You are on page 1of 463
Ord. Prof. M. Şemscddln Gûnaltay 1883 Kemaliye doğumlu Ş. Günaltay Vefa İdadisi ve Darülmuallimîn-i Aliye (Yüksek
Ord. Prof. M. Şemscddln Gûnaltay
1883 Kemaliye doğumlu Ş. Günaltay Vefa İdadisi ve
Darülmuallimîn-i Aliye (Yüksek Öğretmen okulu) mezunu.
Özel öğrenim görerek Arapça ve Farsça öğrendi. Lozan Üni-
versitesi'nde doğa bilimleri dalında okudu. Çeşitli şehirler ve
İstanbul liselerinde matematik öğretmenliği yaptı. Tarih ala­
nında kendini yetiştirdi ve Darülfünun’un yeniden düzenlen­
mesi sırasında (1914) Edebiyat Fakültesi Türk ve İslam Tari­
hi müderrisliğine getirildi. Süleymaniye Medresesi'nde Din­
ler Tarihi ve İslam Felsefesi müderrisliği yaptı. Üyesi okluğu
Ittihad ve Terakki'den Ertuğrul mebusu seçildi (1915-19).
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin İstanbul
teşkilatında görev aldı (1920). Sivas (1923-50) ve Erzincan
(1950-54) milletvekili olarak parlamentoda bulunurken Üni­
versitedeki görevini sürdürdü ve İstanbul Üniversitesi yöne­
timince tarih profesörlüğü ve ordinaryüs profesörlüğe getiril­
di. 1949’da kurulan CHP hükümetinde Başbakanlığı üstlen­
di (16.1.1949-22.5.1950). 27 Mayıs ihtilateilerince oluşturu­
lan Kurucu Meclis'e (1960-61) ve Cumhuriyet Senatosu üye­
liğine seçildi. 1941'de üstlendiği Türk Tarih Kurumu Başkan­
lığı görevini 1961'de İstanbul'da vefatına kadar sürdürdü.
ESERLERİ;
Maziden Âtiye (1913),
Hurafatfan Hakikate (1916),
Zulmetten Nura (1917),
Tarih-i Edyan (1922),
Islâm Tarihi (1922),
Islamda Tarih ve Müverrihler (elinizdeki eser,1923),
İslam Dİni Tarihi (1924),
Mufassal Türk Tarihi (5 cilt, 1928-33),
Uzak Şark Tarihi (1937),
Yakın Şark Tarihi (4 cilt, 1937-51),
Türk Tarihinin İlk Devirleri (1937),
Iran Tarihi (1948),
Persleıden Romalılara Kadar Selevkoslar, Nebâtiler,
Galatanlar, Bitinyave Bergama Krallıkları (1951), .
Hürriyet Mücadeleleri (1958).
Endülüs Yayınian İslam Medeniyeti ve Tarihi ; 18 : 3 Hazırlayan Dizgi-Mizanpaj , Baskı Kapak :
Endülüs Yayınian
İslam Medeniyeti ve Tarihi
;
18
:
3
Hazırlayan
Dizgi-Mizanpaj
,
Baskı
Kapak
: Yüksel Kanar
; Endülüs
: Doğan Ofset
; Mevsim Ajans
Kapak Resimi
: Osman Hamdi Bey’In
"Cami avlusunda konuşan hocalar" tablosu
Redaksiyon>Tashih : Ahmet Özalp
İndeks
1. Baskı
; Cevat Dağcıoğlu
: Ekim-1991
endülüs yayınlan
çatalçeşme sok. no:27/26 34410 cağaloğlu/istanbul
p.k.; 1377 sirkeci/İstanbul
posta çeki no; 477370
tif’ 528 38 74
Ord. Prof. M. Şemseddin Günaltay I I I İSLAM TARIMIN KAYNAKLARI - Ta rih ve M
Ord. Prof. M. Şemseddin Günaltay
I
I
I
İSLAM TARIMIN KAYNAKLARI
-
Ta rih
ve
M ü v e r r ih l e r
hazırlayan
Yüksel Kanar
YAYINLARI
İstanbul, 1991
İÇİNDEKİLER: Başlangıç Islâm Dünyasında Tarin Ne Şekilde 11 17 TARİHÎ KAYNAKLAR................................................23 Ebu Abdullah Muhammed bin Ömer
İÇİNDEKİLER:
Başlangıç
Islâm Dünyasında Tarin Ne Şekilde
11
17
TARİHÎ KAYNAKLAR................................................23
Ebu Abdullah Muhammed bin Ömer
26
26
Ebu'l Münzir Hişam bin
Ahmed bin Yahya
30
32
Fütûh
32
Ebu Cafer Muhammed bin Cerîr
34
Târihu'l-Ümem ve'l
34
51
51
..
57
57
Ebu Bekir Muhammed bin Yahya
Ebu Hüseyin Ali bin Hüseyin bin Ali
61
68
Mûrûcu'z-Zeheb ve Maâdin el-Cevâhir....................
68
Ebu'l Ferec Ali bin Hüseyin el-Isfehânî......................81 Kitâb el-Ağânî...................................................... 81 Hamza bin Haşan el-Isfehânî.................................... 85 Târih el-Isfehânî...................................................
Ebu'l Ferec Ali bin Hüseyin el-Isfehânî......................81
Kitâb el-Ağânî......................................................
81
Hamza bin Haşan
el-Isfehânî....................................
85
Târih el-Isfehânî...................................................
Mutalıhar bin Tahir
85
89
Kitâb el-Bed'
89
Ebu Ali Ahmed bin Muhammed bin
Yakub bin Miskeveyh................................................
96
Tecârib el-Ûmem ve Teâkub el-Himem...................
96
Ebu'l-Ferec Muhammed bin İshak bin Ebi
Yakub el-Nedim
.......................................................
106
106
108
108
115
1- Ebu Men/ân Abdülmelik bin Habib el-Sülemî
2- Ahmed bin Muhammed el-Râzî el-Kurtûbî ....
3- Ebu Bekir Muhammed bin Ömer bin
Abdülaziz
..
115
116
116
Târih
116
Ebu'n Nasır Muhammed bin Abdülcebbar el-Utbî....122
Târih
122
Ebu'l FazI Muhammed bin Hüseyin
126
Târih-i
126
Ebu Saîd Abdülkerim
131
Necnneddin Ebu Muhammed Umâre bin Ali
el-Yemenî.................................................................133
Kitâb Ahbâr
el-Yemen..........................................
133
Ebu’l-Muzaffer el-Devle Mecxjeddin
Üsâme bin
Imadüddin Ebu Abdullah Muhammed
Kâtib
136
144
el-Feth el-Kussî fî el-Feth el-KudsI.........................14^
Yusuf bin Bahaeddin el-Nevâdir el-Sultâniye........................................ Ibn el-Esir Ebu'l Haşan Izzeddin Ali bin Ebi’l Kerem Muhammed 149
Yusuf bin Bahaeddin
el-Nevâdir el-Sultâniye........................................
Ibn el-Esir Ebu'l Haşan Izzeddin Ali bin Ebi’l Kerem
Muhammed
149
149
151
Târih
151
Kemaleddin Ebu’l Kasım Ömer bin
164
Buğyet el-Taleb fî Târih
164
Şihabeddin Ebu Şâme Abdurrahman bin İsmail......166
Kitâb el-Ravzateyn fî ahbar el-Devleteyn...............
166
Abdullah bir Ömer el-Kadı Beyzâvî.........................
169
Nizâm
169
Şihabeddin Muhammed bin Ahmed bin Ali bin
Muhammed el-Münşî
172
Siret Celâleddin
172
Gemaleddin Ebu’l Haşan Ali bin Yusuf el-Kıftî........
179
Ihbâr el-Ulemâ bi-ahbâr el-Hukemâ......................
179
Muvaffak el-Din Ebu'l-Abbas
Ahmed bin Ebi
186
Uyûn el-Enbâ fî Tabakât el-Etıbbâ........................
186
Şemseddin Ebu’l Abbas Ahmed bin İbrahim bin
Ebi Bekr bin
..............................
189
Vefeyât el-A 'yân ve Enbâ-i Ebnâi'z Zaman............
189
Ibnü’l Amîd
e/-Afecmû'
Ibnü'l Jbrî Ebu’l Ferec Gregorius bin
Târihu Muhtasaru'd Düvel....................................
Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed bin
192
192
195
195
Ahmed ez-Zehebî
.....................................................
Tarih Düvel el-lslâm............................................
Melik el-Müeyyed Imadüddin Ismâil Ebu’l
201
201
204
Kitab el-Muhtasar fi Ahbâr el-Beşer......................
Takvim
204
204
Alaeddin AtameliK
219
219 Safiyyüddin Muhammed bin Ali bin Tabataba.........241 Târih . 241 Şihabeddin Ebu’l Abbas Nihâyetö'l Ereb................................................... Zeyneddin
219
Safiyyüddin Muhammed bin Ali bin Tabataba.........241
Târih
.
241
Şihabeddin Ebu’l Abbas
Nihâyetö'l Ereb...................................................
Zeyneddin Ebu Hafe Ömer bin
251
251
254
Ravzu'l
254
Fazlullah Reşidüddin bin Ebu'i Hayr Imadüddin
ei-Hemedânî
...........................................................
260
260
284
Abdullah bin FazI Şirazî (Vassâf
301
Tecziyetu'l Emsâr ve Tecziyetü'l-A’sâr...................301
Ebu'i Kasım Abdullah bin Muhammed
303
Târih-i Olcaytu Sultan Muhammed........................
3Ö3
Fahreddin Ebu Süleyman Davud bin Ebi'l FazI *
Muhammed
Ravzat Uli'l Elbâb fîTevârîh el-Ekâbir
ve'lEnsâb ........................................................
Hamdullah bin Ebibekr Ahmed bin Nasr
....................................................
305
305
309
309
Târîh-i
309
Ebu Abdullah Muhammed bin Abdullah bin
Muhammed bin İbrahim el-Levati el-Tancî..............320
Tuhfetü'l Nüzzâr fî Garâibi'l Emsâr ve
Acâibi'l
320
Salahaddin Halil bin Aybek
326
el-Vâfî bil
326
İsmail bin Ömer bin Kefir Dımeşkî..........................328
el-Bidâye ve'n
328
Bedreddin Ebu Muhammed el-Hasan bin
Habib el-Halebî........................................................330
Dûrreiû'l Eslik 330 üsanüddin Ebu Abdullah Muhammed bin el-Hatîb Ebu Zeyd Abdurrahman b. .. 332 336
Dûrreiû'l Eslik
330
üsanüddin Ebu Abdullah Muhammed bin el-Hatîb
Ebu Zeyd Abdurrahman b.
..
332
336
Umrânû'l Iber ve Dîvanû'l Mûbtede' ve'l Haber.......
336
347
347
Bedreddin Mahmud b. Ahmed el-Aynî....................
349
.........
Takıyyüddin Ebu'l Abbas Ahmed el-Makrîzî...........
Ikdü'l Cûmân fî Tarih
349
352
El-Mevâiz ve'l l'tibâr bi-Zikr el-Hitât ve'l
352
Şihabeddin Ebu’l FazI Ibn Hacer
el-Askalânî..........
358
Inbâû'l Ğumr fi Ebnâi'l
Umr..................................
358
Arabşah Ahmed b. Muhammed b. Abdullah...........
360
Acâib el-Makdûr fî Nevâib
360
Hâfız Ebru Nureddin b.
Lutfullah.............................
365
Zûbdetûl
365
Mevlana Şerefeddin Ali Yezdî.................................
371
372
380
Şeceretû'l Etrâk ev Ulûs-i Erbaa-i Cengîzî.............
380
384
Matlai's
..................
384
Muinüddin Muhammed
387
Ravzatü'l Cennât fi Evsâf Medîneti'l Herât..:..........
387
Ebu’l Mehasin Cemaleddin b.
390
el-Nücûmûz Zahire fi Mülûk Mısr ve'l Kahire.........
h^evridû'l Letâfe fi men Velîye's Saltana
390
392
el-Menhei
392
Celâleddin Ebu'l FazI Abdun-ahman Süyûti............
394
Hûsnû'l Muhadara fi Ahbâr Mısr ve'l Kahire..........
394
Mevlana Mirhond b. Seyyid Harizmşah..................
398
Ravzâtu's 398 Ebu’l Haşan Nureddin Ali b. Ahmed 403 el-Vefâ bi Ahbâr Dâr / .................... 403
Ravzâtu's
398
Ebu’l Haşan Nureddin Ali b. Ahmed
403
el-Vefâ bi Ahbâr Dâr
/
....................
403
ı
Gıyaseddin Hondmîr Muhamrried b. Hamidüddin
.405
Habib
..405
Şihabûddin Ebu'l Abbas Ahmed b. Muhammed
el-Makkarî
409
Nefh el-Tıb fî Ğusn el-Endelus
..409
Ebu'l Gazi Bağatur
..412
Şecere-i
412
SELÇUKNAMELER
........................................
416
Tarihi Aydmiatan
MESLEK VE ÜLKELERE AİT
421
Ebu'l Kazım Ubeydullah b. Abdullah b. Hurdâzbih
422
Kitâb el-Mesâlik ve'l
422
Ebu Isihak İbrahim b. Muhammed
429
Kitâbu'l
429
Ebu'l Kasım Muhammed b.
432
Kitâbu'l Mesâlik ve'l
432
Ebu Abdullah Şihabeddin Yakut er-Rumî el-Hamevî. 435
Mu'cemu'l
435
Şihabeddin Ebu'l Abbas Ahmed b. Yahya b.
Fazlullah el-Kâtib
443
Mesâlik el-Ebsâr fî Memâlik
.....
443
isim indeks...............................................................445
Kitap indeks
.............................................................
456
BAŞLANGIÇ Sun4ugumuz bu eser, yayınına başladığımız İslâm Tarihi ile Türk Tarihinin İslâmî dönemine ait bölüm­ leri
BAŞLANGIÇ
Sun4ugumuz bu eser, yayınına başladığımız İslâm
Tarihi ile Türk Tarihinin İslâmî dönemine ait bölüm­
leri için bir giriş niteliğindedir. Türk tarihinin İslâmdan
önceki dönemlerine ait kaynaklar da Türk Tarihinin
Kaynakları adı altında aynca yayınlanacaktır.
Batı dünyasında tarih araştırmalannın bilimsel me-
todlan belirlendikten sonra, ilk aşamada üzerinde en
çok durulan nokta eski kaynakların incelenmesi olmuş­
tur. Doğu milletleri hakkında tarihî araştırmalara giri­
şen oryantalistlerin de aynı yolu izlemiş olduklarını gö­
rürüz. Bu konuda bizim de, ileri milletlerin gittiği ana
yoldan ayrılmamız için hiçbir neden yoktur. Aksine zen­
gin ve verimli sonuçlarına tanık olduğumuz bu yolu izle­
meye çalışmak bizim için zorunlu bir görevdir.
Bu eserde inceleme konusu yapacağımız kitaplar ait
oldukları devirlere nisbetle en eski ve en değerli kabul
11
edilen ve bugün mevcut olan ana kitaplardır. Bu kitapla­ rın İlmî ve tarihî değerleri ile, ne
edilen ve bugün mevcut olan ana kitaplardır. Bu kitapla­
rın İlmî ve tarihî değerleri ile, ne derecede ve hangi nok­
talarda vesika değeri taşıdıkları, yazarlarının içinde ya­
şadıkları hayat şartlarının bilinmesine bağlı olduğun­
dan, zorunlu olarak bunların özel hayatlarıyla; yaşadık­
ları dönemlerden de bizi ilgilendireceği oranda söz edil­
miştir. Konunun önemini takdir edebilmek için, Batı
dünyasının bizden uzun zaman önce bu eserleri incele­
meye başladığını, hatta bunlardan bir bölümünü de ay­
nen yayınlamış olduklannı hatırlatmak sanırım yeterli-
dir.
tslâm tarihçileri, emek ve çabalan, ihata genişlikleri
ve eserlerinde topladıkları bilgilerin zenginliği bakımın­
dan daha sonra gelenlerin şükran ve minnetine gerçek­
ten hak kazanmışlardır. Gerçi bıraktıkları eserler bugü­
nün bilimsel anlayışına göre metodik birer tarih kitabı
sayılamazlar. Ama modern metodlara uygun olarak
tarihî araştırmalarda bulunacaklar için değerli birer ve­
sika hazinesidirler. tşte bu açıdan ele alındıklarında, es­
ki tarihlerimizin değeri çok büyüktür.
AvrupalI eleştirmenlerin tslâm tarihçilerinde kuru
bir üslûp ve eleştirisiz bir metod izlemiş olmak gibi iki
kusur bulduklannı görüyoruz. Fakat Batılı yazarlara bir
açıdan kusur olarak görünen bu şeyler, bir başka açıdan
büyük faydalar içermektedir. Batılılann, özellikle Arap­
ça yazılmış olan tarihlerin dilini soğuk ve haşin bulmala­
rı, Doğunun dili ve ruhuyla kaynaşamamalannın bir so­
nucudur. BiUndiği gibi, dilin bir gereği olarak Arapçada
cümleler kısa, canh ve serttir. Bu nedenle Homeros, La-
martine ve Emest Renan'm üslûplarıyla içli dışlı olanla­
rın Belâzuri, Taberi ve Mes'ûdî'yi az büyüleyici ve hatta
haşin bulmaları çok doğaldır. Fakat bir Voltaire'in dili
İbn Miskeveyh'ten daha çok yumuşak ve daha mı az ha­
12
şindir? Evet İslâm tarihçilerinin dilleri daha az heyecan verici, daha az liriktir. Fakat buna karşılık bu
şindir? Evet İslâm tarihçilerinin dilleri daha az heyecan
verici, daha az liriktir. Fakat buna karşılık bu üslûpta
derin bir incelik, güçlü bir açıklık ve kesinlik vardır. Bi­
limsel bir eser için de böyle bir üslûp daha uygun değil
midir? Yine de Arap diliyle yazılan tarihlerin sert
üslûbuna karşılık, Farsça ve Türkçe tarihler Batılı eleş­
tirmenleri tatmin edecek derecede renkli ve büyüleyici­
dir.
İslâm tarihçilerine yüklenen en büyük kusur, eserle­
rini yazarken eleştirel düşünceye yer vermemiş olmala-
ndır. Bu yön doğru, fakat genel değildir. İbn Miskeveyh
ve İbn Haldun gibi tarihçilerin eserlerinde gerçek bir
eleştiri eğiliminin egemen olduğu göze çarpmaktadır.
Eğer bu yazarlar bütünüyle başarılı olamamışlarsa, bu­
nun nedenini biraz da yaşadıkları çağın politik ve top­
lumsal şartlarında, kamuoyundan tam bir destek göre­
memelerinde ve son olarak da iyi bir yargıya ulaşmak
için gerekli olan bütün şartlan ve vesikaları bulamama­
larında aramak gerekir.
İbn Haldun'un Mukaddinle'si, tarih felsefesinin bu­
gün de değerini koruyan yüksek ilkelerini içermiyor mu?
Hatta el-Bîrûnî, değerli bir ilim ve tarih vesikası olan el-
Âsârul-Bâkıyye mukaddimesinde, insanları gerçeği
tahrife sürükleyen nedenleri açıklarken psikolojik bir
hata teorisinin temelini atmış değil midir? Herhalde es­
ki büyük İslâm tarihçilerinin parlak ve keskin zekâlı
müstesna birer bilgin olduklarım itiraf etmek kadirşi-
nashk gereklerindendir.
Fakat İslâm tarihçilerinin, genellikle eleştiriye çok
az önem vermiş olduklarını da itiraf etmek zorundayız.
İslâm tarihçileri, olaylarla ilgili rivayetleri birbirler^le
karşılaştırıp kritiğini yaptıktan sonra, ona göre kesin
hükümler çıkaran biren hâkim rolü oynamış debilerdir.
13
Bunlara duyduklarını, inceleyip araştırdıklarını topla­ yan ve hiçbir şekilde tahrifatta bulunmaksızın eserleri­ ne aynen geçiren birer
Bunlara duyduklarını, inceleyip araştırdıklarını topla­
yan ve hiçbir şekilde tahrifatta bulunmaksızın eserleri­
ne aynen geçiren birer haber ve bilgi kolleksiyoncusu gö­
züyle bakmak gerçeğe daha uygundur. Hedefleri, doğru­
dan doğruya gerçeği keşfetmek değil, gerçeğin keşfine
çalışacaklar için gerekli bilgi ve rivayetleri gelişi güzel
toplamaktan ibarettir. Topladıkları bilgi ve rivayetlerin
karşılaştırma ve kritiğini, sonuçta bunlardan bir hüküm
çıkarılmasını bütünüyle okuyuculara bırakmışlardır.
Öyleyse îslâm tarihçilerine birer eleştirmen gözüyle de­
ğil, rivayet ve olguların sadık birer aktarıcısı gözüyle
bakmaya mecburuz.
Fakat, bir bakıma kusur olarak görülebilen bu du­
rum, sonrakiler için daha güvenli ve daha zengin bir in­
celeme alanı bırakmış olmak gibi esaslı bir fayda sağla­
mıştır. Çünkü araştırıcılar bu sayede tarihçinin kişisel
yargılannın etkisi altında kalmaksızın doğrudan doğru­
ya rivayet ve olgularla karşılaşmaktadır ki, bu da gerçe­
ğe ulaşma imkânını artıracak bir etkendir. Eğer tarihçi­
ler eleştirel bir metod izlemiş olsalardı, doğal olarak, top­
ladıkları bilgi ve vesikalardan yalnız kendi muhakeme­
leriyle ulaştıkları sonuçlara uygun olanlan, bunları des­
tekleyenleri kitaplarına alacak, kendilerine doğru gö­
rünmeyen rivayetleri ise dışarda bırakacaklardı. Halbu­
ki îslâm tarihçileri böyle yapmamışlardır^ Aksine onlar,
tarihî rivayetler kendilerine ne şekilde ulaşmışsa öylece
kayıt ve zaptetmeyi göreV bilmişler; bunları ta'lil ve tef­
sir etmekten ne kadar kaçınmışlarsa, kişisel kanatlerine
uygun bir biçime sokmaktan da o derece sakınmışlardır.
Bundan dolayıdır ki, İslâm tarihçilerinin olaylar ve riva­
yetler kolleksiyonu niteliğinde olan eserleri, ilim ve tarih
noktasmdan eski Yunan ve Roma yazarlarının edebî ta­
rihlerinden daha değerlidir.
14
Evet, İslâm tarihçileri; genel olarak rivayetleri uz­ laştırma ve birleştirmeyle uğraşmamış, eserlerini büyü­ leyici bir biçime
Evet, İslâm tarihçileri; genel olarak rivayetleri uz­
laştırma ve birleştirmeyle uğraşmamış, eserlerini büyü­
leyici bir biçime sokma yapmacılığında bulunmamışlar­
dır. Bu eserler samimî ve bilinçli bir doğrulukla toplanıp
aktarılmış birer vakayinâmedir. Fakat bugün, bilimsel
metodlarla tarihî araştırmalarda bulunacak kimselerin
de arayacakları bu gibi kaynaklar değil midir? ..
Eserimiz, tslâm ve Türk tarihleri hakkında bilimsel
araştırmalarda bulunacak gençlere, başvurulacak ana
kitaplarla bunlann yazarlanm ve ne derecelerde güveni­
lir olabileceklerini gösterebilir ve çalışmalarında kendi­
lerine az çok rehber olursa, yazar çalışmasının manevî
mükâfatını görmüş olacaktır.
Tevfîk yalnızca Allah'tandır.
Ord. Prof. M. Şemseddin Günaltay
15
tSLÂM DÜNYASINDA TARÎH YAZARLIĞI NE ŞEKİLDE BAŞLADI îslâm dünyasında tarih yazarlığı, siyer ve megâzi ile başlamıştır.
tSLÂM DÜNYASINDA TARÎH YAZARLIĞI
NE ŞEKİLDE BAŞLADI
îslâm dünyasında tarih yazarlığı, siyer ve megâzi ile
başlamıştır. Bu alandaki faaliyet temellerinin daha
Emevîler zamanında atılmış olduğunu görüyoruz. Ger­
çekten daha o zamanlarda kutsî bir mahiyete sahip olan
Peygamberlik dönemine ait olaylar ve menkıbeler mu­
kaddes anılar halinde korunup rivayet ediliyor; bu şekil­
de mazbut kalıyorlardı. Kur'an ayetlerinin tefsiri ve
hadîslerin açıklanması, bunlann iniş ve söyleniş neden­
lerinin bilinmesini gerektirdiğinden, Peygamberlik dö­
nemi hakkında rivayet edilen menkıbe ve olayların çok
erken bir zamanda toplanıp kayıt altına almması mecbu­
riyeti doğmuş, bu şekilde ilk kez Peygamberimizin haya­
tından bahseden siyer ve megâzi kitapları meydana gel­
miştir. Kur'an-ı Kerim'de geçmiş nebilerin ibret verici
olaylanna ilişkin birçok ayetlerin bulunması iSe, zorun­
lu olarak peygamberler tarihi hakkındaki araştırmaları
doğurmuştur.
Tefsir, hadîs ve fıkıh ilimleri gelişince Peygamber
dönemi gibi, raşid halifeler döneminin de bilinmesine ge­
rek duyulmuştur. Özellikle fıkhî ve hukukî ictihadlar
başladıktan sonra; ilk halifelerin idari, askerî, siyasî ve
17
ibadî hayatlarının da incelenmesi gerekmiş, bu suretle özellikle İslâmî dönemle peygamberler tarihine ait tarih­ çilik başlamıştır.
ibadî hayatlarının da incelenmesi gerekmiş, bu suretle
özellikle İslâmî dönemle peygamberler tarihine ait tarih­
çilik başlamıştır. Bu alanlardaki çalışmalar devam eder­
ken Kuran ve hadîslerin tefsiri yolundaki gayretler de
Arap diliyle ilgili incelemeleri gerektirmiş, bu inceleme­
ler de cahiliye dönemi şiirleriyle, kabileler arasında yay­
gın olan mesellerin toplanmasıyla sonuçlanmıştır. Hal­
buki cahiliye dönemi şiirleriyle darbı mesellerin birçoğu
îslâm öncesi Arap tarihiyle ilgiliydiler. Bunların anlaşı­
labilmesi Eyyâm-ı Cahiliye adı verilen tarihî olaylann
bilinmesine bağlıydı. Çünkü cahiliye dönemi şiirlerin­
den önemli bir bölümü tarihî olaylara temas ediyordu. İş­
te bu zorunluluk da doğrudan doğruya Arap tarihinin in­
celenmesi ve zaptı yolunda bir faaliyeti başlatmıştı.
Arapları, ülkelerinin doğal durumunun bir gereği
olarak İslâm'dan önce, diğer kavimler hakkında çok az
şey biliyorlardı; bildikleri de Suriye'de Gassânîler,
Irak'ta Benî Lahm ile temas ve ilişkide bulunan Doğu Ro­
malılarla Sâsânîlerin güçlü birer hükümetleri bulundu­
ğundan ibaretti. Hâris bin Kildetu s-Sekafî ve Adiy bin
Zeyd gibi birkaç kişi dışarda bırakıbrsa, diyebihriz ki Ro­
malıların ve Iranblann geçmiş yaşantıları hakkında hiç­
kimse bir şey bilmiyordu. Fakat İslâmî dönemde meyda­
na gelen olağanüstü fetihler, Arapları o zamana kadar
kendileri için meçhul kalan birçok kavimlerle karşıkar-
şıya getirdiğinden, pek tabii olarak tarihin alanı giderek
genişlemiştir. Iranhlar ve İbranîlerin destanlan, efsane­
leri Arapçaya çevrilmiş ve bunlara az çok tarihî bir nite­
lik verilmiştir.
Hicrî dördüncü yüzyıl tarihçilerinden Mes'ûdî’nin
Mürûcü'z-Zeheb adlı tarihinin girişinde, kendisinden
önce tarih yazan seksen kadar tarihçiden söz etmesi,
tarihî incelemelerin çok az bir zaman içinde ne kadar ge­
18
lişmiş olduğunu göstemektedir. Sayılan bu sebeplerden dolayı ilk önce siyer ve megâzi türünde başlayan tarihî fikir
lişmiş olduğunu göstemektedir.
Sayılan bu sebeplerden dolayı ilk önce siyer ve
megâzi türünde başlayan tarihî fikir hareketlerine bir de
tabakât faaliyeti eklenmiştir. Bugün biyografiler
(terâcim-i ahvâl) dediğimiz Tabakât konusundaki çalış­
ına, özellikle Peygamberimizin hadîslerinin senetlerini
inceleme mecburiyetiyle başlamıştır: Nakledilen bir
hadîsin sıhhat ve kıymeti hakkında bir görüşe varabil­
mek için ravîlerin biyografilerini ve diğer özelliklerini in-
C (!d en inceye araştırıp incelemek gerekmiş ve bu şekilde
ilk olarak Tabakâtü'l-Muhaddisîm denilen eserler
meydana getirilmiştir. Daha sonra tefsir, fıkıh, kelâm,
edebiyat, dil
...
bilginlerinin biyografilerini toplayan
Tabakâtü'l-Müfessirîn, Tabakâtü'l-Fukaha, Tabakâtü'l-
Mütekellimîn, Tabakâtu ş-Şuarâ, Tabakâtü'l-Lügaviy-
yûn
...
adlanyla birtakım eserler yazılmıştır.
Keşfü'z-Zünûn'dan anlaşıldığına göre megâzî ve si­
yere dair ilk eser Urve bin el-Zübeyr tarafindan yazılmış­
tır. Hicrî birinci yüzyılın sonlanna doğru H.93 (M. 711)
jnlında vefat eden bu zatı, Hicrî ikinci jrüzyılın başların­
da H. 114 (M. 732) yıhnda vefat eden Vehb bin Münebbih
izlemiştir. Bunlardan sonra da Hicri 141 (M. 758) yılında
vefat eden Musa bin Ukbe bin Ebî Ayyâş ve Muhammed
bin tshak ile Ebû Abdullah Muhammed bin Âid el-
Kureşî, Muhammed bin Müslim Zührî ve Hicrî 191 (M.
806) yılında ölen Ebû Muhammed Yahya bin Saîd bin
Ebân el-Emevî birer siyer ve megâzi kitabı yazmışlardır.
Musa bin Ukbe bin Ebi1-Ayy«.ş'm eserini. Benî Ümeyye
(Emeviler) hanedanı yönetiminin sonlarında yazdığı an­
laşılmaktadır. Medine'de Zübeyr ailesinin azatlıların­
dan olan İbn Ebi Ayyâş, tarihte Îmamü'l-Meğâzi adını
almış ve eseri daha sonra Kadı îbn Şuhbe tarafindan top­
lanmıştır. Fakat bu dönemin siyer ve megâzi konusunda
19
en önemli şahsiyeti Ebu Abdullah Muhammed bin îs- hak'tır. Gerçi İbn îshak'ın ilk örneği oluşturan ve
en önemli şahsiyeti Ebu Abdullah Muhammed bin îs-
hak'tır. Gerçi İbn îshak'ın ilk örneği oluşturan ve çok
önemli olan eseri olayların girdabı arasında kaybolmuş­
tur/*^ fakat Muhammed bin Hişâm bu kitabın önemli bir
kısmını Sîretü'n-Nebi adlı eserine almış olduğundan,
bu sayede daha sonrakilerin ondan faydalanmaları
mümkün olabilmiştir/^^ İbn tshak önceleri Medine'de
.Fakat basımlarının davranışı daha sonra
kendisini Irak'a göçe zorladıgmdan ünlü eserini orada
yazmıştır.
tşte, özel bir mahiyette olmak üzere tslam dünyasın­
da tarihe dair yazılan en eski eserler bunlardır. Fakat
üzülerek söylemek gerekir ki, bu eserlerin hepsi kaybol­
muş, yalnız Muhammed îbn tshak'm siyerinden alınan
Sîretü tbn Hişâm^**^ zamanımıza kadar gelebilmiştir,
îbn Hişam'ın eseri ilk kez Wüstenfeld tarafından yayın­
lanmış, Weil’in çabasıyla da Almancaya çevrilmişti. Da­
ha sonra Mısır'da da basılıp yayınlanmıştır. Sözü edilen
kitaplar içinde en güvenilir ve en değerli olanının Musa
bin Ukbe bin Ebi Ayyâş'ın eseri olduğu iddia edilmekte-
dir.^*>
En eski siyer ve megâzi kitaplarından çoğunun kay­
bolmasına rağmen, Hz. Peygamber dönemiyle ilgili tarih
için elimizde çok değerli kaynak ve belgeler vardır. Bun­
ların en önemlisi Kur'an-ı Kerim ile, sahih hadîsleri içine
alan Kütûb-i Sitte'dir. En eski tefsirlerle Sahîh-i
Buhâri ve Sahîh-i Müslim ve bunların şerhleri Hz. Mu­
hammed (s)'in hayatı için en feyizli birer inceleme kayna­
ğı teşkil ederler. Bunlardan sonra da tbn Hişam, Vâkidî
ve tim Burhâneddin'in eserleri incelemeye ve kaynak ol­
maya değer eserlerdir.
Abbâsiler'in iktidar mevkiine yükselmelerinden
sonra başlayan tercüme dönemi, doğal olarak düşünce
20
hareketi açısından büyük bir devrim başlatmış ve bu devrimden tarih de etkilenmiştir. Mes’udınin eserleriyle ondan önceki
hareketi açısından büyük bir devrim başlatmış ve bu
devrimden tarih de etkilenmiştir. Mes’udınin eserleriyle
ondan önceki tarihçilerin eserleri karşılaştırıldığı za­
man bu etki açık bir biçimde hissedilmektedir.
Ibn Mukaffa, Zâdeveyh bin Şâheveyh Isfehanî, Mu-
hammed bin Cehm el-Bermekî, Muhammed bin Behrâm
bin Mityâr Isfehanî, Ömer bin el-Ferhân gibi mütercim­
lerin Farsçadan; Minkeh, Ibn Dihn, Kenküh el-Hindi,
Sanachel ve Bakher'in Sanskritçeden; Bahtişû#, Cercîs,
Serapyıofı, Mahzûeh, Hımeyn aileleri üyeleriyle, sayıla­
rı yüzleri bulan diğer mütercimlerin Süryanice ve Yu-
nanca'dan tercüme ettikleri kitaplar, bu devrimde çok
önemli birer amil olmuşlardır. Tercüme döneminde eski
İran'ın tarih ve destanlarına ait birçok şeyler Arapçaya
nakledilmiştir. Fakat İskenderiye ve eski Yunan’ın ilim
ve felsefesine ait eserleri hemen bütünüyle Arapçaya ak­
tarıldığı halde, Mısır ve Yunan mitolojisi ile tarihlerine
ilişkin hiçbir şeyin çevrilmemiş olması dikkat çekicidir.
İslâmî dönemde yazılan eski eserlerde, eski İran tarihim­
den ayrıntılı olarak bahsedilmiş ve hatta bütün efsane­
ler aktarılmıştır. Buna rağmen aynı eserlerde Yunan, „
Roma, Mısır ve Fenikeliler hakkında hiçbir şey bulım-
mamaktadır. Gariptir ki Abbasîler, üzerinde saltanat
tahtlarını kurdukları Mezopotamya'nm tarihini bile me­
rak etmemiş, Akadlar, Sümerler, Elamlar, Keldanîler ve
hatta Asurlular hakkında İlmî hiçbir çalışmada bulun­
mamışlardır.
Halbuki, Saîd Kajryumî'nin Esfâr-ı Tevrat'ı
İbranîceden, Huneyn bin îshak'ın ise Yunancadan Arap­
çaya çevirmeleri, Amr bin Saîd'in teşvikiyle de patrik
Yahya (Jean) tarafından İncillerin Arapçaya aktarılma­
sı, İslâm tarihçileri üzerinde çok derin etkiler bırakmış,
bu dönemden itibaren yazılan tarihler, bütünüyle Tev-
21
Tat’ın nüiuzu altında ve onun çizdiği kadro içinde kalmış­ tır. Tevrat ve İncillerin etkileri ne yazık
Tat’ın nüiuzu altında ve onun çizdiği kadro içinde kalmış­
tır. Tevrat ve İncillerin etkileri ne yazık ki yalnızca tarih
üzerinde kalmamış, en tanınmış müfessirler bile kendi­
lerini bu etkilerden kurtaramayarak eserlerini, bir bilgi
hâzinesi olarak kabul ettikleri Tevrat'ın içeriğiyle dol­
durmuşlardır.
DİPNOTLAR:
(*) Muhammed Hamidullah, bu önemli eserin büyükTjir bölü­
münü, yorucu bir çalışmayla yazmalardan derleyerek yeni­
den gün ışığına çıkardı. Sezai Özel tarafından Türkçe'ye
çevrilen bu derleme Siyer adıyla Akabe Yayınlarınca
1988'de yayımlandı (R.).
(1) Ibn Ishak, Medine'de oturuyordu. Fakat burada karşı karşı­
ya kaldığı düşmanlık kendisini İskenderiye'ye çekilmek zo­
runda bıraktı. Ibn Ishak burada da çok kalmadı. Önce
Kûfe'ye, sonra Rey'e ve daha sonra IBre'ye gitti. Irak'ta do­
laştığı sıralarda Abbasî halîfesi Mansur ile görüştü. Man-
sur kendisini, yeni kurduğu Bağdat şehrine davet ederek
topladığı Hz. Peygamber dönemine ait bilgi ve vesikaları bir
kitap haline getirmesini teklif etti. Ibn Ishak, Halife Man-
sur'un isteği üzerine meşhur eserini yazarak kendisine sun­
du. Ibn Ishak H. 151 (M. 768) yıhnda Bt^dat'ta vefat etmiş­
tir.
(**) Siret-i Ibn Hişam, ç. Haşan Ege, Kahraman Yayınlan, İs­
tanbul, 1985, 4 dit.
(2)Keşfû*z-Zûnûn, c. II, s. 294.
22
TARİHÎ KAYNAKLAR İslâm Tarihi ile İslâmî döneme ait Türk Tarihi için kaynak olacak eserler pek çok
TARİHÎ KAYNAKLAR
İslâm Tarihi ile İslâmî döneme ait Türk Tarihi için
kaynak olacak eserler pek çok ve çeşitlidir. Bu eserleri
konulan bakımından başlıca dört sınıfa ayırabiliriz:
1- Genel tarihler
2- Özel tarihler
3- Tabakât ve biyografilere ait kitaplar
4- Mesleklerle ilgili kitaplar
Genel tarihler, o dönemlerdeki anlayışa göre
Adem’in yaradılışından başlayarak yine o çağın bilgi dai­
resi oranında sayılı kavimlerden bahseden, fakat daha
çok müslüman kavim ve hükümetleri inceleme dairesine
alem eserlerdir. İbn Vazıh, Muhammed bin Cerir, İbnu'l-
Esîr ve Mes’ûdî'nin eserleri bu niteliktedir.
Özel tarihler ise, ya bir dönemin, ya bir hükümdarın
veya bir sülâlenin, veyahut bir ülkenin veya bir bölgenin
tarihinden bahseden kitaplardır. Bir döneme ait olarak
zamanımıza kadar ulaşabilen en eski eserler, Hicrî 207
(M. 822) yıhnda ölen Vâkidî'nin Fütûhu'ş-Şam'ı ile 279
(M. 892) yılında ölen Belâzurî'nin Fûtûhul-Bül-
dân'ıdır. Ülkieler tarihiyle ilgili eserler arasında İbn
Asâkir'in seksen ciltten oluşan Tarîh-i Dımeşk'i ile
Hatîb Bagdâdî'nin Tarîh-i Bagdâd adlı eseri zikre şa­
yandır.
23
Tabakât ve biyografilerle ilgili kitaplara gelince, bu konuda yazılan eserlerin en eskisi Hicrî 230 (M. 844)
Tabakât ve biyografilerle ilgili kitaplara gelince, bu
konuda yazılan eserlerin en eskisi Hicrî 230 (M. 844) yı­
lında ölen Muhammed tbn Saad'in Tabakâtü's-
Sahâbe'si ile, 276 (M. 889) yılında ölen İbn Kuteybe'nin
Tabakâtü'ş-Şuarâ'sıdır. Bunlardan ilki Almanya'da,
İkincisi de Leiden’de basılmıştır. Biyografilerle ilgili ki­
taplardan, ileride söz edeceğimiz Vefeyâtül-A'yân,
Fevâtü'l-Vefeyât ve el-Vâfi fi’l-Vefeyât adlı kitaplar­
la, Ibn Nedim’in Fihrist’i, tbn Rıftî’nin Terâcimü'l-
Hükemâ'sı, îbn Ebi Usaybia'nın Uyûnu'l-Enbâ’ fî
Tabakâtil-Etıbbâ'sı, Ebu'l-Kâsım Sâid bin Ahmed'in
Tabakâtül-Umem'i çok önemli kaynaklardır.
Tarihî incelemeleri kolaylaştıracak mesleklere ait
kitaplar da, bu noktadan çok büyük bir öneme sahiptir.
Bu tür kitapların en eskisi Ebu Zeyd Belhî tarafından
Hicrî dördüncü yüzyılın başlarında yazılan Suveru'l-
Ekâlîm ile Ebu tshak Istahrî'nin yazdığı Mesâlikul-
Memâlik adlı eserleridir.
Bu kadro dışında İslâmî dönemlerdeki dinler v r mez­
heplere, politika ve yönetim işlerine, edebî ve toplumsal
hayata ilişkin, tarihî araştırmalar için kaynak olacak
birçok kitaplar yazılmıştır. Dinler ve mezhepler hakkın­
da, Hicrî 429 (M. 1037) yılında
ölen Ebu Mansur
Abdulkâhir bin Tâhirü'l-Bagdâdi ile Ebu'l-Muzaffer
Tâhir bin Muhammedu 1-îsfehânî’nin Milel ve Nihâl'le-
riyle, 403 (M. 1012) tarihinde ölen Kadı Ebubekir Mu­
hammed bin et-Tayyibu 1-Bakıllânî'nin eseri, 456'da
(1153) ölen Muhammed bin Abdulkerim eş-Şehrista-
ni'nin Kitâbu'l-Milel ve'n-Nihâl'i en önemli ve en eski
yazılanları teşkil ederler. Politika, yönetim, edebî ve top­
lumsal hayat hakkmdaki araştırmalar için de İmam Ebu
Yusuf un Eitâbul-Harâc'ı, Mâverdî'nin Ahkâmu's-
Sultâniye'si, Nizâmü'l-Mülk'ün Siyâsetnâme'si, Me­
24
lik Saîd’in el-lkdü.l>Ferîd'i, tbşîhî'nin el Mustad- raf/*\ Ebu'l-Ferec el-Isfehânî’nin Kitâbul-Egânî'si, tbn Abd Rabbih'in el-Ikdû’l-Ferîd'i, Âmilî'nin Keş-
lik Saîd’in el-lkdü.l>Ferîd'i, tbşîhî'nin el Mustad-
raf/*\ Ebu'l-Ferec el-Isfehânî’nin Kitâbul-Egânî'si,
tbn Abd Rabbih'in el-Ikdû’l-Ferîd'i, Âmilî'nin Keş-
kûl'ü, Teâlibî'nin Letaifül-M aârif i, Mâverdî'nin Ede-
bü'd-Dünyâ ve'd-Dîn'i, Câhız'm el-Beyân ve't-Teb-
yîn'i ile el-Felâke ve'l-Meflûkîn zengin birer kaynak
olabilirler.
Şimdi en eskilerden başlamak üzere, tarihî araştır­
malar için kaynak olabilecek ana kitaplarla yazarların­
dan söz edelim:
DİPNOTLAfi:
(*) tbşihi'nin bu es«ri Seyyid Muhammed Esad tarafindan çev­
rilerek iki cilt halinde yayınlandı (1271/1854). (R.).
26
EBU ABDULLAH MUHAMMED BİN ÖMER EL-VÂKÎDÎ Kitâbül-Meğâzî İslâm'ın Hristiyan dünyasına karşı kazandığı ilk şanslı zaferleri, vakur
EBU ABDULLAH MUHAMMED
BİN ÖMER EL-VÂKÎDÎ
Kitâbül-Meğâzî
İslâm'ın Hristiyan dünyasına karşı kazandığı ilk
şanslı zaferleri, vakur fakat ateşli bir dille tasvir eden
Vâkîdî, eseri zamanımıza kadar ulaşan birinci dönem ta­
rihçilerinin en tanınmış bir simasıdır. Suriye, Irak, Mısır
ve Afrika fetihlerini heyecanlı bir dille tasvir eden
Vâkidî; bu dönem mücahitlerinin idealleri uğrunda ne
bü}Tük fedakârlıklar, ne kadar oleığemüstû kahramanlık­
lar gösterdiklerini anlatırken, özellikle gelecek İslâm
kahramanlarında ideal için derin ve bitimsiz bir aşk
uyandırma amacım gütmüş, eserlerini olağanüstü ve he­
yecan verici menkıbelerle doldurmuştur.
Vâkidî, Hicrî 130 (M. 747) yılında Medine-i Münev­
vere’de doğmuş, gençliğinde buğday ticaretiyle uğraş­
mıştı. Fakat kendisi ruhen tüccar değil bir ilim adamı,
bir tarihçiydi. Fazla olarak da, asil ve cömert bir yaradılı­
şa sahipti. Kazandığından daha fazlasını dağıtır, hatta
kendisine başvuranları umutsuz bir şekilde geri çevir­
memek için sermayesinden verirdi. Doğal olarak ticaret
işlerinde başarılı olamadı. Sermayesini de tüketerek bir
pula muhtaç kaldı.^^^ Perişan bir durumda Medine'den
26
Bağdat'a göç etti. Bu sırada Bağdad, Abbasîlerin mağ­ rur, fakat tedbirli veziri Yahya el-Bermekî’nin idare ve
Bağdat'a göç etti. Bu sırada Bağdad, Abbasîlerin mağ­
rur, fakat tedbirli veziri Yahya el-Bermekî’nin idare ve
dirayetini, cömertlik ve adaletini terennüm ediyordu.
Değerbilir Yahya, Vâkidî’nin erdemini ve zekâsmı takdir
etmekte gecikmedi. Kendisini zengin edecek derecede ih­
sana boğdu. Fazla olarak da, hilâfet merkezi olan Bağ­
dat'ın batı mahalleleri kadılığına tayin etti. Halife
Me'mun dönemine kadar bu görevde kaldı. Daha sonra
Me'mun kendisini aynı görevle Bağdat’ın Rusâfe adı ve­
rilen doğu kısmı kadılığına atadı. Nezih bir memuriyet
hayatı geçiren Vâkidî, Hicri 207 (M. 28 Nisan 823) yıbn-
da Rusâfe'de sonsuzluk yurduna göçtü.
Vâkidî, büyük müctehidlerden Malik bin Enes ve
Sevrî gibi ünlü kişilerden ders almış, bilgisinin genişliği
ve zekâsının keskinliği ile, erdemli kişileri seçmesini ve
takdir etmesini çok iyi bilen Me'mun'un dikkatini çek­
miş, büyük ihsanlannı görmüştü. Vâkidî'nin Fütûhü'ş-
Şam'dan başka, Hz. Peygamber'in irtihalini izleyen yıl­
larda Arapların dinden dönüşüyle, Tuleyha bin Huveylid
ve Müseylemetul-Kezzâb gibi peygamberlik taslayıcıla-
nnın ortaya çıkarak ayaklanmalarıyla ilgili olarak
Kitâbü'r-Ridde adıyla ayrıca bir kitap daha yazdığı ri­
vayet edilir. Vâkidî vefat ettiği zaman, eserlerinden an­
cak dört nüshası mevcuttu. Bunlardan biri kâtibi Ebu
Abdullah bin Saad'm elinde bulunuyordu. Hicrî 230 (M.
844) yılmda vefat eden İbn Saad,^*^ kendisindeki nüshayı
istinsah ettirerek çoğaltmış ve yaygınlaşmasını sağla­
mıştır. Vâkidînin önce Avrupa'da^*^ ve sonra Mısır’da ba­
sılmış olan eseri, özellikle Suriye ve Mısır fütuhatı hak­
kında en eski bir vesikadır. Zaten eserin önemi de özel­
likle buradan gelmektedir.
27
DİPNOTLAR: (1) Vâlddî, servetini yitirdikten sonra acınacak bir duruma düş­ müş, çok zor günler geçirmeye başlamıştı.
DİPNOTLAR:
(1) Vâlddî, servetini yitirdikten sonra acınacak bir duruma düş­
müş, çok zor günler geçirmeye başlamıştı. Mes'ûdî, tarihçi­
nin dilinden şöyle bir menkıbe anlatmaktadır: "îki samimi
dostum vardı. Bunlardan biri Benî Hâşim'e mensuptu. Bu
dostlarla aramızdaki sevgi o kadar içtendi ki, bizi görenler,
ayn bedenlere girmiş tek bir ruh sanırlardı. Zor zamanla-
nmdaydı ki. Ramazan Bayramı gelip çattı. Halbuki cebim­
de bir para bile yoktu. Karım dedi ki; "Biz sefalet ve yokluğa
dayanabiliriz. Fakat zavalb çocuklarımızın sefaleti kalbimi
parçalıyor. Yann bayram olunca komşu çocukları güzel ve
yeni elbiseler giyecelder; oysa bizimkilerin yırtık ve yamalı
giysilerinden başka bir şeyleri olmadığından onlan görüp
mahzun olacaklar. Çocukları sevindirecek kadar da olsa
yardım isteyecek bir dostun yok mu?" Bunun üzerine Benî
Hâşim'den olan dostuma bir mektup yazarak durumu an­
lattım, yardımım istedim. Dostum bana derhal, ağzı mü­
hürlü bir kese gönderdi ve içinde bin dirhem olduğunu bil­
dirdi. Fakat henüz keseyi açmamıştım ki, ikinci dostumdan
bir mektup geldi. O da benden para yardımı istiyordu. Ben
de keseyi açmadan kendisine gönderdim. Kanmın yamna
çıkmaya cesaretim kalmadığından gece camiye gittim. Ge­
ceyi orada geçirdim, ancak ertesi gün eve gittim. Fakat ka-
nm, bu davramşımdan dolayı beni kınamadı, aksine takdir
etti. Bu sırada kapı çahndı ve Benî Hâşim'den olan dostum,
elinde aym kese olduğu halde içeri girdi. Kese tıpkı bana
geldiği gibi mühürlü olarak duruyordu. Dostum dedi ki:
"Sana gönderdiğim keseyi ne yaptığım bana açıkça söyler
misin?" Ben de macerayı olduğu gibi anlattım. Bunun üzeri­
ne dedi İd: "Mektubunu aldığım zaman bende, size gönder­
diğim keseden başka on para yoktu. Bunu sana gönderince
ben de diğer dostuma yazarak ondan para istedim. O da ba­
na, üzerindeki mührüm halâ duran kendi kesemi gönderdi."
Dostumun bu açıklamaları üzerine, kesenin içinde bulunan
parayı üçe bölerek o üç dost aramızda paylaştık. Fakat bu
paylaşmadan önce Benî Hâşim'den olan dostum kanma ve­
rilmek üzere yüz lira ayırdı."
(2) Ibn Saad da Peygamberimizin hayatı ile ashab ve tabiinden
28
bahseden Kitâbu Tabakâtü's-Sahâbe adıyla on dldi aş­ kın bir eser yazmıştır. Çeşitli kütüphanelerde dağınık bir halde
bahseden Kitâbu Tabakâtü's-Sahâbe adıyla on dldi aş­
kın bir eser yazmıştır. Çeşitli kütüphanelerde dağınık bir
halde bulunan bu önemli eseri Almanlar toplayıp yayınla­
maya teşebbüs etmişlerdir. [Batı'dald en önemli basımı,
Sachau tarafindan sekiz dldi metin, üçü indeks olmak üze­
re onbir dit halinde gerçekleştirilmesidir. Hollanda, 1904.
R.] Kitap, tabakâta ilişlün en eski bir eser olması bakımın­
dan doğal olarak çok değeriidir. Vâkidî ile tbn Saad, bu eser­
lerini meydana getirirken Hicrî 223 (M. 837) yılında vefat
eden Muhammed bin Abdülkerim el-Ezrakî de, cahiliye dö­
neminde Araplar arasında yaygın olan menakıb ve rivayet­
lere dayanarak Mekke'nin bir tarihini yazmış, bu konuda
Benî Gassân'a mensup olan büyük babası Ebul-Velîd el-Ez-
rak'm toplamış olduğu notlardan büyük ölçüde yararlan­
mıştır. Ezrakî'nin eseri, yazılan ilk Mekke tarihidir.[Ezra-
ki, Mekke Tarihi, Çagn Yayınlan, İstanbul. R.] Kendisin­
den sonra Ebu Abdullah bin İshak bin Abbas el-Meliki el-
Fâkihi, Hicrî 275 (M. 888) yıllarına doğru Mekke tarihi hak­
kında ikinci bir eser yazmıştır. Bu iki kitap Wüstenfeld ta­
rafından Avrupa’da yayınlanmıştır. Bu son iki eser, çeşitli
şehirlerin tarihini yazmak gibi bir çığır açmıştı. Ibn
Zübâle'nin Ahbârü'l-Medîne'si, Ömer bin Şâbbe’nin Bas­
ra ve Küfe tarihleri. Eşlem bin Sehl'in Vâsıt tarihi, Ebu
Urûb el el-Harranî’nin Harran tarihi, Ahmed bin Seyyâr'ın
Merv tarihi, Ibn Münde'nin Isfehan tarihi, Muhammed el-
Buhârî'nin Buhârâ tarihi, Abdurrahman el-Idrisî'hin
Asterâbâd ve Semerkand tarihleri bu akımın ürünleridir.
Pakat üzelerek söylemeliyiz ki, bu eserler tslâm alemini al­
tüst eden olaylar sırasında yok olmuştur. Bu nitelikteki
eserlerden yalmz Horasan’ın esld bir hanedânına menâup
olan Ebu’l-FazI ahmed bin Ebu Tâhir Tayfûr'un muazzam
Bağdad Tarihi’nin altı cildi British Museum’du bulun­
maktadır.
(*) Daha sonra yeni bir yayım Marsden Jones tarafindan ger­
çekleştirildi. Kitab el-Megazi, Londra, 1966, 3. cilt. (R.)
29
EBITL-MÜNZİR HtŞAM BÎN EL-EELBÎ Arapların soyları ile îslâm'dan önceki dinî ve top­ lumsal hayatları bakımından bizi
EBITL-MÜNZİR HtŞAM BÎN EL-EELBÎ
Arapların soyları ile îslâm'dan önceki dinî ve top­
lumsal hayatları bakımından bizi en fazla aydınlatan
îbn el-Kelbî, bir asker oğludur. Babası, Emevîler'in
amansız diktatörü Haccac'a karşı ayaklanan kahraman
îbn el'Eş’as'ın yanında bulunmuş, ünlü Deyr el-Cemâ-
cim savaşına katılmıştı. îbn el-Eş'as’m feci sonu üzerine
askerlik hayatından çekilerek Kur'an tefsiri hakkında
incelemelere dalmıştı. Bu sırada büyük bir özenle eski
Arapların soyları ve tarihiyle ilgili değerli birçok notlar
toplamıştı. Hicrî 146 (M. 763) yılında vefat edince, oğlu
îbn el-Kelbî, babasının toplamış olduğu bu notlan esas
alarak Arap soylarına dair büyük bir eserle, cahiliye
Araplannın putları hakkında önemli bir kitap^*' yazdı.
Bu iki eserden birincisinin bazı bölümleri Paris ve Escu-
rial kütüphanelerinde bulunmaktadır. İkincisinin de
birçok yeri Yakût Hamevî tarafından özetlenerek
Mu'cemül-Büldân’ına alınmıştır.
îbn el-Kelbî'nin cahiliye döneminin din ve putlarını
tasvir eden ikinci eseri, zamanın aşın mutaassıplannca
hoş görülmemiş, birçok eleştirilere uğramıştı. Hatta eski
putperestlik dönemlerinin anılanna karşı derin bir nef­
30
ret besleyenler, bu anıların diriltilmesini, İslâmî hayatın saflığını bozmaya yönelik bir girişim olarak görmüş, tbn el-Kelbî
ret besleyenler, bu anıların diriltilmesini, İslâmî hayatın
saflığını bozmaya yönelik bir girişim olarak görmüş, tbn
el-Kelbî aleyhine feveran etmişlerdi. İbn el-Kelbî'nin bu
eserinden çok şeyler alan Yâkûtî, bu haksız suçlamalara
karşı yazan savunmaktadır. Bu gün de tarih, cahiliye dö­
nemi hayatı ve dini hakkındaki aydınlatıcı bilgilerinden
dolayı Ibn el-Kelbî'ye minnet duymaktadır. Hafızası çok
güçlü olan İbn el-Kelbî, Küfe'de doğmuştu. Daha sonra
Bağdad'a gitti ve Hicrî 204 (M. 819) yılında vefat etti.
Eski tarihçiler arasında Ebu Abdullah ez-Zübeyr'e
de bir yer vermek gerekir. Birçok tarihçi tarafihdan hali­
feler arasında sayılan Abdullah bin Zübeyr’in torunla-
nndan olan bu zat Medine'de yaşıyordu. Daha gençliğin­
de hadîs, tarih ve soylar hakkındaki geniş bilgisiyle ün
kazanmıştı. Hz. Ali'nin torunlanyla aralarında çıkan so­
ğukluk üzerine Bağdad'a gitmek zorunda kaldı. Fakat
Abbasî sarayında umduğu korunmayı bulamadı. Aksine
Hz. Ali'nin soyundan gelenlerin tarafını tutmakla suç­
landı. Bunun üzerine tekrar Hicaz’a dönmek zorunda
kaldı. Burada Mekke kadılığına atandı. Hicrî 257 (M.
870) yılında, çok ihtiyar bir yaştayken evinin damından
düşerek öldü. Ebu Abdullah'ın, Kureyş kabilesinin soy
ve kollan hakkında yazdığı eser bugün Bodlein Kütüp­
hanesinde bulunmaktadır. Halife Mütevekkil'in oğlu el-
MuvafFak adına yazdığı el-Muvaffakıyyât adındaki
ikinci tarihî eserinin de sadece son üç bölümü Goettin-
gue'de korunmaktadır.
DİPNOTLAR;
(*) Kitabul-Esnam (Putlar Kitabı), çeviren Beyza DUşüngen,
ilahiyat Fakültesi Yayınlan, Ankara, 1969. (R.)
31
AHMED BİN YAHYÂ EL-BELÂZURÎ Fütûhul-Büldân tran'h bir soydan gelen Belâzurî, halife Mütevekkil ve Müstaîn dönemlerinde Bağdad
AHMED BİN YAHYÂ EL-BELÂZURÎ
Fütûhul-Büldân
tran'h bir soydan gelen Belâzurî, halife Mütevekkil
ve Müstaîn dönemlerinde Bağdad sarayanm müdavim-
lerindendi. Halife el-Mu’tezz, kendisini oğlu Abdullah'ın
eğitimiyle görevlendirdiği için Abbasîlere bağlılığı daha
fazla güçlenmişti. Belâzurî Bağdat sarayına devam eder­
ken Hicrî birinci jrüzyılda gerçekten olağanüstü İslâm
fütühatıyla ilgili olarak ütilü Fütûhul-Büldân^*^ adlı
eserini yazmıştır. Bu eseri yazarken dayandığı belgele­
rin doğruluğunu sağlamak için çok uğraşan Belâzurî,
kendisinden önce yazılan eserleri incelemiş, ağızdan
duyduğu rivayetlerin birbirleriyle ve bu eserlerle karşı­
laştırılması konularında büyük bir özen göstermiştir. İş­
te Fütûhu'I-Büldân'ın üstün değerde bir vesika sayıl­
masının nedeni budur. Belâzurî'nin başvurduğu kay­
naklardan en önemlisi Ebu'l-Hasan Ali el-Medâyinî'nin
Kitâbu’l-Megâzî'si ile Târîhul-Hulefâ'sıdır.<ı> Bu
eserler aynı zamanda, Belâzurî gibi tbn Cerîr (TabeTİ)'in
de kaynaklandır.
Belâzurî, Ensâbul-Eşrâf adıyla tarihle ilgili diğer
bir kitap daha yazmıştır. Fakat bu eserin ancak iki cildi
32
zamanımıza ulaşabilmiştir. Belâzuri'nin sonu çok feci olmuştur. Hafızasını güç­ lendirmeye büyük önem veren Belâzurî, bir adamın
zamanımıza ulaşabilmiştir.
Belâzuri'nin sonu çok feci olmuştur. Hafızasını güç­
lendirmeye büyük önem veren Belâzurî, bir adamın tav­
siyeleriyle, hafızasını güçlendirmek için "belâzur" deni­
len bir tür Hindistan cevizinden fazla miktarda yemiş ve
bunun etkisiyle hafızası güçleneceğine, aksine aklî gücü
sarsılmıştır. Koca tarihçi bu zihnî sarsıntı sonucunda de-
lirdi.^**^ Kendisini zorunlu olarak tımarhaneye soktular
ve hayatının son yapraklarını burada kapadı (H. 284/M.
897). Fütûhu'l-Büldân Avrupa'da ve Mısır'da basılmış­
tır.
DİPNOTLAR:
(*) Fütuhu'l-Büldân Türkçeye iki kez çevrildi. 1- Zakir Kadiri
Ugan, Maarif Vekaleti, 2 cilt, İstanbul 1955-1956. 2- Prof.
Dr. Mustafa Fayda, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınlan,
Ankara, 1987. (R.)
(1) Büyük bir İlmî değeri olduğu anlaşılan Medâyinî, H. 136 / M.
753 yılında, adının da gösterdiği üzere Sâsânîler'in başken­
ti olan Medâyin (Ctesiphon) de doğmuş, M. 830 veya 845 yı­
lında ölmüştür. Fihrist yazan Ibn el-Nedîm, bu zatın yaz­
dığı eserlerin adlanın kaydetmektedir. Bunlardan anlaşıl­
dığına göre Medâyinî, meşhur kadınlar ve bunlann bayat-
lanyla ilgili birçok kitaplar yazmıştkır.
(**) Bu şekilde öldüğü için kendisine Belâzuri lakabıran veril­
miş olduğu söylenir. Fakat bunun yalmzca, bu lakabı açık­
lamak için uydurulan bir hikâye olduğu ihtimali daha güç-
lüdür(Y.K)
33
EBU CATER MUHAMMED BÎN CERÎRTABERÎ Târîhü'l-Umem vel-Mülûk Hicrî üçüncü jrüzyılın en seçkin simalarından olan Ebu Cafer
EBU CATER MUHAMMED BÎN
CERÎRTABERÎ
Târîhü'l-Umem vel-Mülûk
Hicrî üçüncü jrüzyılın en seçkin simalarından olan
Ebu Cafer Muhammed, Hicrî 224 (M. 839) yılında Tabe-
ristan'ın Amul şehrinde, şöhreti kendisiyle başlayan or­
ta halli bir ailenin Herat ırmağı kenarındaki evinde doğ­
muştur/^^ İbn Cerîr'in doğum zamanı, geçmişinin par­
laklığına muazzam kalıntılarının tanık olduğu Amul un
en mamur bir dönemine rastlar. Geleceğin ölümsüz bir
şöhretine aday olan îbn Cerîr, henüz sinesinde
Nüşirevân döneminin medeniyet izlerini taşıyan
Amul'ün terkedilmiş ve ıssız ateşgedelerini delici ibret
bakışlarıyla seyrederek büyümüş, kendisinde tarihçilik
hevesi de bu unutulmuş, fakat uzun ve debdebe dolu haş­
metli bir mazi geçirmiş olan madeblerin telkinleriyle
uyanmıştır. Yaşadığı jrüzyıhn savaş olaylan, tanığı oldu­
ğu olayların etkileri ise daha çocukken uyanan bu eğilimi
geliştirmiştir.
İbn Cerîr'in çocukluk çağ\, Tâhir Zû'l-Yeminejm ta­
rafından 207 (M. 822) yıhnda Horasan'da kurulan Benî
Tâhir sülâlesinin adaletli yönetimleri altında geçmiş;
34
genç dâhi, Âmul'ün en tanınmış bilginlerinden feyz ve ilim almıştır. Daha sonra öğrenimini tamamlamak ve bilgisini
genç dâhi, Âmul'ün en tanınmış bilginlerinden feyz ve
ilim almıştır. Daha sonra öğrenimini tamamlamak ve
bilgisini genişletmek için Suriye ve Mısır taraflarına se­
yahat etmiş, irfanlarıyla ün kazanmış birçok büyüğün
derslerinde bulunmuştur. Sem'ânî bunlardan on kadar
zatın adını vermektedir, işte bu uzun ve sürekli çaba sa­
yesindedir ki, sonsuza kadar sürecek yaygın bir ün ka­
zanmıştır.^^’
Sem anî, kendisinden söz ederken şu satırları yazı­
yor: "İbn Cerîr gerçek bir uzmandı. Çağdaşlarından hiç­
birinin ulaşamadığı derecede geniş V)ir ilme sahipti.
Kur'an'ı ezbere biliyordu. Kıraat ve tefsirde çağının biri­
cik ustasıydı. Düşmanlan bile onun hadis ilmindeki ge­
niş yetkisini itiraf ediyorlardı. Hadisleri konularına göre
tasnif etmişti. Tarihteki bilgisi ise bunlardan daha az de­
ğildi. Kendisi hayret edilecek derecede çalışkandı. Her
gün kırk kağıt yazmak üzere kırk yıl düzenli olarak çahş-
tığı söylenmektedir."
İbn Cerir, ilim dünyasında büyük bir ün kazandık­
tan sonra, hilâfet merkezi olan Bağdat'a gitti. Orada ilim
öğretmeye, özellikle fıkıh ve hadis dersleri vermeye baş­
ladı. Bağdat'ta tanığı olduğu kanlı maceralar, içindeki
tarih yazarlığı eğilimini büsbütün geliştirdiğinden, ken­
disinden sonrakilere yüzyılların bazan müthiş, bazan
asûde, fakat her halde sürekli değişen bir panoramasını
göstermek hevesine düştü.
Hicretin üçüncü yüzyılı, Abbasî hilâfetinin acı bir
karışıklığa süreklendiği zamandı. Horasan'daki Benî
Tâhir ailesinin düşmesi, Abbasî saltanatına ilk bölünme
darbesini vuran SafFâriler'in ortaya çıkışı, Ebü'l-Abbas
ve Ebu Cafer'in kanlı ve amansız faaliyetleriyle kurula­
rak Harun Reşid ve Me'mun dönemlerinde kemalinin do­
ruğuna yükselen Abbasî hilâfetinin Mütevekkil'den iti­
35
baren düşmeye başlaması tbn Cent'in dikkatli bakışla- nndan kaçmamış, ondaki tarih yazarlığı hevesini büsbü­ tün coşturtnaya
baren düşmeye başlaması tbn Cent'in dikkatli bakışla-
nndan kaçmamış, ondaki tarih yazarlığı hevesini büsbü­
tün coşturtnaya hizmet etmişti.
tşte bu yüzyılda, İran'da Tahirîler’in ardından Saffa-
rîler çıkmış, Mısır’da Tolunoğullan başgöstermiş, Mağ-
rib'de Aglebîler bağımsızlık ilânına kalkmış, Kûfe'de
Tâlibîler'den Hüseyin Muhammed, Mekke’de İsmail bin
Yusuf ayaklanmış, Basra dolayları ise Sâhibü’z-Zenç'in
mezalimine sahne olmuştu.
Bağdat’ta ise askerî tahakküm başgöstermiş, Abbasî
saltanatının temelleri sarsılmaya başlamıştı. Gerçekte
hilâfet merkezi, İbn Cerîr'in doğumundan iki yıl önce şı­
marık ve serkeş askerlerin baskınından bıkmış, halife
Mu'tasım mağrur askerleriyle Bağdat’tan 12 fersah uza­
ğa yeni kurduğu Samarra’ya çekilmek zorunda kalmıştı
(H. 220 / M. 835). Bu şekilde başlayan askerî baskı, zo­
runlu olarak bütün hüküm ve nüfuzun Eşnas’lar,
İtah’lar, Vasîf 1er ve Bağalar gibi sergerdelere geçmesini
doğurmuş, bunlar arasındaki çekişme devleti düşüşe
doğru götürmeye başlamıştı.
Bağdat, hızlı adımlarla mahkûm olduğu müthiş sona
doğru yuvarlanıyordu. Halifeler kumandanlara, ku­
mandanlar halifelere güvenemiyor, hangi taraf üstün
gelirse öbür tarafi yok ediyordu: Halife Mütevekkil, ser­
gerdelerden Itâh’ı öldürtmüş, kendisiyle sevgili veziri
Feth bin Hâkân da, kumandanlardan Vasîf, Küçük Boğa
ve Bâğar’ın intikam hançerlerine hedef olmuşlardı.^®'
Hatta, Hz. Ali soyuna karşı beslediği sevgiyi:
"Zaman bu yaptıklarına he zaman son verip
İstemese de bana boyun eğmek zorunda kalacak?
Kendimi umutla avutuyorum;
Bana kötülük yapana mutlaka karşı koyacağım."
gibi kıt; larla açıklayan Mustansır bile, kendisini veli
ahtlıktan azlederek diğer kardeşi Mu'tezz'i yerine geçiren babasının öldürülmesi faciasına katılmıştı/^* Başta saray olmak üzere, Bağdat'ta
ahtlıktan azlederek diğer kardeşi Mu'tezz'i yerine
geçiren babasının öldürülmesi faciasına katılmıştı/^*
Başta saray olmak üzere, Bağdat'ta İslâmî asalet o
derece düşmüştü ki, pençeleri babasının kanına bulaşan
Mustansır'a biate çağrılanlar arasında tek bir kişi bile
itiraz etmeyi düşünmemişti. Mütevekkil'in tahta çıkışı
sıralarında kendisine:
"Cafer'in hilafeti peygamberlik gibiydi; sahibi onu
arzu etmeden ve onun için uğraşmadan verildi
Allah Peygamber'e nübüvveti verdiği gibi ona da
hilafeti hibe etti."^®^
gibi riyakârca kasideler yazanlar, felâketi karşısında
susmuş, birkaç satırlık mersiye yazm ayı bile gereksiz
görmüşlerdi. Yalnız îbn Ebi Rebîî adındaki ince kalbli bir
şâir,
"Ey uyamk kişinin cesedi içinde uyuyan kişi
neden gözün yaş akıtmıyor
Feleğin Haşimî'ye ve Feth b. Hakan’a yaptığım
görmüyor musun?"
ve:
"Ey göz ağlayabildiğin kadar ağla, yaş dök
Mütevekkilin katli kıyamet alametidir.
gibi bir iki kıta söylemiş, fakat bu etkileyici parçaların
kendisi tarafından söylendiğini saklamak zorunda kal­
mıştı.
Başta halife oğullarıyla komutanların menfur ihti­
rasları olmak üzere her gün bir başka şekil alan trajedi­
ler, devlet bünyesini durmadan yıprandırıyor, saltanat
tahtını kemiriyorda Mustansır’a halef olan Mustaîn Bil-
lah, sevgili veziri Ötemiş’in, rakipleri olan Vasîf ile Kü­
çük Boğa'nın intikam oklarına uğradıklarını görmüş,
kendisi de bunlara karşılık askerî sergerdelerden
Bâğar'ı sarayında boğdurmuş, yandaşlarının isyanına
37
nedön olmuştu. Bu sırada Ahmed bin Hâris el-Yemâmî adında bir şa­ ir, Bâgar'm öldürülmesini ve bu
nedön olmuştu.
Bu sırada Ahmed bin Hâris el-Yemâmî adında bir şa­
ir, Bâgar'm öldürülmesini ve bu yüzden feveran eden fit­
ne ve ihtilâli, ibret verici bir şekilde tasvir ettiği halde, yi­
ne hiçkimsede bir uyanma duygusu meydana gelmemiş,
herkes adeta isteyerek, bütün çabalarıyla devletin yıkıl­
masına çalışmakta devam etmişlerdi/^^
Güven ve bağış sığınağı olması gereken halife sarayı,
entrika ve cinayetlere sahne olmuş, cinayetleri isyanlar,
isyanları cinayetler izlemeye başlamıştı. Öldürülülen
Bâğar'ın yandaşlan, hapiste bulunan Mütevekkilin oğlu
Mu’tezz'i zindandan çıkararak halife ilân etmiş, Bağdat’ı
kuşatmışlardı.
Bu sırada Bağdat en feci günlerini yaşamış, sokak­
lardan kan ırmakları akmıştı. Kuşatmacıların zülüm ve
şiddeti o kadar müthiş olmuştu ki, hilâfeti elde etmek
için isyancılann başına geçen Mu'tezz Billah bile bu du­
rumdan ürkmüş, kumandanı Ebu Ahmed'e gönderdiği
azarlayıcı mektupta duygu ve üzüntülerini belirtmekten
kendini alamamıştı.^®^
Nihayet el-Mu'tezz Billah, binlerce suçsuz insanın
Bağdat sokaklarını dolduran cesetleri üzerinden geçerek
Dârü’s-Selâm'a girmiş, Mustaîn'in yerine hilâfet maka­
mına geçmişti (H. 252 / M. 866).
Fakat Mu'tezz Billah Muhammed de uzun süre yeri­
ni koruyamamış, korkulu bir kargaşalık içinde bulunan
askerin sürekli isyanları, annesinin ulûfe isteyenlere
karşı cimriliği yüzünden iki küsur yıl sonra tahttan indi­
rilme felâketine uğramıştı (H. 255 / M. 868).
îbn Cerîr, derin bir şevkle ilmî ve tarihî araştırma­
larda bulunurken muazzam hilâfet yapısı da, bu şekilde
müthiş gümbürtülerle yıkılmaya devam ediyordu, el-
Mu'tezz'in halefi el-Mühtedî Billah'ın vera ve takvası,
38
kararlı bir şekilde yürüttüğü ıslahat girişimleri bile çö­ küşün önünü alamamıştı. Devlet yapısı o kadar sarsıl­
kararlı bir şekilde yürüttüğü ıslahat girişimleri bile çö­
küşün önünü alamamıştı. Devlet yapısı o kadar sarsıl­
mış, çöküş o derece hızlanmıştı ki, tek bir kişinin, ne ka­
dar yüksek ahlâkî meziyetlere sahip olursa olsun, bunun
önüne geçmesi mümkün değildi. Çünkü başta hanedan
ve saltanat erkânı olmak üzere, bütün emirler ve serger­
deler her şeyi unutmuş, ihtirasları için devletin her türlü
çıkarlarını feda etmeye koyulmuşlardı.
Gerçekte yalnız vera ve takvasına güvenerek ıslahat
girişimlerine koyulan el-Mühtedî, en başta, ölen halife­
lerden Mütevekkil’in oğullarını girişimlerine karşı bul­
muştu. Nihayet bunların teşvikiyle kopan bir askerî is­
yan el-Mühtedî'yi silip süpürdü. Hilâfet hakkından ken­
di isteğiyle ferağat etmediği için, halifeliğinin ikinci yılı­
nın başında çeşitli hakaretlerle öldürüldü (H. 256 / M.
869).
İşte böyle müthiş bir dönem içinde olgunlaşan İbn
Cerîr, olayları derin bir ibret bakışıyla araştırmaya za­
man bulabilmiş, tarih yazarlığına başlamıştır. Ibn Cerir,
bir tarihçi olarak ne kadar tanınmışsa, müfessir, muhad-
dis, fakîh ve hukukçu olmak bakımından da o derece bü­
yük etkinlik kazanmıştır. Otuz ciltten oluşan ibn Cerîr
tefsiri, senetleriyle birlikte zikredilen hadîslerle aydın­
latılmış en tanınmış tefsirlerdendir. İbn Cerîr aynı za­
manda hukuk ilminde de derin bilgi sahibi bir kişi olarak
yetişmişti. Hatta îbn Hallikan'ın belirttiği üzere Şeyh
Ebu İshak Şirazî kendisini büyük müctehidler arasında
göstermiştir.*®^
İbn Şıhne'nin rivayetine göre, en büyük müfessirler
ve en mevsuk muhaddisler derecesine ulaşan Ibn Cerîr,
müctehidlerin mesleklerinden söz ettiği bir eserinde,
Ahmed bin Hanbel'i fukahadan değil muhaddislerden
saydığı için aleyhinde birçok dedikodular yapılmış, vefa­
39
tından sonra da bağnaz Hanbeliler kendisini rafizîlikle suçlayacak kadar ileri gitmişlerdi/^®^ Önceleri Şafii mezhebine bağlı olan
tından sonra da bağnaz Hanbeliler kendisini rafizîlikle
suçlayacak kadar ileri gitmişlerdi/^®^
Önceleri Şafii mezhebine bağlı olan Ibn Cerîr'in daha
sonra başlı başına içtihada kalkışarak bir özel ekol kur­
ması da, karşısındakiler için aynca bir suçlama vesilesi
olmuştur. Belirli mezheblere bağlanan ve düşüncelerin
de bağlı olması gerektiğini kabul edenler, ibn Cerîr'in bir
"müctehid" gibi ortaya atılmasını hoş görmemişler, ken­
disine düşmanlık beslemeye başlamışlardı.
Fakat Ebu İshak Şîrazî gibi takva sahibi ve gerçek­
ten şeriatın ruhuna nüfuz etmiş kişilerin iyi tanıklığı, bu
yoldaki yakıştırmaların koyu bir bilgisizlik ve çok adi bir
düşmanlıktan doğduğunu çok güzel anlatmaktadır. Kuş­
kusuz îbn Cerîr sahip olduğu ünü hakkıyla kazanmış
olan tslâm büyüklerinden biridir. Çeşitli ilimler hakkın­
da yazdığı kitap ve risalelerle tefsir ve tarihi kendisine
kalıcı ve sürekli bir ün sağlamıştır. îbn Hallikan'm riva­
yetine göre İbn Cerîr, bu kadar ciddi konular arasında şi­
irle de uğramış, birçok manzum parçalar yazmıştır
Bağdat, el-Mu'temid Billah, el-Mu’tezıd Billah ve el-
Muktefî Billah zamanlarım az çok huzur ve sükûn içinde
geçirmişti. Hele el-Muktefî döneminde şanlı devirleri ha­
tırlatacak mutlu günler görülmüş, Mısır gibi merkezden
ayrılmış olan ülkeler yeniden hilâfet sancağı altına gir­
mişti. Herkes gibi îbn Cerîr de bu sükûn döneminden ya­
rarlandı. En önemli eserlerini yazmak için uğraşmaya
başladı. Fakat Abbasî devletinde görülen bu rahatlama
eğilimi ne yazık ki sürekli değildi. Devlet yapısı temelin­
den sarsılmış, hilafet tahtı içinden kemirilmiş olduğun­
dan, bu üç halifenin çabalan da sürekli bir ilerleme ve
yükselme sağlamamıştı.
îbn Cerîr, hayatının sonlarında düşüş hareketinin
yeniden büyük bir hızla ilerlediğini görmek bedbahth-
40
gından kurtulamadı. Onüç yaşında hilâfet makamına getirilen el-Muktedir Billah zamanındaki isyan ve kı­ yımların tanığı oldu.
gından kurtulamadı. Onüç yaşında hilâfet makamına
getirilen el-Muktedir Billah zamanındaki isyan ve kı­
yımların tanığı oldu. Başta ileri gelen emirler olduğu hal­
de, kadı ve kâtiplerden birçoğunun idamlarını, genç ve
tecrübesiz halifenin kadınlar ve harem ağalannın oyun­
cağı haline geldiğini, tslâm dünyasının nihilistleri sayı­
lan Karamıta topluluğunun İslâm ülkesini karıştırmaya
başladıklarını gördükten sonra Hicrî 310 yıh Şevval ayı­
nın 26. Cumartesi günü akşamına doğru irtihal etti (M.
932). Ertesi Pazar günü irfanının minnettarı olan öğren­
cilerinin kanlı yaşlan, Dâru 1-Hilâfe halkının saygı ve
tebcilleri arasında evi içindeki özel mezarına deftıolun-
du. Kabri bugün Bağdat'ta halka açık bir ziyaret yeridir,
îbn Cerir, esmer tenli, siyah gözlü, ince ve uzun boylu bir
insandı. Gayet fasih konuşur, sesindeki tatlılık, anlatı­
mındaki güçlülük ve belâgatla dinleyicilerini büyülerdi.
Târihul-Umem vel-Mülûk:
Bir savaş ve kavga dönemi içinde yazılmış olan
Târihu'l-Umem ve’l-Mülûk,^*^ ajmı zamanda Ahbâru'r-
Rüsûl ve’l-Mülûk, Târîh-i Ca'ferî, Târîh-i Taberî
adlarıyla da tanınır ve en önemli tarihî klasiklerden sayı­
lır. tslâm dünyasının Herodot'u kabul edilen tbn
Cerîr’in, kendisinden sonra gelen tarihçileri için geniş
bir inceleme kaynağı olan bu eseri, yaratılıştan başlaya­
rak Hicrî 302 (M. 924) yılına, yani ölümünden sekiz yıl
öncesine kadar olan olayları içermektedir.
Kitap, derin bir vukuf ve uzun bir çalışmanın ürünü
olup İslâm tarihinin başlıca abidelerinden biridir. Bu
eserde İslâm’ın ilk dönemleriyle ilgili olarak, hiçbir eser­
le kıyaslanamayacak derecede önemli bilgiler vardır.
Birçok hadîs ve menâkıb, birçok rivayet ve olay, tasarruf
41
edilmeksizin, aynen toplanmıştır. Rivayetleri telif ve tevhid etmeyi bile bir tür tahrif kabul eden tbn Cerîr,
edilmeksizin, aynen toplanmıştır. Rivayetleri telif ve
tevhid etmeyi bile bir tür tahrif kabul eden tbn Cerîr,
bunları aynen ve birer birer eserine almış olduğu gibi, ra-
vilerinin adlarını da yazmajn ihmal etmemiştir. Eskiliği,
yazarının kalitesi ve yüksek kişiliği, bu eseri en yüksek
değere sahip kaynaklar sırasına çıkarmıştır. Daha sonra
gelen tarihçiler, genellikle Târih-i Ca’ferî’yi esas kabul
etmişlerdir. Yazar, eserinin girişinde, içeriğinden söz
ederken mü'min bir tarihçi sıfatıyla söze başlamış,^*^’ ya­
ratılış hakkında, mukaddes kitaplardan mülhem olarak
uzun ayrıntılar vermiştir.
îbn Cerîr, kendi itirafına göre, eserinin seçkin bir
eser olması için çok büyük özen göstermiştir. Gerçekten,
diğer Islâm tarihlerinde olduğu gibi, Târîh-i Ca'ferî'de
anlamsız kelime oyunlarına çok az rastlanır. Fakat bu
durum, eserin çok kuru olması sonucunu doğurmuştur.
Olayları toplayıp zaman sırasına göre bölümleme endi­
şesi, terkibe ve genel düşünce belirtmeye pek az yer bı­
rakmıştır. Bizzat olaylara ilişkin gerçek ve özel ihtimam,
yazarı sanata veya kişisel düşüncesine geniş yer ver­
mekten alıkojTnuştur. Gerçi îbn Cerîr’in eseri, bugünkü
tarih anlayışına göre, eleştiriye pek o kadar dayanıklı de­
ğildir. Fakat Târih-i Ca’ferî’nin sayfalan; Târih-i
Vassâf ve benzeri eserler gibi; gereksiz kelime kalabah-
ğıyla doldurulmuş da değildir. Olaylar o çağda mümkün
alabilen bir ayıklama, bir açıklık ve bir sıralama içinde
toplanmış, gerektiğinde tarihî nedenleri açıklanmıştır.
Olaylar sırasıyla ve özel bir hünerle aktarılmıştır. Dile,
karakterlere, ahlâka ve adetlere ilişkin binlerce değerli
ayrıntı, bazan renkli bir şekilde yer almıştır, tslâm'ın
başlangıç dönemlerine ait bu karma esere iyice nüfuz
edilince, ilk bakışta önemsiz gibi görünen bütün bu kü­
çük değimlerde büjrük bir hareket, derin bir coşku ve
42
güçlü bir hayatın saklı olduğu hissedilmektedir. Olayla- nn doğası gereği ve ysızann kalemine edebî bir serbesti
güçlü bir hayatın saklı olduğu hissedilmektedir. Olayla-
nn doğası gereği ve ysızann kalemine edebî bir serbesti
vermiş olduğu yerlerde ise, izlenen üslûp gelişerek par­
lak bir biçim almıştır. Özet olarak o dönemlerde İslâm
dünyasının tarih konusundaki anlayış biçimi ve bilgisi
İbn Cerîr'in eserinde açık bir şekilde görülebilmektedir.
Onbir ciltten oluşan Târih-i Ca’ferî’yi içeriği bakı­
mından iki bölüme ayırmak mümkündür. Îslâmî döneme
kadar olan birinci bölüm, tarih açısından eleştiriye hiç
tahammüllü değildir. Bu bölüm Israiloğullan ve Zer-
düştlerin geleneklerine ve efsanelerine dayanan birçok
hurafelerle doludur. Yeizar, eserinin girişinde bu özelliği
bizzat itiraf etmiş, bu rivayetleri doğruluklarına inandı­
ğından dolayı değil, aksine öyle görüp duyduğu için ak­
tardığını söylemiş, sorumluluklannı onlan rivayet eden­
lere yüklemiştir.^^^'
Târih-i Ca'ferînin en önemli bölümü, Peygamberi­
miz zamanından Hicrî dördüncü yüzyılın başlanna ka­
dar olan olayları içeren ikinci bölümüdür. Bu bölüm
İslâm tarihçileri için bereketli bir inceleme kaynağı ol­
muştur.
Tarihu’l-Umem ve'l-Mülûk, o yüzyıldaki Müslü­
manların kapasitelerine göre yazılmış olduğundan, bu
eserde İslâm’dan önceki Türklere ilişkin yeterli ve zincir­
leme bilgiler yoktur. Yalnız yazar, önce Sasanîlerden söz
ederken, daha sonra da İslâmiyetin Maveraünnehir ve
Kafkasya'dan Türk dünyasına nasıl sokulduğunu tasvir
ederken sırası geldikçe ulusal tarihimizi aydınlatacak
birçok bilgiler vermiştir. Bu bilgilerden dolayı İbn Cerîr
tarihi, ihmal edemeyeceğimiz bir inceleme kaynağıdır.
Çin, Bizans, Ermeni, Gürcü vakajnnameleriyle İbn Cerir
tarihi karşılaştırıldığında Batı Türkleriyle,
Mâveraünnehir, Toharistan ve Hazar Türklerinin tarihî
43
olaylan çok iyi aydinlanmaktadır. Batı Türkleri tarihi bakıınından Târib-i Ca'ferî ile Çin'in Tang sülâlesi vakayinameleri birbirinin
olaylan çok iyi aydinlanmaktadır.
Batı Türkleri tarihi bakıınından Târib-i Ca'ferî ile
Çin'in Tang sülâlesi vakayinameleri birbirinin bütünle­
yicisi gibidir. Ancak İslâm ve Çin kaynaklarının karşı­
laştırılması sayesindedir ki, Türk tarihinin şimdiye ka­
dar meçhul kalan karanlık noktalan az çok aydınlema-
bilmektedir.
Târih-i Ca'ferî, eskiliği bakımından önemli bir de­
ğere sahip olduğu gibi, Islâm tarihçilerinin gözünde gü­
venilirlik bakımından da birinci sırada kabul edilmekte­
dir. Ibn Hallikân, bu eserden övgü dolu bir dille söz et­
mekte ve bunu en güvenilir ve sağlam bir tarih kitabı ola­
rak nitelemektedir.^^'*^ Târih-i Ca'ferînin ikinci bölü­
mü, Ibn Hallikân'ın bu nitelemesine hakkıyla lâyıktır.
îbn Cerîr Tarihi, daha o yüzyılda İslâm dünyasında
önemli ve bü3rük bir yer kazanmış, Sâmânoğullarından
Ebu Salih Mansur bin Nuh’un emir ve teşvikiyle veziri
AK Muhammed el-Bel’amî tarafindan özet halinde Fars-
çaya çevrilmiştir.^^®^ Fakat Bel'aTnî, Ca'ferî tarihinin özet
halinde çevrisiyle yetinmemiş, eserinin girişinde kendi­
sinin de itiraf ettiği gibi astronomi kitaplanndsm, Iran'lı
Mecusî tarihçilerin eserlerinden ve Yahudilerin hurafe­
lerinden de birçok şeyler eklemiştir.^^®* Târih-i Taberî
adıyla ünlü olan Türkçe tarih, asıl Târih-i Ca'ferî'nin
çevirisi olmayıp Târih-i Bel'amfnin hurafelerle dolu
bir özetidir.
Keşfü'z-Zünûn'dan anlaşıldığına göre Taberî tari­
hine Ebu Muhammed Abdullah bin Muhammed el-
Fergânî tarafından ez-Zeyl bi's-Sılet adıyla bir zeyl ya­
zılmış olduğu gibi, Hicrî 521 (M. 1127) yıhnda vefat eden
Ebu Haşan Muhammed bin Abdülmelik bin İbrahim bin
Ahmed el-Hemedânî tarafından da başka bir zeyl daha
yazılmıştır.
44
Târih-i Ca'ferînin en önemli zeyli Arîb bin Sa'd el- Kurtubî’nin Sılletü Târih-i Taberî adlı eseridir. Arîb'in,
Târih-i Ca'ferînin en önemli zeyli Arîb bin Sa'd el-
Kurtubî’nin Sılletü Târih-i Taberî adlı eseridir.
Arîb'in, bir zamanlar Avrupa dillerine çevrilmiş olan bu
eseri, ilk kez meşhur Dö^ tarafindan incelenmiş ve Goe-
je’nin çabalarıyla Leiden'de basılmıştır.
Arîb, bu zeyli tbn Cerîr'in metoduna göre yazmış,
Abbasî hilâfetinin en karışık bir dönemi olan Hicrî 290-
320 (M. 902-932) yıllan arasındaki olayları almış, fazla
olarak Ispanya ve Afrika’ya ilişkin de birçok bilgiler ver­
miştir.
D'Herblot’nun iddiasına göre Batılılar, İbn Cerîr'in
bu önemli eserini Erpenius’tan öğrenmişlerdir. Bu adam
îbn el-Âmid’in Târih-i Ca'ferî’yi özetleyerek kaleme al­
dığı eserini ilk kez lâtinceye çevirmiş, bu tarihten başla­
yarak îbn Cerîr adı Batı kültür dünyasında büjöik bir yer
kazanmıştır.
îbn Cerîr tarihi, daha sonra Avrupalılar tarafından
lâyık olduğu derecede önemle incelenmiş, önce Bel'amî
tarafından Farsçaya çevrilmiş olan özeti 1867 yılında
Dubeux tarafından Fransızcaya çevrilmeye başlanmış
ve bu çeviri 1874 yıhnda Goeje'nin yardımıyla tamamla­
narak yayınlanmıştır.
Târihu'l-Umem ve'l-Mülûk'un aslı da 1879-1900
yıllarında yine Groeje'in çabalarıyla nefis bir biçimde Lei-
den’de basılmıştır. Yayıncı bu önemli kitabın doğru bir
şekilde basılmasına çok büyük bir önem verdiğinden
Jong, Prym, Thorbecke, Fraenkel, Guidi, Müller, Houts-
ma, Guyard ve Bosen gibi en ünlü oryantalistlerin yar­
dımlarına başvurmuş ve gerçekten nefis ve güvenilir bir
biçimde basılmasına muvaffak olmuştur.
Târih-i Ca'ferî, Leiden'de basılan bu nüshası esas
kabul edilerek Seyyid Muhammed Abdullâtif el-Hatîb
tarafından, Mısır'da Matbaa-i Hüseyniye'de tekrar bas-
45
tınimıştır. Seyyid Muhammed, Arîb bin Sa'd el- Kurtubî'nin zeylini onikinci cild olarak Târih-i Ca'ferî’ye eklediği gibi,
tınimıştır. Seyyid Muhammed, Arîb bin Sa'd el-
Kurtubî'nin zeylini onikinci cild olarak Târih-i
Ca'ferî’ye eklediği gibi, İbn Cerîr'in ashab ve tabiinin
tarihî durumlarını tasvir eden Zeyl el-Müzeyyel adlı
eserini de onüçüncü cilt olarak yayınlamıştır.
Târih-i Ca’ferî, Noldeke tarafından Almancaya
çevrilerek 1879 yılında (Leiden) basılmıştır. Çevirmen,
eserin Sasânîlere ait olan bölümlerini engin bir vukufla
genişletmiş ve birçok ilâvelerle donatmıştır.
DİPNOTLAR:
(1) Yakut Hamevî'nin açıklamasına göre, Abbasîler döneminde
İran'ın kuzey yönüne, yani bugünkü M^enderân yöresinin
bir kısmına Taberistan adı veriliyordu. Âmul şelıri ise Sâsâ-
nîler döneminden beri Taberistan yöresinin merkeziydi.
(2) La grande encydop6die, t, 39, 1, 834.
(3) Ibn Cerîr, Târihu'l-Umem ve’l-Mülûk, c. 11, s. 62.
(4) Ibn Hallikân, Vefeyâtü’l-A'yân.
(5) Ibn Cerîr, a.g.e.,
c. 11, s. 68.
(6) Ibn Cerîr, a.g.e., c. 11, s. 66-67.
(7) Ibn Cerîr, Ahmed bin Hâris el-Yemâmî'ye isnat edilen bu
destanı aşağıdaki gibi tesbit etmiştir:
"Vallahi Bâğar'ı öldürdüler.
Bâgar şiddetli bir savaş başlatınca
Halife ve komutanları gemiyi gizleyerek
geceleyin kaçtılar
Gemi sürücüsünü çağırdılar çabucak geldi
Onlan gemiye alarak götürdü.
Ibn Maremme'nin kaderi kendisi hakkında bu savaşlar
yazılacak kadar değildi.
Lâkin çabaladı ve Allah düşmanlarım yendi
46
Bağdad'a güneş dogmadan önce vardı ve insanların hoşlanmadığı şeyler meydana geldi Keşke gemi gelmeseydi, Allah onu
Bağdad'a güneş dogmadan önce vardı ve insanların
hoşlanmadığı şeyler meydana geldi
Keşke gemi gelmeseydi, Allah onu ve içindekilerini
suya gömseydi
Türkler ve Magribunlar geldiler, Firavunlar
Daravn'a girdiler
Silahlarla kuşanmış yaya ve atlılar halinde
dolaşıyorlar.
Aralannda savaş konusunda tecrübeli biri
başlanna geçti
Onlan kuşatıncaya kadar iki tarafa sur yaptı.
Surların üstündeki kapılarını sağlamlaştırdı
ve Mustııin'i korudu."
(8) el-Mu'tezz Billah'ın, kumandanı Ahmed'e gönderdiği bu
manzum mektubun bir parçasıra Ibn Cerîr aşağıdaki gibi ki­
tabına almıştır:
"Arzuladığımız şeylere ulaşmak için zamaran içinde
daralıp genişleyen bir yolda yürümek gerek
Geçirdiğimiz günler insanlara bir ibrettir.
İçlerinde yollar, tümsekler
Ve öyle felaketler vardır ki, çocuğun saçlarını
beyazlatır; dost dostuna ihanet eder.
Öyle bir surdur ki, gözler zirvesini göremez;
ve derin bir deniz gibidir.
Öldürücü bir savaş, keskin bir kılıç, şiddetli bir korku,
sağlam bir kale
Sabahı bekleyenlere uzun bir çağrıdır: Haydi uyan.
Biri ölü, biri yarah, öbürü yanmış, diğeri boğulmuş
Öteki öldürülmüş, başkasım mancınık vurmuştur.
Bir yerde gasb, sonra da yağmalama.
Bir vakitler rahatken harab olan evler vardır
Herhangi bir yola ulaştığımazda birde bakarız ki,
yolumuzu tıkıyor
İstediğimize Allah'ın yardımıyla ulaşır,
güç yetiremediğimizionun yardımıyla defederiz."
(9) Cemaleddin Firûzâbâdî adıyla da anılan Ebu İshak
Şirazî'nin asıl adı Şeyh İbrahim bin Ali bin Yusuf tur. Hicrî
393 (M. 1002) yılında Firûzâbâd'ta doğmuş, 83 yaşında ol­
duğu halde Bağdat'ta vefat ederek Bâb-ı Izer'de defnolun-
47
muştur. Ebu Ishak Şirâzî, irfan ve fazileti, vera ve takva­ sıyla Bağdat'ta herkesi kendisine hayran bıraktığından
muştur. Ebu Ishak Şirâzî, irfan ve fazileti, vera ve takva­
sıyla Bağdat'ta herkesi kendisine hayran bıraktığından
meşhur Nizâmü'l-Mülk kendisini, kurduğu medreseye
mütevelli tayin etmişti. Zamanının imamı olarak tanınan
bu saygıdeğer ve erdemli insaran Ibn Cerir hakkındald ta­
nıklığının, her türlü taraftarlık şaibelerinden uzak olacağı
şüphesizdir.
Ebu îshak vücutça nahif, yaratılış olarak nazik ve düşünce ba­
kımından arif bir kişiydi. O zaman Asım adında bir şair ta­
rafından bu zat ipin söylenen şu kıta:
"Onun zekası çok, bedeni zajoftı
Bir kişinin yüceliğine onun zayıf bedeni zarar vermez.”
bütünüyle bir gerçeği tasvir ediyordu. Vefatında Bağdat genel
bir matem tutmuş, irfamna hayran olan binlerce öğrencisi ta­
butunu kanh yaşlar dökerek baş üstünde taşımıştı. Ebu’l-
Kâsım Abdullah bin Nâkıya' adında bir kişi vefatı dolayısıyla
yazdığı şu:
Gözlerimden kanlı yaşlar boşanıyor
Gecelere ne oluyor ki Ebi Ishak'tan sonra
bir türlü toparlanamıyor
Öldü dense de ölmemiştir, geceler sürüp gittikçe de
ölmeyecektir.
mersiyesiyle genel üzüntüye tercüman olmuştu (Ibn Hallikân,
Vefayât el-A'yân ve Enbâi Ebnâi'z-Zaman, c. I, s. 5). Ebu Is-
hak Şîrazî’nin, ne kadar gerçek dostu ve özgürlük aşığı olduğu
şu kıtasından çok güzel anlaşılmaktadır:
"İnsanlara sadık dostun kim olduğunu sordum
Mümkün olmadığım söylediler
Eğer bir hür kişiye rastlarsan eteğine yapış,
Çünkü dünyada hür çok azdır."
(Kitâbu Dâireti'l-Maârif, c. I, s. 781, Beyrut baskısı)
(10) "Ölümünden sonra onu rafizîlikle suçladılar. Çünkü ule­
manın ihtilafi hakkında yazdığı bir kitapta Ahmed b. Heui-
bel'den bahsetmemiş onun fakih değil muhaddis olduğunu
söylemişti."
(Ebul-Velîd Ibnü'ş-Şıhne, Ravzatü'l-Menâzır fî Ahbâri'l-
Evâil ve'l-Evâhir, s. 8).
(11) Şu parçalar Ibn Cerîr'dendir:
"işler zorlaşınca kardeşim bilmez, dostumsa
48
ilgilenmedi ilgilenmez. Hayam benim yüzakımdır. Bir şey isterken sahip olduğum gururbenim yoldaşımdır. Eğer yüzakımı düşünmeden hareket
ilgilenmedi ilgilenmez.
Hayam benim yüzakımdır. Bir şey isterken
sahip olduğum gururbenim yoldaşımdır.
Eğer yüzakımı düşünmeden hareket etseydim,
çok kolay zengin olurdum.
(*) Târihul-Umem ve'l-Mülûk'un Osmanlılar zamamnda yapı­
lan, yazann sözünü ettiği özet çevirisinden başka Zakir Ka­
diri Ugan ile Alımet Temir'in yaptıkları tam bir çevirisi var­
dır. Mlletler ve Hükümdarlar Tarihi adım taşıyan buyeni
çevirinin Maarif Vekaletince yürütülen yayını (1954-1958)
ne pazık ki yedi kitaptan oluşan dört ciltten sonra kesilmiş­
ti. Bu eserin, son günlerde başlamlan ikinci baskısının ta­
mamlanması, büyük bir kazanç olacaktır. (R.)
(12) "Ben bu kitabımda kudreti ulu olan Rabbimizin mahlukla­
rı yaratmasından (hilkatten) başlayarak: tik önce onun ni­
met ve ihsanlarına nail olan, bu bağışlanna şükreden ve
haberleri bize erişen her devir peygamberlerinin, hüküm­
darlarının ve geçen halifelerin tarihlerini anlatacağım.
Tann bunlardan nimetlerine şükredenlerine, evvelce ih­
san etmiş olduğu nimetlerini, dünya hayatında artırdı.
Bunlardan bazısına olan lütuf ve ihsanını ahretleri için
topladı ve sakladı. îlk ihsan etmiş olduğu nimetleri inkar
edenleri bunlardan mahrum bıraktı ye cezalandınlmala-
nnı çabuklaştırdı. Nimetlerini hiçe sayanlardan bazıları­
na, bunlann arkasını kesmeden, ömürleri müddetince de­
vam ettirdi. Ben bu kitabımda bunlardan her birini, onlara
ihsan edilen nimetleri, hükümet sürdükleri çağlarda olup
"
.....
ve Hükümdarlar Tarihi, Maarif Basımevi, Ankara 1954, c.
1, s. 6.)
(13) Ibn Cerîr, bu yönleri açıklarken "Benim bu kitabımı gözden
geçirenler bilsinler ki, bu eserimde dercedilen her bilgi ve
haber, pekazı hariç olmak üzere, akli delillere, insanlann
fikir ve akıllanylâ düşünerek bulduklan sebeplere dayan-
mayıp, ancak senetleriyle ravilerini gösterdiğim haber ve
rivayetlere dayarar. Çünkü geçip gidenlere ve sonra gelen­
lere dair olan haber, olay ve hadiselerden her biri, bunlan
gözleriyle görmeyen ve o zamanlan idrak etmeyenlere, an­
cak o halleri gören ve işitenlerin haber vermeleri, o haber­
biten olay ve hadiseleri fasaca anlatacağım
(Milletler
49
leri nakletmeleriyle bilinir, akıl ve fikir ile bilinmez. Geçip gidenlerin bazılarına dair naklettiğimiz haberlerin bir lös-
leri nakletmeleriyle bilinir, akıl ve fikir ile bilinmez. Geçip
gidenlerin bazılarına dair naklettiğimiz haberlerin bir lös-
mını doğru ve hakiki bulmayıp inkar edenler veyahut çir­
kin sayanlar bulunursa, onlar bilsinler ki, bu haberler ta­
ralımızdan uydurulmadan ravilerce bize nakle«]ilnûştİT. O
haberler bize nasıl nakledilmiş ise, biz de o şekilde alarak
dercediyoruz." diyerek kendisine yöneltilecek eleştirilerin
gerçekte nakledvcilere ait olacağım ahlatmak istemiştir.
(Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, c. 1, s. 8.)
(14) "Ibn Cerir tarihçilerin naklinde en güveniliri, tarihi de ta­
rihlerin en sıhhatlisi ve sağlamadır." (Ibn Hallikân,
Vefeyâtü'l-A'yân ve Enbâi Ebnâi'z-Zamân, 1/456 Mı­
sır bnskısı).
(15) Kâtip Çelebi, Keşfii'z-Zünûn, 1/176, Mısır baskısı. M. 996
yılında vefat etmiş olan Belamî'nin bu eseri Zotenberg ta-
rafindan Fransızcaya da çevrilerek 1874 yılında 10 cilt ola­
rak yayınlanmıştır.
(16) D'HerbIot, Bibliotheque Orientale 843.
50
EBÜ HANİFE AHMED BİN DAVUD EL-DÎNEVERÎ Kitâbu'l-Ahbâr el-Tıvâl Ebu Hanîfe bin Dâvûd, Hicrî üçüncü yüzyılın başla­
EBÜ HANİFE AHMED BİN DAVUD
EL-DÎNEVERÎ
Kitâbu'l-Ahbâr el-Tıvâl
Ebu Hanîfe bin Dâvûd, Hicrî üçüncü yüzyılın başla­
rında Irak-ı Acem'in Dînever^^’ kasabasında doğmuştur.
Matematik ve fizik ilimleri tarihinde çok seçkin bir yeri
olan Dîneverî, tarih yazarlığı bakımından da seçkin kişi­
lerdendir. Üçüncü yüzyılın ilk yansının en güçlü edebi­
yatçı ve dilcilerinden İbn Sikkît’ten^^^ ders almış, daha
sonra hocasını bile irfanına hayran bırakacak eserler
yazmayı başarmıştır.
Tabiat bilginleri, Ebu Hanîfe’yi en büyük botanikçi­
lerden sayarlar. Ebu’l-Fidâ ondan "Kitâbu'l-Nebât sahi­
bi" ünvanıyla söz ediyor. İslâm botanikçileri (nebâtiy-
yûn) arasında en yüksek bir kişilik olan ünlü tbn Baytar
bile Dîneveri'nin eserinden pek çok yararlanmış, birçok
şeyler alm ıştır.îbn Baytar gibi, Dîneveri'nin bilgileri­
ne çok şey borçlu olan kimselerin rivayetlerine göre,
Dîneverî o zamana kadar bilim dünyasına meçhul kalan
iki bitkiyi tanıtmış, bunlann nitelikleriyle ilgili olarak
Kitâb el-Nebât'ında önemli tafsilât vermiştir. Dîneve-
ri'nin matematik ilimlerindeki ihtisasına, aritmetik, ce­
bir ve astronomi konularında yazdığı eserler tanıktır.
51
Onun hayatını yazan tarihçiler, ölümünden bir yüzyıl sonra Dînever'de bir yerin "Ebu Hanîfe Rasathanesi" adıyla anıldığını
Onun hayatını yazan tarihçiler, ölümünden bir yüzyıl
sonra Dînever'de bir yerin "Ebu Hanîfe Rasathanesi"
adıyla anıldığını haber vermişlerdir. Dîneverî’nin sayı­
sız kitapları arasında bir de tefsirinin bulunduğu anlaşı­
lıyor.
Dîneverî, Hicrî 282 yılının Cemaziyelulâsının 4'üncü
Pazartesi gecesi vefat etmiştir (24 Temmuz 895)/®^
el-Ahbâr el-Tıvâl:
Mes udî gibi tanınmış bir tarihçinin övgü dolu bir dil
le söz ettiği Dîneverî tarihi, Hicrî üçüncü yüzyılda ysızıl-
mış ve güvene lâyık bir kalemden çıkmış olmak bakımın­
dan büyük bir değere sahihtir. Kâtip Çelebi, Mes udî'ye
dayanarak tanınmış tarihçi İbn Kuteybe'nin bile
Dîneverî tarihini esas aldığını haber vermektedir.
Dîneverî, bu önemli eserinde geleneklerin izin verdi­
ği ölçüde tarihin aydınlatılmasına çalışmış, eski îran ta­
rihi hakkında çok esaslı araştırmalara girişmiştir. Hali­
felerin tarihine ayrılan bölümlerde de tranlılar için
önemli olan tarihî olayları özetlemiş, İskender'e,
Sasanîler'e ve mücahitlerin Irak fütuhatına ilişkin hayli
bilgiler vermiştir.
Dîneverî tarihinde Kadisiye Savaşı, Hz. Ali ile Mua-
viye arasındaki mücadeleler, Haricîlerin olayları,
Emevîler saltanatı, Muhtar'ın isyanı, Emevîler’in düşü­
şü, Alevîlerin Horasan yöresindeki entrikaları uzun uza­
dıya açıklanmıştır. Özellikle, yalnız siyasî tarih bakı­
mından değil, İslâm dini tarihi bakımından da inceleme­
ye değer bir konu olan Haricîler hakkında çok esaslı bil­
giler verilmiştir.^®^ Haricîlerin çeşitli fırkaları, siyasî ni­
telikleri, dini taassupları, itikadi ve toplumsal görüşleri,
52
Emevî ve Abbasî dönemlerini kanlı kargaşalıklara bo­ ğan sürekli ihtilâller için Ahbâr el-Tıvâl en değerli bir
Emevî ve Abbasî dönemlerini kanlı kargaşalıklara bo­
ğan sürekli ihtilâller için Ahbâr el-Tıvâl en değerli bir
tarih vesikasıdır.
Dîneverî'nin eseri, Türk tarihinin Milâdî VI. yüzyıl­
dan K . yüzyıla kadarki dönemleri için en eski ve en sağ­
lam Islâm kaynaklanndandır. Yazar Sasânîlerden söz
ederken Batı Türkleriyle Mâverâünnehir, Toharistan ve
Hazar dolaylarındaki Türklerle ilgili hayli bilgiler ver­
miştir. Bu bilgiler diğer kaynaklarla karşılaştırıldığı
taktirde birçok karanlık nokta aydınlanmaktadır.
Dîneverî tarihi Avrupa kültür dünyasında oldukça
önem kazanan Doğu kitaplarından birisidir. Ünlü müs­
teşrik Wiladimir Geogrgias tarafından tashih edilen
Arapça metni 1888 yılında W. Guirgass tarafından Lei-
den'de Brill basımevinde basılmıştır.
Daha sonra Kratchavsky, Ahbâr el-Tıvâl'in içinde­
kileri tetkik etmiş, mükemmel bir indeks düzenleyerek
1912 yılında Leiden’de yayınlatmıştır, tran’h tarihçile­
rin birçoğu gibi Ebu Hanife de, İran'ın ulusal tarihine te­
mas ettiği yerlerde kalemine bir serbesti vermiş, olaylan
derin bir ilgiyle kayd ve tesbit etmiştir. Eserin her satı­
rında ulusçuluğun güçlü ve baskın etkisi dujoılmakta-
dır. Fakat buna rağmen, ysızarm olaylan tasvir ederken
tarafsız bir tarihçi özelliğini korumaya samimi gayret
göstermiş olduğu da inkâr edilemeyecek bir gerçektir.
53
DİPNOTLAR: (1) Dînever Irak-ı Acem'de Hemedan'dan yirmi fersahtan fazla bir uzaklıkta bulunan eski bir şehirdi. Bugün
DİPNOTLAR:
(1) Dînever Irak-ı Acem'de Hemedan'dan yirmi fersahtan fazla
bir uzaklıkta bulunan eski bir şehirdi. Bugün haraptır.
(2) Ibn Sikkît, üçüncü hicri yüzyılda Abbasî halifelerinden Mü­
tevekkil Billah döneminin edebiyatçı ve dilcilerinin arasın­
da seçkin bir kimseydi. Mütevekkil onun bilgi ve irfanına
tutkun olduğundan kendisini hem nedimleri arasına almış,
hem de Mu'tezz ve Müeyyid adlanndaki oğullannın öğre­
tim hizmetine tayin etmişti.Fakat halife Mütevekkil ile ne­
dimi Ibn Sikkît arasında duygulan bakımından çok büyük
bir fark vardı. Bu fark samimi ilişkilerin devam edemeyece­
ğini gösteriyordu. Ibn Sikkît Hz. Ali'nin oğullarına derin bir
sevgi besleyenlerden, mutaassıp bir Şii idi. Halbuki Müte­
vekkil Billah, aksine aleytarlık taassubunda çok ileri git­
miş, taassubunu HzAli'nin çocuklanna kin ve düşmanlık
derecesine götürmüştü. Evlâd-ı Ali'den söz edilince birisi­
nin gözlerinden sıcak yaşlar akıyor, diğerinin bakışların­
dan ise ateşler fışkırıyordu. Mütevekkil hilâfet hakkımn Ali
soyuna değil Abbasîlere ait olduğu düşüncesinin genelleş­
mesini istiyor, Mervân bin Ebil-Cenûb gibi dalkavukların
takdim ettikleri şu:
"Halife Cafer'in saltanatı din ve dünya için selamettir
Peygamberin mirası sizindir, adaletinizle
zulüm ortadan kalkar
Kızların torunları mirası istiyorlar, oysa hiç haklan yok
Damat miras almaz, kız ise imamete varis olamaz
Dini izlemiyorsunuz, mirasınız sadece
pişmanhk olacaktır
Veraseti hak sahipleri aldı neden hala
onun işaretini kötü!üyorsunuz
Eğer imamet sizin hakkımz olsaydı,
kıyametleri kopanrdınız
Hayır, vallahi miras yalnız sizindir (Abbasiler)
Sizleri destekliyorum, sizi çekemeyenler de
sizin işaretinizdir."
gibi şiirlerden fazlasıyla memnun oluyor, şairi hil'atlara v6 ih­
sanlara boğuyordu. Hatta çok fazla ziyaretçi gittiği için Hz.
54
Hüseyin’in Kerbelâ'daki türbesini yerle bir ettirmiş, yerine bitkiler diktirmişti. Bu tecavüz bütün Ali yandaşlan gibi Ibn
Hüseyin’in Kerbelâ'daki türbesini yerle bir ettirmiş, yerine
bitkiler diktirmişti. Bu tecavüz bütün Ali yandaşlan gibi
Ibn Sikkît'i de çok fazla üzmüş, koca şii,
Vallahi, Umeyye gelmiş olsaydı,
Peygamberinin kızının oğlu haksız olarak öldürüldü.
Akrabalan ona benzerini getirdiler,
İşte onun mezan jakılmış vaziyettedir
Öldürülmesine ortak olmadıklan için üzüldüler,
kıtasıyla bu üzüntüsünü göstermiştir. Bu durumlar Ibn
Sikkıt ve Mütevekkil'in arasını açmış, zavallı şairin
felâketine neden olmuştu. Ibn Hallikân ve Ibn Şıh
ne’nin rivayetlerine göre, bir gün Mütevekkil, oğullarını
okutan Ibn Sikkît'e: "Bu iki oğlumu mu çok seviyorsun, yok­
sa Hasan'la Hüseyin'i mi?" şeklinde bir soru sormuş. Ibn
Sikkît aslında Mütevekkil'in Hz, Ali'nin oğullarına göster­
diği kin ve düşmanlığa üzüldüğünden, bu karşılaştırma­
dan dolayı üzüntüsü büsbütün artmış ve sevgi coşkunlu­
ğuyla: "Değil Hasan'la Hüseyin'i, Ali'nin kölesi Kanber'i bi­
le ne kendisiyle ve ne de oğullarıyla değiştiremeyeceği" yo­
lunda ağır bir cevapla karşılıkta bulunmuş. Mütevekkil,
hiç beklemediği bu cevabı alınca son derece sinirlenerek he­
men Ibn Sikkît'in dilini koparttırmış ve zavallı şairi bu şe­
kilde öldürmüştür (H. 243 / M. 857). (Ibn Şıhne; Ibn
Hallikân, H/309-312, Târihu'l-Umem ve'l-Mülûk, c. 11).
(3) Ibn Baytar, Hicrî altıncı yü ^ l sonlarında Endülüs’te Mala-
ka şehrinde doğmuş, İtalya ve Yunanistan'da uzun süre se­
yahatte bulunmuş Islâm büyüklerindendir. Botanikteki
ihtisasından dolayı kendisine "Nebâtt” ve "Aşşab” la:kapla-
n verilmiştir. Ibn Baytar, Islâm dünyasında olduğu kadar,
Batılı bilginler arasında da büyük bir üne sahiptir. Doğu ve
Batı'da Islâm botanikçilerinin reisi sayılmaktadır.
(4) Dîneverî'nin matematik ve astronomiye dair eserleri şun­
lardır; 1- Kitâb fi’l-Cebr ve’l-Mukâbele, 2- Kitâb fi'l-Hisâb,
3- Kitâb fil-Vesâyâ (Bu eser vasiyetlerle ilgili hesaplamala­
rın çözüm şekillerinden sözeder), 4- Kitâbu'l-Ehvâ (Bu
eserde yazar, Doğulu bilginlerin sema ve hava boşluğuyla
ilgili bilgilerini toplamıştır.) Kâtip Çelebi Keşfü’z-
Zünûn'da Dîneverî’nin "Zîc-i Ebu Hanîfe" adıyla bir de yıl­
dızların yerlerini ve yörüngelerini göstermek için hazırlan­
55
mış cetvelinin bulunduğunu haber vermektedir. (5) Dîneverî'nin Kitâbu'n-Nebât adındaki eserinin Ibn el- Mesîh hattıyla yazılmış bir
mış cetvelinin bulunduğunu haber vermektedir.
(5) Dîneverî'nin Kitâbu'n-Nebât adındaki eserinin Ibn el-
Mesîh hattıyla yazılmış bir nüshasının sırtında,
Dîneverî’nin vefat tarihine ilişkin olarak "Ebû Hanife Ah-
med bin Dâvud el-Kneverî 282 yılının Cemaziyel-ulâsımn
pazartesi gecesi vefat etti” şeklinde bir kayıt vardır. Bu­
nunla birlikte Dîneverî'nin 281 veya 290 yıllarında vefat et­
tiğine ilişkin rivayetler de vardır. Fakat 282 tarihi,
Keşfil'z-Zûnûn'un Târih-i Ebi Hanîfe'den bahseden bö-
lümüyle de desteklenmektedir.
(6) Ahbâr el-Tıval'in içeriğini, yazar, kitabın girişinde şu şe­
kilde açıklamaktadır: "Bu kitapta. Ademden Yezdgerd b.
Sehriya b. Kisra Ebruveyz'e kadar gelip geçen kralların ve
hüküm sürmüş Kahtan, Rum, Türk hükümdarlann, imam
ve halifelerin haberlerini, Nehrevan'i, Hüseyin b. Ali'nin
katlini, îbn Zübeyr fitnesini, Ezarika'nın ortaya çıkışını ve
savaşlarım, Muhtar b. Ebi Ubeyd’in haberini, onun, sonra
da İbnü'l-Eş'as’ın Haccac'a isyan sebebini, aralarında olup
bitenleri, Abdülmelik b. Mervan'ın ve oğlu Velid'in, Ömer b.
Afadülaziz'in ve Emevi devletinin sonuna kadar halifelerin
siretini, Abbasi devletini, Ebu Müslim’in hikayesini, Man-
sur'un Bağdad'ı inşasım, Emin’in hilafetinin sonuna kadar
halifelerin yaptıklarım, Me’mun ve Mutasım'ın siretini,
Babek'in hayatı ve savaşlarım özet halinde zikrettim."
56
EBU MÜHAMMED ABDULLAH BİN KUTEYBE EL-DÎNEVERÎ Kitâb el-Maârif Tarih ve hadiste olduğu kadar Arap dili ve
EBU MÜHAMMED ABDULLAH BİN
KUTEYBE EL-DÎNEVERÎ
Kitâb el-Maârif
Tarih ve hadiste olduğu kadar Arap dili ve edebiya­
tında da önemli bir yeri olan İbn Kuteybe, Ebu Hanîfe el-
Dîneverî'nin çağdaşlarındandır. Babası Merv'li olduğu
için eski kitaplardan bazılannda "Mervezî" nisbesiyle de
anılmış olduğunu görüyoruz. Fakat kendisi Merv'de de­
ğil Bağdat'ta doğmuştur (H. 213 / M. 828).^*^
tbn Kuteybe, çağının en seçkin kişiliklerindendi. ts-
hak bin Râheveyh, Ebi tshak İbrahim bin Süfyan ve Ebi
Hâtim es-Sicistânî gibi değerli kişilerden ders almış,
kendisi de oğlu Ahmed ve İbn Dersteveyh Fârisî gibi seç­
kin insanları yetiştirmiştir, tbn Kuteybe Arap dilinin en
büyük imamlarından sayılır. Lügat ve nahivde bir otori­
te olduğu kadar hadîs, tefsîr ve Kur'an ilimlerinde de ta­
nınmıştı. Bağdat’ta geçen hayatı kitap yazma ve ders
verme ile özetlenebilir. Büyük bir vukuf ve özenle yazdığı
eserleri ve bizzat verdiği dersler, yaptığı değerli açıkla­
malarla dinleyicilerini büyülerdi. Bir ara kadılık göre­
viyle Pînever’e gitti. Fakat ders verme ve eser yazma uğ­
raşılarını her mevkinin üstünde gördüğü için bu görevde
fazla kalmadı. İstifa ederek Bağdat'a döndü ve orada
57
eserlerini yazmaya ve ders vermeye devam etti. Hayatı­ nın son gününe kadar bu tatlı uğraşı bırakmadı.
eserlerini yazmaya ve ders vermeye devam etti. Hayatı­
nın son gününe kadar bu tatlı uğraşı bırakmadı.
İbn Kuteybe'nin ölümü ani ve feci olmuştur: Rivaye­
te göre bir gün sabahleyin fazlaca keşkek yemiş. Kendisi­
ni birdenbire ateş bastığından acı acı feıyat ederek bayıl­
mış ve bir daha ayılamamıştır (H. 276 / M. 889).
Ibn Kuteybe'nin çeşitli konularda birçok eserleri
vardır. En önemlileri Garîbü'l-Kur'an, Garîbü'l-
Hadîs, Uyûnü'l-Ahbâr, Edebü'l-Kâtib, Müşkilü'l-
Kur'an, M üşkilü'l-H adîs, Tabakâtü'ş-Şuara,
K itâbü'l-H ayl, Kitâİ) fî D elâiiü'n-N übüvve,
Câmiü'n-Nahv el-Kebîr ve Kitâb el-Maârif adlı eser­
leridir.^**^
İbn Hallikan, bunlardan başka birkaç eserini daha
sajrmaktadır. İbn Kuteybe’nin bütün yazdıklannı, ken­
disi gibi erdemli ve aynı zamanda fakîh bir kimse olan oğ­
lu Ebu Cafer Ahmed istinsah etmiş ve çoğaltmıştır. Bü­
tün bu eserleri içinde İbn Kuteybe'nin adını yaşatan,
özellikle halife Mu'temid Alallah'ın veziri Ebu'l-Hasan
Ubeydullah bin Yahya bin Hakan adına ithaf ettiği
Edebü'l-Kâtib ile Kitâb el-Maârif tir. Bunlardan Ede­
bü'l-Kâtib, Ebu Muhammed bin es-Seyyid el-Batalyûsî
tarafından el-İktidâb fî Şerh Edebü'l-Küttâb adıyla
şerh ve izah edilmiştir.
Kitâb el-Maârif:
İbn Cerîr ve Mes'ûdî gibi en büyük tarihçilere kay­
nak olan bu eser, Ahbâr el-Tıvâl gibi, Hicrî üçüncü yüz­
yıldan bize kadar ulaşabilen en değerli belgelerdendir.
İbn Kuteybe, Ahbâr el-Tıvâl yazan Ebu Hanife’den altı
yıl önce vefat ettiğine göre, Kitâb el-Maârif ile Ahbâr
el-Tıvâl’e, aynı dönemin ürünleri gözüyle bakabiliriz.
Bununla birlikte Kitâb el-Maârif i yazarken bu eserden
58
yararlandığını savunanlar da vardır. Fakat bu iddiaya rağmen, içerikleri bakımından bu iki eser arasında açık farklar
yararlandığını savunanlar da vardır. Fakat bu iddiaya
rağmen, içerikleri bakımından bu iki eser arasında açık
farklar göze çarpmaktadır. Ahbâr el-Tıvâl'de daha çok
İran tarihine önem verilmiş, İslâmî dönemden bahseden
sayfalarda bile en büyük pay İran'la ilgili olaylara ayrıl­
mıştır. Kitâb el-Maârif ise daha çok Arap tarihiyle ilgi­
lidir. Ahbâr el-Tıvâl'e oranla daha iyi bir düzene sahip
olan Kitâb el-Maârif, Islâm'dan önce Arapların soy ve
teşkilâtları, Yemen ile Şam ve Irak'ta kurdukları hükü­
metler hakkında önemli aynntılan içine almaktadır. İs­
lam öncesi İran tarihine ayrılan sayfalar ise çok azdır.
Kitâb el-Maârif, Peygamberimizin hayatı ile Hicrî
üçüncü yüzyıl ortalanna kadarki olaylar bakımından da
büyük bir değere sahiptir. Özellikle tabiin ve müctehid-
1er ile bu çağlarda yetişen hadisçi, kıraatçi, dilci, şair ve
ilim adamları hakkında verdiği bilgilerle İslâm medeni­
yeti tarihini oldukça aydınlatmaktadır. Herhalde Kitâb
el-Maârif, içerdiği eski şeylerle Hicrî birinci ve ikinci
yüzyılların toplumsal çehresini tanıttığı gibi, cahiliye
Araplannın dinlerine, siyasî konumlarına, kabile ve soy
teşkilâtına ve tarihi savaşlarına ilişkin olarak verdiği
bilgilerle İslâm öncesi Arap tarihini oldukça aydınlat­
maktadır. Kitâb el-Maârif Mısır'da basılıp yayınlan­
mıştır.^***’
59
DtPNOTLABî (*) Ibn Kuteybe Bağdat'ta değil Kttfe'de doğmuştur. Zaten nis- belerinden birinin de el-Kûfî olması bunu
DtPNOTLABî
(*) Ibn Kuteybe Bağdat'ta değil Kttfe'de doğmuştur. Zaten nis-
belerinden birinin de el-Kûfî olması bunu gösterir (Bkz.
İslâm Ansiklopedisi, Ibn Kuteybe maddesi) (Y.K.).
(**) Ibn Kuteybe'nin eserleri arasında şunları da sayabiliriz:
Kitâb Te'vîl el-Rüya, Kitâb el-Mesâil ve'l*Cevâbât,
Kitâb Te'vîl Muhtelif el-Hadîs, Kitâb el-RahI ve'l-
Menzil, Kitâb el-Şarâb. (Y.K.)
(♦**) Kitâb el-Mârârif, bundan daha önce Wüstenfeld tarafin-
dan (Göttingen, 1850) yayınlanmıştır. (Y.K.)
Kiiâb el'Maârif ve Kitâb Te'vîl Muhtelif el-Hadîs Türkçe-
yc çevrilerek yayınlandı: el-Maarif, ç. Haşan Ege, Şelale
Yayınlan, İstanbul, tarihsiz. Hadis Müdafası, çev. M. Hay-
ri Kırbaşoğlu, Kayıhan Yayınlan, İstanbul, 1979. (R.)
60
EBUBEEtR MUHAMMED BÎN YAHYA EL-SÛLÎ Hicrî dördüncü yüzyılda Islâm kültürü başlıca üç önemli şahsiyet tarafından temsil
EBUBEEtR MUHAMMED
BÎN YAHYA EL-SÛLÎ
Hicrî dördüncü yüzyılda Islâm kültürü başlıca üç
önemli şahsiyet tarafından temsil ediliyordu. Bunlann
her üçü de Türktür. İçlerinden' Ebu Nasr Fârâbî felsefe,
hikemiyât, sosyoloji ve musikîde; Emîr Ebu Nasr bin
Arak matematik ve astronomide; Ebubiskir el-Sûlî ise
edebiyat ve tarihte Türk dehasının hayret verici gücünü
gösteriyordu. Ebu'r-Reyhân Bîrûnî gibi bir derya tara­
fından "Üstadım" hitabıyla yüceltilecek kadar yüksek
bir erdem ve irfana sahip olan Emîr Ebu Nasr bin Arak/^^
ünlü İbnü't-Türk el-Cîlî’den sonra matematikte Türk de­
hasının keşfedicilik gücünü temsil etmiş, Fârâbî ise fel­
sefede özel bir ekolün kurucusu, musikide yaratıcı bir sa­
natçı olma mertebesine yükselmişti.^^^
Ebubekir bin Sülî'ye gelince, bu da Arap edebiyatı­
nın şaheserleri arasında sayılabilecek değerde parçalar
bıraktığı gibi, Arap edebiyatı tarihiyle Abbasîler tarihini
de yaşatmıştır. Büyük babası olan Cürcân emirlerinden
Sol'Tigin, bir zamanlar sinesinde Mazdeizm'in hiç sön­
meyen en büjrük ateşgedelerini saklamış olan Gürcan'da
ileri gelen emirlerden birisiydi. Müebbid'lerin sürekli
telkinleri sonucunda Firuz adındaki kardeşiyle birlikte
Mecusîliği kabul etmişlerdi. Fakat Hicri birinci yüzyılın
61
sonlanna doğru cömertlik ve elaçıklıgı, nüfuz ve sulta ba­ kımından Emevîlerin Bermekîleri sayılan Âl-i Muhal- leb'in
sonlanna doğru cömertlik ve elaçıklıgı, nüfuz ve sulta ba­
kımından Emevîlerin Bermekîleri sayılan Âl-i Muhal-
leb'in cesur ve amansız oğlu Yezid bin Muhalleb, halife
Süleyman döneminde Taberistan, Dehistan ve Gürcan
bölgelerini kanlara boğarak fethettiği zaman, eman ver­
diği binlerce Türk'ü boğazlatmasına rağmen, kahraman­
lığına tutkun olduğu Sol-Tigin'i öldürtmeye kıyamamış,
aksine kendisine büyük iltifatlarda bulunarak emirleri
arasına katmıştı.
Sol-Tigin, halife Süleyman'ın amansız komutanına
kendisini çok çabuk sevdirdi. Hatta onun teklifiyle tslâm
dinini kabul etti. Sol-Tigin, Yezid bin Muhalleb'in ikbal
çağında kurulan bu dostluğa, Ömer bin Abdülaziz'in tah­
ta çıkışıyla başlayan talihsizlik zamanında da sadık kal­
dı. Hatta Yezid bin Muhalleb, can düşmanı olan Yezid
bin Abdülmelik'in tahta çıkışını haber alır almaz hapis­
ten kaçarak Basra'da Emevîler hanedanına karşı Benî
Muhalleb devletini kurmaya kalkıştığı zaman, en sadık
destekçilerinden biri de Sol-Tigin oldu.
Türkler, Emevîlerin Mâverâünnehir, Harizm ve Ho­
rasan dolaylanndaki kanlı saltanatlarından o kadar bık­
mışlardı k’ eman vermiş olmasına rağmen binlerce
Türk'ü yine Emevîler adına boğazlayan bir komutana ar­
ka çıkmaya karar vermiş, birçok savaşçı Sol-Tigin'e ka­
tılmıştı. Sol-Tigin, emri altındaki bu yiğitlerle Yezid bin
Muhalleb ile Benî Ümeyye prenslerinden meşhur Mesle-
me arasında meydana gelen kanlı maceralara katıldı.
Muhalleboğullannın bu kahraman, fakat bahtsız çocu­
ğunu, Akr savaşında ölünceye kadar savundu.
Sol-Tigin ve oğulları Emevîler döneminde askeri ba­
kımdan ne kadar parlak başarılar gösterdilerse, torunla­
rı da Abbasîler döneminde ilim ve edebiyat alanında o
kadar yüksek bir mevki kazanmışlardır. Ebubekir Mu-
62
hammed eİ-Sûlî'nin babasının amcası İbrahim bin Abbas el-Sûlî, Arap edebiyatının en büyük sanatçıları sırasına yükselmiş, el-Mu’tasım
hammed eİ-Sûlî'nin babasının amcası İbrahim bin Abbas
el-Sûlî, Arap edebiyatının en büyük sanatçıları sırasına
yükselmiş, el-Mu’tasım ve el-Mütevekkil gibi halifeler
tarafından büyük makamlara çıkarılmıştı/®^
Ebubekir Muhammed bin Yahya el-Sûlî, ötedenberi
tanınan tarihî bir aileye mensup olduğundan ve irfan di­
rayetiyle ün kazandığından çok erkenden Abbasî halife­
lerinin takdirini kazanmış, Bağdat saraylanna gidip gel­
meye başlamıştı.
Halife el'Muktefî Billah, Arap edebiyatı ve tarihine
vakıf ve meclislerin süsü olan Sûlî'yi nedimleri arasına
aldı. Sûlî'nin satranç oyunundaki ustalığı ise onun el-
Muktedir Billah döneminde de nedimlikte kalmasını
sağladı.
Hatta el-Muktedir Billah kendisini oğlu Ebu'l-Abbas
Ahmed'in öğretimiyle görevlendirdi. Bu münasebetle kö­
tü yönetimin ve ahlâkî sefaletin merkezi olan Bağdat sa­
rayına bağlanarak Abbasî Devletinin çöküşe doğru iler­
leyişini daha yakından izlemeyi başardı.
Bu sırada Bağdat sarayı ibret verici bir sahne görü-
nüşündeydi. Halife Muktedir Billah, devletin yönetimini
saray kadınlarıyla hadım ağalanna bırakarak zamanını
zevk ve safa içinde geçiriyordu. Vilâyetlerde valiler, ku­
mandanlar bağımsızlık ilânı ile kanlı karışıklıklar mey­
dana getirirken hilâfet sarayının kapı ve penceresinden
saz ve tef seslerinden başka bir şey duyulmuyordu.
Doğuda Samânîler, Necd ve Bahreyn'de Karmatîler,
Deylem ve Taberistan'da Atruşîler Abbasî saltanatını
sarsarken ateşli bir şii olan Ebu Abdullah da Mağrib di­
yarında hüküm süren Ağlebîlerin sefih ve ayyaş varisi
Ziyadetullah'ı yenip uzaklaştırarak Ca'fer-i Sadık'ın bü-
jrük oğlu İsmail'in torunlarından Abdullah el-Mehdî'yi
irşad postundan saltanat tahtına çıkarmış, Asya'daki
63
Abbasî hilâfetine rakîp olarak Afrika'da bir Şii hilâfeti kurmuştu. Sûlî, nefsî arzulannın esiri olan kararsız ve
Abbasî hilâfetine rakîp olarak Afrika'da bir Şii hilâfeti
kurmuştu.
Sûlî, nefsî arzulannın esiri olan kararsız ve iradesiz
Muktedir Billah'ın, bu duruma karşı gereken önlemleri
alacağına, Hadım Munis ile nasıl bir serüvene atıldığına,
feci sonuna nasıl yuvarlandığına tanık oldu. Siyasî alan­
da olduğu kadar dinî ve toplumsal alanda da çok garip bir
görünüş arzeden bu dönemin bütün olaylarını derin bir
ilgiyle izledi. Tarihçi îbn Cerîr'e karşı Hanbelîlerin ayak-
lanışını, Hallac-ı Mansur'a Muktedir'in veziri Hâmid’in
işkencelerini, Maveraünnehir'de peygamberlik iddiasıy­
la ayaklanan bir hokkabazın sonunu. Mutezile ile Cebri­
ye taraftarlarının mücadelelerini, Arap yazısını Kûfî'den
Nesih'e çeviren büyük sanatkâr, fakat hilekâr îbn Muk-
le'nin hayret verici entrikalarla Muktedir Billah'ın hale­
fi ve kardeşi Kâhir Billah'ı nasıl düşürdüğünü gördü. Bu
serüvenler sonucundaSulî'nin öğrencisi Ebu'l-Abbas Ah-
med, vezir îbn Mükle ile emîr Sıma tarafından hilâfet
makamına getirildi. Öğrencisinin ikbali, Sülî'nin bilgi
alanını daha çok genişletmeye yardım etti:
Şelemğânî'nin ve bağnaz Hanbelilerin siyasî buhranlar­
dan yararlanarak dinî ve toplumsal alanda çıkardıkları
kargaşalıkları gördü. Gerçekten bu zamanlarda
Şelemğânî, hulûl ve tenasüh gibi, ilkel dönemlerin küflü
inançlarını yayarken bağnaz Hanbeliler de aynı nitelik­
te olmak üzere; Allah'ın yeryüzüne inip çıktağına dair ca­
milerde vaazlar veriyor, müslümanlığa pek kaba bir mü-
cessemelik kisvesi giydiriyorlardı. Îlhâdî bir amaç izle­
yen Karamıta ise, yer yer meydana getirdiği kanlı ^vaş-
larla müslümanlara kan ağlatıyordu. Abbasî İmparator­
luğunun geleceği bu parçalanmalarla belirleniyordu: Mı­
sır'da Ihşîd, Diyarbakır ve Musul'da Benî Hamedân,
Bahreyn ve Yemâme'de Karmatîler, Basra'da îbn Râik,
64
Ehvâz'da tbn Berîdî, Fâris'te Büveyhoğullan, Kirman'da Muhammed bin îiyâs ... bağımsız olarak hüküm sürüyor, merkezi her
Ehvâz'da tbn Berîdî, Fâris'te Büveyhoğullan, Kirman'da
Muhammed bin îiyâs
...
bağımsız olarak hüküm sürüyor,
merkezi her vesile ile tehdit etmeye devam ediyorlardı.
Sûlî, Râzî Billah'ın bu zorluklar karşısında nasıl didindi­
ğine, Ibn Mukle'nin entrikalarıyla nasıl oyalandığına ya­
kından tanık oldu. Fakat, gerek sarayda ve gerekse dı-
şarda dönen entrikalara asla karışmadı. Bütün bu facia­
lara ibretle bakan bir seyirci olmakla yetindi.
Grerçi eğitimi altında yetişen Râzî Billah'ın tahta çı­
kışıyla sarayda yeni bir hayat başlamıştı. Edîb ve cömert
bir kimse olan Râzî, Dârüs-Selâm'ın saz ve tef sesleri ta­
şan salonlarını birer ilim ve edep yeri haline sokmuş,
kendi ihtiraslarını değil, halkın refah ve mutluluğunu
düşünen kimselerin telkinleriyle orduyu düzene koyma­
ya ve devlet işlerini bizzat yönetmeye kalkışmıştı. Fakat
Abbasî devletinin temelleri sarsılmıştı. Razî Billah tu­
tulduğu istiskâ Gtannda su birikme) hastalığından dola-
jn vefat edince (H. 229 / M. 843), yıkıhş alabildiğine hız­
landı. Râzî'nin halefi el-Muttakî Billah döneminde Bas­
ra valisi Ibn Berîdî, hilâfet başkentini istilâ ederek hali­
feyi yirmi atlı ile Musul'a, Hamedanoğullanndan prens
Nâsıru'd-Devle'nin yanına kaçarak sığınmak zorunda
bıraktı.
Sûlî, büyük bir edip olduğu kadar bir sanat dehası da
olan İbn Mukle'nin siyaset alanında çevirdiği entrikalar,
beslediği ihtiraslarla sürüklendiği feci ve ibret verici so­
nun seyircisi oldu. îbn Râik'in emriyle sağ eli kesilen ve
servetine el konulan bu bedbaht dahinin, hayatını ka­
zanmak için sol eliyle yeni baştan yazı yazmaya çalıştığı­
nı, arkadan sol eliyle dih de kesildikten sonra sefalet ve
çaresizlik içinde can çekişerek öldüğünü; İbn Berîdî'nin
Bağdat'a doldurduğu vahşet sürülerinin burada oturan­
lara reva gördükleri kötülükleri ve zalimlikleri ibretle
65
seyretti. Bağdat'ın ne kadar vahşice talan edildiğine tanık oldu. Sûlî, Hulûliye ve Mücessime gibi ilkel mezheplerin
seyretti. Bağdat'ın ne kadar vahşice talan edildiğine tanık
oldu.
Sûlî, Hulûliye ve Mücessime gibi ilkel mezheplerin
çarpışmalarından başka, yeni ortaya çıkan filozoflarla
kelâmcıların tartışmalarına da karıştı. Her yanı saran
dinî bunalıma karşı Ebu'l-Hasan el-Eş'arî’nin açtığı mü­
cadelenin bütün aşamalarını izledi. Eş’arî'nin, kırk yaşı­
na kadar bağlı kaldığı Mutezile mezhebine karşı isyan
bayrağını açarak hocası ve mezhebin imamı Ebu Ali
Cübbâî'yi susturduktan sonra sarsılmaz bir kararlılıkla
dinî bunalımın önünü aldığını gördü.
Sûlî, zorbalardsuı Torun'un Sindiye'de el-Muttakî Bil-
lah'ın gözlerine mil çekerek el-Müstekfî'yi iktidara geti­
rince, kanlı facialarla matem yerine dönen Dârü's-
Selâm'dan uzaklaştı. Bu arada kendisi de Hz. Ali'nin oğul­
larının tarafını tutmakla suçlanarak sıkı bir takibata uğ­
radı. îbn Mukle'nin sonuna uğramamak için Basra'ya ka­
çarak gizlenmek zorunda kaldı. Hayatının kalan kısmını
burada eserlerini yazmaya ayırarak Hicrî 335 (M. 946) yı­
lında vefat etti. Sûlî, Arap edebiyatı hakkında çok derin
incelemelerde bulunmuş, şairlerin biyografileriyle ilgili
olarak alfabetik bir Tabakâtü'ş-Şuarâ yazmıştır. Bun­
dan başka Ebu Temmâm, Ebu Nüvâs ve eİ-Buhterî ile di­
ğer birkaç büyük şairin hayatları ve edebî eserlerine dair
birçok incelemeler yazmıştır. Sûlî'nin en önemli eseri
Ahbârü'l-Karâmıta adlı kitabıyla Abbasiler Tari-
hi'dir. Büyük bir öneme sahip olan bu eserin yazma bir
nüshası Kahire kütüphanelerinde bulunmaktadır.(*)
DİPNOTLARi
(1) Ebu Nasr bin Arak, Hicrî dördüncü yüzyılın ünlü matematik­
çilerinden olup hayatımn büjrük bir bölümünü Harizm'de ge­
çirmiş, daha sonra Ebu Reyhan Bîrûnî ile birlikte Sultan
66
Mahmud Gaznevî'nin başkentine gitmiştir. Veinrick gibi bazı AvrupalI yazarlar, Ebu Nasr künyesine bakarak bu zatı Fârâbî
Mahmud Gaznevî'nin başkentine gitmiştir. Veinrick gibi
bazı AvrupalI yazarlar, Ebu Nasr künyesine bakarak bu zatı
Fârâbî ile kanştırmışlardır. Arap yazarları ise adım Eıiiîr
Nasr Mansur bin Ali bin Arâk şeklinde kaydetmişlerdir. Bu­
radaki Arâk sözcüğünün Türkçedeki Erak'tan bozulduğunu
kesin olarak söyleyebiliriz. Kaşgarlı Mahmud’a göre "Ank"
zayıf ve nahif adam, "Erk" ise yürekli, bahadır ve hükmü ge­
çen adam demektir. Emir Ebu Nasr matematik ve astrono­
miyle ilgili birçok eser yazmıştır. Kürevî trigonometrinin çö­
zümünde şekkü'l-kıta' yerine en önce şeklü'l-mugniyi kul­
lanma metodunu kullanmakla ünlüdür. Ebu Reyhan
Bîrûnî, bu zatın el-Macastii'ş-Şâhî eseriyle, diğer on kita­
bından büyük bir takdirle söz etmektedir. İslâm dünyasında
yetişen matematikçilerin reisi olan Ebul-Fazi Abdülhamîd
bin Vâsi' el-Hasîb'e gelince,bu zat Cîlli bir Türkün oğlu oldu­
ğu için İbnü't-Türk el Cîlî adıyla tamnmiftır. îbn el-Rıftî'den
öğrendiğimize göre İbnü't-Türk el Cîlî'nin özellikle hesap ko­
nusunda yazdığı önemli kitaplan vardır.
(2) Türk Filozofu Fârâbî adh eserimize bakınız.
(3) İbrahim bin Abbas el-Sûlî, Arap edebiyatımn en büyük şair­
lerinden (mübdi') biridir. Nazımlan kadar nesirleri de birer
belagat örneğidir. Abbasî vezirlerinden meşhur Muham-
med bin Abdülmelik bin el-Zeyyât aleyhine yazdığı hicviye­
ler o zamanlarda herkes tarafindan ezbere okunuyordu.
Hicrî 243 (M. 857) yılında Sermenre'y’de vefat etmiştir.
(*) Sûlî'nin Abbasîler tarihi "Kitâb el-Evrâk fi Ahbâr el-
Abbâs ve Eş'arihim" adını taşımaktadır. Şimdi ancak
parçalar halinde mevcut olan bu kitabın beş veya altı ciltten
oluştuğu, fakat tamamlanmadan kaldığı anlaşılmaktadır.
Avrupa'da bu kitabın bâzı bölümleri değişik isimlerle basıl­
mıştır. Önemli eserleri arasında Kitâb el-Vüzerâ ile, dev­
let memurları için edebî ve teknik bir el kitabı olan Adab el*
Küttâb'ı da sayabiliriz.
Sûlî bir edebiyatçı olarak özellikle Abbâsîler dönemi şairlerinin
Dîvan'lannı toplayıp tertip etmekle de ün kazanmıştır. Yu­
karıda Günaltay'ın andığı üç şair'in Divan'lanndan başka
Müslim bin el-Velid, Ibn el-Mu'tezz, Abbas bin el-Ahnef, el-
Senevberf ve Ali bin el-Cehm gibi şairlerin Divanları da tu
arada sayılabilir. (Y.K.)
67
EBU HÜSEYN ALt BİN ALİ EL-MES'ÛDÎ Mürûcü'z-2^heb ve Maâdin el-Cevâhir Saygıdeğer atası îbn Mes'ûd'a nisbetle Mes
EBU HÜSEYN ALt BİN ALİ EL-MES'ÛDÎ
Mürûcü'z-2^heb ve Maâdin el-Cevâhir
Saygıdeğer atası îbn Mes'ûd'a nisbetle Mes udî laka­
bıyla anılan bu ünlü tarihçi, Irak'm ilim bakımından şan­
lı bir döneminde, yani Hicrî üçüncü yüzjnlın sonlarında
Bağdat'ta doğmuş^^^ ve 346 (M. 957) yılında Mısır'da Fus-
tat (eski Kahire) şehrinde vefat etmiştir
Öğrenimini, Harun Reşid'lerin, Me'mun'lann bütün
dünyanın beğenisini kazanan çalışmalarıyla dördüncü
yüzyılda tslâm kültürünün merkezi haline getirdikleri
Bağdat'ta tamamladıktan sonra, Hicrî 300 (M. 912) yı­
lında, yani henüz nisbeten genç bir yaştayken uzun ve
yorucu bir geziye çıkmış, gençliğini görmek ve öğrenmek
arzusuyla seyahatlerle geçirmiştir.
Mes'ûdî, bu gezi sırasında İslâm dünyasının çeşitli
yörelerini dolaşmış, kendi deyimiyle, bugün Uzak-Do-
ğu’da ise yarın batıya gitmiş, yorulmak bilmeyen güneş
gibi hiçbir kervanın geçmediği yerleri görmüş^®\ Hicrî
300 yılında Multan ve Mansûre'yi ziyaret ettikten sonra
Fâris ve Kirman'ı dolaştırmıştır.
Bağdat'tan çıktıktan üç yıl sonra Mes'ûdî'jri Hindis­
tan'da görüyoruz. Hindin Kambay ve Saymur şehirlerin­
de bir süre kalarak dinleniyor. Sonra yılmaz bir kararlı-
68
hkla Hindistan'dan Seylan adasına geçiyor (H. 304 / M. 916). Oradan Kanbalou'ya, yani bugünkü Madagaskar'a veya
hkla Hindistan'dan Seylan adasına geçiyor (H. 304 / M.
916). Oradan Kanbalou'ya, yani bugünkü Madagaskar'a
veya Zengibar'a gidiyor. Bu yol üzerinden Amman taraf­
larına uğruyor. Soiıra Suriye, Mısır, Mağrib ve Endülüs
yöresine ziyaretle İlmî incelemelerine devam ediyor.
Mürûc ez-Zeheb'in fazla aydınlık olmayan bir iba­
resi, Mes'ûdî'nin Malezya kıjnlannı ve Çin sahillerini de
ziyaret ettiği sanısını vermektedir. Fakat Hazar Denizi
yöresi ile Kızıldeniz'in doğu sahillerini dolaştığına dair
hiçbir belge yoktur.
Mes'ûdî hayatının en parlak yıllarını bu şekilde, bir
ülkeden diğerine gezmekle geçirmiş, fakat nüfuz edici
bir bakış ve eleştirici bir düşünceyle her gördüğü, her uğ­
radığı ülkenin tarihî ve coğrafî durumlarını araştırmış,
bu sayede adını ölümsüzleştiren o büyük eserlerini orta­
ya koymuştur.
Mürûc ez-Zeheb'den, Mes'ûdî'nin Hicri 314 (M.
926) yıhnda Filistin'de Taberiye'de bulunduğu, arkasın­
dan Sûriye'ye geçtiği ve Hicri 332 (M. 943) yılında da Bas­
ra'ya gittiği anlaşılıyor.
Büyük tarihçiyi hilâfet merkezini bırakarak uzun
bir geziye çıkmaya sürükleyen etkenlerden en önemlisi,
o sıralarda îslâm dünyasının çeşitli bölgelerinde yeniden
yeniye ortaya çıkan ilim merkezlerinin çekiciliği oldu­
ğunda kuşku yoktur. Eserlerini nasıl bir etki altında yaz­
mış olduğunu anlamak için, doğduğu ülkenin ve içinde
yaşadığı yüzyılın kültür düzeyini araştırmak gerekir:
Mes’ûdî, üçüncü yüzyılın sonlarına doğru Bağdat'ta doğ­
muştu. Bu yüzyılın başlarında Me'mun'un açtığı Dârü'l-
Hikme'lerle en jrüksek açılımına kavuşan Bağdat, yüzyı­
lın sonlarında ve özellikle dördüncü yüzyılda eski par­
laklığını yitirmeye başlamış, siyasî bölünmelere uğra­
yan geniş tslâm ülkesinin her yanında yeni yeni bilgi
69
merkezleri yükselmeye başlamıştı. Bu yeni merkezler görkemli kültürleriyle Bağdat'la rekabet ediyorlardı. Uzak yörelerde yetişen genç zihinler
merkezleri yükselmeye başlamıştı. Bu yeni merkezler
görkemli kültürleriyle Bağdat'la rekabet ediyorlardı.
Uzak yörelerde yetişen genç zihinler Bağdat'a koşacak­
larına, bu yeni kurulan merkezlerde toplanıyorlardı.
Kuşkusuz Mes'ûdî de öğrenimini Bağdat'ta tamam­
ladıktan sonra, öğrendiklerinin zihnini doyurmadığını
anlamış, zamanın adetlerine uyarak o yeni merkezleri
ziyaret etmek hevesine düşmüş, oralardan daha çok fe­
yiz almak umuduyla bu uzun seyahat yolunu seçmişti.
Gerçi bu yüzyılda Bağdat, son gayretleriyle geçmiş­
teki ihtişamını korumaya çalışıyordu. Fakat artık îslâm
ufuklarında batan irfan yıldızlarını kendi yörüngesine
çekecek kadar cazibeli değildi. Hatta Mes'ûdî gibi, sine­
sinde doğmuş keskin zekâları bile kendi çevresinde tuta­
mıyordu. Çünkü siyasî bölünmeler, ötedenberi düşünce
faaliyetlerine de önderlik edene halifelerde eskisi kadar
nüfuz ve etki bırakmamıştı.
Bağdat, Mes'ûdî'nin vefatından sonra, yani dördün­
cü yüzyılın sonlarına doğru Adudu'd-Devle sayesinde ge­
çici bir süre için eski kültürel parlaklığını kazanmış, di­
ğer ilim merkezlerini etkisi altında bulundurmuştur. Fa­
kat bu dönemden sonra ise ebediyen sönmüştür. Büvey-
hoğullannın en gayretli çocuğu olan Adudu'd-Devle, kül­
türün de aydın bir koruyucusu olduğundan, Bağdat'taki
sarayı alimlerin toplantı yeri ve edebiyatçıların mahfeli
haline getirmiş, Abbasîlerin hilâfet başkenti yine şenlik­
li bir merkez görünümü kazanmıştı.
İşte Mes'ûdî, Islâm dünyasının siyasî bakımdan bö­
lünmelere uğradığı, fakat buna rağmen her yanda geniş
bir fikir hareketliliğinin görüldüğü böyle bir yüzyılda,
yılmaz bir kararbhk ve sarsılmaz bir cesaretle îslâm ege­
menliği altındaki her tarafi dolaşmış, her yöreyi gezmiş,
tarihî ve coğrafî incelemelerini gözlemleriyle de genişlet-
70
miş ve desteklemiştir. Hem tarihtçi hem fakîh ve hem coğrafyacı olan Mes udî, doktorlar arasmda da
miş ve desteklemiştir.
Hem tarihtçi hem fakîh ve hem coğrafyacı olan
Mes udî, doktorlar arasmda da (Tabakatu'l-etibba) özel
bir yer işgal eder. Adı yüzyılın tıb bilginleri arasında da
geçmektedir.^"*^ Mes udî'nin bir eserini çeviren Silvestre
de Sacy, araştırmalarına dayanarak Mes udî'nin toplam
eserlerinin ondokuzu bulduğunu ifade etmektedir.*®^ Fa­
kat Ebu'l-Mehâsin, tarihçinin eserlerinin sajnsını yirmi-
üçe çıkarmaktadır. îbn Kutbî ise, Feyâtül-Vefeyât'ın-
da^ bu kitaplardan yalnız on tanesinin adını anmış, di­
ğerlerini sessizlikle geçiştirmiştir,*®^ Fakat tarihçilerin
bizzat kendisinin, en son eseri olan Kitâb el-Tenbîh
ve'l-isrâf ında, yeri
düştükçe adlarını andığı kitapları­
nın sayısı ondokuza
ulaşmaktadır.*’ ^ Keşfü'z-Zünûn'da
bunlardan ancak bir kısmının adlan geçmektedir.
Mes'ûdî'nin kendi ifadelerine bakılırsa bu kitaplardan
Ahbâr el-Zaman ve Kitâb el-Evsat gibi bazıları 20-30
ciltten daha az değildi. Tarihçinin büyük bir kısmı seya-
hatlarle geçen hayatında bu kadar muazzam eserler yaz­
mayı başarması gerçekten hayret vericidir. Fakat onun
tarihle ilgili eserlerinden bize ancak Mürûc ez-Zeheb
ile Kitâb el-Tenbih'i ulaşabilmiştir. Öteki kitaplarına
şimdiye kadar ne Avrupa'da ve ne de Doğu kütüphanele­
rinde rastlanamadığına göre, bunların zamanla yok ol­
duğu yargısına varmamız gerekmektedir.*®^
Mes'ûdî daha çok tarih ve coğrafya bilgini olarak ta­
nınmasına rağmen, tıb alanında da önemli buluşlarının
olduğu îbn Baytar gibi büyük ilim adamlarının tanıklı­
ğıyla sabittir.*®' Silvestre de Sacy, Mes'ûdî'nin eserleriyle
ilgili incelemesinde bu duruma dikkatleri çekmekte­
dir.**»'
Mes’ûdî'nin en son eseri Kitâb el-Tenbih'tir. Bu
eserini o, Hicrî 344 (M. 955) yılında Fustat'ta yazmıştır.
71
Goeje.bu önemli eseri 1894 yılında Leiden'de nefis bir şe­ kilde basarak yayınlamıştır. Silvestre de Sacy ise
Goeje.bu önemli eseri 1894 yılında Leiden'de nefis bir şe­
kilde basarak yayınlamıştır. Silvestre de Sacy ise daha
önce bu eser hakkında uzun bir inceleme yazmıştı. Daha
sonra Baron Carra de Vaux, Kitâb el-Tenbîh ve'l-
İşrâf 1 Fransızcaya çevirerek Le Livre de l'Avertisse-
ment et de la Revision adıyla Paris’te yayınlanmıştır.
Birçok coğrafi kıssalardan oluşan Kitâb el-Acâyib
adlı eser de Mesudî'ye isnat edilmektedir.^^’ Fakat
Kitâb el-Acâyib, ilmî olmaktan çok efsanelere dayanan
bir derlemedir.
Mes udî'nin en büyük tarihî eseri Ahbâr ez-za-
man'ıydı. Yarar uzun gezilerinin ve derin incelemeleri­
nin ilk ürünü olarak bu eserini yazmıştı. Mürûc ez-Ze-
heb'in başında Ahbâr ez-Zaman'ın içeriğiyle ilgili hayli
bilgiler verilmektedir. Buradan anlaşıldığına göre, yazar
bu eserinde coğrafyadan dâ uzun uzadıya bahsetmiş,
yeryüzünün şekli, dağlan, denizleri, nehirleri, gölleri
hakkında ayrıntıU bilgiler vermiş, jeolojik dönemlerden
söz etmiş, denizden karaya ve karadan denize dönüşen
yerleri göstermiş, yeryüzündeki iklimleri açıklamış,
dağların durumlarının ve yıldızların hareketlerinin ik­
limlerin değişmesi üzerindeki etkilerini anlatmış, tarih
öncesi zamanlar hakkında Hindlilerle diğer kavimlerin
inancını naklettikten sonra, semavî kitapların bu konuy­
la ilgili olarak verdikleri bilgileri aktarmıştır. Bu girişin
arkasından ilk çağların hükümdarlarını, yıkılan ve yok
olan milletlerin tarihlerini, çeşitli ırkları ve dinleri, bun­
ların felsefelerini anlatmış, sonra peygamberler tarihine
geçmiştir. Hz. Muhammed (s)'e gelinceye kadar geçen
peygamberlerin tarihlerini ayrıntılarıyla aktardıktan
sonra İslâmî döneme girmiş, Hz. Peygamberin doğu­
mundan irtihaline kadar bütün hayatını ve savaşlarını
geniş olarak tasvir etmiştir. Yirmi cildi aşkın olduğu an­
72
laşılan Ahbâr ez-Zaman'm son ciltleri Râşid Halifeler ile Emevî ve Abbâsîler’e aynimış, halife el-Muttakî Bil- lah
laşılan Ahbâr ez-Zaman'm son ciltleri Râşid Halifeler
ile Emevî ve Abbâsîler’e aynimış, halife el-Muttakî Bil-
lah dönemine, yani Hicrî 332 (M. 943) yılına kadar mey­
dana gelen olaylar ayrıntılarıyla anlatılmıştır/
Mes udî, daha sonra Ahbâr ez-zaman'ını özetleye­
rek Kitâb el-Evsât'ını yazmıştır/^^^Kitâb el-Evsât da
Ahbâr ez-Zaman gibi Islâm dünyasında birbiri peşin­
den ortaya fikan müthiş karışıklıklar arasında kaybolup
gitmiştir. Şükretmek gerekir ki, bu iki eserin seçilmiş bir
özeti olan Mürûc ez-Zeheb, zamanın yıkıcılığından
kurtularak bize kadar ulaşabilmiştir.
Ömrünün büyük bölümünü ülkesi dışmda geçiren
Mes udî, seyahatini bitirdikten sonra da yine Irak'ta kal­
mamış, bizce bilinmeyen bazı sebeplerden dolayı Irak dı­
şında yaşamaya mecbur olmuştur. Böylece görüyoruz ki
bu büyük tarihçi, hayatının son on yılını bazan Suriye'de
ve bazan da Mısır'da geçirmiş ve nihayet Fustat'ta vefat
etmiştir (H. 345 veya 346 / M. 956 veya 957).
Mürûc e2-Zeheb ve Maâdin el-Cevher:
Mes'üdî’nin eserleri içinden bize kadar gelebilen bu
değerli tarih, kendi anlattıklarına göre, Ahbâr ez-Za­
man ve Kitâb el-Evsat'ın seçilmiş bir özetidir. Mes'ûdî,
bu iki büyük eserinin içeriğini özetleyerek ve en önemli
gördüğü noktalan aynen bırakarak, ilmi ve tarihî birçok
faydalı konular ekleyerek Mürûc ez-Zeheb’i düzenle-
miştir.^*^^
Mürûc ez-Zeheb, iki bölümden oluşmuş, kavimler
ve devletler bakımından birçok ara bölümlere ayrılmış­
tır. Yazar aynı zamanda, kozmografik ve coğrafî bir nite­
lik taşıyan birinci bölümde, Islâm'dan önceki kavimlerin
tarihî durumlarından söz etmiş, Hz. Peygamber döne­
minden yüzyıhn sonuna kadar olan olaylan içeren ikinci
73
bölümde ise, özellikle îslâm tarihini incelemiştir. Mürûc ez-Zeheb dikkatle incelendiğinde ilk göze çarpan şey, onun konular
bölümde ise, özellikle îslâm tarihini incelemiştir.
Mürûc ez-Zeheb dikkatle incelendiğinde ilk göze
çarpan şey, onun konular bakımından zengin, fakat ter­
tip açısından düzensiz oluşudur. Görülüyor ki Mes'ûdî,
gerek inceleme ve gerekse gözlem bakımından pek çok
bilgi toplamış, fakat kalemine hücum eden bu bilgileri
düzenleme ve sıralamaya zaman bulamamış, hepsini ge­
lişi güzel yazmıştır. Keskin zekâsı bir anda tarihi, coğraf­
yayı, dinleri, ırkları, ilim ve sânatlan, gelenekleri ve ri­
vayetleri hep birlikte kavramış, bunları okuyuculanna
öğretmek için belirli bir metod izlemeksizin olduğu gibi
yazmıştır.
Dinlere, mezheplere, tarihe, sosyolojiye, savaşlara,
edebiyata özel biyografi ve hayat hikayelerine, zarafet ve
nüktedanlığa, coğrafyaya, tabii tarihe, madenlere, gemi­
ciliğe, ziraat ve ticarete ait gelişi güzel yazılan yığın yığın
bilgilerle, bu eser, tıpkı eski attar dükkânlarına benzer.
Yüzyılın bütün ilimlerini, tüm sistemlerini bu eserin in­
celenmesiyle çok iyi bir şekilde kavramak mümkündür.
Mes'ûdî, eserini aynı zamanda az bulunur kıssalar, çeki­
ci
mizahlarla da süsleyerek ona büyüleyici bir ruh ver­
miştir.
Batılı bilginler Mürûc ez-Zeheb’in tarihî değerini
Doğululara oranla daha iyi kavramış, Mes’üdî'nin diğer
eserleri gibi bu kitabı da, Doğuda ya kütüphane köşele­
rinde çürümeye veya yangınlarla yok olup gitmeye mah­
kum bırakıldığı bir zamanda Batıda basılarak yayınlan­
mıştır.
Milâdî 19’uncu yüzyılın ortalarına doğru Londra'da­
ki çeviri topluluğu, Mürûc ez-Zeheb'i değerli notlarla
açıklayarak çevirme}^ kararlaştırmış ve bu önemli göre­
vi
Sprenger'e vermiştir. Fakat bu girişimin ürünü olarak
1841 yılında Barbier de Meynard ve Pavet de Courtcille
74
gibi en tanınmış oryantalistler tarafından Fransızcya çevrilmiş ve Societe Asintique tarafından, Arapça met­ niyle birlikte dokuz
gibi en tanınmış oryantalistler tarafından Fransızcya
çevrilmiş ve Societe Asintique tarafından, Arapça met­
niyle birlikte dokuz cilt halinde Paris'te basılmıştır. Ese­
rin birinci cildi 1861 yılında ancak bir cilt yayınlanabil-
miştir. Daha sonra 1861 yılında yayınladığı halde, orta­
ya çıkan bazı engeller yüzünden ancak 1877 yılında ta-
mamlanabilmişitir.
Paris'te basılan Mürûc ez-Zeheb'in dokuzuncu cil­
dinin sonuna, Silvestre de Sacy tarafından Kitâb et-
Tenbîh ve'l-tşrâf hakkında yazılan uzun bir inceleme
eklenmiştir.
Mes'ûdî'nin bu önemli eseri Mısır'da ancak H. 1303
(M. 1885) yılında Ezheriyye Matbaasında basılabilmiş­
tir. Mısır baskısı iki cilt halinde düzenlenmiş, kenanna
da İbn Şıhne tarihi konulmuştur.
Mes'ûdî birçok bakımlardan, çok fazla takdir ettiği
ünlü selefi îbn Cerir’den ayrılır. îbn Cerîr, derin bilgili
bir fakîh, keskin hafızalı bir muhaddisti. Tarihinde en
çok İslâmî geleneklere dayanmayı kural haline getirmiş­
ti. Halbuki Mes'ûdî'de daha çok bir ilim ateşi görülmek­
tedir. Onu harekete geçiren şey, geleneklerden çok ince­
den inceye araştırma şevki ve merak eğilimidir. Her an
iyi düşünen cevval bir ruh, üstün bir zekâ, Mes'ûdî'ye
özellik veren iki etkendir. Mes'ûdî araştmr, inceler, so­
rar, bir çok şeylere, kısaca çeşitli dinlere, bu dinler içinde
ortaya çıkan mezheplere, eski filozoflara, başka milletle­
re ait hikemiyata, tartışmalara, şiir ve edebiyata, coğrafî
konulara, ticaret ve yüzücülüğe, tabiî tarihe büyük bir il­
gi gösterir. Düşüncesi, sık sık İslâmî sınırlar dışında do­
laşmayı sever. Hıristiyanlarla konuşur, onlarm kitapla­
rını okur, yalnızca İslâmî ilimler ve eserler içinde kuşa­
tılmış kalmaya razı olmaz.
Zamanındaki Hıristiyan alimleriyle görüştüğünü,
75
kitaplarını incelediğini bizzat kendisi söylemektedir. Bundan başka eski Yunan ve Hind felsefesine büyük bir önem vermiş
kitaplarını incelediğini bizzat kendisi söylemektedir.
Bundan başka eski Yunan ve Hind felsefesine büyük bir
önem vermiş ve incelemiştir. Yahudilerden başka Sabiî
alimleriyle, Karmatî daileriyle dostluk etmiş, mezheble-
ri, toplumsal yaşayışları, ahlâk ve adetleri hakkında
esaslı bilgiler edinmiştir. Hatta İskenderiye'de bulundu­
ğu zaman buranm patriği olan tarihçi Eutychius ile gö­
rüşmeyi ihmal etmemiş, tarihî eserini okumuştur. Bağ­
dat'tayken de Ya’kûbî Hıristiyanlardan Ebu Zekeriyya
adındaki biriyle dost olmuş, bununla gerek Bağdat'ta
Ümmü Ca'fer mahallesindeki evinde ve gerekse
Tekrît'te Yeşil Kilisede teslise ve diğer Hıristiyan inanç­
larına dair uzun tartışmalarda ve sohbetlerde bu­
lunmuştur. Fakat Ahbâr ez-Zaman'a aldığını söylediği
bu tartışmalar ne yazık ki bizim için meçhul kalmıştır.
Mes’ûdî'jri, Hıristiyan papazları kadar Yahudi hahamla­
rı da meşgul etmiştir. Filistin'de Yahudi bilgilerinden
Ebu Kesîr adındaki birisiyle "şeriatlann neshi" konu­
sunda mühim tartışmalarda bulunmuştur. Rakka'da
meşhur Sâbit binKurra'nın öğrencilerinden biriyle felse­
fe ve doktorlukla ilgili ateşli tartışmalara girişmiştir.
Karmatîler, hilâfet merkezi Bağdat'ı tehdide başla­
dığı dönemlerde, Mes'ûdî'jri bu garip mezhep hakkında
araştırmalar yaparken görüyoruz. Bunların kitaplarını
buluyor, tetkik ediyor, araştırmalarının sonucunu da
Ahbâr ez-Zaman'da açıklamaya çalışıyor, Yalmz bu ko­
nu açısından bile Ahbâr ez-Zaman’ın kaybolması, ilim
için telâfisi mümkün olmayan bir felâkettir. Mes'ûdî,
bunların mezheblerini, metod ve amaçlarını araştırma­
dan önce uluorta aleyhlerinde bulunan kelâmcılan eleş­
tirmekte, çabalarım boş görmektedir.
Mes'ûdî'nin, çağdaşı olan îslâm fılozoflan arasında
en çok değer verdiği kişi, kendisinden birkaç yıl önce ve­
76
fat eden Türk filozofu Fârabî’dir: "Bu gün Fârâbî kadar derin bilgi sahibi bir âlim bilmiyorum" diyen
fat eden Türk filozofu Fârabî’dir: "Bu gün Fârâbî kadar
derin bilgi sahibi bir âlim bilmiyorum" diyen Mes udî, bu
itirafla Türk filozofunun irfan ve dehası önünde duydu­
ğu takdir ve saygı duygusunu ifade etmiştir. Kısacası
Mes udî, İlmî ve felsefî bir ruhla yürüyen gerçek bir tarih­
çidir. Eserleri incelendiği zaman, en küçük şeyleri bile
gözden kaçırmayan, kişilerin özelliklerini belirten men­
kıbe ve az bulunur şeyleri toplamayı ihmal etmeyen de­
ğerbilir ve alim bir tarihçi karşısında bulunulduğunu iti­
raf etmemek mümkün değildir. Mes udî'nin Kitâb el-
Tenbîh ve'l-îşrâf ı da tarih açısından büyük
öneme sa­
hiptir. Yazarın bu son eserine Mürûc ez-Zeheb'in daha
iyi tasnif ve düzene konulmuş bir özeti gözüyle bakılabi­
lir.
DİPNOTLAR;
(1) Luden Leclere, Histoire de la medicine Arabe, t. 1, p. 392.
(2) Fustat şehri, Mısır fatihi Amr bin el-Âs tarafından, şimdiki
Kahire yakınında kurulmuştur. Amr bin el-As, Hz. Ömer
dömeninde Mısır'ın fethiyle görevli olarak Afrika'ya geçe­
rek Babilyon kalesini kuşatmış ve kuşatma sürerken kale­
nin karşısında karargâh olarak haymalar kurdurmuş, ken­
di adıyla amlan camiyi yaptırmış, bu şekilde yeni bir şehrin
temelini atmıştı. Bu şehre, o zaman ordugâh anlamma gel­
mek üzere Fustat denilmiş ve Hz. Ömer döneminden
Fatımîler zamanına kadar Mısır ülkesinin merkezi ölmüş­
tür. Fatımî halifelerinden Muizeddin, Mağrib'den gelerek
Mısır'ı fethettikten sonra Fustat'ın kuzeyinde yeni saraylar
ve camiler yaptırmış ve buraya ezici gücünü (kuvve-i
kahire) belirtmek üzere Mısr el-Kâhire adım vermişti. Bu
tarihten sonra geniş Mısır bölgesinin merkezi burası olmuş­
tur.
(3) Mes'ûdî, Mürûc ez-Zeheb'inde gezilerinden söz ederken şu
kıtayı ekliyor:
77
Değişik ülkelerin kâh doğusunu kâh batısını gezdi, Zaman, güneşin seyrini de hakim olunamaz uzuk ufuklara böyle
Değişik ülkelerin kâh doğusunu kâh batısını gezdi,
Zaman, güneşin seyrini de hakim olunamaz
uzuk ufuklara böyle çevirir.
(4) Ibn Ebi Usaybia, Tabakât el-Etıbbâ. Lucien Leclerc, Arab
Tıbbı Tarihi (LTıistoire de la medicine Arabe), 1/592.
(5) Kitâb el-Tenbîh ve'l-tşrâf (Le livre de l'indication et de
l’admonition), s. 353, Paris baskısı.
(6) Muhammed bin Şâkir bin Ahmed el-Kutbî, Fevâtü'l-
Vefeyât, 11/45.
(7) Mes'ûdî'nin en tanınmış eserleri şunlardır:
1- Kitâb Ahbâr e)-Zaman ve men ebâdehul-Hidsân min el-
Umem el-Mâziye ye'l-Ecyâl el-Hâliye ve'l-Memâlik el-
Dâsire.
2- Kitâb el-Evsat.
3- Kitâb Mürûc ez-Zeheb ve Meâdin el-Cevâhir fî tahifRi'l-
Işrâf min el Mülûk ve Ehli'd-Dirâyât.
4- Kitâb Fünûn el-M^rif ve ma cerâ fi'd-Duhûril-Sevâlif.
5- Kitâb Zehâyir el-lİlûm ve ma kâne fî Sâlifi'd-Dühûr.
6- Kitâb Nazm el-Cevâhir fî Tedbîr el-Memâlik vel-Asâkir.
7- Kitâb el-Üstezkâr limâ cerâ fî Sâlifil-A'sâr.
8- Kitâb Nazm el-Alâm fî Usuli'l-Ahkâm.
9- Kitâb Nazm el-Edille fî Usûli'l-Mille.
10- Kitâb el-Mesâil vel-Hel fi'l-Mezâhib ve'l-Milel.
11- Kitâb Hazâyinü'd-Dîn ve Sırru’l-Alemîn.
12- el-Makâlât fî Usûli'd-Diyânât.
13- Kitâb Sırrul^Hayât.
14- Risâletü'l-Beyân fî Esmâi'l-Eimme.
15- el-Ahbârü'l-Mes'ûdiyyât.
16-Kitâb Vaslu'l-Mecâlis.
17- Kitâb Tagallübü'd-Düvel ve Tagayyirül-Ârâi vel-Milel.
18- Kitâb el-tbâne fî Usûli'd-Diyâne.
19- Kitâb el-Tenbîh ve'l-Işrâf.
(8) Rodiger, 1849 yılında Kremer tarafından Haleb'te satın alı­
nan yazma bir kitabın Ahbâr ez-Zamanın birinci cildi ol­
duğunu savunmaktadır. (Voyez le joumal de la socuĞtâ asi-
atique, Allemande, t. V, p. 429).
(9) Lucien Leclerc, l'histoire de la medicine Arabe, 1 .1, p. 592.
(10) Voyez le livre de L'indication et de l'admonition, ^crit par
Silvestre de Sacy.
78
(11) La grande encyclopödie. (12)"Biz bu kitabimizi zaman içinde olup bitenler konusuna ayırdık. Öncelikle, yerin yapısı,
(11) La grande encyclopödie.
(12)"Biz bu kitabimizi zaman içinde olup bitenler konusuna
ayırdık. Öncelikle, yerin yapısı, tarihi, acaiplikleri,deniz­
leri, çukurlan, dağlan, nehirleri, değerli madenleri, su
kaynaklan, adalan, gölleri, büyük binalan, kutsal yerleri
ve başlangıcı, kökü, ve nesilleri, ülkelerin farklılıklan; as-
hnda nehirlerin zamanla deniz, denizken kara, karayken
deniz olanlan, bunun nedenini, felekî, tabiî sebeplerini
sözkonusu ettik. Bölgelerin önemli gezegenlere göre aynl-
ması, yörelerin ölçümleri, tarihin başı ve başlangıcı konu­
sunda insanların farklılığı ve ihtilaflan, mülhidlerin grup­
lan, kendilerine kitap verilenlerin bu konuda söyledikleri,
kitaplarda bulunan ve iki dinin belirttiklerini ele aldık.
Sonra da türlerinin, cinslerinin, dinlerinin farklılığına
rağmen geçmiş krallardan, ümmetlerden, yok olmuş taife­
lerden ve onlann tarihlerinden, filozoflannın görüşlerin­
den, krallannın haberlerinden, nebi ve resul ve evliyamn
haberlerinden, başlangıcından Allah kerametini gösterip
de Muhammedi (s) risaletiyle şereflendirdiği tarihe kadar
bahsettik. Sonra Peygamberin doğumu, gençliği ve pey­
gamberlik verilişini, hicretini, savaşlanra, ölümünü, son­
ra da hilafetin ortaya çıkışını merhale merhale izah ettik.
Bu kitabı yazdığımız zamana kadar ortaya çıkmış
Talibîlerin savaşlarını da anlattık (332 hicri, Emirül
mü'minin el-Muttaki Lillahin hilafeti)" (Müruc ez-Zeheb,
c. 1, s. 3-4, Paris baskısı.
(13) Sonra da onu tarihle, geçmiş yıllarda olup bitenlerle, baş­
langıçtan en büyük kitabımızı bitirdiğimiz yıla kadarld
olaylan içeren ortaboy (vasat) kitabımız takibetti. Geniş
açıklamalarda bulunduğumuz mevzulan özetlemeyi özet
olarak verdiğimiz konulan biraz daha açarak güzel bir ki­
tapta sunmayı uygun gördük. Bunu diğer kitaplanmızla
birlikte içindeki konular ve değişik ilimler, geçmiş milletle­
rin haberleri ve daha önce zikretmediğimiz bilgilerle bera­
ber sunuyoruz. Eğer çok özetlenmiş ya da fazla tafsilat ver­
miş isek veya yanhş yapmışsak özür dileriz. Bunun sebebi,
kah denizde, kah karada değişik milletleri izler, farklı böl­
geleri müşahade ederken (Sin, Çin, Zenc ülkelerini baştan
başa geçmemiz, Dağu ve Batıya gitmemiz kah, Horasamn
79
hammed Muhallebi, erdemli, fakat kalendermeşrep Ebu'l-Ferec'e karşı çok büyük bir yakınlık göstermişti. Ebu’l-Ferec, geniş kültürüne rağmen,
hammed Muhallebi, erdemli, fakat kalendermeşrep
Ebu'l-Ferec'e karşı çok büyük bir yakınlık göstermişti.
Ebu’l-Ferec, geniş kültürüne rağmen, yaratılış bakımın­
dan oldukça pis bir adamdı. Elbisesine asla özen göster­
mez, kir içinde yüzer, en yüksek meclislerde bile herkesi
tiksindirecek durumlarda bulunurdu. Ebu Muhammed
Muhallebi, bütün bu tiksindirici hallerine rağmen, ken­
disini daima meclisinde bulundurur; ince yaratılışma
rağmen, yüksek kültürüne saygısmdan dolayı, tiksintiyi
andıran bir yüz ifadesinden kaçınırdı. Tarihçiler, bu ince
yaratılışlı vezirle kalendermeşrep Ebu’l-Ferec arasında
geçen birçok menkıbeler anlatırlar.
Ebu'l-Ferec, hayatının sonlarına doğru aklî gücünü
yitirdi. Sonunda Hicrî 356 (M. 967) yılında vefat etti.
Ebul-Ferec Arap dil ve edebiyatının eşsiz bir kişiliğiydi.
Kendisinden sona da bu alanda hiçkimse topuğuna eri­
şememiştir. Aynı zamanda hadis, tıb ve astronomiyle de
uğraşmasına rağmen, bu alanlardaki başarısı edebiyat
ve taihteki derinliğine oranla fazla önem taşımaz.
Ebu'l-Ferec, kendisine sonsuz bir ün kazandıran Ki-
tâb el-Ağânî'den başka birçok eser daha yazmıştır. Bun­
ların içinde tarihle ilgili olanların en önemlileri, Ahbâr
Huctatül-Bermekî, Kitâb Mekâtil el-Tâlibiyyîn,
Kitâb el-Deyyârât, Kitâb Ej^^âmül-Arab, Kitâb el-
Fa’dîl ve'l-İntisâf fî Müessiri'I-Arab adlı kitaplandır.
Kendisi Emevîlerin son hükümdarı Mervân-ı Hımâr nes­
linden olmak bakımından Endülüs Emevîlerine karşı
derin bir tutkunluk besliyor, onlarla gizli ilişkide bulu­
nuyordu. Araphğa ilişkin birçok eser yazarak gizlice En­
dülüs hükümdarlarına gönderdiği rivayet edilir. Kitâb
Nesebi Benî Abdi Şems, Kitâb Nesebi Benî Şeybân,
ve Kitâb Nesebi Benî Talib ve Neseb Benî KiUâb ile
Kitâb Eyyâmül-Arab, bu şekilde Endülüs'e gönderdiği
82
eserlerdendir. Mekâtil el-Tâlibyyîn, Şiî Ebu'l-Ferec'i, Kitâb Ne­ sebi Benî Abdi Şems de Emevî Ebu'l-Ferec'i temsil ederler.
eserlerdendir.
Mekâtil el-Tâlibyyîn, Şiî Ebu'l-Ferec'i, Kitâb Ne­
sebi Benî Abdi Şems de Emevî Ebu'l-Ferec'i temsil
ederler. Bunlardan birincisi Ebi Talib soyundan öldürü­
lenlerin hal tercümelerine ayrılmış, Peygamberimizin
amcası Cafer Tayyâr'ın şehadetinden başlayarak Muk­
tedir Billah zamanına kadar Hz. Ali soyundan öldürü­
lenlerin felâketli serüvenlerine dair geniş bilgiler veril­
miştir. Yazarın ifadesine göre. Yemen yöresi ile Taberis-
tan'a çekilmiş olan Hz. Ali soyundan başkasının tarihini
içeren Mekâtil el-Tâlibyyîn, Hicrî 313 (M. 925) yıhnda
yazılmıştır.^^* Bu eser Ebu'l-Ferec'in Arap ensabı hak-
kındaki geniş bilgisinin kanıtı olduğu kadar, Şia fırkası­
nın Zeydî mezhebine bağlı olduğunun da kesin tanığıdır.
Şiiler, aralarında dolaşan Kitâb Nâzelü fî Emîr el-
Mü'minîn ve Ehlihi, Kitâb fîhi Kelâm Fâtımetü fî
Fedek ve Kitâb Taf dîl Zil-Hicce adlı üç eseri de Ebu1-
Ferec Îsfehânî'ye isnat ederler.
Kitâb el-Agânî:
İslâm medeniyetinin en parlak dönemini, en küçük
olaylarına kadar yaşatan bu kitap, aynı zamanda Arap
edebiyatı tarihinin şaheserlerinden biridir. Yazar yirmi
cilde ulaşan bu büyük eseri meydana getirmek için uzun
süre çalışmış, sonunda adını yaşatacak bir anıt ortaya
koymayı başarmıştır.
Kitâb el-Agânî H. 1285 CM. 1869) yılında Mısır’da
Bulak matbaasında basılmıştır. Brunnovv da, yirmi bir
cilt olarak Leiden'de nefis bir şekilde yeniden bastırmış­
tır. Kitâb el-Agânî, ilk bakışta bir Arap edebiyatı tarihi
gibidir. Fakat içerdiği nadir fıkralar, tarihî olaylar ve bu
olayları canlandıran şiirlerle Hicrî ilk üç yüzyılın dinî,
toplumsal ve siyâsî bir tarihidir. Özellikle bu üç yüzyılda
83
yaşayan önemli kişilerin biyografilerine ilişkin olarak yeri geldikçe verilen bilgiler, son derecede öneme sahip­ tir. O
yaşayan önemli kişilerin biyografilerine ilişkin olarak
yeri geldikçe verilen bilgiler, son derecede öneme sahip­
tir. O jrüzyılda çölde, köylerde ve şehirlerde geçen haya­
ta; emirlerin, vezirlerin ve halifelerin özel hayatlarına
ilişkin hiçbir yerde bulunmayan bilgileri içine alması, bu
önemli esere, Isâm medeniyetinin en parlak yüzjnllannı
gerçekten yaşatan bir anıt değerini vermiştir, Kitâb el-
Agânîye, bu bakımdan, yazıldığı parlak dönemin kültü­
rel ve toplumsal düzeyini incelemek için zengin bir hazi­
ne gözüyle bakılabilir.
DİPNOTLAR;
(1) Ibn Hallikân.
(2) Nâme-i Dâneşverân, 11/23.
(3) Ebul-Ferec, Ebu Muhammed Muhallebî'yi öven çok parlak
kasideler yazmış, Muizü'd-Devle'nin vezirini bu kasidele­
riyle tarihte yaşatmıştır. İran'a geldiğizaman vezir tarafin-
dan hürmetle karşılanmasını, teşekkür makamında, şu be­
yitlerle anlatmaktadır:
"Talihe kavuşmak emeliyle gölgesine sığındığım zaman
Dostluk gösterdi ve hatın rencide olmadı.
Bağışta bulundu, minnet koymadı.
Ona yalvancı olarak geldik, zengin olduk
İhsanım istemeye geldik, bolluk içine düştük."
(4) Ebu'l-Ferec Ali b. el-Hüseyn el-isfehanî şöyle der: "Bu,
Resûlullah (s) zamamndan başlayarak bu kitabın derlenip
bitirildiği Cemaziyel-Ulâ 313 tarihine kadar geçen zaman
içinde Ebi Talib (R.A) ailesinden öldürülenlerin tarihidir.
Onlar Yemen bölgesinde ve Taberistan'da hüküm sürmüş­
lerdi. Ancak nakledilenlerin azlığından dolayı onların ha­
berleri bize eksik gelmiştir" (Kitâb Mekâtil el-Talibîn).
84
HAMZA BİN HAŞAN EL-İSFEHÂNÎ Târih el-îsfehânî Hicrî dördüncü yüzyıl tarihçileri arasında dikkate değer simalardan biri de
HAMZA BİN HAŞAN EL-İSFEHÂNÎ
Târih el-îsfehânî
Hicrî dördüncü yüzyıl tarihçileri arasında dikkate
değer simalardan biri de Hamza Îsfehânî’dir. Bu yüzyı­
lın ortalarına doğru Bağdat'ta yaşadığı anlaşılan Ham­
za, Şuûbiye fırkasının en önemli kişiliklerinden biriydi,
tslâm tarihi içinde incelemeye değer bir firka olan Şuûbi­
ye, Emevîlerin, Arapları diğer tslâm unsurlannın üstün­
de tutan politikalarına bir tepki olarak doğmuştu.
Emevîler, fethedilen yerlerin halkını asalet ve soy temiz­
liği bakımından Araplardan aşağı tutuyor, onların en
ileri gelen ailelerini bile Arapların dengi olarak görmü­
yor, Arap olmayan müslümanlara "Mevali", yani "Azatlı­
lar" adını veriyorlardı. Mevaliden en yüksek bir şahsiyet
bile, devlet teşkilâtında herhangi bir Araptan daha aşağı
tutuluyor, bir Arap kızıyla evlenmelerine izin verilmi­
yor, maaş ve ganimetlerden ya mahrum bırakılıyor veya
çok az bir pay ayrılıyordu. Hatta savaşlarda bile Mevali,
piyade olarak savaşa sürülüyordu. Emevîlerin bu politi­
kasının bir sonucu olarak Araplar, yalnızca yönetim ve
politika işleriyle uğraştıklarından sınaat, ziraat ve kül­
tür gibi konulan tümüyle mevâliye bırakmışlardı. Bu­
nun sonucu olarak İslâm toplumunun en seçkin simaları
85
doğal olarak mevali arasında yetişmişti. Egemen Arap- 1ar kabile ve aile düşmanlıklarıyla didişirken, Arap ol­ mayan
doğal olarak mevali arasında yetişmişti. Egemen Arap-
1ar kabile ve aile düşmanlıklarıyla didişirken, Arap ol­
mayan İslâm unsurları da îslâm ilim ve medeniyetinin
yükselmesine çalışıyorlardı. Şairler, hafızlar, münşiler,
müfessirler, muhaddisler, fakîhler, tarihçiler, astronomi
bilginleri, matematikçiler, doktorlar, sanatçılar
...
hep
mevali arasından yetişiyordu.
Mevali, sanat ve kültür bakımından Araplara üstün
olduklannı görmekle birlikte, hükümet ve askerî gücün
Emevîlerin elinde bulunmasından dolayı, toplumsal ya­
pıda kendilerine verilen aşağı mevkilere tahammül ede­
miyorlardı. Fakat Kerbelâ faciasının intikamım almak
maskesi altında, saltanatı elde etmek hırsıyla mücadele­
ye atılan Muhtar es-Sakafi, Benî Ümeyye ve tbn Zübeyr'e
üstün gelmek için mevaliyi her türlü hakları ve eşitliği
vererek ordusuna alınca bu durum değişmiş oldu. Askerî
alanda da güçlü olduklarını gören mevali, bu tarihten
sonra, içinde bulundukları aşağı durumdan kurtulmaya,
İslâm'ın bütün müslümanlara sağladığı her türlü eşitli­
ğe kavuşmayı istemeye başladılar.
Emevî devletinin yıkılmasında önemli bir etken olan
bu hareket, abbasîler döneminde daha başka alanlarda
da ortaya çıktı. Halife Emin döneminde Arap asabiyeti
yine başgösterdiğinden, tepki olarak mevali arasında
güçlü bir karşı-hareket doğurdu. Mevali arasında da ko­
yu bir asabiyet propagandası başgösterdi. Bunlar, Arap-
lann istilâsı sonucunda unutulmaya mahkûm olan dille­
rini diriltmeye, Arapların bozduğu ulusal adların aslî bi­
çimini yaşatmaya, mensup oldukları ulusların gelenek­
lerini ve tarihlerini bulup çıkarmaya çalıştılar. İşte Şuû-
biye denilen fırka bu şekilde doğdu. Şuûbiye'nin ilk bay­
raktan, Emevî halifelerinden Velid döneminde yaşayan
Iran'lı şa’r tsmâil bin Yâsir'dir. Galip Arapların mağlup
86
uluslara üstünlüğü politikasına karşılık olarak Şuûbiye hareketini uyandıranlar arasında Cin Horozu (Dîk el- Cinn) denilen Humus’lu
uluslara üstünlüğü politikasına karşılık olarak Şuûbiye
hareketini uyandıranlar arasında Cin Horozu (Dîk el-
Cinn) denilen Humus’lu şair Abdusselâm ile Basra'lı
Ebu Ubeyde Ma'mer bin el-Müsenna da önemli bir yer tu­
tarlar. Harun Reşid döneminde yaşayan Ebu Ubey-
de'nin, Arapların eksikliklerini tasvir etmek üzere yaz­
dığı el-Metâlib adlı eseri çok acı bir etki bırakmış oldu­
ğundan, Basra'da vefat ettiğinde Araplardan hiçkimse
cenazesine katılmamıştır.
Bununla birlikte Arap olmayan unsurlar içinde
Şuûbiye akımına karşı şiddetle düşmanlık besleyenler
de yok değildi. Hemedan müderrislerinden Fahrüddev-
le'nin oğlu Ebu Talib'in hocası Ebu'l-Hüseyn Ahmed bin
Fâris el-Râzî ile, Arap edebiyatının en büyük kişilikle­
rinden olan ünlü müfessir Ebu'l-Kâsım Mahmud ez-
Zemahşerî, Şuûbiye aleyhtarlarının en ateşlileri arasın­
da gösterilebilir.
Hamza-ı Isfehânî, sözünü ettiğimiz Şuûbiye hare­
ketlerinin en ateşli savunucularından ve en heyecanlı
hatiplerinden biridir. Fakat, Arapların üstünlük iddia­
larına karşı ayaklanan Şuûbîler, ulusçuluklarını, galibi­
yetin güçlü işareti demek olan Arap diliyle gösterdikleri­
ni unutuyorlardı! ..
Hamza-ı tsfehânî, başlangıçtan Abbasî halîfesi el-
Muti Lillah dönemine, yani Hicrî 334 (M, 945) yıhna ka­
dar genel bir tarih yazmıştır. Fakat Şuûbiye'den ve dola-
jnsıyla koyu bir ulusçu olan Hamza, bu eserinde daha çok
İran tarihine önem vermiş, İslâm'ın zaferi üzerine
İran'da dağlık ve izbe yerlere çekilerek ateşgedeleri ya­
şatmaya çalışan Mecusîlerin büyük alimlerini bularak
eski İran tarihi hakkında naklettikleri menkıbeleri ve
halk arasında yaşayan destanları toplamış, İslâm'dan
önceki İran'ı diriltmeye ve yaşatmaya çalışmıştır. Ham-
87
za, aynı zamanda, o zamanki bilgilere göre Âsurlulann, Süryânîlerin, Îbranîlerin ve Mısırlılann tarihleriyle de temas etmek
za, aynı zamanda, o zamanki bilgilere göre Âsurlulann,
Süryânîlerin, Îbranîlerin ve Mısırlılann tarihleriyle de
temas etmek suretiyle eserini zenginleştirmiştir. Fakat
Hamza-ı Îsfehânî'nin tarihinde, kaynak olması bakımın­
dan bizim için en önemli bölüm, İslâm'dan önceki İran ta­
rihine ayrılan sayfalarla, İslâmî döneme ait olan bölüm­
dür. Birinci bölüm Türklerin tarihi, ikinci bölüm de
Islâm tarihi noktasından incelemeye değerdir.
Hamza'nın, ne kadar ateşli bir Şuûbiye yanhsı oldu­
ğu bu eserinde açıkça göze çarpmaktadır. Yazar, Araplar
tarafından bozulmuş olan İran'a ait isimleri orijinal
imlâlanyla yazmayı bile ihmal etmemiştir. Hamza'nın
bu önemli eseri Gottwaldt tarafından Lâtince çevirisiyle
birlikte Petersburg'ta basılmıştır. Yazarın, tarihinden
başka darbı mesellerle ilgili bir eseri daha vardır. Bu so­
nuncu kitabın bir nüshası Münih Kütüphanesinde bu­
lunduğu gibi, Kahire Kütüphanesinde de Farsça karşı-
lıklanyla birlikte bir diğer nüshası korunmaktadır.
88
MÜTAHHAB BİN TAHİR EL-MAKDtSÎ Eitâb el-Bed' ve't-Târîh Hicrî dördüncü yü2yıl ortalarında tslâm kültürünün alanı ve ilerleme
MÜTAHHAB BİN TAHİR EL-MAKDtSÎ
Eitâb el-Bed' ve't-Târîh
Hicrî dördüncü yü2yıl ortalarında tslâm kültürünün
alanı ve ilerleme derecesi hakkında bizi aydınlatan
önemli şahsiyetlerden biri de Mutahhar bin Tahir el-
Makdisî’dir. Fakat, zamanındaki îslâm kültününün seç­
kin önderlerinden olduğu anlaşılan bu zatın, hayatı hak-
kındaki bilgiler ne yazık ki çok azdır. "Makdisî” nisbesine
bakarak Filistin'de doğmuş olması muhtemel olan Mu-
tahhar'ın Hicrî 355-356 (M. 966) yılında Sicistan'da Büst
şehrinde kaldığını biliyoruz. Bu tarihlerde Sicistan'da
egemen olan Samanoğullan tahtında Mansur bin Nuh
bulunuyordu. Büveyhîlerden meşhur Adududdevle'yi,
yıllık yüzelli bin dinar vergi vermeye ve kızını kendine
nikâhlamaya zorlayan Manzur'un vezirlerinden birinin
teşvikiyle Kitâb el-Bed' ve't-Târîh'i Bust'ta yazmıştır.
Yazar, eserinin girişinde bu veziri överken birçok üstün
nitelikler saymaktadır. Fakat kendisini bu önemli eseri
yazmaya teşvik etmekle yüksek bir şahsiyet olduğunu
gösteren bu zatın adım açıklamamış olması hajrret veri­
cidir.
Kitâb el-Bed' ve't-Târîh’in girişinde, eserin Hicrî
356 (M. 966) yılında yazıldığı belirtildiğine göre, adı ve
89
kimliği bildirilmeyen bu vezirin, Hicrî 350 (M. 961) yılm- da kardeşi Abdülmelik'e halef olan Samanoğullan hü­
kimliği bildirilmeyen bu vezirin, Hicrî 350 (M. 961) yılm-
da kardeşi Abdülmelik'e halef olan Samanoğullan hü­
kümdarlarından Nuh bin Mansur'un vezirlerinden biri
olduğunu kabul edebiliriz. Kitâb el-Bed' ve't-Târîh,
ötedenberi filozof el-Kindî'nin öğrencilerinden meşhur
Ebu Zeyd-i Belhî'ye isnat edilmektedir. Hatta, Kitâb el-
Bed' ve't-Târîh’in Hicrî 663 (M. 1264) yılında Halil bin
el-Hüseyin el-Kürdî el-Velâşcerdî*^^ adında bir zat tara­
fından istinsah edilen ve bugün İstanbul'da Damad İbra­
him Paşa Kütüphanesinde 918 numarada kayıtlı olan
tek yazma nüshasının baş tarafında bile Ebu Zeyd-i
Belhî'nin eserlerinden olduğu belirtilmiştir. Bunun için­
dir ki, İbrahim Paşa Kütüphanesindeki biricik nüshayı
istinsah ederek Avrupa'da bastıran Cl. Huart, birinci ve
ikinci ciltlerin üzerine yazar olarak Ebu Zeyd-i Belhî'yi
göstermiştir. Fakat daha sonra bu hata anlaşılmış ve
eserin yazannm Mutahhar bin Tahir el-Makdisî olduğu
ortaya çıkmıştır.
Kitâb el-Bed' ve't-Târîh'i Ebu Zeyd-i Belhî'ye isnat
eden en eski yazar îbn el-Verdî'dir. Hicrî 749 (M. 1348) yı­
lında vefat eden Zeyneddin Ömer bin el-Muzaffer bin el-
Verdî, Harîdetül-Acâib ve Ferîdetü'l-Garâib adlı
eserinde,K itâb el-Bed' ve't-Târîh’in Ebu Zeyd el-
Belhî'nin eseri olduğunu savunmuştur.^®^ Bundan da an­
laşıldığına göre, Kitâb el-Bed,' ve't-Târîh'in Ebu Zeyd-i
Bfelhî'ye nisbeti oldukça eskidir. Keşf el-Zünûn’da bile,
bu eserin Ebu Zeyd el-Belhî'ye ait olduğu belirtilmiştir.
Fakat, Ebu Mansur Abdülmelik bin Muhammed bin
îsmail es-Seâlibî'nin, daha sonra Zotenberg tarafından
yayınlanan Kitâb el-Gurer fî's-SIyer el-Mülûk ve
Ahbârihim adlı eseri, ötedenberi süregelen bu yanlışı
düzeltmiştir. Çünkü Kitâb el-Bed' ve't-Târîh'in yazıl­
dığı sıralarda, yani Hicrî 350 (M. 961) yıbnda doğup 429
90
(M. 1037) yılında vefat eden Seâlibî,bu eserin iki yerinde Kitab el Bed* ve*t-Tarih'ten söz etmiş ve
(M. 1037) yılında vefat eden Seâlibî,bu eserin iki yerinde
Kitab el Bed* ve*t-Tarih'ten söz etmiş ve bunun Büst
şehrinde oturan Mutahbin Tahir el-Makdisî tarafihdan
yazıldığını belirtmiştir. îbn El Verdî'den çok eski ve daha
güvenilir olan Seâlibînin bu açıklaması sorunu kesin bi­
çimde çözümlemektedir. Bundan başka Hicri 377 (M.
987)yazılan Fihrist'te, Ebu Zeyd Belhî'nin bütün kitap­
ları sayıldığı halde Kitâb el-Bed' ve't-Târîh’ten hiç söz
edilmemiştir. Ebu Zeyd Belhî ile çağdaş olan Fihrist ya­
zarının, bu zatın diğer eserlerini zikrettiği halde, en de­
ğerli eserlerinden olması gereken Kitâb el-Bed' ve't-
Târîh'i anmamış olması da gösteriyor ki, bu eser Ebu
Zeyd el-Belhî'nin değildir. Aslında Yâkut Musta'sımî'nin
daha sonra Avrupa'da basılan Mu'cem el-Udeba sında
Ebu Zeyd Belhî'nin Hicri 322 (M. 933) yılında vefat ettiği
behrtilmiştir. Halbuki Kitâb el-Bed' ve't-Târîh'in bu
tarihten üç-dört yıl sonra, yani 355-356'da (M. 965-66)
yazılmış olduğu kesindir. Dikkatli bir bilgin olan Kâtip
Çelebi'nin de İbrahim Paşa Kütüphanesindeki nüsha­
dan dolayı yanılmış olması muhtemeldir.
Kitâb el-Bed' ve't-Târîh:
Siyasî tarih kadar dinler tarihi ve medeniyet tarihi
bakımından da çok önemli kaynaklardan biri olan bu
eser, Hicrî dördüncü yüzyılın ortalarındaki îslâm kültü­
rünün genişliğini ve alanını öğrenmek için zengin bir ve­
sikadır. Makdisî bu eserinde yalnız çağının ilimlerini
özetlemekle yetinmemiş, kendi inceleme ve araştırmala-
nyla da eserine ayn bir değer vermiştir. Eser yirmi iki bö­
lümden oluşmaktadır. Birinci bölümden onuncu bölüme
kadar olan kısımlar felsefî ve dinî bir nitelik taşımakta­
dır. Eserin, o yüzyıllarda yaşayan İslâm düşünürlerinin
metafizik (mâba'd et-tabîa) konusundaki düşünce ve
91
inançlannı toplayan bu sayfalan, fikir hareketleri tarihi açısından incelemeye değerdir. Fakat Eitâb el-Bed* ve't-Târîh'in, konumuz bakımından
inançlannı toplayan bu sayfalan, fikir hareketleri tarihi
açısından incelemeye değerdir. Fakat Eitâb el-Bed*
ve't-Târîh'in, konumuz bakımından bizi daha çok meş­
gul etmesi gereken kısmı, onuncu bölümden sonraki say­
falandır. Bu ikinci kısımda peygamberler tarihi ve eski
İran tarihi özetlenmiş, onikinci bölümde, 'Teryüzünde
yaşayanların dinleri, milletleri ve mezhepleri, görüş ve
düşünceleri ele alınmış; Muattıla'ya, Hint dinleri ve ka-
nunlanna; Çinlilerin ve eski Türklerin din ve kanunlan-
na.^'‘* Harrânîlerin, Senevîler’in, putatapıcıların,
Mecûöilerin, Hürremiyelerin dinlerine; cahiliye insanla­
rıyla Yahudi ve Hıristiyanlann şeriatlerine dair" aynn-
tılı bilgiler verilmiştir. Onüçüncü bölüm coğrafyaya ay­
rılmıştır. Bu bölümde de eski tarihi aydmlatacak önemli
bilgiler vardır.
Makdisî, ondördüncü bölümde Arapların soylannı,
cahiliye dönemindeki meşhur günlerini (savaşlarmı)
özetledikten sonra, onbeşinci bölümle İslâmî döneme gir­
miştir. Eserin bundan sonraki bölümleri, tarih bakımın­
dan daha çok önemlidir. Özellikle Müslümanlar arasın­
da ortaya çıkan mezhepleri bildiren ondokuzuncu bölüm,
İslâm dini tarihi açısından gerçekten incelemeye değer­
dir, Makdisî, o yüzyılda Isâm dünyasında ortaya çıkan ve
yaşayan mezhepler hakkınde kesin bilgiler edinebilmek
için uzun seyahatlere katlanmış, inceleme ve gözlemleri­
ni bir araya getirerek tarihe büyük hizmet etmiştir. Ken­
di ifadesine göre, bir aralık Şapur yöresinde ortaya çıka­
rak o zamana kadar bilinen mezheplerden büsbütün
farklı bir yol izleyen, hatta ilâhlık iddiasına kalkışmış
olan bir adamı görmek, inanç ve mezhebini araştırmak
üzere, uzun ve yorucu bir yolculuğa katlanmıştır. Bu
araştırıcı insan Mücessime, Mutezile ve Vücüdiye gibi
mezheplerden başka. Mâniye (Manizm) ve Zerdüştiye
92
(Mazdeizm) hakkında da derin araştırmalarda bulun­ muştur. Fakat kendisi güçlü bir Müslüman, koyu bir Sünnî'dir. Zamanında
(Mazdeizm) hakkında da derin araştırmalarda bulun­
muştur. Fakat kendisi güçlü bir Müslüman, koyu bir
Sünnî'dir. Zamanında başgöstermiş olan, fakat adını
açıklamadığı bir mezhep hakkında şu bilgileri vermekte­
dir "Bu mezhebe inananlara göre Allah, ne cisim ve ne de
arazdır. Ne ona ilim taalluk edebilir, ne de ondan bir şey
bilmek mümkün olur. Allah'ı düşünmek bile caiz değil­
dir. Allah’tan sonra "Aklı-ı Küllî" vardır. Akl-ı Küllî'nin
altında da "Nefs-i Külliye" vardır. Nefsin altında madde,
maddenin altında duman (esîr), eri sonra da tabiî kuvvet­
ler (kuvâ-yı tabîiyye) gelir. Bu mezhebe mensup olanlar,
duyumlanır veya akledilir her hareket veya kuvvetin Al­
lah tarafından meydana getirildiklerine inanırlar
...
"
Bu
açıklamaya göre, kurucusunun Gnostisizm (bilineme-
mezcilik)'e ulaştığı anlaşılan bu mezhebin, o yüzyılda he­
nüz doğmaya başlamış olan Ismâiliye mezhebi olması
muhtemeldir.
Makdisî, o yüzyılda İslâm düşünürlerini çok fazla
uğraştırmış olan Kaza ve Kaderden söz ederken şu satır­
ları yazıyor: "Kaza hakkında fikir yoran kimse, güneşin
merkezini incelemek isteyen insana benzer. Bu adam ba­
kışını güneşe ne kadar kuvvetle yöneltir ve ne kadar de-
vamb ve sabit tutmak isterse, gözleri o oranda çok ve şid­
detli kamaşır, o oranda görmez olur. Kader hakkında
Purkân-ı Mübîn'de yazılı olan şeyle yetinenler, umarım
ki mutlu kimselerden olacaklardır."
Makdisî, eserinin son bölümünde Hz. Peygamber dö­
neminden başlayarak kendi zamanına kadar olan olay­
ları en güzel bir şekilde toplamış ve Hicri 350 (M. 961) yı­
lında sonuçlandırmıştır. Makdisî'nin, kitabın girişinde­
ki şu ifadeleri bu eserin içeriği hakkında bize iyi bir fikir
verebilmektedir; "Eserimizi gözden geçirecek olan kim­
se, alemin hareketlerini ve hayret verici fiillerini yük­
93
sekten seyretmiş, dünyanın terkîb ve yaratılışından ön­ ce bulunmuş, âlem parlayıp belirsiz olduktan sonra da hayatta
sekten seyretmiş, dünyanın terkîb ve yaratılışından ön­
ce bulunmuş, âlem parlayıp belirsiz olduktan sonra da
hayatta kalmış bir adama benzeyecektir. Eserimizde
İlmî bir yol izlenmiş olduğundan, okuyucu bu kitabı izler­
ken ilim yollan üzerinde yürüyecek, din bağlılan tetki­
kinden kuvvet alacak, öğrenci ise bilgsini genişletecek ve
sağlamlaştıracak rahatlığı bulacaktır. Eserimizde, onu
canında saklayanlar için huzur, içeriğini düşünecekler
için de meseleleri dikkatle kavrayış ve ibret vardır. Kita­
bımız ahlâkî olgunluğa çağrı, alçaklıklardan uzaklaştırı­
cıdır. İçindekilerin bana ve okuyuculara yararlı olmasını
ve bizi gaflet uykusımdan uyandırmasını Allah'tan dile-
rim "(") ...
Kitâb el-Bed' ve't-Târîh, hem İslâm'daki fikir ha­
reketleri bakımından, hem de Hicrî dördüncü yüzyıl or­
talarına kadar olan tarihî olaylar açısından en büyük
kaynaklardan biridir. Yazarın Mazdekizm filozofları ve
Yahudi hahamlarıyla tartışmalarını içeren satırlar da
tarih bakımından çok önemlidir.
Fransa'nın Doğu Dilleri Okulu profesörlerinden Cl.
Huart, Kitâb el-Bed' ve'l-Hılka'nın İstanbul'da Damad
İbrahim Paşa Kütüphanesinde korunan yegâne nüshası­
nı kopye ederek Paris'te, Fransızca çevirisiyle birlikte
beş cilt olarak nefis bir şekilde basarak yayınlamıştır.
94
DİPNOTLAR: (1) Velaşcerd, Hemedan ile Kirmanşah arasında bir köydür. (2) Yazar burada iki tbn el-Vertü'yi, Zeyneddin
DİPNOTLAR:
(1) Velaşcerd, Hemedan ile Kirmanşah arasında bir köydür.
(2) Yazar burada iki tbn el-Vertü'yi, Zeyneddin Ömer bin el-Mu-
zafTer bin el-Verdî ile, Sirâceddin Ebu Hafs Ömer Ibn el-
Verdî'yi birbirine kanştırmış görünüyor. Çünkü Günal-
tay'ın, Zeyneddin Ömer bin el-Muzaffer bin el-Verdî'ye ait
olarak gösterdiği H arîdetü'l-Acâib ve Ferîdetü'l-
Garâib adlı kitap, gerçekte Şafii ulemasından olan ve Hicrî
861 yılında vefat eden Sirâceddin Ebu Hafs Ömer Ibn el-
Verdî'nin eseridir. İlmî hiçbir değeri olmayan bir eser ola­
rak nitelenen Harîde, bir coğrafya ve tabiî tarih kitabıdır.
De Guignes, Hylander, Tomberg, ve Mehren gibi birçok ori-
antalistler tarafından bu kitabın birçok parçalan çevrilip
yayınlandığı gibi, Kahire'de de birçok kez basılarak yayın­
lanmıştır. Kitabın aynca Frasça ve Türkçe çevirileri de var­
dır. (Y.K.)
(3) Ibn el-Verdf, yedi ciltten oluşan bu kitabmda iklimler ve ül­
kelerden, madenler, bitkiler ve hayvanlardan sözetmiştir.
Fakat Kâtip Çelebi bu eseri şiddetle eleştirmekte, aklî ilim­
lere vakıf olmayan yazann eserini anlamsız haberler ve
saçma şeylerle doldurmuş olduğunu söylemektedir. Bu
eser Osman bin İskender Paşa'mn yardımlarıyla Türkçeye
çevrilmiştir. Harîdetü'l-Acâib daha sonra Mısır'da basıl­
mıştır.
(4) Kitâb el-Bed' ve't-Târîh'te Türklerin Islâm'dan önceki din
ve kanunlarına ait kitapları olduğu belirtilmiş, fakat ne ya­
zık ki bu kitapla ilgili bilgiler verilmemiştir.
(5) Mutahhar bin Tahir el-Makdisî, Kitâb el-Bed' ve'l-Hılka,
C.I,
95
EBU ALİ AHMED BİN MUHAMMED BÎN YAKUB BÎN MİSKEVEYH Tecârib el-Ümem ve Teâkub el-Himem Filozof bir
EBU ALİ AHMED BİN MUHAMMED BÎN
YAKUB BÎN MİSKEVEYH
Tecârib el-Ümem ve Teâkub el-Himem
Filozof bir tarihçi olan İbn Miskeveyh, tran'ın Rey
şehrinde doğmuş, öğrenimini de burada tamamlamıştır.
Hayatının ilk dönemlerinde Muizüd-Devle-i Deyle-
mî’nin bilgili veziri Ebu Muhammed Muhallebî'ye bağ­
landığını görüyoruz. Değerbilir vezir, zekâ ve kültürünü
takdir ettiği Ibn Miskeveyh'i sarayına alarak dirayet ve
kültür bakımından olgunlaşmasını sağlamıştır. Bu saye­
de; daha çok genç yaştayken; bilgisinin genişliği, edep ve
temizliği, yüksek ahlâkî nitelikleriyle büyük bir ün ka­
zanmıştır. Ahlâkta (hikmet-i ameliye) çağdaşlan arasın­
da Ibn Sina'dan başka kendisiyle aynı rütbeyi paylaşa­
cak kimsenin bulunmadığı, o dönem tarihçilerinin itiraf
ettikleri bir gerçektir, tbn Ebi Usaybia, felsefî ilimlerde
sivrilmiş erdemli kişilerden biri olarak tasvir ettiği Ebu
Ali Ahmed'in, tıb ilminin aslına ve onun dallarına da
hakkıyla vakıf olduğunu belirtmektedir.
tbn Miskeveyh bu kültürel seçkinliğini Ebu Muham­
med Muhallebfden sonra başlıca iki bü3rük kişiliğe borç­
ludur. Bunlardan biri, Büveyhoğullarından meşhur
Adudud-Devle'nin babası Rükneddin'in sadrazamı tbn
96
el-Amîd; diğeri de onun oğlu ve vezirlikte halefi olan Ebu'l-Feth Zülkifâyeteyn'dir. Zamanının en büyük ne- sİTCilerinden,
el-Amîd; diğeri de onun oğlu ve vezirlikte halefi olan
Ebu'l-Feth Zülkifâyeteyn'dir. Zamanının en büyük ne-
sİTCilerinden, en büyük tarihçi ve edebiyatçılarından
olan tbn el-Amîd, Tecârib el-Ümera yazarının gerçek
bir üstadıdır. Siyaset bilimi ve devlet yönetimi konusun­
da göstermiş olduğu güç ve yeterlilik kadar ahlâkî üstün­
lüğüyle de tarihte şerefli bir isim bırakan îbn el-Amîd, bu
ateşli gence tarihçilik düşüncesini aşıladı; ondaki
münşilik yeteneğini ortaya çıkardı. Ebu'l-Feth Zülkifâ-
yeteyn de, babasının ölümünden sonra îbn Miskeveyh'i
bir irfan mahfili olan sarayından ayırmadı. Kendisini,
araştırmalannı genişletmeye yöneltecek ilmî tartışma­
lara şevketti.
Ebu'l-Feth Zülkifâyeteyn'in feci akıbetinden sonra
îbn Miskeveyh, Büveyhoğullannm en güçlü ve en büyük
prensi olan Adudud-Devle'nin yanına gitti. Değerbilir
prens tarafından çok iyi karşılandı. Adudud-Devle ken­
disini hazinedarlığa atadı. Hazinedarlık göreviyle Adu-
dud-Devle’nin sarayında bulunduğu sırada Tecârib el-
Umem ve Teâkub el-Himem adını verdiği değerli tari­
hini yazmaya başladı.
Adudud-Devle Hicrî 366 (M. 976) yılında, amcasının
oğlu Bahtiyar bin Muizud-Devle'yi tahtından indirerek
Irak’ı istilâ ettiği zaman, îbn Miskeveyh hazinedarlık gö­
reviyle yanında bulunuyordu. Kavra3nşlı, tedbirli, hey­
betli, kültür ve erdem düşkünü bir hükümdar olan Mai-
züd-Devle'nin Bağdat'ı istilâsı, yıllardan beri devam
eden anarşi yüzünden sönmeye yüz tutan fikir hareketi­
ne güçlü bir açılım sağlamıştı. Herkes gibi îbn Miske­
veyh de bu hareketten yararlandı. Adudud-Devle'nin sa­
rayına dolup boşanan müfessir, muhaddis, fakîh,
kelâmcı, edebiyatçı, tarihçi, mühendis, doktor
...
binlerce
kültürlü kişinin, sarayın özel mahfilindeki ilmî konuşma
97
ve tartışmalanna katıldı. Bu şekilde iyice olgunlaştı. Hatta Abbasî halifelerinin Mısır'daki rakipleri olan Fatımî halifelerinden Aziz
ve tartışmalanna katıldı. Bu şekilde iyice olgunlaştı.
Hatta Abbasî halifelerinin Mısır'daki rakipleri olan
Fatımî halifelerinden Aziz Alevî tarafından gönderilen
elçiler topluluğunun kabul töreninde bulundu. Adudud-
Devle, bütün siyasî ve maddî güç ve nüfuzu kendinde top­
lamakla birlikte halife Tâyi Billah'ı, Razî Billah döne­
minden beri seleflerinden hiçbirinin görmemiş olduğu
yüksek bir manevî mevkiye çıkarmış olduğundan, Mısır
elçilerinin kabul töreni çok gösterişli olmuştu. O yüzyıl
tarihçilerinin verdikleri bilgilere göre Adudud-Devle,
Fatımîlere karşı halife Tâyi Billah'ın manevî yerini yük­
seltmek için kabul törenine büyük bir önem vermişti.
Adudud-Devle'nin emir ve düzenlemesiyle Dârüs-Selâm
sarayının büyük divanı hayret verici bir şekilde süslen­
di. Hilâfet başkentinin bütün ileri gelenleri ve alimleri,
devletin ileri gelenleri ve emirleri divanda belirlenen
yerlerde saygı ile saf bağladılar. Fatımî halifesi Aziz
Alevî'nin elçisi de kendisine ayrılan yerde durdu. Bu sı­
rada Adudud-Devle, arkasında süslü elbiseler bulunan,
fakat silâhsız bir bölük askerle divana girdi. Askerler de,
kendileri için ayrılan yerlere dizildiler. Verilen işaret
üzerine divanın baş tarafındaki gösterişli perde kaldırıl­
dı. Halife Tâ)d, elinde asa, belinde Peygamber kılıcı oldu­
ğu halde hilâfet tahtı üzerinde oturuyor çevresinde de
kırk kadar silâhlı ve süslü elbiseler giyinmiş askerler du­
ruyordu. Bu durumdan şaşıran elçi, önünde duran Adu-
dud-Devle'ye eğilerek: "Bu ne ağırlama ey Emîr?!
...
"
de­
mekten kendini alamadı. Adudud-Devle de: "Yeryüzün­
de Resulün halifesi işte budur!
..
"
cevabını vererek büyük
bir saygıyla ilerledi. Teşrifatçılık görevini yapan Hâcib
Hâlis, Adudud-Devle'yi halifenin huzuruna götürdü. Ha­
lifenin elini öptükten sonra kendisi için ayrılan koltuğa
oturdu. Tayi Billah, tüm hazır bulunanlann önünde: "Al­
98
lah'ın doğuda ve batıda bana ihsan ettiği devlet yöneti­ miyle ilgili işleri sana bırakmayı uygun gördüm.
lah'ın doğuda ve batıda bana ihsan ettiği devlet yöneti­
miyle ilgili işleri sana bırakmayı uygun gördüm. Sen de
kabul et!" dedi. Adudud-Devle de: "Mü'minlerin Emin
olan efendimizin taat ve hizmetinde bulunan Allah yar­
dımcım olsun!" karşılığını verdi. Bunun üzerine halife­
nin işaretiyle, Mısır elçisinin önünde, Adudud-Devle'ye
hil’at ve saltanat tacı giydirildi. Bu törenin arkasından
da elçi huzura çağırıldı. Hazinedar İbn Miskeveyh, gö­
revli olarak bütün bu törende bulunmuş, Şii Adudud-
Devle'nin, Alevî halifenin elçisine karşı siyaset gereği
olarak Sünnî halifeye nasıl ihtiramlar gösterdiğine tanık
olmuştur! ..
Adudud-Devle'nin vefatından sonra tbn Miske-
veyh'in Irak'ı terkederek Maveraünnehir ve Harizm ta­
raflarına gittiği anlaşılıyor. Burada, Harizm prensinin
sarayında bulunan İbn Sina, Ebu Sehl Mesihî, Ebu Rey­
han Birünî, Ebu Nasr Irakî ve Ebu'l-Hayr Hummâr gibi,
yalnız o yüzyılın değil, bütün Îslâmî dönemlerin en bü­
yük simaları olan büyükler arasında İbn Miskeveyh'i de
görüyoruz.^^*
İbn Miskeveyh, bu seçkin kişilerin oluşturduğu ilim
mahfiline devam etmekle birlikte, Harizm prensinin de
nedimleri arasında bulunuyordu.Hatta bu yüzden İbn
Sina ile arası açılmıştı. İbn Miskeveyh bir gün, kalabalık
ve seçkin bir öğrenci topluluğuna ders anlatırken, toplu­
luğa giren İbn Sina kendisini mahçup bırakacak bir soru
sormuş, fakat buna karşılık ondan susturucu bir cevap
almış olduğu meşhurdur.
Fakat her ikisinin hayatını ilgilendiren bir olay, bu
iki kültür dehasına aralanndeiki düşmanlığı unutturdu;
İbn Miskeveyh’in ölümüyle sonuçlanan bir yol arkadaşh-
ğı yapmalarına neden oldu: Sultan Mahmut Gaznevî, bu
seçkin topluluğım Harizm prensinin yanında bulunma-
99
lannı hoş görmediğinden, onlan Gazne'ye götürmek üze­ re Ebu'l-Fazi Haşan bin Mikâl admdaki birini elçi olarak
lannı hoş görmediğinden, onlan Gazne'ye götürmek üze­
re Ebu'l-Fazi Haşan bin Mikâl admdaki birini elçi olarak
Harizm prensine gönderdi. Prens olayı daha önce haber
almış oldu^undsm durumu bu kişilere bildirdi. Bu sırada
Mahmut Gaznevî'nin, Ibn Sina ile İbn Miskeveyh'e karşı
politik bir kırgınlık beslediği haberi de yayılmıştı. Bu­
nun üzerine Mahmut Sebüktekin'in elçisi gelmeden da­
ha Önce, bu iki erdemli kişi Irak'a kaçmayı kararlaştıra­
rak yola çıkarlar. Yolda kendilerini Irak'a götürmek üze­
re iki kılavuz tuttular. Fakat yolculuklaır sırasında müt­
hiş bir boraya tutuldular. Kılavuzun yolu yitirmesiyle
bir kum çölüne düştüler. Aç ve susuz kaldılar. Yaşlı tbn
Mi sheveyh açlığa, susuzluğa ve yol zahmetine güç yeti-
remeyerek vefat etti. Kılavuz da daha önce susuzluktan
ölmüştü. Bu sondan yalmzca îbn Sina kurtulabildi.*®^ tbn
Miskeveyh'in vefat tarihi Hicrî 420 (M. 1029) yılına rast­
lar. Bazı yzızarlar, bu olayla îbn Süia ile birlikte bulunan
ve yolda ölen kişinin îbn Miskeveyh değil, Ebu Sehl
Mesihî olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlara göre tbn
Miskeveyh, îsfehan'da vefat etmiş, "Hoca" mahallesinde
defnedilmiştir. Bu olay gerçeğe uygun olsun olmasm, ke­
sin olan bir şey varsa, o da îbn Miskeveyh'in uzun bir
ömür sürdüğü ve bu ömrünü de refah ve mutluluk içinde
geçirmiş olduğudur.^^^
îbn Miskeveyh, sözünü edeceğimiz tarih kitabından
başka ahlâk, mantık, matematik ve megazî ile ilgili ola­
rak da birçok kitap yazmıştır. Kitapları içinde en önemli­
leri şunlardır: 1- Kitâb Câvidân Hıred, 2- Kitâb Âdâb el-
Arab ve'l-Fars, 3- Kitâb Tertîb el-Saâdât, 4- ICitâb el-
Siyâse, 5- Üns el-Ferîd, 6- Kitâb el-Fevz el-Ekber, 7
Kitâb el-Fevz el-Asgar, 8- Kitâb el-Müstevfâ, 9- KitâJ
Mecmûat el-Havâtır, 10- Kitâb el-Câmi’, 11- Kitâb es-Si
yer
...
Bu lardan Üns el-Ferîd, haber ve şürleri, hikmf
100
ve atasözlerini (emsâl) içeren edebî ve felsefî bir eserdir. Sonraları Mısır'da basılan el-Fevz el-Asgar da, o
ve atasözlerini (emsâl) içeren edebî ve felsefî bir eserdir.
Sonraları Mısır'da basılan el-Fevz el-Asgar da, o yüzyıl­
da tslâm düşünürlerinin felsefe hakkındaki vukuf ve an­
layışlarının bir özetidir. Kitâb el-Siyer ise, nefsin te­
mizlenmesiyle ilgili olup, ayet, hikmetli sözler ve şiirle­
riyle süslenmiştir. Felsefî bir ruhla temayüz eden îbn
Miskeveyh, aynı zamanda tslâm ahlâkçılarındandır.
Kitâb el-Tahâre^*^ ve Âdâb el-Arab ve'l-Acem adlı
eserleri bu konuya ilişkin yazılan Îslâmî eserlerin en de-
gerlilerindendir.^®*
Yâkût, Ibn Miskeveyh'in Zerdüştlükten dönme oldu­
ğuna ilişkin bir rivayet kaydetmektedir.^®^ Fakat bu riva­
yeti nereden aldığını açıklamamıştır. Bazı yazarlar da
tarihçiye Şiîlik isnat etmişlerdir. Büveyhogullarına bağ­
landığı düşünüldüğünde W iddianın doğruluğunu kabul
etmek gerekir. Her halde Ibn Miskeveyh, her şeyden faz­
la ulusçu, koyu bir îran'lıdır. Eseri incelenirken bu nok­
tayı hep akılda tutmak gerekir.
Tecârib el-Umem ve Teâkub el-Himem:
Kitâb el-Tahâre, îbn Miskeveyh'i nasıl en büyük
ahlâkçılar arasına yükseltmişse, Tecârib el-Umem de,
en yüksek tarihçiler düzeyine çıkarmıştır. Hatta bir ba­
kıma tarihçi Ibn Miskeveyh, ahlâkçı Ibn Miskeveyh'e
oranla daha çok orjinalite göstermiştir. Bu muazzam
eser, Ibn Miskeveyh'in kültür genişliği, yargı isabeti ba­
kımından şaheseridir.
Tecârib el-Umem, Adudud-Devle'nin vefatına, ya­
ni Hicrî 372 (M. 982) yılına kadar gelişen olayları içer­
mektedir. Dördüncü Hicrî jrüzyıl bakımından bizi en çok
101
aydınlatan yazar îbn Miskeveyh'tir. Keşfü’z-Zünûn, bu önemli eserin değerini "o, çok faydalı bir eserdir" sözle­ riyle
aydınlatan yazar îbn Miskeveyh'tir. Keşfü’z-Zünûn, bu
önemli eserin değerini "o, çok faydalı bir eserdir" sözle­
riyle ifade etmektedir.
Tecârib el-Umem’de rasyonalist bir eğilim ege­
mendir. Yazarm, tarihe karıştînlan mitolojilere karşı
derin bir nefret beslediği eserin her sayfasında hissedil­
mektedir. Bununla birlikte fazla ulusçu olan tarihçi,
Tecârib el-Umem’in büyük bir bölümünü İran tarihine
ayırmış, tslâmî döneme ait sayfalan bile en çok İran'da
geçen serüvenlerle doldurmuştur.
îbn Miskeveyh'in üslûbu fazlalıklardan arınmıştır.
Fakat olayları aktarırken, gerektiğinde ayrıntılara gir­
meyi ihmal etmemiştir. Bununla birlikte bu ayrıntılarda
yazann felsefî düşünceleri, kişilerin psikolojileri ve ge­
nel düşüncelerle çok güzel kaynaştırılmıştır. Tecârib
el-Umem'in her sayfasında ortaya çıkan ulusçuluk eği­
limlerine rağmen; orijinal yazıhşında, olaylar içinde yoğ­
rulmuş, olayların günü gününe ortaya çıkışlarından ib­
ret ala ala olgunlaşmış tecrübeli ve sağlam bir ruh seçil­
mektedir. Çok güzel görülüyor ki, îbn Miskeveyh tarihi,
kitaptan çok hayatta araştırmış, elde ettiği tarihî belge­
leri, içinde yuvarlandığı olaylann sağladığı tecrübeli bir
düzenleme fikriyle tertib ederek eserine gerçekçi bir
kimlik verebilmiştir.
îbn Miskeveyh’de siyaset felsefesine olduğu kadar,
ekonomik sorunlara karşı da derin bir eğilim görülmek­
tedir. İdare metodu ve mülkiye teşkilâtıyla da ilgilenmiş,
bu konulara sık sık dokunmuştur. Bu bakımdan Tecâ­
rib el-Umem, îslâm medeniyeti tarihi için değerli bir
araştırma kaynağıdır. îbn Miskeveyh, özellikle
Abbasîler dönemine ait olayları aktarırken, zamanın
ahlâkî durumunu, idare metodunu, bu büyük hükümeti
çöküşe sürükleyen küçük-büyük nedenleri, açık olay­
102
larla okuyucularına anlatmak konusunda eşsiz hüner göstermiştir. Önemsiz görünen olayları açıklarken, yüz­ yılın ruhunu, siyaset adamlarının
larla okuyucularına anlatmak konusunda eşsiz hüner
göstermiştir. Önemsiz görünen olayları açıklarken, yüz­
yılın ruhunu, siyaset adamlarının durumlarını da ka­
bartma bir levha gibi tasvir etmiştir.
Tecârib el-Umem, İngilizceye kısaltılarak çevril­
miş ve bu özet aslıyla birlikte Gibb yayınlan arasında ba­
sılmıştır. Mısır'da da, Ferecullah Zeki el-Kürdî tarafın­
dan, İbn Cerîr Tarihi’ne zeyl olarak beşinci ve altıncı
ciltleri basılmıştır, tbn Cerîr Tarihi Hicri 302 (M. 914)
yılında son bulmakta, Tecârib el-Umem'in beşinci cildi
ise 295 (M. 907) yılından başlamaktadır. Tecârib el-
Umem, Hicrî üçüncü ve dördüncü yüzyıl olayları bakı­
mından hiçbir zaman kendisinden habersiz olunamaya­
cak kadar önemli ve değerlidir. İbn Miskeveyh'in
Tecârib el-Umem'i ile Ebubekir es-Sûlî'nin Kitâb el-
Evrâk'ı Abbasîlerin çöküş dönemlerini incelemek için en
değerli iki kaynaktır. Tecârib el-Umem'e, önce Hicrî
488 (M. 1095) yıhnda vefat eden Ebu Şüca Muhammed
bin el-Hüseyn, sonra da Muhammed bin Abdülmelik el-
Hemedânî tarafından birer zeyl yazılmıştır. Halife el-
Muktedî Billah tarafından Amîdu d-Devle Mansur bin
Cehîr'in azlinden hemen sonra vezirlik makamına geti­
rilmiş olan Ebu Şüca'a Muhammed bin el-Hüseyn'in ese­
ri Hicrî 369 (M. 979) yılından 389 (M. 998) yılına kadar
olan olayları içermektedir.
103
DİPNOTLAR: Cl) Nâme-i Dânişverân, 1/50. (2) Habîb es-Siyer, Zînet el-Mecâlis, Nigâristan. (3) Güya bu felâketten önce
DİPNOTLAR:
Cl) Nâme-i Dânişverân, 1/50.
(2) Habîb es-Siyer, Zînet el-Mecâlis, Nigâristan.
(3) Güya bu felâketten önce İbn Miskeveyh, kendi yıldız fah cet­
veline (zâyiçe) göre, uğrayacağı sondan îbn Sina'yı haber­
dar etmiş ve durum söylediği gibi çıkmış imiş. Olayı anla­
tan Nâme-i Dânişverân şu açıklamayı veriyor: "Bir gün
Ebu Ali Miskeveyh Şeyhü'r-Reis'e şöyle dedi: Tükselen yal­
dızımdan, bu çölde yolumuzun uzun sürmeyeceği, benim
aşın susuzluktan ahirete göçeceğim ve senin de oldukça
maceralı bir süreçten sonra hedefe ulaşacağın sonucunu çı­
karmış bulunuyorum'. Nitekim aym gün kara bir bulut be­
lirdi, sert bir rüzgar esmeye başladı; gökgürültüsü, şimşek
ve şiddetli bir yağmur patlak verdi. Dünyayı, deneyimli bir
aklın bile hayret vadisine sürükleneceği ölçüde karanlık
kapladı. Bu karanlık, yolculuk süresini kısaltmalanna yo-
laçtı. Sonraki gün, hiç bir yanında herhangi bir yolun gö­
rünmediği bir sahraya vardılar. Güneş tam tepeye ulaştığı
için sıcakbğın şiddetinden yer ışık saçıyordu. Bir damla su
yoktu. Aşın susuzluktan dolayı mahvoldular. Ebu Ali Mis­
keveyh ise Allah'ın rahmetine kavuştu."
(4) îbn Miskeveyh, ömrünün tamamım izzet ve mutluluk içinde
geçirdi. Sultanlarla, sadrazamlarla ve emirlerle daima
dosttu. Tarihu'l Hukema ve diğerlerinde, Ebu Ali b. Miske-
veyh’in 420 yılında vefat ettiği ve asrının yaşlılarından ol­
duğu kayıtlıdır. (Nameri Dânişverân, c. 1, s. 40).
(*) Tehzibül-Ahlâk diye de bilinen Kitab el-Tahare, Kültür Ba­
kanlığınca Türkçe'ye çevirtilerek "Ahlakın Olgunlaştırıl­
ması" adıyla yayınlani (1983). (R.)
(5) tbn Miskeveyh'in ahlâkla ilgili en önemli eseri Kitâb el-
Tahâre adını vermiş olduğu eseridir. Ünlü filozof
Nasîreddin Tûsî, çok meşhur olan Ahlâk-ı Nâsıri adh Idta-
bıran yazıhş nedeninden söz ederken şöyle bir menkıbe an­
latmaktadır: "Kuhistan'da bulunduğum zaman, bir gün bu-
ramn hakimi Nâsıreddîn Abdurrahîm bin Ebi Mansur'un
sohbetinin mutluluğuyla büyük bir zevk duymuştum. Mec­
liste erdemli üstad, olgun filozof Ebu Ali Miskeveyh'in er­
demlerinden söz edildi. Söz, bu biricik erdemli kişinin
104
Kitâb el-Tahâre adlı eserine geldi. Bu eseri tasvir eden şu dört beyit okundu (Anlam olarak): Her
Kitâb el-Tahâre adlı eserine geldi. Bu eseri tasvir eden şu
dört beyit okundu (Anlam olarak):
Her fazileti içine alan ve yaraülnuşlann olgunlaşmasını
anlatan bir kitaba canım feda olsun.
Bu kitabın yazan Ibn Miskeveyh, kapalı kalan
gerçek istekleri bu eserinde açığa çıkardı.
Ona Kitâb el-Tahâre adım verdi ve bu ismin anlamını
hakkıyla yerine getirdi.
Eserim meydana getirmek için pek çok çahştı.
Halka verilmesi gereken nasihatlerin hiçbirini
ihmâl etmedi. Karşılığım Allah versin ...
Nasfreddin Tûsî diyor ki; "Bu sohbet üzerine Nâsıreddîn
Abdürrahîm, bu değerli kitabın Arapçadan Farsçaya çevril­
mesini bana emir ve tavsiye etti." Nasîreddin Tûsî'nin bu
itirafına göre Ahlâk*ı Nâsırî'nin aslı, Ibn Miskeveyh'in
Kitâb el-Tahâre'sidir. Kınalı-Zâde Ali Efendi merhum da
Ahlâk-ı Alâî adh eserini, AJılâk-ı Nasırı yi esas alarak
yazmış olduğuna göre, Ibn Miskeveyh'e, İslâm
ahlâkçılannın piri gözüyle bakabiliriz! ..
(6) Yâkût Rûmî'nin kayda değer bu ifadesi aynen şudur; "Ibn
Miskeveyh bir mecusiydi sonra müslüman oldu. Ulum-i
Evâil konusunda iyi bilgisi vardı." (Yâkût Rûmî, Mu'cem.
el-Udebâ, 11/91.
105
EBITL-FEPIEC MUHAMMED BİN tSHAK BİN EBt YAKUB EL-NEDÎM Fihrist Kendisine verilen "Varrâk-ı Bağdadî" unvanından, Bağdat'ta kitapçılıkla
EBITL-FEPIEC MUHAMMED BİN tSHAK BİN
EBt YAKUB EL-NEDÎM
Fihrist
Kendisine verilen "Varrâk-ı Bağdadî" unvanından,
Bağdat'ta kitapçılıkla uğraşmış olduğu anlaşılan Ibn
Nedim'in hayatıyla ilgili bilgilerimiz ne yazık ki oldukça
azdır. Yazdığı Fihrist'e, kendi türünün yegâne eseri ola­
rak bakılabilir. Üçüncü yüzyılda îslâmi Doğu'da ilimler
ve bilgilerin yayılış derecesini takdir ve tahmin için de­
ğerli bir belge olan Fihrist, daha sonra İslâm dünyasını
karma karışık eden büyük felâketler arasında yanan ve
yok olan birçok eserin adlannı, yazarlarını ve konularını
bize tanıtması bakımından takdirin üstünde bir değere
sahip olup Hicrî 378 (M. 988) yılında yazılmıştır.
Sanıldığına göre îbn Nedîm, bu eserini tamamladık­
tan sekiz jrıl sonra, yani 386 (M. 996) yılında vefat etmiş­
tir. Sprenger, Ibn Nedim’in Fihrist'inin o zaman Bağ­
dat'ta bulunan kütüphanelerden birinin katoloğu olması
ihtimalini ileri sürmektedir. Fakat bu iddia doğru ola­
maz. Çünkü Fihrist öyle gelişigüzel bir katalog değildir.
Aynı zamanda bu kitap birçok tarihî bilgileri de içermek­
tedir. îbn Nedîm'in bu eseri, tslâm medeniyeti ve fikir
hareketleri tarihi bakımından alelâde bir katalog sayıla­
106
mayacak derecede zengin ve ayrıntılıdır. Fihrist, Hicrî 378 (M. 988) yılında yazıldığından, Hicri dördüncü yüzyılın son
mayacak derecede zengin ve ayrıntılıdır.
Fihrist, Hicrî 378 (M. 988) yılında yazıldığından,
Hicri dördüncü yüzyılın son yarısına kadar olan îslâm
dünyasındaki fikir hareketleri tarihini aydınlatacak en
önemli bir kaynaktır, tbn Nedim'in bu eseri on makale­
den oluşmaktadır:
Birinci makalede çeşitli yazılara (hat) ve bu arada
Himyeri yazılarına ve Kur'an’ın ilk istinsah şekline iliş­
kin bilgiler verilmiştir. Yazar bu bölümde Arap dili ve
edebiyatının en önemli kişiliklerini tanıttığı gibi, bizi
eserleri konusunda da aydınlatmıştn-, Fihrist'in özellik­
le beşinci makalesinden sonraki bölümleri çok önemli­
dir. Beşinci makalede ilk mutasavvıflardan söz eden ya­
zar, tsmailiye mezhebine dair hayli bilgiler vermiştir. Al­
tıncı makalede tslam dünyasında yetişen ilim ve sanat
adamları ile eserlerinden; yedince makalede de felsefe­
den ve Yunan filozoflarından, ilk tslâm filozoflarıyla
kelâmcılardan söz edilmiştir. Eserin dokuzuncu ve
onuncu makaleleri ise, özellikle dinler tarihi ve İslâm di­
ni tarihi açısından önemlidir. Bu makalelerde Sabie, Se­
neviye, Hürremiye, Mazdekiye, Babekiye gibi mezhep­
lerden başka, İslâm'da ortaya çıkan mezheplerle ilgili
olarak da hayli bilgiler verilmiş, eski Hint ve İran dinleri
açıklanmıştır.
İbn Nedim'in bu önemli ve değerli eseri Gkıstave Flü-
gel tarafından 1871 yılında Leibzig'de basılarak yayın­
lanmıştır. Fihrist'in İstanbul'da Köprülü Kütüphâne-
si'nde yazma bir nüshası bulunmaktadır.
107
EBTJL-KASIM ABDURRAHMAN-BİN ABDÜLHAKEM Fütûhu Mısr vel-Magrib Mısır ve Kuzey Afrika’nın, eserleri bize kadar ulaşa­ bilen eski
EBTJL-KASIM ABDURRAHMAN-BİN
ABDÜLHAKEM
Fütûhu Mısr vel-Magrib
Mısır ve Kuzey Afrika’nın, eserleri bize kadar ulaşa­
bilen eski tarihçilerinden en önemlisi Ebu’l-Kasım Ab-
durrahman bin Abdülhakem’dir. Mısır'ın soylu bir ailesi­
ne mensup olan Ebu'l-Kâsım Abdurrahman'ın Hicrî 214
(M. 830) yılında vefat eden babası, hadîs ve fikıhta geniş
bilgiye sahip bir kimseydi. Bu iki konuyla ilgili birçok
eserler yazmış, erdem ve kültürü sayesinde Mısır'da
Malikî mezhebi imamı olmuştu. Bu zatın Mahammed,
Abdülhakem, Sa'd ve Abdurrahman adlarındaki dört oğ­
lundan herbiri, yaşadıkları çağda Mısır'ın en seçkin si­
malarım temsil ediyorlardı. Muhammed geniş ilim sahi­
bi bir fakîh, tanınmış bir yazardı. Babasına halef olarak
Malikî mezhebi imamı olmuştu. Abdülhakem ve Sa'd da
ilim ve irfanlarıyla tanınmış, önemli mevkiler işgal et­
mişlerdi. Abdurrahman ise büyük bir tarihçi olmuştu.
Halife Me'mun döneminde, Kur'an'm mahlûk (yara­
tılmış) olup olmadığı sorunu birçok kimsenin felâketine
sebep olduğu gibi, Vâsık Billah zamanında da (H. 227-
232 / M. 841-846) bu ailenin felâketini getirmişti. Emevî-
1er dine karşı kayıtsız kaldıkları halde, Abbasî halifele­
108
rinden bazılan kendilerinde dinî konularda ictihad gü­ cünü ve yetkisini görmüş, Hicrî üçüncü yüzyılda alabil­ diğine
rinden bazılan kendilerinde dinî konularda ictihad gü­
cünü ve yetkisini görmüş, Hicrî üçüncü yüzyılda alabil­
diğine yayılan mezhep kavgalarına karışmışlardı. Felse­
feye karşı derin bir hayranlık gösteren Me'mun, Selefîye
taraftarlarının nasslara dayanan anlayışlarına karşı
ayaklanan İtizal (Mutezile) yanlılarını tutmuş, bunların
inanç ilkelerini herkese kabul ettirmeyi en önemli siyasî
amaç edinmişlerdi. Mutezile ileri gelenleri kendisini
Eseriye yanlıları aleyhine kışkırtıyor, imam Ahmed bin
Hanbel, Kavarîrî ve Mahammed bin Nuh gibi Selefîye yo­
lunda gidenleri tehdite, hatta dayağa ve sürgün etmeye
teşvik ediyorlardı. Vâsık Billah da bu konuda Me’mun’u
izlediğinden, baş kadı Ahmed bin Ebi Dev'ed'in telkiniy­
le, Malikî mezhebinin en ateşli izleyicilerinden olan ve
Kur’an'ın mahlûk olduğuna bir türlü inanamayan Ab-
dülhakem ailesini bir hayli hırpalamıştı.
Ebu'l-Kasım Abdurrahman bin Abdülhakem, Hicrî
257 (M. 871) yılında eski Kahire'de, yani Fustat’ta vefat
etmiştir. Tarih kadar hadîs ilmiyle de uğraşmış, muaz­
zam ve değerli eserler ortaya koymuştur. Bunların için­
de bizi en çok ilgilendiren eseri Mısır ve Kuzey Afrika ta­
rihiyle ilgili olarak yazmış olduğu kitaptır.
Fütûhu Mısr ve’l-Magrib:
îbn Abdülhakem'in bu eseri, kendisinin geniş bilgisi­
ni sergileyen güçlü bir tanıktır. Fakat içeriğinin zengin­
liğine rağmen, diğer tarihler gibi bu eserde de hakim bir
eleştiri fikri yoktur. Yazar rivayetleri ve olayları topla­
ma konusunda büyük bir ustalık göstermesine rağmen
karşılaştırmalar yapmayı, olayları eleştiriye tabi tutma­
yı asla düşünmemiştir. Eserde özellikle ashab dönemi ile
tabiin dönemine ağırhk verilmiştir. Ibn Abdülhakem ay­
nı zamanda derin bilgi sahibi bir muhaddis olduğu için,
109
bu dönemlerde daha fazla bir çekicilik bulmuş, tslâm'm doğuş ve gelişme dönemlerini hakkıyla tanıtmak ve ya­
bu dönemlerde daha fazla bir çekicilik bulmuş, tslâm'm
doğuş ve gelişme dönemlerini hakkıyla tanıtmak ve ya­
şatmak için, dinî bir aşkla çalışmıştır. Bunun içindir ki,
eski imamlar, fakîhler ve kadılar hakkında oldukça ge­
niş bilgiler verdiği halde, kendi zamanına doğru indikçe,
kademeli olarak sözü kısaltma yolunu tutmuş olduğunu
görüyoruz. îbn Abdülhakem'in bu eseri, aşağıdaki yedi
bölümden oluşmaktadır:
1- Mısır ülkesi ve Mısır'ın eski tarihi.
2- Mısır'ın fethi.
3- Fustat ve çevresi.
4- Amr bin el-As zamanında Mısır'ın idare ve
teşkilâtı, fetihlerin Mısır dışında güneye ve batıya doğru
genişlemesi.
5- Amr bin el-As'ın vefatından sonra. Kuzey Afri­
ka'nın ve Ispanya’nın fethi,
6- Hicrî 246 (M. 860) yılına kadar olan Mısır kadılan.
7- Mısır’a gelmiş olan Ashab-ı Kiram’dan rivayet edi­
len hadîsler.'
îbn Abdülhakem'in bu eseri. Mısır tarihçileri için de­
ğerli bir kaynak olmuştur. Yeni eserlerin büyük bir kıs­
mında da bu eser kaynak olarak kabul edilmiştir: Hüsn
el-Muhâdara, bu değerli eserin bir kopyası gibidir.
Makrîzî'nin Hıtat-ı Mısr'ı bile kısmen Fütûhu Mısır
ve'l Mağî'ib'den alınmıştır. Hatta bu iki eserde metin­
ler, îbn Abdülhakem'in kitabına göre değer bakımından
daha aşağıdır. Yâkût Hamevî de, Mısır ülkesinin tasviri
için yazdığı sayfaların önemli bir bölümünü olduğu gibi
tbn Abdülhakem'in bu eserinden almıştır.
Fütûhu Mısr ve'l-Magrib'in yazma nüshaları Bri-
tish Museum ile Fransa Millî Kütüphanesinde ve Leiden
Kütüphanesinde bulunmaktadır. îbn Haldun tarihinin
Berberîlerle ilgili bölümlerini çevirerek Berberîler Ta­
110
rihi (L'Histoire des Berberes) adıyla yayınlayan de Sla- ne, bu esere eklediği sayfalara Fütûhu Mısr ve'l-Mağ-
rihi (L'Histoire des Berberes) adıyla yayınlayan de Sla-
ne, bu esere eklediği sayfalara Fütûhu Mısr ve'l-Mağ-
rib'in birçok bölümlerini olduğu gibi nakletmiştir. tbn
Abdülhakem’in tarihinin bazı bölümleri de Ewald, Kar-
le, Jones ve Torıy tarafından çevrilerek yayınlanmıştır.
Sonraları Gibb yayınlan arasında bu eserin orijinal me­
tinlerinin de yayınlanması kararlaştırılmış ve bir de gi­
riş yazılmıştır. 1914 yılında da Mısır'da birinci cildi ya­
yınlanmıştır.
*
*
*
Mısır tarihine ilişkin en eski ve önemli kaynaklar­
dan biri de, İslâmî eserlerde Saîd bin el-Bıtrîk adıyla anı­
lan İskenderiye patriği meşhur Eutychius'un Nazm el-
Cehâr adlı eseridir. İslâm tarihçilerinin en seçkin bir si­
ması olan Mes udî'nin, Mısır'a yaptığı gezide İskenderi­
ye'ye giderek kendisiyle görüşmek ihtiyacını duyduğu
Saîd bin el-Bıtrîk, Hicrî 263 (M. 876) yılında Fustat’ta
doğmuş ve 328 (M. 939) yılında İskenderiye'de ölmüştür.
Mes'ûdî Mısır'a gittiği zaman Saîd bin el-Bıtrîk, 321 (M.
933) yılından beri işgal etiği İskenderiye patrikliğinde
bulunuyordu. Söz konusu edilen genel tarihini burada
yazmıştır. Bu eser Pocock tarafından Lâtinceye çevril­
miştir.
*
*
*
Mısır'da ilk kez bağımsız bir hükümet kuran Toluno-
ğullan (Âl-i Tolun) tarihine ait en eski vesika da, Hicrî
334 (M. 945) yıbnda vefat eden Ahmed bin Yusuf tarafın­
dan yazılmış olan eserdir. İbn Yusuf bu önemli eserinde,
Hicrî 200 (M. 815) yılında Buhara valisi olan Nuh bin
111
Esed Samânî taraündan halife Me'mun katına gönderi­ len Türk Tekinlerinden Tolun'un oğlu Ahmed’in hayatı­ nı, Bağdat'taki
Esed Samânî taraündan halife Me'mun katına gönderi­
len Türk Tekinlerinden Tolun'un oğlu Ahmed’in hayatı­
nı, Bağdat'taki Türk generallerinden olup Mısır valisi
seçilen Bayık Bey (Bayakbek) tarafından Mısır'a müte­
sellim tayin edildikten sonra, yüksek karekteri, hayrete
değer azim ve görüşü sayesinde nasıl bağımsız bir devlet
kurmuş olduğımu tasvir ettikten sonra, oğlu ve halefi
Ebu'l-Ceyş Humaraveyh'in hükümet dönemini de a)Tin-
tılı olarak açıklamıştır. Ibn Yusuf, eserinde gerek Ah-
med bin Tolun'un ve gerekse Ebu'l-Ceyş Humareveyh'in
karakterini ve hüküm sürdüğü dönemi çok'güzel canlan­
dıran değerli bilgileri toplayarak, tarihin bu iki kişiliğini
bütün özellikleriyle sonrakilere tanıtmak ustalığını gös­
termiştir. Ahmed bin Tolun'un, İlmî ilerlemeler ve Mı­
sır'ın uygarhğı için harcadığı çaba ile Ebu'l-Ceyş Huma­
reveyh'in halife Muteazzid Billah'a nikâhladığı kızı
Katrünnidâ'nın âleme destan olan düğünü hakkında bu
eserde verilen bilgiler, Hicrî üçüncü yü^bn son yansın­
da Mısır'daki toplumsal hayatı bütün anlarıyla yaşat­
maktadır.
*
*
*
Ebu Ömer Muhammed bin Yusuf adındaki diğer bir
tarihçi de, yine Maveraünnehir Türklerinden ve Ferga-
na prensi Hâkan torunlarından Muhammed Ahşid bin
Tuğc (Tuğğac)’un Hicrî 324 (M. 935) yılında Mısır'da kur­
muş olduğu hükümete, ölümünden sonra Atabek sıfatıy­
la tahakküm eden harem ağası Kâfur dönemine ait de­
ğerli bir tarih yazmıştır. Bu eserde Ahşîd'in oğlu ve halefi
Ebu'l-Hasan Ali'nin hükümeti dönemlerinde önce vesa-
yeten, daha sonra da bağımsız olarak ne şekilde sultanhk
yaptığı, erdemli veziri Ebu'l-Fâdıl Cafer bin el-Furat'ın
112
İlmî ilerlemeler konusundaki yüksek himmeti tasvir edilmiş, Mısır'ın coğrafi durumuyla, o zamana kadarki tarihî özetlenmiştir. Ebu
İlmî ilerlemeler konusundaki yüksek himmeti tasvir
edilmiş, Mısır'ın coğrafi durumuyla, o zamana kadarki
tarihî özetlenmiştir. Ebu Ömer Muhammed’in bu kitabı
Oestrup tarafından Danova diline çevrilmiştir.
*
*
*
Ebu’l-Hasan Muhammed İskender! adında bir tarih­
çi de Fâtımîlerden Muiz Lidinillah dönemini yaşatmış­
tır. Mehdiye şehrinde atalarının tahtına oturup bütün
yukarı Mağrib'i egemenliği altına alan Muiz Lidinil-
lah’ın Mısır'ı fethine, Kahire şehrini ve Camiu 1-Ezher’i
kurmasına, Filistin ve Şam'ı ele geçirmesine dair en gü­
venilir bilgileri bu esere borçluyuz. Ebu’l-Hasan îsken-
derî, Kâfur'un ölümünden sonra Mısır'ın nasıl kanştığ-
nı, Muiz Lidinillah'ın bu karışıklıklardan ne şekilde ya­
rarlandığını çok güzel özetlemiştir. Eserinin yazma bir
nüshası bugün Ispanya'da Escurial Kütüphanesinde bu­
lunmaktadır.
Bunlardan başka Hicrî 388 (M. 998) yılında vefat
eden Haşan bin İbrahim el-Leysî'nin Mısır'ın eski tari­
hinden söz eden eseri de anılmaya değer bir kitaptır. Bu
eserin yazma nüshalan Paris ve Ğuta Kütüphanelerinde
bulunmaktadır.
Hicrî 366 (M. 76) yılında Mısır’da, eski Kahire’de,
Harran’lı bir aile arasında doğan İzzü'l-Melik Emîr el-
Muhtâr el-Mesîhî’nin Mısır tarihi de önemli vesikalar
arasındadır. Bu zatın hayatı hakkındaki bilgiler çok az­
dır. Anlaşıldığına göre öğrenimini bitirdikten sonra, hü­
kümet hizmetine girmiştir. Hicrî 398 (M. 1007) yılında
kendisini Fatîmî halifesi Hakem'in kâtiplik hizmetinde
görüyoruz. Sonra yukarı Mısır'da bazı kazaların idare­
siyle görevlendiriliyor. Daha sonra da, aylıkların dağıtıl­
113
masıyla görevli maliye idaresi başkanlığına geçiyor ve Hicrî 420 (M. 1029) yılmda vefat ediyor. Bu zat
masıyla görevli maliye idaresi başkanlığına geçiyor ve
Hicrî 420 (M. 1029) yılmda vefat ediyor. Bu zat birçok ki­
tap yazmış, fakat bu değerli eserlerin hepsi de kaybol­
muştur. Yalnızca, Mısır tarihiyle ilgili olarak yazdığı bü­
yük eserin tek bir cildi Ispanya'da Escurial Kütüphane­
sinde korunmaktadır.
Cezayir'de doğan Ebu Zekeriyya Yahya bin Ebubekir
de Muzâb îbadiyeleri imamlannın tarihine ait bir eser
yazmıştır. Milâdî 1078 yıhnda vefat eden Ibadiye şeyhi
Süleyman bin Ahlâf tan ders alan Ebu Zekeriya, bu mez­
hep hakkında çok esaslı bilgiler edinmiş olduğundan,
eseri büyük bir değere sahiptir. Masqueray, bu eseri ba­
sarak yayınlamıştır.^*’
DİPNOTLAR:
(*) Ebu Zekeriyya'nın bu eserinin adı Kitâb el-Sîre ve Ahbâr
el-Eimme'dir. Kitap, Ibadî tarihçilerinden Cercînî tarafin-
dan, Tabakât el-Meşayih'in birinci cildinde, hemen he­
men aynen iktibas edilmiştir. Masqueray Kitâb el-Sîre'yi
Chronique d'Abou Zakaıya (Cezayir, 1878) adıyla çevir­
miştir. (Y.K.)
114
EN ESKİ ENDÜLÜS TARÎHÇİLERÎ 1- EBU MERVAN ABDÜLMELÎK BİN HABÎB EL-SÜLEMÎ Tank bin Ziyad ve Musa
EN ESKİ ENDÜLÜS TARÎHÇİLERÎ
1- EBU MERVAN ABDÜLMELÎK BİN
HABÎB EL-SÜLEMÎ
Tank bin Ziyad ve Musa bin Nusayr gibi iki büyük
komutan tarafından fethedilen Endülüs'ün en eski ta­
rihçisi, Hicrî 180 yılında (M. 796) Gırnata civarında Hısn
Vât'ta doğan Ebu Mervan Abdülmelik bin Habîb el-
Sülemî'dir, Abdülmelik, Harameyn'i ziyaret etmek üzere
Hicaz'a gittiği zaman, Medine-i Münevvere'de Malikî
mezhebini öğrenmiş, ülkesine dönüşte bu mezhebin ya­
yılması ve tutunması için çalışmıştır, t'râb el-Kur’an,
Reâib el-Kvır'an, el-Vâdıha, Tabakât el-Fukahâ ve
Şerh el-Muvatta gibi değerli eserleriyle îberik yarıma­
dasında İslâm kültürünü oturtan Abdülmelik, Hicrî 238
(M. 853) yılında Kurtuba'da vefat etmiştir. Müslüman
Endülüs hakkında önemli bir tarihî eser yazmış olan
Dozy, Bodleyn Kütüphanesinde korunan bir tarihî ese­
rin Abdulmelik'e ait olduğunu iddia etmişti. Fakat daha
sonra bu iddianın gerçeğe uygun olmadığı ortaya çıkmış­
tır. Ne yazık ki, Abdülmelik'in diğer eserleri gibi tarihi de
kavga ve gürültüyle dolu olaylar arasında kaybolup git­
miştir. Yalnızca bir eserin giriş bölümü zamanımıza ka­
dar gelebilmiştir.
115
2- AHMED BİN MUHAMMED EL-RÂZÎ EL-KURTUBÎ Endülüs’ün en değerli tarihçilerinden biri de Ahmed bin Muhammed el-Râzî
2- AHMED BİN MUHAMMED EL-RÂZÎ
EL-KURTUBÎ
Endülüs’ün en değerli tarihçilerinden biri de Ahmed
bin Muhammed el-Râzî el-Kurtubî'dir. Büyük bir hatip
ve edebiyatçı olan babası, Rey şehrinde doğmuş, daha
sonra Endülüs'e hicret ederek orada yerleşmişti. Tarihçi,
Hicrî 272 (M. 885) yılında Endülüs'te doğduğu halde, ba­
basının doğduğu yere nisbetle "Râzî" nisbesini almıştır.
Endülüs’ü coğrafî ve tarihî yönden tanıtmak için yazdığı
Kitâb fî Ahbâr Mülûk el-Endülüs ve Kitâbihim ve
Hattatuha adlı eseri değerli bir belgedir. İspanyolca
Cronica del Moro Rasis adlı eser, Ahmed bin Muham­
med el-Râzî'nin bu tarih kitabını esas alarak yazılmıştır.
Ahmed bin Muhammed el-Râzî, Endülüs'te yetişen meş­
hur kişilerin biyografilerini içine alan ve beş ciltten olu­
şan diğer bir büyük tarihî eser daha yazmıştır.^^^
3- EBUBEKİR MUHAMMED BÎN ÖMER BİN
ABDÜLAZtZ EL-KÛTtYE
Târih el-Endülüs
Eski Endülüs tarihçileri arasında en tanınmış kişi­
lerden biri de Ebubekir Muhammed bin el-Kûtiye'dir.
Atası Abdülfiziz’in b ü j^ babası tsa bin Müzâhim^*’, Got
kralı Oppas'ın kızı Prenses Sâre ile evlendiği için Araplar
kendisini Ibn'ül-Kütiye adıyla anmışlardır. Sâre, Emevî
halifelerinden Hişam bin Abdülmehk döneminde, amca­
sı Ardabast’tan şikâyet etmek üzere Şam'a geldiğinde,
İsa bin Müzâhim onunla evlenmişti. Bir süre sonra İsa,
116
halife tarafından görevli olarak Endülüs'e gönderilmiş ve karısını da yanında götürerek İşbiliye'de yerleşmiş­ ti ... Tarihçi
halife tarafından görevli olarak Endülüs'e gönderilmiş
ve karısını da yanında götürerek İşbiliye'de yerleşmiş­
ti ...
Tarihçi Ebubekir Muhammed, Kurtuba'da doğdu. îş-
biliye'de Muhammed bin Abdullah bin el-Kûk^**^ Haşan
bin Abdullah el-Zebîdî^***\ Saîd bin Câbir gibi büjnikler-
den ders aldığı gibi, daha sonra doğduğu şehre giderek
Tahir bin Abdülaziz, tbn Ebi'l-Velîd el-A’rec ve Muham­
med bin Abdülvehhab bin Muğis gibi zamanın seçkin üs-
tadlanndan yararlanıp öğrenimini tamamladı.^****^ Arap
dili ve edebiyatında zamanının üstün kişilerinden sayı­
lacak bir yere ulaştı. Aynı zamanda hadîs, fıkıh ve tarih­
te de derinleşti. Endülüs emir ve fakihlerinin, şair ve
edebiyatçılarının tarihî durumları ve hayatları, İlmî ve
özel yaşamları hakkında kuşatıcı bilgisinden dolayı her­
kesin kendisine başvuracağı bir kimse oldu. Uzun bir ha­
yat süren tbn el-Kütiye, yaşlıhğında bile fikrî bakımdan
bir bitkinliğe düşmedi; güçlü hafızasını hep korudu. En­
dülüs'te yetişen kültür adamları için uzun zamanlar ger­
çek bir üstad oldu.
Büyük bilginlerden ve tanınmış kişilerden Ebu Ali
el-Kâlî, doğudan Endülüs'e gittiğinde, tbnü'l-Kûtiye Av-
rupanm güney-batısındaki yarımadada İslâm ilim ve ir­
fanını yajmıak için uğraşıyordu. Halife Hakem el-Mun-
tasır. Doğu mûslümanlannın bu ünlü bilginini huzuru­
na kabul ettiği sırada, ona Endülüs'teki bilginlerden en
çok kimi beğendiğini sormuş ve ondan"İbnü'l-Kütiye! " ..
cevabını almıştı.
Tarihçimiz aynı zamanda büyük bir şairdi. Gençli­
ğinde çok ince, duygulan temiz, büyüleyici ve aynı za­
manda aydınlık bjr üslûpla dile getirmekte büyük bir ba­
şarı göstermişti. Fakat daha sonra kendisini araştırma
ve eser yazmaya verdiğinden şiir ve edebiyattan uzak­
117
laşmıştır/^^ İbn el-Kûtiye Hicrî 367 (M. 977) yılının Rebiülevve- linde Kurtuba’da vefat çtti. Endülüs'ün bütün kültür
laşmıştır/^^
İbn el-Kûtiye Hicrî 367 (M. 977) yılının Rebiülevve-
linde Kurtuba’da vefat çtti. Endülüs'ün bütün kültür
adaınlarının katılmasıyla, ikindi namazının arkasından
Kureyş mezarlığında defnolıındu. Ibn el-Kûtiye, tslâm
mücahidlerinin Ispanya'yı fethettikleri tarihten Hicrî
280
(M. 893) yıhna kadar geçen olaylan toplayan önemli
ve değerli bir eserin yazandır. Târîh el-Endülüs adı ve­
rilen bu eserin yazma bir nüshası, Paris’te Milli Kütüp-
hane'de korunmaktadır. Oryantalistlerden Houdas bu
nüshayı bastığı gibi, özet halinde Fransızcaya da çevir­
miştir. Tarihçi Gardonne de, Afrika ve İspanya hakkın-
daki tarihî araştırmasına tbn el-Kûtiye'nin bu eserini te­
mel olarak almıştır. Tarihçimizin, îbn Hallikan tarafın­
dan "benzersiz" deyimiyle yüceltilen Kitâb Tasarîf el-
E f âl adlı bir eseri daha vardır. Bu eser de J. Guidi tara­
fından basılarak yayınlanmıştır.
*
*
*
Bu dönemde, Afrika ve Endülüs hakkında yazılan
eserler arasında Merâkeşînin el-Beyân el-Magrib adlı
eseri de incelenmeye değer bir kitaptır. Bu eser Dozy ta­
rafından Leiden'de basılarak yayınlanmıştır. Endülüs'te
yetişen büyük bilginlerin biyografilerini içeren ve Ebu'l-
Velîd Abdullah tbn el-Faradî tarafından Târihi
ülemâ'ı Endülüs adıyla yazılan tarih de Codera tara­
fından basılmıştır,
Ebu’l-Kâsım Halef bin Beşküvâl tarafından yazılan
Kitâb es-Sıla adh esere de Ebu'I-Velîd Abdullah’ın, En­
dülüs bilginleri hakkındaki tarihinin bir zeyli gibi bakı­
labilir. Hicrî 479 (M. 1101) yılında doğup 578 (M. 1183) de
vefat eden Ibn Beşküvâl'm bu eseri Codera tarafından
116
yayınlanmıştır, tbn Beşküvâl bundan başka Târîh-i En­ dülüs ve Ahbâru Kudâtu Kurtuba adlarını taşıyan iki tarihî
yayınlanmıştır, tbn Beşküvâl bundan başka Târîh-i En­
dülüs ve Ahbâru Kudâtu Kurtuba adlarını taşıyan iki
tarihî eser daha yazmıştır. Sıla'sı Ebu Abdullah Muha-
med bin el-Ebbâr el-Kudaî tarafından Müşkil es-Sıla fî
Târîh-i Endülüs adıyla genişletmiştir(tezyil). İbn el-
Ebbâr Belensiye'de doğmuş ve Belensiye valisi Muham-
med bin Ebu Cafer'in kâtiplik hizmetine girmişti. Mu-
hammed bin Ebu Cafer'in oğlu Zeyd, Aragon kralına sığı­
nıp dinden döndüğü zaman İbn el-Ebbâr’ın Belensiye'yi
kuşatan Hıristiyanlara karşı yardım istemek üzere gö­
revli olarak Afrika'ya gönderilmiş olduğunu görüyoruz.
İbn el-Ebbâr Afrika'ya gittikten sonra, Tunus'ta el-Mus-
tansır tarafından vezirlik makamına yükseltilmiştir.
Fakat daha sonra el-Mustansır aleyhine düzenlenen sui­
kastta girişimci görülerek bu emirin emriyle idam edil­
miştir (H. 66 / M. 1269). îbn el-Ebbâr, Tuhfetü'l-Kâdim
fî’t-Tâuîh adlı bir tarihî eser daha yazmıştır. Ispanya'da
yetişen kadın ve erkek meşhurların biyografilerinden
söz eden Bugye'yi de bu arada anmak gerekir. Ebu Cafer
Ahmed bin Yahya Kurtubî tarafından yazılan bu eserde,
aynı zamanda Endülüs'ün fethine, bu ülkede kurulan
Benî Ümeyye devleti tarihine ilişkin de önemli bilgiler
verilmiştir. Bu kitap da Codera ve Ribera tarafından ba­
sılmıştır. Endülüs hükümdarlarıyla vezirler, edebiyatçı­
lar, bilginler ve kadılarının hayatlanna âİL bİrpk
kıbe ve eşsiz bilgileri içeren Kalâid el-İkyân ve
Mehâsin el-A’yân adlı eser de, o yüz3alda Endülüs'ün
toplumsal hayatını tanıtan önemli bir kitaptır. Ebu Nasr
el-Feth bin el-Hâkân tarafından yazılmış olan bu edebi
eser Paris'te basıldığı gibi, Bourgade'ın gayretleriyle
Fransızca'ya da çevrilmiştir.
Feth İbn Hâkân bir de Kitâb Matmah el-Enfüs ve
Mabrah el-Teennüs fî Mülah ehl el-Endelüs adında
119
bir eser yazmıştır. îbn Hallikan bu eseri çok fazla takdir ederek müslüman doğuda yayılmamasından üzüntü duymaktadır.
bir eser yazmıştır. îbn Hallikan bu eseri çok fazla takdir
ederek müslüman doğuda yayılmamasından üzüntü
duymaktadır.
Hicrî 250 (M. 864) yılında vefat eden Kadı Ebu'l-
Kâsım Sâid bin Ahmed'in Tabakât el-Ümem'i de zikre
değerdir. Bu eser daha sonra Mısır'da basılmıştır.
DİPNOTLAR:
(1) Yâkût Rûmî, Mu'cem eMJdebâ, 11/77.
(*) İbnül-Kûtiye'nin tam adı şöyledir: Ebubekir Muhammed
b. Ömer b. Abdülaziz b. İbrahim b. İsa bin Müzâhim b. el-
Kûtiye. (Y.K.)
(**) el-Kûn olmalıdır. (Y.K.)
(***) el-Zübeyrî olmalıdır. (Y.K.)
(****) Hocaları arasında aynca Muhammed bin Ömer bin
Lübâbe, I^ ım bin Esbağ, Muhammed bin Abdülmelik bin
Eymen de sayılabilir. (Y.K.)
(2) Endülüs şairi Ebubekir Yahya bin Hüzeyl el-Temîmî, tarih­
çi tbn el-Kûtiye ile arasında geçen bir maceraya ilişkin ola­
rak şöyle bir menkıbe anlatmaktadın "Bir gün Kurtuba da­
ğı eteğinde sulak, havası temiz ve manzarası güzel bir bah­
çeye gitmiştim, içeri girerken Ebubekir el-Kûtiye ile karşı­
laştım. O da geri dönüyordu. Beni görür görmez iltifatta
bulundu. Bûn de kendiâne düşünmeksizin birdenbire şu
beyitle karşılık verdim:
"Ey benzeri olmayan kişi nereden geldin
Güneş ve dünyamn feleği olduğu bu kişi kimdir,"
Ibn Kûtiye güldü. Hemen oracıkta içine doğan şu beyitle cevap
verdi:
"Münzevinin bile hayret edeceği bir evden
Skandal yapanlann skandalim bile gizler."
Hemen üstadın elini öptüm ve kendisine hayır duada buluna­
rak bahçeye girdim."
120
(3) Ebu'l-Velîd Abdullah bin el-Faradî, Hicrî 350 (M. 962) yılın­ da Endülüs'te Rurtuba şehrinde doğmuştu. Öğrenimini
(3) Ebu'l-Velîd Abdullah bin el-Faradî, Hicrî 350 (M. 962) yılın­
da Endülüs'te Rurtuba şehrinde doğmuştu. Öğrenimini En­
dülüs'te bitirdikten sonra Hicaz'a gitmiş, döşününde Mısır
ve Kayravan'a uğrayarak İlmî araştırmalarda bulunmuş­
tur. Endülüs'e geldiği zaman Belensiye (Valencia) kadılığı­
na tayin edildi (H. 4001 M. 1009). Berberîler Hicrî 403 (M.
1012) yıhnda Kurtuba'yı istilâ ve yağma ettikleri sırada, ka­
dı Ebu'l-Velîd Abdullah burada bulunuyordu. Kargaşalık sı­
rasında ölmüştür.
(4) Ebu Nasr el-Feth bin Hâkân, Ispanya'da Gırnata civarında
doğmuştur. Hayatıran ilk yıllan bütünüyle sarhoşluk ve ser­
serilik ipinde geçmiştir. Fakat daha sonra Emir Taşfin bin
Ali'nin yakınbğına mazhar olmuş ve kâtiplik hizmetine gir­
miştir. Milâdî 1134 veya 1140 yılında Merakeş'e gönderile­
rek orada öldürülmüştür (H. 535). Feth bin Hakan'ın, İbra­
him bin Yusuf bin Ta^n’e övücü kasideler yazmış olmasına
sinirlenen kardeşi Ali bin Yusuf bin Taşfin’in emriyle boğdu­
rulmuş olduğu samimaktadır.
121
EBU'N-NASR MUHAMMED BtN ABDÜLCEBBAR EL-UTBÎ Târih el“Yemînî Ebu'n-Nasr Utbî, Hicrî dördüncü yüzyılın son yan­ sında yetişen
EBU'N-NASR MUHAMMED BtN
ABDÜLCEBBAR EL-UTBÎ
Târih el“Yemînî
Ebu'n-Nasr Utbî, Hicrî dördüncü yüzyılın son yan­
sında yetişen en ünlü yazar ve tarihçilerden biridir. Orta
Asya, Afganistan, Iran ve Maveraünnehir dolaylan Sa-
manoğullan, Hakânîler ve sonra Gazneliler arasındaki
çekişmelere sahne oldu|ıı bir yüzyılda, Rey'de doğmuş­
tur; fakat soy bakımından Araptır.
Çocukluk dönemi, Samanoğullannın en şanlı za-
manlanna rastlar. İlk öğrenimini yaptıktan sonra, Hora­
san'da bir memuriyet görevinde bulunan dajnsımn yanı­
na giderek yüksek öğrenimini de burada tamamladı. Ka­
leminin gücüyle kendisini çok kısa bir sürede herkese ta­
nıttığından, kolayca Horasan valiliğinde bulunan Emîr
Ebu Ali’ye bağlanmajn başardı. Fakat Utbî’nin bu şekil­
de hayata atıldığı zam£uı, Samanoğullannın çöküş döne­
mi başlanuştı. Onüç yaşında Samanoğullan tahtına otu­
ran (H. 366 / M. 976) Ebu’l-Kasım Nuh, dirayetli veziri­
nin güzel idaresi sayesinde, ülkesinin bir süre mutlu
günler geçirdiğini görmek bahtiyarlığına ulaşmıştı. Fa­
kat çok geçmeden her yanda fesatlar, ihtilâller başgös-
termişti. İhtilâlleri düzenleyenlerden biri de Ebu'n-Nasr
122
Utbî'nin kâtipliğini yaptığı, Horasan valisi Emîr Ebu Ali'ydi. Ebu Ali, valilikten hükümdarlığa yükselme hırsı içindeydi. Nuh’un
Utbî'nin kâtipliğini yaptığı, Horasan valisi Emîr Ebu
Ali'ydi.
Ebu Ali, valilikten hükümdarlığa yükselme hırsı
içindeydi. Nuh’un çocukluğundan yararlanarak Türkis­
tan hakanı Buğra Han'ı Samanoğulları ülkesini ele ge­
çirmeye teşvik etmeye başladı. Amacı bağımsızhğını ilân
etmeye uygun bir ortam hazırlamaktı.
Bu sırada Samanî emirlerinden Fâik el-Hâssa ve
Bektorun da, aynı hedefe daha acımasız bir hırsla yürü­
yorlardı. Bu iki ihtiraslı adam Nuh'un oğlu ve halefi
Man sur'un gözlerine mil çektirerek Samanlılar devleti­
nin kendiliğinden çökmesine çalışıyorlardı. Bütün bu se­
rüvenlerin tanığı olan Utbî, Ebu Ali'nin yenilerek Ebu
Mansur Sebüktekin'e teslimine kadar (H. 386 / M. 7
Ağustos 996) kâtiplik hizmetinde kalmıştı. Daha sonra,
tanınmış Kitâb el-Tecnîs yazan Ebu'l-Feth el-Bustî ile
birlikte Emîr Ebu Mansur Sebüktekin'in kâtipliğine gir­
di.
Bu şekilde Sebüktekin (Sebük-Tigin) hanedanına
bağlanan Utbî, gerek Ebu Mansur Sebüktekin'in ve ge­
rekse oğlu Gazneli Mahmut'un bütün başan ve zaferleri­
nin tanığı olmuş, arkasından meşhur tarihini yazmıştır.
Bir aralık Utbî'yi, Ebu'l-Meâlî'ye vekil olarak Hora­
san valiliğinde görüyoruz. Meşhur yazar, bu yeni görevle
kâtiplikten mülkiye idaresine geçmiş oluyordu. Utbî’nin
Horasan valiliği, o çevre için büyük bir nimet olmuştur.
Nisabur'u merkez alan Utbî, bütün çabasını Horasan'da
ilim ve kültürün yayılmasına adamış ve bunu başarmış­
tır. Hayatının son dönemlerinde Ebu'l-Hasan el-
Bağavî'nin entrikalarından çok rahatsız olan tarihçi
Utbî, Milâdî 1036 yılında vefat etmiştir.
123
Târih el-Yemînî: Utbî'nin bu eseri, yaşadığı yüzyılın en büyük hü­ kümdarı Yemînüd-Devle Ebu'n-Nasr Mahmud Sebük- tekin'in
Târih el-Yemînî:
Utbî'nin bu eseri, yaşadığı yüzyılın en büyük hü­
kümdarı Yemînüd-Devle Ebu'n-Nasr Mahmud Sebük-
tekin'in tarihî hayatını tasvir eder. Bu nedenle yazar
eserine Gazneli Mahmud'un Yemînu'd-Devle ünvanına
nisbetle Târih-î Yemînî adını vermiştir. Eser, Asya
kahramanının hayatı ve fetihleriyle birlikte, Harizm
olaylarını da içermesi bakımından dördüncü yüzyılın
tarihî belgelerinden sayılır.
Fakat Ebu’n-Nasr Utbî, bu eserini ağır bir dille
yazmış, birçok edebî nüktelerle doldurmuş olduğun­
dan, bizdeki Şefiknâme gibi anlaşılması için daha
sonra şerh edilmesine gerek duyulmuştur. Keşfuz-
Zünün'un verdiği bilgilere göre Şeyh Mecdeddin
Kirmânî, Kasım bin Hüseyin el-Hârizmî, Taceddin Isâ
bin Mahfûz, Hamîdeddin Ebi Abdullah Mahmud bin
Ömer el-Necâtî el-Nisâburî ve Şeyh Ahmed el-Meninî
gibi kişiler ayn aynUtbî Tarihini şerh etmişlerdir.
Utbi Tarihi, Ebu'l-Şeref Nâsih bin Zafer el-
Gerbedekânî tarafından Farsçaya çevrilmiştir. Yazılan
şerhlerden en önemlileri Şeyh Ahmed el-Meninî'nin
Feth el-Vehbî fî Şerh Târîh el-Utbî'siyle, Hamîded­
din Ebi Abdullah Mahmud bin Ömer el-Necâtî el-
Nisaburî'nin Besâtîn el-Fudalâ ve Reyyâhîn el-
Ukalâ adlı eseridir.
Feth eIrVehbî, Mısır Hidivi Mehmed Tevfik Paşa
zamanında Kahire'de kurulan İlmî cemiyetin yardı­
mıyla, asıl metinle birlikte, iki cilt halinde Mısır'da ba­
sılarak yayınlanmıştır. Feth el-Vehbî'nin birinci cil­
dinde Türkistan hakanlarından Buğra Han’a, ikinci
cildinde İlk Han’a dair önemli bilgiler vardır. Hamî­
deddin Nisaburî’nin Besâtîn el-Fudalâ'sı matbu de­
ğildir. Fakat İstanbul’da Hamidiye Kütüphanesinde
124
yazma iki nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri ka­ talogun 859, diğeri de 966’ıncı numaralarında kayıtlı­ dır. Tarihçi
yazma iki nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri ka­
talogun 859, diğeri de 966’ıncı numaralarında kayıtlı­
dır.
Tarihçi Utbî, Gazneli Mahmud'un bir zaferler dizi­
si olan şanlı dönemini Hicrî 409 (M. 1018) yılına kadar
kafiyeli ve secili bir yüce üslûpla tasvir eden bu tarihi­
ni, kendisini görevinden uzaklaştırmayı başaran Ebu'l-
Hasan el-Bağavî'nin entrikalarını etkisiz bırakmak
amacıyla yazmış ve Gazneli Mahmud'a sunmuştu. Bu
eserde Gazneli Mahmud'un, Horasan ve Sicistan’ı
Samanîlerden nasıl aldığı anlatılırken, Samanoğullan
hakkında da önemli bilgiler verilmiş, İslâmî Doğunun
çok karışık olan bir dönemi oldukça aydınlatılmıştır.
Utbî Tarihi, Gazneliler ve Samanoğullan kadar Ka-
rahanhlar tarihi için de değerli bir kaynaktır. Fakat
Firdevsî, Unsurî, Ferahı, Menucherî, Berrâmî, Esedî
ve Yeminî gibi şairler, Ebu Reyhan Bîrûnî gibi filozof­
larla aynı mecliste oturan ve dostluk eden Utbî, eseri­
ne bir tarihten çok edebî bir düzyazı ve yüksek bir nu­
tuk niteliği vermiş, bu şekilde kitabının tarihî değerini
azaltmıştır. Târîh-i Yemînî, Arapçadan İngilizceye de
çevrilmiştir.^*^
DİPNOTLAR:
(*) Cerbedekânî tarafından Parsçaya yapılan çevirisinden J.
Raynolds'un The Kitab-i Yamini, historical niemoirs
o f the Sultan Mahmud o f Ghazne adıyla İngilizceye
aktardığı Târîh-i Yemînî'nih bu çevirisinin hatalı bir çe­
viri olduğu belirtilmektedir. Cerbedekânî'den sonra da bu
eser iki kez Farsçaya çevrilmiştir: Muhammed Keramet
Ali bin Hayat Ali-i Dihlevî, Terceme-i Yemînî; Mevlevi
Muhammed Fazl-i tmam Hayrâbâd, Terceme-i Târîh-i
Yemînî. (Y.K.)
125
EBITL-FAZL MUHAMMED BİN HÜSEYİN EL-BEYHAKÎ Târih-i Beyhakî Hicrî 402 (M. 1011-1012) yılında onalb yaşında oldu­ ğunu
EBITL-FAZL MUHAMMED BİN HÜSEYİN
EL-BEYHAKÎ
Târih-i Beyhakî
Hicrî 402 (M. 1011-1012) yılında onalb yaşında oldu­
ğunu bizzat haber veren Ebu'I-FazI Muhammed, hem­
şehrisi Ebu'l-Hasan Ali^^^nin rivayetine göre Hicrî 386
(M. 996) yılında Horasan'ın Beyhak**^ nahiyesine bağh
olan Hârisâbâd kasabasında doğmuştur. Vefat tarihi
Hicrî 470 yılının Sefer ayına (M. 1077) rastlar.
Beyhakî Hicrî 412 (M. 1021) yılına doğru, üstadı Ebu
Nasr'ın yolgöstericiliği ve korumasıyla Al-i Sebüktekin’e
bağlanarak Gazne devletinin politik ve yazışma işleriyle
uğraşan Divân-ı Kisâlât erkânı arasına katılmıştı. Di-
van'm başkanlığını yürüten Ebu Nasr vefat edince,
Beyhakî henüz çok genç bir yaştaydı. Üstadına halef olan
Ebu Sehl Züzenî ise hakkında pek olumlu şeyler düşün­
müyordu. Yeni başkan, genç katibi istifaya mecbur etti.
Divhan-ı Risâlât'tan uzaklaştınimasının Beyhakî'dfrçok
acı izler bırakmış olduğu eserinden anlaşılmaktadır.
Ebu'l-Fazi Beyhakî, Sultan Mes'ud ve Sultan
Mevdûd zamanlarında olduğu gibi, jârmi dokuz yaşında
vefat eden Mevdûd'un henüz çocuk olan halefi II. Mes’ud
dönemlerinde de Divan'dan uzak kaldı. Mes'ud'un halefi
126
Bahaed-Devle Ali'nin saltanatı sırasındaki kanşıklıkla- ra da bigâne kaldı. Sultan Mahmud'un oğlu Abdü'r- Reşîd Cemâlüd-Devle ünvanıyla
Bahaed-Devle Ali'nin saltanatı sırasındaki kanşıklıkla-
ra da bigâne kaldı. Sultan Mahmud'un oğlu Abdü'r-
Reşîd Cemâlüd-Devle ünvanıyla Gazne tahtına çıktığı
zaman (M. 1049-1053) Beyhakî tekrar devlet hizmetine
çağrılarak Divân-ı Risâlât başkanlığına tayin edildi.
Ebu'l-Hasan Ali’nin Târîh-i Beyhak'ta verdiğ bilgiye
göre, Ebu'l-Fazi Beyhakî'nin bu defaki ikbal dönemi de
uzun süre devam edememiştir. Abdu r-Reşîd'in hüküme­
tinin sonlarına doğru usule aykırı olarak mührü boz­
makla suçlanarak Gazne kadısı tarafından hapse
mahkûm edildi. Beyhakî, Gazne hapishanesinde inler­
ken Al-i Sebüktekin tahtı da gıcırdamaya başlamıştı.
Cemâlüd-Devle, Abdü'r-Reşid'in Hâcib'i Tuğrul saltanat
iddiasına kalkmış, Abdü'r-Reşid ile Sebüktekin haneda­
nından on şehzadeyi boğazlayarak hükümeti ele geçir­
mişti.
Tuğrul, Sebüktekin hanedanına bağlı olan emirleri
imha ederken Beyhakî'yi de Gazne hapishanesinden çı­
kartarak bir kalede yaşamaya mahkûm etti. Beyhakî bu
kez de kale zindanlarından birine atıldı. Fakat, Tuğ­
rul'un bu yolsuzluk dönemi çok sürmedi. Bu zorba ve
yağmacı saltanat 57 günlük hükümetten sonra cezasını
buldu. Kalelerin birinde hapis olan Sultan Mes'ud'un oğ­
lu Seyfüd-Devle Ferruhzâd, Gazne tahtına oturdu. Kale­
lerde hapis olan bütün memurlarla birlikte Beyhakî de
zindandan çıkarak eski görevine döndü. Ebu'l-Hasan
Ali'nin verdiği bilgiye göre, Beyhakî, Sultan
Ferruhzâd'ın vefatına kadar (H. 451 / M. 1059) bu göre­
vinde kalmış, Sultanın vefatından sonra ömrünün geri
kalan kısmını kitap yazmakla geçirmiştir.
127
Târih-i Beyhakî: Gaznelilerin en şanlı günleri gibi, en felâketli ve en kanşık dönemlerine de tanık olan
Târih-i Beyhakî:
Gaznelilerin en şanlı günleri gibi, en felâketli ve en
kanşık dönemlerine de tanık olan Beyhakî, Sultan
Ferruhzâd çağında bu hanedanın, kendisinin de içinde
yuvarlandığı tarihî serüvenini yazmaya başlamış, otuz
ciltten oluşan dev bir eser meydana getirmişti. Fakat bu
önemli tarih belgesinin en büyük bölümü Moğol
istilâsına kurban olan birçok eser gibi mahvolmuş, yal­
nız beşinci cildin sonundan onuncu cilde kadar olan kı­
sımları kalmıştır. Elde olan bu küçük kısım Hicrî 421 yı­
lından 432 yılına kadar (M. 1030-1041) hükümran olan
Sultan Mes'ud Gaznevî döneminin tarihî olaylarını içer­
mektedir.
Beyhakî Tarihi, Gazneliler devletinin içişleri ve dış
politikasıyla yakından ilgilenen bir memunm anılan ol­
ması bakımından son derece önemli bir tarihî belgedir.
Bugün elde bulunan kısımlarda, Gaznelilerin Sultan
Mes'ud dönemindeki saray yaşamlarını, Mes'ud'un kur­
duğu hükümetin yönetimine dair önemli bilgiler bulmak
mümkündür.
Târih-i Beyhakf nin bugün elde buluneuı kısımları
ilk kez Morley tarafından 1862 yılında Bibliothecas İndi-
as yayınları arasında Kalküta'da yayınlanmıştır. Daha
sonra H. 1307 (M. 1889-1890) yıhnda, ikinci bir düzenle­
meyle Tahran'da yayınlanmıştır. Yazarın büyük bir kıs­
mı kaybolan bu esere ne ad verdiği bilinmediğinden,
Morley ilk baskısını Târih-i Beyhakî adıyla yayınlan­
mış ve Tahran baskısında da aynı ad kullanılmıştır.
, Gerek Gazneliler ve gerekse o dönemde Ortaasya,
Doğu İran ve Maveraünnehir dolaylarının en eski bir
tarihî belgesi olan bu eser, Avrupalı araştırıcılar arasın­
da çok önemli bir araştırmaya zemin olmuştur. Elliot ta­
128
rafından yazılan Hîstory o f İndia adlı esere Târîh-i Beyhakî'den pek çok parçalar alınmıştır. 1887 yılında
rafından yazılan Hîstory o f İndia adlı esere Târîh-i
Beyhakî'den pek çok parçalar alınmıştır. 1887 yılında
Paris’te yayınlanan Divân-ı Menûçehrî'ye yazılan giri­
şin çoğu kısımları da Beyhakî'ye dayanmaktadır.
Beyhakî, dostlarından Mahmud Verrâk adında bir kişi­
nin Hicrî 409 (M. 1018) yılına kadar Gazneliler tarihini
yazmış olduğunu haber veriyorsa da, ne yazık ki bu eser
de, Târîh-i Beyhakî'nin önemli bir bölümü gibi kaybol­
muştur. Beyhakî'nin eseri, Gazneliler devleti tarihi açı­
sından Târih-i Yemînî'nin zeyli gibidir.
DİPNOTLAR:
(1) Ibn Funduk (veya Fındık) adıyla tanınan Ebul-Hasan Ali
bin Zeyd el-Beyhakî de Hicrî altıncı yüzyıl tarihçilerinden-
dir. Keşfü'z-Zünûn, bu zatın Târih-i Beyhakî ve
Meşârib el-Tecârib ve Gâvarib el-Garâib adlı iki eserin­
den söz etmektedir. Ibn el-Esfr ve Alaeddin Cüveynî gibi
meşhur tarihçilerin kaynak kabul ettikleri Meşârib el-
Tecârib; Cüveynî'nin belirttiğine göre, Hicrî 421 (M. 1030)
yılında vefat eden Ebu Ali Ahmed bin Muhammed bin Mis-
keveyh'in Tecârib el-Umem ve Teâkub el-Himem adh
kitabımn bir zeyli niteliğindeydi. Çok önemli bir tarihî vesi­
ka olduğu anlaşılan Meşârib el-Tecârib'in de, Asya'yı al­
tüst eden zamamn olayları arasında kaybolduğu anlaşıl­
maktadır. Çünkü şimdiye kadar ne Avrupada ve ne de Do­
ğuda elde edilememiştir.
Ebu'l-Haaan Ali'nin kendi ülkesi olan Beyhak hakkında yazmış
olduğu Târih-i Beyhak adındaki küçük eseri ise zamanın
çalkantılarından kurtularak günümüze kadar gelebilmiş­
tir. Ebu'l-Hasan Ali bu eserinde Meşârib el-Tecârib adb
129
tarihini, ünlü tarihçi Utbfnin Târih-i Yemînî'sine ek ola­ rak yazdığını belirtmektedir. İbn Funduk, Târih-i Bey- hak'ta,
tarihini, ünlü tarihçi Utbfnin Târih-i Yemînî'sine ek ola­
rak yazdığını belirtmektedir. İbn Funduk, Târih-i Bey-
hak'ta, hemşehrisi Ebu’l-Fazi Muhammed Beyhakî hak­
kında da bilgi vermiştir.
(-
îbn Punduk'un bugün elde bulunan diğer bir eseri de Tetim-
me Sivân el-Hikme veya Târih-i Hukemâ el-tslâm'dır.
Bu eser, Ebu Süleyman Sicistânî'nin Sivân el-Hikme adh
eserini tamamlamak amacayla H. 553-563 (M. 1158-1170)
yıllan arasında ve büyük bir ihtimalle H. 558 (M. 1163) den
sonra yazılmıştır. Beş ayn yazma nüshamn karşılaştırıl­
masıyla meydana getirilen tenkitli bir baskısı, Muhammed
Şafi' tarafından Lahor'da yayınlanmıştır (Puncab Uni-
versty Oriental Publication Series, nr. 20). Islâmdan sonra
yetişen filozoflann biyogafilerini ve özellikle onlann felsefî
vecizelerini ve hikmetlerini içeren bu eserde, X-XII. yüzyıl­
larda Horasan ve Maveraünnehir'de yetişen filozoflar, dok­
torlar, müneccimler ve matematikçiler hakkında çok değer­
li bilgilere rastlamr. Başka hiçbir kaynakta karşılaşılma­
yan bu bilgileri, Şemseddin Muhammed bin Mahmud
Şehrzûrf, 586-611 yıllan arasında yazdığı Nüzhet el-Er-
vah adlı eserine kısaltarak almışsa da, kaynağını her ne­
dense göstermemiştir. Yazann, ilim tarihi bakımından çok
önemli ve yeni bilgileri içeren Cevâmi el-Ahkâm el-
Nücûm adlı henüz yayınlanmamış, fakat İran'da yazmala-
nna rastlanan bir Farsça eseri ile Meşhed Kütüphanesinde
(M. 362) bulunan ve Kitâb el-Lûbâb fi Ma'rifet el-Ensâb
adını taşıyan diğer bir Arapça eserinden de burada söz edil­
melidir. Y.K.)
(2) Beyhak; Horasan'ın Nisabur sancağı içinde Kums ile Cü-
veyn arasında büyük bir kasabaydı. Yâküt Hamevî Bey-
hak’ın 321 köy ve kasabayı içine aldığım idare merkezinin
de Hüsrevcird şehri olduğunu söylüyor.
130
EBU SAÎD ABDÜLKERÎM EL-SEM'ÂNÎ Hicri 506 (M. 1113) yılında Horasan'ın Merv şehrin­ de doğan Sem anî,
EBU SAÎD ABDÜLKERÎM EL-SEM'ÂNÎ
Hicri 506 (M. 1113) yılında Horasan'ın Merv şehrin­
de doğan Sem anî, hadîs ve tarih ilimlerine büyük hiz­
metlerde bulunan bü3niik kişilerden biridir.
Kendisine,
bu yüce hizmetinden dolayı Tâc el-lslâm (İslâm'ın Tacı)
adı verilmiştir. Büyük babası Ebu'l-Muzaffer Mansur
Sem'ânî de en büyük fakîhlerden biridir. Başlangıçta
Hanefi iken, Hicaz'a gittiğinde Şafii mezhebini kabul et­
miş olduğundan, ülkesine dönünce bir takım bilgisiz
kimselerin taşlamasına ve ayıplamasına hedef olmuştu.
Bunlar, Benî Temim'den Sem'ân kabilesine mensup ol­
dukları için, tarihte Sem'ânî nisbesiyle tanınmışlardır.
Tâcu 1-tslâm Sem'ânî, öğrenimini o yüzyılda İslâm
dünyasının en büyük ilim merkezlerinden biri olan
Merv'de tamamladı. Daha sonra hadîs ilmi konusunda
araştırma ve incelemelerde bulunmak üzere vatanını
terkederek uzun bir geziye çıktı. Horasan, Maveraünne-
hir, Irak, Suriye ve Hicaz bölgelerinde uzun bir inceleme
gezisinde bulundu. İncelemelerini bitirdikten sonra yine
Merv'e döndü. Hicrî 562 (M. 1167) yılında burada vefat
etti.
Sem'ânî, Milâdî 1002 yılında, Bağdat yakımnda, Dic­
le nehri üzerinde bulunan Darzican kasabasında doğan
131
ve Hatîb Bağdadî adıyla tanınan Ebubekir Ahmed'in, Bağdat'ta yetişen bilginlerin biyografilerini içeren ve kırk ciltten ibaret
ve Hatîb Bağdadî adıyla tanınan Ebubekir Ahmed'in,
Bağdat'ta yetişen bilginlerin biyografilerini içeren ve
kırk ciltten ibaret olan Târih-i Bagdâd adb büyük ese­
rine, onbeş ciltten oluşan bir zeyl yazmıştır. Bıuıdan baş­
ka sekiz cilt olarak Eitâb el-Ensâb adını taşıyan başka
bir eser daha yazmıştır. Bu son eserin yazma nüshası İs­
tanbul'da Köprülü Kütüphanesinde korunmaktadır. Bu
eser coğrafî ve tarihî isimler açısından büyük öneme sa­
hip olduğu gibi, Orta Asya tarihi açısından da son derece
değerlidir, tzzeddin İbn el-Esîr bu eseri özetleyerek üç
ciltlik Lübâb adlı eserini meydana getirmiştir.
Süyûtî'nin Lübb el-Lübâb'ı ise bu son eserin bir özeti­
dir. Sem'ânî, vatanı olan Merv'in, yirmi ciltten oluşan ge­
niş bir tarihini yazmıştır. Oğlu Ebu'l-Muzaffer Abdülke-
rim adına da Mu'cem el-Meşâjdh adında diğer bir
tarihî eser daha yazmıştır. Sem'ânî'nin büyük babası
Ebu'l-MuzafFer Mansur da birçok değerli eserler yazmış­
tır. Minhâc Ehl el-Sünne, el-tbtisâr, ve el-Redd alâ
el-Kaderiye adlı eserleri kendisini tarihte yaşatmıştır.
Sem’ânî'nin oğlu Abdülkerim ise fıkıh, edebiyat ve hadîs
ilimlerinde tanınmış olmakla birlikte, tarih yazarlığı ko­
nusunda babasına ulaşamamıştır.
132
NECMEDDİN EBU MUHAMMED UMÂRE BÎN ALtEL-YEMENÎ Kitâb Ahbâr el-Yemen Kâhtan oğullarının bu ünlü şairi, Hicrî 515
NECMEDDİN EBU MUHAMMED UMÂRE BÎN
ALtEL-YEMENÎ
Kitâb Ahbâr el-Yemen
Kâhtan oğullarının bu ünlü şairi, Hicrî 515 (M. 1121)
yılında Yemen bölgesinin Tihâme kısmında bulunan
Murtan nahiyesinde doğduğu için Yemeni nisbesiyle
anılmıştır. Ebu Muhammed Umâre, öğrenimini Zebid'te
tamamladı. Daha sonra Kâbe-i Muazzama'yı ziyaret et­
mek amacıyla Mekke'ye gitti ve orada araştırmalarına
devam etti. Mekke'de bulunduğu sırada şerif Kâsım bin
Hâşim tarafından elçi olarak Fatımî halifelerinden el-
Fâiz İsa bin Zâfir'e gönderildi (H. 550 / M. 1115). Necmed-
din Yemem, bu görevi başarıyla yerine getirdi. Gerek hü­
kümdar ve gerekse veziri Salih bin Ruzzîk tarafından bü­
yük saygı gördüğünden^**, geri dönünce ikinci kez yine el­
çilik göreviyle Mısır'a gönderildi. Bu kez Mısır'da yerleş­
ti. Selaheddin Eyyûbî'nin zaferlerini parlak şiirleriyle
yaşatmaya çalıştı. Fakat daha sonra, son Fatımî halifesi­
nin oğlunu yeniden iktidara getirmek için oluşturulan
topluluğa girerek suikast düzenleme işine katıldığından,
Mısır fakihlerinin fetvaları ve Selâheddin Eyyûbî'nin
emriyle Hicrî 569 (M. 1175) yılının 6 Nisan'ında idam
edildi.
133
Necmeddin el-Yemenî, Mısır’da iktidara gelen vezir ve emirlerin hayatlarına ilişkin el-Nüket el-Asriye fî Âhbâr el-Vüzerâ el-Mısriye
Necmeddin el-Yemenî, Mısır’da iktidara gelen vezir
ve emirlerin hayatlarına ilişkin el-Nüket el-Asriye fî
Âhbâr el-Vüzerâ el-Mısriye adında önemli bir eser
yazmıştır. Bu eserde, yeri düştükçe Mısır’ın edebî ve top­
lumsal yaşamına ilişkin de önemli bilgiler verilmiştir.
Yazar ajTiı zamanda bir de Yemen tarihi yazmıştır.
Ahbâr el-Yemen, H. Cassels Kay tarafından çevrildiği
gibi, Arapça metni de basılıp yayınlanmıştır. Yazarın,
büyük İslâm mücadihi Selâhaddin Eyyûbî hakkındaki
ünlü şiirini Makrîzî aynen Hıtat’a almıştır. Hammer de
Necmeddin Yemenî'nin Mısır ehramlan hakkındaki şii­
rini Almancaya çevirmiş ve Les Mines de l’orient’te ya­
yınlamıştır. Necmeddin Umâre, mutaassıp bir sünnî, de­
rin bilgi sahibi bir Şafii fakihiydi. Buna rağmen şii olan
Fatımîlerin veziri olup Melik Salih lakabıyla anılan Ta-
lai’ bin Ruzzîk ile, oğlu ve halefi Adil bin Ruzzîk, Ebu Şü-
ca Şâver Sa'dî ve oğlu Kâmil bin Şâver arasında çok sami­
mi bir dostluk vardı. Pek çok iyilik ye ihsanlannı gördü­
ğü Ruzzîk hanedanı hakkında yazdığı methiyeler, Arap
edebiyatının şaheserlerinden sayılır. Şâver Sa'dî, Mı­
sır'da zorbalıkla Adil bin Ruzzîk’ı öldürünce Necmeddin
Ümâre'de Şâver ailesine karşı eski sevgi kalmamıştı.
Önceleri samimi dostu olan Kâmil bin Şâver’e, babasının
vezirliğinden sonra ibret verici bir kıta yazarak gönder­
miş olduğu meşhurdur.^^'
134
DİPNOTLAR: (*) Umâre, vezir Talai’ bin Ruzzîk tarafindan kabul edildiğinde ona bir kaside sundu. Vezirin büyük
DİPNOTLAR:
(*) Umâre, vezir Talai’ bin Ruzzîk tarafindan kabul edildiğinde
ona bir kaside sundu. Vezirin büyük ihsanlarına mazhar
olan şair, onun huzurunda edebiyat dünyasının büyük isim­
leri ve ileri gelen devlet adamlanyla tanışmak firsatı buldu.
Umâre, vezire daha sonra da kasideler yazacaktır. (Y.K.)
(1) Bu manzumenin bir parçası şudur:
"Zaman seninle banşmasa savaş
Akrabalar fayda vermiyorsa uzâklaş
Zayıfın hilesini küçük görme, belki
Yılanlar akrep zehiriyle ölürler
Belkıs'ın arşını Hüdhüd'ün adımı yıktı ( ) ...
Eğer Sermayen ömrünse dikkat et
Gerekli olmadığı halde infakından sakın.
Gece ile gündüz arasında bir çatışma vardır.
Bütün acaipliklerini üstümüze boşaltır.
Gençliğin hiyaneti beni korkutmaz.
Çünkü herşeyden çok bu varhğa ısındım ( )" ...
135
EBITL-MUZAFFER MÜEYYED EL-DEVLE MECDEDDÎN ÜSÂME BİN MÜNKIZ'"* Haçlılar dönemi yazarlan arasında çekici üslûbuyla dikkat yeken bir
EBITL-MUZAFFER MÜEYYED EL-DEVLE
MECDEDDÎN ÜSÂME BİN MÜNKIZ'"*
Haçlılar dönemi yazarlan arasında çekici üslûbuyla
dikkat yeken bir sima daha görüyoruz: Üsâme bin Mün-
kız!
..
Bu zat tarihçi değildir; fakat. Haçlılarla yaptığı sa­
vaş ve mücadelelerine ilişkin olarak yazdığı anılarıyla ta­
rihçiler arasında anılmaya hak kazanmıştır.
Batıda çok rağbet gören anı yazarlığına, Islâm düşü­
nürlerince o kadar önem verilmemeştir. İbn Sina ve Bey-
hakî gibi bir-iki kişi dışarda bırakılırsa kendi hayat
hikâyesine dair anılar yazan yazarlara çok seyrek rastla­
nır. Doğuda büyük kişilerin hakkıyla tanınamamasının
nedenlerinden biri de budur. Biyografi yazarlarından ba­
zı tarihçiler, ara sıra kişilikleri ve karekterleri yansıtan
bazı aktarmalar yapmasalardı, büyük kişilerin yaşamla­
rı hakkındaki bilgilerimiz doğum ve ölüm tarihlerinden
ibaret kalacaktı. Bunun içindir ki Üsâme bin Münkız'ın
aynntıh,değerli ve güzel bir eser olan anılanna. Doğuda,
bu alanda yazılmış tek kitap gözüyle bakabiliriz.
Üsâme bin Münkız, Hicrî 488 (M. 1095) yılında Suri­
ye'de Hamâ yakınlannda Urunet vadisindeki Şeyzer ka­
lesinde doğmuştur. Bu kale Hicrî 474 (M. 1081) yılmda,
atalarmdan Ebu'l-Hasan Ali bin Mukallid bin Münkız ta­
rafından Kumlardan alındığı zamandanberi, bağlı bulun­
136
duğu Münkız hanedanının egemen olduğu emaretin yö­ netim merkeziydi. Üsâme'nin Şe3rzer dolaylarına öte- denberi egemen olan
duğu Münkız hanedanının egemen olduğu emaretin yö­
netim merkeziydi. Üsâme'nin Şe3rzer dolaylarına öte-
denberi egemen olan ataları, seçkin ve dindar kişilerdi.
Kendisi de zamanının tanınmış bilginleri arasına yük­
selmiştir. Babası, Şeyzer’de durmaya razı olmamış, hak­
kını kardeşlerinden birine bırakarak hayatını İlmî ince­
lemelere, sanata ve ibadete adamıştı. Çok güzel yazı yaz­
dığından, zamanının bir bölümünü Kur'an-ı Kerim yaz­
maya ayırmış, hat sanatı açısından çok değerli olan 46
kadar mushaf yazmıştır.
Genç Üsâme, erdemli ve güzel ahlâk sahibi olan ba­
basının eğitimi altında iyi bir öğrenim gördü. Sağlam bir
karakter, güçlü bir iman ve ahlâkla yetişti. Fakat Üsâ-
me’nin doğduğu yüzyıl ve yaşadığı çevre, bir kavga gürül­
tü dönemi, bir savaş ve karışıklık sahnesiydi. Küçük Şey-
zer kalesi çevresinde Sekçuklu Türkleri, Haçb Frenkleri
ve tsmailiye Batınîleri çarpışıp duruyorlardı. Üsâme'nin
doğduğu tarihlerde Frenkler Antakya'yı ele geçirmiş, bir
süre sonra da Kudüs'e doğru yürümüşlerdi (M. 1099).
Şeyzer kalesi, bu savaşlar karşısında güvenlikte değildi.
Bunun için Üsmâme bin Münkız, daha çocuk yaşlarday­
ken savaş ve kavgayla ülfet etmiş, askerî eğitimde sağ­
lam bir meleke kazanmıştı.
Milâdî 1108 yılında Haçlı komutanlarından Tankred
(Tancrede), bizzat Şeyzer kalesi yakınında görünmüş,
çevresindeki köyleri talan edip yıkarak geri dönmüştü.
Bir başka zaman da Emir, çevredeki Hıristiyanlann bay­
ramlarını görmek üzere, emri altındakiîerle birlikte ora­
ya gitmişti. Kalede bulunan îsmailîler, durumu kaleye
göz dikmiş olan Batınîlere haber verdiklerinden, bunlar
ansızın kale önünde görünmüş ve kaleyi kuşatmışlardı.
Buradaki kadınların cesaret ve maharetleri olmasaydı,
kaleyi kesin olarak ele geçireceklerdi. Fakat kadınlar,
137
geri dönen Emir ve askerlerini iplerle içeri alnuş ve bu sa­ yede kaleyi kurtarmışlardı. Milâdî 1110
geri dönen Emir ve askerlerini iplerle içeri alnuş ve bu sa­
yede kaleyi kurtarmışlardı.
Milâdî 1110 yılında Emîr, Frenklerle bir anlaşma
imzaladı. Bu anlaşmayla Tankred, bütün bir Şeyzer ha­
valisinin yönetimini ve Emîr'in bu alanda bağımsızlığını
tanıyordu. Buna karşılık Emîr de yıllık 4000 altın verme­
yi taahhüt ediyordu. Fakat birkaç yıl sonra Üsâme'nin
Frenklerle bizzat çarpıştığına ve büyük ustalık ve kahra­
manlık gösterdiğine tanık oluyoruz. Üsâme, Antalkya
prensi Roger'in yenildiği ve öldürüldüğü savaşa katılı­
yor. Bu savaşa ilişkin duygularını şu şekilde anlatmak­
tadır: "Frenkler, acı acı savaş velvelesi kopardılar. Çev­
remdeki halkın benimle birlikte ölümle burun buruna
geldiğini görünce ölümü küçümsüyordum. Frenklerin
önünde bir süvari yürüyordu. Daha hafif ve çevik olmak
için zırhını çıkarmıştı. Hemen onun üzerine atıldım.
Tam göğsünün ortasından vurdum. Cesedi fırlayarak ye­
re yuvarlandı. Ben de arkadan gelmekte olan diğer süva­
riler üzerine koştum. Hemen geri döndüler. Kuş gibi hızlı
bir ata bindim, izlemeye koyuldum. Bir yandan üzerleri­
ne atılıyor, bir yandan da onların karşı darbelerinden
kendimi koruyordum. Gerilerinde deve kadar yüksek si­
yah bir kanadaya binmiş, son derece donanmış bir süvari
vardı, bu adam cesaretimi kırıyordu. Aniden dönerek
mızrağını üzerime atmasından korkuyordum. Fakat
baktım ki, bu adam atını zorladıkça, hayvan kuyruğunu
sallamaktadır; bundan hayvanın yorulmuş olduğunu
anladım. Hemen üzerine atılarak bir darbe indirdim.
Mızrağım vücudunu deldi ve önünden bir delik açarak
çıktı. Fakat ben de, atma hızı ve vücudumun hafifliği do­
layısıyla, darbenin şiddetinden kendimi tutamayarak
yerimden firladım. Sonra kendimi toparladım, hasmımı
tepelemiş olmanın verdiği sevinçle mızrağımı salladım.
138
Sonra geri dönerek arkadaşlara katıldım ve onlan sağ ve salim buldum " ... Milâdî 1127 yılında
Sonra geri dönerek arkadaşlara katıldım ve onlan sağ ve
salim buldum " ...
Milâdî 1127 yılında Üsâme'yi, Musul emiri büyük
mücahid Atabek Zengi bin Atasungur’un hizmetine gir­
miş olarak görüyoruz. Zengi, mükemmel bir ordu dona­
tarak Selibon’a karşı cihad açmıştı. Üsâme bu savaşlara
katıldı ve on yıl kadar Zengi'nin yanında kaldı. Haçlılar­
la birleşen İstanbul imparatoru tarafindan ele geçirilen
Şeyzer'in geri alınmasına çalıştı.
Şeyzer yirmi dört gün kuşatma altında tutuldu.
Üsâme bu kuşatma hakkında sanat bakımından büyük
değeri olan çekici ayrıntılar vermektedir: "Rumlar, Hicrî
532 (M. 1137) yılında Şeyzer önüne geldiklerinde, ülkele­
rinden getirdikleri mancınıklarla kaleyi zorlamaya baş­
ladılar. Mancınıklar, şehre taş yağmuru yagdınyor, yir­
mi beş okka ağırlığındaki güllelerini oktan daha uzağa
atıyorlardı. Bir keresinde dostlarımdan birinin evine
bunlardan daha ağır bir gülle düşmüş, dostumun evi bu
tek güllenin darbesiyle bir anda yerle bir olmuştu.
Emir'in karargâhındaki kule üzerinde bir direk, bunun
üstünde de bir mızrak demiriyle tutturulmuş bir sancak
bulunuyordu. Kulenin altından da bir yol geçiyordu.
Mancınıkla atılan güllelerden biri direğe çarparak ikiye
böldü. Sancağın tutturulmuş olduğu parça döne döne,
kulenin altından geçen yola düştü. Bu sırada adamları­
mızdan biri yoldan geçiyordu. Direğin üzerindeki mızrak
demiri, zavallının göğsüne çarparak hemen öldürdü. Ba­
bamın kölelerinden biri de şöyle bir olay anlattı: Donan­
mış ve silâhlanmış olarak kalenin avlusunda oturuyor­
duk. Bir yaşlı adam koşarak geldi ve "Rumlar arkamız­
dan içeri girdiler
...
"
diye bağırdı. Hemen kılıçlarımızı
alarak koştuk. Rumların, mancınık güllelerinden birinin
duvarda açtığı delikten içeri girmiş olduğunu gördük.
139
Kılıçlarla üzerlerine atıldık. Girdikleri delikten tekrar çıkıncaya kadar kılıç vurduk. Bunları dışarıya attıktan sonra geri dönerek
Kılıçlarla üzerlerine atıldık. Girdikleri delikten tekrar
çıkıncaya kadar kılıç vurduk. Bunları dışarıya attıktan
sonra geri dönerek yerlerimize dağıldık. Ben, durumu bi­
ze haber veren yaşh adamla kalmıştım. İhtiyar, ihtiyacı­
nı görmek için duvara doğru döndü. Ben de biraz uzak­
laştım. Tam bu sırada bir gürültü koptu. Arkama döner
dönmez, mancınıklarla atılan güllelerden birinin zavallı
ihtiyarın başını kopararak duvarın dibine sıkıştırmış ve
beyninin de çevreye dağılmış olduğunu gördüm. Zavalb-
nın cenaze namazını kılarak cesedini oraya gömdük.
"Bir keresinde mancmık güllelerinden biri, adamla­
rımızdan birinin ayağını ezdi. Adamcağız kale avlusun­
da oturan amcamın yanına götürüldü. Amcam çıkıkçının
çağrılmasını emretti. Şeyzer'de kırık ve çıkık tedavisin­
de usta bir adam vardı. Bu adamı bulup getirdiler. Çıkık­
çı adamın ayağım sarmak üzere kale kapısının dışında
güvenli bir yere oturdu. Fakat bu sırada ikinci bir gülle
gelerek zavallı yaralının başını kopardı. Çıkıkçı hemen
avluya girdi. Amcam kendisine, 'yaralının ayağını ne ça­
buk sardın?" diye sordu. Çıkıkçı da cevap olarak: "Efen­
dim, ikinci bir gülle geldi ve beni adamın ayağını sar­
maktan kurtardı' dedi."
Bu kanlı ve feci savaşlardan sonra, Üsâme'nin Suri­
ye’de dolaştığını görüyoruz. Amcası Izzeddin, kahraman
yeğeninin üstün dirayet ve zekâsına dayanan ihtirasın­
dan kuşkulanarak kendisini Şeyzer'den sürüyor (M.
1238). Bunun üzerine Üsâme, Suriye'de başıboş olarak
dolaşmaya başlıyor. Bir süre Kudüs'te kalıyor. Burada
Templier şovelyeleriyle dost oluyor. Sonra Şam'a giderek
orada yerleşiyor. Burada avla, şiirle, musikiyle ve biraz
da politikayla uğraşıyor. Avcılık konusunda az çok sanat
değeri gösteren uzun sayfalar yazmıştır. Örnek olarak
bunlardan bir parçayı aşağıya aktarıyoruz:
140
"Vahşi hajrvanlarla ilgili garip olaylardîîn biri şudur; Bir aralık Şeyzer dolaylarında bir arslan ortaya çıkmıştı. Birkaç
"Vahşi hajrvanlarla ilgili garip olaylardîîn biri şudur;
Bir aralık Şeyzer dolaylarında bir arslan ortaya çıkmıştı.
Birkaç arkadaşla bu arslanı avlamaya çıktık. Yammızda-
ki adamlardan bazıları yaya idi. Yanlarında birkaç uşak­
la bir de köpek vardı. Arslan önce atlar üzerine saldırdı.
Atlar ürkerek kaçtılar. Bunun üzerine arslan yayalar
üzerine atıldı. Uşaklardan biri arslana doğru gitti. Köpek
de sıçrayarak arslanın sırtına bindi. Arslan, adamı bıra­
karak orman içine daldı. Bu adam koşarak babamın kar­
şısına geldi ve "Efendim, hayatınıza yemin ederim ki, gör­
düğünüz gibi arslan beni ne parçaladı, ne de herhangi bir
zarar verdi" dedi. Arslan öldürüldü. Uşak da evine gitti,
fakat o gece öldü. Zavalh korkusundan ölmüştü. Köpeğin
arslana saldırdığını görerek şaşırmıştı. Çünkü hayvanla­
rın tümü arslandan korkar ve kaçarlar " ...
Üsâme bir süre sonra Mısır’a gitti. Orada Fatımî hali­
felerinden Hâfiz Lidinillah Abdülmecid'e bağlandı. Fa­
kat Mısır'da rahat duramadı. Cinayete kadar varan ent­
rikalara katıldı, Anılarında suçsuzluğunu savımmuş ol­
masına rağmen Hâfız Lidinillah'ın halefi olan Zâfîr'in öl­
dürülmesinde (H. 549 / M. 1154) girişimcilerden olduğu
sanılmaktadır. Fatımî halifeliği sarayında dönen entri­
kalardan tiksinmiş olmalı ki, bir süre sonra yeniden Suri­
ye’ye döndü. Fakat katıldığı kervan, yolda Frenklerin
saldırısına uğradı. Bu olay sırasında yanmda götürdüğü
değerli kitapları kayboldu. Şam'a yerleştikten sonra ha­
yatını şiir ve edebiyata adadı. Fakat bu huzur ve sükûn
hayatı çok sürmedi. Bir gün meydana gelen müthiş bir
zelzeleyle Müslümanlara ve Frenklere ait onüç şehrin
yerle bir olduğu haberini aldı. Bu şehirler arasında, ata­
larının malikânesi olan Şeyzer de bulunuyordu. Bu
felâket sonucunda Şeyzer de harap olmuş, Üsâme’nin
mensup olduğu el-Münkız hanedanı bireylerinden bir tek
141
kişiden başka herkes tümüyle ölmüş, ötedenberi bu ha­ valiye göz diken Frenkler de, felâketten yararlanarak kaleyi
kişiden başka herkes tümüyle ölmüş, ötedenberi bu ha­
valiye göz diken Frenkler de, felâketten yararlanarak
kaleyi ele geçilmişlerdi. Fakat daha sonra Ismâilîler ge­
lerek Frenkleri kovmuş ve Şeyzer’e yerleşmişlerdi. Bere­
ket versin ki bu sırada Suriye'de egemen olan büyük mü-
cahid Nureddin Türkî, buraya bir bölük asker gönderdi
ve Îsmailîleri atarak Şeyzer'i kurtardı. Hatta kalenin
onanimasma gözcülük etmek üzere, bizzat buraya kadar
geldi. Üsâme, Nureddin‘in ordusunda, Haçlılarla yapı­
lan savaşlara katıldı (M. 1162). Sonra Irak'ta Hısn Keyfe
çekildi. Burada İlmî ve edebî incelemeler yapmakla za­
man geçirmeye başladı.
Bu sıralarda büyük ve şanlı mücahid Selâhaddin
Eyyûbî, İslâm semasında görünmeye başlamıştı.
Selâladdin Eyjrûbî kendisini Şam'a davet etti. İhtiyar
Üsâme, yaşının sekseni geçmiş olmasına rağmen, cihad
ufuklannda doğan bu yeni güneşin ışık demetleriyle ye­
niden canlandı.^^’ Büyük mücahidin Kudüs-ü Şerifi
Frenklerden geri aldığını ve Mescid-i Aksâ'yı haçın ağır­
lığından kurtardığını görmek mutluluğuna eriştikten
sonra, Hicrî 584 yılı Ramazanın yirmi üçüncü günü (M.
1188) vefat etti. Şam civarında Kâsyûn dağmın doğusun­
da hazırlanan özel kabre konuldu. Hayatının sonlarına
doğru fıkıh öğretiminde bulunduğu anlaşılıyor.
Hayatının önemli bir bölümünü Haçlılarla savaş ve
çekişmede geçiren Üsâme bin Münkız, bu arada epeyce
de kitap yazmıştır. Bu eserler arasında en Önemlisi, Haç­
lı savaşlarını yansıtan anılandır. Bu önemli ve değerli
eser Derenbourg tarafından aynen bastırıldığı gibi, ayrı­
ca Fransızca'ya da çevrilmiştir.^**^ Yazarın edebiyat ko­
nusunda Kitâb el-Bâdî^*'"'*’ adh bir eseri vardır. Üsâme
bin Münkız ayrıca Kitâb el-Asâ adıyla garip bir eser
yazmış ve bu kitapta Hz. Musa'nın asası başta olmak
142
üzere, meşhur asalara ilişkin olarak nakledilen menkı­ beleri aktarmıştır. Derenbourg bu son eserden bazı par­ çalan
üzere, meşhur asalara ilişkin olarak nakledilen menkı­
beleri aktarmıştır. Derenbourg bu son eserden bazı par­
çalan özetleyerek Fransızca'ya çevirdiği gibi, yazarın şi­
irlerinden bazılarını da toplamıştır. Üsâme bin Mün-
kız'in siyasî ahlâk hakkındaki kitabıyla kadınlar hak-
kmda birçok menkıbe ve olayları içeren diğer bir eseri de
sözü edilmeye değer kitaplar arasındadır.
DİPNOTLAR:
(*) M. Şemseddin buradaki "Münkız" adını "Munkad" veya
"Münkıd" okunacak şekilde "dal" harfiyle yazmıştır. Biz onu
doğru şekli olan "Münkız" şeklinde düzelttik.
(1) Usâme bin Münkız, yaşlılığın neden olduğu güçsüzlüğü şöy­
le bir beyitle tasvir etmiştir:
"Kalem taşımayan ellerimin zayıflığına şaşıyorum.
Bunlar ki, aslanın ağındaki dişleri kırmışlardı."
(**) Üsâme Bin Münkız'ın gençlik ve olgunluk dönemlerindeki
anılarım anlatan bu kitabın adı Kitâb el-t’tibâr'dır. Aym
zamanda edebî nesrin çağındaki en güzel örneklerinden biri
olan kitap, Derenbourg'tan sonra Ph. Hitti tarafindan da ya­
yınlanmıştır (Princeton, 1930). G. Schuman tarafindan Al-
mancaya (Innsbruck, 1905) M. Sallier tarafindan Rusçaya
(Petersburg, 1922), G.R. Potter (London, 1929) ve Ph. ICtti
(Princeton, 1930) tarafından da İngilizceye çevrilmiştir.