You are on page 1of 5

Siyasal Bilgi/Siyasal İktidar

Sokrates’ten Platon’a
Önce Sokrates
Önce Sokrates, çünkü onu Platon’dan ayırmak zor! Platon’un diyaloglarının çoğunda hangi
düşüncelerin Platon’a ait olduğunu, hangilerinin Sokrates’ten geldiğini bilemeyiz. Ama bu
düşüncelerin çoğu Sokrates’e ait bile olsa onları derleyip toplayan bir düzene sokan
Platon’dur.
Tanıdığımız Sokrates, Platon’un dilediği gibi konuşturduğu bir Sokrates’tir. Kuşku
götürmeyen gerçek, bir düşünür olarak Platon’un yaratıcısı Sokrates’tir.
Sokrates mi, o da kim???
• Yaratıcı
• Kalıpları kıran
• Alışık olunandan başka türlüsünü getiren
• Zamanının gençleri üzerinde etkili olmuş

YAMAN BİR DÜŞÜNÜR!!!!!!
• M.Ö. 468 doğumu, 400 ölümü
• Ömrü Atina’da geçmiş.
• Heykel ustası baba, ebe anne.
• Saçsız kafası, yuvarlak yüzü, irice burnuyla filozoftan çok hamala benzer!!!!
• Gelişigüzel giyinirmiş.
• Kendi evinden çok başkalarının evlerinde yer içermiş.
• Eşini, çocuklarını ihmal edermiş.
• Çevresindeki gençlerle orada burada akşamlara kadar çene çalarmış.
• Açık sözlüymüş.
• Devlet politikasını eleştirirmiş ama içine de girmezmiş.
• Konuşmalarında amacı, herkesi bildiği inandığı şeyden şüphe ettirmekmiş.
• En çok söylediği iki sözden biri:
• “Benim tek bildiğim, bir şey bilmediğimi bilmektir.”
• Diğeri:
• “Kendini tanı.”
• Gençliğin ahlakını bozuyor diye 275’e karşı 281 oyla ölüme mahkum edildiğinde ne
düşüncelerinden vazgeçmiş, ne de kaçabilecekken kaçmış.
• Dostlarının arasında baldıran zehrini şarap içer gibi içmiş.

• Sokrates ile bunun dışında bildiğimiz her şeyi Platon’a borçluyuz. Platon onun hayatı
hakkında bize daha fazla bir şey öğretmiyor. Ama onun yazdığı bütün diyaloglarda
hocası Sokrates başrolde. Zaten diyalogların Devlet dahil tamamının yazılmasının
nedeni Sokrates’in ölümüdür.
• Sokrates, Batı düşüncesinin kaynağıdır.
• Atina’da iki ayrı filozof tipi, eski inanışlarla düşünüş gelenekleriyle kendi açılarından
mücadele ediyordu. Bu eski inanışları yıpratan ve yeni bilgiler edinmeye çalışan
bilgisever (filozof) aydınların bir kısmı, Thales ve Herakleitos gibi Anadolu
filozoflarının peşinden giderek insanın yaşadığı dünyayı, havayı, suyu, ateşi, toprağı
yani fizik gerçeği aydınlatmaya çalışıyordu.
• Diğerleri ise akıllarını yalnız bütün inanışları çürütmekte, her şeyin püf noktasını
bulmakta kullanıyorlardı. Birinciler (fizikçiler) için önemli olan insan dışı gerçekler,
ikinciler (sofistler) içinse daha çok insan içi gerçeklerdi.
• Fizikçiler, insanla ilgili sorunları küçümsüyor, sofistlerse hiçbir sonuca varmasalar da,
yalnız insanla ilgili sorunları ele alıyorlardı.
• Sokrates’in doğduğu yıllarda Atina’da sofistlerin sözü geçiyordu. Bu bölünmede
Sokrates de daha çok sofistlerden yanadır denebilir. Ama onlarla çatışmıştır da…
Sofistlerle birlikte söylediği şu:

İnsanın hayatı dünyanın hayatından önemlidir.
Asıl bilgi dünyayı değil, insanı bilmektir.
Tanrılar evreni yönetedursun, insan da kendi hayatını yönetmelidir; iyiyle kötüyü, doğruyla
eğriyi ayırt etmesini öğrenip hem kendini, hem başkalarını adam etmelidir.
Bütün bilimlerin amacı insanların daha iyi insan olmalarını sağlamaktır.
Sofistlerle çoğu kez çatışmış aslında ama anlaşılan onlarla benzer bir ilkeye de inanmış:
“kişinin aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanması ve toplumsal normlar
ile değerleri aklın süzgecinden geçirip akılla eleştirip aydınlatması” ilkesi. Onun amacı,
insanları aydınlatmaktı.
• Aslında bilgeliği arıyordu. Bu arayış içinde de cahillikle bilgelik arasındaki sınırı
bildiği iddiasındaydı. Görünüşte bilge olanların iddialarını dayanaksız kılmaya
yönelmişti. Ona göre, bilgeliğin ne olduğunu bilmek mümkündü.
• Tam anlamıyla bilge olmadığını biliyordu, ama bildiği önemli bir şey onu bilgeliğe
yaklaştırıyordu:

Bilgelik arayışının insanın en yüce etkinliği olduğu bilmek…
Sokrates için, bilgiye ulaşmak için sadece akla başvurmak da yeterli değildir; kişi kendi
başına, bilgiyi bulunduğu yerden çıkarıp ona sahip olamaz.
– Doğru bilgi (episteme), birlikte çalışma ve araştırmayı gerektirir.
– Toplumdaki sözde bilgileri, yarım yanlış kanıları yıkmak ve doğruya
(episteme’ye) ulaşmak için Sokrates’in kullandığı araştırma yöntemi
diyalogdur (diyalektiktir).
Sokrates, bilgeliğe ulaşmanın yolunu bilmeyi en önemli sorunun yanıtı sayar:

İNSANOĞLU İÇİN EN İYİ YAŞAM NEDİR?

O bu sorunun cevabını bilen biri olarak, kendilerini insanı ilgilendiren temel sorunlara kafa
yormak yerine para, maddi rahatlık ve sosyal statüye adamış olan Atinalıları kınar. Onlara
karşı hoşgörüsüzdür. Çünkü o özgürlüğünü Atina’nın en iyi yaşama kavuşmasına adamakta
kararlıdır.
Halka doğruyu eğriden, iyiyi kötüden ayırmanın öğretilebileceğini, öğretilmesi gerektiğini
düşünür. Yozlaşmış fikirlerin yayılmasına karşı hoşgörüsüzdür. Bir topluluğun sağlığı,
yurttaşlarının nasıl davranmaları gerektiğine dair doğru fikirlere sahip olmalarına bağlıdır.
Atinalıları, onlara kendi kendilerini aklın kurallarına uygun biçimde sorgulamanın ne kadar
önemli olduğunu öğreterek düzeltmekte ısrarlıdır. Yozlaşmanın asıl kaynağı, insanın her şeyin
önüne refahını ve statü arayışını çıkartmasıdır. Bunun gerekli olduğuna inancını paylaşan
topluluklar yozlaşmaya açıktır.
Sokrates böylece felsefeyi tabiattan çok insana, fizikten çok ahlaka bağlamış, filozofu ister
istemez dünya işlerine, politikaya, günlük sorunlara karıştırmış oluyordu. O kadar ki
düşüncelerinden çıkan sonuca göre, ya devlet adamının filozof ya da filozofun devlet adamı
olması gerekiyordu.
Sokrates’in savunduğu toplum, herkesin özgürce hareket edebildiği açık toplum değildir.
Onun hayal ettiği toplumda kamuoyu filozofların katı geleneklerine göre şekillenecektir,
filozofların yönettiği bu toplum kapalı bir toplumdur.
• Ölüme giderken bir yandan kendisine yetkililerce durması emredildiği halde felsefi
konuşmalar yapmaktan vazgeçmez; ama bir yandan da kaçması için onu ikna etmeye
çalışanlara yasaların kendisine firarı yasakladığını söyleyerek kaçmayı reddeder.
• Bu davranışlarını yöneten iki ilke vardır:
• Adil olmayan bir emre direnme ilkesi,
• Adil oldukları sürece yasalara itaat etmenin bir yurttaşın yükümlülüğü olduğu
ilkesi.
Sorun: insan olarak arzularımızla yurttaş olarak yükümlülüklerimizi nasıl uzlaştırabiliriz?
• Onu yönlendiren ilkeler, daha genel bir rasyonel standarda dayandırılır. Bu onun
yaygın kanaatlerin güvenilmezliğinin ötesine geçilebileceğini iddia etmeye götüren bir
normdur:
Önemli olan sadece yaşamak değil, ama
İYİ YAŞAMAKTIR.
• İnsanı insan yapan şey, onun zihinsel kapasitesidir. Bedenini korumaya ve rahata
yönelen insan, kendini inkar etmektedir. Kendini kandırma, insan için ölümden de
büyük bir kötülüktür.
• Sokrates, kendisinin bir filozof olarak var olabilmesinin toplumun ona sağladığı
güvenlikle ve refahla mümkün olduğunun farkındadır aslında… Kendisini var eden
topluma rağmen kaçmayı istememesi bundandır. Yasalar itaat, kentin varlığın devam
ettirebilmesinin koşuludur:

“Eğer yurttaşlar yasal kararları hükümsüz kılmak açısından özgür olsalardı, kent
varlığını devam ettiremezdi
• Sokrates’in bir yandan yurttaşların adil olmayan hükümlere direnme
özgürlüğüne/hakkına inandığını, bir yandan da yönetimin istikrarı için yasalara uyma
zorunluluğunu vurguladığını söyleyebiliriz. Sokrates, bir yurttaş olarak Atina’da
kalmayı seçtiğinde Atina’nın yurttaşlık koşullarına itaat etmeyi de sessizce
kabullenmişti aslında… Rızasını gösteren bu sessiz kabulleniş, onu yasalara uymaya
zorunlu kılıyordu. Adil olmayana direnme hakkını saklı tutarak… Sokrates, bu hakkı
kullanmakla (kendisiyle ilgili karar adil değildi) kentin istikrarı arasında bir tercih
yapması gerektiğinde istikrarı seçti ve ölüm kararına direnmedi.
• Yurttaşlar ahlaki bağımsızlıklarını düzene karşı yükümlülüklerini yerine getirirken
nasıl koruyabilirler?
Sokrates’in tercihi, bu sorunun onun için önemini azaltmıyor. Bu soruya verdiği cevap da
filozoflarca yönetilen aydınlanmış bir toplumdur.
Peki ama en iyi bildiği şey hiçbir şey bilmediği olan filozof, yönetmeyi bilmekte midir?
Felsefi arayış siyasal yönetimle nasıl birleşir? Bu sorular bizi Platon’a götürüyor.
• Sokrates öldüğünde Platon 28 yaşındaydı. Demek ki M.Ö. 428’de doğmuş.
• Yakışıklıydı, güçlü kuvvetliydi.
• Derler ki omuzlarının genişliğinden ötürü sonradan ona Platon demişler…
• Soylu, zengin bir aileden geliyordu.
• Çağında görülebilecek en iyi eğitimi görmüştü.
• Matematik ve şiir en iyi olduğu alanlardı.
• Olimpiyatlarda yarış kazanmış ünlü bir atletti.
• Filozof olması beklenenlerden değildi pek…
• Ama hocası Sokrates onu çok etkiledi.
• Felsefeyi bütün sporlara üstün görmeye başladı.
• Sokrates’in ölümüyle düşüncenin önemini daha iyi kavradı.
• Denebilir ki, bütün ömrünü Sokrates’i öldürmeyecek, tersine onu ve onun gibileri baş
tacı edecek bir toplumun, bir devletin nasıl kurulabileceğini düşünmekle geçirmiştir.
• Sokrates’in ölümünden sonra on iki yıl ortadan yok oluyor.
• Atina’ya kırk yaşında geri döndüğünde bir kır evine yerleşiyor.
• Sonradan dünya akademilerine adını verecek olan Akademos’un bahçesinde gençlerle
buluşup Sokrates gibi sevilen bir öğretmen oluyor.
• Sicilya’nın zorba hükümdarı Dionysios’un sarayına gidip orada düşündüğü devleti
gerçekleştirmeyi deniyor; ama ne filozof olmaya ne de devleti filozoflara bırakmaya
yanaşan kral onu kapı dışarı ediyor.
Atina’ya, Akademos’a dönen Platon seksen yaşında ölünceye kadar etrafındaki gençlerle en
iyi devletin nasıl olabileceği sorusu üzerine tartışmaya devam ediyor. Devlet adlı kitabı,
hocası Sokrates ile birlikte bu devleti kurduğu eseridir.
• Platon da bilgi ile yönetim arasındaki ilişki konusunda hocası Sokrates’le benzer
fikirlere sahiptir.
– Ona göre, toplumsal ve siyasal sorunların çözüme kavuşturulabilmesi, yaşamın
felsefeye dayandırılmasıyla, bir başka deyişle gerçek bilimin, yani pratiklerin,
olguların, nesnelerin aldatmacasından kurtulmuş ve akılla elde edilen salt
teorik bilimin her alanda egemen olmasıyla mümkündür.
– İnsan ve toplum sorunlarına, bunların dar çerçeveleri içinde değil, doğruyu
yanlıştan ayıran tek ölçüt olan aklın önderliğinde ilerleyerek evrensel düzeyde
yanıt getirilebilir.
– Sokrates’in iyimserliğini paylaşır ve bilgi-erdem özdeşliği savını benimser.
Toplumsal olarak iyi, doğru, adil bir yaşam biçimine ulaşılabileceğini savunur.
Bunun için yapılacak iş, İyi’yi, Doğru’yu kavramak ve yaşamı buna göre düzenlemektir.
Çünkü İyi gerçeğin dışında olamaz. Göreli olan, değişme, bozulma, yok olma süreci içinde
bulunan, gerçek değildir. Değişen koşullarda İyi’den söz edilemez. Demek ki, İyi gerçektir;
gerçek ise var olandır, yani Varlık’tır.
• Böylece, mutluluk arayışı içinde olan insanın bütün entelektüel uğraşı Varlık’ın
bulunmasına yöneliktir. Yani evrensel özlerin ya da Platon’un deyişiyle ideaların
aranıp bulunması…
• Bunlara erişilmedikçe, bireysel mutluluğun zorunlu koşulu olan kargaşanın,
çatışmanın, bozulmanın bulunmadığı, adaletin, doğruluğun hüküm sürdüğü bir
toplumsal-siyasal düzene kavuşmak olanaksızdır.

• İdealar kavramlarımızın nesneleridir. İnsan bilgisinin nihai nesneleridir onlar…
Filozofların görebileceği nihai nesneler…
• En basit düzeyde bir şeyin ideası (formu) onun biçimi ya da görünüşüdür (Yunanca
eidos ve idea kelimeleri, görmek anlamındaki idein kelimesi ile ilişkilidir.)
• Örneğin evimde beslediğim kedimi kedi olarak bilmem, onun öncelikle görünüş
itibariyle bir şeyin belli bir çeşidi olduğunu bilmeme bağlıdır. Benim kedim, diğer
kedilerle onları köpeklerden, insanlardan, ağaçlar ve taşlardan ayıran asli nitelikleri
paylaşmaktadır. Kedimi, evimdeki eşyalarla karıştırmam. Masalar ya da sandalyeler,
kedilerden özünde farklıdır. Evdeki kedim hakkında düşünmek için, onu benzerlikler
ve farklar açısından diğer şeylerle karşılaştırmam gerekir. Bu bir sınıflandırma
sürecidir.
• Sınıflandırma, tüm bilginin temelidir. En basit bir algı eylemi bile sınıflama gerektirir.
Bir şeyi algılamak için onu adlandırırız ve onu ortak bir adla (kedi) anmakla, ayrıntılı
bir sınıflandırma sistemi uygulamış oluruz.
• İdealar öğretisi, şeyleri adlarına göre düzenlemenin ne demek olduğunu açıklama
girişimidir. Ancak idea kelimesi, Platon için biraz daha fazla bir anlama gelmektedir.
• Duyu organlarımızla algıladığımız şeyler, idealardan dolayı oldukları şeylerdir, yani
ne iseler odurlar. Birini adil olarak niteleyebilmem öncelikle, adalet ideasıyla ilgili
birtakım anlayışlara sahip olmamı gerektirir. Bu anlayışın sonucunda ancak “bu kişi
adildir” yargısına ulaşabilirim. Yani görünen dünyayı anlamlandırmak için görünmez
kavramlara başvurmamız gerekir. Bu adil kişiyi, onun eylemlerinden önce sadece
adaletin anlamını “görürsem” görebilirim. O halde, görünür dünyayı olduğu gibi kılan
görünmez ideaların bir suretidir.
• Platon tümel kavramların gerçekliği ifade ettiğini, bunların duyu nesnelerinden daha
gerçek, daha doğrusu yalnızca bunların gerçek olduğunu ileri sürer. Duyumculuğun
yadsıdığı bu “gerçeklere” kavramlarımızın bu “nesnelerine” idealar adını yakıştırır.
• İdealar insan zihninin yaratıları değildir. Bunlar bizim dışımızdadır ve duyusal
nesnelerden ayrı olarak evrensel gerçekliğe sahiptir. Onların gerçekliği yalnız kendi
yapıları gereğidir, yoksa başka nesnelerle bağlantılarından kaynaklanmaz.
• Her nesnenin özünü oluşturan varlık ideadır (ya da eidos’tur). Nesne, ister doğal ister
yapay olsun gerçek değildir, çünkü bir maddedir ve bu nedenle değişmeyi, bozulmayı
ve yok olmayı içerir.