You are on page 1of 22

EĞİTİM BİLİMLERİ

ÖĞRENME
PSİKOLOJİSİ
Bu bölüm sözel olmayan öğrenmenin en temel ilkelerini, yani gerek insan gerek hayvan öğrenmesi
için geçerli olan ilkeleri incelemektedir.
Öğrenme yollarımız üç başlık altında toplanabilir;klasik koşullanma , edimsel koşullanma ve bilişsel
öğrenme . Ancak, bunlara ait bölümlere girmeden önce, öğrenme konusunda anlatılması gereken
birkaç genel nokta vardır. Bunlardan ilki öğrenmenin tanımıdır.

ÖĞRENME:
Öğrenme, tekrar ya da yaşantı sonucu davranışta meydana gelen oldukça devamlı bir değişiklik
olarak tanımlanabilir. Bu tanımda üç önemli öğe vardır:
1- Öğrenme davranışta bir değişikliktir. Bu değişiklik iyiye doğru olabileceği gibi kötüye doğru da
olabilir.
2- Tekrar ya da yaşantı sonucu meydana gelen bir değişikliktir; büyüme, olgunlaşma ya da
sakatlanma sonucu meydana gelen değişiklikler öğrenme değildir.
3- Öğrenme adını alabilmesi için değişikliğin oldukça devamlı olması gerekir; hayli uzun bir süre
devam etmelidir. Bu ifade; güdü, yorgunluk, fizyolojik uyum gibi kaynaklara bağlı değişiklikleri
tanımın dışında bırakmaktadır.

ÖĞRENMENİN ÖZELLİKLERİ

1. Davranışta gözlenebilir bir değişme olması


2. Davranıştaki değişmenin nispeten sürekli olması
3. Davranıştaki değişmenin yaşantı sonucunda olması
4. Davranıştaki değişmenin yorgunluk,hastalık, ilaç alma vb. etkenlerle geçici bir biçimde meydana
gelmemesi.
5. Davranıştaki değişmenin sadece büyüme sonucunda oluşmaması

GENEL UYARILMIŞLIK HALİ VE GÜDÜ


Öğrenme için önemli koşullardan biri genel uyarılmışlık halidir.Öğrenebilmesi için bir organizmanın
genel uyarılmışlık halinde olması gerekir; ancak çok fazla uyarılmış da olmamalıdır. Eğer bir
organizma çok zayıf bir genel uyarılmışlık durumunda ise, örneğin uykuda ise, öğrenemez. Her ne
kadar uykuda bir miktar öğrenme olabileceği ileri sürülmüşse de söz konusu miktar o kadar azdır ki
gerçekten var olup olmadığı tartışmaya açıktır. Öğrenmenin verimli olabilmesi için deneğin
tamamen uyanık ve tetikte olması gerekir.

Belli bir noktaya kadar, genel uyarılmışlık hali ne kadar yüksekse öğrenme de o kadar iyi olur. O
noktadan sonra, yani organizma aşırı derecede uyarılmış ise, çoğu öğrenme biçimleri yavaşlar. Şu
halde genel uyarılmışlık ile öğrenme arasındaki bağlantı ters U biçiminde bir eğridir. Bir noktaya
kadar, genel uyarılmışlık halinin artmasıyla öğrenme daha iyi olur, ama o noktadan sonra git tikçe
kötüleşir. Yüksek derecede uyarılmışlık, aşırı kaygı ya da şiddetli heyecan haline geldiğinde,
öğrenme ciddi şekilde engellenir.

Örneğin bir fareyi, köpeği ya da başka bir hayvanı kaçınmaya koşullayan deneyici, elektrik şokunu
çok kuvvetli yapmamaya dikkat etmelidir. Hayvanı durumda tutan ve şoktan kaçmak ya da
kaçınmak için yeterli güdüyü sağlayabilen zayıf şoklar kullanmak en uygun davranıştır. Çok kuvvetli
bir şok hayvanı o kadar heyecanlandırır ki kafesin içinde oraya buraya sıçramaktan uyarı işaretine
dikkat bile edemez. Bu durum öğrenmeyi öylesine yavaşlatır ki çoğu kez hayvan istenileni hiç
öğrenemez. Sınavlara hazırlanan öğrenciler de kendilerini aynı durumda hissedebilirler. Çalışmayı
çok geciktirirlerse kendilerini öyle bir panik durumunda bulabilirler ki, orta derecedeki genel
uyarılmışlık durumunda kolayca öğrenebilecekleri bir şeyi, dikkatlerini toplayıp öğrenemezler. Bazı
öğrencilerin sınav sırasında yaşadıkları tutulma durumu da benzer bir olaydır. Ancak bu durumda
söz konusu olan, öğrenmeden çok, öğrenilmiş olanı hatırlama sorunudur. Çok yüksek bir genel
uyarılmışlık düzeyinin etkisi, okul başarısını düşürme biçiminde olur.
Çoğu öğrenme durumlarında, denek sadece genel uyarılmışlık halinde değil ayrıca güdülenmiş de
olmalıdır. Genel uyarılmışlık hali ile güdü arasındaki dairesel bir bağlantı vardır. Genel uyarılmışlık
halinde olan bir denek, ses, koku, çevredeki yeni nesneler gibi dış uyarıcılarla kolayca güdülenir. Bu
uyarıcılar denekte meraka ve araştırıcı davranmalara yol açar. Diğer taraftan, açlık, susuzluk gibi
içsel bir güdüsü olan denek de, bu güdünün etkisiyle genel uyarılmışlık haline gelerek faaliyet
göstermeye ve çevreyi araştırmaya yönelir.

Güdü önemlidir, çünkü organizmayı, ödüllendirilmesine olanak sağlayan belirli ya da genel bazı
davranımlar yapmaya yöneltir. Diyelim ki bir anne, biraz susamış olan küçük oğluna, kendisine bir
bardak su gösterildiğinde "su demesini öğretmek istiyor. Bunu gerçekleştirmenin bir yolu, çocuk
öğrenmeye hazır duruma geldiğinde annenin bardağı göstererek "su" demesidir. Çocuk kelimeyi
tekrarlarsa kendisine ödül olarak bir yudum su verilir. Eğer çocuk güdülüyse birçok şeyi dener.
Bardağı yakalamaya çalışabilir, ağlayabilir, başını sallayabilir, annesine dilini çıkarabilir, ya da "su"
kelimesini taklit edebilir ki bu doğru davranım olur. Eğer çocuk güdü-lü değilse, yani bu örnekteki
gibi susamamış-sa bu davranışların yapılma olasılığı zayıflar, öyle ki çocuk doğru davranışı yapmaz,
dolayısıyla da davranışı öğrenme olanağına sahip olmaz.

Şu halde güdü, öğrenme için son derece önemli bir koşuldur; çünkü deneği genel uyarılmışlık haline
getirmekte ve çevrenin farkına vararak çeşitli davranımlar yapmasını sağlamaktadır. Bu durumda
uygun bir davranım yapılınca da onu ödüllendirmek mümkün olmaktadır.
Öğrenmeyle ilgili diğer bir önemli nokta şudur: Bir organizmaya ancak genetik donanımının
elverdiği davranışları öğretebiliriz. Diğer bir deyişle, her organizma türü bazı davranışları yapmak
üzere hazırlanmıştır; fakat diğer bazıdavranışları yapmaya hazırlıklı değildir.
Örneğin bir kediye ya da insana uçmayı öğretemeyiz, çünkü her ikisi de uçmak için gerekli yapıya
sahip değildir. Şempanzeye konuşma öğretemeyiz; çünkü konuşma için gerekli türe özgü hazırlık,
yalnızca insanların beyninde vardır. Her köpeğe av köpekliği öğretilemez, çünkü bazılarının yapıları
buna uygun değildir. Buna karşılık, av köpeği olarak üretilmiş köpeklere bu davranışlar kolayca
öğretilebilir. Diğer ilginç bir örnek de "The Misbehavior of Organisms" adlı makalede (Breland ve
Breland, 1961) söz konusu edilen örnektir.

Breland'lar ticari amaçla, örneğin büyük mağazalar ya da televizyon reklamları için devamlı olarak
hayvan eğitmektedirler. Bir keresinde, yine bir reklam için, rakun denen bir hayvana, belli bir
yerden alacağı bozuk paraları küçük bir kutuya 'banka'ya atmayı öğretmek istemişlerdir. Bu
hayvanlar genellikle beceri kazanmaya çok yatkındırlar; ancak söz konusu durumdaki rakun
eğiticilerine hayli güçlük çıkarmıştır. Eğiticiler her zamanki gibi yine hayvana uygun davranış için
yiyecek biçiminde ödül vermekle işe başlamışlardır. Beklentilerine uygun olarak hayvanın ilk parayı
alması çok kolay olmuştur. Ancak sıra bu parayı kutuya atmaya gelince işler birdenbire güçleşmiştir.
Rakun bozuk parayı küçük bir yiyecek parçası yerine koyarak, tıpkı yiyecekleri yaptığı gibi parayı da
kutunun kenarına sürtüp sürtüp sonra geri çekerek sımsıkı tutmaya ve bu işlemi tekrarlamaya
başlamıştır. Hayvanın, sonunda parayı kutuya atıp ödüllendirilmesi için hayli zaman gerekmiştir.
Ancak, deneyciler duruma ikinci bir para daha ekleyince işler büsbütün karışmıştır. Ra-kunun şimdi
oynayacak iki nesnesi olmuştur ve hayvan bunları cimrice bir tavırla sımsıkı tutarak birbirine
sürtmeye başlamıştır. Deneycilerin söylediklerine göre bu davranış bazen dakikalarca sürmüştür.
Tabii rakunun bu davranışı amaca pek uygun olmamıştır; çünkü rekreklamın amacı parayı bankaya
koymanın ne kadar kolay olduğunu göstermektir. Böylece, ra-kunları "banka'ya para yatırmak üzere
yetiştirme projesi bir kenara bırakılmıştır; çünkü türe-özgü davranış istenilen davranışın
öğrenilmesini engellemiştir.

KISACA:
Öğrenme, tekrar ya da yaşantı sonucu davranışta meydana gelen oldukça devamlı bir değişikliktir.
Her ne kadar öğrenmenin yer aldığını ancak icraya (performansa) bakarak anlayabilirsek de
öğrenmeyle icrayı birbirinden ayırt etmek çok önemlidir. Öğrenmenin yer alabilmesi için genel
uyarılmışlık hali ve güdü gereklidir; fakat çok yüksek bir genel uyarılmışlık hali bazen öğrenmeyi
güçleştirir. Her canlı türü belli davranış gizil-güçleriyle donanımlıdır ve canlılara ancak bu
gizilgüçlerin sınırları içinde olan davranışlar öğretilebilir Birbirinden farklı birçok öğrenme durumu
vardır; bunların her birinin de öğrenmeyi meydana getirme tarzı, tarihçesi ve terimleri birbirinden
farklıdır. Bu öğrenme çeşitlerinden üçü, klasik koşullanma, edimsel koşullanma ve bilişsel
öğrenmedir. Bu üç öğrenme çeşidinin dışındada öğrenme çeşitleri vardır: Motor öğrenme, taklit
yoluyla öğrenme, sosyal öğrenme, kavrayarak öğrenme gibi.
ÖĞRENMEYİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
Öğrenmeyi" etkileyen etkenler çok çeşitli ve karmaşıktır. Bunların her birini,diğerlerinden
ayırarak incelemek pek zordur. Psikologlar, bu alanda sayısız deneyler yapmışlardır. Burada
'güdü' başta olmak üzere bunların önemlilerine göz atacağız.

Güdülerin kaynağı, bireylerin gereksinimleridir. "Gereksinme" bedende herhangi bir nesnenin


azalmasına ya da yokluğuna dayanır. Gereksinme, kendini,giderilmesi gereken fizyolojik bir "güç"
ya da "gerilim "biçiminde ortaya koyduğu zaman "dürtü" (drive) oluşur. Örneğin, aç ve susuz
kalmamak, bireyin bir "gereksinmesi" dir. Açlık ve susuzluğun organizmada yaptığı "fizyolojik
gerilim" hali bir "dürtü" dür.

Dürtünün organizmada belli bir davranışa yönelmesine de "güdü" (motive) denir. Böylece, dürtü,
daha çok fizyolojik; güdü de, daha çok psikolojik bir terimdir. Güdülerin gerçeklerle teması
sonucunda "davranış" ortaya çıkar.
Davranışın nedeni, değişik tür ve şiddetteki güdülerdir. 'Güdüleme' halinde birey, daha çok içten
gelen bir "itki" ya da "dür-tu'nün, kimi zaman da dış etkenlerin de etkisiyle, bazı etkinlikleri
yapmaya çalışır. Bu bakımdan, öğrenmede'de, güdülemeye, büyük önem verilir.
Anlaşılmış olacağı üzere, "dürtüler" ya da "itkiler", güdülerin bedensel ya da fizyolojik temelini
oluşturur. Güdüler ise, hem fizyolojik hem de toplumsal olabilir.
İlk filozoflar, kişinin herhangi bir işi yapması için isteğe önem vermişlerdi. Böyle bir davranış
bilimde, her hareketin bir nedeni olması gerektiğini belirten "nedensellik" ilkesine aykırı düşer.

öğrenmede güdüler üç yönden önemlidir:


1. "Güdü", davranışı oluşturan en önemli koşuldur. Örneğin, aç olmayan organizmaya yiyecek
gösterilsede, salya çıkarmaz.
2. "Güdü", "pekiştirme" için de gereklidir. Bu nedenle güdü, öğrenmenin temel koşuludur.
Örneğin, yiyecek aç bir organizma için uygun bir ödüldür; su da susamış bir organizma için.
3. "Güdü", davranışın değişkenliğini de denetler. Yani, davranışın şu ya da bu yönde olmasını
sağlar. Böylece, organizmanın doğru tepkide bulunabilme olasılığı artar.

Öğrenme sürecinin anlaşılması açısından önem taşıyan bir başka kavram da pekiştirmedir.
Ödüllendirilen davranışların daha çabuk ve kalıcı biçimde öğrenildiği ilkesine dayanan
pekiştirmede pek çok tartışmaya yol açmış bir kavramdır.
Öğrenme sürecinde rol oynayan başka pek çok etken bulunduğunu öne süren psikoloji
bilginlerine göre çağrışım kuramı evrensel bir geçerlilik taşımaktadır. Örneğin,Geştalt okuluna
göre öğrenme yalnızca çağrışım yoluyla değil,çevredeki ilişkilerin yeniden yapılandırılmasıyla
gerçekleştirilir. Dil yetisinin psikolojik boyutlarını inceleyen ruh dil bilim uzmanları dil öğreniminin
çağrışım kuramıyla açıklanamayacak kadar çok sözcük ve birleştirme kuralının öğrenilmesi
sonucunda oluştuğunu ileri sürmüşlerdir.

Öğrenmeyi etkileyen etkenler, genel olarak 4 bölümde incelenir:


1. Fizyolojik etkenler
2. Psikolojik etkenler
3. Isı,ışık,rutubet ve gürültü gibi çevresel etkenler
4. Çalışma yönteminin yeterli ya da yetersiz oluşu

ÖĞRENMEYİ ETKİLEYEN FİZYOLOJİK ETKENLER


Öğrenmede fizyolojik etkenlere,"fizyolojik güdüler" de denir. Bunlar,canlı varlığın bir "denge"
halinde kalabilmesi için gereklidir. Böyle bir denge sağlanmadığı sürece birey,kendini huzursuz
hisseder;bu gereksinmelerini gidermek için etkinlikte bulunur. Açlık ve susuzluk gibi güdüler
böyledir.
Öğrenme için en temel koşul,organizmanın en yüksek derecede uyarılmış olmasıdır. Buna
öğrenme için "duyarlık kazanma" da denir. Uyurken öğrenme olabilirse de bunun çok yüzeysel
olabileceği kabul edilmektedir. Etkili bir öğrenmenin olabilmesi için organizmanın,çevresine karşı
uyanık olması gerekir .Bu da her şey den önce fizyolojik güdülerle sağlanır. Bireyin temel
fizyolojik gereksinmelerine dayanan güdülere hayvansal güdülerde denmektedir. Fareler
üzerinde yapılan deneylerden anlaşıldığına göre güdüler duyurulmadığı sürece,fare huzursuz
olmakta ve bedensel etkinliklerini arttırmaktadır.

1. Açlık güdüsü: Açlık,bireyin en önemli fizyolojik güdüsüdür. Çok duyarlı araçlarla


psikologların,bu konuda yapmış oldukları deneyler acıkan farenin,yiyecek aramak için çok sayıda
beden hareketi yaptığını göstermiştir. Farenin hareketleri başka bir yere,bir araçla kaydedilmiştir.
İnsanlar üzerinde yapılan deneylerde de açlık duygusunun,mide kasılmalarının sayısını arttırdığı
görülmüştür. Aç iken kanın kimyasal yapısında da bazı değişiklikler olduğu sanılıyor.
Hayvanların yiyeceklere karşı gösterdikleri istek,tamamen fizyolojik güdü ya da gereksinmelerle
açıklanabilir. İnsanların iştahı üzerine böyle bir genelleme yapmak olanağı yoktur. Çünkü,insanlar
herhangi bir yemeğe karşı çeşitli etkenlere etkisi altında iştah belirtisi gösterebilirler.

2.Susuzluk güdüsü: Susuzluk güdüsü de davranış üzerine,açlık güdüsü gibi etki yapar. Beyaz
farelerin bir günde içtiği sureden yüzeyi ile doğru orantılıdır. Susadığımız zaman ağzımız ve
boğazımız kurur. Bu, bedende ki su kaybının bir belirtisidir. Bu halde mideye su verilince,bir süre
sonra su gereksinmelerinin gittiği görülmüştür. Bedenlerinden çeşitli miktarda su çıkarılan
köpeklerindir süre sonra bu suyu yeniden aldıkları görülmüştür. Bedende ki su miktarının "hi-
pofiz bezi"nin çıkardığı bir salgı tarafından ayarlandığı bilinmektedir. Açlık ve susuzluk güdülerine
cinsellik güdüsü de eklenebilir. Çünkü cinsellikte fizyolojik güdüdür.

3.Diğer fizyolojik güdüler: Bireyi etkinliğe götüren diğer fizyolojik güdüler arasına "oksijen
gereksinmesi" , "yenen besinlerden sin
dirilmeyen kısımların bedenden atılması" gibi güdülerde katılmaktadır. Buna, "beden ısısını
koruma" güdüsü de eklenebilir. Bu gereksinme,beynin altındaki "hipotalamus" bölgesi
tarafından,kendiliğinden sağlanmaktadır. Bununla birlikte bireyde fazla sıcakta soğuk şeyler
yemek ve içmek,soğutucu kullanmak suretiyle buna yardım ediyor. Soğukta da -bunun tersine
yiyecek ve giyeceğini artırarak ayarlamayı yapıyor

4. Etkinlik ya da dinlenmiş halde bulunmak güdüsü: Bireyin etkinlik gereksinmesi de bir


güdü biçiminde görülmektedir. Etkinlik aracılığıyla kan dolaşımı hızlanır,oksijen bedene daha çok
girer Bu da canlının yıpranmasına engel olur, dinçliğini arttırır .Özellikle oksijen,beyin hücreleri
için çok gereklidir. Buradan "insanın öğrenebilmesi" için "dinlenmiş halde bulunmaya yani yorgun
olmamaya gerek olduğu sonucu ortaya çıkar. Yorgun olduğumuz zamanlarda verimli çalışamayız.

Fizyolojik güdülerin etki oranı : Yukarıdaki fizyolojik güdüler, bireyin yaşamına hangi oranda
etki yapmaktadır? Bu konuda iki yönteme göre araştırma yapılmıştır:

l.Bir güdüyü başka bir güdü ile karşılaştırarak bireyin hangi güdüyü seçtiğini anlama yöntemi

2.Engel koyma yöntemi


Güdüleri, içgüdülerle karıştırmamak gerekir. İçgüdü doğuştan getirdiğimiz ve öğrenme ile yani
sonradan değiştiremediğimiz belirli davranışlardır. Kuşların yuva yapması örümceğin ağını
örmesi,arını bal yapması,yeni doğan çocuğun meme emmesi gibi. İçgüdülerin öğrenme ile ilgisi
yoktur. Yapılan psikolojik araştırmalar, fareden insanlara doğru yükseldikçe içgüdü sayısının
gittikçe azaldığını göstermiştir. İnsan gibi yüksek dereceli hayvanlarda,bunun yerine "uslamlama"
yeteneği gelişmiştir. İnsanlar,davranışlarını düşünerek,uslamlama yaparak(akıl yürüterek)
yaparlar. İnsanlarda,bunu merkezi sinir sistemi sağlamaktadır. Beyin,insanlarda çok karmaşık bir
hal almıştır Sonuçta,öğrenme zihinsel gelişimin ürünüdür.
İnsanlarda,fizyolojik gereksinmelere dayanan davranışların çoğu "öğrenilmiş" tir. Yani öğrenme
yolu ile kazanılmıştır. O artık fizyolojik değerini yitirmiş ve toplumsal bir biçime bürünmüştür.
Toplum,bu konularda bir çok kurallar ortaya koymuştur. İnsanlar,bu güdülerini toplumun
kurallarına göre doyurmak zorundadırlar.
İnsanlarda, içgüdü ve diğer güdüler, zamanla yerlerini alışkanlıklara bırakırlar. Yani,bir tepki
yinelendikçe artık o tepki,kendisini ortaya çıkaran "güdü" olmaktan çıkarıyor ve bir "alışkanlık"
haline geliyor. Bu nedenle,insanlar kimilerine göre, "alışkanlıkları ile yaşayan bir yaratık" olarak
kabul edilmektedir Eğitim de, bu anlamda bir alışkanlık kazandırma sürecidir.

ÖĞRENMEDE PSİKOLOJİK VE TOPLUMSAL GÜDÜLER

Psikolojik ve toplumsal güdüler bireyi,öğrenme davranışına yönelten psikolojik ve toplumsal


etkenlerdir. Fizyolojik güdülerin doğuştan var olmalarına karşın psikolojik ve toplumsal güdüler
öğrenme ile kazanılır ve kişinin içinde yaşadığı topluma göre biçim alır. Bu nedenle bunlar
toplumdan topluma,kültürden kültüre değişirler. Kimi psikologlar psikolojik ve toplumsal
güdülerinde fizyolojik güdülere bağlı olduğunu,bunlardan çıktığını söylerler. Bunlara
göre,herhangi bir toplumun örneğin,açlık ve cinsellik güdülerini doyurma biçimi başkadır.
1.Toplanma güdüsü:Toplumsal güdülerden biri, toplanma güdüsü dür. Bu insanın diğer
insanlarla ilişki kurmasını,onlarla bir arada bulunmasını sağlar. Bu,toplulukta yapılan kimi
etkinliklerden insanın hoşlanması ile kendini gösterir. Bir sinemada,tek başına film seyretmek ile
toplu halde film seyretmek arasında fark vardır.

2. Üstün olmak güdüsü: Bu güdü,herhangi bir grupta "kendini göstermek" biçiminde görülür.
Buda toplumdan topluma değişmektedir. Bir çok toplumlarda,yaşayan her kişide,az ya da çok
üstün olma güdüsü vardır. İnsanların,bir konu üzerinde geceli gündüzlü çalışması,ömür tüketmesi
başka türlü nasıl açıklanabilir. Herkesin,bu güdüsünü doyurmak için seçtiği etkinlikler birbirine
benzemez. Bu güdüyü,kimisi labratuarlarda çalışarak,kimisi radyoda ve meydanlarda
konuşarak,kimisi yazarak,kimisi deatölyesinde ya da tarlasında çalışarak doyurur. İnsanları
etkinliğe,yaratıcılığa götüren ve yaşama bağlayan belki en kuvvetli güdü budur.

3.Başkalarının övgüsünü kazanmak güdüsü: Üstün olmak ile ilgili başka bir güdüde
başkalarını övgüsünü kazanma güdüsüdür. Yaptığımız her işin başkaları tarafından beğenilmesini
ve kabul edilmesini isteriz. İşlerimize ona göre biçim veririz. Yapılacak eleştirileri önceden
düşünür ve ona göre davranışta bulunuruz. Bu toplum kuralları ile de yakından ilgilidir.
Öğretimde yukarıdaki iki güdüden çok yararlanırız .Öğrenci,sınıftaki arkadaşları içinde bir yer
edinmeye çalışır, yaptığı her hareketi öğretmeninin beğenmesine önem verir. Öğrenci bu
güdülerini doyurduğu zaman bundan doygunluk duyar ve sonuca ulaşmak için çaba harcar.
"Güdü" bireyi davranışa yönelttiği gibi öğrenmenin de hızlanmasını ve sürekliliğini sağlar. Bu
güdüsüz öğrenme olmaz demektir.

4.Yenilik arama ve değişikliklerden hoşlanma güdüsü: Bu güdüler, bireyi dış dünyayı


tanımaya,araştırmalar yapmaya yöneltir. İnsanları, gezilere,sinemalara,tiyatroya hatta kitap
okumaya yönelten güdü budur. Eğitim ve öğretim etkinlikleri, bu güdülerden yararlanmaya çok
elverişlidir.
Okulda öğretmene düşen önemli bir ödev, çocuklarda güdü yok ise, bunları uyandırmak; az ise
kuvvetlendirmektir. Bu amaçla zaman zaman yarışmalar da yaptırılır; fakat, bunda çok da ileri
gitmemek gerektir.

KAYGI VE ÖĞRENME
Duygusal davranışlar ve kaygılar da öğrenmenin verimi üzerinde etkilidir. Öğrenme durumu ile
ilişkili olmayan kişisel sorunlar, dikkati, konu üzerinde toplamaya ve etkili öğrenmenin
gerektirdiği enerjinin ortaya çıkmasına engel olur. Belli bir düzeyde ki kaygı, güdülemeyi
artırarak, öğrenme davranışının gerçekleşmesini kolaylaştırır; fakat, notlara fazla önem vererek
yapılan bir öğrenme başarısızlıkla sonuçlanabilir. Çok kaygılı öğrenciler, yalın şartlı öğrenme
durumlarında az kaygılı olanlardan daha başarılı olabilirler; fakat, karmaşık öğrenmelerde daha
az başarılıdırlar.
Çok kaygılı, öğrencilerde ki "daha iyi yapma" baskısı, onların öğrenme durumlarını engelleyebilir.

ÖĞRENME ÜZERİNDE DUYU ORGANLARININ ETKİSİ

Göz, kulak, deri, burun gibi duyu organları bedenin dışarıya açılan birer pencereleridir. Canlı,
dışardan bilgiyi bu organlar aracılığı ile alır. Gerçek yani sağlam ve doğru olan bilgilerimizin
kaynağı, duyu organları-mızdır. Çünkü bilginin temeli olan algılar duyumların zihnimizde
birleşmesi ve bir anlam kazanması ile oluşur. Duyum ise duyu organları aracılığı ile alınan
izlenimlerdir. Hayvanlar, duyum düzeyinden yukarı çıkamazlar. Duyumların zihinde birleşerek bir
anlam kazanması demek olan algıların, algılar yardımı ile kavram ve akıl yürütme gibi zihin
işlemlerinin oluşması insanlara özgü birer zihin sürecidir.
Yukarıda ki öneminden dolayı duyu organlarına ve onların sağlığına önem vermek zorundayız. Bir
kimsenin duyu organları ne kadar normal çalışırsa o kimse o kadar sağlam bilgi sahibi olabilir.
Duyu organları, aynı nedenlerden dolayı zekanın gelişmesine de etki yapmaktadır.
Duyu organlarının hepsi öğrenme üzerine aynı derecede etkili değildir. Bunların içinde en fazla
etkili olan göz'dür. Göz aracılığı ile alınan uyaranlar diğerlerine göre daha kuvvetlidir. Bunların
zihinde saklanması ve gerektiğinde anımsanması daha kolaydır. Bundan sonra, kulak gelir.
Zihnimizde oluşan kavramların büyük kısmı, bu iki organ tarafından kazanılmıştır.
Her insanın duyu organları bakımından kuvvetli olduğu taraf birbirine benzemez. Kimi insanlar,
göz yolu ile aldığı uyaranları diğerlerinden daha fazla süre saklar ve istenildiği zaman anımsarlar.
Kimileri de, daha çok işittiklerini saklar ve anımsarlar.

Bir Duyu Organı Olarak Göz


Yapılan incelemeler öğrencilerde %20-30 arasında çeşitli göz bozuklukları olduğunu ortaya
koymuştur.
Bunların başlıcalari: 1.Miyopluk, 2.Hi-permetropluk, 3.Astigmatlık, 4.Şaşılık, 5.Renk körlüğüdür.
Göz hastalıkları, kalıtım yolu ile kişiye bir "anıklık" halinde geçebilir; fakat, sonradan yanlış
alışkanlıklarla da ortaya çıkabilir. Örneğin, kitabı gözlere iyice yaklaştırmak ve az ışıkta çalışmak,
göz merceğinin biçimini bozmasına uygun bir ortam hazırlar ve böylece,
zamanla miyopluk oluşur. Miyoplar yakını görürler, uzağı göremezler.
Astigmatlık göz merceğinin esnekliğinin yitirilmesinden ve gelen ışınları daha çok çeşitli
biçimlerde kırmasından ileri gelir. Bu hastalıkta, kişinin gördüğü şeyler karışık olur. Şaşılık göz
kaslarının birey tarafından denetim altında tutulmasının sonucudur. Bu da ameliyatla ve gözlükle
düzeltilebilir. Renk körlüğünde birey, kimi renkleri hiç göremez ya da başka bir renk olarak görür.
Bu gibilerin sayısı toplum içinde pek azdır.
Göz bozukluğu olan çocukları okulda tanıdıktan sonra, doktora göndermek ve sağaltımını
sağlamak, öğretim işimizi kolaylaştıracağı gibi;çocuğu türlü sıkıntı ve başarısızlıklardan da
kurtaracaktır. Göz hastalıkları, çocuğun başarısızlığına olduğu kadar onun uyumsuz ve sinirli bir
kişilik geliştirmesine de yol açar.

Bir Duyu Organı Olarak Kulak


Aynı titizliği, ağır işiten çocuklara karşı da göstermek gerekir. Sağırlık çok değişik derecelerde
olur. Bunların tanınması daha zordur. Bu gibi çocuklar,sınıf içinde öğretmenin ağzına çok dikkat
ederler. Böylece kulak aracılığı ile alabilmiş oldukları eksik uıyaran-ları göz aracılığı ile
tamamlamaya çalışırlar.
Bunların da gözlerinin çevresi ve alınları genellikle kırışık olur. Ağır işiten çocukların oranı da %3-
%30 kadardır. Öğretmen bu gibi çocukları doktora göndermeli ve gerekli önlemlerin alınmasında
aileye yardımcı olmalıdır.

DİĞER BEDENSEL BOZUKLUKLARIN ÖĞRENMEYE ETKİSİ


Bunlardan başka öğrenmeyi etkileyen beden, yahut fizyolojik bozukluklar da vardır. Öğrenme için
bunların da giderilmesi gereklidir. Bu tür rahatsızlıkların başlıcaları, bade-mecik, eklem
rahatsızlıkları, vb. Bu gibi durumlarda da çocuğun rahatsızlıklardan kurtulması için onu doktora
gönderip tedavisini sağlamada çevrede ki bütün olanaklardan yararlanılmalıdır.

ÖĞRENMEYİ ETKİLEYEN BİR ETKEN OLARAK YAŞ


Yaş da öğrenmeyi etkileyen fizyolojik etkenlerden sayılır. Fakat bunda çok ileri gitmenin yanlış
olduğu psikologların, özellikle Thorndike nin yaptığı araştırmalardan anlaşılmaktadır.
Yaş öğrenme yeteneği bakımından bireyden bireye değişen geniş bir ayrılık göstermektedir. Kimi
kimseler, uzun bir süre öğrenme yeteneğini sürdürebiliyorlar. Bunlar öğrenmeyi daha çok amaçta
ararlar ve öğrenme amacımıza bağlıdır derler. Bunlara göre insan gereksinme duyduğu bir şeyi
her zaman öğrenebilir. Öğrenme, öğrenme konusunun türüne bağlıdır. Bu psikologa göre zihinsel
çabayı gerektiren kimi konular, ancak 40 yaşından sonra öğrenilebilir. Beceriye dayanan
konuların öğrenimi de daha çok gençlikte olabilir.

ÖĞRENMEYİ ETKİLEYEN DIŞ ETKENLER

Öğrenmeyi, kişinin dışında ki fiziksel etkenler de etkiler. Örneğin; hiçbirimiz soğukta fazla bir
öğrenme gücü gösteremeyiz. Bunun gibi çok sıcakta da çalışamayız. Isının 20-22 santigrat
derecesinde olması iyi bir öğrenme için normal sayılmaktadır. Rutubet oranının %50 civarında
olması da normaldir.
Havanın kirli ya da temiz oluşu öğrenme üzerinde etkilidir. Temiz havanın bir dakika da , her bir
insan için 1350 cm3 olması iyi bir ölçüt sayılıyor.
Az ve çok ışık da öğrenmeyi olumsuz yönde etkiler. Bundan başka ışık soldan ya da yukarıdan
gelmelidir. Bu durumda kişi, okuma ve öğrenmeye engel olan gölgelerden kurtulmuş olur.
Gürültünün öğrenme üzerindeki etkisi de önemlidir. Verimli çalışmanın olabilmesi için,
yapılabildiği kadar gürültüden sakınmak gerekir. Bununla birlikte, fazla sessizlik sağlamak
olanağı bulunmadığından, çocuk, evin fazla olmayan gürültüsünden rahatsız olmayacak kadar bir
alışkanlık da kazanmalıdır.

öğrenme Üzerine Dikkatin Etkisi


Dikkat ederken bütün zihinsel yeti ve yeteneklerimiz etkin hale geçer. Bu da öğrenme sürecinin
oluşmasını kolaylaştırır. Dikkat, özellikle bilinçli olan her öğrenme için gereklidir.

Dikkat iki biçimde olur:


1. Kendiliğinden dikkat,
2. İstekli dikkat. Kendiliğinden dikkatin ilgi ve güdülerle ilişkisi vardır. Herhangi bir konuya karşı
ilgi gösteren kimse, o konuyu öğrenirken gerekli olan dikkati de kendi içinde bulur.
İstençli dikkate, bireyin bir amaca ulaşmak için, kendini zorlaması söz konusudur. Bunun içinde
bireyde, işe karşı bir istek bulunması ve dıştan da olsa güdünün kuvvetli olması gerektir.

Öğrenmeyi Etkileyen Etkenler Ve Eğitim İlkeleri


1. Öğrenme güdülere bağlıdır. Bu nedenle, öğrenme de, yapılabildikçe, çocuğun gereksinme, ilgi
ve güdülerinden hareket etmek gerekir.
2. Kişinin fizyolojik, psikolojik ya da toplumsal güdüleri, öğrenmeyi yönlendiren ve kalıcılığını
sağlayan bir güce sahiptir.
3. Kaygının öğrenme üzerindeki etkisinden eğitimde de yararlanılabilir. Fakat bunda pek de aşırı
gitmemek gerekir.
4. Öğrenme üzerinde göz ve kulak gibi duyu organlarının etkisi vardır.
5. Öğrenmede kişinin "amaç"ı, ilgisi, dikkati,isteği ve istenci önemlidir. Bunları da uyanık tutmak
gerekir.

KLASİK VE EDİMSEL KOŞULLANMA

KLASİK KOŞULLANMA
Klasik koşullanma bu adı, deneysel olarak incelenen ilk koşullanma türü olduğu için almıştır. Bu
koşullanma türü, tıbta, fizyolojiye ve psikolojiye önemli katkıları olan Rus fizyologu lvan P.
Pavlov'un öncü çalışmaları
sayesinde "klasik" olmuştur. Pavlov 1904'de sindirimin fizyolojisiyle ilgili çalışmaları için Nobel
ödülü almıştır. Kendisini koşullanmayla ilgili deneylere yönelten çalışmaları da bu çalışmalar
olmuştur

Salya koşullanması
Yiyeceğin sindiriminde salyanın rolünü inceleyen Pavlov, çoğu bilimcilerin başına gelen bir olayla
karşılaşmıştır: İşini güçleştiren bir şey vardır. Deney hayvanı olarak kullandığı köpeklerde salya
salgılanması yiyecek ağza konmadan önce başlamaktadır. Normal tepkisel davranış, salgılamanın
yiyecek ağza konduktan sonra başlamasıdır. Oysa Pavlov, köpeğin standart deney ortamına
getirilmesinin bile salgılamanın başlamasına yettiğini görmüştür. Böylece, bir tür öğrenmenin yer
aldığını fark eden araştırmacı, bu olayı sistematik olarak incelemeye karar vermiştir .
Pavlov köpekte salya salgılanmasını ölçebilmek için bir ameliyat tekniği ve bir aygıt geliştirmiştir.
Ameliyat, salyanın ağızdan dışarıya akmasını sağlamaktadır. Bu işlemden sonra, ağızdan gelen
salya damlaları önce bir kapta toplanmakta, sonra da bir tüpten aşağı akmaya başlamaktadır.
Böylece salya tüpteki havayı itmekte, hava da termometreye benzeyen bir aracın içindeki renkli
sıvıyı itmektedir. Bu sistem sayesinde Pavlov, her salgılamada salya miktarını dakik olarak ölçme
olanağı bulmuştur.

Deneyin koşullanma bölümü için Pavlov, köpeği, tek yönlü saydam pencereli ve ses geçirmez
küçük bir odacığa koymuş; böylelikle kendisi köpeği rahatlıkla gözlerken, onun kendisini
seyrederek dikkatinin dağılmasını önlemiştir. Ayrıca aygıta, istendiği zaman köpeğin erişme alanı
içinde olabilen bir kap monte edilmiştir. Yiyecek sunmak için diğer bir yol olarak da köpeğin
ağzına yiyecek tozu püskürtme yolu kullanılmıştır. Bunlara ek olarak, istendiği zaman köpeğe, zil,
çıngırak ya da metronom seslerinin sunulmasını sağlayacak bir düzenek de hazırlanmıştır.
Deneyin yürütülüşü; zil, çıngırak ya da metronom seslerinden birinin, araya kısa bir süre konarak
yiyecekle eşleştirilmesi biçiminde olmuştur, örneğin, Pavlov önce çıngırağı çalıp birkaç saniye
sonra da yiyeceği vermiştir. Bir yandan bu eşleştirme tekrarlanırken bir yandan da köpeğin
çıngırak sesine karşı salgıladığı salya miktarı ölçülmüştür.

Pavlov'un çalışmasında davranışın kuvvet ölçüsü, bir tekrarda salgılanan salya miktarıdır. Başka
deneylerde davranış kuvveti, bir kişinin belli bir testteki başarısıyla ya da belli bir uyarıcıya
yapılandavranış sayısıyla ölçülebilir.

Klasik koşullanma olayı anlatılırken örnek olarak salya koşullanmasının seçilmesi, bu olayın her
günkü hayatta çok önemli bir rol oynamasından değil, önemli koşullanmaların nasıl meydana
geldiğine bir örnek oluştur-masındandır. Aslında çoğumuz bu tür koşullanmaya maruz kalmışızdır.
Günümüzde artık, eski büyük Amerikan çiftliklerinde olduğu gibi, çalışanlarda masaya koşuşma
ve ağız sulanması davranışlarına yol açan büyük sirenler ve ziller çalınmıyor ama, modern
hayatta da yiyeceğin kokusu, yemekten söz edilmesi, hatta yemeğin düşünülmesi bile ağzımızı
sulandırmaya yetiyor.

Korku koşullanması
Diğer bir tür koşullanma, korku koşullanması , gündelik hayatta daha önemli bir rol oynar.
Çoğumuz korku koşullanması türünde deneyimler geçirmişizdir; bu deneyim ve korkular çevreye
yaptığımız uyum (veya uyumsuzluğun) temelini oluşturmuştur, insanlarda korku koşullanmasının
psikolojide çok ünlü bir örneği, Albert adlı 11 aylık bir erkek çocuğun vakasıdır (VVatson ve
Rayner, 1920).
Deneyin başlangıcında Albert'in hayvanlardan korkusu yoktur. Kendisine beyaz bir tavşan
sunulduğunda sevinç gösterilerinde bulunmuş ve hayvandan uzaklaşmak için hiç bir çaba
göstermemiştir . Ancak daha sonra kendisine bir fare gösterilirken çok şiddetli bir gürültü
duyması sağlanmıştır. Şiddetli gürültüler genellikle çocuklar için, hatta hepimiz için, korku
uyandırıcı uyarıcılardır . Ses Albert'in geriye doğru çekilmesine neden olmuştur. Beyaz farenin
gösterilip hemen arkasından şiddetli bir gürültünün verilmesi işlemi, birçok kez tekrar edilmiştir.
Daha sonra, önceleri korku uyandırmamış olan beyaz tavşan Albert 'te yeniden gösterilince, bu
kez tavşanın sadece görünümünden bile korkan Albert ondan uzaklaşmaya çabalamıştır. Hatta
bu korku diğer tüylü beyaz nesnelere, örneğin bir insanın yüzündeki beyaz sakala karşı da
gösterilmeye başlamıştır. Tavşana ve diğer tüylü beyaz nesnelere bu geçiş, bir sonraki bölümde
ele alınacak olan uyarıcı genellemesi olayını göstermektedir.

Şu halde, korkuyu koşullanmak için gerekli olan şey nötr bir uyarıcıyı , doğal ya da koşulsuz bir
korku uyarıcısıyla eşleştirmek-tir. Korku koşullanmasının önemli bir özelliği çok çabuk, adeta bir
anda oluşmasıdır. Salya koşullanmasının gerçekleşmesi için birçok tekrar gerekir, oysa korku
koşullanması birkaç tekrarda oluşur.
Boğulma geçiren bir insanın suya karşı çok şiddetli bir korku geliştirmesi sık sık görülen bir
olaydır. "The Locomotive God" (Leonard, 1927) adlı kitapta şöyle bir yaka anlatılmaktadır:
Evinden birkaç sokak uzakta dolaşırken tren raylarına çok yaklaşan bir çocuk, geçen bir trenin
çıkardığı buharla haşlanmıştır. Yıllar sonra, bir profesör ve ozan olan bu aydın kişi evinden ya da
evinin yakın çevresinden uzaklaşması gerektiğinde çok şiddetli bir korku göstermektedir.

Uyancı Genellemesi
Pavlov bir köpeği çıngırak sesi duyunca salya salgılamaya koşulladığında, hayvanın, zil sesi ya da
metronom tıkırtısı duyduğu zaman da (daha az miktarda da olsa) salya salgıladığını keşfetmiştir.
Yani koşulludavranış asıl diğer benzer uyarıcılara genellenmiştir. Aynı şekilde, tek ve belirli bir
nesneye koşullanan bebek de bütün tüylü beyaz nesnelere karşı korku tepkisi göstermiştir .
Çok iyi kontrol edilmiş laboratuar deneylerinin dışında iki ortam hemen hiç bir zaman birbirinin
aynı olmaz. Ama biz yine de bir durumdan diğerine devamlı genelleme yaparız. Zaten bu tür
genellemeler olmasaydı, öğrenme pek işe yaramazdı. Öğrendiğimiz bir şey tıpatıp benzer bir
durum ortaya çıkmadıkça uygulanamaz, bizim de aynı şeyleri tekrar tekrar öğrenmemiz
gerekirdi. Neyse ki genelleme, öğrenilmiş birdavranışın çok çeşitli durumlarda işe yaramasını
sağlamaktadır.
Laboratuarlardaki hayvanların öğrenme yaşantılan hemen hemen sadece bizim kendileri için
planladıklarımızla sınırlıdır. Bunun dışında, oldukça rahat olmasına karşın genellikle tatsız bir
hayat geçirirler. Yaşadıkları kutularda kendilerine yiyecek, içecek, arada sırada da
oynayabilecekleri ilginç bir şey sağlanır. Ama insanlar için durum böyle değildir. Çocukluktan
başlayarak insanlar pek çok öğrenme olanağı ile karşılaşırlar. Gerek doğa gerek diğer insanlar
onlara her günün hemen hemen her saatinde bir şeyler öğretirler. Yani insanlar, hayvanlar gibi
bir iki alışkanlık öğrenmekle kalmazlar, yüzlerce hatta binlercesini öğrenirler. Bu öğrenme
durumlarından bazıları diğerlerine benzer; işte bu gibi durumlarda insanın bir durumda öğrendiği
diğer durumlara aktarılır..

Tutumlann Koşullanması
Hepsi değilse bile çoğu tutumlar basit koşullanmalarla oluşurlar. Nahoş bir durumda bulunursak,
bu durumun uyandırdığı olumsuz duygular o duruma ilişkin uyarıcılar için koşulludavranış haline
gelir. Yoksulluğun acısını yaşamış bir kimse, yoksulluk işareti sayılabilecek uyarıcılar için olumsuz
duygulara sahiptir ve bu uyarıcılardan kaçınır. Koşullanma olumlu tutumlar da doğura bilir. Belli
bir kişinin yanında iyi vakit geçirmiş, haz duymuşsak, o kişi bize iyi duygular verecek, ona karşı
tutumumuz olumlu olacaktır. Bir çocuk pembe takımlı bir sofrada zevkli yemekler yemişse pembe
renge hoş duygular koşullanacaktır.

KISACA:
Klasik koşullanmada, nötr bir koşullanma uyarıcısı , belli birdavranışı uyandıran bir koşulsuz
uyarıcıyla eşleştirilir. Söz konusu uyarıcıların tekrar tekrar eşleştirilmesinden sonra, koşullu
uyarıcı, koşulsuzdavranışa benzer birdavranışı uyandırır hale gelir. Bu-davranışa koşulludavranış
denir.
Bir uyarıcıya yapılan tepkiseldavranışların hemen hemen hepsi koşullanmada kullanılabilir.
Burada verilen iki örnek salya salgılamanın ve korkunun koşullanmasıydı. Bir öğrenme türü
olarak klasik koşullanma, özellikle duygusal ve heyecansal durumlar ile tutumların
koşullanmasında önemli rol oynar.
Uygun testlerle, uyarıcı genellemesi denilen bir olayın varlığı gösterilebilir. Bu olay, daha önce
koşulsuz uyarıcı ile hiç eşleştiril-memiş oldukları halde koşullu uyarıcıya benzeyen uyarıcılara da
koşullu davranışın gösterilmesi durumudur.

EDİMSEL KOŞULLANMA
Edimsel koşullanma durumundaki bir organizma bir takımdavranışlar ortaya koyar , etrafta
dolaşır, koklar, nesnelere bakar, onları iter; fakat klasik koşullanmada olduğu gibi belirli bir
uyandırılmış davranış göstermez. Sonunda yaptığı davranışlardan biri bir ödül alır ya da cezadan
kaçınmasını sağlar. Bütün bunları özetle şöyle ifade edebiliriz: Edimsel koşullanma, ödüle götüren
ya da cezadan kurtaran bir davranışın yapılmasını öğrenmektir.
Klasik ve Edimsel koşullanma Arasındaki Farklar
Edimsel koşullanmayı tanımladıktan sonra, bu koşullanma türüyle klasik koşullanma arasındaki
farklara biraz daha yakından bakalım.

Belli başlı üç fark vardır:

1- Uyarıcının türü,
2- Öğrenilendavranışın türü ve
3- Davranışın pekiştirmeyle olan ilişkisi.
Uyarıcı: Klasik koşullanmada uyarıcı bir ışık ya da ses gibi belirli bir olaydır ve kısa bir süre için
sunulur. Edimsel koşullanmada ise uyarıcı belirli bir olay değildir; çok daha uzun süreli ve birçok
öğesi olan bir durumdur. Bu öğelerden sadece biri ya da birkaçı öğrenme ile ilişkilidir.

Davranış: Klasik koşullanmada davranış da tıpkı uyarıcı gibi belirlidir. Ayrıca bu davranış,
genellikle tepkisel olarak yapılan ve doğuştan gelme bir davranışdır. Edimsel koşullanmada ise
davranışlar, uyarıcı durumda yapılan rastlantısal davranışlardır ve başlangıçta çeşitlilik
gösterirler.

Davranış ve pekiştirme: En önemli fark, pekiştirmenin yapılan davranışla ilişkisidir. Klasik


koşullanmada pekiştirme daima, insan ya da hayvanın yaptığından bağımsız olarak, koşullu
uyarıcının sunulmasından hemen sonra yapılır. Pekiştirme, yapılan davranıştan bağımsızdır.
Edimsel koşullanmada ise pekiştirme davranışa bağımlıdır. Denek doğru davranışı yaparsa
pekiştirilir, aksi halde pekiştirilmez.
Edimsel Bir Davranışın Öğrenilmesi
Edimsel koşullanmayı göstermenin en iyi yolu, önceleri Skinner kutusu diye bilinen fakat artık
Profesör Skinner'e saygı gereği edimsel kutu adıyla anılan bir kutuda olup bitenleri izlemektir.

Bu aygıt çeşitli gereçlerle donatılabilen bir kutudur. Bir, iki ya da daha çok sayıda manivelası, bir
ya da birkaç ışık kaynağı, içine yiyecek parçalarının düşürülebileceği bir yiyecek kabı, su sunmayı
sağlayacak bir su kabı, elektrik şoku uygulanmasına elverişli madeni ızgara biçiminde bir tabanı
olabilir. Bu kutu bize çok çeşitli öğrenme durumlarını inceleme olanağı verir. Bununla beraber, en
basite indirgenmiş haliyle edimsel kutu, duvarlarından birinde kutunun içine doğru uzanan bir
manivelası, (pedal) onun altında da hayvanı yiyecekle ödüllendirmeye olanak sağlayan bir
yiyecek kabı bulunan basit bir kutudan ibaret de olabilir.
Elektrik devresiyle manivelaya bağlanmış bir araç da sıçanın manivelaya her basışını kağıt
üzerine kaydeder. Bu araca birikici kayıt aracı denir; çünkü ilk davranış kalemi bir birim, ikinci
davranış bir birim daha, üçüncü davranış bir birim daha ilerletir. Yani, davranış kayıtları birbirine
eklenir, birikir. Kayıt kağıdı da belli bir hızla hareket ettiği için, kayıttaki dik bir çizgi sıçanın sık sık
davranış-da bulunduğunu; göreli olarak yatık bir çizgi ise çok az davranış da bulunduğunu
gösterir
Şimdi diyelim ki aç bir sıçanı, bir kayıt aracına bağlanmış olan edimsel kutuya koyduk. Hayvan
kutuya yabancı olduğu için, yabancı şeyler de hayvanlarda genellikle korku uyandırdığı için, önce
korku belirtileri gösterecektir. Fakat kutu aşina hale geldikçe bu korku belirtileri kaybolacak ve
sıçan araştırıcı davranışlarına başlayacaktır.Çeşitli davranışlar gösterecek, duvarları ve aralıkları
koklayacak, tabanı ve duvarları tırmıklayacak, arka ayakları üzerine kalkacak, zemin boyunca
koşacak, en sonunda da manivelayı hareket ettirecektir, Bunu belki üstüne abanarak, belki
başıyla vurarak, belki de ön ayaklarıyla tutarak yapacaktır. Manivela hareket edince de depodan
otomatik olarak çıkan bir yiyecek parçası yiyecek kabına düşecek, aynı anda yiyecek
mekanizmasının tıkırtısı ve düşen yiyeceğin çıkardığı ses duyulacaktır. Bu, sıçanın ilk doğru
davranışı ve kutudaki ilk ödülüdür. Sıçanın yiyeceği görüp yemesi için ise bir dakika kadar bir
süre daha gerekmiştir. Sıçan bu ilk yaşantıdan pek fazla bir şey öğrenmemiştir. Fakat hayvan aç
olduğu için, yediği yiyecek parçası onu genel uyarılmış haline getirmiş ve daha büyük bir çabayla
etrafı araştırmaya başlamasına neden olmuştur. Rastlantı sonucu, sıçan bundan sonra 20 dakika
boyunca manivelayı hiç hareket ettirmemiştir. Bu sürenin sonunda, yani deneyin başlamasından
itibaren toplam 35 dakika geçtikten sonra, sıçan ikinci kez uygun davranışı göstermiştir. Üçüncü
davranış 47., dördüncü davranış da 71. dakikada yapılmıştır. Bu noktada sıçan olup bitenleri
"anlamaya" başlamıştır. Daha teknik bir dille söyleyecek olursak, koşullanmıştır, davranışlar
sıklaşmıştır. Bir noktadan sonra da, artık hayvan manivelaya basıp yiyeceği yeme davranışlarını
öğrenmiş olacaktır.
Başlangıçtan aşağı yukarı 80 dakika sonra sıçan manivelaya basarak yiyecek alabileceğini
anlamıştır. O noktada hayvanın davranış sıklığı yüksek ve düzenlidir; yani hayvan koşullanmıştır.

Bu deney edimsel davranışın koşullanmasına bir örnektir. Oturumun başında sıçanın edimsel
davranışları çok çeşitliydi: koklama, tırmıklama, koşma, arka ayakları üzerinde durma, seyrek
olarak da manivelaya basma. Fakat bu davranışlardan ancak biri, manivelaya basma
ödüllendiriliyordu. Bu davranışla ödülün birkaç kez eşleştirilmesinden sonra da hayvan söz
konusudavranışı öğrenmişti.Burada dikkat etmemiz gereken nokta sıçanın uygun davranışı
kendiliğinden ortaya koyması gereğidir; klasik koşullanmada olduğu gibi uyandırılan tepkisel bir
davranış yoktur.

Ayırdetmeyi Öğrenme
Bir uyarıcıya belli bir davranışı, diğer bir uyarıcıya başka bir davranışı yapmayı öğrendiğimiz
zaman, buna ayırdetmeyi öğrenme denir. Bu tür öğrenme hem klasik hem de edimsel olabilir.
Pavlov köpeklerine çıngırak sesiyle zil sesini birbirinden ayırt etmeyi öğretebiliyordu. Bunu
sağlamak için yaptığı şey de sadece uyarıcılardan birini sunduğunda pekiştirme yapmak, diğerini
sunduğunda ise yapmamaktı. Genellikle kullanılan işlem şöyledir: Önce bir köpek çıngırak sesine
koşullu davranış gösterecek şekilde yetiştirilir. Daha sonra deneyci arada sırada zili çalar fakat
arkasından yiyecek vermez. Önceleri köpek zil çalınca da salgılamada bulunur. Bu bir uyarıcı
genellemesi örneğidir, çünkü çıngırakla zilin sesi birbirine benzer. Fakat zille yapılan tekrarların
ödülsüz kalması sürdükçe, köpek, çıngırak sesine salya salgılamaya devam etmesine karşın, zil
sesine gittikçe daha az salgılamada bulunur. En sonunda da zil sesine hiç salya salgılamaz,
çıngırak sesi
ne ise her zaman salgılar hale gelir. Hayvan koşullu bir ayırdetme öğrenmiştir.
Edimsel durumlar da ayırt etmeyi öğretecek şekilde hazırlanabilir. Deneyci edimsel kutudaki
elektrik sistemini öyle ayarlar ki manivelaya basmak, ancak kutu aydınlatılmışken yiyecek sağlar.
Bir süre sonra sıçan aydınlıkla karanlığı ayırtdetmeye ve manivelaya ancak kutu aydınlatılmışken
basmaya başlar, ya da aynı noktadan ayrılan iki yoldan karanlık olanın yiyeceğe götürmesi,
aydınlık olanın ise götürmemesi sağlanabilir. Yeterince tekrar yaptırılırsa aç bir sıçan aydınlık yolu
karanlık yoldan ayırt etmeyi öğrenir.
Gündelik hayatımızda da öğrenilmiş ayırt etmeler pek çoktur. Küçük çocuk bir fincan sütü ekmek
parçasından, köpeği tavşandan, anneyi babadan ayırt etmeyi öğrenir. Daha büyük çocuklar da
kırmızı trafik lambasını yeşilden, elmayı portakaldan, ayıyı aslandan ayırdetmeyi öğrenirler.
Aslında, yaptığımız şeyleri düşünecek olursak, içinde öğrenilmiş ayırt etmenin yer almadığı bir
durum bulmak hayli güçtür. Eğitimin büyük bir bölümü de kelimeler ya da kavramlar arasında bir
takım ayırt etmelerin öğrenilmesinden oluşur. Bu çeşitliliğe karşın, bütün ayırt etme
öğrenmelerinde yaptığımız şey, farklı uyarıcılara farklı davranışlar bağlamaktan ibarettir.

Premack ilkesi: Büyük annenin Kuralları Davranışçı psikolog David Premack tarafından
geliştirilen bir ilkedir. Ancak bu ilke aileler tarafından çok eski zamanlardan beri kullanıldığı için
'büyükannenin kuralı' olarak da bilinmektedir.
Bu ilkeye göre çok sık görülen (tercih edilen) davranış pekiştireç olarak kullanılarak, az gösterilen
(tercih edilmeyen) davranış tip ortaya çıkarılmaya çalışılır (VVoolfolk, 1980). Bu ilke kullanılırken
az gösterilen davranıştan başlanılır. Örneğin, sebze yemeğini sevmeyen, ancak tatlıyı çok seven
bir çocuğa, sebze yedirmek için "Sebze yemeğini bitirdikten sonra, tatlı yiyebilirsin" denebilir.
Premack ilkesinin kullanılması kolay olduğu için sık sık uygulanabilir. Okulda öğretmen, yazı
yazmada isteksiz olan, ancak oyun oynamaktan zevk alan çocuklara 'Yazı yazarsanız, teneffüse
çıkabilirsiniz" diyerek onların yazı azı yazmalarını sağlayabilir. Ancak, bu ilke çok sık kullanılırsa,
çocuk yaptığı her tür olumlu davranışın karşılığını istemeye başlayabilir.
Premack ilkesini kullanırken öğrencinin hangi davranışları çok sık, hangilerini daha az
gösterdiğinin belirlenmesi ve daima az görülen davranışın ilk önce yaptırılması gerekir. Örneğin
öğrenciye "Teneffüsten döndükten sonra ödevini tamamla" dediğimiz zaman, öğrenci ödülünü
önceden aldığı için davranışı göstermeyebilir.

Kaçınma Koşullanması
Bir kişiden, bir nesneden ya da bir durumdan kaçınmayı öğrenme hem klasik de edimsel bir
öğrenmedir. Ancak kaçınma durumunda bu iki tür öğrenme bir biçimde birbirine bağlanmıştır.
Kaçınma koşullanması olabilmesi için önce korku ve kaçma koşullanmasının yer almış olması
gerekir.
Daha önce gördüğümüz gibi korku koşullanması klasik bir koşullar yani nötr bir uya
rıcı doğal olarak korku uyandıran bir uyarıcı eşleştirilir. Pavlov usulü bu eşleştirme kısa sürede
koşullu bir korku yaratır .Korkuya neden olan uyarıcı koşullu koşulsuz da olsa bu kural geçerlidir.
Ancak nasıl kaçılacağı tecrübesiz bir organizma için her zaman pek açık değildir; genellikle
organizmanın bunu öğrenmesi gerekir. Çabuk öğrenilme hem korku hem de kaçma
koşullanmasının ortak özelliğidir.
İnsanlardaki kaçınma da aynı şekilde çözümlenebilir. Örneğin çocukların sıcak nesnelerden
kaçınmayı öğrenebilmeleri için, birkaç kez kızgın nesnelere dokunmaları, sonra da tepkisel olarak
ellerini çekmeleri (kaçmaları) gerekir. Bu sırada çocuklar sobaya, sigaraya ya da aleve karşı
(dokundukları nesne hangisiyse) koşullu bir korku geliştirmişlerdir. Bu korku da kaçınmaya neden
olur.
Yetişkin insanlar da korku duydukları durumlardan kaçınırlar çünkü korku ve kaçma
koşullanmaları yoluyla, kaçınmaya koşullanmışlardır.

Söndürme ve Bastırma
Öğrenme konusundaki çalışmalar sadece davranışların öğrenilmesi ve kazanılması ile değil, daha
önce öğrenilmiş davranışların zayıflaması, ile de ilgilidir. Bu, oldukça önemli bir konudur; çünkü
gündelik hayatta, öğrenilmiş davranışların zamanla zayıfladıkları çok sık görülen bir olay dır.
Ayrıca, insanların kazandıkları pek çok alışkanlıklar da istenecek alışkanlıklar değildir; dolayısıyla
bunları zayıflatmak ya da bunlardan büsbütün kurtulmak istenir. Öğrenilmiş bir davranış nasıl
zayıflatılabilir?

Bu üç şekilde sağlanır:

1- Unutma: Bunu başarmak için bir yol, kişinin söz konusu davranışı unutmasına olanak
sağlamaktır. Herhangi bir şeyi öğrenmiş olan deneği, öğrendikten günler ya da aylar sonra teste
tabi tutarsak, öğrendiği şeyi, öğrenme tekrarlarından hemen sonraki kadar iyi bilememe olasılığı
yüksektir. Öğrenilmiş bir şeyin bu şekilde kaybolmasına unutma ya da hatırda tutamama denir.
Bugün psikologlar unutma konusunda bir hayli bilgiye sahiptirler; ne zaman az olacağını, ne
zaman çok olacağını kolayca kestirebilirler. Unutma daha çok sözel öğrenme durumlarında
kendini gösterir. Sözel olmayan alışkanlıklarda ise unutma çok daha azdır. Sözel olmayan bir
alışkanlığın gücü, eğer bu alışkanlık uzun süre kullanılmamışsa, bir dereceye kadar zayıflar; fakat
pekiştirilmiş birkaç tekrar, onu genellikle bütün gücüyle geri getirir.

2- Söndürme: Bir davranışı zayıflatmanın ikinci yolu onu söndürmedir. Söndürme bir işlem,
sönme ise bu işlemin sonucudur. İşlemin kritik öğesi, söndürmek istediğimiz davranışı artık
pekiştirmemektir. Bu farkın dışında, sönme sırasındaki diğer bütün işlemler öğrenme
sırasındakilerin aynıdır. Pavlov usulü ya da klasik dediğimiz koşullanmada, deneyci koşullanmış
hayvana çıngırağı çalar fakat beraberinde yiyecek vermez. Edimsel koşullanmada ise, deneyci
hayvanın manivelaya basmasına olanak verir fakat bu çabasını yiyecekle ödüllendirmez.
Söndürülecek öğrenme, kaçınma öğrenmesi de olsa, motor bir öğrenme de olsa, ayırdetme
öğrenmesi de olsa, işlem aynıdır.davranışı sona erdirmek için, hangi tür olursa olsun,
pekiştirmeye son verilir
Söndürmenin sonucu, öğrenilmiş davranışın zayıflamasıdır. Pavlov usulü salgılama
koşullanmasında, çıngırak sesi verildiğinde salgılanan salya damlalarının sayısı azalır. Manivelaya
basma durumunda, basışlar gittikçe seyrekleşir. Labirent öğrenmede ise koşu hızı yavaşlar, hatta
hemen hemen sıfıra iner.
Sönmeyle ilgili bu ifadeler konusunda bazı ek açıklamalar yapmak gerekir. Söylenenler olumlu
pekiştireçlerle yapılan öğrenmeler için doğrudur; fakat itici uyarıcılarla yapılan öğrenmeler için
pek doğru değildir. Örneğin korku koşullanması, öğrenilmesinin çabukluğuna karşın kolay kolay
sönmez. Aslında bütün heyecansal davranışların söndürülmesi güçtür ve bu durum aşırı korkuları
ve kaygıları olan kişilerin psikoterapisinde dikkate alınması gereken önemli bir noktadır. Ancak
klasik türdeki korku koşullanması çok yavaş bir biçimde de olsa söner.

Kaçınma koşullanması sönmeye son derece dirençlidir. Bazı hayvanlarda ve durumlarda binlerce
tekrardan sonra bile sönmeyebilir. Bu durum, örneğin, zil sesini duyunca bir bölmenin üzerinden
atlamayı öğrenen köpeklerde gözlenmiştir. Kaçınma koşullanmasında sönmeyi güçleştiren iki
özellik vardır. Bunlardan birincisi, kaçınmanın korku koşullanmasına bağlı oluşudur ki bu tür
koşullanma kendisi de güç söner, ikinci ve daha önemli olan özellik ise, kaçınma durumunda
başarılı bir deneğin pekiştirecin kesildiğinden haberdar olamayışıdır. Denek bir uyarı işaretini
gördüğü (ya da duyduğu) zaman davranışda bulunmayı öğrenmiştir. Dolayısıyla cezanın
kaldırılması denek için hiç bir şey ifade etmez; ta ki kaçınma davranışını zamanında yapmasın ve
buna karşın şokun gelmediğini görsün. Aslında bu gibi tek tük olaylar da pek etkili olmamaktadır.
Deneye yeterince devam edilirse en sonunda bir dereceye kadar sönme görülmekte, ama bu hiç
bir zaman tam bir sönme olmamaktadır.

3- Bastırma: Bir davranışı zayıflatmanın üçüncü yolu bastırmadır. Bu işlem yolunda daha önce
öğrenilmiş bir davranışın her yapılışında ceza uygulanır. Bastırma aslında, daha önce koşullanmış
davranışı zayıflatan bir edilgen kaçınma öğrenmesidir. Örneğin bir fare edimsel kutuda yiyecek
için manivelaya basmaya koşullanmış olsun. Bu davranışı zayıflatmak için, hem davranış
yapıldığında yiyecekle pekiştirmemek suretiyle söndürme uygulanabilir; hem de hayvan,
manivelaya her basışında şokla cezalandırılabilir. Genellikle ceza,davranışı geçici olarak bastırır
fakat sürekli olarak ortadan kaldırmaz. Davranışı cezayla bastırmanın kuralları da oldukça
karmaşık gibi görünmektedir.

Kendiliğinden geri gelme


Davranışların söndürülmesini ve bastırılmasını karmaşık hale getiren etkenlerden biri de
davranışların kendiliklerinden geri gelme eğilimleridir. Pavlov, köpeklerine bir dizi sönme tekrarı
yaptırdıktan sonra, aradan bir iki gün geçince, salgılma davranışının geri geldiğini görmüştür. Bu
davranış, söndürme sürecinin sonundaki duruma kıyasla daha kuvvetliydi. Bu geri gelişe
kendiliğinden geri gelme adını verdi. Bu olay tersine bir unutma da sayılabilir; yani sönmenin
unutulması
olarak düşünülebilir. Böylece unutma ve sönmenin yavaşlığı ile cezanın göreli etkisizliğine
kendiliğinden geri gelme faktörü de eklenince öğrenilmiş davranışların giderilmesi hayli
güçleşmektedir.

Aralıklı Pekiştirme
Davranışların giderilmesini yavaşlatan diğer bir etken de aralıklı pekiştirmedir. Şimdiye kadar
anlatılan deneylerde pekiştirme devamlı olarak yapılıyordu. Yani, koşullanma ve öğrenme
tekrarlarının hepsinde pekiştirme uygulanıyor, sönme tekrarlarında ise hiç uygulanmıyordu.
Deneysel durumlarda bu mümkündür, çünkü psikologlar iste-diklerince tutarlı olabilirler.
Gündelik hayatta ise olaylar nadiren tutarlıdır. Ateşle oynayan bir çocuk her zaman ateşe
yanacak kadar yaklaşmaz. Ana-baba-lar da, kendi psikolojik durumları ve çocuklara dikkat
dereceleri değişebileceği için ödül ve ceza vermede her zaman tutarlı olmazlar. Dolayısıyla
çocuklar aynıdavranış için bazen ödüllendirilip bazen ödüllendirilmezler; ya da bazen
cezalandırılıp bazen cezalandırılmazlar. İşte aralıklı pekiştirme dedavranışla-rın bazen pekiştirilip
bazen pekiştirilmemesi-dir.davranışların her yapılışlarında pekiştiril-melerine ise devamlı
pekiştirme denir. Pekiştirmenin devamlı ya da aralıklı olmasının ne önemi vardır?
Bu soruya, aralıklı pekiştirmenin düzenleniş biçimine göre çeşitli cevaplar verilebilir Aralıklı
pekiştirmenin düzenleniş biçimine pekiştirme tarifesi denir. Pratikte bu terim aralıklı pekiştirme
ile hemen hemen eşanlamda kullanılır. Bir tarife zamana o şekilde bağlanabilir kidavranışlar,
örneğin 10 dakikalık aralıklarla pekiştirilir. Bu arada deneğin kaçdavranış yaptığı önemli değildir;
pekiştirilmesi için, belirlenmiş süre geçtikten sonra tek birdavranış yapması yeterlidir. Bu tür
tarifelere fasılalı tarife denir. Diğer bir tarife türünde, oranlı tarifelerde ise, pekiştirme belli
birdavranış sayısından, örneğin lOdavranışdan sonra yapılır.
Fasılalı tarifelerde pekiştirmeler arası zaman, oranlı tarifelerde de pekiştirmeler ara-sıdavranış
sayısı eşit tutulursa, bu çeşit tarifelere sabit tarifeler denir. Bu durumlarda psikologlar sabit
fasılalı) ve sabit oranlı tarifelerden söz ederler. Tabii değişken fasılalı ve değişken oranlı) tarifeler
de vardır. Bu tür tarifelerde pekiştirmeler arası zaman ya dadavra-nış sayısı bir seferden diğerine
değişir.
Pekiştirme tarifeleriyle elde edilen sonuçlardan biri şöyle ifade edilebilir: Bu tarifelerle çalışan
denekler devamlı pekiştirme tarifesiy-le çalışanlara kıyasla daha fazla davranış gösterirler.
Özellikle fasılalar ya da oranlar büyükse,davranış sayısı daha da yükselir. Devamlı pekiştirme
tarifesiyle saatte yüz dolaylarında olandavranış sayısı bu tarifelerde binlere çıkar.davranış
sayısındaki bu yükseklik aralıklı pekiştirme tarifelerinden sonraki sönme sırasında kendini daha
da belirgin bir şekilde gösterir; çünkü sönme sırasında ödül yoktur, dolayısıyla da yemek ya da
içmekle vakit geçirilmez. Ayrıca, aralıklı pekiştirmeden sonraki sönme devamlı pekiştirmeden
sonraki sönmeye kıyasla çok daha uzun sürer.

MOTOR ÖĞRENME

Basit edimsel öğrenme, belli bir amaca varmak için ne yapılması gerektiğinin öğre-nilmesidir.
Bazen psikomotor öğrenme de denen motor öğrenmede söz konusu olan ise, bir şeyin nasıl daha
iyi yapılacağıdır. Gündelik hayat, motor öğrenme gerektiren faaliyetlerle doludur. Bunlar arasında
çatal kaşıkla yemek yemeyi, konuşmayı, yazı yazmayı, araba kullanmayı, topu hedefe amayı, bir
müzik aletini çalmayı sayabiliriz. Bütün bu becerilerde, bireyin davranışlarını hızlı ve doğru olarak
yapabilmesi için alıştırma gereklidir.

Motor öğrenmede de uyarıcılar, ayrıtetmenin öğrenilmesinde olduğu kadar önemlidir; fakat


burada durum biraz farklıdır. Örneğin, iyi bir golf oyuncusunun, güzel bir vuruş yapabilmek için
belirli bir uyarıcı durumuna gereksinimi vardır:Bileğinde ve bacaklarında belli bir duygunun
olması, bakışlarının topun üzerinde yoğunlaşması, sopasını kaldırırken omuzlarından ve
kollarından dö-nüt uyarıcılarının gelmesi gerekir. Piyanistler ve daktilo yazanlar da "her şeyin
yolunda olduğu" duygusunu veren belli bir pozisyona girmedikçe işlerini yapamazlar. Diğer bir
deyişle, motor becerilerde, çevre, bedensel iç uyarıcılar ve yapılacak iş arasında bir eşgüdüm söz
konusudur. Ancak, motor öğrenmelerde üzerinde daha çok durulan şey,davranışın yapılış tarzıdır.
Motor öğrenme genellikledavranışın yapılmasındaki hız ve hatasızlıkla ölçülür. Örneğin, daktilo
sınavlarında hız değerlendirilirken hatalar da hesaba katılır.

BİLİŞSEL ÖĞRENME

İnsan öğrenmesinin söz konusu olduğu durumların hepsinde değilse bile çoğunda klasik ve
edimsel koşullanmayı incelerken ele aldığımız türden işlemler yoktur.insanlar bazı şeyleri sadece
bunlara maruz kalarak öğrenirler.
Örneğin dün akşam televizyonda haberleri izlemişseniz büyük bir olasılıkla bir şeyler
öğrenmişsinizdir; ve bunları başka birisine anlatabilirsiniz. Burada bilişsel öğrenme vardır. Şimdi
bu kitabı okurken de ne klasik koşullanmaya, ne edimsel koşullanmaya ne de kaçma
koşullanmasına benzeyen bir durumda öğrenme yapmaktasınız. Bu öğrenme durumunun özelliği,
yeni bilgilerin depolanması ve eski bilgilerin yeni anlamlar ve bağlar kazanmasıdır.
Pekiştirecin açık biçimde kullanılmadığı ve ağırlık noktasını bilgi depolama ve işlemenin
oluşturduğu öğrenme durumları için bir ad bulmak gerekir. "Bilişsel" (cognitive) kelimesi
psikologlar tarafından, duyu organlarından gelen girdilerin işlenmesini ifade etmek için kullanılan
bir kelimedir. "Öğrenme" ise daha önce de gördüğümüz gibi, davranışlarda yaşantı sonucu
meydana gelen oldukça devamlı bir değişikliktir. Bu iki terimin tanımını bir araya getirince
"bilişsel öğren-me"nin tanımını elde ederiz:

TAKLİT VE ÖRNEK ALMA YOLUYLA ÖĞRENME

İnsan öğrenmesinde yeri olan bir diğer bilişsel öğrenme türü de başka bireyi taklit etme ya da
türün başka bir üyesinin davranış larını örnek almadır . Bir kişi başkasının bir şey söylediğini
duyar ya da yaptığını görür ve onu kopya etmeye çalışır.
Neyin taklit edilebilir olduğu türe özgü yeteneklerle belirlenir. Bazı kuşlar, örneğin papağan,
insanların konuşmasını taklit edebilir. Bazı kuşlar da ötüşlerini türlerinin daha yaşlı üyelerini
dinleyerek geliştirirler. Şempanzeler ise genellikle birbirlerinin hareket ve jestlerini taklit ederler.
Çocuklar da kelimeleri söylemeyi, bir ölçüde, ana-babalarını ve başka çocukları duyarak
öğrenirler.

Uzun yıllar psikologlar, taklidi klasik ve edimsel koşullanmanın bir bileşimi olarak açıklamaya
çalışmışlardı. Oysa modern psikologlar taklit ya da örnek almayı, bazı hayvan türlerinin sahip
olduğu, doğuştan gelen bir yetenek olarak görmeye başlamışlardır. Yeni görüşe göre söz konusu
hayvanların, başkalarının davranışlarını algılayarak aynını yapma konusunda doğuştan gelen bir
yetenekleri vardır.

KAVRAMA YOLUYLA ÖĞRENME

Tipik bir kavrama deneyinde bir problem sorulur, görünürde hiç bir ilerleme olmadan bir süre
geçer, sonra çözüm birdenbire gelir. Kavrama yoluyla öğrenmenin bir eğrisi çizilecek olursa, önce
hiç bir öğrenme belirtisi görünmez; sonra da birdenbire tam ya da hemen hemen tam öğrenme
görülür. Kavrama yoluyla öğrenmenin bir özelliği de benzer durumlara büyük ölçüde
genellenmesidir.

Kavrama olayı şempanzelerle yapılan birçok deneyde gösterilmiştir. Bu deneylerin en basitleri,


hayvanın elle ulaşamadığı yiyeceği bir sopa kullanarak almasını gerektiren deneylerdir. Aşağıdaki
alıntı Nueva adlı bir şempanzeyle yapılan böyle bir deneyi betimlemektedir:

Nueva gelişinden üç gün sonra test edilmiştir. Henüz diğer hayvanları tanımamıştır ve bir kafeste
tek başına kalmaktadır. Kafesine küçük bir sopa sokulur. Nueva bu sopayla yerleri kazır, muz
kabuklarını iterek bir yığın haline getirir, sonra da önemsemez bir tavırla sopayı kafesin
parmaklıklarından dışarıya, aşağı yukarı 75 santim uzaklığa atar. On dakika sonra kafesin dışına
ve Nueva'nın ulaşamayacağı bir uzaklığa bir meyve konur. Hayvan önce meyvaya uzanmaya
çalışır fakat tabii başaramaz. Bunun üzerine şempanzelere özgü şikayetlere başlar dudaklarını,
özellikle aşağı sarkıtır, gözlemciye yalvaran bakışlarla bakar, ağlama sesleri çıkarır ve son olarak
da başka durumlarda da gözlenen en açık çaresizlik davranışını gösterir, kendini sırt üstü yere
atar. Böylece k yakınmalarla, yalvarmalarla geçen bir süreden sonra 7 dakikadan sonra sopaya
bakar.Sopayı yakalar kafesin dışına uzatır, beceriksizce de olsa muzu eliyle ulaşabileceği bir
mesafeye getirir.
Bu örneğin en önemli noktası hayvanın sopaya birdenbire bakması ve hemen ardından sopayı
uygun şekilde kullanmasıdır.Yani deneme yanılmalarla uğraşmadan kavramalı bir davranış
göstermesidir işte bu kavrama yoluyla öğrenmeyi iyi bir örnektir.
SOSYAL ÖĞRENME

Klasik ve edimsel koşullanma kuramları insan ve hayvan davranışlarının hangi uyarıcılarla


azaldığı ya da çoğaldığını açıklamaktadır. Ancak insanların göreli olarak karmaşık davranışları,
doğrudan pekiştirilmeden bir kerede tüm özellikleri ile gösterdikleri gözlenmektedir. Örneğin
öğrenciler parmak kaldırarak söz istemeyi, öğretmen geldiği zaman sessiz durmayı genellikle
doğrudan pe-kiştireç almaksızın öğrenirler. Bu tür öğrenmeleri açıklayan en önemli kuramlardan
biri, gözlem yoluyla öğrenme kuramıdır. Bu kuram değişik kaynaklarda taklit yoluyla, model
alarak ya da sosyal öğrenme olarak da anılmaktadır.
Bu öğrenme kuramının öncüleri N. E.Miller, J. Dollard ve A. Bandura'dır. Bu psikologlardan Miller
ve Dollard'a göre çocuklar çevrelerindeki kişilerin davranışlarını ve bu davranışların sonucunu
gözlerler.Gözledikleri davranışlardan pekiştirilenleri taklit ederken, sonucu olumlu olmayan
dayanışları taklit etmezler. Bu nedenle bir modeli taklit etme bir tür edimsel koşullanmadır. Bu
açıklamaya göre bir davranışın öğrenilmesi için, bireyin bu davranışın sonucunu yaşayarak
öğrenmesi gerekmez. Örneğin köpek tarafından ışınlan ya da salıncaktan düşen bir çocuğu
gözleyen biri, köpek ve salıncaktan korka-bilir. Günlük yaşantımızda gözleyerek öğrendiğimiz pek
çok davranış vardır.
Sosyal öğrenmenin önde gelen isimlerinden biri olan A. Bandura'ya göre, gözlem yoluyla
öğrenme, pekiştirilen bir davranışın taklit edilmesi kadar basit bir olgu değildir. Gözlemin bireyi
bilgilendirme işlevi de vardır. Bandura, insanların çevrelerindeki kişilerin davranışlarını
gözlediklerini, bu gözlemlerden bazı sonuçlar çıkararak kendileri için yararlı olan durumlarda
davranışı gösterdiklerini öne sürmüştür. Örneğin bir şoför önündeki arabanın yoldaki bir çukura
ya da kasise girerek sallandığını gözleyebilir. Bu gözlemi sonucunda arabanın geçtiği yerde bir
çukur olduğu bilgisini edinir ve arabasına zarar vermemek için gözlediği davranışı taklit etmez.

Bandura'ya göre model alınan davranış saklanabildiği ve değişikliğe uğratılabildiğine göre,


gözlenen davranışların bireyin belleğine kodlanması ve gerektiği zaman hatırlanması gerekir. Bu
özelliklerinden ötürü gözlem yoluyla öğrenmenin bilişsel boyutu da önemlidir.

Sosyal Öğrenme Süreçleri


Bandura'ya göre, gözlem yoluyla öğrenmede dikkat, hatırlama, yeniden üretme ve pekiştireç
olmak üzere 4 temel süreç vardır.
Aşağıda bu süreçler kısaca açıklanmaktadır.

Dikkat: Model alınan davranışın gösterilebilmesi için öncelikle model alınan davranışa dikkat
edilmesi gerekir. Yapılan araştırmalar, insanların farklı, ilginç ve yüksek statülü kişilerin
davranışlarına dikkat ettiklerini göstermektedir.

Hatırlama: Model almak için modeli taklit etmeye niyetli olmak ve modelin davranışlarını
belleğe kodlamak gerekir. Çünkü gözlenen davranış genellikle gözlemden hemen sonra ortaya
çıkmayabilir. Birey gözlediği davranışı yeri geldiği zaman da kullanabilir.
Davranış belleğe görsel, sözel ya da sembolik olarak kodlanabilir.

Yeniden Üretme: Model alınan davranışın gösterilmesi için bireyin gözlemlerini davranışa
dönüştürebilmesi gerekir. Örneğin bir seyirci bir basketbolcunun davranışlarını gözleyip,
belleğine kodlayabilir. Ancak sahip olduğu kas sistemi ile gözlediği davranışları kendisi
gösteremeyebilir.

Okulda Gözlem Yoluyla Öğrenmenin Yeri Ve Önemi


1. Öğretmenler, öğrencilerin dikkatini gerçek hayattan, roman ve film kahramanlarından model
alabilecekleri kişilere çekmelidir.
2. Çocuklar film ya da masal kahramanlarının davranışlarını da taklit ederler. Araştırmalar
çocukların özellikle saldırgan davranışları daha çok taklit ettiklerini göstermektedir. Bu nedenle
çocukların izledikleri filmler dikkatle seçilmeli, çocuklara kötü model oluşturacak filmler
gösterilmemelidir
3. Öğretmen en çok model alınan kişilerden biridir. Bu nedenle öğretmenin sınıfta ve sınıf dışında
öğrencilere çok iyi bir model oluşturması gerekir.
4. Öğrencilerde istendik davranışlar oluşturmak için, doğru davranan öğrenciler pekiştirilerek, bu
öğrencilerin diğer öğrenciler tarafından model alınması sağlanmalıdır

KISACA:
"Bilişsel öğrenme" yaşantı sonucu bilginin işlenişinde meydana gelen değişme olarak tanımlanır.
Bu olayın varlığı, yer öğrenme ve bilişsel haritaların oluşması konularındaki araştırmalarla
gösterilmiştir. Bilişsel öğrenme yoluyla, başka kişileri model alıp onların davranışlarını taklit
edebiliriz.
Kavrama yoluyla öğrenme de bir tür bilişsel öğrenmedir ve bireyin, yaşantılarını algısal düzeyde
yeniden örgütlemesi şeklinde tanımlanabilir. Ayrıca kavrama yoluyla öğrenme, bir ölçüde, bireyin
daha önceki öğrenmelerinden yaptığı aktarmalarla da açıklanabilir; yani bireyin daha önceki
yaşantıları sırasında öğrenme kurulumları geliştirdiği, diğer bir deyişle öğrenmeyi öğrendiği ve
yeni öğrenme durumunda bunlardan yararlandığı düşünülebilir.

GÜDÜLEME MOTİVASYON

Etkileştiği çevresi insanı,davranışları öğrenmeye zorlar.Zorlama ile hayvanlar da ba-zıdavranışları


öğrenirler. Ama hayvanları davranmaya iten gücün , iç güdü olduğu varsayılmaktadır.İnsanı
gelişmeye iten güç ise dürtü,güdü,gereksinme ve güdülenme kavramları ile anlatılmaktadır.
İç güdü bir canlı türünün tüm üyelerinde aynı biçimde görülen, kalıtsal olarak örgütlenmiş
öğrenmeye dayanmayan, davranma eğilimidir. İç güdü ile yapılan davranışlar kendiliğinden
doğal olarak ortaya çıkarlar. Kimi kez iç güdü sözcüğü yerine içtepi sözcüğü de kullanılır. Kimi
psikologlar, saldırganlık,kıskançlık, başarı, gibi davranışların kaynağının insanın iç güdüsü
olduğunu savunurlar. Ama insan,öteki canlılardan farklı olarak, çevre etkilerinin dışında iç
güçlerinin
zorlaması ile, doğayı değiştirecek,öteki canlılardan üstün gelecek, kendine kültür denilen bir
ortam yaratacak gelişmişliğe ulaşır.
İnsanı,yemek,içmek gibi yaşaması için gereken davranışlara yönelten ve doğuştan getirilen itici
güce dürtü denir. Kimi psikologlar , dürtüleri fizyolojik güdü adı altında güdülerin alt dalına
koyarlar.

Güdü (motive) insanı bilinçli olarak yaşaması ve gelişmesi için bir gereksinimini karşılamaya
yönelten bir iç güçtür. Güdüler, öğrenilmemiş (kalıtsal) ya da doğumdan sonra çevrenin
gereksinmesini kapsayan genel bir kavramdır. Güdünün açıkça gözlenen ya da gözlenmeyen bir
çok türü vardır. Psikologlar güdüleri teker teker saymaktan daha çok bunları kümelendirerek
adlandırırlar.
İnsan , bazı güdülerinin farkında olmayabilir. Farkına varılan ya da varılmayan güdüler,
doğumdan sonra birbirini etkileyerek ve çevre değişkenleri ile çekinik ya da baskın nitelik
kazanarak insanın güdüsel örüntüsü-nü oluştururlar. İnsan, belli bir güdünün yönlendirmesinden
çok güdüsel örüntünün yönlendirmesiyle gereksinimlerini karşılar.

Gereksinme insanın bedensel, toplumsal, ruhsal nitelikte olan bir şeyin (nesne,ilişki ,duygu, bilgi
gibi) yoksunluğundan, yetmezliğinden duyduğu içsel gerilimdir. Günlük anlatımda gereksinme
kavramı güdü ,dürtü kavramına göre daha çok kullanılır. Ayrıca, güdü ,dürtü ve gereksinme
kavramları , birbirinin yerine kullanılabilir.

Dürtü ,güdü ya da gereksinmenin insanın, bir davranışı öğrenerek ya da değiştirerek gelişmeye


itmesi gerekir. Başka bir deyişle insan gereksinmesini doyurmaya güdülemelidir.

Güdülenme insanın gereksinmesini (dürtüsünü, güdüsünü) doyurmak için eyleme geçecek


düzeyde isteklenmesidir. Gereksinmenin etkisiyle güdülenmeyi ,dış etkilerle güdülenmeden
ayırmak için ,gerektiğinde içsel (doğal)güdülenme deyimi kullanılır. Dışsal (yapay) güdülenmeye
eğitimde güdüleme denir.
Güdüleme, insanı bir gereksinmesini doyurmaya ya da onda yeni bir gereksinme yaratmaya
yönelik dıştan yapılan etkidir. Kimi kez etkileme ile güdüleme eş anlamda kullanılır.Öğretmenin
öğrencide bir konuyu öğrenmeye istek yaratması güdülemedir.Eğer öğretmen öğrencide, onu
öğrenme eylemine geçirecek düzeyde istek yaratabilmişse öğrenci dıştan güdülenmiştir.

GÜDÜLER

İnsanın amacı , yaşamını ve soyunu sürdürmektir. İnsanın yaşamını ve soyunu sürdürmesi de


güdülerini doyurmaktır.İnsanın bazı güdüleri kalıtsaldır.Açlık susuzluk,cinsellik,merak,oyun,
devinme gibi güdüler doğuştan gelir.Bunlara dürtü,birincil güdü,temel güdü ya da öğrenilmemiş
güdüler de denilmektedir. Bu tür güdülerin ,yekindiğinde insanı davranışa itme gücü yüksektir.
Açlık,susuzluk gibi dürtülerin doyurulamaması, insanın yaşamını sona erdirir. (Maslow,1971)
İnsanın bazı güdüleri ise çevre etkenleri ile oluşur. Bunlar öğrenilmiş güdülerdir. Çevre etkenleri
içinde özellikle toplum,insanın yeni güdüler öğrenmesini sağlar. Buna kültürel ya da sosyal
etkenler denir. Çevre etkenleri ile edinilenler ,bir topluma ilişkin
olma , toplumun onayını kazanma , başkasının gözüne girme ,sorumluluk alma, başarılı olma
,toplumda bir konum edinme gibi güdülerdir. Bunlara ikincil güdülerde de denir.

İnsanın öğrenilmemiş ve öğrenilmiş güdülerinin ne olduğu konusunda pek çok araştırma yapılmış
ve çok sayıda güdü ,dürtü ve gereksinme adı bulunmuştur. Bunların kümelere ayırarak
sınıflandırılması da yapılmıştır.

Bu sınıflandırmadan biri aşağıdadır:


1. Fiziyolojik ihtiyaçlar: Açlık, susuzluk.
2. Beden güvenliğini sağlama: Yaşama ,dinlenme, tehlikelerden,hastalıklardan ve kazalardan
korunma, çalışma gibi gereksinmeler.
3. Cinsel doyurulma: Karşıt cinsin dikkatini ve ilişkisini sağlama, cinsel gerilimden kurtulma
gibi gereksinmeler
4. Sevilme ve kabul edilme: Sevilme güven içinde olma arkadaş ve dost edinme , toplumca
beğenilme, bir kümeye katılma, başkalarını memnun etme , iyilik yapma , övülme gibi
gereksinmeler

5 Toplum da yer edinme ve tanınma :


Mal edinme,edindiklerini koruma , önder olma, önderi izleme , başkalarını yönetme, başkalarını
koruma, başkalarını öykünme, saygınlık kazanma, kınanmaktan,ayıplanmaktan kaçınma gibi
gereksinmeler
6. Bilişsel yaşam ve yaratıcılık: Başkaları ile aynı düşüncede olma ,kendini
anlatabilme,özendirilme, desteklenme, düşünme, bilgi ve beceri edinme, bunları yorumlama,
örgütleme , açıklama, yollarını arama gibi gereksinmeler
7. Kendini bilme ve geliştirme: (öz ger-çekleştirim) Gelişme, kusurlarını ve engelleri yenme,
amacına ulaşma,ve zorlamalara karşı koyma, kendini bilme ,tanıma ve bulma gibi gereksinmeler

Gereksinmelerin bu genel sınıflandırılmasının yanı sıra , öğrencilerin asıl gereksinmeleri de


öğretmen için önemlidir.Öğrencilerin gizil güçlerini ve kişiliklerini geliştirebilmeleri için, eğitim
yoluyla doyurmak istedikleri gereksinmeleri beş başlık altında toplanabilir:
1. Öz gerçekleştirim gereksinimi: Öğrenci kendini tanımak, kendini kabul etmek,yeteneklerini
yeterliliklere dönüştürmek,amaçları ile yeterlikleri arasında denge kurmak, sorunlarını bilimsel
bilgilerle akılcı yaklaşımla çözmek,davranışlarını istenci ile yönlendirerek düşünce ve eylem
özgürlüğüne ulaşmak ister.
2. Anlatım ve iletişim gereksinimi : Öğrenci duygularını, düşüncelerini , konuşarak,
yaşayarak, çizerek, devinerek, renk ve madde kullanarak değişik yollarla anlatmak; anlatımda
değişik araçları kullanmak,başkaları ile etkili bir iletişim kurmak ister.
3. İlişki, iş birliği , birlikte yaşama gereksinimi: Öğrenci, başkaları ile ilişki kurmada ,
birlikte çalışmada ve yaşamada yeterli olmak başkaları ile iyi ilişkiler kurmak ister.
4. Sağlıklı yaşama gereksinimi: Öğrenci,kendini ve çevresini temizlemede dengeli beslemede
,sağlık kurallarını uygulamada , kaza ve hastalıklardan korunmada yaşamını ussal ve özenli
düzenlemede yeterli olmak ister.
5. Üretim ve tutumluluk gereksinimi: Öğrenci geçimini sağlamak için bir meslek edinmek,
mesleğini başarılı yürütmek , gelir ve giderleri arasında denge kurmak, ürettiklerini ve elindeki
kaynakları tutumlu kullanmaklara günler için para biriktirmek,kaynaklarını savurmamak ister.
Okul , bu gereksinmelerle gelen öğrenciye gereksinmelerini doyurabileceği ortamı
hazırlayabilmeli ,bilgi,beceri,ve tutumu (davranışı) kazandırabilmelidir.
GÜDÜLENME

Bir güdü doyumsuzluğa dönüştüğünde , yeterince doyurulamadığında, erişmek istediği hedeften


yoksun bırakıldığında hedefine ulaşmada yetersiz kaldığında insanı gerilime iter.Bu iç gerilim,
insanın güdüsünü doyurmak ya da güdünün hedefine ulaşmak için gerekli davranışları yapmaya
zorlar; gereken davranışları ona yaptırır. Eğer insan güdüsünü yeterince doyurmada ya da
hedefine eriştirmede başarılı olursa gerilimden kurtularak rahatlar.
İnsanın bir güdüsünü karşılanması gereken bir davranışı yapmasına ve güdüsünü doyurarak
gerilimden kurtarılmasına güdülenme süreci denir .Böylece güdülenme süreci , yekinme ,
davranma ve doyurulma olmak üzere üç aşamalıdır. Bu üç aşama çem-bersel bir dönü oluşturur.
İnsanın güdüler , ister öğrenilmemiş,ister öğrenilmiş olsun, gerektiğinde öğrenme yoluyla
değişmeye uğratılabilir. İnsan öğrenme yoluyla yeni güdüler kazanarak yerleşmiş güdülerini
değiştirerek , kendine bir güdüsel örüntü geliştirir.

İnsanın güdüsel örüntüsü,kişiliği eliyle denetlenir. Yekinen bir güdünün, niçin,nasıl, nerede, ne
zaman, hangi öncelikle doyurulacağım insanın güdüsel örüntüsü belirler. Ama insan
güdülenmesinin kendi kişilik özelliklerine uygun olarak oluşmasını da denetim altına alır .
Örneğin, bir insan açlık güdüsünü doyurmada, kişilik özelliklerine göre, başka insanlardan ayrılır.
Açlık güdüsünü doyurduğu yer, zaman gibi koşullar önemlidir. İnsan, evinde açlık güdüsünü
doyuruyorsa başka türlü davranır. Eğer insan açlığını başkalarının yanında doyurmaya kalkarsa
içinde bulunduğu durumun gerektiği gibi davranarak, açlık güdüsünü bastırabilir, beğenilme,
küçük düşmeme, tok gözlü görünme gibi gereksinmeleriyle az yemeyi ya da yememeyi
yeğleyebilir.
İnsanın güdüsel örüntüsü hem yerleşiktir hem de değişme içindedir.Güdüsel örüntü ,kişilik
özellikleriyle bağlantılı olduğu için, kişilik özellikleri gibi yerleşiktir, kolay kolay değişmez. Öte
yandan bir durum karşısında egemenliğini yitirebilir ve yerini başka güdülere bırakabilir.İnsanın
yaptığı bir davranışı, bir önceki davranışına benzese bile, bu davranışının nedeni olan güdüler
değişik bir örüntüde olabilir. Çünkü insanın güdüsel örüntüsü, her düzeydeki bütün
gereksinmelerinin ve kişilik özelliklerinin karmaşık bir etkileşimi ile oluşmaktadır.

Güdüsel örüntüsünün değişme içinde olması yüzünden, insanın hangi nedenle davrandığını
tanımak güç olur. İnsanın güdüsel örüntüleri birbirinden değişiktir. İki insan aynı davranışı yapsa
bile davranışının nedenleri ayrı olmaktadır. Sözgelimi , sınıfta birkaç kez kavga çıkaran bir
öğrenci her kavgada doyurmak istediği güdüleri değişiktir. Kavgaya karışan on öğrenci varsa ,bu
on öğrencinin kavga yoluyla doyurmak istediği güdüleri de birbirlerinden değişiktir.
İnsan güdülerini doyurması çoğu kez , çevresinden gelen engellerle karşılaşır. İnsanın güdülerini
doyurup dengeye ulaşması için , bu engelleri yenip sorunu çözmesi gerekir. Sorun çözme, insanın
kendi yetenekleri ile çevre koşullarının akla uygun biçimde birleştirerek, ihtiyaç duyulan
güdüsünün doyurulmasını zorlaştıran engeli kaldırmakla olur.

Güdüsel Öğrenme
Güdüsel öğrenme kuramları, insanın yaşamını sürdürmek için öğrendiğini savunurlar.İnsanın
yaşamasının amacı, güdülerini doyurmaktır.İnsan güdülerini doyurmaya elverişli davranışları
öğrenmeden bu amaca ulaşamaz. Davranışlar insanın güdülerini araçlarıdır.Güdüsel öğrenme
kümesine girebilecek iki öğrenme kuramı vardır.
Bunlar Psikodinamik ve İşlevsel Öğrenme kuramlarıdır:

PSİKODİNAMİK KURAM

Psikodinamik öğrenme kuramına göre öğrenme insanın doğal bir gereksinmesi-dir.İnsanın


kişiliğini geliştirmek ve gereksinmelerini karşılamak için öğrenmek zorundadır. İnsan , doğumuyla
birlikte gereksinmelerini karşılayarak kişiliğini kazanmaya başlar ve bunu yaşam boyu sürdürür.
Bu süreç içinde insan sürekli öğrenir.
İnsanın öğrenme süreci içinde ilk çocukluk evresi, kişiliğini geliştirmede temel bir gelişim
evresidir. Bu evrede çocuk, kişilik özelliklerinin temelini oluşturacak yaşantılar kazanır, hızlı bir
öğrenme süreci içinde bulunur. Bu yaşlarda edinilen yaşantılar ve kazanılan kişilik özellikleri ,
etkilerini insanın ömrü boyunca sürdürürler. Bu kurama göre öğrenme, öğrenene haz vermelidir.
Çünkü insan elemden kaçar,hazza yönelir. Öğrenilenlerin pekiştirilmesi için yapılan
alıştırmalar,insana haz vermediği zaman, öğrenme sakatlanır. Alıştırmalar insanın gerilimini
çoğaltmamak, tersine azaltmalıdır.

İnsanın güdüleri tüm eylemlerinin temeli olduğu gibi , öğrenmesinin de temelidir.İnsan ,


güdülerinin doyurulması engellendiğinde , yeni doyurulma yolları aramak için öğrenme
eylemlerine geçer.Böylece doyurula-mamanın yarattığı kaygılardan kurtulmaya çalışır.(Maslovv,
1971)

İŞLEVSEL KURAM

Öğrenmede işlevselcilik öğrenmenin insana, bir amacını, gerçekleştirmek için gerektiğini


savunur. İşlevsel Öğrenme kuramına göre, insan bir işi yapmaya giriştiğinde işini iyi yapmak ve
önüne çıkan engelleri ortadan kaldırmak için bildiklerini kullanır, bilmediklerini de öğrenmeye
çalışır. İnsan bir işlevini yerine getirmek için öğrenir,öğrenme ise insanın bir işlevi içindir.

İnsanın öğrenmeye güdülemesi gereklidir. İnsanın öğrenmeye güdülenmesi öğreneceklerinin


amacını gerçekleştirmesinde bir işlevi olduğunu görmesine bağlıdır. Öğrenilecek davranışlar,
insanın amacına ulaşmasını engelleyen engelleri ortadan kaldırıyor ise, insan öğrenmeye,
güdülenmeye başlar, engel ortadan kaldırılıncaya dek güdülenmesini sürdürür. Bu kurama göre
işlevsel olan bilgi ve beceriler başka alanlara geçiş yapabilirler.

MOTİVASYON VE ÖĞRENME

Motivasyon (güdülenme), okuldaki öğrenci davranışlarının yönünü , şiddetini .kararlılığını


belirleyen en önemli güç kaynaklarından biridir.
Okul ve sınıfta ortaya çıkan öğrenme güçlükleriyle disiplin olaylarını önemli bir kaynağı
güdülenme ile ilgilidir. Öğrenmek için her öğrenci öğretme-öğrenme sürecine istekli katılmak,
öğrenmenin gerektirdiği ilkelere uymak öğrenmesinden sorumluluk taşımak ve çalışmak
zorundadır. Bu nedenle ,öğrenme için gerekli güdülenmeyi sağlamak okulun görevlerinden
biridir.

Güdü, belli durumlarda belli amaçlara ulaşmak ve gerekli davranışların yapılabilmesi için
organizmayı harekete geçiren, enerji veren, duyuşsal bir yükselmeye (coşku,istek) neden olan ve
davranışları yönlendiren bir "itici güç" tür. Güdülenme, belli amaçlara ulaşmak için bir güç
kazanma halidir. Mesela, Ali ortaokul 2. sınıf öğrencisidir. Sosyal Bilgiler dersine düzenli olarak
girmez ve sınıfta dersle ilgilenmez. Derslerde arkadaşlarının da dinlemesine engel olup
pencereden dışarıyı seyreder. Sosyal Bilgiler dersinde verilen ödevleri yapamadığı zaman , cevap
aramak istemez. Öğretmen derste adapte etmekte zorlanır. Bu durumlar, Ali'nin Sosyal Bilgiler
dersinden hoşlanmadığını ,bu dersle ilgili faaliyetlere istekle katılmadığını ,güdülenmemiş
olduğunu gösterir.
Buna karşılık, sınıf arkadaşı Ayşe Sosyal Bilgiler dersi ile çok ilgilidir . Derslere her zaman
önceden hazırlanır,sürekli çalışır, ödevlerini büyük bir zevkle yapar. Değişik kaynaklardan
bulduğu bilgileri sınıfa getirir. Ödevlerini zamanında yapar ve çözemediği her soruyu
araştırır.Ayşe Sosyal Bilgiler dersinde yüksek derecede güdülenmiştir.

Güdülenmiş ile güdülenmemiş öğrenci davranışları arasında önemli farklar vardır. Güdülenmiş
davranışların yönü bellidir,büyük bir enerji ile yapılır. Hareketlerde kararlılık, devamlılık ve ısrar
vardır.

1. İlgi duyma ve dikkat etmede süreklilik


2. Davranışın yapılması için çaba göstermeye ve gerekli zamanı harcamaya isteklilik
3. Konu üzerinde odaklaşma . kendini verme ve güçlüklerle karşılaşıldığında istenilen davranışı
yapmaktan vazgeçme , sonuca gitmede ısrarlı olmak ve kararlılık.
İnsanlar bir izlenimde bulunurken az çok güdülenmişlerdir. Örneğin, ders dinlemeyen çocuk
dışarıyı izlerken veya arkadaşları ile konuşurken başka yöne güdülenmiş demektir. Öğretmenler,
öğrencilerin güdülenmemiş olduklarını söyledikleri zaman , bunu kendi hesapları açısından
yorumlamaktadır.

Güdülenmenin Kurumsal Dayanakları


Güdülenmenin içeriğini açıklama konusunda psikologlar genellikle şu soruları cevaplamaya
çalışırlar:
1. İnsanı bir harekete başlatan nedir?
2. İnsanı belli bir hedefe doğru ilerlemesini sağlayan nedir?
3. İnsanın belli bir hedefe ulaşmak için ısrarla uğraşmasının nedeni nedir?
Öğrenme kuramlarında olduğu gibi güdülenmenin ne olduğunu açıklamaya yönelik kuramlar çok
sayıda ve çeşitlidir. Bazılarında doğuştan birlikte getirdiğimiz yönelimlere ,bazılarında tamamen
dış etmenlere bazılarında ise insanların iç durumlarına ağırlık vermektedir.

İhtiyaç yoluyla güdülenme:


İki ihtiyaç kuramından bahsedilecektir. Bunlar Murray ve Maslow'un yaklaşımlarıdır. İhtiyaç
insanın genel sağlığı ve refahı için karşılanması gerekli , organizmanın herhangi bir eksiklik
durumu veya kişinin arzu ettiği ve karşılanması gerektiğini düşündüğü bir iç durumdur.
Murray ve Maslovv'un açıklamalarına göre insanların, ihtiyaçlarının tamamen ve mükemmel bir
şekilde karşılandığı durumlar pek azdır.İnsanlar ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı gerilimden
kurtulmak için bunları gidermede etkili olacak hedeflere doğru harekete geçerler. Bu yönden okul
eğitimde ihtiyaç yaratmak ve ihtiyaçlardan yararlanmak öğrencileri güdülemede etkili bir rol
oynar.

İHTİYAÇ KURAMI

Murray tarafından ortaya atılmış olan ihtiyaç kuramı "çevre ile birlikte kendi özelliklerimiz ve
ihtiyaçlarımız bizim nasıl davranacağımızı biçimlendirir" fikri üzerinde kurulmuştur.

İnsanların onayını kazanmak isteyen bir kişi farklı durumlarda farklı davranır. Bir ortam kabul
görmeyi engelleyebilir, bir başkası ise arttırabilir. Kişi ona göre davranır.
Murray'a göre ihtiyaçlar fiziksel ve psikolojik kökenli olmak üzere iki grupta toplanır. Fiziksel
ihtiyaçlarımız,yiyecek, su, uyku gibi bireyin yaşamını sürdürmesi için gerekli olanlardı.Psikolojik
kökenli olanlara ise , başarılı olma ,arkadaşlık kurma , beğenilme gibi örnek gösterilebilir.Murray
28 değişik psikoloji ihtiyaç belirlenmiştir. Bunların en önemlisi "başarma ihtiyacı"dır.

İhtiyaç Hiyerarşisi (Aşamalı Sıralama )


İhtiyaçlar, hiyerarşik bir sıra içinde ortaya çıkar. İhtiyaç sıralamasının en alt düzeyinde yaşamı
sürdürme ve güvence ihtiyaçları yer alır . Bunlar etki yönünden en önemli ve güçlü olanlardır. Bu
ihtiyaçlar kişinin diğer ihtiyaçlarını kontrol eder ve hakim olurlar. Bu ihtiyaçların karşılanması,
doyurulması durumunda bir üst düzeydeki sosyal ihtiyaç lar ortaya çıkar.Bunlar gruba ait olma,
kabul edilme ,sevme ve sevilmedir.Bu ihtiyaçlarında karşılanmasıyla insanlar daha üst düzeydeki
ihtiyaçlarını statü kazanma ,onurunu koruma , kendini gerçekleştirme ve meraklarını gidermeye
yönelir. Bunların içinde en önemlisi "kendini gerçekleştirme"dir.
İlk dört ihtiyaç giderildiğinde bunlarla ilgili güdülerin şiddeti azalır. Diğer ihtiyaçlar
karşılandığında ise bunları başlatan güdülerin şiddeti azalmaz, artarak devam eder.
İhtiyaç sırasının en üstündeki ihtiyaç grubuna "Gelişme İhtiyaçlarfda denir.Bunlar hiçbir zaman
tam olarak karşılanmaz . Bunları gerçekleştirme sonu gelmeyen bir hız ve enerji ile tazelenir.
İhtiyaçlar arasında ileri-geri gider gelirler. Bazı hallerde çalışırken acıktığımızın farkında bile
olmayız . Birkaç gün uykusuzda kalsak derslerimize sürekli çalışabiliriz.

Maslovv'un bu ihtiyaç sıralamasının okul eğitiminde önemli yeri ve sonuçları vardır.


1. Okula aç, hasta, yorgun ve huzursuz gelen öğrencileri öğrenmeye yöneltmek kolay değildir.
2. Sınıfın korku ve kaygı veren bir havası varsa; öğrenci kendini okulda rahat ve güven içinde
hissedemez. Bu nedenle öğretimden beklenen sonucu almak güçleşir.
3. Çocukların özellikle ortaokul çağında akran grupları oluşturması ve o gruplara katılma isteği
diğer ihtiyaçlarını karşılamaktan daha çok önem taşır.
4. Öğretmenin, anne ,babaların istek ve beklentilerindeki tutarsızlıklar çocuklarda güvensizlik
duygularının doğmasına ve yerleşmesine neden olur.
5. Öğrenciler , başkaları önünde yeterli ve başarılı olma ,başkaları tarafından tanınma , prestij
sahibi olma gibi ihtiyaçları karşılamak için büyük gayret gösterirler.
6. Maslovv'un ihtiyaç sıralaması , öğretmenin çocukları daha iyi tanıyarak onların hangi güdüler
altında olduklarını bilirse onlara daha gerçekçi yardım getirebilir,güdülenmesini sağlayabilir ve
gereken rehberliği yapabilir.

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

Öğrenilmiş çaresizlik kavramı ilk olarak Pennsylvania Üniversitesinde hayvanlarla yapılan


öğrenme araştırmalarıyla tanımlanmıştır (Overmier ve Seligman, 1967; Selig-man ve Maier,
1967). Seligman ve Maier (1967) üçlü deney deseni içinde melez köpeklerle yaptıkları çalışmada
üç farklı köpek grubunu, birinci grup kaçma, ikinci grup bağlı (çaresiz) ve üçüncü grup kontrol
grubu olmak üzere köpekleri, iki aşamadan oluşan iki farklı deneysel işleme tabi tutmuşlardır. İlk
aşamada birinci gruptaki köpeklere bir kutu içinde kaçabilecekleri elektrik şoku verilmiş, kutu
içindeki bir pedala bastıklarında elektrik şoku kesilmiştir. Bu gruptaki köpeklere şokun geleceğini
önceden belirten herhangi bir ayırt edici uyarıcı verilmeksizin şok verilmiş ve köpekler bir kaç
tekrardan sonra şoku durdurmayı öğrenmişlerdir.
• Deneye katılan ikinci gruptaki köpeklere ise birinci gruptaki köpeklerle aynı özellik ve sayıda
şok verilmiş, ancak, deney ortamı bu gruptaki köpeklerin elektrik şokunu kese-meyeceği biçimde
düzenlenmiştir. Deneye katılan üçüncü grup köpeklere deneyin birinci aşamasında hiç bir işlem
uygulanmamıştır.

• Deneyin ikinci aşamasında, üç gruptan köpekler kaçma-kaçınma eğitimine tabi tutulmuşlardır.


İki bölmeli bir kutuya konulan köpeklere elektrik şokundan bir dakika önce ayırdedici uyarıcı
olarak ışık verilmekte ve kutunun elektrik şoku olan bölümünden güvenli bölümüne geçen
köpekler şoktan kurtulmaktadır.

• Kaçma ve kontrol gruplarının aksine, çaresizlik grubundaki köpeklerin çaresizlik davranışı


geliştirdiği gözlenmiştir. Bu gruptaki köpekler elektrik şokundan kaçmak için çok az çaba
göstermişler, bu durum güdülen-medeki eksiklik olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca bu gruptaki
köpekler şoku kesmek için herhangi bir başarılı davranış gösterememişler (bilişsel eksiklik ve
kutu içinde yatarak şokun gelmesini beklemişlerdir (duygusal eksiklik).

• Öğrenilmiş çaresizlik modeli, çaresiz gruptaki köpeklerin kutunun içinde hiç bir kaçma kaçınma
davranışı göstermeksizin elektrik şoku verilmesini bekler hale gelmelerinin nedeni olarak
köpeklerin kendi davranışlarıyla elektrik şokunun verilmesi arasında hiç bir ilişkinin
bulunmadığını öğrenmelerine işaret etmektedir. Bir başka deyişle, gösterilecek hiç bir davranışın
elektrik şokunu kontrol edemeyeceği konusundaki öğrenme, davranış ve davranışın sonucu
arasında bir ilişki olmadığı konusunda geleceğe yönelik bir beklenti oluşturmakta ve bu beklenti
yaşamın çeşitli yönlerine genellenerek çaresizlik davranışını ortaya çıkarmaktadır

• Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili laboratuvar çalışmaları daha sonra kediler, ve fareler, üzerinde de
yapılmış ve köpek deneylerinde-ki bulgulara benzer bulgulara ulaşılmıştır. Böylece, öğrenilmiş
çaresizlik olgusunun belli bir türe özgü bir davranış değil, bütün türleri kapsayabilecek genel bir
özellik olduğu anlaşılmıştır.

• Hayvanlarla yapılan çalışmalar; öğrenilmiş çaresizlik araştırmacılarını insan deneklerle


laboratuvar ortamında çalışmaya yöneltmiştir

• Birinci tür çalışmalarda, laboratuvar ortamında insan deneklerle temel öğrenilmiş çaresizlik
modeli araştırılmıştır. Bu çalışmalarda elektrik şoku yerine çözülemeyecek bulmacalar, kontrol
edilemeyen şiddetli gürültüler ve benzeri problem durumları oluşturulmuş ve deneyler bu
ortamlarda yapılmıştır.

• İnsan ve hayvan deneklerle laboratuvar ortamında yapılan çalışmaların bir sonucu olarak
ortaya çıkan öğrenilmiş çaresizlik
modeli, çeşitli davranışların açıklanmasında önemli bir rol oynamıştır. Öğrenilmiş çaresizlik
modeline göre, davranış ile sonucu arasında bağlantı olmadığının öğrenilmesi, güdüsel, bilişsel
ve duygusal alanlarda bozukluklar ortaya çıkartmaktadır. Güdüsel alandaki bozukluk, istemli
davranışlarda azalmayla kendini göstermektedir. Ortaya çıkan bilişsel bozukluk ise, yapılan
davranışın bir sonuç ortaya çıkarabileceğini öğrenmede güçlükle kendini göstermektedir. Birey,
davranışının sonucunda ortaya çıkabilecek olası olumlu ve olumsuz sonuçları değerlendirmekte
güçlükler yaşamakta, sonucu kontrol etme konusundaki olası seçeneklerini
değerlendirememekte ve bunun sonucunda da bireyin düşünsel sürecinde bir tıkanıklık ortaya
çıkmaktadır.
Örseleyici bir olayla karşı karşıya kalan bir insan eğer bu olayı davranışlarıyla kontrol
edemiyorsa, kontrol etme çabaları, yerini belirgin bir çöküntü duygusuna bırakmaktadır. Bu
durumun uzun süre devam etmesinde ise genel bir çökkünlük durumundan depresyondan söz
edilmektedir Bu çökkünlük durumu duygusal bozukluk olarak nitelendirilmektedir.

• Öğrenilmiş çaresizlik modeli, davranışların sonuçlarını kontrol edememe nedeniyle ortaya çıkan
bu çökkünlük durumuna bir açıklama getirmesi nedeniyle bir depresyon modeli olarak
nitelendirilmiştir. Bu görüş araştırma bulgularıyla da desteklenmiş ve çaresizliğin depresyonla
ilişkisini inceleyen çalışmalar çaresiz davranış gösteren bireylerin depresyon seviyesinin de
yüksek olduğunu göstermiştir

• Orijinal çaresizlik modeli olarak adlandırılan bu ilk modele göre, organizmanın sadece kontrol
edilemeyecek durumlara maruz bırakılması çaresizliğin ortaya çıkması için yeterli değildir. Bunun
yerine, çaresizliğin gelişimi için sonucun kontrol edilemeyeceğine bireyin inanması
gerekmektedir. Eğer birey belli bir davranışı göstermenin sonuca hiç bir etkisinin olmadığına
inanırsa o davranışı gösterme sıklığında azalma ortaya çıkacaktır.

• İkinci tür çalışmalarda ise, öğrenilmiş çaresizlik hipotezi insanlarla ilgili çeşitli durumları
açıklamak için kullanılmıştır. Akademik başarı ve sosyal başarısızlık hastalık gibi.