You are on page 1of 181

http://genclikcephesi.blogspot.

com
KAZAN TÖRENİ
Beşinci Basım

Kazan Töreni, Aziz Nesin'in


1957 yılında italya'da yapı­
lan Uluslararası Mizah Ya -
rışmasında birincilik alıp
ikinci kez ALTIN PALMİYE
kazanan kitabıdır.
Kazan Töreni bugüne dek
Türkiye'de 48 bin , yabancı
ülkelerdeyse 250 bin tiraj
yapmıştır.
İlk basımı 1957, ikinci
basımı yine 1957, üçüncü
basımı 1960, dördüncü b a ­
sımı 1967 yıllarında yapıl­
mış ve çoktanberi t ü k e n d i ­
ğinden aranmakta olan KA­
ZAN TÖRENİ'nin beşinci b a ­
sımını Tekin Yayınevi kı -
vançla sunar.

10 Lira

http://genclikcephesi.blogspot.com
AZİZ NESİN

KAZAN TÖRENİ

HİKÂYELER

Beşinci Basım

TEKİN YAYINEVİ
SUNA R

http://genclikcephesi.blogspot.com
Bu kitabın telif hakkı
NESİN VAKFInındır

Aziz Nesin, Türkiye'de ve


başka ülkelerde yayınlanacak
kitaplarının, sahnelenecek o-
yunlarının, filme alınacak e-
serlerinin telif haklarıyla, bü­
tün eserlerinin iç ve dış radyo
ve televizyonlarda temsil ve
yayınlarından elde edilecek te­
lif haklarını tümüyle NESİN
VAKFFna bağışlamıştır. NE­
SİN VAFFFnın amacı vakfın
yurduna her yıl alınacak dört
kimsesiz ve yoksul çocuğu, ilk­
okuldan başlatarak yüksek o-
kulu, meslek okulunu bitirin­
ceye yada bir meslek edinin
ceye dek, her türlü gereksi­
nimlerini sağlayarak barındır­
mak, yetiştirmektir. NESİN
VAKFFnın senedi gereğince,
bu vakfın amacına uygun ol­
mak koşuluyla, her dileyen
hertürlü yardım, katkı ve ba­
ğışta bulunabilir.
İsteyenlere Yayınevimiz Ne­
sin Vakfı broşürünü gönderir.

TEKİN YAYINEVİ
A n k a r a Caddesi. No: 51
İstanbul
Kapak : Erkal Yavi (San Grafik)

* Bu kitabın 1957 yılında birinci ba­


sımı yapıldı, (8000) tane basıldı.

e «Kazan Töreni» adlı hikâye, 1957


yılında İtalya'da yapılan Uluslara­
rası Mizah yarışmasında birincilik
alarak ALTIN PALMİYE kazandı.

s Birinci basımı kısa zamanda tüken­


diğinden, aynı yıl içinde (1957)
ikinci basımı yapıldı, (10.000) tane
basıldı.

m 1960 yılında üçüncü basımı yapıldı,


(8000) tane basıldı.

e 1967 yılında dördüncü basımı yapıl­


dı, (12.000) tane basıldı.

• Tekin Yayınevi, KAZAN TÖRENİ'-


nin beşinci basımını kıvançla su­
nar.
K A Z A N
T Ö R E N İ

Biri — B u y u r u n efendim, rica ederim, böyle


buyurun! Bizim gazetecilere k a r ş ı son derecede
şeyimiz vardır. Yaaa...
Başka biri — T e b r i k e d e r i m beyefendi.
İkincisi — T e ş e k k ü r ederim. A m a a n l a y a m a ­
dım,, neyi t e b r i k ediyorsunuz?
Başka biri — Yeni k a z a n ı n ı z ı . . .
— H a a a . . Evet, evet... K a z a n ı değil m i ? K a ­
z a m ı z o l m u y o r Beyefendi... K a z a n çok m ü h i m . . .
— Büfeye b u y u r s a n ı z a . . . B i r aperatif... Vali
bey de teşrif edecekler. Neredeyse, bir y e r d e n çı­
k a r gelirler.
Üçüncü — Zâtiâlinizle bir y e r d e n tanışıyoruz,
a m a nereden?
Başka üçüncü — S i m a n ı z bana da hiç ya­
b a n c ı gelmiyor. Sizi bir y e r d e n g ö z ü m ısırıyor. Du­
r u n b a k a y ı m , siz M e z b a h a y a yeni y a p ı l a n k a p ı n ı n
açılış t ö r e n i n e teşrif etmişmiydiniz?
— Maalesef... Efendim, t ö r e n l e r i a y n ı g ü n e
getiriyorlar, yetişemiyoruz. Bendeniz o gün, c a m
f a b r i k a s ı n a yeni bir b a c a ilâvesi dolayısiyle yapı­
lan törene gitmiştim.
— Ah beyefendi, b e n o t ö r e n e maalesef gele­
medim. A r k a d a ş l a r söylediler, bir Ç e r k e s t a v u ğ u

— 7 —

http://genclikcephesi.blogspot.com
varmış, a n l a t a a n l a t a bitiremediler. Efendim, i n ­
s a n h e r t a r a f a b i r d e n yetişemiyor.
— D u r u n , d u r u n . . . Sizi şimdi ç ı k a r d ı m , siz
Japonya'dan satın a l m a n geminin...
— T a m a m , g e m i n i n d â v e t i n e gelmiştim. B e n
d e sizi h a t ı r l a d ı m . H a t t â o g ü n h e p k r e m a l ı t u r t a
y i y o r d u n u z da, d i k k a t i m i çekmiştiniz.
— Evet, evet... Pek severim k r e m a l ı t u r t a y ı .
Efendim, d a h a evvel şeydeki ziyafette biraz fazlaca
k a ç ı r d ı ğ ı m d a n , o c a n ı m etlere el s ü r e m e d i m .
Daha başka biri — Bu k o y d u k l a r ı ne kaza-
nıymış?
Daha daha başka biri — Vallahi b i l m e m . . .
K a z a n işte... Ç a m a ş ı r k a z a n ı değil h e r h a l d e . . .
— Üzerinize afiyet, m i d e m d e n çok m u z t a r i -
bim. Hazımsızlık başladı...
— Bendeniz de öyleyim Beyefendi. Son z a m a n ­
l a r d a h e r k e s m i d e s i n d e n şikâyetçi. Sâri bir h a s t a ­
lık oldu. Ben y a n ı m d a k a r b o n a t t a ş ı y o r u m , ister­
seniz bir a v u ç vereyim, y u t u n .
— Ah, t e ş e k k ü r ederim. B u n d a n s o n r a öyle
yapmalı. B e n de y a n ı m d a b u l u n d u r a y ı m . Öö-Ööö...
— Yaradı beyefendi... G e ğ i r m e k iyidir.
— Öö - Ööööö - Ü ü ü ü ü . . . A m a n h i n d i kızart­
m a s ı pek nefis olmuş. B u y u r s a n ı z a ! . . .
— T e ş e k k ü r ederim, ben börekleri t e r c i h e d e ­
rim.
İçlerinden biri — Bu ş i ş m a n z a t k i m ?
İçlerinden öbürü •— Hangisi? Viski içen m i ?
— Hayır öbürü.
— H a n i m u z u ısırıyor, o m u ?
• — Öteki...

— 8 —
— S o ğ u k et yiyor h a n i ? . .
ı — O n u n a r k a s ı n d a , elini m a y o n e z l i levreğe
uzatmış...
—• H a a a . . . Bilmem, h e p g ö r ü r ü m a m a . . .
Bir adam — M a k s a t t ö r e n m ö r e n değil... Bü­
t ü n b u ziyafetler filân h e p g ö r ü ş m e m i z e vesile...
Adamın biri — Tabiî, o n a ne ş ü p h e . . . Bu zi­
yafetler de olmasa, görüşemiyeceğiz vallahi... Efen­
dim, eskiden, b e n d e n i z çocukken, p e d e r m e r h u m ,
bendenizi elimden t u t a r , h e r g ü n bir t e k k e y e gö­
t ü r ü r d ü . P a z a r t e s i l e r i Ü s k ü d a r ' d a b i r Rüfaî dergâ­
h ı n a giderdik. Salı g ü n l e r i K a s ı m p a ş a ' d a k i Nakş-i-
bendî tekkesine, ç a r ş a m b a l a r ı , Ç ü r ü k l ü k ' t e k i K a ­
diri tekkesine, Perşembeleri, Mevlânakapıdaki
Mevlevîhaneye... H e r Allanın g ü n ü bir t e k k e y e . . .
Evet, evet... Biz de öyle... O r a d a l o k m a ederdik.
G a n i g a n i yemekler... B a k ı r siniler dolar, d o l a r
boşalırdı.
— M a k s a t y e m e k değil, m u h a b b e t . . .
— E l b e t t e e e . . . Ciğerden a l m ı y o r s u n u z . . .
— Bendeniz d o l m a y a bayılırım d a . . . Güzel de
yapmışlar.
— B u r a s ı ne fabrikası beyefendi?
i— Vallahi iyice b i l e m i y o r u m a m a , galiba...
m a k i n e l e r e filân bakılırsa, bir m a k i n e fabrikası
olacak.
— M a ş a l l a h çok b ü y ü k bir f a b r i k a . . .
— Efendim, ne de olsa m e d e n i y e t ilerliyor t a ­
bii... Tavsiye ederim, u s k u m r u d o l m a l a r ı pek gü­
zel...
— Mersi. B u r a d a n çıkınca şeydeki t ö r e n e gi­
deceğim d e . . .

— 9 —
— O zamana kadar hazmolur beyefendi.
T ö r e n mi dediniz? B e n de geleyim b a r i . . .
— A a a a a . . . Tabiî... B u y u r u n . . .
— Efendim, i n s a n t a k i p edemiyor, bâzı t ö r e n ­
leri kaçırıyoruz ne de olsa ...
— Maalesef... Geçenlerde gazeteler, A m e r i k a
bize a t o m tesisatı verecekmiş diye yazdı. S a k ı n bu­
r a s ı yeni a t o m fabrikamız o l m a s ı n . . .
— Ş u r a d a k a z a n m a z a n diye lâf ediyorlar.
— K a z a n m a l ı , k a z a n m a l ı beyefendi, çalışıp
k a z a n m a k lâzım.
Bir insan — K u r d e l â kesilmiyecek m i ?
Başka bir insan — Vali Beyefendiyi bekliyor­
lar.
— Bu f a b r i k a n ı n sahibi k i m beyefendi?
— A m e r i k a l ı l a r ı n olacak...
— Hiç z a n n e t m e m . Amerikalılar böyle ziya­
fet miyafet vermezler a d a m a . . . F a b r i k a bizim ol­
m a s ı n a bizim ya, a c a b a Tekel İ d a r e s i n i n mi, S u l a r
İ d a r e s i n i n mi?
—. A m m a yaptınız. F a b r i k a d a su yapılır m ı ?
Ne fabrikası b u r a s ı ?
— K a z a n fabrikası...
— Öyleyse Tekelindir. H e r h a l d e r a k ı k a z a n ­
ları... Ş u a d a m ı h e r t ö r e n d e g ö r ü r ü m .
— Şu b a ş t a k i l e r kim?..
— Davetli m e b u s l a r . . . Y a r ı n şeydeki açılış
t ö r e n i n e gelmiyor m u s u n u z ?
— Tabiî... G i t m e s e m ayıp olur. B a d e m l e r ba­
yat, f a r k ı n d a mısınız?
Bir kişi — M e m l e k e t i n k a l k ı n m a s ı h e r şey­
d e n evvel f a b r i k a l a r a d a y a n ı r b i r a d e r . . .
İkinci biri — Keşke h e r g ü n b i r fabrika açıl­
sa... İ s t a k o z l a r pek güzelmiş...
—. Siz İstakozu, d ü n k ü t ö r e n d e verilen ziya­
fette yiyecektiniz. B u k ü ç ü k k i m ? M a h d u m m u ?
Allah bağışlasın.
— Cümleninkini...
— Al oğlum, b a k e l m a mı istersin, p o r t a k a l
m ı ? P a s t a m ı ? Al y a v r u m . . .
— Şişşşt!... Beyefendi geldi...
— K i m o?
—• B i l m e m . . . F a b r i k a n ı n sahibi galiba... Yok­
s a B a k a n mı?
— U m u m m ü d ü r o l m a s ı n . . . Şey... B e n d e n i z
zatiâlinizi b u k a d a r z a m a n d ı r t a n ı r ı m , h e r t ö r e n ­
de, her şölende b u l u ş u r u z da, s o r m a s ı ayıp olmasın
a m a , zâtıâlinizin n e i ş y a p t ı ğ ı m b i l m e m . . .
—. B e n d e n i z m i ? . . . Şey... Beyefendi açış n u t ­
k u n a başlıyor galiba...

— M u h t e r e m v a t a n d a ş l a r ! . . B u g ü n (çatal bı­
ç a k sesleri) açılış t ö r e n i n i y a p t ı ğ ı m ı z T e z g â h t a r a -
ğ a Elektrik s a n t r a l ı m ı z ı n d ö r d ü n c ü k a z a n ı n ı n ye­
r i n e k o n m a s ı m ü n a s e b e t i y l e , hepinizi t e b r i k ede­
r i m . Bu kazanı, A m e r i k a d a n h i ç b i r y a r d ı m gör­
m e d e n , kendi k e n d i m i z e yerine koyduk. M a c a r
millî t a k ı m ı n ı n 3 — 1 y e n e n azmimiz, enerjimiz,
h e y e c a n ı m ı z b u r a d a d a k e n d i n i göstermiş, k a z a n ı n
t a m ocağın ü s t ü n e k o n u l m a s ı n d a , ü ç Amerikalı
m ü t e h a s s ı s , iki m ü h e n d i s , d ö r t u s t a b a ş m d a n b a ş k a
hiçbir y a b a n c ı kuvvete l ü z u m gösterilmeksizin, ka-
zan-ı mezkûr, mahall-i m a h s u s u n a k e n d i kuvvetle­
rimiz t a r a f ı n d a n vazedilmiştir. Ancak k a z a n yerine

— 11 —
k o n u l d u k t a n sonra, içindeki s u y u n bir t ü r l ü kay­
n a m a d ı ğ ı n ı n sebebi araştırılınca, ocağın altı m e t r e
k a d a r k a z a n d a n geride kaldığı g ö r ü l m ü ş t ü r . K a z a n
ağır o l d u ğ u n d a n , a l t ı n a . ayrı bir ocak yapılması­
na t e k n i s y e n l e r l ü z u m görmüşlerdir. Bu k a z a n , Ya­
kın Doğu, O r t a Doğu ve B a l k a n l a r ı n en b ü y ü k ka­
zanıdır. Aynı z a m a n d a kalaylıdır ve bakırdır. Ka­
laylı ve b a k ı r o l m a k l a b e r a b e r yalnız iki y e r i n d e n
deliği olup, bu delikler, h i ç b i r A m e r i k a n y a r d ı m ı n a
l ü z u m g ö r ü l m e d e n k e n d i t a r a f ı m ı z d a n ü s t ü p ü , ec­
zalı p a m u k ve k a r a sakızla t ı k a n m ı ş t ı r . Delikler­
den a k a n s u l a r k a z a n ı n a l t ı n d a k i ocağı s ö n d ü r m e ­
yecek k a d a r cüz'i bir h a l e getirilmiştir. E ğ e r Terkos
suları kesilmemiş olsaydı, şimdi g ö z ü n ü z ü n ö n ü n ­
de tecrübesini yapardık.
Bu kazan, K a b a k ç ı M u s t a f a i s y a n ı n d a Yeni­
çerilerin kaldırdığı k a z a n olup, o r a d a n S a d r â z a m
K ı r k a y a k Halil P a ş a n ı n k o n a ğ ı n a g ö t ü r ü l m ü ş v e
b u k o n a k t a u z u n z a m a n a ş u r e k a z a n ı olarak, kul­
lanılmıştır. S o n r a d a n y a n d a n çarklı a r a b a vapu­
r u n u n k a z a n ı o l a r a k u z u n yıllar vazife g ö r m ü ş t ü r .
K a z a n ı n dokuz k u l p u vardır. Biz o n a yeni bir k u l p
u y d u r a r a k fabrikaya koyduk. B u k a z a n ı n . . .
Birisi — Birader, bu k a z a n u z u n s ü r e r b e n
gidiyorum.
Başka biri — Ben d e . . . Y a r ı n şeydeki t ö r e n d e
buluşalım,
— Olur, eyvallah...
— Güle güle...
— Bu k a z a n . . .

— 12 —
KEDİ
N E D E N
KAÇTI?

«Her şeyin, h e r işin bir n e d e n i vardır.»


Hayır, olmadı. B e n y a z ı m a d a h a b i r bilgiç
lâfla b a ş l ı y a c a k t ı m .
«Ne olursa olsun, i n s a n l a r r a h a t l a m a k zorun­
dadır.»
Doğrusu, b u d a olmadı. Bir i n s a n b ü y ü k lâf
edebilmek için, önce kendisi b ü y ü k a d a m olmalı­
dır. B u y ü z d e n k e n d i k e n d i m e h e p acır d u r u r u m .
H e r k o n u ş m a m ı n başında, bir k o c a m a n lâf, k i t a p ­
l a r a geçecek değerde bir b ü y ü k lâf e t t i ğ i m h a l d e ,
h i ç k i m s e n e b a n a , n e d e lâfıma m e t e l i k vermez.
Peki, b u b ü y ü k a d a m dedikleri n e l e r söylemişler
s a n k i . . . F a l a n b ü y ü k a d a m «yazın sıcak olur» de­
miş. Am'an ne espri, a m a n ne güzel söz... İ n s a n l a ­
r ı n yüzyıllar boyu a r a d ı ğ ı gerçeği üç kelimeyle
vermiş. B ü y ü k a d a m ı n ölürken, son sözü «Kapı­
y ı açın!» olsa, a r t ı k b u n d a n n e b ü y ü k gerçekler
çıkarılmaz. «Kapıyı açın!» dedi. Bu söz, b ü y ü k
a d a m ı n i n s a n l ı ğ a gösterdiği yoldur. «Kapıyı açın!»
n e d e m e k b u ? Bu, n e b ü y ü k lâftır. D ü ş ü n ü n bikez..
Bü iki kelimede yüklü, gizli a n l a m ı çözmek için
k i t a p l ı k l a r dolusu k i t a p yazılsa, yine az. Yâni diyor
ki... Ne diyor?
— Ey i n s a n l a r ! . . Eşek gibi a h ı r a k a p a n m a y ı n !
— 13 —
Ahırın k a p ı s ı n ı açın da içeriye bilim g ü n e ş i n i n
ışıkları dolsun.
Hayır, öyle demiyor. «Kapıyı açın, g ö r ü ş ü n ü z
de d ü n y a y a açılsın. H a p s o l d u ğ u n u z k e n d i zindanı-
n ı z t a n k u r t u l s u n . » İşin doğrusu, b ü y ü k a d a m d a
h e r a d a m gibi c a n çekişirken b u n a l m ı ş , nefes d a r ­
l ı ğ ı n d a n k u r t u l m a k için «Açın kapıyı!» demiş.
İşte bu.
Ölünce, ö b ü r d ü n y a y a gider gitmez, ilk işim
Goethe'yi bulup sormak:
— Sizi son nefsinizi v e r i r k e n «Perdeleri açın,
biraz d a h a , biraz d a h a ışık!» demişsiniz? Bu bü­
y ü k sözün a n l a m ı n e d i r ?
G o e t h e ' n i n gülerek şu karşılığı vereceğini bi­
liyorum.
— ı K i m ? B e n mi? Ben m i «biraz d a h a ışık...»
demişim? Gözlerimin feri s ö n ü y o r d u . Çevremdeki-
leri g ö r m e k için d e m i ş i m d i r herhalde...»

Yoldan geçiyordum. Bir evin k a p ı s ı n d a n , bir
kedi c a n acısiyle b a ğ ı r a r a k ö n ü m e sıçradı. S o n r a
alabildiğine k a ç t ı gitti. İ ş t e beni böyle d e r i n d e r i n
d ü ş ü n d ü r e n , 'bu kedi oldu. Kedi n e d e n böyle bağı­
r a r a k evden fırladı? «Her şeyin, h e r işin bir n e ­
deni vardır.» Kedi, n e d e n k a ç t ı ? İ ş t e size b u n u
açıklayacağım. Ama b i t ü r l ü a ç ı k l a m a y o l u n u bu­
l a m ı y o r u m . D e m o k r a t i k bir m e t o d l a a ş a ğ ı d a n yu­
k a r ı y a d o ğ r u m u a n l a t a y ı m , yoksa bizim D o ğ u ge­
leneğimize göre y u k a r ı d a n aşağı mı? Yâni kedi­
den B a k a n a m ı çıkayım, yoksa B a k a n d a n kediye
mi ineyim? Biz yine geleneklerimizden caymıya-
lım.
— 14 —
K e d i n i n d a y a k yemesi, yediği d a y a ğ ı n acısiyle
k a p ı d a n fırlaması olayı şöyle b a ş l a d ı :
B ü t ü n gazeteler, a m a h e p birden, bir B a k a n a
çok şiddetli saldırıya geçmişlerdi. B a k a n ı n b u n a
c a n ı çok sıkıldı. Ne y a p a c a ğ ı n ı bilmiyordu. Ne ya­
p a c a ğ ı n ı bilmediği ve c a n ı çok sıkıldığı z a m a n l a r
y a p t ı ğ ı gibi, M ü s t e ş a r ı n ı çağırdı. O n a bişey sordu.
M ü s t e ş a r , cevap verdi. B a ş k a bişey sordu. M ü s t e ­
ş a r o n u d a açıkladı.
Bakan, can sıkıntısından kurtulmak, rahat
e t m e k z o r u n d a y d ı . Ç ü n k ü «ne olursa olsun, i n s a n ­
l a r r a h a t l a m a k zorundadır.»
B a k a n , M ü s t e ş a r d a n b a ş k a bir şey d a h a sor­
du. M ü s t e ş a r o işi n a s ı l y a p t ı ğ ı n ı a n l a t t ı . Hayır, o
iş öyle y a p ı l m a y a c a k t ı . N e d e n öyle y a p m ı ş t ı Müs­
t e ş a r ? O l m a z öyle şey...! O l u r ! O l m a z ! Olur i ş t e !
O l m a z işte!
B a k a n , s o n u n d a bir püf n o k t a s ı b u l u n d u ğ u n a
sevinçli, M ü s t e ş a r a epeyce söylendi. Rahatladı.
E ğ e r içi r a h a t l a m a s a , o c a n sıkmtısiyle geceki
t o p l a n t ı y a gitseydi, ertesi g ü n dillerde dolaşan ba­
şarısını elde edemezdi.
«Ne olursa olsun, i n s a n l a r r a h a t l a m a k zorun­
dadır.» Müsteşar, n a s ı l r a h a t l ı y a c a k t ı ? İstifa mı
etsin? Hayır. Ne diye istifa edecekmiş? Genel Mü­
d ü r e , falan meseleyi sordu. Genel M ü d ü r f a l a n
meseleye cevap verdi. Genel M ü d ü r e filân meseleyi
sordu. Genel M ü d ü r , filân meseleye de cevap verdi.
P i ş m e k â n meselesi... O n a da cevap verdi. Verdi
a m a , o fişmekân mesele öyle o l m a y a c a k t ı ki... Ta­
m a m . S e k r e t e r i n i çağırdı:
— Yaz! dedi.-

— 15 —
M ü s t e ş a r söyledi, sekreteri yazdı. Ooooh!.. Ra­
h a t l a m ı ş t ı . E ğ e r içini dökmese p a t l ı y a c a k t ı Müs­
teşar. Evinin, ç o l u ğ u n u n , ç o c u ğ u n u r a h a t ı n ı , h u ­
zurunu kaçıracaktı.
İyi a m a , Genel M ü d ü r n e y a p s ı n şimdi? Müs­
t e ş a r ı n yazdıkları y e n i r y u t u l u r şey mi? Zile
hastı:
— M ü f e t t i ş Ali Beyi ç a ğ ı r ı n !
—. Ali Bey, on g ü n d ü r teftişte.
— Veli Beyi çağırın,
—• B a ş ü s t ü n e !
M ü f e t t i ş Veli Bey geldi.
— B u y u r u n Beyefendi!
— Şu şey işi ne oldu?
— Oldu Beyefendi!
— Ö b ü r iş?
— O da oldu.
— Nasıl oldu?
— Şöyle, şöyle, şöyle oldu efendim!
— Öyle o l m a y a c a k t ı ki... K i m dedi size şöyle
şöyle şöyle y a p ı n diye?.. Böyle, böyle, böyle ola­
caktı. Allah, Allah!..
G e n e l M ü d ü r söylendi, söylendi,... Oooh, d ü n ­
ya v a r m ı ş . İçini dökmese b o ğ u l a c a k t ı .
M ü f e t t i ş ne yapsın şimdi? Yâ sabır... Yâ sa­
bırla olmuyor.
— M ü d ü r Bey.
— Efendim!
— Nasıl efendim? B e n size bu s a b a h ne de­
dim?
— Bu s a b a h mı? Bir şey demediniz.
— Nasıl d e m e d i m ? Bişey dedim, ben size.

— 16 —
— Bu s a b a h ben sizi g ö r m e d i m ki...
— Öyleyse d ü n s a b a h demişimdir.
— D ü n siz r a h a t s ı z .
— Öyleyse önceki s a b a h . . .
— Evet, söylemiştiniz.;.
H a h , söylemişti işte... Ne söylemişti? Söyle­
m i ş t i de n e d e n y a p ı l m a m ı ş t ı peki? O l m a z böyle
şey... Anladınız mı, olmaz. İ s t e m e m , K a t i y e n ol­
maz!..
M ü d ü r ü n s u r a t ı asıldı. «Ne olursa olsun, in­
s a n l a r r a h a t l a m a k zorundadır.»
— Muavini çağırın bana...
— Başüstüne!
M ü d ü r m u a v i n i geldi. M ü d ü r s o r d u :
— D. cetveli yapıldı mı?
— Yapıldı efendim.
— T a m a m mı yapıldı?
— Evet, t a m a m .
— Liste eklendi mi?
— Eklendi!
S a n k i n e diye h e r şeyi d e t a s t a m a m yapar­
lardı?...
— Gönderildi mi?
— Gönderildi.
Biraz geciktirseler olmaz mı?
— Ne g ü n gönderildi?
— Dün.
— Neee? d ü n m ü ? Bu ne i h m â l , bu ne biçim
iş? Hiç kimse çalışmıyor. İş ç ı k a r m a l ı , iş... G ü n ü
g ü n ü n e iş i s t e r i m . . . Anladınız m ı ?
Ooooh... İ n s a n içini d ö k t ü m ü , n e k a d a r d a
rahatlıyor.

— 17 — F. : 2
M ü d ü r Muavini, kısım â m i r i n i n o d a s ı n a girdi.
B u r n u n d a n soluyordu:
— Bunlar ne?
— M u h a s e b e y e gönderilecek evrak.
— H ı h . . . T a m a m . Z a t e n siz...
M u a v i n Bey çıkınca, b a r u t kesilen Kısım
Âmiri, m a s a y a y u m r u ğ u n u i n d i r d i :
— Nerede H a s a n Bey?
— H a n g i H a s a n Bey? İ k i n c i k ı s ı m d a k i H a ­
s a n Bey mi, k a y ı t m e m u r u H a s a n Bey mi, e v r a k
k a l e m i n d e k i H a s a n Bey mi, yoksa t a h r i r a t t a k i
k â t i p H a s a n Bey m î ?
.— H a n g i s i olursa... şey... y â n i t a h r i r a t t a k i
k â t i p H a s a n Bey...
— Efendim, paydos zili ç a l d ı ğ ı n d a n g i t m i ş . . .
— Öyleyse sen gel b u r a y a !
>— B e n i m a d ı m Hüseyin.
— Hüseyin m ü s e y i n . . . B e n d i n l e m e m . B e n size
d i y o r u m ki...
O n d a k i k a k a d a r bağırdı, çağırdı. Ş a m a n d ı r a ­
ya y a n a ş t ı k t a n s o n r a i s t i m b ı r a k a n gemi gibi bo­
şaldı. R a h a t r a h a t d a i r e d e n çıktı.
M e m u r H ü s e y i n Bey, odacıya söylemediğini
b ı r a k m a d ı . B u c a m l a r ı n h a l i n e d i r be? Y a ş u t a ­
vandaki örümcek ağları?... Şu masaların tozu...
Yerlerin pisliği... İ s t e m e m böyle şey!... İ s t e m e m ! . . .
Anladın mı, işte o k a d a r . . .
H ü s e y i n Bey, k ı ş t a n çıkıp yaza girerken, sırtın­
d a n p a l t o s u n u a t m ı ş a d a m ı n hafifliğiyle, r a h a t l ı ­
ğıyla d a i r e d e n çıktı.
C a n ı b u r n u n a gelen odacı, k a v g a e t m e k için
kapıcıyı aradı, b u l a m a d ı . K a p ı c ı gitmişti. Ne y a p -

— 18 —
sın? «Her n e olursa olsun, i n s a n l a r r a h a t l a m a k :
zorundadır.»
T r a m v a y a bindi.
— Ayağıma b a s t ı n . Ö n ü n e b a k !
A d a m a l d ı r m a d ı . Biletçi geldi.
— Bilet!
ı — G ö r m ü y o r m u s u n kalabalığı. Bir elim a s ­
kıda, bir elim b a s k ı d a . . . C ü z d a n ç ı k a r mı şimdi?
—> N'apalımj?
— İ n e r k e n veririm.
—. O l u r mu öyle şey?
—- O l u r !
— Olmaz.
i— Bal gibi de olur.
— K o n t r o l gelir, dinler m i ? İn aşağı...
Bir p a t ı r d ı , bir g ü r ü l t ü . O d a c ı fırsat y a k a l a ­
mıştı.
— H a y sizin gibi biletçinin d e . . .
Son seferini y a p a n biletçi, evine döndü. K a r ı s ı
m u t f a k t a gülüyordu.
—• Ne g ü l ü y o r s u n u l a n ! İ n s a n kocasını...
Ver e t t i sopayı. S o n r a geçip sofraya, r a h a t b i r
yemek yedi.
Biletçinin karısı ağlıyordu. Ayağının a l t ı n d a
d o l a ş a n k e d i n i n s ı r t ı n a iki m a ş a indirdi. Kedi
c a n acısıyla k e n d i n i sokağa d a r a t t ı .
Biletçinin karısı, k o c a s ı n a sokuldu. Aşkın e n
iyisi, göz y a ş ı n d a n s o n r a gelendir. İkisi de r a h a t t ı . . .
«Her şeyin, h e r işin bir n e d e n i vardır.» E ğ e r
gazeteler B a k a n a saldırıya geçmeselerdi, şu k e d i
d u r u p d u r u r k e n böyle b a ğ ı r a b a ğ ı r a fırlar m ı y d ı ?
İ n s a n l a r r a h a t . . . Kedi ö n ü m d e n öyle bir k a ç ­
t ı ki, r a h a t l a m a k için o n u n n e y a p t ı ğ ı n ı göreme­
dim. — 19 —
H E M
ÇAL
H E M
O Y N A !

Ğ Z I N D A t e n e k e d e n megafon, bir a d a m ,
A pazar meydanında barbar bağırıyordu:
— B u g ü n . . . İ s t a n b u l d a n gelen... Meşhur...
Millî t i y a t o r a a a . . S a h a t . . dörtte... Çınar meyda­
n ı n d a . . . Allo! Allo... S a h a t d ö r t t e . . . Üç perdelik
g ü l ü n ç l ü k o m e d i . . . Ayriyeten üç p e r d e hisseli, kıs-
salı d ı r a m faaacası...
İki t i y a t r o ile bir c a n b a z m bir a r a d a b u r a y a
gelmeleri pek az görülen şeylerdendi. B u y ü z d e n
r a k i p t i y a t r o n u n reklâmcısı, ö b ü r ü n d e n d a h a bas­
k ı n ç ı k m a k için, iki u z u n s o p a n ı n ü s t ü n d e palya­
ço kılığında, m e y d a n ı n öbür b a ş ı n d a n b a ğ ı r ı y o r d u :
—• Allo... Allo!... M e m l e k e t i n . . . En n a m l ı , bü-
y ü ü k . . . millet t i y a t o r a s ı . . . On sekiz artizlik b ü y ü k
kadro... En büyük tiyatro kumpanyası... Hanede
Ayten Şakırses... Ayriyeten altı kişilik saz ve caz
t a k ı m ı . . . A l a t u r k a ve ilâveten a l a f r a n g a d a n s l a r . . .
R a k k a s e Celile Celâli... En m e ş h u r film yıldızımız
b a ğ y a a n Ece Yakar...
C a n b a z l a r da, bu iki t i y a t r o d a n aşağı k a l m a ­
m a k için, iki ç ı ğ ı r t k a n b i r d e n ç ı k a r m ı ş l a r d ı :
— Allo... Allo... M e m l e k e t i n en n a m l ı canbaz-
l a r ı n ı . . . İki c a n b a a a z bir ipte. B u g ü n c a n b a z h a n e -

— 20 —
ler kralı Ali Çolak ip ü s t ü n d e k u r b a n kesecek... İp
ü s t ü n d e psiklet yarışları... Ayriyeten...
Ortalık panayıra dönmüştü. Çadırların önün­
de t r a m b o n , b u ğ ü l ü ve davul, bir çarliston, bir İz­
m i r m a r ş ı n ı çalıyordu.
İki gezginci t i y a t r o ile c a n b a z h a n e , çok k ö t ü
bir z a m a n d a gelmişlerdi. Ç ü n k ü a y n ı g ü n , Millî
C e m a a t p a r t i s i n i n lideri de, üç kişilik y u r t gezisi
ekibiyle gelmiş b u l u n u y o r d u . B ü t ü n b u ç ı ğ ı r t k a n ­
lar, cazlar h e p b o ş u n a y d ı . Ne iki t i y a t r o , ne de
c a n b a z h a n e bir t e k bilet satabilmişti. T a a a a u z a k
köylerden gelenler m e y d a n ı d o l d u r m u ş l a r d ı a m a ,
hiçbiri n e tiyatroya, n e d e c a n b a z h a n e y e gitmiyor­
du. Millî C e m a a t p a r t i s i n i n lideri k o n u ş a c a k ol­
d u k t a n sonra, t i y a t r o y a , c a n b a z a k i m gider?

M e y d a n d a ç ı n a r ı n a l t ı n d a k i k a h v e d e şöyle ko­
nuşuyorlardı:
— A m a n m ğ , bi a ğ n a t i y o , bi a ğ n a t i y o . . . Bıldır
diğnedim, güle güle öleyazdım...
— Bu herif h e p i s ü n d e n b a s g m . Öteki p a r t i ­
lerin hiç biri b u n u n k a d a r g ü l d ü r e m i y o . . .
— Bizim Kel İ b r â â m ' m g a y n ı M a m u t , bi mek­
tup iletmiş, diyokine, b u r a y a geldi, güle güle öl­
d ü k . . . diyo... T ü m g a r ı milleti yirlere serildi diyo...
G ü l m e k t e n gasıkları gevşemiş. H ı d ı r m g a y n a n a s ı
a l t ı n a gaçırdı, diyo... Buradan oriya geliyo,
a m a n ı n ğ , g a ç ı r m a n , h e p t e n gidin, diğneyin, diyo...
Biz de köyden işi g ü c ü bıraktık, geldük.
— Herüf bi g o n u ş s u n , acep t i y a t r o gaç p a r a
ider?
— P a r a y n a n mı M u s t a v a e m m i ?

— 21 —
—• Yoh bee!.. Herüf sevabına g û l d ü r ü y o . . . fi
sebîlillâh...
•—• Pekiy, ne z o r u n a ? Heç bi c i h a r ı yok m u ?
— Milletin biraz y ü z ü g ü l s ü n deyi... Eyilik
ossun deyi... Bi ağnatiyo, töbeler ossun, bir ay yat,
gül!...
Millî C e m a a t p a r t i s i n i n gezisine k a t ı l a n l a r ­
d a n hiç biri o r t a d a g ö r ü n m ü y o r d u . Yalnız mey­
d a n ı polisler d o l d u r m u ş t u . Yaya polis, atlı polis,
motosikletli polis, motorlu, zırhlı, binmiş, bindi­
rilmiş polis... K o m ş u d ö r t ilin polisi b u r a y a dol­
muştu.
Biraz s o n r a ağızdan ağıza bir h a b e r yayıldı:
— M e y d a n d a söyletmiyeceklermiş...
— Acep n e d e n ki?...
— Yasah...
— Neden yasah?..
— Besbelli bu tiyatoracılar, işimize keset vu-
ruyo deyi h ö k û m a t a ş i k â y e t t e b u l u n d u l a r . Hökû-
m a t da, m a d e m t i y a t o r a c ı gısmısı ç a d ı r d a n u m r o
yapıyor, b u n l a r da gapalı yerde n u m r o y a p s ı n di-
y e r e k t e n bi g a n u n çıkardı.
— Sincik n'olacak?
— S i n a m a d a y m ı ş . . . D ü z d a b a n Irıza'nm sina-
masmda...
Biraz s o n r a yeni bir h a b e r çıktı: D ü z t a b a n
Rıza s i n e m a s ı n ı v e r m i y o r m u ş . . .
— B e n h o k û m e t işinden g o r h a r ı m diyesiymiş.
Neme gerek diyomuş, elektriğimi bozarlar, bi zor
çıkarırlar. Virmem d i y o r m u ş . . .
— Sincik n'olacak?
— Kör Yusuf'un l o g a n t a s m a ! . .
— 22 —
L o k a n t a n ı n önü tıklım tıklım dolmuştu. Ama
k a p ı d a k i polisler, yalnız p a r t i l i o l a n l a r ı içeri so­
kuyor, o p a r t i d e n o l m ı y a n l a r ı l o k a n t a y a b ı r a k m ı ­
yordu.
K a p ı d a birikenler k o n u ş u y o r l a r d ı :
— Len İsmiyl, b e n s a n a bu p a r t i y e girek
d i m e d i m miydi? Şimcik b e d a v a d a n diğniyecekdik.
Ne bilet var, ne bişey... Sincik t i y a t r o y a gayme-
yi bayıl, a n l ı n b a ş ı n a gelsin.
— C a n ı m İr eşit Dayı, p a n g a d a n gredo a l m a h -
iık için ö b ü r ü s ü n e girdik.
— İ k i p a r t i y e b i r d e n girilmiyo m u ?
— Get işine!...
— Sincik bu p a r t i y e gaydımızı y a p t ı r s a k , içeri
gomazlar mı?
— Pulise s o r ! . . .
— Ben p u l i s n e n g o n u ş m a m . Sen sor!
Kapıdan parti kimliklerine bakılıp içeri gi­
renlere, P a r t i n i n İ l i d a r e h e y e t i n d e n biri ş u n l a r ı
t e n b i h ediyordu:
— Alkış y o h ! . . . G ü l m e k y o h ! . . . B a ğ ı r ı p çağır­
m a k y o h ! . . . Heç bi şiy y o h ! . . .
— M e v t a gibi d u r a c a k mıyız?
—• Ben bu p a r t i y e g i r m e m H a c ı e m m i , gül­
m e k o l m a d ı h t a n kelli... P a r t i y e gireceğime, tiya-
t o r a y a giderim. Yörü, t i y a t o r a y a ! P a r a l a r benden...
— Len, bu g a f a y l a n t i y a t o r a y a gidili mi? İl­
k i n ş o r d a n bi şişe i m a m s u y u al da içek, gafaları
d u t u p öyle girek.
L o k a n t a doldu. L o k a n t a n ı n b ü t ü n pencereleri
k a l ı n bezlerle ö r t ü l d ü . İ k i polis m e m u r u pencere­
l e r d e n içerisinin görüleceği delik kalıp k a l m a d ı ğ ı -

— 23 —
m denetledi. K a r a n l ı k olduğu için, l â m b a l a r ya­
kıldı. H a v a çok sıcaktı. İçerdekiler b u r a m b u r a m
terlemeye başladılar.
O r t a d a yüksek bir yere m a s a , üzerine bir s ü r ü
plâkla, bir de g r a m a f o n k o n u l d u . Millî C e m a a t p a r ­
tisinin lideri m a s a n ı n a r k a s ı n a geçti.
— V a t a n d a ş l a r ! dedi, biliyorsunuz, son ç ı k a n
k a n u n l a r d a n s o n r a k o n u ş m a k , n u t u k v e r m e k çok
tehlikeli bir d u r u m aldı. Biz polisi, savcıları, m a h ­
kemeleri m e ş g u l e t m e m e k , k e n d i başımızı da be­
lâya s o k m a m a k için, bu çareye baş v u r d u k . Bu­
r a d a b e n i m eskiden söylediğim ve içinde h i ç b i r
suç o l m a y a n p l â k l a r var. Sesimi ve sözlerimi bu
p l â k l a r d a n dinleyeceksiniz.
Ş u n u da söylemeyi bir borç ve vazife bilirim
ki, b a ş k a yerlerde, bizi y o l u m u z d a n alıkoymak,
geç b ı r a k m a k için t r e n l e r i geciktirdiler. Bazı yer­
lerde suyu, bazı yerlerde elektriği kestiler. B u r a d a
hiç bir zorlukla k a r ş ı l a ş m a d ı k . Gerek idarecilere,
gerek polise h u z u r u n u z d a t e ş e k k ü r ederim. Şimdi
n u t u k p l â k l a r ı m ı dinleyeceksiniz.
S a l o n u n gerisinde o t u r a n iki polis, bıyık al­
t ı n d a n kıskıs g ü l ü y o r d u .
P a r t i lideri e n ü s t t e k i plâğı g r a m o f o n a koydu.
Bir p a r t i l i g r a m o f o n iğnesini değiştirdi, kolu çe­
virdi. S a l o n d a çıt yoktu.
A r k a d a k i iki polis h â l â kıskıs g ü l ü y o r d u .
İlk p l â k d ö n m e y e başladı.
«—Sayın v a t a n d a ş l a r ! P a r t i m i z p r e n s i p iti­
bariyle, iki meclisi k a b u l e t m i ş olup, Anayasa
mahkemesinin kurulmasını da programına almış­
tır.»

— 24 —
Sıcaktan, h a v a s ı z l ı k t a n içerdekilere ağırlık
basmıştı. K i m i t e r i n i siliyor, kimisi de u y u k l u y o r ­
du. İkinci p l â k g r a m a f o n a k o n d u . A r k a d a iki polis
kıskıs g ü l ü y o r d u . İkinci p l â k ç a l m a y a b a ş l a d ı :
«Eeeeminem E m i n e m . . .
Çakır E m i n e m ! . . .
Göbeğinin a l t ı
Çukur Eminem!...»
Partilileri bir telâş aldı. Lider ve çevresindeki­
ler g r a m o f o n a k o ş t u l a r .
— K a l d ı r ı n o plâğı...
— K i m koydu o n u ? . . .
—• Birisi p l â k l a r ı k a r ı ş t ı r m ı ş .
U y u k l a y a n l a r u y a n m ı ş , köylüler c a n l a n m ı ş t ı .
Yer yer:
— Kaldırmayın!
— Bırakın çalsın!...
— Emineyi isteriz!...
—. Çakır E m i n e e e e ! . . .
Sesleri yükseliyordu. Ü ç ü n c ü plâğı k o y d u l a r :
— Aziz v a t a n d a ş l a r ! . . . Bir m e m l e k e t t e siyasî
h ü r r i y e t o l m a y ı n c a hiçbişey olmaz...
Bu p l â ğ ı n sonu şöyle b i t i y o r d u :
— Biz i k t i d a r a geçince ş u n l a r ı y a p a c a ğ ı z . . .
Dördüncü plâk kondu:
«Sepetçioğluuuu, bir a n a n ı n k u z u s u . . .
D a h da da d a y d a y a . . . D a y da di di di dîîîî
daaay!...»
G e n ç l e r ceketleri ç ı k a r ı p o r t a y a çıkmışlar,
o y n a m a y a başlamışlardı. İ h t i y a r l a r elleriyle, ayak-
lariyle t e m p o t u t u y o r l a r d ı .
P l â k bitince o y u n d u r d u . Yeni p l â k b a ş l a d ı :

— 25 —
—• H â k i m t e m i n a t ı . . . Üniversite m u h t a r i y e t i . . .
Bağımsız m a h k e m e . H e r v a t a n d a ş a bir ev...
«Çadırımın ü s t ü n e . . .
Şıp dedi d a m l a d ı . . .
Veresiye vere vere
K a l m a d ı kalmadı...»
Bu sefer ihtiyarı, genci o r t a y a döküldü. H e p
birden coşmuşlardı.
N u t u k p l â k l a r ı bir çalgı, bir şarkıyla d e v a m et­
ti. S o n u n d a p a r t i lideri,
— V a t a n d a ş l a r ! . . . dedi. İ ş i n ciddiyeti kaçtı,
s u l u l u ğ u çıktı. G ö r ü y o r s u n u z ya, bir sabotajla
karşı karşıyayız. P l â k l a r ı m ı z ı n a r a s ı n a o y u n h a ­
vaları k a r ı ş t ı r m ı ş l a r . Böyle d e m o k r a s i o l m a z !
Toplantı dağılırken gençler h â l â oynuyor,
yaşlılar g ü l ü y o r d u . B u y ü z d e n pekçok kişi Millî Ce­
m a a t p a r t i s i n e girdi. Köylüler,
— D ü ğ ü n d e r n e k c a n ı m , bir çengisi eğsük-
d ü . . . diyorlardı.

- 26
D O L M U Ş U N
K A P I S I

Şoför,
—• K u r t u l u ş ! d e r demez, a r a b a n ı n k a p ı s ı n a
s a l d ı r d ı m . N e y a p t ı m s a kapıyı b i t ü r l ü a ç a m a m .
K a p ı n ı n k u l p u dönmez. Şoför i ç e r d e n bağırıyor:
—• Sola kıvır!
Sola kıvırıyorum k ı v ı r m a s ı n a a m a , k u l p kıv­
rılmıyor. Şoför bağırıyor:
— Sola beyim sola!... Allah Allah, askerlik
yapmadın mı yahu?...
S o l u m u , sağımı m ı ş a ş ı r d ı m ? D o l m u ş u n ar­
k a s ı n a b a ş k a a r a b a l a r , otobüsler, k a m y o n l a r yığıl­
dı. Trafik m e m u r u , fııırt f m r t d ü d ü k ö t t ü r ü y o r .
— Sola kıvır b e !
— Kıvrılmıyor k a r d e ş i m .
Şoför uzanıyor, kapıyı açıyor, içeri giriyorum.
D o l m u ş y ü r ü y o r a m a , şoförün de çenesi açıldı:
— Ne a d a m l a r v a r be d ü n y a d a ? . . . T ü h Al­
l a h k a h r e t s i n . . . Y a h u s a ğ ı n ı s o l u n u d a h a öğren-
m e m i ş l a r be!
Ş o f ö r ü n çenesi k a p a n m ı y o r b i t ü r l ü :
— H e r yolcuya t e k e r t e k e r a n l a t . K a p ı bu ya­
h u . . . Sola çevir, t a k açılır...
K e n d i m i övmek gibi olmasın, bir iyi h u y u m
vardır, haksız o l d u ğ u m z a m a n k a r ş ı m d a k i n e der­
se desin, hiç sesimi ç ı k a r m a m .
Şoför, hızını a l a m a m ı ş , b o y u n a dırdır ediyor:

— 27 —
— Bir k a p ı a ç m a s ı n ı ö ğ r e n m e y e n i n s a n bu
d ü n y a d a n e diye y a ş a r b i l m e m ki...
U t a n c ı m d a n r e n k t e n r e n g e giriyorum. N e de­
s e a d a m haklı. B u sefer yolcular d a şoförü t u t u p
o n a h a k veriyorlar.
Bir ş i ş m a n a d a m ,
—. Efendim, dikkatsizlik... diyor, dikkatsiz in­
sanlar.
Bir şoför, bir o ş i ş m a n a d a m söylüyor:
— Bayım, vallahi b ı k t ı m a r t ı k . . . Bu a d a m l a r a
a r a b a kapısı a ç m a s ı n ı ö ğ r e t m e k için bir k u r s a ç ­
malı...
— Yok kardeşim, yok... M e d e n i y e t i n m e k t e b i
yoktur. İ n s a n ı n kendisinde olmazsa n e yapsan
boş...
Eminönü iıde şişman a d a m arabadan inmek
istiyor. İstiyor a m a , b i t ü r l ü kapıyı açamıyor. Şo­
för, bu sefer o n a bağırıyor:
—> Bayın, sağa çevir k u l p u . . .
— Çevrilmiyor k a r d e ş i m .
— Sola çeviriyorsun b a y ı m . . . Y a h u bu c e n a ­
bet, d ı ş a r d a n sola, içerden s a ğ a çevrilecek...
—> K a r d e ş i m , ne sola dönüyor, ne sağa... K ı ­
p ı r d a m ı y o r körolası...
Bir hayli çekişiyorlar. Sihirli define kapısı gi­
bi, k a p ı b i t ü r l ü açılmıyor.
Şoför u z a n ı p kapıyı açıyor. Ş i ş m a n a d a m k e n ­
dini zor dışarı atıyor. B ü s b ü t ü n kızan şoför söyle­
nip d u r u y o r . Neredeyse küfüre başlayacak. Heri­
fin pis a ğ z ı n a d a y a n ı l ı r gibi değil. K u r t u l u ş ' a git­
m e k t e n vaz g e ç t i m a m a , y a kapıyı a ç a m a z s a m di­
ye k o r k u m d a n inemiyorum.
— 28 —
— O d u n oğlu o d u n l a r . . . Y a r m a l a r ! . . .
— Bay şoför, b e n b u r a d a ineceğim.
K a p ı n ı n k u l p u n a y a p ı ş t ı m . Açabilmek için a z
ö n c e şoföre öyle d i k k a t e t m i ş t i m ki... S a ğ a çeviri­
y o r u m . Ooooh, çok şükür, d ı ş a r d a y ı m . B a ş k a bir
a r a b a bekliyorum..
—• K u r t u l u ş ?
— Evet...
Araba ö n ü m d e . Şoför p a y l a m a s ı n diye, az ön­
ce ö ğ r e n d i ğ i m gibi, k a p ı n ı n k u l p u n u sola çeviriyo­
r u m , olmuyor. S a ğ a çeviriyorum, olmuyor. Bir da­
ha zorluyorum, bir d a h a , öyle ki elime k a n Oturu­
yor. ,. ;
Şoför bağırıyor:
— Yukarı kaldır y a h u , y u k a r ı . . .
Yukarı k a l d ı r ı n c a kulpu, k a p ı açılıyor. Şimdi
bu şoför b a ş l a d ı :
— B u r a d a n b a ş k a İ s t a n b u l yok...
Y o l c u l a r d a n biri şoföre h a k veriyor:
— Boşu b o ş u n a k a l d ı r ı m çiğniyorlar.
— Artık bir t a k s i kapısı a ç a m ı y a n da i n s a n ı m
diye y a ş a m a m a l ı d ü n y a d a . . .
Bu ağır sözlere nasıl d a y a n ı l ı r ? Şoför de, yol­
c u l a r d a h e p beni haksız çıkarıyorlar.
K a r a k ö y ' d e bir yolcu i n m e k istiyor. A m a ka­
pı açılmaz. Şoför,
— Y u k a r ı k a l d ı r ! diye b a r b a r bağırıyor.
Yolcu,
— K a l k m ı y o r ! diye bağırıyor.
— Asıl b e !
— Asılıyorum, kalkmıyor.
Şoför kapıyı açıyor, a d a m ç ı k a r çıkmaz, n e

— 29 —
olur n e olmaz b e n d e kapıyı a ç a m a m diye dışarı
a t ı y o r u m k e n d i m i . Şimdi K a r a k ö y ' d e y i m . Zarzor
bir a r a b a b u l u y o r u m . K a p ı n ı n k u l p u n u sola çevi­
r i y o r u m , o l m u y o r ; s a ğ a çevir, olmuyor; y u k a r ı ,
a-ah, aşağı, ı-ıh... Bre a m a n . Şoförden p a p a r a y ı
yiyeceğim sağlam, asılıp d u r u y o r u m . K u l p u d ö r t
yöne çeviriyorum, b a n a m ı s ı n demiyor.
— İt be i t ! . . .
Şoföre s o r u y o r u m :
— Nereye iteyim?
— Nereye itilir y a h u ? . . . İ t ! . . . İ t m e s i n i de mi
bilmiyorsun... İçeri d o ğ r u i t !
Hiç böyle içeri d o ğ r u itilip de açılan k a p ı gör­
medim.
— Kapıyı i t m e b e ! K u l p u it!..
Hele ş ü k ü r k a p ı açılıyor. Şoför d u r u r m u ?
— H e r m ü ş t e r i y e t e k e r t e k e r öğret...
Bir yolcu,
— K a z gibi a d a m l a r ! diyor.
B u n u söyleyen yolcu k a p ı n ı n y a n ı n d a o t u r u ­
yor. Şoför onu,
— K a p ı a ç ı k ! diye tersliyor.
A d a m kapıyı açıp k ü t diye kapıyor.
— Olmadı!... Kapanmadı.
A d a m bir d a h a deniyor, yine k a p a n m ı y o r .
— Kapanmadı!
Y a n ı n d a k i yolcu,
— Hızlı çek! diyor.
Çat!... Pat!... Küt!...
Şoför,
— Yavaş y a h u , diyor yavaş b e ! . . . Alt t a r a f ı
yirmi beş k u r u ş vereceksiniz b e ! . . .

— 30 —
Şoför u z a n ı p kapıyor kapıyı a m a çenesini
açıyor:
— H a f t a d a bir k a p ı t a m i r i . K a z a n k a z a n k a p ı
t a m i r i n e ver. İş mi bu y â n i . . . Sizin evinizde k a p ı
yok m u ? S a a t gibi k a p ı bu, yavaşça t ı k diye ka­
patacaksın.
Bir yolcu G a l a t a s a r a y ' d a i n m e k istiyor. Yine
kapı açılmaz. Bir p a t ı r t ı , k ı y a m e t , sağa, sola, yu­
karı, aşağı... S o n u n d a k a p ı açılıyor. Y o l c u n u n ar­
k a s ı n d a n k e n d i m i s o k a ğ a fırlatıyorum.
— Kurtuluş?
—. Evet, b u y u r u n !
Buyurması kolay a m a , nasıl buyuracaksın?
K a p ı n ı n k u l p u n a yapışıyorum. Y u k a r ı k a l d ı r kalk­
maz, aşağı i n d i r inmez, s a ğ a sola dönmez, it itil­
mez... T ü h Allah k a h r e t s i n . . . B ü t ü n kuvvetimi de­
n i y o r u m . Koca Yusuf p e h l i v a n k a l k s a m e z a r d a n
b u kapıyı a ç a m a z .
— K e n d i n e çek!
B u k a p ı d a k e n d i n e çekilince açılırmış. K a ç
p a r a eder, b a y şoför başlıyor söylenmeye... Ama
yooo, b u k a d a r ı n a d a y a n a r h a m a r t ı k .
— ı Birader, diyorum, h e p s i n i n kapısı bir baş­
k a çeşit b u n l a r ı n . Bizim n e s u ç u m u z var b u n d a ?
K i m i n i sağa, k i m i n i sola çevireceksin. K i m i yu­
karı, k i m i aşağı... Bir k ı s m ı n ı iteceksin, bir kıs­
m ı n ı çekeceksin...
Şoför, b ü s b ü t ü n kızıyor:
— İ n s a n bu k a d a r c ı k şeyi de bilmez mi be...
F o r d a r a b a l a r ı n ı n k u l p u n u sola, S t u d b a k e r ' l e r i sa­
ğa çevireceksin. Şevrole oldu mu iteceksin k u l p u .
H i l m a n ' l a r ı k e n d i n e d o ğ r u çekeceksin. F i a t a r a -

— 31 —
bası oldu m u önce bir s a ğ a çevirir, s o n r a ü s t ü n e
basarsın. Buick'ler en kolayı, bir sola, bir s a ğ a çe­
virir, k u l p u k e n d i n e d o ğ r u biraz çeker, s o n r a biraz
y u k a r ı kaldırır, kuvvetlice aşağı indirirsin, s o n r a
k e n d i n e d o ğ r u çekip te, hafifçe ü s t ü n e basar, iter­
sen, çıt diye açılır k a p ı . . .
Şoför, d u r m a d a n h e r m a r k a otomobil kapı­
sının n a s ı l açılacağını a n l a t ı y o r d u . Ben t a t l ı t a t l ı
d i n l i y o r d u m a m a lâfının s o n u n u k ö t ü b a ğ l a d ı :
— İ n s a n ı n bu k a d a r c ı k bir şeyi ö ğ r e n m e m e s i
için m a n k a f a olması lâzım.
Y o l c u l a r d a n biri şoförden de baskın çıkıyor:
— D a n g a l a k l ı k efendim. D ü p e d ü z d a n g a l a k l ı k
bu... Alt y a n ı yirmi-otuz çeşit otomobil var. İ s t a n ­
bul gibi bir şehirde y a ş a y a n i n s a n bu k a d a r c ı k
bişeyi öğrenemezse, k a l d ı r s ı n k e n d i n i denize a t ­
sın...
Şoför onaylıyor:
— Öyle ya, ölsün b e ! . . . Ölsün d a h a iyi.
— Koy ö n ü n e bir t o r b a s a m a n , yesin.
B a n a sövüp s a y a n yolcu Taksiim'de injyor.
Tam kapıdan çıkarken:
— Vaaay... A m a n ! . . . diye bağırıyor.
— Ne oldu? Ne v a r ?
İyi o l m u ş k e r a t a y a . Kapıyı k a p a r k e n baş p a r ­
m a ğ ı a r a y a sıkışmış. E l i n d e n ş a k ı r şakır k a n l a r
a k a r k e n k a p ı y a sövüp sayıyor:
— N a m u s s u z kapı... Hiç böyle k a p ı g ö r m e d i m .
Herif a m a n z a m a n diye b a ğ ı r a d u r s u n , şoför
gaza basıyor, Harbiye'ye u ç u y o r u z . Harbiye'de bir
m ü ş t e r i d a h a b i n m e k istiyor a m a n e m ü m k ü n . . .
Otomobil kapısı değil, kale kapısı n a m u s s u z . İs-
— 32 —
t a n b u l s u r l a r ı n ı n kapısını bir h a f t a d a a ç a n F a t i h
S u l t a n M e h m e t gelse a ç a m a z . Şoför,
— B a s t ı r ! B a s t ı r b e ! . . . diye bağırıyor.
— Neresini b a s t ı r a y ı m ?
— Ö m r ü n d e hiç a r a b a y a b i n m e d i n m i ? Düğ-
-mesini b a s t ı r !
— Düğme nerede yahu?
— Kilit d ü ğ m e s i b e ! . . .
D ü ğ m e dediği n e r e d e biliyor m u s u n u z ? Kapıy­
la, kilitle, k u l p l a h i ç ilgisi o l m a y a n bir yerde, a r a ­
banın iç yanında, pencere camının altında.. Ben
d ü ğ m e y e basıyorum, a d a m kulpa, k a p ı açılıyor.
Açılır açılmaz d a c a n ı m ı d a r a t ı y o r u m dışarı.
Artık y ü r ü m e y e k a r a r verdim.
Y a n ı m d a bir a r a b a d u r u y o r .
— Nereye b a y ı m ?
— Kurtuluş.
Şoföre b a k ı y o r u m , yaşlıca bir a d a m . Artık bu
küfür filân etmez, d i y o r u m içimden. İçerde de üç
yolcu d a h a var. Acaba kapıyı a ç m a y ı . . . Bilirim
b u n l a r ı , h e r b i r i n i n a y r ı bir h u y u vardır. Elimi
kapı k u l p u n a a t m a d a n s o r u y o r u m .
— Arabanız ne m a r k a ?
— De S o t o ! . . .
«De Soto» m u ? Bu nasıl açılır? Z a t e n k a p ı n ı n
k u l p u da yok.
— İt!...
İtiyorum.
— Bastır!
Bastırıyorum.
— Çek!... Kendine çek!... Döndür!
— i Döndürdüm.

— 33 — F. : 3
K a ç defa d ö n d ü r d ü n ?
— İki.
i — Olmaz, b a ş t a n d ö n d ü r . Ü ç defa...
Şoför y a r d ı m a geliyor, o da açamıyor. Yolcu­
l a r l a şoför, içerden ben d ı ş a r d a n zarzor kapıyı a ç ı ­
yoruz. Bu sefer de b i t ü r l ü k a p a n m a z . B e n çeke­
rim, şoför çeker, k a p ı k a p a n m a z . B ü t ü n kuvvetim­
le kapıyı çektim. Eski a r a b a sarsıldı. K ü ü t d i y e
bir ses... Şoför.
— H a h , k a p a n d ı şimdi... dedi.
Gidiyoruz, şoför a n l a t ı y o r d u r m a d a n . Ellibin
liralık a r a b a y m ı ş . Yolcular bir yılda h u r d a y a çı­
k a r m ı ş l a r . D o l m u ş a i n i p binmesini, kapıyı a ç ı p
k a p a m a s ı n ı bilmiyorlarmış. Ayda bir kere kapıyı
t a m i r e g ö t ü r ü r m ü ş . Şoför sövüp sayıyor. B e r e k e t ,
bu seferkiler b a n a değil, b a ş k a l a r ı n a .
K u r t u l u ş ' a geliyoruz. Araba d u r u y o r . Bir yol­
cu kapıyı a ç m a k istiyor. Açılmaz...
— Bu a r a b a De Soto, diye ö ğ r e n d i k l e r i m i sa­
tıyorum, y u k a r ı al, sola it...
Öbür yolcu işe karışıyor, ü ç ü n c ü s ü y a r d ı m edi­
yor. Şoför söylenerek k a p ı y a u z a m y o r . Hiç b i r i m i z
açamıyoruz, Ö b ü r y a n d a k i kapıyı kurcalıyoruz,
zorluyoruz, o da açılmıyor. K a l d ı k mı a r a b a n ı n
içinde... K a n - t e r içinde k a l a n şoförde k ü f ü r ü n
bini bir p a r a . . . Bir kısmımız sağ, bir kısmımız sol
k a p ı d a uğraşıyoruz. M a s a l l a r d a k i sihirli k a p ı gibi,
ne y a p s a n açılmaz.
— S u s t a y ı çekin! H a d i ! . . . D a y a n ı n ! . . .
T r a m v a y l a r , a r a b a l a r a r k a m ı z a yığılmış. T r a ­
fik m e m u r u sesleniyor. Şoför a r a b a y ı k e n a r a çe­
kiyor. Bir erkek yolcu ceketini çıkarmış, kapıyı

— 34 —
a ç m a y a çalışırken, biri de ö b ü r kapıyı tekmeliyor.
K a d ı n yolcu avazı çıktığı k a d a r ,
— İ m d a a t ! . . . diye bağırıyor.
— Sus h a n ı m , ortalığı t e l â ş a verme. Kadın
kaçırıyor zannedecekler.
Polis koşup geliyor. Etrafımızı k a l a b a l ı k çe­
viriyor.
— Ne v a r ?
— İçerde kaldık, kapı açılmıyor.
K a d ı n c ı k çığlık çığlığa, şoför k a p ı kilidinin
s u s t a s ı n ı bozan m ü ş t e r i l e r e k ü f ü r eder, dışarda-
kiler güler h â l i m i z e . . .
— Bir keser yok m u , keser...
— Keserle açılmaz, varyoz lâzım.
— Bir çilingir çağırın en iyisi...
K a r a n l ı k bastı, biz h â l â d o l m u ş t a m a h p u s u z .
Seyirciler gittikçe artıyor. Ne i ç e r d e n açılıyor, ne
d ı ş a r d a n . . . B a ş k a bir şoför bizimkine,
— Arkadaş, diyor, b u n u açsa açsa Yenişe­
hir'de t a m i r c i Y a n k o açar. Geçen g ü n B ü y ü k d e -
re'ye m ü ş t e r i g ö t ü r m ü ş t ü m ! . B e n i m de b a ş ı m a gel­
di. Öldür Allah k a p ı açılmadı. S o n r a m ü ş t e r i l e r i
t e r s y ü z ü getirdim, beş t a m i r h a n e dolaştıktan
sonra Y a n k o u s t a açtı.
Yenişehir'de Y a n k o u s t a n ı n t a m i r h a n e s i n e gi­
diyoruz. U s t a evine gitmiş. U s t a y a h a b e r gidiyor.
Biz içerde a r t ı k patlıyacağız. Bir s a a t mi, iki s a a t
mi s o n r a u s t a geliyor. Bir z a m a n da o uğraşıyor.
— Siz b u n u T a r l a b a ş ı ' n d a kilitçi İbo var, o n a
g ö t ü r ü n diyor.
Kilitçi İbo'ya gidiyoruz.
— S u s t a n ı n dili dişliye geçmiş, diyor.

— 35 —
— Ne yapacağız?
— Gece v a k t i olmaz. B u n u n bir g ü n l ü k işi
var. G ü n d ü z gözüyle i n ş a l l a h . . .
İçerde y a l v a r m a y a başladık:
— A m a n İbo usta, o c a ğ ı n a d ü ş t ü k . Bizi bu­
r a d a n k u r t a r . Ne istersen verelim, yüz, iki yüz...
K a d ı n a ğ l a m a y a başladı:
— Ah n'olur, k o c a m a bir h a b e r verin bâri...
Hâlimize a c ı y a n İbo u s t a işe girişti. G e c e n i n on
ikisinde,
— Olmıyor, dedi, b u n u n işi u z u n . . . Pencere­
den çıkın!...
İlkin k a d ı n ı n c a n ı n ı k u r t a r d ı k . Pencereden
başını u z a t t ı . A y a k l a r ı n d a n biz t u t t u k , b a ş ı n d a n
dışardakiler, k a r g a t u l u m b a k a d ı n ı çıkardık. Yol­
c u n u n biri ş i ş m a n olduğu için n e y a p t ı k s a dışarı
ç ı k a r a m a d ı k . S o n r a beni çıkardılar. H ü r r i y e t h a ­
vasını ciğerlerime çektim. Ş i ş m a n yolcuyu çıkar­
m a y a çalışıyorlardı. B a n a d a : «Yardım et» dedi­
ler. Çeke çeke a d a m ı yarı beline k a d a r dışarı çı­
kardık. A m a t a m beline gelince, ne içeri, ne dışarı,
a d a m pencereye takılı kaldı; yarısı içerde, yarısı
dışarda.
— Vazgeçtim, içeri s o k u n ! diye yalvarıyor.
İçeri de sokamıyoruz.
Ben a r t ı k o r a d a n u z a k l a ş t ı m . Ne y a p t ı l a r bil­
m i y o r u m . Tabiî ' K u r t u l u ş ' a yaya gittiğimi, o gün­
den s o n r a d o l m u ş a binmeye tövbe ettiğimi t a h m i n
edersiniz.

— 36 —
G AÇ INCI
GILİNİK?

F" L İ M Î Z D E tavsiye k a r t ı v a r d ı ; işe g i r m e k için


*— değil, h a s t a n e y e g i r m e k için. Hastanelik
bir h a s t a m ı z ı , yer yok diye k a p ı dışarı e t m e m e l e r i
için... İki değil, üç h a s t a y ı k o y u n k o y u n a y a t ı r s a -
l a r razıydık. Uluslararası tanınmış ordinaryüs
profesöre tavsiye k a r t ı n ı b u y ü z d e n g ö t ü r m ü ş t ü k .
Y a k ı n l a r ı m d a n olan h a s t a , bir b a ş k a y a k ı n ı m l a
içeri girmişti. Ben k a p ı d a bekliyordum. Yerde, sı­
r a l a r d a , a y a k t a h a s t a l a r bekleşip d u r u y o r l a r d ı .
B e n h a s t a n e d e n k o r k a r ı m . O n u n için k a p ı y a
k a d a r gelmiş, içeri g i r m e m i ş t i m .
H a s t a n e n i n , bahçeye a ç ı l a n çift k a n a t l ı geniş,
camlı kapısı iki üç d a k i k a d a bir, açılıyor, b a ş t a n
aşağı beyazlar giyinmiş erkekler, k a d ı n l a r girip
çıkıyorlardı. K a p ı k a n a d ı iki y a n a d a açılıyor,
h e m içeri, h e m dışarı. B u beyaz elbiselilerden b i r i
içeri girdi, y a d a dışarı çıktı mı, a r k a s ı n d a n c a m l ı
k a p ı hızını kesemiyor, içeri dışarı gidip geliyordu.
K a p ı k a n a d ı n ı n sallantısı b i t m e d e n , yeni bir be­
yaz elbiseli k a p ı d a n geçiyordu.
Gözüm, c a m l ı k a p ı k a n a t l a r m d a y d ı . Bu be­
yaz elbiseliler, h e r h a l d e doktor olacaklardı, dok­
tor, m ü t e h a s s ı s , asistan, doçent, stajyer, filân...
K i m i n i n ü s t ü n d e k a h v e rengi p e l e r i n d e vardı. B u
beyaz elbiselilere d i k k a t l e b a k t ı k ç a o n l a r ı birbir-

— 37 —
lerinden a y ı r t e t m e y e başladım, r ü t b e l e r i n i a n l ı ­
yordum. Ç ü n k ü h a d e m e l e r , hizmetçiler, d o k t o r l a r
h i ç ayırtsız, h e p beyaz giyiyorlardı. Bembeyaz
elbiseleri içinde kimler d a h a çok d o k t o r a benze­
m e k istiyorsa, işte o n l a r h a d e m e y d i . Saçı t a r a n ­
m a m ı ş , h a t t â birazcık sakalı çıkmış doktorlar v a r ­
dı. Ama h a d e m e l e r i n içinde böylesi hiç yoktu. Dok­
torlar, h e r yerde y ü r ü d ü k l e r i gibi ellerini k o l l a r ı n ı
sallıya sallıya y ü r ü y o r l a r d ı ; oysa h a d e m e l e r k a ­
sıla, kasıla, teftişe çıkmış feldmareşal gibi y ü r ü ­
yorlardı. D o k t o r l a r gülüyor, h a d e m e l e r s u r a t ası­
yorlardı.
İçeri gönderdiğimiz h a s t a d a n h e r nedense h a ­
b e r çıkmadığı için, ben k a p ı a ğ z ı n d a bu beyaz el­
biselileri inceliyip d u r u y o r d u m .
Doktorlar, basbayağı d o k t o r d u l a r . Ama h a d e ­
meler; d o k t o r l a r d a n d a h a çok doktordular. Y a l n ı z
bir yerlerinde bir işaretleri vardı ki, işte o i ş a r e t t e n
şıp diye h a d e m e oldukları anlaşılıyordu. O i ş a r e t
m i ? Ç o r a p l a r ı n ı n yırtığı... Gömlek bembeyaz. Ce­
k e t gıcır gıcır. P a n t a l o n tığ gibi ü t ü l ü . Ayakkabı,
çorap, beyaz. Beyaz o l m a s ı n a beyaz ama, a r k a d a n
b a k ı n c a ökçeden t o p u ğ a k a d a r yırtık g ö r ü n ü y o r .
Hele p a n t a l o n p a ç a l a r ı kısa o l a n l a r ı n t o p u k l a m a ­
daki k o c a m a n ç o r a p yırtıkları b ü s b ü t ü n g ö z e ba­
tıyordu. Yırtıksız o l a n l a r d a vardı a m a , e o ğ u n u n k i
yırtıktı. S a n k i d o k t o r l a r l a a y ı r t edilsinler d i y e , is-
tiyerek yırtık, y a m a l ı çorap giyiyorlardı.
Bir t a n e s i koridorda aşağı y u k a r ı d o l a ş ı p du­
r u y o r d u , elleri a r k a s ı n d a , başı t a v a n d a , b u r n u h a ­
vada... Y a n m a gittim,
— Affedersiniz, dedim.

— 38 —
Yürümeyi bırakmadı. Lâfımı tamamlamak
için, b e n d e y a n ı n d a y ü r ü m e y e b a ş l a d ı m .
— Affedersiniz, bir h a s t a m ı z m u a y e n e o l m a k
için...
Başlnı çevirip b a k m ı y o r , p a s a y ü r ü y o r d u .
— Bir h a s t a m ı z m u a y e n e . . .
B u r n u , p e n c e r e n i n ü s t pervazını gösteriyordu.
— Bir h a s t a . . .
B a k t ı ğ ı yoktu.
— Bir...
Yürüdü, içeri girdi. O s ı r a d a m u a y e n e o l m a k
için bekleşenlerden bir a d a m k e n d i n i t a ş l a r ı n üze­
r i n e fırlattı. Kıvırkıvır kıvranıyor, acı çığlıklar
a t ı y o r d u . Ç o r a b ı n ı n a r k a s ı yırtık olan beyaz göm­
leklilerden biri, yerde k ı v r a n a n adamla,
— Öte v a r b e ! diye bağırdı, yolu k a p a m a ! . .
Ayağını a d a m ı n ü s t ü n d e n aşırıp geçti. Yerde
i n l e y e n a d a m ı n d u r u m u n a d a y a n a m a d ı m , o beyaz
gömleklilerden birine,
— N'olur, d o k t o r a h a b e r verseniz, dedim, bel­
k i bir u y u ş t u r u c u iğne filân y a p a r l a r . . .
Şöyle bir s a ç ı m d a n t ı r n a ğ ı m a k a d a r süzdük­
t e n sonra,
— S e n bu h e r ü f ü n nisi oluyon? dedi.
— Hiç...
— M a d e m â k i heç, sen bu h e r ü f ü n hışmı, ah-
r a b a s ı olmuyon. da, ne demiye garışıyon?
— İnsanlık adına,
— İ n s a n i y e t l i k y a p a c a k bir sen mi g u s u r gal-
dın?
Kızgın y ü r ü d ü , gitti. Hiç olmazsa s o r u m a kar­
şılık vermişti.

— 39 —
Yerdeki a d a m b a ğ ı r m a s ı n ı yükseltince, başka,
bir beyaz gömlekliyi t u t t u m ,
— G ü n a h t ı r , d o k t o r a h a b e r verin, n'olur, de­
dim.
Dişleri g ö r ü n d ü , g ü l ü y o r d u . Çok bilmişçesine
elini salladı:
— O-hoo... Ne n ü m e r e yapıyo b e ! A ğ n a m a -
dmğ?.. Biz neler g ö r m ü ş ü z . G a r ş ı d a n b a k ı n c a k , şıp
diye n ü m e r e y i a ğ n a r ı m .
— Böyle n u m a r a olur m u ? Ne diye n u m a r a
yapsın?
— H a s t a n e y e y a t s ı n deyi...
K u r n a z k u r n a z güldü. Güle güle d e gitti.
Adam bir z a m a n k ı v r a n d ı . Ö b ü r bekleşenler d e ,
beyaz gömlekliler gibi, o n a aldırış e t m i y o r l a r d ı .
Yalnız bir k a d ı n a r a sıra,
— Vah v a h ! diyordu.
Ayakları tekerlekli bir a r a b a d a , iki beyaz
gömlekli bir h a s t a y ı g ö t ü r ü y o r d u . İkisinin de
saçları pırıl pırıl t a r a l ı . Gömlekleri, p a n t a l o n l a n
ü t ü l ü . Yalnız ç o r a p l a r ı n d a o işaret var, t o p u k l a ­
rında, kaz y u m u r t a s ı biçimi k o c a m a n bir yırtık...
G ü l ü ş e oynaşa, itişe k a k ı ş a a r a b a y ı k a p ı d a n ç ı k a r ­
dılar. A r a b a d a k i h a s t a belki a m e l i y a t t a n çıkmıştı,
halsizdi. Arkadaki, a r a b a y ı k o ş t u r m a y a başladı.
Parkeden, h a s t a n e n i n kumlu yoluna birden düşün­
ce a r a b a , s a r s ı n t ı d a n t e k e r l e ğ i n biri fırladı. A r a b a
y a n a y a t t ı . K a r a n t i n a sarısı, değnek gibi bir b a c a k ,
a r a b a d a n s a r k t ı . . . İki beyaz gömlekli, tekerleği ye­
r i n e geçirmeye çalışıyorlar, b i t ü r l ü b e c e r e m i y o r ­
lar. Kızmışlar, b o y u n a sövüyorlardı:
— Dingiline... e t t i ğ i m i n a r a b a s ı . . .

— 40 —
— Dingilini... t i ğ i m i n n a m u s s u z u . . .
•— U l a n deliği n i r d e bu ölüsü gandillinin?..
Bul şu deliği!..
Ben k a p ı d a o n l a r ı seyrederken, bir sakallı ihti­
y a r geldi. A y a k l a r ı n a k a i m , k a b a lâstikler; y ü n
çoraplarını, a b a p a n t a l o n u n u n ü s t ü n e çekmiş.
P a n t a l o n u n y a m a l a r ı n d a n asıl k u m a ş ı n h a n g i s i
olduğu a y ı r t edilmiyor. Belindeki kuşak, s ı r t ı n d a ,
m i a d ı n ı enaz on kere d o l d u r m u ş bir a s k e r ceketi.
B a ş ı n d a k i k a s k e t i bile delinmiş.
İ h t i y a r , k a p ı d a d u r d u . E t r a f ı n a b a k ı n d ı , son­
ra, elleri a r k a s ı n d a bağlı d u r a n bir beyaz göm­
lekliye g i t t i :
— Birinci h a r i c i y e n i n , ü ç ü n c ü servisi n i r e ?
Yırtık çoraplı, beyaz gömlekli bilgiç, adama
yukardan baktı:
— Ü ç ü n c ü h a r i c i y e n i n birinci zervisi mi, yoh-
s a m birinci h a r i c i y e n i n ü ç ü n c ü zervisi m i ?
İ h t i y a r d u ı a l a d ı . Birdenbire şaşalamıştı.
Beyaz gömlekli, i h t i y a r a y a r d ı m e t m e k isti­
yordu :
— Beri b a h , dedi. Ü ç ü n c ü h a r i c i y e n i n birinci
zervisi va, birinci h a r i c i y e n i n ü ç ü n c ü zervisi va...
Hangisi senin a r a d ı ğ ı n ?
İ h t i y a r ı n b ü s b ü t ü n aklı k a r ı ş t ı :
— Biri üç, biri bir e m m e , h a n g i s i üç, h a n g i s i
bir ş a ş ı r t t ı m .
.— İkinci h a r i c i y e de va. S a k ı n ola ki ikinci
h a r i c i y e n i n ü ç ü n c ü zervisini a r a m a y a s m ?
İ h t i y a r , gözlerini büzdü, başını kaşıdı,
— T ü m g a r ı ş t ı r d ı m , dedi.
— Gılinik n ü m e r e s i n i a n l ı n d a d u t t u n m u ?

— 41 —
İhtiyar.
— İ k i m i y d i n e ? diye söylendi.
— Sakın, birinci h a r i c i y e n i n ikinci zervisi-
n i n , ü ç ü n c ü gliniğinde olmasın? D ü ş ü n biyol...
— Sincik t ü m g a r ı ş t ı r d ı m . D ü ş ü n d ü k ç e ga-
rıştırıyom.
— İ n s a n bellemez mi c a n ı m . . . Bah, ikinci h a ­
riciyenin ü ç ü n c ü zervisi va... O n u n da birinci gli-
n i ğ i va...

İhtiyar,
— Biri üç, biri bir... diye t e k r a r l a d ı .
— İyi d ü ş ü n . . . İkinci gılmik yoh m u ?
— Var besbelli... var ya... Birinci de var,
ü ç ü n c ü de...
— Ü ç ü n c ü zervis, ikinci h a r i c i y e mi, y o h s a m
ikinci hariciye, birinci zervis, ikinci gılinik mi?
İhtiyar, k u ş a ğ ı n ı n a r a s ı n d a n t a b a k a s ı n ı çı­
kardı. Bir c i g a r a sardı. Aklının b a ş ı n a gelmesi için
cigarayı t ü t t ü r d ü . D ü ş ü n d ü , düşündü,
— Helbet biri ya, h a n g i s i ? dedi. Sen g a ç m c ı
gılinik dedin?
Beyaz gömlekli bilgiç bilgiç s a y m a y a b a ş l a d ı :
— C a n ı m a ğ n a m ı y a c a k n i va?... Ü ç ü n c ü h a r i ­
ciyenin birinci zervisinin ikinci gılmiğiynen, bir
de efendime deyim, birinci h a r i c i y e n i n ü ç ü n c ü h a ­
riciyesinin ikinci gıliniğinin, birinci gıliniğinin,
d ö r d ü n c ü zervisinin... A m a n m ğ e m m i , beni de sa­
s ı t t ı n be!.. B e n de garıştırdım, b a h bi d a h a baş­
t a n alıyom. Şimcik ü ç ü n c ü zervisin ikinci gılini­
ğ i n i n birinci hariciyesinde mi, y o h s a m . . .
Beyaz gömlekli b o y u n a «birinci, ü ç ü n c ü , ikin-

— 42 —
ci» dedikçe, i h t i y a r gözlerini k ı r p ı ş t ı r a k ı r p ı ş t ı r a
h a y r a n l ı k l a o n u dinliyordu., S o n u n d a
— Eşgossun!.. dedi, bu g a d a r şeyi n a s ı l da bi-
liyon, bir bir sayıyon, akılda galır şiy değel...
Yırtık çoraplı, beyaz gömlekli, b u r n u n u n ucu­
n u h a v a y a kaldırdı,
— Golay mı emmi, dedi, golay mı? Vazife bu...
İ h t i y a r bir d a h a ,
— Eşgossun!.. dedi.
— Sincik bir iyi d ü ş ü n , yeni b a ş t a n . B a h ben
s a n a diyiyim. Birinci h a r i c i y e n i n ü ç ü n c ü zervisi,
ikinci gıliniği va... B u n u bi k e r e m a n l ı n d a d u t .
O n d a n kelli ü ç ü n c ü . . .
Beyaz gömlekli, yeni b a ş t a n s a y m ı y a başladı.
İ h t i y a r , a k l ı n a gelmiş gibi,
— D u r hele, dedi. B e n s a n a ilkin ne demiş­
t i m ? G a ç m c ı h a r i c i y e d i m i ş t i m ? G a ç m c ı zervis
d i m i ş t i m ? ilkin h e r ne didiysem, işte orasını arı-
yom. İlk dediğim d o ğ r u s u y d u . . .
— İlkin dediğin mi?
Bu sefer ikisi de d ü ş ü n d ü . İlk denileni h a t ı r -
l a y a m a d ı l a r . Yırtık çoraplı, beyaz gömlekli s o r d u :
— Sen o r a d a kimi a n y o n ?
— O ğ l u m vardı. Köyden emeliyat için gel-
diydi.
— Sen v a r git, adresini bi iyi gaf a n d a z a p t e t .
S o n r a gel...
— Edresesi m e m l e k â t t a . . .
— B a ş k a bir z a m a n gel!..
— Hey oğul, otobosun p i l â t m ı , n e y i de almış­
t ı m . Dokuz g a y m e verdim, y a n s ı n m ı sincik? İkin-
dileyin k a l k a c a k otobos. B a k işi, g ö r d ü n mü sen?

— 43 —
G i s m e t değelmiş, oğlanı görmiyeceğiz. Hey Ya-
rabbi s e n biling... Ü ç ü n c ü hariciye miydi?
— Birinci olmasın... Birinci h a r i c i y e n i n ilkin-
ci zervisinin ikinci gliniği mi y o h s a m . . . -
— D u r hele. Adı Mamut. G a m ı n d a b i r illet
çıktıydı. İrecep oğlu M a m u t . E ğ e r i m görürsen,
b u b a n geldi, gitti, dersin. G o v u ş u n n ü m e r e s i n i
g a r ı ş t ı r t t ı , g i t t i dirsin. Acep ü ç ü n c ü zervis miydi?
Haydi s a ğ l ı c a k l a n gal... G a ç m c ı gılinikti a c e p . . .
Ailaha e m a n e t o l ! . . .
•— G u l e gule e m m i . . .
İhtiyar,
— Ü ç ü n c ü , birinci... diye diye gitti. Çorabı
yırtık, beyaz gömlekli, a r k a s ı n d a bağlı ellerini çöz­
dü, sol elini cebine soktu, içeri girdi...

— 44 —
I S L A T I R MI
I S L A T M A Z MI?

| ŞSİZLİK c a n ı m a t a k demişti. Ne iş olsa ya-


" p a c a k t ı m . A m a ne iş olursa, çöpçülükten,
lüpçülüğe k a d a r . . .
' Bir t a n ı d ı ğ ı m ,
— R a g ı p Beyin bir a d a m a i h t i y a c ı v a r m ı ş ,
seni o n a göndereyim, dedi.
— M a d e m a d a m arıyor, benden iyi a d a m mı
bulacak? Ne iş için?
— Vallahi b i l m i y o r u m .
Bir k a r t yazdı, beni R a g ı p Beye gönderdi.
Ben y a z ı h a n e s i n d e n içeri girdiğim z a m a n ,
Ragıp Bey iki a d a m a şöyle söylemekteydi:
— B e n i m e l i m d e bir şişe su olsa... Efendim...
Bu bir şişe su ile b ü t ü n b u r a l a r ı n ı ıslatabilir mi­
yim, ı s l a t a m a z mıyım?.. Efendim?.. E l b e t t e ısla-
t a m a m . B i n a e n a l e y h m a d e m ki ıslatamam., öyley-

Getirdiğim k a r t ı u z a t t ı m .
— B u y u r u n , o t u r u n , dedi.
Biraz d a h a k o n u ş t u l a r , o iki a d a m gitti. Yal­
nız kalınca,
— B e n ellialtı y a ş ı n d a y ı m , dedi. Başımdan
çok şeyler geçti. H a y a t t e c r ü b e l e r i m d e n en s o n u n ­
da şunu öğrendim ki...
Ellialtı yıllık h a y a t deneylerinden elde ettiği

_ 45 —-
s o n u c u k a v r a y a b i l m e k için g ö z ü m ü de, k u l a ğ ı m ı
da açmıştım.
— H a y a t t a n ş u n u n ö ğ r e n d i m . Meselâ, b e n i m
elimde bir şişe olsa... E f e n d i m ? Bu bir şişe su ile
bu y a z ı h a n e y i ıslatabilir miyim, ı s l a t a m a z m ı y ı m ?
Efendimi?
Öyle bir s o r u ş u v a r d ı ki, ille bir karşılık ver­
m e k gerekti. Acaba n e d e r s e m h o ş u n a giderdi?
I s l a t ı r mı demeliydim, yoksa ı s l a t m a z mı? B i r a z
önce, yine bu soruyu s o r m u ş k e n d i s o r u s u n a ken­
disi, ıslatmaz, diye cevap v e r m i ş t i .
B e n i m d ü ş ü n d ü ğ ü m ü görünce, s o r u s u n u tek­
rarladı:
— I s l a t ı r mı?.. E f e n d i m ?
Lise b i t i r m e s m a v m d a y m ı ş ı m gibi t i t r e d i m .
B u l u n d u ğ u m u z y a h ı h a n e n i n t a b a n yüzeyini
göz k a r a r l a m a s ı ölçmeye çalıştım. E n i d ö r t m e t r e
var, boyu da altı m e t r e k a d a r .
— I s l a t ı r mı, ı s l a t m a z mı? Efendim?..
— Şişe ne k a d a r d e d i m .
Şaşırdı.
— Ne şişesi?.. Hangi şişe?
— B u r a l a r ı n ı ı s l a t a c a ğ ı m ı z su şişesi...
Böyle bir soru ile k a r ş ı l a ş a c a ğ ı n ı u m m a d ı ğ ı
s u r a t ı n d a n belliydi.
— Şey... Basbayağı şişe işte... su şişesi.
— I s l a t m a z efendim.
— G ö r d ü n ü z mü, ı s l a t m a z işte... Binaena­
leyh, h e r i n s a n ı n bu h a k i k a t i bilerek, o n a göre...
değil m i ?
— Evet...
— Sizi işe aldım. B u r a d a bir a d a m ı m var.

— 46 —
K e n d i s i n e şimdi, sizin y a n ı n ı z d a yol vereceğim.
Zor bir d u r u m d a k a l m ı ş t ı m . D e m e k a d a m be­
n i m y ü z ü m d e n i ş i n d e n olacaktı. B u n a vicdanım
elvermedi.
— Beyefendi, dedim, b a ş k a birini ekmeğin­
d e n etmek, a y a ğ ı n ı k a y d ı r m a k i s t e m e m . . .
— Hayııır, dedi, sizi a l m a s a m da yine o n a yol
verecektim. B e n böyle i n a t ç ı a d a m g ö r m e d i m .
Bakın, ç a ğ ı r a y ı m da, siz de g ö r ü n . . .

Zile bastı. Gelen odacısına,

— Bir şişe su getir, M ü m t a z Beyi de b u r a y a


çağır! dedi.
Önce M ü m t a z Bey içeri girdi. A d a m ı g ö r ü r
görmez k a n ı m k a y n a d ı . G ü l e r yüzlü, sevimli, b i r
a d a m . Hiç öyle i n a t ç ı bir g ö r ü n ü ş ü yok. P a t r o n a ,
— B u y u r u n Beyefendi, bendenizi e m r e t m i ş s i ­
niz, dedi.
O s ı r a d a odacı bir şişe iyi su getirmişti. S u y u
görünce, a d a m ı n yüzü ekşidi, k a ş l a n çatıldı, yüz
kasları gerildi, ş a k a k l a r ı a t m a y a , çene k e m i k l e r i
o y n a m a y a başladı. O sevimli yüzdeki bu b i r d e n
değişmeye ş a ş t ı m . H a n i b i t a k ı m r o m a n l a r d a , kor­
k u n ç filmlerde g ü n d ü z insan, gece ay çıkınca c a n a ­
v a r l a ş a n y a r a t ı k l a r vardır; M ü m t a z Beyin yüzü d e
öyle oldu.
P a t r o n eline şişeyi alıp s o r d u :
—• Bu şişenin içindeki s u y u b u r a y a döksem,
b u r a s ı n ı ıslatır mı, ı s l a t m a z mı?.. Efendim?..
Mümjtaz Bey?
— I s l a t ı r ! diye bağırdı.
Bu, b a ğ ı r m a k t a n çok h ı r l a m a y a benziyordu.

— 47 —
M ü m t a z Beyin y ü z ü değişe değişe, t ı p k ı iri bir
buldog köpeğinin s u r a t ı n a d ö n m ü ş t ü .
Patron,
— I s l a t m a z ! dedi.
M ü m t a z Bey, dişlerinin a r a s ı n d a n ,
— I s l a t ı r ! diye h ı r l a d ı .
— Islatmaz!
— Islatır!
— Islatmaz!
—• I s l a t ı r !
Patron bana,
— Görüyorsun, ya, dedi, göz göre göre bir
gerçeği n a s ı l da i n k â r ediyor... Şimdi bu elimdeki
bir şişe su, b u r a s ı n ı ıslatır mı, ı s l a t m a z m ı ? Efen­
dim?...
— I s l a t m a z , dedim.
— Tabiî ıslatmaz. M a d e m k i ıslatmaz, öyle ise
böyle bir a d a m l a bir a r a d a çalışılmaz!

M ü m t a z Beye döndü,
— Artık sizinle beraber çalışamıyacağız. He­
m e n ilginizi kesip, b u r a d a n g i d i n !
M ü m t a z Beyin yüzü yine değişmiş, o sevimli­
liğini almıştı,
— T e ş e k k ü r ederim Beyefendi, Allaha ısmar­
ladık! dedi.
Şaşırıp k a l m ı ş t ı m .
—• Beyefendi ne iş y a p a c a ğ ı m ı öğrenebilir mi­
yim? dedim, belki M ü m t a z Beyin yaptığı işi yapa­
mam.
— B a n a m a n t ı k sahibi birisi lâzım, dedi. H e r
şeyden önce m a n t ı k . Anladınız m ı ? Şimdi bu şi-

—- 48 —
ş e n i n içindeki suyu b u r a y a döksem, b u r a s ı n ı ısla­
t ı r m ı ? Efendim?..
— Islatmaz.
— T a m a a a m . . . B e n i m istediğim de işte b u . . .
Şimdi içeriki odaya gidin. D e m i r b a ş eşyayı M ü m ­
t a z B e y d e n teslim alın.
— Baş üstüne.
Y a n d a k i o d a y a geçtim. M ü m t a z Bey k e n d i eş­
y a l a r ı n ı t o p l u y o r d u . Ne k a d a r güler yüzlü, sevimli
bir a d a m d ı . B u k a d a r t a t l ı bir a d a m , d e m i n p a t r o ­
n u n karşısında nasıl d a kurtlaşmıştı. U t a n a r a k
y a n m a sokuldum,
— Çok ü z g ü n ü m , dedim, b e n i m y ü z ü m d e n ,
işinizden o l m u ş s u n u z gibi geliyor.
Gülerek,
— Yok c a n ı m , dedi, n e d e n sizin y ü z ü n ü z d e n
olsun? Siz olmasanız, b a ş k a birisi gelecekti.
— Affedersiniz a m a , s a n k i siz de ı s l a t m a z de­
seniz n e o l u r d u ?
—- Şimdi ne d e s e m boş, a n l a t a m a m . . . S o n r a
siz de anlarsınız. B e n bir sene içinde değiştirdiği
beşinci a d a m ı m . A n c a k i k i b u ç u k a y d a y a n a b i l d i m .
İşsizliğin n e o l d u ğ u n u bilirim. O n u n için gözünü­
zü k o r k u t m a k istemiyorum. Allaha ı s m a r l a d ı k .
Allah size de s a b ı r l a r versin ...
— Güle güle...
M ü m t a z Bey ç a n t a s ı n ı aldı, gitti. B e n ne ya­
pacağımı, ne iş göreceğimi b i l m i y o r d u m . M a s a n ı n
b a ş ı n a geçtim. S a n d a l y e y e o t u r d u m . Biraz s o n r a
p a t r o n u n odasından, g ü r ü l t ü l ü t a r t ı ş m a sesleri
d u y u l d u . Odacı geldi,
— Sizi çağırıyor! dedi.

— 49 — F. : 4
P a t r o n u n o d a s ı n d a ü ç kişi d a h a vardı. Ne
o l d u ğ u n u a n l ı y a m a d ı ğ ı m bir s a t ı ş işi ü z e r i n d e ko­
nuşuyorlardı.
— Bir şişe s u y u b u r a y a döksem, buralarını
ıslatır mı, ı s l a t m a z mı? Efendim?..
— I s l a t m a z ! dedim.
— T a m a m , dedi.
Öbürlerine döndü:
— G ö r d ü n ü z m ü , ıslatmaz. Siz göz göre göre...
A d a m l a r d a n biri,
— Bu işin ıslatıp ı s l a t m a m a k l a bir ilgisi yok,
dedi. Yüzde beşten fazla veremeyiz.
Patron,
— Önce m a n t ı k , dedi. H e r işin esası m a n t ı k ­
tır.
O g ü n beni p a t r o n d ö r t defa odasına çağırdı.
H e r y a n m a gidişimde h e p o soruyu sordu. Ben de,
— I s l a t m a z ! diye cevap verdim.
Ertesi g ü n yine öyle, b ü t ü n bir h a f t a böyle
geçti. G ü n d e dört, bazı da beşaltı kere, «ıslatmaz»
d i y o r d u m . C u m a r t e s i g ü n ü yüz lira haftalık aldım.
Patron, b ü t ü n h a y a t deneylerinin sonunda, bu
b ü y ü k m a n t ı k gerçeğine i n a n m ı ş t ı : «Bir kova su­
y u n ıslatabileceği bir yeri, i n s a n l a r bir şişe su ile
ı s l a t m a y a kalkmamalıdırlar.» B u n u , bir a t a s ö z ü
gibi, b ü y ü k bir felsefe, bir b ü y ü k özleyiş gibi dilin­
d e n d ü ş ü r m ü y o r d u . B e n i m ödevim de bu gerçeği
onaylamaktı.
Bir ay ç a l ı ş t ı k t a n sonra, ödevimi çok iyi yap­
t ı ğ ı m için, h a f t a l ı ğ ı m ı yüzeni liraya çıkardı. Ar­
tık b e n i h e r yere y a n ı n d a götürüyor, kendi işine
gelmeyen bir şey oldu m u , h e m e n ,

— 50 —
— Bir şişe suyu döksem, b u r a s ı n ı ıslatır mı,
ı s l a t m a z m ı ? Efendim?., diye soruyordu.
— Islatmaz! diyordum.
G ü n d e yirmi, otuz kere «ıslatmaz» d i y o r d u m
a m a , h a f t a l ı ğ ı m ı da iki yüz liraya ç ı k a r m ı ş t ı . Ar­
tık beni evine g ö t ü r ü y o r d u . P a t r o n d a n , bir y a t t ı ­
ğ ı m z a m a n l a r a y r ı l ı y o r d u m . Karışa bişey istese,
oğlu p a r a , kız m a n t o istese, h e m e n p a t r o n ,
— Ben o n u b u n u bilmem, diyordu. Bu k a d a r
sene y a ş a d ı m , n e t i c e d e ş u n u ö ğ r e n d i m ki... Elim­
de bir şişe su olsa da döksem, b u r a s ı n ı ıslatır mı,
ı s l a t m a z m ı ? Efendim?..
O d a h a lâfını t a m a m l a m a d a n , ben bağırıyor-
dum:
— Islatmaz!..
O z a m a n a k a r sular d u r u y o r d u . B e n yüksek
d ü ş ü n c e n i n ş u kısacık t e k cümlesile, p a t r o n h e p
h a k l ı çıkıyordu. M a n t ı k bu, hiç şaşar m ı ? . . . Ken-
d i k e n d i s i n i h a k l ı çıkarması, h a k l ı o l d u ğ u n a i n a n ­
d ı r m a s ı , m a n t ı k l ı iş y a p t ı ğ ı n a güvenmesi için, bir
şişe s u y u n geniş bir döşemeyi ı s l a t m ı y a c a ğ m ı
o n a y l a m a k gerekti.
Beş ay çalışabildim. Haftalığım iki yüz elli li­
r a y a çıktı. B ü t ü n işim g ü c ü m , günde kırk, elli kere,
— Islatmaz! demekti.
O g ü n e k a d a r bu işi b e n i m k a d a r u z u n z a m a n
yapabilen, d a y a n a n hiç kimse çıkmamış. B e n i m de
c a n ı m b u r n u m a gelmişti. S ı r t ı m d a y ü k t a ş ı m a y a ,
işsiz, aç susuz s ü r ü n m e y e bile k a t l a n a c a k t ı m .
A m a bu, d a y a n ı l ı r bir iş değildi.
B i g ü n yine, bir m a l satışı üzerinde, yüzdeyedi,
yok yüzdesekiz diye tartışıyorlardı. P a t r o n beni
çağırdı:
—- 51 —
— Bu bir şişe suyu b u r a y a döksem, ıslatır mı,
ıslatmaz mı? Efendim?., diye sordu.
— I s l a t ı r ! diye b a ğ ı r d ı m .
— Ne?..
B i r d e n d o n u p kalmıştı, şaşırmıştı.
— Islatır m ı ?
— Islatır!
H a k k o l d u ğ u n a o k a d a r güveniyordu ki, şişe­
deki suyu yere b o ş a l t t ı k . Dökülen, su d ö ş e m e n i n
beşte birini bile ı s l a t m a m ı ş t ı .
Tıpkı v a k t i y l e M ü m t a z Beyin s u r a t ı n ı n değiş­
tiği gibi, s u r a t ı değişmişti. Dişlerinin a r a s ı n d a n :
— Islatır m ı , ı s l a t m a z mı? diye hırladı.
— Islatır! d e d i m .
K a r ş ı s ı n d a k i a d a m l a r gülüyorlardı.
— Islatır nn?
— Islatır.
— Islatmağı
.— Islatır.
— Islatmağı.
Avazım ç ı k t ı ğ ı k a d a r b a ğ ı r d ı m :
— Islatır U l a n , ı s l a t ı r ! Islatılır, ı s l a t m ı r ! . .
—' Defoool!.. Gözüm g ö r m e s i n ! diye bağırdı.
Elimi k o l u m u sallaya sallaya sokağa çıktım.
A m a t a m bir y ı l p a t r o n u n hayali, g ö z ü m ü n ö n ü n ­
d e n gitmedi. S o k a k l a r d a dolaşırken, yoida gider­
ken, vapurda, t r a m v a y d a h a t t â u y u r k e n ,
— Islatır, ıslatır!.. I s l a t ı r da ıslatır!.. diye
kendikendime s ö y l e n d i m d u r d u m . Patronu kaç
kere ıslatmaz cliye o n a y l a d ı m s a , o k a d a r da «ısla­
tır» diye b a ğ ı r c î i k t a n s o n r a bu h a s t a l ı k t a n çok şü­
kür k u r t u l d u m . .

— 52 —
V E R E M
O L M A K
L Â Z I M

VLENDİK ya... Evleninince i n s a n n e y a p a r ?


E Ne y a p ı l a c a ğ ı n ı biliniyordun da,
evlendin? Bilmez olur m u y m u ş u m ?
ne diye
Bal gibi bi­
liyorum işte... İ n s a n evlendi miydi, ilk işi kışlık
k ö m ü r ü n ü a l m a k t ı r . Eşe dosta sorduk, b u n u n yolu
nedir?
— Ooooo.. dediler, alamazsınız.
— Neden?
— Alamazsınız da ondan...
— H a k k ı m değil mi y a h u ? Allah Allah!..
K i m b a n a , k ö m ü r a l a m a z s ı n dediyse, o n a h a k ­
t a n , h u k u k t a n sıkı bir k o n f e r a n s çektim.
Mahallemizin m u h t a r ı n a gittim. On dakika
k a d a r i h t i y a r ı n ö k s ü r ü k n ö b e t i n i n geçmesini bek­
ledikten sonra,
— H a n g i t a k ı m ı t u t u y o r s u n u z ? diye s o r d u m .
— D e m o k r a t l a r ı , dedi.
— H a h ! . . E e n de o t a k ı m d a n ı m , dedim, b e n
falan sokakta, filân n u m a r a d a o t u r u y o r u m . Kö­
m ü r a l m a k istiyorum. T a k ı m a r k a d a ş ı o l d u ğ u m u ­
za göre a r t ı k bizi gör.
— Şimdiye k a d a r nasıl k ö m ü r a l ı y o r d u n ?
— Hiç a l m a d ı m . İlk a l a c a ğ ı m .
— B u r a y a n e r e d e n geldin?
— Efendim, b e n m u t l u bir aile yuvası kur­
d u m . Bundan^ önce n e r e d e a k ş a m o r d a s a b a h .
Şimdi m u t l u aile y u v a m ı z d a k i k u ş l a r ı n kışın sıcak

— 53 —
y u v a m ı z d a ı s ı n m a l a r ı için k ö m ü r a l m a k istiyorum.
— Sizin ve eşinizin geldiği y e r d e n birer be­
y a n n a m e getirin!
Acele telgraflar, yıldırımlar, cevaplı, teah-
hütlü mektuplarla birbuçuk ayda beyannameleri­
miz geldi. Bu kez m u h t a r ,
— K ö m ü r Tevzi Müessesesine dilekçe verecek­
sin! dedi.
Dilekçelerimizi verdik. M u h t a r l ı k t a n doldu­
r u l a c a k bir k â ğ ı t verdiler. K i m demiş k ö m ü r ala-
m a z m ı ş ı m diye?.. İ ş t e k â ğ ı d ı n ı aldık. M u h t a r kâ­
ğıdımızı d o l d u r d u . T e k r a r k ö m ü r d a ğ ı t m a yerine
g ö t ü r d ü k . Bir i m z a . . . T a m a a a m . . . K ö m ü r alır mı­
yım, a l a m a z mıyım, görsünler. İşte imzasını al­
dık. Efendim bizim h a l k ı m ı z istiyor ki, cebine koy­
sun parasını, «Ver b a n a bir t o n k ö m ü r ! » desin,
şıp diye k ö m ü r ü n ü alsın!
Hiç olur mu öyle şey? B u r a s ı b a k k a l d ü k k â n ı
mı be? B a k k a l d ü k k â n ı n a bile gidince sıranı bek­
lersin. B u r a d a bu k a d a r m e m u r var, o n l a r ne iş ya­
p a c a k ? O r a d a n b a ş k a bir i m z a y a . . . İ m z a l a r bitince
en son m a s a d a k i m e m u r gülerek,
— K ö m ü r m ü ? dedi.
— Evet... K ö m ü r , dedim.
M e m u r u n y ü z ü n d e k i gülümseyiş biraz geniş­
ledi :
— D e m e k k ö m ü r istiyorsunuz?
Neş'eli i n s a n l a r a bayılırım. B e n de bu neş'eli,
sevimli m e m u r gibi g ü l ü m s e m e y e çalışarak,
— Ya... Kömür..'. K ö m ü r istiyorum, dedim.
D i k k a t ettiniz mi bilmem, bizde m e m u r l a r ı n
ç o ğ u n u n s u r a t ı asıktır. H a l k h i z m e t i n d e olan bir
— 54 —
adamın, nalka surat asmasının anlamını bitürlü
anlıyamam. M e m u r b ü s b ü t ü n gülmeye başladı.
Sesli sesli g ü l ü y o r d u .
— K ö m ü r değil m i ?
B e n d e o n u n k a d a r gülerek,
— K ö m ü r ya... K ö m ü r ! dedim.
Bir k a h k a h a koyuverdi. O k a h k a h a y l a güler
d e b e n d u r u r m u y u m ? Bir k a h k a h a d a b e n p a t l a t ­
t ı m . K a r ş ı n ı z d a k i g ü l e r k e n s o m u r t a c a k değilsiniz
ya... O güler, b e n gülerim. Allah hepimizi güldür­
sün.
— Demek, h a h h a h h a h ! . . . K ö m ü r h a ! H a h
hah hah!...
İ n s a n m a k a r a l a r ı bir koyverdi mi, a r t ı k t u t a ­
m a z . B e n o n d a n çok g ü l ü y o r u m .
— Kömür... Hah, hah, hah...
Kasıklarımızı t u t a t u t a gülüyoruz, gözleri­
m i z d e n yaş geliyor. Artık nerdeyse k a t ı l a c a ğ ı m .
— Kömür mü?... Hah h a h hah...
— H a h h a h h a h . . . K ö m ü r ya...
— Yok ki ...
— Neee?.. Yok m u ? Peki, neden g ü l ü y o r s u n ? . .
— Yok da o n a g ü l ü y o r u m , hah, h a h , h a h ! . . .
B e n i m a r t ı k g ü l m e m e m , h a t t â a ğ l a m a m gere­
k i r a m a , k e n d i m i t u t a m ı y o r u m ki,.. B o y u n a gülü­
yoruz. Bir sinir gülmesi bu. Allah razı olsun, bir
sandalyeye o t u r t t u l a r , bir b a r d a k su verdiler, ya­
n a k l a r ı m ı t o k a t l a d ı l a r , kolonya koklattılar. Biraz
k e n d i m e geldikten sonra.
— Eskidenberi a l a n l a r a bile zor veriyoruz. Siz
d a h a yenisiniz. Size yok, dedi.
— Peki, kış k ı y a m e t t e b i z i m mutlu aile yuva-
— 55 —
mız ne olacak?
— Bir ş a r t l a alabilirsiniz.
— Nedir?
— Evinizde r o m a t i z m a l ı biri varsa, bir r a p o r
getirirsiniz. O z a m a n çeyrek t o n veririz.
Eve k o ş t u m . Bizimkilere, .
— İçinizde r o m a t i z m a l ı o l a n v a r mı? d e d i m .
Kaynanam,
— A m a n , yeni bir ilâç mı b u l u n m u ş ? On yıl­
dır şu r o m a t i z m a d a n n e l e r çekiyorum, Allah bilir...
dedi.
K a y n a n a deyip geçmeyin, k a y n a n a n ı n r o m a ­
tizmalısı işte böyle b a z a n işe de y a r a r . D o k t o r r a ­
poru da aldık.
Eh, bir d e ş u k ö m ü r ü alırsam, b a n a , k ö m ü r
a l a m a z s ı n diyenlere n e l e r y a p a c a ğ ı m ı ben bilirim.
K ö t ü m s e r i n s a n l a r ! H a s t a l a r d u r u r k e n sağlıklıya
k ö m ü r verilecek değil ya... S e n de r o m a t i z m a ol,,
s a n a d a k ö m ü r versinler.
Raporu götürdüm.
Bu r a p o r geçmez! dediler.
Galiba sahte sanmışlardı.
H a k l a r ı var, şimdi o k a d a r çok s a h t e m ü h e n ­
dis, s a h t e doktor o r t a y a çıktı ki, r a p o r u v e r e n
d o k t o r u n s a h t e olup o l m a d ı ğ ı n ı n e r e d e n a n l a s ı n ­
lar? O n u n için h e y e t r a p o r u istiyorlar. B ü t ü n b i r
h e y e t de s a h t e olacak değil ya...
Heyetten rapor almak, kömür a l m a k t a n çok
d a h a zor. Uğraş, didin, bir a y d a h e y e t t e n r a p o r u
aldım. R a p o r u elime alınca, bir de geniş soluk al­
dım. K ö m ü r verilmiyor diyorlar, elbette vermez­
ler. Sen r a p o r u a l m a z s a n s a n a k ö m ü r ü n a s ı l ver-

— 56 —
sinler?
Raporu götürdüm.
— Maalesef...
— Neden? İ ş t e r a p o r !
— Bu sizinki r o m a t i z m a r a p o r u .
— Siz r o m a t i z m a r a p o r u istediniz, r o m a t i z ­
m a r a p o r u getirdik. K a n s e r r a p o r u isteseydiniz,
evvel Allah k a n s e r r a p o r u da getirirdik.
— Eskiden r o m a t i z m a l ı l a r a k ö m ü r veriyor­
d u k a m a , şimdi r o m a t i z m a l ı l a r a d a k ö m ü r yetiş­
m e d i ğ i n d e n , o n l a r a d a veremiyoruz.
— Eyvah!.. Biz m u t l u aile y u v a m ı z ı n a s ı l ısı­
tacağız?
— Evinizde veremli var mı, veremli. Şimdi
yalnız veremlilere k ö m ü r veriyoruz.
— Yok.
— Yoksa biz ne y a p a l ı m ? K ö m ü r a l m a k için
verem o l m a k lâzım.
Öyle kızıyorum ki şu k a r a m s a r l a r a . Bir de
k ö m ü r verilmiyor, derler. P e k â l â da işte verem­
lilere veriyorlar. Göreceksiniz, i n ş a l l a h bu kışı s a ğ
salim geçirelim, seneye h e p i m i z e k ö m ü r verilecek.
Nasıl olsa s o ğ u k t a n ; evimizde v e r e m o l m a y a n b i r
kişi k a l m a z .
Ş u n u vereceksiniz madem, v e r e m e t m e d e n ver-
senize! O l m a a a a z ! . . . Verem o l u n c a da,
— K ö m ü r a l m a k i ç i n ö l m e k lâzım, diyecek­
ler, biz k ö m ü r ü yalnız, ölüyü y ı k a m a k için su kay­
n a t m a y a veriyoruz.
Bir d e k ö m ü r v e r m i y o r l a r m ı ş . Resmî m u a m e ­
le b u . . . Bir kere u s û l k o n m u ş . S e n ölmezsen on­
l a r n a s ı l k ö m ü r versin?.. Hele ş u k ö m ü r ü bir ala­
yım, k ö m ü r a l a m a z s ı n diyenlerin, g ö t ü r ü p gözü­
ne sokacağım. — 57 —
Z A M A N I N
D E Ğ E R İ

T ARİFEYE b a k t ı m , v a p u r u n k a l k m a s ı n a o t u z
üç d a k i k a var. Bir d o l m u ş bulabilsem, iyi.
Yoksa kırk beş d a k i k a beklemek gerekecek. Bo-
ğ a z ' d a o t u r m a n ı n d a b u zorluğu var. Bir v a p u r
k a ç ı r d ı n ı z mı, y o r g u n argın, gece y a r ı s ı eve gidi­
y o r s u n u z . K a ç defa k a n t e r içinde t a m iskeleye gel­
d i m , d e m i r k a p ı l a r y ü z ü m e k a p a n d ı . Ç o k k ö t ü olu­
yor i n s a n . Artık k ü f ü r m ü edeceksin, b e d d u a m ı
edeceksin, i n s a n şaşırıyor da, a ğ z ı n d a n p e p e m e gi­
bi, k e k e m e gibi, t ü k r ü k l e karışık a c a i p , m â n â s ı z
h e c e l e r çıkıyor.
O t u z üç d a k i k a var. Eğer biraz k o ş a r s a m , bir
d o l m u ş b u l u r s a m yetişirim.
— Âbidin Bey, cetveli t a n z i m e t t i n i z mi?
— D u r birader, sırası mı c e t v e l i n ?
Allah Allah... D a i r e paydos, h e r k e s gitmiş, o
bana, h â l â cetvel soruyor. B a s a m a k l a r ı ü ç e r üçer
atladım.
— Âbidin Beeeeey!...
— Ne v a r k a r d e ş i m ? H a y y e r i n dibine b a t s ı n
b u Âbidin Bey.
—< M ü d ü r bey ç a ğ ı n y o r .
H a h ! . . T a m m ü d ü r d e ç a ğ ı r a c a k sırayı b u l d u . .
T e r s yüzü döndüm. Nefes nefese, soluya soluya
_ 58 —
m ü d ü r ü n o d a s ı n a girdim. M ü d ü r beni öyle görün­
ce bir t e l â ş l a n d ı :
— Ne oldu? Ne v a r Âbidin Bey?..
— Hiç beyefendi, sağlığınız.
— Nefes nefesesiniz.
— Koştum da...
— Buyurun!
M ü d ü r b a n a bakıyor, ben m ü d ü r e b a k ı y o r u m .
— Bendenizi e m i r b u y u r m u ş s u n u z .
— B e n mi? Yooo... Ben sizi ç a ğ ı r t m a d ı m .
— Odacı söyledi.
M ü d ü r zile bastı. Odacı geldi.
— B e n s a n a Âbidin Beyi ç a ğ ı r mı dedim?
— Evet.
— Ne z a m a n ?
— Azönce...
— H a a a . . . S a h i . . . Neydi? Ben sizi bişey için
ç a ğ ı r t m ı ş t ı m a m a , d u r b a k a y ı m . T u h Allah k a h ­
r e t s i n . İ h t i y a r l a d ı k be Âbidin Bey... Vallahi i h t i ­
yarladık.
Y a n gözle s a a t e b a k t ı m , otuz d a k i k a var. Hızlı
k o ş a r s a m , bir d o l m u ş a • da r a s t l a r s a m , yetişebili­
rim.
— Eeee, ne olacak be Âbidin Bey, y i r m i d ö r t
s e n e devlet k a p ı s ı n d a h i z m e t kolay m ı ? Akıl m ı
k a l ı y o r i n s a n d a ? A m a n e y d i b e n i m s a n a söyliye-
c e ğ i m ? M ü h i m bir şeydi a m a , neydi?.. H e r neyse,
a k l ı m a gelmedi. Y a r ı n a k a d a r gelirse bir yere n o t
ederim.
— Gidebilir m i y i m beyefendi?
-— Acele işin mi var?
— V a p u r a yetişeceğim d e . . .

— 59 —
— H a a a . . . O başka. H a y d i gülegüle...
K a p ı d a n fırladım.
— Âbidin Bey, Âbidin Bey!
— B u y u r u n Beyefendi!
— H a t ı r l a d ı m yahu, sen geçen g ü n k u l u ç k a
y a t ı r d ı m d e m i ş t i n h a n i . . . Legorin y u m u r t a s ı bul­
m u ş s u n . Nereden aldın?
— Z i r a a t M e k t e b i n d e n beyefendi...
— Nerede o ziraat m e k t e b i ?
— H a l k a l ı ' d a beyefendi.
— T e ş e k k ü r ederim. H a d i sen geç k a l m a , güle
güle!
S a a t e b a k t ı m , yirmi yedi d a k i k a var. K e n d i m i
bir caddeye a t s a m .
— Âbidin Beeey!..
M ü d ü r p e n c e r e d e n bağırıyor.
—• Efendim.
— Y u m u r t a l a r p a h a l ı mı?
— Elli k u r u ş beyefendi.
—• P a h a l ı değilmiş. H a y d i sen geç k a l m a . Gü­
le güle.
Atlaya a t l a y a gidiyorum.
— Çüş u l a n d a n g a l a k !
B a ş ı m ı çevirdim, herif k a l d ı r ı m ı n ü s t ü n d e
boylu b o y u n a u z a n m ı ş , küfür ediyor. Cevap ver­
sem v a p u r a yetişemiyeceğim.
— Yavaş y ü r ü be O d u n !
A d a m ı n h a k k ı da yok değil. Yollar da öyle ka­
labalık ki, ç a r p m a d a n y ü r ü n m ü y o r .
—• Vay öküz vay!..
İ ç i m d e n : «Öküz s e n i n bey pederindir» dedim,
Hep ben ç a r p a c a k değilim ya, bu sefer b i r

— 60 —
o m u z l a beni yere devirdiler. Hiç sesimi ç ı k a r m a ­
dım. Yerden fırladım, h a b a b a m k o ş u y o r u m . Vapu­
r u n k a l k m a s ı n a y i r m i iki d a k i k a var.
— D o l m u ş ! Nereye?
— Sen n e r e y e b a y ı m ?
— C a n ı m söylesene nereye gidiyorsun?
— Sen söylesene!
— Karaköy...
— Yarın s a b a h gel, g ö t ü r e y i m .
K e n d i k e n d i m e , «uyma kör şeytana» d e d i m .
— Vay Âbidinciğim, vay... Ş ü k ü r g ö r ü ş t ü r e n e
yahu!...
Herif, d u v a r gibi ö n ü m ü k a p a d ı . A m a t a n ı d ı ­
ğ ı m kimse değil.
— Ne bu telâşın y a h u ?
— V a p u r a yetişeceğim d e . . .
— Vapura mı? Hangi vapura?
— Boğaz v a p u r u . . .
— Haaa, yakınmış. Ben K a r a d e n i z seferine
filân çıkıyorsun z a n n e t t i m . Eee, n e v a r n e yok
Âbidinciğim?
— İyilik sağlık. Ne olsun?
— Biz seninle görüşmeyeli ne k a d a r oldu?
— Epeyce oldu.
— En son ne z a m a n g ö r ü ş m ü ş t ü k ?
— Vallahi... Galiba... Neresiydi?...
S a a t e b a k t ı m , on sekiz d a k i k a var. Epi yol
g e l d i m a m a , herif p a ç a m ı b ı r a k m ı y o r k i . . .
— Asker a r k a d a ş l ı ğ ı b a ş k a oluyor Âbidin.
Asker derdemez h a t ı r l a d ı m . K e n d i s i n i m a r e ­
ş a l s a n a n bir onbaşıydı.

— 61
— B a n a müsaade, vapuru kaçıracağım, de­
dim, y ü r ü d ü m .
— G ö r ü ş e l i m yine Âbidin.
—• İ n ş a l l a h . . . D o l m u ş ! . . . Nereye oğlum? K a -
raköy m ü ?
Cevap bile vermedi.
— Höst be!.. Ö n ü n e a r d m a b a k u l a n ! . .
A l d ı r m a a a ! . . . S ı r t ı m d a n t e r süzülüyor. Bu
k a d a r k o ş t u k t a n s o n r a yetişemezsem k ö t ü .
;
— U l a n h ı y a r ağası... Andavallı!...
Sesimi ç ı k a r m ı y o r u m , h a b a b a m k o ş u y o r u m .
— Dolmuş!
A r a b a d u r d u . Bir koşu, t a m yetiştim, k a l k t ı .
Yirmi m e t r e k a d a r ilerde yine d u r d u . Bir koşu d a ­
h a . Elimi a r a b a n ı n k a p ı s ı n a a t a c a k k e n yine kalk­
tı. B e n d u r u n c a o da d u r u y o r . B e n koşuyorum, o
kalkıyor. A m a trafik l â m b a s ı n ı n dibinde yakala­
dım.
— Yahu, benimle a l a y mı ediyorsun?
— E s t a ğ f u r u l l a h p a ş a m . Sizinle ne diye alay
edeyim?
— Öyleyse ne diye d u r u p d u r u p kalkıyorsun' 3
— S a n a ne yahu? İ s t e r s e m d u r u r u m , ister­
sem k a l k a r ı m .
— ı Nereye gidiyorsun?
— Eve!
— N u m a r a n kaç?
— Y a k a n u m a r a s ı mı, a y a k k a b ı n u m a r a s ı m ı ?
— Yok, elektrik s a a t i n i n n u m a r a s ı .
Yeşil trafik l â m b a s ı yandı. Şoför gaza bastı.
O k a d a r kızdım ki, a r k a s ı n d a n k o ş t u m . Yine d u r ­
du. A m a yetiştim. Aaaa... Bir de b a k a y ı m ki, a r a -

— 62 —
ba dolu değil mi? Açtım ağzımı, y u m d u m gözümü.
— Siz ne biçim şoförsünüz b e ! İ ç e r d e beş kişi
var, h â l â yolcu çağırıyorsunuz.
— Efendi, zatiâlinizi k i m çağırdı?
— D u r u y o r s u n ya...
—• D u r u r u m , k a l k a r ı m , size n e ? Siz b e n i dol­
m u ş şoförü z a n n e t t i n i z galiba...
H a y Allah k a h r e t s i n , h u s u s î a r a b a değil miy­
m i ş ! . . . Özür diledim:
— Aceleden akıl k a l m a d ı beyefendi. V a p u r a
o n ü ç d a k i k a kaldı d a . . .
İyi bir a d a m m ı ş :
— Buyur, biz de K a r a k ö y e gidiyoruz.
— R a h a t s ı z etmiyeyim.
— Estağfurullah... Buyurun.
Allah razı olsun, beni de aldılar a r a b a y a , Mo­
t o r u n bir yeri b o z u l m u ş da, o n d a n öyle gidip gidip
d u r u y o r m u ş . Birkaç sefer d a h a d u r d u . A d a m indi.
r a d y a t ö r ü açtı, t a m i r e başladı. B a k ş u aksiliğe.
İ n s e m , y ü r ü s e m ayıp olacak. Adam,
— Biraz i t m e k lâzım, dedi.
O, d i r e k s i y o n a geçti. Biz b a ş l a d ı k a r a b a y ı ar­
k a s ı n d a n itmeye. K a n t e r içinde kaldım,. Motor bir
kere «hırrr!» diye hırlıyor, s o n r a zınk, d u r u y o r .
A r a b a yüz m e t r e y a gitti, y a gitmedi, a m a ü ç
yüz m e t r e ittik.
—• Çok affedersiniz baylar, dedim, ayıp ola­
cak ama, bendeniz vapuru kaçıracağım da...
Bir koşu t u t t u r d u m .
— Çüşşşş!..
— Önüne bak!..
— U l a n şey oğlu şey!

— 63 —
K ü f ü r ü n bini bir p a r a . N e k a d a r k ü f ü r varsa,
a r k a m d a n h e p s i n i s a v u r u y o r l a r . B e n f ı r t ı n a gibi
u ç u y o r u m . Kalabalığı, Y u n u s balığı denizi y a r a r
gibi y a r ı p geçiyorum.
— Âbidin beeey!..
A r k a m d a n biri bağırıyor a m a , a l d ı r d ı ğ ı m yok.
— Âbidin B e y y a h u . . . Kardeşim, Âbidin
beeey!..
V a p u r u n k a l k m a s ı n a a l t ı d a k i k a var. Nere­
deyse d ü ş ü p k a l a c a ğ ı m .
— Âbidin Beeey!..
K ö p r ü b a ş ı n d a eli o m u z u m a yapıştı:
— Aşkolsun be Âbidin Bey. Nereye böyle?
— Vapura...
L â f ı m a ğ z ı m d a kaldı.
— Affedersiniz, sizi birisine b e n z e t t i m .
— O l u r efendim.
— İyi ki, başınızı çevirdiniz. A r k a d a n Âbidin
Bey d e n e n hergeleye o k a d a r b e n z i y o r s u n u z ki, az
kalsın o diye k ö t ü bir şey y a p a c a k t ı m . Efendim,
siz b u Âbidin'i bilmezsiniz. B u n u n k a d a r n a m u s ­
suz herif d ü n y a y a gelmemiş. B e n i m bir k a ş ı k kol-
l e k s i y o n u m var.
— Beyefendi, v a p u r a yetişeceğim de, o n u n
için...
— Ya öyle mi?. Bu Âbidin olacak hergele,
geçen p a z a r bize misafir gelmişti.
A d a m iri yarı. K o l u m a d a girdi. Bir t ü r l ü
kurtulamıyorum.
— B e n i m kaşık k o l l e k s i y o n u m d a n S a d r â z a m
Çukurkazanzâde Yusuf p a ş a n ı n hoşaf k a ş ı ğ ı n ı
ç a l m a s ı n m ı ? Alçak!.. N a m u s s u z herif!..
— 64 —
S a a t e b a k t ı m , eyvah!.. V a p u r kalktı. A m a bir
ü m i t var. B a z a n b i r k a ç d a k i k a geç kalkıyor va­
purlar.
— B e n d e n i z D e f t a r d a r l ı k t a çalışıyorum beye­
fendi. Adım M e f t u n . . . D e f t e r d a r l ı k t a k i m e sorsa­
nız M e f t u n diye beni bilir. Eğer bir işiniz düşerse
beklerim. Bir acı kahvemizi içersiniz. İsm-i âliniz
beyefendi?..
— Âbidin.
— Ne benzerlik!.. Şaşılacak şey... Adınız da
ayni.
A d a m ı n d a l g ı n l ı ğ ı n d a n f a y d a l a n ı p fırladım. O
arkamdan,
— Âbidin Bey! diye b a ğ ı r ı r k e n iskele m e r d i ­
venini i n d i m . Ooooh, çok ş ü k ü r v a p u r iskelede.
K e n d i m i içeri a t t ı m . Külçe gibi peykeye d ü ş t ü m .
O k a d a r k ü f ü r yedim a m a , v a p u r a d a yetiştim.
Yolculara b a k ı y o r u m , hiç acele eden yok. Hepsi de
s a l l a n a s a l l a n a geliyorlar. Beş d a k i k a geçti, on da­
k i k a geçti, v a p u r k a l k m a z . İskeleye ç ı k t ı m . Me­
mura,
— Tarife mi değişti? d e d i m .
—• Hayır, yaz tarifesi, dedi, on beş g ü n s o n r a
değişecek.
— Peki, n e d e n v a p u r k a l k m ı y o r ? Bu ne lâu­
balilik!.. Ne r e z a l e t ! . . . Herkesin işi g ü c ü var. Z a t e n
biz işte böyleyiz. Z a m a n ı n hiç değeri yok. Değil on
dakika, on s a a t i n , on g ü n ü n bile değeri yok. Vakit,
n e d e m e k t i r vakit?..
Artık söylemediğimi b ı r a k m a d ı m . Biz n e d e n
ilerlemiyoruz? Ç ü n k ü z a m a n l a , s a a t l e hiç ilgimiz
yok. M e m u r bişey söylemek için çabalıyor a m a

— 65 —. F. : 5
o n a fırsat b ı r a k m ı y o r u m . K a l a b a l ı k l a çevrilmiş­
tim. K a l a b a l ı k a r t t ı k ç a sesim de yükseliyor:
— Avrupalılar n e d e n ilerliyor? Ç ü n k ü efen­
dim, herifler s a n i y e n i n d e ğ e r i n i bilirler.
K a l a b a l ı k t a n , beni destekliyen sesler yükseli­
yordu:
— Çok doğru beyefendi.
— Bizde bu gidiş v a r k e n . . .
H a t t â sözlerimi yer yer alkışlarla kesiyorlardı.
— Bir v a p u r u n tarifedeki s a a t i n d e n y i r m i d a ­
kika geç kalktığı n e r d e g ö r ü l m ü ş ?
K a l a b a l ı k beni t a s d i k ediyordu:
— Rezalet...
— O l u r şey değil...
— Ayıp y a h u . . .
İskele m e m u r u ,
— Sizinki geri kalmış, dedi, altıyı otuz yedî
geçiyor.
— Altıyı otuz beş geçiyor!
Birisi,
— Yanlış, dedi, b e n i m k i r a d y o ayarıdır, a l t ı y ı
otuz beş değil, o t u z d ö r t geçiyor.
B a ş k a birisi de ona,
— Sizinki geri kalmış, dedi, altıyı o t u z yedi
geçiyor.
O n l a r t a r t ı ş m a y a başladılar. Ben,
— Tarife değişmemiş, s a a t yanlış değil, p e k i
neye kalkmıyor bu v a p u r ? diye s o r d u m .
Memur,
— Neye kalksın? dedi, d a h a on d a k i k a v a r
kalkmasına.
Birden şaşırdım:

— 66 —
— Allah Allah... Ben h e r a k ş a m b u r d a n . . .
— Nereye gideceksiniz?
ı — Paşabahçeye...
D e m i n d e n b e r i h e r s ö z ü m ü destekliyen kala­
balık k a h k a h a y l a gülmeye başladı. M e m u r ,
— Bayım, ö b ü r iskeleye, dedi, sizin v a p u r
kalkalı y a r ı m s a a t oluyor.
Ben aceleyle, bir a y a k önce yetişeyim diye, bir
ü s t t e k i iskeleye gelmemiş m i y i m ?
Arkamdan bağırıyorlardı:
—• Herif p u s u l a y ı ş a ş ı r m ı ş !
—• Ü ü ü ü ! . . B u n a m ı ş be!..
— Y u u u u u ! . . Sersem tavuk..

— 67 —
YAŞASIN
ZÜĞÜRTLÜK

ANKADAN ev çıkıyor, b a n k a d a n a p a r t ı m a n
B çıkıyor, p a r a çıkıyor, s e y a h a t çıkıyor, ikra­
miye çıkıyor, h a y a t b o y u n c a gelir, aylık çıkıyor,
herşey çıkıyor. Ne çıkmıyor ki bu b a n k a l a r d a n ?
Yeter ki, bir yerden yüz lira u y d u r , koş h e m e n
b a n k a y a yatır. Ş a n s ı n y o k m u ş da, h i ç bişey çıkma­
mış diyelim. Ne kaybedersin? P a r a n yine p a r a , üs­
telik faizi de işliyor.
Gelgelelim, yıllar yılı b e n işte o yüz liracığı bir
a r a y a getirip d e b a n k a l a r d a n b i r i n e y a t ı r a m a d ı m .
S ı k a r ı m dişimi, d a y a n ı r ı m , d a y a n ı r ı m , seksen olur,
d o k s a n olur, t a m yüz olacakken ille bir yerden bir
d e r t çıkar, gider p a r a c ı k l a r .
S a n k i p a r a l a r , biz bu a d a m ı n cebinde bir a r a ­
ya gelmiyelim, yüz lirayı bir a r a d a görmesin şu
a d a m , diye i n a t etmişler. Onlar i n a t etti, b e n i n a t
ettim, s o n u n d a o yüz a d e t T ü r k lirasını bir a r a y a
getirebildim. Yine elimden gider korkusuyla, he­
men götürüp yatıracaktım bankaya ama, o akşam
d a geç k a l d ı ğ ı m d a n b a n k a l a r k a p a n m ı ş t ı .
O k a d a r gözüm k o r k m u ş ki, p a r a l a r cıva gi­
bi t a n e l e n e r e k elimden kayıp gidecek s a n ı y o r u m .

— 68 —
G ö r m e m i ş i n oğlu o l u n c a ne y a p a r ? Ben de öyle­
yim işte... Ne diye övünecekmişim, d o ğ r u s u bu.
P a r a c ı k l a r ı m ı y a s t ı ğ ı m ı n a l t ı n a k o y d u m , yat­
t ı m . B i t ü r l ü u y u y a m ı y o r u m . Yüz lirayı bir a r a y a
g e t i r d i m ya, a r t ı k d u r m a d a n a h k â m y ü r ü t ü y o r u m :
— Azmin elinden hiçbişey k u r t u l m a z . İ n ­
san bişeyi isterse m u t l a k a y a p a r . Yok az kazanı­
yorum, yok h a y a t pahalı, yok efendim geçim zor,
b u n l a r h e p b a h a n e . . Bak, n a s ı l yüz lirayı biriktir­
dim. Demek, istesem, ikiyüz de, beşyüz de birikti-
rebilirim, bin de biriktiririm, o n b i n d e . . .
O n d a n s o n r a dalga geçmeye başlıyorum;. Bin,
onbin oluyor, o n b i n yüzbin oluyor, yüzbin yüzmil-
yon oluyor. B o y u n a dizi dizi sıfırları h i z a y a soku­
y o r u m ; s o n r a gecenin k a r a n l ı ğ ı n d a onları s a ğ d a n
üçer üçer ayırıp o k u y o r u m : Yüz milyon, bir mil­
yar, on milyar, yüz milyar... Evet, a z m i n elinden
hiç bişey k u r t u l a m a z .
Eskiden gazetelerde milyonerlerin hayatını
yazarlardı. Z a m a n ı m ı z d a öyle milyonerler çıktı ki,
m i l y o n l a r bozuk p a r a gibi kaldı. B e n önce milyo­
n e r oluyorum, s o n r a m i l y a r d e r oluyorum.. D a h a
s o n r a trilyoner.. D ü n y a y ü z ü n e şimdiye k a d a r ti-
rilyoner gelmiş m i ? Yok... İ ş t e b e n t r i l y o n e r olu­
yorum.. Milyoner, m i l y a r d e r b a b a m da olur. İş tril­
yoner olmakta... Trilyon be!.. Birin ö n ü n d e . , efen­
d i m e söyliyeyim.. K a f a m ı b i t ü r l ü toparlıyamıyo-
r u m ki.. P a r m a ğ ı m l a k a r a n l ı ğ a bir «bir» çiziyorum,
s o n r a yine p a r m a ğ ı m l a birin ö n ü n e sıfırları koyu­
y o r u m . Bir sıfır, iki sıfır, üç sıfır., beş sıfır... on
sıfır, onbir... oniki, t a m oniki t a n e sıfır... A m a
birin ö n ü n d e , ya ikinin ö n ü n e olursa? İki trilyon...

— 69
Alt t a r a f ı sıfır, elimi y o r g a n ı n a l t ı n d a n çıkarıp
p a r m a ğ ı m l a k a r a n l ı ğ a bir y u v a r l a k d a h a çiziyo­
r u m . E t t i üç yüz trilyon. Sıfırlar, r e k l â m ışıkları
gibi k a r a n l ı k t a asılı d u r u y o r . Bazısı kayıyor dü­
şüyor, kaçıyor. Y a r a m a z l a r ı t u t u p yerlerine ko­
y u y o r u m . Yine kaçıyorlar, yine t u t u y o r u m . H e p
demezler m i y d i bize, p a r a y ı k a z a n m a k bişey değil,
iş o n u t u t m a k t a diye... G e r ç e k t e n öyle oluyor.
Sıfırları b i t ü r l ü t u t a m ı y o r u m . Bilya t a n e l e r i gibi
kaçıyorlar, y u v a r l a n ı y o r l a r . Ne yapsalar elimden
k u r t u l a m a z l a r , bir kere a r t ı k zengin olmaya k a r a r
verdim mi, v e r m e d i m mi?
Y a t a k t a n d o ğ r u l u p bir cigara içiyorum. Keyif­
le sıfırlarımı seyrediyorum. Maşallah, hepsi de t o m ­
bul t o m b u l , fıstık gibi. Genç, güzel k a d ı n l a r ı n du­
d a k l a r ı n a , k a l ç a l a r ı n a , omuzlarına, bellerine, gö­
ğüslerine benziyor. Zengin olmak ne de zevkmiş...
G ü n e ş doğuyor. H e m e n elimi yastığım a l t ı n a
a t ı y o r u m , yüz l i r a m oracıkta. Doğru b a n k a y a ko­
ş u y o r u m . D a h a b a n k a l a r değil, d ü k k â n l a r bile açıl­
m a m ı ş . B a n k a n ı n k a p ı s ı n d a bekliyorum. Bir a r k a ­
daş rastlıyor.
— Ne o? diyor, ne oldu saha?
— Yooo... bişey yok, diyorum.
— Gözlerin k a n l a n m ı ş , rengin s a r a r m ı ş .
— Bu gece u y u m a d ı m da.. Çok işim vardı, ça­
lıştım.
B a n k a y a p a r a y a t ı r d ı ğ ı m ı görmesin diye arka­
daşımı s a v ı y o r u m . B a n k a açılıyor. Çekine çekine
içeri g i r i y o r u m . A m a n Zarabbi... Ne büyük, ne
süslü yer. Çiçekler, vazolar, güzel güzel k a d ı n l a r ,
şık beyler... T a v a n d a koca koça avizeler. S a r a y a

— 70 —
g i r d i m s a n d ı m . İçeride belki yirmi m e m u r var. H e r
y e r gıcırgıcır. Stil mobilyalar. İ ç i m e bir k o r k u dü­
şüyor. D e m e k b ü t ü n b u a d a m l a r b e n i m verdiğim
p a r a n ı n geliriyle geçinecek h a ? . . . B u koca b i n a l a r
b e n i m p a r a c ı k l a r ı m l a , b u lüks eşyalar b e n i m p a r a -
c ı k l a r ı m l a , h e s a p makineleri, daktilolar h e p b e n i m
p a r a c ı k l a r ı m l a . . . Olmaz böyle şey... B e n p a r a ve­
reyim, o n l a r yaşasın.
— B u y u r u n efendim, bir e m r i n i z mi var?
N e k a d a r d a n â z i k i n s a n b u bankacılar... B u
n e z a k e t k a r ş ı s ı n d a d ö n ü p gidemedim. P a r a c ı k l a r ı -
m ı verdim. G ü l e r yüzlü m e m u r iki d a k i k a d a işimi
g ö r d ü . B a n k a c ü z d a n ı n d a n başka, bir d e hediye
c e p defteri verdi.
Dairede o gün arkadaşlar,
<— Sen a y a k t a u y u y o r s u n ! . , diye takıldılar.
Hiçbirine yüz v e r m e d i m . Öğleyin bir a r k a d a ş ı m ,
— H a y d i l o k a n t a y a ! dedi.
— K a r n ı m tok, dedim.
S a b a h l e y i n de bişey y e m e m i ş t i m . İ ş t e n a r t ­
maz, d i ş t e n a r t a r . A k ş a m bir simitle nefsimi kör-
l e t t i m . Bir gece ö n c e d e n u y k u s u z o l d u ğ u m için er­
k e n d e n y a t a ğ a girdim. B a ş ı m ı y a s t ı ğ a k o r k o m a z
sıfırlar cirit o y n a m a y a başladı. T e k r a r d ü n gece
k a l d ı ğ ı m y e r d e n d a l g a geçmeye b a ş l a d ı m .

H a v a d a , saydam, ışıklı bir kelebek gibi bir sı­


fır u ç t u , u ç t u , geldi y ü z ü n ö n ü n e k o n d u . Oldu bin...
o n b i n , yüzbin, milyon... Sıfırlar, sıfırlar, sıfırlar...
Bir p a r m a k o y n a t ı ş t a , bir sıfır yapıp, yerine otur­
t u y o r u m . S o n r a onlara,
— Uslu d u r u n ! diyorum, b e n öyle haylazlık-

— 71 —
t a n h o ş l a n m a m . H a y a t t a düzenli o l m a k ş a r t t ı r . H e r
sıfır k e n d i yerine, m a r ş , m a r ş ! . .
Sıfırlar k o r k u d a n t i t r e y e r e k yerlerine geçiyor­
lar. Bir k o m u t a n gibi k o m u t vererek sıfırlarıma
talim yaptırıyorum:
— Hizaya geeel!...
Sıfırlar y a n y a n a diziliyor.
— U y g u n adııım!.. M a r ş . . .
Rap, rap, r a p ! . . .
— Bir, iki, üç, dört, bin, yüzbin, milyon!...
Sıfırlara on d a k i k a m o l a veriyorum,
— Sağoool!... diye bağırıyorlar.
Sıfırlara t a l i m y a p t ı r a r a k s a b a h ı e t t i m . Saha­
n a s a l l a n a evden çıktım. Ayaklarım kendiliğinden
b a n k a y a g ö t ü r d ü beni. S a n k i bana, b a n k a b a t a -
cakmış gibi geliyor, y a h u t bankayı sırtlayıp götü­
recekler, p a r a c ı k l a r ı m m ü s t ü n e o t u r a c a k l a r .

O g ü n de peynir ekmekle a k ş a m ı e t t i m . Uyku


gözlerimden akıyordu. E r k e n d e n y a t t ı m . G ö z ü m ü
y u m s a m da, a ç s a m da olmuyor. Sıfırlar gecenin
içinde göbek atıyorlar, m a m b o oynuyorlar.

B a n k a i k r a m i y e s i n d e n bir a p a r t ı m a n çıkıyor,,
a p a r t m a n ı beş yıllık peşin kira, ayrıca h a v a p a ­
rasıyla k i r a y a veriyorum. K e n d i m ucuz bir yerde
o t u r u y o r u m . Aklıma geldi, ben bu eve yüzyirmi li­
ra k i r a veriyorum, yazık değil mi? H e m e n y a r ı n sa^
b a h u c u z bir yere t a ş ı n m a l ı y ı m . K e n a r m a h a l l e ­
lerde yirmi liraya bir oda b u l u r u m . Ayda yüz lira
b a n a kalır, b a n k a y a y a t ı r ı r ı m . Yılda binikiyüz l i r a
eder. On yılda onikibin, yüz yılda yüzyirmibin...
H a v a d a n p a r a işte... Müsrifliğin sırası m ı ?

— 72 —

Yine s a b a h ı e t t i m . B a n k a n ı n ö n ü n d e n geç­
t i m . A r k a d a ş l a r eskisi gibi benimle a h b a p l ı k e t m i ­
yorlar. A m a n etmesinler. Çay k a h v e ı s m a r l a m a k ­
t a n k u r t u l d u m , d a h a iyi. Sevgilim telefon e t t i .
K e n d i m için,
— B u g ü n gelmedi, dedim.
Oysa o n u n l a evlenecektim. Ama şimdi vazgeç­
t i m . B a n k a y a p a r a y a t ı r d ı ğ ı m d a n beri o n u gör­
m e k i s t e m i y o r u m . Evlilik m a s r a f kapısıdır.
Çeki t a ş ı asılmış gibi göz k a p a k l a r ı m k a p a n ı ­
yordu. D o s y a n ı n üzerine başımı k o y u p u y u m a y a
h a z ı r l a n ı r k e n sıfırlar, v a r y e t e kızları gibi k a r ­
ş ı m a dizildi. U y u m a k elimde m i !
Uyku h a p ı a l m a y ı d ü ş ü n m e d i m değil... Arka­
d a ş l a r d a n birinde varmış, h â l i m e acıdı, verdi. Uy­
ku h a p ı da etkisiz. O gece, öyle zengin oldum, öy­
le zengin o l d u m ki... S o n r a bir a r a iflâs etmiye-
yim mi? B ü t ü n m i l y a r l a r ı m elimden u ç t u gitti. İf­
lâs eden milyonerlerin geleneğine u y u p az k a l s ı n
i n t i h a r edecektim. B a n k a d a k i yüz l i r a m a k l ı m a
gelince i n t i h a r d a n vazgeçtim. Yeniden zengin ol­
d u m . Öyle zengin o l d u m ki, d ü n y a y ü z ü n d e k i bü­
t ü n p a r a l a r ı topladım, kimsede metelik k a l m a d ı .
Gazeteciler gelip röportaj yapıyorlar.
— Nasıl zengin oldunuz? Nasıl b a ş a r ı k a z a n ­
dınız?
D o ğ r u s u n u h i ç söyler m i y i m ?
— Çalışmakla... H a y a t a beş p a r a s ı z a t ı l d ı m .
Bir k o n f e r a n s çekiyorum. Sonra yoksullara
iyilik e t m e y e başlıyorum. S ö m ü r d ü ğ ü m i n s a n l a r ı n
ç o c u k l a r ı n a b a y r a m hediyesi ç o r a p d a ğ ı t ı y o r u m .
H a s t a işçiler için g ü n d e bir ö ğ ü n piyaz verdiriyo-

— 73 —
r u m . E l i n d e n t o p r a k l a r ı n ı aldığım köylülere a v u ç
avuç t o p r a k d a ğ ı t ı y o r u m . Y a p m a d ı ğ ı m iyilik kal­
mıyor. Herkes b e n d e n «Ne iyiliksever a d a m ! » diye
sözediyor.
Gece de iyilik y a p m a k l a s a b a h ı e t t i m . Açlık­
t a n , u y k u s u z l u k t a n a y a k t a zor d u r u y o r d u m . Doğ­
r u b a n k a y a gittim.. C ü z d a n ı m e m u r u n ö n ü n e a t ­
tım,
— Versene sen b e n i m yüz liramı!., dedim.
— Hepsini mi, istiyorsunuz? diye sordu.
— Hepsini, hepsini!.-, diye bağırdım, y e t e r
be!.. E ş i m d e n d o s t u m d a n oldum, i n s a n l ı ğ ı m d a n
oldum, sağlığımdan, m u t l u l u ğ u m d a n oldum... Al­
l a h k a h r e t s i n ! . . . H a y o p a r a n ı n b e n içine...
Sinirlerim iyice bozulduğu için, k e n d i m i t u t a -
m ı y o r d u m . B ü t ü n b a n k a m e m u r l a r ı yöremi çevir­
di, beni y a t ı ş t ı r m a y a çalışıyorlardı.
— Verelim beyefendi, dediler.
P a r a m ı aldım. Cebimde de seksen l i r a m var­
dı. H e m e n bir l o k a n t a y a k o ş t u m . Ver o n d a n , ver
o n d a n , ver o n d a n . . . O r a d a n en lüks otele... Üç g ü n
üç gece u y u m u ş u m . Ooooh, d ü n y a v a r m ı ş b e ! . . .
B ü t ü n p a r a m ı ezdim.
Zenginlerin çektiklerini düşünüyorum da,
k e n d i h a l i m e ş ü k r e d i y o r u m . Zavallıların uykusuz­
l u k t a n , a ç l ı k t a n , iflâs k o r k u s u n d a n , b a t m a k t a n ,
hırsız t e h l i k e s i n d e n neler çektiklerini ben bilirim.
Yaşasın z ü ğ ü r t l ü k ! . . .

— 74 —
ARAŞTIRMA

B İ R h a f t a içinde d ö r t v a k ' a b i r d e n görülmesi,


h e m sağlık işleriyle u ğ r a ş a n l a r ı , h e m yö­
n e t m e n l e r i t e l â ş a d ü ş ü r d ü . B u d ö r t v a k ' a d a n son­
r a bir g ü n içinde ş e h r i n a y r ı v e u z a k y e r l e r i n d e n
ü ç h a s t a d a h a gelince şaşkınlık b ü s b ü t ü n a r t t ı .
Telefonlar işliyor, h a b e r l e r gidip geliyor, r a p o r l a r
yazılıyordu.
Vali,
— Bu ne biçim h a s t a l ı k ? diye sordu.
U z m a n yetkisine d a y a n a r a k ,
— Çok k ö t ü bir h a s t a l ı k , dedi.
H a s t a l ı k g ü n d e n g ü n e yayılıyordu. Bir a y d a
o t u z vak'a g ö r ü l m ü ş t ü .
Sağlık işlerinden yirmi kişi bir t o p l a n t ı y a p t ı .
T o p l a n t ı n ı n başkanı,
— Bilgi verin, dedi d o k t o r l a r a .
Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olan
doktor.
— Çok k ö t ü bir h a s t a l ı k , diye t e k r a r l a d ı .
Vali,
— Anladık, dedi, y â n i ne k a d a r k ö t ü ?
Doğum uzmanı,
— Çok, dedi, o k a d a r k ö t ü ki, i n s a n ı ö l d ü r ü r .
Bir kere d e ö l d ü r d ü m ü a r t ı k k u r t u l u ş y o k t u r .

— 75 —
— Yaaa!.. ö l d ü r ü r h a ?
— Ö l d ü r ü r efendim. H e m de çok k ö t ü öldü­
rür.
Kırkbeş y a ş s u l a r ı n d a bir genç doktor, h a s t a ­
lık yayılmaya başlayınca t ı p ansiklopedisini aç­
mış, bu h a s t a l ı k için yazılan y a r ı m sayfalık yazı­
yı o k u m u ş t u .
— Müsaade buyurulursa hastalık hakkinda
gerekli bilgiyi vereyim, dedi. Ç ü n k ü A m e r i k a d a ih­
tisasımı y a p a r k e n b u h a s t a l ı k üzerinde u z u n ça­
lışma y a p m ı ş t ı m .
D o ğ u m m ü t e h a s s ı s ı yaşlı doktor, genç d o k t o r a
sert sert baktı,
— Siz dedi, i d r a r yolları h a s t a l ı k l a r ı ü z e r i n d e
ihtisas y a p m a k için A m e r i k a y a g i t m e m i ş miydi­
niz?
İ h t i y a r k u r t , kırkbeşlik genç doktoru kalp beş­
lik gibi b o z m u ş t u . Öyle ya, m e m l e k e t fedakârlık
edip, i d r a r yolları h a s t a l ı k l a r ı üzerine i h t i s a s y a p ­
sın diye o n u tâ A m e r i k a l a r a göndersin, o gitsin
b a ş k a işler yapsın...
H a s t a l ı k için a y d ı n l a t ı c ı bir bilgi a l a m a m ı ş
olan Vali,
— A m a n a n l a t ı n , çok r i c a ederim, dedi.
Doktor a n l a t m a y a b a ş l a d ı :
— Bu h a s t a l ı ğ ı n üç çeşidi vardır. Denizden ve
sineklerden geçer. H a s t a l ı ğ ı n m i k r o p l a r ı lâğımlar­
da olur. Denize dökülen l â ğ ı m l a r d a k i m i k r o p l a r ,
o r a d a yüzenlere...
Vali, u m u t s u z c a ,
—. Öyleyse önleyemeyiz, dedi, n a s ı l önleriz bu

— 76 —
h a s t a l ı ğ ı ? K o c a ş e h r i n d ö r t bir y a n ı deniz, denizin
d e h e r y a n ı lâğım...
G ö z l ü ğ ü n ü sıkıntıyla düzeltti. Bir çıkar yol
b u l u n , der gibi d o k t o r l a r ı n yüzlerine battı. Bir
doktor,
— Peki, dedi, bu h a s t a l ı k denize akan lâğım­
l a r d a n geliyorsa, bu şehirde l â ğ ı m ve deniz yeni
i c a t edilmedi ya... H a l b u k i bu hastalığın a d ı n ı
d a h a yeni duyuyoruz.

Kırkbeşlik doktor, h a s t a l ı ğ ı n tarihçesini yap­


tı:
— Bu h a s t a l ı k önce A m e r i k a d a görülmüştür,
s o n r a l a r ı A m e r i k a d a n Avrupaya geçti. Bilindiği
gibi, biz maalesef Amerikayla geç ilişkiye geçtik.
Bu ilişkinin on yıllık bir geçmişi vardır. Her şey bi­
ze A m e r i k a d a n gelmeye başladı. Eh böyle olunca...
Vali a n l a m ı ş t ı ,
— Evet, dedi, bu k a d a r sıkı ilişkiden sonra...
Pekiy şimdi n e yapacağız? İlâcı yok m u bunun?

Tıb Ansiklopedisinden h a s t a l ı ğ ı öğrenen dok­


tor,
— Yok, dedi, d a h a ilâcı b u l u n a m a d ı .
Vali kızdı:
,— Yani, eli kolu bağlı d u r a c a k mıyız?
D o k t o r l a r bakıştılar. En yaşlısı,
— Bir a r a ş t ı r m a k u r u l u k u r a l ı m , dedi-
Bu öneri yerinde görüldü. O n b i r kişilik bir h e ­
yet k u r u l d u . Heyet ü y e l e r i n d e n biri Amerika'ya
bakterioloji ö ğ r e n i m i n e gitmiş ve o k u d u ğ u üniver­
s i t e n i n basketbol t a k ı m ı n d a k a p t a n l ı ğ a k a d a r yük­
selerek, bizi h â l â b a r b a r , fesli, k a v u k l u ve erkekle-

— 77 —
rimizi d ö r t karılı bilen Amerikalılara m e m l e k e t i ­
mizi t a n ı t m ı ş t ı . Biri v e t e r i n e r d i . . . Biri j a n d a r m a
subaylığından emekliydi. Öbürleri de doktor,
kimyager, eczacı ve b i r k a ç b ü y ü k h a s t a l ı k geçir­
dikleri için gayet tabiî olarak, bu işle çok yakın­
d a n ilgilenen kişilerdi.
B u k u r u l u n ödevi, hastalığı, m i k r o b u n u , n e r e ­
lerde ürediğini, n e r d e n , nasıl geçtiğini, aşısını, ilâ­
cını, k o r u n m a yollarını a r a ş t ı r m a k t ı .
K u r u l , o g ü n d a ğ ı l m a d a n önce, t o p l a n t ı n ı n
başkanı,
— Arkadaşlar, dedi, şimdi sizlere çok önemli
bir iş düşüyor.
Bir doktor,
—. Evet, diye k a r ş ı l ı k verdi, gece g ü n d ü z çalı­
ş a r a k h a s t a l ı ğ ı n b u l a ş m a s ı n ı önlemek.
— Hayır, b u n d a n da önemlisi var. Nedir o, bi­
liyor m u s u n u z ? Gizlilik. Bu işler çok gizli olmalı­
dır. Hiç kimse d u y m a m a l ı d ı r . Ama hiç k i m s e !
Bir doktor,
— Evet anlıyoruz, dedi, a r a ş t ı r m a l a r ı m ı z ı ya­
bancıların öğrenmesini istemiyorsunuz.
—. Hayır. Y a b a n c ı l a r öğrensin. Z a t e n sizin bu
a r a ş t ı r m a n ı z d a n bişey d e bulacağınızı u m m u y o ­
r u m . A m a boş d u r m a k olmaz, o n u n için boş d u r a ­
cağınıza a r a ş t ı r ı n .
K u r u l d a n birisi,
— Yabancılardan gizlemiyeceksek, kimden
saklıyalım Beyefendi? diye s o r d u .
— Bizimkilerden. Halk s a k ı n d u y m a s ı n . Siz
h a l k psikolojisini b e n i m k a d a r bilmezsiniz. Mem­
lekete böyle bulaşıcı bir h a s t a l ı k geldiğini d u y a r -

78 —
l a r s a hepsi b i r d e n h a s t a olur. Nezle olan, başı ağ­
r ı y a n , kirayı veremiyen, kocasiyle k a v g a eden,
sevgilisinden ayrılan, r o m a t i z m a s ı a ğ r ı y a n , sınıfta,
k a l a n h e p b u h a s t a l ı ğ a t u t u l d u m sanır. B i r telâş,
bir p a n i k olur ki, bir d a h a ö n ü n ü alamayız. İ ş t e
b u n u n için h a s t a l ı ğ ı n sineklerden, denize a k a n lâ­
ğ ı m l a r d a n geçtiğini kimse d u y m a m a l ı d ı r .

Bu kesin y a s a k e m r i n d e n sonra, ertesi g ü n ça­


l ı ş m a l a r ı n a b a ş l a m a k üzere, bilimsel a r a ş t ı r m a ku­
r u l u dağılmıştı. A m a ertesi gün gazetelerde kıya­
m e t l e r k o p t u . Bir gazete yirmi vak'a g ö r ü l d ü ğ ü n ü
yazdı. Memleketimizde ilk görülen bu h a s t a l ı k kor­
k u n ç t u . Mikrobu, bir milimetrenin elli b i n d e biri
k ü ç ü k l ü ğ ü n d e y d i . Gazeteler her şeyi h a t t â h a s t a ­
lığın denize a k a n l â ğ ı m l a r d a n bulaştığını bile yaz­
mışlardı.
Y ö n e t m e n l e r i n ve bilimsel a r a ş t ı r m a k u r u l u ­
n u n ilk işi gazetelere yalanlama g ö n d e r m e k oldu.
((Hastalık filân y o k t u r . Ne hastalığı? Denizlerimiz
onsekizinde bir genç kız kalbi kadar temiz, saf, ba­
kir ve berraktır.»

Gazeteciler bu k o n u d a konuşmak için Valiyi


buldular.
— Yirmi h a s t a varmış, dediler.
Vali,
— K ı r k h a s t a n o r m a l d i r , dedi, h a t t â n o r m a l ­
d e n bile az.
— Eskiden h a s t a l ı k hiç yokken a n o r m a l miy­
dik?
Vali kızdı,
— Yâni eski idareyi mi beğeniyorsunuz, dedi,
— 79 —
elbette y i r m i v a k ' a n o r m a l d i r . B u g ü n d ü n y a n ı n e n
n o r m a l m e m l e k e t i olan A m e r i k a ' d a yılda yüzyirmi
bin kişi bu h a s t a l ı ğ a t u t u l u y o r . Bizimki o k a d a r
az ki, n o r m a l bile değil.

Vali, gazetecilerle bu k o n u ş m a d a n s o n r a bi­


limsel a r a ş t ı r m a k u r u l u n a koştu. K u r u l d a h a yeni
t o p l a n m ı ş t ı . Vali, s u r a t ı asık,
— Baylar, dedi, ben size gizliliğe u y u n , h i ç bir
h a b e r sızmasın, dedim, böyleyken gazeteler h e r şe­
yi yazdı. Şimdi size bir iş düşüyor. Bu h a b e r i çıka­
ranı, yayanı araştırmak!

Bu iş, h a s t a l ı ğ ı iyi e t m e y o l u n u n a r a ş t ı r m a k ­
t a n d a h a eğlenceliydi. Bilimsel A r a ş t ı r m a K u r u l u ,
b ü y ü k bir m e r a k l a suçluyu a r a ş t ı r m a y a başladı.
Herkes birbirinden k u ş k u l a n ı y o r d u . B u a r a ş t ı r m a
çok y o r u c u oluyordu. Bir y a n d a n da y u k a r d a n ,
suçluyu b u l m a l a r ı için sıkıştırıyorlardı.

A r a ş t ı r m a y ı b ü y ü k bir hızla y ü r ü t e n b a k t e r i -
olog bigün,
— B u l d u m ! diye bağırdı, b u l d u m a r k a d a ş l a r .
Hepsi m e r a k l a s o r d u l a r :
— Neyi? Mikrobu m u ?
— Hayır, suçluyu. Gizli h a b e r i y a y a n ı . . .
— Hangi hain? Kimmiş?
Bakteriolog,
— H a s t a l a r , dedi, h a s t a l a r ı n kendileri... Has­
t a l a r a , b u h a s t a l ı ğ ı n gizli t u t u l a c a ğ ı , h a s t a olduk­
l a r ı n ı söylemenin y a s a k o l d u ğ u bildirilmemişti.
İ h t i y a r doktor,
— Evet, dedi, r a p o r u m u z u h e m e n yazalım.

— 80 —
Çok güzel bir r a p o r yazıldı:
« yüksek m a k a m ı n a » .
«Memleketimizde yeni görülen «X» hastalığı­
n ı n m i k r o b u n u , tedavisini, ilâç ve k o r u n m a yolla­
rını a r a ş t ı r m a k için k u r u l a n Bilimsel A r a ş t ı r m a
K u r u l u , iki aylık u z u n ve y o r u c u a r a ş t ı r m a s ı n d a n
sonra, h a s t a l ı ğ ı n ve bu h a s t a l ı ğ ı n denize a k a n lâ­
ğ ı m l a r d a n geldiği h a b e r i n i y a y a r a k , h a l k ı n h u z u ­
r u n u k a ç ı r a n l a r ı n , h a s t a l ı ğ a t u t u l a n l a r ı n kendile­
ri o l d u ğ u n u m e y d a n a çıkarmıştır. Saygılarımızla
arzederiz.»
Bu r a p o r d a n sonra, işini t a m a m l a m ı ş olan Bi­
limsel A r a ş t ı r m a K u r u l u dağıldı.

— 81 _ F. : 6
AYA
G İ D İ Y O R U Z

Y ALNIZ A m e r i k a ' d a olmaz, bizde de olur. D u ­


yuyoruz ya gazetelerden: A m e r i k a ' d a «Altı
P a r m a k l ı l a r Cemiyeti» «47 n u m a r a d a n Büyük
K u n d u r a Giyenler Derneği», « K a r ı l a r ı n d a n Her-
g ü n D a y a k Yiyen K o c a l a r Kulübü» gibi birlikler,
dernekler varmış. Bizimi neyimiz eksik o n l a r d a n ?
İ ş t e bizde de «Aya Gidecekler Derneği» k u r u l m u ş .
B u d e r n e k t a m b a n a göre. Paris'e, Nevyork'a, de­
ğil, A n k a r a ' y a , İzmir'e bile gidemem. En u z u n
yolculuğum, Şişli - Sirkeci t r a m v a y ı n d a geçer. Hiç
bir yere gidemediğime göre, hiç olmazsa a y a gide­
yim. «Aya Gidecekler Derneği»ne üye o l d u m . Aya
g i t m e u m u d u n u n sevinciyle eve geldim. Tıka ba­
sa yedik. Tok k a r n ı m a , s o b a n ı n da k a r ş ı s ı n a ku­
r u l u n c a içim geçmiş. Sanki, d e r i m i n a l t ı n d a , et,
kemik, k a n boşaldı, içime s a m a n d u m a n ı gibi h a ­
fif bir gaz doldu. İpi k o p a n renkli b a l o n l a r gibi
u ç m a y a başladım.
— Uç b a b a torik!...
Yükseldim, yükseldim... Önce odun, k ö m ü r fi­
yatlarının, sonra ev kiralarının, d a h a sonra kara­
b o r s a n ı n ü s t ü n e çıktım.

Yüksel ki yerin bu yer değildir,


Dünyaya geliş hüner değildir.

- - 82 —
Bir yüksekliğe ç ı k t ı k t a n sonra, içimdeki gaz­
lar, v ü c u d u m u n delik deşiklerinden sızmaya baş­
ladı. F e l â k e t . . . Bu k a d a r yükseklikten sonra, ikti­
d a r s a n d a l y e s i n d e n d ü ş e n ikbal s a r h o ş u gibi, ka­
çım yere v u r u n c a a y ı l m a k hoş olmazdı... B o r ç t a n ,
h a r ç t a n öyle de delik deşik o l m u ş u m ki, b i r ayıbı­
mı k a p a s a m , ö b ü r delik açılıyor.
— İ m d a a t ! . . diye b a ğ ı r m a y a b a ş l a d ı m .
— Sık dişini, a y a y o l u n az k a l d ı . . .
— Dişimi s ı k m a k kolay, delikler b ü y ü d ü , sı­
kılmıyor. Kimseniz y a r d ı m edin, yoksa düşece­
ğim!
— B u r a s ı ay devleti... Y a r d ı m f o n u n d a n size
iki çuval v a p u r d u m a n ı gönderiyoruz.
B u y a r d ı m l a birdenbire yükseldim, kendimi
a y d a b u l d u m . Çevremi, tıpkı bize benzeyen insan­
l a r aldı.
— Hoş geldiniz!
— Hoş bulduk..
Beni hiç g ö r m e d i ğ i m acaip bir şeye bindirdi­
ler. Göz açıp k a p a y ı n c a y a k a d a r b ü y ü k bir ş e h r e
girdik. Ü s t ü n d e «Ay Üniversitesi» yazılı bir bina­
y a daldık. B e n k o n u ş m a k istedikçe a y a d a m l a r ı ,
— B u r a s ı sizin d ü n y a değil, lâfla geçirecek
vaktimiz yok! diye beni tersliyorlardı.
S t a d y u m k a d a r geniş, bir a n f i t e a t r dersaneye
girdik. H e r t a r a f tıpkı bizdeki futbol m a ç l a r ı gibi,
tıklım t ı k l ı m doluydu. Yalnız onlar, bağırmıyor-
lar, sessiz o t u r u y o r l a r d ı . Beni k ü r s ü y e çıkardılar.
Profesör kendisini ilgiyle dinleyenlere a n l a t m a y a
başladı:
— Geçen derslerimizde size a n l a t t ı ğ ı m , d ü n y a

— 83 —
h a y v a n l a r ı n d a n birini g ö r ü y o r s u n u z ! Sizlere d ü n ­
y a n ı n k u r u l u ş u n u bir kere d a h a t e k r a r l ı y o r u m .
D ü n y a h a y v a n l a r ı , ayın k e n d i d ü n y a l a r ı n d a n kop­
t u ğ u n u s a n ı r l a r . Gerçek b u n u n tersidir. B u n d a n
ellibin ışık yılı önce, a y d a çılgınlar, sapıklar, deli­
ler çoğalmıştı. Yaptığımız t ı m a r h a n e l e r doldu, taş­
tı. Bu sapıklar g ü n d e n g ü n e işi azıtıyorlardı. Da­
h a kötüsü, çocuklarımızın a h l â k ı n ı bozuyorlar,
aklı b a ş ı n d a i n s a n l a r ı d a b a ş t a n çıkarıyorlardı.
B u n l a r n e k a d a r t u t u k l a n s a , kapatılsa, b a ş a çı­
kılamadı. D a ğ başlarına, çöllere a t t ı l a r , k a m p l a r a
koydular, olmadı.
S o n u n d a bu çılgınlardan, delilerden, ay insan­
l a r ı m temizlemek için, b u n l a r ı , a y d a n ayrı, u z a k
bir yere a t m a y ı d ü ş ü n d ü l e r . Ayın en b e r b a t bir
parçasını, boşluğa fırlattık. Bu «dünya» oldu. Bü­
t ü n delileri b u r a y a a t t ı k . Yani d ü n y a , bir t ı m a r ­
h a n e d i r . O z a m a n d a n b e r i onlarla bağımızı kopar­
dık, ilgimizi kestik. Delilerin y a ş a m a s ı için kendi­
lerine zehirli k o k m u ş h a v a lâzımdı. O n u n için d ü n ­
y a n ı n etrafını da h a v a ile kapladılar. Şimdi d ü n ­
yadaki insanlar, havasız yaşıyamazlar.
O z a m a n a k a d a r s ı r a l a r d a sessiz dinleyenler
birden ayaklandı, y u m r u k l a r ı n ı b a n a d o ğ r u sıkıp,
— Mikrop!.. Mikrop!., diye b a ğ ı r m a y a başla­
dılar.
Profesör d e v a m e t t i :
— Ayın t i m a r h a n e s i olan d ü n y a y a bu delileri
a t a r k e n , yanlışlıkla a r a l a r ı n a bir k a ç da akıllı ka­
rışmış. Arasıra bu akıllıların çocukları d ü n y a d a
g ö r ü n ü r . F a k a t d ü n y a delileri, b u akıllı a d a m l a r ı
deli diye t i m a r h a n e y e k a p a r l a r .

84 —
Dinleyicilerin h e y e c a n ı a r t m ı ş t ı , bağırıyorlar-
dı:
— Asalım!..
— Keselim!..
O r t a l ı k birden k a r ı ş t ı . Üzerime atıldılar. Gırt­
l a ğ ı m a eller sarıldı.
— Hır, hır, h ı ı r r r ! ...
G ı r t l a ğ ı m d a n son nefesim çıkıyordu.
— Baba, h o r l u y o r s u n ! . . diye biri d ü r t t ü . Gö­
z ü m ü a ç t ı m . S o b a n ı n k a r ş ı s ı n d a u y u y a kalmışım.
E t r a f ı m a b a k t ı m , g ö ğ s ü m e derin d e r i n h a v a y ı çek­
tim:
— Oooh, d ü n y a varmış!., dedim.

i
— 85 —
GİNA
TERZİHANESİ

— B a k kocacığım, b e ğ e n d i n mi elbisemi?
— Güzel.. Çok güzel a m a , şimdilik s e n i n elbi­
seye i h t i y a c ı n yoktu.
— Nasıl y o k t u . . . Bir yere giderken giyecek,
1
iki kişinin a r a s ı n a çıkacak bişeyim var mı?
— Yavrum, d a h a geçen g ü n gri üzerine sarı
çizgili elbise y a p t ı r m a d ı n mı?
— Bu m e v s i m d e o giyilir mi n o n o ş u m ?
— K ı r m ı z ı p u v a n l ı var...
— Aman, o n u n m o d a s ı geçti.
— Bir t a n e de k u m l u bej y a p t ı r d ı n .
— H e r elbisenin bir z a m a n ı var. Çok anlayış­
sızsın y â n i . . .
— Değil şekerim, vallahi değil.. Şey meselesi..
— C a n ı m , b e n b a ş k a l a r ı gibi p a h a l ı k u m a ş l a r
a l m ı y o r u m ki... Bak, meselâ, b u n u n m e t r e s i k a ç a
dersin?
— B i l m e m ki...
—• Söyle bişey...
A d a m d ü ş ü n d ü . Eliyle şöyle bir k u m a ş ı yokla­
dı. Arasıra k u m a ş m a ğ a z a l a r ı n ı n vitrinlerine ba­
kar, etiketleri g ö r ü n c e r e n g i u ç a r d ı . E r k e k k u m a ş -

— 86 —
lariyle bir o r a n t ı k u r d u . Karısının üstündekine
benzer bir k u m a ş ı n vitrinlerde 43 lira o l d u ğ u n u
h a t ı r l ı y o r d u . Karısı, b u k a d a r p a h a l ı s ı n ı alamazdı.
— Yirmi lira mı? diye a t t ı .
Kadın güldü:
—; Ayol, n e r d e o k a d a r p a r a ? B e n d e yirmi lira
verecek göz v a r mı? Bu, i k i b u ç u k m e t r e l i k bir par­
çaydı. Hepsine onsekiz lira verdim. Sen bilirsin, n a ­
sıl çekişe çekişe pazarlık e t t i ğ i m i . . .

Erkek, k a r ı s ı n ı öptü. O n u n l a ö v ü n ü y o r d u . O
g ü n dairede h e r f ı r s a t t a k a r ı s ı n ı övdü. Arkadaşı
Melih,
— Bizim h a n ı m da pek t u t u m l u d u r , diye baş­
ladı...
Bir o söylüyor, bir ö b ü r ü söylüyordu. Akşam
d a i r e d e n iki a r k a d a ş birlikte çıktılar. Bir k u m a ş
m a ğ a z a s ı n ı n vitrini ö n ü n d e d u r d u l a r .
— B a k Melihciğim, şu k u m a ş a bak, 49 lira.
Bizim h a n ı m , b u n u n t ı p k ı s ı n ı n i k i b u ç u k metresi­
ni k a ç a alsa iyi... Onsekize a l m ı ş vallahi...
— Bizimki de b u n d a n bir elbise yaptırmıştı.
Metresini beş liraya mı ne almış. Bizimki bir pa­
zarlık eder, g ö r m e . . .
— B e n i m k i de..
— Birader, hiç olmazsa kadınlardan yana
ş a n s ı m ı z var.
— Tutumlu kadınlara düşmüşüz...
— Yoksa, bu aylıkla nasıl geçinirdik?
Eve gidince, b o y n u n a sarılıp öpen karısının
ü s t ü n d e açık yeşil üzerine koyu yollu b a ş k a bir
y e n i elbise g ö r ü n c e k a ş l a r ı n ı ç a t t ı .

— 87 —
— Ayol, ne öyle s u r a t ediyorsun? Alt t a r a f ı
oniki l i r a . . . K a r ı n d a n iyi m i ?
— Değil, değil a m a y a v r u m , ya b u n u n dikişi?
Kimbilir k a ç a d i k t i r d i n ?
— Aaaa.. Aşkolsun. Bizim m a h a l l e d e bir Ne-
b a h a t var. Akşam Kız S a n a t a gidiyor. Eline b i r
ikibuçuk v e r d i m mi, o y n a y a o y n a y a dikiyor.
Erkek, k a r ı s ı n ı n işbirliğinden sevinçliydi.
— Güzel o l m a m ı ş m ı y ı m ?
— Çok güzelsin h a y a t ı m .
Dairede b ü t ü n memurlar, Cevat'm etrafına
t o p l a n m ı ş l a r d ı . Cevat, h e r g ü n a r k a d a ş l a r ı n a bal­
l a n d ı r a b a l l a n d ı r a o yeri a n l a t ı r d ı .
— Azizim, dikizin zevki b a ş k a oluyor. Ö b ü r iş­
lere benzemiyor. Ne k a d ı n l a r be... Boy boy, biçim
biçim, r e n k r e n k . . . H a n g i y a ş t a istersen... D ü n
belki a l t m ı ş y a ş ı n d a bir k a r ı seyrettim, on sekizin­
de kıza d e ğ i ş m e m . . . Bizim gibiler için en iyisi b u .
Yoksa bu aylıkla başa mı çıkılır? Vallahi evlen­
m e k t e n iyi...
Hepsi, ağızlarının s u y u a k a r a k Cevat'ı dinli­
yordu. Cevat, a r k a d a ş l a r ı n d a n birini h e r g ü n k a n ­
dırır, o r a y a g ö t ü r ü r d ü . Ama öbürleri Cevat gibi
açıkça a n l a t m a z l a r , o r a y a gittiklerini söylemezler­
di. H a t t â bu yıl emekliye a y r ı l a c a k olan H ü s a m e t ­
t i n Bey bile gitmiş, s o n r a bir h a f t a h a s t a y a t m ı ş ,
dairede alay k o n u s u o l m u ş t u .
Melih a r k a d a ş ı n a ,
— Ş u r a y a biz de gidelim, dedi.
— D u y u l u r s a k rezil oluruz.
O a k ş a m yine Cevat'la birlikte çıktılar. Cevat,
— Öyle fena bir yer değil, diyordu, b a s b a y a ğ ı

— 88 —
n a m u s l u müessese... K a d ı n l a r ı n h a b e r i yok diyor­
l a r a m a y a l a n . . . Haberleri olmasa, hiç öyle soyu­
nurlar da dakikalarca dururlar mı?
— K a ç p a r a vereceğiz?
— Deliğine göre... Üst k a t o d a l a r d a k i delikle­
re p a r a d i diyorlar, o r a d a dikiz üç lira. Ben ay son­
l a r ı n a doğru p a r a d i d e n dikizliyorum. Yere boylu
b o y u n c a u z a n ı p deliğe g ö z ü n ü u y d u r m a s ı iyi olu­
yor a m a , kuşbakışı bir şey g ö r ü n m ü y o r . En iyi alt­
t a k i o d a l a r d a n dikizlemek. Ayna gibi... Oraya
lüks k o l t u k diyorlar. Aybaşlarında ikiüç g ü n lüks
k o l t u k t a n dikizliyorum. Tavana bakmaktan bir
h a f t a b o y n u m t u t u l u y o r . Bir d e y a n o d a l a r var.
Orası b a l k o n . . . E n r a h a t orası... S a a t i o n lira...
Ben bir kere de b a l k o n d a n dikizledim. Bir de loca­
lar varmış. O r a y a zenginler, yaşlı b ü y ü k a d a m l a r
giriyor... Ayna t e r t i b a t ı yapmışlar. O t u r d u ğ u n
yerden, b ü t ü n m a n z a r a y ı t a b a k gibi g ö r ü y o r s u n .
— Bilet kesiyorlar m ı ?
— Bilet olur m u ? M i t h a t P a ş a s t a d y o m u m u
ıburası? A v r u p a ' d a biletlisi varmış, h a t t â abon­
m a n k a r t ı a l ı y o r m u ş s u n . . . Bizde n e r e d e o k a d a r ı . . .
Her şey kendimize göre...
, Üç a r k a d a ş a p a r t ı m a n ı n merdivenlerini çıktı­
lar. Kılavuz Cevat ö n d e n gidiyordu. Ö b ü r ikisi
u t a n d ı k l a r ı n d a n a r k a d a y d ı l a r . Cevat,
— K o r k a c a k bişey yok, dedi, iki kapısı var.
Erkekler önden, k a d ı n l a r a r k a d a n işliyorlar.
Cevat, üzerindeki l e v h a d a altın yıldızla «Gina
Terzihanesi» yazılı kapıyı açtı. K a p ı n ı n dikiz deli­
ğine bir göz geldiği belli oldu. S o n r a k a p ı açıldı:
— Buyurun!..

— 89 —
Üç erkek, içeri girdi., Kapıyı a ç a n k a d ı n sor­
du:
— Neresi? Loca mı? B a l k o n d a yer yok. P a ­
z a r a k a d a r b ü t ü n yerler kapalı. L ü k s k o l t u k ister­
seniz, bir kişilik yerimiz var.
Melih,
—. Ucuz olsun, diye C e v a t ' a fısıldadı.
Cevat,
— Üç p a r a d i , dedi.
K a t ı n içine yapılmış merdivenleri çıktılar. Bu­
r a s ı geniş bir t a v a n arasıydı. Yerlere bir s ü r ü a d a m
u z a n m ı ş t ı , h e y e c a n içinde o l d u k l a r ı n d a n yeni ge­
lenlerin f a r k ı n d a olmadılar.
Onları g e t i r e n kadın, y a k a l a r ı n d a n t u t u p , ü ç
kişiyi a y a ğ a kaldırdı,
— H a d i bakalım, vaktiniz doldu,dedi.
• Üstlerini, b a ş l a r ı n ı d ü z e l t e n l e r d e n biri:
— N'olur, beş dakikacık d a h a . . . diye yalvar­
dı.
Kadın hiç acımadan,
— S e a n s b i t t i . . . dedi.
Boşalan deliklere, üç a r k a d a ş yere u z a n ı p , göz­
lerini u y d u r d u l a r . Aşağıda k o n u ş u l a n l a r d a duyu­
luyordu.
— Bir m a n t o istiyorum. Bej tüylü.. Bol spor
— Peki şekerim..
— Şu m o d e l d e n . . .
— Ah şekerim, çok p a h a l ı . . . Metresi d o k s a n
lira... Dikiş... Hepsi senin cici h a t ı r ı n için yediyüz...
D e m e k ki, y a r ı m ş a r s a a t t e n on gün, g ü n d e üç se­
a n s poz vereceksin.
— Pahalı ama...

— 90 —
— Değil v a l l a h i . . . S e n i n v ü c u d u n biçimli de
ondan. Başkasına dünyada yapmam. Kurtarmaz
nonoşum.
— Pekiy...
— Soyun yavrucum.--

— Ç ı k a r çıkar...

— S u t y e n i n i de çıkar. Ö l ç ü n ü iyi alamam


s o n r a . . . D ö n şöyle. M a ş a l l a h , n e g ö ğ ü s ! Ş u y a n a . . .
Basenlerin ideal:..
— T e ş e k k ü r e d e r i m , y a r ı n p r o v a y a gelirim.
Başka bir kadın girdi.
— Senin tayyörün hazır yavrucum. Soyu­
n u n güzelim!

— Çoraplarınızı da...

— G ü z e l o t u r d u . N e t a y y ö r . B u m a v i üzerine
çizgiler b u s e n e n i n m o d a s ı . . Uydu m u cicim?
— Mersi...
A k ş a m e v e g i d i n c e k a r ı s ı b o y n u n a atıldı, ö p t ü :
— N a s ı l y e n i t a y y ö r ü m ? B u yıl m a v i çok m o ­
da.. Y a k ı ş m ı ş m ı ? A m a s u r a t a s m a öyle... Bilirsin,
n a s ı l p a z a r l ı l c e t t i ğ i m i . . . Ç e k i ş e çekişe p a z a r l ı k et­
tim. İ k i b u ç u K m e t r e l i k b i r parçaydı, kaça alsam
iyi? S ö y l e s e m ş a ş a r s ı n . . Ş a ş m a z m ı s ı n ? Vallahi şa­
şarsın... O n d Ö r t l i r a . . . A m a n gül birazcık.. Bizim
N e b a h a t ' a d a o n l i r a v e r d i m , güle o y n a y a dikti...
Güzel değil m i ? Y a k ı ş m ı ş m ı k a r ı c ı ğ ı n a ? S e n beni
sevmiyorsun v a l l a h i . . .
Erkek,
— Seviyorum,... diye inledi.
— 91
MUHASEBECİ

E C E R İ K S İ Z L İ Ğ İ M İ N ve k ü l t ü r ü m ü n sağ­
B l a m kanıtı olarak, • elimde iki resmî belge
var; biri E d e b i y a t F a k ü l t e s i Türkoloji, biri de Fel­
sefe b ö l ü m ü diploması. T u v a l e t k â ğ ı d ı n ı n bile ka­
r a b o r s a y a çıktığı bu çağda, elimdeki k a p ı ka­
d a r bu iki diploma kâğıdı, bir çuval dolusu eski Be­
yaz Rus p a r a s ı k a d a r olsun değer taşımıyor. Ap­
tallığımın bu iki belgesi y e t m e z m i ş gibi, bir de dok­
t o r a y a p t ı m , edebiyat d o k t o r u o l d u m .
B e n i m g i t t i ğ i m F a k ü l t e y e gelenlerin çoğu, ya
koca b u l m a y a çalışan kızlar, y a d a k ü l t ü r edinmek,
b i y a n d a n d a g ö n ü l e ğ l e n d i r m e k için gelen, ü s t
t a b a k a n ı n p a r a k a z a n m a y a ihtiyacı o l m a y a n r a h a t
gençleriydi. İçimizde b e n i m gibi bikaç t a n e de
felsefe d a l ı n d a o k u m a k l a filosof, E d e b i y a t F a k ü l ­
tesinde o k u m a k l a da, edebiyatçı o l u n a c a ğ ı n ı s a n a n
eksik akıllılar vardı. Felsefe t a r i h i n d e o k u d u ğ u m u z
filosoflarm, edebiyat t a r i h i n d e o k u d u ğ u m u z ede­
b i y a t ç ı l a r ı n hiç birinin ne felsefe b ö l ü m ü n d e , ne
Edebiyat F a k ü l t e s i n d e , h a t t â ç o ğ u n u n Üniversite­
de bile o k u m a d ı k l a r ı n ı ö ğ r e n d i ğ i m z a m a n , ben
ç o k t a n bu iki diplomayı almış, k e n d i m i işsizlik
uçurumuna atmıştım.

— 92 —
Nereye b a ş v u r d u m s a , g ü l ü n ç o l m a m d a n baş­
k a bir işe y a r a m a d ı . K a n t ' ı , D u r k a y m ' ı , Bergson'u
bilmiş olmam, hiç bir işe y a r a m ı y o r d u .
Bir z a m a n , a n l a ş ı l m a m ı ş genç bir bilgin d u r u ­
m u n d a yırtık p a b u ç l a s ü r t t ü m d u r d u m . . Spinoza,
Laypniç ü s t ü n e geniş bilgim, bir ö ğ ü n bile k a r n ı m ı
doyurmama yaramıyordu.

B e n i m gibi olanlar, biz o r t a d a kaldık, d e r k e n


öbürleri işin kolayını b u l d u l a r ; t i c a r e t evlerinin
vergi ve h e s a p defterini t u t m a y a başladılar.. Gelir
vergisi, işimize y a r a d ı . Gelir vergisinden h ü k ü m e ­
t i n ne k a z a n d ı ğ ı n ı bilemem a m a , biz bu yüzden
bir odacı k a d a r k a z a n m a y a başladık. Yalnız oda­
c ı l a r d a n bir farkımız vardı, o n l a r a bahşiş f a l a n ve­
rirler, biz yüksek ö ğ r e n i m g ö r d ü ğ ü m ü z d e n b u n d a n
d a yoksun kalırdık..

Muhasebecilik k i t a p l a r ı aldım, gelir vergisi


k a n u n u aldım. B a ş l a d ı m çalışmaya. Nasıl «defter-i
kebir» t u t u l a c a ğ ı n ı , «muzaaf usul» ile, yahut
«Amerikan usulü» ile nasıl m u h a s e b e t u t u l a c a ğ ı n ı
öğrendim^,
B i g ü n K ö p r ü ' d e n geçerken, bir a d a m şöyle
bağırıyordu:
— Gelir vergisinden m â f o l a n «mahvolan» es­
n a f l a r k u r t u l d u . . . Yeni k a n u n çıktı.
Şaşırıp kaldım. Gelir vergisinden m a h v o l a n es­
naf!... T u h a f şey! Yirmibeş k u r u ş verdim, bir t a ­
ne k a n u n s a t ı n aldım. Meğer zavallı satıcı «muaf»ı
bilmediği için «Gelir vergisinden m u a f olan esnaf»
diyeceğine, «Gelir vergisinden m a h v o l a n esnaf!»
diye b a ğ ı r ı y o r m u ş .

— 93 —
O g ü n iş a r a m a k için b i k a ç y e r e d a h a g i t m i ş ­
t i m . E n son g i t t i ğ i m yerdeki a d a m s o r d u :
— H a n g i o k u l d a n yetiştiniz?
— T ü r k edebiyatı ile Felsefe b ö l ü m l e r i n d e n . . .
— Yaaaa!...
A d a m önce şaşırdı, s o n r a güldü. B e n i o t u r t t u .
İşi de o l m a m a l ı y d ı ki, b a n a N e d i m ' d e n gazeller,
Bâki'den, F u z u l î ' d e n kasideler o k u t t u . B o y u n a gü­
l ü y o r d u . Sonra,
— Sizi bir yere göndereceğim, dedi.
— T e ş e k k ü r ederim, dedim.
Bir a d r e s verdi.
— O r a d a bir m a d a m vardır, t i c a r e t h a n e işle­
tir. O n a gidin, size iş verir!
Söylediği adrese g i t t i m . Orası bir b a ş k a yerdi.
Sokağın iki y a n ı n d a k i evlerin k a p ı l a r ı n a y a r ı çıp­
lak, ipek p i j a m a l a r l a k a d ı n l a r çıkmış, b i t a k ı m
evlerin k a p ı l a r ı n a d a erkekler birikmişti.
B e n i m iş isteyeceğim evin kapısı t ı k l ı m t ı k l ı m
doluydu. H e r h a l d e m a d a m ı n t i c a r e t i y o l u n d a ola­
c a k t ı . M e m n u n o l d u m . Kalabalığı o m u z l a y a r a k ka­
p ı y a geldim. D e m i r k a p ı n ı n avuç k a d a r d e l i ğ i n d e n
içeri b a k t ı m . B u r a s ı k a d ı n l a r h a m a m ı gibi bir yer­
di. Salonda, m e r d i v e n b a s a m a k l a r ı n d a ipekli iç ça-
maşırlariyle o t u r m u ş k a d ı n l a r vardı. K a p ı y ı v u r ­
d u m , açtılar. İçeri girdim. Renk, r e n k , boy boy,
t ü r l ü t ü r l ü , biçim biçim çıplak k a d ı n l a r ı görünce,
d o ğ r u s u u t a n d ı m . Ne y a p a c a ğ ı m ı ş a ş ı r d ı m . İçle­
r i n d e n a ğ ı r sıklet bir k a d ı n beni s a l o n a aldı. Ben
oturur oturmaz, o da kucağıma o t u r d u . Halbuki
salonda boş sandalyeler vardı. O l d u m olası ağır-
başlıyımdır,

— 94 —
—• B a y a n , s u l u l u k t a n hiç h o ş l a n m a m , dedim,.
— P e k i şekerim, beni beğenmedinse, başkası
gelsin, dedi.
Sonra, ufaktefek bir k a d ı n a ,
— Leylâ, b a k seni istiyor, diye seslendi.
O ufaktefek k a d ı n geldi, boynuma sarıldı.
Elimle i t t i m . .
— B e n i m Leylâ'yı falan istediğim yok, dedim.
— Peki, kimi istiyorsun?
— M a d a m Fofo'yu.
B ü t ü n k a d ı n l a r k a h k a h a y l a gülmeye, neşele­
r i n d e n yerlere y u v a r l a n m a y a başladılar. Neden
s o n r a içlerinden bir esmer,
— Bu da b a ş k a bir çeşit, dedi.
Saçları k a n a r y a s a r ı s ı n a boyalı bir k a d ı n ,
—• M a d a m Fofo ev sahibi y a v r u m , dedi.
— Biliyorum. B e n . d e ev sahibi ile görüşece­
ğim.
Yine bir g ü l m e d i r t u t t u r d u l a r . S o n r a hepsi
birden,
— A n n e ! . . Anneee!.. diye seslendiler.
O d a l a r d a n b i r i n d e n belki yüzelli kilo ağırlığın­
da, h e r bir b a c a ğ ı gövdem kalınlığında, g e r d a n ı
m e m e l e r i n i n ü s t ü n e , m e m e l e r i göbeğinin ü s t ü n e ,
göbeği b a l d ı r l a r ı n ı n ü s t ü n e d ü ş m ü ş , altmışıncı
b a h a r ı n ı ç o k t a n geçmiş bir k a d ı n çıktı. Ayakları­
nı sürüye sürüye yürüyordu. Kolları bileğinden
dirseğine k a d a r a l t ı n bileziklerle, p a r m a k l a r ı ışıl
ışıl yüzlüklerle doluydu. K u l a k l a r ı n d a küpeler,
b o y n u n d a g e r d a n l ı k vardı. Dişleri h e p a l t ı n kapla­
m a y d ı . Zengin bir p a t r o n u n y a n ı n d a ç a l ı ş a c a ğ ı m
için sevindim.
— 95 —
— Ne v a r kızlar? diye sordu.
Sesi, d o l m u ş a r a b a l a r ı değnekçilerininki gibi
b o ğ u k ve kalındı. K a h k a h a d a n k ı r ı l a n kızlar beni
göstererek,
— Seninle g ö r ü ş m e k istiyormuş, dediler, bi­
zimle görüş dedik, beğenmedi. İlle p a t r o n l a görü­
şeceğim diye t u t t u r d u .
B a y a n p a t r o n kızgınlıkla y a n ı m a geldi.. Sesini
b ü s b ü t ü n b ü y ü k gemilerin d ü d ü ğ ü gibi kalmlaştı-
rarak,
— Sen benimle görüşmeye u t a n m ı y o r m u s u n ?
dedi.
— Affedersiniz a m a , b u n d a u t a n a c a k ne var?
Siz de insansınız, b e n d e . . . Şimdi d e m o k r a s i var.
Bir i n s a n isterse p a r t i b a ş k a n ı y l a bile görüşür.
Kızlar h e p birden,
— T û û û û , terbiyesiz! diye bağırdılar.
Bayan patrona,
— M a ş a l l a h bu k a d a r çok kız yetiştirmişsiniz,
d a r ı l m a y ı n a m a ben b u r a y a s u l u l u k için gelme­
dim. İş y a p m a y a geldim. İşimize b a k a l ı m . . . dedim.
M a d a m Fofo,
— Benimle mi iş y a p m a y a geldin? dedi.
— Eğer siz k a b u l ederseniz, tabiî... dedim.
S o n r a ben b u r a y a k e n d i l i ğ i m d e n gelmedim. Tav­
siye ile geldim. T a n ı d ı ğ ı m biri gönderdi, bir bil­
dik...
M a d a m Fofo,
— Kimleri t a n ı r s ı n ? K i m l e r i bilirsin? diye
sordu.
Beni işe a l m a k için i m t i h a n ediyor s a n d ı m .
— Tâ eski Y u n a n d a n g ü n ü m ü z e k a d a r . Sok-

— m
r a f t a n , Aristo'dan t u t u n , B e r t r a n d Russel'e k a d a r
h e p s i n i bilirim, dedim.
— Hep yabancı mı?
— Yerlilerden de bilirim. Nedim, Nabi, Baki...
M e r c i m e k Ahmet, Çizmeci Zati, Şeyh G a l i p . . .
M a d a m Fofo y u m u ş a r gibi oldu,
— Aslanım, dedi, a r t ı k ben iş yapmıyorum...
B a k k ı z l a r d a n h a n g i s i n i istersen o n u n l a görüş...
Anlaşıldı, M a d a m Fofo y a ş l a n d ı ğ ı için, işi kız­
l a r ı yönetiyordu.
— B e n i m için hepsi bir, görüşelim, d e d i m . . .
İ ç l e r i n d e n ç o p u r yüzlü biri y a n ı m a geldi.
—• G ö r ü ş m e k istediğim k o n u . . . diye söze baş­
l a r k e n kızlar k a h k a h a l a r i y l e beni s u s t u r d u l a r .
— Ayol, b u r a d a görüşülmez. H a y d i o d a m ı z a
çıkalım.
—. Neden? B u r a d a da görüşebilirdik... dedim.
— A a a a . . . H e r k e s i n içinde m i ?
—• Gizli değil ki...
Kızlar h e r lâfıma gülüyorlardı. M a d a m Fofo,
o b o ğ u k sesiyle h ı r l a r gibi,
— Olmaz, o d a y a çıkın! dedi.
T a m m e r d i v e n d e n ç ı k a r k e n M a d a m Fofo,
— Bizde p a r a p e ş i n ! dedi.
D e m e k s a ğ l a m müesseseydi.
— T e ş e k k ü r ederim, dedim ç a l ı ş t ı k t a n s o n r a
d a a l s a m z a r a r ı yok m a d a m . B e n i m size g ü v e n i m
var.
Kızlar bir k a h k a h a d a h a t u t t u r d u l a r . M a d a m ,
— On lira, dedi.
— Çok iyi, dedim, b e n s a a t ü z e r i n e çalışmayı
t e r c i h ederim.

— 97 — F. : 7
Kızlar k a h k a h a d a n yerlere serilmişlerdi. Ma­
d a m Fofo.
— O s a n a kalmış, n a s ı l istersen... dedi.
Şöyle bir a k l ı m d a n h e s a p l a d ı m , g ü n d e ortala­
m a sekiz s a a t çalışırsam, seksen lira p a r a k a z a n a ­
c a k t ı m . İ n a n ı l ı r şey değil!.. A r k a d a ş l a r ı m bu p a r a ­
yı a n c a k bir h a f t a d a alabiliyorlardı.
— Ben gerekirse g ü n d e on s a a t bile çalışırım,
h a t t â gece işi de y a p a r ı m , dedim.
Kızlar k a h k a h a d a n boğuluyorlardı. Madam
Fofo, beni bir iyi s ü z d ü k t e n sonra,
— Hiç g ö s t e r m i y o r s u n a m a . . . dedi, h a y d i gel
benimle!
Z e k â m ı a n l a m ı ş olacaktı ki, M a d a m Fofo
kendisi b e n i m l e g ö r ü ş m e k istiyordu.
Merdiveni çıktık. M a d a m ı n b ü r o s u n a gidiyo­
r u z s a n m ı ş t ı m . Oysa, beni bir y a t a k o d a s ı n a aldı.
— Efendim, dedim, görüşeceğimiz mesele...
— B ı r a k meseleyi!..
— İş için sizi r a h a t s ı z ediyorum.
— R a h a t s ı z olur m u y m u ş c a n ı m . . . Ne r a h a t ­
sızlığı? H a y d i s o y u n !
M a d a m beni işe a l m a k için sağlık m u a y e n e ­
s i n d e n geçirecekti h e r h a l d e .
— Hiçbir h a s t a l ı ğ ı m y o k t u r M a d a m Fofo, d e ­
dim, isterseniz d o k t o r d a n r a p o r getireyim.
— B e n d e de h a s t a l ı k yoktur, dedi, h a y d i soyu­
n u n bakalım.
M a d a m y a t a ğ a u z a n d ı . M a d a m Fofo'da, m a b e ­
yincisini y a t a k o d a s ı n a a l m ı ş bir kraliçe h a l i var­
dı. A n l a t m a y a b a ş l a d ı m :
— Efendim, biliyorsunuz, şimdi b ü t ü n e s n a f
— 98 —
gelir vergisine tâbi. B e n m u h a s e b e c i y i m . B ü t ü n
m u a m e l e n i z i t u t a r ı m . Gireni çıkanı deftere işle­
rim.
M a d a m Fofo k o c a m a n v ü c u d u ile y a t a k t a n
fırladı. Belimin o r t a s ı n d a , O r t a ç a ğ d ü ş m a n kalele­
r i n i n k a p ı l a r ı n ı k ı r m a k için k u l l a n ı l a n «Koç başı»
gibi bir ağırlık d u y d u m , s o n r a d a k e n d i m i merdi­
venin a l t ı n d a b u l d u m .
A m a M a d a m Fofo hiç de k ö t ü kalbli bir ka­
d ı n değilmiş. Beni h e m e n işe aldı. Şimdi M a d a m
F o f o n u n evinde defter t u t u y o r u m . M a d a m Fofo'-
n u n sermayesi de çok, işleri de iyi. B a n a a y d a yü-
zelli lira veriyor.
S a b a h sekizden gece on ikiye k a d a r çalışıyo­
r u m . Bazı m u a m e l e l e r i deftere işlemiyoruz. Artık
b u k a d a r ı n ı d a b ü t ü n t i c a r e t h a n e l e r yapıyor. Ka­
çak çalışan kızlar da v a r ...
İşler o k a d a r çok ki, edebiyat ve felsefeyle uğ­
r a ş a c a k pek v a k i t b u l a m ı y o r u m . Arasıra Mevlâna-
n m Mesnevisini, N e d i m ' i n Divanını o k u y o r u m . Ge­
celeri de Russo'yu, A d a m S m i t h ' i , K a n t ' ı , D e k a r t ' ı
okuyorum. Diplomalarım yatağımın başucunda,
d u v a r a asılı.
Yalnız şu M a d a m Fofo hiç de iyi bir k a d ı n de­
ğil vallahi. E l i m d e n g ü n d e şu k a d a r m u a m e l e ge­
çiyor da, b a n a bişey k o k l a t m ı y o r l a r . Bal t u t a n
p a r m a ğ ı n ı y a l a r derler, ben h â l â a v u c u m u yalıyo­
rum.

— 99 —
BİR
\ H L ÂK
DERSİ

İR sınıfta öğrencilere a h l â k dersi veriliyor:


B — Ahlâk, çok iyi bişeydir çocuklar. E ğ e r
bir i n s a n ahlâksız olursa çok fena olur.
— Öğretmeniiim!
—i Ne var?
— Şu Çetin'e b a k s a n ı z a !
— S u s u n ! İ n s a n , a h l â k sahibi olmalı. Ahlâ­
k ı n iyilikleri o k a d a r ç o k t u r ki... s a y m a k l a bitmez.
Bir i n s a n ahlâksız olursa çok fena olur.
— Ne olur ö ğ r e t m e n i m ?
— Ne olacak, h e r k e s o n a ahlâksız a d a m , der.
K ö t ü şeydir ahlâksızlık. O n u n için a h l â k l ı olmalı.
Ahlâkın iyi bişey olduğu ş u r a d a n da belli ki, okul­
l a r d a ders diye o k u t u l u y o r . Öyle değil m i ? K ö t ü
bişey olsaydı h i ç size öğretir miydik? Sonra ah­
lâk... n e d e m i ş t i k ? ,
— İyi bişey demiştiniz?
—. Evet, iyi bişeydir. Neden derseniz? Şura­
d a n da belli ki iyi bişey olduğu, b ü t ü n b ü y ü k
a d a m l a r hep, a h l â k ı n iyi bişey o l d u ğ u n u söylemiş­
lerdir.
— Öğretmeniiim!...
— Yine ne var? Ne oldu?
— 100 —
— A l t a n ' a bişey söyleyin, a r k a d a n tekmeliyor.
— ı S u s u n çocuklar. B a k ı n size k i t a p t a n ahlâ­
k ı n n e o l d u ğ u n u o k u y o r u m : «Ahlâk, t o p l u m k u r a l ­
larına, gelenek ve göreneklere aykırı d a v r a n m a ­
m a k , y a s a l a r a karşı gelmemek, demektir.» Anla­
dınız değil m i ? Çevrenizdeki çoğunluk, büyükleri­
niz n e yapıyorsa, siz de öyle y a p a c a k s ı n ı z . Kalk
b a k a y ı m S u n a y . K a r a b o r s a c ı l ı k n a s ı l bişeydir?
i — Çok iyi bişeydir ö ğ r e t m e n i m .
— Çok iyi mi?
— Tabiî. Ahlâk k u r a l l a r ı n a u y g u n d u r öğret­
m e n i m . Ç ü n k ü bir t o p l u m d a ç o ğ u n l u ğ a aykırı dav­
r a n m a k ahlâksızlık olur. O n u n için iyi a h l â k s a h i p ­
leri h e p k a r a b o r s a c ı o l d u ğ u n d a n . . .
— O nasıl söz?
— Vallâ öyle ö ğ r e t m e n i m . K a s a p , bakkal, kö­
m ü r c ü , m a n a v , hepsi k a r a b o r s a yapıyorlar. Bizim
bir t a n ı d ı ğ ı m ı z var, çok zengin a d a m . B a b a m ,
o n u n k a r a b o r s a yaptığını söylüyordu. Geçenlerde
o n l a r a misafir gitmiştik. O a d a m da b a n a «her bi­
şey a h l â k l a elde edilir» dedi. B ü y ü y ü n c e çok ah­
lâklı olacağım. Boyuna a p a r t ı m a n l a r ı m olacak.
B a b a m gibi ahlâksız a d a m g ö r m e d i m .
— Sus!.. İ n s a n b a b a s ı n a . . .
— Söylerim tabiî... Evin k i r a s ı n ı bile veremi­
yor.
— O t u r yerine!.. Çocuklar, hiç bir z a m a n a h ­
lâk k u r a l l a r ı n ı n dışına çıkmayın.
— Öğretmenim!
— Söyle Ergun.
— B e n i m bir a m c a m var. «Hep bu a h l â k yü­
z ü n d e n iki* y a k a m bir a r a y a gelmedi» diyor. B e n
a h l â k s ı z olacağım.
-— 101 —
— S u s bakayım. Ahlâksız o l u r s a i n s a n a son­
ra ne derler? Haa?... Hep b e r a b e r söyleyin baka­
yım, ne derler?
— Ahlâksız derler.
— G ö r d ü n ü z m ü ? İ n s a n ı n isterse milyonları
olsun, ahlâksız o l d u k t a n s o n r a n e y e y a r a r ?
— R a h a t eder ö ğ r e t m e n i m !
— İ n s a n ı n vicdanı r a h a t olmalı. B ü t ü n b ü y ü k
a d a m l a r h e p ahlâklıydı.
— Eskidenmiş o ö ğ r e t m e n i m . Bizim m a h a l ­
lede bir büyük a d a m var. Üç t a n e K a d i l l â k a r a b a ­
sı var. P a m u k Kralı, h e m d e . . .
— B e n size b ü y ü k a d a m diyorum. Yâni bü­
yük bilgin, büyük d ü ş ü n ü r , b ü y ü k s a n ' a t ç ı . . . Me­
selâ S o k r a t . . .
— Sokrat'ı t a n ı y o r u m ö ğ r e t m e n i m .
—> Tabiî tanırsınız.
— Bizim t a r a f t a d ü k k â n ı var, elbise temizle­
yicisi... A m a o k a d a r çok zengin değil. O n d a n d a h a
ahlâklı n e l e r var...
— B e n size eski Y u n a n Filozofu S o k r a t ' ı söy­
l ü y o r u m . Sokrat, Aristo, Galile gibi ahlâklı o l u n !
— Öğretmenim, yâni o Sokrat dediğiniz
a d a m , bizim t a n ı d ı ğ ı m ı z bir d e m i r t ü c c a r ı A h m e t
Bey var, o n d a n d a h a m ı ahlâklıymış?
— Ç o c u k l a r ! Ahlâkın p a r a y l a p u l l a ilgisi yok.
T a r i h t e öyle iyi a h l â k l ı i n s a n l a r v a r d ı r ki, a ç l ı k t a n
ölmüşlerdir. A m a a h l â k l a r ı n a leke s ü r m e m i ş l e r d i r .
— Ö ğ r e t m e n i m , y â n i bu a h l â k iyi bişey değil
galiba...
— Çok iyi şeydir. Ahlâklı i n s a n doğru bildiği
şeyi k o r k m a d a n söyler.

— 102 —
—• Ama b e n i m bir d a y ı m var, d o ğ r u y u söyle­
m i ş diye p a r t i d e n kovmuşlar.
—. O b a ş k a şey... Ben size siyaset söylemiyo­
r u m , a h l â k ı a n l a t ı y o r u m . Söyle b a k a y ı m Oğuz, ya­
l a n n a s ı l bişeydir?
— Çok iyi bişeydir ö ğ r e t m e n i m . Eğer y u t t u -
rabilirsen çok iyidir. Evde y a l a n söylemesem h e r
g ü n d a y a k yerim.
— Ben size ne d e d i m ? İ n s a n b ü y ü k l e r i n i ör­
nek almalı...
—• İyi ya ö ğ r e t m e n i m . Ablam a n n e m e ya­
l a n söylüyor, a n n e m d e b a b a m a . . . B a b a m d a ala­
caklı geldi mi, k e n d i n i evde yok dedirtiyor.
— Gık d ı ş a r ı ! Çık! Terbiyesiz!.
— Öğretmenim siz demediniz mi ahlâklı
a d a m doğru söyler diye...
— O t u r y e r i n e . . . Çocuklar, a h l â k son derece
iyi bişeydir. Hepiniz a h l â k l ı olmalısınız. Örneğin,
birisine bir söz verdiniz mi, ne olursa olsun, sözü­
nüzü tutmalısınız.
— Ama ö ğ r e t m e n i m , b a b a m söyledi a m a adı­
n ı u n u t t u m , birisi varmış, h a y a t ı u c u z l a t a c a ğ ı m
demiş...
— Sus b a k a y ı m . . . Ü s t ü n e d ü ş m e y e n işlere ka­
r ı ş m a ! . . . Ç o c u k l a r ! Ahlâk gibi iyi bişey y o k t u r . Ah­
lâk üzerine yazılan k i t a p l a r ı okursanız, şaşırır ka­
lırsınız. P e y g a m b e r l e r bile söylüyor. Siz d a h a mı
iyi biliyorsunuz? Ahlâk çok, a m a çok iyi bişey­
dir. O k a d a r iyidir ki... Ahlâk çok iyi şeydir. Vallahi
billahi çok iyi şeydir, n a m u s s u z u m çok iyidir.
«Zırrrr!» Paydos zili çalar, ö ğ r e t m e n a l n ı n d a ­
ki terleri siler,
— O o o o o h ! . . . çeker.
_ 103 —
DURUP
BAKAN
ADAM

Y ARIM s a a t e r k e n gelmişim. K ö p r ü ü s t ü n e
çıktım. İ n s a n a r a s ı r a böyle başıboş s a a t l e r
a r ı y o r doğrusu. Her g ü n koşar a d ı m ö n ü n d e n ge­
çip gittiğimiz yerlerin hiç f a r k ı n d a bile değiliz.
Dirseklerimi k ö p r ü p a r m a k l ı ğ ı n ı n başlığına daya­
dım. L i m a n d a k i canlılığı seyrediyorum. K a y ı k t a
taze taze balık t a v a s ı yapıyorlar, sıcak y a r ı m ek­
m e ğ i n a r a s ı n a koyup, satıyorlar. B a ş k a bir ka­
y ı k t a şeftali, ü z ü m satılıyor. D u b a l a r ı n ü s t ü n d e
b a l ı k avlıyorlar. S a ğ y a n ı m a birisi d a h a geldi. O
d a dirseklerini dayadı. Boğaz'a, A d a l a r a v a p u r l a r
kalkıyor. D o l m u ş m o t o r l a r ı , m a v n a l a r , ç a t a n a l a r ,
i s t i m b o t l a r geçiyor. .
Sol y a n ı m a da biri gedi, a r k a d a n iki k i ş i . d a h a
geldi.
S a r a y b u r n u ' n a a k ı n t ı öyle çarpıyor ki, s a n k i
Sarayburnu, denizde giden b ü y ü k bir g e m i n i n
burnu.
A r k a m d a n i t m e y e başladılar. B a ş ı m ı çevirdim.
Beş on kişi yığılmış, sağıma, s o l u m a da t o p l a n m ı ş ­
lar.
G ü n e ş i n b a t t ı ğ ı bu s a a t t e , karşı kıyıdaki evle­
rin h e r p e n c e r e c a m ı n d a bir g ü n e ş yanıyor.

— 104 —
— Ne varmış?
— Bilmem.
— Neye t o p l a n m ı ş l a r ?
Arkamdakiler, s a ğ ı m d a solumdakiler k o n u ş u ­
yor. M a r t ı l a r a b a k ı y o r u m . M a r t ı l a r h a v a d a dönü­
yor.
— J e t u ç a ğ ı değil mi?
— B u l u t l a r a girdi.
— M ü s a a d e edin de, çocuk da baksın.
— Ne z a m a n gelecekmiş?
— Kim?
— Krala bakmıyor musunuz?
— H a a a . . . K r a l değil mi?
— Efendim, ne itiyorsun?
— Kim itti yahu?... Baksana, a r k a d a n daya­
nıyorlar.
K a l a b a l ı k gittikçe a r t t ı .
— M u h a l e f e t i n k u d r e t i n e bak, beyim, i k t i d a r
p a r t i s i n d e n biri gelseydi bu k a d a r k a l a b a l ı k o l u r
muydu?
— A m m a y a p t ı n ? Bu gelen m u h a l i f değil ki...
Yaşar bey geliyor y a h u . . .
— Yaşar bey mi? M ü s a a d e edin de, b e n çıka­
yım.
— K a r d e ş i m , y ü k l e n m e öyle...
— Pardon...
— İtmeyin yahu!...
— K i m itiyor b e ! . . .
— K a ç gemiymiş?
— Ne k a ç gemisi?
— A a a a . . . H a b e r i n yok m u ? En b ü y ü k A m e ­
r i k a n filosu geliyor...

—. 105 —
— Yaaa!..,
— Pekiy, h a b e r i n yok da neye geldin?
— B e n g e l m e d i m k a r d e ş i m . Akıntıya kapıldık.
Sonra d a ö n ü m ü z t ı k a n d ı , b u r a y a takıldık kaldık
işte...
— O ğ l u m , biraz b a ş ı n ı şu y a n a çeksene!..
— Şu k ü ç ü ğ ü ö n e alın da, o da görüversin, se­
vaptır.
— İ t m e y i n y a h u . . . Gebe k a d ı n var...
— K r a l m o t o r l a mı gelecek?
—. S a n m a m . Z ı r h l ı y a biner.
— K a r ı s ı da v a r m ı ş değil mi?
— Karısı d e n m e z . Koca K r a l be!.. Kraliçe de­
nir..
— Çek şu d i r s e ğ i n i ! . .
— Boğulan olmuş mu?
— K u r t a r m ı ş l a r , iyi ki yine l i m a n d a çarpış­
mışlar. Açıkta olsaydı, ikisi de b a t m ı ş t ı .
— Deniz kazası çok fenadır birader. Biz bir
tarihte...
— ÖfffL Çekil arkamdan! Ne utanmaz
.adamsın!..
— N a m u s u n a mı d o k u n d u k ? . . Pek o k a d a r ti-
tizsen kralı m o t o r d a k a r ş ı l a s a y d m .
— Terbiyesiz!.
— Sensin.
— Çek elini d i y o r u m .
— Balık değil m i ? Lüfer mi t u t u y o r l a r ?
— Ne balığı y a h u ? Balık için bu k a d a r kala­
balık birikir mi?
—. Nedir peki?..

— 106 —
—• Yeni gemi y a p t ı ya bizim t e r s a n e . İ ş t e o
g e m i n i n tecrübesi yapılacak.
— A m m a gemi!.. M o t ö r ü A l m a n y a d a n , m a k i ­
n e s i A m e r i k a ' d a n , boyası İ t a l y a ' d a n . . .
— Olsun. Eskiden o k a d a r ı n ı da y a p a m a z d ı k
ya...
— Şişşşt.. Geliyorlar galiba!..
— K i m geliyor?
— Ay, h a b e r i n yok m u ? Bu k a d a r millet, as­
l a n l a r ı m ı z ı bekliyor. Dünya şampiyonu oldular
ya... Güreşçilerimiz A v r u p a ' d a n v a p u r l a geliyor.
— Öff!.. Nedir bu sıkış sıkış... Açılın, biraz
nefes alayım.
— Aşkolsun p e h l i v a n l a r ı m ı z a , o n l a r da olma­
sa, işimiz bitik.
Bitürlü kendimi kalabalıktan kurtaramıyo­
r u m . H a l k yığıldıkça yığıldı. A r t ı k itiş, kakış...
Her k a f a d a n bir ses çıkıyor.
— N u t u k verecek b a ş k a yer b u l a m a m ı ş mı
k u z u m ? K ö p r ü ü s t ü n d e d e n u t u k verilir miymiş?
— Sen hiç Cafer beyi dinledin m i ?
— Hayır.
— Dinle de gör. Neredeyse şimdi gelir.
— Ne t o p l a n m ı ş l a r o r a d a ? Sinek kâğıdı mı sa­
tılıyor?
— Yok teyze. Gazeteler yazdı ya... h a n i Sarı­
şın B o m b a gelecek diye.
— O mu gelecek? A m a n göreyim.
—• Beşon d a k i k a s o n r a gelir. Gemiyle karşıla­
m a y a gittiler. B u r a d a n geçecek.
— A m a n d i k k a t et kardeşim, böyle kalabalık­
t a yankesiciler d a l a r a r a y a .

— 107 —
— İ s t a n b u l ' a H a r e k e t O r d u s u n u n girişini h a ­
t ı r l a r mısınız? O z a m a n da böyle k a l a b a l ı k t ı .
—. B e n İ s t a n b u l ' a Millî K u r t u l u ş O r d u s u n u n
girişini h a t ı r l ı y o r u m . Ne kalabalıktı, iğne a t s a n ,
yere düşmez. Eh, o z a m a n da bu k a d a r k a l a b a l ı k
vardı. Bu k r a l h a z r e t l e r i n e r d e n geliyor?

— K r a l değil, C u m h u r b a ş k a n ı y m ı ş .
— K a r d e ş i m , ne i t i p d u r u y o r s u n . Gelince h e p
göreceğiz.
— A r k a d a n i t i y o r l a r vallahi..
— F e n e r b a h ç e y i y e n e r b u n l a r , değil mi?
— Kimler?
— Brezilya t a k ı m ı gelecek ya.. Millet o n u bek­
liyor.
— Brezilya t a k ı m ı mı?
— Ayağıma b a s t ı n b e ! K ö r m ü s ü n ?
— Bu geçit r e s m i ne z a m a n olacak?
— Şimdi geçerler. B a k s a n a millet bekliyor.
— Ne b a y r a m ı y ı m ş bu?
— Çocuk b a y r a m ı .
— Y a v r u k u r t l a r ı m ı z geçecek mi ?
— Tabiî...
— Biraz d i k k a t l i ol be k a r d e ş i m .
— Affedersiniz.. İ n s a n gibi b a k m ı y o r l a r ki...
— Siz g ö r d ü n ü z m ü ?
— G ö r d ü m , şu t a r a f a d o ğ r u u ç t u . S o n r a şu
öküz başı b i ç i m i n d e k i b u l u t var ya... O n u n içine
girdi, kayboldu.

ı — B u u ç a n d a i r e l e r n e r d e n geliyor a c a b a ?
M e r i h t e n mi?
— U ç a n daire değil ki, u ç a n p u r o . . .

— 108 —
ı — i İşte, i ş t e ! . . .
— Aaaa... B a k ı n ! . . A m m a da gidij-or!..
— Vay anasını..
— Yahu, o u ç u r t m a be!.. İ p i n i k o p a r m ı ş gidi­
yor.
Ezile, çiğnene, k a l a b a l ı k t a n sıyrıldım. Trafik
d u r m u ş , k ö p r ü n ü n ü s t ü m a h ş e r gibi kalabalıklaş-
mıştı. Polisler d ü d ü k ö t t ü r ü y o r , yol a ç m a y a çalışı­
yorlardı, k a n t e r içinde kalmışlardı. Kolonyel şap­
kalı bir polise yaklaştım,
— Affedersiniz, ne var? dedim.
— Bilmem.. Ya K r a l geliyor, ya bir futbol t a ­
k ı m ı , dedi. S o n r a d ü d ü ğ ü n e asıldı:
— P ı r p ı ı r r r r ! . . Çekilin şöyle y a h u ! . . .

— 109 —
FUHUŞLA
MÜCADELE

Gazetelerden:

«Şehrimizde film yıldızlığı gibi parlak vaadler-


le kandırılan ve baştan çıkarılan kızların sayısı bir­
kaç bini bulmaktadır. Biz birlik olarak kendi üye­
miz bulunan genç kadınlardan bazılarını bu ajan
taklaklarına bizzat müracaat ettirerek suçüstü
yapmak için, gerekli hazırlıklarımızı tamamladık.
Bu hususta Emniyet Müdürlüğü, kadın elemanları
ile bizi destekliyecektir•.»

K a d ı n l a r Birliği B a ş k a n ı

Kadınlar Birliği toplantısında:


— Arkadaşlar, ö n c e d e n aldığımız bir k a r a r a ,
göre, biliyorsunuz...
— Hangisi? H a n g i k a r a r o? O k a d a r k a r a r al­
dık ki, i n s a n ı n a k l ı n d a mı kalıyor?
— M ü s a a d e ederseniz söyliyeyim...
— A m a n kardeş, s a n a söyleme diyen v a r mı?-
— Şu filmciler meselesi. G e n ç kızları film ar­
tisti yapacağız, diyerek...

— 110 —
— F i l m dediniz de a k ı m a geldi. Siz «Bakire
Aşkı»nı g ö r d ü n ü z m ü ? A m a n n e film...
— H a n ı m l a r , r i c a ederim, söyleyim m i ?
— Söylersen söyle ayol... Sen söylersen biz
s u s a r mıyız s a n ı y o r s u n . . .
— Bazı a h l â k d ü ş k ü n l e r i , genç kızları yıldız
yapacağız diyerekten k a n d ı r ı y o r l a r .
— Yazıklar olsun...
— Ne yalancı erkekler v a r şu d ü n y a d a . . .
— Bir defa az kalsın ben de yıldız o l a c a k t ı m .
Ama öyle çok değil, az bişey...
—. Şimdi a r a n ı z d a yıldız o l m a y a gönüllü v a r
mı?
«Hep birden ayağa kalkarlar. Ellerini havaya
kaldırırlar. Başkanın kürsüsünü çevirirler.)

— Ben varım!
— Bu y a ş t a n s o n r a seni yıldız y a p a r l a r mı?
— Beni seçmezsen darılırım vallahi..
— S a n a k a r a k t e r rolleri gider.
— Öyle ya... F i l m d e k a y n a n a da lâzım.!
— Anlaşıldı. D e m e k ki hepiniz bu hayırlı işe
isteklisiniz.
— Ama ben figüranlık i s t e m e m !
— Baş rol vermezlerse d ü n y a d a o y n a m a m !
— ı Ben acıklı filmde o y n a r ı m . . . Aşkî olmalı...
—• Ben danslı filmlere bayılırım. Bir step y a p ­
sam, a ğ z ı n açık kalır!
— B a y a n l a r ! Yanlış anlaşıldı s a n ı r ı m . Biz bu
meseleyi önce de g ö r ü ş m ü ş t ü k : a r t i s t olacak de­
ğiliz!
— Yalancıktan mı?

— 111 —
— Maksadımız, a r t i s t a c e n t e l e r i n i n g e n ç kız­
l a r ı nasıl...
— Ben vazgeçtim! \
— A a a a . . . İ s t e m e m . Ben sahici a r t i s t l i k zan­
nettim!
— B e n i m a d ı m ı silin!
— Hiç kimse istemiyor m u ?
— Beni yazın!... Ben isterim.

*
Bir film şirketi yazıhanesinde:
Rejisör — G ö r d ü n mü kadınları?..
Prodüktör — S a b a h gelenleri mi? İ ç l e r i n d e işe
y a r a r p a r ç a yok.
Rejisör — Değil c a n ı m . Gazeteler ne yazıyor,
"baksanıza!..
Bir kadın — Ne v a r m ı ş gazetelerde?
Rejisör — K a d ı n l a r Birliği...
(Hepsi g a z e t e n i n e t r a f ı n a ü ş ü ş ü r . Havadisi
«okurlar.)
Kadın yıldız — Ay, h i ç güleceğim y o k t u .
Fotoğrafçı — H a h h a h h a h ! ! . .
Prodüktör — T a m a m ! . . Arkadaşlar, b u n d a iş
var. İyi iş çıkarabiliriz şimdi. Y a v r u m G ü l p e r i , al
eline bir kâğıt, söylediklerimizi yaz. «Artist a r a n ı ­
yor! Yeni çevrilecek beş yerli film için, yıldız ol­
m a y a meraklı, h e r y a ş t a k a d ı n aranıyor.»
A l t ı n a adresimizi yaz. H a s a n , oğlum, h e m e n
• g a z e t e l e r e koş, i l â n ver.


—- 112 —
Emniyet Müdürlüğünde : (Sivil komiserle bir
kadın polis memur):

— Meliha h a n ı m !
—• B u y u r u n k o m i s e r bey.
— Size çok ö n e m l i bir görev çıktı.
— Yine bir ü f ü r ü k ç ü mü yoksa?
— Hayır.
— Gizli evlerse...
— Değil.. Bu, t a m sizin b a ş a r a c a ğ ı n ı z bir iş.
A r t i s t a j a n l a r ı varmış...
— Evet... evet...
— F i l m ç e v i r m e k için artist a r ı y o r l a r m ı ş .
— Evet k o m i s e r i m .
— M ü r a c a a t edeceksiniz.
— Sahi mi?
— Artist olacaksınız.
— A m a n , ne iyi...
— G e n ç kızları d ü ş ü r m e k için...
—. İyi bir rol verseler bari...
— R o l ü n ü z çok ö n e m l i . Bu a d r e s e m ü r a c a a t
edeceksiniz.
— Sizin tavsiye e t t i ğ i n i z i söylerim.
— G e n ç kızları n a s ı l kandırdıklarını, h a n g i
y o l l a r l a . . . Anlıyorsunuz, değil mi?
— A h ! . . . Y a r a b b i m ! . . Teşekkür e d e r i m efen­
dim
— B a k ı n g a z e t e d e k i ilâna! Bu i l â n bir t u z a k .
— Tabiî... Tabiî k o m i s e r bey, a h , acıklı film
olsa...
— G ö r e y i m sizi.
113 — F. : 8
— Hiç m e r a k etmeyin. Baş ü s t ü n e ! Şimdi, h e ­
m e n gidiyorum.


Film yazıhanesinde:
Bir bayan — Gazetedeki ilânınızı g ö r d ü m de
efendim. K ü ç ü k y a ş t a n b e r i a r t i s t l i ğ e k a r ş ı . . . A h
bilseniz öyle bir m e r a k ı m v a r d ı r ki.. H a t t â bir za­
m a n gazeteye yıldız m ü s a b a k a s ı n a r e s m i m i gön­
d e r m i ş t i m , h a k k ı m ı yediler.
Prodüktür — Evvelce oynadınız mı?
Bayan — M e k t e p m ü s a m e r e l e r i n e ç ı k a r d ı m .
Öyle alkışlarlardı ki, görmeyin. T a k l i t de y a p a r ı m .
Yapayım mı?
( K a d ı n polis g i r e r ) :
Kadın polis — B u r a s ı değil mi efendim? Ar­
t i s t arıyorrrruşsunuz... Affedersiniz... birdenbire...
O k a d a r şeyim ki.. Yani... K a l b i m h e y e c a n d a n k ü t
k ü t atıyor..
Prodüktör -— Şöyle b u y u r u n ! H e y e c a n l a n a c a k
bişey yok. Bir kere a l ı ş m c a y a k a d a r . Alıştınız mı
pişersiniz. Şöyle gelin de rejisör m u a y e n e etsin. Öl­
çülerinize baksın.
Bayan — B e n i m ölçülerim gayetle m u n t a z a m -
dır.
Kadın polis — Belli!.. Allah için...
Bayan — Göğüslerimi B r i g i d a ' n ı n k i n e benzeti­
yorlar.
Kadın polis — B a n a M a r l i n M e l â h a t derler.
Bakın!...
Rejisör — L ü t f e n eteğinizi... Biraz d a h a . . . G ü -
zeeel!...
— 114 —
Bayan — Neresi güzelmiş!.. Hiç mi güzel ba­
c a k görmedik?
Rejisör — Beliniz? H ı m m m . . İyi.
Bayan — B e n i m belim çok incedir. Basenle­
rim...
Rejisör — Göğüsler de m ü k e m m e l . . . Enfes!..
Bayan —• B e n i m k i l e r t a k m a değil a m a reji­
sör bey... Vallahi t a k m a değil, k e n d i m i n . B a k ı n ! .
Rejisör — Bir kere d e n e m e k lâzım. Fotojeni­
nizi d e n e m e k lâzım.
Bayan — B e n i m fotojeniğim ü s t ü n e y o k t u r .
K e n d i m i m e t h e t m e gibi o l m a s ı n a m a , k a ç kişi ba­
n a r e s i m d e n âşık oldu.
Kadın polis — F o t o ğ r a f l a r ı m d a , o l d u ğ u m d a n
d a h a d a güzel ç ı k a r ı m .
Prodüktör — Şimdi sizin kaydınızı yapsınlar.
Bayan — Ne kaydı?
Prodüktör — Adınızı deftere geçireceğiz. L ü t ­
fen y i r m i beş lira kaydiye veriniz.
Kadın polis — Verelim.
Bayan — B u y u r u n ! . .
Prodüktör — S o n r a gider, bizim fotoğraf s t ü d ­
y o s u n d a resimlerinizi çektirirsiniz. Artistik pozlar
olacak. Önden, a r k a d a n , y a n d a n , y u k a r ı d a n , aşa­
ğıdan...
Kadın polis — S o n r a ?
Bayan — Ne z a m a n oynıyacağız?
Prodüktör — Evvelâ t e c r ü b e filmi çevirecek­
siniz. Eğer beğenirsek, muvaffak olursanız, o za­
m a n sizi m e m l e k e t i m i z i n m e d a r ı iftiharı bir yıldız
yapacağız.
Bayan — Ah Y a r a b b i m !

— 115 —

t
Kadın polis — Çok t e ş e k k ü r ederim.
Bayan — Rejisör bey, size h u s u s î bir şey söy-
liyeceğim.
Kadın polis — B e n de söyliyeceğim. Gizli..
• (Rejisörle b a y a n , y a n o d a y a girerler.)
Bayan — Bu k a d ı n a h i ç g ü v e n m e y i n ! Bir defa
b a c a k l a r ı çok çirkin, değil mi? Beli de k a i m . Ne­
dir o göbek?
Rejisör — Yok, göbeğine diyecek yok m a ş a l ­
lah.
Bayan — Siz bilirsiniz. Size bişey d a h a söyli­
yeceğim a m a . . .
Rejisör — Söyleyin, söyleyin!
Bayan — Eğer o k a d ı n a rol vermezseniz söyle­
r i m . O k a d ı n v a r ya... Vallahi billahi sizi h a b e r ve­
recek. Anladınız mı? Ben, s a n a t a ş k ı n a . . . ya., sa­
n a t aşkı için..

( P r o d ü k t ö r l e k a d ı n polis a r a s ı n d a ) :

Kadın polis — Beyefendi, b e n m ü k e m m e l rol


y a p a r ı m . C a n ı m istediği z a m a n h ü n g ü r h ü n g ü r
a ğ l a r ı m . S o n r a da -hiç y o k t a n k a t ı l a k a t ı l a güle­
r i m . H e m acıklı rollere gelirim, h e m k o m i k rolle­
re...
Prodüktör — B a n a ne söyliyecektiniz?
— E ğ e r b a ş r o l ü b a n a verirseniz.. Vereceksiniz
değil mi? Ne olur, o k a d ı n a vermeyin. Ç ü n k ü o...
— Evet?...
— Ç ü n k ü o, b u r a y a b a ş k a şey için geldi.
— Y a a a . . . T e ş e k k ü r ederim. İkinize de rol ve­
receğim..
— Ah ne iyi, ne iyi!..

— 116 —
BİZİM
SOKAĞIN
FENERİ

B İ Z İ M sokak halkı, milletvekili seçimlerinin


d ö r t yılda bir o l m a s ı n d a n şikâyetçi.
milletvekili torpilimiz mi var,
Bir
dayımız, a r k a m ı z
var da o n d a n m ı ? Ne gezer...
S o k a ğ ı m ı z d a n bir milletvekili mi çıkaracağız?
Ne m ü n a s e b e t . . . Bizim s o k a ğ a milletvekili ne gi­
rer, ne de girse bir d a h a çıkabilir. İ l k i n otomobili
işlemez, t r a m v a y işlemez, v a p u r işlemez, a r a b a iş­
lemez, k a t ı r bile işlemez. İşleyecek ne v a r s a bizim
s o k a k t a işleyemez. Bu s o k a k t a n geçeyim demeyin,
cebinizdeki s a a t bile işlemez. H a t t â bu b ü y ü k şe­
h i r d e böyle bir sokağı gören m e d e n î a d a m ı n beyni
bile işlemez.
K a t ı r ı n bile işleyemediği bizim s o k a k t a n , biz
işleriz. T a k u n y e l i kızlar, y a l ı n a y a k çocuklar işler.
Ne yapalım, bizim sokak işte, a t s a n atılmaz, sat­
s a n satılmaz, işlemeyip de ne y a p a c a k s ı n ? . .
Bizim sokak halkı, şimdi b o y u n d a n b ü y ü k iş­
lere kalkmış, çizmeden y u k a r ı çıkıyor. D ö r t yılda
bir seçim istemiyor.
— Yahu, dedim, siz k ü m , seçim kim, millet­
vekili k i m . . .
Gel de a n l a t . A n l a r l a r mı? H a k l a r ı da var, el-
— 117
b e t t e a n l a m a z l a r . Ne olacak, k a t ı r ı n bile işleyeme-
diği yolda işliyorlar.
— Peki, dedim, d ö r t yılda bir değil de, sekiz
yılda bir mi seçim yapılsın?
— Hayır, dediler, d a h a çabuk, d a h a sık ...
— İki yılda bir mi?
— Yok c a n ı m . . . Her gece, k a r a n l ı k b a s t ı mı,
milletvekili seçimi de yapılsın...
Eeeeh, dedim, s a ğ l a m bizim sokak h a l k ı t o p ­
t a n çıldırdı.
Bizim sokak bir acayiptir, hepimizin u ç a n ku­
şa bile b o r c u m u z var. Evsahipleri evden kovar.
Alacaklılar h e r g ü n kapıya d a y a n ı r . K a p ı k a n a t ­
l a r ı n d a s ü t ç ü n ü n , s u c u n u n , e k m e k ç i n i n çakı ile,
kalemle, tebeşirle çetele y a p a c a ğ ı boş yer k a l m a ­
m ı ş t ı r artık. K u ş l a r l a b e r a b e r u y a n ı r , öğleye ka­
d a r alacak-verecek kavgası ederiz. Öğleden ikin­
diye k a d a r a n a l a r çocuklarını döver. İ k i n d i d e n ak­
ş a m a k a d a r çocuklar birbirini döver Ocakta
k a v r u l a n soğan kokusu, d e d i k o d u l a r a karışır. Bu
a r a d a k a d ı n l a r birbirleriyle, a k ş a m d a n s a b a h a ka­
d a r d a kocalarıyla kavga ederler. D ü n y a y ü z ü n d e
savaş bitmiş, k i m i n u m u r u n d a . . . Bizim s o k a k t a
savaş bitmiyecek.
Uzatmayalım efendim, bizim sokak h a l k ı bu
k a d a r dert, m i h n e t , g a m , k a s a v e t a r a s ı n d a çıldır­
dı, dedim.
— Y a h u a r k a d a ş l a r , hiç h e r gece seçim o l u r
mu?
İş b e n i m bildiğim gibi değilmiş. Mesele şu: Bi­
zim sokağın b a ş ı n d a bir fener vardır. Y a l a n söyle­
mesini sevmem. Bizim s o k a ğ ı n b a ş ı n d a fener yok-

— 118 —
t u r , fenerin a d ı vardır. Ç ü n k ü c a m ı yok, çerçevesi
yok, l â m b a s ı yok, y a n i bir fenerde olması gereken
ne varsa, o n l a r ı n hiç biri yok, yalnız bir d e m i r sı­
r ı k . . . A m a dil alışkanlığı, biz o n a fener deriz.
Bizim s o k a k t a o t u r a n l a r ebenced b u fenerin
sokağı a y d ı n l a t a c a ğ ı n ı a k ı l l a r ı n a bile g e t i r m e m i ş ­
lerdir. Köşe b a ş ı n a kakılı bu d e m i r kazık bir süs
gibi o r a d a d u r u r . Ç o c u k l a r ı n d a eğiencesidir. B u
d e m i r kazığın tepesine bir k a r g a k o n m a y a görsün.
Ç o c u k l a r ı n t a ş l a r ı n a hedef olur.

Bu feneri k i m y a p t ı ? Bir h a y ı r s a h i b i mi, bir


h a y ı r cemiyeti mi, devlet mi, h ü k ü m e t mi, bele­
diye mi? Orası bizce bilinmez. Ne z a m a n yapıldı,
Nemize gerek... Yalnız, b u g ü n y a r ı n a r a m ı z d a n
eksik olacak bir a y a ğ ı ç u k u r d a i h t i y a r l a r ı n riva­
y e t i n e göre b u fener S u l t a n R e ş a d ' m t a h t a çıktığı
gece y a n m ı ş . S o n r a M e ş r u t i y e t t e de biriki gece
yanmış. Sonra Cumhuriyet ilân olunduğu z a m a n
y a n ı p y a n m a d ı ğ ı p e k belli değil. Bir k ı s m ı y a n d ı ,
bir kısmı y a n m a d ı diyor.
Şimdi bir de bizim s o k a k h a l k ı n ı dinleyelim.
Bir ihtiyar,
— Hani, dedi, bir seçim o l m u ş t u ya geçenler­
d e . . . İşte o g ü n k ü bizim fenere cam, çerçeve takıl­
dı, l â m b a kondu, o gece h a v a g a z ı y a n d i . S o k a ğ ı m ı z
şenlendi. O g ü n b u g ü n d ü r de y a n d ı ğ ı yok.

Meseleyi çok ş ü k ü r a n l a y a b i l d i m . Bizim so­


k a k t a k i fenerin y a n a b i l m e s i için, bizim s o k a k h a l ­
kı, seçimlerin h e r gece, k a r a n l ı k l a r b a s ı n c a yapıl­
m a s ı n ı istiyor. D o ğ r u s u b e n d e h a k verdim.
(1946 d a M a r k o p a ş a ' d a ç ı k m ı ş t ı r ) .

— 119
78 SANTİMLİK
ARSA
KES !

AÇ gecedir u y k u s u z d u m . Çok ç a l ı ş m a k t a n
K sinirlerim bozulmuş, u y k u m v a r a m a b i t ü r -
lü u y u y a m ı y o r u m . .
Sinir d o k t o r u n a g i t t i m .
— G ü n d e k a ç s a a t çalışıyorsun? dedi.
— O n a l t ı ile yirmi s a a t arası, dedim.
İnanmadı.
— Y o r g u n s u n , dedi, n e d e n bu k a d a r çalışıyor­
sun?
Cevap yerine i ç i m d e n herife sövmek geldi. Bu
da lâf mı yâni?.. Keyfimden ç a l ı ş m ı y o r u m ya...
Sinir yatıştırıcı ilâçlar, u y k u h a p l a r ı verdi. Hiç bi­
ri yaramadı. Yatağa uzanıyorum, t a m dalacakken,
biriken üç aylık ev kirası a k l ı m a geliyor. O n d a n
sonra uyuyabilirsen uyu.
B a ş l ı y o r u m h e s a p l a r a . . . 360... yirmibeşini çı­
kar., sıfırdan beş çıkmaz, a l t ı d a n bir alırız, veririz,
eder o n . . . o n d a n beş ç ı k a r s a beş kalır. D ö r t t e n iki
çıkarsa iki kalır.. Üç aşağı.. 325... 96 d a h a . . . Beş,
altı d a h a onbir.. Bire bir, elde v a r bir.
Hesabı a k l ı m d a n d o ğ r u l t a m a y m c a , h a d i ya­
t a k t a n fırlıyorum. B u sefer k â ğ ı t ü s t ü n d e hesapla-

— 120 —
r a başlıyorum. Bir u y k u h a p ı d a h a a l ı y o r u m . Uy­
k u m gelir gibi o l u n c a y a t a ğ a u z a n ı y o r u m . T a m da-
lacakkeeen, a y d a 10 lira k o y s a m bir k e n a r a diyo­
r u m , yılda ne eder?.. Şu ev kirası ö l d ü r ü y o r beni..
Başımızı sokacak bir d a m sahibi o l a m a d ı k ş u d ü n ­
yada.
B ü t ü n bir h a f t a , beş s a a t y a u y u d u m , y a uyu­
m a d ı m . Uykusuz geçen d ö n d ü r c ü g ü n ü n gecesi ar­
tık d u r a c a k h a l i m k a l m a d ı . Elime gazeteyi a l d ı m .
Okurken u y u m a k istiyordum.
Birinci sayfada bir h a v a d i s g ö r d ü m : «Taksim'-
de bir a r s a 4 m i l y o n l i r a y a satıldı.»
D ö r t milyon lira... Arsa 1624 m e t r e k a r e imiş..
Dört m i l y o n u 1624'e bölmeye k a l k t ı m . Hesapsız
a d a m o l d u ğ u m h a l d e h e s a b a çok m e r a k l ı y ı m d ı r .
A r s a n ı n m e t r e karesi, 2500 liraya geliyor.
Acaba, d e d i m k e n d i k e n d i m e , b e n b u a r s a y ı
a l m a y a k a l k s a y d ı m . . . H a ? . . . D ö r t milyon lira. B e n
ne k a z a n ı y o r u m ayda?.. Beşyüz.
K a r ı m geldi,
— U y u ş a n a a r t ı k ! . , diye y a l v a r m a y a başladı.
• — ı Git b a ş ı m d a n ; g ö r m ü y o r m u s u n , h e s a p ya­
pıyorum!., diye tersledim.
Ayda beşyüz... Dişimi sıksam sıksam, ne birik-
tirebilirim? Hiç bişey b i r i k t i r e m e m ya.. Neyse...
H e r ay yüz liracık bir k e n a r a koysam, yılda eder
1200 lira. On yılda 12000, yüz yılda 120.000 lira!..
Bin yıl d a h a yaşasam, h e r a y d a d i ş i m d e n t ı r n a ­
ğ ı m d a n 100 liracık a r t t ı r s a m , 1 m i l y o n ikiyüz b i n
lira. Yine h e s a p yok.
Ne o l u r s a olsun, bu a r s a y ı a l m a y a n i y e t e t t i m .
Horozlar ö t m e y e başladı.

— 121 —
Bende b u h e s a p m e r a k ı eskidir. Lisedeyken
de, hiç d u r m a d a n , yemeden, i ç m e d e n koşsam, aya,
güneşe, m e r i h e k a ç milyon yılda gidebileceğimi he­
saplardım.
Y a p t ı ğ ı m h e s a p l a r a göre; güneşe y ü r ü y e r e k
gitmek, b u a r s a y ı s a t ı n a l m a k t a n d a h a kolaydı.
S a b a h oldu, b e n h â l â h e s a b ı n içinden çıkama­
dım.
Üçbin yıl y a ş a s a m bile olmuyor. Bu sefer he­
sabı değiştirdim. Ayda k a z a n d ı ğ ı m beşyüz liraya
hiç d o k u n m a s a m , h e p s i n i b i r i k t i r s e m . . . Ne olur?
H e s a p k i t a p , t a m 666 yıl d a h a y a ş a m a m , çalış­
m a m gerekiyor. B u h e s a p d a olmadı. Ü s t ü s t e iki
u y k u h a p ı d a h a aldım, y a t a ğ a u z a n d ı m . Aklım
fikrim a r s a d a o l d u ğ u için gözüme u y k u girmiyor
ki... T e k r a r k a l k t ı m .
G ü n d e 16 s a a t yerine 24 s a a t çalışıp aylık ka­
z a n c ı m ı b i n liraya ç ı k a r s â m , b u n u n d a bir kuru­
ş u n a d o k u n m a d a n biriktirsem. Efendime söyliye-
yim, bu a r s a y ı a l m a k için, bu t a r i h t e n s o n r a 333
yıl d a h a y a ş a m a m gerekli...
Kızım y a l v a r m a y a başladı:
— Babacığım, u y u ş a n a ! . . Ne olur...
— Defol!., diye o n u p a y l a d ı m .
Arsayı a l a m a z s a m u y u y a m ı y a c a ğ ı m . Bu sefer
h e s a b ı t e r s y a n d a n t u t t u m . Ayda k a ç b i n lira ka­
z a n m a l ı y ı m , kaç bin lira biriktirmeliyim ki, bu ar­
sayı s a t ı n alabileyim? Ayda 2 b i n lira biriktirsem
167 yıl y a ş a m a m gerekli.
H a y Allah cezasını versin!.. B i t ü r l ü arsayı ala­
mıyorum.
Kendikendime,
— 122 —
—• Bak, bu arsayı a l a n l a r da i n s a n , diyorum,
çalışmış, k a z a n m ı ş , işten a r t m a z d i ş t e n a r t a r , de­
m i ş . . . Hayır, h e m işten, h e m d i ş t e n a r t a r d e m i ş . . .
Oooofff!.. Ne demişse demiş işte! Dört milyonu
saymış, a l m ı ş arsayı...
— Bir h a p d a h a alır mısın?
Bir u y k u h a p ı d a h a y u t u y o r u m . M i d e m ecza
dolabına döndü.
— Hadi, n ' o o o l u r s u n u y u c a n ı m !
— G i d i n b a ş ı m d a n be!..
Peki, b u d ö r t m i l y o n u s a y a n a d a m , b u p a r a y ı
nasıl k a z a n d ı ? Haydi al s a n a yeni bir h e s a p daha...
Arsaya d ö r t milyon verdiğine göre, geriye en az
bir d ö r t m i l y o n u d a h a kalmıştır, sekiz milyon...
B u a d a m necidir?.. B a r e m d e e n yüksek derece­
li m e m u r olsa, a y d a alsa alsa 1500 lira alır. D ö r t
m i l y o n u b i r i k t i r m e s i için, m a a ş ı n a hiç d o k u n m a ­
d a n , 276 yıl, m a a ş alması gerekir.
H a y Allah k a h r e t s i n , k a f a m ç a t l a y a c a k . Bu
adam, olsa olsa doktor olur. D o k t o r l a r çok kazanır.
H e r m u a y e n e d e n o t u z lira alsa...
— S a b a h oldu, birazcık yat..
— K a f a m ı k a r ı ş t ı r m a y ı n d i y o r u m size!...
G ü n d e on kişi m u a y e n e etse, üçyüz lira eder.
Ayda d o k u z b i n . . . B u n u n a l t ı b i n i n i bir k e n a r a koy­
sa... Bir d o k t o r u n bu arsayı alabilmesi için, 67 yıl
d o k t o r l u k e t m e s i gerekir... Hayır, bu a r s a n ı n sa­
hibi d o k t o r d a olamaz. T ü c c a r olsa, h e r a y ortala­
ma onbin kazansa... olmuyor be!
— Beşinci gecedir uykusuzsun... Biraz u z a n ,
belki u y u r s u n .
B a ş ı m ı y a s t ı ğ a koyuyorum, gözlerimi y u m u y o -

— 123 —
r u m . Uyuyabilirsen uyu.. H a h , b u l d u m . Bir i n s a n
r a n d e v u evi işletse... Elinde fıstık gibi beş kız ser­
mayesi olsa. H e r kız g ü n d e yüz k â ğ ı t getirse, beş
kere yüz, beşyüz... O t u z kere beşyüz, a y d a o n b e ş
bin... Kirası, masrafı, h a r c ı , elde kalır diyelim ki,
on bin. Yılda yüzyirmi b i n . . . O t u z yılda... T u h , Al­
l a h k a h r e t s i n , r a n d e v u c u l u k bile y a p s a m yine a r ­
sayı a l a m ı y o r u m .

Kaçakçılık y a p s a m . . . Bu d ü ş ü n c e u y g u n geli­
yor, y a t a k t a n fırlıyorum. Hesap k i t a p , bu da olmu­
yor.
K a f a m d a yeni bir d ü ş ü n c e şimşek gibi çaktı.
Ceplerimi k a r ı ş t ı r d ı m , on iki b u ç u k lira var.
— Sizde ne k a d a r var?..
K a r ı m d a n beş, ç o c u k l a r d a n iki lira çıktı. E d e r
hepsi o n d o k u z b u ç u k lira... Ş a r t değil a r s a n ı n h e p ­
sini a l m a k , p a r a m ı n yettiği k a d a r ı n ı alırım. Arsa­
n ı n m e t r e karesi 2500 lira o l d u ğ u n a göre, bir m e t ­
re k a r e a l a m a m . D e s i m e t r e karesi 25 lira eder.
D e s i m e t r e karesini de a l a m ı y o r u m . S a n t i m e t r e ka­
resi eder 25 k u r u ş . B e n d e var, o n d o k u z b u ç u k li­
r a . . . Cebimdeki p a r a y l a 78 s a n t i m e t r e k a r e a r s a
alabilirim. S a a t e b a k t ı m , s a b a h a d a h a iki s a a t var.
S a b a h e r k e n d e n giderim,
— Kes, s u r d a n b a n a 78 s a n t i m e t r e l i k bir ar­
s a ! . . . derim,.
Evdekiler y a l v a r m a y a b a ş l a d ı l a r :
— H a y d i uyu.. Biraz u y u ! . .
78 s a n t i m e t r e karelik toprak.. Ebedi u y k u m a
y a t m a k için u z a n s a m , k e n d i a r s a m a sığamıyorum,
b a c a k l a r ı m ı , k o m ş u n u n ebedî i s t i r a h a t g â h m a giri-

124 —-
yor. Arsayı alıp, a y a k t a d u r m a k t a n b a ş k a ç a r e
yok..
K a r ı m a , çocuklara,
— Size yer yok, dedim. Size yer yok.. B e n ken­
dime, b u d ü n y a d a a n c a k a y a k l a r ı m ı b a s a c a k bir
t o p r a k p a r ç a s ı b u l d u m . H a d i defolun!.. Siz de ken­
di başınızın çaresine b a k ı n ! . .
— Uykusuzluk b a ş ı n a v u r d u ! . , diye söylene­
rek, korkuyla çekildiler.
Size de salık veririm; şu d ö r t m i l y o n u n a s ı l
kazanabileceğinizi, k a ç s a n t i m l i k a r s a alabileceği­
nizi, bir de siz hesaplayın. S o n r a leblebi gibi u y k u
h a p ı y u t a r s a n ı z . Ve.. Akıl h a s t a n e s i n i n 8 n u m a r a ­
lı k o ğ u ş u n d a sizinle b u l u ş u r u z . Ben k a p ı n ı n y a n ı n ­
daki yatakta yatıyorum.

— 125 —
GEL
DE
ANLAT

Yollar tamir edildiği için dolmuş


arabaları, genelevlerin bulunduğu
sokaktan geçiyordu.

O F Ö R ' ü n y a n ı n d a onbir, oniki y a ş l a r ı n d a


S bir erkek çocuk v a r d ı . B e n de ç o c u ğ u n ya­
n m a o t u r d u m . A r k a d a b i r erkek, bir genç v e bir
yaşlı k a d ı n l a bir de k ü ç ü k kız çocuğu var. K o n u ş ­
m a l a r ı n d a n b u d ö r t k i ş i n i n bir aile o l d u k l a r ı a n l a ­
şılıyor; baba, a n n e , iki ç o c u k ve b ü y ü k a n n e . . . İ k i
çocuk da çok m e r a k l ı . Kız, d u r m a d a n soruyor. Oğ­
l a n k e n d i s i n e söz sırası g e l m e y i n c e kızıyor. O da
geriye d ö n ü p , «Baba şu n e , bu ne?» diye d u r m a ­
d a n soruyor.
T a k s i m ' d e n a r a b a s a ğ a saptı, a r a s o k a k l a r d a n
geçiyoruz. Bir a r a sokak d a h a . . . D e r k e n efendim,
o sokağa girmiyelim m i ? H a n i , şu sokak c a n ı m . . .
Herkes bilir de a d ı n ı s ö y l e m e k istemez. K a d ı n l a ­
r ı n geçmediği, evli e r k e k l e r i n geçmek isteyip ge­
çemediği, y a d a gizli gizli geçtikleri, bekârlann
geçmek istemedikleri h a l d e , geçtikleri sokak... İ ş t e
o sokak... Evlerin ö n ü t ı k l ı m tıklım.
E r k e k yolcu çok k ö t ü kızdı. Şoföre çıkıştı:
— Geçecek b a ş k a y o l b u l a m a d ı n mı?
Şoför, a d a m d a n d a h a çok kızdı:

— 126 - -
— Ne y a p a l ı m ? Biz istiyerek mi geçiyoruz yâ­
ni?.. Allah Allah... B ü t ü n yolcular d a s o r a r : B u ­
r a d a n niye geçiyor m u ş u z ? K e y f i m d e n . . .
Bu sefer kadın, k o c a s ı n a s o r d u :
— Ne v a r bu s o k a k t a Bey?
A d a m başını iki y a n a sallayıp «Lahavle» çeki­
yor.
— Ne v a r Bey, söylesene c a n ı m . . .
Şoför d u r m u y o r ki, b o y u n a söyleniyor:
— Belediye ö b ü r yolları t a m i r ediyor i ş t e . . .
Trafik polisi, a r a b a l a r ı n b a ş k a y o l l a r d a n geçmesi­
n i y a s a k e t t i . Gazeteler cayır cayır yazdı o k u m a d ı ­
nız m ı ? A r a b a l a r b u r a d a n geçecek.
Adam,
—• Anladık, y e t e r ! dedi.
Yol d a r bir y a n d a n , k a l a b a l ı k bir yandan,
önde de bir t ı k a n ı k l ı k var, bindiğimiz a r a b a t a k ı l ­
dı kaldı. İki m e t r e gidiyoruz, beş d a k i k a d u r u y o ­
ruz, yine iki üç m e t r e gidiyoruz, yine beş d a k i k a . . .
B u sefer i h t i y a r k a d ı n d a m a d ı n a s o r u y o r :
— Ne v a r o ğ l u m bu s o k a k t a ? Bişey mi v a r ?
Adam,
— Hey Yarabbi, gel de a n l a t . . . diye söyleni­
yor. G ö r m ü y o r m u s u n a n n e , d a h a n e olacak? Bi­
şey değil, çok şey var.
«İnsen inilmez, d a h a kötü» diyor a d a m . «Öy­
le de bir yere geldik d u r d u k ki...»
— Yahu sür şunu!
—• Nasıl s ü r e y i m beyim, u ç a y ı m m ı ? Ö n ü t ı k a ­
lı, a r d ı tıkalı.
5 n u m a r a l ı evin ö n ü n d e d u r m u ş u z . K a p ı d a k i ­
ler, delikten içerdekilerini gözetlemek i ç i n birbiri­
n i itiyorlar.
— 127 —
G e n ç kadın,
— B u r a d a p a z a r var galiba, diyor.
— D e m e k perşembe p a z a r ı b u r a d a k u r u l u y o r -
muş...
G e n ç kadın,
— Bir perşembe p a z a r ı da bizim o r a d a k u r u ­
luyor, diyor.
A d a m a bakıyorum, b o n c u k b o n c u k terlemiş.
B u s ı r a d a k a d ı n galiba evin t a b e l â s ı n ı o k u m u ş :
— A a a a ! diye bir çığlık atıyor.
Kocası,
I— A a a a ya, diyor, â, ya... Şimdi a n l a d ı n ı z mı
neresiymiş!.
Kız çocuğu, b ü s b ü t ü n m e r a k l a n ı p ,
— Ne v a r Anne? Bişey mi oldu? diye soruyor.
— Hiç.. Hiç kızım.
K a d ı n ı n yüzü kıpkırmızı olmuş.
İki m e t r e d a h a ilerliyoruz. Ö n ü n d e d u r d u ğ u ­
m u z evden bir a d a m , y a r ı y a r ı y a k a p ı ö n ü n d e t o ­
p a r l a n a r a k m e r d i v e n l e r d e n iniyor. K a l a b a l ı k evin
k a p ı s ı n a h u r r a ediyor. Bağırıyorlar:
— Aç u l a n ! . .
— Açsana be!..
A d a m ı n k o r k t u ğ u b a ş ı n a geliyor. D u r m a d a n
h e r şeyi s o r a n oğlan,
— Baba, ne yapıyorlar b u r a d a ? diyor.
Adam,
—• Okul, oğlum, diye cevap veriyor.
— A m m a kalabalık okul B a b a . . . Ne okulu Ba­
ba?
— Gel de a n l a t . . . Okul işte. B a s b a y a ğ ı okul.
G a l i b a s a n a t okulu.
— 128 —-
Bu sefer kız,
— A m m a da b ü y ü k öğrenciler v a r B a b a bu
okulda, diyor. Bıyıklı bıyıklı a d a m l a r .
Oğlan,
— A m a k ü ç ü k l e r i de var, diyor. Baba, ben
b ü y ü y ü n c e b u o k u l a giderim.
Annesi,
—• S u s ! diye paylıyor, şoför efendi h a d i s i n e
canım!
— Ö n ü m ü z tıkalı b a y a n .
Oğlan,
— Neden? B e n o k u m ı y a c a k m ı y ı m ? Ben bu
o k u l u i s t e r i m ! diye t u t t u r u y o r .
Bu s ı r a d a evin b i r i n i n kapısı a r a l a n ı y o r . Ço­
c u k l a r içerdeki k a d ı n l a r ı görüyorlar.
— Aaa, kızlar da v a r m ı ş . Anne, b ü y ü y ü n c e
b e n de bu o k u l a geleceğim.
— Ağzını k a p a s e n ! Terbiyesiz!
•—• Neye A n n e ?
İ k i ü ç m e t r e d a h a ilerliyoruz. Ö n ü n d e dur­
d u ğ u m u z evin k a p ı s ı n d a n ş i ş m a n bir k a d ı n çıkı­
yor. Eli belinde, eve y ü k l e n e n l e r e avazı çıktığı ka­
d a r bağırıyor:
— L a n hergeleler! P a t l a d ı n ı z mı be!.. Beş da­
kika bekleşeniz geberir misiniz?
Çocuklar d u r m a d a n s o r u y o r l a r :
—• Baba, bu k a d ı n ö ğ r e t m e n mi?
— A m m a da azarlıyor koca a d a m l a r ı . . .
H â l â işin f a r k ı n d a o l m a y a n yaşlı k a d ı n ,
— Ayol bu ne biçim m e k t e p böyle, diyor. Kos­
koca k a r ı l a r . . . A a a a d e s t u r u n , h i ç böyle m e k t e p
g ö r m e d i m . Üniversite midir, n e d i r ? B u r a s ı n e ü n i ­
versitesi? -
— 129 — F. : 9
İhtiyar kadının damadı, arabada oturup otu­
r u p kalkıyor.
— Gel de a n l a t , gel de anlat., diye söylenip
duruyor.
Genç kadın, annesinin kulağına, b u soka­
ğın h a n g i sokak o l d u ğ u n u söyler söylemez, koca­
k a r ı b a r b a r bağırıyor:
— Şoför efendi, ayıp değil mi s a n a ? D ö n ç a ­
buk, ç a b u k diyorum,. Ayol şu rezillere b a k bir k e r e ,
sokak o r t a s ı n d a d u r m u ş p a z a r l ı k ediyorlar.
— Sus a n n e ! . .
— S u s u l u r m u imiş? Herkesin n a m u s u var
ayol...
A r a b a biraz d a h a ilerliyor. Kız çocuğu evler­
d e n b i r i n i n açık k a p ı s ı n d a n içerideki y a r ı s o y u n u k
k a d ı n l a r ı görünce,
— H a m i n n e , a n l a d ı m b e n , diyor. B u r a s ı b a l e
okulu...
O ğ l a n düzeltiyor:
— Bale m a l e değil b e ! J i m n a s t i k okulu. D e ­
ğil mi B a b a ?
Baba, n e diyeceğini ş a ş ı r m ı ş . Kocakarı,
— İ n e l i m ! . , diye t u t t u r u y o r .
Damadı,
— A n n e sus! diye d u r m a d a n paylıyor. N e r e ­
ye ineceksin b a k s a n a , sağ sol h e p o evlerden...
A r a b a b i r k a ç m e t r e d a l ı a gidiyor. Soldaki
evlerden bir k a d ı n fırlıyor, k a p ı y a y ü k l e n e n kala­
balığa,
— K u y r u ğ a girin u l a n ! Kuyruğa girmeyeni
n a m u s s u z u m içeri a l m a m ! , d i y e bağırıyor.
— 130 —
— Baba, a m m a da sert ö ğ r e t m e n . Bu başöğ­
r e t m e n galiba..
— H a y d i be... O n a b a ş ö ğ r e t m e n demezler.
— Ya ne derler?
— M ü d ü r derler.
— S u s u n çocuklar!..
— Baba, bu koca a d a m l a r ı n e y e s ı r a y a soku­
yorlar?
Kızın s o r u s u n a ağabeyisi cevap veriyor:
— G ö r m ü y o r m u s u n , i m t i h a n a girecekler.
Koskoca a d a m l a r k o r k u d a n t i t r i y o r l a r . B a k ş u ada­
ma, i m t i h a n ı n ı v e r e m e m i ş galiba, n e biçim düşü­
n ü y o r . ..
A r a b a b a ş k a bir evin ö n ü n e geliyor. D e m i r ka­
p ı n ı n telli k ü ç ü k p e n c e r e s i n d e n k a r t bir k a d ı n se­
si d ı ş a r ı y a sesleniyor:
— S ı r a k i m d e ? İki kişi...
Kız,
— Baba, yazılı i m t i h a n mı? diye soruyor.
Baba, k e n d i kendine,
—< Gel de a n l a t ! . , diye söyleniyor.
Araba o s o k a k t a n çıkıyor. Oğlan çocuğu.
— ı B e n b u okula gideceğim! diyor.
Kız,
— Seni a l ı r l a r mı? diyor. Liseden s o n r a alı­
yorlar oraya.
— Haydi be!.. G ö r m e d i n mi? diyor oğlan, or­
t a okul çocukları d a vardı. İ m t i h a n ı v e r d i k t e n son­
ra, neye a l m a s ı n l a r ?
— Baba, sen bu okula g i t t i n m i ?
A d a m mendiliyle a l n ı n d a k i t e r l e r i siliyor...
— S u s u n artık, y e t e r ! diye çocukları paylıyor.

— 131 —-
ELEKTRİK
DİREĞİNE
BAĞLANAN
ADAM

İ N G İ L T E R E ' n i n bir ş e h r i n d e polisler, sokak


I lâmbalarından birinin direğine sıkısıkıya
bağlı bir a d a m b u l m u ş l a r . B u a d a m k i m ? K i m ol­
d u ğ u n u size söylemiyeceğim. A m a olayı s a n k i İs­
t a n b u l ' d a o l m u ş gibi d ü ş ü n ü n .
— ı Sen k i m s i n ?
Cevap yok. Bekçi d ü d ü ğ e asılır, p ı r r r r ! . . Dü­
dükler birbirine karışır.
Bekçi,
• — Direğe bir a d a m bağlamışlar, der.
Polis sorar: 1
— Kim bağlamış?
— Bilmem!
—• Çözelim mi?
— Yooo... d o k u n m a ! Bıelki savcı gelir, b a k a r .
Komisere h a b e r verelim. Herif ö l m ü ş m ü ?
— Bilmem. Gözleri fıldır fıldır.
Polis, elektrik direğine bağlı a d a m a s o r a r :
— H e m ş e r i m , k i m s i n sen?
Cevap yok...
Komisere h a b e r verirler. Komiser, e m n i y e t
m ü d ü r l ü ğ ü nöbetçi â m i r i n e telefon eder. Nöbetçi
âmiri,
—- 132 -—
— K a r a k o l a getirin, h ü v i y e t i n i tesbit edin.
A m a d i k k a t edin, belki c a s u s t u r , k a ç a r der.
E l e k t r i k direğine bağlı a d a m ı çözerler, k a r a ­
kola getirirler.
Şimdi, t e k r a r İngiltere'ye dönelim. İ k i polis,
elekrik direğine bağlı a d a m ı g ö r ü n c e h e m e n çö­
zerler.
— Adınız n e ?
— Adım A m o l d M a c h i n g .
İki polis saygıyla eğilirler. Bu adı çok duy­
m u ş l a r d ı r . Polisin biri s o r a r :
— B ü y ü k h e y k e l t r a ş Arnold M a c h i n g m i ?
—• Evet, heykelciyim...
Ö b ü r polis s o r a r :
— İngiliz K r a l l ı k Akademisi üyesi Arnold Ma­
ching?
— Evet, Akedemi üyesiyim.
— Sör, karakola kadar gelebilir misiniz?
Yoksa sizi bir a r a b a y l a evinize mi b ı r a k a l ı m ?
— K a r a k o l a gelirim.
Ü n l ü İngiliz h e y k e l t r a ş ı ve İngiliz Akademi
üyesi Arnold M a c h i n g gazetelerin y a z d ı ğ ı n a göre
işte böylece k a r a k o l a gitmiştir.
Gelelim bize... Direğe bağlı a d a m ı polisle
bekçi çözerler.
— Y ü r ü karakola!
A d a m önde, polisle bekçi a r k a s ı n d a n k a r a k o l a
giderler. K o m i s e r s o r a r :
— Adın n e ?
Bizde akademi ve akademi üyesi olmadığına
göre, diyelim ki, bu adam k e n d i m e m l e k e t i m i z i n
ü n l ü heykeltraşlanndan biridir.

— 133 —
— Sana soruyorum, adın ne?
—• H i k m e t efendim.
— Ne iş y a p a r s ı n ?
— Heykeltraşım.
— Nesin?..
— Heykeltraşım.
—< Yani ne y a p a r s ı n ?
— Heykel y a p a r ı m .
— Ne heykeli?
— İ n s a n , h a y v a n . . . Ne olsa...
Biraz y o r u l d u n u z a m a , t e k r a r İngiltereye dö­
nelim. Ç ü n k ü İngilteredeki olay g e r ç e k t e n olmuş­
t u r . İ s t a n b u l d a k i n i o n a b e n z e t e r e k ben u y d u r u ­
yorum.
İngiliz komiseri h e y k e l t r a ş Arnol M a c h i n g ' i
oturtur.
— Sör,' sizi elektrik direğine kim bağladı?
H a y d u t l a r mı?
— Hayır.
— D ü ş m a n l a r ı n ı z mı?
—• H a y ı r . . . K a r ı m bağladı.
— Nasıl? Misis M a c h i n g mi dediniz?
— Evet...
— O saygı değer leydi?.. Şaşılacak şey!..
—• B u n d a şaşılacak hiçbişey yok bay komi­
ser. Ç ü n k ü beni elektrik d i r e ğ i n e b a ğ l a m a s ı n ı ka­
r ı m d a n kendim rica etmiştim!
—• Pekiy a m a n e d e n Mister Arnold M a c h i n g ?
Ü n l ü İngiliz h e y k e l t r a ş ı m n cevabını a l m a d a n
t e k r a r İ s t a n b u l ' a dönelim. Bizim komiser hey­
k e l t r a ş H i k m e t ' e sorar:
— Seni k i m b a ğ l a d ı direğe? Hırsızlar m ı ?

— 134 —
— Hayìr.
— P a r a n ı s o y m a k için mi?
— Param, yok ki soysunlar.
— Düşmanların mı?
—• B e n k i m i m ki d ü ş m a n ı m olsun!..
— Pekiy k i m bağladı, söylesene?
— Karım.
— Vay a n a s ı n ı ! D ü n y a d a ne k a r ı l a r v a r be!..
K a r ı n seni b a ş k a bir erkekle b e r a b e r m i bağladı?
— Hayır. Yalnız başına.
— Bir k a d ı n , bir erkeği yalnız b a s m a direğe
bağlayabilir mi?
— B e n sesimi ç ı k a r m a d ı m .
•— Vay kılıbık herif!...
— Beni direğe b a ğ l a m a s ı n ı k a r ı m d a n k e n d i m
rica e t m i ş t i m .
K o m i s e r i n ciddiyeti b i r d e n çözülür. K o m i s e r
d e , polisler de k a h k a h a l a r l a gülmeye b a ş l a r l a r . Er­
tesi g ü n gazetelerde şöyle bir polis h a b e r i çıkar.

ZALİM BİR KADIN

«Dün şehrimizde eşine az rastlanır, bir hâdise


cereyan etmiş, Sadist ruhlu bir kadın, kocasını
çamaşır ipiyle gece sabaha karşı bir sokak lâmba­
sının direğine bağlamıştır. Hâdisenin tafsilâtını
üçüncü sayfamızda okuyacaksınız. Yukarıdaki fo­
toğrafta kocasını iple bağlayan canavar ruhlu ka­
dınla, direğe çamaşır ipiyle bağlanan adamın mut­
lu evlilik günlerinden bir hâtıra görüyorsunuz».
Yine İ n g i l t e r e ' y e dönelim. Nerede k a l m ı ş t ı k ?
İngiliz komiseri h e y k e l t r a ş a , n e d e n k a r ı s ı n a ken-

— 135 —
dişini elektrik direğine bağlattığını sormuştu.
Mister A m o l d M a c h i n g ' i n verdiği cevap a y n e n
şudur:
— Bay komiser, ben bir s a n a t ç ı y ı m . Çirkin­
liklerden gözüm r a h a t s ı z olur. Hele bu çirkinlik,
kendi ş e h r i m d e olursa hiç d a y a n a m a m . B e n i m b i r
s a n a t ç ı o l a r a k ödevim, h e m ş e r i l e r i m i n güzel bi­
çimler, r e n k l e r içinde y a ş a m a l a r ı n a y a r d ı m et­
m e k t i r . Oysa S t o c k o n - T r e n t şehri belediyesi çok
zevksiz, ahenksiz, biçimsiz elektrik direkleri dikti.
Yıkılan eski direkler ş e h r i n h a v a s ı n a u y g u n d u . B u
yeni direkler, şehrimizin yollarına, yapılarına,
a n ı t l a r ı n a u y m u y o r . Gazetelerde, dergilerde yaz­
dım, a n l a t t ı m , belediye b e n i dinlemedi. Belediye­
n i n , eskilerini yıktırıp yeni diktiği biçimsiz, çir­
k i n direkleri h e m ş e r i l e r i m e lâyık g ö r m e d i m . Bu
zevksizliği p r o t e s t o için de, k a r ı m a r i c a e t t i m , ken­
dimi bu yeni direklerden birine b a ğ l a t t ı m .

Haydi buyurun İstanbul'a. Komiser heykel-


t r a ş a soruyor:
— S e n i n a k l ı n d a n z o r u n m u var? İ n s a n k e n ­
disini, sokak l â m b a s ı n ı n direğine b a ğ l a t ı r mı? Deli
misin sen?
— Deli değilim.
— Deli değilsen, ne diye k e n d i n i k a r m a bağ­
lattın?
— M ü s a a d e ederseniz a n l a t a y ı m .
— Anlat bakalım.
— E f e n d i m bu İ s t a n b u l şehri bendenizi r a ­
hatsız ediyor..
— Allah Allah... Herkes İ s t a n b u l için c a n a t ı -

— 136 —
yor b e ! Sen İ s t a n b u l ' u b e ğ e n m i y o r s a n çek a r a b a ­
nı git! Neymiş seni r a h a t s ı z eden?
— Y a p ı l a r ı n biçimleri... Ölçüsüzlükleri... B i r
gecekondu, y a n ı n d a dokuz k a t l ı a p a r t ı m a n . . . Son­
ra o pis r e n k l e r . . . D a r a c ı k sokaklar, b e r b a t kaldı­
r ı m l a r . H a n g i birini a n l a t a y ı m ? . . .
— ı Ş u n a b a k y a h u ! . . S e n n e karışıyorsun, Be­
lediye B a ş k a n ı m ı s ı n ? ,,
—. Efendim, gözlerim r a h a t s ı z oluyor.
— Hımm... Anlaşıldı... Seni elektrik d i r e ğ i n e
değil, b a ş k a bir y e r e b a ğ l a m a l ı . S ü l ü m a n Bey,
yaz b u a d a m ı n evrakını, bir zabıt t u t , b u n u aidi­
yeti cihetiyle adlî t ı b b a m ü ş a h e d e y e gönderelim.

Şimdi İngilteredeyiz. Ü n l ü helkeltraş, İngiliz


K r a l i y e t Akademi üyesi Arnold M a c h i n g ' i n p r o ­
testosu y e r i n d e ve h a k l ı görülmüş, eski elektrik
direkleri yerlerine k o n m u ş t u r .

Bizde? Bizde m i ? Bizde böyle şeyler olmaz.


Ne h e y k e l t r a ş m gözü r a h a t s ı z olur, ne de kendisi­
n i elektrik direğine bağlatır. Pekiy a m a s o r g u y a
çekilen h e y k e l t r a ş a ne oldu? O n u da bir k ü ç ü k ga­
zete h a v a d i s i n d e öğrenebiliriz:

BİR DELİ YAKALANDI

«Şehrin biçimsizliğinden gözlerinin rahatsız


olduğunu iddia eden bir adam, gece yarısı kendisi­
ni karısı eliyle elektrik direğine bağlatmıştır. Po­
lisler tarafından yakalanan adam, adlî tıbda mü­
şahede altında tutulduktan sonra deli olduğu an­
laşılarak akıl hastahanesine yatırılmıştır».

— 137 —
YA BUNLAR
NERELİ?

B eni t a n ı m a z s a n ı z bile, r a c o n u m d a n Kasım-


paşa'lı o l d u ğ u m u anlamışsınızdır.
z a m a n Tersanede kaynakçı
Ben o
çıraklığı y a p a r d ı m .
Ü ç b u c u k lira h a f t a l ı k alırdım. Ü ç b u ç u k lira ne de­
m e k ? Yersin yersin, bitiremezsin.
C u m a r t e s i geceleri, Beyoğlu B a l ı k p a z a r ı n d a -
ki C u m h u r i y e t m e y h a n e s i n e g i t t i n mi, bir papele
birinci sınıf s a r h o ş o l u r d u n .
Biz «Yahya Kâhya» da b o s t a n ı n k a r ş ı s ı n d a k i
evde o t u r u r d u k . T e k başımıza değil, bu iki k a t l ı
evde beş aileydik. Evin içinde h a n g i kapıyı açsan,
içerisi k o m p l e . . .
B e n i m ilk aşkım, bu evde u y a n d ı . Sevgilim,
o n a l t ı s ı n d a v a r y o k t u . İ k i b u ç u k lira h a f t a l ı k l a bir
k u t u c u n u n y a n ı n d a çalışır, m u k a v v a kıvırır, son­
r a d a yapıştırır, k u t u y a p a r d ı . Adı Zübeyde... Ha­
y a t ı m d a Zübeyde'ninkiler gibi d u d a ğ a r a s t l a m a ­
d ı m . O n u n d u d a k l a r ı b a n a ı s m a r l a m a gibi gelir­
di. Gözlerimi bağlasalar, t e k e r t e k e r b i n k a d ı n öp-
sem, içlerinden h a n g i s i n i n Zübeyde o l d u ğ u n u h e ­
men anlardım.
Z ü b e y d e ' n i n d u d a k l a r ı çikolata kokardı. Ne­
d e n biliyor m u s u n u z ? O z a m a n l a r şimdiki r u j l a r
— 138 —•
mı yoktu, yoksa v a r d ı da biz mi bilmezdik, bile­
mem.. Zübeydem, d u d a k l a r ı n a çikolata ambalajla­
r ı n ı n kırmızı k â ğ ı t l a r ı n d a n sürer, d u d a k l a r ı n ı on­
l a r l a boyardı. R e n g i ona, t a d ı b a n a y a r a r d ı .
Zübeyde'ler, evin alt k a t ı n d a bizim o t u r d u ğ u ­
m u z o d a n ı n k a r ş ı s ı n d a k i odada, babası, annesi, iki
kardeşi, o t u r u r l a r d ı . Evin, y â n i o d a n ı n kirası çok
geldiği için, b a ş k a b i r yere t a ş ı n d ı l a r . Bir d a h a
Zübeyde'mi g ö r e m e d i m . Ama dudaklarının tadı
d a m a ğ ı m d a kaldı. D u d a ğ ı d u d a ğ ı m a o k a d a r uy­
g u n b a ş k a bir k a d ı n görmedim. Yooo... Bir t a n e
d a h a g ö r d ü m . B a k ı n nasıl oldu?
B ü t ü n hayatımda, haddim olmayarak, bir
kere yüksek sosyeteye girebilmiştim. H e m de yük­
sek sosyetenin en civcivli y e r i n e . . . E ğ e r k a y n a k ç ı ­
l ı k t a k a l s a y m ı ş ı m çok iyi olacakmış. O zaman
ben de yüksek sosyeteden biri olacakmışım. Ç ü n ­
k ü o z a m a n k i ç ı r a k a r k a d a ş l a r ı m ı n hepsi a d a m
oldu. İ ç l e r i n d e otomobilsizi, a p a r t ı m a n s ı z ı yok,.
T e r s a n e d e bir m e m u r , b a b a m ı n z i h n i n e girdi,
•— Sen bu ç o c u ğ u ziyan ediyorsun, bu çocuk­
t a cevher var, ille d e b u n u o k u t d a a d a m e t ! diye
tutturdu.
Şimdi o a d a m ı bulsam, çiğ çiğ yerim. B ü t ü n
ç e k t i k l e r i m i n sebebi işte o a d a m d ı r . B e n d e de suç
var. Lisenin o n u n c u sınıfına k a d a r o k u d u m . On­
d a n sonra sürün Ailah sürün... Gazetelerde mu­
sahhihlik yaptım, ticarethanelerde kâtiplik ettim,
bir a r a P o s t a h a n e ö n ü n d e d o l m a k a l e m s a t t ı m .
B o y a m a d ı ğ ı m boya k a l m a d ı . S o n r a da çıkar yolu,
yirmibeş yıl geç de olsa, k a y n a k ç ı çıraklığına dön­
mekte buldum.

— 139 —
Bizim u s t a , yüksek sosyetenin ü c ü ğ ü n d e n cü­
c ü ğ ü n e t o p l a n t ı yeri olan bir k u l ü p b i n a s ı n ı n ka­
lorifer t a m i r işini üzerine almıştı. Beş işçi çalıştı­
rıyorduk. Geceleri de k u l ü p b a h ç e s i n d e k i lojman­
d a kalıyorduk. Ben ötedenberi, a d ı n ı d u y u p bitür-
lü k e n d i n i g ö r e m e d i ğ i m bu y ü k s e k sosyeteyi m e ­
r a k ederdim. S a n k i bu yüksek sosyeteliler üç ku­
laklı, iki ağızlı, d ö r t gözlü a c a i p y a r a t ı k l a r m ı ş gi­
bi gelirdi b a n a . B a ş l a d ı m b u n l a r ı incelemeye. Ge­
celeri giyinir, k u ş a n ı r , k e n a r d a n köşeden a r a l a r ı ­
n a k a r ı ş ı r d ı m . U z a k t a d u r d u ğ u m için, hiç biri be­
n i m o n l a r a y a b a n c ı o l d u ğ u m u a n l a m ı yordu. B u n ­
l a r ı n hepsi de birbirinden ilgi çekici i n s a n l a r d ı .
Giyimleri, k u ş a m l a r ı , sözleri, k o n u ş m a l a r ı , her
bişeyleri başka.. O r a d a g ö r d ü k l e r i m d e n yalnız bi­
rini size a n l a t a c a ğ ı m . K a r ş ı k a r ş ı y a geldiler mi,
çok nâziktirler, birbirlerinin a r k a s ı n d a n da söyle­
medik söz b ı r a k m a z l a r . Birbirlerini gördüler m i ,
erkek olsun, k a d ı n olsun, şöyle k o n u ş u r l a r :
— A m a n efendim, o ne cici ç a n t a öyle!.. Ne­
reli o ç a n t a ?
— Parisli efendim.
— Ne şık i s k a r p i n o n l a r H a m f e n d i ! İ s k a r p i n ­
leriniz nereli?
— L o n d r a l ı efendim.
İlk z a m a n l a r bir ç a n t a n ı n Parisli, iskarpin­
lerin L o n d r a l ı o l m a s ı n ı n n e demeye geldiğini an­
l a y a m a z d ı m . S o n r a sonra, Parisli ç a n t a n ı n , P a r i s
malı, o r a d a n a l ı n m ı ş d e m e k o l d u ğ u n u ö ğ r e n d i m .
K i m kimi görse a y n i şeyleri s o r a r d ı :
— A m a n beyefendi, ne h â r i k a k r a v a t ı n ı z var.
Nereli o k r a v a t ?

— 140 —
— Karaşi'li. Sizin gömlek de pek Hoş. Nereli?
-— New-York'lu. Ay bu kol d ü ğ m e l e r i n i z i ilk
g ö r ü y o r u m . Pek güzel şeyler.
— R o m a l ı ' d ı r efendim.
B u n l a r , yüksek sosyetenin parolası yerine ge­
çen lâflardı. Bir i n s a n yüksek sosyeteden mi, de­
ğil mi, bu s o r u ş t u r m a l a r d a n , verilen c e v a p l a r d a n
anlaşılırdı.
K u l ü p t e k i k a d ı n l a r içinde T ü l i n a d ı n d a k i ka­
d ı n ı gözüme kestirdim. Ama b e n i m b u n d a s u ç u m
yok. K ı s m e t kendiliğinden a y a ğ ı m a geldi. Yoksa
yüksek sosyeteden bir varlık için böyle şeyler dü­
ş ü n m e k kim, b e n k i m . . .

K u l ü p t e balo verilmişti. Ağustos a y ı n d a oldu­


ğ u m u z için, h e r k e s dışarda, k u l ü b ü n sık ağaçlık­
lı bahçesindeydi. Ben aydınlığa, a ğ a ç l a r ı n dalla­
r ı n a asılı r e n k r e n k l â m b a l a r a s o k u l m a d a n , yük­
sek sosyete bilgimi az d a h a ilerletmek için k u y t u ­
larda, dolaşıyor, h e r a ğ a c ı n dibinde, h e r k u y t u d a ­
ki fısıltıları, iniltileri, m ı r ı l t ı l a r ı d i n l i y o r d u m . Ya­
vaşça deniz kıyısına i n e r k e n , bir kavga d u y d u m ,
bir aile kavgası... Seslerinden Tülin'le kocası ol­
d u k l a r ı n ı t a n ı d ı m . Kocası Tülin'e çıkışıyordu:
— Ticarî şerefimi, itibarımı, k r e d i m i iki pa­
ralık e t t i n . Beni a l d a t ı y o r s u n , hiç olmazsa ser­
mayesi b e n d e n yüksek birisiyle aldat. B e n i m yal­
nız d ö n e r s e r m a y e m i n bir m i l y o n d a n çok oldu­
ğ u n u biliyorsun. D a h a d ü n i ş h a y a t ı n a atılmış,
eline b i r k a ç yüzbin lira geçince, gözü k a r a r m ı ş bir
a d a m l a beni k a n d ı r m a y a u t a n m ı y o r m u s u n ?
Tülin, içini çekerek,

— 141 —
— Beni k a n d ı r d ı , dedi. Beni beşmilyon l i r a
s e r m a y e m var, diye k a n d ı r d ı .
— Vay şerefsiz herif vay!. D ü n y a d a ne a h ­
lâksızlar var b e ! Sen herkesi k o c a n gibi sanıyor­
sun. Zavallı bir kadını, sermayesini yüksek göste­
rerek kandırmaya utanmıyorlar.
Tülin, kandırılmış zavallı bir k a d ı n sesiyle
konuştu:
—• Beş m i l y o n u m var a m a , dedi, o şey bey v a r
ya, o da a k r a b a s ı y m ı ş . Yalnız o n u t a n ı m a k onmil-
yon eder, dedi.
Kısa bir sessizlik oldu. S o n r a Tülin,
— Bereket ç a b u k h a b e r verdin kocacığım, de­
di. Yoksa kimbilir d a h a k a ç kere beni k a n d ı r a c a k ­
t ı n a m u s s u z herif...
Kocası,
— Ben y u t a r m ı y ı m ? dedi. B e n i m g ö z ü m d e n
kaçar mı ulan? Hemen çaktım.
— Çok k u r n a z s ı n . A m a vallahi kocacığım, o
k a d a r çok k a n d ı r m a d ı .
— İş o n u n sayısında değil y a v r u m , d u y u l m a ­
sında. Senin, b e n d e n az sermayeli bir a d a m l a be­
ni kandırdığın piyasada duyulursa, herkes beni
iflâs ediyor s a n ı r . . . B a n k a l a r krediyi keser. B e n
işte asıl b u n d a n k o r k u y o r u m . Yoksa seni üzer
m i y i m hiç?
T ü l i n bu sefer k o c a s ı n a çıkışmaya başladı:
— A m a suç h e p s e n i n . . .
— Neden?
— B e n h e r k e s i n sermayesini, ticarî i t i b a r ı ­
n ı n n e k a d a r o l d u ğ u n u n e r e d e n bileyim? S e n b a -
142 —
n a , şu şu k a d a r , bu bu k a d a r , z e n g i n d i r diye a n ­
l a t m a d ı n ki...
— Doğru. Bak, şimdi a n l a t a y ı m , a k l ı n d a tut...
Kocası, T ü l i n ' e sayıp dökmeye başladı. En
sonra,
— A h m e t K a b a l a k v a r ya, dedi. Herif o k a d a r
zengindir ki, isterse b ü t ü n b u k u l ü p t e k a ç kişi
varsa, hepimizi gözü k a p a l ı s a t ı n alabilir.
— O n u hiç görmedim, t a n ı m ı y o r u m .
— Bir fırsat ç ı k a r s a t a n ı ş t ı r ı r ı m . A h m e t Ka-
b a l a k ' ı çok y a k ı n d a n t a n ı m a l ı s ı n karıcığım.
Yine kısa bir sessizlik oldu. S o n r a , kocası,
— T ü l i n y a v r u m , dedi. Sen şimdi o y u n salo­
n u n a git. Çok yüksek o y n a ki, h e r k e s b e n i m iflâs
e t m e d i ğ i m i anlasın. H a k k ı m d a , ç ı k a n d e d i k o d u y u
b a ş k a t ü r l ü önleyemeyiz. Yaptığın b u h a t â y ı ta­
m i r etmelisin.
— Peki kocacığım. H e m e n t a m i r ederim.
— Ticarî i t i b a r ı m ı n yüksekliğini g ö s t e r m e k
için, en aşağı, o y u n d a onbin lira kaybetmelisin.
Anladın mı? K a y b e t t i k t e n s o n r a da, hiçbişey
o l m a m ı ş gibi güler, d a n s edersin. H a d i karıcığım.
Tülin, k o c a s ı n d a n ayrılınca b e n de a r k a s ı n ­
d a n y ü r ü d ü m . Ağaçların a r a s ı n d a n geçtim. Bir­
d e n ö n ü n e çıkınca,
— Ay!., diye k ü ç ü k bir çığlık a t t ı .
— K o r k t u n u z mu H a m f e n d i ? dedim.
— Aman, çok k o r k t u m .
— Sizi k o r k u t t u ğ u m için çok ü z g ü n ü m . Af­
federsiniz. Z a n n e d e r s e m bu vesileyle İ s t a n b u l ' u n
en güzel k a d ı n ı y l a t a n ı ş m a k şerefine n a i l oluyo­
rum.

— 143 —
Yüksek sosyetenin bu r a c o n l a r ı n ı o r a d a öğ­
r e n m i ş t i m . Bir k a d ı n l a t a n ı ş ı r t a n ı ş m a z , s a ç ı n d a n ,
k a l ç a s ı n d a n , t o p u ğ u n a k a d a r öveceksin. Hele ko­
c a s ı n ı n y a n ı n d a översen, d a h a sosyetik (!) bir h a ­
r e k e t olur. K a d ı n k o c a s ı n a «bak b e n n e m a l ı m a n ­
la!», kocası da «bakın, b e n i m ne m a l ı m , var!» de­
m i ş olur, ikisinin de k o l t u k l a r ı kabarır, şişerler.
Tülin,
— İltifat ediyorsunuz efendim, dedi.
— Yooo... Vallahi iltifat değil, güzelliğiniz
h e r k e s i n dilinde. Affedersiniz, k e n d i m i t a n ı t m a y ı
u n u t t u m : Ben Ahmet Kabalak.
Tülin, bir sersemledi, sarsıldı:
— Y a a a a ! . . D e m e k sizsiniz?
— - E v e t . . . H a v a n e k a d a r güzel H a m f e n d i . . .
ı — Evet... H a k i k a t e n . B e n k a l a b a l ı k t a n hiç
hoşlanmıyorum.
— Ne k a d a r birbirimize benziyoruz. R u h ­
larımız bir... Çok ç a b u k anlaşacağımızı ü m i t edi­
yorum.
Benim u m d u ğ u m d a n d a h a ç a b u k anlaştık.
Yirmi d a k i k a bile geçmeden T ü l i n ' i n o d a s m d a y d ı k .
B e n i m yüksek sosyeteden olmadığımı a n l a m a s ı n
diye, h e p yüksek sosyete dillleri d ö k ü y o r d u m :
— A m a n T ü l i n Hamfendi, Ç a n t a n ı z pek şık.
.Nereli?
— Parisli!..
Tülin çantasını atmıştı.
—I K a p ' m ı z fevkalâde güzel, bu k a p nereli?
— Londralı!..
T ü l i n k a p ' m ı d a çıkarmıştı.
—• Bu h a r i k u l a d e k o s t ü m nereli?

_ 144 _
— Viyanalı!
T ü l i n ü s t ü n d e k i n i de çıkarmıştı.
— Ya bu cici iskarpinler nereli?
— Madritli!
İ s k a r p i n l e r de çıktı.
— A m a n bu h â r i k a kombinezon, n e r e l i b u ?
— Beyrutlu!
— Ya bu çoraplar?
— O n l a r da B e y r u t l u .
— Bu korse nereli şekerim?
— Berlinli!
— Bu s u t y e n l e r nereli y a v r u m ?
— Romalı!
D u d a k d u d a ğ a gelince, kendimi kaybettim.
Bu dudak başka dudaktı.
— Ulan, hiç n u m a r a y a p m a , t a n ı d ı m ! diye
bağırdım. B u d u d a k l a r K a s ı m p a ş a ' n . . .
Kıkırdadı:
—• Ben de seni t a n ı d ı m , dedi. Bu öpüş, K a s ı m ­
p a ş a ö p ü ş ü . . . B u r a d a k i heriflerin h i ç b i r i böyle
öpmesini beceremez.
K a s ı m p a ş a l ı Zübeyde'me, yüksek s o s y e t e d e n
T ü l i n etiketiyle k a v u ş m u ş t u m .

Bu hikâyeyi, 1965 - 68 Tiyatro sezonunda,


Genar Tiyatrosunda, rejisör Sermet Çağan, sahne­
ye uyarladı.

— 145 — F . : 10
HAL
TERCÜMESİ

— Bendenizi Abbas Bey gönderdi beyefendi.


Zatıâlinize k a r t ı n ı d a yolladı efendim. B u y u r u n !
K a r t a bakar, bendeniz h a k k ı n d a bir fikre s a h i p
olursunuz. Beyefendi, Abbas Beyin zatıâlinize se­
l â m l a r ı v a r efendim, m a h s u s s e l â m etti. H a n g i Ab­
bas Bey mi? T a n ı m a d ı n ı z mı yoksa? Çok y a k ı n
dostunuz, çok... Bir yediğiniz ayrı gidermiş. H a t ı r ­
ladınız mı? Çok yakın, çok eski d o s t u n u z . Z a t ı â -
linizi çok iyi biliyor. Yine h a t ı r l a m a d ı n ı z m ı ?
Acaip... D e m e k h a t ı r l a y a m a d ı m z . Olur Beyefen­
di, dalgınlık. B a z a n bendenizde de olur, b a b a m ı
bile h a t ı r l a y a m a m . . . Ama d u r u n , size m u t l a k a h a ­
t ı r l a t a c a ğ ı m . H a t t â bir gece... Çok hoş bir h â t ı r a ­
nız v a r m ı ş . . . A n l a t t ı da, o k a d a r g ü l d ü k ki... P a ­
sajdaki Yorgo'nun m e y h a n e s i n d e b u l u ş m u ş s u n u z
d a . . . H a t ı r l a d ı n ı z tabiî. S o n r a m e y h a n e d e n çıkın­
ca Sosyete N e r i m a n ' ı n evine gitmişsiniz de, p e k
hoş bişey olmuş. Ahlâk zabıtası evi basınca, evde­
k i k ı z l a r d a n birinin m u a y e n e d e erkek olduğu a n ­
laşılmamış mı? H a t t â siz o erkek ç ı k a n kızı gözü­
n ü z e kestirmiş o l d u ğ u n u z d a n bir acaip olmuşsu­
nuz. «Aman iyi ki..» demişsiniz, Abbas Bey sizin
halinizi a n l a t ı r k e n güle güle gözlerinden yaş ge­
liyor. Ya... Şimdi h a t ı r l a d ı n ı z değil mi Beyefendi?

— 146
Nasıl? H a t ı r l a m a d ı n ı z m ı ? H a t t â bir kere de Ame­
r i k a n sermayesinin m e m l e k e t i m i z d e ilk k u r d u ğ u
yerli viski fabrikasının açılış t ö r e n i n d e yine Abbas
Beyle berabermişsiniz de, ziyafetten s o n r a zatıâ-
linizin midesi, Abbas Beyin de b a ğ ı r s a k l a n bozul­
m u ş da, şeye k a d a r zor gitmişsiniz. D e m e k yine
h a t ı r l a m a d ı n ı z . D o ğ r u Beyefendi, kimbilir bu çe­
şit hâdiseler sizin b a ş ı n ı z d a n ne k a d a r çok geç­
miştir. H a n g i b i r i n i h a t ı r l a y a c a k s ı n ı z ? H a t t â siz
«Allanın hikmeti, h e r nedense, h e r ziyafette böyle
o l u r u m . Şu m i d e m e bir kızıyorum ki..» demişsiniz.
Evet efendim. Abbas Beyi çok iyi t a n ı m a n ı z lâzım.
Ç ü n k ü çok yaKm d o s t u n u z .
H a t t â bir z a m a n l a r a r a n ı z d a n bir s o ğ u k l u k
geçmiş; siyasî bir m e s e l e d e n dolayı. H a t ı r l a m a n ı z
lâzım. İl i d a r e k u r u l u n d a . . . İşte o Abbas Bey, par­
ti ikiye ayrılmış d a , işte o z a m a n , zatıâliniz istim­
lâk işlerinde... Bir yolsuzluk m u , n e y m i ş . . . Tabiî,
dedikodu... Anladınız değil m i ? S o n r a A n k a r a ' d a n
Beyefendi gelince «Anlaşın!» demiş, anlaşmışsı­
nız. D ü n y a vaziyetinin n e z a k e t i dolayısiyle... Bir­
liği, beraberliği b o z m a m a k için anlaşmışsınız..
T e k r a r d a n barış g ö r ü ş o l m u ş s u n u z . . . Ne iş mi ya­
pıyor? Ne olsa y a p a r . Abbas Bey deyince h e r k e s
t a n ı r a efendim. İşi iyidir, çok ş ü k ü r işleri çok iyi­
dir. Bikaç g ü n d ü r başını kaşıyacak v a k t i yok,
başını bile k a ş ı y a m ı y o r . İşi... O k a d a r çok işleri
var ki, y e k t e n şu işi yapıyor, denilemez. E m l â k üze­
rine, t i c a r e t üzerine, komisyon üzerine, siyaset
üzerine tabiî... A k s a r a y ' d a yeni bir a p a r t ı m a n al­
m ı ş t ı ya... B i l m e m , biliyor m u s u n u z ? Kiracılar,
eski k i r a ü z e r i n d e n verdiklerinden, h e p s i n i çıkar-

— 147 —
m a y a uğraşıyor. Hiç v a k t i yok, h a t t â , kongreye
nasıl gideceğim, diyordu, p a r t i kongresine.. Tabiî
zatıâliniz de A n k a r a ' y a gidiyorsunuzdur.
Bir iş için zatıâlinizi r a h a t s ı z e d i y o r u m beye­
fendi. Abbas Bey, sen bu k a r t ı götür, ü s t t a r a f ı n a
k a r ı ş m a , dedi. Sana, m ü n a s i p bir iş bulur, dedi.
Artık sizin insaniyetinize k a l m ı ş efendim. Eh, b e n
de iyiliğinizin a l t ı n d a k a l m a m tabiî Beyefendi.
K a l m a m tabiî.. Bendeniz temiz s ü t e m m i ş bir in­
s a n evlâdıyımdır. Bendenizi bilen bilir, k i m e ister­
seniz s o r u n Beyefendi. Temiz s ü t e m m i ş i m d i r .
D o ğ r u s u . . . d o ğ r u Beyefendi. İ n s a n o ğ l u çiğ s ü t em-
miştir. A m a bendeniz öyle değilimdir. B e n d e n i z
doğar doğmaz a n n e m vefat e t t i ğ i n d e n , hiç çiğ süt
e m m e d i m Beyefendi. B a b a a n n e m bendenizi, iyice
k a y n a t ı l m ı ş halis i n e k s ü t ü y l e b ü y ü t m ü ş Beyefen­
di. Ne, işim m i ? Yani mesleğim? Ne iş olsa y a p a r ı m
evvel Allah.. Ne iş olsa. E l i m d e n h e r iş gelir. H e r
işin h a k k ı n d a n gelirim. Öyle b a ş k a l a r ı gibi ş u n u
yaparım, ş u n u y a p a m a m d e m e m .
E f e n d i m ! Hal t e r c ü m e m mi buyurdunuz?
Arzedeyim efendim. Hâl t e r c ü m e s i değil mi? 1913
de L â n g a ' d a d o ğ d u m . D o ğ d u ğ u m yer istemez mi?
B a ş ü s t ü n e . D e m e k yalnız h a n g i işlerde çalıştığımı
ö ğ r e n m e k istiyorsunuz? P e k â l â : Efendim ilk önce,
d u r u n b a k a y ı m . Evet evet, ilk işim, hayırsever va­
tandaşlara Pembeay yardım makbuzları satmak­
tı. Yüzde yirmi a l ı r d ı m Beyefendi. O z a m a n için
iyi p a r a idi doğrusu. S o n r a efendim, P e m b e a y m
bizim şube b a ş k a n ı çok lanet bir a d a m d ı . İşte o
herifin y ü z ü n d e n o işten a y r ı l m a k z o r u n d a k a l d ı m .
O n d a n s o n r a D e f t a r d a r l ı k t a ücretli k a d r o d a ça-

— 148 —
l ı ş m a y a b a ş l a d ı m . D e r k e n efendim, o r a d a d a m ü ­
d ü r ü n h u y s u z l u ğ u n d a n dolayı d u r a m a d ı m . Bir
otele k â t i p girdim. Otel sahibi çok sinirli bir a d a m
o l d u ğ u n d a n ç ı k m a k m e c b u r i y e t i n d e kaldım,. Eksik
olmasın, bir t a n ı d ı ğ ı n vasıtasiyle bekçi t a h s i l d a r ı
o l d u m s a d a o r a d a d a iftiracılar çoktu. Bir iftiraya
u ğ r a d ı ğ ı m d a n dolayı işi b ı r a k t ı m . O n d a n s o n r a . . .
Neresiydi? Haa.. G e n ç kızları esirgeme k u r u m u n a
girdim. İyi yerdi a m a , m ü f e t t i ş i n münasebetsizli­
ğ i n d e n dolayı o işi de b ı r a k t ı m . S o n r a efendim, b i r
m a ğ a z a y a . . . Yooo, o d a h a sonra.. O n d a n önce bir
ş i r k e t i n m u h a s e b e s i n d e çalışıyordum. M u h a s e b e ­
cinin a h l â k s ı z l ı ğ ı n d a n dolayı o r a d a n çıkıp a r z e t t i -
ğim m a ğ a z a y a t e z g â h t a r oldum. Fakat mağaza
sahibi o k a d a r n a m u s s u z bir a d a m d ı ki, d a y a n a ­
m a d ı m ; o n u n n a m u s s u z l u ğ u n d a n dolayı işi bırak­
t ı m . Bu sefer Ay s i n e m a s ı n d a biletçiliğe başladım-
s a d a o r a d a d a maliye m e m u r u n u n u k a l â l ı ğ ı n d a n
dolayı fazla d u r a m a d ı m . O n d a n s o n r a bir a v u k a t ı n
y a n ı n d a ç a l ı ş m a y a başladım. D e r k e n efendim, ora­
d a n da.. Neden dolayı idi? Haaa.. E v e t . Tamam,,
o r a d a n da a v u k a t ı n . . Yeter mi? Arkası istemez mi
efendim? B a ş ü s t ü n e , d e m e k h a k k ı m d a bir fikir sa­
hibi o l d u n u z Beyefendi. Teşekkür ederim. D ü n y a d a
fena i n s a n l a r çok efendim. Hep işte o y ü z d e n val­
l a h i . . . Peki efendim, B a ş ü s t ü n e . Ne iş olsa yapa­
r ı m Beyefendi, h e r iş gelir elimden.
Abbas Beyi.. Nasıl? T a n ı m a d ı n ı z m ı ? Zatıâli-
nize k a r ş ı çok d e r i n h ü r m e t i v a r efendim. H a t t â
bir gece biz Abbas Beyle... Pekiy efendim. Başüs­
t ü n e A n l a t m a m efendim. Adresim m i ? Söyliyeyim
efendim. Beyazit, H ı y a r a ğ a mahallesi, Dipsizkuyu

— 149 —
sokak. No. 31. Evet, otuzbir.. D e m e k siz m e k t u p l a
bildireceksiniz. Siz z a h m e t b u y u r m a y ı n , b e n y i n e
u ğ r a r ı m Beyefendi. Peki efendim, uğramam,
m e k t u b u n u z u beklerim. B a ş ü s t ü n e , m e k t u p . . Eğer,
şey... Olur efendim..

Nasıl? B u r a s ı H ü r r i y e t s e v e r l e r P a r t i s i değil
mi? Tuh.. B u r a s ı Millî S e l â m e t P a r t i s i mi? H a y Al­
lah. D e m e k b e n yanlış gelmişim. Dalgınlık Beye­
fendi. Abbas Bey, bendenize H ü r r i y e t s e v e r l e r P a r t i ­
si demişti, b e n yanlışlıkla Millî S e l â m e t P a r t i s i n e
gelmişim. Evet efendim, hepsi bir Beyefendi. Mak­
sat m e m l e k e t i n yükselmesi değil mi, tabiî Beye­
fendi, ha Millî S e l â m e t Partisi, ha H ü r r i y e t s e v e r l e r
P a r t i s i . . . Hepsi bir k a p ı y a ç ı k a r Beyefendi. Doğ­
ru efendim. M a k s a t , tabiî... M e m l e k e t e h i z m e t . De­
m e k h â l t e r c ü m e m i beğendiniz, b e n i k a b u l b u y u r a ­
caksınız, s a ğ olun. M e k t u p l a mı? S o n r a a d r e s i m e
m e k t u p yazacaksınız.

Acaba? Şey... Eğer Abbas Beyin gönderdiği


k a r t size lâzım değilse geri alabilir m i y i m ? Bende­
niz Abbas Beyden bu k a r t ı a l ı n c a y a k a d a r Beye­
fendi, bir bilseniz... Evet belki b a ş k a bir yerde de..
Çok t e ş e k k ü r ederim, Allah ö m ü r l e r versin Beye­
fendi... Allahaısmarladık.

—- 150 —-
AŞK
HASTANESİ

— Alto... F e r y a d ü f i g a n Gazetesi mi?


— Evet...
— Polis m u h a b i r i Cafer Beyi rica ediyoruz.
G a z e t e n i n s e k r e t e r i b a n a seslendi:
— Cafer... Cafer!.. Bak, E m n i y e t M ü d ü r l ü ­
ğ ü n d e n seninle k o n u ş m a k istiyorlar.
Alıcıyı k u l a ğ ı m a g ö t ü r d ü m :
— B u y u r u n . F e r y a d ü f i g a n Gazetesi polis ve
adliye m u h a b i r i Cafer Bezgetiren.
— M e r h a b a Cafer Bey. Bu gece üç n u m a r a l ı
a h l â k zabıtası ekipi gece baskını y a p a c a k . . . Ö b ü r
gazetelere de h a b e r verdik. B u l u n m a k isterseniz,
s a a t d o k u z d a m ü d ü r i y e t e gelin!
— B a s k ı n h a n g i eve yapılacak?
—• M a d a m AnjeFin evine.
B i r d e n irkildim:
— İyi ki h a b e r verdiniz, dedim, yoksa rezalet
olacaktı.
— Neden?
— Beni b a s t ı r a c a k t ı n ı z da o n d a n . . . B e n bu
gece M a d a m Anjel'in evine bir r ö p o r t a j için gide­
cektim.
— S e n bilirsin. İ s t e r s e n bizimle gel, istersen
d a h a önce eve git, bizi bekle!
151 —
— Sizinle gelirim. M a d a m Anjel'in evi geçen
h a f t a b a s ı l m a m ı ş mıydı?
— O M a ç k a ' d a k i a p a r t m a n ı y d ı . O r a s ı n ı ka­
p a t t ı k , şimdi Şişli'de bir a p a r t m a n d a çalışıyor.
— Pekiy, gelirim, dedim.
G a z e t e n i n sekreteri,
— Cafer Bey, dedi, çok rica ederim, ne görür­
sen o n u yaz.
— A n l a m a d ı m , dedim, tabiî g ö r d ü k l e r i m i ya­
zacağım.
— S e n a t a r s ı n da... dedi. A t m a ! Başyazar a t ı ­
yor, fıkra yazarları; spor y a z a r l a r ı atıyor. A n k a r a
m u h a b i r i , politika y a z a r ı atıyor. Cafer, b a r i sen a t ­
ma!
— A t m a m ! dedim.
— Bir r i c a m d a h a var.
Estağfurullah....
— A m a n Cafer Bezgetiren, h a b e r l e r i tez getir.
— Başüstüne.
T a m saat dokuzda Emniyet Müdürlüğünde-
yim. B e n d e n b a ş k a beş g a z e t e n i n polis ve foto m u ­
h a b i r l e r i de vardı. Altı a h l â k zabıtası m e m u r u ile
birlikte kırmızı polis a r a b a s ı n a bindik. A r a b a d a ko­
n u ş m a y a başladık. M u h a b i r l e r d e n biri,
— Üzerinize afiyet, dedi, öyle b i r nevazil ol­
m u ş u m , bir kırıklık var ki ü z e r i m d e ...
Ahlâk zabıtası şefi,
— B e n i m de r o m a t i z m a l a r ı m , dedi. On yıl­
dır çekerim bu cenabeti.
Bir m u h a b i r ,
— Bilirim, dedi, b e n de çok çektim. Ne yap-
— 152 —
t ı m s a geçmedi. S o n r a birisi bişey sağlık verdi. Şıp
diye. kesti.
— A m a n söyle birader, n e d i r ?
— Arı v a r ya, a r ı . . .
— Evet...
. — Ama b a l a n s ı değil. Eşekarısı.. H e m de yaş­
lı eşekarıları olacak. E ş e k a r ı s ı m n o ğ u l ' u n a gidecek­
sin. R o m a t i z m a l ı b a c a ğ ı n ı a r ı k o v a n ı n a u z a t ı r s ı n .
B a c a ğ ı n d a n b a ş k a h e r y a n ı n ı iyice ört. S o n r a eline
bir çöp alırsın. Çöpü oğul'a d ü r t ü p a r ı l a r ı iyice
kızdırırsın. Eşekarıları, b ü y ü k a d a m l a r a benzer­
ler. Kızdılar mı sokarlar. H e p birden b a c a ğ ı n a
üşüşür, iğnelerler.
— Çok acıyor m u ?
— Vallahi a c ı m a s ı n a acıyor a m a , ben gaze­
teci o l d u ğ u m d a n e ş e k a r ı l a r m ı n iğneleri b a n a vız-
geldi. Bilmem, s e n i n gibi bir dargelirli d a y a n a ­
bilir mi?
— Bari geçiyor m u ?
— Geçiyor birader, geçiyor. H e m de öyle ge­
çiyor ki... B e n i m sol b a c a ğ ı m d a r o m a t i z m a vardı,
bacağımı kıpırdatamazdım. H a n i çift a t l ı a r a b a
beygirleri v a r d ı r ya... Biri hızlı gider de, biri kı­
p ı r d a m a z , yükü öbür enayiye çektirir. B e n i m de
sol b a c a ğ ı m öyleydi. B ü t ü n y ü k ü s a ğ a y a ğ ı m a ve­
rirdi. Eşekarıları s o k t u k t a n sonra, m a ş a l l a h , sol
b a c a ğ ı m a bir kuvvet geldi, bir kuvvet geldi, sağ
a y a ğ ı m o n a b i t ü r l ü yetişemez oldu. S a ğ n o r m a l
y ü r ü r k e n , sol a y a ğ ı m koşardı.
M e m u r l a r d a n biri,
— A m a n pek zor, dedi.
—• Ne diyorsunuz, h e p sağa s a ğ a giderdim..

— 153 —
B a z a n d a k e n d i m i t u t a m a z , y a sağ y a n ı m a devri-
lirdim, y a d a t o p a ç gibi d ö n e r d i m .
— Sonra?
— Sonrası, b a k t ı m ki sol b a c a ğ ı m gemi azıya
aldı. P a n t a l o n u m u n sol cebine yeni ç ı k a n bir Ba­
sın k a n u n u koydum,. O g ü n d e n s o n r a yavaşladı.
Herkes gülmeye başlayınca, polis m u h a b i r i
sol cebinden bir Basın K a n u n u çıkardı.
— İ ş t e b a k ı n ! dedi.
M e m u r l a r d a n biri de n a s ı r ı n d a n dertliydi:
— Acaba S ü l e y m a n Efendinin n a s ı r ı n d a n çek­
tiği bişey mi? Her ilâcı d e n e d i m . B i t ü r l ü geç­
miyor. Ben eskiden kaçakçılık şubesinde çalışıyor­
d u m . Ama, bu kör olası n a s ı r l a r d a n b i t ü r l ü koşa-
m a m ki... K a ç a k ç ı l a r b e n d e n hızlı k o ş t u k l a r ı için,
b ü t ü n kaçakçıları k a ç ı r ı y o r d u m . Sekiz yılda bitek
kaçakçı yakalıyabildim.
— Herhalde onun nasırı seninkinden çoktu.
— Hayır. Hiç n a s ı r ı yoktu. Topaldı. S o n r a be­
n i b u n a s ı r l a r ı n y ü z ü n d e n kaçakçılık şubesinden
aldılar, a h l â k zapıtası ekipine verdiler.
R o m a t i z m a ilâcı salık veren polis m e m u r u ,
— O n u n da ilâcı var, dedi. N a s ı r a birebirdir.
— A m a n söyle k a r d e ş i m .
— K ı r k t a n e erkek ö r ü m c e k bulacaksın.
— Evet.
— A m a örümcekler, kırmızı renkli olacak.
K ı r k kırmızı erkek örümceği h a v a n d a bir güzel
d ö v d ü k t e n sonra, ayın ilk Cuması, t a m müezzin,
salâ verirken n a s ı r ı n ı n ü s t ü n e bağlıyacaksın. İ k i
g ü n d e n çok t u t m a , s o n r a yalnız n a s ı r değil, n a s ı r
o l m ı y a n yerler de k a l m a z .

— 154 —
— K ı r m ı z ı renkli ö r ü m c e k hiç g ö r m e d i m .
— Ö r ü m c e k l e r kırmızı olmaz. Ö r ü m c e k l e r , bil­
diğimiz kül r e n g i n d e d i r . S e n onları t u t u p , s a f r a n l a
kırmızıya b o y a y a c a k s m .
Gazete m u h a b i r l e r i n d e n biri de k a l b i n d e n
dertliydi.
— B e n i m de k a l b i m zayıf, dedi. Hiç h e y e c a n a
gelmiyorum. S i n e m a d a , y a n ı m d a o t u r a n bir ka­
d ı n l a bir erkek film çevirseler, k a l b i m k ü t k ü t atı­
yor. Plajda bikinili bir k a d ı n g ö r s e m k a l b i m d u r a ­
c a k gibi oluyor. Çok zayıf k a l b i m var.
Herkese ilâç söyliyen polis m u h a b i r i ,
—• Y u m u ş a k kalblisin de o n d a n . . . dedi. O n u n
çaresi var.
— Aman, n e d i r ?
— En aşağı d ö r t p a r t i değiştirmiş, en az yir­
mi yıl politikacılık etmiş yurtsever bir y u r t t a ş ı n
k a n ı n d a n alacaksın. B u k a n d a n h e r s a b a h kalbine
iki litre şırınga edeceksin. K a l b i n t o p ç u askerleri­
n i n çizme köselesi gibi sertleşir.
Z a b ı t a şefi,
— Maşallah, siz birinci sınıf d o k t o r gibisiniz...
dedi.
Gazeteci,
— Eskiden d o k t o r d u m , diye cevap verdi.
— Neden b ı r a k t ı n ı z ?
— Bir yılda ü ç t e n çok h a s t a ö l d ü r e m e d i ğ i m
için d i p l o m a m ı aldılar.
— Z a b ı t a m u h a b i r l i ğ i n i n e d e n seçtiniz?
— C i n a y e t l e r i n esrarını bir d o k t o r k a d a r hiç
kimse çözemez de o n d a n . . .
K o n u ş a k o n u ş a , M a d a m Anjel'in gizli çalış-

. — 155 —
tirdiğı r a n d e v u evinin b u l u n d u ğ u a p a r t ı m a n a gel­
m i ş t i k A r a b a d a n indik. Şef önde, birinci k a t ı n
zilini çaldı. P e m b e kombinezonlu bir k a d ı n kapıyı
açtı.
Şef,
— R a n d e v u evi b u r a s ı mı? diye sordu.
Kadın,
— Evet, dedi, H a c e r H a n ı m ı n evi. T a r l a b a ş r -
n d a k i ev basılıp k a p a t ı l ı n c a , üç g ü n önce b u r a s ı n ı
açtık. B u y u r u n !
Şef kaşlarını, Hazret-i Ali'nin çift dilli zülfi-
k â r ı gibi ç a t m ı ş t ı . K a d ı n ,
— H a c e r H a n ı m ı ç a ğ ı r a y ı m mı? dedi.
Şef,
— Biz M a d a m Anjel'in evini arıyoruz, dedi.
Kadın,
— M a d a m Anjel'in evi ikinci k a t t a , d ö r t n u -
• m a r a , dedi. Ü ç ü n c ü k a t t a da S e l m a ' n m evi var.
Şef, piyade mavzeri m e r m i s i gibi v m l ı y a n bir
sesle,
— Pekâlâ, dedi.
K a d ı n kapıyı k a p a y ı n c a , şef n o t defterine
baktı, iş p r o g r a m ı n ı o k u d u :
— H a c e r ' i n evi Salı g ü n ü basılacak, Selma'­
n m evi Ç a r ş a m b a g ü n ü . . . P e r ş e m b e g ü n ü dinlen­
m e . . . C u m a g ü n ü H a c e r ' i n yeni açtığı e v basıla­
cak...
S o n r a bize,
—• Haydi çocuklar, d ö r t n u m a r a y a ! dedi. Yal­
nız a y a k l a r ı n ı z ı n u c u n a basın, m e r d i v e n d e gürül­
t ü olmasın. Yavaş y a v a ş ! , . .

— 1'56 —
Dört n u m a r a n ı n zilini çaldı. K a p ı y ı a ç a n ka­
dın, bizi görünce,
— Çok kalabalık gelmişsiniz, dedi. İçerde se­
kiz k a d ı n var. O n l a r ı n da beşi gece mesaisi yapı­
yor, komple. İ n s a n önceden telefonla h a b e r ver­
mez mi?
Şef,
— Sen M a d a m Anjel'e h a b e r ver, biz y a b a n c ı
değiliz, dedi.
M a d a m Anjel, b u y u r s u n l a r , diye h a b e r yolla­
mış. Bizi görünce,
—• Ayol evi açalı d a h a bir h a f t a oldu, dedi,
b u g ü n basacağınızı hiç t a h m i n e t m e m i ş t i m . Yok­
s a ortalığı derler t o p l a r d ı m . Kusura bakmayın,
h e r yer dağınık.
M e m u r l a r , f ı r t ı n a gibi oda k a p ı l a r ı n a saldır­
dılar. Bu, t a m bir baskındı.
Ben M a d a m Anjel'e,
— Şaşılacak şey m a d a m , dedim, eviniz bası­
lıyor da hiç telâş e t m i y o r s u n u z ! . . .
—. Neden telâş edeyim, içeride yüksek sos­
yeteden h a n ı m yok ki...
— B a s k ı n l a r p i y a s a d a ticarî itibarınızı d ü ş ü r ­
müyor mu?
— T a m t e r s i n e . . . Reklâmımız oluyor. Bilme­
yenler de adresimizi öğreniyor.
—• A m a eviniz k a p a n a c a k . . .
— Yarın... Yarın yenisini a ç a r ı m . Z a t e n be­
n i m dört evim var. Biri k a p a n d ı , biri k a p a n a c a k ,
ikisi çalışır. İ s t a n b u l d a bu k a d a r ev b u h r a n ı n ı n
sebebini biliyor m u s u n u z ?
— Şimdi ö ğ r e n d i m .

— 157 —
— Bu b e n i m basılan d o k s a n d o k u z u n c u evim.
Yüzüncü evim de k a p a n ı n c a , bir t ö r e n y a p a c a ğ ı m .
S a l o n d a iki erkekle d ö r t k a d ı n vardı.
— Ne bekliyorsunuz? diye s o r d u m .
— S ı r a bekliyoruz, dediler.
E r k e k l e r i n biri yetmişinde gösteriyordu.
— Siz de mi sıra bekliyorsunuz?
— Evet... Ne v a p a r s m evlât? G ü n d ü z l e r i ça­
lıştığım için, a n c a k gece m u a y e n e s i n e gelebildim.
— M u a y e n e mi?
— Yaa... Evet... B u r a s ı n ı salık verdiler. B e n
tık-nefesim evlâdım. H a n g i d o k t o r a g i t t i m s e ç a r e
b u l a m a d ı . En s o n r a b u r a s ı n ı söylediler. «Oraya
git, ya iyi olursun, ya kalbin d u r u r , k u r t u l u r s u n ! »
dediler. Tık-nefeslere iyi geliyormuş. Açılıyormuş
burada insan...
Bir güzel k a d ı n da,
— B e n i m gözüm kararıyor, dedi. B u r a s ı gözü
k a r a r a n l a r a çok iyi geliyormuş. Bir k o m ş u m u z u n
da gözü k a r a r ı y o r d u . Şimdi h a f t a d a iki kere b u ­
r a y a geliyor, bişeyi k a l m a d ı .
— Neden b a ş k a d o k t o r a gitmediniz?
— P a r a nerede?.. Hepsi p a r a istiyor. B u r a d a
h e m tedavi ediyorlarmış, h e m d e ü s t e p a r a veri-
yorlarmış.
M e m u r l a r ı n baskın y a p t ı k l a r ı o d a l a r a git­
tim. O d a l a r d a n birinde s u ç ü s t ü y a k a l a n a n ondo-
kuz y a ş ı n d a bir kız,
— K a l b i m var, dedi. Vallahi k a l b i m d e bir kö­
t ü l ü k yok. K a l b tedavisi için b u r a y a geldim.
M a d a m Anjel,
— İnanmazsanız, kapının üstüne bakın! de­
fi- - 158 —
B u o d a n ı n k a p ı s ı n ı n ü s t ü n d e , «Kalp h a s t a l ı k ­
l a r ı servisi» yazılıydı.
Öbür o d a n ı n k a p ı s ı n d a . «Fizik t e d a v i servisi»,
birinde «Âktivite servisi», birinde de «Hariciye»
yazılıydı.
O d a l a r d a n birinde y i r m i ü ç yaşında, deniz
k ö p ü ğ ü vücutlu, b a d e m içi tenli bir k a d ı n çıktı.
Y a n ı n d a ağır sıklet boks ş a m p i y o n u n a benzer, ya­
rı insan, kıllı bir y a r a t ı k vardı. K a d ı n a ,
— Sizin neyiniz var? diye s o r d u m .
— B e n i m bişeyim yok, dedi, bu a d a m ı n n a ­
sırları v a r da, o n u tedavi ediyorum.
— Siz d e m e k n a s ı r u z m a n ı s ı n ı z ?
ı — • Evet... İki aydır tedavi ediyorum, b i t ü r l ü
iyi olmadı. Baksanıza, sırım gibi herif, h e r y a n ı
n a s ı r bağlamış.
Adama,
— Öyle mi? diye s o r d u m , c e v a p vermedi.
Kadın,
— K o n u ş a m a z , dedi.
— Neden?
— Kendisi a r s l a n d ı r da o n d a n . Zavallının h e r
y a n ı güreş m i n d e r i n d e n a s ı r b a ğ l a m ı ş . Y u m u ş a t a ­
mıyorum.
O d a l a r d a n birinde u y g u n s u z vaziyette yaka­
l a n a n çiftlerden erkek, d e m i n k i n a s ı r l ı a d a m d a n
d a h a k o r k u n ç t u . K a d ı n d a i n a d ı n a , Çengelköy
salatalığı gibi körpe m i körpe... Bileğinden t u t u p
çeksen, çıt diye kopacak..
— Sizin neyiniz var?
ı— R o m a t i z m a l a r ı m , dedi. Çok ı s t ı r a p çeki­
yorum. N e y a p t ı m s a p a r a etmedi. Şimdi Allah r a z ı
— 159 —
•olsun,-'bu a d a m tedavi ediyor. Masaj çok iyi geldi.
H e r k e s i n h a s t a l ı ğ ı n a bir ilâç sfoyliyen polis
m u h a b i r i , k a d ı n a eşekarısı ilâcını a n l a t ı r k e n er­
kek kızdı:
—• Ne diye eşekarısına s o k t u r a c a k m ı ş ı m ! . . Ba­
n a n e olmuş? Bir e ş e k a r ı s m m y a p t ı ğ ı n ı ben yapa­
maz mıyım?
Kızmıştı. Hep s u s t u k . A r a b a d a r o m a t i z m a l a ­
r ı n d a n şikâyet eden, _
— Hiçbişeyim k a l m a d ı , geçti, dedi.
Ama n a s ı r l ı a r k a d a ş ,
— B e n i m de bir iyi tedaviye i h t i y a c ı m var,
dedi.
M a d a m Anjel,
— G ö r ü y o r s u n u z , dedi, b u r a d a k ö t ü bir iş
yapmıyoruz. Ben i n s a n i y e t e h i z m e t ediyorum. Bu­
rası «Aşk h a s t a n e s i » .
Ahlâk zabıtası m e m u r l a r ı , zührevî h a s t a l ı k l a r
h a s t a n e s i n e gönderilmek üzere basılan kadınları
toplayıp, kırmızı a r a b a y a bindirdiler. Erkeklere de,
— Haydi güle güle!., dediler.
E r k e k l e r d e n biri,
— Oldu mu bu ya, dedi, şimdi biz ne yapaca­
ğız?
B a ş k a bir erkek,
— Ben b a ş k a bir ev biliyorum. H a y d i o r a y a
a r k a d a ş l a r ! dedi.
G a z e t e n i n sekreteri b a n a «Cafer, a t m a . Ne
g ö r ü r s e n olduğu gibi yaz» demişti. Ben de olduğu
gibi yazdım. B a k a l ı m sekreter, b e n i m olduğu gibi
yazdığım bu yazıyı olduğu gibi gazeteye k o y a c a k
mı, yoksa orasını b u r a s ı n ı k ı r p a c a k mı?

— 160 —
Gazetelerden

«Üç sene arandıktan son­


ra tutulan sabıkalı dolandı­
rıcı Sülün Osman kaçtı.»

SÜLÜN
OSMAN
PIRR

S ü l ü n O s m a n k a r a k o l d a . Komiser, m u a v i n v e
dört polisin altı çift gözü o n u n üzerinde.
Komiser (iki m e m u r u n k u l a ğ ı n a ) — Bay İs­
mail, Bay Recep, g ö z ü n ü z ü d ö r t a ç a c a k s ı n ı z ! Bu
herif azılı. D i k k a t edin, k a ç a r . E v r a k ı n d a «Dik­
k a t ! k a ç a r ! » yazılı.
— Siz hiç m e r a k etmeyin.
— Komiser Bey, a c a b a diyorum, b e n i m yeri­
me Niyazi'yi gönderseniz, nasıl olur?
— O l m a z ! Z a t e n Niyazi'nin gözleri miyop.
— Baş ü s t ü n e !
Komiser ( S ü l ü n O s m a n ' a ) — B a n a bak, sakın
kaçayım deme!
— E s t a ğ f u r u l l a h . . . Vallâ billâ k a ç m a m .
Polis İ s m a i l ile Recep, S ü l ü n O s m a n ' ı n elle­
r i n e kelepçeyi t a k a r l a r .

— 161 — F . : 11
— Sıktın be âbi. İnsaf e t !
—. H a d i h a d i , iyidir.
— D a m a r ı sıktın, k a n geçmiyor.
— Geçer...
İki polis, o r t a l a r ı n d a S ü l ü n O s m a n , k a r a k o l ­
d a n çıkarlar. Polis İsmail, S ü l ü n O s m a n ' ı n sağ kol
yeninden, Recep de ceket eteğinden, ne olur ne ol­
m a z diye, hafifçe t u t u y o r l a r .
— Bana bak Sülün Osman!
— B u y u r âbi...
— Bak, a k i m varsa, s a k ı n k a ç a y ı m d e m e !
— Nerden a k l ı m a getirdin şimdi?..
— İ s t e r s e n kaç. S e n bilirsin!
— Dinime imanıma k a ç m a m !
— Senin bileceğin iş... T a b a n c a d a beş m e r m i
var.
S ü l ü n O s m a n ve iki polis k a r a k o l d a n ç ı k a r
çıkmaz, komiser, S ü l ü n ' ü teslim a l a c a k k a r a k o l a
telefon eder:
— Allo... Allo!.. Komiserim, siz misiniz? B e n
komiser Ahmet. Şimdi iki polisle kelepçeli olarak­
t a n g ö n d e r i y o r u m size...
— Kimi?
— Sülün Osman'ı.
— Ne?
. — Sülün Osman'ı.
— Eyvah!
— Efendim?
— Yâni... h i ç . . .
— E v r a k ı n d a «dikkat, k a ç a r ! » yazılı. Siz t e s ­
lim a l ı n c a a m a n b a n a bir telefon edin.
— Pekâlâ...

— 162 —
S ü l ü n O s m a n ( y a n ı n d a k i polislere) — Bileği­
m e k a n o t u r d u b e âbi! Biraz gevşetin ş u n u !
— K a r a k o l a gidince çözeriz.
Polis İ s m a i l (polis Recep'e yavaşça) — R e c e p !
— Ne var?
— Bu herifin n i y e t i bozuk.
— Aman gözünü dört aç!
— Kaçarsa?
— ; T ü h Allah k a h r e t s i n , d ü n a y a k k a b ı l a r k a r
suyu çekmiş. Gece s o b a n ı n y a n m a k o y m u ş t u m ,
k a s k a t ı kesilmiş. Ayağımı sıkıyor. Ya kaçarsa?..
— B e n i m k i n d e de iki t a n e çivi çıkmış. Koşa-
m a m d a . . . (Yüksek sesle) Yavaş y ü r ü S ü l ü n Os­
man!
— Ç a b u k gidelim âbi... Sıktı bu kelepçe...
— Yavaş u l a n !
K a l a b a l ı k caddeye gelmişlerdi.
— Recep kardeşim.
— Ne var?
— Kaçarsa?
— Yandık... (Yüksek sesle) Sülün Osman
Kardeşim.
— B u y u r âbi...
— K a ç m a , olur m u ?
— Kaçmam namussuzum.
— İ s t e r s e n k a ç ! Eceline s u s a d m s a , k a ç !
— ı K a ç m a m âbi...
(Polisler birbirlerine f ı s ı l d a y a r a k ) :
— İsmail.
— Efendim?
—. Hemen düdüğü öttürürsün!
— Kaçarsa?

— 163 —
— Yandık b e !
— Yandık vallahi... (Yüksek sesle) B a n a bak
Sülün Osman!
— B u y u r âbi...
— B e n bir t a r i h t e senin gibi bir sabıkalıyı
götürüyordum. İşte böyle kalabalık caddeye ge­
lince...
— Evet âbi?
— A r a b a l a r ı n a r a s ı n d a n k a ç m a s ı n mı?
—. Vay n a m u s s u z ! S o n r a âbi?
— Biz a d a m kaçırır mıyız? B a k s a n a sen be­
n i m gözüme. Ç e k t i m t a b a n c a y ı , beş k u r ş u n u da,
beynine boşalttım.
— İyi âbi. S o n r a s a n a bişey y a p m a d ı l a r mı?
— K a ç a r k e n v u r d u ğ u m d a n hiçbişey lâzım
gelmedi. Ç ü n k ü vazife başında. D u r ! acele e t m e !
Kırmızı l â m b a yanıyor. Yavaş y ü r ü !

(İki polis b i r b i r l e r i n e ) :

— İsmail.
— Ne var?
•—. K a ç a r s a ?
—. Yandık b e !
— Vallahi y a n d ı k . . . Eteğini sıkı t u t ! Ben ko­
l u n a yapışırım (Yüksek sesle) S ü l ü n O s m a n kar­
deşim.
— B u y u r âbi!
— Bak, k a ç m a kardeşim.
— K a ç m a m âbi. K e n d i n a m ı m a , k a ç a n karı­
dır.
— K a ç m a ! Neden dersen k a n u n d a n kaçılmaz.
— Vallahi billahi k a ç m a m !

— 164 —
— K e n d i n e g ü v e n i y o r s a n kaç. B a n a göre h a ­
va hoş. Değil mi Recep? Bize göre h a v a hoş.
— H a v a hoş. Hızlı g i t m e ! (Yavaş sesle) Recep,
bu herif k a ç a c a k .
— K a ç a c a k . Vallahi k a ç a c a k . Hep de böyle
belâlıları b a n a verirler.
— H a y Allahım! Y a r a b b i m sen bilirsin!... Al-
lahım kaçırma şunu. •
—. İ n ş a l l a h k a ç m a z . (Yüksek sesle) B a n a bak,
Sülün Osman!
— E m r e t âbi...
— Sen k a ç a c a k s ı n .
— K a ç m a m . Ne diye k a ç a y ı m ?
— Ben y u t m a m S ü l ü n O s m a n . Sen k a ç a c a k ­
sın.
— K a ç a r s a m dünyanın en namussuz adamı­
yım. Şu kelepçeyi biraz gevşetin, ne olur?
— B a n a y u t t u r a m a z s m . Ben o n d ö r t yıllık po­
lisim. A d a m ı n gözüne b a k ı n c a şıp diye a n l a r ı m .
Sen k a ç a c a k s ı n .
— Allah Allah, k a ç m a m d i y o r u m be âbi...
— S ü l ü n ! K a ç m a kardeşim. K a ç m a ! K a ç m a k
hiçbir z a m a n iyi bişey değildir. (Alçak sesle) İsma­
il, bu herif tüyecek.
— Ayakkabı vuruyor.
— B e n i m k i n d e de çivi var. T r a m v a y a bine­
lim m i ?
— Kalabalıkta kaçar.
— Kaçar namussuz.
— Ş u n u hayırlısıyla bir k a r a k o l a teslim et­
sek. (Yüksek sesle) B a k ! İyi dinle S ü l ü n . Diye­
l i m k i k a ç t ı n . S o n r a b e n seni y a k a l a m a z m ı y ı m ?

— 165 —
Yakalarım. Y a k a l a r s a m gerisini sen d ü ş ü n . Seni
elimden kimse k u r t a r a m a z .
— K a ç m a m d i y o r u m âbi...
— K a ç m a oğlum. K a ç a r s a n seni v u r u r u m .
Gençliğine yazık değil mi?
— K a ç a r s a m v u r be âbi... Allah bin t ü r l ü be­
l â m ı versin k a ç a r s a m . Yalnız şu demiri biraz gev­
şetin...
— S ü l ü n Osman, s a k ı n k a ç a y ı m d e m e ! Ama
sen bilirsin, erkeksen kaç. Ama s o n u n u d a d ü ş ü n . . .
(Alçak sesle) Recep, bu hergele k a ç a r .
— K a ç a r İsmail.
— Yahu, ben d ü n gece nöbetçiydim, u y k u s u ­
zum da...
— Ben de vazifeden geliyorum, s a b a h t a n b e r i
a ğ z ı m a bişey k o y m a d ı m . Vakit yok ki...
— Bu hergele k a ç a r mı dersin?
— Kaçar.
ı— Yandık.
S ü l ü n yalvarır:
— Sizden çok bir r i c a m v a r âbi... Bir insani­
yetliğinizi gösterin.
—• Ne var?
— Bir h a f t a d ı r k a r a k o l k a r a k o l m u v a c â (mu­
vacehe, yüzleşme) geziyorum. Ş u r a d a kahveye uğ-
r a y a l ı m . A r k a d a ş l a r d a n m a n g ı r alayım. Sizin ya­
nınızda, g ö z ü n ü z ü n ö n ü n d e . . .
— Bak bunu y a p a m a m Sülün, b a ş k a bişey
desen neyse...
— Öyleyse şu l o k a n t a d a h e p b e r a b e r bir ye­
m e k yiyelim, h a ?

— 166 —
— İşte bunu yapamam kardeşim Sülün.
E l i m d e n gelen bişey olsa c a n ı m l a beraber.
— Bir h a f t a d ı r y o r g u n l u k t a n b i t t i m . Şu k a h ­
vede birer çay içelim.
— B a k bu olmaz.
— ı Açlıktan içim kazındı, ş u r a d a n bir simit
a l a y ı m öyleyse...
— Vallahi S ü l ü n kardeşim, bak işte bu olmaz.
— Öyleyse ş u r a y a . . . helaya... Çok s ı k ı ş t ı m
âbi.
— Yoo S ü l ü n . . . B a ş k a şey olsa neyse...
—• Âbi şu kelepçeyi biraz gevşetin b e !
— Sık dişini, neredeyse geldik işte.

Polisler fısıldaşır:
—• İ s m a i l . . .
— Ne var R e c e p . . .
— A r k a d a ş bu herif k a ç a c a k .
— Y a n d ı k Recep.
— Billahi yandık. (Yüksek sesle) S ü l ü n Os­
man!
— B u y u r âbi...
— B a k kardeşim, sen eğer k a ç a r s a n , bize ya­
zık olur. Ç o t u ğ u m u z ç o c u ğ u m u z var. Biliyorum, ka­
ç a c a k s ı n a m a , sen gel k a ç m a . E k m e ğ i m i z d e n olu­
r u z S ü l ü n O s m a n . Değil mi k a r d e ş i m ? Ne diye
k a ç a c a k s ı n ? S a n k i kaçıp d a n e olacak?
— Söz âbi! N a m u s sözü. A m a ikidebir h a t ı r ­
l a t m a , k a ç m a m vallahi...
— Sen kaçarsın...
— Kaçmam.
— K a ç m a kardeşim. Sonra, beni kaçırdı sa-

— 167 —
m r l a r . Bak, e v r a k ı n d a bile «dikkat, kaçar» diyor.
Ben yine s a n a insaniyetliğimi gösteriyorum.
— Sağol âbi...
—• Bak, s u r d a k a r a k o l a beşon dakikalık yolu­
m u z kaldı. B e n seni şu k a r a k o l a teslim edeyim,
s o n r a sen n e istersen y a p !
— Peki âbi...
—' B e n i m b a ş ı m ı belâya sokma. B a n a da, ya­
zık. K a ç m a , emi?
— Olur âbi.
— (Yavaş sesle) Ah İsmail, ş u n u bir k a r a k o ­
la teslim etsek!
— Bir etsek... K a ç a c a k a m a n a m u s s u z .
— Kaçacak. Aman dikkat et!
— ı Sen d e a ç gözünü. Nerdeyse geldik. H e y
yarabbim, sen b ü y ü k s ü n .
— Aman, i n ş a l l a h k a ç m a z .
— İ n ş a l l a h . . . K a ç a r s a , a y a ğ ı takılıp düşer in­
şallah...
Polisler Cibali K a r a k o l u n d a n içeri girerler.
— Oooh! Çok şükür.
— A m a n bir b e l â d a n k u r t u l d u k İsmail. Ya
kaçırsaydık...
— H a d i c a n ı m , çocuk m u s u n ? B e n i m elim­
den kaçacak kabadayı göremiyorum.
— K u ş olsa u ç u r m a m o n u evvel Allah. K u ş
olsa...
K o m i s e r i n o d a s ı n a girerler. K o m i s e r i n m a s a ­
sına S ü l ü n O s m a n ' ı n evrakını b ı r a k ı r l a r .
— Komiserim, m ü v a c â â için S ü l ü n O s m a n ' ı
k a r a k o l u n u z a getirdik.
Ortada Sülün Osman yoktur.

— 168 —
İ k i polis sevinçle k a r a k o l d a n girerlerken Sü­
l ü n O s m a n , polis Receb'e kendi c e k e t i n i n eteği di­
ye İ s m a i l ' i n eteğini, İsmail'e de k e n d i kolu diye
Receb'in k o l u n u t u t t u r m u ş v e k a ç m ı ş t ı r .
Komiser sorar:
— Nerde?
—• K i m efendim?
— Sülün Osman.
Birbirlerinin eteğinden, kolundan yapışmış
olan iki polis birden,
— İşte!., derler, s o n r a şaşkınlıkla birbirlerine
bakarlar.
—. S ü l ü n O s m a n !
— Şimdi b u r a d a y d ı . . .
— B e r a b e r girdik içeri...
— Sülün Osman!
— Sülün!
— Osman!..
İki polis k a r a k o l d a n dışarı fırlarlar, düdük
ö t t ü r m e y e başlarlar.
— Sülün Osman!
— Sülün Osman!...

— 169 —
PAZARLIK

D emir gibiyimdir, y ü z m e d e n güreşe k a d a r


s p o r u n h e r d a l ı n d a çalıştım. ' K e n d i m i öv­
m ü ş o l m a y a y ı m a m a , barfikste, p a r a l e l d e bir za­
m a n l a r ü s t ü m e yoktu. A n l a t a c a ğ ı m olayla sıkı il­
gisi olduğu için bu k a d a r şişiniyorum. Yalnız, sol
k o l u m d a bir şaşılacak arıza vardır. H a f t a d a , hiç
değilse a y d a bir, sol k o l u m orrruz b a ş ı n d a n çıkar.
Öyle a ğ ı r spor y a p a r k e n değil, g e r i n i r k e n bile, çıt,
diye bir ses d u y a r ı m , t a m a m , k o l u m çıkmıştır.
Bende kol çıkması öyle önemli bir olay sayılmaz,
P a r m a k ç ı t l a t m a k gibi bişey... ya k i m s e n i n yardı­
m ı o l m a d a n , k e n d i k e n d i m e ç ı k a n k o l u m u yuvası­
n a o t u r t u r u m , y a d a bir a r k a d a ş y a r d ı m ı y l a b u işi
y a p a r ı m . B e n b u n a a l ı ş t ı m a m a , b a ş k a l a r ı alışa­
m a d ı l a r . K o l u m omuzbaşı e k l e m i n d e n çıktı mı, öy­
le acayip biçimde aşağı doğru s a l l a n ı r ki, görenler
b ü y ü k bir felâket o l m u ş ç a s m a korkar, bağırır,
ellerini yüzlerine k a p a r l a r . S o n r a o n l a r ı n gözü
ö n ü n d e omuz b a ş ı m d a n , çıt, diye çıkan k o l u m u ,
küt, diye yerine o t u r t u n c a bu kez b ü s b ü t ü n şaşar,
gülerler.
Size olayı bu k a d a r kolay, r a h a t l ı k l a a n l a t t ı ­
ğ ı m a bakıp da s a k ı n bu işin ağrısız, sızışız oldu­
ğ u n u s a n m a y ı n . K o l u m u n çıkması çok a ğ r ı verir.

— 170 —-
E ğ e r o n u h e m e n yerine o t u r t m a s a m , a ğ r ı s ı n a da­
y a n a m a m . A m a b u a ğ r ı iki d a k i k a d a n çok sürmez,
h e m e n kol k e m i ğ i m i o m u z basımdaki yuvasına
o t u r t u r u m . Bu bende o k a d a r eskidir ki, ne z a m a n ­
d a n beri k o l u m u n y u v a s ı n d a n ç ı k m a y a alıştığını
hatırlayamıyorum. Bir valiz t a ş ı r k e n çıkar bazı,
bazı d a k â ğ ı t o y u n u n d a kâğıdı m a s a y a v u r u r k e n
çıkar, hiç belli olmaz.
D o k t o r l a r a g i t m e d i m değil. R ö n t g e n m u a y e ­
nesinde, omuzla kol kemiği o y n a k y e r i n i n l a ç k a
olduğu anlaşıldı.
— Tehlikesi v a r m ı ? diye s o r d u m .
D o k t o r l a r ı n hepsi de, gençken o k a d a r değil­
se de, y a ş l a n ı n c a tehlikeli o l d u ğ u n u söylediler.
Gire çıka bir z a m a n s o n r a eklem öylesine a ş ı n m ı ş
ki, a r t ı k ne yapılsa kol bir d a h a yerine o t u r m a z -
mış. Hele ç ü r ü r s e iş d a h a da buyurmuş. Hiç bir işe
y a r a m ı y a n çıkık bir kolu n e y a p a r s ı n , k a l d ı r a t . . .
K o r k u m d a n otuz y a ş ı m d a n s o n r a sporu bı­
r a k t ı m . S o n r a döne dolaşa y a z a r olunca, sağ ko­
l u m u d a h a çok k o l l a m a y a başladım. Ç ü n k ü sol
elimle bir h a r f bile y a z a m a m .
Tıpkı b e n i m gibi bir a r k a d a ş ı m d a h a vardı.
O n u n da ikide bir a l t çene emeği y u v a l a r ı n d a n çı­
kardı. Çok gülse, kuvvetli esnese, ağzını a ç a r a k
bağırsa, h a p ş ı r s a çene kemiği çıkıverir, aşağı doğ­
ru s a r k a r sallanırdı. O da b e n i m gibi, çenesini
avuçlar, t a b a k a k a p a ğ ı n ı k a p a r gibi, çenesini ye­
rine o t u r t u r d u . S o n r a d a n o a r k a d a ş ı m politika
h a y a t ı n a atıldı. B u n u n n e d e m e k o l d u ğ u n u elbet
bilirsiniz. H e r siyasî t a r t ı ş m a d a çenesi b i r k a ç ke­
r e çıkardı.

— 171 —
Geçenlerde o n d a n p e k acıklı bir m e k t u p a l d ı m .
Bir açılış t ö r e n i n d e n u t u k verirken çenesi öyle b i r
çıkmış ki, n e kendisi, n e başkası bir d a h a yerine
o t u r t a m a m ı ş . «Şimdi ç e n e m s a r k ı k ve d ü ş ü k kaldı­
ğ ı n d a n hiç k o n u ş a m ı y o r u m , a n c a k yazı y a z a r a k
m e m l e k e t e olan b o r c u m u ödüyorum» diye yazıyor­
du.

Bu, beni b ü s b ü t ü n k o r k u t t u . K o l u m u d a h a ti­


tizlikle k o r u m a y a başladım. Sekiz ay k o l u m çıkma­
dı. D o k t o r l a r «şimdi d a h a kötü» diyorlar, «ke­
mikler k a r t l a ş t ı , bir kere çıkarsa, i m k â n ı yok b i r
d a h a yerine oturmaz.»

Eğer içimde bu korku olmasaydı ben d a k t i l o


makinesi satın almazdım. G ü n ü m ü z ü n olayları
öyle sinirlendirici ki, d u y g u l u bir yazar bu olaylar
k a r ş ı s ı n d a elindeki k a l e m i n i h ı r s l a m a s a y a çarp­
m a d a n y a p a m a z . B u sinir b e n i m için e n b ü y ü k
korku. H a y a t ı m ı k a z a n d ı ğ ı m zavallı k o l u m u büs­
b ü t ü n kaybedebilirim. K o l u m u n s i n i r l e n m e m e s i
için bir daktilo m a k i n e s i aldım. Bu iş o k a d a r kolay
olmadı. B e n i m gibi harfleri y a n y a n a getirerek keli­
m e y a p a n , kelimeleri y a n y a n a getirip cümle, c ü m ­
leleri dizip h i k â y e y a p a n , s o n r a bu hikâyeleri b i n
zorlukla p a t r o n l a r a beğendirip aldığı o n l i r a n ı n
yüzelli k u r u ş u n u da devlet bütçesine vergi veren
bir yazar için, daktilo m a k i n e s i s a t ı n a l m a n ı n n e
d e m e k o l d u ğ u n u , z a h m e t olmazsa, lütfen gözünü­
z ü n ö n ü n e getirin. Üç yıl gece g ü n d ü z yazı yaz­
dım. Harfler, kelimeler, cümleler y a n y a n a gelerek
o r t a y a ç ı k a n b u yazılarla p a t r o n u m geçindi, oğlu­
n u Avrupa'da o k u t t u , öbür oğlunu evlendirdi,

— 172 —-
k e n d i s i Avrupa gezisine çıktı, ben ev k i r a m ı ver­
dim, vergi ödedim, üstelik a r a d a b e n i m de geçin­
diğim y e t m i y o r m u ş gibi, bir de d a k t i l o m a k i n e s i
aldım. Yazı pek bereketli bir iştir, o k a d a r ki, ba­
zen yazıyı y a z a n l a r ı n bile geçindikleri görülür.
N o r m a l bir a d a m , evet, n o r m a l bir a d a m di­
y o r u m , bir a p a r t ı m a n y a p t ı r ı n c a n e k a d a r sevinir­
se, b e n de beşyüzseksen lirayı sayıp d a k t i l o y u al­
d ı ğ ı m z a m a n o k a d a r sevinçliydim. M a k i n e sol
elimde, elbette sol elimde, ağzım k u l a k l a r ı m d a ,
s a l l a n a s a l l a n a geliyordum. Keyfimden n e dolmu­
şa bindim, ne otobüse, ne t r a m v a y a . Herkes elim­
de k u t u ile görüp, «Ne o?» diye sorsun. B e n de
kasıla kasıla, u m u r s a m ı y a r a k , «Hiç, b i r daktilo
m a k i n e s i a l d ı m da...» diyeyim, i s t i y o r d u m .

Tersliğe bakın, hiç bir t a n ı d ı k l a k a r ş ı l a ş m a ­


dım, hiç kimse «o elindeki ne?» diye s o r m a d ı . Bas­
bayağı c a n ı m sıkılıyordu. Bizim evin s o k a ğ ı n a
k a d a r geldim. Evin ö n ü n d e n t r e n geçer. T r e n yo­
l u n u n ö b ü r geçitinde p e r ş e m b e g ü n ü p a z a r k u r u ­
lur. O g ü n de perşembeydi. M a h s u s y o l u m u u z a t ­
tım, p a z a r d a n geçtim, belki bir t a n ı d ı ğ a rastla­
r ı m da «o elindeki ne?» diye sorardı.

P a z a r a girdim, y ü r ü d ü m , y ü r ü d ü m . İ s t a s y o n a
geldim. İ s t a s y o n a l a n ı n d a bir kalabalık. B u n l a r ı n
hepsi köylüydü. Mal alıp satıyorlardı; tavuk, h i n ­
di, çuvallarla p a t a t e s , soğan, küfelerle meyva. On­
l a r ı n çekişerek pazarlık edişleri h o ş u m a gidiyordu.
Alıcıyla satıcı elele t u t u ş u y o r l a r , p a z a r l ı k t a uyu-
ş u n c a y a k a d a r birbirlerinin ellerini sallıyorlardı.
B e n ö t e d e n b e r i k ö y l ü m ü z ü n bir çift ç o r a p alır sa-

— 173 —
t a r k e n bile n e d e n böyle karşılıklı el sıkışıp, el sal­
ladıklarını m e r a k eder, b i t ü r l ü b u n u n sebebini
anlayamazdım.
İ r i y a r ı bir köylü y a n ı m a sokuldu,
— Hemşefim, o elindeki n e ? diye sordu.
D ü ş ü n ü n bendeki sevinci...
— Daktilo m a k i n e s i . . . diye b a ğ ı r d ı m .

H e m e n d ö r t y a n ı m ı beşon köylü d a h a çevirdi.


B u n a k u ş a t m a d a denebilir. B i r d e n sarılmış, k u ­
şatılmıştım. O iriyarı köylü delikanlı,
— Satılık mı h e m ş e r i m ? dedi.
Daktiloyu a l d ı ğ ı m a o k a d a r seviniyordum ki,
köylü y u r t t a ş l a r l a biraz dalga geçmek, şakalaş­
m a k istiyordum.
— Satılık, alır mısınız? dedim.
Daktilo makinesi köylünün ne işine y a r a r ?
Öküz olsa neyse...
— K a ç a ? diye s o r m a s ı n m ı ! . .
Artık iyice alayı h a k e t m i ş t i . O g ü n keyfim ye­
rinde olduğundan,
— Bin p a p e l . . . dedim.
Benim a ğ z ı m d a n d a h a «bin papel» sözü ç ı k a r
çıkmaz o iriyarı köylü delikanlısı sağ elimi yaka­
ladı. H e m sıkıyor, h e m sallıyordu.
— D u r y a h u , d u r . . . dedim, d u r be, ne yapıyor­
sun?
Hem p a r m a k kemiklerimi birbirine geçirir-
cesine elimi sıkıyor, h e m de,
— Olacağını söyle k a r d e ş i m de alalım, diyor­
du.

— 174 —
— D u r kardeşim, d u r a l l a h a ş k m a . . . d u r b e . . .
d u r y a h u . . . Sallama, k o l u m u k ı r a c a k s ı n .
— H a d i olacağını söyle de a l a l ı m ş u n u .
— Bırak kolumu be!
— C a n ı m , u z u n e t m e . Söyle olacağını da he-
lâllaşalım.
Delikanlı, d u t ağacı silker gibi k o l u m u salla­
y a r a k beni zıpzıp zıplatıyor. Yukarı aşağı a t l a y ı p
duruyordum.
— Yoo, h e l â l l a ş m a d a n b ı r a k m a m .
— Yahu, b e n i m satılık m a l ı m yok, git işine.
— Yoo hemşeri, söz dediğin a ğ ı z d a n çıkar.
B u k a d a r insan içinde satılık dedin, h e r k e s d u y d u .
Tükürdüğünü yalama!

Beni k u ş a t a n l a r b a ğ ı r d ı l a r :

— Biz duyduk, satılık dedin.


— D u y d u k . . . Allah şahit, satılık dedi...
— Vallah dedi bilâder...
K o l u m u n ç ı k m a s ı n d a n geçtim, k ö k ü n d e n k o ­
pacak.
— Yahu, elimi s ı k m a be... b ı r a k elimi... k o p a ­
racaksın!
— Vallaha b ı r a k m a m . Söyle bişey de u y u ş a ­
lım.
B a k t ı m elimi . k u r t a r a m ı y a c a ğ ı m , m a k i n e y i
s a t m a k t a n b a ş k a yol b u l a m a d ı m . Aldığım p a r a y a
s a t ı p k u r t u l a c a ğ ı m . Gider bir başkasını alırdım.
— Beşyüzseksen lira, dedim.
Delikanlı güldü. H e m güldü, h e m k o l u m u bir­
kaç kere d a h a salladı. H e r sallayışmda a y a k l a r ı m
y e r d e n kesiliyor, h a v a l a n ı y o r d u m .

— 175 —
— Hele ş u n u n b e ş y ü z ü n ü b ı r a k da seksen
verelim, dedi.
— Arkadaş, şu elimi bırak, öyle k o n u ş a l ı m .
— P a z a r l ı k h a k , bilâder, el bırakılır m ı y m ı ş ?
— B ı r a k ulan..
— Yoo... ağzını bozma. S e n i n m a l ı n ı zorba­
lıkla a l a n yok. S e n i n m a l ı n elinde, b e n i m p a r a m
-cebimde.
—• İyi ya v e r m i y o r u m .
— C a n ı m h e m ş e r i m , neye y a b a n c ı y a gitsin.
Bir k e r e m p a z a r l ı ğ a başladık, bitirelim. Ben sek­
sen verdim, sen de bişey söyle..

D ö r t bir y a n d a n ,
— Uyuşun!..
—' U y u ş u n ! diye sesler yükseldi.

B a k t ı m elimi k u r t a r a m ı y a c a ğ ı m ,
— H e m ş e r i m , ne o l u r s u n , o elimi b ı r a k da
•sol elimi t u t ! diye y a l v a r d ı m .
— O l m a a a z , kardeşim, dedi, sol serdir, s a ğ d a
h a y ı r vardır, sağ el u ğ u r l u d u r . Sen de bişey söyle
c a n ı m . S e n i n m a l ı n sende, b e n i m p a r a m b e n d e .
Elimi k u r t a r a b i l m e k için z a r a r ı da göze al­
dım.
— ı Sekseni b ı r a k t ı m , beşyüz ver, dedim, d a h a
iki s a a t önce beşyüz seksene a l d ı m n a m u s s u z u m .
— Hele n a m u s u b ı r a k bir k e n a r a . O n a söz yok.
P a z a r l ı k h e l â l . . . k i m i n i n parası, k i m i n i n duası. Sa­
n a h e l â l m d a n bir i k i b u ç u k k a y m e d a h a vereyim.
H a a ? b u n a d a bir diyeceğin yok ya...
— Yahu, elimi b ı r a k be k a r d e ş i m .

— 176 —
— Elini b ı r a k ı n c a p a z a ı l ı k mı olur?
—. Öyleyse s a l l a m a hiç olmazsa.
— S a l l a m a z s a n p a z a r l ı ğ ı n t a d ı mı olur?
Bir belâya ç a t t ı k ki o l u r şey değil... Herif de­
m i r m e n g e n e gibi elimi p e n ç e s i n e geçirmiş, h a
b a b a m sallıyor.
—• Arkadaş, s a l l a m a ş u n u . Bu t u l u m b a kolu
değil, i n s a n kolu...
Beni k u ş a t a n l a r ,
— C a n ı m p a z a r l ı k bu, sen de o n u n k i n i salla...
diyorlar.
B e n d e s a l l a y a c a k h â l m i kaldı, elim k o l u m
uyuşmuş.
—. H e m ş e r i m s a n a en son dörtyüze b ı r a k ı r ı m ,
a m a ş u k o l u m u salıver, dedim.
K o l u m u bir k a ç kere d a h a sallayıp,
— Hadi, bismillah... y a r ı m k a y m e d a h a ver­
d i m , ş u n u seksenüç p a n g o n o t a b ı r a k . . . dedi.
— A a a a h ! . . diye inledim, a a a h ! . . . üçyüz lira
ver de al be...
—. Ha bismillah... H a d i b e n d e n de yirmibeş
k u r u ş d a h a . M ü s l ü m a n parasıdır. Hadi hayrını
gör.
Ben d a n a l a r gibi b a ğ ı r ı y o r d u m . K o l u m çık­
m a k değil, kopacak, herifin elinde k a l a c a k t ı .
— B ı r a k şakayı... Bir p a z a r l ı ğ a d a y a n a m ı y a n
k o l u a t gitsin... H a d i bismillah, senin h a t ı r ı n için
y i r m i b e ş k u r u ş d a h a verdim. Bir k u r u ş d a h a de­
s e n vermem, b a k o n a göre...
—. Ben k o l u m u k u r t a r a b i l m e k için yüzer lira
i n i y o r d u m , o da elli k u r u ş , yirmibeş k u r u ş çıkı­
yordu.

— 177 —- F . : 12
— Yüzseksen ver de al ş u n u , b ı r a k k o l u m u !
diye b a ğ ı r d ı m . B e n i çevirenler,
— U y u ş u n , u y u ş u n , a r a n ı z ı bulalım. Aranız­
da çok bişey k a l m a d ı , diyorlardı.
Delikanlı,
— M ü s l ü m a n ı eziyete s o k m a k g ü n a h t ı r , dedi,
iki çeyrek d a h a vereyim d e h e l â l l a ş a l ı m D a h a o n
para vermem.
— Yüz lira ver be..
— B ü t ü n p a r a m b u . . . Bir çeyrek d a h a koy­
d u m . H a d i h e l â l et...
K o l u m u n sızısı tâ içime işledi, a v a z ı m çıktığı
kadar,
— Poliis! diye b a ğ ı r d ı m .
H ü k ü m e t kuvveti o l m a d a n k o l u m u k u r t a r a ­
mayacaktım. Artık d ü ş ü n ü n , c a n acısıyla n a s ı l
b a ğ ı r m ı ş ı m ki, h e r c i n a y e t e ikiüç g ü n s o n r a yeti­
şen polis bile sesimi d u y u p gelmişti.
— Ne var? diye sordu.
— Elimi bırakmıyor, dedim.
Köylü delikanlı,
— P a z a r l ı k ediyoruz beyim, dedi.
Polis b a n a ,
— P a z a r l ı k t a bağırılır m ı ? dedi, h a d i a r a n ı z ı
bulun da uyuşun.
P o l i s t e n d e h a y ı r gelmeyince y a r a d a n a sığı­
nıp herifin k a s ı k l a r ı n a bir t e k m e i n d i r d i m . Hıh, di­
ye b ö ğ ü r ü p yere y u v a r l a n d ı . A m a elimi b ı r a k m a ­
mıştı. S a n k i elim pençesinde p e r ç i n l e n m i ş t i . Yer­
de y u v a r l a n ı r k e n ,
— Bir çeyrek d a h a , h a y d i helâllaşalım, di­
yordu.

— 178 —
— Al h a y r ı n ı gör! diye bağırdım, e l i m d e n m a ­
kineyi b ı r a k t ı m . O da sağ elimi b ı r a k t ı . Kolum,
o m u z b a ş ı m d a n aşağı, k a s a p çengeline asılı d a n a
b u d u gibi s a r k ı y o r d u . Ben a c ı d a n k ı v r a n ı r k e n , o
s e k s e n ü ç lira otuzbeş k u r u ş u sayıyordu.

Artık sağ k o l u m işe y a r a m ı y o r . Bu hikâyeyi


de, b a ş ı m d a n geçenleri de, k a r ı m a a n l a t t ı m , o
yazdı.
Köylülerin p a z a r l ı k e d e r k e n n e d e n s a a t l e r c e
birbirlerinin elini sıkıp salladıklarını a n l a m ı ş t ı m .
H a n g i s i n i n eli kuvvetliyse ö b ü r ü n ü c a n ı n d a n bez­
d i r i p pazarlığı k a z a n ı y o r d u .

Bizim k ö y l ü m ü z ü n y ö n e t i m i n i k u l l a n a r a k ya­
b a n c ı t i c a r e t heyetleriyle p a z a r l ı ğ a girişmemiz çok
k a z a n ç l ı bir iş olur...

— 179 —•
İ Ç İ N D E K İ L E R

Sayfa

Kazan Töreni '


Kedi Neden Kaçtı? 13
Hem Çal Hem Oyna! 26
Dolmuşun Kapısı 27
Gaçıncı Gılinik 37
Islatır mı Islatmaz mı? 45
Verem Olmak Lâzım 53
Zamanın Değeri 58
68
Yaşasın Züğürtlük •>ı\
Araştırma '5
Aya Gidiyoruz *2
Gina Terzihanesi 86
Muhasebeci 92
Bir Ahlâk Dersi 100
Durup Bakan Adam 104
Fuhuşla Mücadele 110
Bizim Sokağın Feneri 11'
78 Santimlik Arsa Kes! 120
Gel de Anlat 126
Elektrik Direğine Bağlanan Adam 132
Ya Bunlar Nereli? 138
Hal Tercümesi I*6
Aşk Hastanesi 151
Sülün Osman Pırr 1*1
Pazarlık 1'°

http://genclikcephesi.blogspot.com
YAYINEVİMİZİN ÇIKARDIĞI
DİĞER KİTAPLAR

Üçü Birden Aziz Nesin 20.—


Zübük Aziz Nesin 15.—
Azizname Aziz Nesin 10.—
Mahallenin Kısmeti Aziz Nesin 10.—
Aziz Nesin Poliste Aziz Nesin 10.—
Sosyalizm Geliyor Savulun Aziz Nesin 10.—
İhtilâli Nasıl Yaptık Aziz Nesin 10.—
Şimdiki Çocuklar Harika Aziz Nesin 10.—
Deliler Boşandı Aziz Nesin 10.—
Rıfat Bey Neden Kaşınıyor Aziz Nesin 10.—
Fil Hamdi iziz Nesin 10.—
Ah Biz Eşekler iziz Nesin 10.—
Kazan Töreni Aziz Nesin 10 —
Aferin Aziz Nesin 7.50

El Kızı Orhan Kemal 20,—


Yalancı Dünya Orhan Kemal 20,—
Üç Kâğıtçı Orhan Kemal 15.—
Sokaklardan Bir Kız Orhan Kemal 15.—

Irgatların Öfkesi Kemal Bîlbaşar 20.—


Memo cilt 1 Kemal Bilbaşar 15.—
Memo cilt 2 Kemal Bilbaşar 10.—
Cemo Kemal Bilbaşar 12.50
Ay Tutulduğu Gece Kemal Bilbaşar 10.—

Mapushane Çeşmesi Adnan Veli 15.—


Bizim- Koğuş Rıfat İlgaz 10.—
Ak Zambaklar Ülkesi Grigoriy Petrov 7.50

http://genclikcephesi.blogspot.com
Karapençe Oğuz Özdeş 20.—
Karapençe'nin İntikamı Oğuz Özdeş 20.—
Karapençe'nin Oğlu Oğuz Özdeş 10.—
Vatan Borcu Oğuz Özdeş 15.—
Tuna Nehri Akmam Diyor Oğuz Özdeş 12.50
l i s e l i Bir Kız Sevdim Oğuz Özdeş 10.—
Yerdeki Bulutlar Oğuz Özdeş 10.—
Aşk, Para ve Şöhret Oğuz Özdeş 10.—
Dertli Kadınlar Oğuz Özdeş 10.—
Reyhan «Aşka Dönüş» Oğuz Özdeş 10.—
Sermem Oğuz Özdeş 12.50
Hülya Oğuz Özdeş 10.—
Şafak Sökerken (Rus-
yada bir Türk Subayı Oğuz Özdeş 10.—
Kızım ve Ben Oğuz Özdeş 10.—
Dağ Başını Duman Almış Oğuz Özdeş 10.—
Ağlayan Kadın Oğuz Özdeş 10.—
Aşka Susayan Dudaklar Oğuz Özdeş 15.—
Gizli Sevda Oğuz Özdeş Basılıyor
Oğuz Han Oğuz Özdeş Basılıyor
Kartal Başlı Kadırga Oğuz Özdeş Basılıyor
Yavuz'un Pençesi Oğuz Özdeş Basılıyor
Gülmeyi Unutanlar Oğuz Özdeş Basılıyor
Yaşanmamış Mektuplar Turhan Oğuzbaş 4.—
Sonbahar Rüzgârları Turhan Oğuzbaş 4.—
İstanbul Meyhanesinde
Seni Aradım Turhan Oğuzbaş S.­
Beyaz Kasımpatlar Turhan Oğuzbaş 5.—
Makedon Hikâyeleri Antoloj isi 7.50
Türk Romanı (Açık Oturum) Mehmet Şeyda 5.—
Türkiye'de Parti Kavgaları Tekin Erer 20.—

Tekin Yayınevi
Ankara Cad. 51 Tel. : 27 69 69 İST.

http://genclikcephesi.blogspot.com