You are on page 1of 4

İslamcı iktidarın dış politikasının ana yönü - 2

Türkiye’nin son iki yıldır bölgede yürüttüğü dış siyasetin ana unsurunu oluşturan yaklaşım, bir
bakıma ‘Neo-Osmanlıcılık’ veya ‘Küresel Osmanlıcılık’ olarak tanımlanmaktadır. Dış politikada
böylesine ciddi bir yoğunlaşmanın sağlanması, Osmanlıların bölgesel politikalarına benzerliği
nedeniyle ‘Neo-Osmancılık’ olarak tanımlanması ile Osmanlıların işgal ettiği toprakların yeniden
Türk devletinin egemenlik alanına girebileceği biçiminden algılanmaması gerekir. Bu, tamamen
İslam coğrafyasının küresel kapitalist sisteme dâhil edilmesi ekseninde planlanan stratejinin bir
parçasını oluşturmaktadır.

İslam ülkeleri ve küresel kapitalist sistem

Bölgesel güç ilişkilerinin ‘ılımlı İslam’ ekseninde yeniden düzenlenirken, Türkiye’nin iç politik
dengelerinin de, buna göre yeniden düzenlenmesine gerek görülmektedir. Bunun en belirgin özelliği
de, dış politikada, İslamcı faktörlerin çok daha belirgin olarak ön plana çıkmasıdır. AB’ye adaylık
süreci içerisinde olan Türkiye’nin Suriye, Pakistan, Libya ile vizeleri karşılıklı kaldırmaları, aynı
uygulamaları diğer İslam ülkeleriyle de gerçekleştirmek için somut girişimlerin başlanmış olması,
‘Küresel İslamcığın’ kurulmasına önderlik etmek isteyen Türkiye’nin Neo-Osmanlıcılık politikası,
Osmanlılar dönemindeki toprakların yeniden ele geçirilmesi olarak tanımlanamaz.

Bunun için ne uluslararası ilişkiler ve bölgesel dengeler, ne de Türkiye’nin ekonomik-politik


durumu ve hatta askeri gücü uygundur. ‘Yeni Osmanlıcılık’ daha çok liderlik rolü biçiminde ortaya
çıkmaktadır. Bunun politik yönlendirilmesi de Osmanlılara benzer bir biçimde gelişmektedir:
İslamcılığın giderek ön plana çıkartılmasıdır. Temel birleşme unsuru olarak İslam faktörü dış
politikada artan bir ağırlık oluşturmaktadır. Ayrıca ‘Küresel İslam Birliği Ülkeleri’nin kurulması,
dünya kapitalist sistemi bakımından hesaplanan bir projedir.

Davutoğlu’nun modeli küresel kapitalist sistemin kendisidir

Türkiye’nin bu projenin aktif gücü olmak için özellikle iki noktayı esas almaktadır. Birincisi, dış
politika ekseninde, komşu ülkeleriyle ‘sıfır problem’ taktik politikasının geliştirilmesidir. Özellikle
Yunanistan, Kıbrıs ve Ermenistan ile olan ilişkiler bu sürecin kırılgan hatlarını oluşturmaktadır.
Dünya küresel kapitalist ülkelerin baskısıyla somut adımlar atıldı. Buna paralel olarak İslam
ülkeleriyle ilişkilerinin geliştirilmesi ve bölgesel ittifakın oluşturulmasının adımları da atılmaya
başlandı.

İsrail-Filistin, Suriye-İsrail, Irak, İran, Afganistan, Azerbaycan-Türkiye, Ermenistan-Türkiye,


Pakistan, Mısır, Libya, Suudi Arabistan gibi bölge coğrafyasında bulunun ülkelerle olan yeni
dönemsel ilişkilerinin mimarı olan Davutoğlu’nun belirlediği İslamcı dış politika, uluslar arası
sermayenin genel çıkarlarıyla uyumudur. Davutoğlu’nun “Biz Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar ve
Orta Asya’da, tüm çevremizde yeni bir düzen oluşması gerektiğini düşünüyoruz” olarak tanımladığı
model, küresel kapitalist sistemdir. İkinci nokta ise, Türkiye’nin iç politik dengelerinde, dış
politikaya uygun ‘ılımlı İslamcı iktidarın’ pekiştirilmesidir.

Kürdistan coğrafyası stratejik yer tutuyor

Davutoğlu’nun belirlediği dış politikada Kürdistan coğrafyası stratejik bir yer tutuyor. Türkiye, İran,
Irak ve Suriye arasındaki ilişkileri yanında özellikle bölgesel ve uluslar arası ilişkilerini
değerlendirirken esasen Kürdistan coğrafyasının jeo-stratejik ve jeo-politik önemine vurgu
yapmaktadır. “Kürt nüfusun yayıldığı coğrafyayı göz önüne aldığımızda ‘Kürt Meselesi’nin küresel
ve belgesel dengelerde taşıdığı önemi ve bölge içinde bir belirsizlik unsuru haline
dönüştürülmesinin arka plandaki temel sebebi anlamak da kolaylaşır. Bu coğrafya, kendi içinde
jeopolitik bir bütünlük olusturmasıyla güç bir geçiş alanını, oluşturmaktadır. Ortadoğu ve
Avrasya’nın en önemli geçiş alanların birini oluşturan bu coğrafya bu yönüyle küresel ve bölgesel
rekabetlerin çekim alanı haline gelirken, jeopolitik bir iç bütünlük oluşturmaması dolayısıyla da
istikrarsızlık kaynağı olmaktadir…

Kürt meselesinin jeopolitik arka planı

Bölgenin bir geçiş alanı niteliği taşımasını sağlayan ve ‘Kürt Meselesi’nin jeopolitik arkaplanını
oluşturan ikisi kıtasal, diğerleri daha bölgesel dört ana nitelikten bahsedilebilir. Birincisi, bölge,
Avrasya anakıtasının doğu-batı ekseninde Hazar Denizinin güneyinden geçen kıtasal bağlantının en
kritik geçiş hattı üzerinde bulunmaktadır. İkincisi ise, kuzey-güney ekseninde Avrasya steplerini
güney denizlerine bağlayan dört önemli geçiş kuşağının biri olan Kafkasları (diğerleri Balkanlar,
Afganistan/Hayber ve Tibet/Hind-i Çin) bir hat ile Basra Körfezi’ne, bir diğer hat ile doğu
Akdeniz’e bağlayan jeopolitik bağlantı hattının da bu bölge üzerinde olmasıdır…

Daha bölgesel nitelikli bağlantılar açısından ele alındığında üçüncü olarak bu bölge iç Anadolu
havzasını bir taraftan Mezopotamya havzasına, diğer taraftan İran üzerinden Asya derinliklerine
bağlamaktadır, ki Türkiye açısından bu bağlantı son derece bir önem arzetmektedir. Dördüncü
olarak Karadeniz-Hazar-Basra-Doğu Akdeniz deniz bağlantısının karasal merkezi de “ Kürt
Meselesi”nin jeopolitik arkaplanının önemli özellikleri arasındadır. Bu jeopolitik arkaplandır ki,
başta ABD olmak üzere önemli Avrupa güçlerini ve Rusya’yı meselenin içine doğru çekmekte ve
Avrasya üzerindeki jeopolitik rekabet kaçınılmaz bir şekilde bölgeye yansımaktadır.”

Kürdistan sorunu bölgesel ilişkilerin temel sorunudur

Avrupa, Asya-Avrasya, Ortadoğu ve hatta Afrika kıtasının bağlantılarının tam merkezinde olan
Kürdistan coğrafyası, uluslar arası güçler bakımından stratejik öneme sahip olduğu bir gerçek. Her
ne kadar Kürdistan coğrafyası söz konusu işgalci devletlerin sınırları içerisinde bulunuyorsa da, söz
konusu devletleri jeo-stratejik olarak önemi kılan Kürdistan topraklarıdır. Bölgesel işgalci devletler
Kürdistan’ın bu tarihsel önemini ve rolünü bildiklerinden, aralarındaki bölgesel rekabete rağmen,
‘Kürt Sorunu‘ karşısında genelde ortak bir politik çizgide hareket etmektedirler. Bu konuda en çok
sıkıntı çeken ülke ise Türkiye’dir.

Kürt sorunu, bölgesel ilişkilerde hemen her dönem politik önemini ve güncelliğini korumuştur.
Bunu farklı bir tarzda yorumlamaya çalışsa da, Kürdistan gerçeği bölgesel ilişkilerin temel sorunu
olduğunu dolaylı olarak kabul ediyor. Bu konuda Davutoğlu, “Kürt Meselesi’nin
jeokültürel/jeoetnik temelinde de Kürt nüfusunun Ortadoğu’nun diğer üç önemli yerleşik unsuru
olan Türk Arap ve Acem nüfusun etkinlik alanlarına yayılmış olması yatmaktadır. Bu sebepledir ki
bu üç temel unsur ile ilişkili politika geliştiren her büyük güç, Kürtleri şu ya da bu şekilde stratejik
denklemin bir yerinde kullanmaya çalışmaktadır. Yetmişli yıllarda Sovyet yanlısı Baas rejimi
karşısında baba Barzani liderliğinde bir Irak meselesi haline dönüşen Kürt Meselesi, İran
Devrimi’nden sonra bir İran’ın da meselesi haline getirilmiştir. Soğuk Savaşın sona erme sürecinin
getirdiği dengelerde Türkiye’nin Asya derinliğini tehdit eden PKK terör örgütü ile bir Türkiye
meselesi haline getirilen Kürt Meselesi, Körfez Savaşına koşut bir tarzda da oğul Barzani
öncülüğünde bir Irak meselesi olma niteliğini sürdürmüştür” diyor.

Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte, küresel güçlerin oynadıkları ‘büyük oyunun’ merkezi
Kürdistandır. Kürdistan hesaba katılmaksızın, dünya kapitalist güçlerin Avrasya ve Ortadoğu
projeleri her zaman başarısız kalınacağı biliniyor. Çünkü bölgesel ve uluslar arası rekabete konu
olan bütün enerji yatakları ve su havzalarının merkezine Kürdistan bulunuyor. Davutoğlu,
Türkiye’nin bölgesel politikalarını belirlerken bu gerçeği çok açık olarak analiz ediyor: “Kürt
Meselesi’nin jeoekonomik arkaplanında ise bu jeopolitik yapının kaçınılmaz olarak kurduğu petrol-
su-petrol yatmaktadır. Kafkasya ve Hazar petrollerini Mezopotamya havzası üzerinden Körfez
petrol kaynaklarına bağlayan jeoekonomik hat bölgeyi uluslararası rekabetin odak noktasına çeken
diğer önemli bir unsurdur… Daha geniş ölçekli Ortadoğu Meselesini daha dar ölçekli Kürt Meselesi
haline dönüştürme çabalarının arkasında da bu jeoekonomik altyapı vardır. Orta Asya’dan Akdeniz,
Avrupa ve Hint Okyanusuna uzanan enerji kaynaklarının aktarım hatlarının oluşturduğu yeni reel
coğrafya da cari sınırları asan bölgesel inisiyatif alanlarının devreye sokulmasına yol açmaktadır.”

Her küresel gücün Kürdistan üzerine bir planı var

Uluslararası büyük oyunların oynandığı Kürdistan coğrafyasında her küresel gücün ve her bölgesel
devletin kendi çıkarlarına göre planları bulunuyor. Davutoğlu ile aktifleşen Türk devletinin bölgesel
dış politikanın merkezinde Kürtlerin bulunduğu biliniyor. İç politik ilişkilerde ciddi bir politik krizle
karşı karşıya olan devlet, aynı durumu bölgesel ilişkilerde de yaşıyor. Bunun için merkezinde
birincisi Güney Kürdistan Federasyonu bulunuyor. Özellikle Kerkük’ün Federasyon sınırlarına
dâhil edilmemesi için bütün gücünü kullanmaktadır.

Bağdat merkezli Şii hükümetinin bu konudaki yaklaşımını bildiğinden, ortak bir politik tavır
geliştirerek Kürdistan Federasyonu üzerinde kapsamlı bir baskı oluşturuyor. Çünkü Kerküklü bir
Kürdistan devleti, uluslararası alanda önemli bir politik etki yaratacaktır. Tersi bir durum ise
Kürdistan Federasyonu’nun varlığı sanıldığı gibi ciddiye alınmayacaktır. Davutoğlu bu noktayı çok
iyi bildiği için, bütün gücüyle Kerkük üzerine belirlediği politikayı uygulatmaya çalışmaktadır.

‘Ortak hissiyat’ ve ‘Açılım projesi’

Diğer önemli bir nokta ise hem Türk devletinin kendi iç politik dengeleri hem de bölgesel ilişkiler
bakımından PKK’ye yönelik izlenen politikadır. Aslında İslamcı AKP hükümeti tarafından
geliştirilen, ‘Açılım Projesi’nin mimarlarından biri Davutoğlu’dur. Uygulanan Kürt politikasının
arka planında, aidiyet duygusu olarak tanımladığı ve daha çok dini ve kültürel etkileri ön plana
çıkararak Kürtler ile onun toplumsal gücünü ayrıştırmayı esas alıyor. Davutoğlu bu konuda, “Sabit
veriler olan ortak tarih, coğrafya, din ve kültür unsurları Anadolu’nun değişik bölgelerinde yaşayan
bu insanların ortak bir sosyal aidiyet hissi ile kaynaşmalarını sağlamıştır. PKK, bütün çabalarına
rağmen, Kürt nüfus içinde yeterli bir destek bulamamışsa bunun sebebi sadece alınan askerî
tedbirler değil, bu aidiyet hissinin getirdiği ortak hayat alanı bilincidir. Tarihî birikim ile desteklenen
bu aidiyet hissinin zaafa uğratılması PKK’den daha tehlikeli sonuçlar doğurabilir” belirlemesinde
bulunuyor.

Sistemin en büyük korkusu, Kürtlerin sistemden zihinsel olarak kopmalarıdır. İçinde bulunduğumuz
politik süreç dikkate alındığında, bu kopuş fiilen yaşanmaktadır. Kürtlerin metropollerde artık
‘yabancı’ olarak görülüp dışlanması söz konusu ‘aidiyet hissi’nin çok belirgin olarak ortaya
çıktığını gösteriyor. Bürokrat dışişleri bakanının en büyük kaygısı da budur. Bunu engellemek için
de, PKK’ye yönelik tasfiyenin devam etmesini ve bölgeye yönelik ekonomik ve sosyal açılımlarla
halkın yeniden sömürgeci rejim içerisine çekilmesi gerektiğini söylüyor: “Türkiye teröre ciddi bir
darbe vurulduğu bu dönemde toplumsal aidiyet hissini sarsma riski taşıyan bir söylem yerine,
terörist grup ile Kürt halkını ayrıştıracak ve masum bölge halkını yeni bir aidiyet hissi ile
kucaklayacak, kültürel, siyası ve ekonomik politikalar geliştirmek zorundadır.”

Davutoğlu Kürtlere karşı ortak saldırı geliştirme çabasında

Bu değerlendirmeden anlaşılabileceği gibi, bölge ülkelerinin iç politikasının en önemli sorununun


Kürt gerçeği olduğunu bilen yeni dışişleri bakanı, Kürtlere yönelik ortak bir saldırı politikasını
uygulamak için daha çok yoğunlaşacaktır. Bu konuda ABD ve AB’nin de yakın desteğini alarak
PKK’ye karşı topyekûn bir imha konsepti için diplomasi ve askeri saldırıları eş zamanlı
yürütebilecek politikaları daha aktif olarak uygulamaya koymaya başladılar. Öcalan, devletin dış
politikasının deşifre ederken, Kürtlere ve PKK’ye yönelik izlenen tasfiye politikasının arka planında
uluslararası güçlerin var olduğunu şöyle açıklıyor: “Amerika’nın Ortadoğu ve Güney Asya, yani
Pakistan ve Afganistan politikası için Türkiye’ye muhtaç olduğunu ve Türkiye’nin de bölgesel
konumu gereği çıkarlarının Amerika’nın bu politikalarıyla örtüştüğünü ve iki devletin, bu
bölgelerdeki politikalarının ortaklaştırıldığına ilişkin değerlendirmeler var. Bunlar doğrudur. Evet,
ortaktırlar. Amaçları aynıdır. Bütün bu politikaların arkasında İngiltere, ABD var… AKP bu
politikaları tek başına hayata geçirmiyor, arkasındaki güçlerle yapıyor bunu. Arkasında ABD’si,
İngiltere’si var. Bu böyledir. AKP’nin bu arkasındaki güçlerle birlikte yapmak istediği işte bu liberal
politikalarla Türkiye’yi belirsizliğe sürüklemek, çözümsüzlüğe sürüklemek, Kürtleri de kendi
içlerindeki Abdulkadir Aksu, Hüseyin Çelik gibilerle kendine bağlama gayretidir. Daha önce de
belirtmiştim. Çok büyük paralar harcayarak, holdingler kurarak Kürtleri kendilerine bağlamaya
çalışıyorlar. AKP bu politikalarla içerdeki Kürtleri etkisizleştirmeye çalışırken, ABD ve İsrail’e
tavizler vererek kendi ömrünü uzatmaya çalışıyor.” Türkiye’nin izlediği bölgesel ‘Küresel
Osmancılık’ dış politikasının merkezinde Kürtlerin tasfiyesi bulunuyor. Bu gerçeğin asla
unutulmaması gerekir.

Kaynaklar:
-DAVUTOĞLU Ahmet, Stratejik Derinlik, Küre yay. İstanbul, 2008, age, syf. 181,435,263, 257,
181, 437-438, 439, 438-439, 449, 451.
-ESPOSİTO John, İslam Tehdit Efsanesi, Ufuk kitapları yay. İstanbul, 2002, syf:167.
-YAVUZ, age, syf:297.
-GÜLEN, “At the Threshold of a New Millennium”, The Foutntain, No:29, 2000, syf: 24.
-Cumhuriyet gazetesi haftalık Avrupa eki, 23.01.2003.
-http://www.newsweekturkiye.com.tr/haberler/detay/34242/Turkiye-on-sene-sonra
- ABDULLAH ÖCALAN’nın görüşme notları.

MUSTAFA PEKÖZ
gokyuzu9@aol.com