You are on page 1of 193

TURAN DURSUN

2. BASIM

Kutsal Kitapların
'Kaynakları 3

Bu kitabın yayın hakları
A naliz B asım Y ayın T asarım U ygulam a Ltd. Şti.nindir.
B irinci B asım : K asım 1995
İkinci Basım : Şubat 1996
Dizgi K aynak D izgi Servisi
Baskı: K uşak O fset
K apak: La/.arus'un Isa tarafından diriltilm esi (İkona).
ISBN: 975-343-103-1 (Tk. No.)
975-343-106-6 (3. Cilt)

K A YN A K Y A Y IN L A R I: 174

K4YIMAK

YAYINLARI

A N A LİZ BASIM Y A Y IN T A SA R IM U Y G U L A M A LTD . ŞTİ.
İstiklal Cad. 184/4 80070 B eyoğlu/İstanbul
Tel/Faks: (0212) 252 21 56 - 252 21 99

tu ra n d ursu n
Kutsal Kitapların
Kaynakları 3

İÇ İN D E K İLE R
M U C İZ E
M ucize N edir?

9
9

İSL A M U L EM A SI M U C İZ E İÇ İN N E D İY O R ?
"M ucize"nin N e O lduğu ve N e O lm adığı (Tanım ı) K onusunda
"M ucize"nin, S avunurlarına G öre ''K oşulları"
"M ucize" ile Ö teki ”01ağanüstü"ler A rasındaki "Fark"
• M ucize ile "K eram et" N asıl A yrılır?
• M ucize ile "İrhas" A rasındaki F ark
• M ucize ile "tâne" A rasındaki Fark
• M ucize ile "İhâne"(t) A rasındaki F ark
• M ucize ile "İstidrac" A rasındaki F ark
• "Yalancı" Sayılanların "M ucize"siyle
Yalancı Sayılm ayanlarıtıki A rasında N e F ark Var?
• "K âhin"D enen, G elecekten "H aber" Verdikleri,
B ilinm eyeni B ildikleri İleri Sürülenlerin Sergiledikleri ile
"M ucize " D iye S unulanlar A rasında N e F ark Var?
• M ucize ile "Büyü" ("Sihir") A rasında G örülen "Fark"
M U C İZ E İÇ İN "K ELA M " K İTA PLA R IN D A Y E R V E R İLE N
VE "CEVAP L A N M A S IN A Ç A L IŞA N "K U ŞK U ' L A R
"M ucize" D iye B ir Şey O labilir m i?
"M ucize" A dı V erilen H erhangi B ir "O lağanüstü"
V arsayılsa Bile, P eygam berliğe K anıt O labilir m i?

10
10
13
15
15
16
16
16
17
20

21
22
'
29
29
32

M U CİZE İNA N CIN IN KAYNAĞI:
"PEY GA M BER "LERİN İLK E L İN A N Ç L A R L A İLİŞK İL E R İ

39

M U H A M M E D -K U R A N -B Ü Y Ü (SİH İR )-"C İN "
M uham m ed, "M ucizesi" ve Büyü (Sihir)
"B üyülenm iş P eygam ber"

39
39
41

I tu s ılı U"lcı ve "Ü fürükçü-B üyücü Kadın"
llııkkında "Şeriat H ükm ü"
M uham m ed ve "C in-Şeytan"
"C inlenm iş P eygam ber"
C inlerin F alcı-B üyücü İçin C asusluğu
M uham m ed'e G öre, E şek, "Cin" G ördüğü İçin A nırır
M uham m ed'e G öre, "Cin" ve "Şeytan"ların G irdiği K ılıklar
"Büyü" (Sihir) ve "M ucize" O rtam ı
Büyücü ve Ç apkın İki M elek: H arut ve M arut
M U C İZ E L E R D E N Ö R N E K LE R
M usa'nm kiler: B unlar İçinde D okuz M ucize
Yılan Yapm a Yarışında M usa ve D eğneği
M usa'nın D okuz M ucizesinden İkincisi:
Suların K ana D önüşm esi
Ve K urbağalar G önderiyor Tanrı:
D okuz M ucizeden Ü çüncüsü
Tanrı T atarcık D enen Sin ekler G önderiyor:
D ördüncü M ucizeden İlki
Tanrı Bu K ez A tsinekleri G önderiyor:
D ördüncü M ucizeden "Sinekli M ucize "nin İkincisi
Yahudi T a n n 'n ın Ö cü-Ö fkesi S ürüyor
Tanrı, H okkabazlık N um arası Y aptırıyor
Yahudi Tanrı Soygun Y aptırıyor
Ve Kinci Yahudi Tanrı,
Yaptırdığı Soygunu İzleyenleri Irm akta B o ğ u yo r
M ucizelerle Savunulan Yahudilerin
Tanrı K atındaki Ö zel Yerleri
M usa'nın D eğneğiyle K ayalardan K ayn a kla r F ışkırtılıyo r
T ann 'nin Yahudilere Ö zel O larak İndirip
G önderdiği Yiyecekler
İsa’nınkiler
İsa'ya ve İnanırlarına da "G ökten" Yiyecek İn d irild i m i?
İsa N e le r B aşarıyordu
İsa M ezarını A çtırdığı Ö lm üş L azar'ı D iriltiyo r

I

44
48
48
50
54
54
55
57
63
63
63
66
68
69
70
71
73
73
73
74
75
76
78
79
80
82

M uham m ed'inkiler
M uham m ed'in İsteğiyle A y İkiye B ölünm üş
A y N asıl B ölünm üş
İkiye B ölünen A y ’ın İki Parçası da Yere İnip
H irâ D ağının İki Yanına D üşm üş
"Ay, A nlatıldığı G ibi B ölünm üştür" D iyenlerin Savunm aları
A ğlayan K ütük
M uham m ed Çişini Yapsın ya da
Ö bür Türlü İhtiyacını G örsün D iye Yürüyen A ğ a çla r
M uham m ed'in Çeşm e O lan P arm aklarından S u la r A kıyo r
M u h a m m e d , O kuyup Ü fleyerek Yemek Ç oğaltıyor
P eygam ber'in "M ucizeler Yaratan (!)" Ü fürükleri:
H astalıkları G ideriyor, K ırık Ç ıkıkları İyileştiriyor,
K örleri G örür K ılıyo r
P eygam ber'in B ir D üşm anını M eza r K abul Etm em iş,
M u cize O larak Üç K ez D ışına F ırlatıp A tm ış
M uham m ed, "M ucize" O larak G eleceği ve
B ilinm eyeni B ilirm iş
M uham m ed'in [ ...] M ucizesi:
K adınlarıyla G ünde K aç Kez Yatardı?
Salih P eygam ber'in D evesi
• "Aman D eveye D okunm ayın"!
• D evenin, Suyu "M ucizeli" İçişi
• Tanrı, B ir D işi D eve İçin, B ütün B ir Toplum u Yok E diyor
• B inlerce Yıl Ö nceki Salih'in D evesi ve
Sem ûd Toplum u Su İçti D iye M uham m ed,
K uyunun Suyundan Yararlanm ayı Yasaklıyor
E şeğiyle B irlikte Ö ldükten Yüz Yıl Sonra D irilen K işi
Ö ldürülüp P aram parça Edildikten Sonra
D iriltildikleri B ildirilen D ört K uş
İbrahim P eygam ber, A le v A lev Yanan A te şe Atılm ış,
A m a Y anm am ış
K ertenkele, İbrahim 'in İçine A tıldığı A teşi
K ö rüklediği İçin C ezalandırılm ış •
Süleym an in M ucizesi ve S e b e ' K raliçesi
B a lık K arnında Yaşayabilen P eygam ber (Yunus)

83
83
84
85
86
91
92
93
94

96
98
100
103
110
110
111
112

113
115
117
118
122
124
130

M IICİ/.H VE G E R Ç E K
Mlını,
M uham m ed'e Ö nce B ir Kalp A m eliyatı Yapılıyor
( lüklere G eziye Çıkarılan M uham m ed, Önce,
Katırla E şek A rası B ir H ayvana B indirildi
M uham m ed'in G öğe Çıkm ası İçin M erdiven K on u lu yo r
M uham m ed, "Gök K atları"nda
Şaşıla sı "Sınır A ğ a c ı"
Cennet, G öklerin Ö tesinde, "Sınır A ğ a c ı"A la n ın d a
G ünde Yetm iş Bin M eleğin
G irip Ç ıktığı E v (B eytü'l-M a'm ür)
Şarap Süt ve B al D olu Üç B ardak
M uham m ed R e fr e f D enen "D öşek"le (D öşeğin Ü zerinde)
H avalanarak Tanrıya Yükseliyor
Yazgı Yazan K alem lerin C ızırtısı
M uham m ed, T an n 'n ın S arayında
T anrı'yla G örüşm e ve
5 0 Vakit N am azı 5'e İndirm ek İçin P azarlık
M uham m ed İçin, M ekke'den K udüs'e Değin,
G örm eyi E ngelleyen Tüm E n g eller K aldırılm ış
İsrâ-M iraç, G erçek O labilir m i?
İsrâ-M iraç, M asalı N erelerden K aynakla n ıyo r

134
137
137

PE Y G A M B E R L İK -K Â H İN L İK -ŞA İR L İK
A rap D ünyasında P eygam berlik-K âhinlik-Ş airlik ve
E sin A racı: "M elek-C in"
M uham m ed D önem inde
M uham m ed'den Ö nce
• A rap D ünyasında K âhinlikle K arışık P eygam berlikler

164
165
165
168
168

KAYNAK NOTLARI

177

139
139
139
140
141
142
142
143
144
144
144
148
149
155

M U C İZE

Peygam berliği insanlığın başına saran tüm din ve inançlarda, "m uci­
ze", inanmanın "dayanağı" olarak görülüp gösterilir. "Peygamber"i, "pey­
gam ber olmayan"dan ayıran ölçü niteliğindedir. Peygam ber olan insanı
"T ann seçti" diye inanılır. Buna da bir "belirti" gerektiği düşünülür. "İşte
o belirti ('alamet'='ayet'), m ucizedir" denir.1 "M ucize gösterebilen insanı,
Tanrı, Peygam ber olarak seçmiş, buyruklannı insanlara iletsin diye elçi
yapm ıştır." biçim inde akıl yürütülür.
Ö yleyse: Bu "ölçü", bu "dayanak", ne denli "sağlam dır?" Ü zerinde
durm ak gerek bunun:

Mucize Nedir?
"Mucize", sözlük anlam ıyla "aciz bırakan"="güçsüz kılan" anla­
mındadır. A m a "olağanüstü" için kullanılır. "Peygam ber'in gösterdiği ileri
sürülen olağanüstü için... "M ucize" denilişinin nedeni de şöyle açıklanır:
"Peygamberin, peygamberliğini kanıtlamak için ortaya koyduğu olağanüs­
tü bir durum, bir olay, başkasının ortaya koym aya güç yetiremeyeceği tür­
dendir. Benzerini ortaya koym a konusunda güçsüz (aciz) kalmıştır başka
insanlar". Bu sav ne ölçüde doğru; göreceğiz.
Şim di, "m ucize" için "din ulem ası", özellikle de "kelam cı" ve "fel­
sefeci" takım ı, ne diyor; onu incelem eye çalışalım :

9

İSL A M U L EM A SI M U C İZ E İÇİN N E D İY O R ?

"Mucize"nin Ne Olduğu ve Ne Olmadığı (Tanımı) Konusunda
M a tu rid i "ulem a sı "ndan N uriddin E's-Sâbûni (ö. 1184), E l Bidâyetü Fi U sûliddin adlı kitabında, "m ucize"yi şöyle anlatır:
"Yaratıkların, benzerini ortaya koymaya güç yetiremeyeceklerini
açığa çıkaran şeydir. ( ...) K elamcılara göre mucizenin tanım ı
şöyledir:
'"Ben P eygam berim !’ diyen bir kim se eliyle, kendisine inan­
m ayanlara karşı, olağanın tersine (olağanüstü nitelikte) bir ola­
yın m eydana gelm esidir. Ö ylesine ki, 'Peygam berim !' diyene
inanm ayanları, benzerinin o rtaya konulm ası konusunda güçsüz
bir d urum a sokar.’
"'Ben peygam berim !' diyenin doğru söylediğine, m ucize şöyle
kanıt olur:
"M ucizenin, Tanrı işi olduğunu ve kulların bunda bir payı bu­
lunm adığını biliyoruz. Bir değneği yılana dönüştürm ek ve ölüyü
diriltm ek gibidir mucize. Peygamber, T ann'ya yönelerek: 'Eğer ben
senin elçinsem, şunu yap!' der dem ez; Tanrı o işi yaparsa, bu; pey­
gamberi, eylemle onaylamaktır. 'Peygamberim! derken doğru söy­
lüyorsun!’ demektir. Tıpkı şunun gibi: Bir adam, hükümdarın hu­
zurunda, onun elçisi olduğunu söyler. V e adamlarına der ki, 'Ben
onun elçisiyim!' derken, doğru söylediğimi şöyle kanıtlarım:
Hükümdara: 'Eğer ileri sürdüğümde doğruysam, bulunduğun yer­
den üç kez kalk ve otur!' diyeceğim. (Göreceksiniz ki, hükümdar
dediğimi yapacak.) Eğer gerçekten hükümdar, bu kişinin dediğini

10

yaparsa, adamları düşünürler ki, hükümdarın böyle yapması, her
zaman yaptığı şey değildir. O zaman, hükümdarın üç kez kalkıp
oturması, 'Evet! Sen benim elçimsin!’ demesinin yerine geçer. M u­
cize de öyle işte."2
"Sâbûni", bunları yazarken, "Sünni" kelam cıların iki ana kolundan
biri olan "M aturidiler"in konuya ilişkin görüşlerini de yansıtıyor.
B u kol böyle diyor. A m a öbür kol da pek başka türlü dem iyor:
Ö bür kolun, yani "E ş'ariler"in B aşkanı E b u ’l-H asen A li El E ş'arî
(873-936), şöyle dem ekte:
"Mucize, Tann'nın bir eylemidir. ('Fiil'.) Y a da bu eylem yerine ge­
çen bir şeydir. Ö yle bir şeydir ki, o tür şeyle; ’doğrulamak'=onaylamak amaçlanır hep."3
E ş'arilerin en ileri gelenlerinden Fahruddin E 'r-R âzî (1149-1209)
de "m ucize”yi tanım larken aynı anlam ı, başka sözler ve "kayıt"larla
dile getirir:
"M ucize öyle bir durum dur ('em r') ki, geleneği bozup parçalar.
V e bir 'm eydan okum a' ('tehaddi') ile birlikte ortaya konur.
Ö ylesine ki, o rtaya konulduğunda, karşı konulam ayacağı (ben­
zerinin m eydana getirilem eyeceği) görülür."4
A yrıca, bu tanım daki sözcüklerin ("kayıt"ların) neleri kapsam aya,
neleri çıkarm ay a y aradığını da şöyle açıklar:
"M ucizenin bir 'durum ' olduğunu söyledik; şundan: Kim i zam an
'eylem ' ('fiil') biçim inde olur ('parm aklar arasından su akıtm a'
gibi). Kim i zam an da olabilecek bir eylem in olm am asını sağ­
lam a ('adem ') türünden olur (doğal olarak yakm ası gereken ate­
şin yakm am asını sağlam a gibi). 'G eleneği bozup parçalar' (ola­
ğanüstü) olduğunu söyledik; 'ben peygam berim !' diyen kişinin
apayrı bir kim se olduğunu anlatm aya yarayan bir özellik olsun
diye. 'M eydan okum ayla birlikte olm ası gerektiğini' belirttik;
'Peygam berlikten önceki olağanüstü'yü, bir de, herhangi bir y a­
lancının kendisine m al edebileceği türden, geçm iş bir pey g am ­
bere ait olanı çıkaralım diye. B ir de 'keram et'leri, kapsam dışı
11

Iıııtıkmak istedik. 'K endisine karşı konulam az olm ası gerek­
liğini" belirttik; 'büyü' ve 'gözbağcılık' (hokkabazlık) kapsam dışı kalsın diye. (M ucizeyi bunlardan ayırm ak için.)"5
Yani, E'r-Râzî; "mucize" için sağlıklı bir tanım ortaya getirdiğini
söylemek istiyor. Kendince öyle bir tanım ki, "mucize" olan her şey, kap­
samına giriyor. Buna karşılık mucize olmayan hiçbir şey; girmiyor onun
kapsamına. Örneğin: "Parmaklardan su akıtılması" mı? Tanımdaki kap­
sama giriyor. İçine atılan bir canlıyı, "ateşin yakmaması" da öyle. A m a bir
peygamberin, peygamberliğinden önce görülen "olağanüstü" durumlar,
"mucize"den sayılmıyor. Onun için de kapsam dışında kalıyor. "Ben pey­
gamberim" diyerek yalan söyleyen birinin, kendisine mal ederek kullanma
yoluna gittiği ve aslında başka, daha önceki bir peygambere ait olan da,
"iddia sahibi" için "mucize" olamaz. O nedenle, mucizenin kapsamı dışın­
da bırakılmış tanımda. "Tann dostlan"nm gösterdikleri "keramet"ler de
"mucize"den sayılamazlar. Onun için bunlar da "dış"ta bırakılmış. "Büyü"
ve "gözbağcılık, hokkabazlık" biçiminde ortaya konanlar da mucize ola­
mayacakları için, bunlar da "atılmış" kapsam dışın a...
Fahruddin E'r-Râzî, bir "çığır açmış kişi" sayılır. "Felsefe"yi, özel­
likle de "Aristo felsefesi"ni, Yahudilik ve Hıristiyanlık dünyalannda gö­
rüldüğü gibi, "İslam "da kullanmayı başlatan kişi. "Kelam" konusunda...
Yani "Tann'nın kendisinin, sıfatlannın, işlerinin" ve bunlann ilintili bu­
lunduğu öteki "temel inançlar'in işlendiği alanda... Önemli bir "uzlaş­
tırmam" olarak ortaya atılmıştır. "Dinle [...] geçilegelen felsefe"nin, bir
de bu kişinin açtığı "çığır"da ırzına geçilmiştir. "Yeni bir çığır" oluşu,
İslam 'daki "kelam" alanında "yeni başvurulur olm asından"...6 Yoksa
"yeni" değil. "Din"e "yalancı tanık" bulup gösterme işinde verimli görülegelen ve M ilat'tan önceki yüzyıllardan başlayarak uygulanan bir eski
yöntemdir gerçekte.
E'r-Râzî'nin "mucize tanımı" ve bu tanıma ilişkin açıklamaları, kendini
izleyen ünlü kelamcılarca önemsenerek ve benimsenerek alınmış, kimi ki­
taplara "kelimesi kelimesine" aktarılmıştır.7
B ununla birlikte, ”itiraz"a uğram am ış da değil:
Ünlü İslam kelamcılanndan Saduddin E't-Teftâzânî (1322-1389?),
kendi gibi ünlü kelam kitaplarından Şerhu'l-Mekâsıd adlı kitabında, E'rRâzî'nin tanımını ve açıklamasını aynen aktarır. "E'r-Râzî de böyle diyor!"

12

diyerek noktalar. Sonra başlar; söz konusu tanım a ve açıklam aya yö­
neltilen "itiraz"ları sıralamaya. Sıralar; sonra da, bunlara nasıl "cevap" ve­
rilebileceğini yazar.8 Bence, ne yöneltilen bu gösterm elik "itiraz"lar, ne de
bunlara verilen "cevap"lar önemsenip üzerinde durulmaya değer. A ncak
burada önemli olan noktalar şudur bence:
• "M ucize"nin, benzerlerinden nasıl "ayırt edildiği".
• "B enzerinin ortaya konulam ayacağı" yolundaki sav.
"M ucizenin koşullan" anlatılırken bunların üzerinde durulacak:

"Mucize"nin, Savunurlarına Göre "Koşulları"
Kelam kitaplannda anlatılanlar, bu konuda da birbirinin kopyası gibi.
Ben ünlü bir kitaptan çevirip sunacağım burada: Şerhu'l-Mevakıf. "Mevakıfın açıklaması" demek. "M eva kıf, bir kelam kitabı. Y azan, El K âdî
Adududdin Abdurrahman İbn A hm ed El Îcî (Ö.1355). Açıklamasının
yazarı, Seyyid E'ş-Şerif El Cürcânî (1340-1413).
Bu kitapta (Şerhu'l-M evakıfid) şöyle denm ekte:
"B irinci konu, M ucizenin koşulları:
"K oşullar, yedi tanedir:
"Birinci koşul: M ucizenin, T ann eylem i y a da eylem yerine ge­
çecek bir (Tanrı'dan gelm e) durum olm ası g ere k ir... T anrı'nın
olm alı çünkü: 'Ben peygam berim !' diyeni onaylam a yetkisi, yal­
nızca T anrı'nındır. O 'ndan gelm eyecek bir eylem , bir durum ,
(olağanüstü de olsa) m ucize sayılam az.
"’Tann'mn eyleminin yerine geçen bir durumun da mucize ola­
bileceğini söylüyoruz; mucizenin tanımına şöyle bir durum da girsin
diye: Varsayalım ki, peygamberliğini ileri süren biri: 'Benim, (pey­
gamberliğimi kanıtlamak için size göstereceğim) mucizem şudur:
Ben elimi şöyle başımın üzerine koyacağım, bu sırada siz aynı şeye
(elinizi başınızın üstüne koymaya) güç yetiremeyeceksiniz!' dedi.
Ve dediği oldu: O adam elini başının üstüne koyarken, onlar aynı

13

•;eyi yapamadılar. İşte onların aynı şeyi yapamamış olmaları, mu­
cizedir. Bu, "peygamberim" diyenin doğru söylediğini gösterir. Oysa
burada, bir eylem ('fiil') yok. Çünkü, ellerini başlarına koyamayan­
larda, doğal olarak güç yetirebilecekleri bir konuda gücün yaraülamamış olması, bir eylem değildir. (...)
"İkinci koşul: Gösterilen şeyin mucize olabilmesi için "olağanüstü"
olması gerekir. Çünkü daha aşağısı m ucize olamaz. Olağan duru­
mu bozmayan; tıpkı güneşin her gün doğması, çiçeklerin her bahar
açması türünden doğal-olağan olan, peygamberliğini ileri süren
kimsenin gerçekten peygam ber olduğunu gösterir bir mucize sayı­
lamaz. Olağan bir durum da, başkaları o kişiyle eşit durum dadır da
ondan. Peygam ber olmadığı halde, 'Peygamberim!' diyerek yalan
söyleyen bile farklı durum da değil. ( ...)
"Ü çüncü koşul: G österilen şeyin m ucize olabilm esi için, kar­
şıya çıkılıp da ona denk olabilecek bir benzerinin o rtay a konu­
lam am ası gerekir. M ucizelik anlam ında bu var çünkü.
"Dördüncü koşul: Gösterilen şeyin mucize olabilmesi için, 'ben pey­
gamberim!’ diyenin eliyle ortaya konulması gerekir. Doğruluğunu
kanıtlıyor olduğu anlaşılsın d iy e ... O kimsenin, karşısındakilere
"meydan okuduğunu" açıklaması (sözle söylemesi), ('inanmayanlar,
benim yapüğımı yapsınlar, benim mucizem gibi mucize göstersin­
ler!' gibi) inanmayanları aynı şeyi ortaya koymaya çağırması 'şart'
mıdır? Kimilerine göre, 'evet!' A m a doğru olan görüş o ki, bu; 'şart'
değil. O zamanki yaşanan durumun, 'meydan okuma' anlamım verir
olması yeterli. Peygamberliğini ileri süren kişi, 'Eğer peygambersem,
mucize gösteririm!' türünden bir şey söyler de dediğini yaparsa yeter.
(...)
"Beşinci koşul: Gösterilen şeyin m ucize olabilm esi için, pey­
gamberliğini ileri süren kimsenin söylediğine uygun olması gerekir.
'Benim mucizem o ki, ölüyü dirilteceğim!' derken; bir başka ola­
ğanüstü durumu ortaya koysa, örneğin, dağı çekip yerinden oynatsa, bu; onu doğrular nitelikte bir mucize olmaz. Tann'nın o kim­
seyi doğrulayıp onayladığı anlamım içermez de o n d an ...

14

"Altıncı koşul: M ucize olabilmesi için, peygamberliğini ileri süren
kimsenin dilediği ve ortaya getirdiği şey, kendisini yalanlar olm a­
malı. Örneğin, M ucizem odur ki, bu kertenkele konuşacak!' dese
de, gerçekten o kertenkele konuşsa, ama: 'Bu adam yalancıdır, ya­
lan söylüyor!' dese, kertenkelenin salt konuşm uş olmasından, o ki­
şinin doğru söylediği anlaşılmaz. Tersine, yalan söylediğine (pey­
gam ber olmadığına) ilişkin beslenen inanç, daha da güçlenir. Çün­
kü olağanüstünün kendisi yalanlıyor adamı. (...)
"Yedinci koşul: G österilen şeyin mucize olabilmesi için, ortaya atı­
lan kimsenin 'ben peygamberim!' savından önce olmaması gerekir.
Gösterilen şey, bu savla birlikte bulunm alı... Çünkü daha bir savı
yokken onaylanm ış olabileceği düşünülem ez o kişinin. (.. .)"9
H epsi şöyle özetlenebilir:
"Mucize" olabilmesi için, gösterilen şeyin "olağanüstü" olması; ne
gösterileceğine ilişkin açıklam aya uygun olması; "yalanlar" nitelikte ol­
maması; "meydan okum a sırasında" bulunurken, kimsenin, o şeyin ben­
zerini, ona denk biçimde ortaya koyam amış olm ası gerekir.
D aha da kısası şu: "Ben peygam berim !" diyen kim senin, bunu
dediği zam an öyle bir "olağanüstü" ortaya koym ası gerekir ki, kim se,
benzerini ortaya koyam asın. İşte o zam an "m ucize" var d em ektir sa­
vunurlarına göre.

"Mucize" ile Öteki "01ağanüstü"ler Arasındaki "Fark"
• M ucize ile "K eram et" N asıl A yrılır?
İslam kelam cılanna göre, "mucize", peygamberliğini ileri süren kim ­
senin, "İşte ben mucize gösteriyorum. Peygam berliğim i kanıtlamak için.
Benzerini kimse ortaya koyamaz. V arsa çıksın ortaya" derken ya da bu
anlam a gelen bir söz ve tutum la birlikte sergilediği "olağanüstü"dür. Kı­
sacası; "mucize" niteliği taşıyan "olağanüstü", "peygamberlik" savıyla
birlikte ortaya konur. "Keramet"e gelince:

15

Keramet" de bir "olağanüstü"dür. Tıpkı "mucize" gibi. Ne var ki, bu
olağanüstü" ortaya konurken, "peygamberlik savı" bulunmaz. Böyle bir
suvı yoktur "keramet" gösterenin. Yani, "Ben peygamberim!" diye ileri
sürmesi olmaz.
işte aradaki fark b u .10
B ir yalancı, bir "fâsık" (günahkâr) da "keram et" gösterebilir m i?
K im ileri, örneğin îm am G azali (ö. 1111) "Evet!" d iy o r."
B ununla birlikte, genellikle, "keram et, T an n 'n ın dostu (veli) tara­
fından gösterilir" denir.12
Buna göre, bir "olağanüstü"nün "mucize" mi, yoksa "keramet" mi ol­
duğu, ortaya koyana bağlı oluyor. Eğer ortaya koyan "Peygamberim!" di­
yorsa, "mucize"; yok, dem iyorsa ve bir "Tanrı dostu"ysa "keramet" sayı­
lıyor gösterilen.
• M ucize ile "/rhas" A rasındaki F ark
İslam kelam cılannın "irhas" dedikleri şey, yine bir "olağanüstü"dür.
Ve bunun, "peygamber"de görüldüğü ileri sürülür. Ancak; denir ki, "bu
olağanüstü, peygamberde, peygamberliğinden önce belirir."13
D em ek ki, ileri sürüldüğüne göre "m ucize" ve "irhas", birbirinden
zam an yönünden ayrılıyor. İkisi de "peygam ber"de bulunm akta. Biri,
"peygam berlik"le birlikte, öbürü "peygam b erlik k en ö n c e ...
Y ani "olağanüstü" olm ak yönünden aralarında b ir "fark" yok.
• M ucize ile "lâne" A rasındaki F ark
Kelamcılar, "iâne" diye bir şeyden de söz ederler. Ve, "İâne, genellikle
âlim olan, kimilerince de cahil bile olmasında sakınca bulunmayan bir iyi
kişi tarafından ortaya konulmuş ’olağanüstü’dür" derler.14
Bu durumda, "mucize" ile "iâne" arasında da "olağanüstü" olmak yö­
nünden bir fark bulunmamakta. Yani "iâne" adı verilen olağanüstü, "pey­
gamberim!" diyende, peygamberliğiyle birlikte bulunsa, "mucize" olacak!
• M ucize ile "İhâıxe"(t) A rasındaki F ark
K elam cılarca "ihâne" (ihânet) diye de bir şey var: Bu d a bir ola­
ğanüstüdür. N e var ki, "kâfir" eliyle ortaya konm akta, tleri sürdüğü­
nün tersini açığa çıkarır biçim de.

16

K elam cılar örnek de verirler buna:
"Ö rneğin: Y alancı M üseylim e de peygam berliğini ileri sürm üş­
tü. K anıtlam ak için de, 'Benim m ucizem odur ki, bu keçi konu­
şacak!' dem işti. K onuşm uştu keçi. A m a, 'Sen y alancısın ey la­
netli kişi!' d em işti."15
Tabii bu "rivayet", M üslüm anlardan... M üslüm an "râvî"ler, yalan
"rivayet"ler uydurm akta ustadırlar doğrusu. B unu d a bu arada anım ­
satm ış olayım .
• M ucize ile "İstidrac" A rasındaki Fark
"İstidrac" diye de bir şey var. Y ani İslam kelam cılarına göre. "Kâfir"lerden kim ileri, Tanrı tarafından "derece derece" itilerek "kötü so­
n u ç la r a , "dünya ve ahiret cezasına" götürülürlerm iş. Bu am açla, böylelerine alabildiğine güç ve olanak verilirm iş. B unlar, kendilerini sı­
nırsız bir özgürlük içinde görürler ve her zam an dilediklerini yapa­
bileceklerini sanırlarm ış. A m a sonra olan olurm uş. T anrı, bunların
hakkından gelirm iş. B öyleleri, "felaket"e birden değil de, "derece d e­
rece" götürüldükleri için, bir olağanüstü durum o rtay a koydukları za­
man, ona "istidrac" adı verilm ekte.
D em ek oluyor ki, "mucize" gibi "istidrac" da, bir "olağanüstü"dür.
A m a "kâfir" tarafından ortaya konur. "İhâne"(t) de böyle... Kelamcıların
belirtmelerine göre, "ihâne"(t) adı verilen olağanüstü, "kâfir"i "yalanlar".
O ysa "istidrac"da böyle bir durum olmaz. Bu adm verildiği "olağanüstü",
"kâfirin davasına uygun biçimde" ortaya konur.16
Y ukarıda, "m ucize"nin dışında sözü edilen "olağanüstü", beş tane
oldu. Kimi kelam kitaplarında da "m ucizenin dışında, olağanüstünün
beş tane kabul edildiği" b elirtilir.17
Bu anlatılanlardan ortay a çıkan şu:
• M ucize dışındaki "olağanüstü"lerin hiçbiri, "olağanüstü olm ak
yönünden", m ucizeden "farklı" değil. İsterseniz şöyle diyelim : "M u­
cize", bunların hiçbirinden "farklı" değil "olağanüstü olm ak yönün­
den". H epsi aynı. "A yrım "lar, yalnızca bu "olağanüstü"leri ortaya ko­
yan kim se, bu kim senin niteliği ve "zam an" yönü n d en ...
• B ir "yalancı"da, bir "kâfir"de, "peygamber"ingösterdiği "olağanüs­
tü" (mucize) türünden bir "olağanüstü"yü ortaya koyabilmekte.
17

Yum Islımı kclam cılan bunu açıkça " itir a f etm ekteler. "Olağanüsm 'İriden .011 ikisine yani "ihâne" (ihânet) ve "istidrac" adı verilenlere
llr,.kııı unlattıkları bunu belirtm ekte. H anefi m ezhebinin kurucusu,
başkam ve kendisine "El Îm am u'l-A 'zam " (en büyük im am ) denen Sa­
hilimin Nıımaıı (Hicri 80/ M iladi 699-H icri 150/ M iladi 767), E l Fiklııı 'l Ekber adlı kitabında şöyle dem ekte:
"Peygamberlerin -üzerlerine selam o lsu n - ’ayet'leri ('mucize'leri) ve
’veli'lerin 'keram etleri 'gerçek’tir (’hakk'). İblis' (Şeytan), 'Firavun'
ve ’DeccâT gibi Tanrı'nın düşman olduklarının gösterdikleri ola­
ğanüstülere gelince: Bu Tanrı düşm anlarının ortaya koyduk­
larından, "hadis'lerde sözü edilenleri ele aldığımızda; bunlara, birer
'ayet' (mucize) adı veremeyiz. Birer 'keramet' de diyemeyiz bunlara.
Birer 'ihtiyaç görülm esi’, (Tanrı düşmanlarının, bunlarla ihtiyaçları
karşılanm ıştır) deriz. Şundan deriz böyle: 'Tanrı, düşmanlarının
da ihtiyaçlarını (gereksinimlerini) karşılar. V erdiği olanaklarla de­
rece derece kötü sona yaklaştırm ak ve sonunda 'cezalandırmak'
iç in ... Onlar, oyuna gelirler böylece, kendilerine iyilik yapıldığını
düşünerek aldanırlar. A ldanınca da, daha çok Tanrı buyrukları
dışına çıkarlar, daha çok 'kâfir' olurlar. Bunların hepsi, akla göre de
olabilir."18
B ununla birlikte, kelam cılardan kim ilerinin görüşü odur ki; bir
insan kalkıp, "Ben, Tanrı'yım ! K anıtlam ak için size şu m ucizeyi gös­
tereceğim !" dese, bu insanın, dediğini gösterm esi "m üm kün". A m a bir
insan "peygam ber olm adığı" halde, kalkıp, "Ben, peygam berim ! K a­
nıtlam ak için size şu m ucizeyi göstereceğim !" dese, bu insanın, d e­
diğine uygun bir "olağanüstü" ortaya koym ası "m üm kün" değil.
Arapçasından çevirerek yukarıdaki alıntıda anlatılanları sunduğum
kitabın A rapça "açıklaması"m ("şerh") yapanlardan A li El Kâri (Aliyyu'l-Kârî) (ö. Hicri 1001/ M iladi 1592), bu görüşe şöyle yer verir:
"B ilesin ki, bir olağanüstünün, T anrı'lığım ileri süren kim se ta­
rafından, dediğine uygun biçim de ortaya konulm ası caizdir (ola­
bilir). A m a bir olağanüstünün, peygam ber olm adığı halde pey­
gam berliğini ileri süren kim se tarafından, dediğine uygun b i­
çim de ortaya konulm ası caiz değildir (m üm kün değil). Çünkü,
18

olağanüstünün, peygam ber olm adığı halde peygam berliğini ileri
süren kim se tarafından ortaya konulm ası, peygam berin gerçek­
ten kim olduğunu öğrenm enin kapısının kapanm asına yol açar.
T anrılığını ileri süren kim senin eliyle bir olağanüstünün ortaya
konulm asıyla, bu kim senin gerçekten T anrı olm adığını anlam a­
nın kapısının kapanm asına yol açm az. Ç ünkü, sonradan yaratılm ışlığının ve eksiklerinin kanıtları görülüp duran b ir insanın,
T anrı olam ayacağını her akıllı kişi an lar."19
İm am G azali de, peygam ber olm adığı halde peygam berliğini ileri
süren "fâsık" (günahkâr) birinin eliyle, söylediğine uygun olarak bir
"olağanüstü" ortaya konulam ayacağı görüşünden yana. El İktisad F i’lİtikad adlı kitabında şu açıklam ayı yapm akta:
'"Bir yalancının eliyle de olağanüstü ortaya konm uş olabilir mi?'
diye bir soru sorulsa, karşılık olarak şöyle deriz: M eydan okum a
sırasında beliren bir mucize, Tann'nın, 'Sen doğru söylüyorsun,
benim elçimsin!' demesinin yerine geçer. Tann'nın böyle diyerek
bir yalancıyı onaylamasıysa, hiç olam ayacak ('muhal') bir şeydir.
Ve olamazlığı, özünde var. Öyleyse, Tanrı her kime: 'Sen benim
elçimsin!' demişse, o, T ann elçisidir ve 'yalancı' sayılmaktan çıkar.
Bir insan hem yalancı kalsın; hem de T ann ona 'Sen benim el­
çimsin!' dercesine mucize olanağı versin; ikisi bir arada hiç ol­
mayacak şeydir. Çünkü onun yalancı olm ası demek; Tanrı ona,
'Sen benim elçimsin!' demedi demektir. ( ...) Öyleyse açığa çıkan
sonuç şu: Böyle bir şey, güç yetirilebilecek türden değildir. Çünkü
'hiç olamayacak' ('muhal') türdendir. Hiç olamayacak şeye kim­
senin gücü yetmez."20
B ilindiği gibi, İm am G azali, "Sünni"lerin "E ş’ariler" kolunun ileri
gelenlerindendir. A ynı kolun ileri gelenlerinden başkaları da, Gazali'nin burada "hiç olam az" dediğine "hiç olam az" dem ekteler. Y ani
katılm aktalar onun görüşüne.21 A ynı görüş, M aturidiler kolu n ca da
benim senm ekte.22
N e var ki, Eş'ariler kolunun kimi ileri gelenleri, örneğin El K âdî Adududdin Abdurrahman El Îcî, E's-Seyyid E’ş-Şerif E'l-Cürcânî23 ve "Maturidi" olduğu halde "Eş'ari" sayılan E't-Teftâzânî,24 burada "hiç olamaz"
19

denene, "aklen olabilir (mümkündür)!" demekteler. Yani, peygamber ol­
madığı halde, peygamberliğini ileri sürerek yalan söyleyen birinin, "mu­
cize" türünden bir olağanüstü gösterebileceğini savunmaktalar. Am a böy­
le bir şeyin "hiç görülmediğini" ileri sürmekteler.
İslam kelamcılan, "peygamber olmadığı halde, peygamberliğini ileri
süren ve söylediğine uygun mucize gösterebilmiş olan hiç kimse görül­
memiştir" diyedursunlar, "yalancı peygamber" sayılanlardan -çarpıtılarak
ve yalanlar karıştırılarak da o lsa - aktarılanlar, hiç öyle demiyor:
• "Yalancı" Sayılanların "M ucize"siyle
Yalancı Sayılm ayanlarınki A rasında N e F ark Var?
M uham m ed'in dönem inde kim i kişiler ortaya atılmış ve peygamber
olduklarını söylemişlerdi. Bunlar, birçok da inanır-yandaş kazanıp baş­
larına toplamayı, dahası; kentler, yöreler ele geçirm eyi başarmışlardı.25
Eğer bunların karşısında M uham m ed'in "hile"leri daha başarılı olm a­
saydı, bugün onları da, "peygamber" tanıyan, onlara karşılık Muhammed'i "yalancı" ilan eden "ümmet"ler bulunabilecekti.
M üslüm anlar tarafından "yalancı" diye duyurulan, bence de "yalancı"
olduklarına kuşku bulunmayan bu insanlar da "mucize" diye öne sürdük­
leri birtakım "numaralar" çevirirlerdi. Tıpkı, yine bence
olduğuna
kuşku duyulmaması gereken M uham m ed'in gösterdiği türden numaralar
gibi... Eğer M üslümanlar tarafından izleri yok edilmeseydi ve yalanlar
karıştırılm adan bize değin iletilebilseydi, tüm ünü ve ayrıntılarını görerek
o yalancı peygamberlerin de "mucize" diye ortaya koydukları hakkında
yeterli bilgiler elde etmiş olabilecektik. Y ine de aktarılanlardan, kırık
dökük bilgiler elde edilebilmekte:
Örneğin, "yalancı peygamber" sayılan, M üseylime "hayvanı konuşturabilmekte"ymiş. Kelam kitaplarında da yer verildiğine ve yukarıda da
geçtiğine göre; Müseylime, bir "keçi”yi konuşturmuş. N e var ki, konuş­
turulan keçi, ona seslenerek, "Sen yalancısın!" demiş. Kuşkusuz; "keçiyi
konuşturabilmiş olması", gerçek olamaz. Uydurmadır. Bunu, M üseyli­
me'nin kendisi, ya da "numara"yla gözleri boyanan inanırlar, ya da ona çı­
karda ortak olan yandaşlar uydurmuşlardır. Şaşılası biçimde ortaya konan
bir "numara", abartıla abam la olağanüstülük derecesine getirilebilir. Her
zaman görülen bir gerçektir bu. Böyle "uydurma rivayet"lere çağım ızda da

20

zaman zaman tanık olmaktayız. İnanırlar sürüleri, her türlü saçmalığa ol­
duğu gibi, bu tür abartma ürünü uydurmalara da inanıverirler. M üsey­
lime'nin "keçiyi konuşturduğu"na ilişkin olan da böyle. Ancak; bu "ya­
lan", M üslüm anlar tarafından değiştirilmiş, bir başka "yalan" kalıbına
sokulm uş anlaşılan. A slı şöyle olmalı: "M üseylim e (M esleme), pey­
gam ber olduğunu mucize göstererek kanıtladı: Keçiyi konuşturacağım
dedi, keçi konuştu. Şunları şunları söyleyerek onun gerçekten peygam ­
ber olduğunu anlattı." İşte M üslüm anlar, aslının böyle olabileceği düşü­
nülebilecek bir "rivayet"i, kendi işlerine gelen biçim e dönüştürerek: "Ke­
çi konuştu, am a onu yalanladı" demiş olabilirler. Bir çeşit "yalan yarışı"d ır bu.
Müseylime'nin başka "olağanüstü" durumlar da ortaya koyduğu aktarı­
lır: Örneğin, "saydam bir sürahinin ağzından yumurtayı geçirebilmekte"ym iş.26 "Su" ve "ürün” çoğaltm a numaralarına da giriştiği anlaşılıyor
aktarılanlardan.27 Müseylime'ye "Tann’dan vahiy" de gelirmiş. O "va­
hiylerden, Kur'an ayetlerine benzer örnekler aktarılmakta.28
İleride, "M uham m ed'in öğretm enleri" anlatılırken, onlar arasında
yer verilecek ve daha geniş bilgi sunulacaktır M üseylim e'ye ilişkin.
"Yalancı" sayılanların ortaya koydukları söylenen "olağanüstü"lerle,
yalancı sayılmayan bir "peygamber"in ortaya koyduğu söylenenler ara­
sında "bulunan fark", inanırlara göredir. Müslümanların, M üslüman ol­
mayanların "Peygamber" diye inandığı bir kişinin sergilediği "numara"ya değil de, kendi "peygamber"lerininkine "mucize" demeleri, inançla­
rının, ya da inanır görünmelerinin gereğidir. D oğaldır bu. A m a bu böyledir diye, arada gerçekten bir fark bulunduğu söylenemez. Söylense de,
kanıta dayandırılamaz.
• "Kâhin" Denen, G elecekten "H aber Verdikleri,
B ilinm eyeni Bildikleri İleri Sürülenlerin Sergiledikleri ile
"M ucize" D iye Sunulanlar A rasında N e F ark Var?
M uham m ed'in "sağlam" kabul edilen "hadis"lerinde de yer alan,
kim i "kâhin"lerden aktarılanlara bakılır ve inanılırsa "bunlar, bilin­
meyeni (’gaip'i) biliyorlar!" dem ek gerekir. M uham m ed'in de benzer
"haber" verm elerinden ve "m ucize" olarak, ”bilinm eyen"e ilişkin Tanrı'dan bilgi alıp insanlara ilettiğinden söz edilir. O zam an, arada hiçbir

21

fark kalm ıyor. F ark olm adığı, ileride, yine "M uham m ed'in öğretm en­
leri" anlatılırken yapılacak karşılaştırm alard a daha açık görülecek ve
daha iyi anlaşılacaktır.
Kısacası: Bir adam var; "kâhin" denm ekte kendisine. Bu adam, ina­
nırlarına ve M uhammed'in hadislerinde de açıklandığına göre, "bilin­
meyen" şeyi biliyor, "haber veriyor". Bu adamın "bilme"si, "haber"i,
"mucize" sayılmıyor. Kendisi M üslüm anlar tarafından "peygamber" gö­
rülmediği için... Bir adam da var; "Peygamberdir!” diye nitelenmekte. O
da "bilinmeyen"den "haber" veriyor. A m a aynı türden. Öyleyken, bu
adammki "farklı" sayılıyor ve "mucize" diye sunuluyor. "Peygamber"
görüldüğü iç in ... Nasıl kabul edilebilir bu? Bunun akla, m antığa uyduğu
nasıl söylenebilir?
• M ucize ile "Büyü" ("Sihir") A rasında G örülen "Fark"
Kimi kelamcılar, "büyü" ("sihir") denen şeyi, "olağanüstü"lerden say­
mazlar. Onun için "fark"tan da söz etmezler. Yani "mucize"yle "büyü"
arasında şöyle fark var deyip açıklam aya gerek görm ezler.29
Bir şeye "yok" demekle "yok" olur m u? Olmaz kuşkusuz. "Büyü",
ilkel de olsa; "bilimdışı", "akıldışı" da olsa bir "gerçek". Bir "eylem", bir
"işlem". Hem de kendine özgü kurallan olan, "uzmanlık" durumuna ge­
tirilmiş bulunan işlem ve eylem. Uzmanı olmayanların beceremeyecekleri
türden... "Mucize" diye sunulandan daha gerçek. "Numara" da olsa, daha
çok uzmanlık ve beceri isteyen bir "numara". "Yok" sayılabilir mi?
"Yok" sayılamayacağı içindir ki, kimi ciddi kelamcılar, "büyü" ko­
nusunu önem seyerek ele almışlardır. İşte bu kelamcılardan, "peygam­
ber"! ve "mucize"yi savunanlar, "mucize" ile "büyü" ("sihir") arasında ne
tür "fark" bulunduğunu anlatm aya koyulmuşlardır:
Anlattıklarının özeti şu: "Büyü", "mucize" ölçüsüne varacak kadar
"olağanüstü" olmaz.30 O ölçüye varmışsa, onu ortaya koyan, "peygamberliği"ni ileri süremez. İleri sürmüşse, "meydan okum aya kalktığında", baş­
kaları da benzerini ortaya koyar. Yoksa bir yalancıya, Tanrı, "benim peygamberimsin" dercesine bir olanak vermiş olur ki; böyle bir şey olamaz.31
B ununla birlikte aynı kelam cılar, burada "olam az!", "hiç olam az!"
dedikleri şeyin, "aklın hükm üne göre olabilir" olduğunu söylem ekten
de kendilerini alam am aktalar. Y ukarıda d a belirtilm işti bu.
22

I

K elam cıların "olam az" dem elerine göre: B ir insan, eğer "büyücü"yse, bu niteliği taşırken, "peygam berliği"ni ileri sürm üş olam az.
İleri sürm üşse, "olağanüstü" gösterem ez.
N e var ki, böyleleri görülm ekte. D ahası, M uham m ed'in kendi "ha­
d is le r in d e bile anlatılm akta. Ö rneğin, "H adis"lerde "İbn Sayyad" ve
"İbn Sâid" diye adı geçen bir "büyücü-kâhin", bunlardan biridir. Buharî'nin ve M üslim 'in E 's-Sahihterinde de yer alan ve birçok "biçim "i
bulunan bir "hadis"e göre; M uham m ed, bu kişiyle karşılaşır ve a ra­
la rın d a şu konuşm alar geçer:
"M uham m ed: B enim peygam berliğim e tanıklık eder m isin?
İbn Say.: Senin, üm m ilerin peygam beri olduğuna tanıklık ed e­
rim. Sen de benim peygam ber olduğum a tanıklık eder m isin?
M uham m ed: Ben, T anrı'ya ve Peygam beri'ne inandım . Senin
gördüğün nedir?
İbn Say.: Bana, doğru bilgi getiren de, yalan haber getiren de g e­
liyor.
M uham m ed: İşin karıştırılm ış öyleyse. Senin için içim de b ir
şey tuttum ; bil bakalım nedir?
İbn Say.: O, ’duh'tur.
M uham m ed: H adi oradan..!"32
M uham m ed, "Hadi o rad a n ..." diyor am a, aynı hadisin açıklam a­
larında belirtildiğine göre, İbn S ayyad'ın "O, 'duh'tur!" karşılığındaki
"duh" sözcüğüyle, M uham m ed'in "içinde tuttuğu şey" anlatılm ak­
tadır. Çünkü "duh", "duhan" (duman) anlamındadır. M uhammed'in içinde
tuttuğu da budur. Yani, "Duhan". O sırada aklında, "Duhan" (duman) Suresi’ni tutmakta M uhammed.33
B una göre, İbn Sayyad, M uham m ed'in aklında tuttuğunu bilm iş
oluyor mu, olm uyor m u?
K uşkusuz, bilm iş oluyor.
Başka deyişle, İbn Sayyad, bu "büyücü-kâhin", Muhammed'in önünde,
kendisinin de "peygamber olduğunu" ileri sürerken "mucize" göstermiş
oluyor. Hem de Muhammed'in, "haydi mucizeni göster de görelim!" dercesine yönelttiği bir isteğe uygun biçimde. Onun "aklında tuttuğu şeyin ne
olduğunu" bilerek!!! Yani "hadis"e ve açıklamasına göre; bu, böyle.

23

K elam cıların yukarıdaki görüşleri, burada anlatılanların k arşısın ­
da, tüm üyle çürüm ekte. Ç ünkü burada açıkça görülm ekte ki, bir "büyücü-kâhin" de, "peygam berliğini" ileri sürebilm ekte ve "m ucize" tü ­
ründen "olağanüstü" sergileyebilm ekte.
A ynı hadiste belirtildiğine göre, M uham m ed, söz konusu "büyücükâhin"in, "D eccâl" olabileceğini düşünm ekte. Bu nedenle, "Bunun
boynunu vurayım m ı?" diyen Ö m er'e, şöyle karşılık verm ekte: "H a­
yır! E ğer o, oysa (D eccâl’se) sen ona, kesinlikle m usallat olam azsın
(bir şey yapam azsın)!!"
Ömer'in, "hiçbir biçimde Deccâl'e zarar verememesi", "olağan" bir
durum değildir "Deccâl" için, "mucize" türünden bir "olağanüstü"dür. İbn
Sayyad'ın "peygamberliğini" ileri sürdüğünü ve olağanüstü durumlu bir
Deccâl olabileceğine ilişkin açıklamayı bir arada değerlendirirsek; M u­
ham m ed'in görüşünün, kelam cıların yukarıdaki görüşünden başka oldu­
ğunu açık biçimde görürüz: Görürüz ki, M uhammed'e göre, "Deccâl" ni­
teliğinde bir insan da "peygamberliğini" ileri sürebilir ve ileri sürerken de
"olağanüstü"ler gösterebilir. ”Deccâl"in "olağanüstüler sergileyebilir ol­
duğunu hem "h a d isle r anlatmakta,54 hem de, "İmam A'zam"ın da içinde
bulunduğu kelamcılar kabul etmekteler. M uhammed, kimi konularda,
kendisinin "Deccâl" olmadığını açıklam a gereği duyar ve "Deccâl'in olağanüstüleri"nden söz eder.55
M üslim 'in E 's-Sahih'inde yer alan b ir hadiste de şöyle dendiği
görülür:
"O tuza yakın yalancı D eccâl gönderilm edikçe, kıyam et kopmaz.
B unların hepsi, p ey g a m b erlikle rin i ileri sürerler.”
"D eccâH n "olağanüstü"ler ortaya koyabildiğini anlatan "h ad islerle
bu " h a d is i birlikte düşündüğüm üz zaman şu açığa çıkmakta: M u­
ham med'e göre:
B ir yalancı da, "ben peygam berim !" diyebilm ekte ve "olağanüstü"
durum lar ortaya koyabilm ekte.
M uham m ed'in bu görüşte bulunm ası da, kelamcıların görüşlerini
kökünden çürütmekte. Yani "olamaz!” dedikleri şeyin, "olabilir" olduğu,
üstelik bir "olgu" olarak görüldüğü ve görüleceği yansıtılmakta
"hadislerle.

24

Evet, anlaşılıyor ki, bir "yalancı" da (ki, bu yalancı, "büyücü-kâhin"
de olabilir); "peygamber" olduğunu ileri sürerek ortaya atılabilir ve
"kanıtlama" çabalarına girişip; "mucize" türünden "olağanüstü"ler ser­
gileyebilir. Yine, İbn Sayyad gibi "büyücü-kâhin"lerin durumlarından,
savlarından ve sergilediklerinden anlaşılıyor ki, "gerçekleşmiştir" de bu.
Ö yleyse, "m ucize"yle "büyü" ("sihir") arasında, kelam cılarca var
gösterilen "fark", bütünüyle ortadan kalkıyor.
Kimi kelamcılar, Arapçası "sihir" olan "büyü"yü, "olağanüstü"lerden
ve "m ucize"den ayırm a yoluna giderlerken şöyle derler:
"Büyü, genellikle kelam cı incelem ecilerce, olağan işlerdendir.
Y olunu-yöntem ini bilen, uygulayabilen herkeste, uyguladığı za­
m an, Tanrı, 'büyü yapm a gücü'nü yaratır."36
Y ani herkes büyü yapabilir. E lverir ki, nasıl yapacağını bilsin ve
y ap m aya girişsin.
O ysa "m ucize" için de aynı şey söylenebilir pekâlâ. D enebilir ki,
"m ucize" adı altında "num ara"lar sergileyen ve "Peygam berim !" d i­
yen kişi de, gerçekte "büyü" yöntem lerini kullanm akta. N e var ki,
karşısındakiler aynı yöntem i bilem edikleri, y a d a yeterli ölçüde b ile­
m edikleri için "şaşm akta"lar gösterilenlere. "B enzer"inin başkaları
tarafından gösterilem ediği bir uydurm a ve aldatm acadır. Ö yle olduğu
varsayılsa bile, bunun, herkesin aynı ölçüde büyü uzm anı o lam a­
m asından ileri geldiği düşünülebilir. Kur'an ayetleri ve hadisler de
anlatır ki, "peygam ber" adı verilen num aracılar için böyle düşünceleri
"haklı" görm em ek, sanıldığı gibi kolay değil. H aklı görm em ek için
sağlam , tutarlı bir neden gösterilem ez. V e gösterilem em iştir.
"S ünni'lerin iki kolundan biri olan M aturidiler kolunun kurucusu
ve daha önce de kitabından alıntıda bulunduğum im am , Ebu M ensur
El M aturidi (?-944) de, "m ucize" ile "sihir" ("büyü") arasında "fark"
bulunduğunu anlatm aya çabalar görünm ekte. E 't-T evhid adlı kitabında
anlattığına göre, bu "im am "ın, konuya ilişkin görüşleri şöyledir:
• Peygam berlerin ortaya koydukları m ucizelerin kalıcılığı vardır,
sürekliliği vardır. O ysa "sihir" (büyü), önce göze var gibi gözüken,
sonra yitip giden şeydir. K alıcılığı yoktur "sihr"in.
• Peygam ber olmayan bir kimse, "Peygamberim!" diye ortaya atılır­
ken mucize gösteremez. "Sihir" adı bile verilse, "olağanüstü" bir durum
25

ortaya koyam az. H em "Peygam berim !" desin; hem de "olağanüstü"
bir durum u "sihir"le ortaya koyarak "sihir"deki becerisini sürdürsün;
olam az.37
Burada "olamaz" denen durumun, nasıl "olabilir" olduğu yukarıda
görüldü. Görüldü ki, doğrudan doğruya M uhammed'e göre bile, bir insan
hem "yalancı", "büyücü-kâhin" olabilir, hem de "Peygamberim!" diyebilir
ve bunu derken de "olağanüstü"ler sergileyebilir. Bu "olağanüstü"ler,
kuşkusuz birer "numara" ürünüdür. Kaynaklandığı temel kaynak da, bir­
takım "yamltma"lar. Ama, "mucize"ler de öyle. Bunlar da "numara" ve
yanıltm a ürünü.
M ucizenin "kalıcı", sihrinse "gelip geçici", önce görünüp bir süre
sonra yok oluveren bir şey olduğu yolundaki ayrım a gelince; bu ay­
rım da gerçeğe dayanm am akta:
Kur'an'da, Bakara Suresi'nin 102. ayetinde, Harut ve M arut adlı "melek"lerin halka "sihir" (büyü) öğrettikleri açıklanmakta. Yine açıklanmakta
ki, bu öğretilen "sihir"ler arasında, "kankocanın ayrılmasını sonuçlandıran
da var. Bu ayet ve Harut ve M arut konusuna ileride döneceğiz. Burada
düşünmemiz gereken şu: "K ankoca aynlığı"nın "sihir"le (büyüyle) sağla­
nacağı yolundaki inanç, kuşkusuz, "ilkel". A m a Kur'an'da "olabileceği"
anlatılmakta. Söz konusu "ayrılık", ister sürekli, ister çok kısa süreli olsun;
bir olaydır. Böyle bir olaya, "var görülüyor, am a aslında yok" denemez.
Yani "önce var gibi gözüken, sonra yitip giden" türden değildir. Demek ki,
bu Kur'an ayetinde, "sihir"le, "gerçek bir olay"ın sonuçlandınlabileceği
açıklanmakta.
A yrıca yine ileride üzerinde durulacağı gibi, kimi "hadis"lerde, M u­
hammed'in, düşmanları tarafından "büyülendiği" (kendisine "sihir"
yapıldığı) ve bu yüzden "hastalandığı" anlatılmakta. Bu da ilkel bir inanç
kuşkusuz. A m a önemli olan "hadis"lerde anlatılıyor olması. "Hastalık",
gerçek bir "olay"dır. D em ek ki, M uham m ed'in kendine ve arkadaşlarına
göre, "sihir", böyle bir "gerçek olay"ın nedeni olabilmekte.
Ö yleyse, "gerçek sonuçlu" olm adığını ileri sürerek "sihir" adı ve­
rilen şeyi, "m ucize" adı verilenden ayırm a yoluna gidenlerin görüşü,
havada kalm akta.
A yrıca, Fahruddin E'r-R âzî (1149-1209),38 E bubekir A hm ed E'rR âzî El-C essas (Ö.980)39 gibi ünlü ve önem li Sünni ileri gelenlerinin

26

de içinde bulunduğu kelam cı ve yorum cular da, "sihr"i ele alırlarken,
"bölüm "lere ayırm aktalar ve kim i "sihr"in, "kalıcı e tk i'le re yol açtı­
ğını yazıp savunm aktalar.
Sözlük (Lügat) kitapları da "sihir" (büyü) denen şeyin birçok türlü
olduğunu, "gözbağcılık" türü yanında, gerçek sonuçları olan türünün
de bulunduğunu yazar. Ü nlü L isanu’l-Arab'da şunları okum aktayız:
"El E zherî diyor ki:
"Sihir, aracılığ ıy la şeytana yaklaşm a ve o y o lla d a şeytanın
yardım ını sağlam a am acı güdülen eylem -işlem dir. Bu konudaki
tüm eylem ve işlem ler, sihir olayını oluşturur. Kimi sihir var ki,
gözbağcılıktır. G öze çarpar. G özükenin, gözüktüğü gibi olduğu
sanılır. O ysa gerçekte, o, gözüktüğü gibi değildir. ( ...)
"Sihir, zekice anlatım anlam ında da kullanılır. Şu hadiste de bu
anlam da kullanılm ıştır: ( ...) 'öyle anlatım var ki, sihirdir!' ( ...)
"El E zherî diyor ki:
"A slında sihir, b ir şeyi, kendi gerçeğinin dışın a çekip değiş­
tirm e anlam ına gelir. Sihir yapan kim senin, gerçek olm ayanı
gerçek gibi gösterdiği, bir şeyi kendi gerçeğinin d ışında d ü şü n ­
dürdüğü noktasından sihire sihir denm iştir. ( ...)
"A rap(lar) der ki: Sağlığı, hastalığa dönüştürdüğü için sihire
sihir denm iştir."40
K ısacası: "Sağlığı hastalığa" dönüştürm e biçim inde sonuçlar do­
ğurduğuna inanılan "sihir"den de söz edilm ekte. Y ani az y a da çok sü­
re, bir "olay" olarak "etki"si görülen tü rü n d en ...
B una karşılık, Kur'an’da öyle "m u ciz ele r anlatılıyor ki, "gözbağ-cılık"tan farkı yok bunların. Bir şey var sanılıyor, am a biraz sonra yok
olduğu görülüyor. Örneğin, Musa'nın "değneğini yılana dönüştürmesi".
Tevrat'tan aktarılma bir "mucize". İleride üzerinde durulacak. Ayetlerde
anlaüldığma göre, Musa, "değneğini yere bırakıyor; değnek kocaman bir
yılan oluveriyor. Yakalayınca da, yine bir değnek olduğu görülüyor".
G özbağcılık türünden tipik bir "sihir" (büyü) değil m idir bu?

27

/( i7u/1u anlatıldığına göre, M ısır'da, Firavun'un "sihirbaz"ları da,
aynı numarayı gerçekleştirdiler: "Her biri kendi değneğini attı ve değ­
nekler yılan oldular." (Çıkış, 7:12.)
Kur'an'da, Z uhruf Suresi’nin 49. ayetinde, M usa’nın toplum unun,
kendisine şöyle seslendiği anlatılır:
"Ey sihirbaz (Musa)! Sana verdiği söze göre, Rabbine bizim için
çağrıda bulun (dua et); kuşkun olm asın biz artık, doğru yoldayız."
Toplumunun Musa'ya "Ey sihirbaz! (Büyücü)" dediğinin anlatılması il­
ginçtir. Kur'an, Musa'mn sergilediği "mucize"lerle, "sihirbaz"lann (büyü­
cülerin), gösterdikleri ”sihir"ler arasında "benzerlik" bulunduğunu, dahası
"tıpkılık" olduğunu "itiraf' eder g ib i... Bunu yansıtır gibi anlatım ıyla...

28

M U C İZ E İÇİN "K ELA M " K İT A PLA R IN D A Y ER V E R İLE N VE
"C E V A P 'L A N M A S IN A Ç A L IŞIL A N "K U Ş K U 'L A R

K elam kitaplarında, gösterm elik biçim inde de olsa yer verilen,
"m ucize"ye ilişkin "itiraz"lar= "kuşkular", iki yönde ele alınm akta:
• "M ucize" diye b ir şey olabilir m i?
• "M ucize" adı verilen "olağanüstü" durum lardan hiç değilse ki­
m ilerinin olabildiği var sayılsa bile, bunlar, bir insanın Tanrı ile in ­
sanlar arasında aracı= elçi="Peygam ber" olduğunu gösterir m i?

"Mucize" Diye Bir Şey Olabilir mi?
"O lam az!" diyenlerin görüşleri:
K elam k itaplarında anlatıldığına göre, bu görüşte olanlar, şöyle
açıklam aktalar görüşlerini:
"Mucize, bir yanıltmacadır. ('Safsata'.) Böyle bir şeye 'olabilir'
demiş olsak; bir dağın, altına dönüştürülebileceğine, bir deniz su­
yunun kana ve yağa dönüştürülebileceğine, ev eşyalarının insanlara
dönüştürülebileceğine de, 'olabilir!' dem em iz gerekir. Bir yaşlı ada­
mın, annesiz babasız ve birdenbire ortaya çıkıverebileceğine d e...
Bunlar ’olabilir'se, şu da olabilir: 'M ucize gösterildiği sırada, bu mu­
cizeyi gösteren kişi olarak gözüken kimse, peygamberliğini ileri
süren kişiden başka bir kimsedir. Asıl söz konusu olan kişi, pey­
gamberliğini ileri sürer sürmez yok olmuştur, onun yerine, onun bir
benzeri belirivermiştir hemen. O anda!!! O zaman, var olan kişi, mu­
cizeyi asıl göstermiş olan kişi değil; benzeridir!' Buna da, 'olabilir!'
denirse, her şey altüst o lu r.. ."41

29

M e v a k ıf ta ve "Şerh"inde (A rapça sözleriyle) aynen böyle yer ve­
riliyor m ucizeyi kabul etm eyen görüşe. H em en ardından d a şu
"cevap" sunuluyor:
"M ucize olarak ortaya konan olağanüstüler, göklerin, yerin ve
bu ikisinin arasında bulunanların, bizce geçirm iş oldukları yok­
luk dönem inden sonra, ilk yaratılışlarında, y aratılıp o rtay a konuluşları ölçüsünde olağanüstü olam azlar.
"Kaldı ki, verilen örneklerdeki gibi kimi olağanüsü durumların mey­
dana gelm em iş olduğu kesin olsa bile, bunlann olmamış olması,
olabileceklerini düşünmeye engel değildir. Duyulup gözlenebilir ko­
nularda da böyledir hep: Bir cismin, belirli bir yerde bulunduğunu ke­
sinlikle bilip hükmettiğimizde, bu, o cismin orada olmayabileceğinin
de düşünülmesine engel olmaz. Gerçekteki duruma bakıp, onun
orada bulunduğuna hükmedilir de; bununla birlikte, orada olmaya­
cağı da düşünülebilir. K uşkusuz biçimde 'o, oradadır!' biçiminde
hükmedilir olması, duyu organlanyla tanık olunmasındandır. Güve­
nilir biçim de... Bu nasıl böyleyse, ’olağan'daki durum da öyle. 'Ola­
ğan' ('âdet') denen durum da tıpkı duyu organları gibi, 'bilgi' elde edi­
len yollardandır. Bu nedenle, 'olağan' duruma bakarak, 'bu böyledir!’
diye hükmedebiliriz. (Onun öyle olduğunu biliyor olduğumuz için.)
A m a bu, bunun tersinin de düşünülmesine engel değildir.. ,"42
G örüyorsunuz ki; "cevap" diye sunulan, baştan sona yanıltm aca
ve zırva.
A m a, "m ucize"yi savunanların, verebilecekleri b aşk a k arşılık bu­
lunm adığı için, hem en hepsi, bu karşılığı verirler. Ö zellikle de bu
"cevap”ın birinci paragrafına sarıldıkları görülür.43
Şerh u 'l-M eva kıfla , C ürcânî, m ucize" diye b ir şeyin olam ayacağı­
nı, çünkü "doğa yasalarını altüst eden b ir olağanüstünün olam ayaca­
ğını" savunanlara "cevap" vereyim derken, saçm alar arasında ilginç
bir çelişkiye de düşm ekte. Şöyle diyerek:
"M ucize, olağanüstü olm ayabilir de.
O ysa daha önce, "m ucizenin koşulları" arasında, "m ucize olabil­
m ek için, olağanüstü olm ak gerektiği" de savunulm uş ve kendisi de
bu g ö rü şe k a tılm ıştır.44
30

I

Ö yleyken bu kez kalkıp:
"M ucize, olağanüstü olm ayabilir d e ..." diyebilm ekte!!! "K oca k e­
la m a " !!!
"C evap"taki şu düşünce içinde bocalarken dem ek zorunda k al­
m akta bunu:
"Peygam berin 'm ucize', 'veli'nin de 'keram et' olarak 'olağanüstü'
durum ortaya koyar olm ası, kesintisiz süregelen b ir gelenektir.
H er çağ ve dönem de görülegelm iştir bu. B öyle olunca da, akıl
sahibi ve insaflı hiç kim se, onu 'inkâr' edem ez. Bu durum da,
'm ucize', 'olağanüstü' bir şey değil; 'olağan' şeydir. M ucize, bize
göre: P eygam berliğini ileri süreni doğrulam a am acı güdülen bir
şeydir. 'O lağanüstü' olm ayabilir d e... "45
"O lagelen" şeylerden olduğu için, "akıllı" bir insanın "m ucize"yi
kabul etm esi gerektiği nasıl ileri sürülebilir? "O lagelen" neler yok ki
dünyam ızda? N ice "yalan"lar, "oyun"lar, "sah tecilik "ler... N ice yanıltm acalar, y u ttu rm acalar... "O lagelen" şeylerdendir diye, "akıl sah i­
bi" insanın, bunları kabul etm esi, onaylam ası mı gerekir?
"G öklerin, yerin ve bunların arasındakilerin, yokken yaratılm ış o l­
m aları", tüm "olağanüstü"lerden daha büyük bir "olağanüstü"ym üş.
"Ö yleyse m ucize neden kabul edilm esin?"m iş.
Bu yanıltm acanın, inanır sürülerini yanıltm ada etkili olduğu bir
gerçek. G ünüm üzde b ile ...
O nun için kısaca d a olsa, üzerinde durm akta yarar var:
Daha önceki bölümlerde de belirtildiği gibi; "gökler"e, "yer"e, "bun­
larda bulunanlar"a ve hepsinin (evrenin) yaratılışına ilişkin, Milat'tan ön­
ceki yüzyıllardan başlayıp "kutsal kitaplar"a da geçerek süregelen inançlar,
tümüyle "ilkel"dir. Bilim kesin olarak ortaya koymuştur ki, "evrende hiçbir
şey, yoktan var olmamıştır". Ve hiçbir şey "birdenbire", bir "oluşmagelişme süreci" geçirmeden meydana gelmemiştir. Her şey, bir süreç için­
de olup oluşur. Gezegenimizin ve evrendeki öteki varlıkların başlangı­
cında da bu böyleydi. Gezegenimiz (dünya), milyonlarca, milyarlarca yıl
içinde bugünkü biçimini almıştır. Oluşarak, gelişerek... "Birdenbire"
olmamıştır ki, "mucize" olduğu söylenebilsin. Yani "olağanüstü"lüğünden
söz edilebilsin. Dünyamız da, öteki dünyalar ve gök varlıkları da, evrende,

31

kendine özgü yasalara uyarak, gelişip biçimden biçime girerek bugünkü
durumlarına gelmişlerdir. Gelişmelerde uyulan "yasa"lar da aynı kalma­
mış, değişm elere uğramıştır. Kısacası; evrende hiçbir "varlık", ileri sü­
rüldüğü gibi, "mucize" anlamındaki bir "olağanüstülük"le ortaya çıkmış
değildir. Bu konuda, "kutsal kitaplar"da yer alan ilkel inancın yanlışhğı,
bilimdışılığı, sayılamayacak konularda birçok kez kanıtlanmıştır. Aynı
yanıltmaca, insanlığın aldatıcıları eliyle bugün de ve üstelik yoğun bi­
çimde "pazarlanıyor" olsa bile...

"Mucize" Adı Verilen Herhangi Bir "Olağanüstü"
Varsayılsa Bile, Peygamberliğe Kanıt Olabilir mi?
"Irzına geçilm em iş akıl"la düşünebilenler az da olsa, tüm üyle ek ­
sik o lm am ıştır dünyam ızda. H er çağda var o lup seslerini duyurm aya
çabalam ışlardır. Bu konuda d a ...
İşte bunlardan kimileri, "mucize" denen saçmalık konusunda, çeşitli
yönlerden kelam cılann karşısına çıkmaktalar. K elam cılann kendi yaz­
dıklarından anlıyoruz bunu. Aktardıklarına göre, şöyle diyenler de var:
"Birincisi: Varsayalım ki, mucize denen bir olağanüstü beliriyor.
Varsayalım ki, Tann'nın işidir bu. A m a yine de bu, 'ben peygam­
berim!' diyeni doğrulamaz. Olağanüstü durum, onun eliyle ortaya ko­
nulmuş gözükse ve benzerini başkalarının ortaya koym aya güç yetiremedikleri varsayılsa b ile ... Şundan olabilir bu: O kişi, başkalanndan ayn bir yapıda, özelliktedir. ( ...) Y a da usta bir büyücüdür.
Büyünün bir gerçek olduğunu, şaşılası durum lann belirmesinde et­
kili olduğunu kabul etmekte birleşmektesiniz. 'İki meleğin öğrettiği
büyüler arasında, karıkocayı ayıracak türü de var' diye anlatan
Kur'an ayeti de büyünün etkisiyle böyle durumlar olabileceğini be­
lirtmekte. (Yahudi) A'sam oğlu Lebid'in 'peygamberi büyülediğine
ilişkin öyküyü içeren hadis gibi kimi hadisler de büyünün etkisini an­
latmakta. ( ...) Y a da, o kişinin ortaya koyduğu şaşılası durum, kimi
bileşiklerin özelliklerinden kaynaklanmıştır. Çünkü kuşkusuz bi­
linm ekte ki, öğeleri (elemanları) içeren kimi bileşikler, şaşılası
sonuçlar vermekte. Örneğin demiri çekme özelliğinde olan mıknatıs
32

ve samanı çekme özelliğinde olan 'kehribar' (kehriban=samankapan)
gibi. (...) Peygamberliğini ileri süren kişinin eliyle beliren 'olağanüs­
tü' durum, böyle birtakım bileşiklerin özelliklerinden ileri gelmiş
olabilir. O kişi, hepsini değilse bile, kimi bileşiklerin özelliğini bi­
liyor ve yararlanıyordur bundan.
"İkincisi: M ucize diye ortaya getirilen 'olağanüstü', belki de ('ih­
tim al'), kimi meleğin işidir. Çünkü melekler, şaşılası işler yapabilmekteler. O labilir ki, kimi melek, insanların yapamayacağı bir
şeyi yapıp peygam berliğini ileri süren kişinin eliyle ortaya koy­
muştur. İnsanları saptırm ak için ... 'M eleklerin günah işlem edik­
leri’ savına gelince: Buna ilişkin bilgi, 'peygamber sözü'ne dayan­
makta. Buysa kanıt olarak alınabilecek bir dayanak olamaz. Belki
de 'şeytanlar' sağlam ıştır o 'olağanüstü’yü. Çünkü size göre 'şe y ­
tanlar' var ve 'olağanüstü' işler yapabilmekteler. O 'olağanüstü', bel­
ki de 'yıldızlatın bağlantılarına dayalı etkilerle, göksel hareketlerin
sonuçlandırdığı olaylardan biri olarak belirmiştir. 'Peygamberim!'
diyen kişi, 'yıldızbilim'i, ’gökbilim'i, başkalarından daha yeterli bi­
liyordur. Binlerce yıl içinde ancak meydana gelebilecek bir olayın
olacağını, izleyip öğrenm iştir. B ilm iştir ki, şaşılası bir olay ola­
cak. Böyle şaşılası olaylardan birini, kendisi için bir 'mucize' edi­
nip sunm uştur. (Öyle gösterm iştir.) B öyle olunca da, o şaşılası
durum, söz konusu kişiyi doğrulamaz. (Onun gerçekten peygam ber
olduğunu göstermez.)
"Üçiincüsü: O rtaya getirilen 'olağanüstü', 'm ucize' değil de, bir
'keram et'tir belki de. K eram etse, 'ben peygam berim !' diyeni
doğrulam az.
"Dördüncüsü: Belki de, T ann o kişinin eliyle 'olağanüstü’yü gerçek­
leştirmiştir ama, bununla onu doğrulam a amacı gütmemiştir. ( ...)
Çünkü Tann'nın işlerinin bir amaca yönelik olması, zorunlu değildir.
Diyelim ki, zorunludur bu; peygamberliğini ileri süreni doğrulama
amacının güdüldüğü yargısına vanlamaz. Belli olmaz, belki de, o
kişiyi doğrulam aktan başka bir şey am açlanm ıştır. G örünüşte o k i­
şi doğnılanıyormuş gibi bir izlenim verilmiş olabilir. A m a gerçekte,
böyle bir sonuca varmaktan sakınmalan istenmiştir insanlardan.
33

Görünüşe kapılmayıp, ötesindeki gerçeği arayarak, kendi çabalarıyla
bulsunlar ve karşılığında 'sevap' kazansınlar diye. Ayetler arasında
'müteşabih'lere (çeşitli anlamlara gelebilen, asıl anlamlarının ne ol­
duğu bilinmeyen, son derece kapalı anlamlı anlatımlara) yer veril­
miş olm asında güdüldüğü söylenen amaç gibi. Çünkü, bunlar, dış
anlatımlarıyla insanı yanlışa, yanlış anlam aya götürebilmekte. İna­
nır bir yükümlü, kolay olmayan kafa yormalar ve sıkıntılı incele­
meler sonucu ancak yanlışa düşmekten kurtulabilir ve karşılığında
da sevap kazanır. (Yani, sizin inancınız böyle.) ( ...)
"Beşincisi: Diyelim ki, Tanrı, o kişiyi gerçekten doğruluyor! B un­
dan, 'peygamberim!' diyen kim senin doğru söylediği, yine kesinlik­
le anlaşılm az. A nlaşılm ası için, Tann'nın yalan söylemediğinin,
yalanın Tanrı'da olamayacağının bilinmesi gerekir. Oysa bu, b i­
linmiyor. A kıl yoluyla kanıtlanm ış değildir. Çünkü size göre, T ann
ne yaparsa yapsın, hiçbir zam an yaptığı şey 'çirkin' olmaz. (Böyle
olunca, dine göre de, Tann'nın yalan söylemesi imkânsız değil.)
T an n ’nın yalan söyleyebileceğini akıl kabul ederken, onun karşı­
sına din kanıtı çıkarılamaz. Çıkarılırsa içinden çıkılm az bir döngü
(devir) meydana gelir. Çünkü, din kanıtım kabul etm ek için de
'akıl'dan başka bir yol yok.
"Altıncısı: Gösterilen ’mucize'nin benzeri, başkalan tarafından or­
taya koyulmamışsa, peygam berliğini ileri süren kişinin 'meydan
okuması', benzer bir olağanüstü durumu ortaya koyacak güçteki
kim selere iletilmem iştir de ondan. Başka yörelerdeki kim selere...
Ya da aynı olağanüstüyü ortaya koyabilecek güçteki kimse, 'pey­
gam berim!' diyen kimseyle ortak çıkar am acına yöneldiği için, bi­
lerek gücünü gösterm emiştir. İstem iştir ki, peygam berliğini ileri
süren, işi büyütsün; yandaş toplasın ve kendisi de onun kurup
geliştireceği devletteki başarısından yararlansın. Kendisi de pay
alsın, o peygamberliğini ileri süren kişinin sağladığı sonuçlardan.
Yeterince pay...
"Yedincisi: Belki de, karşısındakiler 'peygam berim !' diyen o kişiyi
ve ülküsünü küçüm sem işler; önem sem em işlerdir başlangıçta. 'Yü­
rüm ez' sanmışlardır. Ö nem sem edikleri için de, karşısına çıkıp,

'mucize' diye ortaya getirdiğinin benzerini gösterm e yoluna git­
m em işlerdir. U ğraşm am ışlardır bununla. İş işten geçtikten, o kişi
işi büyütüp iyice güçlendikten ve devlet kurduktan sonra da,
karşısına çıkm aktan korkm uşlardır. Y andaşlarından çekinm işler­
dir. Belki de, herkes geçim kaygısında, yaşamını yoluna koym a ça­
basında bulunurken, kimse, o peygam berlik ileri süren kişinin kar­
şısına çıkmak, onun gösterdiğinin benzerini gösterm ek için zaman
bulam am ıştır.
"Sekizincisi: Belki de, o peygamberliğini ileri süren kişinin göster­
diğinin benzerini oluşturan bulunmuştur. N e var ki, onun ortaya
getirilmesine, sergilenm esine engel çıkmıştır. Y a da ortaya ge­
tirilmiştir; ama, peygam berliğini ileri süren o kişinin arkadaşları,
yandaşları onu gizli tutm ayı başarm ışlardır. K arşısındakilere ege­
men durum a gelince başarm ışlardır bunu. 'M ucize' diye gösteril­
miş olanın karşısına konulan benzerinden iz bile bırakm am ış­
lardır. Bu nedenle tümüyle yok olup gitm iştir benzeri.
"İşte bütün bu olasılıklar varken, adına 'mucize' denen şey, göste­
rildiği varsayılan olağanüstü; peygam berliğini ileri sürmüş kişinin
gerçekten 'peygamber' olduğunu gösterm ez."46
C ürcânî'nin Ş erh u 'l-M e va k ıfında, "M ucize diye ileri sürülen şey,
varsayılsa bile; peygam berliğini ileri süren kim senin doğru söyledi­
ğini kanıtlam az!" diyenlerin görüşleri böyle aktarılıyor. Sonra, "cevap"a geçiliyor. Bir bir "cevap veriliyor"! Şöyle:
''Birincisine cevap: B iz ortaya koyduk ki, varlıkta, T an rı’dan
başka etken ('m üessir') yoktur. B öyle olunca, gösterilen 'm ucize'
de, yalnızca O 'nun işi olabilir.
"Büyü ve benzerlerine gelince: Eğer, 'denizin yarılması’, 'ölüyü di­
riltme', 'anadan doğma körlüğü ve alaca hastalığını giderme' türün­
den mucizeler derecesine ulaşmıyorsa -k i, akıl sahiplerinin tümünün
görüşü, büyünün bu dereceye ulaşamayacağı yolundadır- o zaman
sorun kalmaz. Yani, büyü ile mucizenin birbirlerine benzerlikleri söz
konusu olmaz. Bu, söz konusu olmayınca da, çözüm gerektirecek bir
şey de kalmaz ortada. Yok eğer, büyünün mucize derecesine ula35

şabileceği kabul edilirse, söz konusu büyü, peygamberlik savı ve
'meydan okuma’ ile birlikte ortaya konulmuş değilse; yine sorun yok.
Çünkü yine ikisini karıştırma diye bir şey söz konusu olmaz. Ama
eğer, o büyü, peygamberlik savı ve 'meydan okuma’yla birlikte or­
taya konulmuşsa, şu iki durumdan biri karşıya çıkacaktır: Ya, T ann
söz konusu büyünün, peygamberliğini ileri süren kimsenin eliyle
meydana getirilmesine olanak vermeyecek, bu gücü ondan alacaktır;
ya da, onun güç yetirebildiği büyünün benzerini başkası da ortaya
koyabilecektir. (O zaman, onun peygamber olmadığı açığa çıkacak­
tır.) Yoksa, T ann bir yalancıyı onaylamış olur ki, bu 'olamaz'. ('M u­
hal'.) Çünkü o zaman T ann yalan söylemiş olur.
"İkincisine cevap: Tanrı'dan başka yaratıcı yoktur. Öyleyse, gös­
terilen 'olağanüstü', başkaları ve başka etkenler tarafından yaratılıp
m eydana getirilmiş olamaz. Başka etkene bağlanamaz.
"Üçüncüsüne cevap: Kerameti kabul etmeyenler var. Bu görüşe göre
düşünülürse, soran kalmıyor. A m a 'keramet' var denirse; kabul eden­
lerden üstad Ebu İshak'ın görüşü alınıp benimsendiğinde yine soran
yok. Çünkü Üstad'a göre, velilerin eliyle beliren hiçbir keramet, mu­
cize derecesine ulaşmaz. Kabul edenlerden kimilerine göre de, 'ke­
ramet' amaçlanarak, istenerek ortaya konulmaz. Dahası, veli, keramet
gösterm ek istediğinde, keramet meydana gelmez. Bu olayın mey­
dana gelmesi tümüyle rastlantıya bağlıdır. Bununla birlikte Kâdî’ye
göre, keramet, amaçlanarak ve istenerek de ortaya konulabilir. Eğer
büyüklük gösterme, böbürlenme amacı güdülmemişse. Bu tutumsa,
zaten iyi kişilere göre bir tutum değildir. M ucize derecesinde de ke­
ramet olur; istenerek, amaçlanarak gösterilebilir diyen görüş kabul
edildiğinde de, mucize ile keramet arasında fark bulunabilir. Şöyle:
Keramet, peygamberlik savıyla değil; velilik savıyla birlikte görülür.
D em ek ki, her durumda, ikisi arasındaki açıkça belli. Öyleyse ke­
rametle mucizeyi birbirine karıştırmak söz konusu olmaz.
"Dördüncüsüne cevap: Biz, 'Tann'nın işinde bir am aç var!' dem i­
yoruz■Yani demiyoruz ki, 'mucize', peygam beri doğrulama amacına
yöneliktir. Çünkü bize göre; Tann'nın işleri, am açlara bağlı
değildir. Biz şunu diyoruz: 'Tanrı, peygam berliğini ileri süren
36

f

kişinin eliyle mucizeyi yaratıp m eydana getirir. Bu da, Tanrı'nın o
kişiyi doğrular bir anlatım olur. Bunun doğrular olması, Tanrı'nın
kendisinde bulunan bir özelliktir. (M ucize görüldüğü zaman anla­
şılır ki, Tanrı, o kişiyi doğruluyor.) Tıpkı utanm adan ileri gelen kı­
zarmanın, ortada bir utanm a olduğunu, kesin olarak anlatması gibi.
A m a, yine de utanm a olmaksızın da, kızarm a (yüz kızarması) bu­
lunabilir. Tanrı olayları yaratmakta ve yaratm am akta özgür oldu­
ğuna göre, kızarm a ille de utanmaya bağlanmayabilir. Nedeni ol­
duğu zaman, olayı Tanrı zorunlu olarak yaratır, diyen görüşe göre
bile, utanm asız yüz kızarm ası düşünülebilir. Çünkü, göksel şaş­
ılası bir biçim yaratılır; o şaşılası biçim de, söz konusu kişide yüz
kızarması oluşm asını doğurabilir. H iç utanm a olayı m eydana gel­
meksizin. Olabilir bu.'
"Beşincisine cevap: 'Tanrı ve nitelikleri'ne ilişkin ('ilahiyyat') bö­
lümde anlatılanlar arasında, T ann'da yalan bulunamayacağı, Tanrı'nın yalan söylem iş olam ayacağı belirtilm işti.
"Akıncısına cevap: 'Ben peygamberim!' diyen kimse, 'olağanüstü'
olduğu ister istemez kabul edilen bir şeyi ortaya koyduğu zaman,
kendi yöresindekiler karşısına çıkıp da, bunun benzerini göstereme­
diklerinde, kesin olarak anlaşılır ki; o kişi doğru söylüyor.
"Yedincisine cevap: Yaşanagelen durum larla olağan olarak kesin­
likle bilinir ki; çağındaki insanlara üstünlüğü, herkesi kendine bağ­
lamayı, herkese egemen olarak, insanların canlarında ve m allarında
söz sahibi olmayı da sonuçlandıracak ölçüde önemli bir konuyla or­
taya atılarak, konusunda tek adam olduğunu (eşsiz bulunduğunu)
ileri süren bir kimsenin karşısına çıkm ak için gerekli girişim de bu­
lunulur. Susturma çabası gösterilir. Böyle bir konuda umursamazlık
edilemeyeceği de kesinlikle bilinir. ( ...)
"Sekizincisine cevap: Peygam berim !' diyenin karşısına, onu sus­
turacak biçimde çıkmanın vazgeçilemezliği kesin olarak bilinince,
bunun gerçekleştirileceği de kesin olarak bilinir. Çünkü susturmayı
sağlayan bir eylem le ancak, karşı çıkıştaki girişim tam am lanıp he­
define ulaşm ış olabilir. Karşı çıkıştaki susturucu eylem e (mu-

37

çizenin benzerinin ortaya konulm asına) kim i zam an engel çık­
m ış olabilir. A m a bu, 'her zam an, her yerde engel çıkabilir!' d e­
m ek değildir. Ü stelik, böyle b ir şeyin olabileceği ileri sürüle­
m ez, böyle bir durum un olam ayacağı, yaşanagelen durum lara
bakılarak kesinlikle anlaşılabilir.
"Diyelim ki, peygamberliğini ileri sürerek mucize gösteren kimsenin
karşısına çıkıldı, onun mucizesinin benzeri ortaya konuldu. Ger­
çekleştirilmiş olsa bilinir bu. Herkesten saklansa, peygamberliğini
ileri süren kişinin arkadaşlarından, yakın çevresinden gizlenmiş ola­
bileceği düşünülemez. O kişiye bağlı güçler herkese egemen oldu­
ğunda, hiç değilse bunun düşünülmesi olanaksız. Kaldı ki, söz ko­
nusu durum, eylem (mucizenin benzerini ortaya koyma işi) gerçek­
leştirilebilmiş olsa, başkalan da öğrenir bunu. (Yakın çevresinden
yayılarak...) Herkesten tümüyle gizli tutulamaz.
"Ö yleyse, 'm ucize'nin, peygam berliğe kanıt olduğuna yönelen
kuşkular, olasılıklar tüm üyle geçersiz. Bu d u ru m d a çıkan sonuç
şu oluyor: M ucize, 'peygam berim !' diyenin doğru söylediğini
gösterir bir kanıttır."47
"C evap" diye ileri sürülen bu anlatım ların ne denli "yanıltm aca",
ne denli çelişkili ve cevap olm aktan uzak olduğunu uzun uzun an­
latm aya gerek var m ı?
Y alnızca bir noktaya değineyim :
Sonuncu "cevap"ta ileri sürülüyor ki, "Peygam berin ortaya koy­
duğunun benzeri başkalan tarafından o rtay a kon u lab ilm iş olsa, bu,
herkesçe bilinir, gizli tutulam az!"
O ysa biz biliyoruz ki; "kuşkunuz varsa K u r'a n 'ın bir suresinin
benzerini siz de yapıp ortaya koyun!" diyerek gösteride bulunan M u­
ham m ed'in karşısın a çık an lar olm uş, "yapılam az!" d ed iğ i şey y ap ıl­
mış, hem de birçok kez gerçek leştirilm iş; am a çık arların ı "M uham ­
m ed'in davası"nda, desteklenm esinde görenler eliyle yok edilm iştir.
K alabilen ve bize dek gelebilm iş olan kim i izler, bunu açık seçik o r­
taya koyabilm ekte. Yeri gelince birlikte göreceğiz.

38

M UCİZE İNANCININ KAYNAĞI:
"PE Y G A M B ER "LERİN İLK E L İN A N Ç L A R L A İLİŞK İLERİ
İleride "Mucizelerden Örnekler" sunulduğunda daha açık belireceği
gibi, "kitaplı" dinlerin "m ucize” diye yutturduklanyla, eski çağların ilkel
inançları arasında sıkı bağlantılar vardır. "P ey g am b erler içinden yal­
nızca M uham m ed'de görülenler bile bunu aydınlatmaya yeter:

M U H A M M E D -K U R 'A N -B Ü Y Ü (SİH İR )-"C İN "
İyi incelendiğinde görülür ki; M uhammed ve Kur'an, ilkel inançlardan
"büyü" ("sihir") ve "cin" inancıyla iç içedir. M uhammed, hiç aynlmamacasına ilgili olmuştur bu inançlarla. Ve bu inançlar "hadis”lerde olduğu
gibi, Kur'an'da da alabildiğine ağırlığını göstermiştir:

M uhammed, "Mucizesi" ve Büyü (Sihir)
Kur'an'da, Enbiyâ Suresi'nin 3. ayetinde, M uham m ed'e ve Kur'an'a
inanm ayanların, inananları şöyle uyardıkları açıklanır:
"...(P ey g am b er olduğunu ileri süren) bu adam , yalnızca sizin
gibi bir insandır. P eygam berliğine inanıp da, göz göre göre bir
büyüye mi kapılıp gideceksiniz?"
İlginç bir uyarıdır bu.
M uham m ed'e inanm ayanlar, birtakım nitelem eler yanında, onun
"bir büyücü" ve "yalancı" olduğunu da, ısrarla söylem işler. Kur'an,
bunu birçok suresinde açıklar. K endince 'cevap'lar v ererek ... P ey­
gam berlere hep böyle denegeldiği de açıklanır K ur'an'da. Ö rneğin 51.
sure olan Z âriyât Suresi'nin 52. ayetinin anlam ı şöyledir:

39

"İşte böyle. O nlardan önce de, gelen her peygam ber için, 'bü­
yücü' ya da 'deli' dediler."
Peygam berlere böyle dem enin yeni olmadığı anlatılmak isteniyor.
Yani dem ek istenen şu: 'İnanmayanların, M uham m ed'e böyle demeleri
olağan. Eskiden de böyleydi. İnanmayan toplumlar, peygamberlere, 'de­
li!', 'büyücü!'... derlerdi. Gördükleri m ucizeler karşısında.
K endi toplum larından kişilerin sayısı ne olursa olsun; "peygam ber"lerini böyle nitelem eleri düşündürücüdür. B unun K ur'an'd a anla­
tılm ası ayrıca ilgi çekici. B u yargı, "peygam ber"leri gözleyenlerden
geliyor. O nların neye, nasıl yöneldiklerini, neyle nasıl uğraştıklarını
görüp b ilenlerden...
En ünlü "P eygam ber"ler hakkında da yargı, hep aynı; "deli, bü­
yücü, yalancı." Ö zellikle "büyücü, yalancı" denm esi ço k önem li. K o­
num uzu ilgilendiren de bu.
M ü’min S uresi’nin 23. ve 24. ayetinde şöyle denm ekte:
"A nt olsun ki, M usa'yı, F iravun'a, H âm ân'a ve K ârûn'a m ucize­
lerim izle ve apaçık, güçlü kanıtla gönderm iştik. Ö yleyken on­
lar, (M usa için) ço k y a la n cı b ir b ü yü c ü d ü r!' dediler."
M uham m ed için de aynı şeyin söylendiği, Sâd S uresi'nin 4. aye­
tinde şöyle açıklanıyor:
"Kendi aralarından bir uyarıcının gelm esine şaşm ışlardı. V e inan­
mayanlar, (M uhamm ed için) 'bu adam, ço k yalancı bir büyücüdür!'
dediler."
İslam ve M uham m ed savunurlarının her fırsatta ileri sürdükleri bir
savın, ne denli yutturm aca olduğunu, daha önce de b elirtm eye çalış­
m ıştım . Bu sav şu: "Peygam berliğinden önce, M uham m ed, toplum u
içinde 'el em în' (güvenilir) diye bilinirdi." Bu "rivayet", nereden geli­
yor? "K endinden" ve u y d u ların d an ... N asıl inanılır buna? B ir toplum
ya da topluluk (K ureyş), onun için önce; "El em în (güvenilir)!" desin;
sonra da aynı toplum ya da topluluk, yine aynı kişi h ak k ın d a "ya­
la n c ı..." diyerek yargıda bulunsun; nasıl inanılır? Kur'an ayetinde de
açıkça b elirtiliyor ki; M uham m ed'e yalnızca "yalancı" değil, aynı za­
m anda "çok yalancı" deniyordu.

40

M uham m ed için "yalancı, çok yalancı bir büyücü" dendiği gibi,
"büyülenm iş biri" de dendiği açıklanıyor Kur'an'da. Ö rneğin Furkan
Suresi'nin 8. ayetinde şöyle deniyor:
"...B u zalimler, (inanırlara) 'Sizin uyduğunuz kimse, büyülenm iş
birinden başka değil' dediler.
"Büyülenm iş P eygam ber"
B uhaıînin de yer verdiği kimi hadislerde, M uham m ed’in büyülendiği
anlatılır. M uhammed, "büyülenmiş" de, "peygam berliği”nin yardım ıyla
kurtulabilmiş büyüden! Şu hadiste anlatılana bakın:
"A işe (P eygam ber’in karısı) şöyle dem iştir:
"Peygamber büyülenm işti. O denli ki, yapm adığı işi bile (büyünün
etkisiyle), ya p m ış sanırdı. Derken, bir gün, dua üstüne dua etti.
Sonra dönüp bana dedi ki: Aişe! Biliyor musun, neyle nasıl iyi­
leşeceğimi, T ann bana bildirdi. İki adam geldi bana. Bunlardan bir
başucuma, öbürü de ayakucumda bir yerde oturdu. Biri öbürüne
sordu: Bu kişinin hastalığı nedir? Öbürü karşılık verdi: B u k işi
b üyülenm iş! Birincisi yine sordu: Kim büyülemiş? İkincisi: 'El
A'sam oğlu Lebid büyülemiş!' karşılığını verdi. Birincisi bu kez,
'Büyü neyle yapılmış?' diye sordu. İkincisi şu karşılığı verdi: 'Ta­
rakta kalan ve saç sakal taranırken dökülen saçlarla, bir de erkek
h u rm anın ku ru m u ş çiçek kapçığıyla yapılm ış!' Birinci adam,
'Büyü nerede yapılmış?' diye sorunca da, İkincisi, Zervan k u ­
yusunda' karşılığında bulundu. Peygam ber bunları anlattıktan sonra,
çıkıp arkadaşlarıyla birlikte o kuyuya gitti. Dönüp geldiğinde bana
şöyle dedi: K u yunun çevresindeki hurm a ağacının uçları, tıpkı
şeytanların başları gibidir.' Ben sordum: 'Söz konusu büyüyü, ora­
dan çıkarıp çözdün mü?' B ana şu karşılığı verdi: 'Hayır, çıkar­
madım. Çünkü, Tanrı beni büyüden kurtarıp iyileştirdi. Bir de
şunun için ki, o b ü yünün kötülüğünün ('şerrinin), halk üzerinde et­
kinlik ve yaygınlık kazanmasından korktum. Sonuç olarak, kuyunun
kapatılmasını buyurdum (kapattırdım kuyuyu)."48

41

G örüyorsunuz İslam "Peygam ber"i neler söylüyor, nelerle uğraşı­
yor?! İslam 'ın göklere çıkarılan, "akılcı"(!) olduğu anlatılagelen "Pey­
gam ber"!, budur işte!
"H adis"te geçen ve M uham m ed'in "hastalığı"nın, E l A 'sam oğlu
Lebid adlı Y ahudinin yaptığı "büyü"den ileri geldiğini "bildiren iki
adam" da "iki m elek": "Cebrail ile M ikail." A nlatılan bu.
Y ukarıda geçen, Furkan Suresi'nin 8. ayetini bir kez daha analım:
"...B u zalim ler (inanırlara:) 'Sizin uyduğunuz kimse, büyülenm iş
birinden başka değil' dediler."
Y ukarıdaki "hadis"le karşılaştırarak düşünelim : M uham m ed için
böyle diyenler, "hadis"e göre doğru söylem iş olm uyorlar m ı?
M uham m ed'in bu hadiste yansıtılan tutumu, nelere inandığı ve nelerle
uğraştığı göz önüne getirilirse, ona "deli!" diyenlerin de pek öyle [...]
olm adıkları anlaşılır. H adiste, M uham m ed'in hem "büyüye inandığı",
hem de "büyünün zararTnı düşündüğü, dahası; "büyü"nün "zarar" ver­
diği ve vereceği görüşünde olduğu dile geliyor. Onun bu inanç ve gö­
rüşü, Kur'an ayetlerinde de göze çarpmakta: Bakara Suresi'nin 102. aye­
tinde anlatılanlar çok "ibret verici": D aha önce de değinildiği gibi, bu
ayette, "bUyü"nün, "karıkoca"yı birbirinden ayıracak ölçüde "zararlı
sonuç "lar verebileceği, açıkça anlatılıyor. Felak Suresi'nin 4. ayetinde
de, "düğümlere üfürerek büyü yapan üfürükçü kadınların ’şerr'inden,
Tanrı'ya sığınması öğütleniyor M uhammed'e. Birçok ayet gibi, Tevrat'tan
kaynaklanan bir ayettir bu. Tevrat'ta şöyle geçer:
"Ü fürükçü kadını (büyücüyü) yaşatm a ya ca ksın !" (Ç ıkış, 22:18,
L evililer, 20:27.)
B u buyruk, "Tanrı adına", nice acım asızlıkların m eydana gel­
m esine yol açm ıştır tarihte.
Tevrat'ın başka bölüm lerinde de anlatıldığına göre, "büyücü"lerle,
özellikle de "üfürükçü, cinci ve büyücü k ad ın "larla ço k uğraşılm ış,
am a yine de zam an zam an k endilerine başvurulm uş:
Tevrat'ın I. Sam uel bölüm ünde şöyle dendiği görülm ekte:
"Ve Saul, kullarına şöyle dedi: B enim için bir cinci kadın bu­
lu n ..." (28:7.)
42

Saul, Yahudi krallarındandır. Kur'an 'da da (2/246-249’da) "Câlût"
adıyla geçer. Cinci-büyücü kişileri, "yaşatmam a" kararında. Bunları, ül­
keden temizlem e girişim leri var. Tann'nın buyruğuna uyar görünerek...
Öyleyken kalkar; "Benim için bir cinci kadın bulun!" diye buyruk verir.
Çünkü, "cinci kadın"dan "öğrenmek istedikleri" var. Tevrat'ta anlatıl­
dığına göre, Saul istediği "cinci kadın”ı buldurur. Kadından, "fal" bakm a­
sını ister. Kadın, önce çekinir, korkar. Ama, Saul güvence verince, falına
bakar. V e "gördükleri"ni söyler. (I. Samuel, 28:8-13.)
D em ek ki, "Tanrı buyruğu" nedeniyle, "cinci" ve "büyücü"lerin üze­
rine gidilirken bir yandan da onlara başvurm a gereği duyuluyor. Bunların
"sanaf'ınm "zarar"ına olduğu kadar, "yarari'ına da inanıldığı için.
"Tann buyruğu", cinci-büyücü denen kesimle, özellikle bu kesimdeki
"kadın"larla "savaşma"da, tüyler ürpertici acım asızlıklara itm iştir insanlan. H er çağda korkunç durum lar yaşanm ıştır. İşte bir örnek:
Yıl 1587. V iyana'da bir ebe: W alpurga. "Büyücülük"le suçlanır. "Cin­
lerle cinsel ilişkisi var" denir. B ir sürü işkence sonucunda, "suç"unu "iti­
r a f etm ek zorunda kalır.
"Yargılama" sonucunda, "yakılm ası"na karar verilir zavallının. Hem
de korkunç işkencelerle: K arara uyularak, cezası şöyle uygulanır: Bir
yerde, "sol memesiyle sağ kolu", bir başka yerde "sağ memesi", bir başka
yerde "sol kolu"... kesilir. Ardından sürüklenip ateşe atılır.
E vet, olm uş ve y aşan m ıştır bu tüyler ürpertici canavarlık. "Tanrı
adına" g erçekleştirilm iştir. Bu olay, Ç ağlar B oyunca Toplum ları S a r­
san 100 Büyük Gün adıyla, önem li olayları derleyen b ir kitap ta yer
a lm ıştır.49
"C inci-büyücü" kesim in gücünden korkuluyordu. B u kesim dekilerin yakılm alarında, öldürülm elerinde, bunun payı az değil. A yrıca,
benzeri işlerle uğraşan "peygam ber"ler, söz konusu kesim dekileri
kendilerine "rakip" görüyorlardı.
"B üyücü-üfürükçü" kesim den, özellikle de "kadın"lardan, M u h am ­
m ed dönem inde de öldürülenler olm uştur. O M uham m ed ki, kendisi
de "üfürük" yapm aktan geri kalm azdı. Ö yleyken onun "izni", kimi
zam an "buyruğu"yla öldürülen zavallılar olm uştur söz konusu ke­
sim den. İşte bir örnek:

43

M uham m ed’in "karı"larından H afsa, bir zavallı "cariye"yi suçlar:
Kendisini "büyülediğini" ileri sürer. V e öldiirtür. B u eylem inden
ö tü rü ...50
D üşünün, bu " [...]" karıya, kocası olan "Peygam ber"in verilm iş
"fetva"sı olm asaydı, cariye öldürülür m üydü?

"Büyücü"ler ve "Üfürükçü-Büyücü K adın”
Hakkında "Şeriat Hükmü"
E bubekir E ’r-R âzî El C essas (Ö.980), E hkâm u'l-K ur'an (K ur'an'ın
H üküm leri) adlı kitabında, "İslam h u k u k ç u la rın ın (”fukaha"m n) ve
eski İslam büyüklerinin ( " s e le f ) "büyücüler"e ilişkin görüşlerini
("fetva"larını), bir başlık altında toplam ış. B u rad a an latılanlardan k i­
m ileri şöyle:51
"Ömer'in oğlundan aktarıldığına göre: H afsa’nın ’cariye’si, H afsa’ya
büyü yapmıştı. Bunu belirlediler. Cariye 'itiraf etti. Bunun üzerine
Hafsa, Z eyd oğlu Abdurrahm an'a buyurdu (cariyenin öldürülmesini
istedi ondan), o da o cariyeyi öldürdü. Bu olay (Halife) Osman'a
iletildi. Osm an, doğru bulm adı... O sm an’ın doğru bulmayışınm
nedeni, kendisinden izin alınmamasıydı. Cariyenin, izin alınmadan
öldürülm üş olmasıydı."
"B ecale'den aktarılıyor: M uaviye oğlu Ceziy'in kâtibiydim . İmran'dan bir yazı geldi. Şöyle diyordu:
'Bütün erkek ve kadın büyücüleri öldürün!'
B unun üzerine üç tane büyücü yakalayıp öldürdük."
"A ktarıldığına göre H asen (A li’nin oğlu H aşan) şöyle dem iştir:
'Büyücü* öldürülür. Tevbesi istenm eksizin (beklenm eksizin).'"
"E 's-Sabah
B una göre
bir büyücü
bıraktı onu

oğlu El M üsenna, Şuayb oğlu A m r'den aktarıyor.
A m r anlatm akta: H attab oğlu Ö m er (H alife Ömer),
yakaladı. Onu göğsüne dek göm dü. Ve ölünceye dek
öyle..."

* Çeviride, erkek mi, kadın mı, belirtilmiyorsa, anlatılm ak istenen, "erkek büyücü"dür.

44

"A ktarıldığına göre E bu'l-C a'd oğlu Salim anlatıyor: S a’d oğlu
K eys, M ısır'da E m ir'di. 'Sırr'ı (gizli tuttuğu şey) y ay ılm ay a baş­
la m ıştı. 'Benim sırrım ı öğrenip de yayan kim d ir? ' d iye sordu,
soruşturdu. D ediler ki, işte şurada b ir büyücü var. O büyücüyü
çağırttı. B üyücü gelince şöyle konuştu: 'B ir yazı y ay ın lad ığ ın
zam an biz (büyücüler), onun içinde neler yazılı olduğunu biliriz.
A m a yazı eğer m ühürlüyse, içinde ne olduğunu bilem eyiz.'
B unun üzerine Em ir, buyurup o büyücüyü öldürttü."
K itabın yazarı E bubekir E 'r-R âzî El C essas, bunlara ve d ah a başka
aktarm alara yer verdikten sonra şöyle dem ekte:
"Bu geçm iş İslam büyükleri ('se le f) , büyücünün öldürülm esi g e ­
rektiği üzerinde b irleşm işlerd ir."
Y azar daha sonra, "fakih"lerin (İslam hukukçularının) k o n u y a iliş­
kin görüşlerin e g eçer ve şöyle başlar:
"Ç eşitli kentlerin fakihleri, büyüye ilişkin hükm ün ne olm ası
gerektiği konusunda tartıştılar. A çıklayacağ ım ız biçim de:
"İbn Şuca', Z iyad oğlu H asen'den, H asen de Ebu H anife'den ak ­
tarır. B una göre E bu H anife şöyle dem ekte:
/" B ir büyücü, eğer büyücü olduğu bilinirse öldürülür. Tevbesi is­
tenmez. Büyücünün; büyüyü bırakıyorum, tevbe ediyorum ... d e­
m esi dinlenmez, kabul edilmez. Büyü yaptığını boynuna aldığı (iti­
r a f ettiği) zaman, büyücünün kanı helal olur. İki tanık, bir kimsenin
büyü yaptığını söyler ve yapılan şeyin büyü olduğu anlaşılacak
biçimde anlatırlarsa, büyücü yine öldürülür. Ve yine tevbesi is­
tenmez. A m a eğer büyücü; daha önce büyü yapıyordum ama, şu
kadar zamandan beri artık bıraktım bu işi... derse, dediği kabul
edilir ve o kişi öldürülmez. Tanıklar, bu adam daha önce büyü ya­
pardı, ama şu kadar zamandır artık büyü yapm ıyor... dediklerinde
de büyücü öldürülmez. Ancak, büyücünün o saatte büyü yaptığım
söylerler, büyücünün kendisi de boynuna alırsa, öldürülür.
"M üslüm an kölenin, M üslüm an olm ayan azınlıktan kölenin,
M üslüm an olm ayan azınlıktan olup da köle olm ayanın büyüsü
45

görüldüğünde de hüküm böyledir. B unlardan da, büyü yaptığını
boynuna alanların kanları helal olur, bunlar da hem en öldü­
rülürler ve bunların da tevbeleri kabul edilm ez. ( ...)
"K adın büyücüye gelince: B ir kadının büyücü olduğuna tanıklık
edilir, y a da kendisi boynuna alırsa, o kadın öldürülm ez; hap­
sedilir ve büyüyü bıraktığı an laşılın cay a dek dövülür. ( ...)
"Bütün bunlar, Ebu H anife'nin görüşüne g ö re d ir..."
"Büyücü kadın, öldürülm ez, hapsedilir ve büyüyü bıraktığı anlaşılıncaya dek dövülür" denm esinden anlaşıldığına göre, "büyücü" bu­
rada, "m ürtedde" (dininden dönm üş) sayılm akta. "Fıkıh" kitaplarında
da ”m ürtedde"nin, yani "dininden dönm üş" sayılan kadının öldürülm e­
yeceği, hapsedileceği ve "dövüleceği" anlatılmakta. N e kadar dövüleceği de açıklanm akta:52
"H er üç günde bir dövülür kadın."
"El İm am u'l-A 'zam "dan aktarılan görüşe (fetvaya) göreyse, söz
konusu kadın:
"Her gün dövülür. Ve kadına günde otuz d o ku z ka m çı vurulur. .."
A nlaşılan, büyücü kadına da böyle yapılm ası gerekiyor. B iraz in­
saflı görüşe göre "üç günde bir", d ah a az in saflısın a göreyse "her
gün" dövülecek zavallı. H er dövülüşte de "otuz dokuz kam çı" y iy e­
cek. A rtık "büyü"den vazgeçtiği, büyü yapm adığı, y a d a yapm ayacağı
"iyice anlaşılıncaya" dek. B unun "anlaşılm ası"ysa, "anlayan"ların
"insafına kalm ış" artık.
"G üya" zavallıyı "öldürm üyor"larü! "Ö ldürm e"den beter değil mi
bu "işkence"?!
İslam "fakih"leri arasında, "büyücülük" suçunu, "dinden dönme"
suçundan daha ağır kabul edenler de var: "Bozgunculuk" suçu. Ebu Yu­
su f un yorum una göre, Ebu Hanife'nin görüşü de bu doğrultuda. Ebu Yusufun kendi görüşüne göreyse, "yapılan bir büyü, bir ölüm e yo l açm a­
m ışsa" büyücü öldürülmez. A m a "ölüm "e yol açmışsa, ö ldürülür...

46

III

El C essas, "fakih"lerin görüşlerini uzun uzun anlatır. Ö zeti şu:
H epsine göre, "büyü" ağır suç. K im ine göre, "dinden dönm e" d e­
recesinde. K im ine göreyse, "bozgunculuk"la eşit. B öyle olunca da, ki­
m ine göre, bu suçu işleyenin "tövbe"si kabul edilir, am a kim ine göre
"kabul edilm ez"; hem en öldürülür o "suçlu" kişi.
İslam hukukçularının, "büyü"nün, "ölüm "e de yol açabileceğini,
yani "büyünün öldürücü etki oluşturabileceğini" düşünm eleri çok il­
ginç değil mi?
Birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da, bu "hukukçu"ların, Hıris­
tiyan dünyasında görülen "hukukçu görünüm lü canavarlardan, "engi­
zisyon hukukçularından pek farkları var sayılamaz.
"B üyü"nün "zarar" verdiğine, "büyü" yoluyla "adam bile öldürüle­
bileceğine" inanm ak, "büyü"ye inanm aktır. Y ani aynı "ilkel inancı taşım ak"tır. B unun böyle olduğu açık.
N e var ki, bunun böyle olduğunu, söz konusu "hukukçu"lar anla­
m azlar; anlasalar da, "anlam azlıktan gelirler". H em "büyü"nün "etkisi"ne inanırlar; hem de bu inancın itm esiyle "büyü yaptı" diye, insan­
ları acım asızca cezalandırırlar. "H apsederler, ö ld ü rü rler..."
B ir soru:
M uham m ed, neden kendisini "büyülendiğine inandığı" kişiyi, El
A 'sam oğlu Lebid adlı Y ahudiyi öldürm edi?
îleri sürüldüğünde göre, "İslarri'ın ünlü "hukukçularından Ebu Y usuf
(731-798), bu soruya şöyle karşılık verir:
"Lebid'i öldürm edi, çünkü, L ebid'in büyüsü, öldürm em işti P ey­
gam beri."53
A m a bence neden bu değil. Küçük nedenlerle, dahası hiç neden ol­
madan da, "düşm anlarını, zarar gelebileceklerini düşündüklerini "öldürtmek"ten çekinmeyen M uhammed'in Lebid'i sağ bırakmasının nedeni
daha başka. M uhammed, "mucizeler gösteren" bir "Peygamber" olduğu
halde, bir Yahudinin "büyü"süyle "hastalandığını", geniş ölçüde du­
yurmak istemedi. "01ay"ın, pek yaygınlık kazanm asından yana değildi.
Çok yayılırsa, kendisini küçülteceğini düşünüyordu. "Hadis"te de zaten
anlatılıyor bu dolaylı olarak.

47

B ir "peygam ber" düşünün ki, "m ucize" gösteriyor, öyleyken bir
"büyücü"nün "büyü"süyle "hastalandığı"na inanıyor. N e denli gülünç
bir durum değil m i?
M uham m ed ve K u r ’a n i, çeşitli yollarla, "ilkel in anç"ları em m iştir
hep. E m ilenler arasında, bu "büyü inancı" d a var. B u inanç, "cin",
"şeytan" in an cıy la iç içedir.
M uham m ed'e göre "büyü"ye "cin", "şeytan" karışm akta; "büyücü"ye
"cin", "şeytan" yardım etmekte. "Hadis"lerle de, Kur'an "ayet"leriyle de,
bu; alabildiğine işlenmekte.

Muhammed ve "Cin-Şeytan"
"Cin-şeytan" inancı, M uham m ed'de derin bir "hastalık" ölçüsüne
varmıştı. O nun tüm dünyasını sarm ıştı bu hastalık. D üşünce dünyasını,
eylem dünyasını...
"C inlenm iş P eygam ber"
Kur'an'm ve "hadis"lerin de açıkladığı gibi, M uham m ed için "mec­
n un" diyorlardı. "Mecnun" sözcüğü, "deli" anlamına geldiği gibi, "cin­
lenmiş", "cine tutulmuş" anlamına d a gelir.
Şu hadise bakın da; insanlık aldatıcılarının "akıl ve bilim"in "sa­
vunucusu" diye tanıttıkları M uham m ed'in nasıl bir kişilikte olduğunu, bir
kez daha görün:
"Ebu Hureyre anlatıyor: 'Peygam ber dedi ki: D ü n gece cinlerden
bir ifrit, nam azım ı bozdurm ak için bana ansızın saldırdı. Am a
ona karşı T ann bana güç verdi. M escidin direklerinden birine
bağlam ak istedim onu. Sabahleyin hepinizin görm esini istemiştim.
Ne var ki, kardeşim (Peygam ber) Süleym an'ın şu duasını anım ­
sayıp vazgeçtim bundan: Tanrım! Beni bağışla ve bana öyle bir
m ülk (güç) ver ki, benden sonra hiç kimseye verilm iş olmasın
(geçm işte ve gelecekte)! (Kur'an, 3B/35)'"54
"H adis"in, M üslim 'in yer verdiği biçim ine göre, M uham m ed şöyle
dem ekte: "Süleym an'ın duası aklım ıza gelm eseydi, o ifriti öyle

48

bağlardım ki, o İblis, sabaha bağlanm ış o larak çıkardı ve onunla,
M edinelilerin çocukları oynayıp eğlenirlerdi. ”55 M üslim 'in yer verdiği
biçim lerin birinde, M uham m ed; "O 'cinlerden ifrit'i, o gece boğm ak
iizere olduğunu" da söylüyor.56
"îblis= Ş eytan", kendi anlatm asına göre, "çeşitli k ılık"larda M u ­
ham m ed'e görünürdü. H adisin, M üslim 'in y er verdiği bir biçim ine
göre: Şeytan, bu "cin"lerden olan "ifrit", "P eygam ber'in yüzünü y a k ­
m ak için elinde b ir ateş p a rç a sıyla belirm işti." B ir b aşka b içim in e
göreyse, söz konusu "cin-şeytan", "P eygam ber'in karşısın a bir k e d i
b iç im in d e ç ık m ış tı" i1
Hangi "kılık"ta, hangi biçim de belirmiş olursa olsun, M uham m ed'in
anlattığına göre "somut" bir varlık durumundaydı o "cin". Onun için P ey­
gam ber o "ifrit"in "boğazını sıkabilm işti"! Sağlam hadis kitaplarından
sayılan N e seînin de yazdığı ve Peygam ber’in karılarından A işe'den ak­
tarılm ış biçim ine göre M uham m ed şöyle dem işti:
" ...O n u (yani cinlerden ’ifrit'i-şeytanı) yakalayıp yatırdım yere.
Ve dilinin soğukluğunu, elim in üzerinde duyurıcaya dek boğazını
sıktım ."5*
K afası ”[...]"le rle dolu, adam akıllı "[...]" P eygam ber böyle diyor
işte. " Ç in 'le rd e n "ifrit"i, bir b aşk a adıyla "iblis"i (şeytanı),- "y a­
kalayıp yere yatırabiliyor"! V e "sonra da dilinin soğukluğunu, elinin
ü zerinde duyana dek boğazını sıkabiliyor" onun! E ğer "kardeşi
S üleym an'ın duasını anım sam asaym ış, onu, m escidin direklerinden
b irin e bağlayıp, sabaha öyle çıkaracakm ış ve herkese g ö ste re ce k m iş!
İfrit, öyle rezil bir durum a sokulacakm ış ki; M edine halkının
çocukları onunla oynayabilecekler, eğ len eb ilecek lerm iş"!
"Süleym an" P eygam ber'in duasından söz edilişinin nedeni şu:
"C in"lere, som ut varlıklar biçim inde egem en olm a yeteneği,
T anrı'ya yönelttiği duaya karşılık olarak, yalnızca Süleym an Peygam ber'e verilm işti K ur'an'a göre.
Nem i Suresi’nin 39. ayetine göre, "cinlerden ifrit", Süleyman'a, Sebe'
Kraliçesi'nin "saray"ını alıp getirebileceğini söylemişti: "Daha sen ye­
rinden kalkmadan, ben o sarayı alıp getirebilirim. Ben buna güç ye­
tirebilecek güçteyim, üstelik güvenilirim!" demişti. Aynı surenin 17. aye­

49

tine göre, Süleyman, "cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan bir ordu"
kurmuştu kendisi için. Sebe’ Suresi'nin 12. ve 13. ayetlerine göre, Süley­
man, "cin"leri birer "işçi" olarak çalıştırıyordu ve onlara örneğin "köşk­
ler", "heykeller" ve "havuz" büyüklüğünde kazanlar, ağır ağır kaplar-kacaklar yaptırıyordu. Enbiyâ Suresi'nin 82. ayetinde, Süleyman'ın ça­
lıştırdığı ileri sürülen bu varlıklara "şeytanlar" deniyor ve bunlara "dal­
gıçlık" da yaptırıldığı açıklanıyor! Sâd Suresi'nin 37. ve 38. ayetlerinde de
şöyle deniyor:
"Süleyman'ın buyruğuna, yapı işçileri ve dalgıçlar olarak her
biçimde görev yapan şeytanları verdik. V e buyruğuna verdiğimiz
kimi şeytanlar da, dem ir halkalarla bağlı durumdaydılar."
İşte M uhammed, "cinlerden ifrit"i tam "bağlayacağı" sırada Süley­
man'ı ve onun duasını anımsadığını; onlara böylesine hükmetmek, "if­
ritleri bağlamak" Süleyman'a özgü kalsın diye bağlamaktan vazgeçtiğini
açıklarken (!) bunu anlatmak istiyordu.
(K u r'a n 'a geçen bu ilkel inançların nereden kaynaklandığı ve
K ur'an 'a hangi yollarla, nasıl yansıdığı, ikinci cildim izde ayrıntıla­
rıyla açıklanacaktır.)
" [...] M uham m ed", çok önem verir "cin"lere, "şeytan"lara. Kızar,
öfkelenir de.

Cinlerin Falcı-Büyücü İçin Casusluğu
M uham m ed neden kızıyor "cin"e-”şeytan"a?
Efendim, "cin"ler ve de "cin kökenli şeytan"lar "casusluk" ediyorlar­
mış, "hırsızlık" yapıyorlarmış! Casusluk edip "vahiy" çalıyorlarmış bu
"mel'unlar"! V e falcıların, büyücülerin yararına çalışıyorlarmış. Çünkü
"yüksek dereceli melek"lerin oluşturduğu "El meleü’l-A'lâ"dan (en yüce
kuruldan) aşırdıkları bilgileri götürüp "falcı"ya, "büyücü"ye iletiyorlar­
mış! Gerçi bu kurul "gökler"dedir ve kuruldan "bilgi sızdırılmam ası için"
gerekli her türlü önlem alınmış; ancak, "cin" ve "cin kökenli şeytan"lar
yine de bilgi "hırsızlığı" yapmayı başarabiliyorlarmış. V e gerçi bunlar

50

"bilgi aşırıp kaçarlarken", göklerde bunlann peşine "ateş saçanlar"
düşürülüyormuş ve "ateş saçanlar"la taşlanıyorm uş hırsızlar! A m a yine
de bu hırsızlardan, bu casuslardan kimileri, kaçıp kurtulabiliyorlarmış.
İlk çağların artık çocukları bile kandıram ayacak türden m asalları
içine alan eskiçağ m asal kaynaklan değil; insanlığı aldatanlarca, akla
ve bilim e "uygunluğu" savunulagelen Kur'an ve "hadis"ler anlatıyor
bunları.59 Bunları anlatan "ayet" ve "hadis" çok. A m a her birinden iki­
şer örnek burada yeterli.
A yetten B irinci Örnek:
Sâffât Suresi'nin 6'dan 10. ayete değin olan bölüm ü:
"Kuşkusuz, biz, dünya göğünü, bir süsle, yıldızlarla süsledik. Her
türlü inatçı şeytandan da onu biz koruduk. O nlar (şeytanlar), 'El
meleü'l-Alâ'yı (en yüce kurulu) dinleyemezler. Her yönden ko­
vularak atılırlar. Onlara sürekli bir ceza vardır. A ncak bir kapışla
(bilgi aşırıp) kaçanlar olur. Onların da ardından, delici bir ateş
saçan (yıldız) takılıp kovalar."
"Hadis "ten B irinci Örnek:
Ebu H ureyre'den aktarıldığına göre P eygam ber anlatıyor:
"Tanrı gökte bir yargıyı (vahyi) duyurduğu zaman melekler, dem ir
zincir gibi gelen T ann sözü karşısında, saygıdan ötürü kanatlarını
çırparlar. Yüreklerinden korku ve üıperti geçince birbirlerine
'Tamım ız ne buyurdu?' diye sorarlar. V e yine birbirlerine 'Tanrımız
gerçeği söyledi (doğru olanı buyurdu)' biçim inde karşılık verirler.
’O Yücedir, Büyüktür!' derler... Tam o sırada, bilgi hırsızlan (olan
şeytanlar) o gökteki yargıyı (vahyi) dinlerler."
H adisi aktaranlardan Süfyan, şeytanların bilgi çalm ak için nasıl
üst üste bindiklerini anlatm ak için -P eygam ber'in anlattığına uygun
o la ra k - parm aklarıyla gösterir. H adis şöyle sürüyor:
"Vahiy hırsızı bir söz işitir, hemen altındakine iletir, o da daha alttakine... derken en aşağıdaki şeytan o sözü (bilgiyi) alıp, büyü­

51

cünün ya da falcının diline ulaştırır. Kimi zam an, şeytan bunu
başaramadan, ateş saçan (yıldız) yetişip onu yakalar. Kimi zaman
da şeytan başarır bu işi. Y ararına çalıştığı falcıya ya da büyücüye
bilgiyi iletir. O falcı ya da büyücü de yüz tane yalan katar getirilen
bilgiye. V e halk arasında; 'falanca söylememiş miydi, bak nasıl
doğru çıktı onun söylediği!’ biçiminde konuşulur. Böylece şeyta­
nın gökten işitip aşırdığı bilgi yardım ıyla falcı y a d a büyücü, halk
arasında doğrulanıp onaylanır."60
A yetten İkinci Örnek:
"Cin Suresi"nde, cinlerden bir topluluğun gelip M uham m ed'den
nasıl "Kur'an dinledikleri" ve dinlerken neler söyledikleri anlatılırken,
8. ve 9. ayetlerde şöyle denir:
"D oğrusu biz göğü dolaşıp yokladık ve onu sert bekçiler ve
ateş saçanlarla doldurulm uş bulduk. D oğrusu biz, göğün d in­
lenebilecek (bilgi toplanabilecek) yerlerine otururduk (dinleyip
bilgi toplardık). Şim diyse kim dinlem eye yönelse kendisini gö­
zetleyen bir ateş saçan (yıldız) bulu y o r karşısında."
"Hadis"ten İkinci Örnek:
A bdullah İbn A bbas'tan aktarıldığına göre:
"Peygamber, birkaç kişiyle birlikte Ukaz Panayırına doğru yürü­
yordu. Ki tarihte, şeytanlarla gök haberi araşma engel konmuştu.
Şeytanlar haber almaya çıktıkça üzerlerine ateş saçan gönderilmeye
başlamıştı. G ökten eli boş dönen bilgi toplayıcı (casus) şeytanlara,
oymakları (toplulukları) sordular: 'Size ne oldu, niye eli boş dön­
dünüz!' Eli boş dönenlerse şu karşılığı verdiler: 'Bizimle, gök bilgisi
arasına engel konmuş, üzerimize ateş saçan gönderiliyor!' Ötekiler
de şöyle dediler: 'Sizinle gök bilgisi arasına giren engel, mutlaka bir
olay olmalı. Çıkıp dolaşın bakalım. Doğusuyla, batısıyla yeryüzünü
dolaşın da; sizinle gök haberi arasına giren ve bilgi toplamanıza
engel olan şey nedir, bakın, inceleyin.' Bunun üzerine, araştırmaya
çıkanlardan bir kesimi, Tihame yönüne, Peygamber’in bulunduğu

52

yöne doğru yönelmişti. O sırada Peygamber de Ukaz Panayınna git­
mek üzere Nahle'de bulunuyor ve arkadaşlarına sabah namazını
kıldırıyordu. Araştırıcı şeytanlar (cinler), gelip de Peygamber'in
okuduğu Kur'an'ı işitince dinlemeye koyuldular. Ve birbirlerine
şöyle konuşm aya başladılar: 'Tann'ya ant olsun ki, sizinle gök ha­
beri arasına giren şey işte budur!' Kendi topluluklarının yanm a git­
tiklerinde de şöyle dediler: 'Ey toplumumuz! Biz şaşılası bir Kur'an
(okunuş) dinledik. Doğru yola götüren okunuş. Biz ona inandık. Biz
hiçbir zaman, kimseyi Tanrımıza ortak koşmayacağız!' {Kur'an, 72/
1-2.) İşte bunun üzerinedir ki, Tann, Peygam berine: 'De ki, cin­
lerden bir topluluğun Kur'an dinlediği bana bildirildi...' diye baş­
layan ayetleri indirdi. Peygamber'e vahyedilen, işte, cinlerin bu
konuşm alarıydı."61
"H adis"in başlarında "şeytan", sonundaysa "cin" diye geçiyor.
"Şeytan"lardan kimilerinin "Kur'an dinleyerek im ana gelmiş olduk­
ları" anlatılırken bir de çelişkiye düşülüyor: "Şeytan", İslam inancına
göre ve Kur'an'm "şeytan"la ilgili açık "hüküm "leri karşısında nasıl olur
da "imana gelebilir?" A m a ayetler ve hadisler, zaten kendi içlerinde de
çelişkilerle doludurlar.
Asıl ilginç olan, "cin"lerin, "şeytan"lann "gökte casusluğa" çıkmaları­
na, tüm önlemlere karşın, "En Yüce Kurul"dan bilgiler çalmayı başarabilir
olmalarına ilişkin anlatılanlar. Çünkü Kur'an'm ve "hadis"lerin anlattığına
göre, Tanrı da "cin"lerin ve "şeytan"ların karşısında ve meleklerin yanın­
da olduğu halde, böyle bir başanmn elde edilebilir olması oldukça önemli!
Oysa ne diyor Kur'an: Fecr Suresi'nin 14. ayetinde, "Senin Tanım gözlemevindedir!" deniyor. Tann, hem "gözlemevinde" beklesin, hem "me­
leklerden yana olarak" onca önlemler alsın, sonra da "cin" ve "cin kökenli
şe y tan lar, "gökteki bilgiler"den alıp aşırmayı başarabilsinler! Olacak şey
mi bu? Demek ki, Tann başa çıkamıyor bunlarla! Bu "mel'unlar"ı tam alt
edemiyor! Güç yetiremiyor anlaşılan!
"Cinlenmiş M uham m ed'in, "cin lerin bir kesimiyle "antlaşma" yap­
tığı da anlatılır ve bu durum, gerek "hadis" kitaplannda, gerekse "fetva"
kitaplannda yer alır.62

53

Muhammed'e Göre, Eşek, "Cin" Gördüğü İçin Anırır
"Hadis" aynen şöyle:
E bu H ureyre anlatıyor:
"Peygamber diyor ki, 'Horoz sesini işittiğinizde, hem en Tann'nın
iyiliğinden isteyin. Çünkü öttüğüne göre m elek görmüştür. Eşek
anırdığı zam an da, şeytanın kötülüğünden Tanrı'ya sığının! Çünkü
eşek, şeytanı görm üştür de; onun için anırm ıştır."63
Böyle saçm a inanç olmaz diyeceksiniz. A m a insanlığı aldatanlarca,
M uhammed'in ileri sürdüklerinin hiçbiri saçma olamaz, hepsi de "hak" ve
"gerçek"tir!

M uhammed'e Göre, "Cin" ve "Şeytan'ların Girdiği Kılıklar
"Hadis"lerde anlatıldığına bakılırsa M uham m ed’e göre "cin" ve "şeytan"lar, çeşitli kılıklarda olurlar. Örneğin "kedi" kılığında,64 "yılan" kı­
lığında,65 "fare" kılığında.. .66 Peygamber, "cin” ve "şeytan"lann bu kılık­
larda dolaştıklarını söyler ve yeri geldikçe de, bunlara karşı insanları
"uyarır"! İşte iki örnek, "uyan"lanndan:
C abir'den aktarıldığına göre P eygam ber şöyle der:
"G ece karanlığı olm aya başladığı zaman; çocuklarınızın dışarıda
bulunm alarına engel olun. Çünkü o sırada şeytanlar çevreye yayı­
lıp d o la şırlar..."67
Ebu Saidi'l-H udrî'den alınıp aktarıld ığ ın a göre P ey g am b er şunları
söyler:
"M edine'de (yılan biçim inde) öyle cinler vardır ki, kesinlikle
M üslüm an olm uşlardır. O nlardan olanları gördüğünüz zam an
üç gün izin verin. A m a sonra bir daha karşınıza çıkan olursa,
hem en öldürün! Ç ünkü o, (M üslüm anlarından olm ayan) şeyta­
nın ta kendisidir."68
Tevrat ve Incil'lere göre olduğu gibi, Kurana. göre de "şeytan", "cin"
kökenlidir (bkz. 18/50). "Şeytan" yerine Kur'an'da "iblis" sözcüğü de kul­

54

lanılır. "Şeytan" da, "iblis" de, daha nice sözcükler gibi, Arapça olm a­
dıkları halde Kur'an'da yer almış bulunmaktalar. "Şeytan" îbranca "satan"dan,69 "iblis" ise, Yunanca "diabolos" sözcüğünden70 bozmadır. "Sa­
tan", "karşı koyan", "karşı çıkan" anlam ına gelir. "Diabolos" sözcüğüy­
se, "sahtece suçlayıcı, değiştirici-bozucu, yalancı, iftiracı" anlamlarını
içerir. "Şeytan" sözcüğünün Yahudi kaynaklarından, "iblis" sözcüğünün
de Hıristiyan kaynaklarından bozularak, değiştirilerek Arap diline ve
Kur'an'a sokulduğu, açıkça anlaşılabilir bundan.
Kur'an’da, Muhammed'e, "büyücü şerri"nden Tann'ya sığınması öğüt­
lendiği gibi, "cin" ve "şeytan"lann "her türlüsü"nden; "insanların Rabbi'ne,
"insanların Kralına ('Kral', burada T ann anlamında), insanlann Tann'sına"
sığınması da önemle öğütlenir. (Ayet 1-6.)
" [...] M uham m ed"in ileri sürdüğü ve gerek "ayet"lerde, gerek
"hadis"lerde yoğun biçim de yer alan bu tür [...] daha çok uzatm aya
gerek yok.
Kısacası şu: Peygamber'in "mucize"sine karşılık, "ayet" ve "hadis"lere
göre, "falcı"nın, "büyücü"nün de olağanüstülükleri var. Bunlara yardım
eden de, "cin"ler ve "cin kökenli şeytan"lar. Peygamber'in yanında, T ann
ve "melekler". Falcının, büyücünün yanındaysa "cin"ler ve "şeytan"lar!
Çarpışm adalar kıyasıya. Çarpış babam çarpış. D oğal olarak inanırlar da
sürükleniyor bu "meydan savaşı "na. İnsanlığı aldatanlarca inanmaya
hazırlanmış milyonlarca, milyarlarca insancıklar.
Yalnızca "[...] Muhammed" değil, Yahudi peygamberleri ve aslında
bir Yahudi olan İsa da "cin"le-”şeytan”la, "cinci" ve "büyücü"lerle uğraşıp
savaşmışlar. Bir yanda peygamberler gösterilerde bulunmuş, öbür yanda
"cinci”ler ve "büyücü"ler. Neden? Çünkü yaşanan çağ ve yöreler, "mu­
cize" ve "büyü" gösterilerine alabildiğine elverişli. Yeryuvarlığının nice
yerlerinden akıp gelen ilkel inanç ırmakları, bol bol ürünler sağlamış bu
alanda.

"Büyü" (Sihir) ve "Mucize" Ortamı
Araştırmacılar, toplumbilim ve insanbilimin çeşitli dallarındaki uz­
manlar, insanlığın geçmişinde bir "büyü dönemi" olduğunu yazarlar.

55

Doğaldır ki, asıl "büyü ortamı", o dönem ve çağlarda vardı. N e var ki, yine
aynı uzmanların da araştırmalarıyla ortaya koydukları gibi, ne "büyü"nün,
ne de "ortamı"mn kökü kesilmiştir. Büyü de, ortamı da, değişik anlam­
larda, değişik biçim ve görüntülerle sürmüştür çağlar boyunca.
İlkel halkbilim (etnoloji) uzm anlarından kim i yazar, ilkellerin
büyüsünü anlatırken şöyle der:
"Büyü: D oğaüstü güçlerin yardım ı sağlanarak, belli bir ereği el­
de etm ek, ya da belli bir durum u yaratm ak için uygulanan eylem
ve işlem lerdir. T em elinde dinam ist d ünya görüşü yatar, tabu ya­
tar, çaresizlik, istek, ça ğ rışım ... gibi psikolojik nedenler yatar.
Belirli bir teknikle, belirli kurallarla büyücülerce ortaya konan
bir sanattır."71
Dem ek ki, "din"de olduğu gibi, "büyü"de de "doğaüstü güç" inancı
var, "doğaüstü güçlerin yardımlarının sağlanabileceği" inancı var. Aynca,
insan iradesiyle "doğaüstü güçlerin yardımı sağlanarak, doğamn etkile­
nebileceği" inancı var.72
Bu tanım ve açıklam a yanlış değil kuşkusuz. A ncak, büyünün daha
başka, daha dar, daha geniş anlam lan da var. Özellikle de kitaplı dinler"in "kutsal m etinler"ine ilişkin açıklam a ve y o ru m lan n d a... İlkel yıldızbilim (astroloji) uğraşılanndan hokkabazlığa, cinciliğe, üfürükçülüğe
değin birçok değişik anlam da kullanıldığı görülür.73
Büyünün ve büyücülüğün, ilkel yıldızbilim (astroloji) ile iç içe olan
biçimi, kimi araştırmacı ve yazarlarca çok eski çağlara götürülür ve buna
ilişkin bilgi ve uğraşılann, eski uygarlıkların yaratıcısı toplum lardan
yayıldığı anlatılır. En eski ve önem li kaynak olarak da, birçok yazarca
Kaideliler (K eldanileı-G ildaniler) gösterilir.74 İlkel yıldızbilim ve onunla
iç içe olan uğraşılara ilişkin bilgi ve becerilerin, A raplara da Kaideli­
lerden geçtiği yazılır. Dahası, eski Hintlilere, eski M ısırlılara, eski Y u­
nanlılara ve daha başkalanna da aynı bilgi ve becerilerin Kaidelilerden
Sumerler yoluyla geçtiği ileri sürülür.75
Şu da çok ilginç: Kimi M üslüm an yazar, K ur'an'da, "kitaplılar"
arasında yer verilen "S a b iîle r’le de bu "K aldeliler"in anlatılm ak isten­
diğini savunur.76 "Sabitler" üzerinde ikinci ciltte genişçe durulacaktır.
B urada kısaca şu söylenebilir: S abiîler konusu çok önem lidir. Tüm k i­

56

taplı dinlere, bu arada İslam 'a; inanç, boş inanç, nam az, oruç gibi ib a­
det biçim leri ve "taharet", "boyabdesti" gibi nice konularda geniş çap ­
ta kaynaklık etm işlerdir Sabiîler.
V e ünlü Babil: K aideli ilkel yıldızbilim in de etkin olduğu anla­
ş ıla n 77 "ilkçağ"ın daha nice toplum ve ülkelerinden akıp gelen türlü
inanç, boş inanç ırm aklarının doldurduğu, bolca suladığı B abil. K ut­
sal ”kitap"larda da adı ve yeri olan B a b il...
Tevrat, B abil'den ve B abil’deki olaylardan (uydurm a da olsa) sıkça
söz eder. Kur'an'da. da geçer adı. "Babil büyücülüğü" anlatılır: B akara
Suresi'nin 102. ayetine göre: "Süleym an P eygam ber dönem inde, Babil'de, halka büyücülük öğretilirdi. En büyük büyü öğretm eni ve kay­
nak da B abil'deki H arut, M arut adlı iki m elekti. B üyüye ilişkin bil­
giler, bu iki m eleğe indirilm işti. Bu m elekler önce büyünün dince za­
rarı konusunda u y an d a bulunurlar; sonra öğretirlerdi onu. İki m e­
lekten öğrenilen büyüler arasında,, karıkocayı ayıracak türden olan da
vardı. B ununla birlikte, söz konusu büyü, ancak T anrı’nın izniyle 'za­
rar' verebilirdi. Büyüyü öğrenenler, kendilerine yarar değil; 'zarar' ve­
ren şeyleri öğrenm iş oluyorlardı. İyice biliyorlardı ki, onu (büyü b il­
gisini) satın alanların ’ahiret'te hiçbir payları yok. A lırken k arşılığ ın ­
da kendilerini sattıkları şey, ne kötü şeydir. A h bunu bir bilselerdi!.."
A ynen bunlar anlatılıyor ayette!
A yette yer alanlar, eski çağların m asallarından yansım adır. Büyü
ortam ının dile gelişidir d e ... U zunca bir m asala yalnızca değinilm iş,
m asalın şurasından, burasından alınm ış. D ah a büyük bölüm leriyle de
"hadis"lerde yer almakta:

Büyücü ve Çapkın İki Melek: Harut ve M arut
Ünlü "hadisçi" ve mezhep kurucusu A hm ed İbn Hanbel (ö. Hicri 241/
Miladi 855), Kur'an ayetlerini "hadis'ierle yorumlamadan yanadır.
Dahası, başka yorum kabul etm ez.78 Bakara Suresi'nin 102. ayetinde an­
latılanlarla ilgili olarak da bir hadis aktarır. Bu hadise El M üsned adlı
ünlü hadis kitabında yer verir. Hadis şöyle:
"A bdullah İbn Ö m er'in P eygam ber’den işittiğini söyleyerek an­
lattığına göre P eygam ber şöyle der:
57

"Tann Adem'i yeryüzüne indirince melekler şöyle konuştular: 'Ey
Tann! Oraya, bozgunculuk yapacak, kan dökecek bir varlık mı ya­
ratıp koyuyorsun? O ysa biz seni överek anlıyoruz, seni kutsallaştınp yüceltiyoruz. (Başka bir varlığa ne gerek var?)'. Tanrı karşılık
verdi: 'Kuşkunuz olmasın ki, ben, sizin bilmediğinizi bilirim!' (2/30.)
M elekler karşılık verdi: 'Ey Tannm ız! Biz A demoğullanndan çok
daha boyun eğenleriz sana!’ Tann karşılık verdi: 'Öyleyse haydi me­
leklerden ikisini seçin getirin de yeryüzüne indirelim. V e bakalım
nasıl davranıyorlar?' M elekler karşılık verdi: 'Tannmız! İşte sana
Harut ve Marut! (Bu iki meleği seçtik.)' Bunun üzerine Hamt ve
Marut, hemen yeryüzüne indirildiler. Ve bir kadın çıkanldı iki
meleğin karşısına: Zühre. İnsanlann en güzeli biçiminde. Meleklerin
yanına vardı. Melekler, kendisini sunmasını istediler kadından.
Kadınsa, 'Hayır, vallahi olm az!’ diyerek karşılık verdi. V e şöyle
konuştu: 'Siz şöyle şöyle sözlerle Tanrı'ya ortak (şirk) koşmadıkça
istediğinize yanaşmam!' Onlarsa şöyle dediler: 'Vallahi biz kimseyi
Tann'ya ortak koşmayız! Hiç mi hiç olamaz bu!' Bunun üzerine
kadın ayrıldı onlardan. Sonra taşımakta olduğu bir çocukla döndü.
İki melek, kadından yine aym istekte bulundular. Kadın yine, 'Val­
lahi olmaz!' dedi. V e ekledi: 'Siz bu çocuğu öldürmedikçe is­
tediğinize evet diyemem!' Onlar da, 'Hayır, vallahi öldürmeyiz
çocuğu. Hiçbir zaman olmaz!' dediler. Kadın yine ayrılıp gitti. Bu
kez taşıdığı bir kadeh şarapla döndü. Melekler, yine kadından ken­
disini sunup cinsel isteklerini doyurmasını istediler. Kadın bu kez de:
'Hayır, siz şu şarabı içmedikçe o dediğiniz olmaz vallahi!' biçiminde
konuştu. İki melek, hemen şarabı içtiler, kendilerinden geçip sarhoş
oldular. Sonra kadınla cinsel ilişkide bulundular. Bu arada çocuğu da
öldürdüler. Sarhoşluktan kurtulup kendilerine gelince kadın konuş­
tu: 'Hepsini yaptımz vallahi. Bana, yapmayacağınızı söylediğiniz
şeylerden hiçbirini bırakm amacasına yaptınız. Sarhoşken işlediniz
bunlan!' İki melek, bu olay yüzünden 'dünya azabı’yla 'Ahiret azabı'
arasında bir seçim yapm ak zorunda bırakıldılar. Onlar da (ahiretinki
daha zordur deyip) 'dünya azabı'nı seçtiler."79
Bu "hadis", hem en tüm ünlü "Kur'an tefsirleri"nde de yer alır.80
A m a öykünün tüm ü bu hadiste yok. Y ine hadis ve "tefsir" kitaplarında
yer alan hadislerle tam am landığı görülür.81
58

I

Ö yküde daha neler var:
Büyücü melekleri büyüleyecek ölçüde güzel kadın Zühre'nin, bu iki
meleği baştan çıkardıktan ve istediklerini de onlara bir güzel yaptırdıktan
sonra "gök"lere yükselişi, "yıldız" oluverişi. Suçlu-günahlı iki m elek
olan H am t ve M arut'un Babil’de cezalarını çekişleri, bir çukura doğru
başaşağı asılışları, öyleyken gelenlere büyü ö ğ retişleri...82
B ir kitapta öyküyle ilgili anlatılanlar derlendikten sonra şunlar yazılı:
"...H am t ve M arut meselesi, görüldüğü gibi kitaplarım ızda bir
hayli yer tutmuştur. Belki yüzde doksan oranında; tefsirle, siyerle,
peygamberler tarihi ve megazi ile uğraşan ve akaid sahasında eser
veren müellifler, rivayetleri (hadisleri), hiçbir tenkide tabi tutmadan
alm ışlardır."83
A ncak "İslam "m "akıl" ve "bilim "e ters düşm eyeceğini savunan
yutturm acacılar, nice benzerleri gibi, bu öykü karşısında da, "H ayır,
yok öyle bir şey!" dem e yoluna sapm adalar. B üyük tepki de gösterm ekteler. Bu tür öyküye inananların "kâfir billah" olduklarını ileri
sürenler bile var.84 "Bu öykü, ’İsrailiyyat'tandır" derler.85 "Y ahudi uy­
durm asıdır!" dem ek isterler. A m a bilm ezlikten geldikleri b ir şey var:
K u r'a n d a ki "kıssa"ların çok büyük bir bölüm ü de öyle değil m i? Ö r­
neğin "Y usuf kıssası". Ö rneğin M usa'nın "m ucize"lerine ilişkin ö y k ü ­
ler. Ö rneğin, "D avud, S üleym an” ve öteki "Y ahudi kralları"na ilişkin
"kıssa"lar, m asallar... B unlar da birer "Y ahudi uydurm ası" (’İsrailiyyat'tan) değil m idir?
Sonra "hadis"leri yok sayalım. Peki "ayet"e ne diyeceğiz? Saçmalık
olarak "ayette anlatılanlar” yetm ez mi? Buna nasıl kılıf bulunacak?
"K ılıf'çılar, ayetteki sözlerden kim ine tüm üyle yanlış anlam v e­
rerek saçm alığı örtm eye çalışm ışlard ır.86 B izim D iyanet'in m ollaları
da aynı çabaya katılm ış görünüyorlar.87 Tabii zavallıca. Ç ünkü ne
denli çabalasalar da, saçm alık sırıtıyor.
H arut-M arut ile Z ühre öyküsüne tepki gösterenlere şu nokta da
anım satılsa iyi olacak:
Öykünün önemli bir bölümünü, Ahmed İbn Hanbel gibi bir hadisçi,
kitabına, "sağlam" diye koymuş. Hadisin "rivayet yolu" için, İbn Kesir:
"Ceyyidüi-isnad (iyi yol izlenerek ulaşmıştır)" diyor. Öyküyü uzunca

59

biçimiyle, Müstedrek adlı kitabına yazan hadisçi El Hâkim, hadis için "Sahihu'l-isnad", yani "sağlam yol izlenerek aktarılmış bir hadis" diye görüş
belirtiyor.88 Başka hadisçiler de, söz konusu öyküyü içeren hadislere yer
veriyorlar kitaplannda. Tüm bunlar yok sayılırsa, "İslam hükümleri" yö­
nünden, işin içinden çıkılmaz. Çünkü, "İslam hükümleri"nin çok azı, doğ­
rudan Kur'an''A dayanır. Çoğunun kaynağı "hadis"lerdir. Bu tür hadisçilerin
aktanp yazdıklan hadisler. Şimdi siz ey, saçmalığın kılıf hazırlayıcılan!
İslam'ın kutsal kitabının da, nice benzerleri gibi içerdiği saçmalığı sak­
lamak için bu hadisçilerin aktarm alanna "uydurma" derken; aynı şeyi, ge­
nel olarak "İslam hükümleri" için de söylemeye var mısınız?
Ö ykünün, "Y ahudi uydurm ası" olduğu bir gerçek. A m a aynı uy­
durm anın bir bölüm ü de, akıl ve bilim le bağdaşm az saçm alıklar içe­
rerek Kur'an ayetinde yer alm ıştır.
Masal, eski bir masal. M uhammed'den yüzyıllarca önce Yahudi kay­
naklarında okunmaktaydı? Tevrat'ta, Tevrat "şerhlerinde"... Tevrat'ın bi­
rinci kitabı olan Tekvinin 6. babında, birincisinden beşincisine değin olan
ayetlerinde öyküye değinildiği görülebilir. A. Geiger de, aym öykü ve ben­
zerlerini eski bir "Yahudi M idraş'ında" bulmuştur.89 Incil'de, Petrus'un
İkinci M ektubu'nun ikinci bap 4. ayetinde; "Çünkü eğer Allah, günah işle­
diklerinde melekleri esirgemeyip fakat hüküm için saklı tutulmak üzere
onlan cehenneme atıp (burada Harut ve M arut’un Babil'de asılı bu­
lundukları ileri sürülen çukur anlatılıyor olsa gerek) karanlık zincirlere tes­
lim etti ise ..." biçiminde bir anlatım var. Bu anlatımla da öyküye değinil­
diği söylenebilir. Kısacası, çok eski çağlardan sürüp gelen ve biçimden
biçime girdiği anlaşılan öykü, Kur'an'a da sokulmuş sonunda. D aha geniş
biçimiyle de "hadis"lere... Nice "kıssa"lar g ib i... K u ra n a ve "hadislere
hangi kanalla yansıdığı tartışılabilir. A m a "büyücü" iki m elek olarak tanı­
tılan, günah işledikleri için de "ceza çekmekte" oldukları anlatılan Harut
ve M arut ile Zühre öyküsünün eski çağların kalıntısı bir masal olduğuna
kuşku yok. Masal bu. Elbette ki, saçm alık olacak. "Ayet" ve "hadis"ler yer
vermiş olsa bile...
Öykünün, konumuzu ilgilendiren yanı, "Hamt ve Marufun büyücülüğü"!
"Büyü"nün yeşerip, gelişmesini sağlayan ortamda, ilkçağların ilkel
inanç ve masallarının payı büyüktür. Aynı boş inanç ve masallardan,
"mucize"ler ve "mucize ortamı" da bolca gereç sağlamıştır.
60

ı

İlkel inançlar birbirini, m asal m asalı etkilem iş. G eçim -yaşam et­
kenlerinin katılm asıyla da bir "yarış alanı" doğm uş bundan: "B üyü"
ve "m ucize" gösterileri için çok elverişli bir alan. K u r'a n 'a d a geçen
"H arut-M arut" m asalı, bunun bir küçük y ansım asıd ır işte.
Sevgili Kur'an'ımızda yoğunca yer alan ilkel inançlara "kılıf'
hazırlayıcılardan Ebubekir A hm ed E'r-Râzî El Cessas (ö. Hicri 370/ M i­
ladi 980) da bunu dolaylıca anlatır. A rada hem en bir uyarı sunalım: Bu
"Ebubekir E'r-Râzî" ile, hemen hemen aynı çağda yaşamış olan bir
başka "Ebubekir E'r-Râzî" sakın karıştırılmamalı. Çünkü İkincisi (Ö.923
y a da 932) oldukça akıllı; hangisi olursa olsun "dinlerde pek yarar gör­
meyen" bir düşünür, bilim dünyasında sözü edilen bir doktor, bir bilim
adam ıydı.90 Bu aradan sonra dönelim konuya:
Saçmalığı örtmeye çabalayanlardan Ebubekir A hm ed E'r-Râzî El
Cessas, "Hamt ve Marut" büyücülüğünün geçtiği ayet üzerinde dururken,
"büyü" ve "mucize" yarışm asına dolaylıca değinir. "Tann'nın 'büyüyü'
de, 'büyücüyü' de açıkça kınadığı halde; meleklere, halka öğretsinler diye
'büyü bilgisi' indirmiş (vahyetm iş) olamayacağı" düşüncesinden yola
çıkanlann, "Hamt ve M a ru fu n geçtiği ayeti "te'vil" yoluna saptıklannı,
oysa buna gerek olmadığını açıklar; "meleklere büyü bilgisinin pekâlâ
vahyedilmiş olabileceğini" ve "meleklerin de pekâlâ halka büyü öğretm iş
olabileceklerini" savunur.91 Buna neden gerek duyulduğunu anlatırken de;
"büyünün çok önemli bir konu olduğunu", büyü konusunda söylene­
ceklerin halka iletilmesi için "meleklerin görevlendirilmesinin ve bu
göreve iki meleğin özellikle ayrılmasının çok doğm bir yöntem oldu­
ğunu, çünkü meleklere halkın daha çok inanacaklarını" yazar.92 B ir de
şunu vurgular; "Büyücüler, peygamberlerin mucizelerine benzer ola­
ğanüstü şeylere kendilerinin de güç yetirdiklerini ileri sürmüşler ve halk
d a buna inanmıştı. Bunun üzerine T ann iki meleği gönderdi ki, halka
gerçeği anlatsınlar... "93
Demek ki, bir yanda "peygamberler m ucize gösterisinde" bulunurken,
öbür yanda da "büyücüler gösterilerini sergiliyorlar"dı! T ann isterdi ki,
halk tümüyle "peygamberler"den yana olsun. Oysa böyle olmuyordu,
halkın bir bölümü de (belki de daha büyük bir bölümü) "büyücüler"e ve
onlann gösterilerine ilgi gösteriyordu. Şimdi ne yapsın T ann? Pey­

61

gamberlerden yana olduğu için, bunlar, "büyticüler"e baskın çıksınlar
diye, yardımcı ve seçme iki m elek gönderdi! Yani "Hamt ve M aru fu .
Kur'an savunucusu E'r-Râzrye göre işte olay bu.
Zavallı E'r-Râzî ve benzerlerine burada söylenecek çok şey var. Am a
konuyu daha çok uzatmayıp geçelim. Yalnız şunu söylem ek gerek ki,
E'r-Râzî'nin dolaylı olarak anlattığı, "peygam ber-büyücü yarışı" bir
gerçek. M ucize gösterilerine ilişkin anlatılanlar da yansıtır bunu:

62

M U C İZ E LE R D E N Ö R N E K LE R

Ü nlü peygam berlerinkinden örnekler göreceğiz.

Musa'nınkiler: Bunlar İçinde Dokuz Mucize
Bunlar, K ur'a n d a da, Tevrat'ta da var.
Yılan Yapma Yarışında M usa ve D eğneği
Yarışma, M usa (ve Harun) ile Firavun’un "sihirbazlar"ı (büyücüleri)
arasında.
Konuya Kur'an ayetleriyle başlamak yersiz olmayacak. "Akıl" ve
"bilim"e ters hiçbir şeyi içine almadığı "büyülü sözler"le savunulagelen
sevgili Kur 'anim izin ayetleriyle... "Ayet”leri benim "uydurduğum" sanıl­
maya. Peygamber değilim k i...
T âhâ Suresi ayetlerinden:
56. ayette "T ann'nın ağzından" şöyle deniyor:
"A nt (yem in) olsun ki, m ucizelerim izin tüm ünü gösterdik; o (Fi­
ravun) yine de yalanladı ve direndi!"
Sonra 57. ayetten 63. ayete değin olan bölüm le konuya giriliyor:
"Firavun dedi, 'M usa! B üyünle bizi topraklarım ızdan çıkarasın
diye mi geldin?’ 'B iz de senin karşına büyüyle çıkacağız. Seninkinin b en zeriy le... Şim di, seninle aram ızda sözleşeceğim iz
bir gün belirle. Ö yle ki, ne biz cayalım , ne de sen. V e (belir­
lenecek) düz bir alan olsun.'
"M usa dedi, 'Sizinle aram ızdaki sözleşm e günü, süs (bayram )
günü olsun. V e halkın kuşlukleyin toplanm ay a alıştığı y e r.’
63

"Firavun dönüp gitti. G österi için gerekli düzenlem eyi topar­
layıp sonra geldi.
"M usa onlara (karşıgöstericilere) dedi: Y azık size. T anrı'ya kar­
şı yalan uydurm ayın. Y oksa cezayla sizi siliverir. Y alan atan,
daha baştan yitirm iştir.'
"O nlar da aralarında tartıştılar ve görüşm elerini gizli tuttular:
’Bu iki kişi (M usa ve H arun), iki büyücüdür kuşkusuz. D ilerler
ki, büyücüleriyle sizi, topraklarınızdan çıkarıp atsınlar. V e gü­
zelim yolunuzu yitirtsinler size' diye konuştular."
S onra hazırlıklar, yarışm a ve sonuç:
A yetler 64'ten 70'e değin:
'"Haydi büyücüler! Gösteriniz için neyiniz varsa toparlayın, sonra
gelin dizilin! Bugün kim üstün gelirse, o kazançlı çıkacaktır.'
"B üyücüler seslendiler: 'M usa! H aydi ya sen ustalığını koy or­
taya, ya da önce gösterisini sergileyen biz olacağız!'
"M usa karşılık verdi: 'Siz ustalığınızı gösterin önce!'
"Birden büyücülerin ipleri ve değnekleri, büyüleri nedeniyle,
koşarcasına yürüyorm uş gibi geldi M usa'ya.
"Bu yüzden M usa, içinden b ir korkuya kapıldı.
"Biz; 'Korkma Musa!' diye seslendik: K esinlikle üstün gelen, sen
olacaksın!' 'Sağ elindekini koy ortaya. Ki, onların yapıp sergile­
diklerini yutuversin! Onların yapüklan, büyücü düzeninden başka
değildir. Büyücü, ne ortaya getirirse getirsin, başarılı olamaz!'
"Sonunda (yenilen) büyücüler, eğilip yere kapandılar. 'Biz, H a­
run’un ve M usa'nın T anrısı'na inandık!' dediler."
Bu yarışma, A ’râf Süresi’nin 106.-123., Şuarâ Suresi'nin 34.-48. ayet­
lerinde hemen hemen aynen böyle anlatılır. Kur'arı'm başka surelerinde
de değinilir, anımsatılır. G erek A 'râf Suresi'nin 107. ayetinde, gerek
Şuarâ Suresi'nin 32. ayetinde aynı sözlerle, Musa'nın değneğinin, gösteri
sırasında apaçık "büyük yılan” oluverdiği açıklanır. Bu açıklama, başka
surelerde de yer alır.

64

Tevrat, bu yarışmayı, "Musa'nın dokuz mucizesi"ni anlatırken sunar.
A ncak Tevrat ayetlerinde, bu yarışma sırasında "yılan oluveren" değneğin
sahibi, Harun. Kur'an'a geçirilirken, kimi değişikliklerle birlikte, bu deği­
şikliğe de gerek görülmüş anlaşılan. Şunu da belirtmek gerek: Değnek,
Tevrat'ta kimi yerde Musa'nın, kimi yerde de Harun'un elinden yere atıl­
dığında "yılan" oluyor. Aynı değnek de, ayrı değnekler de olabilir.
M usa'nın, değneğin "yılana dönüşm esi"yle ilk karşılaşması Tevrat'ın.
Çıkış bölümünde, dördüncü bap, 2. ve 4. ayetlerde şöyle anlatılır:
"Ve Rab ona dedi: B u senin elindeki nedir? V e o dedi: D eğnek.
V e R ab dedi: O nu yere at. V e o değneği yere attı. V e yılan oldu.
V e M usa, onun önünden kaçtı. V e R ab M usa'ya dedi: Elini uzat
ve onun kuyruğundan tut. V e M usa elini uzatıp onu tuttu ve elin ­
de değnek oldu."
Kur'an ayetlerinde de aşağı yukarı böyle anlatılır. Ö rneğin T âhâ
Suresi'nin 17.-21. ayetlerinde anlatım şöyle:
"M usa! Sağ elindeki nedir?
"M usa dedi: O, benim değneğim . D ayanırım ona. V e onunla
davarım a yaprak silkelerim . D aha birçok işim i onunla görürüm .
"Tanrı dedi: M usa! O nu yere at.
"M usa onu yere attı. O, birden yılan oluverdi, k oşarcasına
yürüyordu.
"Tanrı dedi: Y akala onu! K orkm a! B iz onu yine eski durum una
dönüştüreceğiz!"
N em i Suresi'ndeki açıklam a da şöylecedir:
"D eğneğini yere at! O sırada değneğini yılan gibi kıpırdar g ö ­
rünce, M usa arkasına bakm adan dönüp kaçtı. 'K orkm a M usa!
Benim katım da peygam berler korkm az!"' (A yet 10)
Şimdi büyücülerle olan yarışmayı, bir de Tevrat ayetlerinde görelim:

65

Ç ıkış bölüm ü, bap 7, ayet 8-12:
"Ve Rab, M usa'ya ve H arun'a söyleyip dedi: Firavun, 'kendiniz
için bir olağanüstü (m ucize) gösterin!' diye size söylediği za­
m an, H arun'a diyeceksin: 'K endi değneğini al ve yılan olm ası
için Firavun'un önüne at!'
"Ve M u sa ile H arun, Firavun'un yanm a girdiler ve R abbin bu­
yurduğu gibi yaptılar. V e H arun, değneğini Firavun'un önüne,
kullarının önünde yere attı. V e değnek yılan oldu. V e Firavun
da hikm etli adam ları ve efsuncuları ve M ısır'ın sihirbazlarını
çağırdı. O nlar da büyüleriyle öyle yaptılar. V e h er biri, kendi
değneğini yere attı ve her b ir değnek yılan oldu. V e H arun'un
değneği, onların değneklerini yuttu."
Milyarlarca insanın, "Tann'dandır, kutsaldır" denerek inandınlageldiği
"kutsal kitap"lann, "peygamber-büyücü yanşması" üstüne anlattıkları
böyle işte. Ü zerinde durmalı ve düşünmeli insan. Sonra düşünmeli, yine
üzerinde durmalı. V e yine düşünmeli. Düşünmeli, düşünm eli...
Tevrat'ın, bu Y ahudi kaynağının, Kur'an 'a k aynaklık ettiği ne den­
li belli oluyor değil m i?
T ann adına sunuş sahteliği bir yana, bu İbrani kaynakta, efsanelerin yer
alması anlayışla karşılanabilir. Y azıldıklan çağ ya da çağlar düşünüle­
rek. .. Çünkü ilkelliklerle dolu olan bu ilkel dergiye, "efsane"lerin geçirili­
şindeki geçmiş, İÖ 1000 yıllanna dek götürülebilmekte.94 B u geçmişi daha
gerilere götürenler bulunabilmekte.95 Y a Kur'an'da. yer alm alanna ne de­
meli? Onca yüzyıllardan sonra, aym ilkel inanç ve efsaneleri Kur'an'ın
içermesi, "gerçek" diye ve "Tann adına" sunması bağışlanabilir mi?
Ö bürlerine geçelim :
Tevrat, M u sa ve H arun’un, "b ü y ü c ü le r'ie yarışıp onları yendikle­
rini anlattıktan sonra, M usa’nın "dokuz m ucize"sinden ötekileri an­
latm aya geçiyor, art arda sıralıyor:
M usa'nın D oku z M ucizesinden İkincisi: Suların K ana D önüşm esi
Tevrat'ın Ç ıkış bölüm ünün 7. babı:
"Ve Rab M usa'ya dedi: Firavun’un yüreği inatçıdır, senin toplumunu salıverm ek istemiyor. Sabahleyin Firavun'a git, işte, o suya

66

çıkıyor ve onu karşılam ak için ırm ağın kenarında duracaksın ve
yılana dönüşen değneği, kendi eline alacaksın. V e ona diyeceksin:
Çölde bana ibadet etmeleri için toplum umu salıver diye İbranilerin
Allah'ı Rab, beni sana gönderdi. V e işte şim diye dek beni din­
lemedin. Rab şöyle diyor: Şununla bileceksin ki, ben Rabb'im. İşte
ben, elimde olan değnekle, ırmakta olan sulara vuracağım. V e su­
lar, kana dönüşecekler. V e ırmakta olan balıklar, ölecekler. V e ır­
m ak kokacak ve Mısırlılar, ırmaktan su içmekten tiksinecekler. V e
Rab M usa'ya dedi: H arun'a söyle: 'Değneğini al ve M ısır'ın sulan
üzerine, ırm aklan üzerine, kanalları üzerine, havuzları üzerine ve
bütün su birikintileri üzerine uzat da kan olsunlar. V e bütün M ısır
ülkesinde, gerek ağaç kaplarda gerek taş kaplarda kan olacak."'
(Ayetler: 14-19.)
B undan sonra, İbrani T an n 'n ın (ilginçtir, M uham m ed'in de benim ­
sediği Tanrı odur) buyruğunun, M usa ve H arun adlı elçilerince nasıl
yerine getirildiği anlatılır.
Yahudi toplumunun salıverilmemesine son derece öfkelenen Yahudi
T anrı, "sulannı kana dönüştürm ek"le M ısırlılan cezalandırm aya koyul­
muş. M usa ve Harun eliy le... Irm ağın tümü kana dönüştürülmüş. Irm a­
ğın balıkları ölmüş hiç kalm am acasına. Irm ak baştan sona kokmuş. M ı­
sırlılar ne yapacaklarını şaşırm ışlar, perişan olm uşlar. N e su alabil­
m işler ırmaktan, ne su içebilmişler. Besin kaynaklan "balıklar" d a elden
gitm iş. Suları, "değnek vuruşları"yla kana dönüştürm üş kişilerin, yani
M usa ve Harun'un bu eylemlerine, Mısırlı büyücüler de karşılık vermek,
bir şeyler yapm ak istemişler, am a ne m ümkün! "Güç yetirememişler"
buna. Tann'nın, elçileri eliyle gerçekleştirdiği bu durum, "inatçı Firavun"u uyarmaya yetmemiş. V e tüm "Mısır ülkesi"ni kaplayan kan, 7 gün
sürmüş. (Bkz. Tevrat, Ç ıkış 7:20-25.)
B urada bir araya girm ek istiyorum :
Saygıdeğer ve "kâfirlik"le suçlanan bir kişi olduğu halde ters ve çık­
m az bir yola sapmış olan bir kişi var: M. Sadeddin Evrin. D iyanet îşleri
Başkan Yardım cılığı da yapm ış olan bu kişi, bir "emekli general"dir.
Paşa, emekli olduktan sonra kendini dine daha çok vermiş; "kâfîrlik”le,
"dinsizlik"le suçlanm alara karşılık, "hayır, ben kâfir, dinsiz olamam !"

67

dercesine ”dinliliği"ni kanıtlam aya koyulmuş ve yalnızca İslam'ın,
yalnızca onun kutsal kitabının değil, "tüm dinler"in ve "kutsal kitaplar"ın
savunmasını üzerine almış. Bu tür avukatlığı sırasında, ne denli "din saç­
malığı" varsa, "akıl ve bilim"le bağdaştırm a çabasını göstermiştir. İşte bu,
"bağdaştırma" çabası sürerken, M usa'nın "dokuz mucizesi"ni de "olmuş­
tur" diyerek savunmakta, "akıl ve bilirri'le bağdaştırmaya çabalamakta! Ve
bu arada Paşa hazretleri "kan mucizesi" için bakın neler yazmakta:
"Zam anım ızda da, 10 yıl içinde dördüncü kez, Florida'da olmuştu.
Bu olayı yapan, G im onodinin adı verilen, şaşılacak bir hızla
çoğalan minimini hayvancıklardır. Birkaç saat içinde yüzlerce ki­
lom etrekarelik bir alan, kıpkırm ızı bir çam ur halini almış ve bu
hayvancıkların çıkardığı toksin, oradaki balıkları öldürmüştü. K a­
raya vuran tonlarca balığın kokusu, kıyı halkını birkaç ay için, iç
bölgelere çekilm ek zorunda bırakm ıştı."96
P aşa dem ek ister ki, "M usa’nın m ucizelerinden suların kana d ö ­
nüştürülm esi de olm ayacak bir şey değildir. F lo rid a'd a olduğu gibi,
eski M ısır'da da olay görülm üş olabilir." D ahası, "olm uştur"! diyor.
Biz de "olabilir" diyelim . V e hem en soralım : O zam an "m ucize"
olm aktan çıkm az mı Paşam ? "D oğal" bir olay, nasıl "m ucize" sayılır?
T an n 'n ın uyarısı ve "değnek vuruşları" sonucu olayın m eydana gel­
diği açıklanm ıyor m u "kutsal" m etinlerde?
Ve K urbağalar G önderiyor Tanrı: D okuz M ucizeden Üçünciisii
"Ve Rab, M usa'ya dedi: Firavun'un yanm a gir ve ona de: Rab
şöyle diyor: 'T opium um u salıver ki, bana ibadet etsinler. V e
eğ er sen salıverm ek istem ezsen, işte ben, senin bütün sınırlarını
kurbağalarla vuracağım . V e ırm ak kurbağalarla kaynayacak. Ve
çık acaklar ve senin evine ve senin yatak odana, senin yatağının
üzerine ve kullarının evlerine ve toplum una ve fırınlarına ve ha­
m ur teknelerine g irecek ler...'" (Tevrat, Ç ıkış, 8 :1 -3 .)
Rab, yani Yahudi Tanrı, elçileri aracılığıyla ne demişse hepsi olmuş:
Musa'nın kılavuzluğunda, "Harun elinin sular üzerine uzanması 'yla "Kur­
bağalar" çıkıp yürümüş M ısır ülkesine. H er yanı sarmışlar. Yahudi Tanrı,

68

M usa aracılığıyla "olacak!" diye ne demişse hepsi olmuş bir bir. Sonra Fi­
ravun çaresiz M usa'ya başvurmuş: "Rabbe yalvarın da kurbağalan benden
ve toplumumdan kaldırsın. Böyle olsun ki, toplumu, Rabbe kurban kes­
sinler" (8:8) demiş. Musa, "Rabb"e ne zaman "yalvarma"sim istediğini
sormuş ona. Firavun; "Y ann!" diye karşılık vermiş. M usa, kabul etm iş ve
eklemiş: "Ta ki (yeter ki), Allah'ımız Rab gibi yoktur, bilesin! ve kurba­
ğalar senden ve evlerinden ve senin kullanndan ve senin toplumundan kal­
kacaklar; yalnız, ırmakta kalacaklar!" (8:10-11.) "Rabb"e yalvarması so­
nucu Musa'nın dediği gibi olmuş. Kurbağalar her yerde ölmüş. Yalnızca
"ırm ak"ta kalmış. V e "yığın yığın kurbağa" toplam ış M ısırlılar. A m a
yine de Firavun'un "yüreğinin katılığı" gitmemiş. Firavun, eskisi gibi
"Rabb"e karşı direnmiş. (Bkz. 8:10-12.)
Sadeddin Evrin Paşa, bunu da "bilim ”e ve de "insan aklı"na uygun
"olabilir", hatta "olm uş" gösterm ek için şunları yazar:
"Y ine zam anım ızda, İngiltere'de, Shaphal adındaki kasabayı,
kurbağalar kaplam ış; halk ve belediye, bu afet k arşısında aciz
k a lm ıştı."97
Y ine Paşa'ya, "M ademki, bu denli doğal bir olaydır, öyleyse 'mucizelik' bunun neresinde?" diye sorulabilir. Ardından da şu soru eklenebilir:
"Acaba, İngiltere'nin o kasabasında da Yahudi Tanrısı Rabb'e benzer,
uyanlarına kulak asılmamış bir ulusal T ann ve bu T annyla her an ha­
berleşen bir Musa, bir Harun, ya da bunların benzerleri peygamberler,
uyanları dinlemeyen Firavun, ya da benzeri 'inatçı' Kral mı vardı? Krala,
çevresine, halkına, bir 'mucize' mi gösterilmek istenmişti? Böyle bir du­
rum mu vardı Paşam?"
Tanrı, Tatarcık D enen Sinekler G önderiyor:
D ördüncü M ucizeden İlki
"Ve Rab, M usa'ya dedi: Harun'a de: 'Değneğini uzat ve yerin tozuna
vur, ta ki, bütün M ısır ülkesinde tatarcık olsun!' V e böyle yaptılar
ve Harun elini değneğiyle uzattı ve yerin tozuna vurdu. İnsanda ve
hayvanda tatarcık oluştu. V e bütün M ısır ülkesinde, yerin bütün

69

tozu, tatarcık oldu. V e sihirbazlar da tatarcık çıkarm ak için büyü­
leriyle böyle yaptılar, fakat yapam adılar... V e sihirbazlar Firavun'a
dediler: Bu, Allah'ın parmağıdır. Fakat Rabbin söylediği gibi Firavun’un yüreği katılaştı ve onları dinlemedi." (8:16-19.)
E vrin P aşa, bu konuda b ir şey dem em iş ned en se. A nlaşılan
dünyanın herhangi bir ülkesinde, herhangi b ir yörede benzer b ir şey
bulam am ış. O ysa istese ve biraz uğraşsa bulabilirdi pekâlâ.
Tanrı Bu Kez A tsinekleri G önderiyor:
D ördüncü M ucizeden "Sinekli M ucize"nin İkincisi
Öfkeli Y ahudi T ann, Firavun'un direnm esine karşılık olarak "atsinekleriyle" öfkesini gösteriyor bu kez. "M ısırlılann evleri, üzerlerinde
bulunduklan toprak" tümüyle "atsinekleri "nin saldırısına uğruyor. Her
yan ve yöre doluyor bu sineklerle. Yalnızca, "İsrailoğullan"nın, yani Yahudilerin oturduklan kesim, sinek felaketine uğramıyor. Yahudi Tanrı,
"kendi toplum u"na ayncalık tanıdığını bildiriyor zaten: "Ve o gün, toplumum un içinde oturduklan Goşen yöresini, atsinekleri olm ayacak bi­
çimde ayıracağım. T a ki, dünyanın (evrenin) ortasında, benim Rab ol­
duğumu bilesin!" diyor ve Firavun'a seslenirken şunu da ekliyor:
"Senin toplum unla, benim toplum um arasında fark koyacağım .
Bu, yarın bir belirti olacak!" (Bkz. 8:20-24.)
Atsinekleri, M ısırlılann kanını em erken Firavun, yine Y ahudi Tann'nın elçilerine, M usa ve H arun'a başvurm ak zorunda kalmış. Sinek "felaket"inin kaldm lm ası için aracılık yapm alannı, bunun için Y ahudi Tann 'y a yalvarm alannı istemiş. Ö zellikle M usa'dan dilem iş bunu. "Toplumunu salıvereceği "ne ilişkin de kesin kesin söz vermiş. M usa da kabul
edip yalvarm ış Tanrısı’na:
"Ve M usa Firavun'un yanından çıktı ve Rabbe yalvardı. V e Rab,
M usa'nın sözüne göre yaptı. V e Firavun'dan ve kullarından ve Fi­
ravun'un toplumundan atsineklerini kaldırdı. Atsineklerinden bir
tane bile kalmadı. A m a bu kez de Firavun'un yüreği katılaştı ve
M usa’nın (ve Yahudi T an n ’nın) toplum unu salıvermedi." (8:30-32.)

70

Bir önceki "tatarcık" mucizesiyle, bu "atsineği" mucizesi, başka bir
deyişle "sinek mucizesi" ya da "sinekli mucize", öyle anlaşılıyor ki,
Kur'an'a göre "bitli mucize"dir. Çünkü bunlar anlatılırken Kur'an'da. "bit"
anlamına da gelen bir sözcüğün çoğulu, "Kummel" kullanılıyor. (Bkz.
A 'râf Suresi, ayet 133.) Buna göre, Tanrı, Mısırlıları cezalandırmak için
"mucize" olarak "bit sürüsü" göndermiş. Belki de asıl kaynaktaki sözcük­
ten, biraz değişik anlam çıkarılmış, "kanatlı asalak"lan anlatan sözcük,
"kanatsız asalak" (bit, kene... gibi) anlamına gelebilecek bir içerikte dü­
şünülüp yorumlanmış. Belki de o da değil; salt bir değişiklik olsun diye
söz konusu mucize "bitlendirilmiş"tir Kur'an'd a Zaman zaman bu oluyor,
yani kaynağa göre, Kur'an'da değişiklik yapm a gereği duyulduğu görülü­
yor. Neyse; "mucize, mucizedir", ha "sinekli" ha "bitli"... Gönderilen asa­
lak sürüsü, M ısırlıların kanım emmiş mi, em mem iş m i? Önemli olan o!
A m a olm uş m u gerçekten?
Gerek Tevrat'ın, gerek Kur'an'm ve savunucularının, inanırlara sunup
yutturdukları türden değil, am a bir "kan emme" olayı, çağlar boyu ola­
gelmiş: "Kutsal kitap" efsanelerindeki "sinek" ya da "bit" sürülerinden
çok daha felaketli olarak "kan emici" sürüler ortaya çıkm ış ve insanlığın
kanını emegelmişler. Söz konusu "sinek" ve "bit" sürülerinden de, en za­
rarlı it ve kurt sürülerinden de çok daha zararlı o larak ... Nasıl mı başarılı
olm uşlar?
İşte bu "mucize"lerdeki türden saçmalıklan da yutturup araç yaparak...
Yahudi T a n n 'n ın Ö cii-Ö fkesi Sürüyor
"Ve Rab, M usa'ya dedi: Firavun'un yanm a gir ve ona söyle: 'İbranilerin Allah’ı Rab şöyle diyor: Toplum um u salıver ki, bana iba­
det etsinler. Y oksa eğer sen onlan salıvermek istemezsen ve onlan
daha tutarsan, işte Rabbin eli, kırda olan hayvanların üzerinde,
atların üzerinde, eşeklerin üzerinde, develerin üzerinde, sığırların
üzerinde ve koyunlann üzerinde olacak. V e Rab, İsrailin hayvan­
larıyla M ısırlıların hayvanlan arasında ayrım yapacak ve İsrailoğullanna ait olanlannkinden, hiçbirinden ölen olmayacaktır.
Ve Rab, belirli zaman koyup dedi: Rab, ülkede bu şeyi, yarın ya­
pacaktır. V e Rab bu şeyi, ertesi gün yaptı ve M ısırlıların bütün
hayvanlan öldü'!.."' (Tevrat, Çıkış, bap 9, ayetler 1-6.)

71

Y ani "[,..]" d a n da beter bir Y ahudi Tanrı. S aldırıyor ve zavallı
hayvanları tüm üyle kırıp yere seriyor! A m a M ısırlılan n k in e yapıyor
bunu. Y ahudilerinkine dokunm uyor. Bu ayrım ı titizce gözetiyor.
B una "beşinci m ucize" denebilir.
Ö fkeli Y ahudi Tanrı bunun ardından yeni felaketler gönderiyor:
"İrin çıkaran çıban" (bkz. 9:8-12). "Ö ldürücü dolu" (bkz. 9:18-34).
K u r'a n'da bu iki m ucizenin bir m ucize sayıldığı seziliyor ve ikisinin
d e "tufan" sözcüğünün kapsam ı için e alındığı an laşılıyor.98
B una göre, bu felaketleri de "altıncı m ucize" saym ak olası.
B unun ardından da "çekirge sürüsü" gönderiyor Y ahudilerin Rabbi
(bkz. 10:4-19). "Y edinci m ucize." Sonra "üç gün" süren "koyu ka­
ranlık" (bkz. 10:22-25). "Sekizinci m ucize." V e "R ab", M ısırlıların
kendilerinden ve hayvanlarından "ilk doğanlar"ı öldürüyor acım adan
(bkz. 11:5-9, 12:29-30). B öylece "M usa'nın m ucizeleri"nden bir dizi
tam am lanm ış oluyor. "D okuz"dan çok. A ncak K u r’a n, "dokuz m u­
cize" diyor. B u "m ucizeler takım ı"nı "dokuz"da topladığı anlaşılıyor.
A 'râf S uresi'nin 133. ayetinde şöyle denir:
"(Firavun ve toplum una) 'tufan' (salgın ve dolu), çekirgeler, bit­
ler, kurbağalar ve kan gönderdik. A yrı ayrı birer m ucize olarak.
O nlar, direnm işlerdi. S uçlu b ir toplum olm uşlardı."
İsrâ S uresi'nin 101. ayetinde de şöyle dendiği görülür:
"Ant olsun ki, (yemin) biz M usa'ya açık açık (ayn ayrı) dokuz m u­
cize vermiştik. Sor İsrailoğullarına. Firavun onlara geldiğinde, 'M u­
sa! Sanıyorum ki, sen, büyülenm iş birisin!' demişti."
"D okuz m ucize" arasında, bir "m ucize"nin daha sözü edilir. Bu
arada gösterilm iş; am a "dokuz"dan sayılm ası mı, sayılm am ası mı g e­
rekir, belli değil: "M usa'nın elinin renk değiştirm esi"dir bu. T evra t'ta
şöyle denir:
"Ve yine R ab ona dedi: 'Şim di elini koynuna koy!' V e (M usa)
elini koynuna koydu. V e elini çıkardığı zam an, işte eli kar gibi
cüzzam lı idi. V e R ab dedi: 'Elini yine koynuna koy!' V e (M usa)
yine elini koynuna koydu. V e onu çıkardığı zam an, işte yine
kendi teni gibi." (Tevrat, Ç ık ış 4 :6 -7 .)
B ir çeşit hokkabazlık num arası.

72

Tanrı, H okkabazlık N um arası Yaptırıyor
"Ulu Tann", Peygam beri'ne bir çeşit hokkabazlık numarası da
yaptınyor böylece. Aynı numara, K ur'an1d a, Tâhâ Suresi'nin 23. ayetinde
şöyle anlatılır: "(Musa!) elini, koltuğunun altına (koynuna) koy! Ki, bir
başka mucize olarak bem beyaz çıksın ortaya!" A 'râf Suresi'nin 108.,
Şuarâ Suresi'nin 33. ayetlerinin anlamı da şöyle: "(Musa) elini çıkardı, ba­
kanlara bembeyaz göründü." Nem i Suresi'nin 12. ayetinde de aynı hok­
kabazlığın şöyle anlatıldığı görülür: "Elini koynuna koy! Ki, pürüzsüz
bem beyaz ortaya çıksın, Firavun ve toplumuna (birer felaket olarak)
gönderilen 'dokuz mucize' arasında yer alsın. Gerçektir ki, onlar, yoldan
çıkm ış bir toplumdu."
Yahudi Tanrı, Soygun Yaptırıyor
"İbranilerin A llah'ı", savaşıyor, didiniyor. Firavun'a, toplum unu
"salıverdirtm ek" için her y ola başvuruyor, h er tür çılgınlığı yapıyor,
yaptırıyor. B u arada bir de soygun düzenleyip uygulattırıyor:
"Ve İsrailoğulları, M usa'nın sözüne göre yaptılar. V e Mısırlılardan
güm üş şeyler istediler, altın şeyler ve giysiler istediler. V e Rab,
M ısırlılann gözünde toplum a lütuf verdi. (Yahudileri M ısırlıların
gözüne iyi gösterdi.) V e (Mısırlılar) istediklerini verdiler. V e
M ısırlıları soydular." (Tevrat, Çıkış, 12:35-36.)
Ve Kinci Yahudi Tanrı,
Yaptırdığı Soygunu İzleyenleri Irm akta B oğuyor
"Musa'ya: 'Kullanım (Yahudileri) geceleyin yola çıkar, yürüt! Kuş­
kusuz, izleneceksiniz!' diye bildirdik. Firavun'sa kentlere (asker) top­
layıcılar gönderdi. 'Bunlar (Yahudiler), küçük bir azınlıktır, bizi
kızdınp duran bir azınlık. Yine de biz, kalabalık ve hazırlıklı olm a­
lıyız!' diye konuştu. A m a biz, Firavun ve adamlannı, bahçelerden,
su kaynaklanndan, hâzinelerden ve değerli yerlerden çıkardık. Öyle
işte. Ve tüm bunlara, İsrailoğullarını 'mirasçı' (sahip) kıldık.
"Firavun ve topladığı kalabalık, güneş doğarken onlan izlemeye ko­
yuldular. İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın arkadaşlan: 'İşte

73

yakalandık!' diye konuştular. Musa'ysa, 'Hayır, öyle değil. Rabbim,
benimle birliktedir. O, bana elbette yol gösterecektir' dedi. Biz
Musa'ya: 'Değneğini denize vur!' dedik. Hemen deniz (ırmak) ikiye
ayrıldı, her parçası, büyük bir dağ gibiydi. O şuada öbürlerini (Yahudileri izleyen Firavun ve adamlarını) onlara iyice yaklaştırmıştık.
M usa'yı ve onunla birlikte olanları tümüyle kurtardık. A m a öbür­
lerini (Firavun ve adamlarını, suların ortalarına çekerek) boğup bı­
raktık. İşte bunda, ibret alınacak bir ders vardır. N e var ki, onların
çoğu inanmazlar." (Kur'an, Şuarâ Suresi, ayet 52-67.)
Kinci Y ahudi Tanrı'nın bu boğdurm a eylemi Tevrat'ta, d a uzun uzun
anlatılır. (Bkz. Çıkış 13:17-22, 14:1-31.) Kur'an ve Tevrat'ta hemen
hem en aynı biçimde anlatılır bu olay. Kur'an'da ayrıca, bu olayla,
Tanrı'nın "öç" aldığı da açıkça belirtilir. Örneğin A 'râf Suresi'nin 136.
ayetinde, T anrı’nın ağzından şöyle dendiğini görüyoruz: "İşte onlardan
(M ısırlılardan) öç aldık ve onlan denizde (ırmakta) boğuverdik. M u­
cizelerim izi yalanlayıp um ursam am alarının karşılığı o la ra k ..
K ur'an'ca da benim senen bu T anrı, Kur'an'da, örneğin  li İm rân
Suresi'nin 4. ayetinde "G üçlü öç alıcı" diye nitelenir.
Kendi toplum u için M ısırlılardan öç alan Yahudi Tanrı'nın Kur'an'ca
da benim senm esi ne denli şaşılasıdır değil m i?
K ur'an'm d a onayladığı odur ki; Y ahudilerin, T anrı k atında özel
bir yeri ve değeri var:
M ucizelerle Savunulan Yahudilerin Tanrı K atındaki Ö zel Yerleri
Tevrat'ta, sayılam ayacak kadar çok bölüm ve ayette, Tanrı, k en­
disini "İbranilerin A llah'ı" olarak sunuyor; İbrani toplum unu, yani Yahudileri "toplum um " diye tanıtıyor. B u n d a şaşılası bir şey yok. Ç ü n ­
kü Tevrat bir Y ahudi yapıtı. A m a y a K u r'a n l K ur'an'da Y ahudilerin
özel yer alışların a ne dem eli?
Kur'an'da, Yahudilerin, "bütün dünyaların toplumlarmdan üstün" kı­
lındıkları anlatılıyor. Birçok suresinde ve birçok ayetinde. Örneğin Ba­
kara Suresi'nin 47. ve 122. ayetlerinin sözleri aynıdır ve anlamı şöyledir:
"Ey İsrailoğullan! (Ey Y ahudiler!) Üzerinize akıttığım iyiliğimi
anım sayın. V e anımsayın ki sizi tüm dünyalara üstün kıldım."

74

Kur'an'da, M usa'nın da bunu anım sattığı açıklanır: M âide S ure­
si'nin 20. ayetinde M usa’nın şöyle dediği bildirilir:
"Toplum um ! T a n n ’nın size olan nim etlerini anın! T anrı, sizin
içinizden peygam berler ve yine sizden krallar yapıp yetiştirdi.
D ünyalarda, size verdiğini başka hiçbir top lu m a verm em iştir!"
Y ahudi T a n n ’nın K ur'an'ca da benim senip onaylanm ış olm asına,
b iraz düşünülürse, şaşm am ak gerektiği anlaşılır: İslam , Y ahudiliğin,
b iraz değiştirilm iş kopyasından başka nedir ki? "İnanç ilkeleri" bile
aynı değil m i? "
M usa'nın D eğneğiyle K ayalardan K aynaklar F ışkırtılıyor
Kur'an'dn, B akara S uresi'nin 60. ayetinin anlam ı şöyledir:
"M usa, toplum u için su istem işti de, biz: 'D eğneğini taşa vur!'
dedik. (V urunca) taştan 12 kaynak fışkırdı. H erkes, içeceği k e­
sim i bildi. 'Tanrı'nın yiyeceklerinden, içeceklerinden yiyin, için!
Y alnız yeryüzünde bozguncular olarak azgınlık etm eyin!' (de­
nerek seslenildi kendilerine)."
"M usa'nın değneğiyle kayadan su çıkartıldığı" yolundaki bu sav
nereden alınm a?
Kuşkusuz, Kur'andan öncekilerden... Benzeri savlar ve saçmalıklar
g ibi...
Tevrat'ın çeşitli bölümlerinde, örneğin Çıkış bölümünde (bkz. 17:5-7),
Sayılar bölümünde (bkz. 20:10-13) ve Kur'an'ın "Davud'a inen Zebur"
dediği M ezmurlar bölümünde (bkz. 78:20) aynı sav yer alır. Yalnız bu
"mucize"nin yer aldığı yerlerde, "12" kaynak yoktur. Bunu da Kur'an'm
başka bir bölümündeki "12 kaynağı" alıp "mucize"dekiyle karıştırdığı
anlaşılıyor. Örneğin Çıkış'ın başka bir yerinde şöyle denir: "Ve Elim 'e
geldiler. Orada 12 su kaynağı ve 70 hurma ağacı vardı. Orada suların
yanında kondular." (15:17.) Burada sözü edilen "12 su kaynağı"nın,
Musa'nın "mucize" olarak "taşa vurup çıkardığı" ileri sürülen "kaynak"la
hiçbii' ilgisi yoktur. Kur'an, ya bilerek karıştırmıştır (ki, bu tür numaraları
zaman zaman yapar) ya da kaynaklan kanştırm ası bilmeyerek olmuştur.
Birinci olasılık daha doğru olabilir. Çünkü M usa'nın değneğiyle vurup

75

çıkardığı kaynaklar "12" olunca; Kur'an ayetinde de açıklandığı gibi, her
bir Yahudi boyuna bir kaynak düşüyor. Şundan ki, "İsrailoğullarTnın o
zaman "12 sıpt" (12 boy) olduğu ileri sürülür Yahudi kaynaklarınca.
Kur'an tefsirlerinde de yorumlar bu yolda.100 Böylece anlaşılıyor ki,
"değnekle vurularak çıkarılan" söz konusu "mucize" kaynağım "12"ye
çıkarmakla Yahudilere daha çok değer verilmek isteniyor Kur'an'ca. Hem
bir politika gereği, hem de [...] duygusunun itişiyle... Her bir Yahudi bo­
yuna bir kaynak yaratılmış olması, daha çok okşar Yahudileri. İlginçtir ki,
aynı Yahudilerden nice kişiler ve "cem aat’ier, güçlenen Müslümanlarca
hiç acımadan "katledilmiş'ierdir. Hem de M uhammed'in [...]sıy la ... Kureyzaoğulları, ünlü ozan Eşrefoğlu Ka'b, Ebu Rafi Abdullah Sellâm İbn
Ebi'l-Hukayk'ın tuzak kurularak öldürülüşleri; en sağlam hadislere, hadis
kitaplarına bile geçen niceleri örnek gösterilebilir.101 D aha önce de
değinilmişti buna.
T ann'nın Yahudilere Ö zel O larak İndirip G önderdiği Yiyecekler
Tevrat' tan:
"Ve onların arasında olan karışık halkın iştahlan çok arttı. Ve
İsrailoğullan da yine ağlayıp dediler: Bize kim et yedirecek? M ı­
sır'da parasız yediğimiz balığı, hıyarlan ve karpuzlan ve pırasalan
ve soğanlan ve sarmısaklan anımsıyoruz. Fakat şimdi canımız ku­
rudu; hiçbir şey yok; ancak şu m a n 'ı görüyoruz. V e man, kişniş to­
humu gibiydi. Ve görünüşü ak günnük görünüşü gibiydi. Toplum
dolaşır ve onu devşirirlerdi ve değirm ende öğütürlerdi, yahut ha­
vanda döverlerdi ve tencerede haşlar ve ondan pideler yaparlardı ve
tadı taze yağ tadı gibiydi. Ve geceleyin ordugâh üzerine çiğ indiği
zaman, üzerine man inerdi." (Sayılar 11:4-9.)
B urada sözü edilen "m an"a yine dönülecek.
K ur'an'dan:
"(Ey Y ahudileri) anım sayın ki, şöyle dem iştiniz: 'M usa! Biz bir
çeşit yiyeceğe katlananlayız. T anrı'na yakar da, toprağın bitirdiği
bitkilerden çıkarsın: Sebzesinden, hıyarından, sarm ısağından,
m ercim eğinden, so ğ an ın d an ...' M u sa da şöyle dem işti: 'D aha de­
ğerli olanı, değersiz olanla mı değiştirm ek istiyorsunuz?.."' (Ba­
kara Suresi, ayet 61.)
76

Burada "daha değerli olan"la anlatılmak istenen, Tevrat'tan aktar­
dığım ız bir önceki alıntıda sözü edilen "m an"dır. Tevrat'la, da, Kur'an'da
da, bu yiyeceğin Tann'dan, Yahudilere özel olarak gönderildiği anlatılır:
Tevrat'ın bir bölüm ünde şöyle dendiği görülür: "Ve Rab, M usa'ya dedi:
İşte ben, sizin için gökten ekmek yağdıracağım ..." (Ç ıkış 16:14). V e bu
ekm eğin nasıl yağdırıldığı, uzun boylu anlatılır. (Bkz. Çıkış 16:4-29.)
İşte Kur'an'da "daha değerli" diye nitelenen şey ve Tevrat'ta "man" adı
verilen yiyecek budur.
Y ahudilerin bu yiyecekten artık bıktıkları ve b aşta "et" olm ak
üzere başka yiyecekler de, örneğin hıyar, soğan, sa rm ısak ... ve çe şit­
li sebzeler istedikleri anlatılıyor. Y ahudilerin "et"e ilişkin isted ik ­
lerinin nasıl k arşılandığı açıklanırken T evra t’ta şöyle denir:
"V e R ab tarafından bir yel çıktı ve denizden b ıldırcınlar getirdi.
V e ordugâhın çevresinde, bu yanda b ir günlük yol, öbür yanda
bir günlük yol kadar, yerden yukarı iki arşın yüksekliğinde
olm ak üzere, ordugâhın üzerine düşürdü. V e bütün o gün ve
bütün o gece ve bütün ertesi gün toplum kalkıp bıldırcınları top­
ladılar. En az toplayan, 10 hom er (37 litre) topladı." (Sayılar
11:31-32), (bkz. Ç ıkış 16:8-12).
Tevrat, bu sağlanm adan önce, M usa'yla Y ahudi Tanrı arasında şu
konuşmanın geçtiğini bildirir: "Ve M usa dedi: A ralarında bulunduğum
toplum, 600 bin piyadedir ve sen 'onlara et vereceğim ve bütün bir ay yi­
yecekler!’ diyorsun. O nlan doyurm ak için onlara koyunlar ve sığırlar mı
boğazlanacak? V e Rab, M usa'ya dedi: 'Rabbin eli kısaldı m ı? Sana ver­
diğim söz olacak mı, olm ayacak mı şimdi göreceksin!"' (Sayılar 11:2123). İşte "bıldırcınlar", bundan sonra gönderilm iş!
Tevrat, şu açıklam ayı da yapıyor:
"İsrailoğullannın söylenmelerini işittim. O nlara söyleyip de, "Ak­
şamüstü et yiyeceksiniz ve sabahleyin ekm ekle doyacaksınız. Ve
bileceksiniz ki, A llah'ınız Rab benim!"' (Çıkış 16:12).
Tevrat'ın bir bölüm ünü oluşturan ve K ur'an'd a Z eb u r diye geçen
D avud'un "M ezm urlar"ında d a şunlar yazılı:

77

"Ve iştahlarına göre yiyecek isteyerek, yüreklerinde Allah'ı de­
nediler. V e A llah'a karşı söz söyleyip dediler: Allah, çölde sofra
kurabilir m i? İşte kayaya vurdu da sular fışkırdı. V e seller coştu.
Ekm ek de verebilir m i? Toplum una et bulur m u? Bundan dolayı
Rab işitip öfkelendi. V e Y akub’a (İsrail'e) (Yahudi toplumuna)
karşı ateş tutuştu. V e İsrail'e karşı öfke yükseldi. Ç ünkü A llah'a
inanmadılar. V e onun kurtarışına güvenmediler. Bununla birlikte,
yukardan göğe buyurdu: V e göklerin kapılarını açtı. V e yem ek için
üzerlerine m an (ekmek) yağdırdı ve göklerin buğdayını onlara
verdi. H er biri, kudretlilerin ekmeğini yedi. Onlara doyuncaya dek
yiyecek gönderdi. G öklerde doğu yelini estirdi. V e gücüyle güney
yeline yol gösterdi. V e eti onlar üzerine toz gibi, kanatlı kuşlan da
denizlerin kum u gibi yağdırdı..." (M ezmurlar 78:18-27.)
Burada "man" için söylenen "kudretlilerin ekmeği", Kur'an yorumlanna "kudret helvası" biçiminde girm iş102 ve Diyanet'in yayımladığı çe­
viride de bu deyim e yer verilmiş bulunuyor. "Man" sözcüğü de "menn"
biçiminde Kur'an'a geçirilmiş. D iyanet İşleri Başkanlığı çevirisinde Tâhâ
Suresi'nin 80. ayetinin Türkçeye şöyle çevrildiği görülür:
"Ey İsra ilo ğ u lları! S izleri düşm anınızdan kurtardık, Tur'un sağ
yanını size vaat ettik ve ku d ret helvasıyla bıldırcın indirdik."
Y ahudilere, "gökten yiyecek indirildiği", In c il’lerde, örneğin Yuhanna İncili'nde de anlatılır. (B kz. Yuhanna 6:31.)
Bize de indirilir mi dersiniz bu tür yiyecekler? Y oksa "gökteki" yi­
yecek depoları tükendi m i? B elki de T anrı'nın ne gücü yetiyor, ne
sözü geçiyor artık!
"M usa’nın m ucizeleri"nden bu kadar örnek yeter.

İsa'nmkiler
"İsa'nın m ucizeleri", İn cillerd e anlatılm akta. B unlardan kimi,
Kur'an 'da d a yer alm akta. K ur'an'ın alam adıklarınaysa "hadis"lerde
yer verildiği görülm ekte.

78

İsa'ya ve İnanırlarına da "G ökten" Yiyecek İndirildi m i?
Kur'an'a göre "evet!" dem ek gerekiyor, /n a /le rd e y se böyle bir ”mucize"nin gerçekleştiğine ilişkin bir açıklam a yok. A ncak, ünlü dört In­
cil'de, bir başka tür "yiyecek mucizesi" anlatıhyor gibi:
"Ve İsa, gözlerini kaldırıp, yanm a büyük bir kalabalık geldiğini
gördü. Filipus'a dedi: Bunlar yesinler diye nereden ekm ek satın
alalım? Bunu da onu denem ek için söyledi. Çünkü ne yapacağını
kendisi biliyordu. Filipus ona cevap verdi: .. .iki yüz dinarlık ekmek
bile yetmez. Şâkirtlerden biri, Simun Petrus'un kardeşi Andreas,
ona dedi: Burada, beş arpa ekmeğiyle, iki balığı olan bir çocuk var.
Fakat bu kadar adam a bu nedir? İsa; halkı yere oturtun! dedi. O
yerde çok ot vardı. H esapça beş bin erkek kadar oturdular. O zaman
İsa, ekm ekleri aldı. V e şükrettikten sonra oturanlara dağıttı. Ba­
lıklardan da istedikleri kadar dağıttı. V e onlar doyunca, İsa,
şâkirtlerine dedi: H içbir şey, zayolm asın diye artan parçalan top­
layın. İm di onları topladılar. V e o beş arpa ekm eği yiyenlerden
artan parçalarla on iki küfe doldurdular. İm di İsa’nın yapm ış
olduğu alameti (mucizeyi) halk görünce: Gerçek, dünyaya gelecek
olan Peygam ber budur! dediler." ( Yuhanna 6:5-15.) (Bkz. M atta
14:15-21, M arkos 6:35-44, Luka 9:12-17.)
"M ucize"ye ilişkin sözler, dört İn c ild e de hem en hem en aynı.
İleri sürülür ki; İsa'nın "H avari"lerinin, "yiyecek"le ilgili olarak
bunun dışında da İsa'dan istekleri olm uş. "M usa’nınkine b en zer m u ­
cizeyle gökten yiyecek indirilm esini" istem işler. A m a İsa, b u n a ya­
n aşm ış görü n m ü y o r.
İn c ild e k i anlatım şöyle:
"Ve İsa'ya dediler: A llah'ın işlerini işlem ek için biz ne yapalım ?
İsa cevap verip onlara dedi: Allah'ın işi odur ki, onun gönderdiği
adama iman edesiniz. İsa'ya dediler: İm di görüp sana iman edelim
diye sen ne alam et yapıyorsun (ne m ucizen var)? N e işliyorsun?
A talarım ız çölde m an yediler. Nasıl ki, yem ek için onlara gökten
ekm ek verdi diye yazılıdır. İmdi İsa onlara dedi: D oğrusu ve
doğrusu size derim: Size gökten ekm eği M usa vermedi. Size gökten
gerçek ekmeği babam veriyor. Çünkü Allah'ın ekmeği, gökten inen
79

ve dünyaya hayat verendir. O na dediler: Ya Rab! Bize bu ekmeği
her zaman ver! İsa onlara dedi: H ayat ekmeği benim. Bana gelen,
hiçbir zaman acıkmaz, bana iman eden, hiçbir zaman susam az..."
(Yuhanna 6:28-35.)
İşte İncil'deki bu anlatım, K ur'anda [...] bir başka görüntüye bürün­
dürülm üş, sözlerin anlamı da apayn bir anlam a dönüştürülm üş.
K o nuya ilişkin K u r'a n 'daki anlatım şudur:
"Havariler: 'Ey M eryem oğlu İsa! Rabbin bize (de) gökten bir sofra
indirebilir mi?' dediler. İsa da: 'Eğer inanırlardansanız, Tann'dan
korkm alısınız!' demişti. O nlar da şöyle dediler: 'Biz, o gökten ine­
cek sofradan yem ek istiyoruz ve istiyoruz ki, gönüllerim iz yatışsın,
senin bize doğru söylediğine tam inanalım ve buna tanıklık eden­
lerden olalım!' M eryem oğlu İsa T ann'ya yakardı: 'Ey Rabbimiz
olan Tann! Üzerimize gökten sofra indir! İndir de, ilklerimize ve
sonra geleceklere bayram, aynca senden bir m ucize olsun! Bizi
doyur! Çünkü sen, yiyecek verip doyuranlann en yararhsısm !' Tann karşılık verip dedi: 'Ben, onu size indireceğim! A m a ondan sonra
içinizden kim nankörlük ederse, kesinlikle ona öyle bir ceza veririm
ki, dünyalardan hiç kim seye öyle bir ceza verdiğim görülmez!"'
(M âide Suresi, ayetler 112-115.)
Akıl ve bilim yönünden, M uhammed'in Kur'an'ınm, İsa'nın Incil'inden
epeyce geriye düştüğü görülüyor burada. Incil'den Kur'an'a, Muhammed'in
işine geldiği gibi geçirilmiş, yani değiştirilerek ve [...] aktarılmış, ama
ileri doğrultuda değil... Bununla birlikte, Incil'de anlatılanların da akıl ve
bilimden ne denli uzak olduğu açık seçik belli.
İsa N e le r B aşarıyordu?
K ur'an'da bakın neler anlatılıyor:
"A nım sa ki, T ann şöyle demişti: 'Ey M eryem oğlu İsa! Sana ve an­
nene ettiğim iyiliğimi an! Seni 'Ruhu'l-Kudüs'le desteklemiştim. O
nedenle sen, beşikteyken ve yetişkinken insanlarla konuşabiliyor­
sun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncili öğrettim. Benim iznimle
çamurdan kuş biçimi (heykel) yapıp yaratabiliyorsun, o biçime (kuş
80

heykeline) can üflüyorsun ve o da benim iznimle kuş oluveriyor.
Anadan doğm a körü, görür kılıyorsun ve alacalıklıyı (Abraşı)
iyileştiriyorsun benim iznimle. V e yine benim iznimle ölüleri diriltip
ortaya çıkarıyorsun. Sen, kendilerine mucizelerle vardığında İsrailoğullannın sana gelebilecek zararlarını önlemiştim. O zaman
sana inanmayanlar: 'Bu, apaçık bir büyüdür!' diye konuşmuşlardı."
(Mâide Suresi, ayet 110.)
/n ri/lerd ek iler:
"V e İsa, havralarda öğreterek ve m elekutun (gök krallığının)
m üjdesini va'zında söyleyip halk arasında her türlü hastalığı ve
her türlü zayıflığı iyileştirerek bütün G alile’de d o la şıy o rd u ..."
{Matta, 4:23.)
"V e dağdan inince, büyük kalabalıklar onun ardınca gittiler. V e
işte bir cüzzam lı. Gelip: Y a Rab! E ğer istersen beni tem izley e­
bilirsin (iyileştirebilirsin) diyerek ona secde kıldı. İsa d a elini
uzattı ve 'İsterim tem iz olasın!' diyerek ona dokundu. V e onun
ciizzam ı hem en te m iz len d i..." {Matta, 8:1-3.)
"Ve İsa, K efernahum 'a girdiği zam an bir yüzbaşı ona; Y a Rab!
H izm etçim , inm e hastalığından çok acı çekip evde yatıy o r d i­
yerek geldi. ( ...) V e İsa, yüzbaşıya dedi: Git, sana im an ettiğin
gibi olsun! V e hizm etçi o saatte iyileşti." {Matta, 8:5-6, 13.)
"Ve İsa, Petrus'un evine geldiği zam an, onun kaynanasını sıtm a­
lı olarak yatm ış gördü. İsa, onun eline dok undu ve sıtm a, kadını
bıraktı. O da kalkıp İsa'ya hizm et etti. V e akşam ları, cin e tu ­
tulm uş birçok adam ları kendisine getirdiler. V e o bir sözle (k ö ­
tü) ruhları çıkardı ve hastaların hepsini iyileştirdi. T a ki, İşay a
Peygam ber'in: 'B izim zayıflıklarım ızı kendisi aldı ve h astalık ­
larım ızı yüklendi!' sözü yerine gelsin." {Matta, 8:14-17.)
"V e İsa bir kayığa binince şâkirtleri onun ardınca bindiler. Ve
işte denizde büyük bir fırtına oldu. O denli ki, kayık dalg alarla
örtüldü. İsa'ysa uyuyordu. Şâkirtler İsa'ya geldiler: K urtar bizi
Y a Rab! H elak oluyoruz! diyerek onu uyandırdılar. V e İsa on-

81

lara dedi: Ey az im anlılar! N için korkuyorsunuz? O zam an İsa
kalkıp, yelleri ve denizleri azarladı. H avada büy ü k bir düzelm e
oldu. V e adam lar: 'Bu nasıl zattır ki, yeller de, deniz de ken­
d isine boyun eğiyor!' d iyerek şaştılar."
"Ve İsa, karşı yakada Gadarinilerin ülkesine geldiği zaman, me­
zarlardan çıkan cine tutulm uş iki kişi onu karşıladı. Ç ok azgın ol­
dukları için, hiç kimse o yoldan geçemezdi. V e işte onlar: Ey
Allah'ın oğlu! Bizden sana ne? Buraya bize, vaktinden önce işkence
etm eye mi geldin? diye bağırdılar. Onlardan uzakta, otlayan büyük
bir dom uz sürüsü vardı. Cinler İsa'ya: 'Bizi çıkarırsan, domuz
sürüsüne gönder!' diye yalvardılar. İsa da onlara: 'Gidin!' dedi. Onlar
da çıkıp dom uzlara gittiler. V e işte bütün sürü, uçurum dan aşağı de­
nize atılıp sularda boğuldular..." {Matta, 8:23-32.)
"V e işte on iki yıld ır kan akıntısı olan kadın, İsa'n ın arkasından
gelip esvabının eteğine dokundu. Ç ünkü kadın içinden diyordu:
Y alnız esvabına dokunsam kurtulacağım . İsa d a dönüp onu
g örerek dedi: C esur ol kızım , im anın seni iyileştirdi. Ve kadın,
o saatte iy ile şti..." {Matta, 9:20-22.)
"Ve İsa oradan geçerken, iki kör: E y D avudoğlu! B ize acı! d i­
yerek onun ardınca gittiler. E ve varınca, körler onun yanına gel­
diler. İsa, onlara dedi: Bunu yapm aya gücüm olduğuna inanıyor
m usunuz? K örler kendisine: E vet ya Rab! dediler. O zam an İsa,
size im anınıza göre olsun! diyerek gözlerine dokundu. O nların
g ö zle ri a çıld ı." {Matta, 9:27-30.)
Isa M ezarını A çtırd ığ ı Ö lm üş L azar'ı D iriltiyo r
"İsa ağladı. İmdi Yahudiler: Bak, onu ne denli seviyormuş, dediler.
Fakat onlardan bazıları dediler: 'Körün gözlerini açan bu zat, bir şey
yapamaz mıydı ki, bu adam da ölmesin? O vakit, İsa, yine içinden in­
leyerek kabre geldi. O (kabir) bir mağaraydı ve önünde bir taş vardı.
İsa: Taşı kaldırın! dedi. Ölenin kız kardeşi M arta ona dedi: 'Ya Rab!
Artık kokmuştur, çünkü dört günlüktür!' İsa dedi: 'Eğer iman eder­
sen, Allah'ın izzetini (mucizeyi) göreceksin! dem edim nıi?' Bundan
82

sonra taşı kaldırdılar. İsa da gözlerini yukarıya kaldm p dedi: Ey
Baba (Tanrım)! Beni işittiğin için sana şükrederim ve beni her
zaman işittiğini bilirim. Fakat çevrede duran halk için söyledim (m u­
cize göstereceğimi bildirdim), ta ki, beni senin gönderdiğine iman et­
sinler! Bu şeyleri söyledikten sonra yüksek sesle: Lazar, dışarı gel!
diye bağırdı. Ölü de, elleri ve ayakları sargılarla bağlanmış ve yüzü
mendille sarılmış olarak çıktı. İsa onlara: Onu çözün ve bırakın git­
sin! dedi." ( Yuhaıına, 11:35-44.)
İşte Kur'an, "İsa'nın ölüleri diriltip m ezarından çıkardığını" anlatır­
ken bu [...]* da açıkça onaylıyor. Çünkü M uham m ed'inkiler de pek fark­
lı değil. [ .. . ]lıktada, [,..]likte de:

M uhammed'inkiler
M uham m ed’in "m ucize"lerinin başında "K ur'an m ucizesi"nin g el­
diği ileri sürülür. Bu sav, P eygam ber’in çağından epeyce sonraki İs­
lam avukatlarınca ortaya atılm akta daha çok. B u "m ucize"nin ne tür
b ir m ucize olduğunu, akıl ve bilim önünde ne denli d ayanıksız bir
b alon niteliği taşıdığını birlikte göreceğiz. A m a başka bir bölüm de.
M uham m ed'in İsteğiyle A y İkiye Bölünm üş
Kur'an'da. bir "Kamer" Suresi var. "Kamer", A y demektir. Bir "mu­
cize" olarak Ay'ın "bölündüğü" anlatıldığı için bu sureye bu ad verilmiş.
Surede bakın ne "buyuruluyor":
"Kıyamet yaklaştı, (onun için:) Ay (ikiye) bölündü. Bir mucize gö­
rünce yüz çevirirler ve: 'Süregelen bir büyüdür!' derler." (Ayet 1-2.)
"K ıyam et alam eti", yani kıyam etin çok yakın olduğunun b e­
lirtisi olsun diye "Ay bölünm üş"! V e de M uham m ed'in "peygam berliği"nin bir kanıtı gösterilsin diye. "İkiye bölünm üş" Ay!
K oskoca Ay! B ölünür mü, bölünür! N eyle? K uşkusuz, ilkel
düşüncenin ve kopkoyu bilgisizliğin k ılıc ıy la ... B u kılıç, bu
denli keskindir işte!
* İki sözcük çıkarılm ıştır. (Y .N .)

83

"İslam ulem ası"na göre: "A y'ın bölünm esi m ucizesi", "en tem el
m ucizelerinden"dir.103 "Beş duyu organ ıy la k av ran ılab ilir ve nesnel
nitelikli m ucizelerin en büyüğüdür. Tüm peygam berlere verilen m u­
cizelerden hiçbiri, bununla ölçülem ez. Ç ünkü bu m ucize, gökyüzündeki gökcisim leri içinde, parlak biçim de göze çarpan b ir küre üzerinde
'izhar buyurulm uştur."’104
Söz konusu m ucize, en sağlam sayılan hadis kitap ların d a da yer
alır, "hadis" olarak anlatılır. Ü nlü K âdî ly âz (ö. Hicri 544/ M iladi
1149), E 'ş-Ş ifa u 'ş-Ş e rif diye bilinen E ’ş-Şifa F i Ta'rifı H ukuki'lM ustafa adlı kitabında "A y'ın bölündüğü"ne ilişkin "hadis"lerin, ço ­
ğunlukla "sağlam " yollarla P eygam ber'e ulaştığını y a z a r.105 B ir başka
kitapta da şu bilgi verilir:
"A y'ın bölünm esi olayı, B uharî, M üslim , T irm izî, İbn Hanbel,
T ayâlisî, H âkim , B eyhakî, E bu N aim tarafından en açık biçim de
yazılm aktadır. Bu hadislerin râvîleri, P eygam ber'in arkadaşla­
rından: A bdullah İbn M es'ud, A bdullah İbn A bbas, A bdullah
İbn Ö m er, Enes İbn M âlik, C übeyr İbn M ut'im , Ali İbn Tâlib,
H uzeyfe İbnu'l-Y em ânî ile başka zevattır. A bdullah İbn M es'ud,
bu olayı bizzat görm üş ve aktarm ıştır. B uharî ve M üslim , onun
rivayetini a k ta rırla r..." 106
A y N a sıl B ölünm üş?
B uharî'nin kitabına aldığı b ir hadisin anlam ı şöyle: "A bdullah İbn
M es'ud'dan aktarılm ıştır: İbn M es’ud der ki: A y, P eygam ber'in zam a­
nında ikiye bölündü. O nun üzerine P eygam ber; 'T anık olun!' d ed i."107
Y ine B uharî’nin, Enes İbn M alik ile A bdullah İbn A bbas'tan gelen iki
aktarm ası daha var: B unlardan birinde; "M ekke putataparlarının Peygam ber'den m ucize istedikleri, Peygam ber'in de o n lara A y'ın ikiye
bölündüğünü gösterdiği" anlatılır. Ö büründe de y in e "Peygam ber za­
m anında, A y'ın ikiye bölündüğü" açıklan ır.108
D aha ayrıntılı "bilgi" veren hadisler de var:
M üslim 'in E 's-Sahih'm z aldığı hadislerden birinin anlam ı tam
şöyledir:

84

"A bdullah İbn M es’ud der ki: Biz, P ey g am b erle birlikte M ina'da
bulunuyorduk. O sırada, Ay iki parçaya ayrıldı. B unlardan bir
parça, dağın arka yanında, bir parça da dağın beri yanında kaldı.
B unun üzerine P eygam ber: 'Tanık olun!' dedi b ize."109
B u hadisi, birçoğu gibi, T irm izî de kitabına aldıktan sonra ayeti de
ek lem iştir.
"A y'ın bir parçasının b ir yanında, öbür parçasının d a öbür y an ın d a
kaldığı" bildirilen "dağ" hangi dağdır?
0 da açıklanıyor "hadis-i şeriflerde: "Hirâ" Dağı. Buharî ve M üs­
lim'in "ittifak" ettikleri, yani ikisinin de alıp yazdıkları bir hadiste de dağın
adı "Hirâ" diye geçer.
İkiye B ölünen A y'ın İki Parçası da Yere İnip
H irâ D ağı'nın İki Yanına D üşm üş
H adisi, birçok sağlam hadis kitabı da içine alm akta. A m a bunların
içinde "en sağlam iki hadis kitabı" kabul edilen S ahihu'l-B uharî ile
S a hihu'l-M üslim rm alıp.yazm ası, ayrıca önem taşım akta. H adisin an ­
lam ı tam şöyle:
"M ekkeliler, P eygam ber'den bir m ucize gösterm esini istediler.
B unun üzerine Peygam ber, A y 'ı ikiye bölünm üş olarak gösterdi
onlara. M ucize isteyenler, H irâ D ağının, A y'ın iki parçası ara­
sında kaldığını g ö rd ü ler."110
"G ök"teki A y ikiye bölünm üş. "P utataparlar"ın M uham m ed'den
"m ucize" istem eleri üzerine olm uş bu bölünm e. Ve iki parçası d a
g elip, H irâ D ağ ı’nın iki yan ın a düşm üş!
O lur mu, olur! Ol U lu "Rabb"in neye gücü yetm ez ki? Y apar mı,
yapar.
"H ik m efin d en "sorulm az" am a, yine de soralım :
01 U lu Tanrı böyle yapm aya niye gerek görm üş? İnandırm ak is­
tediği "kâfır"leri bunsuz da "im ana getirm e"ye gücü yetm ez m iydi?
D oğrudan yola getirm ek varken, "gökteki" güzelim A y'ı bölüp p arça­
lam ak, hiç de akıllıca bir yöntem olm asa gerek!
U lu T an n 'n ın " [...]" hikm etini düşünürken Ay ve H irâ D ağı ü ze­
rinde durm alı biraz:
85

A y mı büyük, A rap'ın H irâ D ağı m ı?
M uhammed'in kendi [...]* Tann'sına göre Hirâ Dağı büyük elbette.
Ay'dan çok büyük. Düşünün ki; tüm varlıklarıyla birlikte evreni "altı ya­
ratm a günü"nde yaratmış, bu altı günden dört günü, yalm zca "dünya"mıza ayırm ış.111 D aha önce de bundan söz etmiştik. D ört yaratm a gününü
ayırdığı "Dünya", evrenin tüm varlıklarının altıda dördü kadar demektir.
Elbette ki, "dağ"ımn büyüklüğü de ona göredir. Böylesine korkunç büyük
olan bir dünyanın koskocaman dağı yanında, "gökteki o küçücük Ay"ın
sözü m ü olur? îşte böyle düşünür M uham m ed'in Tanrısı. Böyle düşünür
ve doğaldır ki, Peygamberi'ne de buna uygun "mucize" yaratır.
Ey çağım ızın A y'a ayak basan insanlığı! D üşünm ez m isin? Bir Ay'ı
bir de A rap'ın "H irâ Dağı"nı?! A y’ın parçalandığına, her bir parçasının,
bu dağın iki yanına düştüğüne, m ilyarlarca insanın inandırılagelm iş
olm asını düşünüp utanç duym az m ısın? V e de [...] misin bu tür saçma­
lıkların avukatlığını yapanların yüzüne?
"Ay, A n latıldığı G ibi B ö lü n m ü ştü r” D iyenlerin Savunm aları
D iyanet Y ayınları'ndan Sahih-i B u h a rî M uhtasarı T ecrid-i Sarih
Tercem esi, D iyanet çevresinde çok tan ın ır ve b ir "kutsal kitap" gibi
okunur. Bu "Tercem e"nin "allâm e" ve "m erhum " "m ütercim "lerinden
"Profesör" K âm il M iras (1874-1957) d a söz konusu saçm alığın sa­
vunm asını üzerine alanlardan. Y ani A y'ın ikiye bölündüğünü ve
parçalarının dünyam ıza, M uham m ed'in ülkesi "kerem "li M ekke'deki
ünlü H irâ D ağı'nın iki yanm a düştüğünü, "saçm alık" dem ed en ve de
K ur'an'ın anlattığına, daha ayrıntılı olarak h ad islerd e anlatılanlara
tam uygun biçim de benim seyip savunanlardan.
Kâmil M iras, mezun olduğu "Darülfünun" (Üniversite) ve "Ulûm-u
Aliyye-i D iniyye"ye, "ders-i ânT'lığına ve İkinci M eşrutiyet "M ebus­
lu ğ u n a uygun bir "vu k u f’la "mes'ele"yi "tetkik"e girişiyor; "sahih hadisler"i sıraladıktan sonra, saçmalığın savunm asına koyulm adan önce ko­
nunun bir özetini yapıyor. Şöyle:
"Bütün bu rivayetler (aktarılan hadisler), mucizenin şu safhalarım
belirtmektedir: Mucize: 1) M üşriklerin dileği üzerine; 2) Mekke'de;
* İki sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)

86

3) Peygam berim izin hayatında, kendi tarafından; 4) Bir defa izhar
olunmuş; 5) V e ayın ikiye bölündüğü; 6) V e bölüklerin dağın iki
tarafına ayrıldığı görülmüştür.
"Şu halde, birbirlerini teyid ve K ur'an'ı izah eden bu rivayetler
(hadisler) karşısında, bu hadiseyi inkâr (etm ek), bir ’m ükâbere'
(inatla yanlışlığı savunm a) olduğu gibi, bu rivayetler dışındaki
rivayetler ve m ütalaâlar da çürüktür."112
Üstat, daha sonra "şakk-ı kamer mucizesi"nin "m üdafaası'na geçer!
Yani olayın nasıl bir "gerçek" olduğunu "ispat"a koyulur. Ne var ki, "haz­
ret", yeni bir şey söylemez. Kendisinden önceki "zevat-ı kirâm” neler söy­
lemiş ve yazmışlarsa olduğu gibi alır aktarır hem en hemen. "Kaynak" da
göstermeden. Zaten bu gibilerin geleneğidir bu. "Namusluca araklar" ve
aktarırlar. Kaynak maynak göstermeksizin. Y a da gösterirler ama, doğ­
rudan başvurmadıkları kaynaklan gösterirler. Kâmil Miras da bunu yapar.
Buradaki konuya ilişkin de, daha önce ileri sürülmüş bulunan görüşleri,
kendi görüşleriymiş gibi yazm akta "terceme"sine. Bu görüşleri, örneğin
"Asr-ı Saadet" adıyla bilinen ve "din uleması "nca çok "itibar" edilen İslam
Tarihi'rim 4. cildinde hemen hemen olduğu gibi bulmaktayız. Bu cilt,
tüm üyle "mucizeler"e aynlmıştır. Oldukça da iddialı. Y azan: "Namlı
ulema"dan Seyyid Süleyman Nedvî. Türkçeye çeviren de, Ömer Rıza
Doğrul. Ay'ın bölünmesine ilişkin bu ciltte yer alan görüşler, savunmalar,
yine olduğu gibi, yüzyıllarca önce kaleme alınmış olan bir başka kitapta,
Şifâu ’ş -Şerifte yazılı bulunmakta. Kâmil M iras’ın "Tercemesi" de, "Asr-ı
Saadet" de, yüzyılımızın kitaplan. O ysa asıl adı Kitabu'ş-Şifa Bi Ta'rifi'lMustafâ olan Şifâu'ş-Şerifm yazan K âdî İyâz, Hicri 544/ Miladi 1149 ta­
rihinde ölmüştür. Yani arada birçok yüzyıl var.
K âdî İyâz'ın kitabında, "A y'ın bölünm esi m ucizesi"ne ilişkin anla­
tılanları kendi görüşleriym iş gibi alıp aktaran başkaları d a var y ü zy ı­
lım ızdaki din avukatları içinde. Ö rneğin bir İsm âil F ennî Efendi, bir
E lm alılı H am di Yâzır. B unlar da son derece iddialı görünm ekteler.
K âd î îyâz'ın yazdıkları d a kendisinin olm asa gerek. O nun dönem inde
ve d ah a önceki yüzyıllarda aynı konuyu aynı biçim de işleyenler bu­
lunduğu kuşkusuz. Y er y er rastlam aktayız d a ... B unların hepsini b u ­
87

rada sayıp dökm eye gerek yok. K ısacası, K âdî İy âz’dan önce, onun
dönem inde ya da sonra ve yüzyıllarca sonra, söz konusu saçm alığı savunagelm işler. H em de birbirlerinden kopya edercesine.
İşte bunların "topuna birden" karşılık verm ek iyi o lacak sanırım .
B unlar ne diyorlar? Ö nce onu görelim :
"A y'ın gerçekten bölündüğünü" ve "parçalarının", dünyam ızdaki
falanca "dağ"ın iki yanm a düşüverdiğini savunan "ulem a"dan yüzyılım ızdakiler, "ilm e, fenne" y er vererek girişirler işe.
Bu girişlerindeki özet görüş: "İbni S ina gibi eski felsefeciler, gök
ve gökcisim lerinin bölünüp sonra birbirlerine eklenm esinin olam azlığını ileri sürm üşlerdi. İslam kelam cıları da bunun o lab ilirliğ in i ileri
sürüp karşı çık m ışlard ı. T artışm ala r uzam ış ve sürüp g itm işti. Ç ağ ı­
m ızd a artık felsefecilerin o g ö rü şlerin in y an lışlığ ı an laşılm ış d u ­
rum da. Ç ünkü bugünkü gökbilim ine göre, G üneş'in de, D ünya'm ızın
içinde bulunduğu 'G üneş sistem i'nin de, daha büyüklerinden koparak
oluştuğu, kabul edilm elidir ve kabul edilm ek te."113
B una göre, "Ay’ın bölünm esi mucizesi" de pekâlâ gerçekleşm iş ola­
bilir; böyle düşünm ek de "bilim"e aykırı düşmez. Yani: Ay bölünüp par­
çalanmış, parçaları dünyam ıza, M ekke'deki H irâ D ağı'nın iki yanına
düşm üş ve sonradan parçalar yerine dönüp orada birleşm iştir. Din avu­
katı mollaların "gökbilim" bilgilerine göre bunu böyle düşünmek, "bilim"e uygundur!
B uradaki şarlatanlığı görüyorsunuz. Şim di soralım : B ilim böyle
mi diyor ey m ollalar güruhu? "Falanca gökcisim leri, daha büyük olan
filancalarından kopm uştur" derken, sizin burad a ileri sürdüğünüz tür­
den bir şey olabileceğini mi anlatm ak istiyor? "Ay ikiye bölünm üş,
iki parçası da dünyam ızdaki M ekke’nin H irâ D ağ ı'n a ve bu dağın iki
yan ın a düşm üş, d ah a sonra eski y erin e dönüp o rad a birleşm iş ve es­
kisi gibi olm uştur" m u diyor be hey şarlatanlar? B ilim , bunun o la­
bilirliğini mi söylüyor?
Ne denli şarlatanlık da yapsalar, buna verebilecekleri bir "cevap"
olam az değil m i?
Y ine de bir soru daha soralım : V arsayalım ki, sizin d ed iğiniz gi­
bidir ey "nam lı ulem a"; "A y'ın bölünm esi m ucizesi", sizin dediğiniz
gibi "bilim "e uygundur ve de doğaldır, diyelim ! O zam an "m ucizelik"
nerede kalır, söyler m isiniz? "D oğal" bir şey "m ucize" olab ilir m i?

"U lem a-i benâm ", böyle sorular sorulabileceğinin farkında o lm a­
lılar ki, buradaki "saçm alığı bilim le bağdaştırm a hareketi "nden h e­
m en vazgeçtikleri görülm ekte. B u kez şöyle dem ekteler:
"Nesnel ve gözlenebilir durumdaki mucizeler, birer olağanüstüdürler.
Olağana ve doğanın yasalarına aykırı olması doğaldır. Akıl ve bi­
lime aykırı olup olmadıklarını araştırmaksa, boş bir çabadır. Ü s­
telik, mucize kavramına uygun değildir. M ucize olarak gösterilen şe­
yin olağan olması ve doğa yasalarına aykırı olmaması, mucizelikle
bağdaşm az."114
"Ay’ın bir mucize olarak bölündüğü ve nasıl bölündüğü, K ur'an'da
ve hadislerde açık ve kesin olarak bildirilmiştir. Artık inanmak zo­
runludur. A yet ve hadislerin, kesin anlatımından sonra kuşku du­
yulam az, tartışılam az. Ay, bölünm üştür anlatıldığı gibi. Tanrı'nın
her şeye gücü yeter. 'Ol!' dem esi bile yeterli!"115
S avunm acı m ollalar, hem böyle derler, hem d e zavallıca tartış­
m aktan kendilerini alam azlar!
Peki A y’ın bölündüğünü, anlatıldığı türden bir olay olduğunu,
başka ülkelerde de görenler var m ı? Ü lkelerin tarihleri bunu yazm aktalar m ı?
"Evet!" diyem iyor "m uhterem " m ollalar.
"B u 'sıdk-ı rübüvvet delili'ni (peygam berlik kanıtını), M ekkelilerle m ülhakatından gelen yolcuların gördükleri rivayet olunduğu h al­
de, başka yerlerde görüldüğüne dair, hiçbir haber, riv ay et o lu n ­
m am ıştır" d iy o rla r.116 V e de ekliyorlar:
"Fakat başkalarının görmemeleri, hadisenin sıhnat-ı vukuu (olayın
gerçekten meydana geldiği) hakkında bir şüphe uyandırmaz. M u­
cizenin müsnedi (dayanağı) olan kudret ve hikmet-i ilâhiyye, mucize
isteyenlere göstermiş de, başkalarına gösterm emiş olabilir."117
"Ç ünkü bu hadise, başka m em leketlerde görülm üş olsa, tabii bir
hadise telâkki olunurdu."118
"K alem lerinden kan dam layan" m ollalar, "A y m adem ki bölünm üş,
A rapların dışındakiler neden görm em işler, nasıl görm ezler?" gibi so ­
ru larla biraz sık ıştırılın ca şu k arşılığı verm ekten de utanm azlar:

89

"Bu hadise, geceleyin vuku bulm uştur. O zam an insanlar istirahatte idiler."119
B u cevap, yüzyılım ızın yüz karası "züm re"sinden m ollaların ki­
taplarında yer alm akta. A ynı cevap, konuya ilişkin ileri sürülenlerin
çoğu gibi, aynen yüzyıllarca önce, 11. yüzyılın sonlarıyla 12. yüzyılın
ilk yarısın d a y aşam ış olan K âd î İy âz'ın kitab ın d a d a y er a lır.120 O za­
m anki ilkel görüş ve karşılığın, yüzy ılım ızın "bilgin" g eçin en m o l­
lalarında da görülm esi, bunlarca da geçerli sayılm ası, utanılası bir
şey değil m i?
K âd î İyâz'ın y a da benzeri başkalarının kitaplarından araklanıp
aktarılan ilkel "cevap"lardan biri de şu:
"Ay, küremiz üzerinde, bütün insanlara bir nokta üzerinde görün­
müyor k i.. ." 121 "Ay, bir yerde batar, başka bir yerde doğar. Ay'ın tu­
tulması da bir yerde görülür, bir başka yerde görülmez. Onun için
Ay'ın (bir mucize olarak) her yerde görülmemesi, böyle bir olayın
olm adığına kanıt olam az."122
İyi ama, M ekke'de "ay tutulması" görüldüğü zaman, bu tutulmanın,
dünyam ızda görülüp gözlenebildiği tek yer, M ekke midir?
Bu soru karşısın d a, "başm ollaları" başta o lm ak ü zere, tüm "boş
m ollalar"ın "perişan" olacakları belli.
K im i araştırm acılar, "A y'ın bölündüğünü" anlatan K ur'an ayeti­
nin, İslam öncesi A rap şairlerinden birinin, "söylev"iyle de ünlü K uss
İbn Saide dizelerinde yer aldığını yazm aktalar. Şiirde birkaç kez g e­
çen bir d izenin anlam ı şöyledir: "K ıyam et y aklaştı ve A y b ölün­
d ü !"123 K ur'an'dakiyle, bu dizedeki A rapça sözler de aynı. Y alnızca
b ir sözcük dışında: K ur'an'dakı "ikterebet" sözcüğü yerine, Kuss İbn
Saide'nin dizesinde "denet" sözcüğü görülür. A m a iki sözcüğün anla­
mı da bir: İkisi de "yaklaştı" anlam ında. N e denli ilginç değil m i?
A m a pek de şaşırtıcı gelm em eli. Ç ü n k ü K ur'an'da, b aşka yerlerden
[ ...] aktarılm ış olan, y aln ızca bu değil.
Kur'an'm içerdiği ve hadislerin de tüm ilkelliğiyle ayrıntılarını ser­
gilediği "Ay'ın bölünmesi m ucizesi"ne, bu saçm alığa ilişkin ayırdığımız
yer, bu kadarla yetsin. Y alnız şunun altını çizm ekte yarar var:

90

Saçm alığın böylesinin Kur'an'da ve hadislerde yer alması Kur'an ve ha­
disler için, başka deyişle İslam için, insanların buna inandınlagelm iş
olm ası da "inandıranlar" ve insanlık için utanç vericidir!
A ğlayan Kütük
E ski bir öykü, y a da m asal başlığı değild ir bu. M uham m ed'in
"m ucize"lerinden birini anlatm ak için konulm u ş bir başlıktır:
D ile gelen h urm a kütüğü "ağlam ış". H em d e "hüngür hüngür"!
M uham m ed için ağlam ış. M uham m ed’den "ayrılm aya dayanam adığı"
için. Sesi de "gebe develerin iniltisine" benziyorm uş.
"O lm az böyle saçm alık!" diyeceksiniz. Olur! D aha niceleri var.
"Olay", Peygam berin 11 "sahabi"si (arkadaşı) tarafından "n a k le d il­
m iştir.124 Bunlar arasında, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer, Câbir
İbn Abdullah, Ebu Saidi'l-Hudrî, Enes İbn Malik, Übeyy İbn Kâ'b gibi
ünlüler ve Peygam berin kanlarından Aişe de var.125 Böylesine bir [...] ve
saçm alıkta bile "sahabi"ler hürleşebiliyor işte. Peygam berin, "birer yıldız
gibidirler, hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz!" diyerek övdüğü
"sahabiler"...
Söz konusu olay, yani bir "m ucize” olarak "hurm a kütüğünün P ey­
gam ber için ağladığı", "en sağlam " kabul edilen "hadis kitapları"nda
da yer alm akta.126 "T efsir kitapları"nda d a ...
"01ay"ı alıp yazanlar arasında "B uharî" de v ar.127 D ahası, bu olayı
içeren "hadis", sağlam lık yönünden hadisçilerce en yüksek "derece"
sayılan "m üvâtir" derecesindedir. "M ütevatir hadis"tir. Y a da bu "m erteb e"d e görülm üştür.128
"O lay" nasıl olm uş:
"Mescid'de m im ber yoktu. Peygamber hutbe okurken, bir hurma
kütüğüne dayanırdı. Sonra mim ber yapıldı ve Peygamber mimbere
çıkmıştı hutbe okum ak için. Artık hurm a kütüğüne dayanmıyordu.
Tam o sırada, bir ağlam a sesi duyuldu. Kimine göre bir çocuk
ağlamasına, kimilerine göreyse gebe, ya da yavrusunu arayan bir
deve sesine benziyordu. A m a kesin olan şuydu: B ir 'feryat', acı bir
çığlık, ya da acılı bir ağlama türündendi. Kütükten Peygam ber artık
ayrıldığı için olmuştu bu. Sarsılarak ağlayan, kütüktü, Peygam berin
daha önce dayanarak hutbe okuduğu hurm a kütüğüydü. Dayanamı­
91

yordu ayrılığa. Ağlaması, inlemesi bundandı. Peygam ber hemen
mimberden indi, elini kütüğe koydu. Y a d a kucakladı onu. Kütük, se­
sini yavaşlattı. Tıpkı susturulan bir çocuk gibiydi artık. Yavaş
yavaş ağlayarak inledi. V e sustu sonra. Bunun üzerine Peygamber
konuşup şunları söyledi: 'Kütük, yanında işitmeye alışık olduğu
zikrullah için (artık hutbe yanında okunmadığı için) ağladı.'"129
"M ütevatir" derecesine ulaştığı bildirilen "hadis"in ve Peygam ber’in
arkadaşlarının anlattıkları böyle işte.
M uham m ed Ç işini Yapsın ya da
Ö bür T ürlü İhtiyacını G örsün D iye Yürüyen A ğ a çla r
M uham m ed’in arkadaşlarından A bdullah oğlu C âbir anlatıyor:
"Peygamber'le birlikte yürüyorduk. Geniş bir dereye indik. Pey­
gam ber ayakyolu ([...] ya da [...] boşaltmak) için biraz gitti. Bir su
kabıyla izledim onu. Peygam ber bakındı, arkasına geçebileceği bir
şey, ya da elverişli bir yer göremedi. O sırada derenin kıyısındaki
iki ağaç gözüne ilişti. H em en ağaçlardan birine gitti. O ağacın dal­
larından birini tuttu ve ona, 'Allah'ın izniyle bana boyun eğ!' dedi.
Dal hemen boyun eğdi. Tıpkı sahibinin ardından çekilip götürülen
bum u halkalı bir deve gibiydi. Peygamber, sonra öbür ağaca gitti.
Onun da dallarından birini yakaladı. O na da, 'Allah'ın izniyle bana
boyun eğ!' dedi. O da öbürü gibi boyun eğdi. Peygamber, iki ağacın
tam ortasında kalınca, ağaçlan birleştirmeye yöneldi. V e 'Allah'ın iz­
niyle bir araya gelin!' dedi. İki ağaç hemen bir araya geldi. Kendisine
çok yakın olduğum u anlamasın ve beni çok uzaklaştırmasın diye,
hızla, Peygamber'den biraz öteye gittim. Oturmuş, kendi kendime
konuşuyordum içimden. V e dalmış, yanım a yörem e bakınıp du­
ruyordum. Birden, Peygam ber'le karşı karşıya geldim. O sırada
ağaçlar da ayrılmış ve her biri, kökü üzerinde doğrulmuştü: Bir an,
Peygam ber'i durmuş, başıyla şöylece işaret ederek ağaçlara buyruk
verir gördüm. Som a dönüp bana yöneldi Peygamber. Yanıma
geldiğinde de, 'Câbir! A yak yolu mucizemi gördün m ü?’ diye sordu.
'Evet ey Peygamber! (Gördüm!)' diye karşılık verdim ."130

92

Bu "hadis-i şe rif' M üslim 'in E's-Sahih'mde de yer almakta olduğuna
göre, "sağlam" sayılması gereken bir "hadis"tir.131 B una benzer "o!ay"ı,
Peygam ber'in başka "sahabi"leri de anlatırlar. Bu arkadaşlarının an­
lattıklarının özetiyse şu:
Peygamber'in yine ayakyoluna gitmesi gerekmiş. Elverişli bir yer
görememiş. Sormuş; arkadaşından da öyle elverişli bir yer bulunm adı­
ğını öğrenmiş. Bunun üzerine arkadaşıyla, ağaçlara selam ve buyruğunu
göndermiş. A ğaçlar da Peygamber'in "buyruğunu" duyunca yerlerinden
kopup gelmişler ve Peygam ber'i çevrelemişler. Peygam ber çişini yapmış,
ya da [...] boşaltmış. İş bittikten sonra, ağaçlar yürüyüp gitmiş eski yer­
lerine. Tabii yine Peygamber'in "buyruğu"yla.132 Bu da "hadis"!
M uham m ed'in Ç eşm e Olan P arm aklarından Su la r A kıyo r
P eygam ber'in ünlü arkadaşlarından E nes anlatıyor:
"Peygamber, arkadaşlarıyla birlikte Zevra'da bulunuyordu. Ken­
disine bir kap getirildi. Elini daldırdı kaba. V e parm aklan arasından
sular fışkırm aya başladı. Topluluktaki herkes abdest aldı.
"K atâde, E nes'e: 'O rada kaç kişi v ardı?’ diye sorm uştu da, E nes;
'300 kişi k ad ar vardık!' k arşılığ ın ı v e rm işti."133
Peygam ber'in arkadaşlarından C âb ir anlatıyor:
"Hudeybiye günü halk susamıştı. Peygamber'in önündeyse bir su ko­
vası bulunuyordu. O, onunla abdest aldı. Halk akın etmişti bu suya.
Peygamber, 'ne istiyorsunuz?' diye sordu. Yanma üşüşenler de, 'su­
yumuz yok. N e abdest alacağımız, ne de içeceğimiz su var' dediler.
'Yalnızca senin yanındakinden başka!' diye eklediler. Peygamber,
elini su kovasına soktu. Ve birden, sular parmaklarından akmaya
başladı. Tıpkı çeşmeler gibi. Akan sulardan içtik, abdest aldık.
"C âbir'e, 'O sırada kaç kişi vardınız?’ diye soruldu. C âb ir’in kar­
şılığı şu oldu: 'Y üz bin kişi bile olsaydık, akan su y eterd i bize.
A m a biz orada, 1500 kişiydik."’134
Bu iki "hadis" de, hem Buhaıfnin, hem de Müslim'in E 's-Sahihlenndt
vardır. Başka "hadis" kitaplarında da.135

93

M uham m ed, O kuyup Ü fleyerek Yem ek Ç oğaltıyor
B uharî ve M üslim 'in birlikte "sahih" (sağlam ) bulup kitaplarına
yazdıkları bir hadis:
E nes anlatıyor:
"Ebu T alha, karısı Ü m m ü S üleym 'e şöyle söylem işti: ’Peygam ber'in sesini biraz güçsüz buldum . A ç olduğunu sezdim bundan.
Y iyeceği bir şeyin var m ı?' K arısı, 'E vet!' dem iş ve birkaç arpa
ekm eği çıkarm ıştı. K adın, sonra bir baş örtüsü çık ard ı; baş ör­
tüsünün bir ucuyla ekm ekleri sardı ve koltuğum a yerleştirdikten
sonra öbür ucuyla da üzerinden örttü. V e beni ekm eklerle, Peygam ber’e gönderdi. G ittim , Peygam ber'i m escidde buldum .
Y anında k işiler vardı. D ikildim üzerlerinde. P ey g am b er bana
sordu: "Seni Ebu T alha mı gönderdi?' 'Evet!' dedim . Sordu: 'Y i­
yecekle m i?' Y ine; 'E vet!' karşılığını verdim . P ey g am b er, sonra
yanındakilere, 'Haydi kalkıp gidelim !' dedi ve yürüdü. B en de
önlerinde yürüyordum . Ö nce varıp Ebu T alha'ya h ab er verdim.
Ebu T alha d a karısına: 'Ü m m ü Süleym ! P eygam ber bir sürü in­
sanla geliyor. E vim izdeyse o nlara yedirebileceğim iz hiçbir şeyi­
m iz yok!' dedi. K arısıysa: 'A llah ve P eygam beri d ah a iyi bilir
durum um uzu!' dedi. E bu T alha bu kez P eygam ber'i karşılam aya
çıktı ve onunla birlikte içeri girdi. Peygam ber: 'Ü m m ü Süleym !
Y iyecek olarak yanında neyin varsa getir!' dedi. O da, d ah a önce
Peygam ber'e gönderdiği ve geri getirilen ekm ekleri getirip koy­
du önüne. P eygam ber’in buyruğuyla ekm ekler parçalandı. Ü m ­
m ü S üleym , ekm eklerin üzerine tulum dan yağ d öktü ve karış­
tırdı. S onra P eygam ber, ekm eklerin üzerine T anrı ne dilediyse
söyleyip okudu (okuyup üfledi). S onra E bu T alh a’ya: 'O n kişiye
izin ver (gelsinler)!' dedi. E bu T alha söyleneni yaptı. On kişi
gelip doyuncaya dek yediler. S onra çıkıp gittiler. D aha sonra
P eygam ber yine: 'O n kişiye d ah a izin ver (gelsinler)!' dedi. Ebu
T alha yine söyleneni yapıp ikinci on kişiyi de buyur etti. O nlar
da yediler, doyup gittiler. P eygam ber yine: 'O n kişiye d ah a izin
ver (gelsinler)!' dedi. E bu T alha üçüncü on kişiyi de çağırdı
ekm ek yağ karışım ı yem eğe. O nlar da karınlarını d o y urup çık ­
94

tılar. P eygam ber yine: 'On kişiye daha izin ver (gelsinler)!' dedi.
E bu T alha dördüncü on kişinin de sofray a gelm esini sağ-ladı.
O nlar da yediler, doydular. T opluluğun tüm ü doydu onunla. V e
topluluk, 70-80 kişi kadar vardı."136
B u yalanın uydurulm asında katkısı olduğu anlaşılan ev sahipleri,
P eygam ber'in gizlerini paylaştığı en yakın d o stlarından kişilerdi.
Ü m m ü Süleym , P eygam ber'in çok sıkı fıkı olduğu b ir kadındı,
E nes'in annesiydi. Ü m m ü Süleym 'in kocası ve E nes'in üvey babası
olan E bu T alha da P eygam ber'e dostlukta geri kalm am aktaydı. B ir d e­
likanlı olan Enes'se, P eygam ber'in hem en hiç yanından ayırm am aya
çalıştığı biriydi. P eygam ber için uydurduğu çok y alan lar vardır
E n es'in .137 Y alnız burada gerçek olan bir şey var: P eygam ber'in "oku­
yup üflem e" num arası. " [... .]" Bu num arayı sık sık y aptığı an laşılı­
yor hadislerden. B uharî'nin E 's-Sahih'ınde yer alan "hadis"lerden biri
de şöyledir:
C âbir anlatıyor:
"B abam ölm üştü, geriye ağır borç bırakm ıştı. P ey g am b er'e v ar­
dım , 'Babam ölürken çok borç bıraktı. G eriye kalan hurm alığın
ürününden başka hiçb ir şeyim yok. Y ıllarca ödesem bile, h u r­
m alığın ürünü, borcu kapatm aya yetm ez. B ari benim le gel de,
alacaklılar bana kötü söz söylem esinler!' dedim . G eldi P ey ­
gam ber. H urm a harm anlığındaki yığınlardan birini dolaştı ve
dua etti (okuyup üfledi). S onra öbür kesim i dolaşıp d u a etti. D a ­
h a sonra oturup şunları söyledi: 'H urm aların ızı alın, çıkarın
harm an yerinden! (K im in ne alacağı varsa alıp götürsün!)' H u r­
m alar tüm alacaklılara yetti, tüm borçlar ödendi. H atta b ir o
kadar da geriye kaldı hurm a ürününden."138
İnançların karanlığında kafalara aşılananlara bakın siz! "Okunup
üflenince", yiyecekler ve "ürünler", artırılabilirmiş! Peygam ber'den "m u­
cize", onun "ümmet"inden de "keramet" olarak.
"Akıl ve mantık dini" diye yutturulan "İslam ”, bunu aşılam akta işte.
"İslam Peygamberi"nin bu tür numaralara başvurduğu, "hadis"lerden,
hem de "sahih"lerinden kesin olarak anlaşılıyor. Başvurması boşuna da

95

değil elbette: "Dua"yla, "okuyup üflemek"le "her şeyin çözümlenebileceği"ni aşılayarak uyutmak inanırlarım. Yeni aşıların ortam ını hazırlamak
ve sonuçta "parsa"yı toplamak için.
Şim di sorm ak gerek:
Peygam ber, m adem ki bu yolla "yiyecekler"i ve hurm a harm anın­
daki ürünü çoğaltabilm iş; neden tüm kendi sorunlarını aynı y olla çö ­
züm lem em iş ö y leyse? S av aşa-u ğ raşa neden g erek g ö rm ü ş?
"A llah, çalışıp çabalam ayı buyurm uş!" denecek, P eygam ber'in de
onun için "çalışıp çabaladığı" ileri sürülecek. V e "uydurm a hadis"le
de olsa, herkese de "çalışm ayı öğütlediği" eklenecek.
Öyleyse o "yiyecek çoğaltma" numaraları, o "ürün çoğaltma" nu­
maraları neden? "Çalışmak" ve "çalışmayı öğütlem ek" varken, "dua"ya,
"okuyup üflem e"ye yönelmesi ve yöneltmesi niçin? Hem de "mucize
yaratılıyor" numarasıyla?..
B iraz aray a girm iş oldum böylece. K onuya dönelim :
Peygam ber'in "M ucizeler Yaratan (!)" Üfürükleri:
H astalıkları G ideriyor, K ırık Ç ıkıkları İyileştiriyor,
K örleri G örür K ılıyor...
"Sahih (sağlam ) hadis"lerle anlatılıyo r bütün bunlar. B akın nasıl
anlatılıyor:
A li'nin ağrıyan gözleri, P eygam ber'in üfürüğüyle sağlığına
k av u ştu ru lm u ş:
"Sa'd İbn E bî V akkâs, Sehl İbn Sa’d ve Selem e İbn El Ekva',
H azreti P eygam ber’in, H ayber harekâtı sırasında, sancağı teslim
etm ek üzere, H azreti A li'yi üç kez çağırdığını, fakat, A li'nin
gözleri ağrıdığı için gelem ediğini, bu nedenle, Selem e İbn El
E kva'm , A li'yi kolundan tutup P eygam ber'in yanm a getirdiğini
açıklarlar. V e anlatırlar ki, ulu P eygam ber, A li'nin gözlerine
(okuyarak) ü flem iş ve A li'nin gözleri, h içb ir ağ rıy a uğram am ış
gibi iy ile şm işti."139
P eygam ber'in "üfürüğü"yle, "kırılm ış ayak" tedavi ed ilm iş,1411 "üç
kez üflem esi"y le "kılıç yarası" iy ile ştirilm iş,141 b ir saralı çocuğa m u­
sallat olan cini çıkarm ak için, "Ey A llah 'ın düşm anı! Ç ık dışarı! Ben,

96

Allah'ın Peygamberi’yim!" diyerek (ve tabii okuyup üfleyerek) ses­
lenmesiyle, çocuk, "sara hastalığı"ndan "kurtarılmış",142 dilsiz bir çocuğun
dilini açmak için "okuyup üflediği su"yu, çocuğa ve annesine içirmesi,
suyun birazını da annenin üzerine serpmesiyle, "dilsiz çocuk" konuşturulabilm iş,143 "birkaç sure” okuyup "yüzüne üflemesi"yle, "cin tutmuş" bir
kişi, "cin"inden kurtarılıp iyileştirilm iş,144 '"Allah'ım! Peygamber'in
hürmetine beni bu durumdan kurtar!' diyerek yalvarm aksın!" dediği bir
körün, "abdest alıp" böyle dua etmesi sonucu, yani Peygamber'in okuyup
üflemesine kendisininki de eklenince, gözleri "o saatte" görür o lm uş.. .145
Peygam ber'in tüm bu okuyup üflemeleri,
karşılıksız kalm ı­
yordu tabii. Örneğin, "Ey A llah'ın düşmanı! Çık dışarı! A llah'ın Pey­
gam beri’yim ben!" diyerek, "üfürük"le "cin"ini çıkardığı ve böylece "te­
davi ettiği" çocuğun annesinin verdiği karşılık: İki keçi!146 Hiç de az
değil. Hele tüm "hastaları"ndan böyle karşılık aldığı düşünülürse... Pey­
gam ber, bu karşılıkların adını da koymuştu: "Armağan"!
P eygam ber... H astalar... O kuyup ü fü rm eler... Peygam ber'in oku­
yup üfürm elerinin karşılığında aldığı "a rm ağ an "lar... "G âvur"lar an ­
latm ıyor bütün bunları. "Sahih hadisler" anlatıyor. B unlar, "kâfirlerin
iftirası" değil!
A raya gireceğim yine:
Bir "din" düşünün ki, "Peygamber"i: "[...]"! Bu Peygam ber "hastalık
tedavi ediyor"! Neyle? "Üfürük"le! "M ucize gösteriyorum!" havasını ve­
rerek. Öyle bir Peygam ber ki, "okuyup üfleme" numarasını hem kendisi
kullanıyor, hem de "falanca, filanca ayette şifa vardır; falanca, filanca su­
renin okunması şifa verir; falanca filanca duanın etkisi büyüktür!" tü­
ründen söz ve öğütleriyle inanırlarına aşılıyor.
B öyle bir "din"e "akıl ve m antık dini" der m isiniz? B öyle d i­
yenlere siz ne dersiniz?
B öyle bir dinin inanırları arasında "üfürüğe", "üfürükçüye" in a­
nanlar gördüğünüzde kınar, "ayıplar” m ısınız?
B unları mı, yoksa bunları itm ek için, inanm aya elverişli karanlığı
oluşturanları mı ve bu karanlığın bekçiliğini yapanları mı k ın arsın ız?
H angi kesim i kınam aya vicdanınız elverir? K aranlığa itilm işleri m i,
yoksa kitleleri itm ek için türlü num aralar çevirenleri m i?
A ranın sonu.

97

P eygam ber'in B ir D üşm anını M eza r K abul Etm em iş,
M ucize O larak Üç Kez D ışına F ırla tıp A tm ış
Zaman zaman "M usa"laşan M uham m ed, "İsa"laşıyor d a ... "İsa"laşması için "hastalan iyileştirme" num aralan yetmiyor, "ölmüş kişiyi di­
riltme" (!) yoluna da gidiyor. Düşmanını "mezardan hortlattığı"na ilişkin
anlatılanlarda bu tür bir amaç da yatıyor.
İşte anlatılanlar:
P eygam ber'in yakın dostlarından E nes anlatıyor:
"Neccaroğullarmdan H ıristiyan bir kişi vardı. M üslüm an olmuştu.
Bakara ve Âli İmrân Surelerini okudu. Sonra Peygam ber'e 'vahiy'
yazm aya başladı. A m a daha sonra Hıristiyan oldu yeniden. Ve
şöyle konuştuğu görüldü:
'"Ben vahiy diye kendimden ne yazıyorsam M uham m ed yalnızca
onu biliyordu. Benim yazdıklarım dan başkasını bilm ez o.'
"Allah hemen onu öldürdü. Gömdüler. Sabah oldu, toprağın onu
mezarın dışına fırlatm ış olduğu görüldü. 'M uham m ed ve arkadaş­
ları bunu yapm ıştır, çünkü adam onların içinden kaçmıştı. Onlar
da bunun için adamın m ezarını açmışlar, kefenini soyduktan sonra
cesedini toprağın üzerine bırakm ışlardır' dediler. V e mezarını daha
derinden kazdılar, adamı yine gömdüler. Sabah olduğunda bakıldı
ki, toprak yine fırlatm ış adam ı m ezarın dışına. Yine: 'Kaçtığı için
M uham m ed ve arkadaşları yapm ışlardır bunu. A rkadaşım ızın ke­
fenini soym uşlar, sonra da m ezarın dışına bırakıp gitm işlerdir' de­
diler. D aha da ve olabildiğince derin kazdılar mezarı. V e adamı
yine gömdüler. Yine sabah olunca toprağın, adamı mezarın dışına
fırlatmış olduğu görüldü. O zam an anladılar ki, bu olay, insanların
işi değil. (Yani adamı, 'm ezar kabul etmem iş' kanısına vardılar.)
Bu yüzden öylece bırakıp gittiler."147
"Mezar" adamı nasıl "fırlatmış" dışına? A dam diriltilerek... Başka
bir deyişle "horilatılalrak"... Böyle düşünülmesi istenm ekte.148 Tanrı'nın
öfkesine uğramanın sonucuymuş bu. V e bir "mucize" olarak olmuşmuş!
İnsan derince düşünm eli bunun üzerinde. O "m ezar"dan da derin­
c e ... Sorular sorarak:

98

M ezarın o adamı kabul etmemesi ne dem ek? M ezarın, toprağın kabul
etm em esi düşünülebilir m i? Onu fırlattığı ileri sürülen toprak, nereye
fırlatm ış oluyor? A dam ın fırlatıldığı yer, yint toprak değil mi?
Bu "mezar"lar, bu toprak, nice alçaklan kabul ediyor. Nice zalimleri,
nice kan emicileri, nice insan canavarlannı... "Ben, Tann'nın elçisiyim,
size buyruklannı getirdim!" diye ortaya atılan, inanmaya hazır kitleleri
türlü oyunlarla inandıran, asalaklann, ezen ve sömürenlerin yaranna insanlan kandıran ve insanlığın başına, çağlar boyu sürecek bir belayı saran
[...] gibileri bile "kabul etmem!" dememiş. Toprağın "kabul etmeme hu­
yu" olsaydı, böyleleripi kabul etmemesi gerekmez miydi?
Sonra Peygam ber ve T annsı niye öfkelenmiş o adama? Bu öfkeye ne
gerek var? Adamı "İslarri'a, daha da ötesi "vahiy kâtipliği" gibi önemli bir
göreve kabul eden kendileri değil m i? Adam, Peygamber'in "numara"larına daha fazla ortak olm aya dayanam am ış, ayrılmıştır. Suç bu adam ın
m ıdır tümüyle? Diyelim ki, ileri sürüldüğü gibi, söz konusu adam
"hile"yle "İslarri'a girmiştir. Olabilir de bu. Peki, M uham m ed bunu niye
sezem em iş? Hani "mucize" olarak "gayb"ı ve "geleceği" de "bilir"di o?
Kendisi ve oyunlarına ortak olanlarca, bu, sürekli ileri sürülmez mi? Yani
Peygam ber: "Gaybı (bilinmeyeni) ve geleceği, mucize olarak bilmiştir.
Ç ok örnekleri var" denm ez m i? Bu adamın "hile"sini, günün birinde ken­
disini güç durum a bırakacağını niye bilem em iş? Haydi "nasıl olm uşsa
kendisi bilememiş" diyelim, koruyucu meleği, "vahiy meleği" Cebrail
niye bilem em iş? Haydi o da bilemedi, Tanrı'sı niye bilememiş? N iye bi­
lem em iş ve niye uyanda bulunm am ış bu önem li konuda? Böyle "aciz"
bir Tanrı olur mu? Sen böyle "acizlik" göster, sonra da kalk, adama kız ve
adam ı "mezar"mda durdurma! Olur mu bu?
"Mizah" yönü bir yana, son derece önemli bir yönü daha var konunun:
Peygamber'in "vahiy kâtipliği"ni yaptıktan sonra, İslamdan döndüğü
için "mezar"ından fırlatıldığı ileri sürülen o Hıristiyan kökenli kişi,
ölm eden önce sürekli konuşurmuş: "Vahiy olarak, ben neler yazdım sa ve
neler K ur'an'a geçirdimse M uham m ed onu bilir, başka bir şey bilmez"
dermiş. "Hadis"te de açıkça anlatılıyor bu. Şimdi düşünelim: Adamın
dediği ya "gerçek"se? Kendinden uydurduklarını, ya da eskilerden ak­
tardıklarını yazm ışsa Kur'an ayetleri? Y a Kur'an ayetlerinin birçoğu,

99

bunlardan oluşuyorsa? Kur'an'âa. açık ve seçik görülen nice ilkel inanç­
ların, eski m asalların ve eskilerin saçmalıklarının büyük ölçüde yer alışı,
ya bundan ileri geliyorsa?
Peygam ber'in bir başka "vahiy kâtibi" de benzer şeyler söylemiş.
M ezarından hortlatılıp fırlatıldığı ileri sürülen adam m kine benzer şeyler.
O da îslam dan dönmüş ve "Ben, M uham m ed'e ne istersem onu söyle­
tirdim ve her söylediğim i 'doğrudur!' diyerek yazdırırdı" diye konuş­
muştu. A dam ın adı: Abdullah İbn Ebi Serh (Abdullah İbn Sa'd İbn Ebi
Serh).149 Böyle konuşması ve uydurduğu kimi ayetleri okur, açıklar ol­
ması, Peygam ber’in kinini üzerine çekm işti150 ve Peygam ber tarafından
"idamına" hükm edilm işti.151 N e var ki, Peygam ber'in en yakın arkadaşla­
rından O sm an'ın (Halife O sm an'ın) "süt kardeşi" olm ası, bağışlanm asına
yetmişti. Çünkü Osman'ın "şefaati" girmişti araya. Yani, O sm an, ada­
m ın "idam "dan kurtulmasını sağlamıştı. Adam, yeniden M üslüm anlığı
kabul edince giderek önem kazanm ış, sonraları "M ısır Valiliği" ve ko­
m utanlık gibi önem li görevlere de atanm ıştı.152
V e şim di b ir kez daha düşünelim : Y a bu adam ın d a söyledikleri
gerçekse? Y a bu adam da bir şeyler katm ışsa K ur'an'a?
İleride "vahiy" anlatılırken bu konu üzerinde daha genişçe durulacaktır.*
Bu aradan sonra yine dönelim asıl konuya:
M uham m ed, "M ucize" O larak G eleceği ve B ilinm eyeni B ilirm iş
"Vahiy kâtipliği" gibi çok önemli bir görevin verildiği kişinin ya da
kişilerin sonradan "İslam"dan dönüp kendisini güç durum da bırakacağım
bilemeyen [...] adamın, nice "gayb"lan (bilinmeyenleri) ve "gelecekte
olanlar"ı bildiği ileri sürülür. Bunun da, onun "mucize"leri arasında yer
aldığı anlatılır. V e bir sürü uydurm a örnekler sıralanır:
K ur'an'da, H ûd Suresi'nde, N uh P eygam ber, N uh ailesi ve Nuh
kavm i ile N uh T ufanı anlatıldıktan sonra, sanki bu m asal daha önce
kitaplarda ve halk arasında aktarılagelm em iş gibi, sanki ço k büyük
"biiinm eyen"m iş gibi, 49. ayette şöyle denir:
"Bunlar işte, bilinmeyenden haberlerdir. B u haberleri sana vahyediyoruz (bildiriyoruz). D aha önce bunları ne sen bilebilirdin, ne
de toplumun. Katlan ki; en güzel son, Tanrı'dan korkanlarındır."
* Elimizde bulunan fotokopide böyle bir bölüme rastlanmamıştır. (Y.N.)
100

O ysa N uh'la ilgili "haber"ler ve "Nuh Tufanı", eskilerin masallarıyla
dolu olan Tevrat bölüm lerinde okunagelmekteydi. Hem de yüzlerce
yıldan beri. Dahası, Tevrat'tan da yüzlerce belki binlerce yıl öncesinden,
kimi destanlarda yer alagelmiştir. G ılgam ış destanı gibi.153
Kur'an'da, Rûm Suresi'nin 2’den 5'e değin olan ayetlerinde bir "ge­
lecek haberi" yer alır: B izans'ın, o sırada "yenilm iş" olsa da, ileride,
savaştığı İran ’ı yeneceği "bildirilir".
610 yılın d a B izan s'la İran arasında bir savaş başlam ıştı. B izans,
b irkaç yıl sonra, ço k kötü bir yenilgiye uğram ıştı (616’da). İşte tam
bu sırada K ur'an'dan "haber" iletilm iş inanırlara. A yetlerde aynen
şöyle denm ekte:
"Rumlar (BizanslIlar), en yakın bir yerde yenildiler. A m a onlar,
birkaç yıl içinde yeneceklerdir. Ö nünde ve sonunda, iş-buyruk,
Tann'nındır. O gün, inanırlar, T an n ’nın yardım ına sevineceklerdir.
Tanrı, dilediğine yardım eder. O, güçlüdür ve acıyandır."
D iyanet'in yayınlarından Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlam ı (M eal)
adlı çeviride ".. .üç ilâ dokuz yıl arasında galip g e l e c e k l e r d i r .d e n i r .
"Ü ç ilâ dokuz yıl arasında" sözü, "3"ten "9"a olan sayılar için kulla­
nıldığı ileri sürülen b ir sözcüğün karşılığıdır. B en de "birkaç" diye
dilim ize çevirdim .
İslam propagandacıları derler ki, "Bizans, savaşta İran'a yenildiği hal­
de, birkaç yıl içinde toparlanıp İran'ı yenm eyi başarmıştı. Bizans'ın ye­
nilgiye uğradığı sırada, ileride toparlanıp düşmanını yenecek durum a ge­
leceğini ve yeneceğini kimse tahmin edemezdi. Kur'an’sa bunun olacağını
haber vermişti. İşte Kur'an'm bu haberinin doğru çıkması, Peygamber için
de bir mucizedir."154
Oysa, İslam propagandacılarının da "itiraf' ettikleri gibi,155 Bizans'ın
İran'a yenilmesi, M üslüm anların aleyhine kullanılıyordu. Çünkü B i­
zanslIlar da M üslümanlar gibi "kitap ehli"ydiler. Bu nedenle M ekkeliler
sevinm işler ve M üslüm anlar üzülmüşlerdi Bizans'ın yenilgisine. M u­
ham m ed de paniğe kapılmıştı. İnanırlarının "dehşet" içinde olduğunu
görüyordu. Bir şeyler söylemesi gerekiyordu inanırlarına. Moral vermesi
gerekiyordu. Bir kehanet ortaya attı. İşte ayetteki "kehanet" budur. B u ke­

101

hanetin tuttuğu ileri sürülüyor. Olabilir. A m a tutmayabilirdi de. "Gele­
ceği" bilir olsaydı, yenilgiye uğradığı kimi savaşlarında aynı "mucize"yi
gösterir de, yenilgiye uğramazdı.
Kaldı ki, ayetlerdeki sözler, [...] sözlerdir. Örneğin "birkaç yıl" ya da
"3 ilâ 9 yıl" içinde "yenecekler" ne dem ek? M uhammed'in Tanrısı
m adem "gelecek"ten bir "haber" veriyor; neden "kesin" konuşmuyor?
Neden kesin bir tarih vermiyor da, "3 ilâ 9 yıl içinde" diyor?
Ve kaldı ki, savaşta "yengi" de olur, "yenilgi" de. Bizans da, önce ye­
nilmiş, sonra "yengi" elde etmiş. Doğaldır bu. Aynı Bizans'ın, aynı savaş
döneminde başka "yenilgi”si ve "yengi"si olmadığı söylenebilir mi?
İslam propagandacılarının unuttukları bir şey d ah a var:
E ğer "kehanet"leri doğru çıkanlar, "m ucize" gösterm iş sayılarak
"peygam ber” olsalardı, tüm "kehanetçiler"in, birer "peygam ber" olm a­
ları gerekirdi. Ö yle değil m i?
İslam ve din propagandacılarının işleyip durdukları ve kuşkusuz
çoğunlukla uydurdukları "Peygam ber'in geleceğe ilişkin haberleri"nde, bu önem li noktayı unutm am ak gerekir. M uham m ed'in tüm
"kehanet"lerinde...
K ısacası: M uham m ed de, her insan gibi geleceğe ilişkin birtakım
tahm inlerde bulunm uş olabilir. Bu tahm inlerin de kim inin doğru
çıktığı düşünülebilir. Am a, onun "geleceği her zam an bildiğini" ileri
sürm ek, din propagandacılarına özgü b ir saçm alıktır. M uham m ed'in
nice yanılgıları vardır yaşam ında. Kim i yanılgılarını kendisi de "iti­
raf" etm iştir ve bunlardan kim i, K ur'a n'a d a geçm iştir. Ö rneğin Tebuk seferinde, Peygam beri aldatarak izin aldıkları ileri sürülenler ve
P eygam ber’in yanılgısı, T evbe Suresi'nin ayetlerinde anlatılır. B u su­
renin 43. ayetinde şöyle denir:
"(M uham m ed!) Tanrı seni bağışlasın; doğrular sana belli olup
yalancıları bilip öğrenm eden onlara (o seni yalanlarıyla aldatan­
lara) neden izin verdin?"
M uham m ed geleceği her zaman bilen kişi olsaydı, bu tür yanılgılara
düşer m iydi? O, geleceği hiçbir zam an "bilememiştir", yalnızca "tahmin"
ettikleri ve bunlar içinde de doğru çıkanlar olmuştur.
B aşka tür "bilinm eyen"i bilir m iydi?
102

Buharî'nin E 's-Sahih’m de yer alan bir "hadis"te, Peygam ber'in
karılarından A işe’nin şöyle dediği anlatılır:
"Eğer bir kimse, size, Peygamber'in gaybı (bilinmeyeni) bildiğini
söylerse, bunu söyleyen yalancıdır.. ,"156
Buna göre, rahatlıkla şöyle denebilir: M uham m ed'in "gaybı ve ge­
leceği bildiğini" söyleyen ve "bilinmeyeni bilerek mucize gösterdiğini"
savunan tüm İslam propagandacıları "yalancı"dırlar!
Bunlar yalancıdırlar ama, M uhammed de bu yalancılara oldukça ya­
rayan tutum ve davranışlarda bulunmuştur. G erçekten "bilinmeyen"i ve
geleceği biliyormuş gibi numaralar göstermiştir. Bu num aralan göste­
rirken de, kendinden önceki kimi peygamberlere benzeme çabası, büyük
bir etken olmuştur. "Kutsal kitap"lann, aynı yolla kitleleri aldatan pey­
gam berlerine benzeme çabası.. ,157
M uhammed'in [...]la n , onun hemen her şeyini "mucizeli" gösterir­
lerdi. O da buna olanak verirdi. Yemesi, içmesi, oturması, kalkması, "özel
ilişkileri" bile "mucizeli"ydi [...]ınca. Bu arada "erkekliği", [...]* de
"mucize"ler arasında yer alıyordu!
Y ahudi peygam berlerinde olduğu gibi. Ö rneğin bir D avud'da, bir
Süleym an’d a ... Bu konuda da onlara benzediği, bunun "A llah'ın sün­
neti" (Tanrı'nın koyduğu şaşm az bir gelenek) olduğu, Kur'an'da. da,
örneğin A hzâb Suresi'nin 38. ve 39. ayetlerinde, dolaylı olarak, hatta
neredeyse açık biçim de anlatılır. Y ani M uham m ed’in "aşk"ı da, Y a­
hudi peygam berlerinkine benzem ekte. A m a tabii M üslüm anlarca biraz
daha "mucizeli"!
M uham m ed'in [...] M ucizesi:
K adınlarıyla G ünde K aç Kez Yatardı?
P eygam ber'in sevgili karılarından A işe anlatıyor:
"Peygam ber'e özel kokular sürerdim ; o da, cinsel ilişkiler için
gece, karılarını dolaşırdı. Sabah olunca, o özel kokuların izleri
daha üzerinde varken 'ihram 'a girerdi."
* 13 sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
103

Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i S a rih in 191. "hadis"idir bu.
192. hadis de şöyle:
P eygam ber'in yakın dostlarından Enes anlatıyor:
"A ynı günün gece ve gündüzünün birer saati içinde, cinsel iliş­
ki için kadınlarının tüm ünü dolaşır; (her biriyle cinsel ilişkide
bulunurdu). Ki, o sırada 11 y a da 9 karısı vardı."
A ynı hadiste anlatıldığına göre: Enes'e sordular: "İyi am a, P ey­
gam ber bu kadarına güç yetirebiliyor m uydu?" E nes şu karşılığı ver­
m işti: "(Elbette!) Biz, P eygam ber’e 30 erkeğin cinsel gücünün (Tanrı
tarafından) verildiğini konuşurduk aram ızda."
İşte bu da bir "m ucize"!
B u ve bir önceki hadis, sağlam kabul edilen hadis kitaplarında ve
bunların başında gelen B uharî'nin E's-Sahih adlı k itab ın d a yer alm ış­
tır. B aşka "h a d isle rd e y se , P eygam ber’in "30" değil, "40" erkek gücü­
ne sahip olduğu anlatılır!158
Şim di, günde kaç kez o işi yaptığının hesabını yapabiliriz. "Sev­
gili Peygam berim iz", günde kaç kez cinsel ilişkide bulunurdu?
Buharî’nin "sağlam" kabul edip yer verdiği ve yukarıya aktarılan Enes
"hadis"inden, Peygamber'in her bir kadınla, bir gece, bir de gündüzün
olmak üzere günde iki kez cinsel ilişkide bulunduğu anlaşılıyor. D em ek
ki, Peygam ber, günde 22 kez, ya da 18 kez yapardı bu işi. Yani kanlar
"11" idiyse 22 kez, ”9" idiyse 18 k ez... Hadisten, bu açıkça çıkanlabiliyor. "22 kez", ya da "18 kez"! Belki "22 kez"dir, am a "18 kez" de az
değil. Yine "mucizçlik" var dem ek gerekir!
G örüyorsunuz, Peygam ber'in " [...]" bile "m ucize" oluyor!
Peygam ber'in cinsel gücü, şu y a da bu kadar olsun, acaba aynı du­
rum da sürm üş m üydü?
İslam'ın "en büyük zat"lanndan ünlü İmam G azali’nin (1058-1111),
kendisi gibi ünlü İhyâu Ulûmiddin adlı kitabında yer verdiği "hadis"e gö­
re, sürmem işti aynı cinsel güç. Bir aralık iyice kesilmişti de Peygamber,
bu durum undan, Cebrail'e yalanm ıştı. Cebrail'se Tanrısı'ndan aldığı bil­
giyle Peygam ber’e bir kuvvet m acunu önermişti: H erîse.159 Gazali'nin yer
verdiği hadiste açıkça anlatılıyor bu!

104

Bununla birlikte Gazali, aynı kitabın aynı bölümünde, "sertleşip kal­
kan erkeklik organı"nın son derece tehlikeli olduğunu, İbn Abbas'a göre
Kur'an'da, Felak Suresi'nin 3. ayetinde '"bastıran karanlığın şerrinden de
A llah'a sığınırım!' de!" sözündeki "bastıran karanlık"la, "sertleşip kalk­
mış erkeklik organı" nin anlatılmak istendiğini de yazar.160 D em ek ki, Ulu
T ann, bu [...] "şerr"inden kendisine sığınmasını öğütlüyor sevgili Peygamberi'ne. Sevgili Peygam eber'iyse ille de onu [...] uğraşıyor. Kuvvet
macunu "herîse"yi kullanarak... Tann'sının "bastıran karanlık" diye ayet­
te nitelediği ve "şerr"inden kendisine sığınmasını öğütlediği [...] kötülü­
ğünden korkm uyor anlaşılan. A m a çelişki biraz da Tanrısı'nda. A dam a
bir yandan, o [...] "tehlikeli" olduğunu bildirirken; öbür yandan da onu
[...] için, Cebrail'i aracılığıyla kuvvet m acunu salık veriyor. [. ..?!]*
"Sevgili Peygamberi'miz", çok düşkündü [...].** Ne var ki, "herîse"si
de olsa o denli [...] dayanamıyordu. Bir sürü güzel kadın biriktirmeye
başladığı zaman yaşı epeyce ilerlem işti.161 O kadar kadına [...]*** Belki
de onun için, kanlarından Aişe ve Ümmü Seleme'nin açıkladıklanna göre,
"bir ay süreyle kanlanna yaklaşm amaya (cinsel ilişkide bulunmamaya)"
ant içm işti.162 A m a "29 gün" olur olmaz; "günün ilk saatlerinde ya da son
saatlerinde", Aişe’nin odasına giderek onunla "birleşmiş"ti.163 Bunlar da
Buharî ve Müslim'in E's-Sahihlennde birer "hadis" olarak yer alır. Başka
hadis kitaplannda yer aldığı gibi... "Kadınla belirli bir süre cinsel bir­
leşimde bulunmama"ya ant içmeye, Kur'an ve "şeriat" dilinde "îlâ" denir.
Bakara Suresi'nin 226. ayetinde şöyle dendiği görülür: "Kadınlarına (cin­
sel) yaklaşmamaya ant içenlere, dört ay beklemek var. A m a beklemeyip
antlarını bozarlarsa, Tann bağışlar ve acır." Peygamber de "bir ay süreyle
yaklaşm ama"ya ant içmişse de zor "beklemiş", belki de bekleyememiş.
D aha "bir ay" olmadan cinsel birleşmeye gidince, Aişe sormuş: "Sen bir
ay yaklaşm am aya ant içm em iş miydin?" Peygam ber şu karşılığı vermiş:
"Öyle ama, ayın 29 da çektiği olur!"164 (. ..]****

*
**
***
****

Sekiz sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)
İki sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)
Üç sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)
On dokuz sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)

105

Bu [...]* Peygamber, nerede güzel kadın bulunduğu kendisine haber
verilirse hem en kanlan arasına alıyordu. Onun tek bir sözü: "K an olarak
aldım gitti!" demesi yetiyordu.165 Ahzâb Suresi'nin 50. ayeti, çok geniş
bir yetki vermişti ona. Ayette şöyle denir:
"Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, sağ elinle (bileğinin
gücüyle) satın aldığın ve Allah'ın ganim et olarak verdiği cariyelerini, seninle birlikte göçen am canın ve halalannın kızlarını, dayı­
nın kızlannı, teyzenin kızlarını, eğer Peygam ber de almak istiyorsa
kendisini Peygam ber'e verm ek isteyen inançlı kadını - k i böyle bi­
rini alm a yetkisi, öteki müminlerin dışında yalnızca sana özgüdürbunları sana helal kıldık..."
"Helal olsun!" denm ez mi böyleşine?
Peygam ber, oğulluğu Z eyd'in güzel karısı Z ey n eb ’i de karıları
ara sın a alm ıştı.
Z eyd için P eygam ber şöyle dem işti:
"Ey burada bulunanlar! T anık olun ki, Zeyd benim oğlum dur. O,
bana m irasçı olacaktır, ben de ona m irasçı olacağım !"166
P eygam ber'in karılarından A işe şöyle der:
"Zeyd, P eygam ber'den sonraya dek yaşasaydı, Peygam ber onu
kendisine 'H alife' olarak gösterirdi."167
Ö m er'in oğlu A bdullah da şöyle der:
"Biz, Z eyd'i, M uham m ed'in oğlu! diye çağırırdık."168
Zeyd buydu. A m a Zeyd'in durum undan daha önem li bir şey vardı:
K arısı Z eyneb, çok güzeldi. Tam [...] göreydi!
Z eyneb, P eygam ber'in yakını, halasının kızıydı. P eygam ber daha
önce de, yani Zeyd'in karısı olm adan önce de görm üştü. A ncak, belki
de güzelliğinin o denli farkında değildi önceleri. Zeyd'in karışıyken
gördüğünde çarpılm ıştı Z eyneb'e.
P eygam ber, Z eyd'in evine gitm işti. B ir işi vardı. Z eyd'le görüş­
m ek istiyordu. Z eyd evde yoktu. Peygam ber, Zeyd'in karısı Z eyneb’le
* İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
106

karşılaştı. Z eyneb, y arıçıplak bir durum daydı. T üm güzelliği belli olu­
yordu Zeyneb'in. Peygam ber görmüş, görünce de vurulmuştu. Olan
olm uştu artık: A yrılırken, Zeyneb'in duyacağı biçimde şöyle mırıldandı:
"Ey, gönülleri evirip çevirerek başkalaştıran Allah'ım!" D uygusunu be­
lirtm ek istemişti.
K ocası gelince, Z eyneb durum u anlattı. Peygam ber kendisini ne
durum da buldu ve neler söyleyip ayrıldıysa açıkladı kocasına.
Zeyd adamakıllı sarsılmıştı. Korkunç bir kurt düşmüştü içine. A nla­
mıştı ki, bundan sonra karısıyla artık yaşayamayacak. İstem eyerek bo­
şanmaya karar verdi. Kararını, gidip Peygamber'e açtı: "Zeyneb’i boşamak
istiyorum!" dedi. Peygamber, nedenini sordu: "Neden boşamak istiyorsun?
Yoksa bir kötülük mü gördün onda?" Zeyd, "Hayır!" dedi ve ekledi:
"Hiçbir kötülüğünü görmedim. Üstelik, şimdiye dek ondan iyilik gördüm.
Kimi zaman biraz büyüklenir, diliyle beni incitirdi... Hepsi o kadar." Bu­
nun üzerine Peygamber: "Öyleyse, Allah'tan kork da, karını boşama!" di­
yerek öğütte bulundu. Bulundu ama, Ahzâb Suresi'nin 37. ayetine göre,
gerçekte Zeyneb’in boşanmasını istiyordu. Boşanmasını ve kendisiyle ev­
lenmesini. .. Onu seviyordu çünkü. Ne var ki, aynı ayete göre, sevgisini ve
düşüncesini açıklayamıyordu. Yine aynı ayete göre, insanlardan, in­
sanların dedikodularından çekiniyordu. Zeyd, Peygamber'in öğüdünü din­
ler gözüktü. Ne var ki, öğüde möğüde uyacak durumda değildi. İçini ke­
miren kurt yüzünden dayanamazdı daha çok. Kararım uyguladı ve güzel
Zeyneb'ini boşadı. Boşamak zorunda kaldı! Nasıl olsa [...] olacağı için...
Ve Zeyneb, Peygamber'in oldu. Peygamber’in son derece güzel 3 karısın­
dan (Zeyneb-Cüveyriye-Safiyye) birisi olarak. K anlan çoktu ama, öte­
kilerin güzelliği bu üçününkü kadar değildi.
Bu öykü, "hadis" kitaplarında ve hem en tüm ünlü tefsirlerde böy­
lece yer alır.
K ur'an'da, A hzâb S uresi'nin 37. ayetinde de şöyle anlatılır:
"Muhammed! Hani Allah'ın iyilik ettiği ve senin de iyiliğin dokunan
kişiye, Zeyd'e öğütte bulunmuştun: 'Kannı tut, Allah'tan kork da
onu boşama!’ demiştin. Allah'ın açığa çıkaracağı şeyi (sevgini), sen
içinde saklamıştın. O zaman, insanlardan çekiniyordun. Oysa kork­
man, çekinmen gereken, yalnızca Allah'tı. Zeyd işini bitirince Zey107

neb’i sana kanlığa verdik. Oğulluklanndan boşanan kadınlarla ev­
lenmekte, kimse güçlük çekmesin diye. Allah'ın buyruğu, böylece
yerine gelmiştir."
Tann'nın "buyruğu"na kim karşı koyabilir?! O, sevgili Peygam be­
rin in [...] de düşünür ve ona göre "buyruk" (!) gönderir! [...] önemlidir
sevgili peygamberinin. "Mucizeli" [...].
A hzâb Suresi'nin 37. ayetinde bu anlatıldıktan sonra, 38. ayetinde
de, T a n n ’nın öteki peygam berler için de aynı davrandığı, bunda,
kınanacak bir yan olm adığı bildirilir! Şöyle denir:
"A llah'ın Peygam berine uygun gördüğü bir şeyde güçlük ola­
maz. Bu, daha öncekilerde de uygulanan bir T anrı geleneğidir.
T an n 'n ın buyruğu, kesin, ölçülüp biçilm iştir."
Kur'an yorum ları, bu ayetle, özellikle; Y ahudi krallan n d an D avud
Peygam ber'le, D avud'un gönlünü kaptırıp aldığı H itti U riya'nın güzel
karısının anlatılm ak istendiğini y azarlar.169
D avud'la o kadının olayı, Tevrat'ta, II. Samuel bölüm ünün 11. ba­
bında şöyle anlatılm aya başlar:
"Ve akşam leyin vaki oldu ki, D avud, yatağından kalktı ve Kral
evinin dam ı üzerinde geziniyordu ve yıkanm akta olan bir kadını
dam dan gördü. V e kadının bakılışı (görünüşü) ço k güzeldi. V e
D avud gönderip kadın hakkında soruşturdu. V e biri dedi: Bu
kadın, H itti U riya'nın karısı, E liam 'ın kızı B at Şeba (Bint
Şeyba) değil m i? V e D avud ulaklar gönderip onu getirtti. V e
kadın onun yanına geldi ve m urdarlığından tem izlenm iş o ldu­
ğundan D avud onunla y a t t ı . ( A y e t 2-4.)
Bu öykü, öteki ayetlerde de sürüp gider. (Bkz. ayet 4-27.)
Kur'an yorum larında, örneğin "Sünni" itikadında iki büyük m ez­
hep kolundan birinin başkanı olan E bu M ansuru'l-M aturidi'nin (ö.
Hicri 333/ M iladi 944) Te'vî-latu M aturidî adlı K ur'an tefsirinde ve
A lu sî tefsirinde, A hzâb S uresi'nin 38. ayetiyle şöyle dem ek istendiği
yolundaki görüşe yer veriliyor:

108

"Ey M uham m ed! Evli bir kadını seven peygam ber; yalnızca sen
değilsin. D aha önceki peygam berlerden de evli kadını seven
vardı!"170
B urada özellikle anlatılm ak istenense, D avud Peygam ber ve T ev­
rat'taki bu öyküsü.
Kur'an yorumlarında, pek çok karısı olan peygamberlerden ikisi ör­
nek olarak gösterilir; Davud ve oğlu Süleyman. Davud'un 100 karısı, 300
cariyesi varmış. Süleyman Peygam berinse kanlarının ve cariyelerinin
toplam ı, 1000 (bin) kadınm ış.171 Anlaşılan, bu peygam berlerin [...] "mucızelik", [...] fazlaymış!
A m a ben yine de, o Yahudi peygamberlerinin, M uhammed'den daha
[...]* olabileceklerinde kuşkuluyum.
İm am Gazali, ilginç bir konuya yer verir kitabında; Haşan. A li’nin
oğlu, Peygamber'in de torunu. 200'den çok kadınla evlenmiş. Öyle olur­
m uş ki, dört kadını birden alır ve aynı saatte başka dört kadını birden
boşarmış. Peygam ber, bu torunundan söz ederken, "Yaratılış yönünden
de benzeriz. H uyca d a ..." dermiş. İmam Gazali, bu "benzerliğin", "çok
kadınla evlilik" (ve [...]**) yönünden olduğunu anlatanlar bulunduğunu
yazar. Yani Peygamber'in bunu anlatmak istediği yolunda görüş
olduğunu belirtir ve bu görüşü benimsediğini belli eder.172
Peygam ber çılgınca bir [...]* * * Ö yle olm asaydı, 6 yaşındaki bir
çocukla evlenir m iydi?
6 yaşındaki çocu k A işe'ydi. K end isiy se 50 yaşın ı aşm ıştı.
Peygam berle 6 yaşında evlendirildiğini Aişe'nin kendisi de anlatır. 9
yaşm a basarken de "kadın" olduğunu... Bu olay, en sağlam hadis kitapla­
rında bile yer alır. "Hadis" olarak... Örneğin: Sahih-i Buhari Muhtasarı
Tecrid-i Salih'in 1553. hadisi. Bu hadiste anlatıldığına göre, çocukcağız
korkmuş da. O kocaman adamın (Peygam berin) karşısına çıkarılınca...
Zavallı Aişe, daha çok gençken, 18 yaşında dul kalm ıştı.173 Pey­
gam berden dul kaldığı için evlenememişti [...]. Çünkü Peygamber
kadınlarının, başkalarıyla evlenmeleri "yasak"lamıştı. Aişecik, Pey­
gamber'in sağlığında da [...]. Biraz olsun [...] için ortaklarından Sevde'ye
* İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
** İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
*** İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
109

bir dilekte bulunmuş, ondan, "cinsel birleşme nöbeti"ni, kendisine ver­
mesini istemişti, o yaşlı kadıncağız da esirgemeyip vermişti.174 Ama, bu
da [...] Aişe'ye. Genç kadın, bir [...]* mıydı? Bu yola gittiği de söy­
lenmiştir. Selemli M uattal oğlu Safvan'la ilişki kurduğuna ilişkin yaygın
söylentiler dalgalanmıştı. Bereket ki, N ûr Suresi'nin 11. ayetinden baş­
layan 10 ayet gelmişti de, güç durum dan kurtarmıştı kadıncağızı. Pey­
gam beri d e... "A yef'ler nereden gelm işti?175 Kuşkusuz, "Tanrı"dan! Tan­
rı, böyle ayetlerle, her zaman, M uhammed'in yardımına yetişirdi!
[ .]**
V e dem ek ki, başka m ucizeleri gibi, bu "m ucize"si de bir "balon"du tüm üyle. Peygam ber'in de uçurulm asına yardım cı olduğu bir
b alon...
Evet, M uhammed'in "mucize"lerinden örnekler de bu kadarla bitsin.
M usa'nınkiler, İsa'nınkiler ve M uham m ed 'in k iler...
Birkaç ilginç örnek de başka peygamberlerinkinden sunmakta yarar
var sanırım. K ur'an'ın da yer verdiği "mucize"lerden. "Kutsal kitap"lann,
bu arada Kur'an'm, ne tür "mucize"lerle insanları kandırdıkları, biraz da­
ha sergilenmiş olur böylece:
Salih Peygam ber'in D evesi
Kur'an "tefsir"lerine göre: Salih Peygam ber, "m ucize deve"sini
"kaya"dan çıkarm ıştı, istek ü ze rin e.176.
• "Aman D eveye D okunm ayın"!
A 'râf Suresi'nin 73. ayeti:
"Sem ûd toplum una da kardeşleri Salih'i gönderdik. O d a dedi
ki: 'Ey toplum um ! T a n n 'y a kulluk edin! O 'nun d ışında Tanrı nız
yoktur. T anrı'nızdan bir kanıt (m ucize) geldi size: işte şu
T an rı’nın dişi devesi. B ırakın onu, A llah'ın top rağ ın d a otlasın.
Sakın bir kötülükle dokunm ayın ona. Y oksa acı bir ceza sizi y a­
kalar!'"
* İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
** Otuz beş sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
1 1 0

H ûd Suresi'nin 61-64. ayetlerinde, Şuarâ Suresi'nin 155-156. ayet­
lerinde de anlatılır bu. H em en hem en aynen. Salih'in "dişi deve"sine,
K am er Suresi'nde, Şem s Suresi'nde de değinildiği görülür.
"Dişi deve"ye "dokunulm am ası" buyuruluyor. "T abu"dur deve.
İlkel inançlardaki her "tabu" gibi, Salih’in bu devesi de, "tehlikeli"dir.
O nun için "dokunulm az", "dokunulm am alı"dır. İlkel inanca göre "m a­
na" yüklüdür. O nun için "dokunulm az."177
"Bu, bir 'hurafe'dir (boş inançtır)" diyeceksiniz. E lbette ki, öyle.
A m a görüyorsunuz, işte Kur'an-ı K erim im izd e y er alıyor. İnsanlığı
aldatanlarca "hurafe"yi içerm ediği ileri sürülen K ur'an'd a ...
K ur'an'da yer alan tabu, yalnızca bu değil. Tevrat ve öteki Y ahudi
kaynakları aracılığıyla da geçen daha nice tabular var. T evrat'taki ta­
bular arasında "deve, ada tavşanı, tavşan ve dom uz" gibi hayvanlar
d a v ard ı.178 Kur'an'da, "dom uz eti"ne konan "yasak", buradan k ay­
naklanır. "D eve eti" K u r’a n 'da yasak değildir, am a, bir başka nite­
likteki tabu olarak çıkıyor karşıya: "Salih’in devesi" o la ra k ...
• D evenin, Suyu "M ucizeli" İçişi
Şuarâ Suresi'nin 155. ayetinde şöyle denir:
"İşte bu bir dişi devedir. (Kuyudan) su içme hakkı, belirli bir gün
onun, belirli bir gün de sizindir. (Bir gün onun, bir gün sizin.)"
K am er Suresi'nin 28. ayetinde de şöyle anlatılır:
"V e kendilerine ilet ki, sudan içm e, aralarında nöbetleşedir.
H erkes, içm e sırası gelince hazır olacak!"
"Dişi deve"nin içm e sırasıyla halkın içm e sırası neden ayrılm ış?
Çünkü, "tabu" olan deveye yaklaşm ak "tehlikeli"dir ve y ak laşıl­
m am ası gerekir!
Bu "dişi deve" suyu nasıl içerm iş?
Prof. Kâmil Miras diyor ki; "dişi bir devenin, bir peygambere mucize
olması, nasslann (kesin kanıtların) anlattığına göre; bu hayvanın, bir kuyu
dolusu suyu, bir defada içip bitirmesinde, bu şaşılasılıkta görülür. Semûd
ileri gelenleri: 'Artık bu deveyi öldürmeli. Çünkü su içme sırasında kuyuyu
kurutuyor o. Hayvanlarımız susuz kalıyor!' dem ektedirler.. ,"179

111

"Dişi deve"nin neden "m ucize” olduğu anlatılırken, Kur'an "tef­
sirle rin d e bu görüşe de yer verilir. A m a "mucizelik" nedeni olarak
başka şeyler de ileri sürülür. Örneğin ünlü "tefsir" sahibi Fahruddin E'rR âzî (Ö.1209), dört görüş sayar bu konuda. En başta da, "dişi deve"nin,
"kaya"dan çıkarıldığı için m ucize olduğunu ileri süren görüşe yer verir.
Bununla birlikte dört görüşü de anlattıktan sonra şöyle der: "Bilesin:
Kur'an, dişi devede bir m ucizelik olduğunu anlatıyor. B u mucizeliğin
hangi yönden olduğuna ilişkin ileri sürülen bu görüşlere gelince: Bunlar,
Kur'an'da yoktur. Devenin m ucize olduğu, kesin olarak öğrenilmiştir. Bir
yönden m utlaka mucizeliği vardır onun. Gerçeği daha iyi Tanrı bilir."180
"Dişi deve"nin yalnızca "m ucize" olduğunu "bildiriyor" M uham ­
m ed'in T anrı'sı! A m a hangi yönden? B unu bildirm iyor. K eşke bildirseym iş de, bizim m ollalar boş y ere o denli tartışm asalarm ış. [...]
üretm ek için Tanrı varken, bu görevi m ollalar üstlenm ek zorunda kal­
m azlardı o zam an.
N e olursa o ls u n rsö z ü edilen "dişi deve"nin "tabu"luk yanı ağır
basıyor. İlkellerin inançlarında önem li tabuların m ucizelik yanı neyse,
nasıl korkunç sonuçlar yaratabilirliklerinden kaynaklanıyorsa, Salih'in
dişi devesindeki de odur.
• Tanrı, B ir D işi D eve İçin, B ütün B ir Toplum u Yok E diyor
Sem ûd toplum unun "dişi deve"yi kestiği an latılıy o r Kur'an'da.
B irçok surenin ay e tle rin d e ...181 İşte o toplum un b aşın a ne gelm işse o
zam an gelm iş:
N em i Suresi'nin 50. ayetinde T anrı (!) şunu açıklıyor:
"O nlar, (deveyi kesm ek için) bir hile yaptılar; biz de bir hile
yaptık. V e onlar, hilem izin farkında bile olm adılar."
D üşünün, "U lu T anrı", hile yapabiliyor!
D işi deveyi kesm elerinden ötürü zavallı toplum a neler yapıldığı
da "ay ef'lerd e şöyle anlatılm akta:
H ûd Suresi'nin 65-68. ayetleri:
"Kestiler o dişi deveyi. Bunun üzerine Salih konuştu: 'Yurdunuzda 3
gün daha kalıp yaşayabilirsiniz. Yalan çıkmayacak bir sözdür bu.'
Buyruğumuz gelince (Semûd toplumunu yok etme anı gelip çatınca),
1 1 2

Salih'i ve onunla birlikte olan inam dan kurtardık. Bizden bir 'rahmet'
(acıma) olarak... O günün rezilliğinden (getirdiği ölümden) kurtar­
dık onlan. Senin Tannn, işte böyle güçlüdür, üstündür. Deveyi kes­
m e haksızlığında bulunanlanysa korkunç bir ses yakaladı. Ve onlann hepsi, yurtlannda olduklan yerde çöküverdiler. Sanki hiç yaşa­
mamışlardı orada. Bilesiniz ki, Semûd, (deveyi keserek) T annlannı
tanımamıştı. Heyy! U zak olsun Semûd!"
Salih'in "dişi deve"sinin kesilm esinin sonucu.
B u deveyi kesm eleri yüzünden Sem ûd toplum unun başına g e­
lenler, başka surelerde de anlatılır. K am er Suresi'nin 31. ayetinde de
şöyle dendiği görülür:
"O nların üzerine, korkunç bir ses gönderdik. V e onlar, ağıl sa­
hibinin ağılındaki kurum uş ota döndüler."
N em i Suresi'nin 51. ayetinde de şöyle denm ekte:
"...B iz onları (deveyi kesenleri), tüm toplum larıyla birlikte
yerle bir ettik!"
"Kutsal kitap"lar, işte böyle bir "Tann"yı kafalara aşılayagelm işler
B ir "dişi deve kesildi" diye, çoluklanyla, çocuklarıyla tüm toplum u
"yerle bir" eden T an n 'y ı...
K ur'an'da, K ur'an'm T anrısı daha nice çılgınlıklar yapar. O nun
öfkesine uğrayan nice toplum ların en acı biçim de ve bir çırpıda yok
ediliverdikleri açıklanır "kutsal kitabım ız"da.
• B inlerce Yıl Ö nceki S a lih ’in D evesi ve
Sem ûd Toplumu Su İçti D iye
M uham m ed, K uyunun Suyundan Yararlanm ayı Yasaklıyor
"İslam ’da hurafe yok" deyip insanlığı aldatan şarlatanların bir kez
daha dikkatlerine. D aha nice kez sunacağım binlercesinden bir örnek:
A bdullah İbn Ö m er anlatıyor:
"Peygam ber, T ebuk gazasında (Sem ûd toplum unun yok olduğu
anlatılan) H icr vadisinde konaklam ıştı. O sırada, P eygam ber
buradaki kuyunun suyunu içm em elerini ve herhangi biçim de kul-

113

lanm am alarını buyurdu topluluğa. Topluluktakiler; 'İyi ama,
kullandık. O sudan alıp ham ur yaptık, su kaplarım ızı doldur­
duk!' dediler. B unun üzerine Peygam ber; oradakilere: 'O hamuru
tüm üyle atm alarını ve kuyunun suyuyla doldurulm uş kaplardaki
tüm suyu dökm elerini’ buyurdu."ın
G örüyorsunuz, "hurafe (boş inanç)" nasıl [...]* M uham m ed'in!
Bu "hadis", en sağlam hadis kitaplarında da yer almakta. Buharî'nin
E 's-Sahih\ nde de.
H adisi "tercem e" edenlerden Prof. Kâmil M iras, bakın utanm adan
neler yazıyor:
"H icr.... bir vadinin adıdır. Burası, Salih Peygamber'in toplumu olan
Semûd'un yerleşim yeriydi. Allah Teala, bu kavmi burada kahr u
helâk ettiği için Peygamber efendimiz, bu 'meş'ûm' (uğursuz) diyarın
kuyusunun suyundan içilmemesini emretmiştir.” (Kimi sözcükler
Türkçeleştirilm iştir-T.D .)183
H ani, "İslam 'da hurafe (boş inanç) yok"tu?
M uham m ed'in kafa yapısını görüyorsunuz: B inlerce yıl önce yara­
tılan bir efsanede, falanca kuyudan "tabu" deve ve Sem ûd toplum u su
içti diye, kuyunun suyunda "uğursuzluk" görüyor, hatta tüm o yöreyi
uğursuz sayıyor, uğursuz toplum un yaşadığı, "tabu" deveyle birlikte
su içtiği "uğursuz diyar"ın, uğursuz kuyusunun, uğursuz suyuyla ya­
pılm ış ham urları döktürüyor ve o suların içilm esine d e kullanılm a­
sına da izin verm iyor. M ilyarlarca insanın inanageldiği Peygam ber'in
kafası böyle bir kafadır işte. V e bu Peygam ber, çağım ızın nice pro­
fesörünün olduğu gibi, Prof. Kâmil M iras'ın da "Peygam ber efen­
d is id ir ! N asıl düşünm ezsin ey insanoğlu?!
M uham m ed bu efsaneyi nereden alıp aktarm ıştı?
M em un (Halifeliği 813-833) dönem inde yaşamış A bdulm esih İbn
İshak El K indî diye bilinen bir Arap dinbilimcinin şu sözleri ilginçtir:
"Eğer sen, Ad, Semûd, deve ve 'ashabu fil' ve benzeri öyküleri anlatırsan,
biz de sana: 'Bunlar birtakım soğuk haberler ve Arap kocakarılarının gece
ve gündüz söyledikleri saçma sapan sözlerdir' deriz."184
* İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
114

Evet, M uham m ed söz konusu efsaneyi, "Arap kocakarılarının saçma
sapan öykülerinden" almış olabilir. "Eski A rap soybilimcilerinden, eski
Yahudi-Hıristiyan çevrelerden, en başta da; İslam öncesinin YahudiH ıristiyan karışımı söylevci ve ozanlarından aktarmıştır" da denebilir.
İslam öncesinin ünlü söylevci ve ozanlarından Kuss İbn Saide'nin, yine o
dönem in aynı tip ozanlarından Adiyy İbn Zeyd'in şiirlerinden örnekler
verilebilir. Bu Yahudi-H ıristiyan karışımı kişilerin söylev ve şiirlerinde,
"Âd" ve "Semûd" toplundan konusunda, Kur'an'da anlatılanların, kimi
zam an benzerini, kimi zaman da aynını bulm aktayız.185
M uham m ed, kim inde [...] aktarır. U staca değiştirerek, ya d a o ldu­
ğu g ib i... K im inde, kendisi uydurur; olm uş gibi gösterir. K im indeyse
karıştırıp salata yapar.
Söz konusu "deve"li efsane hangi türdendir?
"K arm a-salata" türünden olm a olasılığı daha çok.
"D eve"li m ucizeden sonra, geçelim "eşşek"li m ucizeye:
E şeğiyle Birlikte Ö ldükten Yüz Yıl Sonra D irilen K işi
Kur'an-ı Kerim, B akara Suresi, ayet 259:
"Ya da şu kim se gibi ki, altı üstüne gelm iş bir kente uğramıştı da:
'Bu duruma geldikten sonra, Tann, nasıl diriltebilir bir ölü kenti?'
demişti. Tanrı da hemen o kişiyi öldürdü. Yüz yıl kadar ölü
bıraktı. Sonra diriltti. V e sordu: 'Bu yerde ne kadar kaldın sence?' O
kişi karşılık verdi: 'Bir gün, ya da yarım gün kalmışımdır.' Tanrı:
'Hayır!' dedi: 'Sen yüz yıl kaldın burada böyle. Yiyeceğine, içece­
ğine bak, bozulmam ış. Ve eşeğine bak. Seni, insanlar için, üze­
rinde düşünülecek bir mucize yapm ak istedik. Şimdi iyi bak ke­
miklere: Bak, nasıl birleştirip et giydiriyoruz bunlara.'"
İşte böyle diyor bizim kutsal kitabımız. Bir kentin, yeniden bayındır
bir duruma gelebileceğini "kanıtlamak" için, adamı tutup öldürüyor.
Eşeğiyle birlikte... Yüz yıl ölü bırakıyor. Aynı yerde... Sonra diriltiyor.
Biraz sonra da eşeğini... Eşeğin kemiklerini bir araya getiriyor; etle
kaplıyor. Ve: "Hooop" dirilip kalkıyor eşek. Eşekoğlu eşek!.. Buna inan­
mak için ne olmak gerek? [...]*
* On altı sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)

Kur'an, Tanrı'nın ağzıyla bildiriyor ki; bu adamın, eşeğiyle birlikte
öldürüldükten ve yüz yıl bırakıldıktan sonra diriltilmesi insanlar için
"üzerinde düşünülm eye değer bir mucize"dir. "Amennâ" diyelim, ama
kim görmüş bunu ey ulu Tanrı?! Y alnızca "efsane"de yer alan ve biraz da
Muhammed'in uydurarak, katarak Kur'an'a geçirdiği bu saçmalık nasıl
"mucize" olabilir? "Düşünme"yi öğütlüyorsun ama, "akıl"la bağdaşam a­
yacak bir şey, onun alanına nasıl çekilebilir?
Kur'an yorum ları ve hadis kitapları, ayette, yüz yıl ölü kaldıktan
sonra dirildiği bildirilen kişinin "Ü zeyir" olduğunu anlatırlar.186
"Ü zeyir"in P eygam ber olup olm adığı "İslam "da tartışm alıdır. K i­
m ileri onun Peygam ber, kim ileri de "erm iş" olduğunu söyler.
Kimliği de tartışmalı: Kimi tarihçi ve yazarlar, "Kur'an'da, 'Üzeyir'
diye sözü edilen kişi, Tevrat'taki 'Ezra' olsa gerek" derler.187 Kimileri
Üzeyir'in, Tevrat'taki "Ermiya" (Yeremya) Peygam ber olduğunu ileri
sürerler.188
Bence bu ayette, sözü edilmek istenen kişi, Yahudilerin ileri gelen
Peygamberlerinden Yeremya'dır. A m a Muhammed, başka kişilerin "menkıbe"lerinden de alarak yeni baştan oluşturmuştur efsaneyi. Tam kendine
özgü biçim de...
Sadeddin Evrin Paşa da, "Üzeyir"in, Tevrat'taki Yerem ya olduğu gö­
rüşünde. Ancak, öldükten yüz yıl sonra dirilme, yani K u r’a n 'daki "eşekli
efsane", Tevrat'ın Yerem ya bölüm ünde yok. Neden?
P aşa hazretleri bu "neden"i açıklamıyor. A m a başka şeyi açıklıyor.
Bir insanın "öldükten yüz yıl sonra" nasıl "dirilebileceği"ni açıklıyor!
Şim di m erak edeceksiniz, "nasıl?" diye.
Evrin Paşa, söz konusu ayete yer verdikten sonra: "Yüz yıl sonra ha­
yata gelişe misal olarak, şu hayrete değer benzeyişi hatırlatabiliriz" diyor
ve A m erika Birleşik Devletlerinin iki eski Başkan'ı, A braham Lincoln ile
Kennedy arasındaki "benzeyiş"i anlatıyor!189
Y ani B aşkan K ennedy; B aşkan L incoln'ın ta kendisi m iydi P aşa
hazretleri? İkisi, gerçekte aynı kişi m iydi?
V e "kuş"lu m ucize:

116

Ö ldürülüp Param parça Edildikten Sonra
D iriltildikleri B ildirilen D ö rt Kuş
K ur'an-ı Kerim, B akara Suresi, ayet 260:
"İbrahim ; 'Tanrım ! Ö lüleri nasıl diriltiyorsun, göster!' dedi. T an ­
rı; 'İnanm ıyor m usun yoksa?' karşılığını verince de; 'Evet, ina­
nıyorum , am a, yüreğim kansın istiyorum !' diye konuştu. B u kez
T anrı şöyle dedi: 'D ört kuş tut, o nları kendine alıştır, sonra
(parçalayarak) her parçasını her bir dağın üzerine koy. V e sonra
o n la n çağır. K oşarak sana geleceklerdir. B ilesin ki, T an n güçlüdür ve hikm etlidir.’"
D emek ki, Tann, "ölülerin diriltilebildiği" konusunda peygamberlerini
inandırm ak için bile birtakım çabalara girişmiş. İbrahim Peygam ber'e de
dört tane kuş bulmasını, bunlan parçalayıp her bir parçasını ay n ayrı
dağlara koym asını ve çağırmasını söylemiş. İbrahim'in çağırm asıyla
kuşlar dirilm işler, "koşarak”, yani uçarak gelmişler! Kimi Kur'an yo­
rum larına göre bu dört kuş şunlar: Tavus, horoz, karga ve güvercin.190
B aşka takım lar ileri sürenler de v ar:191
"Tavus, horoz, güvercin, turna", "tavuz, horoz, hindi, kaz", "tavus,
horoz, karga, doğan", "tavus, horoz, karga, ördek" ve "horoz, ördek,
karga, güvercin".
Kur'an 'da anlatılan "dört kuş" m asalına inanılırm ış bir zamanlar.
Ç ok eski çağlarda. Masalların gerçekler yerine geçtiği çağlarda... O
çağlardan ve masal dünyasından da, M uhammed'in Kur'an'ına gelm işler.
K anat çırpa çırpa uçarak gelip konm uşlar anlaşılan. "K uşlaştırılm ış"
insanlara [...] d iy e ...
H er n ey se... İbrahim P eygam ber sonradan inanm ış m ı? İnanm ış
m ı ölüleri T an n 'n ın nasıl dirilttiğine?
B ir "açıklam a" yok.
A m a M uham m ed'in başka türlü, ilginç bir açıklam ası var:
Buharî ve M üslim'in E 's-Sahihlen başta olm ak üzere en sahih hadis
kitaplannda yer aldığına göre; M uhammed, İbrahim'in, ölmüşlerin diriltileceklerine, gözleriyle görmeden inanmadığına dikkati çekiyor ve İb­
rahim gibi biri inanmadıktan sonra, kendisinin "inanmamakta çok daha
haklı" olduğunu açıklıyor.192

117

M uham m ed, ağzından kaçırm ış işte böyle. D em ek ki, tüm gös­
terilerine, "num ara"larına karşın, o da inanmam ış gerçekte. "Ölülerin diriltilebilecekleri"ne, sevgili Peygam berimiz (!) de inanmamış!
İbrahim Peygam ber'in bir de "ateş"li m ucizesi var:
İbrahim P eygam ber, A lev A lev Yanan A teşe Atılm ış,
A m a Yanm am ış
"K utsal kitabım ız" Kur'an, E nbiyâ Suresi, ayet 68-69:
"'Y akın onu! B ir şey yapacaksanız onu yakın da, T anrılarınıza
yardım etm iş olun!’ dediler. B izse (yanan ateşe) şöyle dedik:
'Ey ateş! Soğu! V e esenlik ol İbrahim 'e!"'
İbrahim "ateş"e atılm ış, am a, yanm am ış. T anrı'nın buyruğuyla!..
A teş yak m am ış onu!
Bu "m ucize"ye, başka surelerin ayetlerinde de yer v erilir.193 D aha
geniş biçim iyle de, K u r’an yorum larında ve hadis kitaplarında yer ve­
rildiği görülür. Bu kitaplarda, İbrahim 'i ateşe attığı ileri sürülen
hüküm darın adı da açıklanır: N em rud. T evrat’ta N im rud diye g eçer.194
Ö ykünün kaynağıysa, Kur'aıı 'dan çok önceleri kalem e alınm a Tevrat
yorum ları, yani Y ahudi kaynaklarıdır. G erek Kur'an yorum ları, gerek
hadis kitapları da ayrıntılarıyla öykünün tam am ını, bu kaynaklardan
("M idraş"lardan) alm ışlard ır.195
İleri sürüldüğüne göre, "İbrahim 'in ateşe atıldığı" yolundaki an­
layış ve bu anlayış üstüne uydurulan öykü, Tevrat yorum lanırken bir
yanlış yorum dan kaynaklanm akta. K ur'an'a, yorum larına ve hadislere
de oradan yansıtılm ış bulunm akta.
B ir k itap ta şunlar yazılı:
"Bu çocukça masalın m evcut olmadığını söylemeye bile gerek yok.
Tersine; (Tevrat'ın) Tekvin sifrinden anlaşıldığına göre; Nemrud'un,
İbrahim zamanından birçok yüzyıl önce yaşadığı belli. Gerçi
Kur'an'da Nemrud adı geçmemekte. A m a bu ad, Midraş Rabbi
kitabındaki Yahudi öyküsünde olduğu gibi, hem Müslümanların ge­
leneğinde, hem de Kur'an tefsirlerinde, İbrahim'in ateşe atıldığına
ilişkin bir öyküde görülür. Buradaki tarih yanlışı; Büyük İskender
ile, Türk Padişahı Osman Gazi arasında ne kadar uzun bir zaman
118

geçtiğini ve böyle olayın, Osman'ın başından geçmediğini bil­
meyen kimsenin: 'Büyük İskender, Osman'ı ateşe attı!' dem esi
kadar büyüktür.
"Bundan başka; İbrahim 'in ateşe atılıp kurtulm asına ilişkin öy­
künün temeli, bir eski Yahudi yom m cusunun yaptığı cahilce bir
yanlışlıktır. Bu da; Cunatan'ın, Babilon'u bilmediğinden, orada bir
kentin adı olan ’Ur' sözcüğünü, Aram î dilinde ateş demek olan 'or'
anlamına alarak, (Tevrat'ın) Tekvin kitabının 11. babının 28. fık­
rası (ayeti) üzerine yazdığı yorumda, 'putlara tapmadığı için
İbrahim'i N em rud ateşe attığı zaman, onu zarar vermesi yönünde
ateşe izin verilmedi' diye yazmış olmasıdır. Gerçekte, bu öykü, bir
tem ele dayanmamaktadır. Cunatan'ın bu yanlışlığı yapm asına
şaşılacak değil. G erçekte şaşılacak olan şey, tanrısal vahiy alm a
başarısına erdiği savında bulunan bir kimsenin, bir yanlışlığa
dayalı olan böyle bir masalı, harfiyyen doğru kabul etmesi ve Ceb­
rail aracılığıyla Tanrı'dan aldığını ileri sürdüğü kitabının (Kur'an'm)
çeşitli yerlerine sokuşturması, kendisine uyanlara da, buna inanmayı
öğütlemesidir.. ."1%
"Ateş"e atılıp da "yanmadığı" ileri sürülen İbrahim Peygam ber kim ?
H er şeyden önce "ata". Yahudilerin atası. Tevrat ayetlerine göre.197
Sonra Muhammed'in atası. Peygamber'in Buhaıînin E's-Sahiti'mûe de yer
alan bir "hadis"ine (şiirine) göre.198 Ve sonra "Müslümanlar"ın atası. Hacc
Suresi'nin 78. ayetinde "Müslümanlar"a, "Müslümanlar" adım onun verdiği
anlatılır ve "İslam milleti (ümmeti)" için "...babanız İbrahim'in milleti"
denir. Demek ki, Yahudilerin de, Müslümanların da "ulu ata"sıdır İbrahim.
İşte bu "ulu ata", Tevrat’a göre de, Muhammed'in anlattıklarına göre
de; M ısır'a gittiğinde, karısı güzel Sara'yı, Firavun'a "kardeşim" diye
tanıtmış korkusundan. B aşka bir söyleyişle, Firavun’a sunmuş. Hem de
kendi eliyle... Yani korkusundan, karışım, Firavun'a "[...]* adam"dır bu
"ulu ata".
7evrar'ta bakın nasıl anlatılıyor:
"V e vaki oldu ki, M ısır’a gitm esi yaklaştığı zam an, karısı Sara’ya dedi: 'İşte biliyorum ki, sen, görünüşü güzel bir kadınsın.
* İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
119

V e olur ki, M ısırlılar seni görünce, bu onun k arısıd ır d erler ve
beni öldürürler, fakat seni sağ bırakırlar. Senin yüzünden bana
iyi davranılsın ve senin n edeninle benim canım ya şa sın diye:
O nun kız kardeşiyim de.' V e vaki oldu ki, A bram (İbrahim ),
M ısır'a girdiği zam an, M ısırlılar, kadının ço k güzel olduğunu
gördüler. Firavun'un kom utanları d a gördü onu. V e onu Firavun'a övdüler. V e kadın, F iravun'un sarayına (harem ine) alın­
dı. V e onun yüzünden A bram 'a (İbrahim 'e) iyi davrandı. Ve
onun koyunları, sığırları, eşekleri, dişi eşekleri, köleleri, cariyeleri, develeri oldu." (Tekvin, bap 12, ayet 11-16.)
Bu Y ahudi kutsal kitabından, ya da yorum undan öyküyü öğrenen
M uham m ed de şöyle anlatıyor:
"İbrahim, yalmzca 3 kez yalan söyledi. Yalanlardan ikisi, Tann'yla
ilgili konulardaydı. Birinde; (hasta olmadığı halde) 'hastayım!' de­
mişti. Ö büründeyse, (putları kendisi kırdığı halde) 'ben kırmadım.
Putların büyükleri, öbürlerini kırdı' diye söylemişti. Ü çüncü yalanı
d a şöyle oldu: B ir gün (Karısı) Sâre'yle birlikte, zorba hüküm ­
darlardan birinin ülkesine gitmişlerdi. Hükümdara: 'Burada bir
adam var. Yanında da dünyanın en güzel kadını' diye bilgi ilettiler.
Hükümdar, İbrahim'e adamlarını gönderip, kadının kimliğini sordurttu. 'Bu, senin neyin olur?' dediler. O da: 'Kız kardeşim!' karşı­
lığını verdi. İbrahim, sonra Sâre’yle baş başa kalınca: 'Kız kar­
deşim olduğunu söyledim, sakın beni yalancı çıkarma! T ann'ya ant
içerim ki, yeryüzünde, ikim izden başka inanır yoktur' dedi. Sonra,
Sâre'yi hükümdara gönderdi. .."
Bundan sonra, M uhammed'in, öyküye eklediği birtakım eklentiler
var: B u eklentilere göre, Sâre "dua" etm iş de, hüküm dar ölür gibi olmuş.
Sâre'ye her yaklaştıkça hüküm darın başına bu durum gelm iş. Sonuç ola­
rak, hükümdar, [...]* yapamamış. Bu eklentiler, İbrahim'in [...] kur­
tarm aya yönelik. A m a boşuna. Çünkü, kansını hüküm dara sunulmak
üzere gönderen İbrahim'in, bilinen ahlak kurallarına göre [...] gidermeye
yetmez. Böyleyken: M ümtehine Suresi'nin 4. ayetinde, İbrahim'in "örnek
alınması gerektiği" anlatılır. Dahası; onu örnek almaları, tüm inanırlara
* Beş sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)

120

öğütlenir. "Ahlak kuralları değişmiş midir acaba?" Kuşkusuz, öyle olması
gerekir. Ancak, Şûarâ Suresi'nin 13. ayetine ve daha birçok surelerdeki
ayetlere göre, İbrahim Peygamber’den bu yana, "din ve ahlak "kuralları
"değişmemiş".’O zaman; "bir adam kalksa da, korkusundan, karısını su­
nulmak üzere falanca ya da filanca zorbaya gönderse, [...] davranmış
sayılmaz mı?" biçiminde bir som atsa ortaya, ne karşılık verilebilir? D aha
kısası: Tanrı, herkesin İbrahim gibi [...] davranmasını mı önermekte?
Tevrat'ın anlattıklarına göre, Firavun, İbrahim 'in güzel karısı
S âre’yle yatm ış ve de [...]* !
N e var ki, Tanrı, İbrahim'e kızacağı yerde, tutup Firavun'a öfkelenmiş.
Tevrat'ta şunlar yazılı:
"V e Rab, A bram 'ın karısı Sâre'den dolayı, F iravun'u ve onun sa­
rayını, büyük v uruşlarla vurdu. V e Firavun, A bram 'ı çağırıp d e­
di: 'B ana bu yaptığın nedir? Bunun, senin karın olduğunu niçin
bana söylem edin de, benim kız kardeşim dir, dedin? N için öyle
söyledin de, ben de onu karı olarak aldım ? Şim di işte karını al
ve git!' V e onların hakkında, Firavun, adam larına buyruk verdi,
onu ve karısını, o n a ait her şeyle birlikte g ö n d erd iler..." (T ek ­
vin, bap 12, ayet 16-20.)
B uharî'de de yer alan bir hadise göre, M uham m ed, İbrahim için ne
dem iş biliyor m usunuz? "O nun tıpkısını görm ek istiyorsanız; işte a r­
kadaşınıza (bana) bakın!" (Bkz. Tecrid, 1378 N o.lu hadis.) [...]* *
K orkusundan ve de çıkarı için, eliyle güzel karısını F irav u n 'a "tes­
lim " edilm ek üzere gönderen "atalar atası" ve ilk Y ahudi peygam ber
sayılan İbrahim 'in daha neleri var:
Firavun, güzel kadın Sâre'ye, yanından ayrılırken verdiği "arm ağan"lar arasında, bir de "cariye" arm ağan etm işti: "H âcer."
İbrahim , bakın neler yaptı bu "cariye"ye: K arısı Sâre'den aldı;
koynuna alıp yattı. Y ani (...]* * * H âcer, İbrahim 'den gebe kaldı. G ünü
geldi; çocuğunu doğurdu: İsm âil (Peygam ber). Sonra, "Ulu" P ey ­
gam ber İbrahim , en acım asız kim senin bile kolayca yapm ayacağı
şeyi yaptı: H âcer'i, ço cuğuyla (İsm âil'le) birlikte, götürdü; ıssız,
* Beş sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
** On sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
*** Üç sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)

121

otsuz-susuz bir yere bıraktı. Kur'an'da, İbrahim Suresi'nin 37. aye­
tinde de, onları böyle bir yere bıraktığı açıkça anlatılıyor. H adislerde,
bu durum un daha acıklıca anlatıldığı görülür. B uharî'nin de yer
verdiği bir hadiste şöyle denm ekte:
"...İbrahim , Hâcer'le em zirmekte olduğu çocuğu İsmâil'i, Kâbe'nin
bugün bulunduğu yere, M escidü'l-Haram'ın yerinin yukarısındaki
Zem zem Kuyusunun üst yanında bulunan bir ağacın yanına bıraktı.
O zamanlar, Mekke'de hiç kimse; dahası, içecek su bile yoktu.
İbrahim, Hâcer'le oğlunu böyle bir yere bıraktı. Y anlarına da
yalnızca, içi hurma dolu bir dağarcık, içi su dolu bir kırba (tulum)
koydu. Sonra da (Şam'a gitm ek üzere) ayrılm aya yöneldi. İsmâil'in
annesi (Hâcer) de, ardından bakıp izlemeye koyuldu İbrahim'i. Ve
şöyle seslendi: 'Ey İbrahim! İnsanın ve hiçbir şeyin bulunm adığı
böyle bir vadide, bizi bu durum da bırakıp da nereye gidiyorsun?'
Kadın bu soruyu İbrahim'e birçok kez yöneltti. A m a İbrahim
karşılık vermesi şöyle dursun, ona dönüp bakm adı bile. Sonra
kadıncağız son bir soru daha sordu: 'Bizi, buraya getirip bırakmanı
sana Tanrı mı buyurdu?' O zam an İbrahim soruya: 'Evet!' diye
karşılık verdi. Bunun üzerine Hâcer: 'Öyleyse, o bizi burada korur,
yok etmez!..'" (Bkz. Tecrid, 1381 No.lu hadis.)
K im yapıyor bu acım asızlığı? P eygam berlerin babası ve gerek
Y ahudilerin, gerek M üslüm anların "ata"sı olan İbrahim Peygam ber!
Tevrat'ta d a aşağı yukarı böyle anlatılır. (B kz. T ekvin, bap 21,
ayet 9-17.)
D önelim yine, İbrahim 'in "ateş"li m ucizesine:
B iliyor m usunuz, M uham m ed'im ize göre, İbrahim Peygam ber'in
içine atıldığı "ateş"i hangi yaratık "körüklem iş"? B u yaratık: K erten­
kele. Y anlış görm ediniz: İbrahim 'in ateşini körükleyen yaratık, k er­
tenkeleym iş! " A lac a’sıy m ış.
Kertenkele, İbrahim 'in İçine A tıldığı A teşi
K örüklediği İçin C ezalandırılm ış
İguanagiller familyasından anol diye bilinen kertenkele olmalı. Çünkü
bu kertenkele kızdığı zaman, boynunun altındaki torba, biçimli bir yapıyla
şişer! Şişen bu torba, tam İbrahim'in "ateş"ini körüklem eye elverişli du­
122

I

ram a gelir! Bu namussuz hayvan körüklemiş olmalı o ateşi! Onun için de
görüldüğü her yerde, sevgili Peygamberimiz M uhammed’in öğüdüyle
hemen öldürülmek! İbrahim'in ateşini körüklemenin cezasım çekmeli!
"Mizah" sanacaksınız. A m a değil. Gerçekten öğütlüyor M uham m ed
bunu. Öğüdünü de E's-Sahihu'l-Buharî başta olm ak üzere, en sağlam ha­
dis kitapları bile yazıyor. M uhammed, "alacalı kertenkele"nin öldürül­
mesini buyuruyorken, aynen şöyle diyor: "Ve K âne yenfuhu alâ İbrahime
aleyhisselâmi." Yani: "Çünkü o kertenkele, İbrahim Peygamber'in üzerine
(atıldığı ateşe) doğru üfürüyor, ateşi körüklüyordu." (Bkz. Tecrid, 1380
N o.lu hadis.) Bunu söyleyen, ikide bir, "akıl ve bilim dini" olduğu ileri
sürülen İslam'ın peygamberidir!
B u [...], T evrat'ta yer alan benzer bir [ ...] anım satıyor:
"C ennet"te, H avva'ya yasak m eyveyi yedirttiği ve onun, eşi
A dem ’le birlikte "cennet"ten kovulm alarına yol açtığı anlatılan yılanı,
T anrı'nın nasıl "cezalandırdığı" şöyle açıklanıyor:
"Ve Rabb Allah, yılana dedi: Bunu yaptığın için, bütün sığırlardan,
bütün kır hayvanlarından daha lanetlisin. Seninle kadın arasına ve
senin zürriyetinle onun zürriyeti arasına düşm anlık koyacağım. O,
senin başına saldıracak, sen de onun topuğuna saldıracaksın..."
(Tekvin, bap 3, ayet 14-15.)
M uham m ed'in "kertenkele"ye ilişkin anlattıklarının ilkelliğiyle,
burada yılanla ilgili anlatılanların ilkelliği aynı. B urada, "suç" işled i­
ği ileri sürülen yılanın kendisiyle birlikte tüm "zürriyeti" (nesli) "ceza"landırılıyor. M uham m ed'in, masallardan aşırıp anlattığında da; "ker­
tenkele" nesliyle birlikte aynı türden "ceza"ya çarptırılıyor.
Ey "kertenkele"! N e halt ettin de, tüm soyunun "cezalandırılm asına
yol açan bir iş işledin! İbrahim ’in atıldığı ateşi "körüklemek" sana mı
kalm ıştı?
İbrahim 'in "ateş"e atılm ası ve "yanm am ası"n a ilişkin öykünün b ir
benzerini, Tevrat'ın D anyal bölüm ünde buluyoruz:
"V e 3 adam , Şadrak, M eşak ve A bed-nego, bağlı olarak, ateşi
alevli fırının içine atıldılar.
"O zam an, Kral N ebukadnetsar şaştı. (Çünkü durum şaşırtıcıydı.)
V e tez ayağa kalktı; öğütçülerine söyleyip dedi: 'Biz ateşin içine,
123

bağlı 3 kişi atmadık mı?' K rala cevap verip dediler: 'Gerçek, senin
dediğin gibidir ey Kral!' Kral karşılık verip dedi: 'İşte ben, çö­
zülm üş 4 kişi görüyorum. Bunlar, ateşin içinde yürümekteler. Ve
kendilerine bir zarar olm am ış. D ördüncünün görünüşüyse, bir ilah
oğluna benziyor.'
"N ebukadnetsar, ateşi alevli fırının kapısına yaklaştı; söyleyip
dedi: 'Ey Y üce Allah'ın kullan, Şadrak, M eşak ve Abed-nego! Dışan çıkın ve buraya gelin!' O zaman, Şadrak, M eşak ve Abed-nego, ateşin içinden çıktılar. V e satraplar, kaym akam lar ve valiler ile
Kralın öğütçüleri, bir araya toplanm ış olarak, bu adam lan gördüler.
V ücutları üzerinde, ateşin gücü-izi yoktu. V e başlannın saçları
yanm am ış ve şalvarlarının durum u değişm em işti. A teşin kokusu
da onlara sinmemişti." (Bap 3, ayet 23-27.)
G örüyorsunuz, İbrahim 'in "ateş"li m ucizesini, M uham m ed ne­
relerden [ ...] koym uş K u r'a n ’a.
Ve "ateşligillerden" büyük "aşk"lı m ucize, ya da m ucizeli aşk:
Süleym an'ın M ucizesi ve Sebe' K raliçesi
Kur'an, N em i Suresi, ayet 16:
"A nt olsun ki, Süleym an, D avud'un m irasçısı oldu. Süleym an;
'Ey insanlar! Bize kuşdili öğretildi ve bize her şeyden bolca ve­
rildi. K uşkusuz bu apaçık bir üstün iyiliktir' dedi."
A ynı sure, ayet 17-19:
Bu ayetlerde, Süleyman'ın, "cin"ler, insanlar ve "kuş"lardan oluşan
ordusunu toplayıp yola çıktığı, yolda karınca deresine vardığında
karıncalarla karşılaştığı, bir karınca liderinin; "Karıncalar! Haydi yu­
valarınıza girin de; Süleyman ve ordusu, farkında olmadan sizi ezmesin!"
diyerek öteki karıncaları uyarm asına tanık olduğu, bu uyan sözlerine
güldüğü, bu sözleri anlamasını sağlayan T an n ’mn iyiliğine "şükür"le
karşılık verdiği anlatılıyor.
A ynı sure, ayet 20-23:
"Süleyman, kuşlan gözden geçirdi ve: 'Hüdhüdü (çavuşkuşunu)
niçin göremiyorum? Yoksa, yitiklerden mi oldu? Kesinlikle ağır bir

124

cezayla cezalandıracağım onu. Y a da keseceğim. M eğer ki, açık bir
kanıta dayalı bir gerekçeyle bana gelm iş ola!' diye konuştu. Çok
geçm eden hüdhüd gelip şunları söyledi: 'Süleyman! Senin bil­
mediğin bilgiler elde ettim. Sebe' (ülkesi)den, sana kesin bilgi (ha­
ber) getirdim. Kadın buldum! Hükm üdarlık eden bir kadın. H er
şeyden kendisine bolca verilmiş. Bir de büyük tahtı v a r..
A nlaşılan, "Süleym an’a kadın bulmasaydı", "hüdhüd" denen kuşun
hali haraptı!
A ynı sure, ayet 24-26:
B u ayetlerde, "hüdhüd"ün, Sebe' (Y em en'de bulunan Saba) ken ­
tindeki toplum un dinsel inançları konusunda da, S üleym an'a bilgi (!)
verdiği açıklanıyor.
A ynı sure, ayet 27-28:
Süleym an, "hüdhüd"e seslenerek:
'"B akacağız, doğru m u söylüyorsun, y oksa yalan uyduranlardan
m ısın, anlayacağız. Şim di sen şu m ektubum u götür, (K raliçenin
• sarayındaki) ilgililere ilet. Sonra, bir yana çekilerek ne sonuca
varacaklarını anlam ak için bekle!' dedi."
A ynı sure, ayet 29-37:
Bu ayetlerde, Süleyman'ın mektubunu alan Sebe' (Saba) Kraliçesinin,
danışmanlarını topladığı, mektubun içeriğini görüştüğü, eğer Süleyman'a
birtakım armağanlar göndermezse, onun gelip ülkesini altüst edebileceğini,
bunun hükümdarlarca uygulanagelen bir gelenek olduğunu söylediği,
sonra, Süleyman'a armağanlar gönderdiği, ama, Süleyman'ın, kendisinde
çok daha bol mal-mülk bulunduğunu söyleyerek bu armağanları kabul et­
mediği, Kraliçenin armağanlarını getiren elçisine; "Geri götür armağanları.
V e onlara, benim ant içerek: 'Ordumla, karşı koyamayacakları bir orduyla
gelir; onları, ezilmiş ve alçalmış durum a düşürerek ülkelerinden çıkarı­
n ın!’ dediğimi söyle!" biçiminde seslendiği bildiriliyor.
A ynı sure, ayet 38-40:
B u ayetlerdeyse: S üleym an'ın (Sebe1 K raliçesine kavuşm ası için,
T a n n 'n ın sağladığı) şaşılası "m ucize"si anlatılıyor: S üleym an, d a­
n ışm anlarına ve ileri gelen ilgililere: "O nlar bana teslim olm adan ö n ­
ce, K raliçenin tahtını-sarayını, bana, buraya kim getirilebilir?" diye
125

sorm uş; "cinlerden ifrit" hem en atılıp şu k arşılığ ı verm iş: "S ana onu
ben getiririm ! H em de, sen daha yerinden kalkm adan." B ir başkası
atılıp kendisini daha güçlü gösterm iş ve "Ben, onu sana daha çabuk,
sen daha gözünü açıp yum m adan getirebilirim !" d iy e konuşm uş. V e
de "getirm iş"!
A ncak "N em i" (karınca) Suresinin buraya değin sunulan ayet­
lerindeki bir sürü [...] ve olam azlık yanında, S üleym an-Sebe' (Saba)
K raliçesi m asalına ilişkin kesim de, "yenilir-yutulur" türden olm ayan
iki olam azlık var: Bunlardan biri coğrafya yönünden, öbürü tarih
yönünden.
Coğrafya yönünden olamazlık: Yahudi Kral ve Peygam beri Süley­
man’ın bulunduğu yer: Yeruşalim (Kudüs). "Sebe"' (Saba) kent ve dev­
letinin bulunduğu yerse: G üney Yemen'de, Kızıl Denizle Aden Körfezi
arasında kalan buruna çok yakın bir kesimde. Yani Yeruşalim nereee,
Sebe' nere? Arada, 2000 km.den çok uzaklık var. B u kadar bir uzaklıktan,
Sebe' Kraliçesinin taht ve sarayının bir anda alınıp götürülm üş ola­
bileceği düşünülebilir mi? Yani gerçekle bağdaşabilir mi bu? B una inan­
m ak için çocuk masallarında anlatılanlara inanacak kadar "gerçek"lerden
uzaklaşm ak gerekir.
Süleyman’ın mucizelerine ilişkin ayetlerde anlatılan masal ve saç­
malıkları, başka konulardaki saçm alıklar gibi, "akıl ve bilim"le bağdaş­
tırm aya çalışan Sadeddin Evrin Paşa, "Süleyman'ın rüzgâra (yele) bi­
nerek sabahtan akşama kadar olan bir zam an içinde 2 aylık bir uzaklığa
varabildiğini" anlatan Sebe' Suresi'nin 12. ayeti üzerine, şunları yazm ak­
tan kendini alamıyor: "Çocuk masalı, 'uçan halı' veya 'süpürge üzerinde
uçan, küpe binen cadı' örneği gibi Süleyman'ın gökyüzünde tahtıyla uça­
rak İstanbul'a geldiği ve burada Belkis'e (Sebe’ Kraliçesine) köşk yap­
tırdığı efsanesi, tamamen hayal m ahsulüdür."199
Peki, Sebe' Kraliçesinin taht ve sarayının 2000 km.den daha çok bir
uzaklıktan, bir anda Yeruşalim ’e (Kudüs'e) getirtilip kondurulması ne
"mahsulüdür" Paşam ? Bu da aynı tip bir çocuk m asalı değil midir?
Tarih yönünden olam azlık: İslam A nsiklopedisi'nden, konuya
ilişkin bir kesim i, anlaşılabilir bir T ürkçeye çevirip sunm ak yerinde
olacak:

126

I

"...Süleym an Peygam beri ziyaret etmiş olan Sebe' (Saba) K ra­
liçesinin öyküsüne, bu öykünün tarihsel değerine gelince: Sebe' ve
M ain (Devleti) hakkında bildiğimiz her şey, bu ülkede bir Kraliçe
bulunduğuna ilişkin ileri sürülen varsayımın tersini ortaya koy­
maktadır. Glaser'in ve E. Meyer'in hâlâ inandıklarına uyacak biçim­
de, Sebe"de kadın bir hüküm darın yaşam ış olduğuna tanıklık ede­
cek bir belge bulunup gösterilemez. Eski Sebe' kabilelerinin İÖ XI.
ya da X. yüzyıla ait olduğuna, Süleyman'ın zam anında kuzeye
doğru uzaklara uzanan büyük bir Sebe’ devletinin bulunduğuna
ilişkin varsayımı ileri sürmeyi mümkün kılacak bir tanıklık (belge,
kanıt) da yoktur. Sebe' Kraliçesi kişiliğinde, Sebe'lilerin asıl ülkesi
olan Yareb'in bir Kraliçesini görmem iz de müm kün değildir. Bu,
bir uydurm a olarak, aralarında Aribî Kraliçeleri tarihçe bilinen
Kuzey Arabistan Kraliçelerinin varlığının bir anısı olabilir. Bu anı,
A raplar tarafından yeniden ele alınmış ve Sebe' Kraliçesi Belkis
efanesi g elişm iştir..."200
O lanca dinciliğine karşın Prof. Dr. N eşet Ç ağatay bile şunları
yazıyor:
"Ö te yandan, söylentilerin, İsrail K ralı S üleym an'la (saltanatı:
İÖ 973-933) çağdaş gösterdiği Sebe' M elikesi hikâyesi, tarihi
olaylara pek uygun düşm em ektedir. ( ...) Y em en’de B elkis adlı
K raliçeyi, H im yerliler dönem inde B elkis B int H edhad adı altın­
da ve M iladi 330-345 yılları arasında hüküm sürm üş olarak gö­
rüyoruz ki, H ıristiyanlığa yeni girm iş olan H abeşlilerin bunun
zam anında Y em en'e saldırışları olm uştur. B u kadınla, ondan
13-14 yüzyıl önce yaşam ış olan İsrail K ralı S üleym an arasında
bir ilgi olam az. Y em en'deki Sebe' D evleti, en erken İÖ VIII.
yüzyılda kurulduğuna göre, aşk öyküleri dillere destan olan Belkis'in, Sebe' M elikesi olm ası bile u z a k tır..." 201
"Bu Sebe' D evletinin bir K raliçesinin, İsrail K ralı Süleym an'la
ilişki kurm uş olm ası, tarihi gerçeğe uym adığı halde, eski tarih ­
çiler, bundan söz e d e rle r..."202

127

"Eski tarihçiler" ne dem ek? "K utsal k itap ” Kur'an bile söz etm iyor
m u? "Tarihsel gerçeğe" uym adığı halde?!
Kur'an d a n izlem eyi sürdürelim :
A ynı sure (N em i), ayet 41-44:
"Süleyman; Tahtını-sarayını onun tanıyam ayacağı bir durum a ge­
tirin de bakalım, tanıyabilecek mi, yoksa tanıyam ayacak mı?' dedi.
Kraliçe gelince, 'Senin köşkün böyle m iydi?’ diye soruldu. O da
'Onun gibi!' karşılığım verdi. V e 'D aha önce bize bilgi verilmişti
de kendimizi (Süleyman'ın buyruğuna) teslim edenlerden olm uş­
tuk!' dedi. Kraliçeyi o zam ana dek bundan alıkoyan, Tann'nın
dışında taptığı şeylerdi. Ç ünkü Tanrı'ya (Tektanrıya) inanm az toplumdandı. Kraliçeye: 'Köşke girebilirsiniz!' dendi. Kraliçe salonu
görünce, onu, derince bir su sandı ve eteğini çekti. (Ve Süleyman,
görm ek istediği [...]* ) Süleyman gerçeği açıklayıp; 'Gerçekte bu
gördüğün, cam dan yapılmış bir saraydır' dedi. K raliçe de bunun
üzerine şöyle konuştu: 'Tannm ! Kuşkusuz, ben kendim e yazık
etmişim! Şimdi, ben de Süleym an'la birlikte, dünyaların Rabbi olan
Allah'a kendimi teslim ettim.'"
M asal K raliçesi, aslında "A llah"a değil; Y ahudi K ralı Süleym an'a
kendini "teslim " etm iş oluyordu!
T evrat’ta da "Ve Seba K raliçesi, Rabbin adından ötürü Süley­
m an'ın ününü işitince, onu bilm ecelerle denem eye g e ld i..." diye baş­
layan bir öykü var. (Bkz. I. K rallar, 10:1-13; II. T arihler, 9:1-12.) A n­
cak, Süleym an-Sebe' K raliçesi m asalının K u r'a n 'daki biçim i yok Tev­
rat'ta. T evrat'ta yok ama, Tevrat'ın yorum larında var. Ö rneğin "Ester"
(E sther) adlı bölüm de, K ral A haşveroş-E ster (K raliçe E ster) ilişk i­
sinden söz edilir. B u bölüm ün A ram î çevirisinde (II. Targum 'da) Kral
A haşvero ş-K raliçe E ster k arşılaşm ası üstüne, y o ru m d a y er alan an ­
latım lar, K u r'a n 'm yer verdiği Süleym an-Sebe' K raliçesi m asalında
anlatılanlara, "tüm üyle uyuyor" denecek ölçüde benzem ekte. Bu ne­
denle, bir yabancı yazar konuya ilişkin şunları yazm akta:
"Kur'an'da anlatılan biçimiyle Süleyman-Sebe' Kraliçesi öyküsü,
Ester üzerine yazılm ış olan II. Targum 'dan alınmıştır. M uham ­
med, kuşkusuz, onun, Yahudilerin M ukaddes kitaplarının bir
* İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
128

bölüm ünü oluşturduğuna inanıyordu. Oradaki akla ve gerçeğe ay­
kırı sözler, kendisinin ve Arapların zevklerine o denli uyuyordu ki,
bunu, Nemi Suresi’nin ayetlerine aktardı.. .”203
Bence, M uham m ed, çeşitli Yahudi kaynaklarından, belki biraz da
Iran çevrelerinden aldıklarını bir araya getirmiş, kimi yerlerini değiş­
tirm iş ve hepsinden katarak "salata"ya benzer bir şey yapmıştır. Y a da
başkaları eliyle yapılm ış olan salatayı aktarm ıştır Kur'an'a. Zam an za­
man da bunu yaptığına tanık olm uyor m uyuz?
H er n ey se... Ö nem li olan, böylesine akıl ve gerçek dışı bir m asa­
lın K ur'an'da yer alm ış bulunm ası. "K aynak”lar d a ilginç, önem li;
am a daha önem lisi bu.
D üşünün, m asalın Kur'an'dn yer aldığı biçim ine göre, T anrı; Sü­
leym an P eygam ber'e ne "m ucize"ler gösterm e olanağı verm iş! H ele
araların d a büyük "aşk"ın tutuştuğu Sebe' K raliçesin e kavuşsun ve
[...]* diye verdiği "m ucize" olanağı!.. [...]* *
Gelin görün ki; Tevrat'm anlattığına bakılırsa, Kral (Peygamber) Sü­
leyman, Tanrısından çok, "kadın"lara eğilmiş ve kadınlar için Tanrısından
oldukça uzaklaşmış. Tevrat'ın I. Krallar bölümünde şunları okuyoruz:
"Ve Kral Süleyman, Firavun'un kızıyla birlikte, Moabîler, Ammonîler, Edomîler, Saydalılar ve Hittîlerden; pek çok yabancı kadınlar
sevdi. Tann'nın İsrailoğullanna: 'Onlann arasına gitmeyeceksiniz,
çünkü onlar, sizin yüreklerinizi kendi T annlanna doğru saptırırlar!'
diye söylediği toplumlardan olduklan halde. Süleyman, onlara sev­
giyle yapıştı. V e onun 700 kansı, Kral kızı olup, 300 de cariyesi
vardı. V e kanlan, onun yüreğini saptırdılar." (Bap 11, ayet 1-3.)
N e dem eli, Tanrı olarak sen tut o denli önem ver, [...]* * * ve Sebe'
K raliçesine olan aşkını doyurm ası için bile, b ir sürü "m ucize"
gösterm esini sağla, o da tutsun, Kral ve P eygam ber olarak sana "iha­
net" etsin"! "N ankörlük" işte!
Şim di de "balık"ta m ucize:

* Üç sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
** On dört sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
*** İki sözcük çıkarılmıştır. (Y.N.)
129

Balık K arnında Yaşayabilen P eyg a m b er (Yunus)
Kur'an-ı Kerim, Sâffât Suresi, ayet 139-147:
"Kuşkusuz, Yunus da peygam berlerdendi. Anımsa: Kaçıp dolu bir
gem iye binm işti o. G em idekilerle karşılıklı kura çekişm iş; yenik
düşenlerden olm uştu (ve denize atılmıştı). K endini kınarken, bir
balık yutm uştu onu. Eğer Tann'yı yücelterek ananlardan olm a­
saydı, 'dirilm e günü'ne (kıyam ete) dek; balığın kam ında kalacaktı.
Onu kurtarıp karaya çıkardık. O sırada çok güçsüz durumdaydı.
Üzerinde kabak türünden bir bitki bitirdik.
"Biz onu, yüz bin ya da daha çok kişiye peygamber göndermiştik."
"Kaç kişiye" peygam ber gönderdiğini "Ulu T anrı" d a iyice anım ­
sam ıy o r anlaşılan!
K alem (N un) Suresi, ayet 48-50:
"Ey M uhammed! Rabbinin yargıda bulunacağı zam ana dek sen kat­
lan da, o 'balık arkadaşı' (sahibi) Y unus gibi olma! A nım sa ki;
kaygılı biçim de yakarmıştı o. Rabbinin katından ona bir iyiilk
ulaşm asaydı, kıyıya, kınanm ış olarak atılacaktı. R abbi onu, seçip
iyilerden kıldı."
"Yunus gibi olma!" öğüdüyle ilgili olarak, M uhammed'in "hadis"inde
şöyle dediği anlatılır: "Kim, 'Ben, M etta (Amitta) oğlu Yunus'tan daha
hayırlıyım !' derse, yalan söylem iş olur."
M uham m ed, burada T a n n 'y ı b ir çeşit "yalanlam ış" o lm uyor m u?
O, "Y unus gibi olm a!" derken, M uham m ed'in Y unus'tan "daha h a­
yırlı" (daha üstün) olduğunu söylem iş olm uyor m uydu?
E nbiyâ Suresi, ayet 87-88:
"Ve 'nun' (balık) sahibi... A nım sa ki; öfkelenerek yürümüştü (de
gidip gem iye binmişti). V e kendisine güç yetinm eyeceğim izi san­
m ıştı. A m a karanlıkta (balığın kam ında): 'Tannm ! Senden başka
T ann yoktur, seni tüm eksiklerden anlanm , yüceltirim! Doğrusu
ben, kendine yazık etm işlerden oldum!' diye yakarmıştı. Biz de
karşılık verip, üzüntüsünden kurtardık onu. İnanm ışları, hep, böy­
le kurtarırız!"

130

Ç elişkiye dikkat edin: "Tanrı'nın kendisine güç yetirem eyeceğini
sanarak kaçtığı" bildirilen Y unus, "tam inanm ışlar"dan sayılıyor.
B u m asal, Tevrat 'ta da var: "Yunus" adlı bölüm ünde.
Ş öyle başlar:
"V e A m itta’nın oğlu Y unus’a, R abbinin şu sözü geldi: K alk, Nin ova’ya, o büyük kente git; ona karşı çağrıd a bulun! Ç ünkü o n ­
ların kötülüğü, benim önüm e kadar çıktı. Fakat Y unus, R abbin
önünden, T arsis'e kaçm aya kalktı. V e Y afa'ya indi. T arsis'e g i­
den bir gem i buldu, navlununu verdi ve R abbin önünden, uzağa,
T arsis'e, onlarla birlikte gitm ek için gem iye bindi. V e Rab, d e­
nizin üzerine büyük bir yel gönderdi. D enizde, büyük bir fırtına
oldu. G em iciler k o rk tu la r..." (Bap 1, ayet 1-5.)
V e sürüp gider:
"Ve herkes birbirlerine dedi: G elin de kura çekelim ve bilelim
kim in yüzünden bir bela başım ıza geldi. V e kura çektiler. K ura,
Y unus'a düştü." (1, ayet 7.)
"Ve Yunus'u kaldırıp denize attılar ve denizin kudurması yatıştı..."
(1, ayet 15.)
D enizin "kudurm ası” neden "yatıştı"?
Ç ünkü Y ahudi T an rı’nın " [...]" yatışm ıştı. [ ...] o zam an zam an.
"K urban"ını alınca d a "durur" ve "yatışır". İlkel k afalard a yaratıldığı
günden bu yana, hep böyle olur.
"V e Y unus'u yutm ası için Rab, büyük bir balık hazırladı ve Y u ­
nus, 3 gün, 3 gece balığın karnında kaldı." (1, ayet 17.)
Y unus, sonra uzun uzun "dua" eder balığın karnında. B unun ü ze­
rine R ab, bağışlar ve kurtarır:
"V e Rab, balığa söyledi ve Yunus'u, karaya kustu." (2, ayet 10.)
D ah a sonra, Rab, Y unus'u yeniden N inova'ya gönderir. N inova bü­
y ü k bir kent. "G enişliği 3 günlük yol." Y unus, kente varınca, T anrı'nın, b u rasını yıkacağ ın ı söyler.

131

"V e N inova halkı, A llah'a inandılar ve oruç ilan ettiler ve bü­
yüğünden küçüğüne dek çullar sarındılar. V e bu söz, N inova
K ralına erişti ve K ral tahtından kalktı ve ü zerin d en kaftanını
çıkardı ve çul sarınıp kül üzerine oturdu. V e K ralın ve büyük
adam larının ferm anıyla N inova'da bağrılıp ilan edildi: İnsan ve
hayvan, sığır ve davar, bir şey tatm asınlar, o tlam asın lar, su da
içm esinler. V e insan da, hayvan da çul sarınıp A llah'ı kuvvetle
ça ğ ırsın la r..." (3, ayet 5-8.)
K ral başta olm ak üzere herkes, "A llah'ı kuvvetle çağırınca", N i­
nova kurtulur.
N e var ki, bu kez Yunus kızar. Çünkü Tanrı onu yalancı çıkarmıştır.
V e "canını almasını" ister Tanrı'dan. Kentin doğusuna çekilir, orada ken­
disine bir çardak yapıp otururken, "Rab Allah, bir asm a kabağı fidanı
hazırlayıp Yunus'a gölgelik yapar". Yunus, buna çok sevinir, am a sevinci
gırtlağında kalır. Çünkü asm a kabağı fidanını yaratan Tanrı, onu yiyip
kurutacak "kurt"u da yaratır. Sonuçta, asm a kabağı kurur. Nedenini de
Tanrı açıklar sonradan:
"Ve R ab dedi: Sen em eğini çekm ediğin ve büyütm ediğin asm a
kabağına acıyorsun. O kabak ki, bir gecede çıktı ve bir gecede
yok oldu. Y a ben, N inova için, bu büyük k en t için acım ayayım
m ı? O kent ki, orada, sağını ve solunu seçem eyen yüz yirm i b in ­
den çok insan, birçok da hayvan var." (4, ayet 9-11.)
İşte böyle biter Y unus ve N inova toplum u efsanesi.
Kur'an ayetlerinin konuya ilişkin anlatımları biraz değişik. A m a çok
kesin olarak belli ki, kaynak burası. Yani, Tevrat'ın Yunus bölümü. D e­
ğişiklikse; ya, K ur'an'a geçirilirken M uhammed tarafından olmuştur, ya da
bunu M uham m ed’e aktaranlarca... Yunus-Yunus’un kaçışı-gemiye binişigemide kura çekilişi-kura sonucu Y unus’un denize atılışı- balığın Yunus'u
yutuşu-Yunus'un balığın karnında ölmeyip kalışı ve dua edişi-sonra ka­
raya bırakılışı-kabak-Yunus'un peygam berlik ettiği topluluğun bağışlanışı-bu topluluğun kişi sayısı... Tüm bunlar, Tevrat'ın Yunus bölü­
münde de var; K ur’a n ayetlerinde d e ... Aynı ilkel kafa, aynı ilkel bakış
biçim iyle... Kur'an ayetlerinin kaynaklarının, Tevrat'taki bu bölüm olduğu
kesin. Ancak, oradaki kimi ayrıntıların Kur'an'a geçirilmemiş, kimilerinin
132

de değiştirilerek geçirilmiş olduğu göze çarpmakta. Bu da ya M uhammed
eliyle böyle olmuştur; ya da ona buradan aktaranlarca... Buradan, ya da
buraya ilişkin Yahudi yorum larından... Masalın, hemen hemen olduğu
gibi, yani 7evrar'taki biçimiyle Kur'an "tefsir’lerine geçirildiği görülür.204
Ki; bu da, oldukça ilginçtir.
"B alığın yuttuğu insan, o balığın k arn ın d a yaşar" m ı?
-"Y aşar." H em de "3 gün 3 gece". V e de "tespih çekerek, dua ede­
rek"!.. Y unus Peygam ber öyle olmuş. Balığın kam ında "yaşamış". V e
"o karanlık yerde", Tanrısına "tespih"ler, "dua"lar sunarak bağışlanm ış,
sonuçta kurtarılmış!
O lur mu bu?
Olur! "Bal gibi olur"! "K utsal kitap"lara g ö re ... "K utsal kitap"lar
yalan söyler m i?
Bu kitapların [...] kurtarm aya hevesli kişilerden Sadeddin Evrin Pa­
şa, bu konuya da yer vermiş. V e de Y unus-balık m asalım, "akıl ve bilim "le bağdaştırm ak için epeyce uğraşm ış görünm ekte. Paşam ız, Yunus’un, "Yunus balığına kısa bir süre yoldaşlık ettiği sonucuna varı­
labilir" diyor ve Yunus balığının özelliklerini, uzun uzun anlatıyor.205
"Ayetler, böyle yorumlanabilir" demek istiyor olsa gerek. İyi ama, bu
bile; "akıl ve biliıri'e az mı aykırıdır, a Paşam ?! Yunus Peygam ber'in,
denizde, yunus balığına, "kısa bir süre" de olsa "yoldaşlık etm iş olaca­
ğı", nasıl düşünülebilir? Y unus Peygam ber de, yunus balığı da, o "yol­
daşlığın" eğitim ini görm üş değilken..?!

133

MUCİZE VE GERÇEK

Gerçek, iyice gözler önüne serilsin diye; uzun uzun örnekler sunuldu
"mucize"lerden. İnsan, "dinsel uyuşturucu"dan olabildiğince uzaklaşma­
y a çalışarak bunlar üzerinde düşünürse, "Peygamberlik" denen kurumun
tek dayanağı olan "mucize"nin ne olduğunu ve ne olm adığını anlar.
İnsana özgü aklı iyi kullanarak düşünm eyi başarırsa, hiçbir kuşkuya yer
kalmayacak biçimde kesin olarak anlar ki, "mucize" yutturmacasınm,
"gerçek"le hiçbir ilgisi yoktur. A m a yazık ki, inanmaya elverişli duruma
getirilen kitlelere yutturulagelm iştir bu uydurm a...
U ydurm adır, çünkü:
İnsanoğlunun bilgiler elde edip biriktirdiği bilgi yolları var, sağlıklı
düşünmesine yarayan akıl ilkeleri var, bilim ölçüleri var. Bunlar var
olduğu için matematik, fizik, kimya, biyoloji ve öteki bilim ve uzmanlık
dalları var. Tüm bunlar yok sayılmadıkça, "mucize"ye inamlamaz. Ka­
falarda "m ucize” geçerliyse, bunlar geçerli olmaz, bunlar geçerliyse "mu­
cize" geçerli olamaz. "Mucize" gerçek sayıldığında, evrende hiçbir şeyin
güvenilir bir ölçüsü kalmaz. H er şey, her şey olabilir ve her şey, bir anda
her şeye dönüşebilir. Beş duyu, gözlem , den ey ... Kısacası: En güvenilir
ve kesin bilgi araçları, bilgi kaynaklan bile; tüm üyle güvenilir olmaktan
çıkar. Herhangi bir sonuca varabilm ek için başvurulması gereken in­
celem e ve araştırm a yolları, işe yaram az olur.
İslam dünyasında, düşünce dünyasına açılan bir pencere oluşturul­
muştu. Abbasiler döneminde, 8. ve 9. yüzyıllarda. Süryancadan, Arapçaya
yapılan çevirilerle...
Bu pencere, İslam dogm acılan eliyle kapatılmadan önce, gelen ışık­
larla düşüncelerde gelişm eler olm uştu. D ogm alara bağlı kalm adan dü­
şünebilenler çıkmıştı İslam dünyasında da. Bunlar, düşüncenin soluğu­
nu kesen İslam dogm alarıyla ve dogm acılarıyla savaşıyorlardı. Ola-

134

bildiğince. O dogm acılar eliyle soluklan kesilene d e k ... V arlıklanyla bir­
likte çığırlan ve yapıdan da acım asızlıklara uğratılıp yokluğa gömülünceye d e k ... Bir başka deyişle, düşünce fidanı, din baltasıyla kesilip
atılana d e k ... İnsan aklına yaraşır, görünm ez güce bağlı olmayan ve ola­
bildiğince "bilim"e uygun düşüncelere rastianabiliyordu.
İşte bu düşüncelerden, konum uza ilişkin olan lar d a var. A rapçadan çevirip sunuyorum :
"Doğa yasasım bozup parçalayan bir olağanüstü, 'mucize' ola­
bileceğini kabul etmek; 'gerçek' diye bir şey tanımama, hiçbir şeyin
gerçeğinin bilinemeyeceğini savunma ('safsata') türünden bir
saçmalığı kabul etmektir. 'Mucize'ye 'olabilir! dersek; dağın altına
dönüşmesi de 'olabilir'. Tüm deniz suyunun, kana, yağa (ya da
yoğurda) dönüşmesi de... Ev eşyasının, bir anda, kocaman ko­
cam an adamlara dönüşm esi de... Falanca yaşlı başlı kişinin, bir­
denbire ve anasız babasız belirip meydana gelmiş olduğu da ileri
sürülebilir. D oğa yasasına ters durumlar olabileceği varsayıldığında;
'mucize' gösteren kişinin, 'ben peygamberim!' diye ortaya atılan
kişiden başka biri olduğu da düşünülebilir. Çünkü; 'peygamberlik
savında bulunan kişi, bu savından hemen sonra yok olmuştur; tam o
anda, onun yerine, onun benzeri olan bir kişi birdenbire var olup or­
taya çıkmışur' denebilir. Bu durumdaysa; 'ben peygamberim!' di­
yerek savda bulunan kişi başka, 'mucize' gösteren kişi başka olm uş
olur. D oğa yasasına ters durumlarda, peygamberliğe ve başka ko­
nulara ilişkin kurallar da altüst olur. Değişik dönemlerde, dinsel
hükümlerle ortaya atılan birçok kişi; 'mucize'yle peygamberliğinin
kanıtlandığına inanılan kişinin benzeri olabilir. O zaman da işin
içinden çıkılmaz. H aklılığına hükmedilen, y a da haksızlığı ke­
sinleşen kişi, bir anda başka bir kişi olarak belirebilir. (Bir anda, biri
yok olup, aynı anda bir başkası onun yerine geçmiş olabileceği
iç in ...) Yaşam a ve ötesine ilişkin tüm kuralların bozulması gibi
daha nice bozukluklar meydana gelebilir."206
Bu düşünceleri, aklı sıra çürütm ek için kitab ın a alan, ünlü İslam
kelam cılarından S eyyid Ş erif C ürcânî (1340-1413), bakın n e d e n li
ilkel b ir karşılık veriyor. Y ine A rapçasından çeviriyorum :

135

"Cevap: D oğa yasasının bozulup parçalanm ası (ile m eydana ge­
lecek m ucizeler), göklerin, yerin ve bu ikisinin a rasındaki var­
lıkların b aşlangıçtaki ya ra tılışla rın d a n d a h a şa şıla sı değildir.
Söz konusu türden olağanüstülüklerin şu andaki yokluğu ve ve­
rilen örneklerden kim inin, hiçbir zam an olam ayacağına, ke­
sinlikle hükm edilm esi; bunların aslındaki 'olabilirliği'ni ortadan
kaldırm az. B eş duyuyla algılanabilenlerde de örneği var bunun:
Belirli bir cism in, belirli bir yerde bulunduğuna kesinlikle hük­
m ederiz. A m a bu; o cism in, o yerdeki varlığı yerine, yokluğunu
düşünm em ize engel olm az. B ununla birlikte; o cism in, o yerde
b ulunm asına ilişkin hükm üm üz kesindir, gerçeğe uygundur ve
hiçbir kuşkuya yer yoktur onda. Ç ünkü gözlendiği için, duyu
organının tanıklığı vardır ve bu tanıklık, g ü v en ilir bir tanıklık­
tır. Bir doğal durum un süregelm iş olm ası d a ('âdet'), beş duyu
gibi; bilgi sağlam a yollarındandır. B undan dolayı, süre gelen
doğal olağan durum ('âdet') yönünden 'öyle olm ası gerekir!’ d e­
yip, bir şeye ilişkin kesin bir yarg ıd a bulunabiliriz. A m a aslında
onun tersinin olm ası da m üm kündür. K aldı ki; P eygam ber için
'm ucize', 'veli' (erm iş) için de 'keram et' olsun diye, doğal-olağan
durum un bozulup olağanüstünün yaratılm ası, her çağda ke­
sintisiz süregelen bir gelenek, bir doğal olağan durum ('âdet') o l­
m uştur. B öyle olu n ca da, akıllı ve insaflı kişinin, onu yad sım a­
sı düşünülem ez. Bu durum da, 'm ucize', 'olağanüstü' b ir şçy sa­
yılm az P eygam ber için. T ersine, olağan sayılır. B ize göre, 'm u­
cize'; o rtaya konulm asıyla peygam berlik savının doğrulanm ası
am açlanan bir şeydir. B u şey; olağanın d ışın d a (olağanüstü) o l­
m asa b ile ..." 207
Seyyid Ş erif C ürcânî'nin ve benzerlerinin "cevap" diye ileri sür­
dükleri bunlar işte. Bu abuk sabuk "fık ir"ler... Sözüm o n a "akıl yürü­
tülüyor" bu "fıkir"lerle. "Aklî" yoldan, görüş sergileniyor! Oysa,
"akıldışı" olan, "aklî" o labilir mi hiç? D in dogm acıların a göre: "Ev­
rende her şey, başlangıçta; bir 'ol!' ya da 'olsun, y aratılsın!' dem eyle
olm uştur". "Y er", "gökler", her şe y ... T anrı'nın "ol!", y a da "olsun,
yaratılsın!" dem esi yetm iştir varlıkların yaratılm ası için. Ç ünkü "kut­
sal kitap"lar böyle diyor. Bu "m antık"la y aklaşılınca da; "en büyük
136

m ucize, yerin, göklerin ve bunlardaki varlıkların yaratılm asıdır" d e­
m ek; doğal bir sonuç oluyor. N e var ki, bilim böyle dem iyor. H içbir
şeyin "birdenbire" olm adığını, her şeyin, nedenlerine bağlı olarak,
belirli bir süreç içinde olup oluştuğunu bilim ortaya koym uştur artık.
D in dogm acıları, çağım ızda bile; bu kesin gerçeği kabul etm eye yanaşm asalar da!.. "C evap"taki, "varsayım lar" üstüne kurulu abuk sabukluklara gelince: B unların üzerinde durm aya bile değm ez. Ç ünkü
söz konusu olan "varsayım " değil; "gerçek"tir. "M ucize"yse, örnekle­
rinde görüldüğü gibi, "olağan"a da, "gerçek"lere de (tüm üyle) ters.
"Peygam ber'in m ucizesi" diye ileri sürülen ve "olm uş" gibi gösterilen
"olay", gerçekte olm uş değildir. O na ilişkin öykü, ya o sırad a uy­
durulup, "inanm aya hazır" çevrelere yayılm ıştır; y a da, eski zam an­
larda uydurularak "inanç piyasası"na sürülm üş olan benzerinin, ben­
zerlerinin kopyasıdır. "M ucize" örneklerinden sunduklarım ızda da
açık seçik görülür bu.
Özellikle "M uham m ed'in mucizeleri" arasında, bir başka türü daha
göze çarpar: Yeni uydurm ayla eskisinin karıştırılm asından oluşturulm uş
bir çeşit "salata". Y ukarıda sunulan örneklerde bu da görülür. Sunul­
m ayanlar da var daha. Düşüncem izi som utlaştırm ak için bunlardan birini
seçip üzerinde düşünelim: "M uham m ed’in miraç mucizesi". Y ukarıda
geçmemişti ama, ilginç ve çok yönlü bir örnektir.

M iraç
M uham m ed'e Ö nce B ir K alp A m eliyatı Yapılıyor
A ktaran M uham m ed’in dostlarından E nes İbn M alik.
A nlatan M uham m ed’in kendisi: r
"Bir gece, K âbe'ye sonradan eklenm iş olan kesim de uzanmıştım.
Biri (Cebrail) geldi. Göğsümü, şuradan şuraya kadar yardı. Yani
boğaz çukurundan kıl biten yere değin. Sonra kalbim i çıkardı.
Sonra içi iman dolu altın bir tas (leğen) getirildi. Kalbim zemzemle
yıkandıktan sonra, tastaki iman boşaltıldı kalbime. Kalbim, iman
ve hikmetle dolduruldu. Sonra kapatıldı; eski durum una getiril­
dikten sonra m ühürlendi."20*
137

B u ilkel "kalp am eliyatı" niçin yapılm ış? M uham m ed'de bir "kalp
hastalığı" mı vardı?
"Hadis"in anlatım ına b ak ılırsa,"[...] hastalığı" vardı M uhammed'de.
Çünkü "zem zem "le yıkanıp "altın tas"la "iman" doldurulm adan önce
Peygam ber'in kalbinin
olduğu anlaşılıyor! V e de
Çünkü
"altın tas"la "hikmet" (yararlı bilgi) de "doldurulm uş"!
Bu "am eliyat", m iraç sırasında, m iraç ise, M uham m ed'in P eygam ­
berliğinden birçok yıl (kim ine göre 5, kim ine göre 11, kim ine göreyse
12 yıl) sonra olduğuna göre M uham m ed uzun süre
peygam ber­
lik etm iş! Ö yle değil mi, başka sonuç çıkarılab ilir m i? G erçi ço cu k lu ­
ğunda da, yine "m elek"ler eliyle bir "kalp am eliyatı" geçirm iş. A m a,
o zam an, "kalbin im anla doldurulduğu" söylenm iyor. Y alnızca: "İşte
şu, şeytanın payıydı, kalbinden çıkardık!" dendiği açık lan ıy o r.209 Bir
"hadis"e göre, "H irâ m ağarası"ndayken de bir "kalp am eliyatı" yapıl­
m ış M u h am m ed 'd e.210 N e var ki, o sırada da kalbin içine "im an" ko­
nulduğundan söz edilm iyor. Yapılan tüm "am eliyat"larda "im an d ol­
durulduğu" varsayılsa bile; o kalbin, sık sık " [...]" kaldığı ve onun
için de zam an zam an "iman ve hikm et" doldurm a gereğinin duyuldu­
ğu sonucu ç ık ıy o r karşım ıza!
"K albe im an ve hikm et doldurulm ası"nın anlam ı nedir? Sonra,
M uham m ed'in kalbine "boşaltm ak" için getirildiği söylenen o "iman
dolu tas", neden "altın"?
C em il S ena şöyle der:
"O dönem lerde, kalbin duygu m erkezi olduğuna ilişkin ilkçağ
bilgileri d ah a değişm em iş ve insanların y ü zy ıllar b o y unca ve
şim di de değ er verm iş ve verm ekte oldukları altın, kutsal âlem ­
de de değ erli sayılm ıştır."211
"K alp", duygu ve bilgi "m erkezi" değil kuşkusuz. A m a, M uham ­
m ed'in kendisi gibi Tanrısı ve "am eliyat"ı yapan "vahiy m eleği" de
bunu bilem ezdi! "A ltın tas" ya da "altın leğen"e gelince: M uham m ed,
Tanrısı ve m eleği, "altın"dan daha değerli bir "m aden" b ulunabile­
ceğini de bilem ezlerdi. B ilselerdi o "en değerli"sini seçerlerdi elbet.
N eden ki, doldurulan şey son derece önem liydi. "İm an" ve "hikm et"ti
doldurulan. [...] de o lsa ...

138

G öklere G eziye Ç ıkarılan M uham m ed, Önce,
K atırla E şek A rası B ir H ayvana B indirildi
A ktaran Enes İbn M alik-M alik İbn Sa'saa.
A nlatan M uham m ed: (A ynı hadisin devam ı.)
"D aha sonra, katırdan küçük, eşekten büyük bir hayvan g etiril­
di. A k bir hayvan: B urak. A dım ını, gözünün görebildiği u zak lı­
ğın taa sonuna atardı. B u hayvana bindirildim ; yola koyulduk
C ebrail'le birlikte."212
"B urak"la, bu "m asal hayvanı"yla olan yolculuk; "M escidü'l-H aram "dan (M ekke'den), "M escidü'l-A ksâ"ya (K udüs’e) değin olm uş!
K ur'an'd a "B urak"tan söz edilm iyor, am a yolculuğun bu aşam a­
sından söz ediliyor:
İsrâ Suresi, ayet 1:
"Kimi şaşılası olağanüstülüklerimizi gösterm ek için, kulu M uham m ed’i bir gece, Mescidü'l-Haram'dan Mescidü'l-Aksâ'ya, çevresi­
ni mübarek kıldığımız bu yere götüren Tanrı, eksiklerden uzaktır."
M uham m ed'in G öğe Çıkm ası İçin M erdiven K onuluyor
A ktaran Enes İbn M alik.
A nlatan M uham m ed (devam ):
"Bundan sonra (yerden göğe) bir 'm i'rac' (m erdiven) kondu. C eb­
rail'le yerleşip yükseldik."213
"Miraç", "merdiven" demekse de, Prof. Kâmil Miras, bunun, "asansör"
anlamına da gelebileceğini yazar.214 O zaman, M uhammed, "asansör"le
çıkmış dem ek oluyor. Yani M uham m ed’in çıkması için "yeryüzü"nden
göğe "asansör" konmuş!
M uham m ed, "Gök K atları "nda
(A ynı hadis sürüyor:)
"Sonunda 'dünya göğü’ne vardığımızda; Cebrail, 'gök katı ’nı çaldı.
"K at bekçisi m elek seslendi:
-K im d ir o?
139

"C ebrail karşılık verdi:
-B en im , C ibril (Cebrail)!
"(K onuşm alar şöyle sürdü:)
- Y a yanındaki?
-M uham m edi
-D e m e k o! G öğe çıkm ak için vahiy ve m i'rac çağrısı gönderildi
mi ona?
-E v et!
(Bekçi m elek M uham m ed'e dönüp konuşuyor:)
"-M erhaba! N e iyi, ne güzel yolcudu r bu gelen kişi!
"Bu konuşm alardan sonra bekçi, hem en gök katının kapışım açtı.
Birinci katın içine girince bir de ne göreyim: Bir adam. Sağında ka­
labalık karartısı var adamın. Solunda da öyle. Adam , sağına
bakınca gülüyor, soluna bakınca ağlıyordu. 'M erhaba hayırlı Pey­
gamber! M erhaba hayırlı evlat!' diye seslendi bana. 'Cebrail! Kim
bu adam?' dedim. O da: 'Adem. Sağındaki ve solundaki karartılırsa;
ondan türemiş olanların ruhlarıdır. Sağında olanlar, cennetlikler;
solunda olanlarsa cehennemlikler. Onun için sağına bakınca sevinip
gülüyor, soluna bakınca üzülüp ağılyor' dedi."215
Sonra "ikinci kat göğe çıkarılm ış". V e ardından öteki "gök katlan".
A partm an katı gibi; kat, kat, k a t... H er vanlışta da C ebrail’in "kapı"yı
vuruşlan. Tak, tak, ta k ... Bekçi m elekle konuşm alan. A ynı türden. Kat
bekçisi m eleğin kapıyı açıp konuğu içeri alışı. "Nazikçe, selam laya­
rak"!.. Karşılaşılan falanca, filanca Peygam ber; tanışm alar, konuşm a­
lar. .. Ve de nice "acayip ve garaip"ler!..
"Kattan kata" bu "minval üzre" geçişlerden sonra, işte karşıda: "Ye­
dinci kat gök": Kapının "açılışı" sırasındaki aynı konuşm alar, aynı m e­
rasim; yine bir Peygam ber'le (İbrahim Peygamber'le) tanışm a ve ardın­
dan karşılaşılan olağanüstülükler:
Şaşıla sı "Sınır A ğ a cı"
A ynı hadis sürüyor:
"Sonra 'sınır ağacı' ('sidretü'l-müntehâ') alanına çıkarıldım. B u ağa­
cın meyveleri, (Yemen'deki) Hicr kasabasının testileri büyük140

lüğündeydi. Y apraklarıysa, 'fil kulakları" g ib i... C ebrail bana:
işte bu gördüğün, 'sidretü'l-müntehâ'dır! dedi. Bu ağacın kökünden
4 ırm ak akmaktaydı. İkisi dıştan (yüzeyden), ikisi de içten (derince)
akıyordu. Sordum: 'Cebrail! Hangi ırmaklardır bunlar?' Cebrail
karşılık verdi: iç te n akanlar, cennetteki ırmaktır. D ıştan akanlara
gelince: B u iki ırm ak da N il ile F ır a t1t ır."'
Şu bildiğim iz " N il'le "Fırat" ırm aklarının kaynakları neredeym iş
m eğer! "Kat kat gökler"in ötesinde. "Y edinci kat gök"te. "Sidretü'lm üntehâ" denen ağacın "kök"ündeym iş. T a oradan akıp geliyorm uş
m eğer bu ırm aklar. M uham m ed söz konusu geziye çıkarılm am ış o l­
saydı nasıl öğrenilecekti bu?!
"S idretü’l-m üntehâ" konusunda da şu bilgiler verilir:
"Sidr, ’nebak ağacı’ diye tefsir olunur ki, A rabistan kirazı d e­
nilen ve T rabzon hurm ası fasilesinden olup, ehlîsi ve yabânîsi
olan bir nevi ağaçtır."216
"Sidretü'l-müntehâ, bir atlının, gölgesinde 100 yıl yürüyebileceği
büyüklükte bir ağaçtır. Y apraklan fil kulaklan, meyveleri de çok
büyük testiler gibidir. 4 ırm ak fışkınr kökünden... Irak toprak­
larından' akan Fırat’ın, M ısır topraklanndan akan Nil'in geldikleri
kaynaklar da bu ağacın kökündedir. T üm yaratıklar için sınırdır.
Peygam ber'den başka kim se bu sınırı aşam a z.. ."217
K u r1a n 'a göre, "cennet" de orada:
Cennet, G öklerin Ö tesinde, 'Sınır A ğ a cı" A lanında
N ecm Suresi, ayet 13-18:
"Ant ile derim ki; M uhammed, bir başka kez daha görmüştü onu.
'Sidretü'l-müntehâ' alanında. Oradaydı vanlacak cennet. 'Sidre'yiyse;
kaplayan kaplamıştı. Bakan göz (M uhamm ed'in gözü) kaymadı bir
yana. Şaşmadı d a ... Ant olsun ki, Tann'nın büyük olağanüstülük­
lerinden şaşılasılık gördü."
"S idretü'l-m üntehâ" alanı ve "cennet"! C ennette neler "görm üştü"
M uham m ed?

141

"B ir ağaç var(dı) ki, cennette; bir atlı onun gölgesinde yüz yıl
atını sürse, o gölgeyi yine de bitirem ez."218
M uham m ed diyor bunu. "U çsuz bucaksız gölge", b ir "özlem "e yö­
neltilm ekte. "Çöl A rabı"nın kavuşm ak için can attığı ö zlem dir bu.
V âkıa S uresi'nin 30. ayetinde de dile gelir: "Ve uzanıp giden (uçsuz
bucaksız) gölge de var."
Y ine M uham m ed anlatıyor:
"G ezim de cenneti de görüp baktığım da, halkının çoğunluğunu,
(dünyadaki) yoksullardan gitm iş olanların oluşturduğunu
gördüm ."219
Y oksul kitleler, daha iyi nasıl avutulabilir?
M uham m ed cennette daha neler, neler görmüş. Ö rneğin "köşklersaraylar", yiyecekler-içecekler... V e de "kadın"lar. [...] de, "müjde"ler
verdiği A rapların da en başta ilgisini çeken: K adın.220
"Sidretü'l-m üntehâ" alanı içinde, ya da bu alanla yedinci kat gök
arasında, b ir de şaşılası bir "ev"e tanık olm uş M uham m ed:
G iinde Yetm iş Bin M eleğin G irip Ç ıktığı E v (B eytü'l-M a'm ûr)
"İsrâ" ("m i'rac") hadisinin devam ı:
"Sonra 'bayındır ev' (El beytü'l-ma'mûr) gösterildi bana. İbrahim
oradaydı, bu eve sırtını vermiş duruyordu. Ö yle bir ev ki, günde 70
bin m elek giriyordu. Bir girip çıkan da, bir daha gelip girmiyordu."
Bu "70 bin" sayısı, M uham m ed'in diline iyice yerleştiği görülen
m asal sayılarındandır. "C ennet"e ilk girenlerin de "70 bin" olduğunu
söyler.221
B urada sözü edilen ev (El beytü'l-ma'mûr), Kur'an'da da geçer. Tûr
Suresi'nin 4. ve 5. ayetlerinde, M uhammed'in Tanrısı, bu evin ve "yük­
seltilmiş tavan gibi göğün" onuruna "ant içerek” bildiride bulunur!
Şarap, Süt ve B al D olu Üç Bardak
Aynı hadis:

142

"Sonra, bana bir bardak şarap, bir bardak süt ve bir bardak bal
getirildi. Ben, bunlardan süt dolu bardağı seçtim . O zam an C eb­
rail bana: 'İşte bu, senin ve üm m etinin üzerinde bulunduğu k a­
rakter yapısıdır ('fıtrat')' dedi."222
V e daha yükseklere yolculuk:
M uham m ed, " R e fr e f D enen "D öşek"le (D öşeğin Ü zerinde)
H avalanarak Tanrıya Yükseliyor
Süleym an Ç elebi'nin "m evlid"indeki dizelerden:
"Söyleşürken C ebrâil ile kelâm
G eldi R efref, önüne verdi selâm
A ldı ol şâh-ı cihânı ol zam an
Sidre'den götürdü ve gitti hem ân"
M uham m ed, "İsrâ-mi'rac" gecesindeki şaşılası yolculuğunda, "sınır
ağacı"na ("Sidretü'l-müntehâ"ya) değin, Cebrail'le birlikteymiş. A m a bu
sınıra gelince Cebrail kalmış, daha öteye geçem emiş. M uham m ed’in
kendisi diyor ki: "Cebrail, 'eğer bir parm ak ucu kadar bile daha öteye
yaklaşm ış olsaydım , kesin yanardım !’ dedi."223
Böyle olunca da, M uhammed'i daha yükseklere, Tanrı katına götür­
m ek için, başka bir araç gelmiş. İşte bu araç, "refref'tir. "Döşek" an­
lam ına gelir. İbn Abbas, "reffef’in "en yüceler ufkunu kaplayan yeşil
perde" olduğunu söylerken,224 başka Kur'an yorumcuları, örneğin Kurtubî, "en yakın Tanrı m akam ına yaklaştırm ak için binilen özel bir araç"
olduğunu yazar.225 Yani, "uçan halı" m asallarında olduğu gibi bir durum:
"Perde" ya da bir "döşek" gelip M uham m ed'in önüne serilmiş. M u­
ham m ed üzerine binince de, "uçan halı" gibi havalanmış ve alıp gö­
türmüş çok daha yücelere doğru. Dönüşte de yine aynı araç, M uham ­
med'i aynı biçim de alıp getirmiş. M uham m ed şöyle anlatır bunu:
"R efref, beni alıp uçm aya başladı. K âh alçaktan, kâh yüksekten
uçarak götürüp, taa T anrım ın 'divanında' durdu. S onra dönüş
zam anı gelince, beni aldı, yine alçalarak, yükselerek uçup C ib­
ril'e (C ebrail'e) getirdi."226

143

"R efre f'le "A rş-ı a'lâ"ya doğru yükselen M uham m ed, ünlü "levh-i
m ahfûz"un yani T anrısal özel bilgilerin bulunduğu, yazgıların yazıl­
dığı "levha"nm "gizli-gizem li" alan ın a varm ış:
Yazgı Yazan K alem lerin Cızırtısı
"G ötürüle götürüle öyle bir yüksekliğe ve düzlüğe götürüldüm
ki, orada, (yazgı ve vahiy) yazan kalem lerin cızırtıların ı işitir
olm u ştu m artık ."227
"Yazıcı melekler"in "kalem"lerinden çıkan "cızırtı"ymış bu. Anlaşı­
lan bu melekler, "kamış kalem" kullanıyorlar! "Cızırtı", onu gösteriyor!
Y alnız sorular takılıyor akla: K endileri, bildiğim iz türden (katı)
"cisim li" varlıklar olm adıkları halde, katı cisim lere özgü ses çıkaran,
"cızırtı" yapan " k a le n d e r i nasıl kullanırlar? Söz konusu yolculuktan
çok daha ve asıl şaşılası olan, bu değil m idir? V e "m asal" çerçevesini
de aşan bir [ ...] olduğu belli olm uyor mu bunun? "M elek" ve "cı­
zırtılı kalem "! N asıl düşünülebilir?
İleri sürüldüğüne göre, hadislerden, "cızırtılı kalem ler"le yazı yazıl­
dığı "m ahal"in, T ann'nın yüce "Arş"ının (sarayının) beri yanındaki
"K ürs”üyü içine alan "mahal" olm ası gerekirm iş.228
B akara Suresi'nin, "A yetü'l-K ürsî" diye bilinen ünlü 255. ayetinde
şöyle denir:
"...O 'n u n (T ann'nın) kürsüsü, gökleri ve yeri kaplayıp içine
a lm ış tır..."
V e T an rı'y la görüşm e:

M uhammed, Tanrı1nuTSarayında
Tanrı 'yla G örüşm e ve 50 V akit N am azı 5'e İndirm ek İçin P azarlık
"R e fre f (döşek) üzerinde uçuş, "Arş"a değin sürer. "Arş", hükümdann "tah fı, "saray"ı anlam lanna gelir. Kur'aıı'da "Sebe' Kraliçesi" anlatı-

144

lirken bu Kraliçenin "Arş"mdan söz edilir.229 Tann'nın da, Kur'an anla­
tım ıyla "Büyük Arş"ı var. Yani "saray"ı ve "taht"ı... İşte M uhammed,
"refref’le uça uça buraya varıyor ve Tanrı, burada kabul ediyor onu!
Süleym an Ç elebi'nin m evlidinden:
"A rş u K ürsi’yi görüben ol hoca,
G eçti yetm iş bin hicabı ol gece.
Ç ün kam usun görüp geçti öte,
V ardı erişti ol U lu H azret'e"
"Â şikâre gördü R abbü'l-İzzet'i,
 hirette öyle görür üm m eti."
M uham m ed'den diğer yok dâhil olm uş K âbe kavseyn'e,
G ürûhi enbiyadan girm edi bir ferd o m abeyne
H arem gâhı visâle A hm ed'i tenha alıp M evlâ
B u halvet oldu m ahsus, hazreti sultan-ı kevneyn'e."230
Son dörtlüğün anlam ı:
"İki yay aralığından da az bir aralıkta T an n ’ya yaklaşm a başarısına,
M uhammed'den başka eren yok. Peygam berler güruhundan, ondan
başka giren yok o 'mabeyn’e. Tanrı, Ahmed'i (M uhammed'i), baş
başa yalnız kalsın diye, buluşm a yeri olarak ayrılan harem kesimine
aldı. T ann'nın kişiyle böylesine yalnız kalıp buluşm ak üzere ha­
remine kabul etmesi, (peygamberler içinde) yalnızca o iki evrenin
(dünya ve ahiretin) sultanına özgü bir olaydır."
Süleym an Ç elebi'nin m evlidinde yer alan şu dize de ilginç:
"G el habibim (sevg ilim ) sana âşık olm uşam !"
H eyecanla m evlit dinleyen inanırlara, bu dize de okunur "m iraç"
bölüm ünde. Y ani o U lu T anrı, "Gel sevgilim , sana vurulm uşum !" d i­
yor. "H arem ine aldığı" ve bir süre "halvet" olduğu M uham m ed'e
diyor bunu.
[•••]*
N ey se ...
* Kırk beş sözcüğü içeren bir paragraf çıkarılm ıştır. (Y .N .)

145

M uham m ed, "Tanrı'yla baş başa gö rü şü rk en ", nam aza ilişkin
buyruk da alm ış:
(M iraç-İsrâ hadisi sürüyor.)
"Sonra bana (ve üm m etim e) 50 vakit nam az farz k ılın d ı..."
T an n 'm n şu yaptığına bakın! B u denli "insafsızlık" olur m u? "50
vakit nam az" olu r mu hiç? D üşünün bir kez, 24 saatin her bir yarım
saatine 1 vakit düşüyor; 2 vakit de artıyor!
M uham m ed'in Tanrısı ya sayı-hesap bilm iyor; y a d a bu "50 vakit
nam az" buyruğunu, [...]* buluşm a anındaki [...] verm iştir! N iye der­
seniz: N ecm Suresi'nde de anlatıldığına göre, T anrı'yla "sevgilisi"
("habibi”) M uham m ed, çok yaklaşm ışlardı birbirlerine. [...]* * B u su­
renin 6 ve 10. ayetlerinde bakın ne deniyor:
"A kıl sahibi. V arılacak düzeye ulaştı. En yüksek ’ufuk'taydı o.
S onra yaklaştı. D ah a daha yaklaştı. (Ü st üste gelen) iki yayın
köşegenleri ölçüsünde, hatta daha d a çok yaklaşm ıştı (T an­
rısına). İşte tam o sırada; T anrı, kuluna (M uham m ed’e) vahyedeceğini etti (buyruğunu o anda bildirdi)."
"50 vakit namaz" buyruğunun, "sevgili M uham m ed”e hangi "an"da
verildiği, böylece anlaşılmıştır: [...]* * * Ü nlü Kur'an yorum cularım ız­
dan Elmalılı H am di Yâzır da, konuya ilişkin şunları yazıyor:
"Araplar, İslam öncesi dönem de, bir 'ittifak' için antlaşacakları
zaman iki yay çıkarır, birini ötekinin üstüne koyarak, ikisinin
'kâb'ını (köşegenini) birleştirir, sonra ikisini birlikte çekip o iki
yayla bir ok atarlardı. Bu atışı yapanlardan her birinin hoşnut­
luğunun ötekinin de hoşnutluğu, birinin öfkesinin ötekinin de
öfkesi olacak ve başka türlüsü düşünülem eyecek ölçüde sağlam bir
antlaşm a yapıldığına böylece işaret olunurdu."231

* D ört sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)
** O n beş sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)
*** On altı sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)

146

Y âzır, bu anlam dan yana olduğunu belirtiyor yorum unda.
D em ek ki, [...]* sırasında da söz konusu buyruk verilm iş!
A m a iyi ki "M usa"nın (altıncı kat gökte) sürekli uyarıları üzerine
[ ...] * * olduğu anlaşılan "50 vakit nam az", "5'e indirilm iş:
"D önüşe geçtim sonra. M usa'nın bulunduğu kata vardığım da
M usa sordu: 'N e yaptın? (T anrı'yla ne görüştünüz?)' "B ana (ve
üm m etim e) 50 vakit nam az farz kılındı' dedim . 'Ben, insanları
senden daha iyi tanırım . İsrailoğullarıyla ço k çetin biçim de
uğraştım . (D eneyim im var.) K esinlikle derim ki, senin üm m etin
50 vakit nam aza güç yetirem ez. G eri dön ve T anrı'ndan, nam az
vakitlerinde indirim yapm asını iste!' dedi. Bu uyarı üzerine
T anrı'ya geri dönüp dileğim i ilettim . O da '50 vakit' nam azı,
’40'a indirdi. Bu indirim den sonra M usa’ya gittim . O, yine çok
buldu ve önceki gibi konuşarak T anrı'ya geri gönderdi. Tanrı bu
kez 'nam az vakti' sayısını 30'a indirdi. Y ine M u sa’ya gittiğim de
M usa'nın yine uyarısı oldu. Y ine geri döndürüldüm . Tanrı bu
kez 20'ye indirdi. Y ine M usa'ya vardım . M usa aynı uyarıyla
beni geri gönderdi. B unun üzerine de Tanrı 10 vakte indirdi
nam az vakitlerini. B ir kez daha M usa'ya değin vardım ve onun
uyarısıyla geri döndüm . Sonuncu kez Tanrı, nam az vakitlerini
’5'e indirdi. Bu indirim den sonra M usa'ya değin vardım yine.
M usa yine: 'N e yaptın?' diye sordu. B en de: 'Tanrı, nam az va­
kitlerini 5'e indirdi' diye karşılık verdim . M usa önceki
konuşm aları gibi konuştu ve geri dönüp bir daha T anrı'ya var­
m am ı ve biraz daha indirim için dilekte bulunm am ı öğütledi.
'Senden önce insanları çok denedim ben. İsrailoğullarıyla da
çok, pek çok uğraştığım için de bilirim . Sen dediğim e bak da,
Rabbine dön ve biraz daha indirim yapm asını dile!' dedi. Bense:
'Tanrım dan çok dilekte bulundum . Y eni bir dilek sunm aktan
utanıyorum artık. B ununla yetinip boyun eğeceğim !’ diye
karşılık verdim . T am o sırada bir ses geldi Tanrı'dan: 'N am aza
ilişkin buyruğum u im zaladım . K ullarım a yapacağım indirim i de
yaptım !’ diyordu."232
* D okuz sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)
** Üç sözcük çıkarılm ıştır. (Y .N .)

147

B ir başka anlatım ında da şöyle dediği ileri sürülür:
"Y üce T an rı’yla M usa P eygam ber arasında durm adan gidip gel­
dim . S onunda (gelen bir sesle) Tanrı şöyle dedi: 'M uham m ed!
B ilesin ki, o nam az vakitleri, günde beş vakittir kesin olarak.
H er vakit nam az içinse, 10 kat sevap vardır. B öylece yine 50
vak it nam az kılınm ış sa y ılır."233
M uham m ed "m ekik dokum uş" T anrı'y la M u sa arasında. G itm iş
gelm iş, g itm iş gelm iş. S onunda tam am lan m ış "indirim "! 50 vakit
nam az, 5 vakit olm uş böylece.
Tam bir " [...]" değil m i? ”[...]"d e n de öte.
Ne var ki, bu "[...]"den de öte [...], M iraç-İsrâ uydurmacasının
tümüne, "gerçek" diye inanılmasını istemiştir M uhammed.
K endi zam anında inanm ışlar m ı?
"Hadis"lerden anlaşıldığına göre başta "Kureyşliler" inanm am ışlar
bu masala:
"K ureyşliler beni yalanlayınca H icr’de (K âbe'nin bitişiğinde) d i­
kildim ; (K udüs'ü anlatm am ve böylece geceleyin oraya gitm iş
olduğum u kanıtlam am için) T anrı aradaki uzaklığı ve engelleri
kaldırdı."
M uham m ed İçin, M ekke'den K udüs'e Değin,
G örm eyi E ngelleyen Tüm E ngeller K aldırılm ış
"Aradaki engeli kaldırıp Kudüs'ü gösterdi Tannm . V e Kureyşlilere,
Kudüs'te neler, ne tür özellikler bulunduğunu, bir bir anlattım.
Kudüs'e bakarak.. ,"234
Y ani, aradaki dağlar, te p e le r... görm eye engel olarak ne varsa hep­
si tüm üyle kaldırılm ış. B u da yetm ez. İyi görm esi için M uham m ed'in
yanına y akınına getirilm iş K udüs. Y a d a "televizyon" gibi bir araç
oluşturulm uş. N e var ki, bütün bunlar olurken, K udüs'ü yalnızca M u­
ham m ed görebiliyorm uş! Y anındakiler görem iyorm uş T an n 'n ın "hikm eti"yle! "M ucize içinde m ucize" olsun diye.

148

N e var ki, bu bile inandırm aya yetm em iş "K ureyşliler"i ve öteki
"kâfır"leri. Dahası: M uham m ed'e inananlardan bile niceleri "dinden
d ö n m ü ş"ler.235 M uham m ed'in M iraç-İsrâ m asalında anlattıklarına,
akla-m antığa sığm ayan [ ...] ve saçm alıklara dayanam ayarak...
Şim di düşünelim bu m asal üzerine:
İsrâ-M iraç, G erçek O labilir mi?
Ö nce şunu belirtm ekte yarar var:
M uham m ed, "M iraç" ("İsrâ") ile ilgili olarak anlattıklarını bir
"düş" ("rüya") diye sunm uş olsaydı, kim senin b ir diyeceği olm az,
"itiraz" eden de bulunm azdı. Ç ünkü herkes, her türlü "düş" görebilir.
M uham m ed'in ünlü ve İslam dünyasında önem li [...]ların d an K âdî
İyâz (ö.544/1149), Şifa-i Ş e r if diye bilinen E 'ş-Şifâ B i Ta'rîfi H ukuki'lM ustafâ adlı k itabında şöyle der:
"Peygam ber çağının, onu izleyen ve daha sonraki çağların
M üslüm anlarından çok büyük bir çoğunluğa göre: İsrâ (m i'rac),
Peygam ber'in 'cesediyle' (m addi varlığıyla) ve uyanıkken
g e rç e k le şm iştir... ',236
"'Rü’yâ' sözcüğünün geçtiği ayette (İsrâ Suresi, ayet 60) bu sözcük,
'gözle görm e’ anlam ına gelir. Çünkü aynı ayette ’sınama'dan ('el
fitne') söz edilmekte. (Yani kimlerin inandığı, kimlerin inanmadığı
sınanıyor.) M i'rac bir 'düş' olsaydı, böyle bir sınamanın anlamı ol­
mazdı. Bir 'düş’ü kimse yalanlama yoluna gitm ez de ondan. Çünkü
'mi'rac’da görüldüğü anlatılan türden bir düşü, herkes görebilir
uyurken. Herkes düşünde; bir saat içinde, evrenin birçok ve değişik
yerlerini dolaşıp görm üş olabilir."237
K âdî İyâz haksız m ı bu görüşünde?
İslam 'ın yine ileri gelen avukatlarından ünlü K u r’an yorum cusu ve
"kelam cı" Fahruddin R âzî (Hicri 544/M iladi 1149-Hicri 6 06/ M iladi
1209) de, "Tefsir-i K ebir" (büyük tefsir) diye bilinen M efâtihu'l-G ayb
adlı K ur'an yorum unda aynı görüşü yansıtır. "İslam tâifelerinderı çok
azı dışındaki bir çoğunluğun, 'İsrâ-m i'rac, Peygam ber'in cesediyle
(m addi varlığıyla) olm uştur!' dem ekte birleştiklerini" yazar.238

149

Yine çok önemli İslam "kelam cı'lanndan Saduddin Teftâzânî (Ö.1390)
de; birçok "kelamcı" ve yorumcunun yaptığı gibi "İsrâ-mi'rac olayı"nı
bölümlere ayırır:
"Doğrusu şu ki: İsrâ-m i’rac, M ekke'den M escidü'l-Aksâ'ya (Ku­
düs'e) değin 'uyanık' durum dayken ve 'cesed'le (maddi varlıkla)
olm uştur. Bu, Kur'an'm tanıklığı ve Peygam berin arkadaşlarının
dönem inde ve onu izleyen dönem lerde bulunanların görüş birliği
('icma') etmeleriyle kanıtlanmıştır. Peygam ber sonra göklere çı­
karılmıştır. Olayın bu bölüm üyse, birçok yoldan gelen ve 'şöhret'
derecesine ulaşan hadislerle bilinmektedir. Buna inanm ayansa sün­
net ve cim aat ehlinin dışında, sapık ( ‘m übtedi” ) sayılır. Yolculuk,
daha sonra cennete, A rş'a ya da -d eğ işik görüşlere g ö re - evrenin
başka kesim lerine olmuştur. Olayın bu bölümü de; tek kanallardan
gelen ('âhâd') hadislerle kanıtlanmakta. Şu da herkesçe bilinir ki;
söz konusu geziye inanmayan Kureyşlilere, M escidü'l-Aksâ'da
(Kudüs'te) neler bulunduğunu anlatmıştır. Peygamber'in İsrâ-mirac
sırasında görüp haber verdiklerine, göklerde gördüğü şaşılası du­
rum lara ve karşılaştığı peygam berlerin durum larına ilişkin hadis
kitaplarında da anlatılmakta olanlar, bize göre 'olm ayacak şeyler'
değildir. Bunları, sözüne güvenilir Peygam ber anlattığına göre de,
olmuştur, gerçektir.. ."239
T eftâzânî, d ah a sonra, İsrâ-m i'rac sırasında "görülenler"e ilişkin
anlatılanların neden "m üm kün" olduğunu, kendi dogm acı m antığı
içinde açıklam aya çalışır. V e sonra şöyle sürdürür k onuya ilişkin
görüşünü:
"P eygam ber'in m i'racle ilgili anlattıkları, bir düş ya d a yalnızca
ruhla olm uş bir gezi niteliğinde olsaydı, kâfirler öylesine katı
biçim de karşısına çıkıp 'H ayır, o lam az!’ dem ezlerdi. V e kimi
M üslüm anlar da P eygam ber'in doğruluğundan kuşk u y a düşüp
İslam dinini bırakm a yoluna g itm ez lerd i.. ,"240
İlk İstanbul K adısı H ızır Bey (ö. H icri 863/ M iladi 1459) ve öteki
"Ehl-i Sünnet" kelam cıları da "T eftâzânî"ninkine uygun açıklam alar­
da bulunurlar.241

150

Kısacası: "İslam uleması"nın tümüne yakın bir çoğunluğuna göre:
M uham m ed, gecenin bir saatinde, am a uyanıkken o "şaşılası gezi"ye
çıkarılmış; önce M ekkeden Kudüs'e, sonra "gök katlan"na, oradan da
"öte"lere uçurulup götürülm üş ve daha sonra alınıp getirilmiş. Bu
"şaşılası gezi"nin "M ekke'den K udüs'e değin olan bölüm"ü, Kur'an aye­
tiyle analtılmakta. Bu nedenle de "İslam uleması", bu bölümün "maddi
olarak" gerçekleştiğine, en küçük kuşku duymadan "hükmetmekte".
Bu "ulem a"nın ileri gelenlerinden E bubekir A hm ed E ’r-R âzî El
C essas (ö. H icri 370/ M iladi 980) ise, M uham m ed'in söz konusu "gezi"sinin, "gökler" ve "cennet"teki bölüm ünün de "ayetle sâbit" o ldu­
ğunu savunur.242
"O lay" m adem ki bir "m ucize"sayılıyor; öyleyse her şeyi "m addi
olarak" düşünm ek, kaçınılm az bir zorunluktur. Ç ünkü bir "düş" olsa,
"m ucize" sayılam az. O nun için de, V luham m ed'in, o "şaşılası gezi"yi, b ir "düş" değil; "olm uş ve yaşanm ış b ir gerçek" niteliğ in d e
in anırlarına sunduğu açık ve kuşkusuz.
Peki "gerçek" olabilir mi M uhammed'in "gezi"sine ilişkin anlâttıklan? Örneğin: O sırada bir "kalp ameliyatı" diyebileceğimiz türden
"ameliyat" geçirdiği "gerçek" olabilir mi? Sözünü ettiği "burak"; bu hay­
vanla yolculuğu, "göğe dayanan merdiven (mi'rac)" ve bu merdivenle
"göğe çıkış"ı, "gök katlan", bu katlann "kapı"ları, "bekçi"leri, karşıla­
şılan "peygamber"ler, "sınır ağacı (sidretü’l-müntehâ)", bu ağacın
"kök"ünden fışkırdığı anlatılan dört ırmak (içlerinde Nil ve Fırat d a var),
"El Beytü'l-M a'mûr" adlı "gök tapınağı", bir "uçan halı"yı andıran "uçan
döşek", bu döşekle "uçuş" ve Tanrı "saray"ı durum undaki "A rş"a vanş,
T ann'yla "sarmaş dolaş oluş", "namaz vakitleri"nin indirilmesi için
M usa ile Tanrı arasında birçok kez "gidiş geliş", bu arada anlatılan daha
nice "şaşılası" durum lar ve girilip dolaşıklığı bildirilen "cennet"...
Bütün bunlar, "birer som ut gerçek olabilir" diyebilir miyiz?
A klını "din dogm acılığı"na ya d a ”avukatlığ ı"n a y utturm uş olan
kim i "ulem a"ya göre: "Evet, diyebiliriz"! B u "ulem a-i kirâm "dan ki­
m ileri, "akıl" ve "bilim "i de bu saçm alığa kullanm a çabasındalar. B ir
örnek: "D arülfünun M üderrislerinden" (Prof.) ve "Sahih-i B u h a rî
M uhtasarı Tecrid-i Sarih m ütercim lerinden" A hm ed Naim . Bu "ilim"
ve "İslam" [ ]ı: "Şunu arz edeyim ki: ...E fend im izin , benzersiz Tan-

151

nsal onurlandınlm ası demek olan îsrâ-mi'rac mucizesini 'olmayacak bir
şey’ sayan kimseler eksik değildir. Bu konuda açığa vurulacak ya da
kapatılacak kuşku ve kesin inanç, peygamberliğin temeli ve amacıyla
doğrudan ilişkilidir. Zayıf imanlı ya da imansız olanların, bu gibi hadisleri
yalan saymalarına şaşılmaz. Bunlar, hidayet yolculuğunda ilk konak olan
T ann'ya iman aşam asına bile varamayanlardır. Bunlar, Tanrı'nın varlığını
kabul etseler de T ann kudret ve hikmetinin neler yaratıp ortaya ko­
yabileceğine akıl erdiremezler. Buna zihinleri bir türlü yatmaz!" diye ko­
nuya giriyor, bir sürü "safsata"yı sıralıyor. Bu arada "bilim"i de kullanmak
için "erbab-ı fen"den de "destek görüş"ler aktarıyor. Görüşleri aktarılanlar
arasında Fransız Filozofu Emile Boutroux (1845-1921), yine Fransız ma­
tematikçi ve saymacacı (itibârî) Filozofu Henri Poincare (1854-1912) de
var. Bunlardan Em ile Boutroux'nun görüşleri "dinsel avukatlık" çevre­
lerince pek beğenildiği için; bu çevrenin yüzyılımızda ülkemizde sivrilen
adlarından Hilmi Ziya Ülken, Contingence de Lois de la Nature adlı
kitabını, "Doğa Kanunlarının Zorunsuzluğu Hakkında" adıyla dilimize
çevirmiştir. Yani "doğa yasalarında zorunsuzluk" olunca "mucize"leri
kabul etmem ek için bir neden kalmayacak. Varılmak istenen sonuç bu, söz
konusu çevrelerce. İşte Ahmed Naim de onun için bu "idealist" filozoftan
kendisine destek sağlama hevesinde. Ve "göklere çıkardığı" Henri Poincareden... Bakın ne diyor:
"Ü nlü F ilo zo f Boutroux, doğa yasalarında zorunluk bulunm a­
dığını savunur. Son çağın kendisinden sonra benzeri daha gel­
m eyen, bilginlerin önde gelenlerinden Henri Poincare de, fen
erbabının, gerçek diye kabul ettikleri bilim sel görüşleri, karşıt
görüşlerden akla daha uygun olduğu için benim sediklerini,
y oksa bunlar benim senirken, karşıtlarını düşünm enin, m üm kün
olm ayan şeyleri kabul etm ek türünden olm adığını bağıra bağıra
anlatm aya ç a lış ıy o r...”243
A hm ed N aim bu görüşleri aktarırken dem ek ister ki:
"Tanrı, dilediği zam an doğa yasalarını da bozar ve 'olam az' sanı­
lan olağanüstülükler yaratabilir. B ir durum u kabul ettiğim iz zaman,
onun tersinin olam ayacağına kesin biçim de hükm edem eyiz. N itekim
bu filozoflar da bu görüşteler."

152

I

A m a bu "m olla"nın unuttuğu bir şey var: Bu böyle kabul edilirse,
"dinsel esaslar"da da "kesinlik" olm az. Ç ünkü bu ilkeden yola çı­
k ıldığında hiçbir şeyin "kesin ölçü"sü kalm az. N e "peygam ber"in, ne
"kutsal kitap"ın dediklerinin birer "kesin gerçek" olduklarına ina­
nılabilir. B u ilke, yani "hiçbir şeyde kesinlik olam ayacağı" ilkesi,
"dinsel esaslar"ı da altüst edeceği içindir ki, "akâid" kitaplarında, ör­
neğin Ö m er E 'n-N esefi akaidi'nin en başında şöyle dendiği görülür:
"Eşyanın somut gerçekleri kanıtlanmıştır. Şeylerin bilinebilirliği
kesin belli olm uştur."244
Ç elişkilere düşerek de olsa "İslam avukatlığı"nı benzerleri gibi
sürdüren A hm ed N aim , konuya ilişkin şunları da "döktürüyor":
"Görülüp tanık olunması yüzyıllara, hem de pek uzun yüzyıllara
bile sığm ayacak türden evrenin şaşılasılıklarmm, bir geceye, belki
de bir ana sığması; bir insan vücudunun göklere yükselip çıkması
gibi aklın, daha doğrusu insan tecrübesinin alışık olmadığı bir şaşılasılıkmış. D ünyayı da, gökleri de, bunların içinde bulunan tüm
yaratıkları da yok iken var eden, evrenin yaraücısının gücündeki
genişlik (sonsuzluk) karşısında, bu (m i’rac-îsrâ) neden imkânsız
olsun? A lışık olduğum uz ve gözlem de bulunduğum uz şu düzen
'daire'sinde, evreni yöneten yaratıcı gücün, başka bir düzen
'daire'sinde dilediği işleri, dilediği gibi yönetmesine engel nedir?
A lışık olduğum uz nizam içinde, bunun kadar akıllara şaşkınlık
veren şeyler yok m udur?.."245
Sıkışınca işte böyle derler bu "efendi"ler. îşi, hem en "T an n 'n ın
sonsuz gücü"ne bağlayıp kurtulurlar! "T ann'nın gücü sonsuz olunca",
O ’nun gücüyle "her şey olabilir" bu zavallılara göre. B öylece tartış­
m anın yolunu tıkarlar.
Oysa kimi "olam az"lan "olur kılmaya", T ann gücünün de yet­
meyeceği, "İslam ulem ası"nca bile kabul edilmiştir. "Usulü'l-fikıh"ta,
"m â lâ yutâk li zâtihî", yani "güç yetirilemezliği, kendisinden kaynak­
lanan" olamazlıklardan söz edilir. Bu ”olam azlık"lara örnekler de verilir.
Örneğin Sadeddin Teftâzânînin "E't-Telvih" adlı "hâşiye"sinde şu
açıklam a görülür:

153

"Güç yetirilemeyen. Bu, ya kendi konusundan ötürü olanaksız bu­
lunandır. 'Kadîm' (sona erm eyecek, sonrasız) olan bir şeyi yok
etm ek ve gerçekleri tersine dönüştürm ek g ib i... Y a d a .. ."246
A ynı açıklam a başka "usulüî-fıkh" kitaplarında da yer alır.247 "Ke­
lam" kitaplarında d a ...248 "Ulema", bu tür "o lam az'ian "olur” kılm aya
Tanrı gücünün de yetmeyeceğini "kabul" etmekle birlikte, "Tann'nın
gücü yetmiyor!" sözünün, "edep" yönünden söylenemeyeceğini, yani
böyle bir sözün "edebe aykın" olacağını ileri sürerler.249
D em ek ki, "gerçekleri tersine dönüştürm ek" (somut gerçeği, karşıtına
dönüştürm ek) de, inanılan T ann'nın bile "güç yetirem eyeceği olanak­
sızlardandır. Böyle olunca da, "İsrâ-mi'rac" masalında anlatılanlar, eğer
"gerçek" değilse - k i değildir- "gerçek" yapmaya, A hm ed N aim ve ben­
zerlerinin "Tann"larının bile gücü yetmez. Örneğin: E ğer M ekke'den
Kudüs'e değin şu kadar "uzaklık" varsa, o "uzaklığın yok edilmesi" ola­
naksızdır. E ğer "göğe merdiven dayanılamaz"sa ve "merdiven
dayanılabilecek bir gök yok"sa, bu gerçek kılınamaz. E ğer "apartman kat­
lan" gibi "kat kat gökler" yoksa, M uham m ed dönem inde de yoktu, şimdi
de yoktur ve bu "yok"lan "var" kılm aya güç yetirilemez. "Göklerdeki kat
kapılan, bu kapılann vuruluşu, kat bekçileri, bu bekçilerce kapıların
açılışı" da, "gerçeğin tersine dönüştürülebileceğine" inanm adıkça kabul
edilem ez. "Gök katlannda karşılaşıldığı anlatılan peygam berler" de
birer "gerçek" olamazlar. "Gökler ötesinde" girilip dolaşıldığı "cennet"
de, "sınır ağacı" ("sidretül-m üntehâ"), bu ağacın kökünden fışkırdıkları
anlaülan "ırm ak’îa r d a... B unlann hiçbiri "gerçek" olam az ve gerçek
kılınamaz. "Nil" ve "Fırat" ırmaklarının "kaynak"lan belliyse ve bunlann
"gökte" bulunduğu anlatılan "ağaç"tan "akıp geldikleri" gerçeğe aykı­
rıysa M uham m ed’in "mi'rac" gecesinde de "durum ve gerçek” aynıydı.
"O zaman durum başkaydı" denemez. D aha çok uzatm aya gerek yok.
M uham m ed'in "İsrâ-mir'ac" m asalında "gerçek"ler, tersine çevrilmiştir.
"Gerçeğe aykırı" oldukları "kesin" bilinen şeyler, "gerçek" diye göste­
rilmiştir. "Tann'nın her şeye gücü yeter!" yutturm acasıyla yutturulacak
türden değildir bunlar.
"İslam büyüklerinden" Fahruddin R âzî (Hicri 5 44/ M iladi 1149H icri 606/ M iladi 1209), M uham m ed'in baştan sona " [ ...]" olan "şa­

154

şılası gezi"sine ilişkin birkaç "şüphe"ye y er verir. B u n lara k endince
"cevap" verm eye çalışır. Bu "şüphe"lerden "dördünciisii"nde şöyle
denir:
"Mi'rac hadisi, birçok akla m antığa uzak şeyleri içeriyor: Örneğin,
M uhammed'in göğsünün yarılması ve çıkarılan kalbinin zemzem
suyuyla yıkanması, akla m antığa uzaktır. Çünkü 'su' ile yıkanacak
şey, maddi pisliktir. Kalbin köksüz inançlardan ve kötü huylardan
temizlenmesindeyse; zemzem suyunun hiçbir etkisi olamaz. Burak
denen hayvana binmesi akla m antığa uzaktır. Çünkü, Tanrı, Muhammed'i bu 'âlem'den 'gökler âlemi'ne bir gezi yaptırm ak için,
neden 'burak'a gerek duysun? A kla m antığa uzak olanlardan biri de,
T ann’nın '50 vakit nam az’ farz kılması, sonra M uham m ed'in
Tanrı'yla M usa arasında birçok kez gidip gelmesi sonucunda nam az
vakitlerinin '5'e indirilmesi. Bu da akla m antığa uzaktır. Çünkü: Bu
durum, bir 'hükm'ün uygulam aya daha konulm adan kaldırılmasını
('nesh') gerektirir. Y ine bu durum, Tanrı'nın, bir şeyi önce bilemeyip sonra öğrendiği sonucunu doğurur. Ki; bütün bunların
Tanrı için olabilirliği yoktur. (Bunlar Tanrı için düşünülem eyecek
türden şeylerdir.)"250
Fahruddin R âzî buna ne "cevap” veriyor acaba?
"B üyük İslam bilgini", buna y aln ızca şu karşılığı verebiliyor:
"'İtiraz' yok. T anrı'nın işlerine karışılam az. O, dilediğini y apar
ve dilediği biçim de hükm eder."251
"İsrâ-M i ’rac " M asalı N erelerden K aynaklanıyor
Bu m asalda yer alan "b u r a k ":
P eygam ber, "m iraç gecesi", M ekke'den K udüs'e değin bu hayvanla
gitm iş. "B urak", "berk= şim şek" gibi hızlı g itm esin d en ötürü bu h ay ­
v a n a ad olm uşm uş.
"H adis"te anlatıldığına göre "burak", katırdan küçük, eşekten b ü ­
y ük b ir hayvan. Y ani k atırla eşek arası. Y a da katıra yakın eş ek.
E şeğ in Tevrat'ın daha çok Peygam ber'in biniti olduğu görülür.
P eygam berler, özellikle ünlüleri, binit olarak eşeği seçerlerm iş n e­
dense. Ö rneğin "peygam ber"lerin ve Y ahudilerin (M üslüm anların da)
155

atası sayılan İbrahim P eygam ber'in biniti, " e şe k " ti. T evrat'm T ekvin
bölüm ünde, İbrahim 'in bir yolculuğu; "V e İbrahim , sabahleyin erken
kalktı ve eşeğine palan v u rd u ..." (22:3) diye başlanarak anlatılır. Zekeriya bölüm ünün 9. babında, Y ahudilere kurtuluş ve kurtarıcı
(m esih) m üjdelenirken şöyle deniyor:
"Ey Sion kızı! B üyük sevinçle coş! E y Y eruşalim kızı! Bağır!
İşte K ralın adildir. V e kurtarıcıdır, alçakgönüllüdür. V e bir
e ş e k üzerine, evet eşek yavrusu sıpa üzerine binm iş sana ge­
liyor!" (A yet 9.)
K ur'an'da, Y ahudi peygam berlerinden Ü zeyir (Y erem ya?) P ey­
gam ber'in de eşeğinden söz edilir. (B akara Suresi, ayet 259.) D ahası,
M usa Peygam ber'in de biniti " e şe k " ti. T evra t’ın Ç ıkış bö lü m ü n ü n 4.
b abında şöyle denir:
"V e M usa karısını ve oğullarını aldı ve eşeği üzerine bindirdi
ve M ısır diyarına döndü." (A yet 20.)
Ö teki peygam berlerin "eşek"leri olu r da "bizim "kilerin olm az m ı?
O nlara benzem ek için "M uham m ed'im iz" de bir "eşek" uydurm uş
"m iraç m asalı"nda. Y alnız biraz "farklı" olsun diye "eşekten büyük,
katırdan küçük" gösterm iş. Y ani [ ...] gibi, eşeği de "farklı".
Masaldaki "göğe merdiven dayama" ve "dayanan merdiven"le "göğe
çıkma" uydurması da, Tevrat’ın bir bölümünden ve yorumundan kay­
naklanm ışa benzer. Tekvin bölüm ünün 28. babında şunları okuyoruz:
"V e Y akub, B eer-Ş eba’dan çıktı ve H arran'a doğru gitti ve bir
yere erişip orad a geceledi. Ç ünkü güneş batm ıştı. V e O yerin
taşlarından birini alıp başı altın a koydu. V e Y akub, o yerde
yattı. V e rü y a gördü: Ve işte y e r üzerine b ir m erdiven dikilm iş,
başı g ö klere erm işti. Ve işte onda A lla h 'ın m elekleri çıkm akta
ve inm ekte idiler..." (A yet 10-12.)
"V e Y akub, uykudan uyanıp dedi: G erçek o ki, R ab bu yerdedir.
V e ben, onu bilem edim (farkında olam adım ). V e korkup dedi:
B u yer ne heybetli! Bu, başka bir şey değil, ancak A llah'ın evi­
dir. V e bu, 'göklerin k a p ıs ıd ır ..." (A yet 16-17.)
156

B uradakinin bir "düş" olduğu belirtiliyor. Y ani "m iraç" m asalında
olduğu gibi "som ut” ve "m addi" nitelikte sunulm uyor. O nun için de
M uham m ed'inkine denebildiği gibi
denem ez buna.
"G öğe çıkm a" ve T anrı’dan buyruk alm ak için "yerden göğe d a­
yanan b ir m erdiven"le "göğe çıkılabileceği" düşüncesi, K ur'an ayet­
leriyle bile işlenm ekte. T ür S uresi’nin 38. ayetine bakın:
"Y oksa (göğe dayanm ış ve) üzerine çıkıp vahiy dinleyebildikleri
bir merdivenleri mi var? Varsa, o vahiy dinleyenleri açık bir kanıtla
çıksınlar ortaya."
Y ani "göğe çıkılabileceği", çıkm ak için bir "m erdiven olabileceği"
işleniyor. A ncak; "göğe çıkabilm ek için M uham m ed gibi bir P ey ­
gam ber olm ak gerekir!" dem ek isteniyor. Sanki ayette sözü edilen o
"açık kam t"ı M uham m ed gösterebiliyorm uş gibi. "M iraç" m asalını
[ ...] M uham m ed!..
Kur'an'da, Z uhnıf Suresi'nin 33. ayetinde "miraç" (çoğulu: 'Meâric')
sözcüğü, "merdiven" anlam ında kullanılmıştır. M eâric Suresi'nin 3. aye­
tinde T ann'nın "meâric (merdivenler) sahibi" olduğu bildiriliyor. 4. aye­
tindeyse şöyle dendiği görülür:
"M elekler ve ruh (C ebrail) O 'na (T ann'ya), 50 bin yıl kadar olan
bir 'gün' içinde urûc ederler ('m i'rac'la=m erdivenle çıkarlar)."
Bu ayet, Yakub'un Tevrat’tan yukanya aktardığınız "rüya"sında
gördüğünü ne denli anım satıyor değil m i? "Ve işte yer üzerine bir m er­
diven dikilm iş, başı göklere ermişti. V e işte onda Allah'ın melekleri
çıkm akta ve inm ekte id iler..." sözleriyle bu ayeti karşılaştırdığım ız za­
m an; kaynak daha açık belli oluyor. A rada bir fark var: Kur'an ayetinde
"m eleklerin T ann 'ya çıkarken" kullandıklan "m erdiven"le "çıkış hızlan"
açıklanıyor! "Bir günde 50 bin yıllık yol" alıyorlarm ış "melek"ler.
"Göğe dayanan merdiven"le!..
İslam Ansiklopedisi'nin "Miraç" maddesinde şöyle dendiği görülmekte:
" ...P e y g a m b e r de, ihtim al, H abeşçeden alınm ış olan bu k eli­
m eyi (’m i'rac'ı) zaten bilm ekteydi. K eza, M andeîlerde de m er­
diven, göğe çık m a vasıtasıdır."

157

"M erdiven"i "göğe çıkm a aracı" bilen "M andeîler" (M andoenler),
"G üney Irak Sabiîleri"dirler. B unlar için İsm ail C errahoğlu şöyle der:
"B unlar, eski Sabiî âdetlerini icra ettiklerinden, asıl Sabiîlerden
oldukları kanaati hasıl o lm uştur."252
M uham m ed, "Sabiî â d e tle rin d e n ve inançlarından ço k şey alm ış­
tır. B unu, 2. cildim izde daha genişçe göreceğiz.
A ynı ansiklopedinin aynı m addesinde (aynı yerd e), m erdiven
anlam ındaki "m iraç" sözcüğünün Y akub'un "rüya"sındaki m erdivenle
aynı anlam ı taşıdığı anlatılıy o r ve: "H abeşçe yıl d ö n ü m ü kitabı,
X X V II, 21'de buna ma'areg deniyor" anlatım ı y er alıyor.
M iraç m asalındaki "gök", "gök k a tla n ”:
V oltaire, F elsefe S ö zlü ğ ü n d e , "Eskilerin G öğü"ne ilişkin olarak
şunları yazar:
"B ir ipekböceği, kozasını kaplayan küçücük tüylere bakıp da
'gök' dese; atm osfere 'gök' adını veren bütün eskiler kadar iyi
akıl y ürütm üş o lu r .. ,"253
"İnsanoğlu yanlış söz etm eye o kadar alışıktır ki, buharlanm ıza,
yeryüzünden A y'a kadar olan boşluğa 'gök' adını veriyoruz. G ü­
neş'in hareket etmediğini pekâlâ bildiğim iz halde, G üneş batıyor
dediğim iz gibi, 'göğe çıkmak' da diyoruz. A y'da yaşayanlar için de
belki biz 'göğüz'..."254
"...E sk ile r acaba 'gök' deyince ne anlıyorlardı? H içb ir şey! H er
zam an: 'Y erle gök' diyerek bağırıp duruyorlardı. O ysa bunun,
'Sonsuzlukla atom ' diye bağırm aktan farkı yoktu. D oğrusunu
söylem ek gerekirse 'gök' diye b ir şey yoktur. Y aln ızca, b o şlu k ta
yuvarlanan bir sürü yuvarlaklar var. B izim ki de ö tekiler gibi y u ­
varlanıp duruyor.
"Eskiler, göklere gitm eyi, 'yükselm ek' sanıyorlardı. A m a bir yu­
varlaktan ötekine hiç yükselinir m i? G öksel yuvarlaklar, kimi
zam an bizim ufkum uzun üstünde, kim i zam an altındadırlar. ( ...)
A m a eskiler, pek o kadar ince eleyip sık d o k u m a zla rd ı.. ."255

158

"Eskiler" gibi, "eskiler"in "m asal"larını, "ilkel"liklerini "T an rı”
adına sunan "kutsal kitap"lar da, ö yle işin "inceliği"ne pek inm ezler,
inem ezler. D ahası; kimi "eski"lerin, kim i "kutsal kitap"takinden daha
ileri görüşler sergiledikleri, çağım ızdaki dine bağlı düşünenlerden
d ah a iyi gerçeği gördükleri anlaşılıyor kim i yapıtlardan. Y ine V oltaire’in F elsefe Sözlüğü'nden alıntı yaparak örnek vereyim :
M ilattan 417 yıl önceki konuşm alardan:
"K onfüçyus'un çöm ezi K u-Su'nun, Çin İm paratoru G nen-V an'a
bağlı Kral L u ’nun oğlu Prens K u ile yaptığı konuşm alardan:
"Ku: K uzum , 'gökyüzü, yeryüzü, göğe yükselm ek, göğe layık
olm ak' dendiği zam an ne anlatılm ak istenir?
K u-Su: K ocam an b ir saçm a yum urtlanm ış olur. 'Gök' diye b ir
şey y o k tu r ki! H er gezegen, yum urtanın kabuğu gibi, kendi at­
m osferiyle çevrilm iştir, uzayında, kendi güneşinin çev resin d e
döner. H er güneş, durm adan çevresinde gezen birçok g eze­
genlerin m erkezidir. N e yukarı, ne aşağı, ne çıkış, ne iniş v ar­
dır. G örüyorsunuz ki, A y'da oturanlar da kalkıp: 'D ünyaya çık ı­
lır, dünyaya layık o lm aya çalışılm alıdır!' gibi laflar etseydiler,
şaşılası sözler sö y le m iş o lu r la rd ı..." 256
"'Y erle göğü yaratan' dediğim iz zam an, sofuca saçm alam ış o lu­
yoruz. Ç ünkü 'gök' deyince, T a n n ’nın, içinde bir sürü güneşler
yakıp bir sürü dünyaları döndürdüğü o uçsuz bucaksız uzayı
anlıyorsak; 'yer ile gök' dem ek, 'dağlar ile b ir kum tanesi' de­
m ekten daha gülünçtür. K ürem iz, önünde k ay b o ld u ğ u m u z... ev­
ren le karşılaştırılınca, bir kum tanesinden d ah a k üçük k a lır ...
"Ku: D em ek o luyor ki, Fo'nun 'dördüncü kat gök'ten aram ıza
indiğini, beyaz bir fil biçim inde göründüğünü söyleyenler, bizi
bal gibi aldatm ışlardır.
K u-Su: B unlar, B u d a rahiplerinin çoluk çocuğa, yaşlılara an­
lattıkları m a sa lla rd ır..." 257
Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslam ın "kutsal kitap"lan da aynı
türden m asallarla öyle aldatm ışlardır inanırlarını. V e M uham m ed'im iz
de "İsrâ-mi'rac" m asalıyla...
159

"Gök" ve "gök katları", hem en tüm "eski efsaneler"de yer alır.
T üm ilkel inançlarda vardır hem en hem en.258 V e "kutsal güçler"i,
"kutsallıklar"ı içerir.
Ç ok eski "T ürk m itolojisi"ni anlatırken bir yazarım ız, M urat U raz
şunları yazar:
"T anrısal 'ik am etg â h lar, ’kat'lara ayrılm ış 'g ö k lerd ed ir. B aşka
bir deyişle, 'gökler’; 'büyük ta n rıla rla iyi ruhların, perilerin ve
m eleklerin evren çapında bir apartm anı halindedir.
"C ennetler, ünlü süt gölü ve K ara H an’ın yarattığı ’sürve dağı'
da, (Tanrı) Ü lgen'in katındaki cennetlerin birinde bulunm akta.
"G üneş, A y, yıldızlar gibi natu rist ta n rılarsa yerlerini alm ış,
'gökler âlem i'ne, d ünyaya ışık dağıtırlar.
"T aoistlerin dört yönü yöneten Tanrı ayarındaki dört tem ­
silcisiyle, G öktürklerin boşluğun dört yönünde bulunan, Türk
bölgelerini k o ru y a n ... T anrıları da 'boşluk âlem i'nin b irer kutsal
kahram anlarıdırlar.
"Tanrı sayılan bozkurt, E tilerin, E lam lıların 'kutsal boğa'ları,
G üneş T anrı Ş am aş'ın güçlü k artalı, F ırtın a T an rısı T eşup'un
korkunç boğalarıyla T anrı'nın 'beyaz deve'si ve 'A ider Erkam '
m asalında görülen kuyruksuz m avu kurdu da, 'gök sakinleri'nin
kadrosunda bulunm aktadırlar.
"B üyük T anrıların katları ile yerleri belli olanlara gelince: G ök
T anrısı A nu, Sum erlerin A nosm as dedikleri, 'göklerin yüksek
yerindeki saray 'ın d ad ır.
"A ltaylıların büyük T anrısı K ara H an ile oğlu Ü lgen de,
Şam anlarca 17 kat kabul edilen göklerin üst katlarında oturur.
G öktürklerin, Y akutların, A katların ve E lam lıların büyük T anrı­
ları da bu katlarda yerleşm işlerdir.
"Y akutların K ayadan'ı dokuzuncu, A ltaylıların G ünanası y e­
dinci katta, A yatası altıncı katta, Y akutların O rangay’ı dördün­
cü, K uday ile T anrıça Ay zıt üçüncü katta otururlar.

160

"Sum erlerin kim i tanrıları
b u lm u ş la rd ır..." 259

da yıldızlarda oturm ayı

uygun

M uhammed'se, "miraç masalı"nda, "gök katlarTna, "melekler"le "ulu
peygam berler"i yerleştirmiştir. Tanrısını da "göklerin ötesi"ndeki "Arş"a
(saraya)...
"G öğe çıkış"lar:
"Eski efsaneler"in çoğunda rastlanır bu "göğe çıkış"lara. E ski m i­
tolojilerde nice "Tam T'lar, "Y arıtanrı"lar ve "ölüm süzlüğe yönelm iş
kişi"ler "göğe çıkarlar", "gök"ten "inerler".260
T evrat'ta da kim i "peygam berim "göğe çıktıklarından" söz ed il­
diği görülür. Ö rneğin II. K rallar bölüm ünün 2. babında şöyle denir:
"V e vaki oldu ki, onlar yürüyüp konuşurlarken, işte ateşten ara­
ba ve ateşten atlar. İkisini birbirinden ayırdılar. V e İly a (İlyas),
kasırgada g ö klere ç ık tı..." (A yet 11.)
C em il S ena'nın d a şunları yazdığını görüyoruz:
"Zerdüşt'ün müritleri, üstadlan şu masalı uydurmuşlardır: B ir gün
Zerdüşt, yüksek dağların tepesinde şimşekler, yıldırım lar ve
çevreyi kaplayan bulutlar arasında dua ederken, göğe kaldırılmış;
orada Hürm üz'le karşılaşmış; ondan birtakım tanrısal buyruklar
almış. Sonra Zerdüşt, yere indiği vakit, Nosks adı verilen şeriat
kitabını getirm iş...
"Tek ve Çoktannlı dinlerde tarikatlardaki miraç masalları, yalnızca
ermişlerle peygamberlerin sağlıklarında görüldüğü iddia ve hayal
edilen olaylardan ibaret değildir; özellikle kimi peygamberlerin
öldükten sonra bu m iraca nail oldukları da iddia edilmiştir. Örneğin:
Eski Hint Peygamberi Manu, öldükten sonra uçup gitmiş: Çin, Tibet
ve Japon Budacılarına göre de, Buda, göklere çekilmiştir. Musevilerde, Hz. Musa, Moab vadisinde bir melek tarafından Yehova'nın yanına götürülmüştür. Hz. Musa'nın* da çarmıha gerildik­
ten sonra göklere çekilmiş olduğu kabul edilir... (...)
"...M arcel G ranet'in kaydettiğine göre; yeni T aoculukta m iraç,
hiç ölm em e sanatıdır. Bu inanca göre, örneğin İm parator W ou
* İsa olm alı. (Y.N.)

161

(ÎS 140-148), kendi isteğiyle saltanatını, eşini, çocuklarını ve
bütün servetini bırakm ış ve bir ejderha tarafından göklere
götürülm üştür. T aoculuğun yüce patronu olan H oang-ti de, daha
önce böyle bir m iraca nail olm uştur. Prens H auai-nan da bu iki­
sinden önce göklere götürülm üştür. G enel olarak bu dinin g e­
leneklerinde bağı sanatı sayesinde ve cinlerle arkadaşlık etm ek
suretiyle göklere çıkıldığı kabul edilir. ( ...)
"A n laşılıy o r ki, M i'raç, y alnızca M üslüm anlıkta değil; çok daha
önce, türlü dinler ve tarikatlarda da v a rd ır..."261
"A rş" (T anrı sarayı):
V oltaire'in Felsefe Sözlüğü'ndtn:
"Eski Y unanlılar, kentlere hükm edenlerin bir dağın tepesinde,
kalelerde oturduklarını görerek, T anrıların d a kaleleri olab ile­
ceğine karar verm işler ve bu kaleyi, T hessalia'da, tepesi kim i
zam an bulutlarla örtülü O lym pos dağına yerleştirm işler. Ö yle
ki, sarayları, göklere eş düzeydeydi.
"A tm osferim izin m avi kubbesine bağlı gibi görünen yıldızlarla
gezegenler, sonradan T anrıların evi oldu. İçlerinden yedisinin
kendisine özgü bir gezegeni vardı. Ö tekiler de nerede yer bulabildilerse orada o tu rd u la r.. ."262
V oltaire, bu konuda "lbraniler"in yani Y ahudilerin inancına da d e­
ğiniyor ve şöyle diyor:
"K itaplarında, göğün k u ru lu şu n a ilişkin bazı karanlık, an laşıl­
m az, hepsi de barbar bir ulu sa yaraşır fikirlere rastlanır. O nlar­
ca, birinci (kat) gök, havaydı. İkincisi, yıldızların bağlı olduğu
uzaydı. Bu uzay, katı b ir c isim d i...
"Bu uzaydan, yahut yüksek sulardan sonra üçüncü (kat) gök,
yahut erm iş Pavlus'un götürüldüğü 'arş-ı âlâ’ g eliy o rd u ...
"...İb ra n ile r, bu kuruntuları başka uluslardan a lm ışla rd ı..."263

162

Y a M uham m ed? O nereden alm ıştı?
M uham m ed de "İbraniler"den ve b aşka çevrelerden alm ıştı k u ş­
kusuz. K im ilerini de uydurup ekleyerek...
K ısacası: "îsrâ-m i'rac m ucizesi", eskilerden kaynaklanan bir
"m asaT'dan başka değil. B u m asal, öteki "m ucize"ler gibi, "gerçek"le
ilgisi olm ayan uydurm alar içeriyor; eski çağların "ilkel a n la y ış la rın ı,
"ilkel inanç"larını taşıyıp getiriyor bizlere. B ir ”[...] taşıyıcısı" n i­
teliğindeki "peygam ber" aracılığıyla...
îşte "din"ler, bu tür uydurmalar üstüne kurulu. Birer "[...] taşıyıcısı"
olan "peygam berlere, "mucizeleri var" diye inanılagelmiş. Türlü hokka­
bazlıklarla inandırılmış insanlık. Ve günüm üze dek inandınlagelmiş.
"Din" ve "peygamberlik kurumu" için son derece önemli olduğundan
bu denli genişçe yer ayırm a gereği duydum "mucize"ye. "İsrâ-mi'rac mucizesi"ne verdiğim yer de geniş oldu. Çünkü bu masal, ilginç bir örnek ni­
teliğindedir. Çok yönlü ve "mucize" diye inanılan şeyin gerçekte ne
olduğunu çok güzel sergileyecek nitelikte bir örnek. Bir de şu var: Söz
konusu masala, İslam inam dan çok büyük önem verirler.
"M ucize" nedir, ne değildir? B uraya dek an latılanlarla anlaşılm ış
olsa gerek. A çık seçik anlaşılm ıştır ki, "m ucize "diye inanırlara su­
nulan şeyin "gerçek"le en küçük bir ilgisi yoktur ve tüm "m ucizeler",
insanlığı aldatm ak için ileri sürülm üş bir y alanlar bütünüdür.
Bu durum , inanırlarca anlaşıldığı, iyice kavrandığı zaman, temelinde
bir sınıfın çıkarları olan yapı da güm bür güm bür yıkılacakür. O yapı
"din"dir. İnsanlığın zararına da olsa, dünya egemenlerinin yıkılıp yok
olm asını istemediği k u ru m ...

163

PEY G A M B E R LİK -K Â H İN L İK -Ş A İR LİK

O ldukça ortak yan lan vardır bu n lan n . T arihte, birçok dönem lerde
de iç içe oldukları görülür.
P eygam berlik "Sam i" toplum larda "kurum laşm ış" görülür. Ö zel­
likle de "îbrani" (Y ahudi) to p lu m d a...
Herve Rousseau, D inler adıyla Türkçeye çevrilen kitabında şunları
yazar:
"Peygamber, esasında Sami kavimlere ait bir kişidir. O, vahye mazhar olmuş ve Allah'ın sözcüsüdür. Peygam ber (prophete) kelimesi,
başkasının sözlerinin aktancısı m anasına gelir. Evvelce, kâhinlerle
peygam berler birbirlerine zıt sayılm ışsa da, şimdi kabul edildiğine
göre, İsrail'de peygamber, aslında ruhbanlıktan çıkmıştır. İlk Y a­
hudi peygamberleri, ibadet yerlerinde çalışan züm relere mensup
gibi görünmektedir. İlk peygamberler, heyecanlı ortak ayinlerdeki
kâhinler arasından çıkmışlardır. B unlann gelişm esiyle Peygam ­
ber, olaylann ötesinde gizlenm iş bulunan ilahi m ukadderatı keşfe­
den, kavimleri daha iyi bir hale getirmek vazifesini yüklenen kim­
seler haline gelm işlerdir... "264
A nlam ı ve işlevi birtakım değişikliklere u ğrasa d a "kâhinlik",
A raplarda da peygam berliğin h azırlayıcıları arasın d a olm uştur.
İbn H aldun, M ukaddim e's'ınde kâhinliği, "peygam berliğin eksik
türü" olarak niteler.265 Ş unlan d a yazar İbn Haldun:
"K âhinler, Peygam ber dönem inde de var olduklarında, Peygam ber'in doğruluğunu daha iyi anlarlar, m ucizelerini daha iyi
değerlendirirler. Ç ünkü onlarda, peygam berlik işinden bir parça
olan 'bulm a yeteneği' (vücdan) vardır. H er insanda, uykudayken
bazı şeylere erm e yetisinin oluşm ası gibi. B aşk a d ü n yalarla
bağlantı kurm a işi, kâhinde uykuda olur.

164

III

"Kâhinleri, Peygam ber'i onaylam a tutum undan hiçbir şey ayıramaz
ve Peygam beri yalanlam aya hiçbir şey sürükleyemez. Yalnız,
kâhinliklerinin tastamam peygam berlik olarak kabul edilmesi yo ­
lundaki güçlü tutkuları sürükleyebilir ona. N asıl ki, Ebu Salt oğlu
Ü m eyye de aynı tutkuya kapılarak aynı türden bir direnme içine
girmişti. Çünkü peygam berliğe yeltenm işti.. ,"266
Burada sözü edilen Ebu Salt oğlu Ü m eyye (Ümeyyetü'bnü Ebi’s-Salt)
(Ö.630?), Peygam ber dönem inde de kendisinden önemli olarak söz et­
tirmiş, "kâhinliği" ve dinbilir kişiliği yanında, son derece önemli İslam
öncesi ozan ve söylevcilerindendir.267 B u kişi, "Tektanncı" özelliği ve
"şairliği"yle de "peygam berliğe" yakın görüyordu kendini. Y alnızca şair­
liği bile elvermekteydi buna. Çünkü "kâhinlik" gibi "şairlik" de "pey­
gam berlik" basam ağına çok, yaklaştıncı bir öğe sayılırdı.
Peygam berliğin, kâhinliğin ve şairliğin ortak yanlarından en önemlisi;
her üçünde de "yüce"lerden "esin" (vahiy-ilham) getiren, ve kişileştirilm iş bir görünm ez güce rol verilmiş olmasıdır: "Vahiy m eleği"-"ilham
meleği" ya da özel "ilham cini".

Arap Dünyasında Peygamberlik-Kâhinlik-Şairlik ve
Esin Aracı: "Melek-Cin"
M uham m ed D önem inde
İbn H aldun, peygam berlik savında bulunan "kâhiri'lerden söz
ederken "İbn S ayyad"a da değinir. M uham m ed'in, bu kâhinle ilginç
b ir k arşılaşm asın a ... "H adis" k itaplarında da y er aldığına göre, M u ­
h am m ed 'in İbn S ay y ad 'la "karşılaşm ası" şöyle olm uştur:
"M uham m ed: Söyle bakalım , benim peygam berliğim i kabul ed i­
yor m usun?
İbn Sayyad: K abul ediyorum , sen okur yazar olm ayanların p ey ­
gam berisin."
O layın kim i yerdeki anlatılışında da, İbn Sayyad'm , P eygam ber'in
sorusuna: 'H ayır!' diye karşılık verdiği yazılıdır.

165

"İbn Sayyad: Peki, sen de benim peygam ber olduğum u kabul
ediyor m usun?
Muhammed: Ben, T ann'ya ve Peygam beri'ne inanırım. Gördüğünü
(meleğini-cinini) nasıl görüyorsun?
İbn Sayyad: K im i zam an doğru sözlü, kim i zam ansa yalancı
olan varlık (m elek-cin) bana bilgi iletiyor.
M uhammed: Öyleyse karışık bir durum a sürüklenm işsin sen. İşin
karışık. İçim de senin için bir şey sakladım, bil bakalım nedir?
İbn Sayyad: ’D uh!..', ’d u h ...’tur senin içinde sakladığın.
M uham m ed: H aydi oradan!.."268
İleri sürüldüğüne göre, M uham m ed’in içinde tuttuğu sözcük, "duhan" sözcüğüydü ve İbn Sayyad bu sözcüğün yaln ızca yarısını söy­
leyebilm işti. " D u h ...” değil de "duhan" diyebilseydi, M uham m ed,
"H aydi oradan!" diyerek terslem eyecekti onu.
B urada en ilginç olan da, söz konusu "kâhin"in "bilgi iletici"si olan
"görünm ez" varlıktı. "M elek" ya da "cin" olduğuna inanılan "varlık"!
İnsanlık aldatıcılarının, " [...]" * varm ış gibi; "sahte-yalancı p ey ­
gam berler" diye niteledikleri kâhin-peygam ber kılıklıların hepsinde
vardı bu uydurm a varlık.
Örneğin M uhammed döneminde Esvedü'l-Ansi de peygamberlik
savında bulunmuş, şiir-şairane sözler söyleyen bir "kâhin"di ve onun da,
kendisine "vahiy getiren" bir meleği, ya da bir cini, şeytanı vardı. Muhammed'inkine benzer "vahiy" numaralarına girişirdi Esved. "Mucize" nu­
m aralan da gösterirdi. Bu numaralannın da yardımıyla korkunç bir tehlike
oluşturmuştu M uhammed'in "İslam"ı için. Küçümsenemeyecek ölçüde de
yerler, topraklar elde etmişti. Eğer M uhammed'in öğüdüyle kimilerince
"hile" yoluna da başvurularak ortadan kaldınlm asaydı ("suikast" yapılmasaydı) M uhammed'in "M üslümanlar"ına karşılık, onun d a inanırlan sürüp
gelecekti.269
Talha ya da Tuleyha İbn Huveylid de bir başka ömek. O da "kâhin"di;
o da etkili, uyaklı konuşmayı bilirdi. Onun da M uhammed'inkine benzer
numaraları, bu numaralara inanan yandaşlan, inanırlan ve "vahiy" getiren
bir meleği ya da cini vardı. Meleğinin adı da Zu'n-Nûn'du. Bu meleğin ona
getirdiği "ayet"ler arasında şu ayetin de yer aldığı aktanlagelir:
* İki sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)

166

"G üvercine ve oruç kuşuna (aç doğana) ant olsun ki, sizden nice
yıllar önce, m ülküm üzün (egem enliğim izin) Irak'a ve Şam 'a dek
varacağına ilişkin güvence verildi."270
N e var ki, onun, yani T ulayha'nın bu düşü gerçekleştirilem edi. Bir
kez geç kalm ıştı T ulayha. D ah a önce ortaya atılm alıydı. Belki de
daha önce söz konusu olm ayacak engeller belirm işti. Ö rneğin oldukça
g üçlenm iş bir M üslüm anlar topluluğu oluşm uştu. B u to p lu lu ğ a karşı
yeterli ölçüde yandaş toparlam ası kolay olm uyordu. Ö teki kâhinpeygam berler için de bu sorun vardı. A yrıca, giriştiği önem li savaşta,
ü zerine yürüyen M üslüm an savaşçıların başında H alid İbn V elid
vardı kom utan olarak. B u acım asız kom utan, herkesin gözünü kor­
k utm uştu. K arşısına çıkanları, düşm anları "ateşte diri diri y akacak
kadar" zalim di. B u n a karşılık, T ulayha'nın askerlerinin başında b u ­
lunan kom utan U yeyne'yse her zam an ihanete hazır bir kişiydi. İhanet
etm işti de o çetin savaşta. Y edi yüz süvarisiyle birlikte çekilip g it­
m işti. Y ani T u lay h a’yı y aln ız bırak m ıştı271 B ütün bunlar olm asaydı o
da güçlenecekti belki.
B ir başka örnek de M ü seylim e’dir. B enî H anife kabilesinin b aş­
kanı, kâhin ve şair bir kişiydi M üseylim e. P eygam berlik savında bu­
lunurken M uham m ed’le anlaşm a yoluna bile gitm işti.272 B ir süre için
bile o lsa "anlaşm a" sağlanm ış m ıydı? B urası kesin olarak belli d e­
ğil.273 M üseylim e’nin M uham m ed'e şöyle bir m ektup yazıp gön­
derdiği aktarılagelm ekte:
"Tanrı elçisi M üseylim e'den Tanrı elçisi M uham m ed'e m ektup­
tur. Sana esenlikler dilerim . Ben peygam berlikte sana ortak ed il­
dim . Y eryüzünün yarısı bize, yarısı K ureyş'e aittir. Fakat Kureyşliler, insaf ve adaletle hareket etm ezler."274
"Yalancı" diye nitelenir Müslümanlarca. Peygamberlik savında olan­
lardan "[...]" olmayan varmış gibi. Ve "size T an n ’dan buyruk getiri­
yorum!" diyen, "vahiy, mucize numaralan"na giren, Tanrı adına konuşan
M uhammed, bu tutumuyla [...]* gibi. İleri sürüldüğüne göre, Müseylime,
M uhammed'den önce Peygam ber olarak ortaya atılmıştı ve M uhammed,
"Müslim", "H a n if gibi sözcükleri Müseylime'den almıştı.275 Müseylime
* İki sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)

167

de, M uham m ed gibi "vahiy" aldığını, T anrı'dan "ayet"ler getirdiğini ileri
sürerdi. Belki de M uham m ed, birçok şeyi -k im ileri tersini ileri sür­
müş olsa b ile - ondan öğrenm işti. E n'âm S uresi'nin 93. ayetinde şöyle
denir:
"T anrı'yla ilgili yalan-iftira uyduran ya d a hiçbir şey vahyedilm em işken 'bana vahyedildi!' diyenden daha zalim (haksız)
kim olabilir?"
Bu K ur'an ayetinin, M üseylim e hakkında olduğu ileri sürülür. M üseylim e, "gerçekte T anrı'dan hiçbir vahiy alm adığı halde, 'bana vahiy
geliyor!' diyerek" T anrı'ya karşı "yalan uydurm uş". Sanki M uham ­
m ed aynı biçim de
M üseylim e de M uham m ed gibi çeşitli num aralarıyla epeyce yan­
daş toplam ıştı çevresinde. B irçokları da M uham m ed'in dininden dö­
nüp onun inanırları arasına katılm ışlard ı.277 A m a çeşitli nedenler ve
terslikler yüzünden M uham m ed kadar başarılı olam am ıştı.
M uham m ed'den Önce
• A rap D ünyasında K âhinlikle K arışık P eygam berlikler
B ahriye Ü çok, "Bazı orientalistler, Y em am e R ahm anı adı verilen
M üseylim e'nin Hz. M uham m ed'den çok önce peygam berlik id­
diasında bulunduğunu, birtakım yanlış yollardan y ü rüyerek ve yanlış
tefsirlerde bulunarak iddia etm işlerdir" der.277 Ü çok, M uham m ed'in
gerçekten P eygam ber, M üseylim e'ninse "sahte peygam ber" olduğunu
"ispat eylem ek" için garip çabalara girişiyor ve M üseylim e'nin M u­
ham m ed'den önce peygam berlik savında bulunduğunu ileri sürenlere
şaşılası b ir tepki gösteriyor.
"Bunlar, Müseylime'nin Hz. M uhammed'den çok önce peygamberlik
etmekte olduğunu, Kur'an'm ilk ayetlerinin M üseylime'nin ayetlerinden
alman tefsirle bildirilmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. H atta bunlar
arasında M argoliouth, M üslim ve H anif kelimelerinin ilkönce M üseylime
tarafından kullanıldığını, bunların, m onotheist anlam ına geldiğini, Mu* İki sözcük çıkarılm ıştır. (Y.N.)

168

ham med'in bu terimleri aynen kabul etmiş bulunduğunu öne sürerek,
T aberî ve diğer kaynakların vermiş olduğu m alzemeleri bir yığın hayal
mahsulü rivayetler olarak tavsif etmekten çekinmemiştir" diyor Üçok.
Sanki böyle nitelemekten "çekinme"yi gerektirecek bir "zorunluk"
varmış gibi. "M argoliouth'e göre M üseylime, Hazreti M uhammed'den en
az yirmi yıl önce peygam berlik iddialarına başlam ıştır. Bunu da, İbn
İshak’ın başka râvîler tarafından bir kere daha teyit edilmeyen tek
cüm lesine dayanarak ileri sürmektedir. O cümle ise, Hirschfeld ve Frants
B uhl'ün işaret ettikleri; 'Biz şuna kâni olduk ki, bunları sana, Yem am e'den Rahman denilen bir adam öğretiyor; fakat biz Rahman'a hiçbir
zaman inanmayız’ cümlesidir. Bu cümleyi bir Kureyşli, Hz. M uham m ed
henüz M ekke'de iken kendisine söylemiş. ( ...) Sonradan birkaç kitapta
daha tekrar edilmekle beraber İbn Hişam'daki bu garip cümle, hiçbir su­
retle teyit edilmemiştir. Belki de Musevi veya Hıristiyan râvîler tara­
fından İbn İshak'a ilham edilmiş, o da bunu m evsuk sanarak kitabına al­
mıştır" diye sürdürüyor ilahiyatçı hanım yazarım ız.278 "Musevi veya
Hıristiyan râvîler", İbn İshak'a nasıl "ilham etm iş"ler acaba? İbn İshak,
onların "ilham "larını nasıl "mevsuk" (güvenilir) kabul etmiş? Onları,
inandığı Tanrı yerine koyarak m ı? Bahriye Üçok, M üseylime'nin, M u­
ham m ed'den önce peygam berlik savında bulunm adığına "delil" olsun
diye şu sorulan soruyor:
"Eğer Müseylime Hz. M uhammed'den önce peygamberlik iddiasına
başlamış olsaydı, Tektannlı bir dini arayan ve onu kabule hazır bir
durum a gelmiş bulunan Araplar tarafından İslamiyet'in değil, M ü­
seylime'nin kurmak istediği dinin kabul edilmesi gerekmez miydi?
İslamiyetin doğması ve Hz. M uhammed'in hayatı çok geçmeden
komşu devletler tarafından öğrenilmiş, bilhassa Bizans kaynaklannda oldukça geniş bir yer işgal etmiş olm asına rağmen, bu ya­
bancı kaynaklarda M üseylime hakkında en küçük bir kayda bile
tesadüf edilmeyişi, dikkat nazarına alınmak gerekmez mi?"279
O ysa iki şeyi birbirine karıştırm am ak gerekir: M üseylim e ile M u ­
ham m ed'den hangisinin daha önce peygam berlik savında bulunm aları
b aşka şeydir, bunların hang isin in daha "etkin" o ld u k ları b aşk a şey ­
dir. "E tkinlik"se birtakım nedenlere dayalıdır.

169

B ahriye Ü çok şunları da yazm akta:
"G ene M argoliouth, M üseylim e'nin Hz. M uham m ed'i taklit et­
m ediğini, bilakis Hz. M uham m ed'in M üseylim e'yi taklit ettiğini
de söylem ek ted ir.. ."28°
"O rientalistler, bilhassa W ellhausen, M üseylim e'nin Hz. M u ­
ham m ed'i örnek tutm adığını ileri sürm ektedirler. W ellhausen'a
göre M üseylim e, Secah ve d iğ e r peygam berlik iddiasında b ulu­
nanların tarih sahnesine çıkm alarındaki sebep, M ekke ve M e­
dine'de İslam iyeti m eydana getiren sebeple aynıdır."2*1
G erçekten de öyledir. N e var ki, ilahiyatçı y azarım ız bu görüşe,
hiç de yerinde olm ayacak biçim de karşı çık ıy o r ve şöyle diyor:
"H albuki M üseylim e, İslam dinindeki prensiplerin hem en hem en
aynını, belki biraz da Y em am e'nin yabancı bulunm adığı H ıristi­
yanlıktan aldığı ilham larla zenginleştirerek, kendi kurm ak is­
tediği dinin içine alm ıştır. G ünde üç d efa nam az kılm ak, oruç
tutm ak, şarap içm em ek gibi kaideler bunu gösterm ektedir. A y­
rıca m üezzinler vasıtasıyla nam aza davet usulü d e herhalde îslam iyetten örnek alınarak kabul edilm iş bir sistem dir."382
Yazarımız, "namaz", "oruç" gibi ibadetlerin ve "ezan" biçiminde iba- dete çağrının, İslamdan çok önce, başka "din" ve inançlarda da var
olduğunu bilebilseydi, sanırım böyle yazmazdı. "Oruç", Yahudilerde ve
Hıristiyanlarda da vardı. "Namaz"sa "kadim Hıristiyanlık"ta, "Süryaniler"de bilinen bir ibadetti. Bunlardan da önce "oruç" ve "namaz", "Sabiîler"in ibadetleri arasında yer alm ış bulunuyordu. Yeri geldiğinde bun­
lann üzerinde daha çok durulacaktır. Yalnız burada, İsmail Cerrahoğlu'nun "Kur'an-ı Kerim ve Sabiîler" başlıklı yazısından Sabiîlerin "nam az"lanna ilişkin bir paragrafı aynen aktarm akta yarar buluyorum:
"Sabitlerde, taharetsiz nam az caiz olm az. M esela cünüb iken
nam az kılınam az. T em izlenm ek için akar suya d alm ak şarttır.
Bevl (sidik, sidiklem e), gâit (büyük abdest), rîh (yellenm e),
hayızlı (âdet gören) veya nifaslıya (lohusaya) dokunm ak, ec­
nebiye (yabancıya) tem as, burundan gelen kan abdesti bozar.

170

H er nam az için abdest alm ak vaciptir. N am azları; kıyam, rllkıı
ve secdesiz olarak toprak üzerinde oturm aktan ibarettir N am a/
vakitleri, sabah, öğle ve güneş batm adan ön ce olm ak üzc-ıc n.,
vakittir. N am azları, M andden zikirlerden ibaret olan ezanla b aş
lar. N am az kılan kim se, Cedi burcuna yönelir. O nlara göre n a­
m az, A dem P ey g am b er’e yedi vakit farz kılınm ıştır. A dem şe­
riatı, Y ahya P eygam ber zam anına kadar devam etm iştir. Y ahya
Peygam ber, bu yedi vakti neshederek, nam az vakitlerini üç vak­
te in dirm iştir."283
D em ek ki, Sabitlerde "ezan" bile vardı. N am azlarda "rüku" ve
"secde"yse hiç yok değildi îslam dan önce. "Süryaniler"de ve çok daha
önceki inançlarda bile vardı. Ö rneğin, yeri gelince çok geniş y er ve­
receğim iz bir raporda d a belirtildiği gibi, "G üneş kültü"nün benim ­
sendiği çok eski ve ilkel topluluklarda bile vardı "rüku" ve "secde".
Söz konusu rapor, 12 B irinci K anun 1937 tarihini taşıyor ve A tatürk'e
gönderilm iştir. K alem e alan da M eksiko M aslahatgüzârı Tahsin
B ey'dir. Bu raporun başında şöyle denm ektedir:
"O rta A sya’daki ecdadım ız gibi G üneş K ültüne sâlik olan M ek ­
sika yerlilerinin G üneşe tazim ayinlerini ne suretle yapm akta o l­
duklarına ve ezan, abdest ve secde gibi M üslüm anlığa ait o lduk­
ları zannolunan hususatın M üslüm anlığa güneş dininden g ird i­
ğine ve İslam dininde vazıh bir m anası olm ayan secdenin G ü ­
neş K ültünde çok derin bir m anası o lduğu n a ve saireye dair
m ühim m alum at ve izahatı havi rapor."284
İslam Tarihinde İlk Sahte Peygamberler adlı kitapçığın yazarı B ah­
riye Ü çok Hanımefendi bunları bilebilseydi, M üseylime'nin "oruç,
namaz, ezan" gibi dinsel gelenekleri, İslamiyet"ten aldığını yazmazdı el­
bette. Her neyse...
Gerçekten de "M üseylime ve benzerlerinin tarih sahnesine çıkmalarına
yol açan nedenle, M uhammed'in Mekke ve M edine'de Peygamberlik [...]
takınarak ortaya atılmasına yol açan neden, aşağı yukarı aynıdır".
M uhammed'den önce kimi toplumlarda, "peygamberlik"ler vardı. Ya
Araplarda? Müseylime'nin peygamberliğini bir yana bırakırsak, kesin bir
şey söylemeye "belge"ler yeterli değil. A ncak şu söylenebilir: "Şairlik"le
171

kanşık "kâhinliğe benzer peygamberlik", ya da "peygamberliğe benzer
kâhinlik" vardı Arap dünyasında da. Kimi "H anif' denen "Tektanncı" din­
ciler vardı ki, "şairlik" ve "tanrısal öğüt verici" sözler yanında "kâhinliğe
benzer peygamberlik" işlevi üstlenmişlerdi. îşte bir örnek: Ü m eyye İbn
Ebi's-Salt.
Bu kişiyi M üslüm anlar çok iyi tanır. Ç ünkü İslam ’d a ço k sözü ed i­
lir bu kişinin. M uham m ed'in peygam berliğini destek ler nitelikte kanıt
oluştursun diye yaşam ına ve tutum una ilişkin b irçok y alan lar u y ­
durulm uştur. A ncak yine de onun olduğu söylenen düşü n celer, şiirler
ve onunla ilgili anlatılanlar oldukça ilgi çekicidir. O nun için burada
özet olarak sunm akta yarar var:
E bu'l-F ereci’l-lsbihanî'nin (El İsfıhani'nin) K itabu'l-A gani'sınde
şöyle denir:
"Ebu U beyde anlatır: Kentlerin en şair kişileri, M edineliler, sonra
Abdul Kays ve sonra Sakiflilerdir. Sakiflilerin en şair kişisiyse
Üm eyye İbn Ebi's-Salt'tır. Bunun böyle olduğu konusunda Araplar
birleşmiştir. ( ...) O sm an oğlu M ıs'ab’dan aktarılır: Ü m eyye İbn
Ebi's-Salt, mukaddes kitabı açıp okuyabilirdi. Okurdu da. Din­
darlığından ötürü, çuval bezi, ya da kaba kıldan yapılm a bir giysi
(mesuh) giyerdi. İbrahim'i ve İsm ail’i dilinden düşürmeyenlerdendi.
Hanifliği de. İçkiyi yasaklamıştı. Putlara saygı konusunda kuşkusu
vardı. (Putlara inanmıyordu.) Gerçeği arayan kişiydi. (Gerçek) dini
aramaya koyuldu. Peygam berlikte de gözü vardı. (Peygamber
olmak isterdi.) Çünkü kutsal kitapta Araplardan da bir peygamber
geleceğini okumuştu. İstiyordu ki, o gelecek peygam ber kendisi
olsun. Peygamber (M uham m ed) T an n ’dan elçi olarak gönderil­
diğinde kendisine: 'İşte senin beklediğin ve hakkında konuştuğun
(sözünü edip durduğun) peygam ber!1denmişti. Peygam beri kıskanmıştı o. Tanrı'nın düşmanı. 'Ben peygam ber olayım isterdim ' diye
konuştu. Sonra Tanrı şu ayeti indirdi onun hakkında: ’^Iuham m ed!
O kimsenin olayını onlara anlat ki, ayetlerimizi vermiştik ona.
A m a o, o ayetlerden sıyrılıp ayrılmıştı. A rdından şeytana uym uş­
tu. V e azgınlardan olm uştu.. ,'"285

172

Bu ayet, K ur'an'da, A 'râf Suresi'nin 175. ayetidir.
E ğer bu ayette anlatılm ak istenen, Kur'an yorum larında da ileri
sürüldüğü gibi, Ü m eyye İbn E bi’s-Salt'sa, çok ilginç bir durum çıkıyor
ortaya: B una göre, Ü m m eyye'ye "peygam berlik" verilm iş önce. S on­
ra, peygam berliği elinden alınm ış!
B u sonuç çıkıyor çünkü: B u ayete göre, ona "ayetler verilm iş, am a
o, kendisine verilen ayetlerden sıyrılıp ayrılm ış". Söz konusu "ayet­
ler" ya T ann'nın "vahiy"leridir, ya da "m ucize"lerdir. H er ikisi de,
yalnızca "peygam ber"e verileceği için, sözü edilen kişinin, "peygam ­
ber" olm ası gerekir.
A 'râf Suresi'nin 175. ayetinde anlatılm ak istenen kim olursa olsun;
K ur'an anlatım ında büyük bir "öfke" göze çarpıyor ve bu ayeti iz­
leyen ayette de aynı kim se hakkında "hakaret am açlı" bir benzetm e
yer aldığı görülüyor:
"D ileseydik, ayetlerim izle üstün kılar, yüceltirdik onu. A m a o,
yerinde çakılm ış gibi kaldı. V e hevesine kapıldı. Onun durumu,
b ir köpeğin durum una benzer. Ü zerine varsan da, bıraksan da,
dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durum una. İşte ayetlerim izi y a­
lanlayan kim selerin durum u böyledir. Bu öyküyü sen anlat on­
lara. O la ki, düşünürler."
A nlatılm ak istenen Ü m eyye'yse, M uham m ed çok kızmış anlaşılan.
O na açıkça sövgü yönelterek kendini doyurm aya çalışıyor. "Rakîb"ini
"köpeğe benzetmesi" böyle açıklanabilir ancak. Yani M uhammed, öf­
kesini ve sövgüsünü Tanrısına yaslayarak "rakîb"ini aşağılıyor. Ve bu
arada, bilmeden, Tanrısını gülünçleştiriyor. Çünkü önce "ayetler" verdiği
bir kimseyi, sonradan "şeytan"a kaptıran ve ardından "köpeğe benze­
terek" sövüp sayan bir Tanrı, çok gülünç bir T an n ’dır.
Kitabu'l-Aganî, Ü m eyye İbn Ebi's-Salt’ın da M uham m ed gibi bir
"kalp ameliyatı" geçirdiğini anlatan "rivayef'e yer veriyor. Buna göre,
Ü m eyye'nin kalbini de "melek" yarıp çıkarmış. Hatta bu "am eliyaf’ı,
"kuş" biçimine giren "iki m elek" yapm ış. "Kuş"lar, çıkardıkları "kalb"e
"bir şeyler" koym ak istemişler. N e var ki, o kalb, "reddetmiş" konulm ak
istenen şeyi!286
B urada da am açlanan, "rakîb"i aşağılam aktır.

173

Bununla birlikte "rakîb"inden de çok, M uhammed'in kendisi [...] ona
karşı olan tutumuyla. Çünkü "Rakîb"i, Ümeyye, bir bakım a kendisinin
"hoca"sı sayılır. Kendisinin Tanrı, evren ve daha başka konularla ilgili
düşüncesinin hemen aynını, kendisinden çok önce, Ü m eyye işlemiştir.
Şiirleriyle ve söylevleriyle işlem iştir Ümeyye.
Ü m eyye İbn E bi's-Salt'a göre:
"Y alnızca bir Tanrı vardır. B u Tanrı, var olan her şeyi yönetir.
O, bir nur perdesi içinde, A rg ın d ad ır. İnsan gözü, bu nur per­
desini aşam adığı için T anrı'yı görem ez. Bu perde, m ukaddes
gök m elekleriyle kuşatılm ıştır. B unlar, 'saf sa f dizilm iş'tir. K i­
mi A r/d taşıyor, kim i sessizce T a n n ’nın vahyini dinliyor. B un­
lar arasında C ibril (C ebrail), M ikail ve diğer bazıları, en yüksek
yeri alm ışlardır. D ünyada hiçbir şey kalıcı d eğildir. H er y aşa­
yan, er geç ölür, çürür. T ek kalıcı, kutsallık ve 'celal sahibi' olan
T anrı'dır. H içbir zam an yok olm ayan O ’dur yalnızca."287
Ü m eyye'nin bir şiirinde şöyle denir:
"Tann'dır O. varlıkların yaratıcısıdır. Tüm yaratıklar, birer cariye
ve köle niteliğinde O'nun buyruğuna, isteyerek boyun eğmede."288
Şu şiirlerin de Ü m eyye'nin olduğu söylenir:
"B ütün insanlar, T an n 'n ın halkıdır. Y eryüzünde (evrende) tek
hüküm ran, O'dur."
"Ve O T ann ki, yaratıklardan hiç kim se, m ülkünde O 'nunla
çekişem ez, bir hak ileri sürem ez. Y aratıklar O ’nu birlem ese de
O B ir'dir."289
Ü m eyye’nin bu evren ve T a n n anlayışı, K ur'an'da da yer almakta.
Öyleyken aynı T ann, kendisini böylesine öven Üm eyye'nin, K ur'an'da
-M uham m ed aracılığıyla- "köpeğe benzediğini" bildirm ekte. Bir "ve­
fasızlık", bir "[...]" değil de nedir bu?!
Celaleddin SüyûtTnin (ö. Hicri 911/ Miladi 1505) El Itkân Fi Ulumi'lKur'an adlı ünlü (kaynak) kitabında, "cennet" ve "cehennem" de, Kur'an'daki gibi ve Kur'an Ğm önce Ümeyye'nin şiirlerinde anlatıldığı açıklanır.
Ümeyye'nin bir şiirinde "cinan" (cennetler) şöyle anlatılır:

174

"Asıl bahçeler cennetlerdedir. G ölgelikler oluşturm akta. V e o
gölgeliklerde, göğüsleri yeni tom urcuklanm ış kızlar var. O cen ­
netlerdeki sedir ağaçları dikensizdir."290
"C ennetlerdeki "sedir ağacı için A rapçada pek rastlanmayan ve "ga­
rip" sözcükler arasında gösterilen "mahzût" (dikensiz) sözcüğü Kur'an 'da
da kullanılmakta. V âkıa Suresi'nin 28. ayetinde, "Ve dikensiz sedir ağaç­
larında..." denmekte. Aynı surenin 30. ayetinde de bu ağaçların, "uzayıp
giden gölgelikler" oluşturduğu anlatılmakta. Dikensiz anlamındaki "m ah­
zût" sözcüğünün "garip" (yadırganan) sözcüklerden olmasından ötürü,
İslam öncesi A raplarda kullanılıp kullanılm adığı sorulmuş, az da olsa,
kullanıldığına Ü m eyye'nin yukarıdaki şiiri, "tanık" gösterilmiş.291 A ynı
şiirde, "cennet" ve "bahçeleri"yle ilgili anlatılanlar, "göğüsleri tom ur­
cuklanm ış kızlar"ıyla birlikte Kur'an'ın N ebe' Suresi'nde de anlatıldığı
görülmekte:
"T anrı'ya karşı gelm ekten sakınanlara, kurtuluş var. B ahçeler,
bağlar var. G öğüsleri yeni tom urcuklanm ış yaşıt kızlar var. V e
içki dolu kadehler var (cennette)." (A yet 31-34.)
"C ehennem " ve "cehennem likler" de Ü m eyye'nin şiirlerinde an la­
tılırk en , bir şiirinde şöyle denm ekte:
"O nları baş aşağı tutun cehennem de. Ç ünkü onlar d iren d iler ve
sürekli yalan ve uydurm a şeyler söylediler."292
N isâ Suresi’nin 88. ayeünde, "münafıklar"ın (cehennemde), "baş aşağı
tutulacaklan"nm, Ümeyye'nin şiirinde yer alan sözcükle aynı kökten gelen
bir sözcük (erkesehüm) kullanılarak anlatıldığı dikkati çekmekte. Süyûtfnin kitabında, bu sözcüğün de "garip" (Araplarda pek az kullanıldığı
için yadırganan) sözcüklerden olduğu belirtilir.293

175

K A Y N A K N O TLA RI*

1 Bkz. İslam A nsiklopedisi, c.9, s. 151 (N ebi m addesi). Bkz. A ziz
G ünel, Türk Süryaniler Tarihi, D iyarbakır, 1970, s.47.
2 D eğişik T anrı anlayışları ve değişik dinsel aracılar k o n u su n d a
geniş bilgi için bkz. C em il Sena, Tanrı A n la yışı, İstanbul, 1978,
R em zi Kitabevi, s.7-609, özellikle s.62-63, 66-67 vd. A yrıca bkz.
H erve Rousseau, D inler, çev. O sm an Pazarlı, İstanbul, 1970, R em zi
K itabevi, s.2-175, özellikle s.29-37, 116-118 vd.
3 Bkz. Sena ve R ousseau'nun aynı yapıtları ve Sedat V eyis Örnek,
Yüz Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, A nkara, 1971,
özellikle s.7-77. Karş. D urkheim , D in H ayatının İptidai Şekilleri, çev.
H üseyin Cahit, İstanbul, 1923, 1924, Tanin M atbaası, c.1-2. A yrıca
bkz. Felicien C hallaye, D inler Tarihi, çev. Sem ih Tiryakioğlu,
İstanbul, 1972, V arlık Y ayınları, s.7-303. Bkz. Ö m er R ıza D oğrul,
Yeryüzündeki D inler Tarihi, İstanbul, 1958, s.7-292.
4 Sedat V eyis Örnek, Yüz Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, E f­
sane, s.70.
5 Ö RN EK , İbid, aynı eser, aynı s.
6 Ö RN EK , İbid, s.71.
7 Ö RN EK , Etnoloji Sözlüğü, A nkara, 1971, D TC Fakültesi
Y ayınları, s .161.
8 H erve R ousseau, D inler, çev. O sm an P azarlı, İstanbul, 1970,
Rem zi’Kitabevi, s.l 17.
* Bu notlar, Turan Dursun'un K utsal Kirapların K aynaklan adlı eserinin yaymevimizde bu­
lunan kopyası arasında bulundu. Dikkatle incelendiğinde, her üç kitaba ait notlardan bir
bölümünün taslağı olduğu görülecektir. Ancak, notların başındaki numaralar, üç kitaptaki
dipnot numaralarıyla uyumlu değildir. Ayrıca, üç kitaptaki dipnotların, sayı olarak çok az
bir bölümüne tekabül etmektedir. Okura yararlı olabileceği düşüncesiyle kitaba almayı ge­
rekli gördük. (Y.N.)

177

9 B u süreç, dinler tarihi, toplum bilim , in san b ilim ... kitaplarından
izlenebilir.
10 B u konuda derli toplu ve özet bilgi için bkz. A lbert Bayet, D ine
K arşı D üşünce Tarihi, çev. Cem al Süreya, İstanbul, 1970, V arlık
Y ayınları, s.5-143.
11 Bkz. O rhan H ançerlioğlu, F elsefe A nsiklopedisi, İstanbul, 1979,
R em zi K itabevi, c.6, s.231. P rodikos'un yaşam ve düşünceleri için
ayrıca bkz. C em il Sena, F ilozoflar Ansiklopedisi, İstanbul, 1976, c.3,
s.672-674.
12 A tatürk D iyor ki (D erleyen M ustafa Baydar), İstanbul, 1970,
V arlık Y ayınları, s.70.
13 B u durum u örnekleriyle ve ibretle görm ek için bkz. A bdullah
A khabov, S ovyetler B irliği'nde İslam, çev. Sibel Ö zbudun, İstanbul,
1979, H avase Yay., s.7-102, kitabın sonundaki resim ler. B u kitapın,
bir övünç am acıyla yazılıp yayım landığı anlaşılıyor. A y rıca bu yanı
da ibret vericidir.
14 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Anayasası için bkz. Doç.
Dr. Server Tanilli, Anayasalar ve Siyasal Belgeler, İstanbul, 1976, s.603
(madde: 124). A yrıca bkz. Abdullah A khabov, İbid, s.9-10.
15 Bkz. A bdullah A khabov, İbid, s. 15.
16 Ali Fuat Başgil, Ana Hukuk, c .l, fasikül 1, s.63-65 (Ankara, 1943),
aktaran Prof. Dr. Fehmi Yavuz, D in Eğitimi ve Toplumumuz, Ankara,
1969, s. 12. (Alıntıda kimi sözcükler, bugünkü dile çevrilmiştir-T.D.)
17 Bkz. A bdulkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şam anizm , Ankara,
1972, T T K Y ayınları, s. 19-20.
18 Bkz. Kur'an-ı Kerim ve Türkçe A nlam ı (M eâl), Ankara, 1973,
D iyanet İşleri B aşkanlığı Y ayınları, s.476. (9. ayetin anlam ına ilişkin
dipnot.)
19 K onu için bkz. Prof. A. G uillaune'ın İstanbul Ü niversitesi’nde
"Garpte İslam Tetkikleri" m evzuuna dair verdiği konferanslar, İslam
Tetkikleri E nstitüsü Dergisi, c .l, cüz 1-4, yıl 1953, basım yılı 1954,
İstanbul, s. 122, 135-136, 142. Bu sayfalarda, evrenin "6 günde"
yaratıldığı yolundaki kutsal kitapların ileri sürdükleri iddianın
gülünçlüğünü, Prof. A. G uillaune, açıkça belirtip sergilem ektedir.

178

r

20 Bkz. Şevket Aziz Kansu, İnsanlığın K aynaklan ve İlk M e­
deniyetler, Ankara, 1971, TTK Yayınları, c .l, s .1-122. Bkz. L.S.B. Leakey, İnsanın Ataları, çev. Güven Arsebük, Ankara, 1971, TTK
Yayınları, s. 1-185. Bkz. J. Bronowski, İnsanın Yücelişi, çev. Filiz
Ofluoğlu, İstanbul, 1975, M illiyet Y ayınlan, s. 1-437. Bkz. Anthony
Smith, İnsan, Yapısı ve Yaşamı, çev. Erzen O nur-N ida Tektaş, İstanbul,
1970, Remzi Kitabevi, s.9-470. Bkz. Calvin W ells, Sosyal Antropoloji
Açısından İnsan ve Dünyası, çev. Erzen Onur, İstanbul, 1972, s.9-162.
Bkz. Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, İstanbul, 1974, Remzi Kitabevi,
s. 1-424. Bkz. M. İlin-E. Segal, İnsan N asıl İnsan Oldu?, çev. A hm et Zekerya, İstanbul, 1974, c .l, s.5-304, c.2, s.309-589. Bkz. Gordon Childe,
Tarihte N eler Oldu?, çev. Alaeddin Şenel-Mete Tunçay, Ankara, 1974,
O dak Yayınlan, s.9-389. Bkz. Jean Bostand, Biyoloji Açısından İnsan,
çev. Ender Gürel, İstanbul, 1964, Varlık Y ayınlan, s.5-162. Bkz. Charles
Darwin, İnsanın Türeyişi, çev. Ragıp Gelencik, Ankara, 1973, Onur
Y ayınlan, s.7-271. Bkz. Charles Darwin, Türlerin Kökeni, çev. Öner
Ünalan, Ankara, 1976, Onur Yayınlan, s.9-591. Bkz. Charles Darwin,
Seksüel Seçme, çev. Öner Ünalan, Ankara, 1977, s .11-543. Bkz. A ndre
Ribard, İnsanlığın Tarihi, Erdoğan Başar-Şiar Yalçın, İstanbul, 1974,
c .l, s.5-469, c.2, s.5-471. A ynca Gökbilim (astronomi) ve Yerbilim (je­
oloji) yapıtlarına bakınız.
21 D ünyanın yaşı ve geçirdiği evrelere ilişkin 20 N o.lu nottaki
yapıtlara ve ayrıca bkz. Gelişim, G enel K ü ltü r A nsiklopedisi, c.3.
"D ünyam ız”, s.l 16, 117. (B urada dünyanın yaşı, 4 m ilyar 600 bin yıl
olarak belirtiliyor.) İlk insanlardan bu yana geçen zam an için yeni bul­
gularla ilgili olarak bkz. Feridun Y ücedinç, "İlk İnsanın A frika'da
Y aşadığı Saptandı", (haber) 4 O cak 1979 günlü C um huriyet gazetesi.
Bu haber yazıda, "M ary L eakey adında bir kadın araştırm acı, K uzey
T anzanya'da, bundan 3,57 ile 3,77 m ilyon yıl önce yaşam ış 21 birey
kalıntısı bulm uştur" satırları da yer alıyor. B asın d a ve T R T h a­
berlerinde yer aldığına göre, daha sonraki yıllarda elde edilen bul­
gularla, gerek dünyanın ve gerek insanın daha yaşlı olduğu sonucuna
varılıyor. Yalnız, kutsal kitapların ileri sürdüklerinin tersine, insan
d ünya ile birlikte var olm am ıştır. D ünyanın yaşm a oranla insanın
yaşı ço k önem siz kalır.

179

22 ilkel bakışın V oltaire'deki anlatım ı görm ek istenirse bkz. Voltaire, F elsefe Sözlüğü, çev. Lütfı Ay, İstanbul, 1977, İnkılap ve Aka,
c.2, s.37-39 vd. c .l, s.228, 229 vd. "G ök"lere ilkel ve m istik bakış ko­
nusunda ayrıca bilgi için bkz. C em il Sena, H azreti M uham m ed'in Fel­
sefesi, İstanbul, 1971, Rem zi K itabevi, s.64-69 vd.
23 Bkz. N.K. Sandars, G ılgam ış D estanı, çev. Sevin Kutlu-Teoman
Duralı, İstanbul, 1973, Hürriyet Yayınlan, Büyük Klasikler, s.8-9. Bu
sayfalarda, Gılgam ış D estanı'nın İÖ 3000 yıllarında yaratıldığı be­
lirtiliyor. Tevrat'ın yazılışı ise, kaynaklann belirttiğine göre İÖ 1500
yıllannda başlamakta. Bunun için bkz. Aziz Günel, Türk Süryaniler Ta­
rihi, Diyarbakır, 1970, s.402. Bu kitapta yer alan cetvelin bir benzeri,
Kandilli İsmail Efendi'nin Mer'a'-Tevarih'inde de görülmektedir.
24 Bkz. N .K . Sandars, G ılgam ış D estanı, T u f a n H ikâyesi"
başlıklı bölüm , s .112 vd. D aha çok bilgi ve k arşılaştırm a için ayrıca
bkz. M üderris M uavini H ilm i Ö m er B. Tufan H ikâyesi, D arülfünun
İlahiyat F akültesi M ecm uası, yıl 5, sayı 23, s.53 vd. sayı 24, s.33 vd.
25 Bkz. M. Sadeddin Evrin, Çağım ızın K ur'an Bilgisi, Ankara,
1970, c .l, s.296.
26 BKz. H ayrullah Örs, M usa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, Remzi
Kitabevi, s. 164 vd.
27 Bkz. O rhan H ançerlioğlu, D üşünce Tarihi, İstanbul, 1970,
Rem zi K itabevi, s.36.
28 O rhan H ançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, İnanç m addesi. A yrıca
bkz. H ançerlioğlu, F elsefe A nsiklopesi, c.3, İnanç m addesi.
29 Bkz. Prof. Dr. İlhan A rsel, Toplum sal G eriliğim izin So­
rumluları, D in A dam ları ve A ydınlar, 1. kitap, A nkara, 1977, s.231
vd. A yrıca bkz. İlhan A rsel, B iz Profesörler, A nkara, 1979, s.1-307.
30 Bkz. O sm an Pazarlı, İslam Ahlakı, İstanbul, 1972, Rem zi Ki­
tabevi, s.229.
31 H aşiyetu'l-G elenbevi A le'l-C elâl, İstanbul, 1316, Dersaadet,
c .l, s.276.
32 Bkz. G elenbevi, c .l, s.276, 277. A ynı 7 koşulu daha genişçe
görm ek için bkz. Seyyid Ş erif Cürcânî, Ş erh u 'l-M e va k ıf İstanbul,
1239, D aru't-T ıbaati'l-Â m ire, s.547, 548.

180

33 O sm an K eskioğlu, İsm ail G elenbevi, Ve Siibût-ı H ilal M eseli,
İlahiyat F akültesi D ergisi, Ankara, 1965, c.X III, s.21-25 vd.
34 E l F ık'hu'l-E kber ve Şerhuhu Li'l-İm am M olla A liyy'il-K â n ,
İstanbul, 1323, s.71.
35 E l F ık'hu'l-E kber ve Şerhuhu, s.71.
36 Bkz. El F ık'hu'l-E kber ve Şerhuhu, s.72-73, 182.
37 Bkz. E l F ık'hu'l-E kber ve Şerhuhu, s.72, 73. Bkz. D avudu’lK arsî, Şerhun Li'l-Kasîdeti'n-Nuniyye, İstanbul, 1318, s.70, ve öteki
A kaid kitapları.
38 Örneğin bkz. D avudu'l-K arsî, İbid, s.70. Bkz. A liyyu’l Karî, El
F ık'hu'l-E kber ve Şerhuhu, s.73 vd.
39 D avudu'l-K arsî, İbid, s.70.
40 Bkz. E't-Tefsiru'l-Menar, 1954, c .l, s.401. Seyyid Şerif Cürcânfnin
Şerhu'l-M evakıf ında, "mucize"nin de "olağanüstü" olmayabileceğini ileri
süren görüşe yer veriliyor. Bkz. s.554.
41 Mustasaru Sahihi'l-Buhari. (Tecridu's-Sarih), 1352 No.lu hadis.
A yrıca bkz. Sahihui-M üslim , Beyrut, 1972, c.4, s .1719-1920.
42 Sahihui-MUslim'de, bu hadis açıklanırken 4 No.lu notta: "Ehlü’sSünneti Ve'l-Cemaa"nın görüşüne göre "sihr"in (büyünün), öteki "eşya"
gibi "gerçek bir varlığı" bulunduğu, gerçeği olmayanlar hayaller ("hayâlâtun bâtıletun") niteliğinde olmadığı, gerek Bakara Suresi'nin 102.
ayetiyle, gerekse bu hadisle, büyünün "gerçek bir şey" olduğunun "kesin
olarak kanıtlandığı" anlatılıyor. Bkz. c.4, s.1719-1720.
43 Tevrat, Ç ıkış, bap 22, ayet 18.
44 Bkz. Tevrat, I. Sam uel, bap 28, ayet 3.
45 Bkz. M illiyet Y ayınlan, Tarih Dizisi, No: 15 (700 Büyük Gün un 1.
cildi), s.79-84. ("Bir Büyücünün Yakılması" başlıklı bölüm. Alıntı Victor Von Klanvil, Fuggerzeitungun gazetesi.)
46 Bkz. Tevrat, I. Sam uel, bap 28, ayet 7-14 vd.
47 M alik b. Enes (İm am M alik), E l M uvatta, tashih ve notlarla
yayım layan M uham m ed Fuad A bdulbaki, K ahire (?), 1951, K itabu'lUkûl, bap 19, hadis 14, s.543.
48 Bkz. Süleyman Oğlu Şeyh M uhammed Oğlu Abdurrahman
(Şeyhîzade), M ecmau'l-Enhur Fi Şerhi Multaka'l-Ebhur (Darnad), İstan­
bul, 1309, Mekteb-i Sanayi Matbaası, c .l, s.523. A ynca bkz. Burhanüddin

181

El Fergani E l M erginanî E l Hidaye Şerhu'l-Bidaye, tashih ve haşiye ile
yayına hazırlayan Ebulhasenat M uhammed Abdulhayy, 1304 Matbaatu'lMustafai, c.2, s.581. Ayrıca bkz. M olla Hiisrev Dürer, İstanbul, 1318, c.l,
s.303. M üslüman olana ya da ölene dek günde 39 kamçı vurulur. Damad,
c .l, s.523.
49 Bkz. M olla H usrev Durer, İstanbul, 1318, c .l, s.303 K enar, (La
T uktelu m ürteddatün), büyücü hakkında şeriat hükm ü için bkz. Ebubekir Er-Râzî, Ahkam ul-K ur'an, 1335, c .l, s.50-58.
50 B u olay, hem en tüm hadis kitaplarında ve B uharî'nin E'sSahih'm de vardır. Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih'te 1578
N o.lu hadis de bu olayla ilgilidir.
51 Bkz. D oç. Dr. N um an A bdurrazzak Sam arraî, M ürted'e A it
Hüküm ler, çev. O sm an Zekai S oyyiğit-A hm et Tekin, İstanbul, 1970,
S önm ez N eşriyat, s.234-239.
52 T arih ve siyer kitaplarından başka hem en tüm hadis kitapları
d a olayı yazar. Ö rneğin bkz. Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih,
1590, 1591,512, 1191 N o.lu hadisler.
53 Bkz. Sahih-i Buharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih, 288 No.lu hadis.
Bkz. Sahihu'l-Müslim, tashih ve notlarla yayımlayan M uham m ed Fuad
Abdulbaki, D aru İhyai'l-Kütübi'l-Arabiyye, 1954, Kitabu’l-M esacid ve
M evadn's-Selat, bap 8, hadis 39 (541).
54 Sahihu'l-M üslim , K itabu'l-M esacid ve M evadn's-Selat, bap 8,
hadis 40 (542).
55 Bkz. Sahihu'l-M üslim , K itabu'l-M esacid ve M evadıı's-Selat,
bap 8, hadis 39 (541).
56 Bkz. A hm et N aim , Sahih-i B u h a rî M uhtasarı Tecrid-i Sarih
Tercem esi, İstanbul, 1926-1928, c.2, s.332 (hadis 288), 1 N o.lu not.
57 Bkz. A hm et Naim , İbid, c.2, s.332, 1. N o.lu not.
58 Bkz. H icr Suresi, ayet 16-19. Bkz. M ülk Suresi, ayet 5. H adis
olarak da, birinci ve ikinci örnek diye sunduklarım ıza bakm ak yeterli.
59 Bkz. A hm et Naim, Sahih-i B uharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Ter­
cemesi, İstanbul, 1928, c .l, s.4 (haşiye), c.2, s.617 (haşiye). A y n ca bkz.
Tecrid-i Sarih, 1364 No.lu hadis.
60 Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih, 431 N o.lu hadis. Bkz.
Sahihu M üslim , yayım layan M uham m ed Fuad A bdulbaki, 1955, c.
s.331-332 (B abu'l C ehri B i'l-K ıraati...)

182

ırı

61 Fetva kitabındaki yerini görmek için bkz. Zeynulabidin İbn İbrahim
İbn Nüceym, El Eşbah Ve'n-Nezair, 1322, Matbatu'l-Hüseyniyye, s. 131.
62 Sahih-i Buharı M uhtasarı Tecrid-i Sarih, 1363 N o.lu hadis. Sahihu'l-M üslim , Ve'd-Dua V e't-Tevbe Ve'l-Istiğfar, Babu İstihbabu'dD ua İnde Seyahi'd-D ik, 82 (2729) N o.lu hadis, s.2092.
63 Bkz. A hm et N aim , Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih
Tercem esi, İstanbul, 1926-1928, c.2, s.332.
64 Bkz. M alik İbn E nes (İm am -ı M alik), E l M uvatta', yay. M u ­
ham m ed Fuad A bdulbaki, K itabu'l-İstizan Babu M â Câe Fi Katli'lH ayyat, 32, 33 N o.lu hadisler. A yrıca bkz. Tecrid, 1360 no.lu hadis.
65 Bkz. Kâmil M iras, Sahih-i B uharî Tecrid-i Sarih Tercem esi,
İstanbul, 1945, c.9, s.80.
66 Sahih-i B uhari M uhtasarı Tecrid-i Sarih, 1355 N o.lu hadis.
67 M alik İbn Enes (İm am -ı M alik), E l M uvatta', yay. M uham m ed
Fuad A bdulbaki, s.604, 33. N o.lu hadis.
68 Bkz. B. Çetintiirk, Tanrı Yalan Söylem ez, A nkara, 1972, s. 148.
69 Bkz. B. Çetintürk, İbid, s. 150.
70 Sedat V eyis Örnek, E tnoloji Sözlüğü, A nkara, 1971, s.52.
71 Bkz. O rhan H ançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, İstanbul, 1975, R em zi
K itabevi, s.l 15.
72 D incilerin büyüye nasıl baktıklarına, büyüyü hangi çeşitlere
ayırdıklarına ilişkin geniş bilgi için bkz. E bubekir A hm ed İbn Ali
E 'r-R âzî (El Cessas), A hkam u'l-K ur'an, M atbaatu'l-E vkaf Fi D ari'lH ilafeti'l-A liyye, 1335, s.41-57. A yrıca bkz. İbn K esir (tefsir), Beyrut,
1969, c .l, s .133-148. Bkz. İbn N edim , E l Fihrist, Beyrut, T.Y., s.442
vd. Türkçelerde görm ek için bkz. M uham m ed H am di Yâzır, H ak D ini
K ur'an Dili, 1960, c .l, s.438-450. Bkz. Kâmil M iras, Sahih-i B uharî
M uhtasarı Tecrid-i Sarih Tercem esi, İstanbul, 1941, c.8, s.260-272.
A y rıca bkz. İslam A nsiklopedisi, "sihir" m addesi.
73 Bkz. N eşet Ç ağatay, İslam Ö ncesi A rap Tarihi, A nkara, 1971,
s. 142 vd. Bkz. İbn N edim , E l Fihrist, Beyrut-L übnan, T.Y ., s.442 vd.
Bkz. Kâmil M iras, İbid, c.8, s.261 vd. Bkz. E lm alılı H am di Yâzır,
İbid, c .l, s.442 vd.
74 Bkz. Çağatay, İbid, s. 142.
75 Bkz. "73" N o.lu nottaki yerler. (Ç ağatay'ın dışında.)

183

76 "73" N o.lu notta gösterilen yerlerin dışında bkz. Ord. Prof. Dr.
A ydın Sayılı, M ısırlılarda ve M ezopotam yahlarda Metematik, A st­
ronomi ve Tıp, Ankara, 1966, TTK Y ayınlan, s.21-26, 324-328, özellikle
327,339-340 vd.
77 Bkz. Talat Koçyiğit, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki M ünaka­
şalar, Ankara, 1969, s. 139.
78 Bkz. İbn K esir (tefsir), Beyrut, 1969, c .l, s. 138.
79 Bkz. K lasik A rapça Tefsirler, B akara Suresi'nin 102. ayeti.
80 Bkz. Tefsirler, B akara Suresi'nin 102. ayeti.
81 Bkz. İbn Kesir, c .l, s.138 vd. Bkz. Taberî (tefsir) (Camiu'l-Beyaıı
Fi Tefsirii-Kur'an), Beyrut, 1972, c .l, s.359-370.
82 Dr. A bdulkadir A ydem ir, Tefsirde İsrâiliyyat, A nkara, 1979,
D iyanet İşleri B aşkanlığı Y ayınları, s. 152.
83 Bkz. M ahm ud Şükri E l A lu sî (tefsir), M ısır, 1353, c.2, s.341.
84 Bkz. A bdulkadir A ydem ir, İbid, s.152, 156-157 vd.
85 B unların başını çekenlerden biri de K urtubî Tefsiri'nin yazarı
Ebu A bdullah M uham m ed İbn A hm et El Ensari El K urtubfdir. T e­
villeri için bkz. K urtubî (tefsir) (C am iu'l-Ahkam i'l-K ur'an), Kahire,
1934, c.2, s.44, 48-49.
86 Bkz. D iyanet İşleri Başkanlığı'nca çevirttirilip yayımlanan (An­
kara, 1973) Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlam ı (Meal), s. 15 (Bakara Su­
resi'nin 102. ayeti). B u r a d a , . .Babil'de, m elek denilen H arut ve Marut'a
bir şey indirilmemişti" deniyor. Oysa, "Babil'de iki m elek olan Harut ve
M arut'a indirilmiş olanı da (onlara indirilen büyüyü de) (öğretiyorlardı)
biçiminde Türkçe'ye çevrilmesi gerekirdi. Diyanet çevirisinde, hem me­
lekler "tevil" edilmiş, hem de ayetteki "olumlu" sözcük, "olumsuz olarak"
çevrilmiştir. Taberî de (tefsir), bu tür te’vilin "doğru olmadığı, uzun
açıklam alarla belirtilmiştir. Bkz. Taberî, c .l, s.361 vd. Elmalılı Hamdi
Yâzır da, "olumlu"nun olum suza çevrilmesine, "siyak"m elverişli olma­
dığını açıklar. Bkz. İbid, c .l, s.4 4 5 ,446.
87 Bkz. İbn K esir (tefsir), c .l, s. 140.
88 Bkz. İslam Ansiklopedisi, c.4-1, s.305 (Harut ve M arut maddesi).
89 Bkz. W . M ontgom ery W att, İslam i Tetkikler İslam F elsefesi ve
Kelâmı, çev. S üleym an A teş, İlahiyat Fakültesi Y ayınları, Ankara,
1968, s.52, 53.

184

III

90 Bkz. Ebubekir E'r-Râzî (El Cessas), Ahkamu'l-Kur'an, 1335, s.57.
91 Bkz. E'r-Râzî, İbid, s.56.
92 Bkz. E'r-Râzî, İbid, s.45. Efsanelerin kendisi, "kutsal kitaba"
geçirilişinden daha eskidir.
93 Bkz. H ayrullah Ö rs, M usa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, RK,
s.34, 37.
94 M usa'nın yaşam ına girdiği düşünülürse "geçmiş"in daha eski
olduğu yolundaki sav daha eski olabilir. Çünkü M usa'mn İÖ 1200
yılından önce yaşadığı, uzm anlarınca oybirliğiyle kabul edilir. Bkz.
Y aşar Kutluay, İslam ve Yahudi Mezhepleri, Ankara, 1965, s. 116, dipnot
11. İsrailoğullanna baskı yapan Firavun, II. Ram ses'tir ve bu Firavun'un
egem enlik tarihi İÖ 1301-1234 yıllarıdır, İsrailoğullannın M ısır'dan
çıkışlarının ise İÖ 1213 yıllarına rastladığı ileri sürülür. Bkz. Prof. Dr.
A hm et Çelebi (Şelebi), Yahudilik, çev. A hmet M. Büyükçınar, Ö m er F.
Kahraman, İstanbul, 1978, Kalem Yay., s.45. M usa'm n İÖ 14. yüzyıl ya
da 13. yüzyılda, yaklaşık olarak 1250'de M ısır'dan çıktığı genellikle
kabul edilir. Bkz. Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve
Türkler, İstanbul, 1976, c .l, s.82.
95 M . Sadeddin Evrin, Ç ağım ızın K u r’an Bilgisi, A nkara, 1973,
c.II, s.636, dipnot.
96 M. Sadeddin Evrin, İbid, II, s.636, (dipnot).
97 Tefsirlerde, A ’râf Suresi'nin 133. ayetinin yorum una, örneğin
T a b erîye, A lû sıy e , Tefsir-i K e b ir e ... bkz.
98 Bkz. H ayrullah Örs, İbid, s.355-362.
99 Bkz. Tefsirler, B akara Suresi’nin 60. ayetinin tefsiri.
100 Ö rneğin bkz. Sahih-i B uharî M uhtasarı, Tecrid-i Sarih, 1591,
1578, 1579 N o.lu hadisler.
101 "Kudret helvası" deyiminin "menn" karşılığında kullanıldığını
görmek için bkz. Elmalılı Hamdi Yâzır, Hak Dini Kur'an Dili, 1960, c.5,
s.3329. Bkz. Konyalı Mehmet Vehbi Efendi, Hulasetu'l-Beyan Fi Tifsiri'lKur'an, c.8, Tâhâ Suresi'nin 80. ayetinin tefsiri. Bkz. Mevakib Tefsiri, Tâhâ
Suresi'nin 80. ayetinin tefsiri. Bkz. Diyanet İşleri Başkanhğı'mn yayım­
ladığı Kur'an çevirisi (Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı), Ankara, 1973,
s.316 (80. ayetin anlamı). Arapçadaki karşılığı için bkz. Tefsiru'l-Celaleyn,
c.2, s.24 (Tâhâ Suresi'nin 80. ayetinin tefsiri). V e bkz. öteki tefsirler, aynı
ayetin tefsiri.
185

102 Bkz. Sahihu'l-M üslim , yay. M uham m ed Fuad A bdulbaki, B ey­
rut, 1972, c.4, s.2158, 3 N o.lu dipnot.
103 K âm il M iras, Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih Ter­
cem esi, İstanbul, 1945, c.9, s.368 (1483 N o.lu hadisin izahı).
104 Bkz. K âdî İyaz, K itabu'ş-Şifa Bi Ta'rifi H ukuki'l-M ustafa,
İstanbul, 1293, E s'ad Efendi M atbaası, s.227.
105 Süleym an N edvi, İslam Tarihi A sr-ı Saadet, çev. Ö m er Rıza
(Doğrul), İstanbul, 1928, Âm idi M atbaası, c.4 (Peygam berim izin R u ­
hani H ayatı), s. 1606.
106 Bkz. Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih, 1483 No.lu
hadis.
107 Bkz. K âm il M iras, İbid, c.9, s.369.
108 Sahihu'l M üslim , yay. M uham m ed Fuad A bdulbaki, Beyrut,
1972; K itabu Sıfati'l-kıyam eti ve'l-cenneti ve'n-M ar, Babu İnşikaki'lkam er, c.4, s.2158, hadis no 44.
109 B u hadisi ve "Sahibeyn"in (B uharî ve M üslim 'in) bu hadiste
"ittifak" ettiklerini görm ek için bkz. İbn M elek, M ebariku'l-E zkâr M î
Şerhi M eşariki'l-E nvar, İstanbul, 1309, c.2, s.263. A yrıca bkz. Buharî,
Babu A lâm âti'n-N übevve ve M üslim , Kitabu Sıfati'l-K ıyam eti ve 7C enneti Ve'r-Nari, B abu İnşikaki'l-K am er. A yrıca bkz. Süleym an
N edvi, İslam Tarihi A sr-ı Saadet, çev. Ö m er R ıza D oğrul, İstanbul,
1928, c.4, s .1606-1607, 1606'daki 1 N o.lu dipnot. A y rıca bkz. Kâmil
M iras, Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih Tercem esi, İstanbul,
1945, TC. D iyanet İşleri R eisliği N eşriyatı'ndan, c.9, s.369.
110 Bkz. Kur'an, Fussilet Suresi, ayet 9-12.
111 Kâmil M iras, Sahih-i Buharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi,
İstanbul, 1945, TC. D iyanet İşleri Reisliği Neşriyatı, c.9, s.369.
112 Bkz. E lm alılı H am di Y âzır, H ak D ini Kur'an Dili, İstanbul,
1960 (2. basım ), c.7, s.4629-4631. Bkz. Süleym an N edvi, A sr-ı Sa­
adet, çev. Ö m er R ıza D oğrul, İstanbul, 1928, c.4, s. 1608. Bkz. Kâmil
M iras, İbid, c.9, s.370, 371.
113 Kâm il M iras, İbid, c.9, s.371.
114 Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, İbid, c.7, s.4636,4637. Bkz. Süleyman
Nedvi, İbid, c.4, s. 1610. Bkz. Kâmil Miras, İbid, c.9, s.3 7 1 ,372.
115 Kâm il M iras, İbid, c.9, s.372.

186

116 Kâm il M iras, İbid, c.9, s.372, bkz. Süleym an N edvi, İbid, c.4,
s .1610.
117 Süleym an Nedvi, İbid, c.4, s. 1610.
118 Süleyman Nedvi, İbid, c.4, s. 1609. A yrıca bkz. Elmalılı Hamdi
Yâzır, İbid, c.7, s.4637. Bkz. Kâmil Miras, İbid, c.9, s.372. Bu görüşleri,
çok daha önceki kaynaklarda görmek için bkz. K âdî İyaz, Kitabu'l-Şifa Bi
Ta'rifi'l-Mustafa, İstanbul, 1293, Es’ad Efendi M atbaası, s.228 ve bkz. İbn
M elek, M ebariku'l-Ezhâr Fi Şerhi Meşariki'l-Envâr, c.2, s.263.
119 Bkz. K âdî İyaz, Şifa, İstanbul, 1293, s.227, 228. A yrıca 118
N o.lu nottaki kaynakların gösterilen yerleriyle krşz.
120 Bkz. K âdî İyaz, İbid, s.227, 228. V e krşz. Süleym an N edvi,
İbid, c.4, s. 1609. Kâmil M iras, İbid, c.9, s.372; E lm alılı H amdi Yâzır,
İbid, c.7, s.463; İbn M elek, İbid, c.2, s.263.
121 Bkz. K âdî İyaz, İbid, s.227, 228. V e krşz. Kâm il M iras,
Süleym an N edvi, İbn M elek, aynı yapıtlar, aynı yerler.
122 Bkz. İsm ail Fenni Ertuğrul, H akikat Narları, İstanbul, 1975,
s.354.
123 Süleym an N edvi, İbid, c.4, s. 1653.
124 Süleym an N edvi, İbid, c.4, s. 1653, dipnot 2.
125 Örneğin, Buharî, Sahih-i B uharî M ustasarı Tecrid-i Sarih,
hadis No: 499. A yrıca A hm ed İbn H anbel'in M üsned'i, Tirm izî, İbn
M ace, bkz. Süleym an N edvi, İbid, c.4, 1653, dipnot 1.
126 Bkz. Tecrid, hadis no: 499.
127 Bkz. Kâmil M iras, Sahih-i B uharî M uhtasarı Tecrid-i Sarih
Tercemesi, Ankara, 1966 (2. basım ), c.3, s.76, 77, 1 N o.lu dipnot.
128 Kâmil M iras, İbid, c.3, s.79, 4 N o.lu not: A yrıca bkz. N edvi,
İbid, c.4, s. 1652, 1653.
129 Bkz. Sahih-i M üslim, yay. M uham m ed A bdulbaki, 1972, B ey­
rut, c.4, s.2306, 2307. A yrıca bkz. Süleym an N edvi, İbid, c.4, s. 1656,
1657.
130 Bkz. M üslim , İbid, c.4, s.2306, 2307.
131 Bkz. N edvi, İbid, c.4, s. 1657. Bkz. K adî İyaz, İbid, s.241.
132 Bkz. Buharî, Babu Alâmâti'n-Nübevve, bkz. Tecrid .1465. hadis.
Bkz. Müslim, Babun Fi Mucizatu'n-Nebiy (Kitabui-Fedail), hadis No: 6,
c.4, s. 1783. Ayrıca bkz. Nedvi, İbid, c.4, s. 1697. Bkz. Kâdî İyaz, İbid,
s.229,230.
187

133 Bkz. Buharî, B abu A lâm âti-N übevve, bkz. Tecrid: 1466. Bkz.
Nedvi, İbid, c.4, s. 1698. Bkz K âdî İyaz, İbid, s.230.
134 ...
135 Buharî, Babu A lâm âti'n Nübüvve, bkz. K âdî İyaz, İbid, 234.
Bkz. N edvi, c.4, s. 1687.
1 3 6 ...
137 Buharî, Babu A lâm âti'-n N übüvve, bkz. N edvi, İbid, c.4,
s. 1687, bkz. K âdî İyaz, İbid, s.237, 238.
138 Buharî, Babu Ğazveti Hayber, Menakıbu A li... bkz. Müslim, Babu
FedailiAli. Bkz. Nedvi, İbid, c.4, s.1663. Bkz. Kâdî İyaz, İbid, s.261.
139 Buharî, Katlu Ebi Rafı, bkz. Tecrid: 1579, hadis. Bkz. Nedvi,
İbid, c.4, s. 1664.
140 Bkz. A hm ed İbn H anbel'in M üsned'i, bkz. N edvi, İbid, c.4,
s. 1664, bkz. K âdî İyaz, İbid, s.261.
141 Bkz. N edvi, İbid, c.4, s.1666. Bkz. K âdî İyaz, İbid, s.261.
142 Bkz. N edvi, İbid, c.4, s.1666, bkz. K adî İyaz, İbid, s.261.
143 Bkz. N edvi, İbid, c.4, s. 1668, Sünenu İbn M ace'den naklen.
144 Bkz. K âdî İyaz, İbid, s.260, Mese'i'den naklen. Bkz. Nedvi, İbid,
c.4, s. 1664,1665, Hakim, Tirmizî ve A hm ed İbn H anbel’in M üsned inden
naklen.
145 Bkz. N edvi, c.4, s.1666.
147 Hortlak.
149-151 A bdullah İbn Sa'd İbn Ebi Serh.
156 P eygam ber’in gaybı bilm esi.
157 Peygam ber'in erkeklik gücü (30-40) T abakatı İbn Sad, c.8,
s .139.
158 Herîse.
159 "C âsıkın İza vakab" ayetini İbn A bbas'ın tefsiri.
160 P eygam ber'in A işe ile evlendiğinde yaşı.
161-163 " ilası
164 "V a kad tazevvectü" T abakat-ı İbn Sa'd'dan.
165-167 P eygam ber ve Zeyd
168-169 A hzâb Suresi 38. ayetle ilgili Kur'an yorum ları.
170 D avud ve Süleym an'ın cariye ve karıları ile ilgili Kur'an yo­
rum ları. A yrıca bkz. Tevrat 1. K rallar 11:1-3.

188

172 A işe kaç yaşında dul kaldı?
173 Sevde'nin nöbetini A işe'ye verm esi.
174 Salih'in devesi ve kayadan çıkm ası (A 'râf Suresi, ayet 73, Hûd
Suresi, ayet 61-64, Şûrâ Suresi, ayet 155) ile ilgili Kur'an yorum ları,
yani K ur'an yorum larında "kayadan çıktığı" ileri sürülüyor m u?
184 B akara Suresi, ayet 259'da sözü edilen kim ? (Üzeyir.)
185-486 Ü zeyir kim ?
203 Y unus ve balık tarafından yutulm ası, tefsirler ne diyor?
K alem (Nun) Suresi, ayet 48-50, E nbiyâ Suresi, ayet 87-88, Sâffât Su­
resi, ayet 139-147.
205 M ucize olabilir m i? Şerhi M ukasıt'tan.
207-252 M irac-Isrâ.

189

TURAN DURSUN
VE AYDINLANMA
TURAN DURSUN: Kutsal K itapların K aynaklan 1
Kutsal K itapların K aynakları 2
Kutsal K itapların K aynakları 3
Din Bu I
Din Bu I I
Din Bu

III

Din Bu
Allah

IV

K ur'an
Dua
Kulleteyn
Ünlülere M ektuplar
ŞULE PERİNÇEK/Turan D ursun H ayatını A nlatıyor
JEAN MESLİER/ Sağduyu/Tanrısızlığın İlmihali
MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ/ K u r'an İncil ve T evrat'ın Süm er'deki Kökeni
MEHMET BEDRİ GÜLTEKİN/ Laikliğin Neresindeyiz?
EROL SEVER/ İslam ın K aynakları 1/ Çoktanrıcılık, Hıristiyanlık ve Kâbe
İSMET ZEKİ EYUBOĞLU/Türk Şiirinde T anrıya Kafa T utanlar
Şeytan Ayetleri T artışm ası
SIGMUND FREUD/ Bilim ve İman

mmanmada kilometretaşı

TURAN DURSUN
KUR'AN ANSİKLOPEDİSİ

Ben Kur'an Ansiklopedisi'ni herhangi biçimde yorum lar getirerek,
"U lam ın çağdaş yorum lar"la yorum lanm asını ve bu yolla "dinsel bağnazlıktan"
uzaklaşmasını sağlam ak gibi bir amaçla hazırlamadım.
Böyle bir amaca yönelmedim ve yönelmenin yararlı olmayacağı görüşündeyim
Din alanındaki "aydınlanma"nm "yorumIar"la değil, neyin ne olduğunu
açık seçik ortaya döküp sergileme yoluyla olacağı kanısındayım
B u n u n böyle olduğunu deneyim lerim le gördüm.
K ur'an A nsiklopedisi'ni de bu amaçla hazırladım.
K ur'an A n sik lo p e d isin i hazırlarken tem el amacım:
Yalan ve sahteciliklerle, insanları siiriileştirmek, söm ürm ek amacıyla sürdiiriilegelen
" d in " i g ü n ışığına çekm ektir.
Bu Ansiklopediyi okuyanlar, İslamda, "kutsal kitabı" olan Kur'an'da neler bulunduğunu
çok açık biçimde görecekler; O zaman, İslamcıların İslamı yeniden insanlarımıza
devlet ve yaşam biçimi olarak sunarken "İslam akıl dinidir, bilim dinidir, adalet dinidir..."
gibi propagandaların gerçek olmaktan ne denli uzak olduğunu daha iyi bilip anlayacaklardır.
Ansiklopedi, bu yolla bir "aydınlanma"nın gerçekleşmesine önemli katkı sağlayacaktır.
TU RAN D U RSU N

K A Y N A K # 7"YAYINLARI

TURAN DURSUN
VE AYDINLANMA
TURAN DURSUN: Kutsal K itapların K aynakları 1
Kutsal K itapların K aynakları 2
Kutsal K itapların K aynakları 3
Din Bu I
Din Bu II
Din Bu III
Din Bu IV
Allah
K ur'an
Dua
Kulleteyn
Ünlülere M ektuplar
ŞULE PERİNÇEK/Turan D ursun H ayatını Anlatıyor
JEAN MESLİER/ Sağduyu/Tanrısızlığın İlmihali
MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ/ K u r'an İncil ve T evrat'ın Süm er'deki Kökeni
MEHMET BEDRİ GÜLTEKİN/ Laikliğin Neresindeyiz?
EROL SEVER/ İslamın K aynakları 1/ Çoktanrıcılık, Hıristiyanlık ve Kâbe
İSMET ZEKİ EYUBOĞLU/Türk Şiirinde Tanrıya Kafa T utanlar
Şeytan Ayetleri T artışm ası
SIGMUND FREUD/ Bilim ve İman

Aydınlanmada kilometretaşı

TURAN DURSUN
KUR'AN ANSİKLOPEDİSİ
Birinci hamur, bez ciltli ve iplik dikiş.

Sekiz cilt ta m a m lg n d ı L J
B en Kur'an Ansiklopedisi'ni herhangi biçimde yorum lar getirerek,
"İslamın çağdaş yorum lar"la yorum lanm asını ve bu yolla "dinsel bağnazlıktan "
uzaklaşmasını sağlam ak gibi bir amaçla hazırlamadım.
Böyle bir amaca yönelmedim ve yönelmenin yararlı olmay acağı görüşündeyim
Din alanınılaki "aydınlanma"nm "yorumlar"la değil, neyin ne olduğunu
açık seçik ortaya döküp sergileme yoluyla olacağı kanısındayım
B u n u n böyle olduğunu deneyim lerim le gördüm.
K ur'an A nsiklopedisi'ni de bu amaçla hazırladım.
K ur'an A nsiklopedisi'ni hazırlarken tem el amacım:
Yalan ve sahteciliklerle, insanları süriileştirmek, söm ürm ek amacıyla sürdiiriilegelen
"d iıı"i g ü n ışığına çekm ektir.
Bu Ansiklopediyi okuyanlar, İslamda, "kutsal kitabı" olan Kur'an'da neler bulunduğunu
çok açık biçimde görecekler; O zaman, İslamcıların İslamı yeniden insanlarımıza
devlet ve yaşam biçimi olarak sunarken "İslam akıl dinidir, bilim dinidir, adalet dinidir..."
gibi propagandaların gerçek olmaktan ne denli uzak olduğunu daha iyi bilip anlayacaklardır.
Ansiklopedi, bu yolla bir "aydınlanma"nın gerçekleşmesine önemli katkı sağlayacaktır.
TU RAN D U RSU N

K A Y N A K # 7YAYINLARI

TURAN DURSUN

Kutsal Kitapların
Kaynakları 3

Kaynak Yayınları, Turan Dursun'un kaybolan başyapıtını
okura sunuyor: Kutsal Kitapların Kaynakları.
Turan Dursun'un, "Kutsal Kitapların Kaynakları" üzerine
araştırma yaptığı biliniyordu. Ancak, öldürüldükten sonra,
birçok çalışması, güvenlik güçleri tarafından evinden
alınmış, "poşetlere doldurulup' götürülmüştü.
Orijinali devletin elinde olan Kutsal Kitapların Kaynaklan,
Turan Dursun'un katlinden 5 yıl sonra gün ışığına çıkmıştır.
Turan Dursun'un üzerinde yıllarca çalıştığı ve büyük önem
verdiği araştırması olan Kutsal Kitaplann Kaynakları
üç ciltten oluşuyor:

ikinci ciltte "Peygamberlik" konusunu, "kabile peygam beri
M uham m ed'i", peygamberliğin koşullarını ve türlerini,
"felsefe-din çiftleşmesini";
Üçüncü ciltte "Mucize" konusunu, “ Mucize"
inancının kaynağını, "M ucize'lerden örnekleri;
Turan Dursun'un binlerce yıl derinliklere uzanan titiz
çalışmasıyla bulacaksınız.
"Ben yüzyılların doğurduğu ölümüm" diyen Turan Dursun,
Anadolu insanını aydınlatmaya devam ediyor.
Kutsal Kitaplann Kaynaklan,
Turan Dursun ölümsüzlüğünün mührüdür.

ISBNT975-343-103-1 (Tk. No.)
ISBN: 975-343-106-6 (3. Cilt)

Birinci ciltte, Kur'an, İncil ve Tevrat'ta yer alan “ korku'yu,
korku-umut kaynağı Tanrı'yı, "Efendi Baba Tanrı"
kavramını, "Kral Tanrı'nın Yönetimi'ni,
bunların kaynaklarını;