You are on page 1of 26

ŞİİR VE DİN YA DA PLATON POETİKASI

Mustafa Durak

Giriş:
Şiir ve din gibi her biri çok geniş ve farklı açılardan incelenmiş, incelenmekte
olan iki alanı konu edinmek çok iddialı bir girişim olurdu. Bu yüzden bu yazıda
kendimi birer kesitle sınırlamak istedim. Platon’un, “Devlet” adlı kitabında
şiire, sanata, dine yaklaşımı ile İslam dininin, temel kaynakları Kur’an ve
hadislerde, şiire yaklaşımı üzerine tuttum merceğimi.

1. PLATON
1a. Sokrates/Platon’da Estetik ve Poetik:
İYİLİK VE DOĞRULUK OLARAK ESTETİK/POETİKA.
Öncelikle şunun bilinmesinde yarar var. Antik yunan’da şiir denilince nazım
olarak yazılmış metinler, oyunlar, destanlar anlaşılıyor. Örneğin Homeros en
büyük şairdir.

Sokrates’ten hiçbir metin olmadığı için Sokrates’i, büyük ölçüde Platon’un,


“Sokrates’in Savunması”nda ve öbür metinlerinde, Sokrates kişisi ağzından
sunduklarıyla, ve Xenephon’un “Sokrates’in Savunması” kitabında ve
Aristophanes’in “Bulutlar” oyununda anlatılanlar kadarıyla tanıyoruz. Sokrates
öldüğünde Xenephon 25, Platon 28 ya da 30 yaşında (iki farklı kaynakta
karşılaştığım verilere göre). Burada Sokrates ile ilgili birkaç bilgi aktaracağım:

Sokrates; Apollon’cudur. Apollon; bilicilik, bilgi, ışık, yakışıklılık tanrısıdır.


Dolayısıyla Sokrates de tam olarak kendisine yöneltilen, tanrılara saygısızlık,
gençliği inançsızlaştırma suçlaması Apollon’a bağlı olmasıyla pek oturmuyor
gibi. Zira Apollon da bir tanrı. Ancak her iki savunma metninden anlaşıldığı
kadarıyla da o statükocu biri değil. Belki Apollon’a bağlılığı da yalnızca
Apollon’un bilgi tanrısı olmasından. Bilgiye, bilginin güvenilirliğine, gerçek
bilgi olup olmayışını anlamaya yönelmesiyle, statükoyu yıkıcı, uzlaşımsız,
sürekli arayış içinde olmayı, dinamik, eleştirel olmayı öne çıkaran biri o. İşte
tam bu noktada Zeus karşısında Apollon, başkaca (kaba) güç karşısında bilgi
dikkate alındığında durum daha berraklaşıyor.

Platon’un, “Sokrates’in Savunması”nda Sokrates’in yaşamını ve ölümünü haklı


gösteren bir biçime dönüştürdüğü de savlanmaktadır (1). Yani Sokrates’i
Platondan temizlemeden Sokrates üzerine konuşmak çok zor, her ne kadar
ününü Platon’a borçlu olduğu söylense de. Sokrates ve Platon konusunda
karanlıkta olan başka bir konu da Sokrates’in soru yanıtı acaba tıpkı Platon’un
sunduğu gibi mi işliyordu. Acaba karşılıklı etkileşim söz konusu muydu,
eleştirel düşünceye hoşgörü var mıydı Sokrates’te? Zira Platon’un sorgulaması
tek yanlı, egemen, bilen, yönlendiren bir tutum. Sokrates ile Glaukon
konuşmasını dikkate alırsak, Glaukon yalnızca onaylayıcı. Onun eleştiren, karşı
çıkan bir konuşmasına tanık olmuyoruz. Bu konuşma biçimi bile yöneten
yönetilen biçimini eğitime, öğretime yayıyor. Üstelik Sokrates’in en bilge kişi
olduğu bilgisini öğrenicinin tepesinde sallandırarak. Platon’un kendi
düşüncelerini böyle bir rolün içinden söylemesi elbette ona güç katacaktır.
Sokrates’in efsaneleştirilmesi, kutsallaştırılması Platon’a yarar olarak
dönecektir.

Yine pek net olmayan bir anlatıya göre, biri Delphoi tapınağına gider ve sorar:
yeryüzündeki en bilge kişi kimdir? Yanıt: Sokrates. Onun bilgeliğinin nedeni
de şu ifadesinden kaynaklanmaktadır: “Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum”. Her
şeyi bilenin Apollon olduğu ve de Sofokles’in Ödipus üçlemesindeki bilen
bilmeyen karşıtlığında geleceği bilme konusunda beliren ‘gören ama bilmeyen’
ile ‘kör ama bilen’ karşıtlığı düşünüldüğünde bilgi konusunda özlü bakışlar o
dönemlerde öne çıkıyor ama bunun, insanı, bilme konusunda güvensizleştiren
dile getirişler olduğunun altını çiziyorum.

Bir de “Devlet”i Türkçeye çeviren Sabahattin Eyüboğlu ile M. Ali Cimcoz’un


önsözde değindikleri şu konulara mim koymak istiyorum. Onlar tek tanrı
kavramını Platon’a bağlamaktadır (2). Şu ifadeleri de şaşırtıcı: “İdea kuramı ki
Eflatun’un hiç de kestiremeyeceği mistik ve metafizik dünya görüşlerine
döküldü”(3), “Sokrates.. kitap yerine kendini anlamış, sevmiş bir insan bırakıp
gidiyor”(4). İşte bu konu belirsiz. Platon, Sokrates’i ne kadar anladı, ne kadar
sevdi? Ne kadar sadık kaldı? Bir de o dönemle ilgili şöyle bir ikilikten söz
ediyor bu çevirmenler: demokrasiden yana olanlar ve karşı olanlar ve/ya fiziki
dünyaya yönelen düşünürler ve insana yönelen düşünürler. Doğrusu bu
ayrımlar çakışmamakta. Tanrıları kendi hallerine bırakıp insana yönelme ile
fiziki dünyaya yönelme olsa olsa tanrılara yönelmeyle karşıt olabilir.
Dolayısıyla böyle bir değerlendirme metafizik bakışı göz ardı etmektedir. Bu
da Platon’u yanlış anlamaktır.

Platon, “Devlet” adlı kitabında Sokrates’i Glaukon ile konuşturur. Bu konuşma


soru yanıt biçiminde geçer. Konuşma, ele alınan konuda, öğretici olan
Sokrates’in; görülmesini, anlaşılmasını istediği biçimde yönlendirilir. Bu
konuşmaların yöntem dışında Sokrates’i yansıtmadığını söylemek bile fazla.
Zira eğer Sokrates, bu konuşmalarda ortaya çıkan görüşlere sahip olsaydı
ölüme mahkum olmazdı. Demek ki kurgusal, oyunlaştırılan metin
karşısındayız. Platon, Sokrates’i oyunculaştırıyor, metni de oyuna
dönüştürüyor. Şöyle söylemek daha doğru olabilir: Platon, Sokrates’in sözlü
dilde gerçekleştirdiği sorgulama-öğretme biçimini o günlerin önemli seyirliği
olan tiyatro oyunu olarak yazılı dile uyguluyor.

Taklit kuramı:
Platon, önce sedir örneğiyle ressamın bir şeyin aslını yapmaktan uzak olduğunu
ileri sürer. Onun için mağara kuramına bağlı olarak her şeyin, farkına
varamadığımız ideaları vardır. Bu ideaları yapan tanrıdır. Sedir örneği ele
alındığına göre sediri, bu idea modelliğinde yapan da marangozdur. Ressam ise
modelin modelliğinden yararlanarak yapar resmini. Bu durumda ressam bir
şeyin ancak taklidinin taklidini yapabilir. Şair de öyle: ancak bir şeyin
taklidinin taklididir ortaya koyduğu.

Platon, başka bir örneklemede dizgin ve gem resmini kullanır. Bu örnekte


ressamı, dizgin ve gemi kullananı, bir de saraç ile demirciyi dikkate alarak
şöyle der: “Her şeye bağlı üç sanat vardır: kullanma sanatı, yapma sanatı,
benzetme sanatı”(5).

Dikkat edilirse sedir örneğinde kullanıcı yoktu. Bu örnekte ise İdea’yı var eden
yok. Bu durumda üç sanat değil dört sanattan söz etmek gerekecek. Ve doğrusu
burada sanat sözcüğü “bilme”ye bağlı olarak işlemektedir. Bir şeyin ideasını
yapma sanatı, o ideanın varlığa dönüştürülmüş biçimini yapma sanatı, o şeyi
kullanma sanatı (eğer bir aygıt ise zira Platon bize aygıt dışında bir şeyi
örneklemez), ve benzetme sanatı.

Ve giderek tanrı, her şeyin özünün, aslının yaratıcısıdır. Oysa ressam ve şair;
bir şeyin aslını değil, taklidinin taklidini yapabilir, diyordu. Dizgin ve gem
örneği dikkate alındığında Platon, şeyler dünyasını eksik değerlendirmektedir.
Zira şeyler öncelikle doğal ve yapay şeyler olarak ele alınmalıydı. Böyle
bakıldığında en azından Platon’un örneği bağlamında sanatçının ya da, şairin
yaptığı, taklidin taklidi olmaktan kurtulur. Doğal bir şey resmedildiğinde,
şiirleştirildiğinde olsa olsa taklit olur, benzetme olur. Platon şiirden benzetmeyi
çıkardığına, çıkarmak istediğine göre geriye ‘şiir dili eksiltilmiş dil kalır’ (şiir
dili- benzetme). Böylece şiiri, gerçekliğin diline çevirmiş, şiir dilini yok etmiş
olur.

Özellikle bu noktada Platon açmamış ama şu söylenebilir: İdeanın


soyutluğundan şeyin somutluğuna geçerken bir uyum, denk düşüm sorunu
işletileceğinden aynilikten, benzerlikten söz etmek olasıdır. Ve şu da
sorulabilir: acaba idea ile şey arasındaki benzerlik tek yanlı mıdır? Yoksa
karşılıklı mıdır? Elbette bunun yanıtlanması, Platon’un yanıtsız olarak Platon
yandaşlarına bıraktığı bir sorumluluktur.

Ayna kuramı:
Platon, ayna kuramında, sanatçının yaptığının bir tıpkısını çıkarma, taklit
olduğunu söylerken, sanatçının, edebiyatçının (şairin) yaptığının bir aynalama
olduğunu söylerken, kullandığı ayna örneğinin de bir benzetme oluğunu
görmek gerek. Dolayısıyla pek çok örnekte bize kendi anlayışını aktarırken
sanatlı, imgesel bir dil kullandığı, başka bir deyişle sanatçıya, şaire öykündüğü
söylenebilir. Asıl önemlisi, aynayı “bütün işçilerin yaptığı ayrı ayrı şeylerin
hepsini yapan, yaman bir usta” olarak tanımlamasıdır. “Bu usta yalnız bütün ev
eşyasını yapmakla kalmaz, bütün bitkileri, bütün canlı varlıkları ve kendini de
yapar. Dahası var; yeri, göğü, Tanrıları, göklerde ve yerin altında, Hades’in
ülkesinde ne varsa hepsini o yapar”(6).

Platon sanatçının yaptığı iş ile aynanın yaptığı arasında bir ilinti kurarken eksik
bir benzetme kurmaktadır. Zira ayna fiziki olanı kendiliğinden yansıtırken,
ressam ya da şair, kendi anlatım yeteneğini, yapma becerisini kullanır, kendi
varlığından izler ekler yapıta. Ne ressamın yaptığı ne de şairin yaptığı aynanın
yaptığıyla bir tutulamaz. Kaldı ki aynanın bir şey yaptığından söz edilemez.
Onun varoluş nedenidir, biçimidir yansıtmak. Şairin, ressamın yaptığını
aynanın yaptığıyla buluşturmak, gerçekleştirilen resim ya da şiir edimlerini tek
bir olguya indirmek demek olur. Platon’un yaşam öyküsünde şiirde başarılı
örnekler verdiğinden söz ediliyor. Platon filozof olarak ortaya çıktığına göre,
şiiri yeğlememiş demektir. Oysa insan yapabildiğini sandığı işi yeğler ve
kendini başarılı saymasıyla orantılı olarak sürdürür. Akıllı hiç kimse başarısız
olduğu bir işi zor altında kalmadıkça sürdürmez. Diyeceğim Platon şiirde
başarılı olsaydı, şiiri bırakmazdı. Ya da isterseniz şöyle düşünelim: şiiri
reddeden bir şair!?

Şiir, resim ve benzetme:


Platon, kendi döneminde nazım olarak yazılan tragedyaları “güzel” olarak
nitelese de (“o güzel tragedyaları yaratanların ilk ustası, yol göstereni
Homeros’tur”(7), “Şiirin ne hoş şey olduğunu sen de bilirsin…” dese de, her ne
kadar bizzat kendisi şiiri denemiş, şiirden zevk almış biri olsa da şiirde
benzetme işlemine sıcak bakmaz. Sanatı, şiiri benzetme (taklit) olduğu için; bir
şeyin özü, aslı olmadığı için horlar.

“Şairler, Homeros başta olmak üzere, en yüksek değerleri anlatırken olsun,


herhangi bir şeyi uydururken olsun birer benzetmecidirler sadece; gerçeğin
kendisine ulaşamazlar”(8).

“Şiirde benzetmeye dayanan her şeyi atmalı”(9).

Bu konuda gerek retorik kullanımlar, gerek herhangi bir şeyi, kişiyi ya da


görüntüyü, olayı, olguyu şiir diliyle resmetmeler benzetme sınırı içinde
kalacağına göre, başkaca bir anlamda benzetmesiz şiir olamayacağına göre
gerek şiirden (tiyatro oyunundan) felsefeye geçişinin, gerek şiire, şaire yakın
durmayışının kendi ruhsalı için belirli ya da gizli nedenleri olsa gerek. Zira o
şiire sıcak durmamakla kalmaz zararlı bulur: “(Benzetmeye dayalı ) eserler
zararlıdır; onları seyreden ve dinleyenin hazırlığı yoksa, yani benzetilen şeyin
gerçekten ne olduğunu bilmiyorsa, içinin düzeni bozulur”(10).

Görüntü değişkendir, bütünü vermez:


Başka bir açıdan da şöyle yüklenir resim sanatına. Bir şey bakış açısına göre
farklı bir görünüme sahiptir: “Bir sedire yandan, karşıdan veya başka bir
tarafından bakınca sedir değişir mi yoksa değişik mi görünür?”(11). Böylece
ona göre resim, şiir; görüneni olduğu gibi vermekten uzaktır. Bunlar, ancak
görünenin bir açıdan benzetmesidir. Gerçek varlığın kendisini olduğu gibi
yansıtmaz. Eğer bir benzerlik varsa “şeyin küçük bir yönünü yapmasından
ötürüdür”(12).

Resme, şiire olan eğilimleri, beğenileri de değerlendirir. Bir şeyin gerçeğinin ne


olduğunu bilmeyen zihinler yanılsama oyunlarıyla kolayca gerçek olmayanı
gerçek sanabilirler. Dolayısıyla idea olarak gerçeğin ta kendisi, ve de ideanın
taklidi olarak varlık olamayan, yani ona göre gerçekliği olmayan resim ya da
şiir, insanlardaki yanılsama, sanma zayıflığından, kusurundan yararlanarak var
olur. Ne yazık ki gerçeğin peşinde olmayanlar bu ayrımı göremezler.

Bir nesnenin uzaktan ve yakından, dışarıda ve su içinde farklı görünmesinden


yola çıkarak “Bütün bunlar elbette bir karışıklık yapar içimizde. İşte gölgeli
resimler, hokkabazlıklar, göz boyamalar, daha nice nice oyunlar
yaradılışımızdaki bu aksaklıktan faydalanır”(13), der.

“Benzetmeci dediğimiz şiir, insanları kendi istekleriyle veya zorla yaptıkları


işlerde gösterir, buna göre insanlar kendilerini mutlu veya mutsuz sayar, üzülür
veya sevinirler… Bütün bu durumlarda insan kendi kendinden emin
midir?”(14).

Bu yüzden resim ve şiir aldatıcıdır:


Platon, şiirleri tazelikten başka güzellikleri olmayan insan yüzlerine benzetir
(15). Ona göre insanların bu konuda uyarılması, bilgilendirilmesi gerekir.

“Zeus’un başı için bu benzetme[ye dayalı sanatlar] gerçekten üç derece uzak


bir şey değil mi?”(16).

Şiir yararcı değildir:


Platon, resim ve şiir konusunda başka bir ölçüt olarak yararlılığı kullanır. Ölçüt
için konulaştırmaları ilgi alanlarını göstermesi bakımından ilginçtir: sağlık,
yasa koyuculuk, devlet, savaş önderliği, savaş danışmanlığı, herhangi bir işte
ustalık, eğitim.

“Eski yeni şairlerden hangisi hangi hastaları iyi etmiştir Asklepios gibi?
Hangisi onun gibi hekimlikten anlayan çıraklar bırakmıştır arkasından? …
Sevgili Homeros… kendi işlerinde olsun, devlet işlerinde olsun, insanları hangi
kurumların daha iyi yapacağını kestirebilmişsen söylesene bize. Hangi devlet,
düzeninde yaptığı değişikliği sana borçludur? .. Hangi devlet seni iyi bir kanun
adamı sayar ve bir fayda görmüştür senden?”(17).

“Peki onun zamanında bir savaş olmuş da, bu savaş onun önderliği veya
öğütleriyle kazanılmış mı? … herhangi bir işte ustalığı görülmüş mü?
Zanaatlarda veya başka bir alanda akıllıca bir buluşu olmuş mu? …Birisini
adam etmiş mi ömründe? Ondan aldığı dersler için seven olmuş mu kendisini?
(18).

“Homeros ve Hesiodes, insanları daha iyi yaşatacak kimseler olsaydı,


çağdaşları hiç bırakır mıydı bu şairleri kent kent dolaşıp şiir okumaya?”(19).
Burada özellikle Sokrates’in halk adamı, verdiği derslerden para almayan,
yalınayak gezen biri, Platon’un ise “soylu, zengin bir ailenin çocuğu”(20) oluşu
ve Homeros ve Hesiodes’in gezgin anlatıcılar olmalarının vurgulanması
dikkate alınırsa, Platon’un toplumsal konumuyla bağlantılı olarak şiire gönül
indirmemesi onun açısından nedenlileştirilebilir. Ve Sokrates’in kimliğine
bürünen Platon’u şeffaflaştırabiliriz.

1b. Platonda bilgi:


İYİLİK VE DOĞRULUK OLARAK BİLGİ
İyi bir ressam, iyi bir şair, gerçeklik izlenimi vererek kandırabilir. Onların
bilgisi aldatma bilgisidir. Onlara aldanan da “bilgi nedir, bilgisizlik nedir,
benzetmecilik nedir bilmeyen, ayırt edemeyendir.

“Kimine göre tragedya şairleri bütün sanatları, insanların iyi ve kötü taraflarını,
hatta Tanrılarla ilgili her şeyi bilirlermiş; çünkü iyi bir şairin, ele aldığı konuları
iyi işleyebilmesi için ilk önce bunları bilmesi gerekirmiş … Bu şairlerin
yarattığı birer gölgedir olsa olsa, gerçek varlıklar değil … insan bir şeyin hem
kendini, hem de benzerini yapma gücünde olsa, benzer şeyler yapmakla uğraşır
mı var gücüyle? ... Benzettiği şeyleri gerçekten bilse benzetmekten çok
yaratmaya çalışırdı bence onları.. övgüsünü değil kendisini yapardı her
şeyin”(21).

Burada iki terimin altını çiziyorum: ‘gölge’ ve ‘övgü’. Şair iki benzetmede de
olumsuz. Nesnenin kendisi değil gölgesi oluyor ilkinde. İkincisindeyse
övülecek olan değil, övgü düzendir. Her ikisinde de birincil, yeğlenilir değil
Platon’a göre. Burada en azından Platon’un ruhsalı bakımından, ikincil olmaya
razı olmayan bir kimlik beliriyor.

“Şair de herhalde ele aldığı sanata, kelimeler ve cümlelerle uygun renkler


veriyor, aslını bilmediği şeyin öyle bir benzerini yapıyor ki onun gibi yalnız
kelimelerden anlayan kimseler ölçüye, ritme, düzene kapılarak şairin
kunduracılığı da savaş sanatını da tam olduğu gibi verdiğini sanıyorlar.
Sözlerini öyle süslüyorlar ki sürüklüyor insanları. Şairin söylediğini
renklerinden sıyırıp da yalın söze çevirdin mi ne hale gelir, bilirsin”(22).

İzlendiği gibi ona göre şair bir süslemecidir. Oysa o süslerin arkasındakini
görebilendir. Süslere kanmayandır. Platon, resim ve şiirin bir ayrıcalık
olduğunu, sürekli bir eğitim olduğunu göz ardı ediyor. Ressamı ve şairi bilme
sınavından da sınıfta bırakıyor. Onların bilgisini geçersizleştiriyor. Hatta onları
yaptığı şeyi bilmeyenler olarak değerlendirebiliyor.

“benzetmeci benzettiği şeylerin aslını ne kendi bilir ne de başkalarından öğrenir


… Yaptığı şeyi bilmeyen bir usta! Ne hoş değil mi?”(23).

Yaptıklarını bilmediklerine, başkalarından da öğrenmediklerine göre resim ve


şiir sıfır bilgidir. Bu durumda ressam ve şair, aynanın yaptığını yaparlar. Yani
hiçbir şey. Oysa Homeros’la ilgili konuşurken onun tragedya yazarlarının
ustası, yol göstereni olduğunu söylemişti. Yani tragedya yazmak kolay bir şey
değil, ustaya, eğiticiye gerek olan bir alandı.

“Benzetmeci benzettiği şeylerin ne olduğunu pek bilmez, yaptığı iş ciddi


insanlara yakışmayan bir oyundur ... Tragedya şairleri ... benzetmecidirler”(24).

Bu son yargıda ise şiiri başka bir ölçütte sınıyor. Şiir, ciddi bir iş değil. Şairler
ağır başlı kişiler değil ona göre. Ciddilikten uzak olduğuna göre şair doğası
başıboş, dağınık, günün, gülüncün peşindedir.

Platon mutlakçıdır:
Platon, her şeyi doğrunun, iyinin, yararlının merkezinden görür. Benzetmeci
sanat da ona göre, bilgi içermediği için sıfır bilgi olmakla kalmaz, bilgeliğe
karşı, öğrenmeye karşı olan yanımıza, tembelliğimize seslenir. Dayanaksız
olanın, geçici olanın, gerçek olamayanın peşindedir. Değersizdir. Bu
anlayışıyla Platon idealisttir. Yetkinlikçidir. Mutlakçıdır. İnsandan uzaktır.

“Her benzetmeci sanat doğrudan uzak kalır, bilgeliğe karşı koyan yanımızla
düşer kalkar, sağlam ve gerçek hiçbir şeyin ardına düşmez … Benzetme
değersizin değersizle çiftleşmesi olduğuna göre değersiz bir şey doğurabilir
ancak”(25).
1c. Platon’da akıl ve heyecan (logos ve patos):
Seçkinci ve akılcı platon:
İnsanın tutkuları ve heyecanlarıyla ilgilidir resim ve şiir. Şiir, heyecanlara
yöneliktir. İnsanın heyecansız, durgun olan akıl yanı resim ve şiirle ilgilenmez.
Halk kendisine aslı değil de benzeri sunulan şeyin aslını bilmez. Asıl olanı halk
değil ancak seçkinler, eğitimli filozoflar kavrayabilir.

“Benzetmelere elverişli olan bizim bu taşkın yanımızdır… akıllı durgun kalan


yanımız pek benzetmeye gelmez ... halk kendisine benzeri sunulan aklın ne
olduğunu bilmez”(26).

Şiir dizginlenmesi gereken duyguları azdırır:


Platon, kendisine model olarak dinamik, yenilikçi, değişebilen, yaşama yakın
bir kimlik değil de ağırbaşlı, durgun, duygularını, heyecanlarını, tutkularını
dizginlemeye, köreltmeye çalışan, kendisiyle barışık olmayan, düşünen adam
kimliğini seçer. Platon’un daha sonra yanlış yorumlandığını, mistik ve
metafizik bir zemin yapıldığını ileri süren Sabahattin Eyüboğlu ve M.Ali
Cimcoz’a kendi çevirileri olan şu ifadeleri göstermek isterdim:

“Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez gündelik
hayatımıza giren duygular şiir benzetmesinin etkisi altında kalmaz mı?
Benzetme bu duyguları kurutacak yerde sulayıp besler, dizginlenmesi gereken
tutkulara içimizin dizginlerini verir”(27).

Heyecanlarımızın, duygularımızın kurutulmasını, dizginlenmesini ileri süren


biri, çileci, katılımcı mistik anlayışla buluşmuyor mu? Belki böyle bir denk
düşümün onu mistikleştirmeye, metafizikleştirmeye yetmeyeceği ileri
sürülebilir. Ama Platon yalnızca bu noktada kalmaz ki.

Şiir, iyi bir düzen kurulmasını engelliyor:


“Onun işi benzetmesi daha kolay olan coşkun, taşkın, değişken yanımızı ortaya
koymaktır ... İşte ilk haklı sebep bu, onu bizim devlete sokmamak için …
içimizdeki kötü yanı uyandırıyor, besliyor, güçlendiriyor … aklı yıpratıyor.
Benzetmeci şair her insanın içinde kötü bir düzenin kurulmasına yol açıyor,
akla aykırı yanımızı gıdıklıyor, o yanımızsa üstünlüğümüzle aşağılığımızı ayırt
edemez birbirinden ... Bir sürü görüntüler, kuruntular yaratır”(28).

Bu noktada iyi düzen, kötü düzen kavramlarına dikkat çekelim. Ve özellikle


şaire biçtiği değeri hristiyan dünyasının erkek egemen sistemi pekiştirmekte
kadınlara karşı kullandığı “yılan, şeytan” terimleriyle buluşturabiliriz. Platon,
şairi, görkemli günlerini yitiren Yunan imparatorluğunun günah keçisi olarak
görüyor. Tıpkı Sokrates’in ölümünde olduğu gibi. Salt bu nedenle Platon’un,
Sokrates’in öğrencisi, dostu gibi gösterilmesinin yanlı, yanlış, amaçlı olduğunu
ileri sürüyorum.

Şiir zararlıdır:
Şiirin iyilik ve doğruluğa hizmet ettiğini görmek bizi güçlendirir diyor Platon:

“Yunan ülkesinde şiir sevgisiyle yetiştik, yüreğimizde yeri vardır; onun


iyilikten, doğruluktan yana olduğunu görmek canımıza can katar”(29).

Sokrates’i ölüme mahkum edenler de ayni beklenti içindeydiler, Sokrates’in


istedikleri gibi davranmasını, onlara hizmet etmesini bekliyorlardı. Ama
Sokrates ayni biçimde, kendi bildiği gibi davranacağını, olma biçimini
sürdüreceğini söyleyince baldıran zehiriyle buluşturulmadı mı?.

Platon, şairin kötülüklerini saymayı sürdürür:


“Şairin en büyük kötülüğü … dürüst insanlara ettiği kötülüktür ... Tragedya
şairi bir kahramanın acı duymasını ahlar vahlarla konuşmasını, göğsünü
yumruklayarak derdini haykırmasını tıpatıp benzetiyor, içimizden en iyileri de
bunu dinliyor diyelim. Bilirsin nasıl hoşlanırız bundan, kanımız kaynar
dinlerken, bize en coşkun heyecanları yaşatan şaire hayran oluruz gerçekten …
ama kendi başımıza bir felaket gelince bunun tam tersini yaparız. ... bağrımıza
taş basar, susarız; erkek adama böyle yaraşır deriz; şiirde beğendiğimiz
ağlaşmaları kadınlara bırakırız”(30).

Bu alıntıda “erkek adam” deyişinin altını çizmekle yetiniyorum (Elbette metnin


orijinalinde bunun hangi ifadeye denk geldiğini de merak ediyorum).

İnsan doğası tanrı doğası, ciddiyet akıl, kahramanlık:


Platon, insan doğasından tanrı(lar)ın doğasına geçmek ister. Bu bakımdan
Plotinus’un yeni Platoncu olması boşuna değildir. Platon, felsefi anlamda hem
Avrupa, hem hristiyan kültürü için milattır. İnsan olarak doğuştan heyecanlarla,
duygularla, tutkularla çevriliyizdir. İnsan oluşumuzu beğenmediğimizde
zayıflığımızdan hoşnut değiliz demektir. Bu da daha güçlüye, hatta en güçlüye,
tanrısala yönelmeyi gerektirir.

“Felakete uğrayınca zorla tutmaya çalıştığımız neydi içimizde? Göz yaşı


dökmek, dilediği gibi inlemek, acıdan bağırmak isteyen yanımız değil mi? İşte
yaradılışımızdan bu isteklerle çevrili yanımızı doyurmak ister şairler”(31).

“Komedya için de ayni şeyi söyleyemez miyiz? … Sana soytarı demesinler


diye aklınla tuttuğun yanını meydana koymuş, onu desteklemiş ve farkına
varmadan bir soytarı haline gelmiş oluyorsun”(32).
“Zeus için akla sığmaz bu”(33)

Platon akılcıdır demek yetmez. Platon şaşmaz akılcıdır. Değişen, yanılan,


yanıltan bir şey ona göre değildir.

Aldanma karşısında insanın aklını: “sayan, ölçen, tartan” yanını karşıtlar. “bu
akıl gücümüz de bazen aynı şeyleri birbirinin tersi gibi görebilir… Aklımızın
ölçüye dayanmayan bir yanı var ki bu, ölçüye başvuran yanıyle bir
olamaz”(34).

Bu noktada “sayan, ölçen, tartan” yanımız aklımıza bilimsel bilgiyi getirir.


Ama Platon bilimsel bilgiyi savunuyor değildir. Şaşmazlık anlamında değişime
uğramama anlamında ölçülülükten yanadır. Bilim de öyle değil mi diye
sorulabilir. Benim ayırdına vardırmak istediğim, Platon’un fizik olana değil
metafizik olana, gerçek olana değil idealist olana yönelmesinin altını çizmektir.

Önce devlet: Politika kuramı:


İYİLİK VE DOĞRULUK OLARAK YÖNETEN KRAL VE YÖNETİLEN
VATANDAŞ
Platon, düzen düşünürüdür. Hem bu dünyada hem öte dünyada düzeni kurgular,
ya da kendisine kadar kurgulanmış olanı toparlayıp aktarır. Yöneten, iyiliği ve
doğruluğu bilen filozof bir kral olmalıdır, ya da iyilik ve doğruluğun özünü
kavramış bir filozof kral olmalıdır. Onun devletinde ciddiyet, akıl, bilgi
(doğrunun, iyiliğin, şeylerin özünün bilgisi), güç, erkeklik egemendir. Ve her
şey devlete başkaca yönetene hizmet etmelidir. Devletin işleyişini, uyumunu
hiçbir şey, hiç kimse bozmamalıdır. Bu durumda ayrımcılık, farklılık
benimsenemez. Farklı olana izin verilmez Platon’un devletinde. Platon’u,
Platoncu anlayışı bugünkü insanlık durumunun sorumlusu görmek abartılı
olmaz.

“Bu başıboş sanatı devletimizden atmakta haklıydık; aklın gereğine uymak


ödevimizdi”(35).

“İşin zevkinde olan benzetmeci şiir tutar da bize düzenli bir devlet içinde yeri
olduğunu ispat ederse kapılarımızı seve seve açarız ona. Şiirin ne hoş şey
olduğunu sen de bilirsin … şiir kendini haklı gösterebilirse bir kazanç olur
bizim için”(36).

Şiire, güldürüye, gülünce, eğlenceye yer yoktur onun anlayışında.

Önce tanrılar ve iyi insanlar:


“Bence de Homeros şairlerin en büyüğü, tragedya şairlerinin de başıdır, ama
bizim devletimize Tanrıları ve iyi insanları öven şiirlerden başkasını
sokmayacağımızı unutmazsın”(37).

“Tanrıları ve iyi insanları öven şiirler”e izin verilmesi, sorunu ister istemez
şiirin neliğinden çıkarır, şiirin konusuna getirir. Böyle olduğunda şiirin
heyecanlara seslenmesi, duyguları azdırması sorun olmaktan çıkar. Şiirin ne
yaptığına, yanlış olarak söz konusu ettiği yarar ölçütü de gözetilmez. Platon’un
istediği devlet anlayışıyla uyuşmuş, Platon’a, Platon’un tanrılarına, iyi
insanlarına (kahramanlarına) hizmet eden, boyun eğen, onları benimseyen
şairler hoş geldi safa geldi Platon için. Boyunduruğa alınmış bir şiirden yana
olanın demokratlığından, hoş görüsünden söz edilebilir mi?

Şiir ve felsefe/Platon’un ruhsalı:


Platon (İ.Ö 428/427-348/347) döneminde, (Devlet 380’de yazıldığına göre) şiir
sayılan trajedi, komedi en görkemli günlerini yaşamış (Aiskylos (525-456),
Sophokles (497/6-406/5), Euripides (480-406), Aristophanes (446-386 -farklı
rakamlar var 456 ve 380 gibi)). Dolayısıyla hem siyaset hem de edebiyat
alanında düşüştedir antik yunan. Platon, duyguları ve duyguları temsil eden
şiiri işte bu çözülmeden, görkemli günlerin sona ermesinden sorumlu tutuyor
sanki. Zirveleri yaşamış şairin kendini beğenmiş, baş eğmez tutumu ona
küstahça gelmiş olabilir. O kendi saldırısını haklı çıkarmak için isim vermeden
bir şairin filozoflara saldırısından, aşağılamasından söz eder.

“efendisine havlayan kancık köpek”, “budalaca gevezelik etmede herkesten


üstün kişi”, “Zeus’a kafa tutan bu bilgin kafalılar sürüsü”(38).

Bu noktada Sokrates ile Platon mutlaka karşılaştırılmalı. Platon’un Sokrates’ten


yana mı Sokrates’e karşı mı olduğu netleştirilmeli: Sokrates, boyun eğmeyen
aykırı kişiliktir. Bilgiden yanadır. Homeros’tan yana, şiirden yanadır.
Apolloncudur. Platon ise Zeus’çudur yani güçten yanadır, Homeros’a ve şiire
karşıdır. Bilginin güce hizmet etmesinden yanadır. Uyumlu vatandaşlar ister.

Platon’un şiirden benzetmeyi çıkarmak istemesi, şairi Devletine koşullu alması,


şiir çalışmaları da yapmış birinin, felsefi Anlatımında bolca benzetme ve imge
kullanması, Homeros hayranlığını ifade etmiş olması doyurulmamış şiir
yaratıcılığından, rekabet duygusundan, ya da bilmediğimiz yaşanmış ilişkilerin
etkisinin dışa vurumu olarak da düşünülebilir.

1d. Platon ve kutsal:


Din, Tanrı ve şeyin özü:
İYİLİK VE DOĞRULUK OLARAK DİN
Tanrının yaptığı, sedirin aslıdır, özüdür. Ve bu öz tektir. Platon özcüdür. Ve bir
şeye ait öz, onun için tektir. Eğer tanrı ayni şey için iki öz yapsaydı, bu kez
ikincisine, daha sonra üçüncüsüne yol açılacaktı. Ve böyle devam ederek öz
çoğalacaktı. Bu da Platon’un öz tasarımına uygun değildi. Burada Platon, bu
yapma, özellikle de öyle yapma konusunu, tanrının bilmesine, iradesine bağlar:
“Tanrı bunu biliyordu herhalde. Şu veya bu sedirin değil gerçek sedirin
yaratıcısı olmak istediği için bir tane yapmış asıl sediri, sedirin özünü”(39).

Tanrı, Tanrılar konusu.


Ya da tek tanrılı dinler çok tanrılı dinlerin mirasçısıdır:
Çok tanrılı inanışlar, hristiyanlığın resmi din olarak kabul edildiği günlerde bile
ateşli inanlarına sahipti. Ve geçiş dönemleri hep acımasızlıklarla, kıyımlarla
doludur. İnanç farklılıkları tarih içinde her zaman bir güç çatışmasına sahne
olmuştur. Güçsüz konumunda olanlar mazlumu oynamışlar, kendileri güç
haline geldiklerindeyse zalimleşmişlerdir. Yani “güç bende!” diye bağırmayan,
gücünü ölçülü kullanan, insana saygılı bir yönetim görülmemiştir.
Bir sindirme eylemi yaşanmıştır. Ve bu gidişle yalnızca teknolojik gelişmeye
bağlı uygarlık gelişmelerinde bu eylem, koşullar oluştukça yaşanagidecektir.
Ama her güçlü kendi haklılığı, kendi doğruluğu, kendi sözde hoş
görürlülüğünün propagandasını yapmaktan da geri kalmamıştır, kalmayacaktır.

Dil söz konusu olunca bir kavramla ilgili genel ve özel kullanımlar devrededir.
Kavramlarla ilgili iki konudan söz edilebilir: bir kavramı analitik ve sentetik
olarak görmek ve bir kavramın bağımsızlaşması ya da bölünmesi konusu.
Sorun etmeye çalıştığım konu şu: tek tanrılı dinlerde tanrı kavramı nasıl
oluşmuştur? Her hangi bir dine bağlı dinsel ya da düşünsel açıklamalarda
model olarak tertemiz kaynak ve sonradan bu kaynağın kirletilmişliği vardır.
Dolayısıyla kurulmaya çalışılan ütopya, kaynağa dönüş ütopyasıdır. İlk
biçim(ler) idealleştirilir. Burada ruhsal açıdan (zihin de dahil) öznel özlem
(nostalji) kavramı işletilebilir. Ve insanın farklı alan ve olgulardaki tutumu
belki bir ruhsal çözümlemeyle olgular arası koşutluklar, benzeştirmeler
işletilerek ana karnına dönüş özlemine bağlanabilir. Giderek de öznenin güven
duygusu sorununa. En tehlikeli insan da kendini, güven alanına, başka deyişle
kendi kutsalına, kendi benine saldırılmış hisseden insandır. (Eric Fromm da
“Yıkıcılığın Kökenleri”nde, “Kendini Savunan İnsan”da benzer şeyler mi
söylüyor?)

Mitolojik inanışlarda tanrı kavramı:


Mitolojik inanışlarda, çok tanrılılık söz konusu olduğu için her tanrının,
tanrıçanın ayrı ayrı adı var. Bunlar özel adlar. Ayrıca bunların genel bir adı söz
konusu. Bu ad doğaldır, dillere göre değişecektir. Bu durumda kavramla ilgili
genel olarak hem tekil hem de çoğul biçim olacaktır. Örnek ilah ve ilahlar. Özel
olarak da her bir ilahın adı. Örnek: Zeus, Apollon, Hera, Afrodit vb. Bunu dil
çeşitliliğiyle verirsek Latincede Deus, dei, Sokrates’e bağlanan Daimon,
daimonon; Yunancada teos, teoi. Fransızcada bugün hâlâ Deus’tan değişime
uğrayarak Fransızcalaşmış biçim olan “dieu” kullanılmaktadır. Yani terim
olarak tekil biçim tek tanrılı (?) bir din için çoğul biçim ise çok tanrılı dinlerin
tanrıları için kullanılmaktadır. Sonuç olarak terim temelinde tek tanrılı dinler
çok tanrılı dinlerin mirasında oturmaktadır. Tek tanrılı dinler terim yaratıcılığı
konusunu işletmiş görünmemektedir. Kavram konusunda ise gelip
dayanacağımız bir ortaklaşım söz konusu çok tanrılı dinler ile tek tanrılı dinler
arasında. Her iki inanış biçimi için adı ne olursa olsun tanrı; kutsal olandır,
yüce, olağanüstü güçtür, hem mevcut olanın hem öte dünyanın egemenidir,
sonsuz olandır, görünür olanı aşandır, kısaca fiziki olanı aşan metafizik olandır.
Bu bağlamda metafiziği, fizik dışında olan, fiziki olarak anlatılamayacak olan
olarak görmek gerek. Bir de şunu belirtmeliyim. Bilimsel yeniliklerle fiziğin
sınırları genişlemektedir. Böyle olunca daha önce metafizik olarak kabul
edilmiş şeyler artık metafizik olarak kabul edilemez.

Not: Terim konusuyla ilgili ayrıca burada özellikle “daimon”un hristiyanlık


sonrası “demon” (fr)’a , “şeytan”a, yani karşıtına dönüştürülmesi ilginçtir. Ayni
zamanda yine fransızcada yer gök karşıtlığının yerineli bir kullanımla
tanrısallaştırılarak kullanımına da dikkat etmek gerek. Gök= le ciel; gökler =
les cieux. Gök, çoğul olabilecek bir şey değildir doğal bakıldığında. Bu
sözcüğün fransızcadaki karşılığı da tanrılar mekanını, dolayısıyla tanrıları
imlemektedir. Şuna da dikkat çekmek isterim. Bilimsel açıklamalar dil
düzeyine ve anlatım düzeyine indirilemediği için ne yazık ki dil ve kültür
aracılığıyla toplumlar eski bilgi ve inanışların etkisini sürdürebilmektedirler.

Platon’da Metafizik:
Platon, “Devlet” adlı kitabında tanrıdan, ruhtan, Hades’ten, ödüllendirme ve
cezalandırmadan, öte yaşamdan, söz eder. Bunların tümü daha önceki
toplumlardan edinilmiş metafizik anlatım geleneğine bağlı bilgilerdir.

Platon’da Din:
Platon’da din sistemi, “site” yararına düzenin kurulması, sürdürülmesi için
aklın ve etik (Platon’un öngördüğü etik) olanın araçlığında status quo’nun,
Tanrı/kral yönetimimin sürdürülmesine hizmet eden davranışlar bütünüdür.
Yönetilenler sorgusuz bu düzene uymak durumunda olan uyruklardır. Akla ve
öngörülen etiğe uymayanlar her türlü cezayı hak edenlerdir.

Platon’da Tanrı:
Platon, Sokrates rolünün sesine sığınarak ideaları yapan bir tanrıdan söz eder.
Doğrusu bu, bugünün okuruna tanrıyla ilgili kendi kavramsalını işletme olanağı
verir. Ancak ayni metinde “Zeus için”, “Zeus’un başı için” kullanımları bizi
kendimize getirir. Platon, çok tanrılı bir inanış ortamının filozofudur. Onun
kavramsal evreni, çağdaş insanın kavramsallarıyla birebir çakışım içinde
değildir. Her ne kadar tek tanrılı dinler Platon’la sıkı biçimde ilintilendirilseler
de aralarında kavramsal farklılıklar vardır.

Platon’da Ruh:
Platon için hayvan ve insan, beden ve ruh olarak ayrımlanır (Bu bakış, tek
tanrılı dinlerin tümü tarafından sürdürülmüştür). İnsan ruhu sonsuzdur(40). O,
insan ruhunun sonsuz olduğunu benimsetmek için şöyle bir mantık izler.
Varlıkları sonlu kılan şey, onların hastalanmasına, giderek yok olmasına,
ölümüne yol açan kendi bedenselinin açmazlarıdır. Bunlar bedeni içten ve
dıştan etkileyen etmenlerdir. Ancak dış etmenin etkili olabilmesi için içte bir
yıkıma yol açması gerekir. İçten ve dıştan bir yıkıma yol açılamıyorsa
ölümsüzlük, sonsuzluk söz konusudur. “Ölümsüz olan, içinde kendisini
bozacak, dağıtıp, yok edebilecek hiçbir kötülüğün, illetin, ölçüsüzlüğün,
gevşekliğin, bilgisizliğin var olmaması, tutunamaması demektir”(41). “Bir şeyi
ne kendine özgü, ne de kendine yabancı hiçbir kötülük öldüremezse o hep var
kalacak demektir”(42). Bedenin böyle bir niteliği olmadığına göre beden sonlu
olandır. “Her varlığı yok eden içindeki kötülük, tabiatın ona kattığı illettir”(43).
Bu durumda insanın sonsuz olma şansı ancak ve ancak ruh ile olanaklı olabilir,
olabilirse. Genel olarak beden için olduğu gibi ruh için de “Dağıtan, yıkan
kötü; sağlamlaştıran da iyidir”(44). Böylece beden/ruh ikilisi yanı sıra iyi/kötü
ikilisi de kurulmuş oldu.

Ruhun gerçek özü:


Platon bize ruhun ne olduğunu anlatmaz. Anlatamaz. Biz onun yazdıklarından
bir şey çıkarmaya çalışalım. Platon’da ruhu anlamamız için iki kavram
önemlidir. Doğruluk ve kötülük. Dikkat edilirse bunlar birbirinin karşıtı iki
kavram değil. Hoş, doğru karşılığı olabilecek “eğri” (doğru olmayan)
kavramını da kullanır. Burada özellikle doğruluğun, kötülük karşısında
kullanılmış olmasında, onun için doğruluğun ayni zamanda iyilik demek
olduğunu, doğruluğun iyilikle birlikte olduğunu vurgulamak içindir. Bir
benzetmeyle anlamaya çalışırsak, onun için kötülük ruhun oksitlenmiş
biçimidir. Ona göre kötülükler ruhu görünmez hale getirir. Bizim gördüğümüz,
binlerce kötülüğün tanınmaz hale getirdiği böyle bir ruhtur. Ruhu görmek için
gerçek sevgisine bakmak gerek. Tanrılığa, ölümsüzlüğe, sonsuzluğa yakın
tarafıyla aradığı, ulaştığı şeyler nedir, ona bakacağız… o mutlu sayılan
yaşamaların, dünya nimetlerinin pürtüklerini, kalıntılarını bir silkeleyip atsın
üzerinden sen o zaman seyreyle ruhu (45).

Doğruluk kendiliğinden yalın ruh için en üstün iyiliktir (46).

Burada şu düşünülmeli, Platon’a göre ruh ölümsüz ya. Ve de onun mantığına


göre içten ve dıştan bozunmaz, etkilenmez olduğu için kalıcı, sonsuz değil
miydi? Böylesi etkiden uzak bir şey nasıl oluyor da kötülük (her neyse o?)
onun üstünü örtüp, kendi halinde yalınlığı içinde görünmez hale getirebiliyor
onu?

Tanrılar insanın doğrusunda eğrisinde aldanmazlar. Tanrılar aldanmazsa


doğruyu sever, eğriye kızarlar (47). Tanrıların insanın özünü, ruhunu görme,
okuma hassaları var. Ve bu özellik tüm tanrıların özelliği. Ve insan tanrıların
gözüne girmek, kendini sevdirmek için doğruluk ve iyilikten ayrılmamalı.

Tanrılar sevdikleri birine her şeyi bol bol vermezler mi (48)?

Bu noktada şunu sormak bir zorunluluk. Peki Platon’un tanrıları insana


modellik yapmak zorunda değil mi? Kendi aralarında her haltı yiyen tanrılar
insandan nasıl bir doğruluk, dürüstlük, iyilik bekleyebilirler ki? Daha en baştan
çocuklarını yiyen, sonra güzellik yarışması için birbirine giren, karısını, her
fırsatta aldatan Zeus, kocasını aldatan Afrodit. Onların insanca yaptıkları
rezaletler bitip tükenmez. O tanrılara kendimi sevdirebilmek için onlar gibi
yapmalı değil miyim?

Platon, beni tanrıya değil, tanrılara yaklaştırmaya çalışır. Kendimi onlara


yakınlaştırmam, onların gözüne girmem gerektiğini söyler. Ama şunu da
unutmaz. Beni umutvar etmeyi. Tanrılardan bir şey beklemeyi. İstendik
davranışlarımın karşılığını bilinmeyene havale etmeyi. Hem bu hayatta hem de
öte hayatta. Bir öte zamanda bir öte mekanda, tanrılar çoğul olduğu için
bilinmez bir varlıktan gelecektir “fayda”:

“Hayatında ve ölümünden sonra … doğruluğun faydasını görecektir çünkü


tanrılar doğru olmaya çalışan, elinden geldiği kadar iyi olarak tanrılara
yaklaşmak isteyen bir adamı yüz üstü bırakmazlar”(49).

“Giriştikleri her işi, insanlarla alışverişlerini, hayatlarını dürüstlükle sona


erdirir, er geç hayırla anılır, insanlardan iyilik görürler”(50).

Doğrular olgunluk çağlarına vardılar mı isterlerse devletin şerefli katlarına


çıkabilirler ... kötülere gelince… ihtiyarlıklarında kepaze olur, rahat yüzü
görmezler (51).

“Ruhun aslını da göz önünde tutarsak hayatların iyisiyle kötüsünü ayırt


edebiliriz. İyisi derken, başka her şeyi bir yana atıp, ruhu daha iyi edecek hayatı
anlarız”(52).

Burada yine ayni konuyu didikleyeceğim. Ruh ve aslı söz konusu edildiğine
göre ruhun bir de asıl olmayanı var demektir. Ruhun aslının ve asıl olmayanın
(belki görüntüsünün) neliği konusunda bilgi vermiyor Platon. Sıçrayıveriyor.
Sanki bize iyilik ve kötülük konusunda, doğruluk ve eğrilik konusunda yeterli
bilgi vermiş gibi. Evet bize öğütlediği şunlardı: devlete güven, düzenden yana
ol, tanrıların gözüne gir –burada tekrar tekrar kimilerinin ileri sürdüğü gibi tek
bir tanrının söz konusu olmadığının altı çiziyorum-, dürüst ilişkiler. Ve tek
tanrılı dinlerin felsefesi ile Platon felsefesi karşılaştırılmalı.

“Yaşarken de öldükten sonra da böyle bir seçmeden en fazla iyilik


göreceğimizi biliyoruz artık. Hades’in ülkesine giderken bu inanç çelik gibi
olmalı içimizde. Öyle olmalı ki orada para hırsı ve o cinsten kötülükler
gözümüzü kamaştırmasın. Zorbalık ve onlara benzer, onulmaz dertler belalarla
dolu hayatlara dört elle sarılmayalım. Orta hayatları seçelim daha çok; hem bu
hayatta hem sonrakilerde yukarı veya aşağı uçlardan kaçınalım; çünkü insanın
mutluluğu buna bağlıdır”(53).

İnanırsanız ki ruhumuz ölümsüzdür, her iyiliği her kötülüğü yapmak elindedir,


o zaman hep yukarılara götüren yolda yürürüz; nerede nasıl olursa olsun
doğruluktan bilgelikten ayrılmayız. Böylece hem kendimizle, hem de tanrılarla
barış içinde yaşarız; bununla da kalmaz er geç doğruluğun karşılıklarını da elde
ederiz (54).

Burada şunu düşünmeden edemiyorum. Bir vatandaş olarak tanrılar karşısında


bir insan (kul) olarak görevlerimi istendik davranışları, düşünsel edimleri
yaptığım takdirde bana Platon’un vaad ettiği hem bu hayatta hem de öte hayatta
ödül. Yani tek tanrılı dinlerde olduğu gibi değil. Zira bunun olanaksızlığı çabuk
anlaşılmıştır. Yöneticiler boyun eğme isterler ama boyun eğeni umursamazlar.
Yani düşünsel tasarım ile insani uygulayım buluşmaz. Tarihin hiçbir
döneminde de buluşmamıştır. Verilen sözle uygulayım farklı olmuştur. Adalet
ve hukuk, öngörüldüğü gibi gerçekleşebilseydi insanlar arası farklılıklar bu
kadar derin olmazdı. Hoş Platon zenginliği ve sağlığı da gezer dolaşır olarak
şeyleştiriyor, kişileştiriyor:

“İnsan hayatının başka yönlerine gelince, onlar karışıkmış birbirine, zenginlik,


fakirlik, hastalık, sağlık da bir şununla bir bununla biraradaymış”(55).

Ve Platon’da öte dünya:


Platon’un tek tanrıcı bir düşünce peşinde olduğunu, mistik ve metafizik bir
düşünür olmadığını ileri sürenler yukarıda anlatılanlara kayıtsız kalırlarsa bir de
ondaki öte dünya anlatımına baksınlar. Platon, Dante’nin İlahi
“Komedya”sından önce “Devlet”in son sayfalarında öte yaşamı anlatır.
İslamdaki “mizan” tasarımı nedeyse bin yıl öncesinden Platon’da
görülmektedir. Bunun Platona özgü bir tasarım olduğu bile söylenemez. Platon,
cennetlik cehennemlik ayrımı yerine “doğru adam”, “suçlu” ayrımı getirir. “İki
çift kapı varmış. Bir çift kapı yerde, bir çift kapı yukarıda, gökte, tam ötekilerin
karşısında. Bu çift kapıların ortasında yargıçlar oturuyormuş ... Yargıçlar,
doğrulara göğe çıkan dağdaki yolu gösteriyorlarmış, yargılarını bir yazıyla
önlerine asıp yolluyorlarmış. Suçluları soldan aşağı inen yola sokuyorlarmış,
onların bütün yaptıklarını da bir yaftayla sırtlarına asıyorlarmış ... Yerin
derinliklerinden çıkan perişan, bitkin, toz toprak içinde ruhlar geliyorlarmış,
öbüründense gökten inen pırıl pırıl ruhlar”(56).

“Ruhlar gelir gelmez Lakhesis’in önüne çıkmışlar…Önce bir rahip onları sıraya
dizmiş … sonra Lakhesis’in dizlerinden kura sayılarını ve hayat örneklerini
almış, yüksek bir kürsüye çıkıp bağırmış: Kader’in kızı bakire Lakhesis’in
buyruğunu dinleyin; değişken ruhlar! Yeniden ölümlü bir hayata doğacaksınız..
kader perinizi siz kendiniz seçeceksiniz ... kader perinizi siz kendiniz
seçeceksiniz … İyiliğe gelince onun sahibi yoktur; kim iyiliğe ne kadar verirse,
o kadar iyilikten payı olur. Herkes seçtiği hayattan kendi sorumludur”(57).

Bu noktada en azından Platon’a dayandırabileceğimiz öte yaşam anlayışı ile tek


tanrılı dinlerdeki öte yaşam anlayışı arasında önemli küçük bir ayrıntı var:
birinde hayvanlar da ruha sahip ve yinelenerek sonsuzlaşan ruhlar, diğerlerinde
ise sonsuzluğa geçiveren cennetlikler ile cezalarını çekecek de olsalar
sonsuzluk dünyasında ayni kalan insanlar sadece.

Platon bitirirken de vaatlere devam etmekten vaz geçmez. Burada benzetme


yapmıyorum: “Doğru adamın sağlığında tanrılardan ve insanlardan göreceği
iyilikler, alacağı armağanlar bunlardır, doğruluğun kendisinden gelecek
iyilikler de caba”(58).

Platon özgür düşünceden yana değildir:


Şairi, yönetsel sisteme hizmet etmediği için aforoz eden Platon; öne sürdüğü
biçimiyle akıldan, öne sürdüğü biçimiyle etikten yanadır. Ve gerek aklı gerek
etiği tanrının ve kralın hizmetinde olmaya bağlar. Evreni ikili kavramlarla
gördüğü için de kendine iyi, doğru, güzel gelenler konusunda dogmatiktir.
Göreliliğe açık değildir. Özgür düşünceye karşı olanın, dogmatik olanın;
demokratlığından, hoşgörüsünden söz edilemez. Kısaca Platon, Yunanistan’ın
düşüş döneminde, yeniden canlanma peşinde, çıkacak yol arayan bir düşünür
olarak görülmeli.

Sonsöz olarak Platon’un söylettiklerine bir bakalım. Söylettiklerine diyorum


zira kendi konuşmuyor, Sokrates’i Glaukon ile konuşturuyor. Tiyatro yapıyor.
Oynuyor, oynatıyor. Kişilerine roller veriyor. Gibi yapıyor. Eleştirdiği
benzetmeciliği gerçekleştiriyor. Yanlış örneklemeleri bir yana, eleştirdiği her
özellik kendisinde var. Bir de şunu söylemeliyiz. Kant’ın özellikle ayırmaya
çalıştığı doğruluk, kişilik, güzellik kavramları Platon’da henüz sentetik olarak
var.

Platon dualisttir
Platon mutlakçıdır
Platon her şeyi iyilik ve doğruluk olarak görür
Platon metafizikçidir
Platon kralcı ve tanrıcıdır
Platon özgürlük ve hoş görü karşıtıdır
Platon akılcıdır, duyguların dizginlenmesinden yanadır…

Platon’a karşı şunları söyleyeceğim: şiir, bir dil olarak aracıdan başka bir şey
değildir. Bir at gibi binicisine boyun eğer, ne denli vahşi olursa olsun. Bu
yüzden düşünsel kiplerden hiçbiri şiiri şiirlikten çıkarmaz. Şiirin seçiminde
alıcı beğenisi önemlidir. Evet, şiir; dogmatik düşünce ile de yazılabilir. Ama
gerçek şair; toplumsal etkiden kurtulma bilincinde olamasa da, kimliğinin
derinlerinde de olsa aykırılığın, uyuşmazlığın heyecanını duyar.

2.
DİN VE ŞİİR
Konu din ve şiir olunca, çeşitli yaklaşımlar söz konusu olabilir. Dini
metinlerde, ilk önce dinin kaynağı sayılan metinlerde şiir kavramına ya da bu
metinlerdeki şiirselliğe bakılabilir. Bu, her iki alanın kullandığı dilsel araçların
karşılaştırılmasıyla gerçekleştirilebilir. Kaynak bakımından, öznelerin duruşu
bakımından din şiir ilişkisi ele alınabilir. Şiir ve din etkisi, etkileme gücü
bakımdan incelenebilir.

DİNDE ŞİİR:
Her ne kadar böyle bir başlık çeşitli dinlerin şiire bakışını konu almayı
gerektirse de burada konuyu İslam diniyle sınırlandıracağımı en başta
belirtmiştim.

İSLAMDA ŞİİR:
İslam dininin temel kaynakları Kur’an ve hadislerdir. Bu nedenle bu
kaynaklarla yetinilecektir.

Kur’anda şiir:
Konuyla ilgili ilk bakılması gereken kaynak da Kur’andır. Şiir konusu
Kur’anda iki ayette geçer. Bu ayetlerde, şiire ve şairlere karşı olumlu bir ifade
yoktur. Birincisinde şairlere uyulmaması, onların sözlerine kulak asılmaması
öğütlenmektedir. İkincisinde Kur’anın şiir değil, bir öğüt, bir Kur’an olduğu
vurgulanmaktadır:
“Şairlere ise, haddi aşan azgınlar uyarlar. Görmez misin ki onlar, her vadide
şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler. Ancak iman edip
salih amel işleyen, Allah’ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra öçlerini
alanlar başka. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir”(59).
Hasan Basri Çantay, bu ayetler dışında “Şairler”(Şuara) suresinin Mekke’de,
bu ayetlerin ise Medine’de indiğini söyler. Ne var ki ayetlerin kesin olarak
tarihi belli değildir. Ve Çantay son ayetle müslüman şairlerin amaçlandığını
belirtir.

Bu ayette “ancak” ile başlayan ifadenin yorumları yoklanmalıdır. Burada dışta


tutulan müslüman şairler midir, yoksa azgınlar mı? Hadisler içinde şiirin haram
olduğunu bildiren bir hadis olduğuna göre buradaki ayrım müslüman olma
olmama ayrımıdır, şair olma olmama değil. Dolayısıyla Kur’anın şairlere bakışı
olumsuzdur.

“Şairler(e gelince), onlara da sapkın ve şaşkın kimseler tâbi olurlar. Onların


serseriyane, her vadide dolandıklarını ve yapmadıkları, yapamayacakları şeyleri
söylediklerini görmedin mi? Yalnız iman eden, iyi işler gören, Allah’ı çok anan
ve (hicvedilerek) zulme uğramalarından sonra İslâm’ı ve müslümanları
savunanlar müstesna...”(60).

“Biz o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz)


ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır”(61).

Bir metnin anlamının, hem kendi metin bağlamında, hem tarihi bağlamı içinde
değerlendirilmesi gerektiğinini unutmadan, herhangi bir yoruma gitmeden,
sadece “şairler“ ve “apaçık” sözcüklerinin altını çizmek ve bir de Kur’anın
yalnızca belli bir döneme seslenmediğini hatırlatmak isterim.

“Kuran üzerinde dakik bir çalışma yapmaya gerek kalmadan görülecektir ki


Allah’ın bizzat kendisi kimi mesajlarını şiirsel bir anlatımla vermiştir. Ayetler
bazen süre boyunca müthiş bir kafiye uyumuyla devam etmektedir. Her ne
kadar Kuran bir şiir kitabı değil, hatta şaşkın ve istikrarsız şairlerin kimi
vadilerin badirelerinde şaşkın gezmelerini tenkit etmekteyse de şiirin
dehşetengiz gücünü kullandığı apaçık ortadadır”(62).

Doğrusu bu değerlendirmeye katılmamak olanaksız. Hatta konu, “Kur’an ve


şiir” adlı; her türlü şiirsel ögeleri, şiirsel edimleri ele alan, gerek yedinci yüz yıl
arap şiiriyle, gerek sonraki dönem şiirleriyle yansız karşılaştırmalara dayalı
ayrı incelemeleri hak etmektedir.

Hadislerde şiir:
İslam dünyası, hadis konusunda hicri üçüncü yüzyılda (miladi 9. yüzyıl) altı
hadisçinin derlemiş oldukları hadis kitaplarını doğru, güvenilebilir (‘sahih’)
saymaktadır. Bunlar; Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn-
Mace’nin kitaplarıdır. Şiir konusunda da bu kitaplara başvurulmalıdır. Kur’an
ve hadislerde şiir ancak dine hizmet etmesi halinde kabul edilmektedir. Tıpkı
Platon’da olduğu gibi.

Şiire karşı:
Öncelikle olumsuz değerlendirmeleri sıralayalım:
“Şiir haramdır”(63).

"Resulullah buyurdular ki: ‘Sizden birinin içine onu bozacak irin dolması, şiir
dolmasından hayırlıdır"(64).

"Resulullah yürümekte iken karşısına şiir inşad eden (söyleyen), bir şâir çıktı.
Efendimiz: "Şeytanı tutun" veya "Şeytanı yakalayın" diye emretti”(65).

Şiirden yana:
Bu, şiire karşı olumsuz bakış Kur’andaki yargı ve değerlendirme ifadeleriyle
uyuşmaktadır. Büyük bir olasılıkla bu yaklaşımın, en az 13 mart 628 tarihli
Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonrasına (02 Mart 629) kadar sürdüğü
anlaşılıyor. Zira bu antlaşma ile müslümanların bir yıl sonra Kâbe’yi
ziyaretlerine izin veriliyordu. Aşağıdaki hadiste Ömer’in umre ziyareti (en
erken tarih bu anlaşmadan sonraki ilk Kâbe ziyareti (olabilir) sırasında
Kureyşlilere meydan okuyan, korku salmaya çalışan bir şiirin okunmasına bile
tepki vermesi, onun, şiirin hoş görülmemesi, yasaklanması konusundaki
bilgisini, buna inanmışlığını açığa vurmaktadır:

"Resülullah Umretu'l-kazâ sırasında Mekke'ye girdiği zaman şâir Abdullah


İbnu Ravâha, önünde yürüyor ve şu şiiri okuyordu:

"Ey kâfir çocukları (Resülullah'a) yol açın!


Bugün ona gelen vahiy adına, size,
Öyle bir vururuz ki, tepenizi yerinden uçurur,
Ve dostu dostuna unutturur."

Bunu gören Hz. Ömer: ‘Ey İbnu Ravâha! Sen Resülullah'ın önünde ve Allah'ın
Harem bölgesinde şiir mi okuyorsun?’ dedi. Ancak Resulullah: ‘Ey Ömer bırak
onu. Onun şiirleri, Mekkeli kâfirlere okdan daha çabuk tesir eder!’ diyerek
müdahale etti"(66).

Şiiri ve şairleri onaylayıcı öbür hadisler:


Mecaz kullanma:
"Resülullah'ın (kafilenin yürüyüş temposunu ezgileriyle) canlı tutan bir kölesi
vardı, adı Enceşe idi. Bu zat güzel sesli birisiydi. Resülullah ona: ‘Ey Enceşe
ağır ol! Şişeleri kırma -veya şişeleri sevkederken ağır ol- dedi. Şişe ile zayıf
kadınları kastediyordu’(67).

Şiir okuma:
Hz. Aişe, kendisinden, Resûlullah‘ın şiir okuyup okuadığı sorulduğunda şu
yanıtı verir: "Evet, İbnu Ravâha'nın şiirini terennüm eder ve şu mısraı okurdu:
"Kendisine azık vermediğin kimseler sana haber getirecek"(68).

Şiir dinleme:
"Ben, Resulullah’la yüz defadan fazla birlikte oturdum. Ashâbı ona şiirler
okuyor, cahiliye devriyle ilgili hadiseleri zikrediyorlardı. Resulullah da
sâkitâne (sessizce) onları dinlerdi. Bazan (anlatılanlara) onlarla birlikte
tebessüm buyurduğu olurdu"(69).

"Bir gün ben Resülullah'ın bineğinin arkasına binmiştim. Bir ara bana:
‘Hafızanda Ümeyye İbnu Ebi's-Salt'ın şiirinden birşeyler var mı?’ diye sordu.
Ben: ‘Evet!’ deyince: ‘Söyle!’ dedi. Ben kendisine bir beyt okudum. O yine:
‘Devam et!’ dedi. Ben bir beyt daha okudum. O yine, ‘Söyle!’ diye emretti.
Böylece kendisine yüz beyit okudum"(70).

Şiirin neliği ve amacı:


"Resulullah buyurdular ki: ’Şiirde hikmet vardır"(71).

"Resulullah'a bir bedevî geldi. (Dikkat çekici bir üslubla) konuşmaya başladı.
Efendimiz (a.v.): ‘Şurası muhakkak ki beyanda [belagat: söz söyleme sanatı]
sihir vardır, şurası da muhakkak ki şiirde de hikmetler vardır’ buyurdu"(72).

“Şiir de söz cümlesindendir. İyisi iyi bir söz gibi güzel, kötüsü de kötü bir söz
gibi çirkindir”(73).
"Resülullah buyurdular ki: "Bir şâirin söylediği en doğru söz Lebîd'in söylediği
şu sözdür: "Haberiniz olsun, Allah'tan başka her şey bâtıldır. Ümeyye İbnu
Ebi's-Salt müslüman olayazdı"(74)

Şiirle kendisini övmeye izin verdiğini bildiren hadisler:


"Resulullah, şâir Hassan İbnu Sâbit için mescide özel bir minber koymuştu.
Hassan, orada kurulup övgüler düzer [muhafara] ya da Resulullahı
düşmanlarına karşı savunurdu. Aleyhissalâtu vesselâm: ‘Allah (c.c.) Hassan'ı,
Resülullah'ı savunduğu ya da onun adına övgüler düzdüğü sürece Ruhü'l-
Kudüs'le desteklemektedir’ derdi”(75).

“Ebü Hüreyre, Efendimizin şu sözünü nakletmiştir:


"0 sizin bir kardeşinizdir, uygunsuz bir söz söylemez." (Râvilerden Zührî der
ki), "Resülullah, burada İbnu Ravâha'yı kastetmiştir. "(Abdullah İbnu Ravâha,
Efendimiz hakkında şu medhiyede (övgüde) bulunmuştur:
"Tan yeri ağarıp fecr-i sâdık yükseldiği sırada Resuülullah, bize Kitabını
okuyarak geldi. 0 bize körlükten (dalaletten) sonra hidayeti gösterdi.
Kalblerimiz onun söylediklerinin hak olduğuna inanmıştır. Kafirlere yatakları
ağırlık verirken, Resülümüz geceyi uyanık geçirir"(76).

"Resülullah'ın şöyle söylediğini işittim:


"Hassân onları -yani müşrikleri- hicvetti, hem şifa verdi, hem de şifa buldu."
Hassân buyurdu ki: "Sen Muhammed'i hicvettin, ben de onun adına cevap
veriyorum. Bu işimde Allah katında mükafaat vardır.

Sen Muhammed'i nezîh, müttakî,


ResüIullah vefakâr, ahlaklı olduğu halde hicvettin.
Sen O'na derik olmadığın halde O'nu hiciv mi ediyorsun?
İkinizden hangisi kötü ise iyi olana feda olsun.
Muhakkak ki, babam, babası ve ırzım,
Muhammed'in ırzını sizden korumak için muhâfızdır.
Kızcağızımı kaybedeyim, şayet siz atlarımızı
Kedâ'nın etrafını toz duman etmiş göremezsiniz.
O atlar, üzerinize gemlerini çekerek gelirken,
Sırtlarında ince mızraklar vardır.
Atlarımız pek hızlı koşarlarken,
Kadınlar başörtüleriyle tozlarını alırlar.
Şayet bizden yüz çevirirseniz umre yaparız, Fetih geldi mi; perde kalkar.
Aksi takdirde öyle bir günün kavgasını bekleyin ki,
O günde Allah dilediğini aziz kılacaktır.
Allah der ki: "Ben bir kul gönderdim,
O hakkı söyler, kendisinde hiçbir gizlilik yoktur."

Allah der ki: "Ben bir ordu hazırladım,


Bu ordum emeli cihad olan Ensardır."
Biz (Ensarîler)e her gün Kureyş'ten
Ya sövmek, ya kavga, ya da hiciv vardır
Öyle ise, sizden kim Resülullah'ı hicveder,
Veya över veya yardım ederse bizce birdir.
Allah'ın Resülü Cibril aramızdadır.
Ruhu'l-Kudüs'ün bir dengi yoktur"(77).

İnanmayanları şiirle yermeye izin verdiği bildirilen hadisler:


"Resülullah, Kureyza günü, (şâiri) Hassân İbnu Sâbit'e: "Müşrikleri hicvet, zîra
Cebrâil seninle beraberdir!" dedi"(78).
"Hassân İbnu Sâbit, (Mekkeli) müşrikleri hicvetmek için Hz. Peygamber'den
izin istedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Benim nesebimi nasıl hâriç tutacaksın?"
dedi. Hassân: "Senin (nesebini) sade yağdan kıl çeker gibi, onlardan çekip
çıkaracağım!" Cevabını verdi"(79).

"Resülullah buyurdular ki: "İftira yönüyle insanların en büyüğü, bir adamı


hicveden ve tümüyle bir kabileyi hicveden kimsedir. Keza, babasını inkâr edip
annesini zina ile itham eden kimsedir"(80).

Notlar:
(1) (http://www.wsu.edu/~dee/GREECE/SOCRATES.HTM).
(2) Platon; Devlet; çeviri: Sabahattin Eyüboğlu-M.Ali Cimcoz; Remzi
Kitabevi; 1995; (s: 8).
((3) Ak, (s: 8), (4) Ak; (s: 9), (5) Ak; (madde: 601d), (6) Ak; (596c), (7) Ak;
(595c), (8) Ak; (600e-601a), (9) Ak; (595a), (10) Ak; (595b), (11) Ak; (598a),
(12) Ak; (598b), (13) Ak; (602c-d), (14) Ak; (603c-d), (15) Ak; (601b), (16)
Ak; (602c), (17) Ak; (599c-e), (18) Ak; (600a-c), (19) Ak; (600d), (20) Ak; (s:
14), (21) Ak; (598e-599a), (22) Ak; (601a-b), (23) Ak; (602a), (24) Ak; (602b),
(25) Ak; (603b), (26) Ak; (604e), (27) Ak; (606d), (28) Ak; (605a-c), (29) Ak;
(608a), (30) Ak; (605c-e), (31) Ak; (606a), (32) Ak; (606c), (33) Ak; (605e)
(34) Ak; (602e-603a), (35) Ak; (607b), (36) Ak; (607c-d), (37) Ak; (607a), (38)
Ak; (607b-c), (39) Ak; (597d), (40) Ak; (608d), (41) Ak; (609c-d), (42) Ak;
(611a), (43) (609b), (44) Ak; (608d), (45) Ak; (611d-e ve 612a), (46) Ak;
(612b), (47) Ak; (612e), (48) Ak; (613a), (49) Ak; (613a), (50) Ak, (613c), (51)
Ak; (613d), (52) Ak; (618e), (53) Ak; (619a-b), (54) Ak; (621c-d), (55) Ak;
(618b), (56) Ak; (614c-d), (57) Ak; (617d-e), (58) Ak; (614a),
(59) Diyanet İşleri Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali; Şuara Suresi, (224-227.
ayetler)
(60) http://www.iskenderpasa.com/1063C36C-1ABB-4D98-82B3-
6BC894E76453.aspx
(61) Diyanet İşleri; Kur’an-I Kerim ve Türkçe Meali; Yasin Suresi, (69. ayet)
(http://www.diyanet.gov.tr/Kuran/ayet.asp?Kuran)
(62) Mehmet Meçin-Büşra Arslan; İslam ve şiir;
http://www.yukselenkocaeli.com/yazarlar/mehmet-mekin-mecin-/islam-ve-
siir.html
(63) Aktaran hadis kitapları: Müslim: 2255, 2259, İbni Mace: 3755, Ebu
Davud: 5009, Tirmizi: 3008)
(64) Rivayet eden: Ebu Hüreyre; Hadis kitapları: Buhârî, Müslim, Ebu Dâvud,
Tirmizî.
(65) Aktaran: El-Hudri; Derleyen: Müslim
(66) Aktaran: Hz. Enes. Derleyen hadis kitapları: Buhari, Müslim)
(67) Aktaran: Hz. Enes. Derleyenler: Buhârî, Müslim
(68) Aktaran:. Hadis kitabı: Tirmizî
(69) Aktaran: Câbir İbnu Semure. Derleyen: Tirmizî.
(70) Aktaran: Amr İbnu'ş-Şerrîd. Derleyen: Müslim
(71) Aktaran: Übey İbnu Ka'b. Derleyenler: Buhârî, Ebu Dâvud, Tirmizî, İbnu
Mâce.
(72) Aktaran: İbnu Abbâs. Derleyenler: Ebü Dâvud,
(73) Aktaran: Hz Ayşe’den, İbn-i Amr ve Ebu Ya’la. Derleyen: Buhari.
(74) Aktaran: Ebu Hüreyre. Derleyen: Buhârî, Müslim, Tirmizî)
(75) Rivayet eden: Hz. Aişe. Hadis kitapları: Buhârî, Ebü Dâvud, Tirmizî)
(76) Aktaran: Heysem İbnu Ebî Sinan. Derleyen: Buharî)
(77) Aktaran: Hz. Âişe. Derleyen: Müslim).
(78) Aktaran: Hz. Berâ. Derleyenler: Buhârî, Müslim).
(79) Aktaran: Hz. Aişe. Derleyen: Buhârî, Müslim. Müslim'in bir rivayetinde
şu da vardır: "(Hassân) dedi ki: "Şerefin en yükseği Âl-i Hâşim'den Bintu
Mahzumoğullarındandır. Senin baban ise köledir".
(80) Aktaran: Hz. Aişe. Kütüb-i Sitte Terc. c. 17, s. 487

*
Şiir ve İslam konusunda http://www.iskenderpasa.com/1063C36C-1ABB-
4D98-82B3-6BC894E76453.aspx adresinde şu bilgiler vardır:
1. “İslâm’ın zuhuru sıralarında Araplar arasında güzel söz ve şiir çok revaçta
idi. Onun son derece büyük bir propaganda gücü ve tesiri vardı. Şair ve
hatipler, muhitlerinden derin bir ilgi ve hürmet görmekteydiler. Yarımadanın
muhtelif yerlerinde kurulan panayırlara onlar da iştirak ederler ve büyük bir
dinleyici kitlesi bulurlardı. Cahiliye devrinde bazı kasidelerin altın ile yazılarak
Kâbe-i Şerîf’in duvarlarına asıldığı rivayet olunur ki bunlar el-Mu’allakatu’s-
seb’a diye meşhurdu”.
2. “Hz. Peygamber (as.), İslâm’ı her hususta olduğu gibi bu fena niyetli
şairlerden de korumak için ashabı şiire teşvik etmiştir. Müşriklerin hicivlerine
ve menfî şiirlerine nezih bir edâ taşımak, nesebe tecavüz etmemek kaydıyla
aynı ölçüde cevaplar verilmesi emredilmekteydi. Bu konuda hizmet görenlerin
en önde gelenleri ensardan Ka’b b. Mâlik, Abdullah b. Revâhâ ve Hazreç
kabilesinden meşhur Hassan b. Sâbit radıyallâhu anhüm idi. Kasidesi
muallâkalar arasında yer alan cahiliye şairi Zuheyr’in, yine şair olan oğlu Ka’b
radıyallâhu anh da Peygamberimiz’in (as.) emrinde bulunmaktaydı ki Onun,
Peygamber’i (as.) medih vadisinde söylediği ve “Bânet Su’âdu” diye başlayan
kasidesi, İslâm âleminde Kasîde-i Bürde diye nam almıştır”.
3. Mufassal tefsir kitaplarından çıkardığımız mâlumata göre İslâm nazarında,
Allahu Teâlâ’yı zikir, tevhid, O’na hamd u senâ, Hz. Peygamber’i, ashabını,
salih kişileri medih, taat ve ibadete, zühd ü takvaya teşvik, va’z u nasihat, güzel
huy ve edepleri neşir, hakîmâne ve güzel fikirleri beyan, müslümanları ve
İslâm’ı savunma vadisinde yazılan şiirler makbuldür. İslâm nazarında merdut
olan şiirler ise hiciv, ırz ve namusa tecavüz, nesebe ta’n, haram olan kadın,
içki, kumar, gibi şeyleri zikir, âşıkâne gazel boş ve mânasız mevzular, hakikati
ters gösterme, layık olmayanı medih, işine gelmeyeni zem ve insanlara ezâ
vadisinde söylenmiş olanlardır.