa sürdüğünü kabul etmektir.
Rusya’da 1917’de, Türkiye’de ise 1926’da bitmiştir.

Cumhuriyetin gerçek ve bilimsel kuruluşunun hep 1925-1926’da gerçekleştiğini kabul


etmişimdir. Bu genel bir evrim ve kısmi anlamda sizin çalışmanızla bağlantılıdır. 1926’da
Ankara’da idam edilen dört politikacı: -Cavit , Dr. Nazım ve diğerleri- Đbrani kökenliydiler.
Sabetayist ya da Kripto olmaları o kadar önemli değildir.

Bu yüzden devrim tarihlerini tanıtmadan Judaik incelemelerde bir sentez pek mümkün
gözükmemektedir. Đster derin ister yüzeysel, onlar burada entelektüel oluşum içinde var
oldular.

Şimdi soru zamanı.

Scholem kitabında Sabetay Sevi mesih olduğunu açıkladıktan sonra Đstanbul


sokaklarında “Türk hâkimiyeti sona erdi” diye bağıran bir dervişten söz ediyor.
Sabetay’ın Osmanlı Devleti’ne ya da yüksek kültüre etkisi ne zaman ve nasıl başladı?

Bu sorunun basit ve sıradan cevapları vardır: her Mesih totaliter ve otoriterdir. Bir mesih
herkesi korumak zorunda ve niyetindedir. Türkleri de koruyacaktır ki bu sultanın
hâkimiyetinden korumak demektir. Sevi’nin böyle iddiaları olduğunu biliyoruz.
Mesih tipolojisi her zaman dervişlerle karıştırılır.

Aynı dönemde Londra’da Mesih beklentisi olduğunu biliyoruz. Buna karşılık bekleyenler
Hıristiyandı ve Yahudileri korumaya niyetliydiler. Koruyabileceklerine inanıyorlardı ve
bugünün Evanjelistleri bunların devamıdır.

Bu basit cevaptan sonra daha uzağa gidebiliriz: Sabetay Sevi’yi koruyucu kabul edenlerin
arasında Müslümanlar da vardı. Sayılarını bilemiyoruz. Bildiğimiz ise diğer dinlerden de
destek bulabildikleridir.

Türkler hakkındaki bir düşüncemi açıklarken yıllardır bir türkünün şu dizelerini söylüyorum:
“yârimin dini var, imanı yok”; bizde hep ilki vardı ama ikincisi yoktu, yani iman. Bu bizim
Şamanist kökenimizle bağlaştırılabilir ve bizden başka, dinde tarikat ya da öğreti liderlerinin
olmamasıyla kanıtlanabilir. Tarikat kurucuları bizim için Kürt, Arap ya da Farisi olabiliyordu.
Đman zayıftır ve din sözcüğü vecibeleri ayırmamız anlamına geliyor ve tanımlamak için “Şia”
kelimesi kullanılabilir. Bu yüzden Sevi’nin Türkleri de koruyacağına inanması normaldir.

Eklenecek diğer bir nokta ise, sevi, bizde Alevilik olarak adlandırılan Đslam’daki Şiilikle
mukayese edilmiş olabilir. Size gönderilmiş olan “Les Derniers Doenmeh” (Son Dönmeler)
belgeseli önemlidir. Gizli kamera ile çekilmiş olan görüntülerde bazı Sabetayistler Sevi’yi bir
devrimci olarak tasvir ediyorlar; ki doğrudur. Sevi Judaizmde bir devrime yol açmış ve
sonunda Judaizme doğru yayılmıştır. Bununla birlikte kuruluşu kabalaya dayalıdır ve Safedli -
bugünkü Filistin- Luria’nın kabala öğretisini ele geçirmiş ve geliştirmiştir. Kabala ezoteriktir
ve Đspanya’da Müslüman tarikatlar içinde doğmuştur.

4
Onların Judaizmin nüfusundan Bektaşilik, Mevlevilik, Melamilik gibi Türk-Osmanlı
tarikatlarına bağlanmalarını anlayabiliyoruz.

Türkiye’de Judaizm ve Sabetayizm incelemeleri içselleştirilmiştir. Đçselleştirmeyi bizim kendi


tarihimizi incelemek olarak alıyorum.

Madeline C. Zilfi doktora tezinde3 Sevi’nin Mesih kargaşası sırasında vuku bulan çok ciddi
bir iç savaştan ve Kadızadelerin bütün tarikat dışı Đslamı savunmalarından ve diğer taraftan
tarikat taraftarlarından söz ediyor. Burada Sabetay taraftarları da görünmüştür.

Hem bu tartışmayla kuşatılmış hem de sultanın Sevi’nin sorgusu sırasında çevirmen olarak
görevlendirdiği kimseler, Sevinin Türkçe konuşmadığını ve yeni-Müslüman olduğunu
belirttiler. Hıristiyan veya Müslüman olan ama buna güvenilmeyen kimseler için kullanılan
bu terim yeni-Hıristiyan için kasten kullanılmıştı. Müslüman mıydı, Kripto-Yahudi miydi
bilmiyoruz ama bunlar birer vakadır. Sabetay Sevi’nin yükselişinden önce yeni-Müslümanlık
vardı.

Bu sorunuzum ikinci kısmının kısmi cevabıdır.

Mümkündür ki Sabetay’ı korumuşlar ve görünürde Đslamı özendirmişlerdir.


Đsimlerdeki bir benzerliğe dikkat çekmek istiyorum: Đbranice ve Arapça ünsüz yapılı dillerdir;
zilfi, zlf olarak yazılır, zülfü olarak da okunabilir. Türkiye’de bu isimde bizim rantiyeci olarak
gördüğümüz bir halk müziği sanatçısı var. Derviş’in partisinde yer almaktadır ve muhtemelen
Sabetayisttir. Araştırıyorum.

Bu sorunun cevabını ararken bir özete ihtiyacımız var. “Şebeke” isimli kitabımda 1550-1600
yılları arası önemi Türk-Judaik devlet olarak tanımlıyorum. Nasi bir Marranoydu – yani
Garcia’yı takip edenler. Avrupa’da uzun yıllar yeni-Hıristiyan olarak yaşadı ve Đstanbul’da
Yahudiliğe geri döndü ya da en azından öyle açıkladı. Kesin olan şu ki Nasi - Naxos dükü
olarak bilinir - Dışişleri Bakanı gibi çalıştı. Türklerin, Yahudi ülkesi olarak planlanan Kıbrıs’a
sefer düzenlemeleri bu dönemdedir. Sonuçta bir Yahudi soykırımıyla karşı karşıya
kalınmıştır.

Adem ya da adam eski ahitte geçen bir sözcüktür ki Đbranicede hem “insan” hem de “kırmızı”
anlamı vardır. O. Pamuk’un Londra’da çok beğenilen ama Türkiye’de hiç beğenilmeyen
“Benim Adım Kırmızı” isimli kitabı Yahudilerin gizli tarihi olarak yazılabilirdi; sözcükler ve
ezoterik çizgiler bunu göstermektedir. Pamuk’un baş karakterlerinden biri olan Ester Kira
1660’daki yıkımda öldürülmüştür. Bu yıkım Judaizmin, Osmanlı Đmparatorluğundaki altın
çağının sona erdirmiştir. Bundan sonra Yahudiler kırmızı bant takmaya mahkum edildiler.
Pamuk kitabın ismini koyarken bu olaydan esinlenmiş gibi gözüküyor.

Takip eden dönemde Kripto-Yahudilik trendinin arttığını tahmin edebiliriz.

Benzer biçimde 1826 yılında Vaka-i Hayriye olarak bilinen Mahmut’un yeniçeri ocağını
kaldırmasından sonra bazı Yahudi zenginler idam edildiler. Çünkü yeniçeriler bütün reform
projelerine karşı çıkıyor ve Yahudi tefeciler tarafından finanse ediliyorlardı. Reformist
hükümdar Mahmut’u geç gelmiş bir Sekizinci Henry ya da Deli Perto olarak

3
M. C. Zilfi, The Politics of Piety – The Ottoman Ulema in the Postclassical Age 1600-1800, Mineapolis, 1988

5
isimlendirebiliriz. Yahudi tefecileri idam ettirmesi Kripto eğilimler tarafından tetiklenmiş
olabilir.

Demek ki erken on yedinci yüzyıl ve erken on dokuzuncu yüzyıl, Kripto-Yahudi programının


işletilmesi için verimli zamanlardır. Bu durumda, Sevi’nin mesih tahrikleri sırasında bazı
Kripto-Yahudilerin önemli yerlerde olması muhtemeldir.

Sevi’ye iyi davranan ve onu Müslümanlığa geçmeye zorlayan Sadrazam Köprülü


hanedanındandı ve bu sadrazam hanedanlığı on yedinci yüzyılın ortalarında kurulmuştu.
Güçlüydüler ve bu şekilde davranmak onların seçimiydi. Kripto-Yahudi olabilirler mi?
Kategorik olarak hayır diyemeyiz. 1950lerin başlarında Đsrail Büyükelçisinden Yahudi
Lobisini harekete geçirmesini isteyen Dışişleri Bakanı da bir Köprülü idi. Benim dışımdaki
görüşler Sabetayist ya da Kripto olduğu yönündedir.

Başa dönecek olursak, on yedinci yüzyılı bilmiyoruz. Devam eden yıllarda, 1618’de, ilk defa
bir sultan tahttan indirildi ve boğduruldu. Karanlık bir yüzyıldır. Viyana önündeki Türklere
karşı düşmanlık da bu yüzyıldaydı. 1699, Türkiye’nin toprak kayıpları ve bozgunlar
dönemine girmesine sebep olan Karlofça Antlaşması’nın yılıdır.

Hindistan ticaretinde aracı olan Türkiye, ticaret gücünü Doğu Hindistan Şirketleri ve Şirket
devletler yüzünden kaybetti. Nasi’nin ricası üzerine, Sokullu Mehmet Paşa’nın itirazlarına
rağmen gerçekleşen Kıbrıs’ın fethinin karşılığı, 1571’de Đspanya’nın öncülük ettiği haçlı
donanmasına karşı bozguna uğranarak alınmış oldu. Bu, çok uzun sürmeyecek olan
Đspanya’nın Akdeniz kontrolü anlamındaydı. Büyük Britanya, yenilmez Đspanyol donanmasını
yenip, denizin hâkimiyetini almakta gecikmedi. Böylece Büyük Britanya on yedinci yüzyılda
Hindistan ticaretini ve denizyollarını kontrol edebiliyordu. Bu, Türkiye’nin geçiş ticaretini
yitirmesi ve güç kaybetmesi anlamındaydı. Sevi’nin memleketi Đzmir en çok güç kaybedendi.
Doğal sonuçtur ki sahil kentlerindeki Yahudiler ve kara ticaret yolu üzerindeki Kürt
Yahudileri güç kaybettiler. Böyle olmuş gözüküyor.

Biliyoruz ki Sabetay Sevi’nin Kürt illerinde pek çok taraftarı vardı.

Sevi’nin Türkleri koruma sözünü bu yapıda göz önünde bulundurabiliriz. Taraftar bulabilmiş
olması doğaldır.

Türkiye’deki Sabetaycı inanışlarla laiklik arasında bir paralellik var mı?

Laiklik sadece Đngiliz dilindeki “Sekülerizm” ile tanımlanabilir. Geçici bir yenilgi olarak
kabul edilebilen, Karlofça’da 1699’da biz yenildik. Fakat 1768’de hala güçlü devlet kabul
edilirken, girdiğimiz bir savaşta dağıtıldık ve 1774’te utanç verici şartlar altında Küçük
Kaynarca Antlaşması’nı kabul ettik. Reform hareketlerine başlamamız lazımdı, bu yeni bir
ordu anlamına geliyordu ve Üçüncü Selim Nizam-ı Cedit ordusunu kurdu. Gözlem için
Paris’e elçiler gönderdi ve tepkisel karışıklıklar sonucu öldürüldü.

Bu bir başlangıçtır ve laikliği içerir.

Bu yüzden laikliğin yerleşmesiyle Sabetayizm arasında bağlantı kuramıyoruz.

6
Bunlar gelişimine büyük katkı sağladılar. Bu aynı zamanda Đbrani kökenli insanlara yeni bir
güç kapısı oldu.

Öncelikle bazı yanlış ifadeler açığa kavuşmalı. Birincisi, Osmanlı Đmparatorluğu’nda


Đspanya’dan gelmelerinden önce Yahudiler vardı; Kürt Yahudileri, Arap Yahudileri, Irak
kolundan olanlara “Mirzahi” denilen Yahudiler ve “Romanyot” denilen Roma topraklarında
yaşayan Yahudiler vardı. Đkincisi sadece kentlerde yaşamadılar, köylerde de mukayese
edilebilir miktarda Yahudi vardı. Üçüncüsü zengin değillerdi, pek çok fakir ve cahil Yahudi
vardı.

Şimdi bu bilgilere dayanarak bir cevap vermeye başlayabilirim.

Bu soru Alliance Okulları’ndan bahsetmeden tamamen cevaplanamaz. Tam açık isimleri


“Alliance Đsraelite Universalite” dir. Osmanlı, Đran, Kuzey Afrika ve diğer Müslüman
ülkelerdeki Yahudi çocuklarının mesleki ve okuryazarlık eğitimini sağlamak için
kurulmuştur. Dil öğrettiler, Fansızcadır. Đbranice belirleyici değildi ve Fransız kültür ve
uygarlığına önem veriliyordu.

”Allianizm” ya da “Alliantist” hareket bir politika haline geldi. Bu, benim “Rezervist”
dediğim politikayla aynıdır. Yaşadıkları ülkelerde güç sahibi olmak için diğer insanlara
benzemek ve asimile olmaktır. Buna asimilasyoncu “Yahudi devleti” denebilir. Bolşevik
Devrimi tartışmalarından bildiğimiz “Bundistler” aynı kategoridedir.

Bu yüzden “Rezervizm”, “Allianizm”, Asimilasyonizm, ve hatta Bundizm birbirlerine çok


yakındır. Kesinlikle Siyonizme karşıdırlar. Buna bir savaş durumu diyebiliriz: Đzmirli Yahudi
biliminsanı Esther Benbassa çalışmasında4 bu durumu harika bir sebeple açıklıyor. Jön-Türk
devrimini takip eden dönemde Alyansizm ve Siyonizm ya da Rezervizm ve Siyonizm
arasında şiddetli bir savaş vardı. O zamanın Đngiliz diplomatik belgeleri Mustafa Kemal
yönetiminin başlangıcında, 1926’da Ankara’da idam edilen Cavit ve Dr. Nazım’dan
“Siyonist” olarak bahsediyor.

Alliance Đsaelite Okulları’nın laikliğe büyük katkıları vardır, çeşitli platformlarda teşhis
edilebilir. Birincisi Yahudi seçkinlerinin dili hiçbir zaman Đbranice olmadı; Ladinodan
Fransızcaya döndü. Đkincisi bir daha hiç Yahudi gibi gözükmek istemediler, bu da giyim
tarzlarında değişikliğe neden oldu. Bunu netlikle görebiliyoruz ve kıyafet reformunun
Cumhuriyetin ilanıyla başlamış olması ise gerçek olmaktan uzaktır. Cumhuriyet büyük katkı
olarak sadece fesi yasaklamıştır. Bununla birlikte şapkanın kabulünden önce Enver Paşa’nın
isminden esinlenerek ismi konmuş olan “enveriye isimli bir başlık vardı. Hüseyin Avni
Paşa’nın “avniye isimli bir kıyafeti vardı.

Talat bir Alliance Đsraelite ürünüdür. Kıyafetleri fes hariç çağdaştı.

Şunu da not etmeliyiz ki laiklik, rasyonalizme ulaştıran neden sonuç ilişkisinin önceliğini ya
da sonralığını kabul etmektir; Alliance bu anlayışı sağlıyordu. Ayrıca buraya bir ülkenin
kuruluşu için anavatanları gibi alışmışlardı, bu rasyonalizm ve laisizm ile ilişkili olmalıdır.

Bir röportajda bana bir soru sorulan bir soruyu şöyle yanıtlamştım: “Bana çok soru sormayın,
eğer bu ülkeden Sabetayizmi silerseniz, hiçbir Modernist kalmayacaktır”. Modern edebiyatın

4
E Benbassa, Une Diaspora Sépharede en Transition – Istanbul XIXé – XXé siecles, Paris, 1993

7
kurucuları, isim verecek olursak, Halid Ziya, Halide Edip ve diğerleri Sabetayistti.
Moderisttiler ve modernizmi yaydılar.

Şüphesiz laiklik, Đslâma bağlı olan Arabizmden uzaklaşmayı içerir. Bu ülkedeki Đbrani
kökenli insanların -ister Kripto ister Sabetayist olsun- ana hedefleri Türkiye’yi Araplardan
uzaklaştırmaktır. Bu sebeple Đslama ve Đslami tarikatlara girip, Arap karşıtı ve Đsrail yanlısı bir
Đslam yaratmak istemişlerdir. Amaçlarına ulaşmışlardır.
Bu aynı zamanda Sabetayizmin anti-laik bir vektör olduğunu da gösterir. Pek çok Đslamcı
hareketin Sabetayistlerin kontrolünde olduğunu biliyoruz. Bu bugün daha nettir; meclis
salonuna türbanla girmeye çalışan Merve’nin Sabetayist olup olmadığını bilmiyoruz. Ama
Nazlı Ilıcak –aynı zamanda Merve’nin tahrikçisi ve provokatörüdür- bir Sabetayisttir.
Biliyoruz ki Can Paker –Cumhurbaşkanı’nın vetosuna karşı türbanı savunan takımın başı- ve
türban yasaklamasını onaylayan karara karşı fikir yürüten Yücel Sayman –Đstanbul Barosunun
eski başkanı- Sabetayisttirler.

Şimdilerde Sabetayizm, Kemalizmden Đslamcılığa dönüyor.

Buna ulaşmada sorunlarla karşılaşacaklarını sanmıyorum. Şimdi değil ama Jön-Türk ve


cumhuriyet dönemlerinde sosyal ve politik programlarında gayet modernistken günlük
hayatlarında dindar ve muhafazakârdılar. Onlar ve özellikle Karakaşi kolu Sabetay Sevi’nin
koyduğu Türklerle ve Müslümanlarla evlenme yasağına uyuyorlardı. Ritüellerini gizli bir
biçimde uyguluyor ve din evlilik ve cenaze törenleri takip ediyorlardı. Çoğunlukla laik ve
cumhuriyetçi mahkemelere başvurmuyor dini mahkemeleri tercih ediyorlardı.

Laiklik ve Türkiye’nin modernleşmesine katkıları olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu soru yukarıda büyük oranda cevaplandı. Bunlara ne ekleyebiliriz... Belki bir nokta Soner
Yalçın’ın Efendi isimli kitabıdır5; kitap Türkiye’deki Sabetayizm tartışmalarına belirli bir
biçimde güç verdi. Diyebilirim ki Cumhuriyet Türkiye’sinde hiçbir konu bu denli ateşli bir
biçimde tartışılmadı. Üniversiteler bu tartışmanın dışında tutuldu ama son otuz yılda
üniversite sistemi çöktüğü için bu hiçte sürpriz sayılmaz.

Soner Yalçın Evliyazadeler ailesi hakkında bir kitap yazıyordu ve ardından Sabetayizm
konularını araştırmaya bağladı. 1950-1960 dönemi Başbakanı Adnan Menderes, Kemalist
dönemin ünlü Dışişleri Bakanı T. R. Aras, Đttihat döneminin tanınan kişiliği Doktor Nazım ve
Kıbrıs Antlaşmalarının mimarı Dışişleri Bakanı F. R. Zorlu hepsi bu ailedendirler. Aras hariç
hepsi çeşitli dönemlerde idam edildi ve hepsinin de Đbrani kökenli ve Sabetayist oldukları
açıklandı. Bu kitaplarımda da yazıldı, belki de bu yüzden ismim Sabetayizm tartışmalarıyla
birleşti. Efendi’de çalışmalarımın dağılma olmaksızın değerlendirilmesi ve eleştirisi yapıldı.

S. Yalçın’a yöneltilen en ciddi eleştiri “Cumhuriyet Sabetayistler tarafından kurulmutur.”


ifadesinedir; Yalçın bu cümleyi ima ettiği için eleştirildi ve suçlandı.

Çalışmaları sırasında pek çok tartışmamız olmuştur; saklı değil, Soner Yalçın’ın kitaplarında
olsun benim kitaplarımda olsun açıkça belirtilmiştir. Yalçın’ın böyle bir iddiası var mı
bilmiyorum fakat ben bu fikri hem kitaplarımda hem de basındaki röportajlarımda
belirtmiştim. Laik cumhuriyetin kuruluşuna katkıları büyüktür. “Đyi ki vardılar.” desem bile S.
Yalçın zarar görmeye devam eder ya da bu tartışma durdurulmak istenir.

5
Soner Yalçın, Efendi – Beyaz Türklerin Büyük Sırrı, Đstanbul, 2004

8
Aslında, yukarıdakiler için katkı sözcüğünün kullanılması anlamlı değildir, zira kendilerin bu
ülkeden ve halktan ayrı görmemişlerdir. Bireylerin kendi başlarına katkıları olmayabilir;
buradaki anlamsızlığı teşhis edebiliyoruz.

Fakat bu durum Đsrail devletinin kurulmasıyla değişmiştir.

Bu iddia bizi şu soruya


götürüyor: ne zaman
kuruldu? Bu meseleyle
kısaca ilgilenebiliriz. Đki
kuruluş tarihi vardır:
birincisi yasal kuruluş yılı
olan 1948 ve diğeriyse
gerçek ya da Darwinist
kuruluş yılı olan 1967.
Darwinizmi, hayatta
kalabilme etkeni olarak
Umut Sarıkaya, 27 Temmuz 2006 Penguen özetleyebiliriz.

Sorumuza yanıt ararken yasal olanla gerçek arasındaki sureci düşünebiliriz; kağıt
üzerindekinden fiiliyata geçiş felsefi bir süreçtir. Bunu iki platformda görüyoruz: kağıt
üzerindeki, kuruluşu ve Đbranice’de “aliyah” olarak geçen Đsrail’e göçü ifade eder. Fiili
kuruluş içinse 1967’deki Arap-Đsrail Savaşı ve hatta 1973’teki Arap-Đsrail Savaşı alınabilir ve
fiili kuruluş bir an olarak değil bir süreç olarak anlaşılmalıdır. Bu süreçte sadakat yön
değiştirmiş olmalıdır.

Sabetayistlerce bana verilen bilgiye göre, yüzde otuzu Türkiye’ye sadık kalmış, kalan yüzde
yetmiş ise yüzlerini Đsrail’e dönmüştür. Bu sadakat kaymasını, New York’a teslimiyet olarak
alıyorum.

Bu kuruluş –fiili olan- sadakatle birlikte iki noktadan oluşan bir sorunsal değişimine neden
oldu: Birincisi, Arapları tutan Sovyetlerin istikrarsızlaştırılması ve ikincisi, akılcı ve Sosyalist
gelişimi yaşayan Türk aydınını çökertilmesi. Bu ikisi de bizi anti-laik politikalara davet etti ve
Washington’un Sovyetlerin etrafını Đslami hareketlerle kuşatma doktrinine bağladı.

Dahası, Đslam eninde sonunda bir Arap dinidir ve kutsal kitabı Arapçadır. Cahun-
Vambery’den beri Orta Asya’yı, yeni kurulmuş olan Türkçülük için hedef göstermekte ciddi
bir yol kaydedildi. Fransa’da Kuzey Avrupa’ya dönmek ya da Đngiltere’de Almanya’ya
dönmek asla bir politika olmamıştı. Bu tez için Sırlar’a bakılabilir: Türkçülüğün kurucuları
olan Leon Cahun ve Herman Vambery’den başlayarak büyük Türkçü Ziya Gökalp Orta
Asya’yı ütopya gibi biçimlendirdiği bir “anavatan” olarak tanımladı. Bu aşamada Türkçülük
oldukça laikti ve kendi Şaman tarihine dayalıydı. Daha sonra bunu derinleştirmeye ve “Türk –
Đslam Sentezi” adı altında, Türk Đslamını Arap köklerinden tamamen ayırmaya önem verildi.6
Bu kritik nokta önemlidir.

Đsrail’in 1967’de Mısırlı Nasır’ın başını çektiği Arap Cephesini ortadan kaldırmasından
sonradır ki kısmen de Sovyetlerin yenilgisi anlamına gelecek şekilde Şamanist Türkçüler

6
Bu, muhtemelen Washington’un “Büyük Ortadoğu Projesi”yle yerini aldı

9
oldukça Đslami bir renge büründüler. Bu nedenle ve bundan sonra, Sabetayistler yalnız Đslama
sızmakla kalmadılar, Đslami Tarikatlara da sahip olmaya çalıştılar.

Bu kritik noktadan sonra, Türk Oligarşisi tamamen anti-laik hale geldi.7 Coşkuyla tarikatları
ve Đmam-Hatip Liselerini savunmaya başladılar.
Katkıları vardı
Şimdi ise katkılarını silmiş, karşı tarafa geçmişlerdir.

Sabetayizm ve Marranosizm gibi iki dinli yaşayan ve özel yapılar oluşturan Yahudi
tarikatları, bu iki kimliği de taşıyarak kendi başlarına ayrı bir din olarak sayılabilir mi?

Tanım tektir, ister Marrano ister Kripto-Yahudi deyin, sokakta Hıristiyan, evde Yahudidirler.
Hayır, onlar için bir din ayıramayız. Gerçek dinleri evde uyguladıkları dindir. Sokakta
Müslüman evde Hıristiyan olanları da vardır, yalnız Kripto-Yahudilerden değil Kripto-
Hıristiyanlardan da bahsediyoruz ama sayıları azdır. Bunları ayrı bir din olarak alamayız.

Đki dinle yaşarlar.

Yine de iki dinli böyle bir


yaşam göründüğü kadar kolay
olmamalıdır; bu insan
psikolojisine ve doğasına
aykırıdır. Sonuçta iki dinli
yaşamı ancak ajanlarda tespit
edebiliyoruz; ancak ajanlık
yetenekleri herkeste bulunmaz.
Ne şekilde olursa olsun, bu zor Umut Sarıkaya, 8 Şubat 2008 Uykusuz
bir yaşam olmalıdır.

Kripto-Yahudiler, Osmanlı’da “yeni Müslüman”, Đran’da “cedid el Đslam” olarak anıldılar. Đki
coğrafyada da bu sözcüklerin anlamında Müslümanlıklarına olan şüphe vardı.

Yine de ülkemizde yaşadığımız olaylardan bazı sonuçlara ulaşabiliriz. Onların Müslüman


karakteri görünürdeydi ama bu Yahudi kimliklerini tam olduğu anlamına gelmezdi. Gizlilik
yüzünden Yahudi dininin bütün kurallarını güçlükle uygulayabiliyorlardı. Örneğin, kuzu-
peynir yasasına uymak zordu, ama sünnet kuralını rahatlıkla uygulayabiliyorlardı. Yahudi
kimlikleri tam değildi zira Đslam ve Yahudi dinlerinin birlikte var olmalarından meydana
gelmiş bir karışımdı. O nedenle Müslümanken rol yaptıklarını düşünmek yerinde olmaz;
bunun yerine pek çok uygulamayı içtenlikle yapmış olduklarını düşünmek daha isabetlidir.

Tarikatlarda rahattılar. Biliyoruz ki kabala Đspanya’daki Müslüman tarikat tekkelerinde


doğmuştu. Mevlevilik ve Bektaşilik gibi heteredoks tarikatlarda oldukça rahat olduklarını
biliyoruz.

7
Türkiye Đşveren Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Refik Baydur, “Ben yasaklanmalarını desteklemiyorum.
Ama Đmam-Hatip liselerinden mezun olanlar Đlahiyat Fakültelerinde eğitimlerine devam etmeli, mantık ve
felsefeyle ilgilenmelidir. Bize ve halkımıza dinimizi ve Đslamın bilimle ilişkisini anlatmalıdır.” dedi. TÜSĐAD
Başkanı, mezunlara bütün bölümler açık olması durumunda bu liselerin yılda ihtiyaç duyulan imam sayısından
10 kat daha fazla mezun verdiği bahsi açıldığında ise yine de Đslamı öğrenmeye duyulan ihtiyacı vurguladı.
Hürriyet, 24 Temmuz 2004
Türkiye’deki oligarkların ciddi bir kısmı Sabetayisttir. Bu açıklamaları Sabetayizm ile bağdaştırmak mümkün.

10
Birçok tarikatı kontrolleri altında tutmuş olmaları da mümkündür. Araştırmalıyız.

Bu genel anlamda Marranosizmdir. Ama Sabetayizm farklıdır. Sabetay Sevi, Yahudi dininde
reform yapma iddiasıyla ortaya çıktı. Size yolladığım “Son Dönmeler” belgeselinde, bazı
Türk Sabetayistler Sevi’yi bir devrimci olarak kabul ediyor, derhal reddedemeyiz. Doğru
olma ihtimalini kabul ediyoruz.

Đsa dinde reform yapmak istedi ve neticesinde “Hıristiyanlık” – Yunancada Đsa, Hristo olarak
adlandırılır- doğdu.

Sabetay – şabattan, şabatta doğmuş anlamındadır, orijinal olarak “şabbatai” yani cumartesici –
reformların peşinden gitti ve Sabetayizm ortaya çıktı. Aslında Sabetaycılığı Müslüman
kisvesinde olsun olmasın ayrı bir din olarak kabul etmek yerinde olur. Bunu “Yahudi
kabilesinden olan ama Yahudi dininden olmayan” olarak tanımlıyorum.

Politik karakterleri ve güce olan hırsları sebebiyle kendilerini açığa çıkarmadılar. Güçten
uzaklaştıkları ölçüde kendilerini dereceli olarak belli ettiler.

Şüphesiz, Türkiye’nin rezerv devlet durumunda bir değişiklik olsaydı kendilerini ifşa
ederlerdi.

Şimdi en çok Đslami tarikatlarda rahattırlar. Kitaplarımdan birinde ismini vermeksizin


Türkiye’de Dışişleri Bakanı gibi çalışmış olan bir Sabetayistin öz dedesinin Mevlevi Dedesi
olarak çekilmiş bir fotoğrafı olduğunu ispatladım. Đslami bilimler ve Đslam Tarihi konusunda
uzman olduğuna inandığım M. Yüksel, yeni bir çalışmasında bizi bu konuda aydınlatıyor.
Ondan bir alıntı yapmak istiyorum:

“Mevlevi Tarikatındaki ikinci önemli Sabetayist, Selanik Mevlevihanesi’nin Şeyhi olan Đshak
Dede idi. Karakaş Sabetayistlerinin önemi isimlerinden biri olan Đshak Dede bir süre sonra
Selanik Mevlevihanesi’nin Postnişinliğine yükseldi. Sabetayizm terbiyesini ispatlayarak Đshak
Dede, Mehmet Esad Dede’nin aksine, Sabetayist geleneğini ve gizli amacını sürdürmeye devam
etti. Sabetayistler üzerinde rabbi konumuna yükseldi. Mevlevi ayinlerini ve görgüsünü,
Selanik’teki Sabetayist Mezarlığı’nın yanındaki mevlevihanenin şeyhi olarak belirli günlerde
uyguladı. Ayrıca Mevlevihane içinde Sabetayist ayinlerini çift kimlikli disiplinlere göre gizli bir
biçimde uygulamaya devam etti. Mübadeleden sonra Đzmir’e yerleşen Đshak Dede’nin ölüm
tarihini tam olarak tespit edemiyoruz. Dışişleri Eski Bakanı Prof. Dr. Emre Gönensay, Đshak
Dede’nin torunlarından biridir.”8

Profesör Gönensay, bazı televizyon kanallarındaki Đsrail yanlısı yorumlarıyla dikkat çekiyor.

Ayrı bir din olarak kabul edilebilir mi?

Şüphesiz Sabetayizm ayrı bir dindir.

8
Müfit Yüksel, Sabetaycılık Tartışmaları ve Kimlik Sorunlarımız, Yarın, Temmuz-Ağustos 2004, syf 30
M. Yüksel “ogan”ın Đbranice olduğunu belirtiyor ama Türkçe’de “okan” deniliyor ve Sabetayistlere isim
olarak veriliyor. 1924 Mübadelesi burada bahsediliyor. Yüksel şu bilgileri veriyor:
“Şeyh Muhammed Nur El-Arabi’nin ölümünden sonra Melamilik, Đstanbul ve Rumeli’de Sabetayistlerin
kontrolüne girdi. Hatta Melami Tarikatının üçüncü dönemine ait bazı dergahlar gizli Sabetayist sinagogları
olarak kullanılmaya başlandı. Günümüzde Đstanbul ve Đzmir’deki az sayıda Melaminin çoğu Sabetayist
kökenlidir.”, syf 29.

11
Kripto-Yahudiliği ayrı bir din olarak tayin edemeyiz. Bununla beraber ayrı bir disiplin olduğu
ileri sürülebilir. Đki dinle ortaya çıkmak ve diğer inancı gizlemek istikrarlı düşünmeye zarar
verebilir. Dini düzlemde ortaya çıkan ve kabul edilen bu davranış biçimi, muhtemelen kendini
düşen işgücünün kuralı gereği olarak hayatın ve insan doğasının her alanında görülmeye
zorlayacaktır.

Öte yandan ben Sabetayizm sözcüğünü kullanmayı daha az tercih ediyorum. Zira Türkiye’de
geliştirdiğim tekniklerle birisinin Kripto-Yahudi olmasını kolayca teşhis edebilmeme rağmen
Sabetayizm teşhisi zor görünüyor.

Bazı oligark ailelerin “Kripto” karakterlerini teşhis edebiliyorum ama onları Sabetayist olarak
nitelemek saptırmak gibi görünüyor. Sabetayistler hariç Türkiye’de Kripto-Yahudiler hala
varlar, Đberya’da (Đspanya) da öyle.

Laikliği onların şeriatı olarak kabul edemez miyiz?

Şu an kesinlikle hayır, laikliğin tarihi ve sosyal karakterini ihmal edemeyiz. Ayrıca On


dokuzuncu yüzyılın sonları hem Jön Türklük hem de Kemalizm birer fenomendi. On
dokuzuncu yüzyıl, başında milliyetçiliği, sonunda Emperyalizmi, ortasında ise Sosyalizmi
yarattı. Sosyalizm etkili bir hareketti ve doğası gereği laikti. Türk Sosyalizmi başında ve
gelişim sürecinde Sabetayist bir karakterdeydi. Türk aydını ve sol kanattaki hareketler –bir
derece daha az olmakla beraber- hala Judaik hegemonya altındadır. Türk Sosyalizminin baş
kurucularından Ş. H. Değer Selanik’ten bir Sabetayistti, 1960ların Sosyalist patlamasının
liderlerinden Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ın da Sabetayist olduğun yazdım. Bunlara
Türkiye’de Komünist olarak damgalanan ve uzun yıllar hapis yatan sonrasındaysa oligarşi ve
sağ kanatça sahiplenilen Şair Nazım Hikmet’i ekleyebiliriz. Bu akımın laiklik programına
büyük etkisi oldu ve laikliği Sosyalizmin bir alt programı olarak kabul edebiliriz.

Diğer taraftan, bu uzun yüzyıl boyunca Siyonizm yoktu, ancak sonunda formüle
edilebilmiştir. Yahudiler için temel politika, benim Rezervist dediğim, Judaik literatürde ise
Alyansist olarak geçen yönetimlerdi, bunlara Asimilasyonist ve Bundist terimlerini de
ekleyebiliriz. Bununla birlikte ister Rezervist ister Alyansist olsunlar laik olmalıydılar. Tekrar
etmek gerekirse, Türkiye’de Kemalizmin gurur kaynağı olan kıyafet reformu Alyansizmin bir
türevidir, Rezervist ya da alyansist politikalar ancak Đslami ve yerel kıyafetler ortadan
kaldırılırsa gerçekleştirilebilirdi. Bu uzun yüzyıl boyunca pek çok ülkede Đbranice yerine
Türkçe, Rusça, Hollandaca öğrenmek bir politikaydı, böylelikle isim değişiklikleri
yaygınlaştı. Rezervizmin ve Alyansizmin temeli budur. Alyansizmde ek olarak Fransa’ya
sadakat yer alır.

Türkiye’de Arabizmden uzak durmak ancak laiklikle mümkündü.

Şimdi bu dinamikler erimiş ve çömüştür.

Buna karşılık, anti-laik programın başka iç dinamikleri de vardır. Bugün gücü elinde
bulunduran sınıflar “psikoz” ya da “nevroz” diyebileceğimiz “bir daha asla” durumunun
ortasındadırlar. Burada “bir daha asla”, 1960lara ve 1970lere tekabül ediyor. Türkiye’de bu
yıllarda sola yönelik bir eğilim oluşmuştu. Bu dalgayı durdurabilmek için silahlı kuvvetlerin
yaptığı 1980 askeri darbesinden önce bir iç savaşa gerek vardı. Ülkenin çok zengin insanları
ülkeyi terk etmeye başlamıştı; Yahudi işadamı Vitali Hakko, anılarında göç etmeme kararını

12
bir kahramanlık direnişi olarak anlatıyor. Göçe hazırlanırken gerçekleşen darbeyi kurtuluş
sayıyor. Đsviçre’ye göç eden zenginlerden bir Türk mahallesi kurulduğunu biliyoruz. Finans
ve yatırım dergileri çok ilginç bir sermaye transferinden bahsettiler. Eylül darbesinden sonra
iktidara gelen ve sonrasında Başbakan ve Cumhurbaşkanı yapılan Halil Turgut Özal’ın ismi
oz-al biçiminde okunduğunda Đbranice’de tanrının gücü demektir. Yabancı döviz kontrolünü
kaldıran, holdingleri yabancı para kullanımını serbest bırakan bu girişimin bu deneyime
dayandığını düşünebiliriz.

Đslam bu sol trendin karşısında konumlanmıştı ve Sosyalist yükselişin Đslami bir barajla
durdurulabileceği anlaşılmıştı. Bu yeni bir konsept ya da doktrindi. Bu, bütün devlet
görevlilerince, Bastiat’ı9 kıskandıracak bir uyum içinde uygulandı. Devlet insanları
“Komünizmle Mücadele Dernekleri” adı altında toplanmaya teşvik ediyordu. Fethullah Gülen
Tarikatı –şu an çok güçlüdür- bu derneklerin içinden doğdu.10 Devlet bu dernekleri
kurduruyor ve Şamanizmden Đslamcılığa dönen faşist lider Albay Türkeş’in başını çektiği
Milliyetçi hareketi kolluyordu. Aydınlar Ocağı tarafından geliştirilen “Türk-Đslam Sentezi” bir
doktrin haline gelmek üzereydi. Çalışmalarımda Aydınlar Ocağı’nın başını çekenlerin
çoğunun –hepsi olmasa bile- Sabetayist olduğunu gösterdim.

Đslamcılık sosyal mücadele karşısında bir politika haline geldi. Devlet ve Oligarşi bunu takip
ediyordu. Eylül askeri darbesi bunu başardı, Yönetici sınıflar terörize oldu ve laik
entelektüelleri de terörize etmeye başladılar. Bu dönem boyunca Başbakan ve Cumhurbaşkanı
Sami Süleyman Demirel ve Başbakan M. Yılmaz, Osmanlı’nın son zamanlarında bile
görülmemiş bir gösterişle cuma namazlarına gitmeye başladılar. Silahlı Kuvvetler, Oligarşi ve
devlet otoriteleri Đslamcılığı bir devlet doktrinine dönüştürdüler.

Bu politikadan vazgeçildiğine yönelik yeterli bir işaret henüz yoktur. Türkiye’yi bir model
olarak gösteren Washington’un “ılımlı Đslam” projesi de dahil bütün dinamikler hala
yerindedir.

Şimdi Sabetayistler bunun öncüsüdürler. Birkaç yıl önce Washington’dan Ekonomiden


Sorumlu Devlet Bakanı olarak ithal edilen Derviş’in türban kampanyasını desteklediğini
yenilerde öğrendik, “Türbanı başörtüsüne tercih ederim.” demiş. Onun Đbrani kökenli
olduğunu ortaya çıkardım, şimdi herkes kabul ediyor. Geçenlerde, Radikal Gazetesi Ankara
Temsilcisi Murat Yetkin’in, Derviş’in davet edilmediğini, New York Yahudi Lobisi
tarafından hükümette yer alması için gönderildiğini belirten değerli bir kitabı çıktı.11 Modern
görünümlü, lise eğitimini Fransa’da, Üniversite eğitimini Londra’da tamamlamış,
Doktorasını Birleşik Devletler’de yapmış, ama yine de türban kampanyasını savunabiliyor.

9
Frédéric Bastiat. Fransız Klasik Liberalizm kuramcısı. Yazıda, burjuva iktisatçılarının Marksist iktisatçıların
aksine sınıflar ve ekonomik çıkarlar arasında çatışma (çelişki) değil uyum olduğunu varsaymaları kastediliyor.
10
Şimdi, Cumhuriyet Savcısı tarafından aranırken Cumhurbaşkanı Özal tarafından Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne
davet edildiği tartışmasız kabul edilmiştir. Ortadoğu’da Tarikatı için misyoner okulları açmasını destekleyen
Cumhurbaşkanı Demirel’in Orta Asya ülkelerinin başkanlarına yazdığı tavsiye mektuplarında bu
belgelenmiştir. Laik ve solcu Başbakan Bülent Ecevit’in bu vaizlikten gelme tarikat şeyhiyle sıklıkla
buluştuğu ortaya çıkınca, Bülent Ecevit, “Felsefi tartışmalar yapıyorduk” şeklinde açıklama yapmak zorunda
kalmıştı.
Silahlı Kuvvetler ve Polis içinde örgüt kurmaya teşebbüs ettiği belgelenince tutuklanmaktan Birleşik
Devletler’e kaçışına göz yumulmasıyla kurtuldu. Şu an Washington Hükümeti’nin koruması altındadır.
Washington’un Gülen Tarikatının Orta Asya’daki okullarını kendi misyoner okulları gibi gördüğünü
düşünebiliriz. Bu tarikatın, Judaizmin içine sızdığı ve kontrol ettiklerinden biri olması mümkündür.
11
Murat Yetkin, Tezkere, Đstanbul, 2004

13
Türban şimdi sadece bir başlık değil, aynı zamanda laik vs. anti-laik kamlaşmasında bir
partidir. Laiklik tartışması, parti savaşlarıyla devam ediyor.

Laik eğilimlerde bir canlanma var. Ama henüz çok zayıftır ve daha çok Silahlı Kuvvetler
içindedir. Silahlı Kuvvetlerin 60larda programı haline gelen Đslamcılık, şimdi kararlı bir
tutumla Silahlı Kuvvetlerin etkisini zayıflatmayı amaçlayan tek program haline geldi. Bu
tepkilere yol açıyor.

Bununla birlikte laik eğilimler pragmatik ve felsefi olmaktan uzaktır.

Bugün Türkiye, Đslamcılığın tükenişiyle beraber -Julien Benda’nın “Entelektüellerin Đhaneti”


isimli ünlü kitabına atfen- “Müslümanların Đhaneti” dönemine girmiş gözüküyor. Bunun,
yüzde otuzun desteğini alacak çok güçlü ve sert bit laik hareketi doğuracağı kesindir.

Đslamcı politikayı reddetmeleri kendi varlık sebeplerini tehdit edecektir. Bence burada,
Sabetayist – dinamiği bir laiklikten daha kalıcı bir laiklik gizli.

Bir şey fark ettim. Đttihat ve Terakki iktidarı 1908’de ele geçirdi, bundan sonra bir
seçim var ve o zamanın kabinesinde muhtemelen Sabetayist olarak sadece Cavit Bey
var. Enver Paşa’nın görevi sırasında takvim değişikliği gibi bazı reformlar başlatmış.
Hangi reformlar 1923 sonrasında yapıldı. Yani bu reformlar daha erken...

Aynısını ifade eden, “Kemalizm Hamidizmdir.” şeklinde bir formül öne sürmüştüm. Genel bir
yasa olarak, her devrim kendini abartan bir itkiyle ilerler. Geçmişin bağlarından kopmak için
ıslahatlar abartıldı, Tezlerde sürekliliğe işaret ettim. Kemalizm modernleşme sürecinin bir
devamıydı. Bu sadece Đttihat ve Terakki için değil Sultan Hamit için de geçerlidir. Kemal ve
Enver’i Sultan Hamit nehrinin dar bir açıyla ayrılan iki kolu sayabilirim.

Sultan Hamit’in, kendisinin tahttan indirildiğini bildiren grup içinde Yahudi Emanuel
Caraso’nun varlığı sebebiyle çok üzgün olduğu kaydedilmiştir. Caraso Đttihat ve Terakki’nin
önde gelen drijan*larındandı.

Caraso bir masondu ve Đtalyan Masonluğuna bağlıydı. Bir loca kurdu ve Đttihat ve Terakki’nin
liderleri arasında bunu yaydı.

Çıkarlarını daha sonra gerçekleştirdi. Birinci Dünya Savaşı’nın sonundaki paylaşımda


Đtalyanlar düş kırıklığına uğramıştı, Batı Anadolu Yunanlara bırakılmıştı. Đtilaf Devletleri
içinde aykırılık çıkartmaya başladılar. Bu, Đtalyan Masonluğunda söz sahibi Yahudilerin
Caraso’nun kurduğu localar üzerinden Đtilaf Devletleri hakkında Türkiye’ye istihbarat
taşıdıkları anlamındadır. Bu hat Kurtuluş Savaşı’nda da işliyordu, Mustafa Kemal’in karşı
tarafın merkezleri ile ilgili elde ettiği sağlıklı bilgiler bu kanaldan geliyordu.

Yahudilerden başka Sabetayistler de Đttihat ve Terakki’de nüfuzluydular. O zamanlar ve bizim


çalışmalarımız ortaya çıkıncaya kadar “dönme” olarak adlandırılıyorlardı. Örnek olarak Cavit,
Doktor Nazım ve Đttihat Terakki’nin son Genel Sekreteri Mithat Şükrü Bleda Sabetayistti.

Cavit ve Doktor Nazım, 1926’da, Ankara’da idam edildiler. Sabetayizmin en fanatik kolu
olan Karakaş kolundandılar ve muhtemelen Siyonisttiler.

*
Örgütlerin üst düzey yönetici kısmını oluşturan, örgüt stratejilerini ve politikalarını belirleyen militanlar

14
Bundan önceki sorulara verilen cevaplar ışığında tabidir ki modernisttiler.

Cumhuriyetle birlikte Moiz Cohen, nam-ı diğer Tekinalp, Kemalizmin teorisyeni oldu.
1909’da Osmanlı Yahudilerini temsilen katıldığı Hamburg Kongresi’nde dünyanın bütün
Yahudilerini anavatanları olarak Osmanlı Türkiye’sine davet etmişti. Modernisttiler.

Kurtuluş Savaşı başlamamış olsaydı ne olurdu?

Bilimde bu zor bir sorudur çünkü bilimadamı ne olduğunu rasyonel olarak anlatmak
eğilimindedir. Bunu temel bilimlerde Darwinizmin yerleşmesi olarak değerlendirebiliriz.
Kazananı mantıki ve zorunlu sebeplerle analiz eden Marx’ta sıklıkla bununlar karşılaşırız.
Bunun sağlıklı bir yol olduğunu düşünmüyorum; hayalgücünü ve bilimde kurgulamayı
fazlarıyla sınırlıyor, gerçekliğe tapılmasına yol açıyor. Bunu Sovyet ideolojisinin çöküşünde
görebiliriz.

Kuzey Irak’taki Türkmenler gibi küçük bir topluluk kalacak mıydı: Fransızlık Fransız
Devrimi’nde yaratıldı ve Türklük de Türk Devrimi’nde. Öne çıkışı kastediyorum. Tecrit
edilenler öz kimliklerini ve dillerini koruyabilirler. Bir dil içindeki lehçe ancak tecritle
mümkün olabiliyor.

Burada, Kurtuluşta Đbrani kökenlilerin rolleri önemlidir. Bunu olumlu sayıyorum... Olumlu
sayıyorum çünkü mekanizmayı görüyorum. Ama bugün Türk gibi düşünmüyor ve
hissetmiyorlar.

Muhtemelen bu soru 2004 için 1920’den daha uygundur. Çünkü şimdi Sabetayizmin kalbi –
devlette, oligarşi ve basında egemenliğe yakın gözüküyor – Türkiye ve laiklik için atmıyor.
Ünlü şarkıdaki gibi “Que Sera” diyebilir, Lenin’in ünlü sorusuyla devam edebiliriz: ”şto
sdelayt” (Ne yapmalı?).

Kurtuluş Savaşı olmasaydı bugün bu sınırlar kalır mıydı?

Sevr girişimi vardır, Versay’ın devamıydı. Đstanbul Hükümetince imzalandı ama bunu Ankara
direnişi onaylamadı. Bugünün Türkiye’sinde bir Kürdistan ve Ermenistan planlanmıştı.
Sadece Konya ve Torosların yamaçları Türklere bırakılmıştı.

Kemal Paşa emperyalist devletlerin savaş yorgunluğundan faydalandı. Türk komünistlerinin


boğulması karşılığında genç Sovyet devletine batı dünyasından uzak bir Türkiye, batıyaysa iki
kamp arasında tarafsız bir bölge sözü verdi. Doğuya kaymayı uman Enver’in ölümü Lenin’in
kararıydı – eğer Roy’un hiç kullanılmamış hatıralarına dayalı emareler doğruysa. Sırlarda
bundan bahsedildi. Kemal Paşa –en az Hamit kadar– ihtiyatlı ve şüpheci politikasıyla bir
memleket kazanmayı başardı.

Bugün bu memleket tehdit altındadır.

Bundan bahsetmek istemiyorum.

Sabetay Sevi’nin Müslüman olmasına izin vererek onların dininin oluşmasına neden
olduğumuza inanıyorum. Kurtuluş Savaşı’na öncülük ederek Avrupa’da

15
Türkçülüğümüzü korudukları söylenebilir mi? Yani bize olan borçlarını ödemiş
olabilirler mi?

Bu noktada bir tartışmaya ihtiyaç var; Đslamiyeti kabul ettiğini açıklamasaydı bile yeni bir
dinden bahsetmemiz gerekirdi. Sabetay Sevi bir Kabalacıydı ama her Yahudi Kabalacı
değildir. Luria’nın Kabalası geliştirildi ve değiştirildi. Yahudi diniyle yeni tarikatları
bağdaştırmak imkansızdı. Zinaya karşı tutumu Yahudiliğe tamamen aykırıydı. Ayrıca
rabbilerin otoritesine saldırdı ve Đsa’nın da yaptığı gibi, Müslümanlar gibi Yahudi
olmayanları da kabul etti. Kısaca islami görünümün kabulünden önce de ayrı bir din vardı.

Bilinen Mesihlik iddiası sonunda Judaizmden çıkmayla sonuçlandı. Đsa’yı biliyoruz.

Öte yandan Đslamın yerleşmesinde Đzmir-Amsterdam rekabetinin rolünü görüyoruz. Bu


Sadrazam Köprülü’nün senaryosunu akla getiriyor.

Bir borç anlaşması konusu olarak bu problemi anlamamızı zorlaştıran ikinci bir nokta var.
Bunu kendiliklerinden koruduklarını düşünebiliriz. Yani borç ve alacak yoktu.
Đşaret ettiğim, göründüğünden da önemli olabilecek son konu, bunu iki “muamma” olarak
formüle edebileceğimizdir. Birincisi, 1924’deki Mübadele neden gerçekleşti, ve biz neden –
Arapça, Romalı demek olan bizim “Rum” dediğimiz – Yunanları sürdük. Sürmek bir Türk-
Moğol geleneği değildir. Neden Yunanlar Selanik çevresindeki Sabetayistleri göndermek
konusunda bu kadar istekliydiler, hiçbir grup göç etmek istemiyordu. Göç etmek istemeyen
Sabetayistler Türk olmadıklarını ileri sürdüler, ama bu işe yaramadı.

Đkinci soru şudur: Neden genç Ankara Hükümeti Musul’u almak konusunda isteksizdi, ve
neden alması daha zor olan Hatayı aldı. Kutsadığımız ama aslı “vaadedilmiş topraklar” kadar
belirsiz olan Misak-ı Milli’de Musul’u görmemiz, Hatay’ı ise göremiyor olmamız rağmen bu
iki soru da henüz formüle edilememiştir.

Sizin sorunuza karşı formüle ettiğim soruların açılımları var; Ermeniler zulme ve soykırıma
uğradıklarını öne sürdüler. Peki ama Ermenilerin resmi ve gizli tarihlerini açtığımız zaman
bu ölümler nedeniyle Yahudileri Türklerden daha çok suçladıklarını görüyoruz.

Burada duruyorum. Şöyle bir soru sorabilirim: son yüzyıl yada elli yıl içinde Yahudi-
Hıristiyan savaşının sonucu olarak Türklere bir soykırım uygulanmış mıdır? Bence bundan
sonraki çalışmalar bu konuyu dikkate almalıdır.

Bence Türkiye’de sermaye birikimi ve ticaret, batının isteği üzerine onların üzerinden
gerçekleşti ama batı tipi yapılanma onların isteğinin ötesinde oldu. Eğer onlar bu
ilişkilere girmeseydi Türkiye yine de Kurtuluş Savaşı’na girerdi ve başka bir yapı
oluşurdu. Yani onlara borçlu olduğumuzu düşünmüyorum. Hatta politik ifadeyle
ayağımıza bağ oldular. Çünkü benim için tanımladıkları şey ben değildim. Burada bir
sorun var. Đstanbul’un bunlar tarafından işgal edildiğine inanmıyorum. Karadeniz’den
Akdeniz’e inmek için Rusya’yla Yunanistan arasında böyle bir ilişki olmasaydı
Đstanbul’u bize bırakmazlardı.

Ne zaman?

16
Kurtuluş Savaşı’nda. Eğer Yunanların Ortodoksluk ve Bizans geleneği sebebiyle
Ruslarla bu kadar yakın ilişkileri olmasaydı. Rusya her zaman Karadeniz üzerinden
sıcak denizlere inmek istemiştir. Bizi aralarına yerleştirdiler.

Daha ileri bir teorileşme için tekrarlar ve özetlersek:

1. Batı savaş yorgunuydu. Bu yüzden dünyanın her köşesine ulaşamazlardı. Savaşın


bitiminden önce hazırlanan paylaşım haritaları işlemedi. Paris Konferansı Đtilaf
Devletlerini birbirinden uzaklaştırıyordu.12 Macmillan bunu bize roman tadında
anlatıyor.

2. Rusya’yla bizim aramıza bir tampon koymak istedikleri doğrudur. Büyük Britanya
Emperyalizmi klasik bir sorunla yüz yüze kaldı, Hindistan yolunu kapatmak istedi.
Kemal Paşa doğru bir tavırla bundan yararlandı.

Önemli iki nokta var. 1921 Martındaki Türk-Rus Dostluk Antlaşması ve Sovyet-Büyük
Britanya Dostluk Antlaşması neredeyse aynı tarihlerde imzalandı. Londra, Sovyet
Hükümetini –fiilen– bu antlaşma ile tanıdı. Bunun bedeli olarak Afganistan’da Bolşevik
propagandası yapılmayacağına söz verilmesi hep ileri sürüldü. Bu ülkenin ilk Rusça bilen
“Sovyetoloğu” olarak –açıkça bu nedenle– askeri mahkeme tarafından 8 yıllık hapse mahkum
edildim, ama bu konuyla ilgili bir belge görmüş değilim, mümkün olabilir. Uluslararası
ilişkilerde tanımak bir mutabakata varmaktır. Đkincisi Kemalist Hükümet Sovyetler Birliği’ne
Azerbaycan’ı, Gürcistan ve Ermenistan’ı Bolşevize etme konusunda yardım etti. Bu konu
çalışmalarımda detaylı olarak görülebilir.

Batı savaş riski alamayacak kadar yorgundu. Ve özellikle Bolşevik Devrimi’nden sonra bir
tarafsız bölgeye ihtiyaç vardı, Kemal Paşa’nın dehası bu kozu oynamasıydı. Tezlerimize
uygundur. Ama bunun ötesinde kaybetmiştik, hep birlikte. Burada, Đbrani kökenli olan Yakup
Kadri’nin Yaban romanı bizim için en önemli kaynaktır. 1930’da yayınlanan bu önemli
Kemalist roman Anadolu insanının Savaş konusunda isteksiz olduğunu gösteriyordu.

Kurtuluş Savaşı’mızda Ermeni ve Yunanların zenginlikleri ve mülkleri önemli bir nedendir.


Buna “vaadedilmiş topraklar” doktrinini de eklemeliyiz. Şüphesiz temelde toplum vardır.

Ama çok yorulduk.

Evet, biz de.

Bir fikrim var ve doğru mu merak ediyorum. Sermayeyi yönetirken, batıda ana hatları
çizilmiş sermaye formunu Türkiye’ye yansıttılar. Bana göre, batı tarafından kurulmuş
politikayı vurguladılar. Kendi başlarına hiçbir şey yaratmadılar yada onlara has bir
politika yoktu. Bir sektör yaratmak için onlara sermaye sağlandı. Böylece onlar kurucu
değil sadece uygulayıcı olabildiler.

Bunu daha iyi teorize edebilirim sanıyorum. Kemalizm özgün olmaktan uzaktır.

Aynı anda batıdan korkarken batıyı kendimize örnek alıyorduk. Bu korkuyla hareket
ediyorduk, sermayeleşme Cumhuriyetle değil Đttihat Terakki ile ilgilidir. Sermayeleşme

12
M. Macmillan, Paris 1919 – Six Months That Changed the World, New York, 2002

17
korkusu, hızlı biçimde güçlenme isteği ve yabancı güçlere direnme ihtiyacı Türkiye’ye
gelişmiş bir ekonomi ve Colbert’in13 politikalarını zorunlu kıldı. Kolonileri olmaksızın
sanayileşmek isteyenler için Ondördüncü Louis’nin bu Maliye Bakanı bir çeşit peygamberdi.

Özel mülkiyete karşıtlık yoktur.

Cumhuriyetin ilanından önce kadın hakları kabul edilmişti; Hamit kızlar için birçok okul açtı.
Erkeklerin savaşlarda ölmesi sebebiyle devlet dairelerinde daha çok kadınını istihdam edildi.
Savaşların feminist olduğunu hep söylüyoruz.

Araplarla yerel sürtüşmeler vardı. Birinci Dünya Savaşı sırasına Araplar istilacıları teşvik de
ettiler. Bizim için bir eziyetti bu çünkü dört yüz yıllık hakimiyetimizi bizim gördüğümüz gibi
göreceklerini sanıyorduk. Ya çok saftık ya da kendi propagandamız en çok kendimiz
inanmıştık. Tarihini ve felsefesini bilmeden kendimizi Anti-Emperyalist bir savaşın içinde
bulduk. Kendimizin kurtuluş sırasında işbirliği peşinde koşmamızı normal saydık ama
Araplar aynısını yapınca ihanet addettik.

Bunlar bir yana, teori-pratik diyalektiğinin tek sağlayıcısı pratiktir. Sermaye ve laiklik
platformunda geldiğimiz nokta özgün olmadığımızı ispatlamıştır.

Türkiye’yi asla “Kemalist” sayamayız.

Bu yüksek kültürü öldürmek olmadı mı? Đslamla bağları koparınca bu, ortadan
kaldırılan kültüre baskın çıkan diğer kültüre bir katkı olmadı mı?

Doğrudur.

Başlangıçta siyasi ve iktisadi alanlarda batıdan korkuyorduk. Eğitim ve kültür planındaysa


böyle bir korku yoktu.

Diğer taraftan, Gökalp’in yaptığı medeniyet – kültür ayrımının Türkiye’de bir yanılgı olduğu
görüldü. Aslında bunun batıya nüfuz etmeyi kolaylaştırmak için batılılarca icat edildiği
düşünülebilir. Medeniyet ağrı kesici yada yatıştırıcı konumunda olduğunda kültürün
korunabileceği tezini ele almak isabetli olur. Batı medeniyetini benimsemek, kültürel değişimi
kabullenmektir.

Üstelik bu konuda çok da istekliydik.

Yine de yabancı okullar buna önayak oldu. Sadece Alyans Okulları anlaşılmamalıdır.
Başkaları da vardı; Amerikan misyoner okullarından bahsetmek isterim.

Üç yerde yoğundular ve çoğu Protestandı. Maraş’ta iki Amerikan koleji, Antep ve Urfa’da ise
önemli misyoner hastaneleri ve okulları vardı.

Özellikle bu üç şehri seçmemin sebebi Kurtuluş Savaşı’nda Kemal Paşa’nın kontrolünde


düzenli birlikler kurulmadan önce buralarda iç savaş ve halk hareketlerinin olmasıdır. Bu
Ermenilerin buralarda yoğun olduğu ve Amerikalıların özellikle onlar için geldikleri

13
Jean-Baptiste Colbert. XIV. Louis dönemi Fransız Maliye Bakanı. [Orijinal metinde ismi yanlış yazılmış. çn.]

18
anlamındadır. Temel amaç Ortodoks ve Katolik Ermenileri Protestanlığa ve Amerikan yaşam
biçimine asimile etmekti.

Diğer bir nokta bu üç şehrin de çıkartılan yasayla sırasıyla “Kahraman”, “Gazi” ve “Şanlı”
unvanları almış olmasıdır. Böylece, Kurtuluş Savaşı’nın savaşçı karakteristiğini yansıtan
isimleri Kahramanmaraş, Gaziantep ve Şanlıurfa oldu.

Böylece, iç savaşın ve halk savaşının doğası gereği Kurtuluş Savaşı ilk önce Ermenilere
karşı yapıldı. Bu okullar ve unvanlar bu gerçeği ispatlıyor. Tam tersini düşünebiliriz; bu
unvanlar bize Ermenileri, misyonerleri ve misyoner okullarını hatırlatıyor.

Bu okulların en ünlüsü Robert Kolejdi – şimdi Boğaziçi Üniversitesi olmuştur. Yahudiler ve


kısmen Ermeniler dahil bütün gayrimüslimlerden elit bir sınıf yetiştiren bu okul bir Amerikan
misyoner okuluydu.

Ermeni nüfusunun olduğu her yerde az ya da çok Yahudi nüfusu vardır.

Bu okulu en çok Sabetayistler tercih etti. Bir gazete bu okuldan mezun bütün ünlü Türklerin
isimlerini ve fotoğraflarını yayınladı. Bu isimleri kitaplarıma aldım ve çoğunun Sabetayist
olduğunu göstermek zor olmadı. Dışişleri Eski Bakanı Đsmail Cem Đpekçi ve Rahşan Ecevit de
bu okuldan mezundu.

Sabetayistlerimiz Selanik’te “Terakki” isminde kendi okullarını da kurdular. Đlerleme


demekti, Đttihat Terakki’yi anımsatışı tesadüfi değildir.

Bu “Terakki” Selanik Yunanlara bırakılınca Đstanbul’a çekildi, yeni bir açıklama Đpekçi ve
Derviş ailelerini kurucu adayı gösteriyor.14 Bu önemli bir kaynaktır.

“Terakki”nin mezunları kabul edilmiş bir prosedür olarak Robert Kolej’e ya da bugünkü
ismiyle Boğaziçi Üniversitesi’ne devam ederler.

Şüphesiz bu yeni çalışma ve açıklama yeni tartışmaların sonucudur. Sadece ve özellikle


Sabetayist ailelerin çocuklarının bu okullara gittiği şimdi kabul edildi. Muhtemelen böyle
tartışmaların hiç başlamayacağını zannediyorlardı. Ünlü Đslamcı Üniversite Profesörü ve
Aydınlar Ocağı’nın drijanı Nevzat Yalçıntaş ve Halil Turgut Özal çocuklarını, Sami
Süleyman Demirel ise yeğenini bu okula gönderdi.

Bahsi geçen yüksek kültürü yayan insanlar akıncı dediğimiz bu insanlardı.

Abdülhamit, Mahmut’tan itibaren bütün okullarda Đslami ahlakın olduğunu söylüyor.

Normaldir. Ama uygulandığını sanmıyorum.

O halde şimdi neredeyiz?

Đnsanlık anlamında önemli adımlar attık. Đnsanlarımızın inançlarını saklamak zorunda


kalmaları dramatik ve insanlık dışıdır. Şimdi özgürlüğe ulaştık. Sabetayistler şimdi bu
özgürlüğe katkıda bulunuyorlar. Bireysel düzeyde bir itiraz görmüyoruz.
14
M. Ö. Alkan, Đmparatorluk’tan Cumhuriyet’e, Selanik’ten Đstanbul’a Terakki Vakfı ve Terakki Okulları 1877-
2000, Đstanbul, 2003.

19
Peki bu saldırılar neden?

Gördüğüm, bu sahaya ilk girdiğimizde, bu gerçeği ilan etmeye hazırlanırken, ve


çalışmalarımın başında sıklıkla Đsrail’in ve Sabetayistlerin işini yaptığım ileri sürüldü. Buna
itiraz etmedim çünkü bunun onların çıkarına olacağını gördüm. Çalışmalarım başında, elit
sınıfın ve önemli konumlarda olanların çoğunun Đbrani kökenli olduğunu gösterebildim, ve
bununla gurur duyuyorlardı. Gururla “bütün güzellikleri biz yarattık.” dediklerini gördük.

Ama sonra iki teoremle karşılaştık; birincisi, Đbraniler hariç hiç kimse önemli konumlara
gelemiyordu, bunu ispatladım. Örneklerimin çoğu ünlü şarkıcılardan, starlardan ve
showmenlerden seçildi. Star çirkin, spiker kekeme ve şarkıcının sesi yoktu. Hiçbiri açık hava
konseri veremiyordu, yerine bant kaydının karşısında ağızlarını açıp kapatıyordu. Çünkü
bugünün teknolojisi sayesinde herhangi birini şarkıcı yapmak, play-back yapması şartıyla
mümkündür. Bu yüzden yetenekler keşfedilmedi ve bunlarda hiçbir yetenek yoktu. Hepsi
Đbrani kökenlidir, bu Fransız Devrimi’nin öncesiyle karşılaştırılabilir.

Bunlar halkça kabul edildi ve bir isyan hareketi başladı, karşı-isyan tepkisi normaldir.

Đkincisi, “Kürt Yahudisi” ya da “Kürdistan Yahudileri” anlaşılmadı. Türkiye’de Kürt halkı


köylü ve eğitimsiz olarak küçümsendi. “Kürt Yahudisi” başlangıçta Kürtleri övme ve
Yahudileri aşağılama olarak algılandı. Halbuki Türk aydının takıntısına rağmen be Paris’te
gönüllü sürgündeyken öğrenciydim. Kürdoloji ve Đranoloji derslerine katılmanın yollarını
arıyordum. Bölüm başkanı olan Madam Blau harika bir insandı. Mısır Yahudisiydi, ve
Paris’te Kürdoloji Bölümünün Başkanıydı. Kürt Yahudilerini orada çalıştık. Đsrail’e göç
edenlerinin sayısı yaklaşık iki yüz bindir; evlerinde Kürtçe konuşurlar ve hala Kürt tarzı
yaşarlar ve evlenirler.15 Bu tezleri geliştirdim.

Kürt Yahudisi kavramı politikada bir deprem yarattı. Kuzey Irak’taki Kürt halkı Amerika’nın
desteğiyle “peşmerge” olarak savaşıyordu, Kürtçede “peş” ön ya da önde demektir ve
“merge” ise ölü anlamındadır, ölümüne savaşmak anlamındaki Fransızcadaki “mourir” fiiline
benzer. Kuzey Irak’ta kalan ve yönetimde olan bu insanların Đbrani kökenlerini ve
bağlantılarını göstermeyi başardım. Türkiye’deki Barzani yanlısı politikayı sarstı ve
Türkiye’nin kendi Kürtlerine karşı yürüttüğü politikalara yönelik şüphe doğurdu. Tepkiler
sertleşti.

15
Kürt Yahudilerinin Đsrail yaşamını gösteren bir albüm arıyorduk Đsrailli bir öğrenci getirmiş. Profesör Blau, o
zaman, Mustafa Barzani’nin zor zamanlarında Đsrail’e gittiğini not etmişti. Gittiğinde ”akrabalarında”
kaldığını söylediğini hatırlıyorum; ama Fransızcam o zamanlar çok iyi değildi, yanlış anlamış olabilirim.
Şalom Nakdimon’un kitabı muhtemelen 1975 ya da 1976 yılında yazılmış; geçenlerde Đbraniceden Türkçeye
çevrilip basılmış. Burada Nakdimon, bu ilişkinin sadece bir sığınak boyutunda olmadığını, siyasi ve askeri bir
birliktelik olduğunu gösteriyor. Sunum kısmında aşağıdakiler belirtiliyor:
“12 yıl boyunca, Irak Hükümeti’ne ve ordusuna karşı Kürtlerin liderliğini, Molla Mustafa Barzani yürüttü. Bu
süreç boyunca Barzani etkinliklerini Đsrail’den bir müsteşar grubuna danışarak yürüttü. Đsrailli grup üç ayda bir
düzenli olarak değişiyordu. Grubun liderliğini bir Mossad görevlisi, Đsrail ordusundan bir subay ve bir teknik
danışman yapıyordu.“
“9 Mart 1975’te Hükümet Başkanı Đzak Rabin, bakanlarına ‘Đran ve Irak Kürtleri yalnız bırakma kararı aldı.’
dedi. O dönemde Đran-Kürt-Amerikan-Đsrail dayanışması doruk noktadaydı. Mossad ve Đran istihbarat servisi
Savak, Kuzey Irak’ta uyum içine çalışıyordu.”
Şalom Nakdimon, Irak ve Ortadoğu'da Mossad, Ankara, 2004
Đsimler ve teknik terimler hariç çeviride bazı hatalar var. “Đsrailli Müsteşarlar” yerine “danışmanlar” ifadesi
daha doğru olur.

20
Sert tepkiler beklenilmeyen köşeden geldi, bu saha Türkiye’de bilimsel düzeyde olmamak
kaydıyla Đslamcılığın tekelinde zannediliyordu, Đslamcılar bir Yahudi komplosu arıyorlardı.
Doğruyu söylemek gerekirse, çalışmalarımın başında bazı Đslami gazeteler sıklıkla benden
röportaj istiyorlardı, aniden kesildi. Đki neden vardı: Đslamcılığın içine Judaizmin sızdığını
göstermem, tıpkı on beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Đberya’da pek çok Katolik dinadamının
Kripto-Yahudi olması gibi. Türkiye’de de benzer örnekler vardı. Şüphesiz “Türk-Đslam
Sentezi”nin drjanları olan Aydınlar Ocağı’nın çoğu üyesi Sabetayisttir. Đslamcı “AK” Partinin
de bu renkte olduğunu yazabiliriz, önemli nokta bunu çoğu Müslümanın sahiplenmesidir.
Geçmişin bu köktenci partisi şimdi en Đsrail yanlısı politikaları uyguluyor. Şimdi Đslamcıların
bu çalışmalara neden karşı olduğunu anlayabiliyoruz.

Bu sahada çalışmalarımızın daha başındayız, (a) Bir yöntem geliştiriyoruz ve (b) bir katalog
oluşturuyoruz. Temel çalışmalar henüz yapılmış değildir.

Bu tarihimizin bir çalışmasıdır.

Tarihimizden bir sayfa yırtıyoruz

Ve bir tarih yazıyoruz.

Geleceğe nasıl bakıyorsunuz?

Üniversitede Đstatistik derleri verirken, yanlış ilişkilendirme kavramından bahsederiz. Şeker


fiyatlarıyla içki satışları aynı anda artabilir. Đstatistikçi ilişkilendirerek bir neden sonuç ilişkisi
kurar ve ilişki arar. Bu konuda öğrencilerimizi uyarırdık.

Bilim planında tersini görüyoruz. Marx’ın Hegel vurgusu ve övgüsünü hiçbir zaman haklı ve
verimli bulmadım. Burada bu noktadan bahsedemeyiz ama tarihte Hegel’in ay gibi tutulduğu,
Marx’ın yükseldiği zamanlar olmuştur ama Bolşevik devrim Hegel’in yeniden yükselişine
neden oldu. Hegel yaşasaydı Sovyetler Birliği’ne karşı olurdu, ama Sovyet düzenini varlığı
Hegel’e hayat verdi.

Çalışmalarımızın güvenilirliği, Amerikanın Irak Savaşı’ndan ve Amerikalı gazeteci Hersh’in


hapishane skandalı haberinden sonra Đsraillilerin Kuzey Irak’ta Kürtlere Komando eğitimi
verdiklerini açıklamalarından sonra arttı. Eğitim sırasında dil ve çeviriyle ilgili bir sorun
yaşanmadığını muhtemelen gazeteci bilmiyordur. Đki tarafın da Kürtçe konuştuğunu tahmin
edebiliriz.

Đlgi artıyor ve bu yeni disiplinler doğuruyor.

Ama daha başındayız.

Sizinki gibi çalışmalara ihtiyaç var.

Ama dikkatli olmayı öneriyorum. Batıda Türkoloji ve Kürdoloji bölümleri Đbrani kökenlilerin
kontrolü altındadır. Şüphesiz Türkiye’de de benzer bölümlerden insanlarla bağlantıları vardır.
Bilime inanmaktan vazgeçmeleri muhtemeldir.

21