You are on page 1of 367

YÜREK TAŞIYAN Y O L” (DON JUAN’IN ÖBÜR İZDEŞLERİ DİZİSİ): 2

IV#

/

Florinda Donner f §

RÜYACI

Büyücülerin Dünyasına

Giriş Töreni
^

Çeviren:
Nur Y ener
Uygulayan, Uygulatan:
Nevzat Erkm en (Nev)

T F ••

S*

Ç A Ğ D A Ş Ö Ğ R E T İL E R (N EW A G E • EQ) ANADİZİSİ

K A ö

RÜYACI
Büyücülerin Dünyasına Giriş

FL0R1NDA DONNER
C aıios C astan ed a’nın K arısı,
D on Jııan ’ın K adın Ç öm ezlerinden Biri

Çeviren:

NUR YENER
U ygulayan, U ygulatan:

NEVZAT ERKMEN (Nev)

Ç A Ğ D A Ş Ö Ğ R E T İL E R (N E W A G E • E Q ) A N A D İZ İS İ
“ Y Ü R E K T A ŞIY A N Y O L ”
(D O N J U A N ’IN Ö B Ü R İZ D E Ş L E R İ D İZ İS İ): 2
(12 kitaplık. C A R L O S C A S T A N E D A D İZ İS İ’nin d ev am ı)
Ö z g ü n A dı:

B EING- I N- DREAMING
C o p y rig h ts © 200 3 H arp e rS a n F ra n c isc o -H a rp e rC o llin s P u b lish e rs,
Inc.
A k ç a lı A jan s A rac ılığ ıy la
T ü rk iy e Y ayın H a k k ı© 2003 S ö z Y ayın O y u n ajan s L td. Şti.

SÖZ YAYIN OYUNAJANS
YAYIMCILIK VE ZEKÂ OYUNLARI TİC. LTD. ŞTİ.
• 4. G a z e te c ile r S ite si, C -2 B lo k D: 8, L ev en t 8 0 6 3 0 İstanbul

R K . 7 L ev en t 80622 İstanbul

Tel: (0 2 1 2 ) 2 8 0 67 01 • Fax: (0 2 1 2 ) 2 8 0 68 03
so z y a y in @ tn n .n e t
w w w .so z y a y in .c o m

IS B N 975 -7 1 9 0 -4 0 -3

1. B askı: 2003

K ap ak ve S ay fa T asarım ı
T ü lin Ö zcan
D üzelti
L ale G ü n d ay

B ask ı ve C ilt
M art M a tb a a c ılık S an atları Tic. ve San. Ltd. Şti.
İstan b u l (0 2 1 2 ) 2 1 2 03 39 -4 0
Tel: (0 2 1 2 ) 212 03 39 (P b x )

N E V ’İN NOTU
bu Sunu yazımı
insanlığın anası “kadınlar'’ a
ve
kadınlardan çıkmış
“tüm insanlar” di
ithaf ediyorum

1985’TE NEW JE R S E Y ’DE bir Kızılderili törenindeyim. Kı
zılderili Reis Yılan, Kızılderili şaman Kara G eyik’in şu ağıtı
nı tekrarlıyor:
“Gözlerimden yaşlar durmaz akar, ey Ulu Ruh—
Biiyükatam, gözlerimden yaşlar boşanırken sana
ağacın hiç çiçeklenm ediğini söylüyorum. Şimdi
senin karşında acınası bir yaşlı adam duruyor,
ben düşmüşüm, hiçbir şey yapm am ışım . Ben da ­
ha küçücükken kolumdan tutup da beni getirdi­
ğin bu dünyanın ortasında yaşlı halimle durm u­
şum, Büyükata, Büyiikatam, ağacım ız kurudu!
işte gene, belki de son kez, bu yeryüzünde ba­
na öğrettiğin düşü anımsıyorum. Ola ki, kutsal
ağacım ızın köklerindeki küçük bir uç hâlâ yaşa­
maktadır. Öyleyse besle onu, yapraklansın, çiçek
açsın, tüm dalları öten kuşlarla dolsun. Dinle be­
ni, kendim için değil de ulusum adına dinle beni;
ben yaşlıyım . Beni dinle ki, insanlarım yeniden
bulsunlar o bereketli yolu, koruyucu ağacı.”

4

Bu yöredeki Delavvare K ızılderilileri, kendilerinin Bering
B oğazı’m geçerek A m erika’ya göç eden Asyalı kavim lerin
öncüleri olduklarına inanıyorlar. Ortasında ateş yanan, ve do­
ğuyu, batıyı, kuzeyi ve güneyi sim geleyen dört kapılı tahta­
dan yapılm ış bir yapıda toplanarak şükranlarını sunup, düşle­
rini paylaşıyorlar. Delaware K ızılderililerinin özgün adı da
“ sıradan insanlar” anlam ına gelen “Lene Lanape” imiş.
Kızılderilinin ağıtıyla başladım. O, daha yıllar önce, çev­
re ve ağaçlar için ağlıyormuş. Ben, şimdi, 2003’te, çok daha
kötü bir çevre ve giderek daha da azalan ağaçlar + doğuştan
birer büyücü olan, ama binyıllardır kendilerini tanımaları en­
gellenm iş kadınlar (tüm kadınlar), ve onlarla yaşam paylaşan
erkekler (tüm insanlar) için yakm aktayım ağıtımı:
• Her geçen gün kendi doğam ıza biraz daha yabancılaştı­
ğımız, sanal ortam larda robotlar gibi dolanm ayı gerçek yaşa­
m ın yerine koym akta olduğum uz için;
• Enerjilerim izin kaynağı, bütünleşebilm enin, sağlıklı bü­
yüyerek kendim izi gerçekleştirebilm em izin tek yolu yin-yang
görkem li buluşm asını ıskalayıp, çevre ile yalınık çıplak bilge
bedenlerim izin esritici, esenliğe ulaştırıcı kaynaşm ası yerine,
hastalıkların ve zam ansız ölümlerin yolunu tutmaktan başka
bir yolun olm adığını düşünerek kendim izi kandırdığım ız
için;
• Bir enerji alanları örıisü evrenin bir parçası olan kendi
gerçek varlığım ızın kendini ifade etm esini, bilinmeyene açı­
lışı en ürkünç şey imiş gibi görerek, çocukluğum uzda bizden
sorum lu kişi ve kuruluşların zoruyla üretm eye başladığım ız
tem elsiz, bilinçsiz yaşam senaryolarına, ego (benlik) ve dün­
ya tanım larım ıza sarılıp, kendim izi de, sevdiklerimizi de
m utsuz ve perişan etm ekte olduğum uz için;
• Z e n ’in, eski M eksika şam anlarının sonuncusu don Jua n ’ın, insan kişiliğinde yenilik, heyecan ve büyüme bağlam ­
larında gezegenim izdeki son söz olan Geştalt Yaklaşım ı’nın,

5

Tantra, Kımdalini, Şikantaza, Karezza, M aithuna ve daha ni­
ce öğretilerin uygulam aları varken, hâlâ birtakım sözcüklerin
hapsinde salt beyinsel etkinliklerle ayaklı bilgisayarlar gibi
zam anlarını heba ederek gün görmeden, her bir arayışıyla sa­
yısız çıkm az labirentlere sürüklenen m utsuz, doyum suz çağ­
daş insanlarım ız için.

Don Juan’ın izdeşlerinin yazdığı kitaplarda olduğu gibi bu ki­
tapta da egolarını giderek yitiren büyücü kadın ve erkekler
anlatılır: büyücü sözcüğü çoğu aydın kim sede birtakım kuş­
kular, korkular yaratır. Bu kitapları okuyanlar, bu sözcüğün
ne anlam a geldiğini bilirler. Burada, handiyse her gün başım a
gelen kimi iletişim sizliklerden ve yanlış anlam alardan birkaç
örnekle bu büyücülük konusunu en somut ve kısa biçim de
açıklam ak istiyorum:
Örnek 1
B üyücüler, E golarının (B en lik) Ö lüm A cısına K atlanırlar
ve Yeniden D oğm anın C oşturucu Sevincini Tadarlar
Doğar doğm az, bir bebeğe, binyılların bayatlam ış şablon ki­
şisel senaryosuyla, içinde yaşadığı dünyaya ilişkin standart
kalıp bir dünya tanımı empoze edilir. Bebeğin, bu yutturmacaları reddetm e şansı yoktur.
Büyücüler, farkındalıklı kişiler olarak, yedikleri bu kazığı
sindirem eyip, ondan kurtulm a yolunu seçerler. Yani, uzun ve
zorlu bir yolculuktan sonra, ego senaryosuyla diinya-tammını silerler. Bu silme sürecine mecaz olarak ölüm, ardından ge­
len görkemli senaryosuzluk ve tanım sızlığa da yeniden-doğuş
diyoruz.
örnek 2
B üyücüler, F arkındalıklarını G eliştirebilm ek A m acıyla
E r k ve E nerji B iriktirirler
Bebek büyüyüp de az da olsa farkında lığı geliştikçe, yaşam ı

6

RÜYACI

boyunca alışageldiği zırhlarından, prangalarından kurtulmak
için büyük m iktarda enerjiye gereksinm e duyar. Büyücüler
buna erk biriktirm ek derler. Örneğin, çağdaş yaşam ın bunal­
tıcı kalıplarını kırıp, yeni ve daha insanca senaryolar üreterek
farklı yaşam düzeylerine geçebilm ek için, bu ekstra erk biri­
kimi kaçınılm azdır.
Ne var ki, birçok aydın kadın ve erkek, bu erk biriktirm e­
yi, başkaları üzerinde hâkim iyet kurm ayla, zorbalıkla eş tu­
tarlar. Oysa, hedeflenen erk birikimi, yalnızca “yanlış senar­
yo ve tanım ların diktatörlüğünü ve kıyım ını silip atm a” sava­
şında kullanılır.
Ö rn e k 3
B üyücüler, K endilerini Çevreden ve B a şka İnsanlardan
Ayrı, O nlara Yabancı Varlıklar O larak G örm ezler
Başım a en çok gelen bir açmazdır bu: zira, ne kadar zeki ve
okumuş da olsalar (aslında, okumuş oldukları için salt ente­
lektüel bir yaklaşım ı benim sediklerinden ötürü), sıradan kişi­
ler (ki ben burada özellikle, ilgi duyduğum — ama büyücü
olabileceği halde olam am ış— kadınlardan söz etm ekteyim),
kendilerine duyulan ilgiyi, yakınlaşm a isteğini, aşkı, kendile­
rine aşılanan kadın-şablon-seııaryosu gereği, daha kendi duy­
gu ve bedensel dürtülerinin farkında olm aksızın, “yabancılar­
dan uzak durm a” kuralına uyarak dışlarlar, ya da birtakım
köhneleşm iş nedenlerden dolayı kendilerini savunm a strateji­
sini benimserler.
O ysa büyücüler şöyle davranırlar (öyle yalın bir şey ki,
çocuklar daha iyi anlar): insanın teni, sıradan insan için, ken­
disini dış dünyadan, başka insanlardan, yani yabancılardan
ayıran bir zırhtır, bir sınırdır. Onun için onlara dokunm ak, on­
lara temas etm ek istem eniz, onların pek korktuğu, dehşet ve­
rici yasak bir olgudur. Büyücü için ise, onun teni, kendisini
dış dünyadan ve başkalarından ayıran bir sınır değil, tam ter­
sine, ilgi duyduğu nesne ve kişilerle tem asa geçmeye, onlar­
la bütünleşm eye olanak sağlayan bir serbest limandır, bir alış­
veriş noktasıdır.

) iletişim sürdür­ meyi yeğleyenler. m esajlaşm alar vb. ben. bu. Sen sensin. bir kadın. — Nev Gene de. senin isteklerin var. iki insanın birbirini sorgusuz sualsiz be­ ğeneceği anlam ına gelmez. yani sevilen kim senin tahrip olm a­ dan kalabileceği en yakın teması hedefler. Var salt Yok-luk. yakınlığı. O zaman yok ki var. ve yalnızca sanal ortam larda (c/zö/leşmeler. Burada Fritz Perls B aba’nın şu al­ tın kuralı çalışır: Geştalt Duası Benim isteklerim var. D önüşünce sene. Ben bu dünyaya senin isteklerini gerçekleştirm ek için gelmedim. Ve olunca sen. sınırlarını gerek kendi vatandaşlarına ge­ rekse başka ülkelerin insanlarına kapatan xenophobic (= ya­ bancı korkusuna yakalanm ış) despot hüküm etlere benzetile­ . O halde tem astan korkm ayı. Sen de benim kileri gerçekleştirm ek için gelm edin bu dünyaya.7 Zaten aşk. güzel olur. kaçmayı. ona kur yapan erkek de büyücü olsa. Ve insan ilgi odağı olan kim seleşir—-unutarak kendisini: Zen (Yap-mama) Ben yitip de sende. ve ben de ben. Şayet bir rastlantıyla birbirim izi bulursak. A ksi takdirde bir şey gelmez ki elden. büyücü de olsa.

don Juan’ın öğretilerinin sanal ortam ­ da paylaşılmasını hedefleyen bizim vvww. dinç. doğa.8 RÜYACI bilir. peki. Çüş artık!). se­ vişip. psikopat ve psikoterapist falansız. Dikkat etm işsinizdir: büyücüler yaşlansalar da genç. onları düşünen benim!) o te­ masa geçme girişim lerim e karşılık bana uzatılan . doğurup. nihai ereği gerçek temas olan iletişim araçları olarak kullanm ak son derece doğal ve yararlı bir dav­ ranış olur.com adres­ li web sitemizin içindeki Carlos Castaneda Club sayfasının Forum uzantısı biçiminde sürmekte ise de. . kadınlar da erkek­ ler de tümünün m ülkiyet belgelerini de yakmışız ya!) aşk. örneğin bilgisayarı da. yaratıp. benim asıl ereğim. sarılarak ağaçlara (az son­ ra bu düşüm ün gerçekleşm esini özleye özleye yapacağım gibi L event’teki o arka ağaçlıkta) her ne kadar artık pek düşünm üyorsam da gene de aklıma sinsice süzüliiveren (peki. ve coşkunluk içinde olması: Düşümde hepim iz birlikte ycişıyormuşuz hani o göl-deniz-dağ grup-ev-çiftliğim izde etiketsiz (doktor.. ölüyoruz— yalına­ yak basa basa toprağa. zira yakmışız onları— etiketleri. ve tapusuz (arsamız da. heyecan dolu anlarla yüklü zamanlar ki tümü de şim di-ve-burada ha! Kendimiz ekip. altmış derken has­ talık koleksiyoncusu olup çıkarlar . harm an­ lıyor. gruba yolladığım şu iletide açıkladığımca. cep telefonunu da. biçiyor. yeniden-doğup.sozyayin. Sıradan insanlar da elli. yiyor. pişirip. serüven. coşuyor. şayet o yaşa kadar ulaş­ m ışlar ise! Kadın Savaşçılar Kulübü Yıllar önce bir CCC (Carlos Castaneda Club [Kulübü]) kur­ muştum. Elbet teknolojinin nimetlerini. yaşıyor. paylaşım. devşirip. üretim. ve hep âşıktırlar. canım. kulübün somut bir yaşantı. sorum lu­ luğu üstleniyorum . Gerçi bu kulüp. avukat.

onun aurası için­ de olduğumu duyumsuyorum. Şenkalın. olm aya­ cağını .sozyayin. . sağ elimle onu okşuyor.9 birkaç güzel el dışında dışlayıcı tekmeler! Ve il­ ginci. . bir yora mı (omen. K SK BÜYÜCÜLER® (Kadın Savaşçılar K ulübü) kurdum. benim de bu tür şeyleri yapm ışlığım ı anımsayışım! "M erhaba!" diyorum. . oyunla kalın! İşte. yaprakların arasından göz kırpan güneşin ışınları yıldız yıldız ve sesler! D inliyo­ rum. yeniden-harekete geçirm elerine doğru çalışm aların yapılaca­ ğı. bir. www. kim ilerinizin yakındığınca.com sitem izden izleyeceğiz. şimdi ben. kehanet)? Şu ağaç— güz filiz le ri. doğanın onlara cöm ertçe sunduğu yaratıcı çözüm üretme doğal ve farklı. vajinalarından dolayı benzersiz— ama tarihsel süreç içinde körletilm iş— yeteneklerini yeniden-keşfetm elerine. Elim le ta­ şın üzerindeki yosunları okşuyorum : ne güzel bir biçimlenme. bu. Çünkü biz bir bütünüz. Biliyordum ben bu işin böyle olacağını sanal net ortam larında— yani. kadınların kendilerini tanım alarına. Bir kayaya oturdum. Gelişm eleri. Bir çocuk geçiyor: Ay! Ne ten! Ay! Şen mi şen! Ahh! Bir şeycikler bilmemek! H er şeyciklere ilgi duymak! İşte. Ya Rabbiam! Bu ne güzel çiçekler. Bak. Daha sonra döneceğim gene gri bilgisayar grup yuvamıza. yani um u­ lur ki tüm insanlar bu kulübe katılsın. bu. kuşlar. . tanıdığım ağaçlardan birine. . Ne zordur iletişim — dil girince içine! En iyi­ si susmak. onlarla birbirlerinin farklı büyücülük yete­ neklerini paylaşm ayı kendine iş edinm iş erkekler. gerekse kadınların bu farklı konum ­ larım tanımayı. Gerek kadınlar.

— Nev 23 Mayıs 2003 Cuma Levent İletişim: (0212) 280 67 01 nerkmen@ tnn.com . İsterseniz beni arayıp onları benimle tartışın ve paylaşın. ama zam an zam an bu Sunu yazım da söylem ek istediklerimi destekleyip açıklayan. Bu beni çok m utlu edecektir.net w w w. sıradan dünya algılam asıyla büyücü­ nün algılam ası arasındaki farkı işleyen sayfa ve paragraflar­ daki satırların altlarını çizerek onları özümseyin. sevgiler.10 Son olarak şunu diyeceğim: bu kitabı bir rom an gibi okuyun. Saygılar. sozyayin.

Soru (S): Carlos Castaneda'nm yanı sıra sizler de don Juan M atus'ım ve onun büyücü topluluğunun öğrencileriydiniz. ancak son zam anlar­ da don Juan'la yaşadığınız çömezliğiniz hakkında konuşm a­ ya karar verdiniz.CO NCHA LA BA RTA’NIN FLORINDA DO NNERG RAU. TAISHA ABELAR VE CAROL TIG GS İLE YAPTIĞI RÖPORTAJ (İspanyolcadan çevrilm iş. Bu uzun suskunluk nedendi? Bu değişimin sebebi nedir? Yanıt (Y): Her şeyden önce şunu açıklığa kavuşturm ak iste­ riz ki Carlos Castaneda'nm don Juan Matııs diye adlandırdığı . Ne var ki siz yıllarca kendinizi sakladınız. ilk olarak Ispanya'da. 1 Nisan 1997’de M as Alla da yayımlanmıştır. Taisha Abelar ve Florinda Donner-G rau tarafından verilmiştir.) Tüm yanıtlar Carol Tiggs.

Eski nagualm bize verdi­ ği eğitim sırf eylem den oluşuyordu. yaşantım ızın bu anında söyleyebileceğim iz tek şey onların istisnai varlık­ lar olduğudur. Nagualın kadın ve erkek­ lerden oluşan topluluğunu tanım lam aya gelince. Kendim izi saklam aya son verip Eski M eksika'nın şam anlarının sihirli geçişlerini öğretm eye karar verm em izin nedeni bu. hem en bizim bu dar görüşlü özel yolculuk hedefim izi çok daha kapsam lı bir şeye dönüştürdü. dehşetli önemli organlar. S: Don Juan'dan aldığınız eğitim Carlos Castaneda minkine benziyor muydu? E ğer benzemiyorsa. ve M ariano Aureliano. Carol Tiggs'in 1985 yılında dönüşü hedeflerim ize ve ga­ yelerim ize tam bir değişim getirdi. . Bu şam anlar fa rkındalığın karanlık denizi diye adlandırdıkları bir şeyde yol­ culuk yapmayı tasarlam ışlardı. böylelikle onu yeni ııagualdan. çağ­ daş insan için uzay ve zaman olarak çevrilebilecek. John M ichael Abelar. Karışıklık yaratm am ak için biz ona eski ııagual diyoruz. ihtiyarlık anla­ mında değil de bizden yaşça büyüklük anlam ında baba ya da pir. şu basit nedenle ki bizler kadınız. Döndüğü zaman. farklılıklar nelerdi? H er biriniz don Juan'ı ve onun kadınlardan ve erkeklerden oluşan topluluğunu nasıl tanım lıyorsunuz? Y: Bize verilen eğitim in Carlos Castaneda'ya verilenle hiçbir benzerliği yoktu. Carol Tiggs'in rolü bu geçişi yapm a­ m ızda bize rehberlik etmekti. Bizim er­ keklerin sahip olm adığı organlarımız var: yum urtalıklar ve dölyatağı. Şu anda onlar hakkında günlük dünyanın in­ sanları gibi konuşm ak boş olur. Kendim izi tü­ m üyle saklam am ızın nedeni bu. ancak es­ ki M eksika'nın şam anları için farkındalık anlam ına gelen bir şeyde bize rehberlik etm ekle yüküm lüydü. Geleneksel olarak.12 RÜYACI Kimiyi her birim iz farklı bir isimle tanıdık: M elchior Yaoquiz~ que. Carlos Castaneda'dan ayırmış oluyoruz. O geleneksel olarak. Eski nagualla çöm ezliğim iz konusunu irdelem ek onun bi­ zim için tasarladığı görevin bir parçası değildi.

Büyücüler. büyücülerin enerji durumundaki bu farklılıkları sil­ . Dünyadaki bütün öbür kadınlar gibi. bizim de bir rahm im iz var. eski naguala bu olağanüstü dinçliklerinin nedeninin ne olduğunu sor­ duğum uz zaman. Büyücüler ka­ dınların. Hayranlık ya da m erak yüzünden.RÖPORTAJ 13 O nlar hakkında. ama aynı zam an­ da değillerdi de. en azından şıınıı söyleyebiliriz: hepsi de m ükem mel bir canlılık ve gençlik hali içindelerdi. bu noktayı ışıltılı bir top şeklinde bir enerji alanları küm esi olarak algılarlar. erkek cinsel organları bedenin dışında olduğu için erkeklerin bu yeteneğe sahip olmadıklarını söylerler. Bıı konuyu açıklayabilir misiniz? Sizin ve kadın büyücüler olarak dene­ yim lerinizin Carlos Castaneda'nınkilerden farkı neydi? Y: Eski nagualın kuşağındaki kadın ve erkek büyücüler ara­ sındaki fark dünyadaki en basit şey. Bu birleşm e noktasına birleşim noktası diyorlar. sizin ki­ taplarınızda kadınla erkek arasında bilgiyi almaları açısın­ dan dikkate değer farklılıklar olduğunu okuduk. Erkeklerden farklı organlarım ız var bizim: yum urtalıklar ve dölyatağı. Büyücülere göre evren­ de m uazzam bir erk var: kararsız olan. ki eski nagual dahil on altı kişiydiler. daimi bir erk. bedenlerinin içinde rahmin olması nedeniyle. Onlar bu erki farkındalık ya da farkındalığın karanlık denizi diye adlandırıyorlar. Şunu da vurgulam ak isteriz ki büyücüler her insanın bir­ leşim noktasının aynı yerde bulunduğuna inanırlar: kürek ke­ m iğinin bir metre kadar gerisinde. sü­ rekli. bu bir­ leşim noktasını yeni bir pozisyona yerleştirm e yeteneğine sa­ hip olduklarını iddia ederler. fakat değişm eyen. Bu yüzden. Hepsi yaşlıydı. S: Pek çok çağdaş psikolojik ve sosyolojik eğilimler erkekle dişi arasındaki uzaklığa bir son vermeyi savunurken. Büyücüler bütün canlı varlıkların bu erke bağlı olduklarını öne sürüyorlar. Büyücüler insanları enerji olarak gördüklerinde. ki büyü­ cülere göre bu organlar kadınların alışılm adık farkındalık alanlarına girm elerini kolaylaştırıyor. bize onları yolun her adım ında canlandıran şeyin sonsuzlukla aralarındaki bağ olduğunu söylemişti.

yeni bir enerji alanları kümesi. ve Taisha Abelar'ın bir iz sürücü olmasının göstergeleri nelerdir? Y: Yine. Böylesi sınıflandırm aların asıl önemi nerede yatmaktadır? Iş eyleme geldiğinde. Flo­ rinda Donner-Grau bir rüya görücü. Birleşim noktasını sabitlem e yeteneği olmazsa bu başka dünyanın algılanm ası gelip geçici olur. B üyücülere göre. Kadın büyücülerin birleşim nok­ tasının yerini değiştirme yetenekleri. ötekiniz ise iz sürücüsünüz. Bunlar cezbedici ve alışılm adık terimler. Enerji bağlam ındaki farklılık kadın ve erkek uygulayıcıların farklı şekilde davran­ m asına neden olur. birleşim nok­ tasını. önceki sorunuzdaki gibi. yeri değiştiği zam an yeni noktada sabitleme yeteneği­ dir.14 RÜYACI m eye ya da örtbas etmeye çalışm aları saçma olurdu. fa k a t çoğu insan bunları fa r k gözetm eden kullanıyor ve kendi açılarından yorumluyor. bazı sanrılandırıcı m addelerin etkisine benzer bu: bir yığın ipsiz sapsız imge. . çünkü birleşim noktası­ nın yerini değiştirm ek konusunda olağanüstü bir yeteneği var. çünkü bu her birim izin enerjisi tarafından belirleniyor. farkındalığın karanlık deniziyle bağlantı noktam ız olan birleşim noktası yer değiştirdiği zaman. fakat her günkü dünya olm ayan başka bir dünyayı algılamamızı sağlayacak kadar farklı bir küm e bir araya gelir. erkek büyücülerin daha fazla dayanıklılık ve daha sarsılm az amaç karakterini taşıyan eylem leri için bir temel oluşturur. Büyücülerin durum unda bu farklılıklar birbirini tamamlayıcıdırlar. Florinda D onner-G rau'm m bir rüya gö ­ rücü olmasının. aram ızdaki fark çok basit. Bir iz sürücü olarak Taisha Abelar'ın hüneri de. bildiğim iz küm eye benzeyen. Biriniz rüya görücü. Büyücüler sanrılandırıcı m addelerin etkisinin birleşim nokta­ sının yerini değiştirm ek olduğuna inanırlar. Kadm ve erkek büyücülerin sosyal düzendeki davranışlarına baktığı­ m ızda da durum hemen hem en aynıdır. ancak bu değişim çok karm an çorm an ve geçicidir. S: Kitaplarınızda Florinda Donner-G rau ve Taisha Abelar'ın şam anizm dünyasında iki farklı kategoriyi temsil ettiğini oku­ duk.

bilinmeyende yolculuk etmek. tanım lam alarla.RÖPORTAJ 15 S: Son kitaplarınızda. inorganik varlıklarla temasa geçmek. Ve eğer bir şeye sahipsek. bütün bunlar akla meydan oku­ yan deneyimler. karşılaşm ak zo­ runda kalacağım ıza ilişkin inancımızdır. Öbür kategori ise ölecek olan varlıkların kategorisidir. ölümü asla bir referans noktası olarak almadığımızı. kendilerini entelektüel savlarda bulunm a lüksüne kaptırm ayan varlıkların. anlaşm alar ve anlaşm azlıklarla uğraşarak geçirm ek gibi akıl almaz bir lükse kaptırdığımızı anlattı. Açık sözlülüğüm üzü bağışlayın lütfen. Bizler eski nagual tarafından insanların iki katogoride ol­ duklarına ikna edildik. zihnin gerçekte hiçbir anlamı olm ayan sözcük­ lerle uğraştığı alıştırm alarda yer alamayız. hastalığın ya da yaşlılığın ötesinde değiliz. kabul edil­ m esi zor kişisel deneyimlerinizden söz ediyorsunuz. iyinin ve kötünün. büyücülerin (alçaltıcı anlam da olduğunu söylem eden geçm eyeyim ) “ölüm süzler” diye adlandırdığı varlıklarız. Kadın bir büyücü için günlük gerçeklik nedir? Ve kronolojik zamanda yaşam ak sihirli zamanda yaşa­ maya nasıl uyuyor? Y: Sorunuz. Öbür kategori ise ölecek olan varlıkların. büyücülerin kategorisiydi. o da ölecek olan varlıklar olduğum uza. ve bu yüzden de kendi­ mizi. Eski nagual içim izdeki şu lanet ölüm süzlük fikrini ve ya­ . ölümsüz varlıklar gibi. yaşlılığın ya da ölümün dokunmadığı varlıklar olarak düşün­ meye teşvik ediyor. Eski nagual bizlere. polem ik­ lerle. hiçbir koşul altında. çok soyut ve zorlamalı bir soru. Şayet bizler bir şey isek. ve bir gün sonsuzlukla. hiçbir zaman ve hiçbir koşul altında. o da hiçbir önemi olm ayan varlıklar olduğumuzdur. Bayan Labarta. Büyük çoğunluğum uz. Başka dünyalara girmek. Hiçbirimiz. Bizim hazırlığım ız dünyadaki en basit şeydir: günde yirm idört saat sonsuzlukla bu karşılaşm aya hazırlıyoruz kendimizi. tüm yaşantım ızı sözcüklerle. Bizler entelektüel var­ lıklar değiliz. hastalığın. Bu bizi ya böylesi hikâyelere hiç inanmama­ ya ya da sizleri iyi ve kötünün ötesinde varlıklar. Rüyacı ve Büyü Geçişi'nde.

hepim ize. S: B ir öğretmenin fiziksel varlığı zorunlu olmayabilir. Büyücüler. ve sizin kadın topluluğunuz için anlamı nedir? B ir kadının nagııal olması mümkün değil mi? C: Bütün bunların bizim için anlamı Carlos Castaneda'nın bi­ zim danışm anım ız. Eski nagual. kişisel “ben”i ilgilendiren her şey sade­ ce öfkeye ve gücenm eye yol açabilir. Bu koşullar altında. m uhteşem eylem lerde bulunabilecek ve başarılar kazanabile­ cek sihirli varlıklara dönüştüklerini öne sürerler. Bu dünyanın.” Ve tabii James kalkıp m utfağa gitm eli ve tuzu getirmelidir. bir nagual olm anın bir hizm etçi olm aya eş olduğunu söyleyerek bununla dalga geçerdi. m ümkün olabilecek tek şey. büyücülerin dediği gibi. artık. “Lanet olsun James. beni ilgilen­ diren şeydir. özellikle kadın­ lara açık olan algı hünerlerine. Gerçekte bizim anlattıklarım ız.Sonsuzlukla ilgili so­ rulardaki kanuni danışm anim izdir o.16 RÜYACI şama karşı kayıtsızlığım ızı silmeyi başardı. kendilerini sıradan insanlara dönüştüren ideolojilerden bir kez kurtarınca. size şam anizm in dünyasında rehberlik edecek eğitim aldınız. neden kalkasın ki? Bu türden biı danışm an olmak tam bir başbelasıdır. ölecek olan varlıklar olarak. insanlar için var olan tek şeyin BEN. K alkam ayacak kadar yorgunum . BEN ve sadece BEN olduğunu ileri sürerler. yaşam daki seçeneklerim izi genişletebileceğimize inandırdı. bizi. herkese açık olduğunu düşünüyor musunuz? C: Bir anlam da. Ve Beni. eğer yatağın­ da yatarken yapabiliyorsan. Dunun kadın olarak sizler. S: Carlos Castaneda yeni nagııal. bir öğretm enin olduğunda ısrar etm ek bir ha­ . Büyücüler insanların. sonsuzlukla ilgili belgelerin nerede im za­ lanacağını bilen avukatım ız olduğudur. ama. Elbette bir kadın da ay­ nı şeyi yapabilir. Don Jııan ve topluluğunda. kişisel bir öğretmenleri olmasa da. m ut­ fağa git de bana tuzu getir. kendim ize ilişkin düşüncelere dalm a huyıımıız yüzünden es geçtiğim iz hünerlere dair hay­ ret verici tanımlamalardır. fa ka t her halükarda büyük yardımı var.

Bir gün bunu yapm a sırasının bize geleceğini um uyordu. bizim kine benzer bir değişi­ min. . Eğer bize kişisel olarak rehberlik ettiyse. Yaptığı şakalar ve o kor­ kunç m izah anlayışıyla. basit bir soru gibi görünüyor. özel ya da kişisel bir öğretm ene ihtiyaç olm aksızın. Eski nagual kuşağını devam ettirm ekle ilgile­ niyordu. erk biriktirici hareketler. Asla bir öğretmen ya da guru değildi. don Juan ve grubu bu alternatif ölüme ulaştı­ lar. Bizim iradem iz ya da onun iradesi dışındaki şartlar. fakat farklı bir yolla. herkes için m üm kün olduğuna inanıyoruz. kendisi bize Ben'in hâkim iye­ tini kırm amız için yardım ediyordu. don Juan'ın kuşağının devam etm esini engelleyecek şekilde bir araya geldi. bu onun kuşağını sürdürm em ize izin verecek tüm büyücülük öncülle­ rini bize aşılamak içindi. kitabı Sihirli G eçişler’de. Sizin bize söyle­ diğinize göre. ne zaman kendilerini farkındalığa dönüştürdüler? C: Bu çok. kendim ize gülm em izi sağlamayı ba­ şardı. Eski nagual ve topluluğu. Tensegrity uygulayanlar herhangi bir şam anistik kuşağı devam ettirm ek durumunda olm adıkları için bizim başardıklarım ızı başarm a olasılıkları var. farkındalığı arttırıcı. Geleneksel olarak bir büyücülük kuşağının de­ vam etmesi işlevini yerine getirem ediğim iz gerçeği karşısın­ da bu bilgiyi açığa vurm ak istedik. eski M eksi­ ka şamanlarımn öğrettiği. eğer gerekli disiplinim iz olursa he­ * Tensegrity: Carlos C astaneda’nın.RÖPORTAJ 17 ta. değişimin. Eski nagual bilgisini öğretm ekle ilgilenm iyordu. Onların böyle ortadan kaybolmaları hakkındaki yorum u­ nuz nedir. B i­ ze öyle geliyor ki bu sorunuzla siz ısrarla psikolojik bir doğ­ rulam a. Bunlardan biri olmak um urun­ da bile değildi. ama yanıtlam ası ol­ dukça zor. S: Don Juan M atus'un öğretilerinin en çarpıcı noktalarından biri de alternatif bir ölüm şekli olasılığıdır. M aalesef size olduğum uzdan farklı bir açıklam a yapamayız. m esela Tensegrity* uygulayarak. Bu anlamda. Eski nagualın fikrine göre. Bizler eski nagualın öğretilerini uyguluyoruz. çağdaş bilim in açıklam alarına eşit bir açıklam a talep ediyorsunuz bizden. 10.

sorum luydular. eğer bizim için önemli olan tek şey hem en o anda tatmin olmaksa. Bu durumda. sonsuzluğa tanık olm a olasılığı. sevgiyi ya da tinselli­ ği nasıl hakiki bir şey yapabiliriz ki? Eski nagual için bu kav­ ram lar başarısızdı. bi­ . bunu insan olarak zayıf olduğum uzu söy­ leyerek çözdüğüm üzü söylerdi. bu iki sözcüğün kullanım ının. O sonsuzluğun ulu ve acım asız olduğunu söylerdi ve orada. genel bir kural olarak. çünkü eski nagual bi­ zi bunların boş kavram lar olduğuna ikna etti. Sevgi ya da tin­ selliğin değil. hiçbir zaman 'sevgi' gibi sözcükler kullanmadığı için kınadılar. al­ ternatif bir ölüm ölmek hiç de abes bir olasılık değil. en önem siz olanlarından bile. eski nagualla tebasım n yaşa­ mı profesyonelce yaşadıklarıdır.18 RÜYACI pim iz için m üm kün olan. Bize öğretilen sadece özellikle Ben'le ilgili tatm in edici duygular hissetmekti. S: Kendinizi bu son atlayışı karşılamaya hazır hissediyor m u­ sunuz? Kişisel olmayan. cansızdı. soğuk ve yırtıcı olarak tanım ladığı­ nız bu evrenden ne bekliyorsunuz? C: Bizim beklediğim iz sonsuz bir uçuş ve bir an için de olsa. Size bütün söyleyebileceğim iz. hiç kim senin arka çıkm aya hazır­ lanm adığı sözcüklerdi. çünkü yaptıkları her şeyin son derece farkındalardı. biz insanlara sevmenin hiç öğretilm em iş olduğunu söylerdi. beş m ilyar yıl için de olsa. alternatif bir ölüm öldüler. Eski nagual. Onun irdelem e noktası şuydu: eğer gerçekten kendim izi devasa çelişkiler ve sonsuz bencillik içinde yaşam a lüksüne sahip olabilen ölüm ­ süz varlıklar olarak düşünürsek. bunlara farklı bir anlam veriyoruz ve 'sevgi' ya da 'tinsellik' gibi sözcükler kullanm ıyoruz. Bu çelişkilerle karşı karşıya kaldığı­ mız her seferinde. şu anlam da ki bütün eylem ­ lerinden. B ir savaşçının dünyası gerçekten bu denli so ­ ğuk mu? insani duygular hissetm iyor musunuz? Yoksa bu duygulara farklı bir anlam mı veriyorsunuz? C: Evet. S: Carlos Castaneda'nın edebi çalışmalarını okuyan kimi okuyucular onu kitaplarında daha biiyük bir tinsel varlık ol­ madığı için.

Enerji depolam anın esas öncülü nedir? B ir aileye bakmak. Bu koşullar altında hiç enerji olmazdı. Ten- . kitaplarınızdaki en münakaşaya açık noktalardan biri olan. E ğer anne gebelik anında orgazm olmamışsa. Eski nagual nasıl evlilik sıkıntılarının ortasında ge­ be kalındığını gösterdi bize. S: Büyük önemi olduğunu düşündüğünüz Tensegrity'nin sihir­ li geçişleri don Juan M atus'un dünyasıyla ilgilenen insanlar için yaptığınız en son yardım. Eski nagual bu koşullar altında gebe kalınm ış olanlar için tavsiye ediyordu bekârlığı. Eğer bu noktalarda başarı kazanılırsa. yeterli enerjim iz olm a­ dığı için.RÖPORTAJ 19 ze ne kadar hoş görünürse görünsün. her giin işe gitm ek ve toplumsal dünyaya katılm ak zorunda olan birisi için mümkün mü bu? B ir de. Ahlaki nedenlerden değil. bir enerji toplama yolu olarak bekârlık hakkında ne di­ yeceksiniz? C: Eski nagual çoğum uz için bekârlığın tavsiye edildiğini söylem işti. tem elsiz kavram lar için yer yoktu. Enerji depolam a yolu olarak tavsiye ettiği başka bir şey de kaosa yol açan davranış m odellerinin sona erdirilm esiydi. Tensegrity bunu uygulayanlara ne getirebilir? Başka bir fiziksel disiplinle eşleşebilir mi bu. yoksa kendine has özellikleri m i var? C: Tensegrity'nin bunu uygulayanlara getirdiği enerjidir. uzayı ve toplum sal düzeni daha zekice kullanm ak için gerek­ li enerjiye sahip olabiliriz. her birim iz zamanı. Pragm atik bir büyücü olarak o gebeliğin nihai önemi olan bir şey olduğunu iddia ediyordu. bunun sonucu onun deyim iyle 'sıkkın bir gebelik'ti. m üthiş bir ısrarla özün kay­ gılan üstünde durm ak gibi. günlük yaşam da özün ortaya konulm ası ve savunulm ası. M esela zihnin sürekli rom antik kur yapm ayla m eşgul olması. aşı­ rı rutinler ve hepsinden önemlisi. S: Öyle görünüyor ki algı yetilerim izi genişletm enin anahtarı sahip olduğumuz enerji m iktarında yatıyor ve çağdaş insanın eneıjik durumu çok yetersiz.

Bu niyet ölecek olan varlığın azat edilmesidir. Bizim için sem inerler size yaklaşm ak ve dikkatinizi ayakta tutm ak için tek yol. Size don J ııa n ın öğ­ rettiği şekliyle şamaııist geleneğinizden ne ölçüde ayrıldınız? Ve çalışmalarınızın yeni yönü nedir? C: Bizler hiçbir şekilde eski nagualın öğretisinden sapmadık. çünkü buna tanık olma fırsatına hiç sahip olm a­ mıştı. Carlos Castaneda ona yaklaşanlara on yıl boyunca Tensegrity öğretti. İsteyenlere konferanslar ve ders­ ler verdi ve başardığı tek şey. S: Halk seminerleri yoluyla büyük bir yelpazeye bu bilginizi yaym anızdaki nedenler nelerdir? Ticari vasıtaların ve büyiik toplulukların kullanılması dem ek olan bu tür yaklaşım ın bi­ reysel bir değişime ulaşm ak peşinde olan biri için gerçekten etkili olacağını düşünüyor musunuz? C: Kalabalık bir uygulayıcı kitlesinin katılım ı bizim için bü­ yük bir sürpriz oldu. Belki püristler orijinal öğretilere sa ­ dık olmadığınız için sizi kınayacaklardır. Carlos Castaneda'yı istism ar ederek kariyer yapanlara bir sözlük sağlam ak oldu. başarılara sevkeden insan kitlesidir. ki bize göre sem inerlerin süresi çerçevesinde bu m üm kün değildi.20 RÜYACI segrity ile başka bir fiziksel egzersiz sistemi arasındaki fark Tensegrity'nin niyetinin eski M eksika şamanları tarafından yüklenm iş bir şey olmasıdır. Tensegrity'ye ortak bir amaç veren ve uygulayıcıları bi­ reysel olarak. S: D on Juan'ın kuşağının sonu olduğunuzu ve sizden önce ge­ len şam anlar tarafından hiç yapılm ayan yeni şeyler yaptığı­ nızı öne sürüyorsunuz. O bize kendi kuşağım altın bir kurdeleyle bağlam a görevini verdi ve bizim yapm aya çalıştığım ız da bu. . Eski nagual bize böyle bir şeyden bah­ setmemişti.

Fakat büyücüler büyücülüğün oldukça soyut bir şey anlam ına geldiğini açıklayarak beni rahatlattılar: bazı insan­ ların geliştirdiği. O nlara büyücü dem ek kendi seçim im değil. Norm al algının sınırlarının genişletilm esi. BÜYÜCÜLERİN DÜNYASIYLA İLK temasım peşinde koş­ tuğum ya da planladığım bir şey değildi. Benim kılavuzum ve akıl hocam dı o. Tesadüfi bir olaydı bu. kuvvetli bir etkisi ol­ m uştu üstümde. kendi adı olan Florinda adını veren de oydu. Bizim dünyam ızla birlikte var olan başka bir dünyayla tanışmıştım. Kolomb-öncesi M eksika Kızılderililerine ait bir büyücü geleneğinin sıkı takipçileri olduğunu gördüm. Büyücü ya da cadı dem ek olan brııjo ya da bruja. 1970 yılının Temmuz ayında Kuzey M eksika'da karşılaştığım bir grup insanın. onu uygulayanları tanım ­ lamak için kullanılan terim lerin uyandırdığı olumlu ya da olumsuz çağrışım ları kendiliğinden hüküm süz kılıyordu. büyücülerin yaşam daki seçeneklerim izin toplum düzeni tarafından belir­ . Hayatım ın yirm i yılını bu dünyaya adayarak geçirdim . Büyücülüğün bu soyut niteliği.21 YAZARIN NOTU Büyücülerin rüyalarını gören herkese. benim bu ilişkimin nasıl başla­ dığının. ve orada oluşum dan sorum lu büyücüler tarafından nasıl yönlendirilip teşvik edildiğinin hikâyesidir. bir sevgi ve erk hediyesi olarak. A ralarında en göze çarpanı Florinda M atus ism indeki ka­ dındı. kadın ya da erkek uygu­ layıcılar için kendilerinin kullandığı İspanyolca terimlerdi. Bu kitap. Bu sözcüklerin uyandırdığı olumsuz çağrışım lar hep gücüme gitmişti. Bu ilk karşılaşm anın uzun süreli. Ve bu rüyaları benimle birlikte gören o birkaç kişiye. norm al algının sınırlarını genişletm e yetene­ ği. Bana.

— FLO RIN D A DO NN ER . bü­ yücülerin gerçekliği tanım layan anlaşm ayı bozm ak konusun­ daki o görkem li görevi. Büyücüler. B üyücülerin dünyasında öğrendiğim şeylerden biri. Bu yüzden. Onlar bunu. Onlar. yeni fikirler bizi pek değiştirmezler. ne olduğum uz ve ne olabileceğim iz hakkm daki insani varsa­ yım ların oluşturduğu kırılgan. bulduklarım ızdan. Fakat ne yazık ki böylesi araştırm aların esasta zihinsel çabalar olduğunu öne sürüyorlar. günlük dünyam ızda alternatif gerçeklik görüş­ lerinin peşinde bilinm eyeni araştıran insanların var olduğunu kabul ederler. gerisini de bizim getirdiğim ize ina­ nırlar: sadece bu seçenekleri kabul ederek. onların esas am acı. Yeni düşün­ celer. bu sınırlam anın. Onlar. bu tür araştırm aların ideal sonucunun. neyse ki olağan farkındalık âle­ m inde olm ayan ve pratikte ulaşılam ayan diğer yanım ıza de­ ğil. nerdeyse sınırsız olanaklarım ızı kısıtlam ış oluruz. gerçekliğin tanım ını değiştirip kendim izi ondan ayırm aya yetecek enerjiyi çekebilm e kapasitesi olması gerektiğini söylerler. bu yanı ortaya çıkartm aktır.22 lenm iş olm ası nedeniyle sınırlı olduğu inancından kaynakla­ nan bir kavram dır. dünyadan geri çekilm eksizin ve ken­ dilerini bu süreç içinde incitm eksizin yerine getirdikleridir. toplum sal yanım ıza getirildiğini söylüyorlar. Büyücüler seçim ler listem izin toplum dü­ zenince oluşturulduğuna. ama esnek kalkanı kırarak ger­ çekleştiriyorlar.

bir arkadaşım ın çocuğunun vaftiz törenine katıldıktan sonra içimden gelen bir dürtüyle sınırı geçip M eksika'ya gitm eye karar verdim. orta boylu ve iri yapılıydı. .ARIZO N A ’NIN NO GA LES ŞEHRİNDE. Esm er tenli bir kadındı. Güçlü bir cüssesi vardı. m uhtem elen kırklı yaşların orta­ larında. A rka­ daşım ın evinden ayrılırken konuklardan Delia Flores adında bir kadın benden kendisini Herm osillo'ya kadar götürm em i rica etti.

Gözlerini abartılı bir şaşkınlıkla kocam an açarak.” di­ ye izah etti. “Beyaz adamın yolundan gider onlar ve bu konuda o kadar iyilerdir ki yollarını her şeye uydurabilirler.” Ne söyleyeceğim i bilem eyerek dikkatim i yola verdim.” dedi küstahça. Sı­ nırdaki kontrol noktasına dek sessizlik içinde gittik. Onun A rizona'da doğmuş bir M eksikalı olduğuna kanaat getirerek. Onu fark etm emiş gibi görünüyordu— birbirlerine ne bir göz attı­ lar ne de tek bir laf ettiler.” Y üzündeki pişm anlık ifadesinin yerini kocam an bir sırıtış aldı.” diye açık­ ladı. . “Bana Delia de. “Tavırlarınız ve konuşurken sesinizdeki vurgulam alar si­ zin Arizona'lı olduğunuz izlenim ini verdi bana. M ükemmel ar­ kadaş olacağım ıza dair bir his var içim de. Koyu. M uhafız benim turist kartım ı sordu. Ben her­ hangi bir şey söylem eyince. O sırada m uhafız soru sorar gibi bana baktı. eliyle söz hakkı verm eyen bir hareket yaparak susturdu beni. “Am a ben bi ladinayım .” Bana doğru eğilerek ekledi. zeki olm akla beraber bir genç kız yüzünü andıran yuvarlak bir yüzü aydınlatıyordu. par­ lak gözleri.” dedim. “Annem le babam Oaxaca'lı K ızılderililerdi. om uzlarını silkerek geçmem için elini salladı.24 RÜYACI diiz siyah saçları kalın bir örgü halinde örülm üştü. sertçe. D elia'yla konuşm aya çalıştığım za­ man.” “Ladina nedir?” “Ladinalar şehirde büyüyen uyanık K ızılderililerdir. M eksika'ya girm ek için bir turist kartına ihtiyacı olup olmadığını sordum.” dedim yargılar gi­ bi. “Nasıl oldu da m uhafız senin belgelerini sorm adı?” diye sordum biraz uzaklaştıktan sonra. “Gerçek bir K ızılderili ya da gerçek bir beyaz için değil belki. fakat Delia'nınkini sormadı. Sesinde nedenini anlayam adığım tuhaf bir heye­ canla da ekledi. “Sizin için pek övünülecek bir şey değil bu. “Am a ben bundan pekâlâ hoşnutum . Bayan Flores. “Kendi ülkem e girm ek için neden bir turist kartına ihtiyacım olsun ki?” diye cevap verdi.” “Bu gurur duyulacak bir şey değil k i.

Sahiplerini iyi tanırım.” M innetle teklifini kabul ettim. bir hırıltı halini alan tör­ pü gibi kesik sesler çıkartarak nefes alıyordu. yata­ ğın ayakucunda sinsi sinsi bana yaklaşan koyu renkli. hayalet gibi insanlar çıkıp m addeleşiyorlardı.” diye bir yalan daha attı. O günlerde haberler­ de gündem de olan konulardan bahsetm eye koyuldum. Otel eski ve köhneydi. “Bu şehirdeyken hep aynı otel­ de kalırım . “Seni nerede bırakayım ?” diye sordum. N ihayet uyuduğum da. etrafımızdaki çöl gibi geniş. ve o gece. Dört direkli. uyanık kaldım. “Şehir m erkezinde. Ve bir kahkaha daha patlattı. Onun m ağara gibi kocam an. iğrenç bir kâbusun içine düştüm. rüyala­ rım da duvarlarda hareket eden gölgelerin ve fısıltıların bilincindeydim . Rahatsız edici ya da gerginlik verici bir sessizlik değildi bu. etrafı tüllerle çevrelenm iş çift kişilik bir yatak ile eski m oda ağır bir şifoniyer. İlk gece korkunçtu. Onun yalan söylediği­ ni anladığım ı görerek arsız bir kahkaha patlattı. M obilyaların arkasından birtakım şekiller ve ca­ navara benzeyen hayvanlar yükseliyordu.” diye yalan söyledi. yalın ve tuhaf bir şekilde teskin ediciydi. “Sanırım onu korkuttum ve benim le konuşm aya cesaret edem edi. odayı klastrofobi uyandıracak kertede küçültüyordu. Düzensiz bir uyku uyudum. Ertesi gün arabayla şehri ve şehrin etrafını dolaştım. Herm osillo'nun içine arabayı sürerken. amip şeklinde bir yaratık gördüm. Bana verilen oda tozlu bir avluya açılıyordu. Yaratığın boynum u sıkan yanardöner ipleri çığlıklarım ı . bitkinlikten tükenm iş olm am a rağm en.1 25 “O beni tanır.” dedi. ama zam anın çoğunda sessizlik içinde yol aldık. Sırf onu daha fazla yalan söylem ekten kurtarm ak için de olsa konuyu değiştirm eye karar verdim. ve em inim senin de benim ­ le aynı fiyata kalm anı ayarlayabilirim . de­ rin yarıklarından yanardöner dokunaçlar sarkıyordu. giderek kısılan. şi­ foniyerin üstünde duran el yüz yıkam ak için kullanılan porse­ len takım larla lazım lık birbirine uyuyordu. Köşelerden şeffaf. ama yatağın altında hâlâ bir lazım lık duruyordu. Ufak bir banyo eklenm iş­ ti odaya. Yaratık üzerim e eğildiğinde.

Konuşurken sanki birisinin bizi dinlemesinden korkuyormuş gibi.” “Dünyadaki hiçbir şey beni bu otelde tutam az.” “Bunu çok isterim . Deli gibi çantalarım ı topladım. “Hiç böyle bir şey gördün m ü?” diye sordum. Am a bu geceki fark­ lıydı. “Hem en şu dakika Los A ngeles'a dönüyorum . “İstersen gelip odam da uyuyabilirsin. Ben se­ ni gözetirim . Faturam ı ödem ek için tenha olan lobiye indiğim de saat saba­ hın üçüydü. gördüğüm en gerçek. “Arada sırada. Uykuyla uyanıklık arasındaki bu bitm eyecek gibi görü­ nen an kapım daki ısrarlı vuruşlar ve koridordaki otel m üşte­ rilerinin endişeli sesleriyle nihayet sona erdi. “Bu saatte nereye gidiyorsun?” diye sordu.” diye fısıldadım . “Hadi. “Kâbuslarından kurtulmak ister m i­ sin?” dedi. “A deta alıştım onlara. omzunun üzerinden kapıya doğru şöyle bir göz attı. Işığı yaktım ve kapıyı açm adan birkaç açıklam a yaparak özür diledim. Aynaya bakınca boğazım da yükselen çığlığı zor bas­ tırdım.26 RÜYACI boğuyordu. Saçlarımı okşayarak. Boynum un çevresindeki kırm ızı çizgiler ve göğsüm ­ den aşağı düzgün aralıklarla kırm ızı benekler tam am lanm a­ m ış bir dövm eye benziyordu. Bütün hayatım boyunca kâbuslardan çok çektim . “Kâbus gördüğünü söylediler. Hâlâ ter gibi tenim e yapışan kâbusla beraber.” Uzun bir bakışla inceleyerek beni süzdü ve sonra kelim e­ lerini uzatarak yavaşça. eski bir kanepeye doğru yönel­ terek.” Beni köşedeki gıcırdayan. Delia Flores resepsiyon m asasının arkasındaki kapıdan çıkarak. .” dedim. hadi.” Onu gördüğüm e öyle sevinm iştim ki ona sarılarak hüngür hüngür ağlam aya başladım. en kötü kâbustu bu. G ördü­ ğüm kâbusun belirli ayrıntılarını anlattım ona. Sonra— bir şekilde dişi olduğunu bildiğim — ya­ ratık üzerim e uzanıp beni ezdi ve her şey karardı.” dedim. boynum un etrafında­ ki kırm ızı çizgileri gösterm ek için eşarbımı çözerken. “Sana gerçekten yardım edebilecek birini tanıyorum. M eraklandırm ışsın tüm oteli.” diye m ırıldandı teskin edici bir sesle. banyoya gittim. “Sık sık kâbus görür m üsün?” diye sordu ilgisizce.

Benim kisi büyük bir kontrol m eselesi. “Şifacı beni bugün görür mü dersin?” diye sordum.” Bir şifacıya görünm e olasılığını m em nuniyetle karşıla­ dım. “Şifacı seni her gün görebilir.” “Şüphesiz!” diye bağırdı. Y ü­ zünde. Büyüyüp. dediğim i anlam adığını gösteren ifadeyi görünce ona günlerden pazar olduğunu hatırlattım. “Bundan daha iyi bir neden ne ola­ bilir ki?” diye sordu bir hatip edasıyla. sanki bütün hayatım bo­ yunca onu tanıyorm uşum gibi hissediyordum . Bu alışkanlık içimde öyle kök salmıştı ki Los A ngeles'a taşındığım da hastalandığım zaman hem bir doktora hem de bir şifacıya görünürdüm mutlaka. “Ne de olsa sana tüm üyle yabancıyım . A ram ızda bir bağ. Sanki içim de yükselen m ızm ız şüpheleri sezinliyormuş gibi hoşgö­ rüyle gözlerini bana dikti.” N e söyleyeceğim i şaşırmış bir halde tüm yapabildiğim . birden bu teklifine canım sıkılmıştı. ben seni ona götürürüm. “Sana tüm üyle yaban­ cı olan birine yardım etm ek ya aptallıktır ya da büyük bir kontrol m eselesidir.” dedi. Yine de. onun eşyalarını almak için kapının ardında kay­ . Sadece ona güvenm ekle kalmıyor.1 27 “Oldukça ciddi görünüyor. doktor gider gitm ez evim izdeki Venezuellalı kâhya kadın be­ ni sarıp sarm alayıp bir şifacıya götürürdü. düşündüğüm şu şifacıyı görm eden gitm em elisin. kanepeden kalkarken. E ş­ yalarım ı toplam ak ancak bir dakikamı alır. doğum um dan beri şifacıların eline bıra­ kılmıştım. “N e­ den beni burada beklem iyorsun. boğazım ın çevresinde­ ki çizgileri dikkatle inceleyerek. Onda. A rabayla aşağı yukarı iki saatlik bir yol. “Gerçekten. teskin edici farklı bir şey vardı. Venezüella'da.” diye temin etti beni. N e zam an hasta olsam ailem bir doktor çağırırdı. artık bir büyücü doktor tarafından tedavi edilmeyi istemeyince— arka­ daşlarım dan hiçbiri büyücü doktorlar tarafından tedavi edil­ m iyordu— kâhya kadın. dünyayı hayret ve m erakla kabullenm iş gibi görünen gözleri­ ne bakakalm ak oldu.” “Bana yardım etm ek için neden zahmete giriyorsun?” di­ ye sordum. iki defa korunm aktan hiçbir zarar gelm eyeceğine ikna etti beni. Buradan yaklaşık yüz mil güneyde yaşıyor. bir yakınlık duyum suyordum .

28 RÜYACI boluşunu seyrederken çantalarım ı kaptığım gibi arabaya fır­ lamayı düşündüm . sır veren bir edayla. Kıs kıs gülm eye devam ede­ rek. Ama. çünkü arkadaşlarım ın gözlerini kam aştırm ak hoşum a gidiyor!” diye bağırdı birden­ bire. Yaklaşık yirm i dakika bekledikten sonra.” dedi. benim le kaldırım a çıkıp otelin önünde bıraktığım araba­ ma doğru yürüdü. Değişen sadece giy­ sileri değildi. “Tanımadın beni. gördüğüm bütün di­ .” Seve seve itaat ettim ona. Yapmacık bir havayla başını geriye attı. Işığın altında durdu. m esafeli k a ­ dından eser yoktu. “Son kerte büyüleyici bir yolculuk olacak bu. “Ne düşünüyorsun?” dedi. Kendisinin ne genç ne de çok yaşlı olmadığını hatırlatm a­ ma fırsat kalm adan. “Seni götüreceğim şifacı. sadece gençlerle çok yaşlıların şa­ şırtıcı görünm eyi başarabileceklerini söyler. Daha önce pek çok defa yaptığım gibi gözıipek davranarak yine bir belaya çatm ak istemiyordum . açıklanam az bir m erak beni alıkoydu. kırm ızı bir pantalon takım ve yüksek. Ağzım açık ona bakakalmıştım . sarı peruğunun bukleleri ışıkta titreşti.” Sesi mutlu ve hülyalıydı.” dedi. Yumuşak. Işıl ışıl parlayan bir yüzle bana doğru dönerek “Bu kıyafeti giyiyorum. gerçekten sensin. “Geceleyin arabanın üstü açıkken yolculuk etm eye bayılı­ rım . kap­ kara ve yıldızlarla beneklenm iş gökyüzü. Benim le beraber Nogales'ten H erm osillo'ya yolculuk eden o ihtiyatlı. tüm tavrı da değişmişti. Sepetini ve spor çantasını üstü açılabilen spor arabam ın arka koltuğuna fırlattı ve yanım a oturarak. değil m i?” diye güldü neşeyle. göründüğünden çok daha yaşlı olduğunu söyledi. düz tabanlı ayakkabılar giyen bir ka­ dın kâtip m asasının arkasındaki kapıdan içeriye girdi. Am a kesinlikle gözlerim kam aşm ıştı. o alışık olduğum m ızmız tehlike duygusuna rağmen. “he­ le bir de arabanın üstünü açarsak.” diye bağırdım. Herm osillo'yu geride bıraktığı­ mız sırada saat neredeyse sabahın dördüydü. “Delia. Bu lafıyla beni mi yoksa şifacıyı mı kastettiğini söylem e­ di.

“Sihirli bir topraktan geçiyoruz. Arabayı hızlı sü­ rüyordum.” dedi.” Bana doğru eğildi. savaşın parçaladığı bir Alm an aileden geldiğim i açıkladım. küçüm ­ sermiş gibi görünm em eye çalıştım. “Özgürlük idealleri­ ni desteklediğim için savaşı o kadar iğrenç buluyorum . Sözünü kesm em e aldırm ayarak.1 29 ğer gökyüzlerinden çok daha yüksekti sanki. “Ben Yaqui K ızılderililerine hayranım. hepsi aynı şekilde.” dedim. “her ikisi de hüküm dar olan ve ü s­ tünlük için dövüşen iki kardeş arasındaki savaş. sıcak kakao doldurarak.” diye devam etti.” dedi. sonra da M eksikalılar— 1934 gibi yakın bir tarihte— Yaqui savaşçılarının vahşiliğini.” diye devam etti konuşmasına. ve hızlı hızlı fısıldayarak. “Sonora'daki Yaqui halkı.” “Hangi savaşan insanlar bunlar?” diye sorarken.” “Dur bir dakika!” diye karşı çıktım. “Bizim için bir­ kaç tatlı çörek ve bir term os dolusu champurrado hazırla­ dım . “Senin durumun farklı. bir çeşit Danimarka çöreğini lokma lokma yedirdi eliyle. Nefis kakaodan bir yudum alarak. “Önce İspanyollar. Farkı anladın m ı?” dedi. “Senin bahsettiğin türde­ ki savaş. Sonra sesim deki kavgacı tondan dolayı özür dilem ek am acıyla.” diye devam etti. aynı büyüklükte gibiydi. Mesquite ağaçları ve yamru yum ru kaktüs siluetleri farların altın­ da hiç bitm em ecesine bir görünüp bir kayboluyorlardı. çünkü sü­ rekli savaş halindeler. yine de sanki hiç hareket etm iyor gibiydik.” de­ dim.” dedi ve sustu.” diye diretti. “Benim bahsettiğim savaş türü ise bir köle ile insanlara sahip olduğunu düşünen bir efendi arasındaki savaştır. kurnazlığını ve m erham etsizliğini yaşadılar.” Benim için yarım fincan koyu. “Biz şifacınm evine varm adan sabah olmuş ola­ cak. Delia arka koltuktaki sepetine uzanarak. belki de tepkimi ölçüyordu.” “Savaşa ya da savaşan insanlara hayran değilim ben. Araya girerek. “Savaş savaştır.” “Farklı iki savaş türünden bahsediyoruz biz. “Senin özgürlük ideallerin yok. . “Savaşan insanların m esken tuttuğu sihirli bir topraktan.

” dedi. pişm an pişm an. farkında olm adan arabayı yavaşlattım . “H atta bana güldüğün için özür bile dileyebilirsin.30 RÜYACI “Hayır.” Bu m ünasebetsizliğe kızarak.” dedi. “Sana katılam ayacağım .” diye ekledim. “K abalığım dan dolayı çok üzgünüm. Bakışlarının içim e işlediğini hissedebiliyordum .” dedi. Hayal kırıklığına uğram ış gibi başını sallayarak. “Benim görüş açımı öğrendikçe fikrini değiştirebilirsin.” “İstediğin gibi yaşayabilirsin.” Seçtiği sözcükler karşısında hayrete düşmüştüm.” diye inatla direttim— nedeni ne olursa olsun savaşın savaş olduğunu tekrarladım. İstediğim gibi yaşıyorum .” dedim .” . “Sen bir kadınsın ve bu da doğrudan erkeklerin in­ safına kaldığın anlam ına geliyor. Bunu öyle ciddi ve üstelik öyle m üşfik bir şekilde söylem işti ki ona güldüğüm için kendim den utandım. “İnan bana Delia. “D avra­ nışın için toplum sal anlam da özür dilem eni kastetm iyorum . Delia buna alınmadı. anlam ıyorum . “Felsefi anlaşm azlığım ızın nedeni belki de farklı toplum sal gerçekliklerden gelm em izdir. taham mül edilm ez bir kocası olduğuna kanaat getire­ rek hem en sakinleştim . D elia?” diye sordum. özür dilerim . ben tam am ıyla öz­ gürüm. Sanki düşüncelerim i okumuş gibi. sonra da bu Kızılderilinin hiç kuşkusuz baskıcı. “Bir kadın olarak bu zor durumu çok iyi anlaman gerek senin. “Ben de güldüm . “Bütün hayatın boyunca bir köle oldun sen.” diye ek­ ledi. ama özgür değilsin. “İnsanoğlunun içinde bulunduğu zor durumu anlam adı­ ğın için özür dilem eni kastediyorum . K ullan­ dığın ifadeler karşısında öyle şaşırdım ki ne yapacağım ı bile­ m edim .” • “Neden bahsettiğini anlam ıyorum . “Delia. K abalaşm ak istemiyordum . sonra yüksek sesle içini çekerek koltuğa yaslandı.“ dedi. “Sen neden bahsediyorsun. ama onun nutuk atar gibi söylediği bu akadem ik kavram lar öyle uygunsuz ve beklenm edikti ki elim de olmadan güldüm.” Ona kaçam ak bir bakış atarak. kendinden tam am ıyla hoşnut bir şe­ kilde gülüm seyerek beni seyrediyordu.” dedim huzursuzlanarak. gerçekten de içtenlikle söy­ lem iştim bunu.” diye üsteledi.

” dedim.” O labildiğince sabırlı olmaya çalışarak ona yanıldığını söyledim. “K adınlar köledir. Sonra dizim e pat diye bir şaplak indirdi.” dedim. Onların ka­ dınları kendi m allan olarak dam galam a arzuları bizleri sise göm er.” Benim boş boş bakışım üzerine gülümsedi.” Sözünü kesip.” dedim huysuz huy­ suz. “Şim dilerde hiç kimse köle değil. birden ciddileşerek. çünkü kendini üstün hissediyordun.” dedi. ap­ tallaştırılm ış ve kendi kadınlığım a karşı körleştirilm iş oldu­ ğum için bana güldüğünü söyledi. .” diye devam etti.” “Bu şim diye kadar duyduğum en gülünç şey. onu bir köle ya da kendim i bir efendi ola­ rak düşünm enin aklımdan bile geçm ediğini söylem eye çalış­ tım. “ Senin neyin var. Bir efendi gibi konuşan köle bir an için efendisini keyiflendirir her za­ m an. Daha önce benim ona güldüğüm gibi katıla katıla gülüyordu. ama Delia bana kulak asmadı. “K adınlar öylesine baştan aşağıya sise göm ülm üşlerdir ki ya­ şam daki alçak statülerinin. “Şimdi gülme sırası sende. ve giderek artan kızgılığın karşısında hepten kayıtsız bir şekilde kıkır kıkır güldü. D elia?” diye sordum kafam karışmış bir halde.” diye ekledi.” dedi. “senin sırf bir kadın olman gerçeğinden dolayı bir köle olduğunu bile bilm em en. Erkekler kadınları sise gömer. “Erkekler kadın­ ları köle yaparlar.” diye haykırdım. kendilerine cinsel anlam da yapı­ lanların doğrudan nihai bir sonucu olması olasılığını düşüne­ m iyorlar bile. “Bu sis bir boyunduruk gibi boynum uzun etra­ fında asılı durur. Üstüne ba­ sa basa. “İntikam ından zevk alıyor gibisin. Bunu iddia ettiğim den mi yoksa sesim in tonundan mı bil­ m iyorum . Ellerini göğ­ sünün üzerinde kavuşturarak koltuğuna yaslandı.” diye ısrar etti Delia. “Seks kadınları sise göm er. usulca.” diye hemen kabul etti. “Sen bana güldün.1 31 “Ben kim senin insafına kalm adım . Vakur bir ses tonuyla. “Beni endişelendi­ ren. “Bile bile beni aşağılıyorsun.” “K esinlikle. öyle değil m i?” “Hiç de aynı şey değil. Delia yüksek sesle bir kahkaha patlattı.

B izler köle olmak için yetiştirildik. o kadar uzun bir süre ses­ siz kaldı ki uyukladığını düşündüm. Ayrıntılı bir şekilde. Allahaşkına!” diye çıkıştım. “Seksin bizim için iyi olduğuna inanm aya şartlandık. “Tabiatım ızda var olan bu inanç ve kabullenm e bizi doğru soruyu sorm aktan aciz bıraktı. ' . son birkaç on yılda m eydana gelen değişiklikleri anlattım.” diye iddia etti. Kadınların erkek üstünlüğüne karşı verdikleri sa­ vaşta nasıl başarılı olduklarından bahsettim . kadınların sosyal ve politik anlamda suistim al edilm eleriyle uğraşıyorlar. kadınların ve erkeklerin doğrudan doğruya cinsel ürem e ka­ pasiteleriyle ilintili olan biyolojik. tecavüz söz konu­ su olm adıkça ya da başka bir fiziksel suistim alle bağıntılı ol­ m adıkça. “Delia.” dedi. Kendini toplam ak için çaba harcayarak. “Neym iş bu soru?” diye sordum. filozofların ve bilim adam larının yüzyıllardır. Delia'ııın bütün gövdesi bastırdığı neşeli bir kahkahayla sarsıldı. “Gerçekte değişen hiçbir şey yok. “K adınlar öylesine baştan aşağıya sise göm ülm üşlerdir ki neden aşağı konum da olduğum uz hakkında.” Dudakları küçük bir gülüm sem eyle ayrıldı ve din adam larının.“ di­ ye vurguladı. köleliklerinin kökenine— cinsel edim e— odaklana­ m ıyorlar. Delia beni duym am ış gibiydi. eko­ nom ik ve politik nedenleri hakkında oldukça yavan ve hara­ retli bir şekilde uzun uzadıya konuşm aya başladım. tanrı vergisi bir dürtüyü iz­ lem eleri gerektiğini iddia etmiş olduklarını ve tabii halen de ettiklerini söyledi.32 RÜYACI Sonra da kadınların yaşam daki alçak statülerinin sosyal. hiç şüp­ hesiz kendi deneyim leri ve bunun sonucunda oluşan görüş açısı yüzünden önyargılı olduğunu söyledim. “Hiç kim senin sorm aya cesaret edem edi­ ği soru şu: düzülm ek biz kadınlara nasıl etkiliyor?“ Yapmacık bir hayretle. bütün bunlara neden olan sorun dışında tüm öteki sorunlara odaklanırız. ve birden konuşm aya başlayınca iirktüm.“ Delia'nın bu son derece yanlış düşüncelerine gülm em ek için çaba harcayarak. Şimdilerde eğitim görmüş köleler. Y üzündeki alay­ cı ifade karşısında hırçınlaşarak kendim i tutam ayıp. “Kadınlar köledir. N e var ki bu kölelerin hiçbiri.

Sonra sanki ses tonundaki sertliği yum uşatm ak istiyormuş gi­ bi gülüm seyerek. Gereklidir. “Kadınlar erkekleri öylesine saçma bir noktaya kadar taklit ediyorlar ki ilgi duydukları seksin üreme ile hiç­ bir alakası yok. ve sonra katı bir dra­ m atik ifadeyle.” diye ekledi. m onoton bir melodi ezberi iyormuş gibi tekdüze bir tem poyla.” Dirseğiyle beni dürterek. eğer biz . Seksin fiziksel ve duygusal refahlarına ne yaptığını hiç düşünmeden. “Seks bizim için iyidir. Ama birdenbi­ re arkadaşlarım ın ve aile doktorum uz da dahil olmak üzere ailemin. . Aile doktorum uz bir kez evlendim mi düzenli aybaşı olacağım ı söylemişti. Başağrılarım geçirir.” derken koyu renk gözleri keyifle parlıyordu. M eme uçlarınızı ve kıçınızı büyütür.” diye ekledi. Ve kim se beni sise gömmüyor.” dedi. “Bu konuda ne yaşadıysam çok hoşlandım. Beynim iz öylesine alabildiğine yıkanm ış ki seksin bizim için iyi olduğuna kesinkes inanıyoruz. Kısacası müthiştir! K adınlar için iyidir. son derece sıkı bir çevrede büyürken yaşadığım bü­ tün o buluğ çağı sorunlarına bir çare olarak bana bunu öner­ diklerini— elbette bu kadar kaba bir şekilde değil— hatırla­ dım. Herkes bunu tavsiye eder. alçak ve yüksek kan basıncını düzenler. özgürlüğü seksle aynı tut­ mak. “Zevk verir. Depresyonu. Özgürüm ben! İstediğim zaman istediğim kişiyi ben seçiyorum . Aybaşı dönem lerinizi düzenler. “Eşini seçm en düzüldiiğün gerçeğini hiçbir şekilde değiştirm ez. Herkes böyle der. Erkekler bizi öylesine bütünüyle. Sivilceleri yok eder. Kilo alacaktım. Yumuşak huylu olacaktım.” Eliyle buyurgan bir hareket yaparak sözümü kesti. özgürlükle seksi bir tutuyorlar.1 33 “A m a Delia. Söylediklerini korkunç kom ik bulmuştum.” Bir an sustu. “Günde bir sikişme giren eve doktor girm ez.” Delia. biz seks olm adan yapam ayız ki. “İnsan ırkına ne olurdu. D aha iyi uyuyacaktım .” diye gül­ düm. öylesine adam akıllı . . “Şim ­ dilerde senin gibi kadınlar eşitlik hevesiyle erkekleri taklit ediyor.” dedim kendim i savunurcasına. içimizdeki bas­ kıyı ve kızgınlığı yatıştırır. “Ben aşk ve seks istemekte yanlış bir şey görm üyorum . “En büyük ironi.

” Yüzüm kızararak ona gizlice bir göz attım.“ Düşüncelerim i okum ası karşısında şaşırmaktan çok ada­ m akıllı aşağılandığım ı hissettim. Kendim i savunmaya başla­ dım. “Onlardan hoşlanm ıyor değilim . yetiştirildiğim gibi bir köle olmaktan farklı bir şey olmak am acıyla hayal gücümü ve enerjim i kullanm am için bana bir fırsat verildiğinden dolayı bıraktım bu arzularım ı. Onun cinsel anlam da doyurulm amış. D elia?” diye sordum en alaycı ses tonumla. beynim izin yıkandığını incelem eye nasıl ala­ bildiğine gönülsüz olduğumuz. Delia usulca kendi kendine gülerek ellerini başının arka­ sına koydu. “Ve nasıl olur da bütün düşündüğün heiraterı yapmak ve Dich mitnehmen yapacak H err Gem ahl olur?“ Onun Alm ancayı kullanış tarzına o kadar çok güldüm ki . er­ kek düşmanı. “Bir erkeği cinsel anlam da istemek ya da birine rom antik anlam da âşık olmak kölelere verilen iki seçenektir. Üstüm üzdeki baskı öyle şid­ detli ve kendini haklı çıkaran bir m ahiyette ki gönüllü suç or­ takları oluyoruz. Bu iki seçenek hakkında bize söylenen her şey bizi suç ortak­ lığına ve cahilliğe iten bahaneden başka bir şey değildir.” dedi sır verir gibi. Her kim farklı olmaya cüret ederse kovulu­ yor ve bir hilkat garibesi ya da erkek düşmanı diye alay edi­ liyor. ama sözlerim yalnızca daha çok gülm esine yol açtı. Yüzü bir öğrenciyi paylam ak üzere olan bir öğretm eninki gibi sert ve ciddiydi. “çünkü. Bütün fiziksel arzularını geride bı­ rakmıştı. “Erkeklerden bu kadar hoşlanm am anın ne­ deni ne. huysuz bir kadın olduğunu düşünmekten kendi­ mi alamıyordum. “Fiziksel arzularımı yaşlı olduğum için geride bı­ rakm adım . nasıl oldu da seni bir H ausfrau olman için yetiştirdiler?” diye sordu.34 RÜYACI sise göm erler ki köleliğim izin gerçek nedenine odaklanm a­ m ız için gereken hayal gücümüzü ve enerjim izi öldürür bu. Onun. ne de olsa yaşlı olduğu için aşk ve seksin bu kadar aleyhinde konu­ şabildiğine karar verdim.” dedi. “Eğer sen bir köle değilsen.” Ona kızmıştım.” diye ekledi. G ül­ mesi kesilir kesilm ez bana doğru döndü. “Benim şiddetle karşı çıktığım.

ayrıntılı bir şekilde açıkladı. Daha ben ona karşılık vermeye fırsat bulam adan.” dedi yavaşça. . 1730'larda. Calixto M uni yıllarca Karayiplerde korsan bayrağı altın­ da gezen bir Kızılderiliydi. neredeyse akadem ik bir anlatışı vardı. Alaycı bir şekilde bana bakarak.” diye ekle ­ di.” dedi. Alm ancayı bu kadar iyi nerede öğrendiğine dair m erakım daha baskın çıktığı için. Yetenekli bir anlatıcı değildi. dikkatini çeken ilk Yaqui lide­ rinin Calixto M uni olduğunu söyledi. “Ben liderlere. hayatta bütün istediğim in beni silecek olan bir koca bulmak olduğuna dair yerici sözlerine karşı kendim i savunmayı unuttum. 1832'de Juan Bandera yenilm iş ve idam edil­ mişti. Yine de söylediği her sözü yutuyordum. İspanyollara karşı yapılan askeri bir ayaklanm a­ nın başına geçmişti. onların başarılarına ya da başarısızlıklarına ilgi duyuyorum . M eksika nın bağım sızlığı kazanıldıktan ve M eksika hüküm eti Yaqui topraklarını par­ sellem eye kalkıştıktan sonra. 1820'lerde. “Ya da senin bir köle oluşun hakkında konuşm ak için. kişisel olmayan bir şeylerden konuşmam ızı önerdi. D elia koltuğun arkasını iyice indirerek gözlerini kapattı. düm düz. “Sana en ünlü dört Yaqui lideri hakkında bir şeyler anlata­ yım . tinin rehberlik ettiği Juan Bandera olduğunu söyledi. İhanete uğrayarak esir alınmış ve İspanyollar tarafından idam edilmişti. M emleketi Sonora'ya dönüşünde. Yaquiler arasında askeri birim ler organize eden kişinin. Ne var ki ne kadar çok yalvarsam da beni hafife alarak Alm ancasıyla ilgilenm em e kulak asmadı. “A lm ancam hakkında konuşm ak için daha sonra bol bol vaktimiz olacak.” Benim gerçekte savaş hikâyeleriyle ilgilenm ediğim i söy­ lem eme fırsat kalm adan Delia. “Ne gibi?” diye sordum arabayı tekrar çalıştırırken. Genellikle sadece ok ve yayla silahlanm ış olan Bandera'nın savaşçıları M eksikalI süvarilerle aşağı yukarı on yıl savaşm ışlardı.35 kaza yapm am ak için arabayı durdurmak zorunda kaldım. Delia daha sonra. bir direniş hareketinin nasıl ge­ niş bir ayaklanm aya dönüştüğünü uzun uzadıya.

Bir an sustu. bir tarihçi gibi konu­ şuyorsun. Cajeme kaçıp Guaym as'ta saklanmayı başar­ mış olsa da sonunda ihanete uğradı ve idam edildi. sonra üst üste birkaç defa hapşırdı ve kararsız bir şekilde gülüm seyerek.” dedim hayranlıkla. “Yaquilerin yaşam tarzı konusunda uzmanlaşm ış bir âlim. biliyorsun. ama hâlâ neden bana bütün bunları anlattığını anlayamıyordum. Jose M aria Leyva olduğu­ nu söyledi. Eğitim görm üş­ tü ve M eksika ordusunda savaşarak engin askeri beceriler ka­ zanmıştı. “Sana kim olduğumu söyledim. sonra çabu­ cak toparlanıp. “diktatör Porfiıio Diaz. Binlercesi toplanıp gemiyle Yucatan'daki ekim alanla­ rında ve Oaxaca'daki şeker kamışı tarlalarında çalışm aya gö­ türüldü.” diye ekledi.” Delia peruğunun altından başını salladı. Bacatete dağlarında kalan Yaqui güçlerini yeniden organize etmiş ve burada on yıldan fazla bir süre M eksika süvarilerine karşı vahşi ve üm itsiz bir gerilla savaşı sürdürmüştü. Yaquiler hak­ kında çok şey biliyorum . Hermosillo'lu bir Yaqui idi Leyva. Onların bulunduğu yörede yaşıyorum. Bütün Yaqui kahram anlarının sonuncusu Tetabiate— yu­ varlanan taş— olarak da tanınan Juan M aldonado idi. o kadar. K ızılderililer tarlalarda çalışırken vuruluyor­ lardı. “N eden?” diye sordum şaşkın şaşkın. “Liderlerin güçlerini ve zayıflıklarını bilm ek biz kadınlara düştüğü için sana Yaqui li­ derlerini anlattım . “Yüzyılın sona erm esiyle. sonra sanki bir ne­ ticeye varm ış gibi başını sallayarak.” diye bağladı anlattıklarını. “Liderler kim in um urunda? Bence onların hepsi de budala. Bu beceriler sayesinde bütün Yaqui şehirlerini bir­ leştirdi.” Delia'nm bilgisinden etkilenm iştim . ağzına içki sürmeyen ve daha çok Cajeme olarak tanınan. 1870'lerdeki ilk ayaklanmasından itibaren Cajeme or­ dusunu aktif bir isyan durumunda tuttu. m üstahkem bir dağ kalesi olan Buatachive'de M eksika ordusu tarafından yenik düşürüldü. “Kim sin sen gerçekten?” Yalnızca güzel ve etkili konuşmuş olmak için sorduğum bu soru karşısında bir an şaşırmış gibi göründü. . 1887'de.” dedi. Yaquilerirı yok edilm esi için bir kam ­ panya başlattı.36 RÜYACI Delia nam salmış diğer bir liderin.

” diye m ırıldandı. başka bir dünyanın yaratıkları m ı?” diye tekrarladım yapm acık bir ciddiyetle.” “Hikâyenin en önemli kısmı m ı?” dedim. K oltuğun­ da doğrulup sarı kıvırcık peruğunu çekip çıkartarak rüzgârın düz siyah saçlarını savurm asına izin verdi. dudaklarının çevresinde esrarlı bir gülüm sem e dolandı. “Belki bir gün bu dağları ziyaret etm ek fırsatını bulursun. Hayret içinde yüzüm e baktı. “Açıklam ası oldukça zor. Düşünceli bir şekilde. yüzü gibi hareketleri de bir genç kızı andırıyordu. “Nedir ya da kim ­ dir bu yaratıklar?” . Şafak sökerken ya­ rı karanlık gökyüzünde dış hatları ancak belli olan solum uzda­ ki dağları işaret ederek. Bir anlatıcıyım ben ve sana daha hikâyem in en önemli kısm ını anlatm adım . “Bunlar Bacatete dağları.1 37 “M aalesef.” “Rüzgârın ve gölgelerin.” dedi gözlerini kapa­ tarak.” “Başka bir zamanın. başka bir dün­ yanın yaratıkları m esken tutuyor. Tekrar kendini koltuğa bırakarak. Sesine tuhaf bir yum uşaklık gelm işti. hiç bahsetm edim . “Bacatete dağlarını başka bir zamanın. “Oraya mı gidiyoruz?” diye sordum. kıs­ men de ilgisizlik vardı sesinde. “Sana sihir dünyasından. “Şimdiye dek sana hep olaylara dayanan bilgiler verdim .” dedi.” dedi. kadınlar kendileri liderlik etmek istem esinler diye bu liderlerin etrafında toplanm aları gerek. ki Yaqui liderleri işlerini bu dünyada yapıyorlardı. kısm en kararsızlık. kısm en şefkat.” dedi. “Açıklam asam daha iyi. Delia ses tonuma hiç aldırmadan başını salladı. konuyu değiş­ tirmeyi istemesi karşısında m erakım uyanmıştı. sonra kolunun üst kısm ını ovuşturdu. Hafifçe bana doğru döndü. hayvanların ve bitkilerin hareketleri insanların faaliyetleri kadar önem liydi. Beni en çok ilgilendiren kısmı da bu. hayvanların ve bitkilerin hare­ ketleri m i?” diye tekrarladım alaycı bir şekilde.” dedi. “Kime liderlik edecekler k i?” diye sordum alaycı bir şe­ kilde. “Bu sefer değil. Seni hepten kaybedebilirim . Onlar için rüzgârın ve gölgelerin. Şim dilik bütün söyleyebileceğim şu ki ben ne bir âlim ne de bir tarihçiyim .

” dedi belli belirsiz bir şekilde.” . “Dikkatli ol. çenesinin ve burnunun üzerinde kavislenen tenin­ de hiç kırışık yoktu. “Hayır. “Yaquiler bu ya­ ratıklara surem derler. sonra sanki birisinin duym asından korkuyorm uş gibi bana doğru eğilerek kulağım a fısıldadı.” Şef­ katle koluma vurdu. çarpışm alarda hayatlarını kaybeden Yaqui savaşçılarının hayaletleri m i?” diye sordum. bizim dünyamıza ait olm ayan yaratıklar. Ya­ naklarının. şimdi de ücra noktalara çekilen var­ lıklardır. Bir tutam saçı kulağının arkasına iterek.” Arkasına yaslanıp bana bakarak bekledi.” Keyifle kıs kıs güldü. surem lerin sarışın kadınlar­ dan hoşladıklarını söylüyorlar. gülmemi tutm ak için dudağım ı ısırarak. Olağanüstü genç görünüyordu. Am a sonra onun bu yaratıkların var olduğuna nasıl inandığını ve bu konuda ne denli ciddi olduğunu görerek. Başını iki yana salladı.” “Hadi.” En ufak gücenm e belirtisi gösterm eden tatlı tatlı gülümsedi. “Eğer görm em iş ol­ saydım onlardan bahsetm ezdim . “O nlar başka bir zam anda yeryüzünde ikam et eden. “Bu dağları büyülü yaratıkların m esken tuttuğu iyi bilinen bir olgudur: konuşan kuşlar. “Belki de senin kâbusun buydu. İstedikleri zam an herhangi bir şekle girebilen yaratıklar. Delia. Yüzü ka­ ranlıkta bile parlıyordu.” dedi hoşgörüyle. Ne tür yaratıklar bunlar?” diye sordum .” İlkin saflığı karşısında elimde olm adan yüksek sesle gül­ düm. “Bizim zam a­ nımıza. Seni kaçırm aya çalışan bir surem .” dedi. Beni korkutm aya mı çalışıyorsun?” Ona bir göz atm ak için döndüm ve elim de olm adan güldüm. “Bu yaratıklar. Suremlerin eski zam anlarda Kızılderili­ leri Hıristiyanlaştırm ak için gelen ilk cizvitler tarafından vaf­ tiz edilmeyi reddeden Yaquiler olduğuna inanıyor onlar. Seni korkutm aya çalışm ıyorum . Ne de olsa beni bir şifacıya götürüyordu. şarkı söyleyen çalılar.” “İlginç. gayet tabii bir şe­ kilde. “Sade­ ce sana bu çevrede herkesçe bilinen bir şeyi anlatıyorum . ve onu ussal irdelem elerle aleyhim e çevirm ek istemiyordum .38 RÜYACI “Yaratıklar. dans eden taş­ lar. onunla alay etm ektense bu safdilliğini kabul etm em gerekti­ ğine karar verdim. “Sen gördün mü onları?” “Elbette gördüm .

“Küçük yaşım dan beri objektif olacak ve her şeyi vasıf­ landıracak şekilde yetiştirildim .” “Benim dünyam da. ya çok cilveli ya da. Bu beni çok utandırdı.1 39 Kızgınlığım ı kontrol edem eyerek alayla.” dedi Delia.” diye vurguladım. Aksilenerek. Neden var olm asın­ lar ki?“ “Sadece öyle şeyler var olm azlar işte!” dedim sert ve oto­ riter bir şekilde. çok çılgın olduğunu düşündüm. “O kadar m akul­ ler ki sadece bunu duym ak bile beni m ecalsiz bırakıyor. “Bu söyledikle­ rine gerçekten inanm ıyorsun.” Sanki bu açıklam am bütün beklentilerinin ötesindeymiş gibi gülm ekten katılarak. “Sarışınlardan hiç hoş­ lanm azlar. . Sonra onu gücendirm iş olm aktan korkarak kaçam ak bir bakış attım ona. Surem lerin sarışınlardan hoşlandığım şimdi uy­ durdum . “Benim dünyamda. Am a daha ben bir şey söyleyem eden benim kullanmış oldu­ ğum aynı ters ve yüksek ses tonuyla cevap verdi. yalnızca olgular vardır. “başka bir dünyadan gelen yara­ tıklar hakkında hiçbir kanıt yok. “Bu kadar kalın kafalı olam azsın!” diye bağırdı. “Var olduklarına elbette inanıyorum. Onun ya çok içten. “Hayır. keyifli bir şekilde. daha da kö­ tüsü. değil m i?” diye sordum.” Dönüp ona bakm am am a rağmen.” diye onun bu yorumunu duym am azlıktan gelerek devam ettim .” dedim üstüne basarak. “Gerçekten başka bir dünyadan gelen yara­ tıkların var olduğuna inanm ıyorsun. kafam da biraz kaygıyla bir özür bile hazırlamıştım. Ona pragm atik yetiştiriliş tarzım ı ve babam ın beni çocukken rüyalarım da gördüğüm canavarların ve— tabii benden başka kim seye gö­ rünm eyen— oyun arkadaşlarım ın fazla çalışan hayal gücü­ m ün bir ürününden başka bir şey olmadığını anlam aya nasıl yönlendirdiğini anlattım.” dedi yatıştırıcı bir şekilde. sonra hem en özür diledim.” “İnsanların problem i de bu. “sadece kurgulamalar. değil m i?” dedim sertçe. gözlerinde mizahi bir parıltıyla gülüm sediğini hissedebiliyordum . hüsnükuruntular ve dengesiz zihinlerin ürettiği fantazilere yer yok­ tur.

” dedi. tuvaletim i yapm ak için çömeldiğim yere götürdü.” diye fısıldadı. Tam şaram pole tırm anm adan önce birden durdu ve bana doğru dönerek.” “Eşekler şehvetli erkekler gibi iç çekm ezler. bir erkeğin yüksek ses­ le. Elim den tuta­ rak beni gerisingeriye. birden yerinde dikleşip ısrarla arabayı yolun kenarına çekm em i isteyince irkildim. “Görm em e gerek yoktu. “Hem en buradan git­ sek iyi olur!” diye bağırdım. . bu onların var olduğunun kanıtı mı olacak?” diye sordu. “Çalı­ lıkların arkasında bir eşek var sadece. “Adamı gerçekten gördün m ü?” diye sordu. O kadar uzun bir zaman suskun kaldı ki uy­ kuya daldığını sanmıştım.” dedim sertçe. “Çok esrarengiz bir şey oldu— senin bunun farkında olmanı sağlam alıyım . “Yani m esela sen onları gö­ rebilirsen. “Onu işitmek ye­ teri iy di. “Eğer başka biri de onları görebilirse bu bir kanıt olur. Tam orada çalıların arkasında bir eşek gördüm. Delia gülm ekten kırılıyordu.” diyerek adamın söylediklerini tekrarladım . sonra benim ne kadar endi­ şelenm iş olduğum u görerek eliyle yatıştırıcı bir hareket yaptı ve. o nedenle. Durm am ızdan istifade ederek ben de çalılara gittim. “Bu yaratıkların var olduğu kanıt­ lanabilir m i?” dedim. “Bu bir başlangıç olabilir pekâlâ.” Delia içini çekip başını koltuğun arkalığına yaslayarak gözlerini kapattı. “Sence bunun kanıtı nasıl bir şey olabilir peki?” diye sor­ du.” dedim. “Çalılıklarda saklanan bir adam var.40 RÜYACI Ona m eydan okuyarak. “Saçm a. Tuvaletini yapm ası gerektiğini söyledi. Tam kot pantalonum u çekm ek üzereyken. “Ne kadar nefis!” dediğini ve hem en arkam da içini çekti­ ğini duydum. Başını bana doğru uzatarak.” Delia sözlerim i ciddiye alm ayarak. besbelli yapm acık bir çekingenlik havasıyla.” Delia biraz daha oyalandıktan sonra arabaya doğru yürü­ dü. D aha kot pantalonum un ferm uarını çekmeden fırladığım gibi Delia'm n yanma gittim.

Delia sessizce bana baktı. “Ama bu sevgili hay­ vancığın sahibi yok ki.” “Benim gözlerim de hiçbir sorun yok. “Hadi gidelim buradan. “Ağaçtaki o güzel çiçekleri bile görebiliyorum . “Kesinlikle bir sahibi var. “Eşekçik. “Burada.” diye yalvardım. güç işitilen bir fısıl­ tıyla. sabah halesi şeklindeki çiçeklerin güzelli­ . tek başına iki kadının Sonora’da ıssız bir yolda durmasının ne kadar tehli­ keli olduğunu üstüne basa basa söyledim.” dedim ısrarla. yuvarlak ku­ laklarını kaşıdı. tam önünde. kafası bir şeyle meşgul gibi gö­ rünüyordu.“ diyerek hayvanın uzun. “Ne kadar iyi beslendiğini ve tım ar edildiğini görmüyor m usun?” Sabırsız­ lık ve asabiyetten gittikçe boğuklaşan bir sesle. Eşek durm adan burnuyla kalçam ı dürterek arkam dan yürüyordu. “D elia!” diye bağırdım . ama eşek gitmişti.” dedi bir bebek sesiyle. Delia'nın kolunu çekiştirerek. kar beyazı.” dedim terslenerek. Ne var ki eşeğin bütün yaptığı yüksek sesle ve tekrar tekrar anırm ak oldu. yanın yum ru. sonra da doğuya doğru. gökyüzünde günün başlangıcını ve gecenin sonunu gösteren o ince yarığa doğru uçtular. “Ç alılıklarda gizlenen bunun sahibi olm alı.” “Gözlüğe ihtiyacın var. “sen onun poposuna baktın m ı?” Delia'nın bir vantrilok olduğunu düşündüm. K uşlar etrafım ızda bir daire çizdiler. “Eşeğe ne ol­ du?” Bağırm am dan ürken bir grup kuş gürültüyle havalandı. “Eşek nerede?” diye sordum tekrar. “Ben görem iyorum .1 41 “Bu eşek daha önce burada değildi. Lanet oku­ yarak arkama döndüm . Hayvanı ko­ nuşturacaktı.” dedim sertçe. yapraksız bir ağacı göstererek. sonra om uzları­ nı silkerek hayvana döndü. Delia bariz bir m em nuniyetle bana baktı.” Delia aynı aptalca bebek sesiyle.” Işıl ışıl par­ layan.” dedi Delia usulca. birden korkarak. Sonra sanki benim le aynı fikirdeymiş gibi başını salladı ve eliyle onu takip etm emi işaret etti.

” diye yalan söyledim. Delia yüzüm deki o her şeyi bilen sırıtışı yakalayarak. Ellerim le kam ım ı tutarak yere çömeldim . D ö­ nüp Delia'ya baktım.” Delia arabaya gitm ek için döndüğü anda eşarbım ı çıkar­ tıp eşeğin boynuna bağladım. Ne var ki eşeği ya da eşarbımı bir daha görme um udum az sonra söndü. “O kadar kom ik olan ne?” diye sordu. . gümüş grisi ağacın gövdesinin ardından çıkan eşeğin konuştuğunu sanarak. Delia'nın onun şakasını baştan beri bildiğim i anlayınca nasıl şaşıracağını tahm in ederek keyiflendim.42 RÜYACI ğine hayret ederek ağaca biraz daha yaklaştım.” Saten gibi parlak. Gülerek. “Palo Santo!” dedi. “Palo Santo. “Ne tür bir ağaç bu?” diye sordum. O sırada Delia'nın bana bir şaka yapıyor olabileceği geçti aklımdan. Şifacınm evine varm am ız neredeyse iki saat daha sürdü. “Karnım çok ağrıyor. bir an sersem ledim . Hiç şüphesiz o yakınlarda yaşayan şifacınm eşe­ ğiydi bu büyük olasılıkla. “Lütfen beni arabada bekle. Şifacınm evine vardığım ızda.

ŞİFACININ. CIUDAD OBREG Ö N 'U N bir kenar m ahalle­ sindeki evine vardığım ızda saat yaklaşık sabahın sekiziydi. kirem it damlı ve zam anla grileşmiş koca­ m an. eski bir evdi bu. Dövm e dem irden pencereleri ve ke­ merli bir girişi vardı. Delia Flores. bir m asa ve bir . Sokağa bakan ağır kapı ardına kadar açıktı. beni karanlık bir holden ve uzun bir koridordan geçirerek dar bir yatak. çevresini tanıyan birinin güveniyle. Duvarları badanalı.

Dosdoğru hayvanın gözlerinin içine bakm am aya çalışarak.” dedi. çenesiyle yatağı göstererek. Delia. kapıların hepsi de kapalıydı. Kapıyı arkasından kaparken. “Burada bekle. Gözlerimi açınca yaşlı bir kadının kırışık. uzun dişlerini göstererek hırladı. Şifacı odalarında âdet olduğunu sandığım herhan­ gi bir m ihrap.44 RÜYACI iki sandalyeden ibaret birkaç m obilyalı bir arka odaya soktu.” diye ekledi. “Ve ben de se­ nin rüyanın bir parçasıyım . Birinin om zum a hafifçe dokunduğunu hissederek uyan­ dım. Delia'nın koridordaki ayak sesleri duyulm ayana dek bek­ ledim. Kadın. olağa­ nüstü ufak tefekti. hafif bir hırıltı duydum. Bu biraz zaman alabilir. “Ben şifacıyı getirene dek biraz­ cık kestir. Ne var ki rüya gördüğüm e ikna olmamıştım. bunu kabul etm işçesine başımı salladım. sonra o zam ana kadar görm üş olduğum şifacı odaları­ na hiç benzem eyen bu odayı incelem eye koyuldum. dört duvarın her birinde birer ka­ pı olmasıydı. ama onu görüş alanım dan da çıkartm ayarak gerisingeriye şifacının odasına döndüm. O danın olağandışı tek yanı. devasa bir köpek duruyordu. M eryem Ana. İki tanesi karanlık koridorlara açılıyordu. Bana saldırmadı. sıska kolları ve . yerdeki açık kahverengi çiniler ayna gibi parlıyordu.” Düşünm eden. Sonra yatağa uzandım ve birkaç dakika sonra— hiç niyetim olmadığı hal­ de— derin bir uykuya daldım. Badana­ lı duvarlar çıplaktı. oldu­ ğu yerde durdu ve sivri. Tam parm aklarım ın ucuna basa basa bu karanlık koridor­ lardan birini geçerek başka bir odaya doğru gidiyordum ki ar­ kam da tehditkâr. Odadaki kapıları teker teker açıp içe­ riye başımı uzattım. Olsa olsa yarım m etre ötem de siyah renkli. Yavaşça arkama döndüm. diğer ikisi ise yüksek bir çitle çevrelenm iş bir avluya çıkıyor­ du. pembe yüzüy­ le karşılaştım . Cüce ya da bücür değildi. “R üya görüyorsun.” dedi kadın. vahşi bakışlı. Kapıyı canavarın bur­ nunun tam üstüne yavaşça kapattım ve kalp atışlarım norm a­ le dönünceye kadar duvara yaslanıp kaldım. İsa ya da aziz heykelciği ya da tasviri yoktu bu odada. Köpek kapıya kadar beni takip etti.

Üzerim e diktiği bakışlarında öylesine bir başarı ve hayret ifadesi vardı ki. . ellerinde hiçbir şey görm ediğim i itiraf ede­ medim bir türlü. “K aranlığın sesi o. “Şifacı sen m isin?” diye sordum. sesinden bağım sız bir kuvvet haline gelinceye kadar. egzotik bir nite­ lik vardı. kalkıp oturdum ve m asanın çevresinde toplanan insan­ lara baktım.” dedi. Delia da aralarındaydı. Odadaki tuhaf loşluk. “Ben rüyaları getirenim. Çevremi gölgeler benzeri fısıltılar ve gülüşm eler doldurdu. “Bu bir kadın değil. ta ki odayı dolduran. teker teker. Sanki İspanyol­ ca—-ki bu dili çok akıcı konuşuyordu— üst dudak kaslarının alışık olmadığı bir dilmiş gibi sesinde garip. onları net bir şekilde gör­ memi zorlaştırıyordu. “Ben Esperanza'yım .” diye m ırıldandım kendi kendime. Tam onun adı­ nı söylem ek üzereydim ki arkamdan gelen ısrarlı bir çatırtı sesi ile arkam a döndüm. Büyük bir çabayla gözlerim i açtım. Şifa töreninin bittiğine kanaat getirerek ona teşekkür et­ tim ve yerim den doğruldum .” Parmakları boynum a doğru yavaşça uzandı ve sonra oto­ riter bir bakışla gözlerini üzerime dikerek. “Gördün mü? K olayca çıktılar. Sesinin tınısı giderek yükseldi. “Rüyaları getirenim ben.” dedi.” dedi. sonra açık avuçlarını incelem emi işaret etti. “Sen uyuyorsun. Elle­ rini göğsüm ün üzerinde yumuşak bir dalga gibi dolaştırdı. “Şimdi senin kâ­ buslarına neden olan şeyleri ortadan kaldıracağım . “Dışarı çıkartacağım onları.” dedi. ama tüm yapabildiğim uyku beni rahatlatıcı bir uyuşukluğa doğru iter­ ken aptal aptal sırıtm ak oldu. hatırlıyor m usun?” Tamamen uyanık olduğumu söylem ek istedim. Başını sitem ediyorm uş gibi sal­ layarak yavaşça beni yatağa geri itti.” diye söz verdi. Bu tını bana bir mağaranın derinliklerinde akan suyu çağrıştırdı. Uyanm ak için m ücadele ettim. Zafer kazanm ış bir edayla gülümsedi.2 45 narin om uzlarıyla bir çocuğu andırıyordu.” Sesi pürüzsüz ve alışılmadık ölçüde peşti.

. Gençliğin ve yaşlılığın çelişkili bir karışım ı. sadece benim le tanıştıklarına m em nun olduklarım söylediler. Kürek kem iklerim in arasına indirilen sertçe bir darbe solum am ı anında düzeltti. Adlarını söylemediler. Hepsi de aynı resm iyetle elimi sıktılar. Bu grup içinde. ama adaleli bedeninden gençliğin o canlılığı fışkırıyordu. K ibar ses tonu ve tavırlarındaki cezbedici resm iyet. hiç çaba gös­ term eden ufak tefek. kadınların yaşlarını söylem ek de m üm kün değildi. sırım gibi bedenini kaldırıp tek eli üs­ tünde dururken. K ırk­ larında olabilecekleri gibi altm ışlarında da olabilirlerdi. Tıkanıp kaldım. Beyaz saçları ve yıpranm ış. Yukarı doğra kavisli ka­ ra kaşları onu yırtıcı bir kuşa benzetiyordu. bir kuvvet ve incelik karışım ı vardı hep­ sinde. bakır renkli yüzü yaşım gösteriyordu. Adam ağırlığını bir elinin üstüne vererek. yüzü bıyıksız ve pü­ rüzsüzdü. Bedensel olarak birbirlerine benzem iyorlardı. Bütün bunlar olur­ ken. Tıpkı M ariano Aureliano ve taburenin üstündeki akrobat gibi. O pozisyonda dururken bana bir yerfıstığı attı. erkek-m erkezli. fıstık doğruca hayretten açılmış ağzım dan içeriye girdi. altı kadın vardı. bütün yapabildiğim ona bakakalm ak oldu. am a bir şekilde onun yaşlı olduğunu anlamıştım. “Ben M ariano A ureliano'yum . yanım a gelen o insanların arasından hangisinin bu kadar süratle tepki gösterdiğini m erak ederek m innetle arkam a dön­ düm. İlk ba­ kışta genç bir adam gibi görünüyordu.46 RÜYACI Yüksek bir taburenin üstünde tehlikeli bir pozisyonda çömelmiş olan bir adam. gözlerindeki vahşi ifadeyi ve kartalı andıran yüz hatlarındaki sertliği yum uşatıyordu. Kurnazlık ve m asum iyet karışım ı bir gülüm sem esi vardı.” dedi sırtım a vurm uş olan adam. D elia dahil olmak üzere. Elim i sıktı. erkek hâkim iyetindeki Alm an ailemin dobralığm a ve kabalığına alışmış olan benim için en şaşırtıcı olan da buydu. Bedeni ince. “Biraz ister m isin?” diye sordu. Yine de göze çarpan bir benzerlik vardı aralarında. gürültüyle yerfıstığı soyuyordu. Ben daha başım ı bile sallayam adan ağzım bir karış açılıverdi.

” dedi. . Bir ağacın arkasına saklandığından em in olarak bir koşuda tarlayı geç­ tim.” Elini cebine daldırıp. İçimi görebiliyorlar ve gördükle­ ri üzerinde düşünüyorlar gibi açık bir izlenim edinmiştim. yataktan fırlayıp peşinden git­ tim.” dedi. ışıktan gözlerim kam aşarak birkaç saniye durdum. sonra da elleri üzerinde havada yanla­ m asına taklalar atarak avluya açılan kapıların birinden çıktı gitti. “Ben kim senin kocası değilim . suçlayıcı bir şekilde parm ağım ı Delia'ya doğru uzatarak. Hava sıcaktı. Yüzlerindeki keyifli. dalgın gülüm sem eler pek güven verm i­ yordu bana. Ona bir akrobat olup olm adı­ ğını sordum. Dışarıdaki parlaklık karşısında bir an gözlerim karardı. “Bir büyücüyüm ben. bir daldan sarkıyordu. Ürkerek yukarıya. “Siz ikiniz şüphesiz zekice bir oyun oynadınız ba­ na. Tabureden geriye doğru bir takla attı ve bağdaş kuran bir pozisyonda yere indi. “Akrobat değilim . “Senin kim olduğunu biliyorum. Nihayet. eşeğin boynuna bağlam ış olduğum ipek eşarbımı çıkartırken bariz bir keyifle gülümsüyordu. Cevap gelmedi. dosdoğru Bay Flores'in tepetaklak dönm üş yüzüne baktım. Sadece nazikâne bir sessizlik içinde gözlerini bana dikti.” dedi. coşkulu devasa yılanlar gibi titrek titrek parıldıyordu. “Çıplak ayaklarına dikkat et!” di­ ye uyardı beni.” diye bağırdım. sonra av­ luyu geçtim ve toprak bir yolun kenarından koşarak.2 47 Kadınlar gözlerini dikmiş bana bakarken içimde gelip geçiveren bir endişe hissettim. İçim den gelen bir dürtüyle. Yukarıdan gelen bir ses. Güneş alev gibi yere iniyordu. “Bay Flores. Onun kocasısın sen!” di­ ye bağırdım . Sıcakta saban izleri. “Ben Bay Flores'im . B acaklarından asılmış. uzun okaliptüs ağaçlarıyla bölünmüş ve yeni saban sürülmüş bir tarlaya girdim. Bu rahatsız edici sessizliği m ümkün olan herhan­ gi bir şekilde bozma isteğiyle başımı onlardan çevirip tabure­ nin üstündeki adama döndüm.” Bay Flores tek kelim e söylemedi.

ama önce hangim izin teslim olacağını m erak ederek ölü adam ın altında. O gün ağacın dallarına tırm anm adık. A ğacın en aşağıdaki dalları yere değerdi. kuşu andıran bir yüzü. M eyve m ev­ siminde. çatlayana dek tıka basa m ango yerdik. Bay Flores'e anaokulundan beri tanıdığım bu arkadaşım ı anlattım. bir trapezci gibi öne arkaya sallanarak. “Aşağısı çıngıraklı yılanlarla dolu. Daha ben onun ne yapm aya niyetlendiğini anlayamadan Bay Flores bileklerim den tuttuğu gibi beni ağacın üstüne fırlattı.” Dalların ulaşam ayacağım kadar yüksek olduğunu bilm e­ m e rağm en çocuksu bir güvenle kollarım ı kaldırdım.” diye ihtar etti sertçe. Venezuella'lı çocukluk arkadaşım ın takm a adıydı. sim siyah saçları ve hardal rengi gözleri vardı. A nılar zihnim e akarken.48 RÜYACI “Ayakkabısız koşm ak son kerte aptalca ve tehlikelidir. Uzun öğle ta­ tillerinde yem eğim izi okul bahçesinde yem ek yerine. Uzun bir sessizlikten sonra Bay Flores. dünyadaki en büyük m ango ağacı olduğuna inandığım ız ağacın gölgesinde yem ek için yakınlardaki bir tepenin üstüne tırmanırdık. tepedeki dalları ise bulutları süpürürdü. Bay Flores'in de tıpkı onun gibi narin. Kulaklarını nasıl şaşırtıcı bir şekilde oynattığını görmem için başını sağa sola çevirdi. Yukarı çıkıp bana katılsan iyi olıır. gizlice dışarı sıvışıp. Burası serin ve güvenli. her ikimiz de diğerinin önünde itibarımızı kaybetm ek istemiyorduk. “Z am urito!” diye bağırdım. “Rüzgârın sana ne söylediğini duyuyor m usun?” diye sordu. Hareket etm e­ ye ya da bağırm aya cesaret edemedik. yerde yemeğe çalıştık ye- . Ve en hayret verici olanı da. bir fısıltı halinde. yapraklar güneşte altın parçala­ rı gibi parlıyordu. eğer bir bez bebek olsaydım bundan daha fazla çaba sarfetmezdi. ta ki okul hadem esinin göv­ desini yüksek bir dalda asılı buluncaya kadar. Bu bizim en gözde yerim iz di. İkinci sınıfta aynı sırayı paylaşm ıştık. onun da Zam urito gibi kulaklarını teker teker ya da ikisini birden oynatabilm e­ si ydi. Zam urito. küçük şahin. G özlerim kamaşm ış bir halde yanm a oturdum ve bakışlarım ı hışırdayan yapraklara diktim.

Ölüm anında.” dedi.” Uzun süren suskunluğu beni kızdırdı. Aynı anda onu gücendirm iş olabileceğim den de endişe­ lendim. “Rüzgâr.” Dalgın bir şekilde. diye düşünm eye başla­ dım. İlk teslim olan bendim. Bu hışırtı içinde ölü adamın bana ölüm ün yatıştırıcı olduğunu fı­ sıldadığını açıkça işitmiştim. “Rüzgâr. Hikâyem i anlatmayı bitirdiğim de Bay Flores.” Söylediklerini anlayam ayarak başım ı salladım. “Ölüm ü düşündün mü hiç?” diye sorm uştu Zam urito fısıl­ dayarak. duygularının ve hislerinin şim şek gibi bir anda salıverildiğini ve m ango ağacı tarafından emildiğini açıklarken al­ tın renkli gözlerinde ateşli bir ışık parlıyordu. o dalların ve yaprakların seninle konuşm asını sağladı. o dalların ve yaprakların seninle konuşmasını sağladı. ama her zaman rüzgârla konuşabilirler. Pervasızlığım dan dolayı özür dilem eye karar verdim.” dedi. kafam . Bu öyle garipti ki Zam urito'nun hakkım da ne düşüneceğine aldırm adan ayağa fırlayıp çığlık atarak kaçmıştım. “Neden bahsettiğini gerçekten bilm iyorum . ses tonum gittik­ çe huzursuzlandığım ı açığa vuruyordu.” dedim. Başım ı kaldırıp ağaçta asılı duran adama bakmıştım. “Kadın olman senin rüzgâra hâkim olmanı olası kılıyor.” diye tekrarladı Bay Flores. yaşlı hadem enin anı­ larının. Çılgın bir yaşlı adamla bir ağaçta oturm uş ne yapıyorum burada. bunun kâbuslarım dan biri olduğuna yemin edebilirdim .” “Çok fazla kabuk mu var?” diye sordum kuşkuyla. bakışları güneşin altında uza­ nan tarlanın ötelerini araştırarak yaprakların arasından bir göz attı. 'Tam o anda rüzgâr alışılmadık bir ısrarla dallarını hışırdatmıştı. Bu da senin rüzgârın söylediklerini duym anı engel­ liyor. “Kadınlar bunu bilm iyorlar. “Benim sözlerim in senin için fazla bir anlam ifade etm e­ diğini anlıyorum . “Çünkü rüzgâr senin do­ ğandadır. Yüzüm ün sinirden kızardığını hissedebiliyordum . “Çünkü senin üzerinde çok fazla ka­ buk var. Sesi yum uşak ve boğuktu. Eğer hiç durm adan devam etm eseydi. “Bu bir rüya gibi.” diye devam etti.2 49 ineğimizi.

Daha ben ne olduğunu anlayamadan. Ve şimdi de benim onurum a bir kutlam a yapacaklardı. Çabucak gelip geçiveren bir görüntüydü bu. Sanki kolları ve bacakları lastik bantlar gibi uzamıştı.50 RÜYACI karışm ıştı. “Yargılarla dolusun. akıcı bir hareketle savurup yavaşça yere bıraktı. Onların yaklaştığını ne duymuş ne de görmüştüm. Delia'nın bir şifacıya görünm em için yaptığı teklifi neden kabul ettiği­ mi kendim e kolayca açıklayabiliyordum . ellerim den tuttuğu gibi beni hızlı. Onları seyrettikçe daha da endişelenm eye baş­ ladım. Sanki birisi ussal yetileri­ mi eline almış da beni orada tutuyor.” di­ ye açıkladı.” dedi. onu düzgün bir şekilde yaymaya çalışıyorlardı. Bu du­ rum.” deyince yüzüm kızardı. istemediğim şeyleri söy­ letiyor ve istem ediğim şekilde tepki verdirtiyor gibiydi. “Çünkü bugün sen bize katıldın. “Senin onuruna piknik yapacağız. en hafif tabirle. ne kadar banyo yaparsam yapayım suyla sa­ bunla tem izlenem eyeceğini söyledi. “Nasıl yani?” diye sordum huzursuzlanarak. şaşıra­ rak. Kim in ko­ nuştuğunu görem em iştim . Bay Flores gülüm sedi ve benim çok kalın bir kabukla sarılmış olduğumu ve bu kabuğun. “E e?” diye sordu sabırsızlanarak. Kadınlar benim gitgide huzursuzlanm am a kayıtsız kala­ rak çadır beziyle uğraşıp. sinir bozucuydu. Gözlerimi bir ona bir öbürüne çe­ virerek birinin bu sözleri açıklam asını bekledim. “Siz ne zam an geldiniz buraya?” diye sordum Delia'ya. hem en sıcağın neden olduğu algısal bir çarpıklık olarak açık­ ladım bunu kendi kendime. “Bu yargılar benim sana söylediklerim i ve rüzgâ­ rın senin hâkim iyetinde olduğunu anlam anı engelliyor. “Benim pis olduğumu mu söylem eye çalışıyor­ sun?” “Öyle de denebilir. Ne kadar düşünürsem .” Gözlerini kısarak eleştirircesine bana baktı. çünkü tam o anda Delia Flores ile arkadaşlarının yanım ızda­ ki ağacın altına büyük bir çadır bezi yaydıklarını görünce dik­ katim dağılmıştı.” diye ekledi kadınlardan biri. fakat bundan sonra yaptıklarım ı hiç anlayamıyordum. Bütün bunlar benim için o kadar tuhaftı ki. Bu olayın üstünde durmadım.

çünkü önceden hazırlık yapmadan anında bir şeyler yapm aktan hoşlanırız. şim di her an gitm em i isteyeceklerini biliyorum .” Sanki önem siz bir m eseleden bahsediyormuş gibi. “Pikniğin senin onuruna yapıldığını söylem ek arkadaşla­ rım a zevk veriyor. öylesine konuşuyordu.” dedi düşüncelere dala­ rak. bakışla­ rı sert ve ciddiydi.” dedim. “Bugün başına ge­ lenleri bu kadar derin düşünm en için hiçbir neden yok. Ben ne kadar kızarsam . A m a gözleri başka bir şey söylüyordu. Bu çelişkiyi anlam an epey za­ m an alacak.” dedi. sanki onu dikkatle dinlem em hayati bir meseleydi. Işıl ışıl gülen gözlerini sanki bilinm eyen bir or­ .2 51 düşüneyim.” Ancak M ariano Aureliano'nun coşkun kahkahalarını du­ yunca hepsinin gözlerini dikmiş bana baktıklarını fark ettim. M ariano Aureliano om zum a vurarak. seni tem in ederim.” Gözlerini kadınlara çevirdi. bakışları yum uşadı. Ve bugün Esperanza seni iyileştirdiği için arkadaşlarım pikniğin senin onuruna ya­ pıldığını söylem ek istediler. Onları gücendirdiğim den emindim.” diye m ı­ rıldandım.” diye eklem ek zorunda hissettim kendim i. Sonra da. “Bana verilen hiz­ m etlerin karşılığını ödem ek isterim . “Bir piknik yapıyoruz. “İnsan­ lar sırf zevk olsun diye başkaları için bir şeyler yapm azlar. onlar o kadar ne­ şeleniyordu. K orkm uştum ve artık bu insanlardan gına gel­ mişti. “Bu piknik hiç de senin onuruna de­ ğil. “Ben kesinlikle bunların hiçbirini hak etm edim . Alman yetiştirilme tarzım baskın gelmişti. “Hiç kafanı yormadan. Am a yine de. “senin onuruna bu piknik. hem şaşırmış hem de kızm ıştım . Egom u incitm ek dışında fazla üz­ m ezdi bu beni.” dedim somurtarak. Son­ ra bana dönerek ekledi.” diye sürdürdü konuşm asını. Bana gülüyorlardı. neredeyse kayıtsız bir şekilde. Tehdit edildiğim de hep yaptığım gibi aşı­ rı ölçüde can sıkıcı olmuştum. basit bir şekilde kabul et bunu.” “Ben kim seden benim için bir şey yapmasını istem edim . “Buraya beni Delia getirdi ve bunun için m innettarım . Beni ciddiye alm adılar. orada ne işim olduğunu anlayamıyordum. tıpkı söyledikleri gibi.

” dedim Delia'ya dönerek. onun tarafından ipnotize edildiğim kesindi. enchiladalar. Bütün hayatım boyunca kendim i kaptırıp. biraz önce öyle feveran edişime gülmek geldi içimden. acı­ lı domates soslu güveçler ve evde yapılmış tortillalar vardı. Yalnızca M ari­ ano Aureliano servis tabaklarını açarken kadınların dudakla­ rından keyifli m ırıltılar döküldü. onun ilgisine ih­ tiyacım olm adığım ve evim e gideceğimi söylem ek istedim. Beni ağlayacak noktaya geti­ recek kerte neyin çıldırtm ış olduğunu neredeyse hiç anım sa­ mıyordum. gözlerindeki bir şey öylesine teskin etti ki beni. be­ ni aptal yerine koym akla suçladım onları. Kendime karşı duyduğum acım adan. Ona kendi başım ın çaresine bakabileceğimi . Ne var ki. ama ses tonundaki. beni ipnotize etm ediğini de biliyordum. Delia'yı ve kocası­ nı— onları bir çift olarak görm ekte neden ısrar ettiğim i bilm i­ yordum — bana iğrenç bir oyun oynam akla itham ettim.52 RÜYACI ganizm aym ışım gibi üzerim e dikmişlerdi. m aruz kaldığım — gerçek ya da hayali— her saygısızlığı ya da hakareti derin de­ rin düşünm üştüm . Benimle sanki bir çocukm uşum gibi konuşm aya başladı. tamaleler. “Beni buraya sen getirdin. kızgınlıktan ve hüs­ randan ağlam ak üzereydim ki M ariano Aureliano yanım a gel­ di. çok tedirgin edici ve yabancısı olduğum bir şeydi. Kadınlar ne benimle ne de birbiri eriyle konuşm uyorlardı. Sistem atik bir titizlikle bunları düşünüp ta­ şınırdım. ta ki her bir ayrıntı tatm in olacağım şekilde açıklanana dek. M ariano A ureliano'ya bakınca. porselen tabakları çıkartıp boşaltm alarına yardım etm emi rica etti. kristal kadehleri. Çoğun­ lukla günler sürebilecek böyle bir değişim bir anda olmuştu.” Ben ne kadar atıp tutarsam . Duyduğum ölke korkum u unutturdu. “böylece sen ve arkadaşların beni soytarınız gibi kullanabili­ yorsunuz tabii. onlar da o kadar gülüyorlar­ dı. Sertçe çıkışarak. Tortillalar beyaz undan değil— ki bu Kuzey M eksika'da gele­ . Delia kolumdan çekerek. Geçirdiğim bu değişim in böylesine bütünsel ve ani olm a­ sı. getirdikleri sepetlerden süslü gümüş sofra takım larını.

koyu renk gözleri vardı. Ama kimse istifini bozmadı.” diye ısrar etti. Hepsi birbirinden deği­ şik olan o güzel tabaklar en iyi porselendendi. “Lim oges. D elia bir tabağa her yem ekten bir parça koyarak elime verdi. Süsün üstüne ne tür nakışlar işlediğini göstererek. “Hakiki Belçika dantelidir bu. kıymetli taşlarla süslü yüzüklerle par­ layan ince. “Çekinm e. Saçları si­ . bir tabak daha verm eleri­ ni um arak.” dedi.” dedi. uzun ellerini geniş dantel süsün üstünde sevgiyle yavaşça dolaştırdı. Sonra çabucak benim kini kaldırıp bunun bir Rosenthal ol­ duğunu söyledi. bak altına. “Hakiki Belçika danteli bu. “Burada dostların arasındasın. Baccarat bun­ lar. Abartılı bir coşkuyla.” Öyle olduğundan şüphem yoktu. Öylesine oburca yedim ki herkesten önce ben bitirdim yemeğimi. “Bunu ben yaptım . Bütün o saç yığını arasından arada sırada yüzü şöyle bir gözüm e ilişiyordu. Kadının yüz hatları çocuksu ve narindi. Sıcağa rağmen uzun bir etek.” dedim. Zarif. “Şim diye dek yediğim en lezzetli yiyecekler bunlar. Kadın yaşlı görünüyordu. yuvarlak. ka­ lın kirpikleri.2 53 nekseldi ve ben pek sevmezdim — m ısır unundan yapılmıştı. fakat bu kadının neye benzediğini an­ layam am ıştım.” diye tekrarladı. Tabağımın al­ tına şöyle gizliden bir göz atsam acaba fark ederler mi diye m erak ediyordum ki M ariano Aureliano'nun sağında oturan kadın bakm am için beni cesaretlendirdi. M ariano Aureliano'nun solunda oturan kadın. “Bunlar da çeyizim in bir parçası. Hayal kırıklığına uğ­ radığımı saklamak için üstünde oturduğum uz çadır bezinin çevresindeki antik dantelin ne kadar güzel olduğundan bah­ setm eye başladım.” Sırıtarak kendi tabağını kaldırdı. bir bluz ve süveter giymişti.” diye açıkladı yum uşak ve hülyalı bir sesle. yaptığı bu elişini ayrıntılı bir şekilde anlatmaya başladı.” Kristal bir kadehi kaldırıp bir yudum su içe­ rek ekledi. Ufak tefekti. yüzünü örten dar­ m adağınık saçları beyazlaşm ıştı. “Ç eyizi­ min bir parçası.

“Bir erkekte tercih ettiğin kişilik özellikleri neler­ dir?” Bir an benim le alay edip etm ediğini m erak ettim. Bu kadının beni zorlayıcı bir şekilde sorguya çekmesi karşısında kendim i savunmak istem em em e şaşırmıştım. Doğrudan doğ­ ruya kişisel sorular sorarak üstüm e çullanırken halinde ürper­ tici bir kuvvet.54 RÜYACI yahtı.” dedim usulca. sanki onlar yaşıtım arkadaşlarım mış da erkekler hakkında tartışıyorm uşuz gibi konuşm aya koyul­ dum. Konuyu de­ ğiştirm esini istiyordum. ama evdeki normal ilişkim iz böyleydi. O eski. bir üstünlük vardı. fakat ar­ kadaşları gibi o da gerçekten ilgili gibi görünüyordu. sadece başının tepesi beyazlaşm ıştı.” Sesimi alçaltarak bir sır ve­ riyormuş gibi ekledim. “Bir erkeğin var m ı?” diye üsteledi. küçük bir to­ puz halinde geriye doğru taramıştı saçlarını. kendini savunan özü­ m ün canlandığını hisetmeye başlam ıştım . Kavgacı tabi­ atımı ve bu kadınların benim büyükannem yaşında olabile­ ceklerini unutarak.” dedim sertçe. Sohbet etm ek söz­ lü saldırıları bertaraf etm ek ve ne olursa olsun kendim i sa­ vunm ak demekti benim için. Duyarlı olmalı. “H oşlandığın bir erkek tipi var m ı?” diye konuşm aya de­ vam etti. ama kesin bir tarzda. Z e­ ki olmalı. ama yavan değil. . “Hayır. “Hayır. “Uzun boylu ve yakışıklı olm alı. yok. Kadının sorgulayıcı ses tonuna hiç aldırış etmedim. Sanırım babamla aynı fikirdeyim ben de. “Babam entelektüel adamların hepsi­ nin özde zayıf ve vatan haini olduklarını söylerdi. Dışa­ rıda bir randevuya gittiğim zam an ya da kendi başıma her­ hangi bir işe girişeceğim zaman babam ve erkek kardeşlerim tarafından soru yağm uruna tutulm aya alışmıştım. Yüzle­ rindeki m erakla bekleyen ifade beni rahatlattı. Sıkı. Bu nedenle nasıl sohbet edileceğini hiç öğrenem edim . ama entelektüel değil. Buna içer­ liyordum. “Evli m isin?” diye sordu kadın. “M izah anlayışı olmalı.” diye başladım söze.” “Bir erkekte istediklerinin hepsi bu m u?” diye sordu kadın.

Sa­ dece onu düşünm ek bile gözlerimi yaşartıyor. “İn­ sanları beslem ek ya da bağrım a basmaktan çok onları kulla­ nırım .” “Onunla iyi geçiniyor m usun?” diye sordu kadın. M üthiş bir kayakçı ve yüzücüydü.” dedim kendimi savunarak.” O sırada sanki içim ­ deki bir şey iterek dışarıya çıkmaya çalışıyormuş gibiydi. kendim i cesur mu yoksa korkak olarak mı tanım ladığım ı sordular. Kadınlar sorularına devam ede­ rek. “M ükem m el. Siyah gözleri ciddiydi ve uzun kaşları bir köm ür parçasıyla çizilm iş bir çizgi gibi çatılmıştı. takviye edilm esi gerekm eyen taraftır. “M üzmin bir korkağım dır ben.” dedim. Çok fazla bağım yok.” “Neden onunla beraber değilsin?” “Ona çok benziyorum . Sessiz olan. “İçim de beni uzağa çeken.” dedim aceleyle.” “Annenle babana çok mu yakınsın?” “Ruhen evet. Hiçbiri bu itirafımı önemsem iş görünm üyordu.” dedim. “Doğal olarak. “Pratikte tek başım a olm a­ yı seven biriyim. “Tehlikeli şeyler yapm am a.” Hem bir rahatlam a hem de hayal kırıklığı hissederek göz­ lerimi birinden diğerine çevirip durdum.” dedim yavaşça. onu tanım layacak en iyi kelimeleri bulm ak için bir an durakladım.2 55 “Hayır. “Am a pekâlâ sevgi hissedebiliyorum . tam anlayam adığım ya da kontrol edem ediğim bir şey var. “Çok güçlüdiir.” diye açıkladım.” “Ya annen?” “A nnem .” diye araya girdi kadınlardan biri. “Babam fev­ kalade bir sporcuydu. B e­ nim içimdeki o aklı başında yanım dır o. Sanki söylediğim her . “Ona taparım.” dedim ve hem en sözlerimi telafi etm eye çalıştım.” “Baban gibi. Şevke gelerek. en içime dönüp kendim i incelediğim zam anlarda bile kendim e itiraf etm ediğim kişiliğim deki bir kusuru açığa vurdum. “Hepsinden önce düşlerim in er­ keği atletik olm alı. “A m a m aalesef korkaklığım bana hiç engel olmuyor.” dedim.” diye içimi çekerek.” “Ne yapm ana engel olm uyor?” diye sordu beni sorgula­ yan kadın.

Herkes susar susmaz.” dedi beni sorgulayan kadın. “Şimdi içine düştüğüm bu belaya ne dersiniz?” dedim şa­ ka yollu. “Zaten Yeni Diinya'da doğmuş bir Alm an kadını başka ne olabilirdi ki?” Yüzüm deki kızgınlığı görm üş­ . Fakat.” dedi kadın. “Hangi kadın aramaz ki? Ve neden bu kadar ısrarla ba­ na bunu soruyorsunuz? K afanızda biri mi var? Bir tür test mi bu?” “Evet. Hem şaşırmış hem de rahatlam ıştım . O zam ana kadar hep ağır­ başlı olan yüzünü zekice. “Kesinlikle bir test bu. Bir an sustu. arsız yü­ zü ve koyu renk gözleri canlanarak bir hayvanın gözleri gibi kısıldı. neredeyse hain bir gülüm sem e kap­ ladı. “Daha ön­ ce İngiltere’deydim . “Bir erkek mi arıyorsun?” “Sanırım evet.” diye m ırıldandım .” diye araya girdi Delia Flores. Ne olduğunu tam olarak bilm esem de sanırım bir şeyler arıyorum . Kollarını ne ya­ palım der gibi açtı. “Nasıl oldu da A m erika'ya geldin?” diye sordu.” “Yine ilk sorum a geri döndük. Herkes sakinleşip durulduğu zaman kadın. Ne tahsili yapm ak istediğim i gerçekten bilmiyorum. İnce.” Hepsi beraber öylesine kendilerini vererek katıla katıla güldüler ki ben de elim de olmadan kıkır kıkır güldüm. “Bana söylediklerinden senin tam anlam ıyla orta sınıf olduğun sonucuna vardım .” diye itiraf ettim. bakışları ihtiyatlı ve düşünce­ liydi. N iha­ yet. “Am a bir erkek değil o. “Başını nasıl bir belaya soktuğuna dair bize bir örnek ve­ rebilir m isin?” diye sordu kadın. fakat iyi vakit geçirm ek dışında pek bir şey yapm adım orada.” diye devam etti.56 RÜYACI lafı yutuyorlardı. bir şey kendilerine cüretkâr ya da kom ik geldiği zam an köylülerin yaptığı gibi bağıra çağıra güldüler. ne var ki söylediklerimi yanlış anlayabileceklerin­ den korkuyordum . Ne söyleyeceğim i bilem eyerek om uzlarım ı silktim. onlara bir başka vahim ku­ surumun da başım ı belaya sokmakta gösterdiğim büyük bir hüner olduğunu açıkladım. sonra da sabırsızlıkla ek­ ledim. “Okula gitm ek istiyordum . bu hoşuma gitti. kafam ızda biri var.

Okulda ne yaptığımı ve yaşam da ne . kızgınlığım ı geçiriverdi. “Evet. sadece kendim için. genel anlam da değil de özel olarak. en olağanüstü insanlardan biri ol­ duğumu söyledi. Olumlu anlam da başımı salladım. yine de bazı şeylerin bir ka­ dın için o kadar önemli olmadığını söyleyen otoriter bir baba tarafından büyütüldüm . Çok seyrek misafirleri geliyordu ve hemen hiç genç m isafirleri olmuyordu. sanırım önemliyim. “Bu benim aşağılanm am gerektiği anlam ına gelm ez. Beni erkek kardeşlerim kadar serbest yetiştirm iş olsa da.” dedim. aile yaşam ının düzenli akışı için kadınların daha az önemli olmaları gereki­ yor.” dedim.57 tü. tıpkı daha önce olduğu gibi. Benim o zamana dek karşılaştıkları en m üstesna. sa­ dece benim nasıl biri olduğum u m erak ettikleri için bana bü­ tün bu soruları sorduklarını açıkladı. Tabir yerindeyse.” diye ekledi. Gülüm sem esi m elekler gibi öyle dokunaklıydı ki beni övm eye başladığı zaman içten­ liğinden bir an bile şüphelenm edim . Sanki ben hiçbir şey söylem em işim gibi M ariano A ureli­ ano kadınlar namına özür dilemeyi sürdürdü. Nazik ses tonu ve sırtım a güven verici bir şekilde vurması. dudaklarında güçlükle bastırabildiği bir sırıtışla. “Hepimiz kendim iz için önem liyizdir. “ Kendini önemli hissediyor m usun?” diye sordu. “Ya kadınlar hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu.” Pozitif bir öz-im ajından. Maı iano Aureliano patlam ak üzere olduğumu görerek. öz-değerinden ve bedensel olarak sağlıklı bi­ reyler olmamız için kendim ize verdiğim iz önemi pekiştirm e­ nin ne kadar yaşam sal olduğundan söz ettim uzun uzadıya.” di­ ye şikâyet ettim.” dedim. “Erkekler doğaları icabı üstünler. “Sence onlar erkeklerden daha mı az yoksa daha mı çok önem liler?” “Erkeklerin daha önem li olduğu çok aşikâr. “Orta sı­ nıf insanların orta sınıf düşleri vardır. “Elbette doğru. Bu bana öyle dokundu ki bana ilişkin bil­ mek istediği her şeyi sorması için teşvik ettim. “K a­ dınların bir seçeneği yok. dünyayı yönetm elerinin nedeni de bu.” “Fakat bu doğru m u?” diye üsteledi M ariano Aureliano.

” “Salak bu!” diye araya girdi kadınlardan biri. “Alm an babası kadar. “Ne kadar haklısın. üstelik sanki ben orada değilm işim gibi konuşm alarından da kaynaklanı­ yordu. kısık bir sesle erkek­ lerle hem fikir olduğunu.” diye düzeltti.” dedi M ariano Aureliano.” dedi başka bir kadın. yenik bir ses tonuyla ekledim. M ariano Aureliano beni inançla savunarak. zevksiz giysilerine rağmen.” M ariano Aureliano'ya baktım. “Sanı­ rım ben babam kadar kendinden emin bir erkek arıyorum . M ariano Aureliano. “Sadece kafası karışık ve babası kadar da dik kafalı. soluk tenli ve çökük yanaklı yüzünde koca­ man. “Sanki ben burada yokm uşum gibi benim hakkım da konuşm anızın benim için ne kadar kor­ kunç olduğunu anlam ıyor m usunuz?” M ariano Aureliano vahşi gözlerini üstüm e dikti.” Bay Flores. Bir yaprak gibi usulca ve hiç ses çıkartm adan ağaçtan yere inmişti. “Alm an babası kadar dik kafalı ve bütün hayatı boyunca din­ lediklerini tekrarlayıp duruyor sadece. sonra çaresiz. önlerindeki amaçlar için uygun ol­ duğum u söyledi. o ana değin hiç konuşm am ış olan tek kadın boğuk. “En azından şimdilik. Örgülü beyaz saçlarının çevrelediği sert.” dedi ve sırıttı.” dedi. ışıltılı gözleri dikkat çekiyordu. Kadın uzun boylu ve inceydi.” dedi. Bütün duygulardan yoksun bir ses tonuyla. Kendisine bir tabak alıp ağzına kadar yem ek doldurdu. “Siz bana ne ya­ pıyorsunuz?” diye bağırdım.” Esrarengiz bir ateş gibi yükselip alçalıveren kızgınlığım sadece benim hakkım da söylediklerinden değil. “Islah olmaz bu. hayır.” . Ve en önemlisi kale alınm ıyor­ sun. “Ö nüm üzde­ ki amaç için uygun. “Sen burada değilsin.58 RÜYACI istediğim i bilm em em in nedeni bu. Alm an sözcüğünün üstüne basarak. Bay Flores M ariano A ureliano'ya arka çıktı. Ne şimdi ne de herhangi bir zam an. “Hayır. yaradılış itibariyle zarif bir şeyler vardı onda. Eski püskü. Kendim e daha fazla hâkim olam ayarak. değil.

” diye m ırıldanıyordu. gözlerini zevkle kapatarak. “ayaktakım ıyla birlikte. sert adım larla çekip gitm ek üzerey­ dim ki M ariano Aureliano üst üste sırtım a vurdu. “Elbette sevdi!” diye benim yerime cevap verdi Bay Flores. da­ ha önce de olduğu gibi yine kızgınlığım geçiverdi. Ya da daha kesin olmak gerekirse. Sanki bir bebeğin gazını çıkartıyorm uş gibi. hepinizin ağzına işeyeyim. hiçbir şey anlam ıyorm uşum gibi ba­ şımı salladım ve onlara bakarak kıkır kıkır güldüm. İğrenç küfürler edebilirim . kadınların kahkahaları sözlerinin arasına karışıyordu. allahın belası osuruklar sizi!” di­ ye haykırdım. M ariano'nun kadınları onlar. Kim se bu kadar kaba ve duygularım a bu denli kayıtsız bir şekilde konuşm am ıştı be­ nimle. sorgulam a sona erdi. hepinizin ağzına sıçayım. “Tam am ıyla hak­ lısın. “Bütün bu kadınları varken o mu yem ek pişiriyor?” Sözleri­ m in nasıl yorum lanabileceğini düşününce dehşetli utanarak aceleyle özür diledim.” “Tatlı tam aleleri sevdin m i?” diye sordu Delia. “M ariano Aureliano kendisini yendi ve bir nefaset pi­ şirdi. hadi.” dedim. “Hepinizin ağzına kusayım . Evde kadınlar varken M eksikalI bir er­ keğin yemek pişirm esinin beni müthiş şaşırttığını açıkladım. “Tanrım! Bi Alm an köylüsü bu!” diye bağırdı M ariano Aureliano ve hepsi bir kahkaha patlattı.2 59 Az kalsın öfkeden bayılacaktım. Sorusu sanki bir parola gibiydi.” Neşeyle dizine bir şaplak ata­ . değil m i?” diye sordu Bay Flores. “İspan­ yolca konuşm ayı Caracas sokaklarında öğrendim .” “Yani yem ekleri o mu yaptı?” diye sordum inanam ayarak. Tam ayağa fırlayıp. Söylem ek is­ tediğin buydu. Bana bir çocuk gibi davranılm asına gücenm ek yerine. M ariano onlara ait. Doym ak bilm ez bir iştahı v a r ” Bana doğru gelerek yanım a oturdu. “Özellikle eğer kadınlar onun kadınlarıysa. “Sadece kendisine daha fazla ikram edilm esini istiyor. Kendimi hafif ve mutlu hissettim. Onların gülmeleri üzerine söylemek istediğim in bu da olm a­ dığını anladım. “Hadi.

ve yine hepsi kahkahayı bastılar. gözlerini üstüme dikmişlerdi. ama buna oldukça yakın.” Ne söylediğini anlayamam ıştım . O da yü­ zünde aynı şaşkın ifadeyle beni izliyordu. yine de beni rahatlatm adı bu. Hâlâ kırdığım pottan dehşetli utanarak. birbirim ize karşı duyduğum uz derin sevgiyle.” dedi kadın.” dedi usulca. öyle değil m i?” diye sor­ dum. değil m i?” “Bizler erke aitiz. kadınların en uzun boylusuna— yalnızca bir kez konuş­ muş olanına— döndü ve “Neden ona bizi anlatm ıyorsun?” de­ di. genç kahkahalar atıyorlardı. hepsinin benim rüyam ı görerek bana yardım . “Uyuduğum u ve sizinle beraber rüya gördüğüm ü mü söy­ lemeye çalışıyorsun?” diye sordum yapm acık bir inanm azlık­ la. “bir tür kom üne ait değilsiniz. şu anda bana olanların. Bir efsanenin parçası­ yız bizler. “Şu anda hepim iz rüya görüyoruz ve senin bize getirilmiş olman dolayısıyla sen de bizim le beraber rüya görüyorsun. “Yaptığın tam olarak bu değil. “Arkadaşlarım ve ben eski bir geleneğin varisleriyiz.” diye cevap verdi kadın.60 RÜYACI rak.” dedi kadın. “Burada hepim iz verdiğimiz m ücadeleyle. Elindeki kristal kadehe eğilerek na­ zik bir tavırla suyunu yudumladı. Gözleri öyle par­ laktı ki ışıltılar saçıyordu.” Bunu öyle akıcı bir şekilde söylem işti ki ne söylediğini gerçekten kavrayam am ıştım . “Dini bir topluluğun bir parçası değilsiniz. Gittikçe endişelendiğim i açığa vuran bir sesle. “N eden olm asın?” diye cevabı yapıştırdı kadın. Huzursuzlanarak diğer­ lerine bir göz attım.” dedim. birbirim iz olm adan hiçbir şeyin m üm kün olm ayacağının id­ rakiyle bağlıyız birbirim ize. Yüzlerinde keyif ve beklenti karışım ı bir ifadeyle beni seyrediyorlardı. “Elbette Bay Aureliano'nun bu kadar çok karısı yoktur. Dikkatim i tekrar uzun boylu kadına çevirdim. Neşeli. Asabi bir şekilde kıkır kıkır gülmem karşısında hiç istifini bozm adan açıklam asına devam ederek. İçim de yükselen kahkahayı bastırm ak için dudaklarım ı ısırdım. “Esas itibariyle bizler rüya görücüleriz.

“Ya Bay Flores'in seni kaldırıp okalip­ tüs ağacının tepesine çıkartm asına ne dersin?” diye sordu tat­ lılıkla.” Bana güldüğünü görünce. Ne de olsa sen ve arkadaşların karşılaştığım en tuhaf insanlarsınız. Bir an orada oturup kaldık. “Yedim! Ben kendim yedim onları. Onun beni ağacın tepesine değil. “Fakat bu aptalca.” dedim aksi aksi. “Ne demek istediğim i anlıyor m usun?” diye sordu uzun boylu kadın. Başını belli belirsiz sallayarak Bay Flores’e işaret etti.” diye temin etti beni. Bluzuma damlamış olan domates sosunu bulm aya çalışa­ rak. kabul ediyorum .” dedi. “Hepimiz aynı rüyayı görüyoruz.” diye sözünü kestim. “Rüyalarda sadece eylem de bulunabiliriz. Fakat olabildiğince uya­ nığım ben. “Hayır. ama elini sallayarak beni susturdu. sonra daha ben bir şey söyleyem eden beni yere.1 61 ettikleri olağanüstü bir rüya gibi bir şey olduğunu söyledi. “Biraz önce yediğim lezzetli yemeklere ne dersin?” diye sordum. sanki etrafım ızaki herhangi bir ağacın en alçak dalına bile yerden uzanm anın m üm kün ol­ m adığını tam o anda hatırladığım ı fark etmiş gibi bilgiç bil­ giç başını sallıyordu.” Sanki böyle feveran etmemi bekliyormuş gibi sakin bir sükûnetle bana baktı. “Bu bir rüya değil!” diye haykırdım.” dedi üstüne basarak. Sonra da rüyalarda ussal olm adığım ız için bunu düşünm em iş olduğumu söyledi. düşünm edim . Ona lekeleri gösterdim. Bay Flores hızlı bir hareketle elime uzandı ve yanında ben ol­ duğum halde.” diye konuşm aya başladım. daha önce oturduğum uz aynı noktaya geri çekti. sadece bir dala çıkarttı­ ğını söylem ek üzereydim ki. “Bu bir rü­ ya olamaz. en yakın okaliptüs ağacı­ nın bir dalına fırlattı. “Dur bir dakika. “Bunu düşündün m ü?” diye fı­ sıldadı. “Elbette düşünm edin. . Benim anlayam adığım bir neşeyle kendinden geçmiş gibiydi. kendini ileriye doğru. “Biraz başım dönü­ yor olabilir. O yem ekleri yedim ben!” diye bağırdım heyecan­ la. Üstüne basarak.

Korkum öfkeye dönüştü ve ona en iğrenç küfür­ leri yağdırm aya başladım. . O bütün bunları aydınlatm ana yardım edecektir. gözleri öyle keskin bir şekilde parlı­ yordu ki sanki gözbebekleri içsel bir ateşle yanıyor gibiydi.” Sesinin tonunda o kadar zorlayıcı bir şey vardı ki hayatı­ m ın onu tekrar görm em e bağlı olduğunu biliyordum. “Şimdi seni bu efsaneyi elinde tutan birine üfleyeceğim . suya bir şey mi koydunuz?” Uzun boylu kadın m üşfik bir tavırla. Sonra dudaklarım büzerek havaya doğru üfle­ di. anlam ıyorum .62 RÜYACI Bir sanrı gördüğüm e inanarak. O nun da babam kadar dikkafalı olup olm adığını soracaktım. “Yemeğe. ne onu ne de arkadaşlarını görem iyordum . “Hayır.” dediğini duydum . Hâlâ havaya üflüyordu. am a M a­ riano Aureliano dikkatim i dağıttı. yanakları şişmiş ve kızar­ mıştı. ” Onu zor işitiyordum. Gülüm süyorlardı. Sanki onun bu çabasına cevap veriyormuş gibi hafif bir esinti başladı ve okaliptüs ağaçlarını hışırdattı. M ariano A u ­ reliano başını olumlu anlam da salladı. daha uyanm a. kadının hem yüzünü hem de sözlerini bulanıklaş­ tırıyordu. saydam bir p er­ de gibiydi. “Senin hiçbir şeye ihtiyacın .” “Kim olabilir ki bu?” diye sordum umarsızca. “B ekle.” dedi. Bu aptalca feveranım için önce kadınlardan. bilinm ez bir güçle gözyaşlarım ın oluşturdu­ ğu perdeyi yarıp geçtim.” di­ ye bağırdım. öyle görünüyordu ki dile getirm ediğim bu düşüncem in ve kafam ın karışıklığının farkındaydı. “Öyle bir şey yap­ m adık biz. . “B izler bir efsanenin yaşayan parça­ larıyız. Gözyaşlarını koyu. T üm üy­ le beklenm edik. “Sizler bana ne yaptınız?” diye sordum. Yumuşak bir el çırpm a sesi duydum ve sonra onları gör­ düm. Fevkalade iyi bir iş çıkardığım ı söylediler. M ariano Aureliano. Beyaz saçları diken diken olmuştu. sonra da diğer iki adam dan özür diledim. Fakat öziirümü duym am akta inat ediyorlardı.” dedi. “Bekle. H ıç­ kırıklar arasında. Öfkem tükendikten sonra bir kendim e-acım a dalgasına kapıldım ve ağlam aya başladım. Yüzüm Bacatete dağlarına bakana dek usulca .

. Ve sonra kafam ın içine karanlık doldu. kuru yapraklardan ve toz topraktan oluşan helezonu çektiğine ye­ m in edebilirdim. elimi tuttu ve beni kendisiyle birlikte çekerek saban iz­ lerinin içinden geçirdi. Gülerek rüzgârı çağırmak için kollarım ı açtım. Rüzgâr öyle sert ve soğuktu ki nefes almak acı veriyordu.2 63 beni döndürdü. Yapraklar ve toz toprak etrafım ızda öyle bir güçle dans ediyordu ki göz­ lerim in önündeki her şey bulanıklaştı. Uzun boylu kadın bir­ denbire uzaklara gitmişti. ta ki görüş alanımdan tamamen çıkana dek. Esinti bir rüzgâra dönüştü. “Rüyalarda her şey m üm kündür.” diye fısıldadı. Uzun boylu kadın. İle­ riye doğru uzattığı kollarıyla uzakta fırıl fırıl dönen. sanki hiç kem i­ ği yokmuş da çözülüyormuş gibi görünen bir hareketle ayağa kalktı. Tarlanın ortasında birden durduk. Bedeni kırm ızım sı bir ışığın içinde çözülüyorm uş gibi göründü.

U ykuya daldıktan sonra net olarak anım sa­ dığım tek şey kendim i aynı odada. m asada D elia'yla oturm uş konuşuyor bulduğumdu. Şifacınm odasındaki yatakta uykuya daldığım andan itibaren içinde yer aldığım bütün olayları ardışık bir sıra halinde ha­ tırlayamıyordum. Çocukluğum da da sık sık başım a gelen bu tür bellek boş- .BU PİKN İĞ İN BİR rüya mı yoksa gerçekten yaşanm ış mı ol­ duğuna karar verm ek o sıralarda im kânsızdı benim için.

” di­ ye konuşm aya başladım ihtiyatlı bir şekilde. ona bir rüya olduğunu bildiğim şifa törenini sordum. oradan uzak­ laşm ak istedim . “Seni iyileştirm ek için küçük olm ak zorundaydı. Sanki bu sözcükler henüz aklına gelmiş de bunları tatm inkâr bulmuş gibi kendi kendine başını salladı.” “Küçük mü olm ak zorundaydı? Yani onu sadece küçük olarak gördüğüm ü mü söylem eye çalışıyorsun?” D elia başını olumlu anlam da salladı.” “Am a bir rüyaydı o.” dedi Delia.” diye sürdürdü ko­ nuşmasını. “Rüyam daki şifacı bir çocuk kadardı. ama iç­ medi.” “O bir rüya değildi. Gerçek olam azdı. sonra bana doğru . Gözlerini bana dikip öyle keskin bir şe­ kilde baktı ki huzursuz huzursuz kıpırdandım . höpürdete höpiirdete yudum ladı. Çocukken oyun oynam ak hevesiyle sık sık yatağımdan yarı uykulu bir halde kalkar ve pencere kafesin­ den geçerek evden gizlice sıvışırdım. o da bilgi vermeye hiç gönüllü görünm üyordu. M amafih. ses tonu hoşnutsuzluğu­ nu açığa vuruyordu. Bu olayı ardışık bir zaman sırasına koyam asam da. biitün kâbuslarım ı da yok etmiş ol­ duğunu garanti etti. Düşünm eye. hepsi bu. “Ve senin uykuyla ilgili dertlerini hallettiği de ke­ sin.3 65 Ilıklarına aşinaydım. Çoğu kez gerçekten de aşağıdaki m eydanda uyanır. “Şifacı sadece kü­ çük olduğu izlenim ini verdi sana.” diye ısrar ettim. o nedenle bıı uyum suzluğu ilk başta pek önemsem edim. bu pikniğin gerçek olduğuna dair kafam da hiçbir şüphe yoktu.” Delia m asanın üstündeki bir bardak suya uzandı. Suyunu yavaşça. Bardağı tek bir dam la bile dökm eden tekrar tekrar çe­ virdi. “Sadece bana adını söylem ekle kalm adı. yatağa benim kadar erken gönde­ rilmeyen başka çocuklarla beraber oynardım. bakışları yumuşak ve düşünceliydi. fakat çocukluğum daki bellek boşluklarını or­ taya çıkartm ak beni korkutuyordu. Nedense D elia'ya arkadaş­ ları hakkında soru sorm ak istemiyordum .” dedi. olayları ayrıntılarına inerek kısım kısım incele­ meye çalıştım. sonra parıldayan gözlerle bana baktı. “Şifacı sana adını söyledi. “ Bir şifacıyla ilgili öyle ayrıntılı bir rüya gördüm ki.

çün­ kü kâbusların ilk defa başladığı zaman çok gençtin sen. “Rüya görm ede sağaltım lar büyük bir kolaylıkla. öyle değil m i?” Delia gözlerini devirerek alay edercesine tavana baktı. “Rüya görmenin bir amacı vardır.” dedi. R üyalar benim için bütünüyle gerçek olsa bile rüya gördüğüm ün her zaman farkındayımdır. “Benim bahsettiğim rüyalar onlar değil. belki artık derdin de­ ğil de yeteneğin bu senin.66 RÜYACI eğilerek şöyle fısıldadı. Delia bu verdiğim bilgilerden az bile olsa etkilenm emişti.” Söyledikleri öyle garipti ki gülem edim bile. “Elbette vardır!” diye karşı çıktım üstüne basarak. psikoloji ve felsefedeki çalışm a­ ları örnek verdim.” diye tekrarladı. “Anlarsın ya. D elia?” diye sordum.” “Hadi. “Ve şimdi ben iyileştirildim m i?” diye sordum alaycı bir tavırla. neredeyse hiç çaba gösterilm eden gerçekleşti­ rilir. Rüya görmenin amacı vardır. Benim derdim de buydu zaten. “Herkes rüya görür. Sanki yüzünü benden saklamak istiyormuş gibi başını ya­ . Sanat. ama kendisinin bununla ilgilenm ediğini söylüyordu. ama yine de bir rüya değildi bu. sonra bakışlarını bana dikerek. Sıradan rüyaların gerçekten de bireylerin akıl sağlığını koru­ m alarına yardım etmesi gerektiğinde benim le hemfikirdi. hatırlıyor m u­ sun?” “Şimdi şifacı seni iyileştirdiği için. sonra da rüyaların psikolojik önemi hakkında uzun uzadıya şiddet­ li bir tartışıya girdim. sözde tevazu göstere­ rek.” dedi. sıradan rüyaların hiçbir amacı yoktur. “Sen neden bahsediyor­ sun? Bunun bir rüya olduğunu biliyorum. sıradan rüyalarınsa amacı yoktur. rüya görüyordun. D elia. Onlar sıradan rüyalardır. Hepim izin uyum ası gerek. şifacı bir çocuk gibi küçük olm alıydı. Şifacı gerçekten sana geldi ve se­ ni iyileştirdi. “İyileştirildin. “Senin soru­ na geri dönersek. Zor olan insanların rüya görmesini sağlam aktır.” dedi gülüm seyerek. ama şimdi olduğun yerde değildin o sırada. “Ne amacı.” diye karşı çıktım. sesim istediğim den daha sert çıkmıştı.” “Zor m u?” diye sordum.

Benim turist kartım ı görmeyi isteyen göç­ m en bürosundaki m uhafızın farkındalığından kendim i gizle­ m em e yardım etti. N eyin izlenim ini verm ek istiyorsan o olm alı­ sın. “Senin henüz anlayam adığın şu ki sen kendin ipnotik diye adlandır­ dığın bu duruma kolayca girebiliyorsun. Afallam ış bir halde gözlerim i ona dikip bakakaldım . İlk defa bu riski göze alıp yola çıktığım da.” “Ne söylediğini anlam aya çalışıyorum . Sihirin doğasıdır bu. “Yani sizlerin.” Delia'nın söyledikleri benim için belli bir anlam taşım ak­ taydı. Biz buna rüya gör­ me diyoruz: rüya olm ayan bir rüya. ama bu­ nun yerine ona şifacının gerçekte boyunun ne kadar olduğu­ nu sordum. Bir an sonra tekrar bana döndü. Nihayet babam ın jipinde sürücü eğitimi alm am a izin verildiği zaman. “Rüya görm enin her zaman pratik bir amacı vardır. kayıtsız bir ifade vardı. ne var ki düşüncelerim i ve duygularım ı ifade edecek bir sözcük bulam ıyordum . insanların iradesine karşı onları ipno­ tize edebildiğinizi mi söylem eye çalışıyorsun?” “İstiyorsan böyle de diyebilirsin. gönlüm üzün istediği her şeyi yapabildiğim iz bir rüya. Bu olayı Delia'ya anlatm am gerekir mi diye düşündüm.” “O bir sihirbaz m ı?” diye sordum umutla.3 67 na çevirdi. o nedenle de küçüktü. Yüzünde pek duygudaşlık taşımayan soğuk.” dedi. Yıllardır rüyalarım ­ da bunu yapıp durm uştum . Senin uykudaki dertlerinden kur­ tulm ana yardım etti. Gözlerinde soğıık ve uzak bir şey vardı. Senin m enfaatin için. benim bile şaşırdığını bir güvenle Caracas'tan de­ niz kenarında bir liman olan la Guayra'ya kadar gittim. D elia. “Bu amaç rüya görene basit ya da gi­ rişik yollarla yardım eder. Piknikteki cadıların senin özünü anlam a­ larına yardım etti.” dedi. Birdenbire ilk gençlik çağım da yaşadığım bir olayı hatırladım . şifa verme rüyan­ da kendi küçüklüğünü yansıttı. yüz ifadesindeki bu değişim o denli m erhametsizdi ki korktum . Hepsinin bir . nasıl vites değiştireceğimi zaten bildiğim i göstererek ailemi şaşırtm ıştım . Ama senin gördüğün ka­ dar küçük de değildir. “Uzun boylu bir kadın değildir.” diye m ırıl­ dandım.

Düşüncelerim çılgınca akıyordu. “bunu çok isterim . sanki biri­ sine gelm esi için işaret ediyorm uş gibi elini salladı.” Bana öyle küçüm seyerek baktı ki sorduğum sorudan utandım. D elia’ya pek inanm ıyordum . “Esperanza'yı görm ek ister m isin şim di?” diye sordu.” “Karşılığı çoktan ödendi. İçim de Esperanza'nın benden hoşlanm ış ol­ duğuna dair belli belirsiz bir umut besliyordum . bir sihirbazlık gösterisinin bir parçası oldukla­ rı düşüncesi birkaç defa aklımdan geçmişti. Düşüncelerim e öyle göm ülm üştüm ki Delia'nın konuştu­ ğunu fark etm emiştim. “bir büyücü o. o bir sihirbaz değil. . Bunun onlar hakkındaki pek çok şeyi açıklayacağına inanıyordum. Tatlı tatlı gülerek. “Evet.” Şifacınm bir rüya değil de gerçek olması ihtimali başımı döndürmüştü. gözlerini manalı bir şekilde bana dikerek. ne dedin?” “Bütün bunlardan bir anlam çıkarabilm enin tek yolu rüya görmeyi geri çağırm aktır.” dedi Delia. Üstelik piknikte de yoktu. Benim için söylediklerinin bir önemi yoktu. ama yine de ona inanmayı çok istiyordum . Esperanza ger­ çekti. sonra içini çekerek. Ben çoktan başka bir düşünce silsilesine dalıp gitmiştim. bu düşünce bir şekilde güvenim i tazeliyordu.” dedi Delia.68 RÜYACI sirkte çalıştığı. “Büyücülerse dünyanın bir parçası olmaksızın bu dünyadadırlar. öteki kadınlar kadar fena dav­ ranmamıştı bana.” Uzun bir süre sustu. “Karşılığı çoktan ödendi de ne dem ek?” diye sordum. “Sihirbazlar sirklerde olur. “Kim ödedi?” Delia bir an için beni rahatlatan belirsiz bir sevecenlikle. Ve onun benim için her şeyi netleştireceğinden em in­ dim.” dedim hevesle.” dedi. se­ sim elimde olmadan çok tiz çıkm ıştı. Gözlerindeki alay­ cı pırıltı ne düşündüğüm ü bildiğini açıkça gösteriyordu. “Ona te­ şekkür etm ek ve tabii benim için bütün bu yaptıklarının kar­ şılığını ödemek isterim .” diye açıkladı. Duygularım ı Delia'dan sak­ lamak için şifacıyı görm eye can attığımı söyledim. “Affedersin. “Hayır. birden rüyam daki şifacınm adının Esperanza olduğunu Delia'ya söylem ediğimi kavrayıverdim .

Yine de iyiydin. neler çektiğim i bilem ezsin. “Beni yetiştiren büyücüler insanın. ancak gerektiği zam an zihnin anında rüya görmeye giriyor. Bu tehdit edici duygu geçene kadar m asadaki sürahiye diktim gözlerimi. “O yaşlı kadını benim insan şekline girmiş şeytan olm adığım a ikna etmek için neler yapm ak zorunda kaldığım ı. zevkli giysilerim hakkında bir iltifat duymayı bekleyerek.” Kırıldığım ı açığa vurarak. Sesinde öyle bir şevk ve kabulleniş vardı ki kapının arkasından birinin bizi dinlediğine em in oldum.” diye devam etti.” dedi.” dedi pek aza­ metli bir şekilde. çünkü doğal olarak yapıyorsun. gözlerindeyse çocuksu bir neşe ile hoş bir m uzipliğin parıltıları. “Bu yüzden seni evin içinde sürekli izledim ve nasıl ha­ reket ettiğini gördüm.” Özenle seçilmiş. arkadaşım ın büyükannesiyle konuşm ak zorunda kaldığım her seferinde sanki uyuyormuş gibi dalgın görünm em in dikkatini çektiğini söylerken sesinde dingin olm akla beraber acayip te­ dirgin edici bir şey vardı. Sen bunu bilm iyorsun.” dedi. . ne söylediğinin pek önemi olmadığını anlattılar bana. “Ve bu erki elde etm enin yolu rüya görmekten geçer.” dedim. Dclia'nın yarı kapalı gözkapaklarının ardındaki gözlerini görem iyordum . İçim deki bir şey ona kızm am için be­ ni dürtüyordu. sanki bu dünyanın en doğal şeyiymiş gibi.” “Sen büyücüler tarafından mı yetiştirildin. “ Bana yalancı mı diyorsun?” diye sordum yarı şaka. Ne yaptığının ya da ne söylediğinin tam olarak farkında değildin. “Öyle m i?” diye sordum. “her şey Nogales'teki arkadaşının partisinde başladı. g ü ­ lüyor ve hoşa gitmek için kafanı patlatasıya yalan söylüyor­ dun. “Sana yalancı demeye cesaret edem em . D elia?” diye sordum konuyu değiştirm ek için.” dedi.3 69 “A çıklam ası zor.” Delia beni duym am ış gibiydi. Hem en dikkatim i çektin.” Sesinde aşırı bir ciddiyet. konuşuyor. bu­ nu söylem eye erki olduğu sürece. R ahatsız edici bir sessizlik oldu. “Elbette. “Senin rüya görmek için büyük bir yeteneğin olduğunu anında anladım . Delia. “Dalgın demek hafif olur. “Sana rüya görücü derim ancak.

” “ Seni yetiştirm eye başladıklarını söylerken ne demek is­ tiyorsun?” Delia gözlerini bana odaklam adan bakışlarını üstüm e dik­ ti.” “Kaç yaşındaydm ? Çocuk m uydun?” Delia sanki bu sorum la m izahın doruklarına çıkm ışım gi­ bi güldü. Nihayet. Sonra san­ dalyeden kalkarak avluya açılan kapıya doğru yürüdü. Bir an için beni duym adığını. onların dünyasında sen bir çocuksun. O nlar hakkın­ da bütün söyleyebileceğim şu ki bana insanın asla kendisine inanılm ası için yalan söylem em esi gerektiğini söyleyen onlardı. insanların senin hakkında ne düşündüğüne aldırm adan her şeyi söyleyebilirsin' deyişini bi­ liyor m usun?” diye sordu.” Birden konuştuklarım ızın duyulabileceğinden korkarak om zum un üstünden bir göz attım ve “Kim bu büyücüler.” dedi düşünceli bir tavırla. “ Sırf zevk olsun diye.” diye cevabı yapıştırdı. Onu izlemem için çenesiy­ le bana işaret etti. tam ona göre bir laftı bu. siyah saçlarının perçemleri arasından yan gözle bana bakarak.” . “ Birgün büyücü­ ler beni buldular ve o andan itibaren beni yetiştirdiler.” dedi. “Hayır. “Hadi. “Şu an­ da bu soruya cevap verm eye başlayam am bile.70 RÜYACI “Annen baban büyücü m üydü?” “Oh. “Hiç böyle bir deyiş duym adım . “Çok zor bir soru bu. “Bir çocuk nasıl ye­ tiştirilirse öyle yetiştirdiler beni. “Kaç yaşında olduğun önemli değil. De­ lia?” diye fısıldadım. şimdi gidip Esperanza'yı görelim . Om uzlarını silkerek gülümsedi. hayır. Sorumu tekrarladım .” dedi kendi kendine gülerek.” diye ekledim soğuk bir resmiyetle. çocuk değildim . “Ayrıca ne söylem eye çalıştığını da anlam ıyorum . Bunu uydurdu­ ğundan şiiphelenmiştim.” dedim.” dedi. ya da duym uş olsa bile ce­ vap vermeyeceğini düşündüm. “Eminim anlıyorsun.” “Öyleyse insan ne için yalan söylesin ki?” diye sordum. “ ‘Eğer inanıl­ mak için yalan söylem iyorsan. A dı­ mını dışarı atm adan önce döndü ve sırıtarak.” dedi. “Beni bulup yetiştir­ m eye başladıklarında m uhtem elen senin yaşlarındaydım .

Ona baktıkça bir ıstırap dalgası. Bütün varlığımı saran kederli bir acı hisset­ tim. yine de öyle bir canlılık yayıyordu ki kendim i kü­ çük ve çelim siz hissettim. ama kapının yanında birden durdum. tanım lanam az bir yalnızlık sardı beni. Taş bir kemerden geçerek büyüleyici bir avluya çıktım. “Seni tekrar gördüğüm e çok sevindim . Sesim öyle derm ansızdı ki kendim bile güç bela duyabildim. soluk soluğa öylece durdum orada. hiç şaşkın­ lık göstermeden gülümsedi. bir elliiiç kadar vardı. O zaman da olduğu gibi güneş hâlâ tepedeydi. Bir çocuk kadar ufak tefek değildi. İlk önce hiçbir şey görem edim . kendini kaptırmış öne arka­ ya sallanıyordu. Ayağa kalkıp bana doğru yürü­ meye başladı. Delia'dan ve piknikteki ka­ dınlardan çok daha yaşlıydı. Gökten sarkıyormuş gibi görünen ip­ lere tırmanan ıtırşahiler. Rüyam da görm üş olduğum şifacı avlunun ortasındaki bir sallanan sandalyede oturuyordu. Nemli havayı içime çekerek hiç hareketsiz. “E speranza. eğreltiotlarınm .3 71 Ayağa zıplayıp arkasından fırladım.” dedi. fundaların ve ağaç­ ların oluşturduğu yeşillik arasında parlak renklerle boyanmış bir goblen gibi asılı duruyordu. aşağı yuka­ rı benim boyum da. ıtırşahi ve por­ takal çiçeği kokuyordu. Gözlerini açtı ve sanki beni bekliyormuş gibi. ama avlunun son kerte girift bir şekilde döşenmiş olan koyu renk çinilerindeki bir şey ayaklarım ı olduğu yerde tuttu. Delia bir köşeyi dönerken kırmızı eteği gözüme ilişti. avludaki bir yığın gölgey­ le göz kam aştırıcı güneş ışığı arasındaki tezat öyle yoğundu ki. Sanki tarlanın içinden geçip Bay Flores'in ardından koştuğum dan beri hiç zaman geçmemiş gibiydi. Dışarıdaki parlaklıktan dolayı bir an gözlerim kamaştı ve biraz önce neler olduğunu m erak ederek orada ka­ lakaldım. Avluyu geçerek yanına gidip onu tutm ak istedim. Sesi içten . Düşsel bir havayla. Nihayet. İnce ve narin görü­ nüşlüydü. A r­ kasından fırladım. ama bunu nasıl anladığım ı açıklayamazdım. çünkü bu sallanm a hareketinin onu benden gittikçe daha çok uzaklaştırdığına dair usdışı bir kanaat vardı içimde. etraf mis gibi hanımeli.” diye fısıldamayı başardım.

Sen de bu kadınlardan birisin. sanki sesim kendi sesim değildi. Kadınlar avludaki gölgeli. “Bir şeyler yem ek ister m isin?” diye sordu Esperanza. Kafamdan.” “Hayır. Bana doğru eğilip güven veriyorm uş gibi kolum a vurdu. Esperanza korktuğum u hissetmiş olmalıydı. Yine de olağanüstü bir canlılık vardı hepsinde. hayaletlerin m esken tuttuğu bir evde olduğum a dair ürkütücü bir düşünce geçti. teşekkür ederim . “Rüya görüyorsun. “Delia hayal edem eyeceğin kadar lezzetli yem ekler yaptı. “Rüya görebilirler ve uyum uyor olabilirler. D iğerleri bunu başarm ak için bir öm ür boyu çalışm ak zorundalar. Şef­ faf bir sis gibi etrafım ıza çöken avlunun yeşilim si ışığını em ­ in işlerdi sanki. “Nasıl oluyor da uyum uyor ve rüya görebiliyorum ?” “Bazı kadınlar bunu büyük bir kolaylıkla yapabilirler. “Aç değilim . Çevreme bakınca Delia da dahil öteki kadınların da orada olduklarını gördüm. “Sana bunun nasıl m üm kün olduğunu açıklasam anla­ . H asır koltuklardan birini çekip yanına oturmamı işaret etti.” deyiverdim .” Sesinde bir parça hayranlık hissettim. “Şimdi ben rüya mı görüyorum ?” Kelim elerini yavaş yavaş ve dikkatle telaffuz ederek.” diye m ırıldandım . onlar da beni m erakla izliyorlardı. sonra gözlerindeki kahkahayı fark ederek ekledim.” dedi.” Öyle asabi ve endi­ şeliydim ki açlıktan ölsem bile tek bir lokm a yııtamazdım. Yüzündeki soru soran ifadeyi görünce takatsiz bir sesle ekledim. am a uyum uyorsun. “Fakat uyum adan rüya görm ek nasıl m üm kün olabilir ki?” diye üsteledim . Tersine. her zam ankinden daha fazla en­ dişelendim.72 RÜYACI geliyordu. Fundalar ve ağaçlar tarafından yarı giz­ lenmiş hasır koltuklarda oturuyorlardı. fakat gururum zer­ re kadar okşanmadı. “Bilmek istedi­ ğin nedir?” “Seni bir rüyada gördüğüm ü sanıyordum . yeşil ışık altında— dünyevi bir iş olan yemek yemeğe rağm en— kırılgan ve hayali görünü­ yorlardı. Bazıları kucaklarındaki tabaklardaki tam aleleri yemeği sürdürürken bazıları da bana gülümsedi.” diye yanıtladı.

Bu yüz­ den yargılam aktan uzak durmalı. şim dilik açıklam aları ertelemek daha iyi. “Bunu yapabilir m isin?” . sa­ dece içimdeki itici şevki kaybetm em i sağlam akla kalm ayıp. “Beni kâbusla­ rım dan kurtarıp iyileştirdiğin zam an uyanık mıydım? Delia ve diğerleriyle birlikte tarlada otururken rüya mı görüyor­ dum ?” diye sordum. m üdahale etmeden ve soru sorm adan söyleyeceklerini sonuna kadar dinlemeliydim. değil m i?” diye yalvardım. Kelim elerin ötesinde bir şeydi.” Tekrar kolum a vurdu. Gerçi. “A m a bunu anlam am ı sağlayabilirsin. “Senin için rüyaları getirenim ben. Bunun yerine. öylesine yargılam a­ dan söyledi ki bundan alınmak ya da sözlerini çürütm ek bile gelm edi aklıma. bütün etrafım da boğuk bir koro gibi yankılanan bir mırıltı gi­ biydi.3 73 m azsın. Esperanza bana bir an uzun uzun baktı. Bana söylemek zorun­ da olduklarına inanm anın kolay olm adığını söyledi. Esperanza açık bir m em nuniyetle bana baktı. Sesler kadınlardan değil de avludaki gölgelerden geli­ yordu sanki. Gülm eleri alaycı değil de. K adınlar kıkır kıkır güldüler. Hevesle. bütün bunları bir tür m antıksal çerçeveye yerleştirm ek zorun­ da hissettim kendimi. “Bizim yaptıklarım ızın gizini anlayamayacak kadar budalasın. şu an için bu­ nu bilm en yeterli. Ve. açıklayam adığım bir bilgiydi bu. ama bunu ona söylem eye cesaret edemedim .” Bunu öyle tabii bir şekilde. “İnan bana. her iki defasın­ da da uyanık olduğum u ve rüya gördüğüm ü anladım. Bu bir kıkırdam a olm aktan çok bir fısıltıydı.” dedi. en ufak şüphe duym adan. yüzü tatlı bir gülümsemeyle aydınlandı. tedirgin edici şüphelerim i ve bilm e arzum u da yok eden na­ zik bir uyarıydı.” dedi.” Ben yeterli olduğunu düşünm üyordum . sonra sanki m uaz­ zam bir gerçeği açıklam aya karar verm iş gibi bilgece başını salladı. Ne var ki birkaç dakika sonra bu kavrayışım ı tahlil etmek. A çıklam asına bir uyarıyla başladı. “Sana bizim kim olduğum uzu ve ne yaptığım ızı açıklayacağım .

sesi ancak hafif bir mırıltı halinde çıkıyordu. İspanyol fethinden binlerce yıl önce Oaxaca vadi­ sinde yaşayan büyücülerin tinsel soydaşları olduğunu söyle­ di. her günkü davranışlarda bulunuyorlardı. bazen bir yaşlı kadın yüzü ya da masum ve afacan bir çocuk ya da bir erkek yüzü oluyordu. G erçeklik olduğunu düşündüğüm üz şe­ yin sınırlarını kıran rüyalar görüyorlardı sistematik olarak. K en­ dilerinin. beklenilen türde. Bu şekilde yaşantı­ larını iki alana ayırmışlardı: gece ve gündüz. Esperanza hem inanılm az hem de büyüleyici bir şey söy­ ledi bana.” diye devam etti. Parlak.” dedim hemen.74 RÜYACI “Tabii. kadınların ve erkeklerin. . Uzun bir süre sustu. Gündüzleri işle­ rini herkes gibi yürütüyorlardı: normal. binlerce yıl önce. A n­ latısının her yön değiştirişiyle yüzü de değişiyordu. Esperanza. seninle de ilintili olan kısm ına rüya görme denilir.” Kollarımı dizlerim e sarm ış onu dinliyordum. “Sorularına cevap verm ek istem iyor değilim . “Bu büyücüler olağanüstü rüya görme erkine sahip olan ve hayal gücüne m eydan okuyan edim lerde bulunan kadınlar ve erkeklerdi. Esperanza m ükem mel bir anlatıcı. son kerte yetenekli bir taklitçiydi. ve dudaklarım dan dökülmek üzere olan soruyu sezmiş olmalıydı.” di­ ye devam etti konuşm asına. Bir an sustu. gözleriyle düşünceli bir şekilde beni ölçüp biçti. ona kaçam ak bir bakış bile atsam konuşmayı hepten keseceğinden korkuyordum .” Onunla hem fikir olmasam da olumlu anlamda başımı sal­ ladım.” dedi. “da­ ha ziyade şu anda cevapları anlam an m ümkün değil. “Karanlığı bir paravan gibi kullanarak. renk renk ıtırşahilere odak­ lanmış gözleri nostaljik bir şekilde geçmişe uzanmış gibi gö­ rünüyordu. Sanki sözlerinin iyice içime sinm esine izin vermek için bana zaman tanıyormuş gibi tekrar duraladı. Yüzü ba­ zen bir genç kadın. benimle olduğu kadar. normal dünyam ızın içine ve dışına kaym alarına olanak sağla­ yan bir bilgiye sahip olduklarını söyledi. Oysa geceleri rüya gö­ rücüler oluyorlardı. “O büyücülerin faaliyetlerinin. Kararsızlığımı.

Soracak sorularım vardı. Yapmak istedi­ ğim. “Elbette efsaneler gerçeği gizli bir biçim de anlatırlar.” di­ ye açıkladı. insanoğlunun efsanelerin sadece hikâye olduğuna inanm asına dayanır. bir şeylerin bana açıklanm ası değildi.3 75 “akıl almaz bir şey başardılar. Büyücülerin bilgisinin kökenlerinin sadece bir efsane bazında anlaşılabileceğini söyledi. Ya da ben bana böyle bir buyruk verdiğini san­ dım.” Esperanza dile getirm ek üzere olduğum soruyu önceden sezinleyerek. İnsanoğlunun içinde bulunduğu berbat durumu— bir hayvan gibi yiyecek ve ürem eyle güdülenm ek— paylaşan bir üstün varlık insanoğlu­ na rüya görme erkini vermiş ve ona rüyalarını nasıl kullana­ cağını öğretmişti. ne kadar ilginç olursa olsun. S a- . A rkam daki kadınlar bunu görünce m est oldular. Tartışam adığım için yerim de duram ıyordum . Konuşm aya çabaladım ve gargara ya­ par gibi sesler çıkarttım . sözsel iletişim benim için anlamsızdı. tüm üyle farkındalıklı ve uyanıkken onlara zihni sersem leştiren hünerler göster­ m eleri için gerekli enerjiyi veren bir riiyanm içine dalabildik­ leri anlam ına geldiği açıkladı. Esperanza sanki içinde bulunduğum karm aşanın farkın­ daymış gibi bir an gözlerini bana dikti. Ama tek kelim e söyleyem edim. Eğer doğrudan doğruya. Konuyla ilgili olm asa bile— her zam anki gibi— aklıma gelen herhangi bir şeyi söylemek için ağzım ı açtım. Esperanza'nm sözünü kesm ek için can atıyordum. Evdeki saldırgan ilişki tarzı yüzünden uzun süre dinleme yeteneğini hiçbir zaman geliştirem em iştim . sonra da konuşmam için işaret etti. kendim i tekrar normal hissetm ek için onunla bağıra ça­ ğıra çekişm ek için duyduğum içimden gelen zorlayıcı hisse teslim olmaktı. kavgacı sorularla araya girem ezsem . ama sö­ zünü kesm ek için duyduğum dürtünün itici gücü cevap al­ mak. uyanıkken rüya görebiliyorlar­ dı. Ona bütün dikkatim i verm em beni korkunç şaşırttı. Esperanza sanki boş yere çabaladığım ı fark etm emiş gibi konuşm aya devam etti. uyanıkken rüya görmenin. “Gerçeği gizlem ekteki başarıları.

” Esperanza sanki tepkimi ölçiiyorm uş gibi dikkatle bana baktı. çünkü rüya insanın pratik yönleriyle ilgili olmalıdır. uyanıkken rüya gördüğü için de gerçekten ve kesin olarak bir şahin ya da bir baykuştu. Ö ğ­ retm enim in gözde rüyası kendisini rüyasında bir şahin olarak görmekti. Bana doğru eğildi ve sanki diğerlerinin onu duym asını istemiyorm uş gibi fısıldayarak. daha ziyade kadınların onlar­ . bu türde bir rüyaya erişm ek için kadınların çe­ lik gibi bir iradesi olması gerektiğini açıkladı. kuşa ya da m e­ leğe dönüşen insan efsaneleri gizli bir gerçeği sezdirm eye ça­ lışan hikâyelerdir.” Ses tonunda ve gözlerinde öyle bir içtenlik ve inanç var­ dı ki tümüyle onun büyüsüne kapılm ıştım . “Son kerte pratiktirler. Bir rüyayı tutmak için insanın pratik olması gere­ kir. “Böylelikle. Bir rüyayı sürdürebilm enin. “Bana rüya görm eyi öğreten kadın iki yüz rüyayı birden sürdürebiliyordu. Bir diğer gözde rüyası da kendisini rüyasında bir baykuş olarak görmekti. Günün hangi vaktinde olduğuna bağlı olarak ya biri ya da öteki olduğuna dair rüya görebilir­ di. “Çelik gibi bir irade derken çok gayret isteyen herhangi bir rutin işi değil de. Rüya görme alanında en iyisi kadınlardır. Esperanza. Tam anlam ıyla aptallaşm ıştım . Kendi öğretm eninin istediği zam an kendisi hakkındaki iki yüz özel rüyaya girebildiğini söyledi. “İşte burada rüya görücüler sahneye çıkıyor.” dedi. “K adınlar em salsiz rüya görücülerdir. yeni efsaneler oluşturm ak ve eski efsaneler­ deki gizli gerçeği keşfetm ek binlerce yıldır büyücülerin göre­ vi olageldi. Bir an için bile on­ dan şüphelenm edim.76 RÜYACI dece ilkel ya da bozuk kafaların ürettiği aldatm acalar ya da bu kafaların hayal ettiği şeyler gibi görünen. O anda bana söyleyebileceği hiçbir şey bana tuhaf gelm eyecekti. Kendilerini tüm üyle verme. kendilerini bırakıverm e yeteneğine sahiptir onlar. in­ sanın kendisi hakkında özel bir şeyin rüyasını görmesi ve is­ tediği zam an bu rüyaya girebilm esi olduğunu açıkladı. zira ne demek istediği hakkında hiçbir fikrim yoktu.

” diye sürdürdü konuşm asını.” İçini çekti. Sesi yum uşayarak hüzünlü bir şekilde. erkeklerin tohum lam ası gereken doğurgan toprak ola­ m azlar. Güçlükle nefes alarak bir şeyler daha söylemesini bekler­ ken bütün bedenim e hafif bir elektrik akım ına benzeyen hoş bir duyum sam a yayıldı. Başımı iki yana salladım. tanrının buyruğunu izle­ yerek. “A m a hakiki bir rüya görücü olm adan önce sürdürm ek zorunda olduğum m ücadeleye kıyasla bu hiçbir şeydi. Korkudan ve hay­ retten donakalm ıştım . “Ve bunu gençken yapm aları gerek. Ben sofu bir katolik olarak ye­ tiştirildim. ne zaman değiştiğini söyleyem ez­ dim. “İşte bu iyi!” diye bağırdı Esperanza. Kendisiyle m ücadele etm ek . Onlar.” Sanki bir davula vuruyorm uş gibi usulca karnım a bir şaplak attı. kadın olma işiyle alakalarını kesecek kadar yaşlandık­ ları zaman dünyevi olm ayan ya da öteki dünyayla ilgili dü­ şünceler ve faaliyetlerle ilgilenm e zam anlarının geldiğine ka­ rar verirler. İnançların üstesinden gelmek çok zordur. Boğazım öyle sıkışmıştı ki zor nefes alabiliyordum. Çoğunlukla ka­ dınlar. Dine karşı tavrımı incelemek zorunda kaldığım zaman neredeyse ölüyordum . ondaki değişiklikti. bunun nedeni söyledikleri değil. “Böylelikle inanç­ larına karşı m ücadele etm ek zorunda kalm azsın. Sorulsaydı. Esperanza'nın kendisiyle korkunç ya­ ratıklar arasında geçen dehşetli bir m ücadeleye ilişkin bir hi­ kâye anlatm asını bekliyordum . ama birden yüzü gençleşm işti ve parıldıyordu. Böyle kadınların hemen hiç başarılı olam adıkla­ rını pek azı bilir ya da pek azı buna inanm ak ister. “Hepsinden önemlisi de güçleri yerindeyken. “Bir kadının gücünün sırrı rahm idir. “dölyataklarını yakmakla işe başlam alıdırlar.” dedi üstüne basarak.” diye ekledi. sanki içindeki hayatiyet alevlenm iş gibiydi. Konuşarnıyordum.” Beni dikkatle izleyerek gülümsedi ve “Yoksa dindar m ı­ sın?” diye sordu.3 77 dan beklenen rutin işleri kesm eleri gerektiğini kastediyorum .” Esperanza sanki kafam da patlayan aptalca soruyu gerçek­ ten duymuş gibi kesin bir tarzda başını salladı: “Rahmi m i?” “K adınlar.

büyücüler özgürlüğü olanaksızı. Öz bizim ka­ fesimiz. beklen­ m eyeni yapm ak— günlük yaşam da hiçbir esası. Esperanza'nın söyledik­ lerine bakılırsa. Kendi başım a bir şeyler yapm aya çalış­ m amın. Bir kadının yerinin kocası ve çocuklarıyla beraber evi olduğu işlenm işti içime. “Pekâlâ. ama hiçbir şey bu kadar zor değildir. Bir kadının.78 RÜYACI zorunda kaldığını açıkladığı zam an uğradığım hayal kırıklığı­ nı güçlükle gizleyebildim. “Büyücülerin bilgisi heyecanlı ve yenidir.” diye açıkladı.” diye devam etti Esperan­ za. Bu kafesim iz. “Bir rüya görücü olmam için özümü alt etmem gerekiyor­ du. doğduğum uz andan itibaren üstüm üze yıkılan beklentilerden ve kom utlardan oluşmuştur. “Hiçbir şey. eğer bu şey bana verilebilecekse. “Senin gibi ben de otoriter olm akla beraber yum uşak huy­ lu bir baba tarafından yetiştirildim . Kendini olmak kadınlığım ı öne sürmekti. Nasıl ol­ duğunu bilirsin.” . herhangi bir kadından daha iyi bir durum da olmadığım aşikârdı. onunla hem fikir oldum. arzulanabilir olabilirse gerçekten talihli olduğu. Bir kadının özünü değiştirm esi ve bir rüya görücü olması için ihtiyaç duyduğu şey hayal gü­ cüdür.” Yaşlı kadına duyduğum saygıdan dolayı yüksek sesle gül­ medim. gayretimi ve enerjim i alıyordu. hiçbir ger­ çekliği olmayan bir rüya görm ek— şeklinde a n la rla r” Sesi yeniden bir fısıltıya dönüşerek şöyle ekledi. Hayatım da hiç bu tür sözler duymamıştım. Büyücü­ lerin yolunu— özgürlüğün kendim olm ak anlam ına gelm edi­ ğini— anlamak neredeyse öldürüyordu beni. Eğer ilk doğan çocuk bir oğlansa kutlam a ya­ pılır. N orm alde böyle bir fikre göstereceğim tepkinin aksine. Biz kadınlar özün en biçare esirleriyiz. Bağım sız bir kadın olduğumu düşünüyordum . “Bunun tersine. Yine de onu seveceğim ve onun için her şeyi yapacağım . Eğer kızsa om uzlar silkilir ve şöyle denir. Ve bunu yapm ak bütün zamanım ı. Bir kadın olmamın ön şartının bağım lı olmak olduğunun hep farkında olmamı sağlamışlardı. kadınlığım için kü­ çültücü olduğu söylenm işti bana. “Ben de senin gibi özgür olduğum u düşündüm. böylece erkeklerin onun için bir şeyler yapaca­ ğı öğretilm işti bana.

Yenik ve küçük düşmüş bir yaşantı. Korkm uş olmam gerekiyordu.” diye azarladı.” dedi.” diye açık­ ladı.” Ruh halim deki dalgalanm alar şaşırtıcıydı benim için. “Büyücülerin dünyasına girmek için kandırılm ayacaksın ya da ayartılm ayacaksın. “Bir kadının gücünün sırrı rahm idir. çünkü oldukça usdışıydıiar.” Espe­ ranza tek yanlı üreten kadınların yalnızca kendilerine benze­ yen canlı grupları üretebileceklerini ekledi. “Veriyorum. Oysa sanki orada olmam dünyadaki en doğal şeymiş gibi sa­ kindim.” diye uyardı beni. Tüm bilinmeyenler­ den yoksun bir yaşantı.” di­ ye m ırıldandım . şayet özünü alt etm eyi başaram am ış olsa imiş. “Dikkatini versen iyi olur. Esperanza om uzlarını silkerek açıklam asına devam etti. da­ ha doğrusu rahim lerinden rüya gördüklerini söyledi. hiç kim senin ilgimin azaldığını fark etm eye­ ceğine inanırdım her zaman. “Yaşam üretm e yeteneğine ve organlarına sahip olan kadın­ . bir defa daha karnım a şaplak atarak. Kolum u ovuşturup kendim i savunarak. “Seni neyin bek­ lediğini bilerek seçim yapmak zorundasın. Kadınların rahim leriyle. Kolum u çimdikledi. Rahim ­ lerinin olması gerçeği onları m ükem m el rüya görücüler yapı­ yordu. Acıyla bağırdım. Daha ben. “Rahim neden bu kadar önem li?” diye düşün­ meyi tam am lam adan Esperanza cevap verdi. Bu spesifik bilgi karşısında gerçekten şaşırmıştım. “Rahim bizim yaratıcı enerjim izin m erkezidir. Bir bi­ yoloji sınıfında partenogenez ve cinsel ilişki olmaksızın üre­ me konusunu işlediğim izi söylem ek için Esperanza'nın sözü­ nü kestim.3 79 Esperanza. Esperanza. yalnızca bir kadının normal yaşantısını sürdürmüş olacağını söyledi: yani. “hem de öyle bir kerteye kadar ki dünyada hiç erkek ol­ m asaydı kadınlar ürem eye devam edebilirlerdi. Ve o zaman dünyayı insan türünün yalnızca dişisi m esken tutardı. Gelenek ve âdetlerce programlanmış bir yaşantı. ana babasının onun için tasarladıkları yaşantı­ yı.

” dedi Esperan­ za. Sen bize işaret edildin. eylem de bulunuyorum . Üstüne üstlük çok da bitkindim. Esperanza bacaklarım ı gerip yere uzanarak gevşem em için ısrar etti. Ö y­ lesine baştan aşağıya gevşem işim ki uyuklam aya başladım. “Eski zam anlardaki büyücüler sadece kesin olarak belirti­ len kişilerin hak kazanacağına karar verdiler. Esperanza'nın ya da öbür kadınla­ rın güven verici varlığını aradım. Ben de. “Bunun nasıl yapıldığı­ nı m erak ederek kendini sıkıntıya sokm a. Benim bile bıı konuda hâlâ sıkıntım var. R üya görüyorum ve açıklam aları erkeklere bırakıyorum . Gözlerim i açtığım zam an ne kadar süre uyuduğum hak­ kında hiçbir fikrim yoktu. A m a kendim i yalnız hissetm edim . her nasılsa var­ . ne de bize tabii ki.” diye uyardı beni. Keyfi adam kayırm alar sonucunda seçilmiş olan bu yeni bü­ yücüler bu bilgileri geliştirecek yerde.80 RÜYACI lar. Gözlerim deki şüpheyi görerek. bu aynı organlarla rüya üretm e yeteneğine de sahiptirler. Avluda benden başka kim ­ se yoktu. Bura­ dan nereye gideceğin bize hükm eden güçlere bağlı. Söylediklerini takip etm em için gereksindiğim zihinsel konsantrasyon çok yoğundu. Sonunda yıkım a uğradı­ lar ve uğradıkları bu yıkım neredeyse bütün bilgilerini yok et­ ti. Y ük­ sek sesle gülmemi engelleyen bu içtenliğiydi. gerçek bir kadın tavrı göstererek. “Ve şimdi bütün bunlar bizi sana getiriyor. bilgilerinin bir daha asla kendi soylarından olan ya da kendi seçtikleri insanlara değil. “Açıklam ası çok basit ve basit olduğu için de anlaşılması en zor şeydir bu. fakat sonucun bir felaket olduğunu ileri sürdü. Ve şu işe bak! Doğal bir rüya görücüsün sen.” dedi. Sen sadece kabul ya da redde­ debilirsin.” Esperanza bana bahsettiği bu büyücülerin başlangıçta bil­ gilerini kendi soylarından ya da kendi seçtikleri insanlara ak­ tardıklarını. Uyum ak istiyordum . O zam an geriye kalan birkaç büyücü.” Sesindeki ivedilikten ve gözlerindeki zorlayıcı ışıktan bu açıklam ayı büyük bir ciddiyetle yaptığı anlaşılıyordu. başbaşa verip kendile­ rini geliştirm ekten bahsediyorlardı. tin diye adlandırdıkları kişisel olm ayan bir erk tarafın­ dan seçilen insanlara aktarılması gerektiğine karar verdiler. Sana bağ­ lı değil bu.

A n­ cak orada. Bu yem eğin benim için olduğunu farzederek oturup hepsini yedim. Esintiyi göz kapaklarım da hissettim. Soğan ve sarm ısakla baharatlandırılmış nefis bir yemek kokusu dikkatim i dağıttı.3 81 lıklarının çevrem deki yeşilliğin içinde ağırdan alarak oyalan­ dığını ve beni koruduklarını hissediyordum . Lavaboya götürm ek için tabakları toplarken amerikan servisin altında bir not ve bir harita buldum. Not Delia'dandı. zira odanın ortasında duran sağlam tahta m asanın üstüne bırakılan yem e­ ği görmüştüm. sonra çölün üstünden geçtiği gibi. ne kadar çabalasam da hatırlayam adım . Aralarındaki benzerlikleri bulm aya çalışm adım . Ç izgiler beni hasırdan yapılmış koltukla­ rın birinden bir başkasına götürüyordu. M utfak da avlu kadar tenhaydı. Piknikte yemiş olduğum baharatlı gü­ veçti bu. Bu ko­ kuyu izleyerek. Çevrem de esti. tekrar ısıtılınca daha bile lezzetli olmuştu. Tucson'da haritada belirtilen bir kafede buluşacaktı benimle. H an­ gi koltukta kim in oturduğunu anım sam aya çalıştım. büyük dikdörtgen bir oda olan mutfağa giden yolu buldum. Bir esinti yap­ rakları hışırdattı. Gözlerimi çinilere dikip avlunun girift desenini anlam aya çalışarak dolandım. bana kendisi ve arkadaşları hakkında bir şeyler da­ ha anlatacağını yazıyordu. çabucak ve sessizce. . hoşum a gitti bu. Tucson üstünden Los A ngeles'a dönmemi öneriyordu. Duvarları süs­ leyen parlak çini desenler avludaki m otifleri hatırlattı bana. ılık ve yumuşaktı. üstüm den geçti gitti.

“Bu ne sürpriz. Se­ ni gördüğüme öyle sevindim ki! Ne işin var burada?” “Seni bekliyordum . Ancak kapım ı açtığı zam an adamı tanıdım.DELIA'NIN A RK A D A ŞLA RI HAKK IN DA anlatacaklarını dinlemek hevesiyle Tucson üstünden Los A ngeles'a doğru yola koyuldum. Öğleden sonra geç saatlerde kafeye vardım.” dedi. Yaşlı bir adam beni park yerindeki boş bir yere doğru yönelt­ ti. “Arkadaşım la beraber bu yeri . “M ariano A ureliano!” diye bağırdım.

“Korkarım Delia gele­ m edi.” Sonra da kocam an bir gülüm sem eyle ekledi. Ne var ki. “Esperanza beni evde tek başım a bıraktı. bütün hali tavrı hatırladığım dan öyle farklıydı ki neyin değiştiğini anlam aya çalışarak gözlerimi dikip ona bakmayı sürdürdüm. fakat bütün savunm am ı kesen. Esperanza'nın bana anlattıklarını açıklam ak üzerey­ dim ki üstüm e diktiği sabit bakışları beni durdurdu.4 83 senin için tuttuk. “Tam tersi.” “Gerçekten m i!” diye bağırdı M ariano Aureliano. Um arım yerini doldurabilirim . A rkadaşları hakkında söylediklerim den alınabileceğinden korkarak. “O ve bütün öteki kadınlar bir hoşçakal bi­ le demeden gittiler. keskin hatlı yüzü bütün vahşiliğini yitirm işti. Sesi.” diye ekledim. son derece cana yakın ve m üşfikler. sanki son derece anlamlı bir şey söylem işim gibi.” diye belirttim aceleyle. Ben arabamı park alanının içine doğru sürerken o da park yerinden çıkmıştı. “Gerçi insanlar nazik olmadığı zaman ge­ nellikle pek rahatsız olurum . Kızgın ya da tehditkâr değil.” Kırmızı bir pikap kullanan iriyarı bir Kızılderiliye ilişti gözüm. O yabansı.” diye sürdür­ düm konuşmam ı. Zihnim deki karm aşanın ta içini gördüğüne emindim.” diye ek­ ledim.” “Seni gördüğüme ne kadar m em nun olduğumu bilem ez­ sin. “Beklenm edik bir şekilde O axaca'ya gitmesi ge­ rekti. “Öyle mi söyledi?” diye sordu dalgın bir havayla. esasında Esperanza ve diğerlerinin dostane olm a­ dıklarını söylem ek istem ediğim i açıklam aya koyuldum he­ men. ben içinde bulundu­ ğum karm aşayla haşır neşir olduğum için bunun üstünde faz­ la durmadım. Son birkaç gündür bütün bu başım a gelenlerden bir anlam çıkartm am için Delia'dan çok onun yardım edeceğine inanıyordum.” dedim içtenlikle. içime işle­ yen bir bakıştı bu. M ariano Aureliano özür diler gibi. davranışları. . “Onun adına ben geldim. “Esperanza sizlerle karşılaş­ tığım zaman bir tür transta olduğum u söyledi bana. Am a ben bundan tedirgin olm adım .” dedi.

ve gerçekten de hiç ayna bulam a­ dım .” dedim.” diye bitirdim konuşmam ı. “Uykum son derece hafiftir.” diye açıklam ak zorunda hissettim kendim i. Banyoya girm eden önce hatırladım bu ayrıntıyı. Gergin bir ses tonuyla. Am a o gözlerini dikip bana bakm ayı sürdürdü. Sözlerim in onun üs­ tünde nasıl bir etki yaptığını m erak ederek bir an sustum.” Ondan hâlâ hiçbir tepki gelm ediğini fark ederek.” Gülm eye başladım. Sonra da sır verir gibi. Gülüşüm histeriye çok yakındı. M ariano Aureliano kayıtsızca. bu bana çok ilginç geldi. evdeki herkesle ilişki kurduğum u söyle­ diğini düşündüm. . neredeyse şakacı bir ses tonuyla. Ona ihtiyatlı bir şekilde göz attım. ama o buna dikkat etmiş gibi görünm üyordu. “Kadınların aynaya bakm adan saçlarını nasıl yaptıklarını ve nasıl giyindiklerini m erak ettiğini hatırlam ıyor m usun?” Verecek bir cevap gelm edi aklıma.84 RÜYACI Asabiyetim i saklamak için bakışlarım ı öteye çevirdim.” Sustu. Sonra bütün evde hiç ayna olm adığını anım sadım . . “Bütün bir gün uyum a­ dın. Tucson'a gelirken yolda radyo dinlediğim i ve o günkü tarihin beklediğim den bir gün sonraya denk geldiğini anladığımı söyledim. Belki de sade­ ce beni oyuna getirip afallatm ak için. “Banyoya gittim ve daha önce de o banyoya girmiş oldu­ ğumu anladım . Bunun üzerine her odaya girdim. “Bütün bir gün uyumuş ol­ m alıyım . evde tek başı­ ma bırakılm am ın benim için gerçekten sorun olm adığını söy­ ledim. . sonra usulca. O konuşm aya devam etti.” diye kestim cümlesini. rahatla­ mıştım.” “Kim seyle konuştuğum u anım sam ıyorum . O da güldü.” dedi. nihayet konuşm aya başladığı zaman sesi ciddi ve buyurgandı. “Ben hiç kütük gibi uyum am . “Bir kütük gibi uykuya dalm adan önce evin için­ de dolanıp durdun ve bizimle bol bol m uhabbet ettin. “O evin her köşesini biliyor­ dum. gerçekte bu türden hiç­ bir şey olmam ışken.” diye konuşm aya devam ettim. “Hatırlam ıyor m usun ne kadar garip bulm uştun duvarlar­ da hiç resim olm am asını ve hiç . “İçinde hiç ayna yoktu.

4 85 M ariano Aureliaııo. Neler olduğunu anlattım. senin için bir anlamı olacak. “A çlıktan ölüyorum . “Sizler bana bir şey yapıyorsunuz. sadece sen bunda yeni olduğun içindir. Karnım gayri ihtiyarı kasılıyordu. Kabul edem ediğim se­ sinin tonu değil.” dedi. neşeli görün­ meye çalışarak. ki bu sürede tam bir gün yitirmiş olduğumu biliyordum . Eğer konuşm aya devam edersem bir şeylerin gittikçe ar­ tan endişem i gidereceğine kanaat getirerek. Sağlam bir kadınsın sen. Sadece aç değil. Ne yapacağım ı şaşırmış bir halde bir şeyler yemeği önerdim. aynı zam anda uzun süre araba kullanm aktan .” diye cevabı yapıştırdı. “Hayır. incindiğim den değil de üm itsizlikten. “Sadece konuyu değiştirm eye çalışıyorsun.” Sesinin tonundan ve sözlerinden ürkerek dehşet içinde ona bakakaldım .” dedim. Yine sanki düşüncelerim i okuyormuş gibi. Şaşkınlığım ın yerim süratle kızgınlık aldı. canlılığını görmelidir. açlıktan ölm üyorsun. Şifa töreniyle Tucson'a gelişim arasında. On altı yaşım dan büyük olduğumu ispatla­ m ak için kim liğim in sorulm asına alışık olan ben birden ken­ dimi yaşlı hissettim.” dedi otoriter bir şekilde.” Kadın kelim esini kullanm asına kızmıştım. Er ya da geç bunun. yer alan bütün olayları yerli yerine koym aya ça­ lışınca olayların sırasında boşluklar oluşuyordu. “Gençlik yal­ nızca bakanın gözlerinde olm alıdır.” Açıklanam az bir nedenden dolayı bu sözleri dayanabile­ ceğim den ağır geldi. “Eğer bir şey garip ve tehditkârsa. “Şimdi aptallaşıyorsun işte. fakat bir çocuk oldu­ ğunu hissetm en yanlış. Toy olmaksızın m asum olm alısın. dile getirm ediğim düşüncelerim e cevap ver­ miş olmasıydı. A ğlam ak istedim. garip ve tehditkâr bir şey. “Sana her kim ba­ karsa gençliğini. ne hissettiğim i karm an çorm an bir şekilde uzun uzadıya ezbere anlatmaya koyuldum.” dedi M ariano Aureliano ve ilk kez gülümsedi. Kız demesini tercih ederdim. bir an kendim i haklı hissede­ rek. “Bunu anım sam am an bunun olm adı­ ğı anlam ına gelm ez.” diye bitirdim konuşm am ı.

ama sakinleştim. fakat bakışları beni yerim e mıhladı. Kendi hesaplarım a öyle dalm ıştım ki artık onun ne söyle­ diğine dikkatim i verem iyordum . Ona bağır­ m ak ve yaşadığım hüsranı ve hiddetim i ondan çıkartm ak is­ tedim. Çocukluğum un ilk evrelerinden beri korkunç huysuz­ luk nöbetlerine tutulurdum hep. alev alev yanan gözlerde sürüngenlerinkine benzeyen bir şey vardı. onun da beni yutııvereceğini düşündüm. beni yatıştırm ak dışında.86 RÜYACI dolayı bitkindim. Kaybettiğim o gün hakkın­ da bir şeyler anlatm aya devam etti. “Bütün bir gün. bir an bir yılanın sersemlemiş.” Sözleri beni altüst etmişti. bu çaba neredeyse bütün kuvvetim i tüketti. Korku ve kızgınlık karışım ı bir duygu öyle bir kabardı ki yüzüme kan hücum ettiğini hissettim.” diye devam etti M ariano Aureliano. savunm asız bir ku ­ şu yutması gibi. B i­ zim için son derece tatm in edici bir şeydi bu. özellikle “iyice” olması. daha yeterliklisin. şahsım a yapılan— ger­ çek ya da hayali— saygısızlıklar neden oluyordu. şimdi hatırlayam adığın bir gün boyunca bizim leydin. M amafih. sözcüklerin ardında saklı olan anlamı sezmekte epey usta olmuştum. Rüya gördüğün zaman çok daha iyisin. “Beni iyice tanım aları” kor­ kunç canımı sıktı. daha çekici. Bu hiç kırpılm a­ yan. Hiç kimse. katışıksız huysuzluk krizleri haline getirinceye ka­ dar. öyle görü­ nüyordu ki düzensiz bir şekilde değişen ruh halim e karşı ka­ yıtsızdı. Seni iyice tanım am ıza izin verdin. Kendimi kontrol etm ek için bilinçli bir çaba gösterdim. Bu krizlere asla sahip olmak istediğim ya da yapm ak is­ tediğim şeylerin reddedilm esi değil. Yetişme çağım da otoritem i göstererek büyürken. o andaki şartlar altında her nasılsa bu huyum ­ dan utanm ıştım . “Bu süre boyunca çok konuşkan ve tepkiseldin. kendim i bu nöbetlere kaptırm am a engel olmadı ve ben de kendim i bunlara kaptırdım . üstelik her tarafım tutulmuştu. ama söylediklerini yarım . Bu sadece tek bir anlama gelebilirdi ve bunun abes olduğunu düşünerek hem en attım kafamdan. ta ki bu nöbetleri büyük boyutlu. M ariano A ureliano'nun kaşlarının hafifçe kalktığım görünce yüzüm ün kızardığım an­ ladım.

“Çıldırmışsınız siz. Esperanza'nın işte o andan itibaren beni yetiştirm e işini üst­ lendiklerini bana iyice izah etmiş olduğunu söyledi. bunu tam anlam ıyla üstlendiklerini. M ariano Aureliano daha da şaşırmıştı. Kendi sözlerim den irkildim. “Ben trans halindey­ ken bana ne yaptınız?” Bir soru olm aktan çok bir suçlamaydı bu. benim bunu anlayıp anlam a­ m am ın onlar için önem li olmadığını söyledi. çünkü düşünüp taşınarak söylenm iş bir laf değildi bu.” dedi üstüne ba­ sarak. bunu öylesine kesin bir ifadeyle söyledi ki bir an acaba avluda saklanıp konuşm am ı­ zı dinledi mi diye m erak ettim. Kocam an açılmış gözleriyle yüzünde beliren şok ifadesinin ardından bir kahkaha patlattı.” “Ne tür bir işmiş bu?” diye sordum kavgacı bir tavırla. “Esperanza bize işaret edildiğini söyledi. Ben de hemen cevabı yapıştırdım . Bunu ondan beklerdim doğru­ su. “Ve iş yapıyoruz burada.” M ariano A ureliano'nun benden ne istediklerini daha açık­ lam amış olduğunu hepten unutarak. “Ve şimdi korku seni nasıl güdüyorsa bizi de bu güdüyor. “Beni yetiştirm ek m i!” diye haykırdım.4 87 yam alak dinliyordum. sonra da alaycı bir ses tonuyla ekledi. “Esperanza sana kim oldu­ ğum uzu söyledi. neredeyse gülmekten tıkanıp kalıyordu. “beni hiçbir şey ya da hiç kimse gütm üyor. Bizler çok ciddi insanlarız.” diye devam et­ ti. M ariano Aureliano kızgınlığım dan en ufak etkilenm eden.””diye bağırdım. sözcükler kendiliğinden ağzım ­ dan dökülüvermişti. “Küçük kızlardan istifade etm ek için ortalıkta dolanm ıyo­ ruz biz. hem de sanki suç­ lam am dan dolayı alınmış gibiydi. Ona boş boş bakakalm ış olmalıyım ki birden konuşmayı kesti.” dedi. . “Dinlem iyorsun.” dedi sertçe. Gerektiği kadar yetiştirildim ben!” M ariano Aureliano feveranım ı duym azdan gelerek. Sesi hem samimi geliyordu.” “Tabii ki söyledi.” diye azarladı beni sertçe. “Esperanza benden ne istediğinizi söylem edi.

Esperanza hayatı­ nın ne kadar anlamsız olduğunu çoktan gösterdi sana.” diye cevap verdi.” .” “Durun bir dakika. . “Am a neden?” diye sordum. Sonra bağırm ayı sürdürdüm: “Nedir bu. “Neden başka biri değil de sen olduğuna gelince. Bay A ureliano. ne dem ek istediğini anlıyorum . “Kesinlikle yol gösterilm eye ihtiyacın var. “Bizler kendim izi sana yol gösterm eye adadık. “Sadece işittiğini. “Beni yetiştireceğinizi söylerken neyi ima ediyorsun?” diye sordum. bu ısrarından bıkıp usanmıştım. yol göstereceğim iz kişinin sen olduğunu gösterdi bize. Sırf düşüncesi bile iğrenç geliyor bana. allahaşkına? Sen ve arkadaşların bir çatlaklar takımısınız.” “Aday m ı?” diye bağırdım . “Hakikaten nankör ya da kaba olm ak istem iyorum . “Evet. duyuyor m usun? Sana ya da herhangi birine ihtiyacım yok benim . üstelik hiç . sesime ucundan bucağından bile hissetm ediğim cesur bir ton vere­ rek. M ariano Aureliano'nun neşeli kahkahası sözlerimi boğdu. B e­ ni yalnız bırak. K en­ disini hem böylesine ikna edici bir kayıtsızlıkla hem de böylesine ilgisini gösteren bir şekilde ifade eden birini hiç gör­ m em iştim .” Sora­ cağım soruyu önceden tahmin ederek eliyle susmamı işaret etti. Tin. hem korkm uş hem de meraklanm ıştım . ama be­ nim yardım aram adığım ı anlam alısınız. Paniğe kapıldığım ı saklam aya çalışarak. Bir ihtimal yol göste­ rilm eye ihtiyacım olsa bile kim senin bana yol göstermesini istemiyorum .88 RÜYACI Duyduğum dehşeti saklayam adan ona bakakaldım . “Yol gösterilm eye ihtiyacım olmadığını gör­ m üyor m usun. Ne de­ m ek istediğim i anlıyor m usunuz? Derdim i anlatabiliyor m u­ yum ?” Ona doğru uzattığım parm ağım dan bir adım geri çekildi ve beni taklit ederek.” dedi. Espe­ ranza kim e yol gösterm em iz gerektiğini tinin bize söylem esi­ ne izin verdiğim izi açıklam ıştı sana.” diye karşı çıktım. Acaba kafeye girip çıkan insanlar beni duydular mı diye çevrem e bakındım. “Am a tam da hiçbir şeye ihtiyacın olmaması nedeniyle son derece uygun bir adaysın.

Tam kolunu yakalayıp ısırmak üzereydim ki M ariano Aureliano beni arkam dan tut­ tuğu gibi havaya fırlattı. zevkten çığlıklar atarak yerlere ka­ panıyorlardı. Acıyla bağırarak bana sövüp saydı. seni şişko hergele?” Ö fkeden gözüm dönmüş bir halde incik kem iğine bir tekme attım. Yerinde oturup hakaret dinleyen bi­ ri olm am ıştım hiç. sahip olduğum tek değerli niteliğin sarı saçlara ve mavi gözlere imrenilen ve saygı duyulan bir m em ­ lekette sarı saçlı ve m avi gözlü olarak doğm uş olmam oldu­ ğunu söyledi. beni bu güne dek utandıran şeyler söyledim. Asla bizden baş­ kasının duyam ayacağı kadar yükselttiği çok kontrollü bir ses­ le bana hakaret etti. Öyle heyecanlanm ıştım ki pikabı süren iriyarı K ızılderili­ nin bize katıldığını fark etmemiştim. hem şaşırdım hem de m arazi bir keyif duydum. Evde karşılıklı bağırıp çağırm a m üsabaka­ larıyla ve çocukluğum da Caracas sokaklarında öğrendiğim — ve hiç unutm adığım — açık saçık küfürlerle eğitildiğim yıllar o öğleden sonra işime yaradı.4 89 En nihayet M ariano Aureliano hiddetlendi ve babamla er­ kek kardeşlerim in yaptığı gibi beni haşlam aya başladı. öylesine . “ Bu kadar kom ik olan ne?” diye bağırdım ve ona da hakaret etm eye başladım. “Ülkendeki choloshm n sömürgeci zihniyeti sana gerçek­ ten özel m uam eleye layık imişsin gibi itibar etm elerini sağla­ dı.” Kan beynim e sıçradı. Sadece sarı saçlara ve mavi gözlere sahip olm aya dayanan bir ayrıcalık son kerte aptalca bir ayrıcalıktır. O ve M ariano A u­ reliano karınlarını tutm uş. Zam an durm uştu.” dedi m ükem m el bir İngiliz­ ceyle. “Ne ağzı bozuk bir kadın. Yere inişim öylesine yavaş.” de­ di.” “Senden bu işe burnunu sokmanı kim istedi ki. Bağırarak. “ Bir şey için m ücadele etm ek zorunda kalm adın hiç. İriyarı K ızılderiliye dönerek. Bana aptal ve şımarık dedi. Sonra da san­ ki bana hakaret etm ek ona hız vermiş gibi affedilmez bir şey söyledi. M ariano Aureliano'ya. “Eğer senin baban olsaydım ağzını sabunla yıkardım . Ancak yüksek sesle gül­ düğünü duyunca orada olduğunu anladım.

bildiğim e bile hâlâ inanam adığını itiraf etti. “Eh. kırkbeş kiloluk bir yastık.” dedi düşünceye dalmış bir şekilde. bunu sadece beni üzm ek için söylediğini ve bunda hiç ger­ çek payı olm adığına ilişkin beni ikna etm eye çalıştı. Sendelem edi bi­ le. Yatıştırı­ cı bir m ırıltıyla. “ve bozuk dil de şartlar gerektirdiği zaman kullanılm alıdır. M ariano Aureliano kolunu bana dolayarak çocukken ba­ bamın yaptığı gibi saçlarımı ve om uzlarım ı okşadı. Hiddetim ve gücüm tükenmişti. Beklediğim gibi. onun benim düşm anım olm adığı­ nı biliyordum. K orku­ mu hissetmiş olmalıydı ki gülüm seyerek beni yere bıraktı. sanırım dil kullanılm ak içindir. Bununla beraber. Hiç kim ­ se. Söylediklerine katılı­ yordum. en kötü düşm anım bile bana böylesine ezici bir darbe indirememişti. Bir an için kendim i iki kat hakarete uğramış hissettim . yüzüne haykırdığım kaba sözlere hiç mi hiç aldırmamış olduğunu söyleyerek rahatlatm aya çalıştı. sanki bir yastıktan daha ağır değilm işim gibi tutuyordu be­ ni. Yalan söylediğini biliyordum . . Gözlerindeki şeytani parıltıyı yakalayınca beni tekrar havaya fırlatacağını anladım. böyle bozuk bir dili.” Söyledikleri beni neşelendirm em işti. M ariano Aureliano hakkında ne düşünürsem düşüneyim . arabam a yaslanarak ağla­ maya başladım. Tek bir darbeyle kalkanım ı kırıp geçmişti tabir yerindeyse. sonra da bütün savunm am ın darm adağın edildiğini kavrayarak dehşete düştüm. Besbelli beni güldürm e gayretiyle. Kendim e acıma nö­ betim geçince (her zam an âdetim olduğu üzere) M ariano Aureliano'nun bende hoş olan tek şeyin sarı saçlar ve mavi göz­ ler olduğu iddiasını düşünüp taşınmaya başladım.90 RÜYACI hissedilm ezdi ki sanki bana ebediyen havada kalm ışım gibi geldi. oysa gözleri çocuk­ ça bir neşeyle parlıyordu. M ariano A ureliano'ya duygularımı belli etmiş olmalıyım ki. kullanm ak şöyle dursun. Söylediği her şey hedefe tam isabet etmişti. Suçluluk ve kendim e acıma duygusu yalnızca daha fazla ağlam am a neden oldu. kem iklerim kırılm ış bir halde yere de­ ğil de iriyarı Kızılderilinin kollarına düştüm. Teslimiyetçi bir tavırla başım salladı.

” dedi sır verir gibi. M ariano Aureliano bana.” diye bağırdım. tınlayan bir sesle. Ona yardım etm em için tek yolun yalnız başım a kafeye gi­ rip oturmak.” Bu haksızlığa karşı öfkelenek. “Hadi. kendim e m ükellef bir yemek ısm arlamak ve ye­ m eğim e ölü bir sinek düşürm ek olacağını söyledi. “Aşçıyı yöneticiye rapor etsene. Fakat onun gerçek bir beklenti içinde olduğunu görünce benden istediği­ ni yapacağım a söz verdim. “Ve aşçıyı suçlam ak.” diye bitirdim sözünü onun yerine. “Grubum uzun en yaşlı üyesidir.” Onun da bir büyücü olup olm adığını sormak istedim. “bu John. “Bu arada. “Ben de. Ben şikâyet edince aşçı beni dışarı attı.” diyerek— he­ nüz benim le tanıştırılm am ış olan— iriyarı Kızılderiliyle bera­ ber sokağa park edilmiş olan eski kırmızı pikaba doğru yönel­ di. “Um arım . kendi yaşadığım karm aşayı esraren­ giz bir şekilde hepten unutmuştum. Sanki görün­ mez bir güç içimdeki bir şeyi eziyor gibiydi: kendime dair düşüncemi. Bana kuvvet veren bir şey şimdi beni tüketiyor­ du. “Sen buraya gelm eden önce bir sandviç yemek için bu ka­ feye girdim.” di­ ye cevap verdi boğuk. Sırıtarak. Elimi sıcak bir şekilde ellerinin içine alarak.” Sonra bana m ahzun m ahzun bakarak ekledi.” dedim.” dedi sır verir gi­ bi.” dedi M a­ riano Aureliano. ateşkes im zalayalım . ama bana servis yapmayı neredeyse reddettiler. “Bunun bana en ufak bir yardımı olm az.” diye yanıtladım aynı ses tonuyla. Asabi bir şekilde kıkır kıkır gülerek kollarımı uzattım ve “Tanıştığım ıza sevindim .4 91 Bunu kavrayınca başım dönm eye başladı. Bütün bu plan öyle abes görünüyordu ki güldüm. M ariano Aureliano kolum dan tutarak beni kafeye doğru yöneltti. “Kızılderili olunca böyle şeyler olu­ yor. ama M ariano Aureliano benden önce davranarak. Arizonalı bir Yuma K ızılderilisi­ dir. Birkaç dakika içinde geri döndüler. “Burada bekle. “Bana bir iyilik yapmanı istiyorum .” dedi neşeyle.” “Söylemen yeter.

“Sinek. Büyük.” Arabamın yan aynası­ nı çevirerek kendim e baktım. Son­ ra beni bir kol m esafesinde tutarak.” M ariano Aureliano birkaç bukleyi düzelterek. Kafe akşam yem eğine gelm iş insanlarla ağzına kadar do­ luydu. Fakat park alanında beni bekleyen yaşlı Kızılderiliyi düşü­ nünce hiç suçluluk duym adan ısm arladığım m ükem mel piş­ miş ham burger bifteğinin üstüne küçük kibrit kutusunu bo­ . çileden çı­ kartan keyifli bir havayla gözlerini bana dikti.” dedi.” dedi. Bir çantadan siyah.” dedi. Am a tam tezgaha oturm uştum ki sıkıntılı görünen ama dostane tavırlı yaşlıca bir kadın garson yaklaştı yanıma. Peruğu başım a geçirirken. sakın unutma. kıvırcık bir peruk çıkartarak.” “N eden?” Sanki bir ahm akm ışım gibi bana dikkatle bakarak. “Dik­ kat çekmeli ve aşçıyı rezil etm elisin. John şakacı bir şekilde kolum daki kaslara dokunarak. “Şimdi.” diye fısıldadı. Yanındaki iki yardım cısı gibi o da M eksikalı ya da A m erikalı-M eksikalıydı.” dedi. yepyeni.” diye ekledi. “Bahse girerim insanı bir yum rukta yere serebilirsin. “Fena değil.” diye karşı çıktım. Tekmelerim ve hakaretlerim için ondan özür dilem em e fırsat kalm adan M ariano Aureliano elim e küçük bir kutu so­ kuşturdu. “Böyle girem em içeriye.” “Kılık değiştirm em gerekm ez. “Kimsenin seni tanım ası­ nı istem iyorum . “John bunu takm anı öneriyor.92 RÜYACI sen ve ben bir daha hiç yum ruk yum ruğa gelm eyiz. kin beslem eyen biri olduğuna kanaat getirdim. uzun sarı örgü­ mü iyice peruğun içine tıkıştırarak. Tucson'da kim seyi tanım ıyorum . Sipariş tezgahının arkasında duran aşçının yarısı görünü­ yordu. eleştirir gibi dikkatle süz­ dü. “Sözüm e güve­ nin. İşini öyle neşeli bir şekilde yapıyor­ du ki zararsız.” dedim. Düşünceli bir şekilde. “M erak etme. beyaz dişleri bile çok sağ­ lam görünüyordu. Çok uzun boylu olm am asına rağm en bedeninden bir kuv­ vet ve canlılık yayılıyordu. “Bir kanişe benziyorum .” dedi. tezgâha oturm alısın ve yem eğinde sinek bulunca avazın çıktığı kadar bağım ıalısm .

her iki ya­ nımdaki m eraklı ve endişeli m üşterilere bakarak.” diye söz verdi. M ariano A ureliano sabırsızlıkla beni bekliyordu. sonra da küskün küskün ekledim. Tabağı aşçı­ ya gösterdi.” Daha ben aşçıya cevap verip haddini bildirem eden. Daima en son yediğim m arulun üstüne biraz salata sosu dö­ kerken bir m arul yaprağının altından sürünerek çıkan iri bir örüm cek fark ettim. “H içbir şey olmadı.” dedi gözlerini büyülenm iş bir il­ giyle başım a dikerek. Başımı kaldırıp baktım. B ozulan tek kişi bendim . Bu açık tahrik karşısında öyle şaşırm ış­ tım ki çığlık bile atamadım. “ya da belki de onun peruğundan. “Neler oldu?” diye sordu. Bu tepkisine canım sıkılarak ona dik dik baktım. bu iş benim başım a pat­ ladı tabii.4 93 şalttım — bunu öyle hızlı ve gizlice yaptım ki her iki yanımda oturan adamlar bile dikkat etmediler. “Sen ve senin iğrenç ham am böceğin!” dedim tükürür gi­ bi. K ız­ gınmış gibi rol yapmam gerekm iyordu. “Korkunç bir kaza bu. . “Ne var canım ?” diye sordu kadın garson endişeyle. Zerre ka­ dar üzülm emişti. Gayet iyi eğlendi. “Bizim ikramımız ola­ cak. “Bunu bana nasıl ya­ pabilir?” diye sordum yüksek sesle.” diye açıkladı garson. Biftek ve fırında patates istedim. A ş­ çı hiç bozulm adı. hem en anında getirdiler. Düşünceli düşünceli. aş­ çıya değil. “Bu ham am böceği ya tavandan düşmüş olm alı. İçim de bana güldüğüne dair belli belirsiz bir şüphe duydum.” M ariano A ureliano'nun üstelemesi üzerine neler olup bit­ tiğini ayrıntılı bir şekilde anlattım. Hiddetlenmiştim. Ben konuştukça o zevkle­ niyordu. D üşünce­ li bir şekilde çenesini ovuşturarak yemeği inceledi. Aşçı si­ pariş tezgahının arkas'ndan yüzünde göz kamaştırıcı bir gü­ lüm sem eyle el sallıyordu. “Aşçı bunu yemem i nasıl bekliyor?” diye yakındım. Yemeğimin üstünde kocaman ölü bir hamam böceği gö­ rünce gerçek bir tiksintiyle çığlık attım. m e­ nüdeki başka bir şeyi yememi önerdi. ama M ariano Aureliano'ya. “Büyüleyici!” dedi aşçı net ve yüksek bir sesle.

Yüzüne ciddi bir ifade verm eye çalıştı. Gerçekten bunu yapabileceğini sanm ış­ tım . Ve neden biliyor m usun?” Sanki bana cevap verm em için zaman tanıyormuş gibi bir an sustu. ama kesinlikle bir oyuncu değilsin. Bazıları her ikisi de olur.” “Şimdi rol yapmıyorum. “D em ek istediğim şu ki senin ikna etm e yeteneğine bel bağlam ıştım .” diye ekledi yum uşak bir şekilde.” diye karşı çıktı.” M ariano Aureliano feveranım ı görm ezden gelerek konuş­ m aya devam etti. “Seni uygun ye­ re yerleştirm ek için bunu kesin olarak bilm em iz gerekiyor­ du.” dedi. “Büyücüler ya rüya gö­ rücüdür ya da iz sürücüdür. “Ben senin adına kendim i aptal durum una düşürdüm ve senin bütün söyleyebildiğin nasıl rol yapılacağını bilm ediğim !” Pe­ ruğu kafam dan çektiğim gibi ona fırlattım . İyi bir yalancısın. “Çünkü .” “Hayır.” “Beni eleştirm eye nasıl cüret edersin!” diye bağırdım. Sonra bana çıkışarak.” diye açıkladı. “Onlar erklerini. ama dudakları se­ ğiriyordu. Zaten Florinda'nın kendisine benim taklit kabiliyetim in olmadığını söylediğini anlattı.94 RÜYACI “ Bu kadar kom ik olan ne?” diye sordum. Yavaşça kıs kıs gülerken birden patlayıp yüksek sesle. keyifli bir kahkaha attı. Ya­ lanların çok özel ve kişisel. “Aşçıyı gerçek olm ayan bir şeye inandır­ mak zorundaydın. A m a ben daha ne söyleyeceğim i bile düşiinemeden. günlük dünyayla uğraşırlar. bilgeliklerini hem cinsleriyle ilişki kurm aktan alırlar.” “Besbelli beni hiç tanım ıyorsunuz. Öte yandan iz sürü­ cüler insanlarla. “Ben insanlarla çok iyi ilişki kurarım . Onlar erklerini.” “Neden bahsediyorsun? Bu rüya görücüler ve iz sürücü­ ler saçm alığı da ne?” “Rüya görücüler rüyalarla uğraşır.” dedi. “Em inim bitlenm işim dir de.” dedim alay edercesi­ ne. “Sen kendin nasıl sohbet edileceğini bilm ediğini söyledin. kurm uyorsun. “K endi­ ni bu kadar ciddiye alam azsın. fa­ kat sadece istediğini elde etm ek için yalan söylüyorsun.” dedim tiz ve yüksek bir sesle kendim i savunarak. bilgeliklerini rüyalardan alırlar. “M ükem m el bir rüya görücüsün. Ve kesinlikle içeride de rol yap­ m ıyordum .

sonra her ikisi de om uz­ larını dikleştirip sertçe topuklarını birleştirdiler ve unutam a­ yacağım bir şey yaptılar. ya siyah ya da beyaz. Bunu ahlaklılık anlam ında değil. Isırm aktan vazgeçm edim .” dedi John'a. Yani senin için kolaylık olması anla­ mında. O za­ man artık yapacak başka bir m anevram ın kalm adığını anla­ dım. M ariano Aureliano ve John birbirlerine bir bakış attılar. A raba­ mı tekmeledim ve kollarım la arabanın üstüne vurup durdum. Bana karşı böylesine tümüyle ilgisiz ve kayıtsız olmaları o kadar şok ediciydi ki hiddetim kendiliğinden söndü. “Şimdi ağlayacak ve ağlayınca da böğiire böğüre ağlayacak. M ariano Aureliano. “Sanırım şimdi kafası karıştı. Yaralı bir boğa gibi başımı eğerek M a­ riano Aureliano'ya hüciim ettim. kolaylık anlam ında söylüyorum. “Ne yapacağını bilm iyor.” Bu bana yetm işti. “M ein Fuehrer!” diye bağırdılar. sanki olabilecek en kom ik m anzarayı sergiliyormuşum gibi güldüler. Kollarını kaldırıp faşist selamı vere­ rek. Kanımın yüzüme hücum ettiğini. On üç . Onlar güldükçe benim öfkem artıyordu. ani saldırım karşısında öyle ürktü ki az kalsın dengesini kaybediyordu. İki adam beni yatıştırm aya çalışacak yerde— ailem ve ar­ kadaşlarım kesinlikle bunu yapardı— orada öylece durup. John belimden tuttuğu gibi beni uzaklaştırdı. Gerçek bir otoriter.4 95 senin için her şey. H uysuzluklarım a tanık olanlar hiç ilgi gösterm ezlerse o durumda ne yapacağım ı bilm ediğim i o güne dek hiç idrak et­ memiştim. Acı ve kahkaha karışım ı bir çığlık attı. Hiçbir şey şımarık bir kancık kadar yorucu değildir.” Kollarını iriyarı K ızılderi­ linin om uzlarına koyarak yavaşça ama duyabileceğim kadar yüksek bir sesle ekledi. ta ki dişlerim deki köprü çıkana kadar.” diye ekledi. bu bana karnının etli kısm ına dişle­ rimi geçirecek kadar zam an verdi. Bu hırçın. kulaklarım ın zonkladığını hissettim. Hiç kimse bu kerte boş verm em işti bana. Şaşırıp kalm ıştım . aralarında başka hiçbir renk olmaksızın. ta ki biz onu avutana kadar. Ve bu se­ fer kendim i sakinleştirm ek için hiçbir şey yapmadım.

” dedi M ariano Aureliano. Onlara katıldığım için son kerte m em nun olduğunu söyledi. Gülüm seyerek tekrar tekrar başım a vurdu. “Kola içmeyi bırak. Sonra konuyu hepten değiştirerek. Bu defa hata bendeydi. İki adam kahkahadan kırılıyordu. Hayatım da ilk defa olarak anladım ki kendim le ya da başka­ larıyla asla barışık olm am ıştım ben. Kendime geldiğim zaman pikabın içinde oturuyordum. “Bir futbolcu gibi dişlerinde boşluk var. sonra da beni kucakladı. Senden özür di­ lemeliyim. Kendimi gevşem iş ve rahat hissediyordum . O kadar sıkıl­ mıştım ki dizlerim in bağı çözüldü ve bir bez bebek gibi asfal­ ta yığılıverdim . İfade edem eyeceğim ölçüde utanm ıştım .” diye bağırdı çığlık­ larının arasından. Birkaç dakika sessiz kaldıktan sonra ikisinden de özür di­ ledim. Kollarımı ve ba­ caklarımı germ ek için pikaptan çıktım. John W olkswagenimin bagajının üstüne kapanıp karnını tutarak arabam a vuruyordu. M ariano Aureliano sırtım a bastırıyordu. Huysuzluğum un içim den gelen itici bir hisle kola ü s­ tüne kola içm eye başladığım dan beri daha da kötüye gittiği söyledim onlara. Hiçbir duygum un olm am asına şaşırdım. ne utanıyordum ne de kızgındım . Daha önceleri hiç bilm ediğim bir durgunluk. bir sükûnetti bu. Eğer geçirm ezsen bu nöbetler seni öldürür. Seni bile bile tahrik ettim . “Fakat huysuzluk nöbetlerini geçirm en gerek. “Öyle m i?” diye sordum anlamadan. “Senden çok hoşlandık.96 RÜYACI yaşım da Caracas'da Alm an Yüksek Okulunda A lm an öğren­ cilerle Venezuellalılar arasında çıkan bir kavgada üst ön diş­ lerim den ikisini kırm ıştım . kendim den geçmiştim.” Bir şey söyleyem eyecek kadar sakindim. “Ben size mi katıl­ dım ?” “K atıldın!” dedi üstüne basarak. “Bir gün bunun senin için anlamı olacak.” Tepemizde gaklayan bir karga sürüsünü . sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşm aya devam etti. Baldırlarım a acı veren ıstıraplı kram plar giriyordu.” diye önerdi M ariano Aureliano.

Şimdi onları gör­ m ek bizim birbirim izi tekrar göreceğim ize dair bir vaattir. Pikap hiç ses çıkartm adan kayıp gitmişti.4 97 gösterdi. Gökyüzünde bir tablo gibiler.” Kuşlar uçup gözden kaybolana dek gözlerim i onlara dik­ tim. “Kargalar iyi bir yoradır. Bak ne kadar mükemmel görünüyorlar. M ariano Aureliano'ya bakm ak için döndüğüm de artık orada değildi. .

Bana doğru yaklaşan yoğun sise huzursuzca bir göz attım. Bir süre sonra mis kokulu yabani fundaların arasında parlayan altınsı tüylerini gözden kaybettim ve köpe­ ğin uzakta gittikçe daha da zayıflayan havlam alarını takip et­ tim. .ORAM I BURAM I ÇİZEN çalılara aldırmadan artemisiaların* içinden um arsız bir hızla koşarak kaçan köpeğin arkasın­ dan fırladım. * Artemisia: A merika’ya özgü bir liir kokulu çalı.

tereddütlü . Seslerinin tınısı. sanki hayalet görm üşler gibi. Köpeğin kaybolm asından endişelenm em iştim . Ne yapacağım ı bilem eden öylece kalakaldım . O ra­ da ne kadar durduğum u bilm iyorum. sanki parm ak uçlarında bulutların üstünde hareket ediyorlar­ mış gibi yerden bir m etre kadar yüksekte. sonra tam bana ulaşacakları sırada sanki çevremdeki sis onları yutuverm iş gibi kayboldular. pam uk topaklarına benzeyen küçük sis öbeklerine hapsolm uş gibi. Işıklar havada sallanıp titreş­ tiler. Her iki adam da. Yukarıdan. Sadece birkaç adım önüm de gözden kayboldukları için bu olağanüstü görüntüyü incelem ek hevesiyle o noktaya doğru yaklaştım . sisteki bir ya­ rıktan çıkan bir ışık noktasının üstüm e çöktüğünü gördüm. hayvanların hissetm esi gereken türde bir korkuydu. Am a arkadaş­ larım ın piknik yapm ak için seçtikleri yeri ya da köpeği kova­ ladığım yürüyüş patikasını nerede bulacağım a dair hiçbir fik­ rim yoktu. Gözlerim i kısarak dikkatle sisin içine bakınca. İnsan şekilleri birbiri ardından çöm elerek bir çem ber oluşturdular. havada süzülen ka­ ranlık insan şekilleri gördüm. Birkaç kararsız adım at­ tım. sanki bütün etrafımdaydı. ama bir iki kelim e yakalayınca rahatladım. sonra durdum. on beş metre kadar uzakta iki ada­ m ın bağdaş kurm uş yerde oturduklarını gördüm. “Ben kayboldum !” diye bağırdım İspanyolca. Artık Santa Su­ sana dağlarından bakıldığındaki m anzarasına kıyasla ancak hayal edilebilen Santa M onika koyunun büyüleyici m anzara­ sı inanılm az bir hızla gözden kaybolm uştu. sonra bir diğeri daha. İspanyolca konuşuyorlardı. göbeğim de duyum sadığım bir korkuydu bu. Aşina olduğum korku değil de bedenim de. Köpeğin gittiği yere doğru tereddüt içinde birkaç adım attım ki bir şey beni durdurdu. Öğleden sonra güneşi donuk bir ateş topu gibi zar zor seçiliyordu. Birbirlerine bir şeyler fısıldıyorlardı. bir ipe bağ­ lanmış küçük alevler gibiydiler. Son kerte olağandışı bir korku hissediyordum . sis yoğunlaşıp onları yutmuştu. Ne söylediklerini anlayamıyordum.5 99 Sis tam benim durduğum yerde etrafımı kapladı ve birkaç da­ kika içinde gökyüzü gözden kayboldu. Sis görebileceğim kadar açıldığı zam an solum da. Bunu bir diğeri izledi.

” dedi.” Kolum dan tutarak. “Bir uçurum un tam yanında duruyoruz. o ışıklar dikkati­ mi çekmemiş olsaydı sonunda benim de oraya göm ülm üş olabileceğimdi. güçlü bir yapısı. “Yanlarına nasıl geri döneceğim hakkında hiçbir fikrim yok. eski bir Kızılderili m ezarlığı bulduğum için normal şartlar altında heyecanla titrem em gerekirdi. Bir antropoloji öğrencisi olarak. “İsveçlilerin dil konusunda fevkalade bir kulağı var. eklem leri çıtırda­ yana kadar kollarını ve bacaklarını gerdi ve aram ızdaki m e­ safeyi uzun adım larla çabucak katetti. Genç adam ın m ezarlık hakkında söylediklerinden hâlâ şaşkın bir halde gözlerim i dikip sise baktım.” dedi adam. geniş omuzları ve büyük bir kafası var­ dı. Bütün düşünebildiğim. Genç ve kısa boyluy­ du. “İsveçli m isin?” diye sordu.” diye yalan attım ve hemen bundan pişm an oldum.100 RÜYACI bir şekilde yavaşça döndüler. Oysa o anda.” Kendimi korkunç suçlu hissetm em e rağmen. “Bu yolda daha ileri gidem ezsin.” diye son verdim söz­ lerime. durduğum yerden olsa olsa üç metre uzaktaki sarp bir kayalı­ ğın kenarına götürdü beni. burada aşağıda eski bir Kızılderili m ezarlığı olduğunu anlatmayı yeni bitirm işti. Koyu renk m eraklı gözlerinden olayın zevkini çıkardığı belli oluyordu. Ona arkadaşlarım la yürüyüşe çıktığım ı ve onların köpeği­ ni kovalarken kaybolduğum u anlattım. “İspanyolcayı m ükem m el konuşuyorsun. Am a itibarımı yitirm eden bu yalanımı düzeltebileceğim bir yol gelm iyordu aklıma. Fakat hiç kimse yoktu.” diye uyardı adam beni.” Yüzümü. uzun sarı saç örgümü in­ celeyerek. aşağıdaki sisli boşlukta gerçekten bir m ezar olsa bile al­ dıracak halim yoktu. oturduğu yer­ de kalan ve gözlerini bana dikmiş olan diğer adamı göstere­ rek. Arkam da bu dram atik tepkileri­ ne neden olan birisi var mı diye m erak ederek arkama dön­ düm. “İsveçli m isin?” diye sorusunu tekrarladı genç adam. “Evet. Adam lardan biri sırıtarak ayağa kalktı. “A rkadaşım . “sen ortaya çıkıp neredeyse bizi ölesiye korkuttuğun za­ m an. İskandinav- .

D uydu­ ğum rahatsızlığı daha da arttırarak. “ne söylediğinizi anlayam adım .” Adam saldırganca ve suratsız bir şekilde gözlerini bana dikti. Yerde oturan adam.” diye itiraf ettim. “Ayrıca.5 101 lar için. onlara biraz önce gördüğüm ışıkları ve insan şekillerini ayrıntılı bir şekilde anlattım. fırça gibi kalın telli saçları vardı. ona anlayam adığım bir şeyler m ı­ rıldanarak karşılık veren arkadaşına konuşuyordu. “Tinin onu korum ası ne garip. Adam ı iyice inceledim. İnsanlarla sosyal ilişkiler kurm a derdinde değildim .” dedi boğuk ve tınlayan bir sesle. Yerde oturan adama dönerek. Ardından sanki bir karara varmış gibi çabucak elim den tutarak öbür adamın oturduğu yere götürdü beni. “Tehlike karşısında uyarıldın.” diye fısıldadı sanki kendi kendine konuşuyorm uş gibi. “A ffedersiniz. “K im ?” diye sorm ak zo­ runda hissettim kendim i. Ama besbelli. “ben Güney A m erika'da büyüdüm . Fakat genç adam kendim i o kadar rahat hissetm e­ mi sağlıyordu ki beni yürüyüş patikasına geri götürm esini is­ tem ek yerine.” Onu çok iyi anlamış olsam da. Bir an onu tanıdığım a emin oldum. Görünüşe göre onu incelem em den rahatsız olarak birden . Koyu kahverengi bir teni vardı. sanki anlaşmış gibi birbir­ lerine bir bakış attılar.” dedim. Sanki inanmıyormuş gibi başını salladı ve sonra derin düşün­ celere dalarak uzun bir süre sustu. koyu kaşla­ rı çatılmıştı. bir zorunluluk olduğunu söylem eden edemedim . “Ölüm ün ulakları sana yardım etm eye geldiler. eğer dünyanın geri kalanıyla iletişim kurmak istiyor­ larsa. düz.” Tuhaf bir nedenle bu bilgi genç adamı afallatmış gibiydi. çeşitli diller öğrenm enin bir yetenek olmaktan çok. M üm kün olduğunca çabuk arkadaşlarım ın yanına dönm ek is­ tiyordum. ama yaşlı da değildi. benim suratsız olabileceğim kadar suratsızdı. D iğer adam kadar genç değildi. fakat ona bakm ayı sürdürdükçe daha önce onu hiç görm ediğim i anladım. Fakat bana neredeyse tanıdık ge­ len sadece dış görünüşü değildi. Bir Kızılderili olduğu m uhak­ kaktı. M avi-siyah.

güçlü ve ina­ nılm az yum uşaktı. Ö lü­ m ün çaşıtlarına teşekkür etm e düşüncesi bana gülünç görünü­ yordu. Ondan hoşlanm am ıştım . Daha ona beceriksiz bir sersem olmadığımı söylem eme fırsat kalm adan uçurum un karşı yönündeki bir dağın dik bir yam acına doğru yöneldi. Birkaç defa kolayca beni başının üstüne kaldırdı. Üstüme düşer ve ikim izi de öldürürsün. Adam kom ik olduğum u düşünmüyordu. sesim sinirden tizleşm işti. “Zorunda m ıyım ?” diye sordum alaylı bir şekilde. Düzlüğe ulaşır ulaşm az yolu gösteren adam. Kasvetli.102 RÜYACI ayağa kalktı.” oldu.” diye mırıldandı. “Dizlerim in üstüne çökm ek zorunda m ıyım ?” diye sordum bir gülme krizine tutularak. Elleri güzel. B ü­ tün söylediği. “Ölüm ün ça­ şıtlarına teşekkür etm ek zorundasın. ama bedeni tıknaz bir insanınki gibi sıkı ve cüsse­ liydi. Yüzü keyifli bir sırıtışla aydınlandı. “Seni arkadaşlarına götüreceğim . “Beni izle ve sakın yere düşeyim deme. buz gibi bir bakış attı. ama yine de ona inandım. Sisin içinde olağanüstü bir güvenle hareket ediyordu. “Nereye gittiğini biliyor m usun?” diye bağırdım arkasın­ dan. Nerede olduğumu çıkartam ıyordum — ki norm alde de yönüm ü tayin etm ekte iyi değilim ­ dir— ama köpeği kovalarken bir tepeye tırm andığım ı fark et­ memiştim. ama gözleri gülümsemiyordu. Adam döndü. Eskilerden kalm a bir beye­ fendi gibi tavırları pek özenliydi. Uzun boylu değildi— yaklaşık bir altmış kadardı boyu— küçük ke­ m ikliydi. benim sarp bir yamaç olduğunu sandığım bir yerden zarif bir şekilde kolayca indi.” diye ekledi ters bir ses tonuyla. Genç olanı. M üthiş kuvvetliydi. am a onun şist kaya çıkıntılarının üstünde durduğu ve benden ancak birkaç santim daha uzun olduğu göz önüne alınırsa ol­ dukça etkileyiciydi. Ellerini kalçala- . Benim azıcık kilom u düşünür­ sek belki de bu olağanüstü bir hüner gibi görünmeyebilirdi. “Seni arkadaşlarına götüreceğim .” dedi. ilerleyem ediğim her seferinde bana yardım ederek arkam dan aşağı iniyordu.

ama bunu yapam am . K ah­ kahasının canlı.” “N eden?” diye sordu yargılam ayan bir ses tonuyla.” O nunla aynı fikirdeydim.” dedi. “Kendimi aptal gibi hissediyorum . çenesini el m afsalları­ nın üstüne dayayarak başını düşünceli bir şekilde salladı. “açıklanam az bir şey.” dedi.” diye tekrarladım . İki tuhaf adam la beraber sise göm ülm üştüm . kendi düşüncem i kasten ona kabul ettirm eye çalışarak.” dedi ve son­ ra artık çocuksu neşesini tutam ayarak gülm eye başladı. Duruşunda.” Genç adam gözlerini yere indirdi. keskin hatlı burun kemiğinin üs­ tünde uzanan kalın kaşlarının altındaki yana yatık koyu renk gözlerinde tehditkâr bir şey vardı. Yüzünde hem haylaz hem de nazik bir bakış vardı. hayrettir ki ca­ nım gülm ek istiyordu. kaybedecek neyin var ki?” Sır verir gibi. Bütün bunların benim için çok . “Ben böyleyim. “Teşekkür ederim demen yeter. “B u­ nu yapm ayacağım . D ar ve ince yüzü gü­ lüm sem iyordu. A niden sırtını bana döndü ve yürüyerek yakındaki bir kayaya oturdu. m uhtem elen bunlardan biri de tehlikeliydi. Korkacak yerde. “Söyle.” dedim. “Sa­ dece bir saniyeni alır. “Şu bir gerçek ki bir şey seni incinmekten. çatlak bir tınısı vardı. “Sen ölümün ça­ şıtlarına teşekkür edene dek burayı terk edem eyiz.” diye vurguladı. bütün çevrem de çakıl taşları gibi yuvarlanıyordu. Onun bu gülünç isteğini yerine getirene kadar yerinden kım ıl­ dam ayacağını biliyordum . hatta belki de ölümden kurtardı.” dedi ve gülüm seyerek. Dişleri kar gibi bembeyazdı ve bir çocuğunki gibi düzgündü.” dedi uzun bir aradan sonra. “ve bu sana hiçbir zarar v en n ez. Birisi yapm ak istemediğim bir şeyi yapmam için ısrar ettiği anda gerginleşiyor ve kızıyorum . “Ü zgünüm . Birden tanrının unuttuğu bir yerde yalnız olduğumu bü­ tün şiddetiyle kavrayıverdim . “Diz çökecek kadar ileri gitm en gerekm ez. İstem em em e rağm en kıkır kıkır gülm ek zorunda kaldım. Genç adamın yüzündeki her şeyi bilen gülümseme. benim ne hissettiğim i bildiğini ve bundan m em nun olduğunu açıkça gösteriyordu.5 103 n n a dayayıp tam gözlerim in içine baktı.

daha akıcı olm alısın. acıdan ko­ runduğun gerçeği olduğu gibi kalıyor.” Dizlerinin üstüne çöktü ve sırıtarak başını kaldırıp bana baktı. her nasılsa iş­ te tam şurada bulunan Kızılderili m ezarlığıyla bir ilgisi oldu­ ğuna inanıyor.” dedi ve bir kahkaha attı. Kızm aya başladığım ı görerek.” diye onayladım. sonra ağaçların altındaki sık çalıların içindeki kayaları birer birer keşfettim.” “Belki haklısın. Sanki gözleriyle ilgili bir sorunu varm ış gibi gözlerini kı­ sarak bana baktı. “Bütün bu söylediklerin çok yerinde. “Bununla beraber. taştan çok yaratıklara benziyorlardı. Ve tesadüfen doğru za­ m anda ve doğru yerde m eydana gelen bu olayın önemini be­ lirtm eye çalıştım.” dedi. Sonra sırıta­ rak cüretkâr bir şekilde çenemi dürttü. “Fakat senin bu özel durum unu açıklam ıyor bunlar. “Sen bir hediyenin alıcısıydın. Bu hediyeyi verene tesadüf.” “Ben bir m ezarlık falan görm üyorum . Yere onun yanm a uzandığım zaman. “D aha m innettar olm a­ lıyım . “A rkadaşım senin gördüklerinin. ama senin incinm ekten. daha esnek. “İlginç ve heyecan­ lı bir sürü şey bilen bu arkadaşım olm asaydı bunu bilem eye­ cektim . “Bu m ezarlığı fark etm ek zordur.” dedim kendim i savunur gibi. “M ezarlığı açıkça görm enin tek yolu budur.” Karmüstü. Güneşli bir günde bile bir parça artem isiadan başka bir şey görülm ez. düm düz yere uzandı. olaylar zinciri ya da ne istersen onu de. Sanki pusla yıkanm ışlar gibi. bilen bir göz için ola­ ğandışı bir şekil almış artem isialardır bunlar. “Ve bu m ezarlığın görülm esini engelleyen de sis de­ ğil. bir çem ber halinde eğilmiş oturur gibiydiler. Bu kaya çem berinin daha önce sisin içinde gördüğüm in­ . koyu ve parlak.” diye açıkladı.104 RÜYACI şaşırtıcı olduğunu bile itiraf ettim.” “Daha m innettar değil. başını sola yatırdı ve benim de aynısını yapmam ı işaret etti.” diye açıkladı.” dedi. sanki çevrem izdeki artemisiaları sarmak istiyorm uş gibi kollarını kocam an açtı. şartlar.” Önce hiçbir şey görmedim.

ama ba­ zen altı yaşında bir çocuğun.” Bana iyice yaklaşarak yü­ züm e baktı.” dedi. “Bunlar tuhaf inançlar. “Eğer şüphe et­ m eye yatkın olsaydım . “seninle onun işbirliği içinde olduğunuza inanırdım . ve “Çok abes ama bu kayaların o gördüğüm insanlar ol­ duğuna neredeyse yem in edebilirim .” diye devam etti. “Şimdi gerçekten korkuyorum . Öyle görünüyordu ki onu dikkatle incelediğim den haber­ sizdi. Ve sonra sen az önce onları gördüğünü söyledin bize.” diye fısıldadı. dikkatini çeke­ rim.” Ses to­ nu birden tehditkâr bir hava almıştı.” diye devam etti. “Eğer şüphe etm eye yatkın olsaydım .” diye m ırıldandım huzursuzlanarak. Yüzü gene aynı yüzdü. bunun gibi özel K ızılde­ rili m ezarlıklarında yerinden kopmuş iri kaya parçalarının yan yana oluşturduğu bir çem ber olduğunu söylüyor.” Genç adam sözünü kesm em e aldırmadan. Sadece bu sözlerine ne anlam vereceğim i bilm ediğim den değil. Sonra sadece onun duyabileceği kadar alçak sesle fısıldadım . “Arkadaşım bana ölüm ün çaşıtlarını anlatırken sen damdan düşer gibi or­ taya çıkıncaya dek bunlara pek önem vermemiştim. “Onu tanım ıyorum bile!” diye savundum kendim i. bazen on yedi yaşında bir oğla­ nın.” Adam ın yüzünde bir hoşnutsuzluk ya da alaycılık olup olm adığını anlam ak için ona bir göz at­ tım. bazen de yaşlı bir adam ın yüzüydü.” diye tekrarladı.” diye devam etti. “sizin ikinizin ger­ . “senin de fark etmiş olman gerek­ tiği gibi Kızılderili olan arkadaşım. Bu iri kaya parçaları ölümün çaşıtlarıdır. sonra sır verir gibi.5 105 san şekillerinden oluşan çem bere tıpatıp benzediğini anlayın­ ca boğazım da yükselen çığlığı zor bastırdım. öyle yavaş sesle fısıldıyordu ki yanına yaklaşm ak zorunda kaldım. “Açık olmak gere­ kirse arkadaşınız tüylerim i diken diken ediyor. gülüm seyerek konuşurken yüzü sürekli değişip durdu­ ğu için adama bakakaldım . “Bütün bunlar çok es­ rarengiz. sanki bütün dikkatim i verdiğim den em in olmak istiyordu. sırf bunu ima etm esine bile sinirlenmiştim .” diye ekledim. çaşıtların tem silcisi değil. “Size bir çem ber halinde oturan insan şekilleri gördüğüm ü söylem iştim . “Bunlar çaşıttır. “Biliyorum .

106 RÜYACI çekten beni korkutm aya çalıştığınıza inanırdım. “Em inim çaşıtlar bol bol hoşnut olm uşlardır. “N e cehen­ nem den bahsettiğini de bilm iyorum ya. Ve en tuhafı da onlar tarafından korunduğum u hissetmemdi. bunu hoppaca yapmış olsam da.” dedi elimi sıkm ak için uzanarak.” Ona gözlerim ateş püskürerek baktım. “Sizler kim siniz?” Sorumu genç olanına yöneltmiştim . A dam la­ rın ikisi de bu isimle alay etm em e m eydan okuyarak gözleri­ ni dikip bana baktılar. M ükem m el bir İngilizceyle ve üst-sı- . neşeli gülüşünde m uazzam bir erk vardı.” dedi daha yaşlıca olanı. bir an bile şüphe e t­ m edim. Oradan ve bu iki çılgın adam dan uzaklaşm ak isteğiyle ayağa kalkıp bağırarak teşekkür ettim. “Ölüm ün çaşıtlarına teşekkür etm ekten bahsediyor. Yaşadığı bu ikilem konusunda duyguları­ nı paylaşm ıyordum . “Ve bu da arkadaşım Gum ersindo Evans-Pritchard. Bu adam da tüylerim i diken diken edi­ yordu.” dedi ve gülerek arkaüstü yuvarlandı. “Bir pire sa­ nırım . Sanki ağaçların altın­ daki çalılar kayaya dönüşmüş gibi sesim etrafta yankılandı. G özlerinde olağandışı bir güç. Genç adam baldırım ı dürterek. Am a ben şüpheci değilim. O zaman yapabileceğim tek şey yargılam a­ yı kesm ek ve sizin için m eraklanm aktır. “Ben Jose Luis Cortez'im.” dedim sinirli bir şekilde. Gum ersindo Evans-Pritchard— yanım da sarkan—-elime uzanarak kuvvetle sıktı. Ölüm ün çaşıtlarına gerçekten teşekkür etmiş oldu­ ğum dan. gözlerim i birinden ötekine çevirerek. arkadaşım bana Joe der. Çevik ve akıcı bir hareketle ayağa zıpladı. Ses kaybolana dek dinledim. Yüzlerinde öyle ciddi bir ifade vardı ki gülmem geçiverdi.” dedim. Uzandığım yere gelmiş ve son kerte tuhaf bir tarzda gözlerini kısm ış yukarıdan bana bakıyordu. Sonra sanki çıldırm ış gibi ve hiç de istem em em e rağm en bağırarak tekrar tekrar teşekkür et­ tim.” “Beni m erak etm e.” Bu isme güleceğim den korkarak dudağım ı ısırdım ve di­ zim deki hayali bir ısırığı kaşım ak için eğildim.

Joe'nun ailesinin utanç verici sırlarını bir yabancıya açmasının doğru olup olm adığım sordum.” “Evans-Pritchard m ı?” diye sordum yavaşça. Gum ersindo doğm adan önce Jalisco'lu bir K ı­ zılderili olan annesini terk edip giden bir İngilizdi. koyu renk gözlerini üstüm e odaklam ıştı. Tam da o dönemde . Gum ersindo'nun terbiyem i bozduğunu söylem em e fırsat kalm a­ dan. İm a ettikleri kişi yirminci yüz­ yılın en önemli toplum bilim ci antropologlarından biri olan E.” dedi. “Bir an için sizin şu burnu havada am cıklardan biri olduğu­ nuzu sanm ıştım . gözleri ne siyah ne de kahve­ rengiydi. olgunlaşm ış kiraz rengindeydiler. “Sizinle tanıştığım a m em nun oldum . sonra Gum ersindo'ya dönerek. Joe yardım ım a geldi. Hayır demek için çaresizce başımı salladım. diğeri ise dehşetli ciddi. “Bu kim seyi şaşırtm am alı. “Neden biliyor m usun?” Parlak.” diye cevap verdi Joe ar­ kadaşının yerine.5 107 nıf aksanıyla.E. “Çünkü senin utanç verici sırlar dediğin şeyler G um ersin­ do'nun güç kaynağıdır. Gum ersindo'nun aşırı bir toplum karşıtı olduğunu açıkladı. “Babası. uğursuz ve tehditkârdı.Evans-Pritchard'dan başkası değildi. dikkatim zor­ layıcı bakışlarına takılmıştı.” Gum ersindo sanki nefretinden gurur duyuyormuş gibi belli belirsiz başını salladı. Fazla erdem lilik taslayan biri değil­ dim— uygun koşullarda herkese ağız dolusu sövebilirdi— ama bana göre am cık sözcüğünün tınısında öylesine dehşetli çirkin bir şey vardı ki dilim tutuldu. Arkadaşı adına özür dileyerek. “Baba­ sının şimdi ünlü bir antropolog olduğunu biliyor m usun? G u­ m ersindo ondan ölesiye nefret ediyor.” Gözlerim ve ağzım aynı anda açılıverdi. İçimdeki bir şe­ yin sözlerinin hakaretten çok bir iltifat olduğunu çakmasına rağm en yaşadığım şok öylesine şiddetliydi ki sanki felce uğ­ ram ış gibi kalakaldım . “Utanç verici sırlar değil bunlar. Joe G um ersindo'nun toplum karşıtı olmak için içinden gelen dürtünün soyadının Evans-Pritchard olduğu gerçeğiyle ilgisi olduğunu ekledi.” diye açık­ ladı. Bir gözü bana gülüyor gibi görü­ nüyordu. Şansım a inanam ıyordum .” diye sürdürdü konuşmasını.

Eh. zira Birleşik Devletler'e yaptığı ziyaretlerden biri sırasın­ da M eksika'ya gittiğini keşfedeceğim den emindim. ama öğrencilerini etkilem eye çalışırken takındığı çocuksu tavrı takdir ediyordum .” dedi. Evans-Pritchard'ın M eksi­ ka'da hiç alan çalışması yapm am ası— esas olarak Afrika'daki çalışm alarıyla tanınıyordu— beni zerre kadar ilgilendirm iyor­ du. Ne vurgundu ama! Heyecandan bağırıp yerim de zıp zıp zıp­ lam am ak için kendim i zor tuttum. Şaşırmış bir halde kaşlarını çattığını görünce şivesinin kesin­ likle Arjantinlilerin şivesine benzediğini ekledim hemen: “Gerçi A rjantinliye benzem iyorsun da. Evine gittiğim zaman her seferinde çalışm a masasının üstün­ de. Böylesine kolayca tekrar yalan söylem ekten duyduğum rahatsızlık ve suçluluk­ tan kurtulm ak için Joe'ya Arjantinli olup olmadığını sordum.108 RÜYACI U CLA 'da sosyal toplum bilim ci antropolojinin tarihi ve bu alandaki en seçkin destekçiler üstüne bir yazıyı inceliyordum. Ondan özel olarak hoşlanıyor değildim. Ne de ol­ sa insanın karşısına her gün bu tür bir bilgi çıkmazdı. Periyodik olarak evinde buluşuyorduk. Kanıtın ta kendisi önüm de duruyordu. Tatlı tatlı gülümseyerek gözlerim i Gum ersindo'ya diktim ve onun izni olm adan elbette hiçbir şey açıklam ayacağıma dair kendi kendim e söz verdim. Belki pro­ fesörlerim in birinin evinde sadece seçilmiş birkaç öğrenciyle beraber ufak bir konferans verilebilirdi. çocukluk arkadaşlarım dan birinin adını verm iştim . belki de sadece profesör­ lerim den birine bir şeyler çıtlatırım diye düşündüm. “Bize adını söyle­ m edin.” “M eksikalIyım ben. “Carm en G ebauer” dedim. Hiç duraksam adan. sanki kazara oraya bırakılm ış gibi. Joe usulca kolum dan çekerek kibarca.” dedi. Kafamda profesörü bile seçmiştim. Bunun gibi korkunç bir sır­ la ortaya çıkabilmek! Kızılderili bir kadını iğfal eden ve terk edip giden büyük bir antropolog. Zihnim de bir yığın olasılık dönüp duruyordu.” . “Senin aksanm a da bakılırsa ya K üba'da ya da Venezüella'da büyüm üşsün. ünlü bir antropolog olan Claude Levi Strauss tarafından ona yazılmış olan bir not buluyordum .

çabucak konuyu değiştirdim .” dedi çocuksu bir samimiyetle. Gum ersindo Evans-Pritchard gösterişli bir şekilde elimi öperek beni şaşırttı. “Yürüyüş patikasına nasıl dönüleceğini biliyor m usun?” diye sordum.” dedi. aynı zam anda da adamların be­ nimle nasıl ilişkiye geçeceklerini öğrenm eye çalışmamaları karşısında şaşırmış ve hayal kırıklığına uğram ıştım . “Sadece ya­ rı İngiliz olsa da kusursuz derecede incedir. “Am a Gum ersindo Evans-Pritchard biliyor. bilm iyorum . birden arkadaşlarım ın o zam a­ na dek m eraklanm ış olabileceklerinden endişelenm iştim . “Em inim tekrar kar­ şılaşacağız. Korkunç rahatlam ıştım . Çok centilm endir. A dam lar bir tek laf etm eden ve arkalarına bakm adan pu­ sun içinde gözden kayboldular.” Gum ersindo gür çalıların içinden geçerek dağın öteki ya­ nındaki dar bir keçiyoluna çıktı. “Bu onun genlerinde var. Joe veda kabilinden. . Çok geçm eden arkadaşları­ mın seslerini ve köpeğin havlam asını işittim.” diye açıkladı Joe. Onları bir daha göreceğim den çok şüpheliydim .5 109 K onuşm anın bu m ealde sürmesini istem edim . İsm im hakkında yalan söylediğim için suç­ luluk duyarak tam arkalarından koşm ak üzereydim ki arka­ daşlarım ın köpeği üstüm e zıplayıp yüzümü yalam aya çalışa­ rak beni yere devirdi. “Hayır. Bunu o kadar doğal ve zarif bir şekilde yapmıştı ki ona gülm ek gelmedi aklıma. form alite icabı.

Santa Susana dağlarında beraber yürüyüşe çıkmış oldu­ ğum arkadaşım ın toplantı salonunun arka sıralarında benim . kısa. büyük toplantı salonlarından birinde. Takım elbisesi. sa­ kallı ve incik boncuklu.HAYRETLER İÇİN D E M İSAFİR konuşm acıya bakakalm ıştım. kıvırcık saçları ve sakalsız. bıyıksız traşlı yüzüyle Joe Cortez Los A ngeles'taki C alifom ia Ü niver­ sitesinde. özensiz giyim li öğrenciler arasında başka bir zam andan gelm iş biri gibi görünüyordu. uzun saçlı.

Bana kendim i bir ahmak gibi hissettirdikleri­ ni söylem eme gerek yok. . Tam bu m isafir konuşm acının dağlarda kaybolduğum gün karşılaştığım o adam olduğunu söyleyecektim ki kendim i tut­ tum. Ve ben bu iki ada­ m ın ne kazanm ış olabileceklerini bir türlü anlayamıyordum.6 111 için tuttuğu. Arkadaşım ın kocası bizi bu çılgınlıktan kurtar­ m ayı um arak belki de bana gerçeğin söylenmiş olduğunu ile­ ri sürmüştü. sonra onun M eksika'da geniş bir çalışm a yapmış olan ta­ nınmış bir antropolog olduğunu ekledi. Gerçeği yalnız benim bildiğim e da­ ir kör bir inanca saplandım. Onların sam im iyet­ le gerçeği söylediklerini biliyordum. bu başka türlü kazanılam ayacak bir şeyi kazanm ak için olmalıydı.” dedi dişlerinin arasın­ dan. “Sana onun kitabını verm iştim . Bu arada ben Evans-Pritchard'ın oğlu hakkındaki bu bilgiyi antropolojik konular ve antropologlar hakkında benden ve arkadaşım dan daha bilgili olan birkaç kişi üzerin­ de denemiştim. İkimiz de teslim olm ak istem ediğim iz için tartışm a olduk­ ça kızışmıştı. boş bir sandalyeye aceleyle kayıverdim. Suratımız bir karış arabayla eve dönmüştük. eğer insan yalan söylerse. Bense o iki adamın bana uydurm a bir hikâye anlatm akla kazanacak hiç­ bir şeyleri olm adığında ısrar ediyordum . A rkadaşlığı­ m ız çıkm aza girmişti. Kendisiyle birlik olunm am asından usanmış olan arkadaşım ona bağırarak çenesini kapatm asını söylemişti. Ben pratik bir zihniyetle yetişti­ rilmiştim. Onlara inandığım için deliye dönen arkadaşım bana saf bir budala olduğumu söyle­ mişti. Arkadaşım Evans-Pritchard'ın oğlu hakkındaki hi­ kâyenin uydurma olduğu fikrinde dayatıyordu. Bunun için çok iyi bir nedenim vardı. Çok değer verdi­ ğim arkadaşlığım ızın neredeyse bozulm asından bu adam so­ rumluydu. İnanam ıyormuş gibi başını sallayarak sabırsızca yüzüme baktı ve sonra bir kağıt parçasına Carlos Castaneda diye ka­ raladı. “Kim bu Carlos Castaneda allah aşkına?” diye sordum elim de olmadan gülerek. “Bu da kim ?” diye sordum ona. Bu kötü duyguyu atmamız birkaç haf­ ta almıştı.

Sonunda Carlos Castaneda'ya baktım.” dedim İspanyolca. beni dağlarda ilk kez gördüğü zamanki gibi tereddütlü. Söylediklerinden hiçbir şey anlayam ıyordum . Uzun uzun düşünüp taşındıktan sonra. Sanki bir yum ruk yemiş gibi elini karnına koyarak. Etrafını öğrenciler sarmıştı. Bana güven telkin etm eyecek kadar fazlasıyla kendine güvenli. . Ve neden böyle yaptığımı anlayamıyordum. Ve sanınm bu konuyu hiç düşünm eden ona inanmıştım.112 RÜYACI Carlos Castaneda'nın konferansına pek dikkat etm edim . Latin m açoların sa­ dece (sırasıyla) dövüşmek. “İsmin hakkında ba­ na yalan söyledin Joe Cortez. sözleri sanki ağzından çıkm ıyordu da. Ama gözlerin­ de öyle yalın ve saf bir hayret vardı ki bu haklı hiddetim kısa sürdü. özellikle bir dereceye kadar itaatkâr değillerse. beni görünce uğradığı şaşkın­ lıktan sıyrılm adan önce.” diye ekledim. basit bir sözden ya da gözlem den. Am a sonra ben de ona sahte isim vermiş olduğum u hatırladım. Bütün bedeniyle konuşuyorm uş gibi görünüyordu. yemek ve seks yapm akla ilgilenen ufak tefek kavgacı horozlar olduğunu söylerdi. fazlasıyla kendini beğenmişti. ta ilk başta otomatikman ona güvenmem iş olduğum için yalan söylediğim e k a­ rar verdim. inanm az bir ifadeyle bana bakakaldı. Am a hareketlerinden büyülen­ miştim. Suçlar gibi parm ağım ı ona uzatarak. onun se­ bebinin ne olabileceğine dair bir ipucu bulm aya çalıştım bü­ tün gün. güvenm eyecek şekilde yetiştirm işti beni. “Arkadaşın G um ersindo'nun Evans-Pritchard'ın oğlu ol­ duğu da yalan. bir sihirbaz çevikliği ve zarafetiyle hareket ettirdiği ellerinden akıyordu! Konferanstan sonra gözü pek bir şekilde ona doğru yürü­ düm. İnsanları harekete geçiren sebepleri anlam aya düşkün olan ben. Bana ismi hakkında yalan söylem esinin nedenini m erak edip duruyordum. Kadınlara karşı öyle ilgili ve hoştu ki otom atikm an onu küçümsedim. “Öyle değil m i?” Artık daha fazla konuşm am am için yalvarır gibi bir hare­ ket yaptı. Zerre kadar utanmış görünmüyordu. Sanki gideceğim den korkuyorm uş gibi usulca bileğim ­ den tuttu. Annem Latin erkeklerine.

“Yanından ayrıldıktan sonra arkadaşım — bu arada adı N estor'dur— ve ben senin hakkında epey konuştuk. Kibirim geçivermişti. Ve sordu­ ğum a anında pişm an oldum.6 113 Öğrencilerle konuşmayı bitirdikten sonra sessizce kuzey kam pusundaki devasa bir çam ağacının gölgelediği gözden uzak bir sıraya doğru yöneltti beni. o öğleden sonra sisin içinde beni bulm anın onda çok büyük bir karışıklık doğurduğunu söyledi. “Seni tekrar bulacağım ı hiç sanm ıyordum . ve bu da beni çok rahatsız edecekti. İspanyolcada insanın sadece başka birisinden hoşlandığı­ nı söylem enin hiçbir yolu yoktur. Sanki onun yanında oturdu­ ğum a hâlâ inanam ıyormuş gibi gözlerini bana dikti. Bu samimi sorum onu uzun bir sessizliğe gömdü. “ Neden beni bulmak istiyordun?” diye sordum İngilizce.” dedi düşünceli bir şe­ kilde.” dedim. “ Çok uzun bir hikâye bu. Bundan sonra ne söyleyeceğini prova ederek kendi kendine konuşuyorm uş gibi dudaklarını büzdü.” dedi İngilizce. “Bütün bunlar o kadar garip ki gerçek­ ten dilim tutuldu. Kur yapm aya çalışan bir erkeğin gösterdiği alam etleri bi­ liyordum. Ne cevap vereceğim i bilemezdim. “N eden?” diye sordum. beni bulm ak um uduyla beni bıraktıklara yere geri bile döndüklerini söyledi. Cevabın çok daha süslü ve aynı zam anda da daha kesin olması gerekiyordu. Nihayet. çünkü bana sırılsıklam âşık ol­ duğunu söyleyeceğine emindim . Onun da İngilizce olarak benden hoşlandığı için oraya geri gittiği cevabını vereceğinden emindim .” dedi. “Ne hakkında?” . hâlâ dalgın bir havayla. Senin yarı-hayalet olduğun sonucuna vardık. İspanyolca­ da insan ya iyi bir duygu uyandırabilir— me caes bien—ya da tam bir tutku— me gustas— alevlendirebilirdi. Sıraya otururken. Onu başka bir yöne yöneltm ek için. “Çalışm alarını okum adım . Bütün bunları açıklarken yüzünde kendinden geçmiş bir ifade vardı ve beni toplantı salonunda bulunca neredeyse yüreğine indiğini eklerken sesi en derin huşuyu açığa vuruyordu. Konuş­ ması mı yoksa konuşmam ası mı gerektiği hakkında m ücade­ le ediyor gibiydi.” Birden İspanyolcaya dönerek.

E l­ bette annem babam onun beni her yere götürm esine izin ve­ riyorlardı. “Doktorlar gibi o da ev­ lere çağrılırdı. Onun kan bağı olan ailesi değil de cadı ailesiydi bu. Çocukluğum un pek çok yazını bir cadı aile­ siyle geçirdim . ben kâbus görünce tuvale­ . ben çocukken beni onun bakım ına bırak­ m aktan oldukça memnundular. “Evde benim ve dadım ın m üşterilerinin dışında hiç kim ­ se bunları bilm ezdi. K um ar­ da ya da aşk m eselelerinde iyi şans getirm esi için m uskalar yapardı. Arkadaşlarını iyileştirm e ve düşm anlarına zarar verm e erkine sahip olan gizli büyüler okurdu. Tavukları öldürüp.” diye açıkladım. “Ne tür büyücülük? Voodoo mu. erkek— cadılar transa girinceye kadar dans ederlerdi.” Sanki bana inanmamış gibi tuhaf bir şekilde bakıyordu. “Tabii biliyorum. O ve birlikte olduğu— k a­ dın. sesinde bir beklenti vardı.” diye yanıtladı. Yetişkin bir genç kız oluncaya kadar baktı bana. İstediğimi yapm am a izin veriyordu. Venezüella'da bir kıyı bölgesinde uzun zaman yaşadım . Okul tatillerinde beni alarak ailesini ziyaret etm e­ ye götürürdü. ispritizm a m ı?” “Büyücülük hakkında bir şey biliyor m usun?” diye sordu. Beni anne babam dan daha iyi idare edebiliyordu. Evde bütün yaptığı.” “Ve annen baban bütün bunlara izin verir m iydi?” diye sordu inanamayarak. “Her şey. “Onu cadı yapan şey neydi?” diye sordu. Puerto Cabello'lu siyah bir kadındı. büyücüleriyle ünlü bir yerdir orası. U zm anlık dalı aşk iksirleriy­ di. “Cadı olan bir dadım vardı. verdiği lütufların karşılığı olarak onları tanrılara sunuyordu. Bunlarla büyüdüm ben. kesilmiş tırnak­ lar ve tüylerle.114 RÜYACI “Büyücülük hakkında birkaç kitap yazdım . Sonra şaşkın bir gülüm sem eyle. Ayinlerine ve trans oturum larına katılm am a izin veril­ m ese de pek çok şey görm eyi başardım .” dedim tepkisinden m em nun kalarak.” “Cadı m ı?” “Evet. Hem annem hem ba­ bam çalışıyordu. Bu iksirleri tıbbi bitkilerle ve aybaşı kanı. tercihen kasık tüyleriyle hazırlıyordu.

gene de içimdeki bir şeyin yerinden oynadığını açıkça duyum sadım . “Am a ben sana ger­ çeği söyledim .” dedi sakin bir şekilde. Kaşlarını hafifçe çattı.” dedi cid­ di bir yüzle. Kendini buna inandırdın ve bu bir gerçek şimdi. Acaba bütün bunları uydurduğumu mu düşünüyor diye m erak ederek.” Besbelli bu söylediklerinde samimiydi.” dedi pişm ankâr bir havayla. Kızgınlığım ı öyle bastırdım ki vücudum titredi. “Bana ne yapıyorsun?” diye mırıldandım .6 115 tin arkasında m um lar yakmaktı. N eden senin içini görebildiğim i bilm iyorum . Benim gösterdiğim bi­ linçli bir gayret sonucunda olmamıştı bu.” Birden ayağa kalktı ve gülmeye başladı. Benim bah­ settiğim de buydu. “Ben insanların içini görebilirim . ama yalnızca samimi olarak ilişkiye girdiğim insanlarınkini. Bu bana yardım ediyordu sanki ve çiniler arasında bir şeylerin alev alma tehlikesi de ol­ m adığı için açıkça onun bunu yapm asına izin veriyordu an­ nem .” “Kendi kendine bir şey iddia ediyorsun ve bir kez bu id­ diada bulununca senin için bu gerçeğe dönüşüyor. ama bu haksızlığa karşı duy­ duğum öfkeden nefesim kesilmişti.” Bir şey söylem eye çalıştım. Tekrar yerine oturarak ya­ nım a yaklaştı. “H er zam an değil ve elbet herkesinkini de değil. Kaçıp gitm ek istedim. “Bu kadar kom ik olan nedir?” diye sordum. Benden çok daha fazla afallam ış gibi görünüyordu. Soh­ bet etm ek için gösterdiğim bütün o gayretleri boşlayabilm ek . “M esela benim sana kur yaptığım a inandığını görüyorum. “Seni tem in ederim ki gerçek bu. Bir süre tam bir sessizlik içinde oturduk. neler hissettiğim i bildiğine dair na­ hoş bir izlenim edindim. “ Sadece insanların içini görüyorum işte.” diye ısrar ettim. Belli be­ lirsiz bir şekilde buna benzer bir deneyim geçirdiğim i hatırla­ dım. ama bu hatırım a geldiği gibi hızla silikleşti. Ne var ki birkaç dakika içinde kendim i olağanüstü sakin hissettim. Yüzüm kızardı. Am a bu çok alçaltıcı bir şey olurdu. Dadımı ima ettiğine kanaat getirerek.

önümüzde havada fırıl fırıl dönen yaprak­ lar. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Orada ne işim vardı ki benim.” dedim. yu­ muşak. Her zaman değil. “B eraber çalıştığım yaşlı büyücü son zam anlarda öğretti bunu bana.116 RÜYACI ve kendim i aptal hissetmemek son derece hoş bir deneyimdi. k ı­ sa süren engin bir saadet duygusuydu bu. ger­ çek arkadaşlarım la yiyeceğim öğle yem eğini ve spor salo­ nundaki havuzdaki günlük turum u kaçırm ıştım . Dersim i almış. ama bunu söyleyince sanki kendim e acıyormuşum gibi geldi— ki nedense acıyordum da. “Hayır. Tam gitmeyi düşündüğüm anda bir şey seni bana gösterdi. İç sıkıcı özüm ida­ reyi eline aldı ve bu duygulardan ve düşüncelerden kurtulm a­ mı istedi.” Son sözünü düşünerek kendim i nedendir bilinmez mutlu hissettim. insanın istediğini yaptığı zaman hissettiği türden çoşkun bir neşe değildi. Rüzgâr.” M üşfik ses tonu içimdeki kar­ m aşanın bilincinde olduğunu açıkça gösteriyordu. sarı yapraklar bize doğru sürüklendi.” “Büyücülüğü daha önceden biliyor m uydun?” diye sor­ dum ürkek bir şekilde.” Kendi sözlerine kendi hayret et­ miş gibi görünüyordu. m avi bir cam gibi saydam ve bulutsuzdu. sanırım öğretirdi. ritmik bir sesle etrafım ızda döndüler ve rüzgâr yap­ rakları bir çırpıda havaya kaldırdı.” “Sence bana da öğretebilir m i?” “Evet. “Belki ben gitsem iyi olacak. Bunu rahatlam ak için söylem eyi tasarlamıştım . Daha çok. yavaş yavaş endişelerim den sıyrılıyor­ dum. “Latin Am erika'da herkes bildiğini düşünür ve ben de bil­ . Benim beraber çalıştığım büyücü bunun bir yora olduğu­ nu söylerdi. Bu bir zafer m utluluğu. “Bu tinin iyi bir gösterisiydi. “Senin içindi bu. Esinti rüzgâra dönüştü ve yanım ızdaki çı­ nardan düşen kuru.” diye m ırıldandı. Gitmek yerine olabildiğince üstünkörü bir şekilde ona in­ sanların içini her zaman görüp görem ediğini sordum. Şimdi gidem em . “Eğer o da senin hakkında benim his­ settiklerimi hissederse kesinlikle öğretm eye çalışır. Çam ağacının dalları arasından hafif bir esin­ ti geçti ve diken diken çam iğneleri aheste bir yağm ur gibi üs­ tümüze döküldü.

Onun büyücü arkadaşı bizi gözleyebilir mi diye m erak ederek etrafım a bak­ tım. sonra huzursuzlandım.” İlkin kafam karıştı. Gözlerim in önünde siyah noktalar görüyordum. “Senin dinlemen ya da dinlem em en kişisel olarak önemli değil be­ nim için.6 117 diğime inanıyordum. Bizi gözleyen biri için. O kadar basit ki korkutucu. Benim karşılaştığım büyücülük hiç de kötü değil­ di ve bu yüzden de son kerte ürkiinçtü. “Babam bana sürek­ li bir tanığım ız olduğundan hiç söz etm emişti.” diye açıkladı. Kulaklarım uğulduyordu.” Kaşlarımı çattığım ı görünce. kızgın sesim o andaki duygularım ı yansıtıyordu.” dedi sır verir gibi. Tıpkı senin bilm ediğin gibi. Yine aklım karm an çorm an oluver­ mişti. “Ve epey de vahşisin. “Fakat sana onun adına bağırdığım başka birisi için önem li bu. “Bizler büyücülüğün kötülüğü yüzünden korkutucu olduğunu düşünürüz. esasında bana sabırsızlık­ tan ya da kızgınlıktan bağırm am ış olduğunu söyledi. Ama sonra gerçekten büyücülükle karşılaştığım zaman düşündüğüm gibi çıkm adı. Bana bağırmış. Onun benim le bu şekilde konuşm ası karşısında öyle şok oldum ki nefesim kesildi. Bana ba­ ğırm aya cüret edebilmişti. Senin gibi ben de büyücülüğün ne olduğunu bildiği­ me emindim.” dedi tekrar yerine oturarak. Dadın senin her kaprisine teslim olup. “Saçma sapan konuşma.” Sözünü keserek kara büyücülüğün tersi olan ak büyücülü­ ğü ima ediyor olması gerektiğini söyledim. Beni görm ezden gelerek devam etti. Bakışlarım dan kaçm ak için yüzünü çevirdi.” “N asıldı?” “Basit. Öyle kızm ıştım ki çıldıracağım ı sandım. hakaret etmişti. Eğer sıçrayıp böylesine çabucak uzağa kaçmamış olsaydı ona vuracaktım.” “N eler saçm alıyorsun sen?” dedim. Hiç söz etm e­ di. Sanki hiçbir şey olmamış gibi başım ı şişirip durm ası­ . çünkü bilm iyordu. Çatlak. Bu anlamda sen bana kendim i hatırlatı ­ yorsun. “Çok disiplinsizsin. Sert ve sabırsız bir şekilde. san­ ki kıymetli bir cam dan yapılm ışsın gibi davranm ış olmalı sa­ na. allah kahretsin!” dedi.

” Tam olarak hangi kelimenin bunu başlattığını bilm iyor­ dum. “Çağın ruh hali de nedir?” diye sordum. kişisel olm ayan bir kuvvet. Zira elimle yetinm eyeceğini ve onu durdurm ak için hiçbir şey yapam a­ yacağımı biliyordum . Eli elimde. Hareketlerine göz yum acağım a inanıyorsa o zaman bir sürprizle karşılaşacaktı. Yoksa onu durdurm ak için hiçbir şey yapmak istem iyor m uydum? Eskiden kendisinin de herkes gibi dikkatsiz ve disiplinsiz olduğunu. Söylediği­ ne göre Tanrı olm ayan ya da dinle ya da ahlakla hiçbir ilgisi olmayan. ama birden bütün dikkatimi ona verm iştim . Esasında güçlü. “Bundan yakayı sıyıramayacaksın. Am a aynı zam anda da ne zam an baca­ ğımı tutuvereceğini edepsizce m erak ediyordum . bir m evcudiyetten bahsedi­ yorum . yum uşak tem asından hoşlandım . “Günüm üzde orta sınıfın işidir bu.118 RÜYACI na gücenmiştim.” “Ne bir kuvvet. “Bu tür sınıflandır­ .” diye düşündüm ona kötü kötü gülüm seyerek.” Aniden hızla elimi elinden çekerek. Benim üstüm deki tuhaf hâkim iyetin­ den m arazi bir şekilde büyülenm eye başlıyordum . ama aradaki farkı hiç bilm ediğini. tıpkı senin or­ ta sınıf bir kadın olduğun gibi. daim i tanığım ızdır. Ve ben de söylediği her sözü din­ lem eye devam ettim. bir varlıktan. Ben orta sınıf bir erkeğim . Hatta elimi bile tuttu ve ben buna aldırmadım. ne bir varlık ne de bir m evcudiyet olm a­ yan bir kuvvetten. Onlar buna tin diyorlar.” diye açıkladı melek gibi bir gülüm sem eyle. çünkü çağın ruh haline hapsolm uş olduğunu açıkladı. “A buk sabuk bir laf gibi geliyor. Onunla beraber olm aktan hoşlandığım ı düşünm esin diye hiç de dostane olm ayan kaba bir ses tonuyla. bu sıranın üstünde onunla ilelebet oturm ayı arzuladığım ı an­ layınca hayrete düştüm. Tin bizim kişisel gözlem cim iz. ama değil. Kavgacı ruh halim den tüm üyle habersiz görünüyordu.” dedi. “benden sıyrılam azsm ahbap. yalnızca kendim izi hiçe indirgemeyi öğrenirsek bizim kullanm am ız için orada duran bir erk olan bu kuvvetten bahsetm eye devam etti. Sadece büyücülerin bildiği bir şeyi ima ediyorum . “Büyücüler buna çağın tarzı derler. Konuşm aya devam etti.

Daha o şaşkınlığından sıyrılam adan hem encecik. Üstümdeki hâkim iyeti bozulm uştu. Onun bağırıp çağırmasını. K ayıtsız ve alçak bir sesle. O eski kızgınlığım ı uyan­ dırm aya çalışarak.” oldu. Sanki . “Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. keşke bu sözler hakkında zaten bildikle­ rimi bir hatırlayabilseydim . ama bunları daha önce nerede duyduğum u ya da bu sözlere nasıl bir anlam yüklediğim i bilem iyordum . “Se­ nin kadar ben de biliyorum bunları. “Esas m eselem ize dönelim . A m a kı­ lı kıpırdamadı. A m a m isillem e gelmedi. Sözlerinde ürkütücü bir şekilde bildik bir şeyler vardı. Derin bir soluk aldı ve ciddi bir ifade takındı.” diye sözünü kestim kaba bir şekilde. Afallam ışçasına ellerini ovuştururken söylediği tek şey.” diye m ırıldandım . Onunla halledilecek eski bir hesabım olduğunu hatırladım.” Kendi kendine gülerek.” Onun karşı m isillem e yapmasını bekleyerek yan yan sıranın ta öbür ucuna kaydım . “Bunu yaptığım için hakikaten üzgünüm . “Bana sosyal bilimci ayakları yapm a. bunların benim için çok hayati bir anlamı ol­ duğundan emindim.” dedi neşeyle. Antropoloji öğrencisi arkadaşlarım ın arasında be ­ ni gülünç bir durum a düşürm üştü.6 119 m aların hiçbir geçerliliği yoktur. “Bunun sırf eğlenm ek için abartılı hikâyeler anlatan insanlar m isali basit bir m esele gibi göründüğünü biliyorum . “Bunlar yalnızca genellem e.” Ona kaşlarım ı çata­ rak şüpheyle baktım. Çocukluğum dan bu yana kim seyi ısırm am ıştım . “A m a du­ rum bundan çok daha karm aşık. B u­ nunla beraber. Rahatlayarak derin bir iç çektim. Elini ısırdıktan sonra ona bu şekilde karşı çıkm anın eninde sonunda kendinikontrol m ekanizm asını kıracağından ya da en azından aklını karıştıracağından em indim .” Onu dikkatle izliyordum. “N e­ den bana Evans-Pritchard'ın oğlu hakkında bütün o zırvaları anlattın? Kendimi aptal durum una düşüreceğim i anlamış ol­ man gerekirdi. kendi­ ne güvenini ve küstahlığını yitirm esini bekliyordum.” Artık iyice tepem atarak elini tuttum ve ısırıverdim. o sırada benim bir antroloji öğrencisi olduğumu ve kendim i ap­ tal durumuna düşüreceğim i bilm ediğini hatırlattı bana. “Baştan sona ilkelsin.” diye konuşm aya başladı.” dedim.

Neşeyle gülm eye başladı. “Seninle yüz göz olacağım ı düşünm eye nasıl cüret edersin?” dedim. Ve sanki bir çocukm uşum gibi kaburgalarım ı gıdıklam aya başladı. “Bana tekrar dokunursan burnunu kırarım .” Yüzündeki şaşkınlık ifadesini görünce en gururlu ses tonum la.” Bana düşünceli bir şekilde baktı. “Çok iğrençsin. Beni tekrar gıdıklam ak üzere olduğunu görünce ellerim i yum ruk yapıp kendim i korudum. Tir tir titriyordum . içe işleyen keskin bir sesle.” dedim sesim e biraz tehditkâr bir ton vererek. Kahkahalarını zaptettiği için her tarafı titreyerek boğuk boğuk gülüyordu. sonra çaresizce om uzlarını silkerek şöyle ekledi. Senin gibileri bilirim. Bana doğru yan dönerek.” Bu küstahlığın öyle bariz bir teşhiriydi ki bütün güvenim i yeniden kazandım. Ve bunları anlatm ak da hiç uygun olm az. gözlerinden sam i­ mi olduğunu anlayabiliyordum . Gülm ekten korkarak— ben gıdıklanırım — öfkeyle ince ve tiz bir sesle çığlık attım.” diye uyardım onu. “Sana kendim ve hedeflerim hakkında bir şeyler daha anlatm adıkça arkadaşım ı neden sa­ na Evans-Pritchard'ın oğlu olarak tanıştırdığım ı açıklayamam. “Esm er insanlar arasında yetişen ti­ pik bir A lm ansın. O çok denenmiş. Beklediğim gibi yüzü kızarmadı. “İlk karşılaştığım ızda Alm an olduğunu biliyordum .” de­ . Tehdidimi hiç iplem eyerek başını sıranın arkasına yasladı ve gözlerini kapattı. Sanki bu duyduğu en kom ik şeymiş gibi dizine bir şaplak atarak katıla katıla güldü. “Alm an olduğum u nereden biliyorsun? Sana bunu hiç söylem edim . Bütün yaşantım boyunca savaştığım kibirli Latin m açolarının tipik bir örneğisin.120 RÜYACI uygun sözcükleri arıyormuş gibi bir an sustu. alaycı kahkaham a baş­ vurarak.” “Neden olm asın?” “Çünkü beni ne kadar çok tanırsan o kadar çok yüz göz olursun. “Zihinsel anlam da yüz göz olmayı kastetm iyorum . “Bana dokunm aya nasıl cüret eder­ sin!” Gitmek üzere ayağa kalktım .” dedi. sonra tekrar yerime oturarak kendim i daha da şok ettim. Kişisel olarak benim le yüz göz olm a­ nı kastediyorum . dehşet içindeydim .

yüksek elm a­ cık kem ikleri gördün ve bütün düşünebildiğin bir İsveçli ol­ du. Yalnızca İkinci D ünya Savaşından sonra Yeni Dünya'da doğan Alm anlar böyle yalan söylerler. Yalan söylem emi mi yoksa bunu itiraf etmemi mi kastettiğini anlayamadım. “Sarı saçlar. yalan söylem ek için hiçbir ne­ denin yoktu senin.” Bunu ona itiraf etm esem de haklıydı. “İsveçli olduğun yalanım söylediğin anda bunu kendin de doğrulam ış oldun. “Bunu sevdim . Tabii ki her iyi Alm an gibi kendi soylarının doğası iti­ bariyle daha iyi olduğuna inandıklarını. Sonra birden feveranım dan utanarak kendim i karm an çorm an bir şekilde savunm aya koyuldum. “Bütün yaptığım senin düşündüklerine katılm aktı. Bakışları m üşfik ve keyifliydi. Onlara annemle babamın idealist olduklarını söylediğim zam an hiçbir şey fark etm i­ yordu. “Carmen G e­ bauer!” diye bağırdım. Birkaç dakika sonra ne söylediğim i bilm ediğim i kavrayarak aniden sustum ve gerçekten Alm an olduğum u ve Carm en Gebauer'in bir çocukluk arkadaşım ın ismi olduğunu itiraf ettim. D udaklarındaki sırıtışı güçlükle bastırarak. “Eğer doğuştan kahrolası bir yalancı değilsen. benim o nahoş. istem em em e rağm en sesim yükseliyordu. Yani A m erika'da yaşıyorlarsa tabii. ha?” “Senin ism in de gerçekten Cristina G ebauer m i?” diye ce­ vabı yapıştırdı. m avi gözler.” dedi usulca. “Joe Cortez. onların gözlerinde bu bizi otom atikm an nazi yapıyordu. İsm i doğru anım sam adığı için içerleyerek. Hayal gücün pek de kuvvetli değil. öyle değil m i?” Elime geçirdiğim bu avantajı daha da kullanarak.” diye devam ettim.6 121 di. Şefkatli. İşaret parm ağım la göğsüne vurarak alay edercesine ekledim. özlem li bir sesle çocukluğundaki kız arkadaşı Fabiola Kunze'nin hikâyesini anlatm aya başladı. Gösterdiği tepkiden kafam karışarak başım ı çevirdim ve ya­ . A nnem le babamın A lm an olduklarını öğrenir öğrenm ez insanların bana karşı düşm anlaştığını hissetmiştim çoğu kez. yüksek ses tonumu taklit ede­ rek. ama onların esasında bütün yaşam ları boyunca apolitik olan ılımlı insanlar olduk­ larını kendim e itiraf etm ek zorundaydım.” de­ dim ekşi bir suratla.

içinden gelen bir dürtüyle böyle bir tartışm aya başlam ayı he­ defleyen bir babası vardı Fabiola'nm . O bu pazar öğleden sonrasının özel ayrıntılarını verm eyi sürdürdükçe kendim i rahatsız hissetm eye başladım: evinde politik tartışmaları yasaklayan. Bir de annesinin ölüm ­ cül korkusu: en iyi porselenleri bu beceriksiz sersem lerin ellerindeydi. güm üşler ve kristallerle— kurulm uş bir m asanın etrafında oturdukları ve Fabiola'nm da sohbet olarak geçen iki düzine m onoloğu din­ lem ek zorunda kaldığı sahneleri tasvir ettiği zam an yüksek sesle gülmemek için kendim i tutm ak zorunda kaldım. Fabiola Kunze'nin hikâyesi benim yaşantım a o kadar ben­ ziyordu ki birkaç dakika sonra bütün sahte kayıtsızlık tavrımı unutarak dikkatle onu dinlemeye başladım . ama katolik papazlar hakkın­ da çirkin şakalar yapm ak için dolam baçlı yollar arayarak. Ayağımı hızla yere vurarak kalkm ak ve oyunu kendi kurallarım a göre oynamak istedim. yine de yalnızca Yeni Diinya'daki bir Alm an ailesinin kızının bilebileceği ayrıntıları öne sür­ düğü için ona güvenmek zorunda kaldım. ama aynı ölçüde A lınanlardan da korkuyordu. Latinler sorum suzluklarından dolayı ürkütüyorlardı onu. Bu adamdan nefret etmek istiyordum . Hakkımı verm esini. ama edemiyordum . Sözleri benim bilinçsizce tepki verdiğim üstü kapalı işa­ retlerdi sanki. Alm anlarsa her şeylerinin önceden sezilebilirliğinden dolayı. Bu hikâyeyi kafa­ dan attığından şüphelendim. ama bunlar­ .122 RÜYACI nım ızdaki çınar ağacıyla ilerideki çam ağaçlarına diktim göz­ lerimi. Sonra. Fabiola sözde esm er Latin oğlanlarından ölesiye korku­ yordu. Tam bir sinir küpü olmuştum. Bir pazar öğleden sonrası Fabiola'nm evinde iki düzine Alm anın güzel bir şekilde— en iyi porselenler. Benim yaşadığım pazar öğleden sonralarının sahnelerini duvarda bir anda patlayan resim ler gibi görmeye başladım. özür dilem esini istiyordum . hikâyesine ilgi duyduğum u saklam aya çalışa­ rak tırnaklarım la oynamaya başladım. düzenli olarak ve dü­ şünceli bir şekilde tırnaklarım ın etrafındaki deriyi itiyor ve tırnak cilasını soyuyordum.

Sıkılmış gibi yaparak ona eğildim ve “Neden ism in hakkında yalan söyledin?” diye sordum. “Ben öyle bir bokum k i. Ona hâkim olmak istiyor­ dum. “Çok kullanışlı. Senin kollarındayım .” dedi beni taklit ederek ve hafifçe göz kırptı. Katıla katıla güldüğünü duydum.” “Ne kadar kullanışlı!” diye bağırdım alay edercesine.” dedi. Kollarıyla beni sardı. Bana âşık. Ye­ m ekten sonra bebeklerin sırtına vurulduğu gibi sırtım a vuru­ yordu. feveranım anında geçmişti. Ve sonra. Bana bunun ne . Sonra çok tuhaf ve beklenm edik bir şey yaptı. Büyücülerin farklı durum lar için farklı isim le­ ri vardır. “Yalan söylem edim .” dedim tıslayarak ve ayaklarım ı sertçe yere vurarak uzaklaştım.” diye itiraf ettim . Böyle gülm esine aldırış bile etmedim. son kerte öfkelenm iştim . “B ı­ rak beni. Benim bir­ kaç ismim var. “Bu benim ismim. “Kendini kötü hissetm e. olmasını istiyordum . Dokunuşu beni anında ve öylesine bü­ tünüyle yatıştırdı ki kontrolsüz bir şekilde hıçkıra hıçkıra ağ­ lam aya başladım. sanki bana devasa bir lastik bant bağlanmış gibi sı­ raya geri döndüm.6 123 dan hiçbirini alam ıyordum ondan. “Bizim ikim izin dışındaki bir şey bize tesir ediyor. “sana vurm ak istiyorum ve halim e bak. Şimdi ona alıştım. “Senin ya da benim yaptığım ız bir şey değil bu. Sanki beni sıraya geri çekenin ne olduğunu biliyorm uş gibiydi. Bu uzun bir süredir bana tesir ediyor. Baştan aşağıya tit­ reyerek ve hareket edem eyerek olduğum yerde kalakaldım . böylece onu reddedebi­ lecektim.” dedi m üşfik bir edayla. Arkadaşını rahatlatm ak isteyen bir çocuğun kendiliğinden yaptığı tatlı ve basit bir hareketti bu. F a­ kat neden sana tesir ettiğini anlayamıyorum.” diye de­ vam etti.” Bundan hoş­ landığımı eklem ek üzereydim ki içimden hızla bir enerji dal­ gası geçti. Bu gelişmemiş duygularım dan utanarak kendim i topla­ m aya çalıştım. K ucaklayışında cinsel bir ima yoktu. B ir rüyadan uyanm ışım gibi onu hızla ittim.

Kendim i daha can­ lanmış hissettim. olmak . “Bu ideolojiyi bir adam getirdi bana.” dedi.” dedim zayıf bir sesle. “Bir şey seni bir vasıta olarak kullana­ rak seni itiyor. “Bana neler oluyor?” diye sordum. Sesim o kadar alçaktı ki güç bela duyulabiliyordu. çünkü bizim orta sınıf değerlerim izi daha da m ükem m el­ leştirmek için gittiğim iz bir kuruluş olduğunu açıkladı. Param ­ parça oldum . Dakikalar sonra uyuşukluğum geçti. Benim orta sınıf zihniyetim le yüzleşm em i sağlayan odur. Juan M atus erkeklerin bu orta sınıf kurum a m ühendis. “Juan M atus bir defasında bana m uazzam bir soru sordu: ‘Sence üniversite nedir?’ Ben de tabii bir sosyal bilimci gibi cevap verdim ona: ‘Daha yüksek bir öğrenim m erkezidir. Alışılm ış küstahlı­ ğımı kaybettiğim i düşünerek çaresizce gülümsedim .124 RÜYACI olduğunu sorm a.” “Ne ideolojisi bu?” diye sordum uysalca. “Ben de senin gibi tam m anasıyla orta sınıf ideolo­ jisinin bir ürünüyüm. O adam bir büyücüydü.” Ona hiçbir şey sorm ayacaktım zaten. Daha çok ona yalvarıyor gibiydim. “Senden kaynaklanm ayan bir şey tarafından itiliyor ve odaklanıyorsun.” dedi.s. avukat. Bizim bu kurum a profesyonel olmak için gittiğimizi söyledi. doktor v. Onun hakkında yazdım. İsmi Juan M atus. yine de tam olarak bildik kendim değildim.” “Yine bu orta sınıf zırvalığına başlam a. Sosyal sınıfım ızın ideolojisi kendim izi idari işlerle meşgul olm aya hazırlam am ız gerektiğini söyler bize. “H e­ nüz sana bunu açıklayam am . Bir şey senin orta sınıf kanaatlerinin üstüne başka bir kriter koyuyor. Farklı ve daha hâkim olan bir ideolojiy­ le yüz yüze geldiğim zamanki dehşetim i bir düşün.” dedi sorumu önceden tahm in ederek. Zihnim durmuştu.’ Beni düzelterek üniversitenin bir ‘orta sınıf kurum u’ olduğu­ nu. Kendimi uyuyorm uşum ya da rüyam da konuştuğum u görü­ yormuşum gibi hissediyordum . “ya da daha doğrusu onun vasıtasıyla tin benim le konuştu ve ba­ na tesir etti. “Bu arada bunlar benim fikirlerim ya da düşüncelerim de­ ğil.” diye açıkladı.

Bilinm eyen yüzler. sadece düşüncelerle. annemle babamı.6 125 için. Ona Venezüella'yı. bütün bu süre boyunca hep ona bakmıştım. Beni oturduğum yer­ de kıvrandıran ve onunla tartışm aktan alıkoyan şey öksürük ya da fiziksel bir rahatsızlık değildi. Tekrar gitmeye hazır bir halde ayağa kalktım. Ona karşı neden birden bu kadar ihtiyatsız davrandığımı anlayamıyordum. Ve neden oku­ . çocuk­ luğumu. kadınlarınsa uygun bir koca. Tüm üyle unutm adığım rüyalara ve tüm üyle hatırlayam a­ dığım insanlara dair düşünceler zihnim e doluştu. sadece öğrenm ek için öğrenm ekle ilgi­ lenen insanlar tanıdığım ı söylem ek istedim. yarı duyulan cümleler.” Ona karşı çıkmak istedim. Onun bana dokunm am ış oldu­ ğunu biliyordum. yerinde duramaz hallerimi. ve kendim i kurtaram adığım girift bir düzen oluşturdular. karanlık yer imajları ve bula­ nık insan imajları beni bir an için bir tür belirsizliğe fırlattı. anlamsız yaşantımı anlat­ tım. Bunun nedeni benim hakkım da konuştuğundan em in olmamdı: kesinlikle uygun bir adam bulmak için üniversiteye gidiyordum. Sanki dünyada hiçbir kaygım yokmuş gibi— ki o anda yok­ tu— bacaklarımı gerdim ve konuşm aya başladım. “Geçen yıldan beri antropoloji okuyorum. Kendim hak­ kında daha önce hiç bu kadar açık konuştuğumu hatırlamıyor­ dum. Bu çekim o kadar güçlüydü ki düşmem ek için oturm ak zorunda kaldım. sürekli değişen bu görün­ tüler ve sesler hakkında bir şeyler hatırlam aya çok yakındım ki bu bilgi çabucak uçuşarak dağıldı. kendilerine her şeyi sağla­ yan bir tedarikçi ve çocuklarının babasını bulm ak için gittik­ lerini söyledi. Kendime bile itiraf etm eyeceğim şeyleri anlattım ona. Am a böyle in­ sanlar tanımıyordum. Göğsüm de korkunç bir basınç hissettim ve bir kuru öksürük nöbetine tutuldum. ille de bir kari­ yerle ilgilenm eyen ya da bir eş aram ayan insanlar tanıdığımı. Ona bağırarak. ardından bir dinginlik ve huzur duygusu hâkim oldu bana. bu öyle derin bir sükû­ netti ki kendim i ispatlam a arzum kayboluverm işti. Gözüm ün önünde canlandırdığım . Veda edip tokalaşmak için elimi bile uzatm ıştım ki sırtımda güçlü bir çekim hissettim. Uygun olması da doğal olarak orta sınıf değer­ lerle belirlenm iştir.

Ruh halimin tüm üyle farkında gibi görünüyordu. orada öylece sessizlik içinde oturduk. ilk karşılaştığım ız yere. sonra da bu sözleri İngilizceye çevir­ di. Bildiğim tek Nibelungen ba­ bamın Almanca efsane kitaplarındakiydi.” dedim. “M e gustas.” Bana bir Latin âşığının bakışlarıyla baktı ve sonra gürültülü bir kahka­ ha patlattı. m izah anlayışı bana büyük bir zevk veriyordu. “Bana cüce mi diyorsun?” diye sordum yarı şaka. öğleden sonranın geceye dönüştü­ ğünden habersiz. Siegfried ve Nibelungen'di. fakat “İspanyol ve Alm an edebiyatı beni bundan daha çok ilgilendiriyor. Elim i tutarak kalbine bastırdı. .” Kısa bir zaman sonra. N ibelung. Saf bir yarenlik dürtüsünün etkisi altında. Hatırlayabildiğim kadarıyla bunlar yeraltında ya­ şayan sihirli. ama sanki ben senin beni bulman için buraya yerleştirilm işim gibi geliyor ya da tam tersine benim seni bul­ mam için. Tepeden K ızılderili m ezarlığına bakan uçurum un k e ­ narında otururken ikim iz de tek laf etm edik. sanki yapabileceğim iz tek şey buy­ muş gibi. “Şimdi buna giremem. “Sana bunu eninde sonunda söylem em gerektiği­ ne inanıyorsun.” “Bütün bunlar ne anlam a geliyor?” diye sordum ve her şeyi kadınlığım a yorum ladığım ı ve odaklandığım ı anlayarak yüzüm kızardı. öyleyse bu pekâlâ şimdi de söylenebilir. Açıklam alarım dan dolayı kendimi biraz rahatsız hissetm eye başlıyordum .” diye eklem eden edemedim. “Tanrı esirgesin” diye karşı çıktı. “Sana Alm an bir efsane­ vi varlık diyorum . A ntropoloji bölüm ünde olmak kendim hakkında bildiğim her şeye m eydan okuyor.” dedi.126 RÜYACI duğum u gerçekten bilm iyorum . Santa Susana D ağları’na gittik. “Tutkuyla senin cazibene kapıldım . Ye­ rim de duramayarak. oturduğum sıranın üzerinde kıpırdan­ dım. nibelurıga!” diye bağır­ dı dramatik bir şekilde.” Bana takıldığı için kızacak yerde güldüm. bodur varlıklardı. “Bu ayrıntı beni korkunç m eraklandırıyor.

ağır gece havasını soludukça gündüzkü düm düz uzanan yakıcı çöl. Serin. ama nihayet durduğum uz için rahatlam ıştım . m erham etsiz güneş ve yolun tozu toprağı yalnızca silik bir hatıra gibi geliyordu. . Neden bilm iyorum . Kuş uçm az kervan geçm ez bir yerdeydik. Sabahın erken saatlerinden beri araba sürüyor­ duk.JO E CORTEZ KA M Y O N ETİN İ bir tepenin eteğine park et­ ti. Kapımı açmak için dolanarak gösterişli bir tavırla araba­ dan inmeme yardım etti.

sonra da sabırla bana yaz sem a­ sındaki belli başlı takımyıldızları öğretm eye çalıştı.” dedim hiç düşünm eden.” diye fısıldadı.” dedim . Talih orada. H er iki­ m iz de gerçekten sözcüklerin şeklini ve boyutlarını görebiliyormuşuz gibi havaya bakakaldık. “Okul dönemi bitti. benim dışım da hazır ve kaçınılm azdı. sonra toka­ laşm ak için resm i bir tavırla elini uzattı. yüzyıl İspanyol yazarı Lope de Vega'yı anım satıyordu. Özgürüm artık. Ve inanılm az sayıda ve inanılm az parlaklıktaki yıldızlar yalnızca bizi dünyadan daha da uzaklaştırıyor gibi görünüyorlardı. “Yarma ne der­ sin?” “Bu gece.” diye ısrar etti yum uşak bir sesle. “Karar verildiği zam an anında uygulam aya geçilm esi ge­ rek. Ay yoktu. sadece bir anlaşmayı onayladığını anladım. Bu huzursuz ihtişam altında tüm çevremizde gölgelerle ve m ırıltılarla dolu.” Bu davetinin bir şaka olduğuna kanaat getirerek güldüm. Sanki yüksek sesle konuşm uşum gibi. Yirmidört saatten az bir süre önce Los Angeles şehir m er­ kezindeki bir lokantada yemek yerken Joe Cortez dam dan dü­ şer gibi ona Sonora'ya kadar birkaç günlüğüne eşlik edip ede­ m eyeceğim i sormuştu. Ne zam an gitm eyi planlıyor­ sun?” “Bu gece” dedi. ama takım yıl­ dızları nasıl bulacağım ı bilm iyordum. Sadece Vega yıldızını hatırlayabildim . Onu .128 RÜYACI Rüzgârla hareketlenen hava etrafım ızda dokunulabilir canlı bir şey gibi döndü. K arar verdiğim in pek de farkında olm ayarak başım ı sal­ ladım. Ancak gözlerindeki haşarı keyif ışıltılarını görünce veda etm ediğini. adeta görünm ez olan çöl ve tepeler uzanıyordu. “Aslında hem en yem eğim izi bitirdikten sonra. çünkü bu isim bana 17. “D oğu­ ya bakıyoruz. G ökyüzüne baka­ rak nerede olduğumuzu çıkartm aya çalıştım .” dedi. Joe Cortez. kelim eleri önüm de havada asılı bırakarak. “Bu kadar kısa sürede gidem em ben. “Gelmeyi çok isterim . Kam yonetin üstünde gökyüzüne bakarak sessizce oturur­ ken zihnimden yolculuğum uz sırasındaki olaylar geçiyordu.

Aynı zam anda da bu gezinin im gelerini uzaklaştırıyorlardı.” dedi düşünceli bir şekilde. İm ajlar tepkisel etkilerini yitirdikleri za­ m an zihnim de geriye kalan tek şey basmakalıp. sanki korku­ mu emiyorlardı. G öz­ lerini dikmiş bana bakıyordu. aniden allak bullak edici bir canlılıkla Sonora'ya bir yıl önce yapmış olduğum geziyi hatırladım . Bakır rengi yüzü bir gülüm sem eyle kırıştı. elinden her iş gelen biri. bakışlarında tuhaf bir yoğunluk vardı. O sırada. Onu Joe Cortez diye çağırm aya karar verdim. Joe C or­ tez'e hiçbir şey anlatam ayacağım a. ama senin henüz onunla karşılaştığını sanm ıyorum . ve ona bu gezimi anlattım. iyiliksever ve düşün­ celi bir adam. Carlos Castaneda akadem ik dünyadan gelen bir adam.7 129 ortaya çıkartm ak için hiçbir şey yapm ak zorunda değildim. zira gerçek bir m aceranın kendi halinde akacağına ve yaşantım daki en hatırlanm aya de­ ğer. Bana bir isim ver. “Ben senin ço­ cukluk arkadaşınım. “Bu isimlerinin bir düzeni var m ı?” diye sordum. “Pekâlâ. gülüm sem esinde çocuksu ve güven verici bir şey vardı.” G özlerini bana dikerek gülümsedi. Ben seni nibelunga di­ ye çağıracağım .” Uygun bir isim bulam adım .içimin derin­ liklerinde kıpırdadıkça bedenim şok ve korkudan taş kesildi. “Joe Cortez bir aşçı. gözleri birer tünel gibi derin ve karanlıktı. bir bahçıvan. heyecanlı olayların hep benim akışına m üdahale etm edi­ ğim olaylar olduğuna inanıyordum. A m a şimdi bu olaylar m eydana gel­ dikleri günkü kadar netti zihnimde. A rizona'da Yuma'da bir otelde-—ayrı odalarda— geçirdik . o bildik iddiacı düşünce tarzımla. “Seni hangi isim le çağırm am ı istersin? Joe Cortez mi yoksa Carlos Castaneda m ı?” diye sordum o mide bulandırı­ cı kadınsı neşemle. boş bir dü­ şünceydi. O anda. İmgeler-ardışıklıkları bakım ından birbiriyle bağlantısızdı. Soğuktan değil de tanım lanam az bir dehşetten titreyerek dönüp Joe Cortez'e baktım. Bu garip gezideki olaylar bilinçli zihnimden öylesine tüm üy­ le ve hepten silinm işti ki sadece bir an öncesine kadar sanki hiç olmamış gibiydiler.

Otele vardığım ızda geç olmuştu. Yerdeki tuvalet m alzem elerini toplayıp kağıt torbaya tıkıştırırken ellerim titriyordu. Am a ruhum . İçinde yolda aldığım ız tuvalet m alzem elerim vardı. “Sana otelin arka kısm ında bir oda tuttum .” Hayal kırıklığına uğram ış bir halde anahtarı elinden al­ dım. Söyle­ diklerim bana inanılm az geliyordu. Bense senar­ yo üstüne senaryo yazarak arabada bekledim. “Yolun gürültüsü dinlenm ene izin vermez ve senin de benim kadar uykuya ihtiyacın var. ya­ na yıkıla bir zafer istiyordu. “Ellerinde kalan tek oda bu ikisiym iş. “Neden iki oda tutm am ız gerektiğini anlam ıyorum . Fakat Latin olduğu için varsayım larının neler olabi­ leceğini biliyordum. otele gitm eden önce üstüme atlayıvereceğinden korkmuştum. Onunla birkaç gün geçirmem için yaptı­ ğı teklifi kabul etm em onunla aynı yatağı paylaşm ayı istedi­ ğim anlam ına geliyordu.” Bizden birkaç adım uzaktaki bir kapıyı işaret ederek. tiim o uzun yolculuk bo­ yunca konaklam a işinin nasıl düzenleneceği hakkında bir hayli endişelenm iştim . fazlasıyla kendine güvenli ve saldırgan­ dı. Zam an zaman.” de­ dim kasten kayıtsız bir edayla. Joe Cortez odalar hak­ kında görüşm ek üzere idarecinin bürosuna gitti. Bu uzun yolculuk boyunca bana karşı gösterdiği nezaket ve düşünceli tavırları tam da düşündüğüm gibi. “A na­ yoldan uzakta. Kendi kendine güldü.” dedi. “Ben şuradaki yola yakın odada kalacağım . Önüm de bir dizi anahtar salladığını duyunca yerim den zıpladım ve bilinçsiz bir şekilde sıkıca göğsümde tuttuğum kahverengi kağıt torbayı yere düşürdüm . ondan bekle­ diğim bir şeydi: zemin hazırlıyordu.” diye ekledi. Bütün senaryolarım güme gitmişti. Eğer Am erikalı ya da Avrupalı olsaydı o kerte endişelenmezdim.130 RÜYACI geceyi. H er türlü gürültünün içinde uyum aya alışığım dır ben.” Anayoldan gelen o gü­ . Onu reddetm e fırsa­ tına sahip olam ayacaktım . Los Angeles'tan ayrıldıktan. ne kadar küçük olursa olsun. Ne de olsa genç ve kuvvetli bir adamdı. G erçekten böyle yapmak istediğim falan da yoktu. Fantazilerim e öyle dalıp gitm iştim ki onun bürodan dön­ düğünü fark etmedim. yine de kendim i tutam ı­ yordum.

Ona bakm adan arabadan çıktım ve. “Aynı odada kalalım da gecenin bir yarısı benden istifade etm eye kalkış. “Beni Greyhound otobüsüne götür. D ehşet içinde kendim i çekerek onun elinden kurtardım ve “O içine sıçtığım avucunu yala!” dedim. Çok bo­ zulm uştum . “Ha­ di.” dedim dişle­ rim in arasından.” Bana m ahçup m ahçup bakıyordu. Utancım dan ölm ek istedim. Daha önce ne böyle bir şey yapmış ne de böylesine şizoid bir tepki vermiştim. Tatlı. “Beni reddettin ve haddi­ mi bildirdin. K astetm ediğim şeyleri söy­ lüyordum .” Elim e uzanıp öptü. “İşte. “Lütfen seninle sevişm em e izin ver!” Sanki gerçekten bunu kastediyorm uş gibi yalvarıyordu.” dedi. “Ne bok yem eye geldim ki seninle? Kafamı m uayene ettirm em gerek!” H âlâ gülerek kapıyı açtı ve yavaşça beni dışarı çekti. Öcünü aldın. basit bir kucakla­ . Yok öyle şey!” Öyle şiddetli kızardım ki kulaklarım yandı. Birden bu beni çok korkuttu.7 131 rültünün içinde kim senin uyuyabileceğine inanmıyordum. “Tam ben duş aldıktan sonra.” Başım ı öte yana çevirdim . Bana üm it verm ek için yaptığını düşündüğüm şeylere inanm aktan çoktan vazgeçm iştim . sadece aynı odada değil aynı yatakta da uyuyalım . B e­ nim içimi görebiliyordu. Yoksa bunları kastediyor da ne hissettiğim i mi bil­ m iyordum ? Onun neşeli hali kafam daki bu karm aşaya bir son verdi. ağlam aya hazırdım . Yanıma yaklaşarak bana sarıldı. Bu benim senaryolarım dan biri değildi. Hiddetimi bastırarak. Artık m esele kalm adı. “Bu öyle vahşi bir reddediş ki ısrar etm eye cüret edem em .” diye önerdiğim i duydum. geri­ singeriye arabaya binip kapıyı çarparak kapattım . geceyi benim le geçirm eye isteksiz oluşuna değil de— bunu beklem iş olsaydı gerçekten ne yapacağımı bile­ m ezdim — onun beni benim kendim i tanıdığım dan daha iyi tanım asına bozulm uştum . Orada öylece dehşet içinde ve hissizleşm iş bir halde bir an kalakaldım . O kadar çok gülmüştü ki odalardan birinin ışığı yandı ve bi­ risi bağırarak çenem izi kapatm am ızı söyledi. “Aynı odada uyuyabi­ liriz— yani iki ayrı yatakta. öyle m i?” dedi kahkahalar atarken.

ta ki Joe Cortez beni uyandırm ak için sabah erkenden kapım a vurana dek. Buna alış­ mıştım. Ağzımdan kaçırdığım bu sözler benim değildi. Daha önce de olduğu gibi kafam daki o telaşlı kar­ m aşa sanki hiç var olmamış gibi tam am en kayboldu.” . Pek çok heyecanlı yolculuk yap­ mıştım. Ben de ona sarıldım ve son derece inanılm az bir şey söyledim. “Arabanın üstünden insek iyi olur. insanın isteyebileceği en m üşfik.132 RÜYACI m aydı bu. en düşünceli ve eğlendirici arkadaş olmuştu. hatta çocuk şiirlerini bile biliyordu. Bütün Güney Am erika ülkelerinin klişe aşk şarkılarını. Ne demek istediğimi bile bilm iyordum . Sapa yollardan dolanarak bütün gün araba sürdük. Bir an­ latıcı olarak çok iyiydi. Kafamın karışm ası ve ne istediğim i bilm em ek yepye­ ni ve son derece tatsız bir duyum sam aydı benim için. O uzun yolculuk boyunca. milli m arşlarını.” Hem en sözümü geri al­ m ak istedim.” diyen Joe Cortez'in se­ si beni dalgınlığımdan sıyırdı. “Çölde geceleri hava soğuyor. “Bu yaşantım daki en heyecanlı m acera. Akla gelebilecek her Güney Am erika şivesini. kızgınlık ve kendim e-acım a duygularıyla ağladım. Yaşantımdaki en he­ yecanlı m acera değildi bu. Ve benim favori şarkılarım ın hepsini biliyordu. Kendimi bildim bileli hep kendi istediklerim i yapmıştım. es­ ki halk şarkılarını. Doğuştan bir m i­ mik ustasıydı. değişik Brezilya Portekizcesi de dahil olm ak üzere. hikâyesinin her açılım ında kendim ­ den geçmiş bir halde gerisini bekliyordum . Beni yiyeceklerle. Bana iyi geceler demek için bir çocuğu öper gibi çabucak ve yum uşak bir şekilde beni öptüğü zam an kızgınlığım doru­ ğa çıktı. bariton bir sesi vardı. K endi­ sinin de söylediği gibi Joe Cortez gerçekten iyiliksever bir adamdı. Ü stümdekileri çıkartm adan rahatsız bir uyku uyudum . fakat net. Dünyanın dört bir yanını dolaşm ıştım . Şaşılacak derecede boğuk. tuhaf bir şekilde taklit etmesi m im ikten çok sihirdi. şarkılarla ve hikâyelerle şımartmıştı. Anlattığı hikâyelere karnım ağrıyana dek güldüm. İstemesem de bundan hoşlanm ıştım . Kendi kendim e lanet okuyarak yatağa oturdum ve hüsran. Hiç iradem kal­ mam ıştı. Beni koridordan odam a doğru sürükledi.

Onun beni bu kadar çabuk ve kolayca zıvanadan çıkartabilm esi beni kaygılandırıyordu. görm ekten çok hissettiğim gür çalıların içinden geçerek sessizce yürüdük. Yine beni aşağılam a­ ya mı başlayacaksın Carlos Castaneda?” Hiç de espiri olsun diye söylem ediğim bu sözler karşısın­ da neşeyle güldü. Ziyaret etm eye gittiğimiz insanlar için çeşit çeşit hediyeler almıştı.” dedim.” “Oh! Görüyorum ki Joe Cortez gitti.” “Bana söyleyem ediğin o esrarengiz yere vardık m ı?” di­ ye sordum alaycı bir şekilde. “İşin tadını kaçırm aya başladım. Bu büyüleyici yolculuğu bozan tek şey.” dedim ezbere konuşur gibi. Ve Los Angeles da buranın K u­ zeybatısında bir yerlerde. arabadan bir­ kaç torba daha çıkartışım izledim. nibelunga. Kısa m esquite ağaçlarıyla çevrelenm iş büyük bir açıklığa yaklaşınca patika genişledi. Saniyenin binde birinde ona öyle kızm ıştım ki burnuna bir yum ruk indirmeye hazırdım . Sesim o kadar gergindi ki huysuzluğum a engel olm anın bana neye mal olduğunu açığa vuruyordu. “Buraya park ettim.” “Ve A m erika sınırı da K uzeyde. onun bana tam olarak nereye gittiğim izi söylemeyi reddetm esiydi.7 133 “Çetin bir yer burası. “Burası kuş uçmaz kervan geçmez bir yer değil.” dedi. Huzursuz bir şekilde. “Arizpe şehri yakında. çünkü araba yolculuğum uz burada sona eriyor. bana bile sahte gelen neşeli bir ses tonuyla.” diye yanıt verdi. “Chihuahua da Doğuda. “Sadece nasıl baskı yapa­ cağını biliyorsun. Joe Cortez kocam an bir gülümsemeyle. Dar ve dolam baçlı bir keçi yolu boyunca. Karanlıkta iki ev silueti ayırt ede­ . “N eden bu kuş uç­ maz kervan geçm ez yere park ettin?” “En aptalca soruları soruyorsun.” A şağılarcasına başını salladı ve önüm e düşüp yola koyul­ du.” dedi.” dedim. içim den kamyonete binip basıp gitmek geliyordu. ama niyetim bu değildi. “G erçekten nasıl konuşulacağını bilm iyorsun. Sadece bu geçirdiğim uzun ve yorucu gün nedeniyle böyle ani bir kızgınlığa kapıldığım ı düşünerek kendim i rahatlattım.

” dedi fısıldayarak. Hasır bir sandalyede oturan genç bir adam gitar çalı­ yor ve yumuşak. Biraz daha uzakta duran küçük evse karanlıktı. Bitkilerle do­ lu bir geçite girdik. Olağanüstü sakindi. Dikdörtgen ışıkta kara bir gölge gibi ince bir adam duruyordu. Pencerelerinden süzülen ışık­ ta soluk pervaneler telaş içinde uçuşuyorlardı. Bırak ben konuşayım . Çocuk değilim ben.134 RÜYACI bildim. Bağırdığı zam an bi­ le. Asla kızm ıyor diye düşündüm ve üm itsizce içimi çektim. İnan ba­ na. çabucak önüm üz sıra ilerledi ve bizi selam la­ m ak için tek söz etm eden cam pencereleri takırdayan bir ka­ pıyı açtı. ki bundan hiç hoşlanm adığını biliyordum. H içbir şey onu rahatsız etm iyor ya da kendini kaybetm esine neden olmuyordu.” “Ben her zam an istediğimi söylerim . allah kahretsin!” di­ ye tısladı. Büyük olan evde ışık vardı. Üstelik sosyal tavırlarını kusursuzdur. keder verici bir sesle şarkı söylüyordu.” dedim. Tam kapıyı tıklatm ak üzereydi ki kapı açıldı. n harfi­ nin üstüne bir tilte koyarak kastaııyeda şeklinde söylem iştim . Ama hiç kızm am ıştı. Onun hiddetten köpürm esini bekle­ diğim zam anlarda sık sık olduğu gibi bu onu güldürm üştü. Büyük eve doğru yöneldik. Karanlık bir koridor boyunca onu izleyerek bir iç avluya çıktık. Selam ım a karşılık verm edi ve biz bir köşeyi dönüp yine aynı derecede karanlık başka bir koridora girince yeniden çalm aya başladı. . “Kasılıp durma.” diye bağırdım avazım çıktığı kadar. “Bana sanki karınm ışım gibi davranm a Carlos Castaneda.” Kontrollü bir sesle. “Sen hiçbir şey söy­ leme. seni utandırm am . Adam . “Karşılaşacağın insanların bir parça tuhaf olduklarına da­ ir seni uyarm alıyım . Bizi fark ettiği anda sustu. “Ve bana nasıl davranacağım ın söylenm esinden hoşlanm am . Koluyla sabırsız bir hareket yaparak bizi içeri davet etti. her nedense kulağa yapm acık geliyordu bu. Soyadını öyle olm a­ sı gerektiğini hissettiğim gibi telafuz etm iştim : yani. sanki yüzünü gösterm ekten korkuyormuş gibi.

N eredey­ se imkânsız olan bir m anevrayı başarm ak için elimden geleni yapıyorum . bir kolunun altında taşıdığı çantaları öbür koluna ala­ rak usulca elimi öptü— dokunuşu tüm bedenim e hoş titreşim ­ ler yaym ıştı— ve beni eşikten geçirdi. Geniş. “Tabii tanıyorum onları. Beklediğim gibi. Kapının karşısındaki duvarda büyük bir kanepe duruyor­ du. Görünüşe göre ta içimdeki duyguların farkında olan Joe Cortez. bembeyazdı. “Ve lütfen daha fazla soru sorma. ama tehditkâr bir ses tonuyla. yaşlıca üç kadın otu­ ruyordu. O k a ­ dar afallam ıştım ki kanepenin her iki yanındaki geniş koltuk­ larda oturan iki kişiyi zor farkettim. kendim i hem endişeli ve rahatsız hem de he­ yecanlı hissediyordum . M anevra sözcüğü ipucu olmuştu. loş bir şekilde aydınlatılm ış. Yüzlerini pek görem iyordum . A niden bir şeyleri kav­ ram ıştım sanki. ama loş ışıkta tuhaf bir şekilde birbirlerinin aynı— aslında birbirlerine benzem i­ yorlardı— ve belli belirsiz tanıdık gibi görünüyorlardı. “Neden herkes bu kadar kaba?” diye sordum. içinde pek az m obilya olan bir oturm a odasına girdik. Joe Cortez'in gözbebekleri par­ ladı. “H içbir fikrim yok. K adınlara yaklaşm ak isteyerek gayri ihtiyari öne doğru atıldım. Kanepede zarif bir şekilde giyinm iş. Duvarları ve alçak tavanı hiç lekesiz.” “Ne m anevrası?” diye fısıldadım . “Bu insanları tanıdığına emin m isin?” diye sordum ısrarla. “Bunun doğru ev olduğuna emin m i­ sin?” Usulca gülerek. bu beyazlığı bozan hiçbir dekorasyon ya da re­ sim yoktu duvarlarda.” Aydınlık bir girişe vardık. Sakin.” diye mırıldandı. “Ne biçim bir soru bu?” dedi sertçe. M eksika taşra evlerinin oturm a oda­ larına benzem iyordu. “Gece burada ini kalacağız?” diye sordum huzursuz bir sesle. “Sana egzantrik olduklarını söylem iş­ tim .7 135 Joe Cortez'in kulağına eğilerek. Odanın tuğla zem ininde bir basam ak olduğunu fark .” diye fısıldadı kulağım a ve sonra da yanağım dan öptü.

Onun da benim gibi. kolum u bile kaldıracak halim k a l­ m am ıştı. bedenine zarar verm ek istiyordum. zihnimdeki si­ si delen net bir sesle.” dedi. Joe Cortez'e döndüm ve aynı takatsiz sesle onu beni aldatm akla suçladım. ama söylediklerinden hiçbirini anlam am ıştım .136 RÜYACI etmemiştim. O anda kanepede oturan kadın­ ların önceki yıl şifacm ın evinde karşılaştığım kadınlar oldu­ ğunu kavradım. Zihnim orada be­ nim le beraber değildi. Bütün enerjim gitm işti. fa­ kat bunlardan bir anlam çıkartam ıyordum . Kadınlar öteki koltukta oturan beyaz saçlı adama doğru dönerlerken ağızlarının iki yanlarında silik bir gülüm ­ seme seğirdi. Am a hiç kuvvetim yoktu. “M ariano A ureliano. Beni kocam an kucaklayarak ayaklarım ı yerden kesti. Teker teker beni kucaklayarak kulağım a bir şeyler fısıldadılar. H issedebiliyor ve duyabiliyordum . Onun bu sıcak kucak­ lam asına karşılık verecek kuvvetim — ya da arzum— yoktu. “Seni tekrar gördüğüm e sevindim . Tek kelim e edemedim . olduğu yerde kalakaldığını zar zor fark ettim. yüzü kül gibi.” Sesim yum uşak. titrek bir fısıltı h a ­ linde çıkmıştı. Ona b a­ ğırmak. “Aldatılm ış değilsin. Dengemi bulduğum zam an. Seni ona üfleyece­ ğimi ta başında söylem iştim . “Delia Flores!” diye bağırdım. gözleri neşe ve heyecanla pırıl pırıl parlıyordu. M ariano Aureliano yerinden kalktı ve beni kucaklam ak için kollarını uzatarak yanım a geldi. . Bu sevgi dolu tem asları ve yum uşak sesleri beni rahatlatmıştı. M ariano Aureliano gözlerini bana dikerek. şaşkınlık ve şok içinde. Delia Flores ve arkadaşları yanım a geldiler. Beni yere indirdi ve Joe Cortez'in ya­ nm a giderek onu da aynı çoşkulu sıcaklıkla selamladı. yerdeki el dokum a­ sı güzel şark halısını ve koltuklardan birinde oturan kadını fark ettim. Sesi yum uşaktı. onu selam lam ak yerine. Vücudum çuval gibiydi. zihnim yaşadığım şoktan dolayı afallamıştı. “N eler oluyor?” diye sor­ dum. Ağzım açık donakaldım. onu aşağılamak.” dedi. “Tanrım! Buna inanam ı­ yorum !” Onun hayal gücümün bir ürünü olmadığından emin olmak isteyerek ona dokundum.

Tereddüt içinde çevreme bakın­ dım.” Gülm ekten ışıl ışıl parlayan sarı-am ber rengi gözleri sesindeki içten endişeyi yalanlıyordu. M ariano A ureliano koltuklardan birine oturmuş sabit bir şekilde önü­ ne bakıyordu.” dedi. Zih­ nim daha fazla şaşkınlık alamıyordu. Yaşantısının akışını değiştirmiş olan büyücü. “Charlie Spider m ı?” dedim.” diye devam etti Bay Flores.” dedi Bay Flores. Am a kanepeye tutunm ak zorunda kaldım. Belki de gözleri açık uyuyordu. otururken ayakta durduğu zam ankinden daha uzun görünüyordu. Tekrar bilincim i kazandığım zaman kanepede yatıyor­ dum. “Kendinden geç­ men ne kadar dram atik. Ne kadınlar ne de Joe Cortez odada değillerdi. “O da kim ?” . Kendim i olağanüstü dinlenmiş ve kaygısız hissediyor­ dum. M ariano Aureliano'nun Joe Cortez'in bana o kadar çok anlat­ mış olduğu adanı olduğu nihayet kafam a dank etmişti: Juan Matus. “Şapkanın al­ tına sokulm uş saçlarınla ve bu ağır deri ceketle bir oğlan ol­ duğunu sandım . Bacakları kısa ve gövdesi uzun ol­ duğu için. Onun bizi içeri alan adam olduğunu anlayınca kendim den geçiverdim . “Charlie Spider'm o biçim olduğundan kork­ tum .” Yüzünde büyü­ lenmiş gibi bir şaşkınlıkla saç örgümü çekerek. saatsiz bileğine bakarak. Ne kadar süre baygın kaldığım ı m erak ederek yerimde doğrulup saatime bakm ak için kolumu kaldırdım . “Seni korkuttuğum uz için ger­ çekten üzgünüm . . Söylediği isme ve böyle resmi bir İngilizceyle konuşm a­ sına gülerek. “Ve seni kapıda selam lam adığım için de özür dilerim . Bir şeyler söylem ek için ağzımı açtım. Kendi bedenim le ilişkim in kesildiğini duyumsadım. Cüm lem i bitirm eden başım ı salladım. Sonra gölgelerin için­ den ay Flores'in çıktığını gördüm.” Ayağa kalktım. Hâlâ biraz başım dönüyordu. “İkinizin elele tutuştuğunu ilk gördüğüm de.7 137 “Öyleyse sen .” Bütün bu cüm leyi İngilizce söylem işti. Kelim eleri gü­ zel ve net bir şekilde ve gerçek bir zevkle telaffuz ediyordu. am a tekrar kapat­ tım. K anepenin yanındaki arkasız bir iskem lede oturuyordu. “Tam iki dakika yirm i saniyedir baygınsın. K anepede yanım a oturm ak için gelerek.

aynı zam anda Charlie Spider da.” Hiç şüphesiz örüm ceklere karşı büyük bir hayranlık duyduğum için. “Onun da farklı du­ rum lar için farklı isim leri vardır. * Spider = Örümcek . Evim in köşelerinde hep be­ nek benek örüm cek ağları olurdu.” diye cevap verdi Bay Flores. “Kesinlikle öy­ le.” dedi Bay Flores. “Farklı durum lar için farklı isim ler. “Bilm i­ yor m usun?” diye sordu. Örüm cekler beni en ufak korkutm uyordu. sanki acayip zor bir bilm eceyi çözm üşüm gibi coşkuyla onaylayarak gözlerini ba­ na dikmişti.” “Ya sizin Bay Flores? Sizin de farklı isim leriniz var m ı?” “Flores benim tek ismim. M antıksal açıdan. “Hayır. sanki ezbere bir slogan söylüyorm uş gibi. neşeli bir gülüm sem eyle.” “İşte gördün m ü. neden böyle hissettiğim i anlayam ıyordum . “Bana Genaro diyebilirsin. “Çok akılda kalıcı bir isim .” Ses tonu flört eder gibiydi.” kocam an. “Carlos Castaneda sadece Joe Cortez değil. sonra da. Genaro Flores.” “M ariano A ureliano'nun ismi de Juan M atus m u.” “Charlie Spider* . bu tüy gibi ince ağları bir türlü bozamazdım . “Bu odanın içine adım atarken Carlos elimi tuttu.” İsteksizce başım ı salladım. O nda beni M ariano Aureliano'dan daha fazla korkutan bir şey vardı. Bilmeli m iyim ?” Bu olumsuz cevabım karşısında kafası karışm ış gibi başı­ nı kaşıdı. üç isim içinde en hoşlandığım isim bu olmuştu. Sonra yüzüm deki ifadeden hâlâ anlam am ış oldu­ ğumu görünce. “Sen kim inle elele tutuşuyordun?” diye sordu.138 RÜYACI Gerçek bir şaşkınlıkla gözlerini kocam an açarak. “Bütün bunları sana açıklam ası gereken kişi M ariano A ureliano'dur.” diye m ırıldandım usulca. “Neden kendine Charlie Spider diyor?” diye sordum m e­ rakla.” Bay Flores başını olumlu anlam da salladı. bilm iyorum. Dıştan bakılınca Bay Flores diğerlerinden çok daha cana yakın görünüyordu. Ne zam an tem izlik yap­ sam. hatta kocam an tropik örüm cekler bile. Bana doğru eğilerek imalı bir şekilde fısıldadı.

“Daha keyifli bir şey düşünem iyorum . Sonra da sanki zekice bir şakanın tadına varıyorm uş gibi. Anında gevşedim. sonra tekrar ona çevirdi. “Kafamı karıştı­ rıyorsunuz Bay Flores ve ben hâlâ kendimi toparlamış deği­ lim . “Sadece tek ismim ol­ m asının nedeni. yerlere kadar eğildi ve bana yardım etm ek için elini uzatarak. “Charlie Spider örüm ceğim si bir rüya örüyor. şeyi ziyaret etm e­ ye .” “Isidoro Baltazar da kim ?” “Isidoro Baltazar yeni nagualdır.” “Gitti m i?” A ttığım çığlık üzerine M ariano Aureliano dö­ nüp bana baktı. Carlos Castaneda'nın başka bir isim le daha tanındığını ve. “İki yaşlı adam için. “benim bir nagual olm am am . sonra da beni koridordan geçirerek pı­ rıl pırıl aydınlatılmış bir yemek odasının en ucundaki oval bir .” di­ ye neşeyle onayladım. Bay Flores dalgınlığım ı bozarak. Cazip gülümsemesi ve eski moda nezaketi dayanılmazdı.” dedim huysuzlanarak.” Bütün bu cüm leyi o aşırı vurgulu İngilizcesiyle söylemişti. . açıklanm ası korkunç zor bir şey bu. Yine de kendim i onun yanın­ da rahat hissetmiyordum . halinden m em nun bir şekilde kendi kendine güldü. ne demekse.7 139 Çocuksu. “Sadece M ariano Aureliano ve Isidoro Baltazar açıkla­ yabilir bunu.” “Daha fazla anlatmayın lütfen. G ittik­ çe endişelendiğim i sezmiş olacak ki çaresiz bir şekilde om uz­ larını silkerek teslim olmuş gibi ellerini havaya kaldırdı ve “Isidoro Baltazar olarak da bilinen Carlos. Eli­ mi alnıma koyarak tekrar kanepeye oturdum. Çocuksu bir neşey­ le bakışlarını önce-hâlâ sabit bir şekilde duvara bakan-M ariano Aureliano'ya.” dedi. şakacı ve babacandı.” “Nagual da nedir?” “Ah.” Ona yalvarır gibi bakarak. Bu iki adam la yalnız bırakılm ak. sen rüyalarından uyanana kadar seni himaye et­ m ekten daha keyifli ve daha hoş ne olabilir ki?” dedi. “Carlos nerede?” diye sordum. . M ariano A ureliano sandalyesinden kalktı. yeni nagual olduğunu öğrenm ekten çok daha fazla aklımı ba­ şımdan almıştı. sonra bana.” Dostça gülüm ­ sedi.

garip bir şekilde düzenlenmiş. İkisi bir arada m uhteşem bir lezzetti. Eğer daha fazla çi­ kolata içme isteğim e konsantre olursam . “Burası cadıların evi. “Yanında bir parça peynir yiyerek bunu ken­ dime bir öğün yaparım ben. uzun çini bölm eden iki fincan daha almasını izledim.140 RÜYACI mauıı masaya kadar götürmesine izin verdim. Çocukken bir şeyi fena halde isteyince bunu yapabiliyordum. sizin ve ar­ kadaşlarınızın bir sihirbazlık gösterisiyle ilginiz olduğuna inanıyorum ben.” dedi Bay Flores esrarlı bir ses to­ nuyla. Ona yardım etme teklifimi nazikçe red­ detti. nefesi bi­ le hızlanmam ıştı. Bay Flores m asaya yürüm ek yerine. Bir fincanın— ki sa­ dece yarısına kadar doluydu— yetm ediğini düşünüyordum . Gösterişli bir şekilde bana bir sandalye çekerek ben rahatça oturana kadar bekledi. Raflardaki kristallerin. sanki çini bölm enin dekorundaki uyum suzluğu açıklı­ yorum ş gibi. benim ona sorm am a gerek kalm adan bana bir fincan daha verm eye m ecbur olaca­ ğına emindim. Sırıtarak yanım a oturdu. İs­ panyol fethi öncesi tarzında kil heykelcikler ve plastik tarih öncesi canavarlar olduğunu fark ettim. kendisinin mutfağa gidip yemem için bana lezzetli bir şeyler getireceğini söyledi. Çikolataya karşı hep zaafını olm uştu ve hiçbir kötü etkisini görmeden aşırı m iktarda yiyebiliyordum . Bana bir fincan sıcak çi­ kolata doldurdu. odayı yanlam asına takla atarak geçti. Bir sihirbazlık gösterisiyle ilgimiz var bizim !” diye bağırdı.” dedim. sonra akşam yemeği için vaktin çok geç olmadığını. “Akrobat olduğunuzu inkâr etm enize rağmen. . Y ü­ zünde takla atarken gösterdiği çabadan eser yoktu. Açgözlü bir şekilde. M esafeyi o kadar iyi hesaplam ıştı ki m asa­ dan birkaç santim uzakta durdu. “Kesinlikle haklısın. porselenlerin ve gü­ müş takımların arasında. Bay Flores yerinden fırlayıp yüzünü m uzip bir ifadeyle buruşturdu.” dedi ve bir dilim M anchego peyniri kesti benim için. uzun büfenin üstünde duran iki toprak testiden birine uzanarak.

“Seni buraya arabayla getiren adam yeni nagual. Ses tonundan çok. nagu­ al Isidoro Baltazar'dı. Bay Flores arkadaşına. “Bu leziz çorbayı yapan cadıların. kendiliğinden sallanıyordu.” diye ekledi.”Onların.” diye ekledi. sanki her düşüncem i sessizce onaylıyormuş gibi başını sallayarak keskin ve keyifli bakışlarla beni izliyordu. bedenim ve ruhum.7 141 “M ariano Aureliano'nun karılarının evi m i?” diye sorm a­ ya cüret ettim. . bırak onu ben test edeyim . müteşekkirdi.” Sözünü kesm ek üzere olduğumu görerek sertçe. Gözlerinde şeytanca bir ışık belirerek. Cevap vermedi. Uzun bir süre m asada otur­ duk. ama kafam .” diye hatırlattı. Onunla ya da onun hakkında konuştu­ ğun zaman bu ism i kullanm alısın. “Ben Isidoro Baltazar için Juan Matus'um.” K onuşm asına devam ederek. G ülüm seyerek bana doğru eğildi ve sır verir gibi şöyle fısıl­ dadı. Ü s­ tüne birkaç tabak daha doldurdum . eliyle arkam a dönm em i işaret etti.” dedi. söylediklerini kabul ediyorm uş gibi. hatta tıkanmış hissedene kadar. “Bu sebeple sana söylediğim iz her şeyi anlayabilecek ve hatırlayabileceksin. “ya da en iyi­ si. M asaya porselen bir çorba kâsesi koyarak. “Onu test etm en gerekiyor. Ona Jııan M atus diye hitap etm ek üzereydim ki niyetimi önceden sezinledi ve. Genellikle pek sevim siz olan içimdeki bir şey sönmüştü. Kendimi savunm ak için enerjim i tüketmediğim için bütün varlığım . Senin içinse nagual M ariano A ureliano'yum . M ariano Aureliano.” de­ di neşeli bir sesle.” Gümüş bir kepçeyle benim için bir tabak dolusu çorba koydu ve bu­ na yarım dilim limon ve bir dilim avokado eklem em için üs­ teledi. ondaki bir üstünlük. Dediği gibi yaptım ve hepsini birkaç kaşıkta bitirdim. Dilim tutulmuştu. ta ki karnım ı doyurmuş. Ra­ hatlamıştım.” dedi. “Şu anda ne tam amıyla uyu­ yorsun ne de tam am ıyla uyanıksın. bir kuvvetti tüyler ürpertici olan. Çorba bende son derece yatıştırıcı bir etki yapmıştı. M ari­ ano Aureliano tam arkam da duruyordu. “Ve bu gece aptalca sorular sorm ayacaksın.

Hepimiz sakinleşir sakinleşm ez M ariano Aureliano ve Bay Flores beni soru yağm uruna tuttu. uğursuz olasılıklarla dolu uzun. Keskin. ben de kıkır kıkır gülm ekten alam adım kendimi. kafasını neredeyse kafam a değene dek yak­ laştırarak. içe işleyen bakışlarından ipnotize olmuş gibi göz­ lerim i bile kırpam ıyordum. yüksek sesle gülmeye başladılar. sesi bastırdığı kahkahalardan titreye titreye. “G er­ çekten ona delice. O danın içinde pinpon topları gibi zıplayan kahkaha sesleri. ağır bir an boyunce sustu ve sanki yüz hatlarını ona önemli bir sır verecekmiş gibi. Olayları dört-beş kez tekrarladım . Allah canımı alsaydı da m ekanik. Gülm elerinde bulaşı­ cı bir şeyler vardı. Küçücük. “Isidoro Baltazar'a âşık m ısın sen?” diye sordu.” diye hüküm de bulundu. nedir bu?” diye bağırdım avazım çıktığı ka­ dar. Tekrar evet dedim ve her ikisi de sevinç içinde. “Fakat henüz yeterince iyi . Önce ba­ na. Özellikle Isidoro Baltazar'la ilk ne zaman ve nasıl karşılaştığım la ilgileniyorlardı. M ariano Aureliano düşünceli bir şekilde başım salladı ve Bay Flores boğuk ve ciddi bir sesle. Seslere tutunup. nihayet içinde bulunduğum o tran­ sa benzer durumu bozmuştu. cansız bir sesle evet demeseydim. o kadar neşeleniyorlardı. H er ikisi de ürkerek sandalyelerinden fırladılar. Hakaretlerim ne kadar tum ­ turaklı olursa. her anlatışta hikâyem i ya düzeltip uzatmış ya da hatırlam ayı um m adığım ayrıntıları ha­ tırlamıştım. delice âşık m ısın?” diye fısıldadı. “Isidoro B altazar seni ve tüm olayı gördü. Nihayet m uhtelif hikâyelerim i anlatmayı bitirdiğim za­ m an M ariano Aureliano. Bay Flores. sonra birbirlerine baktılar ve kendilerinden geçmiş bir halde tekrar gülmeye başladılar. saçma bir ayrıntı onları fazlasıyla sevindiriyordu.142 RÜYACI M ariano Aureliano duraladı. kendim i bu bü­ yüden çekip kurtardım. “Lanet olsun. eleştirel bir şekilde dikkatle beni inceledi.

” U sulca kendi kendine güldü ve ben de neyi onayladığımı bilm eden başım ı salladım.” Sandalyesine iyice yerleşerek. grubundaki herkesin. “Büyücülerin. “Bu durum da naguallar doğal lider­ lerdir. onla­ rın bu gerekleri yerine getirip getirmediğini görmek için çağ­ lar boyunca liderleri incelem eye önem verdiklerini söyledi. “Esasında seni ona gönderen ben değil­ dim. adeta kaygısız bir edayla konuşuyordu. sen en erkli halindeyken. eylem leriyle anlaşılır. Gönderen tindi. Bir lider. repertuarlarına bir seyri daha. “Bilgi adamı bir liderdir. “Belki de rüya görenuyanık halinin erki yüzünden. . “Hiç böyle bir lider buldunuz m u?” “Birkaç tane.” Hafifseyerek. Isidoro B altazar görmesine rağm en ve gözlerini ilk defa sana çevirdiği anda tinin bunu ona bildirm esine rağm en senin kim olduğunu anlamadı. Bilgi adamı olm aksa başka bir şeydir. örtülü. rüya gören-uyanık halinin ortasındayken seni ona üfledim . sadece gözleri verdi­ ği bilgilerin aciliyetini ifade ediyordu. Seni ona benim gönderdiğim i akıl bile edem e­ m iş. Liderlere rüşvet verm enin ya da onları satın alm anın ya da kandırm anın ya da afallatmanın hiçbir yolu olm adığını gösteren bir etiket yoktur başlarında.” diye devam etti konuşm asına.” Sözüm ü bitirm eme izin vermedi. giz sezindiren bir sesle. “Isidoro Baltazar bir büyücüdür. Bulduklarım ız ııagual olabildiler. bilinm eyeni ekleyerek büyücü olan m üthiş enerji adam larıdır onlar. “Bu da sana büyücü olmanın bir m atah olmadığını göste­ riyor. Eğer bu büyücü­ ler bilgi adamı olmayı başarırlarsa. Bunun için büyücüler bazen bir öm ür boyu beklem ek zorundadırlar.” diye açıkladı. Apaçık olanı görm em esi Isidoro Baltazar için ne büyük aptallık.7 143 görmüyor. bize yol göste­ rip bilinm eyenin içinden geçirecek liderlere ihtiyacı vardır. .” “Kadınlar da .” Sonra yüzünde şeytanca bir ifadeyle bana bakarak söy­ lediklerini düzeltti.” “Aralarındaki fark nedir?” diye sordum.” Parm ağı­ nı dudağım a bastırarak. Sisin içinde ışıkların görünm esi büyük bir işarettir. Sesini alçaltarak. . Tin buyruğunu yerine getirmem için be­ ni seçti ve ben de. o zaman yapabilecekleri­ nin haddi hududu yoktur.

Sonra.” Bay Flores sözümü keserek. Onlara. “Yani onunla daha önce kar­ şılaştığını gerçekten hatırlam ıyorsun. “Bize el sallayan hiç kim se görm edim . oradan da tekrar gerisingeriye M eksika'ya. “Esperanza'nın evinde mi demek istiyorsun?” diye sor­ dum.” dedim. tam gözleri­ mi açmak üzereyken. Ajo'ya girdiğini. önüm de şim şek gibi bir adam imgesi çaktı. acaba onu şifacmın evinde görm üşm üydüm diye düşü­ nerek. “Santa Ana'dan geçtiğim i­ zi biliyorum . besbelli artık cevabımla ilgilenm eyerek. öyle m i?” dedi. Herhalde bana çocukluğum daki birini hatırlattı. “Tıka basa dolu bir m ideyle arabaya bindikten sonra yola pek dikkatim i verm edim .” diye hevesle ko ­ nuşm aya başladım. “Sana el sallayan birini?” Gözüm de bana el sallayan birini canlandırm ak gayretiyle sıkıca gözlerim i yumdum. Arizona'ya. “H ayır.” “Yolda birini gördüğünü hatırlayam ıyor m usun?” diye üs­ teledi Bay Flores. Bana sorarsanız tam bir karm aşaydı bu. “Isidoro Baltazar sana daha ön­ ce karşılaştığın birini hatırlattı m ı?” diye sordu. “Onu tüm hayatım boyunca tanıyormuşum gibi hissettim kendimi.” dedim. “Onunla kendimi çok rahat hissettim . acılı do­ m ates soslu sığır dilinden ibaret son derece lezzetli bir yemek yediğim iz Caborca'ya gittiğini anlattım. Bay Flores araya girerek. Hayal kırıklığına uğramış bir halde başını salladı. kadınlar bundan çok daha karm aşık şeyler yapabilirler. Sonra. Am a bu yolculuktan aklımda kalan sadece hikâyeler.144 RÜYACI “Birgiin senin de öğreneceğin gibi.” dedi. eve gelirken yolda bize el sallayan birini görüp görm ediğim i sordu. Yuma’dan sonra 8 num aralı otoyoldan doğuya Nogales'e gitm ek yerine— ki en m antıklı rota buydu— Isidoro Baltazar'ın güneye M eksika'nın içine yöneldiğini. unuttuğum bir çocukluk arkadaşımı belki de. ama böyle bir şey hatırlam ıyordum . bu kasabalardan birinin dış m ahallelerinde . şarkılar ve yorgunluktu. sonra da tekrar güneye yöneldik. sonra doğuya dönüp “El Gran D esierto”nun içinden geçerek tekrar kuzeye yönelip Sonoyta'dan Birleşik Devletler'e.” diye ısrar etti. sonra tekrar kuzeye Cananea'ya.” “İyice düşün.

” diye açıkladı M ariano Aureliano.7 145 otostop yapm aya çalışan genç bir adam gördüğüm ü hayal meyal hatırladığım ı söyledim. M ariano Aureliano. sonra anlam lı anlamlı ek­ ledi. “Tabii bütün bun- . Hoş bir yüz. “O genç adam öbür dünyadan bir nöbetçiydi. “Bir defasında âşık ol­ duğu bir kızı getirm işti.” Her ikisi de bir sırrı açığa vurm am aya çalışan çocuklar gi­ bi kıs kıs güldüler. İhtiyatlılık göziikaralık kadar körleştirir insa­ nı. aşırı derecede ihtiyatlı ve ihtiyatlı ol­ m adığı zaman da aşırı derecede gözükara oluyor. Sanki bu kızın hatırasıyla ken­ dinden geçmiş gibi gözlerini kapattı. çakal izini takip ediyordu o.” diye m ırıl­ dandım. “Isidoro Baltazar bizi bulacağından pek emin değildi. “Isidoro Baltazar'm bir konuk geti­ rirken. Büyük ayaklar. “Neden sizi bulacağından emin değil­ di?” diye sordum. ama o da sana çok benziyor. Isidoro Baltazar bütün Baja California'yı arabayla katetti. “Bu iki nokta arasında gidip gelm ek treni kaçırm anın en kesin yoludur. Bay Flores kendi kendine gülerek. güçlü kuvvetli bir kız. Isidoro Baltazar hem en o anda senin gerçekte kim olduğunu anlam alıydı. “Uzun boylu.” diye açıkladı. yoluna devam etm eden önce nöbetçinin işaretini dik­ kate alması gerekiyor. Büyücülerin yolunu. “Ona el sallayan adamı görene kadar bizi bulup bulm aya­ cağını bilm iyordu.” dedim.” Sözünü keserek.” dedi içtenlikle. bezgin bir halde. “Kaç tane getirdi?” Bay Flores.” dedi.” Yani buraya kız arkadaşlarını mı getirdiğini söylem eye çalışıyorsunuz?” diye sordum m arazi bir m erakla. “Oldukça çok. ama nöbet­ çi onun geçm esine asla izin verm edi. “A m a em in değilim . El sallaması yola devam edilebileceğini gösteren bir işaretti.” Sözlerinin iyice tesir etm esi için bir an sustu.” dedi M ariano Aureliano çocuksu bir neşeyle. “Bize el sallamış olabilir. “Bu acayip ro­ tayı izlem esinin nedeni bu.” “Bütün bunların mantığını anlayam ıyorum . siyah saç­ lı.

” Yüzüm kızardı ve tıka basa kayısıyla dolu ağzım la özür dilemeye çalıştım.” Baştan çıkartacak kerte yum uşak bir sesle. M ariano Aureliano takdir edercesine gülüm seyerek.146 RÜYACI lan kendi başına yapmıştı. sadece geri dönüyordun sen. kapım ızı kapı yapan iki sütundan biridir.” Kendimden geçmiş bir halde. Isidoro Baltazar tinin bütün belirtilerini kaçıracak kadar aptal olduğunu anladığı zaman neredeyse ruhunu teslim ediyordu. “Biz tabağı alm adan hepsini ağzına at. çünkü büyücülerin dünyasına kimi getireceğini seç­ m ek ona bağlı değildir. Gerçekten pro­ fesyonelce bir iş. “Sen onun kız arkadaşı değilsin.” M ariano A ureliano sandalyesinde biraz doğrulup büfede­ ki porselen kom posto kâsesini alarak önüme koydu. D i­ ğeri ise Clara. Sınır hakiki bir olgudur. “Delia sırf seni getirm ek için geçti sınırı. “Al bi­ raz. Zam anla daha da takdir edeceğin hatasız bir m anevraydı bu. Tadı bir harikaydı. Sen öteki ta­ raftaydın ve buraya. O ’nun sözünü kesm ek üzereydim ki aptalca sorular sor­ m am amı tem bih ettiğini hatırlayarak hem en elim le ağzımı kapattım. bu tarafa getirilmen gerekiyordu. tabir yerindeyse. bizlerden biri tarafından içeri alındıktan sonra kapım ızı çalabilir. A ğzım a üç tane daha attım. “Delia seni yum uşak bir şekilde içeri aldı.” dedi. Yakında onunla karşılaşacaksın.” diye ekledi. . Sadece şoföründü o senin.” diye cevap verdi M ariano Aureliano. “Sadece tinin işaret ettikleri. “O. Öteki taraf her günkü dünyadır. fa­ kat büyücüler bunu sembolik olarak kullanırlar.” Sesinde ve gözlerinde gerçek bir hayranlık vardı. “Bizi bula­ mazdı.” diye kışkırttı beni. el boyaması çanaktaki etli kuru kayısılara baktım. sonra bir tane alıp denedim. “Devam et.” “Eğer nöbetçi orada olmasaydı ne olurdu?” “ Her zam an Isidoro Baltazar yanında biriyle gelirken olan şey olurdu. Bay Flores bana göz kırparak. Ama senin durumun farklı. Çok lezzetlidir. burası ise büyücülerin dünyası. Biz zaten seni bekliyorduk. beni onların dünyasına Delia'nın getirmiş olduğunu söyledi.

Gözleri şeytani bir zevkle parlayarak ünlü bir rarıchera şarkısı m ırıldanm aya başladı. “Isidoro B altazar baştan beri kim olduğum u bi­ liyordu. “Kendin ol.” dedi. . Ne var ki bir türlü söyleyemedim. Isidoro Baltazar'ın bana böyle alçakça bir yalan atabilece­ ğini sanmadığım ı söyleyecektim. . kayısıları bitirip. Bütün bunlar bir oyun. Oynam aya değer tek oyun. Arkaya doğru kaykılm ış sandalyesin­ de öyle tehlikeli bir şekilde dengede duruyordu ki arkaya dü­ şüp çini bölmeyi kıracağından korktum. “M üthiş bir oyun ama. M ariano Aureliano'nun yüzünde. M ariano A ure­ liano'nun soğuk gözlerinde vahşi bir şey vardı. Şarkının sözlerini söylem ek yerine.” Sanki bana biraz daha şikâyet etmem için zaman veri­ . Asla yapmaman gereken. İkisi de güldü.” dedim. “Özür dilem e!” diye bağırdı birden­ bire. Eğer kayısıları bitirm ek istiyorsan bitirirsin ve bu iş de orada kapa­ nır. M ariano A ureliano'nun bakışları daha da sertleşm işti. o gaga burunda.” dedim. Yemeğe bir ham am böceği koym akla suçlandığı zam an bile asla soğukkanlılığım kay­ betm eyen bir aşçıydı bu. ama ben korkm ayacak kadar üzgündüm ve kendim e acıyor­ dum.” “Pekâlâ bunları bitireceğim . Birden üşümüş gibi elim de olmadan titredim. Tucson'da m eş­ hur bir aşçı olan Isidoro Baltazar'ın hikâyesini anlatan küçük bir şiir uydurmuştu kafasından.” Başıyla cümlemi bitirm emi işaret etti. “A h!” diye bağırıverdim . “Sanm azsın ki o . “Bütün bunlar bir oyun. “San­ mam ki o . o deli­ ci gözlerde bir şey keşfetm eyi um arak gözlerim i ona diktim. .” M ariano Aureliano hem en onaylayarak. O na dik dik bakarak. öyle ya da böyle aldatıldım ben. “Evet?” diye kışkırttı beni.” diye m ırıldandım . “Aşçı! K afedeki aşçı Isidoro Baltazar'dı! Ama bu doğru olam az. “Yani.RÜYACI 147 M ariano Aureliano. sonra da bunu yaptığın için üzülm ektir. “Isidoro Baltazar'la geçen yıl karşılaştığını biliyor m u­ sun?” dedi Bay Flores. fakat kontrollü bir şekilde kendin ol. Cüm lenin ortasında kalakaldım .

“Bu m üdahale etmek değil m i?” “Ben bir nagualım . “Ben nagual M ariano Aureliano'yum ve benim nagual olmam olgusu al­ gıyı yönlendirm em i m üm kün kılıyor.” dedim küstahça. ne diye onun seni o kaniş köpeğine benzer ha­ linde tanıdığını düşünüyorsun ki?” Bana bakm aya devam ediyordu. kafam dan çekip aldığı peruğu hatırlattı bana. Harikulade olay­ lara tanık oldun. “Sana başından beri neyin ne olduğunu söyledim. ama yine de öyle bir baş . fakat algıyı yönlen­ dirm ekle ne demek istediği hakkında en ufak bir fikrim yok­ tu. . ama hâlâ bunların farkında değilsin. Am a daha ben şikâyet etm eye fırsat bula­ madan. .” M ariano Aureliano gelip yanım da durdu. Çoğu insan gibi sen de büyücülüğü tuhaf davranışlarla. Gözlerindeki sertlik kay­ bolmuştu.” dedi M ariano Aureliano. .” “Ama Bay Aureliano beni Isidoro Baltazar'a üflediğini id­ dia ediyor. sonra sırtım a öyle bir bastırdı ki öksürüp ağzım daki son kayısıyı da dışarı fırlattım. “Öyle ufak tefeksin ki. “H astalanacaksın. “Eğer sen— o sırada kılık değiştirm em iş olan—Isidoro Baltazar'ı tanıyam adıysan. Sırf asabilikten. Ayartılmadın bile. uyuşturucu m addelerle. “Hakiki büyücülük.” dedi Bay Flores. hakiki büyücülüğün algının son kerte ince ve zarif bir şekilde yönlendirilm esi olduğunu ekledi. Ki eğer bunu gerekli görseydim yap­ m az da değildim hani.” Bana doğru eğildi ve fısıldayarak.” dedi. Bay Flores araya girerek. “in­ sanın m üdahalesini hesaba alm az.148 RÜYACI yormuş gibi sustu.” Söylediklerini dikkatle dinlem iştim . “A ldatılm adın sen. ağrı sısın k i. ayinlerle.” dedi yum uşak bir ses tonuyla. tabakta kalan son kuru kayısıya uzandım. şimdi bakışları üzgün ve yorgundu. sihirle bir tutuyorsun.

Sanki odaya güneş ışığı dolmuştu. Belki uykuya dalm ıştım ve farkında değil­ dim ya da belki de M ariano Aureliano'nuıı sırtıma uyguladığı basınç öyle büyüktü ki kendim den geçmiştim. G özlerim de bir sorun olup olmadığını m erak . Gözlerimi açtım ve hemen o anda etrafım ­ daki keskin parlaklığın bilincine vardım.BU NOKTADA. HATIRLADIĞIM kadarıyla. Tekrar kendim e geldiğim zaman yerdeki bir hasırın üs­ tünde yatıyordum. olayların sıra­ sı belirsizleşiyor.

“Bay A ureliano.” dedi. Daha o bana do­ kunm adan ben kalkm ıştım . Fakat buna ne zam an ve nerede tanık oldu­ ğum u hatırlayamıyordum . ama güçlükle dik durabiliyordum. sanki o en gözde oyuncak bebekleriym iş gibi onun üstü­ ne titrediklerini ve onu son kerte gülünç kedi-köpek isim le­ riyle çağırdıklarını duymuştum. Bu olaydan şaşkınlaşmış bir halde. Anlayıp anla­ m adığım ı bilm ek için üsteleyince. Ona nagual de ve onun hakkında konuştuğun zam an da nagual M ariano Aureliano de. bütün yapabildiğim başımı sallam ak oldu. Beni yerden kaldırm ak için elini uzattı. Gözlerim i odaklayam ıy ordum.” Sesi m elodi gibiydi. M üşfik bir şekilde gülüm sedi ve “Rüya görüyorsun. “A nlıyor m usun?” diye sordu kadın. kelimeler ağzımdan çıkmayı reddediyorlardı. Tabir yerindeyse. bir kadındı. ama bir şekil­ de beni yerde tuttuğunu biliyordum .” diye bağırdım . Yanımda duran ne Bay Aureliano'ydu ne de Bay Flores'ti. Sanki kalkm a isteğim onun eliy­ le aram daki gerçek bir tem asın yerine geçmişti ve ondan ön ­ ce beni çekip kaldırmıştı. K o­ nuşmaya gelince. Bana dokunm uyordu. ona bunun nasıl oldu­ ğunu sormak istedim. D elia'nm ve öteki kadınla­ rın. “Ona Bay Aureliano dem e. ama sözcüklerin doğrudan . Besbelli içinde bu­ lunduğum o kötü durumun farkındaydı. Bu saygısızlık olur. M ariano Aureliano da bun­ dan hoşlanm ıştı. Söylediğini duym am ıştım . ona saygısız olm a konusundaki bütün bu saç­ m alığın nedenini sormak istedim. “Gözlerim de bir sorun var galiba. ama sesim çıkm ıyordu. ışığın parlaklığını perdeleyerek üstüm e eğilmişti. Evet demek istedim.” dedi. yuvarlak bir yüzü ve m uhteşem bir göğsü vardı. Aksileşip. ama yapamadım. Tam adının söylen­ m esinden hoşlanır.” Doğrulup oturm ak istedim . Tek­ rar doğrulm aya çalıştım. Boş yere ağ­ zım ı açmaya ve bir şeyler söylem eye çalıştım. Kadın durm adan saçımı okşuyordu. Ondan hoşlandım. Siyah saçları om uzlarından aşağıya dökülü­ yordu. “M ariano da deme.150 RÜYACI ederek tekrar tekrar gözlerimi kırpıştırdım .

tam am en uyanık değilsin zaten. ama sırtım a kaim bir yastık konm uştu.” Dudakları hiç oynamıyordu.” dedi dosdoğru zihnimin içine. Esperanza'da karşılaşm ıştık. bir an bile şüphe etm eden. “E n­ dişelenme. Bir rüyaydı bu. hâlâ yerde.” diye yatıştırdı beni. Öyle çok güldüm ki nefesim kesildi ve tekrar bilincim i yitirdim. Ba­ şını salladı ve gerçekten onun düşüncelerini duyabileceğimi ve onun da benimkileri duyabileceğini söyledi. ama tehditkâr bir kadındı. “D udaklarım ı oynatm ıyorum . “Bacaklarının arasında bir deliğin var. Kadın. yine de benimle ya da bana göre hareket edebileceği konusunda beni temin etti. Bu yüzden bunu hiç gerçek . sisli düşünceler. “Dudaklarım olm adan nasıl konuşabilirim ?” diye düşün­ düm. Ben Clara. Hiçbir şey hissetmedim. ama yine de seninle konuşuyorum . Kutun konuşur. Oysa bunun yerine. Sen de aynısını yap. “Ben bayılm a m eraklısı değilim dir.” dedim ve bu sözleri söyleyebildiğim için kendim e şaştım. Gerçekten çok güzel. Kadın beni sarsarak uyandırdı. sonra derin bir nefes alarak kadı­ na baktım. Hatıralar. Kendi sesimin tınısı öyle güven vericiydi ki bir kahkaha atarak aynı cümleyi bir­ kaç kez tekrarladım.” Söyledikleri içim de kom ik bir duygu uyandırm ıştı. Ürpererek gözlerim i kırpıştırdım . hâlâ uyuduğu­ mu ve Esperanza'da karşılaşm ış olduğum uzu kabul ettim. O sessizce sözcükleri telaf­ fuz ederken dudaklarında bir hareket hissedip hissetm eyece­ ğimi m erak ederek parm aklarım la ağzına dokunm ak istedim. “Dikkat et!” diye buyurdu. Pat diye zihnim de net bir düşünce çaktı: bir zam anlar onunla karşılaştığım ı görm üş­ tüm rüyamda. biliyorum . “Dikkatini ona odakla.” Ona karşı çıkm alı ya da ne demek istediğini sormalıydım. insan ve m ekan görüntüleri ya­ vaş yavaş su üstüne çıkm aya başladı. Kendisinin ha­ yal gücümün ürünü gibi bir şey olduğunu. Yerde yanım da oturuyordu. “Biliyorum . Uzanıp elimi tutarak gülüm seyen dudaklarının üstüne koydu.8 151 doğruya onun zihninden benim kine geçtiğini biliyordum. aynı hasırın üstündeydim.

rüyam da Delia beni Clara'yla ta­ nıştırıyordu.” demişti. Clara'yı kadın rüya görücüler arasında en insan canlısı olarak tanımlamıştı. “Bir rüyasın sen. Şiddetle karşı çıkarak.” dedi sonunda. “Bunun için bir neden. Biz kadınlar dayanılm az de­ recede pratiğizdir. Bu rüyayı ne zaman görmüş olduğumu tam olarak hatırlayam ı­ yordum. Beni ince eleyip sık dokuyarak incelem esine rağm en ondan çok hoşlanm ıştım . Bunu kavradığım anda Clara'yı hatırladım. D üşüncelerin erki vardır. Gözleri düşünüyordu. “Hayır.” dedim zafer kazanm ış bir edayla. özel bir rüya bu. Şimdi de rüya görüyor olmalıyım.” Her şeyin bu kadar kolayca açıklanabilm esinden hoşnut bir halde içimi çektim ve yastığa yaslanarak gevşedim . Sır verir gibi. Uyanıkken seni hatırlam am am ın nedeni de bu. “Sen gerçek değilsin C lara. Beni.” İnatla ısrar etm em karşısında Clara kendi kendine güldü.” Gergin ve tiz bir sesle. “Ona tapan arka­ daşları var gerçekten. Sanki kendi kendim e inancımı tazelem ek istiyorm uşum gibi. “Bunun sadece bir rüya olduğunu biliyorum C lara.” dedi. kuvvetli ve toplucaydı.” Onu şimdi hatırlam anın pratik yönünün ne olduğunu sor­ . Sadece bir rüya değil. gülüm süyordu ve yemyeşildi. En büyük hatam ız ya da en büyük kazan­ cım ız da budur bizim . “Hiç beni hatırlam aya çalışm adın ki.152 RÜYACI olaylar bağlam ında düşünmemiştim.” diye direttim. öyleyse sen gerçek de­ ğilsin. “Bu tür düşünceler beslem ekle hata yapı­ yorsun. “Fakat bir rüyada karşılaştık biz. “Elbette karşılaştık. bilinm eyen bir tür canlıyı izler gibi dikkatli göz­ lerle ve tedirgin bir gülümsemeyle izlemişti. bir gerek yoktu. kedi gibi gözlerini hiç kırpm adan sabit bakışlarını üstüm e dikmişti.” di­ ye tekrarladım. onlara dikkat et. O rüyadaki Clara oldukça uzun boylu. Onun o yoğun dikkatini çok iyi hatırlıyordum . Ve net bir şekilde zihnim de çat diye başka bir rüyanın anısı çaktı. ama sanki bu olay gerçekten olmuş gibi net bir şe­ kilde anım sıyordum rüyayı. bu yüzden seni ha­ tırlıyorum .

Kıkır kıkır gülerek pazılarına dokundum . Öteki cadılara bakıp gözeten şiş­ ko bir cadıyım ben sadece. Bir şeyi iki defa görmek. “Dokun onlara.” diye iç geçirdim. “Eğer bu özel bir rüyaysa. uzun boylu kadın. Texas. Florinda'ydı. “Şim diye dek iyi git­ tin.” dedim ihtiyatla. “Şimdi senin önünde olduğum için beni hatırlam an gere­ kiyor.” “Bir cadının bir petrolcünün evinde ne işi olur ki?” diye sordum. Seninle iki defa karşılaştık. Uzun boylu kadınlara hep hayran olmuştum. uzun boylu kadını mı kastediyorsun?” Yüzüm parlamıştı. Ve hatırlıyorsun.8 153 mak üzereydim ki sorumu önceden tahm in etti. Ancak o sırada Clara'nın söyledikleri kafam a dank . “Artık beni unutmayacaksın. “Seni birkaç yıl önce erkek arkadaşınla birlikte katıldığın bir partide buldu. iki defa okumak. Esperanza'nm evinde seni kendi rüyasına alan oydu. H ouston'da bir petrolcünün evindeki lüks bir yem ekte. “Onunla karşılaştın. kadınların bir şeyi som utlaştırm ak için onu iki defa duyum sam aya ihtiyaç duyduklarını söyle­ mişlerdi bana. Gerçekten sert ve çok belirgindi kasları. A m a seni ilk bulan o değildi. zira senin rüya gör­ me öğretm enin ben değilim. Clara ar­ dından uyluk ve baldırlarındaki kaslara da dokundurttu.” dedi hiç üstünde durmadan.” Ne kadar gerçek olduğunu ispatlam ak için bluzunun kol­ larını yukarı sıyırıp pazılarını şişirdi. Seni. “O kısık sesli. H er şey kadar gerçektiler. tıpkı bir ebe gibi büyücüle­ rin dünyasına doğuran ortağım Delia idi. “Florinda da kim ?” dedim. Pikniği hatırlıyor m usun?” “A h. “ben bu rüya­ da ne yapıyorum ?” “Gönlünün istediği her şeyi.” Kontrol edilemez bir şekilde kıkır kıkır gülerek. vb.” Öne eğildi ve kedi gibi sabit bakış­ larını üstüm e dikerek ekledi.” dedi. iki defa korkmak. sonra o da kıkır kıkır gülm eye başladı. “Ve beni ne zam an buldu?” “Florinda da başka bir cadı.” dedi. Beni yetiştiren büyücüler. Şimdi ben so­ m ut ve gerçeğim . “O kısık sesli. Ne var ki ben sana yol gösterem em .” diye doğruladı Clara.

Bu parti için yapılmış. bol eteği. Pet­ rolcü göstericiler kiralam ıştı. “Aman allahım !” dedim dişlerim in arasından. sıradışı görünüşüne son bir rötuş ekli­ yordu. kollarını kullanm adan. Koyu renk. “Fakat Florinda neden böyle bir partiye katıldı ki?” diye sordum. Akrobat gibi. yakışıklı olduk­ larından değil de. “Gerçekten m uhteşem . yanım a diz çöktü ve sır verir gibi fısılda­ yarak.” Bir an sustu. Ve yiyecekler m uhteşemdi.” Hasırın üstüne. pastel rengi takım elbiseleri. Düşünceli bir şekilde gözleriyle beni izledi. Sanki öğle güneşinden korun­ m ak içinmiş gibi kaşlarının üstüne indirdiği Avusturalya tar­ zı şapkası egzantrik. Yüzü ışıl ışıl parlıyordu. çılgınca olması gerekiyor. “Kıyafetim i nasıl buluyorsun?” diye sordu önümde dura­ rak. Kliip yüksek sesli m üzik ve elektronik flaşlarla sarsılıyordu. Donakaldım.” dedim hislerim i açığa vurarak. Partide İngi­ lizce konuşm ayan birkaç M eksikalI iş adamı vardı. Giysilerimizin aptalca değil. bir sıçrayışta oturm a pozisyonundan ayakta durur bir pozisyona geçiverdi. Florinda'yı gördüğüm ü hatırlam asam da partiyi hatırlıyordum kesinlikle. Kim in en uçuk kaçık k ı­ yafetle ortaya çıkacağını görm ek için hep rekabet ederiz biz. “O laylar ne tuhaf bir yön alm ış!” Clara'ya ayrıntılı bir şekilde partiyi anlattım. Las Vegas'a yakışır bir varyete sahnelemişlerdi. Üstünde oturduğum hasırın önünde bir ileri bir geri odayı ar­ şınlamaya başladı.154 RÜYACI etti. kovboyvari kot ce­ keti— sırtı rengarenk süslüydü— ve sağlam kovboy çizm ele­ riyle m uazzam görünüyordu. m ağara gibi bir gece klübünde. Üstünde her tür kıyafeti taşıyacak kadar kabiliyetli ve güvenliydi bes­ belli. “M ükem m el.” diye ce­ vap verdi. Texas'a ilk gidişimdi. “Sen de . “Delia kıskançlıktan çatlıyor. Artistleri taklit eden bir sine­ m a meraklısı gibi erkeklere göz süzüyordum . Onun tercüm anıydım . “Büyücülerin dünyası son kerte tuhaf bir şeydir. kovboy çizm e­ leri ve şapkalarıyla bana pek sıradışı göründükleri için. Partiye katılm ak için Los A ngeles'tan özel jetiyle gelen ve ertesi gün dönen bir arakadaşım la gitmiştim oraya.

“O yunum uza katılm ak ister m isin?” Başımı olumlu anlam da salladım. “Delia'yı oraya Florinda gönderdi.” . “Bu rüya değil.” diye ezbere söyledi. hikâyem de atladığım ve benim kendiliğim den verm eyeceğim bilgiyi bana söyleyip söylem eyeceğini m erak ederek kurnaz­ ca gözlerim i ona diktim.” Cüm lesini zar zor bitirip m akaraları koyuverdi. Zihnim sakin. Başını sallayarak. artık parti hakkındaki soruları geri çe­ vireceğini gösteren dalgın bir ifadeyle gülümsedi. Sonra beni dik­ katle gözleyerek şöyle dedi: “Bu bir rüya ve biz kesinlikle se­ nin rüyanda konuşuyoruz.8 155 rekabet edebilirsin.” de­ di. “Florinda orada benim le konuşmuş m u?” diye sordum. “Orijinallik. “Florinda katılm an için seni teşvik etm em gerektiğini düşünüyordu. “Kız arkadaşım ın davetini hem en anında kabul edip apar topar yola çıktım . Bana ne yapm aya çalışıyorsun?” Aynı kayıtsız havayla. “Florinda'nın benim Nogales'e git­ tiğimi bilm esinin hiçbir yolu yok. çünkü ben de senin rüyanın rüya­ sını görüyorum . “Nasıl oldu da Delia A rizona N ogales'teki vaftiz törenine geldi?” diye sordum. O partide senin pratik kıyafetler konusunda esaslı bir tarzın olduğunu anladığını söylüyor. Sözlerinin üstüm de yaptığı etkiye aldırm ıyor gibi görünüyordu. pratiklik. Clara serbestçe dökülen saçlarını Avusturalya tarzı şapka­ sının içine tıkıştırarak. Sonra tekrar ayağa kal­ karak odayı birkaç kez daha arşınladı ve gülerek yanıma diz çöktü. uykulu ve durumu kabul edebilir bir hale gelm işti. düşük m aliyet ve hiç kendiniönem sem em e.” dediğim i işittim. Konuşm ayı öteki partiye çevirerek.” “Dur bir dakika!” diye sözünü kestim .” dedi. o da bana kuralları söy­ ledi.” diye önerdi. “Herkese seninle birlikte geldiğini söyleyerek beleşten partiye dalıverdi.” Bu acayip sözlerinin beni teskin etm eye yetm esi rüya gör­ düğüm ün kanıtıydı. neredeyse ilgisizdi. “Sana öğretm eye çalışıyorum . Ses tonu tekdüze. sesim irademin dışında çıkıyordu.

Sözlerini abes bulmuştum.” dedi. “Ne büyük iş!” diye kıs kıs güldü. ama tek laf edemedim. “Ne giidücüsü?” diye sordum. Birinin ne dolaplar çevirdiğim i bilebi­ leceği düşüncesi içimi dehşetle doldurdu. Ve elbette kafam daki bu ussal ölçüp biçm eler kuş­ kularım ı tekrar ayaklandırdı. “Kullandığı bir güdiicii var. Clara'nın sözlerindeki ince im alardan endişelenm eye başladım. An be an Clara'nın da benim de uya­ nık olduğum uza emin oluyordum. Uyanıktım. “Onun sana karşı duyguları bir güdücü. “Şim di seni uyandıra­ cak bir şey yapacağım. Bacaklarını yukarı çekip kollarını etrafına dolayarak çenesini dizlerine dayadı. çocuğum ?” dedi özlem le. “Florinda seni hissediyor. Bunun bir rüya olması m üm kün değildi. öyle yum uşak ve ahenkli bir ses tonuyla söyledi ki endişelerim kayboluverdi. “Florinda şim diye dek sahip oldu­ ğun her anneden daha çok annendir senin.” diye karşı çıktı. “K o­ nuşabiliyorum . “Hayır. böylece gerçekten uyanıkken konuş­ . “Hiç böyle bir kızım olmadı ki benim . uyanık değiliz. ki tarzım buydu.” diye içini çekti G ara. Tüm üyle bilinçli olduğumu doğrulam ak amacıyla.” dedi Clara.” diye eklerken gözlerinde şeytani bir parıltı vardı. konsantrasyonum aksi olm ayacak kadar yoğundu. Clara yine zorla düşüncelerim e girerek. “Florinda'nın bana karşı duyguları ne C lara?” “Kim bilir.” diye devam etti. Sonra gözlerim in içine bakıp sözlerini dikkatle tartarak. her şeyi inceden inceye. B u­ nu hoş bir saflıkla. Birdenbire zihnim tüm kontrolü eline almıştı.156 RÜYACI “Bunun senin için akıl almaz bir şey olacağım biliyor­ dum .” Neşeli ruh halim birdenbire değişerek kaygılı bir hal aldı. Silikleşip gitmedi. Sırtımı yasladığım yastıktan aşağı kayarak gözlerim i yarı kapadım .” dedim. Rüyalardaki sahnelerin ve insanların silikleşip git­ tiği gibi Clara da yavaş yavaş silikleşip gidecek mi diye m e­ rak ederek kirpiklerim in arasından onu izlemeye devam et­ tim. ussal bir şekilde düşünerek. Böylece senin nerede olduğunu biliyor.

bulanıklaştı. kelebeklerin kanatları gibi. İki kadın kanepenin ayakucunda durmuş kocam an. Hâlâ kıkır kıkır gülerek sürahiyi kafam ın üstünde tutup ba­ şımda dikildi. yum uşak bir serpinti hissettim. bir sürahi suda boğulacağım dı. Clara daha suyu gerçekten başım dan aşağı dökmeden önce. K arabasanlarım da sürekli yaşadığım otom a­ .” 'Uyanıkken' sözcüğünü büyük bir dikkatle. Islak­ lıktan çok soğukluk son kerte acayip bir duyum sam a uyandır­ mıştı bende.” diye yalvardım. fakat yapa­ madım. Uzun boylu. Bedenim bana itaat etm iyordu. ta ki her şey kararana kadar. “Kendimi bütün bunlara alıştırm am için zam an ver bana. Son düşün­ düğüm şey.” Tereddüt içinde ol­ mayı bana yapacaklarına tercih ediyordum. Yerimden fırladığım gibi doğruca kapıya koştum. Gözlerimi hiç kırpm adan onun gözlerine dikerek öylece yattım. Clara yalvarm am a aldırış etm eden ayağa kalktı ve yanda­ ki alçak bir m asanın üstünde duran bir sürahi suya uzandı. bayağı bir dehşetle. sessizce devi­ niyordu. Bekle. Simsiyah balon­ cuklar beni fırıl fırıl döndürüp durdu. kocam an bir karartı gibi üstüm e çöken Clara'nın yüzü. Kelim eleri. eski bir ninni— ya da bana öyle geliyor­ du— m ırıldanıyor ve büyük bir şefkatle saçlarımı. İlkin. Her zam an rüya gibi başlayan ve sonunda kâbusa dö­ nüşen o canlı rüyalarım dan birini gördüğüme emindim. gözlerinin içine bakmam ı söylü­ yordu. Florinda benimle konuşuyor. m eraklı gözlerle bana bakıyorlardı. yüzümde soğuk. Tekrar kendim e geldiğim zaman artık yerde hasırın üstün­ de değil. abartılı bir şekilde uzatarak söylemişti. kısık sesli Florinda yanım da oturuyor. sonra soğukluk karnım da odaklandı ve içi dı­ şına çevrilen bir yen gibi beni içeri doğru çekti. “Bekle. Fakat gözlerinde gördüğüm her ne ise beni aşina ol­ duğum bir duyguyla doldurm uştu— kâbuslarım da hissettiğim us dışı. beyaz saçlı. küçük dalgaların suyun yüzeyini bozması gi­ bi. Yana yatıp yuvarlanmayı denedim. C lara. oturm a odasındaki kanepede yatıyordum. Dokunuşu ve sesinin tınısı beni olduğum yere m ıhlıyor­ du. yüzümü ve kollarım ı okşuyordu. sanki hasıra yapış­ mıştı.8 157 m aya devam edebilirsin.

158 RÜYACI tik. Dudaklarının yayılarak gülümsediğini hissettim. “bir şeyler yapsan iyi olacak. benim olm ak istediğim kadar uzun boylu ol­ duğunu idrak ettim. kadının tıpkı bana benzediğini. K apıya doğru atılacak kadar enerjim kaldığından emindim . Beni tuttuğu gibi ağzını ağzım a dayayarak içime hava üfledi. Son nefesim de içimden çıkıp gitti. “Gevşe. K a­ dının uzun kolları büyük bir kartalın kanatları gibi üstüm e ka­ panmıştı.” Kim inle konuştuğunu görmedim.” dedi. onun nefesiydi. Korkudan ölecek. “Bu küçük sıçan beni öptü. ciğerlerim i. karnım ı. Sanki yaşam bedenim i terk et­ miş gibi yere çöktüm. Bir anda şimşek gibi. Bu kadar üzülm ene gerek yok. Titremem gittikçe artıyordu. “Korkm a canım . . Uzun boylu kadın tam arkamdaydı. “Ben rüya görüyorum . Nefesi sıcaktı. boğazım ı. Uzun boylu kadın başını om zunun üstünden geriye çevi­ rerek. am a çılgınca kurtulacak bir delik ararken odanın diğer ucunda ikinci bir kapı gördüm.” dedi. kalp atışlarım norm ale döndü. ama bacaklarım çöziilüverdi. Diğerlerine dönerek. kahrolası şeyi açam adığım için kapının yanında duruyordum . Hepim iz sana yardım etm ek için buradayız. Hepsi de çocuklar gibi kendilerini vererek güldüler. Küçük bedenini gereksiz korku­ lara maruz bırakarak inciteceksin. Deli gibi itip kakıyordum kapıyı. Tuhaf bir huzurla dolm uştum ki çabucak vahşi bir he­ yecana dönüştü bu.” diye bağırdım. Sonra başını arkaya atarak güldü. Ona karşı öyle bir sevgi duydum ki garip bir şey yaptım: onu tutkuyla öptüm.” Orada kalm aya ikna olduğumdan değil de. İçim i vahşetle dolduran korku değil. yalnızca da­ ha uzun boylu. Bedenim yavaş yavaş gevşedi. O kadar çok sarsılıyordum ki bedenim sancıyordu ve kalbim o kadar yüksek sesle ve düzensiz çarpıyordu ki göğsüm ü delip fırla­ yacağını biliyordum . “N agual!” diye bağırdı. yerinden kım ıldam ıyordu. uzun boylu kadın arkam dan gele­ rek. hayvani bir tepkiydi bu. ka­ sıklarımı yakarak ellerim e ve ayaklarım a kadar inmişti.

D ışa­ rıda güneş altında kalm ak için fazla sarışınsın. Birkaç santim daha kısaydım. “Bu C arm ela. saç­ larının hayaletim si beyazlığı unutulm uş bir anıya benziyordu. Ne var ki. Sanki onu doğduğum günden beri tanıyorm uşum gibi hisse­ diyordum kendimi. Yanak­ larını ve gözlerini öpm eye başladım. Uzun boy­ lu olmak büyük bir dezavantaj. kuşku. çoğunlukla evin içinde ka­ lan insanlar gibi. eksiksiz bir sevgi hissi olmalıydı. “Sen ve ben aynıyız. İnsanın rüyalarda his­ settiği türde bir sevgiydi bu. Hiç kim se seni kollarına ala­ maz bile. gü­ zel bir kadına döndürerek.” diye konuşm aya devam et­ ti. Kadının yüz hatları narindi ve teni kusursuzdu. koyu saçlı.8 159 îlkin ben de gülmeden edem edim . Florind a ’nın da bir yetmiş sekize yakın olduğundan.” dedi. Beni ayağa kaldırıp sanki bir bebekm işim gibi kollarının arasına aldı.” . “Ben Florinda.” de­ di. “Sen de öyle yapmalısın. annenin beden­ sel varlığına karşı duyulan hayranlıkla birleşen çocuk sevgi­ si. Benim için anlaşılmaz olan bir sevgiyle seviyordum onu. Görünüşe göre benim le aynı fikirde olan Florinda usulca kendi kendine güldü. ama rakam la­ rı yuvarlayıp bir yetm iş beşe indirdiğinden emindim. G özlerindeki anlaşılm ası zor ışık. Florinda benden ayrılıp. krem rengi bir solgunluk vardı yü­ zünde. Kadın beni kucaklayarak. Birden aklıma. cildini bozu­ yorsun.” diye itiraf ettim ve ikim iz de gül­ dük. gizem li kadına karşı duyduğum sev­ gi gibi. birkaç daki­ ka içinde. Uzun boylu kadın beni kucaklayarak. “Benim olmak isteyeceğim kadar narinsin sen. ama hep rakam ları yuvarlıyordum . düzgün.” “Benimse bir elli beş.” diye fısıldadı kulağım a. Benim boyum bir yetm iş beş. korku ya da beklen­ tiyle lekelenm emiş bir duyguydu bu. çünkü birbirim izi m ükem m el anlam ıştık. “Ben sadece ay banyosu yapa­ rım . Oysa. koyu renk gözlü. annelerini en çok seven çocukların yitik çocuklar olduğu geldi. benim bu uzun boylu. yine o bildik kendim oldum —düşünmeden yaptı­ ğım bu hareketten sonra utanm ış ve böyle faka bastığım için kızmıştım.

bunun bir rüya olduğunu ve piknik sırasın­ da. adaleli bedeniyle kıyaslayınca kendim i önemsiz hissettim. Florinda kolunu om zum a koyarak.160 RÜYACI Her şey bir yana. son görüşm emizden beri se­ nin neler yaptığın. büsbütün çekici bir şey vardı onda. uyandığım da kanepe­ nin yanında duran ikinci kadına doğru yöneltti beni. Ama bu sefer uyanıksın. Yanlışın var. büyük ve düzgün dişleri göründü. besbelli rengini açm aya ya da ağartm aya zahm et etmediği için dudağının üstünü hafifçe gölgeleyen in­ ce tüyler de dahil olmak üzere çarpıcı. Zoila ne elimi sıkm aya ne de beni kucaklam aya teşebbüs etti. Piknikte bana açıkça bütün o kişisel soruları soran kadındı bu. Üç kadın etrafımı çevirerek beni kanepeye oturttular. uyanık da olsam . Piknikte üstünde oturduğum uz çadır bezinin etrafına o Belçika dantelini dik­ miş olan kadındı bu.” dedi Florinda. Değerli taşlarla süs­ lü yüzüklerle parıldayan ince. uzun elini yanağım a hafifçe dokundurunca. yine de içinde var olduğunu bildiğim bir heyecan hissettim bu kadında.” Sözünü kesip. Ve bizim bilmek istediğimiz. “Bu Zoila. Özellikle Isidoro B altazar’ı anlat bize. uyuyor da olsam. sesini tanım ıştım .” Z oila’nm dudaklarında gülüm sem elerin en tatlısı belirdi. “Bu yüzden ilişkiye girecek zamanım ız olm a­ mıştı. “Hayır.” . Kadın adaleli ve uzun boyluydu. Florin­ da. onlara kendim hakkın­ da bilinmeye değer her şeyi anlattığım ı söylem ek istedim. A lışıldık bir güzelliği yoktu— yüz hatları bunun için fazla sertti— gene de. ama Florinda kadar uzun değildi. beyaz. Carmela güldü ve Z o ila’nın yerine konuştu: “Seni tekrar gördüğüm e çok sevindim . hayır. Onu otururken ha­ tırlıyordum. hadi bize kendinden bahset.” dedi. “Seninle ilk karşılaştığım ız zam an sen riiya görüyordun. “Şimdi tamamen uyanık­ sın. küçük ve kırılgan görünm üştü gözüme. onun yüzünü karm an çorm an bir saç yığınının ardına saklayan kadın olduğunu anladım. tüm üyle kontrol altına alınmış olsa da.” dedi Florinda. Onun o güçlü. M üthiş bir kuvvet. benden yedi-sekiz santim daha uzundu. Şaşır­ dım. Sanki düşüncelerimi yüksek sesle söylemişim gibi.

“Besbelli kaynağın kendisine iniyorsun. “Isidoro Baltazar hakkında kendim bile bu terim lerle düşünm ediğim halde neden böyle şeyler söyle­ diğimi gerçekten bilm iyorum. çünkü nereden geldiğim iz bir yana.” diye m ırıldandım . Konuşan ben değilim.” diye açıkladı.” diye konuşmayı sürdürdüm.” “Çünkü iyi bir rüya görücüsün sen. ama bu farklı. Isidoro B altazar’ın yüzünün iki yanı. Bu bir rüya değil. sağdaki ise dostça ve açıktı.” diye iddia ettim. Ne var ki bu kez. bunu sen söyledin. “K ara­ basanların gerçek.” .” “Bu düşünceleri nereden edindiğine aldırma. daha önce gözden kaçırmış olduğum ayrıntıları da hatır­ ladım.” Bütün bedenim gerildi. sanki başka bir korku nöbetine daha dayanam ayacağını biliyorm uş gibi teslim oldu ve kendini o ana bıraktı. Florinda ko­ nuşm aya devam etmemi işaret etti. M ariano A ureliano ve Bay Flores’e daha önce defalarca anlattıklarım ı onlara da tekrarladım.” dedi Florinda. Kendimi gözlem lerim e kaptırarak. özür dilemeye çalışarak. “Kendisi senin kıvrandığını seyrederek dışarıda kalırken. Ben bu tür yargılarda bulunam am bile. çocuğum . aynı an­ da yaşadığı ve alenen gözlerinde açığa vurduğu iki ruh hali gibi. Sol gözü uğursuz ve tehditkârdı. “Birkaç dakika önce rüya görüyordun.” “Ben fark görem iyorum .8 161 “Bu bir rüya değil mi demek istiyorsun?” diye sordum ür­ kek ürkek.” diye tem in etti beni.” Ne söylediğim in farkına vararak birden durdum ve şaşkın şaşkın kadınlara diktim gözlerimi. olayları istediği yöne çevirm ek konusunda tuhaf bir erki var. Bunu herkes yapar— kaynağın kendisine iner— ama bunun farkında olmak için bir büyücü olmak gerekir. “ İnsanların onun tılsım ına karşı bu kadar hassas olm aları­ nı sağlayan onun cöm ert bir insan olm ası. “Bana ne olduğunu bilm iyorum . “ Hayır.” Kadınlar söylediklerim den büyülenm işlerdi. hepi­ miz m ahrum uz bundan. Sonra da. “Ve cöm ertlik hiç birim izin karşı koyam ayacağı tek erdem belki de. “Tehlikeli bir adam o.

162

RÜYACI

Bana ne söylem eye çalıştığını anlam am ıştım . Onlara hiç
de ağzıma geleni söylemek niyetinde olm adığım ı söyledim
tekrar.
Florinda kıkır kıkır gülerek düşünceli bir şekilde bir süre
bana baktı. “Sanki bir rüyadaym ışsın gibi davran. Cüretkâr ol
ve özür dilem e,” dedi.
Kendimi aptal gibi hissettim, ne hissettiğim i analiz ede­
miyordum. Florinda onaylıyormuş gibi başını salladı ve arka­
daşlarına dönerek, “Ona bizden bahsedin,” dedi.
Carmela boğazını temizledi ve bana bakm adan, “Biz üçü­
müz ve Delia bir birim oluşturuyoruz. Günlük dünyayla uğ­
raşıyoruz biz.”
Söylediği her sözü can kulağıyla dinlem iştim , ama ne
söylediğini hiç anlamadım.
“Biz, insanlarla uğraşan kadın büyücüler birim iyiz,” diye
açıkladı Carmela. “İnsanlarla hiç uğraşm ayan dört kadının
oluşturduğu başka bir birim daha var.” Elimi ellerinin içine
alarak— sanki falım a bakacakm ış gibi— avucumu inceledi,
sonra yavaşça elimi kapatıp yum ruk yaptı ve “Sen de genel­
de tam bize benziyorsun. Yani insanlarla uğraşabiliyorsun.
Özel olarak da Florinda’ya benziyorsun,” diye ekledi. Yine
sustu ve yüzünde hülyalı bir bakışla C lara’nın önceden bana
söylediklerini tekrar etti. “Seni bulan F lorinda’ydı,” dedi.
“Bu nedenle, büyücülerin dünyasında kaldığın sürece ona ait­
sin. O sana yol gösterecek ve bakıp gözetecek,” Ses tonunda
öyle bir kesinlik vardı ki gerçek bir kaygıya kapıldım.
“Ben kim seye ait değilim ,” dedim . “Ve kim senin de bana
bakıp gözetm esine ihtiyacım yok.” Sesim doğal değildi, ger­
gin ve kararsızdı.
Kadınlar, yüzlerinde şaşkın gülüm sem elerle, sessizce be­
ni izliyorlardı.
Gözlerimi birinden diğerine çevirdim ve kafa tutarak,
“Yol gösterilm eye ihtiyacım olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
diye sordum. Gözleri yarı kapalıydı, dudaklarında aynı dalgın
gülüm sem eler vardı. Çenelerini belli belirsiz sallamaları,
söyleyeceklerim i bitirm em i beklediklerini gösteriyordu açık­
ça. “Sanırım yaşantımı kendi başım a iyi götürüyorum ,” diye

8

163

bitirdim sözlerim i zayıf bir sesle.
“Seni bulduğum partide ne yaptığını hatırlıyor m usun?”
diye sordu Florinda.
Ona hayretler içinde bakakalınca, Carm ela kulağıma,
“Endişelenm e, her şeyi açıklayacak bir yol bulabilirsin her
zam an,” diye fısıldadı. Bana doğru parm ağını salladı, zerre
kadar rahatsız olmamıştı. O partide düzinelerce insanın önün­
de çırılçıplak yürüdüğüm ü bilebileceklerini düşünerek yavaş
yavaş paniğe kapılm aya başlıyordum.
Artık, bu garip davranışım dan gurur duym asam bile, en
azından kabullenm iştim bunu. Benim düşünce tarzım a göre,
o partide yaptıklarım kendiliğinden kişiliğim in bir tezahürüy­
dü. İlk önce, evsahibine— bana meydan okuduktan ve yapa­
m ayacağım a dair bahse girdikten sonra— herhangi bir kov­
boy kadar iyi ata bindiğim i gösterm ek için, üstüm de gece kı­
yafeti olduğu halde eğersiz bir ata binerek onunla beraber
uzun bir gezinti yapmıştım. Venezüella’da at çiftliği olan bir
amcam vardı ve daha yürüm eye başladığım dan beri at sırtındaydım. Bahsi kazandıktan sonra, gösterdiğim çabadan ve al­
kolden başım dönerek, evsahibinin havuzuna daldım — çırıl­
çıplak.
“ Sen çırılçıplak havuza girdiğinde ben de havuzun yanın­
daydım ,” dedi Florinda, besbelli hatırladığım olayı biliyordu.
“Çıplak kalçalarınla bana dokunup geçtin. Ben de dahil her­
kesi şok ettin. Cüretkârlığından hoşlandım. Hepsinden öte,
sadece bana dokunup geçm ek için ta havuzun öbür ucundan
bütün yolu çırılçıplak yürüm enden hoşlandım. Bunu tinin se­
ni bana işaret ettiği şeklinde bir belirti olarak aldım .”
“Bu doğru olam az,” diye mırıldandım . “Eğer o partide ol­
saydın, seni hatırlardım . Fazla uzunsun ve gözden kaçm aya­
cak kadar dikkati çeken bir görünüşün var.” Bunu iltifat ol­
sun diye söylem em iştim . Kendimi aldatıldığım a ve yönlendi­
rildiğime inandırm ak istiyordum.
“ Sırf gösteriş yapacağım diye kendini paralam an hoşum a
gitti,” diye konuşm aya devam etti Florinda. “Ne pahasına
olursa olsun dikkat çekm ek için can atan bir soytarıydın,
özellikle evsahibi avazı çıktığı kadar yırtınırken, m asanın üs­

164

RÜYACI

tüne zıplayıp utanm adan kalçalarını sallayarak dans ettiğin
zam an.”
Söyledikleri beni utandırmak yerine, içimi inanılm az bir
rahatlık ve hazla doldurm uştu. Kendimi özgür kalm ış hisse­
diyordum. Sır açığa çıkmıştı, asla itiraf etm eye cesaret ede­
m ediğim sır, dikkati çekm ek için her şeyi yapabilecek bir fi­
yakacı olduğum, açığa çıkmıştı. Şimdi daha alçakgönüllü, da­
ha az savunucu yeni bir ruh hali gelm işti üstüme. A m a böylesi bir ruh halinin sürm eyeceğinden korkuyordum . Rüyalarda
ulaştığım anlayışların ve içgöriilerin asla devam etm ediğini
biliyordum. Am a belki de Florinda haklıydı, bu bir rüya de­
ğildi ve içinde bulunduğum bu ruh durum u sürecekti.
Besbelli ne düşündüğüm ün farkında olan kadınlar başla­
rını salladılar. Beni onaylam aları beni cesaretlendirecek yer­
de, sadece şüphelerim i uyandırm ıştı yine. Korktuğum gibi,
içgörülere ulaştığım bu ruh halim kısa sürdü. Birkaç dakika
içinde, kuşkularla içim içimi yem eye başlam ıştı. Bir soluk­
lanmak istedim.
“Delia nerede?” diye sordum.
“O axaca’da,” dedi Florinda, sonra da manalı bir şekilde
ekledi, “Sadece seni karşılam ak için buradaydı.”
Eğer konuyu değiştirirsem , biraz soluklanıp, tekrar kuv­
vetimi kazanm aya fırsat bulacağım ı düşünm üştüm . Şim diy­
se öyle bir şeyle karşı karşıydım ki bununla uğraşm am m üm ­
kün değildi. F lorinda’yı alenen—-norm alde herkese yapaca­
ğım gibi— beni yönlendirm ek için yalan söylem ekle suçlaya­
mazdım. Ona beni sersem letip bilinçsizken odadan odaya ta­
şıdıklarından şüphelendiğim i söyleyem ezdim.
“Söylediklerin gerçekten abes, Florinda,” diye çıkıştım.
“Seni ciddiye almamı beklem ene inanam ıyorum .” D udakları­
mın içini ısırarak, gözlerim i sertçe, uzun bir süre ona diktim.
“Delia odalardan birinde saklanıyor, biliyorum .”
Florinda’nın gözleri işin içinden çıkam adığım ı anladığını
söylüyordu sanki. “Beni ciddiye alm aktan başka seçeneğin
yok,” dedi. Ses tonu yum uşak olsa da kesindi.
Giderek artan endişem i yatıştıracak bir şey, bir tür cevap
bekleyerek öbür iki kadına döndüm.

8

165

“Eğer başka birisi sana yol gösterirse rüya görmek ger­
çekten çok kolaydır,” dedi Carm ela sır verir gibi. “Tek m ah­
zuru şu ki bu başkasının bir nagual olması gerek.”
“ Sürekli bir nagual lafı duyuyorum ,” dedim. “Nedir nagu­
al?”
“Nagual büyük bir erki olan ve Öbür büyücüleri karanlık­
tan geçirip çıkartabilen bir büyücüdür,” diye açıkladı Carm e­
la. “A m a nagual kısa bir süre önce sana bunları kendisi anlat­
tı ya. Hatırlam ıyor m usun?”
Ben hatırlama çabasıyla şekilden şekile girerken Florinda
araya girdi. “Günlük yaşam ın içinde yaşadığım ız olayları ha­
tırlam ak kolaydır. Bunu bol bol uygularız. A m a rüyalarda ya­
şanan olaylar başka bir hikâyedir. Sırf beden bu olayları fark­
lı yerlerde depoladığı için, bunları anım sam ak için çok çaba
sarfetm em iz gerekir.
“Senin uyurgezer beynine sahip olm ayan kadınlar için,”
dedi, “rüya görme eğitim i onlara kendi bedenlerinin bir hari­
tasını çizdirtm ekle başlar— rüyaların im gelerinin bedenleri­
nin neresinde depolandığını açığa çıkaran özenli bir iştir bu.”
“Bu haritayı nasıl çiziyorsunuz, Florinda?” diye sordum,
gerçekten m eraklanarak.
“Bedenin her bir noktasına sistemli bir şekilde vurarak,”
dedi. “Am a daha fazlasını anlatam am sana. Ben senin anne­
nim, rüya görme öğretm enin değil. Senin öğretm enin, gerçek
anlam da bir vuruş için küçük bir tahta çekiç salık veriyor. Bir
de sadece bacaklara ve kalçalara vurulm asını. Pek nadir ola­
rak beden bu anıları göğüste ya da göbekte depolar. Göğüste,
sırtta ve göbekte depolanan günlük yaşam ın anılarıdır. Ama
bu başka bir mesele.
“Şimdi seni ilgilendiren tek şey, rüyaları hatırlamanın, o
im gelerin depolandığı o özel noktaya fiziksel bir basınç uy­
gulanm asıyla ilgili olduğudur. M esela eğer klitorisine basınç
uygulayarak vajinanı itersen M ariano A ureliano’nun sana ne
söylediğini hatırlayacaksın,” diye bitirdi sözlerini yalın bir
neşeyle.
Dehşet içinde ona bakakaldım , sonra da asabi bir şekilde
kesik kesik gülm eye başladım. Hiçbir şeyi itmeyecektim.

166

RÜYACI

Florinda da çocukca bir neşeyle güldü, belli ki böyle sı­
kılm am onu eğlendiriyordu. “Eğer sen yapm azsan,” diye teh­
dit etti beni, “ben de bunu senin için C arm ela’ya yaptırıveri­
rim .”
Carm ela’ya döndüm. Kahkahaya dönüşm esine ram ak ka­
lan yarım porsiyon bir gülüm sem eyle gerçekten de benim
için vajinamı iteceğine dair söz verdi.
“Lüzum “ok!” diye bağırdım yılgınlık içinde. “H er şeyi
hatırlıyorum !” Gerçekten de hatırlıyordum . Sadece M ariano
A ureliano’nun söylediklerini değil, başka olayları da hatırlı­
yordum.
“Bay A u relian o ...”
“Clara ona nagual M ariano Aureliano demeni söyledi sa­
na,” diye lafımı kesti Carmela.
“Rüyalar bilinm eyenin içine açılan kapılardır,” dedi Flo­
rinda başımı okşayarak, “naguallar rüyalar aracılığıyla yol
gösterirler. Ve amaçlı bir şekilde rüya görm e sanatı büyücüle­
rin sanatıdır. Nagual M ariano A ureliano senin hepim izin gör­
düğü rüyalara girm ene yardım etti.”
Sürekli gözlerim i kırpıyordum . B aşım ı iki yana salladım
ve bütün bu hatırladıklarım ın saçm alığı karşısında şok olarak
kanepedeki yastıkların üstüne bıraktım kendimi.
Onları bir yıl önce, Sonora’da rüyam da görmüş olduğu­
mu hatırladım , bana göre sonsuza dek süren bir rüyaydı bu. O
rüyada Clara, Nelida ve H erm elinda’yla karşılaşm ıştım . B un­
lar öteki takımdı, rüya görücülerdi. O takım ın liderinin Zuleica olduğunu, ama benim henüz onu rüyam da görem eyeceği­
mi söylediler.
Bu rüyanın hatırası zihnim de netleştikçe, bu kadınların
arasında hiç birinin diğerinden ne bir fazlası ne bir eksiği ol­
m adığı da netleşmeye başlam ıştı kafam da. H er grupta bir ka­
dının lider olması, hiçbir şekilde bir erk, prestij ya da başarı
m eselesi değil, sadece bir yeterlik m eselesiydi. Neden bilm i­
yorum, ama onlar için önemli olanın birbirlerine karşı duy­
dukları derin sevgi olduğuna kanaat getirmiştim.
Bu rüyada herkes bana Z uleica’nın benim rüya görme öğ­
retm enim olduğunu söylemişti. Bütün hatırlayabildiğim buy­

8

167

du. Tıpkı C lara’nın söylediği gibi, onlara dair bilgimi som ut­
laştırm ak için bir kez daha onları görm em ya da rüyada gör­
mem gerekiyordu. Şu durumda ise, sadece bedensiz hatıralardılar.
Hayal meyal Florinda’nın bana, bir kaç defa daha dene­
dikten sonra rüyaların hatırasından, gördüğüm rüyaya ve son­
ra da normal uyanıklık durumuna geçmekle daha iyi olacağı­
mı söylediğini işittim.
Florinda’nın kıkır kıkır güldüğünü duydum, ama artık
odada değildim. Dışarıdaydım , çalıların içinde yürüyordum.
Görünm ez bir patika boyunca yavaş yavaş yürüyordum , biraz
huzursuzdum , zira gökyüzünde ne bir ışık, ne ay, ne de bir
yıldız vardı.
Görünm ez bir kuvvet tarafından çekilerek büyük bir oda­
nın içine adım attım. İçerisi karanlıktı, sadece iki çem ber ha­
linde— bir iç ve bir dış çem ber halinde— oturan insanların
yüzlerinde, duvardan duvara çaprazlam a geçen ışık çizgileri
vardı. Sanki çem berdeki biri bir açıp bir kapatarak elektrik
düğm esiyle oynuyorm uş gibi, ışık parlayıp donuklaşıyordu.
İç çem berin ortasında sırt sırta oturan M ariano Aureliano
ile Isidoro B altazar’ı tanıdım. Onların yüzlerinden çok ener­
jilerini tanımıştım . Enerjileri diğerlerinin enerjilerinden daha
farklı ya da daha parlak falan değildi. Sadece daha fazlaydı;
kütleseldi enerjileri. Büyük, m uhteşem, bitm ez tükenm ez bir
parıltı öbeğiydi.
Oda bem beyaz parlıyordu. Her kenarda, her köşede bir
keskinlik, her şeyde bir canlılık vardı. Odada öyle bir berrak­
lık vardı ki her şey kendi başına, ayrı ayrı duruyordu, özellik­
le çem berde oturan insanlara bağlanan— ya da onlardan yayı­
lan— o ışık çizgileri. İnsanların hepsi birbirlerine ışık çizgile­
riyle bağlanm ışlardı ve sanki devasa bir örümcek ağının bir­
leşme noktalan gibi görünüyorlardı. Işık yoluyla, hiç konuş­
m adan birbirleriyle iletişim kuruyorlardı. Bu sessiz, elektrik­
sel gerilim e doğru çekildim , ta ki ben de bu ışıltılı ağda bir
nokta olana dek.
“Ne olacak şim di?” diye sordum, başımı kaldırıp Florind a’ya bakarak. Başım onun kucağında, kanepenin üstüne
uzanmıştım.

168

RÜYACI

Cevap vermedi; gözleri kapalı onun yanında oturan Zoila
ve Carm ela da cevap vermedi. Sorumu birkaç kez tekrarla­
dım, fakat bütün duyduğum bu üç kadının yavaş yavaş solu­
m alarıydı. Uyuduklarından emindim , yine de onların sessiz,
keskin bakışlarını üstüm de hissediyordum . Karanlık ve ses­
sizlik, beraberlerinde çölün kokusunu ve buz gibi bir rüzgâr
getirerek, canlı bir şey gibi evin içinde hareket ediyorlardı.

Bunun bir rüya olm adığını nasıl bilebilirdim ki? Tekrar yas­ tıkların içine göm üldüm . içinde sadece üs­ tünde oturduğum bu yatak ve bir kom odin olan yabancı bir odadaydım. Kollarım ı başım ın altına koyarak L . Belki de hâlâ uyuyorum diye düşündüm. yine de etrafım daki her şeyde tanıdık bir şeyler vardı. Am a neden bu odanın bana bu kadar tanıdık geldiğini anlayamıyordum. kalkıp oturdum .SOĞUKTAN TİTREY ER EK BATTANİYEYE iyice sarın­ dım. Yabancı bir yatakta.

Yapmam gereken. Delia FloresTe beraber şifacının evine gittiğim de başlamıştı. Benim baştan beri yaptığım hata. inat­ la buna karşı çıkm aya. Oysa Delia haklıydı. şimdi o pikniğin bir rüya olduğunu biliyordum. onları çok iyi tanıdığım için onlardan korkm adığım ka­ fam a dank etti.170 RÜYACI orada öylece yattım ve bıraktım. . tanık olduğum ve— yarı rü­ ya. rüyalar için bir yola. Bunun kanıtı. Fakat beni en çok şa­ şırtan. Orada herkesle beraber ka­ tıldığım pikniğin bir rüya olduğunu iddia etm işti Delia. yarı hatıra— yaşadığım garip olaylar zihnim in içinde ak­ sın. Bu olayı ve şimdi başım a gelen her şeyi kafam da tarttık­ ça huzursuzluğum daha da artıyordu. başka bir şey olarak değil de sadece bir rüya olarak hatırlam ak için kendim i hazırlasaydım . onların da benim hissettiğim o tuhaf. Ona gülmüş ve söylediklerini abes bularak kafam dan atmıştım. Elbette her şey. onlar buna odakla­ nacak bir yol bulup bu dengesizliğim i daha da mı arttırdılar diye gerçekten m erak eder hale geldim. ama diğerlerinin gördüğü ve benim de davet edildiğim bir rüyaydı bu. destekleyici olsalar da. bir yıl önce. ne olursa olsun korkutucu bir grup olan bu insanlardan gerçekten korkmam am dı. Bütün becerebildiğim bu olayı zihnim de tü­ m üyle bloke etmek olmuştu. bunu bir düzmece olarak görerek— ki düzmeceyle neyi kastettiğim i bilm iyordum — kafam dan at­ m aya çalışmaktı. Ciddi ve sistematik bir şekilde ailemin geçm işini tekrar gözden geçirerek. ben bu rüyaya katılan bir konuktum. Bu düşünceleri açıkça belirler belirlem ez hem en kafam ­ dan attım ve acaba zihnen dengesizim de. öyle ki asla bunun farkında ol­ mamıştım. bu rü­ ya görülürken olup bitenlerin m ucizesini aklımda tutmayı başarırdım. fakat rahatlatıcı duyguyu dile getirmiş olmalarıydı: ya­ ni benim eve döndüğüm duygusunu. akıl hastalığı hakkında duymuş olabileceğim her şeyi anım sam a­ ya çalıştım. Ve ani­ den. Sonora’da görmüş olduğum rüyayı. Benim rüyam değildi. sadece rüyaların aktığı bir oluğa sahip olduğum uzu kabul etmekti.

“Evin dışında bir tuvalet var. Ve banyoyu bul­ mam gerekiyordu. titrek hareketlerle bat­ taniyeden sıyrıldım. pazen bir gecelikle sarıp sarm alanm ış bulunca affalladım. bir hırka ve ellerim de tek parm aklı eldi­ venler vardı. gerçekten de. Sinirli. “Başka neden üstüm deki bütün bu giysilere rağmen böyle üşüyeyim k i?” Norm alde.” dedim gülerek. kalın. “Hiç kim se karanlıkta evin dışındaki tuvalete gidem eyecek kadar yüreksiz olduğumu bilm eyecek. Üstüm de dizlerime kadar çıkan yün çoraplar. Cesaretim i bu kopukluk duygusundan aldığıma inan­ m ıştım hep. çıplak uyurdum.” “Şimdi sabah olması ne büyük talih. Bu tuvalet geçmişten kalan bir yadigâr. “Kahretsin! Ben böyle bir tuvalette yapam am . öteki de Birinci Dünya Savaşının başlangıcında. Bu kopukluk hissimin. sırasıyla. Evde bir su tesisatı olm ayacağından endi­ şelenerek. Bu m arazi duygular içimde öyle bir kaygı uyandırdı ki kendim i yataktan dışarı attım.” Florinda bana tuhaf bir bakış attı.” diye mırıldandım . sokak köşelerinde vaaz veren. . “Sorun değil.” diye ba­ ğırdım. Kendimi kalın. anne tarafın­ dan bir büyük amcanın hikâyesi vardı. biri İkinci Dünya Savaşı’nın. içinde kapaklı bir lazımlık bulu­ nan bir tuvaletti bu. odanın öbür ucunda açık duran sürmeli kapıya doğru gittim. Ancak o zaman odada güneş ışığı olduğunu fark ettim. havanın sı­ caklığı ne olursa olsun. her şeylerini kaybettiklerini anlayarak intihar etmişlerdi. “Hasta olm alı­ yım . Beni gözlerime gi­ ren ışığın uyandırm ış olduğuna emindim .” dedi. Bü­ yükannelerim den biri güzelliğini ve cinsel cazibesini yitirdi­ ğini anlayınca canına kıymıştı. Dehşet içinde kendi kendim e. Beni kucaklayarak. bütün bu çatlakların gerçek torunu olduğum için bana onlardan miras kaldığına inanm ak istiyor­ dum. Sonra hem büyükba­ bam hem de büyük-büyükbabam . Kapı açıldı ve Florinda içeri girdi. sonra gözlerini uzağa çe­ virerek. buzlu cam dan içeri güneş giriyordu.9 171 İncil elinde. “Sana sabah olduğunu düşündüren ne?” diye fısıldadı.

Ayaklarım ın artık benim buy­ ruğum altında olm adığını kabul etm em ekte direnerek. yavaş yavaş ve tereddütlü bir şe­ kilde hareket etm eye başladılar. ama yatağın arkasındaki lam banın içindeki ampulü işaret ederken om uzları kahkahalarla sarsılıyordu. sırayla . “Kendini rezil etm eden önce seni tu­ valete götüreyim . “Biraz önce beni güneş uyan­ dırdı. “Tuvalete gitm ek için duyduğum da­ yanılm az dürtü. “Bana rüya mı gördüğüm ü yoksa uyanık mı olduğumu söylem eden hiçbir yere gitm eyeceğim . Buna tembel rüya görme denilir ve yatağını pis­ letmenin en kesin yoludur. “Bu ne huysuzluk!” diye bağırdı Florinda. “Nerede oldu­ ğunu biliyorsun. Kolum dan tutarak.” Kapıya doğru gitm eye çalıştığım da. Ayaklarımın yürüyeceklerine güveni yoktu. dehşet içinde bunu yapam adığım ı gördüm. rüya mı görüyordum yoksa uyanık mıydım ilgilenm iyordum artık.” diye haykırdım. Kendini kontrol ediyor gibiy­ di. alm başıma de­ ğene kadar eğilerek. “Şu anda rüya gören-uyam ksın.” diye ekledi. O anda. “Ve eğer orada olm ayı dilemezsen. “Tuvalet nerede?” diye hom urdandım . Ne yöne gideceklerine karar verem iyorlarm ış gibi. Bütün odada uzaklardan bir eko gibi yankılanan gülüşü­ m ün tınısı endişem i yatıştırdı.” dedi. bi­ ri ötekinin önüne geçerek. Parlak ampulü güneş ışığıyla karıştırmıştım.” dedim ve aklım alm ayarak dışarıdaki karanlığa baka­ kaldım. Gittikçe daha da kaygılanm am a rağm en gülm eye başla­ dım.” dedi. asla zam anında ulaşam azsın oraya. A m a sakın tuvaleti yata­ ğına getirme.172 RÜYACI Pencereye doğru giderek. Florinda’nın yüzü ışıldadı.” dedim. Gözleri kocam an açılmıştı. Göz açıp kapayıncaya kadar gidi­ ver tuvalete. “Uyanık olduğuna bu kadar em in olm anı sağlayan ne­ dir?” diye sordu. H er kelim e­ yi dikkatle telaffuz ederek. Bütün dikkati­ mi tuvalete gitm eye odaklam ıştım . Florinda kollarını göğsünde kavuşturarak. Dönüp ona bakarak.

gerçek bir tuvaletteydim. çünkü dikkatim du­ varın karşısında üstüste konulmuş olan battaniye yığınına ta­ kılmıştı. henüz tümüyle ba­ na ait olmayan. nasıl bilm iyorum ama. “ Sorunun ne olduğunu biliyorum .9 173 ayaklarımı art arda ellerim le kaldırarak hareketlerim i hızlan­ dırm aya çalıştım. “Sorun nedir?” diye sordu. Isidoro B altazar’la beraber gelm iş ol­ . gözlerim i ne kadar kıssam da Florind a’nın yüzü bulanık ve donuk kalıyordu. duygusal olarak tükendiğim için hareket edem e­ diğimi açıklam ak istedim. Söylediklerine pek dikkatim i verem edim . Florinda bana neler olduğuna aldırm ıyor gibi görünüyor­ du. Florinda kolum dan tutup yavaşça beni yere oturtarak. Florinda rüya görme kapasitem hakkında övgü dolu bir şeyler söyledi. şimdi gerçekten endişelenm iş görünü­ yordu. Olduğum yerde çakılıp kalınca. fakat bu insanlar vasıtasıyla girebildiğim bir başka gerçeklik içinde yaşadığımı biliyordum . Dudaklarım imdat dercesine büzüldü. Ona. Gerçekti. görüşüm de bir sorun olduğunu fark ettim: ar­ tık gözlerimi odaklayam ıyordum . hissetti­ ğim o rahatlık duygusu çabucak kayboluverdi. ya da daha doğrusu. Gerçekten rüya gören-uyanık halde olduğumu. rüyası görülen değil. tekrar odadaydım . bunun gerçek olduğundan emin olmak uzun zamanım ı aldı. O anda kendi­ mi açıklanm az bir şekilde rahat hissettim. Kalın yün çoraplarım ı çıkartıp ayaklarımı inceledi.” diye fısıldadı Florinda kulağıma. Onları nerede gördüğüm ü hatırlam aya çalışırken. Uyandığım da bunları fark etm emiştim. Giderek ıstı­ rap duym aya başladım . Am a ne kadar çabalasam da dü­ şüncelerimi kelim elere dökemiyordum. Bir ses çıkartm ak için çırpınırken. Etrafı incelem ek. kızgınlık ve kendim e-acıma duygusuyla gözlerim yaşlarla doldu. Yüzüm ü onunkine ne ka­ dar yaklaştırsam da. ama bu bat­ taniyeleri daha önce gördüğüm den emindim. Git! Orada olmayı di­ le!” Başımı sallayarak onayladım. “Tuvalete gitm en gerekiyor. Ve işte birdenbire evin dışındaki tuvaletteydim . Sonra. ama ağzım dan hiç ses çıkmadı.

Çölün aldatıcı olduğunu söyledi. çünkü sözleri neyi kas­ tedebileceği konusunda hiçbir ipucu verm iyordu bana. Eve öyle dolam baçlı bir yoldan gelm iştik ki evin tam olarak nerede bulunduğunu belirleyem em iştim . Florinda saçlarımı okşadı ve m üşfik. Zihnimi oku­ muştu. Üstüme diktiği gözleri. Sanki büyük bir sorunla uğraşıyorm uş gibi. bildik bir sesti bu. ama her ikisinin de olm adığını bili­ yordum. Özellikle de M ariano A ureliano’nun sözlerini ak­ lıma getirdi: “D iğerlerini de üflediğim gibi. “Ve kim beni bu giysiler­ le sarıp sarm aladı?” Kendi sesimi duym ak beni dehşete dü­ şürmüştü. yüzünde kâh düşünceli. pikniğin anısını aklıma getirmişti. Yatıştırıcı. sadece pek abes gelmişti. D ü­ şüncelerim am açsızca dönüp dolaşıyordu. Rahatsız olmuştum. seni şimdi efsa­ neyi ellerinde tutan bir kişiye üfleyeceğim . A nahtar sözcüğün çöl olduğuna karar verdim. Üşüm emem için beni kendisi sarıp sarmalamıştı. Dışarıda karanlıkta bir şey fısıldıyordu. Rüzgâr ya da yap­ raklar olabilirdi bu fısıltı. yoksa başka bir yerde m iydim ar­ tık bilemiyordum. Şimdi bu “diğerlerinin” kim olduğunu öyle merak ediyordum ki konuşmanın akıp gitmesine izin veremezdim. yum uşak bir sesle. Daha sorum a cevap ver­ mediğini ona hatırlatm am a fırsat kalm adan bana sessiz olm a­ mı işaret etti ve parm ağıyla kapıyı gösterdi. özellikle geceleri. Florinda?” diye sordum.” Bu sözler kulaklarım da çınlıyordu. o an için bunun benim odam olduğunu söyledi. “Bu kim in odası?” diye sordum. Mariano A ureliano’nun bu id­ diasını anladığımı kabul etmeye zorluyordu beni. sesinde derin bir duygu vardı. Cadıların evinin çölde olduğunu bilmiyordum.174 RÜYACI duğum aynı evde miydim. . Piknikte onun bu sözleri üstünde fazla düşünmemiştim.” dedi ni­ hayet. “Kim in evi bu. acaba M ariano Aureliano odaya girdi de tam o anda bu sözleri yüksek sesle tek­ rarlıyor mu diye düşünerek arkama döndüm. kâh endişeli bir ifade belirdi. “E vindesin. Florinda onaylıyormuş gibi başını salladı. Sanki başka bir şey ima ediyorm uş gibi m uam m alı bir ifa­ deyle bana baktı.

” diye ihtiyatla konuşm aya başladım. “Bu kadınlar ne yönden benim gibiler?” diye sordum ve ekledim. Alçak bir tonla söylendiği halde.” “Bahse girerim öyledir. onu ve top­ luluğunu— açıkça görülen fiziksel farklılıklara rağm en—bu kadar benzer kılanın. “Bu insan­ ların ona emanet edildiğini ve onlara yardım etmenin kendi­ sinin kutsal vazifesi olduğunu söylemişti. Bunlar ona . ama yine de senin gibiler.” dedi Florinda. Florinda bu tepkim karşısında neşelenmişti. Keşke o yolculuk sırasında Isidoro B altazar’a karşı his­ settiğim duygulara ve ruh halim deki şaşırtıcı değişimlere kapılm asaydım da bana kendi dünyası hakkında açıkladığı her şeye daha çok dikkat etseydim. “Sen kendin bizim le ilk karşılaştığında ne ka­ dar birbirim ize benzediğim ize şaşırm adın m ı?” Başımı olumlu anlam da salladığımı görünce. Demek istediğim.” dedim olabildiğince alaylı bir şekilde. “Birkaç tane. Sonra Isidoro B altazar’a üflenen bu kadınlar hakkındaki m erakım ve heyecanım baskın çıktı. “Onlarla ne zaman karşılaşacağım ?” “Onları bulduğun zam an. “Onları tanıyor m usun?” “Onları gördüm . . “Senin akıl erdirem eye­ ceğin bir sevgiyle bir araya geldik bizler. bir anda lafı ağzıma tıkayan olağanüstü bir .” “Benim gibiler m i?” diye sordum şüpheyle. üf­ lenen insanlar m ı?” diye sordum duraksayarak. Fiziksel olarak sana benzem iyorlar. Florinda üflemek kelim esini söylerkenki isteksizliğimi eğlenceli bulmuş gibi.” dedi üstünde durmadan. “Isidoro B altazar’a kaç kadın üflendi?” diye sordum gizleyem ediğim bir hoşnutsuzlukla. Yine de onları sırf düşünmek bile beni hem heyecanlandırıyor hem de telaşlandırıyordu.” diye açıkladı.9 175 “Isidoro Baltazar kendisiyle beraber çalışan bazı insanlar­ dan bahsetti. benim yoldaşım olan kadın büyücülerle birbirimize benzediğim iz gibi birbirine benziyor onlar da. “Onlar eski nagualın yeni naguala üflediği insanlar. dudaklarında hafif bir gülümsemeyle başım olumlu anlam da salladı. onlar da kadın ve senin gibiler. büyücülerin dünyasına tarafsız bir şe­ kilde tabi olmaları olduğunu söyledi. .

” Sanki içimdeki ışıltıyı gerçekten görebiliyorm uş gibi gözlerini dikkatle üstüm e dikmişti. onu boğm am ak için sıkmadan. ama halindeki bir şey beni korkuttu.” Yüzü vakur. sesi olağandışı alçaktı. Kollarını dizlerim in arkasına sıkıştı­ rarak beni rahat bir pozisyona getirdi ve koridora çıktı.” dedi. “Bunun için naguala ihtiyacım ız var. “Eğer onları tanım ıyorsam nasıl bulabilirim ki? Olanaksız bu.176 RÜYACI güç vardı sesinde. “Bana büyücülerin ışıltısını gösterm eyecek m isin?” M ariano Aııreliano'nun hakiki büyücülüğün tuhaf davranışlar.” diyerek odanın karanlık köşesinde duran M ariano A ureliano’yıı işaret etti. Onu hiç fark etm em iştim . “Ben bu ışıltıyı görebilir m iyim ?" diye sor­ dum. ama . sonra çöm elerek ellerini yukarı kaldırdı ve sırtına binm em i işaret etti. boynunun etrafına dolamamı istedi. “Böyle taşınmak için biraz fazla büyük olduğumu düşün­ m üyor m usun?” diye uyardım onu. “Bu büyücülerin ışıltısı­ dır. “Sana bu ışıltıyı göstereceğim . Onları bu ışıltıdan ta­ nırsın. Florinda. ritiieller. onlara fiziksel olarak benzem iyorsun. yine de ateşin üstünde büyülerle kocakarı ilaçlarını karıştırm ak gibi bir gösteri yapmasını. hızla ayağa fırladı. ama birdenbire ortaya çıkışı da hiç korkutucu gelm edi bana. M ariano Aureliano bana odanın ortasına kadar onu izlememi işaret etti. fakat senin içindeki ışıltı onların içindeki ışıltı kadar parlak. Tek bir hareket yapa­ rak. Hayal kırıklığım ı gizlemek için hiçbir çaba gösterm eye­ rek. “Söylediğim gibi. Küstahça bir iki laf söylem ek istedim . M ariano A ureliano’nun kahkahası içinde bir çağlayan gi­ bi yükselerek müthiş bir zevkle patladı.” “Bir cadı için değil. M ariano Aureliano benim hüsrana uğradığımı görmezden gelerek kollarım ı. er­ kini göstermesini bekliyordum .” dedi kayıtsızca. “Sırtında gezintiye mi çıkacağız?” diye sordum. uyuş­ turucu m addeler ya da sihir olm adığına dair söylediklerini açıkça hatırlam am a rağm en. Florinda ona ne istediğim i söyledi.

Bundan emindim. birbirine benzer karanlık siltietlerden oluşan bir kütleydi. Giderek artan kaygım ı açığa vuran bir sesle. öyle değil m i?” Sesim korkunç derecede tizleşm işti. Ses bütün avluya yayılıyor ve san­ ki rüzgâr dalların arasında hışırdıyorm uş gibi yaprakları titre­ tiyordu. gerçekten karanlıkta dolaştı­ ğımızı hissettim . “Ne yaparsan yap ama sakın beni bırakm a. am a cevap vermedi.9 177 kafam kapıya çarpmamıştı. Her şeye yum uşak olmakla beraber inatçı bir koku işlemişti: por­ takal çiçeklerinin güzel kokusu ve soğuk havanın tazeliği. “Sadece yere düşerim. Bütün görebildiğim. O kadar hızlı ve çaba sarfetm eden yürüyordu ki kendimi uzun. eve anca şöyle bir göz atabiliyordum. M erakla etrafıma bakıyordum . Adeta dans eder gibi yumuşak. çünkü onun sırtına bindiğimi hep­ ten unutmuştum. Ve sonra bir an için havada yükseldiğim izi sandım. Bu başımı öyle döndürmüştü ki bilincim i kaybetm eye­ yim diye kollarım ı sıkıca Mariano A ureliano'nun om uzlarına doladım. A m a çok hızlı ha­ reket ediyorduk. Ne hissettiğim i ona söylem em e fırsat kalm adan sis etrafım ı çevreledi ve çözülüp hiçlik olduğum u hissettim. Bu sözler beni ürkütm üştü. “Eğer bıra­ kırsam ne olabilir ki?” diye sordum. sonra da M ariano A ureliano’nun bedeni ara­ . hafif adım larla geniş avluda bir aşağı bir yukarı yavaş yavaş yürüyordu. Ritm ik bir solum adan başka bir şey işitmiyordum . D ışarıda pus avluyu silikleştirm işti. Cadıların evinde değildik. ağırlığım ız yoktu. M ariano Aureliano tatlı tatlı güldü. Bu titreyiş aldığım her nefesle bedenim in içine sızı­ yordu. Çenem i başının üstüne koym am için beni sırtında yukarı iterken.” N agual M ariano A ureli­ an o ’nun sesi sanki uzak bir m esafeden geliyorm uş gibiydi. aceleyle. Ç abu­ cak gelip geçen bir an boyunca. Bunun M ariano A ureliano’nun mu yoksa benim solum am mı old u ­ ğunu ayırt edemiyordum . Sis helezonları ağaçların ve taşların tuhaf şekillerini bir açığa çı­ kartıp bir silerek her şeyin şeklini değiştiriyordu. karanlık koridordan aşağı süziilüyorm uşum gibi du­ yum sadım.” diye ekledi. “Çeneni başım ın üstüne daya.

ta ki hepsi eriyip. Kadın mı yok­ sa erkek mi olduklarını bile kestirem iyordum . Eğer fazla itersem bütün yüzüm ün kafatasına göm ülece­ ğinden korkarak çenem i sıkıca başına bastırdım. gidip gelirken ışık ve gölge yayarak ağaçların arasında bir görünüp bir kayboluyorlardı. nefes al­ m ak daha zordu. Hiçbiri bana tanıdık gelmedi. A ğa­ cın dibinde bir grup insan oturuyordu.” . parlıyordu. uzun ve çalı­ larla kaplı bir zapote ağacının önünde birden duruverdi. Belki de değişen sadece havaydı. Sis mi kalkm ıştı. . Devasa ateş böcekleri gibi. “Bu . dudakları. sadece insan­ dılar. on iki ya da on dört ki­ şi kadardılar. çünkü on­ lar da ağaç gibi ışıldam aya başladılar. Ay yoktu ve yıldızlar donuktu. Sesi kafamın içinde yankılanıyordu. İçlerinden birini sesinden tanımayı um arak onlara iyi ge­ celer dedim. bütün yüz hatları bu yeşil ışıkta parıldıyordu. D udaklarından şöyle bir gülüm sem e gelip geçti.178 RÜYACI cılığıyla sert zemini duyumsadım. am a yine de yüzlerini çıkartam ıyordum . Ortalarından garip bir ses geldi. Onlara enerji veren bir sesti bu. burunları. yoksa farklı bir avluda m ıydık karar verem edim . sanki uzak bir noktadan aydınlatılıyorm uş gibi. Selam ı­ ma karşılık vereceklerine yüzlerini çevirdiler. Pusla ağırlaşan uzun yapraklar yüzlerini gölge­ liyordu.” diye mırıldandı Mariano Aureliano. Ağaçtan yayılan tuhaf bir ışık her birini olağanüstü canlı gösteriyordu. Yeşil bir ışık değil de altınımsı bir parlaklık yek vücut halinde titreşti. suremin parıltısı­ dır.” diye tısladı. Yavaş yavaş ağaçların şekilleri. “Kim bunlar?” “Çeneni başım ın üstünde tut. M ariano Aureliano iki metre kadar uzakta. “Bu ışıltıyı hatırla. daha ağırdı. Sonra altınımsı küre çözülerek parça parça parıltılar haline geldi. Gözleri. ama bir şey değiş­ mişti. . “Ne yapıyorlar?” diye fısıldadım M ariano Aureliano’nun kulağına. sanki birisi havada dış hatlarını çiziyorm uş gibi. yine de gökyüzü. netleşm eye başladı. orada ağacın altında uçup duran büyük bir altınımsı küre halinde birleşinceye kadar.

Buz gibi ani bir esinti ciğerlerim i yakarken acıyla haykırdım. Yere yıkıldığımı hissettim . d . Sonra ciğerlerim in içine girdi. Tuhaf bir yırtılm a sesi çı­ kartarak büyük bir şiddetle esiyordu. ta ki katılaştığım ı hisse­ dene kadar.9 179 /\n i bir esinti sözcüklerini dağıttı. canlı bir şey gibi kıvrılıyor­ du. gök­ yüzünün karanlığında ışıldıyordu. Rüzgâr etrafım daki her şeyi silerek kulaklarım ­ da kükredi. Ama kükrem e durdu. Sessizlik öyle ani idi ki sessizliği duydum. Konuşan M ariano A ureliano muydu yoksa rüzgâr m ıydı bilmiyordum. Sonra rüzgâr bana karşı döndü. beni yok etm ek niyetinde olduğundan emindim. Bedenim deki her hücreyi yiyip yutm ak hevesiyle. öleceğim i biliyordum. Hâlâ canlı olduğum a şükrederek yüksek sesle güldüm. Be­ denim in içine bir soğukluk yayıldı. Rüzgâr canlıydı.

Bu huzur anını biraz daha uzatmayı um arak gözlerim i kapattım ve mis kokulu keten çarşafların ve hafif lavanta kokan yastık kılıflarının ortasında uykulu bir saadete gömüldüm. bedenim deki her kemiğin. her adale­ nin gerildiğini hissedebiliyordum . Geceki olayları. Odayı altınım sı bir aydınlık doldurmuştu. Bütün bu bitmez tükenmez . berbat bir rüyanın birbiriyle bağlantısız kısım larını hatırladıkça. YU M U ŞA K ve rahattı.YATAK BÜ YÜ K.

Şaşkın şaş­ kın gözlerim i gökyüzüne diktim. karşıt köşelerde duruyorlardı. bir sıra halinde. Bir köşesini sı­ yırm aya çalıştım. bir devamlılığı yoktu. Arkalarında üçgen bir alan bırakacak şe­ kilde. M obilyaların za­ . gerçeklikten uzak bir başlığa dönüştüğü­ nü öyle gerçekçesine duyum sadım ki yataktan zıpladığım gi­ bi çelik ve camdan yapılmış bir şifonyere doğru atıldım. dikdörtgen bir avluya açılıyordu. öğleden sonra geç bir vakit ol­ duğu kafam a dank edene kadar. İkincisi küçük. bunu bilm ek tekrar dengemi kazan­ m am ı sağladı. Birbirleriyle bağlantısız bu imgeler. fakat bunun anlamını çıkartam adığım bir tür gizli m odeli mi örnek aldığını yoksa sadece F loıinda’nın estetik kaprisinin bir sonucu mu olduğunu anlayamadım. yatak ve şifonyer odada­ ki tek mobilyaydı. m em nun olmuştum. kavanoz kavanoz makyaj m alzem e­ lerini görmek üstüm de yatıştırıcı bir etki yaptı.10 181 saatler boyunca yaşadıklarım ın doğrusal bir ardışıklığı. Gece boyunca iki kez farklı yataklarda. cadıların evinde Florinda’nın odasında olduğum u anlamıştım. Uykusuzluk çeken biri olduğum a inandığım için. nasılsa bir­ denbire kavrayıverdiğim bir labirent halinde yayıldılar. ama kağıt cama deri gibi yapışmıştı. duvarlardan uzak. Bütün bir gün uyuduğum için rahatsız değildim. Birincisi dışarıdan kilitlenm işti. Üç parçalı ayna çok ince bir kağıtla kaplanm ıştı. farklı odalarda. ta ki uyandığım zaman zan­ nettiğim gibi sabah değil de. büyüklüklerine göre düzen­ lerdim. boştu. Isidoro B altazar’ı bul­ m ak hevesiyle oturm a odasına gittim. parfüm şişelerini. Epey bir zaman yatakla şifonyerin bu düzenleniş tarzı üstüne dü­ şündüm. ben de şişele­ ri ve kavanozları. hatta farklı bir evde uyanmıştım. Üçüncü kapı koridora açılıyordu. sanki kendilerine ait bir yaşantıları varmış gibi. Her nasılsa. hepsi birden yığılıp. çok uyuduğum zam an­ larda bayram ediyordum . tersine. Öyle ki her olayı aynı anda algılıyordum. Bu imajların kafatasım ­ dan çıkıp kocaman. Florinda’nın odası çok büyüktü. Şifonyerin üstündeki gümüş arkalıklı fırçayla ona uyan tarağı. duvarla çevrili. Odadaki üç kapının nerelere açıldığını merak ederek hep­ sini denedim.

sesin hangi yön­ den geldiğini bile belirleyem em iştim . Yemek odasından kem erli bir geçit ve dar bir holle ayrı­ lan m utfakta. dün gece nagual M ariano Aureliano ve Bay Flores ile orada oturup yem ek yediğim izi açığa vuracak hiçbir şey. K oridorun karşı tarafındaki yem ek odası da aynı derece­ de sade. Kapı tokm ağını çevirip sessizce kapıyı araladım ve yan yan içeri­ ye girdim. Tam dışarı çıkm ak üzereydim ki birisinin açıkça. kapalı bir kapının önünde bir an durakladım. Yanıt yoktu. Yastıklar bile. kuru üzüm ve ince doğranm ış badem konulm uş olan kekler nefisti. F lorinda’nın odasına geri dönerken. İnsan­ ların kasten sessiz oldukları zam an farkına varılan o rahatla­ tıcı sükûnet değildi bu. Kapıları üst üste çalarak. “Kim bağırıyor?” diye sorduğunu duydum. Geldiğim yoldan gerisingeri dönerek. am a konuşanın kadın mı yoksa erkek mi olduğunu an­ layam adım . Bunları ısıt­ ma zahm etine girem eyecek kadar açtım. avazım çıktığı ka­ dar “evde kim se var m ı” diye bağırdım. daha ziyade. Koridorun en sonuna ulaşınca. G erçekten de orada terk edilmiş olabileceğim i düşününce boğazım a bir parça tamale tıkandı. Gözlerim i sıkıca kapatarak duvara yaslandım ve kalp atış­ . Kendime bir bardak dolusu koyu çikolata koydum ve m ısır koçanlarına sarılmış üç parça m ısırlı kek yedim. İçine ananas parçalan. Hangi odadan geldiği bir yana. Evde yalnız bırakılm ış olduğumu aklım almıyordu. aynı derecede terk edilmiş görünüyordu. Önceki gece koltuklarda ve kanepede oturulduğunu göste­ ren hiçbir şey yoktu. tek bir leke bile yoktu. Boğuk ve çatlak bir ses­ ti bu. tek bir kırıntı. yarısına kadar cham purrado ile dolu bir testi ve içinde birkaç tatlı tam ale olan bir tabak buldum. Tek bir san­ dalye bile yerinden oynamam ıştı. ıssız yerlerdeki o bunal­ tıcı sessizlik vardı çevrede. M aun m asanın cilalı yü­ zünde.182 RÜYACI rif ve m untazam tarzda düzenlenişinde ürkütücü bir şey var­ dı. dimdik duruyorlardı. “Evde kim se var m ı?” diye bağırdım. sanki hazırol vaziyetindelermiş gibi. geçtiğim her kapının önünde durdum. Am a etrafım daki durgunluğu da görm ezden gelem iyordum.

sevgi doluydu. şark işi oyma heykelcikler. Bu odanın yaydığı büyünün. Çekm eceli dolapların ve açılır kapanır Fransız yazı m asa­ sının üstünde kitaplar. Yatak gerçekten bir tahtmış gibi adeta huşu içinde perdeyi kaldırdım ve hazla içi­ mi çektim: ipeksi. Ya biri beni burada ya­ kalarsa. kâğıtlar ve dergiler yığılmıştı. Lam banın kenarları püsküllü kocam an gölgesi pencerenin yanındaki şezlongun üstüne sarı bir ışık çem beri yayıyordu. sanki kutsal ilahi varlıklar gibi odaya m uhafızlık ediyorlardı. yüzükler ve broşlar dökü­ lüyordu. dizi dizi inciler. koyu renk perdeler kapalıydı ve tek ışık. Yatağı incelem eyi en sona bıraktım. Bir tür serabın içine girdiğim duygusu üçüncü odada daha da belirginleşti. Bu oda da ilk bakışta sıcak ve dostça görünü­ yordu. bu sıcak­ lık atmosferi. altın zincirler. Ne var ki. Fakat odanın ortasında dururken bütün bedenim istem dı­ şı bir titrem eyle sarsıldı. Fakat odayı dolduran o büyülü ve gizemli havayı içime çekince. üstü örtülü ve kenarları perdeli olan yatak sanki bir tahtmış gibi bütün odaya hâkim olmuştu. diye düşündüm suçlu suçlu. Y üzüklerden ikisini tanıdım.10 183 larım ın normale dönm esini bekledim. Ağır. Kalp şeklindeki şifonyerde hiç ayna yoktu ve fırça. Havası bile sevecendi. terk edilm iş bir hazine gi­ bi. tül perdeli camsız pencerelere vuran solgun gü­ neş ışığı gibi hafif. uzun bir okuma lam basından geliyordu. Sanki duvardan duvara kahkahaların yankıları zıplıyordu. Odanın tam ortasında dört direk­ li bir yatak duruyordu. Zarif. Z o ila’nın elinde gör­ m üştüm bunları. makyaj m alzem eleri ve parfüm şişeleri yerine. cam yüzeyinde narin görünüşlü küçük kahve fincanlarından oluşan bir set duruyor­ du. gize­ min ve sıcaklığın bir illüzyondan başka bir şey olmadığını hissettim elimde olmadan. duyduğum merak yanlış yaptığım duygusunu silip götürdü. altın kenarlı kupalardan. gelip geçici bir izlenim gibiydi sadece. Her bir köşede duran yuvarlak m asaların üstüne yerleştirilm iş bronz ve tahtadan yapılma. . tarak. yeşil yatak örtüsünün üstündeki parlak renkli yastıklar bir çayırlıktaki yabani çiçekleri çağrıştırm ıştı bana.

hepsi renk ve dokum ası­ na göre itinayla düzenlenm iş. Birkaç m obilya parçası öyle ustaca yerleştirilm işti ki oda­ yı gerçekte olduğundan çok daha geniş gösteriyordu. Sanki biri beni kovalıyormuş gibi dışarı fırladım ve koridorun aşağısındaki iç avlu­ ya girdim. Pencere­ nin altındaki alçak masada. eski. Bunun C arm ela’nın odası olduğu­ nu anlamıştım. burada da odaya yatak hâkim di. Yaldızlı pirinç ve artık koyulaşm ış gülağacından zarif bir sandalyesi olan. am a çok endişeliydim. ipekler ve yün gabardin kum aşlar yığılmıştı. top top en iyi cins pam uklu ku­ maşlar. Hasır sandalyelerden birine oturdum. duvarın içindeki bir girintide dar bir yatak duruyordu. Raflara kitap yerine. dikdörtgen şekiller­ den örülü titrek bir kare oluşturarak. Onun yanında uzun bir kitaplık vardı. öbürlerinden biraz daha aşağıdaydı. Beni titreten suçluluk duygusu değil— üstüm e vazife olmayan işlere bur­ numu sokarken yakalanm aya aldırm azdım — . bu güzel dö­ şenmiş odaların yaydığı yabancı. Bir duvarın karşısında bir dikiş makinesi duruyordu.184 RÜYACI Diğer odada olduğu gibi. Dördüncü oda. D iğer ikisine kıyasla bu oda boş olduğu iz­ lenimini veriyordu. Aralarında Delia F lores’in başında gördüğüm sarı pe­ ruk ve M araiano A ureliano’nun Tucson’da kafenin dışında başım a geçirdiği siyah. Yere sarkan gri-beyaz kareli battaniye yerdeki gölgelerle uyum sağlıyordu. Bu yatağın da üstü örtülüydü ve dalgın bir kayıtsızlıkla oraya buraya atılmış parlak renkli yastıklarla dekore edilmişti. daha zi­ yade odayı genişletiyordu. Odanın en ucunda. hepsi kazığa geçirilmiş sukabaklarının üstüne konulm uş olan her bir ayrı bir renkte altı peruk vardı. gene gülağacından yapılmış narin büro masası odadaki sadelik duygusunu bozmuyor. ama ellerim buz gibi soğuktu. bu dünyaya ait olm ayan ni­ . Kafes kafes örülm üş bir duvardan sü zü ­ len öğleden sonranın son güneş ışıkları. koridorun karşısında. Cam panellerin arkasındaki kitapların isim lerini incele­ mek istedim. kıvırcık peruk da vardı. pedallı bir m akineydi bu. ışık ve gölgelerden olu­ şan bir halı gibi yere yayılıyordu. tir tir titriyor ve terliyordum. el boyaması. D uvar­ ları camlı. alçak kitap rafları çevreliyordu.

çok iyi bir neden yüzünden. Ne zaman birisi bu kadınlar için büyücü ya da cadı dese içimden gülmüştüm. Yumuşak. Ben uzaklaşır uzaklaşm az tekrar başladı.10 185 telikti. parm aklarım ın ucuna basarak yatak odalarından uzaklaşıp koridorun aşağısına. o sırada odalarda kim senin yaşam am asıyla bir ilgisi yoktu. evdeki bütün gölgeleri bu kocam an odaya çeken canlı bir şeymiş gibi bu­ naltıcı bir yarı karanlık yapışmıştı. Işık daha da donuklaşm a­ ya başladı. Çekili duran ağır perdelerin etrafına. Duvarlara yapışan durgunluk doğal olmayan bir dur­ gunluktu. İçinde yaşanılan yerlere yayılan o duygu ve hisler yoktu bu odalarda. Bu ürkütücü sesi izleyip. Bu kadınların benim anlayam adığım yönlerden. Beni bu odaya çeken o çatlak ses sessizliği bozdu. Şaşkın bir halde kulağımı bir daha kapıya dayadım ve çatlak ses hemen kesildi. Çatlak ses m utfağın arkasındaki bir odadan ge­ liyordu. aklımın bile almadığı yön­ lerden farklı olmaları beni korkutuyordu. Kim in saklandığını— ya da daha da kötüsü kim in kasten beni korkutm aya çalıştığını— bulm aya kararlı bir halde kapı tokm ağına uzandım. tam kulağım ı kapıya dayam ıştım ki ses kesildi. Bunun. evin öteki ucuna gittim. tehlikeli birinin. Buz gibi bir dehşetle perdeye baktım. sonra kapının kilitli olduğunu ve anahtarın da kilitte bırakılm ış olduğunu anladım. Yavaş yavaş odaya yaklaştım . ne cadı gibi görünüyorlardı. perde kâbuslarım daki cana­ . G ölge­ ler. Birkaç kez kapıdan uzaklaşıp paklaştım ve sanki ses benim yaptıklarım a bağlıymış gibi bir başladı bir kesildi. ne de bek­ lediğim gibi davranıyorlardı— aşırı derecede dramatik ve m e­ şum değildiler. bu odada saklanıyor olabileceği geldi aklıma. Kapıyı açmak için birkaç dakika boş yere uğraştım durdum. çatlak bir ses bu tedirgin düşüncelerim e bir son verdi. av arayan kediler gibi odada sinsi sinsi dolaşıyordu. Ama şimdi onların gerçekten diğer insanlar­ dan farklı olduklarını kesinlikle biliyordum . Ancak içeriye girdiğim zaman. ıskartaya çıkarılmış gibi görünen m obilyaların ve tahtadan ve m etalden yapılmış tuhaf görünüşlü irili ufaklı fi­ gürlerin etrafındaki gölgeler koyulaştı.

“Si­ zi başkasıyla karıştırdım . fakat araziyi çevrele­ yen uzun m eyve ağaçları çoktan alacakaranlık rengini alm ış­ tı. kıpırtısız sessizlik çok daha korkutucuydu. Dönüp gitmeye kalkınca na­ bız gibi atan çatlak ses tekrar başladı. fakat onun Esperanza değil de bir erkek olduğunu anlayınca birden durdum.186 RÜYACI var gibi soluyor ve nabız gibi atıyordu. Gökyüzü hâlâ aydınlıktı. Başım ın üstünden bir karga sürüsü geçti. açıklığın arkasındaki küçük bir ateşe doğru yaprakları tırmıkladığını gördüm. Fransız tarzı kapı­ daki kırılmış pencereyi görünce yüksek sesle güldüm. ama elimde değil­ di. “A ffedersiniz. “Esperanza!” diye bağırdım ona doğru atılarak. Bir tırm ık sesiyle irkilerek bu kendim e-acım a duygusun­ dan sıyrıldım. Başımı kaldırıp baktım. cam eski olduğu için donuk ve bulanıktı ve görüntümü o kadar tuhaf bir şekilde çarpıtm ıştı ki odadan dışarıya fırladım. Kararlı bir şekilde oda­ yı bir baştan bir başa geçip perdeyi çektim. duvardaki oval şe­ killi bir aynayı ortaya çıkarttı. Rüzgâr çentikli açıklıktan perdeyi bir içeri bir dışarı üflüyordu. Ses ve perdenin bu hareketi birdenbire durdu.” Elim i uzatarak kendim i tanıttım. Evin arkasındaki geniş açıklık ıssızdı.” dedi. Ne kadar çok ağlarsam. Derin bir hüzün ve um utsuzlukla yere oturup ağladım. “Ben bakıcı­ yım . Sıkışarak bu heykelcikle duvar arasına girdim ve kendim den geçmiş bir halde bu eski Vene­ dik cam ına diktim gözlerimi. Yarı açık perdeden içeri giren öğleden sonrasının solgun ışığı odadaki gölgeleri tekrar düzenledi ve garip görünüşlü m etal figürlerden birinin yarısını kapattığı. . A m a adını söylemedi. çırpılan siyah ka­ natlar gökyüzündeki aydınlığı bastırdı ve gece hızla avluya indi. A rka kapıdan evin dışına çıktım. Gözlerimi dikip ona bakm am aya çalıştım. ince birinin. avazım çıktığı kadar yırtınm aktan o ka­ dar zevk alıyordum. Elini elim in içine koydu ve usulca sıkarak. onun bir erkek gibi giyinm iş Esperanza olmadığından tam em in olam ıyordum .” diye m ırıldanarak özür diledim.

sanki her an m eyve ağaçlarının arkasından biri çıkıp m addeleşebilirm iş gibi etrafına bakındı. Bana E speranza’yı hatırlatan sadece ince yapısı ve kuşa benzeyen görüntüsü değil. Öyle sıs­ ka ve çelimsiz görünüyordu ki. ifa­ desiz yüzü. kendisi de dahil. “Ben her şeye bakar gözetirim . Sabırsız bir şekilde. “Onları doğru işittiğine emin m isin?” En büyük korku­ m un gerçekleşm iş olm asından dehşete düşmüş bir halde. yaşlıca bir adamdı. küçük. gaga bu­ runlu ve keskin bakışlıydı.” Keskin bir çığlık atarak. yüksek sesle içimi çekerek gitm ek için harekete geçtim. “Öyle m i?” diye sordum.” dedi. “Ben her şeye bakar gözetirim . hiçbir şeye bakıp gözetemez gibiydi.10 187 Eli elimin içinde bir kuş kanadı gibi kırılgan duruyordu. berrak gözleri ve bem ­ beyaz. gözleri uzakta bir yere odaklanmıştı. “Birkaç gün m ü?” dedim hid­ detle. Tüy gibi ince. “Herkes nerede?” diye sordum. “Diğerlerinin nerede olduğu­ nu biliyor m usunuz?” diye sordum bu sefer. perçem li beyaz saç­ ları vardı. Sonra m anasızca sırıtarak. Başka bir şey daha söylem ek üzereydi. “Birkaç gün içinde geri dönecekler. ama alt dudağını düşünceli bir şekilde ısırarak döndü ve becerikli. İnce.” dedi. onu kuşkuyla süzerek. Başını iki yana salladı. kare kare dişleriydi. m untazam ve hızlı hareketlerle yaprakları küçük bir yığın ha­ line getirerek tırm ıklam aya devam etti.” diye tekrarladı. “Beni burada böyle kendi başım a nasıl bırakabildi?” diye m ı­ . Bana bakmıyordu. Yüzü de kuşa benziyordu. Adam boğazını tem izledi ve yaşlılık yüzünden boğuklaş­ mış. Uzun bir süre sustu ve sonra sanki ben ona hiçbir şey sor­ m am ışım gibi kendisinin bakıcı olduğunu tekrarladı. “Eski nagual Isidoro B altazar’ı dağlara götürdü. sanki bu şekilde kuşkularım ı ortadan kaldırabilirm iş gibi tatlı tatlı gü­ lümseyerek. kısık bir sesle. “Florinda’nın nerede olduğunu biliyor m usunuz?” diye sordum. aynı zam anda o kırışık. Tırpanın sapma dayadığı ellerinin üstüne çenesini koya­ rak bana dalgın dalgın bir göz attı. bir çocuğunki gibi parlak.

“Evde kimse yok. “Bu im kânsız.” diye şiddetle karşı çıktım. kaba ses tonum a al­ dırm adan önündeki küçük yaprak yığınını ateşe verdi.” Karşı çıkarak. ıs­ rar! a. H er odayı kontrol ettim . Dün gece geç saatlerde.” diye mırıldandı. . am a bir ne­ denle cesaret edem edim . Bu adamın kılık değişti­ ren Esperanza olduğu düşüncesi hâlâ beni rahatsız ediyordu. “Esperanza da onlarla beraber dağa mı gitti?” diye sor­ dum. ama o evi görem edim . “Diğerleriyle birlikte evde o.” Geldiğim iz zaman görmüş olduğum öteki evi hatırlayınca sustum . evde değil o. Yaşlı adamın görünüşündeki anlaşıl ­ m ası güç bir taraf canımı sıkıyordu. Yanma çöm elerek. çünkü m üthiş gülmem tutmuştu.”Esperanza küçük evde. pantalonunu aşa­ ğı indirip bana cinsel organını göstermek dışında yapabilece­ ği bir şey yoktu. rüzgârla uzağa sürüklenen bir yaprağı geri çekerek. Sesim titriyordu..” dedim hırçın bir tavırla.188 RÜYACI rıldanabildim sadece.” Bana yanan yapraklara baktığı gibi dikkatle bakarak.” dedim üstüne basarak. Yaşlı adam orada olmama ve iddiacı. “Gülünç olma. Orayı düşünmek bende yoğun bir fiziksel acı uyandırm ıştı. Yaşlı adam.” diye tekrarladı.” dedim yerim den kalkarak. Gözlerindeki şeytani parıltıyı görünce onu tekm elem ek istedim. Uzun ağaçlar ve ilerideki duvar onu görüş alanım dan gizliyordu.” dedim kaba bir şekilde. “Biz daha dün gece geldik buraya. “Isidoro Baltazar benim için bir mesaj bırakm adı m ı?” diye sordum. “E s­ peranza evde. Yaşlı adam da ayağa kalktı ve en yakındaki ağaca dönerek alçak bir dalda asılı duran bir çuvalla gaz lam basına uzandı. “İddia ettiğin gibi Esperan­ za gerçekten orada mı bakacağım . “Bana E speranza’nın küçük evde olduğunu hemen söyle­ yebilirdin. “Bana bir not falan bırakm adı m ı?” İçim de bağırm ak için bir dürtü hissettim.. “Hangi küçük. “Dün gece gittiler. Bütün bir öğleden sonra onları aradım. Beni gerçekten erkek olduğuna inandırması için. Dikkatini yanan küçük yaprak yığınına odaklayarak. Gizlice çevreme bir göz attım.” dedi.

Külleri süpürerek çuvala doldururken. “Oraya gitmek ustalık ister.10 189 “Korkarım oraya kendi başına gitmene izin verem em . Bu öbekleri yakardık. B e n . fakat yüzü şüpheli görünüyordu. çuvalın üstünde naylon çizgiler vardı.” Bir an sustum..” dedi. U sulca yatağım dan kalkar ve bir kedi gibi koridorda ilerleyerek. sonra. K üller soğur soğumaz süpürerek çuva­ lın içine doldurdu.” diye tekrarladı inatla ve gaz lambasını yakmak için yere oturdu.. Besbelli adam bunam ıştı ve hoş tutulması gerekiyordu. “Kesinlikle oradaydım .” dedi. “N eden izin verem ezm işsin?” diye karşı çıktım. sonra güçlü bir şekilde parladı.” Kendini açıklam ak istemediği bir düşüncenin ortasında yakalamış gibi sustu. o da bunları hem en yaktı. sonra beraberce gece boyunca düşmüş yaprakları tırm ıkla küçük öbekler halinde toplar. Dün gece küçük eve götürüldüm ben. “Bu yaprakları yakm a­ yı bitirir bitirmez seni oraya ben kendim götüreceğim . dargın bir tavırla. “Bir palayla çalıları mı kesmen gerekiyor?” “Ben bakıcıyım. San­ ki gaz lambasının ışığı zamanın izlerini silmiş gibi bakıcının yüzü zayıf ve kırışıksız görünüyordu. Dikkatle dinliyordu. Omuzlarını silkti ve patikayı benim için hazırlaması gerektiğini tekrarladı. “Belki haberin yok ama ben Florinda’nın konuğu­ yum. ona küçük bir ço­ cukken Caracas yakınlarındaki bir köyde yaşarken sık sık bir tırm ık sesiyle uyandığımı anlattım. “Sana yardım edeyim . Gaz lam ba­ sı bir an söner gibi oldu. M eydanı temiz tutm akla görevli olan yaşlı adam beni her zaman dişsiz bir gülüm sem eyle selam lar­ dı. küller soğur soğumaz sü­ .” diye uyardı.” diye teklif ettim. Gıcırdayan m enteşelere dikkat ederek pencereleri kapatan tahta kepenkleri açar ve dem ir çubukların arasından sıkışarak geçerdim. m eydana bakan salona giderdim. “Senin için patikayı hazırlam am gerek. Onu izleyerek yap­ rakları toplayıp küçük yığınlar yapm asına yardım ettim. annemle babam ın ve erkek kardeşlerim in odalarını geçer. diğer süprüntüleri çöp kutuları­ na koyardık.” diye ekledim. Bu özel ayrıntı— naylon çizgiler— yarı unutulm uş bir çocukluk anımı geri getirmişti. “Hazırlanacak ne var?” diye sordum sinirli bir şekilde. Patikayı hazırlarım ben.

” dedi. haki renk göm leğinin yeniyle yüzümü silerek. “İşte orada!” diye bağırdım. bir rüyadan hatırladığım bir yer mi diye m erak ederek gözlerim i kırpıştırıp ovuşturdum. ama öyle bir keyifle ve kendini vererek kıkır kıkır güldü ki ben de gülm eden edemedim.” dedim. kemerli bir göm ­ me kapının yanındaki son küçük kül yığınına varm ıştık. Acaba bu ev benim bir hayal ürünüm mü. Pencerelerden hiç ışık yayılmıyordu. ev sanki benden uzaklaşıyor gibiydi.” diye tekrarladım yerim de zıplayarak. D aha ben farkına varam adan. Öyleyse nasıl oluyor da burayı cadıların arka avlusundan görebiliyo­ rum şimdi diye sordum kendi kendim e. dar tahta kapı sonuna kadar açık duruyordu. “Sen de külleri altın tozlarına çeviren perileri biliyor m u­ sun?” diye sordum. fakat yönüm ü tayin edemedim. sanki böyle yaparak evi ye­ rinde tutabilecek. o yöre dağlarındaki kutsal bir ırm akta yaşayan su peri­ lerinin bu külleri altın tozlarına dönüştürdüğünü anlatırdı. “H er tarafın kül doldu. “büyük ev ise sadece bir paravan” Yaşlı adam yavaş yavaş. adeta gölgelerin içinde gizlenmiş duruyordu. “Cadıların evi. Y üzüm de­ ki külleri silmeye devam edebilsin diye yaşlı adamın önünde hareketsiz durarak. “Bu cadıların gerçek evi.190 RÜYACI pürerek ipekten çizgileri olan bir çuvala doldururduk. “İşte orada. besbelli eğleni­ . Bakıcının hikâyem den ne kadar hoşlandığını görerek. Yaşlı adam. kelim elerin tadına vara vara. Bulunduğum yeri be­ lirlem eye çalışarak sağa sola döndüm .” dedi. Kül yığınlarının önünde çömelmiş duran yaşlı adama toslayıp üstüne düştüm. Öteki ev çalılığın karşı tarafında. duvarın içine oyulmuş. Önceki gece Isidoro B altazar’Ia beraber cadıların evine doğra yürüyüşü­ m üzü hatırlayınca bir şeylerin yanlış olduğuna karar verdim. Adam hayret verici bir çeviklikle ayağa fırladı ve benim de kalkm am a yardım etti. Küçük ev büyük evin sağında duruyordu o zaman. Cevap vermedi. Keskin bir şekilde netleşmiş olan ve gökyüzünde silueti beliren o zaptedilem eyen ev sade­ ce birkaç adım uzakta gibi görünüyordu. Sonra da kıs kıs güldü. zam an içine hapsedebilecektim .

” diye ekledi. Kapının öteki yanında. Kollarım ı yana açarak. H er seferinde yaşlı adamın nefesi kesildiği için durduk.” dedi. Hafifçe eğildi. Patika.” Zihnim bana bu adamın deli olduğunu söylüyordu. kalan külleri yavaşça. ama yine de her iki eve de asla kendi başım a gidem eyeceğim e dair belli belirsiz bir inanç vardı içimde. Sesi artık kısık değildi. dosdoğru çuvaldan yere döktü. Kendi kendim i bunun op­ tik bir yanılsam a olduğuna ikna etm eye çalıştım . hava gibi hafif bir nitelik vardı sesinde. Ne var ki bedenim . Ayaklarımı bu belirsiz çizgide tutm aya kendim i o ka­ . ik­ na ediciydi. ev geri çekiliyorm uş gibi görünüyordu. Son külleri de çuvalın içine doldurup kapıdan geçerek onu izlem em i işaret etti. ama çiçekler ne kımıldadı ne de yere düştü. “Hiç soru sorma ve dediğimi yap. enerjikti. Soğuk bir esinti çiçek açan dalların arasında hışırdadı. geri geri yürüyerek. Eğer bunu yaparsan her za­ man güvenli bir şekilde gidip gelebilirsin. “Eğer böyle yapm az­ san eve asla varam azsın. sanki ip cam bazlarının üstünde yürüdüğü gergin bir ipmiş gi­ bi küllerin oluşturduğu dar çizgide dengem i sağlayarak yürü­ düm.” G ülm em i tutm ak için öksürdüm.” diye tembihledi. “Ayaklarını kül çiz­ gilerinin üstünde tut. duvardan uzakta iki portakal ağa­ cı yetişiyordu. Biraz önce terk ettiğim iz eve görmek için dönüp baktım. A m a önüm üzdeki ev hiç de yaklaşıyor gibi görünmüyordu. Yaşlı adam sanki tedirginliğimi hissetmiş de bana güven veriyorm uş gibi kolum a vurdu. sonra da yere serpti. “Sadece ayaklarını kül çizgi­ lerinin üstünde tutm ayı unutma. bir kır m anzarasının üstüne cetvelle çizilm iş bir çizgi gibi beyaz ve dümdüzdü. Bu iki ağaç dar patikaya gözcü gibi m uhafızlık ediyordu.10 191 yordu. “Patikayı bunun için hazırlı­ yorum . Çuvalının içine bakarak. Yaşlı adam gaz lam basını bana vererek çuvaldan bir avuç dolusu kül çıkarttı ve külleri— sanki tartıyorm uş gibi— bir elinden diğerine boşalttı.” dedi. o adam da külleri de olm adan kaybolacağım ı bi­ liyordu. “Oraya varm am ız uzun sürm eyecek. Koyu yeşilliğin içinde çiçekler sanki süt gibi bem beyaz kuvarstan oyma biblolar gibi görünüyorlardı.

Gaz lam basını alçak bir m a­ sanın üstüne bıraktı. . Gaz lam basının ışığı titre­ yerek söndü. Etrafım da insanların ve bir şeylerin hareket et­ tiğini. Clara bu hasırın üstünde yanım da otururken— eski nagual beni taşımadan önce— bu odada uyanmış olduğumdan da emindim . boğazını tem izle­ di. “B enim . “Bakıcı getirdi seni buraya. Ürkek ürkek koluna dokun­ dum. sonra da parm ak boğum larıyla kapının oyma yüzeyine ha­ fifçe vurdu. Geride kalm aktan korkarak. Emin olamadığım şey. “Buraya nasıl geldim ?” diye sordum. M ariano A ureliano’nun beni çalı­ lıkların içinden geçirerek sırtında taşıyışı zihnim de capcan­ lıydı. M ırıltı halinde sesler.” diyerek güldü.192 RÜYACI dar kaptırm ıştım ki nihayet kapının önüne gelip durduğum uz­ da şaşırdım. nasıl olup da en başta bu odaya gelm iş olduğumdu. “Tanrım! Seni gördüğüme öyle sevindim k i!” Görmeyi beklediğim o olsa da hasırın üs­ tüne yanım a oturunca afalladım. Yanıt beklem eden kapıyı iterek açıp içeriye girdi. Birkaç dakika içinde bütün bunların bana açıklanacağına güvenerek hasırın üstüne oturdum. Bir gece önce buraya geldiğim de tam bu hasırın üstünde uyuduğum dan hiç şüphem yoktu şimdi.” diye rahatlattı beni. görm ekten çok. dosdoğru yerdeki hasıra gittim. duyumsadım. Ve elinin yüzüm deki yatıştırıcı temasını hissedince bakıcıya dair bütün düşüncelerim kayboldu. Yaşlı adam gaz lambasını elimden aldı. her köşeden gelen cisimsiz sesler işitiyordum. Ancak sesini işittikten sonra. Dar bir antreye girdik. “O kadar hızlı gitm e!” diye bağırdım. onun haki rengi pantalonıınu ve göm leğini değiştirip bu hışırtılı iç etekleri ve beyaz el­ biseyi giymiş olan bakıcı değil de gerçekten Esperanza oldu­ ğuna ikna oldum. “Esperanza?” diye fısıldadım. Belli belirsiz bir hatırayı izleyerek donuk ışıklı odaya gir­ dim. Sonra en uçtaki kapıyı açarak tek laf et­ m eden ve arkasına bir göz bile atm adan gözden kayboldu. Bu seslerin içinden tanıdık bir etek hışırtısını ve hafif bir kıkırdamayı ta­ nıdım.

bir rüyada mı yoksa uyanık mı olduğuna dair şüphe içinde oldu­ . Geçen yıl. “Sen ve ben rüya gören-uy anığız. gözlerim i üm itsizce E speranza’ya diktim. buradaydım. “Biliyorum.” dedi. “Ben anlattım . günlük işlerin yolunu ve rüyaların yolu­ nu.” dedi Esperanza tam arkamdan. Bu işe nasıl başlayacağım ya da rüyaların yolunun ne olduğu hakkında bile zerre kadar fikrim yoktu. “Sen de uyuyor m u­ sun?” diye sordum. şu anda rüya gören-uyanıksın. “Uyum uyoruz biz. Bu boşlukları doldur­ masını umarak. daha sonra­ ları da tekrar bir yatakta uyanmış olduğumu hatırlayınca se­ sim kesildi. O zam an sana. “Ben dün geceden bahsediyorum . tam şu anda uyuyor m uyum ?” diye sordum alaycı bir havayla . çünkü herbirinin farklı bir farkındalık durumu vardı. Hatırlam ıyor m usun?” Sanki birisi kulağım a fısıldayıverm iş gibi birdenbire aklı­ m a bir düşünce geldi: şüphe içindeyken. Sonra Florinda da buradaydı ve öteki ka­ dınlar . .” dedi. “R ü­ yaların yoluna gir. çünkü test edilm esi gereken ilk yolun rüyaların yolu olduğunu biliyordum . piknikten sonraki gün sa­ na anlattıklarım ı hatırlam ana ram ak kaldı.” dedim. “Sana ne yapacağını geçen yıl söy­ lemiştim. Ona doğru eğilerek. Kelim elerini dikkatle telaffuz ederek. Geceki olayları ardışık bir düzende hatırlam akta güçlük çek­ tiğimi anlattım ona. “Rüyalar âlem inde epey dolaştın. Bu hasırın üstünde uyandım. insan iki yolu birbi­ rinden ayırm alıydı. . Rüyaların yolunu test etm eye çalıştığım zaman sevincim çabucak kayboldu.” Sonradan öteki evin oturm a odasında. Clara da burada benim le beraberdi. rüyaları test etmeyi bana kimin anlattığını hatırlam ıyordum .” “Yani şimdi. sanki bu şekilde hatır­ ladıklarımı bir düzene sokabilecektim . Se­ vinm iştim . Daha da kötüsü.10 193 “Hatırlam ıyor m usun?” Alçak m asaya dönerek gaz lam ­ basını tekrar yaktı.” Ellerini çaresiz bir hareketle yukarı kaldırdı. Başımı iki yana salladım. “Bu konuda hiçbir sorunun olmaması gerek. eğer içinde bulunduğum bu du­ rum bu yola uym uyorsa o zaman rüya görmüyorumdur.

hiç de hoş olmayan bir sesle.” dedim. “Üzerine uzan­ dığın şu hasırda dene bunu. “Bu geçiş ne zaman oldu?” diye sordum. gerçi bunun anlam ının bizim olağan farkındalıklı anlayışım ızla hiçbir ilgisi olm adığına emindim . tutarsız bir şekilde konuşm aya başladım . Kalçalarınla hisset onu. “rüya gören-uyanık olduğumu biliyorum . sessizce gülmeye başladım. ama yine de bunu tümüyle kav­ rayam ıyordum. o zaman kişinin uyanık olacağını— söylem ek için içimde kuvvetli bir dürtü hissettim. Bana yerdeki sert kirem itlerin üstünde yatıyormuşum gibi ge­ liyordu. Tam tersi olması gerektiğini— yani eğer duygu geri dö­ nerse. duy­ gun bir yankı gibi sana geri gelir.” Gülüm seyerek uyluğumu çim dikledi ve.” Uyuşmuş kalçalarım a geri' dönen hiçbir duygu yoktu. uyum uyorsun. o za­ m an rüya görm üyorsundur. Pek bir anlam ifade etm eden sözcüklerin içinde kaybolarak.” dedim. rüya gören-uyanıksın. eğer bu duygu geri dönerse rüya görüyörsündür. Uyanık olm akla rüya gören-uyanıklık arasındaki ayrımı hâlâ yakalayam am ıştım . Esasında o kadar uyuşm uştum ki hasırı hissetm iyordum bile. “Bakıcı seni çalılığın içinden geçirirken ve sen ayaklarını küllerin üstünde tutm aya konsantre olduğun zam an. Çünkü “bize geri dönen duygu” ile kastet­ tiğinin. son derece asabi bir şekilde.194 RÜYACI ğun zaman. işte bu kadar. ama tam zam anında ken­ dimi kontrol ettim. Eğer geri gelm iyorsa. Eğer rüya görüyorsan.” “Beni ipnotize etmiş olm alı!” diye bağırdım. Tam o sırada. “Söyledim ya.” Elim de olmadan. Yeni ve daha derin bir anlayış düzeyi­ ne yaklaştığımı duyum sadım . “Benim bilm ek istediğim ne zaman uykuya daldığım . benim kontrolüm dışında kelim eler ağzım ­ dan dökülüverdi. bizim duygunun ne olduğuna dair bildiğim iz ve m u­ tabık kaldığım ız bilgiyle hiçbir ilgisi olmadığını biliyordum . rüyaların akıp gittiği yolu— yani rüyalarda sahip olduğum uz farkındalığı— temas ettiğin şeyi hissederek test etm en gerektiğini söylemiştim. Esperanza bunun farkına varm amış ya da önem sem em iş gibi görünüyordu.

“Kafanın karışm ası. Bakı­ cıdan cinsel oraganım kontrol etm ek için paııtalonunu aşağı­ ya indirm esini istemeyi düşündüğüm ü anlatınca gülm ekten katılarak hasırın üstünde iki büklüm oldu.” diye devam etti Esperanza. söylemeyi istediğim den çok daha fazlasını anlattım. Oysa bakıcıyla karşılaşm am onu m üthiş ilgilendirm işti. çünkü bir uzlaşm azlıktan sonra gelen o bir anlık rahatlam a beni yatıştırmıştı. “rüya gören-uyanıklık insanların ulaşabileceği en incelikli durum dur.” diye fısıldadı. Adam ı nasıl onunla karıştırdığım ı anlatırken yüzünde açıkça görülen çoşkulu bir neşeyle gülüm seyerek dinledi beni. “O kadar açtım ki onları ısıtm a zahm etine katlan­ madım. Bana yaslanarak kulağım a imalı bir şekilde. Esperanza kaşlarını kaldırmış. o zam an rüya gören-uyanıklığm sadece ipnoz olm adı­ ğını bilirdin. Esperanza. Sen de. Konuyu değiştirmesi karşısında şaşırıp kekelem eye baş­ ladım.” Sanki gölgelerin içinde saklanan biri ona daha net bir açıklam a getirebilirmiş gibi gözlerini odada dolaştırdı.” diye ekledi. Kendimi toparlayınca ona tatlı tam aleleri yediğimi söyledim.” dedim onu savmaya ça­ . F lorinda’nın oda­ sında uyandığım dan beri neler yaptığım ı anlatmam ı istedi. A m a Esperanza üs­ tüme vazife olm adan kadınların odalarım dolaşm am a aldır­ mış görünmedi. “Buna hiç gerek yok. Her bir odanın kim e ait olduğunu bilm em onu etkilem emişti. “Seni rahat­ latacağım . gözleri şaşkınlıkla koca­ man açılmış sessizce izliyordu beni. Sanki gerçeği söyleten bir iksir içm işim gibi.10 195 ve sonunda salya sümük ağlayarak hepsini suçladım. “senin bir farkındalık durumundan bir başkasına büyük bir kolaylık­ la geçm e yeteneğinden kaynaklanıyor. çok nefistiler.” Bir an sustu.”Yemeğini yedin m i?” diye sordu. ama konuştu­ ğuma da mem nundum. Gözlerinde şeytani bir parıltıyla. yum uşak geçişler yapmak için m ücadele etmiş ol­ saydın. Sonra bana dönerek. sonra usulca. herkesin yap­ tığı gibi. “Sana benim kini göstereceğim . Böyle feveran etiğim için hemen utandım .” •Esperanza tem belce şalıyla oynayarak.

” dedi. K asıklarında hiç tüy yoktu. Kadın olsun. Elbette kendi­ mi aynada baştan sona ve olası her açıdan incelemiştim. o da parm aklarıyla vajinasının dudaklarını açtı.” Sözlerimi bir tarafa*#iterek. kırışık bedenine bakmak zo­ runda kalacağım düşüncesi neden olmuştu buna— hasırın üs­ tüne uzandı ve büyük bir incelikle yavaş yavaş eteğini kaldır­ m aya başladı. eti güçlü ve sıkıydı. çünkü cinsel tepkilerim in olması gerektiği gibi olduğunu ka­ bul etm iştim hep. E speranza’yı bu kadar m ahrem bir şekilde görm ek sarsıcı bir deneyimdi. o kadar utandığım dan değil de. Ağzım açık ona ba­ kakaldım . Utandığım dan habersiz— onun çıplaklığından çok. Am a E speranza’yı önüm de görm ek farklıydı. E speranza’nın üstüne atılm ak için duyduğum karşı konulm az arzu beni hepten şa­ . H er tarafı aynı tonda bakirim ­ si pem be bir renkteydi. Teninde hiçbir gerilme belirtisi.196 RÜYACI lışarak. Başımı başka tarafa çevirdim. yaşlı. B e­ deni inanılm az derecede gençti. “Senin bir kadın olduğundan hiç şüphem yok. Gerçekten bir kadının cin­ sel organına bakışlarımı odaklam am ıştım hiç. “Birinin ne olduğundan asla çok fazla emin olunam az. Bir kadın olarak sadece bir erkek karşısın­ da tahrik olabileceğim i düşünm üştüm . er­ kek olsun. üstelik iğrenç de bulmuştum. Por­ nografik film ler de görmüştüm. pürüzsüz teninin gerçek oldu­ ğuna inandırm ak istiyorm uşum gibi ona dokunm ak için uzan­ dım. Evde oldukça serbest bü­ yüm üştüm . bir yaz bir arka­ daşım ın İsveç’te deniz kenarındaki evinde birkaç hafta geçir­ meye davet edilmiştim. kasları zarif bir şekilde biçimlenmişti. Son derece tuhaf bir şekilde tahrik olmuştum. Bütün aile bir çıplaklar kolonisine mensuptu ve hepsi çıplak tenlerinin her parçasıyla güneşe ta­ pıyorlardı. tek bir kopm uş kan damarı bile yoktu: karnının ve bacaklarının pürüzsüzlüğünü hiçbir şey bozm uyordu. kim se çıplak görünm ekten kaçınm ak için özel bir gayret sarfetmezdi. Kilot giymemişti. bunlardan sadece hoşlanm am akla kalm amış. mesele çıplaklık değildi. Sanki kendim i bu ipeğimsi. daha çok birbiriyle çatışan duygularım yüzünden. M erakım utancım dan baskın çıkm ıştı. İngiltere’de okuldayken.

G özlerini kocam an açtı ve sanki gülecekm iş gibi sırıttı. “Bak bana!” dedi Esperanza sabırsızca. yanakları kızarmıştı. sonra gözlerim i yere diktim. “Sana kur yaptı m ı?” diye fısıldadı.10 197 şırttı ve bu arzu bir penisim olm adığı gerçeğiyle dengelendi. Konuşm ayı becerebildiğim zam an. işitilm ekten çok hissedi­ len ve tıpkı kalbim in ritmi gibi sert ve hızlı hızlı atana dek gittikçe süratlenip sıklaşan bir nabız gibi büyüyerek havada bir çarpıntı haline gelen ipnotize edici bir ritim gibi bütün odada yankılandı. Fakat bu çocukca neşeyi yüzünden hem en silerek ciddi bir ses tonuyla bakıcının dışarıda bir yerlerde olduğunu ve her iki eve de onun baktığını. Bedeni inceydi. Gözleri parlıyor­ du. “Gerçekten bakıcı mı o?” diye sordum . fakat etrafta dolaşıp kimseyi casus gi­ bi gözlem ediğini söyledi. Yumuşak ve celbedici bir ses tonuyla. “Çok işinin ehlidir.” Esperanza kıkır kıkır gülerek onun zayıflığının aldatıcı ol­ duğunu söyledi. “U m arım gizlenm iyordur!” diye bağırdı ki beni güldürdü. ve birdenbire bu cesaretim karşısında suçluluk ve şüphe duydum. başkasının duymasından korkuyormuş gibi kulağım a. genç kızlardan çok hoşlanır. Bundan sonra işittiğim ve hissettiğim tek şey Esperan­ za'n ın kahkahası oldu. Sözcükleri. ama gerçekten hiçbir şeye bakıp gözetecek gibi görünm üyor o. “Dokun onlara!” diye emretti. “Onu yerm ek istem iyorum . . “Ona karşı dikkat­ li olmalısın. Esperan­ za öyle bir um utsuzlukla. “N erede o?” diye sordum. yine de giyinik olduğu zam ankinden çok daha büyük ve güçlü görünüyordu. özellikle sarışın olan­ lardan. Baştan aşağıya çırılçıplaktı. şüpheci görün­ meye çalışarak. Esperanza birden hasırdan kalkıp bluzunu çıkarttığı za­ man yüksek sesle iç çektim. cisim siz bir ses gibi.” Bana doğru eğilerek. “ Bakıcı tesadüfen bu­ ralarda saklanıyor olabilir m i?” diye sordum . Göğüsleri dolgun ve sivri uçluydu.” dedi. ta ki yüzüm deki ve boynum daki alev alev yanm a duygusu geçene kadar.

Üstüm den atamadığım bir inatla bütün düşünebildiğim. “Norm al m i?” diye tekrar etti. K im se seni tutmuyor. giyecek hiçbir şeyim olmadığını. Bir iki gün içinde.” Y üzündeki o çok bilmiş sırıtışı görünce kavgacı bir ta­ vırla. işte bu kadar. Kim bilir? Dağ­ larda neler olduğuna bağlı bu. N ihayet dikkatim i tekrar E speranza’ya odaklam aya başla­ dığım da artık bakıcı yoktu kafamda. artık halim kalm ayıncaya kadar sızlanıp durdum. burada yapacak hiç­ bir işim olm adığını söyledim. Gözyaşlarıına engel olam a­ yacağım ı hissettim ama ağlamamı bastırm ak için elim den ge­ leni yaptım. “Em inim neler olup bittiğini biliyorsundur sen. . O na sanki aklını kaçırmış gibi baktım. Am a m obilyaları görem iyordum . D uygula­ rımı paylaşm am ası ve anlayışsızlığı iğrenç gelmişti bana. “Burada haftalarca kalam am ben.” diye ekledim. bir iki hafta içinde geri gelir.” “N eler olduğuna mı bağlı?” diye çığlığı bastım. Isidoro Baltazar gitti. “Beni neden böyle bırakıp gitti?” diye sordum Esperanz a ’ya dönerek. “İstediğin zaman gidebilirsin. Esperanza ne güç durumda olduğumu anlam ayarak. bana bir not bile bırakm adan dağlara gittiğiydi. Seni sınıra kadar götürüp Los A nge­ le s’a giden bir otobüsü yakalamanı ayarlam ak çok kolay. Sesim bir fısıltıya dönüştü ve dikkatim tuhaf bir şekilde odadaki m obilyalarda dolaşmaya başladı.” dedi ısrarla. hayır!” diye savundum onu. “Sadece eve gitm em . Sadece .” . kendi normal m uhitim de olm am ge­ rekiyor. çünkü kısık yanan gaz lam bası çevrem e ışıktan çok gölge yayıyordu.” “Neden kalam azsın?” diye sordu Esperanza m asum bir tavırla. Sen de ilgileıım emelisin. Isidoro B altazar’ın neden bana haber verm eden. Esperanza sanki bu sözcüğün tadına varıyorm uş gibi. “Bil­ m iyorum .” diye bitirdim sözlerimi.198 RÜYACI “Am an allahım. “Ben böyle şeylerle ilgilenmem. sonra hiç düşün­ m eden. “Çok kibar ve yardım severdi. Şikâyetlerim in sonu gelm iyor­ du. “B inlerine ne zaman döneceğini söylem iş ol­ m alı. “Ya ben?” diye sordum.

10

199

Onaylayarak başımı salladım, konuşm aya cesaret edem i­
yordum. Ama bunu da istemiyordum. Ne istediğimi bilm iyor­
dum, ama gitme düşüncesi dayanılmazdı. Eğer gidersem bu
insanları, hatta Isidoro B altazar’ı bile Los A ngeles’da bir da­
ha asla bulam ayacağımı, bir şekilde, biliyordum . Kontrol edi­
lemez bir şekilde ağlam aya başladım. Sözcüklere dökemiyordum, ama onlarsız bir geleceğin, onlarsız bir yaşam ın sönük­
lüğü benim için dayanılmazdı.
Esperanza’nın odadan çıkıp tekrar geri geldiğini fark et­
memiştim. Burnum un altında tüten sıcak kakaonun nefis ko­
kusu olmasaydı hiçbir şey de fark edeceğim yoktu.
Kucağıma bir tepsi koyarak, “Yemek yedikten sonra ken­
dini daha iyi hissedeceksin,” dedi. Usulca şefkatle gülüm se­
yerek yanıma oturdu, sır verircesine, hiçbir şeyin insanın
üzüntüsünü kakao gibi alm adığını söyledi.
Onunla aynı fikirdeydim. Tereddütle birkaç yudum aldım
ve tereyağlı rulo tortillaları yedim. Onu ve arkadaşlarını ger­
çekten tanımasam da onları görmemeyi aklımın almadığını
söyledim ona. O ve grubuyla birlikteyken, daha önce başka
hiçbir yerde karşılaşm adığım bir rahatlık, bir özgürlük hisset­
tiğimi itiraf ettim. Bunun kısm en bedensel, kısm en psikolojik
ve hiç analiz edem ediğim tuhaf bir duygu olduğunu söyledim.
Bunu ancak bir saadet duygusu ya da nihayet ait olduğum bir
yer bulduğuma dair bir güven olarak tanımlayabilirdim .
Esperanza neyi ifade etm eye çalıştığımı çok iyi biliyordu.
Büyücülerin dünyasının kısa bir süre için de olsa bir parçası
olm anın alışkanlık yaptığını söyledi. Bu dünyada kalm an sü­
renin uzunluğunun değil, karşılaşm aların yoğunluğunun
önemli olduğunu vurguladı. “Ve senin karşılaşm aların çok
yoğundu,” dedi.
“Öyle m iydi?” diye sordum.
Esperanza şaşırarak kaşlarını kaldırdı, sonra sanki çö­
zümsüz bir problem in üstünde düşünüyorm uş gibi abartılı bir
tavırla çenesini ovuşturdu. Uzun bir sessizlikten sonra niha­
yet, “Eski yaşantına hiç geri dönüş olmadığını tümüyle anla­
dıktan sonra adım ların daha hafifleyecek,” dedi. A lçak sesle
konuşm asına rağm en sesinde olağanüstü bir güç vardı. B akış­

200

RÜYACI

larım bir an gözlerim e dikti ve o anda sözlerinin ne anlama
geldiğini anladım.
“Bir daha hiçbir şey benim için aynı olm ayacak,” dedim
yavaşça.
Esperanza beni onaylayarak başım salladı. Küçük insan­
larda görülen o ani haşm etle hasırdan kalkarak, “D ünyaya ge­
ri döneceksin, am a senin dünyana, eski yaşantına değil,” de­
di. Hızla kapıya doğru gidip aniden durdu. “Neden yaptığım ı­
zı bilm eden bir şey yapm ak delice heyecanlıdır,” dedi dönüp
bana bakarak. “Ve nihai sonucunun ne olacağını bilm eden bir
şey yapmaya kalkışm ak çok daha heyecanlıdır.”
Onunla hiç de aynı fikirde değildim . “Ne yaptığım ı bil­
mem gerek benim ,” dedim. “N eyin içine girdiğim i bilmem
gerek.”
İçini çekerek, protesto eder gibi, kom ik bir şekilde elleri­
ni havaya kaldırdı. “Özgürlük dehşetli korkutucudur.” Sert
bir edayla konuşuyordu ve daha cevap verm em e fırsat kalm a­
dan yavaşça ekledi, “Özgürlük kendiliğindenlikli edim ler ge­
rektirir. Kendini kendiliğindenlikli biçim de bırakm anın ne ol­
duğuna dair hiçbir fikrin y o k ...”
“Yaptığım her şey kendiliğindendir,” diye sözünü kestim.
“Neden burada olduğum u sanıyorsun? Buraya gelm eli miyim
yoksa gelm emeli m iyim diye çok fazla kafa yorduğumu mu
sanıyorsun?”
Hasırın yanına döndü ve yanım da durup uzunca bir süre
tepeden bana baktı, sonra, “Tabii ki buna kafa yormadın. Am a
senin edim lerindeki kendiliğindenlik, bir kendini bırakm a
edim i olm aktan çok, bir düşünce eksikliğinden kaynaklanı­
yor,” dedi. Ona m üdahale etm em i engellem ek için tekrar aya­
ğını yere vurdu. “Gerçekten kendiliğinden olan bir edim, an­
cak bol bol düşünüp taşındıktan sonra kendini tümüyle bırak­
tığın bir edim dir,” diye devam etti. “Hiçbir şey beklemediğin,
hiçbir şeyden pişm an olm adığın için, leyhte ve aleyhte olan
bütün noktaların göz önüne alınıp uygun bir şekilde bertaraf
edildiği bir edim dir bu. Bu tür edim lerle büyücüler özgürlü­
ğü çağırırlar.”
Gitmesini önlem ek için elbisesinin ucunu çekerek, “Ben

10

201

bir büyücü değilim ,” diye fısıldadım. A m a o bu sohbeti uzat­
m ak niyetinde olmadığını açıkça belirtti.
Peşinden ben de dışarı çıktım, açıklığı geçerek öteki eve
giden patikaya çıktık.
Daha önce bakıcının yaptığı gibi Esperanza da ısrarla
ayaklarım ı küllerin oluşturduğu çizgilerde tutm am ı söyledi.
“Eğer tutm azsan,” diye ihtar etti, “uçurum a düşersin.”
H er iki yanım ızda uzanan çalılıkların oluşturduğu karan­
lık kütleye bir göz atarak, “Uçurum m u?” diye tekrarladım
şüpheyle.
H afif bir esinti başladı. Gölgelerden oluşan karanlık bir
kütleden sesler ve fısıltılar yükseldi. İçgüdüsel olarak Esperanza’nın eteğine yapıştım.
Dönüp bana baktı. “Onları işitiyor m usun?” diye sordu.
“Kim i işiteceğim ki?” diye m ırıldandım boğuk bir sesle.
Bana yaklaştı ve sanki işitilm ekten korkuyorm uş gibi ku ­
lağım a, “Başka bir zam anın suremlerini; sonsuza dek uyanık
bir halde çölde gezinm ek için rüzgârı kullanırlar,” diye fısıl­
dadı.
“Yani hayaletler m i?”
“ H ayalet falan yoktur” dedi kesin bir tavırla ve tekrar yü­
rüm eye başladı.
Ayaklarımı küllerin üstünde tutm aya dikkat ederek Esperan za’nın eteğini bırakm adan yürüdüm, ta ki büyük evin av­
lusunun ortasında birdenbire duruncaya kadar. Sanki beni
evin hangi kısm ına götüreceğine karar verem iyorm uş gibi bir
an duraksadı. Sonra birçok koridorlara girip çıkarak birçok
köşeden döndü ve nihayet, daha önce evi araştırırken gözüm ­
den kaçmış olan kocam an bir odaya girdi. D uvarlar tavana
kadar kitaplarla kaplıydı. Odanın bir ucunda sağlam, uzun,
tahta bir m asa duruyordu; diğer uçta beyaz volanlı, elişi bir
ham ak vardı.
“Ne harika bir oda!” diye bağırdım. “Kim in odası bu?”
“Senin,” dedi cana yakın bir tavırla. Kapının yanında du­
ran tahta sandığa doğru gidip açtı ve elime üç tane kaim yün
battaniye tutuşturdu. “Geceleri soğuk olur,” diye uyardı beni.
“Yani burada uyuyabilir m iyim ?” diye sordum heyecanla.

202

RÜYACI

H am ağı battaniyelerle kaplayıp kendim i içine bırakırken bü­
tün bedenim keyifle titredi. Çocukken sık sık ham akta uyur­
dum. Hoşnutlukla içimi çekerek öne arkaya sallandım, sonra
da bacaklarım ı içeri çekerek rahatça uzandım. “Bir ham akta
nasıl uyunacağını bilmek, bisiklete nasıl binileceğim bilm ek
gibidir; hiç unutulm az,” dedim. Fakat beni duyacak kimse
yoktu. Esperanza ben fark etm eden çıkıp gitmişti.

IŞIĞI SÖ N D Ü RD Ü M VE evdeki seslerle, tuhaf gıcırtılarla
ve kapım ın dışında duran toprak bir süzgeçten dam layan su­
yun sesiyle uyuşarak ham ağım da hiç hareketsiz yattım.
Birdenbire koridorda yankılanan bariz ayak sesleriyle ye­
rim den doğruldum . “Bu saatte kim olabilir ki?” diye düşün­
düm. Ayaklarımın ucuna basarak odayı geçtim ve kulağımı
kapıya dayadım. Ayak sesleri kuvvetliydi ve yaklaştıkça kal­
bim yüksek sesle hızlı hızlı atmaya başladı. Ayak sesleri ka-

204

RÜYACI

pim in önünde durdu. Kapı acele acele çalındı, bunu beklem e­
me rağm en yine de ürkmüştüm. Geriye sıçradım ve bir san­
dalyeyi devirdim.
“Kâbus mu gördün?” diye sordu Florinda odaya girerek.
Kapıyı yarı açık bırakm ıştı, koridordaki ışık içeri giriyordu.
G ülüm seyerek, “Ayak sesimi duyunca sevineceğini sanıyor­
dum ,” dedi alaylı bir tavırla. “Gizli gizli yanm a sokulm ak is­
tem edim .” Sandalyeyi yerden kaldırarak arkasına haki renk
bir pantalon ve bir göm lek attı. “Bakıcıdan selamlarla. B un­
ların sende kalabileceğini söylüyor.”
“Bende kalabilirler m iym iş?” diye tekrarladım , giysilere
şüpheyle bakarak. Temiz ve ütülü görünüyorlardı. “Kot pan­
tolonum un nesi var?”
“Uzun Los Angeles yolculuğunda bu pantolonla daha ra­
hat edersin,” dedi Florinda.
“Am a ben gitm ek istem iyorum !” diye bağırdım telaşla.
“Isidoro B altazar dönene kadar burada kalıyorum .”
Florinda güldü ve ağlam ak üzere olduğumu görerek, “Isidoro B altazar döndü, ama istiyorsan daha kalabilirsin.”
“Yok, hayır, istem em ,” deyiverdim. Son iki gündür his­
settiğim endişeleri neredeyse unutuverm iştim . Florinda’ya
sormak istediğim bütün soruları da. Tüm düşünebildiğim Isidoro B altazar’ın geri dönmüş olduğuydu. “Onu şimdi görebi­
lir m iyim ?” diye sordum.
“Korkarım , görem ezsin.” Ben odadan çıkm aya kalkışınca
beni durdurdu.
Bir an söylediğini kavrayam am ıştım . A nlam adan ona ba­
kakaldım, Florinda yeni nagualı bu gece görm em in m üm kün
olmadığını-tekrarladı.
“Neden m üm kün değil?” diye sordum şaşkın şaşkın.
“Em inim beni görm eyi isterdi.”
“Em inim isterdi,” diye onayladı hemen. “Am a derin uy­
kuda ve onu uyandıram azsın.” Bu öyle şiddetli bir reddedişti
ki bütün yapabildiğim , dilim tutulmuş bir halde ona bakakal­
mak oldu.
Florinda uzun bir süre yere baktıktan sonra başını kaldı­
rıp gözlerini bana dikti. Yüzünde üzgün bir ifade vardı. Bir

11

205

an, m erham ete gelip beni Isidoro B altazar’ı görmeye götüre­
ceğini sandım. Ama tersine, kesin bir tarzda, “Korkarım onu
bu gece görem ezsin,” diye tekrarladı. Sanki hâlâ fikrini de­
ğiştirebilirm iş gibi beni aceleyle kucaklayıp öperek odadan
çıktı. Dışarıdaki ışığı söndürdü, sonra koridordaki gölgelerin
içinden sıyrılarak bana baktı ve “Hadi, şimdi git uyu,” dedi.

Sağa sola dönerek saatlerce uyanık yattım. Şafağa yakın ni­
hayet kalkarak F lorinda’nın getirmiş olduğu giysileri giydim.
Üstüm e iyi uydular, pantolon dışında, onu belimden bir iple
bağlam ak zorunda kaldım — yanım da kem er getirmemiştim.
Elim de ayakkabılar gizlice koridora çıkıp bakıcının oda­
sını geçerek arka girişe çıktım. Gıcırdayan m enteşeleri hatır­
layarak kapıyı dikkatle açıp birazcık araladım. Dışarısı hâlâ
karanlıktı, ama doğu ufkuna hafif, parlak bir m avilik yayıl­
mıştı. Duvarın içine oyulan kem erli geçite koştum ve geçitin
dış tarafındaki patikaya m uhafızlık eden iki ağacın yanında
bir an durdum. Hava çiçeklerin güzel kokularıyla ağırlaşm ış­
tı. Çalılıktan geçme konusunda içime m usallat olan şüphele­
rim, yere taze küllerin serpilmiş olduğunu görünce geçti. B aş­
ka bir şey düşünm eden fırlayıp öteki eve doğru koştum.
Kapı aralıktı. H em en içeri girmedim. Bir pencerenin altı­
na çöktüm ve bir ses duym ayı bekledim. Çok beklem em ge­
rekm edi, yüksek bir horlam a işitmiştim. Bir süre dinledim ve
sonra içeri girdim. Açıkça duyulan bu horlam a sesini izleye­
rek dosdoğru evin arkasındaki odaya gittim. Karanlıkta, hası­
rın üstünde uyuyan şekli zar zor çıkarabildim , ama onun Isidoro Baltazar olduğundan hiç şüphem yoktu. Onu birden
uyandırırsam ürkebileceğinden korkarak öndeki odaya dönüp
kanepeye oturdum. O kadar heyecanlıydım ki hareketsiz oturam ıyordum . Artık her an uyanabileceğim düşünerek sevinç­
ten kendim den geçmiştim. İki kez ayaklarım ın ucuna basarak
odaya gidip ona baktım. Uykusunda dönm üştü ve artık horla­
m ıyordu.
K anepede kestirm iş olmalıydım. Düzensiz uykum un ara­
sında odada birinin durduğunu sezdim. Yarı doğrulup, “Isido-

O kadar kötü olm uştum ki ağlam am a ram ak kalm ıştı. ama M ariano Aureliano artık orada değildi. Karşı çıkm ak için arkama dön­ düm. bir arabanın park edilebileceği tek yer olan yolun yanındaki küçük açıklı­ ğa gittim. Kapı kilitliydi. Sanki kelimeleri telaffuz etm ek için büyük bir çaba harcıyorm uş gibi yavaş yavaş konuşuyordu.’Tsidoro Baltazar hâlâ uyuyor m u?” diye sordum ona. başım dönerek yerim de sallan­ dım. Hiçbir iz yoktu. Gözlerim i yanım da du­ ran adama odaklayamadan. H er zam ankinden daha da çok kafam karışm ış bir halde eve döndüm. Zorlayıp pencereleri açmaya çalıştım. Isidoro B altazar’ın kam yoneti orada değildi. Kalkıp otur­ m ak için bilinçli bir gayret gösterdim. Son silik yankıları da uzatm ak için ağzım ı açtım. Ateş gibi yanıyordu eli. üstüm de F lorinda’nın getinniş olduğu giysilerle ham ağım da uyandım.206 RÜYACI ro B altazar’ın uyanmasını bekliyorum .” dedi. Sabahın ilerleyen saatlerinde. ba­ ğırdım. K apıya üst üste vurdum. Kadınları odalarında aram anın boşuna olacağı­ nı bilerek iç avlunun ortasında durup avazım çıktığı kadar ba­ . M ariano Aureliano hareketlerim karşısında şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı. ne­ redeyse hiçbir şey düşünm eden dışarı çıkıp açıklığı geçerek küçük eve gittim. Rüzgâr bo­ ğuk bir gong sesi gibi kafam ın içinde tekrar titreşti. Ona neredeyse sabah olduğunu ve Isidoro B altazar’ı ka­ nepede bekleyeceğim i söylem eye fırsat bulam adan M ariano A ureliano yanan elini sırtım a koyarak beni eşikten dışarı itti. ama hiç cevap yoktu. Otom atik olarak. “Sabaha kadar Isidoro B altazar’ı görem e­ yeceksin. fakat hiç ses çıkartam adığım ı anladım. Taze lastik izleri arayarak uzun süre toprak yolda yürüdüm. Eski nagual uzun süre gözlerini bana dikti. Yanımda duran M ariano A ureliano’ydu. ta ki sadece bir titreşim haline gelene dek. “H am ağına geri dön. Koşarak tepeyi çıkıp.” Aniden bir rüzgâr esti. Ses git­ tikçe hafifledi. Rüya görüp görm ediğim i m erak ederek uzanıp elini tuttum ve birdenbire bırakıverdim . fakat onlar da kilitliydi.” diye m ırıldanm ak is­ tedim.

” diye güldü. Nagual bu kızı m ecazi olarak. Se­ ni selam ladıkları zam an neredeyse bayılacaktım biliyor m u­ sun?” Cevap verm emi beklem eden beni tekrar kucakladı ve gü­ lerek beni havaya kaldırdı.” dedi sertçe. Böylece benim ne kadar bu­ dala olduğumu görecektin. Isidoro Baltazar. “Senin kız arkadaşın kim ?” diye sor­ dum. Lafını kısa keserek. bu­ lutsuz bir öğle üzeri” şeklinde tanımlıyordu. sanki içindeki bir engelin önü açılmış gibi hiç durm adan konuşm aya başladı. kollarıyla beni sıkıca sararak. “ne rüzgârlı ne sakin. Bu ziyareti ve Isidoro Baltaz a r’ın geri döndüğünü söylem esi içim de canlı bir rüya başlat­ mış olmalıydı. “Hâlâ anlayam ıyorum . Neden evde yalnız olduğum u— bakıcı bile ortalıkta gö­ rünm üyordu— düşünm ekten kaçınm ak için yerleri silmeye koyuldum. hem en nagualın kız arkadaşını kastettiğini düşündüğünü söyledi. Benden bir yıldır haberi olduğunu söyledi.11 207 ğırarak Florinda’yı çağırdım . kendisi burnu büyük bir ahmak olduğu için. Etrafım a çöken kendi sesimin yankısından başka bir ses yoktu ortalıkta. az kalsın onu yere düşürüyordum . fakat insanın te­ pesini attıracak kerte bütün bunların arasında gidip gelen. Sonra. Tepeden aşağı koştum ve daha kam yonetinden çıkm adan Isidoro B altazar’ın üstüne atıldım. Em in olduğum tek şey Florin­ d a ’nm üstüm deki bu giysileri getirm ek için gecenin bir yarı­ sında odama gelmiş olduğuydu. nagual ona garip bir kız em anet edeceğini söylem işti. Temizlik yapm ak her zaman yatıştırıcı bir etki yapmıştı üstümde. “Bana nagualın o kadar çok anlattığı kişi şendin. M utfak dahil olmak üzere bütün odaları tem izlem eyi yeni bitirm iştim ki net bir şekilde bir Volkswagen m otorunun sesini işittim. Sözlerimden rahatsız olarak eliyle sert bir hareket yaptı. “Fikir­ lerden oluşan bir hikâyeydi bu. Florinda’nm söylediklerini ne kadar düşünsem de tatm in­ kâr bir yanıt bulam ıyordum . ne sıcak ne soğuk olan.” Y üzündeki kızgınlık yerini çabu­ . “Bu olgulardan oluşan bir hikâye değil.

” Şaşkınlığım ı gizlem ek için hem en ev­ de tek başım a bırakıldığım için şikâyet etm eye başladım."G erçekten bu kızın kim olduğunu kendi başım a bulabileceğim e inanıyordum . zi­ ra bu dünyada bizim gibi sıradan insanların herhangi bir şeyi önceden tahm in etm elerinin hiçbir yolu yoktur. “Şimdi ve burası hakkında tasalanıyorum ben. kolunu om zum a koyup endişeyle gözlerini bana dikti.” diye cevabı yapıştırdı. “O nlarla karşılaşm ak yaptığım en önemli şey oldu çıktı. “Bu arayışım da çocukları olan ev­ li bir kadını bile işin içine soktum . kelim eler gayri ihtiyari ağzım ­ dan dökülm eye başladı. “Sorun nedir. Derin bir iç çekti ve sırıtarak. nibelunga?” diye sordu.” “Söyleyecektim . Sonra sesim düzenli ve sert bir ahenk kazanarak. sonra usulca.” diye m ırıldandım kafam karışm ış bir halde. Bu sabah uyandığım da burada olmanı um uyordum. G özyaşlarım ı silerek hıçkırıklarım ın arasından. “Hiçbir şey değil esasında.” dedim gülerek ve alaycı bir tavırla. ama bu önem li gibi gelm edi bana. “Y ıllardır buradayım ben.” dedi. “Ben bunu unuttum bile.” Bir an sustu. “Benim bilm ek istedi­ ğim. yoksa bu bizim için m ahvolm ak demektir.” Bana bir araştırmacı gibi dikkatle bakarak. Bu evde başım a neler geldiğine ilişkin hiçbir fikrin yok senin.208 RÜYACI cak aydınlık bir gülüm sem eye bıraktı.” diye ekledim olabildiğince sert bir ses tonuyla. Geceyi küçük evde. “Elbette çok iyi bir fikrim var. “Nagualla beraber dağlara gittiğimi sana bildirecek fırsatım olm adı.” Yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce. “Ben bugünden bahse­ diyorum. “Bu hikâyem den çıkartıla­ cak kıssadan hisse şu ki büyücülerin dünyasında insan egoyu iptal etmelidir. Sonra ağladığım ı görerek karşım a geçti. neden bana zaten onlarla birlikte olduğunu söylem edi­ ğin.” Kasten kaba bir ses tonuyla. ona Florinda’nm gece . bir hasırın üstünde uyuyarak geçirdiğin­ den emindim. Isidoro B altazar aniden gülüm sem esini zaptedem eyerek. Seni bulam adığım zam an panik oldum .” diye fısıldadı. “So­ yut hikâyelerden tasalanabilecek soyut bir zihniyetim yok be­ nim .” dedim.” diye ekledi.

O anda artık neyin asıl gerçek ve neyin il­ lüzyon. Onun bu sihirbaz gözüne bakmayı sürdürdükçe om uzlarım dan da­ yanılm az bir ağırlığın kalktığını hissedebiliyordum . Kendim i tüy gibi hafif hissederek yüksek sesle güldüm. sol göz­ bebeğinin üstüne— kertenkelelerin gözündeki gibi— bir göz­ kapağı kapandı. bu sabah uyan­ dığım da kendim i evde yapayalnız buluşum u anlattım. sihirbaz gözü ise sadece bir illüzyondu. Nihayet bu hum m alı konuşm am a bir son vererek. Birkaç parça . “Kabul edem ediğim o kadar çok şey var k i. “Eşyalarını topla. Isidoro Baltazar bir kolunu om zum a koydu ve birlikte tepeye çıktık. Tekrar açtığı zaman gözleri tastamam birbirinin ay­ nıydı. sanki devam etmemi bekliyorm uş gibi bana bakm ayı sürdürdü.” dedim.” dedi. . “Ama bunları yalanlayam ıyorum da. Florinda’nın. ama o anda ona bunun nedenini sormayı düşünmedim.Söyle­ diklerim kulağa tutarsız geliyordu. Düşüncelerim le söyledik­ lerim in hepsi birbirine karışmıştı. ondan sonraki rüyam ı. Daha ona bu sihirbaz gözü hakkında bir şey söylem eme fırsat kalm adan Isidoro Baltazar bir an için her iki gözünü de kapattı.11 209 yarısındaki ziyaretini. “Ben seni arabada bekleyeceğim . Teninden. kopkoyuydular ve gülm ekten parlıyorlardı. Esperanz a ’nın ve bakıcının da böyle bir gözü vardı. Gözlerim i. Tam eve varm adan önce. süzülmüş ve bitkindi. M ariano A ureliano’nun. sanki günlerini yeraltındaki bir m ağarada geçirmiş gibi hafif bir toprak kokusu ve tuhaf bir serinlik yayılıyordu. Kaşlarını sorgulayıcı ve alaycı bir şekilde kaldırarak. Sanki bir şeyleri yeterince açığa vurmuş gibi. Yüzü dum an rengini al­ m ıştı. Bu gözü tanıyordum . İlelebet duygu­ suz ve hissiz olması m ukadder olan bu göz boşluğu yansıtı­ yordu. Ne var ki konuşmamı durduram ıyordum . neyin rüya içindeki bir rüya olduğunun önemi yoktu. korkunç ve m erham etsiz bir bakışı olan o uğursuz sol gözüne dikince bütün bu karm an çorm an düşün­ celerim kayboldu.” Isidoro Baltazar tek laf söylemedi.” Benim le beraber içeri girm em esi tuhaf gelmişti.

Arabadan çıkıp koşarak tepeye çıkm ak istedim. Am a keşke Esperanz a ’yla bakıcıya teşekkür edebilseydim . adeta rüzgârın hızıyla iki defa takla attı.210 RÜYACI eşyam ı toplarken belki de kadınlardan korktuğunu düşün­ düm. M eyve ağaçlarının arasında bakıcıyı görebilm eyi um arak başım ı pencereden dı­ şarı uzattım . anlayıverm iştim . Platonik bir sevgi de değildi. bol ceketini ve pantolonu­ nu kollarına ve bacaklarına yapıştırarak kanat gibi çırpıyordu. Sanki yüksek sesle konuşm uşum gibi Isidoro Baltazar be­ ni öyle sımsıkı kucakladı ki nefesim kesildi. şüphe ya da korkuyla lekelenm emiş bir sevgiyle seviyordum sadece. yaşlı adamı gösterdi. Bu öyle güçlü bir sancıydı ki konuşam adım .” dedim düşünceli bir halde. “Böyle çekip git­ m ek tuhaf geliyor. şiddetli bir duygu kap­ ladı içimi. “N ereye gitti?” diye fısıldadım korkuyla. H is­ settiğim cinsel ihtiras değildi. “Sadece el salla ona. Bu olasılık beni güldürdü.” diye fısılda­ dı. sonra arkaya doğru eğildi ve geriye doğ­ ru. Tam Isidoro B altazar’a bu neşeli halim in nedenini açık­ lam ak için ağzımı açmıştım ki garip. beni hayrete düşüren bir kesinlikle. “Bu onun sana veda ediş şekliydi. sanki rüzgâr onu emm iş gibi ortadan kayboluverm işti. Kendimi koltuğa bırakarak.” dedi. Onu beklenti. Tepenin eteğindeki kam yonete vardığım da hâlâ gülüyor­ dum.” Tekrar ara­ bayı çalıştırdı. Arabaya binip yavaş yavaş uzaklaştık.” Toprak yol tepenin etrafından dönerek keskin bir döne­ m ece ulaştığı zaman küçük evin arka kısm ı ortaya çıktı. “Öteki tarafa. Isidoro Baltazar çocuksu bir keyifle kıkırdayarak. Anne babam a ya da erkek kardeşlerim e ya da arkadaşlarım a karşı duyduğum his de değildi bu. arada sıra­ . Isidoro Baltazar arabayı durdurup m otoru kapatarak evin önün­ de bir kasanın üstünde oturan zayıf. çünkü birdenbire Isidoro B altazar’ııı korkm adığı tek şeyin kadınlar olduğunu. Yüksek sesle güldü. “Bir şekilde Florinda bana dün gece veda etti sayılır. Rüzgâr. Sanki bana işkence ediyorm uş gibi. Bakıcı kasadan kalktı. ama Isidoro Baltazar beni durdurarak. Bir an havada ası­ lı kalm ış gibi göründü ve hiç yere inmedi.

''H em cinslerim izin belirli koşullar altında ne yapacakla­ rını bilm em ek yaşam ın heyecanlı yanıdır. “Ve. “Bakıcı değil o. adeta hülyalı bir havayla. “Onun kim olduğunu biliyordun. ama sırtını döndüğü anda şaşırıp kalıyorum . “Hem cinslerim izin tam olarak ne yapa­ cağını bilm iyoruz. Yüzü hiçbir şey açığa vurmuyordu.” Isidoro B altazar konuşm aya devam ederek. m üthiş yan ılıy o rsu n . öyle değil m i?” Isidoro Baltazar hafifçe kaşlarını çattı. Bunun çok uzun bir liste olacağını kabul ediyorum . “bakıcının kim olduğunu biliyorum ben. “fakat doğru çıkacak bir olasılıklar listesi hazırlayabiliriz.” diye açıkladı sabırlı bir şekilde. onların gerçekten kim olduklarını ben bile bilm iyorum . “Büyücülerin dünyasındaki herkes gibi bakıcı da bir bü­ yücü. nibelunga?” diye sordu. değil m i?” dedim onu suçlayarak. “Canını sıkan ne.” diye vurguladım kendim i beğenmiş bir havayla. Geriye kalan birkaç heyecanlı şeyden biridir bu. Bu nedenle. nagual Juan M atus da dahil olm ak üzere.” Karşı çıkarak.” Isidoro Baltazar.” diye b ağ ır­ dım . Onu bu isimle tanım am ın iyi bir ne­ deni olması gerektiğini söyledi.” Isidor B altazar’ın tepkisini görmek için ona bir göz at­ tım. “Em inim yaşlı adamın sana ismini açıklam am asının da aynı derecede sağlam bir nedeni vardır. Uzun bir sessizlik­ ten sonra nagual Juan M atus’un benim için M ariano Aureliano olduğunu hatırlattı. belirli ko­ şullar altında hem cinslerim izin ne yapacağını her zaman bili­ yorduk. ama yine de sı- . “Bunca yıl­ dan sonra. her günkü dünyada öznel durum larım ızı bütün hem cinslerim izin paylaştığını söyledi. “ Y anılıyorsun.11 211 da bana alaycı bir bakış atıyordu.” Şöyle bir bana bakıp dikkatini tekrar yola çevirdi.” dedi. M ariano A ureliano’nun kim olduğunu bil­ diğim için. N ihayet. Bundan kurtulm ak istediğini söylem e bana. “Fakat sen onun kim olduğunu bilm iyorsun. Nagual Juan M atus’la beraber olduğum sürece kim olduğunu bildiğim i sa­ nıyorum . yaşlı adamın böyle bir iddiada bulunm asının ama­ cını anlam adığım ı söyledim.

“Onlar her günkü dünyayla farklı bir şekilde uğraşırlar. okuyorlar. yine de bütün bu farklılıklara rağm en.” Ona karşı çıkm ak istedim . “Evet. çünkü bunları paylaşıyoruz. bunun bana bu insanların kim olduğuna ya da ne yaptıklarına dair bir ipucu verm ediğini hissediyordum . her şeyi gizli gizli ko­ laçan etsem de.” dedi ısrarla. Sen göremedin.” dedi düşün­ celi bir şekilde. H areketleri bize gizli kapaklı görünüyor. “Ne var ki onları hiç hareket halindeyken yakalayamadım.” “Yani başka bir gezegenden gelen varlıklar gibi mi on­ lar?” diye sordum. “O nlar da bizim yaptıklarım ızı yapıyorlar: uyuyorlar. İnan bana.” diye vurguladı.212 RÜYACI rıırlı bir liste olacaktır. Haklı olduğu için falan değil.” dedim. “Onların sağduyusu başka türdendir. zaten neden bahset­ tiğini pek anlam am ıştım . başka bir gezegenden gelen varlıklar gibiler. kültür­ den kültüre biraz farklılık gösterebilirdi. “Ne var ki alıştığım ız bu sağduyu büyücülerde aktif de­ ğildir. daha ziyade. Bu listeyi yazmak için hem cinslerim i­ ze tercihlerini sormak zorunda değiliz. Öznel durum larım ızı hepim iz paylaşırız.” Araya girerek. Hepsi bu. İçi­ . Bu olasılıklar herkes için doğru olacaktır.” D ünya hakkırıdaki öznel bilgim izin bizce sağdu­ yu olarak bilindiğini söyledi. Bütün yapm am ız ge­ reken kendim izi onların yerine koym ak ve bize uygun olası­ lıkları yazmaktır. yem ek pişiriyorlar. “Am a yine de senden hiçbir şey saklam ıyorlardı.” G ülüm seyerek başını iki yana salladı. Isidoro Baltazar güldü. çünkü başka türden öznel durumları vardır. Sağduyu gruptan gruba. her günkü dünyanın ortak-öznel bir dün­ ya olduğu ifadesini haklı çıkaracak kadar aynı türdendi. ama hoşuna gitm em ekten kor­ kuyordum. gizli kapaklı insanlar onlar.” “Bu kadar gizli kapaklı olm alarının nedeni bu m u?” “Gizli kapaklı doğru bir terim değil bence. “Onların senin gör­ meni istediklerini gördün. çünkü bizler aynı anlamı paylaşm ıyoruz ve onlar için neyin sağdu­ yu olduğunu ölçecek bir standardım ız olm adığı için de onla­ rın davranışlarının gizli kapaklı olduğuna inanm ayı tercih ediyoruz.

Florinda ya da Esperanza kullanm ıştı bu terimi. Bu sözcükleri daha önce de duyduğum u yarım yam alak hatırlıyordum. anlamını çıkartam adığım bir ifadeydi bu. Yüzüm ü Isidoro B altazar’a dönüp bacak­ larımı altıma çekerek oturdum. imajlar. bana parçalanm ış gibi geldikleri için. bir yap-boz oyunundaki tam uym ayan parçalar gibi. “Şimdi bile uya­ nık mıyım yoksa rüya mı görüyorum tam emin değilim. bir şeyleri unutmuş olduğum ­ dan değil de. bel­ li belirsiz de olsa. Kendimi öyle bir heyecana kaptırdım ki sonunda ağladım. Güneş profilini belirginleştirmişti. “Bana ne yaptılar bilm iyorum . sanki beynimin belli kı­ sım larına bir sis çökmüştü. Yarı görülen.” dedi. ama hangi bağ­ lam da kullandıklarını anım sayam ıyordum . Bu sözcükler kulağa rüya gören-uyanıklığın tam tersi gi­ bi gelse de ağzım dan kolayca dökülüverdiler. neredeyse bir anlam ifade edecekti.11 213 mi çekerek gözlerimi kapatıp başım ı koltuğun arkalığına yas­ ladım. elinin ne kadar sıcak olduğunu anlattım. Onu hasırın üstünde horul horul uyur görmem ne kadar da gerçekti. am a beynim beceriksizce cadıların evindeki günlük işlerimi anlat­ maya çalışırken zaten fazlasıyla körleşmişti. güçlü burnu ve çenesi. Geniş alnının üstüne düşen siyah kıvırcık saçları. Florinda durmadan bana rüya gören-uyanık olduğumu söylüyor­ du. “Öyleyse rüya gören-uyanıklıkla yükseltilmiş farkındalık aynı şey m i?” Bir soru olm aktan çok. “Yükseltilm iş farkındalık. keskin hat­ . Yolda giderken ona tekrar rüyamı anlatmaya başladım. hey­ kel gibi elm acık kem ikleri. Konuştukça bunun bir rüya olm adığına gittikçe daha çok ikna oluyordum.” dedim.” diye tekrarladım. Bu unut­ kanlık fiziksel bir duyum sam aydı. Bu sözcükler. yarı hatırlanan bir imge gibi. tam gözlerim in önünde bir şekilde silikleşip kaybolan söz­ cükleri geveleyip duruyordum .” Isidoro Baltazar başını sallayarak usulca. Ne kadar çok çabalarsam çabalayayım anım sayam adığım bazı olaylar vardı. Ona M ariano Aureliano ile konuşmam ı. “Nagual Juan M atus buna yükseltilmiş bilinç diyor.

yani bize öğretildi­ ğinden farklı olduğunu gösterirler. Cadıların evine geldiğim izden beri. “Seni ipnotize mi ediyor?” “Farkındalık seviyelerim i değiştirm em i sağlıyor. “gerçekliğin tüm doğası­ nın.214 RÜYACI lı dudakları ona bir Rom alı görüntüsü veriyordu. za­ man bağlam ında olayların ardışıklığıyla uğraşm ak olduğunu söyledi. “Ve bunu yaptığı zam an. neyi hissedebildiğim izi kültürün önceden belirlediği . üstelik bunları tekrar yaşıyorum da.” dedi. “Yani farkındalık se­ viyelerini değiştirm ekte ustadırlar. neyi bilmek istediği­ mizi.” dedim. öyle olduğuna inandığım ızdan farklı. Bazıları o kadar ustadır ki başkalarının bilinç seviyelerini de değiştirebilirler.” diye devam etti.” Çöm ezliğinin en zor yönlerinden birinin. Onun bu tanım lam asına katıldığım için değil de. “N agualın yardım ıyla ancak şim ­ di. Sık sık olayların hepsi kafasında karışıyor. Am a bu neşeli halim in yerini çabucak tuhaf bir kaygı aldı. Sanki yüksek sesle konuşm uşum gibi. U ylu­ ğuna bir şaplak atarak. “Büyücüler. bu onunla resm en tanıştığım gün verdiği konferansta söyle­ dikleri içinde hatırladığım tek şey olduğu için gülmüştüm.” dedi. ama eliy­ le sabırlı olmamı işaret etti.” dedi Isidoro Baltazar. “ Sana nasıl yardım ediyor?” diye sordum.” dedi. ne zaman onlara odaklanm aya çalışsa daha da derine göm ülen karışık im ajlar haline geliyorlardı. “Hâlâ yükseltilm iş farkındalık içinde olm alıyım . yıllar önceki öğretilerinin yönünü ve olaylarını hatırlıyo­ rum .” dedi. K afam da bir yığın som vardı. ay­ lar geçmiş gibi geldi bana. “Kesinlikle rüya gören-uyanıksm . “Kısa boylu. Başımı salladım. sadece geçmiş olayları hatırlam akla kalmıyor. “Sana daha önce hiç dikkat etm em işim .” “Bunu nasıl yapıyor?” diye sordum. “Ve fark­ lı duyum sanır.” Başını geriye atıp gülerken araba yolda yalpaladı. sadece iki gün değil. Zihinsel anlamda. esm er tenli ve gösterişsiz olduğumu hatır­ lam ıyor m usun?” Güldüm. bizim kim olduğumuzu. nasıl davrandığım ızı. “Zam an büyücüle­ rin dünyasında farklı geçer.

” Söylediklerini takip edem ediğim i görerek bunu başka bir açıdan anlatm aya çalıştı. “Bir büyücü sadece değişik gerçekliklerin farkına var­ m az. bunu somut. pratik bir m esele olarak kabul etm ek istemiyoruz. ışıl ışıl gözlerle bana bakarak. “Bir büyücü için algı bu kabul edilmiş param etrele­ rin ötesine geçebilir.” Bu savını anlam ak gayretiyle bir çaba gösterip. “Am a onların anlaşm ası farklı. Toplum­ sal dünya algıladıklarım ıza. Ve çöktüğü zaman. gün­ lük yaşantıdaki deneyim in karm aşıklığında bize yol göster­ m ekte faydalı olduğu nispette tanım ladığını söyledi. neyi algılayabildiğimizi de kültürün önceden belirlediğini kabul etm ek istemememizdir. “Peki. Bü­ yücüler sosyal olarak belirlenmiş algının param etrelerini çö­ kertirler ve büyücülerin bununla ne dem ek istediklerini anla­ m ak için de insanın bunu uygulam ası gerekir. kendimiz hak­ kında da değişik olasılıkların. çökertilebilir.” dedi.” Söylediklerini gerçekten anlam adığım halde sözlerini bu kadar kolayca kavrayıverm em e şaşırmıştım. Büyücü­ ler— yalnızca zihinsel anlamda değil.” diye vurguladı. Ya­ ni sözleşm eyle. bü­ yücüler bir sözleşm eye varm ıyorlar m ı?” diye sordum. hem de o dereceye kadar ki artık kendi­ m iz ve çevrem iz hakkında en sağlam sanılara bile inananla­ y ız. onunla birlikte bütün dünya da çöker. “Büyücüler sadece dünya hakkında değil.” diye devam etti. düşüncelerle kurulm uş ve desteklenmiştir. Büyücüler normal sözleşmeyi bozu­ yorlar. sadece her biri­ m izden çıkarılan bir anlaşm adan ibaret olduğunu bilirler. değişik gerçekliklerin farkına varm am ızı sağlarlar. algılayabildiklerim ize sınır ko­ yuyordu. Ve bunun nedeni. Fakat bu fikri şekillendirm ek.fikriyle kendi kendim izi didiklem ek istiyoruz. teslim ol­ . sadece toplum sal bir olgu olduğu için. dille. “ Varıyorlar. fiziksel ya da pratik an­ lam da da ya da adını ne koym ak istiyorsan o anlam da da. pratik olarak da— ger­ çekliğin ya da bildiğim iz şekliyle dünyanın. “Bu param etre-ler söz­ cüklerle. Yani. Toplumsal dünyanın algımızı. sadece zihinsel anlam da değil. Bu anlaşm a. “bu bilgiyi pratiğe de döker.

fakat zam anım ızın ötesindedirler. Benim ne düşündüğümü. Ona karşı çıkm ak üzere olduğum u görerek çabucak.” “Bedenini m i?” diye sordum kuşkuyla. “Şimdi dur bakalım !” dedim. Fikirlerle rom antik bir aşk yaşam ak bana tü ­ m üyle yabancı bir kavram dı. daha doğrusu hiç düşünem ediğim i anlamış gibi görünüyordu. Sözlerini anlam ıştım . “Bedenim den ne istiyor­ lar?” “Hiçbir şey. ki bu da tüm üyle farklı bir meseledir. Ve zam anı­ m ızın tarzı ussallıktır. çünkü haklı oldu­ ğunu kavram ıştım . hele bütünlüğüm üz daha da azdır. Gerçi bu yüzden kendim i yetersiz hissetm edim . Bizler kendim ize pek az hâkimizdir. ussallığı sınırlarına kadar geliştirmişlerdir. ne zihnim de ne de bedenim de bir terslik olmadığını söyledi. Isidoro Baltazar m üdahale edişim i duym azdan gelerek. “büyücüler çapraşık. Hepim iz bir bütün olarak makul insan­ larız. bedeni kadar zihnini de vermelidir. nibelunga. onun prensiplerini sezgi yoluyla anlam anın yeterli olm adığını söyledi.” diye açıkladı. bunun ne tür bir ritüel içerebileceğini m erak ederek. gizli ritüeller uygulayan insan­ lar değillerdir. “İnsanların inandıklarının tersine. Bilinçli.” diyerek güldü. büyücülerin dünyasının ileri düzeyde karm aşık bir dünya ol­ duğunu. Ne soracağım ı bile bilm iyor­ dum. Zihinsel m eselelere karşı ilgim hep sığ ve yapay olmuştu. H ayatım da ilk defa kendim i iyice aptal hissettim. am a m üşfik bir ses tonuyla. Ne söyleyeceğim i bilm iyordum .” Bana bir göz atarak gülümsedi. korkusuz bir teslim iyet olm alıdır b u . Büyücüler bu noktada bizden kesin olarak ayrılırlar. ne bedenim in ne de zihnim in he­ nüz büyücülerin çetin yolunu izleyecek durum da olmadığını ekledi. Sonra da ciddi. zira ancak zihni tüm üyle anlayarak kendilerine hâkim iyetle­ rini ve bütünlüklerini kaybetm eden büyücülüğün prensipleri­ ni som utlaştırabileceklerine inanırlar. Hem en araya girerek. büyücüler ussal insanlardır.216 RÜYACI m ası gerekir. Birkaç saat içinde A rizona’daki Birleşik Devletler sınırı­ . am a anlam larını çıkartam am ıştım . Büyücüler düşüncelerle rom an­ tik aşk yaşarlar. İnsanın bunları zihinsel olarak da özüm ­ sem esi gerekiyordu. Bununla beraber.

daha doğrusu kendim i ifade edecek sözcükleri bulam ı­ yordum. Birden bana ne söylem eye çalıştığını anlayam adığım için sinirlenerek. “İki günlüğüne gitmiştin. ama benim bu m araziliğim ie. ama ne söyleyeceğim i bilm iyor­ dum. Sesinin tınısına. Arabayı yolun kenarına çe­ . “Seni bu kadar heyecanlandıran nedir anlayam ı­ yorum . Benim için yeni bir duyguydu bu. büyücülerle ilişki içinde olduğu ve çalıştığı onca yıldan sonra bugün bile büyü­ cülerin dünyası karşısında afalladığını itiraf etti. nagualla sadece iki günlüğüne gittiğimi sa­ nıyordum gerçekten. bütün engelleri aşabile­ cek bir yeterlik seziyordum. Söylediğini tekrar­ lam asını istedim. ama bu birkaç saat hiç nedensiz yorucu geçm iş­ ti. O nda bir istenç. Isidoro Baltazar kararsız ve rahatsız olduğumu hissederek konuşm aya başladı. Sam im i bir tavırla. Bana her şeyi yapabilecek. Bütün bu olanlardan bir şekilde gözüm korkmuştu. yine de sesinde öyle keyifli bir erk. ama hâlâ ne demek istediğini yakalayamadım. ama tek kelim e söy­ lemedi.” Gülerek bana dönerek boştaki eliyle beni sarstı. “Daha bu sabah açıklanm ası imkânsız bir şekilde büyücü­ lerin dünyasına yenildim .” dedim sonunda. “Düşünsene. değişen ruh halimle. “Ve çalışm a derken gerçekten çalışmayı kastediyorum . dikkatsizliğim ­ le dalga geçtiğini hissediyordum . sesinin canlılığına kendim i öyle kaptır­ m ıştım ki ne söylediğini anlayamam ıştım . Yerimde sıçrayıp kafam ı kam yonetin tavanına vurdum. her şeye katlana­ bilecek ve hiçbir şeyin m esele olmasına izin verm eyecek biri izlenim i veriyordu. Dikkatle tam gözlerim in içine baktı. yarı şikâyetçi bir ses tonuyla konuşuyordu.” Yarı iddialı. Ne olmuş yani?” “N e?” diye bağırdı yüksek sesle.” Bir kahkaha atarak söylediklerini vurgulam ak için uyluğuna bir şaplak attı. Beni hiçbir şey için suçlam adığını biliyordum . Konuşm ak istiyordum . kendisinde öyle m ükem m el bir içsel kuvvet vardı ki yüceldiğimi hissettim. Tekrarladı.11 217 na varm ıştık.

Söyleyecek hiçbir şeyim olmadığı için.”On iki günlüğüne gitm iştim ben. sonra pence­ reden dışarı baktım. “iki gün içinde mi oldu?” diye ekledi. bir canlılık var­ dı. “On gün. Konuşm ak istem edi­ ğimden de değil.” Işıl ışıl gözlerini üs­ tüme dikerek durakladı. Fakat gerçekten bu on gün kaybolm uş m uydu? Kendime bu soruyu sordum. Tıpkı be­ nim gibisin. Zorlayıcı. çekici gülümsemesi öyle güven vericiydi ki ona uzun uzadıya bütün hatırladıklarım ı anlattım.A.218 RÜYACI kerek m otoru kapatıp bana döndü. sonra da kayıtsızca. “Yani bütün bu başına gelenler . Olayların ardışık sırasının hiçbir anlamı olm adığını temin etti bana. çünkü senin zamanı daha iyi hesapla­ mış olduğunu sanıyordum.” Şaşkın şaşkın.” dedim kesin bir tavırla. hat­ ta ilk gazeteciden. Ama sadece iki günlüğüne gittiğimi sanıyordum. ama bir cevap verm ek istemedim. . Bundaki ironiyi senin takdir edeceğini. on gün kaybetm iş olduğumu doğrulayan L. Gözlerindeki keyifli bakış. Zam an zam an kendi kendine gülerek.” dedi. “Evet. . On gün kaybettik. “Şimdi bütün yaptıklarını bana anlatmanı istiyorum . Kollarını çoşkulu bir tavırla göğsünde kavuşturdu. “Ö y­ leyse sana haberlerim var. . Ona inanm adığım dan değil. konuşm akta boca­ ladığım her seferinde çenesiyle devam etm em i işaret edip be­ ni teşvik ederek dikkatle dinledi beni.” Se­ sinde asabi bir heyecan. ses tonundaki ciddiyeti ve dümdüz dudaklarının yansıttığı ifadeyi yalanlıyordu. Oysa hesaplam am ışsın. Times gazetesini aldıktan sonra bile.” diye m ırıldandım . Yolculuğun geri kalan kısm ında tek laf etmedim. bir kabına sığmazlık.

küçük bir m utfak ve pem be çi­ nili bir banyodan ibaretti. Soııora’dan itibaren bütün yo­ . İki kat m erdiven çıkıp kasvetli bir halıyla kaplanm ış bir koridordan geçerek 8 num aralı daireye geldik. H içbir şeye dikkat edemeyecek kadar yor­ gun bir halde onu izledim. Sonora’dan döndüğüm üz gece be­ ni oraya götürdü.ISID ORO BALTAZAR’IN STÜ D Y O -D A İRESİ bir park ala­ nına bakan dikdörtgen bir oda. ve hâlâ yolda olduğum uzu gördüm rüyamda. Başımı yastığa koyar koym az uyudum.

katlanır bir m asa ve— kendisininkinin tıpkısı— katlanır bir sandalye koymuştu. Tek kişilik bir yatağın ya­ nında çalışma m asası olarak kullandığı. tam Isidoro B altazar’m stüdyo-dairesin­ den köşeyi dönünce yeni bir daire buldum kendime. Kitaplar. Odanın öteki ucuna benim için tek kişilik ikinci bir yatak. M utfaktaki dolaplar da. hiç nedensiz.220 RÜYACI lu. tıka basa kitaplarla doluydu. Üç hafta içinde. bu gizem i benim için aydınlatm anın onun görevi olduğunu tekrarlıyordum kendi kendime. Yine de zam anım ın çoğunu onun dairesinde geçirm eye devam ettim. Isidoro Baltazar bu günlerin kaybedildiği fikrini bile ağ­ zına almayı düpedüz reddediyordu. bir tabak. A rtık deneyim lerim i bloke etm ek gibi bir isteğim olmadığı için Sonora’da bulunduğum o iki sefere ait anılarımı yanyana sıraladım. ve sırayla direksiyona geçerek hiç durmadan gelmiştik. Dairede çok az m obilya vardı. katlanır bir sandalye ve notlarını sakladığı iki ta­ ne m etal dosya dolabı vardı. bir fincan. G e­ ri kalan her yer kitaplarla kaplıydı. Bazen onunla tam anla­ m ıyla hem fikir oluyordum . yolun aşağısında UÇLA kam pusundan bir mil kadar uzakta. . Beni koruduğu açıktı. bir bıçak. Ne var ki bazen de. derin bir dargınlık duyuyordum. ta ki benden kasten bir şeyleri sakladığına kanaat getirene kadar. K oridordaki iki büyük dolapta yarım düzine göm lek ve birkaç tane takım elbise asılıydı. sadece benzin doldurm ak ve yem ek yemek için durarak. Hiç kitaplık yoktu. sadece hatırlayam adığım için o günleri kaybolm uş olarak düşünm enin saçmalığı benim için o kadar açık olmaya başladı ki bu m eseleye hiç önem verm edi­ ği için ona m innet duydum. okunm ak bir yana. katlanır uzun bir pik­ nik m asası. Gaz ocağının üstünde bir çaydanlık ve bir tava duruyordu. bir çatal ve bir kaşık için ay­ rılm ış olan bir raf dışında. B a­ na yardım etm enin. İkincisinde de on gün yitirmiştim. Fakat ne kadar çabalarsam çaba­ layayım kaybetm iş olduğum o on bir gün hakkında tek bir şey hatırlayam adım : ilk gidişim de bir gün. Bunu izleyen altı ayda Sonora benim için m itolojik bir yer olmaya başladı. K itaplar küm eler halinde yığılmıştı. hiç dokunulmamış gibi duruyordu.

“Eğer ısrarla bu konunun üstünde dur­ m aya devam edersen kafayı yiyeceksin. yoksa karışm am . çünkü hiçbir şeyi çözm eye­ cek bu. alay edercesine. dıştan bakan birinin onları çekici.” diye ekle­ dim. Böyle bir fikri kabul etm ek yerine. O rtaklaşa paylaştıkları şeyin özgürlük arayışları olduğunu söylemişti. “Sana bütün söyleyebileceğim hiçbir şeyin senin hayal ettiğin gibi olm adığıdır. onun alın yazısını paylaşan sihirli varlıklardı onlar. zeki.” Isidoro Baltazar neşeli. Onlardan bah­ settiği zam an kendinden geçerek konuşuyordu. m eydan okuyan bir ses tonuyla. “Beni bulduğun gibi bulacaksın onları da. onun için bu kadınlar bundan çok daha fazlaydı. Ne zaman onlar hakkında soru sor­ sam sorularım a uzun uzadıya cevap verm işti.” dedi. Besbelli içten ve büyük bir hayranlıkla. “Beni onla­ ra götürm elisin. Gerçi.” dedi. Bir defasında ona bir ültimatom bile verdim .” Sanki bundan sonra söyleyeceklerini dile getirm ek­ te isteksizm iş gibi bir an durakladı. “Neden aynı enerjiyi kötü alışkanlıklarını sıraya koyup incelem ek gibi daha pratik bir şekilde kullanm ıyorsun?” diye ekledi. ‘■ ‘Eğer Los A ngeles’ta bir grup kadın bulacağım a inanıyorsan kendini kandırıyorsun. boğuk bir kahkaha atarak kıkır kı­ kır güldü. Yüzünde hiçbir tepki görm eyince.” “Yeterince bekledim !” diye bağırdım. Bana onlardan o kadar çok bahsetm işti ki onları zaten ta­ nıdığım ı hissediyordum . başarılı— hepsinin de yüksek üniversite dereceleri var­ dı— kendine güvenli ve son derece bağım sız olarak tanım la­ yacağını söylem işti. içimde patlamak üzere olan başka bir şikâyetle karşı saldırıya geçtim hemen. Yalnızca beklem ek zorundasın. “Ve bütün bu telaşın bir hiç yüzünden olacak.” dedi. Eski nagual tarafından ona em anet edilmiş olan öteki genç kadınlarla hâlâ karşılaşm a­ mıştım. “Ve senin onlarla ne za­ m an karşılaşacağım bilm enin yolu yok. Nereden aram aya başlayacağım ı bile bilm iyorum . sonra om uzlarını silkerek. Toplumsal düzenle hiçbir ilgisi olm ayan bir taahhüt ve sevgi bağıyla zincirlenm işlerdi ona.12 221 Nihayet bir gün. “M ari- .

” “İşleri hızlandırm ak için m i?” diye tekrarladı anlamamış gibi. Sonra gülüm seyerek. Bazen be­ nimle ne yapacağını bilm ediğin izlenim ine kapılıyorum . “M ariano A ureliano’yu da aram ıyordum. “H içbir şey olduğu yok. “Öyleyse neden bir şey önerdiğim zaman hep kararsız gö- . İşleri yapıp bitirm ek gibi bir anlayışın hiç yok. “N e­ ler olduğunu görem eyecek kadar ahm aksın. Eğer bana bağlı olsaydı.” Ona kuşkuyla baktım.” “Ne yapacağım ı pekâlâ biliyorum . “Onları seninle tanıştırm ak bana bağlı değil.” di­ ye ekledi. Yarın senin için her zam an yeterince iyi. ama sanki önünde bir sonsuzluk varm ış gibi davranıyorsun. D uvara dönerek ona kadar saydım.” diye karşı çıktı. Çıkıp onları aram an gerekm iyor.” dedi ilgisizce. abartılı bir şekilde iç çekti. Bana m ü­ dahale etm esini önlem ek için sesim i yükselttim.” Gözlerini kapattı ve sahte bir teslimiyetle.” dedim huysuz bir tavırla. “H ızlandıracak ne var?” “Hem en her gün bana çok az zam an kaldığını söyleyip duruyorsun.” “Büyücülerin dünyasında tesadüfi karşılaşm alar yoktur.” diye hatırlattım. yoksa olabildiğince ça­ buk anlamsız davranışlarda bulunm anı istediğim den değil. İnan bana. Bu hakareti içime işleyerek.” de­ dim sertçe. Bana kar­ şı tepkilerinde karışık hisler beslediğini fark ettim. sonra gülüm seyerek ona döndüm ve tatlı bir şekilde.” “ Sana durm adan bunu söylüyorum . “D üşündüğün kadar aptal değilim ben.” diye mırıldandı.” dedim. çünkü acele etmeni ve iç varlığını tem izlem eni istiyorum . burada oturup senin saçm alıklarını dinlem ezdim . seninle ve onunla karşılaşm ak sadece bir tesadüftü. “Sen kendin onlarla karşılaş­ m anın benim için ne kadar önem li olduğunu söylüyorsun.” dedi sabırsızca. “A rkadaşla­ rınla karşılaşm akta ısrar edişim işleri hızlandırm ak için. Tam ona bu tür bir nasihata ihtiyacım olm adı­ ğını söyleyecektim ki ciddi bir sesle. usulca. “Zam anı geldiği zaman onlarla karşılaşacaksın. “Senin problem in tipik bir Latin olman. “Ben seni aram ı­ yordum . Elim de olm adan içinde bir tür giz­ li kötü niyet olduğundan şüpheleniyordum .222 RÜYACI ano A ııreliano’yu bulduğun gibi.

ses tonum a aldırmayarak. Bu zahm etine değecek pratik bir şeyler bekliyorsun. “Öyleyse nedir bu yaptığım ?” diye sordum alay ederek. sorun bu. kendim e-acıyan bir ses to­ nuyla. “Henüz kararını verm edin sen. “ama tininle değil. Bir an için o her za­ manki keskin. “Ve sonra hızlı ve gayretli bir şekilde harekete ge­ çerim. aldırm ıyorum . Isidoro Baltazar yeni bir daireye taşınm a­ nın ve eski yaşam tarzımı bırakm am ın bir değişim olduğuna dair yanlış bir fikre kapıldığım ı söyledi. neden burada oturduğum u sanıyorsun?” “Bedeninle katıldın kesinlikle. büyücülerin dünyasına katılm ak için uzun zaman önce kararım ı verm iş olduğumda ısrar ettim.” dedi. “Ben olaylar benim için bir seçim yapana kadar beklerim hep. Fakat daha ben bu haksızlığa karşı duyduğum büyük öfkeyi açığa vuram adan. “Bu kadınları bulm am a yardım etm eyeceğine göre ge­ ride kalm aya m ahkûm um . “Bazı insanlar için bu devasa bir adımdır.” “Am a asıl ivedi problem bu değil. sonra da o neye inanırsa inansın. İçeri bakıp neler olacağını görm ek için bekleyerek eşikte duruyor­ sun. Şimdiyse nihai kararını verm eden önce bir tür harita.” dedim.” diye kabul ettim. Isidoro Baltazar bana sertçe baktı. Neye karar verm eli­ yim ?” “Büyücülerin dünyasına katılm aya karar verm edin.12 223 riinüyorsun?” Sözlerim sanki kendiliğinden dökülmüştü ağ­ zımdan.” “Zaten çok gerideyim .” dedi. Sen m ala m ülke aldır­ m ıyorsun. sert bir eleştiriyle beni yıkm asını bekledim. rahatla­ . Oysa senin için hiçbir şey bu.” “Hayır. Am a bana bu değerlen­ dirm emde tümüyle haklı olduğumu söylerken sesi şaşılacak derecede nazikti.” Boğazım dan ona karşı çıkm ak için kelim eler yükseldi. “Eğer daha katılm adıysam . “Eşyaların dışında hiçbir şeyi geride bırakm adın. Eğer dikkat etm ezsen seni geride bırakırım . “Ne dem ek istediğini bilm iyorum.” dedi.” dedi.” Sanki hemen feveran etm emi bekliyormuş gibi kaşlarını kaldırdı. insafsız sözleriyle bana saldırm asını.

. Bu hiç kim senin yaptığı bir şey değildi. . .” “Ne kapısı?” “Halen açık tuttuğun kapı. Tini ikna etm en gerekiyor.” Kafam karışm ış bir halde ona bakakaldım.” “Am a bana kim yardım edecek?” diye sordum yüreğim acıyarak.” diye m ırıldandı. sonra onu gerçek­ ten büyücülerin dünyasına katılm ış olduğum a ikna etm ek için ne yapm am gerektiğini sordum. sunduğu çok özel bir şey var. Isidoro B altazar yüzü zevkten buruşm uş bir halde bana döndü. . “Am a eğer sen in an ıy o rsan . eğer ben .” “Yani gideceğim i mi söylüyorsun?” A nlaşılm az bir ifadeyle bana baktı.”Evet. bu da kim senin yaptığı bir şey olm a­ yacaktır. . Bu arada.” diye kekeledim. Buna özgürlük deniyor. hiçbir garanti yok.” “Sunm uyor m u?” deyiverdim hiç düşünmeden. “Beni ikna etm en gerekmez. “Seni ya da başkasını ikna etm eyeceğim. Daha ben konuşm am ı bitirm eden başını iki yana salladı.” Gülüm sedi. Kapıyı arkandan kapatm an gerekiyor. Senin esas problem in büyücülerin dünyasının sa­ na sunacağı bir şeyi olduğuna ikna olmayı istem en.” “Ben hiçbir şeye inanm ıyorum . “Sen de başkalarının geldiği gibi geldin bu dünyaya.224 RÜYACI tıcı bir plan bekliyorsun. sonra om uzlarını sil­ kerek. alaycı değil..” Düşünceli bir şekilde başımı salladım. ki bu an­ lam da herhangi birim izin başaracağına dair de. “Ama m utlaka ikna etm eye çalışacaksın . “Am a önce tine hizmet . Ve eğer sen ya da başkası gitm eye karar verirse. Ne var ki buna ulaşm ayı başaracağına dair. onları hoş tutm aya devam edeceksin. “Ben edeceğim .. Senin hizm etkârınım ben. Eğer işler istediğin gibi olm az­ sa ya da beklentilerine uym azsa kaçm ana izin verecek olan kapı.” diye lafımı kesiverdi. “Bu seninle tin arasında. Eğer tereddüt etti­ ğin ya da şüpheye düştüğün her seferinde desteklenm eye ih­ tiyaç duyarsan kararında erk olm az. ama utangaç ve tatlı tatlı.

Onu takip etm ek ya da kâğıtlarına burnu­ . İçimdeki bir şey Isidoro B altazar’ın hayatındaki bütün öbür kadınları kıskan­ mamı istiyordu. Bunu anlam aya başladığın ve uyguladığın zaman kapı­ yı ardından kapatm ış olacaksın. Onla­ rın seçeneği hatasız bir şekilde hizm et etmektir. bu türden hiçbir kalıba uym uyordu. hatta pek çok karısı olan sıradan birinin yaşantısı bile olmadığının şiddetle farkınday­ dı. Kıskançlığın ve sahiplen­ m enin olması için. Kıskançlık krizlerim bir aldatm acaydı. özel hayatına gerçekten girm em e hiç izin verm em esi beni yiyip bitiriyordu. Bu dünyanın temel öncülü budur: bu dünyada işe yarar olarak yorum lanabilecek hiçbir şey yapılmaz. sadece kişinin kendisinin değil. yeni nagualın yaşantısının sıradan bir insanın. bir yapaylığı vardı. Isidoro B altazar’ın yaşantısını bilme ihtiyacım çok kuv­ vetli bir ihtiyaçtı. Yine de hiçbir şey pratik nedenler için yapıl­ maz. m utlaka bilinçli bir aldatm aca olmasa da. Benim yaşam tarzım ve nagual Juan M atus’un bana öğrettiği şudur: bir büyücü başkasına ne öğretiyorsa kendisi de onu uygular. eşinin de bir yansım asına ihtiyaç vardı.12 225 ediyorum . hareketsiz bir sessizlik çöktü aramıza. Belki büyücülerin hiçbiri bana inanmayacaktı am a kesinlikle değişmiştim. eğer bu ilişki diye adlandırılabilirse. Kö­ lelerin hiçbir seçeneği yoktur. çünkü biz kadın­ lardan bazılarım ızın karşı karşıya kaldıkları en zor şeyle ilgi­ si vardı bunun: kıskançlık ve bilme ihtiyacı ile. Bu değişim i fark etm iştim . Yine de bu konuda hiçbir şey yapmıyordum. Am a sonra yine içimdeki bir şey. sadece stratejik davranışlara izin veril­ miştir. ihtiyaçlarını ve dürtülerini yan­ sıtmıyordu. İlk başta neredeyse algılanam az bir değişimdi bu. tinin bir hizmetkârıdır. “Sana yatırını yapamam. Savaşçı bir köle değil. hislerini.” diye devam et­ ti. Ve Isidoro Baltazar artık bir er­ keğin duygularını. İlişkim iz. Oturduğum yatağın üstünde kıpırdandım . hizm etkârlarınsa vardır.” Uzun. ne kadar alışılmış. ve elbet sen de bana ya da büyü­ cülerin dünyasına yatırım yapamazsın. K afam da bir yığın düşünce kaynaşıyordu. bilinen bir kalıba uydurm aya çalışırsam çalışayım. “Benim yardımım hesapçılıktan uzaktır.

Bir savaşçının stratejik davranışı­ nın ne olduğunu anlamıştım. Dehşet içinde bir çığlık at­ tım.226 RÜYACI mu sokup bir defada gerçekten kim olduğunu keşfetmek çok kolay olurdu diyordum sık sık kendi kendim e. Gerçek benim . İçim deki bir şey. Am a önemi yoktu bunun. Bana eşyalarının tümünü kullanm a hakkını vermişti. “Isidoro B altazar’ın evini geceleri tem izlemeyi seviyo­ rum. Hep geceleri tem izlerim burayı. bu da onu. Saç­ ları sırtına dökülüyordu. Kolum u tutan el beni bırakınca. bocaladığım zam an da çoğunlukla onun evine uyum aya gidi­ yordum. ama ona bunu sorm am ın abes olduğunun farkındaydım. ona karşı norm alde davran­ mam gerektiği şekilde davranam ayacağım ı biliyordu. Ona doğru yak­ laştım ve gizlice elbisesinin koluna dokundum. Yüksek sesle güldüm. Dudaklarım kupkuru olm uş­ tu. Beni durduran.” Florinda bir şey dem eden yan döndü ve ışık yüzüne çarp­ . bana beslediği güvendi. sadece günlük yaşantım da değil. ne diye kekeledim . Belinde toplanan uzun bir elbise vardı üstünde. düşüncelerim de bile dokunulm az kılıyordu. K al­ bim deli gibi çarpıyordu. Isidoro Baltazar yanılıyordu. görgü kurallarından çok. “Geleceğini bilseydim tem izliğe daha erken başlardım .” dedim gülüm sem eye çalışarak. Florinda? Yoksa rüya mı görüyorum ?” “Bu gerçek canım. anahtarım ı kilide sokarken bir kolun dışarı uza­ nıp beni içeri çektiğini hissettim. Gerçek mi yoksa sadece om uzlarının arkasından gelen solgun ışıkta dış hatları belirginleşen gölge gibi bir görüntü mü acaba diye merak ettim. . Am a bunu yapam ıyordum . D engem i kazanm ak için duvara yaslandım. Biliyordum ki en azından o buradayken— m utlaka evde olması gerekm iyordu. Los A nge­ les’tayken— savaşçının stratejisini anlam aya ve uygulam aya başlamıştım. “Bu sen m isin. Bir gece. Ömiirboyu süren alışkanlığım olan günü gününe uymaz m i­ zacımı ve A lm anvari titizliğimi taahhüt eksikliği olarak görü­ yordu. . “Florinda!” Şaşkın şaşkın ona baka­ kaldım. “Ne . Oysa. o yokken genellikle bocalam aya başlıyor.” “Buraya nasıl geldin? Tek başına m ısın?” diye sordum.

değişik zam anlarda bu­ raya geliyorum. “Bir şeyler söylemiş olabilir.” dedim. içinden geldiği gibi dans ediyorm uşçasm a süzülüyor gibi görünüyor­ du.” “Sabahın üçünde m i?” diye haykırdı. Esasında düpedüz burada yaşıyorum ben. Kaşlarını çattığını görünce kendim i savunmak zo­ runda hissettim. Florinda gözlerini dikip bir süre daha bana baktı. Beni suçlamıyordu. “Bazı kitaplar o kadar yeni ki sayfaları kesilm em iş. “Hiçbirimizi asla takip etm emeni ya da davet edilm eden gelm emeni söylem iş­ tim sana. Başını belli belirsiz oynatın­ ca. soluk ışık profilini aydınlattı. “Onları bir yana ayırıyorum. Usulca güldü ve sanki söz­ cükleri bir tarafa itiyormuş gibi elini havada sallayarak odayı geçip küçük m utfağa girdi. Gözleri şeytani bir hazla gülümsüyordu.” diye açıkla­ dım. zerre ka­ dar hissetm ediğim bir kabadayılıkla. Sürekli başını sallam asından cesaretlenerek. “Benim bir anahtarım var. “Sonor a ’dan döndüğüm üzden beri her gün. sır verir gibi. sonra arkasına dönerek om zunun üstünden. Yüzüm kızararak başımı salladım.12 227 tı.” “Isidoro Baltazar M eksika’dayken buraya gelm em eni söylem edi mi sana?” Florinda’nın ses tonu tekdüze ve adeta ilgisizdi.” dedi. Şanslısın. Örm eden om uzlarına bıraktığı beyaz saçları belli belirsiz ışıkta gümüş bir perde gibi titreşiyordu. dolaplardaki kitapları tekrar düzenleyerek saatler geçirdiğim i söyledim. Kitapları yazarlarına ve konularına göre tekrar küm eliyordum . Florinda'nın zarif yürüyüşünü taklit etm eye çalışarak ar­ kasından gittim. “Senin korkudan ölm e­ ne aldırış etm eyecek biri.” “Başka kim içeri çekebilirdi ki?” diye sordum. “Daha kesilecek pek . Esasında bu gece buraya bu işi yapm ak için geldim .” dedim dom uzuna kayıtsız bir tavırla. Yürüyor gibi değil de. yine de suçladığını hissediyor­ dum. okul ödevim i orada yapm aktan başka. “Seni bu gece içeri çeken başka bi­ risi olmadığı için şanslısın. Ona sık sık kendi başım a orada kaldığım ı ve Isidoro B altazar’ın beş ya da beş yüz kilom etre uzakta olm a­ sının hiçbir şey fark ettirm eyeceğini düşündüğüm ü söyledim.” dedi.

Bana kuvvet veriyor bu. “Bu dairede eski yaşantımdan. “H ayret!” diye fısıl­ dadı ve çaydanlığı lavaboya götürdü. Dramatik bir şekilde içini çekerek.” Bu gece kimi bulm ayı um uyordun?” diye sordu. sonra su dolu çaydanlığı ocağa koydu. “Çoğu zaman burada tek başım a olsam da hiç kendim i yalnız hissetm iyorum .” dedi. Uyum ama yardım ediyor. Önceleri o kadar tedirgin edici bulduğum o aynı soğukluk ve duygusuzluk du­ varların içine işliyor. bu uzaklık. sakin­ leştirici bir iş bu. cevabım ın beni ele verdiğini . “Burada kendini bu kerte evde hissetm ene sevindim . Buradaki hava bile içimi bir uzaklık duygusuyla dolduruyor. Gülüm seyerek bana döndü ve birdenbire. M utfağın kendine özgü düzenini iyi bilen birisi gibi becerikli ve güvenli bir şekilde iki kupayla benim özel demliğim i ve dolapta kalın Alm anca ve Fransızca C assels’ sözlüklerinin arkasına sakladığım çikolatalı kurabiyeleri çı­ karttı. Açıkça beni onaylam asından cesaretlenerek konuşm aya devam ettim. “Bir eşin olduğunu bilerek böyle küçük bir yuvada duym an gereken o güvenliği hissetm ene sevindim .” Son derece şakacı bir ses tonuyla.” Yüksek sesle uzun bir iç çektim.” “O lağanüstü. M amafih. cinsel uygulam aların da dahil olduğunu ekledi.228 RÜYACI çok sayfa var. Ve benim gece gündüz aradığım da işte bu sıcaklığın olmaması. “Seni değil!” deyiverdim . Bunu tuhaf bir şekilde güven verici buluyorum . Isidoro B altazar’ı mutlu etm ek için elim den gelen her şeyi yap­ m am gerektiğini ve buna. Sayfalara zarar verm em ek için çok dikkatli olunması gerektiğinden çok zaman alıyor. Su sesi yüzünden işite­ m ediğim bir şeyler söyledi. Böyle şeyleri duym aktan sersem leyerek ağzım açık ona bakakaldım . “Burada olmanın bana nasıl bir etki yaptığını anlayacağına em inim . Isidoro Baltazar ve onun sihirli dünyasından başka herkesten ve her şeyden kopuk hissediyorum kendimi.” dedi Florinda usulca.” Florinda sanki inanam ıyorm uş gibi. Bu dairenin atm osferinde­ ki bir şey bana cadıların evini hatırlatıyor.” dedim. korkunç bir dobralıkla tasvir ettiği.

” dedim sertçe. taşın­ mamı ve sahip olduğum her şeyi geride bırakışımı anlattım.” dedim kendim i savunurcasına. Çayı ölçerken abartılı bir İngiliz aksanıyla. Sonra son kerte ilgisiz bir tavırla.” dedi Florinda. orada sessizce bir taş gibi kaskatı oturdu. sessizliğini bozarak. Başını bile sallam adan. Yavaş yavaş çayını yudumladı. “Ne demek istediğini anlam ıyorum . Asabi bir şekilde gülüp. Yanma oturup ben de çayımı yudum lam aya başladım. Çenesiyle çabucak kupaların hangisini al­ mam gerektiğini işaret etti. “Yine de ben çok değiştiğim i biliyorum . “Birkaç gün önce lsidoro Baltazar da aynısını söylem iş­ ti. H er zam anki gibi. “Hiç değişm edin.” Daha ne söylediğimi anlamadan. böyle sinsi olduğum için M ariano A ureliano’yu ve lsidoro B altazar’ı suçladığım gibi onu da suçlarken buldum kendimi. şikâyet ettikçe kendimi daha iyi hissettim.” dedi şarkı söyler gibi.” dedi. “Bir kaşık. yeni bir daire bulmamı. Uzun uzadıya. “Esasında . “Zam anı gelince senin yolundan geçecekler. iki kaşık ve bir kaşık da demlik için.” dedi birdenbire. ayrıntılı bir şekilde açıklam aya koyuldum. Elinde kurabiye kutusuyla m utfa­ ğa en yakın yatak olan lsidoro B altazar’ın yatağına oturdu. Bilinm eyen bazı kadınlar yolumdan geçene dek beklem em i ve onları içsel ışıltı gibi akıl almaz bir şey vasıtasıyla tanıyacağım a inanmamı bekle­ m elerinin— imkânsız demem ek için— olm ayacak bir şey o l­ duğunu söyledim. “Ne demek istediğimi m ükemmel biliyorsun. Florinda söylediklerim e kulak asmadı. ve kupa­ lara çay koydu. Orada diğer genç kadınların hepsini olm a­ sa da. Yüzüm kızarana dek dikkatle gözlerini dikip bana baktı.12 229 çok geç anlayarak. benim için tek çılgınca ve gerçekleştirilem eyecek şeyin lsidoro B altazar’ı bir erkek olarak düşünm ek ve öyle davranm ak olduğunu söyledi.” Sonora’dan döndüğüm den beri dünyamın altüst olduğunu söyledim ona. en azından birini bulabileceğim e neden inandığımı uzun uzadıya. “Onlarla karşılaşm ayı zorlamak senin işin değil.

” diye konuşm aya devam etti. O ana kadar rüyalarda yaptıklarım ın uyanık saatlerim i bü­ yücülerin dünyasında yolculuk etm ek için gerekli özdüzence. O kadar uzun bir süre sessiz kaldı ki uyuduğunu sandım . . tavırlardaki ya da görünüşteki bir de­ ğişim değildir.” de­ di. hiç kim se bana rutinleri kesm ek­ ten ya da erişilm ez olmaktan bahsetm em işti. bir efsanedir. D aha çok yeniyim .” diye ekledi. bu fikirlerin ne an­ lam a geldiğini tam olarak biliyordum.” diye itiraf ettim kekeleyerek. “B i­ raz ara ver.” Ona m üdahale etm ek üzere olduğumu görerek parm akla­ rını dudağım a koydu ve. sonra bakışım elimde olm adan titreşti. yine de her günkü dünya kadar gerçektir. konuştuğu zaman irkildim.” Cüm lem i bitiremedim.” dedim. “Bir şeyin içinden çıkm ak üzere olduğuna dair bir uyarı olmalı bu.” Sözlerimden m em nun kalarak ona yan gözle baktım. Bu fikirleri ne­ reden alm ıştım ? Ve daha da afallatıcı olan.” diye hem en kabul ederek başını yastıklara yas­ ladı ve gözlerini kapattı. Belleğim de. . G erçek değişim özün tam bir dönüşüm ünü ge­ rektirir. “Gerçek bir değişim ruh halindeki. Dikkatle Florind a ’ya baktım. gerekli ciddiyetle doldurm adığını söyledi. Florinda. “Zam an akıp gidiyor ve bazı .” “E lbette.230 RÜYACI rutinleri kesm ek ve erişilmez olmak konusunda pek iyi not alam ıyorum . “Benim bahsettiğim türde değişim üç ayda ya da bir yılda ya da on yılda gerçekleştirilem ez. doğ­ duğum uz günden beri yüzümüze geçirilen her günkü m aske­ yi çıkartm ak ve ikinci bir maske. “Isidoro Baltaz a r’la yakın ilişkide olan herkes gün ile gece. “Büyücülerin dünyası bir rüya. “Büyücülerin dünyasında iş görmek ve algılam ak için. “H ayatım da hiç böyle şeyler yapmadım ben. sanki düşüncelerimi izliyorm uş gibi. hafta içi günler ile hafta sonları arasında sınır olduğunu unutur. Bir insanın yetiştirildiğin­ den farklı bir şey olmasının olağanüstü zor olduğunu söyledi. Tuhaf bir düşünce düş­ m üştü aklıma. kendim izi ve çevremizi ger­ çekten olduğu gibi— bir kez geçici bir varoluşa açılan ve bir daha asla tekrarlanm ayan nefes kesici olaylar olarak— gör­ . Bu Florinda'nın işi m i acaba diye sordum kendim e. Bir öm ür alır bu değişim .

“Ve el­ bette yeni bir erkeğe sahip olduğuna inanarak da değil.” Yan gözle bana bakarak alaycı bir şekilde sırıttı.12 231 m em ize imkân veren bir m aske takmalıyız. dış­ tan benim büyük bir hızla hareket edebilen. yeni bir daireye taşın­ manın ve içimden gelen bir dürtüyle sahip olduğum her şeyi elden çıkartm anın bir değişim olduğuna inanm amın benim için yanıltıcı olduğunu iddia etti. Florind a ’nın da belirttiği gibi. H er zaman bir şeylerden kurtulm ak için itici bir güç hissetmiştim. bir şeylere sahip olmanın verdiği sevinçten daha baskındı. “Kadınlar. babam oda oda dolaşıp gardıropları açarak ve bağırarak bir gömleğini ya da pantalonunu ararken evde tam bir karm a­ şa patlak vermişti. “sorum lu değillerdir. “Yeni bir adrese. çünkü bir süre giyilm ediğini gördü­ ğüm giysilerden m utlaka kurtuluyordum . “Bu maskeyi kendin yapm ak zorundasın. Om zunun üstünden geriye bir göz atarak. “Öteki özünü rüyada görerek.” diye mırıldandı. Isidoro Baltaz a r’ın da zaten söylem iş olduğu gibi.” Yatağa daha rahat oturup tekrar doldurduğum kupasını avuçlarının içine aldı ve höpürdeterek çayını yudumladı. M amafih. annemle babam hayal kırıklığına uğram ışlardı. akıcı bir kişi ol­ duğumu söyledi. “Bu maskeyi nasıl yapacağım ?” diye sordum. Bu sorum luluk ek­ . Am a içim de sert ve katıydım. yeni elbiselere.” dedi. Bu eşyalar he­ m en hiç kaybolm azlardı. Sanki perdenin arkasından görebiliyormuş gibi karanlık perdelere baktı.” Daha ben onun bu kaba suçlamasını reddedem eden. yeni kitaplara sahip olarak değil elbet­ te. birçok defa. İçim den gelen bu dürtü bazen o kadar kuvvetliydi ki annemle babam ın ve erkek kardeşlerim in dolaplarını da boşaltıyordum. Çocukluğumdan beri dönem dönem oyuncaklarım ı ve giysi­ lerimi etrafa dağıtm ıştım . geçmişle ve aileyle bağları kopartm anın bir kadın için erkek için olduğundan çok daha kolay olduğunu söyledi. esasında içten gelen bir dürtüydü bu. Eleştirisini kabul ederek başımı eğdim. Odamı ve dolaplarım ı titizce düzenlenm iş ve neredeyse bomboş görm enin verdiği sevinç. Florinda güldü ve ayağa kalkarak ara sokağa bakan pen­ cereye gitti.

” Odayı arşınlam ayı keserek gelip m asanın önünde durdu.” dedi.” “Em inim öyle yapıyorsundur.” dedi yatakta yanım a oturarak. “Ve ken­ dinle ilgilenmeyi kesm enin en iyi yolu da başkaları hakkında kaygılanm aktır. kullansalar bile. fazla gevşek. “Am a özgürlük bedava değildir.” dedi sertçe. Huysuz bir tavırla olm adığım ı itiraf ettim. sonra aynı uykulu ses­ le. . onun tam özgürlük sunmasıdır. Öteki özünü rüyada görmüyorsun. “ Büyücüler dünyalarına sadece hatasız oluşlarıyla bağlı- .” diye ekledi.” diye hemen kabul etti ba­ şını iki yana sallayarak esnedi. “O kadar rahat olduğu ve çok iyi uyduğu için değil de. “Öyleyse daha kararını verm edin sen. Se­ nin durum unda rüya görm en gerekiyor. “Yeni m askeni oym uyorsun. M aalesef kadın­ lar bu avantajı. “Ö zgürlük kendin hakkındaki kaygıların hep­ ten yok olm asıdır. bunu uzun sü­ redir taktığın için çıkartıp atması çok zor olan bu m askedir bedeli. fazla so­ ğuk . A rdından uzun bir sessizlik geldi. Döndüğünden beri rüya gören-uyanık m iydin?” dedi.” E liy­ le büyük metal dosya dolabına ve katlanabilir m asaya doku­ narak odada dolaştı.” En tuhaf rahatsızlıkları bir bir sayarken sesi gittikçe alçalıyordu.” Y üzü­ nü bana dönerek yavaşça.232 RÜYACI sikliği kadınlara büyük ölçüde akıcılık verir. K endinden başka hiç kimsenin dam gasına sahip olmayan bir maske. pek seyrek kullanırlar. “Durm adan Isidoıo B altazar’ı ve onun kadınlarını düşünüyorum . Bu m askenin tek başınayken oyul­ ması gerek. “Özgürlüğün bedeli nedir?” “Özgürlüğün bedeli yüzündeki m askedir. “Büyücülerin dünyasını seçm ek sadece seçtiğini söylem ek m eselesi değildir. O dünyada eylem de bulunm an gerekir."Büyücülerin dünyası hakkında kavranıl­ ması en zor olan şey. fazla sıcak. Yoksa fazla sıkı gele­ ceği zam anlar olacaktır. “Yeni m askeni şekillendirm e­ nin zamanı geldi. Yoksa doğru dürüst uymaz. inan” diye yanıtladım onu. . “Özgürlüğün ne olduğunu biliyor m usun?” diye sordu bir hatip edasıyla.” “Kaygılanıyorum .

“Yine de bu dünyada kalm ana yardım etmek için tasavvur edilebilen ya da edilem eyen her şeyi yaparız.” diye m ırıldandı so­ . “Büyücüler insanları kendi görüşlerine çekmekle ilgi­ lenm ezler hiç. “Senin iyi bir uykuya ihtiyacın var. sadece naguallar vardır.” Florinda hiç kim senin beni ya da Isidoro B altazar’ı ara­ m adığını açıkladı.” Florinda sanki yüzünü benden saklam ak istiyormuş gibi yan döndü.12 233 diri ar. daha çok şey bildikleri ya da bir şekilde daha iyi büyücüler olduk­ ları için değil. Isidoro B altazar’a büyücülerin dünyası hakkında bildiği her şeyi öğretm ek onun göreviydi. Sonra omzunun üstünden arkaya baktı.” Sanki bu hakareti hafifletm ek istiyorm uş gibi kolunu om ­ zum a atarak beni kucakladı. varlıklarının insanın algının param etrelerini kırm asına yardım etm elerine imkân veren ya­ pılanm alarından bahsediyorum . sadece daha çok enerjiye sahip oldukları için. “Bu hususta ne benim ne de Isidoro B altazar’m yapam a­ yacağı ve yapm ayı isteyem eyeceği tek şey.” dedi. Bizi onların dünyasına getiren her ne ise. O nlar liderdir. Yüz ifadesindeki bu deği­ şiklik öyle çarpıcıydı ki korktum. “Onu getiren her ne ise M ariano Aureliano bunu görm ezden gelemezdi. bunun herhangi birinin yaptıklarıyla ya da iradesiyle hiçbir il­ gisi yoktu. Büyücülerin arasında ne gurular ne de bilge adam lar yoktur. o zaman Isidoro B altazar neden eski nagualın çöm ezi?” diye sözünü kestim. “Isidoro Baltazar büyücülerin dünyasına senin girdiğin gibi girdi.” dedi gülüm seyerek. “Senin iradene karşı seni bu sihirli dünyada tut­ m ak için herhangi birim izin yapacağı hiçbir şey yok. “Sana neye ihtiyacın olduğunu söyleyeceğim .” “Eğer büyücüler insanları kendi görüşlerine çekm ekle il­ gilenm iyorlarsa. İçgüdüsel olarak yanından uzaklaştım . o eski çirkin. aç­ gözlü ve düşkün kendin olmana yardım etmektir. M utlaka fiziksel kuvvetten değil.” dedi ve gözlerinde keskin bir ışık belirerek şöyle ek­ ledi.” diye fısıldadı. G özlerin­ de kopuk ve soğuk bir şey belirdi. sonra öyle uzun bir süre sustu ki ne söyleyeceğini unuttuğunu düşündüm. Bu bir pa­ rodi olur.

Haklı olmak benim için bir prensip meselesiydi.234 RÜYACI nunda.” dedi. sana yardım edilm eyi um duğun şekilde yardım etm eyeceğini ak­ lında tut.” diye mırıldandı.” A celeyle kolundan tutup sarstım. “Isidoro Baltazar sana yardım edecek. “Şunu her zam an hatırla ki sadece do­ ğaçlam alar vardır.” Neşeli bir şekilde kıkır kıkır güldü. “Ve her şeyin sana net ve kesin bir şekilde açıklanm asını beklem e. “Ama. ona bakmak için kollarından sıyrılarak. Sonra ağzını yayarak esnedi ve yatağın üstüne iyice yayılıp yerde düzgünce katlanm ış yı­ ğılı duran battaniyelerden birine uzandı. Otom atik olarak yanıt verm iştim ve yanıtlarım ın çoğunun söylenenle­ rin tam tersi olduğunu kavradım. Gözlerini kapattı ve neredeyse duyulam ayacak kadar za­ yıf bir sesle. “Onu dikkatle izlersen eğer Isidoro B altazar’m sevgi ya da onay aramadığını görecek­ sin.” dedim sertçe. Sana nasıl davranılacağını söylem eyecek. Florinda gözlerini açmadan. tersine. “Bu kadar A l­ m an olm a.” diye güvence verdi. “Sana duym ak istediklerini söylem eyecek. zira.” “Ne dem ek istiyorsun?” diye sordum . “H er koşul altında etkilenm eden kaldığını göre- . “Onun ey­ lemleri sana öyle ustalıklı bir şekilde yol gösterecek ki bunun farkına bile varm ayacaksın.” Büyücülerin dünyasında hiçbir şeyin net ve kesin olmadığını ekledi. besbelli hüsrana uğradığım için benim le eğleniyordu.” dedi. büyücülerin dünyasında ne kural ne de nizam vardır. Florinda usulca gülerek tekrar sarıldı bana. “Zerre kadar yorgun değilim .” diye ekledi. “Onu asla gözden kaybetm e. Hatasız ve em salsiz bir savaşçı­ dır o. Isidoro B altazar’ın yürüdüğü aynı savaşçı yolunda yolculuk et­ tiğimi hep aklımda tutm am gerektiğini söylerken uykulu se­ sinde ipnotize edici bir şey vardı. senin de bildiğin gibi. her şey yavaş yavaş ve belirsiz bir şekilde açılıyordu. Konuşm ayı bitirm eden uykuya dalm asından korkuyordum . Battaniyeyi üstüne çekm eden önce dirseğine dayanıp doğrularak bana baktı.

H er şeyi ha­ tırlamıştım! Cadıların evinde. Farkındalık alanım a tuhaf düşünceler hücum ediyordu. ça­ balarını iki katm a çıkararak teşekkürlerini ifade eder. o kaybolm uş on günde ne yap­ tığımı hatırlam akta güçlük çekmiyordum şimdi. Epey bir zaman bu duyum sam anın tadını çıkarttım. Bu düşünceleri ışık ışınları. “Isidoro Baltazar yargılamaz. Hiçbir şey talep etmez. ama daha ben bir şey soram adan Florinda derin bir uykuya dalmıştı bile. Duyduğum sevinçten dolayı yüksek sesle gülm ek iste­ dim. Bir an için ben yataktım ve yatak kalçalarım a dokunm ak için uzanıyordu sanki. Ve sonra bütün varlığım eridi. böylelikle zafer kazanabilir ve bu zaferiyle m ütevazılaşır ya da yenilir ve bu yenilgisiyle büyür. Bu ani sezgi parıltılarından birini izleyerek. patladı. Ve hepsinden öte Isidoro Baltazar özgürdür. Gevşedim. Yenik düşebilir. yine de kendinden her şeyi verm ek ister.12 235 çeksin. O zam an rüya gördüğümü anladım. izlemek için kendisini kuvvetle hiçe indirger. ama asla teslim olmaz. cadıların evinde ya da Esperanza’nın yerinde ya da o anda pek anlayam adığım başka yerlerde uyandığımı görm üş­ tüm rüyamda. ani sezgi parıltıları gibi görüyordum. Bunların geri kalan normal düşüncelerim den bağ­ lantısız olduğunu anlayınca kendim i iyiye bırakıverdim . uygun bir davranış şeklinde bir işaret bekler arzuyla ve bu imi aldığı zaman. . E speranza’nın “duygularım ın bana geri fırlatılm ası” diye tanım ladığı şeyi hissettiğim i net bir şekilde anladım. “Dikkatle izlersen eğer. Isidoro B altazar’m teslim olm a­ dığını göreceksin. Tinden m üşfik bir sözcük. Eğer kendi dairem e dönersem sabehleyin onu kaçırabile­ ceğim den korkarak öteki yatağa oturdum. daha doğrusu. ama Florinda’yı uyandırm ak istemiyordum . üstünde otur­ duğum yatağı popom la hissetm eye karar verdim ve hayretler içinde kalçalarım sanki yatağın içine batmış gibi hissettim.” Sözünü kesip bütün bunları zaten anlatmış olduğunu ba­ ğırmak için can atıyordum. tekrar ve tekrar. Dinlem ek için. Rüya gör­ müştüm! E speranza’nm dikkatli gözlemi altında.

Arkadaşları çekingenliğinin ve sessizliğinin diğerlerinin en iyi yönlerini m eydana çıkart­ tığını ve H erm elinda'nın bir grubu. Kadınların hepsini iki defadan fazla gör­ müştüm. zarif tavırlarının da öyle. rüyalarda gördüğüm belli bir şey belleğim de sürek­ li olarak sabitlenm eden önce onu iki defa görmem gerektiği­ ni söylem işti ısrarla. birbirine uyan çok güzel sesleri vardı. İngilizce. Fransızca ve İtalyanca da söylüyorlardı. halk şarkıları. Dinçlikleri. İlk başta göründükleri kadar cüsseli değillerdi esa­ sında. yüz ifadeleri bile aynıydı. akla . Herm elinda rahat C arm ela’nın küçük kızkardeşi sanılabilirdi. M izaç olarak da benziyorlardı. sadece İspanyolca değil. En ufak bir fırsat bul­ duklarında tuhaf eksantrik kıyafetlerle gösteriş yapıyorlardı. Zayıf. enerjileri onların çok iri ve da­ yanıklı kadınlar olduklarını düşündürüyordu insana. saçları ve ten rengi de aynıydı. C lara’yla Delia ikisi fevkalade şakacı bir ekip oluşturu­ yorlardı. H er ikisi de çok iyi gitar çalıyordu. Florinda’nın bilgeliğinden ve enerjik gücünden yoksun gibi görünüyordu. en son pop şarkıları da dahil olmak üzere. Florinda’ya o kadar çok ben­ ziyordu ki ilkin onun ikizi olduğunu sanmıştım. zindelikleri. Sadece Florinda kadar uzun ve ince değil. Tatlı dilliydi ve bir şekilde zarafet taşı­ yan hızlı ve ani hareketleri vardı. bir altmışlık bedeninin narin yuvarlak hatları var­ dı. C arm ela’dan daha az kendine güvenli görünüyordu. hatta iki kişiyi bile aynı anda idare edem eyeceğini söylem işlerdi bana. üstelik gözleri. sürekli olarak belleğime kazınm ışlardı. Yatağa otu­ rup Florinda'nın uyum asını seyrederken. Sanki bü­ yüyle önüm de beliriverm işler gibi ya da daha doğrusu sanki bedensel olarak o olaylara geri dönmüşüm gibi açıkça görü­ yordum onları. Son ker­ te zevkli rekabet oyunları oynuyorlardı. Repertuvarlarında baladlar. Alm anca. En çarpıcı olanı N elida’ydı. Yine de Nelid a ’da güven verici sabırlı ve sessiz bir kuvvet vardı. o kaybolm uş gün­ lerde rüya benzeri bir durumdayken ilişkiye geçtiğim büyü­ cülerin grubundaki öteki kadınları da hatırladım . biri ötekini bastırm aya çalışarak şarkı söylüyor­ lardı.236 RÜYACI Clara. sadece N elida daha durgun ve daha az güçlü olduğu izlenim ini veriyordu.

Bu güveni ayakta tutmanın karşılıklı sorumluluk olduğu­ nu onlardan öğrendim. hatta hatalı olan ben olsam bile. Bir şarkının ilk dize­ sini ezberden söylemem ya da m ırıldanm am yeterdi. ama çok daha uçarı bir güzelliği vardı. Hepsi de. Onların bu rekabetini bu kadar keyifli bir şekilde cazip kı­ lan şey. amansız bir öz-denetimle kıvam ını bulan ince bir güzelliği vardı. kü­ çük ve kusursuz burnunu ve ağzını. bana hiçbir zaman hiçbir şey öğretm eyen rüya görme öğretm enim Z uleica’ydı. Onları hayal kırıklığına uğratm aktan korkarak onların beklentilerine göre yaşam aya çalıştığım fa­ lan yoktu. Eğer biri hoşlarına giderse. Sonra bir de durum a göre dizeler yazma yarış­ maları vardı. Başkalarının gözünde güzel ve cazip olmanın kom ik bir faktör olduğunun . Vasat bir güzellik değildi onunkisi. Benim le hiç konuşm uyordu hatta belki de var olduğumun far­ kına bile varmamıştı. eğer onun beni sevdiği gibi ben de onu gerçekten seviyorsam sezgisel olarak şairi tanıyacağımı iddia ediyordu. beyazlaşan kıvırcık koyu renk saçları çevreliyordu. eğlenm ek amacıyla yapıyor­ lardı. Bunu birbirlerini alt etmek için değil. Her ikisi de beni şaşırtı­ cı bir sebatla savunuyorlardı. mükemmel olduğuma inanmak ve onlara karşı ha­ tasız bir şekilde davranm ak benim için en doğal şeydi. Tıpkı Florinda gibi Zuleica da çok güzeldi. bunda bir üstünlüğün söz konusu olmamasıydı.12 237 gelebilecek her tür popüler şarkı vardı. Bütün bu kadınların içinde en tuhafı. ki ben gitm iştim galiba. Benim için şiirler yazarak im zalam adan kapım ın altından atıyorlardı. Bütün bunlar ondaki o dünyevi ol­ m ayan işlere dalm ışlık havasını belirginleştiriyordu. N arin­ di. sevgi­ lerinin ve sadakatlerinin sınırı yoktu. o kadar çarpı­ cı değildi belki. C lara’yla D elia’nm dinleyicileri kadar eğlendiklerini söylem eye gerek yok. Bu şiiri kim in yazmış olduğunu tahmin etmem gerekiyordu. Onların gözünde ben m ükem m eldim ve hiç hata yapam az­ dım. Ya Clara ya da Delia benim için bütün şarkıyı sonuna kadar söyleyi­ veriyorlardı. iki yana doğru uzanan kaşlarıyla koyu renk gözlerini.

Zuleica’nın.238 RÜYACI gayet farkındaydı. bu yüzden ne zaman ortalıkta görün­ se onu takip ediyordum . iz sürücüler derin bir nüveyi saklayan koruyucu. Daha az güçlü ya da daha az enerjik değillerdi. Öteki gezegen— rüya görücüler— öbür dört kadından olu­ şuyordu: Zuleica. Florinda. H erm elinda ve Clara. bir vantrilok olarak önündeki duvarlara. Sanki hiç havayı devindirmiyor. tuttuğunu koparan insanlar. Bana bunun kadınların ulaşabildikleri en karm aşık farkındalık durumu ol­ duğu söylenmişti. “Bu dünyadan başka dünyalarda rüya görm e” dedikleri. Bunların da­ ha incelikli bir niteliği vardı. baş­ ka bir özel farkındalık durum unun uzmanıydılar. Zuleica vantrilok olmayı öğrenm işti ve bunu olağanüstü bir sanat haline getirmişti. Bütün kadınlarla karşılaşıp ilişkiye geçtikten sonra bana rüya görücülerle iz sürücüler arasındaki farkı açıkladılar. Zoila ve Delia iz sürücüydüler: büyük bir fiziksel ener­ jisi olan güçlü varlıklar. Carmela. Rüya görücüler ise bu derin nüveydiler. Cadıların evindeki o günlerde. sanki onların en değerli şeyleriym işim gibi bakılıp gözetilm iştim . dünyevi olm ayan işlere dalm ış gibi bir his uyandırıyorlardı. daha ziyade. sanki bir bebek . Bunu kabul etm eyi öğrenm işti ve sanki ka­ zandığı bir ödül gibi kullanıyordu bunu. enerjileri o kadar görünürde değildi. Bunları iki gezegen olarak adlandırıyorlardı. sert dış tabakaya kanat geren yum uşak bir kalıp gibiydiler. yorul­ m ak bilm ez işçiler. Bu nedenle herkese ve her şeye karşı tam am ıyla kayıtsızdı. Nelida. sert bir dış tabaka gibiydiler. Ona göre. dudaklan hareket ettire­ rek seslendirilen sözcükler gerçekte olduklarından çok daha fazla zihin karıştırıyorlardı. Rüya görücülerle iz sürücüler beraber çalıştıkları zaman. Diğer büyücülere bunun bir illüzyon olup olm adığını sorduğum zaman bana Zuleic a ’nın ayak izi bırakm aktan nefret ettiğini açıkladılar. m a­ salara. hiç yere değmiyor gibi yürüyordu evde. porselenlere ya da herhangi bir nesneye konuşm a alış­ kanlığına bayılıyordum . En sıradan bir etkinlikte bulundukları zaman bile. rüya gören-uyanık dedikleri bu aşırı farkındalık durum unun uzmanları.

Yirmilerini yarılam ıştı. ama kilerde gizli bir bölmede çeşit çeşit şekerlerden. o zam ana dek sahip olduğum en zarif ve üstüme en iyi uyan kıyafetler hazırlam ışlardı ba­ na. Yumuşak. Kimse onu eleştirm iyor ya da kız­ m ıyordu. Yana yatmış gözleri fevkalade parlak m avi-yeşil bir renkteydi. Kusursuz cildi parlak. küçük. narin kulakları vardı. Bana en sev­ diğim yem ekleri pişirmişlerdi. Teresa’nın da sanatkâr bir yönü vardı. kıvırcık şaşaalı siyah saç­ ları. Kim seyi aldattıkları falan yoktu. Öğleden sonra geç saatlerde suluboya resim yapıyordu. koyurenk gözleri uzun. Badem şeklindeki berrak. Alm an ve Kızılderili ırklarının egzotik bir karışım ıydı. M artha üzgün bir tavırla uzun uzun iç çekm eye— bunun A lm anvari olduğunu iddia ediyordu— ve Kızılderili ruhunun bir m irası olan kasvetli suskunluklara pek düşkündü. Ta en başından beri beni sır ortakları yaptılar. elm acık kemikleri yüksek geniş yüzünü çevreliyordu. ve erzaklarını özgürce kullanmam için teşvik ettiler. H er ikisi de göze çok hoş görünüyorlardı ve her ikisinde de birbirine taş çıkartan bir iştah vardı. bu da ona düşsel. Büyücülerin dünyasında iki kadın daha vardı: M artha ve Teresa adında iki şişman kızdı bunlar. am a cüssesi onu çok daha uzun gösteriyordu. çikolata ve kurabi­ yelerden oluşan bir erzak saklıyorlardı. hepsi onun çok iyi bir müzik kulağı olduğunda birleşiyorlardı. Son za­ m anlarda kem an dersleri almaya başlam ıştı ve günün her sa­ atinde alıştırm a yapıyordu. Teresa sadece bir altmış boyundaydı. uyanacağım günü bekleyerek bir tarafa kaldırdıkları hediyeler. Teni bütünüyle beyaz olm asa da soluktu. dalgın bir ifade veriyordu. bir kedininkine benzeyen adeta pem bem si şeffaf. Bir M eksikalIdan çok bir Hintliye benziyordu. boyala­ . kıvrık ve öyle kalın kirpiklerle çevrelenm işti ki gözkapakları inik duru­ yordu. tabii ben de öyle yaptım. değerli m ücevherler ve düpedüz gü­ lünç şeyler yağdırm ışlardı bana. krem si açık kahverengiy­ di. Nezaketi ve tatlı m izacı insanda onu koruma isteği uyandırıyordu. D ediklerine göre. M artha daha büyüktü.12 239 im işim gibi üstüme titreyip şım artmışlardı beni. Sehpası önünde.

fırçaları ve tablası hazır bir şekilde. birinin oturduğu­ nu bile kanıtlayacak hiçbir şey yoktu. bir ipucu bulmaya çalışarak sabırsızca daireyi aradım. hatta banyoda bir tek uzun beyaz saç bile bulamadım. Gözlerimi açtığım da ilk yaptığım şey F lorinda’yı çağırm ak oldu. son­ ra. . İki yastık her zamanki yerlerindeydi— duvara yaslanm ışlardı— ve kullandığı batta­ niye yerdeki battaniye yığınının üstündeydi. Tükenm iştim . Florinda’nm odada bir yükselip bir alçalan ha­ fif horultusunun ritmi ipnotize ediciydi. suyu. Onun gerçekten oraya gelmiş olduğunu gösteren bir işaret. Hiçbir şey. Şiltenin altına sıkıca sıkış­ tırılan sarı çarşafta. ışığın ve gölge­ lerin uygun olmasını bekleyerek avluda saatlerce oturur. Yatak boştu.240 RÜYACI rı. orada uyum ak bir yana. Zen-benzeri bir denetim ve akıcılıkla boyaya batırılmış fırçalarını kâğıda vurmaya başlardı. Gizli kalm ış bu anılarımın büyük kısm ı yüzeye çıkmıştı. Cevap vermedi.

TAM AM EN UYANIK OLDUĞUM zamanlarda, o kayıp
günlerin yitirilm ediğini kesin olarak bilm ek dışında, o günler
hakkında pek bir şey hatırlam ıyordum . O günler süresince,
içsel bir anlamı olan, bir türlü sırrına varam adığım bir şey ol­
muştu bana. Bütün bu belirsiz anıları hatırlam ak için bilinçli
bir çaba gösterm iyordum ; sadece yarı-gömülü orada oldukla­
rını biliyordum , tıpkı az biraz tanıdığım ız ama adlarını hatır­
layam adığım ız insanlar gibi.

242

RÜYACI

Hiçbir zaman iyi uyuyan biri olmamıştım , ama o geceden
itibaren— Florinda’nın Isidoro B altazar’ın stüdyosunda orta­
ya çıkışından beri— sırf rüya görmek için her saat uyum aya
başladım. Ne zam an uzansam kendim den geçiveriyor, hiç
aralıksız, aşırı uzun bir süre uyuyordum. Kilo da almıştım,
ama m aalesef hiç de doğru yerlerde toplanmam ıştı bu kilolar.
Ne var ki, büyücülerle beraber rüya görmedim hiç.
Bir öğleden sonra, birdenbire yüksek bir takırtı sesiyle uyan­
dım. Isidoro Baltazar çaydanlığı lavaboya düşürmüştü. B a­
şım ağrıyor, gözlerim bulanıklaşıyordu. Hem en hatırım dan
çıkan kokunç bir rüya vardı belleğimde. Müthiş terliyordum.
“Hepsi senin hatan,” diye bağırdım Isidoro Baltazar'a. “Bana
yardım etseydin hayatımı uyuyarak geçirm ezdim .” Atıp tut­
mak, kendimi sabırsızlığa ve hüsrana koyuverm ek istiyor­
dum. Ama birdenbire, bunu yapamayacağım, çünkü artık
alıştığım gibi şikâyet etmekten zevk alm adığım dank etti ka­
fama.
Sanki düşündüklerim i yüksek sesle söylem işim gibi Isidoro B altazar’ın yüzü parladı. Sandalyesini çekip ata biner
gibi oturdu.”Sana yardım edem eyeceğim i biliyorsun,” dedi.
“Kadınların farklı bir rüya görme yolu var. Kadınların rüya
görmek için ne yaptıklarına benim aklım erm iyor bile.”
Kaba bir tavırla, “Yaşantında bu kadar kadın varken bil­
m en gerekir,” diye cevabı yapıştırdım.
Güldü; sanki hiçbir şey keyfini bozmuyordu. “Kadınların
rüya görmek için ne yaptıklarına aklım erm eye bile başlam a­
dı daha,” diye devam etti. “Erkeklerin rüyada dikkatlerini
ayarlam ak için hiç durmadan uğraşm aları gerekir, kadınlar
bunun için uğraşm azlar, ama onların içsel disiplin kazanm a­
ları gerekir.” Işıl ışıl bir gülüm sem eyle, “Sana yardım edebi­
lecek bir şey var,” diye ekledi. “Rüya görmeye o her zam an­
ki içten gelen itici tavrınla yaklaşma. Bırak o sana gelsin.”
Bir şey söylem ek için ağzımı açtım, ama hem en kapattım.
Şaşkınlığım bir anda öfkeye dönüşmüştü. Daha önce kazan­
dığım içgöriiyü unutarak ayakkabılarım ı giydim ve hiddetle
ayaklarımı sertçe yere vurarak ve kapıyı arkamdan hızla çek­
meyi de unutm ayarak çıktım gittim. Isidoro B altazar’ın kah­

13

243

kahası park alanındaki arabama kadar beni izledi.
M ahzun mahzun, son kerte yalnız olduğum u ve sevilme­
diğimi hissederek ve hepsinden öte kendim e acıyarak kum sa­
la sürdüm arabayı. Kumsal ıssızdı. Yağm ur yağıyordu. Rüz­
gâr yoktu, yağm ur dik ve yavaş yavaş yağıyordu.
Usulca kıyıya çarpan dalgalarla suya vuran yağmurun
suskunlaştırıcı sesinde huzurlu bir şey vardı. Ayakkabılarımı
çıkarttım , pantalonum un paçalarını kıvırdım , kendim i böylesine kaptırdığım bu ruh halimden arm ana kadar yürüdüm.
Usulca kıyıya çarpan dalgaların arasından Florinda’nın
sözlerini duyunca bu ruh halim den kurtulduğum u anladım.
“Bu tek başına vereceğin bir m ücadele.” Bu sözler bana tehditkâr gelmedi; hakikaten yalnız olduğum u kabul ettim o ka­
dar. Ve ne yapmam gerektiğine dair bana inanç veren de bu
kabulleniş oldu. Bekleyecek biri olm adığım için de hemen
harekete geçtim.
Isidoro B altazar’m kapısının altına bir not bırakarak— be­
ni bundan vazgeçirm ek için dil dökm esini istemiyordum —
cadıların evine doğru yola koyuldum. T ucson’a kadar bütün
gece araba sürdüm. Bir motele girdim ve hem en hemen bütün
gün uyudum, sonra öğleden sonra geç saatlerde, Isidoro Balta z a r m dönüş yolculuğum uzda izlediği aynı rotayı takip ede­
rek tekrar yola koyuldum.
Yön duygum zayıftı, ama bu rota zihnim e iyice kazınm ış­
tı. Şaşırtıcı bir güvenle nereye sapılacağını, hangi yoldan gi­
dileceğini tam olarak biliyordum. Göz açıp kapayıncaya ka­
dar cadıların evine ulaşm ıştım . A rabaya bindiğim zam anla
cadıların evine varışım arasında hiç zam an geçm ediği duygu­
sunu kaybetm ek istem ediğim için zahm et edip saatime bak­
madım.
Evde kim senin olmaması hiç canım ı sıkmadı. Bana doğ­
rudan doğruya, resm i bir davet yapılm adığının farkındaydım.
Fakat N elida’nın, bana verdikleri bütün hediyeleri koyduğu
küçük bir sepeti bir çekmeceye saklarken, istediğim zaman
geri gelm emi söylediğini açıkça hatırlıyordum . “Gece ya da
gündüz, bu sepet seni sağ salim içeri alacaktır.” sözleri kulak­
larım da çınlıyordu.

244

RÜYACI

Sadece alışkanlıktan gelen bir güvenle, dosdoğru Esperan za’nın bana verdiği odaya gittim. Volanlı, beyaz hamak
sanki beni bekliyormuş gibi hazırdı. Sonunda içimi belli be­
lirsiz bir huzursuzluk kaplam aya başlam ıştı, ama korkmam
gerektiği kadar korkmuş değildim. Pek de gevşem eden, ileri
geri sallanmak için bir bacağımı dışarıda bırakarak kendim i
ham ağa bıraktım.
“Korkularım ın canı cehennem e,” diye bağırdım ve baca­
ğımı içeri çekip eklem lerim çatırdayana kadar bir kedi gibi
rahatça gerindim.
“Oo, sağ salim geri gelm işsin,” dedi bir ses koridordan.
Onu görmem iştim , sesini tanıdığım da söylenem ezdi,
ama onun Nelida olduğunu biliyordum . İçeri girm esini bekle­
dim, ama girmedi.
“Yemeğin m utfakta,” dediğini işittim. Ayak sesleri ka­
pım dan uzaklaşarak koridorda kayboldu.
Yerimden kalkıp arkasından fırladım. “Bekle, bekle, N e­
lida!” diye bağırdım. M utfağa giderken holde önünden geçti­
ğim odalarda kimse yoktu. Hatta bütün evde hiç kim se yok­
tu. Yine de onların orada olduğundan emindim. Seslerini, gü­
lüşlerini, tabak çanakların ve tavaların tıkırtılarını işitiyor­
dum.
Bundan sonraki birkaç günü, anlamlı bir şeylerin olm ası­
nı bekleyerek sürekli beklenti içinde geçirdim. Ne olacağını
tahayyül edem iyordum , ama bunun kadınlarla bağlantılı ol­
ması gerektiğini biliyordum .
N edendir bilinm ez, kadınlar görünmek istemiyorlardı.
O nların bu şaşırtıcı derecedeki gizli davranışları karşısında,
bir gölge gibi, sinsi sinsi, sessizce dolanıyordum koridorlar­
da. Kadınları şaşırtm ak için ustalıkla tasarladığım sinsi plan­
lar bir yana, onları şöyle bir göz ucuyla bile göremedim. A r­
kalarında seslerinin ve kahkahalarının tınısını bırakarak, san­
ki dünyaların arasında süzülüyorlarm ış gibi evde, odalarda
bir içeri bir dışarı süzülüp duruyorlardı.
Bazen acaba kadınlar gerçekten orada mı, acaba ayak ses­
leri, m ırıltılar ve kıkırdam alar sadece hayalim in bir ürünü mü
diye m erak ediyordum . Tam bunların benim hayal gücüm ol­

13

245

duğuna inanmak üzereyken birinin avluda bir şeyleri tam ir et­
tiğini duyuyordum. O zaman yenilenmiş bir şevk, bir beklen­
ti ve heyecanla evin arkasına koşuyor, sadece bir kez daha alt
edildiğim i anlamış oluyordum. Böyle zam anlarda, gerçek ca­
dılar olarak kadınların, çıkardığım seslere karşı tetikte dur­
malarını sağlayan yarasa gibi bir içsel yankı sistemleri oldu­
ğuna inanıyordum.
Onları m utfakta ocağın önünde yakalayam ayınca uğradı­
ğım hayal kırıklığı, benim için bıraktıkları küçük egzotik ye­
mekleri görünce kayboluveriyordu; yem eklerin lezzeti porsi­
yonların küçük olmasını fazlasıyla telafi ediyordu. Büyük bir
hazla bu m ükem m el yemekleri yiyiyordum, ama yine de aç
kalıyordum.
Bir gün, tam alacakaranlıktan önce, bir erkek sesinin evin
arkasından yavaşça adımı seslendiğini işittim. Ham ağım dan
fırladığım gibi koridora koştum. Bakıcıyı görünce öyle sevin­
dim ki, adeta bir köpek gibi üstüne zıpladım . Sevincime hâ­
kim olam ayarak yanaklarından öptüm.
“Dikkat et, nibelunga.” Bunu Isidoro B altazar’ın sesi ve
tavrıyla söylemişti. Geriye sıçradım, gözlerim şaşkınlıktan
kocam an açılmıştı. Bana göz kırptı ve, “Kendini kaybetm e,
çünkü bundan sonra yapacağın, benden istifade etm ek ola­
caktır,” dedi.
Bir an sözlerinden ne anlam çıkaracağım ı bilemedim.
A m a güven verircesine gülerek sırtıma vurduğu zam an tam a­
m en gevşedim.
“Sen görm ek çok güzel,” dedi yavaşça.
“Seni görmek harika!” dedim sıkılgan sıkılgan kıkırdaya­
rak. Sonra öbürlerinin nerede olduğunu sordum.
“Buralardalar,” dedi yarım ağızla. “Şu anda esrarengiz bir
şekilde ulaşılm az dürümdalar, ama hep buralardalar.” Hayal
kırıklığına uğradığım ı görerek, “Sabırlı ol,” diye ekledi.
“Buralarda olduklarını biliyorum ,” diye m ırıldandım .
“Benim için yemek bırakıyorlar.” Abartılı bir şekilde rol ya­
parak om zum un üstünden bir göz attım ve sır verir gibi,
“A m a hâlâ açım. Porsiyonlar çok küçük,” dedim.
Bakıcıya göre erk yiyeceklerinin doğal durum uydu bu:

246

RÜYACI

asla yeterince yiyem ezdi insan onlardan. Kendi yemeğini
kendinin pişirdiğini— kuşbaşı doğranm ış domuz, sığır ya da
tavuk etiyle beraber pilav ve fasulye— üstelik asla aynı saat­
te olm am ak üzere günde sadece bir kez yediğini söyledi.
Sonra beni geçici olarak kaldığı yere götürdü. M utfağın
arkasındaki, yasem in ve okaliptüs kokularıyla kesifleşm iş ha­
vanın kapalı perdelerin etrafında ağır ve hareketsiz öylece
durduğu, ağaçtan ve demirden yapılmış garip heykellerin ara­
sında o büyük, darm adağınık odada yaşıyordu. Kullanm adığı
zaman katlayıp bir köşeye koyduğu portatif bez bir yatakta
uyuyor, yemeğini ince uzun ayaklı küçük bir m asada yiyiyordu.
Bakıcı, o gizemli kadınlar gibi kendisinin de rutinleri sev­
m ediğini söyledi. Gündüz ya da gece, sabah ya da öğleden
sonra hepsi aynıydı onun için. Canı ne zaman isterse o zaman
açıklığın dışındaki yaprakları tırmıklıyor, avluyu süpürüyor­
du; yerdekilerin çiçek ya da yaprak olması önemli değildi.
Bunu izleyen günlerde, görünüşe göre plansız program sız
olan bu yaşam biçim ine uym aya çalışırken korkunç bir za­
m an geçirdim. İşe yaram a arzusundan çok, içten gelen itici
bir hisle günlük işlerinde bakıcıya yardım ediyordum. Ayrıca
yem eğini paylaşm ak için yaptığı teklifleri istisnasız kabul
ediyordum . Yemekleri de arkadaşlığı kadar nefisti.
Onun bakıcıdan fazla bir şey olduğuna kanaat getirerek,
dolam baçlı sorularım la onu hazırlıksız yakalam ak için elim ­
den geleni yaptım; ama bu teknik bir işe yaram adı, çünkü tat­
m in edici bir cevap alam adım hiç.
Bir gün yem ek yerken, açıkça, “N erelisin sen?” diye sor­
dum.
Başını tabağından kaldırıp bana baktı ve sanki düpedüz
bir sorgulama bekliyorm uş gibi, itaatkâr bir şekilde, açık pen­
cerenin bir resim gibi çevrelediği doğudaki dağları g ö ste rd i.
“Bacatete Dağları m ı?” Sesim den ona inanm adığım bel­
li oluyordu. “A m a sen bir Kızılderili değilsin,” diye m ırıldan­
dım canım sıkılmış bir halde. “Benim gördüğüm kadarıyla
sadece M ariano Aureliano, Delia Flores ve Genaro Flores K ı­
zılderili.” Yüzündeki şaşkın ve beklenti içindeki ifadeden ce­

13

247

saret alarak, bana göre E speranza’nın ırksal kategorileri aştı­
ğını ekledim. M asanın üstünden uzanarak, sır verir gibi bir
ses tonuyla, daha önce Florinda’ya anlattıklarım ı söyledim
ona. “Esperanza bir insan gibi doğmamış. O bir büyüyle m ey­
dana gelmiş. Şeytanın ta kendisi o.”
Bakıcı sandalyesinde arkaya yaslanarak neşeyle bağırdı.
“Ya Florinda’ya ne dersin? Fransız olduğunu biliyor m uy­
dun? Daha doğrusu, anne babası Fransızdı. M eksika’ya
M axim ilian ve C arlota’yla birlikte gelen ailelerdendiler.”
“Florinda çok güzel,” diye m ırıldandım , bin sekiz yüzler­
de Avusturya Prensinin tam olarak ne zaman Napolyon tara­
fından M eksika’ya gönderildiğini hatırlam aya çalışarak.
“Baştan aşağıya süslenip pıislendiği zaman görmedin
onu,” dedi bakıcı çoşkuyla. “O zaman bam başka bir şey olu­
yor. Yaşın onun için hiçbir anlamı yok.”
H üsnükuruntuya kapılarak, kibirli bir havayla, “Carmela
benim Florinda gibi olduğumu söyledi,” dedim.
Bakıcı içinde kabaran bir kahkahayla sandalyesinden
ayağa fırladı. “İşte başladık.” Bunu belli bir duyguyla söyle­
m em işti, sanki bu sözlerinin nasıl anlaşılacağını en ufak
um ursam ıyorm uş gibiydi.
Bu sözlerine ve duygusuzluğuna sinirlenerek ona gizleyem ediğim bir düşm anlıkla ters ters baktım. Sonra konuyu de­
ğiştirm ek m aksadıyla ona M ariano A ureliano’yu sordum.
“Tam olarak nereli o?”
Pencereye doğru giderek, “Nagualların nereli olduğunu
kim bilir?” diye m ırıldandı. Gözlerini uzun bir süre uzaktaki
dağlara dikti, sonra tekrar bana dönerek, “Kim ileri nagualların cehennem den geldiğini söylüyor. Ben buna inanıyorum.
Kim ileri de nagualların insan bile olmadıklarını söylüyor,”
dedi. Yine sustu, acaba o uzun sessizlik tekrarlanacak mı di­
ye merak ettim. Sanki sabırsızlandığım ı sezmiş gibi gelip ya­
nım a oturdu ve, “Bana sorarsan naguallar süper insanlardır
derim ,” diye ekledi. “İnsan tabiatı hakkında her şeyi bilm ele­
rinin nedeni bu. Bir naguala yalan söyleyem ezsin. İçini gö­
rürler. her şeyin içini görür onlar. Uzayın içini bile, bu dünya­
daki başka dünyaları ve bu dünyanın dışındaki başka dünya-

248

RÜYACI

lan da görürler.”
K onuşm ayı kesm esini dileyerek sandalyem de huzursuzca
kıpırdandım . Onu böyle bir konuşm aya soktuğum a pişm an
olmuştum. Adam ın deli olduğundan hiç şüphem kalm am ıştı.
“Hayır, deli değilim ,” dedi. Yüksek sesle bir çığlık attım.
“Daha önce hiç duym adığın şeyler söylüyorum , hepsi bu.”
Kendimi savunuyorm uşum gibi bir hava takınarak, gözle­
rimi kırpıştırdım . Am a bu huzursuzluğum bana cesaret ver­
mişti. Ona dobra dobra, “Neden benden saklanıyorlar?” diye
sordum.
“Bu çok açık,” diye cevabı yapıştırdı, sonra bunun benim
için hiç de açık olm adığını görerek ekledi, “Senin bunu bil­
m en gerekir. Sen ve senin türündekiler ekipsiniz, ben değil.
Onlardan biri değilim ben. Ben sadece bakıcıyım. M akineyi
yağlıyorum ben.”
Kızarak, “Kafamı olduğundan daha da çok karıştırıyor­
sun,” diye m ırıldandım . O sırada şim şek gibi anlık bir içgörü
parladı içimde. “İma ettiğin ekipte kim ler var?”
“Geçen sefer buradayken karşılaştığın bütün kadınlar.
Rüya görücüler ve iz sürücüler. Bana iz sürücülerin senin tü­
rün olduğunu söylediler. Onlardan birisin sen de.”
Kendisine bir bardak su doldurarak pencereye doğru git­
ti. Birkaç yudum içti, sonra nagual M ariano A ureliano’nun
beni T ucson’da yem eğim e bir ham am böceği koym am için
kafeye gönderdiği zam an iz sürücülük yeteneklerim i denemiş
olduğunu söyledi. Sırtını pencereye döndü ve dosdoğru yüzü­
me bakarak, “Başarısız oldun,” diye ekledi.
“Bu saçm alıkları duym ak istem iyorum ,” diye sözünü kes­
tim. Hikâyenin geri kalanını işitmek niyetinde değildim.
Yüzünü haylazca buruşturdu. “Am a bu başarısızlığından
sonra hiç saygı ya da hiç utanç duym adan nagual M ariano
A ureliano’ya bağırıp tekm e atarak kendini temize çıkarttın.
İz sürücülerin,” dedi üstüne basarak, “insanlarla uğraşm a ko­
nusunda bir hünerleri vardır.”
Anlattıklarından tek kelim e anlam adığım ı söylem ek için
ağzımı açmıştım ki hem en vazgeçtim.
“Şaşırtıcı olan,” diye devam etti, “büyük bir rüya görücü­

13

249

sün sen. Eğer bu olmasaydı Florinda gibi olurdun -boy ve gü­
zellik hariç tabii.”
Dişlerim i gıcırdatarak gülüm sedim ve bu yaşlı dalkavuğa
içim den sessizce küfrettim.
“Piknikte kaç tane kadın olduğunu hatırlıyor m usun?” di­
ye sordu birdenbire.
Pikniği göz önüne getirebilm ek için gözlerimi yumdum.
O kaliptüs ağaçlarının altına yayılan çadır bezinin üstünde
oturan altı kadını açıkça görüyordum . Esperaııza yoktu, ama
Carm ela, Zoila, Delia ve Florinda oradaydı.
İyice aptala dönerek, “Diğer ikisi kim di?” diye sordum.
Zeki bir gülüm sem eyle yüzü buruşarak takdir edercesine,
“A h,” diye mırıldandı. “O ikisi başka bir dünyadan gelen rü­
ya görücülerdi. Açıkça gördün onları, ama sonra ortadan kay­
boldular ve zihnin onların yok olduğunu kabullenmedi, çün­
kü bu fazlasıyla tuhaf olurdu.”
Dalgın dalgın başım ı salladım. Orada altı kadın olduğunu
bilm em e rağm en gerçekte dört kadın gördüğümü aklım alm ı­
yordu.
Bunu o da düşünmüş olmalıydı ki dördü üzerine odaklan­
m am ın doğal olduğunu söyledi. “D iğer ikisi senin enerji kay­
nağın. Onlar cisim sizdir ve bu dünyadan değiller.”
Aklım karışmış ve afallamış bir halde ona bakakaldım;
soracak başka bir sorum yoktu.
“Sen rüya görücülerin gezegeninde olmadığın için,” diye
açıkladı, “rüyaların kâbus halinde ve rüyalarla gerçeklik ara­
sındaki geçişlerin çok kararsız ve sen ve diğer rüya görücüler
için çok tehlikeli. Bu sebeple Florinda hızını kesip seni koru­
mayı üstlendi.”
Öyle bir hızla yerim den kalktım ki sandalye devrildi.
“Başka bir şey bilm ek istem iyorum !” diye bağırdım. Onların
çılgınca yöntem lerini ve m antık dizgelerini bilm em enin be­
nim için daha hayırlı olacağını söyleyecektim ki tam zam a­
nında kendim i tuttum.
Bakıcı elim den tuttu ve beni açıklıktan ve çalılıkların
içinden geçirerek küçük evin arkasına götürdü.
“Jenaratör konusunda yardım a ihtiyacım var,” dedi. “Ta­

250

RÜYACI

m ir edilmesi gerekiyor.”
Bir kahkaha atarak jenaratörler hakkında hiçbir şey bil­
m ediğim i söyledim. A ncak yerdeki beton bir kaplam anın k a ­
pağını açtığı zaman, evdeki ışıkların kaynağı olan elektrik
akımının orada üretildiğini kavradım . Kırsal M eksika’daki
elektrik ışığının ve aletlerinin benim bildiklerim e benzediği­
ni sanıyordum oysa.
O günden itibaren bakıcıya çok fazla soru sorm am aya ça­
lıştım. Vereceği cevaplar için hazır olm adığım ı hissediyor­
dum. Karşılaşm alarım ız, yaşlı adamın konuştuğu o enfes İspanyolcayla boy ölçüşm ek için elim den geleni yaptığım bir
ritüel niteliği kazanm ıştı. Onu etkilem ek için odama bir yığın
sözlük yığıp, yeni ve çoğunlukla artık kullanılm ayan kelim e­
ler arayarak saatler geçiriyordum .
Bir öğleden sonra bakıcının yem eği getirmesini bekler­
ken— odasını keşfettiğim den beri ilk kez odasında yalnız k al­
mıştım — o eski, garip aynayı hatırladım . Aynanın lekeli, bu­
lanık yüzeyini dikkatle inceledim.
“Eğer kendine çok fazla bakarsan aynada kapana kısıla­
caksın,” dedi bir ses arkam dan.
Bakıcıyı görmeyi um arak arkam a döndüm, ama odada
kimse yoktu. K apıya ulaşm ak için ileri atıldığım da az kalsın
arkamdaki ağaç ve dem irden yapılm ış heykeli düşürecektim.
O tom atik olarak heykeli tutm ak için ileri uzandım , ama daha
ben ona dokunamadan, heykel sanki tuhaf bir dairesel hare­
ketle dönerek benden uzaklaştı, sonra da şaşırtıcı derecede in­
sana benzeyen bir iç çekişle eski yerine indi.
“Sorun nedir?” diye sordu bakıcı odaya girerek. Sallanan
m asaya büyük bir tepsi koydu ve kül gibi bembeyaz kesilmiş
yüzüme bakarak tekrar neyim olduğunu sordu.
“Bazen bu hilkat garibelerinin canlı olduklarını ve beni
izlediklerini hissediyorum ,” dedim, çenem le hemen yanım ­
daki heykeli işaret ederek. Yüzündeki vakur ifadeyi ve gü­
lüm semediğini fark ederek, aceleyle hilkat garibesi derken
çirkin olduklarını değil, büyüklüklerini kastettiğim i söyle­
dim. Birkaç defa derin derin içimi çektim ve heykellerinin
bana canlı oldukları izlenim i verdiklerini tekrarladım.

13

251

Gizlice etrafına göz atarak ancak duyulabilen bir fısıltıy­
la, “Canlılar,” dedi.
O kadar huzursuzlandım ki odasını ilk kez keşfettiğim o
öğleden sonrası hakkında, sonradan kırık bir camdan perdeyi
iten rüzgâr olduğu ortaya çıkan tüyler ürpertici bir m ırıltıyla
nasıl o odaya çekildiğim hakkında bir şeyler gevelemeye baş­
ladım. Asabi bir şekilde kıkır kıkır gülerek, sır verir gibi, “Yi­
ne de o anda bunun bir canavar olduğuna inanıyordum ,” de­
dim. “A lacakaranlığın gölgeleriyle beslenen yabancı bir var­
lık.”
Bakıcı alt dudağını emerek keskin gözlerle bana baktı.
Sonra bakışını hiçbir şeye odaklam adan odada dolaştırdı.
“Oturup yem ek yesek iyi olur,” dedi sonunda. “Yemeğimizin
soğum asını istem em .” Sandalyeyi benim için çekti ve ben ra­
hatça oturur oturm az çınlayan bir sesle, “Onlara varlık de­
m ekte çok haklısın, çünkü onlar heykel değil. İcat onlar.” Sır
verir gibi, esrarengiz bir ses tonuyla, “Büyük bir nagual tara­
fından, başka bir dünyada şöyle bir görülüveren örneklerden
tasarlandı onlar,” dedi.
“M ariano A ureliano tarafından m ı?” diye sordum.
Başım iki yana sallayarak, “Elıas adında daha yaşlı bir na­
gual tarafından,” dedi.
“Bu icatlar neden senin odanda?” diye sordum. “O büyük
nagual bunları senin için mi yaptı?”
“H ayır,” dedi. “Sadece bunlara bakıp gözetiyorum ben.”
Ayağa kalkıp elini cebine soktu ve düzgün bir şekilde katlan­
m ış beyaz bir m endil çıkartarak oradaki bir heykelin tozunu
alm aya koyuldu. “Bakıcı ben olduğum için bunlara bakıp gö­
zetm ek de bana düşüyor. Bir gün, karşılaştığın bütün o büyü­
cülerin yardım ıyla bu icatları ait oldukları yere teslim edece­
ğim .”
“Orası neresi?”
“ Sonsuzluk, evren, boşluk.”
“Onları oraya nasıl götürm ek niyetindesin?”
“Onları buraya getiren aynı erk vasıtasıyla: rüya görenuyam klığın erkiyle.”
Sesim deki zaferi saklam aya çalışarak, “Eğer bu büyücü­

252

RÜYACI

lerin rüya gördüğü gibi rüya görüyorsan,” diye konuşm aya
başladım ihtiyatla, “o zaman sen de bir büyücü olm alısın.”
“Büyücüyüm , ama onlar gibi değilim .”
Bunu böyle içten bir şekilde kabullenm esi kafam ı karış­
tırmıştı. “Arada ne fark var?”
“A h!” diye bağırdı bilgiç bilgiç. “Çok fark var. Am a bu­
nu şimdi açıklayanlara. Eğer açıklarsam daha çok kızacak ve
m arazileşeceksin. Gerçi, bir gün, kim senin sana anlatmasına
gerek kalm adan, kendi kendine bütün bunları öğreneceksin.”
Çaresizce söyleyecek bir şey, soracak başka bir soru bul­
m aya çalışırken, kafam ın içinde çarkların döndüğünü hisse­
debiliyordum .
“Bana nagual E lıas’m nasıl olup da bu icatları yaptığını
söyleyebilir m isin?”
“Onları rüya görürken görüp yaptı,” dedi sır verir gibi.
“Bazıları, bu icatları taşıyam adığı için kendisinin yaptığı
kopyalar. Diğerleri ise gerçek. O büyük nagualm buraya ka­
dar getirdiği icatlar bunlar.”
Söylediği tek söze inanm am akla beraber, elimde olmadan
sordum, “Nagual Elıas neden getirdi bunları?”
“Çünkü icatlar kendileri ondan bunu istediler.”
“N eden istediler?”
Bakıcı eliyle bir hareket yaparak sorularım ı bir yana itti
ve yem eğim i yemem için üsteledi. M erakım ı tatmin etm ek
için isteksiz olm ası ilgimi daha da arttırmıştı. K açam ak cevap
verm ekte bu kadar iyi iken bu garip aletler hakkında neden
konuşm ak istemediğini anlayam ıyordum ; bana herhangi bir
cevap verebilirdi.
Yemeğimizi bitirdiğim iz zaman, benden portatif bez yata­
ğını getirm em i istedi. N ereye koyulm asını istediğini bilerek,
perdeli Fransız kapısının önüne koyup açtım yatağı. Hoşnut
bir şekilde içini çekti ve yatağın bir ucuna iliştirilm iş olan kü­
çük, dikdörtgen bir yastığa başını koyarak uzandı. Yastık ku­
rumuş fasulye ve darı taneleriyle doldurulm uştu. Ona göre,
bu yastık tatlı rüyalar veriyordu.
“Biraz şekerlem e yapm ak için hazırım şim di,” dedi, pan­
tolonunun kem erini gevşeterek. Bu beni kibarca dışarı atma
yoluydu.

gölgelerin. toz toprağın ve çölün m elankolik yalnızlığıyla doldurdarak odada dum an gibi dönm eye başla­ dı. . Ciğerlerime ağır bir şekilde çöküyordu. Çalılıkların arasında ıslık çaldı.13 253 İcatlar hakkında konuşmayı reddetmesi karşısında hırçın­ laşarak tabakları tepsinin üstüne koyduğum gibi odadan dışa­ rı fırladım. Tam uykuya dalm ak üzereydim ki net ve güçlü bir sesle şar­ kı söylediğini duydum. gözyaşlarının üzüntü­ süyle değil de. ayışığınm yaydığı karanlık gölgelerde saklanarak bir meyve ağacından diğerine koştum . Beyaz badanalı duvarlar ayışığım tut­ muş parlak bir şekilde rüzgârın süpürdüğü geniş açıklığa yan­ sıtıyordu. alçak ham ağım ın yanında duran el fenerine uzandım ve saatime baktım. Rüzgâr odayı anlatılm az bir üzüntüyle. Avluda bir adam hasır bir sandalyede oturmuş gitar çalı­ yordu. K ilom etrelerce öteden sessizlik ve boşluktan gelm esi için çağırarak rüzgâra şarkı söylüyordu. İçim den gelen bir dürtüyle avluya açılan kapıyı açtım. Otom atik olarak. Dışarı çıktım ve uzun çalıların arasında sıkışa sıkışa evin arka kısm ına çıktım. O gece bir gitar tıngırtısıyla uyandım. Yüzünü görem edim . ta ki küçük eve giden patikaya m uhafızlık eden ve duvarın dışında çiçek açan o iki portakal ağacına ulaşana dek. yine de ne kadar derin nefes alırsam. ama oraya geldiğim ilk seferinde Isidoro B altazar’la beraber gördüğüm üz adam olduğunu bili­ yordum. Sıkıca battaniyeye sa­ rınıp parm aklarım ın ucuna basarak iç avluya açılan koridora çıktım. sanki onun söylediği bu akılda kalıcı yakarışına cevap veriyorm uş gibi kuvvetlendi. M utfağa kadar yol boyunca horultuları beni izledi. sandalyesinden kalktı ve eve girdi. adam beni görünce çalm a­ yı bıraktı. Geceyarısım biraz geçiyordu. Her nefeste onu içime çekiyordum. ken­ dimi o kadar hafif hissediyordum . Sararmış yaprakları ağaçlardan koparıp. G örünebileceğim den korkarak. onları hışırtılı öbekler halinde evin duvarlarına sürükledi. Odam a geri döner dönm ez adam tekrar çalm aya başladı. Rüzgâr. O zam an da yaptığı gibi.

O an için. Kötü niyetli kinayelerine kendim i o kadar kaptır­ m ıştım ki konuşm alarına gizlice kulak m isafiri olduğumu unutarak bir kaç defa yüksek sesle güldüm. m est edici organını barın­ dırabilecek tek kişinin N elida olduğunu söyledi. çok önemli bir şey işitmeyi um arak onları dinlem eye başladım. karanlık evin ön kapısına ulaştığım da ce­ saretimi kaybettim. Clara ona çıplaklığını göstererek bir ziyafet çekecekti. Sonra C lara’dan söz etm eye koyuldular. Onun bir azize ve Bakire M eryem olm a hülyalarında olduğunu söylüyorlardı. ama küçük. . Heyecandan tir tir titreyerek. Onun herkese lütuflar bahşetm enin kendi görevi olduğuna inanan azam etli bir fil olduğunu söylüyorlardı. Korkusuzca patikaya doğru atıldım. Önce ilgisiz alakasız insanlar hakkında dedikodu ettikle­ rini sandım. Am a sadece dedikodu duydum. ne de olsa onun o kocam an. kindar­ casına. Sadece kendini beğenmiş değil— bü­ tün günü aynanın önünde geçirdiğini iddia ediyorlardı— üste­ lik tombuldu da. dikkatini yönelttiği ki­ şi nagual Isidoro B altazar’dı ve ikram ı da çıplak bedeniydi. zihnim i allak bullak edecek bir açıklam ayla çılgına dönm eyi. Bahsettikleri üçüncü kadın Zuleica idi. Sabahları bir kere ve akşam ları da bir kere olmak üze­ re. Oraya geliş nedenim i— rüya görm ekteki yetersizliğim i— çözm em e yardım edecek. Delia ile Florinda’nm seslerini tanıdım. Böyle yapm akla genç nagualı cinsel arzunun doruğuna ulaş­ tıracağına inanıyordu.254 RÜYACI Rüzgâr çalılıkların içinden kıkır kıkır gülme sesleri ve belli belirsiz m ırıltılar taşıyordu. ama kadınların ne yaptığını görem eyece­ ğim kadar yüksekti pencere. ama sonra kadın rüya görücülerden bahsettikle­ rini ve en sinsice sözlerin N elida’ya yönelik olduğunu anla­ dım. N agual M ariano A ureliano’yu baştan çıkart­ m ak için cinsel yönden arzulanabilir bir kadın olmak am acıy­ la elinden gelen her şeyi yapıyordu. yavaş yavaş açık bir pencereye doğru yaklaştım. sadece görecek­ ti onu. İçlerinden birisi. dünyanın pençesinden kurtula­ m adığını söylüyorlardı. Isidoro Baltazar vücuduna sahip olmayacak. Onun bunca yıldan sonra.

Bakıcıyla beraber sabahleyin yem ek yem ek için oturdu­ ğum da. eğer bu ikisi yeteneklerini birleştirirse efendiyi m em nun edecek m ükem mel kadını oluşturacaklarını söyledi: bir önlükle m utfakta ya da bir gece elbisesiyle otur­ m a odasındaki m ükem m el kadın ve efendi ne zaman isterse bacakları havada yatakta bekleyen m ükem m el kadın. orta-sınıf değerlerin fevkalade bir örneği olarak tanımlıyorlardı onu. toplum kurallarına uyan. Kendine son derece hâ­ kim. D osdoğru gözlerim e bakm aktan kaçınıyordu. Ve bu delilik krizlerine girdiği za­ m anlar evi baştan aşağıya tem izliyordu. Bütün düşünebildiğim . Oysa bir kadın olduğu­ na inandığım yaşlı. “Aç değil m isin?” . patladığını hissettim. tıpkı Nelid a ’nın fevkalade edepsiz bir dişilik örneği olarak tanınmak istem esi gibi. Los A ngeles’ta eğleniyor olabilecekken. H erm elinda’nm da fevkalade iyi bir dişilik ör­ neği olarak tanınm ak istediğini söylediler kıkır kıkır gülerek. dedikodu etm ekten başka hiçbir şey yapm ayan bir grup çılgın yaşlı kadınla Sonora’da çakılıp kaldığım dı. cadıların evinde olmaktan dolayı hissettiğim büyülenmeyi. bunca yıldan sonra m ükem mel bir kadın. “Sorun ne?” diye sordu. bu sefer kendi yaptıklarım yüzünden. Yaşlı adam dikkatle gözlerini bana dikerek. bunak bir adamın arkadaşlığına bırakıl­ mış.13 255 Sözde ruhaniliği çılgınlıktan başka bir şey değildi. m ükem m el bir ev hanımı olmak için çabalam aktan kendini alam ıyordu. odam a koşup ham a­ ğım ın içine atladım. Am a ne kadar çabalarsam çabalayayım tekrar uyku tutmadı. Sustukları zaman. Sonra H erm elinda’ya geldi sıra. hatta avludaki ve arazinin çevresindeki kayaları bile tem izliyordu. Yemek pişir­ meyi ya da dikiş dikmeyi ya da nakış işlemeyi ya da konuk­ ları eğlendirm ek için piyano çalm ayı bilm ese de. Beni saran bir tür koruyucu kabarcığın. N elida gibi o da. Periyodik olarak akimı yitiriyordu. görm ezden gelinmiştim. keyif duygusunu silip götürerek. Seslerden biri. Öğüt alm ak için gelm iştim oraya. gerisingeriye eve. kendim i haklı gördüğüm için öylesine öfkeli bir hal­ deydim ki bir lokm a bile yutam ıyordum .

“Besbelli senden bahsedi­ yorlardı. Sesim çınlayarak. elbette. “Bütün yaptıkları dediko­ du etmek. “Bana en ufak bir yardım etm ek istem i­ yorlar.256 RÜYACI Gözlerim ateş saçarak ona baktım. bana şefkatten başka bir şey gösterm edi­ ği için ona m innettar olmam gerektiğini söyledim. Hikâyemi bitirdiğim zaman. sen ağzına sıçtığımın amelesi bir yana. m asum bir şekilde.” Bakıcının gözleri hayretle kocam an açıldı ve zayıf o­ m uzları çöktü. “Ve sakın bana psikolojik zırvalar yum urtlam a. Kendim i kontrol etme çabasından vazgeçerek. Am a ken­ dimi tutm ak için çok geçti artık. içimde hapsolm uş bütün hüsranımı ve kızgınlığım ı boşalttım. Kötü niyetli bir hoşnutlukla. Kadın rüya görücüler hakkında korkunç şeyler söylediler. kadınların konuşm asına gizlice kulak m isafiri olduğumu söyledim ona.” “Ne söylediklerini duydun?” Büyük bir zevkle her şeyi anlattım ona. “Eğer hiddetini tutarsan. “Sem bolik bir şekilde.” dedi bakıcı. kendi kendim e bu yaşlı adamı suçla­ m am am gerektiğini.” Bu sözlerin iyice içime işlem esini bekledi ve daha ben karşı çıkamadan. Şikâyet etm eyi sürdürürken bir an kendim e hâkim oldıım. Duyduklarım ı ona anlatarak zamanım ı harcamıştım. Benim bu ufak tefek yakın­ m alarım ın kendi yaşam ları vardı. Kadınların söyle­ diği kötü sözlerin her ayrıntısını hatırlam akta gösterdiğim olağanüstü erke kendim de hayret etm iştim . Tam ona bir hiç için bu uzun ve çetin yolculuğu yapmamın büyük bir hata olduğunu söylemek üzereydim ki bakıcı bana öyle bir küçümsem eyle baktı ki bu feveranımdan! utandım. “Sen de bir parça öyle değil m i­ sin?” diye sordu. bu büyücülerin yaptığı hiçbir şe­ yin içlerinden gelen dürtülerini salıverm ek ya da birisini etki­ . Ona karşı hiç şefkat duym uyordum . Son bir kaç günün olayları­ nı abartıp çirkinleştirdikce sesim daha da tizleşm eye başladı. eğitim li bir adam dan bile gelse bu tür saç­ m alıkları yem em . “Hem de eşşek gibi öyleyim ” diye patladım .” dedim otoriter bir şekilde. sadece kendim e acıyordum.

Onunla savaşm anın anlamı yoktu. “Burada tatilde olduğunu düşünme sakın. bir amacı vardır.” Öylesine şok olm uştum ki bir an sersemleştim. ama gözleri donuk ve soğuktular.” “Bana ne söylem eye çalışıyorsun?” diye sordum kızgın bir sesle. benim anlayabileceğim den çok daha fazla bir anlam yüklüydü. “Nagual Isidoro B altazar’a cadıların söylediği bütün o oyunları oynuyorsun. ama yapamadım. Oflayıp poflayıp inleyerek beni seyrederken dudakları gülüm süyordu.13 257 lem ek ya da kendilerini eğlendirm ek için olmadığını anlaya­ caksın.” Bir şey söylem ek için ağzımı açtım.”Lafı dolaştırıp durma. onun karşı­ sında çıldırm ayacaktım . Sadece keskin dilli bir bunaktı. sen kulak m isafirine. Profesyonel bir boksör gibi hızla ona ulaşabilece­ ğim alanın dışına zıplayıverm işti. Haklı olmadığını düşü­ nüyordum. Bunun için eğitildin sen. “Ellerine düştüğün bu büyücüler için ta­ til falan yoktur. buz gibi ses tonu karşısında dilim tutulmuştu. .” Bakışlarını öyle keskin bir şekilde üstüm e dikti ki uzaklaşm ak istedim. gerçekte ne olduğunu.” diye bağırarak kasıklarına bir tekm e attım. Sana. ama onu ciddiye de alm ayacaktım .” dedi üstüne basarak. Bana bağır­ masını tercih ederdim .”Cadılar geçen gece senin ne olduğunu söylediler zaten. D a­ ha ayağım yere inmeden. Söyledikleri yüzünden değil de. Hayır. “Seni sefil.” dedi büyük bir ağırbaşlılıkla. yani büyüklük taslayan bir sürtük olduğunu anlatmak için rüya gö­ rücülerin gezegeninden dört kadını sahte bir paravan olarak kullandılar. Sadece öf­ kelenm e. yaşlı piçin yerde acıyla kıvranırkenki hayali bir şimşek gibi çakmıştı gözlerim in önünde— ne var ki tekm em havadan başka bir yere isabet et­ memişti. ama hiç sesim çıkm a­ dı.” “Daha nasıl açık olunabilir ki?” Sesinde aldatıcı derecede tatlıydı. Bunu bir düşün. de­ ğersiz pislik. “Söyledikleri ya da yaptıkları her şeyin bir nedeni. söyle gitsin. Sonra bü­ tün bedenim den lav gibi kızgın bir öfke aktı. o ezici derecedeki kayıt­ sız. zira o zaman nasıl tepki göstereceğim i bilirdim: ben de daha yüksek sesle bağırırdım. bu küçük.

“Tabii ağlam a­ yacağım .” “Sonora havası etkilem iş olmalı seni. Kendimi bu düşünceyle rahatlatm ak is­ tedim. kim olduğum u düşünüyorsun?” di­ ye sordu.” dedi cid­ di bir şekilde. sonra da gülüm seyerek ekledi. Bir tekme daha atm aya kalkışm adan önce. ama gözlerindeki katı. “Kötü m izacım ve kötü tavırlarım her zam an beni alt ediyor. ama bu düşünce pek rahatlatıcı gelm edi bana. Yüzünde keyifli bir gülüm sem e belirmişti. Yemeğimi yavaşça çiğneyerek gizliden gizliye onu izledim. o nazik ama ifadesiz ses to­ nunda en ufak bir değişiklik olm aksızın beni ondan özür di­ lemem gerektiğine ikna etm eyi başardı. Nasıl olduysa. “Peki.” diye uyardı beni. “yem eğini ye.” dedi düşünceli bir şekilde.258 RÜYACI Daha ben içinde bulunduğum şoktan çıkam adan. Beni cezalandırm ıyordu. “U m a­ rım ağlam ayacaksın. İlgisiz­ liğinin kasten ya da m aksatlı olmadığını sezinliyordum . “Ü zgünüm . Son lokmamı da yuttum ve beni hayrete düşüren bir ke­ sinlikle kafam dan geçen ilk şeyi söyledim. “Sen bakıcı değil­ sin. hakikaten gerçeği söylüyor­ dum. Gülüm sem esi karşısında bütün tedbiri elden bıraktım. Söylediğim ya da yaptığım hiçbir şey onun üstünde herhangi bir etki yapmam ıştı. “H afif çöl havasının insanları çok tuhaf bir şekilde .” “Biliyorum. M üthiş bir pervasızlık gelm işti üstüme. ona bu küstahlığı için dövülmeyi hak ettiğini bağırarak söyledim.” dedim nihayet. Ona— bir hakaret ka­ dar doğal bir şekilde— bir kadın olduğunu.” Bütün yem ek boyunca huzursuzdum . herkes beni senin hakkında uyardı. Bu bunak piç karşısında çıldırm am aya karar verm iş olm a­ ma rağmen yüzüm öfkeden kıpkırmızı oldu.” Bana baktı ve. “Aynası olan tek kişinin sen olm asının nedeni de bu. amansız ifade karşısında hı­ zımı kaybettim . onun Esperanza olduğunu söyleyiverdim . D ostça davranm ak için en ufak bir çaba gösterm em esine rağm en bana kızgın ol­ m adığını biliyordum . N ihayet içim dekini söylediğim için rahatlayarak yüksek sesle içimi çektim ve ekledim. ya bir kadın ya da bir erkek olarak inandırıcı görünm en gerekiyor.” dedim sertçe.

” diye ısrar ettim hiç düşünm eden. Bu önerisi karşısında alın­ m alı m ıyım yoksa gülmeli miyim karar veremiyordum.” Bileğim e uzanıp sıkıca tuta­ rak. Yüzüm kıza­ . Bebekken bile kestirm ekten nefret ettiğim i söylüyorlar. “Ya da belki de hırçın ve sıkıcı olmak. Ensemi ovuşturarak. Z ayıf bir sesle kendim i savunarak. Kalkıp gitm ek istiyordum . İnce pamuklu battaniyesinin altında. sağa sola kıpırdanarak pantalonunu çıkarttı ve kayıtsızca yere.” dedi. kem erini çözdü. Neden olduğunu bilm iyorum . uzanm ak sana iyi gelecek. “Ö yle. “Karşı çıkm ıyorum . Hiç kestirm em ben. “Senin Esperanza olduğunu biliyo­ rum . Eli sıcak ve yatıştırıcıydı. Birini bana verdi. botlarını yanm a attı. sonra portatif karyolada yanım a uzandı. ama hiç karşı çıkm adan uzandım. “Se­ ninle yatmamı istiyorsun. Ayaklarından botlarını silkip attı. kesin bir otorite havasıyla. Yarı kapalı göz kapaklarım ın ardından.”Sadece kestirm ekten nefret ederim. onun bütün eklemleri çatırdayana kadar gerindiğini hissettim .” diye kabullendi usulca. kafandan geçen her şeyi söyleyiverm ek senin tabi­ atındır?” Kıs kıs gülerek bana doğru eğildi ve onunla biraz kestir­ memi önerdi.” Başımın döndüğünü ve gözlerim in irademe karşın kapandığını hisse­ debiliyordum . neden benim le biraz kestirm eye karşı çıkıyor­ sun?” diye sordu.” Sözcüklerim i dilim sürçerek telaffuz ediyor ve kendim i tek­ rarlayarak hızlı ve asabi bir şekilde konuşuyordum .13 259 etkilediği bilinen bir gerçektir. H er ikimiz de sıkıntı­ lıyız. “Eğer benim Esperanza olduğuma inanıyorsan. “Bu bize çok iyi gelecek. “Onun dokunuşunu tanırım. ha?” E speranza’nın beni onun hak­ kında zaten uyarmış olduğunu ekledim. seninki gibi yatıştırıcı bir etkisi vardır. “Demek öyle!” diye bağırdım. “Bir an için bile olsa.” Suskunluğum dan razı olduğum anlam ım çıkararak gidip portatif bez yatağıyla iki battaniye çıkarttı. ama ensem deki elinin hafif baskısı beni sandalyeye m ıhlam ıştı.” dedim . Battaniyeyi kaldırıp kendini bana gösterdi. Sonu gelm ez şaşkınlıklar yaşıyordum.

Kollarım ı başım ın altına koyarak. Bedeni esnek. Sırım gibi ince. ama adaleliydi. nefesimi tutarak ihti­ yatla battaniyem i kaldırdım. . Ve kesinkes bir erkekti— gençti de! Düşünm ek için bile duraksam adan. bedenim ne kadar gevşerse. bakıcıy­ la. Bir kadının belli belirsiz kıkırdadığını duyunca gözlerim i kapatıp uyuyormuş gibi yaptım. Çıplak bedeni. etrafım daki sihirli kabarcığı yeni­ lemiş olduklarına dair acayip bir duyum sam aya kapıldım. koridordan gelen bu belli belirsiz kıkırdam aların bir den­ ge oluşturm uş olduklarına. A m a odaya girm eyeceğini bilerek gevşedim. düşündüğüm ün tam tersiydi. E speranza’nınki gibi. bir yanıta o kadar yaklaştığım ı biliyordum sadece. Bununla tam olarak neyi kastettiğim i bilmiyordum. tüysüz ve pürüzsüzdü.260 RÜYACI rarak şaşkın bir merak ve hayretle ona bakakaldım .

tuhaf bir tutarlılık aşılamayı başarm ışlardı. daha ziyade varoluşum un açık bir amacı olmuştu. Kadın büyücüler bana daha önce hiç hissetm ediğim bir tür duygusal dinginlik. Kaderim benim için çizilmişti: enerjim i ser­ best bırakm ak için m ücadele etm ek zorundaydım. Birden­ bire değişm iş değildim . İşte hepsi buydu.CA DILARIN EV İN D EN DÖNDÜK TEN sonra artık cesaret­ lendirilm eye ya da kandırılm aya hiç ihtiyacım yoktu. Bu kadar basitti. .

Kadın büyücüler de aşağı yukarı aynı şeyleri söylem işler­ di. Yavaş yavaş rüya görmek için yeterince enerji kazanmaya başladım. evi kaplayan. o bölgedeki diğer evlerden ayırt edilm i­ yordu. Cadıların evi diye bilinen o yer nagual M ariano Aureliano’nun grubundaki bütün büyücülere aitti. Bunların hiçbir değeri olm adığını. Ve artık bir erkek değildi o. çünkü bir büyücünün gerçek arenasının günlük yaşam olduğunu ve ora­ da yapay m antık dizgelerinin baskıya dayanam adığını söyle­ mişti. Gerçi. Önüm de düşünüp taşınacağım iki fikir vardı. K adınların idare edilm e­ ye alıştıkları için kolayca kabullendiklerini ve bu kabullen­ m elerinin sadece baskıya karşı gösterdikleri boş bir uyum ol­ duğunu açıkladılar. araziyi çevreleyen duvarlardan sarkan bol çiçekli bougainvillealara rağm en hiç dikkat çekm iyordu. Bütün bunları hatırlam a görevi yıllarım ı aldı. insan başka bir dünyaya . kavrayışları erkeklerinkinden çok daha sağlamdı. o zaman sava­ şın yarısı kazanılm ıştı. Her ikisinin de doğru olduğunu düşünüyordum . olan biten her şeyi hatırlayam ı­ yordum. Büyücülere göre. kabul etm eseler bile. ama çok daha ahenkli bir tarzda. açıkça ya da hatta hayal m eyal bile olsa. insanların eve dikkat etm eden geçm elerini sağlayan. A m a kadınlar gerçekten yollarını değiştir­ m eye ihtiyaçları olduğuna ikna edilebilirlerse.262 RÜYACI Am a onların evinde geçirdiğim üç ay içinde. bütün gücüm le ve azimle kendim i verdiğim bir görevdi bu. Ne var ki bir kez eve girince. tül gibi ince. muazzam bir evdi. Zam an zaman büyücülü­ ğe ilişkin bütün m antıksal dayanaklarım günlük dünyanın baskısı altında ufalanıyordu. kadınların bana ne söylediklerini nihayet anla­ dığım anlam ına geliyordu: Isidoro Baltazar yeni nagualdı. ama büyücülerin dünyasına asıl teslim iyetim in tekrar gözden geçirilm eye ihtiyacı yoktu. Dışarıdan büyük. Bunu kavram ak. Bu. hafif bir sisti. belirli aralarla cadı­ ların evine dönm em e yetecek kadar enerji de veriyordu bana. gözün görebildiği ama zihnin fark edemediği. nagual Isidoro Baltazar açık seçik hedeflerin ve duygusal anlam da yüklü kavrayışların asılsızlığı hakkında uyarm ıştı beni.

Cadıların evi sıcak bir yer değildi. Ne zaman onlardan yardım istemeye çalışsam. gerekli enerjim olm adığı sürece bütün yapacaklarının kendi­ lerini tekrarlam ak olacağını ve bunun için zamanları olm adı­ ğını ileri sürüyorlardı. güya kendi ruhum uzun derinliklerine ilişkin sorular so­ rarak m erak duyuyorm uş gibi göründüğüm üz o pek gözde ze­ kâ oyunum uzu oynam ayı reddetm ekte de elbette haklı olduk­ larını anladım. Meyve ağaçlarının gölgelediği üç avlu karanlık koridorla­ ra ve bu koridorlara açılan pek çok odaya düşsel bir ışık ve­ riyordu. Benim görevimin. ama dostaneydi. alabileceğim iz cevap konusunda. şahsi olm am asında ezici bir şeyler vardı. İlk başta bu reddedişlerini hiç de cömert ve adil bulm a­ dım. Ama. son kerte girift m otiflerle döşenmiş olan tuğla ve çini zeminlerdi. Bu büyücülerin m eselelerinin günlük dünyay­ la hiçbir ilgisi olm adığı için evleri de zihinlerinin dünyevi ol­ m ayanla m eşgul olduğunu yansıtıyordu. çünkü evin amansız sadeliğinde. beraber olduğumuz ilk zam anlarda onlarla benim aramda geçen her şeyi hatırlam ak olduğunu söylediler.14 263 adım attığının şiddetle ve kaçınılm az suretle farkına varıyor­ du. Bu soruların bizim için hiçbir anlamı olm am a­ sının nedeni de. Özellikle Zuleica ve Florinda'nın bana söylediği ya da yaptığı her şeyi hatırlam alıydım — ama Zule­ ica benim le hiç konuşm am ıştı ki. hatta ne de rüya görm eyi öğrettiler. ve sade­ ce m evcudiyetlerinden ve arkadaşlıklarından zevk alm aya başladım. bana en ufak bir ilgi gösterm eyi dahi düpedüz reddettiler. Cadıların evinde nagual M ariano Aureliano'nun grubun­ daki bütün büyücülerle ilişkiye girdim. Ve genellikle bizim için hiçbir anlam ifade etm e­ yen. Bana ne büyücülüğü. bir süre sonra onları irdelemeyi bıraktım. Evin en cezbedici tarafı. evleri onların kişi olarak değil de büyücü olarak bireyselliklerinin gerçek gös­ tergesiydi. Onlara göre öğretilecek hiçbir şey yoktu. Burası eski nagual M ariano Aureliano ve bü­ yücülerinin rüyalarını tasarladıkları ve amaçlarını gerçekleş­ tirdikleri yerdi. Hepsi de. Hayal gücümü ne kadar zorlarsam zorlayayım bir yuva değildi bu ev. bunu kabul .

ka­ fam da hiçbir soru. bana rüya görücüler olarak tanım lanan gru­ bun— Nelida. olağan işler değil. zorlu olma. biri diğe­ ri kadar önemli olan ustalıklı çabalar olmalıydı bunlar. sıradan insani zaaflardan yoksundular. Kendi insanlıkları. sırf varlıklarının bile benim açım dan— en ufak sezdirilm eden— yeni bir davranış tarzı oluşturduğunu anladım. anlayabildiğim kadarıyla on­ larla ilişkim tam anlam ıyla gündelik. Belki zorlayıcı ve direkt olmamaları. bıktırıcı kertede sevimli olma ya da çılgınlık olsun. hiçbir şüphe olmuyordu. enerjilerim i tekrar kanalize etm em için bana gerekli m odeli sunduklarını anlam am uzun sürmedi. huysuzluk. hiç direnç gösterm e­ den onları kabullenm em i. birbirleriyle ve kadın iz sürücüler­ le ilişkileri oldu. Am a hepsinden öte. okula gitm ek ve hayatımı kazanm ak gibi olağan m eselelere odaklanış tar­ zımı değiştirm em i istiyorlardı. Bunların farklı bir şekilde ya­ pılm ası gerektiğini söylüyorlardı. Varoluşumun an­ lam sızlığını— bunu sözel olarak ifade etm ek zorunda bile kalm adan— görm em i sağlayan eşsiz bir yetenekleri vardı. Yi­ ne de hiç kendim i savunm a ihtiyacı duym uyordum . Benim yemek pişirmek. H erm elinda ve Clara— gerçek iz sürücüler olup olmadıklarını m erak ettim. kendi sıradanlıkları için­ de. Ancak sonradan. tem izlik yapm ak. kadınlar arasında olabildiğince farklı iki davranış m odeli oluşturuyorlardı. onlara rıza göstermem i sağlamıştı. onların ne kadar özel olduklarının farkına varm amı sağlayan. Öyle ki onlara karşı kendim i göstem ıek ihtiyacı duym uyordum hiç. Rüya görücüler ve iz sürücüler. çam aşır yıkam ak. Gerçi. dünyevi bir seviyedey­ di. bütün bu bireysel karakteristikleriyle tüm farkındalıkları pekâlâ bir arada var oluyordu.264 RÜYACI etm ek ya da etm em ek dışında hiçbir şey yapacak enerjim izin olmamasıydı. Bu kadın büyücülerin eşliğinde. O nlarla beraber olduğum zam anlarda. Kadın rüya görücülerin benim le dünyevi bir seviyede ilişkiye girerek. Başlangıçta. günlük ilişkilerim iz aracılığıyla onların dünyaları­ na dair pek çok şeyi anladım. Çabuk öfkelenme olsun. Zira. yanlarındayken daimi bir tatilde olduğum gibi son kerte tuhaf bir duyguya kapılıyor­ .

O ku­ yup araştırarak öğrendiği bu geniş bilgisini bu kadar çarpıcı kılan— bilm ediği hiçbir şey yoktu— sanki hep öğrenen biriy­ miş gibi davranm asıydı. hatta bu anlam da herkes için. Bir de Silvio M anuel vardı. aristokrat görünüşlü bir adamdı. bilgisini müthiş bir doğallıkla ve kimseyi daha az bildiği için utandırm adan verm esini sağlıyordu. Bütün büyücüler içinde en açık. Giz dolu. Görünüşteki huysuzlu­ ğu beni korkutuyordu. bu nedenle de hep en son dünya haber­ lerini bilirdi. ama yanakları kıpkırmızıydı. bunların çoğu düpedüz açık saçıktı. O nlar daimi bir savaş halin­ deydiler ve düşman da öz düşüncesiydi. zayıf. daha doğrusu bu kitap­ ları toplayan. Solgundu. kötü görünüşlü bir b ruj onun nasıl görünmesini bekliyorsam tam öyle bir imajı vardı. aksi halde dalgın bir hava taşıyacak olan ta­ vırlarına bir ayrıcalık veriyordu. Sırlar ve dedikodu onun tutkusuydu. sa­ kalsız ve esm er tenliydi. Haberlere iğnelem eler de katarak büyük bir abartıyla diğerlerine anlatırdı. onları okuyan. Anne babasının Catalonialı olduğunu öğrenmiştim. Silvio M anuel ve Vicente'yle de tanıştım. Benim için. Cöm ert ruhu. Ancak onu tanıdıkça bu imajı kazanm aya çalışmaktan ne kadar zevk aldığını anladım. A m a sadece bir seraptı bu. Elleri ve ayakları aldatıcı de­ recede narin görünen. Orta boylu. Bitm ez tükenm ez bir fıkra de­ posu vardı. öyleydi de. çünkü diğerlerinden daha çok şey bildiği açıktı. bunları anlatış tarzına paha biçilmezdi.14 265 dum. Terliklerini sürüye sürüye yürüyor. TV izlem ek­ ten hoşlanan bir oydu. uğursuz görünüşlü bir K ı­ zılderiliydi. İti­ nalı keçi sakalı. Uyuduğum odadaki kitaplar onundu. pek nadiren verdiği cevapları bana gö­ re vahşi bir doğayı açığa vuruyordu. benim için en keyifli olanı oydu. Sadece bir âlim gibi görünm ekle kalm ıyordu. onlara bakıp gözeten oydu. Durum un pek böyle olmadığı kanısm daydım . göm lek yerine haki renk pantolonunun üstünden sarkan önü açık bir pijama giymeyi tercih ediyordu. Cadıların evinde M ariano Aureliano'nun grubundaki di­ ğer iki büyücü. etine dolgun. Vicente besbelli İspanyol asıllıydı. . onun için bunların gerçek ya da yalan olması önem ­ li değildi.

Onun o değirm i. Biz sade­ ce senin amcalarınız. Ne zam an onları lafa tutm aya çalışsam beni nagual Isidoro Baltazar'a gönderiyorlardı. teyzeleriniz. “O yeni nagual. bir su sızdırm a m usluğunun ya da tuvalet sifonunun nasıl ayar edileceğini. Deli gibi geliş gidişleri arasın­ da hayret verici bir konsantrasyonla çalışıyordu. rock'n roll ya da yanak yanağa bir bo­ lero da olsa hepsini biliyordu. Standart reddediş şekille­ ri. bir elektrik düğm esinin nasıl tam ir edildiğini. Başlangıçta.266 RÜYACI Silvio M anuel m ükem m el bir dansçıydı. Eğer onu sorularla. Yorgun olduğu zam an— ki hemen hiç ol­ m azdı— uyuyordu. her saat daire­ sinde bir görünüyor. hep­ si onun için birdi. bir testerenin. yorum larla sıkm az da sessiz kalırsam bu gidişlerinde beni de yanm a alıyor. bana nasıl tamirat yapı­ lacağını gösteriyordu. bir sam ­ ba. Bu bir Venezüella joropo dansı. bir tango. Onun rehberliği altında bir çekicin. Evde ve evin çevresinde onanm a ihtiyacı olan her şeyi de o tam ir ediyordu. arabanın bujilerinin ve yağının nasıl değiştirilece­ ğini öğrendim. aç olduğu zam an da— ki hemen hemen her zam an— yem ek yiyiyordu. bir cumbia. bir twist. Nagual M ariano A ureliano'nun Arizona Tucson'da beni tanıştırdığı Kızılderili John'la da ilişki kurmuştum. Gece ve gündüz. bir torna­ vidanın. Ondan contaların nasıl değiştirilip. Birçok kutsal yerli danslarındaki hüneri efsaneviydi. onla­ rın dünyaları hakkındaki irdelem elerim e ve sorularım a cevap vermekti. bir kayboluyordu. bir elektrikli m atkabın doğru bir şekil­ de kullanım ı benim için tümüyle doğal olm aya başlamıştı.” demekti. Gerçekte nerede yaşadığı hiç de açık değildi. Seninle uğraşm ak onun görevi. bir ütünün. Vecit halinde kendini vererek hareket ediyor. nagual Isidoro Baltazar bir bilinmeyenin de ötesindeydi benim için. sık sık benden onunla dans etm emi is­ tiyordu. H erke­ sin bir işini yapmak için kam yonetiyle oraya buraya gidip ge­ liyordu. Takvimlerle ve rutinlerle hiç alakasız. İçlerinden hiç birinin benim için yapm adığı tek şey. babacan. Zamanı uzatm a ya da kısaltm a konusundaki kapasitesi benim için an­ . Bütün büyücüler içinde en yanm a yaklaşılam az olanı oydu. neşeli görüntüsü sadece yüzeyseldi.

İyi notlar almam çalışkanlıktan çok bir ge­ vezelik ve şans m eselesiydi. Ne var ki ona yetişemiyordum. her zaman bir tasarıyı üstlenm eye hazırdı. Israrla üstünde durduğu tek bir şart vardı sadece: aydınla­ tıcı ve zevk verici bir düşünce sürecinden gayrı hiçbir özel hedef için çalışm am alıydım . bu tümüyle bana kalmıştı. Oldukça iyi bir belleğim vardı. hatta bütün bir gün geçirdiğimden eminken. reh­ berliği de vaatlerle ya da aşırı duygusallıkla sulanmamıştı. Ne şaşırtıcı bir öneri! D üşünm e­ yi asla bu anlam da ya da başka bir anlam da irdelem emiştim. Onunla saatler. . Beni belli bir yöne itmiyordu. nasıl bir yol tuttur­ mam gerektiği ya da hangi kitapları okum am gerektiği hak­ kında öğüt verm iyordu. H er zaman kendim in enerjik bir kişi olduğunu düşünm üş­ tüm.14 267 laşılmazdı. incelikli olm akla beraber baskın etkisinde saf bir keyif vardı. Onun rehberliğini bu kerte dayanılm az kılan. o fark edilmeyen. gece ya da gündüz yaptığı bir şeyden— bu her ne ise— orada burada yakaladığım dakikalar olabiliyordu. Benim doğru yolda kalm am a yardım eden onun o sürekli desteği. İnanılmaz derecede dinçti. kabul etmek zorunda kaldım: okula bilgi edinm ek için değil. Onda. zerre kadar sahiplenici değildi. Çoğunlukla alelacele ve m üm kün olan en az çabayla yapmak zorunda ol­ duğum bir şeydi bu sadece. iyi vakit geçirm ek için gidiyordum. Çok sonraları Isidoro Baltazar'ın sınırsız enerjisinin kay­ nağının kendisiyle ilgilenm em esi olduğunu anladım. yolumu bulm ak için kadınsı hilelerim i kullanm aya ya da kullanıyorm uş gibi yapm aya ihtiyaç duym adığım ya da ar­ tık oyun oynam ak zorunda kalm adığım yeni bir yola yönlen­ dirildiğim in farkına varm aksızın değişm emi sağlayan bir gamsızlık. Yani. Hep hareket halindey­ di— ya da öyle görünüyordu— çevik ve faaldi. gerçekte bu sadece. Okula gitm ek hoşum a gitm em iş değilse de okul ödevlerini özellikle zevk verici olarak düşünmem iştim hiç. ama yine de ustalıkla çevirdiği dolaplardı. onlarla ilk defa karşılaştığım da o denli açık bir şekilde söylediklerini. Florinda ve grubunun. hiçbir gizli am acının olmamasıydı.

” dedi bana bir seferinde. büyücülerin her şeyden önce geliştirm eleri beklenen bu şim ­ şek gibi ani içgörüler. Göğsüm e dayalı bir kitapla derin bir uykuya dalıp gidi­ yordum. Önüme açılan bu yeni olasılığı açığa çıkarm a hevesiyle. Ve başkalarını nasıl ikna edeceğim i de biliyordum . Zihinsel iddiacılığım ın bir düzm ece olduğu. göz önünde olam ayacağına inanıyordu.268 RÜYACI Nasıl konuşulacağını biliyordum. kendi başım a kaldığım da bunu uygulam aya başla­ dım. ve evin dışında. Bu saçm a okum a pozisyonu üstünde pek düşünmem ekle beraber. Düşünm e sü­ recini m ayalanm ış ham urla kıyaslıyordu. sağ bacağını sol bacağının üstünden atarak bileğini sol bacağının kabarık diz kısm ına dayamıştı. Gerçi kim i zaman. Isidoro Baltazar'ın hiçbir çalışma planı olm adığım gördüm. Yatağına uzanm ış. Büyücülerin de­ netimine girip Isidoro Baltazar'ın çalışm a planım izlemeye hazırdım artık. ve sezgisel bilgi hakkında . elbette. anlayışlar. yatakta olm ak­ tır. sanki birtakım eller şakaklarım a çok hafif bastırarak başım ın etra­ fını sarıyorm uş gibi hissediyordum . paragrafları bir bütün halinde sayfadan çıkartıyordum. Uykusuzluk eğilim ime karşı pek duyarlı olduğum için. gözlerim le açık duran sayfayı otom atik olarak ta­ rıyor. “Bir şeyi anlam anın en iyi yolu. Sadece bir odanın içinde kabarabilirdi. ta ki anlam kü­ m eleri beynim de esinler gibi patlayıncaya kadar. son kerte sığ bir tarzda düşünm ekten gayrı nasıl düşünüleceğini bilm edi­ ğim gerçeğini kabullenip itiraf etm ek zorunda kalışım ın ilk utancını bir kez üstüm den atınca rahatladım . bilgiden çok uykudan hoşnut oluyordum . Böyle zam anlarda Isidoro Baltazar'a. Bütün yaptığı evin dışında okum a­ yı ve ders çalışm ayı kesm em için ısrar etm ek olmuştu. Sözcükler gözlerim in önünde dans ediyordu. Ne var ki. başını bir iki yastığa yaslam ış. Ne var ki aklın ve yöntem in böylesi gelişim inin beni zihnen olduğu kadar bedensel olarak da tükettiği zam anlar oldu. D aha ben bilincine bile varm adan. tam bilincim i yitirm eden önce. sanki amansız bir angaryacı tarafından itekleniyorm uşum gi­ bi bu işi devam ettirdim. D ü­ şünme sürecinin özel. adeta gizli bir tören olduğuna.

zira zihin pratik olm a­ ya. gerçeklik dediğim iz şe­ yin kültürel olarak belirlenm iş bir yapı olduğunu kabul etm e­ yi ancak yüzeysel olarak istiyorduk. önce kendi düşünce sürecini en incelikli ve karm aşık düzeyde anlaması gerektiğini tekrar tekrar vurguluyordu. varlıklarının bütünlüğü­ nü geliştirdiklerini açıkladı. felsefenin.14 269 sorular soruyordum. Yani büyücüler ussal ve sezgisel yanlarımız arasında m utlaka bir ayrım yapmazlardı. Her ikisi de geldik­ leri gibi hızla kaybolurlardı. Isidoro Baltazar. sadece ölçülebilir ve doğrulanabilir olanı kabul etmeye koşullanm ıştı. bizim Batı zihinsel geleneğim izin m irasçıları ve üyeleri olduğumuzu tekrarlıyor­ du bıkıp usanmadan. klasik Yunan düşüncesinden başlayarak. O ani içgörüleri açıklana­ m az olayların görülm esiyle kıyaslıyordu. ussal yoldan bilinebilen her şeyin bizim düşünce sü­ reçlerim iz olduğunu. Kültürün uzun. Isidoro Baltazar bana büyücülerin. Bunlann her ikisini de. bizim bu entelektüel geleneğin ve bu geleneğin gerçekliği izah ediş tarzının esirleri olduğum uz an­ lam ına geliyordu. sonunda gerçekliğin ussal­ lıkça tanım lanan sınırlarını kaldırabileceğim izi ileri sürerdi. Bu da eğitim ve görmüş geçirm işlik dü­ zeyim iz ne olursa olsun. işbirlik­ . sessiz bilgi dedikleri. insanın ussal yanını sessizleştirm esi için. yoksa bunların bir anlamı olmazdı. düşüncenin ve dilin ötesin­ de uzanan farkındalık âlemine ulaşmak için kullanıyorlardı. Ani içgörülerin tutarlı bir düşünceye çevrilm esi gerekiyordu. ama ancak tüm varlığım ızı en incelikli ve karm aşık düzeyde anlayarak. Böyle zam anlarda Isidoro Baltazar bana hep bir şeyi sa­ dece sezgisel olarak bilm enin anlamsız olduğunu söylüyordu. Bu nedenle onlar— sık sık haki­ katle bir tutulan— gerçekliğin ussallık aracılığıyla bilinebildi­ ğim sanan batılı entelektüellerden bir adım öndeydiler. Eğer sürekli pekiştirilm ezlerse ardından kuşku ve unutkanlık gelirdi. O. Bir büyücü. Isidoro Baltazar büyücülerin us adamı olm aktan çok bilgi adamı olduklarını açıkladı. ilme yabancı da olsak. Alim de olsak. Isidoro B altazar'ın iddiasına göre. bu dü­ şünce sürecini aydınlatm anın en iyi yolu olduğuna inanıyor­ du.

Isidoro Baltazar. duyularım ızın dışında bir noktada yer aldığını söylüyorlardı. Onlar algının bedenin dışında. Duyusal olarak üstünde anlaşm aya varılmış olan bu algısal âlem in dışındaki herhangi bir şey otomatik olarak ussal zihin tarafından örtbas edilir ve itibara alınm az­ dı. Büyücüler. Isidoro Baltazar büyücülerin bütün yaşam ları boyunca in­ san sanılarının bu narin tabakasını kırm ak için faal olarak ça­ baladıklarını söyledi. Büyücüler. gerçekliğin aklım ız tarafından zorla kabul et­ tirildiği ve ayakta tutulduğu olgusunu m eydana çıkartm ak için çabalıyorlardı. Büyücüler faal bir şekilde. algının duyusal âlemin dışında bir yerde yer aldığını öğretiyorlardı. iyi gelişmiş bir ussal yöne sahip olm a­ ları gerektiğini biliyorlardı. bizi diğer olasılıklardan koruyan bir anlaşm a halin­ de zirveye çıkan zorlayıcı bir süreç olduğunu m üm kün olan en derin seviyede kabul etm eye ihtiyacım ız vardı. çok gelişmiş ve son ama aynı derecede önemli olarak da. Ne var ki. akıldan kaynaklanan fikirler ve düşünce­ ler dünyada nasıl hareket ettiğim ize. dünyayı nasıl gördüğü­ müze hükm eden bilgi sistemleri oluyorlardı. Ancak o zaman bilinm eyene yap­ tıkları yolculuklardan ortaya çıkardıklarına anlam verebile­ cek ve açıklayabileceklerdi. Onlar hazırlanm ışlardı. . insanların sanılarının narin tabakası asla zarar görmüyordu. büyücüler karanlığa körükörüne dalmıyorlardı. Bunu so­ m utlaştırm ak için bunun duyum sanm ası gerekiyordu. duyularım ızın algılayabi­ leceğini kabul ettiğim izden daha engin bir şeyin var olduğu­ nu biliyorlardı. Bilinm eyenin içi­ ne atladıkları zaman. Kişisel deneyim lerim izin.270 RÜYACI çi. Sadece bunu okum ak ya da başka birisinden duym ak m eselesi değildi bu. Bu şekilde. büyücülerin dünyayı kültürel olarak be­ lirlenmiş olanın dışında yollarla algılam akla ilgilendiklerini vurguladı. artı duyularımızın neyi algılayabildiği hususunda paylaşılan bir sosyal anlaşm anın bize neyi algılayacağım ızı zorla kabul ettirm esi kültürel ola­ rak belirlenmişti. çok seçici. belli ideolojileri bizim için kabul edilebilir kılm ak için de üstüm üze inanılm az baskı uygulanıyordu. Am a bu öner­ m eye sadece inanm ak yetm iyordu.

O. zaten kendiliğinden. Büyücüler zaten kabul edilmiş olanın gerçekten var ol­ duğunu.14 271 Isidoro Baltazar büyücülüğü filozofların çalışmalarını okuyarak anlam ayacağım ı ekledi. gerçekten algılam aya açık olduğunu kendilerine ye­ ni baştan kanıtlam ak zorundaydılar. Filozoflar gayretli fakat başarısız büyücülerdi. Ne var ki onların incelem eleri ve arayışla­ rı her zaman zihinsel gayretler olarak kalm ıştı. ki bu enerjiyi de dünyadan geri çekilmeden kendilerini toplum sal düzenden kopararak kazanıyorlardı. Daha müşfik. büyücülerin olağanüstü m iktarda bir enerjiye ih­ tiyaçları vardı. zira filozoflar toplum sal düzenin içinden çalışıyorlardı. Ne var ki büyücü bir adım önden gidiyordu. zaten başka büyücüler tarafından kurulm uş ve ispatlanm ış olanları kabul ederek dayanm ıyor­ lardı. bu kadar iyi an­ ladıkları ve açıkladıkları dünyaya göre davranamıyorlardı. Bu yoğun çalışm anın sonucunda ortaya çıkan ye­ ni düşünceler ve fikirler. Daha doğrusu hem felsefe­ yi hem de büyücülüğü soyut bilginin çok incelikli biçimleri olarak görm em gerekiyordu. Var olan felsefi m etinlerin anlam ını tekrar tekrar izah ediyorlardı. belki psikolojik bir anlamda değiş­ tirm ek dışında değiştirm iyordu onları. Bu m uazzam görevi başamak için. Filozoflar zaten var olan bir bilgi birikim ine ekleme yapıyor­ lardı. daha an­ layışlı insanlar— ya da belki de tam tersi— olabilirlerdi. Filozoflar. Isidoro Baltazar filozofların entelektüel büyücüler olduk­ larına inanıyordu. süreç içinde kendilerini dağıtmadan. Büyücüler. Büyücüler de var olan bir bilgi gövdesine dayanıyorlardı. Oysa felsefi olarak yaptıkları hiçbir şey onların dünyayı duyusal al­ gılayışlarını değiştirm ezdi. â . kültürel olarak kabul edilmiş tarzın dışında. Ne var ki onlar bu bilgiye. Hem büyücü hem de filozof Budünyada-var-olduğum uz gerçeği üstüne düşünmüştü. Entelektüel anlam da bunu kabul etm e­ seler de sosyal düzeni ayakta tutuyorlardı. kültürel anlam da kabul edilmiş olasılıklarım ızın dışında bul­ duklarına göre davranıyordu. gerçekliği belirleyen bu anlaşm ayı bozuyorlardı.

ki o sırada bana pek parlak görünmüştü. Ona söylediğim gibi cadıların evinde sosyoloji teorisi çalışabileceğim den şimdi şüpheliydim.M EXICA LI'DE SINIRI GEÇTİKTEN sonra bir an kararsız­ lığa düştüm. Orada tıpkı daha önceki gidişlerim de yaptıklarım ı yapa­ . Isidoro Baltazar'la birlikte M eksika'ya gitme mazeretim. şimdi sa­ dece onu beni götürm eye zorlam ak için öne sürdüğüm kuşku­ lu bir bahane olarak görünüyordu bana.

bunlar ne kadar saçma ve ne kadar önem siz olurlarsa olsunlar. Cadıların evine gitm ek için çoğunlukla yaptığım ız gibi dolanm adık. genel duygumu mu yoksa sessizliğim i mi ima ettiğini m e­ rak ederek. Oysa Isidoro Baltazar'ın içi içine sığmıyordu.” dedi. Bana yan gözle bakıyordu. Isidoro B altazar ile benim eşit olmadığım ızı bilirlerdi. H atta ona beni rahat bırak­ m ası için bağırm am bile keyfini kaçırmadı. “Tabii ki değilim . bana anlamsız şakalar yapıyordu. “Eğer insanlar bizi seyretselerdi yıllardır evli olduğumuzu sanırlardı. bir karınca sürüsü gibi tenimin üstünde süründüğünü hissedebiliyordum .” diye cevap verdi kayıtsızca. Gülm ekten katılırken. Kaygının. Dosdoğru güneye gidiyorduk. Daha fazla konuşmadım. E z­ berden İngilizce. G uaym as'dan çıktı­ ğımız zaman— daha önce cadıların evine gitm ek için hiç bu kadar güneye inm em iştik— ona. Benim hevesli bir dinleyici olmamam onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu. “Pişm an m ıyız?” Isidoro Baltazar'ın sesi beni yerimden sıçratmıştı. Şarkı söylüyor. bir şeylerin yanlış olduğunu bilirlerdi. tuhaf rüyalar görecek. büyücülerin dünyasındaki insanların benden ne yapmamı is­ tediklerini um utsuzca anlamaya çalışacaktım . “Uzun yoldan gidiyoruz. ihtimal ki bir süredir beni izliyordu. Her ikim izin de UCLA'da tanıdığı insanlar hakkında yaptığı ufak tefek edepsiz dedikodular bile canım ın sıkıntısını geçir­ m eyi başaramadı. . Ben kararla­ rım da ve eylem lerim de olaylara dayanıyordum ve kesin idim. çünkü aslında korkuyordum ve huysuzlanm ıştım . bu kararların ve eylem lerin tüm sorum luluğunu üstlenm esiyle ölçülüyordu. Çok keyif­ liydi. İspanyolca ve Portekizce şiirler okuyordu. Onu temin etmek için. diye düşündüm m ah­ zun mahzun.” dedim aceley­ le. M erak etm e. Onun içinse neticeleri ne olursa olsun eylem ler ve kararlar akıcıydı ve kesinlikleri. “Beni nereye götürüyor­ sun?” diye sordum. Havanın ne kadar sıcak olduğu hakkında bir iki anlam sız söz geveleyip dönüp pencereden dışarıya baktım.15 273 cağım ı biliyordum: bol bol uyuyacak. Eğer büyücüler bizi seyretselerdi.

” diye m ırıldandım kendi kendim e. bu evden Tucson'a arabayla gitmiş olduğumu ve hayatım da hiç N avojoa'ya ya da civarına gitmemiş olduğumu hatırladım. Isidoro Baltazar şaşkın bir sesle.” diye bağırdım. Isidoro Baltazar birkaç dakika suskun kaldı. Eziyetli ve uzun bir yolculuktan sonra birden durduk. G ökyüzün­ den düşüyorm uş gibi görünen küçük yıldızlar. Kıkır kıkır gülmeye başladım .274 RÜYACI N avojoa'da akşam yemeği yerken tekrar sorduğum da ver­ diği^ cevap da aynıydı. sanki bu güzel kokulu havayı daha önce sadece bir rüyada içime çekm işim gibi hissettim. “N eredeyiz?” diye sordum. zihninde bir cevap arıyormuş gibiydi. G eceyarısına doğru Isidoro Baltazar ana yoldan çıkarak dar. Endişeden çıldırıyordum. Sonra gözlerim karanlığa alışınca önü­ m üzde bize yakın küçük beyaz noktalar gördüm. “Buraya arabayı kendim kullanarak geldim. Bütün bunlar bana neredeyse çocuksu bir hayret ve zevk duygusu vermişti. Sonra Isidoro Baltazar'm elini tutup. Isidoro Baltazar farları sön­ dürdü. Ve asfalt yoldan hiç çık­ m adım . Beni m em nun edecek bir cevabı ol­ m adığını biliyordum. Om uzlarını silkerek bana döndü. K am ­ yonet derin çukurların ve taşların üstünden geçerken sallanıp takırdıyordu. her zaman sıcak olan eli buz gibi so­ ğuktu. “Bu ev Ciudad Obregön'un dış m ahallelerinde. “Delia Flores'le ilk buraya gelm iştim . toprak bir yola saptı. “Ama bu nasıl m üm kün olabilir?” diye sordum. Arkam ızda ana yol arka lam baların sönük ışı­ ğında bir an için göründü. Bir an hiç­ bir şey görmedim.” Karanlıkta iyice etrafım a baktım. Esperanza'nın evindeydik. “N e?” dedi. Dam a tırm a­ nan ve ram adadan aşağıya dökülen yasem inlerin taşkın koku­ su zihnim den öylesine tümüyle çıkm ıştı ki birdenbire bunları tanıyınca. duy­ duğum endişeden boğulur gibi oldum. buradan yüz m ilden daha uzakta. kuzeyde. Etrafım a bakarak. M azatlân'a doğru yö­ neldik. De- . sonra yolu çevreleyen çalılar tara­ fından yutulup hepten gözden kayboldu. fsavojoa'yı geride bırakıp güneye. K aygılan­ mış ve heyecanlanm ıştı. Bir an içinde.

Daha ben şaş­ kınlığım dan ve onları takip edip etm eme konusundaki karar­ sızlığım dan kurtulam adan bakıcı tekrar göründü.” Karşı çıkmak üzereydim ki sözümü kesti ve bize doğru yaklaşan ışığı gösterdi. “Evin dışındaki tuvaleti kullanm ayı tercih ederim . Tıpkı hatırladığım gibi içerde pek az m obilya vardı: dar bir yatak. D elia Flores'in beni getirdiği aynı oday­ dı bu.” diye m ırıldandım . bir yastık. bir m asa ve birkaç sandalye. K a­ pı kapalıydı. hayretler içinde.” diye öğütledi. Büyük ve ağır olan ön kapıda ürkütücü bir şey vardı. Sanki yere vuran bu kocam an. Gelip önüm üzde durduğu zaman. Kalın duvarlardan ne bir ışık ne bir ses sızıyordu. M ahcup m ahcup gülümsedi ama hiçbir şey söylemedi. “Kişisel deneyim lerim den. titrek gölgenin kime ait olduğunu biliyorm uş gibi güvenle bekle­ yerek gülümsedi.” de­ . N e kadar işitm eye çalışsam da tek kelim e anlayamadım. Elim e bir battaniye.” diye mırıldandım. dosdoğru kare bir odaya açılan kapıya doğru gittik. “Seni burada görmeyi hiç um m uyordum . Sonra bizi eve doğru yöneltti. Hiç düşünm eden kollarımı boynu­ na dolayıp yanaklarından öptüm. bir el lambası ve bir lazımlık tutuşturdu. Latin erkeklerinin birbirlerini selam larken yapmayı âdet edindikleri gibi Isidoro Baltazar'ın sırtına üst üste vurarak onu kucakladı ve m ırıldanarak bir şeyler söyledi. Dem irli pencereler de öyle. zihnin düzenlenem ez olanı düzenlem eye çalışırken nasıl aynı çem ­ ber içinde dönüp durduğunu biliyorum .15 275 lia'yla beraber H erm osillo’dan çıkıp şifacının evine giderken benim rüya gören-uyanık olduğum dan hiç şüphesi olm adığı­ nı söylerken— tıpkı M ariano Aureliano'da olduğu gibi— bir keskinlik. Bakıcı gaz lam basını m asaya koyarak oturmam için ısrar etti. “Bu bakıcı. Isidoro Baltazar'a dönerek bir kolunu om zuna attı ve onunla birlikte karanlık koridora doğru yürüdü. Böylesine birdenbire gidiverm eleri beni sersemletmişti. bir güç vardı onda. Dört kapıyı tanıyınca ar­ tık iyice emin oldum. “Sana bunu burada bırakm anı öneririm . Evin çevresinden dolanıp yük­ sek bir çitle çevrelenm iş arka bahçeye çıktık.

Hayvanın havlayışındaki uğursuz tınıyı duym azdan gel­ m eye çalışarak kayıtsızca. M asadaki gaz lam basının ışığı titrem eye başladı.” dedim. “Isidoro Baltazar uyuyor. birkaç dakika sonra da söndü. Tezim üstünde ça­ lışm alıyım . “Esperanza ve Florinda neredeler?” “Şu an buradaki tek kişi benim .” Belli belirsiz gülüm seyerek. Bakıcıya çalışmamı bitir­ m em in benim için ne kadar önemli olduğunu söylerken nere­ deyse ağlayacaktım. Ona ateş püsküren gözlerle baktım. Ortalık zifiri karanlıktı. Bakıcı omuzlarını silkti ve lazımlığı yatağın altına itti. sanki bir çocukla ko­ nuşuyorm uş gibi yatıştırıcı sesler çıkarttı. İçini çekti.” dedi.” Bakıcı şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırdı. karm an çorm an olmuştu. masadaki gaz lam basını alarak kapıya döndü.” Gözleri birdenbire büyük bir neşeyle parlayarak. “Ben yabancı değilim . Bana güven vererek sırtım a vurdu. “Isidoro B altazar nerede?” diye sordum paniğe kapılarak.276 RÜYACI dim resmi bir şekilde. “Beni cadıların evine götürm eye söz verdi. “Gecenin bir yarısında gitmek zorunda kalırsın diye. sözlerim hepsi birbirine karışmış. “Işığı götür­ m e. Kâbus falan görürsen be­ ni çağır. G ülüm sem eye çalıştım. Esperanza'nın dışarı­ da bir bekçi köpeği tuttuğunu söyledi.” dedim.” Sanki bir işaret verilmiş gibi bir köpeğin yüksek sesle havladığını işittim.” Daha ona Sonora'ya son gelişim den beri hiç kâbus görm e­ diğim i söylem em e fırsat kalm adan karanlık koridorda kay­ boldu. hem en gelirim . “Bana ihtiyacın olur diye kapım ı açık bırakacağım. ama ağzımın içi kupku­ ru kesilm işti. “Herkes nerede?” diye sorm ayı başardım. Başını yastığa koyar koym az dünya­ dan çıkıp gider. N asıldır bilirsin. Köpeği tanıyorum .” Isidoro Baltazar'la M eksika'ya gelm emin neden­ lerini sayıp döktükçe düşüncelerim . “Geceleyin bahçede do­ lanan yabancılara pek iyi niyetle yaklaşm az. Üstümdeki . Yolunu kesm ek için çabucak önüne geçerek. “Bakalım köpek seni tanıyor m u?” diye sordu. “Daha önce de gelm iştim buraya.

gizli bir kapı buldum. Dışardaki cıvıltılar ve hışırtılar bile kesilmişti. Odaların hiçbirinden ses gelm iyordu. El feneri sönünce m ırıldanarak bir küfür savurdum. bunaltıcı bir sessizlik çökmüştü eve. El fenerini alarak Isidoro Baltazar'ı ya da bakıcıyı bulmak um uduyla sessiz adım larla koridorda ağır ağır ilerledim. tam kare şeklindeydiler. nasıl bildiğim i bilm iyorum ama.15 277 giysilerle yatağa uzandım . Bir kapıya ya da duvara çarpacağım dan korkarak. Tuhaf. yavaş yavaş ellerimle etrafı yoklaya yoklaya koridora çıktım. Hiç de hay­ rete kapılm adan— zira bunu zaten biliyordum — bu gizli açık­ lıkların içinden çöm elip geçerek. Pille­ ri canlandırm ayı um arak yerlerinden çıkartıp tekrar taktım. Küçük. gizli kapıyı açtım. biliyordum. kapak şeklindeki bu kapıları nasıl bildiği­ mi öylece kabul ediverdim . bütün pencereler ve duvarlar beyaza bo­ yanmıştı. bitm işlerdi. Odaların sekizi de aynı boyutta ve düzende yatakodalarıydı: oldukça küçük. Kimse cevap vermedi. ve her bi­ rinin içinde sadece bir yatak ve kom odin vardı. Uzaktan gelen hafif. ufak açıklıktan sürünerek geç­ tim. hışırtılı bir solum a dışında her şey sessizdi. D olapla­ rın sürme kapılarının sol alt köşelerini yavaşça ayağım la ite­ rek açtım. ve kendim i yan odanın dolabında buldum. Odalardaki karanlık öyle yoğundu ki kendi ellerimi bile görem iyordum . Bir duvar prizi gibi görünen gizli sürgüyü oynattım. çini yerler girift bir desen oluşturuyordu. Artık şaşıracak ha­ lim kalm adığı için. . Bu soluma sesine takılarak ve yatağım ın sertliği ve darlığı yüzünden bir süre sonra uyum aya çalışm aktan vazgeçtim. Şüphelendiğim gibi evde yalnız bırakılm ıştım . Dolaplardan birinde yerde yığılı duran katlanm ış battani­ yeleri kaldırdım ve küçük. gözlerim i kapattım. birbiri ardına öbür yedi oda­ ya geçilebildiğini keşfettim . Art arda kapılara usulca vurdum. Her odanın iki penceresi vardı. Bunun için kaygı duym aktansa odalara bakm aya karar verdim. Bu noktaya biraz vurmanın ya da hafif bir tekme atmanın kapıları açan bir m ekanizm ayı harekete geçirdiğini. elbet bilinçli zihnim e girm eyen bir bilgiydi bu. Faydasızdı.

Bu kez odamı bulm akta hiç zorluk çekmedim. Bir başağrısıyla. Sadece ha­ reket edem iyordum . Isidoro Baltazar eski nagualla beraber gitmeden önce kam yonetten kitaplarım ı ve kâğıtlarım ı getir­ meyi akıl edenin kendisi olduğunu söylerken halinde hoş bir şen şakraklık. Daha birkaç adım atm ıştım ki duvara gölgesi düşmüş ko­ caman bir köpek silueti gördüm. ve uykusuzluk çeken biri olarak çok iyi bil­ diğim o hiç uyum am ış olduğum kuruntusuyla uyandım. döndüm ve orayı terk ettim. birdenbire açılıvermiştim. D ar yataktan ye­ re düşmeden öbür yanım a dönm eye çalıştım dermansızca. eğreltiotları ve sık yeşillikleriyle. alev saçan gözlerini görünce sırtım da bir ürperti yükseldi. Sonra. bu yemyeşil. Köpek şaşkın şaşkın beni seyrediyordu. son kerte tuhaf bir şeyin olduğunu hissettim. Sesin evin içinden mi yoksa dışarıdan mı geldiğini anlayamadım.” diye düzeltti. “G ünaydın!” diye bağırdı. tekrar katlandım . açık kapıdan güneşi işaret ederek. Uzaktan kesik kesik bir ses geliyordu. Kendimi korkuya kaptıracağım a. Taş kem erin ötesindeki. portakal çiçeklerinin ve hanım eli sal­ kımlarının mis gibi kokularıyla. Kulaklarını sarkıtıp yere kıvrıldı. “A slında tünaydın. Sesi takip et­ tim. Sanki hep katlanmış karton bir heykel ya da katlanm ış bir japon yelpa­ zesi gibiydim de. Bu bedensel du­ yum sam a neredeyse acı vermişti. Beni avluya yöneltti. sesinde keyifli bir erk vardı. Korkm uyordum . ya da belki de bu yüz­ den. . adeta tropikal avluyu canlı bir şekilde hatırladım. Odam ı bul­ mak için ne yöne gideceğim i m erak ederek uzun bir süre ko­ ridorda kaldım. Be­ denim deki tüm kaslar birbiriyle bağlantısızdı.278 RÜYACI Harcadığım çaba o kadar büyüktü ki doğrulup duvara da­ yandığım zam an nefes nefese kalmış titriyordum . sanki bu dünyadaki en doğal şey­ miş gibi. Bir kapı açılıp yüzüme ışık vurunca yüksek sesle inledim. Bir köpek yavru­ su gibi inlemeye başladı. Ve ben orada çakılm ış kalakaldım . Hayvan hırladı. Esperanza jüponunu ve eteğini sürüyerek.

Esperanza sanki yine düşüncelerim e ortak olmuş gibi.” diye ekledi. kâğıtlarım ı .” “Yapmayı tercih edeceğim pek çok şey var. Esperanza yüzünde m eraklı bir ifadeyle bana baktı ve eğer tezimi yazmak bu kadar çıkar gözeten bir edimse bunu hiç halledem eyeceğim i söyledi. “N e­ den nagual M ariano A ureliano bana m erhaba demek için gel­ m edi? Neden Isidoro Baltazar bana gideceğini söylem edi?” dedim hiç düşünmeden. ki ge­ nellikle böyle yapardım. sadece kendi kendim e bile olsa. ilk defa dönemin başında araştırm a­ ya ve okum aya başlam ıştım .” “Ne gibi?” diye sordu m eydan okurcasına. Tüm üyle uyanmıştım. Çünkü şu anda yapmayı tercih edeceğin başka hiçbir şey yok.15 279 Birden yerim den doğruldum. “Hırs senin göbek adın. Tezi teslim etme zam a­ nı gelm eden birkaç gün önceye kadar beklem ek yerine. Şimdi asla tezimi tam am layıp ihtisas yapamayacağımı söyledim ona. Bunun benim ihtisas için önko­ şul olduğunu bilm ekti keyfim i kaçıran.” Esperan­ za bu cüm leyi sanki sağırm ışım gibi çok dikkatli bir şekilde telaffuz etti. Bana ne söylem e­ ye çalıştığını anlayamıyordum. yine de herhangi bir şey istem iyor ya da gereksinm iyorsun . “Tezini ihtisas yapmak için yap­ m ıyorsun. itiraf etm ek zorunda kaldım. . büyücülüğün ne olduğunu anlam a yolundasındır. çünkü bunu yap­ mayı seviyorsun.” Kafam karışmış bir halde ona baktım.” M asadaki kitaplarım ı. “Bir kez büyücülerin dünyasının bir par­ çası olup. “Bunu yapıyorsun. Bir an düşündüm. Bu tez üstünde çalışm aktan hoşlandığım kadar hiçbir tez üstünde çalışm aktan hoşlanm am ış olduğumu. “Seni herhangi bir şey istem ekten özgür kılar. . Ona ihtisas yapmasam bile şahsen buna aldırmayacağımı söylem em e fırsat kalm adan. ih­ tisas yapm ayı unutup sadece iyi bir tez yazmayı düşünmem gerektiğini söyledi. Ve bu anla­ yış seni özgür kılar. ama belli bir şey öne süremedim. sonra bana düşünceli bir şekilde bakarak ekledi. rüyaların doğasını kavram aya başladığın zaman.

” “Bundan em inim .” dedi. köpekle tanışmam gerektiğini söyledi.” dedim.280 RÜYACI ve bir yığın kartoteksi düzenlerken sesi alçalıp kayboldu. Bir çanağa etsuyu döktü ve m achaca Sonorense'yi yemem için üsteledi. “Tezini bitirdiğin zam an.” dedi. “Bunu ben kendim yaptım . “M üsait m isin?” diye sordu bakıcı.” dedi. “Bitirdiğin zam an seni sinem aya götüreceğim . Ellerinde bir­ kaç kurşunkalem tutuyordu.” Kurşunkalem leri bloknotum un arasına koy­ du. soğan ve acılı domates sosu­ nun karışım ı nefisti. “Yemeği bitirdiğim zam an m ı?” diye sordum heyecanla. “Beynin için gıda.” Ona köpekle karşılaştığım ı ve dün gece dışarıdaki tuvale­ te gittiğimi söylem ek üzereydim ki çenesiyle hızlı bir hareket yaparak onu bahçeye kadar izlemem i işaret etti. Hatta evin dışındaki tuvalete bile gidem ezsin. Gitmek üzere olduğunu görün­ ce ona dün gece Isidoro Baltazar'ın nerede uyuduğunu sordum. B a­ na bakm ak için döndüğü zaman yüzü ışıl ışıldı. Bakıcı hayvanın yanm a çöm elerek kulaklarının ar­ kasını kaşıdı ve sonra eğilerek hayvanın kulağına bir şey fı­ sıldadı. Daha ona m üsait ol­ duğum u söylem eme fırsat kalm adan kapıyı itip açtı. D akikalar sonra koridora açılan kapılardan biri hızla vu­ ruldu. Yemeği bitirir bitirm ez. . “Hasır yaygısında. “Körleştikleri zaman uçlarını se­ nin için açarım . Bütün bir tortillayı ağzım a tıkarak. “Çalışm an için harika bir yer burası. Büyük siyah köpek kam ıştan yapılmış yüksek çitin gölgesinde kıvrılm ış yatıyordu. Işığa bakm aktan gözlerim kam aştı ve acıdı. Taş kem erin ardında gözden kaybolana dek arkasından bak­ tım. Başka nerede olabilir ki?” Usulca k ı­ kır kıkır gülerek eteğini ve jüponunu toplayıp bahçeye çıktı.” dedi. parça et. “Aksi halde dışarı çıkam azsın. B urada seni kimse rahatsız etm ez. sonra da sanki bütün odayı saracakm ış gibi kollarını ko­ cam an açarak savurdu. Çırpılm ış yum urta.” dedi m asaya bam budan bir tepsi koyarak. “Bir jiletle senin için bu kalem ­ lerin uçlarını açtım .

ve sırtüstü yere düştüm. saatlerce gözlerini dikip boşluğa . sabahın orta yerinde. A par topar ayağa kalktım ve tam oradan hızla koşup gidecek­ tim ki köpek ön pençelerini uzatıp ayaklarım ın üstüne koydu. Öyle ki zamanı aralarla. Her gün. “Ve tezine başlam anın zamanı geldi.” dedi bakıcı yerden kalkm am a yardım ederek. son­ ra yavaş yavaş başımı yana çevirdim. Onu öğleden sonra tekrar görüyordum.” Sonraki üç gün. yüksek çiie hiç değm eden üstünden atladı. “En iyi soydan olmanın bir işaretidir bu. Aralıksız uzun süreler boyunca çalıştım. Sanki insanın görüş alanının sınırları­ nın ötesini görebilirm iş gibi. Her seferinde sert bir tarakla saçımı tarıyordu. ama her nasılsa zam anın geçişini hissetmedim . tüm üyle görevimi tam am lam a isteği hâkim olmuştu bana. köpeksi bir gülüm sem eyle dişlerini gösterdi. Dili ve dişetleri m avi-siyahtı. Çalışm aya çok daldığım için saatlerle bağlantıyı kaybetm iş değildim. K öpek başını kaldırıp bana baktı ve ağzını kocaman açarak uzıııı uzun esnedi. son de­ rece dostça. Köpek inledi ve bakıcı inanıl­ m az bir sıçrayışla. ama asla ne o ne de ben tek laf etm iyorduk. Köpeğin kehribar ren­ gi gözleri üstüm e odaklanm ıştı. Ayakkabılarım ın içinden pençelerinin baskısını hissedebili­ yordum.” A rkam da bakıcının sesini duyunca öyle ürktüm ki. dengemi tekrar kaybederek köpeğin üstüne düştüm. Daha ziyade.15 281 Sonra birden ayağa kalktı. ürkerek geriye doğru bir adım attım. kahvaltım ı— m utfakta be­ nim için bıraktıklarını— yerken birden ortaya çıkıyordu. Sü­ rekli m utfakta bir bulut gibi asılı duran m avim si dum andan çıkıp sessizce m addeleşm iş gibi görünüyordu. bir­ denbire geriye döndüm. birdenbire bahçede m addeleşiyor. Önce hareket etm eye cesaret edemedim. “Şimdi arkadaşsınız işte. M utfakta ortaya çıktığı gibi sessiz bir şekilde. H ırlayarak değil de. taş kem erin altındaki ısm arlam a yapılmış sallanan san­ dalyesine oturuyordu. zam an kendisini bir uzay m eselesine dönüştürmüş gi­ biydi sanki. Esperanza'yı görüş ara­ larıyla ölçm eye başladım.

Bir süre sonra ayağa kalkıp dışa­ rı çıktım. Nihayet rüzgârın bu sıcaktan çatla­ mış toprağın yalnızlığını anlatan belli belirsiz sesinden kaç­ m ak için köpekle birlikte eve kadar yarışıyorduk. Avlu tenhaydı. D ördüncü gün ürkmüş bir halde uyandım . tembel kemik tor­ bası. Bu uykulu hali üstüm den atma gay­ retiyle başım dan aşağıya kova kova soğuk su döktüm. Gece gündüz. hatta evin dışındaki tuvalete gittiğim de bile beni izliyordu. Köpek sanki bakıcı tarafından talim at verilm iş gibi hiç yanım dan ayrılm ıyordu. Kayıtsızca kitaplarım ın sayfa­ larını çevirm eye başladım . Bakıcının sesi uykulu ve kayıtsızdı. Açık kapıdan uzaktaki dağlara gözlerim i dikerek saatlerce m asam da oturdum. gelişigüzel bir gülüm se­ m eden başka o saatte aramızda hiçbir ilişki olmuyordu. Ancak çalışm aya oturduktan sonra köpeğin de or­ tadan kaybolduğunu anladım. Yaprakların arasında hışırdayan esintiyi dinliyor ve batan gü­ neşin sarı ışığının yaprakları altından çanlara dönüştürm esini bekliyordum . Sanki halen öğle üzeriymiş gibi mavi ve bulutsuz ışıkta titreşen ağustos böceklerinin içe işleyen ötüşleri ve yem ara­ yarak yeri eşeleyen tavukların belli belirsiz gıdaklamaları ara . Avluya açılan kapının ardından bir ses. o öğleden sonra geç saatlerde yaptığım ız gezintile­ ri dört gözle bekliyordum . köpekle be­ raber araziler arasındaki ağaç sıralarına doğru tarlalarda ya­ rıştığımız. “Neden içeri gelm iyorsun?” diye sordum. O sabah kahvaltım farklıydı: Esperanza ortalıkta görün­ müyordu. Özellikle. Çalışm ak için enerjim azdı. çalış­ ma isteğim ise daha da azdı. Orada. Esperanza gibi gözlerim izi dikip boşluğa bakarak gölgede oturuyorduk. Yine de onun bu sessizliği içinde korunduğum u biliyordum . “Onca gün ne­ relerdeydin?” Cevap gelm edi. Yapraklar maviye. “Kalkma zamanı.” diye bağırdı. Onun ortaya çıkm asını bekleyerek battaniyem e sarınıp oturdum. nereye saklandığını görmek için dışarı çıkam ayacak kadar uykulu ve gergindim. Kısa bir baş sallamadan. sonunda da siyaha dönüşünceye kadar bekliyordum .282 RÜYACI bakıyordu. Bazen bana öy­ le geliyordu ki uzanıp uzaktaki dağlara dokunabilecektim .

“Tezim İngilizce.15 283 ara öğleden sonranın saydam sessizliğini bozuyordu. yoksa tıkanıp kaldığım ı itiraf mı etm eliydim .” dedim manalı manalı. “E e?” diye sordu bakıcı. G er­ çekten de bütün bir gün tek bir satır yazmadığımı söyledim ona. “Özledim !” diye bağırdım ve asabi bir şekilde güldüm.” . U zanışların­ da. “Ben olmadan şaşırıp kaldığını itiraf edem iyor m usun?” Ruh durum undan emin olmadığım için onunla çatışm ak tansa suyuna gitm enin daha iyi olacağına karar verdim. “Ç alışm ala­ rın nasıl gidiyor?” diye sordu. “Bu sabah neden odama girm edin?” diye sordum. Benim bir ihtisas öğrencisi olarak kaderimi kararlaştır­ m anın gerçekten de okuldaki profesörlerim e değil. hasır yaygının üstünde sereserpe yatışlarında tuhaf bir şey vardı. Öyle hareketsizlerdi ki ölü gibi görünüyorlardı. “Son üç gündür nerelerdeydin?” diye ekledim.” Bir kahkaha patlatacağım dan korkarak köpeğin yanm a çömelip başını kaşım aya başladım. Bakıcı sevinçle bana bakarak tezimi ona göstermem i is­ tedi. Bir göz atmak istiyordu. Çitin gölgesinde bakıcıyla köpek bir hasır yaygının üstüne yanyana uzanmışlardı. Tezimin onun işi olmadığını mı söylem eliydim . kaba bir ses tonuyla. tek bir hareket yaparak bağdaş kurup doğruldu ve “Beni özledin m i?” diye sordu.” dedi. Onun bu soruyu sorm ası tuhafım a gitmişti. Dönem tezinde benim uzm an görüşüm e ihtiyacın olduğunu söyle bana. “Bir açıklam a bulm aya çalışarak kendini üzm e. sonra hızla. M erak ve endişe karışım ı bir duyguyla parm aklarım ın ucuna basarak yanlarına yaklaştım. Abartılı bir şekilde gözlerini koca­ m an açtı. bilemedim. Yüzündeki boş ifadeyi gö­ rünce. Sadece onun beni kurtarabileceğini bilerek onu bekliyor­ dum. Cevap verm ek yerine. Köpekten önce bakıcı varlığım ın farkına vardı. “Sadece doğruyu söyle bana. “O kuyam azsın. ona bağlı olduğunu söyledim ona. Bu sertliği karşısında öyle şaşırdım ki ne diyeceğim i bi­ lemedim. Tam uyuklam ak üzereydim ki avluda bir ses işittim. H e­ m en başımı kaldırıp baktım.

ne de olsa o kadar terbiyesiz ol­ m adığım ı düşünerek bastırdım. “Nelida! Ne zam an geldin buraya? Silkinip kulaklarım ­ daki vızıltıyı geçirm eye çalışıyordum . sonra göm leğinin cebinden metal çerçeveli bir gözlük çıkartarak gözlerine taktı. Diliyle. “Ba­ na m erhaba dem eyecek m isin?” diye sordu.” dedi dalgın dalgın. sanki hadi ona karşı çık da göreyim 1dermiş gibi. “Seni görmek çok güzel.” Nelida.” diye açıkladım. bazılarını hasır yaygıya. Kadın bana doğru eğildi ve net ve yüksek bir sesle. Yüzü bana dönük. . Sayfaları etrafına yaydı.” dedi. ama ısrarlı bir vızıltıy­ la ürktüm. Bana bir şey söyledi. “pek bir anlam da ifa­ de etm iyor. Gözlerimi açtım. ama ne olduğunu işitemedim. Bir süre sonra. sonra uzun ve biçimli bacaklarını eteğinin içinde yukarıya çekip kollarını bacaklarına doladı. “Karalamaların sadece zor okunm akla kalm ıyor. Sabırsızlıkla içimi çekerek çite yaslanıp gözle­ rimi kapattım. Gittikçe artan kızgınlığım a rağm en uyuklamış olmalıyım ki birdenbire belli belirsiz. sanki gözünden kaçırdığı bir düzeni bulm aya çalışıyormuş gibi sayfaları tekrar tekrar karıştırıyordu. K ulaklarım daki vızıltı arttı. Bakıcı bana kendisiyle köpeğin arasına otur­ mamı işaret etti. Yerdeki dağınık sayfaları dikkatle okurken bir baykuş gi­ bi âlimane ve m üsam ahasız görünüyordu. Getirdim. sonra da sanki onunla aynı fikirdeym iş gibi usulca hırlayarak yerini değiştirdi. üstünde m uhteşem bir kıyafet olan bir kadın oturuyordu ya­ nımda. diğerlerini de tozlu yere koydu. O pozisyonda oturm aktan boyun ve sırt kaslarım ağrım a­ ya başlamıştı. cık-cık diye sesler çıkartarak başını kaşıyor. “Eğitimli biri gibi görünm ek önem lidir.” diye fısıldadı köpeğe doğru eğilerek.284 RÜYACI İspanyolca bile olmuş olsa onu anlayam ayacağını ekle­ mek için duyduğum dürtüyü. Bakıcı kaşlarını çatmış önündeki sayfaları incelerken kendi kendine m ırıldanıyordu. uzun boylu. Bakıcı tezi getirm em için ısrar etti. Hayvan bir kulağını havaya dikti. Başını salladı. onaylam a­ dığını gösteren.

Kaçm ak. öyle ki yavaş yavaş. onun bu cesaret kırıcı. M ahsustan dizlerini Isidoro Baltazar'ın bana öğrettiği şekilde kaldırıp -sağ bacağının bileğini sol bacağının uyluğuna çarprazlam a koyarak. ama gerçekten metni takip edip etmediğini bilm iyordum . “Hepsi hepsi. “Hayır. “Daha demin te­ .” dedi gözlerinde vakur bir ifa­ deyle. alıntının ve gelişmem iş fikrin altına göm ül­ m üş. anlaşılması kolay bir yalınlıkla.” “A m a yapam ıyorum . bunu yapam am .” diye karşı çıktım.” “Söylediklerim in hepsi tezinde var. Bakıcı cinleri tepeme çıkaracak kertede yavaş yavaş say­ falardan bölüm ler okum aya koyuldu. Am a aynı zam anda da düşün­ m eden edem iyordum .gözlerini ka­ pattı. Sanki dü­ şünceleri konuşurken varlık buluyorm uş gibiydi ve sözcükle­ ri izlenmesi kolay. N elida öne doğru eğilip sıkıca kolum u kavradı.” Neredeyse kafası kafam a değecek kadar eğildi.” dedi. dikkatli bakışlarından uzaklaşm ak isteyerek yerimde huzursuz husursuz kıpırdan­ dım. net ve ke­ sin bir şekilde akıyordu. “Bunlar pek çok dipnotun. O kadar uzun bir süre sessiz kaldı ki uykuya daldığını sandım. “Tezi­ ne yoksun olduğu bir doğruluk verm e çabasıyla yapıtları de­ lil göstermek yeterli değildir.” dedi son sayfayı da okum ayı bitirince. “Batılı entelektüel eğilim ler hakkında nasıl bu kadar çok şey bilebiliyordu? Ne kadar eğitim gör­ m üştü? Kim di o gerçekten?” “Bütün bunları yine tekrarlayabilir m isin?” diye sordum konuşm ayı bitirdiği zaman. iba­ releri ve hatta kimi zaman kelim eleri kaprisli bir havayla ke­ sişine çok kızmıştım. ölçülü bir sesle antropoloji. “Tezimi yazm am a yardım edecek m isin?” diye sordum. ta­ rih ve felsefeden konuşm aya başlayınca iirktüm.” Afallam ış bir halde ona bakakaldım . “kötü yazılmış bir tez bu. “Not alm ak istiyorum . Okudukları kulağıma bildik geliyordu. “Senin kendi başına yapman gereken bir şey bu. Dikkatle dinliyordum onu. çünkü konsantre olam ıyordum .15 285 gözlerini eleştirel bir şekilde kısarak bana dikti. Cümleleri.” Dağınık sayfaları bir yığın halin­ de toplayıp çite yaslandı.

“Hayır.” dedi. bir savaşçı gibi davranmalısın. “artık bu tür bir yaklaşım la çalışam azsın. “K endinle savaşmalısın. G ülüm seyerek başını iki yana salladı.286 RÜYACI zim in ne kadar kötü yazıldığını söyledin. “Bunun daha çok çalışma gerektirdiğini biliyorum . Daha o bir şey söylem eden. kısm en. “Sen sadece okuduklarını izah ediyorsun.” dedim kendim i savunur gibi. hayvan gibi iğrenç olduğun zam anlarda bile m em ­ nun etm ek için uğraşıp duruyorsun. ona antropoloji. “Em inim profesörlerin. bu fikirler senden beklenenle çelişse bile. profesörlerim i m em nun etm em i gerektiriyor. ve kendi sorusuna kendi ce­ . inan bana.” “Sadece bir dönem tezi bu. Şimdi. ama pro­ fesörlerim i de m em nun etmem gerekiyor. o zam an m em nun etm ek için eği­ tilmiş bir kadın gibi değil. Gizli am açlar bizim bu sihirli dünyam ızda kabul görmezler. Eğer bir ihtisas öğrencisi olmak istiyorsan. “Senin kendi fikirlerine daha çok itimat etm eni isti­ yorum. tarih ve felsefe hakkında bu kadar çok şeyi nasıl bildiğini sor­ dum.” “Savaşçıların yaklaşım ı derken ne dem ek istiyorsun?” di­ ye sordum. Ve bunu öyle ustalıklı ve öyle akıllıca yapm alısın ki hiç kimse m ücadeleni fark etm em eli. yazı yazm ak için eğitilm ediğin için. “Bunu nasıl yaptığı­ mı fark etmedin m i?” diye sordu. Bu benim en iyi ham lem . Orijinal hiçbir şey yok bunda. Sonra dostça bir sıcaklıkla karışık bir hayret ifadesiyle gözlerini üstüm e dikti.” Ne dem ek istediğinden tam em in değildim ve bilm ek de istemiyordum . Burada ifade edilen görüşleri kabul edip etm emem konunun dışında. B i­ liyorsun. Am a ben etm ezdim .” dedi.” diye devam et­ ti bakıcı. yeni bir ruh halini benim seyebilirsin: savaşçıların yaklaşım ını. “Profesörlerim le savaşm alı m ıyım ?” “Profesörlerinle değil.” “Eğer büyücülerin dünyasından erk çekm ek istiyorsan. yazı yazdığın za­ m anlarda.” Üziilemeyecek kadar sersemlerniştim.” Şiddetle karşı çıkarak. değil!” dedi. İhtisasa ka­ bul edilm em gerek. düzgünce daktilo edilince tezi­ ni kabul edeceklerdir. Yolun her santiminde. ve bu da.

Bakıcı kol yenini çek­ tiğimin farkına varm ış olmalıydı ki birden doğrulup gözlerini bana dikti. Zihnim bakıcının tezim hakkında neler söylediğini dinlem ek­ le öyle m eşguldü ki. Gözlerimi bir ona. antropoloji ve felsefe okumuş olm alısın. hiç algılanm adan ortadan kaybolu­ yorlar mı diye m erak ettim. oltayla balık yakalar gibi. kararsız bir şekilde. bir bakıcıya dikerek. Dudaklarının kenarlarını kıvırarak haylaz. acaba gerçekten de tam gözlerim in önünde. “Hiç kim ­ se bizi fark etm eden gelip gitme alışkanlığındayızdır bizler.” dedi Nelida usulca. Sanki korkularım ı yüksek sesle söylem işim gibi. tam önümde oturm asına rağm en Nelida'yı hepten unutm uştum .” Ses tonu. esrarlı bir edayla gülüm seyerek. ama kirpiklerim in arasından .” dedi. o düşünceleri yakaladım . “Bunun canını sıkm asına izin verm e. Sadece enerji telciklerimi gerdim ve oradaki o engin düşünce ve fikir okyanu­ sundan. elim de bakıcının ceketine doğru gitti. “Belki bir zam anlar okudum .” diye karşı çıktım. sanki büyük bir keşif yapm ışım gibi. söylediklerinin tüyler ürpertici etkisini silmişti. “Öyleyse tarih. Böyle bir şey yapm adıklarından em in olmak istedim.15 287 vap verdi. “Düşünceleri toplam ak için Isidoro Baltazar bana işe ya­ rar olanlarının hangileri olduğunu bilm ek gerektiğini söyle­ di. Yoksa oturm uyor m uydu? Ben fark etm eden gitmiş ve geri dönmüş olabileceği düşüncesi beni çok endişelendirdi.” Sanki çevresindeki havayı sarıyormuş gibi kollarını açtı. bana ağzımı kapatm am ı işaret etti. ağzım açık ona ba­ kakaldım. Yüksek sesle içini çekerek çite yaslandı ve gözlerini ka­ pattı. G özlerim i kapattım . “Neden hep haklı olduğunda ısrar ediyorsun?” diye sordu Nelida.” Şaşkın bir halde başını kaşıyarak. “Düşünceleri havadan topladım. Onun konuştuğunu duyunca ürkerek. “Okumuş olm alısın!” dedim tumturaklı bir şekilde. Bir kedi gibi gerinerek hasır yaygının üstüne boylu boyunca uzandım ve ayağımı yavaş yavaş Nelida'nın yere sürünen elbisesinin eteğine doğru yaklaştırdım .

hangisinin gündüz. rüzgârın sayfaları dağıtmış olm asından korkarak. ve bakıcının ceketini sıkıca tutmuş bir halde uykuya daldım. Onun uzun bir süredir m ırıldandı­ ğını ve ne söylediğini işitmek için yeni uyanmış olduğumu duyum sadım. “Dönem tezim nerede?” diye sordum. Sanki uzak bir m esafeden geliyorm uş gibiydi. oysa ben gözle­ rimi açık tutm ak için m ücadele etm ek zorunda kalıyordum. ayağım N elida'nın elbisesinin eteğinde. Sesi gittikçe alçalıyordu. Kadın yaklaştıkça daha da büyüyordu sanki. Aşağıya ba­ kıp gözlerini gözlerim in içine dikince gözleri de büyüm eye başladı. koridordaki boş yatak odaların­ dan birinde olduğum u fark ettim. siyah bir keçeli kalem le çizilm iş bir eğri gibi çatıktı. Ona bakıcı ile dönem tezim hakkında sorular sorm ak is­ tedim. onu hayalet gibi gösteriyor­ du. hangisinin gökyüzü. hangisinin gece ol­ duğunu ayırt etm ek imkânsızdı. nihayet hepten silinip gitti. Hareket etm iyorlardı. Dim dik duruşlarında hiçbir yorgunluk alameti yoktu. Çizgiler halinde renkli bulutlar gökyüzünde sü­ rükleniyor ve koyu saydam mavi yavaş yavaş dağılıyordu. Kadının yüzüne ha­ fif. ama o parm aklarını dudaklarım a bastırarak m ırıldan­ m aya devam etti. Yüzüm e değen bir el beni uyandırdı­ ğında sadece birkaç dakika geçmiş gibi geldi. K alk­ tım ve dışarıda avluda değil. K alkm ak istedim. Kadın bir şeyler m ırıldanıyordu. “Florinda?” diye fısıldadım. “N elida!” R ahatlayarak içimi çektim. Nelida ayağa kalkarak bana da kalkm am ı işaret etti. Saydam mavi öylesine ağır ağır eriyordu ki hangisinin bulut. Hafifçe gülüm seyerek başını salladı. K aranlıkta bir yerler­ de küçük bir alev kararsızca titreşiyordu. Okaliptüs ağaçlarının güzel kokusunu taşıyan serin bir esinti çıktı. titrek bir solgunluk veriyor. Sanki hayatım buna bağlıymış gibi. Çalışm am a tekrar sıfırdan . Kadın om zum a yavaşça. fakat sert bir şekilde dokunarak kalkm am ı engelledi. Yanımda oturan kadının başka biri olduğunu içgüdüsel olarak anlam ıştım oysa. Kaşlarının kavsi.288 RÜYACI onları izlem eye devam ettim.

Kolunu om zum a koydu. . Yine de ayak seslerini işitmeye devam ediyordum. Nelida'da öyle ince. bütün görebildiğim son üç gündür üstünde çalışmış oldu­ ğum masaydı. Biri­ nin ayakları. Tezimin yanında kur­ şunkalem lerim vardı. Benden daha uzun boyluydu. çini döşeli zeminde hafifçe yan­ kılanarak aynı ritim le hareket ediyordu. Odam a doğru gidiyorduk. D okunu­ şu özellikle sıcak ya da şefkatli değildi. uçları açılmıştı. ona tuhaf şekiller vermiş. ama o da gülmeye başladı. Sanki odanın dört kapısından o anda görem ediğim bir sis sızıyorm uş gibi duvarlarda tuhaf bir parıltı asılıydı. ama öyle çekici bir hava vardı ki! Şayet erkek olsaydım onun peşinden gide­ ceğim i söyleyerek Isidoro Baltazar'a şaka yapıyordum hep. ve tıpkı Florinda'ya benziyordu. Korkum u geçireceğini düşünerek yüksek sesle kıkır kıkır güldüm. Am a aldırış etmedim. Birkaç kez arkam a göz attım. Tezimi düzgün bir yığın ha­ linde düzenlenmiş görünce rahatladım. tüm çevrem izde ayak sesleri olduğu halde odama girdik. Isidoro Baltazar Nelida'nın benim le hem en hiç konuşm am a­ sının nedeninin belki de bu olduğunu— ki bunu şaka söyledi­ ğini um uyordum — söylemişti. Bütün etrafım da ayak sesleri işitiyordum. adeta yu­ varlaklaştırmıştı. zira öyle sessiz yürüyordu ki. Gözlerimi ne kadar kırpıştırıp şaşılaştırsam da. bir kedi gibi sessizce parm ak uçlarım a basarak yürümeye başla­ dım. Hâlâ kıkır kıkır gülerek. Beni azarlayacağını sandım. O anda Florinda'nm tam am lanm am ış bir uyar­ laması gibi— herhalde Florinda da gençken böyleydi— görü­ nüyordu. Kendi ayak seslerimi işittiğime dair saçm a bir düşünceye kapılarak. M asaya yaklaştım.15 289 başlam ak zorunda kalabileceğim düşüncesi beni telaşlandır­ mıştı. benim kiler gibi. öyle kırılgan. ama elbette arkamda hiç kimse yoktu. hiç yere değm iyor gibiydi. Nelida çenesini buyururcasına devindirerek kendisini iz­ lememi imledi. Ondan hoşlanıyordum ve dokunuşu benim için çok güven ve­ riciydi. Sis oda­ nın biçimini değiştirmiş. Nelida birdenbire döndü. Bu Nelida olam az diye karar verdim. O kadar narin olmasa onları birbirinden ayıramazdım.

Kelim eleri aynı anda hem görüyor hem de işitiyordum. Daha ziyade içimdeki bazı teller dışarı uzanıyor ve ses­ siz bir elektrik süpürgesi gibi. “Yaz. Bu yaşadıklarım ın kesin­ likle bir rüyadan öte bir şey olduğunu bilerek not defterimle kurşunkalem e uzandım — hum m alı bir hızla yazmaya koyul­ dum. ağır bir karan­ lık kapladı etrafımı. Artık onu görem iyordum . Bütün bunlar o kadar ola­ ğanüstü derecede açık ve basitti ki sevinçle bir kahkaha attım. Satırlar teker teker silikleşiyordu. Ne var ki. Görünm ez bir kaynak tarafından yöneltilerek m a­ saya oturdum. Am a sadece bu harikulade berraklığına ilişkin farkındalığım ın anısı kaldı geride. Beni derin. İçime çektiğim her nefeste sis çevremi kapatıyordu. bir film şeridi üstündeki ikinci bir poz gibi orijinal taslağım ın üstüne eklenerek ortaya çıktı. Konuların ustalıklı gelişim ine hayran kalarak dalıp git­ tim. sayfaları etrafım a yaydım. Sanki düşünen ve yazı yazan görünm ez bir el tarafından yönlendiriliyorm uş gibi. o da yok oldu.” Bu sözcük odada usulca yankılandı. Öyle tükenm iştim ki bayılacağımı bili­ yordum. Fikirler inanılm az bir açıklık ve kolaylıkla geliyordu bana. “U zan!” Hiçkim seyi görem eyeceğim i bilerek. ama kim seyi görem edim . önüm de toz zerrecikleri gibi parıldayan kelim eleri emiyorlardı. Sonra. Sis daha da yoğunlaşm ıştı şimdi. önüm dekileri algılayan kulaklarım ya da gözlerim de­ ğildi. Bir süre sonra tezim in üstüne eklenen düzen bulanıklaş­ m aya başladı. M erakla etrafıma baktım. Bir iplik kadar incecik bir sis kıvrımı kalm ıştı odada. sanki bir m um üflenip söndürülm üş gibi. Sonra bu sis kıvrımı da küçük dalgacıklar halinde çekildi. tam gözlerim in önünde. zahmet edip başımı . paragraflar yeni bir düzen alarak kendilerini tekrar düzenliyorlardı. K afam da ve bedenim de ses dalgaları gibi zonkluyorlardı. Tek bir iz bi­ le bırakm adan hepsinin kaybolacağını bilerek um utsuzca bu m uhteşem yapıtı tutm aya çalıştım. Tezimin bütün ya­ pısı. he­ yecanlı bir hafiflik ve berraklık duygusuyla doldurarak içime sızıyordu.290 RÜYACI “N elida!” diye bağırdım heyecanla arkam a dönerek.

d .15 291 kaldırıp bakm adım bile. Büyük bir çaba göstererek sandalye­ den kalktım ve sendeleyerek yatağıma gittim.

bir an yata­ ğımda uzanıp kaldım. “N elida?” diye fısıldadım. hayret verici rüyam ın belli belirsiz farkında. ama oda etrafım da dönm eye başlayınca tek­ rar yatağa uzandım hemen. İlk kez bütün yaptıklarım ın bilincindeydim. dalgınlığımı zorla bozan yumuşak. Odanın öbür ucundan. sonra . hışırtılı bir m ırıltı gelince. Birkaç dakika bekledim. Yerim­ den doğruldum .ÖTEKİ RÜYALARIM IN H İÇBİRİN E benzem eyen bu şaşır­ tıcı.

“B ayılıyorum . “K ahretsin!” diye bağırdım oda etrafım da dönmeye de­ vam edince. “Neden yemek yem ediğini m erak ettik. sonra boynum a dokundu. “G ünlerdir seni sessizce çağırıyordum . Kahvaltı dışında. bütün gün hiçbir şey yemem iştim .” “Ne zaman geldin buraya?” diye sordum. “Enerjini tekrar doldurm aya ihtiyacın var.” dedi bilgece bir edayla.” Florinda gözlerini kapatarak. Florinda gözlerinde m eraklı bir ifadeyle bana baktı. Ayağa kalktım ve tereddüt içinde birkaç adım attım. Çabucak kendim i topladım. Bütün enerjin bizim ne yaptığım ızı bulm aya çalışm ak için harcanacaktı. başım ın dönm esine yem ek gereksinim im in neden olduğuna emindim.” “Nelida nerede?” “Beni gördüğüne sevinm edin m i?” Kolum dan tutarak ya­ tağa dönm em e yardım etti. Aç olm adığım halde. sırf alışkanlıktan karşı koym uştum ona. sanki hatırlam asına yardım edecekm iş gibi. “Açlıktan bayılıyorsun. Sanki ateşimin çıkm asından korkuyorm uş gibi önce alnıma. Ondan çok kendi kendim e. “Nasıl fark edemedim ki?” diye m ırıl­ dandım.” Buna inanm aktan çok.” dedi.” dedi. “Sanırım birkaç gündür buradayız. onların varlığının farkına varam adığım için kafam karışmıştı. öyle değil m i?” Sesi alçak ve çatlaktı. “Eğer sana burada olduğum uzu bildirseydik çalışm ana konsantre ola­ m azdın. Sonunda. huysuzluğum üste çıkm aya başlıyordu. tezini yazm ak yerine bizim geliş gidişlerim izi bekleye­ cektin. Florinda düşüncelerim e cevap vererek. B öy­ le afallam am karşısında şaşırmış görünüyordu. Am a yere yıkılıp başım ı duvara çarptım. “Senin de çok iyi bildiğin gibi.” “Bu kadar dram atik olm a. “Senin için öyle lezzetli bir güveç hazırlam ıştık ki. sonra yüzüm ­ deki şaşkınlığı görünce kıkır kıkır gülmeye başladı. “Neden ba­ na burada olduğunu bildirm edin?” İncinm ekten çok.” dedi. “B ayılm ıyorsun.16 293 tekrar denedim.” “Hayır. he­ . “Sanıyor m usun!” İyice şaşırmıştım.” dedi Florinda. m ırıltılı bir ses çıkarttı.

Nihayet rüya görenuyanıklığm ne olduğunu anlam aya yaklaştığım a.” dedim kendim ­ den m em nun bir havayla.” “Elbette gördün. ancak o zam ana dek yaptıklarım dan tatm in olduktan sonra tezime yardım ettiğini açıkladı. “Ben de notlarım ın tabi düzeni gördüm . rüya gören-uyanıkken kendi el yazım la not defterime yazdı­ ğımı gördüklerim i bulabilir m iyim diye sordum ona. Florinda bakıcının. böylece tezin üstünde çalışabil­ din. “İşte rüya gören-uyam k olm ak da budur.” diye hem en kabul etti Florinda. Şaşkınlık içinde gördüm ki.” dedim.” dedim. Bu söylediklerinde ürkütücü derecede norm al bir şey vardı. çünkü ne zaman uyanık olduğum a ve ne zam an rüya gördüğüm e k a­ rar verem iyordum.” “Beni rüya görmeye mi çektiniz?” diye tekrarladım.” Sanki bu söylediklerini hüküm süz kılacakm ış gibi. orijinal tasla­ ğımın üstüne eklenm iş olarak gördüğüm gibi tezimin ana h at­ larını tam olarak hatırlayabiliyordum .” diye sözümü kesti Florinda. “N ot­ lar aldım . ama neden­ se bunu tümüyle kavrayam adığım a dair esrarengiz bir du­ yum sam a uyandı içimde. kö­ pekle bakıcıyı avluda gördüğüm andan itibaren olup biten her şeyi anlattım Florinda’ya. B akıcı­ nın.294 RÜYACI yecanlı bir ışık gözlerini her zam ankinden daha fazla parlatı­ yordu. “Hem de ben de bir rüyada gördüm bunu. “Bu kadar iyi hatırlam anın nedeni bu. “Dikkatin dağılm adan çalışm an gerektiği için kasten yaptık bunu. Yine de aynı zam anda beni kaygılandırm ıştı. Bir anlam çıkartm a gayretiyle. . “Bizler seni rüya görmeye çektik. geç kavrayan bir çocuğa basit ama önemli bir nok­ tayı açıklayan sabırsız bir öğretm eninki gibiydi. Başını olum layarak salladığını görünce.” Sesi­ nin tonu. notlarım ın tabii düzenini rüya görmede bulduğunu öne sürdü. “Konsantrasyonum rü­ ya görüyor olmam için fazlasıyla yoğundu. Anlattıklarım ın kulağa tutarlı gelm esi çok zordu. “Rüya gören-uyanıklığın uykuya dalm akla ve rüya görmekle bir ilgisi olmadığım sana söylem iştim .” dedi.

” diye temin etti beni. sabırlı. tü­ m üyle farklı bir m eseledir. Bü­ yücüler için zam an. Aslında. “Her yandan çıkıp kabaran bu saçlarınla pek korkunç gö­ rünüyorsun. zaman onu ölçtüğüm üz şekilde var olmaz.” Florinda konuşm aya devam ederek. avluya doğru giderken onun koluna tutunmam iyi olmuştu. “N e var ki.” Yüzüm deki hoşnutsuz ifade­ yi görünce.” Ayağa kalktı ve elini uzatarak. “U yandıktan sonra sıcak bir duş alm ak âdetim dir.” dedi. “Ben de seninle geleceğim . Görünüşüm e çekidüzen verm ek için gömleğimi kotum un içine soktu ve süveterime batan hasır parçalarını silkti. ama zihnim bunu ka­ bul etm iyordu. “Bir gün kaybetm iş olmama imkân yok. “Büyücülerin rüya gördüğü şekil­ de rüya görülünce. saat ya da gün meselesi değil. “Kendini bayılacak gibi mi hissediyorsun?” Gökyüzünü işaret ettim. günün ne kadar ilerlemiş oldu­ ğunu görünce uğradığım şoktan dolayı. Dışarıya adım atınca az kalsın düşüyordum . B üyücüler zam anı istedikleri gibi uzatır ya da kısaltırlar. “Büyücüler zam a­ nın akışını keserler.” dedim. “rüya gören-uyanık iken algı yeteneklerim iz yüksel­ m iştir.” dedim ve onu takip ederek koridora çıktım. iş zamanı algılam aya gelince tü- . ele avuca sığm ayan saçlarımı oraya buraya kıvırıp çekerek saçımla uğraşm aya koyuldu. Güneş ışığından geriye kalan sa­ dece hafif bir parlaklıktı. Bilinen tarzda ölçülen zam anın nasıl geçtiği­ nin hesabını verem eyince az kalsın kafayı yiyecektim.” dedi.16 '» 5 “ B ulacaksın. Gerçekten bütün bir gecenin ve bütün bir günün geçmiş ol­ duğu düşüncesini hazmetm eye çalıştım. dakika. Florinda düşüncelerim e cevap vererek. sadece başımın dönüp bok çukuruna düşm eyece­ ğimden emin olm ak istediğini ekledi. “Am a önce yemek ye­ m ek zorundasın. Sesim daha cümlemi bitirm eden kesilip gitm iş­ ti. “Sorun nedir?” diye sordu Florinda.” dedi. ölçülü bir ses tonuyla. kalkmama yardım etti. der­ m ansız olduğum için değil de. önce dışarıdaki tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. M utfağa yöneldiğini gö­ rünce. Karşım a geçip eleştirel bir şekilde bana baktı. Sonuç­ tan tatmin olmayarak.

oto­ m atik olarak fiziksel ölçümlere dönüştürdüğüm üz psikolojik bir durum du. “M ariano Aureliano'nuıı adlandırdığı gibi.” Florinda kendisinin ve arkadaşlarının çok uzun bir süredir rüya gören-uyam klık durum unda olduklarını. “Eğer öyleysem . bilinçaltında zam anın izini takip eden bir saatin tıkladığını işitebilirdik.” diye vurgu­ ladı. Zam anın algılanışı yükselmiş ol­ m az. beni rüya gören-uyanıklığa çekenin ortak çabaları olduğunu. ama daha o cevap verm eden yanıtı bi­ liyordum. “Kendinin bildik kendin olmasına izin verm edin. “Şim di de rüya gören-uyanık olabileceğim i mi ima edi­ yorsun?” diye sordum . çünkü büyücüler zamanı ölçm ekle ilgilenmezler. yani zamanın farkında olmak.” Florinda zam anın her zaman bir faktörü olduğunu ekledi. alışık olm adığım ız bir yapı geçer onun yerine. “R üya gören-uyanıklıkta bu kapasite yoktur. tüm üyle yeni. “Bundan çok daha fazlasını anlayacaksın. ama hiç bu­ nun seyrini takip etm ediklerini söyledi. “N orm alde zamanı anladığım ız ve izah ettiğim iz şekilde olm ayan. yükseltil­ miş farkındalığa girm ekte bir kez ustalaşınca o zaman istedi­ ğin her şeyin farkında olacaksın.296 RÜYACI mtiyle farklı bir şey olur.” dedi üstüne basarak. “O zaman bazılarını­ zın bu durum un ne kadar sürdüğünü bilm esi gerekir.” dedi Florinda.” dedim söylediklerini anlam aya çalışarak.” dedim. Kendini bildik kendin olmaktan alıkoym anın büyücülüğün en . Onlar zamanı kullanm akla. hepten iptal edilir. Kapıları açan anahtar budur.” “Ö yleyse rüya gören-uyam klık hakkında bilinçli olarak bilebileceğim tek şey zamanın ya uzadığı ya da kısaldığıdır.” “Daha önce hepinizin benim rüya görm eye girm eme yar­ dım ettiğinizden bahsetm iştin. istedikle­ ri gibi uzatm akla ya da kısaltm akla ilgilenirler. içimizde. Sana pek çok defa ve pek çok şekilde bü­ yücülüğün hiç de senin düşündüğün şey olmadığını söyledik. bu durum a ulaşm ak için ne yap­ tım? Nasıl bir adım attım ?” “Tasavvur edilebilecek en basit adım ı. Bu içimizde o kadar kök salm ıştı ki bilinçli ola­ rak bunun farkında olmadığım ız zam anlarda bile.

M asanın ortasında duran büyük çorba kâsesinden bir tabak koyu çorba doldurdu benim için. ağızları sanki içsel bir ışık tarafın­ dan aydınlatılm ış gibi parıldıyordu. “Florinda?” diye fısıldadım.” Om zum a vurdu ve arkasına dönerek. N elida'da cesaretim i kıran bir gerginlik.16 297 karm aşık gizi olduğunu söylemek ahmaklık gibi geliyor. Gözlerim yarı karanlığa alışınca Florinda ile Nelida'm n m asada oturduklarını gördüm. fakat içerden hiç ses gelmiyordu. İki kadın sanki söylediklerim i onaylıyormuş gibi birbirle­ rine baktılar. M utfak kapısı aralıktı.” de­ dim yanlarına yaklaşarak. burunları. ama değil. Birbirinin aynı saçları. “M utfakta görüşü­ rüz. kendini bildik kendin olmaktan alıkoyarak yeterli enerji top­ ladığını söyleyebilirim . Otururken kendi kendim e sakin ol­ m am gerektiğim söylüyordum . sonra da son derece tedirgin edici bir kahkaha attılar. “En son rüya gören-uy anı kliğinin sonucuna bakarsak. gözleri. Sanki günlerdir yem ek yem em işim . Sırtımdan aşağıya doğru garip bir karıncalanm a hisset­ tim. Bu çağrıma usul bir kahkaha cevap verdi. N elida yanındaki boş sandalyeye otur­ mamı işaret etti. İki varlığı bu kadar ben­ zer görm ek çok ürkütücüydü. Yüzleri bu solgun ışıkta garip bir şekilde canlı görünüyordu. Bu erkin anahtarıdır. Zihni ürkütm ez bu ve bu nedenle de hiç kimse bunun öneminden kuşkulanm az ya da bunu ciddiye bile al­ maz. ama hiçkim se­ yi göremedim. bir keskinlik vardı. Açlıktan ölüyordum . “Her şeyi yem eni istiyorum . Derin bir nefes aldım.” dedi. “Siz ikiniz o kadar güzelsiniz ki korku veriyorsunuz. gülmeyi kestiler. Yine de anlaşılması im kânsız ya da karm a­ şık değildir. önüme tereyağı ve bir sepet sıcak tortilla iterek. bu nedenle de bir büyücünün yap­ tığı en zor şeydir.” diye fısıldadı. Çıkarttıkları bu tuhaf sesten söz açmama fırsat kalm a­ dan.

Alacakaranlık sanki ebediyen sürü­ yormuş gibiydi. mor ve altın sarısı. Gökyüzü kalın renk tabakalarıyla çizgi çizgi olmuştu: parlak kırm ızı. Kolunun altındaki not defterim i ve dağınık sayfaları gö­ rünce. gözlerini hiç kırpm adan bana baktı.” dedi Esperanza. rüya gör­ . yarı İngilizce. Bana hâlâ dün­ yevi olmayan bir gizle ilgileniyorm uş.” İhtisası o kadar çok çalışm ak zorunda kalm adan kazanabileceğim düşüncesi biraz önceki bütün kaygılarım ı unutturmuştu bana. “Tıpkı rüyam da gördü­ ğüm gibi. R üzgârda sallanan m eyve ağaçlarının ritm ik ve zarif. sanki yerden fışkırıyordu. Sanki gözlerini odaklam akta zorluk çekiyor­ muş gibi. serin bir esinti odadaki gölge­ lere yeni bir düzen verdi. daha tam anlam ıyla orada değilmiş gibi bir izlenim vermişti. Gece. O sırada Esperanza odaya daldı ve m asaya yanan bir gaz lambası koydu.” dedim heyecanla. Avluya açılan kapı ardına kadar açıktı. dönem tezimi yazarken nasıl bir yol tutaca­ ğıma dair ayrıntılı ve kesin talim atlarla dolu olduğunu görün­ ce yüksek sesle güldüm. gölgeli devinim leri karanlığı yukarıya. not alm adan ve tekrar tekrar yazmadan. koyu mavi. Çorba kâsesindeki bütün çorbayı içtim ve üstüne tereyağı sürdüğüm tortillaları üç kupa dolusu sıcak kakaoyla beraber m ideye in­ dirdim. “Tezim !” diye bağırdım.298 RÜYACI gibi yiyeceklere saldırdım. uzaktaki tepeleri yaklaştıran o saydam nitelik vardı. “İyi dönem tezleri yazm anın hiçbir kestirm e yolu yoktur. Harika bir lezzetleri vardı. Ön okum a olmadan. Hevesle kâğıtları inceledim ve sayfaların. yarı İspanyol­ ca. “Büyücülüğün yardım ıyla bile. “Hepsi burada. Esperanza ağzı kulaklarına vararak notlarımı elime tutuş­ turdu. sanki büyük bir m esafeden döndüğünü o anda anlamış gibi gülümsedi. Ve havada. içsel bir güç tarafından zorlanıyor gibi. Tıka basa doym uş bir halde sandalyeye yığıldım. gökyüzüne doğ­ ru itiyordu. Sonra yavaş yavaş bakışları yum uşadı. El yazısı şüphe götürmez şekilde benimdi.

“Büyücüler. “R üya gören-uyanıkken bütün enerjilerini tek bir am aca ka- . “Hiç de değil. Birkaç dil konuşur.” Sessizce başımı salladım.” dedi.” “Evinizdeki kütüphane onun m u?” diye sordum. İngiliz­ ce ve Alm anca konuşm ayı öğretti onlara. böylelikle en son bilgileri yakalar. Vicente dışında. “Bunu yapm ak bütün gücünü aldı. “Gençliğinde bir profesör müydü o?” Nelida ile Florinda.” Bütün yaptığım ın. Esperanza'ya döndüler.” Yüzüm deki inanm ayan ifadeyi görünce. “Ya bakıcı?” diye sorabildim nihayet.” Gözlerini kısarak tartarcasm a bana baktı ve usulca kendi kendine güldü. “Gerçi.” dedi Nelida. değil m i?” Onaylamamı bekledikten sonra. “O sana fi­ kirlere âşık bir büyücü olduğunu söylem edi m i?” Bir an sus­ tu. sanki cevap verm ek ona düşüyormuş gibi. bir bilgi seviyesine erişm ek için normal insanların iki katı fazla çalışırlar. raflardaki bütün kitapları okuyan tek kişinin o oldu­ ğuna em inim . sonra usulca ekledi. “Çok basit ve kolay oldu. Bunu başarm ak için. “Tezin üstünde üç gün çalıştın. “B ilm iyorum . rüya görenuyanıkken dönem tezim üstünde uyanıkken olduğundan daha çok çalıştığım ı ekledi.” diye açıkladı. Delia ile Clara onun asistanları.” diye açıkladı Nelida. “Kütüphane hepim ize ait. bedensel olduğu kadar zihnen de çok usta ve incelikli olmaları gerekir. “olağa­ nüstü sayıda ilmi dergi okur. “Bir bakıcıya yaraştığı gibi. tezimin eski taslağının üstüne eklenm iş olan yeni bir uyarlam asını görmek ve sonra da gör­ düğüm ü kopya etm ek olduğunu açıkladım.16 299 m edeki dönem tezinin düzenini ve yapısını asla anlayam az­ dın.” “Kitap okum anın dışında.” dedi baştan savma bir edayla. Öylesine karşı konulmaz bir otoriteyle konuşmuştu ki ne söyleyeceğim i bilemedim. “Büyücülerin sihirli dünya kadar her günkü dünyadan da anlam çıkartm ala­ rı gerekir. okur. bizim si­ hirli dünyam ıza bakıp gözetm ediği zam anlarda. bü­ yücülerin dünyasındaki insanların dış görünüşüne aldanm a­ mamı öğütledi. “Çok çalış­ tın.” diye iddia etti Nelida.” diye karşı koydum hemen.

daha önce tezim in m alzem esinde fark etm emiş olduğum her türlü ilişki­ yi ve bağlantıyı hemen gördüğüm ü söylerken Nelida'nın göz­ lerinden sempati ve keyif yayılıyordu. onu gördün sen.” Uzunca bir süre bana baktı. koyu renk gözlerini bana dikti. tezin na­ sıl okunm alı. tep­ kim i beklerken yarım yam alak bir gülüm sem e dolaştı dudak­ larında. bir şekilde yüzünün geri kalan kısmını ölgün gösteren keskin. genelde hiç kullanm adığım ız gizli kaynaklara girebiliriz.300 RÜYACI nalize ettin. sonra m asaya geri döndü.” dedi Nelida. “Farklı olması pek doğaldı.” Rüya gördüğüm ve görünm eye çalıştığım kadar aptal olm adığım için. çok faz­ la alıntı ve şapşalca geliştirilmiş fikirler. “Onun öne­ rilerinin rehberliğinde ve kendi yeteneklerine göre. sonra tekrar yerine oturdu. ve tezimi gördü­ ğüm anda bakıcının bana vermiş olduğu ipuçlarını hatırladı­ ğımı açıkladı. “Rüya gören-uyanıkken doğrudan doğruya bilgiye girebiliriz. Bana doğru eğildi. Bütün ilgin ve çaban tezini bitirm eye yöneldi. “Onun gördüğünü mü gördüm ben?” N elida ayağa kalkarak yavaş yavaş kapıya doğru yürüdü. U zunca bir süre gözlerini dikkatle dışarıdaki karanlığa dikti. O anda başka hiçbir şey önemli değildi senin için. “Orijinal tezinin daha iyi bir uyarlam asını görmeni sağla­ yanın ne olduğunu bilm enin vakti geldi. Yüzüm deki inanm ayan ifadeyi görünce. Esperanza usulca kendi kendine güldü. Bu gayretin­ le çatışacak başka hiçbir düşüncen yoktu. Esperanza'ya bir şeyler fısıldadı. sonra bakıcının tezim de gördüklerinin benim gördüklerim den ve yazdıkla­ rım dan farklı olduğunu söyledi. Yazdığın da buydu. gözlerindeki hayal kırıklığını görebiliyordum.” Esperanza doğrulup ayağa kalktı ve sanki büyük bir sır açıklam ak üzere olduğunu vurguluyorm uş gibi bana göz kırptı. Ne dediğini işitemedim. çünkü onun bilgisi seninkinden çok daha engindir.” “Rüya gören-uyanık iken. .” Esperanza. bakıcının tezim hakkında söylediklerini hatırlattı: “Çok fazla dipnot.” “Bakıcı benim tezime bakarken rüya gören-uyanık m ıy­ dı?” diye sordum.

bilgiye doğru tırmanırlar. K adınlar soyuta yakındır ve yine de som uta düş­ künlük gösterirler. Bu konileşm e süreci erkeklerin ne kadar uzağa erişebileceklerine sınır koyar. “Dikkatini ver. bilgiye doğru konileşir onlar. Hızla ayağa kalktı. Esperanza kendinden geçmiş bir halde. Birinin başına bir koni koydu ve bunun bir erkek olduğunu söyledi. “rü­ ya gören-uyanıklık.” diye açıkladı.16 301 “Bu kadar kalırı kafalı olm a. “ve soyutu hedeflerler. “Erkekler som uta yakındır. Esperan­ za kasten yavaş yavaş not defterimden boş bir sayfa yırttı ve iki insan şekli çizdi.” Esperanza eliyle susmasını işaret ederek.” “Bilgiye ya da soyuta bu kadar açık oldukları halde neden kadınların aşağı olduğu düşünülüyor?” diye sözünü kestim. “Göreceğin gibi koni bir huni gibi açık.” Bana keskin bir bakış attı. “Erkekler yukarı uza­ nırlar.” diye devam etti. yukarıya. Büyücüler kadınların bilgiyle bağlantılarının engin ol­ duğunu söylerler. Öte yandan erkeklerin bağlantısı oldukça kısıtlıdır.” diye uyardı ve kalem ini başında ters dönmüş koni olan ikinci şekle yöneltti. başaşağı duruyor. Bilgiye giden yolları dar bir noktada son bulur: koninin ucunda. bütün kadınlar gibi senin de bilgiyi doğ­ aldan doğruya alacak eşsiz bir kapasiten olduğunu anlamanı sağlamış olm alıydı. Son­ ra kalem i konili şeklin üstünde tutarak.” İlk şekildeki koninin üstünü tekrar çizdi. “Erkekler bilgiyi adım adım kurarlar. Ne demek istediği hakkında hiçbir fikrim yoktu. bütün eklem leri çatır­ . “G örebileceğin gibi erkekler sadece belli bir yüksekliğe erişebilirler. ya da daha doğrusu.” dedi Nelida sabırsızca. Büyücüler erkeklerin tine doğru konileştiklerini söylerler. Diğerinin başına da aynı koniyi koydu. kaynak koninin geniş tabanında dosdoğru onlara erişir. K a­ dınlar kendilerini dosdoğru kaynağa açabilirler. büyülenm iş gibi gözlerini bana dikti. ama başaşağı bir şekilde ve bunun da bir kadın oldu­ ğunu söyledi. “Kadınlarla er­ kekler arasındaki en temel farklardan birinin bilgiye nasıl yaklaştıkları olduğunu biliyor m uydun?” dedi.

Bu doğal kapasiteleri hakkında konuşm a­ ya ya da bunu bilgece ifade etmeye hiç lüzum görm üyorlar­ dı.” “Hatta büyücülerin arasında bile.” “K adınlar bilgiyle olan dolaysız bağlantılarını nasıl kay­ bettiler?” diye sordum.” Esperanza usun yalnızca erkekler tarafından kavram sallaştırıldığının.302 RÜYACI dayana kadar bir kedi gibi gerindi. kadın özelliklerinin erkeğinkinin tam am layıcısı olarak eşit sayılm asının. onları bilgiye ulaşm a süreci hak­ kında konuşm aya itti. kadın özelliklerini usun ideallerinin biçim lenm esinin dışında tutm alarına izin veriyor­ du.” diye vurguladı. “Şimdi de artık. bunun erkeklerin kadınların başarılarını ve ya­ radılıştan gelen hünerlerini küçüm sem elerine izin verdiğini açıkladı. “Kadınlar sade­ ce erkeklerin ussal ve tutarlı olabileceklerine inanacak şekil­ de yetiştirildiler. ya da en iyi tabirle. Esperanza konuşm aya devam ederek. erkeklerin. ki erkeklerin açıkça istediği bir erktir bu. “Bu konuda konuşm a­ yı hiç kesmediler. “Genel olarak.” diye açıkladı. “K adınların aşağı olduğunun düşünülm esinin. Ve işte tine doğru nasıl çabaladıklarını bil­ m ekte ısrar edişleri. sonra tekrar yerine oturdu.” diye vurguladı Esperanza. zira bu kapasitelerini eyleme geçirmek ve bu kapasiteye sahip olduklarını bilm ek yeterliydi onlar için. Hepsi gülm eye başladı. kadınlar kendileri için ayrılmış olana inanıyorlar. “Erkeklerin kendilerini doğrudan doğruya tine bağlam a kapasitelerinin olm am ası. onların ussal olm anın tipik bir erkek hüneri olduğundan em in olmalarını sağladı. . hak edilm em iş kazanım larm yükünü taşıyorlar. kadınların ve erkeklerin bilgiye yak­ laşm a tarzlarıyla ilgisi vardır. D aha da kötüsü.” diye araya girdi Nelida. elbette. esasında kadınların kendilerini engin bir şekilde ve doğrudan doğruya tine bağla­ m a yeteneklerinden yararlanm aya hiç gerek görm ediklerine inandığını söyledi. kadınlar başkalarından çok kendi üzerlerinde erkli olmayı yeğlerler. bu süreci analiz etm ekte ısrar edişleri. hazır olup olm adıklarına ya da kapasitelerine bakm adan kendilerini otom atikm an üs­ tün kılan. Şimdi de. erkekler.

“Bu zam anda kadınlar yapm aya gönül koydukları her şeyi yapabilirler. tatm inkârlığın ev kadını olmakta. Binlerce yıl erkekler kadınların bu bağlan­ tıyı unutmalarını sağlam ak için çabaladılar. M esela.” diye araya girdim. Kadınların bu dolaysız bağlantıya sahip oldukları inancını kökünden sökmek için yapılan sistematik bir tasfiye idi bu.16 303 “Kadınlar bağlarını kaybetm ediler. “Erkeklerin başkalarına hükm etm e ihtiyacı ve kadınların da neleri bildikleri.” diye devam etti Esperanza.” “Sen bu çağın yıllarca gerisinde kalm ışsın. ve bunu nasıl bildiklerini ifade ya da for­ m üle etmedeki ilgisizlikleri son kerte alçakça bir ittifak ol­ du. “Ve öğrendikleri de erkek­ ler tarafından belirleniyor. Ve kadınlar bunu kabul etm işlerdir. ev­ lilikte. bu hep negatif bir açıdan olur. K adın­ lar hâkim soyut düşünce biçim lerinin dışında tutuldular. ya da daha doğrusu. kadınları daha aşağı bir yere koym ak için yapılan çok başarılı bir m anevradan baş­ ka bir şey değildir. kadınlara ait olanı da bunun dışında tutarlar. Erkekler bilginin doğasını belirler­ ler. erkeklerin bu bağlantıya hiç sahip olmamaları duru­ munu taklit ettiler. “K adınlar öğrendiklerini form üle edebiliyorlar.” diye düzeltti Esperanza. “Bu da kadınların. Dinler kadınların aşağı olduklarını söyle­ yen tanrısal bir kanunu delil gösterirler “ Nasıl bu kadar geniş bilgi sahibi olabildiğini m erak ede­ rek ona hayret içinde bakakaldım. Ya da dahil etseler bile. bir destek esasına sahip olm a­ . “Kadınların tinle hâlâ doğrudan doğruya bağlantıları var. çocuk sahibi olmakta ve kendinden feragat etm ekte yattığını kabul etm eye m ecbur olm alarını olası kıldı. doğdukla­ rı andan itibaren. ba­ ğımlı olacak şekilde eğitildiler. Bütün öğrenim m erkezlerine ve erkeklerin yapabildikleri hem en her işe girebilirler.” diye söylediklerim i düzeltti Esperanza.” diye sözünü kestim. Kutsal Engizisyonu ele al. Öylesine bütünüyle erkekle­ rin onlar için düşünm esi gerektiği inancına göre yetiştirildiler ki sonunda düşünmeyi bıraktılar. Bütün organize dinler.” “Am a bir destek sistemine. Sadece bunun nasıl kullanılacağını unuttular. aşkta.” “Kadınlar pekâlâ düşünebiliyorlar.

“Erkeklere göre rahim kadınları hem zihinsel hem de fi­ ziksel olarak sınırlar. Ne var ki. “U savurm a ve anlam a vasıtalarına hâkim olduktan sonra. o zaman neden okula gitm em de ısrar ediyorsunuz?” diye sordum. Ve eğer kadınlar ussal arayışlarla ilgileniyorlarsa da ilgilenm em eleri gerekirdi. “Çünkü bir cadısın sen ve bu nedenle sana neyin çarptığı­ nı ve nasıl çarptığını bilm en gerekiyor. Kadınların. “M esela filozofları ele al.” diye yanıt verdi. bilgiye girseler de. “Eğer bilgi bir erkek yapısıysa. Onlar da kadınları aşağı görürler. Am a kadınların. öyle ki kadınların ussal arayışlarla ilgilenm e­ dikleri gerçeği olmasa. ama bunun her şe­ yi usavurup sonuç çıkartm akla ilgisi olmayan bir katkı olm a­ sı gerekir.304 RÜYACI dıkça bu anlam sız.” Esperanza bütün bunları kesin bir otoriteyle anlatmıştı.Şim di bu . Zira bir kadının kendi doğasına sadık olması daha yakışık alırdı: yani erkeğin. “Kadınların hâlâ başarılı olmak için erkek tavır ve davranışlarını benim ­ semeleri gereken aşağı varlıklar oldukları düşünülürken. asla ve asla hesaba katılm ayan farklı bir yolları vardır. Bazılarıysa daha incedirler. “Görüyorsun ya sorun.” “O zaman neyle uğraşılacak?” diye sordum. birkaç dakika içinde kuşkular üstüm e saldırm aya başlamıştı. Bu yol bilgiye katkıda bulunabilir.” diye açıkladı. “Büyücülerin öne sürdükleri. “Arı düşünürler. zam anım ızda bilginin sadece her şeyi usavıırarak sonuca varılm asından çıkartılmasıdır. besleyip büyüten. buna sen karar vereceksin.” diye sürdürdü Esperanza. er­ keklerin sahip olduklarına girebilm elerinin neresi iyi? H aki­ katen başarılı olanlar. “Bir şeyi reddetm eden önce bunu neden reddettiğini anlamalısın. Bazıları şiddetle kadınlara karşıdır. bu bağlam daki inançlarını değiştirmiş m ükem m el dönmelerdir. bağım lı eşi olm ası. bu bilgi­ nin ne olduğunun belirlenm esine yardım etm elerine izin ve­ rilm em esinin nedeni bu.” Kafam çok karışm ıştı. “erkeklerin us üstünde özel bir hakka sahip olam ayacaklarıdır. erkekler kadar kabiliyetli olduklarını kabul etm eye isteklidirler.” diye karşı çıktı Esperanza.

Ancak bunlarla.” Sanki bir sır verecekmiş gibi hevesle bana doğru eğildi. Şarkı söylem ek istiyorsun. Ve bu ze­ min de.” Bunu. Boğuk bir sesle kendi kendine gülünce şaşırdım. “S i­ hirli tarafına göre davranm an gerekiyor. sanki tepkimle ilgilenm iyorm uş gibi öy­ le soğuk ve sakin bir şekilde söyledi ki neredeyse ne söyledi­ ğini kaçırıyordum . tam anlam ıyla biyolojik bir organa indirgemeyi başardıklarını açıkladı. erkeğin tohumunu taşım ak olan. “Bu bağlantı usavurm anın farklı bir cephesiyle karşılanmalıdır. kadının o bilinm ez erkini. Daha önce asla ve asla kullanılm am ış olan bir cepheyle: usavurm anın kadına ait yönüyle. Esperanza?” “Pek çok şey. Öyleyse usu ka­ dınlığın hüküm sürdüğü bir zemine uygulayalım . sana anlattığım ters çevrilm iş konidir. Ayinler. üstünlük arayışları içinde. büyüler istiyor­ sun. rahm ini. Sonra birdenbire söylediğinin saçm alığını kavrayarak yerim den doğrulup diğerlerine baktım. “O da ne?” “R ahim . “ Usun kadına ait yönü nedir. ama söyleyecek hiçbir şeyim yok­ tu. Doğayla bir olmak istiyorsun. Başını ka­ şıdı ve bakıcının yaptığı gibi üst üste beş defa hapşırdı. çünkü usu uyguladıkları ze­ min erkekliğin hüküm sürdüğü bir zemindir. Kadınların tinin kendisiyle olan bağlantılarıdır. “Bilinm eyenin içine atlamak için. “R ahim !” diye tekrarladı Esperanza. “Rahim nihai kadın organıdır. Kadına bu ekstra üstünlüğü. Tuhaf.” dedi.” Esperanza erkeklerin. doğal olarak. bulabilece­ ğin hâzineleri kendine ve başkalarına açıklayabilirsin.” diye devam etti. enerjilerini kanalize etm ek için bu ekstra kuvveti veren rahim dir. .16 305 hakka sahip gibi görünüyorlar. Büyücülerin yaptıklarından birkaç rom antik m anzara. Bunlardan biri kesinlikle rüya görm edir. “Büyü­ cülerden ne beklediğini biliyorum. Putperestlik istiyorsun. “ce­ sarete ve zihne gereksinim in var. Su perileriyle söyleşm ek isti­ yorsun.” Soru sorar gibi bana baktı. Çok Almanvari.” dedi.” Ne söyleyeceğini düşünerek başını hafifçe yana eğdi. tek fonksiyonu doğurm ak. gizemli tapınmalar.

“C eb­ rail vasıtasıyla Hazreti M eryem'e ulaştırılan haberin hikâye­ sini biliyor m usun?” diye fısıldadı kulağıma. Ra­ him bilgi değil. m eleğin M eryem 'e bütün söylediğinin. Bakire M eryem istisna olm ak üzere. onun Tanrının oğlunu taşıyacağı olmasıydı.” Yine fısıldayarak.” .306 RÜYACI N elida sanki bir işarete uyuyormuş gibi yerinden kalktı. yine de besbelli tinle bağlantılılar. M eryem 'e bir meleğin fısıldam asının tabii ki doğal olduğunu söyledi. sonra sanki duyulm aktan korkuyorm uş gibi om zunun üstünden bir göz atarak şöyle fısıldadı. Artık erkek değil onlar. daha çok Tanrının tohumu vaadini almıştı. “Ya erkek büyücüler?” diye sordum. Sı­ rayla başka bir erkek tanrı vücuda getiren bir erkek tanrı. Düşünm ek. çünkü özellikle erkekliklerini belirleyen şeyleri terk etmişlerdir. Yahudi-Hıristiyan gelene­ ğinde Tanrının sesini işitenlerin sadece erkekler olduğunu an­ latmaya koyuldu. tine uydurabilirler. bütün bu duyduklarımın yanlış taraflarını or­ taya çıkartm ak istiyordum . m asanın çevresinden dolandı ve gelip arkam da durdu. “Büyücüler kendilerini niyete. “Bilm iyorum . kadın­ lar bu im tiyazın dışında tutulmuştu. Kıkır kıkır gülerek ona döndüm. “Onların bir rahmi yok.” Esperanza gizlem ediği bir keyifle bana baktı. ama zihnim karm aşık bir devaran içindeydi. Nelida. sır verir gibi. Doğal olmayan.

ISID ORO BALTAZAR’IN ODADA dolanıp durmasında. ge­ nellikle daha önce dairesini arşınlama şeklinden bir farklılık vardı. Önceleri bu dolanışları beni hep yatıştırmıştı. rahatsız edici. . ama bir şeylerin pek doğru olm adığını hisseden— bir kaplan imajı geldi gözle­ rim in önüne. Çalıların içinde gizli gizli dolanan— kurba­ nının üstüne atılm aya daha hazır olmayan. tuhaf bir şekilde tehdit edici bir sesle çınlıyordu. O ysa bu defa adım ları.

“Ya da belki de bir ay sonra.” Bunu söyler söylemez gülüm sedi ve başını salladı. “Şaka değil bu. ki üç yılı geçiyor. “Ne zam an?” Elim de olmadan çığlık atmıştım.” diye cevap verdi.” diye m ırıldandım . sanki buna vaktim varmış gibi. “Ne yapıyorum ben?” dedi. sanki uzun bir süredir uzaklardaym ışım da he­ nüz geri dönm üşüm gibi beni hararetle kucakladı. Bu duyguda daha önce karşılaşm adığım yeni bir boyut vardı: doğru ya da yanlışlığına dair en ufak bir tereddüt olmayan tam bir kesinlik. Bedensel bir duyum sam aydı bu. gerginliğinden eser kalm amıştı. Ne utanç! Nagual Juan Matus. A rizona'dan geçerken birdenbire son kerte garip bir duy­ gu kapladı içimi. “Şimdi içime bir şey doğdu.” Ardından. “Benimle orada mı evleneceksin?” Bana dik dik bakarak birden durdu. “M eksika'ya gitmenin benim için iyi bir fikir olduğunu sanm ıyorum . gideceklerini söylüyorlar. Güldü. is­ tem em em e karşın sesim yükselmişti. “Sana kızıyorum.” dedim. Bunu söyleyiş tarzı beni güldürm üştü. sonuna ka­ dar saçm alık olduğumuz hakkında uyarm ıştı beni. Isidoro Baltazar başını salladı. “Yapmakta olduğun her şeyi iptal et. çaresiz bir hareket yapa­ rak. Bir şeyler yanlış!” dedim. “Büyücüler gidiyor.” E m irler veren bir subay gibiydi. “M eksika'ya gidiyoruz!” dedi. rahm im den tüm bedenim e yayılan ve bütün tenimi diken diken eden bir ürperti gibi bir şeydi: bir şeylerin yanlış olduğu bilgisiydi bu. mein Gruppenfııehrer!” diye cevabı yapıştırdım . “Ciddi bir şey bu. ama ayrılm alarının eli kulağında. “Onlarla karşılaştığım günden beri. Fakat . “Belki yarın ya da öbür gün. Komik. sonra kayıtsız bir ses to­ nuyla.” dedi kızgın bir şekilde.” dedi. Fazla zaman yok. Sesindeki ciddiyet ve hırçınlık şaka m ahiyetindeki sorumu kaçınılm az kılm ıştı. Bense neşeli bir ruh hali içindeydim .” R ahatlayarak içimi çektim ve koltuğa yığılıp bilinçli ola­ rak gevşedim.308 RÜYACI Tezimden başımı kaldırıp ona sorunun ne olduğunu sor­ m ak üzereydim ki. “JawohI.

Bakıcı heyecanlandığım ı hissedince çenesiyle evi işaret etti. Hoşnutsuzluğunu silmek için harcadığı çabayı görebiliyordum. Bir gölge gibi hızla ve sessizce kaybolm uştu. “Siz ikiniz kavga mı ediyorsunuz. kızam ayacak kadar korkmuştum. Sustum. bu seni buna hazırlam ak istedikleri içindir.” diye ekledi. G ülüm seyerek dizime vurdu. ve yavaşça. bu ani ve gürültülü patırtılı gelişim izden şaşırmış görünü­ yordu. “Herkes burada m ı?” diye sordum. Arabayı durdurur durdur­ maz ikimiz de arabadan dışarı fırlayıp kapıları çarparak ka­ pattık. “Böy­ le koşmak da neyin nesi?” “Ne zaman gidiyorsunuz? Ne zaman gidiyorsunuz?” diye tekrarladım m ekanik bir şekilde. Sessizce başım ı salladım. cadıların evine koştuk.17 309 bunıı söylerken gerçekten haklı olduğumu hissetmiyordum . Bütün gördüğüm şefkat ve içtenlikti. Gülüm sem eyen. “Derdiniz ne?” dedi bakıcı. Eğer büyücüler. Ön kapının yanında duruyor­ du. gittikçe artan endişem e ve korkum a hâkim olam ıyordum artık. ertesi gün öğle üzeri cadıların evine vardık. yüzü sırf küçüm ­ semeyle dolu bir m askeydi sanki. yoksa birbirinizi m kovalıyorsunuz?” Bir Isidoro Baltazar'a bir bana baktı. Bakıcı gülerek.” Sözleri yeterince içten geliyordu kulağa. am a endi­ şemi hafifletm em işti. “Büyücülerin dünyasında bu kadar emin olamayız bizler. bakıcının yanından geçmeye çalışırken.” dedi.” dedi. sonra da güldüğünü duydum. Sırayla birim iz uyuyup diğerimiz arabayı sürdük. güven verir gibi sırtım a vurdu. “Ben hiç­ bir yere gitm iyorum . Söyledikleri beni kızdırm am ıştı. Isidoro Baltazar'ın artık yanım ızda olmadığını anlayınca tekrar gergin­ leştim. Yolculuk hem encecik bitiverm işti ya da bana öyle geldi. Isidoro B altazar dönüp bana bir göz attı. Bir yalan yakalayabilir miyim diye yüzünü ve gözlerini inceledim. . “Onların sihirli yollarını kendi aptalca yollarınla ka­ rıştırm a. sert gözlerini bir an üstüme dikerek. sen gına getirinceye kadar bir şeyi tekrarlıyorlarsa. Isidoro Baltazar'ın sanki bir şeye karşı çıkıyorm uş gibi sesinin yükseldiğini. “Benden bu kadar kolay kurtula­ m azsın.

Bakıcı dalgın dalgın gülüm seyerek ba­ şını kaldırıp bana baktı. Ne var ki. ve yavaş yavaş on­ lara doğru yaklaştım . orada bir yap­ rağa burada bir çiçeğe dokunarak. bir sinek kuşu gibi zikzak çizerek açıklığı geçti. ama dikkati Florinda'nm söylediklerindeydi. “Şu anda seni görem ezler. Dilden mi. ama bu fi­ ziksel hareket ve yeri eşeleyen tırpanın sesi beni yatıştırmıştı. Florinda'nm çatlak sesi alışılm adık derecede yum uşak. ve Florinda'yı gördüm. yoksa yaşlı adama duyduğu sevgiden mi bilm iyorum. bir ağaca dayalı olan tırpana uzandım . “Hadi. Sanki gizli bir yayla çekiliyormuş gibi. . Beni tanıyıp tanım ayacağını m erak ederek ona doğru te­ reddüt içinde birkaç adım attım. zapote ağacının altındaki sırada otu­ ran bir görüntü gibiydi. arkaya gidip yaprak toplayalım .” dedi.” diye önerdi. onun bana dikkat etm esini talep etm ek­ ten alıkoyuyordu beni. Geniş kenarlı hasır bir şapka yüzünü gölgeliyordu ve elinde dantel bir yelpaze tutuyordu. tuhaf ve akılda ka­ lacak kertede m üşfikti.” Elim den tutarak beni kapıdan uzaklaştırdı. Birdenbire yerinden kalktı. öyle uzak görünüyordu ki hay­ retler içinde hareketsiz kalakaldım . bakıcı sıraya gidip Florinda'nm yanm a oturun­ ca. D aha ziyade. kollarım açıp geçmemi engelleyerek. Beyaz bir pantolonla ceket giymiş.” Öbek öbek yaprak toplarken hiç konuşmadık. Belki külleri altına çevirirler. Bana saatlerdir yaprakları toplayıp yakıyoruz gibi gelm iş­ ti ki birden avluda başka birinin daha olduğunu fark ettim. her ağacın yanında bir an durup. Hem en başımı çevirdim . karşı çıkm ak üzere oldu­ ğumu görüp. “Yaprakları yakıp kül­ leri su perilerine bırakırız.” Sonra. “Kendilerinden önce benim seninle konuşm am ı istediler.310 RÜYACI “İçerideler.” dedi. A nlam adığım bir dilde konuşuyorlardı. “Seni beklem iyorlardı. Varlığımın hiç farkında ol­ m adığını anlayınca kararsız bekledim. belirsiz ama yine de bilinçsizce anladığım bir kural. Onun beni önem sem e­ m esine ya da dışlam asına karşı kendim i korum aya falan ça­ lışm ıyordum. Yine de bü­ yülenm iş bir şekilde onları dinliyordum. Tam ola­ rak insan gibi görünm üyordu.

yüzü kırıştı ve ışıl ışıl bir gülüm sem e yayıldı yüzüne. “Çok hoş bir yüzük. Şim şek gibi bir anlık bir içgörü çaktı içimde. ama beni şaşkın ve afallamış bir halde bırakarak kayboluverdi. “Görsel bir illüzyon mu bu?” Bakıcı başını iki yana salladı. Ayaklarıyla başını ovuşturdu ve birkaç kez kanatlarını açıp kapattıktan sonra. Bakıcıya söylem ekten çok kendi kendim e. “Florinda'nın bana bu yüzüğü verdiğini hatırlam ı­ yorum . “Daha önce m i?” diye tekrarladım afallamış bir halde. ama havada m avi gölgeler dokuyan parlak mavi bir kelebek dikkatimi da­ ğıttı.” diye cevap verdi. Geniş. “Bu bir hile. “Neden daha önce fark etm edim bu yüzüğü?” Bakıcı bunu gözden kaçırışım ı açıklam ak için ne yapaca­ ğını bilm ez bir halde om uzlarını silkti. Bir şey daha söyleyecek gibiydi. “Fevkalade bir arm ağan bu. “Daha önce yüzüğü fark etm emiş m iydin?” diye sordu bakıcı. titrek kanatları yelpaze gibi açıldı ve gölgeleri parm aklarım ın üstüne düştü. Elim i eline alarak.” dedi. orta parm ağım da kelebek şeklinde üçgen bir yüzük bırakarak tekrar havalandı. hayretim i bastırm ak için elimi ağzım a götürerek. Üçgeni bölen ince uzun gövde ve antenler telkari işi beyaz altınla şekillenmiş ve ufak elm aslarla süslenmişti. “Yapam am . sonra belki de parm a­ ğım a m ükem m el uyduğu için yüzüğü fark etm ediğim i ileri sürdü.” dedim.” “Bir arm ağan. M ücevhere bakakaldım : “Bu yüzüğü kim koydu parm ağım a?” diye sordum.” diye tekrarladım.17 311 Dikkatini çekmek için kolum u kaldırdım . Bunun görsel bir illüzyon olduğundan em in olarak tekrar tekrar başım ı salladım. Bana doğru uçtu ve elime kondu. ama kendine engel oldu ve gidip biraz daha yaprak toplam am ızı önerdi. “Florinda'yla konuşmam gerek. “Neyden daha önce?” “Bu yüzüğü Florinda onu sana verdiğinden beri takıyor­ sun. değil m i?” diye sordum bakıcıya titrek bir sesle.” Gülünç ve m uhtem elen sağlıksız bir fikir duyan birinin .” diye mırıldandım . “A m a ne zam an?” diye sordum.

Dilim sürçerek. Gözlerini bana dikerek. ama beni bu­ nu yapm am am için ikna etm eye çalışm adı.” diye uyardı bakıcı.” diye cevap verdi.312 RÜYACI tavrıyla. “H ayır.” “ Bir kuyum cu m uydu?” diye sordum. Florinda'nın arkasından koştum ve ona yetişm eden önce yavaşladım .” . “Bakıcının odasın­ daki tuhaf görünüşlü figürleri yapan da aynı kişi m iydi. “Hak itibariyle senin.” “Aynı kişiydi. “Bu yüzüğün sihirli erkleri var m ı?” diye sordum elimi ışığa tutarak.” dedi. net ve çok yumuşaktı. Değerinden ya da bana ait olduğundan değil. “Öyle m i?” dedi düşünceli bir havayla. Uzaktaki yüksek çalıların içine dalıp çıkan beyaz giysisini görebiliyordum. Yüzük hakkında bir şeyler öğrenm e hevesiyle onu doğru dürüst selam lam adım bile. dinç ve atletik bir şekilde yürüyordu. bu yüzüğü yapan kişi olağanüstü bir nagual olduğu için. Çatlak sesi hafif. Bir heykeltraş da değildi. şüphesiz pahalı olan bu arm a­ ğanı reddetm ek aklıma bile gelmedi. Sırf onun bir sanatçı olduğu­ nun düşünülm esi bile onu güldürüyordu.” diye açıkladı. “Onu yakalayacağım . sırtı dimdik. “Sorun değil. Varlığımı hissederek birden durdu.” dedi gülerek. “Bu yüzük benim mi şim di?” dedim.” Ses tonunda beni hem heyecanlandıran hem de dehşete düşüren bir şey. “Evet. döndü ve beni selam ­ layarak ellerini uzattı. “Uzağa gidiyor. bir ke­ sinlik duygusu vardı. “Hiçbir erki yok. Yine de.” dedim. çenesiyle tepelere çıkan patikayı im ­ leyerek.” dedim. “Nasılsın ca­ nım ?” dedi. yüzüğü parm ağı­ m a onun takıp takm adığını sordum. “Yürüyüş yapm a­ ya gitti. Yine de özel bir yüzük bu. Son derece güzel bir yürüyüşü vardı. Ama çalışmalarını gören herhangi birinin. Taşların herbiri göz kam aştıran bir ışıltıyla pa­ rıldadı. sadece bir sanatçının onun yaptığı bu olağanüstü şeyleri yapabileceğini görm em esi m üm kün değil­ di. “Gerçi bir kuyum cu de­ ğildi.

” diye m ırıldandım kendi­ mi savunur gibi ve gerçekte niyetin ne olduğunu bilm ediğim i itiraf ettim.” diye yakındım.” diye ekledi.” diye ekledim.” dedi. “Hâlâ anlam ıyorum . Bu yüzük saf niyetin bir edim iydi.” Aptal görünm ek istemeyerek. “Bu yüzüğü kendini niyetle uyuşturm ak için kullanacak­ sın.” diye ekledi. “Yüzüğün.” dedi soğuk bir tavırla.1'7 313 Florinda benden birkaç adım uzaklaşarak.” dedi tatlı bir sesle. kendi içinde hiç erki yok. sanki uzakta anılar arıyormuş gibi gözlerini tepelerde gezdirdi. Hiç şüphesiz benim belli sonuçlara varm amı bekleyerek um utla bana bir göz attı. “Ve yüzük . bir tuğla duvar. Yüzümdeki anlam adığım ı gösteren ifadeyi görünce. o zam an bu yüzüğün bir tür erki olması gerekir. rüyadan gerçek­ liğe gelm ek için ya da rüyam ı— bu rüya her ne ise— gerçek­ liğe getirm ek için hep niyeti kullanmış olduğumu fısıldadı. “Bu kelim enin ne anlam a geldiğini bilm eyebilirsin. “ama içindeki bir şey bu kuvvete nasıl sızı­ lacağım seziyor. tarif edilemez bir şeyle dopdolu olduğu için enfes bir parça haline geldiğini söyledi. “Böyle bir şey bilm iyorum ben. ancak duyulabilen bir fısıltıyla. “Hem bakıcının odasındaki icatlar hem de bu yüzük rüyalarda yapıldı. Bu yüzüğü yapan nagual büyücülerin niyet diye adlandırdıkları şeyle öylesine bütünüyle uyuşm uştu ki bu güzel yüzüğü bir kuyum cu olm a­ sa da üretebildi. bu nagual ne yaparsa yapsın. “Erk yapıştaydı. “Buna layık olduğum u sanm ıyorum . bir yüzük. tabii sen zaten kendini niyetle uyuşturm ayı biliyorsun.” dedim ısrarla. bunun her zaman. yer için çini. gi­ zemli icatlar ya da sadece karton bir kutu da olsa. “Eğer böylesine olağanüstü birisi yaptıysa bu yüzüğü. onu kim yapmış olursa olsun. “İcatlar seni korkutuyor. Sonra tek­ rar bana dönerek. m ükem mel işçiliği anlam ında değil de.” dedi Florinda. Y üzüne şeytani bir gülümseme yayılarak. niyetle neyi kastettiğini zerre kadar anlam adığım ı itiraf etm eye cesaret edem edim ve bana böylesine nefis bir arm ağan verm eye onu neyin ittiğini sordum.” Başını bana yaklaştırarak. “Ama.

organik yapılarında taşıdıkları m üthiş po­ tansiyeli anlam alarını sağlam ak için onları desteklemektir. Hâlâ anlayam adığım ise.” “Beni korkutuyorsun Florinda.” Uzun bir süre sustu. “Kadınlara rüya görmeyi öğretm enin gerçekten hiçbir yolu yok. sonra alçak sesle. Bunların her ikisi de rüya olduğuna göre.” Koyu renk. Sana rüyaları nasıl ken­ di başına oluşturacağını öğretiyoruz. Kollarını kocam an açarak. “Bu bir büyücünün rüyası. sonra ekledi. “Bir kadın için rüya görmek. “D eğil!” dedi Florinda üstüne basarak. bu enerjiyi . farklı bir dünya derken neyi kastettiğiydi. çalı­ lara. parlak göz­ leri bir an için gözlerim e takıldı. “Şu anda nagual M ariano Aııreliano'nun grubundaki bütün büyücüler senin bu dünyaya girm ene ve bu dünyada kalm ana yardım ediyor­ lar. bir rüyalar dünyası. önemli olan onu. . Ne demek istiyorsun?” “Bu. uzaklardaki dağlara baktım. usulca m ırıldanarak.” Bankacılık terim leriyle yaptığı bu m ecaz benim için çok anlaşılırdı.” dedi. Sonunda. ağaçlara. elinin altındaki enerjiye sa­ hip olma m eselesi olduğu için. “Günlük işlerin döndüğü dünyada kelebekler yüzüğe dönüşebilir m i?” diye ekledi.” Bana oldukça üm itsiz bir şekilde baktı. Sen bu rüyaya girdin. Etrafım a baktım. “Her günkü dünya değil bu. “Etrafına bak!” diye bağırdı. sonra öncekinden daha çok enerjim olduğunu söyledi.” Bir an sustu. kolayca bunun tersi de olabilir . “Yapı­ labilecek tek şey. Düşüncelerim i okumuştu. “Senin tasarruflarından ve bizim hepim izin sana verdiği borçlardan geliyor bu enerji. Farklı bir dünya derken ne demek istediğini hâlâ çıkartam am ıştım .314 RÜYACI de keyiflendiriyor. çünkü enerjin var. bu farkın yalnızca öznel bir fark olması gerektiğini düşündüm. canım . ama farklı bir dünyadasın. .” “Farklı bir dünya mı bu? Yoksa ben kendim mi farklı­ yım ?” “Sen aynısın. “Hepim ize atfedilen rollerle güvenli bir şekilde sıkı sıkıya planlanm ış olan bir dünyada?” Verecek cevabım yoktu.

“Ya da başka bir seçeneği olm ayan kadınlar içindir. Ne zaman gidiyorsunuz?” “Daha hiçbir yere gitm iyorum ben.” dedim. yaprak toplamanın. ki bu kendi nok­ sanlıklarından kaynaklanıyordu. Sanki birden. “Senin rüya görme öğretm enin ve ben geride kalıyoruz. Sen ve Esperanza gerçekten bana öğreten ve yol gösteren yegâne insan­ larsınız. Bana bü­ yük bir rahatlam a veren neşeli bir sesti bu. kadınları yeni bir işe başla­ m a cesaretiyle doldurm aktaki zorluk olduğunu söyledi.” Sır verir gibi bir ses tonuyla. Sonra bir kahkaha patlatarak şöyle ekledi. Öbürlerinin hepsi gidi­ yor. kadınlar enerjiye sahip oldukları anda büyü­ cülerin rüyalarını görürler. “Benim rüya görme öğretm enim Zuleica üç yıldır bana tek kelim e söylemedi.” Çatlak sesiyle attığı kahkahanın tınısı üstüm de tuhaf bir etki yaratmıştı. “Bu yüzüğü ne zam an verdin bana? Nasıl oldu da. büyücülerin rüyaları hakkın­ da göz önüne alınacak ciddi bir durumun da.” Ne demek istediğini pek anlayam am ıştım — kafam ın ka­ rıştığını gizlem ek için şaka yollu bir yorum yaptım. zira şartları dayanılm azdır— bunu bilm eseler bile çoğu kadının ait olduğu bir kategoridir bu. “Isidoro Baltazar ayrılmanızın eli kulağında olduğunu söyledi bana. “Rüya görme sadece cesur kadınlar içindir.” dedi katı bir sesle. eşiği geç­ .” Florinda'nın kahkahaları etrafım ızda yankılandı. Pek çok kadın—-ve kendisi de onlardan biriydi— güvenli pranga­ larını yeninin dehşetine tercih ediyordu. “Bana bir şeyi açıkla Florinda. ama yine de ken­ dimi şaşkın hissediyordum .” diye fısılda­ dı kulağıma.17 315 kazanm ak için bu derin sosyal süreçlerinde biraz değişiklik yapm a gerekliliğine ikna etmektir. Esasında benim le hiç konuşm adı bile. ama sesinde ezici bir üzüntü çınlıyordu. Bu enerjiyi kullanma edi­ mi otomatiktir. bakıcıyla yaprak topla­ m aktan bu yüzüğe sahip olmaya geldim ?” Florinda keyifli bir yüzle. derin bir uykudan uyanmışım da uyurken tümüyle unuttuğum bir şeyi hatırlam ışım gibi his­ settim kendimi.

Kapının yanın­ da yükselen hareketli. kapalı mı. kocam an gölgeleri görünce dimdik doğruldum yerimde. Florinda'nın birkaç adım önünden yürüyordum .316 RÜYACI m eye yetecek kadar enerjinin olması şartıyla. A çıklam asında kavrayam adığım çok belirsiz. büyücülerin bir rüyasına açılan kapılardan biri olduğunun söylenebileceğini açıkladı. dışarıda mı olduğunu anlam a gayretiyle lazımlığı almak için karyolanın altına uzandım — her nasılsa orada ol­ duğunu biliyordum — ve onu gölgelere doğru fırlattım. artık terk edilm iş­ lik duygusu verm iyordu bana. birdenbire parm ağındaki yüzüğü keşfettin. Gölgeler kayboldu. Florinda'ya kesinkes değişim ya da geçişle ilgili hiç­ bir şey görm ediğim i söylem ek için döndüm. Eve girdim. Dosdoğru mutfağa gittim ve bir sepette bırakılmış olan tavuklu tam aleleıi yedim. bu yüzden zihnin bu edimi kaydetmedi. böylelikle her şeyin pekâlâ farkında olabiliyordum.” diye önerdi. Bakıcının artık orada olmadığı dışında hiçbir şey fark et­ m edim. eve dönelim . “ve tekrar eşiği geçe­ lim. Kapının açık mı. çinilere. Elimi ellerinin arasına alarak. U yandığım da kendim i ufak. Hâlâ rüyanın içindeyken. “Sen eşiği geçerken verdim sana yüzüğü. A caba onları sadece hayal mi ettim . Belki bu defa farkına varırsın. La­ zım lık yüksek bir tangırtı sesiyle dışarıya düştü. Sonra ham a­ ğıma gittim.” diye ekledi. ağaçlara bakıyordum. Daha önce de başıma geldiği gibi ıssızdı ev. Görünürde hiçbir yerde yoktu. N eler olduğuna dair bir işaret arayarak um utsuzca etrafım a bakındım. ama arkam da değildi. gölgelerin içeride mi. düşüncelerimi bir düzene koym aya çalıştım. Gitmişti ve beni ora­ da yapayalnız bırakmıştı. karanlık bir odada portatif bir bez karyolanın üstünde yatar buldum. Yalnızlık duygusu artık beni korkutmuyor. ayırt edilem ez bir şey vardı. Ona m erakla baktım. Değişim i ya da bana bu geçi­ şe dair bir ipucu verebilecek herhangi bir şeyi sezinlem ek gayretiyle dikkatle duvarlara.” Eve arkadan yaklaşarak yavaş yavaş geri döndük. “Hadi.

“K orkm a. Sonra nerede olduğum bir anda. Ona biraz daha yaklaştım. kendisi de farklıydı.” dedi. Çakal bu yüksek patırtıya. her şeyiyle.” diye tem in etti beni. ateşin parılda­ yan. Oval yüzü beyazlaşan. Sonra sesini alçaltarak bir mırıltı halinde. siyah. işitilemeyecek kadar zayıf seslerle tuhaf sorular sordular.17 317 diye m erak ederek dışarı çıktım. Zuleica'ydı! Genç. güçlü ve çok güzeldi. açıklığı çevreleyen uzun m esquite dallarından oluşan çite baktım. ama şu anda rüya görm üyorsun. Benim durduğum yerden Esperanza'ydı o. otu­ rup uslu uslu bu kâbusun dehşetini yaşayacaktım ki bir sesin. Hem en arkam a döndüm. Otomatikm an lazım lığı hayvana fırlattım. K ayalar parlak gözle­ riyle hoplayıp zıplayarak ve dudaklarını oynatarak. Gür kuyruğu sihirli bir değnek gibi birkaç kayanın üstünü süpürüp geçti. ıiiya görm üyorsun. Bütün yüzümü kuşku kaplam ış ol­ malıydı. Sanki uzayla hiçbir ilgi­ si olmayan bir m esafeyle benden ayrılmış gibi. “C anavar­ larıyla. ve orada oluşum a karşı kayıtsız kalarak açıklığı geçti. Sadece sesi yabancı gelm ekle kalm ıyordu. Kararsız bir şekilde. kayalar şaşırtıcı derecede hızlı bir şekil­ de bana doğru yaklaşıyorlardı. Bütün bunlar. Kırk yaşından fazla olamazdı. “Şu m alum kâbusla­ rım dan biri bu. ne var ki Zuleica gibi de görünüyordu.” dedi.” dediğini işittim. Tüyleri gümüş gibi parlıyordu. Ram adanın altında çam urla kap­ lanmış kam ıştan yapılmış yüksek bir platform da. korkusuyla. “Rüyaların yolunu test et. “Hepimiz birbirim izin rüyalarını paylaşıyoruz. Esperanza bir ateşin üstüne eğilmiş duruyordu.” diye m ırıldandım kendi kendim e. Dokunduğu her kaya canlandı. hareketli ışığı altında tuhaf ve uzak görünüyordu. Bir çığlık attım. çite kadar yuvarlanmış olan lazımlığı arar­ ken geçiyordu zihnimden. ama bir kayaya çarpmıştı.” Sorunu anlayıp dile getirin­ ce üstüm deki etkisini yok ettiğime inanarak teslim olup. Bana bakmak için birkaç kez kafasını cüretkârca geriye çevirdi. Lazım lığı alm ak için eğildiğim z a ­ man çitin arasından sıkışıp geçen bir çakal gördüm. İyice yanm a yaklaştım . Hem en anladım rüya gördüğümü. “İnan bana. şimşek gibi çaktı kafamda: kiiçük evin arkasında duruyordum. .

Derin bir nefes alıp elimi bıraktı. m uam malı ve çok saftı. sadece köpek gibi. Gözlerim i açtığım da gitmiş olmasını her şeyden çok istiyordum. ta ki yüzüm acıdan yanana kadar. D ar ve in­ ce üst dudağı sertlik çağrıştırırken. “Rüya gör­ müyorsun. Gülerek. Duydu­ ğum kaygı ve heyecandan neredeyse nefesim kesilecekti. Uzun ve sert bir bastonla kollarım ın üst kısm ına iki şiddetli darbe indirdi. Ona.” Sanki çok yorgunmuş gibi yavaş yavaş konuşuyordu. Hemen itaat etti. Gözlerim i sımsıkı yumdum. “Faydası yok. Esperanza benim öteki özüm. canım . Gözümü her açışım da oradaydı. herhangi bir şey söylem ek istedim.” dedi. Birbirinden ayrı. Büyücüler buna rüya görme bedeni derler. Eli­ mi çekm eye çalıştım . koyu renk. yavaşça. dudakla­ rı ışıl ışıl bir gülüm sem eyle ayrılmıştı. hatta tutku anıştırıyordu.” Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki göğsüm ağrıdı. Tekrar gözlerim i ka­ pattım ve sanki çıldırm ış gibi aşağı yukarı zıplayıp kuvvetle ayaklarım ı yere vurdum. adeta şehvetli alt dudağı bir incelik. bana vur­ m asını emrettim.” dedi. ama konuşam ıyordum. Bir yoga sınıfında öğrendiğim nefes alış tekniğini uygulayarak gevşem eye çalıştım. Am a şimdi buna girm eyeceğim . uyanam ıyordum . dolgun. Bakışları içedönük. Ve ben Zuleica'yım . Dilim tutulmuştu. Berrak kahkahasını duyunca düşüncelerim i okuduğunu anladım. Am a rüya gördüğüm zaman Esperanza'yım ben. inleyen bir ses çıkartabildim . canım . Ondaki bu değişikliğe hayran kalarak büyülenm iş bir şe­ kilde bakakaldım . ama öyle sıkı tutuyordu ki kurtaram a­ dım. solgun bir yüzü vardı. besbelli bu m askaralıklarım pek .318 RÜYACI kıvırcık saçlarla çevrelenm işti. M utlaka rüya görüyor olmam gerek.” Bir şey. “Sanırım bu kadarı yeterli. Kendi kendine güldü. Hepsi boşunaydı. “Gerçekten benim. Sonra tekrar konuşm aya başladı. Boş kalan elim le de üst üste yüzü­ me tokat attım. Senin rüya gör­ me öğretm eninim ben. diye düşündüm. A m a oradaydı. “Sen rüya görmüyorsun. hem de başka bir şeyim. Ben Zuleica'yım . Elim i ellerinin arasına alarak. berrak gözlerinin dikkati çektiği pürüzsüz.

Zuleica'nın bir genç kız kahkahasına benzeyen gülüşü evin dışındaki tuvalete kadar takip etti beni. “Hayır.17 319 hoşuna gitmişti. Ya kendim i tam orada rezil edecek ya da evin dışındaki tuvalete koşacaktım .” diye konuşm a­ sını sürdürdü. “Hangi isimle m i?” diye tekrarladı. Florinda'ya aitsin. soğuk bir ter akıyordu. “Rüya gördüğüm zaman Esperanza'yım . B a­ ğırsaklarım ın çözülm esine ram ak kalm ıştı ve m esanem patla­ m ak üzereydi. Yüzü katı ama ışıl ışıldı. hiçbir çelişki kaldırm ayacağını gösteriyordu. sesi keskinleşm işti. ama Zuleica ya da Esperanza ya da başka bir şey olup olm am am ın senin için bir önemi olm am a­ lı. öyle derin bir itimat yayı­ yordu ki bedenim anında gevşedi. Sonuncusunu seçebilecek kadar enerjim vardı.” Ses tonu hiçbir tartışma. Otom atikm an ona itaat ettim — .” Bütün yapabildiğim budalaca başımı sallamak oldu. Zuleica oradaki bir sı­ rada yanm a oturm am ı istedi.. güven ve­ rici bir sesti bu. Am a öteki yanım bu söylediklerine tam an­ lam ıyla katılıyordu. Tekrar açıklığa döndüğüm zaman. samimiydi ama acım asızdı.” Hiddeti karşısında şaşalayarak.” Bir yanım bir kahkaha basıverip ona kafayı yediğini söy­ lem ek istiyordu. K orku­ dan yan taraflarım dan yapış yapış. öyle bir sıcaklık. Hâlâ senin rüya görme öğretm eninim ben. Bunun ne olduğunu sanıyorsun? Bir oyun mu? Burada oyun oynam ı­ yoruz biz. “Sen bir iz sürücüsün. bu yeteneğinden do­ layı bana da aitsin. “Rüya görm e­ diğim zaman Zuleica'yım . Söy­ leyecek bir şeyim olsaydı da bunu yapamayacaktım . Sonunda kendim i daha fazla tutamadım. “Seni hangi isimle çağırmam ı istersin?” diye sordum te­ reddütle. hepsi bir aradaydı. sanki bu apaçık orta­ daymış gibi gözlerini bana dikerek. Banyoya gidip rahatlam ak ve kusm ak istedim. “Ben Zuleica'yım . büyük bir doğal rüya görücüsün.” dedi. bunun bir oyun olduğunu düşünm üyorum .” diye m ırıldanabildim ancak. Üstüm de yatıştırıcı bir etki yapan. “Aslına bakılacak olursa. “Aynı zam anda bir uyurge­ zersin.

gizin. “G öreceğiz.” dedim. Zuleica'nın gözlerinde inkâr edilemez derecede sert. ve bir rüya görm ekten rüya gören-uyam klığa nasıl geç­ tiğini öğrenebilir. “Bugün iki geçiş yaptın. haydi uğurlar ola. her şeyden çok. Bir anda. m erham etsizliğinin. İkincisiyse kâbus gibiydi. “bir ham akta ya da bir ağaca ya da tavan kirişine kayışla bağlı asılı bir tertibatta uyuyarak rüya görmeye başla­ maktır. bilinm eyenin gizliliğiyle damgalıyordu.” dedi. Yer bizi toprağa bağlar. Sadece bir şeyler oluyor bana. sanki b u ­ nu daha önceden biliyorm uş um gibi. “Şimdi senin sorunun. ama aynı zam anda da m üşfik bir parıltı vardı. bir içsel disiplin olduğunu anladım. Bu asılı pozisyonda rüya görm eye başlayan biri enerjinin uyanıklıktan rüya gör­ m eye. çocuklar gibi kendini vererek gülmeye başladı.320 RÜYACI kendim i bütün ağırlığım la sıranın kenarına bırakıverip dizle­ rimi bitiştirerek ellerim i dizlerim in üstüne koydum. “Hangi adımları attığım ın farkında bile deği­ lim. “Bütün bunlar. Onu her görü­ şümde bir köpek yavrusu gibi takip etm em in nedeni buydu. Bu normal bir durum.” Zorla gülümsedim .” diye ekledi.” Zuleica'nın gözlerinde bir parıltı vardı. “Biri nor­ mal uyanıklıktan rüya gören-uyanıklığa. yerle herhangi bir tem asım ız olmaz. “Am a ben ne yaptığım ı hâlâ bilm iyo­ rum . diğeri ise rüya gören-uyam klıktan norm al uyanıklığa geçişti. Birincisi yum u­ şak ve fark edilmezdi. artık büyücüler sana ödünç enerji verem eyecekleri için senin kendinin yeterli enerji biriktirip biriktirem eyeceğin. . “Gelecek defa birbirim izin rüyalarını paylaştığım ız zaman sana hatırlatm aya çalışırım .” Yüzüm deki dehşeti görünce. Bu şekilde asılı kalarak. Florinda'nm da zaten sana söylediği gibi. Hepim iz bu geçişleri aynen böyle yaşarız. Enerjiye sahip olduğun anda.” diye açıkladı Zuleica. Am ansız kendine-hâkim iyeti bütün varlığını hoş bir ele geçmezlik ve gizlilikle. bir enerji meselesidir. ve nasıl olduğunu bilm e­ den kendim i bir rüyada buluyorum . “Genelde yapı­ lan.” Zuleica kaşlarını abartılı bir tarzda kal­ dırarak. sinsi ve gizli kapaklı davranış anlam ında değil de. unutma.

yüzüm deki hayal kırıklığını görünce. “Bilm em gereken şeyler var. Her günkü dünyada olduğu gibi. Adeta ipnotize olmuş gibi inceliyor­ . K aranlığa bakarak. Parıldayan gözlerine bir göz atarak. zarif bir hareketle ayağa kalktı ve sanki gözleri ışıktan besleniyorm uş gibi sabit bakışlarla alevlere bakm aya başladı.” diye m ırıldandım . “A ffeder­ sin. Zuleica bir an hareketsiz kaldı. uzun eteğiyle yeri süpürerek döndü. bir şey açıklanm a­ dan. gözbebeklerinden ışıklar yayılıyordu. Sönm ek­ te olan ateş harlanıp alevlendi ve ışık daha da parlaklaştı. “Bir gün bütün bunlar senin için bir anlam ifade edecek.” diye söz verdi. H areket edem eyerek olduğum yerde kalakaldım. “Bunu şimdi açıklam am m üm kün değil. ve çatır­ dayan ateşi dinleyerek iki yana sallanm aya başladı. “Neyi bil­ m en gerekiyor?” diye sordu kayıtsız.” Zuleica bir anda kapının yanında m addeleşti. açıklam a yapm anın önemli olduğunu söyledi. adeta sıkkın bir ses to­ nuyla. “Rüya görm e anlaşılm az bir şeydir. Başını iki yana salladı. ada­ leli kollarım baldırlarına doladı. Şimdi de öyle. gözleri alevlere odaklanmıştı. “Nasıl paylaşıyoruz birbirim izin rüyalarını?” diye sor­ dum tekrar. Çabucak. Sertçe dönüp bana kısaca bir göz atarak çömeldi. Gözleri koyu ve parlaktı. hissetm ek gerekir. “Ne var ki açıklam alar bazen zam ansız olur. evin içine girip gözden kayboldu. “Beni burada bırakm a!” diye haykırdım paniğe ka­ pılmış bir sesle. Sanda­ letlerinin tıkırtısı gittikçe hafiflerken zorlukla nefes alabili­ yordum. Başıyla bir selam bile verm eden. Ateşin yaydığı gölgesi kocam an duvara ve ram adanın çatısına vuruyordu. aceleyle.” dedi. güçlü. Kişi yolunda ilerledik­ çe.” Ya­ vaş yavaş ve düşünerek konuşuyordu.17 321 “Nasıl paylaşıyoruz birbirim izin rüyalarını?” diye sor­ dum. Bunu tartışm ak değil. analiz edilm eden önce onun duyum sanm ası gerekir. Zuleica sallanmayı kesti. Cevap verm ek yerine ateşe birkaç dal daha attı. şaşırtıcı gözlerine bakarak. sonra sanki birden uyanm ış gibi ürkerek başını kaldırdı.

” Bana baktı. yalvararak ona baktım. “Orada da. Eğer konuşm aya devam etm ezsem gideceğinden korka­ rak.” bir şeyler açık­ lam asını um arak. “Bütün bunları bana . Beni karanlıkta bırakma. “Orada ne yapacağım ızı kim bilir?” “A m a. Bütün yaptığı bana tekrar neyi bilm ek istedi­ ğimi sorm ak oldu. Bu imgeler.” “Ö yle. Parçalanıyorum . “Bağırm ak istem em iştim . ama yapamadım. U yurgezer beyin­ lerin m üthiş bir potansiyeli vardır. kesin olm akla birlikte.” dedi. . “Hepim iz nagual M ariano A ureliano'nun seni ikinci dikkatin içine itm esi­ ne yardım ettik. Zihnim den inanılmaz bir hızla tam olarak hatırlayam adığım bir dizi olayın imgesi geç­ ti.” diye kabullendi kayıtsızca. günlük yaşam da­ ki gibi akıcılık ve devam lılık buluruz. kendim izi güvende hissedebilm ek için duyum sadıklarımızı parçalara bölem em izdir.” O konuşurken. “Kesinlikle parçalanı­ yorsun. “Seni tekrar gördüğümde. Gözleri şefkatle doluydu. Besbelli benim bu yetersizliğim in farkında olan Zeleica'nın yüzünü geniş bir gülüm sem e aydınlattı. “Seni tekrar gördüğüm de benim le konuşacak m ısın?” di­ ye aklım a ilk geleni söyleyiverdim. deneyim lerim izi elde tutabilm ek için. hatta düşünceler halinde bile form üle edilmeyi reddeden duyum sam alara dönüşüyordu. “Odalardan birine girdiğini sanm ıştım . Bana açıklam a yap. daha önceki gibi aynı dünyada olm ayacağız.322 RÜYACI dum onu. . sözcükler. anlayabilm ek için. Yani . ben kendi kendim e. “demin sen kendin benim rüya gör­ m e öğretm enim olduğunu söyledin. Açıklam adı. Yaşadığım azap dayanabileceğim den faz­ la. “Am a bunun nedeni sadece eski tarzlarını bırakm am an.” diye ekledim özür diler gibi.” dedi yavaşça.” dedim ısrarla. eğer karakterini geliştirirsen. H er iki durum da da etkin bir şekil­ de eylem de bulunuruz. belir­ lenm eyi reddeden. H er iki durum da da pratik durum lar hâkimdir. Ne var ki ikinci dikkatle yapam adığı­ m ız şey.” Ne dediğini zor işitiyordum. Düşüncelerim i bir düzene koym aya çalıştım. İradem bu imgelerin doğası ya da düzeni üzerinde hiç kont­ rol sağlayamıyordıı.

başka ne söyleyeceğini düşünüyor gibi görünüyordu. hatta kendi kendim e bile. beklenm eyenin beklenir olduğu bir dünya. En büyük gözükaralığın bir gerçeklik olduğu. Bir an uyuşuk kalakaldım . Başka bir deyişle. “Onu takip et­ m e!” dediğini işittim. Yumuşak sesi özlem le dolarak daha da yum uşam ıştı. Florinda'nın arkamdan. Zuleica kocam an bir gülümsemeyle konuşm aya devam etti. “Sadece Kızılderili efsanelerinde var olan sihirli yaratıklar olan surem ler büyücülerin yalnızca en derin seviyede rüya gören-uyanık oldukları zam an görebildikleri varlıklardır. insanın rüyanın her günkü dünya kadar gerçek olduğuna inanması gerekir. Sıranın üstüne oturm uş ateşi besliyordu. “İnsan rüya gören-uyanıklığa başladığı anda. fosforlu insanlar gibi ışıldarlar.” Uzun bir süre sustu. Açıklam alarını anlayam a­ yacak kadar aptal olduğum u bilm iyor m u?” diye düşünüyor­ dum. Ve razı olm a kabullenm e değildir. “ya da benim tercih et­ tiğim adlandırılışıyla rüya gören-uyanıkken. eylem gerektirir.” dedi Florinda. aksi halde böyle bir savı asla kabul etm ezdim . “Nagual M ariano Aureliano'nun yardım ıy­ la bir kez surem in ışıltısını bile gördün. bütün dünyevi ve dünyevi olm ayan m eşguliyetlere kusursuz edim ­ ler hâkim dir ve bütün kusursuz edim lerin arkasında razı olm a yatar. sonra arkasından atıldım.” Sesi çok yumuşaktı. insan razı olmalıdır. “Yanıma gelip bana eşlik et. Dünya m ucize ve olasılıklarla sınırsızlaşır. Gözlerindeki . ko­ nuşmasını bitirirken gözlerinde ateşli bir ışıltı vardı. önünde cezbedici. Razı olm a dinam ik bir öğe gerektirir. “İkinci dikkatte.” diye konuşm aya başladı. İnsanın nihai m acerasının başladığı zam andır bu.” diye devam etti. Başka bir dünyanın varlıklarıdır onlar. Florinda'nın orada olması o kadar beklenm edikti ki bir duvara yaslanıp kalp atışlarım ın normale dönm esini bekle­ m ek zorunda kaldım. Büyücüler için.17 323 anlatarak zamanını boşa harcıyor.” Bana iyi geceler diledi ve dönüp evin içine girerek kay­ boldu. Eşiğe ulaşm adan önce. keş­ fedilmemiş bir olanaklar dünyası açılır. besbelli çok parlak olmadığım ı kabul etm emin bir şekil­ de değiştiğim anlam ına geldiğini biliyordu.

“Zuleica doğdu.” dedi Florinda uykulu bir sesle. “Yükseltilm iş farkındalıkta dürtüsel davrandığını. Büyücülüğün ta kendisi o. Hiç onu anlam aya çalışma.” Florinda karşı çıkarak. Bacatete D ağlarından bir su­ rem . bedenim i terk ettiğini hissedebiliyordum . Kadınların kahkahaları avluda yankılandı. yüzde yüz uyanık oluncaya kadar beklem ek gerekir. ve sanki ya­ pılacak en doğal şey buymuş gibi başım ı kucağına koydum. ama hiç kim seyi göremedim.” dedi kendi kendine gülerek.” diye ekledi.” diye vurguladı. “Onları görem ezsin. M eydana getirildi o. Şim ­ di sadece yüzde elli uyanıksın. “Bu senin için değerli bir bilm ece olm alı.” diye ekledi.” Çalıların arkasındaki gölgelerde birinin hareket ettiğini işittim. “Senin nor­ m alde olduğun kadar duyarsız olunca. İşin sırrı yükselm iş bilinçte kalmaktır.” Gülüm seyerek. “Zuleica. Etrafım a bakındım .” diye iç çektim söylediklerine kanaat getire­ rek.” Florinda'nın yüzündeki hayreti görünce cesaretle devam ettim. Gerginliğin yüzüm den çekildiğini. Zuleica gö­ ründüğü gibi değil.324 RÜYACI anlaşılm az ışık. Esperanza doğm adı.” dedi Florinda parm aklarıyla saçlarımı tarayarak.” Sözünü kesm ek üzere olduğumu hissede­ rek dudaklarım ı eliyle kapattı. Sıraya yanm a uzandım . . en çılgın fantazilerinde bile hayal edebileceğinden çok daha fazla bir şey olup seni ezer geçer.” dedim kesin bir inançla. “Bunu şimdi düşünm e.” “Biliyorum . “Kim var orada?” diye sordum yerim de doğrularak. “Artık senin de bildiğin gibi. dü­ şünüşünün m ükem m el olm adığını hep hatırla. “ Sanırım anlıyorum . saçlarının hayaletim si beyazlığı bir görüntü­ den çok bir anı gibiydi. “Senden bunu yapm an istenm edikçe Zuleica'yı ya da her­ hangi birim izi asla takip etm e. anlam ak için gerçek­ ten. “Hayır. “Zuleica sıradan bir insan gibi doğm a­ dı. “Bu yaratıkları ta başından be­ ri biliyordum ben.” diye m ırıldandım . H er zam an göründüğünden daha fazla bir şeydir o. Y ükseltilm iş farkındalıkta hiçbir şeyi anlamamız imkânsız değildir.” “İyi gidiyorsun. “ama ben çok duyarsızım ve anladıklarım ı form üle edem iyorum . çünkü bütün olasılıkları hesaba kattığını düşündüğün zaman bile.

“Ama gözlerin yorgun. . “Yalnızca onları nagual M ariano Aureliano'nun yardımı olm adan görem iyorsun. Bir yerde. çok fazla şey görm ekten yorgunlar. ne var ki kendim i başımı iki yana sallarken buldum. Bakışlarım ı yapraklara ve gölgelere diktim. “Senden saklanm ıyorlar. Florinda gülümsedi. “Onları görm em e sen yardım ede­ bilir m isin?” Florinda başını olumlu anlam da salladı.” Buna karşılık ne diyeceğim i bilem edim . Uyum aya ihtiya­ cın var. artık hangi­ sinin hangisi olduğunu bilm iyordum. pekâ­ lâ bir anlamı vardı bu söylediğinin.” Dikkatim zayıfladığı anda çalılıklardan kim in çıkacağını kaçıracağım dan korkarak gözlerim i zorlayarak kocaman aç­ tım. rüyasız bir uykuya dalıncaya kadar.” diye açık­ ladı.17 325 “Neden benden saklanıyorlar?” diye sordum. ta ki derin.

H er za- .BAKICI. sanki gizli bir şeyi yalnızca kendisi görüp anlıyormuş gibi gözlerini uzaklara dikerek ya da uyuklayarak saatlerce o sırada oturuyordu. ZA PO TE A Ğ ACIN IN gölgesindeki sevgili sırasın­ da uyukluyordu. H er şey değişm işti evde. Onları görmek için gelm ekle ha­ ta mı etm iştim ? Sürekli kendim e bunu soruyordum. Son iki gündür bütün yaptığı buydu. bunun yerine. Artık avluları süpürm üyor ya da yaprakları tırm ıklam ıyordu.

“Son iki gündür tek bir yaprağın düştüğünü gördün ya da duydun m u?” Gözlüklerini çıkartınca. M amafih. hiçbir şeyin aynı olm adığının tedirgin bir şekilde farkındaydım. “Ve şimdi ağaçlar yapraklarını düşürm eye hiç gerek olmadığını biliyorlar. sır verir gibi fısıldayarak. Tekrar uyuklam asın­ dan korkarak yüksek sesle ve sabırsızca. Sorumu kendi sorduğu bir soruyla geçiştirdi. Amaçsızca ev­ de dolanıyordum. yüzüme ciddi bir ifade verm eye çalışarak. kesintisiz bir şekilde saatlerce uyumaktı.” “Yapraklar hiçbir şeye aldırmadan sararıp dökülürler. Söylediklerinden çok. Güneş gözlüğü takıyordu. Kalayım mı.” dedim. Artık endişem i daha fazla tutamayarak kitabım ı bir yana itip ayağa kalktım ve bakıcıyla aramdaki kı­ sa m esafeyi aşarak.” “Bu ağaçlar çok keyfidirler. yok­ sa cevabını mı bekleyeyim. bakışları içimi delip geçti san­ ki. ama cevap verm edi. gideyim mi. tavrındaki ve ses tonundaki ciddiyeti gülünç bulduğum için cevap verm ek zo­ runda hissetm iştim kendimi. Doğa kanunlarını izlemez onlar. uyanıkken. bilemedim.” dedim azam etli bir sesle. Sıraya onun yanm a oturm amı işaret etti. “Bu ağaçlar ne zaman yapraklarını bıraka­ caklarını bilirler. “K en­ di zihinleri vardır. Ürkm üş bir halde başını kaldırıp bana baktı.18 327 m anki gibi suçluluk duyan ve kendim i savunan bir ruh haline giriyordum. Am a boşunaydı. “Artık yaprakları tır­ m ıklam am anın ve yakm am anın bir nedeni var m ı?” diye sor­ dum. . Sanki işitilm ekten korkuyormuş gibi çevresine bir göz atıp. “Hayır. Ve bütün yaptığım sürekli.” diye fısıldadı. “Bugün yaprakları tırmıklayıp yakm aya­ cak m ısın?” diye sordum. Koyu camlardan gözle­ rindeki ifadeyi göremiyordum. “Bu bir doğa kanunudur. Bakıcının uzun ve yüksek sesle içini çekişi zorla düşün­ celerim e bir son verdi.” diyerek karşı koydu. Evden bir şeyler uçup git­ miş gibiydi. Bana doğru eği­ lerek kulağıma.” “Ağaçların hiç yaprak dökm em esini sağlayan nedir?” di­ ye sordum.

Bakıcı­ ya keşke kadınlar benim le konuşsalardı dedim. Eğer sivilcelerim çıkm asaydı. “Yemek hiç de um urum ­ da değil. Adeta m eydan okuyan bir ruh hali gelm işti üstüme. Daha ona cevap verm e fırsatı bulam adan. çünkü Isidoro Baltazar'ı da yanlarına aldılar. öyle değil m i?” diye ekledi.” Bütün söylem ek istediklerim i söyledikten sonra kendim i çok daha iyi. Dizlerim ağrıyordu. Yüzüm den bütün kanın çekildiğini hissettim.” dedi bakıcı. değil mi? Sadece benim le gevezelik ediyorsun. H içbir seyircinin olm adığını görünce bir anda kendim i topladım. “Ebediyen gittiler zaten.” diye m ırıldandım . bu ağaçların değişken bir mizacı vardır. Bakışları.” Bana anlam sız bir şekil­ de gülümseyerek.” dedim. çok daha rahatlam ış hissettim.328 RÜYACI Çenesini düşünceli bir şekilde ovuşturarak. Sanki bana düşünm em için zam an veriyormuş gibi bir an durakladı. damdan düşer gibi. “Bunu bilm iyordum . “Sana söylem iştim . Göğsüm o kadar sıkıştı ki nefes alam ı­ . “Kendine yemek yaptın m ı?” diye sordu. “Korkarım bunun cevabını henüz bilm i­ yorum. gerçekten şaşırmış bir ses tonuyla.” İhtiyatı elden bırakarak şikâyet etm eye başladım. sonra bir an duraksadım. benim kendim i kızgınlığa ya da göz­ yaşlarına bırakm am a aldırm adığını söylüyordu bana. dalgın dalgın. sonra sorusuna kendi cevap verdi. “Bana neler olup bittiğini anlatsalardı bunu çok takdir ederdim. “A m a sen bunu bili­ yordun. “Ah. “Bu seni neden şoke etsin ki?” diye sordu. “İyi bir soru. “ Sessiz bir çaresizlik içinde gözlerim i ona diktim. “Yemin ederim ki bunu bilm iyordum. Yüzüm deki anla­ m adığım ı açığa vuran ifadeyi görünce. Yaşadığım şoktan kurtulm am a fırsat kalm adan.” diye ekledi. anla­ dım! Öfkelisin. Böyle birdenbire konuyu değiştirm esi beni şaşırtmıştı.” Sanki her kelim eyi vurguluyorm uş gibi tekrar tekrar sırtıma vuruyordu. “Yaptım. “E bedi­ yen gidecekleri doğru m u?” diye sordum. çikolata ve kuruyem iş yiyerek ya­ şardım . Günbegün aynı yem eği yem eye alışığım ben. Ağaçlar bana söylem ediler.” dedi. İçim içi­ mi yiyiyor.

Ve gözlerinde çocuksu bir saflık vardı. Zihnim de bek­ lem ekten çok.” Bana doğru eğilerek.” diye bağır­ dım arkasından. D aha önce de olduğu gibi. . Esperanza'nın yaklaştığını ne gördüm ne işittim . Ç alılıklarda yankılar uyandıran neşeli. “Benim kişisel düşüncem . Ve en üzücü kısm ı ne biliyor m usun?” Durdu. geçici olarak onlarla gittiği. “Senin tanıdığın Isidoro Baltazar çoktan gitti sanırım. elini salladı ve sonra da gülm eye başladı. sonra kendi sorusuna kendi cevap verdi.” diye uyardı beni. “Ne var ki. bedenim de sezinlediğim bir korkuya karşı ha­ zırladım kendim i. Ben bile bilm iyorum bu­ nu. Bakıcının sesini uzaktan gelen bir ses gibi duyuyordum. Sadece onu seyretmek bile beni m utlu etmişti. B ir kez daha el salladı. yüksek bir sesti bu. öteki eve giden pa­ tikaya doğru yürüdü. Benim fikrim bu.” Tek kelim e söyleyem eyecek kadar yıkılmıştım. döndüğü zaman artık Isidoro Baltazar olm a­ yacak o. yardım ları ve sana karşı duyduğu sevgisi için teşekkür bile etmedin. işte oradaydı. Bakıcı birden ayağa kalktı.18 329 yordum. am a varlığını duyum suyordum .” Benim le dalga mı geçiyor diye dikkatle gözlerine baktım. hem en olm asa da bir gün. Arkam a döndüm . Onu takip edem ediğim için geri dönm esini ya da birden önüm de belirip ödüm ü patlatm asını bekledim. “Geri gelecek mi kim se bilmiyor. Sanki benim le oturam ayacak kadar sıkılmış gibi. “Bizim büyük trajedimiz. kendi m askaralığım ız dışındaki her şeyden habersiz m askaralar olm am ızdır. N eşeli yüzünden sadece iyi niyet ve dürüstlük yayılıyordu. Bayılm ak üzere olduğumu anlayarak iki elimle sıra­ ya tutundum . “Beni burada böyle tek başım a bırakam azsın. zapote ağacının altındaki sırada otu­ ruyordu. başka bir laf etm eden. ama geri gelecek. sonra sanki çalılar onu yutmuş gi­ bi kayboluverdi. “Onun yap­ tıklarının kıym etini bilm eden öylesine hak diye kabul ettin ki ona gösterdiği bütün ihtimam için. Döndü.

kati olam amanın verdiği bir bezginlikle. “Neredeyse um udumu kesmiştim. “o adamın da. Bugün denenm ek senin m eydan okuyuşun.” dedi Esperanza sertçe. Ne ya­ pıyorsun sen? Hiç kimsenin cevap verem eyeceği sorularla kafayı mı yiyiyorsun?” H ayatım da hiçbir zaman. Isidoro Baltazar da. Duyduğum ıstırap ve karm aşa beni parça parça edecekti.” “Bir yabancı mı olacak benim için?” diye sordum. H a­ yır.” diye devam etti.” Gözyaşlarım dan onu zor görüyordum. zira var olm am ıza izin veren daimi olmayışımızdır. Yeni nagual de öyle. Büyücüler için şim di bu baskıyı durdurm ak. çocuğum . kızım . . “Gerçekten Zuleica mısın sen?” deyiverdim . G örüldükten sonra geçip giden bir rüya. çoktan gitti. G özyaşlarım dan güçlükle konuşabiliyordum . Tekrar karşılaşm an gereken başka biri olacak o. “Daha en kötüsü gelecek. “Ben Esperanza'yım . geri gelm eyecek hiç. Bizim gibi rüyalar daimi değildir. ama bunu bilm ek istediğim den pek emin değildim. Zihnim in bütün bu baskıyı kaldıra­ m ayacağını hissettim. Isidoro B altazar büyücülüğün bir anıydı sadece. “Yok öyle şey.” dedi sertçe. “Kendini hazırla. “Bilm iyorum işte.” dedim içimi çekerek. Ya yaşarsın ya ölürsün. Ve bunu m ecazi anlam da söylem iyorum . yeni nagualın da. o anda olduğu kadar tam bir çö­ küntüye yaklaşm am ıştım . Ben kendim bir rüyayım.” Yapmacık bir hayretle. “Benim henüz bilm ediğim . zira aklını kaçırm ak üzere­ sin. Dönse bile onun Isidoro B altazar olm ayacağını anlıyorsun tabii. düşünülem ez bir şeydir. Gittiğini sandım . ebediyen gidip gitmediği.” Dudakları adeta dalgın ve küçük bir gülüm sem eyle kıvrıl­ dı. “Hay allah!” diye azarladı beni.330 RÜYACI “Seni bir daha hiç görem eyeceğim i sanm ıştım . rüya gibi.” dedi. Bu rüya dışın­ da hiçbir şey tutm az bizi. “Bilm iyorum . Am a seni koruyam ayız biz.” “Isidoro Baltazar'ı bir daha hiç görem eyecek m iyim ?” di­ ye sordum. “Duygularını korum ak için sana yalan söyleyemem.

. Avucumu çevi­ rerek dikkatle inceledi. “Buraya gelişim den beri seni ilk görüşüm bu. neden daha önce konuştu­ ğumuzu hissediyorum ?” Bu ikilem ime dair bir ipucu bulabi­ lir m iyim diye yüzünü inceledim. ondan çok kendim e söylem iş­ tim bunu. kollarını çarprazlayarak bileklerini tut. Derin bir bedensel esenlik duygusu al­ dı ıstırabım ın yerini. Ben oturur oturmaz.” “Daha çok. sonra elimin böyle kem ik­ li olm asına rağm en çok etli olduğunu söyledi. ama her gün beraber olduğum uzu hisse­ diyorum .” dedim. “Bana ne oluyor. Öznel belleğim olm adan hiç acı duymuyordum. “Yedi gün oldu. Birkaç dakika için­ de üzüntüm geçmişti. Öğleden sonra geç bir saatti. son derece acayip bir ke­ sinlik hissettim içimde: Esperanza'yla beraber. “Öyleyse.” Oturdum.” dedi usulca. Uzun süre sessizlik içinde oturduk. elimi ellerinin arasına aldı ve sanki masaj yapıyor­ muş gibi bir süre elim i ovuşturdu.” diye m ırıldandım . O anı yaşam ak dışında kendim i unut­ muştum. “Dizlerini kaldırarak otur ve sol elinle sağ bileğini tu­ tacak şekilde. “Rüya mı gö­ rüyorum ?” Yavaş yavaş konuşm aya başlayarak rüyayı test etm emi önerirken gözlerinde bir parıltı vardı. Esperanza eliyle sırada yanındaki yere vurdu. H içbir duygu bana geri gelmiyordu.” dedi. Bütün hissettiğim üstüne oturduğum kayanın soğukluğuydu. Gözlerimi ona diktiğim zaman. esintiyle hareket eden yaprakların ritmik sesinden baş­ ka hiçbir şey duyulmuyordu.18 331 “Acını hafifletm ek için. Esperanza?” diye sordum.” Aynı tarif ettiği şekilde yere oturdum. Başım dizlerinin üzerine koy ve bırak üzüntü gitsin. A m a bu bilm eceyi en az yardım la sen kendin çözm elisin. “Bırak yeryüzü acını yatıştırsın. “Rüya görm üyorum . Bırak yeryüzünün şifa veren gücü sana gelsin. Tek kelime etmedi ve yavaşça elimi kıvırarak yum ruk yaptı. “Yere otur ve test et. cadıların evi­ ne gelişim ve büyücülerin ayrılışı hakkında zaten uzun uzadı­ ya konuşm uş olduğum uzu anladım. içine daha derinlere dal.

Acaba onunla geldiğim i ve yanında oturduğum u unuttu mu diye m e­ rak ettim. K ilom etreler anlam ında değil. uzun ve çok gerekli bir ko­ nuşm a yapm ak için küçük eve gitm em izi önerdi. yavaş yavaş. zer­ re kadar hissetm ediğim bir kabadayılıkla. Sessizlik içinde. yaklaşık bir saat oturduk orada. yani özellikle zor olm ak. “N e kadar uzağa gittiğim iz um urum da değil. Bir hizm etçi olmak için yetişti­ rilm ek kadını son kerte hilekâr ve akıllı yapıyor. C e­ vaplardan tatm in olmuştum. “Burada edindiğin farkındalık. Sormak istediğim çok şey vardı. bir ağaç küm esi­ nin arasına gizlenm iş olan öteki eve dikti gözlerini. ama konuşm anın yararsız olduğunu biliyor ve kabul ediyordum. M ide boşluğum da tuhaf.” dedi. yoksa korku muydu anla­ yamadım. “Yapabileceğin en iyi şey hiçbir şey söylem em ek. Esperenza orada olduğum un farkında olm aksızın ayağa kalktı. heyecan m ıydı. Esperanza.” diye karşı çıktım. “Beni hiç tanı­ m ıyorsun.” Bir an sustu.” “Kesinlikle seni tanıdığım için bunu söylüyorum . Elim i tutarak beni ayağa kaldırdı. ama bütün som la­ rım üstünde çoktan konuşm uş olduğum uzu biliyordum .” dedi. öteki dünyalar anla­ m ında uzaklıktan bahsettiğini biliyordum. anladığım dan şüphe duyuyormuş gibi düşün­ celi bir şekilde bana baktı. sadece geçici olduğunu bilm eni istiyorum .” dedim. Sonra Esperanza bana döndü.” “Sanırım yanılıyorsun. sana ne kadar derin ve devamlı görünürse görünsün. ama sorm aya . Evin içine girm eden ön kapının yanındaki bir sıraya otur­ duk. Epey bir zam an sonra. “Pek yakında saçm alıkla­ rına geri döneceksin. sanki beni görm üyor gibiydi. tekrar konuşm aya başladığı zaman sesi sert ve ciddiy­ di. benden birkaç adım uzaklaşıp. “Ben uzağa gidiyorum .” Çınlayarak patlayan kahkahası bütün karşı çıkm a isteğimi yok etm işti. kusturucu bir duyum sam a uyan­ dıran um ut m uydu. Biz kadınların kaderi bu. Yolculuğumuzun sonunda ne olacağını um utsuzca bilm ek istiyor. “Kadınlar çok kurnazdır.332 RÜYACI Onaylayarak başım ı salladım. Sonra kelim elerini dikkatle telaf­ fuz ederek. Nasıl bildiğim i bilm iyordum .” dedi.

nostaljik ve silik bir anıyla bağıntılıydı. Onu takip edip et­ m ediğim i görmek için dönüp bakm adı bile. Bu kısacık din­ lenm e son kuvvetim i de alıp götürm üştü. A ğaçlar yükseklere uzanıyordu. rahatla­ tıcı bir nağm e gibi. Hava da aynı değildi artık. ama sadece irademle değil. Beni beklem edi. Bütün sesler ve hareket kesildi. sonra her şey sakinleşti. akan suyun sesi geliyordu. Kuru ve narin bitki örtüsü. nemliydi. Gökyüzü batıda ateş kırm ı­ zısıydı. yerini gürbüzce bir gelişm eye bırakıyordu. uzaklardaki dağlar gölgeli pem beydi. Gölgeler yavaş yavaş bize doğru yaklaşıp gökyüzünü ka­ rartınca Esperanza'ya sokuldum. İyice dalıp gitmiş olmalıyım. Bu duygu o anki özel bir hisle değil. ayaklarım ileri gidiyordu. birden kendim i Esperanza'nın yanında yürürken buldum. Işıkları karanlıkta ateşböcekleri gibi parıldayan öteki evin sessiz görüntüsü içimde de­ rine göm ülm üş bir duygu uyandırdı. Ağaçların ara­ sından hafif bir esinti geçti. yum uşak. Yorgunluğum ve önceki en­ dişelerim in hepsi kaybolm uştu. Yer yük­ seldi. bir tür vecd. ve bunun yolcu­ luğum uzun sonu olm asını diledim. Uzaktan bir yerlerden. A lacakaranlığın büyüsü etrafım ızdaki her şeyi hareketsiz kı­ lıyordu. çalıların. ağaçların ve tepelerin dış hatları öylesine net bir şekilde belirginleşm iş­ ti ki sanki gökyüzündeki bir gravür gibi görünüyorlardı. nefes almamı kolaylaş­ . Oraya buraya iri kaya parçaları saçılmıştı.18 333 cesaret edemiyordum. bir ke­ çi gibi çevikti hareketleri. akşam ın ilk ışıkları altın­ daki karanlıkta. Nefes nefese arka­ sından tırm anırken sürekli taşlara tökezliyordum . Yolun yarısında keçiyolu büyük bir kayanın etrafından dolaştı. çocukluğum a gömülmüş üzücü. Ü stünde yürüdüğüm üz patika birden sona erdi. Çoktan bir kayanın yarısına kadar çıkm ıştı bile. Esperanza gülümsedi ve sanki batan güneşi kucaklıyormuş gibi kollarını kocaman açtı. Ani bir bitkin­ likle iri kaya parçalarından birine yaslandım . sessiz bir m utluluk içinde yürüyordum . “D aha gideceğim iz yere varm adık!” diye bağırdı Espe­ ranza. Büyük bir canlılıkla. Sessizlik içinde bir saat geçti. yapraklar titreşip hışırdadı.

O na kurbağaların karanlıkta zıplam adıklarını söylem ek istedim . “Özellikle kadınlara. Bir ağacın arkasına çekildi­ ğimi görünce usulca kıkırdadı. hayatımız bo­ .” dedi Esperanza. Esperanza gecenin bütün bilinmedik seslerini biliyordu.” diye fısıldadım . Cadıların evine ilk gelişim den bu yana bana neler olduğunu açıkça görmeye baş­ lamıştım. ama kolayca avucum a uydu. patika gölgelerle. bunu son derece kesin bir katiyetle söylem em iş olm am beni şaşırtmıştı.” Dalgın bir tavırla.334 RÜYACI tırıyordu. canım . Buldu­ ğum taş ağırdı. Patika.” Sesim kesildi. Hoşum a giden bir taş bulmak epey vaktim i aldı. Bazıları o kadar düzgün ve parlaktı ki m akineyle cilalanm ış gibi görünüyorlardı. ama bunun doğru olduğundan em in değildim. Bizler son derece çekingen ve akıllıyız. “ve cebine koy. Esperanza. “Kendim değilim . G e­ cenin nabız gibi atan bütün seslerini.” di­ ye tem in etti beni.” Küçük bir ırmaktaki çakıltaşları gibi düzgün bir şekilde aşınm ış olan taşların hepsi aynı göründü gözüme ilk başta. hayvan çığlıklarını. “Birini al. “Kim se takip etm iyor bizi!” diye bağırdı Esperanza. A m a daha yakından inceleyince hepsinin farklı olduğunu keşfettim.” “Kendim i tuhaf . içinden adeta yarı saydam süt gibi dam arlar geçiyordu. nerdeyse taşı yere düşürüyordum. ve bunun m uhtem elen çalıla­ rın içinde zıplayan bir kurbağa olduğunu söyledi.” diye emretti. Açık kahverengi ve iri kütlesi kam a şeklindeydi. “R üya görm e gibi böylesine m addi olm ayan bir şeyi öğ­ retm ek çok zor. bü­ tün ötüşleri ve tıslamaları tanıyordu. “Esasında her zam ankinden daha çok kendinsin.” dedim korkmuş bir sesle. “Birisi bizi takip ediyor. kayanın içine oyulmuş birkaç basam ağın önünde sona erdi. Esperanza dar patikada kendinden em in bir şekilde ilerliyordu. . “Hiçbir şey olm uyor sana. “Bana bir şeyler oluyor. kuş­ ku ve zevk karışım ı bir ifadeyle. sessizlik ve hışırtılarla doluydu. Ne de olsa. Bir gürültüden ürkerek. Basam aklar gizlenmiş bir taş yığınına çıkıyordu. . A lış­ kanlığım olduğu üzere.

“Sanırım.” “Yani erkekler böyle yapmazlar m ı?” “Yaparlar elbet. Gülm em i bastırm aya çalışırken bütün be­ denim sarsılıyordu. Bizim en çok korktuğum uz.18 335 yunca köle olduk.” dedi. “Bu kadar çok uykuya dalm anın nedeni buy­ du. yeniye aldırmayan. Kadınlar el altın­ dan m ücadele ederler. “Senin m ücadelenin açık oluşundan hoşlanıyoruz biz. K onuşm asına devam ederek. ardından. Tercih ettikleri m ücadele tekniği köle­ lerin m anevrasıdır: zihni kapatmak.” Gülüm seyen yüzünde hiç alaycılık ya da en ufak bir kü­ çümsem e yoktu. “Buraya geldiğinden beri zaman zaman rüya gören-uyanıktın.” Düşünceye dalm ış bir halde. “Elbette anlam aya başladın!” Bunu öylesine kom ik. ve yapmanı istediğin her şeyi yapan. “rüya görenuyanıksın.” diye devam etti. herhangi bir şeyin. “Senin için büyük um ut var. sonra da yenilikten sıkıldığı ya da yorulduğu an­ da dönüp seni itham eden kabullenici kadınlardır.” Esperanza kadınları eğitm enin övgü­ ye değer bir başarı olduğunu ekledi.” “Büyücü olm aya başladığım ı mı söylem eye çalışıyor­ sun?” diye sordum. benim le karşılaştıkları ilk andan itibaren bana Fosforito. ilkinin istediği zam an rüya gören-uyanıklık durum una girebilm esi olduğunu söyledi. çünkü. sonra bir büyücüyle sı­ radan bir insan arasındaki farkın. enerjini bilemene yardım etm ek için. ama onlar daha açıktır. bura­ ya geldiğin ilk geceden beri senin etrafında bir kabarcık oluş­ turduk. anlam aya başlıyo­ rum .” dedim kararsızca. Dikkat etm eden işitirler ve görmeden bakarlar. Bir süre sessizlik içinde yürüdük. muzafferane bir edayla söyledi ki gülmek zorunda kaldım. elde etm ek için bu ka­ dar çok çalıştığım ız şeyi. sır verir gibi bir ses tonuyla. yani kibritçik. “Niyetin ne olduğunu bile anlamaya başladın. Sanki söylediğini vurguluyormuş gibi tekrar tekrar kolum a vurdu. yani statükomuzu bozmasını iste­ m ediğim iz zam anlarda her şeyi nasıl idare edeceğim izi ke­ sinkes biliriz.” dedi. adını taktıkları­ .

yüzüne neşeli bir gülüm sem e ya­ yıldı.” dedi.” Sessiz kalm am ı işaret ederek. “İyileştin. büyücüler kendilerini niyete uydurm ak için— ve normal olduğuna inandığım ızdan fazla bir şey olm ak için— enerjiye sahip olurlar. Sana bunu de­ rin bir rüya gören-uyanıklık durum undayken anlattım ve uyu­ m adan evvel dikkatini herhangi bir nesne üstüne odaklam a­ yı reddettiğin sürece kötü rüya görm ediğini anladın. rü­ ya görme yeteneklerini bilerek ve zekice kullanmaktır.” diye açıkladı. bir ışık ya da hatta bir yatak ol­ duğunu söyledi. istendiği zaman değiştirilebilen bir fikir olduğu bir kopm a noktasına ulaşm ak. değil m i?” diye sordu. “Kâbus görmenin nedeni bu. “Enerjin kendin fikrini ayak­ ta tutm ak ve korum ak için oraya buraya yayılıyor.” dedi. Kaşları biraz kalkarak. gerçekten o kâbuslardan kurtulam ayacaksın asla. “Kendin olm akta dayattıkça. bir an dü­ şündükten sonra ona katılm adan edemedim . “Kadınlar. bir kadının rahm i aracılığıyla dik­ . ben hangi nesneyi kullanıyorum ?” Gözlerinde bir sabırsızlık parıltısı belirdi. Bu nesne seni niyete bağla­ yan bir köprü oluyor. kişisel özümüz olduğunu düşündü­ ğüm üz şeyin. “Çok hızlı ve yararsız bir şekilde yanıyorsun. bir rahm e sahip oldukları için. “Öz düşüncesi geri çekildiği zaman. “Senin haberin olm adan yapıp durduğun şey buydu işte. O nlarla Sonora'da karşılaşm am dan sonra kâbuslardan tam am en kurtul­ muştum. “Yapman gereken.336 RÜYACI m söyledi. “Sen bunda o kadar iyisin ki bu senin için bir alışkanlık. enerjim i nasıl odaklayacağım ı bilm ediğim i de sözlerine ekledi.” diye açıkladı. Sonra bu nes­ nenin çoğunlukla bir pencere. Tabii ilk tepkim ona karşı gelm ek oldu. Ve ilk ders. Enerjim izin büyük kısm ının bu fikri savunm akta tükendiğini iddia etti.” “Pekiyi. gerçekte. elbette. rüya görürken dikkatlerini büyük bir yetenekle rüyalarının dışındaki bir şe­ ye odaklayabilirler. Bunun için buradasın. Gerçi.” Tekrar sessiz olmamı işaret etti. büyücülüğün gerçek edim idir— ki bütün edim lerin en zorudur. “Özün sadece. sadece bir fikir olduğunu anlattı.

bağımsız. “O kadar da kötü değildim.18 337 katini bir nesneye odaklam ası gerektiğidir.” dedi. “Bu nasıl yapılıyor?” “Sen bir kadınsın. “H arcayacak daha fazla zamanın yok artık. “Nesneyle derin bir aşinalık kurunca.” dedi. Fakat onlar ikinci bir şans olm adığını da bi­ lirler. Am a daha ben konuşam adan.” Gözlerimdeki dehşeti görünce kahkahadan kırıldı.” dedi yavaşça.” Kam ım ı dürterek. önemli olan nesne değildir.” diye ekledi. açıklam asına devam ederek bir kadında duyguların rahim den geldiğini söyledi. Nihayet konuşm aya başladığında sesi sertti. böyle bir şey bilm ediğim i söylem ek is­ tedim. ama söy­ lemedim. “Normalde.” Bir süre sessizlik içinde yürüdük. bir şeyler söylem ek için can atı­ yordum. “sana bir köprü hizm eti görmek için her zam an orada olacaktır.” diye devam etti ciddi bir ses tonuyla. Kontrolü ve disiplini öğrenm en gerek. Bu nesne rüyaya ait değil. talepkârdı. çünkü hata ya­ .” dedi. “Dikkatini rahm inde odaklam ak için bir nesne al ve göbe­ ğinin üstüne koy ya da cinsel organına sürt. “Rahm i kullanm ak ne dem ek?” diye sözünü kestim. “Erkeklerde. “Gene de.” diye belirtti ace­ leyle.” Ona karşı çıkm ak. başarılm ası yıllar alabilecek çok zor bir görev olduğu konusunda uyardı beni. Büyücüler bunu herkesten daha iyi bilirler. rüyaya devam ederken de. çünkü duyguları rahm inden çıkar. “Bunu düşün. basit gibi gelse de.” Bunun. istendiği zaman bilerek nesneye odaklanm a edim idir. “Önem li olan rüyadan önce de. “duygular beyinden gelir. “Rahim le nasıl hissedi­ leceğini biliyorsun. in­ san dikkatini dışarıdaki bir nesneye odakladığı anda uyanır. Nesneyi be­ den salgılarına sürmen gerektiğini söyleyebilirdim . rüyadan önceki dünyaya ait bir nesne ol­ malıdır. “Bir kadın çocukları dı­ şında kalpsizdir. sonra kahkahalarının ara­ sından beni azarladı. “Bu aptal­ lığım ızla çuvallam am ız çok doğal. ama söyleyecek hiçbir şeyim olm adığını da biliyor­ dum. Esperanza derin düşün­ celere dalm ışa benziyordu.

bilinenin rahatlığından çok fazla uzaklaş­ mak istemiyorlardı. R üya görmenin kadınlarda doğal bir işlev. her alanda “uygarlık” düzenini yıkacağını söylediler. Isidoro Baltazar'ın gittiğini bile bilm iyordun. klostrofobik bir dene­ yim değildi bu. enerjinin saf bir sonucu olduğunu söylediler. bir aradaydı. Bunu yüksek sesle ilan etmek içimde bir şey başlattı. rüya görmenin rahm in ikincil işlevi olduğunu söyle­ m işlerdi. kendilerine takdir edilene razı oluyorlardı: kadınlar erkekle­ rin hizm etinde olmak için vardılar. öylece kadın akıl almaz rüyalar görecekti. o ana kadar unutmuş olduğum aynı rüyayı görmüştüm. toplum sal vicdanlarının bireysel vicdanlarına tam am ıyla hükm etmesiydi. Bu gerekli olan enerji az gelişmiş bir ülkeye yapılan yar­ dım gibiydi: asla ulaşm azdı. Sonunda yer beni yuttu. biliyorsun.” İçim deki duygu çığını tutan o pek narin set çöktü. Geldiğim den beri her akşam. Kadın büyücüler bana. zira yüzeyde oturma duyum sam asıyla. sanki yer süngerden ya­ pılm ış gibi yerin içine göm üldüğüm ün de farkına varm am ış­ tım. bunun için . “Çuvalladm . Yoldan sapmam aları için kadınların üstü­ ne konan baskı çok kuvvetliydi. Bir kadının bedeni yeterli ener­ jiye sahipse kendiliğinden rahm in ikincil işlevlerini uyandıra­ cak. Kadınlar farklı ol­ m aktan korkuyor.birincil işlevi üreme ve üremeye ilişkin şeylerdi. değişik anılardan oluşan yeni bir heyelan boşaldı üs­ tümden. Üzüntüm o kadar yoğundu ki oturduğum un da. Bu nedenle. Neyim olduğunu biliyordum: çuvallam ıştım ve rüya görecek enerjim yoktu. “Şimdi rüya görüyorum !” di­ ye bağırdım. böylece kadınla­ rın rüya görebilm elerini önlüyordu. Bütün kadın büyücülerin odama geldiklerini ve bana büyücülerin m antık dizgesini öğrettiklerini görüyordum rüyamda. Sosyal yapım ızın genel düzenin­ deki bir şey bu enerjinin serbest kalm asını. Bana tekrar ve tekrar. Boğucu. B elle­ ğim eski haline geldi ve tekrar üzüntü doldu içime. Fakat kadınların büyük trajedisi. bu enerji serbest kaldığı takdirde. yeryü­ zü tarafından yutulm anın farkındalığı aynı anda. Bu ikili duyum sam a karşısında. kadınlar değişm ekten çok.338 RÜYACI pacak daha fazla bir alanın yok artık.

özellikle seni takip ediyor­ dum . Ben de senin öğretm eninim . Benimle alay et­ tiğini biliyordu. “B uralarda. Başımı kaldırıp bakınca. “Bu duygusal süprüntüleri kes. gene de ne kızdım ne de gözlerindeki keskin parıltıdan korktum.” Tereddüt içinde elimi elinin içine bıraktım. İyi ellerdesin. “O nereye . “Bizi mi takip ediyordun?” Soru sor­ m aktan çok bir suçlamaydı bu. beni büyük. isteyerek ya da zorla tekrar karanlığa göm ül­ m eden önceki kısa ömürlü bir açıklıktı. bu sadece anlıktı. çağıldayan bir akıntı besliyordu bu su birikintisini. bakıcının eğilmiş. Karanlıkta bir yerlerden azar azar akan. Ortalıkta görünm ü­ yordu.. oval bir su birikintisine bakan düz. “Kozm ik banyo yap­ m anın zamanı geldi!” .” dedi bir ses. .” dedi. Kadınlar bütün bunları her gece anlatıp durdular bana. Dini ya da bilimsel bir eğilim le renklenmiş olsa da kadınlık hâlâ aynı m ühürle damgalıyordu kadınları: ana fonksiyonları üremekti — bir dereceye kadar politik. hepim iz içindi.” dedi. Kafam karışm ış ve biraz da telaşlanm ıştım . Kadınlık. Bakıcı hiç zorlanm adan.?” Kelimeleri telaffuz edem eyerek asa­ bi bir şekilde kekeledim . gözleri­ ni kısarak bana baktığını gördüm. “Esperanza nerede?” diye sordum. Yüzünü inceledim. Bir erkek se­ siydi bu. Söylediklerini hatırlayıp anlam aya başladıkça üzüntüm o ker­ te artıyordu. Bana yan yan bakarak. Duyduğum ıstırap artık sadece kendim için de­ ğil. kadınların şanslarını m ahvediyordu. “Şimdi üstündekileri çıkart. kadınlar büyücülük rüyaları görem ezlerdi asla. iri bir kayanın üstüne çekti. bizi kendi yetersizliklerim ize zincirleyen bir sosyal düzende tuzağa düşmüş şizofren varlıklardan olu­ şan bir ırk olan hepim iz içindi. “Buraya nasıl geldin?” diye sordum.” dedi gülümseyerek. sosyal ya da ekonom ik bir eşit­ liğe ulaşmış olsalar da nihayetinde önem sizdi bu. . “M erak etme.18 339 gerekli organik yapıya sahip olsalar da. Kendim izi kurtarsak bile. “Evet. Ona inanm ıyordum .

.” Bir küfür savurm ak için ağzımı açtım. “N eden suyu hissetm iyorum ?” diye sordum zaman kazanm a­ ya çalışarak. Tıpkı Esperanza'nın yaptığı gibi kolum a tekrar tekrar vurarak üstüm dekileri çıkartm am için üsteledi. Tehditkâr olasılıklarla gerginleşen uzun bir sessizlikten sonra. iri kayadan yan yan aşağıya indim ve ayak parm aklarım ı suya soktum. “H içbir şey hissetm iyorum !” diye bağırdım. Sırf bu karanlık. Sanki gülecekmiş gibi dudakları seğirdi. “A rıtm a içten gelmeli. Duyduğum dehşet kaybolm uştu. duygulardan arınmış ve gayrı şahsiydi. her türlü yapışkan yaratık tarafından sarılmak düşüncesi bile beni deh­ şete düşürüyordu. Bakışları soğuk. zira suyu hissetsem de hissetm esem de eninde sonunda suya gireceğim den hiç şüphem yoktu. ama tam zam anın­ da kendim i kontrol ettim.” dedi.” Bütün gücümü toplayarak.” dedi bakıcı küçüm seyerek. hepsi bu.” diye vurguladı. Özel ve yalnız bir m ücadeledir bu. sonra da soyunmaya devam etm em için üsteledi. “Seninle beraber bu su birikintisine dalaca­ ğım .” diye uyardı. “Gerçi. Esperanza'nın etrafta zıpladığını iddia ettiği o kurbağa bile ola­ bilirdim pekâlâ. “Bu susuz su bir tür arıtma sıvısı m ı?” diye sordum. insanı arıtabilecek bir ritüel olmadığı konusunda uyarm alıyım seni. Sadece onu hissetm iyorsun. “Neler oluyor? Su değil bu!” “Çocuk olm a. dehşet içinde geri çekilerek. ama besbelli ken­ dini bırakm ayı istemeyerek yüzünde tekrar ağırbaşlı bir ifade belirdi. Am a nazikçe teslim olmaya hiç niyetim yoktu. soğuk suya girip. “Öyleyse. oysa beklem enin yararsız olduğunu biliyordum. “Tabii ki su. hissetm esem bile yapışkan olan bu suya girm emi neden istiyorsun?” dedim. Bu abes durum a bir son verm e isteğiyle. bakıcı buna bir arıtma sıvısı da denilebileceğini söyle­ di. hiç şüphesiz.340 RÜYACI “Ne yapm am ın?” Şaka ettiğine kanaat getirerek gülmeye başladım. Ve hiç duraksamadan baştan aşağıya soyundu. Am a o ciddiydi. sonra da. “O kadar çok zam anım ız yok. D aha ben ne yaptığını anlamadan çoktan tenis ayakkabıları­ m ın bağlarını çözmüştü bile.

üstündekileri çıkart. bu acayip dünyada. benim çağımdaki bir kadının il­ gilerinden. “Bu gece.” Şefkat ve zevk karışı­ mı garip bir ifadeyle gözlerini üstüm e dikti. “Yapacaksın.” dedi bakıcı sonunda. Kararımı verdiğim i anlamış olm alıydı ki bileğim deki kol saatini çıkarttı. Sonra da su birikintisine at­ lam anın dikkatim i her günkü ilgilerim den uzaklaştırabilece­ ğim söyledi: benim yaşımda. ama kararlılıkla konuşuyor­ du.18 341 Sadece bir buçuk metre uzağım da. Delilik bu!” diye karşı çıktım. “Çabuk ol. tek bir davranış yolu oldu­ ğunu anlayacaksın: büyücülerin yolu. ve bunu hiç başaram ayabileceğim konusunda uyardı beni. “Y ıllar­ dır senin bu saat.” diye açıkladı.” “Bunu yapmayacağım . Bana güven verm eyi am açlayarak— ama verm em işti— gülümsedi. erkekliğiyle pek övünüyormuş gibi görü­ nüyordu ve cüretkâr bir küstahlıkla önüm de bunun gösterisi­ ni yapıyordu. son­ radan bizim ne olduğum uzu ve ne yaptığım ızı anlam anı sağ­ layacaktır. Onu benim bileğim de hisset. İçim deki bir şey yerinden oynayacaktı.” Tam bir şey­ .” diye emretti. gözlerini sabit bir şekilde üstüme odaklayarak. Enerjimi biriktirip bilem em in kesinlikle çok uzun zamanım ı alacağı. Kendi başına vereceğin bir karar bu.” diye sıkıştırdı beni. “Kutsal bir su birikintisi mi bu?” diye sordum. “Bu oynam a. Yüzünde bir anlık bir gülüm sem e belirip geçti. anadan doğm a çırıl­ çıplak önümde duruyordu.” Z ayıf om uzlarını silkti ve kol saatim i kendi bileğine taktı. su birikintisine atlamanın beni sarsacağını söyle­ di. hiddet göstermeden. suya atlamanın bana kendi başım a rüya gören-uyanık olmam için enerji verm eyeceğini söyledi aceleyle. Bariz bir şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırdı.” dedi.” Hiç kızm adan. “Fazla zamanım ız yok. ardından. “Bu su birikintisi ne ilahi ne de şeytani. Tam tersi. Ne gece ne gündüz olmayan bu tu­ haf ışığın altında bedeninin her santimini net bir şekilde gö­ rebiliyordum. “Bu büyücü­ lerin su birikintisi. Çıplaklığını kapatm ak için utangaç hareketler yapmadı. “Şimdi kol saatine bak. “Büyücülerin dünyasında garanti yoktur.

bede­ ninden ayrılmış bir farkındalık gibiydim. ama suya atlam ak yeri­ ne dönüp bakıcıya baktım.” dedi. Hareketsizliği beni korkuttu. Aslında hiçbir şey hissetmiyordum. . Sa­ dece gözlerinde yaşam var gibiydi. Suyun 'derinliklerin­ den ışık yayıldığını fark ettim. “Zatürree olmanı istem em .” diye m ırıl­ dandım. birden korktum. üstündekileri çıkart.” dedi. Bakıcının gözyaşlarının bileğindeki kol saatime doğru aktığını düşündüm.” Gözlerinde şeytani bir gülüm sem e parladı. İsteksiz isteksiz kotum la göm leğim i çıkarttım. “Kilotuııu da. “Hadi. Bakıcının iddia ettiği gibi suyu hissetm iyor­ dum.” “Üstüm dekilerle suya girmeyi düşünüyorum . karnım a ve en son da kalbim e dökerek azar azar mı ıs­ lanayım diye düşünerek su birikintisinin çim lerle kaplı kena­ rında yürüdüm. Bir balık gibi hız kazanm ak için suyun üstüne sıçrayıp ışığı araştırmak için suya daldım. “Sen onu hissetm esen bile gerçek bir su bu. Bakıcı sudan çıkınca kuru giysilere ihtiyacım olacağını belirtti. sanki sıvı hissini ve­ ren ama ıslatm ayan bir su birikintisinin ortasında yüzen. zorlayıcı bir şekilde parlıyordu. ama ipek gibi saydam ve yeşildi. “İşte gidiyorum !” diye bağırdım. su biri­ kintisine daldım. kolla­ rıma. Yanaklarından aşağıya yavaş yavaş gözyaşlarının dö­ küldüğünü görmek beni hüzünlendirm ekten çok hayrete dü­ şürdü.342 RÜYACI ler söyleyecekti ki söylem emeye karar vererek kendi kendine güldü. Suyun içine dalıverip bu işi bitireyim mi. birden kararsızlığını geçiverdi. Üşümüyordum. Nedenini bilm eden ben de sessizce ağlam aya başla­ dım. Su yapışkan değildi. Fazla iffet taslayan biri olmasam da. gözleri garip. nedense onun önünde çırılçıplak durmak düşüncesine direniyordum. bu ışığın kaynağının ne olduğu anlaşılm ı­ yordu. İri kayanın üstünde öyle ha­ reketsiz ve dim dik oturuyordu ki sanki taşa dönüşm üştü. Onun inancının meşum ağırlığım hisset­ tim. yoksa hatırladı­ ğım kadarıyla Venezüella'da yaşlı kadınların denize girm eden önce yaptıkları gibi suyu avuçlarım a alıp bacaklarım a.

Fiziksel bir . Am a bana engel olan te­ dirgin edici bir şey vardı havada.” diye tekrarladı. Elim hâlâ araştırırken. sesinde öyle bir katiyet vardı ki. . Tam bakıcının durduğu aynı noktada Esperanza duruyor­ du. o karak­ teristik yürüyüşüyle bana doğru geldi. bütün dikkatim cinsel organına odaklanm ıştı. bedeninin kendi içine katlandığını hisset­ tim— elim bir kadın vajinasına dokundu. hışırtılı bir ses birdenbire bu doğal olmayan durgunluğu. görmekten çok. sonra da yanım a yaklaşarak bileğine takılı kol sa­ atimi gösterdi. çırılçıplaktı. Am a o sıra­ da. “Bakıcı benim .” Esperanza'nın sesi yüksek ve netti. sırf kendim olmak için ona karşı çıkmak istedim. uğursuz bir uyarıydı bu. Penisin oralarda bir yerlerde saklı olm adığına emin olm ak için vajinanın dudakla­ rını ayırdım. Otom atikm an kabul ederek başım ı salladım.” Sesim kesildi.” dedi. “Bakıcı benim . Saate bakmadım. “Bu su birikinti­ sinin derinliği ne kadar?” “ Yeryüzünün merkezi kadar derin. bileğindeki saatimi gösteriyordu. Belki de iki cinsiyetli (herm aphodite) olduğunu düşünerek ona dokunm ak için uzandım. Bana bakm ak için boy­ nunu uzattı. Bu bir tür uyarı fısıltısıydı. “Bakıcı nerede?” diye bağırdım paniğe kapılmış bir sesle. bir şey boğazım ı sıkıştırı­ yordu. Bir şey beni su birikintisinin derinliklerine çekerken suyun yarıldığının bilincindeydim . bu gerginliği bozdu. sanki hiç ke­ miği yokmuş da çözülüyormuş gibi hareket ederek. . sesim fısıltı halinde çıkm ıştı. Değildi. çünkü güçlükle nefes alı­ yordum. İkisinin bana korkunç bir oyun oynadıklarından emin ola­ rak büyük bir kulaç atıp Esperanza'nın üstünde durduğu çı­ kıntılı iri kayaya doğru yöneldim. Bütün çevremizi saran kes­ kin. Esperanza yerine bakıcı daha önceki gibi çı­ rılçıplak duruyor. tuhaf bir şey­ lerin olduğuna dair aceleci. “Esperanza .18 343 Hava almak için suyun yüzeyine çıktım. tam önüm de. Üşüyordum. “N eler oluyor?” diye sor­ dum. Bana olduğum yerde kalm am ı işaret ederek.

“N eler oldu?” diye sordum. Bir an onu seyrettim .” dedi. sanki bu dünyadaki en doğal şeymiş gibi. yüksek sesle esneyerek. Bizler ken­ di korkularım ızla güdülenerek bu kişisel olm ayan enerjiyi ce­ hennem yaratıklarına dönüştürürüz. “Ah. “Büyücülerin bunu aşabilm eleri için müthiş bir güce gerek­ sinm eleri var. cadıların asıl evinin ön kapı­ sının yanında olduğum uzu fark ettim. H afif bir horlam a sesiyle uyandım. Sert ve sabırsız bir tavırla. ışığın. “her şeyi anlatm alısın bana. Bütün bunların bir rüya olup olm adığını m erak ederek ya­ vaşça om zunu sarstım. genç ve güçlüydü. Tekrar esnedi ve kıkır kıkır gülm eye başladı. uçan ejderhalarla ve şeytani varlıklarla dolu.” diye m ırıldandı uykulu uykulu. daha ziyade sıcaklığın. ürkek ruhları caydıran doğal bir engeli vardır.” diye açıkladı. Zuleica yerde serili bir hasır yaygının üstünde yanım da uyuyordu.” “Öyleler. büyücülerin dünyası canavarlarla. ki bunlar. elbet­ te. ama yaydığı erk ve ahenge karşın— öbür kadın büyücülerin tersine— incinebilir görünüyordu. nihayet uyandın.” “Am a ya Esperanza'yla bakıcı?” diye sözünü kestim. sonra gecenin bütün olayları zihnim de akmaya başlayınca doğrulup oturdum. “H er ikisinin de gerçekten sen olduğunu gördüm rüyam ­ da. içimdeki bir şeyin tahm in ettiğinden da­ ha fazla yer değiştirdiğini söyledi.344 RÜYACI üşüm e değildi bu. “Su birikintisinde olan her şe­ yi. .” “H er şeyi m i?” dedi. H er zamanki gibi güzel görünüyordu. Onu sarsa­ rak uyandırıp neler olduğunu anlatmasını isteyecektim ki te­ pelerdeki su birikintisinin yanında olm adığım ızı. bu su birikintisinin var olduğu dünyada insan duygusu­ nun yokluğunun farkındalığıydı bu. Bileğindeki saatimi inceleyerek. daha önce oturm uş olduğumuz aynı yerde. “Büyücülerin dünyasının.” dedim. kişisel olmayan enerjiden başka bir şey değil. ses yokluğu­ nun. Görüyorsun.

” diye konuşm asına devam etti. “Şenle ben farklı bir dünyada rüya görüyorduk. Tahmin ettiğim den daha derine indin ve rü­ ya görücülerin bu dünyadan başka dünyalarda rüya görme di­ ye adlandırdıkları şeye girdin. sanki dizlerim in bağının çözüldüğünü görmemiş gibi konuşm aya devam etti. O dünyada ben erkek ya da kadın olabiliyorum. “Ve bunu ispatlam ak için bir taşın bile var. Şimdi büyücüler gibi rüya görm ek için. kişisel olm ayan enerjim yapıyor bunu. Ya da da­ ha doğrusu. Ve tıpkı nagual Elıas'm icatlarını bu dünyaya getirmesi gibi. Sanki bir bez bebek gibi yere sere seıpe yayılmam ışım gibi. Ayağa kalkıp çığlık atm a­ ya çalışarak yere yıkıldım. Çığlık çığlığa koşup kaçm ak için inanılm az bir dürtü hissettim içimde. “Bu gece kol saatin seni yaşadığın en derin rüyadan geri ge­ tirdi. bütün öm rün boyunca canavarlarla rüya gö­ rüyordun. kişisel ol­ mayan enerjinin rüyasını görmek için enerji kazanm anın za­ manı geldi. Taş tepeciğinden aldığım taş oradaydı işte. ben de ya Esperanza'yı ya da bakıcıyı getirebiliyorum. ama konuşam ıyordum .” Sözünü kesip.” Ağzım açık ona bakakalm ış bir halde yattığım yere geldi. . Ne de olsa. am a yapmadım. esasında bunun kâbus­ larımdaki canavarlardan daha beter olduğunu söylem ek iste­ dim.18 345 “Söyledim sana. Haklıydı. “İyi bir rüya görücü­ sün. Zuleica gırtlağım dan çıkan acayip seslere aldırmadan. Nagual Elıas'm icatlarını bulduğu dünya o. Esperanza ve bakıcıyla ilgili rüyam a dair kişisel olmayan hiçbir şey olmadığını. Hareket kontrolüm artık iradi bir mesele değildi benim için. Zulieca benim bu halim den en ufak endişelenm iş ya da etkilenmiş değildi.” Düşüncelerim i ya da duygularımı kelim elere dökemiyordum. Suyu his­ setmemenin nedeni bu. Eliyle cebim in içini aradı.

emici bir rüzgâr girdap gibi etrafım da dönüyordu. Gözlerim i kısıp karanlığa bakarak ham ağım da doğruldum ve pencereleri ka­ patan tahta kepenklerin aşağıya inmiş olduğunu gördüm. Odaya sis gibi. Bir anda. sonra birden yavaşlayarak hafif bir ıslık sesine dönüştü. çıplak duvarla­ ra yapışan loş bir aydınlık sızdı. hışırtı arttı. “N agual!” diye bağırdım.YÜKSEK BİR ÇATIRTI sesiyle uyandım. So­ ğuk. sanki onu büyüyle ça- . Avlu­ da yapraklar hışırdadı.

Sonra sis. yine de sudaki bir görüntü gibi belirsiz bir şeyler vardı onda. Bu sesi dinlem ek beni sadece m ahm urlaştırıp uyutm akla kalm amış. ama avludan rüzgârın sürüklediği kuru yaprakların sesi dışında hiçbir ses gelm iyordu. Isidoro Baitazar ham ağım ın ayakucıında duru­ yordu. Şimdi bunu ispat etm e­ min zamanıydı. Yapraklar belli belirsiz. Bir sabah— yedi gün önce— arabaya atlayıp hiç m o­ la vermeden cadıların evine geldim. ama görüntü sisin içinde çözülüp dağılınca dudak­ larımdan kurbağa sesi gibi hafif bir ses çıktı sadece. Kendimi bu şekilde sars­ mak her zaman kararsızlığım ı giderm eye yardım etmişti. o da büyücülerin kararlarının ni­ hai olduğu ve benim kararım ın da büyücülerin dünyasında yaşam ak ve orada ölmek olduğuydu. sonra endişelerim o kadar artmıştı ki sonunda beni hareket etmeye zorladı. Sonora Çölii'nde duruyorum.19 347 girmişim gibi. Üç ay sabırla beklem iştim . Eğer büyücülerin dünyasında geçirdiğim üç yılda öğren­ m em gereken bir şey varsa. hışırtı­ lı bir fısıltı gibi ses çıkarıyordu. Uyuyam ayacak kadar gergin olduğum için battaniyeme sarındım ve Isidoro Baltazar'ı aram ak için cadıların evine gel­ mekle doğru mu yaptım diye düşünm eye koyuldum. O sırada doğru yapıp yapmadığım a dair hiçbir soru yoktu kafam da— hatta evin ar­ kasındaki duvara tırmanıp kendim i kilitlenmem iş bir pence­ reden içeri bırakm ak zorunda kaldığım zaman bile. Bu ses uğursuz bir şekilde evin içinde yankılandı. Konuşm ak için boğazımı te­ mizledim. yedi gün bekledikten sonra güvenim sarsılmaya başlamıştı. sonra her şey sesizleşti. Güneş neredey­ . Çıplak ayaklarla topuklarım ın üstüne sertçe basarak ha­ mağımdan çini döşeli yere atladım. Öğle vakti. Gergin bir şekilde bekle­ dim. Am a bu kez işe yaram adı ve tekrar ham ağım a uzandım. Gerçek görünüyordu. Doğa üstü bir kahkaha beni ürküterek bu derin düşünce­ lerimden uzaklaştırdı. Gidecek başka bir yer bilm iyordum. son yedi gecedir gördüğüm ayııı rüyanın içine de çekmişti. Ne var ki. dışarıdaki rüzgâr gibi huzursuzca ve aniden hareket etti.

Başımı kaldırıp bakıyorum. E ğer rüzgârı çağırırsam kuşa yetişeceğim e inanarak bir büyü okuyorum. ihtiyatlı bir şekilde ona yaklaşıyorum. Yine de yerdeki gölgesi son­ suzluğa uzanan. hiçbir erk . Giysilerim deki tozu toprağı silkm ek için ayağa kalkınca. karanlık bir gölge gördüğümde sanki saatlerce yürüm üşüm gibi geliyor bana. sonra siyah tül parçaları gibi. Etrafta tek bir ses. kocaman ve sa­ rı kahverengi. ta ki gökyüzünde sa ­ dece bir benek oluncaya kadar. kuşun yakındaki iri bir kaya parçasının üstünde tünediğini görüyorum. Yerde kocaman. Sanki bana işaret ediyormuş gibi başını hafifçe bana doğru çeviriyor. Kırmızı top­ rak bütün çevremde tozlu girdaplar halinde fışkırıyor. Rüzgâr. D evasa bir kuş. amansız ve ölüm gibi nihai. Bitkinlikten başım dönerek kendi ayağı­ ma takılıp boylu boyunca yere düşüyorum. K ehribar rengi gözleri sert. Am a nağmemde hiçbir kuvvet. tek bir hare­ ket yok. A ncak tekrar yerdeki karanlık gölgesine gözlerimi di­ kince kuşun hareket ettiğini anlıyorum. Rüzgâr başladığı gibi birdenbire kesiliyor. gölge benden uzak­ laştıkça uzaklaşıyor. D ikenli kolları hareketsiz güneşe doğru uzanan uzun saguarolar sessizliği ve dinginliği koruyan nöbetçiler gibi duruyorlar. Gölgesi yavaş yavaş. usulca. N e kadar hızlı koşarsam koşayım. benden biraz uzakta yere iniyorlar. müthiş bir güçle esmeye başlıyor. M esquite ağaçlarının dalları arasında ıslık çalıyor ve dalları ritmik bir öfkeyle sallıyor. ka­ ranlık bir çizgi. Açıklanam az bir dürtüyle gölgeyi yakalam aya çalışıyo­ rum. sanki rüya boyunca beni izlemiş gibi. kanatlarını açmış havada asılı du­ ruyor. Yükseklere uçuyor.348 RÜYACI se görünem eyecek kadar parlak güm üş bir disk halinde gök­ yüzünün ortasında duruyor. çölü ve gökyüzünü bir arada tutarı düz. Kuş geniş kanatlarını açıp havalandığı zaman bir adım geriye çekiliyorum. sanki gökyüzüne çivilenmiş gibi hareketsiz. K alaylanm ış bakır gibi parıldayan tüyleriyle. Bir karga sürüsü havada benek benek dağılıyor. algılanam az bir şekilde önümde süzülüyor. Uzaktaki tepe­ lere doğru yöneliyorum .

Rüyam ın anlamı özgürlük kuşunu kaybetm iş olduğumdu. Nagual M ariano Aureliano bir seferinde bana büyücülerin kendi aralarında konuştukları zam anlarda büyücülükten bir kuş olarak bahsettiklerini söylemişti. K enar­ larından ufalanmaya başlıyor. Yavaş yavaş ham akta yatan bedenim in bilincine varmaya başladım. Bu gölge olm azsa yön de olmazdı. Çöl o uğursuz sakinliğini tekrar kazanıyor. sürekli olarak. Ve Isidoro Baltazar'ı yanlarında götürm üş­ lerdi. Onun sonsuza dek benim le birlikte olacağını düşünü­ yordum tabii. göktaşları gi­ bi gidivermişlerdi. Nagualı ve o olm adan da bütün umudu ve amacı kaybetm iş­ tim. özgürlük kuşunun öyle­ sine hızla uçup gitmesi ve bana onlara doğru dürüst teşekkür etmem için. onların dünyasını ya da o dün­ yadaki şahısları asla öylesine hak diye kabul etm ediğim i söy­ lemiştim. .19 349 yok. bir hava akımı gibi. Büyücülere. Dönüp duran bir pusun içinden. bunun sıra­ dan bir rüya olm adığını ve ne anlama geldiğini bildiğimi kav­ rayıverdim. A niden hepsi. sonra yavaş yavaş bütün çev­ remde silikleşip gidiyor . anlamsız. Sonra tümüyle uyandım ve ge­ çen hafta boyunca da her seferinde olduğu gibi. Haftalarca. ama öyle kabul etmiştim. . Kuşu. odanın kitaplarla kaplı duvarlarını ayırt ettim. Sesim sessizliğin çabucak emdiği binlerce fısıltıya p a r­ çalanıyor. gölgesini savaşçının yoluna vurması için ayartan oydu. Yüreğim e en çok ağırlık veren. gereksiz bir soru oluyordu bu. Özgürlük kuşunun sadece düz bir çizgide uçtuğunu ve aynı yere asla ikinci kez uğram adığını söylüyorlardı. Bir de özgürlük kuşunu çağıranın nagual olduğunu söylem işler­ di. ona özgürlük kuşu di­ yorlardı. kendim e hep aynı soruyu sorarak sürekli odamda oturdum: Böyle ortadan kaybolm aları nasıl m üm kün olabilm işti? Onların dünyasında duyum sadıklarım ı ve tanık olduklarım ı düşününce. özellikle Isidoro Baltazar'ı. Bunun açığa vurduğu tek şey benim gerçek doğamdı: uy­ . sonsuz hayranlığım ı ifade etm em için zaman ver­ memesiydi.

ama ben bunu anlayamam ıştım . Oysa büyücüler yıllarca bana nihai am açlarının yanmak. H er zamanki şüpheci özümün. bunları izah ediyor. camları ve duvarları yıkamak. bütünlüğünü boz­ m adan. Neredeyse bütün ömürleri boyunca kendilerini bu nihai göziikaralık için hazırlam ışlardı: ölümü— genelde ölümü anladığı­ m ız şekliyle— sıyırıp geçerek enerjilerini. Eski nagual ve onun büyücü grubu hazırdı. Geldiğim günden beri yerleri fırçalamak. Sonra elim de süpürge. bana hep . Fasulye de konserveydi. avlularla koridorları süpürm ek dışında bir şey yapmamıştım. En yakın kasabadaki bir bakkalda bulm uş­ tum bunları. ortadan kaybolm ak. oda oda dolaşarak yeni bir toz zerreciği. bunu en az beklediğim za­ m anlarda. Daha ziyade. « Büyücüler beni nihai yolculuklarına tanık olmam için ha­ zırlam aya çalışmışlardı kesinlikle. H am ağım da bir dakika daha kalırsam kendim i üm itsizli­ ğe daha çok kaptıracağım dan korkarak kalkıp kendim e kah­ valtı hazırladım. Bu sadece benim yalnız başım a halledeceğim bir durumdu. sadece öğle yemeğinde bir kutu Norveç sardalye­ si de ekliyordum. unutulmuş bir köşe­ de bir örümcek ağı aram aya başladım. geçen geceden kalanları ısıt­ tım: tortilla.350 RÜYACI sal ve şüpheciydim. bir bütün haline getiriyor— tümüyle olmasa da kesinlikle benim için normal ve bildik olan— her günkü sağduyu dünyasına uydu­ ruyordum. ama yine de böylesine pratik olan hedeflerine ve am açlarına inan­ m ıyor değildim. Daha doğrusu. Ellerindeki bütün konserveleri satın almıştım. farkındalığın gücü tarafından yutulm ak olduğunu anlatmışlardı. bir gün ortadan kaybola­ caklarının az çok farkındaydım. arttırarak bilinmeyene geçm ek için rüya gören-uyanık olmak. nasıl ortaya çıktığını hatırlayınca pişm anlığım da­ ha da arttı. Am a hiçbir şey beni bunu iz­ leyen üm itsizlik ve ıstırap için hazırlayam azdı. Onların bu hayret verici. pilav ve fasulye -son yedi gündür standart yem e­ ğim buydu. dünyevi olmayan. Bulaşıkları yıkayıp yerleri sildim. İçinden asla çıkm ayacağım ı bildiğim bir üzüntü batağına saplanmıştım. Tem izle­ me işi her zaman beni sorunlarım dan uzaklaştırm ış.

Yüzüm ü öte yana çevirip hapsolm uş gözyaşlarım ı salı­ verdim. koyu renk gözlerin­ den ipnotize olarak Florinda'nın yansısını izledim. öne eğilerek. Elini om zum a koydu ve taş çıkıntının üstüne yanım a otur­ du. Ağaçların arasında güçlü bir rüzgâr esiyordu. suya düşen yaprakları ve çiçekleri topladım. “Sadece bir dakika kalacağım yanında. suçluluk ve kayıp duygusuydu. çalıların. çiçek ve bitki öbeklerinin üstüne derin bir m elankoli çöktü. Bütün avlunun üstüne. Avlunun ortasına yapılm ış İspanyol kolonisi dönemi tar­ zındaki çeşm eye doğru yürüdüm ve geniş taş çıkıntıya diz çöktüm. Hayretler içinde. suyun kıpırtısız yüzeyindeki görüntüme baktım. Florinda geçm işte beni bu tür duygulara . “Daha son­ ra tekrar geri geleceğim am a. derin bir başarısızlık.” Döndüm ve içim de birikm iş üm itsizliği. Dışarıya çıktım. “Geldiğini duym adım . Florinda bana bakakalmıştı. Beni ağlatan kendim e-acım a duygusu ya da üzüntü değil. görüntüsünün kayboluvereceğinden. bu beni boğuyordu. Ama bu defa değil.” diye fısıldadım . Rüzgârın kuvveti beni ürküttü. ama gözyaşları geldikleri gibi çabucak kayboldular. Dalgın dalgın. Günlük ev işlerine ne ka­ dar hevesle sarılırsam sarılayım. onun sadece bir rüya olabileceğinden korkarak. örgülü beyaz saçlarıyla göz kamaştırıcı bir şekilde tezat oluşturan büyük. ağaçların. Yaprakların süratle hışırdam ası üzerine temizlik faaliyeti­ me son verdim. içimdeki sızlayan boşluğu.19 351 teselli vermişti. Bu üzüntüye duvarın üstünden sarkan parlak pem be bougainvillealar bile katılmıştı. sade ve üçgen yüzü belirdi. Tam pence­ releri kapatm aya hazırlanıyordum ki rüzgâr aniden kesildi. ışıltılı. Ben de gülümsedim. olanca ıstırabı döktüm. Sonra. “Isidoro Baltazar nerede?” diye sordum. Yüzü ölçüsüz bir üzüntü yan­ sıtıyordu. Yavaş ya­ vaş gülümsemeye başladı. ıstırabı dindiremiyordum. Birden gözlerinde yaşlar belirdi.” dedi. Yüzüm ün yanında Florinda'nın o güzel.

bir büyücünün içerlem eden ya da kendine-acım adan kar­ şılaması gereken m eydan okuyuşlar olduğu anlatıldı sana.” Sorumu soram adan sesim kesiliverdi. Ama. “Şu anda gerçekten bilm iyorum . . o bir nagual. Ve durum a hâkim oldukları sürece bunun gerçekten önemi yoktur. “Bütün bunların üstüne çıkm ak senin m eydan okuyuyacağm zorluktur. “Neden önerimi dinleyip duygularını um ursam adan ku ­ sursuz bir biçim de davranm ıyorsun?” diye karşılık verdi sert­ çe. “Büyücülerin dünyasına katıldığın zaman. gitmemiş de olabilir. sana kaderin tasarım larının. . sonra o bildik. Büyücüler m eydan okuyuşlarını karşılam akta ya başarılı ya da başarısız olurlar. yüzü sanki duygularını kontrol etmek . ki bu durum da asla geri dönmeyecektir. “O artık dünyada olm asa da kusursuzluğun seni ona gö­ türmeli. “Bunu nasıl yapabilirim ki? Eğer nagual gittiyse oyunun bittiğini biliyorum .” dedi. Florinda o boğuk ve kısık sesiyle.” “Am a neden o .” dedi.352 RÜYACI karşı uyarmıştı. Eski nagualla birlikte gitm iş ola­ bilir.” “Üzüntü beni öldürürken benden durum a hâkim olmamı nasıl beklersin? Isidoro Baltazar ebediyen gitti. Florinda'nın duygularının ve tavırlarının yavanlığın­ dan bıkmıştım artık. M eydan okuyuşlar aktif bir şekilde karşılanırlar. meydan okuma olgusu tartışılam az ya da onlara içerlenemez. “Gözyaşları büyücüler için anlam sızdır. Terslenmesi de ışıl ışıl gülüm sem esi kadar aniydi.” dedi. amansız tarzıyla daha önceleri bana söylemiş olduklarını tekrarladı: “Isidoro B altazar artık bir erkek değil. karşı koym am ı önlemek için elini kaldırarak.” “Kusursuz bir büyücü olmak için naguala ihtiyacın yok.” Florinda sırtını bana dönerek uzun bir süre sustu.” Bir an sustu. Senin de bildiğin gibi. Isidoro Baltazar'ı yarın ya da bir yıl içinde ya da yaşam ının sonunda gör­ men senin için fark etm em eli. senin m eydan okuyacağın şeydir. İçinde bulunduğun koşullar içinde kusursuz bir şekil­ de yaşamak.” dedim içer­ leyerek. bunlar her ne olursa ol­ sun. Tekrar bana döndüğü zaman.

şimdi sesi daha alçak ve yum uşaktı. bir m aske gibi. öğretm enim iz nagual Juliân’la beraber. Nihayet.” diyebildim. N eden biliyor musun? Um utla bekleyerek ve korkudan uyuşm uş bir halde ağzım açık ona bakakaldım .” dedi. Konuşmasını kesm esin diye nefes alm aya bile cesaret edemiyordum . ama gerçekten ait değiliz. onu hiç gözden kaçırm adan yoğurarak herhangi bir şekle ya da biçi­ me sokan bir sihirbaz. nagual Isidoro Baltazar ise öğrencimiz. Nagual M a­ riano Aureliano bizim işbirlikçim iz. Kom ik. Bizim duygularım ız başka bir nagualla. Florinda. cin gibi biri. daha eski bir takıma katıl­ m ak için daha çok enerjiye ihtiyacım ız olduğu için. sanki dağların sivri zirve­ lerinden güç çekiyorm uş gibi uzaktaki dağlara dikilmişti.” Tüm çevrem e çöken ince bir sis gibi. “Senin gibi biz de geride bırakıldık. Gözlerinde öyle üzücü bir şey vardı ki bana kendi ıstırabımı unutturdu. “Hayır. herkesçe m eşhur nagual Juliân'ı anlattı. Onu sözcüklerin öte­ sinde. ıslah olmaz bir oyunbaz. Sen. Bakışları. tuhaf bir şekilde donuk ve sakindi. onlarla gitmeye hazır olm adığın için. Nagual Juliân'ın takım ına. A lışılm adık ölçüde katı bir sesle. Bir m asalcı. bizler de. “Ben nagual M ariano Aureliano ve grubuyla gitmedim.19 353 için büyük bir çaba harcıyorm uşçasm a. genç bayan. algıyı us­ ta bir ekm ekçinin hamuru kullandığı gibi kullanan. daha büyük bir sıçrayış yapıp belki başka bir savaşçı takımına. çünkü o büyücü grubuna ait değiliz biz. Florinda nagual Julian'la beraber olm a­ nın unutulm az bir şey olduğunu söyledi. ama öyle bir çağrışım uyandırıyordu ki onu tam gözlerim in önünde görebiliyor­ dum: gelmiş geçmiş en yam an varlık. “O gruba ai­ diz. . hızlı düşünen. Zuleica da gitmedi. Bana uzun uzadıya öğretm enini. duyguların ötesinde sevdiğini itiraf etti. Florinda'm n yalnız­ lığını ve tek başınalığını hissedebiliyordum . Ses tonu sanki gözlerindeki acıyı sil­ m ek istiyordu. Zuleica da öy­ leydi. bilm iyo­ rum . “Sana bir hikâye anlata­ yım. “Bizler buradayız.” dedi. Uzun bir süre sustu. Onu tasvir edişi kısaydı.

“Bu arkadaş epey üzgün. sanki ağlam am ak için gösterdi­ . yine de bu dünyada sevgi ebedidir. Florinda. Eski dünyam bile yok artık. “Büyücülerin dünyası bir tek-başınalık dünyasıdır. Ne yapacağımı biliyorum !” Florinda'nın artık beni dinlem ediğini anlayınca sesim gittikçe alçalıp kesildi. Benim nagual Juliân'a karşı olan sevgim gibi. hatasızlığım ız bağlar.” dedi. sadece yaşantı­ mın.” Florinda kuşun bozulm uş gibi gaklam asına güldü. sonra da gözlerim e bakarak. Bizi sadece davranışlarım ız. “Senin nagual Isidoro Baltazar'ın. Bana geriye kalan sadece istenç. ben de olmam. “Ben değilim. Başımı kaldırıp harikulade açık gökyüzüne baktım. büyücülerin dünyasında kendi başım ıza hareket ederiz.” Sanki söylediklerinin altını çiziyorm uş gibi başını salladı. görev ve amaç hissim. Florinda. “Sen ve kar­ ga birbirinize çok benziyorsunuz. Sahip olduklarım nagual Juliân'la beraber gitti.” dedim sonunda. Ama hiç tortilla yoktu cebim de.” İçim de kendim e-acım a duygusu yoktu hiç. “Artık herhangi bir duygum yok benim.” dedim. yılların büyülü bir şekilde bozm adan bıraktığı o m uhteşem gençliği ve güzelliği gözlerim i kamaştırdı. bu küçük karganın genellikle yemek için geldiği öğle üzerini geçtiğini fark etm emiştim. Benimse hiçbir şeyim yok. bu dünyada değilse. “Kolayca üzülüyor ve her ikiniz de bu konuda epey gürültü yapıyorsunuz. erkim dolayısıyla. Ona bakakaldım ve her zam anki gibi. benim.” Bunun onun için de geçerli olduğunu söyleyecektim ki kendim i zor tuttum. ben ve anlattığınız bütün öbür çöm ezlerin var. duygularım ız. şimdiye dek bildiğim şekliyle. cebim de onun için tortilla parça­ ları arayarak.” Bunu öyle yum uşak bir şekilde söyledi ki daha ben ne söylediğini anlam adan uçup gitmişti.354 RÜYACI Tekrar konuşm aya başladığı zaman sesi zar zor duyulabilecek bir fısıltı halindeydi. “Dionysos bu. “Belki de şenle ben aynı gem ideyiz. Görevimi bilerek biraz daha bekleyeceğim . sona erdiğine dair yıkıcı bir bilgi vardı. Florinda çeşm enin çıkıntısı üs­ tünden bize doğru gelen küçük bir kargayı izlemeye dalmıştı. Kendi üzüntüm le o kadar m eşguldüm ki vaktin. ama artık o burada. “Nagual Isidoro Baltazar.

Bu bizim için nihai bir kayıp değildir.” Usulca fısıldayarak. Bunu neden yaptım bil­ miyorum.” diye mırıldandım . “Annenden o kadar uzaksın ki.” Kendinden geç­ miş bir halde. Yüzümü başka tarafa çevirdim. Florinda'ya büyücülerin dünyasının bas­ kısının dayanılm az olduğunu söyledim. zira o parlak. G özyaşlarım ın akmasını önlemek için gözlerim i kapata­ rak. Benimle alay etmiyordu. “onu bir daha hiç bulam ayacaksın. büyücüle­ rin yaşantısının etrafım ızda aşılmaz engeller kurduğunu söy­ ledi.19 355 ğim çabayı biliyorm uş gibi kendi kendine güldü.” dedi yavaşça. sonra dikkatini tekrar bana çevirdi.” Yine ağlam ak üzere olduğumu gö­ rerek bana m eydan okudu. “Eğer Isidoro Baltazar'a yetişemezsen. başım ızın üstünde daire çizen kargayı izledi. o zaman seni eği­ ten ben ve öteki büyücüler seni etkilem eyi başaram am ış olu­ ruz. Sakin bir tavırla. ama senin için kesinlikle nihai bir kayıp olacaktır. uzak bir ifadeyle. “Sana m eydan okum ayı başaram am ış oluruz. Büyücülerin başkalarının duygudaşlığında ya da kendile­ . koyu renk gözlerdeki bakışta sert bir şey yoktu. ama gerçekten söy­ lem ek istediğim buydu. D ionysos'u korkutup kaçırdık. ne olacak?” diye sordum gözyaşları içinde. “Bunu öğrenm ek için bir çaba gösterm ezsen büyücülerin dünyasında yaşam aya devam edebilir m isin?” diye sordu sertçe. “Şu an şefkate ihtiyacım var. bir duygudaşlık vardı. “Saçm alık!” dedi. “Hani senin o hatasız amacın ne­ rede? Bizim le beraber öğrendiğin her şeye ne oldu?” “Eğer Isidoro Baltazar'a hiç yetişemezsem . “Annem e ihtiyacım var. Kanatlarını açtı ama uçmadı. sanki şımarık bir çocuğu azarlıyormuş gibi. Gözlerinde düşünceli. Karga boş elim e kondu ve parlak. çakıltaşlarm a benzeyen gözleriyle bana yan yan baktı. Artık gözyaşlarımı tutam ayarak ağla­ maya başladım. gülüşünde bir şefkat.” dedi. siyah tüyleri güneşte mavi mavi parıldıyordu. G özlerinde sakin ve son kerte kayıtsız bir ifadey­ le. Florinda güldü. Keşke ona gidebilseydim .” Bu sözlerim e kendim de şaşırmıştım. “Bak.

Beni saran kollarının arasında fazlasıy­ la m utluydum.” diye m ırıldandı. ama ona karşı koym ak için hiçbir is­ tek de duym uyordum . Florinda'nm kucaklayışı anneminki kadar yatıştırıcı ve sıcak değildi. Ben de. Florinda'nm da. çeşm enin alt yanında— öylece yattım bir an. “Pek çok kadın lanet derecede marazidir. Birdenbire uyandım. Besbelli saatlerce uyum uş­ tum. gürültüsüz ayak seslerini hissede­ biliyordum. birinin tahta bir sırada oturdu­ . hiçbir şey vızıldam ıyordu.” Kollarını om uzlarıma koyarak beni küçük bir çocuk­ m uşum gibi kucakladı. ama bu kadarını um abilirdim ancak. Bekleyip dinledim . Sonra Florinda eve girdi. hiç­ bir şey hareket etm iyordu. yine de arkam da gölge gibi sessiz. Avlunun en ucunda.” Ona katılm ıyordum . m arazilik de var. biliyorsun.356 RÜYACI rine-acım a duygusunda teselli bulmadıklarını hatırlattı bana. gece boyunca duyduğum aynı kahkahaydı bu. Çevrem deki sessizlik tedirgin ediciy­ di. büyücüle­ rin dünyasındaki bütün diğer kadınlar gibi. Hiçbir şey cıvıldam ıyordu. anaç duyguları ifade etme yeteneği yoktu. akşam ın gölgeleri çoktan avluya sokulmuştu. birisinin kollarında bir andan fazla kalm aya dayanam ıyordum . öyle değil mi Florinda?” “Hayır. Gökyüzü hâlâ parlak olsa da. Tam eve girip Florinda’yı arayacaktım ki doğaüstü bir kahkaha yankılandı avluda. Yapraklarla beneklenm iş güneş ışığının altında uykuya dalm adan önce Florinda'nm söylemiş olduğu bir şeyleri hatırlam aya çalışarak orada— yerde. İçinde bulunduğum sıkıntılı ruh halim e rağ­ m en gülüm sem ek zorunda kaldım. Arkama döndüm. Ortalık çok dingin olsa da. “Sen ve ben de onlaıdam z. Sadece kendine-acım a duygusu değil. sevdiğim insanları öpüp kucaklam aktan hoşlansam da. çiçek açan bougainvilleaların arasına gizlenmiş. “Bütün bu yaşadığım azaba kendim e-acım a duygusunun neden olduğunu düşünüyorsun.

” diye cevap verdi. Eğer orta karar gösterişsizlerse endişelenecek bir şeyleri yoktur. net sesi bede­ ninden değil de uzaklardan geliyor gibiydi. “kadın büyü­ cüler fark edilm eden gelir giderler. “Ne zaman geldin buraya?” diye sordum. özellikle yaşlıysa. Ve neden biliyor m usun?” diye sordu keskin bakışlarını üstü­ me dikerek. Hiç kimse bir kadına dik­ kat etmez. ama yapmadım.” dedi yanma otur­ m am için işaret ederek. Sırtı bana dönüktü. “Zuleica?” diye fısıldadım tereddütle. ama hem en tanıdım onu. O n­ lar dünyayı sıradan ve tekdüze olarak görmeden edemezler. güzel bir ka­ dın herkesin dikkatini çeker. sesimin onu korku­ tup kaçıracağından korkarak. “Nasıl geldin buraya? Florinda da seninle mi geldi?” “Biliyorsun. Çöl havasının canlılığıyla titreşen. Sanki şüphelerimi gideriyorm uş gibi ellerim i sıkıca tuttu. Eğer güzelse kadın büyücülerin her zaman kılığını değiştirip saklanm aları gerekm esinin ne­ deni bu. O güzel. Bütün bir ya­ şam inanılmaz gözlerinde yoğunlaşm ıştı: ne siyah ne kahve­ rengi.19 357 ğunu gördüm. neredeyse tam bir dolunay asılıydı.” dedi belli belirsiz bir şekilde.” dedi. dudakları meleğimsi bir gülüm seyişle kıvrılarak. Ona sarılmak is­ tedim. bakırımsı-pembe. onun için sadece yanm a oturdum. soluk yüzünde garip bir anlam sızlık vardı. “Çünkü eğer bundan kaçınm ak için m ücadele et­ m ezlerse. Zuleica dokunulm aktan hiç hoşlanm azdı. Öte yandan genç. dünya gerçekten sıradan ve tekdüzedir. “Çoğu insan ne rüya görecek kadar zeki ve anlayışlı ne de yüce ruhludur. Elimi küçük. Çoğu insan . boğuk. benim de onu tek­ rar gördüğüme çok sevindiğim i söyledim. “Tam şu anda. garip bir şekilde ikisinin arası bir renkte ve tuhaf bir şe­ kilde berraklıktaki gözlerini uzun bir süre üstüm e dikti.” Zuleica birden om zum a hafifçe vurunca titredim. Bakışlarını çevirdi. “Seni tekrar gördüğüm e çok sevindim . narin ellerinin arasına alınca çok şaşırdım. Uzaktaki dağların üstünde. sonra gözlerini sakin ve keskin bir şekilde üstüm e dikerek. “B üyü­ cülerin dünyasında olmak için m uhteşem bir şekilde rüya görmek gerekir.

Işığı yakmak yerine. Kozm ik enerji toplam ak için bir dans yapacaktı. rüya görmek için gerekli gücü elde edebileceklerine inanıyorlardı. Çenesini belli belirsiz devindirerek onu izlememi ve ha­ reketlerini taklit etm em i imledi. Onu gözden kaçırm aktan korkarak karanlık. Duvarın dış tarafında büyüyen ve gür çalıların arasından küçük eve doğ­ ru giden patikanın her iki yanında iki nöbetçi gibi duran por­ takal ağaçlarının yanında bir an durakladı. Uzun ete­ ğinin yere sürünm em esi için şalını beline bağladı ve avlunun ortasına doğru yürüdü. Zuleica genç bir dansçının çevikliği ve kararlılığıyla ha­ reket ediyordu. çağ­ lar boyunca rüya görücülerini ve büyücü kuşaklarını giz ağ­ larında ve erk hünerlerinde tutan bir büyücü m otifi halinde döşemişti— Isidoro Baltazar'ın efsanenin ve rüyanın gerçekli­ ğe dönüşmesini dileyerek bütün kuvvetiyle. Kadın büyücüler bedenlerini hareket etti­ rerek. Sonra. ta arka odaya kadar izledim. sanki onu izlediğimden emin olm ak için. ahmaklaşırlar. ama öyle bir hız. . çatı kirişle­ rinden birinde asılı duran bir gaz lambasını yaktı. ağaçların gölgelerinin arasın­ da duraksadı. Daha o başlam adan ne yapacağını bi­ liyordum. ama odanın köşele­ ri gölgede kaldı. içine ve çevresi­ ne bütün niyetiyle kendisini koyduğu bir motifti bu. A hm akla­ rın sıradanlıktan ve tekdüzelikten kaçınm ak için m ücadele et­ me arzuları hiç yoktur. Bu tuğlaları Isidoro B altazar eski bir Toltec modeli şeklinde. Hareketleri basitti. Tuhaf bir çevik­ lik ve süratle döne döne benden uzaklaştı. denge ve konsantrasyon gerektiriyordu ki beni tüketti. gaz lam ba­ sı bütün etrafım ıza titrek bir parıltı yaydı.358 RÜYACI kendileriyle öylesine ilgilidirler ki. m erak ve heves içinde.” Sıradan kalkarak sandaletlerini ayağına geçirdi. Fırıl fırıl dönecekti. dar yoldan hızla koştum. Sonra evin arkasındaki araziyi çevreleyen du­ varın içine oyulmuş kem erli girişe doğru yöneldi. Koyu kahverengi M eksika çinileri ve kahverengi tuğlalar üzerinde kaym aya başladı. Bir an. onu evin içine. Odadaki tek eşya olan ve pencerenin altında duran sandığın önünde diz çökerek bir yaygı ile battaniye çı­ karttı.

“Bunları sürdürm ek için büyük bir cesarete ve konsant­ rasyona ihtiyacın var. bana masaj yapıyor. Döndüm. her günkü dünyayı hayret ve zevkle karşılam aları için onlara kuvvet veriyordu. Eğer kusursuz değilsen efsane senden uzaklaşıverir. Eski nagual ve büyücülerinin sihirli ağlarını orada ör­ düğünü anlatmıştı. karanlığa ve ışığa daldıkları zaman. hafifçe sırtıma vuru­ yordu. ama gezlerindeki sertliği gördüm. Sık sık küçük eve gelmiş olsam da. görünm ez ve esnek bir örümcek ağı gibi tutuyordu onları bu ev.” A deta hürm etkâr bir ses tonuyla konuşuyordu.” diye buyurdu. hâlâ kaç odası oldu­ ğunu ya da nasıl döşendiğini bilm iyordum . büyük bir hayal gücüne ihtiyacın var. “Sırt üstü dön. Gittikleri her yerde bu evin ruh halini. duygusunu kalple­ rinde taşıyorlardı.” dedi.” dedi. Ve her biri için ne anlam a gelirse gelsin. Büyücüler alışıldığı üzere bilinmeyene. “Karnının üstüne uzan.19 359 Yaygıyı çini zem ine sererek. “Eğer ku­ sursuz değilsen bu efsanenin alıcısı olam azsın. Florinda bana bir defasında bu evin. Bu evin bir simge olduğunu söylem işti. bu duygu ve ruh durumu. Bedeni­ me bir barış. Hepsinden öte. Saklam an için sana devredilm iş olan bir efsane­ yi yaşıyorsun sen.” Bütün bunları anladığımı söylem ek için ağzımı açtım. Derin bir iç çektim ve yüzükoyun yaygının üstüne yatar­ ken hoş bir güçsüzlük duygusuna bıraktım kendimi. Zuleica sertçe om zum a vurunca ürktüm. Öne eğilirken yüzünden enerji ve bir amaç duygusu yayı­ lıyordu. Dışarıdaki duvara sürten dalların tekdüze sesleri kesildi . Zuleica'nın ellerini sırtım da hissettim. “Efsaneler olağanüstü rüya görücülerin rüyalarıdır. bir huzur duygusu yayıldı. Kendi grubundan büyücüler rüya görme yoluyla bilinm eyene daldıkları zaman bu evin içinde ve hatta civarında bile olmak zorunda değiller­ di. Benimle karşılıklı konuş­ mak için bulunm uyordu orada. yavaşça. serüvenlerinin m erkezi olduğunu söyle­ mişti.

O artık dünyada değil. ancak efsanevi bir varlık olarak katılabilirsin. Onun sadece bir rüya olm adığını biliyordum .360 RÜYACI ve işitm ekten çok hissettiğim. Zuleica. Korkm uş bir halde yerim den doğrulm aya çalışarak. havada­ ki bir çarpıntı haline dönüştü. ama bana yalan söylem esini is­ tiyordum.” Sesim titriyordu. bir imgeydi o. sırf m evcudiyetleri ile. özgürlük kuşunu ayartıp çıkartabileceği dünyalara götürebilir. kendi büyücüleri olsun ya da sadece yanında bulunanlar . “O rüyayı gördüğüm ü sen nereden biliyorsun?” diye sordum.” Yumuşak. her günkü dünyadan rüyalardan ve vaatlerden oluşan bilinm ez bir engelle ayrılan efsanevi bir dünyadır. “Ancak nagual rüya görücüleri tarafından ayakta tutulur ve desteklenirse. “Sana rüyaları getiren benim . Sonra gü­ lümsedi. çocuksu. rüya görm e enerjisi olduğunu eklerken sözleri oda­ nın gölgelerinde silikleşti. ama bu­ yurgan bir ses tonuyla. “Isidoro Baltazar kadar eski nagualın de. “O bir büyücü rüyasıydı. “Florinda söylemedi m i?” Yüzünde anlaşılm az bir ifadeyle beni izliyordu. “Birbirim izin rüyalarını paylaştığım ızı hatırlam ıyor m u­ sun?” diye fısıldadı.” Isidoro Baltazar'ın gereksindiği desteğin dünyevi duygular ve eylem ­ ler değil. benim bir efsane yaşadığım ı tekrarla­ dı. Artık ona verebileceğin ya da onun için yapa­ bileceğin hiçbir şey yok. beni tekrar yere iterek.” “ Sadece bir rüyaydı o. “Isidoro Baltazar'ın ardından koşam ayacağını anlam an gerek. nabız gibi atan bir ses. Sa­ dece bir rüya değildi. “Büyücülerin dünyası.” dedi usulca. “Hayır. Tam uykuya dalm ak üzereydim ki Zuleica tekrar tekrar gördüğüm o rüyanın kom utlarını izle­ m em gerektiğini söyledi. utangaç bir gülüm sem eydi bu. çünkü ağlam ak için çaresiz bir arzuya kapılmıştım . onları başka yaşanabilir dünyalara. Naguala bir kişi olarak değil.” “Ne yapm am gerekiyor?” “Rüya sana ne yapacağını söylem edi m i?” diye sordu m eydan okuyan bir ses tonuyla. Uzun bir sessizlikten sonra tekrar konuşm aya başladı. Başını iki yana sallayarak bana baktı.

19 361 olsun. her ne gerekiyorsa ona uym ak ya da onu benim sem ek için hayal güçlerini kullanıyorlardı. Uzun zaman. N aguallar o sonu gelm eyen yollarına konan— dünyevi ya da dünyevi olm ayan— tuzakları um ur­ samaksızın. dünyevi ilgileri geride bırakan kadın ve erkek örnekleri var­ dı. Naguallar en ufak dünyevi ilgisi olmayan dünyevi in­ sanlardı. Bir nagualın çevresinde bulunan­ ların zihinleri onları neyin etkilediğini kavrayamıyordu. eylem lerini akıcı kılm ak için. din insanları diyorduk. Naguallar.” Onaylayarak başımı salladım. nasıl böyle bir fark yaratabildiklerini anlam ak için uğraşıp dur­ muştum. öv­ gü ya da herhangi bir tür takdir beklem iyorlardı. gene de bu etkiyi bedenlerinde tuhaf bir kaygı. Daha çok. Günlük dünyamızda da. kopup serbest kal­ mak için duydukları bir dürtü ya da sanki bir yerlerde deneyüstü bir şey oluyor da ona ulaşam ıyorlarm ış gibi bir yetersizlik duygusu şeklinde hissediyorlardı. yaptıkları şeyler için. sıradan insanların tersine. daha ziyade kınanam az davranış­ larının gücüne bağlıydı. nagualların etkilerinin dünyevi ilgilerle alakalarını kesm elerinden kay­ naklandığı sonucuna varm ıştım . Bilinçaltı bir seviyede. saygı. sırf m evcudiyetleriyle. etrafındakileri nasıl etkilediklerine. kınanam az davranışlarda bulunm aları için atanmış olan kural ve nizam ları izlemiyorlardı. nagualların. Am a nagualların içlerindeki bu başkalarını etkilem e ka­ pasiteleri sadece dünyevi ilgilerden yoksun olm alarına ya da kişiliklerinin gücüne değil. azizler. ve kesinkes din adamları değil­ lerdi. duygu ve eylem lerinde kusursuz idiler. Onlara mistikler. Bütün bek­ . hiçbir koşul altında hiçbir şeyin m uhakkak addedilemeyeceği bir giz olduğunun farkına varm alarım nasıl sağladıklarına ta­ nık oldun. Ama naguallar ne mistik. zira böyle kurallar ve nizam lar yoktu. kendi büyücüleri de dahil hiç kimseden onay. N agual­ lar. çevresindekiler üstünde en büyük etkiyi bu çelişki yapıyordu. Sonsuz bir içsel gözlem den ve fikirleri birbiriyle k ı­ yaslayarak dikkatli bir incelem e yaptıktan sonra. onların dünyanın. ne azizdi.

“A m a şu anda hiçbir değeri yok bunların.362 RÜYACI ledikleri kendi kusursuzluk.” “Öğrendiğim ve yaşadığım hiçbir şey üzüntüm ü ve um ut­ suzluğumu yatıştıram ıyor. “Hiç adil değil bu. Florinda bana güldü. o da savaşçıların erklerini en sıkıntılı an­ larında yola devam etm ek için topladıklarıdır. fakat sonsuzluğun yüzünü açığa vuran bir aynadır bu.” diye karşı koydu. Bir savaşçı um utsuzluğa yenilm ez.” dedim usulca. Artık bizim sürekli yinelem eyle ifade bulan normal insanlığım ızı yansıtm ayan. “Büyücülerin dünyasında sadece erk vardır. Bir nagualın eşliğini alışkanlık haline getiren de buydu.” dedi Zuleica. Birkaç dakika sonra. Bu dünyaya katılanların yoğun arzularıyla. büyülerle. Hepim iz sana bunu öğretm edik m i?” “Öğrendiğim pek çok şey var. “Bizim sihirli dünyam ızın şarkılarla. O benim bir budala olduğumu düşünüyor. “Büyücüler.” dedi Zuleica. “Çünkü naguallar kendi-yansılarm ın aynasını kırdılar. İnsan bir uyuşturucuya bağlanır gibi onun özgürlüğüne bağ­ lanıyordu. bir rüya . Bir nagual için dünya her zaman yepyeniydi. doğruluk duy­ gularıydı.” “En çok şimdi değerleri var. m asum iyet. alçak sesle ekledim. “Eğer bir tek şey öğrendiysen.” dedim karam sar bir tavır­ la.” “Adalet ve adaletsizlik anlam ında düşünm ek basbayağı aptallık.” dedi Zuleica. sanki katı m addeden yapılm am ış gibi ortadan kaybol­ mak için tüm üyle hazır olduğuna inanıyorlar. sanki düşüncelerim in akışını izlemiş gibi.” “Beni arkada bırakam az!” diye bağırdım. Onun eşliğinde insan dünyaya sanki daha önce hiç olm am ış gibi bakmaya başlıyordu. kendi-yansısının yüzüyle sonsuzluğun yüzü birbirine karışıp birleşince bir nagualın gerçekliğin sınırlarını kırıp. Isidoro Baltazar uzun bir süredir hazırdı. sadece bilinm eyeni yansıtan sis ay­ nasında görebilirler. “Naguallar kendilerini.” “Florinda haklı. ayinlerle ve acayip davranışlarla hiçbir ilgisi yok. “Dadım dan öğren­ diğim ilahileri bile denedim.

hayır. “Hayır.” diye bağırdım.” Zuleica'nın yüzü parıldayarak sanki müthiş bir şaka yap­ m ışım gibi güldü. Çaresizm iş gibi gülünç bir hareket yaparak.” “Yeni bir şey değil ki bu. Her günkü dünyanın herkesin dirençli istenciyle bir arada tutulduğu gibi. “Boş olan düşkünlük dünyasıdır. Ölm ek. Yutkundum ve pen­ / . Sıkıcı ve tekdüze. düş­ künlük dışındaki her şeyi dışlar. elindeki bütün değerlerden vazgeçm ek. hiçbir şey hissetm ezler. üzüntü ve sevgi duyuyorum. giderek boğuklaşan bir sesle.” diye ekledi.” diye açıkladı Zuleica. Bu dün­ ya an be an büyücülerin dirençli istençleriyle bozulmadan tutulur. sahip olduğun her şeyi bırak­ m ak dem ektir. “Bu ayrı. çünkü düşkünlük. “Bizim rüyam ızı görmek için ölü olman gerek. aceleyle. olduğun her şeyi. “Şimdi.” Söylediklerine katılmamı bekliyorm uş gibi hevesle gözlerini bana dikti. Sonra gülümsedi. “Hemen şu anda buna hazır olduğumu biliyorsun.” “Ne hissederdim o zam an?” “Görev! A m aç!” “Istırabım ın amaç duygum la hiçbir ilgisi yok. “Yani aksak bir dünya bu. “bunu yenm en bekleniyor.” Sırtım dan soğuk bir ürperti yükseldi. şimdi hiç ıstırap çekm ezdin. Büyücüler için düşkünlüğün panzehiri ölmektir. Bundan nasıl kaçınabilirim ki?” “Bundan kaçınm an değil.” “Besbelli yapmam ışsın. Yaşıyorum.19 363 olan bizim bu sihirli dünyam ızın var olması istendi. A ksi halde böyle bir karm aşada olmazdın. Büyücülüğün talep ettiği şekilde ölmüş olsaydın. yaparlar da. Eğer savaşçılar hiçbir şeye sahip değil­ lerse.” “Nasıl boş bir dünya ki bu?” diye sordum küstahça.” Birdenbire durdu.” dedim. kendisini söylem ek istemediği bir düşüncenin ortasında yakalam ış gibi görünüyordu. “Sizin dünyanıza katıl­ dığım anda yaptım bunu. bağım sız bir duygu. Olabildiğince ciddi olduğumu görünce. Ve sadece bunu düşünm ekle kalmazlar. tam burada düşüp ölm em mi gerekiyor yani?” diye sordum.

Zııleica.” “Bu ne dem ek?” diye sordum yerim de kıpırdanarak.” diye ekledi Zuleica. “Ne söylediğini gerçekten anlam ıyorum . Sen kendin sadece erkek büyücülerin kendilerini bilm ecelerle delirttiğini söylem iştin bana. önem im ize ilişkin— ki alay edil­ m em esi ya da tecavüz edilm em esi gerektiğini hissettiğim iz bir önem dir bu— sahip olduğum uz o yüceltilmiş kavramı durdurabildiğim iz zaman özgür kaldığını anlatmıştı bana. um udu olm ak anlam ına gelir. her şeyi. “Kim ilerim iz için um ut olm adan rüya görmek. “Özgürlüğe ancak um ut olm adan rüya görmekle. “Canlı rüya görmek. Yaşamını kurtarm ak için rüyana tutunuyorsun dem ektir bu.” Zuleica'm n kahkahası duvardan duvara yankılandı. içimizdeki hapsolm uş enerji çözülünce erişilen bir ilgisizlik olduğunu söylem işti bana.” Konuşabileceğim e güvenem ediğim için. Senin hatan canlı rüya görm ekti. Bu enerjinin ancak kendim ize ilişkin. insanın kendisine dair hiçbir il­ gisinin olmaması.” diye sürdürdü. Ölü rüya görmek. ama uzak bir m esafeden geliyormuş gibiydi.” “Beni m ükem mel anlıyorsun. “Özgürlüğün bedeli çok yüksektir. um udun olmadan rüya görüyorsun demektir. kafasında hiçbir hedef olmadan m ücadele etm ek özgürlük kuşundan geri kalm am ak için tek yoldur. “Bana bilm ecelerle eziyet etme. “Benimle karşılaştığın zaman başladı senin rüyan. Rüyana tutunm adan rüya görürsün. sesi netti. Am a bu defa ölü rüya gör. Şimdi başka bir rüyanın zamanı. Floriııda özgürlüğün.” . R üz­ gârın sürüklediği kuru yapraklar gibi hışırdıyordu kahkahası. Şimdi sen de bana aynısını yapıyorsun. bütün yapabil­ diğim sadece başımı sallamak oldu.364 RÜYACI cereden parlayan ayın m uhteşem görüntüsüne bakarak sus­ tum. hatta rüyayı bile kaybetm eye razı olm akla ulaşılabilir.

..sozyayin.. Uğraşı: .... bu işle m le ri... (0212) 280 67 0 1 ’den y a da nerkmen@tnn.. İstanbul’da oturuyor ve toplantılara katıl­ mak istiyorsanız.. • Önerilerim i kitap ve web ortam larında başkalarıyla paylaşabilirsiniz.com ad resli w eb sitem iz d e n y ü rü teceğ iz.. Başka illerde oturanlar... Ü Y E L İK Ad: .KSK BÜYÜCÜLER® K A D I N S A V A Ş Ç IL A R K U L Ü B Ü (Yaratıcı kadınlar: kulübünüz için logo önerin ya da üretin. Yeri.. etkinlikler üzerinde yetiştirildikten sonra kendi aranızda toplanmanızdır.. 2...... 4.. Size uygun başka yer de önerebilirsiniz. T e l:... kendi aralarında toplanabilirler. ve ö n erilerin izi N e v ’e... Şim dilik yer. e t k in l ik l e r Soyad: E-mail: Öğrenim: .. N ev’in L event’teki yeri­ dir.) A şağ ıd ak i... Ö N ER İL E R İN İZ (Bir "Kadın Savaşçı" olarak. 3.. ö n e rilerin izi g ö n d ereb ilirsin iz ....) (gerekirse ek sayfalar kullanın) B irin i i ş a r e tleyin Not: • Ö nerilerim gizli tutulsun................... gün ve saat önerin (~ 2-3 saat)... üye olu n .. özgür bir yaklaşımla her türlü önerilerinizi dile getirebilirsiniz........ Tanışma ve Çalışma: Her hafta bir toplantı yapılacak.. Bekliyoruz. Y akında..... N ev’in....... • Üyelik » Etkinlikler • Önerileriniz k u tu ların d ak i b ilg ile ri o k u y u n .. günü ve saati üyelerin çoğunluğunca belirlenecek... En iyisi... Kadın: □ Erkek: □ t..... www. sizin ilinize çağırılm asına ilişkin bilgi isteyin.. .........net ad resin d en yazılı o larak u laştırın ...... O za m a n a k a d a r b irlik te g e liştire c e ğ im iz e tk in lik le re k a ­ tılabilir.. N ev’i çağırmanız......

. rüya.net Aşağıda.“YÜREK TAŞIYAN Y O L” (DON JUAN’IN ÖBÜR İZDEŞLERİ DİZİSİ) (12 kitaplık CARLOS CASTANEDA DİZİSİ’nin devamı) C Solda. ve Reich sonrası Genel Anlambilim. Shikantaza..D. Sorularınızı sorun.A. Carlos Castaneda’nın bilinen çok az sayıdaki fotoğraflarından biri. O sitemizdeki ’da buluşalım. kendisi gibi don Juan’ın kadın çömezlerinden biri olan Taisha Abelar ile bir çalışma sırasında görülüyor. Carlos Castaneda ile bir de evliliği vardır. Tantra. Düşüncelerinizi bizlerle paylaşın. özümsediği bu öğretileri. sitemizdeki sayfasında uzantısını tıklayın. Florinda Donner (solda). kendi Tinsel-Tensel Yolculuğu boyunca Zen ve Carlos Castaneda’nın bizlere aktardığı bilgeliklerle kaynaştırarak Türkiye uygulamalarını farkındalık. İletişim: Levent-lstanbul’da bireysel ve grup çalışmaları ve başka illerimizde çağrı üzerine workshoplar için: (0212) 280 67 01 • nerkmen@tnn. ve Kundalini uygulamalarıyla sürdürüyor. Freud. New York Üniversitesi Pedagoji Bölümü mezunu Nevzat Erkmen (Nev) M. Elinizdeki bu kitabın yazarı Florinda Donner’in. . ve gezegenimizde bu alandaki son aşama olan Geştalt Yaklaşımı çalışmalarından sonra. Ph. Horney. Muhakkak yanıtlanacaksınız.