Kürtlere karşı yapılan sıcak savaşta yer alanEvîn Çiçek 1 bir ülkücünün, özel timin, gemileri hazırlayan bir

Laz’ın, Đtalya’da yakalanan gemi kaptanın anlatımları

© Peyamaazadi - 2008 © Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

2

Lazo Lazistanlı: 1966 Đstanbul Eyüp doğumluyum. Aslen Trabzon Lazlarındanım.( Kendisini Türk olarak tanıttı. Laz’mı, Rum’mu, Ermeni’misiniz?. Trabzon’un yerlileri bu halklardır, deyince, Laz olduğunu söyledi) Dört kardeşiz. Diğer kardeşlerim ilkokul mezunudurlar. Babam Tır şoförüydü. Annem ise bizleri büyütmekle sorumlu bir bayan. Ev kadınıydı. 1978 de Đran’a çalışmak için giden babam annemi de kendisiyle birlik te götürdü. Sekiz yıl sonra geri döndüler. Onlar gidince, bizler de yalnız kalınca okulu bıraktım. Ben ilkokul da çok başarılı bir öğrenciydim. Anne ve babanın ev den uzak olmaları sonucu başarısız bir öğrenci durumuna düştüm. Ortaokulda düştüğüm durum benim üzerimde olumsuz yönde etki yaptı. Okuldan uzaklaştım. Ortaokul öğrencisiyken Eyüp semtinde “Ülkü Ocakları”na gidip, gelmeye başladım. Ülkü Ocakları okul sorumluluğunu aldım. Etkinliklere katılıyordum. Đnsanları etkileme gücüne, becerisine sahibim. Doğuştan gelen bir yetenek. Bu işlerle uğraşınca okulu önemsemedim. Çalışmaya başladım. Çalışmak zorundaydım. Varlıklı bir aile değildik. Amcam avukatlık öğrenimi görmüştü. Ama mesleğini yapmıyordu. Meşhur “Of’ lu Đsmail” in gazinosundaki fotoğraf stüdyosunu almış ve çalıştırıyordu. Bir süre onun yanında çalıştım. Abim ise sırf beni cezalandırmak için araba tamirhanesin de çalıştırmaya başladı. Okulu terk etmemi kabullenemedi. Annem ise hep “ Oğlum sigortalı bir işe gir. Bir güvencen olsun. Hastalık, kaza olursa ne yaparsın?. Nerden yardım isteyeceksin?”derdi. Ben de onun söylediklerinden etkilendim. Hep genç ve sağlıklı olarak kalmayacaktım. Uzel traktör fabrikası Milliyetçi Harekat Partisi taraftarlarının elindeydi. Orada çalışabilmek için müracaat ettim. Türk milliyetçisi olduğum için işe alındım. Montaj işinde çalışmaya başladım. Bir süre sonra araç kullanabilme ehliyeti aldım. O işten de ayrıldım. Bir kamyon satın alıp, torbalara konmuş, değişik kilolardan oluşan kömürlerden satmaya başladım. Gidip ocaktan alır ve Eyüp Kaymakamlığının karşı tarafındaki otoparkta da satardım. Politik aktivitelerimi sürdürüyordum. Eyüp Ülkü Ocakları Başkanı oldum. Ülkü Ocakları Dergi’nin temsilciliğini yapıyordum. Resmi görevim yoktu. Faaliyetler de bulunuyordum. O zamanlar ülkü ocakları tekdi. Ama içinde iki ayrı görüş hakimdi. “Hilalciler” ve
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

3

“Bozkurtçular”. Hilalciler; Türk-Đslam ülküsünde birleşmiş şeriat nizamının savunucularıydılar. Bozkurtçular ise, Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini esas almış ve onlar için en önemli şey Türkçülük, yani bir nevi faşizm. Ben hilalciler gurubundandım. 1986 senesin de MÇP ( Milliyetçi Çalışma Partisi) kuruldu. Ben de Eyüp ilçesinde yönetim kurulu kurucu üyesiydim. Daha sonra teşkilattaki anlaşmazlıklar, MHP’nin kendi öz kültüründen uzaklaşarak, kitle partisi olma çabasına girişmesi, Türk – Đslam ülküsünün göz ardı edilerek sadece Türkçülüğün esas alınması ve Alpaslan Türkeş imzasıyla gelen bir genelge de “ Kanımız aksa da zafer Đslam’ın, ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber” vb. sloganların yasaklanması ve teşkilata Atatürk’ün “Ata Put”un (hilafeti kaldırdığı için M. Kemal’e karşı) resimlerinin asılmasını istemesi, teşkilata üye olarak kabul edilecek kişiler de -geçmişte çok ince araştırma yapılırken- herkesin kabul edilmeye başlanması, her türden insanın -mafyacıdan, uyuşturucu tüccarına kadar - gelmesiyle artık o teşkilatta kalamayacağımı anlamam sonucu, konuşmacı olduğum bir gece de düşüncelerimi yüksek sesle dile getirdim ve istifa ettim. MHP teşkilatında bu cüretti gösterebilecek, düşüncelerini sesli dile getirebilecek insanlarla birlikte ayrıldım. Eyüp ilçesinde ben yalnızdım.Türkiye’deki milliyetçi temelde kurulan partilerin tarihin de benim yaptığım bir ilkti. Böyle davranışların bedeli ağırdır. Daha sonra Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları da istifa ettiler. Büyük Birlik Partisi’ni kurduk. Ben de Eyüp “Nizam -ı- Alem Ocakları” ikinci başkanı olarak görev aldım. Yaklaşık bir yıl sonra Gazi Osman Paşa Nizam-ı- Alem Ocağı başkanı ve Đstanbul - Avrupa yakası bölge temsilcisi oldum. Aynı zaman da ocağın Đstanbul Basın sözcüsüydüm. O yıllarda Eyüp ilçesi ikinci başkanıyken Alibeyköy Endüstri Meslek Lisesi’ inde okuyan ve teşkilatımıza üye olan öğrenciler bir gün bana geldiler. Dediler ki “Marmara Lions” adı altında bir “Mason Locası” okullar da sağlık taraması yapmak için Đstanbul Valiliği’nden izin almış. Öğrencilere sözüm ona “Nüfus planlaması” adı altında ahlaksızlık dersleri vermekteler. Ders, seminer veren beyefendi ise “ Kızlar bu böyle takılır” diyerek prezervatifi mikrofona geçiriyor. Kullanılış şeklini tarif ediyor ve “Erkekler bunu takmayı pek sevmezler. Sizler onları bunu takmaya mecbur edin” diyor.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

4

Benim ahlak anlayışıma göre o yaşta gençlere o cümlelerin söylenmesi, “ Zina yapabilirsiniz. Ama bunsuz yapmayın” anlamına geliyordu. Bunun üzerine T.C. Anayasası’nın “Ahlaka muhalif eğitim yapılamaz” maddesine istinaden Đstanbul Sulh Cumhuriyet Savcılığı’na basın toplantısı eşliğinde başvuruda bulundum. Konunun üzerine gidilmeye başlandı. Đstanbul Valiliği verdiği “sağlık taramaları” izinlerini iptal etmek zorunda kaldı. Bir daha da böyle bir girişim de bulunamadılar. Bu tür seminerlere katılmak mecburi değildi. Şike yaptığı için futbol hakemliğinden kovulan ve Alibeyköy Meslek Lisesi’ne müdür olarak verilen kişi bütün öğrencileri seminere katılmaya mecbur etmişti. Bu nedenden dolayı Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de suç duyurusunda bulundum. Aykan Köseoğlu adlı adam açığa alındı. Daha sonra Avcılar semtinde çok daha iyi bir okula müdür olarak atandı. Çünkü arkasında Lions kulüpleri vardı. Ben de bu çıkışımla o kulüp üyelerini kendime düşman etmiştim. Türkiye Cumhuriyetini yıllarca başbakan ve cumhurbaşkanı olarak yöneten Süleyman Demirel de on üçüncü dereceden masondur. Bu kulübün üyelerindendir. Bir ara “Kıyak emeklilik yasası” TBMM’nin gündemindeydi. Ben de bir metin hazırlayarak Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu ortaya koydum. “Bir işçinin, bir memurun geçinemediği bir ülkede vekillerimiz kıyak emeklilik peşine düşmüşlerdir. Gaziantep’in Olakçı köyünde henüz ilkokul bulunmazken bu sorunu çözecek olan vekillerimiz sadece kendilerini düşünmekteler. Bu durum da görüyorum ki sizler bizlerin değil, ceplerinizin vekillerisiniz. Bu sebepten dolayı ben şahsım adına sizlere vermiş olduğum vekaletimi azl ediyor ve beni temsil etme görevinden sizleri alıyorum.” cümlelerini yazdım. Bu azilnameyi noter aracılığıyla meclise göndermek istedim. Kabul etmediler. Đlçe seçim kuruluna gittim. Đlçe seçim kurulu başkanı ağır ceza hakimiydi. Adam korktu. Beni ve basın görevlilerini tersledi, azarladı. “Ben böyle bir işlem yapamam” dedi. Gazetecilere döndüm ve vekalet verirken sorun yok. Almak istediğiniz de muhatap bulamıyorsunuz, dedim. Postahaneye gittik. Metni imzalayıp, gönderdik. Orada bulunan insanlar da imzaladılar. Konu insanların hoşuna gitti. Ertesi gün tüm televizyon ve gazetelerde bu olay “ Hükümete sivil muhtıra” olarak çıktı. Beni hiç sevmeyen Hürriyet Gazetesi görevlileri de olayı manşet yapmışlardı.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

5

Aczimendi tarikatı üyelerini sırf “Kılık-kıyafet kanununa muhalefet” ten tutukladılar. Üç kişiden fazla oldukları içinde olayı teröre sokup, terör örgütü mensubu olmaktan yargıladılar. Ben de cumhuriyet savcısından izin alarak basın görevlileriyle birlikte onların kondukları ceza evine gittim. Savcıyı öğrencilik yıllarımda tanıyordum. O da Laz’dı. Türk milliyetçisi olmuştu. Basın görevlilerini içeri almadılar. Biz üç kişi içeri girip, tutuklularla görüşüp, çıktık. Dışarıda basın açıklaması yaptık. Acizmendilere zulüm yapıldığını, zorla saç ve sakallarının kesilmek istendiğini, ibadet saatlerinde kasıtlı olarak yüksek düzey de müzik sesi açıldığını, söyledim. Sadece “Akit” gazetesin de “Acizmendilere çin işkencesi” başlığı altın da haber olarak verildi. Diğerleri yer vermediler, yazmadılar. Aynı gün Büyük Birlik Partisi Genel Merkezi’nde genel başkan yardımcısı Ökkeş Şendiler beni aradı. Benimle görüşmek istediğini, telefonda konuşamayacağını ve Ankara’ya gitmem gerektiğini, belirtti. Gittim. Kendisiyle görüştüm. “Acizmendilerle fazla ilgilenme. Çok yakında onlarla ilgili bir bomba patlayacak. Sen de rezil olursun. Onlardan uzak dur. Bir süre sonra ne demek istediğimi çok iyi anlarsın.”dedi. Tam on gün sonra Müslüm Gündüz, Fadime Şahindal’la basıldı. O, olay ordu görevlilerinin hazırladıkları bir komploydu. Ben Ökkeş Şendiller’in bilgiyi kimden aldığını tahmin edebiliyordum. O tarihler de etkili biri, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Daire Başkanlığı eski sekreteri bizim partinin genel sekreteriydi. Bilgiyi ondan aldığına emin oldum. Akabin de Yüksek Askeri Şüra kararları oluşturuldular ve anneleri baş örtülü, babaları sakallı olanlar ordudan atılmaya başlandılar. Necmettin Erbakan’ın T.C. Ordu’su yöneticileri tarafından nasıl kullanıldığını çok az politika bilen birisi de anlamıştır. Ordu yöneticileri ona istedikleri her şeyi imzalattırdılar. Ben de buna istinaden tekrar bir basın toplantısı düzenleyerek Genel Kurmay Başkanlığı yetkililerine “ Almış olduğunuz kararları çok doğru ve yerinde buluyorum. Türkiye’ de tabii ki en büyük tehlike irticadır(gericilik). Bu kişileri ordudan atmakla büyük bir tehlikeyi önlüyorsunuz. Ben bu kararı yerinde bulduğum gibi eksik de buluyorum. Sizler de takdir edersiniz ki orduda cephanelik nöbetini er tutar. En ağır silahlar er ve erbaşların ellerindedir. Bu durumda anneleri baş örtülü ve babaları sakallı olan insanların çocuklarını da askere almayın.”dedim.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

6

Đl başkanımız teslimiyetçi bir insandı. Ben teşkilat başkanıyken faaliyetlerimi ilden izin almadan yapıyordum. Mutlak hiyerarşik bir yapı yoktu. Bu girişimimden yaklaşık bir ay sonra Nizam – ı –Alem Ocakları’nın o dönemdeki genel başkanı Ankara’da Ocak Başkanlarının katıldığı bir toplantıda bana “Seninle özel görüşmek istiyorum.”dedi. Özel görüşme de ise bana “ Gazi Osman Paşa teşkilatını fes et. Bütün gurubunu dağıt. Kendin de bir müddet ortalıkda gözükme.” talimatını verdi. Açıklama istedim. “Şu anda sana bir şey söyleyemem. Eğer beni dinlemezsen başın çok ağrıyacak. Altından kalkamazsın” uyarısında bulundu. Biz bizi biliyorduk, tanıyorduk. Bana güvenemiyor ve açıklamada bulunamıyordu. Çünkü tanık olduğum, duyduğum şeyleri toplantılarda sesli olarak dile getiriyordum. Konuşmamdan korkuyordu. Ben çok fazla idealisttim. T.C devletinin sistemini, siyasi yapısını benimsemiyordum. Đslam şeriatı fikrinin savunucusuydum. Sistemle ilişkilere girenlerden nefret ediyordum. Bundan dolayı benim alt kadrolarımın üstlerde neler olduğunu bilmelerini ister ve açıklama yapardım. Şeffaf bir insanım. Đki yüzlü değilim. Sorumluluk his ettiğim için duyduklarımı, tanık olduğum şeyleri anlatırdım. Çünkü bir gün Allah’ın huzurunda hesap verecektim. Benim alt birimlerimde görev yapanlarla ilgili olarak tanrı benden hesap soracaktı. Uygun olmayan talimatlara tepki gösterirdim. Ben, benden istenileni yapmadım. Gazi Osman Paşa teşkilatını kapatmadım. Genel başkanıma da, eğer isterseniz tabelayı indiririm. Ama başka bir isim altın da faaliyet yürütürüm, uyarısında bulundum. Güldü ve “Gerek yok” dedi. Bu gelişmeler üzerine bana bağlı olan ocak başkanlarıyla toplantı yaptım. Durumumu kendilerine izah ettim. Sekiz ilçe birden tabela indirdik. Daha sonra genel başkanımın beni uyarmaya çalıştığını, olacakları haber vermek istediğini fark ettim. Ben olabilecekleri, yapılabilecekleri tahmin edememiştim. Üç kişi gelip üye oldular. Genel kültür düzeyleri yüksek ve akıllı insanlardılar. Üçünü de yönetim kuruluna aldım. Liderlik vasıflarına sahiptiler. Bu arada “Avrasya” gemisi olayı patlak verdi. Ben daha ocak başkanıydım. Amacımız Çeçenistan’daki Rus zulmünü dünyaya duyurmaktı. Trabzon limanında eylem yapmaya karar verdik. Eylemde yer
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

7

alacak olanlar Kafkas kökenli ve Đslam’a inanan insanlardılar. Gemi kaçırıldığında gemidekilerle ilk görüşme yapan kişi ben oldum. Devletin en üst düzey yöneticileri gemideki eylemcileri aradılar ve hiç biriyle görüşemediler. Biz cep telefonlarının dinlenilmediklerini sanıyorduk. Cep telefonuyla Mehmet Emin Topcan’ la görüştüm. Nereye gidiyorsunuz?,dedim. Bana “Rusya’ya” cevabını verdi. Hem kendinizi hem de yolcuları tehlikeye atıyorsunuz. Operasyon yapılır. Đstanbul’a gelin. Basının merkezi burası. Olayı burada dünyaya duyuralım önerisinde bulundum. Teklifimi mantıklı buldu. Đstanbul’a doğru hareket ettiler. Telefonun çekebildiği, bağlantının sağlandığı yerlerde irtibattaydık. O sıra da Uğur Dündar’a bağlı ekip bizim ocağın merkezine geldiler. Biz de basın toplantısındaydık. Ruhsatlı silahlarımızla ve pompalı tüfeklerimizle Çeçenistan’ da savaşmak için gönüllüyüz, diyorduk. Gelen ekipden biri Uğur Dündar’ın gemiye çıkmak istediğini ve çıkabilmesi için de yardımcı olmamızı istediğini söyledi. Olayla ilgimiz yok. Bizde kendi dergimiz için röportaj peşindeyiz, cevabını verdik. Onları başımızdan savdık. El telefonuyla bağlantı sağlayamadım. Trabzon sahil radyosunu aradım. Gemidekilerle görüşmek istediğimi, Nizam -ı- Alem Ocakları temsilcisi olduğumu, dergi adına konuşmak istediğimi söyledim. Adımı verdim. Oradaki görevli ise “Çağrılarımıza cevap vermiyorlar.”dedi. Telsizden telefonlara bağlantı yapılıyor. Benim adımı ve görevimi söylediklerinde cevap alabileceklerini, bu önerimi denemeleri gerektiğini belirttim. Radyodakilerin de işlerine geldi. Cevap verilmiyor ve gemi kaçırılmıştı. Adımı anons ettiklerin de kendilerine cevap verildi. Bağladılar. M.E.Topcan konuşmaya başladı ve bana “emret başkanım” dedi. Ben de sinirlendim ve boş bulundum, konuştum. Farkında olmadan kendimi ve ilişkimizi ele verdim. Kendisine, beni cep telefonumdan ara, uyarısında bulundum. Devlet birimleri durumdan haberdar oldular. Mit müsteşarlığından Trabzon il başkanımız aranıyor ve tehdit ediliyor. Đl başkanımız korktu ve teşkilatı bırakıp gitti. “Teşkilatınızı kapatabiliriz. Gemidekilerin teslim olmaları yönünde aracı olun” demişlerdi. M. E. Topcan’la görüştüğüm. Uğur Dündar’ın isteğini kendisi© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

8

ne açıkladım. Onu gemiye kesinlikle kabul etmemesini tembihledim. Bu kişinin kendilerinin kimliklerini teşhir edeceğini söyledim ve eğer beklerseniz şu anda Đhlas Haber Ajansıyla görüşme halindeyim. Onlardan bir kameramanla gemiye geleceğim, dedim ve görüşmenin içeriğine dair bilgi verdim. Onlar da teklifimi makul buldular. M.E.Topcan’la mutabık kaldık. Ben Đhlas Haber Ajansıyla pazarlığı sürdürüyordum. “Çeçen Kafkas Komitesi”ne verilerek Çeçenistan’a gönderilecek cephane için yüklü bir miktar da para ve helikopter alacaktık. Benim düşüncem gemiye çıkıp, gemiyi Đstanbul boğazına sokup, Saray burnu limanına çektirip, orada kalabalık halk kitlesini hazır tutup, o arkadaşları da halkın arasına karıştırıp, kaçırtmaktı. Halkı hazırlayacak ve yolcuları bırakıyoruz diyerek, onları da birlikte çıkaracaktık. Sanırım parti genel merkezindekiler işi hal ettiler. Haluk Kırcı bu şekilde devreye sokuldu. Yaklaşık iki saat sonra Uğur Dündar gemiye çıktı. Şayet onu gemiye bırakmamış olsalardı pazarlığı istediğimiz şekil de sonuçlandıracaktım.Uğur Dündar gemide, Haluk Kırcı’yı telefonla arayarak, M.E.Topcan ve devlet görevlileri arasın da arabuluculuk yaptılar. Her iki kişi onları teslim olmaya ikna ettiler ve gemideki eylemciler daha sonra bu olaydan dolayı içeri alındılar. Milli Đstihbarat Teşkilatı(MĐT) mensupları onları kendileri için çalıştırmak istediler. Onlar da kabul ediyorlarmış görüntüsü verdiler. Bundan dolayı da devlet görevlileri tarafından “ceza evinden firar ettiler” hikayesi uydurularak hapisten bırakıldılar. Onlar da yurt dışına kaçtılar. MĐT’e çalışacak insanlar değillerdi. Đslam’a inanıyorlardı. Daha sonra Muhammet Emin Topcan sahte kimlikle Türkiye’ye giriş yaptı. Amacı Bosna’da savaşacak gönüllü savaşçı götürmekti. MĐT’in takibinde olduğu için Đstanbul hava limanın da yakalandı. Akibetini bilmiyorum. Uğur Dündar MĐT’in ihtiyacı olduğu zaman kullandığı, istediği zaman da tokat attığı bir kişidir. Kaçakçılık dosyalarını hazırladı. O bilgileri kimlerden, hangi kurumlardan alıyor ve karşılığında neler veriyor?. Ben bu gemi olayından sonra T.C. istihbarat örgütlerini karşıma almış oldum. Abdullah Çatlı’nın kazada öldüğü gün “Devlet Memurlarının ve müstahdemlerin şapka takma mecburiyeti vardır.” maddesine
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

9

muhalif olarak adliyede basın açıklaması yapıyordum. Bir gazeteci “ Abdullah Çatlı’ ya vatan haini diyorlar. Siz ne diyorsunuz?” dedi. Ben de onunla aynı konumda olan insanlar ceplerinde “Emniyet Müdürü” kimlikleriyle dolaşıyorlar. Canımızı sıkarlarsa isimleri açıklarız. A.Çatlı’ ya vatan haini diyen ise, Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Bakan olan Mesut Yılmaz’dı. M. Yılmaz’ ı partinin genel başkanlığına getiren ise Ümit Ölmezdi. Ü.Ölmez eski MHP’lilerden ve A.Çatlı’ nın en yakın arkadaşıydı. Tabi ki ben varolan gerçekleri, kapalı kapılar arkasında olanları açıkça söyleyemedim. Söyleyemezdim. Kim nasıl indiriliyor, kim nasıl yükseltiliyor ?. A. Çatlı’ ya vatan haini diyenler, A. Çatlıları içlerinde barındırıyorlar demekle yetindim. Ben görevliyken teşkilata gelen üç kişiyi kabul etmiştim. Bunların ĐBDA-C örgütü ( Đslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi) üyesi olduklarını bilmiyordum. Đstanbul’da bir çok bombalama eylemine katılmışlardı. Eyüp lisesi önündeki “Atatürk” büstünü söküp Haliçe atmışlar, Sinegog ve meyhane bombalamışlardı. Bu arada ben teşkilatın tabelasını indirmiş ve başkanlığı bırakmıştım. Zeytinburnu’nda ağabeyimin atari salonun da kendisine yardım ediyordum. Bir gece kapıyı özel aletleriyle açan siyasi şube polisleri beni silah namlusuyla dürtükleyerek uykudan uyandırdılar. Ben ĐBDA-C idarecisi olarak gösterilmiştim. Oysa ki ben onları hiç sevmem. Bunu mahkemede de açıkça söyledim. Evim arandı. Birkaç kitabımı aldılar. Siyasi şubeye götürüldüm. Đlk üç gün sadece işkence sesi dinlettiler. Bir polis beş dakika da bir gelir ve kafama vurur “Sen bize şapka giydirecektin. Biraz sonra sıra sen de” derdi. Kasetlere aldıkları işkence seslerini dinlettiklerini sonradan öğrendim. Bana “Konuş. Arkadaşların her şeyi anlattılar. Bak senin için iyi olmaz. Bu adamları Eminönü’ne götürmüşsün.” dediler. Evet, götürdüm. Bana balık-ekmek yiyeceklerini söylediler. Ben de götürüp bıraktım, açıklamasında bulundum. “Biz üç aydır takipteyiz” dediler. Eğer öyleyse ilgim olmadığını bilmeniz gerekir, cevabını verdim. Bu olaydan üç ay kadar önce bu şahısların liderleri yanıma geldi. Ben kendisinin ĐBDA-C’li olduğunu bilmiyorum. Bizim ocağın mensubu olarak biliyordum. Bana “Başkan Dev-Sol’cular evimi kurşunladılar” dedi. Gazi mahallesinde oturuyordu. Ben de Gazi mahallesi polis karakolunu aradım. Onun devamlı gittiği bir pastahane ve
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

10

evinin kurşunlandığını öğrendim. Hem de gidip gördüm. Đki gün sonra aynı şahıs beni ziyaret etti ve “Başkanım sen Trabzonlusun. Kendimi korumam için bir silaha ihtiyacım var. Bana bir silah bul.”isteğinde bulundu. Ben de olur, bakarız, diyerek, başımdan savdım. Bir gün sonra aynı guruptan biri geldi “Başkanım iki tane silahım var. Paraya sıkıştım. Satmak istiyorum.”deyince, Kürşat kod isimli kişi için, Kürşat dün bana silah sordu. Ona lazım. Kendisiyle görüş,. Aranız da hal edin, dedim. “Başkanım sen görüşsen daha iyi olur. Yarın yakalanırsa benim ismimi verir. Sen ocak başkanısın. Đsmini vermeye cesaret edemez.”ricasın da bulundu. Allah var ya hiç şüphelenmedim. Defalarca böyle şeyler oldu. Benim için sıradan bir durumdu. Kendim kaç kez silah aldım. Ben kendimi korumak için silah taşıyordum.Satmak isteyen silahı getirdi ve ben de Kürşat’a verdim. Siyasi şubeye götürüldüğümde satıcı ve alıcı gibi davrananların birlik de eylem yaptıklarını öğrendim. Birbirlerini çok iyi tanıyan insanlardılar ve birlikte bana komplo kurmuşlardı. Silah isteyen ĐBDA-C’nin Gazi Osman Paşa sorumlusu. Satmak isteyen de üyesi, yani muhtalip. Polisin biri geldi ve bana “Kendini ezdirme. Bu adama silah satmışsın.”dedi. Ben de kabul etmedim. Satmadım, cevabını verdim. “O adam şube de itirafçı oldu.” cümlesini kullandı. Ben inanamadım. Çünkü benim anlayışıma göre Đslam’a inanan birisi itirafçı olamaz, olamazdı. Senaryo yapıyorlar, düşüncesine kapıldım. Polis benim silahı sattığıma dair belgeyi hazırlamış. Bana imzalatmak istediler. Đmzalamamak için direndim. Dayak yedim. Şef olarak hitap ettikleri bir polis diğerlerine “Siz dışarı çıkın. Sadece göz bandının altını açın. Okusun. Bizi görmesin” emrini verdi. Okudum ve baktım yazılanlara göre suçlamayı kabul ediyorum. Ben böyle bir ifade vermedim, bu suçlamayı kabul etmiyorum,deyince aynı adam “Sen buranın neresi olduğunu biliyor musun?. Buraya çok saka gelip de bülbül olarak çıktılar. Biz öttürmesini biliriz. Sen geçmişde iyi bir insanmışsın. Ama sonradan ibneleşmişsin. Geçmişine hürmet ederek seni bu güne kadar yukarıya almadık. Ama anlaşıldı. Seni yukarı almamız lazım.”dedi. Dışarı çıktı. Đyi polis rolünü oynayan polis yanıma geldi. “Bak oğlum en azından bu silahları, silah sattığını kabul et. Aksi takdirde eşini getirecekler. Çırıl, çıplak soyup bütün polislere gösterecekler.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

11

Bedeniyle oynayacaklar. Değişik şeyler olabilir” Ben bu söylenilenleri yapabileceklerine inandım. Çünkü yapılıyordu, yapılmıştı. Olayın Đslam’i sorumluluğundan korktuğum için örgütle ilgili hiçbir suçlamayı kabul etmedim. Đlgim yoktu. Sadece silahları kabul ettim. Đslam’da erkek kadından sorumludur. Kadının işlediği günahların hesabını tanrı kocasına sorar. Ben karımın düşürüleceği durumun korkusunu yaşamaya başladığım için ve ayrıca silahta da aracılık yaptığım için yazılanları kabul ettim ve kağıdı imzaladım. Dört günlük gözaltından sonra savcılığa çıkarıldık. Benim birlikte alındıklarım her şeyi anlatmışlardı. Çuvalda ne varsa döküp, itirafçı olmuşlardı. Bizi Kırklareli’nde itirafçıların kaldıkları cezaevine götürdüler. On dört ay orada kaldım. Đlk gittiğim de altı kişiyi bir koğuşa verdiler. Onbeş gün o koğuşta kaldım. O insanlarla konuşmuyor, sadece kitap okuyordum. ĐBDA-C’lilerle aynı yerde kalmayı kendime yediremiyordum. Đslam’a ihanet etmişlerdi. Đslam’a inanan itirafçı olamaz. Onbeş gün sonra Đstanbul siyasi polisinden bizi göz altına alan ekip ( irticayla mücadele masası) bizleri ziyarete geldiler. Diğer altı kişi onların ziyaret isteklerini kabul edip, görüşmeye gittiler. Ben gitmedim. Onlar görüşmeden döndüklerinde ben ceza evi müdürüne dilekçe verdim. Gönüllü olarak hücrede kalmak istiyorum, isteminde bulundum. Yoksa ayrı bir koğuşa vermezlerdi. Ayrıca diğer koğuşlarda Dev-Sol (Türkiye sol hareketlerinden biri), PKK(Kürdistan Đşçi Partisi) itirafçıları kalıyorlardı. Yıllarca onların sahip oldukları siyasi görüşlere karşı mücadele etmiştim. Aynı odalar da nefes almamız mümkün değildi. Solu, sosyalizmi halen sevmiyorum. O ideolojiye karşıyım. O koğuşlara da gitmek istemiyordum. Benim kalabileceğim tek yer hücreydi. Ceza evindeki ismi “müşadiye” olan yer. Dilekçem işleme kondu, kabul edildi. Hücre bölümünün ikinci katında on hücre yan yanaydı. Bir koridorla bağlantı sağlanmıştı. Ben oraya götürüldüm. Başka kimseyi koymadılar. Orası bana verildi. Cezaevi müdürü de Büyük Birlik Partisi’nden milletvekili adayı olmuştu. Aynı siyasi görüşlere sahiptik. Üst katta aynı şekilde hazırlanmış olan on hücrede Mustafa Duyar (Sabancı katliamı sanığı) yalnız kalıyordu. Alt katda ceza alan mahkumların kaldığı hücrelerden oluşuyordu. Yaklaşık bir buçuk ay sonra alt kattan bir kişi yanıma getirildi. Bir hücreye kondu ve hücre© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

12

nin kapısı da üzerine kilitlendi. Benim ve M. Duyar’ın kaldığı yerde kapılar kilitlenmiyordu. Hücresi kilitlenen içerde yangın çıkardı. Baş gardiyan bir ekiple geldi. “Niye yaktın yatakları?”sorusunu sordu. Ben olanları dinliyorum.Genç erkek “Ben itirafçı değilim. Polis beni zorla buraya getirdi. Beni yoldaşlarımın, PKK örgütünün olduğu ceza evine gönderin. Burada kalmak istemiyorum.”dedi. Benim inancım zulme karşıdır. Ben o gence yapılanları kabullenemedim. Genç 19 yaşlarındaydı. Đzmir’de eylem yapmıştı. Ben gardiyanlarla konuşmasını dinlemeye devam ettim. Gardiyan ikinci müdüre çıktı. Elinde bir hortumla geri döndü. “Ulan itirafçı olmamışsan seni buraya getirmezler” deyip, hortumla o insanı dövmeye başladılar. Bana olan yaklaşımından dolayı daha önce ceza evi ikinci müdürünün durumunu dışarıya bildirdim ve tehdit ettirdim. Benden, sahip olduğum ilişkilerimden çekiniyordu. Kapımı açtım ve aşağı indim. Baş gardiyanın yakasından tuttum, kenara fırlattım. Bu adam tavuk çalmamış. Siyasidir. Burada hiçbir siyasiyi dövmüyorsunuz. Bunu da dövemezsiniz, dedim. Bana “Reis sen bu işe karışma. Bu adam PKK’ li. Hak ediyor” deyince, ben de kendisinse PKK’ li ise devlet cezasını vermiş. Bak burada, cevabını verdim. O ceza evinde gardiyanların tümü ülkücülerden oluşmaktaydılar. Bana karşı yumuşaklardı. Siyasi görüşümü biliyorlardı. Kendilerine, sorumluluk benim. Bu genci benim yanıma verin. Bir daha olay çıkarmaz. Zaten tekim. Benim de arkadaşa ihtiyacım var şeklinde isteğimi açıkladım. Genci ellerinden aldım. Onu yirmi gün sonra alıp götürmek istediler. Ben söylenilenlere inanmadım, zarar vermelerinden, eziyet etmelerinden korktuğum için kapı altına kadar da gençle beraber gittim. Gardiyanlar gencin bir başka ceza evine sevk edildiğini söylediler. Bu olay diğer koğuşlar da duyulmuş. Her ne kadar oradakiler itirafçı olsalar da bir siyasi mahkumu dövdürmemem hoşlarına gitmişti. PKK itirafçıları koğuşunda kalanlar “ Niye hücre de kalıyorsun?. Gel birlik de kalalım” teklifin de bulundular. Ben de PKK koğuşu diye gitmek istemedim. Onlarla anlaşamam, sorun çıkar şeklinde bir düşünceye sahiptim. Đbrahim Gümrükçüoğlu; Süleyman Demirel’e suikast girişiminde bulunmuştu. 65 yaşında ve kan kanseriydi. Aklı dengesi de bozuk© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

13

tu. Onun koğuşuna gittim. Tek bir adli mahkumla birlik de kalıyordu. Ceza evine girdikten dört ay sonra bir PKK itirafçısıyla tanıştım. O da beni kendi koğuşuna davet etti. Düşündüm. Ben bunlara karşı savaştım. Sıcak çatışmalara girdim. Hep karşı cepheden baktım. Onları izleme, tanıma fırsatım olur. Müdüriyete dilekçe yazdım. Yer değiştirmek istediğimi bildirdim. Müdür dilekçemi okuyunca, beni hemen odasına çağırdı. “Nasıl olur da böyle bir şey yaparsın?. PKK’lilerin koğuşlarına gitmek istersin?.” diyerek şaşkınlığını belirtti. Kendisine bu adamlar artık PKK’ li değiller. Đtirafçılar. Siz bunlara niye hala PKK’ li diyorsunuz ?, sorusunu sordum. Bunun üzerine “Bunlar ne kadar itirafçı olsalar da devlet düşmanıdırlar. Bunu hiçbir zaman unutma ve bunlara kesinlikle güvenme” cümlelerini sıraladı. Ben onların koğuşlarına gitmek konusunda ısrarlı olduğumu söyleyince de “Sen bilirsin. Sonradan pişman olacaksın” uyarısında bulunma gereği duydu. Bende de ne kadar da olsa bir çekingenlik vardı. Ben Laz ve onlar ise Kürtler. Benzer özelliklerimiz çok. Asi yapılara sahibiz. Sert kafalıyız. On altıncı koğuşun kapısından içeri girdim. Đlk dikkatimi çeken şey beni çok şaşırttı. Koğuşlarında mescit vardı. Koğuşun bir bölümüne halı döşetmişler ve namaz kılınacak yer haline getirmişlerdi. Koğuşta kalan herkes namaz kılıyordu. Aylar geçtikten sonra öğrendim ki bu kişiler devletçi olmamışlardı. Sadece örgüt değiştirmişlerdi. Hepsi Hizbullahçı olmuşlardı. Koğuşta duyduğum bir hadiseyi aktarmak istiyorum. Hanefi Avcı ( emekli Đstihbarat Daire Başkanı) koğuşa geliyor. Alaattin Kanat ( General Zınar ) adlı itirafçıya “ Biz milleti zorla itirafçı yapıyoruz. Sen Hizbullah’çı yapasın diye mi bu kadar çaba gösteriyoruz?”diyor. “Karagümrük çetesi” üyeleri koğuşlarında esrar, bıçak, cep telefonu yakalatıyorlar. Bunları da cezalı olarak hücrelere getirmişlerdi. Mustafa Duyar çok kaprisli biriydi. Çete üyeleri kendi aralarında yüksek sesle konuşuyorlar. Müzik dinliyorlar. M. Duyar “ Rahatsız oluyorum ” diyerek onlar volta atarlarken üzerlerine bardak fırlatıyor. Tartışma çıktı. M. Duyar çok ağır küfürler etti. Onlar da “Biz bunun hesabını senden sorarız” dediler. Cezaevi müdürü tedbir olarak M. Duyar’ı bir başka cezaevine sevk etti. O ora da açlık grevi yapıyor ve tekrar Kırklareli’ne gelmek istiyor.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

14

Evlenmiş ve evlendiği kadın da hapisteydi. Karısı da eski DevSol’cuydu ve hamileydi. M. Duyar’ı hiçbir mahkumla karşı karşıya getirmezlerdi. Havalandırmaya, görüşe tek olarak çıkarırlardı. Özel muamele uygulanıyordu. Adam gece yarısı ceza evi görevlisini şehre gönderip dondurma aldırabiliyordu. Bütün istekleri yerine getiriliyordu. Kadın Kırklareli’nde olduğu için onu da gönderdikleri yerden geri getirdiler. Bir süre sonra kendisi sevk istedi. Geldiği yere götürdüler. Karagümrük çetesi mensupları da bir başka cezaevine sevk istediler. Onları, kavgalı oldukları M. Duyar’ın kaldığı ceza evine göndermezlerdi. Onlar gittikleri yerden, onun bulunduğu cezaevine sevk istiyorlar. M. Duyar’ın o kişiler tarafından öldürüldüğünü televizyon haberlerinden duyduk. Ben PKK itirafçıları koğuşunda kalmaya devam ediyorum. Đlginç izlenimlere sahip oldum. Hayrete düştüğüm anlar oldu. Her biri bir üniversite mezunu gibiydi. Adamı konuşturuyorum. Köyünden çıkmış ve PKK’ ye katılmış. Đlk okul mezunu. Genel kültür yüksek öğrenim görmüş birine ait. Ben Türkçe’yi bile konuşamayacak insanlarla aynı yerde kalacağım, diyordum. Ön yargılıydım. Karşı cephelerinde yer alarak savaştığım, çatıştığım insanları tanımıyordum. Tanımadan yargılamıştım. Çünkü şartlandırılmıştım. Onlar içeride okuyor, sınavlara giriyor ve değişik okulların diplomalarını alıyorlardı.Üniversite öğrencileri olmuşlardı. O insanların teşvikleriyle ben de sınavlara girmeye başladım. Dışardan bıraktığım, terk ettiğim ortaokul ve lise diplomalarını aldım. Üniversite sınavına girdim. Açık öğretim fakültesini kazandım. (Bir yıl için de nasıl oldu da çok sayı da sınavı verip, orta okul, lise diploması alabildi ve üniversite giriş sınavını kazanabildi?. Düşündürücü !. Koğuşun ayrıcalıklı bir özelliği yok muydu?. Đtirafçılıkla birlikte verilen hizmetlere karşılık, devleti temsil edenler de onların rahatlıkla diploma almalarını sağlamıyorlar mıydı?. ) PKK itirafçıları “Başımıza ne geldiyse cehaletten geldi” diyorlardı. En belirgin özelliklerini kavramaya başladım. Ben bugün de çarşıda yürüyen birini, yürüyüş şeklinden tanıyarak bu insan gerilladır, diyebilirim. Çok hızlı yürüyorlar. Alışkanlık. Đçeride hıza gerek olmadığı hal de seri şekilde hareket ediyorlardı. Ben Đslam’i mahkum olduğum halde, yıllarca Đslam’i bir düzen için mücadele ettiğim halde, Arapça Kuranı kerim okumayı onlardan
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

15

öğrendim. Çünkü Türkçe okuyordum. Her biri, her gün bir cüz Kuran okur ve bir ayda Kuranı hatm etmiş oluyorlardı. Son derece düzenli bir yaşantıları vardı. Disiplin geçerliydi. Kural koymuşlardı. Herkes yalnızca Maltepe sigarası kullanacak ve günde sadece on tane içebilecek. Ailem parlament getirirdi. Ben de kantinde değiştirir ve Maltepe sigarası alırdım. Gelen paralar tek bir kasada ve tüm koğuş için kullanılırdı. Herkesin şahsi ihtiyaçları temin edilirdi. Aileleri görüşe gelmeyen itirafçılar da varlardı. Kitap okuma saatleri hazırlanmıştı. Herkes mecburen okumak zorundaydı. Spor saatleri belirlenmişti. Voleybol oynanırdı. Siyasi mahkumlar arasında bir birlik oluşturulmuştu. (ĐBDAC’liler hariç). Cezaevi yönetiminden herhangi birisine zorlama, sert uygulama yapılsa, hep birlikte tavır alınır ve yönetime geri adım attırılırdı. Bir çift, karı-koca içerdeydiler. Orada da kendi partilerinin, PKK’nın düşüncelerini koruyorlardı. Kendileriyle sohbet ederken bu durumu çok açık fark ettim. Bayan ve erkek ayrı koğuşlarda kalıyorlardı. Onlar, görevli olarak dağdan Đstanbul’a gönderiliyorlar. Erkek bölge sorumlusu bayan ise alt birimler de görevli. Birbirlerine aşık oluyorlar. Durumları fark ediliyor. Bunlardan öz eleştiri isteniyor. Tabii kalacakları uygulamaları bildikleri için kaçıyorlar. PKK’ de kadroların evlilik yapmaları, duygusal ilişkiler kabul görmediği için kendi partileriyle ters düşüyorlar. Daha önceden polis tarafından takibe alınmışlar ve partilerinden kaçtıktan sonra da yakalanmışlar. Erkek “ Nerede yaşayacağız?. Kendi memleketime gidemem. Avrupa’ya da çıkamam. Dışarı çıkmak istersek bize yardımcı olur musun ?. Kendi çevremden yardım alamam, destek göremem. Dıştalanır ve yargılanırım. Suçlu olarak görülüyorum.”derdi. Đlginç olan şuydu. Bu çift kimseyle ilgili bilgi vermiyorlar. Sadece kendi yaptıklarını, görev ve sorumluluklarını kabul ediyorlar. Evlendikleri için de örgüt koğuşuna gidememişlerdi. Savaşçıların evlenmeleri yasakmış. Mecburen itirafçılar koğuşuna gitmişlerdi. Bunlar eğer suçlandıkları şeyleri kabul etmemiş olsalardı daha erken ceza evinde çıkacaklardı. Polis kendileriyle ilgili delil bulamamıştı. Bu kişiler ise itirafçılık yasasından faydalanamamışlardı. Polis üst yazıyı “Bize faydalı olmadı. Sakladığı başka şeyler var. Đnandırıcı değil” diyerek hazırladığı için itirafçılık yasasından faydalanamıyor© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

16

lardı. Ceza evinde çok sayı da itirafçı olmuş ve başkalarını da yakalatmış insan vardı. Bu çift kimseyi yakalatmadıkları halde, ilk itirafçılardan oldukları, örnek teşkil ettikleri için onları itirafçılık yasasından yararlandırmışlardı. Yasa yürürlükten kaldırıldığı için de içeride kalmışlardı. Hiçbir şeyden faydalanamamışlardı. Đtirafçılardan idam cezası alanlar dahi üç buçuk yıl yatıyorlardı. Bu çift o süreyi yattıkları halde içerden çıkamıyorlardı. Ancak yeni bir itirafçılık yasası çıkarsa, hapisten kurtulabilirlerdi. On dört ayım bitti ve tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldım. Mahkeme sonucunda nasıl bir karar verildi?. Bilmiyorum. Geçenlerde bu ülkede bulunan konsolosluğumuza gittim. Türkiye’ye gitmek için pasaport almaya geldim, dedim. Orada görevli olan ve aynı görüşleri paylaştığım eski bir arkadaşımla karşılaştım. “Bizim açımızdan bir sakınca yok. Ama Ankara’ya sormamız gerekiyor” dedi ve sonuç da T.C.pasaportunu aldım. Benim hayatım roman. 23 yaşında iken evlendim. Annem beni evlendirdi ki fırtınalı yaşamım durulsun. Sorumluluk alıp, ağırbaşlı bir erkek olayım. Evlilikle elimi kolumu bağlamak istedi. Başaramadı. Evlilik de beni değiştirmedi. Eşim ve çocuklarım annemle birlik de aynı evi paylaştılar. Maceraprest halim devam etti. Üç çocuk babasıyım. Evlilik idealist insanlara göre bir iş değil. Ne eşe, ne de çocuklara gerekli olan şeyleri verebiliyorsun. Çocukların sevgiye doyamıyorlar.Günaha giriyorsun. Kişisel bütünlüğe kavuşmuş çocuklar yetiştiremiyorsun. Derleyip toparlayamıyorsun. Senden beklentileri olanlara zaman ayıramıyorsun. Gerekli değeri, sevgiyi veremiyorsun. Çünkü politik görüşünün getirdiği işlerin peşinde sürükleniyorsun. Senin faaliyetlerinin bedelini yakınların ödüyorlar. Siyasi faaliyetlerimi yürütürken ticaret yapmaya devam ettim. Ben içerdeyken yakınlarım aileme destek sundular. Komployla içeri düşürülmüş ve beraber çalıştığım insanlardan hiçbir destek görmemiştim. Çocuklarım da ilgisiz kalmışlardı. Sanki yıllarca bir siyasi çevre içinde faaliyet yürütmemiştim. Onlarla birlikte aynı amaçlar için koşmamıştım. Emek harcamamıştım. Tekmeyi yemiş ve yalnızlığa itilmiştim. Bütün emeğim buz üzerindeki resim gibi silinmişti. Görülmüyor, görülmek istenmiyordu.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

17

Đçerden çıktım. Abim hazırladığı bir büroyu verdi. Bana “Birkaç gün kafanı toparla” önerisin de bulundu. Elektronik oyun makineleri montajı yapılacak bir yer açabiliriz, dedik. Polis takibindeydim. Bir gün kendime çay alırken dışarı da, araç içinde kaldığım yeri gözetleyenlere de çay gönderdim. Đnip yanıma geldiler. Ekip şefi “Gerçekten ĐBDA-C’yle ilişkin var mı?” sorusunu sordu. Kendisine benimle ilgili komployu sizler kurdunuz. Đlişkim olmadığını da biliyorsunuz, cevabını verdim. Altı ay beni izlediler. Daha önce arkadaşım olan ve avukatlık bürosu işleten Muammer Küçük bana geçmiş olsuna geldi. “Yav bayağı sıkılmışsın. On dört ay insanın psikolojisini bozmaya yeter. Ben bir tekne aldım. Bodrum’a gidelim. Biraz dinlen. Ceza evi psikolojisini üzerinden atarsın” önerisin de bulundu. Tamam. Đhtiyacım var. Đyi olur, dedim. Ertesi gün “Biletleri aldım. Hazırlan. Gidiyoruz” haberini verdi. Gittik. Bir tatil köyünün yan tarafındaki tersanede bir otel vardı. Kalabalıktan sıkılıyordum. Bunalıyordum. Ses beni rahatsız, huzursuz ediyordu. Bundan dolayı da teknede, kamerada kaldım. Dinleniyordum. M. Küçük bana Avrupa’ya insan taşıma işine ortak olma teklifi getirdi. Kendisine benim sermayem yok. Ortak olamam, cevabını verdim. “Sermaye istemiyoruz. Aklını ve çevreni sermaye olarak koy. Gemi personelinin idaresi senden olsun. Benim için yeterli” yanıtını verdi. Kendisine sermayesiz ortak olmam. Bu işin sonu ne olur?. Belli olmaz. “Kaç para koydun ki?” tarzın da bakarsan ben kaldıramam. Dostluğumuz da bozulur, deyince, o da “ Yine birlik de olalım. Ben sana %10 vereyim.” şartını koydu. Kendisine, ben haram para yemek istemiyorum. Bu işin mesuliyeti var, dediğim de “Hangi hocaya sorarsan sor. Aldığımız paranın haram olmadığını öğreneceksin. Allah’ın değil, devletin kanunlarını çiğniyoruz. Para alıp karşılığında insanları yolculuğa çıkarıyoruz. Hizmet sunuyoruz. Kimsenin parasını gasp etmiyoruz. Adamları götürdükten sonra yolculuk bedelini alıyoruz” şeklin de izaha girişti. Bunun üzerine ben bu işi din adamlarına sordurdum. Đşin haram olmadığını söylediler. Ben imama diyorum ki, adam para veriyor ve kendisini Đtalya’ya götürüyorum. Đmam da “ Ha buradan Samsun’a, ha Đtalya’ya götürmüşsün. Allah katında günah işlemiyorsun” diyerek beni cevaplıyor. Tabi ki imama demiyorum ki insanları gemilere bin© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

18

dirip götürüyoruz. Rezil, perişan oluyorlar. Đşin o yönünden bahsetmiyoruz. Sırf taşımacılık olarak gösteriyoruz. Bana göre insanları Đtalya’ya getiriyoruz ve insanlar perişan oluyorlar bir, çoluk-çocuk asimile, kafir oluyor, iki. Biz cinayetten daha büyük bir suç işliyorduk. Ben bu günahları işledim. Mesela adam burada ve eşi orada, geldiği yerde. Kadın ölüyor. Adam karısının cenazesine gidemiyor. Anam ölmeden iki gün önce beni aradı. “Ölüyorum. Gel, son kez görüşelim” isteğin de bulundu. Gidemedim. Param yoktu. Kendisine açıklayamadım. Ana, seninle mahşer de görüşeceğiz, dedim. Atalarımızın ellerini tutmayıp da “Bunlar cünüptür” deyip atlarının özengilerini öptürdükleri insanların kıçlarını öpüyoruz. Buralar da aileler parçalanıyor. Getirdiğim çok sayıda insanın yuvaları yıkıldı. Adam “ Oturum hakkı alacağım” diyerek evleniyor. Kadına alışıyor. Bırakamıyor, terk edemiyor. Yuvasını yıkıyor. Biz cilve yapmasını bilmeyiz. Adam, erkeğimiz Avrupalı kadında cilveyi, bakımlı vücudu, cinselliği görünce, kendi kadını soğuk geliyor. Tümüyle uzaklaşıyor. 1997 de içerden çıkmış, arkadaşımla görüşmüş ve bu işi yapmaya karar kılmıştım. Đlk kez mayıs 1997 de, balıkçı teknesinden yolcu teknesine dönüştürülmüş, 22 metre boyun da ağaç, tek makineli bir tekneyle 138 kişiyi Đtalya sahillerine getirdim. Hazırlanan haritada duracağımız yer gösterilmişti. Orayı buldum. Tekneyi sahile yanaştırdım. Kafası kuma çıkıyor. Kıç tarafın da derinlik dört metre. Rahat durabileceğim bir yer. Genç olanları merdivenlerin üzerine çıkartım. Yolcuları tek, tek indirdim. Onları sahile bırakıp, geri döndüm Tek makineyle yola çıkmak, ölümle kumar oynamaktı. Zora düştüğünde kim den yardım isteyeceksin?. Daha önceki seferlerde tekneleri getiren personeller tekneleri bırakıp, kaçıyorlardı. Đtalya üzeri Fransa’ya geçip, oradan da Türkiye’ye dönüyorlardı. Ben sekiz bin civarın da insanı Đtalya’ya getirdim. Bu işi yaparken beni en çok rahatsız eden şey yolcuların valizleriydi. Bazen yolcuya ne yapacaksın bu giysileri der ? ve valizleri suya atardım. Vakit dar, canını kurtarmayı düşünüyorsun. Çocuğu aşağı indirmeye çalışırken adam valizini indirmek için çabalıyor. Ulan geldin. Burada her şey verilecek. Maaş alacaksın. Elbise verilecek. Bu valizleri niye taşıyorsun?,der, bağırırdım.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

19

Tabi ki ben buralarda gelen yabancılara bütün imkanlar sunuluyor, diye biliyordum. Đtalya’da insanların “sefilleri” oynadıklarından habersizdim. Oysa her şey ilk yirmi gün için. Sonra hiçbir yardım verilmiyor. Şebeke başlarına, getirdiğiniz yolculara söyleyin, valiz getirmesinler uyarısın da bulunurdum. Yükleyip, boşaltma sorun oluyordu. Toplama merkezlerinde de yolculara, valizleri bırakın, sadece yiyecek getirebilirsiniz, derdim. Şebeke üyeleri çok şerefsizler. Đnsanlara yalan söylüyorlar. Gemide verilen zeytin, ekmeği yiyemeyen yolcu “Niye bize gerçek söylenmiyor?. Yanımıza yiyecek alırdık.”diyor. Şebekeci 500 DM daha fazla alabilmek için yalan söylüyor. Đlk yolcu gemisi Đstanbul Ticaret Odası’nın orada hazırlanıyor. Unkapanı semtinde gündüz yolcuları bindiriyorlar. Bir görevli “Đtalya bir, iki” diyerek bağırıyor. O gemi bin kişiyi Đtalya’ya getirdi. Benim ortak olduğum kişi bu gemiyi gönderiyor. Kendisi de gemideymiş. Burada yakalanmış ve altı ay içerde kalmış. Bu gemiden elde ettiği parayla yedi daire almıştı. Irak ve Afganistanlılardan adam başı 6-7 bin doları aracı alıyor. Gemi sahibi, taşıma aracını organize eden kişi ise kişi başı 2.000 dolar alıyor. Şimdi 1.000 örö alınıyor. Biz de Karadenizliler de çırak olarak gemiye girersin ve zaman içinde yükselirsin. Gemici olursun. Pratikten yetişirsin. Ben gemici değildim. Bu konuda eğitim almamıştım. Harita okumayı öğrendim ve deniz aracını kullandım. Yolcu taşıdım. Türkiye’de üç ayrı gurup gemi işini organize ediyor. Kendi aralarında rekabet var. Bizim tekneyi geri götürmemizle birlikte bize yolcu veren şebeke “Bu adamlar Karadenizliler. Bu işi iyi biliyorlar” diyerek yolcularını bize vermeye başladı. Đstanbul Aksaray’daki pala Şükrü “ Geminin başında gidersen yolcularımı sana veririm” derdi. 1) Karadenizliler 2) Mardinliler 3) Hem uyuşturucu hem de insan kaçakçılığı yapan gurup. Nereli olduklarını bilmiyorum. Türkiye’de insan kaçakçılığını ilk yapan kişi “Korman” lakaplı bireydir. Daha sonra bu işi bırakıp, mazot ticareti yapmaya başladı. Korman bu işi “Mardin’ li Edip” lakaplı Volkan Tekin ile birlik de yapıyordu.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

20

Bir buçuk yıl kadar kendim yolcularla birlikte gelmedim. Gemilerde de bir şeye karışmadım. Yükleme nerede yapılacaksa, yolcu nerede alınacaksa oradaki jandarma veya polise para verme işini ayarlıyordum. 1998’ de bir otobüs dolusu Kürt’ü Antalya’da gemiye bindirmek üzere götürürken yakalandım. Antalya girişinde mola vermiştik. Kürtler alış veriş yaptılar. Kürtleri fark edenler polisi arıyorlar. “Bir otobüs dolusu Kürt Antalya’da ne yapacaklar?.” Polis bizi durdurdu. Kimlik kontrolü yaptılar. “nereye gidiyorsunuz?”dediler. Yolculardan kimisi “düğüne”, kimisi “piknik yapmaya gidiyoruz” cevaplarını verdiler. Benim amacım gemiyi yakalatmamaktı. Gemi sahil de bekletiliyor. Yolcuları alıp, hareket edecekler. Polisi oyaladım. Bizi götürenler bir taksiyle önden gidiyorlar. Kemer otogarının önünde buluşacağız, dedim. Denizde araştırma yapılmasını önlemek istedim. Polis bizimle birlik de otogar da sabaha kadar bekledi. Emniyet müdürü geldi ve adamlarına “Ne oldu?. Ne yaptınız?” sorularını sordu. Polisler “Her hal de bizi fark ettiler. Kimse gelmedi” cevabını verince, emniyet müdürü “Kimlikleri toplayın” emrini verdi. Kimliklere baktıktan sonra “ Bu kadar Kürtün için de bu Laz’ın ne işi var. Đşi yapan budur. Alın” cümlelerini kızgın bir şekil de sıraladı. Benimle birlikte dört Kürdü de aldılar. Onlar da yolcu toplayan şebekecilerin yardımcılarıydılar ve Đtalya’ya geliyorlardı. Biri şebekenin başının oğluydu. Bizi Antalya siyasi şubeye götürdüler. Gözlerimiz bağlandı. Her zaman yaptıkları numarayı yaptılar. “Eğil ulan. Kafanı çarpacaksın ulan.” Boş versene ben o tezgahları daha önceden geçtim, dedim. Bunun üzerine yanımda duran polis “Şef, şef bu tecrübeliymiş. Buna özel muamele yapalım” cümlelerini kullandı. Diğer alınanlar Kürt oldukları için dayak yiyorlardı. Sesleri duyuyordum. Aşağılayıcı hakaretlere maruz kaldılar. Ben de dayak yiyeceğime emin oldum. Polise şube müdürünüzle görüşmek istiyorum, isteğinde bulundum. “Ne yapacaksın şube müdürünü?” dediler. Önemli. Ben kendisiyle görüşürüm, sizinle değil şeklinde onları cevapladım. Beni onbeş dakika sonra bir odaya soktular. Birisi “Benimle görüşmek istemişsin” cümlesiyle seslendi. Sizin kim olduğunuzu bilmiyorum. Gözlerimi açın da konuşalım, teklifinde bulundum. Bana “Sen buranın neresi olduğunu biliyor musun?” sorusunu sordu. Kendisine çok iyi biliyorum. Ben terörist değilim, va© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

21

tanseverim, dedim. Gözlerimi açtırdı. “Söyle bakalım” deyince cesaretlendim ve bakın müdür bey benim bu işle bir alakam yok. Yeni ceza evinden çıktım. Nizam –ı- Alem Ocakları başkanlığı yaptım. ĐBDA-C örgütü mensubu olduğum iddia edildi. Hiçbir ilişkim yok. Bana bir komplo kuruldu. Mahkeme de bu örgütü Đslam’ i bir örgüt olarak görmediğimi açıkladım. Tasvip etmiyorum. Örgüt peşime düştü. Bir yanda Đstanbul polisi sürekli takip ediyor. Bir yanda devlet. Bundan dolayı da ülkeyi terk etmeye karar verdim. Kaçıyordum. Adama bir miktar para verdim. 5.000 DM alıyorlarmış. Benim o kadar param yoktu. O da karşılığın da “Sen yolu, izi biliyorsun. Kafile başkanlığı yap. Otobüsü kemere getir” dedi. Benim konumum bu. Bunun üzerine “Bir dakika bekle” dedi ve Đstanbul terörle Mücadele şubesini aradı. Bilgi aldı. “ Kardeşim sen niye yurt dışına gidiyorsun. Oralar Türkiye’den daha tehlikeli. Hangi şehrimize gidersen git, yetkililere durumunu anlat. Sana yardımcı olmayanın anasını, avradını s…… Gel Antalya’ya yerleş. Hatasından dönene yardım etmek bizim vazifemiz.”cümlelerini sıraladı. Adamlarına emir verdi. “Đfadesini verdiği şekil de alın. Yardımcı olun. Yazık , günah bir daha tutuklanmasın.” dedi. Örgütçülük aptalca dayak yemek midir?. Ben bunu hiçbir zaman arkadaşlarıma anlatamadım. Kafanı kullanıp, şartları lehine çevireceksin. Gerekiyorsa yalan söylemesini de bileceksin. Bir gece gözaltından sonra yolcuların hepsini savcılığa çıkarmışlardı ve serbest bırakılmışlardı. Biz yedi kişinin işlemlerini polis geciktirdiği için savcı beklemek zorun da kalmıştı. Kızgındı. Dosyayı okumadan “ Hepsini tutukladım. Alın götürün” şeklin de bağırdı. Ceza evine götürüldük. Bir ay “dolandırıcılar” koğuşunda kaldık. Mahkemeye çıkarıldık. Hakim cezanın en üst düzeyini veren biri olarak tanınıyordu. Ben tedirgindim. Hakim yerini aldı ve tutuklu olanlara “ Dönün arkanıza bakın. Đzlemeye gelenlerden tanıdıklarınız var mı?.” emrini verdi. Arkaya baktım. Şebekeci Abdurrahman gelmişti. Kimseyi tanımıyorum, dedim. Diğerleri de “ Tanıdık kimse yok” şeklin de cevaplayınca, hakim gelenlere soru sordu. “Niye geldiniz?. Mahkeme salonun da ne arıyorsunuz?” Mardin’ li Abdurrahman “ Oğlum bura da. Onun için geldim” cevabını verince, hakim onun oğluna “Oğlum babanı tanımıyor mu© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

22

sun?” sorusunu sordu. O da “Efendim kalabalıkdan babamı göremedim” yanıtını verdi. Đlk sıra da benim adım olduğu için “ Oğlum yurt dışına adam götüreceğim diyerek, insanları dolandırmaktan yargılanıyorsun. Evet dinliyorum. Cevabın ne olacak?” açıklama ve sorusunu yöneltti. Ben, benim bu suçla bir ilgim yok. Biz dolandırıldık. 3.000 DM verdim. Adamlar bizi bir araçla takip ediyorlardı. Otobüsle bu şehre getirildik. Hakim bey, polisler onları, şebekecileri yakalayamadılar. Đnsan kaçakçılarını yakalamak istemiyorlar, cümlelerini sıraladım. Hakim “Anlaşıldı” diyerek kafasını salladı. Dosyayı okudu. “Ya sizi niye tutuklamışlar ki?”dedi. Hiç kimsenin benim için “ Ben buna para verdim” şeklin de bir iddiası yoktu. Çünkü ben o işlere bakmıyordum. Hakim “Sanıkların tamamının beraatlarına” diyerek kararını verdi. Savcının iddianameyi “Adam dolandırmak” maddesinden hazırlamasının sebebine gelince, Türk Ceza Kanunu’nda yurt dışına adam kaçırmakla ilgili bir madde olmayışı, bu suçun pasaport kanununa muhalefet maddesine girmesi ve 1.600.000 Türk lirası (1,5 isviçre frangı) para cezası olması sebebiyle, savcının da bu cezayı az görmesi, tutuklamanın kanuni olabilmesi için her yakalanana dolandırıcılık maddesi uygulanıyor. Ortada dolandırıcılık yoktu. Arz-talep meselesi. Gelmek isteyen parasını verir ve gelir. Bundan dolayı da tüm davalar beraatla sonuçlanıyordu, sonuçlanır. Her yakalanana aynı işlem yapıldı. Ortağım işlediği bir suçtan dolayı bir yıl ceza yemişti. Defalarca yakalanıp, bırakıldı. Yattığı süreleri o cezanın yerine saydırdık. Ortağım ve diğerleri her yakalandıkların da “komploya uğradık” diyorlardı. Ben de gerekli olan senaryoyu hazırlamıştım. Söylediklerim doğru ve gerçek şeyler değillerdi. Biz gemiyi hazırlarız. Şebekeleri ararız. Gemi kaldıracağım. Bana kaç adam vereceksin?, deriz. Eğer verilen sayılar gemi kaldırmaya değiyorsa, gemiyi kaldırırız. Tarih, zaman ve kalkılacak yeri hiç kimseye söylemeyiz. Siz yolcularınızı hazır tutun. Biz hazır olunca otobüs gönderip aldıracağız, açıklamasın da bulunurduk. Gemi hazır olunca semtlerden gelecek adam sayısına göre araç gönderirdik. Şebekeler arasında rekabet olduğu için ispiyon da oluyor. Seni yakalatıyorlar. Gemiyi kaldıramıyorsun. Bir ay içeride kalıyorsun.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

23

Meydan onlara kalıyor. Bodrum’da, Antalya’da, Đzmir’de işe göre gerekli yere gidiyordum. Gemi nerede kaldırılacaksa, oraya. Ben yeni işe başlamıştım. Ortağım Muammer Küçük bir başka gemi kaldıran gurubu ve geminin yerini ihbar etti. Ben kızdım. Tepki gösterdim. Đstanbul’a döndüm. Gelip, beni ikna ettiler. Ortak bir daha kimseyi ihbar etmeyeceğine dair şeref sözü verdi. Geri döndüm. Đslam münafıklığı yasaklamıştır. Đhbar münafıklıktır. Sürekli Avrupa’ya gelmek isteyen insanlar vardı. Dokuz gemi ve balıkçı teknesi gönderdik. Rus yapımı olan ve Bulgaristan’dan kiraladığımız bir gemiyle 950 kişiyi yola çıkardık. Bu gemiyi gönderirken benim ortağım sırf yolcu alabilmek için eski düşmanlarımızla işbirliği yaptı. Olayı da benden gizli tuttu. Yaklaşık bir ay sonra gerçeği öğrendim. Bu işle ilgili oluşan bir düşmanlıktı. Ortağımı çağırdım ve hesaplarımızı yapalım, teklifinde bulundum. Ben artık seninle birlik de olmam. Đşin içine menfaatin girince aklını kaybediyorsun, dedim ve ayrıldım. Bir yıl kadar görüşmedim. Bazen beni arardı. “Yok” dedirtirdim. Bir ara tasavvuf yolunu seçtim. Kendimi dine verdim. Nakşibendî tarikatına girdim. Günlük ticaret yapmaya başladım. Araba teypleri alıp, satıyordum. Đnsanların Allah’ın dinini, Allah’ın emrettiği şekil de yaşamaları için yol gösteren, dini öğreten, hiçbir siyasi görüş taşımayan, herkese kapısını açan bir tarikat. Ben elli tane teşkilat değiştirdim. Hep dost aradım. Kime dost dedimse bana ihanet etti. Đhanet etmeyecek bir dost buldum. Ona da ben ihanet ettim. Ben mürşidime ihanet ettim. Çünkü o benden bir daha günah işlemeyeceğime dair söz almıştı. Bütün geçmişimi biliyordu. Silah taşımamı yasaklamıştı. Đki yıl kadar onların tarif ettikleri şekilde yaşadım. Ömrümün en zevk aldığım, kendimi rahat his ettiğim, mutluluğu bulduğum dönemiydi. Đki yılın bitiminde yeniden eski arkadaşlarıma uydum. Bir arkadaşımın problemi yüzünden elime silah aldım. Önce zikiri, sonra da namazı bıraktım. Arkasından da, yeniden her türlü pislik geldi. Sözümü tutmadığım için ihanet etmiş oldum. Ben de macera ruhu oluşmuştu. Rahat oturamıyordum. Hep kaçma, kovalama olacak. Rahat, huzur beni rahatsız ediyor. Đlginç, tuhaf bir insanım. Ben bir durumdan dolayı sıkıntıdaydım ve bir yerde saklanı© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

24

yordum. Ortalık da dolaşmıyordum. Eski ortağım, ağabeyimle beraber gelip, beni buldu. Çanakkale’den deniz yoluyla Avrupa’ya göndereceği adamları yakalatmıştı. Sıkıntıda olduğunu söyledi.. Çanakkale Jandarma alay komutanıyla anlaşıyorlar. Gemiyi kaldıracak, yola çıkaracak. Çanakkale valisine giden özel bir ihbar sonucunda jandarma komutanı albay mecburen operasyon yapmak zorunda kalıyor. Oradaki en yüksek rütbeli o. Diğer askeri görevliler ona bağlılar. 1000 kişiyi yakalatmışlardı. Askerler benim ortağım Muammer Küçük ve onun ortağı Ömer Bekar’ı da yakalıyorlar. Ömer Bekar eski Milliyetçi Harekat Partilidir. Abisi Burhan Bekar ise Trabzon il başkanıydı. Değişik defalar MHP’den milletvekili adayı oldu. Askerler kendilerini yakalayınca, onlar da askerlere albayın arkadaşı olduklarını söylüyorlar. Jandarmalar albayı arıyorlar. Albay söylenilenleri doğruluyor ve her ikisini bırakmalarını emrediyor. Göz altı, tutuklanma yaşamıyorlar. Bu olaydan bir süre sonra ortağım, ağabeyime “Đnsan ticaretini bırakıp, turizmcilik yapmak istiyorum. Bu işi de kardeşinle birlik de yürütmek istiyorum. Bu iş için 100.000 DM koymamız gerekiyor” diyor. Benim onun projelerinden haberim yok. Abim ise “Kardeşim sermayesi olmadan iş yapmaz” cevabını veriyor. Adam parayla oynuyordu. Çok iyi kazanmıştı. Sırf beni ikna edebilmek için ağabeyime bu miktarı söylüyor. “ Abi be sen kardeşine destek çık. Bu işi birlik de yapalım. Bir yıl için de senin paranı da öderiz.”deyince, abim de “ Bir dairem var. Satıp parasını vereyim. Kardeşim gayri meşru bir iş yapmasın. Eğer yetmezse arabamı da satar veririm.” diyerek, beni koruma amaçlı düşüncesini açıklıyor. Çünkü benim başım beladan kurtulmuyordu. Aranıyor ve ondan dolayı da saklanıyordum. Kendi aralarında anlaşıyorlar ve gelip beni buldular. Çanakkale’deki gemi olayını anlattılar. Yanıma geldiklerinde yeni proje bana açıklandı. Đkna oldum. Birlikte Marmaris’e yat, marin tersanesine gittik. Efesus gemisini gördük. Turistik, yüzer tesisli denilerek turizm bakanlığından işletme müsaadesi alınmıştı. Turistik amaçlı kullanılan araçlar için katma değer vergisi ödenmiyordu. Maliyet çok düşüyordu. Turizm teşvik kredisi de alabiliyorsunuz. Turizm düzgün bir iş diye benim kafama da yattı. Hemen işlemlere başladık. Đzmir de Hatay caddesi üzerinde çok lüks bir yazıhane tutup “Alp Limited Şirketi”ni kurduk. Efesus gemisi iş bankasına
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

25

aitti. 400.000 dolar istiyorlardı. Gerçek değeri, yani yaptırmaya kalksanız bir milyon dolardı. Banka yöneticilerinin gemiden dolayı çok sıkıştıklarını, satmak istediklerini öğrendim. Gemi kullanılarak bankada hortumculuk yapılmıştı. Geminin değerinin çok üzerinde sahibine kredi verilmişti. Bunu yapan müdür de zor durumdaydı. Geminin sahibi parayı alıp kaçmıştı. Müdür gemiyi yeniden satarak kendisini kurtarmaya çalışıyordu. 130.000 dolar teklif ettik. Sonuç da gemiyi satın aldık. 130.000 doları da peşin ödemedik. Lizing sistemiyle elde ettik. Yani borç süresi içinde bittikten sonra mal bizim oluyordu. Ödeme yapılmadı, şartları yerine getirmediniz mi mal sahibi olamazsınız. Turizmcilik yapacağız diye gemiyi aldık. Var olan imkanlardan yararlanacaktık. Geminin de iyi bir bakıma ihtiyacı vardı. Đki ana makine ve üç jenaratörü yeniledik. Masraf sermayeyi geçti. Şirket adına bankadan döviz çekleri aldık. Yaptığımız masraf 300.000 dolar tuttu. Çekleri ödeme dönemi geldi. Ortağım “ Ya ne yapacağız?. Sen birkaç sefer Đtalya’ya adam götür. Geminin başında git. Ben kaptan ve personel bulurum. Personel sıkıştığı an gemiyi terk eder. Acımaz. Sen yolcuları indirir, gemiyi alıp dönersin.”dedi. Mecbur kaldığım için teklifini kabul ettim. 100, 120, 90 kişiyi üç sefer de Bodrum’dan alıp Reggio Calabria bölgesine indirdim. Şebeke bize oyun oynamıştı. Kendi aralarında anlaşmışlardı. Sayıyı fazla göstermişlerdi. Ama az sayı da insan gönderiyorlardı. Giderlerimizi karşılıyorduk. Ben getirdiğim yolcu başı alınan parayı bildiğim için hesabı yaptım. Geminin borcunun bitmesi gerekiyordu. Rahatsız olmaya başladım. Ortaklarım hırsızlık yapıyorlardı. Gelir, gideri aştığı halde, aşmamış gibi gösteriliyordu. Ben evime ay da 1.000 DM götürebiliyordum. Paraya dokunmuyordum ki borcumuz bitsin. Bana “ Hadi bir sefer daha git” dediler. Gitmiyorum. Benim hesaplarıma göre borcun ödenmiş olması lazım. “Yok be. Daha çok açığımız var. Çok yolcu götüremedik” cevabını verdiler. Çaldılar. Şirket hesabından zimmetlerine para geçirdiler. Bunu his ettim. “Ya bu gece yolcu Đstanbul’dan yola çıkmış. Yükleme yapmamız lazım” dediler. Kendilerine gemi burada. Ortak değilim. Ben gitmiyorum, dedim ve arabadan indim. O arada Đzmir otobüsü geldi. Bindim ve Bodrum’dan Đzmir’e geçtim. Evimi Đstanbul’dan Đzmir’e
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

26

taşımıştım. Akşam Muammer Küçük, Ömer Bekar ve abim geldiler. Ömer paraya karşı müthiş zaaflı bir insan. Parayı çok seviyor. Yolcular için yiyecek almaz ve onları aç göndermek isterdi. Birgün kendisine bunlardan 400.000 DM kazanıyorsun. 4.000 DM lik de yiyecek al,dedim. Defalarca kendisine silah çektim. Hep birileri araya girip engellediler. Đnsan gibi konuşmayı da bilmezdi. Hakaret ederdi. Tipik bir Karadenizli. Abim bana “Oğlum sağa, sola çek kesmişsiniz. En azından çeklerini öde. Adın sahtekara çıkmasın. Adımız kötüye anılmasın” ricasın da bulundu. Onlarla dört saat konuştum. Hesapları çıkardılar. Muammer gemi inşa işini iyi biliyordu. Tersane görevlilerine istediği faturayı kestiriyordu. Üç ödeyip de beş gösteriyordu. Sonuç da gelenler beni ikna ettiler. Đstemeyerek yenide yolcu taşıma görevini kabul ettim. Biz deniz araçlarına her binen kişi için tek, ek para alırdık. Bütün giderleri (aracı satın alma, personel maaşı, yiyecek, yakıt) bize aitti. Rüşvet verilmesi gereken yerlere de bu paradan verirdik. Her gemi de bölge jandarma komutanına 30.000 DM(alman markı), sahil güvenlik komutanına 20.000 DM verirdik. Gemi kalkmadan önce paranın yarısını, kalktıktan sonra diğer yarısını verirdik. Eğer daha önce birlik de iş yapmışsak, paramız varsa önceden, yoksa sonradan ödeme yapardık. Datça sahil güvenlik komutanı astsubay başçavuş Adnan, Finike jandarma komutanı ise üsteğmendi, adını unuttum. Önce bizi yakaladı. Daha sonra birlik de iş yapmaya başladık. Ben onu ikna ettim. Đzmir’de ve Alanya da polis müdürleri bizimle birlikte çalıştılar. Alanya’daki Alanya ilçe emniyet müdürü vekili baş komiserdi. Đzmir’deki mali şube müdürüydü. Bize bu adamlar yetiyordu. Ben Bodrum’da çok sayıda gemi kaldırdım. Sahil güvenlik ve jandarmayla bir bağlantım yoktu. Datça önemliydi. Yunana geçer iken çıkış noktası, Datça sahil güvenlik bölgesinden geçiyorsunuz. O adam sürekli telsizleri dinliyordu. Bodrum jandarma da bir hareketlenme olursa hemen anında haber veriyordu. “Jandarma geliyor. Đşi iptal edin.”diyordu. Diğer birimlerden de haber alıp bize ulaştırıyorlardı. Đzmir Karaburun’da jandarma başçavuş vardı. En son gemiyi oradan getirdim. Ben adamı tanımıyorum.Ortağım sürekli kendisiyle görüşürdü.
© Peyamaazadi - 2008

Evîn Çiçek

27

Bir kez dava dosyamı aldım ve yakalanmama neden olan, problem çıkaran karakol komutanıyla görüştüm. Ortamı biraz yumuşatıp, sohbeti koyulaştırdıktan sonra, kardeşim niye engel oluyorsunuz?. Paralarıyla adamları sürgüne götürüyoruz. Gitmek istiyorlar ve bunun karşılığında para da veriyorlar. Daha ne istiyoruz. Yani dağa çıkıp bizlere karşı çarpışsınlar mı?. Bunu mu istiyoruz?. Biz işi kolaylaştırıyoruz. Paralarını alıyoruz. Giderleri yaptırıyoruz ve onları ta uzaklara götürüp bırakıyor, başımızdan def ediyoruz. Siz de engel oluyorsunuz. Gidişlerini engelliyorsunuz!, dediğim de karakol komutanı bana cevaben “Albayım da “ Bırakın, engel olmayın. Gitsinler. Yükten, potansiyel tehlikelerden kurtuluy

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful