You are on page 1of 95

www.solplatform.

org

GAYRİ-RESMİ TARİH DERSLERİ


Mehmet Sinan

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /1


Mehmet Sinan
Ekim 2005

Bugünü anlamak geçmişi doğru kavramakla mümkün


Uzun süreden beri burjuva devletin zirvesinde, başta Avrupa Birliği (AB) sorunu olmak üzere
pek çok sorunda (Kürt sorunu, Kıbrıs, demokratikleşme, sivilleşme vb.) içten içe bir
çatışmanın yürüdüğü biliniyor. Burjuva iktidar bloku içinde gelişen bu çatışmanın, AB’yle
bütünleşmek isteyen liberal burjuva kesim ile, eskide ayak direyen statükocu-milliyetçi
burjuva kesim (asker-sivil yüksek bürokrasi) arasında geçtiği de bir sır değil. Burada dikkat
çeken husus, statükocu-milliyetçi kesimin sergilediği ilginç tutumdur. Marx’ın da belirttiği
gibi, varlık nedeni burjuvazi içindeki maddi iş/zihinsel iş ayrımına dayanan ve asli görevi
sermaye sahibi burjuvazinin ortak işlerini yürütmek ve ona tâbi olmak olan bu kesim,
Türkiye’de kendisini burjuvazinin de üstünde görmekte ve sanki iktidarın gerçek sahibi ya da
devletin gerçek efendisi kendisiymiş gibi davranabilmektedir. Bürokratik elitin bu davranışı,
burjuva rejimin işleyişi açısından gerçekten de ilginç bir durum oluşturuyor bu ülkede. Tabii
bu ilginç durumun Avrupa’nın kapısında bekleşen AB’ci büyük burjuvaziyi ve siyasal
temsilcilerini ciddi bir şekilde rahatsız ettiğini söylemeye bile gerek yok!
Kendisini dünyaya “parlamenter demokratik” bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva
rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci
başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de
bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu
özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan
bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır.
Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek
için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi
köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel
süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile
Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli
ipuçları sunacaktır bize.
Farklı iki tarihsel arka plan
Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi ve bir burjuva sivil toplumun oluşması sürecinin Batı
Avrupa’dakine kıyasla oldukça farklı bir tarzda yaşandığı su götürmez bir gerçekliktir.
Dolayısıyla bu gerçeği görmezden gelerek ya da üzerinden atlayarak bugünü açıklamaya
çalışmak, hem doğru değildir hem de mümkün değildir. Her şeyden önce şunu söylemeliyiz
ki, bu farklılığın arka planında Doğu ile Batı’nın, bir başka deyişle Osmanlı ile Avrupa’nın
tarihsel gelişim farklılıkları yatmaktadır.
Bir zamanlar bu ülkede, Avrupa kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Batı feodalitesi
ile, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Osmanlı’nın sosyo-ekonomik yapısı
üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı biliniyor. Ama ne yazık ki bu önemli çalışmalar,
zamanında hak ettiği ilgiyi görememiş ve bir süre sonra da konu hepten unutulmaya terk
edilmiştir. Sözünü ettiğimiz çalışmalar özellikle 60’ların sonu ve 70’lerin başında yapılmıştır.
Resmi tarihin belirlediği sınırların dışına çıkarak, Türkiye’de kapitalizmin ve burjuva sivil
toplumun tarihsel arka planını Marksist bir bakışla aydınlatmayı amaçlayan söz konusu
çalışmalar, Avrupa’daki bazı Marksist tarihçilerin başlattığı önemli bir araştırmadan
esinlenmekteydi.
Bir kısım Avrupalı Marksist, 60’lı yılların ikinci yarısında çok önemli bir konuyu, Marx’ın
Grundrisse’de değindiği Asya tipi üretim tarzı ve Doğu despotizmi konusunu tartışmaya
açmışlardı. Marx, bu üretim tarzının, Batı’da ortaya çıkan antik kölecilikten de feodalizmden
de farklı olduğunu saptamıştı. Marx’ın 1857-58 tarihlerinde Londra’da kaleme aldığı ekonomi
politikle ilgili bu elyazmalarının Avrupa’da gün yüzüne çıkarılması, yazılışından tam yüz on
yıl sonra (1960’larda) mümkün olabilmişti. Bu eser, üretim biçimleri ve toplumların tarihsel
evrimi konusunda Marx’ın diğer eserlerinin hiçbirinde bulunmayan pek çok önemli bilgiyi
içeriyordu. Grundrisse’nin yayımlanması, o dönemde kafası Stalinist dogmalarla dumura
uğramamış Marksistler arasında büyük ilgi uyandırmış ve toplumların tarihsel evrimi
konusunda Marksist araştırmaların yeniden canlanmasını sağlamıştı.
Marx konuyla ilgili pek çok yazısında, Hindistan, Çin, İran ve eski Rusya’nın yanı sıra,
Osmanlı’nın tarihini de bir Doğu despotluğu tarihi olarak değerlendirmişti. Marx’ın bu
belirlemesinden hareketle, Osmanlı’nın toprak düzenini, üretim ilişkilerini, sosyal yapılarını
ve devletin toplumla ilişkilerini yeniden inceleyen bazı Marksist araştırmacılar, Osmanlı
toplumunun gerçekten de Batı feodalitesinden farklı bir yapıda olduğu sonucuna varmışlardı.
Osmanlı devleti feodal değil, Marx’ın tanımladığı gibi Asyatik üretim tarzına dayanan bir
Doğu despotizmi özelliği göstermektedir diyorlardı bu araştırmacılar. Onlara göre,
Osmanlı’da kapitalizmin gelişememesi ve Batı’daki gibi bir burjuva sivil toplumun
oluşamaması, devletin toplumsal yaşamın tüm alanları üzerinde (ekonomi, siyaset, kültür
vb.) kurduğu Asyatik-despotik hâkimiyetten kaynaklanmıştır. Çünkü bu despotik hâkimiyet,
Osmanlı toplumunda Batı’daki gibi bir gelişmeyi sağlayabilecek sosyo-ekonomik iç
dinamiklerin oluşmasını daha baştan engellemiş bulunuyordu.
Osmanlı’nın Batı ile olan gelişme farkının nedenlerini ortaya koyması ve dolayısıyla Türkiye
kapitalizminin gecikmişliğinin tarihsel nedenlerine ışık tutması bakımından üzerinde önemle
durulması gereken bir saptamaydı bu kuşkusuz. Özellikle de 60’lı yıllarda “Türkiye’nin sosyo-
ekonomik yapısı ve devrim stratejileri” üzerine ilginç tartışmalar yürüten Türkiyeli
sosyalistler açısından! Ama gelin görün ki, o dönemde sosyalistlerin önemli bir çoğunluğu
(hepsi dememek için söylüyoruz), Marksizmi öğrenmekten ziyade Stalinizmin vülger tarih
anlayışını, Kemalizmi ya da “üçüncü dünyacı” teorileri etüt etmekle meşgul oldukları için,
Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planına ışık tutan bu önemli Marksist tahlil dikkatlerini
bile çekmemişti!
1960’lı yıllarda Türk solunun büyük çoğunluğunun tarihsel evrim konusundaki bilgisi,
Stalin’in Tarihsel Materyalizm broşüründe sunulan “beşli şema”nın ötesine geçmiyordu ne
yazık ki. Bu şemanın mantığına göre, tarihte her toplum mutlaka ardışık bir sıra izleyerek,
şu beş tarihsel evreden geçmek zorundaydı: İlkel komünist toplum, köleci toplum, feodal
toplum, kapitalist toplum ve sosyalist toplum. Stalin’e göre, tarihteki her toplum,
kapitalizme gelinceye değin bu şemada belirtilen ilk üç aşamadan (ilkel komünal, köleci ya
da feodal) mutlaka ardışık bir biçimde geçmişti. Yani bu anlayışa göre, köleciliği yaşamadan
feodalizme, feodalizmi yaşamadan da kapitalizme geçilemezdi. Aslında Stalin’in kurduğu bu
şemanın mantığı, materyalist bir tarih anlayışından çok, kaderci determinist bir tarih
anlayışını yansıtmaktaydı.
Marx’ın tarihsel evrim konusunda getirdiği açılımın, Stalin’in bu vülger yaklaşımıyla hiçbir
ilgisi yoktu tabii ki. Marx esas olarak, ilkel komünal toplumun üç ayrı çözülüş biçiminden söz
ediyordu. Birinci tip çözülüş, Asya tipi bir sınıflı toplum oluşumuna (Doğu despotizmi),
ikincisi antik köleci topluma (Yunan ve Roma) ve üçüncüsü de feodal topluma yol açmıştır.
Yani sözü edilen bu eski sınıflı toplumlar ya da uygarlıklar, biri diğerinin içinden çıkıp
gelişmiş değillerdir. Her biri, ilkel komünist toplumun farklı zamanlarda ve farklı tipte
çözülüşünün ürünüydüler.
Ne var ki, Marksist geçinen pek çok “sosyalist bilim adamı”, toplumların tarihsel evrimine
ilişkin Marx’ın bu materyalist tarih anlayışını esas alacak yerde, o dönemde Stalin’in vülger
tarih anlayışını sorgusuz sualsiz benimsemekte bir sakınca görmediler. Stalin’in evrim
şemasını ve açılımını esas alan bu “bilim adamları”, her toplumun geçmişinde mutlaka bir
köleci ya da feodal aşamanın varlığını keşfetmeye çalışıyorlardı ciddi ciddi! Eğer inceledikleri
toplumun yapısı köleciliğe de feodalizme de uymuyorsa, o zaman orasından burasından
çekiştirerek, ya köleciliğe ya da feodalizme uydurmaya çalışıyorlardı o toplumu. Çünkü
Stalinci anlayışa göre, eski toplumlara ilişkin olarak, köleci ya da feodal kategorisi dışında
başka bir sınıflı toplum kategorisi zinhar olamazdı! İşte tarihsel evrimi bu şabloncu
yaklaşımla açıkladıkları için de, Asya’daki pek çok toplumu aynı “feodalizm” çuvalının içine
tıkıştırıverdiler bu “bilim” adamları! Buna göre, eski Roma ve Yunan nasıl köleci bir toplum
ise, eski Mısır da onlar gibi bir köleci toplum idi! Keza, eski İngiltere, Fransa nasıl feodal bir
toplum ise, eski Çin, Hindistan, İran ve Osmanlı da öyle bir feodal toplum idi!
60’lı yıllarda pek çok Türkiyeli sosyalistin “tarihsel materyalizm” bilgisi de Stalin’in bu vülger
tarih anlayışından ileriye geçmiyordu kuşkusuz. Stalin’in beşli şeması esas alınıp, kapitalizm
öncesi her toplumun mutlaka köleci ya da feodal bir aşamadan geçmiş olduğu varsayımı bir
kez doğru kabul edilince, Osmanlı’nın da mutlaka bu aşamalardan birine dahil edilmesi
gerekiyordu doğal olarak! Eh, köleci bir toplum olmadığı açık olduğuna göre, Osmanlı olsa
olsa feodal bir toplum olabilirdi ancak! Ve böylece, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka
planını oluşturan Osmanlı’nın toplumsal yapısı da üç aşağı beş yukarı Orta Çağ Avrupa’sının
feodal toplum şablonuna uydurularak izah edilmeye çalışıldı. Dolayısıyla, Osmanlı
toplumunda üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, sınıfsal yapı ve devlet, Avrupa feodalizmine
benzer bir biçimde açıklanmaya başlandı. Hatta bununla da yetinilmedi; bu feodal yapının
60’lı yıllar Türkiye’sinde de hâlâ yer yer geçerli olduğunu “kanıtlayan” teoriler “geliştirildi”!
Ama bu şabloncu yaklaşımın bilimsellikle hiçbir ilgisi yoktu tabii. Nitekim sıra Osmanlı’nın
tarihsel gerçekliğini Avrupa feodalitesi ile kıyaslamalı olarak açıklamaya geldiğinde, bu
şabloncu yaklaşımın tutarsızlığı apaçık ortaya çıkıyor ve o zaman da Türkiye tarihi ile ilgili
pek çok canalıcı sorun yanıtsız kalıyordu.
Oysa Marx’ın Asya tipi üretim tarzı ve Doğu despotizmi üzerine yaptığı açılımlar, Osmanlı’nın
tarihsel gerçekliğiyle ilgili tüm bu tutarsız yaklaşımları ortadan kaldırılmaya yetecek
zenginlikteydi. Marx’ın bu konudaki çözümlemeleri, hem Osmanlı sosyo-ekonomik
formasyonunun Batı Avrupa feodalitesiyle olan temel farkını anlamak, hem de Türkiye
kapitalizminin 150 yıllık gecikmişliğinin gerçek nedenlerini kavramak bakımından son
derecede yararlı ipuçları sunmaktaydı.
Avrupa’nın farkı
Bilindiği gibi kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ve gelişimini tamamladığı yer Batı Avrupa’dır. Batı
Avrupa’nın feodal düzeni içinde büyüyen servetler ve ilerleyen üretim teknikleri, bir süre
sonra ticaretin gelişmesine ve feodal zümreler sistemi dışında bir tüccar-müteşebbis sınıfın
oluşmasına yol açmıştır. Bu yeni oluşan sınıf, feodal düzenin hiç bir zümresine dahil değildi
ve istese de giremezdi. Gelişmesini sistemin dışında sürdüren bu yeni sınıf, ilerleyen
dönemde, bir yandan emek-gücü ile üretim araçlarını bir araya getirip yeni bir üretim
biçimini organize ederken, diğer yandan da gözünü yeni pazarlara, yeni ufuklara dikecekti.
Dolayısıyla, Batı Avrupa’da, biriken servetlerin sermayeye dönüşmesi ve kapitalist üretim
ilişkilerinin ilk nüvelerinin ortaya çıkması, daha feodal toplumun bağrında yaşanmaya
başlamış bir süreçti. Özel mülkiyet, ferdi girişimcilik ve serbest mübadele ilişkileri temelinde
gelişen bu tarihsel süreç, sonunda ticaret kentlerinin kendi kendini yönetme hakkını elde
etmesi (özerkleşmesi) ve feodal zümreler düzeninin dışında, kent soylu bir sınıfın
(burjuvazinin) oluşmasıyla sonuçlanacaktı.
Amerika’nın keşfi, yeni ticaret yollarının bulunması ve sömürgeciliğin başlamasıyla birlikte,
altın ve değerli madenler de Avrupa’ya akmaya başladı. İşte bu süreçte iktisadi egemenlik
alanını giderek genişleten burjuvazi, sonunda feodalizmin dayattığı yerelliğin dar
çerçevesinden de kurtularak yeni ufuklara açılacaktı. 17. yüzyıla gelindiğinde ise Batı
Avrupa’da feodalizmin çözülüşü tamamlanmış ve geniş topraklar üzerine serpiştirilmiş küçük
mozaik parçalarını andıran feodal beyliklerin yerini, merkezi-mutlakiyetçi krallıklar almıştı.
Burjuvazi bu süreçte merkezi-mutlakiyetçi krallıkla işbirliği yaparak gelişmesini sürdürdü. Ne
var ki ulaşılan bu aşama da, gelişen üretici güçlerin ve büyüyen özel sermayenin
(burjuvazinin) ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Çünkü bu kez de mutlakiyetçi krallığın keyfi
yönetimi ve kralın etrafındaki soyluların imtiyazları, burjuvazinin önünde bir engel olarak
dikilmekteydi.
Bu durumda siyasal iktidarı ele geçirerek kralın keyfi yönetiminden kurtulmak ve soyluların
imtiyazlarını saf dışı etmek burjuvazi için bir zorunluluk olmuştu. Nitekim ilerleyen yıllar
içinde burjuvazi halk kitlelerini (köylüler, kent küçük-burjuvazisi, işçiler) yanına çekerek,
kendi devrimini gerçekleştirmeyi ve kapitalist temeller üzerinde kendi siyasal toplumunu
(yani burjuva devleti) inşa etmeyi başaracaktı. Önce Hollanda’da, sonra İngiltere’de yürüyen
bu büyük mücadelenin en parlak zaferi 1789 Fransız devrimi oldu.
Burjuvazinin hizmetine koşulan yeni devlette (burjuva parlamenter cumhuriyet veya meşruti
kralllık) görev yapacak siyasetçi ve bürokratları da bizzat burjuvazi organize edecekti.
Bundan böyle devlet gücü, kralın keyfi kararları uyarınca değil, parlamento sıralarını
dolduran sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarları uyarınca kullanılacaktı. Böylece burjuvazi,
ekonomik gücünü siyasal güçle taçlandırmış oluyordu.
Kısacası, Batı tipi gelişmenin ayırdedici özelliğine vurgu yapmak istersek şunu söyleyebiliriz:
Batı’da bir burjuva sınıfın oluşması ve bu sınıfın kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmesi,
kendisi de istisnai tarihsel koşulların bir araya gelmesiyle oluşan Batı feodalitesi içinde
mayalanmıştır. Bu oluşum sürecinin esas dinamiği, feodal zümreler sisteminin dışına itilen
ve bu nedenle de gelişmesini sistemin dışında yapmak zorunda kalan tüccar sınıfı olmuştur.
Bu sınıf kendine yer açabilmek ve kendi çıkarlarına uygun bir düzen yaratabilmek için, daha
baştan mücadeleci, girişimci olmak zorunda kalmış ve bu nedenle de bağımsız bir gelişme
şansına sahip olabilmiştir.
Osmanlı toplumu ve Asya tipi üretim tarzı
Oysa tarihsel arka planı ve sosyo-ekonomik temeli Batı feodalitesinden farklı olan
Osmanlı’da bu süreç, Batı’dakinden oldukça farklı yaşanmıştır. Osmanlı toplumunun sosyal
bileşimi, tepedeki yönetici-devlet sınıfı (saray, asker-sivil bürokrasi, ulema) ile tabandaki
doğrudan üreticilerden (tarımcılar ve zanaatkârlar) ibaretti. Hem tarım komünleri (reaya[1]
çiftlikleri), hem de kentlerdeki zanaatçı loncaları, merkezi devletin sıkı kontrolü altındaydı.
Her türlü ekonomik işlem, devlet tarafından düzenlenmekte ve denetlenmekteydi.
Avrupa’da kapitalizmin geliştiği yıllarda (16-17. yüzyıllar), Osmanlı’nın sosyal bünyesinde
gelişmesini başlı başına ticarete dayanarak sürdüren, bu yolla servet biriktirerek güçlenen
ve Batı feodalitesindeki gibi özerk bir konum elde edebilen bağımsız bir tüccar sınıfı söz
konusu değildi henüz. Çünkü Osmanlı’da en temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin
başından beri devlete ait olması nedeniyle, tarımdan elde edilen toplumsal artığın (reayanın
ürettiği artık-ürünün) büyük bir bölümü de vergi ve haraçlar olarak merkezi bürokrasinin
elinde yoğunlaşıyordu. Bu koşullar altında tarım topluluklarının elinde, başlı başına serbest
mübadele ilişkilerine (özel ticarete) konu olabilecek anlamlı büyüklükte bir artık-ürün
birikimi kalmıyordu geriye. Dolayısıyla, sistemin işleyişini şu ya da bu ölçüde etkileyecek
özel bir ticari sermayenin birikmesi ve bu temelde özerk bir tüccar sınıfının ortaya çıkması,
ya da Batı’da olduğu gibi özerk ticaret kentlerinin oluşması da söz konusu olamıyordu.
Osmanlı’nın klasik döneminde (17. yüzyıla kadar olan dönemde) ticaret hiçbir biçimde köy
topluluklarına girebilmiş değildir. Bu dönemde ticaret, daha çok sarayın (despotun) ve
kentlerde oturan asker-sivil yönetici bürokrasinin lüks tüketim ihtiyaçlarını karşılamak üzere
yapılan uzak mesafe ticaretinden ibaretti. Yani köy topluluklarının ürettiği artık-ürün ancak
devletin eline geçtikten sonra meta haline gelebiliyor ve ticarete (uzak mesafe ticaretine)
konu olabiliyordu. Ne var ki bu tür bir ticaret de devletin görevlendirdiği memurların sıkı
denetimi altında, yabancı ülkelerden gelen tacirler (Osmanlı sistemine dahil olmayan
kimseler) tarafından gerçekleştirilmekteydi. Bu yüzyıllarda devletin yaptığı şey, değişim için
değişim (meta ticareti) değil, kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanım değerlerinin bir
değişimiydi.
Osmanlı’da ekonominin esas temelini oluşturan reaya çiftliklerindeki doğrudan üreticinin
(reayanın) durumuna gelince; bu kesim, kentlerdeki ekonomik ve toplumsal hayatın
tamamen dışında, kendi içine kapanık bir ekonomik yaşam sürdürmekteydi. Asyatik
karakterde olan bu tarım topluluklarında ne toprakta özel mülkiyet, ne meta, ne de
mübadele ilişkileri gelişmişti. Ayrıca da bu topluluklarda işbölümünün düşük düzeyde olması
ve tarım ile zanaatın topluluk içinde birbirini tamamlayan birlikteliği, her türlü ihtiyacın
topluluk içinde karşılanmasına yol açıyor ve bu da tarım topluluklarını kendine yeterli, dışa
kapalı ekonomik birimler haline getiriyordu. Bu özellikleri nedeniyle, tarım toplulukları,
Osmanlı despotizmi altında yüzlerce yıl sürekli kendini tekrarlayan bir bitkisel yaşam
sürdürdüler.
Engels bir yazısında, masum ve zararsız gibi görünen bu Asyatik tarım komünlerinin,
varlıklarını sürdürdükleri her yerde, Doğu despotluğunun ekonomik temelini oluşturduklarını
söylemişti. Özel mülkiyetin, gelişmiş bir işbölümünün ve serbest mübadelenin olmadığı
yerde, elbette ki pazarın ve kapitalist ilişkilerin gelişebilmesi de mümkün olamazdı. Marx da
yaptığı araştırmalarda, Asya tipi üretim tarzının egemen olduğu toplumların, değişime karşı
en dirençli toplumlar olduğu kanaatine varmış ve bu toplumların, kapitalizmi geliştirecek
içsel dinamiklere sahip olmadığını ve dolayısıyla, kapitalizmin bu toplumlara ancak dışsal bir
etken olarak girebildiğini (Hindistan örneği) söylemişti.
Bu açıdan baktığımızda, Osmanlı toplumunun evriminin Batı’daki gelişmeyle tam bir tezat
oluşturduğunu söyleyebiliriz. Batı’da devlet, bizzat toplumun geçirdiği evrime göre, yani
toplumsal sınıfların ekonomik ilişkilerdeki ağırlığına göre biçimlenmiştir. Oysa Osmanlı’da
bunun tam tersi olmuş, toplumsal ilişkiler ve sınıflar, despotik devletin elinde yoğrularak
biçimlenmiştir.
Osmanlı toplumunda üretici olmayan (asalak) devletlû sınıfın toplam nüfus içindeki payı,
Orta Çağ Avrupa’sının feodal toplumlarındaki yönetici sınıfa oranla çok daha büyük bir yer
tutmaktaydı. Yönetici devlet sınıfına mensup nüfusun bu denli kalabalık oluşu, Osmanlı
kentlerinin oluşması ve Batı’ya nazaran farklı bir işlev kazanmasında da esaslı bir rol
oynamıştır. Her şeyden önce bu kentler, Batı’da olduğu gibi feodal otoriteye (senyöre) karşı
mücadele ederek özerklik kazanmış kentler değillerdi. Tam tersine bu kentler, bizzat
merkezi devletin kurduğu ve devlet sınıfının ikamet ettiği bir tür askeri yönetim karargâhı
gibiydiler. Yönetici devletlû sınıfın konuşlanması ve ihtiyaçlarının karşılanması zorunluluğuyla
oluşturulan bu kentlerde kuşkusuz belirli oranda sanayi ve ticaret organize edilmekteydi.
Fakat gerek sanayi gerekse ticaret, doğrudan iç ve dış pazar için yapılan serbest bir faaliyet
(değişim için değişim) olmaktan çok, kentlerde ikamet eden devletlû sınıfın ve onların
hizmetkârlarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir faaliyetten ibaretti. Dolayısıyla, esnaf
ve zanaatçı loncalarının yaptığı bu sınırlı faaliyet, devletin mutlak kontrolü altında işleyen bir
“üretim” ve “ticari” faaliyet olmaktan öteye geçemiyordu.
Despotik merkezi bürokrasinin mutlak denetimi ve belirleyiciliği altında işleyen bu üretim
ilişkileri, Batı’da serbest mübadele ilişkilerinin yarattığı gibi bir pazar ekonomisinin
gelişmesini ve dolayısıyla devletten bağımsız bir sivil toplum alanının oluşmasını tarihler
boyunca engellemiştir. Bu nedenle, Batı’da 16 ve 17. yüzyıllarda ticarete dayalı ilkel
sermaye birikimi temelinde gelişen kapitalist ilişkiler ve bir burjuva sınıfının oluşumu süreci,
aynı yüzyıllarda Osmanlı’da hiç yaşanamamıştır.
Osmanlı’daki gibi mutlakiyetçi despotik bir egemenlik altında biçimlenmiş olan sosyo-
ekonomik yapılar içerisinde, Batı’da görülen kapitalist gelişmeye yol açacak içsel
dinamiklerin oluşabilmesi çok güçtü. Engels de 1890’da Neue Zeit’ta yayımlanan bir
makalesinde bu konuya işaret ederek şunları yazdı:
Gerçekten de, tıpkı bütün Doğu egemenlikleri gibi, Türk egemenliği de, kapitalist bir
toplumla uzlaşmayacak bir şeydir; çünkü elde edilen artık-ürünü zorba valilerin ve gözü
doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkânsızdır; burada, burjuva mülkiyetinin ilk
temel şartını, yani tüccarın ve malının emniyet altında bulunması halini görmüyoruz.[2]
Osmanlı’da siyaset de bürokrasinin mülkiyetindeydi
Toprağın başlıca üretim aracı olduğu ve hep öyle kaldığı Osmanlı’da gücü elinde
bulunduranlar, toprağa hükmedenlerdi elbette. Osmanlı’da toprakların mülkiyeti devlete ait
olduğu için, bu gücü mutlak olarak elinde bulunduran, egemen devletlû sınıf, yani saray ve
merkezi bürokrasi idi. Osmanlı’nın Batı feodalitesinden temel farkı da buradaydı. Batı’nın
feodal toplumunda yüksek devlet görevleri ve bu görevlere bağlı makamlar (yüksek
bürokrasi) doğrudan özel toprak sahibi soyluların, yani toprak aristokrasisinin (prensler vb.)
elinde olurdu genellikle. Oysa Osmanlı’da bürokrasi, özel toprak sahipliğinden, soyluluktan
vb. geliyor değildi. Osmanlı bürokrasisi, devşirme usulüyle toplanıp sosyal kökeniyle bağları
tamamen kesilen ve özel olarak devlet görevleri için eğitilip hazırlanan kapıkullarından
oluşuyordu. Dolayısıyla, Osmanlı bürokrasisinin gücü, Batı feodalitesinde olduğu gibi özel
mülkiyet (toprak) sahibi oluşundan değil, devleti mülk edinmesinden ve dolayısıyla devlete
ait mülkiyeti yönetme yetkisinden kaynaklanıyordu. Batı feodalitesinde bürokrasi, son
tahlilde soylu toprak sahipleri (feodal beyler) sınıfının genel çıkarlarının hizmetindeydi.
Osmanlı despotizminde ise bürokrasi, devletlû sınıfın çıkarlarının, yani yönetici sınıf olarak
kendisinin hizmetindeydi.
Batı feodalitesinde sosyal mücadele, büyük toprakların özel mülkiyetini tekelinde bulunduran
soylular (senyörler, lordlar) sınıfı ile, emekçi köylüler ve gelişen kentli sınıf (burjuvazi)
arasında olmuştur. Ve bu mücadele kendi tarihsel gelişimi içinde çeşitli siyasal biçimler
alarak ilerlemiş, sonunda feodalizmin tasfiyesiyle noktalanmıştır. Oysa Osmanlı’da bu
mücadele, devlete ait toprağın yönetimini ve denetimini devlet adına elinde bulunduran
merkezi bürokrasi ile, bu toprağın gelirine fiilen el koymaya kalkışan ve devletin merkezi
otoritesine başkaldıran merkezkaç güçler (derebeyleşen eşraf ve mütegallibe) arasında
olmuştur hep. Tabii bu da bir iktidar mücadelesiydi; ama, Batı’da olduğu gibi ezilen,
sömürülen emekçi köylüler ve yükselen burjuvazi ile feodal aristokrasi arasında değil,
egemen merkezi bürokrasi ile onun iktidarına ortak olmak isteyen merkezkaç güçler
(taşradaki devlet arazilerine el koyan âyan, bey, ağa takımı) arasındaki bir mücadeleydi bu.
Nitekim sömürücü sınıflar arasındaki bu mücadele, Osmanlı’nın çöküşüne kadar da hep
devam etmiştir. İktidarını başkalarıyla paylaşmaya pek gönüllü olmayan Osmanlı merkezi
bürokrasisi, bu konuda her türlü mücadeleyi göze alarak ve her türlü entrikaya başvurarak
hegemonyasını sürdürmesini bilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı’nın merkezi despotik devlet
düzeni zaman zaman sarsıntı geçirmesine rağmen, her seferinde yeniden otoritesini tesis
ederek ayağa dikilmesini bilmiştir. Keza, taşradaki mütegallibe de, merkezi otoritenin bu
zayıflama ve sarsıntı dönemlerinde, aynı yöntemlere başvurarak, merkezi bürokrasiye karşı
iktidar mücadelesini sürdürmüştür. Tarihe baktığımızda, benzer süreçlerin diğer Asya tipi
imparatorluklarda (örneğin Çin, İran gibi) da aynı şekilde yaşandığını görmekteyiz.
Osmanlı merkezi otoritesinin zayıflamasıyla birlikte, özellikle 18. yüzyıldan itibaren,
İmparatorluğun Asya’daki topraklarının büyük bir bölümünün idaresi, hukuken olmasa bile
fiilen yeni güç odaklarının (ayanların) eline geçti. Bu dönemde merkezkaç güçlerin elinde
önemli sayılabilecek servetlerin biriktiği biliniyor. Fakat bu servet birikimi, hiç bir zaman
Batı’daki gibi özerk bir ticaret sermayesinin gelişmesine ve dolayısıyla müteşebbis bir sınıfın
(burjuvazinin) oluşmasına yol açmadı. Çünkü merkezkaç güçlerin elinde biriken bu servetler
de son tahlilde ticaretin ve müteşebbis sermayenin gelişmesinde değil, daha çok devlet
katında mevki, makam yani mansıb satın alarak Osmanlı yönetici sınıfına dahil olmak için
kullanılacaktı. Hukuki açıdan kimseye toprakta tam olarak özel mülkiyet hakkının
tanınmadığı ve sık sık servetlerin müsaderesine başvurulduğu Osmanlı düzeninde, taşrada
şu ya da bu yolla servet biriktirip zengin olan eşraf ve mütegallibe için gene de en tercih
edilir yol, canlarının ve mallarının emniyetini sağlamak üzere, resmi görevler satın alarak
devletlû-yönetici sınıfın saflarına katılmaya çalışmak oluyordu. Osmanlı yönetim sistemi de
buna özellikle izin veren bir sistemdi zaten. Çünkü ancak bu yolla merkezkaç (rakip) güçleri
kendi bünyesi içine alarak eritebiliyordu merkezi bürokrasi!
Özetle söylemek gerekirse, Osmanlı devletinin eski despotizminden gelen temel bir ilkesi 19.
yüzyılda da geçerliliğini koruyordu hâlâ. Osmanlı merkezi otoritesi (saray ve merkeziyetçi-
despotik bürokrasi), kendisine rakip olacak özerk ekonomik güç odaklarının oluşmasına ve
yaşamasına asla imkân tanımak istemezdi. Çünkü bu güçlerin yaşamasına imkân tanımak
demek, padişaha ve merkezi bürokrasiye ait olan toplumsal artık-ürüne başkalarının da
ortak çıkması ve dolayısıyla merkezin ekonomik payının azalması demekti. Bu da devletlû
sınıfın (bürokrasinin) gönül rızasıyla katlanacağı bir şey değildi elbette! Ayrıca merkezi
bürokrasinin buna katlanması, siyasal iktidarının da zayıflaması anlamına gelirdi. O nedenle,
Osmanlı devletinde egemen sınıfı oluşturan merkezi bürokrasi, kendini zayıf hissettiği
dönemlerde merkezkaç güçlere mecburen verdiği tavizleri, kendini güçlü hissettiğinde derhal
geri almayı ilke haline getirmiş bir sınıftı.
Toparlayacak olursak, Osmanlı’da, Batı’daki gibi bir kapitalistleşme sürecinin yaşanması,
yani ticaret temelinde bir servet birikiminin oluşması ve bu temel üzerinde özerk bir
müteşebbis sınıfın gelişip güçlenerek kapitalist üretim ilişkilerini yaygınlaştırması,
Müslüman-Türk nüfus bakımından 19. yüzyılın sonuna kadar görülmüş bir olay değildir. Bu
söylediğimizin tek istisnası, Balkanlar’daki gayrimüslim azınlıkların 19. yüzyılın sonlarına
doğru başlattığı girişimler olabilir.
Osmanlı’da burjuva dönüşüm süreci, Batı’ya kıyasla en az yüz elli yıllık bir gecikmeyle (esas
olarak da 1908 Jön Türk Devrimiyle) başlayabilmiştir. Ama Batı’dan farklı olarak bu süreç,
daha baştan merkezi bürokrasinin denetiminde işleyen, tepeden güdümlü bir süreç
olmuştur. İlk olarak İttihat ve Terakki iktidarında şekillenen kapitalistleşme-modernleşme
projesi, Cumhuriyet döneminde de gene merkezi bürokrasinin (bu kez Kemalist
bürokrasinin) güdümünde, otoriter bir proje olarak devam etmiş ve ancak devletin kapitalist
uygulamalarıyla (1929-39) işlerlik kazanabilmiştir. Bu bakımdan, Osmanlı merkezi
bürokrasisinin geleneklerinin Cumhuriyet döneminde de yaşatıldığını söylemek pek de
abartılı bir saptama olmaz. Evet, bizde asker-sivil yüksek bürokrasinin, sermaye sahibi
burjuvaziye rağmen siyasal iktidar mekanizması içinde neden bu kadar etkin olabildiğini ve
neden Batı’daki bürokrasiden oldukça farklı bir profil sergilediğini anlamak herhalde zor
almasa gerek!
Nitekim Osmanlı’nın Batı karşısında her bakımdan bağımlı hale geldiği ve bir yarı-sömürge
durumuna düştüğü 19. yüzyıl ile, yeni bir devletin (TC’nin) kuruluşunun ön koşullarının
mayalandığı 20. yüzyılın ilk çeyreği, Osmanlı bürokrasisinin özgül konumunu ortaya koyması
bakımından çok önemli bir tarih kesitini oluşturmaktadır. Bu bakımdan, Tanzimat, Islahat,
Birinci Meşrutiyet, 1908 Jön Türk devrimi, İkinci Meşrutiyet, Milli Mücadele ve nihayet
Cumhuriyet’in kuruluşu süreçlerinde asker-sivil bürokrasinin oynadığı başat rol iyi
incelenirse, “devleti kurtarma” çabalarının bu kesime nasıl ayrıcalıklı bir konum kazandırdığı
daha da iyi anlaşılacaktır!

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Reaya sözcüğü, Osmanlı’da devlet mülkiyetindeki toprakta (tımar) çalışan doğrudan
üretici bağımlı köylüler için kullanılan bir terimdir. Arapça raiyye ya da raiyyet (sürü)
sözcüğünün çoğuludur. Reayanın belirleyici özelliği vergi yükümlülüğüdür.
[2] Aktaran: Selahattin Hilav, Marx, Türkiye Üzerine, Önsöz içinde, Gerçek Yay.,1966, s.9
Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /2
Mehmet Sinan

Osmanlı’da “devlet”in ya da bürokratik korporasyonun oluşumu


Yazımızın birinci bölümünde değindiğimiz üzere, Orta Çağ Avrupa’sında oluşan feodal sistem
ile Osmanlı’nın asyatik-despotik sistemi arasında aynılıklar değil, niteliksel farklılıklar vardır.
Nitekim temeldeki bu farklılıklar, her iki sistemin tarihsel gelişme eğilimine de yansımış ve
neticede farklı toplumsal-siyasal sonuçlara yol açmıştır. Tekrarlamak pahasına da olsa, bu iki
sosyo-ekonomik formasyon arasındaki önemli farklılık noktalarını burada bir kez daha
hatırlatalım:
Batı feodalitesinde bürokrasi, egemen sınıfa (büyük toprak sahibi feodal beylere) tâbi bir
görevliler topluluğu iken, Osmanlı’da “bürokrasi” egemen sınıfın ta kendisi idi. Batı
feodalitesinde büyük topraklar feodal beylerin (senyörler, lordlar) ve kilisenin özel mülkiyeti
altında iken, Osmanlı’da toprak devletin mülkiyeti altında (mirî toprak) idi. Batı’da feodal
beyler, sahibi oldukları toprakların gelirlerine (yani serflerin ürettiği artık ürüne) özel
mülkiyet hakkına dayanarak doğrudan el koyarken, Osmanlı’da bürokrasi, toprağın gelirine
(reayanın ürettiği artık ürüne) ancak devlet dolayımıyla ve devlet adına (vergi biçiminde) el
koyabilirdi. Batı’da feodal bey, üzerinde bağımlı köylülerin (serfler) yaşadığı toprağı (fief)
bireysel mülk edinirken, Osmanlı’da egemen bürokrasi devleti mülk edinmişti kendine.
Batı’da feodal beyin fief sahibi oluşu, özel mülk sahibi oluştan biraz fazla bir şeyi ifade
etmekteydi. Çünkü bu sahiplik, toprakla birlikte, üzerinde çalışanlara da hükmetme yetkisi
veriyordu feodal beye. Oysa Osmanlı’da sipahi beyinin, tımarı ve reayası üzerinde bireysel
olarak böyle bir hükümranlık yetkisi yoktu. Batı’da feodal senyörün veya lordun başlıca
kaygısı, kendi özel mülkü (malikânesi ve fief’i) üzerinde feodal egemenlik haklarını
(dominium) merkezî krallığa karşı korumak ve sürdürmek iken, Osmanlı’da egemen sınıfı
oluşturan bürokrasisinin temel kaygısı, kendi egemenliğinin başlıca kaynağı olan despotik
devlet aygıtını, yani kendi merkezî iktidar gücünü merkezkaç güçlere (derebeyleşmeye)
karşı korumak olmuştur hep. Batı Avrupa’da 17. yüzyıldan itibaren ekonomik ve siyasal
feodalizm (feodal beyliklerin hâkimiyeti) tasfiye olurken ve mutlak krallık (merkezî devlet)
güçlenirken, Osmanlı’da bunun tam tersi olmuş; merkezî devletin gücü çözülüp zayıflarken,
merkazkaç güçler (ayan, bey, ağa, derebeyi vb.) gelişmeye başlamıştır.
Osmanlı’da egemen bir sınıf niteliği taşıyan yönetici bürokrasinin tarihsel-toplumsal rolünü,
Batı’daki bürokrasinin rolüyle karşılaştırdığımızda, gerçekten de ilginç sonuçlar çıkmaktadır
ortaya. Bu bakımdan, Osmanlı devletinin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen 600 yıllık
dönemde, Osmanlı bürokrasisinin tarihsel-toplumsal evrimine biraz daha yakından bakmakta
yarar var. Böylece, Doğu’nun despotik devletlerinde egemen bir sınıf olarak tezahür eden
bürokrasinin, ne mene bir “bürokrasi” olduğunu daha iyi anlamış oluruz.
Bilindiği üzere, Osmanlı devletinin kuruluş süreci 14. yüzyılın başlangıcına dek gitmektedir.
Ama onun gerçek anlamda asyatik despotik bir imparatorluk devleti olarak yapılanması,
esas olarak Bizans’ın fethinden (1453) sonra olmuştur. Osmanlı devleti bu yeniden
yapılanma ve yükseliş döneminde, Doğu örneği bir bürokratik imparatorluk olan Bizans’ın
mirasını da devralarak çıkmıştır tarih sahnesine.
Kuruluşundan yıkılışına kadar geçen 600 yıllık tarihine baktığımızda, Osmanlı’nın birbirinden
farklı özellikler taşıyan dört ayrı döneminden söz edebiliriz. 1300’lerin başından Bizans’ın
fethine (1453’e) kadar olan birinci dönem, Osmanlı beyliğinin diğer Türk beylikleri üzerinde
hegemonyasını kurmaya ve feodalizm karşıtı merkezî bir devlet gücü oluşturmaya çalıştığı
dönemdir. Bizans’ın fethinden 17. yüzyıla kadar süren ve “klasik Osmanlı dönemi” diye
adlandırılan ikinci dönem, Osmanlı devletinin despotik bir Doğu imparatorluğuna yükseldiği
dönemidir. 17 ve 18. yüzyılları kapsayan üçüncü dönem, bu asya tipi despotizmin sosyo-
ekonomik temellerinde ve merkezî siyasal yapısında bozulmaların olduğu (bozuk düzenli
despotizm) ve büyük toplumsal çalkantıların yaşandığı bir istikrarsızlık ve gerileme
dönemidir. Ve nihayet 19. yüzyıldan itibaren gelişen dördüncü dönem ise, Batı kapitalizmi
karşısında sürekli gerileyen ve giderek bir yarı-sömürge durumuna düşen despotik bir
imparatorluğun çözülüş ve çöküş dönemidir.
Osmanlı Devletini kuranlar kimlerdi?
Osmanlı devletini kuranların bir göçebe-aşiret topluluğu (Kayı aşireti) olduğu ve aşiret
geleneklerini muhafaza ederek bir devlet kurmaya giriştikleri görüşü bir zamanlar çok
yaygın bir inanıştı. Ne var ki bu inanışın Osmanlı tarihçileri tarafından sonradan uydurulmuş
rivayetlere dayandığı ve tarihsel gerçeklerle bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmıştır. Nitekim
Osmanlı tarihi üzerine yapılan yerli ve yabancı pek çok bilimsel araştırma ve inceleme, bu
tür rivayetleri doğrulayacak herhangi bir tarihî belge ve bilginin mevcut olmadığını ortaya
koymuştur.[1]
Çağdaş tarihçilerin yaptığı araştırmalar da göstermektedir ki, Osmanlı devletini kuranlar, bir
göçebe aşiret topluluğunun değil, “savaşçılığı zenaat edinmiş ve bunun için bir nevi şirket
haline gelmiş”[2] bir savaşçılar topluluğunun (gaziler ocağının) başındaydılar. Yani
Osmanlılar bağımsız beylik kurmaya kalkıştıklarında, bir kabile aristokrasisine değil, bir
savaşçılar birliğine mensuptular. Osmanlı ailesi etrafında gönüllü olarak örgütlenmiş
meslekten savaşçıların oluşturduğu bu askerî çekirdek, gerçekte göçebe-aşiret topluluğunun
çözülüşü döneminde ortaya çıkmış bir örgütlenmeydi. Yani bu savaşçı topluluğun üyesi olan
“meslekten savaşçılar”ın ve onların başındaki Osmanlı ailesinin ne göçebelikle ne de aşiret
yaşamıyla bir ilişkileri kalmıştı.
Bir benzetme yapılacaksa eğer, “gazi ocağı” denen bu savaşçı topluluk, Orta Çağın
başlangıcında Cermen aşiret topluluklarının içinden çıkan Cermen savaş şefleri ve askerî
maiyetlerin (Comitatus) oluşturdukları savaşçı birliklere benzetilebilir ancak. Bilindiği üzere,
Orta Çağın başlarında Avrupa’da, Cermen aşiret yapılarından kopan ve bir askerî şefin
etrafında profesyonel bir savaşçı birlik oluşturan insanlar, ya doğrudan kendi hesaplarına
ülke ve toplum zaptetmek üzere fetih savaşları yürütürler, ya da bir devletin (örneğin o
dönemde Roma’nın) hizmetine girerek paralı asker olurlardı.
Roma eyaletlerinin Cermen kavimler tarafından istilası döneminde, kendi hesaplarına fetih
ve ganimet savaşları yürüten bu Cermen askerî şefleri ve maiyetleri, Cermen aşiretlerinin
ortak mülkiyeti altında olan topraklara da el atarak, buraları da kendi özel mülkleri haline
getirdiler. Böylece, bir zamanların askerî şefleri, bu yolla toprak beyliğine (senyör) terfi
ederken, toprağını yitiren özgür Cermen köylüsü de giderek bağımlı bir köylü (serf)
durumuna düşecekti. Nitekim, Batı Avrupa’da feodalizmin ekonomik, siyasi ve hukuki bir
sistem olarak örgütlenmesi de bu taban üzerinde olmuştur.
Osmanlı ailesi etrafında örgütlenmiş olan askerî maiyetlerin (gazilerin) başlangıçtaki durumu
da bir bakıma bu Cermen comitatus’unun durumuna benzemektedir. Çoktandır aşiret
yapılarından kopmuş ve kişisel bağlılık temelinde bir savaş şefinin etrafında toplanmış
bulunan meslekten savaşçılar (Gaziler Ocağı), daha Anadolu’ya gelişlerinden itibaren,
başlarındaki askerî şefleriyle birlikte Selçuklu devletinin hizmetine girmişlerdi. O dönemde
Selçuklu Sultanından Bizans sınırında küçük bir uç beyliği alan Osmanlı ailesi, Selçuklu
devletine bağlı onlarca askerî beylikten (uç ümerası) biriydi. Selçuklu ümerasının (askerî
bürokrasinin) içinde yer alan Osmanoğulları, göçebe-aşiret reislerinin yaşadığı kır ya da
yaylada değil, genelde olduğu gibi, ümeranın ikamet ettiği şehirlerde yaşıyordu. Yani
gelecekte Osmanlı devletinin başına geçecek olan Osmanlı ailesi, bir göçebe-aşiret
aristokrasisinin içinden değil, Selçuklu devlet ricalinden (devlet adamlığından) geliyordu.
Osmanlı devletinin doğuşu
13. yüzyılın sonlarına doğru, Anadolu-Selçuklu devletinin Moğol (İlhanlılar) istilası altında
çözülüp dağılması ve Selçuklu tahtının boşalmasıyla birlikte, Anadolu’nun siyasal durumu
tamamen değişmişti. O dönemde Bizans sınırında Selçuklu Sultanı adına küçük bir uç
beyliğini deruhte etmekte olan Osmanlı beyliği, Selçuklu devletinin yıkılmasıyla birlikte,
Anadolu’daki pek çok Türkmen beyliği gibi (Karamanoğlu, Eşrefoğlu, Tekeoğlu, Çandaroğlu,
Menteşe, Germiyan, Saruhan, Aydınoğlu, Umur Bey, Karasi vb.) bağımsız bir beylik haline
gelmiş ve çok geçmeden de “hanedanlık” ilan ederek kendi “devletini” kurmaya girişmişti.
“Savaş gücü ile ülke ve toplum zaptederek bunların üstüne siyasal güç kuranlar çeşitli
kaynaklardan gelirler. Bazan bir göçebe aşiret önderi bu işi yapar, bazan aşiret değil de,
savaşçılığı zenaat edinen ve bunun için bir nevi şirket haline gelen ‘savaşçı ocakları’ görülür.
… Eğer şartlar elverişli ise, kendi teşebbüsleriyle savaşlar yapıp servetler edinirler, güçlenir,
devlet kurarlar. … Fakat hangisi olursa olsun, kazandıkları serveti ekonomik üretime
yatırmazlar. Önemli fark burada. Onu bir fon olarak kullanıp, idare ve savaş yolu ile bu
serveti daha da arttırmanın yolunu tutarlar. Kendilerine ‘din uğruna gaza’ etme süsünü de
verebilirlerse milyonlarca insana hükmederler; ekonomik üretimin herhangi bir kolunda
bulunan bir sınıf olmadan, sınıfların tepesinde bir ‘süper sınıf’ haline gelirler, devleti bu
nitelikte güderler.”[3]
İşte Osmanlılar da kurdukları askersel temelli ilkel devlet aygıtına dayanarak, kendilerine
memleket (üzerinde tarımcı toplulukların yaşadığı topraklar) edinmeyi ve Anadolu’daki diğer
beylikler üzerinde hâkimiyet kurmayı bu süreçte başlıca stratejik amaç edinmişlerdi. Gerek
Bizans’la ve gerekse Anadolu’daki Türkmen beylikleriyle olan ilişkilerinde hep bu stratejik
hedefi gözeten bir politika güttüler. Osman Gazi’den Fatih Sultan Mehmet’e kadar uzanan
birinci dönemin karakteristik çizgisi budur.
Bu dönem boyunca, toprak fethi için savaşmak ve fethedilen topraklardaki tarımcı
toplulukları (müslim ve gayrimüslim reayayı) merkezî devletin bağımlı kiracısı konumuna
sokan bir toprak düzeni kurmak, Osmanlıların temel politikası oldu. Bu ilk kuruluş
döneminden itibaren, devletin ekonomik temelini sağlamlaştırmak ve Osmanlı Beyliği’nin
birliğini ve dirliğini sağlamak üzere, fethedilen toprakların devlet mülkiyetine geçirilmesi
(mirî arazi yapılması) Osmanlılar için yaşamsal önem taşıdı. Osmanlılar kendilerinden önce
Selçukluların uygulamış olduğu despotik devlet geleneklerine uyarak, daha kuruluş
döneminden itibaren, merkezin (hanedanın) otoritesini güçlendirecek ve merkezkaç güçlerin
oluşmasına fırsat vermeyecek bir mülkiyet ilişkisini (mirî arazi) ve toprak rejimini (dirlik
düzeni-tımar sistemi) tesis etmeye büyük özen gösterdiler. Dolayısıyla, Osmanlı devletinin
uyguladığı bu rejim, başlangıçta özel mülkiyete ve feodal oluşumlara kapı açabilecek kimi
mülkiyet biçimlerini (örneğin malikâne, yurtluk, vakıf mülkler gibi) içermiş olsa bile, bunlar
genel uygulamanın yanında birer “istisna” olarak kalmıştır. Esasen toprakta hâkim mülkiyet
biçimi “devlet mülkiyeti” olduğu için, Osmanlı toplumunda özel mülkiyete dayalı feodal
oluşumlar asla yaşama fırsatı bulamayacaklardı.
Batı Avrupa’daki feodal toprak sistemine (feodal beylerin, toprağın bireysel-özel mülkiyetine
ve bağımlı köylüler üzerinde hükümranlık hakkına sahip olmaları) karşıt olan Osmanlı toprak
sistemi, özel olarak Osmanlıların bir keşfi değildi elbette. Onlardan çok önce, hem Arap-
İslam, hem de Türk-İslam devletlerinde Doğu despotizmine özgü bir gelenek olarak
uygulanmaktaydı bu sistem. Buna göre, başlıca üretim aracı olan toprakların ve doğal
kaynakların mülkiyeti, hükümdarın şahsında somutlanan devlete aitti. Dolayısıyla, yalnızca
devletle özdeşleşmiş olan hükümdar toprağı dilediği gibi temellük edebilirdi. Nitekim bir
Türk-İslam devleti olan Selçuklu Devleti’nin sultanları da, mülkiyeti devlete ait olan
toprakları askerî ikta (tımar) olarak ümeraya (askerî bürokrasiye) tahsis etme geleneğini
hep sürdürmüşlerdi. Buna göre, toprağın rakabesi (kuru mülkiyeti) devlete ait olmak üzere,
kullanım (tasarruf) hakkı çiftçiye (reayaya) ve gelirinden yararlanma (intifa) hakkı da askerî
hizmet karşılığı olarak ümeraya bırakılmıştı. İşte Osmanlılar da bağımsız bir beylik haline
gelip, kendi hesaplarına toprak fethine girişince, zaptettikleri topraklar üzerinde bu asyatik-
despotik geleneği aynen sürdüreceklerdi.
Daha önce de belirttiğimiz üzere, kuruluşundan Bizans’ın fethine kadar olan birinci dönem,
Osmanlı Beyliği’nin bir yandan yeni topraklar zaptetmek, diğer yandan da merkezî otoritesini
Anadolu’daki Türkmen beyliklerine kabul ettirmek için savaştığı dönemdir. Bir başka deyişle
bu dönem, Osmanlı’nın küçük bir hanedanlık devleti olmaktan, gerçek bir asya tipi despotik
imparatorluk devleti olmaya doğru ilerlediği dönemdir. Yaklaşık yüz elli yıl (1300-1453)
süren bu tarih kesiti, hanedanlık ilan eden savaşçı-fetihçi bir topluluğun (uç beyliğinin), asya
tipi bir imparatorluğa nasıl yükselebildiği ve mutlak otoritesi altına soktuğu bölgelerde,
tarımcı toplulukları yüzyıllar boyunca nasıl duragan bir asyatik yapı içerisinde tuttuğunu
göstermesi bakımından çok önemli bir tarihsel kesittir.
Bu Doğuya özgü tarihî olayın sırrına ilk vakıf olan insan, günümüzden yüzyıllarca önce (14.
yüzyılda) yaşamış büyük tarihçi İbn Haldun’dur. Kuzey Afrika’da yetişmiş olan bu tarihçi,
yazdığı eserde (Mukaddime) bize “despotik devlet” denen türün bir çeşit anotomisini
vermektedir. Buna göre, Doğuda kurulan devletlerin tarihsel yaşamı şunu göstermekteydi:
Doğuda her devlet, tıpkı bir insanın yaşamında olduğu gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür.
Ama devletlerin yaşamında meydana gelen bu değişikliklerden alttaki toplumlar (tarım
toplulukları) hiçbir biçimde etkilenmezler. Bunlar oldukları yerde dururlar. Ve kurulacak olan
yeni “despotik” devletler de gene bunların tepesine çöreklenerek kurulurlar. Nitekim İbn
Haldun’dan yüzyıllarca sonra gelen Karl Marx da aynı sonuçları çıkartacaktı Doğu
toplumlarına ilişkin olarak.
Osmanlı’da egemen sınıfın oluşum tarzı
Kuruluş dönemindeki Osmanlı hükümdarları, henüz Sultan ya da Padişah unvanıyla değil,
savaşçı-fetihçi bir askerî şefi simgeleyen Gazi ya da Bey unvanıyla anılırlardı. Arapçadan
gelme bir sözcük olan sultan, aslında “egemenlik” demektir. Farsçadan gelen padişah ise,
hükümdarların hükümdarı anlamına gelir. “Sultan” unvanını ilk kullanan, dördüncü Osmanlı
hükümdarı I. Bayezid (1389-1402) olmuştur. Bu ayrıntı, ilerde göreceğimiz gibi, kuruluş
dönemindeki bir devletin durumu ile daha sonra imparatorluk haline gelmiş bir devletin
durumu arasındaki farkı yansıtması bakımından oldukça önemli bir “ayrıntı”dır.
Savaş, Orta Çağın tüm despotik devletleri için olduğu gibi, Osmanlı devleti için de biricik
ekonomik görevdi. Çünkü o dönemde devletin gelirlerini arttırmanın başlıca yolu, savaşarak
toprak ve ganimet elde etmekti. Osmanlı devletinin kuruluşu döneminde fethedilen ve
yerleşilen topraklar, Osmanlı hükümdarının akrabalarına, silah arkadaşlarına (Gazilere) ve
gördükleri hizmetlere karşılık şeyh ve dervişlere (dinsel ve mesleksel kökenli tarikat ehline)
paylaştırılmakta idi. Ama bunlar toprağa yerleşsin ve çiftçilik yapsınlar diye değil! O
topraklar üstünde zaten çitçilik yapmakta olan reayanın ürettiği üründen bir pay alarak
geçimlerini sağlasınlar ve aynı zamanda bu toprakları ve reayayı hükümdar (devlet) adına
denetlesinler diye!
Demek ki Osmanlı hükümdarının maiyetlerine bağışladığı şey, toprağın mülkiyeti ya da
kullanım (tasarruf) hakkı değil, yalnızca gelirinden (vergi-rant) yararlanma (intifa) hakkıdır.
Osmanlıların kullandığı terimle söylersek, bağışlanan bir geçim kaynağı, yani “dirlik” idi.
Üstelik, bağışlanan bu dirlik, verasetle geçmez ve dirlik sahibi onu başkasına devredemezdi.
Genellikle dirlikler, sahiplerine ömür boyu kaydıyla verilirdi. Topraklar üzerinde mutlak
hakka sahip olan ise, devletle özdeşleşmiş Osmanlı hükümdarıydı ve dirlik alıp vermeye
yalnızca o yetkiliydi. Toprağın tek ve gerçek sahibinin devlet olduğu ve tabandaki üreticinin
(reayanın) ise devletin daimi kiracısı sayıldığı böyle bir sistemde, acaba egemen sınıf kimdi?
Yoksa devlet mi?
Soyut bir kavram olan “devlet”in kendi başına bir sınıf olarak tanımlanamayacağı çok açık.
Çünkü genel anlamda toplumsal bir sınıf, üretim araçlarıyla olan ilişkisine ve toplumsal
üretim sürecinde tuttuğu yere göre tanımlanan somut bir insan grubunu ifade eder. Bu
insan gruplarından biri veya birkaçı egemen-yönetici durumunda iken, diğerleri egemenlik
altındadır yani yönetilen durumdadır. Osmanlı toplumunda egemenlik altında olan reaya
olduğuna göre, bu durumda egemen sınıf kimlerden oluşuyordu? Elbette ki reayanın ürettiği
artık ürüne el koyanlardan, onun sırtından geçinenlerden başkası değildi bu sınıf. Yani
devletin sahip olduğu ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran ve bu güce dayanarak
reayayı sömüren Osmanlı hükümdarı (saray) ve aristokratik bürokrasi! O halde, burada
açıklığa kavuşturulması gereken asıl nokta, Osmanlı’da bu egemen “devletlû sınıf”ın nasıl
oluştuğu ve hangi unsurlardan teşekkül ettiğidir.
Osmanlı’da egemen sınıf bileşiminin zaman içinde değişikliğe uğradığını biliyoruz. Örneğin,
kuruluş döneminde egemen sınıf korporasyonu içinde yer alan kimi unsurların yerini,
ilerleyen dönemlerde başkaları devralmıştır. Bu bakımdan, Osmanlı’daki egemen sınıf
bileşiminin tahlilini, ilgili dönemlere göre ayrı ayrı ele almak gerekiyor.
Kuruluş dönemindeki egemen sınıf korporasyonunun bileşimi
Osmanlı devletinin kuruluşu döneminde öncü bir görev üstlenmiş olan askerî unsurlar, aynı
zamanda Osmanlı yönetici (egemen) sınıfının da ilk kuşağını oluşturuyorlardı. Egemen sınıfın
bu ilk kuşağı, değişik toplumsal kökenden gelerek Osmanlı ailesi etrafında örgütlenmiş
savaşçı gaziler ile, tarikat mensubu şeyh ve dervişlerin (şehirlerde ahîler, kırlarda babailer)
seçkinlerinden oluşuyordu. Bunlardan birinci gruba girenlerin seyfiye (askerî), ikinci gruba
girenlerin ise ilmiye diye adlandırıldığı biliniyor. Bu ilk kuşak yöneticiler içinde hegemon
durumda olanlar ise askerî şefler idi. Fakat devlet örgütlenmesinin en tepesinde, savaşçı
birliğin başı olarak, her zaman Osmanlı hükümdarının üstün egemenliği vardı.
Osmanlı yönetici sınıfının bu ilk kuşağının oluşmasında başlıca rolü, kabile yapılarından
derlenen “askerî güç” ile toprakta uygulanan “dirlik” düzeni oynamıştır. Buna göre,
fethedilen ve devlet mülkiyetine geçirilen topraklar, bir geçim kaynağı (dirlik) olsun diye
seyfiye ve ilmiye mensuplarına tımar verilmekteydi. Tımarlar büyüklüğüne göre has, zeamet
ve tımar olarak üçe ayrılıyor ve bunlar bulundukları mertebeye göre seyfiye ve ilmiye
mensuplarına tahsis ediliyordu. Osmanlı’nın devlet yapılanmasına göre, toplum karşısında
devletin otoritesini temsil eden seyfiye ve ilmiye mensupları, aynı zamanda devletin
mülkiyeti altında bulunan tımarların yönetim ve denetimini de hükümdar adına ellerinde
bulunduruyorlardı. Toplumun üretmen sınıfı (reaya) karşısında, seyfiye ve ilmiye
bürokrasisinin bu örgütlü üstün konumu, giderek kolektif sömürücü bir sınıf niteliği
kazandıracaktı onlara. Nitekim, Osman Gazi’den I. Murad’a kadar olan birinci dönemde
(1300-1360), devleti yöneten ve aynı zamanda toplumun egemen sınıfını oluşturanlar, bu ilk
kuşak seyfiye ve ilmiye mensupları olmuştur.
Şimdi bu iki kesimin, mülkiyet ilişkileri açısından durumlarına bakalım. Osmanlı devletinin ilk
zamanlarında askerî sınıfın önde gelen kesimini alpler, gaziler ve akıncı beyleri
oluşturmaktadır. Osmanlı’nın ilk zamanlarında ordunun belkemiğini oluşturan tımarlı
sipahinin (süvari birliğinin) ilk nüvelerini de bunlar oluşturacaktır. Tımar sahibi askerî sınıf
(sipahi beyleri), reayadan toprak rantı karşılığı olarak topladığı vergilerle hem kendi geçimini
sağlamakta, hem de savaşta orduya tam teçhizatlı asker yetiştirmekte idi. Türkmen ahaliden
derlenen bu sipahi askerleri, seferde Osmanlı ordusunun asıl gücünü temsil ediyordu.
Osmanlı devleti bu tımar usulü sayesinde, en önemli asker gücüne maaş vermekten, iaşesini
temin etmekten, savaş alet ve edevatı hazırlama masraflarından da kurtulmuş oluyordu.
Kuruluş dönemindeki Osmanlı askerî teşkilatında, tımarlı sipahi dışında iki cins örgütlenme
daha bulunuyordu: Azap askeri ile yaya ve müsellemler. Azap askeri nakdi ücretle tutulmuş
olup, Osmanlı hükümdarının şahsına bağlı hassa ordusunu oluşturmaktaydı. Osmanlı
Beyliği’nin ilk dönemlerinde büyük bir şöhrete sahip olan bu askerler, yeniçerilik kurulmadan
önce devletin ücretli daimi ordusunu meydana getiriyorlardı. Yaya ve müsellemler (atlılar)
ise, çoğu Türk olan köylü halktan toplanan askerlerdi. Başlangıçta bunlara askerî hizmetleri
karşılığı olarak ulufe (gündelik) dağıtılır ve toprakta çalıştıklarında birtakım vergi
muafiyetleri tanınırdı. Bu askerler yalnızca sefer zamanlarında çağrılır ve diğer zamanlarda
kendi işlerini (tarımcılık) yaparlardı.[4]
Mülkiyet ilişkileri bakımından ilmiye sınıfının (ulema) durumuna gelince: Osmanlı beyliğinin
kuruluşunda, şehirlerde ahîlerin, kırlarda babailerin büyük roller üstlendiğini daha önce
belirtmiştik. Bu her iki teşkilât da dinsel kökenli idi. Bu teşkilâtların mensubu olan şeyh ve
dervişlere başlangıçta hem tımar olarak, hem de malikâne biçiminde toprak bağışlandığı
bilinmektedir. “Mirî arazinin, toprak, zaviye ve köy olarak tarikat şeyhlerine geçirilişi
çoklukla ikta-istiğlâl yoluyla yapılmakta ve karşımıza, bazan hayrî, bazan da aile vakıfları
olarak çıkmaktadır. Bu vakıfların bazan öşürü (ürün vergisi -M.S.) alınmakta, fakat bazan
öşürü bile zaviyeye terkedilmektedir.”[5]
Ulemaya dirlik olarak verilen, fakat zamanla vakıf mülk niteliği kazanan bu topraklar, aslında
mirî toprak sisteminden bir hayli sapmış ve neredeyse özel mülkiyete yaklaşmış topraklardı.
Osmanlı hükümdarlarının, yaptıkları hizmetlere karşılık şeyh ve dervişleri devamlı
mükâfatlandırmaları, bu zümreyi, diğerlerine kıyasla oldukça zenginleştirmişti. Nitekim, şeyh
ve dervişlerin ileri gelenlerinin 15. yüzyıldan itibaren egemen sınıf korporasyonu içinde en
varlıklı kesim haline gelmeleri de bunu teyit etmektedir.
I. Bayezid (Yıldırım) devrinden itibaren şehirlerde ulema olarak anılmaya başlayan bu kesim,
devlet ve toplum içinde artan nüfuzları sayesinde önemli bir güç sahibi kişiler haline geldiler.
Artık Osmanlı devlet yönetiminde iktidar, egemen yönetici sınıfın ikinci kuşağını oluşturan bu
ulema kesimin elinde yoğunlaşacaktı. Ulemanın, Osmanlı sultanları üzerindeki nüfuzu ve
devlet içindeki otoritesi, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar tartışmasız devam edecekti.
“Bu ulema Osmanlı hükümdarlarının yanına geldikleri zaman dünyayı her türlü
düzenbazlıklar ile doldurdular. Evvelleri hesap ve arazi defterleri bilinmiyordu. Bunlar gelince
hesap ve arazi defterleri yaptılar. Para yığmak ve hazine vücuda getirmek âdetinin başı da
onlardır.”[6]
Fakat bu birinci dönemde, gerek askerî seçkinlerin gerekse ulemanın arazi temlikleri ve aile
vakıfları dolayısıyla artan ekonomik güçleri, mirî toprak düzenine dayanan Osmanlı’nın
despotik devlet yapısını gene de bozamamış ve sistemi feodalizm yönünde bir çözülmeye ya
da parçalanmaya uğratamamıştır. Sözü edilen bu özel mülkiyet benzeri malikâneler ve
vakıf-mülkler, Osmanlı toprak sistemi içinde, kaideyi bozamayan birer istisna olarak
kalmışlardır.
“Osmanlı toplumunda toprak mülkiyetinin devlete ait oluşu ve devletin saray, asker ve
ulema gibi hâkim zümreler tarafından temsil edilişi, bu devirlerde hâkim sınıf içindeki iktisadi
çatışmaların, çok kere siyasi çatışmalar şeklinde tezahür etmesine sebep olmuştur.”[7]
Nitekim egemen sınıf korporasyonu içinde, gerek şehzadeler arasındaki saltanat kavgaları
olsun, gerekse bürokrasi içinde ulema, ümera ve kapıkulları arasındaki siyasal çatışmalar
olsun, bunların hepsinin altında yatan şey aslında iktisadi çıkar çatışması idi.
Burada şu soru akla gelmektedir: Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecinde temel bir rol
oynayan askerî maiyetlerin (gazilerin, akıncı beylerin) pozisyonu, Orta Çağdaki Cermen
askerî maiyetlerinin (comitatus) pozisyonuna çok benzemesine rağmen, neden Osmanlı
toplumunda da Cermenlerde olduğu gibi bir feodalleşme süreci yaşanmamıştır? Ya da
toprakta bir servaj sistemi (serf-senyör ilişkisi) neden gelişmemiştir? Bu soruların yanıtı,
mükemmel biçimine Bizans’ın fethinden sonra ulaşan Osmanlı Devleti’nin despotik
örgütlenmesinde aranmalıdır. Bu örgütlenmenin yarattığı “yönetici sınıf” (kapıkulu bürokrasi)
yalnızca Doğu’ya özgü olup, Batı Orta Çağının hiçbir devletinde görülmeyen bir sınıftı.
Sorunun bu yönleri üzerinde yazımızın üçüncü bölümünde duracağız.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bu konuda Mustafa Akdağ, Ömer Lûtfi Barkan, Halil İnalcık, Niyazi Berkes gibi tarihçi ve
araştırmacıların eserlerine bakılabilir.
[2] Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, cilt I, Gerçek Yay., 1972, s. 12
[3] age, s.12
[4] M. Akdağ, Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, c.1, Cem Yay., 1974, s.276
[5] Sencer Divitçioğlu, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, Köz Yay., 1971, s.60
[6] P. Wittek’den aktaran Sencer Divitçioğlu, age, s. 61
[7] age, s.63

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /3


Mehmet Sinan
2 Ekim 2005

Engels’e yazdığı 21 Haziran 1853 tarihli mektubunda Marx şöyle diyordu: “Bernier haklı
olarak Doğu’daki bütün olayların temelinde toprakta özel mülkiyet olmayışını görür ve bu
konuda Türkiye, İran ve Hindistan’a atıfta bulunur. Bu, Doğu cennetinin gerçek
anahtarıdır.”[1] Engels de hemen o ay içinde Marx’a yazdığı cevapta şöyle der: “Toprak
mülkiyetinin olmayışı, gerçekten de Doğu’nun tümü için anahtar. Doğu’nun siyasal ve dinsel
bütün tarihi de burada saklıdır. Ama nasıl oldu da doğulular, feodal biçiminde de olsa toprak
mülkiyetine varamadılar?”[2]
Kapitalizm öncesi ekonomik-toplumsal oluşumlarla ilgili çalışmalarını bu dönemde kesintisiz
olarak sürdüren Marx, doğuluların neden toprakta özel mülkiyete (feodal biçiminde de olsa)
varamadıklarını sonunda keşfetmişti. Marx’a göre bunun birbirine bağlı iki nedeni vardı.
Birinci neden, Doğu toplumlarında çok eski zamanlardan beri devam edegelen despotik
devlet oluşumlarının varlığıydı. Bu tip devletler, tarımcı toplulukların üzerine çöreklenerek bu
toplulukları her açıdan kendilerine bağımlı hale getiriyorlardı. Batı’da görülen güçsüz ve
dağınık feodal devletlerden farklı olarak, Doğu’nun despotik devletleri son derece merkezi-
bürokratik bir yapıda örgütlenmiş güçlü devletlerdi. Doğu’da ortaya çıkan bütün Arap-İslam
ve Türk-İslam devletleri de bu kategoride devletlerdi.
İkinci neden ise, Doğu’da tüm toprakların her zaman üstün bir topluluğun, yani despotik
devletin mülkiyeti altında bulunmasıydı. Bu yüzden, topraklar üzerinde bireysel ya da ailesel
düzeyde bir “özel mülkiyet” gelişmemişti. Toprağın devlet mülkiyeti altında olması, toprağı
işleyen köylüleri de devlete bağımlı “daimi kiracılar” durumuna getirmişti. “Bu şartlar
altında, bu devlete tâbi olan herkes için geçerli olandan daha güçlü bir siyasal ya da iktisadî
baskının varlığına gerek yoktur. Devlet bu durumda en yüksek beydir. Burada egemenlik,
ulusal çapta yoğunlaşmış olan toprağın sahipliğinden oluşur. Ama öte yandan, toprağın
gerek özel, gerek ortaklaşa zilyetliği ve tasarrufu olmasına karşın, toprakta özel mülkiyet
yoktur.”[3]
Doğu toplumlarının gelişim çizgisinin Batı’ya göre farklı oluşunun temelinde yatan gerçeklik,
nereden bakarsak bakalım, çok eski zamanlarda ortaya çıkmış ve kapitalizm öncesi tüm
Doğu toplumlarını derinden etkilemiş olan despotizm geleneğidir. Bu geleneğin taşıyıcısı olan
Doğu’nun despotik devletleri, toplum içinde bir sınıfa dayanıyor değillerdi aslında. Tersine,
toplumdan bağımsız ve toplumun üstünde bir güç olarak örgütlenmiş olan bu devletler, tüm
toplumun tepesinde “süper bir güç” olarak durmakta ve tüm toplumu bir sürü gibi
gütmekteydiler. Dolayısıyla bu devletler, toplumsal yaşamın tüm alanlarını (ekonomik,
sosyal, siyasal, kültürel vb.) mutlak kontrolleri altında tutabildikleri sürece, yaşamlarını
sürdürebilirlerdi. Böyle bir despotizm düzeninde en üstün, en yüce otorite olarak toplumun
en tepesinde oturan ve devlet iktidarını kendi şahsında somutlaştırmış bulunan despot
(hükümdar), elbette ki “tanrısal bir güç” ya da “kutsal bir baba” olarak görünmekteydi
topluma.
O halde burada asıl açıklığa kavuşturulması gereken nokta şu oluyor: Toplumdan bağımsız
olarak örgütlenen, dolayısıyla toplumun herhangi bir sınıfına dayanmayan bu tip devletler,
nasıl oldu da yüzyıllar boyunca ayakta kalabildiler? Despotik devletleri ayakta tutan ve
toplumsal yaşamın tüm alanlarında belirleyici bir güç olmalarını sağlayan “gizemli”
mekanizma neydi acaba?
Bildiğimiz kadarıyla bu mekanizma, kendini devletle özdeşleştirmiş olan yönetici devletlû
sınıfın, yani Doğu despotizmine özgü “kapıkulu bürokrasi”nin oluşturduğu örgütlü güçten
başkası değildir. O halde gelin, Doğu despotizmine özgü bu muazzam bürokratik
mekanizmayı, önce genel oluşumu bakımından ve daha sonra da Osmanlı toplumu özelinde
incelemeye çalışalım.
Despotik devlete özgü bir yönetici sınıf: Kapıkulu bürokrasi
Despotizmin egemen olduğu toplumlarda, devlete ait olan mülkün (yani topraklar üzerindeki
güç ve hükümranlığın) her ne surette olursa olsun bölünmesi ve yönetici sınıfın şu ya da bu
bireyinin veya yönetici sınıf dışındaki toplum bireylerinin “özel mülkiyeti”ne geçmesi söz
konusu olamazdı. Bu toplumlarda mülkün tek sahibi, tanrının yeryüzündeki elçisi sıfatıyla ve
devletin başı olarak, yönetici sınıf piramidinin en tepesinde oturan hükümdardır. Ama bu
sahiplik, bugün anladığımız anlamda bir “özel mülkiyet” sahipliği olmayıp, devletle “özdeş”
olmanın getirdiği bir “devlet adına” sahipliktir.
Despotik tarzda düzenlenmiş eski Doğu toplumlarında, hükümdar (despot) da dahil olmak
üzere yönetici egemen sınıfın unsurları (devleti yöneten asker-sivil bürokrasi, ulema vb.),
görevlerinin karşılığı olarak ya hazineden maaş alırlar ya da devlete ait toprağın intifa
hakkından, yani toprak gelirinden (vergi-rant) yararlanırlardı. Ama öte yandan, yönetici-
egemen sınıf konumundaki bürokrasinin sahip olduğu bu “yararlanma” hakkı irsî bir hak
değildi. Yani veraset yoluyla mirasçılara intikal edemezdi. Çünkü yönetici bürokratın devlet
katında işgal ettiği makam ve taşıdığı ünvan, onun özel mülkü ya da soydan geçme
“müktesep hakkı” olmayıp, devlet yönetimindeki fonksiyonuna (işlevine) bağlı ve görev
süresiyle sınırlanmış olan bir “hak” idi.
Tarihte uzun ömürlü olmuş despotik devletlerin başındaki hükümdarların, şu üç kuralı bir
doğa yasası gibi benimseyip uyguladıkları biliniyor: Birincisi, toprakta “devlet mülkiyeti”
sisteminin sıkı bir şekilde uygulanması; ikincisi, mülkiyeti devlete ait olan topraklarda
devletin “daimi kiracı”sı olarak çalışan toprağa bağlı çiftçilerin sıkı bir denetim altında
tutularak aynı düzen içinde kalmalarının sağlanması ve üçüncüsü, devletin toplumun
üstünde mutlak bir güç olarak yaşamasını sağlamak üzere, toplumun sınıflarından tamamen
bağımsız, kapıkulu denen bir yönetici devlet sınıfının yaratılması ve bu yolla devletin
monolitikliğinin korunması.
Bu kurallar, tarihte ortaya çıkan despotik yapıdaki devletlerin hemen hepsinde uygulanmış
ortak kurallardır. Dağınık ve parçalı bir görünüm arz eden Batı Avrupa’daki feodal yapıların
tersine, Doğu’nun despotik devletlerinin uzun ömürlü oluşu, söz konusu kuralları sıkı bir
biçimde uygulamış olmalarına bağlıdır. Nitekim, tarih incelendiğinde görülmektedir ki,
Doğu’da kurulan despotik devletlerin pek çoğu, bu kurallara uydukları ve dış etkenlere
kapalı bir yapıyı sürdürebildikleri sürece ayakta kalabilmişler, fakat kurallar bozulduğunda ve
bu toplumlar dış etkenlere açık hale geldiklerinde, çözülme ve çöküş kaçınılmaz olmuştur.
Tarih bize, en eski çağlarda bile despotik hükümdarların, devleti yönetecek bürokrasiyi
doğrudan kendilerine bağlı kullardan seçerek oluşturduklarını ve bunu yaparken de nasıl ince
eleyip sık dokuduklarını gösteren pek çok örnek sunmaktadır. Örneğin, Mısır, Çin, Laos,
Vietnam vb. gibi eski çağın asyatik toplumlarında, devlet memurluğuna alınacak insanlar son
derece sıkı sınavlardan geçirilirdi. Öte yandan, Osmanlı’daki uygulamasını aktarırken de
değineceğimiz gibi, devlete bağlı “kapıkulu yönetici” yetiştirmek üzere devşirilen gençlerin,
geldikleri toplumsal sınıf ve çevreyle her türlü bağlarının kesilmesi de gene kesin bir kuraldı
bu despotik devletlerde.
Devşirilen gençler sarayda uzun bir eğitimden geçirilerek devlete kapıkulu yetiştirilirlerdi.
Kapıkulları, kapıkulu ocakları denen, tamamen dışa kapalı, korporatif bir örgütlenme içinde
tutulurlardı. Örneğin, Osmanlı’da Hıristiyan çocuklardan devşirilip eğitilerek devletin en
yüksek makamlarına getirilen asker-sivil yöneticiler, Mısır’da köle sülalesinden gelerek
hanedanlık kuran Memlûklar ve bazı eski Hint devletlerinde krallığa kadar yükselmiş köle
kökenli hükümdarlar hep bu kapıkulu sınıfına mensuptular.
Yeri gelmişken, “devlet” sözcüğünün, bugünkü yaygın anlamına nazaran bu toplumlarda
taşıdığı farklı anlama dikkat çekmek gerekiyor. Arapçadan gelen bu sözcük , “feleğin
çarkının dönüşünün bazı kişileri ‘talihli’ kılması demekti…. Asıl önemli olan şey devlet değil,
hükümdar ve onun adamlarıdır. Bunlar en yüksek güç yerine gelme talihine uğramış,
başlarına ‘devlet kuşu’ konmuş talihliler olduklarından kendilerini devletli sayarlardı. Bu
toplumlarda devlet bir müessese değil, güç sahibinin bir sıfatıdır. Çiftçi nasıl çiftli çubuklu,
zenaatkâr nasıl iş yerli ve araçlı, tüccar nasıl paralı ise baştakiler de devletlidir.”[4]
Doğu despotizmine özgü bu kapıkulu sınıfı, eski sınıfsal köklerinden tamamen koparılmış ve
sosyal çevreleriyle bağları tamamen kesilmiş unsurlardan meydana geldiği için, devlet
dışında hiçbir kökensel aidiyeti bulunmayan, “köksüz” ve “yapma” (sentetik) bir sınıftı. Bu
sınıf, özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlardaki (örneğin köleci, feodal ve kapitalist
toplumlardaki) sınıflardan hiçbirine benzemez. Çünkü bu sınıf, üretim sürecindeki toplumsal
işbölümünün bir sonucu olarak ortaya çıkmış değildir. O, üretim sürecinden bağımsız olarak,
devlet katındaki fonksiyonel bir işbölümünün sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla,
devlette yönetici sınıf konumunda olan kapıkullarının bu “sınıf” konumları geçici bir nitelik
taşımakta ve üstlendikleri yöneticilik işleviyle (yani mevki ve makamlarının süresiyle)
sınırlanmış bulunmaktadır.
Öte yandan, despotik devletlerin devasa bir bürokratik mekanizmaya sahip olmaları ve bu
mekanizma içinde kapıkullarının sayısının sürekli artması, bu devletlerin yumuşak karnını
oluşturuyordu aynı zamanda. Çünkü, tarihteki örneklerinden de biliyoruz ki, üretimden ve
toplumdan tamamen kopuk bu yapay sınıfa mensup olanların sayısının sürekli artması,
despotik sistemin iç dengelerinin bozulmasına, devlet yönetiminde yozlaşmalara, çıkar
çatışmalarına, iktidar kavgalarına ve nihayet sistemin kaçınılmaz çöküşüne yol açmaktaydı.
Bizans’ın fethi ve Osmanlı’da “kapıkulu bürokrasi”nin iktidara gelişi
Osmanlı devletinin niteliği ve yönetici sınıf korporasyonunun bileşimi, kurulduğu 14. yüzyılın
başından yıkıldığı 20. yüzyıla kadar hep aynı kalmış değildir. Kuruluş döneminde, alpler,
gaziler gibi aşiret kökenli askerî unsurlar ile, şeyhler, dervişler, abdallar gibi yarı askerî-yarı
mistik tarikat ehline dayanan Osmanlı devlet örgütlenmesi, asıl asyatik despotik karakterine
II. Mehmed (Fatih) zamanında kavuşmuştur. Tabii, bu aynı zamanda egemen devletlû sınıf
içinde esaslı bir değişikliğin olduğu ve yeni bir örgütlenmenin yapıldığı anlamına geliyordu.
Bu dönemin tarihsel sınırlarını belirtmek istersek şunu söylemeliyiz: Osmanlı’da asya tipi
despotik imparatorluk modeline uygun yapılar esas olarak 15. yüzyılın ortalarında oluşmuş
ve 17. yüzyılın başlarına kadar da bozulmadan devam etmiştir. Diğer taraftan sözü edilen bu
dönem, Batı Avrupa’da kapitalizme geçildiği, para ekonomisinin geliştiği ve bir burjuva
sınıfın ortaya çıkmaya başladığı dönemdir. Avrupa’daki gelişmeler ile Osmanlı sisteminin
statik bir yapıya kavuşması arasındaki çarpıcı tezat da burada başlar zaten.
Osmanlı hükümdarları, güçlenme belirtisi gösteren merkezkaç eğilimlere karşı baştan beri
olumsuz bir tutum içinde olmuştur. Kuruluş dönemindeki Osmanlı hükümdarları, güçlerinin
yettiği yerlerde, feodal yapıdaki beyliklerin yaşamasına asla izin vermediler. Güçlerinin tam
olarak yetmediği kimi yerlerde ise, uzlaşmalar yaparak var olan feodal yapıdaki beylikleri
kendilerine bağlı tutmaya çalıştılar. Bu da gösteriyor ki, Osmanlıların kurduğu devlet, Doğu
geleneğine uygun olarak daha baştan “despotizme eğilimli” bir devlet idi.
Nitekim ilk Osmanlı hükümdarlarının başlangıçtaki uygulamaları, yani fethedilen toprakların
hükümdar ailesi ve savaş ortakları (gaziler, şeyhler, dervişler) arasında “ülüş” sistemiyle
paylaştırılması yöntemi, çok uzun ömürlü olmamıştır. İlk başlarda görülen, akrabalara ve
savaş ortaklarına “malikâne”, “yurtluk” vb. biçiminde toprak temliki (mülk verme) usulü,
belli bir zaman sonra tamamen terk edilmiş ve bunun yerini, genel bir uygulama olarak
“askerî tımar” sistemi almıştır. Bunun anlamı, toprağın mülkiyeti (rakabesi) devlette kalmak
şartıyla, toprağın vergi gelirinin askerî şeflere hizmet karşılığı tahsis edilmesidir. Artık bütün
tımarlar doğrudan doğruya Osmanlı sultanı tarafından verildiği ve istendiğinde geri
alınabildiği için, akıncı beylerinin ve benzeri askerî şeflerin iktisadî güç elde ederek ve kendi
özel silahlı güçlerine dayanarak, ileride feodal beyler haline gelmeleri önlenmiştir.
Bu nedenledir ki, Osmanlı toplumunda orta çağ Avrupasındaki gibi toprak mülkiyetine
dayanan soylu bir aristokrasinin ortaya çıkması hiçbir zaman söz konusu olmadı. Kaldı ki,
devletin mutlak hâkimi konumunda gözüken Osmanlı ailesi de, Batı’daki feodal beyler gibi
soyluluğa dayanan bir geçmişe sahip değildi. Osmanlılık aslında bir soyun temsilcisi olmayıp,
tamamen fetih savaşlarına dayalı iktisadî durum ve şartların yarattığı bir birliğin adı idi.
Toprağın mülkiyetinin devlete ait olduğu bir durumda, devleti temsil eden hâkim unsurlar da
ancak fonksiyonel olarak (yani görev yetkilerine dayanarak) bu konumu elde edebilirlerdi.
Nitekim, “eski vak’a-nüvisler Osmanlılardan bahsederken, onları daima ‘devlet hizmetinde
bulunan ve devlet bütçesinden geçinen hâkim ve müdir (idare eden –M. S.) sınıf’ olarak
nitelendirmişlerdir”[5]
Osmanlılar, kendilerinden önceki despotik devletlerin (örneğin, İran ve Anadolu Selçuklu
Devletlerinin) deneyimlerini çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle, fetihler yoluyla genişlemiş olan
topraklar üzerinde savaş ortaklarının hak iddiasında bulunarak ayrı bir baş çekmelerinin
(derebeyleşmelerinin) önüne geçebilmek için, daha I. Murad (Hüdavendigâr) zamanında
(1360-89) önlem almaya başlamışlardı. İlk önlem olarak, doğrudan padişaha bağlı olacak
yeni bir yönetici bürokrasiyi (kul zümresini) örgütlemeye giriştiler.
Osmanlı beyliği başlangıçta henüz küçük bir hanedanlık devleti iken, ilk Osmanlı
hükümdarlarının bu beyliği savaş ortaklarıyla (gaza beyleriyle) birlikte yönetmeleri pekâlâ
mümkün olabilmişti. Ama fethedilen topraklar genişleyip de gaza beyleri üzerinde kontrol
güçleşince, Osmanlı hükümdarlarının endişeleri de artmaya başladı. Devleti birlikte
kurdukları ve yönettikleri eski savaş ortakları kendi aralarında bir çıkar birliği oluşturabilir ve
ellerinin altında bulundurdukları silahlı güçlere dayanarak ayrı bir baş çekebilirlerdi pekâlâ.
Nitekim bunun ön belirtileri de ortaya çıkmıştı. I. Murad’ın tahta geçmesinden hemen sonra
Ankara’da ahîlerin başkaldırması ve Trakya’da kimi akıncı beylerinin kendi hesaplarına
topraklarını genişletmiş olmaları, Osmanlı hükümdarı için birer tehlike sinyali idi.
Selçuklu devlet geleneği içinde yetişmiş bir aileden gelen Osmanlı hükümdarları, kendi
yönetimleri altındaki gaza beylerinin güçlenmesine ve ayrı bir baş çekmesine asla fırsat
vermeyeceklerdi. Nitekim I. Murad, merkezkaç güçlerin oluşması tehlikesine karşı, doğrudan
kendine bağlı olacak yeni bir askerî ve idarî yapıyı oluşturmaya girişecekti. Bu yapı,
hükümdarın merkezî iktidarını güçlendirecek bir şekilde örgütlenecek ve mutlak bir şekilde
hükümdara bağlı olacaktı. Böylece, Osmanlı devletinde yeni bir yönetici bürokrasinin
(doğrudan padişaha bağlı kapıkulları) örgütlenmesi uygulaması başlamış oluyordu. Bu
örgütlenme Avrupa feodalizminde hiç görülmemiş bir örgütlenmeydi.
Osmanlı devlet yönetiminde önemli bir rol üstlenecek olan bu kapıkullarının devşirme
usulüyle örgütlenmesi dâhiyane fikrini padişaha ilk öneren ve teşvik edenler, ulema sınıfına
mensup devlet adamları oldu. Aslında ulemanın bu önerisi, bir iktidar çekişmesi içinde
oldukları askerî şeflerin artan gücünü dizginlemeye yönelikti. Fakat tarihin bir ironisi olsa
gerek, ulemanın, askerî şeflerle mücadelesinde vurucu güç olsun diye yarattığı bu devasa
bürokratik makine (kapıkulları) sonunda yaratıcısını da ikinci plana iterek, kendisi iktidara el
koyacak ve böylece Osmanlı yönetici sınıfının üçüncü kuşağı tarih sahnesine çıkmış olacaktı.
Osmanlı devlet teşkilâtında kapıkullarının ilk nüveleri, savaşta tutsak edilen Hıristiyan
gençlerden (pençik oğlanları) devşiriliyordu.[6] Devşirmelerin bir araya getirildikleri ve
yetiştirildikleri yer, “acemi ocağı” denen kurumdu. Fakat tutsak edilen bu Hıristiyan
gençlerin ellerine geçen ilk fırsatta kaçmaları yüzünden, sonradan bu yöntemden vazgeçildi.
Yeni sisteme göre, tutsak alınan gençler önce Anadolu’daki Türk reaya çiftliklerine
gönderiliyor ve burada hem çalışıp hem de Müslüman adet ve geleneklerini öğrendikten
sonra, yedi-sekiz yıllık bir eğitim dönemi için acemi ocağı denen kapıkulu yetiştirme ocağına
giriyorlardı. Bu dönem acemilik ve aynı zamanda da hizmet görme dönemiydi.
Devşirme yöntemi esas olarak Fatih Kanunnamesi ile yasalaştı ve kuralları iyice belirlendi.
Fatih zamanında çıkan devşirme kanunnamesine göre, Müslüman ve Yahudilerin, Gürcü,
Çingene, Kürt, Acem, Arap ve Türklerin çocukları devşirilemezdi. Bunun yanı sıra, hanenin
tek çocuğu, çoban ve sığırtmaçlar, köse, kel, doğuştan sünnetli, çok uzun ya da çok kısa
boylu olanlar, Türkçe bilenler, bir sanatı bulunanlar, İstanbul’u görmüş olanlar da
devşirilemezdi. Başlıca devşirme bölgeleri ise Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan, Sırbistan,
Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Hırvatistan idi.[7]
Kul olarak yetiştirilecek oğlanlar artık savaşta esir alınanlardan değil, Hıristiyan reaya
ailelerin 14-18 yaş arasındaki sağlam vücutlu ve akıllı erkek çocukları arasından devşiriliyor
ve bunlar asker ya da idareci yetiştirilmek üzere ayrılıyorlardı. Acemi ocağında eğitilip
yetiştirilen devşirmelerin bir bölümü kapıkulu ocaklarına alınıyordu. Bu ocaklar, Osmanlı
Devleti’nin sürekli ordusunu (ücretli) oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve
teknik sınıftan asker ocakları idi. Yeniçeri Ocağı da bu ocaklardan sadece biriydi, ama daha
sonra en önemlisi ve sistemin temel taşı olacaktı. Bunun yanı sıra, bir de padişahın yakın
hizmetinde ve idarî görevlerde çalışmak üzere sarayın Enderun[8] bölümünde eğitime alınan
saray içoğlanları (buradaki “iç” kelimesi, padişahın devamlı olarak oturduğu sarayı belirtiyor)
vardı.
Kapıkulu adayları, Balkanlar’daki Hıristiyan köylerinden devşirilip Anadolu’ya
gönderildiklerinde, orada sipahilerin ve Türkçe bilen reayanın yanında basit bir Türkçe de
öğreniyorlardı. Daha sonra İstanbul ve Edirne’deki acemi okullarında Arapça ve Farsça da
öğrendiklerinden, bunların karmasından Osmanlıca dediğimiz bir dil gelişecekti. Bu dil de
tıpkı padişah, kul ve devlet gibi, toplumdan kopuk, köksüz ve sentetik (yapma) bir şeydi.
Ama tıpkı kapıkulları gibi, bu Osmanlıca dili de ilerde devlet-i âlî Osman’ın alâmeti
fârikasından biri olacaktı.
Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren devlet katında iktidarı yavaş yavaş eline geçiren
“kapıkulu bürokrasi” tümüyle devşirme kullardan oluşuyordu. Sınıfsal köklerinden tamamen
koparılmış olduklarından toplum içinde hiçbir sınıfla kökensel bağları kalmamış olan ve
kendilerini bütünüyle devlete ait hisseden bu kapıkulları, devlet içinde tam manasıyla “kapalı
kutu” bir sınıf oluşturdular.
Kullar köle miydi?
Peki, devlet katında yöneticilik düzeyine kadar çıkan bu kullar köle miydiler? Bu konu
eskiden beri yeterince anlaşılmış olmadığından, sık sık yanlış yorumlara kapı açmıştır.
Örneğin bizde ve Batı’da yazılan kimi Osmanlı tarihi kitaplarında, kulların birer “köle” (saray
köleleri) oldukları söylenmektedir. Oysaki Osmanlı kaynaklarından hiçbirinde bunlara köle
dendiğine rastlanmıyor. “Birçok hallerde de bunlar açık bir şekilde kölelerden ayrılıyor
(meselâ Koçi Bey devlet adamlarının kapılarında köle kullanacaklarına kul kullanmalarını
tenkit eder). Gerçekte yükselmiş kapıkullarının çoğunun kendi köleleri vardı.”[9]
O dönemin koşullarında köle, satın alınabilen bir mal gibiydi. Bu anlamda kölenin sivil hakları
olmadığı gibi, hiçbir politik yetkisi de yoktu. Kölelik aslında devşirilme yolu ile doğmazdı.
Köleler ya kaçırılarak, ya tutsak edilerek, ya da satın alınarak köle yapılan insanlardı. Ya da
bir köleden doğdukları için köle olurlardı. Erkek ve kadın köleler, ya şahısların hizmetinde,
ya da üretim sürecinde birer üretim aracı olarak kullanılırlardı. Tüm bunların hukukî ifadesi
ise, bir insanın bir başka insanın malı olmasının kabulü anlamına geliyordu. Nitekim, antik
çağdaki Roma hukuku ile orta çağdaki İslam hukuku, kölenin durumunu bu bakış açısıyla bir
özel hukuk (kişi hukuku) konusu olarak düzenlemişti. Tabii, kendi özel hukukunda buna yer
vermeyen toplumlar ise, insanları köleleştirme eylemlerini suç saymakta ve bir tüzel hukuk
hükmü ile yasaklamaktaydılar. Nitekim eski Yunan’da, yoksullaşan yurttaşların geniş çapta
köleleştirilmesi eylemine son vermek için çıkarılan Solon Kanunları bunun bir örneğidir.
Osmanlı’da da köleler vardı; ama bunlar eski Roma ve Yunan’da olduğu gibi üretim
sürecinde birer üretim aracı olarak değil, daha çok kişisel hizmetlerde (ev hizmetlerinde vb.)
kullanılırlardı. Bu anlamda sarayda da bol miktarda erkek ve kadın kölelerin bulunduğu
bilinen bir şey. Osmanlı’da kişisel hizmetler için kölelik, 19. yüzyılın ortalarına kadar devam
etmiştir. Oysa kullar, kölelerden çok farklı bir statüdeydiler. Bir kere kullar, belli bir amaç
için devşirilen ve yalnızca erkeklerden oluşan bir insan grubuydu. Devşirilme amaçları ise,
yalnızca devlet hizmetinde görev yapacak olmalarıydı. Köleler gibi haklardan mahrum
değillerdi, tersine pek çok imtiyazlara sahiptiler. Bunlar saraya mensubiyetle birlikte,
kişilikleri ve yerleri belirlenen “adamlar” oluyorlardı. Yani bir anlamda devlet “ricali”ne
(rütbeli mevki sahibi kimseler) katılmış oluyorlardı. Tüm politik kimlikleri saraya
mensubiyetten kaynaklandığı için, bunların hepsi padişah kulu sayılıyorlardı. Dolayısıyla
kullar, devlet katında ve padişahın emrinde bir ocak (korporasyon) olarak örgütlenmiş
görevliler grubuydular. Öte yandan, kölelerden de kul devşirilebilirdi kuşkusuz. Ama köle
olan kulluğa derildiği zaman köleliği sona ererdi. Çünkü onun statüsü tamamen değişmiş
olurdu. O artık bir kişinin malı olmaktan çıkar, bir kapıya (devlet makamına) kapılanırdı.
“Kapı”, bir siyasi gücün sembolüydü ve o güce intisab etmekle birlikte kapıkulu da o gücün
taşıyıcısı, uygulayıcısı ve aracı olurdu. Kul bu gücü kullanırken bir “hak” ile donanmış değildi,
ama gücü kullanma işinde kendisine bir “yetki imtiyazı” verilmişti. “Hak geri alınmaz bir
şeydir; imtiyaz ise takmadır, geri alınabilir.”[10]
Toplumsal değil fonksiyonel bir sınıf
Bizans’ın fethinden hemen sonra, ulemanın önde gelen isimlerinden Sadrazam Çandarlı Halil
Paşa idam edildi (1453). Bu olay aslında Osmanlı devlet yönetiminde ulemanın üstünlüğüne
son veren bir olaydır. Eski “savaş ortaklığı” döneminin ilmiye sınıfına mensup olan bu ulema
taifesi, kendilerini çok önemli bir yerde görmekteydiler. “Çünkü bunlar kendilerini bir yandan
İslâm peygamberinin şeriatinin temsilcileri, bir yandan da ‘ulülemrin’ yani hükümdarın
delegesi sayarlardı. Bir yandan padişaha şeriati öğretirler, öte yandan halka ‘Ulül-emr’e
itaatin bir borç olduğunu telkin ederlerdi. Bunlar ne halktılar ne de kul.”[11] Ama devlette
üstlendikleri görevler nedeniyle (kadılık, müftülük, müderrislik vb.) daima halktan uzak,
devlete yakın oldular.
Fatih Sultan Mehmed’in padişahlığı döneminde, ulemanın yanı sıra devlet idaresinde sözü
geçen eski ailelerin nüfuzları da bertaraf edilmiş ve bunların yerine, padişahın emir ve
arzusuna mutlak surette uyan kişiler getirilmeye başlanmıştı. Bu kişiler aslında devşirme
usulüyle toplanıp sarayda (Enderun mektebinde) yetiştirilen padişaha bağlı kullardır.
Böylece, Fatih zamanında kulların devletin askerî-idarî-ilmî-mülkî tüm yürütme mekanizması
içine geniş çapta nüfuz ettiğini ve devlet iktidarının giderek bu kul taifesinin eline geçmiş
olduğunu görüyoruz. Nitekim, bu tarihten Kanunî Sultan Süleyman’ın ölümüne (1566) kadar
olan dönemde sadrazamlık makamına gelen 23 kişiden 20’sinin kapıkullarından, sadece
3’ünün ulemadan olması da bunun bir göstergesidir.
Batı’dan farklı olarak, toplumsal değil fonksiyonel bir işbölümünün ürünü olan ve anonim bir
varlığa sahip bulunan Osmanlı hâkim sınıfı (yönetici bürokrasi), kapıkullarının iktidara
gelişiyle birlikte bu vasfını büsbütün pekiştirmiş oluyordu. Aynı zamanda bu durum, Osmanlı
Devleti’nin despotik niteliğinin tam olarak belirginleşmesi anlamına gelir. Osmanlı Devleti
artık başlangıçtaki gibi küçük bir hanedanlık devleti değil, Bizans’ın muazzam bürokratik
mekanizmasını da devralmış, asya tipi despotik bir imparatorluk devleti idi. Nitekim Osmanlı
tarihinde, “hükümdarlar hükümdarı” anlamına gelen “Padişah” ünvanını ilk kullanan da Fatih
Sultan Mehmed olacaktı. Dolayısıyla, Osmanlı despotizminin gerçek anlamda ilk kurucusu ve
kanuncusunun Fatih Sultan Mehmed olduğunu söyleyebiliriz.
Fatih’ten önceki dönemlerin devlet yönetiminde esas olarak medreseden gelme ulemanın
ağırlıkta olduğu ve padişahı yetiştirenlerin de bizzat bunlar olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla,
önceleri bu ulema “ekâbir” takımı karşısında, padişahın mutlak yetkisi az çok sınırlanmış
durumdaydı. Fakat Fatih zamanında bu durum tamamen değişti. Devlet iktidarının her
kademesi ve hükümet idaresi (başta vezirlik olmak üzere), Enderun’da yetişmiş ve doğrudan
padişaha bağlı olan kulların eline geçti. Kullardan oluşan yeni hükümet mekanizması, sırtını
kendisi gibi kullardan oluşan ordunun ulufeli (ücretli) kesimine (özellikle yeniçerilere)
dayadı.
Osmanlı hükümdarlarının haftada iki gün devletin en yüksek yönetim organı olan Divana
(hükümete) başkanlık etmeleri ve toplantıları yönetmeleri kuralı da Fatih’in padişah oluşuyla
birlikte ortadan kalktı. Artık Divana katılmayan padişah, “devleti yönetme görevindeki en
önemli bir fonksiyonunu da ‘vekil-i mutlak’ı olan vezir-i azama geçirmek suretiyle, kendisi
ancak arzları ve divanın kararlarını kabul veya geri çeviren mutlak iradeli bir baş otorite
haline gelmişti.”[12]
Osmanlı’daki despotik devlet yapılanmasının önemli bir özelliğini ortaya koyması
bakımından, burada bir noktanın daha kaydedilmesi gerekiyor. Fatih döneminden itibaren,
“devlet kadrosunda hükümdarın (kendi iddiasının aksine olarak) artık ‘mülkün sahibi’
durumunda bulunmadığı, padişahlık görevinde ancak irsî bir memur gibi oturduğu”
gerçeğidir.[13] Bundan böyle devlet, Osmanlı ailesine miras kalmış bir mülk (mülk-i
mevrus) olarak değil, birliği padişah tarafından temsil olunan tek ve bölünmez bir varlık
olarak algılanacaktır.[14]
Osmanlı devletinin despotik yapısı Fatih döneminde tam manasıyla belirginleşince, aslında
padişahın da fonksiyonel bakımdan “yüce devlet”in bir kulu olduğu (kul-padişah) ortaya
çıkmıştır. Padişah, kulların en tepesinde duran bir kuldur; bürokratik korporasyonun ve
dolayısıyla despotik devletin bölünmez bütünlüğünün bir sembolüdür o! “Osmanlı
padişahının, kapıkulu ocaklarının birinci ortasının yoldaşlarından sayılması, ulufe günü
yeniçeri ağası giysisi ile kışlaya gelmesi ve ulufesini alması, at üstünde bir kâse şerbet
içmesi gelenekti”[15] Padişahı devletin “ücretli” kullarından biri olarak sembolize eden bu
“kul-padişah” ritüeli de göstermektedir ki, toplumun tepesine çöreklenmiş olan despotik
devlet, aslında toplumun üstünde asılı duran bürokratik korporasyonun anonim gücünden
başka bir şey değildir. Yani Osmanlı devleti, Batı’da olduğu gibi toplumun bir sınıfına değil,
toplum sınıflarıyla hiçbir bağı olmayan “yapma bir sınıf”a (kullara) dayanmaktadır. İşte asıl
Osmanlı denilenler de, devletin halktan ayırıp kullandığı bu kullardır. Dolayısıyla, Osmanlı
padişahları da esasen toplumun veya halkın değil, has Osmanlı denen bu kapıkullarının
başbuğudurlar.
Yeri gelmişken, “kerim devlet” konusunda bizde çok sık ve yaygın olarak düşülen bir yanlışa
da burada değinmek isteriz. Osmanlı’nın bahsettiğimiz bu despotizm dönemini
romantikleştirenler, bu dönemde devletin adaletinin toplumsal yaşamı mükemmel biçimde
düzenlediğini ve bu nedenle de sınıf ayrımı ve çatışması olmadığını söylerler. Bu düşünceye
göre, Osmanlı devleti öyle bir “kerim” devlet idi ki, tüm toplumu hem yüce varlığıyla
koruyor, hem de toplumun bireyleri arasında adaleti temin ediyordu. Onun için Osmanlı
toplumu imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplum idi! Aslında tarihimize ait bu yanlış ve
çarpık düşünceler, Türkiye sol hareketinde de oldukça yer etmişlerdir. Eski kuşaktan
sosyalistlerimiz arasında Osmanlı’nın bu döneminden övgüyle söz eden ve örnek alınmasını
isteyen az insan çıkmamıştır. Evet, Osmanlı’nın despotik sisteminde devlet adaleti ve
düzenlemesi vardı ama, bu hiçbir zaman halkın çıkarlarını korumak ya da sınıfsız, imtiyazsız
bir toplum yaratmak için değildi. Devletin, dolayısıyla yönetici sınıfın (yani bürokratik
korporasyonun) gelir kaynakları kesilmesin, süt veren ineğe iyi bakılsın diye yapılıyordu bu
düzenlemeler. Devletin “kerimliği”, sürüyü koruyan sürü sahibinin “kerimliğinden” daha ileri
değildi Osmanlı’da!
Despotik devlet altında ekonomi ve toplum
Burada bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor. Osmanlı toplumunun evrim çizgisinin
Batı’daki gelişmeyle tam bir tezat oluşturduğunu daha önce söylemiştik. Batı’da devlet,
bizzat toplumun geçirdiği evrime göre, yani toplumsal sınıfların ekonomik ilişkilerdeki
ağırlığına göre biçimlenmiştir. Bir başka deyişle, özel mülkiyete dayanan Batı toplumlarında
devlet, iktisaden egemen olan sınıfın devletidir. Oysa, aşağıda göreceğimiz gibi, Osmanlı’da
bunun tam tersi söz konusudur. Osmanlı’da devlet, ekonomik ve toplumsal gelişmenin bir
ürünü olmayıp, tam tersine, kendisi ekonomiyi ve toplumu elinde yoğurarak biçimlendiren
“kutsal” bir varlık görünümündedir.
Buradan çıkan sonuç şudur ki, Osmanlı toplumunda sınıfsal ayrışmayı yaratan esas faktör
toplumun içinde gelişen dinamik mekanizmalar değil, despotik devletin ta kendisidir.
Osmanlı toplumundaki sınıfsal oluşumlar, toplumun kendi doğal gelişimi içinde gerçekleşen
ekonomik-toplumsal bir ayrışmanın ürünü olmayıp, devletin dayattığı fonksiyonel bir
ayrışmanın ürünüdürler.
Osmanlı devletinin elindeki muazzam güç, daha önce de değindiğimiz gibi, bütün toprakların
ve doğal kaynakların mülkiyetinin onun tekelinde bulunmasından ileri geliyordu.
Kuruluşundan başlayıp 17. yüzyıla kadar olan dönemdeki devlet ve toplum yaşantısını göz
önünde bulunduracak olursak, Osmanlı’da toplumun bireylerinin başlıca üç büyük
fonksiyonel bölüme ayrıldığını söyleyebiliriz: 1- genel anlamda askerîler sınıfı diye çağırılan
yönetici bürokrasi; 2- şehirliler; 3- çiftçiler.
Bu fonksiyonel bölünme aslında yönetenler ve üretenler diye de özetlenebilir. Bu ayrışmada
padişah en üstte durmakta, askerî ve sivil işlevler üstlenmiş kullar da onun altında yer
almaktadır. Padişah da dahil, birinci sırada gelen bu askerîler sınıfı her türlü vergiden
muaftır. Bu sınıf kendi içinde ayrıca ücretli (yani hazineden geçinmeli) ve dirlikçi (yani
reayadan topladıkları vergi geliriyle geçinen) olmak üzere iki kategoriye ayrılmıştır.
Askerîler diye tanımlanan bu devletlû sınıf dışında kalan bütün halk yığınları (ister şehirli,
ister köylü olsun), “reaya” deyimi ile ifade ediliyordu. Bütün topraklar ve doğal kaynaklar
devletin mülkü sayıldığı için, şehirli ve çiftçi reaya da bu dev işletmenin emekçileri
sayılıyordu elbette. Artık ürünleri devletlû sınıf (askerîler) tarafından (vergi adı altında)
çekilip alınan ve iliklerine kadar sömürülen emekçiler!
Bu devlet sisteminin toplum anlayışına göre, toplum, devletin güdümü altında çalışmak
üzere örgütlenmiş ve her birinin işlevi ve görevi ayrı ayrı önceden belirlenmiş olan
organlardan oluşmaktadır. Ama devlete karşı farklı işlevler ve görevlerle yükümlü olsalar
bile, bu insan gruplarının birlikte oluşturdukları bütünsel bedenin (yani toplumun) tek bir
amacı vardır: devlet-i âlî Osman’ın bekasını sağlamak! Bu toplum nizamının hiç bozulmadan
sürmesi, Osmanlı devleti için yaşamsal önemdeydi kuşkusuz. Çünkü anlattığımız cinsten bir
devlet düzeni, ancak böyle koyun sürüsü gibi güdülen ve hiçbir değişim geçirmeyen statik
bir toplumun üzerinde durabilirdi. Sürekli değişim içinde olan bir toplumun üstünde ise asla!
Onun için, Osmanlı devlet adamlarının ve ulemanın ağızlarını her açtıklarında, “düzen”den,
“nizam”dan dem vurmaları boşuna değildi.
Tüm Doğu despotizminde olduğu gibi, Osmanlı despotizminde de toplum başka, devlet
başka şeydi. “Toplum, onların deyimiyle ‘reaya’ yerden bitme bir şey. Osmanlı kafasına
göre, toplum ‘reaya’ ve ‘beraya’ yani köylü ve kentli halktır. Devlet ise efendi veya babadır.
Bulunduğu yere tanrı tarafından getirilip konmuştur. … Bu iki varlığı İslâm ve Osmanlı
yazarları çok defa ‘sürü’ ile ‘çoban’a benzetirlerdi.”[16]
Klasik anlamda Osmanlı despotizmi, Kanunî Süleyman döneminde en yüksek noktasına
ulaştıktan sonra, 16. yüzyılın sonlarına doğru bozulmaya başladı. Doğu’nun despotik
devletlerinin yaşamını incelemiş olan İbn Haldun’un söylediği gibi, bu tip devletler doğar,
büyür, yaşlanır ve ölürler. Ama bu devletlerin üzerine oturdukları toplumlar olduğu yerde
dururlar ve her defasında bu toplumların tepesine, aynı tipte bir yenisi gelip oturur. Fakat
Osmanlı devleti için böyle olmamıştır. Çünkü Osmanlı devletinin “bozuk düzen” içinde
yaşamını sürdürdüğü dönem (18. ve 19. yüzyıllar), onun yerini bir başka “despotik” devletin
gelip almasının artık mümkün olmadığı kapitalizm dönemiydi.
Osmanlı despotizminin “bozuk düzen” içinde yaşamını nasıl sürdürdüğünü ve Avrupa’da
gelişen kapitalizm karşısında nasıl bir çöküş sürecine girdiğini de gelecek bölümde
incelemeye çalışacağız.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Marx-Engels, Seçme Yazışmalar, c.1, Sol. Yay., Kasım 1995, s. 90, düzeltilmiş çeviri
[2] age, s. 90, düzeltilmiş çeviri
[3] Marx, Kapital, c.3., Sol Yay., Şubat 1990, s. 695, düzeltilmiş çeviri
[4] Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, c.1, Gerçek Yay., Nisan 1972, s. 55
[5] Fuat Köprülü’den aktaran Sencer Divitçioğlu, Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu,
s.65
[6] Pençik: Akın ve savaşlarda ele geçirilen her beş tutsaktan birinin devletin payı olarak
devlete verilmesi. Osmanlı’da bu uygulama, fetihler döneminin kapandığı 17. yüzyılın
sonlarına değin sürmüştür.
[7] kaynak: Ana Britannica
[8] Enderun: Kelime anlamı iç, yürek demek. Osmanlı’da sarayın harem dairesi kısmına
verilen ad.
[9] N. Berkes, age,s. 94
[10] N. Berkes, age, s. 100
[11] N. Berkes, age, s. 115
[12] Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi, c.2, Cem Yayınevi, 1974, s. 72
[13] M. Akdağ, age, s.73
[14] M. Akdağ, age, s. 73
[15] kaynak: Ana Britannica
[16] N. Berkes, age, s. 56

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /4


Mehmet Sinan
1 Ekim 2005

Osmanlının ekonomik yükseliş ve siyasal ihtişam dönemi (14, 15 ve 16. yüzyıllar)


Buraya kadar anlattıklarımızla, Osmanlı toplumunda devletin (yani siyasal gücün) nasıl
bütün güçlerin en tepesinde duran bir “süper güç” olduğunu ve tüm ekonomik-toplumsal
yaşamın bu güç tarafından nasıl güdüldüğünü ortaya koymaya çalıştık. Öte yandan, bu tipte
bir despotik güç oluşumunun yalnızca Osmanlı’ya özgü bir şey olmayıp, kapitalizm öncesi
tüm Doğu toplumlarının tarihsel bir gerçekliği olduğuna işaret ettik. Nitekim, Marx’ın
kullandığı “asya tipi üretim tarzı” ve “doğu despotizmi” kavramlarının da esasen bu tarihsel
gerçekliği ifade eden kavramlar olduğunu söyledik.
Marx, Doğu ve Batı uygarlıklarının kapitalizm öncesi gelişim çizgilerini incelerken, bu iki
uygarlık çizgisi arasında (gerek mülkiyet biçimleri ve üretim ilişkilerinin, gerekse toplumsal
ve politik yapıların oluşumu bakımından) esaslı farklılıkların bulunduğu gerçeğini saptamıştı.
Sonunda her iki uygarlık çizgisi de kapitalizme varmıştır. Ama, bunlar arasındaki tarihsel
gelişim farklılığı, kapitalizm öncesinde olduğu gibi, kapitalizme geçtikten sonraki ekonomik,
toplumsal ve politik süreçlerde de kendini güçlü bir biçimde hissettirmeye devam etmiştir.
Nitekim, şu an incelemekte olduğumuz Osmanlı toplumunun evrim çizgisi de bu gerçekliğin
canlı bir örneğini sunmaktadır bizlere. Şurası bir gerçek ki, Batı’dan farklı bir gelişme seyri
izlemiş olan Osmanlı toplumunun ortaya çıkardığı sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel
yapıların, Batı’dan farklı bir uygarlık çizgisini simgelediği açıktır.
Yazımızın bundan önceki bölümlerinde, Osmanlı’da devletin kuruluşu ve ekonomik-toplumsal
yapıların oluşumuyla ilgili temel saptamalarımızı ortaya koymaya çalışmıştık. Şimdiki ve
daha sonraki bölümlerde ise, Osmanlı despotizminin Batı feodalizmi karşısındaki yükselişinin
(14, 15 ve 16. yüzyıllar) ve sonra da Batı kapitalizmi karşısındaki gerileyişinin (17. yüzyıldan
itibaren) temel nedenlerini ortaya koymaya çalışacağız.
Bilindiği üzere, asyatik-despotik karakteri esas olarak II. Mehmed (Fatih) döneminde
belirginleşen Osmanlı devleti, 15. ve 16. yüzyıllarda giriştiği fetih savaşları sayesinde
topraklarını alabildiğine genişletmiş ve hem Doğu’ya hem de Batı’ya hükmeden bir despotik
imparatorluk düzeyine yükselmişti. Bu bakımdan, 15. ve 16. yüzyıllar, Osmanlı
İmparatorluğu’nun gücünün doruğuna ulaştığı yüzyıllar oldu. Bu ekonomik yükseliş ve
siyasal ihtişam döneminin ayırt edici bir özelliği, Osmanlı devletinin askerî-idarî-malî tüm
yönetim kademelerinin, kendini devletle özdeşleştirmiş olan devşirme kulların (kapıkulu
bürokrasinin) elinde temerküz etmiş olmasıdır. Dolayısıyla, esas olarak Bizans’ın fethi ile
başlayan ve Osmanlı devletini zenginliğinin ve siyasal gücünün doruğuna ulaştıran
genişleme döneminde başlıca rolü, iktidarı elinde tutan bu devşirme kulların oynadığını
söylemek yanlış olmaz.
Batı’da feodalizm çöküyor, Doğu’da despotizm yükseliyor!
15. yüzyılın ortalarına kadar, uygarlık dünyasının temeli Avrupa değil Asya kıtası idi. Batı
uygarlığının en ihtişamlısı olan Büyük Roma İmparatorluğu zamanında bile, Asya’nın birinci
büyük imparatorluğu olan Çin, ulaşılması özlenen efsanevi bir diyardı Batı için. Roma’nın
çöküşünden sonraki yüzyıllarda ise, Çin’den Avrupa’ya doğru uzanan şerit üzerinde
(Hindistan, İran, Orta Asya, Yakın Doğu bölgelerinde) pek çok Doğu imparatorluğu daha
kurulacaktı. Aynı yüzyıllarda Avrupa, bu uygarlık âleminin dışında kalan ve ekonomik,
askerî, siyasî açıdan esamisi dahi okunmayan bir “çevresel bölge” konumundaydı. Bu eski
kıta, tüm Orta Çağ boyunca para, servet ve endüstri bakımından hep Asya’nın gerisinde
kaldı. Avrupa’nın bu durumda kalışının temel bir nedeni ise, bu kıtanın 8. yüzyıldan
başlayarak müslüman Arapların, Hunların ve Normanların istilâlarına maruz kalması ve kendi
içine kapanmasıydı.
9. yüzyılda Frank (Karolenj) İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra, Batı Avrupa’da
yaşayan ve Engels’in deyimiyle “barbar geleneklerinin anılarını hâlâ taşımakta olan” Cermen
topluluklar, kıtayı istilâ eden bu yeni fatihler karşısında boyun eğerek uyruklaşmayı değil,
kendi toplulukları içinde himaye aramayı yeğlemişlerdi. Saldırılar karşısında içe kapanma ve
toprak imtiyazları yoluyla himaye arama çabaları, 9. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da
istisnai bir sistemin (feodalizmin) gelişmesiyle sonuçlandı. İnsanlar arasında “metbuluk-
vasallık” ilişkisine dayanan bu sistem, sonuçta toprakta “serflik” ilişkilerinin gelişmesine ve
giderek özgür Cermen köylüsünün serfleştirilmesine yol açtı. Bu döneme ait “her toprağın
bir beyi olmalı” (“senyörsüz toprak olmaz”) özdeyişi, feodal çağın karakterini özetleyen bir
özdeyiştir. Avrupa kıtasında, birbirinden yalıtılmış, kendi içine kapanmış feodal ekonomilerin
yüzyıllar boyu hükmünü sürdürmüş olması, bu kıtayı merkezileşmiş bir devlet gücünden ve
ekonomik bütünlükten yoksun bırakmıştı. Bu durum Avrupa’yı Asya’daki uygarlığın gerisine
düşürdüğü gibi, para, servet ve teknoloji açısından da Asya’ya bağımlı hale getirdi. Batı’nın
orta çağları diye tanımlanan bu tarihsel dönem, Avrupa’da Rönesans’ın başlamasına kadar
sürdü.
15. yüzyıla girildiğinde, Batı Avrupa artık feodalizmden uzaklaşmış bulunuyordu. Ne var ki,
aynı yüzyılda Orta ve Doğu Avrupa ile Balkanlar’da feodalizm yeniden canlanıyor ve
buralarda büyük köylü kitleleri daha da serfleştiriliyordu. Avrupa’nın bu kesimindeki feodal
rejimlerin hemen hepsinde köylü ayaklanmaları yaşanıyordu. Bu nedenle de feodal rejimler
askerî açıdan güçsüz ve dağınık bir konumdaydılar. Oysa Osmanlı devleti, 15. yüzyılın
başlangıcından itibaren askerî, idarî ve malî açıdan güçlü bir merkezi-despotik yapılaşmaya
doğru ilerlemekteydi. Askerî gücü ve savaş tekniği bakımından üstün konumda bulunan
Osmanlı devleti, 15. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın işte bu dağınık feodal güçleriyle karşı
karşıya gelecek ve tutuştuğu her savaşta bu güçleri alt etmekte zorlanmayacaktı. Osmanlı
devleti, özellikle İstanbul’un fethinden sonraki genişleme döneminde, Balkanlar’da ve Orta
Avrupa’da ele geçirdiği topraklarda feodal hanedanlıkları tuzla buz ederek, serflik ilişkilerine
son vermiş ve buralardaki hıristiyan köylü topluluklarını Osmanlı devletinin reayası
konumuna dönüştürmüştü. Öte yandan, zaten feodal beylerin keyfî baskı ve zulmünden
yılmış bulunan hıristiyan köylü kitleleri (serfler) de Osmanlı’nın gelişini bir kurtuluş gibi
karşılamışlardı. Nitekim, Osmanlı hakimiyetine giren bu bölgeler, daha sonraları Osmanlı’ya
bol bol devşirilecek “kul” sağlayan yerler olacakı.
Osmanlı’nın Avrupa’daki bu ilerlemesi de gösteriyor ki, askerî-idarî-malî açıdan güçlü bir
merkezî örgütlenmeye sahip bulunan Doğu tipi despotik bir rejimin karşısında, böyle bir
merkezi örgütlenmeden ve askerî güçten yoksun bulunan Orta Çağ kalıntısı dağınık feodal
yapıların tutunabilmesi mümkün değildi. Batı’da feodalizm çökerken, Doğu’da despotizmin
yükselişinin temelinde yatan gerçek neden de buydu. Ama tabii bu, üretici güçlerin o
zamanki verili gelişmişlik düzeyinde geçerli olabilen bir durumdu. Üretici güçlerin gelişmesi,
Batı’da kapitalizmin gelişmesini sağlayacak bir düzeye ulaştığında ise durum tersine
dönmüştür. Üretici güçlerin gelişmesine ayak uyduramayan, ama kendi içinde de evrimci
dinamiklere sahip bulunmayan Osmanlı despotizmi (asyatik üretim tarzı), belli bir noktadan
sonra çöküş sürecine girmiştir. Bu noktaya, Osmanlı devletinin gelişme dönemlerini
incelerken ileride değineceğiz.
Despotik rejimin sürekli genişleme ihtiyacı nereden kaynaklanıyordu?
Asya’da, tarımcı topluluklar üzerine çöreklenerek kurulmuş olan bütün despotik devletler,
varlıklarını sürdürebilmek için sürekli fetih savaşları yaparak topraklarını genişletmek,
yağma ve talanla hazinelerini güçlendirmek zorundaydılar. Büyük bir askerî gücü ve
bürokratik mekanizmayı ayakta tutmaları buna bağlıydı çünkü. Dolayısıyla, savaş onlar için
temel bir ekonomik faaliyet alanıydı. Nitekim Doğu despotizmi tarzında örgütlenmiş olan
Osmanlı devletinin de sürekli genişleme ihtiyacı içinde olması, işte bu zorunluluğun bir
ifadesiydi. Asyatik üretim tarzı üzerinde yükselen Doğu devletlerinin temel fonksiyonlarını
inceleyen Marx, 25 Haziran 1853 tarihinde New York Daily Tribune’de yayınlanan
Hindistan’da İngiliz Egemenliği adlı makalesinde şöyle yazıyordu: “Çok eski zamanlardan
beri Asya’da, genellikle üç hükümet bakanlığı olagelmiştir: Maliye, ya da iç yağma; Savaş
(Harbiye) ya da dış yağma; ve nihayet Bayındırlık.” (Marx-Engels, Kapitalizm Öncesi
Ekonomi Biçimleri, Sol Yay., Eylül 1992, s.145-46)
Marx burada, despotik bir devletin kendi varlık koşullarını devam ettirebilmek için nasıl bir
sömürü mekanizması örgütlediğine dikkat çekmektedir. Doğu’ya özgü bu sömürü
mekanizması, devleti elinde tutan yönetici sınıfın (bürokratik korporasyonun), tarımda
çalışan dolaysız üreticilerin (devlete bağımlı çiftçilerin) ürettiği artık-ürüne el koyması
şeklinde işlemekteydi. Bu el koyma, vergi ve haraç biçimi altında gerçekleşmekte ve
dolayısıyla, despotik devletin yönetimi altında, “vergili” ve “haraçlı” diye
tanımlayabileceğimiz bir toplumsal yapı oluşmaktaydı. Esasen böyle bir toplumda, “maliye”
idaresi ile “savaş işleri” idaresi, despotik devletin birbirini tamamlayan fonksiyonlarıydı.
Çünkü tarıma dayalı Asyatik toplumlar üzerine çöreklenen bu despotik devletler, yağma ve
fetih savaşları yaparak ganimet ve toprak ele geçirmedikçe, devletin yeni haraç ve vergi
kaynakları (tımarlar) elde etmesi ve dolayısıyla, maliyesini güçlendirmesi mümkün olamazdı.
Öte yandan, vergiye bağlanmış toprakların (tarımcı toplulukların) sayısı artmadıkça da,
despotik devletin toprağa dayalı militer gücünün (tımarlı askerin) artması son derece
zorlaşırdı.
Marx’ın dikkat çektiği “bayındırlık işleri” idaresine gelince, bu bölüm, despotik devletin
üçüncü temel fonksiyonunu meydana getirmektedir. Yani, üretimin ve yeniden-üretimin
aksamadan yürütülmesi için, gerekli altyapı çalışmalarının (ulaşım yolları, kemerler, sulama
kanalları vb.) örgütlenmesi görevi. Asyatik üretim tarzı çerçevesinde, tarımda artık-ürün
üretiminin düzenli olarak sağlanabilmesi ve bunun devlete akıtılabilmesi için, söz konusu
bayındırlık işlerinin de despotik devlet tarafından yerine getirilmesi temel bir şarttı.
Despotik rejimlerde devletin bu üç temel fonksiyonu üstlenmiş olması, onun çok karmaşık-
bürokratik bir idarî ve malî aygıta sahip olmasını ve bu aygıtta çok sayıda görevlinin
çalışmasını zorunlu kılmaktaydı. Bu da despotik rejimin temel bir açmazıydı. Bu rejimlerde
egemen yönetici sınıfın kütlesinin, devletin el koyduğu artık-ürün kütlesinden daha hızlı
büyümesi, devleti, sürekli artan ihtiyaçları karşılayamaz duruma getirmekteydi. Bu
dengesizliğin somut görüntüsü, egemen sınıf mensuplarının ve görevlilerin ikamet ettiği
kentlerin devamlı büyümesine karşın, bu kentlerin maddi ihtiyaçlarını karşılayan tek kaynak
olan kırsal kesimin (tarım komünlerinin) devamlı bir durgunluk içinde olmalarıydı. Despotik
rejim bu çelişkiyi giderebilmek için, sürekli bir dış-artık elde etme ihtiyacı içinde olurdu.
Ve tabii, dış-artık sağlama imkânı devam ettiği sürece sorun yoktur. Bu durumda sistem
hiçbir evrim geçirmeksizin aynen devam eder. Yani Asyatik üretim tarzı ve onun üzerinde
yükselen depotizm olduğu yerde durur. Fakat, sistem bu dış-artığı gerçekleştiremez (yani
yeni fetih savaşları yaparak genişleyemez) ve başka malî kaynaklar da yaratamaz duruma
gelirse, o zaman her şey tersine döner ve sistemin çöküşü kaçınılmaz olur.
Tarihe baktığımızda, despotik sistemlerin yaşadığı çöküş sürecinin ve sonrasındaki
gelişmelerin, tarihsel koşullara bağlı olarak iki farklı biçimde tecelli ettiğini görüyoruz. Eğer
söz konusu olan, Asya’nın kapitalizm öncesi tarihsel koşulları ise, o takdirde, çöken bir
despotik imparatorluğun yerini, aynı Asyatik temeller üzerinde gelip bir başkası almıştır hep.
Fakat kapitalizmin bir dünya sistemi olarak gelişmesi ve buna bağlı olarak Asya’nın tarihsel
koşullarının da değişikliğe uğramasıyla birlikte, durum değişmiştir. Değişen bu koşullarda,
örneğin Asya’nın tanınmış despotik imparatorluklarından Çin ve Osmanlı imparatorlukları
çöktüklerinde, bunların yerini bir başka despotik imparatorluk ya da devlet almamıştır ve
alamazdı da. Çünkü zamanında kendi içsel dinamikleriyle başka bir sisteme evrilememiş ve
evrilmeleri de mümkün olmayan bu yaşlı imparatorluklar, çözülme ve çöküş süreçlerini,
gelişmekte olan dünya kapitalizminin (dışsal dinamiğin) etkisi altında yaşamışlar ve bu
nedenle de, önce Batı’nın yarı sömürgesi haline gelmişler, daha sonra da güdük bir burjuva
“demokratik” devrim geçirerek, kapitalist gelişme sürecine eklemlenmişlerdir.
Şimdi bu söylenenleri, incelediğimiz örnek eşliğinde, yani Osmanlı devletinin 15. yüzyıldan
itibaren başlayan genişleme süreci temelinde izlemeye çalışalım.
Osmanlı’nın genişleme dönemi
Bilindiği gibi, Osmanlı devletinde kapıkulu ocaklarının kurulması ve bu ocaklarda yetişen
devşirme kulların devletin yönetim kademelerinde (askerî, idarî, malî) yüksek yönetici
görevlere getirilmeleri, bir başka deyişle Osmanlı devletinin despotik-bürokratik bir yapıya
doğru evrilmesi, I. Murad (1360-89) devrinde başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı devleti bir
taraftan Anadolu’daki Türkmen beyliklerini topraklarına katarken, diğer taraftan da
Balkanlar’da ve Orta Avrupa’daki genişlemesini sürdürdü. I. Murad, 1371-87 arasında
Makedonya’yı, Manastır’ı, Niş’i, Sırbistan’ı fethederek Macaristan sınırına kadar dayandı. Bu
birinci genişleme döneminde, henüz despotik yapısı tam olarak olgunlaşmamış olan Osmanlı
devleti, fethettiği bu yerlerdeki feodal vasallıkları ve Bizans’tan kopan yerel hanedanları
tamamen ortadan kaldırmak yerine, onları askerî ve malî açıdan kendine bağlamakla
yetindi. Buna göre, Osmanlı devleti, kendi metbuluğunu tanıyan, yıllık vergilerini düzenli
ödeyen ve istendiğinde Osmanlı ordusuna asker gönderen yerel feodal hanedanlarla
işbirliğine gidiyordu. Böylece, Osmanlılar I. Murad döneminde Avrupa’da vasallık ilişkilerine
dayanan bir imparatorluğun temellerini atmış oluyorlardı.
I. Bayezid (Yıldırım) devrinde de (1389-1402) Osmanlı’nın genişlemesi sürdü. I. Bayezid,
Batı Anadolu’daki bütün Türkmen beyliklerini topraklarına kattı ve Doğu Anadolu’daki bazı
Türkmen beyliklerini ortadan kaldırdı. Daha sonra Balkanlar’a yönelen Bayezid, Bulgaristan’ı
işgal ederek ilk kez doğrudan Osmanlı yönetimine bağladı ve ardından Konstantinopolis’i
kuşattı. Macaristan’ın örgütlediği büyük haçlı ordusunu da Niğbolu Savaşında (1396)
yenilgiye uğratarak, Tuna’nın güneyinde Osmanlı egemenliğini iyice pekiştirdi. Bu nokta 14.
yüzyıldaki Osmanlı genişlemesinin doruğu oldu. 1397 yılında tekrar Anadolu’ya dönen
Bayezid, Karamanlıları da ezip geçerek, bu son Türkmen beyliğini de topraklarına kattı.
Ne var ki, bu genişlemenin ardından, Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda (1402) Timur
karşısında aldığı büyük yenilgi, Osmanlı devletininin merkezî-siyasal birliğinin ve
topraklarının parçalanmasına ve Bayezid’in oğulları (şehzade Çelebiler) arasında on yıl
(1402-13) sürecek bir iktidar kavgasına yol açacaktı. Fetret Devri olarak bilinen bu iktidar
boşluğu dönemi, nihayet Çelebi Mehmed’in (I. Mehmed), Bizans’ın da desteğiyle Osmanlı
devletinin yönetimini ele geçirmesi (1413) ve egemenliğini kabul ettirmesiyle son buldu.
Çelebi Mehmed’ten sonra gelen II. Murad’ın (1421-44 ve 46-51) hükümdarlığı döneminde
Osmanlı devleti ikinci bir genişleme dönemi yaşadı. Fakat bu dönem aynı zamanda, devlet
yönetimindeki devşirme kullar ile eski kurucu aristokrasiden gelen Türkmen soyluları
arasında çekişmenin başladığı bir dönem olacaktı. II. Murad, eski Türkmen ailelerin Rumeli
ve Anadolu’da kurdukları büyük mülklere yaslanarak güçlenmelerinden tedirgin olmuştu.
Çünkü, Fetret Devrinde yaşanan ve bu Türkmen ailelerin de dahil olduğu iktidar kavgalarının
anıları hâlâ belleklerde tazeliğini koruyordu. O nedenle II. Murad, hükümdarlığı döneminde
Türkmen soyluların nüfuzunu dengelemek ve böylece gelecekte ortaya çıkabilecek
“feodalleşme” eğilimlerini kırabilmek için, hizmetindeki Türkmen olmayan grupları
güçlendirmeye koyuldu. Başta Yeniçeri Ocağı denen piyade gücünün örgütlenmesi olmak
üzere, doğrudan kendisine bağlı devşirme kulların (hıristiyan gençlerin) yetiştirilmesine ve
devlet yönetiminde görev almalarına ağırlık verdi. Dolayısıyla, II. Murad’ın hükümdarlığı
dönemi, devlet yönetiminde devşirme kulların ağırlığının giderek arttığı ve Osmanlı
devletinin bir kul devleti olmaya doğru evrildiği (ve bu anlamda despotik yapısının
şekillenmeye başladığı) bir dönem oldu. Osmanlı devlet yapısındaki bu niteliksel değişim,
ilerleyen süreçte kendi sonuçlarını yaratmakta gecikmeyecekti kuşkusuz.
Yeni fethedilen toprakların tımar, zeamet ve haslar halinde dağıtımından aslan payını artık
bu devşirme kullar kapıyordu. Giderek zenginleşen ve devlet yönetiminde sayıları artan
devşirmeler, bu dönemde hep savaştan ve sürekli genişlemeden yana oldular ve padişahı da
bu yönde teşvik ettiler. Çünkü, yeni tımarlar elde etmek ve servet yığmak, fetih yoluyla
mümkün olabiliyordu! Bu yükseliş dönemlerinde başarılı giden fetih seferleri de yönetici sınıf
korporasyonu içinde devşirme kulların ağırlığının sürekli artmasını sağladı. Bu durumda,
iktidardaki pozisyonlarını yitirme telâşına düşen Türkmen aileler, devşirme kullar karşısında
çıkarlarını koruyabilmek için, eski kurucu aristokrasiden gelen ve Osmanlı devletine birçok
sadrazam yetiştirmiş olan ünlü Çandarlı ailesi etrafında birleştiler. Devşirme kullar
Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da feodal vasallıklara karşı fetih savaşları yapmayı ve
genişlemeyi savunurken, bu savaşların devşirmeleri güçlendireceğinden çekinen eski
Türkmen aileler ise, Avrupa’ya karşı barışçı ve uzlaşmacı bir politikayı savunuyorlardı.
Devşirme kullar ile Türkmen soylular arasında içten içe süren bu iktidar kavgası, II. Mehmed
(Fatih) tahta geçtiğinde (1451) de bütün şiddetiyle devam ediyordu. II. Mehmed de babası
gibi, devletin eski kurucu aristokrasi ile olan göbek bağını kesmek ve devleti tam anlamıyla
toplumdan bağımsız ve toplumun üstünde bir görünüme büründürmek istiyordu. Bu nedenle
de, doğrudan sultana bağlı devşirme kullardan oluşacak ve devletin özerk çıkarlarını
savunacak bir aygıtı geliştirmek üzere planlar yapıyordu.
II. Mehmed tahta çıktığında, fetih savaşlarından, genişlemeden yana olan devşirmeler genç
sultanın çevresinde toplanmıştı. Kurucu aristokrasiyi temsil eden Türkmen soylular ise,
sadrazamlığını hâlâ koruyan Çandarlı Halil Paşa’nın etrafında kenetlenmişlerdi. Yani iktidar
bloku içindeki çelişkiler, henüz çözülmemiş olarak duruyordu. II. Mehmed’in kesin desteğini
alan devşirmeler, bekledikleri anın geldiğini düşünüyor ve iktidarı bütünüyle ele geçirip, eski
kurucu aristokrasiyi saf dışı etmek için sabırsızlanıyorlardı. Ama kurucu aristokrasinin
gücünü kırabilmek için, hem genç sultanın hem de devşirmelerin, kendilerine saygınlık
kazandıracak, gerçekten büyük, hatta olağanüstü bir zafere ihtiyaçları vardı. O nedenle,
devşirme ricalin II. Mehmed’e gösterdiği ilk hedef, doğrudan doğruya Bizans başkentinin,
yani Konstantinopolis’in fethedilmesi idi. Gerçekten de, iki yakayı birleştiren bu tarihi kent
başkalarının elinde kaldığı sürece, Osmanlı egemenliği Avrupa’da daha fazla
genişleyemeyeceği gibi, Anadolu ve Rumeli’de fethedilen toprakları tek bir merkezî idare
altında birleştirecek bir imparatorluk da kurulamayacaktı. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ve
diğer Türkmen soyluları ise, Bizans başkentine saldırmaya karşıydılar. Bizans’la barışın
bozulmasının, bir haçlı seferine yol açacağını söylüyorlardı. Oysa asıl neden bu değildi.
Onlar, Bizans başkentinin düşürülmesinin devşirmelerin bir zaferi olacağından ve bunun da
kendi iktidarlarının sonunu getireceğinden korkuyorlardı. Nitekim korktukları başlarına geldi.
Konstantinopolis’in fethinden sonra, Türkmen ailelerin önderleri ihanetle suçlanarak idam ya
da sürgün edildi ve servetlerine el konuldu. İktidarın bütün kilit mevkilerine de devşirme
kullar ve yandaşları yerleşti.
Doğu despotizmi ve Asya üretim tarzının feodal Avrupa’ya taşınması
Konstantinopolis’in fethi, Osmanlı’nın tarihinde yeni bir dönemin açılması anlamına geldi.
Konstantinopolis’i kendine başkent yapan Osmanlı devleti, bir ayağı Asya’da diğer ayağı
Avrupa’da olan büyük bir imparatorluk olarak çıkıyordu tarih sahnesine. İstanbul’un alınışı
II. Mehmed’i “Fatih” unvanıyla İslam âleminin en ünlü hükümdarı yaptığında, onun düşü
yalnızca müslümanları ve Türkler’i egemenliği altında toplamak değil, belki de Roma
İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak ve hatta hıristiyan dünyasını bile kendi egemenliği
altına sokmaktı. Kendisini Roma imparatorlarının ardılı olarak gören II. Mehmed’in fetihten
sonra yaptığı ilk şey, devletin eski kurucu aristokrasiyle olan göbek bağını tamamen kesmek
ve yalnızca sultana bağlı devşirme kullardan oluşan bir “devlet aygıtı” inşa etmek oldu.
Böylece Osmanlı devleti, tam anlamıyla despotik bir niteliğe kavuşmuş oluyordu.
II. Mehmed, devletin despotik yapısını pekiştirmeye yönelik bir diğer önlem olarak, gelir
yaratan her türlü mülkiyetin sultana ait olduğu ilkesini getirdi ve bu ilkeye dayanarak, ilmiye
sınıfının ve eski Türkmen ailelerin elindeki mülkleri ve vakıf toprakları zor alım yoluyla
yeniden mirî araziye (devlet mülkiyetine) kattı. Bu sayede, genişleyen mirî araziden daha
çok sayıda sipahiye tımar verme imkânı doğmuş oluyordu. Bunun yanısıra II. Mehmed,
devşirme kullardan oluşan daimi piyade gücünün (yeniçerilerin) ulufelerini (ücretlerini)
ödeyebilmek ve diğer savaş masraflarını karşılayabilmek için de hazineye ek gelir kaynakları
yaratma yoluna gitti. Örneğin hazineye gelir sağlamak üzere, ayarı (içindeki altın ve gümüş
miktarı) yüksek olan bütün sikkeleri dolaşımdan çekti ve yerine nominal değeri aynı, ama
ayarı düşük sikke (züyuf akçe) çıkarttı. Herkesi, elindeki eski değerli sikkeleri, değeri düşük
yeni sikkelerle değiştirmeye zorladı. Osmanlı devletinde ilk kez uygulanan bu “para tağşişi”
usulüyle, hazineye ek altın ve gümüş kazandırmış oldu. Fatih’in hazineye ek gelir arayışında
başvurduğu diğer bir yöntem, “bazı zorunlu tüketim maddelerini devlet tekeline almak,
sonra bu gelir kaynaklarını birer mukataa olarak açık arttırma yoluyla en yüksek peşin bedeli
ödeyenlere belirli sürelerle satmak” oldu. (Ana Britannica)
Cihan egemenliği iddiası ile hareket eden Fatih Mehmed yaptığı fetih seferleriyle,
Osmanlı’nın Avrupa ve Asya’daki egemenliğini babasından devraldığı sınırların ötesine taşıdı.
Fatih zamanında Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa’daki sınırları (Bulgaristan, Yunanistan,
Mora, Makedonya, Arnavutluk, Karadağ, Bosna, Hersek, Sırbistan, Romanya, Eflak ve
Boğdan’ı kapsamak üzere) Macaristan’a dayandı. Önceki Osmanlı hükümdarları tarafından
Avrupa’nın bu kesiminde kurulmuş bulunan gevşek vasallık ilişkileri, Fatih dönemde
tamamen ortadan kaldırıldı ve tüm topraklar Osmanlı devletinin dolaysız mülkiyetine
geçirildi. Bunun anlamı, fethedilen yerlerde feodal toprak düzeninin tasfiye edilmesi ve
yerine Osmanlı’nın klasik toprak düzeninin (askerî tımar sistemi) geçirilmesiydi. Bu
durumda, daha önce feodal beylerin buyruğu altında serfleştirilmiş olan hıristiyan köylü
kitleler de, Osmanlı devletinin mülkiyetine geçen topraklarda, devletin daimi kiracısı (reaya-
çiftçi) konumuna getiriliyorlardı. Tımar sistemi, Anadolu’da olduğu gibi, Rumeli ve
Balkanlar’da da Osmanlı’nın idarî, askerî ve malî örgütlenmesinin belkemiğini oluşturacaktı.
Böylece, Doğu despotizmi ve asyatik üretim tarzı, Osmanlı İmparatorluğu’nun şahsında
feodal Avrupa’ya da girmiş oluyordu.
II. Mehmed bir yandan büyük fetih seferleriyle imparatorluğunun sınırlarını genişletmeye
çalışırken, diğer yandan, devletin despotik niteliğini sağlam temellere oturtmak için
kurumsal yapılaşmaya büyük önem verdi. Kendinden önceki Osmanlı hükümdarlarının, örf
aracılığıyla geliştirmiş oldukları siyasî, idarî, hukukî ve askerî usulleri, II. Mehmed, çıkardığı
bir dizi kanunnamede (ünlü “Fatih Kanunnamesi”) sistemleştirmeye çalıştı. Bu nedenle,
kapıkulu kavramını, hıristiyan devşirmelerin yanı sıra, müslüman-Türk kökenden gelenleri de
kapsayacak şekilde genişletti. Müslüman olsun hıristiyan olsun, bundan böyle ancak
padişahın kulları olmayı kabul edenler ve canlarını, mallarını, ailelerini padişahın hizmetine
sunanlar devlet yönetiminde ve orduda mevki ve makam sahibi olabilecekti. “Böylece bütün
önemli yöneticiler, komutanlar, beylerbeyleri ve sancak beyleri, tımarlılar, mültezimler,
yeniçeriler ve sipahiler kapıkulu ocaklarının üyeleri haline getirilip sultanın iradesine bağımlı
kılındılar.” (age) Esasında II. Mehmed yaptığı tüm bu düzenlemelerle, sosyal kökenleriyle
bağları tamamen kesilmiş ve devletteki görevleriyle özdeşleşmiş bir yönetici sınıf
korporasyonu (devletli sınıf) yaratmak istiyordu.
Bunun yanı sıra Fatih, devletin bir bütün olarak yönetici ailenin (hanedan) mülkü gibi
görüldüğü ve hanedan üyeleri arasında paylaşılıp parçalanmasının önüne geçilemediği eski
Ortadoğu İmparatorluklarının durumuna düşmemek için de bir dizi önlem getiriyordu
kanunnamesinde. Bunlardan biri ve en önemlisi, kardeş katlinin vacip olduğuyla ilgili o ünlü
hüküm idi. Fatih, “Şehzadelerden hangisi başa geçerse ‘nizam-ı âlem’ uğruna bütün erkek
kardeşlerini öldürtmesinin meşru olduğunu ünlü kanunnamelerine yazdı ve böylece bir
bakıma, şehzadelerden hangisinin sultan olacağının belirlenmesi anında bütün kesimleriyle
Osmanlı egemen sınıfını yeniden söz sahibi yaptı”. (age) Nitekim, Fatih’ten sonra gelen
padişahlar bu kuralı sık sık işleteceklerdi “nizam-ı âlem” için! Örneğin, I. Selim (Yavuz)
“yalnızca erkek kardeşleriyle onların yedi oğlunu değil, kendi beş oğlundan dördünü de
öldürttü ve tahtın tek varisi olarak en yetenekli oğlu Süleyman’ı (Kanunî) bıraktı.” (age)
Fatih Mehmed’den sonra gelen Osmanlı hükümdarları (özellikle Yavuz Selim ve Kanunî
Süleyman) da onun açtığı yoldan ilerleyerek, imparatorluğun asyatik-despotik temellerde
genişlemesini sürdürdüler. Bu bakımdan Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul’un fethinden
sonraki yaklaşık yüz yıl (1453- 1566) içinde, genişlemesinin ve siyasal ihtişamının doruk
noktasına ulaştı. 15. yüzyılın ikinci yarısı ile 16. yüzyılın tamamını kapsayan bu dönemde,
Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki sınırları bugünkü Arnavutluk, Yunanistan,
Bulgaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Romanya, Macaristan,
Rusya’nın bazı kesimleri ve Akdeniz’in doğusundaki adaları; Asya’daki sınırları Kafkasya,
Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan’ın bir bölümünü; Afrika’daki sınırları ise, Mısır’ı ve Cezayir’e
kadar tüm Kuzey Afrika’yı kapsıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu, askerî fetihlerin sağladığı “siyasal ihtişam” görüntüsünün yanı sıra,
Akdeniz havzasındaki Doğu-Batı transit ticaretinden elde ettiği kazançlar ve tâbi ülkelerden
gelen haraçlar ve vergiler sayesinde hazinesini de muazzam zenginleştirmiş bulunuyordu.
Hazineye akan altınlar, ekonomik bir ihtişam görüntüsü veriyordu Osmanlı devletine. Ne var
ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun askerî ve teknik açıdan olduğu kadar, servet yığılımı
açısından da Batı’ya olan bu üstünlüğü, aşağıda açıklanacak nedenlerden ötürü çok uzun
sürmeyecek ve 16. yüzyılın sonlarına doğru bu durum tersine dönecektir.
Yükseliş döneminde despotizmin iç çelişkisi
Bilindiği gibi, bir üretim tarzının temel çelişkisi, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında
doğan çelişkidir. Bu çelişki, egemen ve sömürülen sınıflar arasında cereyan eden sınıf
savaşımıyla dışa vurur kendini ve ancak, üretim tarzı ile ona karşılık düşen devlet tipinin
aşılmasıyla çözülmüş olur. Ama tabii bu söylediğimiz, toplumsal ve siyasal yapıları (sınıflar
ve devlet) özel mülkiyet temelinde oluşmuş sosyo-ekonomik kuruluşlar için geçerlidir.
Örneğin kölecilik, feodalizm, kapitalizm gibi. Oysa Doğu despotizmi altında biçimlenmiş olan
asyatik üretim tarzlı toplumlarda durum daha başkadır. Bu toplumlarda en temel üretim
aracı olan toprak devletin mülkiyeti altında olduğu için, toprak üzerinde devletten bağımsız
bir üretim ilişkisi kurulamaz ve dolayısıyla, devletten bağımsız bir sınıflaşma ve sömürü
ilişkisi gelişemez. Buradaki sömürü ilişkisi, toprak sahibi olan devlet (dolayısıyla devleti
elinde tutan yönetici sınıf) ile, o toprakta çalışan dolaysız üretici (çiftçi) arasında doğan bir
ilişkidir. Ama burada çiftçinin ürettiği artık-ürün, çiftçinin elinden vergi biçiminde çekilip
alındığı ve alan da devlet olduğu için, dolaysız üretici (toprağa bağlı çiftçi) karşısında
feodalizmde olduğu gibi bir toprak beyi, ya da özel toprak sahibi görmez. Dolayısıyla, özel
mülkiyete dayalı sınıflı toplumlarda görüldüğü şekliyle gerçek bir sınıf mücadelesi de
gelişemez bu toplumlarda. Bu toplumlarda “sınıf mücadelesi” olarak görülen şey, aslında
egemen sınıfın (devlet sınıfı) bölüntüleri arasında geçen mücadeledir. İktidar bloku içinde
geçen ve daha çok saray entrikalarına dayanan bu mücadele, gerçekte mevki ve makam
kapma (siyasal güç) mücadelesinden başka bir şey değildir. Çünkü egemen sınıfı oluşturan
bireyler açısından, servet yığmanın, zenginleşmenin yolu, siyasal güç basamaklarında
yükselmekten ya da bulundukları mevki ve makamlarını korumaktan geçer. Şurası bir
gerçek ki, egemen sınıfın bölüntüleri arasında geçen bu mücadele sonucunda, ne despotik
devletin yerini başka tipte bir devlet alır, ne de asyatik üretim tarzı başka bir üretim tarzına
evrilir. Olan sadece sistemin iyice yozlaşması ve bir çöküş sürecine girmesidir.
Doğu despotizminin (dolayısıyla asyatik üretim tarzının) temel çelişkisi, egemen sınıfın
kütlesinin, devletçe ele geçirilen artık-ürünün kütlesinden daha hızlı büyümesi biçiminde dışa
vurur kendini. Bunun sonucunda, egemen sınıf unsurlarının oturduğu kentsel kesimde belli
bir ilerleme (üretici güçler ve teknoloji açısından) söz konusu olsa bile, despotizmin asıl gelir
kaynağını sağlayan üretken kırsal kesim (tarım komünleri), sürekli bir durgunluk içinde
yaşamını sürdürmek zorunda kalır. Bu durum, Doğu despotizminin “siyasal ihtişam” ve
“ekonomik yükseliş” dönemlerinde de böyledir. Nitekim, Osmanlı despotizminin ekonomik
yükseliş ve siyasal ihtişamının doruk noktası olarak bilinen Kanunî Sultan Süleyman dönemi
de dahil olmak üzere, 16. yüzyılda yaşanan gelişmeler, bunun somut bir örneğini
sunmaktadır bizlere.
Kanunî Süleyman’ın tahta çıktığı 1520 yılından, yüzyılın sonuna kadar geçen seksen yıllık
zaman dilimi, imparatorluk hazinesinin altın rezervi bakımından bir hayli zenginleştiği bir
dönemdir. Fakat buna bakıp, toplumun da bu zenginlikten payını aldığı sanılmamalı.
Hazinenin gelirleri arttıkça, devletin masrafları da artıyor. Çünkü devlet durmadan genişliyor
ve genişledikçe de ihtiyaçları büyüyor. Despotik devletin asker-sivil bürokratik aygıtının
durmadan şişmesi ve daha fazla kaynağı emmesi, toplumun yaşam koşullarını daraltıyor.
Yani tam bir ters orantılılık işliyor devletle toplumun gelişmesinde. Bir tarafta yönetici sınıf
(saray ve kapıkulu bürokrasi) daha fazla kaynak emerek, lüks ve debdebe içinde bir yaşam
sürüyor, diğer tarafta pahalılık ve fiyat artışı nedeniyle toplum bunalıyor. Tepede bürokratik
aristokrasinin elinde büyük bir servet yığılması olurken, tabanda geniş emekçi kitlelerin
(reaya ve berayanın) yaşam koşulları kötüleştikçe kötüleşiyor. Toplumun üretim imkânları
gittikçe daralıyor, ama buna karşın, yeni seferler ve askerî masrafları karşılamak için
devletin olağanüstü vergi talepleri artıyor. Ve nihayet buna tepki olarak, 16. yüzyılın sonuna
doğru imparatorluğun göbeğinde isyan hareketleri, eşkıyalık vb. başlıyor. Bu aslında,
despotizmin yükseliş ve ihtişam döneminin ardından kaçınılmaz olarak gelen bir düşüşün,
yani bir terse dönüşün başlamasıdır.
Şimdi, Osmanlı despotizminin bu yükseliş döneminde yaşanmış birkaç örneği aktararak,
durumu gözümüzde canlandırmaya çalışalım. “1527 yılında Osmanlı Devleti’nin kamu
giderlerine tahsis edilmiş ‘harici hazinesi’nin gerçek gelirleri 277.244.782 akçe ve giderleri
200.126.393 akçedir. Yani, hazinenin 77 bin akçe fazla fazlası var. Aynı yıl florinin değeri 55
akçedir. Oysa 1592 yılında, hazinenin gelirleri topu topu 293.400.000 akçeye çıkmış
olmasına mukabil, giderler 363.400.000 akçeye çıkmıştır. Yani hazine 70.000.000 akçe açık
vermiştir. Bu durumda akçenin değeri düştükçe düşer ve florinin değeri 220 akçeye çıkar.”
(Aktaran: Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, c.1, Gözlem Yay., 1974,
s.407)
Bir yanda hazine suyunu çekerken, akçenin değeri devamlı düşerken, fiyatlar alabildiğine
artarken ve emekçi kitleler tam bir yoksulluk ve darlık içinde yaşarken, öte yanda
sadrazamdan başlamak üzere, devletin tepesinden tabanına kadar tüm kapıkulu
bürokrasinin yükünü tuttuğuna tanık oluruz. İktidarın bu mutlak sahipleri, oturdukları
koltukların kendileri için sürekli olmadığının da bilincinde olarak, zamandan azami ölçüde
yararlanmak isterlerdi. Bunlar, servet biriktirmedeki tek ve gerçek kaynağın, bürokratik
hiyerarşide yükselmek, yani siyasal güç elde etmek olduğunu iyi bilirlerdi. Böyle olduğu için
de, uzun vadede, hem siyasal hem de ekonomik açıdan felâketli sonuçlar getireceğini
bilseler de, kısa dönemde kendilerine servet kazandıracak savaşlara, ya da tam tersine,
gelecekte Osmanlı’nın hasımlarının işine yarayacak barışlara, kapitülasyon anlaşmalarına
yeşil ışık yakmakta ustalaşmışlardı. Bu bağlamda, Osmanlı yüksek bürokratlarının, gerek
devlet hiyerarşisi içinde, gerekse de devletler arası ilişkilerde, nasıl rüşvet ve yiyicilikle
servet yığdıkları, dönemin diplomatlarının anılarında da bolca dile getirilmiş gerçeklerdir.
“Bu yüzdendir ki, üç sultana vezir-i azamlık eden ve 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun
en göze çarpan şahsiyetlerinden biri olan Sokullu Mehmet Paşa ‘Devlet katında mevkilere
aday olanların sunduğu devamlı armağanlardan meydana gelen hadsiz hesapsız bir gelire
sahiptir. (...) Mehmet Paşa altından ve değerli taşlardan müteşekkil akıl almayacak bir
servete sahiptir. (...) Kim yüksek bir mevkie konmak isterse, ona yüzlerce, binlerce duka
altınlık armağanlar sunmak ya da ayağına atlar, oğlanlar taşımak zorundadır.” (age, s.408)
Ne var ki Osmanlı yönetici sınıfına mensup kesimlerin elinde biriken bu servetler, hiçbir
zaman üretim alanında üretken bir yatırıma dönüşmeyecektir. Kaldı ki, siyasi kişilerin
(yönetici sınıf mensuplarının) elinde biriken bu servetlerin hiçbir kalıcılık garantisi,
dolayısıyla istikrarlı bir yapısı yoktu zaten. Çünkü her an müsadere (zor alım) yoluyla tekrar
hazineye döndürülebilirdi bu servetler. Öte yandan, toprakta gerçek bir özel mülkiyetin ve
serbest mübadele ilişkilerinin gelişmediği Osmanlı düzeninde, devlet sınıfının elindeki bu tür
servet yığışmasının, verili üretim ilişkileri değişmediği sürece, üretim tarzında köklü bir
değişikliğe yol açamayacağı da bilinen bir gerçekliktir. Nitekim Osmanlı’nın son yüzyıllarında
olan da budur.
16. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı devleti, İbn Haldun’un Doğu despotizmleri için
belirttiği o büyük çelişkinin eşiğine gelmiş bulunuyordu. İçte büyük çatırdamalar, çatışmalar
baş gösterecektir. Ne var ki Osmanlı devleti bu süreci, İbn Haldun’un 14. yüzyılda
tanımladığı, Doğu’ya özgü despotik dinasti (hanedan) devletlerinin yaşadığı bir çerçevede
değil, çok farklı bir tarihsel çerçevede yaşayacaktır. Osmanlı despotizmi Batı’da kapitalizmin
geliştiği bir momentte çözülüş sürecine girmişti. Bu nedenle de sonu, o eski Doğu
imparatorluklarının sonu gibi olmayacaktı. Yani Osmanlı despotizminin yerini, aynı temeller
üzerinde bir başka despotik imparatorluk alamazdı artık. Çünkü Batı’da kapitalizmin
gelişmesi ve giderek bir dünya ekonomisi yaratma doğrultusunda ilerlemesi, kapitalizm
öncesi eski dünyanın maddi temellerinin esaslı bir depremle sarsılmasına yol açmıştı. Eski
maddi temel ortadan kalktığına göre, geçmişte bu maddi temeller üzerinde yükselmiş olan
eski tipte despotik devletlerin yeniden kurulmasının nesnel imkânları da ortadan kalkmış
oluyordu.
Osmanlı despotizmi başka bir sisteme dönüşmeksizin kendi içinde yozlaştı (“bozuk düzenli
despotizm”) ve giderek bu yoz ilişkiler çerçevesinde bir çürüme sürecine girdi. İşte burada,
Marx’ın dile getirdiği ve üzerinde çok tartışılan, Doğu toplumlarındaki, daha doğrusu asyatik
üretim tarzındaki “durgunluk” sorununa geliyoruz. Osmanlı toplumunun 17. yüzyıldan
itibaren yaklaşık üç yüz yıl boyunca, bir gerileme ve çürüme süreci içinde yaşamış olmasına
karşın, neden çökmediği ya da kendi içinde bir devrim geçirerek başka bir sisteme
evrilmediği sorusunu yanıtlayabilmek için, ileriki bölümlerde bu “durgunluk” sorunu üzerinde
biraz durmamız gerekecek.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /5


Mehmet Sinan

Gelişen Batı kapitalizmi karşısında Osmanlının bocalama ve gerileme dönemi (17 ve 18.
yüzyıllar)
Osmanlı İmparatorluğu’nun 15. yüzyılda başlayan ve 16. yüzyıl boyunca devam eden militer
genişlemesi ve bu genişlemeye bağlı olarak gerçekleşen ekonomik yükselişi, 17. yüzyıla
gelindiğinde artık daha ileri gidemeyeceği bir noktaya gelip dayanmış bulunuyordu. Bunun
başlıca nedeni, Osmanlı toplumundaki hâkim üretim ilişkilerinin (Asyatik despotizm), bu
toplumun bağrındaki toplumsal üretici güçlerin gelişmesine daha fazla imkân tanımayan bir
karakterde olmasıydı. Aslında diğer despotik devletler gibi, Osmanlı devleti de belli bir
genişleme döneminden sonra kaçınılmaz olan bir “tarihsel dönüm” noktasına gelmiş
bulunuyordu. Osmanlı toplumundaki egemen üretim ilişkileri değişmediği sürece, bu
toplumunun kendi içsel dinamikleriyle yeni bir üretim tarzına geçmesi ve daha gelişkin bir
sosyo-ekonomik formasyona evrilmesi söz konusu olamazdı. Oysa bu söylediğimiz olay,
feodal üretim tarzı içinde yeni üretim ilişkilerinin gelişme imkânı bulması sonucunda 16.
yüzyıl Avrupa’sında yaşanmakta olan bir olaydı.
Toprakta özel mülkiyetin, yaygın meta üretiminin ve serbest mübadele ilişkilerinin
bulunmadığı, dolayısıyla bir sivil toplumun (özel mülkiyete dayalı sınıfların) oluşmadığı ve
buna bağlı olarak da gerçek anlamda sınıf karşıtlıklarının ve sınıf mücadelelerinin
gelişemediği Osmanlı toplumunda, evrimci ve devrimci dinamiklerin işleyebilmesi son derece
güç, hatta imkânsız gibi bir şeydi. Bu durumda olan bir toplumdan beklenebilecek şey,
kendini özellikle devlet katındaki (egemen sınıf içindeki) çatışma, yozlaşma ve çürümeyle
dışa vuran, uzun ve sancılı bir çözülme süreci olabilirdi ancak. Nitekim, Asya tipi bir sınıflı
toplum olan Osmanlı toplumunun 17. yüzyıldan itibaren içine girdiği süreç de bundan başka
bir şey olmayacaktı. 17. ve 18. yüzyıllar, gelişen Batı kapitalizmi karşısında derin bir malî
bunalım içine giren Osmanlının, hem merkezi despotik-devlet yapısında, hem de sosyo-
ekonomik yapılarında esaslı bozulmaların, çözülmelerin ve dağılmaların yaşandığı;
imparatorluk bünyesinde büyük toplumsal çalkantıların vuku bulduğu bir bocalama ve
gerileme dönemidir. Başka bir deyişle bu dönem, düzeni bozulmuş despotizmin ayakta
kalmak için direndiği bir dönemidir.
Osmanlı despotizminin bu iki yüz yıllık dönem içinde ayakta kalmak için gösterdiği direnç,
gerçekten ilginçtir. Bir yandan Batı Avrupa’da kapitalist üretim tarzı gelişiyor ve Osmanlı
devleti de bu Avrupa ile ticarî ilişkiler geliştiriyor. Ama öte yandan aynı Osmanlı devleti,
kendisini bu kapitalist transformasyonun dışında tutabiliyor ve kendi bozuk düzenli yapısını,
müthiş bir direngenlikle iki yüz yıl daha sürdürebiliyor... Peki bu nasıl olabiliyor? Ya da
Osmanlı’nın bu “başarısı”nın sırrı nerededir? Bunun o dönemdeki dış faktörlerle
açıklanabilecek pek çok nedeni var kuşkusuz. Ama bizce bu sorunun asıl yanıtı, Osmanlı
despotizminin maddi temelini oluşturan Asyatik üretim tarzının iç mekanizmalarında
aranmalıdır.
Osmanlı toplumuna ilişkin önemli bir tartışma: Asyatik üretim tarzı ve “durgunluk” sorunu
Marx’ın, ileride yazmayı düşündüğü büyük esere hazırlık niteliğinde kaleme aldığı 1857-58
elyazmaları (Grundrisse), yazılışından neredeyse yüz yıl sonra (1953’te) yayımlanabilmiştir.
Marx bu elyazmalarının “kapitalizm öncesi ekonomi biçimleri” başlığını taşıyan bölümünde,
Asyatik üretim tarzının, diğer üretim tarzlarından (kölecilik ve feodalizm) farklı tipte bir
“üretim tarzı” olduğunu söylüyordu. Şöyle ki, Batı uygarlığının (Batılı sınıflı toplumların)
temelini oluşturan köleci ve feodal üretim tarzları, esas olarak toprakta özel mülkiyete
dayanırken, Doğu uygarlığının (Doğulu sınıflı toplumların) temelini oluşturan Asyatik üretim
tarzı, toprakta kolektif devlet mülkiyetine dayanmaktadır. Öte yandan Marx, Asyatik üretim
tarzının, tarihsel olarak (yani zaman bakımından) köleci ve feodal üretim tarzlarına ön gelen
bir aşama olduğunu belirtmektedir. 1859 yılında kaleme aldığı Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı adlı esere yazdığı ünlü önsözde de bu görüşünü yineler Marx: “Geniş çizgileriyle, asya
üretim tarzı, antik çağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik
şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler.” (Marx, Ekonomi
Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yay., Eylül 1993, s.24)
Sonradan Marx’ın bu açılımını yanlış yorumlayan kimi Marksistler, tarihsel bakımdan köleci
üretim tarzına ön gelen Asyatik üretim tarzının, içerdiği üretici güçler bakımından da
kölecilikten daha geri, daha ilkel bir üretim tarzı olduğunu iddia ettiler. Bu iddiaya ya da
varsayıma göre, Asyatik üretim tarzı, kolektif topluluk mülkiyetine dayanan ilkel sınıfsız
toplumdan (ilkel komünizmden), özel mülkiyete dayanan ilk sınıflı toplumlara (kölecilik ve
feodalizm) bir geçiş aşaması ya da bir “ara aşama” idi yalnızca! Marx’ın Katkı’ya önsözdeki
açılımını bu şekilde yorumlayanlar bu insanlar, Asyatik üretim tarzı ile köleci veya feodal
üretim tarzları arasında, yalnızca tarihsel bir ardışıklığın değil, organik bir geçişselliğin de
söz konusu olduğunu iddia ettiler. Yani onlara göre Asyatik üretim tarzı, tarihte kendi başına
kalıcı bir uygarlık yaratabilmiş bir üretim tarzı değildi. Bu üretim tarzı, ya köleciliğe ya da
feodalizme evrilen geçici ve “geçişsel” bir üretim tarzı idi yalnızca! Bu anlayış sahiplerine
göre, tarihteki temel üretim tarzları, yalnızca Batı tipi uygarlığa temellik etmiş olan kölecilik
ve feodalizm idi. Tarihsel evrim sürecinde ortaya çıkan Asyatik üretim tarzı ise, kalıcı hiçbir
uygarlık yaratamamış olan “talî”, “geçici” ve “ilkel” bir üretim tarzı idi!
Bu yaklaşımın, Marx’ın söyledikleriyle hiçbir ilgisi yoktur tabii ki. Bir kere Marx, Asyatik
üretim tarzını da diğer üretim tarzları gibi, “temel” bir üretim tarzı olarak tanımlar. Gerçi
Marx, Asyatik üretim tarzı ile köleci ve feodal üretim tarzları arasında tarihsel bakımdan bir
ardışıklık olduğunu söylemiştir, ama organik bir ardışıklık olduğunu hiçbir zaman
söylememiştir. Yani köleci ve feodal üretim tarzları, hiçbir biçimde Asyatik üretim tarzından
türemiş değillerdir. Ya da başka bir ifadeyle söylersek, Asyatik üretim tarzı, hiçbir zaman
köleciliğe ya da feodalizme evrilmiş değildir. Aslında Marx, kapitalizm öncesi ekonomik-
toplumsal kuruluşlara ilişkin olarak, iki ayrı sınıflı toplum tipi ve iki ayrı uygarlık çizgisi ayırt
etmektedir. Birincisi, toprakta kolektif devlet mülkiyetine dayanan Doğu despotizmi
tarzındaki sınıflı toplum tipi (Doğu’nun uygarlık çizgisi); ikincisi ise, toprakta özel mülkiyete
dayanan köleci ve feodal üretim tarzındaki sınıflı toplum tipi (Batı’nın uygarlık çizgisi).
Ekonomik-toplumsal kuruluşların tarihsel evrim süreçleri incelendiğinde görülmektedir ki,
antik çağlardan zamanımıza kadar olan tarihsel dönemde, Asyatik sınıflı toplumlardan
hiçbiri, köleciliğe ya da feodalizme evrilmiş değildir. Asyatik üretim tarzından, gene Asyatik
üretim tarzından başka bir şey türememiştir. Ta ki kapitalizm bir dünya sistemi olarak
gelişip, Asyatik üretim tarzı temelinde oluşmuş ekonomik-toplumsal kuruluşları dışardan bir
etkiyle çözene kadar! Marx’ın ortaya koymuş bulunduğu bu “iki ayrı uygarlık çizgisi” ve “iki
ayrı sınıflı toplum tipi” çözümlemesi doğru bir şekilde kavranmadığı ve kabul edilmediği
takdirde, Marx’ın tarihsel maddecilik kuramının bütünsel bir kavranışının mümkün
olamayacağı yeterince açık olmalı.
Öte yandan, Marx’ın çözümlemelerinden, Asyatik üretim tarzının, köleci ve feodal üretim
tarzlarından daha geri ya da daha ilkel bir üretici güçler düzeyini temsil ettiği ve hep de öyle
kaldığı gibi bir sonuç çıkarmak asla doğru değildir. Zira tarihte, sahip olduğu üretici güçlerin
gelişme düzeyi bakımından ilkel (arkaik) bir aşamada bulunan Asyatik sınıflı toplumlara
(örneğin eski çağlardaki Sümer, Hint, Mısır vb. uygarlığı) rastlandığı gibi, üretici güçlerin
gelişme düzeyi bakımından, köleci ve feodal aşamalara eşdeğerde bir gelişme gösteren
Asyatik üretim tarzlı sınıflı toplumlara da rastlanmıştır. Üstelik bu ikinciler yakın çağlara
kadar varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Örneğin, 16. yüzyılın sonlarına kadar parlak bir
gelişme sergileyen Çin ve Osmanlı İmparatorlukları gibi.
Dolayısıyla, “Asyatik sınıflı toplumlarda üretici güçler mutlak bir durgunluk içindedir”
gibisinden bir varsayımın ya da iddianın, bizce hiçbir geçerliliği yoktur. Tersine, üretici
güçlerin gelişme düzeyi bakımından bir karşılaştırma yapıldığında, Asyatik üretim tarzı
çerçevesinde oluşmuş kimi Doğu uygarlıklarının, köleci ve feodal üretim tarzı çerçevesinde
oluşmuş kimi Batı uygarlıklarından daha parlak bir üretici güçler ve teknolojik gelişme
düzeyini yansıttıkları rahatlıkla söylenebilir. Örneğin, Asyatik üretim tarzı çerçevesinde
gelişen kimi İslam devletlerinin Orta Çağ’da yarattıkları uygarlıkların, Batı’da feodal üretim
tarzı çerçevesinde yaratılan uygarlıktan çok daha parlak bir uygarlık düzeyini dışa vurduğu
yadsınamaz bir gerçekliktir. Keza aynı şekilde, 16. yüzyılın sonlarına değin çağlarının en
gelişmiş devletleri olarak kabul edilen Çin ve Osmanlı İmparatorluklarının sergiledikleri
uygarlık düzeyi de bu savın doğruluğunu kanıtlayan bir başka örneği oluşturmaktadır.
Bu konuda Marx da (gerek Grundrisse’de ve gerekse Kapital’de) farklı bir görüş ileri sürmüş
değildir kuşkusuz. Marx hiçbir zaman, “Asyatik üretim tarzı üretici güçlerin mutlak
durgunluğu ile karakterize olur” gibisinden bir genelleme yapmış değildir yazılarında. O,
“durgunluk” kavramını üretici güçler bağlamında değil, üretim ilişkileri bağlamında
kullanmış, yani Asyatik üretim tarzı çerçevesinde “durgun üretim ilişkileri”nden söz etmiştir.
Marx’ın bu tespiti, Asyatik üretim tarzına sahip eski Doğu toplumlarının tarihsel evrim
çizgisini anlamamız bakımından fevkalâde öneme sahip bir tespittir kuşkusuz. Önemlidir,
çünkü Marx’ın bu tezi, kapitalist üretim tarzının köken olarak niçin Asyatik üretim tarzından
değil de, feodal üretim tarzından türediğinin tarihsel koşullarını açıklamaktadır bize.
Tarihte ortaya çıkan Asyatik üretim tarzlarının çeşitli gelişkinlik düzeyinde olmaları, üretici
güçlerin bu üretim tarzı çerçevesindeki değişik gelişme düzeylerine bağlıdır. Ama öte
yandan, ne kadar çeşitlilik gösterirlerse göstersinler, kapitalizm öncesi çağlarda Asyatik
üretim tarzları başka bir üretim tarzına evrilmeksizin durmadan kendilerini yinelemişlerdir.
Asyatik üretim tarzının bu biçimdeki sürekliliği, aslında bu üretim tarzı çerçevesinde
toplumsal koşulların, yani “üretim ilişkilerinin” durgunluğuna işaret eder. İşte Marx’ın Doğu
toplumlarına ilişkin olarak dillendirdiği “durgunluk sorunu” da, esasen bu “üretim ilişkilerinin
durgunluğu”dur. Marx Kapital’de şunu yazdı: “Asya’da toprak rantı vergilerin temelini
oluşturur ve ayni olarak ödenir. Orada durgun üretim ilişkilerine dayanan bu rant biçimi,
dolayısıyla eski üretim tarzını sürdürür. Türk imparatorluğunun ayakta kalma gizemlerinden
biri de budur.” (Marx, Kapital, c.1, Sol Yay., 1978, s. 155)
Yazımızın bu bölümünde değineceğimiz üzere, Asyatik üretim tarzınca temellendirilmiş
olmasına karşın, Osmanlı toplumunun sahip olduğu üretici güçler ve teknolojik düzey
(özellikle kentlerde), hiç de Avrupa feodalitesinin sahip olduğu düzeyden daha geri değildi.
Özellikle de Osmanlının 15 ve 16. yüzyıllardaki ekonomik ve siyasal ihtişam dönemlerinde.
Osmanlılar bu dönemde, savaş teknolojisindeki gelişmeler açısından olduğu kadar,
kentlerindeki endüstri ve el zanaatlarının gelişimi bakımından da Avrupa’dan öndeydiler. Ne
var ki, üretici güçlerin ve teknolojik düzeyin bu görece gelişmişliğine karşın, üretim
ilişkilerindeki sürekli durgunluk, aşağıda göreceğimiz gibi, sonunda her alanda bir tıkanıklığa
yol açmıştır Osmanlı toplumunda.
Asyatik üretim tarzına özgü “durgun üretim ilişkileri”nden kaynaklanan genel durgunluk
görüntüsü, Osmanlı toplumunda kendini iki düzeyde dışa vurmaktaydı. Birincisi, kırsal kesim
düzeyinde yaşanan durgunluktur. Kırsal kesimdeki durgunluğu, Osmanlı devletinin genel bir
kural olarak tarımsal artığın tümüne el koyması yaratmaktaydı. Bu el koyma nedeniyle,
serbest meta değişimine (ticarete) konu olacak bir artık-ürün birikimi kalmıyordu köy
topluluklarının elinde. Osmanlı devleti bu yolla, kırsal kesimde kendisinden bağımsız
ekonomik güç odaklarının türemesini engellemiş oluyordu tabii ki. Ama diğer taraftan, bu el
koyma biçimi, kırsal kesimin son derece geri ve hemen hemen hiç değişmeyen bir teknolojik
düzeyde kalmasına da neden oluyordu. Yalıtık köy toplulukları, bu durumda ancak kendi
basit yeniden üretimlerini sağlayabiliyorlardı. Doğu despotizminin temel çelişkisi de işte bu
noktada sırıtıveriyordu: Osmanlı despotizminin esas temelini oluşturan kırsal kesim (reaya
çiftlikleri), yalnızca üretim ilişkileri bakımından değil, üretici güçlerin gelişmesi (teknolojik
düzey) bakımından da bir durgunluğa mahkûm olurken, devlet ricalinin (siyasal gücün)
karargâhı durumundaki şehirler, fetihlerden gelen bir dış artıkla da beslenerek parlak bir
gelişme gösterebiliyorlardı. Ne var ki, bu “parlak gelişme”nin ne kadar yanıltıcı olduğu ve
despotik sistem içinde üretici güçlerin genel gelişme düzeyinin son tahlilde durgun üretim
ilişkileri tarafından sınırlanmış bulunduğu gerçeği, Osmanlının gerileme döneminde (17 ve
18. yüzyıllarda) bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacaktı.
Asyatik üretim tarzının işleyişi çerçevesinde, kent ile köy arasında giderek derinleşen
farklılaşma (teknoloji ve üretici güçler kentsel kesimde görece bir gelişme gösterirken,
köysel kesimde genel bir durgunluğun hüküm sürmesi), sonunda kentleri ayrı bir “gezegen”
haline getirirken, kendi kaderine terk edilmiş köyleri tarihin dışına iteler. Despotizmin siyasal
güç merkezleri olan kentler, Asyatik üretim tarzı çerçevesinde daha da geliştikçe, köysel
kesimdeki durgunluğun yol açtığı tarih-dışılık daha da belirginleşir. Bu nedenle, tüm Doğu
uygarlığının tarihinde olduğu gibi, Osmanlı toplumunun tarihinde de, gerçek tarihsel
harekete (toplumsal ve siyasal mücadelelere) katılabilen yalnızca kentsel kesim olmuştur.
Ama öte yandan, kentlerdeki bu gelişmeye rağmen, üretici güçlerin genel gelişme düzeyi
bakımından Asyatik üretim tarzında aşılamayacak bir sınır da vardır. Tarihteki örnekler de
göstermiştir ki, Osmanlı toplumu da dahil, tüm Asyatik sınıflı toplumlarda, üretici güçlerin
genel gelişme düzeyi feodalizme “eşdeğerde” bir gelişmenin daha ötesine geçemez.
Örneğin, Batı feodalitesinde kapitalizmin gelişmesine yol açan tefeci ve tüccar sermayesi,
Asyatik üretim tarzı temelinde biçimlenmiş Osmanlı toplumunda yozlaşma ve çürümeden
başka bir şeye yol açmamıştır. Kısacası, Asyatik sınıflı toplumlar, üretici güçlerin gelişme
düzeyini kendi içsel dinamikleriyle kapitalizme evriltme imkânına hiçbir zaman sahip
değillerdi. Çünkü bu üretim tarzının durgun üretim ilişkileri, son tahlilde bu evrimi engelleyici
bir rol oynuyordu. Nitekim aşağıda da açıklayacağımız üzere, 17. yüzyıldan itibaren Batı’da
kapitalizm gelişirken, Osmanlı ekonomisinin bu gelişmeye eklemlenememesi, tersine bir
gerileme süreci içine girmesi, gene aynı nedenden, yani Asyatik üretim tarzının kendi içsel
dinamikleriyle başka bir üretim tarzına evrilme kabiliyetine sahip olmamasından
kaynaklanıyordu. Bu kabiliyetsizliğin başlıca nedeni ise, tüm sisteme egemen olan durgun
üretim ilişkileridir. Üretim ilişkilerinde bu durgunluğu yaratan nedir diye sorulacak olursa,
cevabımız, “Doğu despotizmi tarzındaki devlet örgütlenmesi”dir, olacaktır.
Osmanlı despotizmi kapitalist Avrupa’yla karşılaşınca neler oluyor?
16. yüzyıla girerken, yeni bir çağın açılacağını haber veren çok önemli gelişmeler olmaktadır
Batı Avrupa’da. 1492 yılında İspanyollar Amerika kıtasına ayak bastılar. Hemen ardından,
1498 yılında Portekizli gemiciler, Atlantik’ten Afrika’yı dolanarak Hindistan kıyılarına
ulaştılar. 16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde (1540’larda) ise, Portekizliler okyanusta açılan
yeni ticaret yolunu kullanarak Hindistan, Malaka ve Çin’le ticaret yapmaya başladılar. Aynı
tarihlerde Amerika’dan Avrupa’ya (İspanya’ya) dalga dalga altın ve gümüş akmaya başladı.
Kuşkusuz tüm bu gelişmeler, iktisadî devrim diye nitelendirilecek muazzam ekonomik
değişimlere yol açacaktı Batı Avrupa’da.
Batı’da kapitalizm çağına bir ön giriş olarak kabul edilen merkantilizm döneminin başlaması
ise, Avrupa’nın tarihsel gelişimini tamamen farklı bir mecraya sokacaktı. Öte yandan
Avrupa’daki bu gelişmeler, başta Doğu Akdeniz havzası ekonomileri olmak üzere, tüm
Doğu’nun ekonomik ve toplumsal tarihini de derinden etkilemekte gecikmeyecekti. Doğu-
Batı ticaretinin 17. yüzyıldan itibaren Akdeniz’den Atlantik Okyanusu’na kayması sonucunda,
eskiden Akdeniz’e gelip oradan tüm dünyaya dağılan Kuzey Afrika’nın altını, Hindistan’ın ve
Çin’in değerli metaları, şimdi okyanusta açılan yeni ticaret yolları üzerinden doğruca
Avrupa’ya taşınmaktaydı. Bu malları taşıyanlar ise, sahneye yeni çıkan ve kısa zamanda ün
yapan Portekizli, İngiltereli, Hollandalı tüccarların gemileriydi.
Bizans’ın fethinden sonra zaten Batı’nın ekonomik coğrafya sınırları içine girmiş bulunan
Osmanlı Devleti ise, Batı Avrupa’daki bu gelişmelerden esaslı bir şekilde etkilenecek Doğu
devletlerinin başında geliyordu. Atlantik’te büyük deniz ticaret yollarının açılmasıyla birlikte,
Osmanlı’nın egemenliği altındaki Doğu Akdeniz ticareti ve Doğu ticaret yolları (baharat ve
ipek yolu) eski önemini yitirecek ve Osmanlı’nın buralardan elde ettiği gelir kaynakları
zamanla kurumaya başlayacaktır. 17. yüzyıldan itibaren merkantilist bir politika güden
Avrupa’ya kıymetli maden (altın, gümüş) akışı hızlanırken, aynı tarihlerde Osmanlı devleti
bir kıymetli maden darlığı içine girecektir. Nitekim, Osmanlı akçesinin istikrarını yitirmesi de
bu dönemde başlayacak ve takip eden dönemlerde Osmanlı parası, Batı Avrupa’daki maden
akışına bağlı olarak sık sık devalüasyonlarla yüz yüze gelecektir.
Batı Avrupa’da merkantilizmin gelişmesi Osmanlıyı nasıl etkiliyor?
16. yüzyılın sonlarına kadar, Osmanlı ülkelerinden Batı Avrupa’ya (Fransa, İngiltere,
Hollanda) önemli bir ticaret faaliyeti olmamıştır. Osmanlının dış ticareti daha çok Doğu’ya
(Mısır, Yemen, Arabistan, İran, Kırım, Kafkasya vb.) yapılan bir ticaretti. Bu dönemde iç ve
dış ticaret faaliyetleri, hâlâ devletin mutlak tekelinde ve sıkı kontrolü altında bulunmaktadır.
Çünkü Osmanlı devleti 17. yüzyıla girildiğinde de eski anlayışını sürdürmekte ve tüm gelir
getirici faaliyetleri ya da gelir kaynaklarını, hazineyi güçlendirmek amacıyla
değerlendirmektedir. Zenginleşmenin tek yolunun hâlâ fetih savaşları ve toprak zaptı
olduğuna inanan devletlû sınıf, bunun için devletin (yani sarayın, yönetici sınıfın, ordunun)
artan harcamalarının karşılanmasını, en önde gelen bir amaç olarak bellemektedir. Ticaret
de hazineyi güçlendirici bir gelir kaynağı olarak görüldüğü için, daha baştan devletin tekeli
altında tutulmaktadır.
Aşağıda anlatacağımız gibi, Batı Avrupa’da devletler merkantilist bir politika güderek, kendi
lehlerine bir ekonomik genişleme sağlarken, Osmanlı devletinin yüksek katlarında hâlâ
Asyatik despotizmin mantığı işlemektedir. Bu mantığa göre, üstün bir “savaş gücü” ile,
“güçlü bir hazine”ye sahip olmak, bir devletin siyasal gücünün ve iktisadî zenginliğinin tek
yoludur! Nitekim bu anlayış nedeniyledir ki, Osmanlı devleti, tüm ekonomik faaliyet
alanlarına (tarım, iç ve dış ticaret, endüstri, madenler vb.) toplumun iktisadî gelişmesini
sağlayacak “yatırım ve üretim” alanları olarak değil, hazinenin (yani devletlû sınıfın)
doyurulmasını sağlayacak bir akar, bir gelir kaynağı (mukataa) olarak bakmaktadır.
Dolayısıyla, bu alanlarda faaliyet yürüten kişileri de, devlet hazinesine gelir sağlayan, yani
devletin hizmetkârı olan unsurlar olarak görmektedir. Bu hâkim mantık nedeniyledir ki,
Osmanlı devleti, mutlak tekeli altında bulundurduğu tüm iktisadî faaliyet alanlarını, iç ve dış
kapitülasyonlarla (yani bu alanlarda faaliyet yürüten yerli ve yabancı kişilere imtiyaz ve tekel
hakkı vererek) yürütmüştür hep.
Oysa aynı dönemde bambaşka bir ekonomik ve siyasal gelişme yaşanmaktadır Batı
Avrupa’da. Özellikle İngiltere, Fransa, Hollanda gibi toprakları nispeten küçük olan devletler,
fetih savaşlarına girişmeden ve başka ülkeleri zaptetmeden de iktisadî güçlerini arttırmanın
yolunu bulmuş gibidirler. Feodalizm döneminin devlet anlayışını çoktan aşmış bulunan bu
ülkelerin devletleri, gelişmekte olan sınıf (ticaret burjuvazisi) ile işbirliğine girişerek ve bu
sınıfın iktisadî girişimlerinin önünü açarak, dışarıdan içeriye “ticaret” yoluyla zenginlik
kaynaklarının (altın ve gümüş) akmasını sağlıyorlar. Bu ekonomik siyasete “merkantilizm”,
bu siyaseti güden devletlere de “merkantilist” devletler deniyor Avrupa’da.
Merkantilist devletlerin amacı, ticaret yoluyla altın ve gümüş elde etmek. Bunda da en
önemli araç, tabii ki, ordu ve fetih değil, ticaret ve de özellikle dış ticarettir. Bir ülke dış
ticaretini daima kendi lehine olacak şekilde düzenlerse, ticaret, sermaye biriktirmenin ve
iktisadî zenginliğin kaynağı haline gelebilir diye düşünüyor merkantilist devletler. Bir ülke
dışardan düşük değerli maddeler ithal edip, bunu kendi nüfusunun iş gücü ile işledikten
sonra, daha yüksek bir değerle tekrar ülke dışına satarsa, başka ülkeler aleyhine kendi
servetini arttırmış oluyordu.
Merkantilistlere göre, bir ülkenin zenginleşebilmesi için, dış ticaret ödemeler dengesinde
daima kendi lehine bir fark yaratılmalı ve bu fark da değerli maden (altın ve gümüş ) olarak
ülke içine girmeliydi. Bir ülkede değerli madenlerin artışı, para hacmini ve para dolaşımını
genişletecek ve bu da endüstri ve ticaret alanlarının genişlemesine yol açacaktı. O halde
devletin görevi, bu genişlemelerin gerektirdiği bütün şeyleri yapmaktı. Sonuçta bu mantık,
Avrupa’nın bu tüccar devletlerini ilerde sömürgeci devletler haline de getirecek ve
merkantilizm ile sömürgecilik el ele yürüyecektir.
İşte 17. yüzyıldan itibaren bu zihniyetle hareket eden Batı Avrupa’nın tüccar devletleri,
ticaret yapmak üzere dünyanın dört bir yanında koşturan kendi tüccarlarını desteklerlerken,
aynı tarihlerde klasik despotik anlayışını sürdürmekte olan Osmanlı devleti kendi tüccarlarını
mutlak kontrol altında tutuyor ve onlara asla hareket serbestisi tanımıyordu. Ama öte
yandan aynı Osmanlı devleti, Avrupalı tüccarlara kendi ülkesinde faaliyet yürütmeleri için
ticarî imtiyaz ve tekel hakları (kapitülasyonlar) vermekten de çekinmiyordu! Peki neden?
Çünkü o tarihlerde kendi devletinin ihtişamından ve gücünden son derece emin olan Osmanlı
egemen sınıfı, yeni fetih savaşlarına çıkmadan önce, kimi Avrupalı devletlerle barış tesis
etmek, onların “dostluğunu” kazanmak istiyordu. Yani başlangıçta Osmanlı egemen sınıfı,
Avrupalı devletlere (örneğin Fransa’ya) tanıdığı iktisadî kapitülasyonları, siyasal bir dostluk-
müttefiklik gösterisi olarak algılıyor. Bu kapitülasyonların, yarın kendisine getireceği
ekonomik zararları asla düşünmüyor. Hatta işin içinde komisyon ve rüşvet de dönmeye
başladığı için, bir kısım devlet ricali bu işe bilerek de göz yumuyor.
İşin ilginç yanı, Osmanlı devletinin Batı Avrupalı devletlere kapitülasyonlar vermesi, tam da
bu devletlerin merkantilist bir iktisat politikası uyguladıkları, yani dışarıya karşı kendi
gümrük duvarlarını yükselttikleri bir döneme rastlıyor. Nitekim, Osmanlıların uyguladığı bu
kapitülasyon politikası (yani Avrupalı tüccarlara kendi topraklarında birtakım ticarî imtiyazlar
ve tekel hakları tanıması), Batı Avrupa ile ekonomik ilişkilere girdikleri 17. yüzyıldan
itibaren, hep Osmanlıların aleyhine işleyecek ve Osmanlı maliyesi ve para sistemi üzerinde
yıkıcı etkileri olacaktır.
Batı’daki para ve fiyat devriminin (kapitalist gelişmenin) Osmanlının malî düzeninde yarattığı
derin bunalım
Osmanlı devletinin 16. yüzyıl boyunca İran’la, Macaristan’la, Batı Akdeniz’de İspanya’yla
yürüttüğü uzatmalı savaşlar, yıllar içinde devletin giderlerini öylesine arttırmıştı ki, yüzyılın
sonuna gelindiğinde, toplumda sarsıcı bir para darlığı ve malî kriz baş gösterecekti. 1592
yılında devletin harcamaları gelirlerini yarım milyondan fazla geçti ve hazine askerîn maaşını
ödeyemez duruma geldi. Bu durumda, askerî kesimin en azgın silahlı gücü olan kapıkulu
sipahilerin (sipah) ilk ayaklanma girişimleri olur. Patlak veren bu ilk bunalım, sarayın
(padişahın) iç hazinesinden alınan parayla atlatılabilir ancak. Fakat bu tarihten itibaren,
Osmanlı parası bir daha istikrara kavuşamayacaktır artık. Çünkü devletin güttüğü para ve
maliye politikası, yeni dönemin, yani Batı Avrupa’yla girilen ekonomik ilişkilerin (dış
ticaretin) gereklerine göre değil, hâlâ eski zihniyete (yani hazinenin ihtiyaçlarının
karşılanmasına) göre belirlendiği ve askerî bürokrasinin sayısı da sürekli arttığı için, maaşları
ödeyemez duruma gelen devlet, sürekli olarak paranın değeriyle oynamak (para tahşişi
yapmak) zorunda kalır. Nitekim ilk büyük devalüasyon ve ardından da büyük kalpazanlık
olayları bu dönemde yaşanacaktır. Üstelik bu para kalpazanlığı, Osmanlı devlet ricalinin
bilgisi dahilinde, Avrupalı bankerler tarafından yürütülmektedir. Avrupalı bankerler ve
sarraflar dışarıda basılan ayarı bozuk (değeri düşük) sikkeleri Osmanlıya satmakta ve bu
yolla büyük vurgunlar vurmaktadırlar. Tabii, ülke içinde buna göz yuman vezirler, vezir-i
azamlar, üst düzey bürokratlar da bu kalpazanlıktan bolca nemalanmaktadırlar. Sonuçta, bu
malî buhran döneminde, en tepeden en alt kademeye kadar tam bir yozlaşma ve çürüme
yaşanacaktır Osmanlı yönetici sınıfı içinde.
Bütün bu 17 ve 18. yüzyıllar, Osmanlının despotik sisteminde esaslı bozulmaların ve
çözülmelerin yaşandığı önemli bir tarihsel dönemdir. Artık Osmanlı padişahları orduyu eskisi
gibi öyle kolay kolay savaşlara da süremezler bu dönemde. Asker savaşmak istemez ya da
savaşmak için daha çok altın, daha çok “prim” talep eder padişahtan. Sefere çıkıldığında,
artık eskisi gibi esaslı bir zafer ve ganimet de söz konusu olmaz. Bunun sonucunda, sık sık
isyanlar da baş gösterecektir kapıkulu sipahiler ve yeniçeriler arasında. Öte yandan bu
dönem, egemen devletlû sınıf içinde bireysel servet yığma yarışının da başladığı bir
dönemdir. Saray, kapıkulu bürokrasi, paşalar, vezirler, mültezimler ve sarraflar arasında
kurulan çıkar zinciri de, devlet katında başlayan yozlaşma ve çürümenin esaslı bir
göstergesidir. Örneğin, kapıkulu ocaklarının en disiplinlisi olan yeniçerilerin bozulması ve
çoğunun esnaflık yapmaya başlaması da bu dönemde olur. Yeniçeriler, “Bir çok ticaret
şubelerini tekelleri altına almaya, halkı kendileriyle alışverişe zorlamaya veya esnafın iş
yerlerine ‘baltalarını asma’ya başladılar (Denildiğine göre yeniçeriler, bir dükkâna uğrayıp,
kazançtan hisse istediklerini bildirmek üzere, oraya bir balta asarlarmış. ‘Balta olmak’ deyimi
bundan kalma. Bu bir nevi Amerika’daki gangsterlerin metodu).” (Niyazi Berkes, Türkiye
İktisat Tarihi, c.2, Gerçek Yay., 1970, s.166)
Ayrıca bu dönemde, sarayın içinde de esaslı bir boğazlaşma yürümektedir kapıkulu bürokrasi
ile köle kökenli saray hizmetkârları (harem ağaları vb.) arasında. Bu kavganın amacı da,
devlet hazinesi üzerinde kimin tahakkümünün geçerli olacağıdır. Bu amaçla saray içinde tam
bir çeteleşme oluşuyor. Ve bu çetelere mensup olan egemen sınıfın unsurları, hazineyi
soyarak, rüşvet yiyerek, sarraflarla gizli ortaklıklar kurarak muazzam servetler yığıyorlar. Ne
var ki bu servetler, daha sonra değineceğimiz üzere, Osmanlı sisteminde egemen olan
Asyatik üretim ilişkileri nedeniyle, üretken bir yatırıma hiçbir zaman dönüşemiyor ve
dolayısıyla, kapitalist sermaye yönünde bir evrimleşme sürecine giremiyor. Despotik
sistemin kendi örfî yasalarına göre, gayri meşru yoldan edinilmiş sayılan bu servetlerin ne
kadar büyük meblağlara ulaştığı, ancak bu servetlerin sahiplerinin kelleleri vurulup, malları
müsadere edildiğinde ortaya çıkabiliyor. Örneğin, saray çetelerinden birinin başında bulunan
valide Kösem Sultan öldürülüp, serveti müsadere edildiğinde, bu kadının 20 sandık altın
florisi ve bir alay da emlâkinin bulunduğu ortaya çıkıyor. Osmanlı yönetici sınıfının bir tek
unsurundan bu kadar “gizli” servet çıktığına göre, ötekilerin elinde biriken toplam servet
miktarı ne kadardır varın siz düşünün!
Bu temel bilgilerden sonra, artık, Batı Avrupa’yla (yani kapitalizmle) temasın Osmanlının
toplumsal sınıfları üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu, üretim ilişkilerinde ve mülkiyet
biçimlerinde ne gibi değişikliklere yol açtığını, egemen devletlû sınıf (bürokratik
korporasyon) içinde nasıl bir çatışma ve ayrışma yarattığını ve Osmanlı despotik sisteminin
bir bütün olarak bozuluşu üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu incelemeye geçebiliriz.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /6


Mehmet Sinan
21 Ocak 2007

17. yüzyıl: Avrupa kapitalizme, Osmanlı “bozuk düzenli” despotizme yelken açıyor
17. yüzyılda Batı Avrupa sömürgeciliğin eşlik ettiği bir kapitalizme yelken açarken, aynı
dönemde Osmanlı devleti derin bir malî bunalımın içinde debelenmekteydi. Osmanlının
yaşadığı bu malî bunalım, hem yönetici devlet sınıfı içinde çıkar çatışmalarına, hem de
toplumda sonu gelmez çalkantılara, karışıklıklara ve isyanlara yol açacaktı. Fakat, daha
sonra da değineceğimiz üzere, bu isyanlardan hiçbirisi, toplumu dönüşüme uğratacak
“devrimsel” nitelikte isyanlar düzeyine yükselemedi. Dolayısıyla Osmanlı toplumu,
Avrupa’nın yaşadığı devrimsel nitelikteki sosyo-ekonomik ve siyasal dönüşümlerin hiçbirisini
yaşamadı. Bunun temel nedeni ise, yapısı gereği Osmanlı toplumunun, Avrupa’dakine
benzer nitelikte ekonomik ve sosyal dönüşümleri gerçekleştirebilecek “içsel dinamikler”den
yoksun bulunmasıydı.
Öte yandan, Batı ile ilişkiye geçtiği 17. yüzyıldan itibaren, Osmanlı toplumunun yaşadığı
ekonomik, sosyal ve siyasal süreçler, asyatik sınıflı toplumlara özgü çok önemli bir gerçekliği
de ortaya koymaktaydı: Batı ile ekonomik ilişkiler geliştiren ve dolayısıyla Batı kapitalizminin
etkilerine açık hale gelen asyatik karakterli Osmanlı toplumunda, despotizmin eski “klasik”
yapısını aynen sürdürebilmesi artık çok güç, hatta imkânsız bir şeydi. Batı ile ilişkilerini
geliştirdiği 17. yüzyıldan itibaren, Osmanlı devleti artık “klasik bir despotizm” olarak değil,
“düzeni bozulmuş bir despotizm”, ya da “melez bir despotizm” olarak varlığını
sürdürebilecekti.
Osmanlı devletinde merkezî hazineden geçinmeli (ulufeli) asker-memurların (yeniçeriler ve
“sipah” denen kapıkulu sipahiler) sayısının sürekli artması, devletin giderlerini de anormal
bir şekilde artırmıştı. Bir de bunun yanı sıra, despotik bir devlet için neredeyse temel bir
“ekonomik faaliyet” haline gelmiş bulunan “fetih savaşları ve toprak zaptı”nın durmuş
olması, Osmanlı devletinin derin bir malî bunalımın içine sürüklenmesine yetmişti. Öte
yandan, Batı’dan gelen para ve fiyat hareketlerinin ekonomi üzerindeki sarsıcı etkileri de,
yaşanan malî bunalımın tuzu biberi olmuştu. İşte tüm bu olumsuz faktörlerin bir araya
gelmesi sonucunda, Osmanlı devleti için çok sıkıntılı ve çalkantılı bir dönem başlamış
oluyordu.
Bu çalkantılı dönemde, Osmanlı devletinin giderleri neredeyse gelirlerinin üç katına çıkmış
bulunuyordu. Bu durumda, merkezî hazineye acil gelir kaynakları sağlama telâşına düşen
Osmanlı yönetici sınıfı (kapıkulu bürokrasi), gelir getirebilecek her kaynağa el atmaya
başladı. Ne var ki, ekonomisi bütünüyle tarıma dayalı “asyatik bir üretim tarzı”nın dar
çerçevesi içine sıkışıp kalmış bulunan Osmanlı devletinin, tarım gelirleri dışında el atabileceği
başkaca bir önemli gelir kaynağı da bulunmuyordu.
Bu şartlar altında Osmanlı yönetici sınıfı, hazineye doğrudan nakit girişi sağlamak amacıyla,
üç yüz yıldan beri yürürlükte olan ve bir bakıma Osmanlı despotizminin alâmet-i farikası
haline gelmiş bulunan geleneksel toprak rejiminde (askerî tımar sistemi) esaslı bir
değişikliğe gitmek zorunda kaldı. Toprak rejiminde yapılan bu değişiklik, Osmanlı
despotizminin sosyo-ekonomik yapısında ve iç siyasal dengelerinde büyük sarsıntılara yol
açacak kertede önemli bir değişiklikti.
Bu önemli değişiklikten ilk ağızda etkilenenler, yaşamını kırsal alanda sürdüren reaya
(çiftçiler) ve tımar beyleri (sipahiler) oldular. Fakat bu etkilenme onlarla da sınırlı kalmadı.
Toprak rejiminde yapılan değişiklik, bir yandan Osmanlı’nın sosyal bünyesinde derin
sarsıntılara, karışıklıklara ve isyanlara (Suhte ayaklanmaları ve Celali isyanları) yol açarken,
diğer yandan devletin işleyiş mekanizmalarında ve bizzat yönetici bürokrasi içinde
yozlaşmalara neden oldu. Bu durum, despotik sistemde esaslı bir “düzen bozukluğu”na yol
açtı. “Bozuk düzenli despotizm” diye tanımladığımız bu dönem tam iki yüz yıl (17 ve 18.
yüzyıllar) sürmüş ve Osmanlı’nın bir yarı-sömürge haline gelmesiyle sonuçlanmıştır.
Toprak rejiminde yapılan esaslı değişikliğin ardından gelen bu “bozuk düzenli despotizm”
döneminin, “klasik despotizm” döneminden hangi noktalarda farklılaştığını ve nasıl bir
sosyo-ekonomik yapılanmaya yol açtığını tam olarak anlayabilmek için, Osmanlı toprak
rejiminin, değişiklikten önceki ve sonraki durumuna biraz daha yakından bakmak gerekiyor.
Böylece, bu iki dönem arasındaki farklılığı daha iyi kavrama olanağına da sahip olabileceğiz.
Osmanlı’nın klasik toprak rejimi, toprağa nasıl bir düzen getirmişti?
Bilindiği üzere, Osmanlı’nın klasik despotizm dönemi esas olarak Fatih Sultan Mehmed’le
başlamıştır. Mirî toprak rejimi uygulamasının yaygınlaştırılması ve genel bir kural haline
getirilmesi de esasen bu dönemde olmuştur. Uygulanan bu toprak rejimine göre, fethedilen
tüm tarımsal toprakların çıplak mülkiyeti (rakabe) tamamen devlete ait (mirî) oluyordu.
Devletin bu “üstün mülkiyet hakkı”, mutlak bir hak olup, devletin topraklar üzerindeki siyasi,
hukuki ve idari hükümranlığını ifade ediyordu. Genel bir kural olarak, devlet, mülkiyeti
kendine ait olan bu tarımsal topraklar üzerinde, doğrudan üreticilerin (reaya denen
çiftçilerin) sömürülmesi esasına dayanan vergisel (malî) bir düzen kuruyordu.
Bu vergisel düzenin işleyişi: Osmanlı devleti, hükümranlığı altındaki tarımsal toprakların
(mirî arazi) işletilmesini, yani ekonomik kullanım (tasarruf) hakkını, bu topraklar üzerinde
yaşayan veya sonradan bu topraklara yerleştirilen müslim ve gayri müslim reaya-çiftçilere
bırakıyordu. “Reayanın tasarrufuna bırakılan arazinin miktarı sınırsız olmayıp, toprağın
verimine göre, 80 ilâ 150 dönüm arasında değişen ‘çiftlikler’ olarak tahdit edilmişti. Her
ailenin elinde bir yahut iki çiftlik bulunması mümkündü.” (M. Akdağ’dan aktaran İsmail Cem,
Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Y., 1979, s.50) Çift, bir çift öküzle işlenebileceği
düşünülen bir toprak parçası idi. Toprak tasarrufunda temel birim (dolayısıyla vergiye de
esas olan birim) işte bu “çift” denen toprak parçası idi. “Çiftlik” kavramı da buradan
geliyordu.
Çiftliği tasarrufunda bulunduran reaya, devletin daimî kiracısı sayılıyor ve her bakımdan
devletin “koruması” altında bulunuyordu. Devlet reayayı koruyacak, gözetecek, reaya da
yaptığı üretimle devleti besleyecekti; kural bu! Devlet, mirî toprakları işleyen müslim ve
gayri müslim reayadan, toprak kirası (icar) olarak “çift resmi” ve “öşür” denen bir vergi
almaktaydı. Çift resmi, topraktan alınan sabit bir vergiydi ve nakdî olarak doğrudan merkezî
hazineye (devlete) ödeniyordu. Öşür ise reayanın ürettiği ürün üzerinden aynî olarak
(bölgelere ve toprağın verimine göre onda bir, sekizde bir, beşte bir vb. oranında) alınan bir
vergiydi. Öşür, doğrudan merkezî hazineye değil, devletin asker-memuru sayılan tımarlı
sipahiye “ürün olarak” ödeniyordu. Tabii, sabit toprak vergisi ve değişken üretim vergisi gibi
temel vergiler dışında, reayanın devlete ödemekle yükümlü olduğu daha pek çok çeşit vergi
(örneğin harçlar, cezalar, fetih seferleriyle ilgili olağanüstü savaş vergileri vb.) vardı.
Kısacası Osmanlı devleti, reayanın ürettiği tüm üründen düzenli bir vergi almaktaydı. Aslında
bu vergiler, toprak sahibi olarak devletin, doğrudan üreticiden (köylüden) çekip aldığı
“toprak rantı”ndan başka bir şey değildi. Marx’ın da belirttiği gibi, kapitalizm öncesi Doğu
toplumlarında despotik devletin “vergi” adı altında gerçekleştirdiği bir sömürü biçimiydi bu.
Müslim ve gayri müslim reayanın sırtına bindirdiği “vergiler” sayesinde, Osmanlı devleti de
reayanın ürettiği artık-ürün kütlesinin büyük bir kısmına el koymuş oluyordu. İşte
Osmanlı’nın o muazzam bürokratik-despotik devlet makinesi, reayadan çekilip alınan bu
artık-ürün kütlesi sayesinde ayakta duruyordu. Padişah ailesi, kapıkulları, beyler, paşalar,
vezirler, kadılar, müderrisler vb., yani despotik devlet makinesini oluşturan asalak Osmanlı
bürokrasisinin tümü, müslim ve gayri müslim doğrudan üreticinin (reayanın) sırtından
geçiniyordu. İlerde göreceğimiz üzere, fetihler ve toprak genişlemesi sayesinde 17. yüzyıla
kadar tıkır tıkır işlemiş olan bu bürokratik-despotik makine, ilkin toprak düzeninde, sonra da
diğer mekanizmalarda meydana gelen arızalar ve bozulmalar nedeniyle esaslı bir şekilde
sarsılmış ve belli bir tarihten sonra da “ayarı bozuk bir saat” gibi işlemeye başlamıştır.
Klasik despotizm düzeninde, toprağı işleyen reayanın devletin “daimî kiracısı” konumunda
olması, onu toprağa bağımlı kılan ve dolayısıyla topraktan kopmasını engelleyen bir
faktördü. Reaya adeta toprakla bütünleşmiş ve toprağın bir parçası haline gelmişti. Yıllarca
aynı toprak parçası üzerinde kendisine yüklenen üretim fonksiyonunu, babadan oğula geçen
bir süreklilik içinde sürdürmek zorundaydı. Görüleceği üzere bu bağımlılık, insanı insana
değil, insanı toprağa bağlayan bir “bağımlılık” ilişkisidir. Reaya toprağa bağlıdır, ama Batı
feodalitesinde olduğu gibi, bir kişiye (efendiye) bağımlı değildir. Öte yandan, reayanın
toprak üzerindeki tasarruf (toprağı kullanma-zilyedlik) hakkı, daimî olan ve mirasla
geçebilen (irsî) bir haktı. Ne var ki, reayanın sahip olduğu bu “tasarruf” hakkı, mutlak
anlamda bir “özel mülkiyet” hakkı olmaktan da çok uzaktı. Çünkü reaya, kendi zilyedinde
olan toprağı (çiftliği), hiçbir biçimde başkasına satamaz, devredemez veya bağışlayamazdı.
Osmanlı’nın toprakta uyguladığı “dirlik” (askerî tımar) düzeni: Osmanlı devleti her bölgedeki
ekilebilir toprakları, kendisine sağlayacağını tahmin ettiği vergi gelirine göre, “tımar” denen
birimlere ayırıyordu. Tımarlar, Osmanlı’nın askerî-malî gücünü ayakta tutan tarımsal temelli
bir “gelir kaynağı” idiler. Devlet bu tımarları, kendi hizmetinde çalışan çeşitli düzeyde askerî
görevlilerine birer geçim kaynağı (dirlik) olarak tahsis ediyordu. Dirlik, bir nevi maaş yerine
geçen bir gelir kaynağı idi. Devletten dirlik alanlar, toprağın gelirinden yararlanma (intifa)
hakkına, yani reayanın ödeyeceği vergilerin bir kısmını, kendi geçimlerini sağlamak üzere
doğrudan toplama yetkisine sahip oluyorlardı.
Görüleceği üzere, dirlik sahibi burada toprağın kendisine değil, yalnızca ve belirli bir süre için
“gelirine” sahip olmaktadır. Bu bakımdan, dirlik sahibinin burada elde ettiği hak, kendi özel
toprak mülkiyetinden kaynaklanan “ekonomik bir hak” olmayıp, devlet hizmetinde
bulunmasından kaynaklanan, göreve bağlı fiskal (malî) nitelikte bir haktır. Dirlik sahibinin
toprakta çalışmak (“doğrudan üretici” olmak) veya toprağın “işletmecisi” olmak gibi bir
durumu yoktur. Dolayısıyla, toprak üzerinde üretimle ilgili kararları (yani ekonomik
kararları) o vermemektedir. Aşağıda değineceğimiz üzere, toprağın nasıl işleneceğine, ne
ekilip ne biçileceğine karar veren, aslında toprağa tasarruf eden, yani reayadır.
Öte yandan, bu sistemde toprağın kuru mülkiyeti (rakabe) devlete ait olduğundan, dirlik
sahibinin kendisine tahsis edilen dirliği (tımar toprağını) herhangi bir biçimde bölmesi,
parçalaması, bir başkasına satması veya devretmesi, ya da devletin izni ve rızası olmaksızın
çocuklarına miras bırakması söz konusu olamazdı. Genel bir kural olarak dirlikler padişahtan,
yani merkezî idareden çıkan bir imtiyaz fermanıyla verilir ve bu belgeye “tezkire” veya
“berat” denirdi.
Bir tımarı meydana getiren temel unsur, toprağı ve sakinleriyle birlikte köylerdir. Osmanlı’da
köyler, doğrudan üretici konumunda olan onlarca “reaya hanesi”nden (dolayısıyla reaya
çiftliğinden) oluşmaktaydı. Bu durumda, bir veya birden çok köyü kapsayan bir tımar, pek
çok reaya hanesini ve dolayısıyla reaya çiftliğini bünyesinde barındırmış oluyordu. Bazen de
tersine, bir köyü oluşturan haneler (reaya çiftlikleri) beşerli veya onarlı gruplar halinde
bölünüyor ve bu gruplar birkaç tımar beyi (sipahi) arasında paylaştırılıyordu. Dolayısıyla,
Osmanlı tımar sisteminde “büyük köyleri, kasabaları, hatta şehirleri ve limanları içeren
büyük tımarlar olduğu gibi, bir tek köyü bölüşen küçük tımarlar da vardı.” (Halil İnalcık’tan
aktaran Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, c.1, s.240)
Dirlikler sağladıkları vergi gelirlerinin önemine ve büyüklüğüne göre üçe ayrılmaktaydı: Yıllık
vergi gelirleri 100 bin akçenin üstünde olan dirliklere “has”, 20-100 bin akçe arasındakilere
“zeamet”, 3-20 bin akçe arasındakilere de “tımar” deniyordu. Has’lar, başta padişah olmak
üzere yüksek yönetici bürokrasiye (sadrazam, vezir, defterdar, beylerbeyi, sancak beyi vb.)
ayrılmaktaydı. Zeamet ise, tımarlı sipahilerin en büyük komutanları olan alay beylerine ve
merkezde görev yapan yüksek memurlara verilmekteydi. Has ve zeamet sahipleri
kendilerine ayrılan dirlik topraklarında oturmak zorunda değillerdi. Bürokrasinin üst
tabakasını oluşturan bu kesimler, Osmanlı’nın bir nevi askerî yönetim karargâhları
konumunda olan şehirlerde otururlardı.
Dirliğin en yaygın olan türü, sisteme de adını vermiş olan “tımar” birimi idi. Tımarlar,
devletin toprak zaptı için yaptığı savaşlarda yararlılık gösteren savaşçılara “ihsan” edilirdi.
Tarımsal alanda “askerî görevler” üstlenen bu savaşçılara tımarlı sipahi veya tımar beyi
deniyordu. Tımar beyleri askerî seferlere katılmak ve beraberlerinde kendi yetiştirdikleri ve
donattıkları belli sayıda asker (cebeli) getirmekle yükümlüydüler. Tımar beyleri, devletin
kendilerine tahsis ettiği yıllık tımar gelirinin ilk üç bin akçelik kısmından sonraki her üç bin
akçelik kısmı için, bir cebeli hazırlamak zorundaydılar. Osmanlı askerî sınıfının en alt
kesimini oluşturan tımarlı sipahiler, 16. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı ordusunun en
önemli ve sayıca en kalabalık savaş gücünü oluşturdular. Örneğin, “Osmanlı tımar sistemi,
16. yüzyılda sayıları Rumeli eyaletlerinde yaklaşık 75 bin, Anadolu eyaletlerinde de 92 bin
olarak hesaplanan bir sipahi ordusunun hazır tutulmasını sağlıyordu”. (Kaynak: Ana
Britannica)
Aşağıda göreceğimiz üzere, savaş zamanında orduya katılan, barış zamanında ise
tımarlarının başında duran ve merkezî otorite (padişah) tarafından tımar gelirlerini
(vergileri) toplamaya memur kılınan tımar beyleri, hiçbir zaman bağımsız bir sınıf (bir toprak
soyluluğu sınıfı) oluşturmuyorlardı. Hele Fatih devrinden itibaren, merkezî devletin despotik
yapılanması daha da pekişince, bu kesimin toprak üzerindeki gücü iyice kırılacaktı. Sonuç
olarak, Osmanlı toprak sistemine özgü bir sosyal kategori olan ve Osmanlı yönetici sınıfının
(bürokratik korporasyonun) en alt kesiminde yer alan “tımarlı sipahi”, zaman içinde
tasfiyeye uğrayan bir unsur olmaktan öteye geçememiştir.
“Reaya-sipahi” ilişkisi ile “serf-senyör” ilişkisi aynı karakterde bir ilişki midir?
Bu oldukça tartışmalı bir konudur. Soruyu doğru bir şekilde yanıtlayabilmek için, bu kez de
Batı feodalitesindeki serf-senyör ilişkisinin hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığına ve nasıl
bir içeriğe sahip olduğuna biraz bakmamız gerekecek. Bu bize aynı zamanda, Osmanlı’nın
despotik sistemi ile Batı’nın feodal sistemi arasında bir karşılaştırma yapma olanağı da
sağlayacaktır.
Osmanlı toprak sisteminin iki temel unsuru olan tımar beyi (sipahi) ile reaya (çiftçi)
arasındaki ilişkinin Batı feodalitesindeki senyör-serf ilişkisiyle aynı olduğunu varsayan pek
çok tarihçi ve sosyal bilimci, bu varsayımdan hareketle, Osmanlı toplumunun da feodal bir
toplum olduğu sonucuna çıkmıştır. Yüzeysel bir değerlendirmeyle yetinildiğinde, senyör ile
sipahinin ve serf ile reayanın birbirine benzedikleri söylenebilir pekâlâ. Ama üretim
sürecindeki rolleri, üretim aracıyla (yani toprakla) olan mülkiyet bağları ve toplumsal
statüleri bakımından yapılan daha ciddi ve daha derinlemesine tahliller, birbirine benzeseler
bile bu unsurların gerçekte farklı üretim tarzlarının ürünü olduklarını ve farklı sosyo-
ekonomik kategorileri ifade ettiklerini ortaya koymaktadır.
Batı Avrupa’da 9. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar, yaklaşık beş yüz yıl varlığını sürdüren
feodalizm, bir yandan askerî temelde oluşmuş büyük “özel” toprak mülkiyetine (toprak
senyörlüğü) ve bu mülkiyet çerçevesinde gelişen üretim ilişkilerine (servaj sistemi veya
“serflik” denen ilişkiler) dayanmaktaydı. Diğer yandan ise, üst sınıfların, yani büyük toprak
sahibi soyluların kendi aralarında bir “korunma mekanizması” olarak geliştirdikleri “adam
adama” bağlara (vassalite) ve bu amaçla yapılmış “biat” sözleşmelerine dayanıyordu.
Batı feodalitesi açısından burada değinmemiz gereken bir başka ayırt edici nokta ise, “fief”
sistemiyle ilgilidir. Erken ortaçağda, yani daha feodalizm henüz ortaya çıkmadan önce,
fiefler, Cermen askerî şeflerin askerî maiyetlerine (vassallarına) geçim kaynağı (dirlik) olarak
bağışladıkları bir toprak gelirini ifade ediyordu. Fief ya da beneficium denen bu toprak geliri
(ücret-toprak), kral ya da askerî şef tarafından bir görev karşılığı olarak verilen ve gene
onlar tarafından geri alınabilen geçici bir haktı. Yani, miras yoluyla geçen ve sürekliliği olan
bir hak değildi henüz fief. Tıpkı Osmanlı’nın dirlik sisteminde olduğu gibi, sahibine toprağın
mülkiyetini değil, yalnızca gelirini (intifaını) kazandırıyordu. İşte bu haliyle fief Osmanlı’daki
tımara, fief sahibi (vassal) ise Osmanlı’daki sipahiye benzemektedir. Ama dikkat edilsin, tüm
bu benzerlikler, Avrupa’nın feodalizm öncesi dönemindeki oluşumlar bakımından bir
benzerliktir. Oysa feodalizm çağında, yani 10. ve 11. yüzyılların Avrupa’sında karşımıza
çıkan “fief”, artık o eski fief değildir. Fief, çoktan vassalın mülkü olmuştur ve geri alınması
artık söz konusu değildir. Fief sahibi vassal, fiefi üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahiptir,
onu başkasına devir ve temlik edebilmektedir. Kısacası, feodal çağda fief, artık feodal bir
mülkiyet biçimi olarak, feodal beyin (senyör) işletmesini meydana getirmekteydi.
Feodalizmin ileri aşamalarında, fief sahibi soyluların topraklarında “senyörlük” veya “manor”
denen bir üretim örgütlenmesi uygulanıyordu. Manor, sıkı bir bağımlılığın birleştirdiği iki
parçadan oluşmaktaydı. “Bir yanda, tarihçiler tarafından ‘domaine’ veya ‘rezerve’ olarak
adlandırılan ve senyörün tüm ürünlerine doğrudan el koyduğu parça; diğer yanda da, küçük
ve orta büyüklükteki köylü işletmeleri olan ‘tenure’ler. Bu işletmeler, senyörlük toprağının
büyüklüğüne göre az veya çok olarak domaine avlusunu çevrelemektedirler.” (M. Bloch,
Feodal Toplum, Gece Y., 1995, s. 205)
Bu feodal işletmelerde manor sahibinin (senyörün) en üstte yer alan hakkı, manor içindeki
bağımlı köylülerin (serflerin) evleri, emekleri ve tarlaları üzerinde de geçerli olmaktaydı.
Senyörün serfler üzerine, aynî-nakdî ödentiler ve angarya yükleme hakkı bulunuyordu.
Serflerin başlıca yükümlülüğü, tüm ürünleri senyöre ait olan, senyörün reserve işletmesini
ekip biçmekti. Bunun için her serf, haftanın birkaç gününü senyörün bu reserve toprağında
çalışmaya ayırmak zorundaydı. Ayrıca da pek çok vergi ve ödentilerle yükümlülük altına
sokulmuşlardı serfler. Serflerin, kendi senyörlerinden başka, bir de o yörenin bölge
senyörüne karşı, banalites olarak bilinen yükümlülükleri vardı. Örneğin serfler, bölge
senyörüne ait değirmeni, ekmek fırınını, üzüm cenderesini veya bira imalathanesini vb. bir
para ödeyerek kullanmak zorundaydılar. Bu işleri kendi olanaklarıyla yapabilecek olsalar
bile, bunu para ödeyerek senyörün işletmesinde yapmak zorundaydılar. (aktaran Selim
Somçağ, Avrupa Feodalizminin Evrimi, Bağlam Y., 1994, s.13)
Feodalizmin kuruluş aşamasında, ellerinde serbest çiftlikler (alodlar) bulunan “bağımsız”
köylüler hâlâ mevcuttu. Bunun yanı sıra, bir senyöre ait araziyi kullanmaktan dolayı senyöre
bağımlı hale gelmiş köylüler hukuken üçe ayrılıyordu: “Özgür” kökenliler, bağımlılar ve köle
kökenliler. İkinci ve üçüncü grupta yer alanlar, aslında erken ortaçağda (Roma’nın çöküşü
ve Cermen istilaları sırasında) ortaya çıkan toprağa bağlı kiracı çiftçilerin (kolonuslar) ve
köle kökenlilerin devamıydılar. Birinci gruptakiler, yani “özgür” olanlar ise, feodalizmin
başlangıç döneminde topraklarını yitirerek “bağımlı” hale gelmişlerdi. Nitekim feodalizmin
ilerleyen dönemlerinde, serbest toprak (alod) sahibi diğer özgür köylüler de topraklarını ve
bağımsızlıklarını yitirerek (senyörlere kaptırarak), birer bağımlı köylü (serf) haline
geleceklerdi.
Batı Avrupa’da feodalizm, en yüksek aşamasına “manoryalizm”de ulaştı. Bu aşamada feodal
bey, hem kendi “reserve”inde büyük bir üretimci olarak görünürken, hem de kendi
egemenliği altında bulunan “bağımlı” köylülerin “başkumandanı”, “başefendisi”, “yargıcı” idi.
Feodal beyin işlerinin çoğunu kahyâları yürütmekteydi. Fakat kendisi de bir işletmeci olarak,
çiftliklerinin gelir işleriyle doğrudan ilgilenmekteydi. Nitekim tarımda kapitalizmin gelişmesi
sürecinde, toprak beylerinin (lordlar) bu konumunun önemli bir rolü olmuştur.
Osmanlı’nın kurduğu “despotik sistem”de ise, şu yukarda anlattığımız feodal oluşumların ve
işleyişlerin hiçbirisi yoktu. Ne toprakta büyük özel mülkiyet (toprak senyörlüğü), ne bir
“toprak soyluluğu” sınıfı, ne de kişileri biat sözleşmeleriyle aşağıdan yukarıya/yukarıdan
aşağıya birbirine bağlayan kişisel tâbiyet bağları (vassallık ilişkileri) mevcuttu. Bir kere
fethedilen tarımsal toprakların mülkiyeti, daha baştan ve genel bir kural olarak “devlete ait”
olduğu ve hep de öyle kaldığı için, Osmanlı’da büyük özel toprak mülkiyeti sahipliğine
dayanan bir “toprak soyluluğu” sınıfının oluşabilmesi zaten mümkün değildi. Osmanlı
sisteminde gerçek anlamda mutlak siyasal güç sahibi, padişah, yani Devlet-i Âli’yi şahsında
temsil eden “büyük despot” idi. Tanrının yeryüzündeki “elçisi” sıfatıyla, toprağın tek hâkimi
ve toplumun tek efendisiydi o! Onun mutlak iktidarı, tüm toplumun tepesine çöreklenmiş
olan “bürokratik-despotik” devlet makinesinin merkezî gücünde ifadesini bulmaktaydı.
Oysa Batı feodalitesinde, Osmanlı’daki gibi mutlak bir siyasal güçten ve merkezî kamu
otoritesinden söz etmek mümkün değildir. Çünkü feodalizmde siyasal iktidar ve kamu
otoritesi, yerel feodal beyler arasında parçalanmış durumdaydı. En tepede duran kral bile,
gerçekte mutlak bir güç sahibi değildi. O da siyasal iktidarını, kendisi gibi büyük toprak
sahibi (senyör) olan diğer soylularla paylaşmak zorundaydı. İşte bu nedenledir ki, Batı
feodalitesinde, en alttaki şövalyeden en tepedeki krala (senyörlerin senyörü) kadar uzanan
ve aşağıdan yukarıya/yukarıdan aşağıya tüm soyluları tâbiyet bağlarıyla ve biat
sözleşmeleriyle birbirine bağlayan bir vassalite hiyerarşisi oluşmuş durumdaydı. Aynı
zamanda bu hiyerarşi, feodalizmin ayırt edici bir özelliğini de yansıtmaktaydı. Şöyle ki, bu
vassalite hiyerarşisinin üst mertebesinde bulunan bir senyör, kendi altındaki vassalını
atlayarak, onun altındaki vassala müdahale edemez, emir veremez veya bir talepte
bulunamazdı. Her vassal, yalnızca tâbi olduğu kendi üst senyöründen (süzereninden) emir
alırdı. Bu da gösteriyor ki, feodal vassalite hiyerarşisinin, ya da bağlılık zincirinin halkaları
arasında doğrudan geçişli bir işleyiş bulunmamaktadır. Bunun anlamı şudur ki, Batı
feodalitesinde bir soylu yalnızca ve bizzat kendi elinde bulundurduğu topraklarda gerçek
hükümranlık haklarına sahip olabilirdi. Kendisinin ya da kendisinden önce atalarının bir
başkasına (vassala) temlik etmiş olduğu fief toprakların yönetimine artık karışamazdı. İşte
bu nedenledir ki, feodal çağ Avrupa’sındaki ülkeler, çok sayıda irili ufaklı feodal parçadan
oluşan mozaikler haline gelmiş bulunuyordu. Toplumda bir bütün olarak soyluluğun
tekelinde olan siyasi güç ise, her bir mozaik parçasında bulunan iktidar odakları arasında
paylaşılmış durumdaydı. Bu yüzden, feodalizmde siyasal iktidar hiçbir zaman tek bir
merkezde odaklanmıyordu.
Batı feodalitesinde, her feodal beyin kendine ait bağımsız bir “iktidar küresi” oluşmuş
bulunuyordu. Feodal hiyerarşi içerisinde hem bir vassalın süzereni konumunda olan, hem de
kendisi bir süzerene vassal olan feodal bey (senyör, lord), kendi senyörlük alanının sınırları
içindeki köylüler üzerinde askerî, siyasi, hukuki, idari tek otorite sahibi idi. Ve köylülerin
ürettiği artık-ürüne iktisat dışı bir zor mekanizması yoluyla el koyma hakkına sahip
bulunuyordu. “Senyörlük” veya “manor” olarak adlandırılan feodal beyin hükümranlığı
altındaki bu topraklar, feodal sistemin çekirdeğini oluşturmaktaydı. Baştan beri ekonomik
görüntüsü ağar basan bu senyörlükler, feodal beylerin “doğrudan gelir getirici” işletmeleri
konumundaydılar.
Şimdi “senyör-serf” ilişkisi ile “sipahi-reaya” ilişkisine, şu yukarıdaki açılımlar çerçevesinde
yeniden bakmak gerekiyor. Burada serf ile reayanın ve senyör ile sipahinin konumu aynı
mıdır gerçekten? Bir kere feodal sistemde serf, her açıdan (ekonomik, siyasi, hukuki, idari)
senyörüne bağımlıdır. Oysa Osmanlı’da reaya, tımar sahibine (sipahi veya kula) bağımlı
değildir. Özel hukuk açısından reaya, eğer müslümansa şeriata ve kadıya, hıristiyansa
kilisesine bağlıdır. Ama bu bir ekonomik ve siyasal “bağımlılık” değil, yalnızca bir özel hukuk
bağlılığıdır. Öte yandan, tüzel hukuk açısından, yani devletle olan ilişkileri (malî, siyasi vb.)
bakımından reaya, sipahiye bağlıdır, ama “bağımlı” değildir. Çünkü sipahinin hukuksal ve
siyasal gücü, kendisinde bulunan bir hakkın gereği değil, devletin bir memuru olması
sıfatıyla, devletin müsaade ettiği sınırlar içinde kullandığı “sınırlı” bir yetkinin gereğidir.
Özetle, reaya sipahinin değil, devletin “bağımlı” köylüsüdür. Yüzlerce yıl süren bu “devlete
bağımlılık” içindeki yalıtılmışlık konumu, reayanın ortak bir sınıf bilinci geliştirmesini ve bu
temelde bağımsız bir sınıf hareketi oluşturmasını engellemiştir.
Senyör ile sipahinin karşılaştırılmasına gelince: Daha önce de belirttiğimiz üzere, en temel
ayrım, senyörün özel toprak mülkiyeti sahibi olması, sipahinin ise toprak mülkiyetinden
yoksun bulunmasıdır. Dolayısıyla senyörün toprak üzerindeki konumu, hem bir küçük
“hükümdar” hem de bir tarım üretimcisi, bir “işletme sahibi çiftçi” konumudur. Senyörün bu
konumu, devlet tarafından bu topraklara “görevli” olarak atanmış olmasından değil, toprağın
özel mülkiyetine sahip olmasından kaynaklanıyordu. Oysa sipahi, devlet tarafından atanmış
bir görevlidir ve ne üretimcilikle, ne işletmecilikle bir ilgisi vardır. O yalnızca, reayanın
devlete ödeyeceği vergileri toplamakla ve reayayı denetlemekle yükümlü bir asker-memur
statüsündedir. Özetle diyebiliriz ki, “feodal bey (senyör) ekonomik bir sürecin içinde, tımarlı
bey (sipahi) ise devletsel ve fiskal (malî) bir sürecin içinde yer alan kişilerdir.” (Niyazi
Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, c.1, 1972, s. 67)
Öte yandan, önemli bir diğer nokta da şudur: Feodal sistemde senyörler, beyliklerinin gücü
orantısında ve bir siyasal hiyerarşi içinde bir sınıf beraberliği (“soylular sınıfı”)
oluşturmaktaydılar. Oysa Osmanlı’da tımarlar, çok değişik kaynaktan gelen ve dolayısıyla
toplumsal kökenleri karışık olan kişilere verildiği için, tımar beyleri arasında hiçbir zaman bir
sınıf beraberliği oluşmamıştı ve bağımsız bir sınıf bilinci gelişememişti. Dolayısıyla, Batı
feodalitesindeki “soyluluk” geleneğinin esamesi bile okunmaz Osmanlı despotizminde!
Görüleceği üzere, yukarıda karşılaştırmaya çalıştığımız Batı feodalitesi ile Osmanlı
despotizmi arasında, zorlanırsa birtakım “benzerlikler” bulunabilir pekâlâ. Ama böyledir diye,
bu iki sistem arasındaki temel tarihsel farklılığı göz ardı ederek, onların “aynı” ya da “özdeş”
sistemler olduğunu (yani her ikisinin de feodalizm olduğunu) iddia etmek saçmalıktan öte bir
şey olmaz.
Peki ama, Osmanlı’nın “klasik toprak düzeni” 17. yüzyılda esaslı bir değişikliğe uğradığına,
hatta tasfiye olduğuna göre, acaba toprak üzerindeki ilişkilerin bu tarihten sonraki durumu
ne olmuştur? Ya da soruyu bir başka biçimde soralım: 17. yüzyıldaki değişiklikten sonra,
Osmanlı’nın toprak düzeninde ortaya çıkan yeni sosyo-ekonomik oluşumların, Batı
feodalitesine kıyasla durumları nedir? Bu yeni oluşumlar daha çok feodal kurumlara mı
benziyordu, yoksa başka bir şeye mi? Bu soruların yanıtları, klasik toprak düzeni değiştikten
sonraki Osmanlı toplum yapısına bakılarak verilebilir ancak. Şimdi de onu yapmaya
çalışalım.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /7


Mehmet Sinan
Eylül 2006

Klasik despotizmden bozuk düzenli despotizme


Kapitalizm öncesi tüm toplumlarda en önemli üretim aracı topraktı. Her şey onun etrafında
dönüyordu. Dolayısıyla, toprak düzeninde meydana gelen esaslı bir değişiklik, bu
toplumların tüm sosyal ve siyasal yapılarında da önemli değişikliklere yol açabiliyordu.
Toprak düzeninde değişikliğe yol açan etkenlerin başında ise, hiç kuşkusuz, üretici
güçlerdeki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan devrimsel nitelikteki ekonomik olaylar
geliyordu. Nitekim, 16. yüzyılın Batı Avrupa’sında yaşanan para ve fiyat hareketleri de,
üretici güçlerdeki gelişme sonucunda ortaya çıkan bu türden “devrimsel nitelikte” ekonomik
olaylardı. Batı Avrupa’da yaşanan bu ekonomik olaylar, en önemli etkisini toprak rejiminde
ve dolayısıyla köylünün ekonomik ve sosyal durumunda meydana getirdiği büyük
değişikliklerde göstermişti. Bu, feodalizmin tasfiyesi ve yeni bir üretim tarzının (kapitalizmin)
gelişmesi olayıydı. Batı Avrupa’da gerçekleşen bu olay, insanlık tarihi açısından elbette ki
ileriye doğru atılmış büyük bir adımdı.
Avrupa’da yaşanan bu dönüştürücü ekonomik gelişmeler, 16. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren Avrupa’yla ticari ilişkileri gelişen Osmanlı toplumunu da etkileyecekti. Fakat Osmanlı
toplumunun bundan etkilenmesi Avrupa’yla aynı yönde olmadı. Batı Avrupa’da feodalizmin
tasfiyesi ve yeni bir üretim tarzının (kapitalizmin) gelişmesi yönünde olan tarihsel sonuç,
Osmanlı’da dirlik düzeninin (tımar ve zeamet sisteminin) yıkılması ve bir bütün olarak
despotik sistemin bozulup, yozlaşması yönünde oldu. Batı’da feodal toprak düzeninin
yıkılması tarihsel olarak ileriye doğru bir gelişme sağlarken, Osmanlı’da dirlikçi toprak
düzeninin yıkılması tam bir sosyal ve siyasal kargaşa ortamı yaratarak toplumda gerilemeye
yol açtı. Osmanlı’nın 17 ve 18. yüzyılları kapsayan iki yüz yıllık dönemi, aşağıda göreceğimiz
üzere, ne feodalizme ne de kapitalizme benzeyecekti. Ortaya çıkan tablo, düzeni bozulmuş
ve her bakımdan çürümeye yüz tutmuş despotizmden, yani “bozuk düzenli despotizm”den
başka bir şey değildi!
Yazımızın önceki bölümlerinde sıkça vurguladığımız üzere, askeri-bürokratik temelde
örgütlenmiş Osmanlı’nın despotik düzeni, devlet mülkiyeti temelinde oluşturulmuş bir toprak
rejimine (dirlik düzeni) dayanıyordu. Bu toprak rejimi, tüm toplumu sarıp sarmalayan ve
despotik düzenin çeşitli unsurlarını birbirine kenetleyen bir çerçeve işlevi görüyordu. Üretim
düzeninden tutun da, ordunun ve devlet idaresinin örgütlenmesine kadar her şey bu
geleneksel toprak rejimine (ve bu rejim çerçevesinde oluşmuş üretim ilişkilerine)
dayanıyordu. Nitekim, toprakta “dirlik düzeni” istikrarlı bir şekilde devam ettiği sürece,
Osmanlı’nın despotik düzeni ve bu düzene bağlı sosyal ve siyasal kurumlar da varlıklarını
istikrarlı bir biçimde sürdürebilmişlerdi. Ne var ki, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
yaşanan olumsuz ekonomik ve malî gelişmeler nedeniyle toprakta “dirlik düzeni” bozulmaya
başlayınca, despotik düzenin sosyal ve siyasal kurumlarında da bozulma ve çözülmeler
başlayacaktı.
Toprakta dirlik düzeni (tımar sistemi) ne zaman ve nasıl bozuldu?
Tımar sisteminin fonksiyonunu yitirerek gerilemeye başlamasının ardında ekonomik,
demografik ve savaş teknolojisindeki gelişmelerle ilgili nedenler bulunduğu gibi, Osmanlı’nın
despotik sistemine özgü nedenler (örneğin askerî sınıf korporasyonu içindeki “hegemonya
kapışmaları” gibi) de vardır. Dolayısıyla, tımar sisteminin fonksiyonunu yitirmesini,
tarihçilerin yaptığı gibi, yalnızca vergi toplama usulünde gerçekleşen bir değişikliğe
(tımarların mukataaya çevrilmesi ve iltizama verilmesi olayı) bağlamak doğru bir tespit
olmaz. Gerçekte Osmanlı devletinin tarımda vergi toplama usulünü değiştirmesi, yani dirlik
düzenini kaldırıp iltizam usulüne geçmesi, aşağıda göreceğimiz üzere, tımar sisteminin
fonksiyonunu yitirmesinin nedeni değil, aslında bir sonucudur.
Osmanlı’da tımar sisteminin fonksiyonunu yitirmesi ve tımarların gerilemesi olayı, daha
Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1527-66), yani Batı ile ticari ilişkilerde (dış ticarette)
henüz kapitülasyon siyasetinin uygulanmadığı ve Batı’dan gelen para ve fiyat hareketlerinin
olumsuz etkilerinin (malî kriz) henüz tam olarak görülmediği bir dönemde başlamıştı. Bu
dönemde tımar sistemindeki bozuluş ve gerileyişin en başta gelen iki görünümü vardı.
Birincisi, tımarların bir askerî güç kaynağı olarak eski önemlerini yitirmiş olmaları; ikincisi
ise, tımar beylerinin, yani sipahilerin ekonomik açıdan güçsüz düşmeleri, hatta
yoksullaşmaları durumuydu. Tımarların bu şekilde gerileyişinin temelinde yatan nedenler ise,
16. yüzyıl boyunca Anadolu’da yaşanan büyük nüfus artışı olayı ve gene bu dönemde malî
bunalım nedeniyle yaşanan ekonomik keşmekeştir.
Kanuni’nin tahta çıkışından (1520) yüzyılın sonuna kadar olan sürede, ülkenin tümünde
ortalama %60’lık bir nüfus artışı olduğunu yazıyor tarihçiler. Bu nüfus artışı, tımar
sisteminin iki temel unsurunu, yani sipahi ile reayayı fena halde etkilemişti. Nüfus artışı bir
yandan reayanın elindeki toprağı daha da küçültürken, diğer taraftan tamamen topraksız bir
köylü yığını yaratmıştı. Öte yandan, reaya çiftliklerinin bölünüp küçülmesinin yanı sıra, aynı
demografik nedenler sipahi tımarlarında da bir parçalanıp bölünmeye yol açmıştı. Bu
dönemde devletin uyguladığı malî politikalar da sipahi tımarlarının gerilemesine yol açan
önemli etkenlerden biriydi. Örneğin, Osmanlı parasının değeri bir önceki yüzyıla göre %300
azalmış olmasına karşın, devlet, sipahinin tımar gelirlerinde (reayadan aldığı vergilerde)
herhangi bir artış yapmamıştı. Bu durum, tımar gelirinin %50’sini reayadan nakdî (para)
olarak tahsil eden sipahinin reel gelirlerinde çok önemli bir azalma yaratmıştı. Üstelik
sipahiyi yoksullaşmaya sürükleyen devletin bu malî politikası, sanıldığı gibi reayanın
durumunda bir iyileşme sağlamış da değildi. Çünkü, her ne kadar reayanın sipahiye verdiği
vergiler artmayıp sabit kalmış olsa da, bu dönemde devletin kendisinin reayadan topladığı
olağanüstü vergileri (savaş vergileri vb.) sürekli arttırması, reayanın durumunu iyice
kötüleştirmişti.
Kanuni Süleyman zamanında iktidarın bütün iplerini elinde tutan devşirme kökenli kapıkulu
bürokrasi, uyguladığı bu malî politikayla, hem kendisine rakip olarak gördüğü tımarlı sipahiyi
ekonomik olarak güçsüzleştirmeyi, hem de devletin reayadan çekip aldığı artık-ürün
kütlesini olağanüstü vergilerle daha da artırarak, kendi denetimindeki merkezî hazinenin
gelirlerini büyütmeyi amaçlıyordu. Nitekim, merkezî idare tarafından güdülen bu politika, 16.
yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir yandan sipahileri, öte yandan reayayı yıkıma
sürükleyerek tımar sisteminde önemli gedikler açacaktı. Bu süreçte toprak rantı yani ülkenin
başlıca zenginlik kaynağı, taşradaki tımarlı sipahilerden merkezdeki kapıkullarına geçmeye
başladı.
Sipahinin gerilemesi ve kapıkullarının tımarları ele geçirmeye başlaması
Merkezî devlet iktidarını elinde tutan kapıkulları aristokrasisi, ok-yay ve kılıçla at sırtında
savaşmaya alışmış, gazi geleneğinden gelme sipahi ordusunun, gelişen yeni savaş
koşullarına ayak uydurabilecek durumda olmadığını görmüştü. Yeni teknikler ve ateşli
silahlarla (tüfek) donanmaya başlamış Avrupa’nın büyük askerî oluşumlarıyla göğüs göğüse
savaşacak bir imparatorluk ordusunun da, aynı şekilde donanmış olması ve sürekli eğitimli
bulunmasının gerekliliği ortadaydı. Ama bunun gereğini de ancak birarada bulunan, sürekli
kışla eğitimi yapan ve her an silah başına çağrılmaya hazır bekleyen profesyonel bir ordu
yerine getirebilirdi. Oysa Osmanlı imparatorluğunun dört bir yanına dağılmış sipahi
askerlerinin bırakalım kışla eğitimi yapmasını, her yıl daha uzağa kayan askerî harekât
alanları karşısında, bunların biraraya toplanabilmeleri bile başlı başına bir sorundu. Bunun
yanı sıra, sipahiler de tımarlarını bırakıp, savaş için uzaklara gitmeye pek istekli olmuyorlardı
artık. Çünkü, çok uzun süren ve üstelik de eskisi gibi zafer, ganimet ve toprak getirmeyen
savaşlar (örneğin son İran ve Avusturya seferleri böyleydi) sipahinin gözünü yıldırmıştı.
Savaşa katılanların pek çoğu da, ya eskisi gibi istekli savaşmıyor ya da yeterli eğitim ve
donanımdan yoksun olduğu için, yeni savaş düzenine ayak uyduramıyordu. Bu durumda pek
çok sipahi askeri, geleneksel savaşçı konumuna aykırı bir şekilde, geri hizmetlerde
çalıştırılıyordu. Hatta içlerinden bazıları, yüksek kapıkullarının yanında uşaklık yapar duruma
düşmüşlerdi. Açıkçası, tımarlı sipahinin konumu artık çağın gereklerine uygun düşmüyor ve
bir imparatorluk ordusunun askerî ihtiyacını karşılamaktan uzak bulunuyordu.
İşte bu nedenledir ki, kapıkullarının iktidarında Osmanlı devleti, 16. yüzyılın sonlarına doğru
sipahi ordusunu tamamen gözden çıkarmış bulunuyordu. Nitekim devletin bu dönemde,
sipahisi boşalan veya dağıtıma hiç girmemiş olan tımarları, tekrar sipahilere vermeyerek
kendi elinde tutmaya başlaması da bunu gösteriyordu. Böylece, boşalan tımarların gelirleri
doğrudan doğruya merkezî hazineye geçmiş oluyordu. Devlet, merkezî hazineye geçen bu
tımar gelirlerinin çok büyük bir kısmını, her geçen gün sayıları daha da artan başkentteki
ulufeli (maaşlı) kapıkullarının maaşlarının ödenmesine ayırıyordu. Bu uygulama da, devletin
ilk gözağrısı tımarlı sipahileri gözden çıkardığının açık bir göstergesiydi.
Tamamen devşirmelerden oluşan başkentteki maaşlı (profesyonel) kapıkulu askerlerin
(yeniçeriler, kapıkulu süvariler vb.) sayısı 1550’li yıllarda ancak 20 bin kadarken, 1600’lü
yılların başında bu sayı 100 bine yaklaşacaktı. Oysa aynı dönemde, taşradaki tımarlı
sipahilerin ve birlikte getirdikleri cebelilerin oluşturduğu geleneksel eyalet ordusunun sayısı
ise tam tersi yönde bir gelişme göstermiştir. 1550’li yıllarda eyalet ordusunun sayısı 90 bin
iken, 1600’lü yıllarda bu sayı 30 binin altına düşecek ve ileriki yıllarda da tamamen eriyip
gidecektir.
17. yüzyılda tımarlı sipahiler artık tarih sahnesinden çekilmek üzereydiler. Bu hem
ekonomik, demografik ve savaş sanatındaki teknolojik gelişmelerin, hem de tepedeki
kapıkulu aristokrasisinin bilinçli bir şekilde uyguladığı “sipahi karşıtı” politikaların bir
sonucuydu. Devşirme kökenli kapıkullarının iktidarındaki devlet, şu veya bu gerekçeyi ileri
sürerek, sipahilerin elinden tımarlarını almaya başlamıştı. Örneğin, devleti yöneten yüksek
kapıkulu aristokrasisi, İran seferi sırasında planlı bir şekilde hareket ederek 20 bin sipahinin
tımarını elinden almıştı. Böylece boşaltılan ve sipahisiz kalan bu tımarlar, doğrudan merkezî
hazinenin, yani kapıkulu aristokrasisinin inisiyatifine geçmiş oluyordu.
Kapıkulu aristokrasisi boşalan tımarları tekrar dağıtıma sokmayarak, ya mukataaya çeviriyor
(yani merkezî hazineye “gelir kaynağı” yapıyor), ya da tımarların dirliklerini, sözümona tımar
beyi olarak gösterdiği, fakat gerçekte sipahi olmayan kişilere rüşvet karşılığında satıyordu.
Bu dönemde ayrıca önemli bir değişiklik daha yapıldı. Eskiden tımar sahibi olmaları
yasaklanmış olan başkentteki maaşlı kapıkulu askerlere (yeniçeriler ve kapıkulu süvariler)
de “tımara çıkma” (tımar sahibi olma) imkânı tanınarak, Anadolu ve Rumeli’de sipahisi
boşalan tımarlar bunlara verilmeye başlandı. Öte yandan, dirlik olarak dağıtılmayıp da,
“devlet mukataası” olarak hazinenin elinde tutulan tımarların gelirlerinin toplanması işi de
iltizama, yani bu işe para yatıran “mültezim”lere verilmeye başlandı.
Bu dönemde ayrıca, tımar dağıtımı yetkisi taşradan (beylerbeyilerden) alınarak, merkeze
(sadrazamlığa) devredildi. Yani tımar dağıtımıyla ilgili tüm yetkiler artık tepedeki kapıkulu
aristokrasisinin elinde toplanmış oluyordu. Kanuni’nin padişahlığı döneminde iktidarda olan
kapıkulu sadrazamların hemen hepsi, bu yetkilerine dayanarak, tımarları sipahilere değil,
parası olup rüşvet verebilenlere, en başta da merkezde görevli maaşlı kapıkullarına
(yeniçerilere ve kapıkulu süvarilere) dağıtacaklardı. Tımarlar eski tımar usulüne aykırı
usullerle verilmeye başlayınca, bunlar artık askerî bir “dirlik” olmaktan çıkacak ve birer
mukataaya dönüşeceklerdi. Başkentte rüşvetle tımar elde edenler, artık tımarlarının başına
gitmedikleri gibi, aldıkları tımara karşılık olarak devlete bir “askerî hizmet” de vermiyorlardı.
Bunun yerine, hazinenin istediği belli bir parayı hazineye ödemekle yetiniyorlardı.
Daha ilerde ise, nüfuz ve rüşvetle tımar sahibi olan bu kapıkulları, tımarların gelirlerini
toplama işini de mültezimlere vererek, kendileri başkentte yan gelip yatacaklardı! Bu
konuda ilk adımı atan da, gene bir kapıkulu olan Sadrazam Rüstem Paşa idi. Kanuni’nin
sadrazamı olan bu zat, padişah dirliği olan hasları iltizama vererek bu işi başlatmıştı.
Böylece, yıllardan beri uygulanmakta olan geleneksel Osmanlı toprak rejiminin (dirlik
düzeni) tasfiyesi yolunda esaslı bir adım atılmış oluyordu. Bu, tımar gelirlerinin sipahinin
elinden alınarak hazine mukataasına çevrilmesi ve tıpkı diğer devlet mukataalarında
yapıldığı gibi (örneğin ticaret, endüstri, maden, gümrük, darphane vb), mültezimlere
satılması olayı idi.
Sipahiler tarih sahnesinden çekiliyor
Bilindiği üzere, toprakta dirlik düzeninin temel unsuru olan tımarlı sipahi, devletin asker-
memuru statüsünde bir kişiydi. Onun görevi, kendisine devlet tarafından bir askerî hizmet
karşılığı olarak verilmiş olan tımarının başında bulunmak, tımar çiftliklerinde üretim yapan
reayayı denetlemek, tımar gelirlerinin (vergi-rant) bir kısmını kendi adına toplamak ve
karşılığında da, savaş zamanında kendisiyle birlikte orduya katılacak belli sayıda askeri
(cebeli) donanımlı bir şekilde sefere hazır etmekti. Tımarlı sipahi, profesyonel kapıkulu
askerleri gibi merkezde yaşayan ve devletten düzenli maaş (ulufe) alan biri değildi. Kırsal
kesimde yaşayan ve kendine tahsis edilen tımarın gelirinden geçimini sağlayan, farklı tipte
bir asker-memurdu sipahi. Fakat öte yandan, kırsal kesimde yaşamasına rağmen, ne toprak
sahibi bir işletmeci ne de doğrudan bir üreticiydi o. Dolayısıyla, onun en başta gelen ve ayırt
edici olan özelliği, ekonomik bir işlevinin bulunmamasıydı. O, devletin toprağında (tımarda)
devlet adına “malî” ve “askerî” bir fonksiyon icra eden bir devlet görevlisiydi yalnızca.
Sipahinin bu konumu, onu Batı’daki feodal toprak (feudum) sahibi beyin (senyörün)
konumundan esaslı bir şekilde ayırmaktaydı. Batı’da feodal beyler hem toprak sahibi idiler,
hem de kendileri gibi bir toprak sahibi olan kralın (en büyük senyörün) siyasal
hükümranlığının ortaklarıydılar. Dolayısıyla, bu ortak siyasal hükümranlık alanı içerisinde,
feodal beyler ile krallık mevkiindeki büyük senyör arasında yaşanan güç ve iktidar
çatışmaları, sonunda antlaşmalara ve anayasal gelişmelere yol açabilmekteydi. Örneğin,
Batı’da kral ile feodal lordlar arasında yapılan bu tür antlaşmaların en eskilerinden biri,
İngiltere’de görülen Magna Carta yasasıdır. Bu yasa, bir soylular sınıfı iktidarının ortakları
konumunda olan feodal lordlar ile kralın birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerini belirleyip
kayıt altına alan bir yasaydı. Oysa Osmanlı’nın despotik düzeninde böyle bir gelişmeye hiçbir
zaman yer yoktu. Bir kere sipahi, Osmanlı padişahının siyasal hükümranlığının bir ortağı
değil, o hükümranlığın uygulanışının bir aracıydı. Osmanlı düzeninde padişahın mutlak
hükümranlığı kesin olarak kabul edilmiş bir statüydü ve onun ortakları değil, uygulayıcı
araçları (kapıkulları, tımarlı sipahiler vb.) olabilirdi yalnızca. Nitekim ilerde göreceğimiz gibi,
bu kuraldan sapan “feodalizm” benzeri teşebbüsler (örneğin 19. yüzyılda ayanların padişaha
dayattığı Sened-i İttifak teşebbüsü gibi) olsa bile, bu teşebbüsler çok kısa ömürlü olmuş ve
yaşama şansı bulamamışlardır. Çünkü, Osmanlının despotik düzeninde sipahilerin veya diğer
unsurların, Avrupa’daki gibi toprak üzerinde feodal beylikler oluşturabilme şansları yoktu ve
olamazdı da. Tüm varlığını feodal bir sistemin yokluğuna borçlu olan Osmanlı devletinin
bürokratik-despotik merkezî yapısı, feodal eğilimlerle asla bağdaşmayan bir karaktere
sahipti. Böyle bir devletin feodal girişimlere izin vermesi demek, kendi sonunu kendi elleriyle
hazırlaması demekti.
İşte merkezî despotik devletin bu ezici gücü nedeniyledir ki, sipahiler, gelirlerinin azaldığı,
hatta yoksulluk sınırına dayandıkları bir dönemde (16. yüzyılın son çeyreğinde) bile,
köylülerin tasarrufundaki topraklara el uzatamamış ve bu toprakları kendi tasarruflarına
geçirememişlerdir. Toprakların mülkiyeti devlete ait olduğu için, sipahilerin her feodalleşme
teşebbüsü, karşısında merkezî despotik devletin ezici gücünü bulmuştur. İlerleyen
bölümlerde göreceğimiz üzere, devletçe gözden çıkarılan ve yoksul düşen sipahiler, bu
durumda ya tımarlarını terk edip gitmek zorunda kalmışlar ya da kendileri gibi yoksulluk ve
umutsuzluk içine düşmüş olan topraksız reaya ile birleşerek, amaçsız ve sonuçsuz kalan
isyanlara kalkışmışlardır. 16. yüzyılın ikinci yarısını ve 17. yüzyılın ilk on yılını kapsayan
Celâli isyanları, sipahilerin de katıldığı bu seriden isyanlardır. Bu isyanlar ve kargaşalıklar
döneminden sonra sipahiler, sonunda tasfiye olup gitmişlerdir.
Eski toprak rejiminde (dirlikçi tımar sisteminde) ikili bir rolü olan, yani bir yandan askerî
görevler yerine getiren, diğer yandan ise kırsal alanda mahalli yöneticilik yapan sipahilerin
böylece ortadan kalkması, toprakta, dolayısıyla kırsal kesimde yıllardan beri tesis edilmiş
olan Asyatik-statik dengeyi tamamen ortadan kaldıracaktı. İlerde göreceğimiz üzere bu
durum, hem toprağı hem de toprağa bağlı reaya-çiftçileri, parası ve serveti olanların,
nüfuzluların, yani güçlülerin bir av alanı haline getirecektir.
Toprak rejiminde meydana gelen bu esaslı değişiklik, toplum sınıflarını yerinden oynatıp
büyük karışıklıklara ve isyanlara neden olduğu gibi, Osmanlı yönetici sınıfları içinde de tam
iki yüzyıl (17. ve 18. yüzyıllar) sürecek “siyasal güç ve servet” kavgalarına yol açmıştır.
Birinci etapta, devşirme kapıkulları ile gazi geleneğinden gelme tımarlı sipahilerin kapışması
yaşanmıştır. Bu mücadeleyi, Kanuni Süleyman zamanında başkentte gücünü iyice
pekiştirmiş olan kapıkulları kazanır. Mücadeleyi kaybeden sipahiler ise iyice zayıflayarak,
tımarlarını kapıkullarına kaptırırlar. III. Murad döneminde (1574-95) ise, bu kez devlet
yönetimindeki kapıkulu hegemonyasına karşı, padişahın etrafında kümelenen saray
erkanının (“saray adamları” denen, padişahın özel hizmetindeki köle kökenlilerden ve
kuloğullarından oluşan güç) mücadelesi başlar. III. Murad’ın desteğiyle harekete geçen
saray adamları, sonunda iktidardaki kapıkulu hegemonyasını kırarak, devlet yönetiminde
kendi hegemonyalarını kurarlar. Bu dönemde III. Murad devşirme kapıkullarının gücünü
kırmak için, kapıkulu ocaklarına (yeniçeri ve kapıkulu süvari ocağına) devşirme olmayanların
girmesine izin verir. Böylece, yeniçeri ocaklarına toplum sınıflarından (kentli ve köylü halk
kesimlerinden) insanlar da alınmaya başlanır. Bu da ilerde, yeniçeri ocağının bozularak
orijinal halinden uzaklaşmasını ve dolayısıyla yönetici sınıftan dışlanıp, tecrit edilmesini
getirecektir. Bu dönemden itibaren artık, yeniçerilerin yönetici kademelere yükselmeleri
kesinlikle engellenecektir.
Tımarların mukataaya çevrilerek iltizama verilmesinin sonuçları
Merkezî bürokrasi, tüm çırpınışlarına rağmen, Batı’dan gelen para ve fiyat hareketlerinin
yarattığı malî krize bir çözüm bulamamış, gelirlerle giderler arasındaki muazzam dengesizlik
devlet bütçesini tamamen altüst etmişti. 16. yüzyılın sonunda (1597) devletin giderleri
gelirlerinin üç katına çıkmıştı. Açıkçası bu, devlet hazinesinin iflâsı anlamına geliyordu. Bu
durumda yeni gelir kaynaklarına şiddetle ihtiyacı olan Osmanlı devletinin elinde, tarım
gelirleri dışında başkaca bir hazır gelir kaynağı bulunmuyordu. Ne var ki, yıllardan beri
uygulanan askerî tımar sistemi nedeniyle, bu tarım gelirlerinin de çok azı merkezî hazineye
girebilmekteydi. Çünkü uzun süre Osmanlı devleti, diğer alanlardaki (ticaret, endüstri,
maden, gümrük vb.) uygulamalarından farklı olarak, tarım gelirlerini bir mukataa (hazine
geliri) olarak düşünmemiş, bu gelirleri kendi askerî memuruna (sipahiye) bir geçim kaynağı
(dirlik) olarak bırakmıştı. Fakat, ekonomik ve malî bunalım döneminin koşulları, iktidardaki
kapıkulu bürokrasiyi şimdi sipahinin gelirlerine de el atmaya yöneltecekti.
Hatırlanacağı üzere, “iltizam” denilen gelir toplama usulü, Osmanlı devleti için yeni bir şey
değildi. Hazineye “peşin para girişi” sağlamak amacıyla, Osmanlı devletinin tüm ekonomik
faaliyet alanlarında (örneğin ticaret, endüstri, madenler, gümrük, darphane, cizye toplama
vb.) öteden beri uygulayageldiği bir usuldü bu. Buna göre devlet, hazineye ait olan
ekonomik gelir kaynaklarının (mukataalar) işletim hakkını veya söz konusu gelirlerin
toplanması yetkisini, peşin bir ödeme karşılığında, mültezim denilen özel kişilere
devrediyordu. İhale (artırma) yöntemiyle yapılan bu imtiyaz devir işleminde, devlet
kendisine en çok parayı ödeyen veya ödemeyi taahhüt eden kişilere “mültezimlik” beratı
(yetkisi) veriyordu.
İşte Osmanlı devleti diğer iktisadi alanlarda uyguladığı bu gelir toplama usulünü (mukataa
ve iltizam), şimdi tarım alanında (toprakta) da uygulamaya başlamıştı. Vergi toplama
usulünde yapılan “masumane” bir değişiklik gibi görünen bu “usul” değişikliği, aslında
Osmanlı’nın geleneksel toprak rejimini tümden tasfiyeye yönelik esaslı bir değişiklikti.
“İltizam usulü” denen bu yeni uygulamada, toprağın mülkiyeti, eskisi gibi gene devlette
kalıyordu. Toprağın tasarrufu (kullanımı) da, aynı biçimde, reaya çiftçiye ait oluyordu. Ne
var ki, eskiden reaya toprağın rantını (artık-ürünü) tımarlı sipahiye veya dirlik sahibi olan
diğer askerî kişilere öderken, şimdi sipahinin yerini alan mültezime ödeyecekti. Mültezim
denen kişi, hazine adına reayadan vergileri toplayacak olan kişiydi.
Osmanlı devleti 16. yüzyılın sonlarına doğru başlattığı bu uygulamayla birlikte, mültezim
denilen özel vergi toplayıcısı kişilere tımar gelirlerini önce bir yıllığına, daha sonra da uzun
sürelerle satmaya başlayacaktı. Mültezimler, devlete ödemeyi taahhüt ettikleri vergi
gelirlerinin bir kısmını peşin, geri kalanını taksitler halinde hazineye ödüyorlar, köylüden
fiilen topladıkları vergi gelirlerinin tamamı ise kendilerine kalıyordu. Devlete ödemeyi
taahhüt ettikleri miktar ile, köylüden fiilen topladıkları miktar arasındaki pozitif fark,
mültezimlerin kazancı oluyordu. Tabii bu durumda mültezimler, devlete ödemeyi taahhüt
ettikleri miktarın çok çok üstünde bir miktarı köylünün sırtından çıkarabilmek için köylüye
sürekli baskı yapacak ve onu canından bezdireceklerdi.
Kuruluşundan beri Osmanlının despotik-militer gücünün ekonomik temelini oluşturmuş
bulunan klasik toprak düzeninin bu şekilde tasfiyeye girişilmesi olayı, dirlik düzeni
çerçevesinde oluşmuş önceki sosyo-ekonomik yapıların ve siyasal kurumların da esaslı bir
şekilde bozulmasına ve köylünün tepesinde sömürücü yeni güç odaklarının doğmasına yol
açacak kertede önemli bir olaydı. Nitekim, tarımda iltizam usulünün uygulanmasıyla, yani
vergi toplayıcılığının özelleştirilmesiyle ortaya çıkan mültezimler, reayanın sömürülmesi
sürecinde devletle ortaklık kurarak bir hayli zenginleşecekler, servet ve güç biriktirme
konusunda neredeyse merkezî bürokrasiye (devletlû sınıfa) rakip çıkacak bir duruma
geleceklerdi.
Daha önce de belirttiğimiz üzere, toplum sınıfları karşısında devletin merkezî-despotik
yapısını güçlü kılmak, Osmanlı yönetici sınıfı, özellikle de kapıkulu bürokrasi için her zaman
önde gelen bir ilke olmuştu. Kendi iktidarlarının devamı buna bağlıydı çünkü. Merkezî devlet
yapısını güçlü kılmanın yolu ise, devlet hazinesini güçlendirmekten geçiyordu tabii ki. Tüm
malî ve ekonomik politikalarını buna endekslemiş olan saray ve yönetici bürokrasi, devletin
tekeli altında bulunan iktisadî alanlara (iç ve dış ticaret, tarım, endüstri, madenler vb.),
Batı’da olduğu gibi “bir ekonomik yatırım ya da üretim alanı” olarak değil, merkezî hazineyi
(dolayısıyla despotik devlet aygıtını) doyuracak birer malî gelir kaynağı (mukataa) olarak
bakıyordu. Çünkü, ekonomik yatırım, üretim vb., bunlar Osmanlı devletini ilgilendiren şeyler
değildi. Onu ilgilendiren tek “ekonomik faaliyet (!)”, kendi tekeli altında tuttuğu her türlü
iktisadî faaliyet alanlarında, iş yapmak isteyenlere imtiyaz ve tekel hakkı satmak ve
karşılığında hazineye gelir sağlamaktı. Osmanlı düzeninde hiç kimse, devletten bu imtiyaz
beratını almadıkça, ticaret veya başka bir iş yapamazdı. Devletten bu imtiyaz beratını alarak
devlet mukataalarının işleticisi olan adamlar (mültezimler), hazineye nakit akışını sağlayan
birer “hizmet kulu” idiler devletlû sınıfın gözünde.
Toplumun üretici sınıflarının, yani kırın ve kentin emekçilerinin ürettiği ürünleri devlet adına
sağan, ama kendileri de bu işten bir servet kazanan bu mültezimler kimin nesiydiler acaba?
Osmanlı devleti öteden beri kendi tekelinde bulunan pek çok iktisadi faaliyet alanında
mukataa ve iltizam uygulamasını kural haline getirdiği için, Osmanlı toplumu da bu işlerle
uğraşan adamların yabancısı değildi kuşkusuz. Sonuçta, mültezim denilen bu adamlar,
hazineye ait gelir kaynaklarını belli bir pay karşılığında hazine adına işleten bir nevi hazine
murabahacısı (tefeci) gibi idiler. Mültezimlik yapmak için devletten imtiyaz beratı alan bu
insanlar, besbelli ki bu işe “para kazanmak” için para yatıran, dolayısıyla belli bir sermayeye
sahip olan insanlardı. Yani mukataacı ya da mültezim olabilmek için birinci şart, belli bir
servete, paraya sahip olmaktı. O zaman da şöyle esaslı bir soru çıkıyor ortaya: Osmanlı’da
bütün iktisadî kazanç alanları devletin tekeli altında bulunduğuna göre, bu insanların elindeki
paranın suyu nereden geliyordu acaba? Başka bir şekilde soracak olursak, böyle bir
despotik-devletçi düzende, mültezimlik yapacak parayı kimler, nereden bulabiliyordu acaba?
Paranın suyu iki kanaldan akıp geliyordu. Birincisi, devletin tekeli ve denetimi altındaki çeşitli
iktisadi alanlarda hazine ile mukataa ve iltizam işleri yapan tüccarların ve genelde gayrı
müslim tebaadan olan sarrafların elinde biriken servetler. İkincisi ise, devletlû sınıfın, yani
yönetici bürokrasinin (en alttaki yeniçerisinden en üstteki sadrazamına) maaş, dirlik geliri,
rüşvet ve nüfuz ticaretinden edindiği servetler. Her ne kadar bu servetler iki ayrı kanaldan
geliyor görünse de, aslında tek bir kaynaktan, topraktan çıkıyordu. Evet, iki ayrı kanaldan
akıp gelen servetin ana kaynağı toprak geliri, yani reayanın ürettiği artık-ürün kütlesi idi.
Onun için, elinde parası olan herkes (sadrazamından vezirine, kadısından müderrisine,
tüccarından sarrafına vb.), kendi kesesini veya küpünü doldurmak için bu kaynağa (toprağa)
hücum edecekti. Tımarların mukataaya çevrilmesinden sonra toprakta uygulanan iltizam
usulü ise, bu talanın gerçekleşmesini sağlayan bir mekanizma oldu.
Toprak gelirleri çevresinde oluşan saadet zinciri
Tımarları sipahilerin elinden alarak parası olanlara vermek (Osmanlı’nın deyimi ile “tefviz”
etmek), yani açıkçası birilerine “rüşvet” karşılığında bir gelir kaynağından yararlanma
imtiyazı vermek, 17. yüzyılda artık resmen tanınan bir işlem haline gelmişti. Bu dönem aynı
zamanda, kapıkullarının da iktidardan tasfiye olduğu ve iktidarın bütün iplerinin “saray
adamları” denen kesimin eline geçtiği bir dönemdir. Dolayısıyla, rüşvetle yürüyen bütün bu
mansıp ve iltizam ticareti işlerini, artık kapıkulları değil, sarayı ve hazineyi hükmü altında
tutan bu saray adamları yönetiyordu. Böylece, sarayda odaklanan bu mansıp, rüşvet ve
iltizam ticareti, aşağıda göreceğimiz üzere, bürokrasi-mültezim-sarraf arasında tam bir
saadet zinciri oluşturarak 17 ve 18. yüzyıllara damgasını vuracaktı.
17. yüzyıldan önce, yani despotizmin klasik devlet düzeni henüz bozulmazdan önce, Osmanlı
yönetici sınıfına mensup yüksek devlet ricali (askerî ve idarî kapıkulu aristokrasi), toplum
sınıflarından tamamen ayrı bir sınıf (devletlû sınıf) olarak, her zaman toplumun üstünde
durmaya ve toplum sınıflarıyla iç içe geçmemeye hep özen göstermişti. Nitekim böyle
olduğu için, despotik devletin yönetim organlarında (devlet katında), toplum sınıflarından
olan birinin (örneğin, reaya, tacir, sarraf vb.) yer alması söz konusu olamazdı. Bunların
devlet yönetiminde yer alabilmeleri ancak bir koşulla mümkün olabilirdi: Geldikleri sınıfla
bağlarının tamamen kesilmesi ve devlet sınıfına eleman yetiştiren ocaklardan birinde eğitim
görerek kul haline gelmeleri. Anlaşılacağı üzere, bu uygulama, kendini toplum sınıflarından
tamamen ayrı tutan ve kendi iktidarını toplum sınıflarına (tebaaya) bir tanrı buyruğuymuş
gibi dayatan despotik bir gücün (saray ve kapıkulu aristokrasisi) yerleştirdiği bir uygulama
idi.
Ne var ki, Osmanlı sistemini temellerinden sarsan 17. yüzyıldaki iktisadî ve malî bunalım,
her şeyi olduğu gibi Osmanlı yönetici sınıfının yerleştirdiği bu kuralı da bozacaktı. Özellikle
Kanuni Süleyman’ın son döneminde saray ve kapıkulu aristokrasi, hazinenin gelirlerini
arttırabilmek için kapitülasyon siyasetini (yani iltizam usulünü) toprak gelirlerine de
uygulamaya başlayınca, kendi prensiplerine aykırı pek çok sonuçla karşılaşmaktan
kaçınamayacaktı. Örneğin, toprakta başlatılan bu uygulamadan sonra sipahi tımarları da bir
“hazine mukataası” haline gelince, saray ve merkezî bürokrasi toprakta iltizam işleriyle ve
bununla bağlantılı olarak mevki ve mansıp ticaretiyle uğraşmaya başlayacaktı. Ve o güne
kadar kendi altında bir “hizmetkâr” olarak gördüğü ve “reaya” olarak tanımladığı toplum
sınıflarından insanlarla aynı işi yapar hale gelecek, hatta onlarla ortaklıklar bile kuracaktı.
Nitekim iltizam işinde en büyük rolü üstlenen sarrafların, bu işle ilgili olarak kurdukları gizli
ortaklıkların bir ucunun saraya, padişahın çevresine kadar uzandığı bilinmektedir.
Taşrada ise bu işleri, saray ve merkezî bürokrasinin taşradaki temsilcileri konumunda olan
valiler, paşalar, vezirler yapmaktaydı. Ayrıca, daha önce taşrada tımar dirliği edinmiş olan
ulufeli kapıkulu süvariler ve yeniçeriler, ulemaya mensup kadılar ve müderrisler de iltizam
işlerine girişmişlerdi. Kısacası, 17 ve 18. yüzyıllar, Osmanlı toplumunda tımar sisteminin
tamamen çözüldüğü, mültezimliğin ise altın çağını yaşadığı yüzyıllar oldu. Bu yüzyıllarda
Anadolu’da tımarların çoğu mukataaya çevrilmiş ve bu mukataaların çoğu da zengin
mültezimlerin eline geçmiş durumdaydı.
Bu mukataa ve iltizam işlerinin kilit mevkiinde ise sarraflar bulunuyordu. Çünkü, mültezimler
mukataaları iki yıllığına aldıkları ve bu süre içinde devlete yapacakları ödemeleri genellikle
taksitle yaptıkları için, onlara birilerinin kefil olması gerekiyordu. İşte bu kefalet işini, bir
faiz-komisyon karşılığında sarraflar yerine getiriyordu. Bunların en önemlileri ise, devletin
resmen tanıdığı “hazine sarrafları” idi. Bunlar, mültezimlerin hazineye ödemesi gereken
parayı peşin olarak kendileri hazineye öderler, sonra da bu parayı mültezimlerden faiziyle
tahsil ederlerdi. Dolayısıyla, sarrafın kefilliği olmadan hiçbir iltizam işi yürümezdi.
Bu sarraflar ile devletlû sınıf mensupları (valiler, paşalar, vezirler) arasındaki ilişkinin
niteliğini, 18. yüzyılda olayları yerinde izleyen bir İngiliz gözlemcinin şu satırları çok iyi
anlatıyor: “İmparatorluğun en zengin ve en ticaretçi halkı Ermenilerdir. Bunlar, servetleri ile
Bab-ı Âlînin elde edebileceği en emin garantilerdi. Türkçe bilmeleri, ticaretin bütün
inceliklerinden anlamaları sayesinde, reaya olmakla beraber kendilerini bir paşaya en faal,
en kabiliyetli iş adamı, sağlam bir banker, uysal bir alacaklı olarak göstermek gibi çeşitli
vasıfları olan kişilerdi. Gelirler çok defa ayn halinde (ürün olarak -M.S.) toplandığından
Ermenilerin tüccarlık tarafı, bankerlik taraflarına eklenir, onları en faydalı bir unsur yapar;
kendilerine hızla servet yığma imkânlarını sağlar. Bu çeşit ticareti yapmak için hayli sermaye
lâzımdır. Türkiye’de paşa sayısı kadar Ermeni sarraf vardı. Eğer bir Ermeni sarraf bir paşaya
kefalet vermezse o paşa âdi bir fert durumuna düşer. Sarraflar gerçekte vilâyetleri kâr
etmek için iltizama alırlardı. Bunlar o kadar çok güçlenmişlerdir ki bir banker, bir eski valiye,
eski sarrafından borçlarını tamamen ödediğine dair bir vesika getirmedikçe kefalet vermezdi.
Bir paşa, tayin edildiği bir vilâyete giderken yanındaki mahrem adamı, çok defa sarrafın
akrabalarından biridir. Bütün para işleri onun elinden geçer. Bunların komisyon vesair avaidi
büyük yekûnlar tutar. Vilâyetin gelirlerini o tesellüm eder, malları üzerinde o ticaret yapar,
bu malları düşük fiyatla o satın alırdı. Her paşaya böyle sülük gibi yapışık bir sarraf temsilcisi
vardı. Vali onun avucunun içindedir. Onun bütün işlerini kontrol eder, malî kaynaklarını
elinde tutar. Onu, çeşitli şiddet ve soyma eylemlerine iter; yapılan soygunculuktan ona
ancak bir parça bırakır. Paşa onu atamazdı, çünkü mevkiini onun vereceği kefalete
borçludur. İşte, Türkiye böyle kalp bankerlerle, böyle bezirgânlarla, böyle spekülatörlerle
tahsil eder gelirlerini.” (Aktaran Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, c.1, s.256, Gerçek
Yay., Mayıs 1970)
Görüleceği üzere, bu bozuk düzenli despotizm döneminde İmparatorluk, bürokrasi,
mültezim, tüccar ve sarraflardan oluşan bir yağmacılar güruhunun elinde kalmıştır. Hiç
kuşkusuz, böyle bir dönemde halktan sökülüp alınan paraların büyük bir kısmı, bu aracı-
yağmacı güruhun cebine girerken, ancak çok küçük bir kısmı devletin hazinesine
ulaşabiliyordu.
Bu bozuk düzenli despotizm döneminde iltizam usulünün uygulanması da zaman içinde
değişikliğe uğradı. Önceleri tımar gelirlerinin toplanması işi, mültezime bir iki yıllığına
verilirken, sonradan ömür boyu verilmeye başlandı. Böylece, mültezim denen kişi, hayatta
kaldığı sürece toprağın gelirinden yararlanma hakkını elde etmiş oluyordu. Osmanlı’nın ilk
dönemlerindeki bir uygulamadan esinlenerek “malikâne sistemi” adı verilen bu uygulama,
ilerde göreceğimiz üzere, toprağın gelirinin yanı sıra, toprağın tasarrufunun da kişilerin eline
geçmesine yol açan bir uygulama oldu. Bu dönemde devletten malikâne alan nüfuzlu kişiler,
bu toprağın tekrar devlete dönmesini engellemek için, onu her türlü müdahaleden bağışık
olan vakıf mülke çevirerek ellerinde tutmanın yolunu da bulmuşlardı. Böylece, kişilerin
tasarrufunda olan malikâne mülklerin yanı sıra, vakıf mülkler de yaygınlaşmaya başlamıştı.
Bu oluşumların hepsi, resmen olmasa bile fiilen, toprağın mülkiyetinin kişilerin eline geçmesi
anlamına geliyordu. İlerde göreceğimiz üzere bu durum, toprakta “ağalık”, “derebeylik” gibi
güçlerin oluşmasına ve reayanın daha da korkunç bir biçimde sömürülmesine neden
olacaktı.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /8


Mehmet Sinan
Eylül 2006

Bu ve takip eden bölümlerde, geleneksel toprak düzenindeki bozulmanın kırsal topluluklar


üzerindeki etkileri; Osmanlı’nın “bozuk düzenli despotizm” döneminde toplum sınıfları
cephesinde ne gibi gelişmelerin ve değişmelerin yaşandığı; bu dönemde ortaya çıkan isyan
hareketlerinin (suhte, reaya, Celâli ve yeniçeri isyanları) sınıfsal niteliklerinin ve amaçlarının
neler olduğu; klasik despotizm döneminde varolmayan ayanlık, ağalık, derebeylik gibi
oluşumların, bozuk düzenli despotizm döneminde niçin ve nasıl ortaya çıktıkları; bu
merkezkaç güçlerin Batı Avrupa’daki gibi bir “feodal ilişkiler sistemi” oluşturup
oluşturmadıkları ve Osmanlı’nın bu döneminin feodalizm olarak tanımlanıp
tanımlanamayacağı; egemen siyasal (devletli) sınıf içinde ne gibi çatışmaların yaşandığı;
yüksek devlet görevlilerinin ve ortaklık kurdukları tüccar, sarraf ve mültezim gibi unsurların
elinde biriken servetlerin (ilk sermaye birikiminin) neden Osmanlı’da kapitalizme geçişi
sağlayamadığı; ve nihayet, üç kıta üzerine yayılmış koskoca bir imparatorluğun, Batı’nın bir
yarı sömürgesi durumuna nasıl geldiği ve nasıl çöktüğü konularını incelemeye çalışacağız.
Geleneksel toprak düzenindeki bozulmanın kırsal topluluklar üzerine etkileri
Osmanlı despotizminin ekonomik temelinin asyatik karakterli kır (köy) topluluklarının
üretimine dayandığını daha önce görmüştük. Kendi içine kapanık, statik bir yapıda olan bu
topluluklar 16. yüzyılın sonlarına kadar bu yapılarını aynen devam ettirmişlerdi. Yani bu
topluluklar, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren geçen üç yüzyıl boyunca ne bir
değişim geçirebilmiş ne de herhangi bir çözülmeye uğramışlardı. İçinde reaya çiftliklerini
barındıran statik yapılı bu köy toplulukları, esas olarak 16. yüzyılın sonlarında bir dış
dinamiğin dolaylı etkilemesiyle çözülme sürecine gireceklerdi. Osmanlı’nın iç dengelerini
altüst eden bu “dış dinamik”, daha önce sözünü ettiğimiz üzere, Avrupa’daki para ve fiyat
devrimidir. Avrupa’da feodalizme darbe vuran para ve fiyat devrimi, asyatik bir ekonomik
temel (asyatik üretim tarzı) üzerinde duran Osmanlı despotizmini de esaslı bir şekilde
etkilemiş ve derin bir ekonomik ve malî bunalımın içine sürüklemişti. Ekonomik ve malî
bunalımın yarattığı en önemli sonuç ise, Osmanlı’nın geleneksel toprak düzeninin bozulması
ve kırsal toplulukların büyük bir sarsıntı geçirerek çözülme sürecine girmesi oldu.
Daha önce de değindik; tımarların sipahinin elinden alınarak iltizama verilmesi, yani toprak
gelirlerinin zengin devlet görevlilerine, tüccarlara, sarraflara vb. akmaya başlaması, kırsal
kesimde yüzyıllardan beri tesis edilmiş olan eski statik dengenin altüst olmasına yetmişti.
Eski düzende sipahinin koruyuculuğu ve gözetimi altında devletin toprağını işleyen ve
karşılığında vergisini sipahiye ödeyen reaya, tımar kurumu çöktükten sonra, karşısında artık
sipahiyi değil, mültezim denilen özel kişileri ve onlarla ortaklık kurmuş olan devletin
soyguncu kolluk güçlerini (zaptiyeleri) bulacaktı. Korumasız ve güçsüz bir durumda olan
reaya çiftçiler, 16. yüzyılın sonlarından itibaren işte bu servet düşkünü mültezimlerin ve ehl-
i örf denen her düzeyden devlet görevlilerinin (asker-sivil bürokrasinin) baskılarına maruz
kalarak topraklarını terk etmeye başlayacaklardı.
Reayayı toprağını terke zorlayan nedenlerin başında, devletin sefere hazırlık maksadıyla
reayanın sırtına bindirdiği olağanüstü vergiler geliyordu. Üst üste gelen bu olağanüstü
vergiler, çiftçileri büyük bir para darlığının içine düşürmüştü. Çiftçiler, devlete olan vergi
borçlarını ödeyebilmek için faizle para bulmaya çalışıyor ve bu da onları tefecilerin eline
düşürüyordu. Kırsal kesimde tefecilik yaparak reaya-çiftçiyi kendine bağımlı hale getirenler
gene aynı adamlardı: Devlet görevlileri, mültezimler, tacirler ve sarraflar! Dönemin
belgelerinden de anlaşılıyor ki, reaya-çiftçiler devlete olan vergi borçlarını ödeyebilmek için
ürünlerini, evlerini, bağ ve bahçelerini karşılık göstererek, yüzde 300-360’a varan yıllık
faizlerle tefecilerden borç para alıyorlar, fakat vadesi geldiğinde geri ödeme yapamadıkları
için evlerini, bağ ve bahçelerini tefecilere devretmek zorunda kalıyorlardı.
Köylü yığınlarını soymak için tefecilerin başvurduğu bir diğer yöntem ise, “selem” denen gizli
tefecilik idi. Bu yöntemde tefeciler, ürün daha tarladayken onu darda kalan köylüden yok
pahasına satın alıyor ve sonra aynı ürünü yüksek fiyatla tekrar köylüye satarak çok kısa
zamanda büyük paralar kazanıyorlardı. Tüccar, mültezim ve sarrafların yanı sıra, bu selem
işini yapanlardan biri de, elinde nakit para birikimi olan maaşlı kapıkulu askerleri (yeniçeriler
ve kapıkulu süvariler) idi. Bunlar, geleneksel toprak düzeninin bozulmaya başladığı bir
dönemde taşraya akın etmişlerdi. Köylüye yüksek faizlerle borç para vererek veya köylünün
tarladaki ürününü yok pahasına kapatarak büyük paralar kazanıyorlardı. İşte mevcut hukuk
kuralları her türlü biçimde zorlanarak ve kitabına uydurularak, köylü yığınlarının toprağının,
evinin, bağ ve bahçesinin devlet görevlileri tarafından fiilen zapt edilmesi de bu dönemde
başlayacaktı.
Kırsal kesimde oluşmaya başlayan bu yeni düzende, servet ve güç sahiplerinin el koydukları
toprakları daha az sayıda insanla işletmeye başlamaları, sayıları her geçen gün daha da
artan bir topraksız ve işsiz köylü kitlesinin ortaya çıkmasına yol açacaktı. Öte yandan, bu
dönemde Osmanlı parasının (akçenin) değerinin alabildiğine düşmesi, dolayısıyla fiyat
artışlarının ve devalüasyonun çok yüksek düzeylerde seyretmesi, hammadde ve hayvan
kaçakçılığını da çok kazançlı bir iş haline getirmişti. Üstelik hayvancılık, tarıma göre çok
daha az sayıda insanla yapılabilen, daha az masraflı bir işti. Bu yüzden mültezimler ve yeni
oluşmaya başlayan bey ve ağalar, ele geçirdikleri tarlaları meraya çevirerek hayvancılık
yapmaya başlayacaklardı. Diğer taraftan, devletten “malikâne” şeklinde ömür boyu vergi
toplama imtiyazı alan yüksek devlet görevlileri, zaman içinde bu malikâne toprakların
tasarrufunu da zor yoluyla ele geçirerek, reaya-çiftçileri kendi topraklarından sürmeye
başlayacaklardı.
İşte kırsal kesimde meydana gelen tüm bu gelişmeler, sonunda çok sayıda reayanın çiftliğini
terk edip gitmesine (“çiftbozanlık” denen olay) ve topraksız, işsiz güçsüz bir köylü nüfusun
oluşmasına yol açacaktı. Bu gelişmelerin doğrudan bir sonucu olarak, bu dönemde tahıl
üretimi anormal bir şekilde düşmüş ve Anadolu’da görülmemiş bir kıtlık ve açlık baş
göstermişti. Yüzyıllardan beri durgun ve hareketsiz bir yaşam sürdüren asyatik karakterli
kırsal toplulukların böylesine hızlı bir biçimde çözülmesi, aslında Osmanlı’nın klasik despotik
düzenini ayakta tutan maddi-ekonomik temelin de çökmesi anlamına geliyordu. Nitekim,
kırdaki bu hızlı çözülmeyle birlikte tüm sistem ekonomik, toplumsal ve siyasal bakımdan tam
bir kargaşa içine sürüklenecekti.
Osmanlı’da Celâli kavgalarının mahiyeti ve katılan kesimlerin özellikleri
16. yüzyılın üçüncü çeyreğinde başlayıp, 17. yüzyılın ilk on yılında da devam eden büyük
Celâli karışıklıkları, Osmanlı’nın geleneksel toprak düzeninin bozulması ve kırsal toplulukların
derin bir bunalımın içine düşmesi sonucunda ortaya çıkmış ve düzenin daha da bozulması ve
giderek tam bir kaosa sürüklenmesinde hızlandırıcı rol oynamışlardır. Özellikle taşrada
yarattıkları karışıklık ve kargaşa ortamı nedeniyledir ki bu hareketler, her yerde başına
buyruk mütegallibe (zorba) güçlerin (ağaların, derebeylerin) türemesini ve köylünün
tasarrufundaki toprakların bu güçler tarafından fiilen gasp edilmesini daha da
kolaylaştırmıştır. 1560’larda başlayıp 1610 yılına kadar devam eden ve bütün Anadolu’yu
tam bir kargaşa içine sürükleyen bu isyan hareketlerine, yüzyılın başında (1519’da) bir
Alevi-Türkmen ayaklanmasına önderlik eden sipahi Celâl’in (şeyh) adından ötürü, Celâli adı
verilmiştir.
Celâli hareketlerine, alttaki toplum sınıflarından (reaya halk) ve üsteki egemen siyasi
sınıftan hemen her unsur katılmıştır. Bu isyan hareketleri, sınırları açıkça belirlenmiş, gerçek
anlamda bir sınıf çatışması olmaktan uzaktılar. Dolayısıyla bu hareketler, emekçi halk
yığınları (kasaba ve köy reayası) ile egemen siyasal sınıf arasında geçen gerçek anlamda bir
sınıf savaşı olarak değerlendirilemezler. Nitekim, güttükleri amaç ve hedefler açısından
baktığımızda, durum daha bir açıklık kazanmaktadır. Bu hareketler, toplumsal açıdan düzen
değişikliğini amaçlayan, sınıfsal temelli siyasal iktidar mücadeleleri olmamışlardı hiçbir
zaman. Gerek içerikleri, gerekse amaçları bakımından karmakarışık bir yapıya sahip olan ve
despotik düzende herhangi bir devrimsel değişikliğe yol açmayan Celâli hareketleri, sonunda
tüm Anadolu’yu büyük bir kargaşa içine sürükleyerek ve kırsal topluluklara (reaya-köylü
yığınlara) büyük yıkımlar getirerek son bulmuşlardır.
Celâli hareketlerine kimler katılmışlardı? Daha önce de belirttiğimiz üzere, bu hareketlere
katılanlar toplumsal statüleri bakımından iki düzeye ayrılmaktaydılar. Halk sınıflarından
olanlar ve yönetici egemen sınıftan olanlar. Bu hareketlere halk sınıfından katılanlar, başta
medrese öğrencileri (suhteler-softalar) olmak üzere, “çiftbozan-levendler” denilen topraksız,
işsiz güçsüz reaya yığınlar ve gene reaya kökenli olup, beylerin (beylerbeyleri ve
sancakbeyleri) kapısında ücretli askerlik yapan “sekbanlar”dır. Yönetici sınıf kesiminden
katılanlar ise, tımarlarını yitirip yoksul düşmüş sipahiler, toprak kapmak için başkentten
Anadolu’ya gelen ulufeli kapıkulları (yeniçeriler ve kapıkulu süvariler), ehl-i örf denen eyalet
ve vilayet yöneticileri (beylerbeyleri, sancakbeyleri, subaşıları vb.), ehl-i şer denen kadılar,
müderrisler, imamlardır. Bunlara ilâveten, bir de yönetici sınıfla ortaklık kurmuş olan
mültezimler vardır. Burada ilginç olan ve bir bakıma “Celâli kavgaları”nın karakterini de
ortaya koyan durum şudur ki, Celâli kavgalarına katılan aynı insan kalabalıkları, bazen
isyancı bir Celâli olup hükümet güçlerine karşı, bazen de hükümet gücü olup isyancılara
karşı savaşmışlardır. Özetle söylersek, Osmanlı tarihinin belli bir kesitine damgasını vuran
Celâli hareketleri, aslında asyatik-despotik yapılı bir toplumda kırın çözülmesiyle birlikte
ortaya çıkan toplumsal ve siyasal kaosun çarpıcı ifadesinden başka bir şey değildir.
Celâli kavgalarının gelişme seyri
Öğrencilerin Celâliliği (birinci evre): Celâli hareketlerinin ilk evresini, yüksek öğrenim yolu
tıkalı olduğu için medrese öğrenimlerini tamamlayamayan ve bu nedenle de devlet kapısında
geçimlerini sağlayacak maaşlı bir iş bulma şansını yitiren medrese öğrencilerinin (suhtelerin)
ayaklanması oluşturmuştur. Bu öğrenciler, orta öğrenim düzeyindeki taşra medreselerini
bitirmiş olmalarına karşın, yüksek öğrenim veren İstanbul, Edirne, Bursa gibi büyük
kentlerdeki medreselere girme imkânı bulamadıkları için, ekonomik ve malî bunalımın en
yoğun yaşandığı taşra kent ve kasabalarında işsiz güçsüz bir vaziyette ortada kalmışlardı.
Dinî eğitim kurumları olan ve bir anlamda ulema sınıfının kaynağını oluşturan medreseler,
eskiden beri halka açık kurumlar olmuşlardı. Medreselerde öğrencilere öğrenim süresi
boyunca barınacak yer, yiyecek aş ve gündelik veya aylık bir ücret verilirdi. Eskiden beri
medreselere daha çok şehirli ve kasabalı halkın çocukları girerdi. Fakat 16. yüzyılın son
çeyreğinde baş gösteren büyük ekonomik bunalım nedeniyle sıkıntıya düşen topraksız reaya
yığınlarının çocukları da köylerden medreselere akın etmeye başlamışlardı. İşsiz durumda
olan bu köylü gençler de medreselerin sağladığı imkânlardan kentliler gibi yararlanmak
istiyorlardı. Medreseler, ilköğretimden sonraki tüm öğrenim kademelerini (orta ve yüksek)
kendi bünyesinde toplamış okullardı. Taşradaki medreseler orta düzeyde öğrenime;
İstanbul, Bursa, Edirne gibi büyük şehirlerdeki medreseler ise yüksek öğrenime ayrılmıştı.
Büyük medreselerde okuyan öğrenciler “danişment” adını alıyordu. Bu okullardan bitirme
belgesi alan danişmentler, belli bir bekleme süresinden sonra taşra kentlerine müderris
(öğretmen) veya kadı olarak atanıyorlardı.
Fakat, ekonomik bunalım döneminde, medreselerdeki öğrenci mevcudunun giderek artması
(bu sayı 16. yüzyılın sonunda 9 bine ulaşmıştı), bu okulları işlemez hale getirmiş ve taşra
medreselerinden İstanbul’daki büyük medreselere geçiş imkânı fiilen ortadan kalkmıştı.
Büyük medreselere gidemeyen ve bu yüzden bulundukları şehirlerde hiçbir iş yapmadan
kitleler halinde bekleyen öğrenciler (suhteler) şehirler için büyük bir yük haline gelmeye ve
tehlike oluşturmaya başlamışlardı. Başlangıçta yalnızca kendi aralarında münakaşalara ve
zaman zaman da kanlı bıçaklı kavgalara tutuşan suhteler, 1560’lardan itibaren artık iki-üç
yüz kişilik çeteler oluşturarak devletin asayiş güçlerine kafa tutar hale gelmişlerdi.
Suhtelerin eylemleri giderek siyasal içerik de taşıyan eylemler haline geliyor ve esas olarak
da kentin zenginlerini, devlet görevlilerini, vergi toplama yetkisine sahip mültezimleri hedef
alıyordu. 1581-82’de İran’la yapılan savaş nedeniyle, Osmanlı ordusunun Anadolu’dan
uzaklaşması, suhte hareketini doruğa ulaştırmıştı. Suhteler, köylüleri soyarak zenginleşen
mültezimleri, yeniçeri büyüklerini ve diğer devlet görevlilerini cezalandırmak ve mallarını
mülklerini yağmalamak amacıyla, onların yaşadıkları bölgelere, kentlere saldırmaya kadar işi
götürmüşlerdi. Suhteler, toplanan vergileri yağmalıyor, zenginlerin konaklarını basıyor ve
hapse atılan köylüleri kurtarıyorlardı. Vilayet yöneticileri suhte hareketi karşısında acze
düşmüştü; emir verdikleri kolluk güçleri de suhtelerle savaşmak istemiyorlardı. Düzeni
sağlamak için hükümetin merkezden gönderdiği özel asayiş birlikleri de kente sokulmuyor,
hatta bunlardan bazıları kentin ortasında öldürülüyordu.
Öte yandan, suhtelerin eylemlerine hedef olan kentin zenginleri arasında ulema mensubu
kadılar da vardı. Bu nedenle kadılar merkezî yönetime (saraya) gönderdikleri raporlarda,
sürekli olarak suhteleri kötülüyor, onların “zavallı halka eziyet ettiğini” ileri sürerek, suhte
hareketine kara çalmaya çalışıyorlardı. Oysa gerçek durum bunun tam tersiydi. Suhtelerin
talan ettiği zenginler, mültezimler vb. kenti terk edip giderken, halk öğrencilerin yanında yer
almış, yeri geldiğinde onları gizlemiş, yiyecek ve içeceklerini sağlamıştı.[1] Tarihsel
verilerden de anlaşılıyor ki, suhte hareketi hiç değilse başlangıç dönemlerinde, halkın
yanında yer alan ve toplumsal bir muhalefeti dile getirmeye çalışan siyasal içerikli bir
hareket olmuştur.
Suhte hareketine karşı sarayın tutumuna gelince; muhalif hareketleri ya toptan imha ederek
ya da uzlaşmayla kendi yanına çekerek “halletme” konusunda yüzyıllardan beri uzmanlaşmış
olan saray, suhtelere karşı da aynı yöntemi deneyecekti. Osmanlı hükümeti, 1579 yılında
suhtelerin temsilcilerini İstanbul’a çağırarak, onlarla uzlaşma yolu arar. Görüşmeler
sonucunda çıkarılan hükümet kararında, suhteler için bir genel af ilan ediliyor ve ayrıca da
“eşkıya takibi” konusunda suhte birliklerine resmi yetki veriliyordu. Yani devlet, isyancı
suhteleri kendi ücretli görevlisi haline getirerek yatıştırma yolunu seçmişti. Ayrıca hükümet,
medrese hiyerarşisi içinde yükselme konusunda suhte önderlerine güvenceler de vermişti!
Hükümetle suhteler arasındaki bu uzlaşmanın doğal sonucu ise, bekleneceği üzere,
önderlerinin şahsında suhte hareketinin giderek yozlaşması ve halktan koparak yönetici
bürokrasinin şu veya bu kanadına hizmet eder hale gelmesi olacaktı. Nitekim, başlangıçta
ulemanın da hışmını üzerlerine çeken isyancı öğrenciler, bu uzlaşmadan sonra, ulemayla
(kadılarla) anlaşmaya vararak, ulemanın rakibi olan ümeraya (askeri yöneticilere) karşı
savaşacaklar ve pek çok askeri görevliyi öldüreceklerdi. Fakat bu durum da uzun
sürmeyecekti. Suhtelerin zenginlere karşı düşmanca tutumundan tedirgin olan kadılar,
suhteleri kendi çıkarlarına bir süre kullandıktan sonra suhtelerden yüz çevirecek ve işsiz
güçsüz reayadan, yani boş levendlerden derledikleri kişilerle kendi milis güçlerini
oluşturmaya başlayacaklardı. Ulemanın suhtelere karşı bu tutumu, suhtelerin tepkisini
çekecek ve onların açıktan açığa kadılara karşı harekete geçmesine ve kadıların
yönetimindeki mahkemelere saldırmasına yol açacaktı. Fakat suhte hareketi ulemanın
desteğini yitirdikten sonra, artık bir daha eski gücüne ulaşamayacak ve 1600 yılına doğru
iyice gerileyerek dağılacaktı. Bu hareketten arda kalan unsurlar ise, tarih sahnesinde yeni
belirmeye başlayan levendlerle birleşecekti.
Çiftbozan-levendlerin Celâliliği (ikinci evre): Celâli kavgalarının ikinci evresinde sahneyi
dolduran levendlerdir. Bunların kaynağı da, kırsal kesimdeki geleneksel yapıların
çözülmesiyle ortaya saçılan topraksız, işsiz güçsüz köylü yığınlarıydı. Kanuni Süleyman’ın
son dönemlerinde merkezden taşraya gelen ulufeli kapıkulları, şu veya bu yolla sipahi
tımarlarını ele geçirmeye başlamışlardı. Bu süreçte, tımarlarını yitirerek yoksul düşen pek
çok sipahinin yanı sıra, artan olağanüstü vergiler ve hükümet görevlilerinin baskısı yüzünden
pek çok reaya-çiftçi de toprağını, bağını bahçesini terk ederek “çiftbozan” durumuna
düşmüştü. Bu durumda olan reaya gençlere, işsiz güçsüz, boş insan anlamına gelen “levend”
deniyordu. Topraksız, işsiz güçsüz kalan bu reaya gençlerden bazıları kendi aralarında küçük
çeteler kurarak civar köylere saldırmaya, yol keserek eşkıyalık yapmaya ve geçimlerini böyle
sağlamaya başlamışlardı. Diğer bir kısım levend ise, ehl-i örf denen eyalet ve vilayet
yöneticilerinin kapısında ücretli asker (sekban) oluyorlardı. Bir devlet görevlisinin kapısına
kapılanamayan, ama eşkıyalık da yapamayan boş levend kitleleri ise, bir iş bulma umuduyla
İstanbul, Bursa, Edirne gibi büyük kentlere akmaya başlayacaklardı. Ne var ki, bu işsiz
levend yığınlarını mas edecek ekonomik iş alanları büyük kentlerde de bulunmuyordu.
Osmanlı kentlerinde, Batı Avrupa’dakine benzer (kapitalist) bir ekonomik gelişme
olmadığından, kente gelen işsiz levend kalabalıkları ilkin kent merkezlerindeki
kervansaraylara doluşmuş, daha sonra da kentin kenar mahallelerini oluşturmaya
başlamışlardı. Örneğin, İstanbul’da Eyüp, Kasımpaşa gibi mahalleler böyle oluşmuştu.
Osmanlı’nın despotik sisteminde, tüm iktisadî faaliyet alanları devletin mutlak tekeli altında
bulunduğundan ve en büyük “işveren” de devlet olduğundan, iş için başvurulacak tek “kapı”,
elbette ki devlet kapısı oluyordu. Savaşçı-fetihçi bir gelenek ve yapı üzerinde biçimlenmiş
olan Osmanlı devletinin, kendisine başvuran işsizlere sunabileceği “iş” ise, askeri nitelikli bir
işten başkası olamazdı. Ne var ki, Osmanlı’nın askeri kurumlarında uygulanan özel
yöntemler (örneğin kapıkulu ocaklarına yalnızca devşirme Hıristiyan çocukların alınması gibi)
nedeniyle, bu askeri kurumlar da işsiz levend yığınlarına kapalıydı. Kentlere yığılmış, fakat
düzenin dışına itilmiş levend yığınlarının bu durumda yapabilecekleri tek “iş” kalıyordu:
Kendi çetelerini kurarak soygunculuk, eşkıyalık yapmak! Dolayısıyla, köylerde ve
kasabalarda görülen çapulculuk ve soygun olayları, bir süre sonra bu büyük kentlerde de
görülmeye başlayacaktı.
Taşradaki levend çetelerinin bazıları öğrenci (suhte) çeteleriyle birleşerek, eyalet ve vilayet
yöneticilerinin askerî güçlerine (sekbanlara) karşı savaşıyorlardı. Ümera ile çıkar çatışması
içinde olan ulema sınıfı (kadılar) da bu mücadelede levendlerin yanında yer alıyor; kasaba
ve köyleri savunacak milis güçleri (il erleri) bunlardan oluşturuluyordu. Kadıların el altından
örgütleyip yönlendirdiği halk, merkezden gelen görevlilerin topladığı vergileri yağma ediyor,
soruşturma için gelen sancakbeyini de kente sokmuyorlardı. Köylüler aynı şekilde bir tepkiyi
kapıkulu askerlere de yöneltiyorlardı. Kendi bölgelerinden geçmekte olan yeniçeri birliklerine
saldırarak, onları imha ediyorlardı.
Bu gelişmelere merkezî devlet yönetimi ile eyalet yöneticileri de aynı şiddetle karşılık
veriyorlardı. Sancak beyleri, maiyetlerindeki özel silahlı kuvvetleriyle (ki “sekban” denen bu
kuvvetler de levendlerden oluşturulmuştu) köylere saldırıyor, isyancılara yardım ettikleri
bahanesiyle her yeri yağmalayıp köy halkına zulmediyorlardı. Aslında bu türden yağma
eylemleri, sancakbeyi kapısında ücretli askerlik yapan ama ücretleri düzenli ödenmeyen
sekbanlar için de bir geçim kaynağı haline gelmişti. Yani ilerde göreceğimiz üzere, sözümona
Celâlilerin üzerine giden hükümet yöneticilerinin ve maiyetlerindeki askerlerin yaptığı da
Celâlilikten başka bir şey değildi! Bu arada, gerek sancakbeylerinin maiyetindeki
sekbanların, gerekse kadıların oluşturduğu milis güçlerinin başında, genellikle tımarlı
sipahiler yer almaktaydı. Üstelik, tarihte ilk Celâli birliklerini kuran ve önderlik edenler de
gene bu tımarlı sipahilerden çıkmıştı. Bunlar, merkezi hükümetle ilk ihtilafa düşen devlet
görevlileri zümresini oluşturmaktaydılar. Hükümete karşı ilk tepkilerini de, çağrıldıkları
seferlere gitmeyerek, sancaklarda aldıkları asayiş görevlerini yapmayarak ve levendlerin
düzenlediği soygun ve eşkıyalık olaylarını el altından destekleyerek gösterdiler. Hatta
bazıları eşkıyalık olaylarına levendlerle birlikte katılıyorlardı. Bu sipahiler de kendilerine,
yüzyılın başında ayaklanan sipahi Celâl’den esinlenerek “Celâli” diyorlardı. Sipahilerin bu
tepkisel tutumunun başlıca nedeni ise, Kanuni Süleyman zamanında tımarların bunların
elinden alınarak yeniçerilere ve kapıkulu süvarilere verilmesi idi.
Suhte ayaklanmalarından sonraki Celâli kavgaları, halkçı niteliğinden tamamen
uzaklaşacaktı. Anadolu’daki Celâli çeteleri, eskisi gibi topraksız köylülerden yani
levendlerden oluşsa da, açık bir sınıfsal hedefleri, düşünsel temelleri ve somut bir amaçları
yoktu. Hiçbir fark gözetmeksizin yakıp yıkmayı ve yalnızca yağmayı biliyorlardı. Çünkü
herkesin herkese karşı savaştığı o dönemin kaotik ortamında, Celâli çetelerini oluşturan aç
insan yığınlarının varlığını sürdürebilmesinin tek yolu buydu. Bu arada sürekli kırılan,
evlerinden ve topraklarından olan, aç sefil düşen ve uzun yıllar bir daha belini
doğrultamayacak olan ise tabii ki köylü halk idi.
Devlet sınıfına mensup büyük başların Celâliliği (üçüncü evre): Bunlar, sömürücü
kategorisini oluşturan yönetici sınıfın unsurlarıdırlar. İşin aslında, boş levendleri örgütleyen
ve bunları eşkıya çetesi olarak kullananlar da bu askerî ve idarî yöneticilerdi. Öğrenci
(suhte) ayaklanmalarının bastırılması esnasında hükümet tarafından yetkileri olağanüstü
genişletilmiş olan bu yöneticiler, etraflarına topladıkları paralı askerlerle (sekban ordularıyla)
bizzat kendileri Celâliliğe soyunuyorlardı. Gerek ehl-i örf denen eyalet ve vilayet yöneticileri,
gerekse diğer askerî devlet görevlileri (bazı büyük tımar ve zeamet sahibi sipahiler ile
yeniçeri büyükleri), kendi silahlı güçlerini oluşturarak ve köylü halk üzerinde kaba güce baş
vurarak, Anadolu’nun bu kaotik ortamında kendi otoritelerini yerleştirmeye başlamışlardı.
Merkezî devletin resmi temsilcisi konumunda olan, fakat merkezden tamamen bağımsız
hareket etmeye başlayan bu güçler, Anadolu’da emekçi halka Celâliliğin en şiddetli evresini
(“büyük kaçgunluk” denen dönemi) yaşatacaklardı.
Bu dönemde “Beylerbeyleri, Sancakbeyleri ve öteki vilayet memurları, hizmetlerindeki
binlerce leventle vilayet teftişlerine çıkmakta; girdikleri köylerde gelişigüzel vergiler
toplamakta, tarlalara el koymaktadır. Devlet memurlarının yanısıra zengin mültezimler,
tımarlı sipahilerin güçlüleri ve Anadolu’da görevli Yeniçeri büyükleri kurdukları Celâli
birlikleriyle baskın üzerine baskın yapmakta, devlet içinde devlet kurmaktadır.”[2]
Taşra eyaletlerinde gelişen bu “merkezkaç” eğilimler karşısında endişeye kapılan saray ve
merkezî hükümet, kendi memurlarına karşı mücadele etmesi için reayaya çağrıda
bulunuyordu. III. Murad’ın 1591’de ve III. Mehmed’in 1596’da yayınladıkları adalet
fermanlarında, “zalim hükümet görevlilerinin saldırılarına karşı, köylülerin silahlanarak
kendilerini korumaları” önerilmekteydi.[3] Bu durumda köylüler, sarayın da kendi yanlarında
olmasından cesaret bularak, taşradaki zorba devletin görevlilerine karşı büyük bir
mücadeleye girişeceklerdi. Bu aşamada kadıların öncülüğünde harekete geçen köylüler,
kasaba ve köylerini korumak için her yerde “il erleri” örgütü kurdular. Bir halk milisi
niteliğinde olan bu örgütler de gene topraksız, işsiz köylü gençlerden, yani levendlerden
oluşuyordu. “Kadı, müderris, suhte ve imamlarla birleşen halk, mülki amirlere, onların zabıta
görevlilerine, sekban bölüklerine karşı 1598’den itibaren köylerini kapamış, silahlı
savunmaya geçmişti. Bu savunmanın yanısıra köy birlikleri, ki bunlar da bir anlamda Celâli
idiler, zenginlerin konaklarını, oluşum halindeki bey ve ağaların tarlalarını basmaya, ehl-i
örf’e saldırmaya başladı. Bu gelişmeler sonucunda, «Anadolu sancaklarının her tarafında
reaya, fermanlarla verilen izin gereğince, silahlanarak zalim vilayet idarecilerini saraylarına
ve evlerine hapsetmiş durumda idiler.»”[4]
Fakat bu koşullarda reayanın zorba yöneticileri ve onların paralı askerlerini alt ederek nihai
bir zafer kazanması mümkün değildi. Çünkü, zorba yöneticiler hesabına köylülere karşı
savaşan paralı askerler de sonuçta işsiz güçsüz reaya gençlerden oluşuyordu. Bey kapısında
maaşlı fedailik (sekbanlık) yapan bu gençler, beyin verdiği maaşla geçiniyorlardı. Yani, talan
ve soygun devam ettiği ve beyler zenginleştiği sürece ekmek yiyebilirdi bu gençler.
Çatışmalar sona erip ortalık yatıştığında ise, kaçınılmaz olarak işsiz kalacak ya da düzenli bir
maaş alamayacaklardı. Bu durumda sekbanlar, tabii ki çatışmanın sürmesinden, talan ve
soygun düzeninin devamından yana olacaklardı. Nitekim bu çatışmalarda sekbanlar,
köylülerin üzerine giderek daha da şiddetli saldırmışlar ve sonunda köylülerin direncini
kırmışlardır. Köylülerin direncinin kırılması ise, her biri bir Celâli şefi durumuna gelmiş olan
zorba yöneticilerin, köy ve kasabalar üzerinde tam bir hâkimiyet kurmalarına ve köylüleri
soyup soğana çevirmelerine yol açmıştır.
Büyük Celâli şeflerinin ortaya çıkması ve büyük kaçgunun başlaması
1598 tarihinden itibaren Celâli hareketleri, hem katılan silahlı insan sayısı bakımından, hem
de hedefleri bakımından nitelik değiştirdi. Bu dönemde Celâli şefleri, sayıları binleri aşan
silahlı çetelere sahip bulunuyorlardı. Bunlardan biri olan Karayazıcı, ülkenin dört bir
yanından kopup gelen boş levendleri ve sekbanları etrafına toplayarak, otuz bin kişilik büyük
bir Celâli ordusu oluşturmuştu. Karaman’da patlak veren bir suhte ayaklanmasını bastırmak
üzere devlet tarafından görevlendirilen Karayazıcı (ki kendisi bir kapıkulu süvarisi idi),
etrafına topladığı Celâlilerle birlikte halkı soymaya başlamıştı. Ünü ülke sınırlarını aşarak
Avrupa’ya ulaşan Karayazıcı’nın 1598’deki ayaklanmasını, hepsi de şu veya bu düzeyde
“devlet görevlisi” olan diğer Celâli şeflerinin (ki bunların içinde valiler ve paşalar da vardır)
ayaklanmaları izleyecekti. Büyük Celâli şefleri artık köy ve kasabalara saldırmakla
yetinmiyor, kentleri kuşatıp haraca bağlamaya ve kendi adlarına vergi salmaya
yelteniyorlardı. Bunlar açıktan açığa merkezî hükümete kafa tutmakta ve bazı bölge ve
vilayetleri kendi egemenlikleri altına almaktaydılar.
Büyümekte olan bu Celâli tehlikesi karşısında korkuya kapılan merkezî despotik iktidar
(saray), hareketin üzerine her zamanki yöntemlerine baş vurarak gitti. Hem şiddetle
bastırmayı denedi, hem de uzlaşarak, payeler vererek kendine çekmeye çalıştı. Hükümet,
Celâli güçlerinin üzerine önce bir hükümdarlık ordusu gönderdi. Fakat bu ordu başarılı
olamadığı gibi, bir süre sonra onun hakkında İstanbul’a şikâyetler de gelmeye başlamıştı.
Hükümdarlık ordusu girdiği bölgelerde Celâlilerden daha beter işler yaparak halkın tepkisini
çekmeyi başarmıştı! Bunun üzerine hükümet orduyu geri çağırdı ve Celâli şefleriyle uzlaşma
yoluna gitti. Örneğin, Karayazıcı’ya Amasya sancakbeyliği verildi. Karayazıcı’nın ölümünden
sonra ortaya çıkan ve etrafına kırk bin kişilik bir askeri güç toplayan kardeşi Deli Hasan da
önce hükümet güçleriyle kanlı çarpışmalara girmiş, fakat ardından devletten af dileyerek,
kendisine bir devlet görevi verilmesini istemişti. Tabii, Osmanlı hükümeti Celâli şefinin bu
isteğini derhal kabul ederek, ona Bosna beylerbeyliğini ve yardımcılarından yedisine de
Rumeli’de sancakbeylikleri verecekti.
Fakat Anadolu’da Celâli hareketleri bir türlü durulmadı; ortaya çıkan yeni Celâli birlikleri
kentleri yakıp yıkmaya devam ettiler. “Sadece Ankara sancağı, 1603 yazı boyunca çeşitli
çeteler tarafından tam dört kere yağmalandı. Kastamonu ikinci kere ateşe verildi. ...
Osmanlı idaresi Kütahya’yı, Celâlilere beylerbeyliği dağıtmadan kurtaramaz.”[5] 1603
yılından sonra neredeyse bütün Anadolu İstanbul’dan kopmuş durumdaydı. İstanbul’un
Anadolu’ya gönderdiği askeri birlikler, gittikleri kalelerde önce mahsur kalıyorlar, fakat bir
süre sonra onlar da Anadolu’nun yağmasına katılmaktan, yani Celâli olmaktan geri
durmuyorlardı. Anadolu tam bir başıbozukluk içinde ve adeta ölüme terkedilmiş durundaydı.
Anadolu’daki bu büyük Celâli ayaklanmaları, Osmanlı tarihinde “büyük kaçgunluk” denen
olayı, yani insanların kitleler halinde kaçışması, yer değiştirmesi olayını başlatacaktı.
Taşradaki varlıklı aileler bu dönemde İstanbul’un yolunu tutarken, köylüler yerlerini
yurtlarını terk ederek çok uzaklara, Celâli çetelerinin ve tabii ki onlardan aşağı kalmayan
devlet güçlerinin kendilerine ulaşamayacağı sapa yerlere kaçışıyorlardı. 1603 yılında
başlayan bu büyük kaçışma, 1610 yılına kadar devam etti. Bu dönemde Anadolu’da pek çok
köy tamamen boşalmış, halk yollardan uzak, ulaşılması güç dağ tepelerine ve ormanlara
kaçmıştı. Eskinin büyük köyleri, bu büyük kaçgunluk hadisesinden sonra, onar yirmişer
haneli küçük köylere dönüşmüştü. Bu dönemde Anadolu nüfusunun neredeyse üçte ikisinin
kaçtığını ya da ortadan kaybolduğunu, devlete vergi ödeyen hanelerin üçte bire düştüğünü
belirtmektedir tarihçiler. Bu karışıklık ve kaos ortamı içindeki Anadolu’da üretim de
tamamen düşmüş, fiyatlar ateş pahasına fırlamış, her yerde kıtlık ve açlık baş göstermişti.
“Bu olaylar 1610 yılına kadar aynı minval üzere devam etti. Temizlenen Celâlilerin yerine,
bazıları Karayazıcı kadar ün yapan yenileri çıkıyordu. 1607’de Canbolatoğlu’nun çevresinde
40 bin adamı, ertesi yıl Kalenderoğlu’nun ise 30 bin adamı vardı. Ve bu dalga Anadolu’da
insan malzemesinin tümü tükenene kadar yayılarak devam etti.”[6] 1610 yılından sonra
Anadolu’da insan kaynakları öylesine tükenmişti ki, bu yüzden artık Celâliler de büyük
birlikler derleyemez olmuşlardı. İşte Osmanlı hükümeti de ancak bu tarihten sonra Celâlilere
öldürücü darbeyi indirebilecekti.
Hükümetin düzenlediği büyük askerî seferlerde her yer ateşe ve kana boğulur. 100 bin
civarında Celâli öldürülür ve hareket bir daha belini doğrultamayacak duruma gelir. Fakat bu
olaylardan sonra, Osmanlı devleti de o eski merkezî-despotik otoritesini sürdürebilecek
durumda değildir artık. İlerde değineceğimiz üzere, devletin merkezî-despotik otoritesinin
zayıflaması, Celâli isyanları esnasında ve sonrasında taşrada merkezkaç güçlerin oluşmasına
ve merkezî devletin bazı yetkilerinin bu güçlerin elinde toplanmasına yol açacaktır. Bu
sürecin bir diğer sonucu ise, gene ilerde göreceğimiz üzere, egemen devletli sınıf içinde
iktidar mücadelelerinin, bir başka deyişle güç ve servet kavgalarının tırmanması, saray
darbelerinin yoğunlaşması olmuştur.
Sonuç olarak Celâli hareketleri, bu hareketlere katılanların yüzde doksan dokuzu emekçi
köylülerden bile gelmiş olsa, güdülen hedefler bakımından hiçbir zaman gerçek anlamda bir
devrimci halk hareketi değillerdi. Anadolu’yu boylu boyunca bir kargaşalığın içine sürükleyen
bu hareketler, sonuçta egemen yönetici sınıf bloğu içindeki güç ve servet kavgalarından
öteye geçemediler. Nitekim, 16. yüzyılın son çeyreğinde baş gösteren bu hareketler,
sonuçta yönetici sınıfın bir kesiminin (saray adamları-merkezî bürokrasi) üstün gelmesiyle
ve bu temelde yeni bir denge durumunun oluşmasıyla sonlanmıştır. Bu tarihsel kesitte
yaşanan olaylar ve bu olaylara katılan kesimlerin davranışlarından çıkarılan sonuçlar, bize şu
saptamayı yapma olanağını sunmaktadır: Genel olarak despotik yapılı olan bütün eski Doğu
toplumlarında da görüldüğü üzere, esas olarak egemen sınıfının bölüntüleri (fraksiyonları)
arasında geçen iktidar mücadelelerine şu veya bu ölçüde katılan emekçi halk yığınları, bu
mücadelelere kendi bağımsız sınıf çıkarlarını savunan ve kendi iktidarlarını hedefleyen
bağımsız bir örgütlülükle katılamadıkları için, sonunda egemen sınıfın şu veya bu kesimine
payanda olmaktan ve bu kesimler tarafından kullanılmaktan öte bir rol oynayamamışlardır.
Böyle olduğu için de, sonuçta fillerin tepişmesinde ayak altında kalarak ezilen daima onlar
olmuştur!

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Mustafa Akdağ, Celâli Karışıklıklarının Başlaması. Aktaran: S. Yerasimos, Azgelişmişlik


Sürecinde Türkiye, c. 1, s. 429
[2] İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi, Cem Y., Temmuz 1979, s. 183
[3] Aktaran Mustafa Akdağ, Celâli İsyanları, Cem Y., 1995, s. 330
[4] Aktaran İsmail Cem, age, s. 184
[5] S. Yerasimos, age, s. 441
[6] S. Yerasimos, age, s.442

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /9


Mehmet Sinan
Ekim 2006

Osmanlı’nın bozulan düzeninde merkezkaç güçlerin oluşması


Osmanlı’nın klasik despotik düzenini incelerken, bu düzende servetlerin biriktiği başlıca
depoların saray, yüksek mansıplar, mukataalar, malikâneler, mültezimler, sarraflar
olduğunu söylemiştik. Bu servet biriktirmede başı çekenler ise, bürokrasinin tepe noktalarını
ellerinde bulunduran yüksek devlet görevlileri (sadrazam, vezir, bey, vali, paşa vb.) idi. Yani
sonuçta servetler, yönetici sınıf korporasyonunun denetiminde bulunuyordu. Bozuk düzenli
despotizm döneminde ise bunlara, taşrada nüfuz ve servet sahibi olan ve bu yolla toprak
üzerinde güç sağlamış bulunan ayan, ağa, derebeyi takımı eklenecekti. Aslında bu
merkezkaç güçler, klasik Osmanlı düzeninde yeri olmayan unsurlardır. Bunlar, 16. yüzyılın
sonlarına doğru, geleneksel toprak düzeninin bozulması ve tımar gelirlerinin toplanması
işinin iltizam yoluyla özel kişilere verilmesi sonucunda ortaya çıktılar. Gerçekte bu unsurların
oluşumuna ortamı hazırlayan esas etken, daha önce de gördüğümüz üzere, derin bir
ekonomik bunalımın ardından gelen Celâli hareketleridir. Celâli hareketlerinin yarattığı
karışıklık ve kargaşa nedeniyle Osmanlı’nın despotik düzeni temellerinden sarsılmış, devletin
merkezi otoritesi alabildiğine zayıflamış ve bu ortam merkezkaç güçlerin oluşumuna yol
açmıştı.
Celâli karışıklıklarının hazırladığı uygun ortamda pıtrak gibi biten merkezkaç güçler, çeşitli
toplum katlarından geliyorlardı. Bazıları, daha önce gördüğümüz üzere, tefecilik ve benzeri
yollardan biriktirdikleri servetleri toprağa yönlendirerek ve devletten birtakım askerî ve idarî
yetkiler kopararak güç sahibi olmuşlar, bazıları ise zaten var olan askerî ve idarî yetkilerini
kendi bireysel çıkarları doğrultusunda kullanarak ve Celâli karışıklıklarının yarattığı ortamdan
yararlanarak, köylünün tasarrufundaki topraklara fiilen el koymuşlardı. Böylece, Osmanlı’nın
geleneksel toprak düzeni içerisinde hukukî bir dayanağı bulunmayan ve mevcut yasalara
göre de meşru sayılmayan “toprakta özel mülkiyet sahipliği”, fiili bir durum olarak ortaya
çıkmış oluyordu.
Taşrada ortaya çıkan ağaların ve derebeylerin önemli bir bölümü askerî bürokrasiden
geliyordu. Bunlar, Anadolu’da görevli yeniçeri büyükleri, kapıkulu süvarileri ve tımarlı
sipahilerin güçlülerinden oluşmuştu. Ekonomik krizin en yoğun yaşandığı ve para darlığının
hat safhada olduğu dönemlerde bile hazineden maaşlarını düzenli bir şekilde alabilen
yeniçeri ve kapıkulu süvariler, ellerindeki bu parayı yüksek faizlerle köylüye borç vererek
büyük kazançlar sağlamışlardı. Diğer taraftan, ekonomik bunalım döneminde tımarlı
sipahilerin zayıf olanları tımarlarını yitirip ortadan kalkarken, bunların güçlü olanları pek çok
tımarı rüşvetle ele geçirerek daha da güçlenmişlerdi. Taşrada zenginleşen yeniçeri büyükleri
ve tımarlı sipahilerin güçlüleri, köylüden topladıkları vergileri devlete ödemeyip, bu parayla
kapılarında silahlı fedailer (sekbanlar) beslemeye başlamışlardı. Osmanlı bürokrasisinin
askerî kanadına mensup olan bu kimseler, taşrada kendi silahlı güçlerine dayanarak
zorbalığa başvurmakta ve köylünün tasarrufundaki topraklara fiilen el koymaktaydılar.
Sonunda büyük çiftliklerin fiilen sahibi durumuna gelen bu zorbalar, bu çiftliklerde köylüleri
“ortakçı” veya “ırgat” olarak çalıştırarak bir çeşit “toprak ağası” durumuna geldiler.
Ağaların ve derebeylerin türediği bir diğer kaynak ise, eyalet ve vilayetlerin ehl-i örf diye
adlandırılan yöneticileri (beylerbeyleri, sancakbeyleri) ve onların emri altında çalışan
güvenlikten sorumlu memurlar (subaşılar vb.) idi. Sözümona halkın güvenliğini, dirlik ve
düzenliğini sağlamakla görevli bulunan bu devlet görevlilerinin bizzat kendileri birer zorba
olup çıkmışlardı. Bunların halkı koruması bir yana, birilerinin halkı bunlardan koruması
gerekiyordu! Celâli olaylarında büyük payları bulunan bu türden devlet görevlileri, ellerindeki
idarî ve askerî yetkilerine dayanarak, köylünün tasarrufundaki toprakları gasp etmişler,
halktan yağmaladıklarını paraya çevirerek büyük servetler biriktirmişlerdi. Bunların içinden
bazıları, kendi özel askerî birliklerini kurarak derebeyliğe yönelmiş ve böylece merkezî
otoriteye kafa tutar hale gelmişlerdi. Bunlar adeta “devlet içinde devlet” gibi davranmakta,
kendi adlarına halktan vergi toplamakta ve kanunda yeri olmayan yeni vergiler
salmaktaydılar. Başlangıçta saray, kendine rakip çıkan bu unsurları engellemeye çalışmışsa
da bunda başarılı olamadı ve nihayetinde bunların vergi toplama yetkilerini kabullenmek
zorunda kaldı.
Ayanlık, ağalık, derebeylik oluşumlarına kaynaklık eden devletli sınıfa mensup diğer bir
zümre ise ulemadır. Taşra vilayetlerinde önemli ve etkili bir yerleri olan ulema mensupları
da tıpkı ümera (askerîler sınıfı) gibi, ellerine geçen paraları tefecilikle çoğaltmanın yollarını
bulmuşlardı. Ulemaya mensup kadılar, müderrisler, müftüler hem tefecilik yaparak hem de
ticaretle uğraşarak zenginleşmiş ve bu sayede bağ, bahçe edinmişlerdi. Bunların içinden de
bazıları ağa durumuna gelmişti.
Ağalık, derebeylik oluşumlarının verimli kaynaklarından biri de, bozuk düzenli despotizmin
temel unsurlarından olan mültezimlik ve murabahacılık (tefecilik) idi. Özellikle devletten
“malikâne” şeklinde, yaşam boyu iltizam (tımar gelirlerini toplama yetkisi) alan mültezimler,
üzerlerindeki devlet kontrolü zayıfladığı oranda büyümüşler ve kendi adlarına bağımsız
hareket etme imkânlarına daha fazla kavuşarak hatırı sayılır bir sömürücü güç olmuşlardı.
Tıpkı ehl-i örf gibi, bunlar da etraflarında topladıkları paralı askerî güçleriyle başına buyruk
hareket etmeye ve devlete ödemekle yükümlü oldukları iltizam bedellerini ödememeye
başlamışlardı. Diğer yandan, borçlandırdıkları köylünün elinden kiracılık hakkını (yani toprağı
kullanma hakkını) da alarak, köylüyü kendi toprağında bir ırgat gibi çalıştırmaya
başlamışlardı. Böylece mültezimler, iltizam bedelinden çok fazlasını elde ediyor ve hatta
köylünün tüm artık-ürününe el koyabiliyorlardı. Bu durum köylüleri bu yeni toprak sahipleri
(ağalaşmış mültezimler) karşısında büsbütün güçsüz ve çaresiz düşürmüştü.
Taşradaki bu yeni oluşumların etkisi yalnızca taşra ile de sınırlı kalmadı. Anadolu’da oluşan
bey ve ağaların İstanbul’daki yüksek devlet ricaliyle de (saray adamları, yüksek bürokrasi)
bağlantıları vardı. İstanbul’daki büyükbaşlar da taşradaki bu bey ve ağaları kullanarak,
büyük topraklara ve hayvan sürülerine sahip oluyorlardı. İstanbul’daki yüksek devlet
görevlilerinin Anadolu’da sahip oldukları dirlikler (haslar), pek çok verimli arazinin
eklenmesiyle giderek daha da büyüyordu. Nitekim ileride derebeyi haline gelen büyük
toprak sahiplerinden pek çoğu, işte bu “yüksek devlet görevlileri” arasından çıkacaktı.
Osmanlı’nın despotik düzeninde yönetici devletli sınıfa mensup unsurların, toplum sınıflarıyla
birlikte aynı “kazanç” işlerinin peşinden koşmaları ve giderek bu unsurlarla iç içe geçmeleri
olayı, despotizmin klasik döneminde pek görülmüş bir şey değildi. Nitekim, 17 ve 18.
yüzyılları resmeden Osmanlı yazarları ve tarihçileri de ortaya çıkan bu durumu, bir “ihtilal
hali”, bir “düzen bozukluğu” veya bir “anarşi” durumu olarak tanımlayacaklardı. Devleti
yönetenlerin toplum sınıflarıyla iç içe geçmesi, kaynaşması ve keza toplum sınıflarından
birilerinin de devlette yönetici mevkilere gelebilmesi olayı, 17 ve 18. yüzyılların Avrupa’sında
gayet normal bir gelişme olarak algılanırken, Osmanlı’da bu durumun “anormal bir gelişme”
olarak değerlendirilmesinin kuşkusuz ki bir nedeni vardı: Batı’da devleti yönetenler arasında
toplum sınıflardan gelen kişilerin olması, orada bir “sivil toplum”un oluşmuş bulunmasının
doğal bir sonucuydu. Çünkü Batı’da “politik toplum” denen şey (yani devlet), aslında daha
önceden oluşmuş bulunan burjuva “sivil toplum”un (yani yurttaşlar toplumunun) içindeki
sınıf ilişki ve çelişkilerinin özetinden başka bir şey değildi.
17 ve 18. yüzyıllar Avrupa’sında kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi, bir burjuva sivil
toplumun oluşmasını ve toplumsal sınıfların ayrışmasını sağlarken, Osmanlı toplumunda
buna benzer bir sürecin yaşanması hiçbir biçimde söz konusu olmamıştı. Tersine,
Osmanlı’nın despotik devlet yapısının ekonomi ve toplum üzerindeki belirleyici ağırlığı,
kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesini ve bir burjuva sivil toplumun oluşmasını, dolayısıyla
toplumsal sınıfların gerçek birer sınıf olarak serpilip gelişmesini engellemişti. Hatta bırakalım
kapitalizm yönünde bir gelişmeyi, Batı Avrupa’daki gibi kapitalizme öngelen feodal bir
sistemin oluşmasına yol açacak gerçek bir çözülme de yaşanmamıştı Osmanlı’nın despotik
düzeninde. Nitekim, toprakta dirlik düzeni (askerî tımar sistemi) bozulduktan sonra da,
Osmanlı despotizmi, başka bir sisteme evrilmeksizin tam iki yüz elli yıl boyunca (Tanzimata
kadar) bozuk düzenli bir despotizm olarak varlığını sürdürmeyi başaracaktı.
Daha sonra da göreceğimiz üzere, Osmanlı rejiminin değişime karşı gösterdiği bu dirençte
ya da değişmeme “başarısında” en büyük pay, tüm ekonomik ve sosyal yaşama hükmeden
Doğu despotizmi tarzında örgütlenmiş Osmanlı devletine ve bu devletin egemenliği altında
kendi içine kapanık, durgun (kendine yeterli) bir yaşam sürdüren asyatik karakterli köy
topluluklarına aittir. Ekonominin ve toplum yaşamının tüm alanları üzerinde kurduğu tekelci
hâkimiyet sayesinde bu devlet, Batı’daki gelişmenin tersine, bir sivil toplumun oluşmasını,
dolayısıyla tarihin ilerletici gücü olan sınıflar savaşımının gelişmesini daha baştan engelleyen
bir temel faktör olmuştur. Düzeni bozulduktan sonra bile bu devlet, iki yüzyıl boyunca ne
feodalizm doğrultusunda bir çözülmeye uğramış, ne de kapitalizme evrilebilmiştir. 19.
yüzyılda Batı’nın yarı-sömürgesi durumuna geldikten sonra da çarpık bir pre-kapitalist
ekonomik temel üzerinde ayakta durmaya çalışan ve bu amaçla, sözüm ona “Batılılaşma”,
“yenileşme”, “modernleşme” doğrultusunda reformlar da yapan bu devlet, tam da “altı kaval
(asyatik) üstü şeşhane (modern!)” benzetmesini hak eden bir “kimlik” sergilemiştir.
Toprakta beliren yeni egemenlik biçimlerinin sosyo-ekonomik karakteri
17. yüzyıldan itibaren Osmanlı toprak düzeninde ortaya çıkan yeni egemenlik biçimlerinin
(ayanlık, ağalık, derebeylik) niteliği üzerine pek çok tartışmanın yürüdüğü biliniyor. Bu
tartışmalar, Osmanlı toplumunun nasıl bir sosyo-ekonomik formasyona sahip olduğu
noktasında odaklaşmaktadır. Klasik Osmanlı düzeninde yeri olmayan, fakat 17. yüzyıldan
itibaren ortaya çıkarak tam iki yüzyıl boyunca düzenin ayrılmaz bir parçası haline gelen bu
sosyo-ekonomik oluşumlar, Batı Avrupa’daki gibi feodal bir sistemin özelliklerini mi, yoksa
bozulmuş bir despotik sistemin “kendine özgü” özelliklerini mi yansıtmaktaydı? Bu sorunun
yanıtı, Osmanlı toplumunda 17. yüzyıldan sonraki sosyo-ekonomik gelişmelerin tarihsel
eğilimini anlamak bakımından son derecede önem taşımaktadır.
Feodal Avrupa’nın 16. yüzyıldan itibaren göstermiş olduğu kapitalist gelişmeyi, aynı
yüzyıllarda Osmanlı’nın niçin gösteremediğinin aydınlığa kavuşturulması da gene bu sorunun
doğru yanıtlanmasına bağlıdır. Gerek servet birikimi gerekse ekonomik ve askerî güç
bakımından, 15 ve 16. yüzyıllarda Batı Avrupa’nın çok ilerisinde olan Osmanlı imparatorluğu,
nasıl olmuş da 17. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’nın çok gerisine düşmüş ve giderek onun
bir yarı-sömürgesi haline gelmişti? Yoksa Osmanlı’nın toplumsal ve siyasal düzeninde,
gelişmeyi frenleyen ve dolayısıyla daha ileri bir üretim tarzına (kapitalizme) geçişi
engelleyen tarihsel nedenler mi vardı? Bu soruların yanıtı, Batı kapitalizmiyle etkileşim içine
giren Osmanlı düzeninde 17. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan yeni sosyo-ekonomik güçlerin
durumu ve bu güçlerin elinde biriken servetlerin mahiyeti incelenerek verilebilir ancak.
Daha önce de belirttiğimiz üzere, Osmanlı’da düzen bozuluşunun en genel görünüşü, siyasal
egemenlik gücünü elinde tutanların (yönetici bürokrasinin) bu gücü özel çıkarları için
kullanmaya başlamaları ve despotik düzene aykırı bir biçimde, bireysel temelde bir “servet-
güç” yapılanması içine girmiş olmalarıdır. İşte Osmanlı’nın sosyal bünyesinde bir “servet-güç
karması” olarak ortaya çıkan ayanlık, ağalık, derebeylik gibi oluşumlar da bu düzen
bozukluğu döneminin bir ürünüydüler. Nitekim, düzen bozuluşuyla birlikte ortaya çıkan ve
devlete baş kaldıran derebeylerin çoğu, ayan, voyvoda, mütesellim gibi resmî sıfatlar
taşıyan devlet görevlilerinden başkası değillerdi.
Yukarıda zikredilen ayan, ağa ve derebeyi takımının üçü de Osmanlının bozuk düzeni
içerisinde önemli oranda tutucu ve geriletici bir rol oynadılar. Fakat öte yandan, sanıldığının
aksine, Osmanlı devleti bu unsurlarla kesin bir karşıtlık içinde değildi. Düzeni bozulmuş
despotik devlet ile bu türedi güçler, “tencere yuvarlandı kapağını buldu” misali adeta
birbirlerini tamamlayan bir birliktelik oluşturuyorlardı.
Şehir ve kasabaların ayan denen itibar ve nüfuz sahibi kişileri, aslında Osmanlı tarihinden
önceki dönemlerde de hep vardı. Ancak, klasik despotik rejimlerde merkezî devletin gücü ve
otoritesi yerinde olduğu dönemlerde, bu unsurlar hiçbir zaman siyasal bir güç kategorisi
düzeyine yükselememişlerdi. Ne var ki, ekonomik bunalım ve ardından gelen Celâli
karışıklıkları nedeniyle Osmanlı devletinin merkezi-despotik gücü zayıflayıp otoritesi
sarsılınca, devletin elinin ulaşamadığı taşra şehir ve kasabalarında ayanların önemi birden
bire artacaktı. Bunlar zamanla siyasal bir güç de kazanarak, devlet katında resmen tanınan
bir mevkie sahip oldular.
Ayanların önem kazanması, aslında ekonomik bunalımla birlikte geleneksel toprak düzeninin
çökmesi ve ardından iltizam usulünün uygulanması nedeniyle, toprakta malikâne sisteminin
gelişmesiyle oldu. Daha önce de açıkladığımız üzere, malikâne sistemi, tımar gelirlerinin
(vergilerin) toplanması imtiyazının yaşam boyu olarak özel kişilere verilmesiydi. Devletten
yaşam boyu vergi toplama imtiyazı (malikâne) alanlar, malikâne statüsündeki bu toprakların
tasarrufunu da fiilen ele geçirmeye başladılar. 17. yüzyıldan itibaren, yani despotik düzenin
bozuluşuyla birlikte, taşradaki malikânelerin pek çoğu ayan denen mütegallibenin eline
geçmiş ve onlar bu sayede büyük servetler edinerek, merkeze sözünü dinletecek bir güç
haline gelmişlerdi.
Ayanlar, elde ettikleri ekonomik güç sayesinde şehirlerin ve kasabaların ileri gelen aileleri
(eşraf-ı belde) olmuşlar ve devlet ile halk arasında bağlantıyı kuran “resmî” bir kurum
niteliği kazanmışlardı. Bu nitelikleriyle ayanlar, devlete karşı halkı, halka karşı da devleti
temsil ediyorlardı. Ayanlar eşraf-ı belde içinden seçiliyor ve devletin valileri bunlara bir ücret
karşılığında ayanlık beratı veriyordu. Daha sonra ise bu ayanlık beratı, sadrazamlık makamı
tarafından verilmeye başlanacaktı. Ayanlar yaptıkları “görev” için her yıl kaza halkına salınan
vergiden bir pay da alıyorlardı. Üstelik bu vergi salma işini de bizzat kendileri yapıyordu. Bu
durumda ayanlar, köylüye salınan vergilerde kendilerine ödenecek payı daima yüksek
tutarak köylünün soyulmasını katmerleştiriyorlardı. “Ayanlar, vergilerin tahsili dışında,
bölgelerin asayişi, asker tertip ve sevki, gıda ve malzeme sağlanması gibi önemli görevleri
yerine getirirdi. ... Ayanlar iltizam işlerini de almakta ve büyük çiftlikler kurmaktadırlar.
Ayanlardan paşa, vali, vezir olanlar vardır.”[1]
Ayanların bazıları ilerde hanedan olma iddiasını da taşıyacaklardı. Bunların hanedanlık
iddiası, Batı feodalitesinde olduğu gibi soyluluktan falan değil, iltizam ticaretinden,
tefecilikten vb. elde ettikleri servetlerden ve bu sayede sağladıkları nüfuzdan geliyordu.
Dolayısıyla, ayanlık feodal eğilimli bir kategori olmaktan çok, “ilk sermaye birikimi” yapmaya
yatkın burjuva eğilimli bir kategori idi. Fakat öte yandan, ayanlar Osmanlı düzeninde bir
feodal bey olamadıkları gibi, ilerde açıklayacağımız nedenlerden ötürü, gerçek anlamda bir
burjuva da olamadılar. Ayanların elinde biriken servetler, ne tarımda ne de endüstride,
hiçbir zaman kapitalist üretim tarzını geliştirici yönde bir üretime yatırılmadı. Taşradaki
siyasi ve idarî rolleri yanında ayanlar, en çok iltizam işleriyle ve bu işin ayrılmaz bir parçası
olan faizcilikle, tefecilikle uğraştılar ve servetlerini de esas olarak buralardan edindiler.
Osmanlı tarihinin 17 ve 18. yüzyılları incelendiğinde, ayanların bazılarının ağa, bazılarınınsa
derebeyi olarak ortaya çıktıkları görülüyor. Yani ayan, ağa ve derebeyi çok farklı menşelere
sahip kategoriler değiller. Ayanların içinde büyük çiftlik sahibi olup hükümetle iyi geçinen
ağalar da var, hükümete başkaldıran ve topraklar üzerinde hükümranlık iddia eden
derebeyler de. Gerek ağa olsun gerek derebeyi, bunların ortak paydası, mülkiyeti devlete ait
olan mirî topraklara fiilen el koyarak büyük toprak sahibi durumuna gelmiş olmalarıdır.
Fakat bu toprak sahipliğinin hukukî hiçbir dayanağı yoktur. Öte yandan, burada asıl önemli
olan husus, ister ağa olsun isterse derebeyi, bunların toprak tutma şekilleri ve köylüyle olan
ilişkileri bakımından, feodal bir yapıyı yansıtıp yansıtmadıklarıdır. Önce ağalığı ele alalım.
Varlığını esas olarak iltizam ticaretinden (malikânecilik, mültezimlik) ve bunun ayrılmaz bir
parçası olan murabahacılıktan (tefecilik) elde ettiği servetlere borçlu olan bu kategori nasıl
bir niteliğe sahipti?
Ağalık aslında Osmanlı devletine karşı kesin olarak bağımsızlık tavrı içinde olan bir kategori
değildir. Paradoks gibi gelecek ama, bozuk düzenli despotizm koşullarının devleti, ağalarla
hem çıkar çatışması içinde olmuş, hem de pek güzel anlaşabilmiştir. O nedenle, despotik
devletin bunların varlığını resmen tanımış olması hiç şaşırtıcı değildir. Ağaların bazıları
Osmanlı devletine önemli sayıda asker de sağlamış, hatta bunların arasından, hükümetin
yanında derebeylere karşı savaşanlar bile çıkmıştır. Osmanlı devleti bu nedenle bazı ağalara
rütbe ve yüksek mevkiler de vermiştir. Ağaların içinde beylerbeyi olanlar bile vardır.
Reayanın tasarrufundaki mirî toprakların fiilen güçlülerin eline geçmesi ve bu temelde çiftlik
ya da malikâne sahibi bir “ağa” kategorisinin oluşması süreci, sanıldığı gibi bir feodalleşme
süreci değildir. Başka bir deyişle, ağaların oluşması ve hatta bu ağalardan bazılarının
derebeyliğe yönelmesi, Osmanlı’nın despotik düzenini feodal bir düzene dönüştürmemiştir.
Olan sadece, Batı feodalitesinden farklı bir temele sahip olan Osmanlı’nın despotik
düzeninde bir bozulmanın yaşanmasıdır. Ve bu bozulma sürecinde, büyük sömürücü gücün
(despotik devletin) yanısıra, küçük sömürücü güçlerin ortaya çıkması ve devletli sınıfın
sömürüsüne ortak olmasıdır. Fakat bu oluşum, gerek üretim tarzı ve gerekse sosyo-politik
yapıda köklü bir değişiklik anlamına hiçbir biçimde gelmiyordu.
Aslında mirî topraklarda komünal mülkiyet ilişkisinin çözülmesi ve yeni bir mülkiyet ilişkisinin
ifadesi olarak ağa çiftliklerinin ortaya çıkması, Osmanlı’nın kırsal yapısını feodalizme değil,
kapitalist bir dış pazarın (Avrupa manüfaktürünün) belirlediği “meta değişimi” ilişkilerine
açacaktı. Dolayısıyla, Osmanlı’da 17 ve 18. yüzyıllarda mirî toprakların malikâne ve büyük
ağa çiftliklerine dönüşmesi süreci, bir feodalleşme süreci değil, kırın, yerli bir manüfaktür
için olmasa da bir dış piyasa için (Avrupa kapitalizmi) meta üretimine açılması süreci
olmuştur. Nitekim bu süreç, 19. yüzyıl boyunca hemen hemen bütün kırsal yapıyı
etkileyecek ve kırın meta üretimine açılmasıyla birlikte, toprakların özel mülkiyete
dönüşümü ve belli ellerde yoğunlaşması süreci hızlanacaktır.
Burada, Osmanlı’nın sosyo-ekonomik yapısının Batı feodalitesinden farklı olduğunu ve
kendine özgü bir yapıya sahip bulunduğunu gösteren ilginç bir durumun olduğu açıktır.
Bilindiği üzere, Batı’da kapitalizmin ilk aşaması olan manüfaktür endüstrisinin gelişimi, ilkel
maddelere duyulan ihtiyacı artırmış, bu da kırsal kesimde mülksüzleşen köylülerin boşalttığı
(daha doğrusu kovulduğu) toprakların ve kamuya ait toprakların büyük çiftlikler içine
alınmasına yol açmıştı. Ve böylece, kırsal bölgelerdeki bu büyük çiftlikler, manüfaktürün
ihtiyaç duyduğu meta üretimine başlamışlardı. Batı’da bu süreç, tarımın ve manüfaktür
endüstrisinin birbirini tamamlaması ve her ikisinin de kapitalizm doğrultusunda gelişmesi
şeklinde oldu. Batı’da bu kapitalist gelişmeyi sağlayan öncüller feodalizmin bağrında
oluşmuştu; yani Batı’nın feodal toplumu, yeni ve daha yüksek bir üretim tarzına
(kapitalizme) geçişi sağlayacak iç çelişkilere (içsel dinamiklere) sahip bulunuyordu. Oysa
Osmanlı’nın durumu bundan çok farklıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet mülkiyetindeki
toprakların bireylerin (ağaların, ayanların, derebeylerin) eline geçerek büyük çiftlik ve
malikânelere dönüşmesi, Batı’da olduğu gibi yerli manüfaktürün gelişmesiyle doğan bir
ihtiyacın sonucunda olmamıştır. Osmanlı’da bu dönüşüm, doğrudan iç dinamiklerin harekete
geçmesiyle değil, dış dinamiklerin dolaylı etkilemesiyle başlamıştır. Bu dış dinamik, Batı’da
gelişen kapitalist endüstrinin tarımsal hammaddeye duyduğu ihtiyacın yarattığı taleptir. Batı
pazarından gelen bu talep, zamanla Osmanlı’nın tarımsal alanına da uzanarak, onu kendi
istediği biçimde değişime uğratacaktı.
Osmanlı’nın geleneksel toprak düzeninin bozulmasıyla birlikte, yoksullaşarak çiftini
çubuğunu terk eden reayanın boşalttığı topraklarda ağa çiftlikleri kurulmuş ve bu çiftliklerde,
dış pazarın (Avrupa’nın) ihtiyacının belirlediği bir ilk madde (tarımsal hammadde) üretimi
yapılmaya başlanmıştı. Bir zamanlar bu toprakların tasarrufunu elinde bulunduran reaya,
şimdi ağa çiftliği haline gelen bu topraklarda gündelikçi (ırgat) ya da yarıcı (maraba) olarak
çalışıyordu. Ama bu çiftliklerde yapılan üretim, feodal nitelikte bir üretim değil, tarım
ürünleri ihracatına yönelik ilkel bir meta üretimiydi. Dolayısıyla bu üretim, dış kapitalist
kuruluşlarla bağlantılı olan ve feodal değil kapitalist nitelikte eğilim taşıyan bir üretimdir.
Özetle söyleyecek olursak, 17, 18 ve 19. yüzyıllarda Osmanlı’daki egemen mülkiyet
ilişkilerine (devlet mülkiyetine) karşıt bir şekilde gelişen toprak tutma şekli, yani bireysel
büyük toprak sahipliği (ağalık), Batı kapitalizminin etkisi altında bozulmaya uğrayan Osmanlı
sosyo-ekonomik formasyonunun bir ürünüdür. Bu bağlamda, Osmanlı’da ağalık denen
kategori, edindiği servetlerin kaynağı ve ekonomik yönelimi bakımından feodal değil,
kapitalizm eğilimli bir kategori idi.
Avrupa kapitalizminin ihtiyaç ve taleplerinin belirlediği tarımsal üretime yönelen ağa
çiftlikleri, imparatorluğun en çok Rumeli’deki topraklarında yaygınlaşmıştır. Nitekim, daha
sonra Osmanlı İmparatorluğundan koparak bağımsızlaşan ve kapitalist tarım üretimine ilk
geçen bölgeler de buralar olmuştur. Osmanlı’nın Batı’yla etkileşiminin yarattığı bu
paradokslu sürecin görünümlerine daha sonra, “Osmanlı’nın neden kapitalistleşemediği”
bahsinde değineceğiz. Şimdi ise, merkezkaç güçlerden üçüncüsünün, yani derebeyliğin
oluşumu ve sosyo-ekonomik karakteri üzerinde biraz duralım.
Derebeyi, Osmanlı’nın bozuk düzeni içerisinde devlete baş kaldırarak topraklar üzerinde
siyasal rakabe (mülkiyet) iddiasında bulunan, oluşturduğu silahlı gücüne dayanarak
hâkimiyet kurduğu bölgelerde adeta küçük bir “devlet” gibi tasarrufta bulunan ağa, ayan
veya devlet bürokrasisinden gelme kişilere deniyordu. Genellikle Türkiye’de derebeyi
kavramı, Batı’daki feodal beyin (senyör) karşılığı olarak kullanılagelmiştir hep. Oysa
derebeyi, tarihte feodalizmden önce de görülen bir kategoridir.
Azgelişmişliğin Tarihsel Nedenleri başlıklı yazısında konuya değinen Niyazi Berkes, feodal
bey ile derebeyini bir tutan bu yanlış anlayışı şöyle eleştiriyor: “Devletin ... kendi eliyle
başına bela ettiği mültezimden daha tehlikeli bir zümre var: Hükümdarın askerî gücü, mali
darlığı yüzünden düştüğü için, mülkünün bir çok yerlerinde malikliği lafta kalmaya, yani
toprak gelirlerini alamamaya başlıyor; yer yer sonradan derebeyi dediğimiz ve etimolojisini
hâlâ bugün de bilmediğimiz bir adla tanınan Batı feodalinden farklı bir tip ortaya çıkıyor.
“Bunların bazıları mahallin ayanı ve eşrafı, bazıları hükümete dirsek çeviren memurlar,
bazıları bir yere yerleşmiş muhassıl ve mültezimler. Derebeyini derebeyi yapan menşei değil,
yaptığı şeydir. Menşe bakımından geleneksel düzenin ayrı ayrı kategorilerinden gelmeleri
mümkündür. Bu sözcüğün menşeini bilmiyoruz, sözcükteki «dere» onun su işleriyle ilgisi
olan daha eski bir zümre adına mı delalet eder de sonraları Osmanlı tarihlerinde çok çeşitli
vasıflarla zikredilen bir tipe genel sıfat olmaya başlamıştır? Eski tarihçilerin bunlardan böyle
çok çeşitli, düzensiz şekilde sıfatlarla söz etmeleri, bunların eski düzende yerleri olmadığını
gösterir; çünkü eski düzende her unsurun gayet belirli bir adı ve tanımlaması vardı.
“Sırf koparabildiği gelirleri alabilmek için devlet bunları ister istemez tanıyor. Osmanlı ve
Moğol örneklerinde de görüldüğü gibi, bu ülkelerle ilgili Avrupa devletleri de bu derebeylerin
en kuvvetli olanları ile el altından veya açıkça flört ediyorlar. Bunlar devletin kolay kolay
sıkıştıramayacağı bölgelerde tutunuyorlar ve etraflarında oldukça kuvvetli bir askerî güç
topluyorlar. Bazıları adeta küçük bir hükümet. Bu itibarla onlar da mülke yahut toprağa
sahip olma iddiasında. … Derebeyi, hiçbir tarihsel sistemde meşruluğu, hiçbir tarihsel
ekonomide fonksiyonu olmayan bir kategoridir.”[2]
Oysa bilindiği üzere, feodal sistemde senyörün, yani feodal beyin ideolojik, siyasî, idarî,
hukukî bir fonksiyonu vardır ve sistemin meşruiyeti onun bu tarihsel fonksiyonuyla
sağlanmıştır. Bu durumda, sistem içinde meşru bir yeri ve tarihsel fonksiyonu bulunan
feodal beyin konumunun, gayrimeşru bir güç olarak sivrilen ve hiçbir tarihsel-ekonomik
fonksiyonu bulunmayan derebeyinin konumuyla örtüşmediği çok açıktır.
Marx da bu konuda Romanya örneğini vererek, bağımsız köylü topraklarının ve kamuya ait
arazilerin devlet memurlarının ve özel kişilerin eline geçtikten sonra, bağımsız köylülerin
nasıl bu gasıpların (toprakları gasp eden kişilerin) bağımlısı haline geldiklerini ve köylülerin
ürettiği artık-ürüne bu gasıpların nasıl el koyduklarını anlatır. Çıkarlarına daha uygun geldiği
için, bu gasıplar toprak kirasını köylüden para olarak değil, aynî (ürün) olarak almak isterler
ve bu yetmeyince köylüden angarya hizmet talep ederler. Kamusal topraklar üzerinde
hâkimiyet kuranlar, giderek tüm bölgenin toprakları üzerinde de rakabe (mülkiyet)
iddiasında bulunur ki, işte bu tam derebeyliktir.
Derebeyliğin olduğu her yerde, köylüden artığın ürün-rant olarak alınmasının yanısıra,
ondan emek-rant veya angarya hizmet de talep edilir ve bu temelde “serflik” de gelişir.
Nitekim Osmanlı’nın geleneksel toprak düzeninin bozulmasından sonra ortaya çıkan ağalık,
derebeylik biçimindeki toprak tutma şekilleri altında serflik ilişkilerinin de geliştiği bir
gerçektir. Osmanlı’daki derebeylik oluşumlarının bire bir feodalizm olarak kavranmasının
temelinde, işte bu serflik ilişkilerinin yanlış yorumlanması olayı yatmaktadır. Bu düşünüş
sahiplerine göre, 17 ve 18. yüzyıllarda Osmanlı’da serflik ilişkileri geliştiği için, Osmanlı
toplumu feodal bir toplum olmuştur! Bu mantığın tarihsel yanılgısı, serflik ile feodalizmi
özdeş tutması, yani feodalizmi serfliğe indirgemesidir. Oysa serfliği feodalizmle özdeş
tutmak tarihsel bir hatadır. Hatadır, çünkü feodal sistem ortaya çıkmadan önceki sosyo-
ekonomik oluşumlarda da, bir emek türü olarak “serflik” hep vardı. Gerek köleci Roma’nın
çöküşünden sonra Batı Avrupa’da ortaya çıkan sosyo-ekonomik oluşumlar içinde olsun,
gerekse asyatik üretim tarzı üzerinde biçimlenmiş olan despotik devletlerin çöküşü
dönemlerinde ortaya çıkan sosyo-ekonomik yapılar içinde olsun, serflik ilişkilerine hep
rastlanmıştır.
Kapitalist sistemden önceki tüm ekonomik-toplumsal formasyonlarda her şeyin temelinin
toprakta başladığını biliyoruz. Toprak üzerinde ve toprakta çalışan doğrudan üreticiler
üzerinde ekonomik sömürü hakkına ve siyasal, hukuksal, yönetsel otoriteye sahip olmak,
çok eski çağlara uzanmaktadır. Dolayısıyla, toprakta çalışan doğrudan üreticiden artık-
ürünün “iktisat dışı” bir zor mekanizması yoluyla çekilip alınması olayı, yalnızca feodalizme
özgü bir şey değildir. Marx’a yazdığı 16 Aralık 1882 tarihli mektubunda Engels, serfliğe
ilişkin olarak şunları söylüyor: “Serfliğin tarihi konusunda, ticaretin dilinde dendiği gibi,
«anlaşmış olmamız»dan ötürü sevinçliyim. Elbette ki, serflik ve angarya yükümlülüğü özgül
olarak orta çağa ait feodal bir biçim değildir. Fatihin toprağı yerli halka kendi hesabına
işlettiği her yerde, ya da hemen hemen her yerde buna rastlıyoruz.”[3]
Sonuç olarak, Osmanlı’nın bozuk düzeninde yaşama şansı bulan ayanlık, ağalık, derebeylik
gibi merkezkaç güçler, ne feodal ne de kapitalist bir nitelik taşıyorlardı. Örneğin, dış pazarın
(Avrupa’nın) ihtiyaç duyduğu tarımsal maddelerin üretimini yapan çiftliğin sahibi konumunda
olan ve bu anlamda görünürde kapitalizme en yakın duran ağa bile, gerçekte ne bir üretimci
çiftçi, ne bir yatırımcı, ne de kamusal fonksiyonu olan bir kimseydi. Osmanlı’da düzen
bozulmasının bir ürünü olarak gelişen bu ağalık kurumu, Batı’nın feodal sistemlerinde yeri
olmayan bir kategoriydi. Bu kategori, sadece asyatik üretim tarzı üzerine oturan despotik
düzenlerin bozuluşuna özgü bir kategori olup, gerçekte “hem feodal, hem de kapitalist
sömürü biçimlerinden daha kötü olan bir parazit sömürüsü şeklidir. Her ülkede tarımsal
gelişmenin en büyük engeli olmuştur”.[4] Nitekim Osmanlı’da bu ağalık ve derebeyliğin
geçerli olduğu yerlerde, köylü reaya olmaktan da daha aşağılık bir duruma düşmüştür.
Klasik Osmanlı düzeninde reaya hiç değilse bir statüye sahipti. Toprağın tasarruf hakkı onda
idi ve bu hak babadan oğla geçebiliyordu. Oysa derebeyinin ve ağanın hâkimiyeti altına
düşen köylü, bu hakkını da yitirmiş ve tamamen korunaksız bir duruma gelmişti.
Diğer taraftan, ne ayanların, ne ağaların, ne de derebeylerin daha yüksek bir üretim tarzına
ve sosyal-siyasal örgütlenişe geçmek gibi bir eğilimleri vardı. Onların tek amacı, elde
ettikleri servetleri, merkezden mevki, mansıp ve makam satın alarak siyasal güce
dönüştürmek ve bu güce dayanarak servetlerini çoğaltmaktı. Ama biriken bu servetlerin,
daha sonra da göreceğimiz üzere, hiçbir zaman “yeni bir üretim tarzını” (kapitalizmi)
geliştirmeye yönelik bir işlevi olmayacaktır. Bu nedenle de son çözümlemede, ayanların,
ağaların ve derebeylerin, bozuk düzenli despotizmin devamından yana olduğunu
söyleyebiliriz.
Bozulmuş bile olsa ayakta durmayı başaran despotik bir devlet
Osmanlı İmparatorluğu’nda 18. yüzyılın sonlarına doğru ayanların, ağaların gücü o kadar
artmıştı ki, içlerinden bazıları devletten yarı bağımsız hale gelmiş, bazıları ise devlete baş
kaldırarak derebeyleşmenin yolunu tutmuştu. Despotik devletin merkezi otoritesinin bu denli
zayıflaması, merkezkaç güçlerin oluşmasını alabildiğine kolaylaştırmıştı tabii ki. Öteden beri
varlıklarını sinik bir biçimde sürdüren ve fırsat kollayan taşradaki servet-güç odakları,
merkezi otoriteye karşı çok kolaylıkla derebeylik taslayabiliyorlardı. Bunlar, Osmanlının
toprak düzenini kendi çıkarları doğrultusunda tam olarak değişikliğe uğratmak ve daha geniş
imtiyazlar elde etmek için saraya baskı yapıyorlardı. Merkezden uzak yerlerde (taşrada)
devlete ait toprakların mülkiyetini fiilen ele geçirmiş ve saraydan bazı askerî ve idarî
imtiyazlar da koparmış olan bu güçler (ayan-ağa-derebeyi takımı), gasp ettikleri toprakların
kendi “özel mülkleri” olduğunun padişah (merkezî otorite) tarafından da hukuken
onaylanmasını istiyorlardı. Böylece, canları ve malları emniyet altına alınmış olacaktı. Çünkü
hukuki açıdan hâlâ kimseye tam olarak özel mülkiyet hakkının tanınmadığı ve padişahın bir
buyruğu ile servetlerin derhal müsaderesine girişildiği bir düzende, padişahın dışında
kimsenin can ve mal emniyetinin bir garantisinin bulunmadığı iyi biliniyordu. Merkezî
otoritenin zayıfladığı dönemlerde gerçi sarayın hükmü pek geçmiyordu ama, merkezî otorite
gücünü yeniden topladığında, sarayın neler yapacağı belli olmazdı! Nitekim 1808’de III.
Selim’e imzalattıkları “İttifak Senedi” ile varlıklarını saraya resmen kabul ettirip bir takım
haklar elde etmiş olan ayanlar, bu anlaşmanın üzerinden dört yıl geçtiğinde, aldıkları
hakların pek çoğunu yitireceklerdi. İttifak Senedi’nde ayanlara tanınan hakların pek çoğunu,
II. Mahmud 1812’de geri alacak ve bu arada pek çok ayanın serveti müsadere edilecekti.
Varlığını despotik-bürokratik tarzda sürdürmüş olan Osmanlı devletinin temel bir ilkesi, 19.
yüzyıla girildiğinde de hâlâ yaşatılmaktaydı. Osmanlı’nın despotik merkeziyetçi bürokrasisi,
gücü yettiği sürece, kendisine rakip olacak özerk güç odaklarının oluşmasına ve yaşamasına
asla imkân tanımazdı. Çünkü bu güçlerin yaşamasına imkân tanımak demek, padişahın ve
merkezi bürokrasinin ele geçirdiği toplumsal artık-ürüne başkalarının da ortak çıkması,
dolayısıyla merkezin payının azalması demekti. Bu da devletli sınıfın (bürokrasinin) gönül
rızasıyla katlanacağı bir şey değildi elbette! Şurası çok açık ki, Osmanlı’nın devletli sınıfı,
kendini zayıf hissettiği dönemlerde verdiği tavizleri, kendini güçlü hissettiğinde derhal geri
almayı ilke edinmiş bir sınıftır.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İ. Hakkı Uzunçarşılıoğlu, aktaran: D. Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, c.1, Cem Y., 1973,
s.65
[2] Niyazi Berkes, “Azgelişmişliğin Tarihsel Nedenleri”, Yön Dergisi, 21 Ekim ve 18 Kasım
1966, Aktaran: D. Avcıoğlu, age, s.71-72
[3] K. Marx- F. Engels, Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri, Sol Y., 1992, s.287
[4] N. Berkes, age, s.345

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /10


Mehmet Sinan
Aralık 2006

Avrupa hızla kapitalistleşirken, Osmanlı neden kapitalistleşemedi?


Osmanlı despotizminin katılaşmış yapılarının Avrupa’da gelişen kapitalizmin (dış dinamiğin)
etkisi altında nasıl çözülmeye başladığını ve bu çözülüşe bağlı olarak ne gibi değişimlerin
yaşandığını yazımızın önceki bölümlerinde özetlemeye çalıştık. Ortaya çıkan tablo özetle
şuydu: Osmanlı egemen (devletli) sınıfının toplumsal artık-ürün üzerindeki tekelci hâkimiyeti
kırılmış, bu sınıfın dışında kalan toplum sınıflarından kimi unsurların elinde de servetler
birikmeye başlamıştır. Osmanlı despotik sisteminin klasik yapısında meydana gelen bu
bozulmanın somut göstergeleri ise, sistem içinde ağalık, derebeylik, ayanlık gibi “güç-
servet” karması yeni oluşumların ortaya çıkması ve reayanın sömürülmesi sürecine bunların
da ortak olmasıdır. Bu dönemde (17. ve 18. yüzyıllarda), devletin yüksek tabakası içinde
dönen rüşvet ve mansıp ticareti gibi işlerden biriktirilen parasal servetlerin yanısıra,
mültezimlik, malikânecilik, mukataacılık, dış ticaret, tefecilik, sarraflık gibi işlerden de çok
önemli miktarlarda bir “parasal servet” birikimi sağlanmış bulunuyordu. Daha önce de
belirttiğimiz üzere, biriken bu parasal servetler, Osmanlı yüksek bürokrasisinin “gizli”
hazinelerinde ve sonradan türeyen malikâneci, mültezim, sarraf, ağa, ayan, derebeyi gibi
parazit unsurların sandıklarında istifleniyordu.
Şimdi burada, Osmanlı despotizminin Avrupa feodalizminden farkını anlamak bakımından da
büyük önem taşıyan temel-tarihsel bir sorunun tartışılmasına gelmiş bulunuyoruz:
Osmanlı’daki “parasal servet” birikimleri, acaba neden Avrupa’da olduğu gibi “sermaye”ye
dönüşememiş ve kapitalist üretim biçiminin “manüfaktür” denen ilk başlangıçları Osmanlı’da
yaşanmamıştır? Ya da soruyu daha genel bir şekilde soracak olursak; Avrupa feodalitesi
kendi iç evrimiyle kapitalizme varırken, Osmanlı toplumu bunu neden başaramamıştır?
Bilindiği gibi, kapitalist toplumun ekonomik yapısı, feodal toplumun bağrında doğup
gelişmiştir. Avrupa’da kapitalist gelişmenin ilk başlangıçları daha 14. ya da 15. yüzyıllarda
ortaya çıkmış, 16. yüzyılda ise bu kıtada kapitalist dönem artık tam olarak başlamıştı.
Ticaret ve tefecilikten gelen “para olarak servet” birikimleri neden başka bir sosyo-ekonomik
formasyon içinde (örneğin antik kölecilikte ya da asyatik toplumlarda) değil de, yalnızca
Avrupa feodalitesinin bağrında “sermayeye” dönüşme imkânı bulabilmiştir?
Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, öncelikle Marx’ın “ilkel sermaye
birikimi”nin tarihi hakkında söylediklerine kısaca bakmak gerekiyor. Gerçekten de Marx’ın
burada söyledikleri, konunun aydınlatılması bakımından çok büyük önem taşımaktadır.
Dolayısıyla, “sermayenin oluşumunun tarihsel koşulları” hakkında Marx’ın yaptığı
çözümlemeler tam olarak kavranmadan, Batı feodalitesinin bağrında gelişme imkânı bulan
kapitalizmin, neden aynı imkânı Osmanlı toplumunun bağrında bulamadığı da tam olarak
açıklığa kavuşturulamaz. O nedenle biz bu sorunu, Marx’ın “ilkel sermaye birikiminin tarihi”
hakkında yaptığı eşsiz çözümlemelerin ışığında irdelemeye çalışalım.
Sermayenin oluşumunun tarihsel koşulları
Marx’a göre sermayenin oluşum süreci, doğrudan doğruya üretici olan emekçinin aynı
zamanda mülk sahibi olduğu ve bir mülk sahibi olarak çalıştığı tarihsel koşulların ortadan
kalkması sürecidir. Sermayenin oluşabilmesi için, her şeyden önce, üreticinin kendi
çalışmasının nesnel koşullarından (toprak, hammadde, iş aletleri, yaşam araçları vb.)
ayrılarak bir “özgür emekçi” durumuna gelmiş olması gerekir. Sermayenin oluşumunun
“tarihsel bir ön koşulu”dur bu. Diğer bir ön koşul ise, çalışmanın nesnel koşullarının da
(toprağın, üretim ve yaşam araçlarının) başkalarının satın alabileceği serbest fonlar haline
gelmiş olmasıdır.
İşte bireyleri nesnel çalışma koşulları ile olan önceki olumlu ilişkilerinden ayıran ve bu
koşulları başkalarının eline geçebilen serbest fonlar haline getiren tarihsel süreç, aynı
zamanda bu koşulları “sermaye” olarak özgür emekçilerle karşı karşıya getiren süreçtir. “Bu
tarihsel süreç, o güne kadar birbirlerine bağlı olan öğelerin ayrılması süreci olmuştur;
dolayısıyla bunun sonucu, bu öğelerden birinin yokolması değil, ama bunlardan her birinin
ötekine karşı olumsuz bir ilişki içinde görünmesidir. Bir yanda (potansiyel) özgür emekçi, öte
yanda ise (potansiyel) sermaye.” (Marx, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, Sol Y., Eylül
1992, s.96-97)
“Sermaye kavramı -sermayenin kökeni- başlangıç noktası olarak parayı ve dolayısıyla para
biçimindeki servetin varlığını gerektirir. Sermaye kavramı aynı zamanda sermayenin
dolaşımdan gelmesini, dolaşımın bir ürünü olarak gözükmesini de gerektirir. Bu bakımdan
sermaye oluşumu, (çiftlik ürünleri ticareti dışında) toprak mülkiyeti ya da loncadan değil,
ticarette ve tefecilikte elde edilen servetlerden gelmektedir. Ama para şeklindeki bu servet,
ancak nesnel çalışma koşullarıyla, onların emekten ayrılmış olması yüzünden değiştirilebilir
ve ancak özgür emeği, varlığının nesnel koşullarından koptuğunda satın alacak duruma
gelir.” (Marx, Pre-Capitalist Economic Formations, www.marxists.org)
“Demek ki, para olarak servetin sermayeye dönüşmesini sağlayan, bir yandan özgür
emekçiler bulması, öte yandan serbestçe satılabilen geçim maddelerini vb. bulabilmesidir.
Bu bakımdan tarihsel süreç, sermayenin sonucu değil, onun ön koşuludur. Bu süreç
sayesinde kapitalist, toprak mülkiyeti (ya da genel olarak mülkiyet) ile emek arasına aracı
kişi olarak girer.” (age)
“Ama sadece para olarak servetin varlığı, bu çözülmenin sermayeyle sonuçlanması için
yeterli değildir. Yeterli olsaydı, eski Roma, Bizans vb. tarihlerini özgür emek ve sermayeyle
sonuçlandırmış olurlar, ya da daha doğrusu yeni bir tarihe geçmiş olurlardı. ... Sermayenin
ilk oluşumu, salt parasal servet biçiminde hazır bulunan değerin, eski bir üretim biçiminin
tarihsel çözülme süreci sayesinde, bir yandan emeğin nesnel koşullarını satın alabilme, bir
yandan da özgürleşen emekçilerden para karşılığı canlı emek mübadelesine girebilme
imkânına kavuşmasından ibarettir. Önceden varolan bütün bu öğeleri ayıran ve paraya
sermaye olma olanağını sağlayan bir tarihsel süreçtir; bir çözülme süreci, yani işgücünün
emek pazarına atılması süreci...” (age)
“Paranın nasıl sermayeye dönüştüğü, tarihte çoğu zaman gayet basit ve elle tutulur bir
biçimde gözlemlenebilir. Sözgelimi bir tüccar, o zamana kadar iplik bükme ve dokumacılığı,
köyde tarımın yanında tamamlayıcı iş olarak yapanları devamlı olarak çalıştırmaya başlar ve
onları denetimi altındaki ücretli işçiler durumuna sokar. İkinci adım, bunları evlerinden
çıkarıp hepsini tek bir iş evinde toplamaktır. Böylece, onların tek bir işi yapmaları, tüccara
bağlı kalmaları ve tüccar için ve tüccar aracılığıyla üretimde bulunmaları sağlanır.” (age)
“kapitalist sistemin yolunu açan süreç, emekçinin elinden üretim araçlarının sahipliğini alan
süreçten başkası olamaz; işte bu süreçle, bir yandan toplumsal üretim araçlarıyla yaşama
araçları sermayeye dönüşür, öte yandan da, doğrudan doğruya üretici olan kimse ücretli
emekçiye dönüşür. Bu duruma göre, ilkel birikim denilen şey, üreticiyi üretim araçlarından
ayıran tarihsel süreçten başka bir şey değildir. Bunun, ilkel biçimde görünmesi, sermaye ve
buna uygun düşen üretim biçiminin tarih-öncesi aşamasını teşkil etmesinden ileri gelir.”
(Seçme Yapıtlar, c.2, Sol Y., 1977, s.122)
“Kapitalist toplumun ekonomik yapısı, feodal toplumun ekonomik yapısından doğup
gelişmiştir. Bu ikinci toplumun çözülmesiyle birincinin unsurları serbest kalmıştır. …
Kapitalist üretimin ilk başlangıcına daha 14. ya da 15. yüzyılda dağınık olarak bazı Akdeniz
kentlerinde rastlanmakla birlikte, kapitalist dönemin başlangıcı 16. yüzyıldır. Bu üretim
biçiminin belirdiği yerlerde, serflik çoktan ortadan kaldırıldığı gibi, ortaçağın en yüksek
ilerlemesi olan bağımsız kentlerin varlığı da çoktan yokolma yoluna girmişti.” (age, s.122,
123)
“Sanayi kapitalistleri, bu yeni kudret sahipleri, yalnız el zanaatının lonca ustalarını değil,
servet kaynaklarını ellerinde bulunduran feodal beyleri de yerlerinden uzaklaştırmak
zorundaydılar. Bu bakımdan, toplumsal iktidarı ele geçirmeleri, hem feodal beylerin
egemenlikleri ve isyan ettirici ayrıcalıklarına ve hem de, üretimin serbestçe gelişmesi ve
insanın insan tarafından serbestçe sömürülmesi konusunda loncaların getirdiği kayıtlamalara
karşı verilmiş başarılı bir savaşın meyveleri gibi gözükür.” (age, s.123)
Tarımsal nüfusun topraksızlaştırılması
“İlkel birikimin tarihinde bütün devrimler, çağ açıcı devrimlerdir ve kapitalist sınıfın oluşumu
yolunda kaldıraç olmuşlardır; ama her şeyden fazla, büyük insan yığınlarının birdenbire ve
zorla yaşama araçlarından kopartılarak, özgür ve ‘bağımsız’ proleterler olarak emek pazarına
fırlatılıp atıldığı anlar önem taşırlar. Tarımsal üreticilerin, köylülerin mülksüzleştirilmeleri,
topraktan ayrılmaları bütün bu sürecin temelidir. Bu mülksüzleştirmenin tarihi, çeşitli
ülkelerde, farklı şekiller alır ve çeşitli evrelerini farklı sıralar izleyerek farklı dönemlerde
tamamlarlar. Yalnız örnek aldığımız İngiltere’de klasik biçimde görülür.” (age, s.124)
“İngiltere’de serflik, 14. yüzyılın sonuna doğru hemen tamamen ortadan kalkmıştı. Nüfusun
büyük bir çoğunluğu o zaman ve daha büyük ölçüde olmak üzere 15. yüzyılda, mülkiyet
hakları hangi feodal ad altında gizlenirse gizlensin, kendi topraklarını işleyen özgür
köylülerden oluşuyordu. Büyük malikânelerde kendi de serf olan çiftlik kahyalarının yerini,
serbest çiftçiler almıştı. Ücretli tarım işçileri kısmen boş zamanlarda büyük malikânelerde
çalışan köylülerden, kısmen de.... az sayıdaki özel bağımsız ücretli işçiler sınıfından
oluşuyordu. ... ülke, küçük köylü toprakları ile kaplı bulunuyor, büyük senyör malikâneleri
ancak şurada burada dağınık halde görülüyordu. Bu koşullar, kentlerdeki 15. yüzyıla özgü
refahla birlikte, halkın, ... bir zenginliğe ulaşmasını sağlamıştı; ama bu durum, kapitalist
nitelikte servet olanağını da dıştalamıştı.” (age, 124-125)
“Kapitalist üretim biçiminin temelini atan devrimin ilk perdesi, 15. yüzyılın son otuz yılı ile
16. yüzyılın ilk on yılında oynandı. ... büyük feodal beyler, köylüleri, tıpkı kendileri gibi
feodal haklara sahip bulundukları topraklardan zorla söküp atarak ve ortak topraklara el
koyarak, çok daha fazla proletarya yarattılar. Flaman yünlü manüfaktürünün hızla gelişmesi
ve bu yüzden İngiltere’de yün fiyatlarının yükselmesi bu akını daha da hızlandırdı. Eski
soylular, büyük feodal savaşlarda tükenmişlerdi. Yenileri, parayı her türlü iktidarın kaynağı
olarak gören zamane çocuklarıydı. Bunun için, ekilebilen toprakların koyun otlağı haline
getirilmesi bunların parolasıydı.” (age, 125-126)
“Toplumun bir kutbunda çalışma koşullarının sermaye şeklinde kütleleşip yoğunlaşması,
öteki kutbunda ise, işgüçlerinden başka satacak şeyleri olmayan insanların toplanmış olması
yetmiyordu. Hatta bunların işgüçlerini isteyerek satma durumunda bırakılmaları da
yetmiyordu. Kapitalist üretimin ilerlemesi, eğitim, gelenek ve edinilen alışkanlıklarla, bu
üretim biçiminin koşullarını doğa yasaları gibi apaçık görmeye yatkın bir işçi sınıfını da
oluşturuyordu. Kapitalist üretim süreci bir defa örgütlenmesini tamamladı mı, bütün
direnmeleri kırar.” (age, s.145)
Kapitalist üretimin başlangıcı: manüfaktür
“Tarımsal nüfusun bir kısmının mülksüzleştirilmesi ve yerlerinden atılmaları, sanayi
sermayesi için, yalnız, işçileri, bunların yaşama araçlarını ve iş araçlarını serbest hale
getirmekle kalmaz, bir iç pazar da yaratmış olur. ... Eskiden köylü ailesi, yaşama araçlarını
ve hammaddeleri kendisi üretir ve bunların çoğunu gene kendisi tüketirdi. Oysa şimdi bu
hammaddeler ile yaşama araçları meta halini almıştır; büyük çiftçiler bunları satmakta,
gerekli pazarı manüfaktürlerde bulmaktadır. İplik, keten bezi, kaba yünlü eşyalar –her köylü
ailesinin hammaddesini kolayca bulabileceği ve kendi kullanımı için eğirip dokuyabileceği bu
gibi şeyler- şimdi artık manüfaktür malına dönüşmüş ve kırsal bölgeler de, sürüm pazarları
olmuştur. Dağınık zanaatçıların şimdiye kadar kendi hesabına çalışan küçük üreticiler
içerisinde buldukları çok dağınık müşteriler, şimdi, sanayi sermayesinin sağladığı tek bir
büyük pazar içerisinde yoğunlaşmıştır. Böylece, kendi kendilerine yeterli köylülerin
mülksüzleştirilmesi ve üretim araçlarından ayrılması ile, kırsal ev sanayilerinin yok edilmesi,
manüfaktür ile tarımın birbirinden ayrılması süreci elele gitmiş oluyor. Ve ancak, kırsal ev
sanayilerinin yok edilmesi, bir ülkenin iç pazarına kapitalist üretim biçiminin gerektirdiği
genişliği ve devamlılığı kazandırabilirdi.” (age, s.157)
“Modern sanayi en sonunda makine ile kapitalist tarımın devamlı temelini atmış, tarımsal
nüfusun büyük çoğunluğunu köklü bir şekilde mülksüzleştirmiş ve –iplikçilik ile
dokumacılığın- köklerini kazıyarak kırsal ev sanayiinin tarımdan ayrılması sürecini
tamamlamıştır. Ve böylece de ilkönce, sanayi sermayesi için, iç pazarın tamamını ele
geçirmiştir.” (age, s.157-158)
“Tefecilik ve ticaret yoluyla meydana gelen para-sermayenin, sanayi sermayesine
dönüşmesi, kırsal yerlerde feodal hukuk düzeni, kentlerde lonca örgütleri ile önlenmişti. Bu
engeller, feodal toplumun çözülmesi, kırsal nüfusun mülksüzleştirilmesi ve kısmen
topraklarından atılması ile ortadan kalkmıştır. Yeni manüfaktürler, kıyı limanlarında ya da
içerlerde eski belediyeler ile bunların lonca düzeninin denetiminden uzak yerlerde
kurulmuştu. Bu nedenle, İngiltere’de eski corporate towns (lonca kasabaları), bu yeni sanayi
fidanlıklarına karşı şiddetli bir mücadeleye girişmişlerdir.” (age, s.159)
“Kapitalist üretim, … ancak her bireysel sermayenin aynı anda oldukça çok sayıda işçi
kullanmasıyla, ve bunun sonucu emek-sürecinin büyük ölçüde yürütülmesi ve nispeten geniş
miktarda ürün vermesiyle başlar. Çok sayıda işçinin, aynı zamanda, aynı yerde (ya da
isterseniz aynı iş alanında diyebilirsiniz), tek bir kapitalistin patronluğu altında aynı türden
meta üretmek üzere birarada çalışmaları, hem tarih hem mantık açısından, kapitalist
üretimin çıkış noktasını meydana getirir.” (Marx, Kapital, c.1, Sol Y., 1986, s.336)
“Çok sayıda işçinin, bir ve aynı, ya da farklı, ama aralarında ilişki bulunan süreçlerde
birarada yanyana çalışmalarına, elbirliği etmek ya da elbirliği içinde çalışmak denir.” (age,
s.340)
“İşbölümüne dayanan elbirliği, tipik şeklini manüfaktürde kazanır ve asıl manüfaktür dönemi
boyunca kapitalist üretim sürecinin egemen karakteristik biçimidir. Bu dönem, kabaca, 16.
yüzyıl ortasından 18. yüzyılın son üçte-birine kadar uzanır. Manüfaktür iki yoldan ortaya
çıkar: (1) Çeşitli bağımsız el zanaatlarına bağlı olan ama belli bir malın son şeklini alabilmesi
için teker ellerinden geçmek zorunda bulunduğu, işçilerin, tek bir kapitalistin denetimi
altında bir işyerinde toplanmaları ile. … (2) … aynı ya da benzer türden işi yapan birçok
zanaatçı, tek bir kapitalist tarafından bir işyerinde aynı zamanda çalıştırılmak suretiyle. …
Ama özel çıkış noktası ne olursa olsun, son biçimi, daima aynıdır – parçaları insan olan bir
üretim mekanizması.” (age, s.351, 352, 353)
“İşbölümüne dayanan elbirliği, bir başka deyişle manüfaktür, kendiliğinden bir oluşum
olarak başlar. Bir dereceye kadar tutarlılık ve genişlik kazanır kazanmaz, kapitalist üretimin
kabul edilen yöntemli ve sistemli bir biçimi halini alır” (age, s.378-79)
İlkel sermaye birikiminin hızlandırıcı etkeni: sömürgecilik
“Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve
madenlere gömülmesi, Doğu Hind Adalarının ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması,
Afrika’nın, kara-deri ticaretinin av alanı haline getirilmesi, kapitalist üretim çağının pembe
renkli şafak işaretleriydi. Bu pastoral gelişmeler, ilkel birikimin bellibaşlı adımlarıydı. Bunu,
savaş alanı bütün yeryuvarlağı olan, Avrupalı ulusların ticaret savaşı izler.” (Seçme Yapıtlar,
c.2, s.159)
“Bu yöntemler, bazan, örneğin sömürge sisteminde olduğu gibi kaba kuvvete dayanırlar.
Ama hepsi de, feodal üretim biçiminin, kapitalist üretim biçimine dönüşüm sürecini suni bir
şekilde hızlandırmak ve bu geçişi kısaltmak için, devlet gücünü, toplumun bu örgütlenmiş
kuvvetini kullanırlar. Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir. Zor, kendi
başına ekonomik bir güçtür.” (age, s.160)
“Hıristiyanlık konusunda uzman W. Howitt, hıristiyan sömürgecilik sistemi hakkında şöyle
diyor: ‘Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dörtbir yanında boyundurukları altına
alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda, ne
kadar vahşi, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir
soyda rastlanamaz.” (age, s.160)
“Sömürge sistemi, ticaret ile deniz ulaşımını bir limonluk gibi besleyip olgunlaştırdı. Luther’in
‘tekelci şirketleri’ sermaye birikimi için güçlü araçlardı. Sömürgeler tomurcuklanan
manüfaktürler için pazar ve pazar üzerindeki tekel aracılığı ile artan bir birikim sağladı.
Avrupa dışında düpedüz talan, köleleştirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda
taşınarak sermayeye çevrildi.” (age, s.162)
“Sömürge sistemi, kamu borçları, ağır vergiler, himaye, ticari savaşlar vb., gerçek
manüfaktür döneminin bu çocukları, modern sanayiin çocukluk çağı boyunca dev gibi
büyüdüler. Masum insanların uğradıkları büyük katliam, bu sanayiin doğuşunun habercisiydi.
Krallık donanması gibi, fabrikalar da, gerekli insanları zor ve baskı yoluyla sağlıyordu.” (age,
s.166)
İlkel sermaye birikimi açısından Osmanlı’nın durumu
Marx’ın ilkel sermaye birikiminin oluşumu hakkında yaptığı bu tarihsel analiz, kapitalizmin
Avrupa’da feodal toplumdan ve esas olarak da bu toplumun şehir tüccar ve zanaatçı
öğesinden türediğini göstermektedir. Fakat böyle olmakla birlikte, gene Marx’ın yaptığı
çözümlemelerden anlıyoruz ki, bu şehirli tüccar ve zanaatçının elinde biriken parasal
servetler, kendiliğinden sermayeye dönüşmüş değildir. Parasal servetlerin sermayeye
dönüşebilmesi için, tarihsel bir ön koşulun yerine gelmesi gerekmiştir. Bu tarihsel ön koşul,
doğrudan üreticinin (emekçinin) üretimin (çalışmanın) nesnel koşullarından (yani topraktan,
üretim ve geçim araçlarından) ayrılması ve işgücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan
bir “özgür emekçi” durumuna gelmesiydi. Gerçekten de para olarak servet, ancak emekten
ayrılmış olmaları halinde üretim koşullarıyla değiştirilebilir ve emeği de ancak üretimin
nesnel koşullarından ayrılıp, “özgür emekçi” haline geldiği zaman satın alabilirdi. Bu
durumda demek ki, kapitalist üretim biçiminin temel niteliği olan “ücretli emek ve
sermaye”nin birincil tarihsel ön koşulu, çalışmanın araç ve gereçlerinden ayrılmış ve bu
bakımdan “özgürleşmiş” bir emeğin varlığıdır.
Avrupa’da feodalizmin çözülüşüyle birlikte hem kırsal alanda hem de kentlerde yaşanan
değişim sürecinin temel belirleyicisi, yukarda Marx’ın çözümlemelerinde belirttiği üzere,
“ücretli emek ve sermaye”nin gelişimi olmuştur. Yeni bir üretim tarzını (kapitalizm) ve yeni
bir sınıflı toplumu (burjuva toplum) yaratan, aslında eski toplumun (feodalizmin) bağrında
doğup gelişen “ücretli emek ve sermaye” olmuştur. Ücretli emeğin sermaye tarafından
sömürülmesi temelinde yükselen bu yeni toplumun temel sınıflarını ise, tüm üretim ve geçim
araçlarının mülkiyetini (yani sermayeyi) tekelinde bulunduran burjuvazi ile, bu araçlardan
koparak mülksüzleşmiş ve işgücünden başka satacak hiçbir şeyi kalmamış proletarya
oluşturmuştur.
Şimdi bu yazının konusu olan asıl soruya gelmiş bulunuyoruz: İlkel sermaye birikiminin
oluşumu ve kapitalist üretim tarzının gelişimine ilişkin Marx’ın işaret ettiği tarihsel ön
koşullar (para olarak servet birikimi, kırsal kesimde kapalı köy topluluklarının, kentte ise
loncaların çözülmesi), 17. ve 18. yüzyılların Osmanlı toplumunda acaba ne derecede
gerçekleşmiş bulunuyordu? Ya da, Osmanlı’nın despotik sistemi içinde bu koşulların
gerçekleşme imkânı var mıydı gerçekten?
Bu soruları yanıtlayabilmek için, a) Osmanlı toplumunda biriken “parasal servetlerin”
ekonomik niteliğine, b) kırsal kesimde Asyatik karakterli köy topluluklarının, kentlerde ise
esnaf loncalarının çözülme durumlarına, c) kentle kır arasında Avrupa’daki gibi bir mübadele
ekonomisinin gelişip gelişmediğine bakmamız gerekiyor.
Osmanlı’da parasal servetlerin niteliği
Marx’ın açıklamalarından anlıyoruz ki, Avrupa’da para olarak servet birikimi ve bunun
sermayeye dönüşümü, feodal toplumun kendi iç evrimiyle gerçekleşen bir süreç olmuştur.
Toprağın özel mülkiyetinin feodal soylulara ait olduğu, pek çok feodal mükellefiyetler
yüklenen “bağımlı” ve “yarı bağımlı” köylülerin bu topraklar üzerinde doğrudan üretici
konumunda bulunduğu feodal toplumun belli bir gelişme evresinde, kırla kent arasında
mübadele ilişkileri doğmuş ve bu temelde kır toplulukları da meta üretimine açılmıştır. Bir
yandan kırın meta üretimine açılması, diğer yandan dolaşımdaki para hacminin artması,
Avrupa’da iç pazarı canlandırmış ve dolayısıyla ticaret hacmini artırmıştı. Ticaretin
canlanması ve gelişmesi ise servetlerin “para olarak” birikimine yol açıyordu. Yani Avrupa
feodalitesinde para olarak servetlerin birikimi, daha baştan kırın meta üretimine açılmasının
ve kentle kır arasında mübadele ekonomisinin gelişmesinin bir ürünü olmuştu. Kaynağı
ticaret ve faizcilik olan bu parasal servet birikimleri, Avrupalı tüccarların elinde 15. yüzyılın
sonlarından itibaren tüm kıtaları dolaşarak genişlemesini sürdürecek ve yeni bir üretim
tarzına geçişin başlangıç noktasını ve tarihsel ön koşullarından birini oluşturacaktı.
Osmanlı’da ise bu süreç, Avrupa’dakinden çok farklı bir şekilde yaşanmış ve doğurduğu
ekonomik sonuçlar da Avrupa’dan çok farklı olmuştur. Yazımızın önceki bölümlerinde de
açıklandığı üzere, Osmanlı’da bu “parasal servet birikimi” olayı, toplumsal sınıfların (tüccar,
esnaf, zanaatkâr, çiftçi vb.) kendi özerk ekonomik faaliyetlerinin içinde ve bu faaliyetlerin bir
sonucu olarak gerçekleşmiş değildir. Osmanlı’da parasal servet birikimleri, doğrudan
doğruya tepedeki, yani devlet katındaki egemen siyasal sınıfın (devlet sınıfı) ekonomik
faaliyetlere katılışının bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. Devlet sınıfına mensup olan
kesimlerin katıldığı ya da bizzat kendilerinin yarattığı bu “ekonomik” faaliyetler, aslında,
mülkiyeti tamamıyla devlete ait olan ekonomik gelir kaynaklarının bu sınıf mensuplarınca ele
geçirilmesi ve paylaşılması eylemlerinden başka bir şey değildir. Yönetici devletli sınıf
mensuplarının bu “ekonomik” faaliyetlerine, zamanla toplum sınıflarından bazı unsurlar da
(mültezimler, sarraflar, dış-ticaret mukataacıları, tefeciler vb.) katılacaktır. Fakat bu
unsurlar da tıpkı devlet sınıfına mensup olanlar gibi, üretken bir ekonomik faaliyeti organize
eden değil, hazırda var olanı sömüren, parazit nitelikte sömürücü unsurlardı. Dolayısıyla,
geçmişte toplum sınıflarından tamamen ayrı olarak örgütlenmiş ve bütünüyle devletle
özdeşleşmiş olan Osmanlı’nın geleneksel devletli sınıfı (despotik-kapıkulu bürokrasi), şimdi
toplum içinde eski sömürü biçimlerini kullanarak servet sahibi olmuş parazit nitelikte
unsurlarla çıkar ortaklığı kuran ve iktidarını bir ölçüde onlarla paylaşmak zorunda kalan
“siyasal güç ve servet karması” bir sınıf pozisyonuna evrilmiş bulunuyordu.
Böyle bir parazit-sömürücü egemen sınıf bileşiminin elinde biriken parasal servetlerin ve
gene böyle bir sınıf bileşiminin tekeli altında bulunan ekonomik kaynakların, eski düzenin
temellerinde herhangi bir devrimsel-ekonomik değişikliğe yol açamayacağı açıktır.
Kapitalizm öncesi bir toplumda, biriken parasal servetlerin sermayeye dönüşebilmesi ve
sermayenin de eski üretim biçimlerini yıkıp, yerine daha modern, daha gelişmiş bir sömürü
biçimi olan kapitalist biçimleri geçirebilmesi için, bu parasal servetleri elinde bulunduran
sınıfın her şeyden önce kapitalist üretim biçimini benimseyen, kapitalizme eğilimli bir sınıf
olması gerekir. Oysa 17. ve 18. yüzyılların Osmanlı toplumunda, elinde parasal servet ve
toprak biriktiren egemen sınıf mensuplarının kapitalist üretime yönelmeleri için hiçbir
gereklilikleri bulunmuyordu. Tersine bu egemen sınıf mensupları, gerek tarımda gerekse
endüstride çalışan doğrudan üreticileri (emekçileri), eski üretim koşullarında herhangi bir
değişiklik yapmaya gerek duymadan da sömürebiliyorlardı. Bu nedenle de, Osmanlı
toplumunda, yukarda sözü edilen iki yüz yıl boyunca, ne kırsal kesimdeki köylü üretiminde
ne de kentlerdeki el zanaatları endüstrisi üretiminde köklü bir değişiklik olabilmiştir. Kırda ve
kentte kapitalizm öncesi üretim biçimleri aynen sürmüş ve hatta parazit sömürü biçimleri
daha da yaygınlaşmıştır.
Demek ki, Osmanlı gibi despotik yapıdaki sistemlerin ekonomisinde, birdenbire para
dolaşımının artması ve belli kesimlerin elinde o zamana kadar görülmedik bir parasal servet
birikiminin gerçekleşmiş olması, otomatik olarak kapitalist üretim biçimine geçişi sağlamaya
yetmiyordu. Nitekim Marx’ın da belirttiği gibi, “para olarak servet” birikimi, kapitalizmden
önceki bütün ekonomik-toplumsal formasyonlarda zaten görülmüş bir şeydi. Fakat bu
parasal servet birikimlerinin görüldüğü eski toplumlardan hiç birinde (ne antik çağın Yunan
ve Roma’sında, ne orta çağın Bizans’ında, ne de onun yanıbaşındaki İslam dünyasında) bir
kapitalist üretim biçimi gerçekleşmesi olabilmişti. Demek ki, kendi başına “parasal servet”
birikimi tarihsel ilerleme açısından çok büyük bir önem taşımıyor. Asıl önemli olan, bu
parasal servet birikimlerinin hangi tarihsel koşullar altında gerçekleştiği ve nasıl bir
ekonomik niteliğe sahip bulunduğudur.
Kuşkusuz ki, 17. ve 18. yüzyılların Osmanlı toplumunda da gelişmiş bir şehir zanaatının
yanısıra, ticaret ve tefecilikten biriktirilmiş “parasal servetler” de bulunuyordu. Yani bu
açılardan, Avrupa’dan çok da farklı bir durumda değildi Osmanlı toplumu. Fakat öte yandan,
Osmanlı toplumunda hükmünü hâlâ sürdürmekte olan despotik sistemin içsel
mekanizmaları, kentle kır arasında bir mübadele ekonomisinin Avrupa’daki gibi gelişimine ve
bu bağlamda kırın meta üretimine açılmasına asla izin vermiyordu. Bu bakımdan, hem
egemen devlet sınıfının, hem de yeni türeyen ağa, ayan, derebeyi gibi parazit sömürücü
unsurların elinde biriken parasal servetler, Avrupa’da olduğu gibi bir “sermayeleşme”
sürecine giremiyordu. İşte bu nokta, Osmanlı despotizmi ile Avrupa feodalizmi arasındaki
tarihsel gelişme farklılığını anlamak bakımından son derece önemli bir noktadır. Burada
önemli bir soru ve önemli bir tartışma konusu ortaya çıkmaktadır: Osmanlı yönetici sınıfının
(bürokrasinin) ve yeni türeyen sömürücü unsurların elinde biriken “parasal servetler”, acaba
neden sermayeye dönüşemiyordu? Sermayeye dönüşmeyen bu parasal servetlere ne
oluyordu? Bunların ekonomik yaşamda bir işlevi, bir rolleri yok muydu? Bu soruların yanıtını
verebilmek için, Osmanlı yönetici sınıfının ve ortaklarının elinde biriken parasal servetlerin
ekonomideki işlevine, yani nereden gelip nereye gittiğine bakmak gerekiyor.
Hükümdarın (padişahın) serveti
“Bu servet birikiminin en başta gelen örneği padişah servetidir. Padişah serveti aslında
savaş ve fetih kazançları iken ve savaş ve fetihler için kullanılan bir fon iken, enflasyon
döneminden sonra bir siyasal güç ve toplumu zapt altında tutma fonu oldu. Bu fon
sayesindedir ki Osmanlı tahtı XVII. yüzyılın başından itibaren sallantılı bir taht olduğu halde
başkentte olsun, taşrada olsun hiçbir güç onu yerinden oynatamamıştır. Maddi anlamda
sarsamadıktan başka manevî, korkutucu veya caydırıcı gücünü dahi sarsamamıştır. XVI.
yüzyılda en güçlü Celalî reisleri, XVIII. yüzyılda en güçlü derebeyler bile bunu
başaramamıştır. ” (Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi, c.2, Gerçek Y., 1970, s.300)
Padişahın bu gücü, daha önce de değindiğimiz üzere, sarayda merkezleşen ve “saray
adamları” denen padişahın yakın hizmetindeki dar bir kadronun elinde yoğunlaşmış
bulunuyordu. Padişahın gücünün kaynağı olan “iç hazine” de işte bu saray adamları
tarafından korunuyor ve yönetiliyordu. “Osmanlı padişahlarının, bir kaçı müstesna, hemen
hepsi çok hasis, çok tutumlu, servete son derecede düşkün kimseler olarak tanınmıştır.
Bazıları, bu işin başlatıcısı III. Murat olmak üzere, hediyeye ve rüşvete son derecede
düşkündüler. Lüks ve israf meraklısı olan birkaç tanesi, kısa süre sonra ‘deli’ diye
hal’edilmiştir. Lüks ve israf düşkünlüğü, bunların geleneğine o kadar aykırı idi ki sadece bu,
bir padişahın ‘deli’ olduğuna delil olabiliyordu.” (age, s.300)
“Fakat birçok Batı hükümdarlarından farklı olarak, Osmanlı hükümdarları üstünde
oturdukları servetleri ekonomik teşebbüslere yatırma yoluna gitmemişlerdir. Sadece cami,
su yolu, çeşme, kütüphane, imarethane, Mekke ve Medine vesair yerlerdeki kutsal yerlere
değerli eşya veya tamir gibi hayır ve hasenatla ilgili vakıflara servet yatırmışlardır.” (age,
s.300)
“O halde padişahlar neden o kadar servete ve altına düşkündüler? İki şey için: (a) Savaş ve
fetih, (b) Tahta çıkma ve çıktıktan sonra orada oturabilme için. ... Padişahlık, ekonomik
bunalım döneminden sonra ancak büyük bir servet ile satın alınabilecek bir makam oldu.
Tahta çıkmak ve orada oturmak kapıkulları ile ulemanın onaylamasına bağlı. Bunun ise fiyatı
çok yüksek. Hem de nakit para ile ödenecek bir fiyat!” (age, s.301)
Padişahların tahta çıkması, yönetici sınıfın içinde adeta bir siyasal alışverişe, bir pazarlık
işine dönüşmüş durumdaydı. Padişahlar tahta çıktıkları zaman, “kullarına” bahşiş adı altında
milyonlarca altın değerinde bir servet ödüyorlardı. İşte bu nedenle her padişah, hazinesine
sımsıkı yapışmak ve onu güçlü tutmak zorundaydı. Çünkü bu iç hazine, “padişahlığın reserv
bankası veya savaş yatırımcılığının merkez bankası gibi bir yer. Esas muhtevası altın. Altın
olarak gelirlerin çoğu oraya gidiyor.” (age, s.301)
Padişah hazinesinde biriken parasal servetler esas olarak savaş ve fetihlerde elde edilen
ganimetten geliyordu. Bu nedenle de padişahlar, yeni topraklar elde etmek ve elde olanı
kaybetmemek için sürekli savaşa hazırlıklı olmak ve savaş hazinesini sürekli dolu tutmak
zorundaydılar. Bunun için Osmanlı padişahları 17. yüzyılda bile hâlâ “savaş yatırımcılığı”nı
ekonomik yatırımcılıktan önde tutmaktaydılar. Fakat 17. yüzyıldan itibaren gidişat artık
tersine döndüğü ve peş peşe yenilgiler ve toprak kayıpları geldiği için, padişahların yıllarca
büyük bir hasislik içinde biriktirdikleri hazineleri de bir anda sıfırı tüketiyordu. Avrupa’da
parasal servetler bir yandan manüfaktür üretiminde “sermayeye dönüşürken” ve tüccarların
elinde kıtaları dolaşıp genişlemesini sürdürürken, Osmanlı’da en büyük ve en merkezileşmiş
parasal servet birikimleri (padişah hazinesi), hiçbir ekonomik yarar sağlamadan savaş
alanlarında heba olup gidiyordu. İşte Osmanlı’daki en büyük parasal servet birikiminin
akıbeti!
Devletli bürokrasinin serveti
Padişahlar, ardı arkası kesilmeyen savaşlarla boşalttıkları hazinelerini yeniden doldurabilmek
için, bir taraftan halkın sırtına yeni yeni vergiler bindirirler, diğer taraftan da rüşvet alarak
ve mansıp (yani mevki ve makam) satarak para toplamaya çalışırlardı. Osmanlı’nın gerileme
döneminde, padişahların durmadan tekrarladığı bir olaydı bu. Bu dönemde padişahlar devlet
katında bir sürü yeni makam ihdas ederek, bunları taliplilerine satıyordu. Bu talipliler, ya
daha yüksek bir makam kapmak için birbiriyle yarışan devlet yöneticileri, ya da siyaset
sınıfına dahil olarak nüfuzlu bir kişi olmak isteyen türedi zenginlerdi. “Hükümdarların bir alay
yeni yeni makamlar ihdas etmesi sonucunda, XVII. yüzyıl sonlarında o bölük bölük vezir
sürüsü meydana geldi. Yeni ihdas edilen makamları, büyük paralar ödeyerek elde etme
peşinde koşan kıyamet kadar adam var. En yüksek fiyatı kim verirse mansıbı o alıyor.” (age,
s.303)
Osmanlının bu gerileme döneminde, mansıp sahipliği, yönetici sınıf mensupları ve özellikle
bunun üst tabakası için, çok önemli bir kişisel “servet edinme” mekanizması olup çıkmıştı.
Para ile satın alınan bu mansıplar, sahiplerine, devletin ekonomik kaynaklarından
(mukataalardan) akıp gelen pek çok gelirler sağlıyordu. Bu durum, Osmanlı yönetici sınıfı
içinde iki yüzyıl boyunca devam edecek olan “mevki ve makam” kapma, dolayısıyla “güç ve
servet” edinme yarışının ve bu temelde yürüyen çıkar kavgalarının temelini oluşturacaktı.
Peki ama, toplumun tepesine çöreklenmiş bu parazit-sömürücü grubun elinde biriken
muazzam parasal servetler, nerelere harcanıyor ya da ne gibi ekonomik faaliyetlere
yatırılıyordu acaba? Başka bir deyişle, padişahın dışındaki yönetici sınıf mensuplarına ait bu
servet birikimlerinin niteliği ya da ekonomik fonksiyonu neydi?
Bir kere bürokrasinin elinde biriken servetlerin, padişahın hazinesinde biriken servetler gibi
bir fonksiyonu yoktu. Bunlar hiçbir zaman, padişahınkinde olduğu gibi bir savaş ekonomisine
yatırılmıyordu. Öte yandan, yüksek bürokrasinin elinde biriken bu servetler, bu kesimin
yaşadığı “müsadere” korkusu nedeniyle, gerçek bir özel mülkiyet türü olan taşınır ve
taşınmaz mallara da yatırılmıyordu. “Bu servetlerin çoğu bu parazit sınıfın elinde değerli
taşlara yatırılır, çok defa saklanır ve gömülürdü. Veya sandıklarda yatardı. Padişah ve kendi
adamları arasındaki servet mücadelesinde, hükümdarın elindeki ‘siyaset etme’ (idam etme -
M.S.) hakkı sayesinde bunlar zaman zaman ortaya çıkarılır ve hazineye dönerdi.” (age,
s.305) Aslında bu müsaderelerde ortaya çıkan servetlerin çoğu da, zamanında padişahın
bilgisi altında gasp, soygun, rüşvet, ihtikâr vb. yoluyla edinilmiş servetlerdir. Fakat
Padişahlar bu müsaderelere, çoğu kez, yeniçeri isyanları karşısında tehlikeye düşen
tahtlarını kurtarmak için bürokratlarını kurban vermek zorunda kaldıklarında başvururlardı.
Bu tür kurban verme durumlarında da listenin başında çoğu kez defterdar (maliye bakanı),
sadrazam (başbakan) ve önemli vilayetlerde valilik yapmış paşalar geliyordu. Çünkü en
yiyici, en rüşvetçi ve en çok servet biriktiren şahsiyetler bunlardı.
Görüldüğü gibi, bürokrasinin doruğunu oluşturan bu kesimlerin elinde biriken parasal
servetler de sonuçta ekonomik bir niteliğe sahip bulunmamakta, ya da çok az bir kısmı böyle
bir niteliğe sahip bulunmaktadır. Ekonomik fonksiyonu olan servetler de daha ziyade
faizcilik, ticaret ve daha az olarak da tarım ve zanaat alanlarına yatırılıyordu. Yönetici sınıfın
elinde biriken servetlerin büyük bölümü ise, daha önce de belirttiğimiz gibi, ya gömüleniyor
ya da maiyetlerindeki geniş bir parazit kitlenin tüketimine gidiyordu. Dolayısıyla, bu
servetlerin Avrupa’daki gibi bir “sermayeye dönüşme” süreci içine girmesi, hiçbir zaman söz
konusu olamazdı.
Osmanlı egemen sınıfı içinde, parasal servet biriktirmede diğerlerinden aşağı kalmayan bir
kesim de ulema kesimidir. “Yüksek rütbeli ulemanın ve şeyhülislâmların hepsi zengindi ve
faizcilikten fırın işletmeye kadar çeşitli ticaret alanlarına yatırılmış paraları vardı, çünkü
bunlar kapıkulları kadar müsadere tehlikesi altında değillerdi.” (age, s.308) Osmanlı’da
vakıflara ait mülkler genellikle müsadere dışı tutulduğu için, ulema mensupları da kendi
servetlerini güvenceye almak için çoğu zaman vakıf kuruyorlardı. “Kurulan bu vakıflara
hasredilen gelir kaynakları, bazen sadece faizle işletilen paralardı. Yalnızca Bursa’da, amme
vakıfları idaresinde, ... faizle işletilmek üzere 3,5 milyon akçeye yakın vakfedilmiş para
vardı. ... 1580’de, yani para devriminin başladığı dönemde, böyle vakıfların sayısı 14,5 defa
artmıştı. ... vakıf olarak tamamiyle faizle işletilen paraları yatıranların çoğunun kadı,
müderris, seyyid ve askeri sınıf mensupları olduğu ” (age, s.308) biliniyor. Osmanlı egemen
sınıfı içinde, ticarete ve faizciliğe en yatkın olan kesim, belli ki bu ulema kesimi idi.
Bütün bu tarihsel veriler de gösteriyor ki, Osmanlı’da büyük servet birikimleri, toplum
sınıflarından (tarımsal üretici, esnaf, zanaatkâr, tüccar vb.) ziyade, devlet sınıfına mensup
çok dar bir grubun elinde merkezileşmiş ve yoğunlaşmıştır. Aslında bu durum, Avrupa’da
feodalizmin çözülüşü döneminde karşılaşılan durumun tam tersidir. Avrupa’da, şehir tüccar
ve zanaatkârlarının elinde biriken servetler sermayeye dönüşerek, kapitalizmin ilk
başlangıçlarını (manüfaktürleri) yaratırken, Osmanlı’da çok dar bir grubun (bürokratik elitin)
elinde yoğunlaşan servetler, birkaç istisnai gelişme dışında, sermaye niteliği kazanamadan
ölü servetler olarak kalmışlardır.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /11


Mehmet Sinan
Ocak 2007

İlkel sermaye birikimi açısından Osmanlı kentlerinin durumu


Osmanlı kentleri de tıpkı ortaçağ Avrupa’sının kentlerinde olduğu gibi, gelişmiş ve
uzmanlaşmış bir el zanaatları endüstrisine ve ticarî faaliyetlere sahip bulunuyordu. Fakat
Avrupa’dan farklı olarak, Osmanlı’da zanaat loncaları ile tüccar faaliyetleri bütünüyle devlete
bağımlı durumdaydı. Oysa bilindiği gibi, feodal Avrupa’da zanaat loncalarının ve tüccarların
faaliyetleri devlete bu denli bağımlı değillerdi. Avrupa feodalizmi ile Osmanlı despotizmi
arasındaki temel farklılıklardan biri de işte bu noktada belirginleşmektedir. Feodal
Avrupa’daki loncaların oluşum süreci ve toplumsal işlevleriyle, Osmanlı’daki loncaların
oluşum süreci ve toplumsal işlevleri arasında bir hayli farklılıklar vardır.
Ortaçağ Avrupa’sındaki lonca tipi örgütlenmeler, kentlerde yaşayan zanaatçıların ve
tüccarların yağmacı feodal soylulara karşı birlik olma ihtiyacından doğmuştu. “Birleşmiş
yağmacı soylulara karşı birlik zorunluluğu, sanayicinin kendisine ikinci bir tacirlik niteliği
kattığı bir zamanda kapalı ortak pazarlara olan bir gereksinme, yığın halinde, refah içindeki
kentlere kaçan serflerin gittikçe artan rekabeti, bütün ülkenin feodal yapısı, loncaları
doğurdu.” (Marx-Engels, “Alman İdeolojisi”, Seçme Yapıtlar, c.1, Sol Y., 1976, s.24) Ve
böylece, feodal Avrupa’da kır-kent karşıtlığını yansıtan ayrıcalıklı lonca kasabaları (Corporate
Towns) oluşmaya başladı.
Batı’da feodalizm daha kuruluşundan itibaren, bu kır-kent karşıtlığını temel bir çelişki olarak
içinde taşımış ve gelişmesinin ileri aşamalarında da bu karşıtlığı alabildiğine derinleştirmişti.
İşte feodalizmin bağrındaki bu kır-kent karşıtlığı nedeniyledir ki, Batı’daki kentler, soylu
feodal beylere ve onların devletine karşı sürekli bağımsızlıklarını koruma çabası içinde
olmuşlar ve neticede görece bir bağımsızlık elde edebilmişlerdi. Batı Avrupa kentlerindeki bu
lonca tipi örgütlenmeler, “iş kollarının özelleşmesine, birbirinden ayrılıp bağımsızlaşmasına
ve mükemmelleşmesine” yol açarak, ortaçağın en yüksek ilerlemesini meydana
getirmişlerdi. Devletten bağımsız olmaları, kabul edilmiş bir tüzel kişiliğe sahip bulunmaları,
beledî (komünsel) işlevler yerine getirmeleri, kentin yaşamında önemli bir politik rol
oynamaları gibi yönleriyle Batı’daki lonca örgütlenmeleri, Osmanlı toplumundaki loncalardan
çok farklı bir konumda bulunuyorlardı. Feodal Avrupa’daki loncaların sahip oldukları bu
toplumsal ve politik konuma, 18. yüzyılın Osmanlı kentlerindeki loncalar hiçbir biçimde sahip
bulunmuyorlardı.
Fakat öte yandan, koydukları sınırlayıcı kayıt ve kurallarla ve uyguladıkları usta-kalfa-çırak
hiyerarşisiyle her türlü rekabeti ortadan kaldıran Avrupa’daki loncalar da son tahlilde ortaçağ
tutuculuğunu yansıtmaktaydılar. Nitekim onların bu tutucu niteliği, Avrupa’da kapitalizm çağı
geldiğinde daha bir açıklıkla ortaya çıkacak ve toplumsal ilerleme için, kırlardaki feodal
toprak düzeni gibi, kentlerdeki bu lonca düzeninin de mutlak olarak ortadan kaldırılması
gerekecekti. Nitekim 16. yüzyılda ticaretin genişlemesi ve kapitalist üretim biçiminin
gelişmeye başlamasıyla birlikte, “ortaçağın en yüksek ilerlemesi” sayılan bu “bağımsız ve
ayrıcalıklı” lonca kasabaları ortadan kalkacak ve onların yerini yeni ticaret kentleri (burglar)
alacaktı.
Osmanlı’daki kent oluşumları ve lonca düzeni
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Osmanlı’daki kent oluşumları, Avrupa’daki gibi kır-kent
karşıtlığı temelinde ortaya çıkmış oluşumlar değillerdi. Bunlar daha çok askerî nedenlerin
zorlamasıyla ortaya çıkmış oluşumlardı. Bu bakımdan Osmanlı kentleri (fethedilen eski
kentler hariç), kırın hemen yanı başında ve genellikle ticaret yolları ile askerî açıdan önem
taşıyan yollar üzerinde inşa edilmişlerdi. Bu kentler bir anlamda, devletin askerî ve idarî
bürokrasisinin oturduğu birer askerî karargâh niteliğinde yerlerdi. Tabii bunun da anlaşılabilir
bir nedeni var: Doğu despotizmi kategorisinde olan Osmanlı devleti gibi devletler için savaş
ve fetih, başta gelen bir ekonomik faaliyettir. İşte bu nedenledir ki, Osmanlı’da kentin
oluşumu ve kent ekonomisinin örgütlenişi, daha baştan merkezî devletin askerî
gereksinimlerine tâbi olmuştur. Dolayısıyla, Osmanlı kentlerinde zanaat loncalarının düzeni
ve işlevleri de buna göre, yani daha baştan devletin askerî ihtiyaçlarına göre biçimlenmiştir.
Askerî temelde örgütlenmiş, savaşçı-fetihçi bir devlet için kaçınılmaz bir şeydi bu.
İşte bu nedenledir ki, Osmanlı’da toplum sınıflarının oluşturduğu örgütlülüklerin (loncaların)
Avrupa’daki gibi bağımsız bir “tüzel kişiliğe” sahip olmaları ve devletten bağımsız bir
ekonomik ve siyasal rol oynamaları hiçbir biçimde söz konusu değildir. Osmanlı gibi despotik
düzenlerde “tüzel kişilik” ancak egemen devletli sınıfın oluşturduğu kurumların, örneğin
askerî, idarî ve dinî kurumların (ocakların) sahip olabileceği bir şeydir. Bu devlet kurumları,
Osmanlı’nın toplumsal ve ekonomik yaşamı üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptirler. Oysa
Osmanlı’da devletli sınıfın dışında kalan toplum sınıflarının oluşturduğu örgütler (esnaf
loncaları) bu nitelikten tamamen yoksundular. Osmanlı’daki lonca örgütlenmeleri, birer
meslek derneği olarak her ne kadar bağımsız bir “tüzel kişiliğe” sahip görünüyorlarsa da,
onların bu “tüzel kişilik” vasfı, fiiliyatta devlete yardımcı olmaktan öte bir işe yaramıyordu.
Kentlerdeki toplum sınıflarını oluşturan zanaatkârlar ve küçük tüccarlar, başından beri
devletin askerî ihtiyaçlarına yanıt verecek biçimde örgütlenmiş olan loncalara bağlı idiler.
Bunlar bir yandan askerî endüstri alanında üretim yapıyor, diğer yandan ihtiyaç duyulup
çağırıldıklarında, hükümdarın ordusuyla sefere katılıyorlardı. Ayrıca esnaf ve zanaatkârlar,
kentte oturan askerî (egemen) sınıf mensuplarının ve onların hizmetindekilerin tüketim
ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik basit meta üretiminde de bulunuyorlardı. İşte Osmanlı’da
meta üretiminin temelini, kentlerdeki bu endüstri loncaları oluşturuyordu. Ama öte yandan
loncalar, bütün bu üretim faaliyetlerini devletin mutlak denetimi altında gerçekleştirmek
zorundaydılar. Osmanlı devleti loncalar üzerindeki meslekî denetimini, bunların tepesine
atadığı kendi memurları (kethüdalar) aracılığıyla sağlıyordu. Kethüdaların izni olmaksızın ne
yeni bir lonca kurulabilir ne de bir gedik (işyeri) açılabilirdi. Kethüdalar genellikle devlet
sınıfına mensup kişiler arasından seçilip atanırdı. Böyle bir işleyiş içerisinde, loncaların,
devlet karşısında kendi üyelerinin çıkarlarını savunan örgütler olabilmesi mümkün değildi
tabii ki. Tam tersine, bu sistem içerisinde loncalar, esnaf ve zanaatkârlar üzerinde devletin
kontrol ve otoritesini sağlayan “resmî” örgütler gibi işlev görüyorlardı.
Kentlerdeki loncaların, dolayısıyla endüstri ve ticarî faaliyetlerin ne kadar sıkı bir şekilde
devletin kontrolü altında bulunduğunu gösteren bir diğer uygulama ise “ihtisap” denen
uygulamadır. Bu uygulamada devlet, zanaatkâr ve tüccar gelirlerinin bir kısmına “devlet
alacağı” olarak el koymaktaydı. Fakat devlet bu alacağını, esnafın her birinden ayrı ayrı
vergi toplar gibi tahsil etmemekteydi. Devlet, miktarını kendisinin belirlemiş olduğu toplam
alacağını (toplu bir gelir miktarını), bir hazine mukataası olarak açık artırma ile satışa
çıkarmakta ve bu satış sonucunda peşin olarak elde ettiği toplu geliri merkezî hazineye
geçirmekteydi. Peşin ödeme yaparak devletten bu ihtisap mukataasını satın alan kişiler
(bunlara ihtisap ağası deniyordu), daha sonra lonca esnafının tepesine binerek, fazlasıyla
esnaftan tahsil ediyorlardı. Aslında bu uygulama ile Osmanlı devleti, kentlerdeki toplum
sınıflarını (zanaatkârları ve küçük tüccarları) sömürmekte, yani onların elinde biriken artık-
ürüne el koymaktaydı. Nitekim, devletin endüstri ve ticaret alanında uyguladığı bu el koyma
yöntemi nedeniyledir ki, bu alanda çalışan esnaf ve zanaatkârların parasal servet biriktirme
olanakları ortadan kalkmış bulunuyordu.
Osmanlı toplumunda her şeyi kendi tekeli altında tutan asalak devletli sınıfın (bürokratlar
aristokrasisinin), endüstri ve ticaret alanında oluşan artık-ürün birikimine bu şekilde el
koyması, bu alanlarda iktisadî bir durgunluğa ve sönümlenmeye yol açmaktan başka bir
sonuç getirmiyordu. Osmanlı devletinin ekonomik yaşama bu sıkı müdahalesi, sözümona
“ihtikâr” denen karaborsacılığı ve kaçakçılığı önlemek içindi! Oysa bu önlemler tam tersi
sonuçlar doğurmuş, bunalım dönemlerinde ihtikâr da, kaçakçılık da alabildiğine artmıştı.
Çünkü ekonominin kendi işleyiş kuralları vardı; üretim daraldıkça ve talep nedeniyle fiyatlar
durmadan arttıkça, salt polisiye önlemlerle ihtikâr ve kaçakçılığın önüne geçilemezdi. Bütün
bunalım dönemlerinde Osmanlı’nın içine düştüğü bir kısır döngüydü bu.
Devlet sömürüsü ve ekonomik daralma
Osmanlı devleti 17. ve 18. yüzyıllar boyunca endüstri ve ticaret alanları üzerinde sıkı bir
denetim kurmuş, fakat bu alanlarda üretimi geliştirici araçlardan hiçbirini kullanmamıştır.
Tersine, daha önce de söylediğimiz gibi, devlet kesiminin elinde biriken parasal servetler,
ekonomik olmayan ya da ekonomiyi canlandırıcı bir işlev yerine getirmeyen yerlere
harcanmış veya gömülü servetler olarak kalmıştır. Bunun yanı sıra, Osmanlı devletinin bu
dönemde dış-ticaret imtiyazını (dış-ticaret tekelini) yalnızca Avrupalı tüccarlara tanımış
olması da ayrı bir garabetti. Osmanlı devleti bu uygulamasıyla, yerli endüstri imalatını ve
ticaretini de çökme noktasına getirmişti. Batı’da kapitalizmin gelişmesiyle birlikte kentlerin
ticarî öneminin arttığı bir dönemde, Osmanlı devleti ticareti daha da daraltacak bu tür ters
uygulamalar yapmayı sürdürmüş ve sonunda ticaret alanındaki serbestliği büsbütün ortadan
kaldırmıştı. Bu dönemde çıkarılan buyrultularla, artık bir kimsenin babasından kalma işin
dışında başka bir ticaret veya zanaat işine geçmesi, başka bir iş kolunda iş yapması da
yasaklanıyordu. Ayrıca, ticarî iş yapan dükkân sayısı da sınırlandırılıyor ve eski dükkânların
dışında yeni dükkân açılması yasaklanıyordu. Ne ironik bir durumdur ki, Avrupa’da
kapitalizmin hızla geliştiği ve bir dünya pazarı yaratma doğrultusunda hızla ilerlediği bir
dönemde, Osmanlı’da tam bir ekonomik daralma süreci yaşanıyordu!
Bir yandan iç ticaretin böylesine daralması ve ticaret kollarının birbirleriyle alışverişi
olmayan, adeta kendi içine kapalı lonca gedikleri haline gelmeleri ve dış ticaretin de
bütünüyle Avrupalı tüccarların eline bırakılması (kuşkusuz devlet-i âlî’nin kararıyla), diğer
yandan yerli el zanaatları endüstrisinin, ülke içine kolaylıkla girebilen Batı’nın mamul
maddeleriyle rekabet edemez duruma gelmesi, sonuçta üretici sınıfların bunalımını
alabildiğine derinleştirecekti. Bu bunalım koşulları içerisinde, ticaret giderek yalnızca ülke
içiyle sınırlı kalan ve devletin mutlak kontrolü ve sınırlamaları altında yapılan bir “küçük
esnaf ticareti” düzeyine inecekti.
18. yüzyılda Osmanlı’da Müslüman tüccarların yaptığı ticaret, yalnızca küçük esnaf
tüccarlığından ibaretti. Bu ticaret özünde, zanaat erbabının ürettiği endüstri malları
üzerinden yapılan bir ticaretti. Bunun yanı sıra, gerçekten ticaret sermayesinin birikebileceği
alan olan “dış ticaret” alanı ise, bütün bu dönem boyunca “müste’min” tüccarı denen
imtiyazlı Avrupa tüccarının ve onun ülke içindeki komprador ortaklarının (gayrimüslim
tüccarlar) elinde bulunuyordu. Gene aynı şekilde, ticaret sermayesinin birikebileceği diğer
bir alan olan büyük toptan erzak ticareti ise, devlet katındaki nüfuzlu kişilerin (bürokratlar
aristokrasisi) ve bunların ortağı konumundaki tefecilerin elindeydi.
Ticaretteki bu daralma nedeniyle, Osmanlı’da ticaret sermayesi birikimi imkânı da daralmış
durumdaydı. Bu koşullar altında, lonca sınırlamalarının dışına çıkarak, lonca endüstrisi
dışında bağımsız bir endüstri üretimini (manüfaktür) organize edebilecek bir ticaret
sermayesinin gelişimi de mümkün olamıyordu tabii ki. Öte yandan, en önemli ticaret
alanlarının (dış ticaret, gümrükler, büyük erzak ticareti, loncalara hammadde temini vb.)
devlet tekeli altında bulunması nedeniyle, bu ticarî alanlardan gelen parasal servet
birikimleri de bürokratik aristokrasinin ve kendilerine ticaret tekeli imtiyazı tanınmış olan
kişilerin elinde yoğunlaşıyordu. Nihayetinde bu parasal servetlerin bir kısmı, devletten dış
ticaret tekeli almış olan Avrupalı tüccarların elinde birikerek yurtdışına çıkıyor, diğer bir
kısmı ise içerdeki parazit-sömürücü unsurların elinde toplanarak ekonomik fonksiyonu
olmayan yerlerde depolanıyor veya gömüleniyordu. Dolayısıyla, Osmanlı toplumunda
ticaretten ve tefecilikten gelen parasal servet birikimlerinin, Batı’da olduğu gibi sermayeye
dönüşmesi ve kapitalist bir üretime yönelmesi hiçbir zaman söz konusu olamıyordu.
Endüstri alanındaki zanaat loncalarının durumuna gelince; daha önce de söylediğimiz gibi
loncalar aslında Osmanlı’daki meta üretimi ekonomisinin temeliydiler. Üstelik ilk lonca
kuruluşları, Osmanlı’nın bir siyasal güç (devlet) olarak örgütlenmesinde önemli bir rol
oynamışlardı. Osmanlı’daki lonca örgütlenmesinin âhîlik diye bilinen bu ilk dönemi, yarı
askerî yarı dini nitelik taşıyan korporatif bir esnaf örgütlenmesiydi. Fakat bu ilk dönem esnaf
örgütlenmeleri, 16. yüzyıldan sonra da varlıklarını sürdürmekle birlikte, meslekî ve
ekonomik niteliklerini yitirerek derviş tekkeleri haline gelmişlerdi. 17. yüzyıldan itibaren ise
bu âhî örgütlerinin yerini, çok sayıda zanaatçıyı içinde barındıran ve gayrimüslim
zanaatçılara da açık olan meslek örgütleri, yani loncalar aldı.
Aslında loncaların 17. ve 18. yüzyıldaki bu örgütlenişi, çok sayıda küçük el zanaatçısının Batı
kapitalizmi karşısında kendi zanaatlarını koruma amacını taşıyordu. Çünkü yerli zanaatlar,
Osmanlı pazarına giren Batı kapitalizminin ucuz ve kaliteli mallarıyla rekabet edemez
durumdaydı ve bir çözülme tehlikesiyle yüzyüze bulunuyordu. Bu nedenle de loncalar daha
baştan serbest rekabet ilkesine karşı duran ve kendi alanlarında imtiyaz ve tekel
uygulamalarına dört elle sarılan tutucu örgütler olarak biçimlendiler. Bunalım döneminde
(18. yüzyılda) loncalar daha da katılaştılar ve daha da tekelci bir nitelik kazandılar. Örneğin
her loncaya bağlı atölye ve dükkân sayısı belliydi. Bunun dışında kimse kendi isteğiyle bir
dükkân veya atölye açamazdı. Her dükkânın bir ustası vardı ve onun yanında çalışan kalfa
ve çıraklar asla bağımsız bir dükkân sahibi olamazlardı. Bunların dükkân sahibi olabilmeleri
için, uzun süre ustalarının yanında çalışıp, hüner kazanmaları ve ustalık sınavını başarıyla
geçmeleri gerekiyordu. Tabii bu da yetmiyordu; ustalık sınavını geçen kişinin dükkân
açabilmesi için, bir de bağlı olduğu loncada açık bir gediğin bulunması gerekiyordu. Bu şart
yerine gelmemişse şayet, ustalık sınavını geçen kişi de kalfa olarak beklemek zorundaydı.
Loncaların bağlı bulunduğu bu tekelci kurallar, ekonomik yaşamda bütün rekabet koşullarını
ortadan kaldırıyordu.
Öte yandan, Osmanlı devleti de loncaların bu imtiyaz ve tekel yöntemlerini –kendisi de bu
yöntemlerden çıkar sağladığı için– sonuna kadar desteklemeyi sürdürmüştür. Loncalar eski
üretimci güçlerini çoktan yitirmiş olmalarına karşın, Osmanlı devleti ne bunları tasfiye etme
yoluna gitmiş ne de bunların tekelci uygulamalarına engel olmaya kalkışmıştır. İşte bu
devlet desteği sayesindedir ki, kapitalist üretim tarzına geçişin önündeki en önemli
engellerden biri olan loncalar, varlıklarını 19. yüzyılın sonlarına kadar sürdürebilmişlerdir.
Marx’ın belirttiği gibi, “nerede çözülmeye karşı direnen bir lonca düzeni hüküm sürüyorsa,
orada kapitalizmin gelişmesinden söz edilemez” zaten.
Esasında bir ortaçağ kurumu olan loncaların Avrupa’da daha 15. yüzyılın sonlarında ortadan
kalkmış olmalarına rağmen, Osmanlı’da 20. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürmüş olmalarının
temel nedeni, ekonomi üzerinde tekelci hâkimiyet kurmuş olan Osmanlı devletinin loncalara
vermiş olduğu destektir. Osmanlı devletinin ekonomi üzerindeki bu tekelci hâkimiyeti, bir
yandan ticaretin serbestçe gelişmesini engelleyerek kent ile kır arasında bir mübadele
ekonomisinin oluşmasına mani olmuş, diğer yandan ortaçağ lonca düzeninin endüstri
alanındaki tekelci hâkimiyetini uzatarak, üretici güçlerin serbestçe gelişimini engellemiştir.
Sonuç olarak, 17 ve 18. yüzyıllarda ve hatta 19. yüzyılda bile, Osmanlı kentlerinde
kapitalizmin tarihsel ön koşullarından pek çoğu yerine gelmiş değildi. Kentlerde hüküm
süren ortaçağ lonca düzeni yukarıda sözünü ettiğimiz nedenlerden ötürü çözülememiş ve bu
nedenle de, ne üretim araçları başkalarının satın alabileceği serbest fonlar haline gelebilmiş,
ne de doğrudan üreticiler üretim araçlarından ayrılarak “özgür emekçiler” haline
gelebilmişlerdi. Osmanlı’nın lonca düzeninde, Marx’ın belirttiği gibi “işçi ile üretim araçları,
sümüklüböcekle kabuğu gibi, birbirine bağlı idi” hâlâ. Öte yandan, asalak sömürücü
unsurların (devletli bürokrasi ile ortaklarının) elinde biriken parasal servetler de sermayeye
dönüşemiyordu hiçbir zaman. Çünkü bu servetler, üretici olmayan, yani ekonomik bir işlevi
bulunmayan yerlere gömülenmiş durumdaydı. Asıl girişimci olabilecek unsurların (tüccarın
ve zanaatçının) elinde ise ne yeterli parasal servet birikimi vardı, ne de bunlar lonca
sınırlamalarının dışına çıkarak bir manüfaktür üretimini örgütleyecek güçteydiler. Neticede
şunu söyleyebiliriz ki, Osmanlı kentlerinin toplumsal yapısı, 19. yüzyılda bile hâlâ, sistemi
devrimci ya da evrimci yoldan değişikliğe uğratacak içsel dinamiklerden yoksun
bulunuyordu. Bunun da başlıca nedeni, bir sivil toplumun oluşmasını engelleyerek, toplumsal
gelişmeyi fiilen geciktiren despotik devletin ve o devleti elinde tutan sömürücü asalak sınıflar
koalisyonunun (bürokrasi, ağa, ayan, derebeyi) varlığıdır.
İlkel sermaye birikimi açısından kırın durumu
Bilindiği gibi, Batı Avrupa’da feodal toprak düzeni 15. yüzyılda çözülmüş ve serflik hemen
tamamen ortadan kalkmıştı. Kırsal nüfusun büyük bir çoğunluğu kendi topraklarını işleyen
özgür köylülerden oluşuyordu. Serfliğin ortadan kalkmasından sonra toprakta yaygın bir
“özgür küçük köylü mülkiyeti” ortaya çıkmış ve bu temelde bağımsız köylü üretimciliği (basit
meta üretimi) gelişmişti. Fakat bu bağımsız küçük köylü üretimciliği dönemi fazla uzun
sürmedi. Bu dönemi, 16. yüzyılda bağımsız tarımsal üreticilerin topraklarından zorla
sürülerek mülksüzleştirilmeleri izledi. Batı Avrupa’da yaşanan bu süreç, Marx’ın “ilkel
sermaye birikimi” bahsinde anlattığı gibi, ticaret ve tefecilikten biriken parasal servetlerin
sermayeye, emeğin de ücretli emeğe dönüşmesi, yani kapitalist üretim biçiminin gelişmesi
süreciydi.
Batı Avrupa’da bu süreç 16. yüzyılda yaşanmıştı; oysa bundan tam iki yüz yıl sonra, yani 18.
yüzyıla gelindiğinde bile, Osmanlı’da hâlâ kapitalizmin bir belirtisi yoktu. Kırsal kesimde
meta üretiminin gelişmemiş olması ve kırla kent arasında bir mübadele ekonomisinin
bulunmaması, Osmanlı’da asyatik köy topluluklarının kendi içsel dinamikleriyle
evrimleşmelerini ve bu temelde bir çözülmeye uğramalarını fiilen engellemişti. Nitekim bu
nedenledir ki, Osmanlı toplumunda “kendine yeterli” köy topluluklarının çözülmesi olayı,
ancak dış dinamiklerin dolaylı etkilemesiyle ve çok gecikmiş olarak yaşanacaktı. Gerçekten
de, Osmanlı’nın geleneksel toprak düzeninin çözülmeye başlaması, ancak 17. yüzyılda, yani
Batı’daki devrimsel ekonomik gelişmelerin (dış dinamiğin) Osmanlı düzeni üzerinde yaptığı
sarsıcı etkilerin sonucunda olmuştur. Batı’dan gelen bu sarsıcı etkilerin basıncı altında,
Osmanlı maliyesi ve ekonomisinin nasıl şiddetli bir bunalıma sürüklendiğini ve bu bunalım
koşullarında Osmanlı’nın geleneksel toprak düzeninin (tımar sistemi) nasıl bozulduğunu ve
bunun sonucunda topraklarını terk etmek zorunda kalan reaya-çiftçilerin işsiz güçsüz kitleler
halinde şehir ve kasabalara nasıl akın ettiğini ya da yerleşim yerlerinden çok uzak bölgelere
nasıl kaçıştığını daha önce gördük.
Ne var ki, Osmanlının toprak düzeninde yaşanan bu çözülmenin yarattığı sonuçlar ile,
Avrupa’da feodalizmin çözülüşünün yarattığı sonuçlar aynı olmamıştır. Feodalizmin çözülüşü
Avrupa’da yeni bir üretim biçiminin (kapitalizmin) gelişimine ve yeni bir toplumun (burjuva
toplumun) oluşumuna yol açarken, Osmanlı’da geleneksel toprak düzeninin bozulması
ekonomik ve toplumsal bir kaosa yol açmıştır.
Osmanlı’da geleneksel toprak düzeninin çözülmesinden sonra, kırsal bölgelerde Avrupa’daki
gibi bir meta üretiminin gelişememesi ve kentle kır arasında bir mübadele ekonomisinin
kurulamamasının en temel nedeni ise, Osmanlı’da toprağın mülkiyetinin hâlâ devlete ait
olması ve Avrupa’da olduğu gibi köylülere ait bağımsız bir özel toprak mülkiyetinin
doğmamış bulunmasıydı. Bunun bir sonucu olarak, kırsal kesimde (tarımda) bağımsız bir
meta üretimi ve kırla kent arasında gerçek bir ticarî ilişkiler sistemi gelişememiştir.
Dolayısıyla, 17 ve 18. yüzyılların Osmanlı toplumunda, Avrupa’dakiyle aynı nitelikte bir
ticaret sermayesi birikimi de gerçekleşememiştir.
Şimdi burada yanıtlanması gereken birbiriyle bağlantılı iki önemli soru ortaya çıkıyor:
Birincisi, bu dönemde reaya-çiftçilerin terk ettiği çiftliklere ne olmuştur ve ikincisi, çiftliklerini
terk eden reayaya ne olmuştur? Daha önce de açıkladığımız gibi, Celâli isyanları ve
sonrasındaki karışıklıklar nedeniyle reayanın terk ettiği toprakların çoğu üretim dışı kalmış
ve bu yüzden de tarım üretiminde muazzam düşüşler yaşanmıştır. Bu dönemdeki üretim
düşüşleri nedeniyle, özellikle Anadolu’nun pek çok bölgesinde açlık ve kıtlık baş göstermiştir.
Fakat öte yandan, Osmanlı İmparatorluğu’nun kırsal bölgelerinde 17 ve 18. yüzyıllarda
yaşanan bu süreç, Marx’ın Batı Avrupa’ya ilişkin olarak anlattığı “ilkel sermaye birikimi”
süreciyle aynı şey değildir. Batı Avrupa’da küçük toprak sahibi köylü üreticilerin kendi
topraklarından zorla sürülerek işgücü piyasasına atılmaları, yani “özgür” proleter yığınlar
haline getirilmeleri, aslında Batı Avrupa’da kapitalizmin ilk başlangıç gelişmelerinin zorunlu
kıldığı bir süreçti. Marx, Batı Avrupa’daki bu ilkel sermaye birikimi sürecini “köylülerin
acımasızca mülksüzleştirilmesi, açlığa mahkûm edilerek proleterleştirilmesi” süreci olarak
tanımlar. Avrupa’daki bu ilkel sermaye birikimi süreci, ticaretten ve tefecilikten gelen
parasal servetlerin manüfaktür üretiminde sermayeye dönüşmesi, yani kapitalist üretim
tarzına geçilmesinden başka bir şey değildi.
Oysa 17 ve 18. yüzyıllarda Osmanlı’nın kırsal bölgelerinde yaşanan sürecin böyle bir
kapitalist gelişmeyle ilgisi yoktur. Osmanlı’da toprağın mülkiyeti zaten köylüye ait değildi.
Dolayısıyla, söz konusu yüzyıllarda toprakta ne Avrupa’da olduğu gibi bir özel küçük köylü
mülkiyeti vardı ne de Osmanlı köylüsü (reaya), Avrupa köylüsü gibi bir “meta üreticisi” idi.
Osmanlı köylerinde hâlâ kullanım değerleri üretimi geçerliydi. Bunun nedeni ise, köylünün
ürettiği artık-ürünün büyük bir kısmına devletin, yani egemen sınıf pozisyonunda olan
yönetici bürokrasinin el koymasıydı. Yüzyıllardan beri devam edegelen bu sistemde,
doğrudan üretici konumunda olan reaya-çiftçinin elinde metaya dönüştürebileceği bir artık-
ürün birikimi kalmıyordu. Öte yandan, devletin ekonomik baskıları (vergilerin artması vb.)
veya Celâli karışıklıklarının yarattığı kaotik ortam nedeniyle topraklarını terk edip giden
reaya-çiftçilerin boşalttıkları bu topraklarda, Avrupa’da olduğu gibi bir kapitalist tarım
üretiminin yapılması da söz konusu değildi. Çünkü bu topraklara, kapitalist tarım üretimi
yapmak üzere sermaye yatıracak kapitalist girişimciler de bulunmuyordu Osmanlı
toplumunda. Dolayısıyla, köylülerin terk edip gittiği topraklar, uzun süre boş kaldıkları ve
işlenmedikleri için bozuluyor ve üretim açısından işlevsiz hale geliyorlardı.
Diğer yandan, henüz reayanın tasarrufunda olan ve doğrudan onun tarafından işlenen pek
çok çiftlik ise, 17 ve 18. yüzyıllarda giderek mütegallibenin (ayan, ağa, derebeyi, mültezim
vb.) fiili hâkimiyeti altına girecekti. Fakat Osmanlı’nın bozuk düzeninde ortaya çıkan ve
toprak üzerinde gayri meşru yollardan fiili bir hâkimiyet kurmuş olan bu mütegallibe
kesiminin de Batı’daki kapitalist girişimciyle hiçbir benzerliği ya da alakası yoktu. Bunlar ele
geçirdikleri topraklara hiçbir sermaye yatırımı yapmadıkları ve doğrudan üretimle ve
işletmecilikle ilgilenmedikleri için, 17 ve 18. yüzyıllarda Osmanlı tarımında herhangi bir
üretim biçimi değişikliği de olmamıştı. Toprağın tasarrufunun bu fiili el değiştirmesiyle
birlikte ortaya çıkan değişiklik sadece şu olmuştur: Doğrudan üreticinin (reaya-çiftçinin)
artık-ürününe eskiden yalnızca devlet (bürokrasi) el koyarken, şimdi buna bir de mütegallibe
denen asalak kesim eklenmişti. Köylünün artık-ürününe el koyanların sayısındaki bu artış,
yeni bir üretim tarzı değişikliği anlamına gelmiyordu tabii ki! Toprağın kuru mülkiyeti
(rakabe) gene devlette aitti; fakat bu kez devlet, köylünün ürettiği artık-ürünü, başka
sömürücü güçlerle (mütegallibe ile) paylaşmak zorunda kalmıştı.
Bu durumda, daha önce tamamı devlete ve dolayısıyla devletli sınıfa giden gelirlerin bir
kısmı şimdi mütegallibe denen kesimlerin eline geçmiş oluyordu. Bu kesimin içinde, zamanla
servet biriktirip siyasal güç elde edenler ağalığa, ayanlığa, derebeyliğe “terfi” edeceklerdi.
Fakat bu unsurların elinde biriken parasal servetler de, ne tarımda kapitalist çiftlikçiliği
geliştirecek tarzda sermayeye dönüşmüş, ne de Avrupa’da olduğu gibi bir manüfaktür
üretiminin gelişmesine yol açmıştır. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, mütegallibenin eline
geçen çiftliklerden bazıları (daha çok Rumeli eyaletindekiler) dış piyasanın (Avrupa
manüfaktürünün) talep ettiği tarımsal ürün ve hammaddelerin ihracatına yönelmiştir. Fakat
ihracata yönelen bu çiftlikler, gerçek anlamda kapitalist üretim yapan işletmeler olmaktan
uzaktılar. Bunların ihraç ettiği ürünler bir yerli manüfaktür ürünü olmayıp, dış kapitalist
kuruluşların üretimiyle tamamlanan bir hammadde niteliği taşımaktaydılar. Öte yandan,
İmparatorluğun diğer bölgelerindeki reaya çiftliklerinin üretim sürecindeki geleneksel
konumları, genel olarak değişmeden kalmıştır. Bu çiftlikleri fiili hâkimiyetleri altında
bulunduran malikâneciler, mültezimler, ağalar vb, tıpkı eskiden olduğu gibi toprağın rantını
reaya-çiftçiden vergi olarak almaya devam ediyorlardı. Üstelik reayadan alınan bu vergiler,
ağırlıklı olarak hâlâ “ürün-rant” şeklini koruyordu. Bu dönemde bir yandan tarım ürünlerine
ve hammaddelere Avrupa’nın talebinin artması, diğer yandan Osmanlı parasının değerinin
alabildiğine düşmesi, tarım ürünlerinde muazzam fiyat artışlarına yol açmış ve enflasyonu
körüklemişti. Öte yandan, reayadan topladıkları ürün-rant şeklindeki vergileri bu enflasyon
döneminde nakde (paraya) çeviren mültezim, malikâneci, ağa gibi parazit-sömürücü
unsurların elinde çok büyük parasal servetler birikmeye başlamıştı. Fakat biriken bu parasal
servetler, daha çok “tefeci sermaye” niteliğinde olan ve o alanda işlev gören servetlere
dönüşecekti.
Daha önceki bölümlerde değinildiği üzere, bu dönemde tefeci sermaye, reaya-çiftçiye
yüksek faizlerle borç para vererek, murabahacılık gibi işlemler yaparak her geçen gün daha
da palazlandı ve dolayısıyla reayanın sömürülmesini daha da katmerleştiren bir işlev gördü.
Fakat tefeci sermayenin bu dönemde meta ekonomisini geliştirici veya “ilkel sermaye
birikimi”ni hızlandırıcı hiçbir işlevi olmadı. Tersine, parazit unsurların elinde yoğunlaşan bu
servet türü, gerçek bir meta üretiminin ve dolayısıyla kırla kent arasında bir mübadele
ekonomisinin gelişimini engelleyerek, ilk kapital birikimi sürecini ve dolayısıyla tarımda
kapitalist üretim biçimine geçiş imkânlarını fiilen baltalamış oldu. Tefecilik işlemlerinden
gelen parasal servet birikimleri, son tahlilde, ya güç ve nüfuz sahibi olmak için devlet
katından mevki ve makam satın almada kullanılıyor, ya da değerli taş ve ziynet eşyasına
yatırılıyordu. Dolayısıyla, bu parasal servet birikimleri, Avrupa’daki gibi bir “sermaye” niteliği
kazanamadığı için, mevcut üretim ilişkilerini dönüştürücü hiçbir etkiye de sahip
bulunmuyordu.
Devlet gelirleri ve toprak üzerinde dönen bu tefecilik işlemleri, daha çok Ermeni ve Yahudi
sarrafların elinde bulunuyor ve biriken parasal servetlerin önemli bir bölümü bunlar
aracılığıyla Avrupa’ya aktarılıyordu. Sonuçta, devlet gelirlerinin toplanması (iltizam) işlemleri
üzerinden tefeci sermayenin hazineyle kurduğu ilişki, süreç içinde Yahudi ve Ermeni
sarrafları devletin başlıca “alacaklısı” haline getirmiş ve bunların altındaki mültezimler ise,
aynı yöntemleri kullanarak esnaf ve çiftçiyi soymuşlardır. Despotik devletin uyguladığı iç
kapitülasyonlar (devlet gelirlerinin toplanmasında ve diğer iktisadî alanlarda belirli kişilere
tekelci imtiyazlar verilmesi) nedeniyle, tam iki yüz elli yıl boyunca devam eden bu iç soygun
ve talan düzeni, Tanzimat’tan sonra yerini dış soyguna, yani Avrupa mali sermayesinin
(banka ve bankerlerin) tefeci soygununa bırakacaktı!
Ekonomik ve malî bunalımın had safhada seyrettiği yıllarda çiftliklerini terk eden reayanın
durumuna gelince: Bu konuda da Avrupa’dakinden farklı bir süreç söz konusudur Osmanlı
toplumunda. İlkel sermaye birikimi üzerine Marx’ın yaptığı çözümlemeleri incelerken
gördüğümüz gibi, Avrupa’da feodalizmin çözülmesinden sonra, kırsal kesimde önce küçük
toprak mülkiyeti temelinde yaygın bir (basit) meta üretimi süreci yaşanmıştır. Daha sonra
ise, kentlerde loncaların çözülmesi ve kırsal kesimde küçük köylü üreticilerin topraklarından
sürülmesi temelinde, emekçilerin nesnel varlık koşullarından (topraktan, üretim ve yaşam
araçlarından) koparak mülksüzleşmesi ve “özgür emekçiler” haline gelmesi süreci yer
almıştır. Avrupa’da emeğin bu mülksüzleştirilmesi süreci, Marx’ın tanımladığı gibi, ilkel
sermaye birikimi sürecinden başka bir şey değildi. Topraktan, üretim ve yaşama
araçlarından kopan emekçiler “özgür işgücü” piyasasına fırlatılmışlar ve bu “özgür
işgücü”nün manüfaktür tarafından emilmesiyle de yeni bir üretim tarzı, yani kapitalizm
gelişmeye başlamıştı.
Osmanlı toplumunda ise, geleneksel toprak düzeninin bozulması ve reayanın topraktan
kopması aynı sonucu doğurmadı. Topraktan kopan reaya yığınları, manüfaktür üretiminin
olmadığı ve kentlerde lonca tekelciliğinin en katı kurallarla korunduğu bir sosyo-ekonomik
ortamda, iş bulamadıkları için ya işsiz güçsüz yığınlar halinde kentlere doluştular, ya da
düzen bozukluğunun bir ürünü olarak kırsal kesimde ortaya çıkan parazit-sömürücü
unsurların (ağa, ayan, derebeyi vb.) paralı askerî gücünü oluşturdular. Yani toplumsal bir
sınıf oluşturmaktan ziyade, parazit-sömürücü unsurların emrinde, onların sunduğu artıklarla
beslenen bir silahlı güruh oluşturdular.
Sonuç olarak, Osmanlı’nın geleneksel despotik düzenindeki bozulmaya rağmen, 19. yüzyılın
ortalarına kadar gerek toprak düzeninde ve gerekse köy topluluklarının yapısında Avrupa
feodalitesindeki gibi köklü bir çözülmenin yaşanmadığı ortadadır. İşte bu nedenle, Osmanlı
toplumunda doğrudan üreticinin çalışmanın nesnel koşullarından (topraktan, üretim ve
yaşam araçlarından) ayrılarak “özgür emekçi” durumuna gelmesi olayı da tam olarak
gerçekleşememiştir. Nitekim, 17 ve 18. yüzyıllarda toprağın mülkiyetinin hâlâ devlete ait
olması ve toprağını terk eden reayanın da hukuken hâlâ toprağa bağlı olması, bu çözülmenin
henüz tam olarak gerçekleşmediğini göstermektedir. Öte yandan, söylediğimiz gibi,
(mülkiyeti devlete ait olması nedeniyle) toprağın kendisinin alınıp satılabilen bir meta haline
gelememiş olmasının da bu “çözülemeyişte” büyük rolü vardır. Doğu despotizmi ile Batı
feodalizmi arasındaki farkı ortaya koyarken Marx’ın işaret ettiği nokta tam da burasıdır:
Asyatik üretim tarzı ya da Doğu despotizmi, çözülmeye ve değişime karşı en dirençli olan bir
yapıyı temsil ederken, Batı feodalizmi, değişime karşı direnci en zayıf olan ve zaten
çözülmenin ve değişimin dinamiklerini kendi içinde taşıyan bir yapıyı temsil etmekteydi.
Osmanlı devletinin 17 ve 18. yüzyıllar boyunca uyguladığı iç kapitülasyonlar nedeniyle,
Avrupa sermayesi doğrudan imparatorluğun içine nüfuz edememiştir. Çünkü ekonomik
alanda devletin içerde uyguladığı tekel imtiyazları, Avrupalı kapitalistlerin bu alanlarda iş
yapmasının önünde hâlâ bir engel olarak dikilmekteydi. Dolayısıyla, Avrupa sermayesinin
kapitalist üretim ilişkilerini doğrudan bu ekonomik alanlara taşıması da güçleşiyordu tabii ki.
Fakat 19. yüzyıla girildiğinde, artık koşullar tamamen değişecekti. Çünkü, malî açıdan
müthiş bir sıkıntı içinde olan ve şiddetle borç paraya ihtiyaç duyan Osmanlı devleti, bu
ihtiyacını Batılı devletlerden karşılayabilmek için tüm kapılarını onlara açmak zorunda
kalacaktı. İçerde yalnızca Osmanlı tebaasına tanınan tekel ayrıcalıklarından artık yabancı
sermaye de yararlanmaya başlayacaktı. Bu da bir süre sonra, Osmanlı pazarının yabancı
mallarla dolmasına ve Avrupalı kapitalistlerin ve bankerlerin Osmanlı ekonomisini kendi
denetimleri altına almalarına yol açtı. Bu gelişmeler, Osmanlı toplumu açısından tam bir
paradoks oluşturuyordu. Osmanlı’da toprak düzeninin çözülmesine ve köylülerin topraktan
kopmasına yol açan dış etkenler (Avrupa’da kapitalizmin gelişmesi), aynı zamanda yerli bir
sermaye birikiminin oluşmasını ve kapitalist bir sanayinin gelişmesini de engelleyen
etkenlerdi. Çünkü, içerde üretilen mallardan daha ucuz ve daha kaliteli olan Avrupa
mallarının Osmanlı pazarına girmesiyle birlikte, yerli el zanaatları endüstrisi çökmüş ve öte
yandan, ülke içindeki hammadde kaynakları da dış talebin artması nedeniyle ülke dışına
akmaya başlamıştı. Osmanlı devletinin ülke içinde tarım ve yerli endüstriden elde ettiği vergi
gelirleri 19. yüzyılda alabildiğine azalmış ve bu durumda bütçe açığını kapatabilmek için
devletin dış borçlanma ihtiyacı alabildiğine artmıştı. Bu süreç aslında Osmanlı devleti için,
sonun başlangıcı anlamına geliyordu.
Kuruluşundan itibaren asyatik-despotik bir niteliğe sahip bulunan Osmanlı düzeni, zaman
içinde belirli ölçüde deformasyona ve çözülmeye uğramış olsa da, temelde bu despotik
niteliğini 17 ve 18. yüzyıllarda hâlâ sürdürüyordu. Bu bakımdan, çözülmenin yaşandığı bu
dönemde de, Osmanlı düzeninde kelimenin gerçek anlamında toplumsal sınıfların varlığından
ve bu temelde gerçek bir sınıf mücadelesinin gelişiminden söz edebilmek mümkün değildir.
Dolayısıyla, Osmanlı düzeninde 17 ve 18. yüzyıllar boyunca süregelen ve hikâye kısmı tarih
yazıcıları tarafından kitaplara bolca yansıtılmış olan iç isyanlar ve kavgalar, Batı
feodalitesindeki gibi toplumsal sınıflar arasında yürüyen gerçek bir sınıf mücadelesi değildi.
Bunlar, esas olarak tepedeki yönetici sınıfın içinde ve onun hizipleri arasında geçen “güç,
servet ve nüfuz” edinme kavgalarıydı.
Toplumun tepesine çöreklenmiş egemen siyasal sınıf korporasyonu (yönetici bürokrasi)
içindeki bu kavgalar, sonunda Osmanlı’nın despotik devlet düzenini tam bir düzensizliğe ve o
düzenin bekçisi konumunda olan yönetici sınıfı da tam bir yozlaşmaya sürükledi. Ve belli bir
tarihsel dönemeç noktasından itibaren, yönetici sınıfın kendi düzenini (Devlet-i Âlî Osman’ı)
kurtarmak için giriştiği “modernleşme”, “yenileşme”, “Batılılaşma” vb. gibi çabalar da artık
bir sonuç vermeyecekti. Bütün bir 19. yüzyıl boyunca ve özellikle Tanzimat döneminden
itibaren, despotik sistemin tüm kurumları, güçlü bir dış dinamiğin (Batı kapitalizminin) etkisi
ve basıncı altında çok sancılı bir dağılma sürecine girecek ve koskoca bir imparatorluk bu
süreçte Batı’nın yarı-sömürgesi durumuna düşecekti. Burada bir tarihsel gerçekliği belirtmek
durumundayız: Bütün bir 19. yüzyılı kapsayan ve 20. yüzyıla da sarkan uzun bir tarihsel
süreç içerisinde tanık olunan Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet gibi hareketlerin hemen hepsi de,
alttaki halk sınıflarıyla hiçbir bağı bulunmayan tepedeki devletli sınıfın, çürümüş bir despotik
devleti sözümona modernleştirerek ayakta tutma gayretlerinden başka bir şey değildir.
Halka rağmen girişilen bu “gayretler”, her seferinde tepedeki bürokrasiyi halka daha da
yabancılaştırmaktan başka bir sonuç vermemiştir ve veremezdi de.

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /12


Mehmet Sinan
25 Mart 2007

19. yüzyılın başlarında Osmanlı’da güç ilişkilerinin görünümü


Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, Osmanlı devleti kuruluşundan 19.
yüzyıla kadar geçen dönem içerisinde toplumun iktisadi sınıflarına dayanan ve onlardan
herhangi birinin iktidarını yansıtan tipte bir devlet değildi. Bir kez daha yinelemek gerekirse,
Osmanlı devleti, devleti kendine mülk edinmiş bir sınıfa, yani bizim yönetici devletlû sınıf
diye tanımladığımız bir bürokratlar aristokrasisine dayanıyordu. Devleti yönetmek de siyaset
yapmak da bu devletlû sınıfın tekelindeydi. Bu sınıfın dışında kalan, Osmanlı’nın reaya (sürü)
dediği toplumun iktisadi sınıfları (çiftçi, esnaf, zanaatkâr, tüccar vb.) ise, siyasetten ve
devlet yönetiminden daima uzak tutulmuşlardı. Bu nedenledir ki, siyasetin merkezînde yer
alan devlet, bu sınıflara, yücelerde duran ve ulaşılmaz olan bir “kutsal varlık” olarak
görünürdü.
19. yüzyıla girildiğinde de, siyasal gelişmelerin seyri esas olarak yönetici devletlû sınıf ve bu
sınıfın iktidarına sonradan ortak çıkan türedi asalak güçler (ağa, ayan, derebeyi) tarafından
belirleniyordu. Devletlû bürokrasi, gelişmelerine bizzat kendisinin sebep olduğu bu asalak
güçlerle bir noktadan sonra artık baş edemez duruma gelmişti. Daha önce de etraflıca
anlatıldığı üzere, asyatik-despotik sistemin bir gereği olarak, aynı kaynaktan (devlete ait
toprağın gelirlerinden) beslenmek durumunda olan bu egemen güçler (merkezî bürokrasi ile
ayan ve derebeyler), bir bakıma hem ortak hem de birbirlerine rakip iki karşıt güç gibiydiler.
Öte yandan, tüm iktisadî faaliyetlerin doğrudan yürütücüsü konumunda olan toplumun diğer
sınıfları ise, siyasal etkinlik alanının tamamen dışına sürülmüş durumdaydılar. 19. yüzyıl
Avrupa’sındaki burjuva sınıflı toplumların (sivil toplum) durumundan çok farklı olan bu
durum, doğu despotizmi diye tanımlanan tarihsel-toplumsal kategorinin özelliklerini
yansıtmaktaydı hâlâ.
19. yüzyılın başlarında saray ve devletlû bürokrasi, merkezî iktidarı tehdit eden ve “kutsal
devlet”in bekasını tehlikeye düşüren iki önemli gelişmeyle yüz yüze bulunuyordu. Bunlardan
birincisi, despotik devletin dayandığı temel direklerden biri olan yeniçeri ordusunun uzun bir
zamandan beri tamamen bozulmuş ve yozlaşmış oluşuydu. Bu yozlaşmış haliyle yeniçeri
ordusu, saray ve yönetici bürokrasinin iktidarı için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. İkinci
tehlike ise, taşradaki ayan ve derebeylerin siyasal güçlerinin merkezî iktidar aleyhine sürekli
artmakta oluşuydu. Bu her iki gelişme de son tahlilde hükümdarın ve merkezî bürokrasinin
mutlak iktidarını zayıflatan, geleneksel despotik devlet düzenini yıkılma tehlikesiyle yüz yüze
getiren ciddi gelişmelerdi. O nedenle 19. yüzyılın ilk yarısı, saray ve merkezî bürokrasinin
iktidarını tehdit eden bu unsurlara karşı verdiği sert mücadelelere ve merkezî devleti
sağlamlaştırmak üzere ordu ve devlet idaresinde giriştiği tepeden reformlara sahne olacaktı.
Yeni bir yüzyıla girerken, Osmanlı hâkim zümreleri arasında keskinleşen siyasal
mücadelelerin nedenlerini ve bu yüzyılın başında girişilen reform hareketlerinin amaç ve
sonuçlarını incelemeye geçmeden önce, öncelikle bu mücadelelerde taraf olarak yer alan
güçlerin (yeniçeriler, ayan ve derebeyler, merkezî bürokrasi, ulema) siyasal konumlarına ve
karşılıklı ilişkilerine kısaca bir göz atmak yararlı olacak.
19. yüzyılın başlarında yeniçerilerin içinde bulunduğu durum ve siyasal pozisyonu
Aslında yeniçeri ordusu, uzun yıllar boyunca Osmanlı devletinin en gözde askerî gücünü
oluşturmuştu. Görülmedik disiplinleri, eğitimleri ve vurucu güçleriyle, yükselme döneminin
(15 ve 16. yüzyıllar) askerî zaferlerinde büyük payları vardı. Sadece savaş zamanlarında bir
araya gelen önceki eyalet askerlerinin (yaya ve müsellem) yerini alan yeniçeriler,
Osmanlının ilk sürekli ve tam ücretli (profesyonel) merkez ordusunu oluşturuyorlardı. Bu
ordu, padişaha mutlak itaat ve bağlılık temelinde yaratılmıştı. Despotik devletin kapıkulu
örgütlenmesine dayanan yeniçerilerin saltanat dışındaki bütün güç odaklarına karşı yıldırıcı
bir rol oynamalarını sağlayan, onların toplumla her türlü ekonomik bağdan yoksun olmaları
ve aile, katman ve sınıfsal açıdan köksüz ve topluma bütünüyle yabancı bir garnizon
niteliğinde kalmalarıydı.
Yeniçeri ordusunun bu özelliği, kuruluş ve gelişme süreci içerisinde adım adım oluşmuştu.
Yeniçeri ocağına sadece devşirmeler arasından seçilenler alınıyordu. “Devşirilen Ermeni,
Bulgar, Boşnak ve Arnavut asıllılardan başka kimsenin ocağa girememesi, sakal bırakmama,
evlenmeme, kışladan uzaklaşmama, başka iş tutmama, bütün zamanını silah eğitimiyle
geçirme zorunluluğu gibi kurallar, yeniçerilerin ocak dışında herhangi bir varlık ya da
toplumsal taban kazanmalarına set çeken önlemlerdi. ... Yeniçeri Ocağı’na giren her asker,
kimliği ve bedensel özellikleriyle kütük denen bir deftere yazılır, üç aylık ulufe ödemeleri bu
kütüğe dayanırdı. Yeniçeriler bütün zamanlarını oda denen kışlalarda, ok meydanı denen
eğitim alanlarında ya da seferde geçirirlerdi. ... Seferde ve barışta hepsinin padişahın
bulunduğu yerde bulunması, yeniçeri ağasının yalnızca padişahtan emir alması kanundu.”[1]
Bu konumuyla yeniçerilerin çıkarları egemen devletlû sınıfın çıkarlarıyla bütünleşmekte ve
bir kurum olarak yeniçeri ocağı, egemen sınıf korporasyonunun içinde yer almaktaydı.
Ortaçağ Avrupa’sının hiçbir devletinde görülmeyen ve yalnızca Osmanlı’nın kapıkulu
örgütlenmesine özgü olan bir durumdu bu. Hükümdarın mutlak otoritesini güçlendirmek
üzere örgütlenen bu kurum, zamanla devlet içinde bir baskı grubu haline gelecek ve saltanat
kavgalarının kaderini belirlemeye başlayacaktı. Mutlak otoritelerini yeniçerilere dayandırmak
isteyen sultanlar, zaman zaman yeniçerilerin esiri durumuna da düşebilecek, alacakları
kararlarda ve yapacakları işlerde hep onları hesaba katmak zorunda kalacaklardı.
Yeniçeri kurumu, öz benliğini ve askerî gücünü 16. yüzyılın sonlarına kadar korudu ve bu
niteliğiyle despotik devletin temel direklerinden biri oldu. Fakat Osmanlı’nın diğer kurumları
gibi bu kurum da 1600’lü yıllardan itibaren hızla bozulmaya başlayacaktı. Bu bozulmaya yol
açan en önemli etken, gene Batı Avrupa’daki gelişmelerdir. Yeniçeri ocağının bozulması ve
giderek yozlaşmasında, Batı’daki gelişmelerin iki yönden etkisi oldu. Birincisi, 16. yüzyılda
başlayan Batı’daki para ve fiyat devriminin Osmanlı ekonomisi ve maliyesi üzerinde yaptığı
yıkıcı etkidir. Batı’daki bu gelişmeler, Osmanlı devletini 1550-1600 yılları arasında büyük bir
mali darlığın içine düşürmüştü. Durumu düzeltmek için alınan önlemlerin hiçbir yararı
olmadığı gibi, paranın değerinin sürekli düşürülmesi benzeri yöntemlere başvurulması da
fiyatların alabildiğine yükselmesine neden olmuştu.
Bu durum, hem devlete ve orduya gerekli malların sağlanmasını büsbütün zorlaştırmış, hem
de maaşlı ordunun yani yeniçerilerin maaşlarının zamanında ödenememesi gibi bir durum
doğurmuştu. Üstelik bir de yeniçeri maaşlarının düşük değerli (tağşiş edilmiş) akçelerle
ödenmeye yani yeniçerilere kazık atılmaya başlanması, yeniçeri ocağında huzursuzluğun
artmasına ve giderek kazan kaldırmaların başlamasına yol açacaktı. Örneğin, yeniçeriler
1566’dan 1600 yılına kadar, maaşlarının artırılması ve bahşiş talebiyle dört kez isyana
kalkışmışlar ve pek çok yüksek bürokratın başının vurulmasına neden olmuşlardı. Yeniçeri
kurumu, artık o eski disiplinli ve ölümüne sultana bağlı olma özelliğinden uzaklaşmış ve
kendi çıkarları etrafında birleşen ve bunun yarattığı gücün farkına varan bir örgüt haline
gelmişti. Fakat buna karşın, halk sınıflarıyla hiçbir bağı olmayan, kendi içine kapalı bir
topluluk olma özelliğini de hâlâ sürdürmekteydi yeniçeriler. Bu özelliğinin ortadan kalkması
için, yeniçeri ocağının bileşiminin değişmesi ve katı kurallarının kırılması gerekecekti.
Batı’daki gelişmelerin etkisiyle yeniçeri kurumunda meydana gelen değişikliğin ikincisi ve en
önemlisi, bu kuruma katılan yeniçeri askerlerin sayısının alabildiğine artırılması ve eski
bileşiminin tamamen değişmesi oldu. Önceki bölümlerde anlatıldığı üzere, 16. yüzyılın
sonlarına doğru Avrupa ordularının artan piyade ve ateş gücü, Osmanlılar açısından topraklı
sipahilerin önemini azaltırken, ateşli silah (tüfek) kullanan maaşlı yeniçerilerin sayısının hızla
artırılmasını zorunlu kılmıştı. Dolayısıyla, III. Murad döneminde (1574-95) yeniçeri ocağının
mevcudu hızla artırıldı. Gene bu dönemde İran ve Avusturya’ya yapılan uzun seferler
nedeniyle yeniçeri ordusunda kadro ihtiyacı doğunca ve devşirmelerin sayısı bu ihtiyacı
karşılamaya kâfi gelmeyince, bu kez devşirme olmayanlar da ocağa alınmaya başlandı.
Yeniçerilerin sayısı Kanuni’nin son döneminde (1566’da) 12 bin iken, bu sayı 1600’lerin
başlarında 70 bine ulaşacak, 18. yüzyılda ise 100 bini geçecekti.
İster zorunluluk nedeniyle, ister devşirme kapıkullarının gücünü frenlemek için padişah ve
çevresinin başvurduğu bilinçli bir uygulama nedeniyle olsun, yeniçeri ocağının katı kuralları
bir kez değiştirilmeye başlanınca, bunun arkası gelmiş ve ocağın düzeni bir daha
düzelmemek üzere bozulmuştur. Artık herkes, hatta hiçbir talim terbiye görmemiş kişiler
bile kendilerini rüşvet veya hatır gönül karşılığında ocağa yeniçeri yazdırabiliyordu. Ocağın
mevcudunun dışardan alınanlarla hızla şişirilmesi, disiplinin gevşemesine ve askeri niteliğin
düşmesine yol açtığı gibi, dışardan gelenlerin ocağa taşıdıkları alışkanlıklar ve yaşam
biçimleri de yeniçerilerle halk sınıfları arasında çeşitli kanallardan bağların kurulmasına yol
açtı. Böylece, yeniçeriler arasında da esnaflık, kışlada oturmama ve giderek evlenme
yaygınlaşmaya başladı. Artık yeniçeriler yalnızca yönetici sınıf içindeki entrikalardan değil,
ilişki içinde oldukları ve yakınlaştıkları halk sınıflarının davranışlarından ve istemlerinden de
etkilenmeye başlayacaklardı. Nitekim bu etkilenme nedeniyledir ki, 17 ve 18. yüzyıllarda
İstanbul’da ortaya çıkan her kargaşalıkta, yeniçeriler de önemli bir rol oynayacaklardı. Öte
yandan, yeniçerilerin bu disiplinsiz, başına buyruk davranışları ve giderek savaş alanlarını
terk etmeyi alışkanlık haline getirmeleri, 18. yüzyılda sürekli yenilgilere ve önemli toprak
kayıplarına yol açacaktı.
Yeniçerilerin savaşa gittiklerinde bile muharebeye katılmadıkları, esnaflıktan ve
çapulculuktan başka bir iş görmedikleri, tarihçilerin kaydettiği bir gerçekliktir. İşler o hale
gelmişti ki, yeniçeriler esame denen kendi maaş cüzdanları üzerinden bile ticaret yapar
olmuşlardı. Yeniçeriler bu maaş cüzdanlarını dışarıya satarak toplu bir para kazanmış
oluyorlar; cüzdanı satın alan kişiler de bu sayede devletten sürekli bir gelir elde ediyorlardı.
Bu esame ticaretinin bir başka yolu ise, ölen yeniçerilerin yaşıyormuş gibi gösterilerek
devletten para sızdırılması idi. Tabii, tarihçilerin aktarımlarına göre, bu işi yapanlar da gene
yönetici sınıfa mensup insanlardır. “Ocak defterine göre yeniçerilerin mevcudu pek çok olup,
maaşları o deftere göre verilirdi. Hakikatte ise ocak mevcudu maaş kaydına nispetle çok
azdı; ocaktan ölüm ve sair suretle eksilenlerin isimleri bildirilip defterden silinmezdi; bu
isimlere ait esame kâğıdı, yani hüviyet vesikası alınıp satılır, buna sahip olan, her maaş
çıktıkça elindeki esame kâğıdıyla ismi var cismi yok olan Yeniçerinin maaşını alırdı. Ocak
ağalarının ve hariçten bir hayli kimsenin, devlet ricali ve ulemanın böyle satın alınmış esame
kâğıtları vardı.”[2]
Böylesine başıboş, disiplinsiz, eğitimsiz bir kurum haline gelen ve giderek iyice yozlaşan
yeniçeri ocağını egemen sınıfın her fraksiyonu kendi çıkarı için kullanabiliyor ve kendi iktidar
mücadelesine alet edebiliyordu. Fakat diğer taraftan, artık askerlikten çok esnaflıkla uğraşan
ve dolayısıyla esnaf loncalarına giren yeniçeriler de giderek egemen sınıftan uzaklaşıyor ve
halk sınıflarıyla yakınlaşıyorlardı. Gerek egemen sınıfın hizipleri tarafından iktidar
mücadelelerinde sık sık kullanılmaları, gerekse halkla yakınlaşmaları nedeniyle, yeniçeriler
artık padişahın ve yüksek devlet ricalinin korkulu rüyası haline gelmişti. En çok da
yeniçerilerin halkla bütünleşmesi sonucunda ortaya çıkacak yıkıcı güç korkutuyordu tepedeki
egemenleri. O nedenle, yeniçeri ocağının dağıtılması ve bu “yıkıcı gücün” egemen sınıfın
devlet aygıtından bütünüyle sürülüp atılması, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
padişahların kafasını ciddi biçimde meşgul eden bir düşünce olacaktı. Nitekim, ilerde
değineceğimiz üzere devlet idaresinin ve ordunun “modernleştirilmesi” için girişilen
reformlar süreci, aynı zamanda yeniçeriliğin de tasfiye süreci olacaktır.
19. yüzyılın başlarında ayan ve derebeylerin siyasal pozisyonu
Önceki bölümlerde değinildiği üzere, Avrupa’nın tersine kendi içsel dinamikleriyle
kapitalizme geçemeyen Osmanlı imparatorluğu, 17. yüzyıldan itibaren kapitalist Avrupa
karşısında sürekli olarak gerilemiş ve bir türlü içinden çıkamadığı derin bir ekonomik ve malî
bunalımın içine yuvarlanmıştı. Bu bakımdan gerek 17. yüzyıl gerekse 18. yüzyıl,
imparatorluğun malî ve askerî gücünün alabildiğine zayıfladığı, despotik devletin merkezî
otoritesinin zaafa uğradığı, idarede ve orduda (özellikle yeniçeri ocağında) derin
bozulmaların ve çürümeye varan yozlaşmaların yaşandığı yüzyıllar oldu. İmparatorluk bu
yüzyıllarda Batılı devletler karşısında sürekli askerî yenilgiler aldı ve önemli toprak
kayıplarına uğradı. İkinci Viyana kuşatmasından (1683) 19. yüzyılın başlangıcına kadar
geçen yüz yılı aşkın sürenin neredeyse elli yılını Avrupa devletleriyle savaş halinde geçiren
Osmanlı devleti, bu savaşlarda Doğu Avrupa’daki topraklarının hemen tamamını yitirdi ve
16. yüzyılın başlarındaki Tuna sınırına kadar geri çekildi. Rusya ile olan savaşlarda ise,
Romanya’dan Kafkasya’ya kadar, Kırım da dahil Karadeniz’in kuzeyindeki bütün topraklarını
Rusya’ya kaptırdı.
Despotik devletin malî ve askerî gücünün ve siyasal otoritesinin alabildiğine zayıfladığı 18.
yüzyılda, merkezkaç güçler yani taşradaki ayan ve derebeyler güçlerini alabildiğine
artırmışlardı. Artık merkezden tamamen bağımsız hareket edebiliyor, kendi adlarına vergi
toplayabiliyor ve kendi askerî güçlerini oluşturarak eyaletlerde yönetimi fiilen kendi
denetimleri altında tutabiliyorlardı. İşte yeniçerilerin yanı sıra, merkezî bürokrasi açısından
tehlike arz eden bir diğer durum da bu ayan ve derebeylerin sürekli güçlenen konumuydu.
Osmanlı İmparatorluğu bu süreçte, yönetimi çok başlı olan bir imparatorluk görüntüsü
sergiliyordu.
Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıla son iki yüzyılın gelişmeleri içinde şekillenmiş ve klasik
despotik yapısından bir hayli uzaklaşmış bir iktidar yapılanmasıyla girecekti. Bu yeni
yapılanmada iktidar, Osmanlı’nın klasik despotizm dönemindeki monolitik yapısından farklı
olarak, merkez ile merkezkaç güçler arasında bölünmüş durumdaydı. Siyasal hükümranlığın
bu bölünmüşlüğü, Osmanlı devletinin işleyiş kuralları bakımından henüz bir resmiyet
kazanmış olmasa da, çoktandır fiili bir yönetim biçimi haline gelmiş bulunuyordu. Bu tarihsel
dönemde devlete ait olan siyasal hükümranlık hakkı, saray ve hazineden geçinmeli asker-
sivil bürokrasi ile taşradaki ayan ve derebeyler arasında fiilen paylaşılmış durumdaydı.
Dolayısıyla, İmparatorluğun iki ana zenginlik kaynağı, yani hazine ve toprak gelirleri, bu iki
kesim tarafından kontrol ediliyordu. Ne var ki bu, sarayın ve merkezî bürokrasinin kendi
arzusuyla kabullendiği bir durum değildi. Onlar bu durumu, güçlerinin zayıflığı nedeniyle de
facto kabullenmek zorunda kalmışlardı. Aslında derebeylerin çoğu taşra vilayetlerinde ayan,
voyvoda, mütesellim gibi resmi sıfatları da fiilen ellerine geçirmiş durumdaydılar. Bu kişiler
neredeyse bütün eyaletlerde yönetime hâkim olmuşlardı. 19. yüzyılın başında ancak iki
vilayet Osmanlı padişahının doğrudan doğruya yönetimi altında bulunuyordu. “1808 yılında
general Sebastiani Napolyon Bonaparte’a gönderdiği resmi mektupta şöyle der: «Asya
Türkiyesi büyük çapta haklarını veraset yoluyla elde etmiş beyler tarafından idare
edilmektedir. Sarayın tayin ettiği paşaların bu bölgelerin ancak çok küçük bir kısmı üzerinde
denetim hakları vardır. Hemen hemen bütün Anadolu üç güçlü kişinin hükümranlığı
altındadır ve bunlar bu üstünlüğü hükümranlığın babadan oğula geçmesi sayesinde
sağlamışlardır. Bu güçlü aileler şunlardır: Karaosmanoğlu ailesi, Çapanoğlu ailesi ve Tayyar
Paşa ailesi.»”[3]
Ayan ve derebeylerin taşrada siyasal hükümranlık alanlarını genişletmeleriyle birlikte, bunlar
arasında da bir hiyerarşi oluşmuştu. Çiftliklerin işletmecisi durumunda olan ağalar, taşrada
fiili bir yönetim gücüne sahip ayanların otoritesi altına girmişlerdi. Hatta büyük ayanların
altında da kendilerine bağlı küçük ayanlar oluşmuştu. Öte yandan ayanlar ve derebeyler,
merkezin gücü zayıfladığı oranda vilayetlerde valilik görevini de üslenmekteydiler. Bu
dönemde, hem devletin valisi olan, hem de kendisine ait pek çok çiftliğin tasarrufunu elinde
bulunduran ayanların ve derebeylerin sayısı az değildir. Dolayısıyla, bu dönemde reaya da
karşısında egemen güç olarak, devlet göreviyle zorbalığı şahsında birleştirmiş ayan ve
derebeyleri bulmaktaydı.
Fakat öte yandan, önceki bölümlerde çeşitli vesilelerle değindiğimiz üzere, bu ayan ve
derebeylerin konumu, ne Ortaçağ Avrupa’sındaki feodal toprak soylularının konumuna, ne
de 19. yüzyıl Avrupa’sındaki kapitalist çiftlik sahibi burjuvaların konumuna benziyordu. Gerçi
Avrupa’nın Osmanlı pazarına girişiyle birlikte, ayanlar arasında kapitalist çiftlikçiliğe evrilen
(özellikle Rumeli’de ve Balkanlar’da) unsurlar da oluyordu, ama bu genel bir eğilim halini
alabilmiş değildi. Ayanlar da derebeyler de henüz bir burjuva sınıfını temsil etmekten çok
uzaktılar. Bunlar Avrupa’da olduğu gibi iktisadi bir evrimin, bir üretim tarzı değişikliğinin
sonucunda değil, sadece merkezî despotik otoritenin zayıflaması sonucunda ortaya çıkan ve
esas olarak da asyatik-despotik düzenin bir uzantısı olan parazit unsurlardı. Ayan ve
derebeyler, kendilerini merkezî iktidarın yerine ikame ederek ve onun siyasal yetkilerini
kullanarak reayanın sırtından geçinen ve bu yolla büyük servetler biriktirerek zamanla
siyasal güç de elde eden birer mütegallibe idiler. İşte bu nitelikleri nedeniyle, geleceği değil
geçmişi temsil etmekteydiler. Onlar, despotik düzenin hem bir ürünü, hem de bir
uzantısıydılar. Dolayısıyla onların siyasal pozisyonu, daha baştan bu bozuk düzenli
despotizmin koşulları tarafından belirlenmiş bulunuyordu. Bu siyasal pozisyon, merkezî
otoritenin zayıf olduğu ve elinin her yere uzanamadığı bozuk düzenli bir despotizmin
devamından yana olan bir pozisyondu. Çünkü mevcut konumlarını, böyle bir bozuk düzenli
despotizmin devamına borçluydular. Tersi bir durum, yani merkezî otoritenin güçlenmesi ve
siyasal hükümranlığının bölünmez bütünlüğünü, monolitikliğini yeniden tesis etmesi, bu
merkezkaç güçlerin sonu olurdu.
Dolayısıyla, yeni bir düzen kurmak ya da devleti modernleştirerek güçlendirmek vb. ayan ve
derebeylerin hiç derdi değildi. Onların esas derdi, kendi varlıklarının padişah tarafından
resmen tanınması ve böylece servetlerinin ve siyasal konumlarının despotik düzen
çerçevesinde resmî bir güvenceye kavuşturulmasıydı elbette. Nitekim ilerde göreceğimiz
gibi, ayan ve derebeyler bu resmî güvenceye 1808 yılında padişaha imzalattıkları Sened-i
İttifak ile kavuşacaklardı. Ne var ki, savaşlar, yeniçeri isyanları ve saray darbeleri nedeniyle
merkezî iktidarın iyice güçsüz düştüğü bir dönemde padişahın zoraki imzaladığı bu ittifak
senedinin ömrü pek uzun olmayacaktı. Çünkü mutlak iktidarını başkalarıyla paylaşmaya hiç
de niyetli olmayan devletlûlar (saray ve merkezî bürokrasi), ayan ve derebeylere
kaptırdıkları yetkilerini geri almak için, hiç vakit kaybetmeden derhal mücadeleye
girişeceklerdi. Bu nedenledir ki, merkezî bürokrasi ile ayan ve derebeyler arasında eskiden
beri süregelen çıkar çatışmaları ve siyasal hükümranlık kavgası 19. yüzyılın ilk yarısında da
aynen devam edecek ve ilerde de göreceğimiz gibi, merkezî despotik iktidarın nihai
üstünlüğüyle noktalanacaktı.
19. yüzyılın başlarında merkezî bürokrasinin pozisyonu
Geçimlerini esas olarak hükümdarın (devletin) hazinesinden sağlayan yüksek devlet
görevlilerinin oluşturduğu merkezî bürokrasi, varlığını her şeyden önce bu hazineyi besleyen
kaynakların sürekliliğine borçluydu. Hazineyi besleyen kaynakların kuruması, devletin
çöküntüye uğramasına ve dolayısıyla bürokrasinin varlık koşullarının ortadan kalkmasına yol
açabilirdi. İşte bu olasılık, yenilgilerin ve toprak kayıplarının sürekli olarak arttığı ve devletin
tam bir malî sıkıntıya düştüğü 18. yüzyıl boyunca Osmanlı bürokrasisinin önünde ciddi bir
tehlike olarak durmaktaydı. Üstelik bu dönemde, taşradaki hâkimiyetleri sürekli artmış
bulunan ayan ve derebeylerin devletin gelir kaynaklarını fiilen ele geçirmiş olmaları da
merkezin gelirlerinin ciddi bir şekilde azalmasına yol açmıştı. Bu durumda, hem Avrupa’yla
sürekli savaş halinde olan Osmanlı ordusunun ihtiyaçları karşılanamaz hale geliyor, hem de
geçimleri hazineye bağlı olan merkezî bürokrasinin durumu kötüleşiyordu.
Eski düzenin bozulduğu ve merkeze rakip yeni güçlerin oluştuğu bu tarihsel süreçte,
bürokrasi içinden çıkıp kendine kişisel ikbal sağlayarak ekonomik bir dönüşüme uğrayanlar
da olmuştu. Bürokrasiden evrilerek gelişen bu unsurlar, toprağın tasarrufunu ele geçirmenin
yanı sıra, ticaret ve tefecilikle de uğraşarak servet biriktirmeye koyulmuşlardı. Daha önce de
belirttiğimiz üzere, bürokrasiden evrilerek taşrada hatırı sayılır bir güç haline gelen bu
insanlar arasında, daha sonra ayan ve derebeyi konumuna gelenler az değildir.
Fakat devletin yönetimini elinde tutan ve esas olarak hazinenin çevresinde kümelenmiş olan
merkezî bürokrasinin büyük gövdesinin durumu böyle değildi. Daha önce belirtildiği şekilde,
ticarî faaliyetler ya da özel toprak tasarrufu gibi bireysel girişimler, merkezî bürokrasinin asıl
gelir kaynağını oluşturmuyordu. Bu tür işler, bürokrasinin ancak ek bir gelir elde etmek
üzere fırsat düştükçe değerlendirdiği işlerdi. Merkezî bürokrasinin esas gelir kaynağını ise,
doğrudan üreticilerin yarattığı ve devletin el koyarak hazineye aktardığı ürün fazlası
oluşturuyordu. Dolayısıyla, merkezî bürokrasi açısından önem taşıyan asıl “iş”, ülkede
yaratılan artık-ürünün devlet tarafından vergi adı altında doğrudan yağmalanması işiydi. Ne
var ki, bürokrasi açısından son derece “verimli” olan bu iş, 17 ve 18. yüzyıllarda yaşanan
bunalım ve karışıklıklar nedeniyle muazzam ölçüde sekteye uğramış bulunuyordu. Köyler
yıkılmış, reaya çiftlikleri bozulmuş, hazineye ait toprak gelirlerinin büyük bir kısmı ayan ve
derebeylerin eline geçmiş ve yaşanan bu karışıklıklar sonucunda kırlarla şehir merkezleri
arasındaki ilişkiler son derece azalmıştı. Merkezî bürokrasinin kırlara uzanması ve oralarda
yeniden hâkimiyet kurmasını fiilen engelleyen bu koşullar, 19. yüzyıla kadar böylece sürüp
gelmişti.
Merkezî bürokrasi açısından son derece olumsuz olan bu koşulların değişebilmesi, ancak
Avrupa kapitalizmi ile Osmanlı arasında kurulan ekonomik ilişkilerin gelişmesinden sonra
mümkün olacaktı. Kapitalist Avrupa’nın artan hammadde ihtiyacı nedeniyle, Osmanlı
ülkesinden Avrupa’ya tarım ürünü ihracının başlaması, kırsal alandaki artık-ürünün pazara
yönelerek meta haline gelmesine ve böylece kırın da para dolaşımının içine çekilmesine yol
açacaktı. Öte yandan bu süreç, ihraç edilmek üzere pazara gelen metalar üzerinde devletin
vergi yoluyla yeniden denetim kurmasını ve böylece tarım alanında gerçekleşen sömürüden
merkezî bürokrasinin gitgide artan bir pay almasını sağlayacaktı. Özetle, Avrupa
kapitalizmiyle girilen ekonomik ilişkiler Osmanlı’da meta dolaşımını artırıyor, bu da ister
istemez hazineye akan gelirleri artırarak hazineyi güçlendiriyordu. Yani bir bakıma bu
tarihsel süreç, Osmanlı bürokrasisini –ironik bir biçimde– Avrupa kapitalizminin nesnel
müttefiki haline getiriyordu.
Dış ticaret dolayımıyla artan meta dolaşımı hazineyi güçlendirdiği için, bürokrasi içinde
ticaretin yaygınlaşmasını ve bu temelde Avrupa’yla ilişkilerin geliştirilmesini isteyen güçlü bir
eğilim doğmuştu. Bürokrasi içindeki bu eğilim, Avrupa diplomasisi tarafından da
desteklenecekti. Çünkü, çok dağınık bir durumda olan merkezkaç güçlerle (ağa, ayan,
derebeyi vb.) ilişkiye geçmektense, ekonomiyi merkezî düzeyde denetleyebilecek bir gücü
(merkezî bürokrasiyi) kontrol etmek, Avrupa burjuvazisi açısından daha tercih edilir bir
yoldu kuşkusuz. Osmanlı bürokrasisiyle geliştireceği ilişkiler, Avrupa burjuvazisine Doğu
pazarlarının kapısını ardına kadar açabilirdi! Bu nedenle Avrupa burjuvazisi, Osmanlı
ekonomisini değil ama kendi ekonomik çıkarlarını güçlendireceğini çok iyi bildiği bir reform
programını, 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı bürokrasisine empoze etmeye
başlayacaktı. Öte yandan, saray ve merkezî bürokrasi de, merkezkaç güçlere karşı kendi
siyasal iktidarını güçlendirmek için idarede ve orduda reformlara şiddetle ihtiyaç
duymaktaydı elbette. İşte 19. yüzyıla girerken, sarayın ve merkezî bürokrasinin siyasal
pozisyonunu bu koşullar belirleyecekti.
Ne var ki, reformlar konusunda bürokrasinin davranışı önceden olduğu gibi şimdi de
homojen bir davranış olmayacaktı. Çünkü Osmanlı bürokrasisinin oluşturduğu birliktelik,
daha başından beri çıkar çatışmaları temelinde süregelen bir birliktelikti. Bürokrasi içinde
çıkar çatışmalarına yol açan temel neden ise, görevlilerin tek bir kaynaktan (hazineden)
beslenmeleri, yani tek bir kaynağı bölüşmek zorunda oluşlarıydı. Nitekim, yönetici sınıf
içinde öteden beri süregelen bu çıkar çatışmaları, 19. yüzyılın başlarındaki reformlar
nedeniyle bir kez daha alevlenecek ve bürokrasi içindeki dengeler bir kez daha bozulacaktı.
Bu kez çatışma, bürokrasinin Batı yanlısı modernleşmeci kanadı ile eski düzenin aynen
devam etmesini isteyen statükocu kanadı arasında geçecektir.
Osmanlı bürokrasisi ve reform denemeleri
Aslında Osmanlı’da ilk reform denemeleri, imparatorluğun Batı karşısında güçsüz düştüğü bir
tarihsel dönemde, yani 17. yüzyılda başlamıştır. Yönetici sınıfın bu dönemde reformlara
ihtiyaç duyması, Batılı devletler karşısında askeri yenilgilerin artması ve toprak kayıplarının
başlaması nedeniyle olmuştur. Bu yenilgilere alışık olmayan Osmanlı yönetici sınıfı,
imparatorluğun yaşamsal bir tehlike içinde olduğu endişesine kapılmıştı. Bu tehlike
karşısında nasıl bir tutum alınacağı konusunda yönetici bürokrasi içinde daha o zamanlarda
iki kanat oluşmuştu. Bürokrasinin bir kanadı reformcu, diğeriyse tutucu eğilimliydi. Fakat her
iki kanadın da hemfikir olduğu konu, askerî temellerde örgütlenmiş fetihçi bir devlet olan
Osmanlı devletinin bu niteliğinin devamını sağlamaktı. Reformcu kanat, Osmanlı devletinin
varlığını devam ettirebilmesi için, gelişen şartlara ayak uydurması ve tıpkı Batılı devletlerde
olduğu gibi ordusunu modernleştirmesi gerektiğini savunuyordu. Tutucu kanat ise
imparatorluğun güçsüz düşmesinin nedenini, eski geleneklerden uzaklaşılmasına ve düzenin
bozulmuş olmasına bağlıyordu. Bunlara göre, eski gücünü yeniden kazanabilmesi için
Osmanlı devletinin “altın çağ”daki düzenine, yani klasik despotizme geri dönmesi
gerekiyordu.
Anlaşılacağı üzere, her iki kesim için de amaç, topluma yeni bir sistem getirmek ya da
mevcut sistemde köklü bir değişikliğe gitmek değildir. Toplumun hep üstünde duran ve
toplumu hep kendi reayası (sürüsü) olarak gören Osmanlı bürokrasisinin, topluma yeni bir
sistem getirmek gibi bir amacı hiçbir zaman olmamıştı ve olamazdı da zaten. Çünkü yeni bir
sistem getirmek ya da mevcut sistemde radikal bir değişikliğe gitmek, devleti yönetme
tekelini elinde bulunduran ve tüm sistemin tek egemeni durumunda olan devletlû bürokrasi
için çok riskli bir işti. Mazallah, böyle bir değişiklik, Osmanlı’nın “kutsal düzeni”nin
çökmesine ve despotik bürokrasinin varlık nedeninin tümden ortadan kalkmasına yol
açabilirdi!
Dolayısıyla, Osmanlı için tehlike işaretlerinin belirdiği 17. yüzyılın ilk yarısından itibaren,
yönetici sınıfın işleri düzeltmek için giriştiği reform denemeleri, yüzeysel ve geçici
düzeltmeler olmaktan öteye geçmeyecekti. Üstelik, yapılan düzeltmelere bağlı olarak
yaşanan geçici ferahlama dönemleri de saray içi çekişmeler nedeniyle fazla uzun
sürmüyordu. Bürokrasi içinde yönetimi eline geçiren her yeni ekip, bir önceki ekibin yaptığı
reformları ortadan kaldırdığı için, eski ortama tekrar geri dönülmüş oluyordu. Dolayısıyla,
17. hatta 18. yüzyıl boyunca devam eden bu türden geçici ve sınırlı reform girişimlerinin,
Osmanlı gerilemesini durdurabilmesi ve yeni atılımlar gerçekleştirebilmesi hiçbir zaman
mümkün olmadı.
Bütün bir gerileme dönemi boyunca, dönüşümlü olarak yönetimi elinde bulunduran
bürokrasinin tutucu kanadı ile reformcu kanadı, esasen aynı kafa yapısına sahiptiler. Sarayın
çevresinde kümelenmiş bu devlet ricali, Batı karşısında alınan onca yenilgiye ve gerilemeye
karşın, hâlâ geçmişin başarılarına dayandırılan temelsiz bir “üstün Osmanlı” ideolojisine
sığınmaya devam ediyorlardı. Gelişmiş Batı karşısında psikolojik bir savunma arayışının
ifadesinden başka bir şey olmayan bu anlayış, Osmanlı bürokrasisinin gerçekleri görmesini
ve gerilemenin ardında yatan daha derinlerdeki nedenleri kavramasını engelliyordu.
Burnunun büyüklüğünden önünü göremeyen Osmanlı bürokrasisi, Batı’nın 16. yüzyıldan beri
bilim ve teknolojide, sanayi ve ticarette, askerî örgütlenme ve tekniklerde yaptığı
atılımlardan bihaberdi. Savaş alanları dışında Avrupa’yla doğrudan karşı karşıya gelmeyen,
incelemelerde ve bilgi alışverişinde bulunmayan Osmanlılar, ne denli cahil kaldıklarının
farkında bile değillerdi. Osmanlı bürokrasisinin Batı’yla bu türden ilişkiler kurması ancak 18.
yüzyılın birinci çeyreğinden sonra, o da son derece sınırlı bir biçimde gerçekleşecekti. Fakat
bu ilişkiye rağmen Osmanlı bürokratları, “üstün Osmanlı” ideolojisini 18. yüzyılda da hâlâ
sürdürdüklerinden, karşılarındaki kapitalist Avrupa’nın geçmişte savaş alanlarında rahatlıkla
yendikleri o eski Avrupa olmadığını, şimdiki Avrupa’nın geçmiştekinden çok daha güçlü
olduğunu kavramadılar. Osmanlı bürokrasisi bu gerçekliği ancak 19. yüzyılın başlarında
kavramaya başlayacak ve Batı karşısında düştüğü güç durumdan kurtulmak üzere, kendi
devlet aygıtlarında daha köklü reformlara girişmek zorunda kalacaktı. Şimdi biraz da bu
reformların ne nitelikte reformlar olduğuna ve ne gibi sonuçlar doğurduğuna bakalım.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kaynak: Ana Britannica


[2] İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, akt: İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi,
Cem Y., 1979, s.174
[3] akt: S. Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, c.2, Gözlem Y., 1977, s.600

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı /13


Mehmet Sinan
25 Nisan 2007

19. yüzyıl reformları ya da despotizmin modernleşme süreci


19. yüzyıla girerken Osmanlı devletinde yönetim bürokrasinin reformcu kanadının
inisiyatifindeydi. Statükocuların tersine, reformcular, eski düzeni geri getirmenin ya da
eskiye geri dönüşün bir yararı olmayacağının bilincindeydiler. Batılı devletlerin açık bir
üstünlüğe sahip bulunduğu o günün koşullarında, imparatorluğu ayakta tutabilmenin
yolunun devleti güçlendirmekten geçtiğine ve bunun da ancak Batı’daki gibi modern bir ordu
ve idari yapı kurmakla mümkün olacağına inanıyorlardı. Bu dönemde modernleşmeden yana
bir padişahın (III. Selim) tahtta bulunması da reformcuların elini güçlendiren bir faktördü.
Padişah III. Selim ve reformcu kadronun başlattığı reformlar, öncelikle askerî alanda
yoğunlaşacaktı. Önceliğin askerî alana verilmesi, Osmanlı bürokrasisinin dünya görüşü
açısından elbette anlaşılabilir bir şeydi. Askerî temellerde örgütlenmiş ve fetihçi bir devlet
anlayışı içinde yetişmiş Osmanlı bürokrasisi için, bir devleti ayakta tutacak en önemli ve en
temel öğe, “güçlü bir ordu”dan başka ne olabilirdi?! Dolayısıyla, Osmanlı bürokrasisinin
gözünde hayatî derecede önem taşıyan ve öncelikli olan reformlar, Devlet-i Âlî Osman’ın
ordusunu güçlendirecek reformlar olacaktı elbette! Temelde böyle bir vizyona sahip olan
Osmanlı bürokrasisinin giriştiği reform hareketi, III. Selim (1789-1807) döneminde
hızlanarak gelişecek ve II. Mahmud (1808-39) döneminde doruğa ulaşacaktı.
III. Selim ve reformcu kadrosu, Nizam-ı Cedid (Yeni Düzen) adı verilen modernleşme-
yenileşme hareketini 18. yüzyılın sonlarında başlatmışlardı. Bu reform hareketinin içinde en
öncelikli olarak öne çıkan düşünce, yeniçeri ordusunun tamamen kaldırılması ya da yeniden
yapılandırılması projesi idi. Bir zamanlar Osmanlı hükümdarlarının sadık hassa ordusu,
koruyucu kuvveti niteliğinde olan bu ordu, uzun zamandan beri iyice bozulup yozlaşmış ve
son dönemlerdeki başına buyruk eylemleriyle de sarayın ve merkezî bürokrasinin huzurunu
kaçıran tehlikeli bir güç haline gelmişti. III. Selim ve reformcu bürokrasi, yeniçeri ordusunun
bu olumsuz durumunu düzeltmek ve onu günün şartlarına uygun, modern bir ordu haline
getirmek üzere kolları sıvadılar. Ne var ki, o günün koşulları içinde bu işin başarılmasının son
derece güç ve çatışma yaratma riskinin bir hayli yüksek olduğunu görerek, geri adım atmak
zorunda kaldılar. Nitekim, reformcuların yeniçeri ordusunda yapmak istedikleri
düzenlemelere daha işin en başında yeniçeri ağaları ve onların arkasındaki statükocular
(ulema ve bir kısım statükocu devlet ricali) şiddetle karşı çıkmışlardı. Çünkü hem yeniçeri
ağaları hem de statükocu devlet ricali, yeniçeri ocağının bu bozuk düzeninden çıkar
sağlamakta olduklarından, ocağın bu bozuk düzenine dokunulsun istemiyorlardı.
Öte yandan, ocaklarının tasfiye edileceğinden ve işsiz kalacaklarından korkan sıradan
yeniçeriler de, başından beri bürokrasinin bu tutucu kanadıyla birlikte hareket ediyor ve bu
kanadın tahrikleri nedeniyle de yenilikçilere, reformculara diş biliyorlardı. Bu durumda,
yeniçeri ordusunun reforme edilmesinin çok zor hatta imkânsız olduğu düşüncesine kapılan
ve kararsızlığa düşen III. Selim, yeniçeri ordusuna dokunmaktan vazgeçerek tamamen yeni
bir ordunun örgütlenmesine yöneldi. Bu yeni ordu, modern Avrupa silahlarıyla donatılmış,
Nizam-ı Cedit adı verilen talimli bir orduydu. Mevcudu 10 bini aşmayan Nizam-ı Cedid
ordusu Avrupalı subaylar tarafından eğitiliyordu. Yeni ordunun giderlerinin karşılanması için,
İrad-ı Cedid diye ayrı bir hazine de oluşturulmuştu. Gene bu dönemde, Avrupalı teknisyen
ve danışmanların gözetiminde modern silah ve cephane fabrikaları kurulmuş ve Osmanlı
subaylarını modern ordunun gereklerine göre eğitecek teknik okullar açılmıştı. Ayrıca, devlet
idaresinde de reformlara girişilmiş ve “danışma meclisi” benzeri bir kurul da oluşturulmuştu.
Ne var ki ordu ve devlet idaresinin modernleştirilmesi doğrultusunda atılan bu ileri adımlara
karşın, III. Selim dönemindeki yenilik hareketi gene de köksüz bir hareket olarak kalmaya
mahkûmdu. Çünkü, tepede bürokrasinin dar bir kesimi tarafından başlatılan ve yalnızca
devleti güçlendirmeye yönelik olan bu modernleşme-yenileşme hareketinin toplumla hiçbir
bağı yoktu. Ayrıca da, tepede yürütülen bu reform hareketini kendi çıkarları doğrultusunda
destekleme durumunda olan modern bir iktisadî-toplumsal güç de (gelişmiş bir burjuva
sınıfı) bulunmuyordu sistemin bünyesinde. Gerçek şu ki, sistemin bünyesinde var olan
iktisadî-toplumsal güçlerden hiçbiri (ayan, ağa, derebeyi, ulemanın etrafında kümelenmiş
müslüman tüccar, esnaf vb.), Batı’daki gibi modern bir ekonomik gelişmeyi ve dolayısıyla
modern bir sınıfsal oluşumu (modern burjuva sınıfı) temsil etmiyordu. Üstelik bunların çoğu
(ilerde göreceğimiz gibi, içlerinde Alemdar Mustafa Paşa gibi istisna olanlar hariç) tepeden
yürütülen ve merkezî devleti güçlendirmeye yönelik olan modernleşme-yenileşme
hareketine genelde hiç de sıcak bakmıyorlardı.
Oysa bilindiği gibi, feodalizmin iktisadî temellerinin çöktüğü ve kapitalizmin yükselişe geçtiği
monarşiler dönemi Avrupa’sında durum çok daha farklıydı. Devletin modernleştirilmesi ve
merkezîleştirilmesi ihtiyacının kendini bir zorunluluk olarak dayattığı o dönemin
Avrupa’sında, bu değişimin zorunluluğunu kavrayan ve süreci kendi çıkarları doğrultusunda
etkilemek üzere harekete geçen iktisadî-toplumsal bir güç çoktan oluşmuş bulunuyordu.
Feodal Avrupa’nın bünyesinde gelişen ve bağımsız bir konum elde edebilen bu iktisadî-
toplumsal güç, modern burjuvaziden başkası değildi. Burjuvazi, Avrupa’da yükselmekte olan
yeni düzenin temsilcisiydi ve toplumda gelişmeyi, yenileşmeyi, ilerlemeyi temsil eden bir
sınıftı. Feodal parçalanmışlığa ve dağınıklığa karşı bir ulusal pazar birliğinin kurulmasını
savunan bu sınıf, çıkarları gereği belli bir dönem merkeziyetçi monarşilerle işbirliği içinde
olmuştu. Çünkü 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da feodal parçalanmışlığa karşı mücadele
eden ve krallığın merkezî gücünü (merkezî bir devleti) feodallere kabul ettirmeye çalışan
monarşilerle, bir ulusal pazar birliğinin oluşmasını ve modern yasalarla güvence altına
alınmasını arzulayan burjuvaların çıkarları bir noktada kesişiyordu. O nedenledir ki, erken bir
kapitalist gelişmenin yaşandığı Hollanda, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde burjuvazi bir
dönem, monarşilerin giriştiği reformların ve modernleşme hareketlerinin destekçisi olacaktı.
Feodal unsurlar, kendileri gibi feodal kökten gelen kralın merkezî yetkilerinin artmasına ve
merkezî devletin güçlenmesine karşı direnirken, feodalizme karşı mücadele içinde gelişen
burjuva sınıf ise merkeziyetçi monarşilerle işbirliğine gidebilmişti pekâlâ. Ama ne zaman ki
bu merkezî monarşiler de sermayenin gelişmesi önünde ciddi bir engel oluşturmaya
başladılar, işte o zaman burjuvalar bu engeli de siyasal devrimlerle yıkıp geçerek, doğrudan
kendi sınıf iktidarlarının siyasal cisimleşmesi olan burjuva parlamenter devlet biçimini
yaşama geçirdiler.
Oysa 19. yüzyılın başlarında Osmanlı bürokrasisinin giriştiği tepeden reform hareketi böyle
bir burjuva perspektife sahip bulunmadığı gibi, onun iktisadî-toplumsal dayanağından da
yoksun bulunuyordu. Fakat öte yandan, gerçek şu ki, böyle bir burjuva perspektifin
oluşamamasının ve buna uygun bir iktisadî-toplumsal dayanağın bulunmamasının tarihsel
nedeni de gene bizzat bu Osmanlı bürokrasinin kendi varoluş koşullarıydı. Osmanlı
devletinin, yani saray ve merkezî bürokrasinin tüm ekonomik ve toplumsal yaşam üzerinde
kurduğu tekelci hâkimiyet, özel mülkiyete dayalı serbest mübadele ilişkilerinin Batı’daki gibi
bir gelişimini ve bu temelde bir burjuva sınıfın oluşumunu tarihsel olarak geciktirmişti. İşte
Osmanlı devletinin, diğer bir deyişle despotik bürokratik sistemin kendi eliyle yarattığı bu
tarihsel gecikmişlik, sonunda onun karşısına, ilerlemeyi ve dönüşümü engelleyen tarihsel bir
faktör olarak dikilecekti. Böyle bir sistemde reformların gerçekleşip kökleşebilmesi ve
reformculuğa soyunan kadroların ayakta kalabilmesi de kolay bir iş değildi tabii ki. Nitekim,
Avrupa’daki modernleşme hareketinden esinlenerek işe girişen reformcu padişah III. Selim
ve kadrosu, kendilerini destekleyecek Avrupa’daki gibi iktisadî-toplumsal dayanaklardan
yoksun bulundukları ve reform karşıtlarını bastıracak yeterli bir güce de sahip olmadıkları
için, statükocu bürokrasi karşısında yenik düşmekten kurtulamayacaklardı. Statükocu
bürokrasi ve ulemanın kışkırttığı bir yeniçeri isyanı sonucunda, III. Selim 1807 yılında tahtan
indirilerek saraya hapsedilecek, yenileşme taraftarı pek çok üst düzey yönetici katledilecek
ve yeni kurulan Avrupa tarzındaki modern Nizam-ı Cedid ordusu da dağıtılacaktı.
III. Selim’i tahttan indiren isyancıların arkasındaki yönlendirici güçler (statükocu bürokrasi
ve ulema), IV. Mustafa’yı tahta çıkardılar. IV. Mustafa isyancılara verdiği sözün gereğini
yerine getirerek reform hareketini derhal tasfiyeye girişti. Bu dönemde isyancıların başına
buyruk hareketleri nedeniyle İstanbul’da tam bir kargaşa ortamı hüküm sürüyordu.
İsyancılar her yerde yenilik taraftarlarını izliyor ve öldürüyorlardı. Bu durumda İstanbul’dan
kaçmak zorunda kalan III. Selim taraftarı pek çok ordu mensubu ve devlet yöneticisi,
reform yanlısı olarak bilinen Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa’ya sığındılar. Osmanlı-Rus
savaşları sırasında büyük başarılar göstermiş olan Alemdar Mustafa Paşa, ordu ve devlet
yönetimindeki reformcuların da sempatisini kazanmış güçlü bir şahsiyetti.
Rumeli âyanının en güçlülerinden (âyanlar âyanı) olan Alemdar Mustafa, Rumeli’de tarım ve
hayvan ticaretiyle uğraşan zengin bir tüccardı aynı zamanda. Rumeli eyaleti, imparatorluğun
diğer eyaletlerine göre Avrupa’yla ticaretin görece daha hızlı geliştiği ve burjuvalaşma
sürecinin görece daha hızlı yaşandığı bir eyaletti. Muhtemeldir ki, Alemdar Mustafa da
burjuvalaşma sürecinden nasibini almış ve bu konuda bir hayli yol kat etmiş biriydi. Nitekim,
diğer eyaletlerdeki âyan ve derebeyler, yenilikçi-reformcu hareket karşısında genel olarak
tutucu bir eğilim sergilerken, Alemdar’ın yenilikçi-reformcu hareketin yanında yer alması,
onun bu burjuva eğiliminin bir tezahürü olsa gerektir.
Fakat öte yandan, Alemdar Mustafa Paşa’yı İstanbul’a gidip ayaklanmayı bastırması ve III.
Selim’i yeniden tahta çıkarması için asıl teşvik edip yönlendiren, İstanbul’dan kaçıp ona
sığınan reformcu bürokratlar oldu. Nitekim bu teşvikler sonucunda Alemdar Mustafa Paşa,
emrindeki 16 bin kişilik silahlı gücüyle İstanbul’a gidip yeniçeri ayaklanmasını bastırmış,
ayaklanmanın elebaşlarını öldürtmüş ve III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak üzere zorla
Topkapı Sarayına girmişti. Fakat burada III. Selim’in isyancılar tarafından öldürülmüş
olduğunu öğrenen Alemdar Mustafa, gene reformcu bürokratların teşvik ve önerisiyle,
şehzade II. Mahmud’u tahta çıkardı ve kendisi de onun sadrazamı oldu. Öte yandan,
Alemdar’ın bu eylemi sayesinde bürokrasinin reformcu kanadı da devlet yönetiminde
inisiyatifi yeniden ele geçirmiş oluyordu.
Merkezle merkezkaç güçlerin geçici uzlaşması: Sened-i İttifak
Sadrazamlık makamını ele geçiren Alemdar Mustafa, III. Selim’in devrilmesiyle kesintiye
uğrayan reform hareketini yeniden başlattı. Dağıtılan Nizam-ı Cedid ordusunun yerine, bu
ordunun bir benzeri olan Sekban-ı Cedid ordusunu kurdurdu. Devlet erkânıyla ve ulemayla
yaptığı toplantılarda, yeniçeri ordusunun düzeltilmesi ve düzenli şekilde eğitilmesi
konusunda kararlar aldırdı. Asker olmadıkları halde, ellerinde bulundurdukları esame (maaş)
cüzdanıyla kendilerine yeniçeri ocağından asker maaşı bağlatmış olan binlerce kişiyi tespit
ettirip ocaktan attırdı. Binlerce esame cüzdanını toplattırıp imha ettirdi. Alemdar Mustafa
Paşa’nın yeniçeri ocaklarını düzeltmeye ve disiplin altına almaya yönelik bu kararlı tutumu,
yeniçeri büyüklerini ve onlarla işbirliği içindeki statükocu devlet ricalini tedirgin etmeye
yetmişti. Alemdar’ın sadrazamlığının kendi iktidarlarına yönelik ciddi bir tehlike
oluşturduğunu sezinleyen statükocular, hiç vakit kaybetmeden Alemdar’ı sadrazamlıktan
düşürecek yeni darbe planları hazırlamaya girişeceklerdi.
Üç buçuk ay süren sadrazamlığı sırasında Alemdar Mustafa Paşa’nın en dikkat çekici olan ve
tarihsel açıdan üzerinde en çok tartışılan icraatı, taşra hanedanları (âyan ve derebeyler) ile
devletin ileri gelenleri (yüksek devlet erkânı, şeyhülislam, yüksek askerî komutanlar)
arasında bir uzlaşma toplantısı düzenlemesi ve Sened-i İttifak denen anlaşma belgesini
taraflara imzalatmış olmasıdır.
Merkez ile çevre (merkezkaç güçler) arasında böyle bir siyasal anlaşmanın yapılması ve
bunun resmi bir senede bağlanarak padişaha da onaylatılması, Osmanlı devletinin siyasal
tarihinde ilk kez gerçekleşen bir olaydı. “İlk kez olarak siyasa alanında bir yeri olduğu kabul
edilen ‘Hanedanlar’ (âyan, ağa ve kendine buyrukluluk güden derebeyler) ile devlet erkânı,
ulema ve ocak ağaları bir araya getirilerek tartışılacak; Osmanlı soyunun egemenliği altında,
çıkarları karşılıklı çatışmalar halinde olduğu iyice beliren bu güçler arasında bir uzlaşmaya
varılışı bir senede bağlanacaktı. Bu güçler arasında karşılıklı hak ve ödevlerin belirlenmesini,
bunları çiğneyecek olanlara karşı uygulanacak cezalandırma yetkilerinin açıklanmasını
tartışmak üzere bir kurultay (Meşveret Meclisi) çağrılmasına karar verildi.”[i]
Olayların daha sonraki gelişimi ve tarihsel belgelerin sunduğu veriler de gösteriyor ki, gerek
padişah ve yüksek devlet ricali, gerek taşradan gelen âyan ve derebeyler, bu Sened-i İttifak
belgesini gönül rahatlığıyla ve içlerine sindirerek imzalamış değillerdir. Taraflar bu anlaşma
belgesini, bir büyük isyanı bastırmış ve ardından sadrazamlık makamını ele geçirerek devlet
yönetimine fiilen el koymuş Alemdar Mustafa Paşa gibi güçlü bir kişiliğin otoritesi altında
imzalamak zorunda kalmışlardır. Sened-i İttifak koşullarının içerdiği siyasal açılımlardan da
anlaşılıyor ki, tarafları bu anlaşmayı imzalamaya zorlayan Alemdar Mustafa Paşa’nın esas
niyeti, merkezî bürokrasi ile âyanlar arasındaki kutuplaşmayı ortadan kaldırarak bir
uzlaşma-anlaşma zemini yaratmak ve daha sonra bu güçler arasında resmi bir “iktidar
ortaklığı” inşa etmekti. Ne var ki, Alemdar’ın bu niyetinin, merkez ve çevre güçler tarafından
da kabul gördüğünü ve içten onaylandığını söylemek çok güçtür. Nitekim, Anadolu ve
Rumeli eyaletlerinde çok sayıda âyan ve derebeyi olmasına karşın, bunlardan çok azı
Alemdar’ın çağrısına uyarak bu kurultaya katılmıştır. “Alemdar’ın toplattığı kurultaya
derebeylerin çoğu gelmemişti. Gelenlerin bir kısmı da tartışmaların aldığı yönü görünce
silahlı maiyetlerini alıp geri döndüler... Onun için senedin altındaki imzalara bakarsak,
sadaret, meşihat, yeniçerilik, merkezî bürokrasi, vilayet valileri gibi kişilerin teşkil ettiği 21
imzaya karşılık sadece 4 hanedan temsilcisinin adını görürüz (Karaosmanoğlu, Çirmen
Mutasarrıfı, Cebbar Zade, Serezli İsmail). O zamanki kanunsuz hüküm süren derebeylerin
sayısı yanında bu hiç kalır.”[ii] Ama öte yandan, Alemdar’ın tahta çıkardığı padişah II.
Mahmud’un ve onunla birlikte hareket eden saray ricalinin de bu Sened-i İttifak belgesini
gönül rahatlığıyla kabullendikleri söylenemez. Nitekim olayların daha sonraki gelişimi de
göstermiştir ki, padişah, saray ricali ve merkezî bürokrasi bu anlaşmayı, aslında zaman
kazanmak ve böylece yeniden güç toplayabilmek için, yani taktik icabı kabullenmişlerdir.
7 Ekim 1808’de imzalanan Sened-i İttifak belgesi, bir giriş metni ve yedi maddeden
oluşmaktaydı. Ayrıca bu anlaşma belgesine bir de ek yapılmıştı. Sened-i İttifak’da yer alan
giriş metni ve maddelerin içeriği ana çizgileri itibariyle şöyledir:
“Giriş: Bir süreden beri devlet yöneticileri ile taşradaki hanedanlar arasına soğukluk girmesi
yüzünden, düşmanlık ve anlaşmazlık durumları baş göstermiş, yüce devletin gücü
bölünmüş, içte ve dışta saygınlığı sarsılmıştır. Bu anlaşmazlığın birliğe dönüştürülmesine ve
böylece yüce devletin tümüyle güçlenmesi çarelerini bulup açıklamaya çalışmanın, devlete
içten bağlılık borcu olduğunu hepimiz anlamış ve hemen kavramış olduğumuzdan, birçok
toplantı yapılarak hepimiz tek bir vücut gibi anlaşıp birleşerek din ve devlete yeniden canlılık
kazandırmak için çaba harcayıp, (Padişahın) kişisel gücünün tamamlanmasını ve ülkenin
öteki işlerini görüşerek bu yolda alınacak etkili önlemleri aramızda tartıp danıştıktan sonra
bu anlaşmayı aşağıdaki koşullara bağlayıp belgeledik.
Birinci koşul: Senedi imzalayanlar, padişahın otoritesinin devletin temeli olduğunu
vurgulamakta ve eğer ona karşı bir kalkışma olursa, bunu elbirliğiyle önleyeceklerini ve
sorumlularını cezalandıracaklarını taahhüt etmektedirler.
İkinci koşul: Senedi imzalayanlar, ülkede toplanması gereken askerlerin “devlet askeri”
olarak yazılmasını ve bunların nizam-ı cedid usullerine göre düzenlenip eğitilmesini kabul
etmekte ve eğer bu karara yeniçeri ocakları tarafından veya dışardan bir itiraz yükseltilip
muhalefet edilecek olursa, bunu da elbirliğiyle önleyeceklerini taahhüt etmektedirler.
Üçüncü koşul: Senedi imzalayanlar, hazinenin korunması, devlet gelirlerinin yerinde
toplanması ve sarfı konusunda gerekli özeni göstereceklerini taahhüt etmektedirler.
Dördüncü koşul: Senedi imzalayanlar sadrazamdan gelen her emri, padişahtan gelen bir
emir olarak kabul edeceklerini ve ona karşı gelmeyeceklerini taahhüt etmektedirler. Ancak,
eğer sadrazamlık yasaya, verilen sözlere aykırı hareket eder de yiyicilik, rüşvet gibi devlete
zarar getirici çirkin işlere kalkışırsa, bundan şikâyetçi olunacak ve bu tür eylemler elbirliğiyle
önlenmeye çalışılacaktır. Bu maddede ayrıca, herkesin kendi göreviyle ilgilenmesi ve
başkalarının görev alanına müdahale etmemesi öngörülmektedir.
Beşinci koşul: Gerek âyanların ve gerek devlet büyüklerinin birbirlerine güvenmeleri ve kefil
olmaları gerektiği ortaya konulduktan sonra şöyle denilmektedir: Bir kere, bu anlaşmanın
koşullarına aykırı bir davranış içinde olduğu kanıtlanmadıkça, hiçbir âyana devlet tarafından
veya devletin taşradaki görevlileri veya başka bir âyan tarafından herhangi bir saldırı, ihanet
ve suikast girişimi olmamalıdır. Eğer böyle bir girişim olursa, o zaman buna kalkışanın
cezalandırılıp, uzaklaştırılmasına elbirliğiyle çalışılacaktır. İkinci olarak, bir âyanın saldırıya
uğraması veya ölmesi durumunda, devlet büyükleri ölen âyanın hanedanını koruyacaktır.
Üçüncü olarak, taşra hanedanları da kendi yönetimleri altındaki ileri gelenleri (küçük
âyanları) koruyacaklarına söz verirler. Dördüncü olarak, hiçbir hanedan, yönetimi kendisine
bırakılmış yerin sınırları dışında bir karış yere el koymayacaktır. Aksine davrananlardan
şikâyetçi olunup, bu durum önlenecektir. Beşinci olarak, her kim ki fukaraya zulüm ve baskı
yapar ve şeriatın uygulanmasına karşı çıkarsa, onun da cezalandırılıp, yola getirilmesine
elbirliğiyle çalışılacaktır. Aynı şekilde, devlet yöneticilerine, ulemaya ve büyük küçük devlet
görevlilerine yönelik haksız muamele yapılmamasını hanedanlar ve ileri gelenler üstlenirler.
Altıncı olarak, suçu sabit olmadıkça hiç kimse cezalandırılmayacaktır. Suçlu olanlar ise
sadrazamlık makamınca, suçun derecesine göre cezalandırılacaklardır.
Altıncı koşul: İstanbul’da yeniçeri ocaklarından ve başka yerlerden herhangi bir ayaklanma
ve kargaşa çıkarsa, çağrı beklemeksizin bütün hanedanlar İstanbul’a gidip buna kalkışanların
ve ocağın kaldırılmasına, eğer bunu yapanlar “sınıf” ise, o zaman karışıklığa neden olanlar
kuvvetle bastırılarak maaşlarının ve adlarının defterden silinmesine ve eğer halktan ise hangi
katmandan olursa olsun, incelenip araştırılarak idam edilmesine, bütün hanedanlar ve ileri
gelenler söz verirler.
Yedinci koşul: Reayanın gözetilip korunması temel ilke olduğuna göre hanedanlar ve ileri
gelenler tarafından, yönetimleri altında bulunan ilçelerin güvenliğine ve reayanın vereceği
vergi konusunda adalete uymaya dikkat olunmak zorunda olunduğundan, baskı ve
adaletsizlik ve vergiler konularında devlet yöneticileri ve taşra hanedanları aralarında
yapacakları görüşme sonunda karar verilir. Keza, devlet yöneticileri ve hanedanlar kıyım ve
adaletsizlik olmamasına özen gösterecekler ve eğer yüce şeriata aykırı baskı ve kıyımda
bulunan olursa, yüce devlete haber verip elbirliğiyle önlenmesine çalışacaklardır.”
Sened-i İttifak’ın sonuna eklenen “ek”te ise özetle şöyle denmektedir: Bu senedin devamlı
olarak uygulanabilmesi için, bundan sonra sadrazam ve şeyhülislam olacaklar makamlarına
geçtiklerinde ilk iş olarak bu senedi imzalayacaklardır. Bu Sened-i İttifak’ın şartlarının her
zaman ve sürekli olarak yerine getirilmesine doğrudan doğruya görkemli padişah efendimiz
nezaret edecektir.[iii]
Sened-i İttifak’ın maddelerini iki taraf açısından karşılaştırdığımızda, özetle şöyle bir tablo
çıkıyor karşımıza: Âyanlar, bu Sened-i İttifak belgesini imzalamakla, padişahın şahsında
temsil edilen devletin merkezî otoritesini tanımayı ve birçok konuda devlete yardımcı olmayı
kabul ve taahhüt etmiş oluyorlardı. Buna karşılık, padişah da bu anlaşma belgesini
onaylamakla, âyanların ve varislerinin iktisadî ve siyasi haklarının devlet tarafından resmen
tanınacağını kabul ve taahhüt etmiş oluyordu. Bu haliyle değerlendirildiğinde Sened-i İttifak,
merkezin geleneksel siyasal iktidar tekelinin kırıldığı ve bundan böyle siyasal hükümranlığın
merkezle çevre arasında paylaşılacağının resmi bir ilanı anlamına gelmektedir.
Sened-i İttifak, Osmanlı devlet sisteminin geleneksel merkezî işleyişi açısından önemli bir
kırılma noktası oluşturuyordu kuşkusuz. Bu durum en başta Alemdar Mustafa Paşa’nın
geldiği konumla ilgilidir. Alemdar Mustafa Paşa bu anlaşmayı her ne kadar merkezin
temsilcisi olarak (sadrazam sıfatıyla) imzalamışsa da, gerçekte o “dışardan” bir unsurdu
geleneksel devletlû bürokrasinin gözünde! Dolayısıyla, “dışardan” bir unsurun merkezde
konumlanması ve üstelik padişahtan sonraki en yüksek devlet makamı olan sadrazamlığa
yükselmesi, Osmanlı’nın yıllardan beri süregelen yönetenler (saray, asker-sivil bürokrasi ve
ulema) ve yönetilenler (reaya) biçimindeki geleneksel sınıflar denklemini esaslı bir şekilde
bozan bir olaydı. Geleneksel yönetici sınıf tarafından bir “dış güç” ya da bir “çevre unsur”
olarak bakılan âyanın, iktidar bloku içinde kendine zorla bir yer açması ve Alemdar’ın
şahsında varlığını en yüksek makama (padişaha) resmen ve vurgulu bir biçimde
onaylatması, despotik iktidar yapısında ciddi bir siyasal değişikliğin işaretiydi elbette. Öte
yandan, Osmanlı’nın hiç alışık olmadığı böyle bir iktidar yapılanması içinde merkezle çevre
arasında yeni güç dengesi nasıl kurulabilecekti? Başka bir deyişle, merkezî bürokrasi,
tarihler boyunca kendisine güçlü bir iktidar tekeli bahşetmiş olan geleneksel devlet yapısının
bu şekilde değişikliğe uğratılmasına ve kendi mutlak iktidarının bu şekilde sınırlandırılmasına
rıza gösterebilecek miydi? Elbette ki hayır! Nitekim Alemdar Mustafa’nın ölümünden sonra,
II. Mahmud’un (kuşkusuz merkezî bürokrasinin onayıyla) âyanlara karşı giriştiği zora dayalı
tasfiye hareketi, geleneksel devletlû sınıfın, iktidarını çevreyle paylaşmaya asla tahammülü
olmadığını kanıtladı.
Sened-i İttifak 7 Ekim 1808’de imzalanmıştı. Bu ittifakın arkasındaki esas güç olan Alemdar
Mustafa Paşa ise, anlaşmanın imzalanmasından kırk gün sonra (15 Kasım 1808’de), gene
devletlû sınıf içinden tezgâhlanan bir yeniçeri saldırısı sonucunda öldürüldü. Sened-i
İttifak’ın akıbetine gelince, Alemdar’ın ölümünden sonra ona sahip çıkan olmadığı için
unutulup gitti. Fakat burada Osmanlı devletlû sınıfının siyasal meşrebini anlamak
bakımından, Alemdar’ın ölümüyle ilgili olaya da dikkat çekmek gerekiyor. Sened-i İttifak’ın
mimarı olan sadrazam Alemdar Mustafa Paşa, bir yeniçeri baskını sonucunda ölmüştür. Bu
baskında binden fazla yeniçeri, Alemdar’ın konağına saldırmış ve binanın çatısına kadar
çıkmıştır. Alemdar, bir yandan bu baskıncı yeniçerilerle çatışmayı sonuna kadar sürdürürken,
bir yandan da saraydan yardım gelmesini, kendi kurdurduğu Sekban-ı Cedid askerinin
yardıma gönderilmesini bekliyor. Fakat Alemdar’a ne saraydan ne de başka bir yerden hiçbir
yardım gelmiyor. Bu durumda sonunun geldiğini anlayan Alemdar Paşa, binanın altındaki
cephaneliği patlatarak kendisiyle birlikte yüzlerce yeniçeriyi de havaya uçuruyor. Padişah II.
Mahmud, kendisini tahta çıkaran Alemdar Paşa’yı yeniçerilerin elinden kurtarmak için niçin
yardım göndermemiştir? Besbelli ki padişah, taşradan gelerek kendisine merkezde (devletlû
sınıf içinde) zorla bir yer açan ve üstelik padişahın otoritesini bile gölgede bırakan Alemdar
Mustafa Paşa’nın gücünden ve gelecekte oynayacağı rolden çekinmiştir. “Yüce devlet”
otoritesinin tek ve yalnızca kendi şahsında cisimleşmesi gerektiğine inanan, daha doğrusu
böyle bir devlet anlayışıyla yetişmiş olan bir padişahın, kendisini gölgede bırakacağını
düşündüğü güçlü bir sadrazama gönül hoşluğuyla katlanması beklenebilir miydi hiç? Elbette
ki hayır. O nedenle, Sultan Mahmud’un Alemdar’a yardım göndermeyip onu ölüme terk
etmesinde şaşılacak bir yan olmasa gerektir!
Sonuç olarak, Sened-i İttifak’ın imzalanması olayıyla ilgili en doğru değerlendirmenin şu
olacağı kanaatindeyiz: Sened-i İttifak’ın imzalanmasından uzun dönemde kazançlı çıkan,
yerel güçler (âyanlar, derebeyler) değil, devletin “aslî sahibi” konumundaki merkezî
bürokrasi olmuştur. Başkentteki yeniçeri isyanını Alemdar’ın sayesinde bastıran merkezî
bürokrasi, âyanların merkeze karşı hareketini de gene Alemdar’ın yaptığı anlaşma (Sened-i
İttifak) sayesinde engellemiş ve iktidarını güçlendirmek için kendisine gerekli olan çok
değerli bir zaman kazanmıştır.
Merkezî bürokrasinin iktidar tekelinin yeniden kurulması
II. Mahmud’un padişahlığı, tam bir askerî ve siyasal bunalımın ortasında başlamıştı.
Alemdar’ın ölümünden sonra Sened-i ittifak belgesi unutulup gitmişti. Fakat bu anlaşmayla
merkeze karşı bazı siyasi haklar elde etmiş olan âyan ve derebeylerin taşradaki
hâkimiyetleri hâlâ sürüyordu. Eyaletlerin pek çoğu merkezin denetiminden çıkmış
durumdaydı. Osmanlı’nın bir eyaleti olan Mısır’da vali Kavalalı Mehmed Ali Paşa, başında
kendi sülalesinin bulunacağı bağımsız bir yönetimin temellerini atmakla meşguldü. Çeşitli
vilayetlerin valileri, merkeze yalnızca göstermelik bir bağlılık içindeydiler. Padişahın merkezî
hükümeti, bütün Anadolu’da yalnızca iki eyalete hükmedebiliyordu. Öte yandan,
kapitalistleşme sürecinin ve buna bağlı olarak bir ulusal burjuva sınıfın oluşumunun görece
daha hızlı yaşandığı Balkan eyaletlerinde ise durum daha da vahimdi. Özellikle 1789 Fransız
burjuva devriminin de etkisiyle, bu bölgenin Hıristiyan halkları arasında ulusal bağımsızlık
bilinci gelişmeye ve buna koşut olarak özerklik talepleri yükselmeye başlamıştı. İngiltere ve
Rusya’nın da kendi nüfuz alanlarını genişletmek için bu bölgede harekete geçmeleri ve
Hıristiyan halkların özerklik taleplerini el altından desteklemeleri, Osmanlı yönetimine karşı
yer yer fiili ayaklanmaların başlamasına yol açıyordu. Örneğin Sırbistan 1804’ten beri
başkaldırmış durumdaydı. Ayrıca, Romanya (Eflak-Boğdan) ve Bulgaristan’da da benzer
gelişmeler oluyordu. Diğer yandan, Mısır’a girmesi nedeniyle İngiltere’yle, Balkan
prensliklerini işgal etmesi nedeniyle de Rusya’yla III. Selim döneminde başlamış olan savaş
hâlâ sürüyordu.
Böyle bir askerî ve siyasal bunalım karşısında II. Mahmud’un reformlara girişmeye ne gücü
yeterdi ne de içerde kendisine güçlü bir destek bulabilirdi. Dostların sayısının az,
düşmanlarının ise fazla olduğu böyle bir ortamda Osmanlı devleti, düşmanların sayısını
azaltmakla başlayacaktı işe. Savaş tazminatı ödemek ve toprak kaybı da göze alınarak, 5
Ocak 1809’da İngiltere’yle ve 28 Mayıs 1812’de Rusya’yla bir barış anlaşması imzalandı. II.
Mahmud, dış dünyayla sağlanan bu barış ortamından yararlanarak, içerde reformlara
yöneldi. Reformlar konusunda bürokrasinin temel düşüncesi gene aynıydı: Gerek dışardan
gelen tehditlere, gerekse içerde yerel hanedanların merkezkaç eğilimlerine karşı, Osmanlı
devletini ayakta tutacak güçlü bir ordunun kurulması! Fakat geçmiş tecrübelerden ders almış
olan II. Mahmud yönetimi, bu konuda pek çok engel bulunduğunun bilincindeydi. Bu
engellerin en başında yeniçeriler ve onların arkasındaki eski statükocular geliyordu. Diğer
önemli bir engel ise, merkezî bürokrasinin iktidarını sınırlayan taşradaki âyan ve
derebeylerin konumu idi.
Geçmişten ders alan II. Mahmud ve reformcu bürokrasi, zamanlama ve taktik geliştirme
konusunda III. Selim’den daha başarılı olduklarını gösterdiler. II. Mahmud uzun bir süre
hiçbir reform girişiminde bulunmayarak ve böyle bir izlenim dahi vermeyerek, eskiyi temsil
eden ulema ve yeniçeri büyüklerinin güvenini kazanmayı bildi. Hatta ulema ve yeniçeri
büyükleri arasından yandaşlar da edindi. Öte yandan, Rusya’yla bir barış anlaşması
imzalayıncaya (1812) kadar, taşradaki âyan ve derebeylere (yerel hanedanlara) karşı da
açıktan bir saldırıya geçmedi. Çünkü Rusya’yla savaş halinde olan Osmanlı devleti, bu
savaşta (1806-1812) âyanların askerî gücünden de yararlanmaktaydı ve bu durumda onları
açıktan karşısına alamazdı tabii ki! Bu arada hükümet, uyguladığı yöntemlerle yeniçerileri
loncalardan ve İstanbul halkından adım adım tecrit ederek yalnızlaştırmıştı.
Bütün bu önlem ve hazırlıkların yanı sıra, II. Mahmud’un başarılı olmasında rol oynayan
diğer bir önemli faktör de, reform tasarılarını uygun bir ideolojik söylemle sunmasıydı.
Reform önerilerini geçmişten bir kopma ya da statükocuların “gavur icadı” diye yaftaladıkları
bir “modernleşme” hamlesi olarak değil, Osmanlı’nın o eski altın çağındaki güçlü askerî
sistemini “yeniden canlandırma” hamlesi olarak sunuyordu II. Mahmud.
Bu dönemde merkezî bürokrasinin yeniden güç kazanmasını sağlayan birinci önemli adım,
1812’den başlayarak, âyan ve derebeylerin siyasal gücünün kırılması olmuştur. Böylece,
uzun bir süreden beri yerel iktidar odakları oluşturmuş bulunan hanedanların (güçlü
ailelerin) siyasal hükümranlıkları kesin olarak son buluyordu. Artık taşranın yönetimi,
merkezden atanan tam yetkili valilerde olacaktı. Diğer taraftan ilginç bir durum çıkmıştı
ortaya. Âyan ve derebeylerin siyasal hükümranlık hakları ellerinden alınmıştı ama toprak
üzerindeki mülkiyet hakları daha da sağlamlaşmıştı. Siyasal hükümranlıkları son bulan bu
âyan ve derebeyler bütünüyle ortadan kalkacak yerde, büyük mülk sahipleri haline
gelmişlerdi. Yani bir bakıma, siyaseten mülksüzleştirilenler, iktisaden mülklüleşmiş
oluyorlardı! Bu durum, ilerde değineceğimiz üzere, siyasal iktidardan yoksun büyük toprak
sahipleri ile, üretim araçlarından yoksun ama siyasal iktidara sahip bürokratlar arasında
esaslı bir ikilem yaratmakta gecikmeyecekti. İki kesim arasındaki bu çelişkili ilişki,
Osmanlı’nın son dönemlerinin sosyo-ekonomik evrimini etkilediği gibi, Türkiye
Cumhuriyetinin sosyo-ekonomik evrimini de esaslı bir biçimde etkilemiştir. Avrupa’nın
sosyo-ekonomik evriminde rastlanmayan, fakat Osmanlı’nın son yüz yıllık evrimini derinden
etkileyen siyasetle iktisat arasındaki bu ikilem, Osmanlı’nın asyatik-despotik karakteriyle
ilgili bir gerçekliği yansıtmaktadır kuşkusuz.
Merkezî bürokrasinin yeniden güç kazanmasını sağlayan ikinci önemli adım ise, yeniçerilerin
ortadan kaldırılmasıdır. II. Mahmud bazı yeniçeri ağalarını ve ulemadan bazı ileri gelenleri
yanına çektikten ve kendisine bağlı olduğundan emin olduğu askerî birlikleri uygun
mevzilere yerleştirdikten sonra, 1826 yılının ilkbaharında, yapmayı düşündüğü kapsamlı
askerî reform tasarılarını açıkladı. Yeniçerilerin buna tepkisi, İstanbul’da büyük bir
ayaklanma başlatmak oldu. II. Mahmud bu ayaklanmayı, şeyhülislamdan da fetva alarak
büyük bir katliamla ezdi ve ardından yeniçeri ocağını lağvetti. Yıllardan beri sarayın ve
merkezî bürokrasinin baş ağrısı olan yeniçeri sorunu da böylece ortadan kalkmış oluyordu.
Bu olayın ardından, 1831 yılında askerî tımar sistemi de ilga edilerek, Osmanlı’nın eski ordu
yapısı tamamen tasfiye edilmiş oldu.
Kurulan yeni ordu (Asakir-i Mansure-i Muhammediye) ise, Avrupa orduları gibi giyinen, onlar
gibi donatılan ve bizzat Avrupa’dan getirtilen askerî danışmanların gözetimi altında eğitilen
modern bir orduydu. Bu ordu, padişaha öncekilerden çok daha sadık bir ordu olduğundan,
hem siyasal merkezileşmede önemli bir rol oynayacak, hem de modernleşme hareketinin ve
reformların itici gücü olacaktı. Örneğin, yükseköğretimin modernleştirilmesine önce askerî
okullardan başlandı. Subayların eğitilmesi için Harbiye, askerî doktorların ve veterinerlerin
eğitilmesi için Askerî Tıbbiye mektepleri açıldı. Bütün bunların yanı sıra, yeni ordu için
modern bir maaş sistemi kuruldu ve buna uygun bir vergi reformu da yapıldı.
Esasında bu reform çabalarının tümü de temel bir amacın gerçekleştirilmesine yönelikti:
Ordunun güçlendirilmesi, iktidarın merkezîleştirilmesi ve tüm karar mekanizmasının merkezî
iktidarın elinde toplanması. Bu amaca ulaşabilmek için, taşradaki hanedanları ve
İstanbul’daki yeniçerileri zora başvurarak ortadan kaldıran II. Mahmud yönetimi, ulemanın
hareket alanını da kısıtlama yoluna gitti. Ulemaya iktisadî güç sağlayan vakıfların
bağımsızlığı ortadan kaldırıldı ve bunlar yeni kurulan Evkaf Nezareti’ne (Vakıflar Bakanlığı)
bağlandı. Ayrıca bu dönemde, eski “divan teşkilâtı” da kaldırılarak yerine Avrupa tipi
bakanlıklar (nazırlık) kuruldu. Avrupa’yla daha yakın ilişkiler kurulmak üzere, Avrupa’nın
önemli kentlerinde daimi elçilikler açıldı. Bürokrasinin yabancı dil öğrenmesine önem verildi
ve tercüme odası kuruldu. Bürokrasi açısından son derece önem taşıyan diğer bir değişiklik
daha yapıldı bu dönemde. Bürokratların sağlığında veya ölümünden sonra servetlerine
devletçe el konulması (müsadere) usulü kaldırıldı ve böylece bürokrasiye çok önemli bir
güvence sağlanmış oldu.
İktidar tümüyle bürokrasinin elinde merkezîleşirken, bürokrasi de kendi içinde bir değişim
geçirmekteydi. Bürokrasi, Batılı anlayışta modern yönetici kuşakların yetişmesi için okullar
açıyor ve bu okullarda öğrenimlerini tamamlayan öğrenciler, yüksek öğrenimlerine
Avrupa’da devam ediyorlardı. Bunlar öğrenimlerini bitirip ülkeye geri döndüklerinde, devletin
idarî kademelerinde önemli mevkilere geliyorlardı. Bürokrasinin burjuva idealleriyle
yoğrulmuş, aydın kesimini oluşturan bu Avrupa eğitimli bürokratlar, ilerde göreceğimiz
üzere, reform hareketlerinin öncüsü ve itici gücü haline geleceklerdir.
Ne var ki, Osmanlı bürokrasisi içinde burjuva idealleri benimsemiş bu aydın yönetici kesim,
esaslı bir çelişkiyi taşımaktaydı bağrında. Bunlar bir yandan, siyasî ve iktisadî güçleri
merkezîleştirmek ve kendi güçlerinin esas kaynağı olan devlet yetkilerini hep muhafaza
etmek isterken, diğer yandan da devleti, Avrupa’dan esinlendikleri liberal fikirler
doğrultusunda evrimleştirmek isterlerdi. Tabii bu ikincisini, yani devleti liberalleştirme
isteklerini, kendi çelişkili sınıf doğalarından ötürü hiçbir zaman gerçekleştiremediler.
Öte yandan, Avrupa’nın burjuva ideallerini ne denli benimsemiş olurlarsa olsunlar, sistemin
niteliği ve kendi sınıf doğaları gereği, bu bürokratların kapitalistleşme yönünde bir evrim
geçirmeleri de pek olası değildi. Osmanlı bürokrasisinin 19. yüzyılda Avrupa’yla girdiği
ekonomik ilişkiler ve devleti modernleştirme doğrultusunda attığı adımlar, bu sınıfı
burjuvalaşma yönünde bir değişikliğe uğratmamış, aksine onun bürokratik-despotik iktidar
tekelini daha da güçlendirmişti. Bürokrasinin iktidar tekelinin güçlenmesi ise, ilerde
göreceğimiz gibi, Batı’dakine benzer bir ulusal kapitalist sanayileşmeye değil, Avrupa
kapitalizminin Osmanlı pazarına nüfuz etmesine yol açacaktı. Paradoks gibi gelecek ama,
bürokrasinin devletçiliği, Avrupa sermayesinin Osmanlı toplumunu sömürmesini
engellememiş, tersine kolaylaştırmıştır.
Sonuç olarak, III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde Osmanlı bürokrasisinin Batı’ya
özenerek başlattığı modernleşme ve yenileşme reformları, üretim ilişkilerinde ve toplumsal
yapıda ilerletici anlamda köklü bir değişikliğe yol açmadı. Bunlar, yalnızca tepenin, yani
devlet aygıtının yapısını güçlendiren ve vitrinini değiştiren reformlar olarak kaldılar. Başka
bir deyişle bu reformlar, ülke içinde yeni bir üretim tarzına (kapitalizme) geçişin önünü açan,
gerçek anlamda burjuva reformları değillerdi. Esasında bu reformlar, mevcut Osmanlı
devletini biçimsel olarak modernleştiren, ama aynı zamanda onun “despotik özünü” de
muhafaza eden reformlar olmaktan öteye geçemediler. Nitekim bu reformların, devletin
despotik özünde herhangi bir değişiklik yaratmadığının en somut kanıtı, II. Mahmud’un bu
reformlar sonrasında zora dayalı olarak kurduğu mutlakıyetçi devlet iktidarıdır. Âyanların ve
derebeylerin siyasal etkilerine kesin olarak son verilmesi ve yeniçerilerin de şiddet
uygulanarak tasfiye edilmesinden sonra ortaya çıkan tablo, “modernleşmiş bir despotik
devlet” iktidarından başkası değildi. Bu “modernleştirilmiş” devlet yapısı içersinde ise,
merkezî bürokrasinin mutlak hâkimiyeti dışında başka bir iktisadî-toplumsal gücün (ne
burjuvazinin ne de taşradaki büyük mülk sahiplerinin) siyasal hâkimiyeti söz konusu değildi.
Avrupa’dan esinlenilerek yapılan reformlar, ekonomi ve toplumsal yapı üzerinde mutlak bir
hâkimiyete sahip olan devleti modernleştirmesine modernleştirmişti, ama bu modern devleti
yönetecek, Avrupa’daki gibi bir burjuva sınıfı yoktu! O nedenle, Avrupa’yla ekonomik
ilişkilerin gelişmesinin ve yapılan ticaret anlaşmalarının sonuçlarını, devletin tepesindeki
merkezî bürokrasi, nalıncı keseri gibi hep kendine yontabiliyordu. Örneğin İngiltere’yle
1838’de yapılan Ticaret Anlaşması’nda olduğu gibi, Osmanlı pazarı İngiliz mallarının istilasına
uğrayıp iç sanayinin gelişmesi darbe yerken, bundan tek kazançlı çıkan bürokrasi oluyordu.
Çünkü artan gümrük vergi gelirleri hazineyi, hazine de bürokrasiyi besliyordu. Öte yandan,
gene hazineye ek gelir sağlansın diye, ihraç edilen yerli mallara da yüksek oranda “ihraç
vergisi” konulunca, bundan zararlı çıkan, ülke içindeki üreticiler oluyordu elbette. Çünkü bu
ihracat vergilerinin artırılması, Türkiye’den Avrupa’ya ihraç edilen malların ve
hammaddelerin fiyatlarını artırdığından, bunların dış pazarlardaki rekabet gücü azalıyor,
dolayısıyla satışı düşüyordu.
Osmanlı bürokrasisinin orduyu ve diğer devlet aygıtlarını güçlendirmek için giriştiği
modernleşme, yenileşme vb. reformları, Osmanlı devletinin askerî ve diplomatik alanda
parlak sonuçlar elde etmesine tabii ki yetmemiştir. Tersine, bu alanlarda pek çok defa
hezimete uğramaktan kurtulamamıştır. Örneğin, 1828’de Rusya’yla giriştiği savaş Osmanlı
Devleti’nin ağır yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Bu savaşta Eflak ve Boğdan’ı işgal eden Ruslar,
Balkanlar’ı aşarak Edirne’ye kadar ilerlemişler, Doğu’da ise Kars ve Aşkale’yi alarak
Erzurum’a dayanmışlardı. Bu koşullar altında Osmanlı Devleti Rusya’yla ağır barış koşulları
içeren Edirne anlaşmasını yapmak zorunda kaldı. Bu anlaşmanın gereği olarak, Osmanlı
Devleti Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Eflak, Boğdan ve Sırbistan yarı
bağımsız hale geldiler. Rus ticaret gemilerine boğazlardan geçiş hakkı tanındı ve ayrıca
Rusya’ya savaş tazminatı ödendi. Osmanlı Devleti bu dönemde kendi valisiyle (Kavalalı
Mehmet Ali Paşa) tutuştuğu savaşta bile ağır yenilgiler alacaktı. Mehmet Ali Paşa’nın ordusu
Suriye’yi aldı ve ardından Toroslar’ı aşarak geldiği Adana’da ve daha sonra da Konya
ovasında Osmanlı Devleti’nin askerî kuvvetlerini ağır yenilgilere uğrattı. Mehmet Ali Paşa’nın
bu başarısından sonra, onu İstanbul’a kadar durdurabilecek herhangi bir güç kalmamıştı. Bu
durumda Osmanlı Devleti Rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı. Sonunda Rusya’nın
araya girmesiyle bir barış anlaşması yapılabildi ve Osmanlı Devleti karşısında yenilgiye
uğradığı valisine, Mora ve Girit’in yanı sıra Suriye ve Adana valiliğini de vermek zorunda
kaldı.
Demek ki bir ülkenin güçlü olabilmesi için, sadece devletin süslenip püslenmesi ya da
ordunun apoletlerinin parlatılması vb. yetmiyormuş; bunun için daha başka şeyler de
gerekiyormuş. Aslında Osmanlı İmparatorluğu’nu pek parlak bir geleceğin beklemediği
açıktı. Ama mesele şu ki, bu gerçekliği devletin asli sahibi olan merkezî bürokrasi
görebilecek miydi?

--------------------------------------------------------------------------------

[i] N. Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yay., 1973, s.121


[ii] age, s.125
[iii] Sened-i İttifak’ın Türkçeleştirilmiş metni için bakınız: İ. Hasan Duman, 1982
Anayasasında İnsan Haklarına Saygılı Devlet, İnkılâp Yay., 1997, s.435-37

www.solplatform.org