You are on page 1of 600

OSMANLI

DEVLET TEŞKİLÂTINA
DAİR KAYNAKLAR
KİTÂB-İ MÜSTETÂB
KİTABU MESÂLİHİ’L MÜSLİMÎN
VE MENÂFİ'İ’L-MÜ’MİNÎN
HIRZÜ’L-MÜLÛK

Prof. Dr. YAŞAR YÜCEL

OSMANLI DEVLET TEŞKİLÂTINA
DAİR KAYNAKLAR
KİTÂB-Î M ÜSTETÂB
KİTABU M ESÂLİHİ’L MÜSLÎMÎN
VE MENÂFİ cİT. M Ü ’MÎNÎN
H IR Z Ü ’L - M Ü LÛ K

ATATÜ RK KÜLTÜR,
T Ü R K
T A R İ H

D ÎL V E T A R İH
K U R U M U

YÜ K SE K KU RU M U
Y A Y I N L A R I

III. D izi — Sa. 13

OSMANLI DEVLET TEŞKİLÂTINA
DAİR KAYNAKLAR
KİTÂB-İ MÜSTETÂB
KİTABU MESÂLİHİ’L MÜSLİMÎN
VE MENÂFİİ’L-MÜMİNİN
HIRZÜ’L - MÜLÛK

Prof. Dr. YAŞAR YÜCEL

T Ü R K

T A R İ H

K U R U M U

19

B A S I M E V İ

8 8

A N K A R A

IS B N 975 - 1 6 - 0060 - X

I

K ÎTÂB-Î MÜSTETÂB
Sayfa
I.
II.

G ÎR ÎŞ

.......................................................................

X V II. Y Ü Z Y IL D A IS L Â H A T Ç A L IŞ M A L A R IN IN
B A Ş L A M A S I .......... .............................. X V

III.

K ÎT Â B -Î M Ü S T E T Â B

IV .

M Ü E L L İF V E E S E R İN D E Ğ E R İ

V.

V II.

V III.

.........................
.......................

X IX
XX

E S E R ÎN T A R İH İ V E K İM E S U N U L D U Ğ U M E ­
S E L E S İ.

V I.

IX

. . . ................................................................................

E S E R İN K A P S A M I

X X II

................. .........................................

X X III

K ÎT Â B -Î
M Ü S T E T Â B ’ın
M EVCUD
N Ü SH A­
L A R I _______________ _________ _____ _

X X V III

M E T N İN

YÖNTEM

Y A Y IM L A N M A S IN D A

S E Ç İL M İŞ B İB L İY O G R A F Y A
M E T N İN T R A N S K R İP S İY O N U
İN D E K S

UYGULANAN

_____ ___ ___________ ______ . . . . . . .
............ .................. ......
..... ................ ..

......................................................................................

M E T N İN A S L I

X X IX
X X X III
i
41

II

KİTÂBU MESÂLÎHt’L - MÜSLÎMÎN
VE M E N Â Ftt’L-MÜ’MİNÎN
METNİN ASLI VE TÜRK HARFLERİNE ÇEVİRİSİ
DEĞERLENDİRİLMESİ
3 İR İŞ

. . . . . . . . . ;

^. . . . . . . . . . . . . . . : . . . . . . .

49

I . :O S M A N L I D E V L E T İ N D E B O Z U K L U K L A R I G İ D E R M E
ÇABALARI
II. K İT Â B U

. . . . . . M . . . . . . . . . . . . . . . . . i’ . . . . . . . . . . . . . .

M E S Â L İH İ’L -M Ü S L ÎM ÎN

M Ü ’M İN ÎN

VE

M E N Â F İT ’L -

........................................

1.

M ü e llif

.................... . ........... ............. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

2.

E serin te’l i f tarih i v e kim e su n u ld u ğu m eselesi

3.

E serin ta v sifi, im lâ ö zellikleri, d ili ve neşir esasları

III. E S E R İN K A P S A M I V E D E Ğ E R İ

57

57

. . 1. . .

s 59

....

63

....................

67

İV : M E T N İN T Ü R K H A R F L E R İN E Ç E V İR İS İ
V . İN D E K S

51

..........

91

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

131

V I. M E T N İN T IP K I B A S IM I

III
HIRZÜ’L - MÜLÛK
G İR İŞ

.................................... ....................................... ........... . ....................... ..

145

K it a b ın m ü e llif i, t e l i f s e b e b i v e k im e s u n u ld u ğ u m e s e ­
le s i

......................................................................................................................

K ita b ın k a p s a m ı

............................... .........................................................

H IR Z Ü ’L -M Ü L Ü K ’Ü N M E V C U T
Y A Y IN IN D A K İ Y Ö N T E M

149

N Ü S H A L A R I V E M E T N İN

...........................................................................

M E T N İN Y E N İ H A R F L E R E Ç E V İR İS İ

İN D E K S

147

167

..............................................

171

..................................................................................................................

203

M E T N İN T I P K I B A S IM I

ÖNSÖZ

Türk toplumunun şekillendirdiği Osmanlı devlet teşkilâtı sayesinde,
Osmanlı imparatorluğu, XVI. yüzyılın başlarında Yakm -Doğu ve Balkanların
sahibi durumuna gelmiştir. Hiç şüphesiz bu gelişme; toprak mülkiyeti, iktisadîmalî hayat, kişilerin devlet ile ve kendi aralarındaki hukukî ilişkilerini ayrıntılı
bir biçimde düzenlemiş konuların sağlıklı işlemesinin bir sonucu olmuştur.
Ancak XVII. yüzyıla girerken Osmanlı imparatorluğunda, gerek
hükümet idaresi ve gerekse toplumun dirlik ve düzenliğini biçimlendiren
unsurlar bakımından, devlette geçerli klasik idare şekli ortadan kalkmaya
başlamıştır. Bu durum derhal dikkatleri üzerine çekmekte gecikmemiş,
Osmanlı aydınlarını çareler aramaya sevk etmiştir. Bunun sonucu devlet
adamları ile bazı fikir ve kalein sahipleri pratik ve amelî bir gaye ile pâdişâhlara
ve mesul devlet adamlarına risaleler ve lâyihalar sunmaya başlamışlardır.
îşte bu kitabımız ile, Osmanlı kurumlarının gelişim ve değişim tarihinin
vazgeçilmez kaynaklarından olan, bu tür eserlerden üçünü daha bilim aleminin
istifadesine sunuyoruz.

Ankara 1988

Prof. Dr. Yaşar Yücel

I. GÎRÎŞ
Türk toplumunun yarattığı kendine özgü bir devlet düzeni sayesinde,
Osmanlı imparatorluğu, X V I. yüzyılın başlarında Yakm -Doğu ve Balkan­
ların sahibi durumuna gelmişti. Hiç şüphesiz bu gelişme; toprak mülkiyeti,
İktisadî - malî hayat, kişilerin devlet ile ve kendi aralarındaki hukukî
ilişkilerini ayrıntılı şekilde düzenlemiş konuların iyi işlenmesinin bir sonucu
olmuştur.
Ancak, X V I I. yüzyılın başlarından itibaren imparatorluk bunalımlı bir
evreye girmişti. Genellikle araştırmacılar Osmanlı devletinde, bu devrenin
başlangıcını K anunî’ye kadar indirerek III. M urad’m saltanatı ile kesin
şekilde belirlendiği hususunda hemfikirdirler1. Gerçekten de, III. M urad
ve oğlu III. Mehmet zamanlarındaki sosyo-ekonomik değişim ve gelişme­
leri kısaca gözden geçirdiğimizde görülecektir ki, böyle bir tarih yaşan­
tısı, önceki yüzyılın ileri hükümet düzenini yıkıp, Türkiye’yi en az X V I.
yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yeni bir sosyal ve siyasal düzen içi­
ne atm ıştır2. Nitekim bu dönemde Osmanlı ülkesini gezmiş olan Batılı sey­
yahlar gözlemlerinin bir sonucu olarak, imparatorlukta başlayan çalkantıya
dikkati çekmekte ve yakın bir gelecekte siyasî kuruluşta başlayacak çökün­
tüden söz etmektedirler3. Her ne kadar imparatorluk III. Murad devrinde,
en geniş sınırlarına erişmişse de (üç kıt5ada toplam 40 eyâlet, 4 vasal emâret) dünya siyasal ve toplumsal şartları bu tarihlere doğru Osmanlılar aley­
hine büyük gelişmeler göstermişti. Örneğin İngilizler ve HollandalIların O k­
yanuslarda ve Akdeniz’de hâkim unsur haline gelmesinden sonra Suriye,
Mısır ve Anadolu, Asya-Avrupa transit ticaretinde önemini kaybetmişti.
Batılı tüccarlar bu dönemde Levant pazarlarına yanlız yünlü kumaşlar,
çelik ve kâğıt değil, Hind üretim mallarını, gümüşü de getirmekte idiler.
Zaten çok geçmeden Batının merkantilist devletleri Bursa kumaşını, A n­
kara sofunu ve pamuklarını da imâle başlamışlardı4.
1 M eselâ

bk. H a lil İnalcık, T h e O tto m a n Em pire, the

Classical

age, 1300-1600.

L önd on 1973.
3 B u konudaki araştırm alar için bk. H alil İnalcık, “ M illita ry and Fiscal Transform ation in the O tto m a n E m pire 1600-1700” , A rch ivu m O tto m an icu m V I (1980), s. 285 v.d.
3 Batıkların gözlem leri için M eselâ bk. O rh an Burian, T h e R ep o rt o f Lello, T h ird
English Am bassador to the Sublim e Porte. A n ka ra 1952. H ran d D . A ndreasyan, Polonyalı
Sim eon’un seyâhatleri. İstanbul 1964. M . Ferm anel, Observations Guriuesses sur le V o y a g e
du L eva n t. R o u en

1691. D ’A rvieu x, M em ories d u C hevalier d ’A rvieux. Paris 1735.

4 Bk. A .G . W ood, A H istory o f the L ev a n t C o m pany. Londoıı 1935. Neils Steensgaard,
T h e A sian T r a d e R evolu tion o f the Seventeeth C en tury. C h icago

1974.

Arşiv ve kütüphane malzemesi, sözünü ettiğimiz yüzyılın ikinci yarı­
sından itibaren meydana çıkan derin ve genel değişikliklerin, devlet me­
kanizmasındaki ve müesseselerdeki bozuluşu hazırladığını göstermektedir,
îşte devlet ve toplum düzenini inhitata götüren bu değişiklikleri başlıca şu
başlıklarda toplamak gerekmektedir: Nüfus artması, malî buhran, askerî
sistemdeki değişme, Celâlî fetreti.
Nüfus artması: Tahrir defterlerindeki istatistik! veriler X V I. yüzyılda
Osmanlı imparatorluğundaki nüfusta önemli bir artma olduğunu göster­
mektedir. Ancak aynı defterlerdeki kayıtlar ziraat alanlarında da bir geniş­
leme olduğunu göstermekle beraber, toprak-nüfus arasındaki dengenin,
İkincideki daha fazla artış dolayısıyle bozulduğu anlaşılmaktadır. Bu hal
gelişme ve genişleme K anunî devrinden itibaren durduğu için, X V I.
yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletteki sosyal kargaşalığın neden­
lerinden birisi olarak dikkatleri üzerine çekmektedir. Hakikaten bu dönemde
Anadolu’da yersiz yurtsuz, ocaksız bir sınıfın ortaya çıktığı ve sayıca çok­
luk, arzettiği gözlenmektedir. Devrin kaynaklarından “ Gurbet tâ’ifesi” ,
“ Levendât” isimleri ile geçen bu sınıf, köylerdeki toprak darlığı nedeniyle
bir geçim vasıtası bulabilmek için Anadolu’ya yayılmağa başlamışlar.
Genellikle bunlar sınırlarda Garib-yiğit, gönüllü, kale muhafızı, donanmada levend
ve azab, nihayet paşaların hizmetinde saruca ve sekban askeri olarak iş ara­
maya koyulmuşlardı. Devlet ise ancak Garib-yiğit ve gönüllülerden yarar­
lılık gösterenlere ulufe ve timâr vermekte idi. Hemen şu noktayı belirtmek
yerinde olur ki, başlangıçta bu unsur devletin yayılışı ve fetih politikası
üzerinde geniş tesir icra etmişti. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi
yayılış, sözü edilen yüzyılın ikinci yarısından itibaren durmuştu. Zira
O rta Avrupa’da Osmanlı genişlemesine Habsburglar şiddetle karşı koy­
mağa başlamışlar, I. Şah Abbas da Doğudaki tüm fethedilen yerleri geri
almıştı. Böylece büyük askerî seferlerde gönüllü, donanmada levend ve
azab olarak görev almış sayıca çokluk yurtsuz genç, Anadolu’ya işsiz ve
dirliksiz geri atılmışlardı. Bu suretle de binlerce Garib-yiğit ve gönüllü,
Anadolu’da kaynamağa başlamıştı. İçlerinden bir kısmı İlmîye sınıfına
girmek için eğitimin parasız olduğu medrese ve imaretlerde kümelenmeğe
başlamışlardı. Böylece Anadolu’daki ufak medreselerde binlerce sûhte
toplanmıştı. Sayıları X V I. yüzyıl ortalarından itibaren iyice artan bu
sûhteler gruplar halinde köylere yürüyerek açıkça eşkiyalığa başlamış­
lardı. Ayrıca devletin ihtiyacından çok fazlaya varan medrese öğrencileri
öğrenimlerini bitirdiklerinde gidecek yer bulamıyorlardı. Bu nedenle
de yer yer soygunculuğa ve toplu hareketlere girişerek uzun süren sûhte
isyanları yarattılar. Özellikle sûhte kargaşalıkları II. Selim’i takibeden
dönemde devlet için ciddî bir mahiyet kazanacaktır 5.
5

Bursa’daki Sultan M u ra d İm âretinde “ tabh oluiıan ta ’am tevzi* ve taksim olunurken

Burusada olan suftedânm cümlesi im âret-i m ezbûreye üşüb te fa d d î ve tecâvüzlerin hadden
ziyâde o ld u ğ u n d a n . . . 59 (Gurre-i Z ilk a cde 1016 (M . Şu b at ortaları 1608) B A M ü him m e
Defterleri. N o : 76/108.

M alî buhran : Nüfus artmasının ortaya çıkardığı bu sorunların yanı sıra
mâlî buhran, devletin uzun yıllar boyunca geliştirdiği düzeni kökünden
sarsmağa yetmişti. Şöyle k i: 1580 yılından itibaren Amerika’da üretilen
ucuz ve bol gümüş, Osmanlı imparatorluğuna akmağa başlamış, pahalıya
gittiği için tüm Levant pazarlarını istilâ etmişti. Bu hal ise Osmanlı impara­
torluğunda, Ispanya’da olduğu gibi, bir enflasyon yaratmış ve devletin
iktisadî-malî hayatını, tabakaları, müesseseleri alt üst eden bir etki yapmıştır.
Çünkü akça, değerini süratle kaybetmiş ve fiatlar birden bire yükselmişti,
Bu enflasyonun ortaya çıkardığı her türlü anormal durum, yani paranın
değerinin düşmesi, kalp paranın çoğalması, spekülâsyon, faiz hadlerinin
yükselmesi, âkçaya dayanan tüm Osmanlı mâliyesini ve buna bağlı olarak
da İktisadî hayatı içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya getirmişti.
Hemen belirtmek yerinde olur ki, fiat artışlarından en çok etkilenen def­
terlerde yazılı sabit gelire bağlı onbinlerce dirlik ve ulufe sahipleri olmuş­
tun Bunlar da başta timârlı sipahiler, kapı-kulu ve vakıflara bağlı dinî
zümrelerdi. Askerî, malî düzenin bozulması ve hayat pahalılığı karşı­
sında sabit kalan ulufelerinin karınlarını doyurmağa bile yetmemesi so­
nucu her türlü suistimallerin içine girmişlerdi. İçine Türk karışmış ve
sayıları artmış bulunan kapı-kullarınm 1558’deki Şehzâde Bayezid isya­
nından itibaren Anadolu şehirlerindeki garnizonlarının sayıları artmış
ve buralardan bir daha kalkmamışlardır. Artık bundan böyle de kapıkullarina yalnız büyük şehirlerin garnizonlarında değil, köy, kasaba ben­
zeri yerlerde çift-çubuk, faizcilik, esnaflık gibi özel işlerin başında bol
bol rastlanır olmuştur. Kısacası vergi ödemeyen ve adlî bağımsızlıkları olan
imtiyazlı bir sınıf olarak memleketin her tarafına yayılmışlar, malî kaynak­
ları kontrolleri altına almışlardı. İşte bu hal yeniçeri ve sipahi isyanlarının
çıkışını hazırlamıştı. Öte taraftan kanunâme içi vergilerin hiç değişmeden
kalması, dirlik sahiplerinin gelirlerinin de sabit kalmasını gerektirdiğinden
küçük timâr sahipleri uzak ve masraflı seferlere iştirak edemıeyecek kadar
fakirleşmişti. M alî imkansızlıklar nedeniyle yapılan sefer çağrısına olumlu
cevap vermeyenlerin timârlarına ise kanun gereği devlet tarafından el
konunca bunlar da rahatlıkla âsiler ve eşkiyalar safına katılmakta tereddüt
göstermiyorlardı. Ayrıca bütün eyâletlerdeki memurlar, ehl-i örf de halkı
soymağa başlamışlardı. Rüşvet yaygın bir hal almış, ahlâk düşmüş, yüksek
dirlik sahipleri reâyâdan resimleri bir iki misli fazla istemeğe başla­
mışlar ve teklif-i sakka yüklemişlerdi. Halk âdeta arkalarında devlet
otoritesinin desteği bulunan bu resmî kişilerin hizmetkârı durumuna
düşmüştü. İşte para darlığı yüzünden çiftlerini çubuklarını bozmak zo­
runda kalan, ya da şehirlerden köylere el atmış ehl-i örfün koltuğunda
hayat şartladı son derece ağırlaşan Anadolu köylüsü içinden . dağılan­
lar, kurulu düzeni temelinden sarsmağa yetecek olayların çıkmasına
sebep olmuşlardı.

X V I. yüzyılın sonlarına doğru ehl-i örf aleyhine olan şikâyetler çoğun­
ca resmî kişilerin devriye bölükleri ile halka musallat olarak onları soydukla­
rı noktasında toplanmaktadır. Nitekim III. M urad’m 1591’de yayınladığı
bir adalet fermanında söz dinlemez ehl-i örfün devriye bölükleri ile köylere
gelmeleri halinde, köylerin bunlara karşı direnmeğe geçmelerinin, bir hak
olduğu bildiriliyordu. III. Mehmed’in 1596’da yayınladığı fermanda da
aynı anlam vardı. Bu adalet fermanında da suçlanan kimseler, kapı-kulu
ocakları mensupları, beğlerbeğleri ve sancakbeğlerinin subaşları ve yahut o
adı takınanlardı. Nihayet Anadolu’da ve Rum eli’de ehl-i örfün giriştiği
soygunlara 1609 tarihli adaletnâmede daha da geniş yer verilecektir.
Bu suretle bir taraftan nüfus artması, öbür taraftan para sisteminin
alt üst olması imparatorluğun askerî, malî ve sosyal bakımlardan temel mü­
essesi timâr sisteminin de bozulmasını hazırlamıştı.
Enflasyon, aynı zamanda devlet mâliyesini yeni gelir kaynakları bul­
mağa ve vergi sisteminde değişikliğe gitmeğe zorlamıştı. Osmanlılarm kla­
sik vergi düzeni, şehirlerde ticaret, endüstri ve öteki kazanç işlerini vergilen­
dirme esasına dayanan mukataalardan ve hepsi de mîri toprak ekip biçen
köylülerden bunun karşılığında türlü isimlerle toplanan icar ve kiralardan
oluşmakta idi. Bu alanlardaki tüm vergilerin, resimlerin miktarı ise devletin
koyduğu kanunnâmelerle akça olarak tespitedilmişti. Bunun dışında devlet
harp ilan ettiği zaman, sırf sefer giderini karşılamak üzere, tekalif-i divaniyye
adı ile bir vergi daha almakta idi. X V I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
kanunnâme çerçevesindeki vergilerin miktarlarında bir değişme olmadığı
için akça değerindeki düşme yüzünden bu çeşit vergilerden elde edilen gelir
de önemini kaybetmişti. Örneğin K anunî devrinde 537 milyon akça o zaman
10 milyon, 1653’de 507 milyon akçe gelir 4,2 milyon altın tutmakta idi* Bu
durumda devlet artan ihtiyaçlarının karşılığı olan parayı bulabilmek için
avânz-ı divaniyye denilen mükellefiyetleri kullanarak, yeni bir vergi sistemine
geçmişti. Öteden beri devlet olağanüstü askerî ihtiyaçları karşılamak için
avârız-hânelerinden hâne başı hesabı ile bir vergi toplamakta idi. Ancak
bu vergi X V I. yüzyılın sonlarına doğru her yıl toplanan ve miktarı sürekli
attırılan bir vergi haline getirilmişti. Ayrıca devlet, beğlerbeğlerinin de
sekban askeri toplamak için salma yolu ile halktan aynı mahiyette bir
vergi toplamalarına izin vermişti. Bu arada gelirleri arttırmak için alınan
tedbirlerden biri de, devletin timâr dirliklerini doğrudan doğruya hâzinenin
denetimi altına alması idi. Ancak bunlar hâzineye gelir getirecek mukataalar olacak yerde, saray mensupları, kapı-kulları ve nüfuzlu şahıslar
için arpalık veya başmaklık haline gelmeğe başlamıştı. îşte X V I. yüzyıl
sonlarındaki enflasyonla doğrudan doğruya ilgili olan bu değişikliklerin
imparatorluk ahalisinin hayat şartları ve sosyal yaşantısı üzerinde derin
tesirler yaptığı bir gerçektir.

Askeri sistemde değişme : Bu alanda meydana gelen en önemli değişme,
iönemde timârlı sipahi ordusunun artık önemini yitirmesidir. Bu ise klaOsmaııh rejimini temelinden sarsan İdarî, m alî ve sosyal bozukluğun
pasta gelen nedeni olmuştur. Kapu-kulu sayısının artması ve Anadolu’da
iş ölçüde yayılmaları ilk neticelerinden biridir. 1559’da Şehzâde Baye5in isyanından sonra emniyet düşüncesi bu yayılışa sebep olmuştu. Artık
ıdan sonra şehir ve kasabalarda imtiyazlı bir zümre olarak yerleşen
niçeri ve Altı-Bölük süvarisi; vergi mültezemi, tahsildar ve asayiş iş­
inden sorumlu olarak, Anadolu’da hâkim bir duruma gelmişlerdi. Bu
1 ise klasik vilâyet yönetimini değiştirmeğe yetmişti. Öyle ki, kapu-kulunun
tiyazlardan faydalanmak maksadı ile yerli Türk-Müslüman halktan
rçoldarı, türlü yollarla Yeniçeri sıfatı takınmışlardı. Ancak burada hemen
ğinmek yerinde olur ki, devrin askerî yenilikleri karşısında sipahî süva;i esasen işe yaramaz hale gelmişti. Çünkü 1590’larda Habsburglara
trşı yeniden başlayan savaşlarda alman sonuçlarla, Doğuda İran’a karşı
^ramlan bozgun bunu kanıtlamakta idiler, İşte hükümet bütün bu nesnlerle, bozulan dirlik ve düzenliği kanunî yoldan sağlamak için ulufeli
2 tüfenkli askeri çoğaltmak gereğini duymuştu. Neticede de Yeniçeri
iyisi arttırılarak, Anadolu Türk halkı arasından tüfenkli sekban askeri
ittikçe daha çok savaş meydanlarına çağırılmağa başlanmış, timâr ordusu
im al edilmişti. Bunların yanı sıra yaya, müsellem, voynuk gibi eski savaşçı
mıflar da sipâhîlerin akıbetine uğrayarak tamamiyle kaldırılmıştı. Bu
reni durum ise klasik Osmanlı düzeni için çok önemli sonuçlar doğurmuş;ur. Çünkü eyâlet askeri içinde artık timârlı sipahî başta gelmekte, vilâyet
/e sancakbeğlerinin kapılarında besledikleri sekbanlar kanunî kuruluşlar
Dİarak onların yerlerini almakta idiler. Her valinin maddî imkanlarına
göre, kapısında ulufe ödeme esasına göre toplandığı, bu askerler teşkilât­
ları ile her yönden pâdişâh kapu-kullarma benzemekte idiler. Daimî
hizmet gören bu ulufeli tüfenkli asker menşe itibariyle Anadolu yaylasında
artan nüfusun genç unsurları köy delikanlıları, uzak kalelerde veya Magrib
korsanları yanında yahut uçlarda timâr ümidiyle gönüllü olarak, hizmete
giden levendlerden gelmekte idiler6. Bunların önemi bilhassa 1559’da
âsî Şehzâde Bayezid’in “ Yevm lü” ordusunun esası olmalarından sonra
meydana çıkmıştı. Sekban askerinin ayrıcalığı tüfenkli asker olmasmdandı.
Bundan dolayı da sekbanlar 1590’lardan itibaren Osmanlı ordusunun bel­
kemiğini teşkil etmeğe başlamışlardı. Tüfenkli sekban askeri için gerekli
para, sekban akçası, ahaliden salma suretiyle toplanmakta idi. Seferler

6

“ L even d ” meselesi için önce bk. M u stafa

C ezar,

O sm anlı T arihin de Levendler.

İstanbul 1965. Bu konu için ilgili dönem in sicillerinde birçok kayıt bulunm aktadır : cc. . .
V e levend tâifesinden b a czı eşkiyâ d a h i tüfenk taşıyub Y en içeri ve A ce m î oğlanı ve tobcu
ve cebeci nâm ına gezü b fukaraya zulüm ve tecad d î i d ü b . B k . İsparta Şer. Sic. 174/135.

sırasında bölükleri fazlalaştıran sekbanlar, aynı zam anda asayiş işlerinde
de kullanılmakta idiler.
Celâlî fetreti: Kısaca X V I. yüzyıl ortalarından itibaren sürekli olarak
devlet ve toplum düzeninde geliştiğini gördüğümüz bu olaylar, 1596 yazın­
da birdenbire dikkatleri Anadolu’ya çekecek derecede büyüyecektir. İşte
o zamanın dilinde Celâlîfetreti olarak adlandırılan bu olaylar çok kısa bir za­
manda hükümet düzeni diye bir şey bırakmadığı gibi Anadolu’yu tam bir
anarşi içine itmiştir. III. Mehmed’in Eğri seferi hazırlıkları bu anarşi
devrinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Çünkü sekban bölüklerinin
esasını teşkil ettikleri Celâlîler bu tarihe kadar Anadolu’da ufak gruplar
halinde hareket etmekte idiler. Bu harp hazırlığı sırasında hükümet tara­
fından Hüseyin Paşa ile K arayazıcı’ya Orta Anadolu’da asker sürme
yetkisi verilmişti. Ancak bunlar yetkilerini kötüye kullanınca, devlet bunları
tedip kararı almıştı. Bunun üzerine isyan bayrağını kaldıran bu kişiler
yanlarındaki sekbanları beslemek için halktan zorbalıkla para ve erzak
toplamağa başlamışlardı. Yetenekli bir lider olan Karayazıcı, Anadolu’da
hükümete karşı gelen ve sefere gitmek istemeyen muhtelif menşede Celâlî
gruplarını etrafına toplamağa muvaffak olmuştu. 1598’den itibaren de
bunlar büyük topluluklar halinde şehir ve kasabalara saldırarak onları
haraca kesecek kadar kendilerini güçlü hissetmeğe başlamışlardı. Orta
Anadolu’da Sivas ve Dulgadır eyâletlerine hâkim olan Celâlîler 1602’de
K arayazıcı’nm ölümünden sonra bütün Anadolu’ya yayılmışlardı. Nitekim
kardeşi Deli Haşan idaresinde hareket eden bir kısmı gelip K ütahya’yı
kuşatmışlardı. Deli Hasan’m 1603 şubatından itibaren hükümetle anlaş­
masından sonra Anadolu’da Celâlîlerin yepyeni bir yola girdiğini görmek­
teyiz. Bu dönemde 161 o yılına dek Büyük kaçgurı olayı meydana gelecektir.
İşte Celâlî, Suhte, Sipah zorbası bölükleri gibi çeşitli türlerden kalabalık
soyguncu grupları, Fetret ve Büyük Kaçgunluk döneminde azılı liderlerin
ardına takılarak şehir ve köyleri talan etmişlerdir7. Bunlar, gerek İktisadî
ve gerek sosyal yönlerden Anadolu şehir ve köy düzeninde uzun yıllar
onarılmayacak derin yaralar açmışlardır. Nitekim Celâlî Fetreti devrinde
Anadolu’nun baştan başa harabe haline geldiğini çeşitli kaynaklar teyit
etmektedirler ki, yayımladığımız Kitâb-i Müstetâb bunlardan biridir.

7

Bu konu için arşivlerim izde binlerce belge bu lm ak m üm kündür. M eselâ : “ İm aret-i

H âtu n iye evkâfm dan K a sa b a-i G ü m ü şhân e’de olan kapanı ve etrafında v â k ic dükkanları
C e lâ lî ihrâk id ü b ” bk. T ra b zo n Şer. Sic. .1822/31 “ Burusada Sultan M u r a d ve evkâfm dan
T a v u k bazarı ham am i C e lâ lî istilâsında b i’lkülliye ihrâk o lun ub” . Bk. Bursa Şer. Sic.
B. 45/2. C e lâ lî olayları için bk* M u stafa A kdağ,. C e lâ li İsyanları. A n k a ra 1963.” ,

II. X V I I. Y Ü Z Y IL D A IS L Â H A T Ç A L IŞ M A L A R IN IN
B A ŞL A M A S I
Bütün bu görünümler bize, Osmanlı imparatorluğunda X V II. yüzyıla
girerek gerek hükümet idaresi ve gerekse toplumun dirlik ve düzenliğini
biçimlendiren unsurlar bakımından, devlette klasik kuralcı idare şek­
linin ortadan kalktığını göstermektedir. Zira devlet merkezinin bu dönemin­
deki yaşantısında, kademeli üç organ halinde bölümlenen merkez örgütü
(Padişah, Divan, Ordu) bütün X V I. yüzyıl süresince yavaş yavaş Yeniçeri,
Altı-Bölük halkı ve Ulemâ deyimlerinin şekillendirdiği bu üç gücün denetim
ve yönetimleri altına girecektir.
Ancak Osmanlı devlet ve toplum yapısında meydana gelen bu bozuk­
luklar derhal dikkati çekmekte gecikmemişti. Bunun çareleri aranmağa çalı­
şılırken olaylar tespitedilmeye ve bunlar üzerinde durulmağa başlanmıştı.
K anunî’nin son yıllarından başlamak üzere hükümdarlar çıkardıkları bazı
fermanlarla kötü gidişi durdurmak için çareler aramağa koyulmuşlardı.
Çünkü devlet otoritesini temsil edenlerin bu otoritelerini kötüye kullandık­
ları, kânûn, hak ve adâlete aykırı bir tutum ve davranış içinde bulundukları
artık hükümdarlarca iyiden iyiye anlaşılmıştı. Nihayet, gözle görülür ve
yaygın bir hal almış haksızlıkları, tarihimiz için önemli belgelerden olan
Adaletnâmelerle kaldırmağa çalışmışlardır. Şöyle ki, K anunî saltanatının
son zamanlarına doğru, köyünden kopup şehirlere akan çiftbozan’ların
devlet güveni için bir iç sorun olduğu anlaşılmıştı. Kanunî, ölümünden
önce yayınlamış olduğu adâlet fermanında, reâyânm, hükümet adamları
ya da vilâyet halkından güçlü kimselerce zorla soyulduklarını sayıp dö­
kerek, huzursuzluğun idarî kötülükten gelmekte bulunduğunun farkında
olduğunu açıklıyordu. III. Mürad, Osmanlı imparatorluğunda başlayan
çöküntüye, halkın özellikle köylülerin, hükümet memurlarından gördükleri
zulüm ve haksızlıkların sebep olduğunu anlamakta büyük babasından
çok daha ileri görüşlü çıkmıştı. Nitekim 1591 tarihli adâletnâmesi bu en­
dişelerin tezahüründen başka bir şey değildir.8 III. Mehmed’in 1596
tarihli adâlet fermanı da özellikle askerî sınıfın salgunlarma karşı çıkarıl­
mış bir belge idi. Burada da suçlanan kapu-kulu ocakları mensupları ve
ehl-i örfdü. Daha sonra Anadolu’da ve Rumeli’de ehl-i örfün giriştiği
kanunsuz hareketler ve bunlara rekabet edercesine halkı soyan kadıların
hali I. Ahm ed’in 1609 tarihli adâletnâmesinde en geniş şekilde yer ala­
caktır. Örneğin burada beğlerbeği ve sancakbeğlerinin hâslarını iltizama
vermeleri, onların veya adamlarının salgun salmaları, kadıların teftiş
görevini kötüye kullanarak devre çıkmaları yasaklanmakta, ayrıca reâyâyı
korumak gayesi ile tefecilere karşı tedbirler alınmaktadır.
8 Bu

konu için bk. H alil İn a lc ık , “ A daletn âm eler’5. Belgeler 3 -4

(1965) 4 9 -14 5 .

X V I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorlukta başlayan İdarî,
askerî, sosyo-ekonomik çöküntüyü durdurmayı hedef alan hükümdarların
çıkardıkları adâletnâmelerden 1609 tarihli olanı gösteriyor ki, I. Ahmed za­
manında Celâlî fetreti karşısında esaslı ıslâhat düşüncesi yayılmıştır. Çün­
kü bu hükümdar, Süleymân kânûnnâmesi yerine geçmek üzere bir kanûnnâmeyi yeniçien düzenleyerek, yürürlüğe koymuş, ayrıca birtakım
ıslâhatı kapsayan fermanlar ilân etmiştir. Artık yaygın olan ıslâhat fikir­
leri, kapu-kullarmm azaltılması, bunların devlet işlerine karışmalarının
önlenmesi, vezir-i azama devlet işlerini yürütmekte tam istiklâl sağlanması,
reâyâmn, köylü sınıflarının himayesi noktalarında toplamakta idi. Islâhatçılar, II. Osman’ı Anadolu’ya geçirmek ve eyâlet askerlerine dayanarak
ıslâhatı gerçekleştirmek istemişlerdi. Fakat kapu-kulu ayaklanarak ulemâ
ile birlikte genç pâdişâh II. Osman’ı tahttan indirmekle kalmamış, ha­
karet derecesinde işkencelerle hayatına son vermişti (1622). 9
Yukarıda kısaca değindiğimiz bti gelişmeler yanı sıra imparatorlukta
başlamış çöküntü, devrin aydınlarının da dikkatini çekmiş ve bunları da
çareler aramağa sevk etmiştir. Bu cümleden olarak devlet adamları ile bazı
fikir ve kalem sahipleri pratik ve amelî bir gaye ile pâdişâhlara ve mesul
devlet adamlarına risâleler, lâyihalar sunmağa başlamışlardı. Bunları III.
Selim ve II. M ahmud devrinde nizam-ı devlet için sunulmuş ıslâhat lâyi­
halarının ilk örnekleri olarak kabul edebiliriz. Ancak muhteva yönünden ay­
rıcalıklar arzetmektedirler. Şöyle ki, X V I. yüzyıl sonu ile X V II. yüzyıl baş­
larındaki, yayınladığımız Kitâb-i Müstetâb da dahil, tüm lâyihalarda es­
kiye dönme yani K anunî devrini model alma arzusu ağır bastığı halde, III.
Selim’den itibaren sunulan ıslâhat lâyihalarında Batıyı örnek alma isteği
ağırlığını açıkça hissettirmektedir. Esasen öteden beri bilim adamlarınca ve
düşünürlerce birtakım ahlâk ve siyâset kitaplarının telif edilerek, hükümdar,
lara ve genellikle devletin yönetici kadrosuna memleket idaresinde yol
gösterilmek istendiği bilinmektedir. Osmanlı Türkiye’sinde de X V . yüzyıl
başlarından başlamak üzere bu türlü eserlerin ya Farsça ve Arapçadan ter­
cüme edildiği veyahut bu gibi eserler örnek alınmak suretiyle yeni eserler
meydana getirildiği görülmektedir.
Ancak biz burada konumuzu fazla genişletmemek düşüncesiyle X V I.
yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Kitâb-i Müstetâb'dan önce ve sonra, mey­
dana getirilmiş eserler ve yazarlarından kısaca bahsetmekle yetineceğiz.
Hakikaten III. M urâd devrinden itibaren devlet yapısında ortaya çıkan
derin bozukluklar, kanûnların iyi işlememesi veya toplum hayatında zararlı
9

K itâ b -ı M ü ste tâ b ’ı yayın lad ıktan sonra u zu n araştırmalar sonucu haberdar olduğu­

m uz “ Z afern âm e” hem I I . O sm a n ’ın İslahatçı yönü, hem de K itâ b -ı M ü ste tâ b ’d a yer alan
önerilerin uygulanışı için çok önem li bilgiler ih tiva etmektedir. Bk. I I . O sm an A d ın a
Yazılm ış Zafer - nâm e (yay. Y . Y ü cel) 5 A n k a ra 1983.

şekilde değişiklikleri görülünce, bu tür eserlerin telif ve tercümesine daha
çok önem verilmeğe başlamıştır. Bu dönemle ilgili olarak bahsedilmesi
gereken isimlerin başında, Mustafa  lî Efendi gelmektedir. Osmanlı dev^
letinin merkez ve taşra örgütlerinin işleme şekillerini iyi bilen Âlî, çocukluk
ve gençlik yıllarında yaşadığı K anunî devrindeki düzen ile son zamanları
mukayese ederek çöküşü iyi görebilmişti. X V I. yüzyılın sonuna doğru
kaleme aldığı Künhü'l-ahbâr adlı eserinde bu hususa dair görüş ve tenkit­
lerini yer yer belirtmiştir. Ayrıca Haleb defterdarı iken telif ettiği Nasiha­
ti? s-selâtîn (158 1yi; K anunî’nin son zamanlarına doğra başlayan sosyo­
ekonomik bozukluklara karşı tedbir aramak endişesiyle yazılmış olan
lâyihalar, vüzera nasihatları veya siyasetnâmeler biçimindeki önemli
eserler arasındadır. Â lî’nin FusûliTl-halli ve'l-akd ve usulü?l-harcı ve’n-nakd
(1598)ini de bu kategoride zikretmek gerekmektedir. Çünkü dirlik ve
düzenliğin yerini anarşiye bıraktığı devrin devamı III. Mehmed dönemi­
nin bir ürünüdür.
III.
M urâd ve III. Mehmed devrinin ıslâhatçıları arasında sayılması
gereken bir diğer isim de Bosnalı bilgin Haşan K âfî-i Akhisarî’dir. O da Usû­
lü’l-hikem j î nizâmiH-âlem adlı Arapça bir eser yazmıştır. 1595’de Eğri se­
ferine katılan bilgin sonradan eserini Türkçeye tercüme etmiştir. Memleke­
tin içine düştüğü durumdan kurtulabilmesi için yaptığı önerisi “ Hükümet
işlerinin intizâmı, her şeyden evvel icrây-ı siyâsette şerc-i şerîfe ve akl-ı
selîm kâ’idelerine tatbîk-i hareket etmeğe” bağlı idi, düşmana galebe ise,
askerin mutî, disiplinli ve aynı zamanda yeni icat olunan harp âletlerine
sahip ve bunları istimal etmeğe muktedir bulunmasıyle mümkün olabilirdi,
şeklinde özetlenebilir.
X V I I.
yüzyıl başlarında devletin zaafını, hükümdar ve yönetici kadro­
nun yetersizliğini, kanûn düzeninin işlemez durumunu yakından görenlerin
sayıları daha da artmıştır. Bunlar bir yandan siyaset kitapları telif ve tercü­
me ederken, öte yandan da su yüzüne çıkmış gerçeklerin nedenleri üzerinde
durarak kötü gidişe son vermenin çarelerini, seleflerinden daha etkin bir
biçimde, aramağa başlamışlardı. Gözlemcilere göre dirlik ve düzenliğin
bozulmasının iki kökeni vardı. Biri şerc-i şerîfe riayetsizlik, diğeri ise örf,
adete ve teâmüle dayanan kanûnnâmelerin ihlâli idi. Bu yüzden I. Ahmed
devrinde kodifikasyon işinin yeniden ele alındığını görmekteyiz. Bu yüzyılın
başında, K itâb-i M üstetâb’in yazarı ile çağdaş, bize o zamanki durumu yan­
sıtan ve aynı zamanda değerli bazı öneri ve tenkitleriyle X V II. yüzyıldaki
ıslâhat ihtiyaç ve eğilimlerini belirtmiş, çareler teklif etmiş bir yazar ile kar­
şılaşıyoruz. Bu yazar, diğeri idare ve maliye adamı olan Defter Emîni
A ynî A li Efendi’dir. Haleflerine rehberlik yapmış olması kuvvetle M uh­
temel A ynî Ali, III. Murad ve oğlu III. Mehmed devrinde, ordunun
savaş yeteneklerini kaybettiği, sayısının gelişigüzel artarak hazînenin

zorluklar içine düştüğü bir zamanda Defter-i Hakani eminliği ve Hazîne
kethüdalığı gibi önemli görevlerde bulunmuştu. Bu yüzden de devlet
kadrosundaki yönetici sınıf hakkında gerçek fikir sahibi olmuştu. A ynî
A li’nin I. Ahmed (ı6 o 3 -ı6 i7 )’e sunduğu ilk eseri Kavânîn-i Âl-i Osman
der hulâsa-i mezâmîn-i defter-i dîvân adını taşımaktadır. Bundan başka 1609’da
o zamana kadar yürürlükte bulunan kanûnları bir usul çerçevesinde
ayrıma tabi tutarak, araziye, timâr ve zeametlere, devlet ricâline, umur-ı
tnâliyyeye dâir ve sâ’ir nizamatı bir araya toplayan Kavânîn-i Osmaniyye
Havâkîn-i Sultâniyye ismiyle ikinci bir eserini de I. Ahmed adına telif etmiş­
tir. Osmanlı imparatorluğunun kapsadığı memleketleri, eyâlet, sancak
ve her eyâlet ve sancağın defter kethüdası, timâr defterdarı, hâsları, zuamâ
ve erbâb-ı timârı, cebelileri ve bunlarla ilgili bilgi veren bu eser yedi fasıl
ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Özellikle eserin 6. ve 7. fasılları ile sonuç
bölümü birtakım ıslâhat istek ve eğilimlerini belirtmekte ve bunun yollarını
göstermektedir. Şöyle ki, 6. fasıl zeâmet ve timâr tevcihindeki kanûn,
7. fasıl bu tevcihlerdeki yolsuzluk ve usulsüzlüklerin giderilmesi şartlarını
bildirmekte ve sonuçta da bu alandaki düzensizliğin ıslâhı için sürdürülen
gayretler anlatılmaktadır. A ynî A li’nin pratik bir gaye ile hazırlayıp pâdişâh’a sunduğu bu risale aynı zamanda X V II. yüzyıl başlarında imparator­
luğun İdarî, malî ve askerî alanlardaki genel durumu hakkında fikir ver­
mesi yönünden de ayrıca ilginçtir.
Yine X V II. yüzyıl ıslâhatçıları arasında önemli yeri olan iki yazardan
daha söz etmek gerekmektedir. Bunlardan biri Kitâb-i Müstetâb'm kaynak­
lık etmiş olması kuvvetle muhtemel K oçi Bey, diğeri de K âtib Çelebi’dir.
IV . M urad’ın musahibi olarak seferlerinde onunla beraber bulunan,
Enderun’da Hâs-odalı olarak tanınan K oçi Bey, devrinin siyasî fikirleri
yönünden en seçkin kişilerinden birisi olarak tanınmaktadır. Pâdişâh
IV . M urâd’a sunduğu lâyihasında yer alan nizam-ı devlet hakkmdaki
görüş ve teknikleri, önerdiği çareler, onun bu yüzyılın büyük ıslahatçı­
larından biri olduğunu göstermektedir. Gerçekten de Telhîsât der ahvâl-i
âlem-i Sultân Murâd Hân (Koçi Bey risâlesi) adlı eseriyle K oçi Bey bu devirde
bir ıslâhatçı olarak üzerinde durulacak bir şahsiyettir.
Nihayet ikinci isim bu yüzyılın en büyük ıslahatçısı ve düşünürü K âtib
Çelebi’dir. K âtib Çelebi Keşfi?z-zünûn adlı meşhur bibliyografik eseriyle
haklı bir şöhret kazanan ve diğer eserleriyle de tanınan bir fikir adamımızdır.
Burada onu devrinin ıslâhatçı düşünürü gibi gösteren eserlerinden kısaca
bahsedeceğiz. Bu bilgini kendinden önceki ıslâhatçılardan ayıran ve yüksel­
ten en belirgin vasıf onun devlet yönetimine dair ileri sürdüğü yapıcı fikir­
ler yanında, toplumun manevî yönünü düzeltmek gayreti, fikir ve zihni­
yet inkilabı yapma hususundaki kararlı tutumudur, M üellifin bununla ilgili
risâlesinin adı Düstûru*l-amel li-islahiH-halerdir. Bir mukaddime, 3 fasıl ve bir

neticeden oluşan eserini, X V II. yüzyılın ortalafında, IV . Mehmed’in ilk
zamanlarında bozulan işlerini düzeltmek gayesiyle yazmıştır. Mukaddime­
de etvâr-ı devleti, i. fasılda reâyâyı, 2. fasılda askeri, 3. fasılda hazîne’yi
ele alan K âtib Çelebi mevcut durumu tesbit ettikten sonra ıslâhat için
önerilerde bulunmaktadır. Eserinin asıl enterasan bölümü inhirâf-ı mizâc-ı
devlet tedbîrlerinde ve gâile-i kesret ve kıllet ilâcmdadır dediği “ netîce55dir.
K âtib Çelebi’nin ıslâhata dair ikinci eseri de 21 bahisten oluşaıi MîzâniTl-hakk f i ihtiyari5l-ehakk'dır. Eserin giriş kısmında devrinin koyu taas­
subunu acı acı teknik eden yazar nüsbet ilimlerin gerekliğini savunmakta
ve Islâm âleminde ilim tarihinin kısa bir panoramasını çizmeğe çalışmakta­
dır. K âtib Çelebi bu risâlesini telif ettiği sırada memleketin tek ilim ve
eğitim kurumu olan medrese inhitata yüz tutmuştu. Nitekim o, bu ese­
riyle Osmanlı medreselerinin X V II. yüzyılda içine düştüğü skolastik
zihniyete ve taassuba hücumun en güçlü mümessili olmuştur. K âtib Çe­
lebi Mizânü’ l-hakk’da toplumsal ve fikrî meseleleri, daha cesur bir tenkit
zihniyetiyle ele almaktadır.
II I . K ÎT Â B -Î M Ü S T E T Â B
İşte X V I I. yüzyıl başlarında, devrin, ihlâl edilmiş olan nizâmlarını ve
bozukluğun kökenlerini, Koçi Bey’den önce iyi tespitetmiş ıslâhatçı bir yazar
da Kitâb-i Müstetâb müellifidir. Adını tesbit edemediğimiz müellif, eserinde
Osmanlı imparatorluğundaki sosyal, İdarî, askerî, İktisadî alanlarda ve
ulemâ sınıfındaki çöküntüyü gittikçe ££âyîn 4 saltanat-ı Osmânî muhtel ve
rişte-i k âcide-i kânûn-i cihânbânî hail olmakta ve hâzînede kıllet ve mâbeyn-i
hükkâmda^ adâvet ve kuzâtda rüşvet ve cânib-i düşmende fırsat ve kurbiyyetde olanlar hiyânçt ve ulemâda tam ac ve hamâkat ve ra ciyyetde
zirâât-i bî-bereket ve kasâvet, el-kıssa kûşe be-kûşe bidcat ve taraf taraf
hacâlet” (Metin 32/00) şeklinde ifade etmektedir. Mevcudiyeti bilinmekle
beraber, eserden bugüne dek gerektiği şekilde istifade edilmemiştir. Kitâb-i.
Müstetâb adı ilk kez, kendisine yetişmek bahtiyarlığını duyduğumuz değerli
tarihçi, hocamız, İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından Osmanlı devlet teşkilâ­
tından Kapu-kulu ocakları, cilt I. (Ankara 1943) adlı eserinde kullanılmıştır.
Hocamız bu tetkikinde sadece yeniçeri ocağının bozukluğu bahsinde
esere atıflarda bulunmuştur. Yine Halil İnalcık, .X V I I . yüzyıl Türkiye
tarihine dair yaptığı araştırmaların birkaçında, bu eserden faydalan­
mıştır. Uzunçarşılı’nm dışında, X V II. yüzyılın en büyük ıslâhatçı müel­
liflerinden birinin telif ettiği, Kitâb-i Müstetâb'^dan faydalanan olmamış­
tır. Sadece 1957 yılında K âtib Çelebi için çıkarılmış bulunan anı kita­
bında Tayyip Gökbilgin “ XVII. Yüzyılda Osmanlı Devleti ve Kâtip Çelebi55
konulu yazısında eserden bahsetmekle yetinmiş, Agâh Sırrı Levend ccSiyaset-nameler55 ( T D A T Belleten 1962), adlı tetkikinde verdiği listeye Kitâbi-

Müstetâb-ı koymuştur. Nihayet Osman Turan (T&V& cihan hâkimiyet mefkûresi tarihi. I y II. İstanbul 1969) yanlış olarak IV . M urad devrinde yazıl­
dığından söz ettiği kitaptan çok kısa bazı kısımlar almıştır. Ancak tüm
sözünü ettiğimiz bu araştırmacılar risalenin İstanbul kitaplarında mevcut
bulunan yazm a nüshasını görmekle yetinmişlerdir.
Bu açıklamalar, yayınladığımız Kitâb-i Müstetâb5dan değeri ile orantılı
olarak yeterince fayclalamlmadığmi göstermektedir.
IV . M Ü E L L İF ve E SE R İN D E Ğ E R İ
Kitabında ismini bildirmeyen müellifin hayatı hakkında herhangi bir
bilgiye sahip değiliz. Üstelik o da eserinin ne mukaddimesinde ne de
metninin içinde hayatı, ailesi hakkında malûmat vermediği gibi bulun­
duğu memuriyetleri, hatta kendi adını bile zikretmemektedir. Bunun
nedenini “ hasbeten li’llâh” düşündüklerini söylemek istemesine ve hiç­
bir talebi ve muradı olmamasına bağlayan ıslahatçı öteden beri hane­
danın “ ni’met-perverdesi” olduğunu beyan etmektedir. Buna dair de ki­
tapta şu ilginç pasaj yer almaktadır: “ Nihayet bu hâksâr-i bâ-sadâkat
zamân-ı tufûliyyetteh hânedân-ı Âl-i Osmânın perverde-i n icmet ve hidmet-güzîde-i der-i devletleri olub ve zıllu’llâh pâdişâh-i âlempenâhın
nazar-1 âliyeleri ile manzûr ve nice hidmet-i aliyyeleri ile mesrûr olduğum
ke’ş-şems zâhir ve mine’l-ems bâhir’dir’ ’ (Metin, 32/00) Burada bir nokta
üzerinde durmak gerekmektedir. Ö da yazarın kişiliğine dair ipuçlarını
bu pasajda bize vermesidir: cc...Z a m â n -ı tufûliyyetten hânedân-ı Âl-i
Osmânın perverde-i n icmet ve hidmet - güzîde-i der-i devletleri olub. .. ”
şeklindeki ibare onun devşirme yolu ile» yetiştiğine ve saraya dahil olduğuna
kesin bir delildir.
Kitâb-i Müstetâb X V II. yüzyıl Türkiye’sine ait mühim bir kaynaktır.
Bu devre ait ıslâhat lâyihalarının azlığı dolayısiyle, müşahit bir müellif eseri­
nin ne denli bir önem taşıyacağı ortadadır. Bu eserin verdiği bilgileri, ortaya
attığı meseleleri, yerli ve yabancı çağdaş kaynaklarla, özellikle arşiv malze­
mesine de dayanarak doğrulamak olanağına sahibiz. Kitâb-i Müstetâb,
X V I . yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devlet ve toplum düzeninde baş­
lamış çöküntüyü köklerine inerek ortaya koyan bir eserdir. Yeri geldikçe
edebî yeteneğini göstermek isteyen yazar, olayları, okuyucuyu düşündüren,
devlet hayatı ve birey için nasihat veren bir edada ele almaktadır. O
olguları tasvir ederken yeri geldikçe bunlarla ilgili âyet, hadiseler, hik­
metler, darbımeseller ve şiirlerle süslenmiştir. Bu durum bize kendisinin
Enderun’a mensup bir kişi olduğunu göstermektedir.
Devrinin kendisinden sonra gelen ıslâhatçı yazarları K oçi Bey’e ve
hatta K âtib Çelebi’ye kaynaklık etmiş olması kuvvetle muhtemel bu

isimsiz müellif d e . gözlemlerini doğu devletlerinin eski bir formülüne göre
ifade etmiştir. Buna göre pâdişâhın kudreti askersiz, asker parasız, para
ve hâzine reâyâsız olamaz, reâyâ ise ancak adâlet sayesinde vergi Ödeye­
bilirdi. Bize bu yüzyılın başarılarındaki durumu K oçi Bey5den daha geniş
ve sistemli bir biçimde ileten yazar bozukluklar ve nedenlerini “ Osmanlı
devlet düzeninin ve eski kanunların bozulmasının esas nedeni pâdişâh
otoritesinin zayıflaması ve parçalanmasıdır. Zira pâdişâh devletin ruhu
sayılır. Eskiden pâdişâhın otoritesini icraya, yalnız vezir-i a’zam, mutlak
vekâleti ile haizdi, araya ldmse girmezdi. Fakat şimdi pâdişâh adına doğ­
rudan doğruya emirler verilmeğe başlanmıştır. Sorumsuz kimseler bu
otoriteyi kendi şahsî çıkarlarına alet etmişlerdir. Rüşvet olarak memuri­
yetleri ve devlet gelirlerini bağışlamağa başlamışlardır. Otoritenin zayıf­
lamasında pâdişâhların devlet işlerine kayıtsızlığı da büyük rol oynamış­
tır. Bu zayıflık ise eyâletlerdeki kargaşalığın başlıca kökenidir. Buralarda
artık pâdişâh fermanına eskisi gibi aldıran yoktur. Kapu-kullarmm ta­
hakkümü yüzünden eyâletlerin yöneticileri görev yapamaz hale gelmiş­
lerdir. Devşirme-kul sistemi bozulmuştur. Reâyânın askerî sınıfa girmiş
olması bozukluğun başlıca sebebidir. Saray hizmetlerine devşirmeler
yerine Müslüman reâyâdan kimseler alınmağa başlamıştır. III. Murad
devrinden itibaren reâyânm silâh taşımasını yasak eden, onların kapukulu olmasını veya doğrudan doğruya sipahi timârı almasını meneden
kânûnlara riayet edilmemeğe başlanmıştır. Neticede askerin kalitesi düş­
müş, disiplin bozulmuş, çiftçiler topraklarım bırakmalarım bu dürüm teş­
vik etmiştir. Levendler ve sekbanlar bunlar arasında türemiş, ekserisi
Gelâlî olmuşlardır. Öyle ki olur olmaz reâyâ bir çift öküzünü satıp akça kuv­
veti ile kimi sipahî kimi yeniçeri olup istedikleri dirliğe ve mansıba geç­
mişlerdir. Tinıârh sipahî ordusu önemini kaybetmiştir. İmparatorluğun esas
ordusunu eyâletlerde timârlarında oturan sipahiler teşkil ederdi. Fakat
şimdi saray halkı ve ekâbir hükümet otoritesinin zayıflamasından istifade
ederek timâr ve zeametleri kendi tasarrufları altına geçirmişler ve böylece
sipahî aileleri dirliksiz kalmışlardır. Bu durumda devlet kapu-kulunü
çoğaltmak mecburiyetinde kalmış, bunlara ulûfe, maaş yetiştirmek zor­
laşmış, merkezî hâzinenin yükü fazlası ile artmış, malî sıkıntı başgöstermiştir. Kapu-kulu devlete tahakküm eder olmuştur. Reâyâ asker olmağa
özenince toprağını bırakmış, istihsal azalmıştır. Diğer taraftan bu toprak­
ların çoğu ekâbir çifdikleri haline gelmiştir. Reâyânın vergi yükü merkezî
hazînenin artan yükü nedeniyle artırılmıştır. İltizam usulu genişlediğin­
den suistimaller sebebiyle bu yük çekilmez hale gelmiştir. Bu sebepten
reâyâ dağılmağa toprağını bırakıp kaçmağa, levend, sekban olmağa veya
eşkıyalığa başlamışlardır. Kudreti olanlar Rum eli’ye, İran’a ve K ırım ’a
kaçıp sığınmışlardır. Üsküdar’dan Bağdad’a ve Revan’a varınca “ kurâ
ve m e za rf’deıı ancak 1/4 kalmıştır. Boş kalan toprakları, çavuş, zaim,

pâdişâh kulları tasarruflarına geçirmişlerdir .55 şeklinde formüle etmek­
tedir. Görülüyor ki, Kitâb-i Müstetâb kapsadığı geniş konular ve ayrıca
önerdiği çareler yönünden üzerinde uzun uzun durulması gereken bir
ıslâhat kitabıdır. Osmanlı devletindeki “ tagayyur ve fesadın 55 ilk belirti­
lerini K anunî devrinde bulan yazar, asıl bozuklukların III. M urad za­
manında başladığına işaret etmektedir. Olayları toplumsal yönden de
eleştiriye tabi tutan yazar, yükseliş devrindeki müesseselerin, yani başlıca
mutlak ve merkeziyetçi pâdişâh otoritesinin, kul sisteminin, timârlı sipahî
ordusunun ve kânûn düzeninin, ihyası neticesinde durumun düzelebile­
ceğim savunmaktadır. Bunun içindir ki eserinde K anunî ve öncesi dev­
rine atıflar yapmaktadır.
Eserdeki ifade ve ıslâhat düşünceleri bize Koçi Bey5i hatırlatmaktadır.
Ancak yukarıda verdiğimiz kısa açıklama dikkatle incelendiğinde Kitâb-i
Müstetâb’m K oçi Bey5in risâlesine kaynaklık yaptığını ve daha mufassal
olduğunu görmek mümkündür kanısındayız.
V . E SE R İN

T A R İH İ ve K İM E

SUN U LD UĞU

M ESELESİ

Hemen değinmek yerinde olur ki, eserin tarihi ve kime sunulduğu
meselesine dair de Kitâb-i Müstetâb’da, açık bir bilgi verilmemektedir. Ancak
burada eserde yer alan bazı kayıtlara göre, bu soruna bir çözüm getirmeğe
çalıştık.
Şimdi bu hususta bizi bir takım doğru neticelere götüren kayıtları
buraya naklederek bunlar üzerinde ayrı ayrı duralım :
1. “ Denile ki bundan akdem Burusa5ya Celâlî eşkiyalarmm defci
için bi5zzât merhûm ve mağfûrun-leh Sultan Ahmed Hân hazretleri azîmet buyurduklarında vlizerâ ve ehl-i menâsıb olan kullar düğüne ve
yâhûd seyrâne gider gibi gitmişler . . . 55 (Metin 3 9/^ ).

2 . “ Şimdiki hâl müşarün-ileyh merhûm Sultân M urâd Hân hazretleri­
nin zamânmdan berû yirmi beş yıldan mütecâvizdir ki kanûn-i Âl-i Osmân
bozulub sipâhî ve silahdâr b a cdehu Yeniçeri ağası vüzerâ ile sefere varıl­
mağa ihdâs olundu 55 (Metin, 17fx\).
Müellif, 1, pasajda I. Ahm ed5den merhûm diye söz etmektedir. Bu
hükümdarın ölüm tarihi ise 1617 yılıdır. O halde bu kayda göre eserin
telif tarihi 1617 yılından sonra olmalıdır. Nitekim 2. pasajda yer alan
“ Merhûm Sultân Murâd Hân hazretlerinin zamânmdan berû yirmi
beş yıldan mütecâvizdir 55 ibaresi, hem yukarıdaki düşüncemizi destekle­
mekte, hem de bize kesin telif tarihini vermektedir. Burada adı geçen
hükümdar III. M urâd 5dır. Onun ölüm tarihi olan 1595 yılma 25 ilâve
ettiğimizde 1620 rakamını buluyoruz ki, bu sırada Osmanlı tahtım II.
Osman (1617-1622) işgal etmektedir. Nitekim şu mısralarda:

“ Âsumân-ı devlet u zıll-ı hüdâ Osman Hân
Halk-ı âlem sâye-i adlinde buldular emân
Âfitâb-ı lem ca-i hilm ü hayâ Osmân Han
Zıll-i adlinde anun buldu cihân emnü emân
Âfitâb-i mülk ü zill-i Hakk Osmân Hân
Halk-i âlem sâye-i adlinde buldular emân55
(Metin, 35/0 <\) geçen Osmân Hân da II. Osmân olmalıdır.
Verdiğimiz bu izahattan çıkan sonuca göre:
a)

Kitâb-i Müstetâb'*m telif tarihi 1620 yılında veya az sonradır.

b) Yazarın eserini II. Osmân5a sunmuş olmalıdır.
c)

II. Osmân5m ıslahat teşebbüslerine geçmesinde Kitâb-i MüstetâVm etkisinin olduğu düşünülebilir.

d) Yazarın ismini saklaması ise, II. Osmân5a yakınlığı nedeniyle,
payitahtta bu hükümdara karşı mevcut husumeti bilmesi ile
ilgili olmalıdır.
e)

Yazar, III. Murâd, III. Mehmed, I. Ahmed ve II. Osmân devir­
lerinde yaşamıştır.
>
V I . E SE R İN K A P S A M I

Eser, kısa bir giriş ile 12 bölüm ve zeylden oluşmaktadır. Girişte^
değişen şartların “ nizâm-ı âleme ihtilâl ve re£âyâ ve berâyâ in licâP5 verdiği
belirtilmekte, “ sâhib-i hükümet55 onların ahvâl-ı âleme ne denli “ tedbîr
ve tedârük55 ile düzen getirebilecekleri anlatılmaktadır.
I. Bölüm: Burada Osmân G azfden Sultan III. Murâd zamanına
kadar her kademedeki devlet yönetimlerinin şeriat ve kanunlarına uygun
hareket ettiklerinden, adâleti gözettiklerinden, bu yüzden de geniş ülkelerin fethedildiğinden ve reâyâmn refalı içinde bulunduğundan söz edil­
mektedir. Eserin yazarına göre, III. M urâd5dan beri adâlet bir yana bı­
rakılmış, vezirler ve beyler birbirlerine düşmüş, K u l tâ5ifesi içine yabancı
karışmış, makam sahipleri “ hemen bugünü hoş görelim, irtenin ıssı var­
dır55 duygusu içinde öz çıkarları peşindedirler. Gerekli tedbirler alınmazsa
devletin temelinin kazılması mukadderdir.
II. Bölüm: K u l tâifesi5nin ahvâli ve dirlik tevcihi hakkındadır. K apu­
kulu askerlerinin, hiç gereği yok iken, sayısı artırılmış ve gelirler giderleri
karşılayamaz olmuştur. Bunun nedenlerinden ilki, serdârların gelişigüzel
tevcîhatta bulunmalarıdır. Kanûn-i kadîme göre, serdârlar, serhadlerde ve
muharebelerde zafer kazanıldıktan sonra, savaş mahallinde “ terakki
veyâhûd ibtidâdan dirlik vermeğe55 yetkili idiler. Oysa yukarıda belirtilen

tarihten sonra, İstanbul’dan çıkar çıkmaz “ beğlerbeğleri ve sancakbeğleri ve
sâ’ir mansıb nâmında âleme belâ nâzil olan rüşved sebebiyle tebdil ve
tağyir ve azl ve nasb itmeğe başlamışlardı” . Sipahilik, çaşnigirlik, çavuşluk
tevcihleri alanı satanı belli olmayan bir alış-veriş konusu teşkil etmiştir.
Aralarına karışan yabancılar dolayısı ile sayısı artan K u l tâ’ifesinin maaşları
ödenemez olmuş, ödense bile “ kesik para55 verildiğinden, asker “ üslûb-ı
sâbık55tan çıkmış, kânûn gözetilmediğinden Celâlîler ve fitne ehli türe­
miştir. Bunlara kimler sebep olmuştur?
II I . Bölüm: Bu bölümde yazar, hazîneye zarar gelmesinin bir nedeni
olarak sadr-ı azâmlarm, K u l tâifesinden birine, “ rikâb-ı hüm âyûnca arz
eylemeden terâkkî ve ibtidâdan dirlik vermeğe başlamalarını göstermektedir.
Bu yüzden dirlikler almur-satılur hale gelmiş, “ Isâ takyesin M usâ5ya giydi­
rilir55 olmuştur. Böyle dirlik sahibi olanların “ Devlet-i Aliyye55ye ne şekilde
hizmet edecekleri ortadadır. Rüşvetin bir belâ halini almasını da mansıblarm ehline verilmeyişinde aramak lâzımdır.
IV . Bölüm: K u l tâ5ifesinin bir nizâmı vardır. Bir kulun tâ vezîr
oluncaya kadar mertebeden mertebeye geçişi kanûna tâbidir. Buna göre,
sekiz on yılda bir veya gerektiği zamanda, Rumeli memleketlerinden
oğlan devşirilmesi emrolunurdu. Bu işi bilir yayabaşılarm devşirdiği oğ­
lanlar Divan-ı hümâyûn5a getirilir, pâdişâh arz odasında iken gösterilir,
sonra kapu ağası yararlarını iç oğlanlığma seçer, diğeri Türk terbiyesi
almak üzere aileler yanma gönderilirdi. Sonra “ acemi oğlanları55 ocağına
alınır, buradan da Yeniçeri tâ5ifesine katılırlardı. İç oğlanların terbiye ve
öğretimden geçmeleri saraydaki odalarda yükselmeleri ve görevle taşraya
çıkmalarının belli kuralları vardı. Lâkin bu kanûıı Sultân III. Murâd
devrinin ortalarına doğru bozuldu. Ocaklara “ ecnebi55 girmesinin yolu
açıldı. “ Meselâ kadîmî bölük halkı yedi sekiz bin nefer iken şimdi yirmi
binden ziyâde olub ve Yeniçeri ocağı kadîm î sekiz bin iken b a cdehu mer­
hûm Sultân Süleymân Hân hazretlerinin zamân-ı şeriflerinde on iki bin
olub şimdi ise kırk bine karîb olmuştur55. Kezâlik sâ5ir ocakların neferi
bir iken üç olmuştur. Böylelikle sayıları artmış, ancak “ saplama ve ecnebi55
olmayan devirlerdeki “ mansur ve muzaffer55 askerden eser kalmamıştır.
Yeniçerilikten vezir oluncaya dek neferlikte, ağalıkta, sancak ve beğlerbeğlikte görev yapanlar “ recâyâ nedür, asker nedür, hükümet ve adi ve
zulm nedir55 bilen kimseler iken, Kanûn-ı Âl-i Osmân bozulmakla alıval-i
âlem here ü merc olmuştur. Bunun sebebi de baştaki bozukluktur. “ Serdar
olanlar ve Âsitânede sadrda olanlar satarlar, beyler dahi akçalarıyle satun
alırlar; yoksa kimesne gelüb darben dirlik ve sancak ve beğlerbeğlik almış
yoktur55. “ Celâlî zuhûr etti, zorba peyda oldu diye taaccüb etmenin gereği
yoktur.55 Devlet-i Aliyyenin temeli bizim tarafımızdan yıkılmaktadır.
V . Bölüm: Yeniçerilerin sayısı, K anunî devrinden sonra çoğalmıştır,
ancak işe yararları azalmıştır. Yeniçeri olarak defterde kayıtlı olanların

çoğu bir yolunu bularak, sefere gitmez olmuşlardır. Eskiden, İstanbul
civarındaki kefere bağlarım talan edilmekten korumak için ihdas edilen
“ koruculuk55 bahane edilerek, devrimizde zengin Yeniçeriler, Yeniçeri
ağa kapusunda para verip sefere gitmekten kurtulmuşlardır, “ O da koru­
cusu55 diye bin nefer koruculuk ihdas edilmiştir. O da koruculuğa diye
bir şey, kananda yoktur.
Yeniçerilerin ve diğer kapu-kulunun nizâmı bozulduğundan; seferler
başarısızlıkla sonuçlanmış, sonunda da ıo beğierbeğlik Kızılbaş eline
düşmüştür. Rumeli'de elden çıkanlar da düşünülürse, tez elden tedbîr
alınması gerekmektedir.
.....
V I. Bölüm: Acem î oğlanları, eskiden ancak bin nefer kadar olup,
ikişer buçuk akçaya mutasarrıflardı ve Yeniçeri olduklarında üç akça
alırlardı. Şimdi ise hem sayıları artmış hem de beş, altı, yedi akçalı olmuş­
lardır. Defterde ismi olup, kendisi beşikte ya da işinde gücünde birçok
acemî oğlanı mevcuddu. Acemiyân iki üç misli artmış olmasına rağmen
hiçbir hizmet görülmemekte ayrıca yevmiyeleri ziyâde olmağla beytülmâl-i müslimîne “ gadr ve zarar ve itlaf ve israf55 olmuşdur. Sâ5ir ocak­
ların durumu da pek farklı değildir. Ne alan bilür ne satan bilür, katcâ
Devlet-i Aliyyeyi kayırur kalmamıştır. Bütün bunları ıslâh etmek ve iradı
masrafa üstün getirmek lâzımdır.
V II. Bölüm: Ulûfeli kapu-kulundan başka, Anadolu, Rumeli ve A ra­
bistan'da zeâmet ve tîmâr tasarruf edenler iki yüz bin askerden fazla idi. R u ­
meli zuemâsı sefere memur olduklarında otuz kırk nefer âdemleri ile gelir­
lerdi. İşte Arab, Acem ve Rûm ’da birçok memleketler ve kaleler bu askerle
fethedilmiştir. Yoksa Kapu-kulları, sadece pâdişâhın kafadarlarıdır. Ancak
bütün tîmâr ve zeâmetler, vüzerâ ve ekabirin sepetlerine girmekle zuemânın
ocakları sönmüştür. “ Hemen her sefer oldukça yalnız kapu-kulu ile her yıl
bir seferdir gider oldu ve bu sebep ile hem K u l tâ’ifesi emre mahkûm olmayub ve hem memleket ve re*âya ve hazîne elden çıktı55. Beğlerbeği ve
sancakbeğlerinin ve diğer tîmâr sahiplerinin cebülüleri gittikçe azaldı.
Yeniçeri kullarının mevcudu otuz beş bin olduğu halde bunlardan
pek azı sefere memûr yazılır diğerleri, korucu, tekaüd, kalelerde nöbetçi diye
rikâb-ı hümâyûna bildirilirlerdi. Ancak sefere yazılanların bile defterlerde
ismi olduğu halde sayıları yedi sekiz bin neferi geçmezdi. Fakat mevcud
olmayan kapu-kullarını, serdarlar mevcud gösterip, kendilerine gelir
saymağa başlamışlardı. Bu durum K u l tâ’ifesini Celâlî yapmış ve eski
zaferler artık kazanılamaz olmuştur.
V II I. Bölüm: K anunî Sultân Süleyman devrinde yapılan seferlerde her
türlü tedbîr alındığı için sayısız başarılar elde edilmiştir. Esasen, pâdişâh ka­
tılsın katılmasın, Sipâhî ve silahdâr bölükleri ile Yeniçeri ağası veya sadr-ı

a czamın bulundukları seferler, gerçek seferlerdir. III. M urâd’m saltanatının
başına kadar kânûn olmadığı için sipahî ve silâhdar ile Yeniçeri ağası
pâdişâh sefere gitmediği zaman vüzerâ eşliğinde sefere gitmezlerdi. Çünkü
bunlar pâdişâhın hassa ordusunun kumandanları idiler. O nerede olur ise
bunlar da orada olurlardı. Ancak III. M urad’dan itibaren sipâhî, silahdâr
ve Yeniçeri ağası vüzerâ ile sefere çıkmağa başlamışlardır. Bu suretle
“ Kânûn-ı Âl-i Osmân55 bozulmuş ve her yıl bazen Acem diyarına, bazen
RumeliJ,ne seferler olmakla Anadolu memleketlerindeki reâyânın ekseri
perakende ve perişan olduklarından başka birçokları Celâlî ve eşkiyâ
olmuşlar, köylerin de birçoğu harâb hale gelmiştir.
Bozukluğun sebeplerinden biri de hazînenin boşalmasından ileri
gelmektedir. Düzensiz masrafların gelirlerden fazlalığı nedeniyle K u l tâ5ifesinin ulûfeleri ödenmez olmuştu. Bu yüzden “ ekser K u l tâ5ifesi birer kâr
ve kisbe sâlik olmuş ve kimi bazı devletlûlerin kapusunda hademeleri
olmuşlardır55. Seferlerde hizmete yarar kul kalmamıştır. Oysa saltanatın
devamlılığı için üç şey gereklidir: Reâyâ, hazîne, asker, devrimizde bu
üçü de bozulmuştur. Çünkü reâyâdan hazîne, hazîneden ordu hâsıl olur,
ordu ile de düşmana başarı sağlanır. Ancak bütün bunların tam işleyebil­
mesi için: Adalet, kanûn-ı kadîm üzere mansıb ve dirliği ehline vermek
gerekmektedir.
Sadr-ı a czamlık müessesesi de bozulmuştu. Eskiden cem-ci âlem vezîr-i
a czamdan korkar iken şimdi vezîr-i a czam5lar olur olmaz kimselerden kork­
mağa başlamışlardır. Bunlar da “ bu günü hoş görelüm, irtenen ıssı vardır55
diyerek maslahatçı idareyi benimsemişlerdi*
IX . Bölüm: Devletin basma çöken belâlardan biri de rüşvettir. “ Âsitâne-i sacâdetde olan ehl-i menâsib yirmi beş otuz yıldan berû rüşvet tarî­
kine sâlik olmuşlar ve rüşveti dahî bir mertebeye iletmişlerdir ki hedâyâ
deyû âşkâre kapudan kapuya verilür ve almur olmuşdur55. Âsitâne5nin
durumuna paralel olarak, beğlerbeği, sancak beğleri ve diğer görevliler
de aynı belâya tutulmuşlardır. Kadılar, rüşvetle geldikleri makamda,
şerîat ve kanûnu uygulamayı düşünmekten çok, verdiklerini toplama
verdine düşmüşler, beğlerbeği ve sancakbeğleri ise, “ sen çok aldun ve
ben az aldum55 deyû birbirleriyle kavga etmekten Devlet5e sadakati unut­
muşlardır.
X , Bölüm: Pâdişâhın “ sağ kanadı vezîr-i a czamı ve sol kanadı Harem-i muhteremede olan kapu ağasıdır55. Kânûn-i Âl-i O sm ânfde kapu
ağası pâdişâh5m sol veziridir, vezîr-i a czam5dan sonra. îçerûye müteallik
umûr-i küllî ve cüz5îyi arz itmeğe sâhib-i arzdır ve taşrada olan b a czı
ahvâller bilinmek içün pâdişâhlar kapu ağasiyle müşâvere itmek kanûıı-i
kadîm dir55. Ancak III. M urâd5m cülûsunda kapu ağası olan Mahmud
A ğ a 5dan sonra kapu ağalık ahvâli de bozulmuştur. Öte taraftan K u l sis­

teminin bir yanı olan “ iç oğlanları55nm durumu da karışmıştı. Eskiden
beri bunlar devşürme ve yâhûd sahîh kul cinsi pişkeş olı gelmiştir. Şimdi
ise saray5da on oğlanda bir sahihçe kul cinsine rastlamak mümkün olma­
maktadır. Bozuluşun önemli âmillerinden biri de bu olmuştur.55 denerek
bunların mevcud durumları hakkında bilgiler verilmektedir.
X I. Bölüm: Eserin son iki bölümünde buraya kadar anlatılan devlet ve
toplum hayatında görülen bozuklukların nasıl düzeltilebileceği ve ne gibi
tedbirler alınması gerektiği üzerinde durulmaktadır.
Pâdişâh, “ memâlik-i mahrûsada olan recâyânm ,.eyyâm-ı adâletinde
âsûde -hal olmasını55 sağlamakla sorumludur diyen yazar eskiden sadr-ı
a5zam olan kimseye verilen talimat üzerine durmaktadır. Bunlara riayet
edilmesi nedeniyle âlem nizam ve intizam üzre yürümüştü demektedir.
Devam lı inhitatın baş nedenlerinden birinin de, iyi sadr-ı a czam gelme­
mesinde bulmaktadır. Çünkü vezîr-i a czam olanların sû-i tedbîri ve rüşvet
almaları, cümle âlemde olan yaramazlıklar, bid’atler, hilâf-ı kanûnİarm
ortaya çıkmasının tek sebebidir.
.
X II. Bölüm: Burada da pâdişâhın ne tip bir devlet adamını sadr-ı
a czam tayin etmesi gerektiği üzerinde durulmakta “ pâdişâha lâyık ve
lâzım olan İslâmî kavî ve diyaneti mükemmel ve Kânûn-ı Âl-i Osmânı
icrâ ider zamân-i sâbıkda olan ecdâd-l izâmlarmm vüzeraları gibi tarîk-i
hakkı gözedir bir müselmâm bulub sadr-ı a czam55 ataması gerektir, den­
mektedir. Ayrıca vakit kaybetmeden bu nitelikleri olan bir kimseyi bulub
derhal sadr-ı a czamlığa tayin etmesi hususunda pâdişâh da uyarılmaktadır.
Bunların yanı sıra bu bölümde eserin telif sebebi de yazar tarafından açıklanmaktadır.
ZeyPde de: pâdişâhın devlet görevlerine aşağıda belirtilen sual­
leri tevcîh ederek, “ umûr-ı din ve devlete m ütecallik55 düşüncelerini ve
önerdikleri tedbirleri öğrenmesini istemektedir. Vezirlere, hükümette olan
ulemâya Altı Bölük ve Yeniçeri ocağının ihtiyar kullarına sorulması istenen
hususlar şunlardır: i-Eskiden seferlerde daimî başarı kazanılıp düşman
elinden memleketler ve kaleler alınırken nice yıldır düşman ülkemizi
çiğnemekte ve fetihler elden gitmektedir. Reâyâ perişandır, beytü5l-mâl-i
müslimîn boşyere sarf ve telef olmaktadır. Bunun sebebi nedir? Başarısız­
lıklarda ve devamlı gerilmede, K anunî Sultan Süleymân5dan sonra bizzat
pâdişâhların ordunun önünde sefere çıkmamalarının etkisi var mıdır? 2Şimdi gerek Yeniçerilerin gerekse Altı Bölük Sipâhî halkının sayıları
artmışdır. Örneğin Kanunî devrinde Yeniçeriler 011 iki bin iken, şimdi
otuz beş bin, Altı Bölük Sipâhî kulları dokuz bin iken on dokuz bin olmuş­
lardır. K ü l tâ5ifesinin sayısı bu kadar artmış olduğu halde eski zaferler
neden kazanılmamaktadır? 3-Yeniçeri ve Altı Bölük süvarilerinin sayıları
fazla olmasına rağmen, sefer vukuunda sayıları defterlerde yazılanın çok

çok altındadır. Birçoğu ticaret ve sanatla uğraşmaktadırlar. Aralarına
ecnebi girmiş bu kulların iştirak, ettikleri seferden hidmet ve nusret beklenilebilir mi? 4-Eskiden, başta vezirler olmak üzere her kademedeki
ümerâ tâ’ifesinin “ mükemmel kapu halkı53 ile, sefer vaki oldukta derhal
katılmaları mümkün olurken, şimdi dirlikler gelişigüzel dağıtıldığından
buna imkân olamamaktadır. Kanun-ı kadime uyulmamasının nedenleri
nelerdir? 5 - K u l içine, “ recâyâ oğlu, olan Etrâk, Ekrâd ve Çingâne ve
T ât ve Acem ve sâ5ir55 kânûn-ı kadîme aykırı olarak, ne yolla katılmışlar­
dır? 6 - Ulûfeye mutasarrıf kullara her üç ayda ulûfeleri Dîvân-ı hümâyûn­
da verilmek kânûn-ı kadîm iken, şimdi sadece Yeniçerilere tamâm ulûfe
verilip, sipâhîlere dahî para kesik üzre virilüb ve sâ5ir kulların “ mültezim­
ler kapusuna55 Yehûd ve diğer kefere eline düşürüldüğü doğru mu? 7 Pâdişâh hâslarından, her yıl nice yük akçe hazîneye girer iken, şimdi
gelmez olmuştur. Hâsların birer yolu bulunarak, onun bunun elinde
kalmasına sebep olan kimlerdir? “ Bu cümle ahvâlleri giru üslûb-ı sâbık
üzre nizâm ve intizâm buldurmasının tedbîr ve tedârüki ve re5y-i sevâb
ne üslûb üzre görülmesi münâsibdür?53
V I I . K ÎT Â B -I

M Ü S T E T Â B ’m

M E V C U D ; N ÜSH ALAR I

Enderun’dan yetişmiş ismi bilinmeyen yazarın II. Osmân adına
ı6205lerde kaleme aldığı K itâb-i M üstetâb’m bugüne dek kataloglara geç­
miş bir tek nüshasının bulunduğu bilinmekte idi (Bkz. İstanbul Kütüpha­
neleri Tarih-Coğrafya Yazmaları K atalogları. Türkçe Tarih Yazmaları, İstan­
bul 1943, s. 290-291). X V II. Yüzyıl Osmanlı dirlik ve düzenlik tarihi
için birinci derecede bir kaynak olan K itâb-i M üstetâb’m bugün iki nüshası
daha meydana çıkmıştır. Bunlardan biri Türk Tarih Kurum u K ütüp­
hanesi No. 537'de, diğeri de Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Bölümü Nr.
3514/de kayıtlı bulunmaktadır.
I. Süleymaniye K tp., Hamidiye No. 983 (Kısaltması M ):
Varak

: 64 (Vrk. 53 a5da.n sonra gelen kısım ahlâk ve terbiyeye
ait bir risâle)

Ölçü

: 2 28 x13 4 mm.

Y azı

: Nesih. Bölüm ve önemli yerler kırmızı (surh), sayfa ke­
narları kırmızı cetvelli.

Satır
K âğıt

• î7 ■
: Venedik.

Başlık

: H afif müzehheb.

istinsah Tarihi : Yok.

(155 X 75 mm.)

' -

■■

..........

'

Müstensihi

: Belli değil.

Cilt

: Nefis ebrû kâğıt kaplı, mıldepli, yaldızlı.

V ak ıf ve temellük mühürleri: Birinci yaprakta I. Abdülhamid’in tuğra
şeklindeki mührü vardır. X V III. yüzyılın
basma ait.
II .

Türk Tarih Kurum u K tp., No. 537 (Kısaltması T ):

Bu nüsha Nurnâme ile aynı ciltte bulunmaktadır.
V arak

:5 ı

(25 b - 51 a Kitâb-ı Müstetâb)

Ölçüsü

: 273 X 183 mm. (184 X 107 mm.)

Y azı

: T a ’lik kırması. Bölüm başları ve
(surh).

Satır

: 19

âyetlerkırmızı

İstinsah tarihi : Yok.
Müstensihi

: ,Belli değil.

Cilt

: Sırtı tamir görmüş, kenarları deri,mildepsiz,
barmış mukavva.

ka­

I I I . Süleymaniye K tp., Fatih, No. 3514 (Kısaltması F ) :
Bu mecmûada Kitâb-ı Müstetâb’m bir nüshası mevcuttur (Vrk. 1 a 72 a ) :
Ölçüsü

: : 237 X 180 mm. (180 X 110 mm).

Y azı

: Sülüs. Söz başları ve önemli yerler kırmızı (surh),
sahîfe kenarları kırmızı cetvelli.

Satır

: 13

K âğıt

: Aharlı.

İstinsah tarihi : 1063
Müstensihi

: Belli değil.

Cilt

: Kahverengi meşin, mıklepli ve şemseli, cetvelli.

V I I . M E T N İN Y A Y IM L A N M A S IN D A U Y G U L A N A N
YÖNTEM
Eserin elde bulunan üç yazma nüshasının karşılaştırılması, aralarında
herhangi bir ilişki bulunmadığını ortaya koymuştur. Bu bakımdan metin te­
sis edilirken her üç nüshadan da faydalanılması gereği ortaya çıkmış, fakat,
Fatih nüshası önemli sayılabilecek varyantlar ihtiva etmemesi nedeniyle
karşılaştırılmasından vazgeçilmiştir.

Metin tesisinde karşılaştırmaya esas olan iki nüshadan Türk Tarih
Kurum u nüshası (T) ’nm, müellifin üslubu ile bağdaşabilecek arkaik, nispe­
ten ibtidaî sayılabilecek imlâ özelliklerini muhafaza ettiği kanaatine vardık.
Bununla beraber bu nüshada da tam bir imlâ ittıradının bulunmadığı göze
çarpmaktadır, Örneğin, “ üjjS” kelimesi hem(j) ile hem de (j)5sız olarak
yazılmaktadır, “ ü^pjİ55 kelimesi bazen
bazen de
tarzında geç­
mektedir. Yine “ jrcSV5 kelimesi bazen (û^), bazen (û ^ )
kelimesi,
bazen
bazen (j Vj İ) şeklinde yazılmaktadır. Yine (T) nüshasında
müstensihin dikkatsizliği dolayısıyle bazı küçük atlamalar ve yanlışlıklar
bulunmakla beraber, bu nüshanın müellif nüshasına en yakın nüsha oldu­
ğunu ve (M) nüshasını istinsah edenin, metin üzerinde bazı tasarruflara
giriştiğini gösteren deliller vardır. Metnin dikkatle gözden geçirilmesi
gösteriyor ki, müellif tam mânasıyla Osmanlıcaya vâkıf olmadığı gibi,
cümle tertiplerinde de pek iptidaî görünen bazı düzensizliklerden kurtu­
lamamıştır. Örneğin, (T) nüshasında
oLj” gibi yanlış görünen
fakat müellifin üslûbu dikkate alınınca yadırganmayacak bir ibare, (M )’yi
istinsah eden tarafından “ üaJj&U* oLj55 şeklinde düzeltilmiştir. Müellif,
birçok yerlerde ccj i j i ” yerine yanlış bir tarzda cc«uij!55 şeklini kullanmaktadır.
Bunlardan bir kısmî (M) nüshası müstensihi tarafından düzeltilmiştir.
Örneğin, (r*) cc4*il” (T),
(M). Ayrıca birçok iptidaî imlâ şekil­
leri klasik Osmanlı imlâsına göre değiştirilmiştir. Bu bakımdan (T) nüs­
hasına uymak uygun görülmüştür.
Yayında :
1. Nüshalar arasındaki imlâ ittiradsızlığmdan doğan basit farklar
notlarda belirtilmedi,
2. M anaya hiçbir tesiri olmayacak önemsiz ayrılıklar da gösterilmedi.
Örneğin, \ oj\ * s.de T nüshasından alman
J
M nüshasında j! Jm
şeklindedir.
3. Metnin okunmasını zorlaştıracak hallerde eski imlâ şekillerinde
önemsiz değişiklikler yapıldı.
4. M uttarit olmayan imlâ şekillerinde daha arkaik olduğu bilinen
şekiller tercih edildi.
5. Metinde geçen bütün âyetlerin K u r’andaki yerinin ve hadîslerin
tesbitine çalışıldı ve notlarda gösterildi.
............
6. Teknik zorluklar dolayısıyle (d f)’ler gösterilemedi.
7. Eski metin Türk harflerine çevirilirken Tarih Vesikaları Dergisi’nin
16. sayısında Adnan S. Erzi tarafından yayınlanan imlâ kurallarına uyuldu.
Bununla beraber, “ aUbb55, cc<üU.J” gibi kelimeler Osmanlıcada kullanılan
yanlış şekilleri ile bırakıldı. Kelime ortası ve sonunda bulunan bütün (g)’lar
(c) ile, (*)5ler (’) ile gösterildi, M üellifin iptidaî üslûbu için tabiî görülebi-

lecek cümle aksaklıklarının düzeltilmesi yoluna gidilmesi. Örneğin, r-r/1
v / u ’de “ ^0*1 £kl?” ile konuya birdenbire geçilmekte, arada açıklayıcı
bir ibare bulunması gerekirken, böyle bir tamamlama yapılmamaktadır.
Yine, n-û/ro5da CC^U j ^ 55 terkibi düzgün görünmemektedir.
8. Doğruluğundan şüphe olmayan âyet ve hadîsler, nüshalarda farklı
yazılmışsa, bu farkların gösterilmesinde lüzûm duyulmadı.
9. Metinden düşmüş olabileceğini aşağı yukarı kesinlikle tahmin etti­
ğimiz çok nâdir ilâveler yapıldı ve bunlar şeklinde parantezlerle gösterildi.
Örneğin, w / n
ıo . Eski harfli metne ait indekste ilk rakam sahîfe sayısını, İkincisi ise
satır sayısını göstermektedir.

SEÇÎLMÎŞ BİBLİYOGRAFYA
(Giriş kısmı bu bibliyografyadan faydalanılarak yazılmıştır)
A kdağ,

M u s ta fa . Celâli karışıklıkları-Büyük
başlaması. Erzurum 1963.

Celâlî

karışıklıklarının

---------- Türkiye tarihinde içtimâi buhranlar serisinden:
Medreseli
isyanları. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası X I / 1-4
(1949-5°) s- 361-387-----------Celâlî isyanlarından büyük kaçgunluk (1603-1606).
Araştırmaları Dergisi, II/2-3 (1964) 1-49.

Tarih

----- ----- Osmanlı İmparatorluğunun yükseliş devrinde esas düzen. Tarih
Araştırmaları Dergisi, i l i /4-5 (1965), 139-156.
----------- - Genel çizgileriyle X V II. yüzyıl Türkiye tarihi. Tarilı Araştırma­
ları Dergisi, IV/6-7 (1966) s. 201-247.
----------- Türkiye’nin İktisadî vaziyeti. Belleten 51 (1949), s. 497-568, 55
( i 95 °) s- S ^ - 4 1 1 ---- —

Cel âl î isyanları. Ankara 1963.

----------- Tim âr rejiminin bozuluşu. D il veTarih - Coğrafya
III/4, 419-420.

Fakültesi Dergisi

 li. K ünhü’l-Ahbâr, Üniversite Kütüphanesi, T .Y . 5959.
— -------Fusûlü’l-halli ve’l-akd ve usûlü’l-harcı ve’n-nakd. Nuru Osma­
niye K tp. Nr. 3399.
-----, ----- Nasihatü’s-Selâtin. Üniversite K tp. Nr. 4098, Fatih K tp. Nr.
3522 .
A y n î A li. Kavânîn-i Osmân der hülâsa-i mezâmîn-i defter-i
İstanbul 1280.

dîvân.

B a rk a n , Ö. L. Tarihî demografi araştırmaları ve Osmanlı tarihi. Türkiyat
Mecmuası X (1955) 1-36.
----------- X V ve X V I. asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda ziraî ekono­
minin hukukî ve mâlî esasları I. Kanunlar. İstanbul 1945.
----------- Essai sur les donnees statistiques des registres de recensement dans
1’Empire ottoman aux X V et X V Ie siecles, Journal of the Economic
and Social History of the Orient, 1958.

B e h r n a u e r , F. A. K oğabeg’s Abhandlung über den Verfall des osmanischen Staatsgebaeudes seit Sultan Suleiman dem Grossen. £ D M G

15 ( 1861) 272- 332.
----------- D as Nasihatnama. Dritter Beitrag zur osmanischen Gesellschaft.
ZD M G 18 (1864) 699-740.
G ez ar, M . Osmanlı tarihinde levendler. İstanbul 1965.

,.

G ook, M . Population pressure in rural Anatolia 1450-1600. London 1972.
Ç a ğ a t a y , N e ş’et. Osmanlı İmparatorluğunda reâyâdan alınan vergi ve
resimler. D T C F D V (1947) s. 483-511.
G ü ç e r , L. X V I - X V I I . Asırlarda Osmanlı imparatorluğunda hububat
meselesi ve hububattan alıiıan vergiler. İstanbul 1964.
H aşan

K â fî- i A k h is â r î. Usûlli’l-hikem fî nizâmi’l-âlem. Esad Efendi
K tp. Nr. 1823.

İ n a lc ık , H. Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu ve inkişafı devrinde
Türkiye’nin İktisadî vaziyeti üzerinde bir tetkik münasebetiyle.
B elleten 60 (1951) 629-684.
---- ___ Osmânlılarda raiyyet rüsumu. B elleten

95

(1959)

575-610.

— ------ - Adaletnâmeler. B elgeler 3-4 (1965) 49-145.
------------ Capital formation in the Ottoman empire. Jou rn al o f the Economic
History 29/I (1969) 97-140.
---------— The Ottoman decline and its effects upon the reaya. Rapport to

the Second International Congress o f Studies on South-East Europe, Athens 1970.
,
----------- The Ottoman empire, the classical age 1300-1600. London 1973.
İz, F a h ir . Hüseyin b. Sefer T ûği: V a k ca-i Sultan Osman Han. T D A Y
1967, s. 119-164.
K â tib

Ç e le b i. Düstûrü’l-amel li- ıslahi’l-halel. İstanbul 1280.

-----------M îzânü’l-hakk. İstanbul 1280.
The Balance of Truth. Çev. G .L. Lewis. London 1957.
K â tip

Ç e le b i, hayatı ve eserleri hakkında incelemeler. Ankara 1957.

K o ç i B ey. Risâle-i K oçi Bey. İstanbul 1277.
------ -

K oçi Bey risâlesi. Y ay. Ali K em alî Aksüt, İstanbul 1939.

L ew is, B. Some reflections on the decline, of the Ottoman empire. Studia Is lamica (1958).
----------- Ottoman observes of Ottoman decline. Islam iç Studies 1-11 (Karachi 1962) s. 71-87.
•.
.
' .

M a n tr a n , R. İstanbul dans la seconde moitie du X V I I siecle. Paris 1962.
M a n tr a n , R .- S a u v a g e t , J. Reglements fiscaux ottomans. Beyrut 1951..
M u s ta fa S e lâ n ik î. Tarih. İstanbul 1281.
O s m a n lı

K a n u n n â m e le r i. M illî Tetebbular Mecmuası I-III

(1331).

P e ç e v i, İ b r a h im . Tarih I-II. İstanbul 1283.
S e r to ğ lu , M ith a t. T uğLtarihi. Belleten XI/43 (1947) s. 489-514.
T u r a n , Ş e r a fe ttin . K anunî’nin oğlu Şehzade Bayezid vak5ası. Ankara
1961.
----------- X V II. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun İdarî taksimatı.
Atatürk Üniversitesi Yıllığı (1961) s. 201-232.
U lu ç a y , Ç a ğ a t a y . X V II. Asırda Saruhan5da eşkiyalık ve halk hareketleri.
İstanbul 1944.
----------- K oçi Bey Madd., İslâm Ansiklopedisi.
„----------K oçi Bey5in Sultan İbrahim ’e takdim ettiği risale ve arzlar.
Zeki Velidi Toğarüa Armağan (İst. 1950-1955), s. 117-199.
U z u n ç a r ş ılı, 1. H. Osmanlı tarihi III/2. Ankara 1954.
----------- Osmanlı devletinin ilmiyye teşkilâtı. Ankara 1965.
----------- Kapıkulu Ocakları I-II. Ankara 1943-44.
----------- Osmanlı devletinin saray teşkilâtı. Ankara 1945.
-----------Osmanlı devletinin merkez ve bahriye teşkilâtı. Ankara 1948.
Y ü c e l, Y a ş a r . Osmanlı Devlet Düzenine ait Metinler II., K itâbu Mesâlih5l-Müslimîn ve M enâfiCi5l-M ü5minîn, Tıbkıbasımı, Ankara
1980.
------- -

Osmanlı Devlet Düzenine ait Metinler III., K itâbu M esâlihil
Müslimîn ve M enâfi<i5l-M ü5minîn. Metnin Türk Harflerine
Çevirisi ve Değerlendirmesi, Ankara 1981.

----------- Osmanlı Devlet Düzenine ait Metinler IV ., 1640 Tarihli Escâr
Defteri, Tıpkıbasımı, Ankara 1981.
------------Osmanlı Devlet Düzenine ait Metinler V ., 1640 Tarihli Escâr
Defteri, Metnin Türk Harflerine Çevirisi ve Değerlendirilmesi,
Ankara 1982.
--------- - Osmanlı Devlet Düzenine ait Metinler V I., II. Osman Adına
Yazılmış Zafer-nâme, Ankara 1983.
---- -------“ Osmanlı İmparatorluğunda Desantralizasyona (Adem-i M er­
keziyet) Dair Genel Gözlemler55. Belleten 152 (1974).
----------- CCX V I-X V I I.
Yüzyıllarda Osmanlı Îdârî Yapısında Taşra
Ümerâsının Yerine Dair Düşünceler55. Belleten 163 (1977).

HÜVE’L - FEYYÂZ
B tS M t’L L Â H Î’R - R A H M Â N İ’R - R A H ÎM
El - Hamdu li’llâhi vahdehu, Rabbi yessir ve la tu cassir, Rabbi tem­
inim bi5l-hayr ve sallâ’llâhu ala seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve
ashâbihi ve ezvâcihi ecma^în.
Fî zamâninâ hâzâ sâdır olan âhvâl-i âlem ve mütebâdir olan efcâl-i
Benî Âdem, ki nizâm-i âleme ihtilâl ve recâyâ ve berâyâya in ficâl virmişdir, âna b â cis ve bâdî ne veçhile olmuşdur ve simden sonra girû tedbîr
ve tedârüki ne üslûb üzre görülmesi münâsibdir. bi-inâyeti’llâhi’l-M elikrl
K ad îr nakîr ve kıtmîr, takrîr ve tahrîr olunur.
Tâ Îlâhî inâyet eyle banâ
Lutfınile hidâyet eyle banâ
Sözirni it mffessir ey Bârî
Kıl muzaffer hemişe hünkâri
Âl-i Osmânı da! im it mansûr
Âna hâ'in olanı it makhûr
V e bu kitâb-i hakîkat-me’âb Kitâb-i Müstetâb deyû tesmiye olundu.
Olduğiyçün âkile faslu' l-hitâb
îsmini itdim Kitâb-i Müstetâb
V e yılda on iki ay ve felekde on iki burç bulunduğu gibi bu risâle dahî
on iki fasl üzre imlâ ve inşâ olunmuşdur. Lâkin elfâz-i dürer-bâr ile tahrîr
olunmağa takayyüd olunmayub ve murâdımız dahî bir kemâl ve m acrifet
izhâr itmek değildir; nihâyet sâhih-i hükümet olanlar işbu sadefden nice
dürr-i bî-kerân ahz ve tahsîl itmek içün avâm mâbeyninde câri olan lisân-ı
T ürkî üzre takrîr ve tahrîr olundu. M e cmûldur ki sadef-i nâ-hemvârm zâhrine nazar buyurulmayub içinde olan mefhûm ve m acnî-i cevher-i bî-nihâyeye takayyüd buyurıla ki intifâc-i dâreyne vâsıl oluna.
EL - F A S L U ’L - E V V E L
Merhûm ve magfûrun-leh cedd-i emced-i hâkânî Sultân Osmân Hân-i
G âzî-Aleyhi?r-rahmeti5l-Bârî rahmeten vâsicaten-hazretlerinin zamân-i asrlarından1 merhûm ve magfûrun-leh Sultân Murâd Hân ibn-i Sultân Selîm
1 B urada “ zam an ” v eya “ asr” kelim elerinden biri fazla görünüyor.

Hân hazretlerinin evâ’illerine gelinceye değin her sadra gelenler ve hükkâm
nâmında olanlar dâ’ima işleri adâlet tarîkine sâcî ve sâlik ve şerc-i şerîf-i Nebeviyyeyi icrâ itmeğe münselik ve her veçhile kânûn-i münîf-i Âl-i Osmâhı
gözetmeleriyle bunca feth ve futûhât ve bunca kılâc ve memleketler kabz vb
zabt olunmuşdur. Husûsâ Beytü’l-harâm ve Hüçre-i mutahhare-i Hazret-i
Seyyidü5l-enâm-Aleyhi efdâlu’s-salât ve selâma kisve-i şerife giydirilib ve
ehâlîleri Âl-i Osmânın hükümetlerinde mahkûm olub Yedi Iklîme değin
hükm-i hümâyûnları cârî oîmuşdur ve bi-emri5llâhi ve bi-inâyeti5llâhi
T e câlâ ol asrlarda ahvâl-i âlem dâ’imâ nizâm ve intizâmdan hâlî olmayıb
ve bu sebeb ile memâlik-i mahrûsada olan recâyâ ve berâyâ ve fukarâ
ve.zu cafâ ve ulemâ ve sulehâ ve müsâfir ve mücâvir zıll-i hümâyûn-i şehinşâhîde âsûde-hâl oldukları, günden ayân ve kütüb-i tevârîhde mestûrü5lbeyândır. Hakk-Tebâreke ve T e câlâ-Âli Osmânm izz u şevketlerin ve
saltanatların ilâ yevmi5l-kıyâm kâ5im ve dâ’im eyliye, âmin bi-hürmeti
Beyti’l-harâm ve bi-hürmeti Hazreti Seyyidi’l-enâm --Aleyhi’t-tahiyyeti
ve5s-selâm.
s.:;
Fe-emmâ müşârûn-ileyh merhûm Sultân M urâd H ân-Tâbe serâhuhazretlerinin zamân-ı saadetlerinden berû olan hükkâm ve vükelâ-i
devletin adâletliklerinde kusûr ve işlerinde sû-i tedbîr ve Devlet-i Aliyye
umûrunda nice ve nice ihmâlleri olub dâ’imâ kânûn-i kadîme muhâlif
mesleke sâlik oldukları eclden Memâlik-i mahrûsada olan kurâ ve mezâric
harâba yüz tutub recâyâ ve berâyâ perâkende olub ve Hazîne-i âmirenin
îrâdı masrafa kifâyet itmez olub ve K u l tâ’ifesinin mâbeynlerine dahî
ecnebi girmekle ihtilâl ve mûy*i Zengîveş biri birine karışub ve vüzerâ-i
hazret ve vükelâ-i devlet dahî biribirine hased ve biribirlerinin aleyhlerine
mukayyed olmağla her sadra gelenler “ Hemân bu günü hoş görelim,
irtenin ıssı vardır55 deyû nizâm-ı intizâm-ı âlem içün takayyüdleri olmayub
ve işleri dâ5imâ garez ve intikam olmağla ve hilâf-i şerc katl-i nefs ve rüşvet
ve hilâf-i kânûn hareket ve bi5l-cümle kec tarîka sâlik oldukları hâlde
dâ5imâ satâdetlü pâdişâhımızı vebâle koyub ve bu sebebler ile ahvâl-i
âlem müşevveş ve muttasıl bu Devlet-i Aliyyeriin temeli kazılmak üzeredir.
Öyle olsa tarîh-i mezbûrdan berû bunca efcâl-i kabâ5ihin ibtidâ zuhûrma
sebeb ve b â cis ve bâdî kimler oîmuşdur ve girû bunun tedârüki ne veçhile
mümkindir, zamânenin: icmâleri b a czi ahvâlleri bir kaç fasl üzre takrîr
ve tahrîr olunduktan sonra itışâ-Allâhu T e câlâ cevâb virilür. Allâhu
T e câlâ a clem ve Resûluhu.
EL - F A S L tP S - S Â N I
Fî zamâninâ zuhûr iden efcâl-i nâ-hemvâr mâddelerinden evvelâ K u l
tâ5ifesine ecnebî karışub ve lâzım değül iken neferât ziyâde olub ve ulûfeleri
dahî kat-ender-kat ziyâde olub ve îrâd dahî masrafa kifâyet itmez olduğu:

-A llâh u T e câlâ a-lem ve Resûluhu- bir sebeb bu ola ki Rûm-ili veyâhûd
Acem seferlerine serdâr olanlara kânûn-i kadîm bu idi ki serhad ve ceng
olacak mahallerde vardıklarında bir yüz aklığı olub hisâr alunursa veyâ­
hûd feth ve nusret müyesser olub başlar kesülüb yararlık ve yoldaşlık
idenlere ol mahalde terakkî veyâhût ibtidâdan dirlik virmeğe me’zûnlardır. Kezâlik mîr-i livâ ve mîr-i mîrân olanlar dahî şunlar ki mâliyle
ve câniyle Devlet-i Aliyyeye hidmet eyleyüb yararlıkları ve yoldaşlıkları
zuhura gelenlere hidmetlerine göre fevkinde olan mansıb ile ber-murâd
ve hidmetinde bulunmıyanları âzl eylemeğe dahî me’zûnlardır. Lâkin
serhad mahalline ve ceng yerine varılmadan virgüler ve ibtidâdan dirlikler
virmeleri kânûn-i Âl-i Osmânîde ola gelmeyub mahall-i me’mûra varıncaya
değin her umûru Âsitâne-i sacâdete arz ve telhîs itmeleri kânûn-i kadîm­
dir, B acdehu sefer-i zafer-rehber tamâm olub Âsitâne-i devlete avdet idüb
geldikde zamân-i serdârlığmda hazîneden ve mahlûlden ne mikdâr terakkî
ve ibtidâ virmişdir ve ne mikdâr gedik ve dirlikler virmişdir ve ne mahalde
ve ne sebeb ile virilmişdir deyû rü’ûs defteri rikâb-ı hümâyûna arz olu­
nurdu. B acdehu şunlara ki hidmetleri mukabelesinde ve ceng yüzünde
virilmiş ola ol maküle virgüler kânûn-i kadîm üzre sacâdetlü pâdişâhı­
mızın makbûl-i hümâyûnları olub ve hilâf-i kânûn ile olan virgülere ruhsat
virilmeyüb rü’ûsları ibtâl olunurdu. Meselâ yakîn zamânda merhûm ve
magfûrun-leh Sultân M urâd Hân hazretlerinin asrında ibtidâ Şark seferine
serdâr olan merhûm K ara Mustafâ Paşa, ki Kızılbaş vilâyetine hemân ol
tapanca urmuşdur, b a cdehu İstanbul’a gelüb ve rü’ûsu defteri rikâb-i
hümâyûna arz olundukta ibtidâ çavuşluk ve sipâhîlik ve b a czı dirlikler viril­
miş deyû rü’ûsunda kayd bulunmağın her biri ne mahalde virildüği mahalleri
görüldükde rli’ûsunun üç bölük virgüsinden ancak bir bölüğü makbûl
tutulub ve ol ki baş kesmeyüb ve yararlık itmeyüb birer tarîk ile dirlik
olanları2 ibtâl buyurulmuş, işte bu veçhile kânûn-i kadım cârî ve bu
tarîkle âlem nizâm ye intizâm bulmuş idi. Lâkin şimdiki hâl müşârün-rileyh
merhûm ve magfûrun-leh Sultân Murâd Hân hazretlerimi^ izamân-i sacâdet^
lerinde vâkic Acem seferlerinin ibtidâsmdan bu âna-gelince serdâr olanlar
hemân Üsküdâr’a geçdikleri gün veyâhûd Rûm-ili seferi ise Edirne-kapusundan taşra çıkdıkları günden hemân beğlerbeğleri ve sancak beğlerini
ve sâ’ir mansıb nâmında olanları âleme belâ nâzil olan rüşvet sebebiyle
tebdîl ve tagyîr ve azl ve nasb itmeğe mübâşeret iderler ve sâ’ir dirlikler
hod meselâ çâşnîgîrlik ve müteferrika ye çavuş ve sipâhîlikler ve kapucu
ve topçu ve arabacı ve cebeci dirlikleri virmek ve terakkîler virilmek
gibi ne viren bellü ve ne alan ve ne satan bellü, hemân bir alış veriş ve
bir alım satım idinmişlerdir ki ta cbîr ve tahrîri mümkin değüldür. El? '
hâsıl bir serdâr sefere varub gelinceye değin 'dirlikler ve mansıblar bu
2 *‘olanları” yerine <calanları” da düşünülebilirdi.

veçhile alınmak ve satılmak ile beytü’l-mâl-i müslimîn berbâd olub ve
re câyâ olanlardan Etrâk ve Ekrâd ve Çingâne ve T at ve A ccâm el-hâsıl her
isteyen ilâ’l-ân varub eğer seferlerde ve eğer Âsitânede akça ile dirliklere
geçmek ile K u l tâ’ifesine bu sebeb ile ecnebî karışub here ü merc olmuş­
lardır. Bu takdîrce ayruk hazînede bereket mi kalur veyâhûd K u l tâ’ifesine
hazîne kifâyet etmek ihtimâli mi olur ve her sene içeru hazîneden altmış
yetmiş kise filori çıkarmağa m uctâd oldılar. O l dahî mevâcibe kifâyet
itmez olub ve nice yıldır K u l tâ’ifesine ulûfeleri kesik para virilmekle ve
tedbîr görülmeyüb bu veçhile dâ’imâ sû-i tedbîr kânûn-i kadîm gözetilme­
mek ile Celâlîler ve zorbalar ve fitne ve fesâdlar zuhûr idüb ilâ’l-ân memle­
ketler ve recâyâ ahvâlleri muhtel ve müşevveş ve K u l tâ’ifesi dahî üslûb-i
sâbıkdaıı çıkub ahvâl-i âlem nice husûs ile ihtilâle varmışdır. im di bu
maküle efcâl-i nâ-hemvâra ve hilâf-i kânûna b â cis ve bâdî kimden olmuşdur
ve simden sonra girû tedbîr ye tedârüki görülmesi ne veçhile mümkindir
deyû su’âl olunur ise inşâ-Allâhu T e câlâ bir kaç mâdde tafsîlinden sonra
cevâb verilür. Allâhu T e câlâ a clem.
EL - F A S L U ’S - SÂ LÎS
Nizâm-ı âleme halel ve hazîneye tenezzül gelmeğe b â cis bir mâdde dahî
budur ki sadr-ı a czam olanlar K u l tâ’ifesinin birine hidmeti mukabelesinde
terakki veyâhûd garîb yiğit ise ibtidâdan dirlik virilmek iktizâ idüb lâzım
gelse rikâb-ı hümâyûna arz eylemeden kendüsinden bir akça terakkî veyâ­
hûd ibtidâdan üç bin akça tîmâra emr-i şerîf virmek kânûn degüldür ve iderse pâdişâhımıza ve beytü’l-mâl-i müslimîne gadr ve hiyânet ve saltanata
şerîk olmak lâzım gelür. Şimdiki hâl yirmibeş yıldan mütecâvizdir ki her
sadra gelenler bir akça terakkî ve ibtidâdan eli emrli dirlik virmek degül
sacâdetlü pâdişâhımıza arz olunmadan istediklerince terakkiler ve sipâhî
ve kapucu ve çavuş ve müteferrikahklar ve sâ’ir dirlikler husûsâ aşağu
hâllü cebeci ve topçu ve sâ’ir gedikler ve mansıblar yüzde birisi rikâb-i
hümâyûna arz olunmaz olmuşdur ve tarîh-i mezbûrdan berû sadra gelenler
bu maküle hiyânet ve ihdâs-ı seyyi’e v a zc eylemeleriyle sâ’ir ehl-i dîvân
eğer defterdâr ve eğer mukabeleciler ve rûznâmeciler ve eğer sâ’ir ehl-i
menâsıb tâ’ifesidir her birleri mansıblarm rüşvet ile satun aldıkları eclden
defterlere kalem katub ve mürde gediklerin ihyâ idüb îsâ takyesin Mûsâ’ya
giydirüb nice telbîs ve tezvîrliklere sâlik ve esâmileri tebdîl ve tagyîr ider
olmuşlardır. Husûsâ mukabeleci kapusunda sipâhîlik seksen ve yüz altuna
almur ve satılur olmuşdur ve Yeniçeri ocağı ahvâli dahî hod tafsile muhtâcdur ve sâ’ir gedikler ve terakkiler dellâl elinde gezer.
Tıl geçer kul defterinde mürdeler olmaz resîd
Mansıb-ı sâhî ne l& ik ola beyc-i men-yürîd

Pâdşâhım kıl tafahhus muttalic ol devlete
YoksaJilem gitdi^ ıslâh olmadan oldu bacîd
Kezâlik memâlik-i mahrûsada olan beytü’l-mâl-i müslimîn hazînesi­
nin defterdarları hidmetlerinde olan muhâsebeci ve m ukâtacacı ve rûzııâmeciler her birisi kışta kesilmekle hazîne bü denlü hâsıl olduğuna ta caccub
değüldür. Öyle olsa bu makûle ehl-i menâsıb kışta kesilmiş olalar ve kimisi
höd hâtûnlarının esbabım? ve ipçik boncukların dolandurub ve m ucâmele
ile akça
tedârük idüb ve rüşvet virüb mansıb almış olalar ve der-akab
girû m aczûl olacakların bilürler iken ol maküle âdemler Devlet-i Aliyyeye
ne veçhile hidmet idecekleri höd günden ayândır. Hâlâ ki bunun gibi
ehl-i menâsıb beytü5l-mâl-i müslimînin hazînedâr ve eminleri sayılur
iken bunlardan rüşvet alub ve hidmet sipâriş idenler hemân dimek olur ki
“ V ar imdi her nice hırsuzluk idebilürsen sana destûrdur’ ’ deyû icazet
virilmiş olur. Bu takdîrce emânet ve diyânet ve sadâkat ve hidnietleri
ne minvâl üzre olduğu ke’ş-şemsi zâhirdir.
^ ı
Virdi dîvân ehli rüşvetle cihâna ihtilâl
Pâdşâhınv itdiler vallahi mülkün pâymâl
Aşkâre beyc iderler kahbe-zcnler mansıbı
JVîce kopmâsun Celâlî nîce olmasun kıtal
Birbirine mûy-i ^engîveş karış dı cümle halk
Enirini tutmak bular simden girû emr-i muhâl
v

V e sacâdetlü pâdişâhımızın zamân-ı şeriflerinde Sarây-ı âmirede olan
halka rüşvet girmemekle taşrada dahî rüşvet alınmaz kıyâs buyurulub ve
cem îc menâsıb ehline ve mustahakkma virilür kıyâs olunub ve recâyâ ve be­
râyâ girû yerlü yerüne gelmeğe ve nizâm-i âlem girû intizâm üzre başladı
deyû sacâdetlü pâdişâhımıza hoş âmedî cevâblar arz oluncluğı ekseri
hilâfdır.
İmdi rüşvet alınmasının ibtidâ zuhûru ve bu sebeb ile menâsib ehline
virilmeyüb ve K u l tâ’ifesi mâbeynlerinde dahî ihtilâl olub ve Hazîne-i
âmireye halel gelmesine sebeb ne veçhile oîmuşdur ve simden sonra çâresi
ve tashîhi ne veçhile mümkindir, bir kaç mâdde tahrîr olunduktan sonra
inşâ-Allâhu T e câlâ cevâb virilür.
.

EL - F A S L U ’R - R Â B lc

Sahîh olan K u l tâ’ifesi ne veçhile hâsıl olduğıj icmâlen beyân olunur ki
her bölükte ve her ocakda olan K u l tâ’ifesi mertebeden mertebeye tâ vezir
oluncaya değin tarîkleri ve olıgelmiş kânunları budur ki her yedi yılda ve
her sekiz on yılda ve dahî ziyâde el-hâsıl iktizâ itdüğüne göre Rûm-ili mem­
leketlerine oğlan devşürmesi emr olunurdu ve müstakim umûr-dîde yaya-

basılar ta cyîn olunurdu; varub iyüce yarar oğlanlar eemc iderlerdi ve kızıl
abalar ile Âsitâneye getirilüb ve her vilâyetin devşürme sürisi ki iki yüz ve
üçyüz ye dahî ziyâde nefer olub kızıl abalar ile Dîvan-ı hümâyûna getürilüb
sacâdetlü pâdişâhımız Arz odasında iken birer, birer manzûr-i hümâyûnları
oldukdan sonra kapu ağası cümlesin gözden geçürüb ve her süriden içlerinde
göze dokunur eyü oğlanları emr-i hümâyûn ile iç oğlanlığına intihâb olundukdan sonra Edirne ve Galata ve Atmeydanı sarâylarma tevzî olunub ve
sâ’îr oğlanları Yeniçeri ağası m arifetiyle İstanbul ağaları Türk üzerine yazdururlardı.
Geldük imdi 3 sarâya. tevzîc olunan oğlanlar sarâylarda yedişer ve
sekizer yıl ve dahî ziyâde terbiye olunurlardı. B acdehu içlerinde girû göze
dokunur ehl-i m acrifet ve akl u basîret üzre olanları Yeni sarây’a K üçük
odaya ve Büyük odaya, H azîne’ye ve Zülüflü b alt acılığa almurdı. Anda
dahî nice yılla r terbiye ve edeb ve m acrifet hâsıl eyledüklerinde girû bunlar­
dan okumağa yazmağa iktidârı olub ve ehl-i basîret üzre olan oğlanları
Hâs odaya almub b a cdehu umûmen çıkma oldukda her odadan ta cyîn
ve fermân olunduğu üzre ve her sarâylardan dahî kezâlik tarîkleri üzre
ulûfe ve bölük ta cyîıı olunub taşra çıkarlardı. B acdehu giderek her bir­
lerinin liyâkat ve kâbiliyyet ve istihkâklarma göre dirlik ve mansıb tâ
vezîr-i a czam oluncaya değin yolları vardır ve Hâs oda’da olan silahdâr
ve çukadâr ve rikâbdâr bölük ağalıklarından biriyle çıkmağa kânunları
olub b a cdehu liyâkat ve istihkakına göre hidmeti sebkat itdikce büyük
mîr-i âhûr b a cdehu kapucu-başı ve andan mîr-i alem ve andan yeniçeri
ağası ve andan Kastamoni sancağı ve andan beğlerbeğilik l^ d e h u her
vilâyetin beğlerbeğiliklerin tasarruf itdikden sonra mîr-i mîrân-ı Anadolu
b a cdehu Rûm-ili ve andan vezîr ve giderek vezîr-i a czam olur. Bu takdîrce
bu vech üzre tarîkiyle vezîr-i a czam olan kimesne cem îc K u l tâ’ifesinin
ahvâllerine ve ağalıklarına vâkıf olmuş olur ve sancak ve eyâletliklerde
vâkic memleketlerûn ahvâllerine ve recâyâlanna ve tîmâr ve zecâmet
ahvâline ve hazînenin îrâd ve masraf ahvâllerine vuküf-i tâmmesi olur ve
Dîvân-i hümâyûnda ve kendü dîvânında bir ümûr vâkic oldukça ve yâhûd
bir memleketden şekvâcı geldükde ccAcaba buna nice cevâb vireyim ve
bunun aslı nicedür” deyû re’îs ağzına ve kethudâsı ve sâ’irlerin ağızlarına
bakmağa ihtiyâç olmaz, her 11e umûr olursa olsun şercile ve kânûn ile
icrâ-i hakk idüb sacâdetlü pâdişâhımızı vebâle koymazlardı ve şunlar
ki ağalıklarında ve sancak ve beğlerbeğiliklerinde imtihân olub liyâkati olm ıyanlan ilerü getürilüb vezâret virilmez idi. K im i ağalıklarda ve kimi
sancakda ve kimi beğlerbeğilikde kalub ve kiminin hilâf-ı şerc ve kanûn
v a zc ve hareketleri sebebi ile ebedî azl olub kahırlar idi.
3

“ geldü k im d i” den sonra ibare tam am lan m ağa m uhtaç görünüyor. F a k at 7. sahî-

fede b un a benzer bir cüm lenin bulunm ası, b o zu ld u ğ u n /m ü e llifin üslûbunun düzensiz­
liğine bağlanabileceğin i göstermektedir.

Üste kânûn-i kadîm minvâl-i meşrûh üzre olıgelmişdir ve nizâm-ı
âlem bu veçhile intizâm bulmuş idi,
Geldük im d i4 devşürme Türk üzerine virilen oğlanlar ahvâli budür ki
ol oğlanlar Türke hidmet idüb ve çiftini sürüb nice yıllar sovuk ve ısı çeküb
bağırları hûn olub altı yedi yıl mürûr itdükden sonra rikâb-ı hümâyûna arz
olunurdu ve^Yeniçeri ağası m arifetiyle girû Türk üzerinde olan oğlanları
cem c itdirilüb ve Yeniçeri ağası kapusuna getürilüb ve saplama karışılmasun
deyû nişânları ve esâmeleri görilüb ve muhkem su’âl ve teftiş olundukdan
sonra birer akça ile acemî oğlanı deyû torbaya yazıİub içlerinden göze görü­
nür eyu yarar oğlanları ikişer akça ile Hâs bağçe’ye bostancı yazılub b a cdelıu
bağçelerde beş on yıl hidmet eylediklerinden sonra umûm üzre âdet çıkma ve
kapu oldukda yoliyle sipâhî ve çavuş ve yeniçeri olur, andan sonra hidmet
ve liyâkatlarma göre bunlarun dahî vezîr oluncaya değin yolları vardır ve
şol bostancı ki eskilik ile bağçei bekliye, yoliyle Bostancı başı olur ve andan
kânûn-i kadîm üzre özengi ağalıklarından biri olur ve andan giderek yoliyle
vezir oluncaya değin yolu vardur ve torbada yazılan oğlanlar dahî kimi
sarâylarda baltacı olub ve kimi kârhânelere virilüb ve kimi at gemilerine
virülür ki Karadeniz’den Ve Akdeniz’den mîrî içün odun getürürler ve
b aczı oğlanları dahî öküz anbarma ve hasta odalarına virülüb ve b a czı
oğlanları taşrada olan sultânlar kapusuna hidmet itmeğe virürler. B acdehu
bu cümle yedi sekiz yılda bir kapu vâkic oldukda ibtidâdan yevmi üç
akça ile yeniçeri olıgelmişlerdir. B acdehu yeniçeri odalarında karakullukçu
olub ve nice yıllar girû hidmet ile bağırları hûn oldukdan sonra yoliyle
ve istihkakına göre Odabaşı ve Yayabaşı ve Yeniçeriler kethudâsı ve Sekbânbaşı olur ve andan sancak b a cdehu giderek vezîr oluncaya değin bun­
ların dahî yollârı vardır ve bu kâııûn-i Âl-i Osmân üzre eğer sipâhîlik
tarîki ve eğer Yeniçeri ocağı ve eğer sâ’ir ehl-i menâsıb tarîkidir, merhûm
ve magfûrun-leh Sultân Murâd Hân hazretlerinin evâ’illerine ve evâsıtma
gelinceye değin zikr olunan k â cide üzre kânûn-i kadîm câri idi, Lâkin
işbu yakın zamâıidan berû kânûn-i kadîm bozulub ve âhar tarîka sülük
itmeleriyle ocaklara ecnebi girüb ve bî m acnî neferât ve yevmiyyeleri dahî
kat-erider-kat ziyâde olmuşdur. Meselâ kadîm i bölük halkı yedi sekiz
bin nefer iken şimdi yirmi binden ziyâde olub ve Yeniçeri ocağı kadîm î
sekiz bin iken b a cdehu merhûm Sultân Süleymân Hân hazretlerinin
zamân-ı şeriflerinde on iki bin olub şimdi ise kırk bine karîb olmuşdur.
Kezâlik sâ’ir ocakların neferi bir iken üç olmuşdur. Fe-emmâ gerçi evvelki
zamânm askeri az idi lâkin uz idi. Saplama ve ecnebi olmamağla her
kankı adûya müteveccih olsalar idi bi-emri’İlâhi T e câlâ mansûr ve muzaffer
olürlar idi. Âl-i Osmâıı o f asker ile Haremeyn-i şerîfeyne mâlik ve Yedi
İklime değin hükm-i hümâyunları carî olub karşulannda adûları durmağa
: 4 Y u karıdaki 3 - num aralı nota bakınız.

iktidarları olmaz idi. Zîrâ ol makûle kullar küçükden nân u nemek-i
pâdişâhîyle perverde ve terbiye olmağla efendisine hayrhâh ve uğuruna
baş alub ve baş virmek sehl imiş ve ol makûle kullar saraylardan ve Y eni­
çeri ocağından ve eğer sâ’ir ocak ve gediklerden bir kul gelüb vezîr olun­
caya değin neferlikde ve ağalıklarda ve sancak ve beğlerbeğiliklerde nice
sovuk ve ısı çekmekle Devlet-i Aliyyeye lâzım olan ekser-i umûrına vâkıf
olub b a cdehu sadr-ı a ‘zam oldukda kânûn olıgelmiş nedür ve hazîne nedür
ve beytü’l-mâl-i müslîmîn nedür ve recâyâ nedür ve asker nedür ve hükü­
met ve adi ve zulm nedür ve tîmâr ve zecâmet nedür ve evkâf nedür ve
memleket ve kurâ ve m ezâric nedür, cümlesin bilmiş ve görmüş olmağla
şerc-i şerîf ve kânûn-i münîfden hâriç bir işleri olmayub icrâ-i hakk iderler
idi ve sacâdetlü pâdişâh-ı âlem-penâh hazretlerini dahî vebâle koymazlar
idi. Şimdikihâl ise yirmi beş otuz yıldan mütecâvizdir ki işbu kânûn-i
Âl-i Osmân bozulmağla ahvâl-i âlem here ü merc oîmuşdur. Meselâ bir
iç oğlanı on ve on beş yıl sarâylarda kötek yiyüb zahmet ve mahbûsluk
çekmeğe ve yâhûd bir bostancı beş on yıl bağçelerde çapa çeküb hidmet
itmeğe ve yâhûd bir torba oğlanı nice yıllar at gemilerinde ve sâ’ir hidmet-i mu cayyenelerde hidmet eyleyüb dirlik içün belâ ve zahmet çekmeğe
ihtiyâç kalmayub şimdikihâl olur olmaz recâyâ bir çift öküzün satub akça
kuvvetiyle kimi sipâhî ve kimi yeniçeri olub istedikleri dirliğe ve mansıba
geçer olmuşlardır. El-hâşıl ecnebilere dirlik ve mansıb ve sancak ve beğlerbeğilik virilmekle ecnebî olanlar tarîkden gelen kullara gâlib olub ve
ziyâde olmuşlardır ve ecnebîde sancak ve beğlerbeğilik vardır ki nice yıllar
mansıb tasarruf iderler iken girû b a czıları şehr-i İstanbul nicedir bilmez­
ler. Kande kaldı ki Dîvân-i hümâyûna gelüb el öpüb sacâdetlü pâdişâhı­
mızın devlet ve şevketlerini ve âyîn ve erkân-i Âl-i Osmânı görmüş ve
bilmiş olalar. Kezâlik mansıb ve dirlikler ekseri ecnebilerde olmağla bu
takdîrce bir kul ve bir hâkim ki sacâdetlü pâdişâhımızın ekmeği ile perverde
olmamış ola ve âyîn ve erkânı bilmez iken bu makûle kimesneye dirlik ve
mansıb ve sancak ve yâhûd el-iyâzu bi’llâh beğlerbeğilik arz idüb tevcîlı iden
serdârlara ne buyurulur? V e bu makûle hâkim ve vâlî olan ecnebilerden
girû âleme nizâm ve intizâm olmağa ve adi ve zulm sordurmağa ve beytü’l-mâl-i müslimîıı ahvâllerin gördürmeğe ve recâyâ âsûde-hâl olmak
ümidinde olmağa zelıî ahmaklık ve zehî aklsuzlukdur. Rûz-i mâhşerde
ve cezâda acabâ bu recâyâya olan zulm ve ta câddîlerin cevâbların kimler
viriir. Allahümme âfinâ yâ R abbe’l-âlemîn. V e ol sancak beğleri ve beğlerbeğileri ism ve resmiyle zikr eylemek hâcet değüldür. Zîrâ anlaruıı
katcâ birisinin suçu yokdur. Serdâr olanlar ve Âsitânede sadrda olanlar
satarlar ve anlar dahî akçalariyle satun aluıiar; yoksa kimesne gelüb
darben dirlik ve sancak ve beğlerbeğilik almış yokdur. Hemân Devlet-i
Aliyyenin temelini girû kendü elimiz ile yıkarız. Bu takdîrce “ H ay nedür,
K u l tâ’ifesi itâ cat itmez oldu ve Celâlî zuhûr itdi ve zorba peydâ oldu ve

ahvâl-i âlem here ü merc oldu ve Hazîne-i âmirenin îrâdı masrafa kifâyet
itmez oldu55 deyû niçün ta caccüb olunur. Âkil olan kimesne bü husûsa
katcâ tacaccüb idecek değüldür, belki niçün dahî ziyâde olmaz deyû ta caccüb idecekdir. Öyle olsa bu veçhile kânûn-i Âl-i Osmân bozulmağa b â cis
ve bâdî kimler olmuşdur ve simden sonra bunun tedârüki ne veçhile mümkindir, inşâ-Allâhu T e câlâ bir kaç mâdde dahî zikr ve tafsil olundukdan
sonra ayân ve beyân olunur.
EL - F A S L U ’L - H Â M ÎS
V e kanûna muhâlif olan bir mâdde dahî budur ki Yeniçeri kullan
kadîm î on iki bin nefer iken şimdi hemân korucu ve tekâcüd nâmında
yedi bin neferden ziyâde olmuşdur. Lâkin ihtiyâr ve amel-mânde ve sefer­
lerde sakat olanlar -A llahu T e câlâ a clem ve Resûluhu- ancak bin nefer
mikdârı vardır ve sâ5irleri mücerred sefer-i hümâyûna varılmamak içün
şunlar ki müncim ve mütemevvil yarar nâmdâr olan yeniçeriler akça kuvve­
tiyle ekseri korucu ve tekâcüd nâmında deftere kayd itdirilmişdir. Fe-emmâ
kadîmî koruculuk dimekden murâd budur ki merhûm ve magfûrun-lelı
Sultân Süleymân Hân-i G azi asrında Edirne kapusundan taşra Dâvud
Paşa çiftliğine varınca hâlen vâkicolan tarlalıklar ol zamânda bağlar
imiş ve ekser kefere bağları olmağla üzüm zamânmda b a czı levendât
varub re^âyânm cebren üzümlerin alız ve tecaddî olunmamak içün girû
kendülerinin talebleriyle Yeniçeri ağasından dört nefer yeniçeri ta^ în
olunmuş ki bağları zaleme ve harâmzâdeden hıfz idüb koruyalar. Üste
ibtidâ bağlar korunmağa ol zamân dört nefer yeniçeri korucu nâmında
ta cyîn olunmuş, b a cdehu kefere tâ5ifesi üzümlerin şire itmeğe başlamışlar ve
nice levendât tâ5ifesi varub bağlarda şürb-i hamr ndüb ve nice fesâd ve
b a czı zamânda katl-i nefs olmağla merhûm pâdişâh - Rahmetu5llâhi
aleyh - [zamânmda] cümle bağları hedm ve refc itdirülüb ki hâlâ şimdi
yirleri tarlalık olmuşdur ve bağların hâlâ câ-be-câ b a czı yerde koz ağaçları
nişânı kalmışdur. Üste ol zamânda koruculuk didikleri zikr olunan ancak
dört nefer yeniçeri imiş ve bunlardan m âcadâ Üsküdar'dan Burusa5ya
varunca ve Yoros kazlığmda olan dağlar Pâdişâh avgâhı ola gelmişdir
ve Bostancı başı m arifetiyle yirmi otuz nefer mikdârı yeniçeri tâ5ifesinden
dağlara korucu olmak kânûn-i kadîmdir ve şimdi dahî öyledir ve defter­
lerde dağ korucuları deyû kayd olunur. Bunlardan m âcadâ zamân-i sâbıkda
Yeniçeri ocağı5nda korucu lafzı olmazdı ve bilinmezdi ve şimdi ise oda
korucusu deyû bunca bin nefer koruculuk ilıdâs eylediler ve bilinmez
ki odalarının kiremitlerini mi kurutuyorlar, yoksa hemân beytü5l-mâl-i
müslimîn zâ yic ve telef olub gitsün mi dirler? İmdi koruculuk kadîmî minvâl-i meşrûh üzre olduğu i ctimâd olunmaz ise merhûm ve magfûrun-leh
Sultân Süleymân Hân asrında olan kul defterlerine m ürâcacat olunursa

m aclûm olunur,ve şimdiki hâlde ise Yeniçeri ,ağa kapusunda koruculuğa
yüz ve yüz ellişer altun narh virilüb sol yeniçeri ki yarar ve mütemevvil
ola sefere gitmemek içün akça, virüb korucu nâmın dal deftere; kayd iderler
ve sekiz akça ulûfesi var iken on iki ve on beş ve yirmi ve dahî ziyâde
ile deftere kayd iderler, her ne mikdâr akçasm ziyâde alurlar ise akçasına
göre ziyâde ulufe iderler ve k atcâ rikâb-ı hümâyûna ye sadr-ı a czama
ve defterdâra arz eylemezler, hemân istedükleri üzre râyegân halîfe kisesinden hare iderler. El-iyâzu bi’llâh bu hod hilâf-i kânûn ve hiyânet ve
beytü’l-mâl-i müslimîne gadrdir ve bundan m âcadâ bir yaya-başı ve yâhûd bir bölük-haşmm gediklerin satmak murâd eyledliklerinde nedür
ihtiyâr ve vâcibü’r-ricâyedür deyû yirmi beş akça ve dahî ziyâde ile korucu
deyû deftere kayd iderler ve gediklerini âhare bin ve iki bin altuna satarlar
ve hâlâ koruculuk ve tekâcüd sekiz bin mikdârı nefer olduğu şuyûc bulub
ve sacâdetlü pâdişâhımızın dahî m aclûmları olmağla şimdikihâl olan
Yeniçeri ağaları istikâmet gösterüb “ nedür ibtidâ koruculuk ve tekâ^ d
virilmez, ancak mahlûl düşdükde virilür” deyû doğruluk tarîkiyle sacâdetlü
pâdişâhımıza i clâm iderler. Lâkin koruculuğa ve tekâcüde mahlûl dimek
el-iyâzu bi’llâh bu dahî Devlet~i Aliyyeye hiyânet ve beytü’l-mâl 4 . müslimîne gadrdir. Zîrâ koruculuk ve tekâcüd kötürüm olanlara ve yâhûd
ihtiyâr olub sefere gitmeğe iktidârı olmıyanlar içündür. ve ol makülelere
höd mahlûl dahî lâzım değildir ve ol maküle amel-mânde olanlara tekâ-üd
lâzım geldüği takdîrce sadr-ı a czam m acrifetiyle rikâb-i hümâyûna arz
olunub b a cdehu defterlere ve mukabeleci defterine kayd olunurdu. Feemmâ şimdikihâl Yeniçeri ağaları kendü alur ve kendü virür, kendü satar
ve sâhib-i arz keiıdü olur. Ağaları bir yana ve zâbitleri bir yana ve Yeniçeri
kâtibi bir yana almak virmekle Hâcı Bektâş ocağını dahî kânûn-i kadînjden çıkarılıb neferât ziyâde olması bir belâ ve koruculuk hilâf-ı kânûn
böyle olması bir belâ ve amel-mânde olmıyanlara tekâcüd virilmesi bir
belâ ve koruculuğa ve tekâcüd olanlara ziyâde ulûfeler ile geçdikleri bir
belâ ve rikâb-ı hümâyûna arz olunmadın ağalarının re’y-i rekîlderi üzre
beytü’l-mâl-i müslimîni sarf ve itlâf ve israf itdikleri bir belâ, el-hâsıl ne
bilür var ve ne sorar var ve ne bilmeğe kimesnenin murâdı vardır; hemân
Ubu güni hoş görelim, irtenin ıssı vardır” dimeleriyle ahvâl-i âlem bu hâle
vardı. Hakk T e câlâ hazretleri hemân beterinden saklıya ve bundan m âcadâ
bir kaç yıl kapu olmamağla yeniçeri tâ’ifesi Âb-ı. hayât içmeğe sebeb
olub ancak her ulûfede sacâdetlü pâdişâhımıza yaramak içtin bir mikdâr
mahlûl deyû defter virürler ki ol virdükleri mahlûl kimi fevt ve kimi merd-i
tîmâr olmuşdur. B acdehu zâbit olanlar ve odabaşılar bu kez bunu sancat
idünüb “ neclür filân yoldâş fevt olub mahlûl deyû virilmiş idi, lâkin sehv
olunmuş, hâlâ hayatdadır ve filân yoldâş sefere gelmedi” deyû ve yâhûd
c-filân kabâhat idüb mürd tîmâr olmuş idi, lâkin gayr-i vâkic imiş” deyû
ekser virdükleri mahlûllerinin :yerlerin girû bu veçhile tashîh itdirilüb

hâlen ki fevt olduğu mukarrer ve mürd tîmâr olmduğu muhakkak iken
girû akçaların alub ve yerlerin tashîh iderler ve yâhûd. bir Türkün akçasm
ahırlar ve bir veçhile saplama yeniçeri iderler, ve bundan m âcâdâ yeniçeri
ağaları terakkî virmeleri ahvâli dahî yazılursa ol höd olur du câ' değildir.
Nihâyet bu mikdârca m aclûm ola ki hemân insâfma göredir; dilerse bir
günde bin akça terakkî tevzî cider ve girû huzûr-i pâdişâhîde müstakim
geçinürler ve bu ocağın ahvâli böyle olunca sâ’ir ocak kullarının ahvâlleri
ne mertebeye varıldığı hafî değildir.
Kızıl elma kapıısun feth ideriken nacağı
Ne revâdür bozüa Hazret-i Bektâş ocağı

,*

V e bundan m âcadâ mühimmât-i sefer deyû on beş yirmi yıldan berû
içeru harem-i hâssadan şimdiye değin bunca hazîne ki taşraya kul mevâcibi
içün virilür ve girû umûmen K u l tâ’ifesine kânûn-i kadîm üzre mevâcibleri
temâm değmedüğünden gayri şimdiye değin bunca seferler olub ve bunca
yıllardan berû ki hazîneler sarf olunmuşdur hâlbuki ol seferlerin ekseri bîtedbîr olmağla sahihçe bir nefc hâsıl olmuş değildir ve feth olunan vilâyet­
lerin ekseri girû düşmân elinde olduğu günden ayândır ve bundan katc-ı na­
zar belki bu seferler sebebi ile nice m acmûre memleketlerimiz harâb olub ve
ol memleketlerden nice hazîneler gelürken. gelmez olmuşdur. İmdi bu ihdâs
olan kânûn ile ve bu tedbîr ile âleme nizâm ve intizâm olması muhâl ye îrâd
masrafa kifâyet eylernedüği ol dahî muhâl ender-muhâldir ve seferler
didüğümüz ol değildir ki sefer olunmağa muhtaç olmaya, muhtâcdır ve
lâzımdır, hususâ Kızılbaş-i bed f i câl içün sefer-i hümâyûn olmak gayret-i
dîniyyedendir. Nihâyet kânûn-i Âl-i Osmân üzre evvelâ tedbîr ve tedârük
ve mühimmâtı görülüb bacdehu şurûc oluna, yoksa şimdiye değin itdikleri bî
m acnî seferler ki bir varub ve bir"gelüb ve her sene bunca beytü’l-mâl-i müs­
lim în telef itdiklerinden m âcadâ ol seferler sebebi ile nice memleketler harâb
ve ekser recâyâ ayak al tunda pâymâl olmaları ne:şerc-i şerife mutabık ve ne
kânûn-ı münîfe muvâfıkdır. Öyle olsa hâlâ Kızılbaş-i bed m acâş olan Şâh
Abbâs-i pür-vesvâs işbu Devlet-i Aliyyeye eyledüğü işler bu tarîhe gelince
bir zamânda olmamışdır. Evvelâ merhûm Sultân Murâd. Hân hazretlerinin
asrından bu zamâna gelinceye değin Acem memleketlerine ki buncja sefer­
lerde zahmetler ile alınan bunca kılâc ye eyâletlikler girû şimdiki hâl bi’lkülliyye Kızılbaş-i bed-ficâl tasarrufundadır ve ol memleketleri düşmân-ı
bed-gümrâh ümmet-i Mühammedin ellerinden alıncaya değin bunca
ehl-i İslâmm elıl u ayâlleri esir ve el-iyâzu bi’llâh nice hiyânet itmişlerdir
ve ol m elâcînin elinden höd mukaddemâ ol vilâyetleri alıncaya değin
bunca seferler sebebi ile kadîm î olan memleketlerimizin ekseri harâb
ve recâyâ ve berâyâ cilâ-i=va tâ iı5 ve Gelâlîler ve zorbalar zuhûr idüb
ve beytü’l-mâl hazînesinden riiâl-i Karûn sarf olunmuş ikeıi hâlâ [ehl-i]
5 C4cilâ-i v a ta n 55 dan sonra bir noksanlık olduğu anlaşılıyor.

sünnet ve cemâcat nice yıllar ikâmet ve tasarruf itdiği memleketler şimdi
Râfizîler elinde olması emr-i acîbdir. înnâ lillâhi ve innâ ileyhi râcicûn.
V e ol memleketlerde olan eyâletliklerin ve kabaların esâmilerin bildiğimiz
mikdârı zikr olunur:
Eyâlet-i Şirvân
Eyâlet-i Şeki
Eyâlet-i Demürkapu
Eyâlet-i Ereş
Eyâlet-i Gence
Eyâlet-i Tiflis
Eyâlet-i Gori
Eyâlet-i Tebriz
Eyâlet-i Nahcivân
Eyâlet-i Nihâvend
İşbu zikr olunan on beğlerbeğilik vilâyetleri bi’l-külliyye Kızılbaş-i
bed-m acâş zabt eyledüğünden m âcadâ Kars beğlerbeğiliği v e k a lcası, ki mer­
hûm ve mağfûrun-leh Sultân Süleymân Hân hazretleri feth eylemişler idi,
hâlâ harâbedir ve bunlardan m âcadâ Kızılbaş-i bed-kâr dâr-ı İslâmdan
aldığı kalcalardan işbu bildiğimiz mikdârı zikr olunur:
Evvelâ Şirvân eyâletinde: kalca-i Ahi, kalca-i Cavad, kalca-i Badkû6,
kalca-i K ubba, kalca-i K abala, kalca-i Saliyân.
V e Şeki eyâletinde: kalca-i Şibl, kalca-i
V e Gence eyâletinde: kalca-i Gori, kalca-i Karabağ, kalca-i Berde,
k alca-i Şem kûr7, kalca-i Kelek.
V e Tebriz eyâletinde: kalca-i Rûmiye ve bundan m âcadâ onbeş kalca
mikdârı vardır ki esâmileri m aclûm olmamağın yazılmadı.
V e Nahcivân eyâletinde: kalca-i Revân, kalca-i Ordubâd, kalca-i Bergüşâd, kalca-i Zergüşâd.
V e Şehrizol8 beğlerbeğiliğinde nefs-i Şehrizol kalcası dahî Kızılbaş
elindedir. Lâkin vilâyet-i Şehrizol ki hâlâ beğlerbeğilikdir fe-emmâ bir
kalcası gâhî Kızılbaş cânibinden zabt olunur ve gâhî kalcaden firâr ider6 Bu kale adının B âdkûbe şeklinde düzeltilmesi gerekiyor.

M etin kısmı s.

225y e

bakınız.
7 Eski m etinlerde

(msl. el - M u kaddesi, A hsen ü ’t - Takasim .

M . J. D e G oeje nşr.

L eyden 1906, s. 374) b u şekilde geçen kaleye şimdi Şâm hor denilmektedir.
8 Şehrizor adı kaynaklarda iki şekilde görülm ektedir : Şehr-i zol, Şehr-i,zor. M e tn i­
m izde görülen yanlış şekil için bk. Şehrizûr m add., ÎA .

ler ve Helû H â n 9 nâm kızılbaş zabt ider ve bunlardan mâ cadâ nice kalfala­
rın esâmileri m aclûm olmamağla yazılmamışdır.
Bu takdîrce bunca yıllardan berû Kızılbaş seferleri deyû bunca zah­
metler ve himmetler ve hazîneler sarf olunub şimdikihâl bunca memleket­
lerimiz* girû elimizden gitmesi acebden acebdir. Kezâlik Rûm-ili memle­
ketlerinin kliffâr serhadleriııde olan vilâyetleriH>una göre kıyâs olunub ve
bilinmesi lâzım gelürse ehl-i vuküfdan su5âl buyurula. İmdi bundan sonra
sefer-i hümâyûn murâd olunursa evvelâ kânûn-i kadîm üzre tedbîr ve
teclârük gömülmedin sefer olmağa el-iyâzu bi’llâh hatâ-i mahzdır. Bârî
girû bu veçhile sulh u salâh olduğu hem şerc-i şerîfe ve hem kânûn-ı münîfe
muvâfık ve mutâbıkdır. Kelâm-ı sahîh budur. Öyle olsa bunca kânûna
muhâlif v a zclar ve bunca memleketler alınmasına b â cis ve bâdî ne veçhile
olmuşciür ve şimdiden sonra tedbîr ve tedârüki ne veçhile mümkindir
deyû su5âl olunursa inşâ-Allâhu T e câlâ bir kaç mâdde dahî tahrîr ve tak­
rir olunduktan sonra ayân ve beyân olunur.
"
EL - F A S L U ’S - SÂD İS
Yeniçeri ocağında ve seferlerde işbu zikr olunan ahvâllerden m âcadâ
acemî oğlanları kadîm i ancak bin neferden ziyâde olub ve ikişer buçuk
akçadan ziyâde ulûfeleri olmağa kânûn değil iken ve kapuya çıkdıklarmda
kânûn-i kadîm üzre üç akça ile yeniçeri olurlar iken şimdikihâl hem nefer
ziyâde olub ve hem hilâf-ı kânûn ekserinin yevmiyyeleri beş ve altı ve yedişer
akçalı olmuşlardır. Zâbitler ulûfelerin ve çukalarm kendüleriııe ahz itmek
içün ekser oğlanlara destûr virmekle varub kendü kâr u kisblerinde olurlar
ve b a czı oğlanlar höd beşikde olub ve b a czılarmm defterlerde ismi var
lâkin resmi yok ve her ulûfede ise hazîne-i âmireden bunca beytü’l-mâl-i
müslimîn ihrâc olunub sarf olunurken girû m îrî lıidmetlerinin ekseri
m ucattal olub meselâ mîrîye odun çeken at gemileri Akdeniz’e ve K a ra ­
deniz’e sefer eylemek lâzım geldükçe gemilerde hidmet ider oğlan olma­
mağla m îrî içün odun tedârüklerine iktidârları olmadıkça bu sebeb ile
rençber gemilerin mîrî içün ahz iderler ve bu husûsda, hem pâdişâhımızı
vebâle koyarlar ve hem sarâylarda odun dâ’ima kıllet üzre olur ve hem
bu sebeb ile şehrde odun ziyâde bahâya çikub fukarâya müşkil oîmuşdur
ve bu şeki üzre itdiklerinden m âcadâ nedür at gemileri battal nâmı olmasun
içün ihyânen Yeniçeri ağası ve İstanbul ağası cânibinden at gemilerin
sefer itdürürler. Lâkin gemilerde oğlan eksük olmağla İstanbul’da ve
Galata’da ve Boğazlar’da b a czı kimesnelerin eğer hidmetkârlarıdır ve
9

Safevî kaynaklarında da

(msl. bk. İskender M ün şî, Z e y l-i T a r ih -i  lem -ârây-i

A bb a sî. S. H ân sârî nşr. T a h ra n 13 17, İndeks) zikredildiği. görülen oU-jJU adının 11e şe­
kilde okunacağı hakkında kat5î bir fikre sahip değiliz.

eğer müşteri kullarıdır nedür “ sen acemî oğlanısın” deyû bu tarikle dar­
ben çeküb gemiye koyarlar ve gemiyi bu veçhile sefer itdirirler. B acdehu
yine avdet idüb İstanbul’a geldiklerinde herkes kölesi ve hidmetkârı içün
şekvaya vardıklarında “ acemî oğlanı zann eylemişler, ol eclden gemiye
almışlar55 deyû cevâb virürler ve dâ5imâ bu veçhile zulm ve ta caddî olunur.
Öyle olsa zamân-ı sâbıkda gılmân-ı acemiyân az iken girû m a( ziyâdetin
hidmet-i pâdişâhîye kifâyet olunurdu ve kimesneye dahî zulm ve ta caddî
olunmaz idi. Şimdikihâl acemiyân iki üç ol-mikdâr ziyâde olmuş iken
hem hidmet görülmeyüb ve hem }ıilâf-i kânûn nefer ve yevmiyyeleri ziyâde
olmağla beytü5l-mâl-i müslimîne gadr ve zarar ve itlâf ve isrâf olmuşdur.
Öyle olsa Yeniçeri ocağı bu hâle vardıkdan sonra sâ5ir ocaklar ahvâli hod
cümle kânundan hâriç olmuşlardır. Meselâ işbu yakîn zâmân ki merhûm
ve mağfCırun-leh Sultân M urâd hazretlerinin ibtidâ-i asrlarmda Dergâh-ı
 lî kapucuları altıyüz nefer iken şimdi iki binden ziyâde olub ve taşra
kapucular ol tarihlerde on altı nefer iken şimdi dörtyüz neferden ziyâde
olub ve Kiler-i âmirede olan bâzâra gidenler dahî merhûm Sultân Süleyman
Hân hazretlerinin asrında ibtidâ beş altı nefer olub b a cdehu otuz kırk
nefer olub şimdikihâl bunlar dahî ikiyüz neferden ziyâde olmuşlardır.
Kezâlik sâ5ir ocak kulları eğer ehl-i müteferrika ve çaşnigîrdir ve eğer
ehl-i hirefdir, eğer cebeciler ve topçular ve ahûr halkı ve tershâne halkı
ve eğer sâ5irleridür neferât ve yevmiyyeleri kat-ender-kat ziyâde olub
ve muttasıl ziyâde olmak lizredir, ne alan bilür ve ne satan bilür, katcâ
bu Devlet-i Aliyyeyi kayırur kalmamışdır. Hele bârî bu zikr olunan ocak­
ların nefer âtı ziyâde olmağa lâzım gelse idi, lâkin katcâ ziyâde olmağa ik­
tizâ itmez iken mücerred hemân rüşvet almmağla bî-m acnî isrâf-i beytü’lmâldir. Hâlbuki hazînenin îrâdı bu seki üzre iken girû bu bî-m acnî bunca
itlâf ve isrâf masraflar olmak h iç 10 değildir. Hemân bu devletin temelini
kazayorlar ve masrafa göre mahsûl kifâyet itmediği hod günden ayândır.
İmdi kânûn-i Âl-i Osmân üzre îrâdı masrafa tatbîk olunsa elbetde îrâdı
masrafa gâlib lâ-büdd lâzımdır ve kânûn-i kadîm bu veçhile v a z c olunub ve
bununla intizâm-ı âlem hâsıl olur ve K u l tâ’ifesi dahî bu sebeb ile mazbût
olub ve emre mahkûm olurlar ve illâ fe-lâ ve bu dahî aceb hâldir ki yirmibeş yıldan mütecâvizdir ki hazînenin îrâdı masrafa kifâyet itmez iken girû
bunlar hilâf-ı kânûn ve bî-m acnî muttasıl masrafların ziyâde itmek üzrelerdir. Bu takdîrce bu Devlet-i Aliyyenin temelini kazmağa bundan ziyâde
nice olur ve içerû Hazîne-i hâssadan her sene altmış yetmiş kise filori
niceyedeğin çıksa gerekdir. Ne diyelüm Hakk T e câlâ hazretleri lıemân
bunlara bulay ki insâflar virüb ve ahvâlleri sacâdetlii pâdişâhımıza m aclûnO
olmağa müyesser ve mukadder itmiş ola, âmîn yâ m ucîn. V e işbu zikr
olunan kânûn-i kadîm bozulmağa sebeb ve bâdî olanlar kimlerdir ve
10 “ h iç ”

den sonra bir kelim e bulunm ası gerekiyor, belki “ revâ” .

şimdeiı sonra tedbîr ve; tedârüki ne veçhile mümkindir deyû su5âl buyurulursa birkaç mâdde dahî tahrîr olunduktan sonra inşâ-Allâhu T e câlâ
cevâb viriİür,
EL - F A S L U ’S - S Â B ÎC
Ulufeli kapu kulıindan mâ cadâ Anadolu ve Arabistan ve Rûm-ili
memleketlerinde ze câmet ve tîmâr tasarruf idenler ikiytizbin askerden
ziyâde idi. Husûsâ Rûm-ili z u cemâsmın ekseri sefer-i hümâyûna me’mûr
olduklarında otuz kırk nefer kostariiçelü yarar cebelü âdemleriyle sefer
iderlerdi ve bu minvâl üzre nice bin asker-i İslâm hîıı-i mahalde cem c
olunurdu ve kahgi cânibe müteveccih olsalar idi bi-inây eti5İlâhi T e câlâ
feth ve fütûh ve fursat ve nusret ohgelmişdir ve selefde olan selâtîn-i izâmRahimehuniu5llâhu-memâlik-i mahrusada olan bunca kılâc ve şehrleri
ve Arab ve Acem ve Rûriı5da olan memleketleri bu asker ile feth ideğelinmişdir. Yoksa ulûfelu kapu kulları ancak pâdişâhımızın kafâdârlarıdır.
Lâkin fi zamâninâ memâlik-i ınahrûsada olan cümle tîmâr ^e ze câmetlikler vüzerânm ve ekâbiıierin sepetlerine girmekle hâlâ kırk elli sırıklı ile
suvâr olan zu camâmn bi’l-külliyye ocakları sonmuşdür ve bunca zecâm et,
ve tîmârlar vüzerâdan tâ kim on akçalu bir kâtibe varunca evlerinde
olan hademeleri-nâmında ve emred oğlanları ve köleleri nâmında kedisine
ve kelbine varınca her birlerine birer ism tesmiye olunub zecâmet ve tîmârları berât eyleyüb mahsûlini tasarruf iderler ve sefer-i hümâyûn vâkic '
oldukça sepet içinde olan berâtları yoklama içün sefere iledürler. Bu tak­
dirce aym k düşmâna mukabil kimler dursun ve kâğıdlar ile höd ceng
olunmadığı zâhirdir ve yalımız kapu kulu ile ceng ve feth ve fütûh olmak
bu dahî muhâldir ve eğer mümkin olaydı selefde olan selâtîn-i izâm ider­
ler idi ve zecâmet ve tîmârları Hazîne-i âmire içün zabt iderlerdi. Şimdi
ise tîmâr ve zecâmet bunca bin kılıç iken hâlâ berâtlarda ismleri var ve
lâkin resmleri yok. Hemân sefer oldukça yalınuz kapu kuluyla bî-m acnî
ve bî-fâ5ide her yıl bir seferdür gider ve bu sebeb ile hem K u l tâ5ifesi emre
mahkûm olmayub ve hem memleket ve recâyâ ve hazîne elden çıkdı.
Kezâlik m îr-i:mîrân olanların ekalli ikiyüz ve üçyüz yarar cebelüleri ve
mîr-i livâ olanların yüz ve yüz elli yarar âdem cebelüleri sefer-i hümâ­
yûna gelürler iken hâlâ; mîr-i mîrânın ekseri kırk elli cebelüsü ve mîr-i
livâ olanların on ve ön beş m^kdârı âdem ile sefere varur ölmışlardur ve
kapu kulları dahî Altı bölük cemcân yirmi bin neferden ziyâde iken hâlâ
her sefer vâkic oldukça cümle beş altı bin neferden ziyâde sîfere varılmadığı
mukarrerdir ve ekser ziyâde ulûfelu olanlar dahî kimi defterdârlarm
mâlı m iri lıidmetinde deyû istihdâmda kaliıb ve kimi vüzerânm bid cat
olan defterlüsü deyû mâride ölüb ve kirriisi ağaları ve kâtibleri ulûfelerin
almak içün himâydlerine alub ve seferlerde ulûfe yoklaması oldukta mevcûd

deyû defterlere yazılub bu takdirce sefere gidenler dalıî ekserî Türkden
ve Çingeneden ve Celâlîlikden hâsıl olmuş ve dirliğin satun almış altı ve yedi
ve sekiz ve onar akça ulûfelu sipâhîler sefere^varurlar. Bu takdirce bu makülelerden nice hidmet umulur ve Devlet-i Aliyye içün ne menfacat fehm olu­
nur. Belki hidmetleri şerr üzre ve dâ’imâ hilâf üzre iderler. Kezâlik yeniçeri
kulları dahî otuz beş bin neferden ziyâde iken sefer-i hümâyûn vâkic ol­
dukça. meselâ yirmi bin nefer mikdârı sefere me’mûr yazılur ve bakîleri
kimi korucu ve kimi tekâcüd ve kimi küçük ve kimi b a czı kalcalarda nöbet­
çi deyû rikâb-ı hümâyûıla arz ederler. Lâkin ol sefere yazılanlar dahî
defterlerde esâmileri mevcud fe-emmâ yedi sekiz bin neferden ziyâde varıl­
madığı mukarrerdir. Hattâ merhûm ve mağfûrun-leh Sultân Mehmed Hân
hazretleri bi’z-zât sacâdet ile Eğri seferine buyurduklarında ol sefer-i hümâ­
yûnda on bin yeniçeriden ziyâde olmadığı zâhir ve tevatüre yetişmişdir;
ve dahî ziyâde idi diyenler kizb-i sarîh iderler ve ol tarîhde yeniçeri kulları
ki hâlen defterde kırk binden ziyâde idi öyle olsa şimdiki hâl serdâr ile sefer-i hümâyûna me’mûr olanlar meselâ yirmi bin mikdârı yeniçeri sefere
ta cyîn ve rikâb-ı hümâyûna arz olunur; fe-emmâ bu cümleden yedi sekiz
bin neferden ziyâde sefere varılmadığı höd mukarrer ve muhakkakdır,
lâkin mevcûd on bin nefer sefere vardığı takdîrce girû sefere me’mûr
defterde yazılan yirmi bin yeniçerinin ulûfelerin bi-kusûr serdârdan mevcûddur deyû alurlar ve işbu sefere varmıyan on bin neferin seferde virileıı
iki kist ulûfeleri tamâm yüzbin altundan ziyâde ider. Bu takdîrce bir kaç
zamândır yeniçeri ağaları musâhib ve sâhib-i arz tabakasına vardıkları
eclden sadr-ı a czam ve defterdâr câniblerinden sükût olunmağla nedür sefere
gelmiyen yeniçerinin ulûfesi ve mâbeyn akçası deyû her sefer dönüşünde
yeniçeri ağaları yirmi otuz bin al tun mikdârı sacâdetlü pâdişâhımıza
istikâmet tarîkiyle teslîm iderler ve şimdikihâl höd ânı dahî virmez olmuş­
lardır ve bâkî kalan yetmiş seksen bin altunu Yeniçeri ağası ve zabitleri
mâbeyninde kalenderi bahş iderler ve bu hiyânetlerden m âcadâ yeniçeri­
lerin beytü’l-mâl akçaları höd bir kaç yıldır ağalarına hemân ceyb harçlığı
olmuşdur. El-hâsıl bu iki ocağın ahvâli kânûn-i kadîmden çıkub hemân
ağalarına ve kâtiblerine ve zabitlerine ve mukâbelecilerine me’kel olunub
ye beytü’l-mâl-i müslimîne ise gadr-ı sarîh olmuşdur. Ne soran vardır
ve ııe tedbîr ider vardır, hemân bir alış viriş dünyâsıdır. Hakk T e câlâ
hazretleri ola kim beterinden saklıya. El-hâsıl kânûn-i Âl-i Osmân hikmet
ile v a zc olunmuş bir çizi idi ve K u l tâ’ifesi ve bunca memâlik ol kânûn
ile mazbût idi. îm di girû ol kânûn mâdâm ki düzelmiye ve ol çiziden
taşra hareket oluna ayruk K u l tâ’ifesi Devlet-i Aliyyeye hayr-hâh olmaz­
lar ve mazbût dahî olmazlar. K im i Celâlî ve kimi birer tarîkle yaramaz­
lığa sâlik olmakdan hâlî olmazlar ve düşmâna dahî zafer bulunmaz ve her
işler ilerüye varmaz ve sacâdetlü pâdişâhımıza dahî huzûr-i kalb hâsıl olmaz
ve ahvâl-i âlem dahî nizâm ve intizâm bulmağa muhaldir. Öyle olsa ikiytiz

bin asker mikdârı sepetler içine girûb berbâd olmağa ve kapu kulu böyle
here ü merc olmağa bâdî ve b â cis ne veçhile oîmuşdur ve simden sonra
çâresi ve tedârüki ne veçhile mümkindir deyû su’âl buyurulursa inşâ-Allâhu T e câlâ bir kaç mâdde dahî beyân olundukdan sonra cevâb virilür.
Allâhu T e €âlâ a clem ve resûluhu.
EL - F A S L U ’S - S Â M ÎN
Bu zikr olunan ahvâllerden m âcadâ merhûm ve magfûrun-leh Sultân
Süleymân H ân-Tâbe serâhu ve ca cale’l-cennete misvâhu-hazretlerinin zamân-i saltanatları kırk sekiz yıl olub ve bi’l-cümle saltanatlarında on üç defa
sefer-i hümâyûnları vâkic oîmuşdur ve her sefer-i hümâyûnları vâkic oldukda
envâc-i tedbîr ve tedârüklerle ve her şey’in esbâbı ne ise ihzâr itdürülüb her
veçhile hüsn-i tedbîrleri sebebiyle bunca kılâc ve memleketler feth olunub
nusretler müyesser oîmuşdur ve sefer didüğümüz sipâhî ve silahdâr bölük­
leri ve Yeniçeri ağası ve sadr-ı a czam olduğu seferde gerek pâdişâhımız m âcan olsun gerek olmasın buna mükemmel sefer-i azîme dirler, zîrâ Âl-i Osmândan merhûm Sultân M urâd Hân hazretlerinin evâ’iline gelinceye
değin gipâhî ve silahdâr ve Yeniçeri ağası mâdâm ki sacâdetlü pâdişâhı­
mız sefere varmıya bunlar vüzerâ ile sefere varmaları kânûn değildir ve
katcâ olıgelmemişdir. Hemân pâdişâhımız kanâe ise bunlar dahî ândadur,
kafâdârlardır. ŞimdikihâJr-iîıüşarûn-ileyh merhûm Sultân M urâd Hân
hazretlerinin zamâmndan berû yirmi beş yıldan mütecâvizdir ki kânûn-i
Âl-i Osman bozulub sipâhî ve silahdâr b a cdehu Yeniçeri ağası vüzerâ
ile sefere 'Varılmağa ilıdâs olundu. Bu takdîrce ayruk İstanbul’da pâdişâ­
hımıza ı>e kalmış olur ve eğer selef-i-selâtîn-i i czâm~Rahimehumu’llâhu
T e câlâ-zamâıı-i şeriflerinde bu makule tedbîr re’y-i savâb ve münâsib
görmüş olsalar idi höd bu kânûnı va,zc iderler idi. İmdi sâhib-i iz cân olan­
lara bu mikdâr işâret ile kifâyet ider ve muhtasar müfîd mefhûmunca N
tefekkür olunursa mes’ele m alûm dur, hafî değildir. Öyle olsa tarîh-i
mezbûrdan berû bu zamâna gelinceye değin her yıl gâhî Acem ve gâhî
Rûm -ili’ne seferler olmağla Anadolu memleketlerinde recâyâmn ekseri
perâkende ve perîşân olduklarından m âcadâ niceleri dahî eşkiyâ ve celâlî
olub kurânm dahî ekseri harâb ve yebâb oîmuşdur. Bu takdîrce otuz yıldan
mukaddem taşrada olan hazîne kubbeleri hazîne ile memlû olduğundan
gayri Yedi-K^ulle’de dahî nice nice yük hazîneler var iken sû-i tedbîr ve
bî m acnî her sene seferler ve bî m acnî masraflar olmak sebebiyle ve kânûn-i
Âl-i Osmân gözetilmemek ile eğer taşrada olan hazîne ve eğer Yedi-Kulle’de olan hazînedir bi’l-külliyye sarf olunduğundan m âcadâ yirmi yıldan
mütecâvizdir ki seferler içün ve kul mevacibi içün her sene içerü hazîne­
den ellişerVe altmışar kişe filori virilür ölmuşdur ve her sene bunca hazine
içerüclen virilür iken girû ancak yeniçeri ve sipahiye güçle kifâyet idüb ^

ve sâ’ir hod ocak kullarının ve serhâdlu kulların ulûfeleri virilmekden
kalmlşdır. Meselâ yılda iki ulûfe alanlar “ El-hâmdu li5İlâh bu sene iki
ulûfe aldım55 deyû hamd ..ve senâ iderler ve bu sebeb ile hâlâ ekser K u l
tâ’ifesi birer kâr ve kisbe sâlik olub ve kimi b a czı devletlûlerin. kapusmda
hademeleri olmuşlardır ve defterlerde ise hemân ismleri: vardır v.e illâ
sefer-i hümâyûn vâkic oldukça fâ ’ideye yarar ve hayr-hâhlık üzre hidrnet
ider kul kalmamışdır ve olanlar dahî birer tarîk ile kenâr çizer olmuş­
lardır. Öyle olsa bunca zamândan berû içerüde olan Hazîne-i hâssadaıı
her sene niceye dek hazîne çıksa gerekdir ve ol hazîne dahî el-iyâzu bi’llâhi T e câlâ tenezzül üzre olursa sonra ahvâl niye müncer olsa gerekdir.
Hiç bunu bilir ve fehm ider var mı dır, yohsa “ hemân bu günü hoş göre­
lini, irtenin ıssı vardır55 deyû herkes bu Devlet-i Aliyyenin temelini kaz­
mak üzre midir? îm di tevârîh kitâblarmda yazılan budur ki saltanat üç şey
ile kâ’im ve devam bulur: Birisi recâyâ ve İkincisi hazîne ve üçüncüsü
askerdir. Zîrâ recâyâdan hazîne hâsıl olur ve hazîne ile asker hâsıl olur ve
asker ile düşmân feth olunur ve bu zikr olunan üç şey girû üç şey ile hâsıl
olur: Bmsi a,dâlet ve İkincisi kânûn-i kadîm üzre mansıbı ve dirliği ehline
virmek ve üçüncüsü umûr-i saltanata m ütecallik müsâhib ve nedîm söziyle
\ve hükûmetde olmayan hademe söziyle katcâ umûr görülmemekdir. M e­
selâ buna münâsib hikâyet ki merhûm ve magfûrun-leh Sultân Selîm
Hân-i atîk -R ahm etu’l-lâhi aleyh- zamânlarmda Rûm-ili câniblerinde
küffâr-ı hâksârm hareketleri ye hem Acem diyârlarmda dahî Kızılbaş-i
bed-mac âşm fitnelikleri vâkic olub ve sefer kangi cânibe fermân olunur
deyû herkes terakkub üzre iken ol mahallerde bir gün vüzerâsı arza girdik­
lerinde merhûm pâdişâh hazretleri vezîr-i a czamı olan Pîrî Paşa’ya hitâb
idüb buyurmuşlar ki: “ Seferim vardır ve sefer mühimmatı .ve tedârükü
görülsün” deyû emr ider. V ezîr-i a czam dahî “ Emr pâdişâhımmdır”
deyû cevâb virir, lâkin “ sefer Anadolu ve yâhûd Rûm-ili cânibiııe midir,^
tâ kim âna göre tedârük görelim55 dimeğe ol. mahalde pâdişâh hazret­
lerine su5âl itmeğe cür5et idemeyib ve arzdan çıkdıkdan sonra dahî girû
telhis itmeğe h avf eyledi ki şâyed sacâdetlü pâdişâh gazaba gele ve buyura
ki “ sizler ki vüzerâsımz sefer kangi cânibe lâzım geldüğin çünki bilmezsiniz
yâ ol makamda niçün oturursunuz” denilmesin içün ve nefsü’l-emrde Pîrî
Paşa merhûm bir âkil müdebbir vezir olub ve kendüsüne bu veçhile itâb
olunmamak içün tekrâr arz itmeğe iktidarı olmayub ve bu husûsda mütehayyir oldukda meğer, ol asrda merhûm ve magfûrun-leh pâdişâh hazretlerinin
bir makbûl cüce nedîmi var imiş ve Pîrî Paşa ol nedime bir tezkire yazıb
minnet ider ki: “ Benim oğlum, evvelki gün arza girdiğimizde sacâdetlü
pâdişâh hazretleri sefer mühimmatı görülsün deyû fermân-i hümâyûnları
oldUj lâkin Anadolu ve yâhûd Rûm-ili midir m alû m olmadı ve hamâkatımıza hami olunmıya deyû su’âl itmeğe ve yâhûd telhîs itmeğe hicâb
ideriz. İmdi lutf idüb oğulluk eyliyesin, sacâdetlü pâdişâhın bir şenlik

arasında bulay ki bir tarîk ile murâd-i şerifleri kangi cânibe sefer itmekdir,
haber almağa himmet eyliyesin” deyû ibrâm eylemiş. Bu husûsda derdmend cüce dahî vezîr-i a czamm tezkiresine ve. iltifâtına mağrûr olur ve
bir tarîkle merhûm pâdişâh hazretlerine sefer ahvâlinden su’âl eyledikde
merhûm pâdişâh hemân belinleyib ve cüceye hitâb idüb buyurmuşlar ki:
“ T îz söyle, sefere m ütecallik ahvâlden sana kimler söyle4 i?55. Gücenin
dahî aldı başindan gidüb dir ki: “ V allâhi pâdişâhım, Pîrî Paşa kulun*,
bu kullarına tezkire gönderdi ve sacâdetlü pâdişâhımıza arz eylemeğe
havf ve hicâb eylemişler, emr pâdişâhımmdırTr7IIdikde ol mahaldel merhûm
pâdişâh hazretleri buyurmuşlar ki: “ Sen nedîm olduğun eclden ben seni
mücerred masharalık içün seferim Rûm-ili’nedir disem ve yâhûd Rûm-ili’ne
iken Anadolu’yadır disem ve sen dahî nedür haber aldım deyû vezîr-i
a czama haber gönderüb ve öl dahî senin sözünle hilâf üzre tedârük görürdü
ve şimdi kaldı kaldı Devlet-i Aliyeyeye ve umûr-i saltanata m ütecallik
ahvâllerde senin gibiler mi karışıyor” deyû fî’l-hâl emr ider cücenin başın
keserler ve girû başını emr olunur bir tepsi içine konulub ve bir boğçaya
bağlanub mühürlenir ye Pîrî Paşa’ya hatt-ı şerîf yazılır k i: “ Bire kara
Türk, bir nedîmim var idi, bize çok gördün, imdi başını sana gönderdim,
seferim su’âl idersen Acem seferidir, tedbîr ve tedârük üzre olasın, yohsa
senin dahî başını böyle iderim” deyû tezkire ile boğça Pîrî Paşa’ya varub
bu ahvâli gördükde aklı başından gâlj. gider gâh gelir imiş. Öyle olsa
saltanata mütecallik umûru vezîr-i a czamdan gayri kimesne vâkıf olma­
mak gerekdir ve vezir olanlar m uctemedün aleyh olmayınca niçün vezîr-i
a czam olur, zîrâ vezîr-i a czam olanlar pâdişâhın sırdâşı ve hazînedârı
ve kethudâsı ve m uctemedün aleyhi ve hayr-hâhı ki hiç bundan mukarreb
ve sevgili bir kulu dahî olmamak gerekdir ve bu makûle sıfatlar ile muttasıf olan kulunu vezîr-i a czam itmek gerekdir, yohsa fî zamâninâ sadr-ı
a czam olanlar hezâr sıfat ile zuhûra gelüb kendülerinde ise kemâ hüve
hakkihi sadâkatleri olmamağla içerü sarâyda ve eğer taşrada nedir filân ve
filân pâdişâhın mukarrebi ve m uctemedün aleyhidir deyû olur olmazların
hevâlarına tâbic oldukları eclden vezîr-i a czamm ırzı ve kânûn-i Âl-i Osmân gözetilmek kande kaldı? C em îc-i âlem vezîr-i a czamdan h avf ider
iken şimdi vezîr-i a czam olanlar olur olmazlardan havf ider oîmuşdur ve
el-iyâzü bi’llâlı bu bidcat-ı seyyi’e ihdas olalı fî zamâninâ vezîr-i a czam
olanlar dahî hemân sadra geldiklerinde “ bu günü hoş görelim, irtenin
ıssı vardır” deyû olur olmazlara müdârâ ve murâdları üzre hareket ider.
Zîrâ f î’l-vâkic fî zamâninâ sadr-ı a czamda sadâkat bulunmayıb ve hem
m uctemedün aleyh olunmadıkları eclden bi’z-zarûrî olur olmazlara
m ürâcacat ve müdârâ ve murâdları üzre hareket itmek lâzım gelir. İmdi
sadr-ı a czamlık bu şekle varmağla umûr-ı saltanat ahvâli kemâ hüve
hakkihi görülmekclen ber-rtaraf oîmuşdur. Öyle olsa şimdikihâl Üsküdâr’dan Karam an ve Hâleb üzerinden Bağdâd’a varınca ve Sivas cânibin-

den Arz-ı Rûm (Erzurum)’ a ve V â n ’a varınca kurâ ve m ezâricden dört
bölükden ancak bir bölüğü m a'm ûr kalmışdır ve bu cümle ahvâl-i kabâ’ih.
vezîr-i a czam olanlar tarz-ı kadimden çıkılıb ve hâtır ve müdârâ gözedüb
bâb-ı rüşvet meftûh olmağla vilâyetler harâba yüz tutmuşdur. Lâkin
pâdişâhımıza girû muttasıl hoş âmedî cevâb ile arz iderler ki “ nedir filân
vilâyetin re Câyâları yerine geldi ve gelmek lizredir ve her vilâyetde girû şen­
lik oluyor ve âlem nizâm ve intizâm lizredir, ucuzlukdur” deyû inhâ iderler.
H âlâ ki evvelâ ucuzluk dedikleri vilâyetde recâyâ kalmamışdır ve kalaııcası dahî fakîr olub bir çift öküz koşmağa kudretleri olmamağla yerlerini
ekser çavuş ve z a cîm ve sâ’ir hünkâr kulları tasarruf iderler. Meselâ vilâyet-i Sivas’da bundan akdem bir kaht-ü galâ olmuş idi ki recâyâ kedi ve
köpek eki itdiklerinden m âcadâ âdem etini dahî eki itdikleri meşhûr olmuş
idi. Fe-emmâ şimdi gâyet ucuzlukdur, zîrâ âdem ve recâyâ kalmadı ve
gaile alır kimesne kalmamağla recâyâ olan kimesne câ’izdir ki bir kile
gailesin bir akçaya vireler, tâ kim ehl ve ayâline kisve alıvirüb ve yâhûd
bir öküz almağa bir çâre eyliye. İmdi buna ucuzluk dimezler, ucuzluk âna
dirler ki b u n d a n ^ d em zikr olunan Sivas kaleminden masraflardan m âcadâ
her sene Der-i sacâdete Hazîne-i âmireye seksen yük akçadaıı ziyâde irsâliyye gelirdi. Hâlâ nice senedir ki hazîneye kat’â bir akça gelmez olmuş­
dur ve girû vilâyet-i mezbûreden bundan akdem Haremeyni’ş-şerîfeyıı
evkafından her seııe D ârü’s-sacâde kapusuna on yük akçadan ziyâde
gelirdi ve şimdi ise ikibuçuk yükden ziyâde gelmez olmuşdur. Bu takdîrce^
sâ’ir memleketlerin recâyâlarm. ve ucuzlukların buna göre kıyâs buyurula.
İm di ucuzluk didikleri recâyâ ucuzluğudur ve memleketler m acmıır didikleri
girû recâyâ varlığıdır. Şimdiki hâl ise recâyânm ekseri kimi Acem vilâyet­
lerinde ve kimi Tatar Hân vilâyetlerinde ve kimi serhad olan Rûm-ili vilâ­
yetlerinde vatan ve karâr eylemişlerdir ve kimisi İstanbul ve Edime ve Bu­
ruşa ve sâ’ir bilâd-i a czamlarda hammâl ve ehl-i sanâyic ve ekâbir çiftçileri
olmuşdur ve b a czıları höd kimi hünkâr kulu ve kimi Celâlî ve eşkiyâlardan
olub harâmîlik iderler. İmdi “ K üllü râ’in mes’ûlün an ra ciyyetihi” hadîs-i
şerîf i mûcebince hâkim olanlar bu husûsda rûz-i cezâda mes’ûllerdir ve
buna münâsib hikâyet ki merhûm ve magfûrun-leh Sultân Süleymân
Hân-i G âzî -R ahm etu’llâhi aleyhirahmeten vâsicaten- hazretlerinin
asrında vezîr-i a czam olan Lutfî Paşa bir mikdâr pek sözli imiş, fe-emmâ
kelâmı gayet ile doğrı ve her veçhile ırz-i devlet ve nâmus gözedir imiş
ve menkûhesi olan sultanına serfürû itmeyüb ve topuz ile döğdüği mâcerası
meşhûrdur, âkıbet ol sebeb ile azl ve sultândan mufârakat olunub ve yerine
Rüstem Paşa vezîr-i a czam olub ve merhûm Lutfî Paşa b a cde’l-azl hadem
ve haşemin dağıdub mahrûsa-i Edirne kurbinde varub bir karyede çiftlik
idünüb karâr eylemiş. B acde’z-zamân merhûm Sultân Süleymân Hân
hazretleri Edirne’ye kışlaya varduklarmda bir gün mâl-i mîrîye m ütecallik
Lutfî Paşa’yı ilzam idecek husûsi ar hâtır-ı şeriflerine gelüb ve bir gün

şikâra azîmet buyurduklarında emr ider ki Lutfî Paşa’yı çağırsınlar. Lutfî
Paşa dahî Edirne civarında olduğu karyeden gelüb. merhûm Sultân Süleymân Hân hazretleri şikârda iken girû âdet ve kânûn üzre selâma durutk
ve yaııaşub ve ol mahalde merhûm pâdişâh- Rahmetu’llâhi aleyh- Lutfî
Paşa’ya hitâb idüb buyurmuşlar ki: “ Lutfî lala, senin zamanında taşrada
olan hazîne kubbeleri dolu değül idi; Şimdi Rüstem lalamın zamânmda
taşra hazîne kubbelerinde akça koyacak yir kalmamağın hâlıjlı Yedi K ulle’ye nice yük akçalar konuldu. Senin zamânmda niçün böyle sacy ve
tahsîl olunmadı, aslı nedür” deyû su’âl buyurduklarında ol mahalde cevâb
virmüşler ki: “ Devletlû pâdişâhım, sahîh buyurursmız. Lâkin hâlâ bu
kulları sâkiıı olduğu karyede ve etrâfımızda^plan kurâ recâyâları bu kul­
larınım zamânmda dört çift öküz koşanlar şimdi iki çift koşar oldı ve iki
çifti olan bir çift dahî koşmağa kudretleri k^lmamışdır. Öyje olsa devletli!
pâdişâhım, İstanbul kurbinde böyle olunca sâ’ir memleketler re'âyâlarmm
ahvâlleri âna göre kıyâs buyurula. İmdi devletlû pâdişâhım, hazîne dedik­
leri recâyâdır, koyun olmayınca süt olmaz. Bu kulları zamânmda koyun
ile kurd yürürdü, şimdi ise koyunu kurda yidürülmeğe başlandı. Eğer bu
hâl üzre gider ise az zamânda ne Y edi-K ulle’de olan hazîne ye ne taşrada
olan hazîne kalur, berbâd olması mükarrerdür” deyû Lutfî Paşa bu veçhile
cevâb virmişler, F î’l-vâkic ol hazîneler gitdüğünden m âcadâ hâlâ içerüde
olan ha^toe-i hâssaya dahî el konuşlardır ve el-ân sefer mühimmatı ve
kul mevâcibi deyû her sene içeriiden elli altmış kise altun çıkarılır ol­
muşdur ve koyunlarun ise ekseri kurda yidirilmişdir. Bu takdîrce ayruk
h |jîn e kimlerden hâsıl olur. İmdi bu Devlet-i Aliyye adi ile kâ’imdir ve
illâ zulm ile memâlik vîrân olması mukarrerdir.
Adâlet bâHs~i kıırb-i hudâdır
Nitekim zulm iden Hakdan cüdadır -

V e kale Resûlu’llâh -S allâ’llâhu T e câlâ aleyhi ve sellem -: “ A dlu’ssultân yevmen hayrun min ibâdeti sebcîııe seneten” .
V e kale Resûlu’llâh -S allâ ’llâhu T e câlâ aleyhi ve sellem-: “ V e ’llezî
nef^j/ Muhammedin bi-yedihi yurfecu li’s-sultâni’l-âdili ile’s-semâ’i mine’lameli mislu [ameli?] ctimleti’r-raciyyeti.”
V e kale Resûlu’llâh ~Sallâ?llâhu T e câlâ aleyhi ve sellem-: “ Ahabbu’nnâsi ilâ’llâhi ve akrebuhun minhu es-sultânu5l-âdil ve abğazuhum ileyhi
es~sultânu’c-câ?ir” .
V e kâle’llâhu T e câlâ -A zze ve celi-: “ Le-in şekertum le-ezîdennekum.”
Bu mavnayı onat fehm eyle şâhâ
Hakin in'âmına şükr eyle şâhâ
Bunun şükrü nedür deyû sorarsan
Rizâhrilâha doğru yol ararsan '

Adaletdir adâletdir adâlet
K i tâ âsûde-r-hâl ola raHyyet
Gel imdî îdegör bu, şükre gayret
Begüm efzûn ola şükrîle nicmet
Çalış adlile doldur kâ'inâtı
Bilürsin kim cihânın yok sebâtı
Kime bâkî kalıbdır bw harabe;
Kimi gördün ki yüz urmaz türâba
iki kapulı bir evdir bu fânî
Konub göçmekde her dem kârbânı
Kani Âdem kani Havva kani Nuh
Kani mülk~i bedende hükm iden rûh
Ta İbrâhim u Îsmâ^îl u Ishâk
Kani bunlar efendi bir onat bak
Kani Tûsuf ki Mısra oldu Sultân
Kani dünyâya hükm iden Süleymân
Bu denlü hikmetile noldıı Lokmân .
Şucayb ile kani Muşa bin tmrân
Çu kalmaz enbiyâya evliyâya.
Husûsâ fahr-i âlem Mustafâya
Olur mu gayre kalmak ihtimâli
Odur âkil k ifik rîd e me'âli
Sakın imdî bu mülke olma mağrûr
Adâlet it olasın tâ ki mansûır
Recâyânın eyü mi kem mi hâli
Tefahhus eylemekden olma halî
Sakın eshâb-i agrâza inanma
Begüm herkes hak^ilkâ îde sanma.
Öyle olsa işbu zikr olunan mefhûm-i m acnî iz cân olundukdan sonra pâ­
dişâhlara lâzım olan ibâdet ve tâ ■
at budur ki selefde olan âdil mülûkin revişleri ve tevârıh kitâbları tetebbuc itmekle âdle mütecallik umûr her ne ise
ânı bilmeğe ve amel itmeğe sacy olunmakdır. Yohsa pâdişâhımızın hükkâmları nâmında olan kulları rüşvet almağla ve her sene sû-i tedbîr seferler
sebebi ile ne recâyâ kaldı ve ne hazîne kaldı ve memâlikde höd ekser kura
ve m ezâric haraba yüz tutub ve K u l tâ’ifesi dahî bu veçhile here ü merc
olub ahvâl-i âlem muhtel ve müşevveş oîmuşdur. İmdi ahvâl b\ı şekle
varmağa bâdî ve b â cis olanlar kimdir ve simden sonra çâresi ne veçhile

rcıümkindir, bir kaç mâdde dahî tahrîr olunduktan sonra iıışa-Allâhu
T e câlâ ayan ve beyân olunur.
EL - FASIXJ’T - T Â S İ C
V e bu zikr olunan mâddelerden m âcadâ bir mâdde dahî budur ki
Âsitâne-i sacâdetde olan cem îc-i ehl-i menâsib yirmi beş ve otuz yıldan
berû rüşvet tarîkine sâlik olmuşlardır ve rüşveti dahî bir mertebeye ilet­
mişler ki hedâyâ deyû âşkâre kapudan kapuya virilür ve almur olmuşdur.
Eğer ulemâ ve eğer vtikelâ-i devlet mâbeynlerinde bir âdet-i hasene ol­
muşdur ki el-iyâzü bi’llâh mübâh mertebesine iletmişlerdir. Meselâ bir
kimesne nevcâ bir mikdâr diyânet ve sadâkat üzre olsa ve yâhûd emred
oğlanlar ile ve sâ’ir hevâ ile mukayyed olmasa ol maküle âdemlere mansıb
virilmek değil nüfûs-i zâyicadandur deyû mezmûm olur. Iştje Âsitânenin
ahvâli şimdi bu hâle varmışdır. Sâ’ir taşrada olan kuzât efendiler 3^ mîr-i
mîrân ve mîr-i livâ ve sâ’ir hükkâm nâmında olanlarım ekseri bu belâya
mübtelâ olm uşlardıry^âkin ulemâ silkinde olan efendilerin ahvâlleri ki
meselâ beşyüz akçalık bir kadı efendi Âsitânede m aczûl olduğı hâlde
ekseri münakkaş ve müzehheb ve dürlü dürlii nevpeydâ evler ve köşkler
ve bağçeler ve mütecaddid hadem ve haşem ve emred oğlanlar ki bunlara'
rûzmerre olan masrafına akallu mâ yekûn yevmî^bin akça hod kifâyet
eylemez. Bu takdîrce mansıb olmcaya değin 1bir kaç bin altun medyûn
olur. B acdehu bu maküle efendiyi bir vilâyete kadı iderler; meselâ Haleb
ve Şam ve yâhûd Selânik ve Yenişehir gibi bir kadılık virürler ve aldık­
ları kadılığı dahî b a czıları hedâyâ deyû rüşvet ile almışlardır ve girû kadılı­
ğına varıncaya değin bunca hadem ve haşem tumturaklarına bir kaç yük
akça gider ve ol kadılıkda bir buçük yıl ve yâhûd gâyet ile m ucîıı ve zahîri
var ise nihâyet iki yıl ancak karâr ideceğin ve m aczûl olacağın bilir ve ol
kadılığı girû ol sıfat ile muttasıf bir efendiye dahî tevcîh iderler. Öyle
olsa bir buçuk yılda ve iki yılda ol kadı efendi hem bunca borcunu edâ
itse gerekdir ve hem ehibbâlarma hedâyâ ve ekâbirlere v a cd eylediği
hedâyâ-i zuhriyye içün bir kaç yük akça lâzım olduğundan m âcadâ
m aczûl oldukda girû mansıb oluncaya değin ehl ve ayâllerinin nafakası
içün akallu mâ-yekûn bir kaç yük akça lâzım gelir. Öyle olsa işbu az zamân olduğu mansıbda elbetde lâ-büdd bunca mâl eğer recâyâdan ve eğer
yetimler mâlinden alâ eyye hâl harâm ve helâlden bunca mâli tahsîl it­
meğe sacy ve ihtimam ider ve vilâyet ise ister yıkılsın ve ister düzelsin
kat câ külfetine (?) yaramaz. Nihâyet mîr-i mîrân ve mîr-i livâ olanlar
ile “ sen çok aldın ve ben az aldım55 deyû biri biriyle kavgalarından gayri
kendülerinde bir sadâkat kalmamışdır.. H âlâ ki memâlik-i m^ahrûsada
olan kadıların a clâ mertebesi olan kadılık şer cile ve hak ile görülse dört
beş biri altuııdan ziyâde mahsûl hâsıl olmadığı hod günden ayân ve cem îc-i

âleme hafî değildir ve bu mikdâr mâl bunca masraflarına kifâyet eyleme­
diği bu dahî mukarrer ve muhakkakdır. Bu takdîrce seccâde-i R esûlullâh5da olanların ahvâlleri bu mertebeye varınca ve bu maküle efendiler su
varikeıı teyemmüm ile namâz kılmağa irtikâb idince sâ’ir mîr-i mîrân ve
mîr-i livâ ve hükkâm namında olanların el-iyâzu bi’llâh ahvâl-i nâ-hemvârları takrîr ve tahrîri mümkiıı değildir ve fille r i m a lû m ve zahirdir.
Gel ey âlim gurur itme ulûma
Bakıb kalma sakın ancak riisûma
Beğim ilm^olıcak nâfic gerekdir
Hevâ-i nefsi ol dâfic gerekdir
Meye yarar efendi felsefiyyât
Türü var eyleme tazyî-i evkât
Gel imdî gayr-i nâficden hazer it
Göricek isticâz ile güzer it
Kemâ kale sallâllahu aleyhi ve sellem
E cûzu bike min ilmin lâ yenfac
Eğerçi ilm-i nâjic mııHeberdir
Amelsiz lîk kavs-i bî-veterdir
İlim kim olnııya acmâle makrûn
Olur ıssı ânın meftûn u mağbûn
Tazallümden murâd olan ameldir
Ne ân kim kîl u kal ile cedeldir
Kaçan âlim ola ilmiyle âmil
Olur ol bilmediği ilme vâsıl
K âleJn«nebî -A leyh i5s-selâm-: “ Men amile bimâ alime veresehullâhu
[tecâlâ] ilme mâ lem y u le m 55. Sadaka Kesûlullâh.
Öyle olsa recâyâ derdmendler bunların zulm ve ta caddîlerinden zorba ve
Celâlî olanlara hayr ducâlar ider olmuşlardır ve bu memleketlerde ihtilâl ve
hazîneye tenezzül olmadı, illâ bu hâl üzre olan hâkimlerimizin zulm ve
ta caddîleri sebebi ile olmuşdur. Buna münâsib hikâyet ki Nûşirevân-ı
Âdil bir gün avgâhmda bir şikâr ahz olunur ve emr ider ki f î5l-hâl bunda
pişürsünler ve bir kulu pişürmeğe mübâşeret ider. Lâkin hâzır tuz bulunmamağla yakın yirde bir karye var imiş ve âdem gönderirler ki vârub
ehâlî-i karyeden bir avuç tuz alub getüreler. Meğer ol mahalde Nûşirevân-i
Âdil dahî bu ahvâle vâkıf ölür ve buyurmuşlar ki zinhâr ve zinhar tuza
giden kulum akça virmeyince olnııya ki recâyâdan tuz almış ola. O l mahalde
mukarriblerinden birisi dir ki: “ pâdişâhım, bir avuç tuz bahâsı olmaz,
şey5-i kalîldir ve recâyâ tuzdan incinmez ve pâdişâhımıza bu maküle

hidmet değil dahî ziyâde hidmet eylemeleri c&fflfarına minnet bilürler55
deyû söyledikde buyurmuşlar ki: “ pâdişâhlar recâyâdan bir avuç tuz
muft alınmağa ruhsat virince yarındası kulları yumurta almağa ve ândan
sonra tavuk ve koyun almağa başlarlar ve ândan sonra gelenler ol karyenin
ağaçlarının köklerini yukaruya getirirler ve bu âdet filân zamânda vâki<55
oldu döyû ilâ yevmi’l-kıyâm bed-ducâya mazhar olmuş oluruz55 buyur­
muşlar ve bir hikâyetde dahî menkûldür ki merhûm ve magfûrun-leh
Sultân Süleymân Hân -T âb e serâhu- hazretleri Rûm-ili seferine gider
iken bir gün bir karyenin yanında yol uğrayub geçerken bir evin bağçe-,
sinden bir yemiş ağacının dalları havlısı dîvârmın üzerinden taşra yol
üzerine sarkmış ve ferâvân olmuş yemişleri mevcûd olub ve merhûm
pâdişâh nazar eyler ve görür ki ilerü giden askerden kimesne bir dânesine
dahi iqnemişler. Meğer ol karyeden ileri çokluk gidilmeyüb menzilgâha
karîb yerde olub nüzûl olundukcla merhûm pâdişâh -Rahm etu'lâhi
aleyh- kapu ağasına emr ider ki “ geçdüğümüz karyede filân yemiş ağacı gö­
rünürdü, bizden sonra gelen kullarım acabâ yemişden koparmışlar mıdır?
M u ctemedün-aleyh kapucular varub haber getürsünler55 deyû buyurmuşlar.
F fl-h âl kapu ağası dahî kapucular gönderüb ve gelüb haber virdiler ki tcke
mâ-kân yemişler yerindedir, koparılmamış55 deyû merhûm pâdişâh hazretleri­
ne haber virildikde kulları, emrine mahkûm olub âlem adâlet üzre olduğuna
Hakk -Subhânehu ve T e câlâ- hazretlerine ferâvân hamd u senâ ve şükrler
eylemişler. Öyle olsa fî zamâninâ bi-emri5llâhi T e câlâ ol zamânın hâkim­
lerinden birisi ihyâ olsa idi ve bu zamâne hâkimlerinin f i cllerin ve b id a t­
lerin ve bu halkın sûr u şerr ve bozgunlukların görseler idi acabâ ne dirler
idi; yoksa dirler midi ki “ bu kavm ne mezheb ve ne millet ve ne hâllü âdem­
lerdir55. Subhâne5l-Hallâk, allahümme aslahanâ bi-lutfike ve keremike
ve fazlike yâ R abbe5l-âlemîn. Öyle olsa fî zamâninâ bazı mahallerde kemâ
hüve hakkihi şerc-i şerîf-i nebevi icrâ olunmadığı ve kânûn-i Âl-i Osmân
gözetilmediği ve ulemânın kavileri f i cllerine mutâbik olmadığı ve sâ5ir
ehl-i menâsib ki tarîk-i hakkı koyub kec tarîka gitdiklerine b â cis ve bâdî
ne veçhile oîmuşdur ve simden sonra tedbîr ve çâresi ne minval üzre gö­
rülmeğe mümkindir deyû su5âl olunur ise bir kaç mâdde dahî tafsîl olundukdan sonra inşâ-Allâhu T e câlâ cevâb virilür.
EL - F A S L U ’L - Â Ş ÎR
V e bir m aclûm idinmesi husûs dahî budur ki sacâdetlü pâdişâhımız bir
hümâ-i hümâyûn-i rûh-i âlemdir ki mubârek cesedi ilm ile âmil olan ulemâ-i sâlihîndir ve sağ kanadı vezîr-i a czamıdır ve sol kanadı Harem-i
muhteremede olan kapu ağasıdır. Öyle, olsa merhûm ve magfûrun-leh
Sultân Selîm Hân hazretlerinin asrında şeyhü5l-islâm ve müftî-i enâm
merhûm Ebû5s-Sucûd Efendi idi ve merhûm Sultân Murâd Hân hazret­

lerinin cülûslarmda vezîr-i a czam merhûm Mehmet Paşa ve kapu ağası
merhûm Mahmûd A ğa idi. Bunlardan sonra ayruk kânûn-i Âl-i Osmân
bozulmağa ve rüşvetler ziyâde tafra ile âşkâre alınmağa ve ahvâl-i âlemin
nizâm ve intizâmına halel ve memleketler harâba yüz tutmağa ve zorbalar
ve Celâlîler zuhûr itmeğe ve sâ’ir ahvâl-i nâ-hemvârlar peydâ olmağa
vâkic olmuşdur ve bu ahvâller hod yakîn zamândandır ve zemâne halkı ekserî bildiği ve gördükleridir. Öyle olsa b a czı husûs ki ale’l-icmâl zikr olundı ;
lâkin kapu ağalığı ahvâli dahî budur ki kânûn-i Âl-i Osmânîde kapu ağası
pâdişâhımızın sol veziridir, vezîr-i a czamdan sonra içerûye mutecallik
umûr-i küllî ve cliz’ îyi arz itmeğe sâhib-i arzdır ve taşrada olan b a czı
ahvâller bilinmek içün pâdişâhlar kapu ağasiyle müşâvere itmek kânûn-i
kadîmdir. Lâkin müşârün-ileyh kapu ağasından sonra kapu ağalık ahvâli
dahî ber-taraf olmuşdur ve evvelki kânûn ve zabt u rabt ve edeb tebdil
olunub hâlâ Harem-i hümâyûnda kânûn-i cedîd v a zc olunmuşdur. K â ­
nûn ve zabt ve edeb ahvâllerinden evvelâ iç oğlanları kadîm ü’l-eyyâmdan
devştirme ve yâhûd sahîh kul cinsi pîşkeş ola gelmişdir. Şimdiki hâl ise
ekseri İstanbul’un şehr oğlanları ve Türk ve Ermeni ve Çingâne oğlanları
olub on oğlanda bir sahîhce devşürme ve yâhûd kul cinsi yokdur.
Bu takdîrce ol maküle oğlanlar taşraya çıkub K u l tâ’ifesine zâbit olub
ağa oldukda ve yâhûd bir memlekete vâlî olduklarında ahvâlleri m aclûm
ve ehl-i basîret katında hafî değildir. Nümûneleri dahî görülmüş ve görülür. <
İmdi eğer bu maküle eşhâs-ı muhtelife sarâya kullanmak câ’iz olsa idi
selefde olan sâhib-i ukalâ-i devlet devşürme ve kul cinsini kânûn itmezlerdi.
Hemân İstanbul’dan ve sâ’ir kasabalardan buldukları eşhası alub pîşkeş
deyû sarâya koyarlardı ve kânûn-i kadîm budur ki bir oğlan sarâya girdikden sonra ayruk taşradan ânı kimesneler bilmezdi ki sağ mıdır ölü müdür
ve iç oğlanı dedikleri nicedir ve tarîkleri nedir ve ne işler, kimesne ânı
bilmez idi; meğer ancak saraydan çıkanlar bilirdi; tâ bu seki üzre zabt
ve edeb ve erkân var idi ki meselâ bir zülüflü baltacı bir iç oğlanı ile musâhabet eylese zâbit olan ağalar iç oğlanına bî hadd değnek urulub kezâlik
baltacıya dahî kethudâsı let ürürdü ve bundan murâd budur ki iç oğlanı
içerü ahvâlinden bir söz taşraya çıkarılmıya ve yâhûd baltacı ile taşraya
bir mektûbları varub gelmiye ve zülüflü baltacılar dahî kapucular ile
ve taşra halkı ile musâhabet itmeleri yasağ idi ve içerüsünün ahvâlini
taşra halkı bilmesi ve alış veriş itmeleri ne cûzu bi’llâh gâyet ile mezmûm
idi. Lâkin şimdiki hâlde olan iç oğlanları baltacılar ile musâhebet itmek
değil taşrada ana ve babalarına ve eşhâs-ı rnuhtelifeye biribirine tezkire­
leri ve boğçaları varub gelmekden sarây ahvâli hemân bedestâna dönmüşdür
ve bu veçhile mazbût olmadıkları içün bundan akdem sipâhîlerin hengâme­
lerinde iç oğlanlarının tezkireleri muttasıl taşrada sipahilere varub gelüb ve
nedir “ içerisi sizden havf ideyorlar^ hemâri ayağı pekçe basasuz” deyû nice
kizb ve mâ-lâ-yacnî sözler tezkire ile haberleşdikleri eclden sipâhî tâ’ifesi

edebsizlik itmeğe sebeb ohınmuşdur. îm di her kanûn-i kadîm ki v a zc olunmuşdur birer hikmet ile oîmuşdur; bu takdîrce iç oğlan tâ’ifesi evvelâ
sar ây a bu şeki üzre gireler, b a cdehu kanûn-i kadîm üzre zabt dahî olmıyalar, zâhir bunlardan bu maküle f i cller zuhûr itmek iktizâ ider ve taş­
raya dahî çıkdıklarmda Devlet-i Aliyyeye hidmet idecekleri âna göredir.
Öyle olsa simden sonra geldik imdi bu risâlenin evvelinden bu mahalle
gelince vâkic olan nakllerin cevâblarıdır ki zikr olunur. Allâhu T e câlâ
a clem ve Resûluhu.
EL - F A S L Ü ’L - İH D Â A Ş E R
îm di muhtasar müfîd üzre şol husûslar ki beyân olundu ânınla iktifâ
olunur, ayruk tafsîl ve tatvîl-i kelâma ihtiyâç kalmayub alan bu sözden alır,
almıyanlar nice bunun gibi sözler nakl olunsa kulağına girmez. Öyle olsa bu
risâlenin evvelinden işbu mahalle gelince vâldc olub zikr olunan mâdcleler ki
nakl olunub ahvâl-i âlemin ihtilâline ve hilâf-i kânûna b â cis ve bâdî olan^lardan su’âl olunursa akl-ı kâsırımız ve nice ulemâ ve ukalâdan işittiğimiz
üzre buna cevâb meğer bu ola ki, evvelâ kuvvet ve kudret ve tasarruf ve
düzmek ve bozmak ve takdir Allâhu Te câlâ hazretlerine mahsûsdur ve
Hakk -G elle ve ala—hazretleri her nice dilerse öyle ider ve takdîr-i rabbânîde
her ne mukadder olmuş ise ol olacakdır. Fe-emmâ bu değildir ki bir kimes'ne
hayırlı işler durur iken şerr işlere gide ve adi durur iken zulm eyleye ve
helâl durur iken harâm eki eyleye ve rüşvet almağa sâlik ola ve girû diye ki
“ bu bize mukadder imiş* Hakk T e câlâ hazretleri bize böyle mukadder
itmiş, bizim elimizde ne vardır” dimeğe kişi Islâmdan çıkar. Zîrâ Hakk
T e câlâ hazretleri kullarına dilemez ki isyân ile günün geçüreler ve rüşvet
alub zulm ve fesâd eyliyeler. Hakk -T ebârek ve Te câ lâ- âdeme ihtiyâr-i
cüz’îyi eline virdi ve akl virdi, hayrı ve şerri bildirdi ve zarar olan şeyleri
bildirdi. Dilerse şalâh-i hâl ile Hakk T e €âlâ hazretlerinin rizâsı ve emr-i
şerîfi üzre K itâbu’llâha tâbic olub amel eyliye ve dilerse Şeytân-ı la cîn
tarîkine tâbic olub cânına lâyık ne ise ânı işlesin. Pes îmân ehli olan kimesneye bu mikdâr yeter, câhil ve dalâletde olanlara bin bunun gibi takrîr
olunsa katcâ fa’ide eylemez, ânların mekânı cehennemdir. Nitekim Hakk
T e câlâ hazretleri Kelâm-ı mecîdinde buyurur: “ ve ernmâ ellezîne fesekü
fe-mevâhumu’n-nâr” .
îm di Hakk T e câlâ hazretleri yaramaz işlere rızâsı yokdur, her kişi kim
şerri işler kendtinünficl-i ihtiyârıdur, cezâsm bulur. Kem â kâla’llâhu T e câlâ :
“ Fe-men y a cmel miskâle zerretin hayren yer ah ve men y a cmel miskâle
zerretin şerren yerah” . Pes imdi işbu nizâm ve intizâm-i âleme mütecallik
nâ-hemvâr ahvâller1" ki yakîn zamân: içinde zuhûr itmişdir bâdî ve b â cis
ne veçhile oîmuşdur deyû su’âl olunur ise, Allâhu T e câlâ âlem ve Resûluhu,
meğer cevâb bu ola ki Islâm pâdişâhı bir rûh-i âlemdir ve pâdişâhtık

fevkinde dünyâda bir âlî mansıb dahî yokdur ki garaz ve hased ile bir
v a z c-i nâ-hemvâr eyleye. İmdi pâdişâhların kalbleri sâfîdir, bunlarda
garaz ve hased olmaz, dâ’imâ Hakk T e câlâ lıazretlerinün rizâsı üzre ol­
mağı sacy iderler ve ecdâd-ı izâmlarundan oligelen kânûn-i kadîmleri
dahî budur ki câııib-i âliyyelerinden vekîl-i saltanat deyû kaçan bir kulunu
sadr-ı a czamlığa nasb itselerdi ol vezîrine buyurulur imiş ki: ccİşte seni
irâdet-i Hakk ile vekîl eyledim ve min b acd göreyim seni basîret ve tedârlik
ve takayyüd üzre olasın ve memâlik-i mahrûsada vâkic taht-i hilâfet-me5âbımda olan recâyâdan ferd-i âferîdeye zulm ve tecaddî olunduğuna rizâm
yokdur ve mîr-i mîrân ve mîr-i livâ ve kuzât ve sâ’ir hükümet nâmında
olanlara tenbîh eyliyesin ki hilâf-i şerc katl-i nefs olunmayub ve İdmesneye
zulm ve ta caddî olunmayub herkes eyyâm-ı adâletimde âsûde-hâl olalar
ve her mansıb ki virilmek lâzım geîdikde tafahhus ve tetebbuc idüb mahall
ve müstahakk olanları rikâb-i hümâyûnuma telhis ve arz eyliyesin ve
kimesneden rüşvet ve hedâya nâmiyle ve yâhûd gayri tarîkle nesnelerin
alub ve bu sebeb ile ehl durur iken el-iyâzu bi’llâh nâ-ehle mansıb arz ve
telhîs eylemekden begâyet hazer eyliyesin ve bir kulum mâdâm ki mansıbda adalet* iizredir ve recâyâ ve berâyâ kendüden rizâ ve şükran üzre
olalar ve her işi şerc-i şerîf-i nebeviye muvâfık ve mutâbık ola ol maküle
kullarımı zinhâr ve zinhâr garaz ile ve yâhûd hazz-ı nefs ile azl itdirilmek
içün bir tarîk ile rikâb-ı hümâyûnuma arz eylemiyesin. Belki ol maküle
kullarıma hidmet ve diyânetleri mukabelesinde istihkâklarma göre h ilcat-ı
fâhirem ile ve yâhûd ânın fevkinde olan mansıb ile arz eyliyesin. Kezâlik
bir akçadan bin akçaya ve dahî ziyâde ulııfeme mutasarrıf olan kullarum
mâdâm ki ta cyîn olundukları hidmetde miicidd ve sâcî olub hakk üzre
ve istikâmet üzre olalar, tebdîl ve tagyîr olunduğuna rizâ-i şerîfim yok­
dur. Beytü’l-mâl-i müslimîn husûsunda dahî itlâf ve isrâf olunmakdan begâyet hazer eyliyesin ve sacy deyû hazîneme yetîmler mâlını ve evkaf
mâlını komıyasm. El-hâsıl cümle umûru şercile göresin. V ebâl bizden
gitti, Rûz-i cezâda cevâb virecek işler işleyesin ve mâdâm ki iyilik üzre
olursun benim hayr ducâm seninle ma candır55 deyû selefde olan pâdişâhlar
sadâkat ile m acrûf olan sadr-ı a czam kullarına memleketi bu veçhile sipâriş
buyururlar imiş ve sol sadr-ı a czam ki Şeytan’ı la cîn vesvesesine aldanub
rüşvete ve kec tarîka sülük eyliyenlere suçlarına göre cezâsm görürler
imiş ve sol vezîr-i a czam ki diyânet ve sadâkat ve adâlet ve hakk üzre hid­
met idegelmiş olalar ol maküle-i katcâ bî-m acnî olur olmaz bahâne ile
azl olunmazlar imiş. Hattâ merhûm ve mağfûrun-leh Sultân Süleymân
Hân - T âb e serâhu- hazretlerinün zamânlarmda vezîr-i a czanı olan Topal
Mustafa Paşa b a czı zahmetlerden kötürüm olub ve Divân-ı hümâyûna
geldikde Bâb-ı S acâdetden Divân-hâne kubbesine ve ândan Arz odasına
varmağa iktidârı olmadığı eclden kendisini oturağa arz ve teİhîs eylemiş;
ol mahalde merhûm pâdişâh™ Rahmetu’llâhi aleyhi rahmeten vâsicaten~

buyurmuşlar ki “ hâlâ vezîr-i a czam cem îc-i umûra vuküf-i tâmmesi var
iken şimdi tebdîl olunur ise yerine gelen bunun tabakasına varıncaya,
değin belki nice umûr-i mühimme zâyic olur ve gelüb ne veçhile hareket ideceği hod nâ m aclûmdur. İm di girû Mustafa lalam mâdâm ki tarîk-i hakk üz­
re hidmetdedir girû sadr-ı a czamlık hidmetinde olsun; nihâyet Der-i
sacâdetden Divân-hâne kubbesine gelince at ile gelsün. B acdehu 'arza
girmek lâzım geldikde huzûr-ı hümâyûnuma tezkire ile getürsünler55
deyû buyurmuşlar ve nice zamân merhûm Mustafa Paşa bu veçhile hidmet
eylemişler. Öyle olsa ol asrlarda hod kaht-i ricâl değil idi, nihâyet tîz
tebdîl ve azl ve nasb olunmak ahvâl-i âleme ihtilâl ve hazîneye küllî za­
rar olması mukarrer olduğu fehm olunurdu. Zamâıı-ı sâbıkda her nesne­
nin sonrasın fikr idüb ve âkıbet-endîş ve re5y-i sâ5ib oldukları içün âlem
nizâm ve intizâm bulub K a cbe-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye
mâlik olunub tâ kim Yedi Îklîm ’e değin hükm-i hümâyûnları cârî olmuş
idi. Lâkin fî zamâninâ hâzır memleketleri zabt eylemeğe acz çeker olunmuşdur. İmdi fî zamâninâ her sadra gelenler “ Bu günü hoş görelim, irtenin
ıssı vardır55 deyûb kapularmda olan hademeleri akça ile “ kimin mesâlihi
vardır55 deyû meselâ sokaklarda avcıların zağarı kelbleri gibi rüşvet arayub
gezerler. Bu takdîrce sadrda olan bu f i cle sâlik olunca sâ5ir aşağa hâili
olanların ahvâlleri zahirdir, hafî değildir. Bu husûsda Muhammediyye
kitâbı sâhibi Yazıcıoğlu -R ahm etu5llâhi aleyhi rahmeten vâsicaten- te5lîf
itdiği kitâbda şöyle buyurmuş ki:
Kaçankim aznıasa metbûH dînin
Bağışlanur günâhı’ tâbirinin
Hakk T e câlâ rahmet eyliye, bir kitâb söz söylemişler ve atalardan dahî
meşhûr meseldir ki “ Balık başdan kokar55 dimişler. İmdi cevâb buna çıkdı
ki cümle âleme ihtilâl ve nizâm bozulması pâdişâhımız eyû vezîr-i a czam
idinmeytib vezîr-i a czam olanların sû-i tedbîri ve rüşvet almaları ile cümle
âlemde olan yaramazlıklar ve bidcatler ve hilâf-ı kânûnlarm zuhûrma
hemân sadr-ı a czam b â cis ve bâdî olmuş olur. Buna münâsib hikâyet ki
merhûm ve mağfûrun-leh Sultân Selîm Hân-i Gâzî-i atîk -R ahm etu5llâhi
aleyh- Mısr vilâyetini feth eyleyüb ve K a cbe-i mükerreme ve Medîne-i
münevvereye kisve-i şerîf giydürüb ve ehâlî-i Haremeyn hükmlerine
mahkûm oldukdan sonra günlerde bir gün serîr-i saltanatlarında iken
feth eylediği vilâyetleri hâtır-ı şeriflerine gelir ve gayet ile refâhiyyet ve
inşirâh-i kalb hâsıl olur ve bu hâtır-ı şerifleriyle “ vezîr-i â czam olan Pîrî
Paşa5yı çağırsınlar55 deyû emr ider ve f î 5l-hâl haber olunub gelüb huzûr-i
Pâdişâhîde dest-bûs ider ve ol mahalde merhûm pâdişâh - R ahm etu511âhi
aleyh- hitâb idüb buyurmuşlar ki: “ Pîrî lalam, biinâyeti5llâhi T e câlâ
vilâyet-i M ısr5ı feth eyledük ve Haremeyn-i şerîfeyn -Ş e r- refehumâ5llâhu
T e câ lâ- ahâlîleri hükmümüze mahkûm olub ve Hâdimü?l-haremeyni5ş-

şerîfeyn unvaniyle m ucazzez ve mukerrem olduk ve şimdiye değin her ne
cânibe müteveccih olundiyse bi-emri5llâhi T e'â lâ feth ve nusretler mü­
yesser olurdu ve hâlâ emrimize m uhâlif v a zc ve hareket ider kimesne dahî
yokdur. Öyle olsa simden sonra bu devlete zevâl olmak ihtimâli var mıdır55
deyû buyurmuşlar. Merhûm Pîrî Paşa dahî bir âkil ve müdebbir vezîr imiş
ve ol mahalde merhûm pâdişâh hazretlerine cevâb virmişler ki: “ Devletlü
pâdişâhım, şimdiki hâl bu devlete zeval olmağa bir şey görünmez ve mâdâm
ki cedd-i a Mâlarınızdan bu kânun ve kâ'ide ki kurulmuşdur ve icrâ olunur
ayruk bu devlete zevâl olmak muhâl ender muhâldir, lâkin benim devletlü
pâdişâhım ba'de5z-zemân üç haslet şey şöyle kim evlâd-ı kirâmlarınızm
zamânlarmda zuhûr eyliye ol zamân bu devletin ihtilâli mukarrerdir55
deyû cevâb virdikde merhûm pâdişâh -R ahm etu5llâhi aleyh- bunun
cevâbından müte’ellim ve bî-huzûr olub ve gazablarından buyurmuşlar
k i: “ Bire kara Türk, benim hazînemde hazîne mi eksükdür ve kullarımdan
kullar mı eksükdür ve cebehâneden ve at ve katırdan ve deve ve sâ5ir sefere
müte'allik âlâtdan eksük nesne mi vardur, höd her nesnem kuvvet-i ke­
mâlde olub ve hiçbir nesneye ihtiyâç yok iken ol üç şey ne bir nesnedir ki
Devlet-i Aliyyeye sebeb-i zevâl olmuş ola.55 Merhûm Pîrî Paşa dahî cevâb
virir ki: “ Devletlü pâdişâhım, Hakk T e'âlâ ömr ve devletini izz u şevketle
günden güne ziyâde eylesin, eğer hazînenin ve eğer kulların ve eğer âlât-i
harbe m üte'allik cebehâne ve sâ5ir mühimmat cümle mevcûd ve mükemmel,
hiç eksük ve noksan diyecek bir şey yokdur, lâkin Hakk T e'â lâ hazretleri ,
göstermiye, zamân-ı adâletinizde ol üç şey höd olmaz, muhâldir, fe-emmâ
ba'de5z-zemân evlâd-ı kirâmlarmız eyyâm-ı hilâfetlerinde şöyle kim birisi
bir âhmak vezîr-i a'zam a düşerse ve yâhûd rüşvet kapusu küşâde olub
ve ol sebeb menâsib ehline virilmez ise ve yâhûd hükümet nâmında olanlar
avretlerinin murâdları üzre hareket iderse ol zamân bu devletin ihtilâli
ve here ü merci mukarrer olur55 deyû arz eylediklerinde merhûm pâdişâh
-Rahmetü-llâhi aleyh- bir zamân tefekküre varub ba'dehu sözünü pesend
itmekle ol mahalde buyurmuşlar ki “ Allâhümmahfiznâ yâ rabbe5l-âlemîn55
ve Pîrî Paşa merhûma bir hil'at-i fâhire giydirmişler. İm di hakîkat-i
hâl arslanâ hidmet iden karakulakdır, yohsa tilki ve tavşan arslana hidmet
eylemek hiç mümkin midir ve bu tarihe gelince itmiş değildir. Öyle olsa
fî zamâninâ yirmi beş yıldan mütecâvizdir ki her sadra gelenler hilâf-i
kânûn nice nâ-hemvâr işlerinden m â'adâ rüşvet alındığı höd mukarrer ve
muhakkak sabit ve zâhirdir ve rüşvet ise dâ’inıâ Devlet-i Aliyyenin temelini
kazmak üzrçdir ve her sadra gelenler rüşvete sâlik olmağla sâ5ir vüzerâ ve
ulemâ ve ümerâ ve hükkâmlar el-hâsıl a'lâda ve ednâda rüşveti bir mertebeye
şuyû' buldurdılar ki bir müselmânm mesâlihi Allâh içün görülmek yanların­
da hemân küfr tabakasına varmışdır ve rüşvet bu veçhile şöhret bulmağla zâhir menâsib ehline verilmediği bu dahî azharun mine5ş-şems5dür.
Bu takdîrce Pîrî Paşa merhûmun rüşvet alınması ve mansıb nâ-ehle viril-

mesi didüği husûs zahirdir ve bunun çâresi ve ilâcı görülmez ise idrâk
oluna, mes’ele m aclûmdur. Öyle olsa bu ahvâl-ı âlemin ihtilâli^ ve Kul
tâ’ifesine ecnebi karışılması ve zorba ve Gelâlî zuhûru ve hazînenin muzâyakalıkları ve recâyâ ve berâyânm perâkendelikleri ve menâsıb ehline virilmedüği ve rüşvetin ibtidâ zuhûru ve bi 1-cümle kânûna muhâlif ve cem îc-i
efcâl-i kabâ’ih zuhuruna bâdî ve b â cis vezîr-i a czam yokluğu ve yoksullu­
ğudur, gayrı değildir. “En-nâsu ala dîni mülûkihim55 fehvasınca işte cevâb-i
safî ve sahih budur ki zikr olundu. Bâkî Allâhu T ecâlâ alem Resûluhu.
EL - FASLU’S - SÂNÎ AŞER
İm di ahvâl-ı âleme halel olmağa bâdî ve b â ls olanlar çünki beyân
olundu, bundan sonra bunun ilâcı ve çâresi ne veçhile görülmesi mümkindir deyû su’âl olunur ise, Allâhu T ecâlâ a lem ve Resûluhu, buna dahî
cevâb bu ola ki çünki halk-ı âlem böyle müşevveş ve kânûn-ı kadîm dahî
bu şekle varmışdır, simden sonra hemân sacâdetlü pâdişâh-ı, âlempenâh
hazretlerine lâzım ve lâyık olan budur ki pâdişâhımızı vebâlden sakınır
ve Hakk T ecâlâ hazretlerinden havf ider İslâmî kavî ve diyâneti mükemmel
ve kânûn-ı Âl-i Osmâriı icra ider zamân-ı sâbıkda olan ecdâd-ı izâmlarmm
vüzerâları gibi tarîk-i hakkı gözedir bir müseİmâm bulub sadr-ı a czam
eylemeleri üzerlerine vâcib olmuşdur. Tâ kim rûz-i haşrde mes’ûl olmâkdan
halâs olalar. Menkûldür ki hazret-i Ömer -Radiyallâhü an h - hilâfetleri
zamânmda taht-ı hükümetlerinde mermerr-i nâs olan meğer bir köp­
rünün meremmet olunması muhtâc iken bilinmemekle ta cm îr olunma­
mış ve bir gün ol köprüden koyun geçer iken köprünün sakat olan yerine
bir koyunun ayağı geçer, şikest olur ve tekayyüd olunmadığına rûz-i cezâda
Hazret-i Ömer -Radiyallâhü an h - mes’ûl olmasına sebeb olduğu kitâblarda ayândır, tafsil üzre bilmek içün mahalline mürâca’at oluna. Bu takdîr­
ce ahvâl-i âlem içün sacâdetlü pâdişâhımız dâ’imâ tekayyüd-i tâm eylemesi
üzerlerine vâcib ve lâzımdır ve kânûn-i kadîm budur ki sadr-ı a czamhk
virilmek lâzım geldikde eğerçi vezîr-i sânî olı gelmişdir lâkin fî zamâninâ
bunca ihtilâl-i âlem sebebi ile zikr olunân sıfat ile muttasıf bir ehl-i hakk
kimesnei gerek bi5l-fil sadrda olan vezîr-i a czamm insâfa gelmesidir,
gerek ikinci v^ üçüncü ve dördüncü vezîrdir ve gerek ulemâdan ve sulehâdan ve gerek ümerâdan ve sâ’irdendir, el-hâsıl kullardan her kangi bölükde bulunursa getirilüb ve istimâlet virilüb ve sacâdetlü pâdişâhımız dahî
dâ’imâ m ucîn ve zahîri olmak üzre sadr-ı a czam eylemek lâzım gelmişdir.
Zîrâ memleket harâb olmaz, îllâ vezîr-i a czamdan ve m acmûr olursa girû
vezîr-i a czamm hâk ve adi üzre olduğu sebebi ile olur. İmdi kelâmın muhassalı ve zübdesi vezîr-i a czam tedârüki umûr-i. mühimnı-i dîniyyedendir
ve yâhûd Çıhâr-yâr-ı güzîn -^-Ridvânu5İlâhi T ecâlâ ecmacîn - zamân-i
hilâfetlerinde olduğu gibi sacâdetlü pâdişâhımız dahî kendüleri d a cvâ

dinleyüb ve her umûrı kendüleri göreler; fe-emmâ fî zamâninâ kendüleri
görmesi höd muhâldir, zîrâ zamane âdemîsi edebsiz olmuşdur. Hemân
pâdişâhımıza lâzım olan budur ki zikr olunan sıfat ile muttasıf bir ehl-i
hak üstâd-ı kâmil m icmârı bulub ve işbu bozgun binâya m i'm âr ve emîn
iderse ve bi5z-zât kendüleri dahî tekayyüd buyururlar ise ol binânm ba'zı
harâb olmuş yerleri san'at ile ve tedrîc ve tedârük ile girû an-karîb biinâyeti’llâhi T e'â lâ ta'm ır ve termîm olunması mümkin olur ve böyle
üstâd-ı kâmil ldmesneler taht-ı hükümetlerinde bî-nihâyedir, eyüleri
hemân taleb ve aramalarına mevkûfdur, bulunmaz deyû gadr yokdur,
cihân hâlî değildir ve illâ işbu bozgun düzen bisât gayr şeki üzre tashih
olunmağa mümkin olunmadığı ke’ş-şems zâhirdir. Belki ihmâl olunur
ise el-iyâzü bi’llâh giderek iş dlişvâr olur ve Tershâne-i âmire ve donanma-i hümâyûn ahvâlleri ve mahmiyye-i Mısr ve Haremeyni’ş-şerîfeyn
ve Yemen ahvâlleri dahî yazılır ise tatvîl-i kelâm ve tafsîle muhtâcdır.
Lâkin beyân olunmağa dahî ihtiyâç yokdur. Zîrâ işbû risâlede zikr olunan
ahvâllerin islâhı mümkin ise bunlar dahî âna tâbi'dir, hemân m a'an
islâh olmuş olur ve illâ felâ ve’s-selâm. îm di cevâb-i sevâb bunda hatm
olundu ve vâki'-i hâl budur, Allâhu T e'â lâ a'lem ve Resûluhu. V e ’lhamdulillâhi R abbi’l-âlemîn ve’s-salâtu ve’s-selâm alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve ashâbihi ecma'în.
Bu fakiı^-i kesîrü’t-taksîr işbu risâle-i nasâ’ih-pezîri gâyet ihtisâr
üzre tahrîr, “ H ayru’l-kelâm akallun ve dellun” fehvâsmca tastîr kılub
fe-emmâ her sözü bir kitâb ve her harfi bir faslu’l-hitâbdır; Âyet-i kerîme-i ccV e mâ yantiku ani’l-hevâ in hüve illâ valıyun yûhâ” mısdâkmca
ilhâm-ı kibriyâ ve eltâf-ı hüdâ ile imlâ ve inşâ olunmuşdur. Egerçi fî za­
mâninâ hâzâ hâsidân-i dûn “ Efemin hâzâ’l-hadîsi ta'cebûne ve tadhakûne” âyet-i kerîmesi muktezâsmca bu mazmûn-i sadâkat-meşhûna istihzâ
ve hande-i bî-câ iderler, lâkin ânlar kavm-i dâll ve fırka-i cühhâldendir.
Nitekim server-i kâ’inât ve mefhar-i mevcûdât buyurmuşlar ki “ Kûlû
hayren tagnemû ve üskütû ani’ş-şerri teslemû” . Öyle olsa doğru söz gani­
met ve kul efendisine râst söylemek sadâkatdandir. Herkesin mikdâr-i
aklı üzre sadâkati sözünden bellüdür. “ Ukülu zû’l-ifhâm tahte elsineti’laklâm” . Eğerçi pâdişâh-ı âlem-penâha bu maküle sözleri inhâ ider çok, lâ ­
kin “ Yekülûne bi-elsin etihim mâleyse fî kulûbihim” âyet-i kerîmesi fehvâsmca dillerinde var, fe-emmâ kavileri fille rin e uymaz ve bu kullarının
ismi zeyl4 risâlede nihân olub ayân ve beyân olunmadığına sebeb bu
maküle ilâmımuz hemân f î ’llâh olub ve bir veçhile murâd ve taleb olma­
dığıdır. Nihâyet bu hâkşâr-i bâ-sadâkat zamân-ı tufûliyyetden hânedân-ı
Âl-i Osmânın perverde-i ni'm et ve hidmet-güzîde-i der-i devletleri olub
ve zıllu’llâh pâdişâh-i âlem-penâhın nazar-ı âliyeleri ile manzûr ve nice
hidmet-i aliyyeleri ile mesrûr olduğum “ ke’ş-şems zâhir ve mine’l-ems
bâhir” dir. Öyle olsa kemâ hüve hakkihi sadâkat üzre bir hidmetim sûret

bulmağın “lâ tu’âhiznî bi-mâ neseytu55 deyû özr-gûyân bu bir kaç kelimât
beyân olunmuşdur ve asi ve sebeb budur ki gördüm gitdikçe âyîn-i saltanat-ı
Osmânî muhtel ve rişte-i kâcide-i kânûn-i cihânbânî hail olmakda ve
hazînede kıllet ve mâbeyn-i hükkâmda adâvet ve kuzâtda rüşvet ve ca­
ni b-i düşmende fırsat ve kurbiyyetde olanlar hiyânet ve ulemâda tam ac
ve hamâkat ve ra ciyyetde zirâcat-i bî-bereket ve kasâvet, el-kıssa kûşe
be-kûşe bidcat ve taraf taraf hacâlet her veçhile gayret-i nân u nemek-i
pâdişâhî ve hamiyyet-i rukiyyet-i şehinşâhî cûşa gelüb bu denlü cür’et
olundu. Ümidvarım ki makbûl-ı tab-c-i şerîf-i pâdişâh ve m atbûc-i kabûl-i
şehinşâh olub bu fusûl-i kümmel belki ihyânen manzûr ola ki inşâ-Allâhu
T ecâlâ tahtında fevâ3id-i bisyâr ve avâ5id-i bî-kenâr vardır. Amel buyu­
rulur ise âlem iyilüğe tebdîl ve nevc-i benî Âdem islâha tahvil ola. “Asa
rabbünâ en yübdilenâ hayren minhâ innâ ilâ rabbinâ râgıbûn55. Belki
“Se-yec calu5llâhu b a cde usrin yusren55 nice ve nice fırsatlar ve düşmen-i
dîn ve devlet olan bed-güherlere hakâretîer ve feth ve nusretler müyesser
ve mukadder olmuş ola. “Fe-asâ?Ilâhu en ye’tiye bi5I-fçthi ev emrin min
indihi55. Zîrâ adâlet mücib-i nûr-i nusret ve hidâyet ve zulm b âcis-i sîyâhî-i
zulmetdir. Nitekim hazret-^risâlet-penâh -Salla511ahu aleyhi ve^ sellem
“ ez-Zulmü zulemâtu yevmi’Kkıyâme” deyû buyurmışlardır. R a ciyyete
zulm olsa pâdişâh mes’ûl olur. Hadîs-i şerîf-i “ es-Sultânu zillu’llâhi ye’vâ
ileyhi küllü mazlûm” fehvâsmca “Ve küllüküm r â cin ve küllüküm mes’ûlün
an ra ciyyetih53 muktezâsmca pâdişâhı su’âlden ve âlem-penâhı vebâlden
sakındım. îm di tedbîr-i umûr-i memlekete re’y-i sâ’ib ve zabt-ı kavâcid-i
saltanata fikr-i sâkıb gerekdir. Müşavere vâcib ve ehemm ve akl-i külle
mâlik olanlar ile danışmak elzemdir. “Îsteşîrû zevi5l-cuküK ve lâ ta csû
fe-tendemû53 ve yine buyurmuşlarki “ M â hâbe men istişâr ve mâ nedime
men istihâr” . R e’y-i sedîd dest-i şedîdden evlâdır. îm di dergâh-ı zû’lcelâlden dileriz ki bu hânedân-ı sacâdet--âşiyândan devlet ve ikbâli dûr
itdürmeyüb pâdişâh-i ru b c-i Hi^skûnu hemîşe muzaffer ve mansûr ve
a cdâlarmı meksûr ve maklıûr ve devletlerini m acmûr, husrevleri hük­
müne me’m ûr3 hayr-hâhlarmı meebûr, seherlerin pür-nûr ve gicelerin mes­
rur, tâ yevm-i nüşür clest-i saltanatlarını pür-zûr ve hiyânetlikle hidmet
idenleri kûr ve müflis ve a cver eyliye, bi-lutfihi ve keremihi bi-hakki Seyyidi’l-cumhûr.
Hikmet-i Büzürcmihri dinle ey şâh-ı cihan
Her biri bu sözlerin bir dürr-i safidir ayan
Sürme-i ayn-i adâlet hâk-i pâyindir senin
Hakk Tecâlâ haşredek ol hâki kılsın râyegân
Nûrdıır rûyun şehâ zM-i İlâhîsin velî
Olsa lâyık taht~ı zilim kûşe-i emn ii emân

Bu fena îklîme geldi nice yüz bin pâdişâh
Hep ferâmûş^oldıı ammâ anılır Nûşirevâh
Mâm-i bâkî isteyen adi u adâlet eyledi
Şehlere lâzım olan şâhım adâletdir hemân
Dâr-ı dünyâ mahzen-i insân-i kâmildir sahîh
Pâdişâh-i dehr olan olmuşdur âna pâsbân
Her zamân kim tayy-i bahr itmek dilersen Husrevâ
Mülk deryâ) taht keştîdir, adâlet bâdbân
Ger tefekkür itse âdem bir bedendür kcfinâıt
Anda zât-i pâdisâhe didiler rûh-i revân
Görme lâyık pâdişâhım haste ola ol beden
Bir marazdır zulm^olmaz cism^ânınla şâdmân
N'oldığın bilmek dilersen mülkün ahvâlini
Kıl tafahhus evvelâ bul ehl-i hak bir tercümân
Tâk-i Kisrâ-veş kurub zencîr-i adli bacdehu
Eyle bir bir kullarını hidmeiinle imtihân.
Kullarından sadr-ı a*zam kim vekilindir senin
Âdil ü âlim gerek hem kârsâz u kârdan
Yıkma yapma virme alma sadr-ı aczamdan olur
Tohsa şehler mâverâ-i perdede olur nihân
Durmadın yıkmakdadırlar Devlet-i OsmânVyi
Pâdişâhım sadr-ı aczamlar elinden el-amân
Râz açsam kullarının cümlesi gafletdedir
Hakk Tecâlâ bunlara insâflar virsin hemân
Ekseri hâkimlerin rüşvet tarîkin tutdılar
Hurmet-i şerc-i Resûle irdi Sultânım ziyân
Tandı âlem âteş-i rüşvetle yoklar olmadı
Doldu sahn-ı âsumân âh-i recâyâdan duhân
Sûr u şen tutdu cihanı Surh-şer kıldı guluvv
Gitdi Tebrîz ile Gence Nahcivân ile Revân
İsterüz Allâhdan kim âl-i Osmânı miidâm
îde mansûr u muzaffer durduğuma bu cihân
Dîger:
Âsumân-ı devlet u zıll-î hüdâ Osmân Hân
Halk-i âlem sâye-i adlinde buldular emân

K ÎT Â B -Î M Ü S T E T Â B

Dî g er:
Âfitâb-i lemca-i hılrn ü haya Osman Hân
ZiU-i adlinde anun buldu cihan emn ü emân
Dîger: :

ij^

Âfitâb-i mülk ü millet zill-i Hakk Osmân Hân
Halk-i âlem sâye-i adlinde buldular emân
Hâtif-i gaybîden ilhâm oldu bu nazm-i latîf
Kâ’ilînin ismin eyler mısrâc-i evvel beyân
................................................. ( Mısrâc-i evvel)
Odur bu devlete cândan hayr-hâh

[ZEYL]
Sa'âdetlü pâdişâh-ı âlem-penâh hazretleri işbu ahvâl-i âleme ale’licmâl haberdâr ve m alûm -ı hümâyûnları oldukdan sonra vüzerâlarma
ve ulemâlarına vech-i meşrûh üzre su’âl ve cevâb taleb buyuralar, tâ
kim mansab tasarruf idenler ve mansaba tâlib olanların istihkakları ve
re5y ve tedbîrleri zâhir ve ma’lûm oluna. Ba'dehu sa'âdetlü pâdişâhımız
iktizâ itdüğine göre Devlet-i Aliyyeye enfa' olan re’y ve tedbîr ne ise gice
gündüz Hakk T e'âlâ hazretlerine münâcât idüb ve ıslâh içün hüsn-i
himmetlerin sarf idüb buyuralar:
Lalam sadr-ı a'zam ve sâ’ir vüzerâ kullanım a ve hükûmetde ulemâ
du'âcılarım a ve sâ’ir üzengi ağa kullarıma ve Altı Bölükde olan ihtiyâr
sipâhî kullarıma ve Yeniçeri ocağında olan ihtiyâr kullarıma selâmlar
olunur. H ayr du'âmdan sonra umûr-ı dîn ve devlete m üte'allik cümle­
nizden yedi su5âlim vardır, cevâb-ı bâ-sevâb taleb olunur:
'
Evvelki sı? â l: Merhûm ve magfûrun-leh ceddim Sultân Süleymân
Hân-Tâbe serâhu ve ca'ale’l-cennete [46a] misvâhu- hazretlerinin zamân-ı
şeriflerinden berû Kızılbaş-ı bed-ma'âş üzerine selâtîn-i izâm bi’z-zât
sa'âdetle sefere varılmadığı sebebi ile midir yohsa gayri sebeb ile midir hâlâ
şah nâmında olan Abbâs-ı pür-vesvâsm dalâleti günden güne ziyâde ol­
duğun nakl iderler. Bu takdîrce Hazreti Çihâryâr-i ğüzîn -R id vân u llâh i
T e'â lâ aleyhim ecma'înlıazarâtma tûl-i lisân iden râfızîn ve mülhidîne
mücâhede fî sebili5İlâh gazâ itmeğe höd vâcib ve lâzım gelmişdir ve ecdâd-ı izamlarım - R ahinıehumu51-lâhu T e 'â lâ - zam ânlarında memâlik-i
mahrûsada vâld' bunca kılâ' ve memleketleri ki feth idinceye değin zâhir
nice ve nice sefer-i hümâyûnları vâk'i olmuşdur; girû ol zamânda kat'â
re'âyâya ihtilâl vâki' olmayub ve her veçhile ahvâl-i âlem nizâm ve intizâm
üzre oldukları bu dahî zâhir ve beyne5n-nâs ma'rûfdur ve kullarımdan
niceleri ol zam âıılan görmüşlerdir. Öyle olsa hâlâ yirmi otuz yıldan mütecâviz olmuş ki ahvâl-i âlem muttasıl tedennî üzre olduğu [46b] ve nice
memleketlerimizi girû düşmen alduğı şâyi'dir. Meselâ Acem vilâyetlerinde
Eyâlet-i Şirvân ve Eyâlet-i Ereş ve Eyâlet-i Şeki ve Eyâlet-i Timurkapu
ve Eyâlet-i Gence ve Eyâlet-i-Tiflîs ve Eyâlet-i Gori ve Eyâlet-i Tebrîz ve
Eyâlet-i Nahcivân ve Eyâlet-i Nihavent işbu zikr olunan on beğlerbeğiliklerden m â'adâ otuzdan ziyâde kal'alarım ız alınmış ve. zâhir bunca vilâyet­
lerimizi düşmân-ı bed-fi'âl alıncaya değin nice nice ümmet-i Muhammed
şehîd olduğundan m â'adâ ehl-ü ayâlleri esîr olub ve nice dahî ırz eksikliği

olmuşdur. K ezâlik zikr olunan vilâyetler feth oluncaya değin nice"hazîneler
sarf olunub ve ol seferler hasebi ile dahî nice memleketlerimiz ayak altında
pây-mâl ve nice recâyâ perâkende olmağa sebeb olunub ve bunca ta cb
ve zahmetlerden sonra bu ne hikmetdir ki ecdâd-ı izâmımr^femân-ı asrlarmda düşmânm ellerinden memleket ve kalcalar alunur iken işbu tarîlı-i
mezbûrdan berû diişmân-ı bed-kâr bunca memleketlerimizi alub ve nice
yıldır ki sefer-i hümâyûn vâkic oldukça serdâr olanlar [47a] hemân bir
varili bir gelinir olmuşdur^ katcâ bir fâ ’ide müşâhede olunmadığından
m âcadâ bunca memleketlerimiz ayak altında çiğneniib ve bunca recâyâ
pây-mâl olduklarından gayri nice ve nice beytü5l-mâl-i müslimîn sarf ve
zâyic ve telef olduğu mesmû c-ı hümâyûnum olmuşdur. Öyle olsa bu ahvâl
lerin asi ve hakîkati var mıdır ve nice rüzgârdır iş ilerüye varılmadığı
sebeb ve b â cis nedür, beyân oluna.
İkinci svüâl: Bundan akdem merhûm ve mağfûrun-leh Sultân Süleymân Hân hazretlerimin zarnân-ı şeriflerinde yeniçeri kullarım on iki bin
iken şimdi yalnız hemân korucu ve tekâcüd nâmında olanlar yedi binden
ziyâde olub şimdiki hâlde cümlesi otuz beş bin neferden ziyâde olmuş­
dur. Kezâlik A l ti Bölük sipâhî kullarım dahî ol asrda cümle sekiz dokuz
bin nefer mikdârı iken şimdi on dokuz bin neferden ziyâde olub ve günden
güne muttasıl eğer yevmiyyeleri ve eğer neferâtı artılmak iizredir ve sâ’ir
ocak ahvâlleri höd cümle ziyâde olub ve kânûna muhalif olmuşdur ve el-ân
ziyâde olmak üzredir [47b] ve K u l tâ’ifesi böyle ziyâde iken girû nice
memleketlerimizi düşmân-ı bed-kâr almasına bâdî ve b â cis ve sebeb ne
veçhile olmuşdur, beyân oluna.
Üçüncü su’ âl: Bundan m âcadâ şimdiki hâlde yeniçeri kullarım otuz beş
bin nefer mikdârı var iken sefer-i hümâyûnum vâkic oldukça evvelâ yarar ve
nâmdâr, m üncim ve mütemevvil olan yedi sekiz bin mikdârı yeniçeri
kullarım nedir pîr-i fânî ve sakat ve amel-mândelerdir deyû ağalarının
hilâf-ı vâkic inhâlariyle tekâcüd ve korucu nâmına defterlere kayd itdirilmiş ve b a czı neferât dahî zâbitlerinin himâyelerinde olmağla kimi Rûrnili cânibine ve kimi Arab ve Acem ve Hind diyârlarmda her biri kâr ü
kisb ve ticâretlerinde olub ve b â czı neferât dahî küçük nâmında ve kimi
henüz beşikcle ve kimi dahî defterlerde ismi var lâkin resmi yok iken beytü’l-mâl hazînesinden her ulûfede girû bunca yük mâl ihrâc olunur ve bu
sebeb ile dâ’imâ hazîneye gadr olduğundan m âcadâ b a czı yaya, başı neferâtiyle ve yamak neferler ile topçu deyû b a czı serhad vilâyetlerine ta cyîn
[48a] olunur imiş. Meselâ Budim ve Belgrad ve Kamaniçe ve sâ’ir kılâc
ki m aclûmdur cümle beş altı bin neferden ziyâde topçu deyû muhâfazaya ta cyîn olunub defterlerde kayd olunur imiş. H âlâ ki bu cümle kılâcda
bin neferden ziyâde muhafazalarda* mevcûd olmadığı ke’ş-şems zâhir
imiş ve böyle iken girû bunca neferâtm ulûfeleri nedir, mevcûddur deyû

zabitleri ulûfelerin kabz idüb ve eki ü belc iderler, hem bunca beytü5l-mâl
ıtlak ve israf olunduğundan gayri sefer-i hümâyûnum dahî vâkic oldukça bu
mikdâr bin nefer, nedür serhadlerde muhâfazadadır deyû ağa ve zâbit
olanların hıyâneti sebebi ile sefer-i hümâyûnuma hâzır olmazlar imiş ve
bunlardan bakiyye kalan kullarım dahî sefer-i hümâyûnum vâkic oldukça
her zâbit olanlar beşer onar nefer yeniçeri kullarımı himâyelerine alub
ve seferlerde her ulûfe yoklamalarında mevcûddur deyû ulûfelerin hazînem­
den ihrâc ve eki ü belc iderler. Bu takdîrce her sefer-i hümâyûnum vâkic
oldukça bunca [48b] bin yeniçeri kullarımdan ancak sekiz bin nefer mikdârı seferlerde mevcûd olur imiş. Hattâ merhûm ve mağfûrun-leh G âzî
Sultân Mehmed Hân -T âb e serâhu ve ca ^ le’l-cennete misvâhu- hazret­
leri Eğri seferine bi’z-zât sacâdet ile teveccüh buyurduklarında ol sefer-i
azîmde on bin yeniçeriden ziyâde olmadığı bu höd tevâtüre yetişmişdir.
Böyle iken serdârım ile şefer-i hümâyûnuma me’mûr olan kullarımdan
şimdiki hâlde ne mikdâr mevcûd sefere varıldığı beyne’n-nâs hafî değil­
dir deyû nakl iderler. Kezâlik Altı Bölük sipâhî kullarım on dokuz binden
ziyâde iken sefer-i hümâyûnum vâkic oldukça şunlar ki ulûfeleri ziyâde
olub ve müncim ve mütemevvîl ata ve hidmetkâra kadir olan kullarımın
b a czıları vüzerânm bidcat olan defterlüsi deyû her sefer-i hümâyûnum­
dan alıkonılub ve b a czı neferât kapu defterdârlarım ve sâ’ir vilâyetde
olan defterdârlarımm istihdâm kulu deyû seferden alıkonılub ve b a czıları ki
ağır ulûfelu kullarımdır, ağaları ve kâtibleri seferde vâkic iki üç kist ulûfe­
lerin mücerred kendüleri almak içün [49a] himâye tarîkiyle uhdelerine
alub ve seferlerde her ulûfe yoklamasında mevcûd deyû bi’t-tamâm ulû­
felerin ağaları ve kâtibleri eki iderler. Bunlardan sonra bâkî kalan sipâhî
nâmında kullarımın hod kimisi serdârlarımın ve mukabelecilerin lııyâneti ile bezir yağıyla yanmış çırakları ki altışar ve sekizer ve onar akçalık
ulûfeleri vardır ve ekseri Türk ve K ürd ve Çingâne ve Acem ve sâ’ir ecnâs-ı
muhtelifeden hâsıl olub ve yolsuz gelmişdir ve b a czısı dahî gerçi tarîkiyle
bölüğe geçmişdir, lâkin fakîrü’l-hâl olmağla ata ve dona kadir olmayub
piyâde sefere varır ki ancak ulufe yoklamasında bilinür, tâ kim ulûfesi
k atc olunmıya. Bu takdîrce sefer-i hümâyûnuma giden kullarım bu makûle^
lerden olunca ayruk ol seferden hidmet ve fırsat ve nusret ümidinde olunur
mı? Öyle olsa işbu zikr olunan maddeler vâkic ise düşmân-ı bed-ficâl
bunca memleketlerimizi alduğuna ta caccüb iclecek değildir. İmdi eğer
Altı Bölükde olan sipâhî kullarım ve eğer Hacı Bektaş ocağında olan [49b]
yeniçeri kullarımdır aralarında ecnebi girmesine ve yirmi beş yıldan berû
vâkic olan seferler içün bunca hâzineler telef olduğundan mâ cadâ ol se­
ferler sebebi ile bunca recâyâ perakende olmuş iken alman memleketleri girû
düşman almağa ve bunca v a zc-ı nâ-hemvâr ve kânûn bozulmağa bâdî
ve b â cis ne veçhile olmuşdur, beyân oluna.

Dördüncü su’ âl: V e bundan m âcadâ ecdâd^ı izâmım zamân-ı şerif­
lerinde olan vüzerânm yedi sekiz yüz mikdârı müşteri abd-i memlûki
ve yarar kulları olub ve âna göre sefere mütecallik cebe-hâneleri ve at
ve katır ve deve ve çadır ve sâ’ir âlât ve esbâbları hâzır ve müheyyâ olub
tâ kim ale’l-gafle bir düşman üzerine gönderilmeğe serdârlık ile fermân
olunsalardı irtesi hemân otlakların Üsküdar’a ve yâhûd Edirne Kapusundan taşra kurarlar imiş. Denile ki bundan akdem Burusâ’ya Celâli
eşkiyâlarımn defci içün bi’z-zât merhûm ve mağfûrun-leh Sultân Ahmed
Hân -T âb e serâhu- hazretleri azimet buyurduklarında vüzerâ ve ehl-i
menâsıb olan kullar düğüne ve yâhûd seyrâne gider [50a] gibi gitmişler
ve b a czısı azimetlerinde bir kaç gün sonra varmışlar. Bu takdîrce vüzerâ
ve mîr-i mîrân ve sâ’ir ehl-i menâsıb kullarımın sefer-i hümâyûnuma
mütecallik kapuları mükemmel olmaduğundan m âcadâ kapularmda kethudâlarmdan tâ kim seyislerine varıncaya değin cümle hademeleri ulûfem
ve zecâmet ve tîmâr tasarruf ider kullarımı istihdâm itdiklerinden gayri
memâlik-i mahrûsemde olan ze câmet ve t imârları evlerinde kedilerine ve
kelblerine varmcayadek pây-ı Kalenderi bahş itmişlerdir. Lâkin merhûm ve
mağfûrun-leh Sultân Süleymân Hân hazretlerinin asrında ve ândan evvel
olan ecdâd-ı izâmlarımm zamân-ı şeriflerinde sadr-ı a czam olanların
kethudâları nâmînda ancak yirmi bin akçalık ze câmet mutasarrıf olmağa
me’zûnlar im iş.*K atcâ ayruk vüzerâ kapularmda ve sâ’irin kapularmda
dirlik tasarruf ider kullarımdan hüddâm nâmında olmazlar imiş. Şimdi
ise vüzerâ hademeleri değil, kethüdalarının hademeleri ve köleleri seyis­
lerine varıncaya değin birer ism tesmiye eylemişler ve bunca zecâmet
ve tîmârları birer tarîk [50b] ile berât itdirüb ve sepetlerine koyub tasarruf
iderler. Bu sebeb ile erbâb-ı zu cemâ ve erbâb-ı tîmâr kullarım Anadolu
ve Rûm-ili ve Arabistân cümle ikiyüz bin kılıç iken hâlâ öşr-i a cşârı kalmayub sepetlere girüb m acdûm oîmuşdur deyû nakl iderler. Bu hod el-iyâzu
bi’llâh hıyânet üzre hıyânetdür. Ö y k olsa bu maküle hıyânet ve hilâf-ı
kânûnı irtikâb itdikleri ve ecdâd-ı izâmlarımm kânûn-ı kadîmleri bozul'mağa b â cis ve sebeb ne veçhile oîmuşdur, beyân oluna.
Besinci sut âl: V e bundan m âcadâ ecdâd-ı izâmlarım zamân-ı şeriflerin­
de cemic kullarım saliîh ve devşürme ve kul cinsi iken şimdiki hâl recâyâdan
olaıı ecnâs-ı muhtelife ki ata ve dedeleri dirlik tasarruf idegelmeyüb recâyâ
oğlu olan Etrâk ve Ekrâd ve Çingâne ve T ât ve Acem ve gayriden olıgelmişe
muhâlif ve kânûn-ı kadîme mugâyir sipahiliğe, ve yeniçeriliğe ve sâ’ir dirliğe
geçüb kullarım içlerinde bir veçhile ecnebiler girmeğe bâdî ve b â cis ne
sebeb ile oîmuşdur, beyân oluna.
Altıncı su*âl: V e bundan mâcadâ [51a] cem îc ulufeye mutasarrıf olan
kullarıma her üç ayda ulûfeleri Dîvân-ı hümâyûnumda virilmek kânûn-ı
kadîm iken hâlâ yirmi beş otuz yıldan mütecâviz olmuş ki ancak yeniçeri
kullarıma tamâm ulûfe virilüb ve sipâhî kullarıma dahî para kesik üzre

virilüb ve çaşnîgîr ve müteferrika ve sâ’ir kullarımın ulûfelerin başdan
savmak içün bacıların a m ukâtaca eminlerine ve b a czılarma m ukâtaca
tutan Yehûd ve kefere üzerlerine sâlyâne olunub ve kullarım varub ol
maküle mültezimler kapusunda ulûfelerine mülâzemet iderler. Husûsâ
el-iyâzu bi’llâh Yehûdîlere ve kefere tâ’ifesine nice ve nice mülâzemetliklerinden sonra girû her sene dört kist ulûfelerinden sahîh bir iki kist
ulûfeleri vâsıl olmaz imiş deyû mesmûc-ı hümâyûnum olmuşdur. Bunun
dahî asi ve hakikati var mıdır ve böyle hilâf-ı kânûn sâdır olmağa b â cis
ve bâdî ne veçhile olmuşdur, beyân oluna.
Yedinci sıt âl: V e işbu zikr olunan hâ’inlikler ve hilâf-ı kânundan
m âcadâ Anadolu ve A r abis tân [51b] ve Rûm-ili memleketlerinde vâ k îc
bunca hâss-ı hümâyûnumdan bunca hazîneler tahsîl olunur imiş ki cümle
kullarımın ulûfelerine ve sâ’ir masraf-ı mukarrereye kifâyet eyledüğinden
m â‘ada, taşrada olan beytü’l-mâl hazînesine her sene nice yük akçalar
v a zc olunub ve zamân olmuş ki ol taşrada olan hazîne kubbelerinde akça
sığmayub Yedi K ulle’de vaz cideıier imiş. Şimdiki hâl memâlik-i mahrûsada
vâkic hâss-ı hümâyûn mahsûlünden öşr ve âşiri hazîneye mâl girmez
olmuştur. Meselâ hâss-ı hümâyûnumdan güzîde aklâmdan Haleb hazînesi
ecdâd-ı izâmım zamân-ı şeriflerinde her sene üç dört yüz bin filori irsâliyye
hazîneme gelür iken şimdi on bölükde bir bölüği gelmez olub sâ’ir hâss-ı
hümâyûnum hod ve kıss alâ hazâ tenezzül üzre olduğundan gayri vüzerâ
kullarıma kadîmî ecdâd-ı izâmlarımızdan kendülerine ta cyîn olunan
hâslar işbu yakîn zamândan berû âdemleri ve voyvodalarının zulm ve
tecaddîleri sebebi ile recâyâlarm perîşân ittiklerince ol maküle bî-hâsıl
olan hâsların hâss-ı hümâyûnuma [52 a] ilhâk iderler ve hâss-ı hümâyû­
numdan bakıyye kalmış m acmûr hâss-ı hümâyûnumu hilâf-ı vâkic inhâ
ideıier, kendülerine hâs ta cyîn ider olmuşlardır deyü mesmû^ı hümâ­
yûnum olmuşdur. Bunun dahî aslı ve hakîkati var mıdır ve hâss-ı hümâ­
yûnum berbâd olmasına sebeb ve b â cis ne veçhile olmuşdur, beyân oluna.
İmdi bu cümle yedi şu?âli.m. kim olmuşdur bunca efcâl-i kabâ’ih
zuhûru ve kânûn-ı
kadîm bozulmasına b â cis ve bâdî ne veçhile olmusdır

9
ve ne sebeb ile vâkic olmusdır ve min b a cd bu cümle ahvâlleri girû üslûb-ı
sabık üzre nizâm ve intizâm buldırmasmın tedbîr ve tedârüki ve re’y-i
sevâb ne üslûb üzre görülmesi münâsibdür? Evvelâ bu cümle cevâbı vüzerâ
kullarımdan taleb olunur ki ânlar bu ahvâllere vâkıflardır ve bu maküle
umûr içün vüzerâ makâmmda v a zc olunmuşlardır; b a cdehu bi’l-ficl mansıbda ve yâhûd mansıb tasarruf itmiş ulemâ efendilerinden ve özengi
ağası kullarım ve rûzgâr-dîde ihtiyâr Altı Bölükde olan sipâhî kullarım
ve Hacı Bektaş ocağında olan ihtiyâr yeniçeri kullarımdan [52b] dahî
ecdâd-ı izâmlarımdan gördükleri kânûn ve m aclûm idindikleri mertebe
cevâb-ı sevâb taleb olunur. Bakî, Allâhu T e câlâ a clem ve resûluhu.

İ N D E K S
B eytü 5l-m âl-i müslimân, 4, 5, 8> 10, 13, 14'j

— A —

16, 29, 36, 37.
A bbâs, îra n Şahı, bk. Şah A bbâs, ı ı , 36.
A ’câm , A cem ,

A cem

M em leketleri,

3,, 4,

11, 15, 17, 18, 19, 20, 36, 37, 38, 39.

Boğazlar, 14.
Bostancı,

7,

A ce m î oğlanı, oğlanları 7, 13, 14.

Budim ,

35.

 dem , 22.

Buruşa,

9,

A ğ a , A ğalık, A ğalıklar,

6, 7, 8.

8.

Bostancıbaşı, 7, 9.
20,

39.

Bölük ağalıklap, 6.

A h m ed I., O sm anlı Sultânı 39.

Bölükbaşı,

A h i, Şirvân eyâletinde kale, 12.

Bölük halkı,

A h û r halkı, 14.

B üyük m îr-i âhûr, 6.

^

A kça, 4, 5,^7, 8, 9, 10, n ,

13, 16, 20, 23,

10.
8.

^

B üyü k oda, 6.

24, 25, 29.
A kdeniz, 7, 13.

G

-

A ltı Bölük, 16, 36, 37, 38, 40.
A nadolu, A n a d o lu m em lek etim , 6, 17, 18,
J9 ?

Cebeci, Cebeciler, 3, 4, 14.*

39 ? 4 °-

A rab, A ra b m em leketleri, diyarları, 15, 37.

Cebelüler,

15.

C elâ lî, Celâlîler, 4, 5, 9, 12, 17, 20, 25, 26.

A rabistâıı, 39, 40.
A rza girm ek,

3 i> 3 9 -

29.

v

C elâ lî eşkiyâları, 39.

A rz odası, 6, 29.

C elâlîlik,

A rz-ı R û m , bk. E rzurum , 20.
sarâyı,

6.

A t gemileri, 7, 8,

13,

Avâm

C ebehâne, 31, 39.
C ebelü,

A rabacı, 4.

A tm e yd am

G avad, Şirvân eyâletinde kale, 12.

m âbeyııi,

16.

N

14.

ç ■

I.
Çaşnigîr, 3,
Çaşnigîrlik,

— B —

14, 40.
3.

Çavuş, 3, 4, 7, 20.
Bâb~ı sacâdet, 29.
Badkû,

Şirvân

Çavuşluk, 3.

eyâletinde

kale,

12.

Ç ingâne,

Bağdâd, 20.

Ç ingene, 4,

16, 26, 38, 39.

Çukadâr, 6.

Baltacı, Baltacılar, 7, 27.
Beğlerbeğler,

3, 9.

Beğlerbeğilik,

— D —

Bağlerbeğilikler,

6,

7,

12, 36.

D a ğ koruyucuları,
D â r-ı

Belgrad, 37.
Berât,

15,

8,
İslâm ,

D â rü 5s-sacâde,

39.

Berde, G en ce eyâletinde kale,

12.

D ârü V sa^ d e

20.
kapusu,

D âvud

B eytü ’l-harâm , 2.

Defterdâr, Defterdârlar, 4, 5,

akçaları,

B eytü ’l-m âl hazînesi,

9.

D ellâl, 5.

16.
5,

çiftliği,

*

20.

Bergüşâd, N a h civ â n eyâletinde kale, 13.
B eytü ’l-m âl

Paşa

10.

12.

12,

37, 40.

D ergâ h -ı Â l î

kâpucuları,

14.

10,

16, 38.

D em irkapu, bk. Tem ü rkapu ,

G en ce eyâleti, 12.

12.

D evlet-i A liyy e , 2, 3, 5, 8, 9, 10, 11,. 14,
16,

17,

18,

19, 2 i, 27, 31,

35,

15,

G ılm ân -ı acem iyân,

36.

Gori, G en ce eyâletinde kale,

14.
12.

G ori eyâleti, 36.

D evlet-i O sm ânî, 35.
Devşürm e, 7, 26.
Devşürm e sürisi, 6.
Dirlik, Dirlikler, 3, 4, 6, 8, 9, 16, 18.

H â cı Bektâş ocağı, 10, 11, 38, 40.

D îv â n ,

H âkim ,

5.

D îv â n ehl-i 5.

H âkim ler,

H âleb,

20,

23,

8,

25.

40.

D îV ân -ı hüm âyûn, 6, 8, 29, 40.

H âleb hazînesi, 40.

D ivân-h ân e,

H arm eyıı-i şerîfeyn, 8, 20, 30, 33.

29.

D ivân -h ân e

kapusu, 29.

D ivân -h ân e

kubbesi, 29.

D on an m a-i hüm âyûn,

H arem eyn -i’s-Şerîfeyn evkafı, 20.
H arem -i hâssa,

3.

D ördün cü vezîr, 32.

H arem -i m uhterem , 26.
Hâs,

— E —
E b û ’s-S u cûd,

Şeyh ü ’l-islâm,

26.

Edirne sarâyı, 6.

H av v â,

22.

H azîn e,

38.

H azînesi,

8, 11,

E h l-i dîvân , 4.

H azîneler,

3, 4,

5,

H azın e-i âmire, 2, 5, 9,

14.

13,

15, 20.

H azîn e-i hâssa, 15, 18, 21.

E h l-i san ây ic, 20.
E h l-i sünnet ve cem â £at, 12.
E krâd, 4, 39.

H azret-i
H elû

Ö m er,

H ân ,

bk.

Ö m er,

32.

13.

H il’ at, 29.

E li emrli dirlik virm ek, 4.

H il cat-i fâhire, 29, 31.

5.

H in d ,

E rb â b -ı tîm âr, 39.

H in d

E rb â b -ı z u cemâ, 39.

37.
diyârları,

37.

H ükkâm , 31.

Ereş eyâleti, 12, 36.

H ünkâr kulu, H ünkâr kulları, 20.

26.

Erzurum , bk. A rz-ı R û m , 20.

1—

Etrâk, 4, 39.
Evkaf,

8,

İbrahim ,

29.

Peygam ber,

22.

İç oğlanı, oğlanları, 8, 26, 27.,

E v k a f mâlı, 29.

İç

oğlanlığı,

6.

İç oğlan tâ ’ifesi, 27.

— F —

İsâ, Peygam ber, 4.
Filori, 4,

15, 18, 40.

İshâk, Peygam ber, 22.
İsm âcîl, Peygam ber,

—- G —
G ala ta , 6,

G a la ta sarâyı,

İstanbul ağası, ağaları, 6,
6.

G a r îb yiğit, 4.

,

G edik, gedikler, 3, 4, 8,

10.

G ence,

22.

İstanbul, 6, 14, 17, 20, 21, 26.

14.

12, 35, 36.


K a b a la ,

6,

15, 18, 21, 23, 25, 30> 3*, 4 °.

H azîn ed âr, 5, 19.

14.

E h l-i müteferrika,

Erm eni,

H âs b ağçe bostancısı, 7.
H âs oda, 6.
H asta odaları, 7.

E ğri, 16, 38.

Em inler,

40.
7.

Hâss-ı hüm âyûn, 40.

Edirne kapusu, 3, 9, 39.

E h l-i hiref,

Hâslar,

H âs bağçe,

Edirne, 6, 9, 20, 21, 39.

E ğri seferi,

11.

H arem -i hüm âyûn, 26.

Şirvân

K

eyâletinde

K a lbe-i mükerreme,

14.

30.

kale,

12.

K ad ılık,
K adı

23.

— M —

efendi,

23.

M â b e y n akçası,. 16.

K am an içe, 37.

M ah lû l, M ahlûller, 3.

K a p u ağası, ağalığı, 6, 26.

M a h m û d A ğa, K a p u ağası, 26.

K a p u cu , K apu cu lar, 3, 4, 25.

M â l-i m îr î{ 16, 21.

K apu cu -b aşı, 6.

M ed în e -i

K apu

defterdârları,

K a p u ku lu ,

38.

K apu ku lları,

K a ra b a ğ ,

G en ce

K araden iz,

7,

münevvere,

M eh m ed I I I ,,
15,

16,

17.

eyâletinde kale,

30.

O sm anlı Sultam ,

12.

M erd -i tîm âr,

13.

M îr -i âhûr,

n.

6.

K arakullu kçu , 7.

M îr -i alem, 6.

K a r âm ân,

M îr -i L iv â, 3, 15, 23, 24, 29.

20.

K a r a M u stafa Paşa, Serdar, bk. M ustafa

T ü rk,

P îr î

Kârhâneler,
Kars,

Paşa’nm

lâkabı,

M ısr,

31.

M ukabeleci, M ukabeleciler, 4,

K ars beğlerbeğliği,
K ars kalesi,

12.

M u k â ta ca,

40.

M u k â ta ea

eminleri,

40.

M u kâ ta 'acı, 5,

40.

M u ra d I I I ., O sm anlı Sultânı 2, 3, 7, 11 ,14,

Kefere tâ ’ifesi, 40.
K elek, G en ce eyâletinde kale, 12.

17, 26.

,

M û sâ, Peygam ber, 4, 22.

K esip para, 4.

M ustafâ, M uh am m ed, 22.

K eth u dâlar,

abâlar,

7,

19,

27,

39.

M u stafa

6.

Paşa,

V e z îr-i

K ızılb aş, 3, 11, 12, 13, 18, 36.

bk

a'zam ,

Topal

13.

Paşa, 3.

K ız ıl elm a kapusu, 11.

M ü ltezim ler, 40.

K iler-i

M ültezim ler kapusu, 40.

âmire.

14.

K o rucu, 9, 10, 16, 37.

M üsâfir, 2.

K oruculuk,

M üteferrika, 3,

K ubba,

9,

10.

15.

Şirvân

M üteferrikalık,
eyâletinde

kale,

K u l m evâcibi,

— N—■

10.
11,

N ah civân ,

18, 21.

K u l tâ ’ifesi, 2, 3, 4, 6, 9, 11, 14, 15,

23,

K üçük

oda,

17,

12,

19.

Nefer, Neferlik, 3, 8, 9, 10, 14, 37.

29.

N ih âven d

6.

N öbetçi,

eyâleti,

N ûşirevân-i
Leven dât, 9.
Lokm âıı,

bk.

T ü rk î,

 dil,

1.

36.

25,

34.

O—

O cak , O caklar, 6, 7, 8, 18.

22.

L u tfî Paşa,

12,

16.

N û h , 22.

— L —

Lisân-ı T ü rk î,

13, 35? 36-

N a h civân eyâleti, 12.
N edim ,

23, 26, 31, 37.

K u zâ t,

14, 40.
4.

(?) Şeki eyâletinde kale, 12.

12.

K u l cinsi, 26, 39.
K u l defteri, 5,

M ustafâ

V e z îr-i

a fczam ,- 21.

Paşa,

29,

M u stafâ Paşa, Serdar, bk. K a r a M ustafa

K ızılbaş seferleri, K ızılb aş vilâyeti, 3,

K ostaniçe,

16, 38.

M ukabeleci kapusu, 4.

6.

K astam on i Sancağı, 6.

K eth u d â,

10,

M u kab eleci defteri, 10.

12.

Kastam oni,

K ız ıl

22, 30, 33.

M uhâsebeci, 5.

7.

12.

Kefere,

M îr -i M îrân , 3, 6, 23, 24, 29, 39.
M îr -i M îr â n -ı A nadolu, 6.

Paşa, 3.
K ara

16, 38.

M eh m et Paşa, V e z îr-i a ‘zam , 26.

O dab aşı,

O dabaşılar,

7,

11.

O dalar,

Selîm H â ıı-ı atîk (Y a vu z), O sm anlı Sultânı,

ıo.

18,

O d a korucusu, ıo.
O ğ la n

devşürme,

O rdu bâd,

26,

30.

Serdâr, Serdârlık, 3, 9, 16, 37, 38, 39.,

6.

N a h civ âıı

eyâletinde

O sm ân H â n -ı G â zî,

kale,

(I. Osm an)

13.

O sm anlı

Serhâdli kulları, 18.
Serhad vilâyetleri, 37.
Silâhdâr,

Sultânı, 2.

6,

17.

Silâhdar ağası,

Ö—

17.

Silâhdar bölükleri, 17.
Sipâhî, Sipâhîler, 4, 7, 8, 16, 17, 27, 36,

Ö zen g i

ağ a

(ağası)

Ö zen gi

ağalıkları,

kulları,

34,

36,

40.

7.

38,40.
Sip âh î ağası,

17.

Sip âh î bölükleri,
— P —
Pâdişâhlık,
Pâdişâh
P â y-ı

Sipâhilîk, 3, 4, 7, 39.

28.

avgâhı,

Sivas,

9.

K alen d eri,

20.

Sivas kalem i,

39.

P ırı Paşa, V e z îr-i a'zam ,
Pîşkeş,

17.

Sip âh î kulları, 36, 37, 38, 40.

18,

19, 30, 31.

Sol vezîr,

20.

26.

Sultânlar kapusu,

26.

7.

Süleym ân H â n -i G â z î (K an û n î), O sm anlı
Sultanı, 8, 9, 10,

— R —
R âfizîler,
R e ’is,

12.

Süleym ân, Peygam ber, 22.

R evân , N a h civân eyâletinde kale,
R ikâbdâr,

ş
13, 35.

6.

23.

Şark seferi, 3.

R ûm -eli, 3, 6, 13, 14, 17, 18, 19, 20, 25, 37,

39, 40R û m iye, T eb riz eyâletinde kale,
R ûzn âm eci,

4,

12.

5.

R üşvet, 2, 3, 4, 5, 14, 20, 23, 26, 29, 30, 31.
3.
defteri,

Şehr oğlanları, 26.
Şehrizol,

13.

Şehrizol

beğlerbeğliği,

13..

Ş eki, Ş eki eyâleti, 12, 36.
Şemkûr,

R üstem Paşa, V ezir-i a'zam , 21.
R ü ’ûs,

Şah A bbâs, bk. A bbâs, İran şahı, 11, 36.
Şam ,

15.

R ik â b -ı hüm âyûn, 3, 4, 5, 7, 10, 16, 29.

R ü ’ûs

14, 17, 20, 21,

7.

R en cber gem ilerî, 14.

Rûm ,

12,

25 » 29 > 36, 37 » 3 9 -

G en ce

eyâletinde kale,

Şenlik, 19.
Şeyh ü ’l-islâm. 26.
Şibl, şeki eyâletinde kale,

3.

Şirvân, Şirvân eyâleti,

12.

12, 36.

Ş u cayb, 22.
— S —

T

Sadr-ı a czam , Sadr-ı a'zam lık, 4, 8, 10, 16,
T aşra halkı, 26.

17, 20, 28, 29, 32, 35, 36, 39.

T aşra kapucuları,

Sahib-i arz,
Saliyâıı,

Şirvân eyâletinde kale,

Sâlyâne,

40.

12.

14.

T â t , 4, 39.
T atar^H ân, 20.

Sancak, 3, 6, 7, 8, 9.

T a ta r

Sancak beğleri, 3, 9.

T e b r îz,

H ân

vilâyetleri,

20.

1)2, 35, 36.

Saplam a, 8.

T eb riz

Saplam a yeniçeri, 11.

T e k â 'ü d , 9,

eyâleti,

Sekbânbaşı, 7.

Telhîs,

Selânik, 23.

Tem ü rkapu, bk. D e m ü rk a p u ,, 36.

Selîm , I I , O sm anlı Sultânı, 2.

T erakk î, 3, 4.

3,

12.

10,

19,

16, 37.

29.

12.

— Y —

Tersahâne-i âmire, 33,
Tersahâne halkı, 14,

Yamak, Yamak neferleri, 37,

Tiflîs, 12, 36.

Yaya-başı, Yaya-başılar,

Tîmâr, Tîmârlar, 4, 6, 8, 11, 15, 39.
Torba, Torba oğlanı, 7, 8.
Topal Mustafa Paşa, Vezirdi a ‘zam,

29,

Topçu, Topçular, 3, 4, 14* 37 Topuz, 21.
Türk, Türk oğlanı, 6, 7, 11,

16, 19, 27,

3 J> 3 8Türkî,

7,

10, 37,

30.
Yedi^Kulle, 18, 21, 40,
Yehûd, Yehûdîler, 40.
Yemen, 33.
Yeniçeri, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 13, 14, 16, 17/

18,

bk. Lisân-ı Türkî,

6,

Yazıcıoğlu, Muhammediyye kitabi sahil^,

1.

— U —

37? 38, 40-

Yeniçeri ağası, 6, 7, 9, 14, j6, 17.
Yeniçeri ağaları, 10, n , 16.
Yeniçeri ağası kapusu, 7,

10,

Ulemâ, 2, 23, 28, 31, 32, 36, 40.

Yeniçeri kâtibi, 10.
Yeniçeri ocağı, 5, 7, 8, 10, 13, 14.

Ulûfe, 3, 4, 6, 10, 11, 13, 16, 18, 37, 3 8? 4 °-

Yeniçeri tâ’ifesi, 10, 11,

Ulûfeli kapukulu, 15.
Ulûfelu kullar, 38.

Yeniçeriler kethudâsı, 7.

Ulûfe yoklaması, 16, 38.

Yeniçeri ulufesi, 16.
Yeniçeri zâbitleri, 16,

— Ü—
Üçüncü vezir, 32.
Ümerâ, 31,-38.
Üsküdar, 3, 9, 20, 39.

Yeniçerilik, 39.

Yeniçeri
Yeni

odaları,

Sarây,

Yenişehir, 23.
Yoros kazlığı, 9.
Yûsuf, Peygamber, 22.

V âlî, 8, 26.
Vân, 20.
Vezâret, 7.
Vezîr, Vüzerâ, 2, 6, 7, 8, 15, 17, 18, 19, 28.

3 0 , 31 > 3 6? 3 8> 3 9 ? 4 °*
Vezîr-i a ‘zam, 6, 18, 19, 20, 21, 26, 29, 30,

3 X> 3 2 *

7.

6.

Z—

Zâbit, Zâbitler, 10, 16, 26, 37, 38.
Za'im,

20,

Ze'âmet, 6, 8, 39.
Ze'âmetlik, 15,
Zergüşâd/ Nehcivân

eyâletinde kale,

Zirâ<at, 33.
Zorbalar, 4, 9, 12, 26, 31.

Vezîr-i Sânı, 32.
Voyvpdalar, 40.

Zu'amâ, 15.
Zülüflü baltacı, baltacılar, 26, 27.

Vükelâ-i devlet, 2.

Zülüflü baltacılık, 6.

13,
/

‘ ^v /

ta

h «

n r

n * /r v

io/rr
.

‘ n/\r

ıS

rlx\
. T Y/ t A (

^UT
. r/'r^tr*

‘ r /u

h i

. ^

t \ / \ r <i \ / \ ^ l* . J I <_£
•* \ ı /r r ‘

î t

/

yy/

jlj

. T */ "\ T

JU

• f * /î Y

*X j

* / \ v

jl

<jU5"*^« U ^- )

t ı / \r s \ t / \ •jL^U İjU t

Lb

. Y •/*\YV>a /^V

.

i l \ r

iS S T ^ ı

» Y * / *\ Y

, \ 0/ Y V

• , \ Y/ T v ^ J İ P
y / nr

^^S o
^ ,^ X .

‘ t I \r <
ı \ \ ] \ r jk j^ S ı
/ y ^ h / y y

cr/nr s ıvır/y < \

\ •I \s
iI \ \

(J?!/** sS*d

*

v

/

m

t ^

.

• ^/r ^ ^ 5 i
.

S\ t l \ I \ \

.

soj\ \ *a t W u

v/rv ( ^

uj

)

m y t n

H / \ t a 1 1 -t r

ı <\ i v / -\ r

• ^y/or û*
. A O / ll jhşjf" ç^j*£

<■^

c y I \'\k s ^l \ t

n / ı v ı u n r n
c i/ y a m v

U*

4 î jjb

. \A /u M S 8 /rîM i4 ir/Y ^

. \k/ \hh TI W ^<UîU* <JO~>o

. v—

^

ı \ r

m

u / n v s r / ’n
y y / * \ o j JLJ

T

t
h y / h

<ss?St
n

•/ \ y

-

V ...
"

5!

' . a /*u

ö

" / oa ‘

> 1 / r ^ o lj~ Ü

■ u / t v J J I 4I

■ ■

,■
!. '
.

o/

. a / 'u * r r / r * -» o V
‘ r / vt i \ t
‘ n / u

i \ r i \ r sr/o

d iy ü

/ Tt

n

o / r r

n

........"

i/rr

. A/r

-

y

, . • A/^
. \v/ r t *:>>'

i \ • /n

/ U . r - J j 1*

i t

v/tr (
jl-5-0
), ,.
• v/ 1 r ( ^ U l j J ) U!
. . . • ^ / tA İ \ o j t A »j ji» *«4A.
t r/ı i j v, ır/r .. I I I (uü»i- ) ^ <>.^ j *

. r/rv
«'/ o "İ ‘ \ f

JL.

^

* " r v: r - / n

: • X
\ \


.,,

. T / > ^ i T T I f 7* u r

\/"vr

.

t *»^ i î .

. \\/ r t i \‘ / r ı

t yu

‘ t t '« v / ' V ‘ \ r ı o c r / n

‘ t / nr n

T/TV J#-.'***! jjjU

-u ‘ \ • / a ‘ n / 1

Jile

ta ‘ \a/ rr i a /, t • ‘ \ • / \r ‘ V\
‘..-y

v. : • v

J

.

. r /11 ‘ « / \ s
.

‘ Av / Yt ‘ \

...

a/ y

} *

r/ u ^ ijj

■.

n/*

i / t "V V V T 4 V ^ /-T o ‘ T /

J ij

• ‘ o/t I j j j t y j j
‘ v/ \ r M A

u

;/rt'£ « *r/n V vV r* * r*/ TA • ' •

; ., A/ t r ‘ t/ m

. r ı ı/w i n / u > ' v
. \e^/iA ‘ v/vr ı ^r—
■\ • ı V/tA ( (Ji»'j1,jj )
. Vt /Vv (
likJL.
‘ a/^İhmv o r /a j W

‘ a / v ‘ t / « n r v / t vsr * / n ‘ n
a

f n

ıy\ı\tj\i

‘ r r

■y

. \r

Y

Y^t *

mt o

r

t \ r / ı v

■a/ \A cîJÜJ

o ı / \ ı

‘ \e

ı/rr

: ‘ -a \ «> r / r t i v / r r < n
/ m * </ia

. r r / ı r ‘ ^a/tv

‘ u / ı r

‘ r r / ı ı * \ •

M ‘>v- t n

<n - ‘M• ‘

‘ r r / t v ‘ u

m

• ' v/A tf'j**

j- _ jj

.

/n
. .1 -

ı v n / ı r

, ..

, . jo/rA

‘ o/t

^r/or

Jlî y j j

..... .

.

-

^ \r — w / r r

J«. - ■

• v/m > j ! 1»

öUjl»

u/ l T

**

^-j*

. 1 t/ n (!*•
r v 5 t - /rA ‘ i « t / n n/o 'jJ j-

--

* # y j*

' \ - ’ ■- ■, - İ . T o / v V
-

v

t , \ A / r , c . J jâ t f ^ T j

. y/iv >*JİJ

A/ ' 1^**^'-*'

0/ ^ ı

* v/ll
. \•/ r v i n/a oiyf

. r u r .

1/11 «»tli*

t »a

t v v . i - v » / » r > \ r /■« \ ‘ u / o • i i r ı o
,■•

‘ u /

r r /n .

i r

/1•

‘ \a /

n 1 1 f m \ ,\ I \ \ i \ I o öij«j«
. Y r /ıt ‘ t r

s

' i’

/11i r /1• m

A /r a î r > /r a

' ; \ı/\ ^ Jjl»ul 6ljwju

.

\ v / r o i \ v / r *ı
v*ı t r

* ı v / n


'i

t/ v

n

Jj *

ir/o
m

it / t
‘ 1/ \ •

, -, ı / r r

ir/A

‘ r / r \

i ' r/r t

i \i]\*

{ \ ij \ e

i v 't a

i t r / m

‘ r/tA

i rr/r v

.

. ' v ı \«/ v ^ ^ Jij»

J_>»

a/i t

^

J iJ *

J k

J jj»

«— t/*'

• T .t/ t.T .S .t\ / \ r . j f i

i r/t t

•/>

° / 'r ,

V*

,

, >'

"v Lil/ JU~a* •_.»

t;
.

î r/

vY s

r/M

/

u

i i • / o j i f o f id - » ?

a

.
.

,m

v

;

:Y r * m / \ v

V•/ T \

2U î

v v / « t i r r / t n ir •/ îa

‘\ / t

\

■A

in/sA i \ */r v
.

jjJ * S

u / n

f* * &

/

r

,<u^*

v v

***^

. n/r v

•'«i?

• A/n \ t f j j f

. v/

t

. v/T \ 'Lî '<uii
. v/ r \

iT
:■
■■
*■
i

va

/

t

vi

u

/ r \

i \r/r o

, • r \j\ r

■ •

• w ıvı
t

/

a

.

. r / ı t i n / t r
. r ^/

t

r

•j !

.: n / n

* v , N oü

•.

vt/ r v V

.

«i/
J jjf
,

jj

; ' * * 1»

\ v / r \ - û ljj- '; * 4 î

jlitsjj

w /n

.

» v - 1*

'«‘•U

\r</x \ illT. '*Jî

. ...

'V 'S '
\ v /rr

^

. vr/r v

r/ı#

»j U l i i - T

. \ jt \ İ 1o/tA

n / n

tU i^ f

’ ıJ i»

< s j j f ***i»

n /r \

i

t J * iU jü T

i \ r / 11 ‘ v r / r T ‘ r r / \ \ J

'««I»

- A/ r v j U

If

• T*/-vr

o y u

•■

' ' , ^ / n J~î *Ui

• ,

^

vv / rv
.

j ; V I»

\ v / r \ j İ - î İ j j '• u i i

' J

' / T ^ 2-1»

i r * < V f ‘ t / v v i v t t v t r / j -ı

■>■>'. r f r S j y o u

:
t r • m v i vtj r t

(

> j j ) L iU

. \ »ı r — T/ro i r \

ju
.

, ■;■■ v / r v OljJU
.■ t ' ı i n / n

.
i T\ t n

ola;_,J

. \-\\s

\ 11 r / 1 r 4 n / r ı

(A IV M / ) V

İ A / l l

.

ir

jr

ı \ ı

ıt


U

j

y

m / u

J y
• r -/ıo ‘ n

j

\/ 11

Jj»
Jj»

. .

e/

*

A / YV S U
\r /t v

o / it

I 1tl U 1 ^ /tI

‘ n

ı y • / t^

‘ ıv

^

l.

' ,

m t ‘ ^

a / i r

*

t

^

11 t ‘ .-i v/y Y • .1 • 4 r \/ \A _/İ*jL».

•/'u

.

^ T/ T û

4 0

C v

cJ j î

J ^ j Ip
.

.

o / n t ç a/ *\ r

' .; . •

i ıl- i

.4

V4. o 4 Y /1 Y"; 1 0,/VY J Y

i r ‘ r ‘ y/ai ‘ r./ no ‘ o ‘ i
. ^0 C ^

-J

4T \ / 1

y y / AO

^U>

; n r / r *\

.U / l T ‘ U ‘ l / VA

?/'v

^

. '

4 \ c/ U

j^

•jil»

. V° / A

. Y.o/ 1 V

b
. . t/ A
. v/ r r

'r'iO ^
s

y

•/ 1

Y• / Tr

( p ! H /.j-> )

j L * . 4JbjI*

• T T 4 Y • / “\ Y ‘ Y Y /

• r / Ys

^

t . I \ . 4'. ş, &H.
■ İT/T T

w'L»»«*

■" v

i. \ A / T ' \ * V V / Y t i «./ V J j j l »

■•- - t .;

. Y/r,. I (öLLJ—) tsj’p OU4 ^ Y ^ i a / y o 4 \ j x . 4 ^ y / 1 4 o / 0 J^P

li

‘ w /

. yy/iy

y

‘ i /-u * e / r t ‘ v/ r
. YY/ 10

. \ v t \ r ‘ v /1 r ‘ v o / i y ‘ \ a '/ \ •

i a/y • ^îli

54 o / t t 5 V»/AVA v / l J U

<

_>$*

. ^t a / i r
‘ V

y

/

y

«

_>î » .4, J y J î »

• ' / TA‘ V .

,

■■ -■ ■ :

‘ Y/ YO ü b - j ^ o


,

"

• 'V/-

:. ^1 i A vii*^S" * -» j»

■• Y/ t A <ı\h{\'

c s '^ J 1

u - 'J *

’jSd-

V h / A V


VI

y/ t

v

<*iî

‘ 0 <v/r^ *

. , y ) t v* 4 a 4 y >
4i -t 4\/T\ 4n

4Y/ l i

5 A / Y o <sjt&k V j c ‘ V /

. \ V/"\Y

. V * /* n 5 l Y ' / l e H t / ’n

, . T /n

. T. ı

v

. \ • 4 a/ Yr

. ,y\/Ar lsJjI-»-)'»-» jj»
. T /T 1 o - ’.A*

y ‘a

‘ U / YY ,‘A r / YY

Vc # !-^

',

t T/ Y * ! U

j> { >

\ - \ l \ - (* 1) o 'L *
)\<
■\T ‘ \ ‘ I o\ . II ( o lU -) öU Oİ^p

. I i i Ki \~\

.

W r t

sl^i*

ı—*
. Y\ 1 ^

4 ^v/l

a

n/r^

4V4 v/ T • 4 i / l

^ jilj j i j i

. , ) « « V f . / İ • * V A . / r - * T « 4 \ *1 t YA ,

4 \ A./1 Y4 T 1 4 1 o /T A 5 y / "V• 5
1 • 4 VA /o t

yy/

r • U*

4 U ' / o Y 5 i / O N H i /1 0
-,

4 \ o . 4 ^ r I )y 4 \ / n

Vi/lVSA/ ,
‘ "C / v ‘ r / «4

Y/ Y O4 T • 4 W4 ) o / . Y Y ‘ \ \ i \ r l \ h

,

ıS A r_ >

. t/r
‘ ı * / \ v

.II(û U * U

‘ a / n *\ M o / \ r

rL )

j

( o lU L ) ü H -

. w jtt
t n / r t ‘ v \/ta

‘ rr / r r

a • ‘ t » / 1v

/- n

‘ İ t I f / TO
m

. «/ıo

srr

‘ ı/ır

n

.

. \r

S \

I \.t ‘ \ ^/ N \

\ | ı A ci i r / l o

î T•

n r /

* r / \ r n

a ./

n

n

ı \ u / w i H M v

■1*

i M / t !

*

5-1 s / r • n

‘ *jjjj

:.

n / o \

o *

a

. T /ll
■ »lr\

‘ a / 1r

ıv /

a ‘

.

n

c

i n / ' î

^J*"

JJ.IjJ ö ' j j - i

i

Jjy 5 i

‘ a /ti

‘ U

m

/ ı r

‘ t\

.\ o/lV

i

s
/

i

/

. yr/r ı

t t / l l

‘ A/-U

t

.

'* T V

M \ / l f

/

m

. yo/ıv

i

/

t v

v

/

ı/« v ‘ \

a i

i

/ v

< iA > *

‘ t/m

M /it

■»*- j -

SVM IT

tt / n ‘ I o t o / o J j j b ^

t j l i _r .

5 A ı t/TV

Iv /l I

n I

a

/

v

• u - ır/tr

‘ o/ | «

. i a/ 1 1 5r r

'. r / r v
. r /

r ı t / « r 4v / u

. v /i» ‘

ü * 'r *

n r / n r

v /ır

ölX-

. n /rv
ia

‘ r w r * ‘ A / t v ‘ r* / t v m / r r n r n

^ U -

u i

ta

iA n/-\ V4 e/l t ST/a .ilUel j-U. t
‘ ı

n o

.^

. r ı / "\ r

. il \ \ ıSj^Sl
a İa/va o*j*
t a

ta

• T • / T ^ t i Jj *

^ ^5"

\ O*

/

<
■r / r \

/

h

u

5 t / vr

J jj
01 İT

t T * / t t ‘ '^

5 ıo/-,r

. u/r ı

%n « / r r t w

.

J iiJ

ı i A / n

• \ A / ir

> iW

5 \ 0 / Y “V ‘ 1 1 / \ t

.■t W t r ^ > ‘^ j i ^

.

/ ı

s vv/ı

a

TA

. r /

. u

«JU L

. rr/io

. -\/rv

• t

. n / r

ıv

v/r *

. v /m

n / 1r

^

u“

. v / n ı Y o /n

JÜ j

J ii j

« / i o ‘ v/v

t\ t t * / r r
• v */ r r

r? j

i J i a r * d lj

. >/ n

. \/\« M i / l
. r •

\ «

. ı r / r r

t/ı

«r/ı t

£-U j

| | / T 0 J&Sz» j

,
A/rV (

v <r / \ r

C.C. I j j

‘ r / n

( H
t

/

u

• ı v -

«‘ iı

j j j Jj~»

^ ‘ r • -

\ \ /

. r . a/ 1^t

* / t r

ta

ı ^

n r / n
ta

j'- u i-

j - U Î jio J L .
jt - u d -

ta

r / i r

‘ n / r *

.1 ( o l u - ) ^ l .

i ift)

i A /« •

i ijtİ

‘ r / r t. ‘ u

• T• ' T»

• »/V

t

t

/ a

‘ \ r u | o _,i£J

s v /

v

i \v < w / w

( ıtt jj>

,r • o v t n

t

‘ r\ lr‘\A \ijy\ i \y a

.

t A

‘ \ i/İvVa/

^

m t m i

/

y

^

• ' • ı o/r*

i \ ‘ o/f\<

.

n / \o

\ v n M »

a

t T M V U t lo/ll

. i v / r o ‘ o / r • ‘ \ v / y j •‘- » u * o > .

n /^ J»1

AC T / i A

n

/ yy m

sy i / ı t ‘ a/ ı r i n / ı y ‘ u / ı ı

YYiY \ t ^ / l o
.

u n

y

: \ v/«h \ v/o i ‘ u l »/ s ' ‘ ır/i

^

î n / \ ) ‘ ı •

m

/ vt ‘

a

t ı s ‘ ıy/r o m / r r

. . - \ v/ « r 6>.l>

‘ .1/ı ‘ n

‘ m

t

ö'jji'

* » U-

u / r y ‘ \ i/^

"iy;«/yy5 i o/\ o i \ l \

'*’•>.>

• ı. r l i

. y \ / r r ‘ y */y o

A

‘ T/ i A

• y/^r

i r i /u

i y • ‘ ' v / t • OjjU* öIjjj
.

.

Y / M

i

*~ = :-

. \ \ j i M c~A^

>/ i A

. y • / o • ‘ n / 1 v «>-1»

.A/r t ç \r /r r

J

‘ J_>; j ^

• ' v / y • -jls-ülj
‘ M

‘ u

t / A

‘ l / l

i \ V/o

O jjU »

. >/ r t- » ÎU —î!

ı v / u -vn/ıv-sv/ır

...

. \ v.t t / i v ‘ «/ r y

c

t / f o
t

t

m

/n

r

Y /'o >

!

l « / l

i■■■^/-£ O j - i j

‘ n / . ı v ‘ v/<

. l/
•a / ^

h

oA

• y */io

•ı ı / 1 •

n r / ı s «/o J; i f j j

4 v .v » \ • / v ^ t A t v / ' r o i Y ’/ y y î

• u / ı ı ‘ \r /ı « * n / ı y

*0/ l

S Y

v/ 0

‘ <J"jj

• yy/n u-Pj

«

iv/u

( jj

%\/ i y ‘ %/r t ‘ yyt \ \/r\ syr/

y

‘ o t \ l a . i \^ l ir

U f / A

/

m / yv h / y i

û ljj

. A/Yo

,. A

(O U >

‘ \r/ a j-1jb jü i 4

. h / ır

• V/ Y t

n /\ ı s.vr/ w

y\

• n/n j j j

‘ \1 / r t

. \« / s AS i / o s ‘ \v/« t ‘ H O u

r*

' /r *
. t /

• VY/ 1 V j l # j

.

.

‘ y • / yn

■i i / ı i

t o/ y t

i

\n \l< >
• v/y>

j -jjj-

‘■'jjAji

' o / c V lİİç-&

i vı
* u u

m /t

‘ \r/\ o

> 1 1 4 o / Y i ‘ y / YA ‘ V o / Y İ ‘ 1 '>

‘ r/ry • A / r *

‘ y/ya

i n / y i

^

j

-

£
.

t/ıı

‘ o/r \ 5t */r • ( jJ**i ji J j ^ tf-cj
‘ ^o i \ r 1 1 \
‘ o/rr ‘ n ‘ a
. v/ o \ ‘ y • ı\/« - ‘ r •

.

nı/ı

‘ t/r i

■. \ "\j \ .şD
. ı r / r r

. v / 11

s ıı/ı

.l/v

u ijU -

o

jL J jlT

■• ' /11 -A;,^r
. ı / r f' OU- jlılı

‘ Y/ıt

‘. n / t r . n r / Y i

‘. y ^ / i

- yr
. u/n

/ ı

• ı/ r t

o

. a/i \‘ ı / o An

j1

.............. »

vr/tY ^ / n

r/Y

• ^r/l \ JIU j^jy

. r/rt JU- ■o^y
. n/»r
4a 4o tr/a‘ \v / ı n 1 4a/o j L i j <.j J

‘ « ‘ t/ı«

4, * f L .


.w

i \\ / \ \ H \/U ",/U.jl jiUSÖ ^ U

. A/lH t Y/ Y■ u-ili"

U — 1 o ,/ıv ‘ ^ / l t

. \ ci/o Y

‘ 14 ♦/1 v n y 4y/n n s/o

O ^ *-

-.

. \ a / t r o j A * çj>. \ l / \ \ •‘-» U -

. t/ tr
n ı / M n / r t ‘ r */ \r

.

|*y~
> ,-

T •/•>! ^

u / ı y ‘ m / y i n y ‘ v 4 1 4y / \ a

4* u;

. \r/rt ‘ y •/u 'J • h j j î

'-ri~

. r/rv

r./tA

r/ı t ‘ Y i / t r ‘ ^ r / Y i ‘ v / u ‘ Y / n

' ”
. u/«r
. t «/m ‘ o/.m ‘ o/rr

\5 y y / y •

;

C

jU -jiîi;

4 1 04y t i r/r o

. y ' /1r

n <\/ n ‘ o/a ^ j'ic- 4jlfj-

;,

'■_,>-

V /l \ 4

.1 V 4 t / 1 o 4 T.
J^-O

C
'. o i r i \ / ı v V - ı / ^

s t r

ı t - ı n

ı u / ı ı
. n
.

,j- . U
t ‘ r/ıv

n ‘ v/ n «ij1
t-/ ^ r

o - 'U -


’ •• \t/\r
ı r / V v ‘ o[\ t ‘ ı ^ t o / n

. o ,4 1 4 t / Y1 4 o / t o

y

Vr

‘ r/YA M t / l O ‘ YY/^ ‘ v / v

j J—

J^r

. y * / ı t ‘ \ \/o \ n • / i r ‘ \ <^

‘• v / ^ ‘ t / a ‘ t ı r / v ‘ ı o / o
o o 4

£
'. T/r £ n • /A n v/ı A r <*■ ‘
«*•
. n / ' K h 4 t/o*
i*«-'<->-4 jjü.
.

. Y • /•> t c f 'J L j - 1 J ‘* r

-r

.

ı r/ n ^ ^

u/

e T j r j j

. v/
. r — r /i A

o j

U- v k

. u /ıt

. 0 j-TT

^

• W ' «...i \

) j r \n

S

r u

..

/

n

‘ u

.

*r/\ t

û jL

.

.

;
4 A

5 ,'® /

T*

/

( * ' >1 o *

t

. a /•u

^

^

Ori

V

‘ u / r r ‘ t / r • ‘ \ o— i t
i

>o/ 1v m i / t v

u

. r/v r

i n

ı r / u

rr/ v • ^ jl-r cJU

T/.t « ^ *iîlU
. u. rr

.

U — y a/ av

/ rr

s ;ı

jl jjjl
jj~ )

jrJj jr&A

. ^/ TV ' »A ■
İ2~i 5 i1

j
■>

• ° / ■'

v/r ••' v-1?

a j\\ u f / r * ö'

i \ t

- .tj \ a

; u — u

sr

y n / t r ‘ u/\t j ı J ^ j i
. r v u v Ur u r <.\\ <-\/11

ı y / \ n / A ‘ n — t • / 1 ^»i— JU' c~j
/ \ # ‘ e /

üu.ı

s rrv v*

: '. ’v/ Vı

• U/ U
‘ yA ı a / v v m

iJ y

•' v/’ı v u •/ v • J-- - ' y

. • v y / t v tf
\T

‘ n / r * cri1^

.A | n

- • v / r r

\ A /

> „«£ o J U

".' v— i / i v ‘ r • / r •

U / l T (0>;

in/r*

a/ m

a— v / m

.... (/IV i \A / .*T:

a

y ij i <j^ji

. v/-u ‘ r • /r • ( jJ j W ) _>;*

. .,. ' T/.U M M l i / l T

it S J l j j \

v / ı ı n ı / r - j ! j'

1A / ' V

• u — ır/ ı r

jjl

•. u/1 v ‘ ı/ r t 4v/ yt
. \ V — \ 1/ t V JL* v j'jj1

• U / İT

• '^

^ uı

tf

. u/ u

J&i

• v.T/ ^' lSjİİJUT

U

U/

“ J1

■ * > h ' ıs ] k jfo \ _ >& J j '

j'-ÜJ

1 .A ^ i^

tj

! H t r / \ r U »/ U
. u

‘ v / r t t r/ \ v o j /

, ;,

.

• >»— ^t/ w

«/ r « toly,

u

jJ

• 1/ yV

• U/’ t t üb>^.
</ r ı ‘ \ ı

\ V

. n I w i^l \r J —

. U M U ' T / U İ V / i t A>- ^
.

j'

1 »/ t ^

A#

:

vr /

iri' j ’a

’J l* l

jl-jiv U l

^ -M
.

• <—»
t ;
" . « / « t#-•*“ * tî'u
' e/tl
. {/-,n di-S' <jlj

" j

t /> t

> '

. A1— v/ r t

J»1

l ’ ■s\j i\ u r / ' r a ‘ u /a

J»!

r/ u

>i

.

\ "V / T •

>1

İNDEKS

\ i I

j .' . -oe ' / r v

'Iir

( rV-'VI 0^1 )


i r

i \ j i t i

s n

/ n

ı a / n

u

- / V a s r /• u

m

.

ı j\i\
:

s\r /\r

t

• / “v r

r

.

♦/

’l l/l V

t

tf-A-il a_>»—

. ı

s t / rr

n

. r »/ " t

v*\ /

u

■« . . i /

O f-ı

J i» - j ^ T

ir

sr/ n

sr •

ır jr \

<■. \ t j n

i \I

m / i v s u / n n r <a

11 •

jlljî

‘ vr/ \ v sv / ı ı
s r • / > • s \ r / 1 « o jI

‘ v / r ı :s a / n

m

)

s ı/v ı ^ii
. n

‘ ı

oT

S T 1 / *V i l l y l
.1 (

• r / r t
s \r / ı s

J

)

. T\ / l #

«/ir

s n / ^ s a ‘ «/ a

Uj .)

ju

r r / r r f ' u / v t k ‘\ \ l \ r i s j ^ ^

S l l / i r ‘ l t / ( ! M A ‘ \v/TV
.

(

s w

11 /

, | V / * U
. r r / r r

rr

T) ( H t W
. n / - u

i

\ / n *

j Tj

sı / \ r

n / 1 »

s u m

. r / rv

jT

•'

.

ır /n r

‘ r r / n

jW

~\r/\*

ı r / -> •

>>j

< # jfi
n / n s n

ı r/ \r

/r r

< J U ji

iü jS 'i
• V /M

s a /m

st/ır

‘> / - v *

s v / n

4 _ ,L

a/ a

Vİİ* j -_j İİ j O

. n / o r

s ı /

...........•

. ı i / m

sv*/rvsr/r«
sır/io

uvtır/ır
v« r / r ı

. v / ı r

s a / n

.ı/tt
J > W

j1

s r/\t

tr * /r ^ 4 > r /r o

/ 1r

İ

,> j'

( - * • • * - { ) <31^1

‘ « / r r s r • / \1 s \ / ' ı ‘ o / ı

s n / n

s n / n. A

s ıv /rr

• #/ rv

s n / r « s v / r t s t/ta

U / M

j

u -ji

(j j

• n

m ij-i

s n / n

sı/rr

* I rr

Ji

. u / \ A - i
11 r /r »

İ>

J 1

• ' • / ''v
.

(-jT

j'/'i

.

*:jii

ır / 1

SV/lo

• «/ r r

s r / n

. u / ı t

s »/rr

^ u T

m < v
s n / t r
t ^ .u ı

J *;b J

s t / yv s » r / l
.

«/rv

jU £ * l

(j^ U g j) J ^ ı

. n/ı

\&m‘o Iaİ j 1a*j j i j »x*S* o ^ ^■c j<L*Ijtf.p'

j ^j\£j j .».»**!

^ /^ J b ljC ' J . 4 j I

*

(Jjjİ-**"’- 'lS j ^ L$ ^

[52^ a},. 4^'j j U**

J

üVj^İ

J ^ l> - ü

j j* » * * ’

j j ■) j « & j l

^

4uJ. jl

^

j j

j

c jl* il

( ^ } ■)

jJ L ÎL İjl

^ £ * !jjS *

^

a^Ülj>-I

6j j j \

dU ^

dJ J J ^

jj

j

^S ^J

< l j j |j ^

f j% *

^

I-* *

aJ j

>

j

j

jX £ * i^ l

’ 1J J J

4 ^ > -j

L>

aJ

,+İj ^ j

. j X İİ jl

J 1!

jJ J

^ *A Î

d i^ ^ jv Ü jj

ci^ j^ “ *^*1

6 J 3* ^

j

ij

t J L ^ p lj j

dp^JJ

JJ*\

^ ^

^

$*} j  a J J J

J

d*X<4¥£2~t'* ^Jk^îi lj

j l f j j j j ^ j î ^-IpI

j U ^ I ' ü 'b /jl
^ j i# u

< jU . I

j

1 Lm3 j*j£l) U**a#<S2a^

^ IT ^ jw b I

Ojİ

lr l

J '*-**£ ’ ^

j

^

4 -^ ^ İ 5 İU j I
j

c S *^

J

^ Ij-m ?

J J

{£ * “** v i^ * J J

d o T jl ^ ı j ^ ' ^

[5 2 b ]
<w *j I j > -

* j’

^ j* ^ 4 .J j l

jv L tiji

jl— ^

# J J y # t5 ^

LfcAP'

M *uM

L

j j ^ J j l > ^ l t i)»X £jüj* \ j j j

j.L i

Çj > ^ i i i ^ j l

g fr^

ü

4+j .J . j)*x*.5**" *»■

4*

{ J i^ *

^ J ji-ş -^ l

JJİ J

u

. <cJ j l

jj

j j

J J

J

**~*^ ^ ^

■^U&ülj' ^İiâj

- ^

{j 0 ^

j * x > 1»

ü

<J^>~ J j ^ * 4

Y *J -^ *

O

li-1^

O j f lİ

d J ip U -> -jl
j j

$"

^h^ j

0 -U ^ U liip

sJ>l^ -.41) J l , - .. j j J j !

. 4-^3^ P

[5 1 â ] I*Ap U

ıJ S jd tfi' 01

V U - ^ ^ J ,^ 4 î,ü j j A î. d i l / j

4 M ç \ S . 4»C
j$ ^ Z \> - , j
4*1? 1.4* *

<

Ş

^ j l j j

*

j i

-

6jjj\

<

J J j^ iS s İJ U j^ ,* 4>*J J

4?xJ

^ ^ U ijlp JL^İ ^ 1 ^

j

^î>xXX']|a

(j9 ^ ’,c L£-J^*

J^'j>* J ^ ^

^-U

A«0‘

^JU_)\Ju ^ J&4 (J jl

û jlS * j d^JÜO

<C^4İjLU

^

j î ls * V " j \ v A ' ^ J .

2 3 ^"* O^

ÛwU^j J Î

* * * jjij *

j

i L i " ' d jli

)

<Ç^İAİ j i p

I

(J j \4İj I& a X İ

. 0 Aj\+S? vj*Ar^,ij

, *

L.j l** ^ J

, j îjw l;i

^

jjü ^ U ijlp ia~i O

^

Ji&f J
ıtK) j ,, AaJ

ji J

J

Aİ1İJ İU *il

jj^

I^

jv £ > -

<ccv y> ;,;* f

9

J J ^ ' ls*0 ^ ;J J. - J ^ j ' f j t ^ (<j-^~* y ? cr*} ,A>' J ^ J
3 ^

jwLİ*i^i

c«£^J 3

*pIj

0^->ta \m
İ£

a â IjI

aJj j i j j * k + A j

\ d jV o U
\j >P’[a
Q j£

j

o >Xj

<*3 ^\>- j

AjP

J ^ — “*^Jf

J:i
O j \ aİ j İ P .

4 ^ ia^j j>-. tvJlU

<\f£? .

l)
JU

^1a1^jL.>- o t J j l j S 'ş . j+J*\ j
ûUj ji^ S jŞ !

^JlC ^11j i

I >ÇJJJ -rÜ^- *>1 ül*U%JTy.£ j ,‘^ ^1^1;I

l a p U jjj^ 'j.aJb J

^ 4 ^ (J>

^

*U»Xj^>- ^ j* \ç * j

\ J l. ^ C J j

Aİi^' 4^J*+£ I j j ^} j \ ^JavS^-

(^ V jl

ıSjjti

.jf i<***
< x ^ y

«İİ^J

^] <Cj J>- A^-jj

15

c^jUS^ <u

A^tJİ d^j j]

jS+ç* öJ.*]j*ia £-

4>+)^
j j i €* cİ»ÜİjT

j>- c-*ı>”
4-Jl-----^ j \

12

*jwLi*i^ı
JJİ ^ J J 2

^

\ j j j iS jr f 0 -U P j^ jjl

7^}\ <*** J *

-*

û J j jl& j ^ t j U j

^\İÂ&

21

Cj^si-^
J jr J

Iİa J p

QXh’jJ İ j l ,
(
^

j

( _

£

( j j jS

aI^*

^

<iJU ^Ujt C^a^L* J a J jL * j

^j l j

a*j jl**jL»v L> o » * 0 I

. A-iOJ j j f

I^ p U

^3 .j * \j I

<X)jjfâ0t-l^j I ^ I

AaJjIaIS* j

6*\j ^jjıJ>Aİ

d » » \jj ij l.,

t jL^w0 j j j ^ i j l p

^1 j L »>j

^.a 1

l

j

o ^ ji

i—
^

o\^i^ üllal*- aJj jhk* j ç j>m
jj At cr*^ ..j^L***^! u*^.
^

oU j

dJLc jİ*Üİp .-.,Mjl>4 • OVjjl; Jj>l;. o .u jlj

^^A>Jfcli £^İaJ \Ş

J j/

[ £ ^ 4 a J ^ j> -

(^ j^ ) j|L a - j j

w l.v * lp j

I^ J jv T

18

21

d

A -j£ j j j

^ L jL * .1 jI

^ jU p l

(S j^ ^ }

jJLJmİ j l

aL^^-j aJ a^a.«»^ j

"'■' -• ^ -■-

,.

^U>*l u ^ jl

ü^IjU-j

iS tjl ü V jl j i^ j l

j

xl

M.lj'
jl j

J j*

^İjI

Ij

[50 b] (jijb
j-

2 ? ^

a I^

*} & j i * j - ^ i l j l ^j^u^

Ü jit î v3^>* j
' wL*p!j A ^ ljjj

CjUs^-

j Âa j j

<uJjl aL j t

^ j)s Jjl • O jjIî - ^-^>*-^Uliîp

J *A
O ' j j J ^ d ^ b t - <d* J # 3

c * A^ A^ mA^ İ S " ( ^ j l

dJü^İ3şüi ^>jjüji (^>j5jtS"

asü j

j j

,Ç f ^ ^

b \p j

ûJj J j J

< ^ jl ^

^ i-> *

. jjuJU>- dj j j l C-Jl*>» 4İlG İL*^I ^j>* y
^İJL>-t j

a?4w İ>-

A a ,*« **j

j

C-^Ip j

j<
a ) d JJjo

JS" ^

j t_iji?ljl ^ Ü j î jU>^

j

Ç—J j a I U

AJ» JİJ Oj)^'il j

23

t iJ jo ^ 1 1

* j - L ^ l iJ>,j*&>it. v—>J.O?-.'
j <J>I ^j

^

a*1jI sJj*

c5j*l *A*la$ . ( j ^ ) ^iî jS U

^ 4 ^ . *.^4^1 ^ J jl j i dJU^lJ ^1 wi>- ü J ^ Ü jİ j ^ i
<Çj ^ L * o L *

^

*Xij*A£' {i^ j\ jjJ ^ ' 0L>-

1tŞ&tvtS' iJ ^ U jl ^İİlPİ J<\+4& Ö«Aj

i j y U j ; d^ujJj*Î. I j j j
^

J

‘ ; 4l)jl o U jJLİİ^İ' aLI -wt âum. aJ cUpb j

J 2?^

i L & j S ( £ j\b > b * J lîi:

J

^yu j

jl û L

^

asü

^

Jj Aj lS>-*>” j

j

Aİİ:^:

3 İj$^l j

aSCLa Ia^,

aSUjjS* ^ ^ 1 - , aİ^>-j

-'iJilAajj-l j j\ j

^ ' S j & j ’z

O^aaUİ- ^ 1 ^ -1 J\~* j ^ 3

j<&

6

<İji p

^g**kJlA) j jJJL^İS* JJ** ( J J

^S^lj

Jaf I ^ j j \ j

vJ^US* 4JCj.*U*

jA -*»

j Û jy (S j ^^3

j

o^lo <

4>- J jjîJ

; A * S ? j\

Ji l i

ji j

J-Ui -l»

<u~; I £#lj jlo aU jb J jl ^ ^

c^a>-' ü

3

J

jl

4îl 4İÂİJ.I J l i l

^^4;i JİP

ç la İ

o j^iLi j

aJj^j

İ J ^ lL /

(3y I 4sj*J j l

0^

i 49 M

jV jl

j ^ l ^^3 *)j

4>~ ş) Aİ.’ IJ
j

j\
•{ j

^

o a ^ ^ l

İİpU ( jJ c i- jil j l c Ü J Jl
AiU O U r * 3

i

S

j z \ 3 " fjb j

y>-

<^^^1

^

4 j5a İI ^ İp

^

Ai\f-j

m

; J l ji** ^yf-0-*
<S^°T v î i f l j J j

jjd

£

*x£ \j

O ji^ -j j l

>1#'-

d>J *j* J*jh 3 S j Â* ^ f',S O t â ş * * 4

W i*?"-

9

*£ j{ ü j > ^ l

UpU j.U j> j

yu» j •j^l>-j 4 .ji j y ,y !j cJ>-.;{

uVjl

,p<-UjJI j\ j*\a

jb ll

• 4'l|^y-'4/--.vİ^pUjj

j S ' j l dX’JJyjJ* O U j a*Iİİp

^

{ŞjtJt&SjS A^jı

^rH ^ Jt^i, 3 ******jr*?’-

. «cî j l - 0U>

*Cw> J j l

j^,

<uJjl aLj(

o-iSjL J>İI jS"t ^**ul: •. jfUİS* > £i>-dUji c^->*aÎ
iS j^ A

^

:
^

.
t

, *

^

4fJ>j
.$ W<^ dlf İ
Vr y i İ İ J j l ş\...OUjk

•j

Âm
m
f•**j j ^lUâl o j
I

fc,^i v - *‘> I

O

V'Üfl^-r^ aJ JJ**** J ^ J 1* ‘^1^-ÂİL

W»«^U.« JaI j
^ w i * ı j»'

J IVA«

j
4»Uj^ U>5^»i ' y^ !)^>"

'Cjf.jP- iŞ.jtifâ»*:. —',«^1/,.
^ff

a]

jjJ f

a î\

j IJ j j j jj£ J:L . ^,IJL« ji J 0 ^.Svv? 0

İ f i r l 3 l--A^ 0

£U y

— OUj$-3t* , 0V j ı l •

âX jJtj? Jp

21

t.4^i;

v ur

aİj j

j

1

j

(j- ^ A İ j l f i - \ $ j i h t L ^

\S^

-*

i iJ ^ " J A

l5 j J * * 1 j & i

Aj£ j j

J llI C -J ü
j> X ) j A j k t ^ -i jl^-Uİ* j j
as *j j

\ ^

aİ «,<x

4 > c ÎjJ jl

j ' A **

^L j

\ j

4*J
^-1 j > - \

U ^ p j « *

ç

15

J j\

a 1 /j/

Öj  aM

ö * X J ^ İ Î 3 jj* j a^
ğ j * !j

.

^

j

L j j a J\

^ îlj

j

^t

j

^ JülJ Lv<?
4 Â jİ p j A

*

\ ^ jA*+> j A

A>- j

k\jb j j

j

jj

aL I 0 3 U**»

s j> * j j

JJL*

Ji^
ü

jJ j \

jj^-i

<Z j \ ü J b

J ,L jl o b j

jJ İS " ^
d^
j

öjlS si* J > ,3 * -^ ,4j-l

tîJLc j \ ) \ s j \ İ 2 >

m

ji

» X * ^ ü U slL * ( S j y * ’ ^ JJ& * « * J

j^ j) \ / & j  ^ t ı j ^ * ) j &

O ^ -C jjU 0 j Â**

S j i

JK^1 Jp**^

A ^

j

j< & \ > -

4*j j İL *

0^ (

\ £ j> \

S

'"^s*

l ) 4 ^ j U j İ j ' i f j i J J A ^* 4 £ J i \ ^ jJ U # 4İ j \

. ^J j J j I

^ i x j ^ j i ^O ^ j l j l ^ l î
^

jj$

j j

J İJL İ* Aj 6wül>*

4 > x iU J j \

j

J

dlj*>US> — ü U

^ a Ia^
t S ' j \j j £ >

İ

0*X^

os

^y^jA bz^jk+M ^ji-ıs* jiu £İ^

( £ J&j*4ÛJ>* ~~ d \j!i* Ajs^** 1
ğJ

J

4 ^ jJ jl

j'® (S*^:*u ^ ^

jjl

Ip’I^ jJ İ

j

^-c^î

o ^ to jj j> ~ L r j i f >

( Ş j > c-J x j; <dXo [4 -8 . b ]

12

Je2j l

^

jj^ sjI
U*h*

t£ j &

^

Ü S j A i <t\+J

(J ^ ^ ^

;

f

Aj

û^b j

J j $

4j>cI%aJj \

**^ ^jşj U - jlJ ^ U ^1

J

j£L*M p ,

d^

^a

^ ^ İ A İ a il^


J & * ^ îi

^mX* j

< i* jj}j\

û**!
O jl ^ j j ^ J*
d -> L j

'

*)!j \ d * X zj* )lj J\ * * j

w lj&

^ J ol* ) 'j

t £ j ) j \ f J t £ j ^ \ j l Çj'tij* j ^ A*jk£’

21

[49 a] üj>cjI JİI (Sjlj'&S' yj& ü'"JA* j k
jj* >

Sj > ~ j a

j Mi J l
^

'

aL .Ü Ia>-

$

dJJs^Â^vUj j
j* p

Al j İ P j A

0 2 j \j j i . .

ii^ L j > - a L I a « j

02 j l

j-4 *

^ J s j}j\2j*mmM

JS^I

^ j d*A^.P aXv4j^1* Aj [r*
^LjLS""j (^>^ÎU-I

^ ^ Jaİ^ İp

P j^

o*Xv*Ü

ilX z j ^ j f

^ lir lj

^ a U —^

<jl>-r O t^ L w

o llai-^

(£*$£* (j>j I vİİjo '
duJl>-

*1 JJAAA j

I üj I
I

ç j >*j

j*

aİ j j j

0

(£j^4 * * ji

^ -A İ îL t

I

J^*İ

ti t*j

y^M* Aİ^

J j î j [4 7 b ] j ^

L $J^^İ

f

^

ö^-^2P

j l (^* 2

J

I J^viAJU aJjS" JwIJjS"j c -^ jjj l o b j

û jjj

I

J jl^ jl y U j

< jljl

d4^>"

jj

4

c jü U î-

P ^ J}

Ü^o j J l l L j l

® ^ İJ

' çjy * c c ^ j l * ^ 4

a u Ij\

^ r j j î j ,,''4 f l# .

aL

J l^ l

^1 j

Aİnijl û^J^AjI^
J & 'i S j

j l y * * ^5^cÂ>-jl

12

öJj$w>: j jlfe

ç£4j ü ^ j l J j^ .ı^ j ^*ı«
d J b ^ J lp l

j j :>

j a j JöJUU J - ^

Oİ^İj {J<a‘*f. J ^ ^ J '^ J İ

JA
j

Ü J ^ A + J .j > - ' J I İ İ C-AJ

( j^ { !

3

i ji

djî^,„İ^

<Zj \j Âj {jÂ*> j
Jİ J

ı^ *J

<
—^jJjl 0JÜjJuj\Â j
d ^ î jv O

'i ^ f j

AjAl»y>- U tjâ Aİj IJ j j jjü jl ^1 j >-1 .J U il Jj A^J J jyıS" öJ5AİJİP
J İ^ C ^ " ' ^ d '

c3^ J

o~\p^lî

|^ İ I j Ij Ij

I j j i l j l [48 ti]

^ ^ ^jj
{^T' J"*^

aL j !j i j

I«Ap U
a ^ j^ a jV j

0*A^^*-Üj I

»A—>•

j

Up

ı^jjZA}

> 0v««'^J^^IAİ<«^ ^w\»^j1a^ aT ^ I..,.»»*»*<j Axb#h^jUİ| j
jj aJ*" Vl>-....

AÂAjI^- ^JjI ^j^ \ ^ S

*^ 3

U <ii>-jS^

^

A İg> -j Aj

j l ^ l î j j l j * V j l a > c ÎjJ j! ^ 5 Ij ^ j j U ^ j Â~» jjSsjI j I j ( ^ j l j ^ 4
J&^Mj

^

J f-^ jl

j J L lijl

4> *J J J &

I^P-U

d ij j

j^ d j j j l

d'^’L j ü ^ İ j

. A*Jjl

J j^

jJz>-

ji

vİUpI j J ( ^ İ j Al^Jil j lS ^ J j (J ^ * 5 C £j^

J

J l jİ -*

jA)

cİ»-Lj j y b

j î j l d ^ L j Aİ/«^ ^ j > - \ £ ^11j> -1

a J jjtî j

Ö^Jj J

•is**. j.Xm*1jI o ^ b j

jjaL? ü jl ıS * ^* ( j^ l (^jlıAjt4
j

ç -Jİ\

j j*aSsaj ^.Aj^JUjI d^ıx*U U pU jj ijT 'jj* O U*

£İj1j

(J\ j İ j j £ \

A

I j j J j l *aJ>

c^jjdjl (jr^fü ajaJsl»!^ jj^

18

^ jlj

yu»

y

j

&Lt

jAj

3

U?*0 Ji \ £ j * ^

Vl>" <w Jjl < L j 1

[4 6 b ]
^

jl

cJbl

d

c J b l j

*

.j

3J .& a j j S ’

^ a Iİİ

ç jjliUJ

U

5^*

<>vS' v l J L t j j J

* J

c J b l j

^ ^ 1

j

j

^ İS C ^ I

t3 ^

j

4«>î^C*J

^S*

^^1

4^5^ j i

j&

4 îj

Ö^Sw?

Ö İ^ U ^ J j

ÇUSCLr üJti^UI

d li^ i

<-^îl c£j£
./ 0 ^

(^ U L p j

i

£t*# ^1^1 V j ü ü j l ^îT"İ İ*U Jİ^

ÇjU Ü jl

^

OUj

) J ^ afr

4* i j l
'^ Ü a£

Jj

[4 7 a ] . ^ U ) j l j\zy*> A ^ iî^ J jl

JaI

jijk *** J j ! j

4^ j j J L ^ J jJ jI
ğJ j j

ü U J jl J * S

O x«j[U ]jİ

ç^**^
V—**?

ö l j j$ *

IU p U

4^>ca/j J l c L öwU!xjî
4İ JJ

c J ü j

(S j j ^

3 4 f V ? j I j 1^1 <>Aj

\ jr ^

34İıJ>* 4 . ^ J (J^ 3

*>*s5 j

0 2 j y j \ »İJbpU ü 3 ^ İ ^ L ^ j y ^ d

£ J < u l î d^b j

J&

0 4 * J^ j * j

j

t j» jl

J J jy ^ - J y J

^tıı.-*---*I

15

(

j l j>-\

Jj^

.j-^ d ^
j j

i j*xtXj\

^

J jl

^ J J J J v a J l * jilp J l j > - I ^

J ^ X ij

^

öjj-^

d jjjl

j^ » l
^

*£ İ

dJjUj J j l j j S

J^*Jj**
lf j^ i

jjıI

ıj& $

4j I p j

& x S ' IJ

3 İU^I ^ j O S İ v İ -

CP^

£ * 'j

ü y } ^ jÂ^ dy jJİ* ± ‘A~s*%Sj>

4mm&y İ«ApU JıXsAJ*Ai^jl ;ö*AaL*ty* d*X»lâ jj» Iaİ3l9 £ ^*>X^<ljl

#

21

J

J * 0 j 3 J **& J

4 >iw J

;'

J i } ^ •■■■^ttl^l’> ;' AiJ)l mL jl
. â'Jj l

otjf j j j ix& & \ ) t j

ÜN

j

^17

[ J -.İ]

J l^ V l

aİU

ja Ü

ö IiA Ip

J & j '& > ~

d li^ b

• j j i ' ç j ş } ' * Asr j < İ ^ U İ * J <i J h j j

j ' Çjk* J

J * ^ } ^ ş*> V * * »* f ^ 4 J i J J ti

U \%

. a J j ! ^ji* ,« j ( S j l j v J * j

oâm )

*Wİ. ‘AJ ^ ; i j v» <j£İJ ü V j l

^>«^1 j

,*iil

• w -^ £ İ

iS ^ jj

4 j A^İP

J f r j ^ jr*»

<J>jW U >tX ^I i ] j L * V j l

d jjS "

C > L şA >

aaSjJJİ L & î l j ^ L î o b
J>Uî

û -v ^
J İ ^ J .Af ^ t a ç - U i L».,U

ğJ

> j £>*.J Aa j j i £ \jjj
oVjl

w

j

O vU Ia^

j o

*

J) ^!i&\ j j u f . ç V N

0*A$j|b.

3 .J jp

^

j
ji

«c^4 d

W j J b ^ O jl

d^A^P’ 1^*j I

<jP^

■£?*
12

■':.■■

• - ^ J'

i /" v»j;J? — ji>- Cİf-l»" jllal»* f"^- Aİ jj kt j çjp-j» ; Jlji** J3 jl •
’ v;

J jl ■
‘<

*

•■
•;0«^ j l i * J**?
j

i

-

•'

"

$W j
*

.'^a?2>u * * 1'vo i mı# ^ y * £

U V j l --0J&*U ^

;r d J ^ ^ r ^
v/‘^ v - V ^
*

^

’J

‘•-

a ljiU aJlA*I

f j'b j

*Jİ j

^ ( jv ^ l
w > -lj

j

£

^ jjji

4*Jb V t ^ „ J-U^ Aİ^I

J^*
y U

[4 6 a ] J * s f j

_AaO*

;d^ki
^ İP

aSs^i, I I j p

^

J> W AİİI ö l j «

<UI J^x^# J

tJ û ^ L « j —

J ,U j

^ ,w*4

4 Üİ

0j

u aI^

«-*• d / jŞ "
a^jji^JU j

ç r ç f'j —

Ç j i *IİİP

15

üLj

S j \ £j s * * J i)

ü*

1^ d k ; L‘ ti

( 4 >' £*rA * ) • • • • .......................

*tj>* j\>*

jj j ^ jl

îöÖb-

£ İ ^ : T Jj»l

...... ■

. . . 3 ||M uU» : T jl* 2 ;! T M Ö'^J. ; o-u.i 1

I) TM jlî ^

+ : »1^ > • 4 j|>i jy-

\j
.jlo b

^

c J İ J lP

ÜjJL L iS^ Ç j £ ,

c ^ b j’lS^ j j j J j
Ü İJJ

2 ,^

^

t b .p. ,dJA^

ja.5\jî7

a,wJİ

^ol

^b^bi

A A L _^ob

0*-^ Uj^ ^Jji

6

oLol» .**<

^ j U j jA

d JU 'jta

0

J >

o b

öJjl

ax^ j>-

^&b£ob (3jS^

1

^

j

ii^ J U dJ<AMj[)^ i^JUJL İİ*j*a5 y

j

J>- J a '

9

1

Û*U>,(JUp j ^ j
0^<w^bv4İ

a İS^<v4«»\»»^*

^

^\!j*

V_^J j j î

j

^

j..x^.L5*j

12

o b jir j j i_ ^ j ir

ü l r JJİJİ Ğ$9* j

j^ Ip

A^>-JJ>

ü: j l c p ^

15
oU ^I

o-UJl

^ J U ip i

jJ i^

dr^JJ^
io u

j^dU>xI^p' ^ ^ a! ^

18

0^5^11 j $

j A.C b A^-£j

4İ)

(J,\j j U

Ab i

jT* ^ .lip l

jii^ j

j j ) j l-

{ £ j ^ 3^>

OU*

j^

^.^,>-1 j l j

j'jİİU aJI o^bjj (JUî £>-

JJİJI 14 I] M üloli j^Jjl -l& T ^ : TöUU........ (T r ) ^ ’j ijl 6

1 IIT JjS : M

s

dXAijj)â O j*£j £İ^iTl>-

ü b j ^rlÜL* JZ*j\ aJj**j
,

ü ^IU j

oU o

4

c S O İj t
J

jlp

(II p

O l^ T ^ .

^ a lî

jfS"I

^

o jİ

-.^ a J jiı..

^ d

ü l j j aLI olj^r*^

y^
^î»x*

<^0^1* ^ 5 j

W *-

jyi*

i£'te£
cJ*^r ji"* o«A^yı

ı.

j j j +£Ûa d d jl

ü l $ > * j i A > tX P j« 5 jj^

A O
u l-> *
ö U l j L j İj j

o *u J .a p

ü

\^ p

* a jU

I* l > ^ ll-p

JJ^j

o U -T

J}1>*

12

ül->"
j

ü\?P

(S ^ ji

*A**İ *-^Uİİ
ouj^p jfe

^5so

ül>»
f Obl

ü ^p

ıs

J** Ji* c —U j diU ^UiT

y» D*A^J*Ap *Aj i

|llp <Jİ>-

[M — : T [ OU. .. . jSii ] 9 — 17

oİJjU^j j
Aj^ksP*

4S^jjio o^tî^rMjS

(J>j>i*~A ^ Jj

iS)j j - ^

û^^JLi £^+*5

<**>j a A j ^ î A j j 5

d lio b

i JJ+**

oJ^ L^T C * o l* ^

J JJİÂ* J J J ~ £ *

4J J

jjjj^

Ü ^ J/*

^*J,i,4j jjS*"* ( » £ C-s^*A>-

C

ıSiJ^ J

J j-j&L*
1J j h

(_$i^A 'j> - J f ~

U>- j jjj^^u^Jb^LaJL* C*-*o
* J

ü \^>~

•A-***'

^'4

j j ~+>

J Ajtlaij 4aL i j

\j

dLi (^1 aI^ 3 i S j ^ i j j

jO^U* j"* */

***j i (-£«/ j^
jji^ L T l-> - cJlwip dr^ *<«j*~*

ü IS^jIj

o j^ ii cŞV' J j l itad^£>- (jUî J}»-

•*>

c)UI

j

.. 4 .J , û r ^ l r ıj^ ■\r-*‘

*<£tjS* d.LU*

^ iJ J

12

jzjj

C*^- g^V 4*Jjl

alİoU d*Lj 351' **&? (£^£ <uJil Uj j j
j^*y

< w Jl kXo j .
üU *

jO J U p

^ a I— i

c J iA p

IT T jj jü s jl

fjfC ^

I jı

fu

u V jl

ji j U i r oL**^l
ü L « .* 4 j

15

lw4İ (j^jJji fjMj*\j*

D V jl y o

o

Lo

d L _ *J o b

II T âOjPl : M

1 1 || T jjp : M j j * l

6

j &

aJm j

CL-k-a3j ds-^*“ j

> -

üjJ*

j ■-dL*o\j

^ 1 ? . (Jj+aa.

(JA*J AİJİ *UtJI & aJj! jjlâ ^
^jkjw\.>.j A$*^l—>i ^İl-P 4.**j I j
<

*

3?

t-

öL> C J L - j

M

* ,^.j)

*

>

b\jO

, (( û^up

j

aJa-aPj

^

j

a

jo

(( <UlJî!l

4>c,*.vwL/2.a& A (( AX-aPj JjP
(J^lj A^Ssİa
J^Hp j

^a! j

\j ^

Vj

15
ükİ

j

\J * \*

^ > - \ J

»
C- (( 0^*Pİ^)

CLpIj

\ j j % ~ *a

(J £ ^

a

Û J * [ J İA

^

\

.

0^11? » —• ^ l + * >

j j

d-o*A>f

j

f

ç *X *A + ş ?

. j

j S

j

,j J

^aî d 8

JjU oJI.. . ^ J
• ıSj*>

* ((

*^"İ .S"’'*)

^

j

jjj

<uİp aİİİ

öLî o U a^J j

J

!

£ İ j ^sl-İS^J )) A>tÂ^I^>r-3 (( ^Jİİ2,4
O^Uj

tJîlî

J

^aU^oI;

4 ^ k l^ ^\.PİJ?
AİjI

İ 3 . ^

J

uJJU

j \

Ç wü \ a J j l ^ I ^ I ı j mA ^ [ > - [a )) a S " J j *J A^J J ((Ij a S ^ İ

II v \ <İJ 4

z\ |iüi* 4 ^jl>*JI

1J),

C-J İ4.A j

M — : T J^jit' JİA3.İİ 15- II T -— : M

:•■ (( o4id& . . .

J

A.lil^*s^.i» ,aJjI

İ J Ö .

ü S ^ J * (( j l > t ^ l ıj-A

^1 ^

*

.^ \j l ^ i J l j ^ I j - o I

aJI . t f j l AİÎİ ' j U O I U J I )) <*»Jâj
12

•“—

A>--^'«s^l

4,111^Jk*>CA.v^ )) A^.jj

j£3o. . jw^uIİ3

£ jj* & > -

cjii^
>

^J

5

dJI*Ap Ij

<*->j\j\

jj

*Aj I^p j i-\jI j &1 âwX^a^-

^~{J

4 >caJ £ ((

J. ‘^^4J ^"■^J'1®

UUî>-l aSvIi J.-5"*,;Jjv2.i

w

lİİ ^“j*İ ^ '4 Li5^ ^ ^1~t

Aİ^.>-j
^ j Ij -Ua İ7 .j& s j\

-AjA', c K ^

)

j

^aLToI; do^-J vjb O j\P

|| V

. (j

tjj*' i ü*\js : « jj«z\j . . .
4jJ i o^LJI 8j

t. <jljS

: «I

>: (( İLLaİİ , . . ^ \ d 1 0 || OV

u^j.a>. : «‘

. . . ü.lLL.1! )) , 1 1 —

• • • <^S^"j )) 12. || t o \

9

)) 5 — 6
j

. . .

)) 6

4.jJ ^ <
3-AjLLi i j

i

1 2 || (W .e n siııek ) I V , 8 4 )

( ^y* p ^

) I ^i>-

\^â.zS

Sj j JiUJt ijx£> j\+*\ )) :« 1jaxS» . . . ij jwu-! d 1 5 —16 j|Kirş . ^ * — \ J** y t ^
^ c^Ui-.U..)) ,: ((jUu^i . . . c-jI^-U d 16 |J İK\^ i ! j^^' o^h9 ((
oj+auö Vjj
_/ 4 i)i

V'- ^ A û

(j-** - ^ Y

II u r ^

i o

i^Â.^S'

, ((

1

j

*.

\j r ^ \

A) j >i£*A

O l ı î l S * j j j *a

jP tJ la j

, ((1j^ n Ia m .^ ^*,**1! j j p

^ L v t j jj d J L ^ > - * 4 İj i j

^ ^ ^ 1 U j A - p )) .

^ J j^ "

j^ ^

A > t X ^ l j > t İ ^ş m AZ j f

Aj

ö^aJL^j
c ^ jJ ji

(3 *^
Aİ1I ( J

ü

<-£ j ^ J ^ j ^
C ~ « *A > a IJ

. j: >

ap»

jL * S ^ L > - j j

û j a \j

\j * J ^ I

aL

1

U

cSj

Ja J I p ^ l i j

İ İ

a

u ^ a J IT ))

j

O j- ^ j

L ^ İIp

dJüJJ*
ü

Up
j

<— » j i j l ü l f i

* ^4 ^

aLI
A -Jî>*

j i Û İjjS j^ p

j

c £ jJ a J Ip

j A l i f " A * * J jİ

15

jj^

C j^\* J d J > A ^ j

A ^ jS v

A^Z*j$

Am^İAİI

C

« J L jjU i j

^ i

dJU & a

y

(J i

4}^. ^ 9 II M ü4JUr : T JJÖJÜI^ |M— : TpS 2 ||M

i M . o^pj 18 || M Jk : T

16 || M

; T <jj>^ 1
: T ^)-JU 12 || M — : T
II T ^ j

wf ^ t j^-scsJf (î^*^ C
: «

12

C * U a L * ^ / u l A ^ tS tu S *

ö - > y p j C J U > - ^ h J j l o - U - X jj î j
<JL-.P«Aj

j

^ jİ J İ

J O jt« A p

j

j

j i t

a L i o l ; AÜI

^ jJ iljl

C j* l£ İ* jl ü U j o y S " '

C * P İ ; j 6J.Z-+&JJ £ ji\ f i* j
»

(Jj ) J~A j )) (j ^ i

J I o U ‘ l> -

jt Ğj j j \

* o J Ip Iİ *& *j J c i \ c ^

4X-*m.İ I

j l j

JÜ * j

İ İ j ’^ p

a JLI

d L i^ jA

p

U lİ

t j^ * p j« ^ jI
* ö ^ jj

^ j'jA Ü J

^ İ

A ^ P j *Û ^ j I (1)L j

C - * jI ^

i S j ^ J ^ 4 * * J jl

^ J îi- * w jtj

{J,j U j - İ

jj

®

O jjI Î

cjJ j^ j !

d L ^ o l; a > - I

^ ^ .j j. L İ

Aİ j A *

J (J ^ İJ

C - jl> -j

T ((

jiî l

<w~*.AİP j j * ^

^ a U İİp

v i J b j j i l J * J İ J A^Jj)k*i

jjlâ ^ 4

İX^ ( 3 * ^ “ ;>’ I nJ^ ^

J>-

(Jj i j

* ° ^ i j ' ^ C *» *ıA > * j
J j

^ jî

o ^ J j j ^ J ^ İ J U * dj j j l

o U j \ U > İ J v > lj

J t^

1l j ^ j~ ^ ® a S " ^ » ^ I » | j 3 j * j *

1j.jl.«k«w** I j

4 jw l;ıA X f iwL^? ıfJ^L j . * * C U ^ I j
c ^ .> o

&.ZAA (£#A £ j Ç ' A jT

.Ü J ^ v S L * J J

. . * -V » 1 4 —1 5 || ^ ^ i» T t ^ x iJ I î j

; (I I^JU> . . .
c ol ji «

.

.

.

I^ J » 3

ö j l j b )) 7 || o v •

|| v \ îu T t «jty£3l ijj** c ü T y

18

o J ^ o ijl

v^ İdjjf
J j^ ^ I

aSjy\

^.*âV .}l

4j*Uj

<^Jla^zSa 4İj] lLjİ^

(S

Ij

Cjj^JUî.'

j

jZ i

ü b J jl

dJbL j

>~

^

{ £ j>

lîLM i

.j

O ^Jİ

4 ^ j w l j | ,^ jm İ J jl**-4 4 jL j û j p j j j
i ~ j \j > -

sj

^ j \ j J L$j\*A J ^ ^ ^ b u ^ j l

J

J jl

<u*jl ^ j j j aJ •At'-Sj

(

’- b ^ j l

( j p " 'j * .

-

5

I .ÂJb j

j \*.*5 (J,Uî aİİI İU?o <
._*jjl (J& j j & 4İjI iijİJJ j ^cjjJj j aLI C*a1h^

(Sj^j

öJJjk+Ajfyi^ <***+£- ) k ^ S ^J''4^" 3 lx**jl 4İj j j j j j^jl
j jS
^ > t ^ L İ " 6j
aJüU

i L i l I ’- ^u

a İu ^ojl J j

j

^J^ aİ j-vP 'J^LmJ Ü j j 3

Vj j J j l

1J J

^ jjîd jj
^

JL ^I

a^J u

ç j

.'U u

Jb>- ^ l j , j

ü

^ J {1

L—*.11^ öb=^

O jp jj('

j J w^"" 3 ■^ l > - ü l p ~

'■

®

1
4**A

‘■—j l j ^ 9 '

I

j>~ j j*A*

< ^ > 0 c ^ i j ^ l . <j£ j

^ jJ U ^ l; lT I

(3‘^ J j l , ^ > - <5~ ^ j i

aâ ^ j

^ \^~ J* J

c j^ •^ ■ ,

U*

(3

3 ^ ^ J i 5 ^ p j J . ^ j l

J A\&

ç'^r J j j k î a ~ jI J j l ; j b

O b J jl

IJ

l j ^ f j f j '4 ^ y L * l j

\j>m\ Ü J-11°^

A-a^o.^ J

12

\

j j

j*

J J

^ ^ J İ ^jA ^ - U ^ ii^lilj2*->

/^ M * J lj

Mi

^ İ

j j j

I^

^ p ^M*JI j Sjl^s2.Ü j ^11*11 <w^j aÜ j ,^ J-1 j ... aJj -^j j jİ p I (J?l^î aIÎI » j^j-î

.

;. J j £ - P j j j l J|i«y2-^>-j C-*J ip (J* _/ ^İj

^aj

İ^~J;

j

jA

A; 1^*1 j

C4 İ I ^ J

L*li t—j^l-î

4>ti»ul^j>cî ti

4 > -^S "l . j j . ^ l j ^ j l
((.û j$\j>ı.*£Lj j

UÜİ j

^ 1

"
aİjI İJ,> . ^ U a J I j

;• ’^Svj.l jS- 19 ||.J M c-j!
ji] w:.'.22 || i 4j_İ t

j

b jS *

IJwA ^ i l )) o j ^

j 0 - j w ü - l

:

Ij>- : l~*I

ij

j\<s^4Xİ I. yv

t)i İ$J$ Cr* J - b h ^J® ^ j f h ' 1
"

a]

'

J ij

j^>~ 3

J.SI

£ j> -

;
4 > v i I s^2.a (( ^j>-j - j
0 lj.^ l> -

Iûa b .j U j ( j

15 ||M.'fj^i j ‘. ı^"•5
'-n M _.. ; t

ijj^. ;■
(. jj yi : a ^>-*1 ■
•• . . 'l*j> .20 — 21
JJ o ^ *a t

c j ^*3 ; ,( J^Ssj^v<aJ

*^ob. aS^ j ^ j j

i S 3^

o V jl

j^ jI <3j>~ ü J jjtij* & > - (JU^

3 ^ s j*

tib j^ U llip

^lwi«i>-l o V j l

aS-*

İ

*

a

âb*ilp

j

j

dwA>jjUw ü U j j * ^

\ (^j^* ^,’^im

j

aÂ^s.^^**J.j

j 1
< İİJ ja Î

3

^ 3-*)3^ (t^ ‘,t‘ı^ ^
J .* M J io b

< w > -lj

(jji (j^ - / j j

İ Î / j
j

^Jipij * A ^

J jl

Ü jS " j»

j

I j jK*t*A *—•“ ^ ıP

ü ^ lİ P

ı s j b jjS S "
o jjjl

A»b i
ü V jl

j&

{ J ^ .^ ^ J ^ J İ

‘Ij> "
û jjjl

. A l l j l a * . ! ^ 10 ^ 2 *6 * I

^b*

lc İJİ

Aim^1j i

^ llP J
J * j i j b iÜjS"

^

3

L /r ^ j'j

t i'k i j h j *

J ^ b ^ -I

j

.j^bi^b

jİ J ^ l^ j

Ij > j

i

j

**?j ^ j j

J ^ x p j J> ^ d U i a P İ ^ j j j j S

<-)Uj -s— c r ^ -* ^ ç r T ^

; M' 4 JS& 1 8 || M üJİİjLm : T j ^ J L ,

17

18

J J u+ İ S
A—J J İ J İ

ç V 33 ^ S 3 ^^ ^ ^ J 33 ^sMĞ^ÜJ S***'
â^ * ^ > "

^

d .\u J ip ı

iJ jf J J*J JJ \£ * J >

o'«A^b‘

V | jijt

31 ^ ' v*'*-bJ

o ^ r i ı i s -i l i j j

( J ^ j b ^ \jr'**

O -U İİP İ Jf j j

.J J İ ? I

4İ>^JJ J

O b jjl ^ r ^

İ^ U J ^ J

6

Umm5w> ^ p b l

* îv ^

JS" AiLy£Uİ ct.i^.İâpl y j j

â > l^ l

'jpŞsA

A > - j i-LûJ j i

^ • A Î t i J i ^ i J J*Xaj V j

^j> C !^.j\

j

J J ^ j

A»vPjfcAi^jl

3

ALI

Jj+ JAA J

tij* İ t i * k j j ?

^ j*Aj b p o j b bS^ ^ ^p j *aJj 1

b jU j (j

c jhA^vs^jl

*

ö ^ > c ;i | İ I p

j - W * *& J $ j i

< J^\

J I ^ ı-•■~■

b »^*

3

b

^

j

— aâp 411^jf>j — jf* ^

-b ü L * u i l » J

A Ü I ^ J —-

<L)*übj

d I

j j j

a ^ j £ $Xijlı*jSs>- c - 3^ öJâ’Uj

jb o U ^

j

lİI c ^

***+a d^

d lio b

aAII O İ j * £ j

21

|| T üaU : M dk

(j j£

11

|| T 4 j&

^ . h lS - ö j - I v 5

O jjİ Î
j^ a Iİ? j

^ j ^4 j

d * J I j J J Jk* $j>- ^ ^ jw U İ I C j j ^ j I ^ p U

d jJ L y ? /

d ^ to l j

O ^ L ,»

j

j ) 4 j j j l

J ^ jlî

< i , i ! j O j î ^ l

jl^ ^ Ü

^ İm -İp

1 ^1 j

J ^ U - I ^ J U L > \> - j

û^^p!

yp j

c

4 .£ > -j J j ı^ J jS /j j

, ^»A '4j İ ^ *

c _ 4 l^

aJLm«**^

^ m x * ݣ jjU >

4 ^ *^ J İ

d ijb t J

j

j

j

çjU^

« iilj.} !

b lp j j

i S j 3 ’f s ^

a j ^ j -^j

J* J

w JU p

i£ ^ l ^ A İ U s u
I* -U jI

j

Z»j j

l£-^
$

J '^ jl

ç jU *

j> -

â w lJ ^ İ;L

J j ^ j i
( S

' J

J

3

4 * J jl

lİ ^ T J ’

3 4*A A İ

^

O jj^

J Uil

J p u ^U!l)) . j«xb> ^

A ^ ijl

* (^ *A x j j l

4İİ

j j ^ ” ^'W^"j

jO J U jlJ

J

j

iS .j^

} 4 .f j $ j {

J^ Ü !

<*İ^ p I | j

4$f'*)!j\ jj ' ^ 1 j > - ^ > 0

d ^ ^ y a jjj^

\<£

cJ ^

j Jlc-

jij^A<^ j i Z j & S s £

-^ j

j*

J

d İM .U

aiJLjI a>*ju#Ij**** « ^ ^ j İ a

ÖU{

j

ıt)»*y>-j*

^

. 4] j **j j

^1>*

^

i / ’j ' ^ ' j j <'^A'

^ İ İ j j ^İp I y j j j cL p Ij j

15

( jf* U İjl

j i j j

O

4 *1 j l

J

4 a * *'I

. 4 * — **AİS[\? 0

^ *^ 1

A j^ ılji a I ^ J ^ I j j

c j X p j 11j ~3j j

:<u j I

4 İ ^ 4 j L i? j A ^ 0 j U *

jw U ^ j! J

jjyk llâ ^ y & > - Ş j j ü i i^gJı,j j 4.1* 1 1; i^ ^

12

b

I jj j y U

. j ü . ^ 3 i , y j£>\

( ^ ç J & ğ J c S '\j^

U

4 > vJ

J

ı__^u

Aj j j j j

J

4 İJ I

j A liâ 4 * 1 j J

A İjI

<J 4 * J j l

J I j > - I ^ > " ^ *1

p

^
IS jj

4 İ ^ i jj

^

j

j

jİp I

cJ»W

:j i
4,111

ğ

j

j.

4 4^1

l P J ~ * A ^ iJ k !

û\j*\ >1 : T İ).!>* 9 IIT <xij/ : M d ilj/ S j| M ^ j J ö T : T ^^jT 2
-lC > 19 || M ts-Jİ9xSf\j : T- ^J &i xf \Jt | M dUy : T di'Uy 11 || M
II M — : T

jix jj^
a *L I j j 4 &
ûL^ob

v jjJ l^

^

0*Aj j - L >y3.P J

,

1j ^ j l

< ^ lj^ jjO

j

j

j 3 j j*^£\+*SİÎI
tjû ^ i j f U

t_^

j

âkAİLS”"

AjA-*ip ,CJj.S

co jJ L I

d ^ ljj

j j j

jl

^nou*J

j

o ^ jj^ -

t jljl

c»^vw

^ j> -

{£ * * u ^ - ^ j ^
(J jl j

ü U j.u J j!

“ 1 -jj^ ^_j^ ^ jt ^

1j l / Aa^mJI

Ç j> -j+ . (( J j l * < j i l j l - J l j j
ja j

I

l j

İ

İ

iİİ^ S ^ I g p A

(S>Xa \ . j l J L * j J r£ '
(jL _ .^ jİ3 j
.jJ d S T i

:' T

d W j^ jj. ü U j

A * « > - jj

j

J jl

C J*A^ ^ j ^

j

A -^ jJ jI

I -ı A

aJLa!

c S J p - 0j j J İ

,j j l j

lAjta ^

« (j\lU ]l ^

0 *A j 1

aJ

-* -jl

: M Lf J J 6 || M _

ö j J£%j3j

j L b J â u i^ -l
J l? -

u L . j > .

^t.aA

:

18

ö jj^ j l

{J& J& y Ş

A>t,(slS" A -^- j l j j i j

1 0 || T

15

Â-^vMj*Zij2 a ^ J â p I

^ j^ ^ j

A l^<K İ>! wU.*W»; ( £ Jy j * ^
a ^ j> ^ ^

(^ J 3 jj2 > -

^ V j l ü U j l i J.x) U l i

A lil a~2*j — &\— ><5olj> ^ j >~j a o w X J ^ L l

öj> ~ \3

12

^ j^ T j*

j^ s d li- ip O U j a ^ j S "

j* ^ j

( j ^ * 1^L*»*o t j

J^"^ 3 ı i X o j b * j £ 1

a 4 ^ J b i!> l> - ^ L j I

AS"* j L ^ r « J j A j 0 * A l^ Ü j l

I 0*Aj^ı/T*

j

(J j!

l/jİİjÎ

c3ji £^X>-I Aj AÂ^J J»

,d*A^L> itrn^AJ^S^" ^ JP ^ lj J Aw j I

— A ^İP

*aS*"*^1\**ajj+j

o ^ A j L > - < l > - j jJ .S v m S ^ 1

££jl (JJİ

^»*İ

ü U j l l d jo

Q <-U;jlj>- \t,i)j) ,,—■- AaİP’Aİİ I A—^ j ■■;—

ü l*O A J j

lİ ^ ^ 1

^ U l ))

a x ! j^ jj { j j I ' jj* ^ j !

^ * ^ 5 c ^ i^ ± > - ^ j \

^ j ^ * " ^ "j

j a

c J ljj

Sj j M

o l j

w j!jl

J j& *
o U j j

i

‘^

AJ

a 1a5"?j

^ jl

1^**

aLI

o :^ t ? l î j

LJ ^ J İ *{£*' J

J>1 j

a İjiI

.^J Ul4

j

s

^ j > r '- '( J * * l ^ l j ^ j o

A jj^ "

J>-

,c j j J l ^ -

.((

4jI^*4a>» (J_1jCÎ,4

j U j
JU T

^

^ * jl

6hA,’^.’<
j

^ S fji

*£j j j

jk lji

a*j

j

C—^ jj j l

j

(J l^

ö 4 J ^ ljU j ,z lj! h jjl* \j$ ' ^ j \

^ J^>"j A ö U T 2 j j

^ lU i4

j^ l

j

IA J ^ A ^ jI

4

II ^ (i^O^

J J ‘^ ’VS'4

^

lJ

^ Lü J

a5^c£Ji5>- aŞ^ jj ^»Ij^ r c £ - ^

«Ü p 4 ^

i i ^ l l l j\ ^&>&\

j j

l-3 M > - j

j
a S jj

.^ il- c ^

J ^ jl

ûJ

İIp

j

j

^

m

Q j fT j

O j[jjS

aLI C -jIp j j j IS

jj^ s t> * L ^ j ^

^İJJi^

(j^ i^

J^Uî

(J J

^ J ^ “j A

Aİli AjL*>

AjUjü^j c5> U jl

^

J

j ' 4^

(Şj^lf

^

âwU^- J j l j J^bl Ü ^Jt

6

c 5 j ^ )) 1

ö y L A İ^ l;

^~+AJ J î\ ^ J ^ })

<J>-} l i b
w lj> *
^
1^>-I j

c i^ .
aL I

( J j O Ç J > -jA

< U « jJ lJ ji 4 _>-j X4 4^Jl^-

Cj*AÎjji ^j>~ 2

j

^ j > - j<*

J jl j

jL > * u ^ w U ^

<;

4 x ijl J I j j

^ d jj» j j

j j ,J w lj j i

aS^ o»A-pU j

(jj> lı j j

aJ

S j \kL S j >-j

. j'Z * AJJ*J, J İ * il j ^ j b

<Cjj)3jâ>* dl —

j

J j* " * aL jIj P (^uîJ^IslI ^jrv^j3^

V l> " J ' cS ^ J İ
aJI j \

d^

j

6 j * S ^ \ g J k J I a I — JA*S 4 1 1 \$ i j Z — i/'&ij** l A 4
^ fT 3

S(J?l-Aİ J

jl?l>- j j j jj^ jl J^l>" u d i ^

— A*İP aIH AJ?*j — d L İ o b

*j* *

iljljjJ lî

çj ^s ^ A+J^ji'^tsa*-' tj[\Aj>-

c 5 j^ i^ J

O j J j l j^ > - J l i - I

(£ J+A* O / b / j

(S j* ^

Aa J ^ A A^aS**} C-^j*İjI ^c.aJ

â^X a^Û .-İİ.-Ü jI

&Vjl ^İİpI j»Jj ))

c J M -^ 'l

oliiL* djjhk,* j çj ^ j a4îT ciol^o-

A^j *Xa J

öjamS** Aj Gj jl<4

O j ^ j j

^ Ia P İjw L /? ü U *

— aUp aUI aj*j — Jj-^p c^JIp ül>« ^ J j^ ^ a Ş - <*«j2j

J İ I j» aTjJÜk*
^ llâ jj

a İ > aİj! ( ^ y l.U

(Ş^i J

« JJ^

o ^ l>

S JJ J ^

c ^ jJT k A j!
j^ j* [ /

Aa^J 1 ^Iiıı■»*■ ^

d \c ^
^ ^ 1

^

a

j A\
$ j}

j'jj

^J ^ J İ.

j*X»j- J İ L p ^

j* j j
^ U j^

)) \ a ^ 0j^2 * < * jj

A ^ ^ I^ U j j ^ J J ^

||M >CJ^I : TOâjCj-^l I M AİJ^I : T > 23 ||Tj j ^ : M

7

oJS'lÜS-O İ j ^ j j
l j l (^jİJlıl
dLîob

Ç j jfî' 0

l—

2

<CUwo^jl {j p j & OAjTj 4l**4-** 4 j l >- ü 4 j i ^ U- * #

> - d^I^- ü jl c^jL^.LI ^âA^&L j

dj^4İ^^-^

^yda^L«

* aS^j [2Uajj ^j — A*+m\j

J JJ

4l**>4İLU dJjjJ

j^0

4-^) AaİP 4İII 4<*-j —

^ J 4^0İ j j J j l J j JaJ (^u\jî*

c T ^ 4İ^>-j 4j

JJ^Jİ

JİJ ^ 4 ^ 1 ;

L-J^İj

<
*~*‘4'4 JJ^ 4->^J 4^L ^jS*^

O jjjl JJ>- JJijk 4^«bU ^ V ^ ia u ^ j yvS’’ c^JUl cjwUjWU 2j>-

4İl>-ü^^ i)JüteU-*ja C^jIf* O j* J jl d*Ul«d>- dJJ*dâpl
4 j C ^ j L ojSj)S

dUyvŞ- 4*^9j& ö>XxJ 4

L il

4>t^J j

jj&j$dSlA*\>~

4İJİ c_JT4>xÂİS* 4Â**4—
*J
^o ((^iîj ^ j j S aLI o^TJj

JS*^ Jl>"j Ja>c# ^J>“ 6^İy«^P J j l 4 * J jl 4İ;I .^İJLUjI vL^-b^ aJL^>-j Jj

4İI-P

J

t*—

y» dOİU o U j . ^ j j J j l ^.i ^ j a i j l J ^ İ 4 ^ J İ

jl tto-OLv^

ij J ^j_
mJ^Xj \ l- «ı«ftjp J Vu^JjtAr?!

j l iül* 4j*o^u j
A-?Uj J

4 *a *jS *

k*

^

^

<jçjul

^5\>-

{J** ^
^Üi»

o I

j L

S

$

~

ûJ^İÎİJ^,^

cP-4, (T^

4^^«bi Jteı^s

(j^ jl oUjjJjJ v -jjo «j^ jt j ^ 1

^U-

cf dj j ^
J-^l J

ij^~\+&a

18
(JJUmS <Jbi 4?^İİ

4>*.Jj|( iDU* AİOjj ü V j l O J 4 > - y d J â j j j .^jj j S w
4-J wL^>^ qJ^ j ^OJ>- jj cjt-US"^
uaJU -r- 4*^1j

4

^j

J *Zjfi*j

il? ^^İÎîj>-l iiyL ^jıl jü

4?wT

4a1p 4İ1I 4-^*j — ^|pj \ ^ j l ^j%>-U«? (jhT
4$^

23 || M #^jlu-^l : T

^

J S - 4jm4* j ^ j

^SÜ , ijJj] ^ jîljl c^jL>- <5j ^ j i ^ ^

^cl5T Qjt\*& jA

i (_£*bl

4İ>

20 ||T y j j yz : M yi j — : T c-jI^ 12
II T —

: M

^>-

J l> J

AaLI «Uâ17 ö jJb*VJİ Û-U^b* £~~*yS> ~

jfcLI

d J^ İJlp

J ,^ .

aT

(S ^

£ « J u j {j & J * j £ o j S j S S ' Ç j S

aJLİ

t—

jj j

^ J t^

X > l 3 4 İ £j

J*-<ubl j J b - C-*j1jO ü J ^ ^ b i
O\J!s Jmj U ^ j Ü -İjJU ^ bl j
4

j

İ4 J

j

o tJ û

J j^

Aa J j $J® A j û a J j I
£ j >A j

4İjI

j

j

İİ

J ı> -

^ > 1 j

4

^ I j L Ü j i <jw J 4 & b U

£ /■ * c £ ^ ' y * J ^ - i '
aLI

j

j ^ J * J ö j j j l

< tb l <JlJ& J

3

o jjjl

ö V j l ®*XX#jâ iiX? T

4,ij i p Ö^bj

U

4^ J

^ (S ^ c Ş Ö ^ J j b j

iJ jjj* *

J

^ jl)I

j

J>- jO

6 ^j-^0jjS"

^ ^ 4 - İjİ

4 p j-İ

j j j l d iji-jI

jja

\ 4 İ^

ö*Ajİİ^^j^ (

(

aİ!x u

J jk

üU aL- 4 j j i ^
J b j t O V jt

j
^iaPİ J J J

O J U ^ IJ

ö « ^ l j j j
* ^ Ip ^

^

^ k p î j*X*&

j

bJaJ » aJj A* ü j l
24

j

O V jl

' a J j -4 » j v»^jjİ*Aİ T

Ç JIa ^

J > - C -j U

^ L ijl « jL İ > -o j

<JLjV <»«*#I«JU^9 ^Jj&lJiob ü V j l

Aj İ j

j

. J*AİJJ»\+pJ

4

.is^ y J jM d l t ^ j V - .4^ '-> 4 i •< s Q f
ijjjL f

4j «b^J!

J

0 >X**^y ^ 3L>“ <juS~~* J l l l V—

tJ llİjt J

21

Ü J 5* ^ !

j i l i l o j . CL**d>°

jfr 4İJ i

i3 ^ jl

öj 3 j '

jl^ jj jV j

4İ>^İİlâ>w*'l oJU^Aİilİü

ü V jl <

j

4Sv*bb* j l j î j» j

1 \ j ? y \ * P

CL*&İ>* d j j S

4İa-*İJ b I*Aa

4İfcl b* 4Jb SL*Ü

^p

<^Sw O* 4«^*d&l ^ drlîdST 4 (j** 4^b i

15

^ \P ^^>-b j

*nSyt

4$vb

} b l p ^ j j ^ ö j j j l dJl*Ap

I - ü jl J j l k « j

iiijj^ J

j ^ > A jA U * S j

i l l y ' J 4 ^ t s*0Lm
* A"j& J J aJjİ

<J L ^ ü * ^ 4X+m$~ş {y ^ <JL I {j ^j ^ J
I

j

d^jl vL-.^J»>“ û j j j l
^
o-U^b*Uj

^3>*j dJloAP j C İJİJU ^ j
k

< İ^ Ü

— olj» <^>Us>—. öb»*' 0\gX<*

4^.P

(Sij^J*
4

s Iam^

a * İj 1

(S jf-

J * - Ij

< J^

1 ı*m* >

^.li»

j

‘ ıP_/j

^ -jl2>-

j
j

0 4 * ^L*l

djj^ c S " ' d b j T

j e£-/j axJI

aLI Jl>*

jb a

.öj-^-JL^I (^1 4^jI 4j

j^

j\

Jj^

ja

\

((j ^

9J

^J.^>-

iljL J — J>-

j

c£^j4b

j (^ U ^ j

. ((j ljJ i ^ I j l i
(

y

S

4j J İ j j

^

^

JAA*»

I (^£4*l

jX l,o J jl
a Jj

~-j j

S ji JUi*

Ji

J> - c£4**I
d b j4l5^1.İ£ İ

Jr*j 6j- iL i5*"

JlöiU

12

d4l>tJİ O l*j (j\ i aS"*^]lj >-I j l b * J^bcu Aİlp ^UaX» I j ^Üflj
^p I

(Jl*î

a ÜI

4^1 . AaLI

A^vjl j j J j l

JljîL*» j O

j^ lljI

j jAİIp ç \ 3 jj

o^LJ^ ö 4 iîji
^

o l—c I (_/***

^j 4 j j Ua>-1
. ( V t y « öj ”i I

^^1

j

çtyS' {C,j&j*îa>~ Jb u

ûj-b£^l j^ l j i S j & j ^ >m

(j****-* ®

J

Uiaî A**iJjl j jÂj ^

ö4îli

(j-JÜI ü î j )) j j j *> ğJ j J ^

I

(S

ci>l^ J^*

aiJU^- ^ jJ jI ^ Ij Aii^Jb (j^t! oU^-i

<jl£« i i j\) I 4

aJ

y + \i s

d-b-j â^LJjl â4il^ v^ j ^JaI—>“ ^ j \ j J\<\jl* j j 4j a*a*S" o ^ jI
JJ 2- ^O* ^

jlj

a I j I o U -v £ p

a,oT — J U î

c c£^j4*b

<
—jUT d j j

çjS*

aSot^

jlj^ b *

j

Abl

^ j

aJ

u^pb

j

^!^L*»I aS" V jl j j <
—>Ij>-

j

ji> aT j 4 İ j j

15

<J»lp j»

J U J j ? - b :b 4^ ijl O m > j ^ ^ p ö ^ L jj c j 4 J U ? c5jiUlî iS ^ U L i^ b
O jilî ^^Ss^jl ü 4 J^UÜİP ^İ4 >-l j jÎ j 4 jI ^ -^ ^ İJ İ d jjjl
(J ^J* J

O ^Jİ*

A ii» ; ! ) )

:

Jc^J

aT

^ ^ I jjb jj^

4 - aİ7 j iJ jİ J J j
ö4X t*<
s—^

S U î j İJÎ

J

j

I

^ ^ L

j

^^>0

I t__ a S s J U J İ p I

(5 ^ ]a X 4 Î
j

aJUl

4

v?

0 ^ 1 Jİ

^uîlJ d2>A^j^5^ düb? J J^-aJJİ Ö jjjl

ji* j j 4Î j j ^U^j A lp j4Ü jl ^ 4^o j

IIM \
® *«/ . • • ^

A ij^ jj

L - jU - a T j^ j j

^t ö jj S* 4^o ^ j ^4İj I

Ü^>bLpj ö V jl
j

0 4 ; * ^ ] A^sJIp

18

\ j j j

:T

20 II M — : T ^ ja L 4

K. İ Jİ J

® I I — 1 2 || v « Îj'T c îA>fc*J) • jjy *

Ajo4>^iT

**

11A

T^î * w jbJI . . . L»î j d 9*

V

5j T

; J I j J j İ İ

2j ^

- ; ü T ^ İ

^

Vıi, ^ j f
« jjj'
^

^ âS"* ^t f * O^j ^

^

a^Ij *jj

Ji

jI

aajUs* ü ^ ^ j l

J& a İ aİ^Ju j j J * ^ /^ J j. j A l t y ^ l j !
aja-*1p

d J j.ş

I

f C»-L<'
j

y

Ja^s> O j j j l ^rJli ü j î l î ûJUj

d J j^ iîv U > -

a j$ ^ iis» j j j u l

U iü l

JJ O U J j l
. aİj ^ j

cİ.I>aİL a»j j

^p ! J U J

j

aÜİ

c£ ^ V l

9

^

U ^ l

aİS s Jİ

g ^ j u J jl

OU

j

!

+J i & j S

iİJUj^I j j - ^ t

a,*J j l

a 1>I

^

O V jl

J ^ a ill

J j_ -i

g jJ j

I ^■^'*

c5*-Mİ

I < jji[I

O V 'I J~y2Aj Icj

j l İ İ İ J a J U j j j A *JjI aLI . j * j S A â p N j* A**iJjl J i j J j j* » ^jcS>

A>tJ

d ilip

J l ^ i w j â Î j I J i*

AS^ V j ! J J.

O İj> -

15

^
aJL»jI

J A ^ jU İ S ^ JJ L â li

aj^

j

jjjU

j

j* J & * U ^ -* » l

j

A**Jİ ^ J ^ ijl J
o j^ ii

^ 1

0 ^ !>İAP J

l^ri^

(

$

Jjl^O

A*->*$> J

O j i V jl

J ^ “ —♦

& *" J

4 İ* 4 j O v U i U j

j*^ j ^ . 1

* c^I J ^ l

a J !^ I

j

jr ^ J

ç£jİJ j* > "

*J

a>*;İ$* a Iİ ^ j ^ I

'C - ^ lj AjjJU cj^

< j* jj{ J

J jjp j

^ j l i^ İU

JM
j * Jb j

ÛJ J J İ

( j J .İ > - V Jİ J j l

j
4*m~j

ü Ü j l j f 's ^ j l j l £ ? l j

4 >**j

OJVJjC^I r- ( J ^ ^ i I J «Aİ4

;n T
|T j 4JU

^JJ

J .J & J

A**jJk>

a^IjI ^j»ii j & \

AÎ^^Îp

J )j*« ^ 0 3 j ^ J İ

J*^

jJ ü l

A $*"jl^-^a>*

J

aLI

15*1 (_ ^ i> s> “d J jl

J (_£.X«I iJvilS - 0^^ - vöjJ.jC^
gjj

■^>** aSC
jl

.

. vo $j j !>

^

,t,,

j^ ^ ı
f*^ > - ^ , 1

<J ^ -

J
4+*hS ‘

jjji?

j!> i> * j

L p L £ \ j *Xa a 0j

: T <2mLJj.5 j 15 J| T * j j j \ -|- : M
Xâî *. M j Aâa , . . j a a î 17 |
|T-> : M ^

j

13
16 ||M

II T ji/ ^ : M

jj

))

JJ . j4 Î jJ

d j İ 'S J

•JU JlJjl ipi W j J j l . Ja jU i AX**4İîlİ? J j î
dlX\3 Im-Jjp.A&J

Aj d^*Lİ> jİ J ^ P j l

^>^ *'4 (

*Ü:İ£ y^ljel Âİ^iUjj jSM

-

£

A^SkİjC^ ^

.j**K *

^»AjI AmJ^I

U- ^ * » * 1 1 Ajiy^u

j

^ l^» j o *-0j-o lx**»i oU* . 4^ ^ ^ I
^rJİ j j J l î

aT
aJ j

j -ü

<*—Oİ j JdLv^
A*JbV

W » JJİJ

j'

Ü ^L^l

aIj I

S

ç

g

)

A ıO j^ ti?

ü V jl

^jp^AiiU - ^ i î j j

^

^

^A1* aS^^‘-b! j l j :-ü l5j'l j

I j) Ipl

aL I ^ » -a J I j

^j> -b j 4*1 jU > - Ajo^İİ? j j * * j»
^JU^aJ b ^ J i J j j aî *İ!T

^2İ>-

d 4 ÎW

j I jfittW?

• c P jjj^ ^

j j^ J ^ j aİjiJ ^ lj^-AÎ'-

4:d ^ ^ J
Aibı^*-U OU^

£

* (3^ ^j^-4 ^

^ j^ y .

?

( ^ jJ T
3^^S* aj i^*»>)

<İJb5 *> ü>- (3 aij *>(pj 1

J j^ ) '( İ ^ j ! ^

c Jji

i

jf

c ^ ^ i j V - j . j ^ - 5?*^ c

aLI .( J ^ p j I jşa l j

<

T*

^ ilC fco

A jI^ i j O

^ ^

^j>*^ Aj^âsJ L i l i â$*

(

ç S ^ J jlijî

J

^J A****^"

j^.L ( j T aâ**5~ t

J jl

• j j k - j j ? j 'u ^ j j z

^^Aap

a T j^ jj

â*U^\pjl ü j l

j

( j&

15

j C>'^i^ ^**İ
*

i -**

ç5*^l

C*jIp '.aü;1| •.ijiJ'

* dJU^l Ç ^ U o.a aL) J t*?r*d\)

^1/^ OaSs^IS- *—

( Ş J ) i J

18

(S) * - / & * > J-& J

dUjjİAâlS^A İ ^ Jk L** ^ Jil d )Jjjj oj>=-> I ^ İ Î J i l j l JUj*.s i* aJL^ - j y j jJJL c
jjJ j ^ jiS A>»J j O

ö^LaL^ û^ûj-i-t» J ^ a -^4 ıs J * J ? ^
((J^ıAvA) A > «^ ^ p li T û l> 6

^»AÂÎli» o^J>-l <

£

j &

aJLI

dSiojlj !>\pj! 0)1

f^ j> - O ^ m*
J J ^ o N l * j

19 || M j^. ^ : T ; a 12, ||:T ^JLV : M. j J l y 5 || M^ : T .Jjl 2
.
,,
:
II ;M ûuUI : T
20 || ( Olı^l j" y ) T ao^ V j : M <îU-»ju

21

oj

{ ^

3

:

j

ü

J j^U^İ-lv5
4JLI

ü V jl

. jwL—^*»IpI j * İ

J jjJ ı> -

pl>-

^ I

j j j4j \j >-^Ii^LT jj

^ L j— i j j
J!> -

cjj ia^ j

d)Hâl**

jJ ^ J a P İ

^ J ^ “J *

A İİJjj Ol^P

1J f

J J

J.T j j j l î , (3j*

4şJ

'.^Ul

^ j*

I

j

J

JJ^

j^ J i

Aii^ I. ö j l ^ w i T

J+iJJÎ J*

^Sj^İ c5j^^! (.5^* ^ ^ j j.jJ jJ J U j; (j^Âi, 3j>* jll|j>^l j ;

, j 4 ~4jt ^îlj-

t}^ ' 4

• jh^ij^k)j^'j

/ i

oj>b>l dJLjJL
jjl

aJIjLJL*

JkLv? j

iM ^ J * ^ " {£***1 ^ J -■
'^

^111j?*\

^^2i>o

,j*xcdS

ü j> l* 4^J j l j jw H İ jl

.jJ L li^ jl

.^ J L fV -'

aTj J
İjj l^"1^ Ip ! j
dJ ^ *

ü V j l d^ dy-JÜ^ j
d i^ jl
j

O J -J iP İ J^ İJ
j*W *^ p

c-a>-L^

{£ jfc^ 1

Aa*01

j>"\ j ! I p I j a Î

JljJl^- öjs\i oSjj A ^ ^j>- Nt>-

aSv^j!

J ^ Ip T
cr ^ J ^ i) J

JL»>t»AJÎ^ Cjwk*w*l^' <Ü
j1

( ^ j l A ) l 5 s ^ > - J J *JJ^J ~*JJ~J L

j

a1h „^ \p ' j S ^ Ia L İ^ U

o jjU L *

is*"^

‘ J^ İj O

<*jj^>j2 üJU L/i/l jc'Ji x $ M p j l g j t V j i ü ^ U t j> * l u i I j Jaw? j

21

ç£^V^

Jt J J

I ;û

^Iİ2J d i l i p , J ij> -1 j

^

J j j T J.. . ^ 0 ^ '

18

j

5 d'-Ü yl^jl^“

JiJj^LîoU :^*Ipİja! öJuj\^p _(j!

^

j

a) J J A * * J ; , Ç J * ~ J < *

^J

J L-^lj

<c^l]âujlj

.1.^4 j h ^

^ j^ * '*

£J!J

^j> - >(j£2\ü>3

ö S a

^ J ^ “J *

4İ>) d^Ü? âP^J

12

^

0A>*0 lia l^ ^ j > - ^ j -jlS ^

; • (^ ‘■^I ip ^

^

\s * ^

aİj! ^

.^ L / i ll. £ u .i \d4Jj*aP

^

^j * ^

O y\i

Jjl Ijj
J

t

^

d ü j^ l^ l

15 || T — : M ^ 13 I) M * > : T a>" ‘ 8 j| M ^
: î Jı^ 7
:!; c ;
|| M Jji : T Vj\ 19 ||T
j&e ; M oVji o . >

İ İ M jjÎ

j

ö

£

j

ıj^ * }

L

^£*a)j>- (^jlll^ diı>*lpl çjiJ^

j

$

“■*

^

üX^-a>6pIj ıSjî j

■*■—

\~>y\

J

ü ijlji j JS İjU > **djjjl- J j i ö^JLU ü ^ jjjjl

^S*

<XlS” jjJbl aS^ j j j S " j jLI ^İÜ oL.İ3İj çj ^ j *

olSsJ^

j l ı j ^-

Ai^lpl ja! —- 4a1p 4İJI

Cj^

1

((j\j y * jy S

j^>-

I^ jf

^4ı*xJ j) cJ^Jk <
•—■ * ®“t/

(jr?“^

c^*«

JU<£** Ü4-ÎLC lj£ ^»jl]

jv>-

L5*0

J L ^ -lj

^

4l^pjjıAjjl

j*

o^Ajı^î jSjUs^&ST)) .IaTjJjI

<w*>jjlj jL>*jaÎ

4to^j\Sj^s.>" o Ü J i b

^ j l

^*x* . ^JLîL*4*^)1

—‘ ûLîolj

t

j

(>j Z b S i j fj£

Jd3

üIS^LT"))

j*\ i S

Jİ4p jll-p

jh"3>j> J

s.

ö*-^*"4İ>
/ j -z^3*"
12

4^h)jI aL \ . jiİA ^.İjl j,] j ^ s - i j U î j

jl j

ci»4jl

L>-l

wU^ j l j l ^ i

ü*-Uji5~U-

<jrjU L jp j j j j ^ î j j j ^

dUl>- jj

4j j L-~A*İ* 4j ^ j î j - j <$* (J>£ 4 ^ v ijj

j

4-İ>-jA

4JJJ^

J>j ^

^

W

^

4>Uj

Aj L £

15

t

M >t]l

4j J vIU^L*

j^ P j T O jjÜ j

\ \ T

^

{Jlj*

0

^.a^zaj

j

imJj b
^j 9^

<-*>j l j i

^ c^'-

o^!^4#âü4jJjJjİ

(j jb&d) j

L jU j cİ A^JjI aLI . ^jdUÎI

^İjiW cÇjilji

^

aJU**-* "^5^

(J>^ 4İ11j^t> 4âjİ>j ^

t (_£ J.Jİ

d^-vö.İ J <£\aJ $ j di-û^2İJ U s ^ J L ^ İ ^ İ

(^j-j ui-dj-i

O jİT ^ ^ a^ * (J,U î j

®^Ss.*^uw\j^ j j j d i j l
û

X J? :

||T

^ İİ j

A*4ji j

j

<>

^

j cl^pb
aSO.jjS^

M V J J ^ I ' M — :T V * |T— : M jjâ-9
!jjL : M
j o^#lj 20 || M ^
jjj{ • T

18

J.Aİ j{**J ^-jJL

j3
jJ İ

-04r*Il*î.

s\ j A

*A>- 4-bI J U j Juİ j^CI 4;
J^ L p

aLv^»1p

4İj I

jjb '
<^ (J,l^J ^> 4İJI aJj j I ^-1»p Ijc J_^._p

û^L‘%
y jl

^

VI c ciâ^ljl J

ü^Ijjİj

j j j

ys

AiaX)J>~ j

ISjj . j^ L llji 4j1
ja I j

*JUI

y

<İJj*#[+A

{J**^

Oİ j jS»y

, 4S"*' j 3 [jjı^

çi\j

j) j

^

* i j j m**jv

MJ

jj^

I JjJ^ ££j I j

j,î
^ \ j >-\

'jk) j AA o*x\£‘
o ^ jjk U p j j j a U î

jJ ij

c3j

cjljl

jjl^ ^ jT y

jjj

c

a

jy * <j^ı

LSo U»

O-^J^ ö^b j (J&3 Or^d.?*"

jj

O^b lpJ ^IaLİoU )) 4^ ^•İ^'^JaJ öiAS^Lja^

^ ®j ^*,a J^Jİ j 4ill

a1?j j

X cS jü jî

İ ^ j^ > -I p I dJ-j^j^î J j l jk iS * o^Ss^j JsİI j

c/*^ j ^ ' 4

J J J & -:

c-Jj ]

Cffi ^ & j {

dJ J ^ j V - J J j V j

fjd

jj -^ c^^jl

Öl>- O^U Oİİal^ 4İjjii»* j-^ j >-j ^ 4S"jwlJjİÂ<4
II t

Jl>* y

Jl^-I ç$ ^0*"^

a^ j\ j

Ip y j j ^ j j j * ^

®

j^ “

Oİjj *#y aST* <__ +)lSs>“v^-^U,*

_J

ax!T O

^.p

j^ L t l jl j*-bJ
l_>- o ^ jl öj j j !

dUİ^- J j l j S\a . j l o j j Z ^

1**■^‘VJ 4*J?M 0*A* jj l? ^ j I j
J’^ îjü lj

((

^*Jjl

(J^Ax;>'I

jO ((j^ jj^ j 0*-~* 0 ^1jI>- ( j £ ı

03

^U

JJU *

a^^j-İIo J,jS ^ j

4 fJ j j M j f

^ jjlj

•j^ L S o b j j ^ l

18

. 411 J j - ^ j

û j\jy

(_£jAj wi*j>j

(^y
15

d lî

j j ü j l *1^-1 jl!x.^ j û*-CaİS^1 djS~j J^Ip
^j5si . jd jl

12

)) ! —■^^UJI 4a1p —

'S

20 ||T

öJjjlSo- j* j j i ^ j j ^

U : M.£]jx>ru 9 II MT

II n e ( ^Y*o ^ Ojitti ^ y *La>«JI i^.a-zS' c

l x*& {j>

2?lj . d.AjUj o!>Ü

; 4^ 1 5

; wp-1-^ .., (j* )) 5

**ZLfe

ji
3

^ İj» A iii

j

ö JU > U

I ji

j

(S jh * j jJ İS j

. j Jj L£ j J j Â*
a İ^ a * j j

<a j

j

lS

4 jA a j^ /* j j

jv *

ü ljr ^

**{j &j *#*

jjO j U j

A ^ J b l

© > X ^ İJI J

v—

4i t ^I î

ı£ j j£- j _/ jAı ( _ 5 < j S j > - l

_ )lc

4 İ» l

4 ^ 0 1 J J j &

3

aIIL İL*İI lijjjbJjl
.» I t j

A.a j ^ S ’

^ » w * -J

İ I p

(^ 1

pl*>

J S *

6
< 3*^

4 ^ -U

j

i

£-»^
X

,

^

j , ı

^

m

İ Î

J^rj' ^

^j

C $ Ij A
9

j j \j

L^.flw.....^wi#
O

l î j l

4 ^ İjI

i £ j j {

J İ J

C

4*o

j I

jJ U

-

O -U İU

J &

(£ S

a

\

J S "

C*j I j*ÂS" 4jüoU X->l

12

^ J L » j

ö

£& V .

iL

4 4 p

4 > ıl

J l î

ı f

i j p t ))
. ■
j

ü

jj- j »

S

j

&AA

^

'.

'

15

4 -> * ^ S * I

d U ^ J İ/-

ÜJjA*

aÎU-I

' ' A>İ*** J Üj Zİa iS jT ^ 1

18

12|( M j A » j I a * ; T j*lk j
5 || M vJlöjl ^yUİî :T c-»Iîkj j \ <jul» 3
||T j --~ : M j öjzk» 19 ||T X*-\ : Mj-U |T t sj * : M j&
4 ^Ur «^i.V.^İP jr* iy î JJ ^ 1 » : «
*^ . . . s j A » 15
|| Y • A A ( YA e o • ^

) i

o3 aîIâ>»«15^AaM.

><te»3 J .^ i f k J •J & > jfj- J j '- İ-V,j; -.Jjj* J j j ^ j

V 'j

2j>- 4 ^ 1 dJLo i j j l Ü

U Jî.l (jV j\ o ^ j J J

2j>*b j çlJi/ j uJİ?-

a.zj'Sj j

.^ÎjiAjİ

^ J J& 3

^%İv>-j ^*A>- 4^-j j < j^

i5 ^.J

4l>j i î l JüLab

Aa*ojIj \£>jMs^ j û^*'*

4/ ^ X i l j» c-Avs2)U aJLj\ C-^ûv^ (Jjl 3

^ydL^lî (Jjl J j j I j o^^^T^ljl

(^XjI ^^»lî J j l aJvLj ^ j I j s*aLj (j>tj j* 4*Jjl aİjİ . j i j ^ l ^ ry

4j£ jj

^ L IJ a ^jU,LI *Apj d
J jf S

û * Ü L X Îjl

g lî J

J j J * ^

OJ^J U

15^I j i>Isa 4i>j]La>-I

İ J ^ U

O

-

U

p

j

l

^ j V

4 > J İ

J i l Üj^tJİ ^£*4aÜ

J jV öıAlJl d*-Lvau^

j* (3 ^3M>* j

J

iS jJ

J JaI

j l J a^

ü J ^

C İU -s^ J» d^Jy]}&£ (£j&

l

4 .jy > 0

L~+*iâ^A

^

• )J& çj>^

4*^j l

Ü l^ c^l (J^ ü<IJU jJU.aL y f l j

(3 j>" ıj ^ )) 4LI jL*VjI Ij! ^ j jl^ - 4

üSljl

a^Jİ 1^1 ^^m
33i

j

^Ji
ül^

45s.rO.!>I

j (Jj^mLâj j^-«^I <U*Jİ CL-.j'İfJ j jJbI ^\^Âİ j
18

•J J V

;^ J1 ^ 3***3 3*^

4>*Jİ l ij j . jrAî

• J x j j» . ûwXÜ^s^lî (Jjl J

J J a f . J A»! (J^>l

15

^3^* j j

c£^ÜJ.) I _j J j ) j j j L - ^ l î _/^

ts^ 1?

3j>*b j

ÖyJjJj 4^

dJU) ^ lî ,j2 <U45*jJ jl, l^aa/3.1a A>-jXAj ,j)t . J**İJİ

û Ü j J T

12

_/ d<^A>*3 İ

(J»U

c*A^. . j^l^ (?) tâjA^ U k î o

ipJp <dby

jO

(( ^JÜİJİ

J İİUİT

İ}j\**J?\İ O^İjİ 6^ 4-^Jj^> diil£ 4S^^l>- .jJJL^lllî

l>* (Jjvsl^ öJiLf^j 0 ^,:JT

4a«|jj5^ 4.İjI ^j>~j 4İp^^ ^jl**^ 1j

cJt« jl^ jî .4 j j j j«AlS*ji ^ 4>■ 4İIp ^^■^>
>
‘j

o L p ( J ^ j^

\J*'3'^k,3^

13 ||M — : T .JL £ I j l l ||T^> : M ^ t 9 ||Tr^ : M ^ 2 ,7
: T ^ 21|| M c ^ j - f ,V.T. ^ 17 ||T — ,.• M # 15 || M T .> j :
II M — : T J^U |M —

^1
(S j ^ j j

JM p

o Ip * ^I

^ j ^ j i lL * p Iİ9 j O ^ L p

ü V j l ö U İİ» ^

j a S s ^ L ( j T a ~ j 1 aJ j A j j a 1

aÎ.A p 4İ S 0 CI^

iSj&j* ü V jl dJU>U
&j>m
^

J

m <a S[]c9

^ ^*.*^1 a***jjfI aİj I

o b ljl

£

*

J jj Ai\j>- £ j l J a

djî j

^v«jL>- j l J j l

j

l

j

^

iİj^Alİob A**>-jj .jUİİ^jI ^*u* 4$\*2j\

b l p j Aİ AİjÎ {£***j ^j***

j

i

l) N j I .

£*A j J : j t

J * J A İâ İT £jj£*j
Ijî jS * 1

j

|IIp J l j » l

I ç y

d J ü Ö l£ j

(^ J Ü lî

_>ç j *

t / “ '5

«Jl^pb _j (_£.}lj <u^jlj 4İSs_--jj J l j»~\

ı ll^J 4ill ^İmJİ

I

d iL* 7^U ^ jtX ^ jf Aİ^>*J Aj

j

o>M

Aj Ix*«T
dU U

£~>j £ j

A ijJ ı

o jl^ iT

a;~»>- C o I p ^

d

1>I*xa < & ^ İJL ,^ !,)!
c J ji

**^Sj ^ 1

•A -ji« a L I I ^ a j f L * j

çj*X» j j » i j J J i AajiIs^

j U j l jS ^ İ
lf j ^ i

j

\J Ip ^ I

mj

&

j

'î / j l d j j u ü

l İj

j

12
o 'b / j l

^j J

.jX iljl jj;)T

1

a * J jI ö j J j I d J İ J L ^ j d J l o

J^ -5

ö V j l o i o j -^wU

(j>~2

e ^ lo l

J jl

A * * ljl

ıj^As?* l İ I j ^ * ! ilî4 J tu * » l A l i l

.jjljl

^ /U o

j

^

ûLj

ı jA q U aI/Ij <^1*aJI aS j

jy l

<j

jj

J^ l

Aa\jj a j

, j^İ.mi4^1jI A

j

21^

*/ lw \p U

j j *j \j çj**>

j j

o ^JL ^U

jI>Aa^ ^ Ipj/

J

a )jiU

10

^ L j.iil â lv â i

aÎ*jUlj >-1 il^ijJ.;il j V j l «J^JU- yp (jS3 . ji^JUİjl

,

^

: M 4i.jt> 8 || M J > «IjL : T tf jiijj >iir> | M — . T üVjl 2
II T .JüiU^ : M .iîiU- 12 || T

11

J js »

t /
ç j j

0-Aj V

i\L*

öJj^j

C

- î j l

j

c 5 w U it

’j*"

(° T ^

^

(J U ^ I

6

&

J

J

^nAİ j

^ J L -

Û -A j I

^N >*

sl* *£

4 j L j J>

9

ü \ ^

UkA £ *y \s*

A jU L M t *

jİL p

j j

^ > fc i

!

1 -. x^ ^ > -

ajI-jü I

j )

jll-j

$*&>*

j

^ U dJbl

a

V :* ^
ajL J j

12

Aj

j İ J j j

üÜslU
Ü

I

U İ

O jiu P

AÎf J İ lp jJSjl

j j j * * aIj! A$\Ujj iL^-^

15
jj^ x * a5^1J

O j l C-J!*ap
iİLI j Lp j

^L>- aLjI ü*^*Jbl

(j iaJ>%Jİ)
a j :I i >I

û J jI

U II

4^*l^pl

^

II M ^

: T^oJji 9

0Ü2UI J-Ap )) * —

j <u!p J l *5 4 JI Jv* — 411 Jj-^j J lî j
.

JL**A

"fjf&AA# S^Up Jj* Jj>“

((

)) .-; — fx**J Aaİp <^Jl*^Ü> 411 J**? — <üi! J J l î j
^,4

4 JIJ l ^LJI. <*_->«I)) 1,

J^ J^UİI ûl^l^l ^ j . û*Aa>

^vi^j Aaİp J U î 411 J*^ — 411 Jj-^j J lî j

. ((yi^-l jUaLJl <uil ^^üol j

,;

JaUİİ, oUaLJl*

^ .j^ j

)) : — "J>*j jp — JU î 411 J lî j

ULA 4,1

<0l*jI iLi> -

J j , l^*}^
ç*^Aj 4İjl Jl->O-^jo
JL Î

ULA 4,1

*lv^j

di-^j jjv? ji*

L aT

^JIiA.p

aJjI ü j ji l

j 1A"!I-Lp

J lî i r jU Î j t

jjt

: M

(S

Oj\p d^SLAjj jjSd*A,l (_£»x*lJS"

J j j tiijl^ -

**)J

O lS ji (^L**j,

4,1j>- j j

aLîjip

jjJ L i

12

^tJl>-

J l,

aS"

6 I] M ^Ul 4jp : T y» . . . (Jj-^j 5 ||T M ^
:'^ 4
|| T-fcUUj : M,4<J)LUj
||M — T «J». / > 7 ||T ^ 1
j

il

.,

ö <u**

IpL*

o iL p {j*

J-vâiî J i U ^ l» l (y» ç j i »
: «<o . . .
|| ^o * ( \ ^rr;« > u ) r c^^ıı j y ^ ja ı
: «LpjJI . . . ^ÂJIj )> 3 —4

B u h a d îs i, başlıca hadîs k ü lliy âtın d a bulam adık .

t+Jiıf- <c~*

J

ÇJl

"’c-a*-! ^ : flj^U-1 . . . jj^UJİ "u-a^î w

ft^jbU ^ *f (jU J İ

4 ^*^*

(( j\* r

<c*

j (JUJ «üji JJ ^ b J l

5

6

j J^W ^ L !

||\w(^rv
II V Â if 4 ı " ^ - ^

‘J j *

c ^\J»

: « p-SCjJj»JV . . .

» 7

J jp

))

1—2

•..o jü -b j

ç

d j j j i ■j j i i î j

ip

^jla] •)) * aS^j 1^ a j j *( O j J j I ’; ^tLi>- 4/Ub ,^laJ ~ <uip AİİI A-^j —;- ölS^lj
İSA&" i o>Ju1 J ^ V J j k

Vfl>"

'(jiJ'A -J o ;;> . o V j l

j-u<a >J"I û«-b^İa^j
j (fc5*'vW ^ j J

* a^

j

û û w

i ^£*Aİj i

dto^
J jl

j

c f 'U i S y

oJUJUj dİ:**» ’c V V
Uj Uj ciX *W

A>tJ i £İjJ 4.>ı.+j Aj Alî

J I ja^j y ^ ^

^ (jaJ>jc^jl

Vl>- < j^ ^ jS İ ^ jjja j

c ^aLîoU j k J j 3 »

j j S j l O i>* ^ j j * A*&Uj 'tk+ ijhj*y < S k U j i j î o V jl
c i» - _ r :dVjl--i ^4»-( £ l j ^ a î j l ;j l î - j î . ;c -^ - J o l .

Ajbj/ dJCJji d jJ b u -l c
££»l*1 . aJUj j o
12

û j j 5".

jfcJj.3 a* J j I Aİbl . j.XL*lÜ î. •c^ jlîj^ İ
1$^. I

^

•.j f t-—** A>«ijjjl
^ i j ^ c^fcLiib

. j l j l O j- ^ :A ^ ^ t lji Oy^ji ^
aS sİjjJÜ Ö 3 jjÎc İjS *

^ L>"*JJJİ “t)J* Aİİ i ü j * İ ö X . J Uj (£J^ j i j i

°Kj j>* oH j l o^aİÎ ^ J j .aİ OlAjUj j l ‘A«jI j* ^ ^ v':$ j j y d ^ - j ’î
15

1”

a^4*rJy,

ji~* 6j j i l î a

ü V jl oS jjZ şj I Vl>- IJIpU d s S j J c S j \ AX>j>- J j l ^ jy i (S *•
j * y m* { ^ ^ j * d j î j
18

a*m£İ

ji*

i J j j b j j jıA ^ İ jl

oVI j

J

Jl
Oj ^*^

^Jll

a^**»

A^^J>- ( jv«*I A>-^»AaJ j j . j J J w1j j *A^j û ^ jjî
• J^ j J â*

ti>\jj <iüb? aII j i t VI j

9 ||Mr :T jjTjl 8 1|Mfl

,Aİdl

:T ^ J 4 ||M of>.
|| M ^4*Uj^s

4ws1p o J j 3

T
: T

3 ‘.
j^ y

y

o j j - ^

j

jd S

. jJ J L İ jl

* ^j\ a

û p b j Ç J & 'ji ( J > t j ^ o l <W>I

j j? ,

A

6j j ^ ^ y . ^ j ^ j j

j Ğ J jjiii^ j ^

j ' y -> < j^
JaI j

ü j^ * 4

< j* f

jjj
ü i> -

jA j

(J jl

Ç ^ flp

<Cj3İ

^

a^ j

jX lij!

^ j L>&xi>- j \ f \ J
^jLa_J*I j

(J,M>"
((

a S j j j -j^jiJjtfM^

4 * _ ^ lj

AaIp

aUI î ^ j

o -j?

j

^

jâ Jj

j l i a l ^ ç J ^ j * ûU jll-U ^

<)j£j *j* J U o j> j

12

— (^ jlp

(J»jj** d-L jIU a^ _/ H U ^jlaJ

^jİ^Cİ j ^ û j j S "

<u*»j^< w jwLpU* ıiJİ^JL>-j

C J j^

<j ^ j

p

4İ4>-J

15

J Ij j j / j l p jjv^j*.*J*j1j
I O î j U ' 4 ü^UaJL* j
J j* !l

j* ^ y ^ )
ö* - k * a j M İ i

J

jp

aİjJ

L ilj ^jL] ^y*~j~ j

^ jîj!

0-İAj^İ j w j j i j P-Lo^i
4jaJj^I (£j&j*&>" 0^>- O İçJ^

j

^ lj!l (Jj-tib ^iaJ

t jk 1y**j*'^’ c i ^ i ^ c ? ^ ^ J ^ }
O U - O İç ^ - OÜal** ^ J ^

d^ )l!$si

J JjaJU-wIjJ ^ H ^ İjI

(_£**' j ^ m^“*

l^ V ^ L ^ j

aJj^I ij ^-2 L ilj

j U ip j

4^>*,1a>-j^

L «li £

^JU j

^

ojl^Jî» Ö jS -j

j j j j ç i ^ - 4!

*>x>j&yj o l» - j ü t

A 4$* C * jI£ > -

ûU İ ^ ^ p

i £ j & j b aIji <Jl-jIp

jip 'l-y jj

^Tl>-

ç j >*j

O lk L * a ] j j İ ^ 4 j

4JlUJL**» ü ^ /j l

j

vi-İJ^4!j>* <w^jJ j l

^ (J?*^

b<\*pj,y2> - j j ^ U j i

^ lip l j j j

^

j l** J ^ J J J
3j> ^ (£jl**#*) j

^ J j ^Jk>^

j

a^jI J 1>x-^jj.jî^ ^

O y i^ J ip l

^ ^ s J j ( J j î jISsâ>^jp

c £ X J

cji'

j

j^ A > t# l

- J i S ^ l s S s l i f _/L * 4>-j»^İJ j j

(S j^ \

öXjj ^

(Ş ^ J J ^ 0 â^ d j

j

c £ j * ^ * ^ d ^ jj- * * * * 4 y i ^ l - ^ j

j

0*0y

j I

j a^

O /jp

Ö^Aj j i ^ j ^ J j t #JL>jlj^

: ^ ^t» j c Jji (j^jSr 14 j|N : jfij^ 10 JJ M l* UÂr* ; T j*4ii 04J^j 1
II M Jij-jli»- : T Jjj* j* s* 21 || M o*y k c-)j^ j o * j * T ^ J *\J J C - ) p*j*
^UT c

/(<

<j^

j*5viT j ^^-Ij |v^iT)) :-ö
. ( t vr

... .JTd 9 -^p
4 r W e n s in c k ) 4*J-I

18

c £ y b lj*

j

\J J » J

C + * * r \jA

öy J j l l j i

j j î j l

ü -Ü > -I

c ^ y lî-^ jl

j>~

aİ!x.A^
. jU J L İJ İ *-3 y b J

J 1 > iu a ^ J wLC^ A * J j l A İ> I

(j& j

ö * & b \-'> ’

w * ı> -j

jUJLİlî JJ**»*

Ü<X>jh £->jŞ

J j\* > [> - j

tjİJ U

Ö JS*X Î

w > jL İ> -

dJ**Lîol; (J^İ
i

i

f

i

0 ^ 1

^ l lp j jjj jl

j 4 j

))

jf

jlŞ c > -

j f U . j

^ p

<

>

15

|y» j

a İ * 5 ^ y»

18

^

j

j

Ja>*î j »

c

^

a T l > "

l

P 'j V

( j £ ~ Uİ

j ^ öj j j l

J

i

j> -

3

d L J S "j

O y

( 5 y ^ J_ ' ^ J

r lk ’
j» A a * * , * Iİ İ3

> 0

^

l l j l

b l-P j

Ö*X*^)İJ)

c s A ;*^

4* * V

J j^ j'

^ \f^

o ^ iy i^ ^ J İ

j r i

c £ *a

(£*x &* i - ^ l i

v « * jIp

A'«*vS’ ü ^ f j l

^y.

A İ/m IİIÎ

(1 )^ A > J İ

■^ j i l j l

A İ v ^ S ^ j j ] I A _ lp j

^ o llî

A jA > c 5 I

6j ^ î "

Û»AUİİ

d^ ^ İJ

S^

^ y j dy j

< s* ^

L>y^?*

j j i c *'* c Ç>J^ ■ ■ '^ i I

.

I dJ * £ '

A ^ ÎL jJ İ

J lV 2 L -X .* j y v $ ”

((
J

4

6

J* J

j^ }

A^«yA IJLp U j ^ J l İ y , ^
V l> *

j j

^ A İl

j j ^^ I

$ J > \) J

lT l

ö J & )İj

.J

^ » 3 İ IJL p U

^ T

^ İİP İ j

4—

yv4$

>

o \a j İ j ^ j i u S s ^ ı

J \J 4a^-jlj Ajlj j

J b y U ijl

{J^ J^

yi

J jS

i i t i

ǻa4->^

j

-d - Â İ2 İ^

^}j^ J^İ^J 4* 1 j l £■J*AA Cjj ^mj V lj

V jl
12

l ) * A ^ 1 j j S " " A-ÛP- j &

û jjj!

j

___^ A j p

y

^

ü U j l yS^İ ^wü!l ÖJJ J j A S 'J y ^
iJ jJ

0 L « S v w V Aj o y « l p

C<U j J s> - A j j U ^ j ^

OSdjjjjAJy\S"j j 4jt»ljl y*\S A«>tîl j

Uja3 AjA^j^>* aS*j^

II M L-.0. :T ^1 jJUji 14,20 ||M<->y J
||M— : T

> f IjIju J u j j »j_,f I^Iju 7-8
16 ||M 4Xiljl :
j ±j \ 15

rr

j

J*^ ^ j^ ^ l <
3“^^

( j J j ? j {£1j j j £ İİjİJiî--«jjjl'. vJ*üU- 45

d5s^ ^>0 J j l j ^jjaJJjST

j+>m

'-J J3 Jfi*^ ^wüT-

^ ^ L ju S *

O ^ Ü lj^ - l

j^-t ; -(S * ^ t
4jL—

4^,]flLU^ j j ^ I j

l> ^İ

J

{ S j ^^ j 3 3 ^ \j^ A

^>»j* ~

a—
**j*^!

i jjj\

ja

\

A —J j 3

JÜ -I

j>3

(j

: 6 4İj ^ . İ J Î . d / - »

vli^jwbl J l j ^

i

dtoL.^tj! ^^xj j* . c j j ^ j l

J i J 3 ****j^**J^

C^ J J ^ • O j Ç ' *-> t P d ' j h

j^UJ CjJb jA**

4j 4 « 4 p

V ^ i Ja>-

ÇjÂ*** ^ ^ U T ' L * .

./ X - f j ; : ((^jdwbl aİ^j j

^

4^-v>-j j

(^£*-14

jl djJjliJjlJJ j

jJLS" 4ST oo;,£l* ^|4p d J .S o jj? ^ j5*^j \
( _ < ^ l ? I
jjkipl j

j

jt

.33

( £ j j *

I (jd 1^*^1* .

«A*» 4aJjİ 4İ*j ^ ^.«jc I j j İ S ' ûlŞ"

3 O j s ^ a^i^Iİjİ a J p x*^ m ^ iJ j l _/ J j j
> c£^>r"

j ^ ı ij t ^ > -3 j j î j j i S j ^ j
.

d l o l ^İİp!

«JJ ^]j jâS^j

j

^

jâ A

O^üjJi oo^ti*

jlJ jl

4jS

•*Uİ (di^Jjjj5" 0^*p J T ü j i i î j

> X *2 jk a

1^ 4 jt vl^lk^l

d

cjOjİ C 5 ^ - d j j j l

jP

'/ jp

ö*Aİ>-i

18

eS

ctf jJ U

‘A^İS^İUS; Ğj*x*0
{ Ş jh ljA j

15

dU L^^h 0 ^ j

c^p-Ujj 4!t İL41 j jJJLİ j ! jJ^î

4jİ* j j j - j ^ j ^
lı? uJ cJ.

J J yu

/ j j j j * 1 ş>j>« u a J i ^ i j ^ j j jiU ^

jfjîj'

jk iv ^

j

4İ^®lijî. {j£jJbilvW? 4*2>- ja Uf <t**4

^İJ O jJ ijA l i j i j l j l j j i j l jd^ j â ^ J p

^ ^

j

jl ji-Jj S 'Jk&i j

Sj ®4d!/"-**»

* > * Ş '

j y j . t / j cj j î j î

.ö *x * j *

j j J ^ j İ ü, yj l

ö j j ^ 44

^ l l j l cJıİt j , k

^ jlljj
,/ Jj l^iU} ^J-

î j L u d jJ j U jl

ı J^JİJ ^ 1 d i l

£ j \

: M C*k~*; İd J|M w>jj4JjT :,T v jjİj 9 jj M
J jj^ji* J :
5
ijl-u ^ jlijl J^Jİ'22 |j T ^ J * .1 M
j M ojr l :T 64U II 8 |jt\
|| M j ;

T

«ub !jl,u

4 >t j U j i j j i j l

: j

j

Q X *p jfr

v ^ j^ d -tb l

4S ^ j I

C j \j >-

d'Lîob jij3bw > Jj-bi 45*"(_£jJj!
^

(jr\SjJLİS*''
^

4wl>ta ı j * * * '

j

j j

a i m

<S.X * 0 j Af & > - j y

j

' - / j j

c ^ j a İ j I

ö \— ~£ob

CL*JU ^ j j b ,
jk â ^ j* 4 £ L > ~

3 jp*“b j

6

J

4jC J j

â b * o b jbiâWo>»

(Jji?l>i.

Aaj 1».^*”

J

(

j U

*

J İ C

18

^

d jh * *

^

j

(JjS*

ç j> -jA

4 b j ^

W
*J*

:

J

* * ° T J 2?

J?

ü j * J J jr>

(^JIİJİ ^ j i JKA

J

J^^^b I

ç j

-

4x1 I

K**müJ> J j

J lj! L *

<

Jj

I

âS s ^ j

j f j f ıd-UkL

4Xj UJI j

))

j^ > % l^

4b i

o J * T J ,L 1

y j

u ^ U p

4 $\] Jİ ^^ P Jİ ^jO )) . 4S"*"

üb>yi j-<^
ûJ^XÎ li** j

t

dJ.IJ.Jj!

j& A

(j^ J İj

( S j't ' j

(j£v?’^ j '3

J

ö J^ aP J j l

A â jP jÇ *

^^Jİ

^ 1^^

j j j î Jİ J J j * - 4

v>-

'fi.jdSv*£>i

dJU Jip l ; / j j

O t-U İlj^ l

*MtAj^yAİ

0

j

j

JLj *

a^ j J ^ j j

imm*)J * X ) İ

A *m

j

^ y *?

+& >-

ö U * o b

Aj

^ j 3*"

J

:> 0_ ,
j
oJL $^JU 3

^

ö

( S jö '.t t j / ü y

i j

1 ^ \|u P jl, i ^ j ı J j I ı^jÜdJ (J^J"4! C jjû J b l c-^l>e.?*”

j

4a^ P
4>sJ

u

^1^/1 jJ-5 ((

ö b î^ b

*

bMj-

y

^

Ç J > "J A

d2j^:SsJ 2j\S>“

j ,j İ

J

A )Jb jl? j

J jl

. &^ a i j !

j^b’»SL%./^ C /^aj4 *L

j î i p

A ^ ^ J İ -

^ ijj k A j

j

j

■^J>“b j 45s,<s^! J l j İ ^

^

- ^ jlj j î îl

® * ^ 'djj £ { J

J * X *

d)j>iaJ oj„«bt* (Jj! t

/

öJLİJÎ-

J l J,4>*

J j* S

;&J^**»lJJJ

j -* * ’

» j o ^ j

j

d

aS\.*»Xj 1

((J ^ ^ j j j - ’j !

4 İ 4 > .j

^

öl— Jİ^b

0 Jİ> * İ

* ^ j* -b j|S "

((j J ü C

ıil*d»-^jİ

4Ia]jI

d ^ J J

^ l İ o b

j^ v u

j a

))

^ J J 3J>-b J

: T ^ L l

14

|| M —
|| M.

\

^ A ? * ji

C y b l ^ b l

* a S " ^ İJ t> jjA j

4 XİJİ ^ J J

: T

aJj ^ü

j

c ^ ı_ ^ 3 b

j v

L ^ [^ o - j

^ jljj* J a & ~

Ç

.

^

4 S ^ ^ b I

ö l i o b

Ü J^l

7

^ J * " j*

^

J

p

d

0 * -^ ^

j> r * * A

2 j£ -

4 ü i j ))
j ^

l ^

b

J jl
ijş * *

ijt

[| M dlpjaJjl
; T o jJSİL 1 7

|| T —

: M^ |M<s^

r \

{£j \4a*X>- OtaU^jJI

j
j l J

o V

jA - * *

A jû J jİİ

jj*.
j l

t/“:)

o jy » 6 .jl

<0 j >

.

c jj.îT ^ S "

j y

j J J U

j

j

4 « J jl

>% ^*

j

j j

a ^ J j I

4 * Jİ> -

p

U

^

3 *

j

\*

J

J ^ İ J J

J

I

' C

İ ^ ‘4 - 1 p

c

C * d a l* * #

J j ^

j ^

j ,

j l j

u

dj j j ^

jO ;!

~

r y

ijŞ

^

j

^ I jo .a U I j

j j

S L a ÎI

j ' j

^

g j>

J ^ L

« j ^

^

1

d i i ^ y l

t£ J * \

^

ts**--*.

**

'- jjh i
J

üUJjl ^ İ j j 3 j>'j'

o *1* ^i'

JJ^Jİ

3

*JL l

(3 ^ ^ “

12

j CJUp iS~İJ' ’- J^ J^
j j * l ^*Jk>»i.>-jl j

j u-*^-lya^ J ^ jC *

a III

4a% Jİ

.

ts ^ y ^ ) j

j>*' Ula*
4*1p

O U *

jjr^ > “

<J

j o

^SsJj i j u^a^* 4jjj'

*—

l l j l

ö ‘-

4İJİ 4İjJ>- j

aU

a L ^ « A J

C ^ y l^ l

<Ç**» y b

4S" j ^ j j

J
Jj^ J İ

. j ^ y L

4a_ > * J

&J > s* 0

J. ü U * »

aJL I

i b

ü l y - l

* (■ £ *

J

V I J

düL*

^

J ja^lilî Jji j JjI C~*^>- «jjjl

J j I

( A

\ jj

O*1**'

< 3 t* ^

« d b jj.% *

ü lla l* » »

A *JL > -

^ İ jjjö a *

j

ı*X* y j

4^*1

ö U jl &JdAj^>- j

^

Ç j 9* ' j *

**~"j

^ j ü > i J j U w ? * l > - jLiS* oJJ
üUyi

aJ[>-

^ c i jk+* j i-^jJjl ^ îlj

d liU * j j

^ ' j j j ö J > j' oZj^t£- Jj! (j^.' «jjjl v-*-'"

J ijî
lT ^ j *

^

Jt*

(L^>lla>- 4jLAI; (S jv^ O V jl ^ « Ja P İ j j j ( S j t i j *&>* d l i ^ l / ^ j> - j * d J j j& S j &
((

y i* -)>

Ü

j * J J J )r >

^ $ 3

J

Ç J ^

L ^ ^ C ' 4 '*

J j j

J

( ( jO S C ^ U ^ b

®

y

İ

i)

^5*^j t l ^ ^ j ı J a ,

^ İâ p î j j j ' t

J j I a5^x ^ ((j l j j S - i]jl*AJ ö jjS * i T l f l î jJ^4<UxJl>-

jj T •--**j m

:

M u »* j 1 9 ||T »*aJy ) y M * s üUy : M

*12 1

j ^

)

j

j İT

öUaJL* ^j>*jA
O y lî
d

a J IjIA *

4 5 ^ j^ jjU xX *

A

İ

aL I

ü

^

U

UT

(3 _ / ^ A>-y wi4J j j

ü l * j — (J>bo AİJI
c £ ^
aL I

O

. JJL İ^ S ^ y > -

d * ^ J

^

ö l A > j

öJ^S^I j

4 J.X * j W
e k i j*

ls * ^

<*«*>j 1j j j j
.

4 * ljij

ı£ ^ j

Aİ£*** A**j j l J j I jJ>JÛ

aJ j a a
.c £ -u l

4>iX* j^ Â*

A jU jy .

ü I

1** J > I j j j J j l

d ^ U j l O I p SI t__*> -L ^

Ü ^

ü \^ P

<d>İJ>“l

y J < u J jl ( j ^ j j ^

LM j l JJI*

j

3İ jA

{jrb ^ — +»

— ^U aP

4**ol

j
j

.i»-^1j d jJ jA jli- ^ 1

£v?j üy^* y
j

/

js

.

^ C£

jj d J j ^ i i j y »

J ü I. C

.jiy J jb l^ î

cA î l

ji

aJ &j*P\

y x lU

j

J J.iî^

^*AA j*âİ£- J

ö ^ jjj>

0 > jl"

< J jl

i£ j £ I d X *L lp j dj.jjlz&Jt J,jl?\ji aİâIjI j\ jA** ^uLI ç j j

(j?j&*l d*l>^y ^ J J

12

<j J>» üVj l

d

JIü.pU

^

•Aİ* ö*Ü*d

û İa J İ ,^ Jj <j£j\P Ç)X+&j>\\j\ j[£

iüJj 4»>»J A-jkJ
y i i ^ c ij

15

18

Al>J>- ü V j l

4>-y -Aİl>j j . j X l l j l w«jLj j c~>Ij >~
aLI

O J>-

jJ a^ Î

y * - *c-** y

ü

d^ d jJib J Z I AİjI

ıjj& l

İJLpU ü j U p j J J j I <3^*^

j^ s jtJ İ

4Js-**J y

Ü j > tJ I

AJJy>* A^-jj Aa<^ j A j

^3^1 j*

jv U İ » ljı

j jS" j\ ^ P

Jl

ö jH Î j

Oj>«-d^

^wLı y S " l j

j5jj\> £ a

jÂ**-

Û ^aj

Aa*m5^ j»yv«W«Jl j ^^v»xÜI

y* J

< j ^ d 'j l

4^u*»

a J ^ İ I j j^ A jjy î- ü V j l o <dj
(J jî j

j

0*^ J^“

C A j f *\>-jî \ ^ftU— - j iSj* ?^ . ö4\ j j f J ^ ) j j k j j
ü*A^l j j l? j^ 4 İjİp

İ-İjÜjİ

Jj$ ((^JljT A İjip ^ j \
K**£ J

J &

JJ

(J><A>-j *mj

dJ^dy^y

^

j

J <
- f ?j*-^d^

A ^ JJ' AİJ J,*.i~i )) jL \T AİJİP ^şl)\ öJ,Lj *y&A #jJ«A İlî

^jgiAdü Ijb

(J J *

^ Vi>"

AİJİ <w*<a^ j J j

j ) J*^d^ ^

J

: M tfjul 7|| T ^rfUip : M f lÜP |M — :T
5 || M ^ ijlj J ^ l j 4
ojlîaİ jl : T ü-Upj-uJjI 16 || .M — : T j l j I j *a»
<jj 1 4 —1 5 || T —
||M — i T y ^ l j 18 || M

- c jj! c S j >- &

(J Jj y , > -

j

j î j l j l

(_ > !.> -

ü w iiljI

i^ lî , j jv i^ “
4 - v J jjI

< iJ U

a * J j> » !

.jjJ U ^

a â

!y

^ llix jI

j ç{\izj

J. ^uO J'l>- oJşL&J Js? j j J - İ İ j l
ö lo ■

^

^ > -^

jilp

ü lf L

jS s ^

c 3 ^ "

l j l

( js İ ^ I

x £ y l^ I o L * >

^ İ J

jI J .î^ a a # j

aLaX «aa»

^aU ^*<

L

Ajx$2

y j y< j J j

^ S ^ jJ j3

-

j A-^J

j

££Jİ

yv J J -

oâjşu# {J^ j ^ j ^
^ p

J

I

I

j

jlj.> x l^ j

y

b

ıjjI

^

j*A

â J

.

)

•A İ ^ j L t a

'^ 1 j

^

^İJ

j L 'J

j

j

o l i ?

— ^

12

e ^ j lj l

y jc u *

j \^l>‘\

JX ı l ■

j &j

A^*Jİ

Aj

15

:j*^3J i^Jy.1j\

J

j ı£ jtâ * jb

^ly^ • 6üajL»< ç j ^ j *

^*J-J 6j ***

|j M

ûl

c ^ j^ jU ^

jİj^U^ .aSs^I^UJ

<
• jA ^ 4 a^-İS^ (J ,jl l^lai j jj- lS - 3 û j J l î c^^A /«jlj &jÂ**

j f j -6 ~ 7. || M j İ j j : T4Aİjj 5 | ! T j i j l j : M ^ I j \M J j\ ly

4İ4-U 13

Ji

4y İ jO ..A^-Jip jJL-x* J„5v< a5*jj Üja+\> )\ £İjŞ>": Û j/sJjî

j

â'jj!sS j-fl^LSo.U o l ^

-:

d-L->
AâIjI J

J * > - j

^ 5 3 Aa^^IS" a iI jI jl d J , o l > -

^JJJ

(J ^ l > *

ö Ü jl

A İ ^ ,> - j

j j j i l j !

j>“\j

^1j^~ â j£ ş * j£ L ih \t j l

- ^ 1 jj-l - ö J İ j J j I

;

J

(JI-jy** j j ~*.j v u S s ^ r aİ^.>-j aj

j j v

^ j p ^j A \ J s ^\a

d

a J jI S jİ J j j

W®.
j j

j

y-û **

••’n i l i v i y A - j

‘^■
’^’Jİ

u

o U

^ j

J l

^

Aİ^.^J Aj’ ^ p l j . j

, ^ İ İ y . (J,lxjî:aIİİ 5-l*^jl a ^ jj j L

a] j j i k

( J j ;\

LÇj ^^A a

a]j^-^j j ^]<pI aİ]I . j j l * j 1j

ü l>

J jİ

-jL oU ^ J -. J ^ j l j ■’-4jıJjİJİ y i i j i .
aL I

^ J-* !

j ^İZjjb j j {j^ ' j

aL ^ Ü»'J -A*LjI 2)\j j >- - ^ J J ^ AÂsşJİ

j j j ^

J jl j

J^ j^ s i* . j : ^ j l j l . . o\js^j \^ :<JuA.,Jip c J j 3

4y) j l j i :

j j J x j I

a$C#İ3U O jilî

j

: T j^ ,

4

: ■

r/ i. + : T . 4 j * j 9 ||T — :
8 || M _
: .T aaİjI . . . Jy
||T «aİ>-jüj1 : M . aîjÜj I 14 ||M ^ T <1^^

18

« J tj
«

(Jjl j jÎjUj.I

j^> ^ J 5 ^ L J j İ (_^wbl d ib j

3 jJUL*JL3ü

A~JJİ AİjA C(^ub! û ib j 0 ^ £ o (i^î di j ^ i

A?" <(S j^ y ( S j ^ ^ i

j I j ^ İ jj^ U *jjjU* j A^j a!)I j b ^ J U .- & JU?*

ıjZjpşuİK)'

OiAİ*^ j j lw»lİ ÇJJ^ Jİ (J0 jP

ÖSj Aj dX«i

d

j j^A^*

Ü

j

l

O-lSj J

i J^~JA Cf^ ^j Sa~a£- j j j Aa ^j^“ ^jpj1*^j l J &J&A&dil/j

{£X^ \ i i j j i

L $ j^i OtÜbjl.»' di^\İi Jj^ U 6jÂ*** J

tİJUj O ji 0 L « j l j û j a J ^ I j

AÂ-^AA^i? <j ^ P

A>-^«XİJ

j i jlj

^ j^ i ji* ^ " j'4 ü i ) l i ^ j j ^ a î (3 İ^ Jaİjİp

* j«Aj 1 di lj j O^ja*' I c^i-o J $>* ^ ta

AtjİP J&*m$

IO

jf J ûi

^ ¥&)

j t—-O'-lvafi-4 4^^lp^ ( „ £ J*"^Uj ^ li ^ A>*^ dJb j j

6j Âa* jwXJ Aİ*j^jI O jSs**' OUJjLJI-^- j b j* ii j ^LaPİ jwU^5 0*-Ü^”l
12

gyt*»»

öto»Lvw«Jji
aJLJLjl?

jÜ ijİ j

^A

i ıI O1^

d j ^ l i i b jİ7iUu^

Ojdl ^ 4 î j j jWj' l£ j^ d (J

o ^ i (jl> j j i j i ^ l j l y * j j ^j>“i cJ ^ ^j>- J l ^ ^ ^ i c ^ j j i j d j t ^İa*J
15

18

J jJ jI

dJJûjjU

jw\JL> "g-tî

ij> -

O jjIÎ

İİpA^j^

^

j ^^IpI
CLj j

J j J I ıiL j ol^Ss^

£ İ I * A p U jijh iL s ^

j i J ^ A i- l , j X l l j \

j^"

j

ü l^

U A^jL>- aL UU jı A^J» ^İkj U i j AJj ^JLJ IS^ j AXrjl ip i 0 W0 O J% " ö*Xc--Ji

j i j l j tJİjijA^ a> ^ jw\^«ijl ^xj
:t £ ' p ( j * -

■.

^ ij^ j

( j ü ? j l * ^ Â j aL i lL^îkS\>- 0^ .p d I 0

Aaâj.I Aaa»^1^«^v* cjill <—*aj j Ca«^j>ijl
T y OU*, -cj^ jljf- j ^ l ' .j v ^ :^î j
.

aA a-'jp

0

^ ^ jl

.^ Jb l b j ^ ^ * aLI O jJlî J j l dAH£ A ^ jj j ^^aİjIL» J j î j c 5 ^ " c ? J ^ :J
2 ||M Jo i Üjl : T Oji j M
:

T ıf ijj'J jj ' 9
■ '

||

_M j a
||M

: ’T * * A J jÂ*4 | M o^jjAm : T <Cj
i
T J >J ç l j~ ° l’M j j j !j u : T jJ J v ^ İîj i j ^ y
jjOİ :T
JOİ 19 J|M— : T j ü 11 ||Mjji
:

^

o u *

ciji ı

c

Ij j>~j

I iİ P j j

A

^ J İA * J

o b

^

(

j> 0

3

j

d- U

iL»£-«Aj

^ jd l

J

J 'A İ jİP

j

O İ j3 j jjl* jl

is 3 ^ > -

lx l

( S

3

j

j

I

(_ £ ^ b > w \ .> -

0

i Uj

jj/» U

Oj Â-,*m (_ £ jİ J j î,4 j Aj d i AJ

jjJ jl

<
j &*{'(j^~.j

I

A İ jl

, jjÂ

-(^ Ü jî

^ jİj

^
3

İ ^

J
O

İ

d^ b J
-U b

iS j'ti

İj L m
J i4

t—>^j] I A * j ^ İ A j I - ^

^

mLûj j J

j

. ^ J J İJ

v C -* * Â X < *

aS vi

(jiv ljl

djiu * <

aJ

<^£j j * ^

j

İ ^ A İ a-»^

ö j > t j l

d iü ^
^ İJ

di^-J

j^

Ö l> -

U lİ
O Ü îJ U

J^d^

iS j^ ^ iJ

dJ J J İ
18

jj^ d ik

3 J > * J ^ (J > jU U « « l
^

15

A a -İp

Ö jd b » ^

a J jjİ İ U j

12

c - j j b jl>

A j j j l ^ <^15j j j 3 ^ C j j 'j

Ö 3 j J
> -

jA Î

lSj*'*

^ 5 \Jj 3

jj

A -> eJ J J jI

U pIa»

^3İ

Jİ û^ U j j 3 ^a,jJjvİ3

İ jl

j

A İJİ

J > jA j\j

jj3

I Ü jjiv ^

6jA**- J j l < 3 ^
.

0

A ^Jb

^>“3

d i > - j S ^ j

d3^)j^İ3^^-3
(JZ **" * J

(J ^

d W jv * ^

d "^^dJ

û 3 j ) j& * * J

A İJ İ^

I

jA^i

J J 3 J ^

^1

. ( ^ ‘A a > -

®

^ ^ - 3 ^ Ü J L .S ' öjA+* A>*j

L S ^ d J (J ^

®3bj

♦ 3 j İ a iJ î

y n

A İJİ

j j i iljliV jl

V l> "

{£**}: J

Ö * A 5 jj j

j

jJL^ jA

d J .^ İ J j > tI

^ ^ A > o .l î j j

c £

C-*A<A>- A > caJ 0 3 ^ İ a ! j A-^j J A > -j* >-XAj

ü j j j

3

03b j

3 l£

Oı-l5»Ajjl

J ^ 5 s^

Ij

d -^

j \ j m (JM j j u

J

£

{jf'J <—J j î l î

0 3 A j1 5 n  > - j

A > c3İ

-

> ‘V jl j İ A İ j U

3j ^ j ' 4

Ö l j * “* J * *

İİ^ L V jl

Aİ/*** A > tJ.»U j l

cA ^ £f

Ö J w 5 sU

(>£ ' ^

(JJ^

^ ^ A -A jU ^

<3y

( 3 >"'^ (

d * b * lj j j

* ^ >^^3 j j 3

^J^' ^’ ^

*—

IjJ j^ 4 j

^

» İJ jb y İ3 ^ ^ 3
ü V j l

^

jÂ-*> L S j j^ - f r ^

£

^
J (jj A > * Î j J j l

j^ * > -jl j jja S sjI

ilJ ^ İ j l

a ^

ûJ jlİ

^

jijji^ ”

i S A ' ^ - 4 < j -^ O j l
d -U ^

tO ^ s İ J k

C ^ y j J A^:>- j l ^

NJL > -

^A

j£ j\ jgiî. viL

^

j

jA ^ i j

û; J J^LS**

O*-'*'!

s

j> * j*

:ToLj9||M™ -: T > 3| M jJ JJİ J : T jiJL ü jt j j l j 7 ||M jjJtS* :T jJûr 4
20 II M — : T > |M — : T ^İ. 18 || T . > 1 ^ 1 : M .-Ua^-I 10 || M .-üLj
| | M ^ > :T ^

^
3

6

(J jI

U > j* a > * , c£«Aj! * ^ d J

ç jj

jl j

J 4> u l ı %*>ji j İ j (3j* j j j

< j^

^^L <l

‘- 'k d ^ îî,,tt J

94***j j

ja *

d X o j j ^ j l ^13^,1 L -i y .^ a l
a J jjU *

6j j j ^

jj j

jl

Ö ^ JJJ

Aİ/î*

^d'
J ^ jW J
^

ü V jl
J!'

J

3 J

j

4.0 J

2 j> " 4 ,1
iS '^ y .

J^->'

C-^U-JJ cî-b'
C~*Ipj j

J*AJ*£ j —*•

^y^aJ

O j i **1 0 j > ^

j

d*Ü ^

'^ J d

öJ> < L ^ j y £

iZ + ^ ji j
dU L?

. j *Aj j i j b l i î
i J ^ Î ^15*1 j

^

* u .i î j d

4 j* ij! j

<Sj J ^ j

aJ [ £ * j

^ J b u lp j

O l/

ü V j l o -U ^ jI

C ^ Ip J

O u*

(J^

Ü ^ ljjj

j

a ) jı ^ * j (j£ J

i$ J J & 3

j

0 * ) ! j I J j-**

j]a > c İİ O j \ ^ \

âhA ^lj (j£ J

J * ^
dS ^ r

d i;tjjj

4—
-ki-Svî Ij i i j j l / j

^ j^ J

J jj* ] ^ J

ç jfi-J

(^ jjlJ j!
C -^ o i j

^ î ^ j İ J AaaİS^j

j

.A > ^

.^ J jjU L I

o jl:^ -

ü V jl d ^ J jl

4a,*.*%J ^.*»1 j y »

j

4 j ^ l o T J *u>-

jJ J L U S s J jl

diH j* ^ J l * j

V l> --4 & * j* f

dJH^U

^

\ iJb u * » ^ j

jÎ j« a ,I

.

j

ji

â i 4 ..,.- ^ j^

C ^ lp j

^ j d ^ 8*

o*AiL* j

c 5 ^ r* J

. j»X<**.*»a1S* dvtal ^ cJÂM 4 j I
j\o

18

j>s~*&

— ^ Ü İP

ü V jl

15

I-^ p U

^ I İ j £ c ll J U Î AÜt İjU #ü ( ^ ^ b l ^]<U«Jjl < L > - 4 J U - ( j * 1 İ J
— 4)1

12

j

j

* ^ £ jl

< ~ *> j^J

4 « > t* w i]j!

^ îlj

^ JK i 4 ~ > -J *\ÂJ

<1jJ J j i ja» JjSÜIji j jijA Ü » y P ja i ’jt

^Uap jjüa^L» ONjI «-Uİ*-

ı j ^ t J>

A*«jl (_$Jjr* . f j i jJj^ jI Ja*s<» OjJ^Jİ. #J^lp ‘ a^jj>-

II M ûu» ; T ûj A J 15 ||TJTy- : M J*> 1 1 || ( ? ) . ; >

IJjjJl^

ijJ j\fî j

:M T.jU 6

y U dJJÂS^ , jijİJ liji

o

j

b

j£j j

J&yt

j$* \j*Aij>“ Ja! j£ ! j j 3
( _ j j
jjJ L j

jS^İjj

ö -^ b j

a S ^

d l > \

$

A

jJ Ü lL l

j

a

« .« İ j V

J

ilia X /j> -

'■ { j''J & j* & *

J

i ^ b j

J d j j j

Â*»

JJ"id

j

^ V

J ..İ

4j

-# j

v

A

^

A

*

C - J j^

l j l

c i

jj

(

^ j l î

J

j3 jjL > s J U

J

^ İ C

j

U ia d

û ^ b j

a 1 A .c M

(J [lj-^

j^ j

o

Ö U ®

j5 "

^ l &

3

^

j

Ö

(_ £ j \ j j ^ â > ~

i ^

a A İjl

aA İ J j j

^ j l ^ '4

^

j

ÂJ

ü k J j l

£-

j

j ;

j

^ jİ j

I

i j J >> j

a T

A

û j ^ L . Ü

î

'b

^J> -

£

j j J L

j j S

I

^

u

3! J

( ^

fj* *

^ > - 3

^>0 j j

c J Ş :

ü y \ i j

j

Aa}^^" J ^J^-i I J J j | j

j

ö

^ /jv U

.j t â ' j s

j

j

j

a İ ^ m

b <jv*l

û

I

j

A ?vi
J S " 3

u t

c

aJj

j

I ^j İ w*.î j I

^ J S '

jb*V^l

*j j l / j j c»^!j>* d>!>^ âUI frl^rOİ öj2\*4£L)t\9JüjI j j£~ 0 «sU ^ lı j
: < • • .> J

|| M j i j l

: T ^ l 7 c 6 || M
)|T.>^Jİ : M J > j £

J û H j\

15

ö ^ b j

A *m A >»

j l i U

12

^ * A İ îll»

v iJ L * X ıl

AJ

»

1 dJ J J I

c ^ U S ^

jjj

ö j - 'l î o l J j l ^5^3 j ^ l j

S ^ Xıi

j i

y

J İ ^ A

d j v 3 ^

f j^ J

^ 4 0

^

J J İJ İ

^ 4 ^ J J İ

^

b*^

j J j ^ U

, j >

t —- jb s S * * -

f J

A b!

> - jJ A

4

.

A l j + j 3 .A

J?jwa^

C -Jj > j j

< ^ .

* \a£ j \

‘- r ' j ^ j '

!> l> * j \ j j i

J U

^ A

A ^ -m A ^ J İ

A^mAS^ ç^JA
A,r+**i ^J«VwC^! A-.^*» ^A 0 3

d j b ’j j

ü b L ^ >

£ İjlîl> * ji.

o U ^

C jw Û S "

3 j> ~

^ J ^ J İ

ü j-îU

d J lU -A İP

^ j j b ^

( 3 ^ 1

J ,jIa P

ûjA İ

j

j i

c J

^ Ü ^ * '

j£ ^

a -T

&

. j

j^ -

A 3 ^j +jSLA (_ £ 3 İ ^ y I ’ Ö ı - b J l

5 *”

^

( J 4 - .A İ P

^

Ja! j^ l^ ^ U ji (3W“Jİ

ûJ!>bj J v 2 .J U J <—■
> jJjl Û ^ b j O l î j d j i o l î

dJ^îj3 J j

^ İ £

^ J J ^ J *

/ !

(jş * -*

(^ w L aI

^

!^ u !

tw J İ P

j j î j l

(jljl

A * J lS

£ j i

ö jlî

U j-jb *

J b A ^ jV

* A

j j

tO u

* > lj i

j l j j î

d !

c£ 3 İ

û jjjl

lx ia J (J? * ^ !

^ 3

İ p d u j

d j î

Aj C j 3

I

ı S j b c jJ J L ^ lllî

4 « ljl

4.İ

t»ljks j ^ i J j ^ j ^ ) j

ü V

<

—*j î j l j& (3j l

21 ! [ < ? İ jj>

18

i?

■&;$j\j\'jm/t

'olf*

4~>*İjJ»jI

y

^ j yJjbjî <!uj

^

6^İ{j ■J j ^ j l û ^ ^ V a İ j!

y,

qj.

j

o T \J j ' İJu^U o jjjl£ * jjzj I o j j j l

4jjyi 5jİJJ. ü j-^jl
^

j \ jpö\ -vû^l^Oj^ 1

>

j j J j l û j j j l ’C —İ İ ' le b j j ^ j l

J j w t l i j l JS sJia

^ I p I J j J l ^ l j ç^l^i (S j:>ş ^ Ktjj>tJI ü

^ \ j ; J lL j

4j ! j ü
iS j ^

4İ*ijİ dJÜTI oMpjI ö^yL^" J >3 c yjjjjJ^>l
^S”I j

j J j j j jl^ İ 4 Jj>- yS" I ,li^)

v—jjı^>- Lj-^? aİİ j j İ? j j j o

o f üJuJuL>~

^ yi jİ p j-> J 634İaiP j c dJİ jajIu*'!

(tj liSL^

(( (j**. ^ M p j I

4^Jtt^İ4«^jJjl Cr>J^P 4Jj dJ.*U . y îjjJJjt jk^> 4İ'f^TJ j{
)) o J jy iîijlj

aAj ^

^ Icl^ j J i j j j <—^1
12

0^

i^ j j a >-

üj^jJ {£jlSc.4j^ -j
y i « ^lllT

^

J

jS'"

J J^
j*

ojA>-I J jl cyil^J.jl

üI^Ip ûJJbL* j U j <uJj\ aLI . j j J j l

ûJJjlSJjtr
(jMpjl

(£ juJ j

aİ^>-j

4 i £ J:>T
^ ^ j^ l ^ j l

15

'û ^ ljj j l o i l j l

■ö Lu^-'»-J[>^!&x!JkŞs*■“-.-,'•••££t.■ j l

<Jtll’C-Xj '4İİİJİ o iljj (_£yJ-4-Uj. j jii ojJlî “C İ ^ J jaİjjS" C^'4^
{jjr

1 ^ S j :^ ^ i 4 ^ Jj 1 4İj 1 ■■;jJ J L İ j 1 L-jly»^!'■■j 1j Jy*ı^ J J j ^

^ j l —>■ oJjj^Ü 4İ^*' oj>* J?1j>“! jİiıl>“ji' j/ 1—^ öy^^süJj ^ jlj 4İI"—>- j j

18

0 t>-

otial-___ 4jjjjiû> j

^Jİ

4^^t*j lA^ j —^1

y L lljl

1jA j J JaXİT (j;jL > -jJİ ^Ip olSj^ öJİyiyAP JS'lJJoi 4^*0^j* * 3apm
^^>1 j / u ^ 1 o j l

â^Jb^jl7 J j l JL c^ j S

^J *”J A(J*~*
J j J j l oJ^; ,w>j J j l

üjZ*

j

c->jJjI â jb J . j j ^ L j

djU ^ ^ V jl
^ îT

* JA^ j ! ö^ldj.Ü>>4j

İ4^l ûJL^-^ap i i J b j l ? ü l > - ü jc-^ üUa' *-

II M âJU^ : T*J^>*P 19 || M — :T Vjjjf 4 || M — ; T <LI ^

^ 1

ı*»UT

rr

< - 4 y yj> iSjYjA*»

u ilj

j ^ 5 y^ Jk ^ U
iS j^ j ^ j'
.Aİj jjaJ (JljîL*
jo J J

û jj j I
j j S

J d ji J /

JU^uSCju^ j

jû r

J il

A**jjlS"

İ jjjjtj

dJUif .jOJ6 o x £
J

^rJLÎ ü j j l î V j l
( J j \j

^ j *

^

4 jjJLllr* j

c5 *-Uİ

O y \ ^ jA*»

*Ua>- aİİIj iU*îl **ijl

4 j X J sl^

ÜjjIÎ

yun

{j'& jjZ

f^J** ^

iljtj7j

jJLÜ^jC 4İ^>-J 4İ ^ j U j _/jJj d
Oj^aJJİJUJjI y yİ» j

3 C^

jJ-AİJİ 4İ^>-j 4j

u»^ 6 ^

J

*lAol

^ J ilJ I

IiApL*
j JLSj)

O jjjt ^

Lp

12

â^Lj o^Âî iL> (Jflfl

oJLîyll*X4>b 4j ja Î j

^

•Lİ^İa^ İP ' yllâül^? •

4 * ljl

J U ^ jJ U r'

jb j^

15
4 > tîl

^AiNh*\ ^ J mJ «Aj J

j (eJ*W
wî^0^,1*

4 İ^ * j> j j £ \ &J*?*} dX*2jl JL>-I A ^ j j î j J J ^
d ^ L rfİA jı j

ıj>

f 3 *

JjS

* c3 ^ Sİ

c?vA* aU.*IVj \

ı®

o * * 0. 3 J j J J * & J L » £ 0j j l î f j J c i -"

o ^ lio

*OJ>i <mJİ OJİAİjlp / J j j ; j £
x£ /S * \

9

yi** ^ d<«xıpl^jl

j

<3^>-

o

J-^ a i!l

y5*^^

o^Lj ü^a^İI

J
Jlji**

. j j J j I OIj j

6

< £y . 3 J * * * 3 lJûJIİsS- A j y \i Aa£ y AaJjI aLİ . J ^ J j.

C *pL

g » jl

3

] J j

J^ \

6*J jj*

Û^İU*4 JÜ*( C-Ja

^

^

^

j AjJ

A j^ jv»
0 * . a>- o ^ l

J.Ja#c4

A>*jr"jlİS* ^

II M - ;: T , ^ 19 ||M

:T^

4

21

Ja**,*?

«Aj

Jj ji

0.j\- ü lJ jl^ S ^ İ j-^ l

4*J^Jlj

ü liaU Aİ jjik * j çj> - j* *£* w^£*4*1* j

./ ^

'I^pU ü-U SjJİjI

J j i l i J ^ j î lU p U

J j^ A jI^ -V I^ * 4 (j£wbl ^LîL*İjI £tİS (_£j \jj j l > - ü l> - ü \ ^ U

I JJ^ j l

jS j jjj

0 3 A*lÎ (^^J**^ l Ü*b* ^-—.*#\ Jİ3 J^S Jj
: o jjjju

( ! ) jS ^ b *4*lî
OÜU

3İj>- *4xiî

V * li

A-*î

V ji

4*1î

^ 1

aJLZî *4*iî

jljy ,i

*4*iî

* o«A#wüLİ
(?)

Jİ^ *4*1Î

*4aİİ
: oJ& JIjI

d*J

4*İİ

£ ^ dJ*

<Sj S*

siü ü f *4* lî

jj^jC5, *4*İİ

a >c S

j

• öu^Jbl j jCt j

• **AJ J
d^t^lljl ^ jl** cS jl^ U I ^ j ^ j I j

j

^ jİJJi* 4*li

ü j l I^pU ü X j i j

.. (JJXj\j
* öt-i^ıil»! (jlj5?®^ j
4*İİ
Cj 3 dXİI
Jj jî

J j JÎ

â lâ ? j*

4* lî

ol

t^3 j j l

4*İİ

^ *4*if djj^/f^^j-*-^

J U lİ j^ ^ L ^ i

^ iL J j Jİ fU ü U j İa j j l ^
. j J L l ^ l l j l i A İit^Ü jl ^ j l ıt 4

üljj

J j j Jf*i J
VU- *£ d j j j f i C j-V j

034*1* ^ 15 " j j j ^ j l
Iİ^

4*İİ

aaİ i

a^ » J

I ^ p I* O ^ ^ l i j j

ü*Uxil>j j

Uj I i s u ^

: TM ^U |Mv - h T / l t ||M Ö > J : T J^jTl
B u adm
olarak tashihi g e re k iy o r. B k . İskender Münşî,
Z eyl-i T arih-i Âlem - ârây-i A bbasî. S. H ânsârî nşr. (Tahran, 13 17)96 .
II M & j T : T j j j T 11 || M M \ U î : T ( ? ) > \Jfc 9 ||M 4Ü5 : T *İJ 7

ü

I

J U İ wb

£3_jltJJjş ^.jUi

j* A > "

* ı) jj\

{£** Lİ L9

(J 1 ü^>

ü\ç£"

^jUvl^v# J l i l d>.Xj 4_j£Jj jfii J

cJâij

. JuVJ^A-aA/ 2

AiStf* A+*i.j^j £ <cJjl

^jS"

<^JJ& J J

(J^ J^ £ j
jA^

o 1^* O li^ l^

^
ü V jl

*

âw \jU j j

. jw l^v4İİjl

4».^^ j 4,5^ <Cj ^JhSsİJif ^

\j^ ^

Ij .p U 0 -U j İ5^Lxxj1

(JdJ^

A>JsiS" <^>jl7

3

l L i . ~ ^ C —*1 âl -j>

Xr. o U ^ ^ (^^jbŞvliT;:;. <Jji j $X j >j*£l) j U i *Aj

q x ,^ k^ j >-

(j£ j S i İİ^JjC ^^^,İİT;. ö V ’j l

4^4, ^ p l ^ ^

j

i

J jjî

c^j*L>- 4>*^J

^j£ *AÎAİji ()j x A*

J&**- -'^rj{ •' -

j^ ijjj j

<^ ( ? ) Ju&i ^>

l

^İA jI (^jw \Ll

tii> ^ L * l J.Aİ ~>4jIo*Aj^İJI

^)lj cJjt U 4 £*o^u ll i i ^ v p ^ ^ cJjI j

Jlllc^jjj ^ j jjl

4 * J jl

z'

aLI ^ 1 ^ 3 ö*^^ jÂ**

d)tJ-I

4İib İU*)S j j-\.».<^i|_£^UUpj.

1>Ipj j$^**j\ j >?.

y -/ J

***

J j\ j ,Oj>*->-ij <ull L j}j a\! U j

^8

'VL>-

I»! ü-Vjjlo^jJb^Ls

(j£j \*XjL*
jaÎ
(j^Xkî

dJljl
dJll

b\j> ^ d-1 bi

^

J JÜj+t&Ç' (iJb ^ j^3J>- (J l>»^

4s*cÂİ5f 4j*U j

As-İSsİb

aj4 > ^ ü T

öuU^T

lljl

^

j

^

t- J J J İJ ^

^ c J j l

. juAİ^Ij/* 4Â*İ* O j i l î 4J j

4M-J.P

j\P

jS i ö*A*.) <^J^L j^S* j L ^ f 4 j

ciC l b l p j j\5^S j ' w i j J b S s l ^ 4>üaJ aLİ

a[A

i j*-k4j ^ J J * -^ ^ * ’ ^

C^JİjI
a>k^

C-Jbi

j y i C-.JUI

^ 3 j**
cA-^ dJlji
ijj,jf

cJIjI

djji^ o ) Li
II T . ^ r : M Jj\ 21 IITmUjI : M j i jl 2

(jzj f l j ji
^ P

\ y £ {(

^31j j\&

'“(5*4/1~L)Av«»J

jJLİjl O j İ aT V Uri
‘ - r ’j ^ r

(> j U

J j ^} ıS j^ ^ i
(J jİ

A a ^ jjİ jjI j

A iılv -M İ

J » 1 .ft*"* *

a S ”" * a İ j i

jyjı>- J

ö JL a U o b

> J T j ^ 6

JÜ Â s£

^

j j ^

i j i

İ j AJ J j İa

J ^ .‘

^ ’r j y . j J j j ^ Cr^^^ ^ J .y J,

^ »> 0

ü U ^

Aİ|^>“J .j j J j S" t^J^J

J

(ȣ

J * J J{

^ jl* *

j 4 j !

viJlij^Uji (jU*j!

£

4 .« > - j! iJ .4 ^ j,>

£ L h "

A^tJjİ

İ4 p U

l-* jI ^ '

^ j4 İ !> i

J r J JjJ

J

0 J jjJ

jj*j^ ^j***

ip i

(j$*J A>&îi-.'iiLj öXjjS' j 4*#jh$ i j i ö

aLj j

J 4>»i

.j J İ S "

^ j Jjjâ ^^S-

jj
4 ><Lj j a

i

j j b

'4

(j£

j

j S İ j Oj;! £ » J-j*» ü.1 J j j î
^iU^j o

12

U * f j> "

t* j^

jîj^ S

ıs

a S j^

( J .U -

jj» lr i

Ü jİ

$

O jjlı

^

kSj^*

j -: j ^ j j

{Jj Ssî

jjJ L *

ü J lS 'j

i

^ İC

w J * îji

j

i^*™

jJ J jS - ^

C L ^ l-A S -

J**'bA1

y

(j İ )

j j J j !

Ü Jf. fO

5

^ ^ U > * İ j< 4

>* ^

j j

.jJ J L İ jl

J jO

0

»Aj

^^

I

j \j

A^hj

j

^

jj l ^ -

^

y \

Ç

.> 4 j J i ^

£

J j î .

.Û jk ^ j,

ü U ^ İ;' ^

4$ v İ j

j)*Cjy>- a>*sj
İ

j J j '

p^

^j {

^

$J

^ jS jjiS '"

ü .J J jj j

j4

aL I

j,^İS"

A£y

y

Ç İk x > İj

Ij

^ * J j'

ü lf ^ i j> S "

i ^

c J j)

ö j^ jl

A İ ^ A ji

p4Ü t

, I4 p U

ü -^ Ü u

d j 4 X ^ ,4

^»x«l

•.

A jd y -jÜ ^ -a S " . 4 -k J r * “*

4>*

.^ İ J > “

0*)lj \,

^

3A

,<**$j *&

c

j4 J U p

^ j 4 ^ ,L 1

/

ü

) f b j $ 0j ^ j t J 1

4^1* jj i

OŞi'y j
^

Jj>** I J

4 j J.C ^

4

i

%

jiü

U i

A

j.

^ İ ffiî

^İi5ÜL£
J

a LI

^

: M i b ^ 8 i!' M./ J :
J 4/ Jİ t j > / M ^ î II Mv; : T j. 2 ■

jjuoî^ 20 |) M J j \II !; T J j J t j \ Ö
^Iİ 17 ||M 4X-'_U? ; X ‘Cm'4j4^U> 14 [j T iijA î
, ...
"" . ||T iU ■■■:'M «İU |T._ Jt : M

j-Aj »
mJUİ^İ?

{£^IIpI

j!j^*İ»

((

aJÖIj ^LaİI ıi.lx^ (Jjjii» 6»ApIa) ^

K

Jlll V»««AjJ ^jIa^*

(^Jİ-UÎİ aS\^;S"

•jlıljl aJüU
m

a]

J

j

j x

f

d^j

^

(j?*0 <-)j^

v—

*

«ApIa»

<UjJ^ ^>-4.11^j dJ J . h öJjü
j

o <0J*

j\^ >

aİ^*j j o l T ııC j
^

J

ıS * ^ ^

ö^

^

; j j j j

0 *U *X İ

f J

jjJ T

j x

f

(S j\* \

^ j

O jilî

aL^ üjjlî
3 ^

O jkSj\ Js>\İJ j

3 ^ J vli^İL^I

4j ^ 3^3 3 3 ^i ^

j X

< S j* ? ^tj ^ i j <Sj^i\+? j ı^jj» i S j ^ ^

d^ J

Jtll C-ji

^ ^■j jf

j

\^ * ^ j3

u * j * ^}3 ^
L-<^ 1

iSjfi3İ^ Ûl** C

i l* jj$

J ^ r

j ) W j L j U > -

i

jlpIa? «jilLljl dJJU
J

Ai.aİp ^^

6j\^Ûj\ ç j j j Ç 0

jL^u^JU5, L*li
. j j )j \

J Jjl^

dJ***fcLtSob

33^

^jfm
\jü J ^1*^j^l l^1j
jJLJj^.'

oNjI

^3 {'ma^ j‘^ ^£2*^****

3

i£ ^ j* İLaİm*^-”4İn.^İ) Aj j j \j jl JJ*&

^Uî jj>- »iS^j^3 d\>?jj' jllp J l 4 L ^ J < t o ((

ci-b^J^ı

^ııAİÎl]^ c5jî5ı5^î aJU^Iİj! j J Jk*jı

j İJpU o^ij* 3 4SÂ+0 o*AJ^

^<•1^

(jı^l *—■

o^a^İp
(

O jİ J T
Ç .w ^

(Jj* £ j j

jf**

S

3 J j'

*“T*3^3^

ö ^ i B >3>*\i3 j i * ö (-^*UİS’ oj Jl*
IIT _

s—
^U>* v-JT

& J j 3 j m3 J * * 3 1*

3 j ^ 3^

(J~ b 3 3t* ^ 3^

*a<w
>i

ö-^o

jl^

^3^

. j * l £ İ j i j ^ J 3 jA ^Ji j

O^ij*-^ J l ^ y j J A
ü ^ i j j3e>XÎL>- ^l>- t

; M jl U 17 ||M — : T r JV T ||M •jüU^SLju?- : T J U X ^ r 1

C J

Jts\

lo p u

OjJ> J ^ l O Ü jI jS^İ (jfjlİJb^

I dlioL ^İpIU ü

^jIiAjİ*

j

odjJJU<?lİ

J

(£'Xss* j jJ S J i OjHı

û%UpU-jI c^jsjfc^j ûJübL* j U j I*ApU
6

j l j A; Aamjj 0 -^)1* ^ ^ !

j

i AİaÂİj** (J?'*’1^

A) j y j \

j

fj^ jjji

^ "Ji Jt*

6*j\

ö

ûj l p l t 0 *xı**4ÂîÜ3

$J^j \ • j

j

^

ıS ^ 3

y *

ı

^

'J tij~+>£ v*^Jjl O ^ j
Ç j^ j* A-*i'>*^j' ■
st p' ‘ t

4

j l cl**3fl j *

<Jj - ^ 4 j

J

j\

JIUc^m üU*

O V j l oX j>A& ül>> ülc^* üUaJL*
j >%^\İ 4**jl 6to\iİ>».JXj hAj?^J J J J

dkX***>J*f ipi

di*\c^* d

i ji*

sj j j ' £Jj~~*

J ji

^*£*1)1 J y J

12

ıjfcjjp

j jb ^ b l ^İU>-I

J b jıfjj*

9

S ’ S) j j \

*£* i £

^ J <*

3

J^J ti j~> ’

(jş# AJjİP A>tJİ JJ£-+hj ^İj^Aj I »X*â dd^l^b f^T"Jj* ***^3 J 3 A^jbJİ OJ^ ti^
^Jj^ i} JUÎ o
15

*M dM jj <^0 J ı j j ^ t j (_,ij <iîj' j 5 i '

J j ^i'

®jj^ **■
“' 4s?*' **“£' J j J ^ #;>^3 0 ^ ^ ' j'*'-*4 * o A

lS j!> X*«l jU® î
ü jJ lî

( J0J*

^

ajIpj)i ç^>-lj

IupU
j

jUx>-!

i'
21

jS t

J>?

^_5j!jâ» i L j j>~» »ipljSij

Aİiijl

«Uİâ^l jJU<9 J

Ula» J

^j>- ji AÜb SUJI . j )j J>Aç^j>* C)>X»m4-m-aS^ aaJ>* U ^ ! j öjJj^

i lj L j» 3^>-U j
jj3

<j^i' J j

ti>Xiji

j

J ll l

C~$i j

OJU>- j

ö*\)j\$f'j\i\ ^1jA ^J-C\+0 £İj)S*j&‘ dJb,x—i^l»
\jfmj J ^.' « U

ö ^ jj*

j _)j ^

4>s\ J^ : j J , t
I ıi,'jj ı ^ ) j

«7>-T

iijj>JkLiiU j İJj U»» J ( _ J J j p j j î j i

: M Jj> J oJ~£ | T ciu J i M g U 8 II T ^ >./" : M
"

"

jij
7

IIT j V jjlT

Öj \

o iU J» üVjl cJâJlİ^ AÎjilî J

(Sjüj* i S ^ J ^ J i

•J>LJ

iLj

ü>yÜ
aÜİ

ö*U>l> *ApUj j

— j k 'b l j l

^y?jy

ol** ı

j^j*-**J dJj\^

J^JL*

j

£

C&}'j&'

jU > -l

ı& )
4

y-** i c £ j î j ? l —^ j y JİJ (Şj \Jji* y o ttio <JUM —
ö V jl jİJ^U j ! j

J j +^*j

t Z' Jjjâ oj ^ l j

, Jta\«***^J*A.«J^ *\a& Ğj\0£ dteX*^l> »Ap1LA) J
j l > - o\^L**

<jUaJL* ^ j j j i  ^ j

^

4j>j i ^

6

^ (_^J t^ ^ AL j£ 4w3^*^İ

(*J*~jA

^ y

'û^$s& $

J jla ^ jjJ

îJ j

^îlj Vl>- -Ljfjlj Aİ5Uıi>- L£l> ^jta 6j+ İh OwCUvjJ §*ıjj >a & (^jIjp
jjl 4İ*ljl
ı£ j .*j j

O^İS^

o

J^ -L

p

dJU^UL
^iıin* ^L^İf

dU bU j O jji j CjI-AJj]

I

c ^ jh b İ

- ib jL il»

^

oUj üjî 4*£jjî j-ü’b

4Ss*%*0t 6J^wm+t* ^Jf

^L«j 4«>*J j <«jj JjI
< ^ e J C J U j ^ > —- <cİ£-

^ C^"-

j I ^ jv ^ )

^.>6rt5si

I*UjI Cİj! »j^JjÎ

li^ djS & dfcAftJ 4 ^^W««(Jji ^vJU

^

<>—
<>^5 <o^İp L t^j jl j ^£*4İîlt Oİ*£îji 4^*1 j
— e L îo U

j O J L l j l j J a 3 j l J (gj)j

d^uiUj

i U j y j X $ ^ jjv S " 0 j- > ( ^ !

("£^ L .p 'lj

j

S

^

6wb*Uj Jjl j İÜaJj U üVjl

A->-l ^ jJUjjl

O jj^

^

ç y y

c i ^ ^ y 1**3

*1*1 j l

(jjJ* V U - a T t . ^ j l j J & A

•JiiUj Jjl -c«i»jl t j«x£İU (^1-^j ^jİ>-1pi j y o^/

^ ijj

^

iÜ j

II M *4üj\ : T ^ j l 15 ||T j — : M j jL^İ 4

18

i

3j

i

a5^ ^L->-

4j A,+a**S* ^ j A a J j
w j* A jI ( j p j t '
Ö ^ j L jo d

O V jI (J?Ij j

4k A j j 5 j j * 0

(jj\ S ,j

j

J

o

j s

S $j S

(J^p j

A İİjl ^ llâ iîlj ^likJ 4İ l p

y $ JİJİ

L-H p

O^L j

<w—

j

jwU.5 sjf

,

obj

<r^U J. 2 ||M ^
’: T

j

j

^vuI (^İaSnj ^İ5 s)

jl.} j ^.m
I ö

, j Jİ j )
^ >-J>

^j4 ^j ^ i l l <iiL 5 v>

j

Jj

))

^P

o

j

Ç>\*p *\.J j \ 4 > c J İ

J

v ^ 4 İ jl

4İ j ^ sla

ıiJ.2»- 0Jj I t—._;>xxJ lxiz 5 . ^*^Py^SL>~ y

ö \^ a cJ I O jjİÎ

4İ1I

T jx s : j j f

(i j î j j \

IİjİjI j >-

j j

aİajî^j

^İj'VjI

C^A

O j>e*i ' 4Îxb- CjUİS",i

cL-.pI>

z

(1/

. JwU!j j j ^ l Ü p { j k j J

*j

oU *

‘Ç j * 5

J İIp

^ J J -^ J J ^

'

c*>-l>- iiX*.hİ

+ *il ^*»<İjIİî> J j İ

^ I j^ l d i î ^ l p
<u^vT" ü V j l

j**> I l l p j j

^ L c £ İ j 4_J,p
j

^ j

4> û 0 * A j I

Ij

cS*Aİ^

- w

02 j«Z*£- j J J

t jj.İ 5o

û^1,*aX>-1

j

2 t j j+ J ? W j ) S AX++S~ 4**d>j j

^ J i j l j j 4 >İ5»

4- :

'^]â j

jİJ'b/jl

£ ijJ

o j j l ^ d j* -J I

j

j

• (jj»Uîı

l*isj £ İjjli I \ j j

I j j l j \*p

tS*\> j

4.1*1j l

4 * l j i ûJjtaL^I Jp»j* lH —

j

18

4 >-^ J.ÜJ j j

^ T j aJj! u L*liji«iju'j; 4 >l j X l 1

^T\>- 4İjiU

4jL lp J JJ

12

uSİc^1' J ^ 0 İ5 j( j O o T j

4 İ]l> ^L*)! Oj>-1> j

li^L J.AJ J ^j,İ? ü ^ l

JJb*

(Jjİ

-9

dJUL5 ^o jİS\j

J^LlLî**I

j

i ^o.1j

J l l l <JL*X; J

15

j

j

x^ ^ 5hcfü

<djl .

4 İ^>-j 4 ;^

JJ 0 ^^vS2J*Aj5^,j ^ 1^ , 5

jl-^p dvu .-lüwi^Jj I ^|^2.>2j j

^

®Ç*}*'

j $ j ^jL^aL* : T H j Ş S s j j ^ . |M — • T o f j l j 1
7 || M'—;.’: t
6 || T 4 fu j. : M

13 || T Eu »t '.: M 'ç^L*. 10 || M— ; T -j
IIT ûjuT : Mj L

Ş

19

8 || M

||M — : T <SvL 17 ||M

J i j i a) j Â* J

\

j

fjZ'b' j

j

j , ^ j i S - J j î j»-- j-^lSuS*j ( j l^ji y L —^

3

û,^^,i^JL5\j '^İ5sJ
.Ö*Xa )

(^JL$\j

AÂj j

J J J*)j

J

* \

j> -!

J

Aj A^İP <JlJ
lS^

aS^ _J)“^

j\ J

O *■^1*0
J

^

. j^ h İ İ jI

j a

J

^ J^

A İilJ j j

j öJt^L^T o

j

ti.ij

J&d

^

İ

ji

AİJjî 4>t^i
J

l

İ

'0*İ-4^Js? jAj ilj|î

-<Jj[jjU««î ^

O ji

^ L^>-1 aSs.^Sv>-

A->tJ ‘aTJ* J j iîJÜUyy

«tUİ. i jîj^Jj

£7j *

(,J

C - ^ - J C - * > l i - J t ^S"" »-5j i j l y v * Jİ^J

C-^«A>- s,ş^j 4L***

V
i—Jlp d jdJ j*
J k i'

**İâ1jI

I

^1^4^ j j } jı i (J t>^vSsj

J

cJöJy-i

A jI>* d ^ j İ A ^ L

ji^
>&**

^A^"\

dL**ota

AîhsJ (jS ^ P ^ H j y j

j f L İp j

j

ljîlîji j

^3 ^ \

•> ^ ^ J A 5 ^ S s > - ( i \ U * J

Oj^ujİ ili^ s w ı

j

A İ^ * ^ > -

j j S)

O ^ Iİ J

Ü*\A*m

j& j+ 42>~ ö U a İL p

^>o

<j**{ & j\ J Ü J İ t J ^ P j l

S

"*

d*Aâ*AJj(i

^ ^ £-£.Iâ
y

aİI> j

\ i

J o p j

j.J, ^1

v*J I

^j İJ

0 )1 j \

<3^

^ * A jI j ) j £

0 \^ P

Xj ^

j

jS" j
J p-

j

ö X j^ \ j >-j

^ d^Lsllp! J öâ&SjA)

J) j* \j A*) jj>~ ^ w)1^

^r\<&J.,4*y4 1

(3 1

J

j

!

’4 ^ A İ U

Cj

jj

^ }^

J ' A S 'j l / ^

' ••'AİSCl j‘ y ^^İİaSv! ' j İZK)' f
#J>-^«a|»! f - 3..^>,w»i )) tt)\i j |

(^^Lyâ*;

_j&vi Jj*Uİ' w.*r «,!sJ

j C-Jj i i]j«*liob jlîjU^ı w_j3j l j ! u»>jxS" <>jjl/!’ öl

<^jjjiî

II M C^li : T c.SsL> J .JAJ |T olî.,! 84 : M ö u J T f T j + :.lT Z jj7 5
: T 4S^I 13 II M — : t c->j 12 ||M — ;T ^ |T ^ ^ : M r j » ., ,r y> 11
o
: M; JL^-r 17 II M — :' T o > v - 14 || M^ j y ■ T «İJ^- | M~İİS^jI
'İT J j J U 23 || T j Ş J j & i : M ,^Lxj JS j |M ~ : T j 'j»JJtXj\ 19 jj T
=

'
; '
II M J.^'jU

uf*--5

cS.a

> * IU * o Y ,l öid^£İ> (_£j l î
£ *lj j j J

0.-lL.>

^ I p jl

(J?Aj Aİ-â^ j J

ö*Axj f j^İJL^İSvJji
0j>*

>cj^ u

j >c-J>İ)

Aİ/1 iJL^a*X>~ j j ’S '
J

\)
J*.

J

'

aLI a>&$I^ y üiİJJol çAİvUji

4_>*aj j

l—ijJ j l

öj% a*\j

ÛİJİ djj^"" 4.ÂİIj2>cX^I J

aİaİjJ

oL^v^>.'jı

ÇJ*Tj A ’ ** J

^ ‘%

J^ 5 <

J jS İ

j ftL ü

jS> I J

jS

oiü ji ^ r i ^jS”i ■
<u>6Âİs’* A^ia^ıji j ^o^üjiji «ib
J jjlî

JJ

!2

J A j U j fj^A)

.JÜjL

. jJ U ^ lj l

. (^ A jI

. jJ liA jI

ö \ç £ "

f J 2* " û A * j

I^l^ji^l
^>"

i

: M Üİİ

22

9

|| M —

j

^rJİ

j j j

^

l>-jI

j C l j j l aw\J^İİj^w o U j
^ j w i j * Â S ^

S

a

I

\i

<UkaİÎI (^Aji J

<ıU ljl

: T J.L-, / !

ı^ f L

j j l ^jSsi l^ A jI j I

4Jj
al^>-

IJ

i£v*J j S w

j jj v i^ » (J>b 4.UIj

21

j\^

j

j. J

öJ J 4 :

jj^ l

^5" l-^i» . j X i l j l £ j l <j£oJ

^ jl> -

j> -

/; - > - ^ : j ^

u v ; ii'*-'v4j j j

jjjl iL j

i } j i

cJ I j

İ

j

j A AİA^lljl (^r^”l j

A ijJ s *

Ö j- jU

o i l j j o l i j A j I O lS

d)l>* ü\^-L*

v i^ U j JTİ Jİ

|| T

jl> -

t—’j J j l P i b j Ü-ASsaJ

j5 ş J > s i J

cJjl

!Jk^ S

-->• *>ı»* -w •-•■

•- -

j

4İ>jJUljl İÎj-L^ 4

j^ s .> ~

ı®

j« ^> \

U> J

^

J.3 jJ *'

ö j j j l ü ^ P d T j y U J J J j i j i j ^ .U jj

y f i J *

aİj j Â*AJ

j AbjU,^

AS\^J I (Ov4*A>* : 4Jcvj ?J>

J J j 1J

,;JJİ j * j j iJjûı-LS- ûwUj * (jjl>&Â^ oUj Ij j Jj\

9

J î^

O j i di J I ■

j C -»> jL jj

ûJ.*.)

*

& * i)jj

j I 4„>-j^
4 LI

i4Jj' 0 3

.^O jI j l j l

aLaLSoL i l x

: T .İİj.jL T ..^

|| T *J.iiUj ; M *a jjIâ j^

7

jL j

|| M —

16

^Xvv^P

j

<jb o*A$C> “ j

jla :îl
f

J i j l

: T ^ jT a îT 1

|| M j-lâj^L» *. Tj^-Ju^ | M

Jv

i

j £>j

S* ^ ^ j

öwX^İa5sj ^İSsj ^

^>~

3 ^ ^ îU J. ^ ö J . j ^ İ ^ I ^ / ^ İ S v . j j JSl>w* j

J j^ t^

^ jh jj* ^

c-jjJjı

r j o jii^ o ^

( j j P Cİ?*"^

j ö^IaSlp! ^

r

j

J Û ^ lİ J,

i S j ^ ’* ^'j>“J

J .İ-J.^!li

A>j !» ‘T'-.1-»1

. ^ .ı» !

a 5 j ^ ^ j

c£*^ J d
1»°^

j

^ İ J tA p jl

j

4 X

j^ îL
1

33

^ U İjU ^

J

j_ y Ğ j y i^ ll J İ J j j î j l
jjl jj* u j5
d w lx ;

j Ş

T

^ ^ I p i

(j& {> -

* L ^ c P İj

& 333^ ^

^

J

t

f

j

J

L

-

l

iS '^ * ^

J jl

A İj 1

3^ “

^ ^ 3 ^^^“

^

' (_ £ J > X L ^ S İ J

3

£

L ^ J j\j J

j

^^Ap j l

4 —> t 3 İ

(w ^ » A > -

^ Ju * j ö

û

^

aJ

L

(jfr^* * 3 i

« ■ ^ i'j-'

ej i

aT

, /

jjhjj

12

>>bİİ

^ İ A ^ J İ

jf 33
3J

iijS ı-U S ” ı jj,j I j

j j

*4.0

J

^

^ i j ^ l p j l

]

A

>

t

p

j l r

b

^

c»£^’:î!t',,^ , 3-5y d*-\Jwlijlj

^^3t C^^ aj

o U jT j j ^ ! j l

J jû !

İ £ j \ j [ £ j yr$

$»««<***Aj>" â^^M*aJı«ül c
J y* 3 3 ^3^3

-i5 -^ İS "

C ^ J^ İ J

c -^ jlj j LA ^ j j y jO

j

^

^

^j ZjCAİ J J İ J ^ J ^ t J J r * ’' <

* 33^ ü 4 J I

3 3 * * 3

a

1

aL û j *j > ^

t - ^ j i ) j ^ s "

jJ j

d o l p

(* ^

^Uâj j

jilp

^-^*^>- ^ j y

>
*^

c Z jk y ^ P jl ^ J İ û O jjjjl £ İjj;
O J* W ro J^ j l î

i l j j î

jjjjİ

j| „

^ Ü iıJ l

{$ * ^7 J
£.}a 5 a ^

c»^

^ jid j j

‘ a^ p L

-a JLj I

_/' O'-U’y liJ lp I

g f ^ .A k j'

£jj\jC

3* *®33^

o

(j^ J ^ d
T

^

J
j

t— 5^ L y

İİ]^w>I

t^ ‘j

J - l) !,
j

û

3
^j j

öj j j ^

lijd

( j ^

4 j U ^ jls "

! ^ “j

: T .-«j j j l 10 || M OjiSOJİ
: T .aSO-^; _,& |T JU^- ; M .aîL^- 3
: T 4 Jji 16 |j M <i^r : T 4.ar 15 ||M *J j j \ : T ^ j^; , .13 || M o.jj^l
]| M
: T^
|M-^Iî.jjI : T .lO 'jj; 20 ||M - : T f * 19 || M İL#

18

(JjJU**l

aL sİ j

*İ> ^ * İ p I ( j > ^ b ^ p j l

j

»*L* j

j 1

^dj^dir*

jİJ!>Ipjl obJjl ^ j j î ( _ $ I iSwilS". ■(£ij]jjj-^ j^ AijjjjI İİjjj ^jJ IpI

^

dAJ^i>sj| ûJjo .j ] j j x ! j l <to j
“4ir* J 'i

j

j ,4^iw4,
ajjf j j S

« j j j ' O jw ^ j JÂC- j C-âjA» JaI j

P<-XiT .(^İJJ^J I 4*1>-Aljb Jaİ j j Aj<Cj j>- j AJPİjl iiJaJ j . AjPijl

A>**)
*

p ib j (ııı^ ‘^ j J ' j j

A*^jb j A i^ jîjl

ü i ^ l »j j jj\S " p4^İSA .bl J ^ ^ l> - C ^ j ^ j

c-^jâ) T A jd ijl

4^jj< jil^d

<wJil j

(S jiîtA ^ jl o Y j l o j j j l Cjj^AiOj J a I j j- ^ jÎ jl ^jl>A3İ

jA J d j j j l ^ p j ^ i j l ü U jİ J C^**^ O iPİJİ jA pJLİJÜjl A-^JL*- Uyf* ûJjO
^

d

j

û j j S"

a^

l

i 5JİJ J

İ î UU***! j

c J b l i J C -ib J

j» jA

İİj ^l S- pA*j

ü Y jl pipimi ^ U * - j j i j l j c^ j^ ji
^

o 1j î j l
p4*J

> ’jJU

J j ^ lj 4 >

Ax*Ji>* aL_/ oA jjİaJIpI l i j l i jlJjIS^j j j İ İ a Î j j l

1İja J , A-.?xSİUj İ 0 İL^

pj> *P J J lS ^ jl

PjjS" O U ^ - ^ y l j

İİU*# 4İîU? J j i
j d* ^ jl^ U b l j
ilj » l

^

O^Tj

Al^S" ü Y j l
(3 1>«â-İ—

j

Ls& )) p o T a K

Ûj \ / U j ^ l o ^ T 3

:T

Ju-j
r

;-jaİ

J j l ^j j d0^# J j i ? l ; l

jjijl

°JJJİ

^ i l j l c j^ I j

ü j *Jj l j j ]j

3 jîj

oAi^Jbr

i j > “^ j

jd^ (( j^ 4^ *
I j j * l aî j A t j l j I

12 || M JlU : T j JİP | T ^ - î >

:M

^ ^ jü J U T j <Cj jUlj>"l

^ j^ îb L p jj

j» p X jlj ji j ^ u ^ j pUJj j I^* 61 j j i j j j J j l

<l>t OjiUî j

jvâ o*AJÎ j

J 'j j

dJb*oj>- j aiİIj >-I <0*L p j j j ^ J j

aS^j j

O ÎU Î pAjü

( 3 ^ a î iSjiSvJL^j ^i5o d t a Y j ^A pJjo dJiU^V jiS\j ü J ü lj

j i o j ^j ' ^ M j o j

.

. c£-*

^ ^---»a>j d ü jO

jjj

Jj*Ja*wî OwUTj ^,*<lpl ( j j j w i ; T j

15

41jl^ P ^1d-UAS*"'uT-5o i ^b

<Cü^1!Ij >-İ £İjjlxSCi^
^ J j UIj >-I c 3 ^ o « j
ASsjj Jj I ^Jl j j j ^I

d ^ ji j f * j j ^ j 9?
aâ^ İ i a^^Jj p

> 4 II M ü V / : T ü Uj l 2

|| M ^

^

Î

'<S1>- o V ji
4ÂİAİ

o L*j

t—+.*£>

<—^ b j ^ o

^Uâj j 4SUİ5T

J^j j j £

iij^büob

IO j^ j

^} j 3

^ M ' j j t—*)

3

j

Û^Û^JÜs? Aİ5\.£
( j* \} J j l / J

a iJa >c >+«a j

(J&j Ç' jh)j> ; l$*Xa\oj^bi^b'^Jlj^l*** jO (^ jL ilj û j j j l ^llklJl 3 J ^
aL I

<—

j

İajîjI d'i-*'4-*,<1^ 1

c£ ^

.j

A

Î (^ jS * \ ^ p j*A ijjl

* < jj> -j j ] j l Jt>l:>-1 ^ > o oJj^LuU ^ aİ j Iİ? J j î j c-jja I / j a^Ia ! l- ^ U *
4j
J

J ^g^djl>"
j

İj ^

j

, i-j*j^>-

*\S?*J ^«-LLİji Aİ^5*-*^ Aj L-aV-^ Aİa^^JS-

Ajö^Ip

J,bu 411 *>LUI <^S\^*Jİ juJjI ^ ^ û ^U ^ lî j»,

aݣ> - j

£ İJ1 j^ Ü İ

A r J J ^ J İ l)U j

'y is ^ l

^ 'jA .Jjl

Aj A > ftJjl y j j lJ 4j A J y

Ü ^ aJ ^

J^s-^ jA j OwlL) ^ Jj j&
^ 1

j» jj

J ^ > 1 > - A,[^>-J Aİ ^ « A jJjU ? ( J j Î

û jjS "

^

uAİ j

b b 0>«LO Jj*^

J

j

lyg.^1 J ^ b L l
j

#^ J i j » o j j j i j t j ' j j j t <5 î ' ^

^J*t*A İ ^

^ Ip T ^çî

S I (S j ^ ^

j

\ ji}

d J İ U - j l ^A j

ûAS^İ j

^A

12

â^bJ

^ > o j

Ü jl

L^^JJ^İJ^ J"*^J J~^ J ^ lJ^^pjİ

Aa„j IIv-İ Aİj İ j İL p J i j î J C £ ^ J*^ £^T

j^ L - * io b

İ ü V jl

j Ijj)\İ (j t ^ } S ’ (^ JİJ

jSjj
a^S-j J &

Iİ? J

.

Ü ^ /jI

j[/ As^jJİ O ^ JJİJ ^ L ^JJ^Jİ
^ j j -^j ■
*

j ^ jk jj^

c - ^ j L aJj j I ^ o l j j ^ aLI ^JLp J j J î ^ j ^j ^
6 ^^yî2J*A3wlÎjl

(_£j i î J j l ^

j j - î j ^ û j j ^ *AJ^İ>ül

JJ^OLaA J J

O A .jjj^ jA J

j j

J> j\

d JCm^O^Jİ

V jjj^ S -

ü ^ jjS ’

o T j AİaİP j Ajj^I o^^s<aj»AÎ^Üjl c ^ lio 'l AÜiİj^IpjI ^ jI aLI Qj )\aP
. . . J Ji 6 || M 4İ*T : T dJb^^T | M — ; T ^ju! 5 || M >1 + : T ^ 2
II M . ^ J ü ü J j l : T .^ İ a îa J jI 1 8 || M »jü>xjU ^
dL-4iîlL J /, \ T

15

aJUaAûj ^y>~

(
. jj S "

û jji J

j l jiâ .i

3
wb^-j

«Üji

-

£

*J j< X £ İji j

j-L -V j
oJjJ \h l

j\ - » j

J jS J >rS" ^ aJ

c^-vâ.Â^
A lij^

fjı 2 ->*Â~i JJİ

J jl

a L îo Ij

^wL*u ^ ü J jl 0 J İ j l ^>L^?I (^JLlS" jllp Aa~s*-y
jJ jt a j \ i^

J lll'

4İ3-**Î {£*^LJ J A
^

jj

4<»Jjl 4jb jl

jjj

c L<xj

öX a*>İJj

J ^>- 4* 1? ÜL« J ^>- 4* ^ 1^-

. j)«-UiS^ l —

£ ' iU lC (illuS^

ü 'y j l -oJjji^*U>-^ j , .

4ÂPjt-Üjl

^^jV-n*»uI

1-^"
jjl_>~ ^

iI J j- J m j j

12

ü V jl

j

j ) a^jIaJsuaaS4.S"l^4

L -JjU jI iJ jİJ j 4 _>c31 4İJİ

<Jjl. û^i'

J

j

j* j

J d j \ ^ilT

. jtoULp o o; jS" ^J>“ (_>^iSs>-0 talj I lLv«i-1>- d\^>~j 4j 4j 4 _AİP d J j ^ ^ İ 0 İ Âj Aa
jjIji< *^ ^^^i«i<v4İ j jI«^4aj^^“

15

j Ij ö

a^ j j

^ jilj j
ö jjl

J^I i l e > j U *

C jjI> *1 j o

J l j ^4 aJ ^

j

Jll11., ^ j

.IîJ j I

CLj««a> - j t—Jjl-I O

a

öwbl
j

45""*

Ls^

c^îl^iy? j

<wJio j

j

^»j

i J ^ j j ^ j^ '

lLJUI ^ ? ^ j X ki y

(S*^*
.jj^ jl

. joyfcll?

J*>lü*-1 <!l^.>-İ^j Jmj j^JaI jl^ o ıS^j j

JUb dl£l. <d)l_, jLJbl
j^ jj

<U>t3 ^JjJul

d jl 5 \_^l

j U i o j ^ l l j l 4 >cJ J?SW" ıy *\£ j *

jis^ 4İ> (jJJ^jlİ^jîj ^ J j (_Jj^
d.l-^.


Xm^

_y,

cS^'4^

v>ti 11 || M J -g >•. T^.L-1 10 || T Mj : M -»İJ: 4 || — ; M j - s 1
II M disZlt : T iio , I M Jjjjjl. : T >.*ül. 20 :|| M >1 : T >1 19 || M— : T

d J lîll

^

d^ j

<*İ*pb

m

1I

jJ.jJ

j

^Up. ^llk»

is A^ “ di^4İ j IL» J j î ^Lİjl ^lipljju^»


-J ^ I J <jş?J

ÇJ&J& *^1“*

J *

*»*& ÇjV

J^Jİ l^İ3İ iil/J

j* \ ûj^j 4-^jl <İ..Lj ç£j\ l)j>IiAxjI

0^1^A)oII *-,ı y^1

j 4-3jjl j .

s j >-\j j

o ^a*JLv

jJnP 4İa^.Lw* Jllt v!Ujj j âj^L—«i^b a+*j Jj \j jUİSo ojJIİ
ü^lo

JL>-

i U

(Sj *I (J^ Ö-5İ*-^ol j \ ^ J

^ aIaa^ j

. jjlS"

jjl jl ibj-^ A^JaJL*j CJL>“j

4..5HB3İ j jJLİS" ö j ı j k

4^jlS"l\ı*wl ([/>-^jİ

V ^ j CS“4 /

aSj3jjL>»1*

jp o^«^l.*ob jlol*.**

\*0j«ai- j\.£3 J i J L< J

j^ J 1 . 0 ?J *

iJL«j#j (^Jöji^İ

jjp~> j l A ^ T

° jjd

J

&*x*m w>Ij^I j c*JL>- aİj Âa y jJLİS-

^
J tjrj? J

{J^ijkj

jj»

j

jL^^Ujjj j ^JU^-AjbUu jS’Ij jbj^i^ jS”! üljO Jı* l ^ l — aL^JUİjI ^ j
OjîU** aLI £ jj£ ij lijLvs^ ^jJ-y

JaI

j

1*>-I iî^ifuS*j c-Jjjli jiî djîj\h ı 0*U>-l (^jİÎjJI
j
aJjJT

(_^j!a^L»*>I j (^.ilb^* o
jju

jJi* a L-*»» oj,x*w

3J 3
^^aLUU

<w^3 jt
j*a>- .

^
jljt ljl jd jl

:T ^ Ji r ^ |9 ||M— : T J r l jl 8 ||MJ^lî :T O^lî 6 ||T^I : M <>Jİ 5
(J M ^ U • T j v ^ 14 ||T— : M jfL . . . O l ^ >İ 1 3 - 1 4 ||Mo^lT^İ
IIT
:M
16 || M — :T p 15 ||M— :T i s j j , j*

<L1 4-sjjl d^Ailı^T j £ 1j
^Tj* j Ç r j \ &

j £ I <-^jjlj ü *i/l (J,l (jc^*»l jA
aIjI £!L+.>%S' 6

^ı>*l 4İjI

jiS ' j j .j^JLiljl

4L*> Aiî-lU J j i :>js t-L j jjJ lî ( j c S j . o o y>r i}j\
^İj^I ü^OJ>-

4X**jA j j jî j I l£

tâ^jijl J^JoI CujUS" 4*>-l^*
O j* ijjS "

AJJii j

jjj

\y*3***'*3

j

c

cJLuS^ (^jJaİjip

a1jI

£

ü

İİ'^jI C*oliS^ o j>-

j l &jl/jJj.l oll** -üc4jU>*

ö

j jlJ

li? <Jjî j*aJL> A>**yj

jjS" jtf*J j ûjj lî j j'M
'

-

/

I

*j ^ Uta 4İ^.3j-j jj

J>l <
«—
«jj»AjI
is*~^

j <JL*aIi aJj^Iî

l-A-l

^^ 1—
A*âj
lü ü jî j

« jlj^ l (jUil,^ İ* j j (_^Ju«l •j'-^,'4j^J

j>X^Jt *^4s*rj ^
<_^ljp- ?J>*0 öJcbiO.A) o ^U ^ î j»

3 J ^ a j£*+A)'^£i j , jw\iijl (jJ^S*
<d!l *Lül 4.w l,jjJ jl JljiL**'jd^

I l 1>1»*^ ^İJI •j j b y j

•jb- : M ob iJLT |M ÜOJL : TjaL 6 ||M— : T ^ V f t M V : T> I
Jj T ü4İj^«ju : M ü-U*1;4^İj 12 jj MaİjI —
|—: T j^j4J |T di«S"

^ j l j \ ı£j&y\£ J y&*
.{ £

o jjjl ^rJİ ü y\ İ j l j £ j j
' ûJl j Z j j ü'Vjl aLI . O y lî

$ JUaj I ı£ ^—**J j ^ j ^ J J
ül>-. >1

dJU^^aA
^ îU

4$^ c . L i b

^lau ^L *

. (jllal^ Aİjjİâ^ j
û^Î

( S s * * i£ m$ J 3, ^ 3 ^
o # -* ) j

1 ddjU

(İJİ^aU^* j

ĞtaX5"fcXİx £

ü

^ ib <T-Jjl j «-»jlJji» JjJU

(3 j£>

' i / j l . j t a

<mj *AJL*jj I A-^-IaJ

Jİ^S»jl> “ IJ&.l

cSj1"^jf j ö*Aİ^ Aj

dfc^Uj cMi

(J jl

öJliJL jJjl

cS j İj j '.

!«-&)

üU *

AÂJUV j

a J jjU *

c—>15"j

*Aa5 â«-Lw4^ jj jj^

j.â

3

6

jf 3

• dijb g j l

'.

J lL t

iJ J /İ

, i^Jj 1

j j ç[\âl'A j ç\]kj jllp Aİi^i? j( j'^ jI > ^c*Uİ Oj->1* Aİ^jj-j y AlJtjl

AİjIJj* ^

jl>- >1^ jlial-^ aJjji** j ^j*~ jA aJI jUu. Jl>*
A^tdtS^ a J İ j j

^

*j~*b ö£*+*yS aJj^I 4^j I (SjÂ**
dJLl^U

^**a'«A

j

\*j* j

Aj J & * J

üU *

0 * A JjS "(_£jiİJ -î>*

Jjb*

aİIp (_£jb‘^ 1

( jls f R Â ^ j

İ Ü J \ S \ aA-^ l> “

ö J j^ İ7 ^ U ^ o U j

12

Ç3j ^ J ^ i 3 OjS* (S

aS^^JÖİ L-w2J J J jP J J\:** 3 cJd^V
J

^ Ij

^ y^ J

^İy4

15

^ J> "

j L J j j £ İ a j j ( S j & j * ^ jr< ? rj ^ f r ^ j ^ j J ^ U ^ J
J J (J ^İJ J c r i jT j

j+m j

ğjA^>

^ J ^ l^ -I

J ^ i ü U U ^ 4j J
.jıA lS " ^

Jlll Cjü Ajbl j^ i;l^ j
^ 1

j

o ll? j

ü 'V T Aj j j Ü j Ü j 'J aJ
j j * - 3 jm ** ^

^-^rj j J.

aJIS^x^- j

: T siLjrj, 17 ||T j^JLiU : M
, : ||T
- M

iilj» ! ü ^ J b V j l L I p j j

18

j^ L i* x * A jI

jll

0 ^ Aj^ûİT
jJ jl

j

16 ||. M * l j ^ : T
5
19 ||Mjk — :, T'i% OlîU 18 ||Md i JmJ

21

^>-1

(Jjİ V jl

j i l i

O lî ^>-3 ^^Jaİjİp j e^>j]jl

5

^J.pI <jUJ 'aMI —
jjJ U

6

j \j

aS \ a j >j

4jA -a!p
ğ>Xsİ j

İ

C -J j3

j *“Oİ^

Jd ' fJJ

. V H 1/

ğ j j S*

O ^ a j j

<4*^/ ** o^l«Ax> i o j ^ L j
A İJl* ^

J ^ Ü3İ*ASjI

j j

ûJ.Z^Jb*’. J

O jJ jİ^ j

«J j o

j

j *x

$*a j j

ji

j\f> Sj> $ j
aİj

A A

^

ü Jd S
t—’l 5 j

d"^0^J

jI^jl?*-

j
■ ^ J '* ./ AİJİ

i5 \^ > - j

û jj^ U

ûwU*Jjtayv*< ü U j

. c P j j * \j\

Aİ^jÂ*

‘Cj J

j

y^*

)

^ l / l'V t 4 J
j

L S 'j

^ ^ 4

jt

ai»^İX4w\>« dj^İâİS"

Ajbu-J ( S j j *I j A Û & * A a î^ jI j

o*aJj£ *j

£cX$

J"^*. \J>*“~*

ASs^Jjl J j P

„/ J

"“ 4 r * J J

^ a S^) j{

A jU A -Jj-j

.j^ lijiu

ıs

aİj ^ *

^r

C-^ j b * S * j i ^ l j

IaJUj J

J 5 İ ^jM j

j l ^ U l Jjj j. ûUi^lî^jlj
tj)

^

JJ4& -

j O İjij

j^x>l

o ^ U jl j l ^ -

üAîl

<C -İ^

;ü V jl
*\>- j -,m {j!> ^

aJ j \ d.Axj\^P (J i ü j ^ l î
ü jjIî
o J ^ J j lS -

jl^ x 2 ^

<i j

^ s l-p J j j
t^ jA i\
j

S£+a j j

C o jp
lwtol j

Aiol***
< c ) j^

ijzJ*j j l j J I c

(J-“J j y

^ OJ^aai<1»Iİ*

<übu*T

J

aT

<) 4İ>IAj j

10 ||T cî^Lîjj-.j : M
J 8 ||M — : T «4 i^jlj 6 || M — ; JUÜ 2
j„ ; 16 ||T .j^ A ir : M .jÎJİlf 15 ||M— ; .T .ju* 14 || T J i ) j \ j ■
. M ^ Jjr
II M jAilj^j : T jXİ~jj |M — : T_«

J İ Ü jİlî I c t ^

4jlj>A İj ^

ia

A>&aİ j 4 > * J

j IoVjl
&

iL îd j

\ j \

J ^ ı> - ı *-1
C J ji

j î Jİ

* ^

öJ^S^I j

0

jJLJS* ÛJİ-lvÖ jfA A İ i i j l

j^ 4

cj d İ İ j l

y

. j> d jjjl

j U

/

'*^.J' İSj

I ^Lûaj I j

j

< D ji -(jf J»

^ ^ C$^U)I j

jljlî- J i:

c p b J c î^ p b j

CS"j>- O y M

K t*J y j &

3

a fi u ^ o - c?> *j

( ( J İ J ^ -* 1 dJ-JA jy.l c ^ ld jjS - 0 * 3 * “

AJb'jl? £ c T A İ ^ i - b j

jilp (Jl^>“l x bl ‘

&JJİJ*4 ijl

^

aİa I j

blj» j b I p j j <^j7j1?

jJ < u i p i t a ^ î J* ( J ^ j' j

O j ^ j İ ^İIp ^ l l i û l ^ Ü a J j O

dJJLw

J j *j+*

>jîjl j * a l <JL-j U5^

{£\tö’' fy C > jja > - < j l j j j 3

j l î jJ jl

jv

iİİİLc ojA>-I çjz^]jwijjl «ilil**

O j İİjüU ili**» Aİîli? J j î j

j

J

4-<sip c J

^

^

C—^

(J>

^ J ^ > - J ■O j - ^ j J

9

4İb j ( ^ J ^ L o b j i - O U ^ Lc !.> iû*AJl>"

d Ü A ^ lp
O

"cJpy^^JiiA j
j j ^

İJ ljl £ J b £ U

İjİJİİ|^>*IVb^l ıib*4jU j C jJ ^ S o f 4İ^>-j 4j & U

dJbjJ

< Jl* il ^ y
J j ^

jj

12

İP İ’

15

J

(j,lx J AİlI •JJ^iJJ V^^jPT ’l İ ^ * A İ I U l ii l o j S ^ a J d İ J Ü j l j j £ J J jA> * j j j t

. a]j -^j j

9. ||T

: M AİAİJİ 8 HT VJ>f : M ^ j l î 5 ||T l/l^ : L/b 1
IIT #J\j~\ : M * ^ 1 13 ||T - : M c i>

—* (£j\& ol>- o\<*p ulJd.^ <jliL>- *X£-\ U->3

üÜaL*»

j

^ ( \')üJûjlj*<
a& j U j

djj.A & y * (jtS 's

^j+s*j
^

c ilc ^

« u ^ lS *

j

j

aJLp

ıjt.

ul***» 0 ^ â > cJ I

4 İ!l^ b j

(„5jl>-

j^ L lljl

(js » jU

j

L p

I j I p j U*wJ j

o J jjS "

JJP i l i ^ P

15

C»Xj

^ ^ I i j J j

J l

4

j

j 2

j bj

J L > -

j

ö

j

IjI^ -j ü V j l

^ j «wJ T

lijl^

ö

*l a L 1 İ ^ £

(J> *

+Jf$

\^> y& > ~
d jU a ! l

^3^^

J j l ^ U J .ili <ûL*u j
d Ü l^ * k l kmrkT M3 i 3

j^ la u ^

J,l £

— çIj V I

AİjjicjjS-

4 > ^ \b * « J Ij

JJs>

.jJ J U J l

O j j

( £ < —»^J j İ

^liaJ U t a ^İlp J l ^ - I d ^ J ^ a P
b ij

j ^İ^İS"

^ tx ı

0 j5 y > * j ç !j i ~ \ CLj j

*■—« ^ j j t > ^ » X s S ”

. ^^«***11^ 4_*>«IİI 4aİp

— dİj

OUj
* X jJ L )\

c ^ IjO

j o l >-jpi j

^ 4İ t *JLI ^rtaj f\İ ^UİİI

m

U l j

ia

Ij >°\ ^

u a ^ İ î !

I^S* j
I

dj - $

ü l> - ^1 ^

dı-L^İ>

aSs^JIj I
j j

c£ j^

üU ai^» ^ 1

^1a*a)İ U ta

Lj ^Jb^Jjfj

o * \jJ * * * 3 ^ ^ *

U Jİ^ j

j

J*3

^ J y X j \ J l > - jJU U & lJİ j
*2

i

^

^ J ^ iit

— 4*u*lj

<*k>mJ ü j > * u l> -

^jp"U 4*

\ı,* * p

j

j j L

f

j

d ^ J ^ -jljJ

/

j i l ^

^

j

K ^ & 'j

j

j+jS.y* 4aj£- j

^1 j ^ l

c-^lt — ol>- ^ 1^ OUal*^ ^j ^ j a ^uiljU^4 ^ l i

d J J ^ İ ^ k l l J p

( S ^ ^ 3

3

ü V

jl

j y

o o ;^ İ7 ^ U * * *

: M li *0 ^ 6 || T
:M
5 ||M — : T jA?j İj *£> , . . ç j *-ja 2 —3
18 Jl MT j ^ j j J ^ i jü U jjL * 14 || Mj + ; T jjU 13 || T ^ J
||T ü*üJij>*& : M ü-tîj \js [*~*

I

j *a>"İ o l o

jI ^-*«^j5

; (_5*aJjI ^

jy & âjjj^ S j J* ob*J oV jt c £ j b > - ^ ^

^m j

jl ûwU>cj!

. <cJjl ^Jv^lj o j b

||M —

■ : T & | T <jL^ ü : M

^lü o i İ j l ^ U l 3 wL/? aS^jjJ^U
^-iV ^ j*j^~

Ü 4 ||M o-&.^5C>. ♦
. T c-.*_>£>- 1

.
<T i ^oT ^
6

J 4jI^M J aİ I ^P j

jU il

j^ î^ j
i f I 'CjS £ » * j j

J
djjjl

9

^^>"1 ö V jl
Ju îl

4J ^ j İ J j j

. jjiljl j

j j yû

j j 4**

j

JBLİAAi S j ^ İ ( S ^ J ^ y

<L1

Ib

ChOİ { J j y * t

k^UaLM*

aLI jl> jj^ JiLi!i
t j*xi£*^ (JJJUjü I

Mİilp

o*a£üj J S S 1) ^

ÜJI j
C * i j

(JS^P J T

u l « C^*2jjÎ>" c^>lıS^^ j

c-Alau*Jl
c y . <5 ^J

i

4ÜI-Siljjo

JyJÛA cLol

t/^5

||TM 4it. :

j J J L İjl

&

ı^UaİMn* «^bT

C j I^

L L p j j <J^te>-l 4 İIp ^IİÂj

j j j u j»jl2)I d JW

. c£*Uİjl a+**J j o

AiiJjl j

I^İa L JU j cİ

^ J J JjvS*

< JV y

12

15

AjIjI j» j

l£ <L>I c*jİJüfe <L^aU1
i£ j& > " 4——

d-+£- L*JLa^*» Jp,

JlT j»

<jp"^

»Ai j

öjjjI ^J^li
j

üjl
t «LJi?

12 || M ITTj î T ITT 6 |[ T > — : M > j 4

KİTÂBU MESÂLİHİ’L-MÜSLİMÎN
VE M EN ÂFrl’L-M Ü’MÎNÎN
METNÎN ASLİ VE TÜ RK HARFLERİNE ÇEVİRİSİ
DEĞERLENDİRİLMESİ

G ÎR İS

Klasik Osmanlı siyasal ve sosyo-ekonomik yapısına bakıldığında,
göze çarpan ilk özellik, teorik olarak yapıya vücut veren bu sistemde
yer alan bütün kurumlarm pâdişâhın mutlak otoritesini gerçekleştirme
amacına dönük işleyişleridir. Merkezdeki en büyüğünden en uzak köyündekine kadar ülkenin bütün yöneticileri hükümdarın kullarıydı. Yine
ülkedeki üretime elverişli bütün topraklar m îrî yâni mülkiyet hakkı dev­
lete ait bulunuyordu. Yönetici kadroların dışında bulunan, recâyâ adıyla
ifâde edilen Osmanlı toplumunun bütün zümrelerinin yaşantısına şerîat
ve belki ondan daha çok Osmanlı pâdişâhının tedvin ettiği örfî kanunlar
şekil veriyordu. Bu öyle bir etkiydi ki, kişinin giyim tarzından mesleğindeki
üretim biçimine kadar her alanda kendini göstermekteydi.
Toplum içindeki zümreler arasında ve mekândaki yer değiştirmeler
bile bir ölçüde sınırlı tutulmuştu. Bilindiği üzere Osmanlı toplumunda
başlıca iki tabaka vardı. Birincisi, hükümdârm otoritesini temsil eden
yönetici tabaka ki, bunlara askeriler denmekteydi. Her kademedeki yö­
netici ve askerler ile İlmîye mensupları devlet dairelerinde çalışan kâtipler
bu tabakayı oluşturmakta idiler.
Toplumun re câyâ diye adlandırılan bölümü ise üretim yapan bütün
tebaayı kapsıyordu. Yönetenler ile yönetilenleri birbirinden ayıran en
önemli özellik, birinciler vergi vermez ve f ii li , üretimde bulunmazlar­
ken, İkincilerin vergi yükümlüsü üreticiler olmalarıdır. Bu ayırım Osmanlı imparatorluğunun her döneminde geçerli olmuş ve birbirine ge­
çişler, daima devletin dayandığı anlayış ve pâdişâhın otoritesiyle sınırlan­
dırılmıştır.
Ancak, bu durum Osmanlı toplumunun tarihî gelişimi boyunca in­
celendiğinde teoride bir değişiklik olmadığı halde, Osmanlı kurumla­
nılın siyasal ve sosyal muhtevasında zaman ve mekâna göre yeni gibi
görünen özellikler ortaya çıktığı, göze çarpmaktadır.
Kökeni en esld İran İmparatorluklarından beri süre gelen, gelenek­
sel Orta-Doğu yönetim anlayışından kaynaklanan bir yandan eski Türk
töresinden diğer yandan dâ İslâmî kurallardan beslenen Osmanlı İdarî
hukukunun . pratikte tam anlamıyla uygulanmadığı yapılan araştırma. lardan .ortaya. çıkmaktadır. 1,
1

Bk. Yaşar Y ü ce l, O sm an lı İm paratorluğunda Desantralizasyona (Adem -i M erkezi­

yet) dair genel gözlem len Belleten 152. (1974) s. 657-70 8.

İşte, Türk toplumunun yarattığı kendine özgü bir devlet düzeni sa­
yesinde Osmanlı İmparatorluğu X V I I . yüzyılın başlarında Yakm -Doğu
ve Balkanların sahibi durumuna gelmiştir. Bu gelişme; toprak mülki­
yeti, iktisadî-malî hayat, kişilerin devlet ile kendi aralarındaki hukukî
ilişkilerini ayrıntılı biçimde düzenlemiş, yukarıda sözü edilen kânûnlarm başlangıçta işlemesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
Ancak, Osmanlı imparatorluğunun X V I. yüzyılın başlarından itiba­
ren yönetim açısından sosyal ve ekonomik durum bakımından yeni şart­
larla karşı karşıya geldiği gözlenmektedir. Gerek çağdaş arşiv, gerekse
kitaplık bilgileri bu devrenin başlangıcını K anûnî devrine kadar indir­
mekte, III. M urad’m saltanatında kesin şekilde belirlendiği hususunda
birleşmektedirler. Gerçekten de, III. M urad ve oğlu III. Mehmed devir­
lerindeki sosyo-ekonomik değişmeler gözlendiğinde, böyle bir tarih yaşan­
tısının önceki yüzyılın devlet düzenini sarsıp Osmanlı İmparatorluğuna
en az, X V II . yüzyılın ikinci yarısından başlayarak yeni bir sosyal ve si­
yasal düzen içine atmış olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar imparator­
luk III. M urad devrinde en geniş sınırlarına erişmişse de, bu dönemin
Türk ve Batılı tarih araştırıcıları, imparatorlukta başlayan çalkantıya
dikkati çekmekte ve yakın bir gelecekte siyasî kuruluşta başlıyacak çökün­
tüden söz etmektedirler. İşte sözü edilen yüzyılda, devlet ve toplum düze­
nini çöküntüye götüren ve değişiklikleri, bir yandan Osmanlı iç bünyesinde
görülen, nüfus artması, malî bunalım, merkez ve taşra örgütlerindeki
boşluklar ve Celâlî fetreti gibi, çok önemli olaylar hazırlarken diğer
yandan da, o dönemin dünya konjünktüründeki şartlar bu tarihlere doğru
Osmanlı aleyhine büyük gelişmeler göstermekteydi. Sözünü ettiğimiz
yüzyılın ikinci yarısından başlayarak meydana çıkan bu kesin ve genel
değişikliklerin Osmanlı devlet mekanizmasını olumsuz yönde etkilemesi
kaçınılm azdı2.

2

X V I . yü zyıld a n başlayarak arşiv ve kitaplık m alzem esine göre devlet ve topl

düzenini çöküşe götüren b u değişiklikler hakkında geniş b ilgi iç in b k . Y aşar Y ü ce l, K itâ b -ı
M ü stetâb . A n k a ra 1974, s. V I I - X I I , aynı müellif, Desantralizasyon, Belleten 152 (1974)
s. 657 v.d. X V I - X V I I . yü zy ılla rd a O sm an lı İd a rî yapısında T aşra Ü m erâsın ın yerine
dair düşünceler. Belleten, 163 (19 77), s. 495-506. Ö m er L ü tfi Barkan, X V I . asrın ikinci
yarısında T ü r k iy e ’de fiy a t hareketleri. Belleten

136

(1970) s. 5 6 8 -5 74 ; H a lil İn alcık,

T h e O tto m an Em pire, the classical age 1300-1600. Lo n d on 1973; B. Lew is, some reflections
on the decline o f the O tto m a n Em pire. Stu dia Islam ica (1958). Neils Steensgaard, T h e
A siaıı T r a d e R evolu tion o f the Seventeenth eentury. C h ica go 1974, s. 75 ; P a u l R y c a u t T h e
H istory o f the T u rkish E m pire from the year 1623 to the year 1677. L ond on 1680.

OSMANLI DEVLETİNDEKİ BOZUKLUKLARI
GİDERME ÇABALARI
Osmanlı İmparatorluğunun X V I. yüzyılın ikinci yarısından başla­
yarak gerek yönetim açısından, gerekse sosyo-ekonomik durum bakı­
mından karşılaştığı yeni şartlar, devletin bazı sorunları çözmesi gerek­
tiğini ortaya çıkarmıştı. Başka bir değişle, İmparatorlukta baş göste­
ren bunalımlar, dönemin düşünürlerini ve devlet yönetiminde deneyi­
mi olanları çözümler aramaya yöneltti. Bir yandan nazarî ahlâk, idare
ve siyaset kitaplarının te’lif ve çevirisine önem verilirken diğer yandan
da pratik ve amelî bir gaye ile bazı devlet adamları ve kalem sahiplerin­
ce pâdişâhlara ve sorumluluk taşıyan devlet görevlilerine risâleler, lâyi­
halar sunulmaya başlandı. Bunlara örnek olarak, i. Ahmed, II. Osman,
IV . Murad, III. Selim ve II. Mahmud devrinde nizâm-ı devlet hakkında
takdim edilmiş ıslâhat lâyihalarını sayabiliriz.
Yukarıda da değindiğimiz gibi, siyaset-nâme ya da nasihât-nâme
türüne sokulan bu raporlardan bazıları, idealde devlet yöneticilerinin
nasıl olması lâzım geldiğini dile getirmektedir. Bir kısnlı ise, ortaya çı­
kan bozuklukların nedenlerini göstererek bunlara çareler arayan nite­
liktedir.
İslâm dünyasında da, öteden beri, ilim ve fikir adamlarınca birta­
kım ahlâk ve siyaset kitaplarının te’lif edilerek, hükümdarlara ve genel­
likle devlet yöneticilerine, memleket idaresinde yol gösterilmek isten­
diği de bilinmektedir. Bu türden eserlerin X V . yüzyıl başlarından iti­
baren Osmanlı İmparatorluğunda Farsça ve Arapçadan çevrildiğini ya
da bu türden eserler örnek alınarak yeni edebî eserler ortaya konulduğu
görülmektedir3.
Genellikle amelî ve pratik bir gayeyi kapsayan türdeki bu eserler
“ K anûnî devri şartlarına55 dönülmesini önermektedirler. X V II. yüzyıl
ortalarına kadar olan dönemde yazılmış bulunan bu eserlerde hakim
olan düşünce budur. Ancak, hemen belirtmek yerinde olacaktır ki, aşa­
3

Bk. A ğ a lı Sırrı Leveııd, Siyaset - nâmeler, T ü r k D ili A raştırm aları Y ıllığı, Belleten

(1962) s. 1 6 7 -1 9 4 ; T a y y ib G ökbilgin , K â tip Ç eleb i. A n ka ra 1957, s. 198 v .d ; H alil İnalcık,
Adâletnâm eler. Belgeler 3-4 (1965) s. 4 9 -5 1; B. Lewis, Û tto m a n observes o f O tto m an
decline. Islam ic Studies I - I I (K arach i 1962) s. 7 1 -8 7 .

ğıda yeri geldiği bölümlerde açıklanacağı üzere M esâlihül-M üslim în’in
bu grubun dışında tutulması gerekmektedir. Çünkü müellif, eski dönemi
şiddetle tenkit etmekte ve yeni değişen şartlara uygun önerileri ile X V III.
yîfc^yıl ıslahatçılarının ilk temsilcisi gibi görünmektedir.
Ancak, tarafımızdan ilk kez bilim alemine tanıtılan ve tıpkıbasım
olarak yayınladığımız Mesâlihü’l-M üslimîn’in 4, 1637-40 larda yazılm a­
sına kadar geçen dönem içinde sunulmuş olan bu risale ve lâyihalar ve
müellifleri hakkında kısa açıklamalar yapmadan önce, dönemin pâdişâh­
larınca, Osmanlı devlet ve toplum yapılarında meydana gelen bozukluk­
lara aranan çareler hakkmdaki çalışmalar üzerinde durmanın da yerinde
olacağı düşüncesindeyiz. Çünkü devlet otoritesini temsil edenlerin bu
yetkilerini kötüye kullandıkları, kanûn, hâk ve adâlete ayları bir tutum
ve davranış içinde bulundukları artık hükümdaıiarca iyiden iyiye anlaşıl­
mıştı. Nihayet, gözle görülür ve yaygın bir hal almış haksızlıklar, tarihi­
miz için önemli belgelerden Adâletnâmelerle ortadan kaldırılmağa çalışılmışdı. Şöyle ki, Kanûnî saltanatının son zamanlarına doğru, köyünden
kopup şehirlere akan çiftbozan’ların devlet güveni, için bir iç sorun olduğu
anlaşılmıştı. Kanûnî, ölümünden önce yayınlamış olduğu adâlet ferma­
nında, recâyânm, Hükümet adamları ya da vilâyet halkından güçlü kim­
selerce zorla soyulduklarını sayıp dökerek, huzursuzluğun İdarî kötülük­
ten gelmekte bulunduğunun farkında olduğunu açıklıyordu. III. Murad,
Osmanlı imparatorluğunda başlayan çöküntüye, halkın, özellikle köylü­
lerin, hükümet memurlarından gördükleri zulüm ve haksızlıkların sebep
olduğunu anlamakla büyük babasından çok daha ileri görüşlü çıkmıştı.
Nitekim 1591 tarihli adâletnâmesi bu endişelerin tezahüründen başka bir
şey değildir. III. Mehmed’in 1596 tarihli adâlet fermanı da, özellikle
askerî sınıfın salgunlarına karşı çıkarılmış bir belge idi. Burada da suçlanan
kapu-kulu ocakları mensupları ve ehl-i örf5dü. Daha sonra Anadolu’da
ve Rum eli’de ehl-i örf’ün giriştiği kanûnsuz hareketler ve bunlarla rekabet
edercesine halkı soyan kâdîlerm hali I. Ahm ed’in 1609 yarihli adâletnâmesinde en geniş yeri alacaktır. Örneğin, burada beğlerbeği ve sancakbeğlerinin haslarını iltizama vermeleri, onların veya adamlarının salgun
salmaları, kâdîlarm teftiş görevini kötüye kullanarak devre çıkmaları
yasaklanmakta, ayrıca recâyâyı korumak gayesiyle tefecilere karşı tedbirler
alınmaktadır. X V I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorlukta
başlayan İdarî, askerî ve sosyo-ekonomik çöküntüyü durdurmayı hedef
alan hükümdarların çıkardıkları adâletnâmelerden 1609 tarihli olanı
gösteriyor ki, I. Ahmed zamanında Gelâlî fetreti karşısında köklü değişik­
4

K itâ h u

M esâlih i’l-M ü slim în

ve

M e n â fiT l-M ü m in în

tıpkıbasım ım

yayın layan

Yaşar Y ü cel, A n ka ra 1980. ileride eserin tarihlem e kısm ında da belirtileceği üzere, bu
eser’in K em an keş K a r a M u stafa JPaşa’ya-sünülöıuş olduğu, T ö pkapr Sarayı R e v a n 1934
n o’da kayıtlı E s câr D efteri’nin tetkikinden de anlaşılm aktadır.

likler getirmeyi amaçlayan ıslahatçı düşünceleri iyiden iyiye yaygınlaş­
mıştır. Bu hükümdarın aynı zamanda mevcut kânûn ve nizâmların tes­
pit ve tertibini yeniden başlattığını görmekteyiz. Bunun yanı sıra birtakım
ıslâhatı kapsayan fermanları da ilân etmiştir5.
II . Osman ve IV . M urad dönemlerinde kesin bir şekilde ortaya
çıkan ve yaygın olan ıslâhat fikirleri, kapu-kullarmm azaltılması, bun­
ların devlet işlerine karışmalarının önlenmesi vezîr-i a czama devlet iş­
lerini yürütmekte tam istiklâl sağlanması, recâyânm himâyesi, askerî
ve malî konularda yeni düzenleme, merkezi yönetimin tesisi gibi nokta­
larda toplanmakta idi.
Şimdi de yukarıda değindiğimiz üzere X V I. yüzyılın ikinci yarısın­
dan başlayarak Mesâlihü’l-M üslimîn’den önce
meydana getirilmiş
risâle ve lâyiha yazarlarından kısaca söz edeceğiz. Ancak, burada bir
noktaya değinmek gereğini duyuyoruz. O da, X V I ve X V II. yüzyıl Osmanii gözlemcilerinin imparatorluk kurumlan ve çöküşüne ait kaleme
aldıkları eserlerin herbiri başlı basma bir değer taşımış olmasıdır. Ne
var ki, araştırıcıların dikkatlerini bu güne kadar yeterince üzerlerine
çekememişlerdir. Bunun en açık örneği, bugüne kadar Osmanlı kurum­
lan tarihi üzerinde inceleme yapan az sayıdaki yerli ve yabancı araştırı­
cıların eserlerinin bütününde bu kaynak gurubunu ihmal etmiş bulunma­
larıdır. Halbuki, bu hususda tecrübeli devlet görevlilerince kaleme alın­
mış reform önerilerini içeren kitapları görmezlikten gelme büyük bir
tarihî yanılgı olarak gözükmektedir. Çağdaş olan bu gözlemcilerin verdik­
leri bilgiler arşiv belgelerinden öncelik alacak değerlerini halâ korumak­
tadırlar. Çünkü Osmanlı kurumlarının tâ baştan beri şekillenişi ye nihayet
çağdaşı oldukları dönemdeki durumlarını açıklığa kavuşturan bu yazar­
lar ve düşünceleri ele alınmadan Osmanlı kurumlarının gelişim ve değişim
tarihi kaleme alınamaz.
Gerçekten de III. Murad devrinden başlayarak devlet yapısında
meydana çıkan derin bozukluklar kanûnların iyi işlememesi veya top­
lum hayatına yararlı değişiklikler görülmemesi bu tür eserlerin telif ve
tercümelerinin de artm asın azem in hazırlamıştır. Bu devir için genel
bir objektif ahlâk, idare ve siyaset meselelerini konu eden müelliflere
Lütfî Paşa ve eseri Âsaf-nâmesi iyi bir örnek teşkil eder.6 Yine bu tür­
deki müellif ve eserlerinden bir diğeri de G elibolulu Mustafa A li Efendi

5 Bk. Ç a ğ a ta y U lu ça y , Saruhan’da Eşkiyalık, İstanbul 1944, ş. 16 3 -1 6 9 ;

M ustafâ

Ak.dağ, .Celâli İsyanları. A n ka ra 1963, s. 265, veş. I I ; A* L û tfi, M irâ t-ı A dâlet, İstanbul
1304; Başbakanlık Arşivi, M ü h im m e defteri, N o. 78, s. 8 91-8 99, M ü h im m e defteri, No,
74, s. 232, M ü h im m e defteri, N o. 74, s. 248; Krş. H alil İnalcikj A dâletnâm eler, s. 49 v.d.
6 Bk. L û tfi Paşa, Âsafııâm e. İ s ta n b u l. 1326.

.

ve onun bu konudaki eserleridir.7 Bosnalı bilgin Haşan K âfî-i Akhisârî’nin Uslûlü’l-hikem f î nizâmi’l-âlem adlı eseri de bu türün örneklerin­
den bir diğeridir.8
X V II . yüzyıl başlarında devletin zaafını, hükümdar ve yönetici kad­
ronun yetersizliğini, kanûn düzeninin işlemez durumunu yakından gö­
renlerin sayıları daha da artmıştı. Bunlar bir yandan siyâset kitapları
te’lif ve tercüme ederken, öte yandan da su yüzüne çıkmış gerçeklerin
nedenleri üzerinde durarak kötü gidişe son vermenin çarelerini, selef­
lerinden daha etkin bir biçimde aramağa başlamışlardı. Bu gözlemci­
lere göre, dirlik ve düzenliğin bozulmasının iki kökeni vardı. Biri şerc-i
şerife riayetsizlik, diğeri ise örf, adet ve teamüle dayanan kanûnnâmelerin ihlâli idi. Bu yüzyılın başında, bize o zaman ki durumu yansıtan
ve aynı zamanda değerli bazı öneri ve tenkitleriyle ıslâhat ihtiyaç ve eği­
limlerini belirtmiş, çareler teklif etmiş bir yazar ile karşılaşıyoruz. Bu
yazar, değerli idare ve maliye adamı olan Defter Emîni Ayn-i Ali Efendi
olup, haleflerine rehberlik yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Ayn-i
Ali, III. M urad ve oğlu III. Mehmecl devirlerinde, ordunun savaş yete­
neklerini kaybettiği, sayısının gelişi güzel artarak hazînenin zorluklar
içine düştüğü bir zamanda Defter-i Hakani emînliği ve Hazîne kethüdâlığı
gibi önemli görevlerde bulunmuştu. Bu yüzden de devlet kadrosundaki
yönetici sınıf hakkında gerçek fikir sahibi olmuştu. Ayn-i A li’nin I. Ahmet
(ı6 o 3 ~ ı6 i7)5e sunduğu ilk eseri “ Kavânîn-i âl-i Osmân der hulâsa-i
mezâmîn-i defter-i dîvân^ adını taşımaktadır. Bundan başka ı6og5da o
zamana kadar yürürlükte bulunan kanûnları bir usul çerçevesinde ayırıma
tabi tutarak, toprak tîmar ve ze câmetler, devlet ricâli, malî işler ve diğer
konulardaki kanûnları bir araya toplayan Kavânîn-i Osmânniyye ismiyle
ikinci bir eserini de I. Ahmed adına te’lif etmiştir. Ayn-i A li’nin pratik
bir gaye ile hazırlayıp Pâdişâh’a sunduğu risâle aynı zamanda X V II.
yüzyıl başlarında imparatorluğun İdarî, malî ve askerî alanlardaki genel
durumu hakkında fikir vermesi yönünden de ayrıca ilginçtir9.
Yine X V I I. yüzyıl ilk yarısındaki ıslâhatçılar arasında önemli yeri
olan üç yazardan daha söz etmek gerekmektedir. Bunlardan biri K itâb-i Müstetâb yazarı, diğeri Halisî, üçüncüsü de K oçı Bey’dir. D ev­
rin ihlâl edilmiş olan nizâmlarını ve bozukluğun kökenlerini K oçı Bey’den
önce belirlemiş bir başka ıslâhatçı bir yazar da K itâb-i Müstetâb rriüel7 M u stafa  li, K ü n h ü ’l-A h b âr. Ü niversite K ütüphanesi, T . Y . N r. 5979, N a sih âtü ’sSelâtin. Ü n iversite K tp . N r. 4098, F a tih K tp . N r. 5322, F u s û lü l-h a lli v e 5l-akd ve usûlü’lharci v e ’n-nakd. N u ru -O sm a n iye K tp . N r. 3 3 9 9 ..
8 Bk. H aşan K â fî-i A khisârî, U s û lü ’l-hikem f î N izâ m i’l-âlem , Esacl Ef. K tp . N r.
1823. Eserin basılmışının baskı yeri ve tarihi yoktur.
ö A y n -i A li Efendi, K a v â n în -i âl-i O sm an der-hülâsa-i M ezâ m în -i defter-i dîvân .
İstanbul 1280. A yrıca bk. T . G ökbilgin, K â tip Ç elebi, s. 204.

lifiydi. II. Osman adına sunulmuş olan bu eserin adını tesbit edemedi­
ğimiz müellifi eserinde Osmanlı İmparatorluğundaki sosyal, İdarî, askerî,
İktisadî alanlarda ve ulemâ sınıfındaki çöküntüyü “ âyîn-i saltanatlı Osmânî muhtel ve rişte-i k acide-i kanûnci cihânbânî hail olmakta ve hazîne­
de kıllet ve Mâbeyn-i hukkâmda adâvet ve kuzâtda rüşvet ve cânib-i
düşmende fırsat ve kurbiyyetde olanlar hiyânet ve ulemâda temaû ve
hamâkat ve ra ciyyetde zirâat-i bî-bereket ve kasâvet, el-kıssa kûşe be-kûşe
bidcat ve taraf taraf hacâlet” şeklinde ifâde etmektedir.
II. Osman adına H alîsî’nin H. 1030/M. 1621 tarihinde kaleme almış
olduğu “ Zafernâmesi” her ne kadar Lehistan ve K azak meselesini hal­
letmek için yaptığı seferi bütün yönleri ile anlatan tek eser ise de; K itâb-i Müstetâb’la II. Osman’a önerilen devlet düzeninde yapılması ge­
rekli ıslâhatların uygulama alanına konduğunu göstermesi açısından
ya da bir ıslâhat lâyihası olarak değerlendirilebilir.
IV . M urad’m musâhibi olarak seferlerinde onunla beraber bulunan,
Enderun’da Hâs-odalı olarak tanınan K oçı Bey, devrinin siyasî fikirleri
yönünden en seçkin kişilerden birisi olarak tanınmaktadır. Pâdişâh IV .
M urad’a sunduğu lâyihasında yer alan “ nizâm-ı devlet” hakkmdaki
görüş ve tenkitleri, önerdiği çareler, onun bu yüzyılın büyük ıslâhatçılarmdan biri olduğunu göstermektedir. Gerçekten de, K oçı Bey risâlesi adı ile tanınan eseriyle Koçı Bey bu devirde bir ıslâhatçı olarak üze­
rinde durulacak bir şahsiyettir10. Nihayet, sözü edilen dönemde, üze­
rinde durulması gereken ve bu tür eserlerin en güzel örneklerinden birini
veren, daha önce tıpkıbasım olarak yayınladığımız, “ K itâbu Mesâlihi’lMüslimîn ve M enâfi T l-M ü ’minîn’’ müellifidir.

10 Bk. K itâ b -i M ü stetâb s. 33; K o ç ı B ey Risâlesi. A li K e m âli A ksüt neşri, İst. 1939.
A y rıc a bk. Ç a ğ a ta y U lu ça y, K o ç ı B e y ’in, Sultan İb ra h im ’e takdim ettiği risale ve arzlar.
Z eki V e lid i T o g a n ’a A rm ağan , İstanbul 1950-1955, s. 177-199*

KlTÂBU MESÂLlHÎ’L-MÜSLİMÎN VE
M ENÂFPİT-M Ü’MÎNÎN
Büyük bir ihtimalle ilmiye sınıfına mensup ismi bilinmeyen müel­
lifin, tek yazma nüshası Konya Yusuf A ğa Kitaplığı 673 numarada ka­
yıtlı bulunan, Kemankeş K ara Mustafa Paşa adına kaleme almış oldu­
ğunu tahmin ettiğimiz, K itâbü Mesâlihi’l-Müslimîn ve M enâfiCi’l-M ü’minîn’in bu güne dek kataloglara geçmiş bilinen bir başka nüshasına
rastlanmamıştır. Ancak, K âtip Çelebi, “ Keşfûz-zûnûn’unda “ Mesâlihi’l
Müslimîn fî M enâfici’l M ü’minîn’’ adlı bir eserden bahsetmektedir. Burada
da müellif ve te’lif tarihi hakkında herhangi bir bilgi verilmemektedir.
Büyük bir ihtimalle bu, tıpkıbasımını daha önce yayınladığımız aynı
yazmadır.
1.
M üellif
Kitabında ismini bildirmeyen müellifin hayatı ve ailesi hakkında
da herhangi bir bilgiye sahip değiliz. M üellif ayrıca, bulunduğu me­
muriyetleri de kesin bir şekilde açıklamamaktadır. Ancak aşağıda ver­
diğimiz pasajlarda yeralan bilgilerden bir görev sahibi olduğu ortaya
çıkmaktadır. Örneğin ıslâhatçı 8. Bâb’da “ Bu kitâbı te’lif iden kimesne
ömründe mülâzemet bilmez, girü nasibi haberi yoğken gelür yetiştir.
Sehl nesne ile kanâat ider, bi-inâyeti’llâh’’ demektedir. Yine 52. Bâb’da
verilen bilgi onun bir devlet görevlisi olduğuna dair yukarıdaki düşünce­
mizi biraz daha kuvvetlendirmektedir. Şöyle ki: “ Bu kitâbı te’lif iden
kimesneye bir zamânda bir kise akçe virmişler ve buyurmuşlar ki bu akçe
Şehzâde hazretleri-Tâbe serâhu- imâretinde fukarâya tevzic eyle deyû
emr olundukda bu kişi dahî götüri sâ’illeri câmic-i şerifin haremine koyub
dahî kapuları berkidüb bir kapunun içinde kendüsi ve yasakçıları cemc
idüb oturmuş; dahî yasakçılara ısmarlamış ki evvel a cmâları ve pîrleri
getürün ki ayağ altunda kalmasunlar. Evvel anları birer birer önüne
gelincesiııe hâili hâline göre virmiş, b a cdehû hâtûnların, karıcıkların ve
hastaların getürdüb hâllerine göre virmiş. B acdehû tâze yiğit dilenciler
kalmış. Evvelâ ehl-i ilm sûhtelere virüb, b a cdehû eşhâs-ı mühtelifeye
hemân birer akçe virüb ve, biraz akçeyi ....dahî arturmuş, gelüb b a czı ma­
hallelerde müstahik olanlara yiğirmişer otuzar akçe vermiş” .

Ne varki, her iki pasajda da yeralan bu bilgiler kendisinin bir devlet
görevlisi olduğunu açıkça ortaya koymakta ise de; bulunduğu görevin
türüne açıklık kazandıramamaktadır.
Bunların yanısıra, müellifin kişiliği hakkında bazı ipuçlarını eserin
satırları arasında, kısmende olsa bulmaktayız. Örneğin : ccBu risale alt­
mış bâb üzere akd olundu ki bu risâleden hâkimü5l-vakt olanlara çok
sevâb-ı azîmlar hâsıl oldıkdan m âcadâ bu eserler ve bu nîk-nâmlar ve
hayr du câlar tâ rûz-i kıyâmet munkatic olmasa gerekdür11, diyen mü­
ellif cchâkimü5l-vakt” deyimiyle dönemin V ezîr-i a czammı kasdettiği,
I. Bâb’m sonunda “ Hazret-i V ezîr-i a czam zamâmnda bu husûs dahî
müyesser ola ki eyü namlar her giz unutulmaya dâ’im hayrla yâd olal a r . . . ” ifadesiyle açıklık kazanm aktadır12. Ayrıca, eserin bir yerinde
Vezîr-i a czam ’a seslenen müellif risâlesinin amacını açıklamakta ve bu
tip eserlerin üslûbunun en güzel örneğini vermektedir: “ Bu hususun­
dan dahî V ezîr-i a czam hazretlerine çok hayr-ducâlar hâsıl olurdu, cem îc
müslümânlar Allâh rahmet eylesün bu V ezîr-i a czam ne güzel âdet kodu53
dirlerdi.
Beyt :
Cehd idüb hayr ile ol dünyâda yâd
Kişi kalmaz kalır andan belki a d 13.
Yukarıdaki bu ifadelerden müellifin devrin V ezîr-i a cz amin a çok
yakın bir kişi olabileceği veyahut iyi bir mevki elde edebilmek için ona
yanaşmak istediği sonucunu çıkarmak mümkündür.
Mesâlihü’l-Müslimîn müellifinin, eserin muhtelif bâb’larmda yeralan
bilgilerin ışığı altında, ilmiye sınıfına mensup bir kişi olabileceğini ileri
sürmek mümkündür14. Çünkü, X V II. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı
devlet ve toplum düzeni hakkında şimdiye kadar bilinen lâyihaların he­
men hemen hiçbirinde yeralmayan konuları sade bir dille ve liyakatle
anlatması, meseleleri gözonüne koyarak izah ederken bununla ilgili âyet,
hadis, darb-ı meseller, hikâyeler ve şiirlerle süslemesi, bu hususdaki
düşüncemizi doğrular niteliktedir. Ayrıca, yer yer kendinden önceki
dönemlerin bazı devlet yöneticilerinden “ ümmî” olarak bahsetmesi de
aynı görüşümüzü kuvvetlendiren bir başka delildir15.

ıx Bk. Tıpkıbasım , s. i.
12 Bk. T ıpkıbasım , s. 6.
13 Bk. Tıpkıbasım , s. 56.
14 Bk. Tıpkıbasım , M u h te lif bâb lar
15 Bk. T ıpkıbasım , 3. B âb

2.
Eserin te’lif tarihi ve kime sunulduğu meselesi
Hemen değinmek yerinde olur ki eserin te’lif tarihi ve kime sunul­
duğu meselesine dair Mesâlihü’l-Müslimîn’de yine açık bir bilgi veril­
memektedir. Ancak burada, eserde yeralan bazı kayıtlara göre bu so­
runa çözüm getirmeye çalıştık. Şimdi bu hususda bizi oldukça doğru
neticelere götüren kayıtları burada belirterek üzerlerinde ayrı ayrı du­
ralım.
Örneğin, tıpkıbasımını daha önce yayınladığımız yazmanın ön ka­
pağında “ Sâhibuhu Şerîf Ahmed Çelebi ki be-Harem-i hümâyûn âmede,
sene 1053” kaydı bulunmaktadır. Bu kayıt, eserin en azından H. 1053/M.
1643 yılından önce yazıldığını göstermektedir. Bir başka kayıt ise bize eseri­
mizi biraz daha gerçeğe yakın tarihlemeye yardımcı olmaktadır. O kayıt
da budur; “ . . . Eğer V ezîr-i a czam hazretleri her harâc defterin açub nazar
itseler defter vardır ki nısfı girîhtedür. Sâl be-sâl girîhteler bu husûsdan
dahî ziyâde olmak üzredür. Bu iki zulm eğer V ezîr-i a czam hazretleri
zamanında ref’olursa külliyyen re*âyâ oğlu ve kızı ile baş açub hayr ducâlar
itseler gerekdür. Bunun üzerine dahî hayr olmaz, mâl-i m îrî dahî sâl be-sâl
ziyâde olmağa başlar. Hâliyâ bir kâfir ağlayu ağlayu Beşik-taşmda Yahyâ
Çelebi Efendi’nün yanına varub eyitmiş kim “ Efendi, kitâbmızda var
mıdur ki benüm babam yedi yıldır kim fevt oldu, bir nesnesi kalmadı,
dilencilik edüb yedi yıldan berü babamın harâcm mütevelliler bî kusûr
benden alurlar ve harâcdan gayri ispençesin dahî ahırlar, helâl midür55
dimiş. Yahyâ Çelebi Efendi dahî, “ Helâl diyemezüz55 dim iş.16
Yukarıdaki pasajda adı geçen Y ahyâ Çelebi Efendi bizi, 18 Z i l ­
hicce 1053/8 Şubat 1644 tarihinde vefat etmiş olan, “ Divân55 sahibi Şeyhü5l-İslâm Y ahyâ Efendi olabileceği varsayımına götürmektedir ki, ka­
nımızca bu doğrudur. Ancak burada hemen akla cevaplandırılması gere­
ken bir iki soru gelmektedir. Bunlardan birincisi metinde yer alan “ Çe­
lebi55 ünvanmın Şeyhü5l-îslâm 5larca kullanılıp kullanılmadığı? İkincisi
de bu Y ahyâ Çelebi Efendi5nin X V I. yüzyılın büyük ülemâsmdan olup,
Beşiktaş5da dergâhı bulunan ve menâkıb sahibi Şeyh Y ahya Efendi olup
olamayacağı? 17
Şimdi bu soruları cevaplamağa çalışalım. İlmiye Salnâmesi5ni tetkik
ettiğimizde, “ Çelebi55 ünvanı kullanmış olan Şeyhü5l-İslâm5lara rastla­
dığımızı hemen belirtmek yerinde olacaktır. Bunlara örnek olarak, K anûnî devri Şeyhü5l-îslâm 5larmda Sadî Sadullâh Çelebi Efendi ile, Abdül16 Bk. T ıpkıbasım , s. 71-72.
17 Bk. M en â k ıb -ı Beşiktâşî Y a h y â Efendi. Süleym aniye K tp . N r. 4604

(bu eserin

I 3 i 4 5de biri N u ri Efendi diğeri M eh m ed Şükrü tarafından İstanbul’da yapılm ış basımı
vardır).

kadir Çelebi Efendi5yi, gösterebiliriz.18 Merhûm hocamız İsmail Hakkı
Uzunçarşılı’nm “ Osmanlı Devletinde İlmiye Teşkilâtı55 adlı eserinde,
kâdî, kâdî-askerlik yapmış kişilerin bu göreve, atandıkları belgeleri ile
açıklanmaktadır.39 Herhalde Mesâlihü5l-Müslimîn müellifi aşağıda
hayatından kısaca bahsedeceğimiz Şeyhü5l-îslâm Y ahyâ Efendi5nin de kâ­
ri îlik ve kâdî askerlik görevlerinden mühlem “ Çelebi55 ünvanmı ismine
ilâve, etmiş olmalıdır. K âldı ki, yukarıda da değindiğimiz gibi bu ünvanı
kullanmış Şeyhü5l-îslâm 5larm varlığı da bir gerçektir.
Aşağıda açıklayacağımız hususlar ise cevaplanması gereken ikinci
soruya ışık tutacak niteliktedir. Şöyle ki: ŞeyhüT-İslâm5larm 1826 sene­
sine kadar müstakil daireleri yoktu. Şeyhü5l-lslâm tâyin edilen kişiler,
oturmakta oldukları konut uygun ise onun selâmlık kısmı ve eğer uygun
değilse, kira ile tuttukları konakta görevlerini yerine getirmekte idiler.
Daha açık bir deyişle Bâb-ı Meşihat için ı8s65lara kadar belirli bir yer
yoktu. Ü ç kez aralıklarla, toplam 20 yıl, Şeyhü5l-îslâm 5hk görevi yapmış
olan Zekeriyazâde şair Y ahyâ Efendi5nin hayatı incelendiğinde, ikinci
kez azline neden olan olaylar sırasında Sultan Selim semtindeki konağının
sipâhîler tarafından harabeye çevrilmesi nedeniyle Topkapı5daki çift­
liğine çekildiğini görüyoruz20. Yukarıdaki bilgilerin ışığında, üçüncü
kez, IV . Murad tarafından, yeniden bu göreve getirildiğinde Beşiktaş'ta
yeni bir konağa taşınmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bütün bu açıkla­
malardan sonra düşüncemiz odur ki, müellif bahse konu ettiği Yahya
Çelebi Efendi5ninj “ Çelebi55 ünvanı kullanmış Şeyhü5l-îslâm 5ların varlığı
da gözönüne alınacak olursa, Şeyhü5l-İslâm Yahyâ Efendi5den başka biri
olamayacağı kanısındayız. Beşiktaş'ta dergâhı bulunan Şeyh Y ahyâ ile
bağıntısının da ancak semt ismi benzerliğinden . ibaret olduğunu söyle­
menin de yine yanlış bir sonuç olmayacağı görüşünü muhafaza etmekteyiz.
Şeyhü5l-İslâm Y ahyâ Efendi ise, Şeyhü5l-îslâm Zekeriya Efendi5nin
oğludur. Babası gibi ilmiye sınıfına katıldıktan sonra Halep, Şam, Edir­
ne kâdîlıkları yaparak İstanbul kâdîsı, arkasından Anadolu ve Rumeli
kâdîâskeri olmuş, ilk defa H. 1031/M. ıÖ225de Şeyhü5l-İslâmlığa yük­
selmiştir. Ü ç defada olmak üzere yaklaşık yirmi yıl Şeyhü5l-İslâm5lık
yapan Y ahyâ Efendi 18 Z i5l»hicce 1053/8 Şubat 1644 tarihinde öldüğü
sırada 93 yaşında idi ve Şeyhü5l-İsiâmlık görevini sürdürüyordu. IV .
M urad5ın Revan ve Bağdad seferlerine katılarak, pâdişâhın güvenini
ve yakınlığını kazanmıştır. Sultan İbrahim'in saltanatının ilk yıllarında
18 Bk. İlm iyye Salnâmesi. İstanbul 1334, s. 355, 364.
19 Bk. İsm ail H akkı Uzunçarşılı, O sm anlı D evletin de İlm iye teşkilâtı. A n ka ra

1965,

s. 177. v.d.
20 Bk. İlm iye Teşkilatı, s. 208 v .d ; İb n ü ’l-E m in M a h m u d K em al, D ivârı-ı Y a h y â .
İstanbul 1334, s. 12-14.

da, Şeyhü’l-îslâm ’lık makamını koruyan Yahyâ Efendi, aynı zamanda
iyi bir şairdi21.
Risâlemizi tarihlemede sorunumuza yardımcı olan bir diğer önemli
kayıt da “ Kızılbaş ne veçhile ele gelmesi mümkindür anı bildürür” cüm­
lesi ile başlayan 47. Bâb’da müellifin verdiği geniş bilgidir. Bilindiği gibi
IV . M urad döneminde, 1635 Revan Seferi, 1637 Bağdad Seferi ile 1639
Kasr-ı Şirin Antlaşması arasındaki dönemde, yani X V II. yüzyılın, ilk
yarısı devammca, “ Kızılbaş” meselesi güncelliğini korumaktaydı. Nitekim
deneyim sahibi ve uzun süren Osmanlı-İran harplerinin açtığı yaraları
görmüş olduğunu tahmin ettiğimiz müellifimiz, 1620’li yılların eseri K itâb-i M üstetâb’ta bu konuda verilen bilgileri çok aşan ve sorunun kesin
şekilde halline dair son derece dikkat çekici ve diğer kaynaklarda göremedi­
ğimiz çözüm yolları önermektedir22* Büyük bir ihtimalle, Revan ve
Bağdad Seferlerinde alman başarılı sonuçlarda, müellifimiz tarafından
yapılmış olan öneriler doğrultusunda alınmış tedbirlerin yardımcı olduğu
düşünülebilir.
Eserin te’lif tarihiyle ilgili olarak yukarıda verdiğimiz bilgilerden çı­
kan sonuca göre:
a) Mesâlihü’l-Müslimîn’in te’lif tarihinin “ Terminus ante quem” i
H. 1053/M. 1643-44’dür.
b) Bu tarihe gelinceye kadar Şeyhü’l-îslâmlık makamını işgal eden­
ler arasında, yukarıda hayatından bahsettiğimiz Yahyâ Efendi’den baş­
ka aynı adla bir Şeyhü’l-îslâm ’a rastlanmadığı; müellifin Kızılbaş mese­
lesinin kesin halline dair vermiş olduğu ayrıntılı bilgilere göre, eserin
“ Terminus post quem” i büyük bir ihtimalle 1639 veya biraz daha önceki
bir tarih olmalıdır. K aldı ki eserin, çağdaş dönemin büyük alimi Kâtip
Çelebi (1609-1657) tarafından 20 yıllık bir çalışma sonucu kaleme aldığı,
“ Keşfuz-zûnûn” unda yer alm ası23* Yukarıda vardığımız sonuçlara
tam bir destek sağlamaktadır.
Eserin kime sunulduğu meselesine gelince; üstte değinildiği üze­
re rişâlede yer almış olan çeşitli kayıtlardan devrin vezîr-i adam ların­
dan birine sunulduğu kesinlik kazanmaktadır. Şöyle ki: “ Hâliyâ Vezîr-i
a czam hazretleri hayrâta mâ’il oldukları gibi dahî bunlar gibi Vezîr-i
a czam gelmedüğü beyne’n-nâs m acmfdur. Eğer bu hayrâtlar zuhûr bu­
21 Şeyh ü ’l-îslâ m Y a h y â E fen di’nin h a yatı hakkında geniş bilgi için bk. İb n ü ’l-E m in
M a h m u d K em al, D iv â n -ı Y a h y â , s. 3-65; A h m ed R ifat, .D e vh a tü ’l-M eşâyih . s. 46-48.
A yrıca, İsm ail hakkı Uzunçarşılı, O sm anlı

T a rih i

A nkara

1951,

m /ı

s. 146 ye m ü­

teakip sahifelerde de geniş bilgi verilm ektedir.
22 Bk. T ıpkıbasım , s. 118 -12 7.
23 Bk. K eşfû ’z-Zû n û n . Flü gel nşr. L e ip zig - L ond on 1835-1858, V I I . cild ; Şerefüddin
Y a ltk a y a -K ilisli M u a llim R ifa t nşr. İstanbul 1936, I I cild. A yrıca bk. O rh an Şaik G ö kyay,
K â tip Ç eleb i H ayatı-Şahsiyeti-Eserleri. K â tip Ç elebi. A n kara 1957, s. 3-90.

lursa bu sâhib-i sacâdetin zamanlarında zuhûr bulur, bulmazsa hayfâ
bu hayrâtlaraki zayic olur, bu kitâb bir bucakta kalur, çürür yabana
gider55. 24
Şimdi burada da cevaplanması gereken bir soru ile karşı karşıyayız.
O da, Risalemizin sunulduğu V ezîr-i a'zam kimdir? Bize göre bu V ezîr-i
a czam, 1635 Revan Seferi’ne Yeniçeri Ağası, 1637 Bağdad Seferi5ne K apudan-ı Derya ve Sadaret Kaym akam ı sıfatlarıyla katılan ve Ş eyh ü l­
islâm Y ahyâ Efendi ile “ Yekdil ve yekcihet55 olarak devlet işlerini düzene
koymaya çalışan Vezîr-i a czam Kemankeş K ara Mustafa Paşa olmalıdır.
Adıgeçen Vezîr-i a czam bu dönemin en ünlü devlet adamlarından biri
olup, Risâlemizde konu edilen meseleler üzerinde aldığı önlemlerle de
şöhret yapmıştır. Kemankeş Mustafa Paşa 1638 Bağdad kuşatması sırasında
Vezîr-i a czam Tayyar Mehmed Paşa5nm şehâdeti üzerine, V ezîr-i a d a m ­
lık görevine getirilmiştir. Bu görevi 21 Z i’l-ka’de 1053/31 Ocak 1644 tarihine kadar devam etmiştir. Yani IV . M urad5dan sonra, Osmanlı tahtına
çıkan I. İbrahim'in ilk yıllarında Sadaret makamında kalmıştır. Bu hü­
kümdarın iktidarının ilk yıllarında devlet yönetiminde görülen belirli
sükûn ve kararlı durum ve bazı başarılar, bu yetenekli V ezîr-i a czam ’ın
aldığı önlemler sayesinde gerçekleşmiştir. O önce, dış meselelere kesin
çözümler getirmek istemiş ve ı63g5da imzalanan barış antlaşmasından
sonra Oşmanlı-İran ilişkilerinin bozulmadan devamı konusunda gayret
göstermiştir. Kemankeş K ara Mustafa Paşa’nm dikkate değer çalışma­
larının başında, iç işlerle yoğun olarak ilgilenmesi gelmekteydi. Osmanlı
ekonomisinin o zamanki problemli durumu ile yakından ilgilenerek, yeni
paralar kestirmek yeniçeri ve sipâhîlerin sayısını azaltmak, İstanbul’un
beslenmesi ve ihtisâb işleriyle ilgilenmek, vergilerin adaletli tevziini ve
tahsilini sağlamak üzere eyâletlerde tahrirler yaptırmak, müslim ve gay­
ri müslim tebaa üzerinde adâleti gözetmek bu V ezîr-i a czam ’m faaliyet­
leri arasındadır. İşte bu alman önlemlerin, Risâlemizde önerilmiş ol­
masıdır ki, bize Risâlemiz ile Kemankeş arasında bağ kurmamıza neden
olmaktadır. Bu konularda, istediği sonuçları elde etmek için biraz da ba­
ğımsız hareket etmesi, hayatına malolmuştur. Aşağıda eserin kapsamı
ve değeri bölümünde açıklayacağımız hususlardan da anlaşılacağı üzere,
Risâlemizde aşağı yukarı Kemankeş K ara Mustafa Paşa’nm uğraştığı
konularda öneriler bulunmaktadır. Bütün bu hususlar gözönüne alınacak
olursa, sonuç olarak diyebiliriz ki Risâlemizin Kemankeş K ara Mustafa
Paşa’ya sunulmuş olabileceği kuvvetli bir ihtimal olarak ileri sürülebilir25.

24 Bk. Tıpkıbasım * s. 67-68.
25 Bk. K â tip Çelebi, Fezleke. İstanbul
şâyih, s. 47.

1286-1287,

II., s. 232-233;

D e vh a tü ’l-M e -

3Eserin tavsifi, imlâ özellikleri, dili ve neşir esasları
X V I I. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı devlet ve toplum yapısı açısın­
dan birinci derecede bir kaynak olan Mesâlihü’l-Müslimîn’in tek yazma
nüshası K onya Yusuf Ağa Kitaplığı 673 numarada kayıtlı bir mecmua­
da bulunmaktadır.
K onya Yusuf Ağa K itaplığı No: 673
Sahife
Ölçü
Y azı
Satır
K âğıt
Cild

:
:
:
:
:
:

141 sahife
1 4 0 x 7 5 mm.
Nesih ve Bâblar kırmızı (Surh)
13
Âdi
Kahverengi, meşin

Başlık : H a fîf müzehheb. V ak ıf ve temellük mühürleri: Tıpkıba­
sımın 1, 70 ve 141. sahifelerinde III. Selim’in kethüdası Yusuf A ğa5nın
vakıf mühürü, ön kapakta “ Sâhibuhu Şerîf Ahmed Çelebi ki be-Harem-i
hümâyûn âmede, sene 105355 temellük kaydı bulunmaktadır.
Müellif, risâlesini altmış bâb olarak düzenlediğini bildirmektedir.
Fakat eserde bâb5lara numara konulmamıştır. Bâblar tarafımızdan nu­
maralandığında halihazırda elli iki bâb bulunduğu görülmüştür. Buna
rağmen metin incelendiğinde hem anlam bağlantısızlığından ve hem
de yazmanın tarafımızdan numaralanmış sahifeleri arasındaki devamı
gösteren murakıb kelimesinden bazı sahifelerin eksik olduğu anlaşıl­
maktadır. Bu durum eserin sahifelerinden bazısının sonradan kaybol­
duğu veya m üellif tarafından koparıldığı şeklinde yorumlanabilir.
Meselâ; (Tıpkıbasım, s. 41) in altındaki murakıb5dan anlaşıldığına
göre arada noksanlık olduğu görülmektedir. Bu arada kağıt eminleri
ile ilgili 15. Bâb noksan kalıyor ve yeni bâb başlıksız devam ediyor. Fa­
kat biz numaraları tesessül ettirdik. Bu ihtimalin yanında, rpıüellifin 60
bâb üzerinden düzenlemeyi tasarladığı risâlesini düşündüğünden kı­
sa tutmuş olması da mümkündür. Nitekim bu düşüncemizi doğrula­
yabilecek deliller elimizde bulunmaktadır. Şöyle ki, müellif 52. Bâb5m
sonunu ccF î5l-cümle her maslahatı ehline ısmarlamak gerekdür, ve5sselâm55 cümlesi ile bitirmiştir. Bunun hemen altında (Bâb-ı vüke l â. . . )
ile yeni bir bâb5ı kendi el yazısı ile ilâve etmek istemiş ise de sonradan
bundan vazgeçerek üzerini karalamıştır. Yeni harflere çevirerek değer­
lendirilmesiyle birlikte bilim aleminin istifadesine sunduğumuz tek yaz­
manın müellif hattı olduğuna dair kesin deliller mevcuttur. Metin ince­
lendiğinde bu durum açıkça ortaya çıkmaktadır. Bize göre müellif kitabını
bizzat, söyleyerek bir kâtibe yazdırmıştır. Bilahare eseri tekrar gözden

geçirirken eksik gördüğü yerlere işlek olmayan yazısıyla ilâveler yapmış­
tır. Bazı yerlerde de fazla gördüğü kelimeleri karaladığı ve bazı kelimeleri
de harekelediği görülmektedir. Bu düşüncemizi doğrulayan kayıtlar
yayınladığımız tıpkıbasım, 90, 92, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 103, 130, 141.
sahifelerinde görmek mümkündür. Yine müellif kendi yazısı ile metine
yaptığı ilâvelerde ufak tefek tashihler de yapmıştır. Meselâ (Tıpkıbasım,
s. 116 satır i2 )5de “ Birer akçe virmeğe” yerine “ ikişer” ilavesiyle cümleyi
“ birer ikişer akçe virmeğe” şekline koymuştur.
M üellifin üslûbunun Osmanlı inşa kaidelerine uygun olmadığı görül­
mektedir. Bunun da bir kâtibe dikte ettirilen konuşma üslûbundan kay­
naklandığı inancındayız. Böylece, esere Türk sentaksı güçlü bir biçimde
egemendir. Metinde müellife ait olduğunda şüphe olmayan tahrîr ihmal
ve yanlışlıkları vardır. Meselâ, 42. Bâb’da “ Harcı tâacmm heman harcı
yabana gider” burada harçlardan biri fazla ancak metni yeni harflere
çevirirken buîıu düzeltmedik. Çünkü metin'tashihi bakımından bu yanlış­
lığın müellifin ihmalinden gayri izahı mümkün değildir. Yine 43. Bâd’da
“ Ne münâsebetür” ün iki defa tekrarlandığı gözlenmektedir. Yukarıda
da belirttiğimiz üzere müellifin imlâsında da birlik yoktur. Bazı kelimeler
aynı sahifede bile, farklı olarak yazılmaktadır. Mesela, “ Yasağ” “ yasak”
(s. 50), “ otağ” (s. 109), da “ otak” (s. 110) gibi. Yine Düşmân kelimesi
bazen elifsiz yazıldığı halde bazen de elifle yazılm aktadır, (s. 100). Y a z­
mada bazı kelimeler acele ile yahut halk ağzında kullanış şeklini aksettire­
rek yanlış harekelenmiştir. Mesela, “ Derdumend” (s. 79), bunlar aslı
şekilleri ile metne alınmıştır. Metinde yine çok enteresan bir imlâ özelliği­
nin varlığı görülmektedir. M üellif “ gemiciyi” (s. 49), “ muhasebeyi” (s. 54),
“ âmireyi” (s. 100) diye yazacağına kelimenin sonunda hemze ve kesre
kullanmaktadır. Yeni harflere çevirirken çok zarurî bulduğumuz yerlerde
izahı kolayca mümkün yanlışlıklarda metni düzelttik. Mesela, m ehâyîf
teftişinde müellif “ gâh gâh çıkmak lazımdür” dedikten sonra, bundan
sonra gelen cümlede ise “ bir def^a çıkmağla nice bin zâlimin zulmü def5
olsa gerekdür55 diyor (s. 116). Buradaki “ olsa5’nm “ olmasa55 şeklinde
düzeltilmesini zorunlu gördük. Bunların yanı sıra müellif çok nadir ve
Türkçe'de birkaç manaya gelen kelimeler kullanmakta ve ilk nazarda
metinde yanlışlık olduğu zannmı uyandırmaktadır. Halbuki kullandığı
kelimelerin Özel manaları bilinince metinde yanlışlık olmadığı anlaşıl­
maktadır. Mesela, 46. Bâb5da “ eksükleri değül” buradaki eksük keli­
mesi bugünkü Türkçemizde kullanılan eksük manası verilirse metinden
mana çıkmamaktadır. Ancak “ eksükleri değül55. tabiri (Nesine lazım,
ilgileneceği şey değil) manasına gelmektedir26 ve cümleden mana

26 Bk. T a ra m a Sözlüğü, T D K yayım ; I I İ ., 1967, s. 1412.

çıkmaktadır. Ayrıca metni anlaşılır hale getirmek amacıyla müellifin
noksan bıraktığı noktalama işaretleri de tarafımızdan metne ilave edilmiştir.
Eski metin Türk harflerine çevirilirken Tarih Vesikaları Dergisi’nin
16. sayısında Adnan Erzi tarafından yayınlanan imla kurallarına uyul­
du. Bununla beraber, “ ûIâ ^Ij55 gibi kelimeler Osmanlıcada kullanılan
yanlış şekilleri ile bırakıldı. Kelime ortası ve sonunda bulunan bütün
(^)5lar (c) ile, (p)5ler (5) ile gösterildi. M üellifin iptidai üslubu için tabii
görülebilecek cümle aksaklıklarının düzeltilmesi yoluna gidilmedi. Üstde
de belirtildiği üzere metinden düşmüş olabileceğini aşağı yukarı kesinlikle
tahmin ettiğimiz çok nadir ilaveler yapıldı.

ESERİN KAPSAMI VE DEĞERÎ
Yukarıda Mesâlihü’l-Müslimîn’in X V II. yüzyıl ortalarında kaleme
alınmış bir eser olduğu ve deneyimli bir devlet görevlisi tarafından dü­
zenlendiğini, V ezîr-i a'zam Kemankeş K ara Mustafa Paşa’ya sunulmuş
olabileceğini belirttik. Bu bölümde ise risalenin genel kapsamını açık­
ladıktan sonra, bazı seçilmiş konuları ele alarak, örnekleme yöntemi ile
çağdaşı kaynaklarla sistematik bir değerlendirilmesi yapılmaya çalışılacak­
tır. Tıpkıbasımın yayını yapılırken eserin kapsamı bâb sırasına göre özet­
lenerek verildiğinden burada tekrarını gereksiz gördük.
Daha öncede söylediğipıiz gibi, müellif eserini 60 bâb üzerine dü­
zenlediğini belirtmesine rağmen risâlecle 52 bâb vardır. V e eser 141 sahifeden oluşmaktadır. Bu 52 bâb incelendiğinde görüş ve önerilerin başlıca
5 ana noktada toplandığı görülmektedir.
1. İlim ehline ilişkin düşünce ve öneriler:
a) Müderris, kadıların yetiştirilmeleri ve görevlendirilmeleri.
b) V aiz, müezzin, hatib gibi din görevlilerinin durumları.
2. Ö rf ehline ilişkin düşünce ve öneriler:
a) Yeniçeri ve diğer kapukulu bölüklerinin teçhizat,
revleri.
b) Taşradaki askerîlerin durumları.

giyimi ve gö­

3. M alî ve Sosyo-ekonomik konulara ilişkin görüş ve öneriler:
a) Ihtisab işleri.
b) Fiyat meseleleri.
c) İstanbul’un iaşesi.
4. Sosyal konulara ilişkin görüş ve öneriler:
5. Kalem ehline (Kâtiplere) ilişkin öneriler:
a) Divân kâtiplerinin durumları ve Divân bürolarının çalışma usûl­
leri.
Bu 5 ana noktada toplanan görüş ve önerilerden başka eserde Osmanlı Devletinin dayandığı yönetim anlayışı ile ilgili genel değerlen­
dirmelere de yer yer rastlanmaktadır.
Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu, bir yandan eski Türk hakan­
lıklarının töre ve geleneklerinden, diğer yandan da İslâm kültür çevre-

sinin hukukî kurallarından ve çevrenin ilk dönemlerden beri süregelen
uygulamalarından kaynaklanan bir yönetim anlayışına uygun mutlak,
merkezi, teokratik bir yapıya sahipti. Doruğunda pâdişâh bulunan mer­
kez ve taşra örgütü oluşturulmuştu. Bu klasik modelde X V II. yüzyılın
sonlarına gelinceye kadar herhangi bir değişikliğe gidilmeden, daima
karşılaşılan problemlerin çözümünde temel düşünceye uygun kurumsal
uygulamaların sürdürülmesine çalışıldığı bu modelde, pâdişâhın siyasal
otoritesi ve yürütme gücünü merkezde vezîr-i a czam ve vezirler, taşrada
ehl-i örf denilen kalabalık bir görevli grubu temsil etti. Askerî-idarî yetkileri
olan bu grubun yanında kazaî-idarî yetkiler, ulemâ sınıfının elindeydi.
M aliye işlerini defterdârlara bağlı görevliler yürütürdü. Bu üç kolun
yanında çok önem taşıyan bir grub da küttâb sınıfı idi. Kâtipler, merkezde
Divân-ı hümâyûn’un Nişancı ve Reisü’l küttâb başkanlığında eıı sorumlu
öğeleri idiler. Bir anlamda, devletin dayandığı temel düşünceyi ve bu
düşünceye dayalı yasal kuralları tbunlar saptar ve uygulamaların düzenli
olmasını sağlarlardı.
Osmanlı Devleti, X V I. yüzyılın sonlarından itibaren birtakım prob­
lemlerle ve sorunlarla karşılaşmaya başlandığında, bunların nedenlerini
ilkin kendi içinde aradı ve klasik düzenin bozulmaması için önemler al­
mağa başladı. Kendisinin dışındaki gelişmeler ve değişmeler, ancak X V I I I
yüzyılda Osmanlmm dikkatini çekecekti. Nitekim. X V II. yüzyılın bü­
tün lâyihaları, geleneksel yönetim anlayışı ve klasik düzenin korunma­
sını önerirler. Ne var ki değerlendirmesini yaptığımız Mesâlihü’l-Müslim în’de ana tema bu değildir. Üstelik bu eserin Özelliği, düşüncelerini
belli bir sistemliğe bağlı kalmadan çeşitli bâblara dağıtmış olmasına rağ­
men, biraz önce sözünü ettiğimiz devletin dayanağı ve kolu olan dört
ana görevli gurubu hakkında bilgi vermesi ve önerilerde bulunmasıdır.
Bu hususu, müellifinin devletin yönetiminin temel anlayışına tüm anlamı
ile vâkıf olduğunu da göstermektedir.
Bu genel değerlendirmeden sonra, risâlemizde verilen örnek olarek seçtiğimiz, bilgileri çağdaşı olan diğer lâyihalar ve arşiv belgeleri
ile karşılaştırarak eserin değerini ortaya koymağa çalışalım.
Birinci bâb, “ Mesâlih-i ulemâ-i izâmî5a ilişkindir. Dünyanın düze­
nini, bilginlerin varlığına dayandıran müellif, onlara gereken ilgi ve say­
gının gösterilmesini ister. “ Leyi ü nehâr m ütâlacalarında55 olabilmeleri
için “ K apu kapu dolaşmalarının, beş altı yıl m aczûl kalıp sürünmeleri­
nin önlenmesinin gerektiğini belirtir. Geçim derdine düşmelerini son
derece tehlikeli bulur. Gözlemleri oldukça ilginçtir: “ . . . . ve nicesi fakîrlikden kitâblarm satub kara câhil olurlardı. Şimdi dahî bi-caynihîdir.
Zîrâ mahlûl mansıb bulunmaz ki ber-murâd olalar. . . 55. Bu durumun
ortadan kalkması için şu öneride bulunur: “ . . .bunlara mahlûl mansıb

bulmağın bir çaresi budur k i . . , , atları ve libâsları ve hidmetkârları
sipâhîliğe münâsib ola ve ilminde dahî kâmil olmaya, bunun gibileri endâ
ulûfe ile bölüklere ve timârlara, hâllü hâline göre yeniçeriyi hisâra çıkardık­
ları gibi bunları dahî bu veçhile çıkarmak buyurulursa hem sâ’ir m a k û l­
lere yerler açılurdu ve hem sipâhî tâ’ifesi dahî içlerinde ehl-i ilm olmağla
her veçhile fâ ’idelenürlerdi” . Bu önlem alınırsa, bilginlerin altı aydan
fazla “ m aczûl yürimiyecekleri” kadılığa vardıklarında sancakbeyinden
ve örf tâ’ifesinden korkmayacakları, kitâblarını satmayacakları, rüşvet
yoluna gitmeyecekleri, “ hak üzre icrâ” edeceklerini öne sürmektedir.
II. Osman’a sunulan Kitâb-i Müstetâb’m müellifi de, ülemâ sınıfı mensup­
larının en büyük zaafı olarak rüşvet almalarını, aralarında rüşvetin yay­
gınlığını göstermektedir. Bunun nedenini de, gösterişe önem vermelerine
m aczûliyet dönemlerinde rahat yaşayabilmeleri için, görevde iken ola­
bildiğince bol para kazanma isteklerine bağlarken şu gözlemde bulun­
maktadır: “ . . . Nihayet mîr-i mîrân ve mîr-i livâ olanlar ile “ sen çok
aldın, ben az aldım” deyü biri birleriyle kavgalarından gayri kendülerirıde
bir sadâkat kalmamıştır. K oçı Bey, Risâlesinde ülemânm iyi yetişme­
diğinden, rüşvet ile, adam kayırma ile bu guruba çok kişiningirdiğinden
ve bu nedenle sayılarının çoğaldığından görev alanların rüşvetten başka
bir şey düşünmediklerinden yakınır27. Görülüyor ki her üçünün de
gözlemleri birbirine yakındır, ve bir diğerini tamamlayıcı niteliktedir.
Osmanlı arşiv belgelerinde ilmiye sınıfı mensupları “ vârisu ulûmi’l-enbiyâ ve’l-mürselîn” , “ mümeyyiz-i helâl ani’l-harâm” diye tanım­
lanırlar.28 V e pâdişâh tarafından “ icrâ-yı ahkâm-ı şerciyye ve infâz-ı
kavânîn-i me’riyye eylemekle görevlendirilmişlerdir29. Yani, ulemâ
sınıfı devletin temelini oluşturan İslâm hukukunun ve Yakm -Doğu kül­
tür çevresinin eskiden beri geçerli olan geleneklerinin kuşaktan kuşağa
aktarıcısı ve uygulayıcısıdır. Bu sınıfın bozulması, devletin önemli bir
dayanağından yok olmasıdır. Ulemâ sınıfı mensupları, kâdî olarak görev
yaptıklarından, kazaî ve İdarî yetkileri vardır. Ö rf mensuplarından ayrı
olarak doğrudan pâdişâha karşı sorumludurlar ve bir anlamda örf mensup­
larının denetleyicisidirler. Bu ince denge Osmanlı devletinin adâlet anlayışını
ve uygulamasını teşkil etmiştir. Mesâlihü’l-Müslimîn müellifi bu ince
dengenin bozulduğunu saptamıştır. Onun için, bilgisizliğin önlenmesini,
ulemânın fonksiyonunu tam anlamı ile yerine getirmesini sağlıyacak
önlemlerin alınmasını istemektedir. M üellif bilgisi tam olmayanların,
tîmârlara ve kapukulu ocaklarına aktarılması önerisi getirmektedir. Bizce
bu kesin çözüm getirici bir önlem değildir.
27 Bk. K itâ b -i M ü stetâb s. 24-25; K o ç ı B ey risâlfesi^, s.
28 M eselâ bk. K o n y a Şer. Sic.

31-37.

14/182.

29 Bk. Ö ze r Ergenç, 1580-1596 yılları arasında A n ka ra ve

K o n y a şehirlerinin M u ­

kayeseli İncelemesi. A n k a ra 19735 s. 120-182 ( D .T .C .F . D oktora T ezi). ,

.

Mesâlihü’l-M üslim înm üellifinin ulemâ konusundaki görüşleri Osmanii devlet düzeni için önemli bir kaynak gurubunu oluşturan şer’iyye
sicillerinde yer alan bilgilerle doğrulanmaktadır. Risâlemizin kaleme
alındığı tarihlerde bir başka önemli Osmanlı şehri olan K on ya’daki ule­
mânın durumuna dair örnekler risâleyi doğrulamaktadır. H. 1050-1051 /M.
1640-1641 tarihli K onya Şer’iyye sicilinde muhtemelen büyük bir bölü­
münü mansıb bekleyişi içinde bulunan birçok kâdî sanı taşıyan ulemâ’nm
ismi geçmektedir. Bu kâdîlardan bazılarının ismi K onya şehrindeki çe­
şitli mülk alım ve satımlarıyla ilgilidir. Örneğin, M evlânâ Şeyh Mustafa
Efendi, evini 1700 akçeye30, Mevlânâ el-Seyid Mustafa Efendi evini
6000 akçeye31, M evlânâ Mehmed Efendi konağının arsasını 87,5 esedî
kuruşa33 satarken, Mevlânâ Musa Efendi 5500 akçeye bir b a ğ 33,
Mevlânâ Ali Efendi 150 riyâlî kuruşa bir konak34 satın almışlardı.
Bir başka belgede Mevlânâ Hüseyin Efendi ise bir vakıf m ütevellisi35,
M evlânâ A li Efendiyi Defterdar kaym akam ı36, Mustafa Efendiyi ise
İstanbul'daki Mustafa Ağanın malî vekili olarak37 görmekteyiz. Yine
aynı defterden görev yapan kadîlarm da rüşvet yoluna saptıkları gözlen­
mektedir. Örneğin, Silifke kadîsi A li Efendi, Kıbrıs çavuşlarından Celâl
çavuştan 2000 akçe38 “ Kulakçı oğlu demekle m arûf A li nâm kadî55
H alil çavuştan 2000 akçe rüşvet almışlardı39. Mesâlihü’l-Müslimîn
müellifinin ulemâ konusunda 11e derece isabetli görüşler ileri sürdüğü
arşiv belgeleri ile bir kez daha doğrulanmaktadır. Gerçekten birçok kadînm “ mansıb bekleyişi içinde” bulunduğu ve bu süre içinde nitelik ola­
rak merkez görevlisi olmaktan çıktığını görmekteyiz.
M üellif ayrıca ilmiye sınıfına mensup müderris, müezzin, imanı
gibi din görevlilerinin durumlarına da değinmekte ve bunların “ tiryâk î’likten görevlerini yapamaz duruma düştüklerini dile getirmektedir
k i 40 bu konuda taşra şehirlerindeki ehl-i ilm arasında da görevlerini
ihmal edenler olduğunu doğrulayan arşiv kayıtlarına rastlanmaktadır.
Buıta en iyi örnek 1609 tarihli Adâletnamedir 41. Bir diğer örnek A na­
30 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/16.
31 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/24.
32 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/29.
33 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/114.
34 Bk. K o n y a Şer. Sic, 6/76.
35 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/108.
36 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/100.
37 Bk., K o n y a Şer. Sic. 6/5.
38 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/137.
39 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/176.
40 Bk. T ıpkıbasım . 8. Bâb.
41 Bk. Başbakanlık Arşivi, M ü h im m e defteri N o . 78, s. 891-899. A y rıca bk. A . L û tfi,
M ir â t-ı A d âlet. İstanbul 1304.

dolu müfettişi İsmail Paşa K onya kadısına gönderdiği ocak ortaları 1659
(Evâsıt-ı cem âziyel evvel 1069) tarihli buyurulduda “ çoğu nâ-ehl olub
ve gelüb edâ-yı hizmet eylemedükleri55 saptanan K onya şehrindeki Cami,
mescid hatiblerinin sınavdan geçirilerek “ nâ-ehl olub câhil olanların55
yerlerine yenilerinin “ arz55 edilmesini istemişti42.
M esâlihül-M üslim în5de kapu halkıyla ilgili görüşler de yer almak­
tadır. Çünkü bu tarihlerde kapukulu ocaklarının nizamı, devletin diğer
kesimleri gibi birtakım güçlüklerle karşı karşıyaydı. Bu güçlüklerin ba­
şında ocağın kaynaklarının çeşitlenmesi sonucu mensuplarının sayısında
olağanüstü artma, asıl görevlerinin dışında işlere yönelmiş olmaları gel­
mektedir. M üellif “ örf tâlfesi55nden en çok kapukulu ocakları ve onların
teşkilâtı, giyim kuşamı, talim usulleri üzerinde durmaktadır. Bu konulara
ayrılan bâblar eserin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Heman işa­
ret etmek yerinde olacaktır ki aşağıda seçilmiş örneklerde yer alan bu
hususların hemen hemen bütünü K itâb-i Müstetâb ve Koçı Bey5iiı risâlesinde yer almamaktadır. Bu konuya dair metinden bazı nakiller yapmağı
uygun bulduk.
“ Eskiden beri, acemî oğlanları İstanbul5a getirildiklerinde, çift sür­
meyi öğrensinler menfacata yarasınlar diye, Türk tâ5ifesine tevzîc olu­
nurlardı. Bu işte yarar yoktur. Bunların yeniçerilik ye sipâhîlik ilmini
öğrenebilmeleri için, İstanbul'a getirdikleri gibi hemen bölük halkına virseler . . . Onlara hizmet etseler gerektir.43 Sonra yeniçeriliğe çıkduklarmda heman çıkduğı gün kırk yıllık yeniçeriden üstâd olurlardı. . .
Bunların böyle menfa cata yaramadıkları Türklere iileşdürüldüklerinden
ötürüdür55, 44 diyen müellif burada acemî oğlanlarının yetiştirilmelerine
yeni bir model önermektedir. Ayrıca, Rum-ilinde Acem î oğlan devşirilmesi sırasında rastlanan aksaklıkların giderilmesi için “ Yaya-başı bir
sâlih ihtiyâr pîr kişi ola ve yanında yeniçeriler dahî ihtiyâr 0la5545
diyerek bu konudaki önerilerini sıralamaktadır. Daha sonra Bölük halkı­
nın toplum içindeki durumlarından söz eden müellif, merkez ve taşrada
kargaşaya karışanların kolayca tesbit edilebilmesi için, giyim kuşamlarının
nasıl olması gerektiğine dikkatleri çekmekde ve şöyle demektedir: “ Bö­
lük halkına münâsib olan. . . kisvetleri bildürür k i,. .. her kişi oturmakda
ve durmakda ve eğer bir gavgâda fesâdetde kisve derinden m a lû m olal a r . . . Bu takdirde hiç kimse gavgâ fesâd itmez olur55. 46 “ Bundan
m âcadâ yeniçeri tâ’ifesi borklerün çıkarıcak ne giymek gerekdir ki m âlû m
42 Bk. K o n y a Şer. Sic, 18/344.
43 Bk. T ıpkıbasım , s. 8.
44 Bk. T ıpkıbasım , s.

10.

45 Bk. T ıpkıbasım , s. 63-67.
46 Bk. T ıpkıbasım , s. 23-24.

olanlar, gavga veya bir fesat itmeğe korkalar. Lâyık budur ki bunlara
kırmızı çukadan birer şeb-külâh giyseler, isteyenler ve ihtiyâr eskileri
olanlar şeb-külâh üzerine birer kısa, çalma dahî sarsaiar revâdur. V e
cebeciler mor şeb-külâh giyseler topçular siyah çukadan şeb-külâh giyseler
ffl-cüm le sokağa veya çârşûya çıkdıklarmda ki börklerin giymeyeler ol
vakt bu kisvetleri giyseler ve sâ’ir ehl-i hirfet dahî hassa top arabacı olan­
lar âsumânî şem-küİâh giyseler bu takdîrce şöylece yasak olıcak, çem îcisi
zabt olunur. Ne kimse gavgâ ider ve ne kimse fesâd ider ve fısk dahî idemezler5’ . 47
Yeniçerilerin ve Sipâhîlerin sürekli kontrol altında tutulabilmesi
için kendilerine hergün talim yaptırılması önerisini getiren müellif: “ Bir
gereklü husûs dahî budurki yeniçeri tâ’ifesi her gün odalarında m ucattal
dururlar. Pes bunlara yasak olunsa ki, her gün odalarında matrak oynayub ol sancatda her biri tamâm iistâd olsalar içlerinde matrak bilür b a czı
yiğitler vardur anlara terakkî inâyet olunsa, her odaya bir m ucallim ta cyîn
olunsa bu ilm dahî katı lâzımdur. Yayak olan matrak ilmin bilse sipâhî
olan ki, civan ola anlar dahî bu veçhile her sabah cündîlik öğrenseler,
bunun gibilerin üstâdlarma ve şagirdlerine gâh hizmetcik gâh terakkîcik
himmet olunsa bundan dahî V ezîr-i a czam hazretlerine çok sevâb hâsıl
olurdu, ve nâm-ı şerifleri her giz ferâmûş olmayub dâ’imâ hayırla yâd
olurlardı. Zîrâ şimdi nice sipâhî vardır ki at seğirtmeğe bile kâdir değildür.
Yarak kullanmağı höd çoğu hiç bilmezler. Bu takdirde ol makûle olan
kimesneler abes yere ulûfe eki etmiş olurlar. Bu takdîrce her kişi sancatmda
kâmil olmak katı lâzımdur. A le’l husûs ki çavuşların tâze civân olanlara
cündîlik bilmek katı lâzımdur. Zîrâ bozdoğanın eline alub sarb yerde
atımı koşub alay bağlansa gerekdür. Bu husûsun cenk ve cidâl günlerinde
fa cidesi olduğundan gayri oturakda dahî atları ve kendüleri ham olmazlar
ve dahî bir vilâyetden elçi geldikte at meydanında ve gayri yerde matrak
oynasa ve kimisi cündîlik oynasa gelen elçiler bunlardan büyük ibret
ahırlardı. Hizmetler ve terakkiler bunlarun gibilere virüse, yohsa bunun
gibi menfacatlu maslahatı köyub mülâzemete meşgul olurlar, ekâbiri
kendü maslahatından avk iderler, bi-huzûr ideıier” 48 demektedir.
Yine seferde, bölük halkı ve sipâhîlerin karışıklığa meydan verme­
meleri için statülerine göre nasıl giyinmeleri ve beraberlerinde neleri
götürebileceklerine değinen müellifin, bu konudaki önerileri de ilginç­
tir: “ A le’l-husûs ki düşmene evvel görünen topçu ve arabacıdur, eyle
olsa bunlara nişânlü ak börkler gerekdür ki yeniçeri olmadığı m alû m
olunalar. Bu takdîrce çünki cebehâne örtüsü kızıl keçe iledür, cebeci­
ler dahî ak börklerinin önlerine ve ardlarma kızıl keçe pâresinden
47 Bk. T ıpkıbasım ., s. 32-33.
48 Bk. T ıpkıbasım , s. 34-37.

birer gül kadar alâmet komak gerekdür, ya dahî büyücek ola. V e top­
çuları ki kara top otu hâfızlarıdur, anların dahî ak börklerine siyah keçe­
den bi-’aynihî birer alâmet gerekdür. V e dahî top arabacılar ki evvel
düşmana görünen anlardur, anlara dahî bir heybetlü kisvet gerekdür. Zirâ
çekdükleri nüzûl arabası değildür. Bunlara keçesiz kayyum börkler gerekdür;
yahûd âsumâniye boyanmış yeniçeri börkleri gerekdür. V e ba’de zâlike
solaklar tâ’ifesi ki pâdişâh-ı âlem penâh hazretlerinün kavvâslarıdur,
bunlar beş on dâne ok götürmek hiç münâsib değüldür. Bunlar ok ile
kirpi-misâl gerekdür. Zîrâ bunlarun muhârebesi ve mücâdelesi hemân
okiledür. Okları ellerinde dükenicek, hiç menfacata yaramaz olurlar.
Pes bunlara birer müsannac hafîfce varsak kubûrları dahî gerekdür ki
içi dolu ok ola ve hem ellerinde dahî âdet-i kadimeleri üzre okları ve yay­
ları gerekdür. V e herbiri kuşağına birer h afîf demür külüng dahî sokmak
gerekdür. Budun muhârebesinde iki cebelü kâfiri solaklar külüng ile dü­
şürdüler. Bundan m âcadâ solağa ve yeniçeri ta’ifesine fî’l-cümle yayak
yürüyenlere kılıç götürmekten gemici kürdesi veya uzunca nimçeler gö­
türmekten eyüsü olmaz” 49. “ Evvelâ sipâhî oğlanları bölüğünün nice
ki bayrakları kızıldır, mücevvezeleri ve tahfîfeleri dahi kızıl kadifeden
gerekdür ve silahdârlarun nice ki, bayrakları sarudur, mücevvezeleri
ve tahfîfeleri dahî saru atlasdan gerekdür ve sağ ulûfecilerinin mücev­
vezeleri bayraklarına göre yeşil kadife midür, atlas mıdur, ol reng gerekdür
ve sol bölük ulûfecilerinin bayrakları alacaolmak bölük halkına münâsib
değüldür. Evvelâ bayrağı fıstûkî tâfta olub ve mücevvezeleri ve tahfîfeleri
dahî açık fıstûkî atlasdan mıdur, has kutnîden midür, hemân murâd
fıstûkî olmakdur. V e sağ garîbler bölüğünün bayrakları akdur, mücev­
vezeleri ak atlasdan, ya ak muhayyerden olmak münâsibdür. Bunlarun
bayrakları açuk mavi tâftadan olub, mücevvezeleri mavi atlasdan, ya
mavi kumaşdan olsa ve cem îc alay bayrakları dahî bunlara göre olsa . . . ” 50
V e solağa ve yeniçeriye uzun yenlü çukalar yaraşmaz, şimdi b a çzı
solaklar kutnî kaftân dahî giymeye başladı. Kısa yenlü çukalar münâ­
sibdür” 51. “ Sipâhî tâ’ifesini zebûn iden bu sadak bölüğüdür. . .. Sipâhînin belinde h afîf musannac varsak kubûrları gerekdür ve kaba dülbendi hemân İstanbul’da komak gerekdür... başlarına dahî birer Selîm î şaruk sarsalar evlâydı” 52.
Yeniçeri ve sipâhîlerin sayılarının arttığı rakamlar vererek izah
eden ve dolayısıyla bunun önlenmesini ve eskiye dönülmesini isteyen K itâb-i Müstetâb5dan yaklaşık onbeş yirmi sene sonra, Koçı Bey Risâle49 Bk. T ıpkıbasım , s. 27-30.
50 Bk. Tıpkıbasım , s. 24-25.
.

Bk. T ıpkıbasım , , s. 37.
52 Bk. Tıpkıbasım , s. 37-40.

si’nden ise en az on sene sonra yazıldığını kabul edebileceğimiz Mesâlihü’l-M üslimîn’de yukarıda verilen örneklerden anlaşıldığı üzere yeni­
çeri ve sipahilerde ki bozukluk açıkça dile getirilmekte diğer iki lâyiha
yazarından farklı olarak yeni önerilerde bulunulmaktadır.
Yukarıya aldığımız M esâlihtfl-M üslimîn yazarının yeniçeri acemî
oğlanlarının durumu, giyimleri ve talimleri ile ilgili verdiği bilgilerin
altında yatan temel düşünce bize bu zümre mensubu kişilerin kendi gö­
revlerinin dışında işlerle uğraştıkları görünümünü vermektedir. Bu dü­
şüncemizi doğrulayan çok sayıda arşiv belgesi bulunmaktadır. Biz bu­
rada birkaç tane örnek vermekle yetinmek istiyoruz. Meselâ, X V II,
yüzyıl ortalarında Konya, Ankara, Bursa gibi büyük şehirlerde merkez
görevlisi olan yeniçeriler kasap dükkanı, han, hamam işletmeciliği, ti­
caret gibi meslekleri icra etmekteydiler. Daha H. 992/M. 1584 tarihli
İstanbul kadısına gönderilmiş olan bir fermanda: “ B aczı bölük halkı,
yeniçeri, acemî oğlanları, cebeci, topçu ve sa’ir kulların tüccar taba­
kasına karışarak, ticarî faaliyetlerinden55 söz edilmekte ve devamla “ bu
tür işlerle uğraşanların şiddetle cezalandırılmaları istenmektedir55 53.
Daha sonraki tarihlerde de merkez ve taşrada aynı durumun devam et­
tiğini belgelerde yeralan bilgilerden anlamaktayız. H. 1065/M. 1655 ta­
rihinde Ankara şehrindeki toplam 33 kasaptan, 8 tanesi yeniçeriydi. Y i­
ne Ankara yeniçerilerinden Mustafa Beşe B. Abdullah’ın Atpazarında
yenihan denilen kendi mülkü bir haııı olduğunu54, Haşan Beşe, A b ­
dullah’ın kardeşi C a ’fer Beşe ile birlikte zımmîlerle işbirliği içinde şa­
rap kaçakçılığı yaptıklarını55, Ankara’da Yeniçeri Mehmet Beğ ve
sâ’irleri ve sipâhî tâ’ifesi’nin, şehir dışına çıkıp, çevre köylerden şehre
satmak için meyve getirenlerden bu meyveleri toptan kapatarak narh­
tan daha yüksek fiyata sattıklarını56, görmekteyiz. Hatta yeniçeriler
taşrada vakıf işlerine de el atmışlardı. H. 1059/M. I^49 yılında K arapı­
nar Sultan Selim Vakfının mütevellisi “ Halil nâm Yeniçeri” K on ya’da
oturan, “ Sefer ve Piyâle nâm yeniçerilerinin zimmetleıihde vakıf ma­
lından” para olduğunu merkeze şikayet etmişti57. Bu verdiğimiz ör­
nekler müellifin yukarıya aldığımız ifadelerinde yer alan, yeniçerileri
ocaklarda boş oturulmayarak talim yapmaları, asli görevlerinin dışına
çıkmalarının önlenmesi, kılık-kıyafetinin düzeltilmesi gibi önerilerin de
ne denli haklı olduğunu kanıtlamaktadır.
53 Bk. Ahm ecl R efik, X . asır hicrîde İstanbul hayatı. İstanbul 1333, s, 184.
54 Bk.

A n ka ra Şer.

Sic. 40/438;

55 Bk.

A n ka ra Şer.

Sic. 8/1461.

56 Bk. A n ka ra Şer.

Sic. 8/1090.

57 Bk. Başbakanlık A rşivi Şikayet Defteri
konusunda ayrıca b t

1/1092.

1 /6 , Yeniçerilerin başka işlerle uğraştıkları

K o n y a Şer. Sic. 20/266, 17/13 , 23/122/ 16/13.

Mesâlihü5l-Müslircıîn5de 9. Bâb Sancak beylerine ayrılmıştır. M ü­
ellif burada sancak beylerinin “ zarîf55 ve “ kılıç çengini görmemiş55 ki­
şiler arasından değil öncelikle “ bahadur55 ve bu göreve “ lâyık55 kişiler
arasından seçilmesini ve ayrıca “ endâmda ve sûrette ve aklda ve idrâkde ve her husûsda kâmil55 olmaları gerektiğini önermekte şerce ve kanıma
aykırı hareket yapan sancak beylerine korku verilmesini arzulamak­
tadır. Bu konuda, “ .. .re câyâmn bir çift öküzün satıb akçe kuvvetiyle55
yeniçeri ve sipâhî ve sonunda sancak beyi ve beylerbeyi olduğunu söy­
leyen Kitâb-i M üstetâb58 müellifinin ............. “ bir alay ehliyetsiz ve
hak sahibi olmayanın rüşvet i câşesine tam ac edip, kimine beylik, ki­
mine beylerbeylik55 verildiğini söyleyen Koçı B ey 59 ile birleştiği görül­
mektedir. Z î5l-ka5de 1051 (Şubat 1642) tarihli bir sicil kaydına göre Bey­
şehir Sancak beyi, Seydişehir subaşısmı Seydişehir köylerine göndererek
zoıia kanûnsuz para toplatmıştı60. Şüphesiz arşivlerimizde bu şekilde
birçok örnek bulunmaktadır. Böylece, Mesâlihü’l-Müslimîn müellifinin
sancak beyleri konusunda da gerçekçi gözlem ve önerilerde bulunduğunu
söylememiz mümkündür.
Mesâlihü5l-Müslimîn5de yer yer sipâhîlere de değinilmiştir61.
Seferlere kabul edilir nedenlerle katılmayan dirlik sahiplerinin timârlarıııın kesilmesi gerektiğini ve bu gibilerin teftiş edilerek sahtekarlık ya­
panlara ebedî dirlik verilmemesi istenmekte tîmârlann her bölükden
“ ihtiyârlara55 verilmesi önerilerek, ayrıca kâdîlara da dirlik verilmesi
durumunda sipâhîlerin “ ehl-i ilm55den yararlanacakları belirtilmekte­
dir. Bu dönemde de “ cümle tîmâr ve zecâmetlikler vüzerâmn ve ekâbirlerin sepetlerine girmekle. . . tîmâr ve zeâmet bunca kılıç iken hâlâ berat­
larda isimleri var ve lâkin resimleri yok55 diyen Kitâb-i M üstetâb62
müellifi ve “ zecâmet ve tîmârlann ehlince55 dağıtılmayarak herkesin
dirliğinin başında bulunmadığını söyleyen K oçı B ey63, dönemlerindeki
durumun aynen devam ettiği anlaşılmaktadır.
Müellifin tîmâr konusundaki görüşleri aynı tarihlere ait arşiv mal­
zemeleri ile de doğrulanmaktadır. H. 1050-1051 /M. 1640-1641 tarihli K onya
sicil defterine göre, Konya kazası Şaid ili nahiyesi Kadın Tekyesi köyü
ve Konya kazası Karaciğan köyü sipâlıîleri halktan “ ziyâde mahsûl55
almışlardı64. Yine aynı defterde, sipâhîlerin birbirlerinin dirliklerine
58 Bk. K itâ b -ı, M üstetâb, s. 8.
59 Bk. K o ç ı B ey risâlesi, s. 33.
60 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/83.
61 Bk. T ıpkıbasım I, 4, 29. B â b ’lar.
62 Bk. K itâ b -i M ü stetâb, s. 15.
63 Bk. K o ç ı B ey risâlesi, s. 55-75.
64 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/23, 6/1.77

tecâvüz ettiklerini65 de görmekteyiz. Daha eski tarihli bir örneğe göre
ise, Ankara kazası Çubuk nahiyesi Mekki adlı köy ve civârında ze^âmete
mutassarıf olan Mehmet çavuş adlı biri sefere katılmadığı için tîmârı
elinden alınmış ve bu gelirler, müteferrikalardan Mehmed adlı birine
verilmişti. Fakat ondan önce yine Mehmed adlı biri sahte bir beratla
buraları tasarruf etmeye başlamıştı66.
Mesâlihü’l-Müslimîn’in değindiği en önemli konulardan biri de,
muhtesiblik67, kurumüdur. 35. Bâb’da şöyle denilmektedir: cc. . .
Muhtesiblik ziyâde ulu mansıbdur, muhtesibliğe bölük halkı olmakdan
ise müteferrikaların eski ihtiyârlarmdan hem ehl-i ilm ola, katı câhil ol­
maya. Bu maküle uslu akıllı, muhteşem yarar âdem olsa ki her kişi gördükde andan utana ve uğurlu yüzü, nurlu kişi ola. Yoksa değme bir ednâ
kimesne ki uğursuz ve hor ola, anun gibiler muhtesib olmağıla âlem kurur
gi der. . . asi muhtesib kâdîsı müstakil İstanbul kadılığından tekacüd
itmiş mollalar gibi bir fâzıl kimesne olsa ana muhkem ricâyet olmsa bir
ayun içinde şehr bir onat ucuzluk olurdu. Hiç şüphe yokdur. Her gün
muhtesib dükkânında bir mikdâr bile otursa, mücerred ihtisâbı narhları
ve her husûs, her m etâcı kendüsi her gün görse k atcâ bunun mesâlihine
İstanbul kâdîsı girmese, bi’l-külliye tedbîr almak, virmek anun olsa ve
ucuzluk ne veçhile olması mümkindür ve narhı dahî ziyâde itmekle mi
mümkindür, nicedür, leyi u nehâr anun fikrinde o l s a . . . 55 Bundan sonra
yine aynı hususda örnekler gösterilerek
.ihtisâb dükkânı hemân hırsuz ortağı gibi bir dükkân o l d u . . . 55 diye yakmılmaktadır. Yalanmalar,
özellikle İstanbul’daki uygulamalar üzerinde yoğunlaşmaktadır. 37. Bâb5da
muhtesiblerin ccednâ bölük halkından” olmalarının da, kimsenin kendi­
lerinden korkmaması sonucunu verdiği eklenmektedir. Şu gözlem ve
yargı, muhtesiblerin o zamanki durumuna açıklık getirmektedir.
.
muhtesib çardağı hemân bir harâmî yatağı gibi olmuşdur, yanında kâdî
yok hep avâm cem c olmuşdur. K â d î efendi çânibinden adetdür, bir dânişmend korlar, asi harâmî-başı oldur. Zîrâ bir gayetle aç dânişmend korlar
ki bir kaç akcecik eline girsün deyü5’ .
İhtisab eski bir İslâmî müessesedir. Yakm -Doğu devletleri tebcanm
adâletsizlikten korunmasını, sıkıntılarının giderilmesini en önemli gö­
revlerden saymışlardır. K u r’an da, İslâm hükümdarına toplumun men­
faati için etkin olarak, genellikle kabul edilen sosyal değer yargılarını
65 Bk. K o n y a Şer. Sic. 6/35, 6/98.
66 Bk. A n kara Şer. Sic. 5/1206.
67 M u htesib için Bk. O sm an N u ri, M ecelle-i U m u r-u Belediye. I., İstanbul (1337/
1922); R ob ert M an tran , U n docum ent sur Fihtisab d ?lsta n b u l â la fin du X V I I e s., M e la n ges Louis M assignon publies par IT nstitut Français d ’Etudes A rabes de D am as, t. I I I ,
Beyrouth 1957, R o b e rt M an tran , İstanbul dans la seconde m itie du X V I I e siecle, Paris
1962, s. 299 v.d.

ve yasaklarını desteklemesini emretmiştir. Bu yüzden bu türlü yasak­
lar hisba adı altında-toplanarak şeriatın bir kısmı haline geldi. V e hali­
fenin görevlerinden biri addedildi. Uygulamada, hisba kuralları esas
olarak sanat ve ticaretle ilgilidir ve hilenin, spekülasyonun önlenme­
sini pazarda doğru fiyat belirlenmesini, ölçü ve tartıların kontrolünü
amaç edinmiştir. Bu yolla fiyat denetim metodları ve ölçülerindenetim i
hisba adı altında şeriat bünyesi içinde toplandı. Nitekim Osmanlı kanûnnâmelerinin tarifine göre devletin sahibi olanların narh işiyle biz­
zat ilgilenmeleri, işi kâdî ve müntesibe havale, etmekle geçiştirmeme­
leri gerekirdi. Narh işi “ Umûr-ı külliyeden55di ve “ istirahat-ı âlemin
bir maddesi dahî narh icrâ olunub ehl-i sûk v'e pazarın ümûru muntazam
olmakla kâimdir5568.
Osmanlı İmparatorluğunda en yüksek devlet makamlarının ilgisi
ne kadar büyük olursa olsun, fiyat işlerinin düzenlenmesi konusunda
genellikle kâdîlarm görevlendirildikleri görülmektedir. Kâdînın em­
rinde muhtesib veya ihtisâb ağası denilen büyük bir beledî zabıta me­
muru vardı ki, bunun görevi kâdînm verdiği hükümleri uygulamak ve
çarşı ve pazardaki hayatın düzenini sağlamaktır. Bu memur mevkiini
genellikle iltizamla almış bulunduğu için, pazarlarda satılan eşyalardan
alman ihtisâb rüsûmunu kendi hesabına toplar, esnafı teftîş ederek narh­
tan fazla veya eksik satanları, kalitesiz mal üretenleri ve satanları ceza­
landırırdı69.
Osmanlı İmparatorluğunun X V I. yüzyılın ikinci yarısından başlayarek gerek yönetim , açısından ve gerekse sosyo-ekonomik durum bakı­
mından karşılaştığı yeni şartların İmparatorluğun en büyük şehri olan
IstanbuPu da olumsuz yönde etkilemesi kaçınılmazdı. Mesalihü5l-Müslimîn müellifi Kitâb-i Müstetâb ve K oçı Bey Risâlesinde göremediğimiz
şekilde malî ve ekonomik konulara yer vererek bozuklukların geniş kap­
samlı olduğunu farketmiş gözükmektedir, M üellif bir yandan malî ve
ekonomik konularda görevli kişilerin durumunu sergilerken bir yandan
da, IstanbuPun iaşesinin sağlanması ve denetlenmesi konusunda duruma
pratik çareler göstermektedir. M üellifin muhtesib konusunda İstanbul
için verdiği bilgilerin Bursa ve K onya gibi diğer büyük şehirler için de
geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Narhın muhtesib marifetiyle verilmesi
gerekirken Bursa5da şehir halkından bazı kimseler cebr ile muhtesib men­
fa "ati. olmadan narh vermekte ve muhtesibe karşı koymakta idiler.70
68 Bk. E m ile T y a n , H istoire de l ’organisation. Judiciaire en Pays d 9Islâm, Paris 1938.
69 Bk. Ö m er L ü tfi Barkan, Bazı b ü yü k şehirlerde eşya ve yiyecek fiyatların ın tesbit ve
teftişi hususlarını tanzim
1 1/7 (1942) s. i 5 - 4 °> ı ı

eder K anunnâm eler. T a r ih Vesikaları 1/5 (1942) s. 326-340,

/9 ( L9 4 2 ) 1 6 8 -1 7 7 .

70 Bk. T u rh an D ağlıoğlu , 16. asırda Bursa. Bursa 1940, s. 66-120.

“ ...M u h tesibler bac nâmıyla asla bir nesne-akgelmiş-değiller iken ve
defter-i hakânîde dahî muhtesibler içün bu hususta bir şey almamak
kayd olunmamış iken “ K onya şehrinde muhtesiblerin pazara meyve ve
sebze getiren üreticiden akçe alarak55 ihdâs-ı bid5ad ve zulm ve gadr55
ettikleri görülmektedir.71
Mesâlihü5l-M üslimîn5nin çeşitli bâblarında, İstanbul'un iâşesi ve
fiyat meseleleriyle ilgili çok değerli bilgiler mevcuttur. Müellifin, İstan­
bul5un iaşesi ile ilgili gözlemleri de olumsuzdur. îhtisâb kurallarının ge­
reğince uygulanmadığı, muhtesiblerin görevlerini kötüye kullanmaları
yüzünden esnafın, halkın ve şehre yiyecek getirenlerin zarar gördüğü,
şehirde çeşitli maddelerin darlığı ve buna bağlı olarak da fiyat artışları­
nın çok sık rastlanır hâle geldiği belirttiği hususlardır. Bu konudaki yargısı
özetle şöyledir: “ . . . Â l e m hile ile hokkabazlığa mâlâmâl olmuşdur55. 72
M üellif halkın tüketim ihtiyacı olan temel konularda mevcut durumu
anlatmakta ve önlem alınmasını istemektedir. 43. Bâb5da ekmek konusu
işlenmiştir: “ . . . A h v â l budur ki ekser etmekçi furunlarında furuncusu
ve etmek yoğurucusu cem îcsi kâfirlerdür, Sehel furun vardur ki müslümân
ola. Pes furuncusu kâfir olanların etmekçileri ellerin yumazlar ve ekmek
yoğurduklarında âdetdür ki giyeceğin ve gönleğin ve şapkasın bile çıkarur,
dahî yoğurur; terledükte gövdesinden ve saçlarından derleri ve bitleri
tekne içine dökülür, hiç eksüği olmaz, muttasıl yoğurmağa meşgul olur;
değme bir kıl ya sinek düşse mukkayyed olmaz, hemân tîzce bişûreyim
satayım, akçe elüme girsün dir55.
İstanbul et sorununa da değinen müellif, bunu çözümlemek için
önce üreticinin durumuna eğilinmesi gerektiğini gözleyebilmiştir. K en ­
disine göre recâyâmn koyun resmi yüzünden incitilmemesi gerekir. Def­
terde yazılı olan resmi almak şart değildir. R e câyâ5nm o yıl 11e kadar
koyunu varsa onun üzerinden resm alınmalıdır. Ölen koyunun da res­
mini almak gerekm ez73. Kassâblarm şehre koyun getiren “ Rencbeıierin55
parasını heman vermediklerine değinen müellif “ . . . Re nç b e r vardır ki
üç ay katlanur hakkını alamaz dürlü belâlar çeker.55 Çözüm olarak koyun
getiren üreticiye hüccet verilerek bu işin düzene konulmasını önermek­
ted ir.74 Müellifin et fiyatlarının artışıyla ilgili şu gözlemi de ilginçtir:
“ Eskiden şehre ne kadar celep koyunu ve rençber koyunu gelürse bizzat
muhtesib tarafından mühürlü temessükleri vardı. Şimdi Edrene kapısında
görevli kadının dânişmendi eğer rüşvet yimek isterse iki yüz koyun getüren
celebin eline bin koyun götürdü diyti bir hüccet vermektedir55. 75 Burada
71 Bk. K o n y a Şer. Sic. 27/136, 35/173.
72 Bk. T ıpkıbasım , s. 95.
73 Bk. Tıpkıbasım , s. 68-69.

74 bk.

Tıpkıbasım , s. 96-97.

75 Bk. Tıpkıbasım , s.. 95.

narh dışı koyun satılmasına açıkça zemin hazırlandığı kesin olarak an­
laşılmaktadır.
Nitekim daha X V I. yüzyıl sonlarına ait bir hükümde: “ Yâhûdi ve
koltukçularm evlerinde ve sa’ir mahallelerde gizlice koyun ve siğır kes­
tikleri, eskiden beri olduğu gibi salhanenin dışında kesim yapılmasının55
yasaklanması istendiğini görmekteyiz76. Yine, X V II. yüzyıl başlarında
Ankara’ya ait bir sicil kaydında, şehre kontrolsüz sokulan kassablık hay­
vanların kaçak kesilerek ihtisâb kurallarına uyulmadan satıldığına, tanık
olm aktayız77. Ayrıca, muhtesiblerin görevlerine dair: “ V e şehre kutu
balı gelse üst gömeci nefis ak baldur, altı harâbdur, yenmez yabana atarlar,
hemân bir kuru kara gömeçdür. Muhtesibler bunun gibi husûsda ihmâl
etmemek gerekdür ki müslümânlar huzûr ideler, akçeleri dahî abes yire
gitmeye55 78, diyen müellifin bu görüşündeki haklılığını, ihtisâb kanûnnâmesinde yer alan aşağıya aldığımız belge de doğrulamaktadır. Şöyle ki;
“ Taşradan gelen gaile ve bal vesâir meckûlât kısmından ne gelir ise muhtesib
kadî ma5rifetiyle kemâ yenbağı teftiş eyleyüb tâ ki yalan yere şire deyüb ve
ziyade narh istemeyeler. V e getiirdüğü yere göre harcı hisab olunup ta­
mam oldukdan sonra on onbirden nihayet on beşe varınca muhtesib kâdî
m arifetiyle narh vire5570.
“ Muhtesiblerin bir hâli dahî budur ki İstanbul gibi şehirde ki pâdişâh5m tahtıdır, bir kassâb ki iki akçe koyun eti satsa yanınca bir pare
elbetde keçi eti bile karışdurur. Buna hiç kimse nesne dimez. Pes sevâb
budur ki koyun eti satılan kassâb dükkânında katcâ keçi eti durmamak
gerekdür, keçi eti satılan dükkân bunlardan ırak gerekdür ki m uvâzaca
itmeyeler, muhtesib olan muhkem yasak eylemek gerekdür. V e Hızır
İlyas güni gelmeyince değme bir ednâ kişiye kuzu satılmasa koyunun
dahî bereketi olurdu. V e hiç dişi koyun ve dişi kuzu satılmasa hem yağ
ucuz ve hem koyun ucuz olurdu55 80.
ı6305lara ait bir ihtisâb kanûnnâmesinde yeralan ve İstanbul'un et
sorununu içeren aşağıdaki bilgiler81, Mesâlihü’l-Müslimîn müellifinin
gözlemlerinin haklılığını bir kez daha açıkça ortaya koymaktadır:
“ Zemherîrin evvelinden ra b îcin ahırına değin ki altı ay olur ki yüz
elli dirhem koyun eti bir akçeye ola. Sayfm iki evvelki ayları üçyüz sayfın âhiriyle güzin evvel ayı üçyüz elli dirhem güzin iki âhır ayları üçyüz
dirhem koyun eti bir akçeye;satıla. Am m a her zamânda koyun etinden
76 Bk. A h m ed R efik, H icrî onbirinci asırda İsta n b u l hayatı. İstanbul 1931, s. 20-21.
77 Bk. A n k a ra Şer. Sic. 2/1092.
78 Bk. T ıpkıbasım , s. 5 1,
79 Bk. Ö m er L ü tfi Barkan, T a r ih Vesikaları I/5 (1942) s. 331.
8Q Bk. T ıpkıbasım , s. 52-53. ,
81 Bk. Ö m er L ü tfi Barkan, T a r ih V esikaları I/5 (1942) s. 329-330.

keçi eti elli dirhem ziyâde satıla. Koyun etin ayru keçi etin ayru satalar
birbirine katub satmayalar. Katarlar ise muhtesib kâdî m arifetiyle ta czîr
ide cerîme alınmaya. V e kuzı eti elli dirhem eksük satıla şişek olduğı vakt
koyun etiyle beraber satıla. T a cyin olunan narhdan eksik satılur ise dir­
hemine bir akçe cerîme ve sâ’ir terâzu ile satılan nesnelerden eksük satan­
dan iki dirheme bir akçe cerîme alma. Mahrûsa-i İstanbul maslahatı
içün memâlik-i mahrûsadan celebkeş yazılub, üzerlerine ta cyin olunan
koyunlarm emr olunan mevsimde İstanbul’a gelürler. Geldikten sonra
kâdî ve muhtesib m acrifetiyle celebkeş getürdüği koyunları sayılub üzerine
kayd olunan koyunlarm tamam getürdükleri m aclûm olduktan sonra
koyun getüren celebkeşlere kâdî ve muhtesib m arifetleriyle salhâne ve
şehirde kassâb dükkanının buluvirüb celebkeş getürdüği koyunu ol virdükleri dükkânda boğazlayub getüren celebkeş binefsihî kendü narh-ı
rûzî üzere sata. Am mâ kâdî ve muhtesib dâ’im anların gibi celebkeşleri
görüb gözedüb yoklayalar tâ ki kassâblar ile m uvazaca idüb hiyle itmeyeler. V e koyunlarm tamam boğazladıktan sonra kâdî ve muhtesib celebkeşlerin ellerine koyunlarm tamam götürüb satdılar diyü hüccet virüb yer­
lerine ğöndereler. V e şol celebkeşlerin üzerine kayd olunan koyunlarm
b a czm getürüb ve b a czı âharm götürmeyeler teklif olmub elbetde üzer­
lerine kayd olunan koyunlarm buldurub tamam getürdüb emr olunan
üzre satdırub ellerine hüccet vireler. K uzât ve hükkâm bu bâbda gereği
gibi mukayyed olub ihtimam idüb celebkeşlere koyunlarm mevsimin­
de buldurub celebkeş içün kul varıcak celebkeşleri ve koyunlarm varan
kula teslim idüb kendüler dahi birer yarar âdemlerin koşub getürüb
İstanbul kâdîsma ve muhtesibine teslim idüb anlardan hüccet alub gi­
derler. Veyâhûd emr olunan üslûb üzere boğazlayub satalar, U emre
muhalefet iden kâdîlar müstehikk-ı cıkab ve citab olalar. V e şehre ihti­
yariyle koyun getüren kimesnelerden celebkeşler koyun almayalar. K â d î ve
muhtesib men cidüb aldırmayalar. Alurlar ise kâdî m acrifetiyle muh­
tesib döğe, ammâ cerîme almaya. V e kassâbâne ile yüzülmesi mükerrer
ola. Amma şol vakit ki sellâh koyun derisin ve gayrının derisin yarub
veya delik ide etdüği ziyana göre cerîme alma” .
M üellif 49. Bâb’da odun sorununa değinmekte ve şöyle demektedir:
“ İstanbul’da odun ucuz olmamak sebebi nedür anı bildürür ki bu hu­
sûsdan müslümânlar gayette bî-huzûrlardur. Ekâbirden ayri kimse çeki
odun alımazlar. Sebebi oldur ki Türkler gâh terekesün ekerler ve gâh
nâdas sürmeğe mübâşeret iderler, arabalarla yalılara odun taşımazlar
ve husûsdan rencber gemileri vaktiyle odun taşıyamazlar. Odun bahâlu
olduğu budur. Pes bu husûsa çâre ve dermân oldur ki evvelâ mîrîden
veyâ bir ekâbirden bir mikdâr akçe çıkub Yalâk-âbâd’da ve İznik-mid
iskelelerdeki f î’l-cümle odun yığılan iskelelerde birer büyük kârbân-sarâylar
y a p ıls a ... vâfir acemî oğlanları veyâ kullar ta’yîn olunsa ve her birine

baltalar virülse. . . ol odunları :beğlik at gemileri şehre taşıyub m îrî cânibinden s a tıls a ...55
. Görüldüğü üzere risale müellifi, odun konusundaki tıkanıklığı mal
azlığına ve talep fazlalığına bağlamakta, ulaşım ve dağıtım sorunlarına
pratik çareler önererek devletin bu konuya çözüm getirmesini istemek­
tedir.
Mesâlihü5l-M üslimîn5in 4, Bâb5mdan ise cc. . .her vilâyetde bir dürlü
arşun ve kile vardur, nice isterlerse yolcuları aldarlar55 denilniekte ve
çözüm yolu olarak nasıl her yerde hutbe ve sikke bir ise “ . . .her vilâye­
tin kilesi ve arşunu ve vukiyyesi ve dirhemleri götürüşü İstanbul5a uya55
olması önerilmektedir.
M üellif 18. Bâb5da şehre hâm meyve getirildiğinden şikayet etmekte
ve şöyle demektedir. “ Şol veçhile ve yasak olunsa ki, gemiciler katı hâm
yemiş getürdükte hiç bâzârcılar ve halk almasalar ve hâm yemiş getüren
gemiciyi muhtesibler döğüp habs idüp cerimesin alsalar ve dahî dükkânın­
da katı hâm yemişler dutan bâzârcılara dahî b ic-aynihî siyâset olmsa
ve yemiş gelen Yalak-ova ve M ihaliç ve sâ5ir meyve gelen kâdîlıklara
dahî tenbîh olunub hükm-i şerifler gönderilse ki anlar dahî Türkler5e
yasağ itseler ki “ yemüşünüz hâm iken gemicilere koparup satmanuz;
eğer satarsanuz siyâset olunup mühkem cerîmenüz almur55 dişeler bu
husûs def- olunur giderdi. Ammâ bir yıl yasağ edüp sonra muhtesibler
yep-yâp rüşvet olup gemicilere icâzet virmemek gerekdür. Yasak oldur ki,
yıldan yıla yasak dahî ziyâde ola, Osmanlunun yasağı höd kuşluğa değindür
dimeyeler gaflet itmeyeler. V e şehre kutu balı gelse üst gömeci nefîs ak
baldur ve altı harâbdur. Yenmez yabana atarlar, hemân bir kuru kara
gömecdür. Muhtesibler bunun gibi husûsda ihmâl itmemek gerekdür
ki müslümânlar huzûr ideler, akçeleri dahî abes yire gitmeye55.
Yukarıda verdiğimiz bütün örneklerde açıkça görüleceği üzere Mesâlihü5l-Müslimîn müellifi lstanbul5un iaşesi gibi ekonomik konularda
son derece başarılı gözlemlerde bulunmakta olayları tek nedene bağla­
mamaktadır. Çözüm için önce kanûnlarm sürekli uygulanmasını, şehre
dışardan gelen her çeşit malın ucuz, kaliteli ve bol olabilmesi için üretici,
nakliyeci ve satıcıların sıkı bir şekilde denetlenmesini, gerekirse “ Bâzârcılar
ve halk55 kalitesiz ve pahalı mal almamalarını, devlet görevlilerinin kanûnla
kendilerine" verilen yetkilerini kesintisiz kullanmaları lâzım geldiğini dile
getirmektedir.
Mesâlihü5l-Müslimîn5de IstanbuPun sosyo-ekonomik sorunları ya­
nında zaman zaman taşradaki recâyâ5nm durumuna da değinilmekte
ve düzeltilmesi için önerilerde bulunmaktadır. 24, 25 ve 26. Bâb5lar bu
konulara ayrılmıştır: Devşirme sisteminin iyi işlememesi yüzünden
“ . . . R e câyâ oğlm halâs eylemek içün çift öküzün ve bağın ve tarlasın

bil-külliyye satub yaya-başma rüşvet verür, oğlanı kurtarır. D ahî ol
kâfirin oturacak ve duracak yeri kalmaz, oğlı ile kızı ile başun alub gi­
der. . . Yaya-başı bir sâlih ihtiyâr pîr kişi gerekdür ve yanında olan yeni­
çeriler dahî her bölükden koca yeniçeriler gerekdür. . . 55 82.
“ . . . Müslümânm yâhûd bir kâfirin kışm kazâ-yı âsumânîden koyunları kırılur, dahî koyun hakçısı gelüb bu kişinin defterde bulduğı üze­
re geçen yıl sentin bu kadar koyunun vardı, elbette resmin tamâm vir
diyü ol fevt olmuş koy unlarının resmin, bi-kusûr alur. Pes ol. Fakir nuelesün hem koyundan çıkdı ve hem kuru cerîme virür. Koyunları kurul­
duğuna acımaz, illâ ki bu kuru cerîmeyi ağlayu ağlayu ve bin kere ha­
râm idüp virür. . . Her kişinin mevcûd olan koyunundan resm almub
eski defterle kimseye zulm itmeseler.55 “ . . .bir karyede bir yıl birkaç kâ­
fir fevt olur, yâhûd tâ cûn olub v â fir .kâfir fevt olur. Gelecek yıl harâcçı
gelür, eğer bu mürdelerün emlâki, esbâbı varsa satub harâcm virirler.
Eğer nesnesi yoğşa ve baştinası dahî yoğsa elbette elbette üç yıla değin
köylüsü ağlayu ağlayu bu mürdelerün harâclarm kendü yanlarından
virürler. .. Pes lâzım oldı ki âdem-i kudretlerinden mevcûdları dahî
bi5lkülliyye girîhte olalar. Bu takdîrce hem mâl-i mîrîye zarâr hem kendülere zarar oldu55 83.
Müellif, yukarıda açık örneklerini gördüğümüz taşradaki olumsuz
durumun bir bakıma denetim yokluğundan kaynaklandığını 45. Bâb5da
dile getirmekte ve şöyle demektedir: “ M ehâyif teftişine mukaddemâ
bir vezîr-i a czam gelüb götüri mehâyif teftişine kapucuları gönderürmüş. Kapucu neye kâdirdür? Hânedan hâneye ikişer akçe cem c idüb
nice müslümâna zulm idüb gelüb gidermiş* Sonra gelen vezîrler dahî
kanûndur deyü bu târikle kapucuları gönderürlermiş. . . M ehâyif tef­
tişine giden kimesne vüzerâdan tekacüd eylemiş bir yarar maslahât-güzar
sâlih kimesne vüzerâdan tekacüd eylemiş bir yarar maslahât-güzâr sâlih
kimesne olsa, ve yâhûd küçük vezirlerden kangısı sâlih ve mütedeyyin
maslahât-güzâr kabil ise ol olsa. Bu dahî eyüdür ve kâdîları kâdî-askerlikten tekacüd etmiş bir müstakim maslahât-güzâr kimesne olsa bu ikisi
emr-i şerifle gidüb büyükden ve küçükden eğer sancak beğidir ve ger
toprak kadîlarıdur ve ger sipâhîlerdür ve ger recâyâdur umûmen cem îc-i
mehâyifi göreler, her kişiye hemân hakkın alıvireler. . . Sancak beğleri
ve kâdîlar ve emînler ve hizmete varan kullar bir kimseye zulm itmez
olurlar. . . M ehâyif teftişine hükm alub varan kimselerin maslahatın
beğler ve kâdîlar hak üzre görmezler. Hükm-i şerife gözleri öğrenmişdür,
hükmü okur dahî dizi altına kor, bildüği gibi hükm ider. Anunçün âdem
vardur ki iki üç kerre hükm alur yine maslahatı bitmez. Pes vech-i meşrûh
82 Bk. T ıpkıbasım , s. 63-66.
83 Bk. T ıpkıbasım , s. 68-69, 70-72,

üzre hayf sorucu giderse vardıkları yerde sancak beğlerinin ve kâdîlarm
ve sâ’irlerin peşkeşlerin yük yük arpaların ve koyunların ve tavukların
kabul idüb ve ta câmlarm yirlerse m ackul değüldür. Yüklü olurlar lıak
yirine varmaz, katca beğlerle musâhabet dalıî itmemek gerekdür.55
Gerçekten X V I I. yüzyıl ortalarında Osmanlı Devleti yönetimi iyice
zayıflamış ve yönetimde büyük küçük herkesin söz sahibi olduğu bir dö­
neme girilmişti. Naima, bu dönemdeki yüksek yöneticilerin “ . . . V a k ­
timizi hoş geçtirelim fesâd-ı âlemi biz mi ıslâh etsek gerek oluruyla gö­
relim. . 55 anlayışıyla hareket ettiklerini yazm aktadır.84
Mesâlihü5l-Müslimîn müellifinin yukarıda vurguladığı hususların
taşrada aynen geçerli olduğu ve günden güne ağırlaştığı arşiv belge­
lerinden açıkça anlaşılmaktadır. Merkezden zaman zaman müellifin
belirttiği tipte başarılı müfettişler gönderilmiş olmasına karşın dene­
time gidenler çoğunlukla başarılı olamamış üstelik halka yük olamuşlardır. X V II . yüzyıl ortalarında Anadolu5da teftiş için görevlendirilmiş
olan İsmail Paşa geniş yetkilerle donatılmıştı. Kendisinin Orta Anadolu
şehirlerindeki, ulemâ ve askerîlerin sayılması, dini görevlerin, vakıfların
denetimi ve taşradaki merkez görevlilerini kılık-kıyafetiııin düzene sokul­
ması gibi geniş konulara eğildiğini gösteren kayıtlar bulunmaktadır85.
Daha sonraki yıllarda ise. düzensizlik ile önlenmesi gereken, ihdâs edilmiş
bid5adlerden zarar gören halka yapılan haksızlıkların giderilmesi için
merkezden gönderilen görevlilerin başarılı olamadıkları sızlanmaların
sürekli olarak devam etmesinden anlaşılmaktadır. Bu görevliler Mesâlihü5l-Müslimîn yazarının belirttiği gibi halktan ve yöneticilerden “ Pişkeşlerin55 almaktan geri kalmamışlardı: Örneğin, H. 1095-1096/M. 16841685 tarihinde K onya kazası halkı müfettişlerin ve merkezden gelen ça­
vuşların masrafı olarak yaklaşık 6000 kuruş harcamıştı. Bu paranın 449
kuruşu müfettiş A li Paşa5ya, 1500 kuruşu müfettiş Seyid Mehmet Paşa5ya
“ nakid55 olarak verilmişti86,
Mesâlihü5l-Müslimîn müellifinin teftiş konusu ile ilgili, olarak çiz­
diği görüntünün ne derece yerinde olduğu ve bu durumun kendisinden
sonra düzeltilmeyerek dahada kötüleştiği 1687 tarihli fermandan açık­
ça anlaşılmaktadır. “ . . Memâlik-i Anadoluda bazı mahallerden levendât
ve hırsuz ve k atcı el-târik eşkiyâsı zuhûr idüb ebni-yi sebilin yollarına
inüb, nicelerin kay d ve cümle erzâk ve emlâklerin nehb ve gâret ve hilâf-ı
şerc fesâd ve şekâvetlerlin ibâdullâh üzerinden defc ve ref5e müfettişler
ta cyîn olunmuş idi. Anlar dahî, bu bahane ile ta m V hâma düşüb eşkiya
teftişi nâmıyla bir-iki bin levendi cem c ve kasaba ve kurâda gezüb müft
84 Bk. N a im a T arih i. İstanbul 1280, V ., s» 180.
85 Bk. K o n y a Şer. Sic. 18/327-344.
86 Bk. K o n y a Şer. Sic. 28/1-4, 33/2-3.

ve meccânen yem ve yimek aldıklarından m âcadâ müfettiş akçesi ve sâ’ir
bahâne ile ahvâli-yi memlekete, ve reCâyâ fukarasına, hilâf-ı şerci şerif
hadden ziyâde zulrn, ve tecaddî ve tecâvüz üzre oldukları sem-ı hümâ­
yûnuma ilka olunmağla bâ’de’l-yevm memâlik-i Anadolu’dan müfettişler
refc olunmuştu8?.
Mesâlihü’l-M üslimîn’in belki de en önemli ve benzerlerinde rast­
lanmayan bir başka özelliği de, yazıldığı çağı aşan bir anlayışla bazı sos­
yal konulara eğilmiş olmasıdır. Örneğin, müellifimiz: “ Mahrûseri İstan­
bul’da ve Edrene’de ve Bursa’da ki her zamânda âteşden ihrâk olub, mlislümanlar fâkir olub evkaflar harâb oldu. Hiç mimârlar buna bir fikr ve
tedbîr eylemek eksükleri değül, her yandukça hemân yapalım dirler. Hâ~
kimu’l-vakt olanlar bu üstâdlardan elbette bir tedarik taleb eylemek
gerekdür” 88, diyerek, sosyal bir olaya parmak basmaktadır. Hakikaten
1635-1640 tarihlerinde başta İstanbul olmak.üzere birçok şehirlerde büyük
yangınların çıkmış olması çağdaşı kaynaklardaki bilgilerle de doğrulanmaktad ır89.
Müellifimizin yukarıda değindiği yangınlar ve verdiği zararlar ko­
nusunda; İstanbul evlerinin tarzı, mimarîsi ve inşa şekline dair H. 1131/
M . 1718-19 tarihli son derece ilginç bir belge bulunmaktadır. Mesâlihü’lMüslimîn’den en az 50-60 yıl sonraya ait bu belgede yer alan bilgilerden,
ağır sosyo-ekonomik kayıplara neden olan yangınlardan korunmak hu­
susunda fazla bir yol katedilmemiş olduğunu gözlemek gerçekden ilgi
çekicidir. Aynı zamanda bu bilgilerin X V II. yüzyıl ortalarının bir eseri
olan risâlemizdeki verilen bilgilerle de büyük bir yakınlık göstermesi
dikkate değer bir husustur. Şöyle ki; “ İstanbul kâdîsma ve hassa mimar
basıya hükm ki: Mahrûse-i İstanbul’da vaki büyüt ve menazil zıyk ve
birbirine karib ve muttasıl olduğundan m âcadâ bazı evlerin saçakları
uzun •ve şehnişinleri karşu karşuya vaki olmağla bi-emrillâhi tecâlâ bir
mahalde harik vaki oldukda karşusunda vaki olan şehnişinlerin ve saçak­
ların serian yanmasına sebeb olup tizyeten basdırılması mümkün olmayub
ve ekser harik ahşabdan bekâr odalarından ve hanlardan ve dükkânlardan
zuhûr itmekle ibâdullâhm bu harik musıybetinden himayet ve sıyanetleriyçün bu makule harika sebeb olan şeylerin men’ü ref’i fermanım
olmağın imdi senki mimar başısın fim abaad İstanbul’da dahili surda
ve harici surda gerek muhterik olan yerlerde ve gerek sâ’ir mahallelerde
kendülere kâr ve akar içün bekârhabe ve sâ’ir hanlar ve bekâr odaları
yapdırmak murâd idenler taşdan kârgir yapdırub zinhar ağaçdan yap87 Bk. K o n y a Şer. Sic. 31/288.
88 Bk. Tıpkıbasım , s. 1 1 6 -1 1 8 .

,

' ■' .

89 Geniş b ilgi için bk. M u stafa C ezar, O sm anlı devrinde İstan bu l yapılarınd a tah­
ribat ya p a n yangınlar ve tabii afetler. İstanbul 1963, s. i o - i i .

dırmasma ruhsat virilmeyüb ve gerek bundan akdem ve gerek bu defa
muhterik olan mahallerde menzil binasına mübaşeret idenler damla­
rının saçaklarını tuğladan kirpi olmak üzre yapub katcâ ağaç ile saçak
yapılmayub ve bunlardan menzillerine şehriişin çıkarmak murâd idenlere kadimi üzre on sekiz parmak yapmalarına mümanaat olunmayub
ziyâde olmamak üzre ihtimam ve iki menzilin şehnişini birbirine muka­
bil yapılmayub beher hal birisi ya üst tarafından ve yâhûd ait tarafından
münâsib olan yapılmağla mukabeleten. . . 55 90.
Müellifimiz, 38. Bâb’da da hırıstiyan tebaanın kılık kıyafetine de
değinerek: “ Bir husûs dahî budur ki bazı derzi kâfirleri vardır ki kırmızı
yelken takye ve kırmızı arakiyyeler giyerler. Müslümânlar bilmezler ki
müslümân mıdır, kâfir midür bilmeyüb selâm viriıier, ricâyet iderler.
Günâhdur, bunlara dahî yasağ olunsa ki yelken takyelerinin ve arakiyyelerinin kenâıiarma dolayu dizge dikseler veyahut dükelisi siyah çukadan
giysünler, gayri renk itmesünler, meğer ki saru ideler55 şeklinde önerilerde
bulunmaktadır.
Özellikle H. 1040/1630-31 tarihli fermanda, hırıstiyanların kıyafet­
lerine dair verilen bilgi Mesalihü5l-Müslimîıı5in bu konuda verdiği bilgi
ile büyük bir benzerlik göstermektedir ki, bu aynı zamanda eserimizin
doğru tarihlendiğine de iyi bir delildir: “ İstanbul kâdîsma hükm ki K e ­
fere tâ cifesi ata binmeyub ve samur kürk ve kalpak ve firengî kemhâ ve
atlas giymeyüb ve avretleri dahî müslümân tarzında ve üslûbunda gezmiytib ve parus ferace giymeyüb mahasal libaslarında ve tarzı üslûblarında tahkir ve tezlil olunmak şercan ve kanûnen mühimmatı diniyyeden iken bir nice zamândan berü ihmâl olunub hükkâmm müsaadesile
kefere ve Yehûd tâ’ifesi çarşularda at ve libas ile gezüb ve samur kürk
ve fahir libaslar ile çarşu içinde müslümâna mukabil geldikde kaldırım­
dan inmiyüb ve kendüler ve avretler ehl-i İslâmdan ziyâde şevket sâhibleri
olub bihasbeşşer tahkir ve tezlil olunmadıkları mesamii âlîyyeme ilka ve
süddei sacâdetime inha ve ilâm olunmağın vech-i meşruh üzre âmel olunub
minbaad zikrolunan evzaı âmele getürmiyüb bu defa vaki olan seferi
hümâyûnumda mülâzimînden olan Mustafa Mübaşeretile menc olunmak
emrim olmuşdur. Buyurdum ki . . . vusul buldukda bu bâbda sadır olan
emrim üzre âmel idüb dahî kefere tâ5ifesin bihasbeşşerci velkanûn donda
ve libasda ve tarzı üslûbda tahkir ve tezlil eyliyüb minbaad ata bindirmiyüb ve samur kürk ve samur kalpak ve atlas ve kemha giydirmiyüb ve
avretleri dahî yüksek arakıyye ve parus çuka giyinmiyüb müslümân tar­
90

Bk. Ahm ecl R efik, H icrî onikinci asırda İstanbul hayatı. İstanbul 1930,

s.

A yrıca H , 110 7 /M . 16 9 5-1696 tarihli, bu koııu ile ilgili, bir diğer hüküm de bulunm akta­
dır. (s. 21).

.

.

'

. i

.

66.

zında^e libasında gezmiyeler. O l makuleleri menc ve refc eyliyüb bu bâbda
sadır olan emrimin icrasında dakika fevt eylemiyesin” 91.
Müellifimiz, 52, 15, 21. Babalarda iki ayrı sosyal konu üzerinde dik­
katleri çekmek istemektedir: “ ..b ir müstakim sâlih m a’zûl kâdî ile bir
sâlih çavuş mahalle mahalle hak üzre fakîr olan dulca hâtûnları ve yetimceleri ve sâ’ir müstahık olan fukârasım bir kaç mücelled defter ey­
leseler dahî hesbeten li5l-lâh ol defterler Hızâne-i âmirede dursa bunun
gibi sadakat-ı pâdişâhî çıkdıkdaki defterle esâmiyle hâili hâline göre
avârız defteri gibi kayd olan akçeleri mahalle mescidinde oturub sâhiblerinün ellerine ulûfe üleşdürür gibi virseler ve bir mikdâr bâki kalan
akçeleri dahî âdet imâretlerde birer ikişer akçe sâ’ir dilencilere dahî vi­
r ü s e . . 15. Bâb’da ise bazı çalışanlar arasında dengesizlik olduğu dile
getirilmek istenmiştir. “ . . . K âğıd eminleri ve kâtibleri ki leyi u nehâr
hiç bir yere gidemeyüb fukarânun mesâlihin görürler bir akçe gelür yerleri
yokdur. Dîvânsuz günlerde höd sabâh ahşâm maslahat görürler. Matbah-ı
âmireden nice kişiye ta câm virilür, bunlara dîvânsuz günlerde bir iki
bakrâç aş dahî virülmez. Ahşamın kalkub hem karınları aç ve hem elleri
boş evlerine giderler.” diyen müellif buna karşın kendilerine “ harâc ve
koyun hakkı” virilen bölük halkının, her ne tahsîl iderse meyhaneciye
verdiğini belirtmektedir. 21. Bâb’da yine aynı konu ile ilgili olarak bir
başka durum anlatılmaktadır. Sefer olduğunda “ âclet-i kadîm ” üzre
yeniçeriler halktan at almakta, fakat bundan özellikle başka sanacatı
olmayan ve “ ehlin ve iyâlin” i atı sayesinde besleyen sakka ve hammallar
zarar görmektedir” diyen müellif bu uygulamanın yasaklanmasını, böy­
lece başka bir iş yapm a imkanı olmayan bu tabakanın sosyal yaşantısının
daha da kötüleşmesinin önüne geçilmesini istemektedir. H. 1019/M 1610-11
tarihli İstanbul sakkalarma tanınan izine dair bir ferman son derece il­
ginçtir. İstanbul kadîsma hüküm ki diye başlayan bu belgede “ Sefer
sırasında sakkalarm beygirlerine ulak ve yeniçerilerin el koymaması, bu
konuda Sultan Süleyman Hân ve Sultan M urad Hân zamanlarında çı­
karılmış emr-i şerîf’e uyulması” istenmektedir92. Ancak buna uyulma­
dığı ve şikayetlerin devam ettiği, yukarıda değinilen ve risâlemizde yer alan
bilgilerden, açıkça anlaşılmaktadır.
Risâlemizde müellif, yaşadığı çevrenin sosyal açıdan bunalımlı bir
dönem geçirdiğini gösteren bir başka örnek daha sunmaktadır: “ . . .bu
zamânda ihtiyârlarm sözin dutar yiğit değmede bulunmaz babası dahî
nasihat itse “ bunamış kocadur, ne bilür der” . Nitekim meşhûr meseldür: Meşveretden kimse hüsrân bulmadı, meşveret iden pişmân olmadı.
91 Bk. A h m ed R efik , H ic rî onbirinci asırda İstanbul hayatı. İstanbul 1931, s* 52.
92 Bk. yu karıda not g ı ’deki eser, s. 46-47.

Pes bu hodbinlik katı kabîh fî'ldür. Kişi ne kadar âkil olsa, elbetde meş­
vereti elden komam ak gerekdür55 93.
Mesâlihü'l-Müslimîn'in değindiği en önemli konulardan biri, re^âyânm Dîvân-ı Hümâyûna kolaylıkla ulaşabilmesi sorunudur. 51. Bâb5da,
İstanbul'a gelip de hüküm almak isteyenlerin bir günde işlerini bitirebil­
meleri için yapılması gerekenler anlatılmaktadır. “ ...M ü slü m ân lar bu
husûsda katı müteşekîlerdür. Zîrâ kimisi ömründe mu5azzam şehir görmemişdür. Türk vardur ki iskeleden Dîvân-ı Âlîye gelince kırk kişiye
sormayınca Dîvânı bulımaz. Bu kande kaldı kim Dîvân yazıcıların; evini
bula. Bunların hâli budur ki evvelâ Dîvân-ı Âliye ki varuıiar hükm-i şerîf
emr olunur, şâd olurlar. Sonra sora sora Reîsü5l-küttâb hazretlerinin evini
bulurlar. D ahî âdet-i kadîmdür ki ol hüküm isteyen Türk'ün eline barmak
kadar kâğıd virilür ve derler ki “ var imdi sen bu kağıdı fulân mahallede
fulân yazıcıya vir, ol senün hükmünü yazıverir” derler. Dahî ol derdmend
eğer yayla yöriiklerinden olub ömründe ne ekâbir ve ne bu asi şehr görmedi
ise, vakt olur ki Dîvânsız günlerde iki gün gezer bulımaz. Sonra konak
yerine dahî yavı kıluıv Başına düıiü dürlü haller gelür, tâ Cum 'a ertesi
girü D îvâna gelür, ol emr etdükleri kâtibi bulur, kâtib dahî neylesün ol
dar yerde Türk ile oturub hükmünü yazmağa kabil değül. ... geze geze
hükme virecek akçesin dahî eki eyler, sonra hükmünü dahî bulsa akçesiz
alımaz, âh vâh ile çıkar gider, mazlûmlardır. Hem ötede zulme uğramuşdur, hem bunda gelüb işleri bitmeyüb arkasındaki kepenek ve gayrı esbabçuğun s a ta r ... Eğer Dîvân kâtibleri vâfir olsa ve bir vâsîc yerde otursalar
dahî her kişiye ki hükm-i şerîf emr olunur, hemân her kişi bir kâtibin yanın­
da oturub f î5l-hâl hükmün yazdursa ve divîtdâr muttasıl nişânladub
kağıd emînine teslîm eylese, dahî her müslümân Dîvân günü eşecüğün
Üsküdar'da yoldaşıyla koyub sabahdan D îvân'a gelüb maslahatçuğun
görüb şâd u hürrem olub cân u gönül ile bu âdeti koyan Vezîr-i a czam
hazretlerine şol kadar hayr du câlar id e rle rd i... hükm almak katı âsân
olmış deyû şol kadar âdemler hükm-i şerif almağa geleydi ki kâğıd mahsûli
evvelkinden ziyâde tefâvüt e y le r d i...”
Hoş bir üslûb ile anlatılan bu husûs, Osmanlı devletinin dayandığı
yönetim anlayışının çok önemli bir kavramı ile ilgilidir. Bu kavram adâ­
let kavramıdır. Bütün Yakm -Doğu ve İslâm kültür çevresinin devlet­
lerinde olduğu gibi Osmanlı devletinde de pâdişâh, âdil bir yönetimin
ilk şartı olarak, en ırak bir yerde oturan kulunun doğrudan doğruya ken­
disine ve Dîvân-ı hümâyûna, başvurabilme yollarının açık tutulmasını
93

Bk. Tıpkıbasım , s. 61. A yrıca özel bir kitaplıkta bulduğum uz iki ıslâhat risâlesi

üzerinde de çalışm alarım ızı sürdürm ekteyiz. Y a p tığ ım ız incelemeler bizi, her ikisinin de
kataloglara geçmiş bir başka nüshasının olm adığı sonucuna götürmüştür.

IV .

M u rad

dönem inde yazılm ış olan b u iki İslâhat kitabını da yakında bilim alem inin istifadesine
sunacağım ızı um m aktayız.

ön görmüştür. Bunu sağlıyabilmek için, ilk dönemlerden itibaren akla
gelebilen bütün önlemler alınmak istenmiştir. Ancak bu uygulama ile
(vedîa-hâlik-i kibriyâ) yani, Tanrının kendisine emânetleri addedilen
re câyâmn huzûr ve güvenin gerçekleşebileceği, kuvvetlinin zayıf olanı
ezmeyeceği, görevlilerin şeriat ve kanûna aykırı işlem yapmayacakları
kabul edilmiştir. Bütün nasihât-nâme türü eserlerde de önerilen bu husûstur. Bu eserler, dâire-i adâlet adını verdikleri bir zincirleme anlatım
ile, ağer bir ülkede hükümdar adâleti sağlarsa, re câyânm huzûr içinde
olacağını, huzûrun bulunduğu yerde üretimin artacağını, üretim artınca
tebcanm çok vergi vereceğini, çok vergi alan hükümdârm kuvvetli ordu
besliyebileceğini, kuvvetli ordusu olan hükümdârm da gücünün yüksele­
ceğini vurgulamışlardır. Bizim müellifimiz de bu anlayışa uygun olarak,
Dîvândaki işlemlerin kolaylaştırılmasını ve çabuklaştırılmasını önererek
aynı husûsa dikkat çekmekte ve bunu gerçekleştirdiği takdirde, eserini
sunduğu Vezîr-i a czam5m ününün artacağını bildirmektedir.
Burada bir noktayı hemen belirtmek yerinde olacaktır. O da örneklemler seçerek yaptığımız değerlendirmeler sırasında, metinden bazen
uzun bazen de özetliyerek nakiller yaptık. Yaptığımız bu nakillerde ise
açıklanmağa ihtiyaç gösteren birtakım istilâhlar vardı. Ancak, konuyu
fazla dağıtmamak için öylece bıraktık. Bunları izahlı indekste açıkla­
mayı daha uygun gördük.
Verilen bütün bu bilgilerden sonra diyebiliriz ki, diğer risâle sahip­
lerinden ayrı olarak, Mesâhhü’l-Müslimîn müellifi, X V I. yüzyılın son­
larından itibaren Akdeniz havzasındaki hızlı nüfus artışı, Avrupa’daki
büyük değişme ve gelişmenin yarattığı yeni ekonomik durumun ve para
meselesinin Osmanlı sosyal ve ekonomik düzeni ile yönetim mekaniz­
masına etkilerini sezmiş görünmektedir. Eski düzen, doğru deyimi
ile klasik dönem özlemlerini pek dile getirmemiş üstelik dönemin bu uygu­
lamalarını eleştirerek gerçekçi önerilerde bulunmuştur. Bu lâyihadan,
klasik düzenin bütün özellikleri ile karşılaşılan problemlerin hangi kesim­
lere ağırlıklı olarak yansıdığını öğrenebiliyoruz. O nedenle elimizdeki
eser Osmanlı tarihi açısından son derece önemli belgeler niteliğini taşıyor.
Müellifin, “ kanûn-ı kadîm ” yerine yeni yol tutmak ve günün şartla­
rına göre birtakım düzenlemelere gitmek gerektiği konusundaki gö­
rüşlerini, eserinin çeşitli bölümlerinde açıklıkla görmekteyiz. Örneğin;
3. Bâb’ın sonunda “ El-Hamdu li’llâh şimdiki zamânun V ezîr-i a czam
hazretleri âkil ve dânâlıkda bin derece anlardan ziyâdedür, kendü rey-i
şeriflerin koyub ol maküle ümmî vüzerânm tarîkine gitmek çendân revâ
değüldür” . Yine 21. Bâb’da “ Sefer-i hûmâyûn vâkic oldukda yeniçerilere
âdet-i kadîm olmuşdur ki müslümânlarun bargîrciklerin ahırlar, mâbeynde ehl-i sefere çok bedducâ hâsıl olur. . . ” diyen müellif bunun ,da düzel­

tilmesini isterken; 30. Bâb’da cc. , . b u asi kânûnu koyanlar ya Hersekoğludur ve yâhûd Karagöz Paşadur ki bir solp ümmî âdemler imiş. Lâzım
mıdır ki şimdiki zamânun âkil ve dânâ hâkimleri muttasıl hemân onların
yoluna giderler. Bi-hamdi’llâh bu husûs ne sünnetdür ve ne farzdur ki
terk itmekle ulu günâh hâsıl ola. .. ” Yine 44. Bâb’m sonlarına doğru da
“ ...H â liy â V ezîr-i a czam zamânlarmda bu maküle münâsib husûslar
olursa olur, olmazsa sâ’ir vezîr-i a czam zamânlarmda olacak değül. K ara­
göz Paşa ve Hersek-oğlu zamânmdan kalmış kânun ancak deyü eski hâli
üzerine konulur gider. . . Biz dahi bu asi bir kaç eser koyalım, kıyâmete
değin admıuz yâd olsun dimezler imiş. Ümiddürki hâliyâ Vezîr-i a czam
hazretleri zamânunda bi’l-külliyye bu hayrlu eserler zuhûr b u l a . . . ”
Eserin bir başka yerinde de £C. . .Şimdiki zaman halkına eski âdet fayda
itmez. Tedbîr itmek s e v a b d ü r...” diyen müellifimizi, verdiğimiz bu ör­
neklerin ışığın da, X V III. yüzyıl islâhatçılarmm ilk habercilerinden biri
olarak nitelemek herhalde yanlış olm ayacaktır94.

94

Bizim yaptığım ız değerlendirm eye benzer, m ukayeseli bir araştırma ya p an R hoads

M u rp h e y de belirli bir sonuca varamamıştır. A n ca k bu tür eserlerin yayınlanm alarının
tam am lanm asından sonra m ukayese y a p m a im kanının ortaya çıkabileceğini belirtm ek­
tedir. Bk. T h e V eliy y ü d d in Telhis : Notes on the sources and interrelations between K o ç ı
B ey and contem porary writers o f advice to kings. Belleten 171 (1979) s. 5 4 7 -5 7 1 .

IV.
METNİN
TÜRK HARFLERİNE ÇEVÎRÎSÎ
K l T Â B U M E S Â L Î H Î ’L - M Ü S L Î M Î N
V E M E N Â F İ ‘1 ’ L - M Ü ’ M Î N Î N

B Î S M Î ’L L Â H Î ’R - R A H M Â N F R - R A H I M V E B İ H İ T - T E V F Î K

El-Hamdu liFllâh’l-M eliki’d deyyân, ellezî lâ kevne lehu ve lâ me­
kân ve’s-sallâtu ve’s-selâmu /alâ Muhammedin hayre halkihi seyyidi’lenâm. K âle’llâhu Tebâreke ve T e câlâ: “ V e emmâ mâ yenfecu5n-nâse
fe yemkusu f î51-arz” 1 mûçebi üzre cem îc-i nâse eııfac olmağın bu risale
altmış bâb üzre akd olundu ki bu risâleden lıâkimü5l-vakt olanlara çok
sevâb-ı azimler hâsıl oldıkdan m âcadâ bu eserler ve bu nîk-nâmlar ve
hayr ducâlar ta rûz-i kıyâmet munkatic olmasa gerekdür -İnşâ-Allâhu
T e câlâ bi tevfîkihi-,
BÂ B U ’L -E V V E L
(2) Mesâlih-i ulemâ-i izâm, ki nizâm-ı âlem bunlarun iledir, nite­
kim “ Men ekreme âlimen fe kad ekremenî” deyüb burulmuşdur, bu
takdîrce görelim ki ulemâya ne veçhile ikrâm olunmak gerekdür ki kapu
kapu gezmiyeler ve beş altı yıl m aczûl, hor ve hakîr sürünmiyeler, leyi u
nehâr m ütalaalarında olalar; belki haftada ancak iki gün Kâdı-asker
efendiye mülâzemete varalar. Mukaddemâ Hakîm Hâmûnoğlu sağ iken
ve dahî nice ednâ kimesnelerin kapularma nice büyük kâdîlar anun gibi­
lerin kapusuna dahî mülâzemet iderlerdi ve nicesi fakîrlikden kitâblarm
satub kara câhil olurlardı. Şimdi dahî bi caynihidir. Zîrâ mahlûl mansıb
bulunmaz ki beı^murâd olalar. Pes bunlara mahlûl (3) mansıb bulmağın
bir çaresi budur ki rüşvet ile meşhûr olan kâdîlar gibi ve câhil çelebi kâdî­
lar ki atları ve libâsları ve hizmetkârları sipahiliğe münâsib ola ve ilminde
1 “ in sanlara fa yd a veren ise yeryüzünde kalır” K u r ’ân X I I I . sûre (er-R a’d), A y e t 16.
Bk. D iya n et İşleri Başkanlığı, K u r ’ân-ı K e rîm ve T ü rkçe anlam ı (Ankara 1973)58,250.

dahî kâmil olmaya; bunun gibileri endâ ulûfe ile bölüklere ve tîmârlara
hâllü hâline göre yeniçeriyi hisâra çıkardıkları gibi bunları dahî bu veçhile
çıkarmak buyurulursa hem sâ’ir m aczûllere yirler açılurdu, hem sipâhî
tâ’ifesi dahî içlerinde ehl-i ilm olmağla her veçhile fâ ’idelenürlerdi. Bu
veçhile olıcak ulemâ altı aydan ziyâde m aczûl yürimemek gerekdür ki
ulemâ kuvvetde ve şerefde olub kâdîlığma vardıkda ne sancak beğinden
havf ide ve ne (4) pâdişâh kullarından havf ide ve ne ma^ûllukdan havf ide
ve ne kitâblarm sata, emr-i şer< ne ise hak üzre icrâ ide, rüşvet yemeğe
muhtâc olmaya. Eğer bunlara böylece çâre olmazsa bunlar şöyle mübtezel beş altı yıl m aczûl hor ve hakîr, eğer ekâbir kapusunda, eğer ednâ
gezüb ve tamâm borçlu olub, andan mansıb alub bu hâl ile kâdîlığma
vardıkda değme bir kâdî hak üzre şerci icrâ idemez. M a czûlluk korku­
sundan ne sancak beğine muhâlefet idebilürler ve ne voyvodalarına ve
ne sipâhîlere ve ne recâyâya muhâlefet idebilürler. Ancak her kişi ile bir
mudârâ üzerine dirilüb ya z a cf-ı kavi ile hükm iderler ya bi’z-zarûrî m aczûlluk (5) felâketinden rüşvete dahî perhiz idemez olurlar. Pes nizâm-ı
âlem bunların ile olıcak evel bunların ahvâllerin tedârük itmek gerek
imiş ki müslümânlar huzur ideler. Bundan vezîr-i a czam hazretlerine
ta rûz-i kıyâmet bu âdeti kodukları içün her ehl-i ilm cân u gönül ile hayr
d u câlar ideler idi ve nâm-ı şerifleri höd her giz ferâmuş olmazdı ve hem
bu ehl-i ilm tâ’ifesi yeniçerilerden artuk sûhtelikde, garîblikde gurbet
çekmişlerdir, tamâm derece puhde olmuşlardır. Asi bunlar sipâhîliğe
lâyıklardır ve hem şîr-merd ve hem âkillerdir ve âlimlerdir, her cihetleri
m acmûrdur, her ne hizmet üzerine konulsalar kâdirlerdür. K ad î Bayram
Beğ (6) bunlara örnekdür ki her husûsa kâbildir, nelki andan yarar beğ
sehel vardır. Beğ oldur ki her hizmete yaraya ve sipâhî dahî oldur ki her
hizmete yaraya. Mücerred hemân bahâdır olub gayri hizmete yaramıyan
câhil sipâhîden ne hazzolunur. Bu takdîrce asi sipâhîlik ehl-i ilm tâ’ifesine
münâsib imiş, Hakk T e câlâ müyesser ide. Hazret-i V ezîr-i a czamânmda bu
husûs dahî müyesser ola ki eyû nâmları her giz umdılmıya, da’im hayrla
yâd olalar -Înşâ-Allâhu T e câlâ-.
2. BÂB
Âl-i Resûllere müte^allik olan ahvâlleri bildürür. Şol kimesneler ki
sahîh Âl-i Resûl olalar ellerinde sahîh şecereleri ola revâ değildir ki bun­
lar katı zillet çeküb, kimi dellâl ve kimi m accuncu ola, (7) sâ’i r 2 sancatda
olsalar revâdur. Eğerçi bunların fahri fakrledür3 lâkin hâkimü’l-vakt
olanlar ta czîmen evkaflardan ve imâretlerden ki mahlûl nesne düşe hâl­
lerine münâsib ola ki kendüler tâlib olalar. Bunlar varken gayriye virmek
2ı S â ’ir: îk i kere yazılm ıştır.
3 Bilin<en hadislerden değil Bk. îb n T eym iye , Fetâvâ, K a h ire 1980, II., s. 196.

hiç revâ değildür. Zîrâ sipâhî tâ’ifesinden bir kimesneııin nesebi m aclûm
olunsa filân kişinin neslidür deyû terahhum olunub dirlik virilür. Pes
Âl-i Resûl olanlara niçün ta czîm olunmaya, Pes Vezîr-i a czam hazretleri­
nin zamânında ulemâya ve sâdâta böylece ikrâm olmacak âkibetler ihayr
olmak mukarrerdür -İnşâ-Allâhu T e câlâ bi-lutfihî-.
3. B Â B
Acem î oğlanlarına mütecallik olan ahvâli bildürür ki kadîmden âdet
olmuş ki. (8) acemî oğlanları İstanbul’a geldükde Türk tâ’ifesine tevzîc
olunur ki çift sürmekle puhte olsunlar, menfa cata yarasunlar deyü. Pes
bu tâ’ife hod küçükden kendü vilâyetlerinde çift sürmekle puhte olmuş­
lardı, tekrâr bunları girü ol sancata virmekten hiç fâ ’ide yokdur, küllî
zarardur. Pes bunları bir sancata virmek gerekdür ki yeniçerilik ve sipâhîlik ilmin öğreneler, sonra menfacata yarayalar. Eyle olsa ol san-at budur
ki bunları İstanbul’a getürdükleri gibi hemân bölük halkına virseler şefer
oldukda sipâhîlerin yayak seyisânelerin yetseler, kâtcâ seyisâneye binmese­
ler, dâ’imâ sipâhîye hizmet itmekle ve muhârebe ve mücâdele ve her
ahvâli görmekle tamâm derece puhte olurlardı. (9) Sonra yeniçeriliğe
çıkduklarmda hemân çıkduğı gün kırk yıllık yeniçeriden üstâd olurlardı.
Zîrâ şimdi sipâhîlerin yanında hizmetkârlar vardır,ki eğer aklda ve eğer
idrâkde ve eğer şecâcatde ve eğer at koşmakda ve her husûsda çok kimse
vardır ki ağasından çok yeğdün Bunlar hod dahî yeğ olurlardı. Pes hayf
değilmidür ki acemî oğlanlarını bu asi sancata vireler. Hem sipâhîlere
höd bir küllî fâ ’ide idi, bir akçe terakkiden ise bundan yeğ hazziderlerdi
ve illâ böyle olmayub girü eski hâl üzre konulursa Türkden alub yeniçeri­
liğe ve sipâhîliğe çıkdıklarmda nice yıl menfa cata yaramazlar. Sonra eğer
sipâhîliğe dahî çıkarsa ne at eyerlemek bilürler ve ne dülbendlerün sar-,
mak (10) bilürler. A t koşarlarsa höd bir eliyle eyer kaşını dutmazsa düş­
mek mukarrerdir, Kendü düşmezse dülbendi bari düşer. Pes bu hâlle
bunlar ne vaktin cenge cidâle yarasalar gerekdür? Pes tâ sakalları ağarıncaya değin ancak sipâhîliği ve yarak kullanmağı öğrenirler. O l vakt höd
pîr olurlar, öğrendikleri hiç menfacata yaramaz olur; hizmete dahî varsalar
mâl-i pâdişâhî cem cine hiç kadir ohmazlar. Buçuğla büyümüş tâ’ifedür,
pîr olıcak hemân birer bönzede bâşeler olurlar. Pes bunların böyle men­
fa cata yaramadıkları Türklere üleşdürdüklerinden ötürüdür bu kadar emek
zahmet, bu kadar ulûfeler hep abese gider. Meseldür kırkından sonra
eşek yorga olmaz, bunlar bu hâlile kahırlar. (11) Pes eğer Vezîr-i a czam
hazretlerinin zamânlarmda acemî oğlanları bölük halkına tevzîc olmak
kânun olursa bu husûsdan şol kadar hayr ducâ ve sevâb. hâsıl ola kim
hisâbım Hakk Sübhânehu ve T e câlâ hazretinden gayri kimse bilmeye.
Bu kânûn Resûlu’llâh zamânmdan kalmış değüldür ki bozulmakda günâh
ola. Karagöz Paşa yâ Hersek-oğlu zamânında olmuşdur; anlar eyle m ackül

görmüşler, kalmış. El-Hamdu li’llâh şimdiki zamânun V ezîr-i a czam
hazretleri âkil ve dânâlıkda bin derece anlardan ziyâdedür, kendü re cy-i
şeriflerin koyub ol maküle ümmî vüzerânm tarîkine gitmek çendân revâ
değüldür.
4. BÂB
Pâdişâh-i âlempenâh hazretlerinin hükm itdüği vilâyetlerde (12)
hutbe ve sikke birdir. Lâyık budur ki her vilâyetin kilesi ve arşunu ve
vukiyyesi ve dirhemleri götürüşü İstanbul’a uya. Misâfirler bu husûsdan gâyetde âcizlerdür; bir vilâyete varsalar bu Karam an kilesidir, bu
Karam an vukiyyesidir, her vilâyetde bir dürlü arşun ve kile vardır, nice
isterlerse yolcuları aldarlar. Pes münâsib oldur ki devletlû pâdişâhın eyyâm-ı sa‘âdetinde nice ki her yerde hutbe ve sikke birdir kile ve arşun
ve vukiyye ve sâ’iri dahî hep İstanbul’a göre ola. Eğer böylece olursa
Vezîr-i a czam hazretlerine vâfir hayr ducâlar hâsıl oldukdan gayri nâm-ı
şerifleri ve unsur-i lâtifleri tâ rûz-i kıyâmet hayrla yâd olsa gerekdür,
İnşâ-Allâhu T e câlâ.
5. BÂB
(13) Müslümânlara n â fic bir hüsûs dahî vardır ki bundan hâsıl olan
sevâb hemân V ezîr-i a czam hazretlerine kâfidir eyle olsa, mahrûse-i İs­
tanbul’da ve Edrenede ve Bursa’da b a czı ulu câm ic-i şerifler ki vardır,
zevâ’idlerinden nice bî-nefc kimesneler vazîfe eki iderler. Pes bunun gi­
bi câm ic-i şeriflerin zevâ’idlerinden b aczı ulu câm iclere vazîfe ile birer
v â ciz ve birer şeyh sufîler b ile 4 her ikindüden sonra, evvel v â ciz v â cz
idüb b a cdehû mezkûr şeyh tâ ahşam ezâm okununcaya değin zikr eyle­
seler ki tâze yiğitler tahte’l-kalca seyrinden ferâgat idüb götürüşü bu şejrîf (14) meclise gelüb cem^ olurlardı. Bu husûsdan ol meclisde olanların
cümlesi buna sebeb olan V ezîr-i a czam hazretlerine çok hayr ducâlar
iderlerdi. Bu eser dahî gâyet sevâblu eserdür. V e Ayasofya gibi ulu câmi’e
Arabistan’da olaıı hûb-nefes Arab mü’ezzinlerinden bir kaç nefer mü’ezzin olsa gâh gâh cum’a günlerinde miriârede salâ virseler ve gâh temcîd
©kuşalar ve gâh ezan okusalar, bir mikdâr zevâ’iddeıı cüz’ î ulûfecik virmekle teselli olurlardı.
6. BÂB
Bir gereklü husûs dahî vardır ki bundan dahî çok sevâb-ı azîmler
hâsıl olurdu. C âm iclerde bir alây mü’ezzin bir yere cem c olub (15) durur
lar. İçinden birisi ince âvâzla kamet getürür ve tekbîr ider. Aşağıda kı­
lan ve câm icin taşrasında kılanların çoğu tekbîri işidemezler. Pes evlâ
4 B ile .........:

Burada noksanlık olduğu düşünülebilir.

budur ki dört mü’ezzîn bir yerden kamet ide ve dördü bir uğurdan tekbîr
ve “ Rabbenâ leke5l-hamd55 bir yerden şevkile diyeler. Eğer böylece emr
olursa hiç V ezîr-i a czam hazretleri imâretler yapmak lâzım değüldür,
bu eserler kifâyet ider.
7. BÂB
Şol kimesneler ki ekâbir olmayalar, hiç uzun kaftan giymeseler yasağ olunsa, ale’l-husûs ki yayak yüriyenlere eğer yeniçeridür ve eğer •ekâ­
bir kullarıdur ve gayridür uzun kaftan giymek katı kabâhatdür. (16)
Anadolu sipâhîsi höd şöyle çolpa olduğu hep ol kaftânlarmdandur. Se­
ferde buğday döğdüklerine dahî mâni’dür. V e bir kabâhat dahî dört
beş arşım çukadan mısırlu şalvarı, bu dahî aceb sefâhatdür. Bu iki nesne,
çukanın ve kumaşın bereketini dahî giderdi. Bunları dahî yasağ itmekle
gidermek gerekdür, sevâbdür. Edebsize edeb öğretmek lâzımdur. Sal­
malığın aslı olmaz ve illâ günden güne kabâhatlarm dahî ziyâde iderler.
Bundan dahî V ezîr-i a (zam hazretlerine alkışlar ve hayr ducâlar hâsıl
olurdu. Dünyada nice yüz bin kerre yüz bin âdem vardır, ednâ olan tâ’ife
kısa kaftân giyse cemi Ckumaş (17) ve astar ve boğası ve ibrişim ucuz olurdu.
Zîrâ bu kadar insandan birer arşun tefâvüt ider. Topuğuna değin olıcak
ve yayak yürüyenlerün hemân dizgesin örtmek gerekdür. Bu takdirce
kumaş ve çuka tefâvüt ider. V e Yahudiler dahî yasağ olunsa ince dülbend
sarunmasalar kaim sarsalar dülbend ucuz olurdu, bi-’inâyeti5llâh
8. BÂB
Şol tiryâkîlikle meşhûr olmuş benzi saru geçgün tiryâkîler olur ki
sûretlerinden tiryâkîliği bellüdür. Bunların kimisi kâdîdır ve kimisi imam­
dır ve kimisi mü’ezzîndir. Pes bu üç tâ’ifeye ki kâdî veya imâm veya mü’ezzîn olan geçgün tiryâkî ola hiç bir veçhile bu maküle kimesnelere (18)
bu asi cihet câ’iz değüldür, sarhoş bunlardan yek maslahat görür. Zîrâ
sarhoş içdikde sarhoş olur, içmedikde maslahatın görür. Lâkin geçgün
tiryâkî dâ5im mestdür. Ne sözü sözdür, ne ahdi ahddür, hiçbir menfa Cata
yarar tâ’ife değillerdür. Acebdür ki bu üç tâ’ifeye bu kadar ruhsat virilür.
Bunun gibilere bu asi mansıb virilmese gayri cihet virilse ki zararı ancak
kendüye dokunsa müslümânlara dokunmasa sevâbdı. Sâ’ir san’atlarda
tiryâkîlik ayb olmaz, tiryâk sebebi ile üstâdlıkları ziyâde olur. Pes bu üç
mansıbda olan tiryâkînin kabâhati ve Mısırlunun dahî dört beş arşun
çukadan deve gırarı gibi şalvarları (19) aceb sefâhatdür ve bölük halkımın
dahî ednâsı altı yedi en kaba dülbend sarınmak aceb cehâletdür. V e bu
hâl ile temcîdden önürdü kalkub ekâbiri uyumağa komayub kaldırım
üzerinde benim eskiden berü yirimdür deyü birbiriyle gavgâ idüb, bu
hırsile ekâbiri beklemek hod katı kabâhatdür. V e borcum vardur, bolay
ki halâs olaydım deyü hizmete varub beş on bin kâfire borçlu oldukları

lıöd büyük nedâmetdür. V e kendü hâlinde oturub harîs ohmyanlarm
mansıbları oturdukları yerde gelüb yetişmek aceb sa’âdetdür ve bunlara
büyük ibretdür. Bu kitabı te’lif iden kimesne ömründe mülâzemet bilmez,
girü nasîbi haberi yoğken (20) gelür yetişür, sehl nesne ile kanâ’at ider,
bi-5inâyet5illâh.
9.

BÂB

Sancak beğlerine mütecallik b aczı husûsları bildürür ki devletlû
pâdişâh hazretlerinin sancakları şol kişilere lâyıkdür ki evvelâ bahâdır
ola ve kelimâtı berk ola. Z a rîf ve zürefâ kısmından ve şâ’ir kısmından
olmaya. Sûretâ sancağa lâyık ve beğliğe lâyık ola, endâmda ve sûretde
ve aklda ve idrâkde ve her husûsda kâmil kimesne gerekdür ki her kişi
gördükde “ Bâreka’llâhu bu kişiye sancak meheldür55 diye. V e ömrünü
kitâbetde geçürmüş, kılıç çengini görmemüş, eğer hazîne kitâbetidür
ve eğer gayri kitâbetdür, bu maküleye dahî sancak çendân münâsib değüldiir. (21) Her kişi kendü san5atından yarlıganur, anların gibinin mansıbları defterdârlık ve yâhûd şehr-emînlikleri ve tevliyetler gibi olmak
müııâsibdür. Böylece olıcak V ezîr-i a czam hazretlerine bu husûsdan dahî
çok âferinler ve nîk nâmlar hâsıl olur, İnşâ-Allâh.
10 . BÂB
Bir gereklü kaziyye dahî budur ki sefer-i hümâyûnda otak ile or­
ducu başının dört beş çatal bir alay bayrağı katı lâzımdır ki bir gün otak
ile gidüb ordu yerinde dikile ki dün yarusunda dahî orducular alay bay­
rağın sormağla bulub her kişi giceyle geldikde kolların ve konak yerle­
rin bileler, çergelerin kuralar, leşker halkı içün şorbalarm (22) bişüreler,
sabaha değin cem f ta câmlann hâzır ideler, müslümânlar huzûr idüb
V ezîr-i a czam hazretlerine hayr ducâlar ideler. Yohsa müslümânlar bu
husûsdan katı müteşekkîlerdür. Orduyu kolunda konanlar giceyle konağa
gelürler, seyisânelerin sabaha değin vakt olur ki kuşluğa değin konamazlar,
katlanurlar ki orducu başl gele çadırın kura kona. Andan sonra bunlar
»dahî konalar. Bu katı zulmdür. Eğer önürdi konarlarsa orducu başı sonra
gelür, bir gayri yerde konar. Bunlar dahî tekrar çergelerin bozub orducu
başı yanma varub konarlar. K aba kuşluk olur, sonra murâdları üzre ye­
meklerin bişirüb (23) satamazlar. Müslümânlar bu husûsdan katı âcizlerdür. Vech-i meşrûh üzre olursa sevâb-ı azîmdür ve şol kadar hayr
ducâ hâsıl olur ki hemân sevâbmı bir Allâh bilür.
1 1 . BÂB
Bölük halkına münâsib olan şöhretlü kisvetleri bildürür ki bundan
çok dürlü nef5 vardur ve hem hûb zînetdür. Devletlû pâdişâh hazretle­
rinin eyyâm-ı saadetlerinde ve V e z ir i a czam hazretlerinin eyyâm-ı adâ-

letlerinde böylece olmak revâdur ki her kişi oturmakda ve durmakda
ve eğerbir gavgâda fesâdetde. kisvetlerinden m aclûm oluııalar, sormak
ve teftîş itmekliğe muhtâc olunmayalar. (24) E fL h â l başlarında kisvetleri haber vire, inkâra mecâlleri kalmıya. Sonra ağaları kim idügün f f lhâl bulur. Bu takdirce hiç kimse gavgâ ve fesâd itmez olur. Eyle olsa bu
zikr olan kisvetlerince olmak mümkindür. Anı beyân idelim ki evvelâ
sipâhî oğlanları bölüğünün nice ki bayrakları kızıldır, mücevvezeleri
ve tahfîfeleri dahî kızıl kadifeden gerekdür. V e silahdârlarun nice ki bay­
rakları sarudur mücevvezeleri ve tahfîfeleri dahî saru atlastan gerekdür.
V e sağ ulûfecilerin mücevvezeleri bayraklarına göre yeşil kadife midür,
atlas mıdur, ol reng gerekdür. V e sol bölük ulûfecilerinin bayrakları (25)
alaca olmak bölük halkına münâsib değüldüı*. Evvelâ bayrağı fıstûkî
tâfta olub ve mücevvezeleri ve tahfîfeleri dahî açuk fıstûkî atlasdan mıdur,
has katnîden midür hemân murâd fıstûkî olmakdur. V e sağ garîbler bö­
lüğünün bayrakları akdur, mücevvezeleri ak atlasdan ya ak muhayyerden
olmak münâsib ve sol garîblerün bayrakları alacadur. Alaca bayrak tîmâr erlerine münâsibdür. Buıılarun bayrakları açuk mavi tâftadan olub
mücevvezeleri mavi atlasdan ya mavi kumaşdan olsa ve cem îc alay bay­
rakları dahî bunlara göre olsa ve dahî çaşnigîr ağaların kırmızı altunlu
kumaşdan olsa ve çavuşlarun (26) mücevvezeleri bölük halkmun mücevvezelerinden bir mikdar uzunca olub has kırmızı ya göğezi atlasdan olsa ki
sipâhî oğlanı mücevvezesine benzemese ve dahî hazîne kâtiblerinin mücev­
vezeleri zeytunî sofdan olsa şâgirdlerinün mücevvezeleri anlardan kısa
olsa ve hazînedârlarun ve mehterlerün mücevvezeleri dahî kısacık olsa
hazînedârlarun miskî kadifeden, mehterlerin siyah kadifeden olub hem
kısacık olsa bölük halkı mücevvezesine benzemeseler ve beğlik derzîler
dahî hayli cema’atdür, anlar dahî bellü ve ayân olmak münâsibdür,
bunların yeşil muhayyerden olub hem kısacık olmak gerekdür. (27) Bun­
lardan mâ cadâ ahur halkı höd yarar bölükdür ve lıem pâdişâh hazretlerine
hizmet iderler. Bunların mücevvezeleri âdet üzre uzun olub sürmâ’ î at­
lasdan ya sürmâ’î kadifeden olsa, ednâları baş sarrâçlardan mücevvezelerini dahî kısa itseler ki a clâyla ednâ m aclûm olunsa. Bundan sonra top­
çular ve cebeciler bölüğü ki hayli tâ5ifedür, husûsâ ki seferde ve hazerde
âlât-i harb hâfızlarıdur bunlar at oğlanları gibi şeb-külâhla yürimeğün
çendân aslı yokdur. Pes bu tâ’ifeye bir heybetlü kisvet katı lâzımdür ki
düşmene hor görünmeyeler. A le’l-husûs ki düşmene evvel görünen topçu
ve arabacıdur, (28) eyle olsa bunlara nişânlu ak börkler gerekdür ki yeni­
çeri olmadığı ma’lûm olunalar. Bu takdîrce çünki cebehâne örtüsü kızıl
keçe iledür, cebeciler dahî ak börklerinin önlerine ve ardlarma kızıl keçe
pâresinden birer gül kadar alâmet komak gerekdür, yâ dahî büyücek ola.
V e topçular ki kara top otu hâfızlarıdur, anların dahî ak börklerine siyah
keçeden bi-Jaynihî birer alâmet gerekdür. V e dahî top arabacıları ki

evvel düşmana görünen anlardur, anlara dahî bir haybetlü kisvet gerekdür.
Zîrâ çekdükleri nüzûl arabası değüldür. Bunlara keçesiz kayyum börkler
gerekdür; (29) yâhûd âsumânîye boyanmış yeniçeri börkleri gerekdür.
V e ba’de zâlike solaklar tâ’ifesi ki pâdişâh-ı âlempenâh hazretlerinün
kavvâslarıdur, bunlar beş on dâne ok götürmek hiç münâsib değüldür.
Bunlar okile kirpi-misâl gerekdür. Zîrâ bunlarun muhârebesi ve mücâ­
delesi hemân okiledür. Okları ellerinde dtikenicek, hiç menfa cata yaramaz
çjlurlar. Pes bunlara birer müsannac hafîfce varsak kubûrları dahî gerek­
dür ki içi dolu ok ola ve hem ellerinde dahî âdet-i kadimeleri üzre okları
ve yayları gerekdür. V e her biri kuşağına birer (30) h afîf demür külüng
dahî sokmak gerekdür. Budun muhârebesinde iki cebelü kâfiri solaklar
külüng ile düşürdüler. Bundan m âcadâ solağa ve yeniçeri tâ’ifesine f î’lcümle yayak yürüyenlere kılıç götürmekden gemici kürdesi veya uzunca
nimçeler götürmekden eyüsü olmaz. Koltuğundan aşağa yüksecik bağlayalar, gayetle münâsibdür. Zîrâ yayak yüriyenlere kılıç katı müzâyaka
virür. Eğer yürümekde ve eğer alayda ve eğer her husûsda yayak olanlara
kılıçdan kürde veya nimçe yekdür. A le’l-hûsus ki ellerinde tüfenkleri vardür, bunlarun sâ’ir yarağı vech-i meşrûh üzre olmak makuldür. (31) V e
sâ’ir yayak yürüyen hizmetkâr tâ’ifesi dahî şöylece nimçe veya kürde
getürmek enfacdür. V e her birinin bellerinde nacakları lâzım ve lâbüddür.
ve bu makûle yayak yürüyen tâ’ifelerün kaftâııları ancak dizgesin örtüb
kısa olmak gerekdür. Bunlara uzun kaftân hiçbir veçhile münâsib değül­
dür. Hazret-i V ezîr-i a czam zamanında bunlara böylece yasâğ olunsa
bundan dahî çok sevâblar hâsıl olurdu, hem kendüler dahî bu yasağdan
tamâm hazziderlerdi ve harçları dahî az olurdu, ve çukalar dahî abes
yere zâyic olmazdı. F î’l-cümle bu yasak katı lâzımdur. Ekâbirden ve
ulemâdan gayriye uzun giyesi hiç münâsib değüldür. (32) Anadolu sipâhîsi höd şöyle pusuda oldukları hep uzun kaftân giydükleri içündür ve
hem ne şercîdür ve ne sünnetdür ve solaklar hep uzun boylu öğürtleme
yarar güzel yiğitler olmak münâsibdür ve efdaldür.
12. BÂB
Bundan m âcadâ yeniçeri tâ’ifesi börklerün çıkarıcak ne giymek ge­
rektir ki m aclûm olalar, gavgâ veya bir fesâd itmeğe korkalar. Lâyık bu­
dur ki bunlara kırmızı çukadan birer şeb-külâh giyeler, isteyenler ve
ihtiyâr eskileri olanlar şeb-külâh üzerine birer kısa çalma dahî sarın­
salar revâdur. V e cebeciler mor şeb-külâh giyseler topçular siyah (33)
çukadan şeb-külâh giyseler, f î ’l-cümle sokağa ve çârşûya çıkdıklarmda ki börklerin giymeyeler ol vakt bu kisvetleri giyseler ve sâ’ir ehl-i hirfet dahî hassa top arabacı olanlar âsumânî şeb-külâh giyseler bu tak­
dirce şöylece yasak olıcak cem îcisi zabt olunur: ne kimse gavgâ ider ve
ne kimse fesâd ider ve fısk dahî idemezler. İderlerse inkâra mecâl kalmaz,

kisvetleri şehâdet ider, cem îc müslümânlar dahî huzûr iderlerdü. Sâ’ir
şehirlü tâ’ifesi hiç mücevveze sarmmasalar hemân şöyleee Selîmî sarıık
ile anlar da huzûr iderlerdi. Bundan V ezîr-i a czam hazretlerine ce m ili
âlem tâ rûz-i kıyâmet (34) bu husûsdan her biri hayr ducâlar iderler.
Belki nice imâret yapmakdan bu risâlede olan husûslar ki akçesüz ve pul­
suz hemân bir emre mevkûf husûslardır, bunların sevâbı artukdur. Çal­
dıran seferine giderken bir Vezîr-i a czam bölük halkına kızıl saru bayrak
münâsibdür dedi. Anun eseridir, her kişi “ âferin, bâreka’llâhu, ne hoş
fikr itdi” dediler. Bir sehelce eserden dahî anılur.
13. BÂB
Bir gereklü husûs dahî budur ki yeniçeri tâ’ifesi her gün odalarında
m ucattal dururlar. Pes bunlara yasak olunsa ki, her gün odalarında mat­
rak oynayub ol sancatda her biri tamâm üstâd (35) olsalar içlerinde mat­
rak bilür b a czı yiğitler vardır anlara terakki inâyet olunsa, her odaya
bir m ucallim ta cyîn olunsa bu ilm dahî katı lâzımdur. Yayak olan mat­
rak ilmin bilse sipâhî olan ki, civan ola anlar dahî bu veçhile her sabah
cündîlik öğrenseler, bunun gibilerin üstâdlarma ve şagirdlerine gâh hizmetcik gâh terakkîcik himmet olunsa bundan dahî V ezîr-î a czam hazret­
lerine çok sevâb hâsıl olurdu ve nâm-ı şerifleri her giz ferâmûş olmayub
dâimâ hayırla yâd olurlardı. Zîrâ şimdi nice sipâhî vardır ki at seğirtmeğe
bile kadir değildür. Yarak kullanmağı höd çoğıı hiç bilmezler. (36) Bu
takdirce ol makule olan kimesneler abes yere ulûfe eki etmiş olurlar. Bu
takdirce her kişi san5atında kâmil olmak katı lâzımdur. A le5l-husûs ki
çavuşların tâze civân olanlara cündîlik bilmek katı lâzımdur. Zîrâ boz­
doğanın eline alub sarb yerde atın koşub alay bağlansa gerekdür. Bu
husûsun cenk ve cidâl günlerinde fâ 5idesi olduğundan gayri oturakda
dahî atları ve kendüleri ham olmazlar ve dahî bir vilâyetden elçi geldikde
A t meydanında ve gayrı yerde matrak oynasa ve kimisi cündîlik oynaşa
gelen elçiler bunlardan büyük ibret ahırlardı. Hizmetler ve terakkiler
bunlarım gibilere virilse, yohsa bunun gibi menfa5atlu maslahatı koyub
(37) mülâzemete meşgul olurlar, ekâbiri kendü maslahatından avk iderler,
bi-huzûr iderler. V e solağa ve yeniçeriye uzun yenlü çukalar yaraşmaz.
Şimdi b a czı solaklar kutnî kaftân dahî giymeğe başladı. Kısa yenlü çuka­
lar münâsibdür.
14* BÂB
Sipâhî tâ5ifesini zebûn iden bu sadak bölüğüdür. Sipâhînin yarağı
kendüye gâlib olmamak gerekdür. A le5l-husûs ki ıssı günlerde ve uzak
konaklarda sadak âdemi katı zebûn ider. V e nice yerde bendleri ve düğ­
meleri vardır, nâgâh düşmen gelse hiç menfâ*ata yaramaz. Sadaklu sipâhî
bendlerin çözünce kuburlu sipâhî cem îc okların atub, maslahatın (38)

tamâm ider. Bu sadak hemân bir kuru şöhretdir, meğer ki İstanbul’da
bir ziynet için cum’a günü takmalar. Bu takdirce sipâhînün asıl yarağı
oldur ki dâ’im hâzır dura, katalan bağın çözeyim dimeye. Pes ceng itmek
isteyen sipâhînin belinde h afîf musannac varsak kuburları gerekdür, ve
kaba dülbendi hemen İstanbul’da komak gerekdür. Ne olaydı Vezîr-i
a czam hazretleri zamânında sipahiler sefere gitdiklerinde emr olunsa
ki her kişi mülâzemet libâsın İstanbul’da koyub seyisânelerin zâ’id yük­
lerle zebûn itmeseler, belki başlarına dahî birer Selîmî saruk sarsalar
evlâydı. Zîrâ nicesini gördük ki at seğirdirse bir eliyle başında kaba (39)
dülbendden dutar yâhûd sadak belünün okları düşer, yâhûd yayı düşer,
yâ gümüşlü ağır sînebendi kırılur. F î’l-cümle bu kuru şöhret seferde hiç
kabâhatdan hâlî değildür. Bundan gayrı şimdi bölük halkının çoğu sefere
diplü ağır sahan dahî götürmeğe başladılar. Böylece olıcak seyisânelerine
arpa beksimed yükledecek hâl kalmaz. D ahî her konakda gavgâya ve
mesâvîye hâzırlardır ki bu gün ordıya azık gelmedi, kimse leşkerün ahvâlin
tedârik itmez deyü ekâbiri mesâvî iderler. H âl bu hâl ki suç kendüleründür. Bunlara yasağ olunsa birer bakraç ve birer kapaklu tas, sâ?iri
dahî ana göre vech-i (40) meşrûh üzre mülâzemet libâsların ve kaba
dülbendlerün hiç sefere götürmeseler seyisânelerine azık yükletseler efdâl idi. Sonra kendüler dahî cceyü kurtulduk bu kuru şöhretden” diyû
V ezîr-i a czam hazretlerine çok hayr dııcâlar olunurdu.
15 . BÂB
K âğıd emânetine mütecallik b a czı lâzım olan ahvâllerü bildürür ki
cem îc hizmetlerde ve cem îc maslahatlarda eminlere ve kâtiblere bir ta cyîn
mâdde vardur ki hizmetleri mukabelesinde anlara dahî cü zcî ve külli
bir nesnecük gösterilmişdür. Pes bu kâğıd eminleri ve kâtibleri ki leyi
ü nehâr hiçbir yere gidemeyüb fukarânun mesâlihin görürler, bir akçe
gelür yerleri yoktur. (41) Dîvânsuz günlerde höd sa;bah ahşam maslahat
görürler. Matbah-ı âmireden nice kişiye ta câııı virülür, bunlara dîvânsuz
günlerde bir iki bakraç aş dahî virülmez. Alışanım kalkub hem karınları
aç ve hem elleri boş evlerine giderler. Bu husûsdan fukâranun mesâlilıi
cân ve gönül ile nice görülür? V e sefer oldukda matbah eminlerine ve
kâtiblerine ve cebeciler kâtibine bile beğlikden develer virülürmüş, bu
kâğıd eminlerine deve dahî virülmez imiş; berâtları ve ahkâmları kendü
seyisânesine yükledürmüş. Hâliyâ Vezîr-i a czâm hazretlerinin eyyâm-ı
sa’âdetinde bu derdmendler çahârşenbe ve pencşeııbe. . . (4 2 )... eğer
sahih fâsık ise sancağın sentin begüne virelüm denilse beğler dahî bu ahvâli
işidicek fısk eylemekden ferâgat iderler di. Pes ancak fısk eylemek mücerred kâfirlere kalurdı. Anlar neylerse eylesünler, bundan mâ cadâ fâsık olan
bölük halkına harâc ve koyun hakkı virmenün hiç fâ ’idesi yokdur. Zîrâ
ne tahsil iderse cümlesi meyhaneciye gider; Gûyâ ki vekîlüdür, cem c

idlib getürüb ana teslim ider. Belki bu maküle kimesneye hizmet virenler dahî bu günâhda müşterek gibi olurlar, belki hizmet viren dahî artuk
günâha girer. Zîrâ hizmete varmasa akçesi olmazdı, akçesi olmayınca
fısk dahî idemezdi, fakîr olub (43) insâfa dahî gelürdi. Pes bu tâ’ifeye
hor nazarla bakub kat’â ayaklandurmamak gerekdür ki insâfa gelüb
tevbe ideler.
16. BÂB
Alaya mütecallik olan b a czı ahvâlî bildürür ki bu dahî katı lâzımdur.
Eyle olsa Rum-iline sefer vâkic oldukda bölük halkıhıh atları her gün
alaya varmağa zebûn olub düşmene vardıklarında ol atlar hiç menfa cata
yaramaz olurlar ve öte yaka seferine varsalar K ara Âm ild’e varınca alay­
dan zebûn olurlar. Pes bu takdîrce revâ budur ki ihtiyârları ile ekâbire
mülâzemet idenlerün nihâyeti yok, anun gibilerden ihtiyâriyle yâhûd
güçle bir mikdar âdem alaya yazılub alıkonulsa mâbâkîsine (44) serhadlere varınca destûr virilse, isteyenler bir ay mukaddem ilerü gitsünler,
serhadde hazır bulunsunlar, yoklamada bulunmayana hakaret olunsa
ve bu alaya gelmeyüb atları kolayına huzûrla ilerü gidenler râzîlerdür ki iki­
şer üçer günlük ulûfelerin ol alayda kalanlara vireler ki anlar dahî cân u
gönül ile alay hizmetin ideler, belki ikişer üçer günlük ulûfelerin dahî
virmeğe râzîlerdür. Pes böylece olıcak bunların atları tamâm derece
yoldaşluk iderler. Bu husûsdan leşkere çok menfacat vardür, kat5â atları
zebûn olmaz, asi yoldaşlık atladur, at zebûn olıcak yoldaşlık gelmez,
mukarrer dür.
17. BÂB
(45) Bu bâb dahî gâyetde gereklü bâbdur ki mahrûse-i İstanburda
Dîvânhâne-i âmirenin taşra haremindeki at oğlanları atlarla ol mey­
danda karda ve yağmurda ve ıssı günlerde güneşe karşı dururlar, nice
atlar sanculanur, bir sığınacak yer bulımazlar ki sabahdan öyleye değin
atlariyle durub huzûr ideler ve V ezîr-i a czam hazretlerine hayr ducâlar
ideler. Eyle olsa revâ budur ki ol meydânın dört tarafına havlı diplerine
yüksek sundurmalar ola, yazda ve kışda her kişi atlariyle huzûr idüb
duralar, ducâlar ideler. Bundan mâ cadâ Bâb-ı hümâyûn önine ki ekâbirler atlarından in e rle r... (46) . . . esbablarm yağma ideler. A le’l-husûs
ki Eclrene ve İstanbul’a yakın yerlerde dahî çok bu maküle fesâd olur.
Bunun sebebi budur ki köylerün subaşıları köy halkının evlerinde ok ve
yay ve kılıç görse bu Türkler harâmzâdelerdür, harâmîlik iderler, Türklerün evinde yarak neyler deyü bunlardan cerîme alur. Bu sebebden beş
on yaraklu kâfir yüz hânelü karyeyi basar. Pes lâyık budur ki Rum-ilinde
vâkic olan karyelerim halkını kâdîlar ve kapubaşıları biri birine kefîle
virdikten sonra, yasağ itseler k ıh er Türkün evindeki ok, yay ve kılıç olmaya.,

siyâset olunub cerime alınur ve köylerine harâmî geldikde evinden çıkub
harâmî ile ceng itmeyen Tiirkden muhkem cerime alınsa kat’â harâmî
köylere ziyân (47) idemezdi. A le’l-husûs ki İstanbul’la Edrene mâbeynlerinde olan karyelere höd bu husûs katı lâzımdur. Götürü Rum-ilinde
olan müslümân karyelerine hep yarak lâzımdur. Bu husûsdan dahî Vezîr-i
a ‘zam hazretlerine çok hayr ducâ hasıl olurdı. Şimdiki hînde höd meşhûrdur ki İstanbul’la Edrene mâbeyninde bir harâmî Arab ihdâs olub gündüz
harâmîlik idüb gice ile âşikâre bir küçük köyde yatur, köylüden korkmaz.
Bu takdirce eger köylüde yarak olsa gice ile yaturken ol A rab’ı dahî dutarlardı. Sancak beğinün subaşılarmdan memleket eri yeğdür, bunlara
yarak katı lâzımdur. Evvelden olıgelmemişdür dimek. fâ ’ide virmez, ol
zamâıı bu zamâna uymaz. O l zamânda bu fesâdlar (48) yoğimiş, şimdi halk
bir yozdan dahî olmuşdur, her husûs zamânma göre olmak evlâdur. F î’lcümle müslümânlara nefci olan nesneler zuhûra gelüb olmağla V ezîr-i
a czam hazretlerine katı çok sevâb hâsıl olur ve nâm-ı şerifleri her giz
ferâmûş olunmaz. Bu âdeti anlar komuşdur deyü dâ’imâ hayr du câyla
yâd olurlar. Bu bâblarda olan husûslar hep lâzımdur, cümlesinden hayr
d ucâ hâsıl olur, okuyub sandığa bırakmamak gerekdür. Günkü sevâbludur, dâ’imâ mutâleca idüb bâri her ayda birer bâbm zuhûra getürmek gerekdür ki sevâb-ı azîmler hâsıl ola. Hemân öte yaka Türklerine
yarak lâzım değüldür, anlara yasak gerekdür, meğer İznikmid, Yalakova
Türklerine yasağ olmaya, ve’s-selâm.
18. BÂB
(49) İstanbul’a gelen hâm meyvelerün ahvâllerün bildürür ki bu hiç
bir vilâyette yokdur. Bunu bâzârcılar, muhtesibler hemân bir kelek şeh­
rin etdiler. Gemiciler müslümânlara odun taşımazlar, abes yire hâm
kelekleri ve hâm meyveler taşıyub şehre getürürler, hem müslümânların
akçeleri zâyic olur ki olmağa komazlar, hâmla devşürürler, yabana dökilür
gider. Pes bu husûsa katı yasak lâzım olmuşdur. Bundan dahî V ezîr-i
a czam hazretlerine katı çok sevâb-ı azîm hâsıl olur. Şol veçhile yasak
olunsa ki, gemiciler katı hâm yemiş getürdükde hiç bâzârcılar ve halk
almasalar ve hâm yemiş getiiren gemiciyi (50) muhtesibler döğüb habs
idüb cerimesin alsalar ve dahî dükkânında katı hâm yemişler dutan bâzârcılara dahî bi-caynihî siyâset olmsa ve yemiş gelen Yalakova ve Mihaliç
ve sâ’ir meyve gelen kâdîlıklara dahî tenbîh olunub hükm-i şerifler gön­
derilse ki anlar dahî Türklere yasağ itseler ki yemişinüz hâm iken gemicilere
koparup satm anuz; eger satarsanuz siyâset olunub muhkem cerîmenüz
alınur dişeler bu husûs defc olunur giderdi. Am mâ bir yıl yasağ idüb sonra
muhtesibler yep-yap rüşvet alub gemicilere icâzet virmemek gerekdür.
Yasak oldur ki yıldan yıla yasak dahî ziyâde ola, Osmânlunun yasağı
höd (51) kuşluğa değindür dimeyeler, gaflet itmeyeler. V e şehru kutu

balı gelse üst gömeci nefîs ak baldur, altı harâbdur, yenmez yabana atarlar,
hemân bir kum kara gömeçdür. Muhtesibler bunun gibi husûsda ih­
mâl etmemek gerekdür ki müslümânlar huzûr ideler, akçeleri dahî abes
yire gitmeye. Büyük küçük Vezîr-i a czam hazretlerine cân u gönül ile
hayr d u câlar ideler. V e muhtesibler ve gemiciler ve bâzârcılar kâdî efen­
diye kizb idüb cevâb virirîer ki C£Bu gemi ahvâlidür, eğer gemümüze hâm
yemiş komazsak gelinceye değin çürür55 dirler, bu âşikâre yalandur. Sonra
ne hoş yemiş sonunda olmuş yemişler geliir, çürümüz, murâdları hemân
turfandadur, bahâlu satalum, sonra ucuz (52) olur diyü tam ac iderler,
bu fesâdı iderler. Bunun menc olması katı lâzımdur. Hâm yemiş gelmekden ise çiirüyüb yabana gitmek evlâdur, müslümânlarm akçeleri bile zâyic
olmakdan ise.
19. BÂB
Muhtesiblerin bir hâli dahi budur ki İstanbul gibi şehirde ki, pâdi­
şâhın tahtıdır, bir kassâb ki iki akçe koyun eti satsa yanınca bir pâre elbetde keçi eti bile karışdurur. Buna hiç kimse nesne dimez. Pes sevâb
budur ki koyun eti satılan kassab dükkânında katcâ keçi eti durmamak
gerekdür, keçi eti satılan dükkân bunlardan ırak gerekdür ki m uvâzaca
itmeyeler, muhtesib olan muhkem yasak eylemek gerekdür. (53) V e H ı­
zır İlyas güni gelmeyince değme bir ednâ kişiye kuzu satıl m as a koyunun
dahî bereketi olurdu. V e hiç dişi koyun ve dişi kuzu satılmasa hem yağ
ucuz ve hem koyun ucuz olurdu. Bu husûsa dahî muhkem yasak olunsa
satana ve alana bile değnek urulsa sevâb-ı azîmdür. Bundan dahî Vezir-i
a czam hazretlerine hayr-ducâ hâsıl olurdu.
20. BÂB
V e b a cde zâlike eğer muhtesib ve ger mütevellîdür ve eğer sâ5ir mâl-i
pâdîşâhî cem c iderlerdür, şol kimse ki ziyâdece muhasebe gösterür su­
retinden dahî m aclûmdur3 yâ budur ki istikâmetinden ve maslahat-güzârlığmdandur. Bâreka?llâh ol eyüdür veya budur ki zâlimdür zulm itmişdür (54) veyâ budur ki hîlebâz veya hokkabâz kimnesnedür, müslümânları
hile ile aldamışdur. Pes her kişi kelimâtmdaıı bellüdür ve sûretinden
ve evzâcmdan ve libâsından dahî bellü ve ayândur. Ana göre fî5l-cümle
sormağla ayan olur. Pes bu takdirce eğer ol kişi istikâmetinden maslahatgüzârlığmdan muhâsebeyi ziyâde gösderdiyse ki kimseye hayfi ve zulmu
dahî olmaya, anun gibiye her muhâsebe virdikde anun gibilere terakki
takdir olunsa yabana gitmez. O l terakki kendünün terakkisinden hâsıl
olmuş gibi bir terakkîdür. Terakki olmayacak cchayflar benim itdüğüm
sacylere55 diyü bir muhâsebeye dahî çendân cân u gönül ile sacy itmez
(55) olur. V e dahî noksân üzre muhâsebe virenlerden dahî bi5l-külliye
i ctikâdı gidermemek gerekdür ki, ihtimâldür ki mahsûli yılı değül idi. O l

kişi ne eylesün, Hâlik virmeyince mahlûk neye kâdirdür. F î5l-cümle eyü
kişi ile yatlu kişi sûretinden ve kelimâtmdan bellüdür.
21. BÂB
Sefer-i hümâyûn vâkic oldukda yeniçerilere âdet-i kadîm olmuşdur
ki müslümânlarun bârgîrciklerin ahırlar, mâbeynde ehl-i sefere çok bed­
d u a hâsıl olur. Nicesi vardur ki ehl-i ayâldür ya sakkâ ve yâhûd lıammâldur, gayri sancatı höd bilmez, sancatı hemân (56) oldur, ehlin ve
ayâlin anunla besler ve hem müslümânlar bunlarsız olmazlar. Bârî bu
iki tâ’ifenin bârgîrlerin almasalar, yasağ olsa sevâb-ı azîm idi. Müslü­
mânlar bir gün hammâlsız ve sakkâsız olımazlar. Nâgâh bir ducâsı makbûl kişi “ Allah magbûn eylesün bu seferi59 diye eyü değiildür, uğura muh­
kem zarardur. Bu husûsdan dahî Vezîr-i a czam hazretlerine çok hayr ducâ
hâsıl olurdu. C em îc müslümânlara Allah rahmet eylesün, bu V ezîr-i a czam
ne güzel âdet kodu dirlerdi. Sâ5ir halk gibi bunlar da mezâdda alsalar,
ammâ cem îc şehrlliye ve köylüye muhkem yasağ olunsa ki her kişi bârgîrin
mezâda koyub csata. Beyt:
Gehd idüb hayr ile ol dünyâda yâd
Kişi kalmaz kalur belki andan ad
22. BÂB
Eğerçi ki küstâhlıkdur, lâkin Vezîr-i a czam hazretlerine bundan
dahî hayr ducâ hâsıl olur. Dîvân-ı hümâyûnda Matbah-ı âmirede ve
ekser imâretlerde buğday şorbasıyla pirinç pişer, gayrı mercimek, bul­
gur, tarhana ve rişte ve dutmaç (57) gibiler ki harcı dahî azdur, bişürmezler. Bu halk bu iki şorbayı dâ5im yimekle usanurlar, dâ5imâ bu sâ5ir
şorbaları ârzû iderler. İmâretlerde höd nice hasta marîz sûhtecükler var­
dır ki bu maküle şorbalara tahassür çekerler, bulımazlar ve dahî imâretlerün tâvhânelerün ahura yakın itmeyüb mescid yanında yaparlar imiş.
Misâfirler toğaniyle tazısiyle ve kimisinin hizmetkârı dahî kâfirdür, mülevves balçıklu libâsları ile gelüb câm icin kapusu dibinde tâvhânede ko­
narlar, ekseri namâz dahî kılmaz ve kendüler atlarından ırak katcâ huzûr
dahî itmezler ve esbâblarun ahurdaıı tavhaneye getürünce cânlarmdan
bîzâr olurlar. Nice kerre dirler ki “ Ah ne olaydı, bu tâvhâne kârbânsarâym kapusu yanında olaydı, huzûr ideydük, bir pâre yemekden ötürü
bu kadar ırak yerden esbâbımuz taşıyub belâ çekerüz, atlarımuzdan
dahî ırağuz giceyle atlarımız dahî uğurlanursa haberümüz olmaz55 dirler,
katcâ huzûr idemezler. Pes asi sevâb buydı ki (58) tâvhâneler hemân
imâretün kapusu yanında kârbân-sarâya yakın olaydı, müsâfirler huzûr
idüb cân u gönül ile hayr ducâlar iderlerdi.

23. BÂB
Her tâ’ifede ki eski ihtiyârlar ola eyüyü yatluyu çok görmüş ola,
eğer ehl-i sancatda dahî olsa elbetde ol ihtiyâr ve ergin taze yiğidi anun
üstüne geçürmezler ve söz dahî söyletmezler. Eğer söylese höd mashara
olur. Zîrâ tâze yiğitler dâ’imâ eski ihtiyârlarun kelim âtın ve nasîhatm
işitmekle âdem olurlar ve mücerred işitmekle dahî fâ’ide bulmaz, tâ kendiisi
dahî nice eyü yavuz görüb nice rüzgâr ömr sürmeyince sancatmda kâmil
olmaz. O l ihtiyârlara sorsan ve görsen bu hâle gelince tazeliğinde ne ha­
tâlar itmişdür. “ T â bu hâle gelmeyince cem îc-i ahvâle vâkıf olmadık,
nice hatâlar itdik55 dirler. Pes bu takdîrce eski ihtiyâr olanlara halli hâline
göre mansıb virmeğün müslümânlara bunlarım çok nefci olur. Elleri altında
olan (59) recâyâ ve gayrisi huzûr idüb bundan dahî Vezîr-i a czam hazret­
lerine çok hayr du5â hâsıl olurdu. V e meşhûr hikâyetdür ki bir zamanda
iki pâdişâh biri birine mukabil olmuşlar. Bir pâdişâh âkil imiş, bir câsûs
göndermiş ki var ol leşkeri gör hep tâze yiğitlermidür yohsa içlerinde
ihtiyâr kişiler dahî varmıdur diyü ol câsûs varub gelmiş pâdişâha cevâb
virmiş ki “ tâze yiğitleri dahî çok eski ihtiyarları dahî çok55 dimiş. Hemân
ki pâdişâh bu sözü işitdikte leşkerine cevâb virmiş ki “ siz anlarla mukabil
olımazsız; zîrâ hep tâze yiğitlersiz, ahvâle muttalic değülsiz, delükanlularsuz, anlar bize galibdür55 diyü mukabil olmamışlar, ve hem şimdi ki
zamânda dahî çok gördük ki düşmen mukabil oldukda hemân ihtiyârlar
birer arslan gibi olurlar, tâze yiğitler şaşarlar, nice ceng ideceklerin bilmez­
ler, ihtiyârlar bunlara nasîhat iderler ki “ korkmamız, İnşâ-Allâh fursat
bizümdür, biz bu asi cengleri çok gördük, Îıışâ-Allâh (60) fursat bizimdür, biz bu asi cenkleri çok görüb dururuz, fursat dîn-i İslâmmdur. A lay­
dan çıkmamız, sancak dibine top evlek sakınınız, düşmân hîle ider, san­
cağı boş koyub düşmânı komanuz, kenârda olanlar anları kovalarlar,
siz pâdişâhdan sakın ayrılmamız55 diyü dürlü dürlü nasîhatlar iderler.
Bunlarun söziyle delükanlu yiğitler kuvvetlenürler, her biri gedügünde
durub yoldaşlık iderler. V e dahî bir tâze yiğit ki sancak beği ola ya hâkim
ola eğer ihtiyârlara danışmayub kendü bildüğin iderse ne kadar şîr-merd
bahâdur ise dahî rusvâylıkdan lıâlî olmaz. Pes nice defca mağlûb olma­
yınca, rüzgâr ömr sürmeyince menfacata yaramaz. Nice ki düşmâna tiz
varursa girü düşmân dönicek (61) ana göre tiz kaçar, hiç düşmânm hile­
sinden haberdâr olmaz. Meğer ki bi5I-külliyye kendü bildüğünden geçüb
hemân ihtiyârlarm sözini duta. Am mâ bu zamanda ihtiyârlarm sözin
dutar yiğit değmede bulunmaz, babası dahi nasihat itse “ bunamuş kocadur,
ne bilûr55 der. Nitekim meşhûr meseldür.
Meşveretten kimse hüsrân bulmadı
Meşveret iden pişmân olmadı.

Pes bu hodbinlik katı kabîh fi’ldür, kişi ne kadar âkil olsa elbetde
meşvereti elden komamak gerekdür. Ne kadar fâ ’ideler bulunur ve dahî
katı pîr olan pâdişâh kullarına gazâ yolunda ağarmış ak sakallarına
ricâyet idüb, çünki bu imaretleri yapan pâdişâhlârm emekdâr kullarmdandur, girü bu imâretlerin (62) zevâ’idlerinden ki nice ecnebiler beşer
onar akçe vazîfe eki iderler, girü beğenmezler, bu kadar vazife buna
nesüdür diıier, asi bunlara beşer onar akçe zevâ’idden gerekdi ki pîrlerdür, nihâyet iki üç yıl dahî yaşayalardı girü zevâ’id yerinde kalurdı,
hem teselli bulurlardı, hem bunların ağır ulûfeleri hazîneye kalurdı, iki
câmbe küllî fa’ide hâsıl olurdı. Böylece olmayıcak bir pîr seksen yaşına
dahî varsa ulûfesinden ferâgat itmez, sefere gider; lâkin katı pir olan
menfacata yaramaz, iki cânibe zarardur. Bu takdirce evlâ budur ki otuz
akçe ulûfesi olan pire zevâ’idden on akçe ta cyîn olunsa yigirmi akçesi
hazîneye kalurdı, bu kalan yigirmi akçeye onar akçeden (63) iki kılıç
hâsıl olurdı. Bu husûsdan V ezîr-i a £zam hazretlerine tâ rûz-i kıyâmet
pirlerden hayr ducâ hâsıl olurdı, ve hem pîrlik d u câsı İnşâ-Allâh makbul­
dür. K â le’n-Nebiyyu-Sallâ’llâhu aleyhi ve sellem-: ccEş-şeybu nûrü’lmü’mini fe-men şâ’e en yutfiyehu fel-yutfhi.5î 5 V e kâle’n-Nebiyyu-Aleyhi’s-selâm- “ Men âşe f î ’l-İslâm hamsine seneten kâne hakken aleyhi en
yedhulehu’l-cennete.556 Sadaka Resûlullâh. Bu takdirce bu gaza yolla­
rında sakalların ağardan pirlere ta czîm lâzım olub du câla,run almak ge­
rekdür.
24. BÂB
Rum-ilinde bir zulm dahî budur ki Rum-iline acemî oğlan devşürmeğe bir sâlih ihtiyâr yaya-başı gönderilmez, ekâbir dileğiyle (64) bir
rüşvethör tâze yiğit yaya-başı gönderilür. R e câyâ oğlın halâs eylemek
içün çift öküzün ve bağın ve tarlasın bi’l-külliyye satub bu yaya-başma
rüşvet virür, oğlum kurtarur. D ahî ol kâfirin oturacak ve duracak yeri
kalmaz; oğlı ile kızı ile başın alub gider. Harâc defterlerinin girîhteleri
bir sebebi budur, ve mâl-i m îrîye bundan çok zarar vardır, V ezîr-i a czam
hazretleri hayr ducâ almak isterse bu hizmete giden yaya-başıları
kendüleri göreler, lâyık ise göndereler. Sâlih ihtiyâr kişi ola ve yanında
yeniçerileri dahî ihtiyâr ola, hiç tâze delükanlıı yiğit olmaya. V e ya­
nınca bir müstakim m aczûl kâdî ki geldüği gibi terakkiyle kâdîlık virile ve vilâyetin sancak beğleri ve toprak kâdîları (65) dahî bunlara nâzır
olalar ki bir akçe rüşvet yemeyeler. V e yolda gelürken acemî oğlanları
köyleri incitmeyeler. Zîrâ yolda uğradıkları köyleri ne tavuk ve ne boğaca
5 Benzerleri için bk. S u y u tî’niıı kitâbm m yeniden düzenlenm işi olan,
K e b îr . K a h ire 1932, II., s. 184-185.
6 H adis kitaplarında bulunam adı.

e l-F e th ü l-

ve ne köylünün esbabcıkları hep yağm aya gider ve âdet olmuşdur ki yol­
da gelürken yolun iki cânibinde olan köylere bu yayabaşımn yeniçerileri
dağılur ve köyün imâmın ve kethüdâsm bulur. “A cem î oğlanların bu
köye konduruz, bu kadar tavuk ve bu kadar boğaca ve arpa ve otluk
hâzır idünüz ve hasta acemî oğlanları vardır beş on araba hazırlanuz,
bir iki gün hastaları götürsünler55 diyü köy halkını korkudurlar. K öy halkı
dahî bir iki yüz akçe cemc idüb bunlara tazarruc iderler ki bizüm köye
konmanuz (66) gayri köyde konunuz diyü yalvarurlar. Pes bu yeniçeriler
bu akçeyi alub bir köye dahî giderler, bu veçhile nice köyden bî-nihâye
akçe cemc iderler. Acem î oğlanı höd aşağa yoldan doğru gitmişdir, ardın­
dan yetişüb biraz akçe yaya-başma virirler ve birazın kendüler alur. Bazı
zâlimlerun hâli budur. Bu takdirce hem giden yaya-başı bir sâlih ihtiyâr
pîr kişi gerekdür ve yanında ölan yeniçeriler dahî her bölükden koca
yeniçeriler gerekdür. Delükanlu sermest bu asi hizmete gitmek revâ değüldür. Zîrâ kâfirün oğlın almağa giderler, gûyâki cânın alurlar, cânm
virmez cümle mâlin virür, sonra mâl-i pâdişâhîye bu husûsdan (67) çok
noksan gelür, memleket bununla harâb olur eğer vech-i meşrûh üzre olursa
ve bu risâlede olan her bâblar amele getirilürse Vezîr-i a czam hazretleri
hiç imâretler yapmak lâzım değül. İmâret yapmış inşân çok lâkin mukaddemâ hiç bir V ezîr-i a czam bunun gibi akçesiz ve pulsuz hayrları fıkr
idüb etmediler, ancak kânûn üzre hemân şikâyetçi dinlemeği meşgûl
oldılar. Hâliyâ V ezîr-i a czam hazretleri hayrâta mâ5il oldukları gibi dahî
bunlar gibi vezîr-i a czam gelmedüği beyne5n-nâs m acrûfdur. Eğer bu
hayrâtlar zuhûr bulursa bu sâhib-i sacâdetin zamânlarmda zuhûr bulur,
bulmazsa hayfâ bu hayrâtlara ki zâyic olur, bu kitâb (68) bir bucakda
kalur çürür yabana gider.
25. BÂB
R e câyâda bir büyük zulm-i sarîh dahî vardır ki bundan recâyâ ziyâde
bî-huzûrlardur ki bir müslümânun yâhûd bir kâfirün kışın kazâ-yı âsumânîden koyunları kırılur, dahî koyun hakçısı gelüb bu kişinin defter­
de bulduğı üzre geçen yıl senün bu kadar koyunun vardı, elbetde res­
min tamâm vir diyü ol fevt olmuş koyunlarmun resmin bî-kusûr alur.
Pes ol fakîr neylesün, hem koyundan çıkdı ve hem kuru cerime virür.
Koyunları kırılduğma acımaz, illâ ki bu kuru cerimeyi ağlayu ağlayü
ve bin kerre harâm idüb virür. El-hamdü5lillâh pâdişâh hazretlerinin
bu harâm akçeye ne ihtiyâcı vardır ve bu asi akçe höd binde birisi hazîneye
gelmez; koyun hakçılarm der-âmedidür. Ancak emr böyledür, biz defter­
den (69) eksük alımazuz diyü memleketi yıkub harâb iderler. Bu zulmden
nicesi yemîn itmişdür ki min b a cd koyun beslemeyeler. Eğer Vezîr-i a czam
hazretleri zamânmda bu zulm defcolursa kadîm kânûn üzre hükmde
yazılduğu üzre hemân her kişinin mevcûd olan koyundan resm almub

eski defterle kimseye zulm itmeseler hem sevâb-ı azîm hasıl olub hem koyunu
olmayan dahî zulm götürüldü deyü her kişi koyun almağa cehd iderdi,
koyun vâfir olub müzayaka çekmez idi. Her müzayaka zulmden hâsıl
olur, ucuzluk adâletden hâsıl olur.
26. BÂB
R e câyâ tâ’ifesinde bir hâl dahî vardır ki bundan hem Hızâne-i âmireye çok mâl noksan gelür, hem recâyâya zulm olur. Bu sebebden ki bir
karyede bir yıl bir kaç kâfir (70) fevt olur, yâhûd tâ cûn olub vâfir kâfir
fevt olur. Gelecek yıl harâcçı gelür, eğer bu mürdelerün emlâki esbâbı
varsa satub harâcm viriıier. Eğer nesnesi yoğsa ve baştinası dahî yoğsa
elbette elbette üç yıla değin köylüsü ağlayu ağlayu bu mürdelerün haraç­
ların kendü yanlarından virürler; kendüler höd kendü harâclarm virmeğe
gücile kadir olurlar. Bu kande kaldı ki gayri kişinün harâcm dahî vireler,
eğerçi vireler, bir yıl nihâyet iki yıl gayret idüb virirler, üçünci yıl harâcçı
gelüb bu mürdeleri çıkarmağa nev-yâfte taleb ider. Eğer oğulları dahî
tâ cûndan fevt oldıysa nev-yâfteleri yoğise harâcçı mürdelerin çıkarmaz.
Pes bu bâkî kalan kâfirler nicç bir bu mürdelerün harâclarun kendü yan­
larından virseler gerekdür. Pes lâzım oldı ki (71) âdem-i kudretlerinden
mevcûdları dahî bi’l-külliyye, girîhte olalar. Bu takdîrce hem mâl-i m î­
rîye zârar hem kendülere zarâr oldı. Eğer V ezîr-i a czam hazretleri her
harâc defterin açub nazar itseler defter vardır ki nısfı girîhtedür sal be-sâl
girîhteler bu husûsdan dahî ziyâde olmak üzredür. Bu iki zulm eğer Vezîr-i
a czam hazretleri zamanında refc olursa külliyyen recâyâ oğlı ve kızı ile
baş açub hayr d u câlar itseler gerekdür. Bunun üzerine dahî hayr olmaz
ve mâl-i m îrî dahî sâl be-sâl ziyâde olmağa başlar, H âliyâ bir kâfir ağlayu
ağlayu Beşik-taşmda Y ahyâ Çelebi Efendinün yanma varub eyitmiş kim
“ Efendi, kitâbmızda varmı dur ki benüm babam yedi yıldır kim fevt oldu
bir nesnesi kalmadı; dilencilik idüb yedi yıldan berü babamın harâcm (72)
mütevelliler benden bî-kusûr alurlar ve harâcdan gayri ispençesin dahî
alurlar. Helâl midür” dimiş. Yahyâ Çelebi Efendi dahî “ Helâl diyemezüz”
dimiş ve b a cde zâlike haraççılar tâze yiğitlerdür, kenâr yirde zulm ider­
ler ammâ ol acebdür ki sakalı uzun sünnet üzre bir kişi mutevellî ola,
kenâr yerde dahî olmaya, belki hâkimü’l-vakt olduğı şehrde ola, dahî
vâkıfların hayrlarmı şerre tebdîl ideler, anlar dahî mürde harâcm ve
ispençesin alub imâretlere hare ideler ve dükkânlar ve m ukâtacalu evler
satıldıkta şimdi halkın ziyâde incinmesi vardır dirler, leyi u nehâr merhûm mütevelli Aksak Nasûh Beğ’e hayr du calar iderler. Her ak sakallu
olana i ctikâd gerekmez, mütevelli olan şirrîr7 gerekmez, hemân serî’at
el virür diyü müslümânları incitmemek gerek, vakfa hayr du câ aldurm ak8
(73) gerekdür ki kabrinde râhat ola.
7 Şirrîr: “ Şerîr-i şirrîr55 daha u y g u n olurdu.
8 H a yr d u câ aldurm ak: i k i defa yazılm ıştır.

27. BÂB
Şehirlü tâ’ifesi vâfir ulûfe ile emânetler, kitâbetler tasarruf iderler.
Pâdişâh kulları sefer olmadığı vakt m ucattal evlerinde yatmaktan ise
hüsn-i rızâlarıyle varub bu hizmetleri ol ecnebilerden yeğ görmeğe râzîlardur. V e hem bu kadar ecnebinin ulûfesi hazîneye sacy olur, hem
pâdişâh hazretlerinin kullarıdur at ton idinürler, sefere iktidârları olur,
hem mâl-i m îrîye sacyleri dahî ziyâde olur, meğer ki fâsık ola sacy itmiye.
Am m â ol ecnebi eminlerin dahî çoğu fâsıkdur, ehl-i fısk hiç mefacata
yaramaz bu ehl-i fısk olanları dâ’im sorub teftîş idüb tevbe itmeyenlerini
gözden bıragub hor ve hakîr itmek gerekdir ki insâfa gelüb tevbekâr ola.
(74) Bu husûsdan Allâh râzı olsun, V ezîr-i a czam hazretlerinden ki bizi
bundan halâs eylemeğe sebeb oldu deyü her biri ducâlar iderlerdi.
28. BÂB
Bölük halkının ve erbâb-ı tîmârın ve sâ’ir leşker halkının hizmet­
kârları ve at oğlanları ki vardur bunlar bir mütf-i hâzır nice yüz bin âdemdür, hemân aybları oldur ki yarakları yokdur içlerine on nefer yaraklu
düşmen girse cemicisi kaçar bir kızılbaş on at oğlanının ellerin bağlayub
esir gibi alub gider ve ceng ve cidâl eyyâmmda düşmen ağrık arasına
girdükde at oğlanları korkularından gelüb bölük halkının içine girüb alayı
bozarlar, vakt olur ağrık sancağının dibine gelür bölük halkını sancak
dibinden ayırurlar, sipahiler ağrık arasında kalurlar, leşkere muzâyaka
(75) virürler. Zîrâ yarakları yokdur, yaraksuz yiğit ne kadar bahâdur
olsa avratdan kötü olur. Pes bu kadar hâzır leşker ki ekseri ağasından
şîr-merd ve bahâdurdur, bunlara bir yarak gerekdür ki hizmetlerine mâni
olmaya, h afîf ola, hem maslahat bitüre. Cümlesine muhkem yasağ olmsa
ki her kişinin ne kadar hizmetkârı varise eğer at oğlanıdur ve eğer deveci
ve ger katırcıdur ve eğer sâ’ir hizmetkârıdur her biri birer nîmçe ki bağını
boynmdan geçürüb nîmçesi veya kürdesi koltuğundan aşağı dura ki âdet
üzre katı aşağa asarsa hizmetine bir mikdâr muzâyaka virir mi göreler,
nice kendülere âsân ise eyle takmalar ve dahî yalnız nîmçe menfacata
yaramaz, tâ her biri nîmçe yanınca bir hafîf varsak kubûru ile ok ve yay
getürmek gerekdür ve her kubûrda otuz kırk (76) okdan aşağı ok getürene
siyâset olmak gerekdür ve billerinde birer nacak lâzımdur. V e otluk ve
samana ve gayrı yere ki gitseler katcâ yaraksuz gitmiyeler. Bu takdîrce
Osmân oğlunun ardında ağrığı hisârdur didikleri bu defca sâbit olurdu.
Zîrâ hisâr oldur ki yaraklu ola, yaraksuz hisârı tez alurlar. Eğer vech-i
meşrûh üzre olursa düşmen at oğlanından katcâ dil almağa kâdir olımaz.
Am mâ at oğlanı her kaçan azığa gitse bir iki dil getürmeğe başlar. Zîrâ
düşmen at oğlanın göricek yaraksuzdur .diyü bir düşmen beş oğlanun
arasına kör gibi at salar dutılur. Pes bunlara ok yay nîmçe ve yâhûd na­
cak elbetde lâzımdur. Böyle olıcak muhârebe gününde ağrık kaçub bizim
F . 10

alayımuz bozmağa kadir olımaz; her oğlan okıyla kendüyi korudur, (77)
Yerlü yerinde durur, katcâ düşmen yanlarına gelimez. Zîrâ çok gördük ki
bizim kendü ağrığumuz alayımuzun arasına girib bölük halkının çoğu ağrığm
içinde kalur çıkamaz. Mücerred müteferrikalar ağrığı ol veçhile cenk
gününde k atcâ zabt idemezler. Bunlara bu veçhile yarak ehemm-i muhimmâtdandur. Bu husûsdan dahî V ezîr-i a czam hazretlerinin nârn-ı şerîfleri tâ
rûz-i kıyâmet yâd olmağa sebeb olurdu. Mukaddemâ V ezîr-i a czam hazret­
leri olanlar bunun gibi hayrlu eserler komamuşlar ki dâ’imâ hayr du câyla
yâd olmağa sebeb olalardı.
29. BÂB
Sefer-i hümâyûn vâkic oldukda bir kimesne ki sahîh hasta ola, ya­
lan söylemeye özr bahâne olmaya, anun gibilerin dirliğin kesmek günah-ı
azîmdür. (78) Nihâyet ol hizmet itmedüği zamanın ulûfesin ve tîmârı
mahsûlün virmeyeler. Revâdur kendüsi dahî âna râzîdir ve illâ hem
kazâ-yi âsumânîye uğrayub hasta ola ve hem kazâ-yi insana uğrayub
dirlüği katc ola, çendan münâsib değildür; ol kişi mazlûmlardan olur,
oğlı, kızı evlâdı ensâbiyle bedducâ ider,. gayetde sakınmak gerekdür. Nite­
kim demişlerdür:
Sakın mazlûmun âlımdan sehergâh
K i perde komamışdur ana Allâh
Sakın mazlumdan kim nâliş eyler
K i nâliş varı varı çoğ iş eyler
Meğer ki ol kişi kizb idüb sehice hasta olub girü eyü ola, sefere varub
yetişmeye, ihmâl eyleye, anun gibileri muhkem teftîş idüb kizbi zâhir
olanun dirliğin şöyle katc itmek gerekdür kim ebedî dirlik virilmeye,
mübtezel (79) hor u hakîr geze sâ’irlere dahî ibret ola, belki Dîvân-ı
Âlîde b a czısma değnek dahî unla. Bu eseri koyan V ezîr-i a cza m 9 hazret­
lerine dahî her kişi dâ’imâ hayr ducâ ideler.
30. BÂB
Muhtesib oğulları ki tâze yiğitlerdür nedür ki kânûndur size eşküııci
tîmârı virilmez siz sefere eşmenüz, size oturak muhtesib tîmârı virürüz
diyü tâze cevan yiğitlere oturak muntesib tîmârı virilürmiş. Bunlar höd
pîr değiller, tâze yiğitler sefere lâyık illâ ki muhtesibliğe katcâ lâyık değüller.
Tîm ârı aldıkları sâcat hemân ihtisâbı bir âmile satarlar, sâl be-sâl mahsûlinden ne vâkic oldıysa âmilden kabz iderler. Âm il dahî ehl-i dükkândan
rüşvetin alur, ehl-i dükkân dahî müsâfirlere ve yolcu derdmendlere iste­
dikleri gibi satarlar. Mâbeynde iki cânibe zarar var; hem bu husûsdan
9 V e z îr : İki defa yazılmıştır.

cem îcisi günâhda şerîk olur. (80) Eğerçi kânûndur, lâkin bu asi kânûnu
koyanlar ya Hersek-oğludur ve yâhûd Karagöz Paşadur ki bir solp ümmî
âdemler imiş, lâzım mıdır ki şimdiki zamânun âkil ve dânâ hâkimleri
muttasıl hemân anlarun yoluna gideler. Bi-hamdi5llâh bu husûs ne sünnetdür ve ne farzdur ki terk itmekle ulu günâh hâsıl ola. Pes bunun gibi muhtesib oğulları ki tâze yiğit olalar eşkünci tîmârı virilmek cânibeyne evlâdur. A le’l-husûs ki bunlara olan r icâyet bir bölük halkının oğullarına
olmaz. Bölük halkının oğullarına nesne yok. Bunların oğullan hemân
babaları fevt olduğu gibi ne kadar küçücek olsa hemân muhtesiblik virilür.
Bâhusûs ki ekseri ecnebî Türk oğullarıdur. Bir tezvir arz ile gelür, zamâııla
babam kapucu idi diyü dirlik alurlar. Mukaddemâ sahih bölük halkının
oğlu olanlar kimisi kırk (81) yaşma varırmış dahî dirlik bulımazlarmış,
kânûn böyledür deyü cevâb virilürmiş. Pes Vezîr-i a czam hazretleri zamânında sevâb-ı azîm idi ki bu tâ’ifenin y a cni bölük halkı evlâdına terahhum oluna ki tâ kıyâmete değin hayr du câya sebeb olalar ve bu maküle
ihtisâb tîmârları hemân ihtiyârlara her bölükden ihtiyârıyle tâlib olanlara
artucak tîmârla iki uc tîmârı bir itmekle her kişi tesellisin bulurdu. Eski
ihtiyârlardur gerekse kendüler zabt eylesiinler, gerekse yararca âdemlere
mahsûlün satsunlar, kimseye zulm itdürmesünler, âmillerün zabt eylesüııler, zulm itdürürlerse bir kaç yıl m aczûl eylemek revâdur ki cehd idüb
adi itdüreler. Sahîh muhtesib oğulları olanlara büyük olduğu vaktin
eşküncü tîmârı virilse revâdur. Her kişi hâline münâsib (82) dirlik ile
tesellî bulurlardı. Bu muhtesib oğullarını dahî bu veçhile mahrûm itmemek
revâdur.
31. BÂB
Dîvân-ı Âlînin m ukata‘acıları ve ahkâm kâtibleri ve gayrisi ki vardır
bunlar küçücükdeıı kitâbete hizmet idüb sancatlarmda pehlivân olrnışlardur, hâricden bir kimesne ki bu mahsıblara gelür, eğer bu şâgirdler
olmasaydı k atcâ kendüler maslahat görmezlerdi ve çok mâl-i m îrî zâyic
olurdu ve üslûb-i kadîm ve mîzân bozılurdu. Zîrâ bu üslûb katı güçdür,
üstâdlar bunu, bu hâle koyunca çok zahmet çekmişlerdür, hâricden bir
kimesne bu maküle mansıba gelse f î51-hâl şaşub mest ü hayrân olur, da­
hî bi’l-külliyye bir şagirde kendüyi teslîm ider. Bu takdîrce şagird da­
hî “ Nediir, biz bu kadar zamândır hizmet iderüz, bize mansıb yok, (83)
hâricden gelürler bizim mansıbumuz alurlar. İmdi biz bu herîfi bir maglataya bıragalum kim neyleyeceğin bilmesün55 dirler. Pes ol vakt emin­
ler, âmiller bildüklerin dürlü dürlü hilelerle iderler ve üslubri kadîm ki
üstâdlar bunu zuhûra getürince her biri ne belâlar çekmişlerdür. Bu uslûb
dahî günden güne sehv u hatâyla acemî eline girmiş togan gibi harâb
olur gider. Pes bu ahvâl katı sakınacak yirdür, çiftçiye kuyumcılık teklîf
itmek gibidür. Pes her sancatda şagird anunçün can u gönül ile çalışur

ki üstâd ola, başka çıkub giderek üstadının' yirine geçe, emeği zâyic olmaya.
Nitekim kânûn bilür eski çavuşlardan çavuşbaşı iderler ağa olduğu gibi
üstâd olur, hiç kimseye sormaz ki çavuşbaşılığm, hizmeti nedür, nice ideyüm deyû (84) şaşmaz; gûyâ ki on yıldan berü çavuşbaşıydı şöyle hizmet
ider, ale’l-husûs ki hâricden re’ îsü’l-küttâb olmak hemân üslûbî ve kânûn-i
kadîmi çak başından bozmağa sebeb olur. Nitekim demişlerdir her kişi
kendü sancatmdan yarlığanur, şöyle gerekmez ki bir kişi bir sancatda
tamâm kâmil ola dahî ol sancatda anı kullanacak vaktde kullanmayub
bir âher hizmet dahî ısmarlayasm ki ol kişi ol sancatda kâmil değül çok
hatâsı var, nice zamân ol kişi zahmetler çeküb ol sancatmda dahî kâmil
olub kullanacak zamânda bir âher hizmet dahî ısmarlayıcak hemân ol
kişi mağlûb olur şaşar, muttasıl şagirdleri yüzine bakub meded ister du­
rur. (85) Nitekim Diyâr-ı Bekr efrâdı ki bahâdurlardur her zamânda
Kızılbaş çengine öğrenüb ve anlarun dürlü hîlelerün hep bilürler yüz
dahî ağardurlar ve Rum-ilinde dâ’imâ kâfirle ceng ider Yahyâlû ta’ifesi
ki vardır dâ’imâ kâfirle ceng-ü cidâl eylemeğe öğrenmişlerdür, eğer
bunları tebdîl idüb Kürdleri Rum-iline ve Yahyâlû tâ’ifesin Kızılbaş
cânibine gönderilse nîce zaman m übtedî olurlardı. Meşhûr meseldür:
uHer yerde yer kurdu gerekdür55. Pes her ahvâl buna göredür, dülger
kuyumcı olımaz ve kuyumcı derzi olımaz ve dahî dîvân kâtibi olan as­
lıyla hazîne kâtibi olımaz ve hazîne (86) kitâbetinde pehlivân olan as­
lıyla dîvân kâtibi olımaz. Her birinin başka bir üslûbu var, şagird gibi
olımaz, sâ5iri dahî ana göre kıyâs oluna.
32. BÂB
Şimdiki zamânda ekâbirin kulları m aclûm olsun, gavgâ itmesünler,
gavgâ iden m aclûm olsun diyü bir kiilâh v a z colmuşdur gâyetle m ackül
buyurılmışdur. Acem î oğlanları kısa saru külâh giyseler ahur halkı uzun
sarı külâh giyseler uzunla kısa farkı hemân kifâyet iderdi ve dahî ednâ
yumşak kepenekler olur, ani Bursa5da ra cnâ kırmızıya boyasalar dahî
Hazret-i V ezîr-i a czam-Edâme5llâhu T e câlâ ömrehu ve devletehu-hazretlerinin gılmânları bu kırmızı nemedden külâh geyseler ve sâ5ir vüzerâ
dahî isterlerse bu maküle kepenekden (87) âsumânîye ve yâhûd neftîye
her biri diledükleri renglere çeküb gılmânlaruna külâhlar v a zc iderlerse
gavgâ idenler her kim ise m aclûm olur, hem gâyetle hûb şöhret olur ve
dahî sâ5ir bölük ağalarımın gılmânları ak nemedden külâh geyseler, anlar
dahî gavgâ idemezlerdi, bölük halkının hizmetkârları hep kırmızı Mısr
zenetleri geyseler.
33. BÂB
Bir mühim dahî oldur kini ulûfeci garîb yiğidi olur ki, sefâhat galebe
eyler, dahî başına altı yedi en dülbend sarinür kim çaşnîgîrler sarugundan

büyükdür. Bu haliyle temcîdden mukaddem kalkub kaldırım başında
bir yeri tapulamışdur, beher hâl her vaktde ol yerde mûlâzemete meşgul­
dür; eğer hatâ5en bilmeyüb bir âher kişi ol yerde dursa kan eylemeğe
râzîlerdür, ol yeri kimseye virmez (88) ol yere tapmuşdur, i ctikâdı anadur,
muttasıl ol yerde ekâbiri selâmlar; şöyle harîs olur ki “ el-hârisu mahrûmun55 den olur, haberi yokdur ki H ak T e câlâ cânibinden bunun hâris
olduğu hizmet bir kişiye virilür ki her giz kaldırım başını dahî görmeyüb
mülâzemet dahî itmemişdür, andan haberi yoktur. Beyt:
Y a tâlibe5r-rizka f î 5l-âfâki müctehiden
Aksir anâke fe-inne5r-rizka maksûmû
Er-rizka yescâ ilâ men leyse yatlubuhu
V e tâlibu5r-rizka yes*â ve huve mahrûmû
B aczıları eydür ki nice mulâzimîn-i hâris vardır ki evvel bir defca
ekâbiri bâb-ı şerîfi öninde selâmladıktan sonra tekrâr bir âher sökakdan segirdüb girü Dîvân-ı Âlînin meydânında bir defca dahî selâmla­
mak var dirler, lâkin bu kaçan olacakdur, aldı olan bunu itmez, meğer
ki içlerinde bir iki dîvânesi (89) var ola. Bu husûsdandır ki her ekâbir
mülâzim-i harîsden ötüri kendüler murâd idündüği kimesneleri bile göz­
den bırakmışlardır. Geldük sârık ahvâline: Garîb yiğidinin ve ulûfecilerin
dülbendi kiçirek gerekdür, büyük sarmanlara ağaları değnek urmak
gerekdür. V e Silâhdar ve sipâhî oğlanının anlardan büyücek dülbendi
gerekdür. Sâ5ir çaşnîgîrler, müteferrikalar, çavuşlar büyük iderlerse câ5iz,
anlar dahî bölük ağalarından büyük itmek m ackül değildir. Am mâ sâ5ir
bölük ağaları Pâdişâh hazretlerine r icâyeten dülbendlerin büyük itmek
gerekdür, anlara küçük dülbend münâsib değildür, sâ5ir halkdan tefâvut
gerekdür. V e sancak beğlerün ve b aczı hürde ekâbirlerin gilmânları ki (90)
vardur, hiç bunlara Selîmî sankdan mergüb sarık olmaz. A le5l-husûs ki
hizmetkârlardur kisvetleri h afif olmak gerekdür; seferde hod mücevvezelü
sarık ve sadak bölük çok nesneye m ânicdür. Hemân hürde ekâbirün kethüdâları ve kapucibaşları ve sâ5ir ağalarına mücevveze olsa câ5iz, sâ5irine
hiç bir veçhile câ5iz değildür. *Merhûm-i mağfur Sultan Selim HânAleyhi'rrahmeti ve5l-gufrân -hazretleri eğer bir kaç yıl dahî fevt olmasa-,
lardı belki bi5l-külliyye ednâ halkdan mücevvezeyi refciderlerdi.10 V e
Yahûdî tâ5ifesi hod dülbendi hep bunlar bahâlu itmişdür. Bunlara yasak
katı lâzımdur ki kaim Denizlü yâ Ermenek çalmasın boy adud giy eler.
Ne münâsebeti vardır ki bunlar Kandehâriler ve mermerşâhîler sarmalar
ve ıskarlât çukalar geyeler, karziyeler, selânikler, muhayyerler kifâyet
ider, atlas fistûnlar geymek anlara lâzım mı imiş hâtûnları bile atlas ya
altunlı geymeseler. (91) Nihâyet kutnî veyâhûd muhayyer alacalar ge­
yeler. Cem-î* kumaşı bahâlu iden bunlardur. Bu makûle dikilmiş libâs­
10 M erH ûm . . .

iderler dİ:

H âşiyeye

eklenmiştir.

larını hep mezada komlub satılsa müslümânlar hâzır kumaşa çukaya
ganî olurlardı. Yahûdîler dahî çendân incinmezlerdi; “ küllî harcdan
hâlas olduk, bu libâslar bize yiter55 dirler. Zîrâ anlar dahi biribirine nisbeteıı borca girüb gayretle a clâ libâslar geyerlerdi. Şimdi yasak bahanesiyle
ol harçlardan hâlas olub sonra ducâlar iderler di.
34. BÂB
Geldük girü mulâzimîn tâ5ifesine ki bunlar çünkü ihtiyârlarıyla leyi
u nehâr bu hırsla kendüleri mülâzemetden men ödemezler, eğerçi ki her
yıl nâ-murâd olsalar girü bu kadar zamân hizmet itdük diyü sâl be-sâl
mülâzemeti dahî artuk itmeğe başlarlar, (92) kesret-i müşâhede kıllet-i
hürmetden hiç haberdâr olmazlar. Bu takdîrce bunlara hemân istimâlet
virmekden özge çâre yokdur. Şol veçhile ki “ Haftada iki gün bir cum (airtesi sabah görününüz, Öyleyin lâzım değil, bir dahî cum ca gün görününüz;
hem pâdişâh hâzretleriyle cum ca gün galebilecek olsun hizmet idin, İnşâAllâh nasibinizde olan gelür. Sâ5ir vaktde abes yere gezüb atlarumzı zebûn
eylemenüz, sefere hâzır olunuz55 denilse mulâzimîn-i mahrûmînden sabâh
sabâh halâs olunurdu; kendüler dahî huzûr iderlerdi. V e eğer b a czısı
eslemeyub edebsüzlik idüb girü gelürse ol her gün gelenün katcâ yüzüne
bakılmasa uslanurlardı. Bu didüklerimiz ulûfesi olanadur, m aczûllere
değül. (93) Yohsa bunları kovmak ve yüzlerine bakmamak hiç fâ 5ide
virmez. “ Bu hafta hiç bakmadı, bolay ki bu gün baka55 deyü dahî beter
gelürler. Şöyle zanniderler ki ekâbirin bakmaduğu sâ5ir fikrdendür haber­
leri yokdur ki kendülerün kasâveti fikridür. Evvel zamânda dilenciler
her gün dilencilik iderlermiş, Ekâbir âciz kalmışlar; sonra yasağ itmişler
ki dilencileri bir duşenbe güni bir pencşenbe günü sâ5illik itsünler diyü
ve yasağ itmişler; dahî ol yasakdur, “ Allah rahmet eylesün53 dirler. Pes
her hayrlu maslahatda eser koma yeğdür, mülâzimın dahî sonra bu yasakdan gayetle hazziderler, hayr ducâlar idüb huzûr iderler. Sabâh namâzmdan çıkan cemâcat dahî üzerlerine mulâzimînün atları balçığı
sıçramakdajı halâs olurlar, anlar dahî hayr du câlar iderler. Bu takdîrce
mulâzimlere dahî sâ5iller gibi haftada iki gün ta cyîn olunmak münâsib
imiş.
35 .

bâb

(94) Muhtesiblik ziyâde ulu mansıbdur; muhtesibliğe bölük halkı
olmakdan ise müteferrikaların eski ihtiyâıiarm dan hem ehl-i ilm ola,
katı câhil olmaya. Bu maküle uslu akili muhteşem yarar âdem olsa ki
Her kişi gördükde andan utana ve uğurlu, yüzü nurlu kişi ola. Yohsa
değme bir ednâ kimesne ki uğursuz ve hör ola, anun gibiler muhtesib
olmağıla âlem kurur gider, anın gibi muhtesiblerün nuhuseti mücerred
İstanbul5a değüİ, belki götürü vilâyete nuhûseti yitişüb götürü dünyâ

kahtlık olmak vardur. Zîrâ İstanbul kökdlir, etrâfı budakdur. Kökün
nuhûseti elbetde budaklarına dahî yetişür. V e hem asi muhtesib kâdîsı
müstakil İstanbul kâdîlığmdan tekacüd itmiş mollalar gibi bir fâzıl kimesne
olsa *ana muhkem ri’âyet olmsa bir ayun içinde şehr bir onat ucuzluk
olurdu. Hiç şüphe yokdur İnşâ-Allâhu T e ^ lâ 11 Her gün muhtesib (95)
dükkânında bir mikdâr bile otursa mücerred ihtisâbı narhları ve her husûs
her metâcı kendüsi her gün görse katcâ bunun mesâlihine İstanbul kâdîsı
girmese, bi5l-külliyye tedbîr almak virmek anun olsa ve ucuzluk ne veçhile
olması mümkindür ve narhı dahî ziyâde itmekle mi mümkindür nicedür,
leyi u nehâr anun fikrinde olsa şimdiki zamânm muhtesibleri ancak anun
yanında haberini ekâbire beyân idüb ve siyâset ve ta czîr emr itdükde
bu muhtesib gibiler ancak ol asi mesâlih içün dursalar câ’iz idi. V e illâ
şimdi şehrun narhları ahvâlin muhtesibe sorsan “ anı kâdî biltir, ben çürm
ü cinâyet ve gemi resmin cem c iderem55 dir ve kâdîya sorsan “ anı şehrin
mııhtesibi bilür55 dir. Bu takdîrce İstanbul gibi m ucazzam şehre yemiş
gelse12 (96) küllîsi hâm gelür. Muhtesibler hamlık diyü her gemiden
m îrî içün resm ahırlar ve koyun eti satılsa yanınca bir iki pâre keçi etin
bile karışdururlar ve süd satılsa bir vukiyye süde belki buçuk vukiyye
su katarlar. Sâ’ir nesneler dahî cemilisi hep buna göredür. Bu takdîrce
ihtisâb dükkânı hemân hırsuz ortağı gibi bir dükkân oldu. Eyle olsa müshi­
lli ânların hâkimler üzerinde hakları kalmış olur, yevm-i kıyâmetde sucâl
olunur. Evvel zamândan kalmış âdetdür dimek fâ ’ide vermez. Evvel
zamânda haramzâdeler ve bu asi hileler yoğımiş. Şimdiki zamân halkına
eski âdet fâ ’ide itmez, tedbîr itmek sevâbdur.
*Nedür İstanbul kâdîsmun asi hûşeliği ihtisâbdandur dimek ol­
maz, götüri müslümânlar belâ çekmekden ise İstanbul kâdîsmın hûşeliği
bir mikdâr az olsun. Müslümânlık helâk oldu, eğer vech-i meşrûh üzre
müstakil bu asi yarar kâdî olıcak ve muhtesib olan yarar müteferrikalar­
dan olıcak ve bunların yanında bu şimdiki muhtesibler gibi bir havâle
hizmetkâr kul gibi korsa ki muttasıl gâh divân beklese gâh arz olmacak
11 A n a . . . T e câlâ : H aşiyeye eklenmiştir.
12 95* sahife haşiyesinde bulunan b u ekin yeri kesin olarak belli değildir: “ V e K oska
M eh m ed Beğ m uhtesib iken şehre ne kadar

çeleb

koyunu ve reııcber

koyunu gelürse

hep kendüsi üzerine varu b m a ’lûm idinürdi ve her celep ne kadar koyun getürüb tes­
lim itdiğüne bun un m ühriyle ellerine temessükler alurlardı. A n d a n sonra gelen m uhte­
sibler k a t’â şehre ne kadar koyun geldi y e ne b o ğazlan d ı bilm ezler. A n ca k şehr

kâ d î-

larm ın bir aç dânişm endi Edrene kapusm da oturur, her gelen celep ana buluşur, eğer
rüşvet yem ek isterse iki yü z koyun getüren celebin eline bin
hüccet virse b u sebebden m üslüm ânlar m u zâyâka

çekerler.

koyun
Bu

getürdü

deyü bir

k itabı te’l î f eden bun ­

larun üzerine ııâzır olsa b elki muhtesibin onat gözü açılurdu. V e uncularda ve etm ekçilerde d a h î hîlen in nihâyeti yokdur. A le m hîle

ile

ho kkabâzlığla

ve şehrin kerestesi ekser gem ilerle ya b a n a gider. K a r a
olur.55

m âlâm âl

olmuşdur

üzüm , höd ol sebebden bah âlu

ahvâlleri vüzerâ-i izam hazretlerine gelüb arz eylese asi muhtesib ve kâdî
hemân cum ca gün ekâbire gelse sâ’ir vaktde hemân dükkânında oturub
maslahat görseler İnşâ-Allâhü’r-Rahmân ucuzluklar olurdu. Ancak ecele
dermân olm az.1?
36. BÂB
V e mahrûse-i İstanbul’da koyun eti ve sığır eti kaht olduğunun bir
sebebi dahî budur ki bir rencber ki İstanbul’a satmak içün koyun getürür kassâblar bunu viresiye alurlar, ol hînde ol rencberün akçesin virmezler ki varub tekrâr (97) şehre koyun getüre. Rencber vardır ki üç ay
katlanur, hakkını akmaz, dürlü belâlar çeker, eğer bin belâyla alursa
rencbere kassâblar ezâlar iderler, kimin bakır ve kimini kurşun hakkın
virürler, dahî ol rencber tevbe ider ki bu şehre koyun getürmeye, bir
dahî koyunun gayri kasabada satar, murâd üzre akçesün alur. Bu takdîrce
sebeb nedür ki sâ’ir yerlerde bunun gibi ahvâller olmayub bunda taht-ı
pâdişâhîde bu asi ahvâl ola, bunu bir kimse olmadı ki V ezîr-i a (zam haz­
retlerine i clâ m e y le y eler. * V e celepleriin çoğu bu zulmlerden ötürü İs­
tanbul’a koyunun getürmez, hemân Edrene kapusmda kâdî efendilerin
âdetdür bir dânişmendi oturur, şehre koyun getüren celeplerin ellerine
hüccet virir ki bu kadar koyun getürüb teslîm etdi diyü. Bu takdîrce çoğ
olur ki hiçbir koyun getürmeyen celebe dahî beş on florisin alub eline
hüccet virirler ki bu kadar koyun getürdü deyü. Bu husûslardandır ki
müslümânlar muzâyeka çekerler.14
37. BÂB
Mahrûse-i İstanbul’da odun katı kıymetlu olduğunun bir sebebi
dahî budur ki cem cî rencber yazın gemisi ile hâm yemiş taşımağa baş­
lar, bir kimse oduna varmaz, hemân yemiş hâm iken kökü ile ve budağı
ile koparub şehre getürmeğe başlarlar, eğer yemiş olunca bir kaç yol yazın
şehre (98) odun getürseler müslümânlar hiç zarûret çekmezlerdü. Pes
sebeb nedür ki bu hâm yemiş İstanbul şehrinden gayri bir şehrde olmaya.
Muhtesibler ednâ bölük halkından olmağıla kimse korkmaz ve şehre
hâm yemiş gelmese muhtesibe fâ ’ide olmaz. Yohsa buna niçün çâre olmaya.
Muhtesib ki vech-i meşrûh üzre bir azîm u’ş-şân ola ve hem mustakîm
ola ve hem sâlih olub Hak T V â lâ ’dan korka, götürü bü maküle husûsları
defc ider, giderür, müslümânlar huzûr ider, dahî V ezîr-i a czam hazret^
lerine her kişi evlâdı ve ensâbı ile gürûh gürûh du câlar iderlerdi, ^İllâki
müstakil kâdî olıcak gayetle eyü olur. Zîrâ ol muhtesib çardağı hemân
bir harâmî yatağı gibi olmuşdur. Yanında kâdî yok hep avâm cem c ol13 N e d ü r . . . o lm a z : H âşiyeye yazılm ıştır.
14 V e c e le p le r im ...

çekerler: H âşiyeye eklenmiştir.

muşdur. K â d î efendi canibinden âdetdür, bir danişmend korlar, asi ha­
rami başı oldur. Zîrâ bir gayetle aç .dânişmend kotlar ki bir kaç akçecik
eline girsûn d eyü .15
38. BÂB
Bir husûş dahî budur ki bazı derzi kâfirleri, vardır ki kırmızı yelken
takye ve kırmızı arakiyyeler giyerler. Müşlümânlar, bilmezler ki müslümân mıdur, kâfir midür bümeyüb selâm virirler, ricâyet iderler. Günâhdur, bunlara dahî yasağ olunsa (99) ki yelken takyelerinin ve arakiyyelerinin kenarlarına dolayu dizge dikseler veyâhud dükelisi siyah çukadan
giysünler, gayri reng itmesünler, meğer ki saru ideler.
39. BÂB
Devletlû Pâdişâhımız - E cazzallâhu ensârehu- hazretleri ki sultânu’l-berreyn ve’l-bahreyndür, nâm-ı şerifleri her vilâyetde yâd olmak
içiin bunun gibi azîm u5ş-şân pâdişâha bin nefer al tun üsküflü kapucuları
olsa her dîvân günlerinde nevbetçe beşer yüz altun üsküf lü, eli gümüş
kaplu deyneklü kapucular Dîvân-i  lî havlusunda dolayı havlu bağlayub
tâ D îvân dağılıncaya değin gümüşlü değneklerine dayanub dursalar
etrâfdan gelen halka ve b a czı câsûslara büyük heybet ve şöhret-i azîm
idi. V e bu bin nefer kapucuya sefer-i hümâyûnda hep bayraksız şâbtalar
virseler ki (100) güneşe karşu başlarında üsküf ve ellerinde şâbtaları
şimşek gibi yalâbısa ve ceng gününde Hızâııe-i âmireyi dolayu alub bekleseler ki Hızâne-i âmirenün yanma bir kuş bile uğramasa. Zîrâ şimdiki
zamânda ceng gününde Hazîneyi at oğlanları bile basdürur, kapucu az
olmağıla çendân zabt olunmaz ve hem ceng gününde alayı dahî bunlar
müteferrikalarla götürisi ağrığı zabt iderlerdi, bölük halkının alayı katcâ
bozulmazdı, çok fâ 5ideler olurdu. A le’l-husûs ki her vilâyetde söylehürdi
ki: ccOsm.an-oğlu gibi pâdişâh dünyâya bir dahî gelmemişdür ki dîvânında
bin altun üsküf lü kapûcusu durur’5 dirlerdi. İşiden düşmân havfîncîan
helâk olurdu. Bölük halkını çoğ itmekden bunları çoğ eylemek evlâdur.
Hizmetlere varsalar korkub kimseye zulm itmezlerdi. Seferde dahî (101)
her husûsa sâ’irlerden bunlar yeğdür. Bölük halkının marîzleri ve kati
pîr olanları ricâyetle vech-i meşrûlı üzre artucak zevâ’id virmekle çıkar­
salar dahî bunların ulûfesiyle bin nefer kapucu olsa ve bunların b a cısı­
na gâh gâh havâle hizmetcükleri ve bâkîler cem ci gibi virüse, lâkin harâc
ve koyun hakkı ve emânetler bölük halkına münâsib cümlesi tesellî olur­
lardı ve düşelikleri dahî vardır geçinürlerdi. V e eğer çavuş kulları dahî
beş yüz nefer olsa, bin kapucu ve beş yüz çavuş olsa aceb münâsib idi,
artuk-eksük dahî olmasa aceb m ackül idi.
15 İ l l â . . .

d e y ü : H âşiyeye

eklenmiştir.

40. BÂB
Ordu-yi Hümâyûn içün her konağa nice gün zahmetler çekilüb
zahireler sürilür, hemân ki devletlû pâdişâh hazretleri sacâdetle göçe,
îrtesi konak yerinde bir araba kalmaz, terekesiyle (102) kâdîsıyla dağılub evlerine giderler. Asi leşker hod geridedür, pâdişâha yetişmek içün
yürütüb konağa gelürler, bir dane arpa ve azuk bulımazlar; atları arpasız kalur, zebûn olur. Pes V ezîr-i a czam hazretlerine bu eseri komakdan ötürü dahî çok hayr ducâ hâsıl olur ki sefer oldukda bu ahvâle vâkıf
olub her kişi zahiresin tamâm satmayınca dağılub gitmeye, üzerlerine
müstakil kul kâdî konulsa.
41. BÂB
V ezîr-i a czam hazretlerine bir sevâb dahî kulağuzlayalım ki bundan
dahî sevâblara girub âkıbeti hayr olsun cleyü her kişi hayr ducâlar ide.
Şol veçhile ki mahrûse-i İstanbul etrâfmda olan karyeler ta Çorlu’ya
varınca sâl be-sâl işlerin güçlerin koyub bir iki ay cebren ve kahren beğlik çayıra hizmet iderler, nedir ki âdet-i kadîmdür dirler, dimezler ki
acabâ (103) bu âdeti koyan bir âkil vezir miydi yohsa Karagöz Paşa ve­
ya Hersek-oğlu gibi bir ümmî âdem mi kodu ola. Ne munâsebetdür,
devletlû Pâdişâhın hizmetkâra ne ihtiyâcı vardur; bu Türkler höd çoğu
tırpan tutmak bilmez, çayırı dahî harâb iderler. Devletlû Pâdişâhun
bu kadar acemî oğlanları ola ekseri höd tırpan ilminde kâmil olalar, m î­
rî çayırları sâl be-sâl temiz biçdürmek içün bin kıtca gayet eyü keskün
tırpanlar düzülse, Cebehâııe-i âmirede hâzır dursa, dahî çayır biçilecek
zamânda bin nefer üstâd acemî oğlanı intihâb olunub bu tırpanlarla
m îrî çayırı çâk dibinden temiz pak biçseler sâ’ir yıllardan çok tefâvüt
iderdi. Zîrâ Türklerin ekseri tırpan tutmak bilmezler, çayırı her yıl çok
ziyân iderler ve Istabl-ı âmireye götürmekde dahî Türklerin (104) iki
arabaya yükletdikleri otluğu beğlik katırcı bir katıra yükledürdü. Girü
bu acemî oğlanları seyislere, katırcılara yükletmeğe yardım itseler beğlik
katırlarla bilece taşıyalar f î’l-hâl halâs olub ne otluk ıslanurdu ve ne Türklere zâ’id bu kadar akçe hare olurdu. Nitekim seferde sipâhîlerin seyisâneleri her gün birer araba otluğu yüklenüb çadırına getürür, hiç seyisâneye
nesne olmaz ve ne kimseden bed-ducâ alunurdu. Hem recâyâ huzûr iderdi,
hem m îrî oüuğun ziyâdesi belki hiç şüphesiz beş altı yüz araba ziyâde
gelürdü ve Hızâne-i âmireye nice bin zâ’id hare olan akçe araba kiraların­
dan ve avârızlarmdan ve çayır biçmelerinden kalurdu ve bu kanûnu. koyan
V ezîr-i a czam hazretlerine her çayır zamânı geldikde bu çayır zahmetin
çeken bir iki bin Türk ehli ve ayâli ile şol kadar hayr ducâlar (105) ide­
lerdi ki tâ rûz-i kıyâmet bu hayr du câ munkatic olmayaydı; hem hızâne-i
âmireye müfîd hem müslümânlara müfîd olurdu.

42. BÂB
Eğerçi küstâhlıkdur lâkin sevâbdur, Matbah-ı âmirede iki tacâm bişer
aşçıbaşı galiba ancak has yemeğe nazar ider. Harcı ta'âmm hemân harcı
yabâna gider, nice yerden yad âdem gelür, pirinç şorbasmdan bir kaşık
ahırsa hemân ferâgat ider. Pirinci çok lapaya benzer, lâkin pirincin az
koyub m acdenösm artucak koşalar ve yoğurdun dahî şol kadar çok korlar
ki ekle kâbiliyyet olmaz. Matbah eminine icâzet virilse ki akçe virdüğün
yerleri sen de gör diyü emr olunsa. Zîra kanûndur ki et husûsu kassâbbaşı maslahatıdur, matbah emîni ancak akçe viricidlir, aş maslahatı aşçılarundur. Pes evlâ budur ki matbah emîni olanlara emr olunsa (106) ki
şol akçe virdüğün yerleri gör gözle dinilse devletlû Pâdişâh hazretlerine
ve Vezîr-i a czam hazretlerine hayr ducâlar itseler sevâb-ı azîm idi. Sâ’ir
yerlerde bişen ta câmden Matbah-ı âmirede bişeıı ta câm tatlu olmak gerek
idi ve illâ abes yere lıarc gide ve kimse yemeyüb ekseri yabana döküle,
günâhdur, sakınmak gerek.
43. BÂB
Müslümânlarm ekseri etmekçilerün bir hâllerinden katı bî-hûzurlardur. V ezîr-i a (zam hazretlerinin zamanlarında eğer buna dahî çâre
olursa külliyyen müslümânlar hayr ducâlar iderlerdi. Ahvâl budur ki
ekser etmekçi furunlarmda Turuncusu ve etmek yoğurucusu cem îcsi kâfirlerdür, sehel furun vardur ki müslümân ola. Pes furuncusu kâfir olan­
ların etmekçileri ellerin yumazlar ve etmek yoğurduklarında âdetdür ki
(107) giyeceğin ve gönleğin ve şapkasın bile çıkarur dahî yoğurur; terledükde gövdesinden ve saçlarından derleri ve bitleri tekne içine dökülür,
hiç eksüği olmaz, muttasıl yoğurmağa meşgul olur; değme bir kıl ya sinek
düşse mukayyed olmaz, hemân tîzce bişüreyim satayım, akçe elüme girsün dir. Günâh eksüği değül, kâfirdür. Ne münâsebetdür ki müslümân
etmekçileri bulmağa çâre var iken * furun sâhibleri furunlarm müslümânlara virmeyeler, dahî kâfire vireler. Ne münâsebetdür müslümânlar a
zulmdür. Bu veçhile muhtesib yasağ idecek her kişi furunun müslümâna
virir ve ol furuıı dutan müslümâna dahî ısmarlana ki cehd idüb furun
hizmetkârların müslümân dutsun, kâfir dutmasun. Eğer bi’z-zarûrî müs­
lümân hizmetkâr bulmazsa (108) ırgadlarm temiz, dutdursun, üzerlerine
dursun, bâri saçların traş itdürsün, müslümânlara pak etmek yedürsün.
Böyle eylemezlerse muhtesib hakkından gelsün deyü buyurülursa bu hu­
sûsdan dahî V ezîr-i a czam hazretlerine hayr ducâlar ve sevâb-ı azîmler
hâsıl olur.
44. BÂB ■;
Bölük halkmun üzerinde bir iki hizmet vardır. Bunları katı zebûn
ider. Bu hizmetler kapuculara ve sarrâclara münâsib hizmetdir. Eğer

bu hizmetler bölük halkından giderse V ezîr-i a czam hazretlerine şol ka­
dar hayr ducâlar hâsıl ola ki. tâ rûz-i kıyâmet munkatic olmaya. Bir hiz­
met budur ki bölük halkı alay;hizm etin idüb konağa geldüklerinde ek­
serinin birer nefer hizmetkârı olur. Kendüleri hizmetkârı bile tâ yatsuya değin otluğun ve arpasın, ve kendü şorbasm ancak hâsıl iderler. O ğ­
lanı ota ve suya ve arpaya gitse ağası (109) çadırın bekler ve gicenin nıs­
fında çadırın bozub seyisânesin yükledüb oğlaniyle ilerü gönderüb ken­
düleri salt at ile sabâha değin oturub alaya katlansalar gerekdür. Pes
bunları bu hâl üzre komayub ahşam . ezânmdan evvel otağ-ı hümâyûnu
nevbet beklemeğe sürseler gerekdür. O l yalnız oğlan neye kâdirdür?
Eğer iki oğlan dahî olsa ağaları anda olmayacak yaturlar, sabâha değin
uyurlar, bârgîrlerin bile uğurladurlar. Pes bunun gibi gice hizmeti kapuculara münâsibdür. Sipâhîler gündüz alayda beklesünler, kapucular
gice ile çadırları içinde yatacakların çadırları Önünde otâğ-ı hümâyûn
çevresinde yatsalar ale’l-husûs ki gice ile çadır ıssıdur diyü her kişi çadırı
öninde yatur (n o ). Bu kapucularun çadırlarımın önü höd hemân otağ-ı
humâyûndur. Bu hizmet bevvâblara katı münâsibdür ve hem kendülere
âsândur. Bölük halkınun hem çadırları otakdan ırak hem gündüz alay bek­
lerler gice ile râhat olsunlar, hayr d u a la r eylesünler. Nihâyet dârul-harbe
varıcak yeniçerinin çadırı dahî otağ-ı hümâyûna yakındır, her gice benevbet üçer yüz yâ beşer yüz yeniçeri dahî kendü çadırı önünde yatacak­
ların otağ-ı hümâyûn çevresinde, yatsunlar münâsibdür, bu husûsdan hiç
incinmezler, hazziderler. Bölük halkımın çadırı bunlar gibi otağa yakın
Kurulsa katcâ bu hizmetden incinmezlerdi. V e eğer bu veçhile olmazsa
nevbeti gelen sipâhîyi hâcet olduğu miktâr; ağası bir güıı evvel yazsa ve
ısmarlasalar ki yarın sizün nevbetinüzdür, kapucularm çadırları ardında
tenef ber-tenef konunuz, nevbet bekleniz ( m ) deyü fermân olunursa
bölük halkı hazziderler, her gice varub beklemekden safâlar sürerlerdi.
Bundan m âcadâ devletlû Pâdişâh hazretlerinün ol murassac eyerlü atlarını
sarrâclar eyerlerler, niçün girü ol atların huyların ve hünerlerin bilen sarrâclardur. O l atları itmezler, elden ele bölük halkına virirler. Y a cni biz eyerledük, zahmet çekdük, gelün safânuz,varise siz yidin dimekdür. Pes evlâ
budur ki sarrâclarm katcâ hizmetleri yokdur, anlara münâsib bu yedekçilükdür. Hem libâslu yarar âdemlerdür, yedek yedmeğe yaraşurlar. Bölük
halkımın hizmeti hemân yarağında mükemmel olub, dârü’l-harbde her
gün alayda bulmmak gerekdür, bu eyü hizmetdür. V e tuğ-i hümâyûnları
höd altun üsküf lü yarar kapucular götürmek münâsibdür ki değme bir
kapucu olmaya. M eşcaleciler gibi tuğcular dahî bellü kapucu ola. B acde
zamânın ya çavuş ola ya muhzir-başı ola. Bölük (112) halkı bu iç maslahat­
larına hiç karışmaya, asi münâsib budur. Hâliyâ V ezîr-i a czam zamânlarında bu maküle münâsib hususlar olursa olur, olmazsa sâ’ir vezîr-i
a czam zamânlarında olacak değüL Karagöz Paşa ve Hersek-oğlu. zamânın-

dan kalmış kânûn ancak cleyü eski hâli üzerine konulur gider. D ahî kara
şikayetçi dinlemeğe mübaşeret idüb kânûn üzerine hükm virmekden gayri
nesneye meşgûl olmazlar.. Biz dahî bu asi bir kaç eser koyalım, kıyamete
değin adımuz yâd- olsun dimezler imiş; Ümiddür ki hâliyâ V ezîr-i a czam
hazretleri zamânunda bi’l-külliyye bu hayrlu eserler zuhûr bula, tâ kıyâmete değin yâd o la la r.:
45. BÂB
M ehâyif teftişine mukaddema bir vezîr-i a czam gelüb götürü me­
hâyif teftişine kapuculârı gönderürmüş. Kapucu neye kâdirdür? Hâneden hâneye ikişer akçe cem c idüb nice müslümâna zulm (113) idüb
gelüb gidermiş. Sonra gelen vezirler dahî kânûndur deyü bu tarikle kapucuları gönderürlermiş. Sonra bir âkil vezir gelmiş, hiç bu kânûnu revâ
görmemiş, bozub sevâblara girmiş, Hâliyâ V ezîr-i a-zam hazretleri gibi
âkil ve dânâ ve sâlih ve mütedeyyin ve sâhibu’l-hayr ve fukaraya tasaddukâtı ve hayr âtı ile m acrûf es-sahî mâ meleke bunlardur. Pes bu kerîmu’ş-şân ve cadîm u’l misâl zamânlarunda eğer vilâyetlere hayf. sorucu
çıkmak lâzım olursa pîrler şöyle revâ görürler ki mehâyif teftişine giden
kimesne vüzerâden tekâcüd eylemiş bir yarar maslahat-güzâr sâlih kimesne
olsa, ve yâhûd küçük vezirlerden kangısı sâlih ve mütedeyyin maslahatgüzâr kabil ise ol olsa. Bu dahî eyüdür ve kâdîları kâdî-askerlikden tekâcüd
itmiş bir müstakim maslahat-güzâr kimesne olsa- bu ikisi emr-i şerifle
gidüb büyükden ve küçükden (114) eğer sancak beğidür ve ger toprak
kâdîlarıdur ve ger sipâhîlerdür ve ger recâyâdur umûmen cem î-ci mehâyifi
göreler, her kişiye hemân hakkın alıvireler ve salb olacakları ve hakâret
olacakları hemân ayrımlar, yanlarında cellâdları bile ola. Meğer katı
küllî kaziyye ola ki der-i devlete arz ideler. Bundan gayrı aşikâre târiku’ssalât olanları ve aşikâre fisk ü fücûr idenleri kimin ta-zîrle kimin dirliğin
almak içün b a czı ma Czûlların ellerine arz virub kapuya göndermek ile
şöylece hayf sorılursa dahî h ayf sorucu İstanbul’dan bir konak gitmedin bir
aylık yoldan işidenler korkularından kimisi şarâba-tevbe ider, kimisi namâz kılmağa başlar, kimisi d a cvacısı ile sulh eyler. Sancak beğleri ve kâdîlar ve emînler ve hizmete varan kullar bir kimseye zulm itmez olurlar.
Böylece olıçak cümle vilâyetin halkı Vezîr-i. a (zam hazretlerine baş açub
hayr ducâlar (115) iderler ve her biri râhat olub huzûr iderler. Zîrâ bundan
hükm alub varan kimselerin maslahatın beğler ve kâdîlar hak üzre görmez­
ler. Hükm-i şerîfe gözleri öğrenmişdür, hükmü okur dahî dizi altına kor,
bildüği gibi ,hükm ider. Anunçün âdem vardır ki iki üç kerre hükm alur
yine maslahatı bitmez. Pes, vech-im eşrûh.üzre hayf sorucu giderse vardık­
ları yerde sancak beğleriııin ve kâdîların ve sâ’irlerin peşkeşlerin yük yük
arpaların ve koyunlarm ve tavukların kabul idüb ve ta cânilarm yirlerse
m ackül değüldür. Yüklü olurlar, hak yirine varmâZj katcâ beğlerle müsâ-

habet dahî itmemek gerekdür. Eyle olsa her üç dört yılda vilâyet kâtibi
çıkar gibi bu asi hayf sorucusu çıkmak katı lâzımdır. Âlem münevver
olur ve bir kerre çıkmağla olmaz. “ Eyu savduk, gitdi, bir dahî gelecek
değül55 deyü dahî ihm âl iderler. (116) Gâh, gâh çıkmak lâzımdur. Bir def^a
çıkmağla nice bin zâlimin zulmü defc olm asa16 gerekdür. Nicelerin hak­
ları alıvirilse gerekdür. Bu kadar halkın du câsı bunları bu cânibe gönderene
Allâh rahmet eylesün dişeler gerekdür. îb tid â bir hayf sorucu öte yakaya
ve birisi berü yakaya emr olunsa acele itmeyüb bir yılda mı olur, iki yılda
mı olur, üç dört yılda mı olur ömürlerün ol hayrlu maslahatlara sarf eyleseler, dilerlerse at arabalarıyla evlâdlarun bile uydursunlar ki vuscat
üzre istifcâl itmeyüb mesâlih-i müslimîn onat görseler tîzce kurtula­
lım, evümüze gidelüm dimeseler memleket bunun gibi hayf sorucuya,
hânedan hâneye hayf soran kâdî efendiye ve sâ’irine sicillât akçesi diyü
birer ikişer akçe virmeğe canlar virirlerdi.
46. BÂB
Mahrûse 4 İstanbul’da ve Edrene’de ve Bursa5da ki her zamânda
âteşden (117) ihrâk olub, müslümânlar fakîr olub evkaflar lıarâb oldu.
Hiç m icmârlar buna bir filer (ve) tedbîr eylemek eksükleri değül, her yandukca hemân yapalım dirler. Hâkimu5l-vakt olanlar bu üstâdlardan el­
bette bir tedârik taleb eylemek gerekdür. Üstâdlardur beher hâl her biri
bir dürlü tedârik ider. Eğer bu husûsa bir tedârik olmazsa Hak T e €âlâ
saklaya bir katı yel esdükde katı sakınmak gerekdür ki feııâya varma­
ya. Bu kitâbı te’lif iden kimesne bu husûsda mübtedidür; lâkin eyidür ki
her dükkânın arasında iki üç dükkân taş ile, tula ile kârgîr biııâ yapılsa
hiç padavrası olmasa ateş geldükde kesilmeğe âsân olurdu. Yâhûd buna
gücü yitmeyenlerin b a czı kiriç ile yapub üstünü öte yaka gibi toprağla
örtseler ihrâk vaktmda kesilmeye kâbiliyyet olurdu. V e Galata tershânelerine ki bu kadar hazîne sarf olunmuşdur anların dahî yer yer (118) beş
on tershânenin mâbeyninde bir ikisi kârgîr bina gerekdür ki katcâ üstünde
ağacı ve padavrası olmaya. Böylece olması revâdur.
47. BÂB
Kızılbaş ne veçhile ele gelmesi mümkindür anı bildürür. Pes K ızıl­
baş pâdişâh-ı âlempenâh hazretlerine mukabil gelmedüği defacâtle sâbit
ve zahir oldu. Bu takdîrce ne lâzımdur ki dâ5imâ bu kadar hazîneler
sarf olunub ve abes yire bu kadar zahmetler çekilmekdense ana keııdii
gibi bir levend ve salt leşker gerekdür ki anı her veçhile zebûn ide. Pes
böyle gerekdür kim evvelâ sercasker olan anun ahvâlin ve dürlü hilelerin
bilür bir âdem gerekdür ki Diyâr-ı Bekr paşası gibi bahâdır kişi ola ve
16 O lm asa m etinde “ olsa”

ona koşılan kişiler evvelâ bölük halkından kendii ihtiyârlariyle her kim
salt gitmeği ihtiyâr iderse beşer akçe terakki oluna ve yoldaşlık eyleyene
mansıblar ve mertebe ve terakkiler ahd olma. V e eğer düşmân kaçarsa
bir yerde kışlamağı dahî ihtiyâr ideler. D ah î (119) bunlara yasağ olma
ki hemân İstanbul’dan bir kısa çuka kapama ve birer çuka nîmten ve birer
kepenek ol kepeneği dahî önüne bağlaya, dülbend börki çanta yende ola
ve başlarında hemân tahfife ile birer küçük Selîmî saruk ola veyâhûd
tulgası olursa hiç çalma lâzım değül, giceyle tulgasm çıkarub içliğin geye.
Hemân katı lâzım olan bir iki kaim bezden don ve gömlek ve beş altı kişiye
bir çadır yeter. Hemân seyisânelerine arpa ve peksimed ve n acl ve mıh
ve her çadırda birer büyük bakraç ve birer büyük kapaklu tas yeter. Diplü
sahanlar, dürlü şöhretler lâzım değül. Ne olaydı her seferde şoylece salt
gitseler. O l dürlü, şöhret ve mülâzemet libâsların İstanbul’da koşalar.
Maslahat bitürmeğe giden leşker şöyle salt gerekdür ki maslahat göreler
ve dârü’l-harbe varduklarmda ki azukları döküne her ne ki ellerine gire
kanâcat idüb açlığa ve susuzluğa (120) dahî katlanub ihtiyâr ideler; el­
bet de bize azık gerek dimiyeler, ol beş akçe terakkî içün ammâ ulûfelerin
hemân ol terakkî üzerine virilmek gerekdür ki bu belâyı ihtiyâr ideler,
katılan terakkîyi İstanbul’da alasın dimiyeler. Böylece olıcak hiç sözleri
kalmaz. Zîrâ kendü ihtiyarları ile geldiler. Meşhûr meseldür kim “ ken­
dü düşen ağlamaz.” V e dahî sadak belki gerekmez. Hemân birer hafîf
varsak kuburları ok, yay, kılıç, kalkan, gönder ve birer hafîf zırh lâzımdur.
Pes bu maküle bölük halkından üç bin âdem gerekdür. C em îcisine bir
bahâdır şîr-merd ihtiyâr bölük ağası baş gerekdür ki yarar kişi ola, katı
tâze yiğit olmaya ve şâ’ir zurafâ kısmından olmaya. Zîrâ asi hüner baş
olanda gerekdür. Bunlardan neferen liç bin bu veçhile salt gidüb kendü
ihtiyârı ile kabûl iden eli tüfenklü yeniçerilerinden dört beş bin nefer
yeniçeri ki atlu ola (121) bunlara her ne yüzden terakkî câ’ iz ise kendü
rızâlarıyla, ağaları m âcrifeti ile ola. Bunlar dahî sol ahdle gideler ki yolda
azıkları kalmadıkda ki dâru’l-harbe varalar, bize azık bulun dimeyeler;
her ne bulunursa at leşinden ve deve leşinden ve buğday başından yağ­
mada bulduklarından yeyeler ve develerine ve seyisânelerine yükledeler,
hemân orduya bakmayalar. V e bunlara baş, sekbân-başı veyâ yeniçeri
kethüdası kaııgısı bahâdır ve iş görmüş âdem ise ol baş ola. Bunlardan
neferen beş bin ve dahî bölük halkı olan ve yeniçeri olan yerde bir iki yüz
clarbûzen arabasiyle lâzımdur. Bârgîrleri gayet eyü ola. Bundan m âcadâ
bir bölük leşker dahî sancak beğlerinden ve erbâb-ı tîmârdan ve subaşılardan ve gayriden eğer Anadolu’dan ve ger Rum-ilinden (122) ve eğer
Arabistan’dan ve eğer Diyâr-ı Bekr’den her kim böylece salt gitmeği ihti­
yâr iderse bunun gibilere dalıî ınurâdları üzre terakkiler ta cyîn olunmak
gerekdür ki belki iki bin tîmârı olana üç bin, 011 bin tîmârı olana onbeş
bin olsun, hemân tek düşmâm ele getürsünler, düşmân ele giricek, Ace-

mistan memleketi çok bunlarun' çoğu o l : vilâyetde kalur, terakki kendü
yanlarından olmuş gibi bir müft terakkî olur ve ihtiyârı ile giden sancak
beğlerine dahî iki yüz bin, sancağı olana üç yüz bin olsa ve bu tâ’ifeden
dahî otuz bin nefer âdem gerekdür. Bunlara baş olan dahî katı şîr-merd
bahâdır kimse gerekdür. Bunlarun her bölüğüne birer baş gerekdür. Nefe­
ren otuz bin nefer gerekdür. (123) V e bir bölük leşker dahî ki ne arpa
ister ve ne etmek ister ve ne terakkiden haberdârdur ve hem leşkere ırak
yerlerden azuk dahî taşurlar satarlar orduyu ganî iderlerdi ve hem cür’eüü
ve heybetlü tâ’ifedür ve muhkem ceng dahî iderler, bunlar Tatar tâ’ifesidür, bunlar katı lâzımdur. Eğer Kızılbaşdur ve eğer kâfirdür bunlardan
katı korkarlar, âdem yiyicidür dirler. Bunlardan neferen elli bin; bunlardan
m âcadâ bir bölük tâ’ife dahî vardur ki kuş gibi uçub Kızılbaşun tacını
başından kapub kaçmağa kadirlerdür. Bunlar dahî hiç ordudan azık is­
temezler. Bir avuç nohud ile veya bir avuç baklayla dahî karınların toyururiar. Eğer ziyâde ceng dahî itmezlerse bâri düşmânı çevre ve dola­
yı almak ile muhkem şaşdırub (124) zebûn iderler. Bunlar dahî katı lâzımdur. V e hem Sünnî tâ’ifedür, Kızılbaşdan katcâ havf itmezler, muh­
kem ceng dalıî iderler. Ancak korkuları tüfenkdendür. Bunlar anlardur
kim Mısr’un Şam’un H aleb’ün m utîc ve münkad olan Arab tâ’ifesidür.
Bunlardan dahî bâri on bin nefer âdem gerekdür ki cümle âlemi K ızılbaşun başına üşürmek gerekdür ki kangı birisine cevâb vireceğin bil­
meye. Kaçarsa dahî Tatarla Arab kaçurmayalar kovûb ele getüreler. Z î­
râ bizüm leşkerümüz alay bozulmamak evlâdur. Pes bunlardan nefe­
ren on bin ve bir bölük tâ’ife dahi Rum-ili’nin yazılu yarar akıncıların­
dan ki ihtiyârlarıyla gelen yarar yiğit olanlara her kande isterlerse üçer
bin akçe tîmâr almağa ellerine hükmler virelim. Acemistân feth olursa
höd beşer altışar bin (125) timâr virelüm dinülürse Rum -ili’nde Anadolu’­
da yarar yiğit kalmaz, hep gelür. Bunlara Arslan Beğ gibi yarar uc beği gerekdür ki baş ola. Bunlardan hiç olmazsa neferen on bin ve dahî
bu leşkerin cem îc hizmetkârlarına varsak kubûru ile ok, yay, nacak lâzımdur, yasağ eylemek gerekdür ki yaraksuz olan hizmetkâra siyâset
gerekdür. Bunlar dahî bir hâzır nice bin leşker olur. Pes bu veçhile Hak
T e câlâya tevekkül idüb, Kızılbaş bu tedbîrlerden gafil iken hemân yürü­
mek gerekdür. “ İki karga bir togana tapdur” dimişler. Bunların höd
herbiri bir şâhindür. Bu hisâbda her bir Kızılbaşin basma dört beş şahin
üsse gerekdür ; fursat virmek. Hak Te câlâ’nundur. Hemân mağrur olub
ccNe i ctibar Kızılbaşa, biz anı dibdiri dutaruz” deyü hod binlik itmemek
gerekdür. Bu makûle söz leşkeri mağlûb ider. (126) Her halde Hak T e çâlâ
hazretine sığınan galibdür, leşker çokluğu fâ ’ide virmez. Pes bu asi leşkere
dâ’im nasihat eylemek içün bir benâm v a cize yevmi bir mikdâr akçe ulûfe
idilse, her gün bunlara v a cz u nasihat eylese ve gazanın sevâblarun ve
şehîdlerün mertebelerün söylese leşkere çok fâ ’ide olurdu. Her zamânda

ki seferlere varıruz, sözlerini bilmezler, ne i ctibâr Kızılbaşa ve ne i ctibâr
kâfire deyü sorguçlarına ve sadak belülderine dayanmasalar dîn-i îslâmun
önüne kimse gelmezdi, kaçsalar da dutulurlardı; her seferde feth ve futûhlar olurdu. Eşhâs-ı muhtelifenün ol çirkin kelimâtlarmdan feth ü futûh evvelki gibi olmaz oldu. Zîrâ şöhret ziyâde çoğ oldu ve halk hödbîn
oldu. Bu takdîrce her seferde halka nasihat içün bir iki v â ciz katı lâzımdur. V e dahî bu mezkûr leşkere bir mikdâr orducu dahî lâzımdur, n aclbend
gibi (127) aşçı ve başçı ve kassâb ve etmekçi ve bazlamaç bişürücü ve
berberler f î’l-cümle katı lâzım olanlar gerekdür. Pes böyle olıcak inşâAllâhu’r-Rahmân Kızılbaş dahî ele girür, memleketler dahî feth olur, sarf
olan hazîneler dahî yirine gelür, müslümânlar dahî huzûr idüb abes yere
avârız nüzûl virmekder dahî halâs olurlardı, cem îc âlem huzûr iderdi,
inşâ-Allâhu T e câlâ.
48. BÂB
Sefer husûsu içün bir gereklü ve şevâblu nesne kim merhûm ve magfûr Sultan Selîm Han -A leyh i’r-rahmeti ve’r-ridvân- zamânmda Mısr
seferinde Çârkeslerün çâdırlarm gâret itdüğümüzde ordusunda17 üç
dört yerde çâdırdan mescidler bulundu. B aczısın sultânları hayr eyle­
miş ve babısın paşaları eylemişler. V e bu mescidlere birer v â ciz dahî
ta cyîn eylemişler ki ikindü namâzmdan sonra v a cz ideıiermiş. Hâliyâ
devletlû pâdişâh - E cazza’llâhu ensârehû- hazretlerinin sefer-i hümâ­
yûn. . . 18.
49. BÂB
(128) İstanbul’da odun ucuz olmamak sebebi nedür, anı bildürür
ki bu husûsdan müslümânlar- gâyetde bî-huzûrlardur. Ekâbirden gayri
kimse çeki odunm alımazlar. Sebebi oldur kim Türkler gâh terekesün
erkerler ve gâh nadâs sürmeğe mubâşeret iderler, arabalarla yalılara odun
taşımazlar. Bu husûsdan rencber gemileri vaktiyle odun taşıyımazlar.
Odun bahâlu olduğu budur. Pes bu husûsa çâre ye dermân oldur ki evvelâ
mîrîden veyâ bir ekâbirden bir mikdâr akçe çıkub Yalakâbâd’da ve İznik-mid iskelelerindeki f î’l-cümle odun yığılan iskelelerde birer büyük
kârbân r sarâylar yapılsa ve dahî vâfir su sığırı öküzleri alınsa ve buna
göre arabalar ve baltalar alınsa ve vefa itdüğine göre bu husûs içün vâfir
acemî oğlanları veyâ kullar ta cyîn olunsa ve her birine baltalar (129)
virülse evvelâ bu öküzleri kârbân- saraylara çeküb bir mikdâr acemî
oğlanı bu öküzlerin yanında durub, tımar idüb mâ-bâkî oğlanlar balta­
larıyla dağlara varub evvelâ kendülere ol dağda bir iki çift dam ki saz
17 O rdu su n da: “ orduysunda” şeldinde yazılı.
18 H ü m âyû n : Bu kelim eden sonra noksanlık vardır.
F . 11

örtülü ola, yayub gündüzün odun kesüb gice ile ol dağda yatsalar vâfir
odunlar kesüb yığın yığın yığdıklarından sonra ol öküzleri arabalarına
koşub muttasıl ol yalılara taşıyub yığsalar yâhûd b a czı oğlan kesüb b a czısı
muttasıl taşısalar dahî rencber gemisine satsalar ve ahşamın öküzleri
kârbân-sarâylara çeküb kendüleri dahî bu kârbân-sarâym ocaklu soffalarında âteşlerin yakub ve ta câmlarm bişürüb sabaha değin huzûr eyleşeler, sabahla kalkub girü bu maslahata mübâşeret eyleseler ve bir
emîn ve bir kâtib ta cyîn olmsa ki bu odundan hâsıl olan (130) mâl­
ları Hızâne-i âmire içün zabt eyleseler bu mahsûlden bir iki yıla değin
kârbân - sarây harcı dahî çıkardı ve öküzler ve arabalar ve baltalar bahâsı
dahî bi’l-külliyye çıkdıktan m âcadâ nice mâllar hâsıl olurdu. Sonra âmil­
ler dahî bu mâli iltizâm iderlerdi. *Gümiiş m acdeninden artuk mahsûl
hâsıl olurdu ve hem odun ucuz olurdu, bir çeki odunu dörder akçeye
almâğa nâzlanurlardı.19 Bu dahî bir kiillî m ukâtaca olurdu. Bu takdîrce
bu husûsdan hem müslümânlara odun nefci ve hem Hızâne-i âmireye
nefcden sonra sol kadar hayr ducalâr dahî hâsıl olurdu ki dille beyân vp
kalemle ayân olmmayaydı. V e dahî rencber gemileri ham yemiş taşımakdansa yasağ olsa ki meyva tamâm kemâliyle olmayınca koparub
şehre getürmeselef, muttasıl şehre odun taşısalar, odunun çekisi dörder
akçeye olurdu. Çünki İstanbul’un suları çoğ oldu, odunu dahî çok olıcak.
Bunun misli şehr olmaz, ancak İstanbul’da hemân otluk ve saman (131)
kahtlığı kalurdu. Ana dahî çâre olsa câ’izdür. V e dahî devletlû Pâdişâh
hazretlerinün at gemileri çoğ olsa, bâri yüz at gemisi olsa, bir sefer oldukda
külliyyen leşker halkı üç günde Üsküdar’a geçerdi. V e sefer olmaduğu
vaktin acenıî oğlanları ile bu gemilerün b a czısı bu yukaru şerh itdüğümüz
odunları rencber gemisi satmakdansa ol odunları beğlik at gemileri şehre
taşıyub m îrî cânibinden satılsa rencber gemilerimin maslahatı hemân
şehre tereke ve zahîre taşımak olsa hiç oduna karışmasalar cem îc nesne
bol ve ucuz olurdu. V e dahî bu yüz pâre at gemisinin b a czı ki odun taşurdu
ve b a czısı dahî mümkin olan yerlerden otluk ve saman ve arpa taşısalar,
kimi mîrîye ve kimi şehir halkına satılsa şehre çok fâ ’ide olub her nesne
(132) ucuz olurdu. T â sefer olmca şöyle işsiz durmasalar, sonra sefer olduk­
da cem îc at gemileri bir yere cem c olsalar, ve dahî cem îc leşker halkını iki
üç günde gavgâsuz ve galebesıiz Üsküdar’a geçtirseler ve kendü rızâla­
rıyla bu beğlik at gemilerine her at basma nice akçe virmeğe dahî râzî
olurlardı. Tek hemân bi’z-zarûrî galebelük kortlusundan küçük beremelere beşer akçe virüb atlariyle deryâya gark olmakclan kurtulsalar ki nice
âdem atlarıyla her sefer-i hümâyûn vâkic oldukda Üsküdar boğazında
gark olmışlarclur; bu belâlardan halâs olurlardı, dâ’imu’d-dehr hayr d u a ­
lar iderlerdi.
19

G üm üş. . .

n âzlan u rlardı: H âşiyeye eklenmiştir.

50. BÂB
Devletlû Pâdişâh - E cazza’llâhu ensârehu - Hazretlerinin D îvân­
hâne-i âmir elerini görmek içün nice vilâyetlerden âdemler gelür, hem
malahatm görür, hem Dîvân-ı Âliyi temâşâ iderler ve nice vilâyetlerden
elçiler gelürler, (133) ne görürlerse varub memleketlerinde söylerler.
Bu takdîrce Hızâne-i âmirenün içinde nice hâm gümüşler mahfûz du­
rur. O l gümüşler içerüde durmakdansa b a czısı Hızâne-i âmirenün taş­
rasında mahfûz dursa bu veçhile ki içerü Dîvânhâne-i âmirenün Bâb-ı
hümâyûnlarının pervâzları ve b a czı yerleri gümüş kaplu olsa ve dahî
paşayan-ı cizâm oturdukları Dîvânhâne-i âmirenün dîvân ve demür
pencereleri gümüş kaplu olsa ve kapucular karşularmda hep gümüş kaplu
değneklerle dursalar ve kapucular lcethudâları ve çavuşbaşı bunlarun
değnekleri al tun yaldızlı olsa etrâfmdan elçi geldükde acebe kalub “ Asi
pâdişâh Rûm pâdişâhi’’ imiş deyü kendü pâdişâhlarından usanurlardu;
vilâyet vilâyet söylenürdü ve elçiler geldüklerinde Cebehâne-i âmire
önünde Dîvân-ı Âlînin meydânında dört beş yüz (134) yeniçeri kılıçlarla
matrak oynun oynasalar bunun gibiden elçiler muhkem ibret alurlardu.
V e dahî mezkûr Cebehâne-i âmire önünde kağıd emîni oturduğu kulleye
yakın büyük çınara yakın bir âlî çeşme uzun yalağıyla olsa ki ehl-i dîvânun
atçugazları su içeler ve kimisi âbdest ala. Belki yanında köşk vaz’mda
bir namâz kılacak yercügez dahî yapılsa üstü örtülse tamâm sevâb-ı azîm
idi.
51. BÂB
Diğer müslümânlar bir günde hükmin alub girü ol gün Üsküdar’a
geçdiiği ahvâli bildürür. Bu husûs katı lâzımdur, müslümânlar bu hu­
sûsdan katı müteşekkîlerdür. Zîrâ kimisi ömründe m ucazzam şehr görmemişdür. Türk vardur ki iskeleden Dîvân-i Âlîye gelince kırk kişiye
sormayınca Dîvânı bulımaz. Bu karide kaldı kim Divân yazıcıların evini
bula. Bunların hâli budur ki evvelâ Divân-ı Âlîye ki varurlar hükm-i
şerîf emr olunur şâd (135) olurlar. Sonra sora sora re’îsü’l-küttâb hazret­
lerimin evini bulurlar. Dahî âdet-i kadîmclür ki ol hükm isteyen Türk’ün
eline barmak kadar bir kâğıd virilür ve dirler ki “ var imdi sen bu kağıdı
fulân mahallede fulân yazıcıya vir, ol senün hükmünü yazıvirür” dirler.
D ahî ol derdmend eğer yayla yörüklerinden olub ömründe ne ekâbîr ve
ne bu asi şehr görmedi ise vaki: olur ki dîvânsuz günlerde iki gün gezer
bulımaz, sonra konak yirin dahî yavi kılur, basma dürlü dürlü hâller
gelür, tâ cum caertesi girü Dîvâna gelür, ol emr itdikleri kâtibi bulur.
K âtib dahî neylesün, ol dar yerde Türkile oturub hükmünü yazmağa kabil
değül. “ Gel anda evde murâdunuz üzerine yazıvireyin” der. Tekrâr ol
derdmend zâr u sergerdân gezer. Meğer ki şerrîr Türk ola nice kerre hükm-i
(136) şerîf çıkarmış ola ki iki üç günde hükmün ala. Mâ-bâkîsi hükmünü

alıncaya değin çok belâ çeker. Zîrâ. ccel-garîbü ke’l-a cmâ” dür, geze geze
hükme virecek akçesin dahî ekleyler. Sonra hükmünü .dahî bulsa akçesiz
alımaz, âh vah ile çıkar gider mazlûmlardur. Hem ötede zulme uğramışdur,
hem bunda gelüb işleri bitmeyüb arkasmdagı kepenek ve gayri esbâbcuğun satar. Vebâldur, bunun gibilerden gayet sakınmak gerekdür. Nite­
kim dimişlerdür:
Sakın mazlûmun âlımdan sehergâh
K i perde komamışdur ana Allâh
V e dahî demişlerdür kim:
Sakın mazlûmdan kim nâliş eyler
K i nâliş varı varı çoğ iş eyler.
Bu sebebdendür ki yıldan yıla kâğıd eminlerinde nice bin hükm
battâl kalur. Eğer D îvân kâtibleri (137) vâfir olsa ve bir vâsic yerde otursalar dahî her kişiye kim hükm-i şerif emr olunur hemân her kişi bir kâtibin
yanında oturüb f î ’l-hâl hükmin yazdırsa ve dıvîtdâr muttasıl nişânladub
kâğıd eminine teslîm eylese dahî her müslümân D îvân günü eşecüğün
Üsküdar’da yoldaşıyla koyub sabahdan Dîvâna gelüb maslahatcuğm
görüb şâd u hurrem olub cân u gönül ile bu âdeti koyan Vezirdi a czam
hazretlerine şol kadar hayr ducâlar iderlerdi ki tâ rûz-i kıyamet bu eser
ferâmûş olmazdı. Ahşamun girü Üsküdar’a geçerlerdi, sonra her işiden
müslümân nedür kim hükm almak katı âsân olmuş deyü şol kadar âdemler
hükm-i şerif almağa geleydi ki kâğıd mahsûlü evvelkiden ziyâde tefâvüt
eylerdi ve ihlâsla ve şevkle (138) liayr du câlar iderlerdi; sâhib-i sacâdete
bu hayr ve bu eserler kifâyet iderdi. Nitekim demişlerdür. Beyt:
D u câ ki ihlâsla ola seherde
Kılıcdan itidir kalbi ciğerde
V e eğer vâfir kâtib olıcak bunlara ulûfe dahî gider deyü buyurulursa bu
müslümânlar hükme ihtiyârlarıyla yiğirmi bişer akçe virmeğe râzîlardur;
tek bir günde halâs olsunlar. Bu takdîrce bu kâtiblerün ulufesi bu bir
akçe ziyâdeden çıkardı, ziyâde dahî kalurdu.
52. BÂB
Sadakâta münâsib hayrlu mesâlihi bildürür ki agniyânun âhiretlerine gerek olan asi bunlardur. Zîrâ “ Levle’l-fukarâ’u le-heleke’l-agniyâ”
dur. Çünki eğer fakirler olmasa cümle ganîler helâk olurdu. Pes bu tak­
dîrce fukarâ agniyâya gâyetle gereklü tâ’ife imiş, im di reva budur kim
hâkimü’l-vakt (139) olanlar dahî bunlarun tedârükin ideler. Bir âsân
vechi budur kim şimdiki zamânda âdet-i kadîmdür ki sadakât-i pâdişâhî
çıkdıkda ki, imâretler önünde tevzîc olunur, ol sadakati güçlü ve kuvvetlü
kimesnelere virürler, mustahik olan z a cîf fukarâyı basdırub cebren ve

kahren kendüler alurlar. O l mustahik olan dulca hâtûnlar ve a cmâlar
ve yetîmceler ki mahalle bucaklarında kalmışlardur, dilencilik eylemeğe
dahî öğrenmemişlerdür, mahrûm kalurlar. Eğer b a czı varurlarsa ayağ
altında çiğnenürler ve mâbeynde değnek dahî yerler. Eyle olsa sevâb
budur ki bir mustakîm sâlih m aczûl kâdî ile bir sâlih çavuş mahalle mahalle
hak üzre fakîr olan dulca hâtûnları ve yetîmceleri ve sâ’ir mustahik olan
fukarâsmı bir kaç mücelled defter eyleseler, dahî hasbeten li’llâh ol def­
terler Hızâne-i âmirede dursa, bunun gibi sadakât-ı pâdişâhî çıkdıkda
defterle esâmiyle hâili (140) hâline göre avârız defteri gibi kayd olan
akçeleri mahalle mescidinde oturub sâhiblerinün ellerine ulûfe üleşdürür
gibi virseler ve bir mikdâr bâkî kalan akçeleri dahî âdet üzre imâretlerde
birer ikişer akçe sâ’ir dilencilere dahî virilse bu asi sadakâtdan sol kadar
sevâblar hâsıl olaydı ki kabil-i ta cbîr değildür ve sadaka tevzîc idenler
dahî nesne eki idemezlerdi. Bu kitâbı te’lîf iden kimesneye bir zamânda
bir kise akçe virmişler ve buyurmuşlar ki bu akçe Şehzâde hazretleri
-T â b e serâhu- imâretinde fukarâya tevzîc eyle deyü emr olundukda bu
kişi dahî götüri sâ’illeri câm ic-i şerîfin haremine koyub dahî kapuları
berkidüb bir kapunun içinde kendüsi ve yasakçıları cemc idüb oturmuş;
dahî yasakçılara ısmarlamış ki evvel a cmâları ve pîrleri getürün ki ayağ
al tunda kalmasunlar. (141) Evvel anları birer birer önüne gelincesine
hâili hâline göre virmiş, b a cdehû hâtûnların, karıcıkların ve hastaların
getürdüb hâllerine göre virmiş. B âcdehû tâze yiğit dilenciler kalmış. Ev­
velâ ehl-i ilm sûhtelere virüb, b a cdehû eşhâs-ı muhtelifeye hemân birer
akçe virüb ve biraz akçeyi dahî arturmuş, gelüb b a czı mahallelerde müstahik
olanlara yiğirmişer otuzar akçe virmiş. Bâri bu veçhile olsa, ammâ ol
mahalle mahalle tevzîc idüb ve bir mikdârm imâretler önünde eylemek
evlâdur. F fl-cüm le her maslahatı ehline ısmarlamak gerekdür, ve’s-selâm.

İNDEKS *
Kişi, yer ve topluluk adları

— İ—

— A —

İstanbul, 8, 12, 13, 38, 45, 46, 47, 49, 52,

A cem istan, 122, 124.
A ksak N asûh Beğ, 72.
 m id - K a r a  m id (Bk. D iyâ r-ı Bekr), 43.
A nadolu,

16,

32,

121,

125.

A ra b - A ra b tâ ’ifesi, 14, 47, 124.
Arabistan,

14,

94) 95) 96, 97) 98, 102, 114, 116, 119,
120, 128, 130.
İstanbul kadısı, 95, 96.
İznik - mid (İzmit), 48, 128.

122.

K

A rslân Beğ (U c beği) , 125.

Karagöz Paşa, 11, 8o, 103, 112,

A t M eyd an ı, 36.
A yasofya

U lu

C am ii,

Karaman,

14.

12.

Kızılbaş, 74, 85, 118, 123, 124, 125, 127.
Koska Melımed Beğ, 95.

— B—
Bayram

Beğ

Beşik-taş,

(K a d ı),

5.

71.

Budun (Budin m uharebesi), 30.
Bursa,

13, 86,

116.

Çorlu,

Osmanlu, 50
Osman-oğlu,

76,

Bekr,

85,

118,

— R—

122.

118.

R um -lli, 43, 46, 47, 63, 85, 121, 124, 125.
Rum-Pâdişâhı,

— E—

133.

— S—

Edrene - Edrene K a p u su (Edirne), 13, 46,

Selim

47) 95> 97> ı l6 -

(Sultan I.

Sünnî tâ cifesi,

Erm enek, 90.

- Ş Şam,

117 .

127.

Şehzâde,

— H—

140.

— T —

124.

T ahte’l-kaPa

H âm û n -o ğlu (H âkîm ), 2.
Hersek-oğlu,
* İndeks,

Selim), 90,

124.

— G —

H aleb,

100.

90.

D iyâ r-ı Bekr Paşası,

G alata,

O—

102.

Denizlii,

127.

Nasuh Beğ (Bk : Aksak Nasuh Beğ)

34.

— D—
D iyâ r-ı

124,

— N—

Ç
Çaldıran,

Mısr (Mısır),
Mihaliç, 50.

11,

80,

103,

112.

(Tahtakale),

13.

Tatar, 123, 124.

tarafımızdan yazmaya verilen sahife numaralarına göre düzenlenmiştir.

K İ T Â B U M E S Â L ÎH

132

— Y —

Tatar tâ’ifesi, 123.
Türk, Türkler, 8, 9, 10, 46, 47, 48, 50,
8o, 103, 104, 128, 134, I 35*

Yalak-ova, Yalak-âbâd (Yalova), 50, 128.
Yalak-ova
Yahûdîler,

Türk tâ’ifesi, 8.

Ü

Türkleri,

Yahûdî tâ’ifesi, 90, 91.
Yahyâ Çelebi Efendi (Şeyhü’l-îslâm), 71, 72.
Yahyâlû tâ’ifesi, 85.

Üsküdar, Üsküdar Boğazı, 131, 132, 137.

48.

17.

Y ayla yörüğü, 135.

A t arabaları, 116.

— A —

A t eyerlemek, 9.
Acemî, 83.
Acemî oğlanı-oğlanları, 7, 8, 9, 11, 65, 66,
87, 128, 129, 131.
A ğ a -a ğ a la r , 9, 24, 83, 109, 121.
Ağrık, ağrığı (Ev eşyası, ağırlık, eşya, bk.
Tanıklarıyla Taram a Sözlüğü, T D K .
Yayım , I., 1963 s. 55), 74, 76, 77, 100.
Ağrık Sancağı,

A t seğirdmek, 35, 38.
A t gemisi, gemileri, 131,

132.

A t oğlanı, oğlanları, 27, 45, 74, 75 > 7 6, 100.
Atlas (Fıstûki atlas, M avi atlas), 24, 25,
26, 27, 90.
Atlas fistûnlar, 90.
Avârız,

104,

127, 140.

Avârız defteri, 140.

74.

Ahkâm kâtibleri, 82.

A vk etmek, 37.

Ahur halkı, 27.

Azık, 1Ö2, 121, 123.

Akçe, 9, 34, 42, 52, 66, 68, 105, 116, 124,

—- B —

126, 128, 130, 132, 136, 138, 140, 141.
Akıncılar,

124.

Bâb-ı Hümâyûn, 45, 133.

Alaca, Alaca olmak, 25.

Bâb-ı şerîf, 88.

Alay, 21, 25, 30, 36, 43, 44, 60, 74.
A lay bağlama, 36.

Bakla, 123.
Bakır, 97.

Alay bayrağı, 21, 25*

Bakraç, 39, 41, 119.

Âl-i Resûl, 6, 7.
Alkış (T a czim etmek, dua etmek, övmek,

Bal, 51.

alkışlamak, Bk. Tanıklarıyla Tarama
Sözlüğü, 1., s. 107), 16.

Balta, baltalar, 128, 129, 130.
Başçı, 127.
Baş sarrâc, 27.

Altun, 90, m .
Altun üsküflü (Yeniçeri börkünün sırma
işlemeli bir çeşidi, bk. R. Ekrem Koçu,

Baş sekbân, 121.
Baştina, 70.
Bayrak, bayraklar, 21, 24. Açık mavi tafta

Türk Giyim Kuşam ve Süsleme Söz­

bayrak,

lüğü. Ankara 1969, s. 45, 236),

bayrak, 25, 26. Fıstukî tafta bayrak, 25.

i l i

.

25.

Ak

bayrak,

25.

Saru bayrak, 24. Kızıl Bayrak, 24, 34.

Âmil, âmiller, 79, 83, 130.
Araba, arabalar, 28, 47, 116, 128.

Bayraksız şâbta, 99.

Arabacı, 27.
Araba kirası, 104.

Bazlamaç,

Ar ab mü’ezzinler, 14.

Beğ, beğler, 5, 6, 42, 115, 125.

Arakiyyeler,

Beğlik, 20, 26, 41, 104, 131, 132.

Bâzârcı, bâzârcılar, 49, 50, 51.

99.
1o 1.

Ar tuk mahsûl,

130.

127.

Beğlik at gemileri, 131, 132.

Arpa, 39, 65, 102, 119, 123, 131.
Artuk - Eksük,

Beğlik derziler, 26.
,

Beğlik develer, 41.

Arşun, 12, 16, 17, 18.

Beğlik katırları,

Astar,

Beğlik katırcı, 104.
Bönzede bâşeler (Bun,

Aşçı,

17.
105, .127.

At, Atlar, 3, 9,-21, 27, 35, .38, 4 4 * 4 5 . 57 . 58,
73> 74? 75? 76, 92, 93, 100, 102, 109,
116, 121, 131, 132.

I I I ,

Alaca

104.
zaruret,

sıkıntı,

felâket, felâkete uğramış bir atmaca. Bu­
radaki okunuşu “ bun, bön55 bir ihti­
mal

de

“ beğzede”

avcı kuş tarafın-

dan vurulmuş atmaca olabilir. Ancak

Çaşnigîr, Çaşnigîrler, 25, 87, 89.

çok

Çaşnigîr ağaları, 25.

sarih

olarak,

yazmada

“ bun,

bön” tarzında yazıldığı için bu oku­

Çaşnigîrler

yuşu tercih ettik. Bk. Tanıklarıyla T a ­

Çavuş, çavuşlar, 25, 36, 83, 89, 101, m ,

rama Sözlüğü, 1957, IV ., s. 8g, 131), 10.
Berberler,

127.

Bevvâblar,

110.

R.

139 Çavuşbaşılık, 83.
Çavuş kulları, 101.

seyrek

Ekrem

dokunmuş, bez,

Koçu,

s.. 41),

17.

Bolay ki (Ola ki, belki, inşallah, bk. T a ­
rama

87.

Çavuşbaşı, 83, 84, 133.

Boğaca, 65.
Boğası, (Astarlık
bk.

saruğu,

Sözlüğü,

I.,

s.

635),

19,

93.

Çayır, çayır biçme, 103, 104.
Çeki, 128.
Çelebi, 3.
Çelebi kadılar, 3.

Bozdoğan, 36.

Çergeler, 21, 22.

Bölükler, 3, 25, 27, 37, 39, 81, 123, 124.
Bölük ağası, ağaları, 87, 89, 120.

Çift sürmek, 8, 114.
Çift sürücü, 114, 115, 116.
Çolpa (Bön, beceriksiz, âciz, zavallı, bk.

Bölük halkı, 8, 11, 19, 23, 25, 26, 34, 39,
42, 43,
IOO,

74? 77, 80, 81, 87, 94, 98,

108,

IO I.

IIO ,

I I I ,

118,

12 0,

121, 126.
Bölük halkı hizmetkârları,
ihtiyârları,

Taram a

87.

Çuka kapama,

118.

— D—

Börk, börkler, 28, 32, 33.

Dânişmend, 95, 98.

Bucuğla böyümek, 10.
Buğday

16,

Darbûzen, 121.

121.

şorbası,

II.,

81.

Bucak, 68.
Buğday,

Sözlüğü,

16 .

Çuka, 16, 17, 18, 31, 32, 33, 37 ? 9 i, 9 9 ,
118.

Bölük halkçı çadırı, 110.
Bölük

Tanıklarıyla
s. 9 3 9 )5

Dar büzen arabası,

56.

Darü’l-harb,

121.

Defter, 68, 71, 96, 139.

G—

121.

119,

Defterdârlık, 21.
C âm ic, 13,
Gâsûs,

14,

câsûslar,

15, 57,
59,

140.

Değnek vurmak,

99.

Cebeciler, 27, 28, 32, 41.
Cebeciler bölüğü, 27,

Denizlü

Cebeciler Kâtibi, 41.
Cebehâne,

53.

Dellâl, 6.
Delükanlu sermest, 66.
çalması,

90.

Derdmend, 79.

28.

Derzi, derziler, 26, 85, 98.

Cebehâne-i âmire,
Cebelü, 30.

103,

124, 133,

134.

Derzi kâfirler,

98.

Destûr, 44.

Celeb, 95, 97.

Destûr virilmek,

Cellâdlar, 14.

Deniür külüng, 30.

Cerîme, 68.

Derviş, 17.
Deve, develer,

Cihet, cihetler, 5, 18.
Cihet vermek, 18.
Cündîlik, 35, 36.

Deveci,

44.

18,

121.

75.

Dilenciler, dilencilik, 9 3 ,1 3 9 .

Cürm ü cinâyet, 95.

Diplü sahanlar, 39, 119.

Cürm ü cinâyet resmi, 95.

Dirhemler, 12.

■v

- G

- .

Dirlik, 7, 8, 77, 78. 80, 81, 82.

'

Dîvân, 41, 56, 82, 85, 86, 88, 99, 100, 132,

Çadır, 22, 119, 127.
Çalma, 32.
Çârkes-Çârkesler

(Çerkesler),

133 ; 134 .13O, 137 D îvân günleri, 99, 137.
127*

Dîvân kâtibi, 85, 86, 136.

D îv â n

yazıcıları,

134.

E m în , emînler, 40, 41, 73, 83,

D îv â ıı-ı Â lî, 79, 82, 88, 13a, 133, 134.

E m r-i şerc, 4.

D îv â n -ı Â l î m ukâta A cıla rı : 133.

E slem eyüb

D îv â n -ı Â l î m eydanı, 88.
D îv â n -ı H ü m âyû n ,
D îv â n cı,

.

D îv îtd â r ,

132,

133.

bk.

T an ıklarıyla

T aram a

Sözlüğü,

örtmek,

II.,

s.

1193).

99-

17.

Eşkünci tîm ârı,
E tm ek

Etm ekçi,

21.

E vkâflar,

7,

E vlek,

E yer kayışı,

II.,

s.

Taram a

Sözlüğü,

1306), 99.

106,

E yle

123.

106.

117.

60.
10.

(Ö yle,
Sözlüğü,

Dükenicek, 29.
D ükkân,

bk.
IIL ,

127.

D u tm a ç, 56.

T an ık larıyla

Sözlüğü,

79, 8o, 81.

(Ekm ek),

D ükeli (H ep, cümle, hepsi, bütün, herkes,
bk.

asmamak,

Taram a

E tm ek yoğurucular,

D ö rt beş çatal bir ala y bayrağı,

(Dinlem em ek, al­

kulak

Eşkünci, 79, 80, 81.

135.
d izb ağı

119 .

92-

S- 1545))
âmire, 45,

(Dizlik,

Dizgesin

eslememek
etmemek,

T an ıklarıyla

86.

D îv â n h ân e-i
D izg e

56.

dırış

114 ,

bk.

T an ıklarıyla

Taram a

1957, I V ., s. 320), M u h telif

yerlerde.

1 17 .

E zân ,

13,

14.

D ülben d, altı yedi en dülbend, 87.
— F —

D ülben d, 9, 10, 17, 19, 38, 40, 87, 89, 118.
D ülb en d börki, 118.
D ülger, 85.

Ferm ân, m .

D ü n yarusu (G ece yarısı, bk. T an ıklarıyla

Furun (Fırın), 106, 107.

T aram a

Sözlüğü,

II.,

s.

1314),

21.

Furun cu (Fırıncı), 106.

D üşelik (H asılat, varidat, kazanç, p ay, hisse,
— G —

Bk. T an ık larıyla T a r a m a Sözlüğü, II.,
s.

1344),

101.

G a la ta tersâneleri, 117 .
G a r îb

— E —

G edü k ,

80.

15,

E rm enek

15.

çalması,

E h l-i D îv â n ,

G em ici kürdesi, 30.

19.

E kâbir kulları,

go.

49,

86,

89.

33.

(Lâciverde

5,

15,

19,

31,

37,

39) 4-3? 45) 86, 88, 89, 90, 93, 96, 128.
E kâbir kapusu, 4. ■

yakın

m avi renk,

Taram a

Sözlüğü,

hep,

götürisi

(Bütün,

büsbütün,

bk.

tam am ,

ram a sözlüğü, I I I ., s. 1793),
94, 100.
G üm üş, gümüşlü, 99, 130, 133.

E kâbir kethüdâsı,

Güm üş değnek, 99.

E kâbir

kulları,

E lçi, elçiler,

86.

132,

133.

G üm üş kaplü,
G üm üş

133.

m adeni,

130.

toptan,

T an ık larıyla

E kâb ir kapucubaşıları, 96.
90.

bk.
II I .,

s. 1728), 26.

G ötürü,
4*

51.

G önder, 120.

tâ ’ifesi, 5, 6.

ekâbirler,

50,

18.

T an ıklarıyla

E h l-i sefer, 55.
Ekâbir,

30,

G ılm ânlar,

G ö ğ ezi

E h l-i ilm, 3, 5, 6, 141.
E h l-i ilm

Gem iciler,
G ırar,

134.

E h l-i dükkân, 79.
E h l-i hirfet,

60.

G em i, 5 1, 96, 97, 131.

E d n â bölük halkı, 98.
E kâbir,

109.

G eçkü n tiryâkî, 17, 18.

73.

E cn eb î T ü r k oğulları,

89.

G ece hizm eti,

E cn ebî, E cnebiler, 62, 73, 80.
E cn eb î emînler,

yiğid,

G azâ, 63, 126.

12,

Ta­
13,

— H—

İm âm ,

17,

65.

İm âret, imâretler,
H âkim , hâkimler,

1, 50, 80, 96.

61, 67,

H âk im ü 51-vakt, 7, 72, 1175 138.

îspençe,

H a m gümüş, 133.
H am m âl,
H am

72,

7,

15,

139,

34, 56,

140,

57, 58,

141.

72.

İstikâm et, 53, 54, 92.

55, 56.

İti (Sert, keskin, şiddetli, bk. T an ıklarıyla

m eyveler, 49.

Taram a

Sözlüğü,

I I I ., s. 212 7), 138.

H arâc, 42, 70, 71, 72,* 91, 101.

_K —

H arâccı, 70, 72, 91.
H arâc

defterleri,

64,

71.

H arâm î, harâm îlik, 46, 4.7.

K a b a kuşluk, 22.

H arâm zâdeler,

K a d ı, kadılar, toprak kadıları, 2, 3, 4,

H are,

46,

96.

102, 113? 114? IJ 5 ? 116, 139.
K a d ılık, 3, 4, 50.

H assâ top arabacı, 33.
H a v lu

b ağlam ak,

H a y f sorucu,
H azîn e,

99.

K âdı-asker,

113..

hazîneler,

20,

26,

62,

68,

73,

85, 86, 100, 1 17 , 118, 127.
H azîn ed ârlar,
H a zîn e

26.

kâtibi,

.

hazîn e

kâtibleri,

20,

26,

2.

K ad ife,

16, 24, 26, 27.

K a d ife

(sürmâ’i),

K a ftâ n ,

15,

27.

16, 31, 32, 37.

K â fir, kâfirler, 19, 30, 42, 46, 57, 66, 68,
69, 70, 71, 85, 98, 106, 107, 123, 126.

85, 86.
H azîn e kitâbeti, 20.

K a ğ ıd , 40, 41, 136, 137.

H a zîn e at oğlanları, 100.

K a ğ ıd em âneti, 4.0.
K â ğ ıd emîni, em înliği, 40, 41, >136,

Hırsuz, 96.

K â ğ ıd

H ırsuz ortağı, 96.
H ızân e-i

âmire,

69,

100,

104,

105,

130,

mahsûlü,

K â ğ ıd nişânlamak,
K a lk an ,

133, 139-

K a m et,

K a m e t gettirmek,

H izm etkâr,

Kande

107,

108,

3,

57,

74,

90,

15.
(Nereye,

Taram a

125.

Sözlüğü,

K andehâriler, 90.

H or

K ân û n ,

u

hakîr,

H ûşelik,

79.

n,

12.

K a p a k lu

H ü ccet,

97.

Kapu
115 ,

134,


Iskarlat çukalar,

İhtisâb

80,

81,

83,

39.
46.

108,

110,

m ,

112 ,

133.

129,

130.

K a p u cu la r kethüdâları, 133.

I—

K a p u c ı basıları, 90.
K a ra göm eç, 51.

90.

K a r a top otu, 28.

âmire,

K a ra m an

103.

12.
12.

K ârbân-saray, 57, 58, 128,
K ârb â n -sa râ y harcı,

17.
ihtisâb

kilesi,

K a ra m an vukiyyesi,

— İ—
îhtisâb,

tas,

basıları,

K ap u cu lar,

137.

109.

İbrişim,

79,

2209),

K a p u cu , 80, 99, 101, 112.

H üküm , 69, ı i 2 , 135, 136, 137.

Istabl-i

69,

T an ıklarıyla
s.

K â n û n -ı K a d îm , 84.

96.

H utbe,

Issı,

67,

I V .,

104, 105, 112, 113.

(güzel sesli) ? 14.

H ü km -i şerîf,

15.
nerede, bk.

H okkabâz, hokkabâzlık,; 54* 95.
H ûb-nefes

137.

120.

Hisâr, yaraksuz hisâr, 3, 76.
hizm etkârlar,

dükkânı, .79,

tîm âıiarı,

81.

81,

96.

K ârb ân -saray
K a rga ,

130.

kapusu,

125.

İslâm, 60, 63.

K arziyeler,

İltizâm ,

Kassâb, 52, 105, 127.

130.

137.

137.

H ızır İlyas G ü n ü , 53.

9 1,

5,

9 4 ? 9 5 ? 9 6? 9 7 ? 9 8?

17, 46, 50, 51? 64,

31.

90.

57.

70.

84,

K assâb-başı, 105.

Köy

K assâb dükkânı, 52.

K u b û r, 37, 38, 75, 120. ■

K a ta la n bağı, 38.

K u la ğu zla m a k (Y ol göstermek, önüne d ü ­

K a tı

(Bütün lü gatlarda katı olarak geçeri

65.

kethüdâsı,

şüp götürmek, rehberlik etmek, delâ­

bu kelime “ çok çok ziyâde pek, şid­

let

detli,

Sözlüğü, I V ., s. 2713), 102.

iyice, sıkı sıkı, gayet, anlam ına

etmek,

Bk.

T an ık larıyla

gelm ektedir. Bk. T an ıklarıyla T a r a m a

K u l, kullar, 4, 61, 73, 102, 128.

Sözlüğü, I V ., s. 2338. A n ca k bu; ke­

K u m aş, 16, 17, 25, 91.

lim e m evlidhân ’lar tarafından

K u tn î

diye

okunm aktadır.

Çelebi,

Bk.

“ ka ti”

Süleym an

V esîletü ’n -necât M ev lid , A h ­

m et A teş nşr. îst.

1954, s. 108, b e y it

12b.), M u h te lif sahifelerde.

(Pamuklu,

atlas

taklidi,

ipliği

kumaş,

K u tn î

91.

K u yu m cı, 85.

83.

K u yu m cılık,

K â ğ ıt kâtibleri,. ,40. .

K ü lâh , 32, 33, 86, 87.

K a vvâs, 29.

K ü lâ h (A k nem edden), 86, 87.

K a y y u m börkleri, 28.

K ü lâ h

(kısa saru),

K ü lâ h

(Şeb), 32, 33.

K a z â -y i inşân,

78.

Keçesiz

börkler,

Kepen eğ, 86,
Kese,
K ılıç,

30, 31,

K ü rd e,

— L —

136.
Leşker, 21,

65,

30.

75.

28.

119,

12.

K eth ü d â,

86.

K ü lü n g , D em ir külüng,

78.

K eçe, (kızıl, siyah), 28,

R.

37.

kaftân,

K â tib , kâtibler, 40, 41, 129, 135, 137, 138.,

K a z â -y i âsum ânî, 68,

karışık
Bk.

E krem K o çu , s. 161, 162),. 25,-37, 9 1-

K u tn î alacalar,

K atır, katırlar, katırcılar, 75, 94, .104.

p am uk
ipekli

T a ra m a

90.

74,

102,

118,

121,

123,

125,.

126, 131, İ32.

120.

Leşker halkı, 21, 74.

K ılıç cengi,

20.

Libâs, 3, 90.

K ırm ızı çuka, 20.

Leven d,

118.

K ırm ızı A ltu n lu kumaş, 25.
K ırm ızı yelken
K ısa

çalm a,

takye,

— M —

98.

32.

M a 'c û ııc u ,

K ız ıl saru bayrak, 34.
K ızılbaş, 74, 85, 118,

M a g la ta ,
123, 124, 125, 126,

. 127.

M â l-i m îrî, 64, 73. 82.
M â l-i pâdişâhî,

K ız ıl keçe, 28.
K içirek

6.

83.
53, 66.

M a h lû l m ansıb, 2, 3.

(K ü çü cü k, küçükçe, daha

küçük,

M an sıb , 3, 4, 18, 19, 21, 82.

ufacık, bk. T an ık larıy la T a ra m a Söz-,

M aslah at - g ü z â r lık ,. 53.

lüğü, I V ., s. 2556), 89.

M a tb a h , 41, 56, 105, 106.'

K içirek dülbend, 89.

M a tb a h -ı âmire, 41, 56, 105, 106.

K ile,

M a tb a h eminleri, 41, 105, 106.

12.

K isvet,

27,

K isvetler,

M a tb a h

33.

23,

K itâb e t, kitâbetler,

kâtibleri,

41.

M atrak , .34, 35, 36,

24.
20, 73, 82, 86.

K o n ak, konak yeri, 12, 101, 102.

M a tr a k

ilmi,

134.

35.

M a tr a k oynam ak, 34, 35, 36, 134.
M avi

K o y u n hakçısı, 68.

M a ’zûl, m a ’zûller, 2, 3, 4, 92,

K o y u n hakkı, 42.

M eclis, 14.'

K o y u n resmi, 68.

M e h â y if teftişi,

K ö y , 65.

112, 113.
M ehterler, 26.

K ö y im âm ı,

65.

kumaş,

25.

K o yu n , 42, 68.

(G ötürü

114, 139.

m eh âyif teftişi),

M erg û b sarık, 90.

N a m az, 57,

M erm erşâhiler, 90.

N arh , 95.

M esâlih -i müslim îıı,

N âzir,

116.

114,

127.

65.

N ev-yâfte, 70.

M esâv î, 39.
M escid, 57,

N îm çe, 30, 31, 32, 75, 76.

127, 140.

M e ş caleciler, . m .

N o hu d,

M eşveret,

N ü zû l,

61.

M eyh ân eci,

123.
127.

N ü zû l arabası, 28.

42.

M in âre, 14.
M îr î

çayırlar,

M îr î

otluk,

M iskî

103.

kadife,

M ıh ,

O da,

104.

34,

35.
129.

O d u n , 97, 98, 128, 129, 131, 139.

119.

O ğ la n , oğlanlar, 76, 109, 129.

M ısırlı

şalvarı,

M o lla ,

94.

M u ’allim,

odalar,

O c a k lu soffaları,

26.

O—

M îr î, m âl-i m îrî, 64, 71, 73, 82, 96, 128, 131.

16.

35.

O k , 29, 39, 46?

75 ? 75, 120, 125.

Onat

uygun,

(Doğru,

lâyıkiyle,

M uhâsebe, 53, 54, 55.

tam am ,

rıyla T a r a m a

M u h a yyer, 25, 26, 90, 91.

iyi,

m uvafık

m ükem m el,
Bk.

T a n ık la ­

Sözlüğü. V .,

s. 2987),

94> 95O rd u , 21, 22, 39.

M uhtârlar, 26.
M uhtesib, m uhtesibler, 49, 50, 5 1, 52, 53,

O rdu cu , 21, 126.
80, 81, 82, 94, 95; 96, 98, 107, 108.
O rducu-başı, 21, 22.
M uhtesiblik, 94.
O rd u yeri, 21.
79,

M uhtesib çardağı, 98.

O rd u -y i H ü m âyû n , 101.

M uhtesib oğulları, 79, 80, 8 1, 82.

O sm anlu

M u h tesib

O ta ğ -ı H üm âyun ,

tîm ârı,

M uhzır-başı,
M u k a ta 'a ,

79.

m .

yasağı,

50.

O ta k , otağ, 21,

m u kata'acılar,

72,

82,

130.

M ü cevveze, m ücevvezeler, 24, 25, 26, 27,

O tlu k ,

65,

O tu rak,

104,

36,

109,
130,

33 > 9 0 -

M ü ft

14,

15,

terakkî,

Ö—

17.

Ö ğürtlem e, 32.

122.

Ö k ü z arabaları,

M ülâzem et, 2, 19, 38, 40, 43, 85, 87, 90,

Ö n ü rd ü

129.

(Ö nce,

iptida,

M ü lâzim , 88, 89, 90, 91, 92, 93.

Ö n ü rd ü

kalkub,

M ü rde,

Ö n ü rd ü

konarlarsa,

72.
m üslümânlar,

5,

13,

18,

22,

48; 49v 5h 52 , 54» 55= 56 , 58,
68, 72, 91, 95, 96, 97, 98, 105, xi2,
117, 127, 128, 130, 134 , 137, 138.

33> 4-7j

M üteferrika,

ilkönce,

m a Sözlüğü, V . s. 3106), 19.

M ü lâzem et libâsı, 38, 40.

M üslüm âıı,

evvel,

d aha önce, ileri. Bk. T an ık larıyla T a r a ­

9 1? l l 9 -

70,

131.

79.

M ücerred müteferrikalar, 77.
M ü ’ezzin,

no.

no.

89,

94,

22.

Ö tü rü , 97.
Ö zge

(Başka,

gayri,

m âada,

Bk.

T a n ık ­

larıyla T a r a m a Sözlüğü, V ., 3163), 92.
— P —

100.

M ü tevelli, 53, 72.

19.

'

Padavra, 117 , 118.
Pâdişâh, 4, 11, 12, 20, 23, 27, 29, 48, 52,

— N —
N a cak, 31,

76,

N adas sürmek,
N a ’l,

119.

N a ’lbend,

126.

125.
128.

59> 60, 61, 68, 73, 89, 92?
101,

102,

103,

106,

iii,

9 7 ? 99 ? ioo?
118,

127,

13 1, 132, 133, 139Pâdişâh’m tahtı (başkent anlam ında), 52.
Pâdişâh kulları,

4,

61,

73.

Paşa, paşalar, 127, 133.

Saru atlas, 24.

Paşayân -ı cizâm ,

Sefer, seferler, 92, 102, 131, 132.

133.

Pehlivân, 82, 86.

Sefer-i H ü m âyûn ,

Peksimed,

Sehel, sehelce (Az, cü z’i, azacık, pek basit.

39,

119.

21,

55,

77,

56.

Pirler,

113.

P îr olmak,

S- 3372), 6, 34.
Sekbân-başı, 121.

10.

Puhte, 5, 8.

Selânikler,

Pul, pulsuz, 34, 67.

S e lîm î saruk, 33, 38, 90, 119.
Ser'asker,

R e câyâ, 4, 59, 64,
R e ’isü’l-küttâb, 84,

68> 6 9 , 7*>

104,

II 4-

135.

gemisi,

R en çber

koyunu,

128,

129,

130,

131.

22,

38,

39,

40,

Sığıreti, 96.
116.

12.

Silâhdarlar, 24, 89.

95.

Sînebend, 39.
S ipâhî, sipâhî tâ’ifesi, 3, 4, 6, 7, 8, 9, 10,

1, 67.

16, 24, 26, 32, 35, 37, 38, 74, 86, 89,

56.

104, 109, 110, 114.

R û z -ı kiyâm et, 5.

S ip âh î (A nadolu sipâhîsi), 16, 32.

R üşvet, 3, 4, 5, 64, 65, 79, 84, 95,
R üşvet-hor,

8,

4 1, 104, 109, 119, 121.

Sikke,

Resm , 68, 95, 96.
R işte,

seyisâneler,

Sicillât, akçesi,

95, 96, 97, 128, 129, 130, 131.

R en çber

90.
118.

Seyisâne,

R isâle,

132.

Bk. T an ıklarıyla T a ra m a Sözlüğü, V .,

Pirinç,

R ençber,

99,

Sipâhîlik, 3, 5, 6, 8, 9,

64.

10.

S ip âh î bendleri, 37.

S ip âh î oğlanı, 24, 26, 89.

S—

S ip âh î oğlanları bölüğü, 24.
Sâdât, 7.
Sadak,

Siyâset,

37,

38,

39,

126.

50,

76,

95,

125.

S o f (zeytûnî sof), 26.

Sadak bölüğü, 37.

Solak, solaklar, tâ ’ifesi, 3, 29, 30, 32i 37.

Sağ garîbler,

Sol bölük ulûfecileri,

25.

Sağ garibler bölüğü, 25.

Sol

Sağ ulûfeciler,

Solp,

24..

garîbler,
80.

S â ’illik, 93.

Sorguç,

Sakkâ, 55, 56.

Subaşılar, 46, 47,

Salm alığ

(Başı boş,

yularsız,

T an ık larıyla T a r a m a
3285),
Salt

Bk.

Sözlüğü, V .,

s.

16.

(Yaln ız,
T aram a
120,

serbest.

126.

Süfîler,

sadece,

Bk.
V .,

s.

T an ıklarıyla
3288),

109,

Sûhte, sûhtelik, sûhteler, 5, 57,

Su sığırı öküzü (Erkek m anda, Bk; T a n ık ­
larıyla T a r a m a Sözlüğü, V>, s. 3592),
Sünnet, 32.

Sancak, sancaklar, 3, 4, 20, 22, 42, 4 7 / 6a,
64, 66, 74, 89, 114, 115 , 121 122.

S ü rm â’ î

atlas,

Sürücü

çıkmak,

27.

Sancak beği, sancak beğleri, 3, 4, 20* 22,
60,

141.

127.

128.

122.

Sam an, 131.

47,

121.

13.

Sultân, 99,

Sözlüğü,

24.

25.

64,

89,

114,

115 ,

121,

113.
- Ş

122.

Sancak dibi, 60.

Şâgird, şâgirdler,

Sand ığa bırakm ak, 48.

Şahin,

Sarhoş,

26, 82, 83, 84, 86.

125*

Şalvar,

18.

Sârık, 89.

Şarab,

114.

Sârık ahvâli, 89.

Şeb-külâh, 27, 32, 33.

Sarrâclar, 108, d 11.

Şehirlü, şehirlü tâ ’ifesi, 33,

18,

56,

73.

T iry âk , tiryâkî, tiryâkîlik, geçgün tiryâkî,

Ş ehr-em înlilderi5 21.
Şehzâde im âr eti,
Şer’i,

17,

140.

32.

Ş erî'a t,
Şeyh,

73.

T o pçu lar,

.13.

27,

28,

32.

T o p çu lar bölüğü, 27.

Şîr-m end, 60, 75.
Şorba,

18.

T o p arabacı, 28, 33.

21,

57,

T u ğ cu lar,

103,

108.

11.

T u ğ -i H ü m âyû n , 11.
T u lg a , 119.

— T —

Tüfenk, tüfenklü, 3,

120,

124.

U—

T â fta (açık m avi, fıstûkî), 25.
T a h fife (Bu kelim enin çok nadir bir kelime
olduğu
larda

ve

en

önem li

bu lu nm adığı

belirtilm ektedir

arabça lü gat-

D ozy

U ğ ü r (Ö n, yön, Bk. T an ık larıyla T a r a m a

tarafından

“ M eselâ,

Lisân ü’l-

Sözlüğü, V I ,, s. 3928), 15.
U ğ u rlan m ak

A r a b ” . M . Q uatrem ere tarafından bir
takke çeşidi olarak izah edilen bu, ke­
lim e R . P. A . D o z y tarafından “ hafif,
kiiçük bir sarık55 olarak
tadır ki,

m etnim ize

açıklanm ak-

u ygu n düşm ekte­

(Çalınm ak, Bk.

Taram a

Sözlüğü,

V I.,

T an ık larıyla
s, 3918),

57.

U lem â, ulem â-i ‘izâm , 2, 3, 7, 31.
U lu câ m ie, 13.
U lûfe,

ulûfeciler,

ulûfeci

garîb

yiğit,

ec­

n eb i ulûfesi, ednâ ulûfesi, 3, 10, 14, 24,

dir. Bk. D o z y 5 Dictionnaire des noms

36, 44,

tadır ki, m etnim izde u yg u n düşm ekte­

62,

63,

73.

78,

87,

89,

92,

IOI, 120, 126, 138, 140.

dir. bk. D o zy , D ictionnaire des noms
des Vetem ents chez les arabes, Am sterdam

1845,, s.

160-162;

Persian - E nglish

F.

London

1947, s. 288a), 24,, 25.

39.

T â cûn,

70.

T aşra
Tavuk,

Ü sküf, 100.
Ü stâdlar,

117 .

Ü stâdlık,

18.

Ü m m î,

haremi,

Ü

Ü skü flü kapucu, 99,

T arh a n a , 56.
T as,

Steingass,

D ictionary,

100.

ü m m î vüzerâ,

iı.

45.

115 .

—V —

T â z e yiğitler, 13, 59.
T a z ı,

Va%

57.

T e c v îd ,
T eftiş,

14.
(M e h â y if teftişi),

23,

73, 78,

112,

1 r3 *
T e m cîd ,

13,

V â 'iz ,

13,

V â kıf,

72.

126,

127.

126,

127,

Varsak^ yarsak kubur, 27, 29, 75, 120, 125.
14,

V eresiye, 96.

19.

V e z îr,

Tem essük, 95.
T e n e f ber-tenef,

ıı,

110.

T erakk î, 9, 35, 36, 54, 118, 120, 121, 122,

vezirler,

küçük

vezirler,

vüzerâ,

79 ? 86, 9 6> ı ° 3 ? H 3 -

V e z îr-i a ?zam , 5, 6, 7, 11, 12, 13, .14, 15,
16,

21,

41,

45,

Tersâne, 118.

64,

67,

T ev liyet, 21. - ;

98,

102, 104, 106, 108,112, 113 , 114.

123.
..

Tereke, 128, 131.

T îm â r ,

tîm ârlar,

80, 81, 82,

3,
121,

25,

38,

122,

T im â r

(eşkünci tîm ârı),

T îm â r

erleri,

78,

79,

125. I .

25,

74,

121.

23,
47,

69,

99,

100,

113,
115 .

V o yvo d a lar, 4.
V u k iy ye ,

12, 96.

3 1, 33,34, 35,
48,

7.1,

V ilâye t, vilâyetler, 8,

V ilâ y e t kâtibi,

79.

tîm âr erbâbi,

T ır p a n ilmi, 103,

74,

124,

22,

11,

114 ,

49,5 1, .53, 56
74,77, 79, 81,

12, 36, 49, 64,

115 ,

122.

— Y —

Yedekçilik,

Y a d , 105.
Y â fte
Yağ,

Yeğ, 9, 47, 73, 93-

(nev-yâfte), 70.

Y eniçeri, yeniçeriler,

53.

Yağm a,

m .

Y elken T a k y e , 99.

5, 8, 9,

65.

yeniçeri

Y arak, ya ra k kullanm ak,

10, 35,

47, 48, 74, 75, 76, 77,

37, 46,

III, 125.

Yaraksuz, 76.
(G ü n ahı bağışlanm ak,

m ağ­

tâ ’ifesi,

3,

28, 30, 32, 34, 37, 55,

64, 65, 66, 110,

Y alılar, 128, 129.

Y a rlığan m ak

15,

120,

131,

134.

Y en içeri börkleri, 29, 32.
Y en içeri

küthüdâsı,

Y en içeri

kılıçları,

Y o k lam a d a

121.

134.

bulunm ak,

44.

firet olunm ak. Bk. T an ıklarıyla T a r a ­

Yoldaş,

ma

Y o r g a (K ırkından sonra eşek yo rga olmaz)

Sözlüğü,

V I.,

s.

4356),

21,

84.

Yasak, yasakçı, 15, 16, 17, 31, 33, 34, 39,

■48,

52 ,

53, 55, 56> 9 i, 93,

107,

119 ,

137.

(R ah van,

Bk.

T an ık larıyla

T a ra m a

Sözlüğü, V I ., s. 4668), 10.

125, 130. 140.
Y a tlu

(K ötü, şom, âdi, fena. Bk. T a n ık ­

Z—

larıyla T a r a m a Sözlü ğü V I . , s. 4390),
Z ahire,

55? 58.

101,

Y a y , 39, 49, 75, 76, 120, 125.

Z erbozan

Y a ya-b a şı,

Zenet,

63,

64,

65,

66.

Y a y a k yürüm ek, ya y a k yürüyen hizm etkâr
tâ ’ifesi, 8, 15, 17, 30, 31.
Yed ek,

yedm ek,

m .

102,

arabası,

121.

87.

Z e v â ’id,

13,

14,

Z ey tu n i

sof,

26.

Zırh,

131.

62,

120.

F. ıs

\

\

^

> -S a ü ^

\

'

ı

1

'

*

•»
t l i . b V l* J

ı,*

!

'-'* *

1

^

\

1j ^ # ^ J \^
\

1t i o


jŞ j

i

*^ *V f

s -S ^ j ı S ö ^ ^

*<^S*S>&£.

'~—J J ^ j j < S j ^ j l^jra

‘“^O.sS.l^? £"? **•) V i l ^MLİJUTrC^
t>iAü 3 I^L

J j\

Z M ji^ jfe ^U ^ U ^ C i^ ljj c io l* <sCL*/fcJu*_-i
^ ■ Jj^ i^ = ==i^ '£ >

V

cx^ = y

j 1^

\

<££=&)

^ S ^ v S fo ^

J(3^»S ^ ts ^<cV^-i/ö J ü jl 4W

'£İ?' *0->->^

J

< L ^ ^ s s =s

*^$3 ^
^ ^ f < & ? 't A 6

r

,j

<—* ^ I v ^ s ® 3!?
Ufc—

•* /*

io

O
»

«• ,

*

ö .^ .- C ^ .

\

V

L




—> L $ j ) j \îi^ -î •
^

A

*\( /

J
>.şs.

\^ J

s

o - (t/ ; U-ÇŞ^Jf &

6

-‘ V

J-v&

J jJ 1

«c\j (J:j j >j J 3 i^r*İAt k cx xk = j 1
•'

'

^

I

^

5

c fÇ ?
* T

li^r.CA ^y

» ! / jjr

^£ & J j$ J .

-tu

£\J»\j A';y le ^*0 i jr

=?4Î\ jtS ^ - £ ? J * t) J J * '^ U ^ > ^ = S=^ '
v^ f[

v -^

uU U o l U j r ^

I S o - ^ J ^ .-

^ r C ^ £ & # y <■&)*>cd'C/* W * U e ) l* J
s *i
\ |

4^

^ J * tA ^ r ^ fJ O j ' '
^ (O

J-5

_

„1_/..

j-j Ö l>^ o ^ L u *

i

C o ^ i \_$)& S2

-

ıjıAi

liol(_
. j^.L ^ . Ls-cjşS

o\^o

4!$&***?

/

* s >

J.

\

£

K

m

J >

{ j^ ıy js )

/?<>9 '>:*»)&*

\

'^ ^ y* c ip j^ * £ } £ &

*ci l j J

1

^ j^ f f V ’S ^ y .^ jJ j^ * J > ^ tS r ^ ^ J & & •
,

' N

'

>

* •

jS S ^ ^ ^ A jL b

j i 'J <4^ ^
Câ^j'

t? '

S

S

.

.

-

j

\$ r^ -

1

e& U ^jl

•(

& \jîû y ü ^ * -^ )

v■

,

l

o jjv & İ J s jV i} İ
/
• »”

^ *-

2^)Aa>^>\1)1>)'iu U j^ - c A j

k t^ Ş e J <£^)
> jo jly İ A ^ jc jC ^
j\r

y ')

*

%

t

^ ıS r r *

y

\

„..
s

*

7
s

**

1

dl^ ^ c r ^ # c £ M İ 'j ^ a j l ? U ^ £ ? ~ î “ Ü»
ı

4^ ü *^

• j>->1 1 6 ^

'n^_WHr*-0

J

t

jjj)

c^?X<»• \lş / j < 110
> ^ 4 ^• 15

/T \'

'

*

^

^

^ S - ty ı+ tr j ciA. \y

\—

*

^

<-fis ^ _ A c v #

<-îA /Ü ^ '

(Jj \d\j A i) ^ f \ & \ s 2 jJ j

^ ^ < -$ A > l^ , & C ^ J e & ij' ^ - * ^pJ <^%*- \t)

^ c )j^ L ^ ^ < ıU * | ^ >
< ^ A ljU jA ^ ;^ - j ı / ; ü b

^ ^ - 9 ^ !=s^ i ^ ^ - 0 \i^ j? jjf> '- Ş *
^ V .c îî'

j^ \ fjj£ k = z * j& \ jp t a j

"\ * ""

J -^ '

6 ^(-5^ J j '

X

j

'

r

c '> ^

^_Ja*

/ s

I' i

*■ ”

- ■«

'

"

* î

I

" /

*İ^\ w^\>> C ^ d i J <bjAAf'J$£lsSS> *jX>4f }

’X j > J ^ S

j < ^ ) } J } j^ U A '

^ j / ı i^ j>

j'L S )^ t3 ’^ ıJ

^

✓V

J !^<l\sjy*j\

'

"

- W *iAl>

^

Ifv^ J j, l

Ic ^ ^ A ^ S S »

'

\ fr '\ j^ / \ ^ i
l
'

< -0 ^
'■■ ■
*

1^ r r r r ^ ^ ü f J > S > & J j J i [ t j J ^ J

*(

^ ^ .iî>
v
.

cwrt | j

^
'

’-jjı^ luJ^\ ajü.\; ^

1Cjûîf&
]

£ - ^ - ş ^ *X?

^ f v t k j c>3 .\< L ^ rrj 1>X v
t v
LL-~

^

*±X . cSİ *h İf
^
^

İSe^ V j J ^ IJ ^ j ^

\

jjj\ & > ö J > * & >
1
*“

i

-\ *

j?.

c i X ^ j J ^ l î » ^ ''’
-.

jju

.

"'

- ^

',

* "

,

tâ \ jK İA ^ h j?

' .

x
< fir ? ,

- “ ✓* • * *

'

£

J

j

'

_ ^ = o \ j L ) j ^ L 5 y ö $ ' c £ ) j_ y ?

j

bJu ^ 1o jc â ^ - ^

^

^
&\

*

*$.'7 f f } \ j N ? â Jr*jj^ 3 *X s
'' "
*
! ’f
5

* \ i^ b 1/ 2>A^.C?^1 tA ^ -'

j

• ^ j'
” t3t^ J

2^_

jl ^“j x

;>* 0 ^

*j
JJ ^ L r ^ k V5"

< j£ ^ k U ^ J T 8^ t / 6

 U i ^ JJ
,7

'

’İ

*

Jj£ ^ = >

\<4 ^ - 4 ^

oâ>t) «u>\v j 'J f* ^ U^;

J ± $ rfö o i A i ^

* j)jŞ )y \ L s u > y ‘ \s J } j'i^ = ^ j* C i, ;>c ^ J ;)

^

V

~s

" '

s

t


"'
^

ö) ^ j\
'

j ^ ? IlA ? L £ cA t: ^

I

\

'

'

"

1

a r

^ — — . **£. - __ ' ^ Lİ>^ A > ^ *‘^ "j> ‘^■b/u.
* *
.. \
V '
»
^

j j 3 o ijS l)

llv i* < o / ^

'.

'

\
J> '

) 4> - ^

@ f^ a f

■ ^y'

c ^ o 2 jj^ > j\ j< * i) ± + £ = ^ & j> y ? * c s^ v j£
\

t i j *—

(J>^ *-^ ^

^ A jo b
^3^

l) =

^ l>

<ȣJ>-\ ja s

L ^ y ^ j kCL-V^İ^ ^
'^ ^ \ ^ i^ = = = tj3 j j>j\>

y

^

-*

v jf ssst ^ ç ^ P 'J î

l

oj$2(J^x>& j)\ O j (sp^(3 ^ İ »-^5 L -b ^ A ^ v j^ ^
** v r

^L)

N

^

^ J J ^ A jr ^ v İ5^-İJ

- 4 Â ^ > t^ c ^ y * '
'

^

< C jj> *J^ >
“ •İhz

C ^ ^ y J jJ y jk

aV ' >XUj JCjT
k - cS > j

} ü b ^ J ^ O fJ

£ )} $ *

*

i

(■ fü \ i % ^ J ? J ^ ~ jj& I X ^ L j^ m a^ 1

a £-UİXL^ ^

ls ! - ^ J ;j_ £ Î jj

j*

j_^'

iJ r :. b u -b ’c ) ^ l; j İ A ^ İ /
^

JS ) j& .
\

jj

$ *cJ Z *£ = a

fA İ? ^ l ) : t> b^ C ui= ^ ^ â> j
\

'•

‘< s & ^ ^ ~ ^ ~ > jk j “S j j j
\

>

N "

■ ^ jjjC ^ Û jlu > U ‘-— ~ao*\ c ^ i L »
<j

U j* - ^ <Ç>-^

I

'

l> £ CJtJ^4> U ^ 'J*
" ■ '

b it t i

'^

'j j i
\

L$j'}}^J^Lj^\/Jjjitlj^ AJ^JijİİJ O ıA ^
j

j^ y -u
l^-~**u£ v—-ü {>1^^ a A-

ou u
(i»c >j y l*.

cl)£j> l £-l );5 i ^ l i ^ ( j

b

J y/ k / y . . y

' ^ ■
>

-i"

ı^v j y
>

N

*1^ /^ *-~^>
O
. '

C l ^ j —^ J ','1
v
^

ca>İ^.ü

jj^ jj$ o
*'

' * * 1 -U<
j*« ö,
■ °\İJ .
/
'■" J l
■'

w

.

'> > t

j

t*

aA £ tf/ ı&

6 *r

4 * ^ ^ j 3 j\i*

}

A

$

1J ;

j f o L ^ ^ j ^ ^«şv?' c j Va^

jAj\> a «

d ^ J -?

L ^ ^ > -^ C İx ^ = = » ^ ^ c J ^ v ^ c s »

*

1

J ti;j t)\-^=£^r

"

\
J ? ( ^ 3 / > o y^L* ö J J ^

?

aS ^ o j j

*

ü & & * c \ Â İ‘

L fjr J 'İ tlS *

'

>*

\»* i «/• U ^/i
^
"9^
%
^ > '

^ t * A î^
^ jîjj|

i*«>

ü ^ y ö ^ ^ . ^ c S r y ^ ' lj^ < & U j'
'

U

'

/

t^ )y ^ = = = > fit* , ^ jy ^ İA -^ f’'

/

4 1

f*

t.

li* -5O
1[ ^ t^ s s s » ^

J J ^ ? J ^ J ^ J ^ j'O jj\ j AjjI A ^ J j ^
»
|
*
l/>
bjj

^ c ^ b j y j A ^ - < r ^ jb \ & £ = = = *-> $ &

^

,

‘ ' ,‘* J < Â ^ ^ İ 6 C İ İ > ^ b - - l

i

\

o j \ t v ^ a\3 u/ ^o< a> £/ 1*
^

^

)

\

ı

y

>
- ç fe

4 $ f c jj U > j\J1^ [>

**►.«-«_.

•?

^ J j^ j

L ^ \ ( ^ \ l^ ^ j^ < ^ j) ^
\

J i' '

A

\ '->

J a İ i J j \j\ j y / j 3 ^ &

^

'" V ':

1

s - 5 ^/ 1*3j>.1*J2A3 ^I k jA i^ u i^ jA )

^ r* ?

t) ? s

\
y^
*-cA> C P j j b

1 ’
^^

^ ^

*

Ü ^J*
V

iy ^ ' i *
^C>X— ^-î)

< JJ}\ jgL& K yd
I h

s j} J C j \f

9
J.

<4 / * ^ \ j/ Â * j£ > **''4 & J * -

<
4 £
Ajl
fi& , Cj £

&

d s ^ K ^ jâ

t

y

g

h
ı'J v

j*

Z

i

tğ ?

/j£

j u

i

k
$

i la

•s s : •

/

^'fj^iC
^cAyj
**Wi=^îiu-Ac*V>Aj/J
- \

^

..........................................

.

'

'

^

1

^

ı jP,'A(V$ ? /v5v
. s 1/
\

%S

\

*

/‘

cî p \ ^ ^ \
Oy r

*

v*

/

«?< * $ ; KV ^ * ;
’jj\

^

&

6& \ s ’A

f

ç

\

s

•«

^ ^ 'Ç <
5sv *.

*

^

: « * * &

*

'•* ^

* / y ^

C ^
^ f *

e ^ u

:

T

C M j) \ L ^

v>

v ._

ii _

/

'

' . r i

4 ^

^ a ^ İJ r ^ U A ^ i»

$ 5?

ö
}

.

* v v c tv

^ K" t.^
.^ v
C "V

&

<

h

j. ^

* it £

L^^ü^cfiir

y**r

£' O

V

T-ı- fır~*^ »Jr ^ ** <~w

..
'
( m \*. /A :A .^ A " a '. \jK

l -.’ \j_ . i«r j

Şv^- '^; ^^juiy.4 )'o^^'İ£>
p^L»' %*
- '^ ’ k * u

Is'c^/

. ^ i ^ i ^ S c ^ ) ih ^ ^ ^ i0 ^ \ < J ^ ü \ ik S İ
\

. •’

1 î
o i, h û

'

3^

»-İ-UçaA j '

j ; — ?L

.

..

j ^

t y

&

ı p

t i ö

&

*• *^' .« -\
ij/j cJ*s<*> -yv"'

^ o)i
J

-o j p c

ty £ r d *

^'û>Jk^ic£ ? t> ? \ &

& \ ı&

^ * -

cz& £ j

it#

%

ji,^ J/v**'
% cJ^I
»■

>

yM

j^ıiAo*
*

[„

v / 'U ö
f i

V İ Â Z J J 'i j r f i

*■/ * • *

>j,

> > # * 1J ( İ &
y

*»,

r^ v

1-A ,

.*' ‘,* ; •i-''

't i 's j 'j l c i ? ;
• &

» %

.i- A

i

J k < * > ıî i V ; ~
V/f

{h
A ~

f y j . ^ > J ~ > ‘u û yj
7 *c/'
'

y

# *■

-/

^ S })s> /t/^ j
■S < r/

t,,

" .Z 'M

a ~ ,

<f

t o j^
i i , ; »ı
- < 'A
r ^ e^
/
b z j & î j * 4 j ı j } \ ı ys>jb)iS//i/(/ji
/■

,.

*

'■

' ' ' ’


Jj£ş£ = = SajjjJ> \£

<İM

^ d y  ^ & js

W &’u«tii :J ^ k ^
^

^

i4 p ğ ^ fS ^
^ (/
Lfji

*e^\

ûU - ^ “ A ^ 'u ’^ j [ f j « >]/* <-~^

j b ^ 1 t f j Ij £ = = ^ ■
— 'J s } d \ jr fc >

1V

c

f

r

j

U

*

^

^

-r *

V

J ^ $ 3
oS c £ ^ 2

?JlVi<lı

* ^

J a İ^

13

j>-

*
Cİ>J l^ j} 5 4 ^ \ ı^ < v

y i'jJ b - jJ ij,
İ'J Ş -'c ş tlıS j/ ı

/

A .t

ÜfcAî'

İfi J
♦» J & V
d $ J j j j

J

tr

^ N - " i' ^ y p xS y S { Us
^ e j 'Ü ’O t»

\J l£ j j j

Uf e ^ c i r
^

^

fc,/


^

1

ü o U jö îA ^ / S jS ;1 > < 3 ~ "
M*

-$ ? » .

*Xi

'
*>

L^ J-J) £ f j İ f j ü

9 J ^ J^ ^ = = = Z V

s

\ j , ü
**

*

j 4 f.
j

JLİjkssssJİ^
4 ^ î î l>

&

s

1

^

Âİjl^AjfjÇjjSPl \j*i\ı<J^li
X J j d is > ^ ^ j b J

J

L

^

ü

^

J js—i i

\

I

-

1

t

** /


*
J3

Y/S

••

<J l ■

•• *-

/

-


/

A

^ A İ ^ ^ V o > j5 l»

< İ;j !

^

JiA»

' <y.U>S fcİ54ü*^

^

^ * *' *

S*

^ r-? '

r* V "

CU s İ j j ^ ^ L ^ j J İ ^ İ ^

.

'

.

.

'.

^

i
o!jUs=s»
y Ji ■/. V . l ,

-

liP u N A ’l )

'

<fi.-

33

' t

v

'

^ l^

/

^ ^ c x Ui >\ !- İ ^\

0 & }y > xû \»,"-r - t ^

6
*
^

-V — ^

*

Y

*

*/ 1

s— t r ^ * lk^ > ^ = = » Lo c İ jâ İ-4
V * ** /
J i b ^ ş ^ b Aj^==?h) o ls '^ a i>

'/*5 jü ö z > z X 6 ^ u s
j * 1 »/

1*

* "

"/

%# •"

«\

V

î

# ^

•#

f

• '/

* *

'

k jjy b
S '

»s

A ŞS,

*

.W

"

^ _

I >

I

CP^j
«

'

>?*

u ~ v ; > )!> & ?

VJ
■^i) Sj>

Sf i& L & J A z ^ - U * <Ü

^ j j - u ip ü v ^ j ^ '

1 1

.J s f o '

'
X} \ s>
'
"

7

J^ j k j C &

.

'

-n------- 3 3

J * jI

*

* - T, ' ‘

</

/
^

*C w -V ^ .* ı j k
'

'

^m AS»(3 UjL?\{Jİ**

*/

^

‘■Sjlç v - - ^ 6 b > J '

bJd^ C ^ *^ = = S
/ .'

-

3^ ro »
L\

_J L >1

-

1/ jl/ *

JX

">

*> '

L^fb/^cTAif}X~£ = »j }[dJ

'

^fı^Jcly^

*İ ^

I

y

t/^ ^ wO ; [3 iç

'*<oı\^ ^ s= s» \ j,y^J ^ S * ^ ^
^

*[ '

^

'
£ /*~ -~ İ.?

ı
Jf â * ö

tk t*

i \ < ^ \ j i j ^ j C ö < J t X f J i ‘jie*?’^ 2 p\
\ jj j[ ^ S s ^ } J ) j\ S £ * ‘C i Ö

£^M >b

JA ^ U İ i £ > ^ = ^

X

5

"-— —

i

*t

i

^

^

- — ----- —« *.^
.%

jA
’i

*

*

j \i't—^V)\3

"

J y V ^ f1
^Cİ-b^J}.^;C>
> y & f^ J ?
■^ w *

••

viaL > j^ j\j= = zz>
*%V ; '

y
^

*

6
•*

- /

j ^
*

^

"

\<Xf?J‘

îx ^ = >

;

^

•*

^ < iX Â £^ ~ 0 ^
*
jj

^

^j

j

s J jH j

\

K ^ = ^ j h Xs

^ f ö - î ^ ö U > \ ^ j S j k s s İ A i ’l / y ^ j p -

/

3 $ 0 i} ^ ? ^ r jf^ ^ \J ^ J ^ x M

â ^ £

'

{ * İ /* 2 }

^ \ l\ ) S » W

.

•#
>

c^A?'

^

'

< ^ 4 t e ^ i^ U u £ ( P d $ S & $ & > .

j\ ^ \ j^ o İa a > ^ y ^-îA ^r
j ı . V\ - -. * . . . \ ' ' < lZ s'

- -

4

O J ^ a ^ J j < £ J = = Ş Ü Uf
^ ^ S ?-> .< ? ‘J -b V ^ J '

^•^^A^t>\l
- îiîU îy j j$ ^ = = ^ * u > y c

M V ,

>

•^*b ^9

!*

"‘ r

L£ C ^

X
*/
İ5*"'}1üÜj"cAa1-İ t
/

c

y
j

Sj^ 'V - ^ .^ % ^ - 3c ^ ^ '

'j i ?
y)

\

t

ü

>)~* '

* (*/

^ \ t £ j \ y Z J \ <u J t ^ v^ A X i A j ‘ u J y (

$? ^ ' 6 u j | J b
^ } t O

* ’ «»••

"

/

*(

/

**

U j j t f (rtU>J ■ ^ V İk'

2£.\ _

~ '*

^

^

•‘pÂlbl^ *»cilj>*u-t/^\c^cu»jf-U»jf-i
^
1
v/
a ^ ;

'>

1

/

-

J

/


**

y

s

#>

b d T ^ ^ ^ ^ K^ < j y ‘ s S^ J

<—^]c-»^rw^^’a

A dJl4 a Iİ-^

> s$ h y X ^ j

'i j U

d C ^*

l

••/

l

*\

J j'C S & jf z & J S A j U ^ >=i / ? ^ J c* > ^ p' '

ûl
^

G w lj W ^>

< ü ?4^

s^ - \ h $ 'fO '^ k i'/* j c b ^ - L ^ J < ^ j\ & \

t^ - \

\
u


'

1

/

-v ^ '
^"T - ',^ ‘ '

x-

*'■

'

g1

U \j

l

•> >

n l V y '. ı .

‘} o

>

i

0}

* 1

9

!- Vi ^

j

V ' J

ı^ .r , .<>.*■/■'.

*>

a 5 C-A>İ h ^ - V

' < -^

*<*

l> V * f ' <-^?

y

/‘^ 3^^lTj^i/jl^>
•A&PU*?
I
,
&

& JÖ ?

A > jp *

'

»

^
**
/ /

>
^

) y j\ ^

j

ı « ."
1 j>

•;
Sj \ ^ ^

j j

Z>j & - o L ^ > l^

c^-s-a. \i 3 c p

^ İJ l

'

1

y* .


-^4)jL*j-id^U)_y.l*'aj ifjsûıyij^j lş».ı<jl£
j

ı
V '

-

••

#

/

"

y V9

/

j

/y >

& **
t
m o

^

\

* c ^ > ij> o \ / ^ < -- ^ c l> ' j j ***

‘'(S j Sj \

] j&

S
J

1i o

/

l J ^ j İh — < # c İ ^ İ İ & ) v k

*6 * - ^ -

JU ^ ^

j

L ^ L İ^

a Ü » ^ c A^

"

^ -t^ a L ^
. /

*

*r

< ^ ' j

;■

^

L> ' )

\

/

'

' j > £ $ C \ js
y/ V

* '

*

P Of

ı.

/

■*
/

U y.v i- ? J

>
— ^ V ~ *j I s ^ ^ ^ jy ^ y ıt â 4 ^ J u )o b > »
*>
*
*& i i j

*t
~ ^ 'j \ r j J J * ^ jj \ jJ y v (^ 3J ^ > \ £ * C L ju >

î

*

. *

-^ fy d ^ ljîw ^
*^

^

^ ^

I

^

'- îf - l i ^ .^
^ 6/ j

* '' * S

^

"tjk ]J I L m ş İS O ^ A j i i \ j

t-

.

/
f i f/

'

>>•*

e

^

y .'v t .
‘A

f -

1 ^ j> \ 4 ) ^ u > j ^ ^
^ ^

S

^

/ y

j

.
^ f 6(

**

*>/

y

* * \% t ' J

**

y'

y

« v ^ lk d ^ r - ?
/
*

/ ♦
»
*'/

^

üJh} ^ ^
'

1

^ 'j» O ı? r * - ^ L r ’cjji) 1
" 'î - ^ K - ^ U ü f ^

^

^y

^ ğ ^ i / l v î ^ J C ? ) \ C h $ c*j\> j.

s

^\

\ j$ * & il> y & ^ & S K h ) / * - x f ^
S
■P

.

0 ^ \

aİ İ

Vc>

«

\^ ^ r ,!>1

y -l

'■

^ c P r ^ S ^ 7^

Jz*\

l) 0

1
■ ^iL' t kj 1

\

o 2^

k » w o J > û ^ A "J J a
*
«r
^r
l5 j\ \ ^ ı^ = := »

^ * U İ £ ^ U / J ji^ J l^ c / * < -£ ftr ^ r ^ / t

k 5- ^

^

"/

s

c s r ~ -^ j U ^
t
/

'

\
'>>— __________^

ü A 1^

\

y

^

V

^ —1l» j z J k 1,

J f y i c o \ s {J

( ü lO / j

f

j ^j ^'

'Jj &

g is J *

I f e &

ı Ü fâ te M

” '*)

'

/ ^ ^ < j S^\*^ £

t

^

? t £ ^ t <Jıx^,

^
t'

j 1. y
»• ' i l ’
‘V j ?

‘/ M

>

-

- -

'

4— ^

y1


î>\; ^ 4 ^ 1 U -^ ^ J

>

' >“ l

~

.
'

. .. \ „ . ■ ' . / '

.

^ '.,

I

'

a$j

T? < 41 ) i ^

7

’^ â s s ^ I f j^ > l

£

S

ur^U* fy s £ s =
r

*\

*■

Jk\ S ^ 4j

3 S i 's \y

^

!

* /<*L.

V

* \ '“
s ’ * S *■>"

ı

î£ *

<£& )O
1

. -

^

lj£ U y vk*

c^4riJjİ^===^/0\3 V
I

«

\
->Â 5

s

+
A ^ I * jA 3

İ ğ $ * v jj& s ^ x>
* +

/

:m

**

v~-

J \)

^^ ^

ls ? b .) * J ? J ^

J ) 1ü ^

$ h ) s > ö x + * $ & *s 3 ^ '* ^ A 4 * * ^ İ > ]

{ j)> j j^ !!) ^ ^ h \

U*-^lr)i J J jh \ ?

#t
a li

'*

"

A > \ S j $ J > j r . c ) r } 0 *J '
Öjy&

j

s-

\■ 4

'r ^ ü b y !?y
A

^

.r.v t . <^ \ v - v " - ^

''Û j b A j b &

!■

'<r

j i j p ö b j z f a o Jj &

j\z S &

\

\

A f 'J .o f J

#

'* 9^

o j^ l
^

S

^ > 4 ' dX>İ>A> j *J

,

^ C İr4

U ; j^ ^ i/ ü j> \J*d 4 & ^ J t

<T7

*

t

^ lü ip

\

o i

<4 ^ .

e» £ *% V .

-------- S —

\

1

vJi; U £ J ı^ / C ^ l* ;

IP4^£>*iL$£
S

J

^ jJ v $ K

-

^^

^ j

**

ı) 4
^ S U ;!;> > ^ ^ '

**

m

*

"

£ & g s s > jJ i \ p i s

^ J & M A s y l* C i

0 $ GejŞl tj J U j ^ A ^ i ^ i r j L ^ f T

f

14 ^ 3 *

T *

>3 ’ '

•> J p l *

U y

C s fb

u

^ J J 4j j \ $

ı

J ^ j)l

İ^ A -1«’c M

*

'

v

*

-v -

*\*JS L L < 3 ^ » J 1 i'> ^ ip j\ iy ^ l^ d )j \Sm J %
< ^ -S ^
\
|
S

A

r

(

I\

’ >./.■

r

.

'

'

^

A>

ü jj

)& *

j

tj *


>

j> V .

^ A

^

>.>■ ı ..4 • .A

' ■

'■
■’*

t^

.

.

:

^

.

aU

İ ^ İ

"

*r

s *

" 1

U ^ * 10*
-4 ^

'. v

c$- t i ' c S Î
S

<
K ^=SS*

4>f

A j^ = s ty b \ ju jm U C s - f i^

* ^ l  i & j> j j
t i

j T i ^ 'C ^ U 'l ^
^

"

s

*

JM

[v j M M j b >

ü \ jr ik

ip

İ* Z £

i j k 4 İM

*?.*\ i J j .» _. ✓ • ' f <\

•s»w»
çp

’i

? ***

*t > v }/*

<

3

c

M

^

\ ö )j ^

'

^

ü

İ A

l

^ ^

3

^ D

d J b i* * : ç ^ A

'

z

j*

J/T-* 35 ^ = = * ->J-^

V*

V#2 ^ W u î cAjû^V

J İ^j\£ y 2 J 2 \^ + » k **C }\s ^>JJl^3/J4*ZW

J
^\
<
s
j J ^ £ z = { £ 3 ( jy ? \ < û & jc J i
ı

^

(!AiA*^?t ) j

J b^ *4

*

A

^ &

^ K Z £ S &

I

"

y 4 sS V

^

« y ^ Ç ^ j b U i iŞ fc jb t y ,J j p j J * S £ ^

‘t % ^ jy & >’ 6^ - ''

s ^ y ü j; ? '

3*

6 j> j

- -

w- ‘

*

.

'

*

11

*

* f e ^ J J Z .O İ S S ! & jf & & * j & $

s-**

9W

^ ^ J ‘C ^ = = = J

** •• *

-5

*

l^ 5 W
c ^ î lüî*'

lîâî O j j j \ £^>.

A ı^ ti <

5

^v^-

l ^ s » b x y £ $ * ö V-^îA)y«>L^-l3

J^ l ^ l > ^ ^ î ! < ^ = ^ o j j j W c £ / ı*

*

'S '- . . .

t» c lV j? J * j>j y ^ J *

^y.

ta * ^ 1 ^

— - 1

)• ^

eL~£===>j..

J $ L>

i^ i2m

^ %

/ $ ^

z

=>j

j

'

.Ö -U *- *J¥
l

*

A ? tV :

Y

fs \

\ K •' J ’ t ?

>«)

JC v J/»-jü\ c i* n i> <û. Ar fûa>-» \ i - i l

4 ___

1

IV

A?

1O

JI

j U > < ûu o

I a ^ s ç J A»> I<Ua3 kJTi

(_W^====,5 ^ k * r * ^ j j ^ f j >!
’^ T İF Ç ')! I*

t

J^*Aİ?

\)jy k < * jL °.

'^ x £ ^ d j^ s ^ 3 \ K jr * ^ s .

^ r if) j h £ jjj\
iS ^ 3

\

NH

.. /

& ? 0 % } A jz )

ı

<J>j\

<Jv^ 4 ^

?**■* *^

<>j > 3J j ^ J ^ v J
\ "
ic) 1Ş j j b & j j k

"*$Ö h^V

- si ^ '

- ^ y ib

/j u »j

■^l- O

^

A ^ ik A < ;j» * b r .>
ı

/ */’
^■î/î^U \ \ ö

'
İ3 ^ V j& .'K } L ^ A 5\/S.

J ^ \ ( j j  \j
**

7

*----- *J \^ jL j\

^ ,A İ> U lŞ ?U I.
-^ J

ı

^yV ^-

[^=s=>'^y.

& d X *£ = = *^ c ^ ^ y

U ^ M r!

4 / î t ^ c$J A j u A ^ L i J 10 S ^ - x 3j ? C ^ î !/j».
'!
1
1

S

"

^

Ü s- ^ J r V ^

«u *;j^ \ . j 3j^

j jV.«S>UJn-^Uo \s>Sj) j Ü**U*Vf

L ^ y^ ss^ )

O ^J ^< J * -l> 4 ^ K _ i V ;

y*U y^i^Va>»Uott k£j>Ş*J-OL-^j
»

t^ l^ C \

3 j V 'i^ 'A ^

>l^ j #j I*j^ j^ s s » ] }

) j*

'^ ^ • K ^ s s s y J j\ ^ ^ J ( J ^ ^ ^ > tjJ '‘ 1* 4 *" ■

1& & A & S S V JL

*

^

^

.

^

(^ J \ tj^ J ^ = = ^

U > \ ^ l3 ^

-ip

.

C £ X * = > ^

V;

-* ^ j ^ J ^ J ? \ i \ <-^ ÎL^.^^C/^^-)-3 c ı A u ^

1
İ 5 ^ \ ^ W - 4 >J U " J ^ > J j\ » ö i > ^

D j o j t j ^ ) ^ . ^ }j .

d l .S

'+ r eBif r C ^ ^ J ^ = ^ & \ * r J L l ^ ı
*

4A ^ W <

-

^

İ

^■ 4ûU

\io\^ci

««

^

U = ^ K ^ jZ s s * l
1

• ^

'IJ b ^ sss 3 C ^ I > o \ a ^ I ^ - ^ ^ d j ^ J .
î
*
V -

»
> *JJ İ I5■
v £ £ C ^ * ^ - € ^ *-rtJ^ 1»c f î t ^ ”

"^ > )

İ

O s Ş - ^ fi & J J J ^

<

&

£

j \i3o Jk > b j%ö x \ * b )

O

<3 .^ 0

Z h z & j - toı\ ^ ^ J t s f ^ b ş ^ J r l 5 ^ j j ^ 'y .

^
^ y
Ji ^ t ^ L r î

t

t

a ( J 'j c S - U / _ v ^ u < _ ^ >

<S~2^Jİ^jc>İİ^ ^JİJkJ'ij.<A)l^jlr^
U> ^

s ^ iA i) liU ;

- ü j^

i / c U ^ ^ s a ? 1< - ^ 4,>— -f-5'

ixA ) ı

>*•>! ' ^ J ^ t / ^ J j M s f o b x 5 i u b l } - » ^

^

\İJlİ‘A ^ a i^ U?cjî_? IiS * b i) \ j

IA İt Iu r j.

j j h j OİAİ tCf-li» l j Jü^/Vj^S3 = ^
^

*

% U M İ^

1 *

"

-

f j \ S ^ ^ j^ ö ' d A ~ ^

l

^ J J

} j \ j h

l f y

*
‘r ^ c

r ^ '- r i f i f b '

J -) ^ } j \ ö ^ \ ^ s s s > j)< ^ J j\ < A ^ J ^ >K ?

-------------- ı s .—

jjj » y ^ jt ) y W

.A

‘M j j /

o ^ ) d £ > j & b

İİU * « J

e> £ ^ ± X *i r * jj^

J j^ .

^^ ' jf

gi
ü > jr

*

\

/

^ J A > v .< j^ A > t r v b ° ^ ]/ jfJ X ^ i^

'r d z s f J j i f r

jO j< -^ J j l^j>jZ*=2»))b lyjAy! L-\«J*^
kpj

l^S«0«U>] * l ^ \ ^ ^ ^ ^ = » ‘U J 5 b l

^ cU^Uj^ûi ^d jr 'J d J 'k jl

* y ^ c l > £>i\l

b j j J î \A j* ^ d j I

.^ t------ — * l

j

S£ o \j j

ü \x

* ’\ J X $ '

^ ö b ü ^ i

v-İ& j>

\ jf J

^ ) j > ) ) ^ \ '$ j j ; ö \ t ( ^ j \ j : j } < v ^ J ^ x -

j ^

j \e ^ j | J $ C ^ = » ö l

s J J ^ » a j4 j

< - 4 / ^ j c — «cJÜ»

Jj ! y j ^ j >

x &

\

\

(^ p X r?

\
^ J Û a )x ^ l« 4û\ A iA )

İ ^

j^

r

^

--------—

W *C ^ ^ ^

2 --------- ~ ^ —

c U p İ,Ş i)j^

*

*k

OjC\

is

l iA 'j .

^c İ - i j * j)j^ is % lX j\ j,,

\jr*

'İO O ^ J^ J \j2*A>

c)^U--}^W

üU*w^^£X>

'/â>

4 4 ^ )-5
^

—>* l j,U «ui\ i l ü \ ) ^ ^

^ j ^ U j ^ ^ H f c 6 İ İ > î >ı

\

W>Ui>

c j-cy .

d>*DW

/*'*
J K M J ^ ^ J ’ V & ~ 'j’ Z)& JC > J*

</&y*

le ^ > j

*

(Î/'J

«.

y ^ j î & l ^ 55* '

>ü W 4 Ü

''~ * >>*o

±\ ^ r< )j\Jp > j.

'^ h ^ A ^ J i>o j j & t ^ * ^ a ' W ^= ^s>3 i> i jj\ >
v
'
£ ^ jJ İ £

i^ \ s ^ lU ) / y

O j^ J / S ju b jL

J s

s *<

r* *

İ &

j

t F

j ^ &

- 0 ^ ^ £ j j ; , J ^ * »* \> j

• > < ^ < ^ 5s^hw) ' İ ) \ ^ 4j l \JaoW ^ ^

s

ı

*

"

/ ■

______________ *

îJ L d i^

i ^ u - b l ^ U U S Ü L i ût- 4 ^ < J W î
-*• ' -1 . • M . ^ !•

•v-

/*-

^ W ^ .^ u â x \ )İA iP

jj\ i

I .d ^ j

4 5 $ --------İ I I I I ^ j 4 U ^ \ fUi\

& lr

H IR Z Ü ’L-M Ü LÛ K

GÎRÎŞ
Osmanlı Devleti’nin, İslâmî kültür çevresinde, zaman uzunluğuna ve
mekân genişliğine sahip olması, yönetimine ilişkin düşünce temelini
zenginleştirmiştir. Yüzyıllar boyu sürdürülen geleneğe dayanarak,
pâdişâhlarla sadrâzamlarına yol göstermek için çok sayıda eser kaleme
alınmıştır. Bunların çoğunun müellifi belli değildir. Müellifi belli olanlar da, bu
zengin geleneksel kaynağın belirgin düşüncelerini, deneyimli kişilerin erdemli
sözlerini aktarmışlardır. Genellikle, Nasîhatus-selâtîn, Nasâyihul-mülûk gibi
adlar taşıyan bu eserler, Orta-Doğu Devlet geleneğinin kuşaktan kuşağa
aktarılmasını gerçekleştiren ve siyâset-nâme diye tanımlanan genel bir yazı
türünün örnekleridir. Diğer bir deyişle, Orta-Doğu devletlerinin, zaman ve
mekânın yarattığı farklılıkların arasında menşedeki ortak özelliklerine dikkat
çekerek dönemlerindeki hükümdarlara temel davranış biçimleri öneren bir
çeşit siyaset bilimi kitaplarıdır. Bu grup içinde, devlet ve hükümet işlerini
hükümdar adına yürüten vezîr-i aczamlara sunulmak üzere yazılanlar da
vardır. Düstûru l-vüzerâ, Nasîhatul-vüzerâ, Âsâf-nâme gibi adlar taşıyan bu
kitaplarda, sadrâzamların devlet idaresinde nasıl bir yol tutacakları, hükümet
erkânında ne gibi erdemler arayacakları, onların halka karşı davranışlarının ne
yolda olması gerektiği üzerinde durulur. Eski dönemlerden örnekler verilir1.
Aslında bu tür bir inşâ geleneği, yukarıda sözü edilen özel bir
koleksiyonun oluşmasını sağladığı gibi, İslâmî düşünceye dayalı genel tarih,
felsefe ve ahlâk kitaplarının da üslûbunda önemli bir yer tutar. Bilindiği gibi,
Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük temsilcisi olduğu İslâm devletlerinde,
dünyaya bakış ve kurulan düzenin hukuk çerçevesi, dinî kaynaklıdır. Devlet,
din kurallarına göre yönetilir ve otorite, hükümdâra Tanrı tarafından
bahşedilmiştir. Bu otoriteyi kullanan monarkın gücü ve kuvvetini devam
ettirebilmesi için, yönetilenlere “ulû’l-emre ita at” emredilmiştir. Ancak, bir
Tanrı buyruğu olan, hükümdara mutlak itaati, değişmez bir davranış biçimi
olarak benimsemiş teb’a 2, hükümdar açısından “vedâyi‘-i hâlik-i kibriya’&ır.
Tanrı’nm emanetleri olan kitleleri yönetirken hükümdarın özellikle sağlaması
1 G ökyay, Orhan Şaik, Nasihatü’s-selâtin, Tarih ve Toplum

20 ( 1985 ) s. 62 .

2 Osmanlı toplumunu biçimlendiren prensipler, en eski O rta-Doğu İmparatorluklarından
beri geçerli olan bir görüşe dayanıyordu. (Bkz. İnalcık, Halil, The Ottoman Empire its classical age:

1300 - 1600 , London 1973 , s. 104). Siyasal ve Sosyal düzeni yaratan teoriye göre, toplumun bütün
katmanları, hükümdarın otoritesine bağımlı ve onun geliştirilmesini sağlamakla yükümlüydü
(İnalcık, Halil, Capital Formation in the Ottoman Empire, The Journal o f Econom ic History X I X /

1 ( 1969 ), s. 97 ).

gereken “adalet” tir. Adâletli olmak hem iyi bir hükümdar olmanın ön şartıdır.
Hem de bu davranışın sağlayacağı yararlar vardır. Adâletin uygulanmasıyla
teb’a huzur içinde bulunur. Huzurlu olursa, bol üretir. Bol üretim, zenginlik
getirir. Zenginleşen teb’a, çok vergi verir. Böylece hükümdarın hazînesi dolar.
Hazînesi dolu hükümdar, kuvvetli ordu besler ve egemenliğini geniş alanlara
yayar. Bu temel görüşe uygun olarak, hükümdar gerçekleştirdiği düzen içinde
teb’asmı şeriat ve kanuna göre yönetmek durumundadır.
İşte, bu düşünce temelinde, hükümdarın nasıl davranacağına ilişkin,
geleneksel önerileri içeren bu tür nasîhat-nâme veya siyaset-nâmeler, bir yandan
zaman içinde, devirden devire aktarılırlar. Bu bakımdan bu tür eserlerin İslâm
kültür çevresindeki zincirini izlemek mümkündür3. Bir de özellikle bunalım
dönemlerinde, bu temel düşünceye dayalı, dönemin hükümdarına adâleti
gerçekleştireceğini bilmesi için öneriler getiren eserler sunulmuştur. Bunlara,
lâyiha, risâle gibi adlar verilmiştir. Lâyihaların genel Nasâyih kitaplarından
farkı, geleneksel uygulamaya aykırı davranışların sıkça gözükür olduğu bir
dönemde kaleme alındıkları için, önce belirli tespitler yapmaları ve bunların
ardından, ideal uygulamaları önermeleridir. Yaptıkları tespitler, genellikle
klasik kurumlarda kendini gösteren değişmelerdir ve bu tip eserler, devletin
gittikçe bozulan mâliyesini, ordusunu düzeltmek için verilmiş raporlar
niteliğindedir4.
Bu meyanda, adâlet-nâme diye adlandırılarak, doğrudan sultanlar
tarafından çıkarılan genel fermanları da anmak gerekir. B id’at lerin, yani şeriat
ve kanuna aykırı davranışların fazlaca göründüğü zamanlarda ö rf
mensuplarına, devletin temel felsefesini ve varlık sebeplerini açıklamak üzere
gönderilen bu fermanlarda sıralanan yasaklar arasında yerleştirilmiş hikmetli
sözleri, doğrudan doğruya bu siyasetnâme geleneğinin ürünleri olarak
değerlendirmek gerekir5.
Bilim dünyasına sunduğumuz Risâle-i H ırzul-M ülûk de, türünün önemli
örneklerinden biridir.

Bundan dolayı, bütün siyasal ve sosyal kurumlar ve her çeşit ekonomik faaliyetler bu amacı
gerçekleştirmek üzere devlet tarafından düzenlenmişti (A.g.m., s.

98 ). toplum askerîler (Yönetim

görevlileri) ve reâyâ (Yönetilenler) diye başlıca iki bölüme ayrılmıştı.

3 Bkz.
4 Bkz.
5 Bkz.

1987 .
1974 .

Uğur, Ahmet, Osmanlı Siyaset-nâmeler i, Kayseri
Kitab-ı M üstetâb. yay. Yaşar Yücel, Ankara

İnalcık, Halil, Adâlet-nâmeler, T T K Belgeler.

Kitabın müellifi, telif sebebi ye kime sunulduğu meselesine gelince: Müellifin
adı hakkında gerek kitap metninde, gerek görülebilen diğer kaynaklarda hiç
bir bilgi bulunmamaktadır.
Müellif, eserini yazış sebebini şu cümlelerle ortaya koymaktadır: " ...

mcflümdur k i culemâ-i selef ve fuzalâ°-i halef (2b) RahimehuHlah egerçi tefrih-i
zamâyir-ipâdişâhân-ı hüşmendân içün ahvâl-i eslâf-ı kiram ve şemâyil-i selâtin-i
cizâma şâmil nice teşânıf-i müfide silk-i tahrire keşide itmişlerdir; lâkin bu bende-i
nâ-tuvâna dahi her zaman hâtır-nişân olurdı ki din ü devlete nâfic ve her emr-i
mühimmi câmic bir kitâb-ı nâ-yâb ve hikmet-nişâb tahrir ve taştir idem k i her
kelâm-ı pür-beşâreti ziver-i hikmetle ârâste ve her peyâm ve cibâreti hilye-i
cibretle pirâste olup âyin-i şehr-yâr-ı macdelet- güsteri ve merâsim-i kâm-kâr-ı
raciyyet-perveri babında kütüb-i sâlifeden her vech-ile mümtaz ve fâ y ik ve
münderic olan dürer-i şâhvâr nişâr-ı hâk-ipây-ı şeh-i câli-tebâr olmağa sezâvâr ve
lâyık olmağa ricâyet-i raHyyet ve himâyet-i vilâyet huşüşunda (3a) ve sâyir
saltanata mütecallik cüzdi ve külli umürda calâ vefkıH-merâm vuküf-ı mâ-lâkelâm tahsil itmeğle eyyâm-ı saltanatlarında âmme-i recâyâ âsüde-hâl ve kâffe-i
berâyâ müreffehü*l-bâl olup her diyâr ve bilâdda olan cibâd-i cubbâd ve şulehâ vu
zühhâd cenâb-ı saltanat-me2âbların hayr ile yâd itmeğe sebeb ola.
Bu cihetten cemiccihanı terk idüp ekser evkatta dide-icbretle ahvâl-i cihâna
nigerân ittügünce bekâ-yı devlet ve saltanat ve âsâyiş-i ahvâl-i raHyyete
mütecallik nice re^y ü tedbir h â tır a /.__/o lu p zâ°ü olmasun diyü cemc ve tahrir
iderdim ve baczı erkân-ı devletten binâ-vı saltanat-ı k âhire ve esâs-ı hilâfet-i
bâhirenün -el-İyâzü bPllâh- tezelzül ve ihtilâline sacy-ı beliğ işcâr ider baczı nâşâyeste evzac ve etvâr müşâhede itmeğle âsitân-ı (3b) sacâdete huluş-ı
cubüdiyyetüm hasebiyle iHâm ve carz itmeği üzerime vâcib vefa rz bilüp lâ kin ........
ola ki bir zamân-ı ferruh-fâlda mâ-fiH-bâl hâlden kâle gele diyüp bu üslüp üzere
çehre-i matlüb niçe rüzgâr mestür ve mahcüb kalm ıştı.”'
Buna göre eser, müellifin görüp yaşadıklarını, çevresinde olup bitenleri
not alması sûre tiyle uzunca bir süre içinde oluşturulmuş ve özellikle bâzı devlet
erkânının devlet düzeninin sarsılıp bozulmasına yol açan tutum ve davranış­
larının pâdişâh tarafından bilinmesini sağlamak amacıyla kaleme alınmış
bulunmaktadır. M üellif bu işi bir görev saymış ve üzerine farz bildiği bu görevi
yerine getirmiştir.
M üellif ayrıca, bir vesile ile, pâdişâha: “Bu bende-i kemterleri mutasarrıf

olduğum dirligüm helâl olsun diyü v â k f hâli icmâlen hâk-pây-i şeriflerine flâm
eyledüm. ” demek sûretiyle kendisiyle ilgili olarak metindeki en önemli ip ucunu
da ortaya koymaktadır. Şüphesiz eserin yazıldığı târihte müellifin dirlik sâhibi

olduğunun bilinmesi hiç yoktan iyiyse de, yine de şahsın kimliği, görevi,
durumu ve bu dirliğin mâhiyetinin ne olduğu, kendisine niçin verildiği
hususlarında belirli bir hükme varabilmek için yeterli olmamaktadır.
Yine metinde yer alan:
(I)

Husrev-i gazi mucizzud-devle sâhibs adl ü dâd
Afitâb-ı evc-i burc-ı saltanat Sultân M urâd
(II)

Serv-i gül-zâr-ı Murâdi dâyimâ ser-sebz ola
Gülşen-i cömrine yâ Rabb irmesün bâd-ı hazân
beyitlerinde açıkça belirtildiği şekilde, eser Sultân M urâd’a sunulmuş
bulunmaktadır. Kitabın başına sonradan eklendiği anlaşılan: “Uşbu risâle-i

latife bir fâzılın teHıfi olup Fâtih-i Bağdâd Sultân Murâd-ı Râbi tâbe serâhu
H azretlerine virildugi nüshadır ” notu ise söz konusu Sultân M urâd’m IV.
Murâd olduğunu ifâde etmektedir.
Ne var ki eser metninde yer alan: “Ve her halefims-selâtin ve şerefü’l-

havâkin hazretlerine lâzımdır ki dahi serir-i saltanata cülüs itmedin sancağ-ı
hümâyûnda iken vüzerânın ve beğlerbeğilerün ahvâllerin tamâm tetebbuc ve
tecessüs ittürüp her birinün ahvâline mümkin olduğı kadar vuküf ve ıttılac tahsil
eyleyüp dahi cülüs-ı hümâyûn v â k f olduğı gibi mevcüd buldukları vüzera-i
cizâmun fik r ü firâset ve cakl u kıyâsetlerin ve salâh ü diyânetlerin tecrübe ve
imtihân iç ü n ........” ibâresi de, eserin sunulduğu Sultân M urâd’m IV. Murâd
olamayacağının güçlü bir kanıtını oluşturmaktadır. Zira şehzâdelerin sancağa
çıkması usûlü III. M urâd’dan sonra bırakılmış ve şehzâdeliğinde sancağa çıkan
son pâdişâh III. Mehmed olmuştur. Hâl böyle iken müellifin IV. M urâd’a,
daha tahta cülûs etmeden, sancakta iken, vezirlerin ve beylerbeyilerin
durumlarını öğrenmekten söz açması ve ayrıca “ cülûs-ı hümâyün vâkıc olduğı
gibi” diyerek sözlerini sürdürmesi, akıl ve mantıkla b a ğ d a ştırılm a ­
yacağından; adıgeçen Sultân M urâd’m ancak III. M urâd olabileceği
sonucuna varılması doğaldır. K aldı ki: “....huzür-ı şeriflerinde bir

defter olaydı, niçe nâ-müstahaklarun mansıbları alınup sancağ-ı hümâyûndan
gelen ağalara ve sâyir müstahak olan kullarına zinâyet buyrulduğundan ğayrı.... ”
ibâresi de aynı doğrultuda değerlendirilebilecektir.
Bu durumda, sonradan eklenen notta yer alan “Fâtih-i Bağdâd Sultân
Murâd-ı R âbi” ibaresinin, ya eser metnindeki Sultân M urâd’m yanlışlıkla IV.
Murâd olarak kabûl edilmesinden veya aynı eserin daha sonra herhangi bir
şekilde IV. M urâd’a da sunulmuş olmasından kaynaklanabileceği gibi
ihtimaller ağırlık kazanmaktadır.

Kitabın kapsamı:
Müellif: " ... H ırzul-M ülük diyü tesmiye olunup ve nice halatı muhtevi
olmağın sekiz fa sl üzerine tertib ü tafsil ve bu vech-ile tezyin ve tekmil olundı”
demek sûretiyle eserini sekiz bölüm hâlinde kaleme alıp düzenleyip
tamamladığını açıkça söylemekte ve eserin sekiz faslını ayrı ayrı belirterek
şöylece sıralamaktadır:

I.
II.
III.
IV.
V

F a s ıl :Pâdişâhın durumu.
Fasıl :Vezîrlerin durumu.
Fasıl :Beylerbeyilerin, diğer ümerânın ve askerlerin durumu.
Fasıl :Ulemânın, şeyhlerin ve seyyidlerin durumu.
Fasıl :Defterdârların, nişâncmm, reîsü’l-küttâbm ve Defter-i hâkân
emini’nin durumu.

VI. Fasıl :Reîsü’l-etıbbâc, şehremini, aşçıbaşı, mutbah emîni ve helvacıbaşı’nm durumu.

VII. Fasıl İstanbul’un, diğer bayındır şehirlerin ve Tersâne-i Âmire’nin
durumu.

VIII. Fasıl :Venedik’in ve diğer kâfirlerin durumu.
Ancak, sonundaki “tem me” kaydına rağmen, eldeki eser sâdece ilk dört
fasıldan oluşmakta ve V-VIIL fasıllar metin içinde yer almamaktadır. Bu
durumun sebebi belli değildir,
îçindekilerden de anlaşılacağı üzere H ırzul-M ülûk devletin bütün
bölümlerindeki uygulamaları konu edinen ve klasik düzene aykırı işlemlerden
şikâyet eden bir eserdir ve çok yakın gözlemlere dayalı bilgiler vermektedir.
Müellifin verdiği bilgilerin gerçekliği devrin arşiv ve diğer kaynaklarıyla da
doğrulanmaktadır. Bu hususlar ayrı bir çalışma ile bilim âlemine sunulacaktır.
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, bir büyük îslâm siyasal kuruluşu olduğu
için, şeriata dayalı bir devlet düzenine sâhipti. Ancak, egemen olduğu alanların
genişliği, kurucu ve yönetici hânedânm İslâmlık öncesinden de kaynaklanan
eski bir kültürel mirâsa sâhip bulunuşu sebebiyle, şeriatın cevâz verdiği sınırlar
içinde geniş bir ö rf uygulamasına da sâhipti. Bu yapının örgütlenmesinde,
pâdişâha âit erkle r başlıca üç kol tarafından temsil ediliyordu. Yürütme gücü
Ehl-i Örfün, yargı gücü Ehl-i İlmin elindeydi. Ayrıca, bürokratik ve mâlî
örgütlenme için geniş bir küttâb sınıfı, defterdâr ve nişâncı-reîsüH-küttâb
makamlarının denetimindeydi. H ırzul-M ülûk' de ehl-i ilme ilişkin yararlı

bilgiler ve bunların eserin yazıldığı zamandaki durum ve görüşlerini belirleyen
sağlam gözlemler vardır. Bunlar ve eser, en belirgin çizgileriyle şöylece arz
olunabilir:
Mukaddime’de hamd ü senâdan, ayrıca, bir cümle ile Hulefa-i râşidînin
anılmasından sonra, müellifin kitabı yazış ve buna Hırzü ’l-M ülûk adı verişinin
sebebi anlatılmış ve eseri oluşturan sekiz faslın nelerden ibâret bulunduğu
belirtilmiştir.
Müellife göre: Dünyâ saltanatı ve hilâfet, Cenâb-ı Kibriyâ’nm emânetidir.
O yüce mevkide oturanların en üstünü ve en adâletlisi olan Hz. Muhammed
“emr-i dîni izlâ ve şerz-i mübîni ihyâ” husûsunda türlü türlü mihnet ve belâya
rızâ göstermiştir. Bunun sebebi halîfelere ve sultânlara yöneticilik öğretmek ve
onları aydınlatmaktı. Y oksa A llâh’tan dilekte bulunur, aslâ zahmet çekmezdi.
Vezirlik dört büyük halîfenin makamıdır. Bunların Hz. Muhammed’e tam
bir doğrulukla ne şekilde hizmet ettikleri ve halkın durumunun düzgün, iyi
olması için ne ölçüde mihnet çektikleri herkesçe bilinmektedir. Bu kadar
azamet ve şevket sâhibi oldukları hâlde bunların giydikleri en gösterişsiz, en
sâde giysilerdi, aba ve bezdi. Dâimâ tasarruf etmek sûretiyle hazîneyi
çoğaltmaya çalışırlardı. Bununla birlikte onların heybet ve salâbetleri bütün
dünyâyı kaplamıştı. Gerçekte de mevki ve ululuk heybeti para pul, mal mülk
toplamakla olmaz, halîfe ve İslâm pâdişâhına doğrulukla, sadâkatle hizmet
etmekle olur. Hâinler ne kadar yüksek mevkilerde bulunurlarsa bulunsunlar
yine yıldızı düşkün, yüzü kara olurlar. Ettikleri haymlık mutlaka bir gün
pâdişâh katında ortaya çıkar ve cezâlarım görürler. Bu yüzden vezirlik
makamındaki akıllı kişilerin Allah yoluna rağbet etmesi dünyâ cifesine meftûn
olmaması, dâimâ halkın, yoksulların durumuyla ve tutumlu davranarak
hazîneyi çoğaltmakla ilgilenmesi, savurganlıktan kaçınması gerekir. Vezîr olan
kişiye, Allâh’m inâyet edip hidâyete çıkarıp İslâm nimetiyle nasiplendirmesin­
den sonra İslâm pâdişâhına vezîr etmesi, pâdişâhın da halkın yönetimini onun
eline bırakmış olması saadeti yetmez mi? Bu nimete şükretmemek insâfa
sığmaz.
Pâdişâhın dünyâ ahvâline bizzat vâkıf olması gâyet güç iştir. Ancak
pâdişâh halkın durumunu düzeltmeye, vilâyetlerin güven ve huzûrunu
sağlamaya niyetlenip yönelmişse, Allah ona yardımcı olacaktır. Müellifin
muttali olduğu bâzı olayları pâdişâha bildirmesine tam bir ihtiyaç vardır ve
bunların her biri yeri geldiğinde yazılacaktır. Pâdişâh bunları okuyup
düşünecektir. Y avuz Sultân Selim’in başarılarının sebebi, her işte Allâh’a
tevekkül etmesi, dine ve devlete yararlı bir husûs olunca “Bu, Osmanlı
kanununa aykırıdır ” demeyip hemen icrâsma yönelmesi ve “Sultânlar her ne
ederlerse kanun olur” diye buyurmasıdır.
Sultân Selîm ümerâdan, defterdârlardan, etrâf ve eknâfta beylerbeyi olan
ihtiyârlardan deneyimli, akıllı, bilgili kişileri vezîr edermiş. Eh yakın
kullarından bile saltanat işlerine ve halkın durumuna ilişkin en küçük bir yanlış

iş yapan olsa aslâ himâye etmez, bunca zamandır mahremimdir, hemdemimdir
demeyip hakkından gelirmiş. Çoğu zaman ayak dîvânı eder vezirlerin her
biriyle tek başına görüşür; söz, düşünce ve tedbirleri birbirine uymadığında,
biri ötekine karşı çıktığında durumlarını araştırırmış. Hangi tarafın haklı
olduğu ortaya çıktıktan sonra, dine, devlete ve halka uygun^olan işleri bir yana
bırakıp da diğer veziri yerinden uzaklaştırmak ve ayırmak için garazkârâne
söyleyen veziri hemen o an kılıç lokması edermiş. Şâyet diğerleri arasında da
akimdan böyle bir şey yapmayı geçirenler varsa, bunu görüp akıllarından
çıkarır ve bütün işlerde birlik olurlarmış.
Fâtih Sultan Mehmed Hân da, herkesçe bilinir ki, dâimâ ulemâ, sulehâ,
fuzelâ ve ukalâ ile mucâşeret eder, saltanat işlerinde gönüle hoş gelen fikirleri
olan akıllı ve tedbir sâhibi kişileri bâzan emir, bazan vezir edinir; bâzen de uzun
süredir beğendiği kimi beyleri ve vezirleri -kusur, ihmâl ya da uygunsuz
durumlarını öğrendiğinde- hemen o an huzurlarından uzaklaştırır, hatta canını
teninden ayırırdı. Daha önce yaşamış büyük sultanların böyle davranmaları­
nın, devletin devâmı ve saltanatın bekasına ilişkin son derece yararlı makbul
bir yol ve mâkul bir hareket olduğunda tereddüt ve şüpheye yer yoktur.
Sözüm kısası, kendisine izin verilmesi hâlinde, müellif -âhiretinden
korkup- bildiklerini doğrulukla pâdişâha arzda kusur etmeyecektir.
Kendisinin aslâ, bu aşağılık dünyâ ile ilgili bir arzı (dileği) yoktur. Asıl amacı
yüce pâdişâhı vebâlden korumaktır.
Müellif, birinci fasıl’da Ahvâl-ı Pâdişâh-ı Cihân-penâh başlığı altında
şunları belirtmektedir:
Pâdişâha öncelikle lâzım olan salâh, adâlet, felâh ve diyânet üzre olmaktır.
Pâdişâhın, sözlerinin düzgün olması için “tahsil-i ulüm ve m cfârif ve tekmil

fünün ve letâife” çok emek sarf etmesi ve önemli hususları yazm ak için de Fenn-i
kitabet’den bir parça haberdâr olması gereklidir. Pâdişâh yirmi dört saatinin üç
saatini ibâdet ve K ur’an okumaya, iki saatini târihleri ve kitapları incelemeye,
dört saatini memleket işlerini vezirler ve diğer nitelikli tedbîr sâhibi kullarıyla
görüşmeye, altı saatini gezip dolaşmaya, avlanmaya ve gönlüne hoş gelecek diğer
işlere, kalan dokuz saatini de dinlenmeye ve uykuya ayırmalıdır
Pâdişâh hiç bir zaman adâlet ve insâfı elden bırakmamalı, cimrilikten de
savurganlıktan da kaçınmalı, hazînenin boşa harcanmasını revâ görmeyip
bağış ve cömertliği yerinde kullanmalıdır.
Pâdişâh, kızlarını ve kızkardeşlerini aslâ vezirlerle ve beylerbeyilerle
evlendirmemeli onları, sancağı smırboylarmda değil iç illerde olan dört-beş yüz
bin akçelik hâs sâhibi namlı bir sancak beyiyle evlendirmelidir.
Saltanatın bekası adâlet ve yarar askerledir. Askerin bağlılığı ise
istihkakına göre dirlik verilmekledir. Bunu gerçekleştirebilmek yani kimine
ulûfe, kimine timar, zeâmet ve diğer yüksek mansıblar verebilmek için de bol
toprak, dolgun bir hazîne gereklidir. Buna göre ülkedeki kasaba ve köylerin

ekserisinin pâdişâh hâsları, zeâmet ve timar olması gerekirken, aksine,
bunların çoğunluğu vakıf ve mülk olmuş, zeâmet ve kılıç timarlar pek
azalmıştır. Pâdişâhların kahredici kuvvetleriyle fethettikleri ülkelerden imâret
ve câmileri için vakıflar oluşturmalarına kimsenin diyeceği bir söz yoktur.
Ama, sâdece bir vezire, diğer nimet ve ihsanlardan başka, kırk-elli parça köyün
mülk olarak verilmesi insâfla bağdaştırılabilecek midir? Vezirlik gibi yüksek
bir mansıbla korunup ağırlanmaları yeterli değil midir? Özellikle vezîr-i âzam
olan kişiye köy temlik etmeye ne ihtiyaç vardır? O zaten her kimin elinde mülk
köy, mezraca, değirmen, çiftlik, hamam ve bunlara benzer ne varsa birer
yolunu bulup almıştır. Bu söylenenlerin güçlü delili Sultân Süleymân Hân’ın
Vezîr-i âzam Mehmed Paşa’ya yüz parça kadar köyler, mezraalar, müstakil
kasabalar, iskeleler ve bir çok mahsûl verir yerler temlik etmesidir.
Bu kadar çok köy ve mezraanm temlik edilmesinin sebebi nedir? Bir ikisi
yetmez mi? diye sorulursa, verilecek cevap şudur:
Vezîr-i âzam olduktan sonra doğrulukla hareket ederek felekte iyi bir nâm
bırakmaya aldırmayıp fırsat elvermişken kendimize çok çok köyler temlik
ettirelim, bir kısmını vakfedelim, bir kısmı da çocuklarımıza kalsın derler. Bu
sevdâ ile il yazdırmaya girişirler. Gönderdikleri yazıcılara “ Kendimize bâzı
köyler temlik ettirmek isteriz. Yazdığınız yerlerde çevresi geniş, mahsûllü
köylerin kimini 1500 akçeye, kimini 1000 akçeye ve bazı yüksek değerli
mezraaları üçer-dörder yüz akçeye yazınız” diye sıkıca tenbih ederler. Onlar da
hizmet edip yakınlık sağlamak amacıyla bir kuru iltifata dinleri, imanlarını
satıp 15-20 bin akçeye ve daha fazlasına tahammül eden köyleri yeni deftere
1000-1500 akçeye ve daha aşağıya yazarlar.
Vezîr-i âzam bu tür köyleri telhis edip gönderdiği zaman pâdişâh bakar,
yazdıkları cüz’î birkaç köy ve mezraadır, çok şey değildir diye temlîk ederdi.
Sonra, (vezîr-i âzam) bunların her biri için yazdırdığı mülk-nâmede falan köy
ve mezraayı bütün sınırları, bağlı olan yerleri ve eklentileriyle, ürünlerinin
öşürü, haracı, ispençesi, sahibi çıkmayan malı, yitiği, sâhipsizi, kaçkını, cürüm
ve cinâyet resmi, resm-i arûsânesi, kul ve câriye müjdegânesi ve diğer bâd-ı
havâsı, reâyâsı, reâyâsmm evlâdı, reâyâsmm evlâdının evlâdı, haymanası vb.
ile, her türlü şercî haklarının tümü ve örfî rüsûmunun tamamıyla mülk eyledim
şeklinde yazdırır.
Mülknâmeyi bu şekilde yazdırdıktan sonra kendilerine tâbi olan bir
kadıya veya müderrise “ git bu köyün smırm belirle” diye emir yollarlar. O kadı
da mansıb yüzünden doğruluğu terk edip, o köyün eski sınırım bir yana bırakıp
çevresinde olan zeâmet ve timar köylerinin iyi yerlerini alıp bu köyün sınırları
içindedir diyerek yeni sınırı belirler. Ayrıntılarıyla sicile kaydeder imzâlayıp
mühürler. Bu kez buna göre pâdişâha sınır-nâme yazdırırlar. Ellerinden
toprakları alman timar ve zeâmet sâhipleri başlarından korkup itiraz ve dâva
etmeye cür’et edemezler.

Ardından o temlik olunan köyün bulunduğu yerin kadısına bir hükm-i
şerîf gönderilip şöyle yazdırılır: Falan köy vezîr-i âzama mülk olarak
verilmiştir. Söz konusu köyün reâyâsı ile sonradan gelip bu köye yerleşen diğer
reâyâ her türlü avârız-ı dîvâniyye ve tekâlif-i örfiyyeden muâftır. Eminler,
âmiller ve diğer görevliler bu köye karışmasınlar.
Kadı ne yapsın? Hem emr-i şerifin gereğini yerine getirmek için, hem de
hizmet yanaştırmak umuduyla ilgilileri uyarır durumu da halka duyurur.
Reâyâ da -ister pâdişâh haslarının reâyâsı, ister beylerbeyi, sancakbeyi, zeâmet
ve timâr sâhiplerinin reâyâsı olsun- zulümden kaçıp, vezîr-i âzam köyüne varıp
yerleşirsek her türlü belâdan kurtuluruz diyerek her türlü tekâlifden muâf
oldukları vezîr-i âzam köyüne gelip yerleşirler. Böylece o köy bir-iki yıl içinde
bir kasaba gibi olur; defterde bin veya bin beş yüz akçelik bir köy gibi
göründüğü hâlde gerçekte 50-60 bin akçelik belki de daha gelir getirir âlâ bir
köy olur. Diğer köyler ve mezraalar da bu durumdadır. Hasları da görünüşte
on iki kerre yüzbindir. Am a gerçekte elli-altmış yük akçeye, belki daha
fazlasına mütehammildir. Çünkü hasların çoğu Venedik’e yakın deniz
kıyısında bulunduğundan, voyvodaları ürünleri gemilere yükleyip her kilesini
ikişer Filoriye veya daha fazlasına Venedik’e yâhut diğer kâfirlere satarlar.
Bunların iç illerdeki haslarını oluşturan köylerinin gelirleri de üç-dört kat fazla
olarak yazılsa bile tahammül edecek durumdadır. Bu takdîr üzre, gerçekte,
vezîr-i âzamm hasları, vakıfları ve mülklerinin geliri bütün yeniçerilerin
mevâcibine yeter de artar: Devlet hazînesinin böylesine isrâf edilmesinin
hesâbmm kıyâmet gününde pâdişâhtan sorulması gerekir. Ben, mutasarrıf
olduğum dirliği, helâl olsun diye, topluca pâdişâha bildirdim. Gerisini pâdişâh
bilir.
Memleket ve vilâyetlerin fetholunmasmdan maksat, devlet topraklarının
genişletilmesi, hazînenin çoğaltılmasıdır; vezirlere ve başkalarına mülk olarak
vermek değildir. Bundan sonra vezirlere ve başkalarına köyler, mezraalar ve
mîrî arâzîden hiç bir şey mülk olarak verilmemelidir. Eğer bir süre daha, aynı
şekilde köy ve mezraalarm mülk olarak verilmesi sürdürülürse gelir gidere
yetmediği gibi kılıç timarlar pek azalacak -Allah korusun- herhangi bir
taraftan düşmanın saldırması hâlinde çok büyük sıkıntı ve acı çekilmesi
gerekecektir. En uygunu hiç kimseye mülk olarak toprak verilmemesi;
verilirse de, bir-iki köy vermekle yetinilmesidir.
Vezîr-i âzama gerekli olan ham tamâdan uzak bulunmak, hâslarının
geliriyle yetinmek, dünyâ ve âhiretini gözeterek doğrulukla hareket etmek ve
mansıpları ehil olan kişilere vermektir. İstikamet sâhibi bir vezîr, âhireti için,
ihtiyâç duyulan uygun bir yerde bir câmi ve imâret yapmak isterse pâdişâh bir
defaya mahsus olmak üzere buna izin vermeli; başkaca câmi ve imâretler
yaptırmasına müsaade etmemelidir. Şâyet câmi ve imârete ihtiyacı olan bir yer
olur da bunların yaptırılması gerekirse bu iş için vezirlerden ve diğerlerinden
hiç câmi ve imâret yaptırmamış bir kişinin istekli olması hâlinde pâdişâh ona

izin vermelidir. Eğer hiç câmi ve imâret yaptırmamışlar arasından istekli
çıkmazsa bu işi pâdişâh üstlenmelidir. Çünkü reâyânm ve diğerlerinin malını
ellerinden alarak bununla birçok hayır işi yapmaya kalkmaları vezirlere de,
pâdişâhın diğer kullarına da yaraşır bir iş değildir. Çünkü bu durum öksüz
oğlanın kaftanını sırtından çıkarıp dul kadına giydirmeye benzer.
Yavuz Sultân Selîm, Pîrî Mehmed Paşa gibi bir vezîr-i âzamm dahi
kendisine bir köy temlikine ilişkin dileğini makul cevaplar vererek gönlünü
kırmadan geri çevirmiştir.
Pâdişâhlar vezirlik hizmetini çocukları ve tevâbii çok olan kişi yerine hısım
akrabası olmayan akıllı ve doğru kullarına vermelidir. Bunların hâsları da
deniz kıyısında değil; Sivas, Haleb, Diyarbakır, Erzurum Beylerbeyiliklerinde
olmalıdır. Pâdişâhın ne fazla gazaplı, şiddetli ne de yumuşak olmaması her işte
ılımlılığı elden bırakmaması gereklidir. Hattâ bir parça şiddete meyletmeleri
din ve devlet için daha iyidir.
Her pâdişâhın, daha tahta çıkmadan, sancakta bulunduğu esnada
vezirlerin ve beylerbeyilerin durumlarını inceleyip araştırması ve öğrenmesi
gereklidir. Ayrıca pâdişâh tahta çıktığında görev başında hazır bulduğu
vezirleri deneyip sınavdan geçirmek için, bazı güç işleri gizlice ve ayrı ayrı
herbirine birkaç kez sorup cevâbına almalı; içlerinde tedârik ve tedbîri üstün,
gönlün beğendiği bir kişi varsa, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı vezîr
olduğuna bakmayıp onu vezîr-i âzamlığa getirip mührünü vermelidir. Vezirlik
hizmetine harem-i şeriften çıkmamalıdır da denilmemelidir. İçlerinde temiz
yaradılışlı, idrâk sâhibi biri varsa ona vezirlik verilmelidir. Nitekim Y avuz
Sultân Selîm Pîrî Mehmed Paşa’yı tedbîr sâhibi bir kişi olarak bulduğu için,
defterdarlıktan vezîr-i âzamlığa getirmiştir.
Kezâ pâdişâh tahta çıkar çıkmaz önce dış hazîneyi, ardından iç hazîneyi
yoklamalıdır. Nakit para, kıymetli mücevherler, kitaplar vb. ile cebehânede
bulunan savaş gereçleri, silâhlar da yoklanmalı, sefer araç gereçleri noksansa
tamamlanmalıdır. Bundan sonra ayak dîvânlarında hangi vilâyetlerin fethinin
uygun olacağını, hangi kral ile barışa gidilmesinin dine ve devlete daha yararlı
olacağını her vezîr ile birkaç kez görüşülmeli hepsinin görüşünün birleştiği işe
girişilmelidir. Eğer bâzılarmm düşünceleri diğerlerininkine aykırı ise ne
yapılacağına pâdişâh karar vermelidir.
Her ne olursa olsun tahta çıkışın ilk zamanlarında mümkün olduğu kadar
fazla fetihte bulunmak ve kâfirlerin kalbine bir miktâr inkisâr vermek din ve
devlet için gerekli ve önemli hususlardandır.
Pâdişâhın her hususta olgun, müdebbir, akıllı, kıyâfeti makbul,
konuşması düzgün ve makul, ham tamâdan beri, garaz ve nisbetten arınmış
fırîset ve tedbîr sâhibi, kiyâsetli kişilerden musâhibleri de olmalıdır, bunlar din,
devlet ve saltanatın bakasıyla ilgili durumları gece-gündüz, gizli açık incelemeli
araştırmalı; seçkinlerin ve avâmm, bütün halkın vezirler ve beyler hakkında

neler söylediklerini; kimlerin sadâkat ve adâletle tanınıp ün kazandıklarını;
sakâmet ve hıyanetle nitelenenlerin hangi aşağılık kişiler olduklarını; ulemâ ve
fuzalâdan hangilerinin işiyle uğraştığını, hangi müderrislerin ders vermeyi
sürdürdüklerini, hangilerinin medreseye gitmeyip kendi arzusuna uyarak, ya
da bazı işleri kovalamak, münâfıklık etmek için, katırına binip ekâbir
kapılarında gezen câhil ve nâdânlar olduklarını, her türlü olup biteni öğrenip
iğneden ipliğe varmaya dek doğrulukla pâdişâha anlatmalıdır. Am a
musâhibler sâlih ve mütedeyyin, Allâh’m hışım ve kahrından korkan kişiler
olmalı, kimsenin hatırını gözetmemeli, iyileri iyilikleriyle, kötüleri-iki gözleri
kadar sevdikleri kişiler bile olsa- kötülükleriyle anmalıdır. Ancak bu zamanda
böyle kişileri bulabilmek kolay değildir. Musâhibler öylesine doğru kişiler
olmalıdır ki vezirlerden, ekâbir ve âyândan kötü bir kişi, beni pâdişâh katında
iyilikle an diye bin filori bile verse, buna tamâ etmemeli ve gerçek ne ise
pâdişâha onu söylemelidir. Musâhiblerin iki olması daha yararlıdır. Çünkü iki
kişi olunca birbirlerinden korkup gerçeğe aykırı şey söylemeğe cür’et
edemezler. Ayrıca pâdişâh iki kişinin tanıklığıyla hareket etmiş olacağından,
iki musâhibin “ iyi kişi olarak tanımayız” demesi üzerine gerçekte iyi olan bir
kişi cezâlandırılsa bile günâhtan kurtulmuş olacaktır.
Pâdişâha gerekli olanlardan biri de memlekette beylerbeyilik, sancak,
defter kethudâlığı, defterdarlık, ülke, ağalık, kaptanlık ve benzeri ne kadar
mansıb varsa defter ettirip o defteri her zaman huzûrunda bulundurmasıdır.
Mansıblarm kimlerin tasarrufunda olduğu, bu kişilerin her birinin kaç yıldan
beri mutasarrıf bulundukları, bunların nereden hâsıl olduğu, hak ederek mi
aldıkları yoksa iltimasla mı mansıba duhûl ettikleri ve kimlere tâbi
bulundukları hususları, gerçeğe uygun olarak ayrıntılarıyla bu defterde yazılı
olmalıdır. Bunlardan birinin mansıbının bir başkasına verilmesi arz
edildiğinde, şayet lâyıksa, o mansıb, arz edilen o kişiye verilmeli ve defterdeki
yerine işâret edilmelidir. Defter işiyle Enderûn’da hizmet eden hassa
oğlanlarından kitâbet bilir doğru bir kişi görevlendirilmeli ve bu görevli,
değişiklik oldukça, pâdişâhın emriyle değişikliği deftere kaydetmelidir.
Şayet pâdişâh katında bu şekilde tutulmuş bir defter bulunsaydı, nice
müstahakk olmayan kişilerin mansıbları alınıp pâdişâh sancağından gelen
ağalara ve diğer müstahakk kullara * verilebilmesinden başka, hâlen mansıbda
olanların ne biçim insanlar oldukları, kaç yıldan beri mutasarrıf bulundukları
vb. de derece derece pâdişâhın malûmu olurdu.
Pâdişâh, vezîr-i âzamdan başka her vezire: “ Mansıb tasarruf edenlerden
yarar, memleket zabtına (yönetip korumaya) kudreti olan akıllı ve doğru
kulların kimlerdir? Şimdiden incele ve araştır, hâfızana yerleştir. Mansıb
boşaldığı zaman kime lâyıkdır diye gizlice sana soracağım. O zaman cevap
*

Bu cümle de pâdişâhın şehzâdeliğinde sancağa çıktığına ve sancaktan gelerek cülûs ettiğine

ışık tutar mâhiyettedir.

veresin. Fakat bu konuyu sakın başka bir vezire açmayasın” diyerek, ayrı ayrı
tenbih etmelidir. Böyle olunca vezirlerin her biri pâdişâhın diğerlerinden fazla
kendisine güvendiğini düşünerek yaradılışında sakâmet bulunsa bile
doğruluğa dönüşüp bir mansıb boşaldığında lâyık olan, haketmiş kişileri ileri
sürer. Bu şekilde vezirlerin her birine tenbih edildikten sonra vezîr-i âzama da:
“ Beylerbeyilik, sancak ve benzeri mansıblar düştüğü zaman önce o mansıbın
boş olduğunu bana bildir. Biz de araştıralım. Kim uygun görülürse ona sonra
bildirirsin” diye işâret etmek gereklidir. Buna göre bir mansıb boşalınca vezîr-i
âzam durumu pâdişâha bildirir. Pâdişâh da yukarıda belirtildiği şekilde her
vezire “ Bu mansıba kim lâyıktır” diye sorar. Pâdişâh onların belirledikleri
kişilerin durumunu inceler hangisini uygun görürse mansıbı ona verir. Böyle
olunca, saltanat işleriyle bizzat pâdişâh uğraşıyor diyerek lâyık olmayan kişiler
rüşvetle mansıb almaktan ümidini keser. Vezîr-i âzamin da içine korku düşer,
mansıblarm çoğu ehline verilir.
Pâdişâhın cuma namazına, gezintiye ve ava çıktığı zaman rukca sunan
yoksulların rukcalarmı geri çevirmemesi, aldırması, iyi kötü, mümkün olduğu
kadar her birinde ne denildiğini bilmesi de din ve devlet için önemlidir. Eski
pâdişâhlar bir çok önemli durumu ve hıyâneti, rukcalardan öğrenmişlerdir.
Rukcanm ne zararı olabilecektir? İçinde yazılanlar ya doğrudur ya da yanlış.
Eğer yanlışsa bundan saltanata zarar gelmez. Am a doğruysa hak yerini bulur.
Şâyet bir bedbaht kendiliğinden ya da bir melünun öğretmesiyle,
kışkırtmasıyla rukcasmda yakışıksız kelimeler yazmışsa ona da itibar edilecek
değil ya...
Reâyâ, Allah tarafından pâdişâha emânet edilmiştir. Pâdişâh onları
gözetip koruyacaktır. Pâdişâhın adâleti olmazsa nizâm-ı âlem bozulur. Halka
vâcib olan da İslâm pâdişâhına derûn-i dilden duâ ile meşgul olmaktır.
Vezirlerin durumu:
Vezîr-i âzamlık makâmı, dört büyük halîfenin makamıdır. Bu göreve akl-ı
selîm sâhibi, doğru, temiz yaradılışlı, salâh ve diyânetle vasıflanmış, felâh ve
adâletle tanınmış, ham tamâdan beri, hile hud’adan arınmış, Farsça’da,
Arapça’da, kitâbet fenninde mâhir, Arapça kitaplardan önemli meseleleri ve
hadîs-i şerifleri okuyup anlayabilecek, Hz. Ali yaradılışlı, Hz. Ömer hasletli,
kıyâfeti makbul, fırâseti makul olan böylece bütün ülkeyi hüsn-i tedbîriyle
düşmanın mazarratından ve konak yerlerini, yolları eşkıyâ fesâdmdan
koruyup güven içinde bulundurabilecek bir kişi lâyıktır.
Vezîr-i âzam, önemli konularda, anlaşılmayan işlerde kendi bildiğine
hareket eden, kendini beğenmiş biri olmamalı, bilenlere sormalı, danışmalıdır.
Hazîneyi çoğaltmalı şehirleri, ülkeyi bayındır duruma getirmek, reâyâyı ve
memleketi koruyup gözetmek için çok çalışmalıdır. Garazdan, nisbetten,
tamâdan, rüşvetten beri ve mazlumlara yardım etmekte, zâlimlerin hakkından
gelmekte gözü pek olmalıdır.

Vezîr-i âzam geçici olarak o yüce makamda oturduğunu unutmamalı, gece
gündüz dine ve devlete yararlı olmalı, yüksek saraylar, bir çok binâlar
yaptırmak, köyler temlik ettirmek sevdâsma kapılmamalıdır. Kendi
adamlarının başını devlet ve izzetle göklere çıkarıp başkalarına intisâbı olanları
ağlatıp yerin altına indirmemeli, herkesi istihkakına göre gözetmeğe
çalışmalıdır.
Smırboylarmda kâfirle savaşmamış veya yurt içinde tanınmış bir harâmîyi
ele geçirmemiş yâhut benzeri bir hizmette bulunmamış kişiye, olur olmaz
kimselerin gerçek dışı arzlarıyla dirlik ve timar vermemelidir. Başvurulacak,
sığınılacak tek kişi ben olayım diye bütün şikâyetçileri kendisinin dinlemesi de
vezîr-i âzam için uygun değildir. Şikâyetçilerin çoğunu ikinci vezîre yollayıp
kendisi arz’la ilgili durumlar ve diğer önemli işlerle uğraşmalıdır.
Vezîr-i âzam açgözlülüğe kapılıp cehennemlik kâfirlerin sayısız akçe ve
dinarlarını alarak onların yandaşı olup pâdişâhın bizzat ordunun başına
geçerek veya bir serdar yollayarak kolayca alınabilecek bir kaleye veya diyâra
yönelmesi hâlinde, sırf kâfiri korumak için türlü türlü bahâneler ileri sürüp
oranın fetih ve ele geçirilmesine engel olmamalıdır. Allâh korusun ama
kıyâmet gününü inkâr edenlerin bu gibi işleri yapmaları olmayacak şey
değildir. Nitekim Kanunî Sultan Süleymân’m Körfös kalesini tam ele
geçireceği anda, dinsiz Venedikli varilleri ağzına kadar filori ile doldurup bir
kalita ile gizlice Ayas Paşa’ya gönderdiğinden, o zâlim ve gâfıl paşa orica
zaman pâdişâhtan gördüğü ihsânı unutup o kâfirlerin arzusuna uymuş ve “ Bu
kalenin fethinde üstesinden gelinemiyecek güçlükler vardır” diyerek pâdişâhı
melûl ve mahzun geri döndürmüştü.
Kezâ A li Paşa da, Malta konusunda, sırf kendi sözü geçsin, ortaya çıksın
diye hezimete sebebiyet vermişti. Bunların sayısı az değildir. Yazılmasından
çekinilmese ve ayrıntılarına inilmekten kaçmılmasa, îskender-nâme’den*
büyük bir kitap olurdu. Vezîr-i âzamlarm Allâh korkusunu bir yana bırakınca
yapamıyacakları hiç bir iş olmadığında tereddüt ve şüphe yoktur.
Vezîr-i âzam kethüdâsmm zeâmeti otuz beş bin, çok çok kırk bin akçe;
ikinci vezîrin kethüdâsmm otuz bin, diğerlerininkiler yirmi beşer bin akçe
olmalıdır. Bu zeâmetlerin mahsûlünün kendilerine bir parça helâl olması için
kethûdâlarm Sefer-i Hümâyûn vâki olduğu zaman, kanun üzere, cebelülerini
göndermeleri gerekir. Vezirlerin diğer adamlarının timarları olmamalı, onlara
kendi hâslarının gelirinden ulûfe vermelidirler.
Üçüncü ya da dördüncü vezîr din ve devlete yarar bir düşünce ileri sürerse
diğerleri onun sözüne uymalı, hep birlikte gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Vezîr-i
âzamdan sonraki diğer vezirler, yalnız başlarına kaldıkları zaman, vezîr
sayısının bir-iki olacak yerde altı-yedi olmasının sırf saltanatın şevketi için
*

İskendernâme X IV .

uzunluktaki tanınmış eseridir.

yüzyılın

ünlü şâiri Ahm edî’nin (Ölm.

1412 ) 8750 beyti aşan

değil, hilâfet işlerinin meşvereti (danışılıp tartışılıp görüşülmesi) için olduğunu
düşünmelidirler. Bu yüzden vezîr-i âzam düzeni bozabilecek şüpheli, ne olduğu
belirsiz önemli bir konuyu pâdişâha arz ettiği zaman, korkularından yalancı
şâhitlik etmemeli, onun fesat ve kasdını gizli ya da açık olarak pâdişâha
bildirmelidirler. Zâten vezirlerin hepsinin, pâdişâhı bile yanlış karar ve
düşüncelerinden, tehlikeli işlerden geri çevirtip yararlı işlere yöneltecek kişiler
olması gerekir.
M üellif beylerbeyiler, ümerâ ve asâkir-i Islâm’la ilgili olarak da şöyle
demektedir:
Beylerbeyiler atandıkları vilâyete vardıklarında önce kendi beylerbeyiliğiyle ilgili kadıların ve beylerin her türlü durumunu yoklamalı, dine ve adâlete
bağlı olanların gönlünü okşamalı, reâyâya ve yoksullara zulm edenleri
esirgemeyip pâdişâha bildirmeyi üzerine vâcib ve farz bilmeli, mezâlimin
giderilmesine ve zâlimin ortadan kaldırılmasına çalışmalıdır.
Reâyâ ve berâyânm başı dinç, gönlü rahat, huzûrlu olmalarını
amaçlamalı; yol kesicileri ve ayaktaşlarını ele geçirip fesât ehline izin
vermemeli, eşkiyâya acımamalı ve bunları kadı vâsıtasıyla idâm ettirip öylesine
haklarından gelinmesini sağlamalıdır ki başkalarına ibret teşkil eylemeli ve
memleket, halk güven içinde olmalıdır. Sonra mal mutasarrıfı olan eminlerin
ve âmillerin durumunu yoklamalı, şâyet reâyânm malını zorla almışlarsa
hemen tereddütsüz bu malları sâhiplerine geri vermeli hiç kimseye şeriata,
kanuna ve pâdişâh buyruğuna aykırı bir iş ettirmemelidir. Ardından zeâmet ve
timar sâhiplerinin durumunun, hâl ve hareketlerini gizlice yoklamalı, her
birinin ne şekilde timar sâhibi olduğunu, zeâmete nasıl ulaştığını iyice öğrenip
anlamalı ve yalancı şâhitle timar aldığı ortaya çıkanları derhal görevden alıp
cezalandırmalı, hattâ başkalarına örnek ve ibret teşkil etmesi ve hiç kimsenin
hile ile timar almaması için tahkir ve teşhir etmelidir. Am a doğrulukla timar
sâhibi olmuş ve on yıldan fazla tasarruf etmiş yabancılar varsa bu tür emektar
olmuş sayılması gerekenler incitilmemeli, kural on yıldan beride olanlara
uygulanmalıdır.
Mahlûl olan bir timar ya sefere katılabilecek gerçek sipâhî evlâdına veya
elinde emir bulunan dinç, yarar kimsesiz ve düşkün birine verilmeli;
başkalarının zeâmet ve timarına katılmamalıdır. Şayet verilebilecek sipâhîzâde ve eli emirli kişi kalmamışsa, mahlûl hisselerin o zaman yararlı olanların
ve gözetilmesi gerekenlerin noksan ve terakkileri için verilmesi câiz olur. Ancak
kılıç timarm hiçbir şekilde başkasının zeâmet veya timarma katılması câiz
değildir.
Yeniçeriler için makbul bir kanun konulmuştur. Buna göre bir acemi
oğlanı bir kaç yıl ulûfesiz hizmet eder. Sonra bir akçe ulûfe tayin edilir ve nice
günler bu ulûfeyle hizmet ettikten sonra iki veya üç akçe ile kapuya çıkar.
Buçuğar buçuğar terakki alarak ulûfesi sekiz akçeye kadar yükselir. Fakat

sekiz akçede son bulur, yarım akçe bile artmaz. Yeniçeri de “ kanunumuz
böyledir” diye başkaca terakki beklemez; ya başka mertebeye veya timara
çıkmağa tâlip olur. Doğrusu son derece yararlı bir kuraldır. Oysa ki, nedense,
saraçlarda ve cebecilerde bu kurala uyulmamıştır. Cebeciler, yeniçerilerden
daha üstün bir topluluk olmadıkları halde; her ulûfede buçuğar terakki almak
sûretiyle, birkaç yıl içinde, iki akçe ulûfeli bir cebecinin ulûfesi yirmi-otuz akçe
olur.
Aynı şekilde aşağılanan, aç, bir pula muhtaç birini büyüklerden biri
buçukla saraç çırağı eder. Birkaç yıl içinde o da ağır ulûfeli müstakil saraç olur.
Saraçların ve cebecilerin ulûfelerine yeniçerilerinki gibi bir sınır konulmadığın­
dan kırk-elli akçe ulûfeli saraçların ve yirmi-otuz akçe ulûfeli cebecinin hadd ü
hesâbı yoktur. Uygun olan, bunların da ulûfelerine bir smır belirlenmesi ve o
sınırın üstüne buçuk dahi eklenmemesidir.
Bu husûsun burada söz konusu edilmesinin sebebi, zeâmete de belirli bir
sınır olmaması yüzünden bir çok alçağın birkaç yıl içinde 2-3 bin akçelik
timardan 40-50 bin akçelik zaîm durumuna gelebildiğini belirtmektir. Yeniçeri
ulûfesinin sekiz akçeden yukarı çıkamaması gibi zeâmetler de 20-25 ve çok çok
30 bin akçeden yukarı çıkmamalıdır. Zaîmlerden farklı olmaları için alay
beylerinin zeâmetleri 3 5 bin ve Dergâh-ı Âli müteferrikalarının zeâmetleri 40 ya
da 45 bin akçe, son derece riâyet edilmesi gerekli olanlarmki ise 50 bin akçe
olmalı, daha yukarı çıkmamalıdır.
Müteferrikalık şerefli bir mansıbdır, olur olmaz kimselere verilmesi uygun
değildir. Bu mansıbın pâdişâh uğurunda defaatle hizmeti geçip yiğitlik ve
yararlığının çeşitleri ortaya çıkmış eski emektarlara ve ihtiyarlara verilmesi
gereklidir. Dergâh-ı Âli çavuşlarından en çok riâyet edilmesi gerekli yaşlı
kişilerinden onunun zeâmetleri kırkar ve otuzbeşer bin akçe olup geri
kalanlarının ki yirmi, yirmi beş, otuz akçe olmalıdır. Bu smır aşılmamalıdır. Üç
yüz kişi olan çavuşların sayısı da eksik veya fazla olmamalıdır. Çünkü hizmet
ve mülâzemette bulunan 40-50 kadar çavuş oğullarıyla birlikte hepsi 350 kişi
olur, bu da hizmete yeterlidir. Fazlası hazîneye gadretmektir. îstihdâmı kabil
olmayan, kanun ve kural bilmeyen yaşlı çavuşların emekliye ayrılması
yararlıdır. Bu gibiler “ kanunumuz, elimizde olan dirlikle emekliye
ayrılmaktır” diye boşuna iddia edip çene yarıştırırlar. Hâlen 50-60 bin akçe
zeâmetli yaşlı çavuşlar vardır ki hiç bir işe yaramazlar. Bu gibilerin 50-60 bin
akçe ile oturak olması insâfa sığmaz. Uygun olanı ağır zeâmetli yaşlı çavuşların
yirmişer bin akçe zeâmetle emekliye ayrılmaları ve çavuşluklarının oğullarına
verilmesidir.
Pâdişâh bilmelidir ki şimdiki hâlde vezirlerden, beylerden, diğer
büyüklerden ve küçüklerden korku kalkmış, hçr birinin gözünü ve gönlünü
ham tamâ kaplamıştır. Bunlar harama helâla bakmayıp Karun’un malını
toplamak sevdâsmda olduklarından işler çoğunlukla bozulmaktadır. Zeâmet
ve timar sâhiplerinin durumu da düzgün değildir. Yabancılar mal kuvvetiyle

timara girmekte, sipâhi-zâdelerin ve eli emirlilerin çoğu yoksul olduklarından
timardan yoksun kalmaktadır. Meselâ: Bir kişi hem yarar kişi, hem de gerçek
sipâhî-zâde olsa, ama yoksulluğu yüzünden beylerbeyine arzulanan rüşveti
vermese ömrü mülâzemetle geçmektedir. Bunun timara kavuşmasına ihtimâl
yoktur. Fakat zengin bir yabancı timara girmek dilese beylerbeyi, defter
kethûdâsı ve defterdar alabildikleri rüşveti alırlar, işi kitabına uydururlar.
Bununla da yetinmezler her yıl birer bahâneyle terakkiler alıverip onu zeâmet
sâhibi bile yaparlar.
Beylerbeyilere “ Niçin böyle ediyorsunuz” denilince: “ Y a ne yapalım? Altı
ayda bir vezîr-i âzama bu kadar bin filori göndermek lâzımdır. Hâslarımızın
geliri ise giderimizi ancak karşılar. Bu şekilde rüşvet almazsak bu kadar fîloriyi
biz nereden bulup da gönderelim” cevabını verirler. Bu sözleri korkmadan
apaçık söyler olmuşlardır. Doğrusu, ne yapsınlar, beylerbeyi oldukları için
görüyorlar ki mansıbı hak eden değil, fazla filori veren almaktadır. Bu yüzden
hiç bir şeyi göremez duruma gelip haramdır, helâldir demeyip mal toplayıp
vezîr-i âzama göndermektedirler. Tahminden eksik filori gönderdikleri zaman
sadece görevden uzaklaşmakla kurtulamayacaklarını, başlarına daha nice
belâlar geleceğini bilirler. Mansıbda bulunanların tümünün durumu böyledir.
Her biri eline geçeiı malı üçe bölerler, birini kendileri için alıkoyarlar, ikisini
vezîr-i âzama yollarlar. Şu halde zulmün ortadan kalkmasına ihtimal olabilir
mi?
Bu zulmü ortadan kaldırmanın tek çâresi bir beylerbeyilik mahlûl olunca
bunun vezîr-i âzamm istediği kişiye verilmemesi; bizzat pâdişâhın, güvendiği
kullardan hangisine vereceğini kararlaştırması, kararını kimseye açıklamama­
sı, sonra o kişiyi çağırıp: “ Sana filan beylerbeyiliği bağışladım. Bu bağışı
kimseden bilme. Hiç kimse seni bana tavsiye etmedi. Bu beylerbeyiliği sana
herhangi bir kimsenin kayırmasıyla, tavsiyesiyle verdiğimi sanma. Senin
diyânetine ve adâletine güvenim olduğundan reâyâ ve berâyâ zulümden âsûde
olsun diye bağışladım. Allah’tan başkasından korkma. İşinde başına buyruk
ol. Senin hakkında başkalarının söylediklerine aldırmam. Haslarının geliriyle
yetinip başkalarının eline bakma. Zeâmet ve timarları hak etmiş olanlara ver.
Rüşvet alarak yabancılara timar verme. Şimdiye değin yabancılara verilmiş
timarlar varsa onları al, hak etmiş olanlara ver. Gereğince hizmette ve
yoldaşlıkta bulunmamış kişilere dirlik ya da terakki verilmesi için arzda
bulunma. Bu tarafa rüşvet göndermek için helâl, haram demeyip başkasının
malını almaktan son derece çekin. Yarar habercilerim vardır. Gizlice senin
durumunu yoklatıp deneyip sınayacağım. Gaflete düşme, basiretli davran.
Vilâyetin durumunu âyânmdan, bilir kişilerinden sor. Önemli konularda
deneyimli kişilerin uygun gördükleri şekilde hareket et. Saltanatın ırz ve
nâmusunun korunması, şer’î hükümlerin icrâsı için çok çalış. Kim olursa olsun
zâlimin durumunu, falanm adamıdır diye korkmadan, bana bildir. Oğlun dahi
olsa fesatçılara acıma. Şeriat gereklerine göre hakkından gel, adâletli ol”

şeklinde konuşup uyarması ve öğüt vermesidir. Ancak böyle kişiler giderse
memleketin bir parça ıslâh olması umulur. Bunun dışında memleketi ıslâh
etmek mümkin değildir.
Beylerbeyiliğin bu şekilde tevcihinde çok yarar vardır. Saltanatın tadı
adâlet ve bağışladır. Beş on yıldan beri adâlet ve bağış pâdişâhların elinden
çıkıp vezîr-i âzam olanlara geçmiştir. Çünkü hâlen bütün mansıblar vezîr-i
âzamm tavsiye ve arz eylediği kişilere verilmektedir. Buna göre mansıb
alanların tümü her türlü yetkinin, görevden almanın, atamanın vezîr-i âzamm
elinde olduğuna inanmaktadır. Durum böyle olunca da mansıb alanların,
vezîr-i âzamm rızâsı dışına çıkmamaları, hayırdan şerden her ne ise onun
emrine uymaları gerekir ki bu da iyi bir şey değildir. Öyle olmalıdır ki mansıb
sâhipleri bütün tasarrufları pâdişâhtan bilmeli, vezîr-i âzamm sözünün çok
çok, bir şeyi hakka uygun şekilde arz eylediği zaman geçeceğine inanmalıdır.
Eskiden bir mansıb mahlûl olduğu zaman vezîr-i âzam, arzuladığı
kişilerden birine o mansıbı alıvermeye çalışır ve o kişiye: “ Yarın pâdişâha arz
edeyim. Am a sana verileceğini taahhüt edemem. Olur ki arz ettiğim zaman
pâdişâh bir başkasına verebilir” , dermiş. Hattâ bâzı dostları “ Mübârek olsun”
dedikleri zaman o kişi: “ O mansıbın bana verileceğini nereden biliyorsunuz?
A rz olunduğu zaman pâdişâh başkasına da verebilir” der, bütün tasarrufları
pâdişâhtan bilirlermiş. Şimdiki hâlde vezîr-i âzam daha pâdişâha arz etmeden
önce bir mansıbı “ birine verdim” dese o kişi o yeri kendisinin bilir başka türlü
olabileceğine ihtimal vermez, bütün dostları da “ Mübârek olsun” demeye
gelirler. Bu sözlerde çok ince, derin anlamlar vardır.
M üellif eldeki metnin son faslında Ulemânın, Meşâyihin ve Seyyidlerin
durumu başlığı altında, önce îslâm anlayışına göre ulemâ ve fuzelânm,
değerine ve toplum içindeki üstün yerine değinmekte, Fâtih Sultan Mehmed’in
bunlara verdiği önem ve gösterdiği ilgiyi, Fâtih’le Molla Kırımî arasında geçen
görüşmeyi anlatmaktadır. Artık ilmiye sınıfının da düzeninin bozulduğunu,
âlimin ve nâdânın aynı düzeye geldiğini hattâ zengin câhillerin rüşvetle
âlimlerin önüne geçtiğini, bu durumun gece gündüz ilimle uğraşan âlimleri
üzdüğünü ve bunların, çalışmak bir işe yaramıyor diyerek, çalışmayı bırakıp
büyüklerin kapılarına mülâzemete yöneldiklerini de vurgulayan müellif
pâdişâh hocasında bulunması gereken nitelikleri belirtmekte ve bununla ilgili
düşüncelerini şöylece sıralamaktadır:
Pâdişâh hocası, pâdişâhın müsâit zamanlarında, olabildiği kadarınca
pâdişâhı yetiştirmekle uğraşmalı; onu, peygamberlerin âdâbını, sultanların
menkıbelerini incelemeye yöneltmeli; varsa, kitâbet ve imlâsındaki hatâları,
bozuklukları düzeltmeli hattâ nazım ve nesirde kudretli hâle getirmeye, aruz
veznini, kafiye ve redifi öğretmeye, güzel beyitleri ezberletmeye çalışmalıdır: Şu
şartla ki pâdişâh da marifete istekli, ataları gibi ulema sohbetine rağbet eder
olmalıdır. Nitekim Fâtih Sultân Mehmed Hân ve Sultân Bâyezîd Han nice
bilgili kişileri kendilerine hoca ve ömürlerini İlmî sohbetlerle geçirmeyi âdet
F. ı ı

edinmişlerdir. Zamanlarını ilim öğrenmek, insana gerekli bilgi ve ahlâk
güzelliği olgunluğuna erişmek için çalışmaya, kitap okumaya ayırmışlar; sık
sık bir çok âlim ve fâzılı bir araya toplayıp kendi huzurlarında İlmî tartışmalar
yaptırmışlar, onlardan risâleler ve kitaplar yazmalarını istemişler, böylece
kendi adlarına halkın elinden bir an bile düşmeyen bir çok risâle ve kitabın
yazılmasını sağlamışlardır. O zamanın âlimleri bizzat pâdişâhın ilim yoluna
rağbet ettiğini gördükleri için gece gündüz sürekli çalışıp olgunlaşmışlar
büyüklerin kapılarında mülâzemetle zaman kaybetmemişlerdir.
Pâdişâh hocası, ulemâ ile ilgili mansıbları genel gözetimi altında tutmalı,
ilmiyye mansıbı sâhiplerinin tümünün durumları hakkında ayrıntılı bilgi,
edinmeli bir mansıbın ehli olmayana verilmesi ihtimâli belirdiğinde, kimsenin
hatırını gözetmeyip o mansıba falanca müstahakdır diye gizlice pâdişâha
bildirmelidir. Pâdişâh da, ulemâ ile ilgili önemli bir iş kendisine arz olunduğu
zaman hemen fermân etmemeli, birkaç gün geri bırakıp hocasıyla ve diğer
sâdık, içi temiz adamlarıyla müşâvere etmelidir.
Pâdişâh hocasına yaraşan şudur ki vezirlerin ve beylerin bâzı durumlarını
öğrendiğinde gecikmeden pâdişâha arz etmelidir. Meselâ vezîr-i âzamm dine ve
devlete zararlı bâzı vaziyetlerini görse “ Velî nimetimdir. Beni hocalık
mansıbına o getirmiştir” diyerek hatırını gözetmemeli, pâdişâhı gizlice
durumdan haberdar etmelidir.

Şeyhü’l-islâma gelince:
Şeyhü’l-islâmlık makamı takvâ sâhibi bir âlim ve fakîhe verilmelidir. Bu
şahsın sözünün düzgün, edâsınm kusursuz, her türlü ilim ve fende mahâret
sâhibi, sorulan her müşkili derhal halledebilecek kudrette, her söylediği âlimler
arasında nass-ı kâtı olan, her bakımdan çağının bilginlerinden üstün âlimler
âlimi denilmeye hakkıyla lâyık bir kişi olması daha iyidir. Şercî meselelerde ve
dinî işlerde, başvurulduğunda, en doğru cevâbı vermelidir. Meselâ devlet ileri
gelenlerinden biri bâzı kötü niyetlerini gerçekleştirmek için arzusuna uygun bir
fetvâ istese, sırf onun gönlünü hoş etmek için zayıf rivâyetlere dayanarak fetvâ
vermemelidir. Her nerede olursa olsun, pâdişâh katında bile korkmadan
doğruyu söylemelidir.
M üellif burada sözü Zenbilli A li Efendi’ye getirmekte, onun çalışma
şeklini ve Y avuz Sultân Selîm ile arasında geçen bir olayı anlatmakta ve
taşradaki müftilerin durumunu ele alarak bunların görevlerini yerine
getirmediklerini, durumu düzeltmek için kadılara “ kenâr müftilerinin
fetvâlarıyla iş görünüz” yolunda emir gönderilmesi ve aynı zamanda fetvâ
vermeye iktidârı olan yaşlı müderrislerin taşrada hizmete sevk edilmesi
gerektiğini belirtmektedir.
Kazaskerliğin eskiden değme kişinin lâyık görülmediği derecede yüksek
ve şerefli bir mansıb olduğunu, buraya üstün nitelikli bilginlerin atandığını,
şimdi de aynı şekilde davranılması icap ettiğini, pâdişâhın bu görevi gerekli

araştırmaları yaptırdıktan sonra üstün nitelikleri olan ve emsâlinden üstün
bulunan bir şahsa vermesinin doğru olacağını vurgulayan müellif ilmiyye
tarîkinin durumunu şöylece açıklamaktadır:
Dânişmend olmak isteyen bir kişi bir süre Nahiv, Sarf ve diğer
muhtasârâtı, Mantık, Kelâm, M acânî ilimlerini okur. Dânişmend olunca
İstanbul’daki Hâşiye-i Tecrîd medreselerinin her birinde üçer dörder ay şugl
eder, her müderristen beş altı ders okur, bu şekilde hareket edip dört beş yıl
içinde Semâniyye medreselerine ulaşır. Bir yıl kadar da orada kalır, sonra
pâdişâh medreselerine varır, oradaki bilginlerin hizmetine yetişir her birinden
yararlanır her yönden yetiştikten sonra 25-30 yaşlarında mülâzim olup ya
kadılık veya müderrislik ister. îlmin temeli Sarf ve Nahiv’dir. Sarf ve nahiv’de
ve başka bilgilerin öğrenilmesine yarayan diğer bilgilerde câhil olan kişi tefsir,
hadis gibi ilimlerde de kesinlikle bilgisiz olur.
Bu başlangıçtan maksat şudur: Hâlen ulemânın durumu da bozuktur.
Sarf, Nahiv görmemiş, Muhtasarât okumamış bir câhil ya mal kuvvetiyle veya
başka bir yolla üç dört yıl içinde dânişmend olmakta, geçtiği medreselerde ders
okumamakta, sonunda mülâzim olup rüşvetle veya şefââtle bir kadılık alıp
gitmektedir. Kadılığında Müslümânlarm dâvâlarmı yalan yanlış hükme
bağlamakta, bir çok büyük fesâda sebep olmaktadır. Dânişmend ve
mülâzimlerin durumu böyledir ama diğerlerininki bundan da kötüdür.
Geçenlerde “ Bir dânişmend ibtidâ-i hareketinden sonra beş yıla değin
Semâniyye’ye varsın” diye buyruk çıktığı halde aldırış edilmemektedir. Bu
yüzden kazasker efendilerin, kadı ve müderrislerden fiilen mansıbda olanlarla
azledilmiş bulunanları, kadılık ve müderrislik isteyen mülâzimleri adlarıyla
sanlarıyla bir deftere yazmaları; her birinin öğrenim aşamalarını, kimlerden ne
kadar sûre ders aldıklarını, kimden mülâzim olduklarını, hâlen bilgi
düzeylerinin ne durumda bulunduğunu Öğrenip adlarının altma ayrıntılarıyla
açıklamaları gereklidir. Sonra bir mansıb boşaldığı zaman rüşvet almaksızın ve
şefâât kabûl etmeksizin hemen o deftere bakmalı; üstün, seçkin, ilim sâhibi bir
kişi o mansıbı istiyorsa kimden mülâzim olduğunu veya bekleme süresini
doldurup doldurmadığını bir yana bırakıp görevi ona vermelidir. O kişinin
emsâllerinden itirâz edenleri “ Mansıb, ilim sâhibinindir” diyerek cevaplandır­
malıdır.
Gece gündüz çalışan, bahçelerde gezip eğlence peşinde koşmayan halk
arasında salâh ve ehliyyetle ün kazanan âlimler, hâlen medreselerde görevli
iseler durumlarını pâdişâha arz edip terakkiler alıvermeli, maczûl bulunuyor­
larsa bekleme süresine bakmaksızın iyi medreselere atamalıdır. Bilgisizleri ise kimin adamı olurlarsa olsunlar- aşağılamalı, böylece onların da gayret ve
hamiyetle çalışmalarını, zaman kaybetmemelerini sağlamalıdır.
Allah emâneti olan kadılık görevinin herkese verilmesi câiz değildir.
Zamânımızda kadıların ekserisi bilgisizdir ve rüşvet alıcıdır. Rüşvetle ve
şefââtle kadılık alan kişilerin hükmünün geçerli olmadığı fetvâ kitaplarında

yazılıdır. Oysaki memleketin dört bir yanındaki kadıların ekserisi rüşvetle ve
şefââtle kadılık almıştır. Şer’an bunların hükümleri geçerli olmadığına göre
bunların nikâh edip evlendirmeleri işinin içinden nasıl çıkılacaktır? Tanrı
katında bunların hesâbı kimden sorulacaktır?
Kazaskerler yerlerinden olmaktan korktuklarından hakka uygun
davranamamaktadırlar. Çâresiz kalıp mansıblarm ekserisini, büyüklerin
şefââtiyle, câhillere vermektedirler. Gerekli nitelikleri taşıyan doğru, âdil, bilgili
bir kadı gittiği yerde dâvâlara doğrulukla bakar, kimseye kinle, garazla
davranmaz; ham tamâ sâhibi olmadığı için de gerekmedikçe kimseye hüccet ve
sicil yazmaz. Böyle olunca da kadılığın geliri az olur, geçimine ancak yeter,
Fakat halk her bakımdan ondan memnundur. Sonra, o kadılık câhil, zâlim ve
rüşvet alan birine verilse, gider gitmez beylerbeyiyle, sancak beyi subaşılarıyla
ve o yerin diğer zâlimleriyle birlik olur, zengin olduğunu anladıkları bir kişiye
bir suç yükleyip malının çoğunu elinden alırlar, ardından bizi pâdişâha şikâyet
etmesin diye talâk-i selâseyle şart ettirdikten sonra hapisten çıkarırlar. Bunlara
benzeyen zulüm ve adâletsizlikleri saymakla tükenmez olur. O rüşvetçi kadı bu
şekilde bir yıl içinde bitmez tükenmez mal mülk sâhibi olur, kendisini tutan,
destekleyen rüşvetçilere türlü türlü armağanlar gönderir. Onlar da terakkiler
alıverirler, görev süresini bile uzattırırlar. Lâkin yoksulların da işi tamam olur.
Acaba, kıyamet gününde bu yoksulların hakkı kimden istenecektir? Bu
yüzden, kazaskerlere: Bütün mansıbları mutlaka her bakımdan ilim sâhibi,
adâlet ve doğrulukla tanınmış kişilere veriniz. Sizin göreve atanmanızın da
görevden alınmanızın da benim elimde olduğunu bilip kimseden korkmayınız.
Vezirlerin ve beylerin şefââtıyla ve bâzı rüşvetçilerin iltimâsiyle bir câhile
mansıb vermeyiniz. Mansıbı ilim sâhibi, sâlih ve dindar kişilere veriniz. Şâyet
buyruğuma uymaz, hak etmemiş kişilere iltimasla mansıb verirseniz kahrıma
uğrarsınız” yolunda uyarıda bulunmak ve bu uyarıyı her zamân tekit edip
yenilemek pâdişâh için vâcibdir.
Kazaskerler işlerini kendi başlarına yürütmeli, pâdişâh buyruğuna aykırı
hareket etmemelidir. Kazaskerlerin ilmiyye mansıblarmı vermek için vezîr-i
âzama başvurup onunla görüşmeleri insâfa sığmaz. Çünkü bütün ömrünü ilme
harcamış nice olgun kişiler kendilerine arka çıkacak büyükleri olmaması
yüzünden ilmiyye mansıblarmdan yoksun ve hattâ geçim sıkıntısı içinde
kalmışlardır. Aksine nice yabancı ve câhil, vezîr-i âzama ve diğer büyüklere
kapılarak ilmiyye mesleğine girmiş, kısa sürede yüksek mertebelere ulaşmış ve
uçsuz bucaksız paraya, mala kavuşmuşlardır. Artık ilim sâhibi olmak için
çalışıp çabalayan pek az kişi kalmıştır. Yüksek medreselerdeki müderrislerin
ekserisi; ilim, fazilet, kemâl ve marifet bakımından adları sanları olmadığı
hâlde, ya birine kapılandıklarından veya mal verdiklerinden yahut molla
çocuğu olduklarından dolayı müderris olmuşlardır. Böylece ders vermek de,
dersten yararlanmak da ortadan kalkmıştır. Fâtih Sultân Mehmed kendi
yaptırdığı Semâniyye Medreselerinin her birinde asrın en ünlü, en bilgili,

parmakla gösterilen kişilerini müderris olarak görevlendirirmiş. Şimdi ise
Semâniyye Medreselerinin sekiz müderrisi arasında iki üç kişiden başka ilim
sâhibi denilebilecek kimse yoktur. Kalanları bilgisizlikle ünlüdür. Bir kısmı
henüz bilgiye erişememiş genç heveslilerdir, diğerleri fırsatı kaçırmış, artık hiç
bir şey öğrenemeyecek duruma gelmiş bir işe yaramaz, iyice kocamış
yaşlılardır. Böyle kişilerin Fâtih Medreselerine müderris olmaları insâfa
sığmaz. Uygun olanı o medreselerin her birine, derslerinden öğrencilerin
yararlanabileceği ilim, marifet ve faziletle ün kazanmış olgun, bilgili kişilerin
müderris olarak atanmasıdır.
Şaşılacak iştir ki şimdiki zamanda, falannı oğludur diye şeref-i nesebi veya
bir büyüğe intisab etmiş olması sebebiyle bâzı çelebileri Semâniyye
Medreselerine veya altmış akçeli medreselere müderris olarak atamaktadırlar.
Onlar da kesinlikle okuma yazmanın ne olduğunu bilmedikleri hâlde, ders
veriyoruz diye yalan yanlış bir kaç söz söyleyip gidip gelirler. Bunların aldıkları
maaş helâl midir? îlmiyye mansıblarma hak kazanmak ilimle olur, falanm oğlu
olmakla değil. Bu oğullardan ilimden yoksun olanlarından gözetilmesi
gerekenler, ilmiyye dışındaki bir başka alanda gözetilmelidir. Bu gibi
hususlarda kazaskerler asla kimsenin hatırına gönülüne bakmamalı, câhil olan
kendi oğlu bile olsa ilmiyye yolundan çıkarmalı bir başka cihetten
nasiplendirmelidir. Pâdişâha gereken de her mansıbı ehline vermek yolundaki
emek ve himmetini artırmasıdır.
Müellif, şeyhlik makamında bulunacak kişilerde aranması gereken
nitelikleri belirttikten sonra, bunlardan bâzılarmdan gelebilecek bir tehlikeye
pâdişâhın dikkatini çekmekte ve şöyle demektedir:
Bilinir ve târih kitaplarında da yazılıdır ki eskiden bâzı ünlü büyük
şeyhlerin, çevredeki mürîd muhiblerinden başka, sabah akşam hankah ve
zâviyelerinde oturan 300-400 kadar sûfîleri bulunurmuş. Bunlar, memlekette
bir fetret olduğunda, fırsatı ganimet bilip bir anda sûfılerini, mürîdlerini ve
mürîdlerinin muhiblerini yanlarına toplayıp binden fazla kişiyle ayaklanırlarmış. H attâ Kızılbaş’ın ilk ortaya çıkışının da böyle olduğu yazılıdır. Bu yüzden,
“şeyhler hankah ve tekyelerinde 20-30 ve çok çok 40 kadar sûfı ve mürîd
bulundursunlar, daha fazlasını toplamasınlar” diye bütün kadılara hüküm
gönderilmesi uygundur.
Bunun ardından, eldeki, metnin son kısmında, seyyid ve şeriflerden söz
açılmaktadır. Bunların İslâm dinine göre ne derece yüksek ve önemli
olduklarını, bunlara karşı nasıl davranılmasi gerektiğini Âyet-i Kerîme ve
hadîslerin tanıklığıyla ayrıntılı biçimde anlatan müellif, bunlarla ilişkili
meseleleri şöylece ortaya koymaktadır:
Bir çok câhil şehirli veya râiyyet oldukları hâlde, sırf vergi ve hizmetten
kurtulalım diye sahtekârlık edip başlarına yeşil sarınıp gezerler. Bu tür
seyyidlik taslayanlar zamânede pek çok olduğu için halkın seyyidlere o kadar
rağbeti kalmamıştır. Özellikle vilâyet kâtiplerinin önlerine gelen reâyâdan bir

kaç akçesini aldıklarını, Defter-i Hakanî’ye seyyid olarak yazmaları yüzünden
sipâh tâifesine büyük gadr olmuş, dünyayı sahte seyyidler kaplamıştır.
Başlarına yeşil sarık sarındıkları halde mahkemelerde yalancı şâhitlik edenler
vardır. Gerçek seyyidlerin yalancı şâhitlik etmeleri mümkün değildir.
N akîbü’l-eşrâflar sâlih ve fâzıl kişiler olsalar, rüşvet almaktan kaçınsalar, bu
konuda kimsenin şefââtım kabûl etmeyip dikkat ve özen gösterseler
İstanbul’daki seyyidlerin durumu bir parça düzene konulabilirdi. İstanbul
dışındaki seyyidlerin teftişi için de, yine seyyidlerden salâh ve diyânetiyle
tanınmış birkaç doğru ve maczûl bulunan kadı seçilmeli, bunların her biri bir
beylerbeyiliğe gönderilmelidir. Bunlar gerçek seyyid olan, elinde soyağacı ve
nakibü’l-eşrâftan alınmış sağlam belgesi bulunanlar için -doğru kişilerin biz
bunun babasını ve dedesini gerçek seyyid biliriz diye tanıklık etmeleri hâlindeellerine hüccet vermelidir. Hüccet için yoksullardan para almamalı,
zenginlerden otuzar akçe almalı, fazlasını almamalıdır. Ama bu kadılar sırf
hüccet akçesi fazla olsun diye her seyyidlik taslayana hüccet vermemeli, rüşvet
almaktan son derece kaçınmalı; dinini, imânını koruyup seyyidlerin durumunu
bir ölçüde düzeltmeğe çalışmalıdırlar. Doğrulukla bu hizmeti yerine getirmeleri
hâlinde kendilerine terakki ile birer iyi kadılık verilmelidir.
Kadılar, kendilerine büyüklerden birinden seyyidlik taslayan biri
hakkında mektup gelmesi hâlinde bununla ilgilenmemeli, doğrulukla iş görüp
kimsenin hatırını gözetmemelidirler. Kadılar, bu konularda uyarılmalı ve
bunca uyarıdan sonra kendilerinin veya yanındaki adamlarının rüşvet almaları
hâlinde şiddetle cezâlandırıldıktan sonra ebediyyen görevden alınıp, sürgüne
gönderilip öylesine horlanmalıdırlar ki diğer rüşvetçilere ibret teşkil etmelidir.
Bölük halkı, zeâmet ve timar sâhipleri arasında da seyyidlerden kimsenin
bulunmaması uygundur. Aslında en uygunu seyyidlerden ehl-i ilm olanlarının
kadı veya müderris, müderrislik ya da kadılık yolunu seçmeyenlerin vaiz veya
şeyh olmaları; bunları da istemeyenlere istihkaklarına göre zevâidden maaş ya
da durumlarına uygun cihet (evkaf maaşı) verilmesidir. San’at sâhibi olanlar
kendi hâllerine bırakılmalıdır.

H IRZÜ ’L-M ÜLÛK’ÜN MEVCUT NÜSHALARI VE
M ETNİN YAYININDAKİ YÖNTEM
Bir devlet görevlisi olması kuvvetle muhtemel bulunan ve ismi bilinmeyen
yazarın yaklaşık 1580 yılı dolaylarında III. M urâd’a sunduğu kabûl edilen
Hırzü’l-Mülûk’ün bu güne kadar iki nüshası olduğu bilinmekteydi. Bunlardan
biri ve müellif hattı kabûl edileni Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Revan 1612
numarada kayıtlıydı. Diğeri ise, istinsah edilmiş nüshaydı ve İstanbul
Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe yazmalar, 4657 numarada yeralmaktaydı.
XVI. yüzyıl sonlarına ve XVII. yüzyıl başlarına ışık tutan Osmanlı devlet
düzenine dair kaynaklar arasında önemli yeri olan Hırzü’l-mülûk’ün bu gün iki
nüshasını daha meydana çıkardık. Bunlardan ilki Romanya Akademisi
Kitaplığında Şark yazmaları arasında 20 numarada kayıtlı bir mecmuada yer
almaktadır. İkincisi de bir özel kitaplıktadır. Böylece elimizde biri müellif hattı
diğer üçü istansah edilmiş nüsha olmak üzre Hırzü’l-Mülûk’ün dört nüshası
mevcuttur.
I. Topkapı sarayı Kütüphanesi, Revan No. 1612 (Kısaltması T):
Varak
Ölçü
Yazı
Satır
Kâğıt
Yazım tarihi
Müellifi
Cilt

65.
210 x 145 mm. (165 x 95 mm)
Nesih ve harekeli, cetveller kırmızı, fasıl başlıkları
kırmızı.
13.
Aharlı.
Yok.
Belli değil.
Miklepli şemseli, koyu kahverengi deri cilt.
Vakıf ve Temellük Mühürleri: Birinci yaprakta I.
M ahmud’un (1730-1754) mührü vardır. Yine aynı
yaprakta, Türkçe eserin IV. M urad’a sunulan asıl nüsha
olduğuna dair bir kayıtta bulunmaktadır.

II. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi No. 4657 (kısaltması Î.Ü):
Varak
:53.
Ölçü:200 x 125 mm. (135 x 65 mm.)

Yazı
Satır
Kâğıt
Yazım tarihi
Müellifi
Cilt

:Nesih, çerçeveler kırmızı, ser levha siyah çerçeve,
mühezzeb.
17.
Aharlı.
Yok.
Belli değil.
Miklepli, şirazesi dağınık, kahverengi cilt.

III. Romanya Akademi Kütüphanesi, Şark yazmaları No. 20 (Kısaltması R):
Yarak
Ölçü
Yazı
Satır
Kâğıt
Yazım tarihi
Müellifi
Cilt

56 (Vrk 146 b- 202 b).
210 x 150 mm.
Nesih.
15.
Aharlı, filigranlı, beyaz.
1722./
Belli değil.
Kahverengi.

IV. Özel Kütüphane (Kısaltması Ö):
Varak
Ölçü
Yazı
Satır
Kâğıt
Yazım tarihi
Müellifi
Cilt

34.
215 x 125 mm.
Nesih, bölümbaşları ve ayetler kırmızı.
21.
Aharlı.
Yok.
Belli değil.
Yok.

Bu suretle elimizdeki biri müellif hattı kabül edilen diğer üçü istinsah
edilmiş nüsha olan dört yazma nüsha karşılaştırıldığında aralarında tam bir
birlik olduğu ortaya çıkmıştır. Müellif nüshası olarak kabul ettiğimiz (T)
nüshasının âdeta kopyası olan diğer üç nüshadan yanı (R), (Î.Ü) ve (Ö)
nüshalarından metin tesisinde faydalanılma yoluna gidilmemiştir. Çünkü,
gerçekten de incelendiğinde üç nüshanın da kelime kelime (T) nüshasının aynı
olduğu ortaya çıkmıştır. Bu istinsah nüshalar arasında, sadece (R) nüshasında
istinsah tarihi olarak 1722 kaydı vardır. Kezâ müellif nüshasında eksik kalmış
olan V-VIII. fasıllar diğerlerinde de yoktur.

Bu sebeplerledir ki, yayında Hırzü’l-Mülûk’ün (T) nüshasını esas alarak
metini ortaya çıkarmaya çalıştık. Bu çalışmamız sırasında metne, muhtemelen
yazım hatasından kaynaklanan eksikleri gidermek için küçük ilâveler yapıldı.
Metnin Türk harflerine çevrilmesinde önceki yayınladığımız metinlerde takip
edilen yol izlenmiştir. Böylece Hırzü’l-Mülûk’ün olabildiğince normalleş­
tirilmiş bir metini ortaya çıkartılmaya çalışılmıştır. Eserde yer almış olan âyet
ve hâdislerin doğru şekilleri metne alınmış ancak notlarda gösterilme yoluna
gidilmemiştir. Kitabın kapsamı bölümünde eser metni en belirgin çizgileriyle
nakledilmiştir. Bu vesileyle Hırzü’l-Mülûk’ün III. M urâd’a sunulmuş olması
konusuna dikkatimizi çeken arkadaşım Halil Erdoğan Cengiz’e teşekkür
ederim.
Ayrıca Hırzü’l-Mülûk’ün, yukarıda tafsillerini verdiğimiz nüshalara ilave
olarak, Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi Nr. 4974’de de bir
istinsah nüshası daha bulunmaktadır. Ne var ki, bu nüshada da müellif diğer
istinsah nüshalarında olduğu gibi (T) nüshasına sadık kalmış ancak, diğerleri
gibi, bazı tasarruflarda bulunmaktan geri kalmamıştır.

(lb)
BİSMİ’LLAHÎ’R-RAHM ANİ’R-RAHİM
Hamd-i fırâvân ve şenâ-i bi-pâyân ol pâdişâh-ı kevn ü mekân ve mâlik-i
rikâb-ı ins ü cana ki asayiş ü huzür-i kâffe-i enam ve rahat ü hubür-ı havâşş u
cavâma selâtin-i cizâm ve havâkin-i sacâdet-encâmı sebeb kıldı. Ve şıla-i
şalavât-ı bi-ğâyet ol sultân-ı kişver-i risâlet ve kahramân-ı memâlik-ı hidâyet
hazretlerinün rüh-ı mukaddesine vâsıl ola ki, hilcat-i dlbâ-yı saltanat-ı
nübüvvet ve kabâ-yı zıbâ-yı şevket-i risâlet ile Cenâb-ı Hayy-i Kadîm o şân-ı
kerimi taczim ve tekrim itdi. Bir şehin-şâh-i risâlettir ki mülük-i cihan (2a) ve
erkân-ı divân-ı zemân emrine muti4 ve bende-i fermandır
Mesnevi:
S e y y id - i k â y in â t ü ş e m c-i rü s ü l* M e fh a r - ı e n b iy â im â m -ı s ü b ü l
Ş â h -ı g e r d ü n -şerir ü e n c ü m -c e y ş * M e ş ca l-e frü z-ı d ü d m â n -ı K ü r e y ş

Ve tahiyyât-ı vâfire ve teslimât-ı mütekâşire zümre-i âl-i kiram ve aşhâb-ı
cizâmınun merkad-i şeriflerine mütevâşıl ola ki cümlesi hâfız-ı şerc-i
Muhammedi ve nâşır-ı tarîk-ı Ahmedî ve bâğbân-ı gülşen-i risâlet ve râzdârân-ı esrâr-ı nübüvvettir.
B e y t:
K a m u a şh â b ı e rb â b -i h id â y e t

* G e d â y â n -î d e r-i ş a h ib -v ilâ y e t

Huşüşâ çehâr yâr-ı bâ-şafa ki her biri sultân-ı risâlete vezir-i şâdık ve
müşir-i muvafıktır
B ey t:
H e r b ir i â ftâ b -ı ç e rh -i h im e m

* B a h r-i ş ıd k u h a y â vü za d l ü k e r e m

Amma bacdü erbâb-ı elbâba maclümdur ki uclemâ-i selef ve fuzalâ’-i halef
(2b) Rahimehu’llah egerçi tefrih-i zamâyir-i pâdişâhân-ı hüş-mendân içün
ahvâl-i eslâf-ı kiram ve şemâyil-i selâtin-i cizâma şâmil nice teşânif-i müfide
silk-i tahrire keşide itmişlerdir; lâkin bu bende-i nâ-tuvâna dahi her zaman
hâtır-nişân olurdı ki din ü devlete nâfic ve her emr-i mühimmi câmi‘ bir kitâb-ı
nâ-yâb ve hikmet-nişâb tahrir ve taştir idem ki her kelâm-ı pür-beşâreti ziver-ı
hikmetle ârâste ve her peyâm ve cibâreti hilye-i cibretle pirâste olup âyin-i şehryâr-ı macdelet-güsterı ve merâsim-i kâm-kâr-ı raciyyet-perverl babında kütüb-i
sâlifeden her vech-ile mümtaz ve fayik ve münderic olan diirer-i şâhvâr nişâr-ı
hâk-i pây-i şeh-i câli-tebâr olmağa sezâvâr ve lâyık olmağa ricâyet-i raciyyet ve

himâyet-i vilâyet huşüşmda (3a) ve sâyir saltanata mütecallik cüz°I ve külli
umürda calâ vefkı’l-merâm vuküf-ı mâ-lâ-kelâm tahsil itmeğle eyyâm-ı
saltanatlarında âmme-i recâyâ âsüde-hâl ve kâffe-i berâyâ müreffehü’l-bâl olup
her diyar ve bilâdda olan cibâd-i cubbâd ve şulehâ vu zühhâd cenâb-ı saltanatme^âblarm hayr ile yâd itmeğe sebeb ola. Bu cihetten cemic cihanı terk idüp
ekser evkâtta dide-i cibretle ahvâl-i cihâna nigerân ittügümce bekâ-yı devlet ve
saltanat ve âsâyiş-i ahvâl-i raciyyete mütecallik niçe re3y ü tedbîr hâtıra / . . . /
olup zâ3il olmasun diyü cemcve tahrir iderdim ve baczı erkân-ı devletten binâ-yı
saltanat-ı kahire ve esâs-i hilâfet-i bâhirenün el-iyâzü bi’llâh tezelzül ve
ihtilâline sacy-ı beliğ işcâr ider baczı nâ-şâyeste evzâc ve etvâr müşahede itmeğle
âsitân-ı (3b) sacâdete huluş-ı cubüdiyyetüm hasebiyle iclâm ve carz itmeği
üzerime vâcib ve farz bilüp, lâkin
B ey t:
H e s t d er z ir -i ç e rh -i b ü k a le m ü n

* K ü llü e m rin b i-v a k tih i m e rh ü n

mazmünınca ola ki bir zamân-ı ferruh-falda mâ-fi’l-bâl hâlden kale gele diyüp
bu üslüb üzere çehre-i matlüb niçe rüzgâr mestür ve mahcüb kalmıştı. Hâlâ
hezârân hezâr minnet-i bi-şumâr ol Hâlik-ı perverdigâr’a ki memâlik-i
cOşmâniyye’yi bir şehr-yâr-ı nâm-dâruiî keff-i iktidarına tefviz itti ki âşâr-ı
fütühât-ı tlâhı cebhe-i murâdmda lâmic ve envâr-ı füyüzât-ı nâ-mütenâhî
çehre-i tâlicinde tâlic olup ol sâye-i Hudâ’nun câmme-i recâyâ üzerine mezid
şefkati bir vech-ile merhamet-güster olmıştır ki halk-ı câlem ve cumhür-ı beniâdem şahn-ı feragatte hâb-ı râhate ve güşe-i istirâhâtte (4a) emn ü câfiyete vâşıl
olmışlardır.
Mesnevi:
c d l ü da d ı m işâ l-i bâ d -ı s e h e r * E y le d i rü y -i d eh ri ta ze vü te r * K im s e
d ev rin d e e y le m e z z a r i * M e ğ e r a n c a k h e zâ r-ı g ü lz â r i

Acni şâhenşeh-i felek-rifat müşteri-fıtnat ve melek-haşlet
B ey t:
H u s r e v -i ğ â z i m u ciz z ü ’d -d evle s â h ib -ca d l ü d â d
S u ltâ n M u r â d

* A fitâ b - ı e v c-i b u rc-ı s a lta n a t

K ı t ca:
S e r v -i g ü l-zâ r-ı M u r a d ı d â y im â se r-s e b z ola
G ü lşe n -i cö m rin e y â R a b b irm e sü n b â d -ı h a zâ n
D e v le t-ile ola d â y im k â m -b in ü k â m - y â b
° îz z e t-ile ola h e r d e m k â m -b a h ş u k â m r â n .

Lâ-cerem hâtif-i RabbânI ve îlhâm-i yezdâniden şimden girü bu âmâl-i
cazimü’ş-şânı zuhüra getürmekte zinhar ihmâl ve taksir erzânl görülmeye diyü

güş-i cana bir hitâb-ı (4b) nihânî vâşıl olmağın, Cenâb-ı melik-i vehhâb ve
Rabbü’l-erbâb’dan istihare ve ervâh-ı enbiyâc-i cizâm ve esrâr-ı evliyâ-yı
kiramdan istimdâd ve istifaza ittükten şorîra V e u fe v v izu e m r i i l a ’llâ h i diyüp bitereddüd ve iştibâh bu kâr-ı celilü’l-ictibâra şurü olunup bu defter-i hikmetgüster niçe naşâyih u fezâDili şâmil güzide-i resâ°il olup hırz ü hamâ°il gibi
sultân-ı cihânuiî bir ân huzür-ı mevfüru’l-hubürlarmdan dür u mehcür
olmayacak bir ceride-i müfide olmağın H ı r z u l - M ü l ü k diyü tesmiye olunup ve
niçe hâlâtı muhtevi olmağın sekiz faşl üzerine tertib ve tafsil ve bu vech-ile
tezyin ve tekmil olundı. V a l lâ h u l - m ü s te cân ve ca le yh i t-tü k lâ n . F A Ş L - I
E V V E L , ahvâl-i (5a) hazret-i pâdişâh-ı rubc-ı meskün -E b b e d e h u ’Uahu te câ lâ
ilâ y e v m i y ü b ca şü n -; F A Ş L - I Ş A N I , ahvâl-i vüzerâ-i cizâm eşlah’llâhu tecâlâ
şânehum ilâ yevmi’l-kıyâm; F A Ş L - I Ş Â L İ Ş , ahvâl-i mir-i miran ve sâyir
ümerâ ve casâkir-i manşüre; F A Ş L - I R A B İ c, ahvâl-i culemâ ve meşâyih ve
sâdât-ı kiram -D â m e t f e z â Dilü h ü m k e m â t a b e t şem â ^ilü h ü m ; F A Ş L - I
H A M İ Ş , ahvâl-ı defterdârân ve nişancı ve re3is-i küttâb ve emin-i defter-i
hakâni; F A Ş L - I S A D İ S, ahvâl-i reDisü’l-etıbbâ ve şehremini ve aşçıbaşı ve
matbah emini ve helvacıbaşı;_ F A Ş L - I S A B İ C, ahvâl-i İstanbul ve sâyir
bilâd-ı macmüre ve Tersâne-i Amire; F A Ş L - I S A M İ N , ahvâl-i Venedik ve
sâyir küffar-ı hâksâr beyânmdadır. Hudây-ı bi-hemtadan recâ olunur ki kitâb-ı
şadâkat-nişâb catebe-i caliyye-i saltanat-me°âbda carz-ı (5b) hulüş-ı cubüdiyyetüme vâsıta ye Cenâb-ı Hazret-i müsebbibü’l-esbâb huzürunda dahi
mağfiretüme sebeb ve rabıta ola.
Amma bacdu, evvelâ her câkıl u dânâya zahir ve hüveydâdır ki, saltanat-ı
dünyâ ve hilâfet-i cuzmâ Cenâb-ı kibriyâ’dan baczı cibâd-ı câlî-nijâdun
zimmetlerinde emânet-i kübrâdır. Ol şadr-ı aclâda taht-nişin olup cümlesinün
efdal ve acdeli olan server-i enbiyâ ve ser-hayl-i aşfıyâ Muhammed Mustafa
ca le y h i e fd a li’t-ta h â y â ll& zrzÛ eTİ emr-i dini iclâ ve şerc-i mübini ihya husüsmda
envâc-i mihnet ve belâya ne mertebe tahammül ve rızâ göstermişlerdir. Bu
mertebeden makşüd-ı şerifleri mahzâ hulefa-yı ümmete ve selâtin-i câllhimmete taclîm ve irşâd idi; yohsa hergiz zahmet çekmeyüp Cenâb-ı
Ulühiyyet’ten her ne kim mecmül-i şerifleri (6a) olsa fı’l hâl-huşüle mevşül
olmak mukarrer idi ve emr-i vezâret ki çehâr yâr-ı güzin makâmıdır, maclüm ve
meşhürdur ki ol hazarât-ı şerife Cenâb-ı risâlet-penâh’a kemâl-i istikâmetle ne
maküle hidmet iderlerdi ve intizâm-ı ahvâl-i raciyyet içün ne mertebe mihnet
çekerlerdi; huşüşâ ol razdâr-ı esrâr-ı Ahmedl, hazinedâr-ı gencine-i
Muhammedi, hem-dem-i hâşş-ı şâni işneyn, re^s-i havâşş-ı resülü’ş-şakaleyn
Hazret-i Ebü Bekr-i Şıddlk ki Sultân-ı enbiyâ’nun vezîr-i aczamı makâmmda
yâr-ı catikı ve vefadâr refikiydi, 3emvâl-i bi-nihâye ve nefs-i girân-mâyesiyle fi
sebili’llâhi ne vech-ile hidmet ve izhâr-ı sadâkat itmiştir. Vezir-i şâni emirü’lmü’minîn ve halîfe-i halîfet-i Rabbi’l-Câlemin sâlik-i râh-ı şavâb Hazret-i cÖmer
İbn-i H attâb’dır ki Sultân-ı Risâlet’ün uğur-ı hümâyûnunda ne mertebe
hakikat (6b) ve istikâmet göstermiştir. Ahvâl-i raciyyeti bicz-zât kendüsi ricâyet

idüp cümle câlemün mahdümı iken fukaraya hidmet itmeği cânma minnet ve
cizzet bilürdi. Vezir-i şâliş, kâtib-i vahy-i cenâb-ı hazret, emin-i kelâm-i Rabb-i
cizzet; makbül-i rasül-i seyyid’il-kevneyn, Hazret-i cOsmân-ı zi’n-nüreyn’dir ki
Hak yolında terk-i baş u cân ve Resülu’llâh aşkına mâ-melekini der-miyân
itmiştir, vezâret şadrma ol nizâm virdi ve emaret emrine ol intizâm ve istihkâm
buldurdı. Vezir-i râbic gevher-i kân-ı lâ fetâ, sultân-ı serir-i hal-etâ; Hazret-i
esedi’llâhi’l ğâlib cA li bin Ebi Tâlib’dir ki fi sebili’llâhi ğazâ ve cihâda naşb-ı
nefs itmiş ve zehârif-i dünyâdan yüz çevirmişti. Ayet-i sehâvet ve şecâcat anun
hakkında nâzil olmıştır ve mekârim-i ahlâk (7 a) ol hazretün şân-ı şerifinde
nihâyet bulmıştır. Bu zikr olunan hulefa-i cizâmun her biri bu denlü cazamet ve
şevketle muktedâ-yı nâs-iken yine geydükleri pelâs ve bir köhne kirbâs idi.
Müdâm tevfîr-i beytü’l-mâl-i müsliminde ne mertebe cidd-i belîğ ve sacy-i bîdiriğ iderlerdi. M acazâlike mehâbetleri câlemi tutmıştı ve cihanı heybet ve
şalâbetleri kaplamıştı. Selâtin-i Rüm u cAcem anlarun havfindan lerzân ve
sergerdân ve Husrevân-ı Türk ü Deylem nâm-ı şerifleri yâd olunsa havf u
haşyetten lâ-yackıl ve bi-cân olurlardı. Hakikat-i hâl mehâbet-i câh u celâl
cemc-i mâl ü menâl ile olmaz, belki halife-i Rabbi’l-Câlemin ve pâdişâh-ı İslâm
ve Müslimin’ün hidmet-i şeriflerinde istikâmet idüp sadâkat birle hidmet
itmeğle olur ve illâ hıyânet-ile mevşüf olanlar her ne mertebe (7b) câli manşıbda
olsalar yine sitâreleri düşkün ve yüzleri kara ve rikâb-ı saltanatta ittükleri
hiyânet elbette bir gün âşikâre olur ve her biri şânlarma lâyık ve sezâ olan
cezâyı bulur. Bu takdirce şadr-ı vezârette olan merd-i câkıle dahi lâzımdır ki
dâyimâ ol hazarât-ı câliyenün sâlik oldukları reh-i hudâya zâhib ve rızâ-yı
Hudâ’ya râğıb ve tâlib olub cife-i dünyâ-i dün ile âlüde ve meftün olmayup fi’lğu-düvvi ve’l-âşâl kendü âmâllerin terk idüp hemân recâyâ ve fukarâ ahvâliyle
ve tevflr-i beytü’l-mâl ile mukayyed olub itlâf ve isrâftan ziyâde hazer
buyuralar ki Resül-i Hudây-ı mütecâl hıfz-ı beytü’l-mâl huşüşmda
buyurdukları ahâdiş-i şerife kütüb-i şahihada mastür ve beyne’l-cumhür
meşhürdur. Yalnız bu sacâdet yetmez mi ki, (8a) Hak subhanehu ve tecâlâ
cinâyet idüp kişver-i küfr ü dalâletten milk-i hidâyete çıkarup nicmet-i İslâm-ile
behremend ittükten şonra padişâh-ı İslâm’a vezir ve ahkâm-ı saltanatta müşir
eyleyüp şehryâr-i kâmkâr hazretleri anlara ictimâden zimâm-ı raciyyeti yed-i
kudretlerine tefviz eyleye. Bu nicmetüiî şükrin itmemek insaf değildir. Rüz-i
cezâda herkes kendünün hisâbım virmekte Câcizdir; fe-keyfe ki ahvâl-i raciyyet
andan su3âl oluna, ğâyet müşkil olmaz mı? İlâhi Clnâyetün refik eyle; Hudâyâ !
Hidâyetim şefik eyle. Egerçi pâdişâh-ı rüşen-zamir ahvâl-i câleme bi’z-zât
vuküf tahsil itmek ğâyet emr-i casirdir; lâkin cazimet-ı hümâyûn ve niyyet-i
isâbet-makrünları ışlâh-ı ahvâl-ı raciyyet ve emn ü emân-ı vilâyet olıcak cinâyeti BârI her yirde yâri olup (8b) envâc-ı feth ü zafer müyesser ve halk-ı câlem emr-i
şeriflerine râm ve musahhar olmak mukarrerdir. Bu bende-i nâtüvânları
muttali0 olduğum baDzı havâdiş ki cenâb-ı şeriflerine iclâm itmeğe ihtiyâc-ı
tâmm vardır, inşâD-Allâhü’l-melikü’l-habir her biri mahallinde tafsil ve tahrir
olunsa gerektir. Nazar-ı hümâyûnları mütecallik oldukta te3emmül-i dakik ve

fıkr-i camik buyurula ki kelâm-ı Hak kendüyi gün gibi aşikâre ider. înşâD-Allah
şâhid ü beyyineye muhtaç olmayup ahvâl-i saltanata mütecallik baczı umür-ı
garibeye vuküf-ı tâmm ve ıttılâc-ı mâ-lâ-kelâm tahsil buyurulmak
muhakkaktır. M aclüm-ı Hazret-i Pâdişâh-ı zıllu’llâh’tır ki ecdâd-ı cizâmlarmdan cenâb-ı mağfiret-penâh merhüm Gazi Sultân Selim Hân -T a b e serâ h u hazretleri (9a) çevgân-ı himmetleri ile güy-i saltanatı rubüde ve az zamânda
niçe memâliki feth ve zabt idüp şâhân-ı cihân çehre-i mezellet-behrelerin ğubârı semendinden fersüde ittiklerine bâciş cemic-ı kârda Cenâb-ı H akk’a tevekkül
idüp din ve devlete nâfıc bir huşüş olsa bu kânün-ı cOsmâni’ye muhâliftir
dimeyüp hemân icrâ idüp “ Selâtin-i cizâm her ne iderlerse kânün olur” diyü
buyururlarmış. Niçe d efa vâkic olmış ki ümerâ ve defterdârlardan ve etrâf u
eknâfta beğlerbeği olan ihtiyârlardan zamir-i müniri tecrübe-i rüzgârla cilâpezir olan sâhib-i tedbir ve âkil ü habır kimesneleri iltifat buyurup getürüp
vezir iderlermiş ve cenâb-ı şeriflerine kemâl-i ihtişâş üzre olan baczı kullarından
emr-i saltanat ve ahvâl-ı raciyyette bir cüz°i günâh şâdır olsa (9b) hergiz
himâyet itmeyüp ve bunca zemândır bana mahrem ve hemdemdir dimeyüp
hakkından gelürlermiş ve ekser zamânda ayak divânı idüp vüzerânun her
biriyle tenhâ müşâvere buyurup birünün kelâmı birini munâkız ve müdâfıc ve
birünün re’y ve tedbirine biri mânic olsa hâllerin tecessüs buyurup hak kankı
cânibde olduğı zâhir olduktan şonra din ü devlete ve ışlâh-ı raciyyete münâsib
olan umürı terk idüp mahzâ kendünün ğaraz-ı fasidini ilerü getürüp vezir-i
âharı âsitâne-i devletten dür ve mehcür itmek içün söyleyen veziri hemân ol
dem tucme-i şimşir itmeğle sâyirinün dahi hâtırmda var ise d e f olup cemic
umürda yek-dil ve yek-cihet olurlarmış. Ve merhüm ve mağfurun leh cenâb-ı
fırdevs-mekân, cennet-âşiyân Sultân Mehemmed Hân (10a)cA le y h i’r-r a h m e ti
ve H -ğ u frân - hazretleri dahi maclüm-ı câlemiyândur ki dâyimâ culemâ ve şulehâ
ve fuzalâ ve cukalâ ile mucâşeret buyurup umür-ı saltanatta re°y-i dil-pezirleri
olan niçe cakıl ve ehl-i tedbirleri gâh emir ve gâh vezir idüp baczı zamânda niçe
rüzgâr makbül-i cenâb-ı gerdün-iktidârları olan ba’zı ümerâ ve vüzerânun
ahvâl-i raciyyete ricâyet itmekte kuşür ve ihmâline ve baczı nâ-şâyeste evzâcma
vâkıf olmağla hemân ol sâcat huzür-ı hazretlerinden mehcür, belki cânm
teninden dür iderlerdi. Eslâf-ı kirâmdan olan selâtin-i cizâmuiî ale’d-devâm
ahvâl-i şerifleri bu minvâl üzere olduğı nazar olunsa hikmetten hâli olmayup
devâm-ı devlet ve bekâ-yı saltanata mütecallik niçe fevâ’id ve menâfi ci
müştemil bir tarz-ı makbül (10b) ve bir vazc-ı mackül olduğunda tereddüd ve
iştibâh yoktur. Hülâşa-i kelâm ve muhasşal-ı merâm oldur ki âhiretimüzden
havf idüp, maclümumuz olan huşüşları ruhsat buyurulursa hak üzerine âsitân-i
sacâdet-âşiyânlarma iclâm ve iclân itmekte taksir itmezüz; irâdetu’llahu her
neye mütecallik olursa zuhür ve şudür bula. Allâhu şâhidün ve kefa bihi
şehıden. Dünyâ-yı düna mütacallik aşlâ bir carzımuz yoktur. Maksüd-ı aşli
devletlü ve sacadetlü yüce pâdişâh-ı câlem-penâh hazretlerini vebâlden
sakınmaktır. Hudây-ı müstecân sultân-ı zemânun dâyimâ kalb-i hümâyûnları­
na din ü devlete nâfıc huşüşları ilkâ eyleyüp cemic re3y-i latiflerin şerc-i şerife

muvafık kılıvirüp enbiya-ı cizâm ye evliya-i kiramun cinayet ve himmetlerin
üzerlerinden eksik itmeye. (İla) Amin yâ Rabbe’Pâlemin.
F a ş l - ı Evvel :
A h v â l-ı p â d işâ h -ı cih â n -p e n â h ve k a d e r -i d e st-g â h b e y â n ın d a d ır.

Sultân-ı ehl-i Islâm ve hâkân-ı kâffe-i enâm olan şeh-i câlî-mikdâr ve
pâdişâh-ı cihândâr hazretlerine evvel lâzım olan budur ki şalâh ve cadâlet ve
felâh ve diyânet üzre olup her kâr-ı cazimün hayr ile itmâmı içün iki rekcat
namâz kılup, Cenâb-ı vâhibü’l-merâm’dan teveccüh-i tâmm ile istihâre
buyuralar ki inşâ allâhu Tecâlâ cemıc-i umürda işâbet idüp mü'yyed min
cindi’llâh olmaları muhakkaktır ve salavat-ı istihâre Hadis-i şerifle şâbit olup
İmâm Muhammed Gazâli Hazretleri İhyâc-i cUlüm’da zikr itmiştir. Ve ol
şehryâr-ı kâmkârun kelâm-ı dürer-bârları muntazam ve hemvâr olmak içün
tahsil-i culüm ve nıacârif ve tekmil funün (11b) ve latâyife sacy-i cemil buyurup
ve mühimm olan huşüşları tahrir içün bir mikdâr fenn-i kitâbetten dahi habir
olmaları lâzımdır ki hatt-ı şerifleriyle kelâm-ı latiflerin görenler B a r e k a llâ h u
T e câ lâ a h se n t diyüp ‘‘K e lâ m u l- m ü lü k , m ü lü k u l- k e lâ m ” fehvâsma mâ-şadak
vâkic olmak ancak bu mertebe olur diyü bi-nihâye tahsin ideler. Ve evkât-ı
şerifeleri dahi ekser zamânda mutecayyen olup, meselâ yirmidört sâcatün üç
sacati cibadet ve tilâvete ve iki sâcati tevârih ve sâyir latif kitâblar mutâlacasma
ve dört sâcati ahvâl-i memlekete mütecallık olan umürı, vüzerâ-i cizâm Ve sâyir
cakl-ı selim ve tabc-ı müstakime mâlik olan sâhib-i tedbir kulları ile müşâvereye
ve altı sâcati seyr ü şikâra ve kalb-i hümâyûnları münşerih olacak kâra (12a) ve
tokuz sâcati câlem-i ferâğat ve hvâb-ı râhate maşrüf buyurulmak münâsibdir.
Ve ol menbac-ı eltâf dâyimâ cadl ü inşâfı elden komayup imsâk ve isrâftan dahi
ictinâb buyurup envâc-ı ikdâm ve sacy ü ihtimâmla cemc ve tahsil olunmış
beytü’l-mâlün tazyic ve itlafın revâ görmeyüp bezi ü catâ ve cüd ü sehâyı
mahalline buyuralar. Ve ol sâye-i İlâh sacâdetlü pâdişâh-ı câlem penâh
hazretlerine bir lâzım olan dahi budur ki eger kerime-i mucazzama ve eger
hemşire-i mufahhamalarıdır, aşlâ ve katcâ vüzerâya ve beğlerbeğilere tezvic
buyurulmayup dört-beş yüz bin akça hâslar ile sancâğa mutasarrıf bir nâmdâr
beğe tezvic buyurulup anun dahi sancâğı ser-hadde olmayup, iç illerde olup ber
vech-i te3bid mutasarrıf ola (12b)
E 1- c ü z 0- ü ’ 1- ş â n i:
Ve saltanatun bekâsı cadâlet ve yarar casker iledir ve caskerün tâbic olması
istihkâklarma göre dirlik virilmekledir. Ve bu vech-ile ricâyet olunmağa vâfir
memleket ve müstevfî hazine gerekdir ki baczısına culüfe ve baczısma zecâmet ve
timâr ve sâyir câlî manşıblar virile. Bu takdirce memâlik-i mahrüsede vâkıcolan
kasabalar ve karyelerim ekseri havâşş-ı hümâyûn ve zecâmet ve timârlar olmak
lâzım iken şimdiki hâlde ekseri vakf ve mülk olup zecâmet ve kılıç timârlar cüz3!
kalmıştır. Hele selâtin-i cizâm evkâfma ne söz ki kuvvet-i kâhireleriyle feth

ittükleri memleketlerden cimâret ve câmiclerine vakf itmişlerdir. Hak
subhânehu ve tecâlâ kabül itmiş olup cümlesin (13a) rahmeti deryasına
müstağrak itmiş ola. Amma inşâf mıdır ki sâyir incâm ve ihsandan mâcadâ
yalnız bir vezire kırk-elli pare karyeler temlik oluna? Vezâret gibi âli manşıb ile
ricâyet olundukları kifayet itmez mi? Huşüşâ vezir-i aczam olana karye temlik
olunmağa ne ihtiyâç? Ol hod her kimürî elinde milk karye ve mezraca ve
değirmen ve çiftlik ve hammâm ve bunlarun emşâli ne bulursa birer tarikle
almıştır. Bu bâbda sözüme kavi delil budur ki Vezir-i aczam Mehemmed Paşa
Hazretleri kullarına merhüm ve mağfurun leh Sultân Süleymân Hân -cA le y h i’rr a h m e ti v e ’l g u fra n - Hazretleri ile fırdevs-mekân cilliyyin-âşiyân merhüm
Pâdişâh Hazretleri yüz pâre mikdârı karyeler ve mezracalar ve müstakil
kasabalar ve iskeleler ve niçe mahsûl virür yirler temlik buyurmışlardır (13b).
“Bu mikdâr karye ve mezraca temlik olunmağa sebeb nedir? Bir-ikisi kifayet
itmez mi?” diye su3al buyurulursa cevâb budur ki vezir-i aczam olduktan
şonracadâlet idüp felekte bir nâm komağa mukayyed olmayup hemân fırsat el
virmişken kendümüze vâfir karyeler temlik ittürelüm; kimini vakf idüp ve kimi
evlâdımuza kalsun diyü bu sevdâyile vilâyeti yazdurmağa mubâşeret idüp
gönderdükleri kâtiblere muhkem tenbih iderler ki: “Kendümüze ba3zı karyeler
temlik ittürmek isteriz; gerektir ki yazduğunuz yirlerde etrâfı vâsic mahsûlü
karyeleri; kimini bin beş yüz akçaya ve kimini bin akçaya ve baczı aclâ
mezracaları üçer-dörder yüz akçaye yazasın.” diyü işmarlamağın onlar dahi tek
hidmet yanaşduralum diyü bir kurı iltifata dinin ve imânin şatup on beş (14a)
ve yirmi bin akçaya ve dahi ziyâdeye mütehammil olan karyeleri defter-i
cedid’e bin ve bin beş yüz akçaya ve dahi aşağa yazup defterin südde-i sacâdete
götürdüklerinde ol aşıl karyeleri telhis idüp pâye-i şerire gönderdükte anlar
dahi görürlerdi ki yazuları cüz’i birkaç karye ve mezracadır, çok nesne değil
diyü temlik buyururlardı. Bacdehu her birine yazdurdukları milk-nâmede falan
karye ve mezracayı cemlc hudüdı ve tevâbic ve levâhıkı ile ve cöşr-i ğallâtı ve
harâcı ve ispençesi ve mâl-i ğâyibi ve mâl-i mefküdı ve beytü’l-mâli ve yavaşı ve
kaçğunı ve cürm ve cinâyeti ve resm-i carüsânesi, kul ve câriye müjdegânesi ve
sâyir bâd-ı havâsı ve recâyâsı ve evlâd-ı recâyâsı ve evlâd-ı evlâd-ı recâyâsı ve
haymanası ve evlâd-ı haymanası ve evlâd-ı evlâd-ı (14b) haymanası ile ve bi’lcümle kâffe-i hukük-ı şerciyye ve câmme-i rusüm-ı cörfîyyesiyle M im m â z ü k ir e
ev lem y ü z k e r ü m in k ü lli l vucüh serbest ve mefrüzu’l-kalem ve maktücu’l-kadem
temlik eyledüm diyü yazdururlar. Bu vech-ile mülk-nâme-i hümâyûn
yazıldıktan şoiîra kendülerine tâbic olan bir kadıya ve yâhüd bir müderrise:
“Var bu karyenün smurm tacyin eyle.” diyü hükm-i şerif ile gönderdükte ol
dahi kezâlik manşıb ucundan istikâmeti terk idüp, ol karyenün üzerine varup,
kadimi smurı üzerine gitmeyüp, etrâfmda olan zicâmet ve timâr karyelerinün
aclâ yirlerin alup: “Bu karye smurmdandır.” diyü cebren fuzüli bir yire taşlar
diküp ve calâmetler naşb eyleyüp, mufaşşalan sicili idüp, şüretin imzâlayup, ve
mühürleyüp südde-i sacâdete götürdükte ana göre smur-nâme-i hümâyûn (15a)
dahi yazdururlar ve ol yirleri alman zicâmet ve timâr şâhibleri başları havfmdan

dacvâ ve nizâca cür°et idemezler. Bacdehu ol temlik olunan karye vâkic olduğı
kâdılığun kadısına bir hükm-i şerif gönderülüp şöyle yazdurulur ki: “ Falan
nâm karye vezir-i aczama temlik olunmıştur. Karye-i mezbüre recâyâsı ve
sonradan gelüp karye-i mezkürede mütemekkin hâriç recâyâ dahi cemic-i
cavârız-ı divâniyye ve tekâlif-i cörfîyyeden mucâf ve müsellem olmışlardır.
Ümenâ ve cummâlden ve ğayrıdan kimesne dahi itmeye.” diyü kayd olunmâğla
ve kadıya dahi mü’ekked mektüb gitmeğle kâdı olduğıyçün neylesün emr-i
şerife imtişâlen ve hem hidmet yanaşturmak ümidiyle muhkem tenbih ve nidâ
ittürdükte recâyâ dahi zulumden kaçup, vezir-i aczam karyesine varup (15b)
sâkin olursak cemic-i belâdan halâş oluruz, diyü eger havâşş-ı hümâyûn
recâyasıdır ve eger beğlerbeği ve sancakbeği ve zucamâ ve erbâb-ı timâr
raciyyetleridir, cemic-i tekâlifden mucâf ve müsellem olduklarıyçün ekseri
temlik olunan karyeye gelüp mütemekkin olup, iki-üç yılun içinde ol karye bir
kasaba gibi olup defterde yazusı bin veyâ bin beş yüz akça iken elli altmış bin
belki dahi ziyâde mahsûl virür bir aclâ karye olur. Sâyir karyeler ve mezracalar
dahi bu minvâl üzeredir ve hâsları dahi zâhiren on iki kerre yüz bindir. Ammâ
elli-altmış yüke belki dahi ziyâdeye mütehammildir; zırâ ekseri hâsları
Venedik’e karib olan deryâ kenârmda olmağın hâşıl olan terekeleri,
voyvodaları gemilere tahmil idüp Venedik’e ve sâyir küffar-ı hâksâra (16a) her
kilesini ikişer fıloriye, dahi ziyâdeye satarlar. Ve iç illerde olan hâsları karyeleri
dahi üçer-dörder yazusma mütehammildir. Bu takdirce bi’l-ficl vezir-i aczam
hazretleri kullarımın hâsları mahşüliyle evkâf ve emlâki mahşüli cümle yeniçeri
kullarunun mevâcibine kifayet itmek değil, dahi aşurı gider. Bu takdirce bu
kadar beytü’l-mâlün isrâf olunması rüz-i kıyâmette 3izzetlü pâdişâh-ı câlempenâh hazretlerinden su3âl olunmak lâzım gelür. Bu bende-i kemterleri
mutasarrıf olduğum dirligüm helâl olsun diyü vâkic hâli icmâlen hâk-pây-i
şeriflerine iclâm eyledüm. Bâkisine devletlü pâdişâh-ı rubc-ı meskün hazretleri
aclemdir. Zâhir budur ki memleket ve vilâyetler feth olunmaktan makşüd
tevsic-i memâlik ve tekşir-i hazâyindir; yohsa vüzerâya ve ğayra (16b) temlik
içün değildir. Lâzım olan oldur ki min bacd vüzerâya ve ğayra karyeler ve
mezracalar ve bi’l-cümle arz-ı miriden bir nesne temlik olunmak revâ
buyurulmaya. Eger bir mikdâr zemâna değin dahi bu minvâl üzere karyeler ve
mezracalar temlik olunursa vâridât maşârife kifayet itmedüginden gayrı kılıç
timâr cüzH kalup - İy â z e n bV llâ h i T e câ lâ- bir taraftan acdâ hareket ve hucüm
eylese mukavemette külli müzâyaka ve ıztırâb çekilmek lâzım gelür. Aşıl
münâsıb olan hiç temlik olunmamak gerek; bâri olunursa bir-iki karye temlik
olunup ol dahi şu maküle vezir-i aczama gerektir ki tamac-ı hâmdan beri olup
hâsları mahşüliyle kanâcat idüp dünyâ ve âhiretin şakmup, menâşıbım ehline
tevcih ve carz eyleyüp gereği gibi istikâmet eyleye. Anun gibi müstakim (17a)
vezir, zühr-i âhireti içün muhtâc ve münâsib olan mahalde bir câmic ve cimâret
yapmak makşüd idinürse icâzet-i hümâyûn erzâni buyurulup andan mâcadâ
mütecaddid cimâret ve câmicyapmağa ruhsat buyurulmaya. Eger bir yer câmice
ve cimârete muhtâc mahall olup yapılmak lâzım geldükte vüzerâdan ve ğayrden

bir d efa binâ itmeyen kullarından biri tâlib olursa icâzet-ı şerif buyurula, tâlib
bulunmaz ise cânib-ı aclâlarmdan binâ olunup nâm-ı şeriflerine ola ve bi’lcümle vüzerâ°-i cizâma ve gayrı kullarına lâyık değildir ki mücerred ve
mütecaddid hayr itmek içün recâyâdan ve gayrdan celb-i mâl eyleyüp dahi
câmicler ve cimâretler binâ eyleye. Bunun misâli öksüz oğlanun kaftanın
arkasından alup, dul cavrata geyürmek gibidir. Ecdâd-ı Cizâmlarmdan merhüm
(17b) ve mağfürunleh Gâzi Sultân Selim Hân -cA le y h i r r a h m e ti v e ’l-ğ u frâ n Hazretleri caşrmda vezir-i aczam olan umdetü’l-vüzerâ merhüm Piri Paşa, re3yi dil-peziri ile niçe memleket feth ü teshir ve niçe cadü tucme-i şemşir olup bir
merd-i câkil ü dânâ ve makbül-i hazret-i kişver-küşâ iken her kaçan ki takrib
düşürüp zühr-i âhiret-içün kendüye bir karye temlik olunmak bâbmda istid a­
yı cinâyet eyledükte: “Piri bilürem seni, sadâkat ve istikâmetle ittügün hidmet
mukâbelesinde envâc-ı ricâyete mustahakk olmışşmdır. Lâkin benden ne taleb
idersen eyle, karye temlik olunmasın recâ eyleme. Hocam Mevlânâ Halimi’ye
bir karye temlik itmiştim, hâtır-ı şerifüme geldükçe def-i iztırâb idemem.
Padişâhlara lâzım olan casker (18a) ve memlekettür.” diyü bunun emşâli niçe
mackül cevâb-ı şerif-ile hâtırm tesliye idüp müstakili bir karye temlik itmeyüp
huccet-i şerciyye ile şatun alduğı bir milkı karyesinden defterde bir sipâhiye iki
yüz akça maktüc yazılmış imiş, ol maktucı re f eylemiş. El-hak inşâf ile nazar
olunıcak ğâyetle mackül buyurmışlardır. Hak subhânehu ve tecâlâ rahmetin
ziyâde eyleyüp zir-i zeminde âsüde olduklarınca cizzetlü ve sacâdetlü
pâdişâhımuz hazretlerini serir-i sacâdette bâki ve pâydâr eyleyüp nihâl-i nevresidelerin mucammer ve ber-hordâr eyleye. Amin yâ mucin. Ve hidmet-i
vezâret evlâdı ve tevâbiçi çok kimesneye virilmeyüp akvâm ve akrabâsı yok bir
câkıl ve müstakim kullarına cinâyet buyurulmak gerektir ki evlâd ve tevâbici
kaydından beri olup hemân (18b) dâyimâ tedbir-i memleket ve âsâyiş-i
raciyyete mukayyed ola ve hâsları dahi leb-i deryâda olmayup Sivas ve Haleb ve
Diyârbekr ve Arz-ı Rüm Beğlerbeğlikleri’nde ola. Ve ol şehriyâr-ı kâmkâr ve
sâye-i kirdigâr hazretlerine bir lâzım olan dahi oldur ki ne ğazüb ve ne halim
olup, her emrde ictidâli elden komayup belki ğazab canibine mâyil olmaları din
ü devlete enfac olmak fehm olunur; zirâ vüzerâ-i cizâm sultân-ı enâmı ekser
zamân hışm-nâk göricek havf u haşyetten hâli olmayup şalâh-ı hâli dahi yoğsa
bi’z-zarüre her biri başı ve mansıbı havfmdan ğaraz-ı fasidi mâ-beynlerinden
re f idüp, vâkic olan umür-ı mucazzamada bir hatâ itmeyelüm, diyü cümlesi
yek-dil ve yek-cihet olurlar.
(19a)
E l - C ü z ^ ü ’s -Sâlisü:
_ Ye her halefti’s-selâtin ve şerefü’l-havâkin hazretlerine lâzımdır ki dahi
serir-i saltanata culüs itmedin sancağ-ı hümâyünda iken vüzerânun ve
beğlerbeğilerün ahvâllerin tamâm tetebbu0 ve tecessüs ittürüp her birinün
ahvâline mümkin olduğı kadar vukuf ve ıttıla0 tahsil eyleyüp, dahi cülüs-ı

hümâyün vâkıcolduğı gibi mevcüd buldukları vüzerâM izâmun fikr ü fîrâset ve
akl u kıyâsetlerin ve şalâh ve diyanetlerin tecrübe ve imtihan içün baczı umür-ı
müşkileyi hufyeten başka-başka bir kaç d efa şorup her birinün takrir ve tahriri
ne vech-iledir tamâm maclüm-ı şerifleri olduktan şonra eger içlerinden birinün
ekşeriyâ tedârük ve tedbiri mümtâz ve dil-pezir olup vezâret-i cuzmâ ve şadâret-i
(19b) kübrâ hidmetine lâyık ve evlâ ise şâliş ve sâdis ve râbic ve hamiş
dinlemeyüb hemânâ ol câkıl ve dânâya mühr-i sacâdet irsâl ve cinâyet
buyurulmak münâsibdir. Ve vizâret hidmetine harem-i şeriften çıkmak
lâzımdır, dinilmeyüp hemân bir tabc-ı pâk ve sâhib-i idrâk olan kullarına
cinâyet buyurulmak gerektir. Nitekim ecdâd-ı cizâmlarmdan merhüm ve
mağfurun leh Sultân Selim Hân Hazretleri merhüm Piri Paşa’yı ehl-i tedbir
bulmağla defterdâr iken vezir-i aczamlık hidmetin tefviz buyurmuşlar. Ve ol
celiyyü’ş-şiyem ve caliyyü’l-himem hazretlerine bir enseb ve elzem olan dahi
budur ki serir-i sacâdete cülüs buyurdukları gibi, evvelâ taşra hâzineyi, saniyen
iç hâzineyi yoklayup nuküd ve esbâb ve sâyir metâc u kitâb ve cevâhir-i nâyâb
ve cebehânede olan (20a) yat ve yarak dahi yoklanup eger cümle esbâb-ı sefer
mükemmel ise febihâ, ve illâ kuşürı tekmil olduktan şonra ekser zamânda ayak
divânları olup ne maküle vilâyetler feth olunmak münâsibdir ve kankı kral ile
şulh olunmak din ü devlete enfacdır, her vezir ile bir kaç d efa müşâvere
buyurulduktan şonra cümlesinün tedbiri bir huşüşta muvâfık bulunursa “L a
te c t e m f ü m m e ti a la ’d - d a lâ le ti” fehvâsmca ol huşüşa mubâşeret buyurulup eger
baczısmun re’yi baczısma muhâlif ise bir niçe d efa sorulduktan şonra bir
kaçınun fıkr ü fırâseti ve din ü devlete nâfıc ise ve sacâdetlü pâdişâh-ı rubc-ı
meskün hazretleri dahi tenhâlarında her birünün sözüni micyâr-ı tabca urup
re’y-i rezin ve fıkr-i işabet-karinlerine (20b) muvâfık gelürse anunla camel
buyurulup be-her-hâl evâyil-i cülüsta mümkin olduğı kadar feth-i memâlik
lâzım olup küffâr-ı hâksârun bir mikdâr kalblerine inkisâr virmek mühimmât-ı
din u devlettendir. Ve ol mihr-i sipihr-i saltanat ve mâh-ı münir-i evc-i hilâfet
hazretlerine bir lâzım olan dahi budur ki, her huşüşta kâmil bir müdebbir ve
âkil, kıyâfeti makbül ve kelimâtı muntazam ve mackül tamac-ı hâmdan beri ve
ğaraz u nisbetten Gâri ehl-i fîrâset ve şâhib-i tedbir ve kiyâset kimesne
musâhibleri olup leyi ü nehâr din ü devlet ve bekâD-i saltanata mütecallik olan
ahvâli sırran ve calaniyeten tetebbuc ve tecessüs idüp havaşş u cavâm ve bi’lcümle kâffe-i enâm vüzerâ-i cizâm ve ümerâ-i kirâm hakkında ne söylerler,
sadâkat ve cadâletle meşhür ve macrüf (21a) olan kimlerdir ve sakâmet u
hıyânet ile maclüm ve mevşüf olanlar ne maküle leDimlerdir ve culemâ-i cizam ve
fuzalâ-i kiramdan cale’d-devâm şuğl üzere olup ve müderrislerden ders-ile
mukayyed olanlar kankı duacılarıdır ve müderris nâmına olup medreseye
varmayup kendü hevâsmda ve yâhüd baczı maslahat bitürmek içün ve
munâfıklık itmek içün katırına binüp ekâbir kapusm gezen cahil ve nâdân
kimlerdir ve bi’l-cümle cemic ahvâle vuküf tahsil idüp dahi nakir u kıtmir
sıhhati üzere gelüp hâk-pây-i şeriflerine takrir eyleye. Ammâ muşâhib olan
kulları şalih ve mütedeyyin olup Hak subhânehu ve tecâlâ’nun hışm ve

kahrından korkup kimse hâtırm gözetmeyüp, eyü kimesneleri eylik üzere ve
yaramazları iki gözi dahi olursa (21b) kemlik üzere yâd eyleyüp, Hudâ-yı
kâhir’i her yerde hâzır ve nâzır bilüp, tarik-ı haktan cudül eylemeye. Ammâ
zemânede bu maküle kimesne değmede ele girmez.
B ey t:
B u lu n m a z h â k - i â d em d e ğ m e k â n d a * A n u n ç ü n a z o lu r â d e m cih â n d a

Ve bi’l-cümle muşâhib olan kulları şöyle müstakim gerektir ki vüzerâ-i
cizâm ve ekâbir ve acyândan biri: “Pâdişâh hazretleri huzürmda bizi eylükle yâd
eyle.” deyü bin fılori virse ve hadd-i zâtında ol kimesne yaramaz olsa, ol
muşâhib filoriye tamâc idüp ol sakimi müstakimdir diyü terbiye eylemeyüp
hakikat-i hâl ne ise anı söyleye. Ve muşâhib iki olsa belki dahi nâfîcdir; zirâ iki
olıcak birbirinden havf idüp hilâf-ı vâkc nesne söylemeğe cür°et idemezler. Ve
muşâhib iki (22a) olmamın bir nefi dahi budır ki sacâdetlü pâdişâh-ı câlempenâh hazretlerin ün baczı kimesneler söziyle bir kimesneye süc-i zanları olsa,
kalb-i hümâyûnlarına itmPnân gelmek içün ikisine bile: “Fülân kimesneyi niçe
bilürsiz.” diyü su3âl buyursalar, anlar dahi vâkıf oldukları üzere: “Eyü kimesne
bilmezüz.” diyü cevâb virseler, sacâdetlü pâdişâh hazretleri anlanın ahbârıyla
ol kimesneye citâb eyleseler mucâtib olan kimesne hadd-i zâtında eyü dahi olsa
şercan pâdişâh-ı câlem penâh hazretleri âsim olmamak fehm olunur; zirâ ol
kimesnenün yaramazlığına nevcan iki kimesne şahâdet itmiş gibi olur. Bu
takdirce muşâhibün iki olmasınun dünyâ ve âhiretlerine bu vech ile dahi nefi
vardır. Ve ol menbac-ı cakl u fırâset ve mecmac-ı kiyâset ve sezâvâr-ı tâc (22b) u
taht hazretlerine bir lâzım olan dahi budur ki, memâlik-i mahrüsede ne kadar
beğlerbeğilik ve sancak ve defter kethudâlığı ve defterdârlık ve ülke ve ağalık ve
kapudânlık ve bunlarun emşâli ne mikdâr menâşıb var ise defter ittirilüp, ol
defter dâyimâ huzür-ı şeriflerinde durup ve bi’l-fıcl zikr olunan manşıblar
kimlerün taşarruflarmdadır ve her biri kaç yıldan beri mutasarrıftır ve nereden
hâşıl olmadır; istihkâk ile mi almıştır, yohsa iltimâs ile mi mansıba duhûl
itmiştir ve kimlere tâbicdir, künhü ile ol defterde her biri tafsili ile yazıla.
Bunlardan birinün mansıbın âhire carz eyledüklerinde müstahakk ise ol carz
ittüklerine tevcih ve cinâyet buyurulup ve defterde mahalline işâret oluna ve bu
defter harem-i şerifte hidmet (23a) iden hâşşa oğlanlardan kitâbet âhvâlin bilür
bir müstakim kullarına tefviz buyurula ki defter anun zabtında olup tebdil ve
tağyir olundukça emr-i şerifleri ile ol oğlan kayd eyleye. Zirâ bu defter huşüşi
esrâr makülesinden değildir. Bu hidmeti içerüde bir oğlan görmek câ’izdir.
Eğer bu üslüb üzere bi’l-fîcl huzür-ı şeriflerinde bir defter olaydı, nice nâmüstahaklarun manşıbları almup sancağ-ı hümâyûndan gelen ağâlara ve sâyir
müstahak olan kullarına cinâyet buyrulduğundan gayrı, zikr olunduğı üzere
hâliyâ manşıbda olanlar ne maküle kimesnelerdir ve kaç yıldan berü
mutasarrıflardır ve kimlere tâbicdir ve bi’l-cümle cemiG-i ahvâl tedriçle maclümı şerifleri olurdı. Ve bir lâzım olan dahi budur ki vezir-i aczamdan mâadâ her

vezire: (23b) “Memâlik-i mahrüsemde menâşıb tasarruf idenlerden yarar ve
memleket zabtına kadir câkıl ve müstakim kullanım kimlerdir, şimdiden
tetebbuc ve tecessüs idüp her birinün ahvâllerin hâtır-nişânurî eyleyesin. Bu
manşıb mahlül oldukta “Kime mahaldir.” diyühufyeten sana suDal eylesem
gerektir. Sen dahi ol zamânda cevâb göndüresin; ammâ zinhâr buhuşuşu ahar
vezire açmayasın.” diyü başka başka her birine bu uslüb üzere tenbih ve te0kid
buyurulıcak bu haletten her birine böyle hâtıra olur ki: “ Sacâdetlü pâdişâh-ı
câlem-penâh hazretleri bende istikâmet müşâhade itmekle buhüsuşu müstakili
bana ışmarlamıştır.” diyü şânında sakâmet dahi var ise istikâmete mübeddel
olup bir manşıb mahlül oldukta mustahakk kimesneleri sevk iderler. Bu veçh­
ile (24a) her birine tenbih buyurulduktan şonra vezir-i aczam kullarına dahi: Bir
beğlerbeğilik ve sancak ve bunlarun emşâli manşıblar düşdükte evvelâ mahlül
olduğun iclâm eyleyesin. Biz dahi taharri idelüm, kime vech ü münâsib
görülürse şonra ana carz eyleyesin.” diyü işâret buyurulmak lâzımdır. Bu
takdirce bir manşıb düşdükte vezir-i aczam kulları evvelâ mahlül olduğun iclâm
eyledügi gibi sacâdetlü pâdişâh-ı rubc-ı meskün hazretleri vech-i meşrüh üzere
her vezire: “Bu mansıba kim lâyıktır.” diyü su3âl buyurduklarında zahir
budur ki her biri bir kimesneyi tacyin eylese gerektir. Şonra tacyin ittükleri
kimesnelerün ahvâlleri tetebbu0 buyurulup re’y-i sâyibleri üzere kankısma
münâsib görürlerse ana cinâyet buyurula. Böyle olıcak (24b) umür-ı saltanata
bi’z-zât sacâdetlü pâdişâh-ı câlem-penâh hazretleri mukayyed olmış diyü,
istihkâkı olmayanlar rişvetle manşıb almaktan ümizi katcidüp, vüzerâ-i cizâma
dahi havf düşüp eyyâm-ı saadetlerinde ekser manâşıb ehline virilürdi. Ve bir
lâzım olan dahi oldur ki, sacâdetle cumcaya ve seyr ü şikâra çıktuklarmda rukca
şunan fukâranun rukcaları redd olunmayup, aldırulup eyü ve kem mümkin
olduğı kadar her birinün fehvâsı maclüm-ı şerifleri olmak mühimmât-ı din ü
devlettendir. Huşüşâ selâtin-i mâziye rukcadan niçe ahvâle ve niçe hıyânetlere
vâkıf olmışlardır. Rukcanun ne zararı vardır? İçinde yazılan şundan hâli değil
ki ya vâkic ola, ya ğayr-i vâkıc. Hilâf-ı vâkic olacak olursa arz-ı saltanata (25a)
ne halel gelür? Amma vâkic olacak olursa eyyâm-ı cadâletlerinde niçe hak
müstehakka vâşıl olur. Eger bir bed-baht ya kendü ficliyle ve yâhüd bir
melcünun taclimi ve tahriki ile rukcasmda baGzı nâ-sezâ kelimât yazmış olsa, ana
dahi ne iGtibâr.
M ı ş r a c:
D e r y â -ı F irâ v â n n e ş e v e d tire ie - s e n g i

Bi’l-cümle tâyife-i recâyâ ki vedâyic-i Hâlik-ı berâyâdır, cemic ahvâllerine
mukayyed olmak sacâdetlü pâdişâh-ı câlem penâh hazretlerimin zimmet-i
bülend-himmetleri ne lâzımdır. Huşüşâ, fuzalâ-i pişin ve culemâ-i mütekaddimin recâyânun pâdişâhlara olan calâkalarm evlâdun pederlerine olan
mahabbetine teşbih iderler. Vâkıcâ öyledir, belki dahi ziyâdedir, zirâ cadâlet-i
pâdişâh-ı cihân ile rüy-i zemin ü zemân emn ü emânda olmayıcak nizâm-ı câlem

muhtell olup ne püser (25b) pederden müntefîc ve ne halk-ı cihanda esbâb-ı
huzür müctemi0 olur. îmdi nicmet-i İslâm’la müşerref olan cumhür-ı enâma
vâcibdir ki pâdişâh-ı İslâm’a derün-ı dilden ducâya iştigâl üzere olalar, Elhamdü’li’llâhi tecâlâ ki devletlü ve sacâdetlü pâdişâh-ı câlem-penâh
hazretlerinün vücüd-ı şerifi ile carşa-i cihân münevver ve rüşen ve sâha-i zemin
ü zemân mânend-i gülşen olup, kulüb-ı enâm sacâdetlü pâdişâh-ı İslâm’a bir
mertebe müncezib olmıştur ki tacbir olunmaz. Halk-ı câlemün şân-ı şeriflerine
kemâl mertebe hüsn-i zanları olup ihyâ-yı merâsim-i cadl ü dâd ve iclâ-yı
macâlim-i ğazâ ve cihâda mütecallik niçe âşâr-ı hasene şudür bulmak tevakkuc
idüp cân-karib zuhuruna muntazırlar ve müterakkıblardır. Hak sübhânehu ve
tecâlâ hazret-i pâdişâh-ı cihângirün (26a) her yerde mucin ve dest-giri ola. Amin
bi-hürmeti seyyidi’l-mürselin.
F a ş l - ı Şâni :
Ahvâl-i vüzera-i cizâm eşleha’llâhu Tecâlâ şânehum ilâ yevmi’l-kıyâm
beyânmdadır. Gâyet-i merâtib ü menâşıb ve nihâyet-i makâşıd u matâlib olan
vezâret-i cuzmâ ve şadâret-i kübrâ hidmeti ki çâr-yâr-ı güzin - R ıd v â n u ’llâ h i
T e câ lâ ca le y h im e c m a cin- makâmıdır, bu kâr-ı azime bir akl-ı selim ve tabc-ı
müstakime mâlik kulları lâyıktır ki şalâh u diyânet ile mevşüf ve felâh u
cadâletle macrüf; tamac-ı hamdan müberrâ ve hile ve hudcadan mucarrâ ve Fürs
ü cArabiyyet ve fenn-i kitâbette mâhir ve bi’l-cümle kütüb-i cArabiyye’den
mesâyil-i mühimme ve ehâdiş-i şerife istihrâcma kâdir; cAli-siret, cÖmer-haşlet,
makbülu’l-kıyâfet, mackülü’l-firâset olmağla cemi memâlik hüsn-i (26b)
tedbiri ile mazarrat-ı acdâdan mahfüz ve maşün ve menâzil ve mesâlik re3y-i dilpeziri ile fesâd-ı eşkıyâdan mahrüs ve me°mün ola. Ye ol manzar-ı Cayn-ı
cinâyet-i sultâni ve mazhar-ı lutf u ricâyet-i hâkâni olan vezir-i aczam ve müşir-i
efham hazretlerine ehemm ü elzem olan budur ki müdebbir-i umür-ı cumhür-ı
ümem olduğm hem devlet-i dünyâ ve hem sacâdet-i cukbâ mülâhaza idüp
dâyimâ bu catıyye-i cuzmâ ve mevhibe-i kübrânun şükr ü sipâsı, hamd-i bikıyâsı edâsma envâc-ı sacy ü ihtimâm ve meşâlih-i kâffe-i enâmun meh-mâemken huşül ü itmâmma dikkat ve ikdâm eyleyüp bir emr-i mucazzam ve kâr-ı
mübhem vâkic oldukta hod-re3y ve hod-pesend olmayup sâyir nüvvâb-ı
kâmyâbdan nuşh u pend (27a) almağı anlara tenezzül ve Cucben sözlerin
takavvül fehm itmeyüp, “V e şâ v irh ü m f i ’l- e m r i” fehvâsmca vâkic olan umür-ı
mühimmede istişâre ve mubâşeret itmelü oldukta, “D in ü d e v le te n â f f ise
m ü y e sse r ola. ” diyü Cenâb-ı H ak’tan istihâre eyleyüp dâyimâ hilm ü cadâlet ile
tevfır-i beyti’l-mâl ve hazâyin ve hüsn-i firâsetle tacmir-i memâlik ve medâyinde
dakika fevt itmeyüp hıfz u hırâset-i memleket ve zabt u şıyânet-i raciyyet
bâbmda bezl-i makdür ve sacy-i nâ-mahşür eyleyüp bi’l-cümle ğaraz ve nisbet
ve tamacve rişvetten beri olup mazlüma icânet ve, zâlime ihânette ceri3ola. Ye ol
şadr-ı aczamda olan dindâra lâyık ve sezâvâr olan oldur ki, rüzgâr-i ğaddârun
bir kaç günlik devlet-i nâ-paydârma iltifat ve ictibâr (27b) itmeyüp bu dâr-ı bikarârda hemân Cenâb-ı Hakk’a yarar bir niçe âşâr komağa sacy-i beliğ ve cadl ü

inşâf ile iştihar bulmağa cidd-i bi-diriğ idüp leyi ü nehâr din ü devlete nâfıc
tedârük ve efkârda olup kendüye câli serâlar ve mütecaddid binâlar yapturmak
ve karyeler temlik ittürmek sevdâsmda olmayup mansıbı ehline carz ve tevcih
itmekle sâyir kulübı tefrih ve terfih kılmağa kaşd buyurup kendüye mensüb
olanlarun başın devlet ü cizzetle evc-i Şüreyyâ’ya çıkarup ve âhara intisâbı
hasebi ile mağzübı olanlarun yaşın akıdup taht-ı şerâyâ indirmeye; herkesi
istihkâkma göre ricâyet ve nâ-murâd olanları dahi tedric-ile mazhar-ı cinâyet
itmeğe sacy ü himmet eyleye. Ve bir kimesne yâ serhadde küffar-ı hâksâr ile girüdâr ve yâhüd memâlik-i (28a) mahrüsede bir nâmdâr harâmi ele getürüp ve
bi’l-cümle bunlarun emşâli hidmette ve yoldaşlıkta bulunmayınca olur olmaz
kimesnelerun hilâf-ı vâkic arzıyla ibtidâdan dirlik ve timâr virmeye. Ve ol
müşir-i kâm-yâb ve eşref-i nüvvâba münâsib değildir ki hemân merci0ve m e^b
ben olayın diyü cümle erbâb-ı şekvâyı dahi kendüler ışğâ ideler, belki
şikâyetçinün ekserin vezir-i sâniye irsâl idüp kendüler carza mütecallik ahvâle
ve sâyir emr-i mühimme ve huşül-i âmâle mukayyed olalar ve küffar-ı hâksârun
kılâc u diyârmdan hüsn-i tedbir ile feth ve teshiri mümkin ve yesir yerler ola.
Dahi ol mercic-i nâm ve vekil-i pâdişâh-ı İslâm’a lâyık değildir ki dâm-ı tamac-ı
hâma düşüp aşhâb-ı nârurî bi-şumâr akça ve dinârlarm almağla hevâdârları
olup her bâr sultânü’l (28b) ğuzât ve’l-mücâhidin -E y y e d a h u ’l lâ h u te câ lâ ilâ
y e v m i ’d-d in - hazretleri fl-sebili’llâhi’l-cevâd ğazâ ü cihâda yâ bi’z-zât teveccü­
hü niyyet ve yâhüd bir serdâr göndermege cazimet buyursalar mücerred
kefereyi şıyânet içün güne güne cilletler beyân idüp feth ve teshirine mânic ola.
Ne’cüzu bi’llâhi tecâlâ; ammâ yevm-i micâda münkir olanlardan bu mertebeler
istibcâd olunacak değildir. Nitekim ğarik-ı rahmet-i Rahmân, merhüm sultân
Süleymân Hân Hazretleri kalca-i Körfös üzerine varup casker-i nuşret-me°nüs
külli zahmet ve hayli meşakkat çeküp kalcayı alacak hinde Venediklüyân-ı bidin varülleri fîlori ile mâl-â-mâl idüp, bir kalita ile hufyeten Ayâs Paşa’ya irsâl
itmeğle hemân ol zâlim ve ğâfıl bu kadar zamân hazret-i pâdişâh-ı câdilden
gördüği (29a) ihsânı unudup ol keferenün hevâlarma tebaciyyet idüp, “ Bu
kalcanun fethinde külli cusret vardır.” diyü merhüm-ı müşârün ileyh
hazretlerini melül ve mahzün cavdet ittirmiştir. Kezâlik Ali Paşa dahi Cenâb-ı
kibriyâ’dan hâşâ utanmayup Malta huşüşunda mücerred kendü sözin ilerü
getürmek içün ol hezimet ve inkisâra sebeb olmıştur. Ve bunlarun emşâli değil,
dahi cazim hıyânetler olmıştur ki tahririnden ihtirâz ve tafsilinden ictinâb
olunmasa İ s k e n d e r - n â m e ’den büyük bir kitâb olurdı. Ve bi’l-cümle şadr-ı
aczamda olanlar Cenâb-ı Hudâ-yı Kâhir’den havf itmeyicek her ne isteseler
itmeğe kâdirler olduklarında tereddüd ve iştibâh yoktur. Hemân ol Kerim ü
ilâh devletlü pâdişâh-ı câlem-penâh hazretlerine dâyimâ tayakkuz ve intibâh
müyesser idüp her nesnenün şihhati ile (29b) ğavrma irişmege sacy u
himmetlerin ziyâde eyleye Bihamdi’llâhi tecâlâ bu cakl ve fîrâset ve şalâh u
diyânet ki sacâdetlü pâdişâh-ı câlem-penâh hazretlerinde vardır, elbette bunun
netâyici gün gibi zâhir ve bâhir olsa gerektir. İnşâcallâhu’l-meliki’l-callâm
eyyâm-ı sacâdet-encâmlarmda niçe âşâr-ı hamide ve etvâr-ı pesendide zuhür
eyleye ki ilâ yevmi’l-kıyâm elsine-i enâmda mezkûr ola.

Vezir-i aczam kethudâsmun zicâmeti otuz beş bin, nihayet-ı mertebe kırk
bin akça; vezir-i şâni kethudâsmun otuz bin, sâyirlerinürî yirmi beşer bin akça
ola. Gayri âdemlerinim timârları olmayup kendü hâsları mahsûlünden culüfe
vireler ve sefer-i hümâyûn vâkic oldukta kethudâları kânün üzere cebelülerin
irsâl ideler ki zecâmetleri mahşüli bir mikdâr helâl ola (30a) Vezir-i şâliş’ten
veyâ Râbicden din ü devlete nâficbir kelâm-ı câmicşâdır ve vâkic olsa cümlesi ol
emrde anun sözine tâbic olup, ğarazan mânicve dâfıc olmayup her biri ğayret-i
îslâmiyye muktezâsmca ol emr-i celilü’l-kadrün zuhürunda bezl-i makdür
eyleyeler. Sâyir vüzerâ-i Aşaf-re’ye dahi lâyık ve sezâ oldur ki her biri halvet ve
tenhâlarında bu macnâyı hâtır-ı câtırlarma getüreler ki vezir bir iki olmayup altı
yedi olduğı mücerred şevket-i saltanat içün değildir, belki meşveret-i umür-ı
hilâfet içün vazc olunmıştur. Bu takdirce her birine lâzım olan oldur ki ahvâl-i
saltanata ihtilâl virür, meşkûk ve mübhem bir emr-i mucazzamı vezir-i aczam
carz eyledükte havflarmden yalan şâhid olmayup fıkr-i fasidin ve hayâl-i
kâsidin (30b) Hazret-i pâdişâh-ı cihâna yâ sırren veyâ calâniyyeten cayân ve
beyân eyleyeler. Ve bi’l-cümle vüzerâ-i cizâmda diyânet ve îslâm şu mertebe
gerektir ki “e l-C e v â d ı k a d y o cş i r ” fehvâsmca ittifak şeh-i şahib-serirden halelpezir bir re’y ve tedbir şâdır olsa sadaka’l-emir, dimeyüp, mahzürı ne ise hüsn-i
tacbir ile tefhim ve takrir eyleyüp hazret-i şehriyârı ol hatarlu kârdan rucüc ve
ferâğat ve âhar nâfıc umüra şüruc ve mübâşeret ittüreler.
F a ş l - ı Şâl i ş:
A h v â l-i m irâ n -ı fih â m

ve ü m e râ -i k ir â m

ve ca s â k ir-i îs lâ m - i n u şre t-

en câ m b e y â m n d a d ır.

Tâyife-i zucamâ ve sipâh ve gürüh-ı eşhâb-ı cizz ü câha serdâr ve pişvâ olan
emirü’l-ümerâya elyak ve ahrâ oldur ki memâlik-i mahrüseden bir vilâyete
beğlerbeği naşb (31a) olunup vardukta evvelâ beğlerbeğiliğine mütecallik olan
kuzât u ümerâmın fı’l-ğudüvvi ve’l-âşâl cemic ahvâllerin yoklayup, diyânet ve
cadâlet üzere olanlara istimalet virüb recâyâ ve fukarâya zulm ve tacaddisi
olanları himâyet itmeyüp hak üzre südde-i sacâdete carz eylemeği üzerine vâcib
ve farz bilüp mezâlimün defi ve zâlimün refi bâbmda envâc-ı sacy u ihtimâm
eyleyüp recâyâ ve berâyânun âsüde-hâl ve fariğu’l-bâl olmalarına kasd eyleye
ve kuttâc-i tarik ve anlara refik olanları ele getürüp ehl-i fesâda ruhsat ve
eşkıyâya merhamet itmeyüp kâdı marifetiyle siyâset ittürüp bir vech-ile
haklarından geldüre ki sâyirlerine mücib-i cibret ve nasihat vâkic olup
memleket ve vilâyet emn ü emân ve recâyâ ve berâyâ refahiyyet ve itminân
üzere ola. Bacdehu mutaşarrıfan-ı (31b) emvâl ve mübâşirân-ı acmâl olan
ümenâ ve cummâl ahvâlin yoklayup, eger recâyânuiî cebren mâlın almışlar ise
bi-tereddüd girü şâhiblerine teslim ve işâl ittürüp eyyâm-ı cadâlet-i pâdişâhi ve
hengâm-ı hilâfet-i şehinşâhıde hilâf-ı şercü kânün ve muğâyir-i emr-i hümâyûn
kimesneye iş ittürmeye. Bacdehu zucamâ ve erbâb-ı timârun ahvâl ve etvârm
hufyeten yoklayup, her biri timâra ne vech ile duhûl ve ne bahâne ile zecâmete

vuşül bulmışlardır, tamâm vuküf ve şucür tahsil ittükten şoiîra ecnebi olup
şâhid-i zür ile timâr alduğı şubüt ve zuhür bulan ehl-i tezviri bilâ te3hirin maczül
ve taczir idüp, belki tahkir ve teşhir eyleye ki sâyirlere nümüne ve cibret olup
min-bacd hile ile timâr almağa kimse cür’et itmeye. Amma şahih ecnebi olduğı
takdirce dahi (32a) on yıldan ziyâde timâra mutasarrıf ola, nevcan emekdâr
olmış olur. Ânun gibi ecnebi mürür-ı zamân hasebi ile rencide olunmayup bu
kâcide on yıldan berüde olanlar hakkında icrâ olunmak münâsibdir. Ve bir
mahlûl timâr vâkic oldukta yâ irişüp sefere iktidârı olan şahih sipâhi-zâdeye ve
yâhud tuvânâ ve yarar eli emirlülerden bir bi-kes ü üftâdeye tevcih olunup
nokşân ve terakkisi içün tâlib olanlara virilmeye; meğer ki sipâhi-zâde ile eli
emirlü kalmaya, ol zamânda mahlûl olan hisseler yarar ve vâcibü’r-ricâye
olanlarun nokşân ve terakkileri içün câ3izdir ve kılıç timâr cale’l-ıtlâk
kimesnenün nokşânı veyâ terakkisi içün zecâmet ve timârma ilhâk olunmak
aşlâ câyiz değildir. Umür-ı saltanata ihtilâl virenlerün biri dahi budur. (32b)
Her ne kadar ki bu bâbda pâdişâh-ı îslâm hazretlerine ilhâh ve ibrâm itseler
münâsıb olan kaîcâ rizâ gösterilmemektir. Yeniçeri huşüşunda bir makbül
kânün vazc olunmış. H udâ’y-ı bi-çün vâzıcma rahmet ve makâmın cennet
eyleye. “Nedir?” diyü buyurulursa bir Cacemi oğlanı bir kaç yıl culüfesiz hidmet
idüp, bacdehu bir akçaculüfe tacyin olunup bir niçe eyyâm dahi culüfe ile
istihdâm okunurken yâ iki veyâ üç akça ile kapuya çıkar. Andan şonra yedi
sekiz yıl dahi aşağı yukarı niçesinün hidmetkârı olmağla buçuğar terakki alur,
tâ culüfesi sekiz akça olunca temâm sekiz olduğı gibi aşlâ buçuk virmezler, anda
nihâyet bulur. Ol dahi: “Kânünumuz budur” diyü ayrık terakki ümidinde
olmayup, yâ ğayrı mertebeye ve yâhüd timâra çıkmağa tâlib olur. (33a) El-hak
bir kâcide-i pür-fayidedir. Şad hezâr âferin bu kânün ve âyini vaz3 iden âkıl-ı
hurde-bine. Bu vazc-ı makbül her yerde me3mül iken, bilmem ne hâlet olmuş ki
serrâclarda ve cebecilerde bu kâcide ricâyet olunmamış. Cebeciler,
yeniçerilerden eşref bir tâyife değil iken iki akça culüfelü bir cebeci her culüfede
buçuğar terakki almağla bir kaç yıla değin culüfesi yirmi otuz akça olur ve
kezâlik bir zelil ve aç, bir pula muhtâc iken ekâbirden biri çerâğ ve sirâc
idinmek içün buçuğla şâgird-i serrâc ider. Bir kaç yıla değin bir ağır culüfelü
müstakil serrâc olur. Ve bi’l-cümle cebecinün ve serrâclarun culüfelerine
yeniçeri gibi bir hadd olmamağla kırk elli akça culüfelü serrâc ve yigirmi otuz
akça culüfelü cebecinün nihâyeti yoktur. Münâsib olan bunlarun dahi
culüfelerine bir hadd tacyîn (33b) olunup andan ziyâde buçuk virilmeye. Huşüş-ı
mezbür bu mahalde îrâd olunmaktan makşüd ve murâd oldur ki kezâlik
zicamete dahi bir hadd-i mucayyen ve bir zâbita-i mukannen olmamağla niçe
le°imler iki üç bin akça timârdan birkaç yıla değin kırk elli bin akça zacimler
olmışlardır. Yeniçeri culüfesi sekizde karâr eyledügi gibi zicâmet dahi yigirmi ve
yigirmi beş bin akça olup nihâyet-i mertebesi otuz bin ola, andan yukaru
zicâmet olmaya. Ve alay beğlerinün zucamâdan farkı olmak içün zecâmetleri
otuz beş bin ola ve dergâh-ı câli müteferrikalarmun zecâmetleri kırk veyâ kırk
beş bin akça olup ğâyetle vâcibu’r-ricâye olanlarımın ellişer bin olup andan

yukaru olmaya. Ve müteferrikalık bir şerif manşıbdır, olur olmaz kimesnelere
virilmek münâsib değildir (34a). Uğur-ı hümâyûnda defacât ile hidmeti sebkat
idüp envâc-ı dilâverligi ve yararlığı zâhir olmış kadimi emekdârlara ve
ihtiyârlara virilmek gerektir ve dergâh-ı câli çavuşlarımın on nefere varınca
vâcibu’r-ricâye olan ihtiyârlarmuiî zecâmetleri kırkar ve otuz beşer bin akça
olup mâcadâsmun yigirmi ve yigirmi beş ve otuz bin ola. Bu hadd-i
mucayyenden tecâvüz itmeye. Ve çavuşlar dahi üç yüz nefer olup ziyâde ve
nokşân olmayup bir kimesneye çavuşlık virilmek lâzım gelse mahlül
düşmeyince virmeyeler. Hidmet ve mülâzemet üzere olan çavuş oğulları dahi
kırk elli nefer vardır. Bu takdirce cümlesi üç yüz elli nefer olur, tamâm mertebe
kifayet ider, ândan ziyâde olmak beytü’l-mâle ğadrdir. Ve baczı ihtiyâr çavuşlar
vardır ki ne istihdâma (34b) kâbildir ve ne kânün ve kâcide bilürler; ol
maküleler mütekâcid olmak nâfıcdir. Ve çavuşlar: “Bizüm kânunumuz
elimüzde olan dirlikle mütekâcid olmaktır.” diyü bi-vech nizâc iderler. Şimdiki
hâlde elli altmış bin akça zecâmetlü ihtiyâr çavuşlar vardır ki aşlâ bir menfacate
yaramaz. Anun gibiler oturak olduğı zamânda elli altmış bin akça zecâmetle
oturak olmak inşaf değildir. Münâsib olan oldur ki ağır zecâmetlü ihtiyâr
çavuşlar yigirmişer bin akça zecametle mütekâcid olup çavuşlukları oğullarına
virilmekle ricâyet olunmak gerektir. cllm-i şerif-i câlem-ârâlarma hafi
buyurulmaya ki şimdiki hâlde vüzerâ ve ümerâdan ve sâyir ekâbir ve aşâğırdan
havf kalkup, her birinün gözüni ve gönlüni tamac-ı hâm kaplayup, helâl ve
harâm dimeyüp, mâl-ı Kârün cemcitmek (35a) sevdâsmda olmağla ekser umür
muhtel olup, hattâ zucamâ ve erbâb-ı timârun dahi ahvâli mazbut olmayup,
ecnebileri mâl kuvveti ile timâra duhûl idüp, sipâhi-zâdelerün ve eli emirlülerün
ekseri fakir olmağla mahrümu, nâ murâd gezerler. Meselâ, bir kimesne hem
yarar ve hem şahih sipâhi-zâde olsa, ammâ fakir olup beğlerbeğiye murâd
üzere rişvet virmeğe kudreti olmasa, cömri mülâzemetle geçer gider, timâr
olmak ihtimâli yoktur; amma bir mâl-dâr ecnebi timâra duhûl itmek dilese
beğlerbeği ve defter kethüdâsı ve defterdâr hâllü hâline göre zehr-i kâtilin
alurlar, dahi bir fakir sipâhi-zâdenün berâtıyla düzerler koşarlar, bir şürete
koyup ve yâhüd eli emirlünün biri fevt olsa ismine muvâfık bir ecnebi bulurlar,
dahi ol emr ile timâra duhûl ittürüp, anunla (35b) dahi komayup her yıl birer
bahâne ile terakkiler alıvirüp zacim dahi iderler. Beğlerbeğilere: “Niçün böyle
idersiz.” dişeler “Ya niçe idelüm? Altı ayda bir vezir-i aczama bu kadar bin
filori göndermek lâzımdır. Hâslarımız mahşüli iseharcımuza ancak vefa ider.
Böyle rişvet almayınca ya bu kadar filoriyi biz kandan tahsil idüp
gönderelüm,” diyü cevâb virüp ve bu sözi havf itmeyüp calâniyyeten söyler
olmışlardır. El-hak beğlerbeğiler olduklarıyçün neylesünler, görüyorlar ki
manşıb istihkâkla almmayup filori ziyâde viren alur, ana binâcen göz karardup
helâl-hârâm dimeyüp mâl cemc idüp, muttasıl bu cânibe göndermek
üzerelerdir. Şöyle ki tahminden eksik filori gönderseler maczül olmağla değil,
başlarına dahi niçe belâ geleceğin mukarrer bilürler. Ve cemic (36a) menâşıb
tasarruf idenlerün ahvâlleri böyledir; her biri eline giren mâlı üç bölük idüp bir

bölüğin kendülere alıkoyup iki bölüğin vezir-i aczama gönderürler. Bu takdirce
hic zulm d e f olmak ihtimâli var mıdır? Meğer ki bir beğlerbeğilik mahlül
oldukta vezir-i aczam makşüd idindüği kimesneye virülmeyüp sacâdetlü
pâdişâh-ı câlem-penâh hazretleri diyânet ve cadâlet ve istikâmet ve şecâcatine
ictimâd-ı şerifleri olduğı bir kullarına cinâyet itmeği hâtır-ı şeriflerinde
mukarrer kılup ve ol kullarına vireceklerin bir ferde ifşâ buyurmayup, bacdehu
ol kullarını çığırdup bu vech ile hitâb buyuralar ki: “ Sana filan beğlerbeğiliği
cinâyet eyledüm. İmdi şakın sen bu ihsânı bir ferdden bilmeyesin ve seni bana
kimse terbiye itmemiştir. Öyle fehm eyleme ki (36b) bu beğlerbeğiliği sana
kimsenün iltimâsiyle ve terbiyesiyle virmiş olam. Hemân senün diyânet ve
cadâletine ictimâd-ı hümâyünum olmağın recâyâ ve berâyâ zulmden âsüde
olsun diyü cinâyet eyledüm. İmdi Hak subhânehu ve tecâlâdan gayrı kimseden
korkmayasın. Emrinde müstakil olasın. Senün hakkında kimsemin sözin
dinlemem. Hâslarun mahşüliyle kanâcat idüp kimsenüiı eline bakma. Zecâmet
ve timârları kemâl-i mertebe mustahakk olanlara tevcih eyle. Rişvetin alup
ecnebileri timâra duhûl ittirme. Şimdiye değin duhûl itmiş dahi var ise timârın
alup müstahak olanlara tevcih eyle. Ve bir kimesne gereği gibi hidmette ve
yoldaşlıkta bulunmayınca dirliğe veyâ terakkiye carz eyleme ve bu cânibe rişvet
göndermek içün helâl ve harâm dimeyüp bulduğun kimesnenün (37a) mâlın
almaktan ziyâde hazer idesin. Yarar câsüslarum vardır, hufyeten senün
ahvâlüni yokladup ve imtihânlar itsem gerektir. Gaflet itmeyüp basiret üzere
olasın. Göreyim seni, er gibi olup, vilâyetün ahvâlin acyânmdan ve ehl-i
vuküfundan şorup bir emr-i mucazzam vâkic oldıkta umür-dide kimesnelerün
vech ve münâsib gördügi üzere tedârük idüp carz ve nâmüs-ı saltanatun hıfz u
hırâsetinde ve ahkâm-ı şerciyyenün icrâsmda mücidd olup, zâlim olanlar her
kim olursa olsun fülâna tâbicdir diyü havf itmeyüp ahvâlini der-gâh-ı sacadetdest-gâhuma carz eyleyüp ve bi’l-cümle ehl-i fesâd oğlun dahi olursa merhamet
itmeyüp muktezây-ı şerc-i kavim üzere hakkından gelüb gereği gibi cadâlet
eyleyesin.” diyü tenbih ve nasihat buyurulıcak inşâ3-Allâhu tecâlâ (37b) ol
kulları varup ol memleketi bir mikdâr işlâh itmek umulur ve illâ bundan gayrı
ışlâR-ı memleket mümkin değildir. İnşâ3allâhu tecâlâ bu huşüşuiî din ü devlete
küllî n efi olmak fehm olunur. Hayrlusı ne ise Hak sübhanehu ve tecâlâ kalb-i
hümâyünlarma ilkâ eyleye. Beğlerbeğilik bu vech ile tevcih olunmakta külli
menfacat vardır. Saltanatun lezzeti dâd u dihiş iledir. Beş on yıldan berü dâd u
dihiş pâdişâhlardan gidüp vezir-i aczam olanlar tasarrufuna düşmiştir. Zirâ
şimdiki hâlde cemic manâşıb vezir-i aczam terbiye ve carz eyledüği kimesnelere
virülür. Bu takdirce cemic manşıb alanlarun ictikâdı bunun üzerinedir ki cemîc
tasarruf ve Gazl ve naşb vezir-i aczam elinde ola. Bu takdirce manşıb alanlara
dahi lâzım gelür ki vezir-i aczamuiî rizâsından taşra (38 a) olmayup hayrdan ve
şerden her ne ise emrine tabic olalar. cIyâzen-bi’l lâh eyü nesne değildir. Bir
hâlet olmak gerektir ki manâşıb tasarruf idenler cemic taşarrufatı sacâdetlü
pâdişâh-ı câlem-penâh hazretlerinden bilüp nihâyet mertebe vezîr-i aczamun
sözünün nüfüzı bir nesneyi hak üzere carz eyledüği zamânda olur diyü bu

ictikâd üzere olalar. Ol zamanda bir manşıb mahlül oldukta vezir-i aczam
makşüd idindükleri kimesnelerden birine alıvirmege sacy idüp ol kimesneye dir
imiş ki: “înşâDallâhu tecâlâ yarın carz ideyin; amma tahkik sana virilecegin
ta cahhüd idemem. Şâyed carz eyledüğümde pâdişâh hazretleri bir âhar
kullarına cinâyet buyuralar, hele var ducâyâ meşğül ol.” diyü cevâb virirmiş,
Hattâ ol kimesneye baczı ahibbâsı: “Mübârek olsun.” (38b) didüklerince ol
kimesne dahi dirmiş ki: “Neden bildünüz ol manşıb bana virileceğin? Şâyed
carz olundukta pâdişâh hazretleri âhare vireler,, diyü cemic taşarrufâtı pâdişâh
hazretlerine hami iderlermiş. Şimdiki hâlde bir mansıbı ki vezir-i aczam dahi
carz itmedin bir kimesneye virdüm dise, ol kimesne hemân ol mansıbı kendüye
mukarrer bilüp aşlâ tehallüf ihtimâlin virmez ve cemic dostlan gelüp:
“Mübârek olsun.” dir olmışlardır. Bu sözlerde çok nükte vardır, inşâ’allâhu
tecâlâ can-karib maclüm-ı şerifleri olur.
E l C ü z 3ü ’l - H â m i s :
F aşl-ı R â b f : A h v â l-i cu le m â 3-i cizâ m ve m e şâ y ih ve sâ d â t-ı k ir â m -D â m e t
f e z a i l e h u m ve tâ y e t şe m â y ile h u m b ey â n ın d a d ır.

Zümre-i culemâ ve fırka-i-fuzalâ ki fı’l-hakika vereşe-i enbiyâ-ı (39a) cizâm
ve hazîne-i esrâr-ı hazret-i seyyidü’l-enâmdır, huşüşâ kelâm-ı mucciz-nizâm-ı
Hazret-i Nebiyy-i Medeni “M e n e k r e m e câ lim e n f e k a d e k r e m e n i” anlanın şân-ı
fazîlet-nişânlarmda vâkic olduğmdan gayrı fi nefsi’l-emr kendüler dahi nâyibmenâb-ı nübüvvet-penâh ve kâim-makâm-ı Resul-ı İlâh olduklarında tereddüd
ve iştibâh yoktur. Bâ-vucüd deryâ-yı cehâletten sâhil-i hidâyete vâşıl olmak
anlarun sefîne-i macârif-gencineleri ile hâşıl olur ve bi’l-cümle bu eşref-i tavâyif,
selâtîn ve halâyıkun envâc-ı ricâyet ve eşnâf-ı himâyetlerine mazhar olıgelüp bu
şerif tâyifeye ecdâd-ı sâlifelerinden merhüm ve mağfürun leh Sultân
Mehemmed Hân Gâzi Hazretleri külli iltifat ve hâtır-nuvâzi buyurmağla
zamân-ı şerîf ve evân-ı latiflerinde ne mertebe câlim ve fazıl ve cârif (39b) ve
kâmiller zuhür eyledüği elsine-ı eumhürda mezkûr ve meşhürdur. Bu maküle
mucazzez ve mükerrem ve m erî ve muhterem bir gürüh-ı pür-şüküh iken
şimdiki hâlde bunlarda dahi metâlib ve manâşıb istihkâk ve merâtib ile
virilmeyüp, câlim ve nâdân heb yeksân olup, belki müncim ve mütemevvil olan
câhiller ekâbir kapusm gezüp rişvet virmekle niçe fazıl ve kâmillere tekaddüm
itmeğin leyi ü nehâr cilme meşğül olanlar dahi: “ Şuğl ile maksüd ve me°mül
hâşıl olmaz imiş.” diyü hazin ve melül olup ekseri şuğlden feragat ve ekâbir
kapusma mulâzemete mübaşeret itmişlerdir. Fi’lhakîka neylesünler, bi’zzarüre böyle itmek lâzım gelür. Zemân-ı evâyilde olan ekâbir ve efazıl belki
pâdişâh-ı câdil intizâm-ı ahvâl-i culemâ ve itmâm-ı âmâl-i fuzalâyile mukayyed
olup, hattâ rivâyet olunur ki (40a), selâtin-i cizamun mümtâzı ve havâkin-i
kirâmun ser-efrâzı olan merhüm ve mağfürun leh Sultân Mehemmed Hân-ı
Gâzî Hazretleri culemâ ahvâliyle kemâl mertebe takayyüdlerinden bicz-zât

tetebbu0 ve tecessüs buyurup medreselerde tahşil-i kemâl ve güşiş ve iştigâl
üzere olan talebeden murür-ı rüzgâr ile zuhür idüp, fazıl ve namdâr olacak
kâmilü’l-cayâr cevherlere envâc-ı iltifat ve ictibâr buyurup, hergiz tâ°ife-i
culemâyı, vüzera ve ümerâ kapularma muhtâc itmeyüp her birinün isticdâd-ı
ilmisine göre ricâyet ve câhil olanlarına dahi istimâlet virmekle ol caşrda niçe
feridü’d-dehr zuhür bulurmış. M acrüf ve meşhürdur ki anlarun muhabbetine
niçe bin ferâsihden culemâ ve meşâyih gelüp mahrüse-ı İstanbul’da temekkün
iderlermiş; hattâ fuzalâ-i (40 b) dehrden, Mevlânâ Kirimi dahi ol caşrda gelüp
pâdişâh-i heft-iklim hazretlerinin her vech-ile taczim ve tekrimlerine mukârin
olup külli iltifat ve iGtibâr bulmuştı. Bir gün şehr-yâr-i melek-hişâl vilâyet-ı
Kırım ’un ahvâlin Mevlânâ-yı müşârün ileyhten su’âl idüp: “ Kütüb-i tevârihte
mastür ve efvâh-ı câlemiyânda mezkûr ve meşhürdur ki sevâlif-i eyyâm ve
sevâbık-ı acvâmda vilâyet-i mezbüre hayli macmüre olup macdin-i meşâyih ve
zuhhâd Ve mâ-şadak-ı lem yuhlak mişluhâ f i ’l-bilâd olan nefs-i Kırım ’da fetvâ
virmeğe kâdir müsellem ve makbül altı yüz culemâ-i cizâm ve te’lif ve tasnife
meşğül üç yüzden ziyâde fuzalâ-i kirâm var imiş. Çok zamân geçmeyüp
merzbüm, makâm-ı büm ve mesken-i şüm olup culemâsı münteşir ve recâyâsı
müteneffır olmağa (41 a) âyâ sebeb ne oldı ola?” diyü hitâb buyurduklarında
M olla Kirimi dahi: “ Sacâdetlü pâdişâh-ı rubc-ı meskün hazretlerinün cömr ü
devleti, rüz-be-rüz efzün olsun; gerçek buyururlar, ben dahi ol nizâm u
intizâmun âhir ve encâmma iriştüm ve bakıyye-i culemâsı ile görüştüm. Ol
memleket harâb ve yebâb melcemi büm u ğurâb olmağa baciş bir merd-i
sitemkâr vezir-i şehriyâr olmağla makâdir-i culemâyı ricâyet itmeyüp belki her
birine bir ğüne ihânet itmeğin ol diyârun meşâyih ve culemâsı ol cefa-pişenün
zulm ve tacaddisine tahammül idemeyüp, müteferrik olup her biri bir diyâra
fırâr itmişlerdir. Her diyârun culemâsı meselâ cesed-i insânide olan kalb
mesabesindedir. Pes kalbe bir maraz cârız ve târi olsa fî’l-hâl sâ°ir bedene dahi
sâri olup libâs-ı (41 b) sıhhatten câri olmak muhakkaktır. Lâbüd culemâsmun
perişân oldukları ol vilâyetün harab ve yebâb olmasına müfzi ve bu denlü
fesâdı mahzâ ol vezir-i bed-kirdârun evzac-ı nâ-hemvârı muktazi oldı. F i’l-vâkic
mâdâm ki culemâD-i cizâm mazbütu’l-ahvâl ve fuzalâc-i kirâm mağbütu’l emşâl
olmayalar, hergiz ahvâl-i saltanat muntazım ve umür-ı hilâfet müctemic ve
mülte3im olmaz.” diyü cevâb virmeğin, merhüm Sultân Mehemmed Hân cAleyhir rahmeti ve’l-ğufrân- hazretleri M olla Kırimi’nün kelâmından
müteJesşir olub fî’l-hâl vezir-i dil-peziri olan Mahmüd Pâşâ-yı rüşen-zamiri
getürdüp Mevlânâ-yı mezbürun kelâmın bir bir takrir buyurduktan şonra,
Mahmüd Pâşâ’ya maclüm oldı ki bir vilâyetün harâb olması vezirden imiş diyü
hitâb buyurduklarında, (42 a) Mahmüd Pâşâ dahi: “ Hayır devletlü pâdişâh!
Belki vilâyetin macmür ve harâb olması şehriyâr-i kâm-yâb elindedir. Eğer
vilâyet-i Kırım ’un pâdişâhı ancılaym zâlim ve bedhâhı vezir itmese mülki ol
vech ile halel-pezir olmazdı,, didükte merhum Sultân Mehemmed Hân
Hazretleri, Mahmüd Pâşâ’nun kelâmını tasdik ve hayli istihsân eyledi. Bu
kelâm-ı hikmet-encâmun m e^li neye müncer olduğı zâhir ve bâhir olmağın

tafsil olunmayup, eşnaf-ı culemanun icmalen ahvali ve evsafına şuruc olundı.
V a l l a h u ’l- m u v a ffık v e ’l-m u cin
M ih r - i sip ih r-i f a z i l e t ü e r c ü m e n d i a h v â l-i h o ca e fe n d i b e y â n ın d a d ır:

Ol vâli-i vilâyet ü bilâd ve hâmi-i cibâd-ı Melik-i cevâd; matlac-ı âfıtâb-ı
âmâl ü murâd ve menbacı makâşıd u emânî-i fuDâd olan pâdişâh-ı câli-nijâd
hazretleri (42b) hoca ve ustâd olmağa bir câlim ve fazil ve nihrir-i kâmil
münâsibdir ki, fazilet te N ucmân-ı zamân ve belâğatte Sahbân-ı VâDil ve fenn-i
inşâcda murvârid-ı devrân ve Hvâce-i Cihân’a mucâdil olup sâyir culümda dahi
her vech ile mümtâz ve fâyık ve serdâr-ı culemâ-i ebrâr ve muhtâr-ı fuzlalâc-i
ahyâr olmağa sezâvâr ve lâyık ola. El-hak hoca efendi bu fehvâya mâ-şadak ve
envâc-ı ricâyete ahrâ ve elyaktır. Ye ol muktedâ-yı ahâlî ve pişvây-i ecâli olan
hoca efendi hazretlerinim zimmet-i himmetlerine lâzımdır ki şehriyâr-ı gerdünvakâr hazretlerine evkât-ı şerifelerinde musâcade oldukça mehmâ-emken
tahşil-i macârif ve hıfz-ı letâyif ittirüp tecessüs-i âdâb-ı enbiyâ ve mürselin ve
tefahhuş-ı menâkıb-ı mulük-ı selâtin itmeğe terğib eyleyüp, anun gibi kitâbet ve
imlâlarında (43a) habt u hatâ var ise işlâhmdan ibâ itmeyüp belki semt-ı inşâya
sâlik ve latif edâya mâlik ve muhâzarâtta hâzır ve nazm u neşre kâdir eyleye ve
buhür-i şi’re vuküf ve şucür ve kâfiye ve redife ıttilâc tahsil ittürüp ebyât-ı latife
hıfzından imtinâ eylemeye. Ammâ be-şart-ı ân ki Sultân-ı cihân ve pâdişâh-ı
zamân dahi macrifete tâlib ve âbâ-i kirâmları gibi culemâ sohbetine râğıb ölalar.
Nitekim ecdâd-ı cizâm ve eslâf-ı fihâmlarmdan merhümân ve mağfürun
lehumâ Sultân Mehemmed Hân ve Sultân Bâyezid Hân -cA le y h u m e ’r-ra h m e t-i
v e ’l-ğ u frâ n - Hazretleri dâyimâ fuzalâdan niçe nâm-dâr kimesnelere iltifat ve
ictibâr buyurup, kendülere hvâce idünüp cömr-i nâzeninlerin muşâhabet-i
cilmiyye ile geçürmeği câdet ve âyin idinmişler imiş (43b) ve evkât-ı şerifelerin
culüm-ı nâfıca ve kemâlât-ı lâzime tahsiline şarf itmekle her vech-ile kütüb-i
nefise mutâlacasma kâdir olmışlar ve ekser evkâtde bir niçe culemâ ve fuzalâyı
cemcidüp, meclis-i şeriflerinde mubâhaşe-i cilmiyye ittürüp; “ Risâleler tahrir ve
kitâblar teclif idünüz.” diyü teklif buyurmağla nâm-ı şeriflerine niçe latif
kitablar teclif ve bi-bedel risâleler tasnif olunmış ki makbül-i ahâli olmağa bir
ân mutâlaca olunmakdan hâli değildir. Ve ol zamânun culemâsı dahi pâdişâh-ı
melek-şıfâtun bi’z-zât tarik-ı cilme rağbet buyurdukların görüp her biri cale’ttevâll fı’l-eyyâm ve’l-leyâlı sacy ü iştigâl ve tahsil-i kemâlden hâli olmayup
ekâbir kapusmda mülâzemetle tazyic-i evkât ve tactil-i sâcat itmezler imiş. Ve ol
melâz-ı fuzalâ (44a) ve macâd-ı şulehâ olan hvâce-i pâdişâh-ı kişver-güşâya
lâzımdır ki culemâya mutacallik manâşıbda nezâret-i câmmesi olup nevc-i
sâfllden cins-i câliye varınca her tabakada olan erbâb-ı manâşıb-ı cilmiyyenün
ferden-ferdâ ahvâllerine cale’t-tafşil vuküf ve ıttilac tahsil itmeğe cazimet
eyleyüp bir manşıb garazla bir nâ-ehle carz olunmak ihtimâli oldukta hiç
kimesnenün hâtırm gözetmeyüp: “Ol mansıba fulân ducâcıları müstahaktır”
diyü hazret-i pâdişâh-ı İslâm’a hufıyeten işcâr ve iclâm eyleye ve pâdişâh-ı câli

merâtib hazretlerine dahi lâyık ve münâsib olan oldur ki culemâya mutacallik
umür-i mucazzamadan bir huşüş carz olundukta fi’l-hâl fermân-ı câli-şânları
şâdır olmayub, bir kaç gün techir buyurup hvaceleri, (44b) ve sâyir cenâb-ı
şeriflerine hulüş ve sadâkat üzere olan ducâcıları ile müşavere buyuralar. Böyle
olıcak inşâ0 allâhu tecâlâ her kâr hayr-ile huşüle mevşül olmak me’müldür. Ve
ol cârif-i esrâr-ı hakâyık ve vâkıf-ı ahkâm u dakâyik hazretlerine münâsib ve
lâyık olan oldur ki vüzerâ ve ümerânun baczı ahvâline vâkıf ve muttali0 olsa
aşlâ tevakkuf itmeyüp hâk-pây-i şeriflerine carz eyleye. Meselâ vezir-i
aczamdan din ü devlete zararı olur baczı evzâc müşâhede eylese, “Veliyy-i
nicmetimdir, beni hocalık mansıbına ol getürmiştir.” diyü hâtırm ricâyetle
mukayyed olmayup, cemi taşarrüfı Allâhu Tecâlâ’dan bilüp, iki gözü dahi
olursa şakmmayup, pâdişâh-ı Câlem-penâh hazretlerini hufyeten âgâh eyleye.
Ş e y h u l- İ s lâ m , m ü ftV l-e n â m (4 5 a ) H a z r e tle r in im A h v â li B e y a n ın d a d ır:

Mesned-i fetvâ bir ehl-i takvâ câlim ve fakihe tacyin ve tevcih buyurulmak
vech-i vecihdir ki kelâmı faşih ve edâsı şahih olup cemic culüm ve fününda
mâhir ve her ne müşkilden su°âl olunsa fi’l-hâl hail itmeğe kâdir ola ve fazileti
ancak bir fenne mahsüş olmayup envac-ı culümı câmic ve her kelâmı beyne’lculemâ naşş-ı kâtıc olup ol caşrun fuzalâsı üzere her vech-ile fayık ve aclem-i
Culemâ dimeğe kemâ-huve hakkuhu lâyık ola. Mesâ3il-i şerciyye ve umür-ı
diniyyede murâcacat olundukta eşhahh-ı akvâl ile cevâb vire. Meselâ erbâb-ı
devlet ve erkân-ı sacâdetten biri baczı ağrâz-ı fasidesini ilerü getürmek içün
murâdına muvâfık bir fetvâ taleb eylese mahzâ anun hâtırım (45b) ricâyet ecliyçün
hakk-ı sarihi ve kavl-i sahihi terk idüp rivâyât-ı zacife ile fetva virmeğe ve
kelâm-ı hakkı her kande olsa farzâ pâdişâh huzürunda dahi bulunsa Cenâb-ı
H akk’a tevekkül idüp bi-bâk söyleye. Fi’l-hakika dünyevi ğaraz-ı fasidi
olmayıcak din ü devlete nâfıcolan kelâmı söylemeğe ikdâm iden kimesneye her
kanda olsa Hak subhânehu ve tecâlâ mucin ve nâşır oldüği gün gibi zâhir ve
bâhirdir. Nitekim merhüm Sultân Selim Hân Gâzi - R a h m e tu l- lâ h i ca le y h i
ra h m e te n v â s fa te n - zamânmda memâlik-i Oşmaniyye’ye Cale’l-ıtlâk ve bi’listihkâk müfti’l-enâm ve şeyhü’l-îslâm olan müfti cAli Çelebi Efendi ki zâhid-i
müteşerriç ve âbid-i müteverric bir caziz olup resm ü câdeti böyle imiş ki kendü
(46a) bir çartakta oturup aşağıya bir zenbil sarkıdurmış; müstefti olan kimesne
süret-i fetvâyı ol zenbilün içine koyup ipini tahrik itdükte Mevlânâ-yı muşârün
ileyh fi’l-hâl yukarı çeküp nişânlayup yine zenbille sarkıdırmış. Bu vazcdan
maksüdı mahzâ fukarâ muntazır olmasun dimek imiş, Fi’l-vâkic anun
zamânmda etrâf ve eknâftan fetvâ içün gelen fukarânun hemân ol gün
maslahatı hâşıl olup, irtesi çıkup gidüp müfti kapusında intizâr çekmezler imiş
ve ekâbirden hergiz bir kimesne andan murâdma muvâfık şerc-i şerife muğâyir
fetvâ iltimâs itmeğe mecâl bulımaz imiş. Beyne’l-enâm her kelâmı muşaddak ve
icrâ3-i hak itmekte seyf-i kâtıcdinilse ahak imiş. Rivâyet olunur ki bir zamanda
Sultân Selim Hân (46b) -cA l e y h i ’r-r a h m e ti v e r -r id v â n - hazretleri hızâne^-i

câmire huddâmmdan yüz elli nefer ğulâmun katline emr ider. Hazret-i Mevlânâ
huşüş-ı kaziyyeDiişidüp hemân Divân-ı cadâlet-unvân’a varur. Vüzerâya haber
olup cemican istikbâl iderler ve getürüp şadr-ı meclise geçürüp: “ Sultânum ne
makûle mucazzam hâdise vâkic oldı ki bi’z-zât divâna gelmenüz îcâb eyledi,,
didüklerinde; “Pâdişâh hazretlerine mülâkât içün geldüm.” dimeğin pâdişâh
hazretlerine carz eyledüklerinde; “ Gelsün.” diyü işâret olmağın Mevlânâ içerü
girüp selâm virdikten şonra: “Devletlü pâdişâh! Mesned-i fetvâda olan
ducâcılarırîuzun zimmetine vâcibdir ki devletlü pâdişâh hazretlerini vebâl ve
günâh olacak nesnelerden saklaya. İttifak (47a) beşeriyyet muktezâsmca şerc-i
şerife muğâyir ve hilâf-ı zâhir bir vazc şâdır olsa cenâb-ı şeriflerine varup mahuve’l-hak ne ise iclâm eyleye. Hâlâ şöyle istimâc eyledüm ki bir cüz’i günâh
içün bir niçe kullarmuzun katline fermân-ı hümâyûnunuz şâdır olmış.
Bihasbi’ş-şerGanlara kati yoktur. Be-her hâl bu emr-i ğayr-ı meşrücdan ferâğat
ve rucucitmek vâcibdir ve illâ cinda’llâhu tecâlâ mescül olursız.” didükte, Sultân
Selim Hân merhüm maclümdur ki bir ğazüb pâdişâh imiş, Mevlânâ’nun
kelimatmdan ğâyet hiddete gelüp: “Umür-ı saltanata karışmak senün vazifen
değildir,, diyü buyurduklarında, Mevlânâ dahi: “Ben umür-ı saltanata tacarruz
itmezin; belki ancak câhiretinüz huşüşma mukayyed olurm; ol benüm
vazifemdir, söylemeyüp süküt itsem (47b) günâh-kâr olurın. Emr-i macrüf ve
nehy-i munker bana lâzımdır. Şerc-i şerife ittibâcitmekte Hak Tecâlâ’nurî kâffei cubbâdı hem-serdir; emir ü vezir, ğani ve fakir, sağir ü kebir cibadu’llâh
olmakta ber-â-berdir. İçlerinden birine irâdet-i Subhâni ve meşiyyet-i Rabbâni
mutacallik olup saltanat-ı dünyâ ve hilâfet-i cuzmâ tefviz olunmaktan makşüd
tenfız-i ahkâm-ı din ve icrâ3-i şerc-i mübin itmektir ve sebeb-i fesâd ve bâcis
tahrib-i bilâd olan erbâb-ı bağy u Cinâdun haklarından gelmektir. Yohsa kendü
muktezâsı üzere mücerred hazz-ı nefs içün Müslümanları zulmen kati itmek
değildir. Hak tecâlâ her günâhun mukâbelesinde ya taczir ve yâhüd bir hadd-ı
mu’ayyen takdir itmiştir. “ V e m e n y e t e ca d d e h u d ü d a H lâ h i f e k a d z a le m e
n e fse h u ,, B u mikdâr cürm içün Hak subhânehu ve tecâlâ (48a) kati emr itmedi.
Yevm-i âhirette pâdişâhumdan suDâl olunur.” didükte, Hazret-i pâdişâh-ı
cadâlet-pişe niçe zamân fîkr ü endişe idüp, Mevlânâ’nun cemickelimât-ı şerifesi
hak olduğun muhakkak bilüp cümlesinün günâhını afv buyurur. Mevlânâ-yı
muşarun ileyh gittükten şonra pâdişâh-i merhüm bir kâğıd yazup: “KâzıCaskerliği dahi sana ihsân eyledüm; zirâ bildüm ki sen bir hak söyleyici
kimesnesin, mücerred beni günâha girmekten şakınup tarik-i H akk’a irşâd
eyledüiî. Dâyimâ bu câdet-i haseneyi terk itmeyesin.” diyü buyurduklarında
Hazret-i Mevlânâ dahi: “Devletlü pâdişâhun Hak subhânehu ve tecâlâ dünyâ
ve âhiretün macmür eylesün. Emr-i şeriflerine imtişâl zimmetimüze vâcibdir ve
lâkin Allâhu Tecâlâ Hazreti’yle ahdüm vardır ki benden “Hakemtü” lafzı şâdır
olmaya; (48b) diyü cevâb gönderdükte merhüm Sultân Selim Hân Hazretleri
Mevlânâ’nun manşıb ve câha teveccühi olmaduğm görüp, kemâl mertebe hazz
idüp derün-i dilden mahabbet eyleyüp, culüfesine terakki idüp ve beş yüz dâne
sikke-i hasene ihsân buyurmışlar. Fi’l-vâkic ol mesned-i celilü’l- ictibârda olan

şeyhü’l-îslâm hazretlerine lâyık olan oldur ki def-i mezâlimde ve sâyir umürda
din ü devlete nâfıc olan hususları pâdişâh-ı câlem-penâha iclâm eyleye, Hazret-i
şehr-yâr-ı kâm-kâr dahi anun gibi ducâcıları bi-ğaraz olup mahza fî sebili’llâh
sacy ittüklerin bilüp her ne söylerler ise istimâc ve ittibâc eyleyüp tenfîzine sacy
ve ihtimâm buyuralar.
E l - C ü z 3ü ’ s - S â d i s
(49a) ve etrâf ve eknâfta müftiler naşb olunmaktan murâd fukarâ-i ibâd ve
zucafa-ı bilâd tacab ve zahmet ve belâ ve meşakkat çeküp, aksâ-yı memâlikten
menâzil ve mesâlik katc idüp fetvâ talebi içün İstanbul’a gelmemektir. Şimdiki
hâlde zaleme-i vulât ve cehele-i kudât ahkâm-ı şerciyyeyi icrâ itmedüklerinden
mâcada fukarânun ibrâz ittüği fetvâ içün kenâr müftisinün: “Ancak biz dahi ol
kadar bilürüz.” diyü ketm-ı hak idüp fetvâlarma bakmayup götürüp üzerlerine
atmağ ile nizâc ve dacvâları munfasıl ve makşüd ve müddecâları hâsıl olmayup
Câciz kalurlar. Bu takdirce lâzımdır ki: “Kenâr müftilerinüiî fetvâlarıyla camel
idesiz.” diyü kâdılara ahyânâ mücekked ahkâm-ı şerife irsâl olunup,
mütenebbih olmayanlara tevbih ve güş-mâl oluna. Ve müderrisinden (49b)
fakâhet ile maqrüf ve diyânet ile mevşüf, kimi hârieden maczül ve kimi dâhile
mutasarrıf olup fetvâ virmeğe iktidâri olan müsmn ve ihtiyâr ducâcıları kendü
hallerine konulmayup; “Müslümanlar’a nâfic siz,, diyüp etrâf ve cevânibde
fetvâ hidmetine sevk olunmak münâsibdir.
D ib â c e -i k itâ b - ı S e r -b ü le n d a h v â l-i K â d ıa s k e r E fe n d i B e y â n ın d a d ır:

cUlemâ-i ebrâr ve fuzalâ-i ahyâr mâbeyninde cale’l-merâtib ve aksa’lmetâlib olanlarun biri dahi kâdı-caskerliktir. Kemâl mertebe bir manşıb-ı şerif
ve nihâyet derecede bir pâye-i latif olmağla zamân-ı sâbikta değme kimseye
lâyık görülmeyüp tahşil-i kemâlât ve fezâyil itmiş bir kerimü’l-hışâl ve
cadimu’l-mişâl câlim ve fazıla tevcih olunurmış. Bu kâcide-i pür faDide dâyimâ
ricâyet olunmak (50a) sebeb-i bekâ-i devlet olduğundan şekk ve ribet yoktur. Bu
takdirce sâye-i kirdigâr olan hazret-i şehr-yâr-i kâm-kânm zimmet-i bülendhimmetlerine lâzımdır ki her bâr ol pâye-i celilü’l-ictibâr culemâ-i ebrârdan bir
Câli-mikdâra tevcih olunmak lâzım gelse Cale’l-acele bir nâ-ehle virülmeyüp
culemâ ve fuzalânun ahvâli sırran ve cehren tetebbu0ve istıkşâ olunup bir kaç
gün taharri olunduktan şonra şalâh ve diyânet ve kemâl-i ehliyyeti zâhir ve
mütebeyyin ve fazl u dânişte, tefavüt-i fahiş ile emşâlinden mümtâz ve
mütecayyen, her vech ile istihkâk ve liyâkati olan bir fayıku’l-akrân ve lâyıku’lihsân ducâcılarma cinâyet buyuralar ki ol menbac-ı fazileti şadr-ı sacâdette
görenler
Beyt:
E l- h a m d ü li’llâ h i ca lâ m eh lih i* h a d re ceza l - h a k k u ilâ eh lih i

diyü Hudây-ı

(50b) Mennân’a hamd-i fırâvân ve sultân-ı sâhib-kırâna ducâ3-i bi-pâyân
ideler. Her tabc-ı nüktedâna hafi ve nihân değildir ki tarik-ı cilme çalışup

dânişmend olmak makşüd idinen kimesne bir mikdâr zaman evkâtm nahv ü
sarfa ve sâyir muhtaşarâta şarf ve mantık ve kelâm ve mecâni okuyup, bacdehu
dânişmend oldukta İstanbul’da olan Hâşiye-i Tecrid medreselerinim her
birinde üçer dörder ay yatup, şuğl eyleyüp, her müderristen beş altı ders
okuyup bu uslüb üzere hareket idüp, dört beş yıla değin Şemâniyye
Medreseleri’ne varup, anda dahi bir yıl mikdârı turup, andan pâdişâh
medreselerine varup ve bi’l-cümle niçe efazil hidmetine yetişüp her birinden
niçe istifade ve istifâza idüp, her veçhile meleke ve isticdad (51a) geldükten
şonra yiğirmibeş otuz yaşında mülâzım olup, ya medreseye veya kâdılığa tâlib
olur. Meselâ bir divârun temelinde zelel muhtemel ola, üstüvâr olmak ihtimâli
yoktur. cIlm-i şerifim dahi esâsı şarf ve nahvdir. Nahv ve sarfta ve sâyir fünün-i
âliyede câhil olan cUlüm-ı câliyede dahi racil olmak muhakkaktır. Bu
mukaddimeden makşüd oldur ki şimdiki halde culemâ ahvâli dahi muhtel olup
meselâ şarf ve nahv görmemiş ve muhtaşarât okumamış bir câhil ya mâl
kuvvetiyle ve yâhüd bir tarikle üç dört yıla değin dânişmend olup, uğraduğı
medreselerden ders okumayub her biri câhil idüğin bilüp, bir tarikle üzerinden
şavup, ol câhil bu vech ile hareket idüp ve mülâzım dahi olup bacde ya rişvet ile
ve yâhüd şefacatle bir kâdılık (51b) alup; çıkup gidüp, varup kâdılığında
Müslümânlarun dacvâlarm yalan yanlış hükm idüp niçe mefsedet-i cazimeye
sebeb olur. Dânişmend ve mülâzım ahvâli böyle olıcak sâyir ahvâlleri bundan
dahi harâbdır. Geçenlerde: “Bir dânişmend ibtidâ0-i hareketinden beş yıla
değin Şemâniyye’ye varsun.” diyü emr-i şerif olmışken aşla icrasına mukayyed
olmazlar. Bu takdirce ser-hayl-i culemânun kâmil ve hüş-mendi olan kâdıcasker efendilere lâzımdır ki kudât ve müderrisinden bi’l-fı’l manşüb ve maczül
olanları ve dahi manşıb tasarruf itmeyüp hâlâ kazâ ve medreseye tâlib olan
mülâzimleri esâmileri ve şöhretleri ile defter idüp her birinün ibtidâc-i zuhürları
ne vech-ile olmıştır ve kimlere uğrayup her birinüfî yanında ne mikdâr zamân
şuğl itmiştir; (52a) kânün ve kâ3ide üzere hareket idüp kimden mülâzım
olmıştır ve hâlâ cihet-ı cilmiyyesi ve keyfiyyet-i râsıhası ne tabakadadır, tamâm
maclüm idinüp her birinün ahvâlin isminün altına mufaşşalan şerh virdükten
şonra bir manşıb mahlül oldukta kimesnenün rişvetin almayup ve kimesnenün
şefacatin kabül itmeyüp hemân ol deftere nazar idüp ol mansıba bir fâ3ik ve
mümtâz cehl-i cilm tâlib olsa: “Sen mevtâden mülâzimsin,, ve yâhüd:
“Zamânun azdır,, dimeyüp, ol mansıbı ol ehl-i cilme virüp emşâlinden
münâkaşa idenlere: “Manşıb ehl-i cilmindir„ diyü cevâb vire. Ve leyh ü nehâr
şuğl idüp bağçe seyrlerinde olmayup halk içinde şalâh ve ehliyyet ile meşhür
olanlar bi’l-fi’l medreseye mutasarrıflar ise, her birinün ahvâlin pâye-i serir-i
sacâdete (52b) carz eyleyüp terakkiler alıvire. Eğer maczüller ise: “Zamânınuz
azdır.” dimeyüp iç il medreselerinden birer aclâ medrese tedârük idivirüp ve
bi’l-cümle dâyimâ ahâli ve fuzalâya ricâyet ve icânet ve nâdân ve cühelâya her
kime mensüb olursa olsun, hakâret ve ihânet üzere olalar ki anlara dahi ğayret
ve hamiyyet gelüp dâyimâ şuğl idüp tazyic-i evkât itmeyeler. Ve niyâbet-i
nübüvvet-penâh ve hilâfet-i risâlet-destgâh olan manşıb-ı kazâD-i cadâlet-iktizâ

bir vedica-i bedi ca-i Rabbâniyye ve bir emânet-i vâcibi’ş-şiyâneti Rahmâniyye
olup, her şahsa tevcih ve taklidi câyiz değildir. Fi zamâninâ ekser kudât mürteşi
ve cahil olup manşıb-ı kaza mahzâ, cehl ü irtişadan kinâyet olmıştır. Rişvetle ve
şefâcat ile kadılık alan kimesnelerün hükmi nafiz olmaduğı kütüb-i (53a)
fetâvâda muşarrahtır. Eyle olsa etrâf-ı memâlikte olan kuzâtun ekseri rişvet ve
şefacatile kadılık almıştır. Bi-hasebi’ş-şerci’ş-şerif icra ittükleri ahkâm nafiz
olmaduğı takdirce vâki olan tezvic ve nikâh huşüşları hayli müşkil olmaz mı?
cAceba dergâh-ı H akk’da bu huşüşlar kimden su3âl olunur. Kâdı-Casker
efendiler ise manşıbları havfmdan icrâ-i hak itmeğe kâdir olmazlar, nâçâr olup
ekser menâşıbı ekâbir şefâcatiyle câhillere virürler. Meselâ bir kâdılık şalâh ve
diyânet ile macrüf ve cadâlet ve istikâmetle mevşüf bir ehl-i cilme tevcih olunsa
varup Müslümanlarun dacvâlarm hak üzere görüp, kimseye buğz ve ğaraz
itmeyüp tamac-ı hâmı olmamağla lâzım olmayınca hüccet ve sicili (53b) itmez.
Bu takdirce kâdılığı mahşülı cüzJi olup vech-ı macişetine ancak kifayet ider;
ammâ ol kâdılıkta olan recâyâ mezkûrdan her vech ile râzı ve şâkir olup:
“ Kâşki vilâyetimüze her zamân böyle bir kâdı gelse.” diyü Hak Tecâlâ’ya
tazarru0iderler. Bacdehu ol kâdılık bir zâlim ve murteşi câhile virilse varduğı
gibi beğlerbeği ve sancak beği subaşılarıyla ve sâyir ol yirürî zâlimleriyle
müttefik ve mütehhid olup bir kimesneyi müncim ve mâldâr fehm eyleseler bir
nesne isnâd idüp mâlımın ekserin alduklarmdan şonra varup Asitâne-i
sacâdet’e bizden şikâyet eylemeye.” diyü üç talâka şart virüp, andan şonra
habsten çıkarurlar. Bunlarun emşâli zulm ü tacaddinün nihâyeti olmaz. Ol
mürteşi kâdı (54a) bu vech ile bir yıluiî içinde bi-nihâye mâl u menâl tahsil idüp
niçe peşkeşler ve tuhfeler tedârük eyleyüp bu cânibde mucin ü senedi ve zahir ve
mesnedi olan murteşilere göndermeğile oturduğı yerde terakkiler alıvirüp
tecdid-i müddet dahi ittürürler. Lâkin fukarânun işi tamâm olur. Acaba Rüz-ı
cezâda bunlarun hakkı kimden taleb olunur? Pâdişâh-i din-penâh
Hazretlerinün zimmet-i câli-nehmetlerine vâcibdir ki nâmüs-i şerc-i şerifi ihyâ
ve kânün-ı saltanat-ı münifi icrâ itmekte kemâl mertebe ikdâm ve ihtimam
buyurup kâdı-casker efendilere: “ Zinhâr cemic menaşıbı her yech-ile ehl-i cilm
olup cadâlet ye istikâmetle macrüf olan kimesnelere tevcih eylenüz. cA zl ve
naşbmuzı benden bilüp kimseden havf itmeiîüz. Vüzerâ ve ümerâ şefacatiyle ve
baczı ( 54b) mürteşiler iltimasıyla bir câhile manşıb virmeiîüz, ehl-i cilm olup
şâlih ve mütedeyyin olanlara virünüz. Şöyle ki fermân-ı hümâyûnuma muğâyir
nâ-mustahakka iltimâs-ıla manşıb viresiz, envâc-ı satvet-i kâhireye mazhar
olursız,, diyü tenbih ve te3kid ve dâyimâ tecdid buyurulıcak inşâDallâhu tecâlâ,
culemâ ve recâyâ ahvâli muntazam olup kâdı-casker efendiler dahi meJmür
oldukları hidmette müstakili olıcak fermân-ı câli-şâna muğâyir iş itmeğe
mecâlleri kalmaz. F i’l-vâkıc inşâf mıdır ki kâdı-casker olan kimesneler ehl-i cilm
manşıblarmı tevcih itmekte vezire murâcacat idüp ânunla müşâvere ideler. 01
eclden cemic cömr-i nâzeninlerin macârif ve fezâyil tahsiline şarf itmiş niçe
kâmiller ekâbirden mesnedi olmaduğı (55a) eclden menâşıb-ı, cilmiyyeden
mahrüm, belki cihet-i macişette dahi kemâl mertebe Câciz ve mütehayyir

kalmışlardır ve niçe ecnebi ve câhil vezir-i aczama ve sâyir ekâbire intisâb İle
tarik-ı cilme dâhil olup zamân-ı kalilde merâtib-i câliyeye vâşıl ve bi-nihâye mâl
ve menâle nâ3il olmışlardır. Herkes cilmi içün ricâyet olunmayup bi3z-zât rağbet
olmaduğı eclden, etvâr-ı selef r e f ü telef olup tahsil-i cilme sacy ve güşiş ider
kimesne az kalmıştır. cAli medreselerde olan müderris efendilerden ekşerinün.
cilmi ü faziletten behresi ve kemâl ve macrifet ile şöhresi yoğ-iken kimi intisâbla
ve kimi mâl virmegle ve kimi molla-zâde olmağla müderris olup ifade ve
istifade ber-taraf olmıştır. Mesela ebü’l-hayrât olan merhüm (55b) Sultân
Mehemmed Hân Gâzi Hazretleri binâ ittükleri Şemâniyye Medreselerinde ne
mertebe ihtimâmlar buyurmışlar ve fermân-ı şeriflerinde ol medreselerim her
birin mevâli-i caşrun mevleviyyet ile meşhürlarmdan ahali-i dehrün fazilet ve
ehliyyet ile mezkûrlarından olup engüşt-nümâ-yı devrân ve müşârün ileyhi bi’lbenân olmış zat-ı şeriflere tevcih buyururlarmış. Bi’l-ficl Şemâniyye
Medreselerine mutasarrıf olan sekiz müderristen ehl-i cilm nâmına iki üç
kimesne yoktur. Bâkisi cehl ile meşhür olup kimi henüz fezâDile dest-res
bulmamış tâze nev-heveslerdir ve kimi dahi şuğl zamanın geçürmiş ve şayd-ı
cilmi dâm-ı tahsilden kaçurmış bir kâlıb-ı efsürde ve bir pir-i sâl-hürdedir. tnşâf
mıdır ki, anun gibi ğâzi pâdişâhun envâc-ı (56a) ihtimâm ve ikdamlar itdügi
medreselerde bir niçe kalilü’l bidâca ve cadimü’l-istitâca kimesneler müderris
ola? Elhamdü’h’llâhi’l-mehki’l-mennân sultân-ı şâhib-kırânun eyyâm-ı
saadetlerinde
B e y t:
cUlemâ vu füzalâyâ hadd yok * Pâdişâh işigidür dânâ çok.
Münâsib olan ol maküle şerif medreselerim her biri kemâl-i fazilet ile nâmdâr ve Gilm ü macrifet ile iştihâr bulmış fazil ve kâmillere tevcih olunmaktır ki
ifade ve ifazaya kâdir olup meclis-i feyz-bahşmden niçe tâlibler müstefıd ola.
cAcebdir ki şimdiki zamanda: “ Filân-zâdedir.” diyü mahzâ şeref-i nesebi
hasebiyle ve yâhüd bir cazim âsitâneye intisâbı sebebiyle baczı çelebileri
Şemâniyye Medreselerine ve altmış akça medreselere müderris iderler. Anlar
dahi (56b) utanmayup katGa okumak yazmak ne idügin bilmezler iken gâhi
ikdâm idüp varup: “ Ders dirüz.” diyü yalan yanlış bir kaç söz sÖyleyüp gelüp
giderler. Andan aldukları vazife helâl mıdır? Menâşıb-ı Cilmiyyeye istihkak
fılân-zâdelik ile olmayup mahzâ cilm-ile olduğı azher mine’ş-şemstir. Vâcibü’rricâye olup cilm ü faziletten mahrüm olan mahdümlar ğayr tarîkten ricâyet
olunmak gerektir. Eyle olsa cinâyet-i pâdişâhiye mazhar olup kâdı-casker olan
kâmil ve hünerverlere lâzımdır ki bu maküle huşüşlarda hergiz kimesnenün
hâtırm ricâyet itmeyüp câhil olan kendünüû oğlı dahi olursa bu tarikten
çıkarup ğayrı cihetle behremend eyleye. Ve bi’l-cümle pâdişâh-ı evreng-nişin
(57a) ve cadâlet-âyin hazretlerine lâzımdır ki, innallâhe ye°müruküm en
tiPeddü’l-emânâti ilâ ehlihâ fehvâsmca her mansıbı ehline tevcih buyurmağa

sacy ü himmetlerin ziyade kılalar. Hak subhanehu ve Tecala cemic-i kar ü
camellerin rüşd ü tevfîka karin ve refik kıla.
Ahvâl-i culemâ icmâlen bu mikdâr ile iktifa olundı. Cenâb-ı kibriyâdan
istidcâ olunur ki şehr-yâr-ı kişver-güşâyı culemâ ve fuzalânun hayr ducalarma
mazhar, gül-i nev-residelerin dahi berhordâr ve mucammer eyleye.
Ahvâl-ı meşâyih-i cizâm -Erşedehumu’llâhu ilâ yevmi’l-kıyâm- beyânındadır:
Makâm-ı meşihat ve pâye-i tarikat bir şadr-ı celilü’l-kadrdır ki her
kimseye lâyık ve sezâ ve mahall ve ahrâ değildir. Ol şadr-ı câliye bir bedrü’lahâlı elyak ve evfaktır ki dahi şüfî ve mürid iken (57b) cilm ü şalâh-ile ferid ve
zühd ii felâh-ile vahid olup mevâli cizâm ve meşâyih-i kirâm hidmetine yitişüp
her birinden niçe istifade ve istifaza idüp içlerinden verac ve takvâ ve terk-i riyâ
ile imtiyâz bulmış bir ehl-i niyâz cazizden beycat idüp, âyin-i meşihatı tahsil ve
tarik-i taşavvufı tekmil kılup, her ciheti macmür bir câlim ü zâhid ve mürtâz u
câbid olup tefsir ve hadis nakline kâdir ve mevâciz ve naşâyihe mütecallik niçe
miPeşşir kelimât-ı ekâbir hâtırma alup ve bi’l-cümle şöyle himmet itmek
gerektir ki meclis-i feyz bahşmdan bir niçe güm-râh kendü ahvâlinden âgâh
olup tarik-ı dalâlinden dönüp semt-i hidâyete sâlik ve vilâyet-i kerâmete mâlik
ola. Ammâ baczı ümmi kimesneler dahi olur ki (58a) kuyüd-ı calâyıktan mutlak
olup hulüş-ı bâl ile rizâ-yı Hak talebinde iken ittifak bir câlim ü câmil ve bir
mürşid-i kâmilün hidmet-i şerifine yetişüp hayr ducâ ve himmet-i culyâsma
mazhar düşmekle müstecâbü’d-dacve bir caziz-i şâhib-temyiz olur. Anun
gibiler Cenâb-ı Kibriyâ’dan sevk ve ilkâ olundukta câhildür diyü ibâ
olunmayup kıbel-i Hudâ’dan bir atıyyeD-i cuzmâ ve behiyye^-i kübrâ bilüp
dâyimâ pend ü nasihatiyle câmil olup işâret-i pür-beşâretinden ğâfil olmamak
gerektir. M aclüm ve meşhur ve kütüb-i tevârihte mastürdur ki, zamân-ı sâbıkta
meşâyih-i kibârdan baczı nâmdârun etrâf u cevânibde olan mürid ve
muhiblermden mâcadâ subh u mesâ hânkâh ve zaviyelerinde sâkin olur üç dört
yüz mıkdârı süfîleri (58b) olup memlekette bir fetret veyâ bir aralık olsa fursatı
ganimet bilmek gerektir diyü, bir ânda süfî ve mürid ve muhibb-i müridlerin
yanma cemc idüp binden ziyâde âdem ile hurüc eyleyüp kaşd-ı saltanat ve
âheng-i hilâfet iderlermiş. Hattâ Kızılbaş-ı evbâş’un ibtidâJ-i zuhürı bu vech-ile
olduğı mezkûrdur. ctlm-i şerif-i câlem-ârâ ve re3y-i münir-i kişver-güşâya hafi
buyurulmaya ki beyza-i saltanat bir gevher-i zi-kıymettir. Seng-i havâdiş ve
sâyir inkisârma bâciş olacak nesnelerden şiyânet ve himâyet mühimmât-ı din ü
devlettendir. Bu takdirce vilâyet-i pâdişâhi ve memâlik-i şehinşâhîde hâlâ şeyh
nâmına olanlar her kim olursa olsun hânkâh ve tekyelerinde şüfî ve müridleri
yigirmi (59a) otuz nefer, nihâyet mertebesi kırk nefer olup andan ziyâde
zâviyelerinde şüfî tutup cemciyyet itmeyeler diyü memâlik-i mahrüse kâdılarma
müDekked ahkâm-ı şerife gönderilmek münâsib fehm olunur.

Ahval-i sadât ve eşraf lâ-zale mazharan li’l-mekarimi v el eltafbeyânındadır:
Server-i kâ°inât ve mefhar-ı mevcüdât -cAleyhi efdalıt-tahiyyât-xm evlâd-ı
emcâdı olan şürefa ve sâdât ne mertebe aşhâb-ı sacâdât olduklarına bu âyet-i
kerime’nürî fehvâ-yı şerifi delâlet ider. Kul lâ es^elukum caleyhi ecren illel
meveddete fVl-kurbd Allâhu aclem Hak Tecâlâ Habib-i ekremi’ne emr idüp
ümmet ve aşhâb ve etbâcve ahbâbma di ki: “ Ben size tebliğ-i risâlet idüp tarik-i
hidâyete sâlik kıldım ve sizi nür-ı imân-ıla zulümât-ı küfrden (59b) ve dünyâ ve
âhirette ve cazâb-ı elimden halâş ve emin eyleyüp cennât-ı na'îmMe ebeden ve
sermeden mukim olmanuza bâciş ve delil oldum. Bu mukâbelede sizden ecr-i
cezil istemezin, illâ ehl-i karâbetüme mahabbet ve meveddet itmemiz isterin.
“ Bu âyet nâzil olıcak Resülu’llâh’tan: “ Ehl-i karâbetün kimlerdir,, diyü su^âl
ittüklerinde: “ Fâtıma ve cA li oğullarıdır” diyü buyurmışlardır. Bu huşuş
tamâm cây-i ictibâr ve mahall-i efkârdır ki küfrden İslâm’a gelmek ve cehenem
cazâbmdan halâş olup cennet nimetleriyle mütenaccim olmak mukabelesinde
evlâd-ı Resül’e dostluk itmeği Hak Tecâlâ ücret yerine tuta. Bu takdirce bu
tâyifeden makbül ve mucteber ve bunlara muhabbet itmekten bihter bir nesne
olur mı? “Allâhümme uhşirrıâ macahum yevme’l-kıyâmeti” . (60 a) Ve ehâdiş-i
şerife’den: “ men şalla calâ merreten şalla llâhu caleyhi zaşren \ yacni “ Bir
kimesne bana bir kerre taşliye eylese Hak subhânehu ve tecâlâ ana on kerre
taşliye ider. “ Hâşıl-ı kelâm Hazret-i seyyidi’l-enâm caleyhics-salâtü ve’sselâm’a taşliyeyi itmegün şevâb ve berekâtma had yoktur. B mahalde fazâ^l-i
taşliye-yi irâd itmekten maksüd ve murâd, taşliyenün fazileti maclüm olıcak, âl-i
Resül’e dahi mahabbet itmegün fevâyidi maclüm olur. Zirâ bir kimesne
Resülu’llâh’a taşliye itmemiş olur, tâ âline dahi taşliye itmeyince; ana binâDen
ki Seyyidü’l-kevneyn ve Resülü’s-şakaleyn Hazretleri’ne: “ Y a Resüla’llâh,
sana ne vech üzre taşliye idelüm?” didüklerinde: "Allâhümme salli calâ
Muhammedin ve calâ âli Muhammedin kemâ şalleyte calâ îbrâhime ve calâ âli
îbrâhime inneke hamidun mecidun Allâhümme ( 60 b) bârik alâ Muhammedin ve
calâ câli Muhammedin kemâ bârekte calâ Îbrâhime ve calâ âli îbrâhime inneke
hamidun mecidun” . Pes âl-i Resül’ün cızam-i şâm ve anlara mahabbet idenün
Hak Tecâlâ katında kadri buradan maclüm olur ki hiç bir namâz tamâm olmaz;
illâ tahiyyette bu vech üzre risâlet-penâha ve âline taşliye itmeyince. Pes farz ve
sünnette ve bi’l-cümle şalât ve cibâdette sâdâta taşliye lâzım olıcak, kıyâs olmak
gerek ki ne mertebe celilu’l-kadr ve cazimu’ş-şân kimesneler olurlar.
Rıdvânu llâhu Tecâlâ caleyhim ecmahin. Ve âl-i Resül’ün culüvv-i mertebe ve
sümüvv-i menzilesine bu Ayet-i kerime’nün fehvâ-yı şerifi dahi delâlet ider:
Innemâ yundu llâhu li-yuzhibe cankumu’r-ricse ehle’l-beyti ve yutahhirekum
tathiran. Allâhu aclem macnâ-yı şerifi budur ki: (61 a) Yâ ehl-i beyt-i Nebi! Hak
Tecâlanun irâdeti ânun üzerinedir ki yaramazlığı sizden gidere ve her yaramaz
nesneden sizi tamâm pâk eyleye. M aclümdur ki Hak Tecâlâ’nun murâdı elbette
elbette olsa gerektir ve ehl-i beyt-i Nebi pâk ve tâhir olup pâklikle dünyâda

dirülüp ve pâklikle H akk’a vâşıl olsa gerektir. Bu Ayet-i kerime’nün nuzülünde
Resülu’llâh Hazretleri yenleri vâsic bir cübbe giymişlerdi. Şabâh vakti idi,
otururlar idi. Hazret-i Fâtıma geldi, ol cübbemin içine aldı. Bacdehâ Hazret-i
Ali geldi, anı dahi cübbeye koydı. Bacdehu îmâm Haşan ve îmâm Hüseyin
geldiler. -Radiyallâhu canhum- anları dahi cübbeye koyd. Andan şonra bu
veçhile ducâ eylediler: “AUâhümme hâula i ehli beyti izheb (61b) Canhumur-ricse ve
tahhirahum tathiran.” yacni: “ Yâ Rab! Ehl-i beytüm bunlardır, yaramazlığı
bunlardan gider ve bunları pâk ve tathir eyle. ” didiler. Tefasirde mervidir ki bu
huşüş risâlet-penâhun ezvâc-ı mutahharelerinden Ümmü Seleme -Radya’llâhu
canhumâ- hazretlerinim sacâdet-hanelerinde vâkic olmıştır. Ümmü Seleme bu
hâli göricek ilerü vardı, “ Y â Resül’allah! Ben dahi ehl-i beytünden değil
miyin?,, didüklerinde “ N acam, ehl-i beytimdensin; ammâ bu hikem bunlara
mahsüştur.” diyü buyurdular. Pes Allâhu Tecâlâ’nun irâdeti mütecallik olup
Habib-i ekrem’ün ducâsı munzamm olıcak Ehl-i Beyt’ün tahâretinde ve anlara
ricâyet ve mahabbet Hak Tecâlâ’ya mücib-i kurbet olduğmda şübhe yoktur.
Ehl-i Beyt-i Nebinün fazlına delâlet ider bir Ayet dahi budur ki: (62 a) “Selâmun
calâ âli yâ-sîn innâ kezâlike neczi’l-muhsinin” . Baczı müfessirin Hazret-i Ibn-i
cAbbâs -Radıyallâhu Canhümâ-dan rivâyet iderler ki: âl-i yâ-sm’den makşüd âli Muhammed’dir. Allâhu aclem, macnâ-yı şerifi, selâmun calâ, âl-i
Muhammed” dimektir. Bu ne taczim ve tekrimdir ki, Hazret-i Hak celle ve calâ
cazametiyle furkân-ı kerim’inde âl-i Muhammed’e selâm itmiş ola. K adr ve
rifa t ve cazamet ve şevketleri ne mertebede olduğı bundan dahi maclüm olur.
Ye Imrân bin Huşayn -Radıyallâhu canhu- rivâyet ider ki: Seyyidü’l-beşer ve
şefıcül-mahşer buyurdılar ki: “ S e’eltecan Rabbi -cAzze ve celle- cen lâyecFhule’nnâre ahadün min ehl-i beyti fe-actâni zâlike” ; yacni, “Rabb’ümden istedüm ki,
ehl-i beytümden bir ahadi nâra koymaya, Hak Tezâlâ kabül eyledi.” Ve lesevfe
yuctike (62b) Rabbuke feterdâ,, âyet-i şerifî’nün tefsirinde îbn-i GAbbâs
Hazretleri buyurmışlar ki: Zikr olunan Hadiş-i şerif ün fehvâ-yı latifi üzere
Habib-i ekrem -Salla llâhu Tecâ lâ caleyhi ve sellem- Hazretleri’nün cümle rizâyı şeriflerinden birisi dahi budur ki, ehl-i beytinden bir ahad cehenneme
girmeye. Pes Ayet-i kerime ve Hadiş-i şerif muktezâsmca âl-i Resül cehennem
odmdan halâş olmağa işâret vardır. El-mer^ü maca men ahabbe hadişinün
fehvâsı üzere âl-i Resül ve evlâd-ı betüh sevenler dahi mağfur olmağa beşâret
olur. Fezâ’il-i sâdâtı işbât içün âyât ve ehâdişten niçe bunlarun emşâlin irâd
itmek olurdı. El-kelâm mâ kaile ve delle fehvâsınca ihtişâr ihtiyâr olundı. Bu
mikdâr tafsilden dahi ğâyet-i makşüd (63 a) oldur ki: Evlâd-ı Resül her vech-ile
vâcibü’r-ricâye bir makbül tâ3ife iken le canellâhu’d-dâhile fehvâsınca ğâfıl niçe
câhiller şehrlü ve yâhüd raciyyet iken mücerred teklif ve hidmetten halâş olalum
diyü tezvir ve telbis-ile başlarına yaşıl şarınup gezerler. Bu maküle müteseyyid
zamânede katı çok olmağla necüzu bi’llâh halkun sâdâta çendân rağbeti
kalmamıştır. Huşüşâ vilâyet kâtibleri bulduğı raciyyetün bir kaç akçasm alup
Defter-i Hakâni’ye seyyid yazmağla sipâh tâyifesine külli ğadr idüp Gâlemi
müteseyyid tutmıştur. Bâ-vucüd mahkemelerde yalan şahâdetle mütecayyin

olan emir nâmına yaşıl şarmur niçe kimesneler vardır; hâşâ ki şahihü’n-neseb
seyyid olanlar yalan (63b) şehâdeti ihtiyâr eyleyeler. N akibü’l-eşrâf olanlar
sâlih ve fâzıl olup irtişâdan ictinâb idüp bu bâbda kimse şefacatm kabül
itmeyüp ziyâde dikkat ve ihtimâm eylese, İstanbul’da olan seyyidler ahvâline
bir mikdâr intizâm gelmek olurdı. Ammâ etrâfta olan seyyidler teftişi içün yine
sâdâttan şalâh ve diyânet-ile macrüf bir kaç müstakim maczül kâdılarun her biri
bir beğlerbeğiliğe gönderilüp ahvâl-i sâdâtı teftiş eyleyüp şahihü’neseb seyyid
olup elinde şeceresi ve nakibü’l-eşrâftan kavi temessüki olanlar içün: “ Babasın
ve dedesin şahih seyyid bilürüz.” diyü câdil kimesneler şehâdet iderler ise, anurî
gibilerün eline hüccet virüb fukarâsmdan hüccet akçası almayup ağniyâsmdan
(64a) her hüccetten otuzar akça resm alup, andan ziyâde bir akça almaya. Ammâ
mücerred hüccet akçası ziyâde olsun diyü bulduğı müteseyyide hüccet virmeye
ve irtişâdan ziyâde ihtirâz idüp, dinin imânın şakmup, sâdât ahvâlin bir mikdâr
tashih itmeğe sacy eyleye ve hem istikâmet-ile bu hidmeti edâ idüp geldüği gibi
terakkiyle birer aclâ kâdılık virile. Ve ekâbir den bir müteseyyidün hakkında
mektüb varursa aşlâ iltifat itmeye, hemân hak üzere görüp, kimse hâtırı içün iş
itmeye. Şöyle ki bu mertebe tenbihten şonra ol kâdı ve yâhüd yanında olan
âdemleri rişvet ala, muhkem taczir olunduktan şonra cazl-i ebed ve nefy-i beled
olunup bir vech-ile hakâret oluna ki sâyir mürteşilere mücib-i cibret ola. Ve
bölük halkında ve zucamâ ve erbâb-ı (64 b) timârda dahi sâdâttan kimesne
olmamak münâsib fehm olunur. Zirâ şâyed baczı hidmet düşüp teklif olunmak
lâzım gele ve: “ Filân hidmete niçün gelmedün.” diyü taczir ideler. Aşıl münâsib
olan sâdâtun ehl-i cilm olanları yâ kâdı veyâ müderris olup, tedris ve kazâ
ihtiyâr itmeyenler yâ vâcız veyâ şeyh olup, anları dahi ihtiyâr itmeyenlere
istihkâklarma göre zevâyidden vazife yâ hâllerine göre münâsib cihet vireler ve
ehl-i şancat olanları kendü hâlerinde koyalar. Sâdâtun dahi ahvâline intizâm
gelmek sacâdetlü pâdişâh-ı İslâm hazretlerinün kemâl-i ikdâm ve ihtimâmları
ile müyesser olur. Bu himmet-i bülend ki Hazret-i şehriyâr-i hüşmendde vardır,
inşâ'allâhu tecâlâ nizâm-ı memleket ve kıyâm-ı saltanata mütacallik (65 a)
cumhür-ı umürda mübhem ve mücmel ve meşkük ve muhtel bir nesne
kalmayup tedriçle zâlimler merdüd ve bâb-ı irtişâ mesdüd ve müstakimlerim
câkibeti mahmüd ola.
Temmet.
Kâtibine her kim eylerse dıfâ
Eyleye yarın ana rahmet Hudâ

G

A
cAcem,

174 .

178 .
177, 179 .
Câriye, 177 .

Câm ic,

186 .
cAdâlet, 176 , 177 , 181 , 182 , 185 , 188 , 196 .
Ağır culüfelü, 186 .
Ağır zecâmetlü, 187 .
Ahkâm -ı şerif, 198 .
Ahvâl-i memleket, 176 .
Akça, 176 , 177 , 178 , 179 , 184 , 185 , 186 , 187 ,
197 , 201 .
A lay beğleri, 186 .
cA lî Çelebi Efendi (Müfti), 192 .
A li Paşa, 184 .
CÂ 1Î mansıb, 174 , 177 .
CÂ 1Î manşıblar, 176 .
cÂli medreseler, 197 .
c li oğulları, 199 .
cArabiyye, 183 .
Arz-ı miri, 178 .
Arz-ı Rüm (Erzurum), 179 .
cAsâkir-i İslâm, 185 .
cAsâkir-i manşüre, 173 .
Asitâne-i devlet, 175 .
Asitâne-i sacâdet, 196 .
cAsker, 176 .
Aşçıbaşı, 173 .
cAvârız-ı divâniyye, 178 .
A yak divânı, 175 .
Ayâs Pâşâ (Vezir), 184 .

Acemi oğlanı,

Câm icler,

Câriye müjdegânesi,

177 .

188 .
Cebeci, 186 .
Cebeciler, 186 .
Cebehâne, 180 .

Câsuslar,

Cülüs-ı hümâyûn,

180 .

ç
Çartak,

192 .

187 .
187 .
Çavuşlık, 187 .
Çavuşluklar, 187 .
Çelebiler, 197 .
Çerâğ, 186 .
Çiftlik, 177 .
Çavuş oğulları,
Çavuşlar,

D
Dânişmend,

195 .

Beğlerbeği,

181 .
187 .
Defter-i cedld, 177 .
Defter-i HakânI, 173 , 200 .
Defterdâr, 187 .
Defterdârlar, 175 .
Defterdârlık, 181 .
Değirmen, 177 .
Dergâh-ı câli çavuşları, 187 .

Beğlerbeğiler,

Dergâh-ı câli müteferrikaları,

B
Bâd-ı havâ,

177 .

Bâyezid Hân (II. Bayezid Osmanlı Pâdişâhı),

191 .
175 , 178 , 185 , 187 .
176 , 179 , 187 .
Beğlerbeğilik, 181 , 182 , 185 , 188 , 201 .
Beğlerbeğlikler, 179 .
Berâyâ, 172 , 185 , 188 .
Beyne’l-cumhür, 174 .
Beytü’l-mâl, 174 , 176 , 177 , 178 , 187 .

Defter kethüdâlığı,

Defter kethüdâsı,

184 .
Dirlik, 184 , 187 .
Divân, 175 , 193 .

Dlnârlâr,

Divân-ı cadâlet,
Diyârbekr,

179 .

193 .

187 .

Hazret-i cÖmer,

173 .
173 .
Hızâne’-i câmire, 193 .
Hoca, 191 .
H oca efendi, 191 .
Hocalık, 192 .
Hukük-ı şerciyye, 177 .
Hüccet, 196 , 201 .
Hüccet akçası, 201 .
Hükm-i şerif, 178 .

Ecnebi,

Helvacıbaşı,

Ecnebi timarı,

Hırzü’l-M ülük,

186 , 187 , 197 .
187 .
Ecnebiler, 187 , 188 .
Ehl-i cilm, 196 .
Ehl-i îslâm, 176 .
Ehl-i şancat, 201 .
Ekâbir kapusı, 180 , 189 .
Eli emirlü, 186 .
Eli emirlüler, 187 .
Emekdârlar, 187 .
Emin, 173 .
Emr-i şerif, 178 , 195 .
Emirü’l-ümerâ, 185 .
Erbâb-ı timâr, 178 , 185 , 187 , 201 .
Esbâb-ı sefer, 180 .
Eşkıya, 183 , 185 .
Evkaf, 176 , 178 .
Evlâd-ı evlâd-ı recâyâsı, 177 .
Evlâd-ı haymana, 177 .
Evlâd-ı recâyâ, 177 .
F
Fenn-i kitâbet,

174 .
173 .

Hazret-i cOsmân,

E

183 .

196 .
190 , 192 , 193 , 194 .
Filori, 178 , 181 , 184 , 187 .
Fermân-ı hümâyün,

Fetvâ,

î
cîbâdet,

176 .
180 .

İç hazine,

187 .
187 .
İhyâc-i culüm, 176 .
cİlm-i şerif, 187 , 198 .
İmâm Haşan, 200 .
İmâm Hüseyin, 200 .
cİmâret, 177 , 178 , 179 .
İskeleler, 177 .
Iskender-nâme, 184 .
îspençe, 177 .
İstanbul, 173 , 190 , 195 , 201 .
Ihtiyâr çavuşlar,
İhtiyârlar,

K
G

177 .
177 , 178 , 185 , 201 .
K âdı-Casker, 194 , 196 , 197 .
Kâdı asker efendi, 194 .
Kâdı asker efendiler, 195 .
Kadılar, 194 , 198 , 201 .
Kadılık, 178 , 195 , 196 .
Kaftan, 179 .
Kânün-ı cOsmâni, 175 .
Kapudânlık, 181 .
Karye, 177 , 178 , 179 .
Karyeler, 176 , 177 , 178 , 184 .
Kasaba, 178 .
Kasabalar, 176 , 177 .
Kelâm, 195 .
Kılıç tîmâr, 178 .
Kılıç timârlar, 176 .
Kırım, 190 .
Kızılbaş-ı evbâş, 198 .
Kile, 178 .
Kaçğun,
Kâdı,

193 .

Gulâm,

H
Haleb,

179 .

177 .
198 .
Harâc, 177 ._
Harem-i şerif, 180 .
Hâriç recâyâ, 178 .
Hammâm,
Hânkâh,

Hâşiye-i Tecrîd medreseleri,

176 , 178 , 187 , 188 .
hâşşa oğlanlar, 181 .
Haymana, 177 .
Hazine, 176 .
Hazinedâr, 173 .
Hazret Ali, 200 .
Hazret-i Ebü Bekr, 173 .
Hazret-i Fâtıma, 200 .
Hâslar,

195 .

184 .
177 .
Kullar, 179 , 180 , 181 , 182 , 183 , 188 , 193 .
Kütüb-i tevârîh, 198 .
Körfös (Kale),

Müşavere,

Kul,

Müteferrikalık,

175 , 176 .
187 .
N

L

Nahv,

195 .

N aklbü ’l-eşrâf, 201.
Latif kitâblar,

176

187 , 198 .
173 .
Nizâm-ı câlem, 182 .
Nefer,

Nişâncı,
M
Mahlul timâr,

186 .

Mahmüd Pâşâ (Vezir-i aczam),

Ö

190.

187 .
M âl-i ğâyibi, 177 .
M alta, 184 .
Manşıb, 182 , 184 .
Manşıblar, 181 .
Mantık, 195 .
M atbah emini, 173 .
M e% ni, 195 .
Medrese, 180 .
Medreseler, 190 , 195 , 197 .
M âl-ı Kârün,

cÖşr-i ğallâtı,

177 .
P

171 , 174- 176 .
174 , 183 , 184 , 186 , 201 .
Piri Paşa (Vezir-i aczam), 179 , 180 .

Pâdişâh,

Pâdişâh-i İslâm,

R

Mehemmed Paşa, (Vezir-i aczam)
Mehemmed Hân G âzi (Osmanlı pâdişâhı)

189 ,

Memâlik-i mahrüse,

181 , 182 , 184 , 185 , 198 .
172 , 192 .

Memâlik-i cOşmâniyye

178 .
177 .
Meşâyih, 173 .
Mevâcib, 178 .
Mevlânâ Kirimi, 190 ,
M ezraca, 177 .
M ezracaİar, 177 , 178 .
Milk-nâme, 177 .
Mir-i miran, 173 , 185 .
Molla-zâde, 197 .
M u caf ve müsellem, 178 .
Muhammed Gazâli, 176 .
Memleket,

Memleketler,

S

183 .
193 .
Şadr-ı vezâret, 174 .
Şadr-ı aczam,

Şadr-ı meclis,

M urâd (III.) (Osmanlı Pâdişâhı),

177 , 180 , 195 , 197 .
197 .
Müderrisler, 180 .
Müftller, 194 .
Mülâzım, 195 .
M ülk, 176 .
Mülk-nâme-i hümâyün, 177 .
Mürldler, 198 .
Müslümanlar, 193- 196 .
Müderris,

179 .
176 , 182 .
Sancakbeği, 178 , 196 .
Sancak kethüdâlığı, 181 .
Şarf, 195 .
Selâtin-i Rum, 174 .
Sancağ-ı hümâyün,

Sancâk,

173
172 .

Muhammed M ustafa (Peygamber),

Müderris efendiler,

171 , 173- 175 , 178 .
172 , 177- 179 , 182 , 185 , 188 , 190 , 196 .
R e’is-i küttâb, 173 .
R e’isü’l-etıbbâ, 173 .
Resm-i carüsânesi, 177 .
Rişvet, 182 , 183 , 187 - 189 , 196 .
R u kca, 182 .
Rusüm-ı örfıyye, 177 .
R a ciyyet,
R ecâyâ,

191 .

Selim Han (Yavuz Sultan, Osmanlı Pâdişâhı),

175 , 179 , 180 , 192 , 193 .
195 .
Semâniyye Medreseleri, 197 .
Serdâr, 184 .
Serraclar, 186 .
Seyr ü şikâr, 176 .
Semâniyye,

199 .
201 .
Smur-nâme, 177 .
Seyyid,

U

Seyyidler,

Sicili,

171 , 173, 180 , 189 , 191 , 194 , 195 ,^197 ,
198 .
cUlemâ-i cizâm, 180 .
cUlüfe, 176 , 186 , 193 .
U clemâ,

Smur-nâme-i hümâyün,

177 .

177 , 196 .

193 .
186 , 187.
Sipâhl-zâdeler, 187 .
Sipahi, 179 .
Sirâc, 186 .
Sivas, 179 .
Siyâset, 185 .
Şüfl, 198 .
Sultan, 172 , 173 .

Sikke-i hasene,
Sipâhl-zâde,

Ü
181 .
173 , 175 , 180 , 187 , 192 , 196 .
Ümerâ kapuları, 190 .
Ümerâ-i kirâm, 180 , 185 .

Ülke,

Ümerâ,

Sultân Mehemmed Hân, G âzî (Fatih, Osmanlı
Pâdişâhı),

V

175 , 197 . Bk. Mehemmed Hân

Gâzi.
Südde-i sacâdet,

177 , 184 .

ş
186 .
173 .
ŞerG-i şerif, 175 , 193 , 196 .
Şeyh, 201 .
Şeyhü’l-İslâm, 192 , 194 .

Şâgird-i serrâc,
Şehremini,

T

190 .
180 .
Tâyife-i sipâh, 185 .
Tâyife-i zucamâ, 185 .
Tekâlif, 178 .
Tekâlif-i cörfıyye, 178 .
Telhis, 177 .
Temlik, 177 - 179 .
Terakki, 186 .
Terekeler, 178 .
Tersâne-i Amire, 173 .
Tevârih, 176 .
Tilâvet, 176 .
Tımar, 176 , 178 , 184 , 186 - 188 .
Timâr karyeleri, 177 .
Tımâr şâhibleri, 177 .
Timârlar, 176 , 185 , 188 .
Türk, 174 .
T â ’ife-i culemâ,

Taşra hâzinesi,

201 .
176 , 177 .
Vali, 191 .
Vâridât, 178 .
Varüller, 184 .
Venedik, 173 , 178 .
Venediklüyân, 184 .
Vezâret, 174 , 177 .
Vezir, 173 , 174 , 177 , 178 , 182 , 185 , 193 , 196 .
Vezir-i âhar, 175 .
Vezîr-i aczam, 173 , 177 - 179 , 181 , 185 , 187 - 189 ,
192 , 197 .
Vezir-i aczam kethüdası, 185 .
Vezir-i aczam kulları, 182 .
Vezîr-i râbic, 174 .
Vezir-i şâliş, 174 , 185 .
Vezır-i şânî, 173 , 184 , 185 .
Vezir-i şâni kethüdâsı, 185 .
Vilâyet, 172 , 185 , 188 , 190 , 191 , 198 .
Vilâyetler, 178 , 180 .
Voyvodalar, 178 .
Vüzerâ, 175 , 176 , 178 , 179 , 187 , 190 , 192 , 196 .
Vüzera kapuları, 190 .
Vüzerâ-i cizâm, 173 , 176 , 178 - 180 , 183 .
V â ciz,

177 .

Süleymân Hân (Kanunî),

Vakf,

Y

180 .
180 .
Yavaşı, 177 .
Yeniçeri, 178 , 186 .
Yeniçeri kulları, 178 .
Yeniçeri culüfesi, 186 .
Yeniçeriler, 186 .

Y ar ağ,
Y a t,

186 .

Zatinler,

Z icamet,

Zaviyeler,

Z icâmet karyeleri,

18(5.
198 .
Zecâmet, 176 , 185 , 187 , 188 ,
Zecâmetler, 187 .

Z içamet şâhibleri,
Z u camâ,

177 .
177 .

178 , 185 .
189 .

Zümre-i culemâ,

* r r

k

J C

j *
7


te i#

' 1^ » "
!> j

I-'

' ■*> »

ı£ > t*
*

t fe

^

O

* .

I *

• < ■f'l M f I •

/ 'ı

' ı • ^ s

U — J a İ L ) 3 j> J I Ö

'
J J

t ı-

j

S ■*

4 + ı<

J« J < £ L & I o

* ı^ r .

i's - 'k

TJ‘-v --İl'
1 > l ^

< •

" " 'u
"V

* ı •.

r-"ı

^

J

:1

^

^ '' î!/'.
f e

- ^

t* 1

• " ' • • “ '• >
< . < *
C & ? tk + -» * K +

^*•K /-1 1 1 *•

w

< ~ > f& v * * < J r 'U ' ly \ t s V -M J b
* '
" */
>
'
;

/*

v

* J*

ji t ş - 4

V

.

x

• ~

‘J

^
^

4
“ *v ' ^
.■^ ■•* s y '

S

l-u

V
'

: ,*•.'

V»«<^

4

« ^ L -İ^ U j t ö ^ j t & £ l

- <

/

•-

«0«*

V

^ S

,l A >' ^ U ^ r ' - c f f ^ J jl

^ ‘S C w ^ ^ 2 a i î 4 .

e A İ Â İ ^ İ r ^ 44 İ j l f ^ < r ^ ^

*'

'İV
W

' :"^ K - U

\* J

« » ** *

1

•< -

) p t e l} X iy ^ İ L

y

i> ~ s *
&

*j

j j }

*

V
s

M

J

t â ?

t* *

^

^

t â

■"
S *

6

f f

9

***

o £ c c j t z

"
V
M K

o9

\9

t V /

? v


^

fi

dI^

Um w

j £

.C

£

i

l ✓ ^ "

^

iVU * *^; L;
?

x > p S

* f

° { ' ? ’**•— v

r p

•**

iV

J r ) S

.

j * y j i J J j ' r ‘j b

&

$
o m

■>

- \

**j

>•

.i >

X

c ^

^

t

.j 4

i >

-

" <

f

..M ", •

J - ^ J .o 4 ) ş > J t Ş £ e >
/ ^ û-t0000\ 0 * ** ° **

•*

« *• *s
a*

^JH Tj
#>■*■%**

â/•
^
%
-

.m'**'*’ ^ ^ <fğ000>\'*‘'

^ tr ~
• * r

; " r i

ı r . V ı

t> * > b £ o

* ^ ı-r * .'• - > \ < < * \ ’
ü4 %â|

j)
j

o Ç iü ^ B

OJ0 o f

o ^ l<

a iâ h ı^

•■✓•*>».

V

^ >

u î

«^ 0 . )

^

9 J <s

* İ x A ^ 0 ^ 1 m ^ $ İ < £ X i&
A
T
* «M ,

° V ^

e a <.
U

*\

*- * < 1 < M-" 2 T V " >

x £ =

t t 'f j &

l j p

i <

f^ <

* *?

" £ /

.» <

Ş J -<

s J c S jr O

• .*>** 0 ~ a* . *
S

'^ * c ,j

b u J e l J ı

^

»

" S
A

l

>

"İ s *

**

z j

« -

b

j j j i

^
|>

. <3>J j 0 ~

d ^

^

#

i

^

0

J ji

U ^ -*

^ |<

(jrW a > -

1
* *
° ^ ı 0 o " J * •< <%

^
* f* * T ^

° ı » ' *» •" 9 '

‘ yu tiJU-Lr;üJipjy-»' ‘ -«fîM^iaAfjcS^
i ....

ı. ı niL"«fl.«»^p - ı .|j

»»" "“■ _ '.i.1'." * _J_!”!İ!J^!_"'J .J 1 '"*'* " '1'"'" "

" *""

—LJ^r ıJ S

SI

6 * * \ V . !• .

11 %

-rK
: -* Y/! V■•^

* - v

‘ a Ü ^ I ü

u

p v ^

^

'İ İ Ç

.

2>!fâ t£^!*XVlIÇtf}j)^iiJ)Ajfe-ljii
S J o &

y * £

t&

^

y

£ i ‘^

d l&

J il

Ü *
;\ - ..u i- :r j" \

.:

/ V 'ı


*"
o S* S S «'ı^i'*' o* * / , / ' f

»"

» * • '* '

i ' ' % {

• „ ;> *

e £ Ö

*

* ' " 1 ‘"’ l ^

"* • ' ' •

$ »

« ' " ■ • A w* I * 4

1;

iy V Ü

C

■yv

7 ? m

? L *
'J H

v jjîf

!? t W

$ * ^ İ 4 ^ İ İ l Il$ i] >

^

«0

a ^ « £ )b

•»

**

* i ı * 11
“- İ f

J- * ^ J l S C l ^

6 ^ { ) Ş ^ 4 ^ jjJ ^ u

^ * .v .

•/.

A sJ>

1/
1

V

O

£»

* *^ >

'^

<S
•i* J> a

T

> ^ L -Ş jd I « C c ç U k 4 ^ 1 ? * 4v5 j ^ 4 3 » Û ^ ^ -s>*
*

^
•*

X J> », j ,

^

«< *-'■>

^

ü

* 2* '•'<,*

-*
6 “T

| ✓✓ # ^

%

‘İ 5

«•

®^

•• •" i» . » *" o

^

> (&

L ld U ü

•"' * <Z\* <V

4

J£ <•V

0

*

,

^

'*'

y

,

\9f ı
^

^

j^ l^ U

l - |> * * '

A O

a^ J

İÛİ

'
•<

^

h

- " ^ " v r -

*/

^ L ı y < ^ a J ü t C l » J '- " c ^ -

^^

^

^

%•

.*<+ * f t *

U ) °^UL51 * > 3 J > %e X ^ j £ > ) )
^ 41^
%

O j $

^

Z


%

\ '*

C

/

'&

‘4 l^

C

S

\

U- * ! _ r r ^ 1

L *

ı&

ü

lj

j

jf j

Jj-Q»4 c>Qj1
.«*j/F

• a*

K j J ÎI
i/*»

* 1 ? *

S

c

• f . / - 2 ^ r V #

a s •**** **

•X* ^

o

O j j + J

» f ' ■ " > / . >> o » »‘T* ^
6 » H > k î V ^ > 'l - J ^ a Î
*1
^
«* *

A Ü U lı
3 •* * * *
*

>

OJ \J \ • * t ^ * ** * } »*'' — *•* *"' *
%J Aİ
ıv * J ı < v A i a * a . f

s
®

9 -* < -* *

a>

»

»^*f

il-*

*!,

*

d «f

0

!> > '

‘U

^ ^ ı ^ u s - J > i « ; / .! ;

c I ^ L ^ O jll.

L ^ ü f!c ^ c !* » y jiç

^ | _ l l ^ C X j > L . j L y <î Ş ^ y l » « M . e i j ç , î * »

Ü

ü

-...........-

o *» »

...* *—

W—

— - -..

•-" .-. ^ =

Ç f

oSC^I

.•

*

_
>LlJ 4,1llj4/j “cî^jgjjkojjjWI
*# I ^ ^ * \

* *İ 6
«s>*(/ b ı

1 1^

a*

9 \*+** s

V S "

x *"* ** 9

• ■ '! ?

******

*1- "

- " 1 .•

• .

*• I ' '

4< 0 u ^ d l l ' l 2 â Â j y İ ^

:" 1

'• X '^ >

•. ' f i

»

— >■■^■»*«'.1. ■

' .-« !

.r .- .M v
• ö l

* \ -< L- *Ü K

M-,—,-, -

......

1/

-" • K

< <

-

0A

J

*

J x $ > y

> * ** " ' • ' ' S **
A

• -V

^ı*1

i’ *

/ 1* '

* if v - İ A

»j> jy ı i ^ L f

J ] H

$

%

<

j £

fo İ £

y

ı^ *

5

A İ y

g $

İ

- 6$

*^ * v . «o* # -^ < ■

> )&

&

/

r

^
^

r

r

$

#

*

P

&

jjs

£ * '

"" f . " ' " ' ' ' t i - ' ' -> ■'"

J G * “ * * î) «■^

* £ )

^ » -^ L İy l

S

ü

fllâ f ^ 0 1
r."

..

* ı ^ - ı ^
;,
e C ^ L y » L j J İ^ <

j

s g ii^ e S i® ^ « .4 î î

A

'< 0

6 - . - 1 '- 4
/ •

/

*

*v

fc J L J . l U A j

P

5

‘ İ l

*1 I ^T *

^

<*/ <

a^

J

^ -f»

^ g L ^ l *» tf^ ç j L o r C ^ ^ / ^ *—
%
.

K

'
“ ı^

#k

. ^ . Ul i ,j . c^ L İ U
4> j U^

-**»<
Z - j lı U4

ı * ^ . — ' ^ — î* ^ l b^ ^

^*

J ^^


* ,^ * +

^ ‘ Jj ! İ U

m J

O<
0* <P

O^ 0. ı^

^
✓ ^

ü f ^ t ı

^

^ 3

*

<S

OV

ö ^I k ^ ^
s

.

^y

y/o

^ > J u£ 4 j 5u £
\+ ■

>* ✓ % *

•|.i

‘ 5)j I

jc s

J>

i ü J i j i i U

^

ç

< ®.

3

ı ^

O** » • • *

« i6

&

f e i j ş s

s

. ‘ â s s K y 4 i£ q ft

\ f ‘> 0^ »

J ■ ^ 5 ^ *'

* ' ** * " V i

# " i -* I*

ü

• j« â 6 iX < >

g

£

»

a

j ' o

j ^

s g

- ^

1

»

;

4 &

~

j! 0

^ p j ~ X

‘j &

j ^ X

j

]i? &

>

^ j y \ ş £

£ C - 4‘ J >

Ç Ş , < -js

{ I ^ C K p S iE J ı

%

} &

$ * +

*

&)

» ✓ ®*^ » y

y j^

ı

• •

£ / j J $ t l İ •■î / S J U
" s
90
\

^

1

&

d

Sj ( ^

j

S J *4 ) &

M

•r >
jj*

i J 0 iS * t
%

)JJ% > o ^ j J C Ş

î j j j ı

;TÇl
&
km#*Ai

j Q

^

t>

> »

-9 * e

'

'

\ a

^

y'

3•

^ 'ıfu *

ı^ ^ c > 4 ia y ^ 3 Q .
o

* I '.

J ^

2 ü

/

V ^«° V
^

A

;>A

^

* *s * <

c ^

ı ; o

ı" ^

j,

f . ı ^

, J» r^ ı » ^ *"

^

^

4

>

y

vı İ ^ ^

4 jo L iu » '4 İ

^

£

^

^

^

i ı :
®
*

' •■"T- ^ "
* £ ^ ^ ü J j/ b ju )l

â

C

^

t£ > S l i ^

. i ^

g

( f e

!

İ » - » j> ^ u , ı

J C C y
^

^

L y L Ç i> jjp
^

*—

1^ \ ^

a z -J ^ ^

V " *M

M

j

'

*

f e

£

Vı ^ * f "

* '* *

* »

ı.s ^

** \ ' *

^ ^ f r ) •^
0 *C

* „w

^

4

^ I' i

.

- |j

# + *,
* *
®
- * \* f * * \*
U j cU e_ >

j p

;

* *\** ı \

^

*<


>->Jj I

'S
''

O>

I

* 7
^
x \ ıy ^ ^ * r* î **
t _ - y — U < £ » k i b î J L s ö j Ij u j

* f £

t

ı

ı

J ş c f^
\sf\

V ?

p

- •:*

^

î

^

ı o \^3— —*^J l——

- S

^

i f e ; i C

.

A iîf s )

j i i i S

i 'i ;

U

ii|

^ lf- iv J Î * ;W ^ * r * ^
£

‘j f t î î Ş

r “ ^ h * +

t ı

k ilr - l

* +

> - 4. £ J j L j ^ i ^ j i ' j
• ^v #

0

/

- r'-**

#

»

0 ** f *

- r ! X * . * ^ • » j l 'I U j

* x

-

J jC >

/

'

"

* *

v

G'- jg İ Ç

^ İ ^ İ a^ ^ L - ' İ ^ I î A ^ I

.

j^ l ^

J Ö

L ^ f c ji ] Ç

&

<

İ! >

•r» "'
* • '1 .* l - ' ı . T '
*1<
* " . "
^ . L ^ 'i j ^ y ^ o j L i j l d l 't ) v a j < / 4— -

^ ı.r ^

*^

e A İ jiU

®^

V. fl * *

r i > t \ 5 L> -»J

!

9* * * \ * *

*

"

*

*S

" .r ^

L J c i^ j!x X ( w > l^ e K İ »

*

*

> f '* .
t i i y

*Z\ \

• • f

* J

t

+ + » *r

9 *i

A - îM ^ U i^ Ş S

/ '

V

3 “* ’ /

o j

>

**

• S f .* / •

i

\ J t * * * -*ı *

■r, *

>
*

;

i&

• /

#.

*

x

*» *■a>

—■1^^ *■
I ■
'M


■m .|

; , ^

<*•*''

S

X

ş&

.« f» “T ^ .

a

w^\«U*ULy»S
I| ~._» i™■
..!!■

— I I—BW
»I—
W
.

İ&

t i ^

^

^

' ı i o

\

s 0* •** o +

•'

. c . j a

'

S*

»

*

\

**'

m c h ^:.-.>

_________________J L

.

. i t i s i t ı . c s ;

* /

° -*** * /

«

** * * \ X * f

O

IS |

%

.''

9

’ f*

f

.? - -

»

s

%,

P :

f

*

*•

^ jjo

j j J

^ i ) j \

*£ > 9

!y

( J j ^

J

^

5

S

0

.

^

»

,

9

-

3

^

O

£

~

° '\ ' ’ J °\*

y

* s" ■< .

• '4J

t x

£

f t y

b

^

&

H

C

^

k

,

» J j] 2 c ^ J ü r V '

$

q

r '

j j r . o

^ i A > - ^ C i ) I ^ ~ “ '~

/ . i

^* j .

*

^ - f

&

O

: * k
\

^

' x c J ^

0

x

- ’

'O

&

j*

f

.

~

* 0 < \° ( C f
v 'i r i 'Ç

y y

-A-j/Îİ

bfc&S
*
• . ✓ -"i # <
*♦ ,• i A A

0

*

000

9

** * <

*

^ -v

* **

° ^

t

m^

✓*

^ ^ S S E fe ğ fe l& a S fc â Çi
. ^
|^

>

-f

O 1 ^

4

I |>

».

K

: ı
» . t* * *

0 ^ ,!

-Ö L ç -^ /^ c U £ t j
s

J

j

v

J

j

ı

\

^

I ^

i

^

9^

s

a *

j j

S

<*•**•* I x
»» |

*

s

Z

0

^

J

9

^

a ^

*

f *

b

®

u

#*

* "

ı y i *

^ K '\* * ~ 7 f * i 1 « ^ " ı \J ~ V ” u *
^

L)^ ^ ^
^
^ J ^ J jİ ^ j

^
o . » l * ^ •»
J J J ^ İS J U »

c<
* * -* 0 * * f •*

E g a g s ^ â ^ z a ^ is
#

.

^

J
J*

^
^

i

0

r> * *

J

}

b j £ I^ S

j ^ / f ^ ^ } j ] j |

~

j J ü U K s l L ^ 4^

I; £ - j Ç

^ s k ı^ s ^ ^ L ^ L

o X - J ^ 4 5 - y ^ ^ p ( j ^ '^ Î j y ç 'b ^
„“

^

t .* < * ır . • * :? i * ‘ .'s .

K
'

* *

\ f

.* r*»* * • ısTı *

^

iS y S Z > jj^ >

(T*1-" <
»

s

C ^ *

o c ı

'ğ fe jÇ
|

0 9 J* ** & ^ Ö ^ ^

* 0 ~ * 3 l^

I^ J İİ U a £ i£ jj« â jL * J J jı^ > >

^

^

^

0 **

M

‘£ &

>

‘ Ü

f â je 'J &

4

b

jiü

j ip* Ü

f j &

I

l

Jİ ^ S S /

i y

j c

^

ı £

^

^

r

^

<

j

<V A X İ £ a L ) f
\< ■ ' . • - » ' t f s - ^ - ; r

‘ y " » v

^ v < J Î x C İ ' - » jJ 4 j I ^ : —

f y ^

„ -

Y

ı ' -

'

t ^ - 4-J jle J O ^

' — * - * f r r 5 ~ tt-? * — v ı f » ı r ~ t >
4 Jj 14 ^ >
v£ ^ U % ç X -* *

£ £ & *}K ıâ s
*

* ı

9 S S

# * V

* <

• " ( ^ U y ğ ^ is
a )j >}j

J #

-

^

, _ r
l

s

^

V j ^

;

ff*

° '

9

o\*'

»S

a -'

> U

J tn ? .

p #

t^

;

c ; ı ı ı î ı i . ı ; 1 i ; ı ,. i r : î ı

v

-

>'

•’’

'

#

!

i'tm ı —............................. -.........................

O^5

....

a jqg

ll-i

f e > l 'J j\ '&

O

^

C

S B

^

I l i U

K

A î^ a ^ j^ a B â c c g
j i Ç

l i e * Â

E

^

, t ^

5

y

ü

k

**

< 0 > I^ Ü a -y O İ ^ j

S
•^

k J \*\

j

<

i «
- * A '

*
J •

’ ^ “, T art r ? ' - r * '

y

g y ^ fs c s ı^ ıa a ^ ı

r #

^

l - i i p

^

Q

: İ Q

^

t o

^

* *t< * *

K ^ ü 3 5 u s ç g 5 ç s i^ '

î ^ . | ^ . i l i ‘ if i S ® U l£ .S

" '•

" ı<

'

•. r .

'V * ! -

l

• - ' ı ' ı ♦ı^

's

s

» r .

s

✓^

4

^ ***X a)
x »

^

;

. v

.

‘ V 4:
e ^

C - ' \ "
^ - ^

o «

P ^ JÇ £

; t ; 3 j l ) 4- M f ö ^ - ü j i U İ j
^ ,0

£

^

°

'4 p ^ >
/

-v

/

/

.

/

/

i

4# .
<Pw
S
✓ ^

*4

* *
*Jı

9

** ^

\ .-"
* *

V İS ^ '

X ^>

s

« .

#

*

«»

^

e jj^ ^ ^ U tU jC ıL fc J a ^ ^ I lC ^ lİ jL :


’Jy J - - 1 1 ac *%ıT \
J , J ^ l Ü \ *£

^

'

>

<

•^ ■

'

'

^•T*r ~^r*C
' ' *J

'

«U9

£ 1P & * \ J û j J a î » . A j Ü İ O

!

U j.H

lS

''^

^

>r *.

Ü

j^ jllû ^ S j

S

^

~

fX

''j

JjU»
^ %

ö C ^ - o ıi^ & j'X / r 'ip
S d A

'l j L

«* , »• %

l C

'?^ *■
**'^ >" I »

^
£<,
Ö^

L
9J
İv' 9

'

- j o

.

' » j ?4 j
3

Ü J —

—w*---

**

^

i l» 2 >
w *

^

^

4i^)Jt Lr^o^

# ( V ı " - ı ' - i r i i".*" r T *
w i* J ' o y

0 “f

°"* t * ' J' i ■
*>J

û -iü c

lr "-

JU * l> A s C '

i

^ ^^

S " }}

^ S C i^ lI ^ y ^ ^ L t
^

> >

j4

K

£

j

&

?

.

c

f â ü

“ '^

.

^

t

J

j

< * * •" '

*■ ' J

“l -

k “

-" * - v .

r fM A

:J < ^ + » . * *
o £ .. » » »
y u a ^ j ^ j ^ y 'S ^ J J

.... - ■

■■

>■

* &

*

.. ..................

■ -,V

x

»

..

»

.

I

:< ? ' : l ! >

'A

H m i ı

j» jl* l< » ,

o - > < 0 '_ > £ * - *

^ ^

^

^ ^

I f

**

'>>

' i - r d r i ' » jı t f s T

%"
v

<£ * .

-" • |» *" I • 1 - ^

J s ^ y J

o

^

t y

y

- j

‘Jjk&yjiŞjj **şjyL^»öibt*j5CJB
A İ^ A İJ J

^

j Çj

J * f i) l> [ * i^ iîİ lâ >


#>;

îy * 3 ^

. '
»>

~ i» j

° * f

09

« a ljj Û

“ ✓
J*

jJ

İ ^ > Ü

j

* 1 «*

- *
»J S < { ?

v y ^ o U j

0 ■ J j^ r ^ T ^ -L ^ J Ü J - U » L>> 4 ^ J a İs3
* > < f*

’ J < ^ <* V '

* ^ : f l ’ l “’

o

'/

"

'

z

» . -'ı " *. t-''

* * { ? J

5 -> I * *^İ I * 1—
s

3’
v

- * 1 J.
j j 1j - j A

ı ı ^

J I-'- *.

t'f t

t .W

j ' j^ jL K / * y * J - f
V

/

^ w İ^ *> 5 L * 4j ^ y > S j ) y j

m

ı* W
^ --------

. / I f l •j > ) j l

• J

ü u J J ı^ ü y O l

^

*

-

/
jl* 2

/

^ lc ^ L *

>*:

: ç 4

!tş t p

s
m

^

j C

\

j ^

l ^

°

^

I j #

£

.

s

L

t/ y

L

^ v

-> - > /
o

^

^

'

4

d

y

l J

l j U

'

^

j s jU ^ İ J s '

ftÇyûûUjijS

>^JüJ

t L

&
/ *

j j u

J

i ^

j Ç

l l . ^

1 j r j Ğ Ç < J İ İ . ‘J j !

$

d b 't e v jr
* ^

9 ^

*■
' 3 "" <X ' />* | - 1 ^

*> 4 ^

- J , j ?

l ^

b

* • ^ 1 '," ' , » v
e ^

- ^

l / J

ı j

:| ^ ^ K i S S i Ş i l - ^ ı;^
- k İV
^ iL c - ^

Q

d

j

j#

y

h

v - * î- l i i > l j p

ç .u ~ £ lS İ J b l

l i^

ü / iS « ü I

^ e > j4 > Û > Û

jCio*i4İi(^cJİLİ.!/ıfJ !Ii>c:Ca
L ^ İ^ U ^ L , LS AiJjyjr

• < S i^ 4 » a U I b İ L ^ l c - ' ^ j < C S &

T

*

a •" ı *\ *

* *

3/ ^ ,

-

* -

e J 4 £ rÇ

* J

X

*s

^ ° -i* I 1 0 ^ •*

° ** * t ıX * 00 “T

9

J J â j h J jz Lİ£*jro & j >
kt)jo \\3j(j£)
'
a \< J °

J>' ^

"

«•

< *V *

S

-

5

^

9 1”"

ş j'J ö

J

° ^

***** *

* *

I - J \J .

-*~ j*£ -~

o j c - J s j - A j 1j l S ^ K


*

İl v J lö

^

1

^ *

«

İ Ş j j I? V ^ Ğ ,A & ( % r ' l

“J

*

^

o S

ifîş j}

A

j î î

c tiiö jc .
*\*

* ı>

‘' S ' * ^

• i l i j f

< *—

\ T

° ‘\ ‘" s

* v 5 A ^ * * jl> j^

l* <